Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 0114 0114 - Index Web

113-OSMANLILAR.. 2

Osmanlı Devleti2

Osmanlı Hilafeti'nîn Olumsuzluklarından, Belki De Yönetimin Zamanla Çökmesinde Etkili Olmuş Bazı Sebepler Şunlar Olabilir:15


113-OSMANLILAR

 

Alemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ'ya hamd, Elçilerin efendisi ve peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed'e âl ve ashabına salat ve selam olsun.

Bilindiği üzere, İslâm tarihinde, H. 923-1337 yılları arasındaki zaman kesitine Osmanlı Tarihi adı verilmektedir. Her ne kadar Osmanlı yönetimi, tüm İslâm topraklarım kendi sınırları içine al­mamış bulunuyor idiyse de, bu toprakların çoğu üzerinde hükmü­nü sürdürüyor, bu toprakların en geniş bir parçası üzerinde yayıl­mış bulunuyordu. Hilâfet merkezi de bu toprakların üzerinde bu­lunduğu için, Osmanlı sınırları dışında bulunsalar bile tüm müs-lümanlarm dikkati daima Osmanlılar üzerinde kutuplaşıyordu. Sebebine gelince Osmanlı padişahları, sadece Osmanlı ülkesinin değil, tüm dünya müslümanlarınm halifeleri sıfatım taşıyorlardı. Aynı zamanda Osmanlı Devleti o dönemde en büyük İslam Devle­ti, hatta en büyüğü demekse de dünyanın en güçlü devletlerinden biri sayılıyordu. Bu devlet, dünyanın neresinde olursa olsun, müs-lümanlara yardımcı olma gayretlerini gösteriyor, kendisini onlar­dan sorumlu sayıyor, onların koruyucusu ve temsilcisi olduğunu ortaya koyuyordu. Dolayısıyla yukarıda sözünü ettiğimiz zaman kesitinin Osmanlı Tarihi adını alması gayet doğaldır.

Osmanlı Devleti her ne kadar 699'da tarih sahnesine çıkmış ise de hilafeti bu tarihten beri temsil etmiyordu. Bilakis bu tarihlerde henüz Abbasi Hilafeti ayakta ve Mısır Memluklarının elinde bulu­nuyordu. Abbasiler bunu kendilerine teslim edinceye kadar da Osmanlılar Halife olduklarım ilan etmemişlerdir. Zira aynı dö­nemde İslam Ümmetinin birden fazla halifesinin bulunması caizdeğildir. İşte bu sebepledir ki ancak Hilafet müessesesini teslim al­dıkları H. 923 tarihinden itibaren devam eden Osmanlı dönemini hilafetten sayabiliyoruz. Ancak bu dönemde Osmanlılar'dan ayrıca İslam toprakları üzerinde başka devletler de bulunduğu için, konu­yu birkaç bölüme ayırdım. Her bölüm ayrı bir devleti ya da bölgeyi kapsamaktadır.

Birinci Bölüm, Osmanlı Tarihi'dir. Bu bölüme diğerlerinden daha fazla önem vererek konuyu işledim.

İkinci Bölüm, Arap Yarımadası'na aittir. Her ne kadar burası Osmanlı yönetimine bağlı idiyse de, gerek Körfez Bölgesi'nde, ge­rek Muhammed Bin Abdülvahhab'm büyük yankı uyandıran hare­ketinin cereyan ettiği Necid'de gerekse Yemen'de meydana gelen olayların önemi bakımından bu bölgeyi ayrı bir konu olarak işle­meyi uygun gördüm.

Üçüncü babı, Avrupa'daki Tatarlara ve Ortaasya'daki Türklere ayırdım. Bu iki bölgeye de Rus Emperyalizmi yayılmış bulunmak­tadır. Bu da benim, bu her iki bölgeyi bir konu içinde ele almamı gerektirdi. Bu bölgeye, Ortaasya'da bulundukları düşüncesiyle İran ve Afganistan'ı da dahil ettim.

Dördüncü Bab ise, Hind topraklarını kapsamaktadır. Ancak İs­lam Dünyası bir bütünlük oluştursun diye bu bölgeden, Asyanm güneydoğusunu ayrı bir fasıl içinde ele aldım. Esasen Haçlı em­peryalizmi İngilizlerin, Fransız ve Hollandalıların varlığında, bu­rada ortaya çıktı. Sonra buraları sömürgemek ve servetlerini yağ­malamak konusunda bu emperyalist güçler arasında rekabet baş gösterdi. Ancak haçlı ruhuyla savaşmak konusunda anlaştılar.

Bu çalışmamı sonuçlandırdığım Beşinci Bab ise (her ne kadar Mağrib'in bir bölümü Osmanlı yönetimine bağlı idiyse de buraların bir kısmını ve ayrıca) Afrika'nın batısıyla doğusunu kapsamaktadır.

Allah Teâlâ'dan başarı nasip etmesini ve dayanma gücü ihsan buyurmasını diliyorum. Son duamız ise şudur: "Alemlerin Rab-bi'ne hamdolsun."Mahmud Şakir  [1]

 

Osmanlı Devleti

 

Esasına bakılacak olursa İslam Tarihi Osmanlılar'dan önce, müslümanlarm ya da müslüman geçinenlerin bizzat elleriyle ve menfaat uğruna çarpıtılmıştır. Veyahut bu çarpıtmalar siyasal sür­tüşmelerin ya da bu insanları saptıran, onların basiretini kör eden mezhep kavgalarının bir sonucu olarak meydana gelmiştir. Bunu yapanlar, ileri sürdükleri bir takım görüşlerle ve uydurdukları ha­yali hikayelerle Hilafet müessesesine karşı düşmanlık yapıyor, gü­ya o dönemdeki düzenin bozuk olduğunu, ya da daha sonraları, sözde işlenmiş kötülükleri, adeta haykırırcasma ve akim sınırları­nı zorlayan çok çirkin bir tablo şeklinde ortaya çıkmasını arzu edi­yorlardı. Tarihi çarpıtan bu kalemler, o zamanlardaki topluma hiç de gerçek olmayan hikâyeler mal ediyorlardı. Bu uydurulan şey­lerle de bugün adeta şunu anlatmak istiyorlar. Toplum her tarafa fenalıkları yayılmış bulunan sorumluların yüzünden çok büyük ölçüde bozulmuştu. Sorumlular kendilerine düşen her görevi ih­mal etmişlerdi.

SÖzkonusu abartılı anlatımlar o dereceye varmıştı ki bu tarih yazarları, sorumlulardan ve hatta sahabilerden bile birçok kimse­yi küfürle itham ediyor, onları İslamdan çıkarıyorlardı. O dönem­lerin en ideal şekliyle İslam düzenini temsil ettiğini, ya da İs­lam'dan hiç sapmayan bir çizgide müslümanlarm yönetildiğini, elbetteki ileri sürmüyoruz. Evet bazı hatalar vardı. Hiç şüphesizdoğru çizgiden sapmalar daha önceleri başlamıştı. Ne var ki olay­ların gerçek yüzü, tarih yazarları olarak kalem oynatan bu kindar insanların canlandırdığı ve okuyucu zümreye ya da tarih araştır­macılarına bugün intikal ettirdikleri gibi de değildi. Çünkü o mak­satlı insanlar bütün dikkatlerini tarihin üzerinde yoğunlaştırmış­lar, güçlerinin tamamını, saptırmak istedikleri o hedeflerin üze­rinde harcamışlardır. Tasarlamış oldukları şeylerden başka bir işle de uğraşmamışlardır. Hem sonra bu adamların düşünceleri şöhret bulmuş ve yayılmıştır.

Esas tarihçiler ve daha sonra tarihi kaleme alan insanlar da on­lara ait rivayetlerden çok şeyler almışlardır. Diğer kalburüstü müs-lümanlar ise sorumlular olarak yönetimi yürütüyor, cihad ve fetih­lerle uğraşıyor, toplumun hayatını düzene koymaya çalışıyorlardı. Ulemâ olarak da mücahitlerle birlikte hareket ediyor, onlara yön veriyor ve o dönem için en önemli olan konulan kaleme alıyorlar-di. Halka gelince onlar da ilk zamanlarda İslamı yayma faaliyetle­rinde bulunuyor ve İslamı yaşamaya çalışıyorlardı. Ne var ki daha sonraları ve özellikle fetih hareketleri hızını kaybettikten sonra ya da çeşitli sebeplerden dolayı cihada karşı rağbet azalmaya başla­yınca halk da, daha çok dünyaya karşı yönlenmeye koyuldu.

Emevi devrinin başlangıcıyla beraber İslam çizgisinden sapma açısı da başlamış oldu. Maksatlı tarih yazarlarının canlandırdığı kadar olmasa da bu açı gittikçe genişlemeye devam etti. Taki Abba­si Devri gelinceye kadar. Gerek Batıya ait faktörlerin toplum etkile­mesi, gerekse fetihlerin sonucu olarak toplumun zenginleşmesiyle dünya malı halkı meşgul etmeye başladı. Bu dönemden Önceki fe­tihlerin yine bir neticesi olarak evlere giren köle ve cariye sayısının artışıyla kendini gösteren refah ve nimet, insanları azdırdı. Heves­lerinin ulaşabildiği kadar dünya nimetlerinden canları ne çektiyse ona sahip oldular, kimileri çalıp oynadı, kimisi de yığdı ve neşe içinde yaşadı. Köşkler saraylar yapıp içti, yalpalanıp nağra attı. Fa­kat bunlar azınlıktaydı. Ne var ki kopardıkları gürültü büyüktü. Öy­le ki başkaları da bu durumun yaygın olduğunu sanıyorlardı. Daha sonraları ile çıkarcılar gelip bu tablonun genel olduğu kanaatini yaydılar. Ve bunu da medeniyetten saydılar. Taki bu tanım dahasonraki nesillerce ya da aydınlar arasında genel bir imaj haline ge­linceye kadar. Aslında ilk devirlerde toplumun çoğunluğu makul seviyelerde bir yaşantı içindeydi. Nimet onları henüz azdırmamış, dünya sevgisi henüz onları yoldan çıkarmamıştı. Dolayısıyla tica­retle ve ilimle uğraştılar. Fıkıh, Arap dili, edebiyatı ve siyer gibi ilim dallarında eserler meydana getirdiler. Ticaret amacıyla başka ülke­lere uzun yolculuklar yaptılar; Bu arada İslamı en uzak yerlere ka­dar götürüp yaymayı başardılar. İlk devirlerde İslam dini daha çok ticaretle birlikte güzergahlar üzerinde yayılıyordu. Ticaret genişle­dikçe İslamda onunla birlikte yoluna devam ediyordu.

Nitekim deniz yoluyla yapılan ticaretin Fattani Malezya» En­donezya Filipinlerin güneyi Çamba'daki Vietnam kıyılarıyla Çin'in kıyıları üzerinde bulunan güzergahları bu gerçeğin şahidi­dir. Bu yol Doğuya giden ticaret güzergahıydı. Batıdan ise Doğu Afrika sahilleri bu güzergahı oluşturuyordu ki bütün bunlar, günü­müzde bile eski müslümanlarm başarılarını dile getirmektedir.

Her ne kadar daha önceki dönemlerde İslamm çizgisinden sapmalar görülüyor idiyse de esasen maksatlı kalemlerin aksettir­meye çalıştıkları kadar da değildi. Zira İslam artık gönüllerde sa-bitleşen temel bir inanç halini almıştı. Onu artık herhangi bir güç kolay kolay değiştiremiyordu. İslam toplumun hayatında da sabit -leşmişti. Artık ondan kopmasının imkanı yoktu. Aynı zamanda hiç kimse ona karşı çıkacak durumda değildi. Çünkü eğer bir kimse böyle bir cürette bulunacak olsa çok korkunç bir sonuçla karşıla­şabilirdi. Nitekim nice Hürremiler [2] bu yüzden yok oldular, ve nice bozguncular bunu göze aldıkları zaman, devletin sorumluların­dan önce halk onları ezip geçti.

Ben o devirlerde saraylarda işlenen sapıklıklardan sorumlula­rın uzak olduklarını ileri sürmüyor, büsbütün suçsuz olduklarını savunmuyordu. Zira madem ki bu saraylar belli amaçlar için ya­pılmıştı, o halde bu olayların yaşanması normal sayılacaktı. Nite­kim saraylarda, istenen her şey işleniyor, buralarda yaşayanlar ise eğlenceye ve lüks yapılara kendilerini vermiş, has bahçelere sular akıtıp dünya nimetleriyle günlerini gün etmeye çalışıyorlardı. Esa­sen maddi imkanlar onları böyle yaşamaya itiyor ve azdırıyordu. Bu azgınlık ise onları her türlü rezaletin içine çekiyordu.

Bütün bunlara rağmen Islamın temel değerleri sarsılmadan ayakta kaldı. Hatta hiç bir halife, sarayın içinde bile bu değerleri çiğneme cesaretini gösteremedi. îslamın kurallarını eğer gizlice çiğnedi iseler de bunu açıkça yapamadılar. Şayet buna cesaret edi­lip açıkça yapılsa halife derhal mevkiinden indirilir, hal edilip iş­başından uzaklaştırılırdı.

Herhangi bir sorumluluk yüklemeden, işleri sadece başa geç­meden ve makamı teslim almaktan ibaret olan, bununla beraber önlerine her türlü nimetler serilen halifeler de vardı ki halk bunla­rın zamanında eldeki imkanlarla yetinmeye çalışırken onlar he­veslerini almak için doyumsuz bir arayışın içindeydiler. Bunun so­nucu olarak da cereyan eden kavgalardan başka bir şey yoktu. Arap, Fars, ya da Buveyhiler olsun nüfuz sahibi bir takım aileler de vardı ki devleti başlarına buyruk bir şekilde yönetiyor daha etkin hâle gelebilmek veya daha geniş bir alan üzerinde söz sahibi ola­bilmek için kendi aralarında kavga edip duruyorlardı. Hal böyle olunca bu halifeler, lüks hayatın içinde gafletle boğulmaz da ne olabilirlerdi?

Susup geçmek gerekiyorsa ya da bu durumu batmışlık diye ni­telemek doğruysa, bu batnuşhğa rağmen halifelerden öyle salih (dürüst dindar ve istikamet sahibi) olanlar da vardı ki beceriksiz diye suçlasak bile bunlar çokça ibadet eder, sadaka verir ve ihtiyaç sahiplerini araştırırlardı. Kendilerini içinde buldukları şartlar ve işibaşkalarından devralmaları sebebiyle onların bu durumlarını bil- ' miyor olsak bile, bu halifelerin esasında büyük şahsiyetlerden sa­yılmaları gerekmez mi? Çünkü onları kuşatan çevre insanı yoldan çıkarıcı her türlü cazibelerle doluydu. Buna rağmen iradelerine hakim olmuş, tahrik edici ortama kapılmamış onun çamuruna düşmemişlerdir. Beceriksizliklerine gelince bu ayrı bir konudur. Bu durumu öncekilerden miras almış, mevcut düzeni değiştirmek ya da köklü değişiklikler yapmak onlar için artık mümkün olama-mıştır. Bununla beraber zayıf ve etkisiz durumdaki bu halifelerden bâzıları az da olsa olumlu bir takım değişiklikler yapmış ve daha iyiye doğru bir miktar mesafe almışlardır.

Halifelerin böyle etkisiz hale gelmeleri çok sonraki dönemlere ve Memluklar devrine rastlar. Hatta denebilir ki Memluklar zama­nında Hilafet artık sadece bir isimden ibaretti. Esas devleti yöne­tenler Memluk sultanlarıydı ve birbirleriyle çekişiyorlardı. Halksa îslarna bağlıydı ve İslam heybetini koruyordu. Kimsenin İslam'a* karşı çıkmaya haddi yoktu.

Bu münasebetle, Memluk Sultanlarına, köle asıllı oldukları için devlet yönetmeye hakları olmadığı, yönetimin ancak hür kim­seler tarafından üstlenebileceği yolunda görüş beyan ettiği için devrin âlimlerinden İzzüddin Bin Abdüsselam'm [3]  bu tutumu takdir ve saygıyla anıyoruz. Nitekim Memluk Sultanlarından hiç kimse ona karşı duramadı. Bilakis O, karşılarında direnebildi. Hal­buki otorite ve nüfuz sahipleri onlardı. îslamm artık sosyal hayat­tan soyutlandığı, Memlukların şon devirlerinde böyle bir muhale­fetin vuku bulmasını, doğrusu insan' hayretle karşılıyor. Böyle bir ortamda İzzüddin Bin Abdüsselam'm bu çıkışını saygıyla anıyo­ruz. Bu devirden sonra İslamm çizgisinde» sapma hareketi İslam dünyasında daha da artmaya başladı.     

Bu döneme kadar geçen zaman içinde İslâm Tarihinin muslu manlar dışındaki kimseler tarafından çarpıtıldığına dair elimizeherhangi bir kanıt ulaşmış değildir. Çünkü İslam düşmanları ve özellikle Hıristiyanlar bilim ve düşünce alanında o zamanlar çok geri idiler. Öyle ki kendi ülkelerinde, müslümanları kötülüyebile-cek, ya da onlar aleyhinde yazabilecek kadar bir kültüre henüz sa­hip değillerdi. Ne var ki güçlenince, rönesans gelip, Hıristiyanlık dünyası uykusundan uyanınca İslam toplumu içindeki maksatlı kimseler tarafından çarpıtılmış olan tarihten malzeme olarak yarar­lanmaya çalıştılar. Bu çarpık tarihi İslama karşı kullandılar. Bunu yapmaya onları iten sebep ise haçhhk kiniydi. Onun için İslam Tari­hinin esasen daha büyük çapta çarpıtılması çok sonralara rastlar.

Osmanlı Devrinin başladığı sırada Avrupa henüz emekliyor ve ayaklan üzerinde durabilmek için sendeleyip duruyordu. Müslü­manlar ise bu sırada yerlerinde sayıyorlardı. Hiç ilerlemiyorlardı. Çünkü üstünlüklerinin temel faktörü ve güçlerinin kaynağı alan dinlerine karşı ihmalkarlık yavaş yavaş kendini göstermeye başla­mış, sebeplere tutunma eğilimi ise git gide çözülmeye yüz tutmuş­tu. Bu gerilemenin ardından nihayet müslümanlann kefesi ile hı-ristiyanların kefesi aynı hizaya geldi. Fakat bir süre sonra hıristi-yan Avrupa'mnki daha ağır basmaya başladı. Ne var ki o günlerde müslümanlar yine de üstün olduklarına dair bir bilince sahip idi­ler ve Allah'a iman ettikleri müddetçe Hıristiyanların üzerinde bir üstünlük sahibi olduklarına inanıyorlardı. Ancak bu bilince olum­lu bir atak eşlik etmiyor, İslama sarılmak için her hangi bir faktör müslümanları hareketlendirmiyordu. Yeryüzünde halife olmaya onları çağıran, yeryüzünü bayındır hale getirmek, yeraltı zengin­liklerini ortaya çıkarmak, bu servetlerden başkalarını da yararlan­dırmak, araştırmalar yapıp, her alanda yeni şeyler üretmek kalkın­mak, gelişip ilerlemek için onları davet eden ilahi metoda göre yü­rümüyor, davranmıyorlar di.

Avrupa her alanda ilerleme kaydederken, müslümanlar hep yerlerinde çakılıp kaldılar. Hatta, başlarına gelen ihmal hastalığı ve tembellik yüzünden meydanları başkalarına boş bırakmak ve cihadı terketmekten ötürü devamlı geri kaldılar. Çünkü cihadı el­den bırakıp perişan olmayan hiç bir topluluk yoktur. Bu durumla­rında öyle ısrarla devam ettiler ki nihayet Avrupa'yı bu kez körükörüne taklit etmeye başladılar. Gaflet içerisinde Avrupa'yı adım adım izlemeye koyuldular. Bazı müslümanlar tamamen bilinçsiz bir şekilde Avrupa'dan örnekler alıyor, hiç düşünmeden fikirlerini naklediyor, kendisi öz kaynaklı bir ürün vermeden onlarmkinden taşımaya çalışıyordu.

"Allah'a yemin ederim (o kadar onlara özeniyoruz ki) eğer ke­ler yuvasına bile girseler siz de onların ardından (hemen) soku­lacaksınız. Keşke müslümanlar Avrupalılardan faydalı ve seme­reli şeyler alsalardı ve verimli araştırma için onlara uysal ardı. Halbuki daima onların kötü yönlerini hep taklit ettiler, çirkin davranışlarına hep özendiler. Zordur, şimdilik beceremeyiz diye bahane uydurarak iyi taraflarını bir kenara attılar. Bu sebeple de zillete uğradılar, küçülüp aşağılandılar, geri kaldılar. Hz. Peygam­ber şöyle buyuruyor: "Aç yiyiciler yemeğe nasıl saldırirlarsa, çok yakında (yabancı) milletler de öylece birbirlerini çağırarak üzeri­nize saldıracaklar."

Dinleyenlerin biri sordu:

- Ya Rasulallah! Acaba müslümanlann sayıca az olmasından mı böyle olacak?

Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:

- Hayır, bilakis siz sayıca (o gün} çoksunuz. Fakat sel köpüğü gibisiniz Allah Teâlâ düşmanınızın yüreğinden heybetinizi söküp çıkaracak, (düşman sizden korkmayacaktır) siz de kendi yüreği­nizdeki Vehnin (perişanlığın) farkına varacaksınız.

Yine dinleyenlerden biri sordu:

- Ey Allah'ın Elçisi! Vehm nedir?

Hz. Peygamber:

- Vehn, dünyaya aşırı bağlılık ve (bunun sonucu olarak) ölüm korkusudur. [4]

Avrupa, (bir zaman geldiki) artık yazmaya, eserler ortaya koy­maya başladı.[5] Biz müslümanlardan da bazı kimseler, (herhangi bir ayırım yapmadan) ne buldqysalar onlardan almaya koyuldu­lar. Düşünsel, kültürel ve bilimsel konularda Avrupa'ya uyanlar iş­te bunlardır. Bu zümreden olanlar Avrupa uygarlığına hayranlık beslediler ve bilimleri karşısında adeta çarpıldılar. Bu ilgiyle gidip Avrupalı ilim adamlarına ve misyoner oryantalistlere öğrenci ol­dular. İç yüzünü hiç araştırmadan, inceleyip, kritik etmeden on­lardan ne öğrendiyselerhep bize nakletmeye çalıştılar. (İslam top­lumunun çocukları olarak) Avrupaya giden bu öğrenciler. Özellik­le Avrupalıların Osmanlılar hakkında: yazıp çizdiklerine hiç de bakmıyor, önem eriniyorlardı, Halbuki Avrupalılar her şeyden Ön­ce' inanç yönünden bizim can düşmanımız idiler.

Osmanlılara gelince, bilinçli ya da bilinçsiz olsun daima İslam sembolünü yüksekte tutmaya çalışmışlardı. Gerçekte ise bu duy­gusal bir tutumdu. Çünkü Osmanlılar kendilerini, İslamm ve İs­lam diyarının savunucuları sayıyorlardı. Avrupa ise Hıristiyanlığın sembolünü yüceltiyor, ve kendini Hıristiyanlığın koruyucusu, onun savunucusu olarak görüyordu. Bilindiği üzere din, inanç ve felsefi kanaatin etkilerinden biri de aykırı inananlara karşı duyu­lan siyasi düşmanlıktır. Dolayısıyla Osmanlılar da (müslümanlara kin duyan) Avrupalılara karşı savaşlar veriyor, doğu yönünden on­ların toprakları üzerinde ilerliyorlardı. Öyle ki Avrupa ortalarına kadar ulaştılar ve Avusturya'nın merkezi olan Viyana'yı defalarca .kuşattılar. Osmanlılar bundan başka birkaç yönden daha, Avrupa­lılara karşı savaşıyorladı. Bir yandan Mağrib'te İspanyollara karşı çarpışıyor. Diğer yandan Arap yarımadasının güneyinde, Kızıl De-niz'de ve Arap Körfezinde hatta Hindistan kıyılarında Portekizli-ler'e karşı direniyorlardı. Ayrıca Avrupa'nın doğusunda Karadeniz'in Kuzey sahillerinde bulunan Tatar ülkesiyle Çerkezlerin ve Ortaasya'daki Müslümanların üzerinde şiddetlenen Rus baskısını hafifletmek için Rusları sıkıştırıyorlardı. Hal böyle olunca haçlılık kiniyle dürtülen Avrupalılar Osmanlılar hakkında neler yazmaya­caklardı ki?! İslam Tarihinin, çarpıtılmasının Osmanlı Dönemine rastlaması işte bu sebebe dayanmaktadır.

Avrupalı hıristiyanlar her türlü olumsuzluğu kayda alarak Os­manlılara maletmeye çalışmışlardır. Kalemleri hep bunları yaz­mış, fikirleri hep bu gibi şeylerin etrafında dönüp durmuştur. Bu­na karşın Osmanhlar'm ne kadar olumlu yanları varsa onu da İh­mal etmiş, bilmezlikten gelmiş, unutmaya çalışmışlardır. Onlara sırf düşmanlık gözüyle bakmışlardır. Dolayısıyla kötülükten başka gözlerine görünen bir şey olmamıştır. Başka kökenlerden gelen müslümanları onlara karşı kışkırtmak için Osmanlı yönetimini emperyalist bir yönetim olarak, diğer İslam topraklarına zorla gi­rip otoriteleri şiddet kullanarak yerleştirmiş bir yönetim gibi gös­termişlerdir. Bu düşünceyle Avrupalılar özellikle Arapları Osman­lılara karşı ayaklanmaya çağırdılar. İleri sürdüklerine göre Hilafet: İçtihad, bilgi, kavrayış gücü ve fıkıh ilminde kariyer sahibi olmak gibi Ölçülere bağlı olmalı, bu ölçülerle halife belirlenmemeli, an­cak ve ancak halife, Araplardan seçilmeliydi: Elbette ki sırf müslü­manları birbirlerine düşürmek, onları birbirlerine saldırtmak için kin ve düşmanlık duygularıyla bu davetiyeyi çıkarıyorlardı. Müslü­manların birbirlerine karşı savaşmalarını, vatandaşın yöneticiye karşı devamlı serkeşlik etmesini, bundan elde edilen sonuçla da keyif çatmayı (müslümanlarm servetlerine konarak) nimet içinde yüzmeyi, müslümanları ezip topraklarını da egemenlikleri altına alarak onları istedikleri gibi yönetmeyi heves ediyorlardı.

Avrupalılar Osmanlılara karşı girişilecek her türlü hareketi Hı­ristiyanlık dünyası için daima birer zafer saymışlardır. Bu amaçla girişilen ayaklanmaları -yol kesen haramiler ve eşkıyalar tarafın­dan bile olsa- içtenlikle güdülen bir dava olarak niteliyorlardı. Dâ-hir El-Amr Ayaklanması gibi... Osmanlılar'a karşı gayrimüslimler tarafından girişilen devrim hareketlerini de özgürlük hareketleri olarak nitelemişlerdir. İslam Dininden tamamen koparak birermüstakil din kimliğine girmiş bulunan küçük kitle dinlerine bağlı toplulukların giriştiği hareketler gibi. Örneğin Fahrüddîn El-Ma-anî, Beşir Eş-Şahabî hareketleri ve benzerleri gibi [6] Özellikle bu ayaklanmalardan Avrupa Haçlı zihniyetiyle doğrudan ilişkili olan­lar çok daha fazla puan toplardı. Fahrüddin El-Maani'nin İtalya ile irtibatlı olan ayaklanması gibi. Nitekim Fahrüddin El-Maanî İtalya'da destek ve yardım görüyordu. Dolayısıyla Osmanlı güçleri karşısında yenilgiye uğradığı her defasında İtalya'ya sığmıyor, İtalya da onu bağrına basıyor ve cesaretlendiriyordu. Sonra da Bâb-i Ali nezdinde girişimlerde bulunarak onun affedilmesini sağlıyordu. Buna karşın Osmanlılar, İslamm çizgisinde kalmaya çağıran bir hareket oldu mu Avrupa bunu da katılık ve gericilikle niteliyordu. Şayet bu gibi hareketleri, özgürlük mücadelesi diyerek övmek istediği zaman bile peşin olarak o hareketin fiyaskoyla so­nuçlanacağına hüküm veriyordu.

Ne çare ki yaşadığımız şu dönem gelip çatınca bütün bunları Avrupalılardan tutup aynen naklettik ve hiç bir araştırmaya, ince­lemeye ve eleştiriye tabi tutmadan çoluk çocuklarımıza öğretme­ye çalıştık. Sonra gerçekmiş gibi şimdi de bir nesil diğerine bu çar­pıtılmış tarihi okutmaya çalışıyor. Ancak şimdi artık uyanarak imanımızın bize ilham ettiği ve ilmin bize gösterdiği doğrultuda araştırarak ve inceleyerek gerçekleri yeniden yazmamızın zamanı gelip çatmış bulunmaktadır. Osmanlı Devleti'nin toprakları üze­rinde yaşayan hıristiyanlara gelince bunlar yönetime karşı açıktan açığa düşmanca bir tavır koymuyor, devlet güçlü olduğu için her­hangi bir muhalefet göstermiyorlardı. Zira göçe mecbur bırakıl­mak ve uzak yerlere sürülmek gibi bir darbeye ve şiddetli bir ceza­ya uğrayacaklarından korkuyorlardı. Bununla beraber uygun bir fırsat bulduklarında, ya da kötülük yapabilecek münasip bir za­man gördüklerinde veyahut Avrupa'daki hıristiyanlarla temas kur­ma imkanı ellerine her geçtiğinde yerli halkı devlet aleyhine gizli­ce kışkırtırlardı.

Osmanlı yönetimi zamanla zayıf düşüp Avrupalılar devletin iç işlerine karışmaya başlayınca içerideki hıristiyan azınlıklar yavaş yavaş dişlerini göstermeye başladılar. Bu azınlıklar kendilerini ba­tı devletlerinin vatandaşları olarak görüyorlardı. Bunlardan her cemaat mensup olduğu mezhebe göre, meselâ Ortodokslar kendi­lerini rus vatandaşları, katolikler kendilerini Fransa vatandaşları, protestanlar ise kendilerini İngiltere vatandaşları sayıyorlardı. İs-lamdan kopmuş cemaatlar [7] da bu çekişmelerde diğer azınlıklar­dan geri kalmıyorlardı. Özellikle son zamanlarda H. 1276 da Lüb-nanda olaylar patlak verince Dürzüler ortaya atıldılar. İngiltere de onları Fransa ile içli dışlı olan katoliklere karşı destekledi. İngilte­re ile Fransa arasındaki siyasi rekabet ve çekişmeler ise öteden be­ri bilinmektedir.

Ne yazık ki bölgeye sıçramaya başlayan milliyetçilik duygularıy­la, hıristiyan azınlıklar bu kez gizli örgütler kurmaya giriştiler. Şura­sı çok önemli bir husustur ki: hıristiyanların ideolojik mücadelede dayanabildikleri tek şey milliyetçiliktir. Eğer milliyetçilik yerine din adıyla hareket etmiş olsalardı kendilerini ortalıkta yapayalnız bula­caklardı, başlarına felaketler yağacak ve devlete isyan bayrağı çek­miş teröristler olarak İslam olarak İslam şeriatına göre onlarla mü­cadele etmek gerekecekti. Sadece isimden ibaret olan İslam nizamı adına devlet bu tedbiri almak durumunda kalacaktı.

Şurası da dikkat çekici bir noktadır ki hıristiyan azınlıklar ilk başlarda müslümanlardan taraftar bulamadıkları halde bir süre sonra onları destekleyenler oldu. Çünkü Avrupa hayranlığıyla çar­pılmışa dönen ve Avrupanm peşinde adeta köpek gibi soluyarak koşan kimselerin sayısı toplum içinde çoğalmaya başladı.

Avrupa devletleri arasında vaktiyle cereyan eden siyasi çekiş­melerin sonucu olarak bir süre önce milliyetçilik akımı ortaya çık­mıştı. Bütün bu devletler, din ve inançlarını bu kavgada bir kena­ra atmış onu hesaptan çıkarmışlardı. Hiç bir hıristiyan, gönülleri­ni dolduran haçhlık ruhundan her ne kadar sıyrılamıyor ve kilisebu gönülleri müslümanlara karşı kinle doldurmaya çalışıyor idiy­se de inanç birliği bu kıtadaki devletler arasında artık bir bağ tem­sil etmiyordu. Ne var ki kilise İslam Dininin tam tersine ilimle açıktan açığa çalıştığı için aralarında cereyan eden savaşa rağmen hıristiyanlar üzerinde etkisini icra ediyordu. İlginçtir ki Avrupalılar bunu hâlâ bilmiyor ve bütün dinlerin ilimle çeliştiklerim sanıyor­lar. Ancak şimdilik kilise, artık hıristiyanlığm, Avrupa Devletleri ise örgütsel haçlılığm sadece birer sembolü olmaktan ibarettiler. Şu var ki Ruhban Sınıfı [8] yine de din duygusundan yararlanmaktadır. Aynı zamanda müslümanlara karşı halkı savaşmaya özendirmek ve kışkırtmak ya da misyonerlik faaliyetleriyle yapılan ön hazırlık­lardan sonra emperyalist girişimlerde bulunmak için Avrupa'daki yönetimler her fırsatta din sömürüsüne baş vurmaktadır. Ne olur­sa olsun bu iki faaliyetten her biri yek diğerini desteklemektedir. Belki de kilisenin ayakta kalabilmesindeki, ya da saygınlığını hâlâ koruyor olabilmesindeki başlıca sebep sömürgeciliktir. Çünkü Av­rupa kiliseleri bulundukları devletlerin sınırları dışında, içeriye göre çok daha etkilidirler.

Binaenaleyh kilisenin, dışarıda harcadığı emekten Avrupa devletleri sömürgecilik amaçlarında yararlanmaktadırlar. Aynı za­manda da kilise, misyonerlik çalışmalarında Avrupa devletlerinin sunduğu maddî ve manevî imkanlardan yararlanmaktadır. Afrika ve Endonezya'da çok daha net bir şekilde göze çarpmakla beraber, dünya ülkelerinin çoğunda sürmekte olan hıristiyanlaştırma faali­yetlerinin temelinde bu karşılıklı yardımlaşmayı gözlemek müm­kündür. Dünya üzerinde bu faaliyetlerin cereyan etmediği hemen hiç bir yer de yoktur. Din duygusunun hıristiyanlar arası ortak bir bağ olmaktan çıkmasıyla birlikte, siyasi çekişme içinde bulunan Avrupa ülkelerinin her biri bu kez de kendi milli dilini vatandaşla­rı için ortak ve temel bir beraberlik unsuru olarak gördü. Özellikle aynı kökenden gelen halk aynı dili kullandığı için köken ve dil un­surları, milliyetçiliğin temelini oluşturdu. Dolayısıyla Batı devlet­lerinin her biri, komşu devletlere karşı koyabilmek için vatandaşlarırii birbirine bağlayan duygusal bir araç olsun diye bu unsurla­rı malzeme olarak kullandılar.

Avrupa -bu yönden- İslam Ülkelerinden tamamen farklıdır. Zira tüm müslümanlar arasındaki temel bağ dindir, inançtır. Bü­tün müslümanlar, diğer milletlerden ayrı olarak tek bir ümmettir­ler. Bu ümmetin çemberi içindeki ırklar, renkler ve diller arasında ihtilaf yoktur, çatışma ve ayrılık yoktur. Çünkü bu çeşitlilik ümme­tin organları sayılır. Aralarında herhangi bir sınır ve ayrıcalık yok­tur. Şu var ki Avrupa hayranlığıyla aklını bulandırmış ve Avru­pa'nın çağdaş uygarlığı karşısında çarpılmış bazı müslümanlar, faydalı olsun ya da olmasın, dinlerine aykırı, kendilerini ve ülkele­rini, hatta davranış biçimlerini aşağılayıcı mahiyyette ne gördü iseler onu aynen kopye etmeye başladılar. Bu cümleden olarak Av­rupa'dan aldıkları şeylerden biri de milliyetçilik fikridir.

Avrupa bir süre milliyetçilik akımına tutunup durdu, bu duy­gulan sömürdü. Nitekim bununla çok önemli bir silaha sarılmış oldu. Bu silah belki de en parçalayıcı silahlardan daha güçlü idi. Çünkü bu silah sayesinde siyasi düşmanlarını yıkmayı başarabil­di. O gün için Avrupa'nın düşman gördüğü devletlerin en güçlüsü ise Osmanlı İmparatorluğu idi ki birçok milletlerden oluşuyordu. Milliyetçilik düşüncesi yayılıp hıristiyan Avrupa devletleri de bu akımı besleyerek destekleyince ve öte yandan müslüman Avrupa hayranları ile hıristiyan azınlıklar bu düşünceyi benimseyince devleti oluşturan müslüman kitleler de birbirlerinden kopmaya başladılar. Halbuki bunlar bir ümmeti oluşturuyorlardı. Ne yazık ki bu ümmet bir yığın parçalar haline gelerek dininin terkettiği için hıristiyan Avrupa'nın karşısında dize geldi. Avrupa ise birçok ayrı devletten oluştuğu halde, müslümanlara karşı düşmanlık duygusu bu devletleri bir araya getiren ortak bir bağ oldu.

Bu arada kiliseleri de boş durmadı, İslâm'ın aleyhinde yoğun faaliyetlere girişti. Ortodoks, Katolik, Protestan ve hatta bunların kollan arasında bile var olan düşünce ve inanç uçurumlarına rağ­men hepsinin birden ve her yerde Afrika'da, Asya'da, Avrupa'da ve Amerika'da İslâm'ın aleyhinde güç birliği yaptıklarını gözlüyoruz; Bütün hıristiyan ülkelerin, hatta fert ve topluluk seviyesinde tümhıristiyan unsurların, her İslâm ülkesinin aleyhinde çalıştıklarını görüyoruz. Bunun da ötesinde güçlü hıristiyan devletleri, araların­daki çıkar kavgalarına ve farklı kamplarına rağmen İslâm ülkeleri­nin şehirlerinde bile etkili oldukları muhitleri aralarında paylaş­maya çalışmaktadırlar. Hıristiyan ülkeler sözde laik olduklarını ve dine hiç önem vermediklerini ileri sürdükleri halde bütün bu an­latılanları yapmaktadır. Hatta Doğu Avrupa ülkelerinin tümü, dine karşı düşmanlıklarını ilan ettikleri ve onunla savaştıkları halde esasen yalnızca İslâm'a karşı kin beslemekte ve ülkelerinde tam bir milli birlik gerçekleşsin diye azınlıktaki müslüman vatandaşla­rını Ortodoks olmaya zorlamaktadırlar. Bunun için de her türlü çabayı sarfettikleri gibi, ne kadar vahşice ve insanlık dışı olursa ol­sun, -Müslümanlar dinlerini bıraksınlar ve Ortodoks olsunlar di­ye- her türlü çareye baş vurmaktadırlar. Bu komünist ülkeler her ne kadar İslâm'a düşmanlık beslemekten başka kendi toprakları üzerinde dini bir faaliyet yapmamakta ve hıristiyan din adamları­na hoşgörüyle bakmamakta iseler de daha önce bahsettiğimiz gi­bi İslâm topraklarını aralarında paylaşan bütün güçlerle işbirliği etmektedirler. İleri sürdüklerine bakılırsa genelde bütün dinlere karşı olmakla beraber, bu ülkeler özellikle İslâm'ın can düşmanı sayılırlar, ya da İslâm düşmanları arasında birinci sırayı alırlar. [9]

Müslümanlar arasında ırkçılık düşüncesi yayılınca -birlikleri bozulduğu için- güçlüklerini kaybettiler ve artık herhangi bir hile­ye, ya da yabancı bir fikre karşı koyma gücünü gösteremediler. Bü­tün dikkatleri kendi ırkçı eylemleri üzerinde yoğunlaştı. Kimlere karşı ve niçin savaştıklarına artık hiç bakmadan sadece kendileri­ni savunmaya çalıştılar. Öyle ki bazı fraksiyonlar, diğerlerini, hem de İslâm adına başka gruplar üzerine saldırtmak suretiyle, onları amaçlarına âlet ettiler. Düşman diye savaştıkları kesimlerin kâfir olup olmadıklarına ise hiç bakmadılar! Irkçılık düşüncesi esasen ilk başlarda küçük bir kitle arasında yayılmış bulunuyordu. Bu kit­le ise topluma hakim olan ya da hareket alanı geniş bulunan bir zümre idi. Bunu da devletten gizli bir şekilde yapıyorlardı. Örneğin Türkler'den Mithat Paşa gibi... Önemli idarî mevkilerde görev aldığı için bu şahsın özellikle Arap ülkelerinde çok büyük rolü ol­du. Kendi soydaşlarına ve hatta bizzat temsil ettiği Osmanlı Devle-ti'ne karşı derin bir kin beslemesine rağmen ırkçılara karşı suskun davrandı. Hatta onları destekliyor, cesaretlendiriyor, bu düşünce­yi taşıyanların elinden tutuyor, bizzat ırkçı propagandalar yapıyor ve onu kendisi için sembol diye yüceltiyordu.

Keza Mekke Şerifi [10] Hüseyin b. Ali, Şerif sıfatıyla kutsal mekan­ların sorumluluğunu üstlenmekteydi. Bu alanlar, müslümanlar nezdinde çok büyük bir önem taşır. Şerif Hüseyin hem şeriflik sı­fatını taşımak (yani peygamber hanedanına mensup olmak), hem Mekke valisi bulunmuş olmak, hem de Arap olmak bakımlarından (ki hilafet makamının sırf bu aileye ait olması gerektiğini ileri sü­rüp durmaktadırlar) ilişkileri geniş bir alanı kapsıyordu. İşte bu or­tamda ırkçı gruplar geniş bir alan üzerinde hareket ve etkileme imkanlarına sahip idiler. O vakitler, böyle üzerinde çıkarları ve et­kileri bulunan Fransa ve İngiltere gibi devletlerden de destek gö­rüyorlardı. Irkçılığı körükleyen topluluklar ise esasen ya düşman­lık duygularıyla dolu hıristiyan azınlıklardı, ya da aldatılmış müs­lüman zümrelerdi.

Osmanlı toplumu birçok milletlerden oluşuyordu. Fakat bu unsurların en önemlileri Türkler'le Araplar'di. Türkler'e gelince, halife onlardandı. Konuştukları dil {olan Türkçe), bizzat halifenin, devlete hakim ailenin ve devlet ileri gelenlerinin de aynı zamanda dili olması bakımından daha yaygın gibiydi. Muvazzaf ordunun büyük kısmı da Türkler'den oluşuyordu. Etkinliklerinin bir sebebi de kentlerinin, devlet merkezi olması ve Mebusan Meclisinin bu­rada toplanmasrydı.

Araplar'a gelince, onlar da Osmanlı toplumunun büyük bir ke­simini oluşturuyorlardı. Topraklan da genişti. Dilleri olan Arapçada aynı zamanda başlıca dillerdendi. Arapça tüm müslüroanların kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm'in dili olduğu ve Kur'an ancak Arapça okunabildiği, aynı zamanda tiz. Peygamber (sav)'in hadisleri de bu dille varit bulunduğu bakımlardan Arapça önemli bir vasıf ta­şıyordu. Nitekim sembolik anlamda bile olsa Osmanlı Devleti'nin siyasi ve hukuki düzeni Kur'ân-ı Kerîm'e ve Hadîs-i Şeriflere daya­nıyordu. Bu iki milletten başkaca, birçok etnik unsurlar daha Os­manlı Devleti'nin kapsamı içinde yaşıyorlardı. Ancak sayıca az ol­dukları ve dilleri de pek önemli olmadığı için bu kitlelerin toplum içindeki ehemmiyetleri de azdı.

Bir zaman geldi ki Türkler'den bir topluluk ırkçı bir düşünce benimsedi ve bu düşünceyi toplum içinde gizlice yaymaya başla­dılar. Bu zümrenin büyük bir kısmı çıkar peşinde idiler; Bunlar, ya Yahudiler'in Filistin'deki çıkarlarına karşı olan Osmanlı Devleti'ni yıkmak için, ya da Filistin'de doğrudan bir yahudi devleti kurma ideallerini besliyorlardı. (Türk milliyetçiliği adı altında devlete karşı hareket eden) bu topluluğun kökeni esasen yahudi bir soya dayanıyordu. Bu meselenin mazisine gelince, vaktiyle Osmanlı Devleti, İspanya hıristiyanlarının, uyguladıkları vicdan baskısının sonucu olarak kaçan yahudilere kapılarını açmıştı. Ne var ki Os­manlı devleti onlara (böyle zor günlerde) kucak açmış bulunması­na rağmen Yahudiler bu iyiliği uzun zaman hatırlarında tutmadı­lar, bilakis bu ihsana karşı ellerinden gelen en büyük kötülükle karşılık verdiler. Bu göçmen yahudilerden bir grup maksatlı olarak müslümanlığı kabul ettiklerini ilan ettiler. Halbuki aslında kendi dinlerine yani Yahudiliğe içten bağlı kaldılar. Daha sonraları "dön­me" adıyla tanınan bu Yahudiler, Sabatay Sevi'nin [11] uyduları ve has adamlarının soyundan gelenlerdir.

Bu Türkler arasında Batı ülkelerinde yetişenler, Avrupa'daki düşünce akımlarından oldukça etkilenmişlerdir. Aralarında yük­sek siyasi mevkilere gelme sevdasında olanlar ya da ırkçılığa kapı­lıp da hedeflerine oluşmak için bir türlü yol bulamayanlar, çareyi bu kez de İslâm'a ve onun kanunlarına saldırmak ve bunun yanı sıra seksin (hertürlü fuhşun) serbestçe yapılabilmesi yani -sözde cinsel özgürlük için- kapıların ardına kadar açık tutulması gerek-teği yolunda tellallık yapmaktadırlar.

Aynı zamanda Araplar'dan da bir kitle, Türk şovenistlerinin tu­tundukları gerekçelerin hemen hemen aymsıyla, ırkçı düşüncele­re kapıldılar. Hatta bu Araplar'dan bazısı sırf şerâfet hanedanınınüyelerinden biri olduğu ve önemli bir mevziye sahip bulunduğu için bizzat kendisinin temsil edeceği bir Arap halifeliğinin kurul­ması arzusunda idi, ya da Araplar'dan bir halife, Türkler'den bir halife, İranlılar'dan bir halife, Hintliler'den bir halife, Sudanlı-lar'dan bir halife ve diğerlerden de birer halife olmak üzere müslü-manlar, birçok halifenin ayrı ayrı temsil etmesini öneriyordu.

Bu ırkçılardan bazıları da orduda ya da siyasetle yüksek mev­kilere gelme sevdasını taşıyorlardı. Bütün bunlar, bölge üzerinde çıkarları bulunan devletlerin tahrik ve özendirmeleriyle oluyordu. Bunlara ek olarak, nefsani arzularının peşinde yürüyen ve önlerin­de İslâm'dan başka bir engel görmeyen kimseler de vardı ki bun­lardan, aslında herhangi bir sebeple İslâm'a karşı kin besleyen kimseler de bulunmaktaydı. Bunlardan ya da ötekilerden, belki de devlet dairelerini sarmış bulunan rezaletleri görüp bu durumun ıslah edilmesi gerektiğine inanarak ancak bu düşünceyle kişisel tepkisini ortaya koyanlar da vardı ve çağrısını, propagandasını böyle yapıyordu. Islah etme adına diğerlerinin tuzağına düşse de düşmese de bu yolda onlarla omuz omuza yürümek durumda ka­lıyordu. Dolayısıyla da onların safında yerini alıyor, fikirlerine ka­tılması bile amaçlarına alet oluyordu. Gerek Avrupa hayranlarıyla, gerekse diğer ırkçılarla haşır neşir olanlar da gözlemlerinin sonu­cu olarak zamanla şartlanıyorlardı. Bunlardan hilâfetin, yalnızca Araplarla sınırlı kalmasını isteyen birileri de vardı ki bu yolda sar-fettiği çabalarda -güya- İslâm inancı adına, ya da ıslah adına hare­ket ediyordu. Ancak ideolojik görüşünde bundan daha ileriye git­miyor, ya da -başka bir tabirle- ülkenin daha sonraları uğradığı so­na doğru götüren yola kadar açılmıyordu. Türk ve Arap faşistleri­nin tahrik edilmeleri amacıyla yapıldığı kadar diğer azınlıklara ya­pılmadığı için bu ırkçı akımlar, daha dar bir çerçevede bile olsa, Osmanlı toplumunu oluşturan diğer milletler arasında da zaman­la yayılmaya başladı. İlk başta Araplar'ın ve Türkler'in ayrılıkçı ve ırkçı düşüncelerle tahrik edilmeleri temel unsur olarak bu iki kesi­min taşıdığı önemden kaynaklanıyordu. Çünkü hilafet müessese­si bir kesime dayanıyordu. Dolayısıyla hilafetin ortadan kalkması ancak bu iki kesimin birbirlerinden ayrılmasıyla mümkündü.

Bütün bunların sonucu olarak ırkçılık düşüncesi Hıristiyan Avrupa'nın elinde, can düşmanı oldukları müslümanlara ya da onları temsil eden Osmanlı hilafet müessesesine karşı içeride bir milliyetçilik silahı olarak kullanıldı. Ya da Avrupalılar bunu, sırf düşmanı oldukları, veyahut da o gün için İslâm devletinin, en güç­lüsü olduğu için Osmanlı Devleti'ne karşı bir zırh olarak kullandı­lar. Zira bütün dünyadaki müslümanlar o gün için Osmanlı Devle-ti'ni kendilerinin bir koruyucusu ve temsilcisi olarak görüyorlardı.

Nihayet ırkçılık fikrinin yaygınlaşmasıyla birlikte Osmanlı Hi-lafeti'nin halkaları çözülmeye başladı. Parçalanarak enkazı üze­rinde devletler kuruldu. Bunun neticesi olarak müslümanlar, sem­bolleri olan devletlerini kaybettiler. Devletten ayrılan bu parçalar­dan herbiri müstakil hareket etmeye başladı. Tabi ki bunlardan bi­rinin çıkarları zaman zaman bir diğerininkiyle zaman zaman bir diğerininkiyle çatışınca aralarında kavgalar çıktı, rezaletler cere­yan etti. Bu devletler arasında meydana gelen düşmanlıkların bel­ki de en şiddetlisi Arap ve Türk milletleri arasında olup bitenlerdir. Tabi ki bu yorum bizim duygu ve anlayışımızdan kaynaklanmak­tadır. Çünkü biz bu iki milletin birbirleriyle yüzyüze geldikleri, bir­birleriyle temas ettikleri bir bölgede yaşıyoruz. Olabilir ki, Osman­lı Devleti'nden koparan diğer unsurlar arasında düşmanlık daha da derindir. Fakat biz onların bulundukları bölgelerden uzak oldu­ğumuz için bunu farkedemiyor olabiliriz.

Arap şovenistleri, Arap milletinin Türkler tarafından dörtyüz-yıldan fazla (H. 922-1337) sömürüldüğünü sanıyor, ya da kendile­rine böyle öğretildiği, böyle yazıldığı ve bu şekilde yetiştirilip şart-landmldıklan için böyle inanıyorlardı. Geri kalmışlıklarından Türkler'i sorumlu tutuyorlardı. Çünkü Türkler, vaktiyle Araplar'm evrensel düşünce akımlarından haberdar olmalarım engellemiş, son zamanlarda ise onları Türkleştirmek için çaba bile sarfetmiş-lerdi. Bu da Araplar'm Türkler aleyhinde harekete geçmelerine ve özgürlüğe kavuşmak ya da devletten ayrılmak için Türkler'e karşı direnmelerine sebep oldu. Nitekim Türkler, Araplarla ilgili olarak bazı olumsuzluklardan söz ederlerken olumlu yönlerini hiç de dile getirmemektedirler. Arap milletinin vaktiyle Osmanlılar'in gelişininasıl da arzu ettiklerini, onları, Halep, Şam ve Arap yarımadası ta­raflarında nasıl sıcak bir ilgiyle karşıladıklarını yönetimlerine nasıl da razı olduklarım, tehditleri altında bulundukları Portekizliler'e karşı, Osmanlı koruyuculuğunu nasıl istediklerini hemencecik unutmaktadırlar. Nitekim Portekizliler yerli halkı tehdit ediyorlardı Oman'a, Arap Körfezi'ne Sukutri ve Kameran adalarına egemen ol­muş ve Aden'e saldırmışlardı. Keza kutsal bölgeyi tehdit altında bu­lunduruyorlardı. Araplar'm, Türkler'i vaktiyle yönetici olarak kabul etmiş olmaları ve hilafete Araplar'm dışındaki müslümanların da gelebileceğine rıza göstermiş olmaları şu sebeptendir:

Hz. Peygamber "Sizi bir habeşli köle (bir zenci) bile yönetecek olsa mutlak surette onun buyruklarına bağlı kalınız." buyurmak­tadır.

Şurası da bir gerçektir ki son zamanlarda ittihatçıların işbaşı­na geldiği dönemi istisna edecek olursak, Osmanlı devrinde Türk­ler hiç bir zaman Araplar'dan üstün tutulmamışlardır. Ancak itti­hatçılar ırkçılık adıyla ülkeyi yönettiler. Bu suretle de İslâm devri kapanmış oldu. Onun için aslına bakılacak olursa ittihatçıların iş­başına geldikleri tarihe kadar biz Osmanlı yönetimine hilafet adi­ni vermekteyiz. Irkçılar idareyi ele geçirdikten sonra ki döneme ise Türk Devleti diyoruz. Esasen ittihatçılar ırkçı ideolojinin propa­gandasını yapmaya başladıktan sonradır ki Türklerle Araplar ara­sında geçimsizlik başlamıştır. Tabi hal böyle olunca Araplar da ırk­çı düşünceye kapıldılar ve her iki şovenist zihniyet böylece karşı karşıya gelmiş oldu. Çünkü tarafların herbiri diğer unsurları bir kenara atarak sırf kendi milliyeti ile gururlanır oldu ve bu düşün­cede fanatik bir tutum izlemeye başladı.

Araplar'm, evrensel düşünce akımlarından engellenmesine gelince, aslında Osmanhlar'ın bizzat kendileri cahildi. Araplar da onlar gibiydiler. Cahil insan ise başkasına bir şey sunabilecek du­rumda zaten değildir. Fikir akımlarına gelince bunlar da hıristi-yanhğın etkilerini taşıyan (İslâm'a ve müslümanlara) yabancı şey­lerdi. Hem sonra burada sormak gerekir: Osm anlılar'm son dö­nem padişahları, her konuda Avrupa'yı örnek almakla acaba Türk-ler'e ne kadar yararlı olabildiler? Nitekim milliyetçilik düşüncesinide Araplar hıristiyanlardan almışlardır. Yoksa bizzat kendilerinden kaynaklanmış değildir.

Türk ırkçıları kendilerince, ortakları olan Araplar uğruna çok şeyler feda ettiklerine inanıyor, onlara birçok imkanlar sundukla­rını, topraklarının haçlılar tarafından işgal edilmesini engelledik­lerini, hiç değilse bir kısmının birliğini sağladıklarını, Avrupalı-lar'in karşısında birçok savaşlarda direnerek sayısız şehitler ver­diklerini, buna rağmen Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan diğer toplulukların ve özellikle Araplar'm Türkler'e ihanet ederek, en sı­kıntılı bir sırada onları arkadan hançerlediklerini sanıyorlar. Hal­buki İslâm'ın hilafet müessesesi yıkılıp devlet bölündükten ve bu ırkçı unsurların herbiri bir yana çekildikten sonradır ki Arap şove-nistleri, diğerlerini örnek alarak ırkçılıkta onlardan ilham almışlar­dır. Ne varki bunlar da bizzat kendi topraklan üzerinde yeniden çeşitli milliyetçi akımlarla karşılaştılar, birçok kamplara ayrıldılar. Suriye milliyetçiliği, Mısır Firavun milliyetçiliği ve Berberi milli­yetçiliği gibi. Temel unsurun ya da -başka bir deyimle- güçlü ırkın egemen kalabilmesi için karşıtlar arasında mücadele başlayınca, farklı kökenlerin tümü arasında yalnızca Araplar bunu başarabil-diler. Diğer etnik topluluklardan bazıları ise çok zayıf oldukları için diğerleri de zor karşısında ortadan kayboldular. Sonuçta Araplık hakim oldu. Bu milliyetin ideologları üstünlük propagan­dasına tam giriştikleri sırada milliyetçilik çağı tarihine karıştı.

Ancak bu kez de sıra sosyalizm dönemine geldi. Ya da başka bir deyimle, hıristiyanlardan veya İslâm düşmanları tarafından ye­ni bir ideoloji aşılandı. Bunun da amacı dünya müslümanlarmm bir blok haline gelmelerini önlemekti. Çünkü müslümanlar -dağıl-mışlıklarma rağmen- İslâm yine (onları tek şemsiye altında topla­yabilecek) bir rol oynayabilirdi. Laik bir sistemle dahi olsa bunu gerçekleştirebilir, toplumu ıslah edebilirdi. Toplum bir zaman sonra aklını başına alabilir doğru bir yönde harekete geçebilirdi. Onun için düşmanların hazırladığı komploya göre parçalanma her devirde devam etmeli ve kavga sürmeliydi. Nitekim birlik ye­niden parçalandı (halk birbirlerine karşı değillerse de) yöneticiler ayrılığa düştüler. Araplar'm birliği bozuldu. Toplum, kâh, sağ vesol, kâh sosyal sınıflar, bazan da çıkar amacıyla ya da ikinci olmak sebebiyle çeşitli kamplara, partilere ve fraksiyonlara ayrıldı. Bazan da birileri doğuya yönelmek, öbürü de batıya doğru hareket etmek gibi nedenlerle bu ihtilaflar sürüp gitti. Ne var ki bütün bunlar, müslümanlar hesabına işlendi. Dolayısıyla müslümanlar güçlen­dikleri her defasında vahşi bir şekilde bastırıldılar, sindirildiler. İs­lâm düşmanları ise ortak sembollerle yeniden birleştiler ve yolla­rına devam ettiler. Birbirlerini (daha dün) boğazlamaya çalışan İs­lâm düşmanları tekrar bir araya geldiler.

Bir zaman geldi ki Türk ırkçıları eski defterlerini karıştırıp soy-daşlarıyla yeniden temas kurmak istediler. Dikkatleri Ortaasya'da-ki Türk kardeşleri üzerinde yoğunlaştı. Ne varki İslâm adına onlar­la bir diyalog kurmaya da onları İslâm'a çağırma gereğini ve imka­nını bulamadılar. Nitekim Enver Paşa onlarla temas etmek üzere gidince başarısızlığa uğradı. Çünkü Ruslar buradaki Türkler'i dize getirmiş ve onlardaki cihad ruhunu tamamen öldürmüş bulunu­yordu. Dolayısıyla bu soydaşların, ne Türklükle olan bağlarının artık bir anlamı, ne de müslümanlıklarmın fikri bir değeri kalmış­tı. Sadece bir azınlık vardı ki onların belki bir rolü olabilirdi. Aynı zamanda (gönüllerinde izleri kalabilmiş) inanma duygusu, onları bir zaman sonra ancak kımıldatabilirdi. Türk ırkçılığının propa-gandistleri bu çabaların sonunda dönüp küçük bir potada, dar bir çember içinde sıkışıp kaldılar.

İster Arap, ister Türk olsun ırkçılar en sonunda işte böyle hayal kırıklığı içinde bocalayıp durdular. Bu iki kesimin her biri dar bir çember içine çekilerek doğunun ya da batının yörüngesinde dön­meye başladılar. Vaktiyle ilişkilerini kesmiş bulundukları çevrele­rinden de yardım ve destek alamaz oldular. (İmparatorluk parça­landıktan sonra) gerek Arap bölgesinde gerekse Türk bölgesinde bulunan müslümanlar her ne kadar İslâm dünyası içinde hareket edebilecek bir fikir potansiyeline sahip kalabildi iseler de, bunlar, mecburiyet gelip çatmcaya kadar şimdilik saklı vaziyette duruyor­lar. Rafa kaldırılmışlardır. Her türlü baskı ve zulme uğramaktadır­lar. Tüm ideolojik kesimler onların aleyhinde söz ve güç birliği et-miş durumdadır. Aslında Osmanlı İmparatorluğu, tamamen Isla-mî çizgide devam eden bir İslâm devleti değildi. O, sadece duygu­sal eğilimlerle İslâm'a sahip çıkıyor, kurallarının bir kısmını uygu­luyor, diğerlerini ise bir kenara atıyordu. Hatta uygulamalarının bir kısmı İslâm'a açık şekilde aykırı olarak göze çarpıyordu.

Osmanlı Devleti'nin bu farklı görüntüleri arasında bazı yanlar vardır ki biraz karışıktır. Yorumlanması gerekmektedir. Bu konu­daki niyetlerin yeniden gözden geçirilmesi, sorumlularca bu yön­lerin, bilinip bilinmediğinin, irdelenmesi icap etmektedir. İs­lâm'dan sapma açısının az da olsa Emevî Devri'nden itibaren baş­ladığını daha Önce anlatmıştık. Bu açı, Osmanlı Devri'ne gelinin-ceye kadar gittikçe zaman içinde büyüdü. Öyle ki Osmanlı Devri başladığında bu açı genişlemiş ve sapma, açık bir görünüm kazan­mıştı. Buna rağmen şimdiye kadar bile Osmanlı Devri'nde İs­lâm'dan uzaklaşmanın genel bir durum aldığım asla söyleyemeyiz. Gerçekte Allah korkusu vardı ve İslâm'ı uygulama çabaları mev­cuttu. Düştüğü durumdan dolayı, aleyhinde atıp tuttuğumuz o devri, içinde bulunduğumuz şu günlerle hiç de karşılaş tır amayız. Ayrıca Osmanlı Halifelerinden İslâmî niteliği söküp atamayız. On­ların İslâm nizamına olan bağlılıklarını inkar edemeyiz.

İslâm'ı gerçek yönüyle uygulayabilecek bilgiden yoksun olma­larına rağmen Osmanlılar'm İslâm'a olan eğilimleri çok büyüktü. Ancak İslâm'ın bir hayat düzeni olduğu, onun sadece bir takım ibadetlerden oluşmadığı ya da hayattan soyutlanmış sırf bir iba­detler dini olmadığı, Osmanlılar'm zihinlerine bir türlü yerleşme­diği için onu sadece ibadetlerden oluşan bir din olarak algılayıp anladılar. Bu sebepledir ki İslâm'ın emir ve hükümlerine mükem­mel bir bağlılık ve saygı vardı, ancak bunlar uygulanmamaktaydı.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi, İslâm'ın hükümlerinden an­cak bazıları uygulanmaktaydı. Ne var ki bu yeterli değildi. İslâm'ın bazı yönlerini uygulayıp bir kısmını ihmal etmek aslında İslâm'a kötülükten başka bir şey değildi. Çünkü bu uygulama aslında İs­lâm'ın görüntüsünü çarpıtıyordu. Ve çünkü İslâm bölünmez bir bütündür. Bir bütün olarak uygulanır.

Aynı zamanda İslâm'ın bu şekilde uygulanışıyla elde edileceksonuçlar sayesinde ancak toplumun iyi seviyeler kaydetmesi, mutlu ve müreffeh olması, bolluk içinde yaşaması ve ilerlemesi gerçekleşebilir.

İslâm'ın bir yönünü ihmal edip diğer yönünü uygulamak da elbette ki olumlu birtakım sonuçlar verebilir. Örneğin cezaların uygulanması îslâm nizamında temel bir konudur. Ancak rejimin tümü demek de değildir. Dolayısıyla yalnızca cezaların uygulan­ması yeterli değildir. Bu nedenle biz eğer sadece cezaları uygula­yacak olursak İslâm'ın hayat düzenine işlerlik kazandırdığımızı söyleyemeyiz.

Mesela zina cezasını İslâm'a göre uyguladığımız takdirde bu­nunla beraber açık-saçıklığı, erkek kadın karışıklığını yabancı er­kekle kadının, yalnız başlarına, birlikte kalmalarını birlikte gezip tozmalarını, karşıt cinslerin aynı yerde toplaşıp birbirleriyle haşır neşir oldukları çeşitli kampların ve etkinliklerin düzenlenmesini serbest bırakıp sonra da şer'î cezaların uygulanmasını şiddetle ar­zu eder, bu suretle de İslâm'ı yaşadığımızı ileri sürecek olursak bu yanlış olur. Çünkü asıl olan bizim önce zinaya götürücü nedenleri ortadan kaldırmamız, ondan sonra cezaları uygulamam izdir. Bu, hırsızlık için de aynen geçerlidir. Çünkü işsizlik yayıldığı, fukaralık genel bir görünüm kazandığı, güvenlik ortadan kalktığı, halk ihti­yaç içinde boğulduğu, toplum aç, sefil durumda ve korku içinde yaşadığı bir sırada biz eğer îslâm'a işlerlik kazandırma bahanesiy­le şeriatın öngördüğü hırsızlık cezasını uygulayacak olursak bu da yine yanlış olur. Dolayısıyla her şeyden önce insanlara iş temin et­meli, güvenliği sağlamalı, toplumun ihtiyaçlarım k arş il amaliyiz. Ondan sonra sıra cezaların uygulamasına gelir. Çünkü (büyük öl­çüde toplumun sorunları çözümlenip adalet kurulduktan sonra şeriatı çiğneyerek insanların hak hukukuna tecavüz edenler, bunu artık bir ihtiyaçtan, bir zorlamadan değil, sırf karışıklık çıkarmak ve düzeni bozmak için yapmış olurlar ki böyle bir durumu engel­lemek için elbette ki cezaların uygulanması gerekecektir. Ancak ki­şiyi eğer ihtiyaçlar mecbur ediyor, kaçınılmaz zorlamalar onu su­ça itiyorsa bu, onun kötü huyundan ya da başkalarının haklarına ve güvenliklerine tecavüz etme eğiliminden kaynaklanmıyor olabilir, sorunun çözümü ise bu durumda olan bir kimseye ceza uy­gulamak değil, -herşeyden önce onu ihtiyacım gidermek gerekir. Nitekim Hz. Ömer kıtlık yılında hırsızın elini kesmemiştir. Bunu şeriate aykırı hareket ettiği için değil, bilakis şeriatı çok iyi anlaya­bildiği için yapmıştır. Çünkü bozguncu o kimsedir ki? elinde im­kanları olduğu halde başkalarının haklarına tecavüz eder. Ama dürüst insan da bazen böyle bir şeye tevessül edebilir. Ne var ki ahlâklı insanın böyle bir örnek vermesine -çok büyük ihtimalle-ihtiyaçlar ve kaçınılmaz zorlanmalar sebep olur. Hal böyle olunca tecavüzkar olmak ile zorlanarak bu gibi durumda kalmak arasında çok büyük fark vardır. Dolayısıyla bu iki örnekteki insanlarla ilgili sorunların çözümlenme yolları da ayrıdır.

îslâm nizamını uygulayacak sorumluların, uygulamanın ge­nelliği doğrultusunda çalışmaları gerekir. Onu umumi manada tatbik etmeye ç ab al amali diri ar. Dış ilişkiler olsun, güvenliğin sağ­lanması, zulüm ve tecavüzün önlenmesi ve iş temini olsun, adalet ve eşitliğin kurulması vatandaşlara sağlıklı konut temini evlenme imkanları ve diğer tüm ihtiyaçlar konusunda olsun adalet çok yay­gın bir şekilde tatbik edilmelidir. Böyle bir ortam gerçekleştikten sonra ancak cezaların uygulanması ve kötülüklerin sona erdiril­mesi mümkün olabilir. İşte o zaman ancak faziletli bir toplum olu­şabilir. İslâm'ın sadece bir yönünü uygularken diğer yönünü ih­mal etmek aslında -bilerek ya da bilmeyerek- İslâm'ı çiğnemek ve temelini yıkmak demektir.

Nitekim Osmanlı Devleti'nin sorumluları bu inceliği kavraya­madıkları gibi -devlet parçalandıktan sonra dağılan- müslümanlar da Öbür bölgelerde bunu idrak etmekten aciz kalmışlardır. Çünkü -zaman zaman İslâm ülkelerinden birinde yönetimi ele geçiren-müslümanlar ilk önce hırsızlık ve zina suçlarına ilişkin İslâmî ce­zaları yürürlüğe koymakla işe başlamaktadırlar ki bununla da İs­lâm nizamını uygulamaya koyduklarını ileri sürerler. Bu cezaları gerçekten de bir takım suçlulara uygulayıp belli oranda suçların azaldığım görünce İslâm'a işlerlik kazandırdıklarını sanırlar. Kısıt­lı bir çember içinde dönüp durdukları, ya da belli ve kalıpsal bir doğrultuda yürüdükleri halde, zulüm ve tecavüzler devam ederken, fukaralık, açlık ve hastalık yayılırken onlar, İslâm'ın sembolü­nü (ve sloganlarını) kullanırlar. İslâm bu değil ki! Hem sonra (bu tür uygulamayı seyreden diğer cephenin (yani İslâm düşmanları­nın) böyle bir rejime ve uygulanışından elde edilen sonuçlarına bakışı acaba nasıl olabilir? Elbette ki İslâm'ın, bu çeşit uygulama­sının, İslâm'la hiç bir ilişkisi olamaz. Olsa olsa bu bir zulümdür, ya da İslâm nizamını anlamamaktan başka bir şey değildir.

Osmanlılar dönemindeki İslâm Hilafet Kurumu'nu eleştiren­ler aslında bunu İslâmî bir bakış açısıyla değil, bilakis İslâm'a sal-dırabilecek kriterlerle yapmaya çalışmaktadırlar. Bunu da Osman­lı Devleti, bir İslâm Hilafeti olduğu ve temelde İslâm'a dayandığı­nı ifade ettiği için yapıyorlar. Yoksa eğer eleştiri gerçekten bir İslâ­mî yaklaşımla yapılmış olsaydı konu kabul edilecek ve bu yönden araştırılacaktı. Dolayısıyla eleştirenlerin çoğu ya düşmanca fikirler taşıdıkları, ya İslâm ahkâmı konusunda cahil oldukları, ya da tari­hi iyi bilmedikleri için böyle davranmaktadırlar. Binaenaleyh amaçları, sırf İslâm'a saldırmak, ya da İslâm'ın belli alanlarda kö­tü uygulandığı, İslâm'a açık şekilde ters düşüldüğü ve İslâm'ın ıs­lah edici yanlarının bir kenara atılmış olduğu yönlerden hücum etmektedirler. Osmanhlar'ın genellikle siyasi yönetim şekli eleşti­rilmektedir. Aslında Osmanlı Devleti de diğer devletlerden her­hangi biri gibidir. Olumlu yanları olduğu gibi olumsuz yanları da vardır. Şu halde onun her ayrı yanma uygun olan hakkını vermeli ondan sonra bir yargıya varmalıyız.

Bu nedenle de Osmanlılar'ı incelerken şu hususları düşünme­li ve gözönünde bulundurmalıyız:

1- Her şeyden önce İslâm toprakları Osmanlılar devrinde çok genişlemiştir. Bu hususta, İstanbul gibi bir şehrin fethini ve müs-lümanlarm Avrupa içlerine doğru ilerleyişlerini düşünmemiz bile yeter. İşte Osmanlılardır ki Konstantiniye'yi feth etmişi erdir. Hal­buki hicretin ellinci yılından (yani) Muaviye b. Ebû Süfyan devrin­den beri çaba sarfeden müslümanlar bu başarıyı bir türlü göstere­memişlerdir. Ta ki H. 857'de bu kent Osmanhlar'ın eliyle fethedi-linceye kadar. Bu da demektir ki sekizyüzyıldan fazla bir zaman geçmiş, müslümanlar bu fethi gerçekleştirmekten aciz kalmışlardır. Keza Hz. Peygamber (sav) "Elbette ki Konstantiniyye fetholu-nacaktır; Onu fethedecek komutan ne güzel komutan ve O ordu ne güzel ordudur."""' hadisi şerifini hatırl ayı vermek bile Osmanlı­lar için yeterlidir. Osmanlı orduları Avrupa içlerinde ilerleyerek bu topraklarda uzak bir mesafe katettiler.

Hatta Viyana kapılarına dayanarak burayı birkaç kez de kuşat­tılar. Böylece müslümanlar ilk defa bu topraklara ayak basmış olu­yorlardı. Çağımızda hâla o memleketlerde bulunan müslümanla-rın çoğu işte o devirdeki ilerleyişin -silinememiş- canlı izleridir.

2- Osmanhlar'ın üstün başarılarından biri de onların çeşitli cephelerde haçlı ordularına karşı gösterdikleri kahramanca dire­nişlerdir. Osmanlılar, İspanyol ve Portekizli hıristiyanlarla onları arkadan destekleyen Avrupa'nın, Endülüs'teki müslümanlar üze­rinde şiddetlenen baskılarım hafifletebilmek için Avrupa'nın do­ğusunda ilerlemeye çalıştılar. Ancak mesafenin çok uzak oluşu, müslümanlarm Endülüs'te daha öncekilerin başına gelen tarihi olaylardan bir türlü ders almamaları, keza Osmanhlar'ın, henüz yeteri kadar güçlenmemiş olmaları gibi çeşitli sebeplerden dolayı Osmanhlar'ın Avrupa'daki ilerleyişleri pek belirgin bir etki bırak­madı. Ayrıca Osmanlılar, gerek Timurlenk'in, gerekse komşu bey­liklerin saldırılarından henüz kurtulmuş değillerdi. Aynı zamanda donanmaları da oluşma sürecinin daha başlarındaydı. Bu neden­le henüz enginlerde savaşlara girişebilecek durumda değildi.

Nitekim Osmanlı devleti, Endülüs'teki müslümanlara yardım­cı olmak için her ne kadar Akdeniz'de bir şeyler yapmak istediyse de bu çabalan ortaya serebilecek ya da hak ettiğinden fazla bir takdirle değerlendirecek durumda değiliz. Osmanlı Devleti, Sul­tan Muhammed el-Fatih (Fatih Sultan Mehmed) devrinde güçle­nerek  [12]Mehmed) 857'de Konstantiniye'ye girdiği sıralarda Gır-nata'daki Beni Nasr (Nasroğulları) Devleti son nefeslerini vermek üzereydi. İçerideki siyasi kavgalar ve (bazı müslüman liderlerin di­ğer rakiplerine karşı) hıristiyan İspanyollar'ın diktatöründen istediği yardımlar bu devleti çökertmiş bulunuyordu; ve nihayet 898'de, yani İstanbul'un fethinden kırk yıl sonra Gırnata'da düştü.

Gırnata, hıristiyanların eline düşüp müslümanlar Endülüs'ten kovulunca, İspanyollar da müslümanları çembere almak amacıy­la doğuya yürüyüp Portekizliler de aynı maksatla güneye hareket edince (ki bu suretle Afrika kıtasının etrafını dolaşıp taşıdıkları haçhlık ruhuyla Arap Yarımadası'nm güneyine kadar vardılar.) İş­te tam bu sıralarda Osmanlılar Avrupa'daki cephelerini bırakarak Doğuya yöneldiler ve Portekizliler'e destek veren ya da en azından Osmanlılar karşısında tutunabilmek için onlarla bir pakt oluştur­mayı teklif eden İran Safevi Devletiyle savaşa tutuştular. Sonra Os­manlılar Portekizliler'in meydana getirmiş oldukları sınır gedikle­rine doğru yön tutarak buralara sür'atle yürüdüler ve Arap toprak­larının her tarafına yayıldılar. Ancak bu kez de, o devirde Arap ül­kelerini yönetmekte olan Memluk Sultanları Osmanlılar'm karşısı­na dikildiler, onların Portekizliler'e meydan okumalarına karşı ça­ba harcadılar, ya da en azından Portekizliler aleyhinde onlarla iş­birliği etmediler. Bu nedenle Kızıl Deniz'de Aden, Hadramut, Oman ve Arap körfezinde Osmanlılar'la Portekizliler arasında sa­vaş alanı genişledi.

Hatta denebilir ki Portekizliler'in açtığı her cepheye, Osmanlı­lar hemen koşuyor ve onlara karşı direniyorlardı. Ancak Arap ülke­lerindeki halkın da, kendilerini korumak üzere Osmanhlar'dan yardım istediklerini ve memleketlerinin idaresini onlara teslim et­tiklerini de burada hatırlamamız gerekir. Osmanlılar bu suretle İs­lâm diyarını savunmak üzere Hindistan'a kadar vardılar. Çünkü oradaki müslümanlar da haçlı Portekizliler'e karşı onların destek ve yardımlarını istemişlerdi. Vakıa Portekizliler'in İslâm toprakları üzerindeki nüfuzuna son verilmesinde Osmanlılar'm büyük rolü bulunmuş olabilir. Hatta bu konudaki hizmet ve çabalan haçlılara karşı vermiş bulundukları diğer direnişlerdeki rollerinden de bü­yük olabilir.

Keza İspanyollar'm da Girnata'nm düşmesinden sonra Akde­niz'de etkinlikleri arttı. Müslümanlara ait limanlara saldırmaya başladılar. Trablusgarp, Tunus, Cezayir, Vahran ve diğer limanlarabaskılar düzenlediler. Ancak Osmanlılar'm da Mısır'a girdikten sonra karadan Barbaros Hayrettin Paşa'nın Osmanlılarca katılma­sından, Cezayir'in de bir Osmanlı vilayeti olduğunu ilan etmesin­den sonra da denizden Mağrip topraklarına kadar, etki alanları ge­nişledi. Osmanlılar bu kez de İspanyol Haçlıları'na karşı mücade­le vermeye başladılar.

Osmanlılar kuzeyden ise Karadeniz'in kuzey sahillerine kadar çıkarak burada bulunan Tatarları Rus haçlılarına karşı destekledi­ler ve asırlarca bu bölgede tutunarak kaldılar. Aynı zamanda onla­rın buradaki egemenlik alanı Avrupa'nın doğusundan Hazar Deni-zi'nin Batı kıyılarına kadar genişleyerek Dağıstan topraklarını kap­sadığı gibi zaman zaman burayı da aşarak Ruslarla müslümanlar arasında siyasi çekişmelerni cereyan ettiği Ortaasya topraklarına kadar ulaştılar. Böylece Osmanlılar sömürgeci haçlıların karşısın­da her yönden direniş göstermiş, ya da (başka bir anlamda) onla­ra karşı birçok cepheler açılmış, ancak Osmanlılar bütün bu deği­şik yönlerdeki cephelerden düşmana karşı durmuşlardır.

Belki birileri şöyle diyebilir: Osmanlılar (sözü edilen) bu mev­kilerinde hiç de tutunamamış, başarılı olamamışlardır. Bilakis her tarafta yıkımlara ve yenilgilere uğramışlardır. Biz de deriz ki: Aslın­da Osmanlılar ellerinden geleni yapmış bütün imkanlarını kullan­mışlardır. Onlara, sonuçları (daha baştan belirlemek ve) elde et­mek değil, sadece uğraşıp çabalamak düşerdi ki bunu da yapmış­lardır. Çünkü yaptıklarının sonuçlarım elde etmek onların elinde değildi ki. Bilakis bu, iradelerinin dışında bir şeydi. Önemli olan niyetlerinin doğru, çabalarımnsa sürekli olduğudur. Yenilgilere ge­lince bundan yalnızca Osmanlılar değil, yardımlaşmak (devletin emrinde) bir yumak haline gelmek düşmana karşı topyekün silki-nerek genel bir kıyamda bulunmak ve tam tekmil hazırlanmak gi­bi açılardan Osmanlılar kadar tüm müslümanlar da sorumluydu. Günümüzde bu sorumluluktan biz de bir nebze taşımaktayız. Onun için yükü hep başkalarının üzerine atmamalı, sırf başkaları­nı eleştirmek için kalemlerimizi ve dillerimizi kullanmamalıyız.

Şunu da işaret etmeliyiz ki aslında Osmanlılar varlık gösterdik­leri ilk dönemde başarılar elde etmiş, Anadolu'ya serpili durumdaki yirmiyi geçen beylikleri bir araya toplayabilmişlerdir, ki bu kadar dağınıkken, Bizanslılar'in karşısında tek güç halinde (Os­manlılar sayesinde) gelmişlerdir. Sonra Kostantiniye'ye fethettiler, Avrupa içlerinde ilerlediler, Ruslar'a karşı üstünlük kazandılar. Ak­deniz kıyıları üzerindeki limanlara baskınlar düzenleyen İspan­yolları buralardan temizlediler ve Portekiz nüfuzunun, İslâm top­raklarında içerilere doğru sızmasını önlediler. Özellikle etkilerinin tamamen ortadan kaldırılmasında Osmanlılar'ın çok büyük eme­ği vardır. Bütün bu başarıları, elbette ki güçlü oldukları zaman gösterebildiler. Ne var ki Osmanlılar zayıflayınca durumlar değiş­ti. Zaferler yenilgilere ve geri çekilmelere dönüştü. Gerek içeride çıkardığımız olaylarla, gerekse Avrupa hayranlığıyla ya da devleti güçlü bir şekilde desteklemediğimiz için belki de Osmaniılar'm içine düştüğü çöküntünün nedenlerinden biri de biz Araplar ol­duk! Ben bu konuda Osmanlılar'ı savunmuyorum. Biz Araplar gi­bi elbette onlardan bazı kimseler de Avrupa hayranlığı fitnesine kapılmış oldular. İşte ondan sonradır ki ırkçılık fırtınası üzerinde olduğu gibi Türk topraklarının üzerinde de esmeye başladı. Onla­rı da bizim gibi rezil, hale getirdi. Ya da başka bir tabirle bu fitne bütün müslümanları perişan etti.

4- Osmanlılar İslâm'ı yaymaya çalıştılar. Gayrimüslimleri, İs­lâm'a girmek için özendirdiler ve bu yolda çok emek verdiler. Ni­tekim Çerkez kabilelerinin çoğunun, İslâm'a kazandırılmasında büyük ölçüde başarı elde etmişlerdir. Çünkü Osmanlılar Çerkez kızlarını İslâm'a kazandırmak amacıyla askerlerini onlara evlen­meye özendiriyor. Peşlerinden de babalarını İslâm'a çekmek isti­yorlardı. Her ne kadar bu yola baş vurmanın çıkar sağlamaya yö­nelik, en azından bazı aykırı yanları varsa da Osmaniılar'm o böl­gelerde bu suretle kaydettikleri başarılar büyüktür.

Örneğin Rus yayılmacılığını önlemek amacıyla Karadeniz Ge­çidine yakın yerdeki Anaba merkezine H. 1194 yılında komutan olarak atanan Farah Ali, Çerkezler'den birinin kızıyla evlenmeyi başararak sırf bu kızın yakınlarım İslâm'a kazanmak için onlara birçok imkânlar sundu. Bu vesileyle üstlendiği görevde başarı ka­zandı. Sonra da emrindeki askerleri bu işe özendirdi ve onların evlenme masraflarının tümünü üstleneceğine dair söz verdi. Çerkez-ler de büyük bir anlayış gösterdiler, islâm'a ve Kur'ân-ı Kerîm'i öğ­renmeye ilgi duydular. Osmanlılar Çeçen kabilelerini kazanmakta da başarılı oldular. Ne var ki Kuşkha (Ustin) kabileleri üzerinde daha az etkili olabildiler. Keza Karadeniz'le Hazar Denizi arasında serpili bulunan toplulukları da kazandılar.

Osmanlılar İslâm'ı aynı zamanda Avrupa'da da ulaşabildikleri topraklarda yaymaya çalıştılar. Ancak nisbeten daha az başarılı olabildiyseler de bu kentlere müslüman cemaatler yerleştirdiler ki aralarında yaşadıkları toplulukları etkilesinler. Aynı şekilde gire­bildikleri Çad, Sudan ve Somali gibi halkı -o sıralarda- hala putpe­rest olan Afrika'daki bölgelerde de İslâm dinini yaymaya çalıştılar.

5- Hiç şüphe yok ki bazı İslâm ülkelerine Osmaniılar'm girme­si -ve yönetimi ele alması- daha önce sömürge durumuna düşmüş diğer ülkelerin uğradığı beladan onları korumuştur. Öyle ki Os­manlı egemenliğine tabi olmamış Mağrip ülkeleri hariç, nerede girmedikleri bir Arap ülkesi varsa hepsi emperyalizmin pençesiy-le avlandılar. Bununla beraber, Osmaniılar'm hakim oldukları İs­lâm topraklarının diğer bölgelerine, Birinci Cihan Savaşı'ndan kı­sa bir süre öncesine kadar emperyalistler girememişlerdir.

Buna karşın örneğin Hindistan'a, Endonezya'ya ve Malez­ya'ya sömürgeci İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar girdiler. Ke­za Ruslar Ortaasya'ya girdi. Dolayısıyla şu bir gerçek ki İslâm ül­keleri arasında birinin, Osmanlı Devleti'nin kalbinden ya da Ana­dolu'daki merkezinden uzaklığı büyüdükçe o ülkenin emperya­listler tarafından kapılması da o kadar rahat gerçekleşiyordu. Bu­na mukabil yakın bulundukça da bu beladan nisbeten korunabili-yordu. Mesela Cezayir, çok uzak oluşu sebebiyle Tunus'tan önce, Tunus da Libya'dan önce işgal edildi. Buraların Osmanlı merkezi­ne yakın olan Mısır'dan sonra işgal edilmeleri ise esasen Mısır'ın özel konumundan kaynaklanmaktadır. Bu özel konum sömürge­cilere karşı girişilen mücadelelerde Mısır'a çok yorucu gaileler ve sorunlar getirmiştir. Hülasa, Suriye ve Irak, Anadolu'ya yakm me­safede olmaları sebebiyledir ki İslâm toprakları arasında, sömür­geciler tarafından en son işgale uğrayan yerler oldular. Ne var kiBirinci Cihan Savaşı'nın sonunda, Osmanlı Devleti'nin yenik düşmesi, ortalıktan çekilmesi, daha doğrusu Türk şovenizminin temsilcileri olan İttihat ve Terakki örgütünün adamları tarafından yönetimin ele geçirilmesi ve Sultan Abdülhamid'in tahttan indi-rilmesiyle birlikte Osmanlı Devleti haritadan silindiği için Avrupa­lı emperyalistler nihayet Suriye ve Irak'a girebildiler.

6- Osmanlı Devleti tüm İslâm kentlerini temsil ediyordu. Çün­kü Hilâfet Müessesesi onlardaydı. Osmanlılar zamanında İslâm topraklarının tamamının üzerinde bir halifeden başkası bulun­muyordu. Zira aynı anda iki veya daha çok halifenin bulunması İs­lâm'a göre caiz değildir. Bu sebepledir ki her tarafta müslümanlar Halifeye saygı ve takdir nazarıyla bakıyor, kendilerini samimi duy­gularla onun vatandaşları ve uyruğunu taşıyan kimseler olarak sa­yıyorlardı. Dolayısıyla hilafet müessesesine ve bulunduğu mekâna sevgiyle ve sıcak duygularla bakıyorlardı. Nitekim hilafet başken­tinde meydana gelen her olayın yankıları tüm İslâm şehirlerinde, hatta gayrimüslim ülkelerde yaşayan müslüman azınlıklar arasın­da bile hissedilirdi. Bu nedenle hilafet müessesesine son verilince dünyanın her yerindeki bütün müslümanlar şiddetli tepki göster­diler. Öyle ki bu müessesenin yeniden ihya edilmesi özlem ve amacıyla oluşan hareketlere, kurumlara çeşitli örgütlere rastgele hilafet ya da Osmanlı adı verilmeye başlandı. Özellikle bu hareket ve örgütler, daha çok Asya'nın güneydoğusunda varlık gösterdiler. Hatta bu cümleden olarak Haydarabad'daki Osmanlı Üniversite­si, hâlâ bu ismi taşımaktadır.

Müslümanlar kendilerini sıkıntıda buldukça hilafet merkezin­den imdat istediğinde bulunurlardı. Hatta gayrimüslim liderler­den biri, ülkesinde İslâm'ı yaymak ya da vatandaşlarından biriyle ilgili bir fetva almak istediğinde en yüksek şer'î başvuru makamı olan halifeye bu isteğini yöneltirdi. Buna örnek olarak Japon İm-paratoru'nun, ülkesinde İslâm'ı yaymak için Sultan Abdülha-mid'e yapmış olduğu müracaat akla gelmektedir.

7- Osmanlı Hilafet ülkesi İslâm topraklarının en büyük kısmı­nı içine alıyordu. Bu cümleden olarak Mağrib hariç bütün Arap bölgelerim, buna ilaveten Afrika'nın doğusunu, Çad'm bir kısmınıTürkiye'yi, Kafkasya'nın büyük bir bölümünü, Karadeniz'in kuze­yinde bulunan Tatar ülkesinin yine bir kısmını, Kıbrıs'ı ve Avru­pa'da fethettiği toprakları kapsıyordu. Bu suretle Osmanlı toprak­ları 20 milyon km. kareden daha fazla bir alan oluşturuyordu ve İs­lâm topraklarından o gün için sadece Asya'nın güneydoğusu, Mağrip, Ortaasya, İran ve Afganistan bu alanın dışında kalmış bu­lunuyordu.

8- Türk oldukları için değil, müslüman oldukları için, Avrupa­lılar Osmanlılar'a karşı savaşıyor ve haçlılık ruhuyla karşılarında direniyorlardı. İnsanlarda yeniden İslâm'ın kahramanlık ruhunu uyandırmaya çalıştıklarını, uzun süreden beri ruhlarda küllenmiş bulunan eihad ateşini tekrar alevlendirdiklerini, İslâm Dünyası zayıf düştükten sonra neredeyse onu defnetmeyi beklerken Os-manlılar'm yeniden îslâmî bir yayılma eğilimi gösterdiklerini gö­rüyorlardı. Avrupalılar, Osmanlılar'da, doğudan püskürüp gelen ve topraklarını yarıp geçen karşı konmaz bir güç görüyor, hem de vaktiyle müslümanlar bunu başarmaktan aciz kalmışken böyle görüyorlardı. Nitekim Osmanlılar, hıristiyan devletlerden biri olan Bizans'ın temelini yıkmış ve neredeyse önlerinde baş eğmek üze­re olan Avrupa'nın içlerine doğru sokulmuşlardı.

Keza Avrupalılar, hıristiyanlığın yayılması karşısında Osmanlı-lar'ın büyük bir engel oluşturduklarını görüyorlardı. Zira gerçek­ten Osmanlılar bu dinin mensupları karşısına dikilmiş, haçlı sö­mürgeciliğinin yayılmasını ve bunun öncülüğünü yapan Portekiz-liler'in ilerlemesini, Kudüs'e kadar ulaşıp müslümanlarca kutsal sayılan mekânları egemenlikleri altına almalarını önlediler. Zenci­lerin ilerlemelerine, dolayısıyla haçlılık idealinde müslümanlara karşı Avrupahlar'la işbirliği etmelerine engel oldular. Avrupalı-lar'm tabiriyle "son nefeslerini vermek üzere olan Endülüs müs-lümanları"nın büsbütün yok edilmelerini de aynı zamanda engel­lediler. Özellikle Rusya, Osnıanhlar'ı uzun yıllar topraklarına ege­men olmuş Moğollar'in soydaşları olarak görüyordu. Hem inanç hem de ırk bakımından Osmanlılar'a Tatarlar'm (Moğollar'm) kardeşleri olarak bakıyordu. Ne var ki Ruslar'a göre Moğollar, hem İslâm'dan önce hem de sonra yaptıklarından (gerek müslümanlara, gerekse Türkler'e karşı giriştikleri soykırımlardan, sebep olduk­ları yıkım ve felaketlerden sorumlu idiler.) Rusya bu değerlendir­meler üzerine hesaplarını yapmaya çalışırken Osmanlilar'ı şimdi de Tatarlar'a destek olarak görüyordu.

Nitekim Tatar topraklarına doğru açılmakta olan Ruslar'ı, Os­manlılar engellemeye çalışıyorlardı. Ruslar keza Osmanlıları, Hı­ristiyan Ortodoks mezhebinin merkezi ve koruyucusu olan Bi­zans Devleti'ni ortadan kaldırdıkları için can düşmanı olarak gö­rüyorlardı. Çünkü Rusya bu dine mensuptu.

Dolayısıyla Osmanhlar'ı Konstantiniye'nin fatihleri olarak, bu kenti, önemli bir Hıristiyanlık merkeziyken, bir İslâm şehrine dö­nüştürmüş güçler olarak görüyordu. Nitekim Konstantiniye'nin adı İslâmbol diye değişmiş, bu kent artık bir İslâm şehri olmuştu.

Ruslar Osmanlılar'a ayrıca başka bir siyasi değerlendirme ile daha bakıyorlardı; zira Osmanlılar, Ruslar'in öteden beri güney doğrultUvSunda sıcak denizlere inme planlarına karşı koyuyorlardı. Çünkü bakışlar bu yönler üzerinde odaklaşmıştı. Gözler yakın ge­lecekte, burayı, servet fışkıran zaferlerin ve siyasi başarıların kay­nağı olarak görüyordu.

Nitekim Osmanlılar, deniz yollarına ait anahtarları ellerinde bulunduruyorlardı. Bu önemli yollar ise İstanbul ve Çanakkale bo­ğazlarıydı.

Keza Osmanhlar'ı, Tatar topraklarına ve Ortaasya'daki Türk yurtlarına doğru ilerleyecek yolların üzerinde aşılmaz bir engel olarak görüyorlardı. Tabi hem Tatarlar, hem de Ortaasya'daki Türk­ler aynı zamanda müslüman idiler. Dolayısıyla Osmanlılar'dan yardım ve destek görüyorlardı.

Buna ilaveten, Türk soydaşlığı sıfatı onları bir şemsiye altında topluyordu. Osmanlılar hem din ve inanç yönünden, hem de siya­sal açıdan Ruslar'in nazarında düşman sayılıyorlardı. Siyaset din­den (felsefi inanç ve eğilimden) doğmakla beraber gerçek buydu. Nitekim inanç farkları olmasa siyasal sorunlar çözüm bulur. Ger­çek bu olunca genelde Avrupa'nın ve özellikle Rusya'nın Osmanlı lar'a karşı beslediği kin ve düşmanlığın kaynağı tamamen diniydi. Öyle ki Rusya'da siyasi rejim köklü bir şekilde değiştiği (çarlık yıkı­lıp yerine komünist düzen kurulduğu) halde, din olarak İslâm hâ­lâ yaşadığı için (gerek Ruslar'ın gerekse Avrupalıların müslüman-lara karşı düşmanlıkları şimdiye dek devam etmektedir.

Osmanlılar'm -taraflar arasında büyük kayıplara sebep olan-savaşlardan sonra kimsesiz kalan hıristiyan çocukları (devşirme sistemiyle) İslâm dinini ve askeri terbiyeyi aldıkları özel medrese­lere yerleştirmelerinden sebep yürekleri cız ediyordu.

Devşirme olarak yetiştirilen bu nesil ise Avrupalılar'a karşı sa­vaşan ordunun direği dayanağı olacaktı. İyi yetiştirildiği ve yeterli eğitim gördüğü dönemlerde Avrupalılar'ı savaş meydanlarında ağır yenilgilere uğratacak Osmanlılar zayıf düştüğü zamansa dev­letin başına bela alacaktı.

Esasen padişahların ve halifelerin çocukları da aynı terbiyeyle yetiştiriliyor, İslâmî ve askerî bir eğitim görüyorlardı. Dolayısıyla padişah (olacak şehzade) müslüman bir kişilik ve ruhla büyüyor, aynı zamanda mükemmel bir asker olarak yetişiyordu.

Nitekim gördüğü bu iki çeşit eğitimin verdiği ahlâk ve ruh di­siplini sayesindedir ki Osmanlı padişahı er meydanında düşman­larıyla bizzat yüzyüze gelir, onların emellerine karşı direnirdi. (Os­manlı padişahının ruhundaki bu yüksek seciye sayesindedir ki) düşmanları oriu, karşılığında satmalabilecek bir hileyi (hiçbir de­virde) bulamamışlardır.

Zayıf düşüp mecbur kaldıkları dönemler hariç Osrnanoğulla-rından hiçbir halife Hıristiyan Avrupa'dan barış talep etmemiş (karşısında küçük düşmemiştir). Bununla beraber (güçsüzken da­hi) günün birinde üzerlerine atılmak için hep fırsat kollamıştır. Osmanlı tarihinde güçlü bir halife bulunup da Avrupa'nın yörün­gesine uyduğu ya da siyaset alanında Avrupalılarla anlaştığı asla görülmemiştir.

İşte bütün bu sebeplerden dolayıdır ki Avrupa hep Osrnanlı-lar'dan nefret etmiş hem savaş, hem de siyaset alanında daimaüzerlerine kinini küsmüştür. Bugün düşmanlarımızın elinde bulu­nan Avrupalılar'a ait işte bu kitaplardan yararlanılarak Osmanlılar hakkında bizlere -sözde- kaynak eserler hazırlanmaktadır. Kimi­miz de bu kitapların etkisi altında kalarak Osmanlılar'a nefret duy­makta aynı zamanda bu düşmanlık duygularını öğrencilere hatta hocalara bile aşılamaktadır ki işte bu adamlar Avrupa hayranhğıy-la çarpılmış ya da tamamen Avrupalılaşmış kimselerdir. Osmanlı-lar'rn olumsuz yönlerine gelince gerek hıristiyanlar, gerekse arap olsun, Türk ya da başka kökenlerden olsun şovenist düşünceli Os­manlı düşmanları, onların bu yönlerini de abartmışlardır. Avrupa kaynaklı kitaplardan bilgilerini aldıkları için iyi niyetli olmakla be­raber Osmanhlar'm olumsuz taraflarını abartan birçok kimseler de olmuştur. Aslında inkar edilecek şeyler olmamakla beraber Os-manlılar'm kötü yanlarını düşmanların hatta {onların etkisi altın­da kalmış) iyi niyetli kimselerin gözüyle bakmamız gerekir.

9-  Osmanhlar'm yaptıkları işler arasında elbetteki güzel bazı şeyler de vardı. Bu gayretlerin eğer bir anlamı varsa bu da ancak ve ancak onların temiz vicdanlarını ve içtenliklerini kanıtlamaktadır. Örneğin hıristiyanları, ordunun (emir ve komuta makamları gibi) önemli hizmetlerinde görevlendirmemeleri, şer'î (İslâmî) ilimler okuyan öğrencilere zorunlu askerlik yaptırmamaları ve her askeri birliğe bir imam tayin etmeleri gibi. Türkiye laik bir yol izlemesine rağmen M. Kemal devrinden beri şu ana kadar bile bu prensiple­rin çoğu hala uygulanmaktadır. Osmanlılar'm bu güzel gayretle­rinden biri de, devletin tüm köşelerinde meydana gelen hadiseler­le ilgili olarak âlimlerin fetvalarını içeren Mecelle-i Şer'iyye'nin yayınlanmasıdır.

10-  Osmanlılar Avrupa'da büyük rol oynamışlardır. Örneğin buradaki feodal düzene son verdiler ve hapishane kapılarını aça­rak, sırf efendisinin, kendisine duyduğu öfke yüzünden ve hatta bundan çok daha basit sebeplerle ömür boyu hapse mahkum edilmiş zavallı kimseleri salıverdiler. Böylece Avrupa'da yaşanan kölelik devrine son verdiler. Nitekim onlardan önce çiftçi ailesinin çocuğu köle olarak dünyaya gelir ve işlediği toprağın sahibine, ya­ni efendisine hayat boyu kulluk ederek ömrünü geçirirdi.[13]

 

Osmanlı Hilafeti'nîn Olumsuzluklarından, Belki De Yönetimin Zamanla Çökmesinde Etkili Olmuş Bazı Sebepler Şunlar Olabilir:

 

1- Gerek Kur'ân-ı Kerîm'in, gerekse hadis-i şerifin dili olan Arapça'nın ihmal edilmesi." [14] Bilindiği üzere bu ikisi teşriin (İslâm içtihat ve kanunlarının) temel kaynaklarıdır. Arapça'yı çok iyi bil­memek ise İslâm ahkâmını iyi derecede kavrayamamaya neden olur.

Esasen Arapça'ya fazlasıyla önem verilmesi gerekirdi. Halbuki halifeler ve devlet yöneticileri Türkçe konuştukları için, Türkçe'ye Arapça'dan çok daha fazla önem vermişlerdir. Tabi bu onların ana diliydi. Ancak bu konuda bir bilgi eksikliği sözkonusudur. Zira Arapça İslâm'ın dilidir. Gerçi sultanlardan ve halifelerden bazıları­nın, Arapça eğitim yaptıran medreseler açmak için çalıştıkları doğrudur. Bunlar şer'î ilimlere önem vermişlerdir. Ne varki bütün bunlar yeterli değildi ve gerekenin çok çok altında bulunuyordu. Aslında halifelerin bizzat kendileri Arapça öğrenmeli ve başkaları­nı da özendirmeliydiler. Çünkü Arapça bilmenin tabii sonucu ola­rak İslâm gerçeği de tam anlamıyla kavranacaktı. Dolayısıyla bilgisizlik yaygınlaştı; özellikle Arapça konuşan vatandaşlar arasında çok daha koyu bir cehalet yayıldı [15] bu da ilim alanında geri kal­mışlık ve çöküş için ortam hazırladı.

2- Osmanlılar'm olumsuzluklarından biri de şuydu: Sorumlu­ların (devletin başında bulunan zevatın) çoğu İslâm'ın bir hayat nizamı olduğunu kavramıyor, onun sadece ibadet yönünü biliyor­lardı. Bu sebeple de ibadetlere çok önem veriyor ve zamanında eda etmeye özen gösteriyorlardı. [16]

Bu etkiyle de (kendi dedikleri) bazı bilgilerle dini törenler dü­zenlerlerdi. Halbuki bu törenlerin İslâm dininde ne yeri, ne de as­lı esası vardır. Keza Osmanlılar, zikir toplantılarına ve belli zaman­larda düzenli şekilde toplanıp zikretmeye yine düzenli şekilde da­ğılmaya önem veriyorlardı. Bu ise tasavvuf tarikatlarının [17] varlıkgöstermesine ve ülkede yayılmasına yol açtı. Bu gelişmeyle birlik­te "tedbirsiz tevekkülcülük" tembellik, cihad düşüncesinde geri­leme ve üretimsizlik baş gösterdi. Bu durum ise küfür dünyasına karşı sessiz kalmayı sonuçlandırdı. Bütün bu nedenlerle başlayan çöküş devletin vücudunu çürütmeye başladı. İslâm'ın bir hayat ni­zamı olduğu gerçeğine gelince bu ayrı bir konudur.

3- Bir başka olumsuzluk da şuydu: Osmanlılar özellikle son devirlerde sık sık valileri değiştirirlerdi. Bunun sebebi de bir vali uzun süre aynı görevde kaldığı takdirde halkla ilişkilerini güçlen­direrek mevkiini, çıkar uğruna sömürebilir diye endişe ediyorlar­dı. Hatta daha da ileri giderek, devletten kopmayı, bağımsızlığını ilan etmeyi bile aklından geçirebilir diye çekiniyor 1 ardı. Bunu tec­rübeyle kazanmışlardı. Nitekim daha önceleri (yani) gerileme dev­rinin başlarında bu gibi şeyler olmuştu. Bu da şüphesiz Osmanlı sarayının valiye hiç güvenmediğini ortaya koymaktadır.

Sözkonusu olumsuzluk zaman zaman fukaralığın yayılmasını ve sorumluların çıkar sağlamaya yönelik servet edinme hırsına ka­pılmalarını (görevlerini kötüye kullanarak yolsuzluklara baş vur­malarını) sonuçlandırıyordu. Bu ise valileri sık sık değiştiren ida­renin zayıf olduğunu (yani fasit dairenin devam ettiğini) kanıtla­maktadır. Halbuki belli sayıda çıkarcı valilerin bulunması, bunun genel bir durum olduğu anlamına gelmez (ta ki bu yüzden diğer valileri de sık sık değiştirmek için geçerli bir neden olsun). Özellik­le doğal ortamda ve yönetim güçlüyken böyle bir durum olmaz. Gayet olağandır ki sık sık valileri değiştirme siyaseti, yönetimi za­yıf düşürür. Çünkü yeni vali, tayin edildiği vilayeti iyi bilemez. Özellikle ilk defa tayin edilmişse buranın büsbütün yabancısıdır.

Yerli halkı çok kısa sürede tanıyamaz. Sorunlarını, genel durumla­rını, nelerden şikayetçi olduklarını, onlar için nelerin yararlı oldu­ğunu ve bu konularda ne gibi hizmetler yapabileceğini kestire­mez. Nitekim daha bunları öğrenemeden vali ikincibir vilayete ta­yin oluyordu. Bir diğeri de aynı rolü oynamak (aynı akibete uğra­mak üzere) onun yerine getiriliyordu. Bu türlü icraat ise tabiatıyla aksaklıkların giderilememesine yol açıyor, geri kalmaya ve genel yönetimde kötüleşmeye sebep oluyordu.

4- Bu olumsuzluklardan biri de, Osmanlı padişahlarından ba­zılarının kardeşlerini öldürmeleri adetidir. Sebebine gelince bu padişahlar başa geçtiklerinde, kardeşlerinin, kendilerine karşı taht kavgasına girişebileceklerinden korkuyorlardı. Çünkü bunun vak­tiyle örnekleri yaşanmış, padişahlardan bazılarının kardeşleri, kendilerine karşı başkaldırmış ve yönetimi ele geçirmek için kanlı mücadelelere girişmişlerdi. Onun için yeni hükümdarlar, böyle birşeyden korkuyor, dolayısıyla İslâm'ın reddettiği bu sapık davra­nışta bulunuyorlardı. Ancak bunda kasten ve günahsız bir insanı öldürmek sözkonusudur. Katilin cezası ise ölümdür. "Kim kasten bir mü'mini Öldürecek olursa, onun cezası: İçinde ebedi kalacağı bir cehennemdir. Allah ona öfkelenir, lanet eder ve ona acı veren bir işkence hazırlar [18]

Böyle bir uygulamada, gerçekte, ümmeti parçalayan sebepler de yatar. Çünkü sırf bir padişahın başa geçmesiyle diğer kardeşler hemen paniğe kapılmaya başlarlar ve daha yakalanmadan çok ke­re kaçarlar, Sonra etraflarında bir taraftar kitle oluşur, ya da yöne­time karşı hemen baş kaldırırlar ki bütün bunlar ülkede önü alın­maz çeşitli fitnelere ve cinayetlerin işlenmesine sebep olur. Sonuç olarak da devlet zayıf düşer ve çöker.

5- Kitabî olan (yani hıristiyan ya da yahudi dinine mensup) ya­bancı kadınlarla -İslâm'a göre- evlenmek caiz olmakla beraber hiç de doğru ve menfaate uygun değildir. Özellikle böyle biriyle -ev­lendikten sonra da- o, kendi dininde kalmaya devam edecek olur­sa daha da mahzurludur. Bu tür evlilikler, -her şeyden önce- müslüman kadınlar arasında bir rekabete sebep olur. Aynı zamanda bunlardan doğan çocukların iyi bir İslâm terbiyesi alamamalarını da sonuçlandırabilir. Bu kadınların dindaşlarıyla ilişki kurmak is­tedikleri ve onların da bu kadınlardan özellikle savaş günlerinde birtakım sırlar aldıkları ihtimal dahilindedir. Tabi bu akrabalığın, karşı taraftan olan asil ailelerle yapılması çok daha büyük sorunla­ra neden oluyordu. Padişahlardan ve halifelerden bazıları sırf gü­zellikleri sebebiyle kitabi kadınlarla evleniyorlardı. Böyle evlilik­lerde -şüphesiz- ümmet için çok büyük bir kötülük vardır.

Örneğin eğitim konusunda bu kadınların her ne kadar çocuk­ları üzerinde bir etkileri olmuyor idiyse de (Çünkü çocukları, daha önce değindiğimiz gibi îslâmî ve askerî bir medresede eğitim gö­rüyor ve annelerine, mezun olduktan sonra hiç iltifat etmiyorlar­dı.) Buna rağmen bazı yönlerden annelerinin onlar üzerinde etki­li olmalarını ve onlardan ya da -sultanın annesi olmak hasebiyle-devlet adamlarından bazı sırlar almalarım, bu durum engellemi­yordu. Osmanlı tarihinde bu tür etkilerin meydana geldiği ve bun­ların sonucu olarak bir takım hataların işlendiği muhtemeldir. Ne var ki bunlar sır olarak kalmıştır. Çünkü hilafet sarayında bu olay­lar cereyan etmiş (hiç kimse tarafından bilinememiştir).

Hatırlanmalı ki:

Hz. Ömer (ra) ashaptan Huzeyfe b. el-Yeman (ra) Medain'e va­li tayin ettikten sonra O'na şöyle bir mesaj yollamıştı:

"Senin, Medain halkından kitabî bir kadınla evlendiğini ha­ber almış bulunuyorum. Onu derhal boşa!"

Vali Huzeyfe ise O'na şu cevabı vermişti:

"Sen yaptığım bu işin helal mi yoksa haram mı olduğunu ve bu emirden neyi amaçladığını bana bildirmediğin müddetçe de­diğini yapmayacağım!" diye diretmişti.

Hz. Ömer (ra) bunun üzerine şu cevabı vermişti:

"Hayır, yaptığın gayet meşrudur, ancak acem kadınları çok cilveli olurlar. Onlara yanaştığınız zaman sizi diğer kadınlarınız­dan soğuturlar/'

Vali Huzeyfe bu açıklamayı alınca

"Öyleyse emrini hemen yerine getiriyorum." diye cevap verdi ve kitabî karısını boşadı.[19]

6- Osmanlılar'm, babadan oğula devam eden yönetim şekli de İslâmî açıdan makbul değildir. Ne var ki onlardan önce Emevî-ler'de de Abbâsîler'de de durum böyleydi. Tabi ki hepsi de bu ko­nuda İslâm'a ters düşmüşlerdir.

Her ne kadar bazı kimseler -bu yönetim şekli lehinde- itirazda bulunabilir ve derlerse ki: Erbab-ı Hall-u akdin (yani, devleti ida­re eden üst düzey yönetici topluluğunun), işbaşmdaki hanedanın dışında birini halife seçmeleri ve böyle bir seçim için oybirliği için­de olmaları çok zordur. Çünkü ümmetin, içinde yaşadığı şartlar zordur. Zira (tarihin o dönemlerdeki anlayışına aykırı olarak) üm­meti birtakım siyasi çalkantılara maruz bırakmak çetin bir iştir (vahim sonuçlar doğurabilir.) Ve esasen bu işin ne kadar zor oldu­ğu özellikle uygulama sırasında ortaya çıkar. Nitekim veraset siste­mine dayandıkları gerekçesiyle haricîler, asırlarca Emevîler'e ve Abbasîler'e karşı nice kanlı mücadeleler verdikleri halde ve baba­dan oğula geçen rejimi eleştirmelerine rağmen, -İbâdîler olsun, Safariler olsun, gerek doğuda gerekse batıda kurdukları tüm dev­letlerinde aynı rejimi uyguladılar. Çünkü nazari olarak propagan­dasını yaptıkları- İslâmî şura sisteminin- uygulaması sırasında işin tam tersiyle karşılaştılar.

Ancak bütün bu söylenenlere rağmen, ileri sürülen kanıt çok çürüktür ve bu kanıta dayanmak mümkün değildir.

7- Yine bu olumsuzluklardan biri şudur: İster yeniçeriler olsun ister sipahiler olsun. Osmanlılar askerlere daima hakettiklerinin fazlasını veriyorlardı. Onlar da bu yüzden sunardılar, başlarına buyruk oldular ve yönetime karışmaya başladılar. Git gide sahip oldukları etkinlik ve güç sebebiyle de zaman zaman yapılmak iste­nen ıslahatlara karşı büyük bir engel oluşturdular. Aynı zamanda tutum ve davranışlarıyla anarşi ve fitnenin kaynağı haline geldiler.

8- Osmanlılar, fethettikleri ülkelerden sadece haraç almakla yetiniyor, yerli halkı inanç dil ve gelenekleri konusunda serbest bı­rakıyorlardı. Onlara İslâm'ın mesajını iletmeyi, bu suretle de İs­lâm'daki eşitlik, adalet, güvenlik ve insan doğasına olan uygunluk gibi eşsiz özelliklerin bu milletler tarafından tanınmasını ihmal ediyorlardı.

9-  Osmanlı (Hilafet) Devleti'nin özellikle son dönemlerinde içine düştüğü çöküntü bütün olumsuzlukların ortaya çıkmasına sebep oldu. Devletteki gerileme gerçeği bu olumsuzlukların ba­şında sayılır. Bu dönemde bütün dünya, Osmanlı Devleti'ne karşı leşe saldıran köpekler gibi ve bir haçlılık ruhuyla saldırıya geçmiş­lerdi. Kuzeyden Rusya, Batıdan Avusturya, denizler ve okyanuslar yoluyla da İtalya'daki prenslikler, Fransa ve İngiltere hücum edi­yor, müslümanlara ait uzak limanlara, Osmanlılar'm pek hakim olamadıkları topraklara ya da devlet merkezinden uzak bölgelere asker çıkarıyorlardı. Bu hıristiyan ülkeler bazan kendi aralarında ihtilafa düşüyor, Osmanlı Devleti'ni paylaşmak konusunda kavga ediyorlardı. Ancak hepsi de Osmanlı Devleti'nin aleyhinde birleşi-yorlardı; Akdettikleri konferanslarda çıkarların ve etki bölgelerinin bölüşülmesi konusunda, Osmanlı topraklarından bir parça daha koparılmasında ve üzerlerine askeri güçler sevkedilmesinde söz birliği ediyorlar.

Hıristiyanlık dünyasının güç birliği ederek müslümanlar üze­rine düzenlediği bu saldırılar, müslümanlarm büyük felaketlere uğramalarına neden oldu. Devletin zayıf düşmesine yol açtı; aynı zamanda askeri çıkarmaların düzenlendiği bölgelerde müslüman güçlerin yenilgiye uğramalarına, birçok kötülüklerini ve ahlâksız­lıkların o bölgelerde yayılmasına vesile oldu.

Her ne kadar (sözde geri kalmış bu müslüman milletler arasın­da) ilim yaymak, cehaletle savaşmak, yerli halkın elinden tutarak onları ileri uygarlık seviyelerine ulaştırmak ve onları geri kalmış­lıktan ve gericilikten kurtarmak gibi gerekçeler ileri sürülerek bu askeri çıkarmalar düzenleniyor idiyse de amaçları hiç de bunlar değildi. Osmanlı împaratorluğü'nun varlığında böyle bir manza­rayı canlandırmak bakımından ne bu saldırılan düzenleyen güçlerden biri diğerinden, ne de Avrupa devletlerinden biri ötekisin­den farklı bir tutum sergiliyordu. Bu saldırılar arasında yerli halk üzerinde en çok olumsuz etki bırakan olay ise hiç şüphesiz Fran-sızlar'ın Mısır'a düzenledikleri askerî çıkarmadır. Buna rağmen özellikle Fransızlar ve genelde tüm Avrupa bu çıkarmayı Mısır'da uygarlığın başlangıcı ve geri kalmışlığın görüntülerini artık geride bırakmanın açıklaması olarak propaganda ediyorlardı. îşte Avru­palı kalemler tarafından öteden beri yazılıp çizilenler ve kitaplara geçirilenler işte bunlardır. Ne var ki çarpıtılmış bulunan bu konu­lar, kaynaklarımıza aynen geçirilmiş bulunmaktadır. Nesillerimiz bunları okuyarak yetişmiş, çocuklarımız işte -sözde- bu bilgilerle eğitilmişlerdir.

Hıristiyan Avrupalılar, Osmanlı Devleti'nin, nihayet son devir­lerde uğradığı bu çöküntüyü ve İslâm ümmetinin içine düştüğü ihtilaf ve kargaşayı bahane ederek şunu ya da bunu kışkırtmakla bu kez de müslümanlar arasında fitneyi alevlendirmeye başladı­lar. İçeride, gerçekten sağlam bir îslâmî örgütlenme gördüler mi üzerine hemen güçlerini yolladılar. Sonra da -güya- arabuluculuk ederek birbirlerine küsen düşman tarafları barıştırdılar (!) Onü~ çüncü hicrî yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu içinde üç ayrı ideolojik güç oluştu. Bunlardan Osmanlı Hilafet müessesesi­nin etrafındaki kitle, pasif gelenekçi İslâmî düşünceyi temsil edi­yordu. Nitekim bu düşünceyi taşımayanlarda gerileme ve çökme getirdi.

Kavalalı Mehmet Ali'nin Mısır'ı ise Avrupa'ya açılma (Avrupa­lılaşma) ve İslâm'dan kopma eğilimini temsil ediyordu. Arap yarı­madasında Muhammed b. Abdülvahhab tarafından organize edi­len hareket de selefi İslâm düşüncesini temsil ediyordu. Osmanlı Hilafet merkeziyle Mehmet Ali'nin, birleşerek Arap Yarımada-sı'ndaki hareketlen bastırmaları için Avrupa devletleri paçayı sıva­dılar. Ta ki H. 1233'te bu hareket çökertildi. Sonra Avrupalılar M. Ali'ye tekrar destek verdiler. O da bu sayede önce Sudan'ı, sonra da Suriye'yi topraklarına kattı. Avrupalılar bu gelişmelerden sonra da Osmanlı Hilafet merkeziyle M. Ali Paşa'nm arasını bozdular, aralarına fitne soktular.

Bu yüzden Osmanlı merkezi idaresi zayıf düştü. Peşinden, müslümanların, yeniden canlanabileceğinden endişelenen Avru­palılar M. Ali Paşa'nm düşmesi ve eski toprağı olan Mısır'ın sınır­ları içine çekilmesi amacıyla gayretlerini tekrar birleştirdiler. Bu tür müdahalelerin sonucu olarak Avrupa devletlerinin İslâm top­raklarında birçok taraftarları oluştu. Bu olaylar esnasında Avrupa­lılar onlarla ilişki kuruyor, onlara milliyetçi sıfatı veriyor, (toplum­da milliyetçi olarak tanınmalarını sağlıyordu) çünkü bu adamlar Avrupalılar'a uşaklık ettiler; Sırları ortaya çıkıp bu yüzden öldürül­dükleri zaman Avrupalılar tarafından şehit ilan edildiler. 6 Mayıs şehitleri gibi. Sırf dinlerine, vatandaşlarına ve manevi değerlerine hıyanet ettikleri için övgülerle göklere çıkarıldılar. Avrupalılar da yazıp çizdikleri arasında bütün bunları işlediler. Bizim yazarları­mız ve tarihçilerimiz de onlardan bu olayları kopya ettiler. Ta ki gerçekler kayboldu ve düzmece şeyler, gerçek diye bellendi.

Osmanlı Devleti'nin, son dönemlerinde uğradığı bu çöküntü, birçok bedevi kabilelerinin, civarlarmdaki yerleşik topluluklara karşı kötü niyet beslemelerine ve bulundukları çöllerin sınırlarına yakın şehirleşmiş yörelere baskınlar düzenlemelerine sebep oldu.

Fırsatçılar ve yol kesen eşkiya güçlendiler, etrafında birkaç avenesi bulunan helal haram bilmez birtakım namert insanlar as­lan kesildiler. Devletin bu raddelere varan gerilemesi, aynı zaman­da yönetime de kargaşanın egemen olması sonuçlandırdı.

Dolayısıyla resmi dairelere rüşvet girdi; aracılar, iltimasçılar büyük rol oynadılar. Nüfuz sahiplerinin eline otorite geçti. Kav­ramlar karıştı ve nihayet hak, batılın sivri uçları üzerinde kaybolup gitti. Öyle ki iyi niyetle kötü niyeti birbirinden ayırmak son derece zorlaştı.

Bu durum ise yönetimin, içine düşmüş bulunduğu çıkmazdan sırf kurtulabilmek amacıyla ıslahatçı bazı devlet adamlarının da aradan çekilmelerine sebep oldu.

Bunlar, aslında birtakım değişiklikler yapmak bazı yanlışlıkla­rı düzeltmek istiyorlardı. Ancak (Arap asıllı olanlarda diğerleri gi­bi) bir süre sonra kendilerini şovenistlerin safları arasında buldular. Zihinlerinde İslâmî kavramlar Arapçılık duygularıyla karışıver-di. Kimi zaman Arap olmayı İslâmla açıklamaya çalıştılar[20]

Ya da ikisi arasında bir fark görmediler; Kimi zaman da onlar­da çok net bir İslâmî kimlik gözlendi. Nitekim böyle de tanınıyor­lardı ve gidişatları, yaşantıları İslâm'a oldukça uygun görünüyor­du. Ne var ki laikçi şovenistler, bu şahsiyetlerdeki duygusal yönü sömürgeye çalıştılar. İstediklerini de onlara yaptırıp gizli kalması­nı arzu ettikleri yönlerini ise sakladılar.

Dolayısıyla bu şahsiyetler ırkçı kimseler olarak ortaya çıkmış (ve böyle tanınmış) oldular. Halk da onlara uydu. Böylece ırkçılık korteji yola çıkmaya başladı ve iyi niyetli insanları da tahrik etme­ye sebep oldu. Onları sömürdü. Ta ki bu sıralarda Abdurrahman el-Kevâkibî ve Abdülhamid ez-Zehrâvî gibi İslâm'la kavmiyetçili­ği birbirine karıştıran kimseler ortaya çıkıncaya kadar.

Sultan Abdülhamit, İslâm ümmetinin birliğini ve tek ağız ol­masını istiyor (bu yolda gayretler sarfediyordu). Halkı İslâm'a ça­ğırıyor ve İslâm birliği fikrini ortaya atıyordu. Ne var ki devlet ara­basının, ayaklarının altından kaymakta olduğunu bile farkede-mezdi. Her yönden saldırıya uğruyordu. Bir yandan kin kusan bir haçlı saldırısı (ki bunun bazı yönlerine daha önce de dokunmuş­tuk) diğer yandan haçlı saldırısını destekleyen ve ona dayanan, onu besleyen azgın ve şımarık yahudi saldırısı...

Kudurmalarının sebebiyle onların Filistin'de birtakım sömür­geler kurmaya yönelik isteklerin karşı Sultan Abdülhamit'in sert tutumuydu. Çünkü ona yapılan her türlü özendirici teklifi reddet­ti. Bu yolda yahudilerce harcanan her türlü çabanın hatta kendisi­ne yöneltilen tehditlerin karşısında dimdik durdu. Onlara hiç per­va etmedi. Bunun üzerine yahudi propagandası onun aleyhinde korkunç bir mücadele başlattı.

Haçlı basm-yaymı da bu mücadelede yahudinin paralelinde aynı davanın emrine verildi. Hatta her iki cephe, birlikte bu saldı­rıyı üstlendiler. Aleyhinde bir devrim düzenlendi. Böylece Sultan Abdülhamit yahudi propagandasının ve yahudi kininin sonucu, zulme uğrayarak makamından indirilen ikinci bir halife oldu. Olan da oldu. Çünkü Avrupa hayranları zaferi kazandılar, İslâm ümmeti parçalandı. Emperyalizm, îslâm topraklarına yayıldı. Hal­kın başına geçen liderlerin arasında ise dinsizlik fikri yayılmaya başladı.

Bu bilgiler, Osmanlı Hilafetinin olumlu ve olumsuz yanlarına ait bazı açıklamalardı. Bu büyük devleti, bundan sonra incelerken de diğer bazı yönlerini görmüş olacağız.

İlk hilafet döneminde ve devletin güçlü olduğu yükselme dev­rinde olumlu tarafların daha'çok bulunduğu, buna mukabil devle­tin, gücünü kaybettiği ve gerilediği devirde ve aynı zamanda ilk kuruluş ve oluşma döneminde de olumsuzlukların daha fazla bu­lunduğu görülecektir.[21]



[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/371-372.

[2] Hürremiler. Abbasi Halifesi Harun Reşid zamanından başlamak üzere otuz yıl boyunca İslam Devletini içeriden çökertmeye çalışan ve Mezdek Dini'ne dayalı bir siyasi ideoloji etrafında varlık gösteren anarşist bir topluluktur. İran'ın müslümanlarca tamamen fethedilmesine içerlenen pers asıllı ırkçı bir topluluk H. 192'de Hürremler adı altında örgütlenerek İslam Kültürünün İran'da yayılma­sına karşı ideolojik savaşlara başladılar. Bunlar, reankarnasyona inanıyor, kadın ve mülkiyeti ortak sayıyorlardı.

Abbasi İmparatorluğunun başına büyük dertler açan Hürremiler, nibayet Halife El-Mutasım zamanında Türk asıllı Komutan Afşin tarafından dize getiril­diler. Hürremilerin Lideri Bâbek, H. 223-M. 838 yılında Samarra'da idam edildi (Mütercim)

[3] İzzüddin Bin Abdüsselam: H. 577-660 M. 1181-1262 Şafii ulemasından-dır. Mısır'da ve Suriye'de görevler aldı. Birçok eserleri vardır. Hutbelerinde, dev­rin yöneticilerini ağır dille eleştirdiği için hapsedildi. Memluk Sultanı Zahir Bay-bars ona saygı gösterirdi (Mütercim).

[4] Ebudavud (meiahim): 4297. Ahmed (Müsned): Cild: 5 No 278. Bkz. Cami Es-Sağıyr: 8183 ve Silsiietü'l-Ehadîs Es-Sahiha: 956

[5] Yazar çok kısa geçmişse de burada hemen işaret etmek gerekir ki Avru-palıiar esasen, gerek Haçlı savaşlarının doğal sonucu olarak yağmalayıp birlikte götürdükleri, gerekse Batılı araştırmacıların ve gezginlerin müslümanlardan al­dıkları sayısız bilimsel kaynaklardan yararlanarak rönesansı gerçekleştirebilmiş­lerdir. Bu kaynaklarda yakaladıkları ilmin ipuçlarından hareket ederek daha o tarihlerden itibaren büyük bir atak yapmış ve günümüzün baş döndürücü dü­zeylerine ancak bu sayede erişebilmişlerdir (Mütercim).

[6] Fahrüddin EI-Maani (1572-1635) ve Beşir Bin Kasım Eş-Şahâbî (M. 1760-1850) Lübnan Dürzilerinin Liderleridirler (Mütercim)

[7] Lübnan'daki Dürzüler, Suriye'deki Nusayriler, Anadoludaki Aleviler ve Kürdistan'daki Yezidilef gibi.... (Mütercim)

[8] Hıristiyan din adamları sınıfı. Genellikle Marndan başka tüm dinlerde bu sınıf vardır. (Mütercim)

[9] Yazar, S.S.C.B. dağılmadan önce bu kitabı kaleme aldığı için, konuyu iş­lerken şimdiki zaman anlamına geniş zaman kipi kullanmıştır (Mütercim).

[10] Şeriflik, genelde Hz. Hasan'ın soyundan gelen Ehl-i Beyt hanedanına ve­rilen bir unvandır. Osmanlılar döneminde Mekke valilerine de Şerif denirdi. Şe­rif Hüseyin, günümüzdeki Ürdün Haşimî kralı Hüseyin'in büyük dedesidir (Mü­tercim)

[11] Sabahtay Sevi H. 1035'te İzmir'de doğdu. Kendisinin, beklenmekte olan Mesih olduğunu ilan etti. Bu sırada 22 yaşındaydı. 1073'te Mısır'ı ziyaret etti ve bu sırada Mısır'da bulunan banker Refael Jozef (Yusuf Çelebi)den yararlandı. Sonra 1074'de Filistin'i ziyaret etti ve 1076'da İzmir'e döndü. Onu bu seyahatten sonra Yahudi heyetleri ziyaret etti. Sabatay dünyayı otuzsekiz bölgeye ayırarak, bunların her birine bir sorumlu tayin etti. Kudüs'te, bu sorumluların da kendisi­ne uyacakları bir dünya Yahudi Devleti kurmak üzere bir proje düşündü.

Tam bu sıralarda Kohen adıyla bir diğer yahudi ve beklenen Mesih olduğu­nu ilan etti. Aynı zamanda Sabatay'ın, devlete karşı gelen ve Filistin'de yahudi  devleti kurmayı düşünen bir bozguncu olduğuna dair şikayette bulundu. Bunun üzerine Sabatay yakalanarak soruşturulmak üzere büyük ulemadan bir mahke­me teşkil edildi. Mahkeme Sabatay'ı idama mahkum etti. Ölümden korkan Sa­batay bu tehlikeyi atlatabilmek için islâm dinine girdiğini ilan etti ve sarayda Ka­pıkulu Muhammed adıyla görevlendirildi. Sultan, Kapıkulu Ağası derecesinde ona maaş bağladı. Ne var ki Sabatay içinden hep Yahudi olarak kaidı. Bu kez de yeni bir hiieye başvurarak, Yahudiler'i İslâm'a davet etmek üzere sultandan izin aldı. Kendisine izin verilince zehirlerini yaymaya başladı. Devleti içeriden daha rahat çökertebilmek için adamlarına, dış görünüşleriyle İslâm'ı tam anlamıyla yaşamalarını, içlerindense Yahudiliğe sıkı sıkıya bağlı kalmalarını öğütledi. Tabi ki onlarda zaman zaman görünürde oruç tuttular, hacca gittiler, camilere girip namaz kıldılar. Halbuki bunlar katıksız yahudi idiler.

Dönmeler üç grupturlar: Yakuboğulları, Karakaşoğullan ve Kapancıİar. Son zamanlarda Kapancıİar grubu îttihat ve Terakki Cemiyeti'nin içine girmeyi ba­şarmışlardı. Bu örgütün içinde büyük rolleri oldu. Sultan Abdülhanıit Han'a kar­şı düzenlenen inkılabın büyük kısmını bunlar gerçekleştirmişlerdir. îşbu Dönme yahudiler iki ayrı dil kullanırlar. Toplumla anlaşabilmek için Türkçe konuşurlar. Kendi aralarındaysa İspanyolca anlaşırlar. Basın ve yayında çok büyük rolleri vardır. Türkiye'de Medya bu Yahudiler'in elindedir. Zira H. 1367'de kurulan ve gazetelerin en önemlisi olan Hürriyet, ayrıca: Günaydın, "yani Sabahü'I-Hayr", Milliyet, (bu gazeteye bağlı olan sanat dergisi, yani el-Fen), keza Cumhuriyet ve Tercüman gazetesi bu Yahudiler'in elindedir ki bu gazeteler, Türkiye'deki gaze­telerin en büyükleridir.

Dönme Yahudiler Türkiye'de kadın-erkek karışımının, açıksaçıkhğm, Ma­sonluğun, Israille dayanışma propagandasını yapmakta, güzellik yarışmaları, Araplar aleyhinde çirkin imajlar yerleştirmeyi organize biçimde yürütürler. On­lardan kimileri Arap ülkelerinin, kimileri de daha doğudaki bölgelerin içlerine sızmaktadırlar. Bu faaliyetleriyle hemen her alanda etkin olmayı planlamakta­dırlar

[12] Bu hadisi Ahmet (İmam-Hanbeli) Müsnedinde (4/335), Hakim de Müs-tedrek'inde rivayet etmişlerdir

[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/373-408.

[14] Arapça'nın, Osmanlı Devri boyunca ihmali, kanımızca sistem yanlışlı­ğından ya da sistemsizlikten kaynaklanmıştır. Osmanlılar belli bir dönem içeri­sinde o dönemin şartlarından yararlanarak askeri ve siyasal alanlarda, bu iki fak­töre bağlı olarak da ekonomik alanda başarılı olabilmişlerdir. Ancak Bilimsel ko­nularda hemen hiçbir atılımları olmamıştır. Bu nedenle Avrupa'dakİ rönesansa paralel olarak bir ilmi gelişme, Osmanlı toplumunda kendini göstermemiştir.

Bu sebepledir ki Kur'ân-ı Kerîm indikten sonra yalnız İsİâm toplumunda değil, bütün dünyada Arapça'ya, ilini ve uygarlık dili olarak tarihin her dönemin­de son derece Önem verildiği halde Osmanlılar bunun farkına hiç varamamışlar­dır. Bu olay çağımız araştırmacıları tarafından da şimdilik pek farkedilemediği için henüz işlenmemiştir. Bu sorunun, yakın gelecekte bilimsel forumlarda pat­lama düzeylerinde gündeme geleceğini tahmin ediyoruz.

Şu kadarına işaret edelim ki Arapça, Cumhuriyet Türkiyesi'nde, yaklaşık yetmiş yıl yasaklandıktan sonra 20 Mart 1992 tarihinde resmi gazetede yayınla­nan bir kanunla yeniden serbest bırakıldı. Ancak "Direct action" sistemiyle Arapça'nın, Türkiye'nin sınırlan içinde okutulduğu bir tek okul ya da dershane henüz mevcut değildir. Arapça'yı hem okuyabilen, hem yazabilen, hem mükem­mel konuşabilen ve dinlediğinin ya da okuduğunun % 95'ini rahatça anlayabi­lenlerin ülkemizde sayısı ise beş kişiyi geçmemektedir! (Mütercim).

[15] Yazar Araplar'in dahi Osmanlı döneminde kendi anadillerini kuralları­na uygun bir şekilde konuşamadıklarına işaret etmektedir. Bu doğrudur. Nite­kim ünlü bîr arap entellektüeli olan (Beyrut Amerikan Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü fahri hocası, Kahire ve Dımaşk Arap Dil Kurumu üyesi) Enis el-Makdisi, el-Fünûnü'I-Edebiyye ve a'lâtnuha adlı eserinde bu erozyonu çarpı­cı örnekleriyle dile getirmektedir (Mütercim).

[16] İslâm'ın siyasal, sosyal ve ekonomik alanda uygulanması gereken temel yasaların Osmanlılar'ca büyük ölçüde uygulanmadığı, İslâm'ın sırf ruhanî bir din olarak algılandığı gayet aşikârdır. Bunun en büyük sebebini ise Türkler'in, İs­lâm öncesi dinîn etkilerinden tamamen sıyrılamadıkları noktasında aramak ge­rekir. Bu etkiler, çeşitli tasavvuf akımlarıyla Osmanlı tarihi boyunca zaten yaşa­tılmaya çalışılmıştır. Cumhuriyet döneminde ise İslâm öncesi Türk törenlerinin ihyasına resmen ağırlık verilmiştir (Mütercim)

[17] Aslında tarikatların, İslam dünyasının diğer bölgelerine oranla Anado­lu'da ve Arap kökenli olmayan müslüman topluluklar arasında yayılmasının da­ha başka önemli sebepleri de vardır. Ancak dünya müslümanİarını günümüzün duyarlı ortamında tarikat odaklarıyla karşı karşıya getirmemek Ve bu yüzden on­ları güç durumda bırakmamak için son derece dikkatle kalem kullanan yazarın bu konuyu fazla eşelemek istemediği sezilmektedir. Ne var ki tarihi gerçekler na­sıl olsa günün birinde ortaya çıkacaktır. 

Bu nedenle şu kadarını söylemek gerekir ki, günümüzde sentezciler ve şo-venist kesimler tarafından da ileri sürüldüğü gibi Anadolu'nun türkieşmesinde tarikatların büyük rol oynadıkları doğrudur ve bu tarihi gelişme aynı zamanda yazarı da doğrulamaktadır. Bir bakıma türkleşme faktörü de tarikatların Anado­lu'da yayılıp tutunmasında aynı şekilde rol oynamıştır.

Ancak şu gerçeği de kabul etmek lazımdır ki, Osmanlı alimleri arasında ta­rikatlara ve dayandıkları politeist felsefeye karşı Anadolu'nun İslamlaşmasında büyük hizmetlerde bulunmuş birçok'değerli şahsiyetler de vardır. Bunların İsla-mı tahrip etmeye çalışan örgütlere, şahıslara ve mistik akımlara karşı verdikleri amansız mücadeleler elbette ki anılmaya değer çok önemli tarihi olaylardır.

Bu büyük ilim ve mücadele adamlarının başında İmam Birgivi olarak ün kazanmış Balıkesir'li Mehmed Efendi (öl.M. 1573) , Küçük Kadızade Mehmed Efendi'yi (doğ.M. 1582) onun çağdaşları olan :Üstüvani Mehmed Efendiyi .Fa­tih Camii vaizi Şeyh Veli Efendi'yi, Çavuşzade Köse Mehmed Efendi'yi, SüJey-maniye vaizi Şeyh Osman Efendi'yi ve Yeniçerilerin Orta Camii vaizi Hüseyin Efendi'yi örnek olarak göstermek mümkündür. (Mütercim)

[18] Nisa sûresi, Ayet: 9;

[19] Taberî, 6/147

[20] Bu ideolojik gelişmeyi yüzyılın başlarından itibaren islam Dünyasında "sentezcilik" olarak görüyoruz. Bu akım Türkiye 'de "Türk-îslam Sentezi" adı al­tında çok daha nettir. Bu ideolojiye sapanlar, Şamanist-Pantürkistülerden farklı olarak müslüman olduklarını ileri sürerler. Ancak islâm'ın bir bütün olduğunu kabul etmez ve onun evrensel hayat nizamına karşı dururlar.

Arap ülkelerinde ise bu benzerlikte organize bir "Arap-İslâm Sentezi" adı altında net bir fikir ve ideolojik akım yoktur. Fakat arap şovenistleri de Türk-İs-lâm sentezleri gibi islâm milliyetçilikle barıştırmakta, onu ırkçı ideolojilerinin bir unsuru olarak görmekte ve tıpkı Türk-îslâm sentezcileri gibi İslâm'ın evren­sel hayat nizamını reddetmektedirler. Bu sebeple de tarikat örgütleri ve laikçiler gibi sentezciler de çağdaş islâmî uyanış hareketlerinin can düşmanı olarak üm­metin yeniden yapılanması uğrunda örgütlenmekte olan dünya müslümanları-na karşı en etkin şekillerle mücadele vermektedirler. (Mütercim)

[21] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/409-419.