117- DURAKLAMA DEVRİ - Index Web - 0118 0118
117- DURAKLAMA DEVRİ
Askeri Zihniyetin Yönetime Hakim Olması
Yabanct Devletlerle Yapılan Antlaşmalar
Gerilemenin Sebeplerinden İsraf
Yabancı Kadınlarla Evlenme Sorunu
Önemli Bir Siyasi Hedefin Bulunmaması
Toprak Büyüklüğünden Doğan Sorunlar
Devletin Bilime Önem Vermemesi
Toplumsal Çalkantılar Ve Ayaklanmalar
117- DURAKLAMA DEVRİ
Osmanlı hilafetinin yükselme devri çok sürmedi. Bu devir ancak yarım yüzyıldan biraz fazla oldu. Ve sadece iki halifenin dönemini kapsadı, Bunlar: I. Selim (H. 923-926} ve onun oğlu Kanuni I. Süleyman (H. 926-974)'dır. Bunlar ilk iki halifedir. İkisinden sonra hemen duraklama devri başladı. Ardından da Osmanlı hilafet yönetimi sürekli olarak geriledi. Arada bir bu zayıf durum duraklıyor ve doğrultu aynı seviyede devam ediyor idiyse de bu, duraklama devrinin halifelerinden bazılarının güçlü olmasından, ya da devlet erkanının ve özellikle sadrazamın güçlü olmasından ileri geliyordu. Tabiiki duraklamanın bir takım sebepleri vardır.
Bundan hem ibret almak hem de bir takım tarih dersleri çıkarmak için şu sebepleri sıralamamız mümkündür:[1]
Askeri Zihniyetin Yönetime Hakim Olması
Soruları çözümlemede hemen kılıca baş vuran, inceleme ve planlama düşüncesinden, konulan tartışmaktan uzak olan bu zihniyet genel olarak hem halifeler tarafından hem onların çocukları tarafından hemde yeniçeri subayları ve valiler tarafından benimsenmiş bir zihniyet idi. Esasen Sultanlar yada halifeler çok disiplinli bir askeri ve islami terbiyeyle yetiştiriliyorlardı. Şurası bir gerçektir ki imanın denetiminde zapta alınmayan ve sertliğine bir sınır konmayan askeri eğitimin kazandırdığı yapı -Allah korusun-bir kasabın yapısından farksızdır. Esasen Osmanlı yönetiminin başlangıcında en güçlü duygu imani duyguydu. Devlet yönetiminde hareketi sağlayan ve yönlendiren faktör işte bu duyguydu. Onun için askeri disiplin, o dönemde bir sanat bir ilim ve bilgiydi. Savaş tekniğini bilmekten ibaretti. Ancak zamanla sırf devlet yönetimini ele geçirme hırsı hanedan üyeleri arasında bariz bir huy bir saplantı haline geldi. Onun için askeri disiplin sadece ve sadece devletin başındaki yöneticinin rakibi karşısında direnebilme saplantısına temel oluşturdu. Hatta mesele bu noktayı da aşarak siyasi rakiplerin kendi aile fertleri ve akrabaları hakkında çeşitli şüphe, kuruntu ve hayallere kapılmalarına kadar iş vardı. Bu hayallere kapılan padişah artık kılıcını çalıştırıyor ve bizzat kardeşlerini bile öldürüyordu. Hatta kendine karşı ters düşen herkesi ortadan kaldırıyordu. Bu suretle felakete uğrayan saraylı aileler padişaha karşı bir cephe oluşturuyorlardı. Bu ailelerde artık cihat ruhu ölüyor, ihlas ve samimiyetleri zayıflıyor ve hizmetleri azalıyordu. Tabi ki dağılan ve parçalanan ilk aile de esas yönetimin başındaki aile oluyordu. Yani bu duruma düşen Osmanoğlu ailesi oluyordu. Dolayısıyladır ki Osmanlı hanedanının üyeleri arasında hatta bu hanedana mensup baba ile oğulları, kardeşle diğer kardeşleri arasında sevgi bağları çözülmeye başladı. Bu üyelerden herbirine göre önemli olan şey yönetimi ele geçirmek ve bunu elinde sürekli olarak tutma düşüncesi oldu.
Sultan yada halife, daima can kaygısında olduğu yada kardeşleri ve akrabaları tarafından devrileceği endişesini daima taşıdığı için önemli vilayetlere ve bazen de orduların başına vali ve komutan olarak oğullarını tayin ederdi. Bu suretle de padişahın oğullarından herbiri mağrur olmaya başlar, kendim kardeşlerinden daha üstün görecek durumda kalırdı. Özellikle bu kardeşlerin anneleri-de ayrı olurdu. Dolayısıyla değişik terbiye şekilleriyle büyütülür ve yetiştirilirlerdi. Bu şeyhzade kardeşler genellikle ayrı ayrı annelerin çocukları oldukları için herbiri yönetime gelmek maksadıyla çabalar sarfeder ve diğer kardeşleri aleyhinde komplolar kurmaya çalışırdı. Ayrıca anneside zaman zaman bu konuda ona yardım ederdi. Eğer bu annenin özellikle bir hedefi varsa bunu bir gurur meselesi yaparak hedefine ulaşmaya çalışırdı. Çünkü bu annelerin bazılarıda gayrimüslim olurdu. Keza, padişahın hanımlarından herbiri bir halife annesi olmak ve bu sebeple de üstün bir mevki kazanmak, saygın olmak isterdi. îşte böylesi bir ortam içinde halife ölünce ki her canlı ölür kardeşler arasında siyasi rekabet başlardı. Ve bu taht kavgalarının sonucu olarakta devlet zayıf düşerdi.
Yeniçeriler ordunun bel kemiği sayılırlardı. Bunlar ilk başlarda yani Osmanlı devletinin yükselme devrinde gördükleri İslami eğitim ve disiplin askeri terbiye sayesinde çok güçlü idiler. Aynı zamanda çok yüksek bir morale de sahip idiler. Bu sebepledir ki parlak zaferler kazandılar. Ve devlete çok büyük hizmetlerde bulundular. Kazandıkları bu zaferlerden sonra onlara bir takım imtiyazlar, bir takım ayrıcalıklar tanındı. İşletmek ve gelirinden yararlanmak üzere onlara araziler tahsis edildi. Ancak bu sebeple toprağa bağlanmaya başladılar. Savaşçı ruhları gevşedi, onlara kışlaların dışında da oturma izni verildi. Bu yüzden sivil hayatla olan ilişkileri ilerledi. Ve böylece bir zamanlar heybet saçan bu orduda gevşeme ve gerileme emareleri başladı. Ayrıca bir zamanlar padişah yada halife, ordusunun başında savaşa bizzat çıkardı. Bu da onlardaki manevi ruhun ve moralin yükselmesine sebep olurdu. Ancak ne zaman ki yeniçeriler kendi başlarına buyruk oldular, devlet yönetimine karşı kuvvetlendiler, bu sefer de padişah onlarla birlikte çıkmadıkça savaşa çıkmaz oldular. Bu da devlette yıkımın başlangıcı oldu. Aynı zamanda gerçek manada bir itaat değildi.
Kanuni Sultan Süleyman'ın devri gelince bizzat padişahın orduyla birlikte savaşa çıkması kuralı kaldırıldı. Onun yerine yeniçeri ordusunun en yüksek rütbeli subayına bu görev verilmeye başlandı. Tabi hal böyle olunca silahlı kuvvetlerin başındaki komutan büyük bir itibara sahip oldu. Kimsenin kendisiyle eşit statüye sahip olmadığını görmeye başladı. Tabi ki bu suretle mutlaka yerine getirilmesi gereken bir takım istekleri ortaya çıkmaya başladı. Bu değişim ise devlette iki başlı bir yönetimi sonuçlandırdı.
Yeniçerilerin, devletin askerlik düzeninde büyük rolleri olduğu için bunlar zaman zaman padişahın bir oğlunu diğerlerine tercih ederlerdi. Ve genellikle güçlü olan komutanı başlarında görmek isterlerdi. Onun içinde tercih ettiklerini istedikleri mevkiye getirmek için padişaha baskı yaparlardı. Nitekim yeniçerilerin Yavuz Sultan Selim'i diğer kardeşlerine nasıl tercih ettiklerini ve onu bütün güç ve imkanlarıyla destekleyerek nasıl başa getirdiklerini ve onunla birlikte nasıl yürüdüklerini daha önce gördük. îşte kardeşler arasına bu yüzden kıskançlıklar giriyor, kavgalar ve ayrılıklar meydana geliyordu. Bununla yine devlet zayıf düşüyordu.
Gerek savaşlarda elde edilen parlak zaferlerde gerekse padişahın saltanat makamına getirilmesinde yeniçerilerin çok büyük rolü olduğu için kendisine yardımcı oldukları yeni padişahtan elbet-teki bir takım istekleri olurdu. Dolayısıyladır ki yeni padişah tahta oturtulduğu gün en azından yeniçeri ağalarını memnun etmek zorundaydı. Onun için bunlara paralar veriyor ve yeni yeni imtiyazlar tanıyordu. Bazende yeniçeri ağalarından biri, padişahın ihsanından memnun olurken bir diğeri memnun kalmazdı. Dolayısıyla yeniçeri ağalan arasında ihtilaflar baş gösterirdi. Bununla yine devlet zayıf düşer ve gerilerdi.
Hiç şüphe yok ki genel anlamda askeri gücün devlete hakim olması devleti zayıflatır. Çünkü asker kişi sahip olduğu askeri alışkanlığıyla daima itirazsız ve rakipsiz bir üstünlük sağlamak ister. Ve her zaman aklında olan şey, silahıdır. Onun için asker kişi zaman zaman aklıyla değil postalıyla düşünür. Bunun yamsıra şehzadelerin önemli eyaletlere vali olarak tayin edilmeleri, sahip bulundukları imkanların ve etkin mevkiin farkına varmalarına dolayısıyla her birinin bu imkanlar sayesinde devlet yönetimini ele geçirmeyi düşünmelerine yol açıyordu ki zaten devlet kısırdır. Bu yüzden şeyhzadeler arasında bir takım siyasi kavgalar meydana gelirdi. Bunun sonucu olan bütün olumsuzluklardan da devlet etkilenirdi. Askeri liderlere imtiyazlar tanımakla ve onları sürekli olarak memnun etmeye çalışmakla isteklerine nail olamayınca kuvvet kullanmaya mecbur kalıyorlardı. Bu da yine sonuçta devletin zararlı çıkmasına sebep oluyordu.
Esasen askerlerin daima kışlalarında kalmaları, haklarının kendilerine Ödenmesi ve onların da itaat göstermekte ve verilen görevleri yerine getirmekte üzerlerine düşeni yapmaları, devlet idaresine ise zorunlu durumlar gerekmedikçe ve ancak verilen sınırlı vazifeleri ifa etmek şartıyla, devlet idaresini hiç bir zaman karışmamaları gerekirdi.[2]
Yabanct Devletlerle Yapılan Antlaşmalar
İster müslüman ister hıristiyan yada başka dinlerden olsun İslam devletinin vatandaşları arasında, yönetim çevrelerine yabancı unsurların (özellikle hıristiyanlarm) devlet idaresi üzerinde hiç bir etkileri yoktu. Bilakis tüm vatandaşlar kendilerini siyasete tamamen yabancı gibi görüyorlardı. Ve devlet içinde olup biten hiçbir şeyle alakalan olmazdı.
Kanuni Sultan Süleyman, kendisine karşı oluşmuş bulunan haçlı birliğini parçalamak isteyince bu konuda kendisiyle işbirliği edenlere özel imtiyazlar tanıdı. Onlara hiç bir zaman hayal edemeyecekleri yetkiler bahsetti. Özellikle Portekizliler, Ümit Burnu'nu keşfedip Afrika'nın güneyinde ve doğu Asya'da İslam topraklarında Sömürgeler kurduktan ve Arap yarımadasına saldırarak buralara yerleştikten sonra Akdeniz ticaret ve denizcilik faaliyetleri açısından önemini kaybedince Kanuni, Akdeniz'e canlılığım yeniden kazandırmak istedi. Çünkü Portekizliler sebep oldukları bu değişim sayesinde gittikleri böylece yerliler ile ticaret yapıyor, Akdeniz'den uzak bir güzergah izleyerek Ümit Burnundan dolaşıp ticaret mallarını Avrupa'ya taşıyorlardı. Bu sebeple Akdeniz limanları önemini kaybetti. Keza, bu limanlarda faaliyet gösteren tüccarlar da kazanç yollarını böylece kaybetmiş oldular. Bu yüzden Akdeniz havzasında tüketim mallarının fiyatları yükseldi. Pahalılık baş gösterdi. Ve bu durum Osmanlı devletindeki hayata da yansıdı.
Buna mukabil Avrupalı tüccarın kâr ve kazançları artmaya başladı. Çünkü ticaret malları ucuz fiyatlarla Avrupa pazarlarına intikal ediyordu. Bu durum ise Avrupa'daki ekonomik hayata olumlu yönde yansıdı. Bu gelişmenin tabii sonucu olarak refah yükseldi. Buna ilaveten Avrupa'lı tacirlerin diğer miletlerle ilişki kurmaları sayesinde gerek müslüman, gerekse müslümanlarla irtibat halindeki milletlerden olsun aldıkları gelenek ve bazı sanatları ülkelerine naklettiler. Bu sebeplerden dolayı halife Kanuni Süleyman, Fransa'yla, İtalya'da ki bazı prensliklerle, Cenevizlerle, Venediklilerle ve daha başka ülkelerle antlaşmalar yaparak, bundan sağlayacağı sonuçlarla Akdeniz'e ticaret ve denizcilik faaliyetleri alanında yeniden eski canlılığını kazandırmak istedi. Tabi ki bu antlaşmaları yapabilmek için bir takım fedakarlıklarda bulunması gerekiyordu. Güçlü olduğuna göre o, bu antlaşmaların geçici olacağını tahmin ediyordu. İstediği zaman bu antlaşmaları tek taraflı olarak iptal ve hatta bu antlaşmah devletleri perişan edebileceğini, istediği şeyi kabul etmeye onları zorlayabileceğini sanıyordu.
Halife Kanuni Süleyman, H. 928 yılında Venedik devletiyle bir antlaşma yaptı. Bu antlaşma, Venedik'in Osmanlı devleti nezdindeki elçiye, Osmanlı vatandaşları olan hıristiyanların miras olarak bıraktıkları mal varlıkları üzerinde incelemelerde bulunmak, ayrıca Venedik asıllı kimselerin Osmanlı mahkemelerinde duruşmalarını izlemek gibi haklar veriyordu. Aynı zamanda bu antlaşma her yıl Osmanlı devletine on bin duka vergi ödemeye karşılık Kıbrıs adasında kalma iznini de Venediklilere veriyordu.
H. 942'de de Fransa ile on altı maddelik bir antlaşma imzalandı. Bu maddelerden bazıları şöyle idi: Fransız vatandaşları Osmanlılarla ticaret yapabilir, Gerek karayoluyla, gerekse deniz yoluyla Osmanlı topraklarına ticaret malı nakledebilir. Ve buradan mal çıkarabilir; keza, İstanbul ve Atina'daki elçisi kendi elçilik binası içerisinde Fransız vatandaşlarıyla ilgili olarak her türlü medeni ve cinai davalara bakabilir. Ve hüküm verebilir. Onu bu konuda hiçbir hakim, şeriat kadısı yada diğer bir memur engelleyemez; aynı şekilde Fransız elçiliğinin, işbu antlaşmanın üçüncü bendinde sözü edilen meselelerle ilgili olarak verdiği hükmü yerine getirebilmek için Osmanlı otoritelerinden yardım isteyebilir.
Osmanlı vatandaşlarının yada vergi tahsildarlarının gerek Fransız tüccarlar gerekse genel olarak tüm Fransız vatandaşları aleyhinde yapacakları şikayetler dinlenmez ve geçerli kabul edilmez, (madde dört)
Fransız sanıklar ancak sadrazamlık makamına davet edilir. Aksine hiçbir mahkemeye celpleri yapılamaz, (madde beş) Gerek Fransız vatandaşları gerekse onların emrinde onların emrinde çalışan kimseler, dini konularda Osmanlı kadısı tarafından yargılanamaz. Bunların sorgulamaları ancak Bab-i Ali'de yapılabilir. Fransızlar Osmanlı topraklarında dini merasimlerim serbestçe yapabilirler, (madde altı)
Bir Fransız vatandaşı, borçlu olarak Osmanlı topraklarını ter-kettiği zaman borcunu ödemeye zorlanamaz. Ve Fransa'nın Osmanlı nezdindeki elçisi bundan sorumlu tutulamaz. Keza Fransız devletide sorumlu tutulamaz, (madde yedi)
Fransızlara ait mülkler, sahipleri zorlanarak işletilemez, (madde sekiz),
Fransızların Osmanlı topraklarında terkettikleri mal varlıkları, sahipleri öldükten sonra ya Fransa'ya nakledilir, ya da Fransız elçisi tarafından dağıtılır, (madde dokuz)
Fransa Kralı, Papanın, İngiltere kralı ile kardeşinin ve İkosya kralının bu antlaşmadan sağlanacak çıkarlara ortak olmalarını da şart koştu.
İşte böylece Fransa ve müttefikleri Osmanlı devleti içinde ikinci bir devlet haline geldiler. Devlet oldular. En üst derecelerde özel mahkemeleri vardı. Yani Sadrazamlık makamında ancak yargılanabiliyorlardı. Osmanlılar onların işlerine karışamazdı. Fransızlar aleyhinde bir mesele olursa ancak Fransız elçiliği kanalıyla bu mesele takip edilebilirdi. Diğer yandan Fransızlar hiçbir makama danışmadan Osmanlı topraklarındaki Fransızlarla direkt temas kurabiliyorlardı.
Halife, bu antlaşmaların, daha sonra yerine geçecek olan haleflerini de bağlayıcı olacağını unuttu. Kendisi bu antlaşmaları değiştirebilir. Ya da tamam iptal edebilirdi. Ne var ki ondan sonra gelenlerin buna güç yetiremiyeceklerini hiç hesaba katmadı. İşte olup bitenler böyle cereyan etti. Ve bütün bunlar daha sonra ki halifelerin boynunda bir tasma gibi kaldı. Ve onları felaketlerin içine sürükleyip götürdü.
Halife ikinci bir konuda da yanıldı. Akdeniz'e yeniden canlılığmm kazandırılmasına görünürde razı olan bu devletler, aslında din kardeşleri olan Portekizlilerle ve İspanyollarla hissi olarak beraber idiler. Nitekim İspanyollar müsîümanları Endülüs'ten kovmaya çalışırlarken bu devletler onları bütün imkanlarıyla destekliyorlardı. Ta ki İspanyolların hederleri gerçekleşinceye kadar.
Şu halde anlaşılıyor ki yabancı devletler Osmanlı devletinin, hı-ristiyan vatandaşlarını bahane ederek iç işlerine karışmaya başladılar. Bu suretle Osmanlı topraklarındaki yabancıların moralleri yükseldi. Ve cesaretleri arttı. Dolayısıyla Osmanlı devletinden çekinme-meye ve istedikleri gibi davranmaya başladılar. Bu da devleti rahatsız eden ve zayıf düşüren bir faktör oldu. Çünkü bu yabancılar Osmanlı topraklan üzerinde rahat durmuyor, bazı unsurları ayaklanmak için tahrik ediyor ve yıkıcı gizli cemiyetler kuruyorlardı.[3]
Gerilemenin Sebeplerinden İsraf
Fetihlerin sonucu olarak devlet çok büyük ganimetler elde etti. Bu sayede gerek halifeler gerekse devlet ileri gelenleri köşk ve saraylarında istediklerini yapmak, istedikleri gibi eğlenip zevk ve safa sürmek, şehvetleri ve arzulan uğruna istedikleri kadar para harcamak, köşkler, saraylar inşa etmek, has bahçeler yapmak için her türlü imkanlara sahip oldular. Vaktiyle padişahların bizzat kendileri ordularının başında savaşlara çıkıyor bu sebeplede refah ve israftan uzak kalıyor azim ve ciddiyet üzere sürekli bir alarm halini yaşıyorlardı. Halife Kanuni Süleyman, bu kuralı kaldırıp savaşlarda yeniçeri ağalarının orduyu yönetmesine izin verince halifeler artık sarayda kaldılar. Sarayda oturur oldular. Vaktiyle olduğu gibi artık zaferlerle yakından ilgilenmez oldular. Çünkü bu görev artık başkasına ait kalmış oldu.
Vaktiyle devlet meselelerini görüşen divanın başkanlığı bizzat sultana ya da halifeye aitti. Buda elbetteki onun olup bitenlerden haberdar olması ve yapılacak işte onun karar vermesi ve meselelerin dikkatle izlenmesi içindi. Kanuni, bu usulüde kaldırıp divan başkanlığını Sadrazama bırakınca halife, devletin temel ve önemli meselelerinden uzak bir şekilde sarayda oturmaya başladı. Padişalım yerine devlet işlerine fiili olarak bu kez sadrazam bakmaya başladı. Dolayısıyla halifenin artık önemli bir görevi kalmamış oldu. Bu sefer halife, boş zamanlar buldu. Ve bu sebeplede eğlencenin ve her türlü nefsani isteklerini tatmin etmenin peşine düştü. Bunun bir sonucu olarak halifelerde baş gösteren sorumluluk duygusundaki azalma devleti zayıf düşürdü. Çünkü devlet artık ehil olmayanların eline düştü. Devleti ele geçirenler onu kendi adlarına yönetmeye başladılar. Özelliklede müslüman görünmesine rağmen gerçek manada müslüman olmayan sadrazamlar devleti yönetmeye başladılar.[4]
Yabancı Kadınlarla Evlenme Sorunu
Gerçi müslüman erkeğin hıristiyan ve yahudi kadınlarla evlenmeleri caizdir. Ancak kocaları İslam devletinde bir otoriteyi temsil eder, ve onların da kocaları ya da çocukları üzerinde etkileri olursa veya müslüman kızların evlenme imkanını kısıtlayacak olurlarsa müslümanların siyasi çıkarları bu tür evlenmelerin yapılmamasını gerektirir.
Padişahlar, ya güzelliklerine hayran oldukları için, yada siyasi bir çıkar uğruna hıristiyan ve yahudi kızlarıyla evleniyorlardı. Düşman devletlerin hükümdarlarının kızlarıyla yaptıkları evlilikler gibi. Bu hükümdarların Osmanlı devleti ile iyi geçinmeleri herhangi bir gaile çıkarmamaları, iki devlet arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi yapılan antlaşmaların tek taraflı olarak çiğnenmeden sağlam kalabilmesi ya da benzer amaçlarla bu evlilikleri yapıyorlardı. Fakat genellikle bu kadınlar eski dinlerine ve inançlarına sadık kalıyor, yeni ülkelerine karşı olan tutumlarına bakımla terkettikleri vatanlarındaki dindaşlanyla olan bağı çok daha sağlam şekilde devam ederdi. Hatta genellikle çocuklarına bile hıristiyanlığı aşılamaya çalışırlardı. Çünkü bu kadınlar esasen Osmanlılara düşman olan ve onlara karşı savaşan milletlerden ya da en azından yahudi asıllı olurlardı ki hepsi de sebep olduğu tehlike bakımından aynı yola çıkardı. Bu bir yandan böyle, diğer yandansa bu kadınlar çocuklarını hıristiyanlara karşı sempati duyacak ya da en azından onlara karşı nefret beslemeyecek şekilde yetiştirmeye gayret ederlerdi. Keza, bunlardan herbiri, -genelde daha sonra dindaşlarına faydalı olabilmek amacıyla- kendi çocuğunun, sultan ya da halife olması için uğraşırdı. Oğlunun üvey kardeşleriyle siyasi kavgalara girmesi ise, zaten Osmanlı düşmanlarının işine yarıyordu.
Kanuni Sultan Süleyman'ın Rus asıllı eşi Rokselana'nın oğlu II. Selim'i tahta oturtmak için hilelere baş vurduğuna, daha önce işaret etmiştik. Aynı zamanda gerek Fatih'in annesinin, gerek Sırp prensinin kızı olan üvey annesinin eski dinleri üzerinde kaldıklarını okumuştuk. Fatih Sultan Mehmet başa geçince onu yakınlarına iade etti.[5]
Önemli Bir Siyasi Hedefin Bulunmaması
Osmanlı devleti kurulduğu zaman çok önemli bir takım hedefleri vardı. Bunları gerçekleştirmediği takdirde yok olmaya mahkumdu. Bunlardan biri, Anadolu'da ki irili ufaklı beyliklere son vermek ve bunların gailesinden kurtulmaktı. Çünkü bizzat Osmanlı devleti de bunlardan biri idi. Şurası bizzat Osmanlı devleti de bunlardan biri idi. Şurası gerçek ki her biri diğerlerini ülkesine katmak suretiyle genişlemek ve büyümek istiyordu. Nitekim Osmanlı bu beyliklerle siyasi çekişmelere devam ederek onları teker teker topraklarına kattılar. Nihayet sonuncusunu da Yavuz Sultan Selim zamanında kaldılar.
Osmanlıların dini mahiyet taşıyan temel bir hedefleri daha vardı ki o da İstanbul'u almaktı. Bu suretle Bizans'ın topraklarım da elde etmiş olacaklardı. Osmanlılar bu amaç uğruna çok çalıştılar. Bizans'ı çembere aldılar. Bu ise onların Avrupa topraklarında ilerlemelerini sağladı. Nihayet H. 857'de bu kent Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildi. Sonra Osmanlı toraklarını akınlarla baskı altında tutup zayıf düşürmemeleri müslümanlar tarafından fethedilmiş topraklarını tekrar geri alma sevdasına kapilma-maları ve hıristiyan Avrupa'yı ayağa kaldırıp yeni bir haçlı savaşını tezgahlamamaları için civar devletleri çökertmek de ayrıca Osmanlıların temel hedeflerinden biri oldu. Nitekim bunu da başardılar. Osmanlıların diğer temel hedeflerinden biri de ülkenin doğusunda şiiliği yaymaya çalışan ve müslümanlar aleyhinde hıristiyan Portekizlilerle ve Memluk devletiyle iş birliği yapan İran Safe-vi devletini çökertmekti. Osmanlılar bunu da vurarak onları Afrika'nın kuzeyinde işgal ettikleri bazı yerlerden kovdular. Memluk devletini ortadan kaldırdılar. Keza, Portekizlilere karşı mücadeleler vererek onlara üstün geldiler. Ve işgal ettikleri bir çok yerlerden onlarıda çıkardılar. Bu gelişmelerden sonra Osmanlı halifeleri, devlete yönelik ve varlıklarını tehdit edici önemli bir tehlikenin artık bulunmadığı hissine kapıldılar. Dolayısıyla tehlikelere karşı her zaman hazırlıklı olmadılar. Ve yeni bir hedef için artık büyük bir çaba harcamaz oldular. Bilakis durgunlaştılar. Dolayısıylada önlerine yeni yeni sorunlar çıkmaya başladı. Bu sorunlarda birikerek daha sonraları devleti güçten düşürdü.[6]
Toprak Büyüklüğünden Doğan Sorunlar
Gerçekleştirilen fetihlerin sonucu olarak Osmanlı topraklan, Avrupa'nın ortalarından Hazar denizi kıyılarına kadar ve Arap yarımadasının güneyinden Karadeniz'in kuzey sahillerine kadar geniş bir alanı kapladı. Buna ek olarak Kırım yarımadası, Kafkas ülkeleri, bugünkü İran'ın bazı bölgeleri ve bütün Afrika sahilleri Osmanlı sınırlan içine girdi. Öyleki Osmanlı topraklarının alanı: on altı milyon kilometre kareyi aştı. Bu büyüklük Amerika Birleşik Devletleri topraklarının, iki katı demektir.
Hiç şüphe yokki bu kadar büyük bir alana hükmetmek için çok güçlü kişiliğe sahip bir halifenin varlığı gereklidir. Ne var ki güçlü kişiliğe sahip halifeler babadan oğula intikal eden bir sistemde daima peş peşe gelmezler, o halde devleti idare edebilecek güçlü ve emin bir şahsiyetin seçimi ancak şura ile mümkündür. Seçilen böyle bir liderin ise her zaman tetikte bulunması ve meseleleri bizzat kendisinin ele alması aynı zamanda Allah'ın nizamını hayata geçirmesi gerekir. Lider bunu böyle yaptığı takdirde devlet işlerini zapturapta alması mümkün hale gelir. Yok eğer aksine hareket ederse elbetteki bu seferde devlet çöker. Nitekimde böyle oldu.
Özellikle güçlü halifelerin ve büyük çabalar sarfedip ülkeyi kuranların, devleti üstün güçlere sahip kılan liderlerin dönemi sona erip bu büyük varlığın sırf varisleri olarak ortaya çıkan, ancak devlete, ülkeye ve millete birşey sunamayanlara, hiçbir fedakarlıkta bulunmayan, bilakis devlet işlerini başka ellere terkederek yönetimin dizginine hakim olamayanlara sıra gelince devlet zayıf düştü ve çöktü. Özellikle herhangi bir bölgede çıkan bir karışıklığı bastırmak yada bölge valisine destek vermek için katedilecek yollar üzerindeki doğal engeller ve o devirde iletişim ve haberleşmede karşılaşılan zorluklar yönetime göz dikmiş bulunan çıkarcı insanları, ortalığı anarşiye boğmak veya toplum düzeniyle oynamak isteyen bozguncuları heveslendiriyordu. Bu da devleti çökertti.[7]
Avrupa'daki Haçlılık Ruhu
Başta papa olmak üzere genelde bütün Avrupalılar, Osmanlılar aleyhinde haçhlık ruhunu övüyor ve güney doğu yönünden Av-rupaya doğru gelişen durmaları için bu duyguyu devamlı surette körüklüyorlardı. Bu Avrupalı ülkelerin her ne kadar menfaatleri çatışıyor ve aralarında birçok savaşlar ve kavgalar cereyan ediyor idiysede müslümanlar aleyhinde iş birliği ediyorlardı. Bu devletlerden biri, Osmanlı devletinin gücünden faydalanmak için onunla bir antlaşma yapacak olsa bile taşıdığı bu haçhlık ruhu yüzünden ve çıkarlarını kaybetme endişesiyle Avrupa'nın haçlı baskısına karşı duyduğu korkudan dolayı bir türlü taahütlerini yerine getiremiyordu.
Mesela Fransa, Avusturya'ya karşı Osmanlılarla iş birliği yapmak üzere anlaşınca -ki Fransa'nın bu olayda Osmanlı devletinden daha fazla çıkarı vardı. Çünkü her cepheden Avusturya top-raklanyla kuşatılmış vaziyette idi- dinsizlikle suçlanıp hıristiyan-lıktan afaroz olacağı korkusuyla Fransa kralı I. Fransuva, dindaşı olan bir devlete karşı sözde bir İslam devletiyle iş birliği etmiş olmaktan vazgeçti. Nitekim papada onu tehdit etmişti. Esasen Kanuni Sultan Süleyman'ın, Fransız ve Venedik büyük elçiliklerine tanıdığı imtiyazlar, Osmanlı devleti aleyhinde haçlı devletlerin oluşturmuş bulundukları birliği bozmaktı. Nitekim bu devletlerin zaman zaman içine düştükleri anlaşmazlıkları değerlendirdi.
Gerçekte Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı devletinin daha sonraları zayıf düşmesinde başlıca bir sebep oluşturan çok şeyler sundu. Bu devletlere bir çok imkanlar tanıdı. Bu fedakarlıklar ise devleti yok olacağı güne doğru hızla itti. Yapılan bu fedakarlıklara ve Avrupalı devletlere tanınan bütün bu imtiyazlara rağmen Osmanlı devleti büyük bir fayda elde edemedi. Çünkü Avrupalıları tahrik eden faktör, haçhlık ruhuydu. Osmanlılara her ne kadar geçici olarak olumlu tavır gösteriyor ya da çıkarları geçici bir süre için tutucu duygularının üzerine çıkıyor idiyse de haçhlık ruhu yine onları tahrik ediyordu.
Haçhlık duygusu sadece Avrupalı ülkeleri değil, Osmanlı devletinin egemenliği altında bulunan diğer devletleride tahrik ediyordu. Bunlar, hilafet aleyhinde hareket düzenliyorlardı. Diğer hı-ristiyan ülkelerde bunlara destek veriyorlardı. Bunların işbirliği ise devlete karşı baş kaldırma olaylarına sebebiyet veriyordu. Çeşitli ayaklanmalar ve savaşlar bu yüzden körükleniyordu. Tabi bütün bu gelişmeler devleti olumsuz yönde etkiliyor, onu zayıf düşürüyordu.[8]
Devletin Bilime Önem Vermemesi
Osmanlılar bütün imkanlarıyla askeri eğitime, savaşçılık mesleğine, askeri teşkilatlandırmaya ve donanma inşa etmeye ağırlık vermişlerdi. Belkide ilk başlarda omuzlarına yüklenen tarihi görevler onları bu şekilde hareket etmeye zorladı. Ya da onların çok eskilerde göçebe bir topluluk olmalarından sebep böyle davranmak tabiatlarına çok daha yakındı. Dolayısıyla bu huylar üzerinde ısrar ettiler. Ya da önlerine çıkan tarihi gaileler onları ilme yönelmekten engelledi. Onların, Savaş alanlarına atılmaları, üzerlerine düşen tarihi görevi yerine getirmek için giriştikleri atılımlar, bu sonuçlara sebep oldu. Dolayısıyla bilimsel alanda izlenen sistemler hiçbir ilerleme kaydetmeden Osmanlı toplumunda klasik şekilleriyle oldukları gibi kaldılar. Halbuki Avrupa ilk başlarda bu bakımdan Osmanlılardan çok daha gerideydi. Ne var ki müslümanlarm Endülüs'ten kovulmalarından ve geriye kalanlarında kovalanmalarından sonra, keza Ümit Burnunun Avrupa'lilar tarafından keşfedilmesiyle onların doğuya ulaşmalarından sonra Avrupa hamle yaptı, Ve yoğun bir ticaret dönemi başladı. Avrupa zenginleşti. Ve maddi hayat sahasında git gide gelişmeye başladı.
Aynı zamanda Avrupa'lılarm vaktiyle Endülüs'te, Sicilya'da ve Fransa'nın güneyinde bulunan müslümanlarla düşüp kalkarak bu önemli merkezlerde müslümanlardan ilim öğrenerek bu sayede uyandılar. Ve atılımlara başladılar. Sonradan kazandıkları servetlerde elde etmiş oldukları bu bilgileri destekledi. Böylece Avru-pa'lılar bütün bunların meyvesini devşirmeye başladılar. İşte Avrupa'nın bilimsel alanda ilerleyip gelişmeye başladığı dönemlerde Osmanlılar yerlerinde saydılar. Ve eski sistemlere bağlı kaldılar. İlmi gelişmeler Osmanlılarda artık birbirini takip etmez oldu. Bundan da geri kalmışlık doğdu.
Tabi ki zamanla Avrupa'da ki ilerlemeler çok daha parlak bir görünüme kavuşunca aksine Osmanlılardaki gerilemede daha belirgin bir durum alınca bunun sonucu olarak Osmanlı toplumunda moral ve fikir planında yıkımlar ortaya çıktı. Toplumu çökertici hatta öldürüp yok edici bir faktör olarak zaten bu yetti. Bu çöküntünün ardından bu kezde Avrupayı körükörüne örnek almak ve onu adım adım izlemek gibi bir takım sapık düşünceler Osmanlı toplumunda yayılmaya başladı. Çünkü Osmanlılar artık Avrupa'ya aşağılık duygusu içinde bakıyorlardı. Onları gözlerinde büyütüyorlardı. Bu ise çöküntü ve hezimettir. Aşağılık kompleksidir. Bu hali yaşarken bir başarı göstermek, bir zafere ulaşmak ise mümkün değildir.[9]
Toplumsal Çalkantılar Ve Ayaklanmalar
Hiç şüphe yok ki devletin gerilemesi ve zayıf düşmesi kötü niyetli insanların, fırsatçıların ve menfaatperestlerin harekete geçmesine sebep olur. Bunlar çıkar sağlamak veya böyle zayıf düşmüş durumdaki ülkeyi parçalayarak enkazı üzerinde devletçikler peyda etmek yada topraklarının bir parçasını koparıp burada şaşalı geçmişlerini ve eski üstünlüklerini yeniden kurmak isterler. Osmanlı devletinin toprak genişliği bu tür idealleri besleyen insanların işine yaramıştı. Çünkü mesafelerin merkezden çok uzak olması yada bazı bölgelerin elverişsiz arazi şartları ve devletin temeline kadar işlemiş bulunan çöküntü bunlarla mücadele etmeyi zorlaş-tmyordu. Fakat bu olayları körükleyen başka bir faktör daha göze çarpmaktadır ki o da Avrupalı ülkelerin Osmanlılardan almakta oldukları kapitülasyonlardır. Bu bahaneyle Osmanlı devletinin gayri müslim vatandaşlarıyla ilişki kurma imkanına sahip olmuşlardı. Onları tahrik ediyor ve özellikle Osmanlı topraklan üzerinde serpili durumda olan Dürzileri, Ermenileri ve diğer azınlıkları karışıklık çıkarmaları için cesaretlendiriyorlardı.
Hıristiyanların bizzat kendileri bu karışıklıkları doğrudan organize etmiyor, sadece kışkırtmakla yetiniyorlardı. Çünkü devletin darbesinden korkuyorlardı. Vaktiyle hıristiyan devletler içerdeki azınlıkları doğrudan destekleme imkan ve gücüne sahip değillerdi. Fakat sadece tahrik etmekle, onları, Osmanlı devletinin doğrudan darbelerine maruz bırakmıyordu. Çünkü Osmanlı devletine kafa tutan kendileri değil içerideki azınlıklar oluyordu. Onlarsa arka plandan rollerini oynuyorlardı. Bu tahrikçi devletleri ayrıca kendileriyle ilişkili bulunan diğer Avrupa devletleri koruyordu. Ta-biki Osmanlı devleti şer'î bir yargıyla bunları sorguluyamıyordu.[10]
Gizli Dernekler Ve Örgütler
Osmanlı devleti iyiden iyiye zayıflayınca hıristiyanlar daha da cesaretlendiler. Bu kerede gizli cemiyetler kurmaya başladılar. Bu cemiyetler her ne kadar bir folklor ve edebiyat topluluğu gibi görünüyor yada ilmi bir sıfat takınıyor idiyse de gerçekte devletin aleyhinde faaliyet gösteren teşkilatlar idiler. Bunlar aynı zamanda bazı çevreleri gizli cemiyet kurmaya teşvik ediyor ve kurulduktan sonra da aralarında yerlerini alıyorlardı. Bu cemiyetlerin en önemlileri, ırkçılık propagandası yapanlardı. Halbuki esasen bu azınlıklar, uğrunda mücadele vermeye değer ne etnik bir varlığa sahip idiler. Ne de devleti yıkmak için ırkçılık propagandası dışında bahane olarak kullanabilecekleri birşeyleri vardı. İşte bu yüzden dir ki ırkçı (yerli unsurların arasına girerek) ideolojilerini paylaşmaya çalışırlardı. Bu da devleti çökerten en önemli bir faktör oldu. Çünkü toplumun öz çocukları (özellikle Türkler ve Araplar) ayrı ayrı şövenist kamplara ayrıldılar. Bu kampların herbiri kendi soydaşları arasında propaganda yaparak devletten kopmayı istediler. Tabi ki bir devleti çökertmek ya da mafsallarını birbirinden ayırıp sonunda onu mezara gömmek için o devleti Önce parçalamak yetiyor. Osmanlı devletinin başına gelen de işte bu oldu.
Bütün bu olumsuzluklara yönetimin başında ki kimselerin sahip oldukları sayısız cariyeleri, içine daldıkları zevk, safa ve eğlenceyi de katabiliriz. Bu sebeple devlete hakim olan ailede parçalanmalar baş gösteriyordu. Çünkü doğan şehzadelerin anneleri ayrı ayrıydı. Bu da onların kendi aralarında ayrılığa düşmelerine neden oluyordu Saraydaki cariyeler ve kadınlar devletin politikasına ve yönetimine karışıyorlardı. Bazen halife nezdinde şu veya bu adamın yükseltilmesi için aracılık yapıyor, sadrazamlık makamının şuna veya buna teslim edilmesi konusunda halifeye baskı yapıyorlardı. Halifenin ya da sultanın veliahtı, dünyadan soyutlanmış olarak işte bu kadınların arasında yaşıyor ve devlet işlerinden habersiz kalıyordu. İş başa düşüp devlet dizgini eline verilincede önüne gelen devletin büyük meselelerine bir cahil nazarıyla bakmaya başlıyordu. Bu yüzden vezirler, devletin ileri gelenleri ve sadrazam, onu oynatmaya çalışıyorlardı ki sonraları birkaç halife yeniçerilerin elinde oyuncak haline geldiler. Dolayısıyla yeniçeriler istediklerini azlettiler, istediklerini öldürdüler ve istediklerini de iş basma getirdiler.
Bazı kerelerde Sadrazamlar devlete hıyanette bulunuyorlardı. Nitekim yabancı unsurlardan hatta müslüman olmayan kimseler arasında müslüman görünüp bu makama gelenler oldu. Önceden boyun eğerek çeşitli hizmetlerde bulundular. Ve nihayet bu makamlara kadar tırmanmayı başardılar yönetimin başına geçince de planladıklarını uygulamaya koydular. Devlete karşı hıyanatte bulundular. Bazen halifeler, bunu seziyor ve bu vezirleri öldürüyorlardı. Ne var ki daha önce yaptıklarını yapmış ve ümmete yapabilecekleri zararın en büyüğünü yapmışlardı.
Bütün bu olumsuzluklara ilaveten Osmanlı devletinin çöküşünün en büyük sebebi Allah'ın nizamına aykırı hareket etmek oldu. Esasen Osmanlı devleti, ilk kuruluşu sırasında coşan bir islami duyguyla varlık gösterdi. Ne var ki sırf duygunun bir faydası yoktur. İlk başlarda Osmanlı devletinin kurduğu yeni askeri düzende ve keşfettiği yeniçeri sisteminde uygulanan islami terbiye ve sağlam eğitim, sonuç olarak büyük bir kuvvet kazandırdı. Ve bununla fetihler gerçekleştirildi. Devletin toprakları genişledi.
Ne var ki îslami terbiye gerileyip içki ve işret yaygmlaşmca fetihler sırasında yağmaiama ve çapul başlayınca - ki bunlar ilahi nizama açıkça aykırı fiillerdir. - işte bunların sonucu olarak daha sonraları ayaklanmalar ve devlete karşı kafa tutmalar baş gösterdi.
Bu cümleden olarak dördüncü Osmanlı halifesi III. Murat içki yasağını koyunca bir süre sonra başarısızlığa uğradı. Çünkü yeniçeriler onun emirlerine baş eğmediler. O da yeniçerileri daha fazla zorlayamadı. Ve nihayet geri adım atarak kararından vazgeçti. İslamdan sapma çizgisi de devam edip durdu. Ondan sonra yağmalama ve çapulculuk daha da arttı. Peşinden çeşitli olaylar cereyan etti. Ve ortalık anarşiye boğuldu. Ordunun isteği yerine getirilmedikçe her defasında isyanlar patlak verdi. Hatta bu hadiseler öyle bir raddeye vardıki çocuklar bile katledildi. Bütün bunları yeniçeriler yapıyordu.
Sultanlara gelince bunlarda Tağutlara ve zalimlere karşı cihat etmekten, İslam düşmanlarına karşı maddi ve manevi alanda hazırlıklı bulunmaktan artık uzak durmuş, saraylarına çekilmişlerdi. Orduları sevk ve idare etmeyi terketmiş, Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra bu işi de yeniçeri komutanlarına bırakmışlardı.
Keza, devletin önüne çıkan önemli meseleleride sadrazamlara bırakarak saraylarına çekilmiş, şehvetlerine, lezzetlerine ve dünyada umuruna dalmışlardı. Hiç şüphe yok ki devletin ileri gelenleri ve üst düzey devlet memurlaııda padişahların ve halifelerin tıpkı birer kopyası haline gelmişlerdi. Onlardan sonraki alt kademeIerde bulunanlarda şeflerine uymuşlardı. Çünkü küçük daima büyüğünü taklit eder. Taki bu durum merdivenin son basamağına ulaşıncaya kadar. Bu ise, Allah'ın nizamından sapmadır.
Hem sonra bundan öte, yeniçeri sergerdelerine kadar bir takım imtiyazlar verilmişti. Zaman zaman bunlara yapılan ihsanlar ve işletilmek üzere verilen topraklar çok büyük üzere verilen topraklar çok büyük olurdu. Bazen anarşi çıkaran ve devlete kafa tutanlara, bunlara karşı uyulan korku sebebiyle çok daha büyük imtiyazlar tanınırdı. Elbetteki bu da bir sapmadır. Çünkü zalimlerin karşısında direnemeyen yönetici, derhal görevini ve makamını bunların hakkmdan gelebilecek kimselere bırakmalıdır. Ta ki bu vazifeyi yapabilecek kimse bu sorumluluğu üstlenme imkanını bulsun. Bunu maalesef öğütleyecek kimsede bulunmuyordu. Allah Teala, Maide süresinin yetmiş sekizinci ve yetmiş dokuzuncu ayeti kerimelerinde şöyle buyurmaktadır:
"İsrailoğullarından küfre sapanlar. Davut ve Meryemoğlu İsa'nın dilleriyle lanet edilmişlerdir. Çünkü onlar başkaldmyor ve saldırganlık yapıyorlardı. İşledikleri iğrenç fiillerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Ne kadar da kötü işler yapıyorlardı!"
Osmanlı saraylarında işlenen büyük bir sapıklıkda, günahsız kardeşlerin sırf bir korku sebebiyle ve taht konusunda mücadele yapabilecekleri endişesiyle Öldürülmeleridir.
Osmanlılar manevi yönden de hazırlık yapmamışlardır. Maddi cephenin güçlenebilmesi için bilimsel yönü ihmal etmişlerdir. İlmi incelemeler ve araştırmalar, gelişmelerin takip edilmesi gibi faaliyetler, hiç şüphesizki yeni yeni şeyler bulmaya keşiflere ve icatlara insanı götürür. Devlet yeni bir takım oluşum ve yapıları bilimsel yollardan ifade ederek meydana getirebilir ve bu suretle ancak düşmanının karşısında direnebilir, Onu geri tepebilir. Hatta bu suretle ancak onlara üstün gelebilir. Aynı zamanda Osmanlılar cihat ruhunun gelişebilmesi için duygular bu yönde hitap etmemiş, cihat eğilimini tezkiye etmemişlerdir. Orduda maneviyatın yükselmesi askerin moral kazanması için dersler, imani konuşmalar yapılmamış onlara heyecan verilmemiştir.
Genellikle "Kafirlere karşı savaşıyoruz." gibi yavan sözlerle yetinmiş, sadece bu derecedeki bir duyguyla iktifa etmişlerdir. Elbetteki insanlarda eğer duygu diye birşey kalmışsa bu yetebilirdi. Ne var ki bir zaman sonra küçük bir azınlıktan başka kimsede duygu diye birşey kalmadı. Öyle ki bu azınlığın dışında kalan diğerleri ne için savaştıklarını, kiminle savaştıklarını bile artık bilmiyorlardı. Dolayısıyla fethettikleri yerlerde îslami yaymayı artık bece-remediler. Çünkü bu görevi yapabilecek bir bilgi birikimleri ve ilmi seviyeleri artık yoktu. Bu imkandan mahrum idiler. Bir değeri kaybeden insan, kendisinde olmayan bir şeyi elbetteki başkasına da sunamaz. Zaman zaman kıhç zoruyla başkalarını müslüman etmeye uğraştı iselerde bu da fayda vermedi. Dış görünüş itibariyle bu teşebbüslerin faydalı olduğu görüldü ise de çok geçmeden durum hemen değişiyordu. Yeni hidayet bulanlara birşeyler sunulduğunda dış görünüş olarak müslüman görünüyorlardı.
Ne var ki fikir aşılama, ikna etme ve ıslahta tesirli olma yönlerine gelince bu alanda memnun edici sonuçlar alarak hiç bir şey gerçekleşmemiştir. Yapılanların hepsi sadece duygusal bir takım gayretlerden ibaret kalıyordu.
Duraklama devri boyunca onbeş halife yönetimin başına geldi. Döneminde çok önemli olaylar cereyan edip bu sayede tanınanlar hariç, geriye kalanların çoğu kendi alemlerine dalmış durumda idiler.
Bunların ilki II. Selim'dir. Onun, tarihte parlak bir şekil de tanınmış olması ünlü bir halife olan babası Kanuni Süleyman'ın yerine geçmesi ve duraklama devrinin ilk halifesi olmasından kaynaklanmaktadır. İkinci Selim, bu sayede şöhret bulmuştur.
Yükselme çizgisi Osmanlı devletinde bu sıralarda durgunluk gösterdi. Ondan sonra aniden düşmeye başladı. Devlet gerilemeye, sahip olduğu toprakların bir kısmından yavaş yavaş çekilmeye başladı. Artık bu böyle devam etti. Taki yıkılıp son buluncaya kadar.
Duraklama devrinin uzun sürmesi, (çünkü bu devir H. 974-1327 yılları arasında üç asırdan fazla bir zaman devam etmiştir) devletin eskiden sahip olduğu heybete, geniş topraklara, ve henüz mevcut bulunan toplumdaki yüksek islami duyguya ve aynı zamanda Avrupa'lı devletlerin Osmanlı ülkesini parçalamak için aralarında düştükleri anlaşmazlığa ve halifelerin henüz güçlü kişiliklerini kaybetmemiş olmalarına dayanır.[11]
Duraklama Devri Padişahları
1- Iı. Selim
II. Selim, babası Kanuni'nin döneminde H. 930 yılında dünyaya geldi. Annesi Rus asıllı Rokselana'dır. Babasından sonra, gerek annesi Rokselana, gerekse daha önce gördüğümüz gibi II. Se-lim'in kurduğu komplolar üzerine, babasının iki oğlunu öldürdükten sonra H. 974 yılında hilafet makamına oturdu. Askerlere ihsanlar dağıttı. Önce bunu yapmamak için direndi ise de askerler isyan çıkarınca onları memnun etmek zorunda kaldı. Bu sırada Belgrat'taydı. Ve babasının getirilmekte olan naaşım bekliyordu.
II. Selim, kişiliği zayıf bir hükümdardı. Fakat devletin henüz eski heybetini koruyor olması ve sadrazam Sokullu Mehmet Pa-şa'nm güçlü otoritesi sayesinde devletin perişan olması ve kısa dönemde zayıf düşmesi gecikti.
H. 976 yılında Osmanlı devleti Avusturya ile bir antlaşma yaparak Avusturya'nın Macaristan'daki toprak varlığını tanıdı, Buna mukabil Avusturya, Osmanlı devletine belirlenen yıllık cizye vergisini ödemeyi kabul etti. Aynı zamanda Transilvanya, Eflak ve Boğdan Voyvodalıklarının Osmanlı devletine bağlı olduklarını da tanıdı.
Osmanlı devleti, Polonya kralı ile Boğdan Voyvodası arasında düzenlenen birliği tanımakla beraber yukarıda sözü edilen antlaşmayı aynı zamanda Polonya ile de yeniledi.
Keza, bu antlaşma H. 977'de Fransa ile de yenilendi. Bu sırada Fransa kralı, kardeşi I. Fransuva'nm yerine geçen IX. Şarl idi. Bu iki kardeş îî. Henri'nin oğullarıdırlar. II. Sultan Selim, Fransız elçiliğinin imtiyazlarını teyit etti. Bunun neticesi olarak cesaretlenen Fransa, Lübnan toprakları gibi, hırisayanların üzerinde yaşamakta oldukları Osmanlı memleketlerine katolik misyoner heyetleri göndermeye ve bu suretle içeride Osmanlılar aleyhinde faaliyet göstermeye, Fransa ile sürekli ilişki halinde bulunmaları için Osmanlı vatandaşı hıristiyanları eğitmeye ve Örgütlemeye çalıştı. Osmanlı devleti, Avusturya ve Rusya'ya karşı olumsuz bir tavır olarak Fransa kralının kardeşini Polonya'ya kral adayı olarak gösterdi. Bu suretle Polonya Osmanlı devletinin himayesi altına girmiş oldu.
Osmanlı devleti, bu arada, Yemen'de El-Mutahhar Bin Şere-füddin adı altında birinin öncülük ettiği isyanı bastırmayı da başardı. Devlet buraya Osman Paşa komutasında büyük bir ordu gönderdi. Mısır Valisi Sinan Paşa'da destek verdi. Bu sayede H. 976 yılında bu ayaklanma tamamen bastırıldı.
H. 978 yılında Kıbrıs adası fethedildi. Burası daha önce Venediklilerin elinde bulunuyordu. Ancak bu tarihten sonra Osmanlılara bağlandı. Ta ki H. 1296 yılında İngilizler buraya gelinceye kadar. Keza, Adriyatik kıyılarında bazı yerler yine Venediklilerden alındı. Ve Girit adasına bir çıkarma düzenlendi. Bunun üzerine Venedik acele ederek Osmanlılara karşı durabilmek için papa ve îs-panya ile bir birlik kurdu. Bu birliğe sonra Malta ruhanileri de katıldılar. Bunun üzerine Osmanlılarla bu birlik arasında, hıristiyan-ların üstünlüğüyle sonuçlanan bir savaş cereyan etti. Papa bu sonuca çok sevindi. Ve haçlı zaferini her tarafa ilan etti. Müslümanlar ise İstanbul'da büyük bir üzüntüye kapıldılar. Ve galeyana gelerek şehirdeki hıristiyanları yok etmek istediler. Fakat SokuIIu Mehmet Paşa olayları önledi. Ve bu yenilginin öcünü almak üzere yeni bir donanma inşa etmek için süratle atılımda bulundu. Bu arada hıristiyanlar kendi aralarında ihtilafa düştüler Çünkü Venedik Osmanlılarm Kıbrıs'a girmesini onaylıyor, Kıbrıs üzerindeki egemenliğini tanıyordu. Aynı zamanda Venedik yeni bir savaşın patlak vermesinden korkarak Osmanlılara savaş tazminatıda ödedi. Böylece H. 980 yılında barış antlaşması yapıldı.
İspanya'ya gelince İspanya kralı Donjuan H.980 yılında Tunus'u işgal etti. Osmanlılar da buradaki sayılarının azlığı sebebiyle hiç bir direniş göstermeden ayrıldılar. Bu arada Hıfsî hükümdarı Mevlâya Hasan'da tekrar yönetimin başına getirildi. Fakat Osmanlılar sekiz ay sonra Sinan Paşa komutasında tekrar dönerek Tunus'u aldılar.
Boğdan Voyvodalığında bir ayaklanma oldu. H. 981 yılında bu da bastırıldı.
Halife II. Selim, sekiz yıllık bir hilafetten sonra yirmiyedi Şaban 982 günü öldü.[12]
2- Iıı. Murat
III. Murat 953 yılında doğdu. Ve babasının Ölümü üzerine 982 yılında hilafet makamına oturdu. Devlet yönetimini üstlendikten sonra içki yasağı koydu ise de yeniçerilerin giriştikleri ayaklanma onu bu karardan vazgeçmeye zorladı. Ondan sonra da kendisine karşı taht kavgasına girişebilecekleri endişesiyle beş kardeşini öldürttü.
Polonya kralı Henri, tahtından vazgeçerek Fransa'ya döndü. Bunun üzerine Osmanlı halifesi, Polonya devletinin ileri gelenlerine Transilvanya prensini başlarına kral seçmeleri tavsiyesinde bulundu. Onlarda bu şekilde hareket ettiler. Dolayısıyla Polonya H. 983 yılında doğrudan Osmanlı egemenliği altına girmiş oldu. H. 984 yılında Osmanlı devletiyle imzaladığı barış antlaşması gereğince Avusturya'da, bu egemenliği tanımış oldu. H. 984 yılında Polonya hudutlarına Tatarlar akın düzenlediler. Bunun üzerine Polonya, halifeden imdat istedi. Halife de resmi bir vesika 'Ie Polonya'nın himayesini taahüt etti.
Avrupa ülkelerine vaktiyle tanınan kapitülasyonlar tekrar yenilendi. Buna, şöyle bir ayrıcalık daha ilave edildi. Fransız büyük elçisi İstanbul'da ki bütün yabancı elçilerden daha öncelikli olacaktı. Keza, Venedik hariç, diğer bütün Avrupa ülkelerine ait gemiler, Osmanlı limanlarına Fransız bayrağı altında girebileceklerdi. Fransa'dan sonra, bu imkanlar bakımından İngiltere geliyordu. Nitekim îngilterede, Fransa gibi tüccarları için bir takım imtiyazlar elde etti.
H. 985 yılında Marakeş'te bir ayaklanma oldu. Bu ayaklanmayı yönetim lider hıristiyan Portekizlerden yardım istedi. Bunun üzerine Marakeş sultanı da Osmanlı halifesinden imdat talebinde bulundu. Halifede Sultanın isteğini yerine getirerek Trablus'a bir kuvvet şevketti. Buraya gelen Osmanlı gücü Tancan'm güneyinde El-Kasrül Kebir denilen mevkide Portekizlilerle savaşa girişti. Os: inanlılar müttefikleriyle beraber Portekizlilere ve yandaşlarına bu savaşta üstün geldiler. Ve meşru sultan tekrar devletinin başına iade edildi.
Safevi devletinde ise, H. 984'de Şah Tahmasb öldü. Yerine ise oğlu Haydar geçti. Fakat birkaç saat sonra öldürüldü. Ve cenazesi babası ile birlikte kaldırıldı. Sonra onun yerine kardeşi Muham-med Hudâbende geçti, ancak halk onun başa geçmesi üzerine ihtilafa düştü. Osmanlılar bu fırsatı değerlendirerek İran üzerine bir ordu gönderdiler. Osmanlı ordusu Gürcistan'ı işgal ederek H. 985 yılında başkent Tiflis'e girdi. Kış mevsimi bittikten sonra ertesi yıl Osmanlılar Şirvan'a (kuzey azerbaycan'a) girdiler.
H. 991 yılında ise Osmanlılar, Osman Paşa komutasında Dağıstan topraklarını ele geçirdiler. Sonra bu komutan, ordusunun başında Kırım üzerine yürüdü. Safeviler üzerine vaktiyle düzenlenen Savaş sırasında Osm anlılara yardım göndermeyi reddeden Kırım hanını cezalandırmak üzere Osman Paşa, Kafkas dağlan boyunca ilerlemeye çalıştı, ancak mesafenin uzunluğu ve bu sefer sırasında Ruslar tarafından üzerine düzenlenen baskınlar sebebi ile Osman Paşa ve ordusu yorgun düşmüştü. Nihayet Kırım hanı onu kuşatmayı başardı. Bu sırada Osman Paşa Kırım hanının kardeşini bir takım vaatlerle ayartmca biraderinden ayrılarak onu zehir leyip öldürdükten sonra da Osmanlı ordusunun saflarında yerini aldı. Bu sayede Osman Paşa Kırım'ın başkenti Kefe'ye girdi. Oradan da karayoluyla İstanbul'a döndü. Ve Sadrazam ilan edildi. Kısa bir süre önce Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa öldürülmüş, ondan sonra da devletin bu önemli makamına sık sık tayin ve aziller yapılmıştı. Halbuki yüksek sadaret makamı devletin belkemiği ve temel rüknüydü.
Osman Paşa ikinci defa Safevilerin üzerine yürüdü. Onların komutanı, Hamza Mirza'ya üstün gelerek başkent Tebriz'e girdi. Sonra iki taraf arasında barış akdedildi. Ve bu barış antlaşması gereği, Safeviler, Osmanlı devleti lehinde Gürcistan topraklarından Şirvan ve Azerbaycan'ın güneyine düşen Loristan'dan, H. 993'te vazgeçtiler. Ondan sonra da Osmanlıların giriştiği savaşlar azaldı.
Osmanlı devletinde savaşların azalmasıyla birlikte yağmalamayı çopul ve hırsızlığı artık huy ve adet haline getirmiş bulunan yeniçeriler sık sık ayaklanmaya, İstanbul, Kahire, Tebriz ve Budapeşte de İsyanlar çıkararak devlet ileri gelenlerini öldürmeye başladılar. Tekrar sadrazamlık makamına getirilen Sinan Paşa, bunların Macaristan üzerine gönderilmek suretiyle meşgul edilmelerini öğütledi. Böylece savaş yeniden başladı. Ancak bu kez disiplin ve düzeni bozulmuş bulunan bir Osmanlı ordusuna dayanılarak savaşa girişiliyordu. Bu ordu artık anarşi çıkarmayı adet haline getirmişti. Dolayısıyla ahlaki yeterlilikten mahrum olan bu ordu, Macaristan'ı destekleyen Avusturya ordusu karşısında yenildi. Hatta Avusturya ordusu birkaç kaleyi daha işgal etti. Daha sonraları H.1003 yılında bu kaleler Sinan Paşa tarafından tekrar geri alındı.
Eflak, Boğdan ve Transilvanya Voyvodaları Osmanlı egemenliğine karşı baş kaldırarak Osmanlılarla savaşan Avusturya'nın yanında yerlerini aldılar. Sinan Paşa H. 1003 yılında üzerlerine yürüyerek Eflak'ın başkenti Bukharest (Bükreş)'e girdi. Fakat Eflak prensi tepki göstererek üstünlük kazanmayı başardı. Bunun üzerine Osmanlılar Danup nehrinin gerisine çekildiler. Ve birkaç şehri-de kaybettiler.
H. 1003 yılında halife Murat öldü.[13]
3- Iıı. Mehmet
III. Mehmet H. 974 yılında doğdu. Bafo adında Venedik asıllı bir cariyenin çocuğudur. Bu kadını korsanlar ele geçirmişlerdi. Sonra sarayda satıldı. III. Sultan Murat'da onu beğenerek kendisi için ayırdı. Ve ona Safiyye adını verdi. Sultan Murat bu cariyesini çok seviyordu. Onun için bu hanımın, devlet işlerine karışmasında ve devlet yönetiminde büyük tesiri oldu. III. Mehmet 1003 yılında babasının ölümü üzerine hilafet makamına geçti. Ve tahta oturur oturmaz, on dokuz kardeşinin hepsini birden derhal boğdurarak cenazelerini babasının cenazesiyle birlikte aynı günde gömdü.
Devlet işlerini Sadrazama bıraktı. Onun için karışıklıklar arttı. Ordu Eflak Voyvodası Mihael'e yenildi. Eflak Voyvodası, Avusturya'nın yardımıyla Boğdan'ı ve Transilvanya'nm büyük bir kısmını seviyeli yöneticilerin bulunmaması yüzünden topraklarına kattı.
III. Mehmet ordusunun başına gelenleri görünce kendisi bizzat emir ve komutayı eline alarak H. 1005 yılında Kerestez (Haço-va) mevkiinde cereyan eden meydan savaşında Macar ve Avusturya ordularını yendi. Ondan sonra da taraflar arasında savaşlar hep sürüp gitti.
III. Mehmet döneminde Anadolu'da bir isyan patlak verdi. Bu ayaklanmanın öncüleri Kerestez meydan savaşından firar etmiş bulunan askerlerdi. Bu askerler yakalanmış ve Anadolu'ya sürülmüşlerdi. Bunlardan Karayazıcı adında biri rüyasında Hz. Peygamberi gördüğünü ve onun Osmanlı hanedanına üstün geleceğine dair kendisini müjdelediğini ileri sürerek etrafmada asker firarilerinden bir kalabalığı da toplayarak isyana kalkıştı. Ve Antep'e girdi. Burada Osmanlı kuvvetleri tarafından sarıldı. Giriştiği pazarlıkta Amasya kendisine bırakıldığı takdirde teslim olacağını açıkladı. Osmanlılar bu teklifi kabul ettiler. Ancak Osmanlı güçleri uzaklaşınca Karayazıcı ikinci kez baş kaldırdı. Bu girişiminde ona Bağdat valisi olan kardeşi deli Hasan'da yardım etti.
Nihayet Sokullu Hasan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu gelerek Karayazıcı'yı yendi. Ancak Karayazıcı aldığı ağır yaralar sebebiyle öldü. Ondan sonra da H. 1010 yılında kardeşi gelerek Sokullu Hasan Paşa'ya karşı üstünlük elde etti. Ve onu öldürdü. Deli Hasan güçlenince devlet barış yoluyla ve onu razı ederek yatıştıra-bildi. Kendisine Bosna valiliği verildi. Bunun üzerine Deli Hasan Bosna'ya intikal ederek orada askerleriyle yok oluncaya kadar hep Avrupalılara karşı savaştı.
Sonra bu seferde İstanbul'da Sipahiler tarafından isyan çıkarıldı. İşletmekte oldukları arazilerin bölgede patlak veren bir ayak-lanma sonucu ellerinden çıkmasını ve bu yüzden zarara uğradıklarını bahane ederek bu zararların tazmin edilmesini istiyorlardı. Devlet ise içinde bulunduğu mali sıkıntılar sebebiyle bu isteklerini yerine getirme imkanına sahip değildi. Onun için Sipahilere karşı yeniçerileri kullanmaya çalıştı. Ve sipahilerce bir süre çıkarılan karışıklıklardan, camilerde yaptıkları yağmalardan ve daha bir çok kötülüklerden sonra isyanları bastınlabildi. H. 1012 yılında da III. Mehmet öldü.[14]
4- I. Ahmet
I. Ahmet H.998'de dünyaya geldi. Ve babası ölümü üzerine H. 1012'de başa geçti. Bu sırada henüz on dört yaşını doldurmuş değildi. Tahta oturunca Osmanlı hanedan geleceğinin aksine kardeşi Mustafa'yı öldürmedi. Sadece onu cariyeleri ve hizmetçileriyle birlikte kafese kapattı. I. Sultanahmet zamanında devlete karşı bir kaç hareket cereyan etti.
Bunlar; Kürt Canpolat isyanı, Ankara valisi Kaıenderoğlu isyanı ve Lübnan dürzi emiri I. Fahrettin EI-Maani'nin torunu II. Fahrettin El-Maani isyanıdır.
II. Fahrettin, H.922 yılında Yavuz Sultan Selim Şam'a girince onun yanında yerini almıştı. El-Maani hanedanı, dürzü asıllı bir ailedir. İşbu II. Fahrettin El-Maani, H.999'da Suriye'de ki hıristi-yan, Nusayri, dürzü ve daha başka İslam düşmanı toplulukları etrafında bir araya getirerek halifeye yanaşmaya çalışmış ve ona ya-ranmıştı. Bu sebeple halife Yavuz Sultan Selim, ona Lübnan, Suriye'nin Akdeniz sahilleri, Filistin ve Suriye'nin bazı yerlerinin emirliğini vermişti. Fahrettin El-Maani güçlerince bu sefer de İtalyanlarla temasa girerek onlardan destek istedi. İtalyanlarda onu mali bakımdan desteklediler. Bunun üzerine Fahrettin El-Maani, kaleler inşa etti. Kırk bin kişiyi geçiren bir ordu hazırladı. Ondan sonra H. 1022'de devlete isyan bayrağını çekti. Fakat Osmanlı güçleri karşısında yenilgiye uğrayarak İtalya'ya kaçtı. Vaktiyle İtalya'daki Floransa prensliğinden, Papa'dan, Malta ruhanilerinden ve Saint Jane korsanlarından yardım ve destek alıyordu.
H. 993 yılında İran Safevi Devleti'nin tahtına oturan Şah Ab-bas Osmanlı devleti içinde meydana gelen bu isyan ve karışıklıkları fırsat bilerek Irak'ın kuzeyini ve Tebriz'le Van kentlerini tekrar geri aldı. Osmanlı ordusu Şah'a karşı direnemedi. Kuyucu lakabıyla tanınan ve bu dönemde meydana gelen karışıklıkları bastırmakta büyük gayret ve katkıları olan Sadrazam Murat Paşa öldü. Sadaret makamına getirildiği zaman yaşı sekseni geçmiş olmasına rağmen bu başarıları göstererek devleti korumuştu. H. 921 yılında İran Safevileriyle bir antlaşma imzalandı. Vaktiyle bu bölgede, Bağdat'da dahil, Kanuni Sultan Süleyman'ın almış bulunduğu arazileri Osmanlı devleti bu antlaşma ile kaybetti. Bu da gerilemenin başlangıcı oldu.
H. 1015'te de Osmanlı devleti Avusturya ile bir antlaşma yaptı. Bu antlaşma ile Avusturya her yıl Osmanlı devletine ödemekte olduğu Cizye vergisinden kurtulmuş oldu. Yıllık cizye yerine bu kez bir defaya mahsus olmak üzere Avusturya, iki yüz bin duka verecekti. Avusturya'nın o tarihe kadar her yıl ödediği cizye miktarı ise otuzbin dukaydı. Macaristan toprakları üzerinde anlaşmazlık doğduktan ve Avusturya'nın, Macar Kralım, ülkesinin tahtına oturması yolundaki vaadleriyle tahriklerde bulunmasından sonra bu gelişmeler oldu. Ancak Macaristan bu antlaşmayla Osmanlıların egemenliği altında kaldı.
Birinci Sultan Ahmet döneminde Osmanlı donanmasıyla, İspanya, Malta ve İtalya'daki prensliklere ait savaş gemileri arasında bir takım deniz savaşları cereyan etti. Bu olaylarda yeniliklerle hı-ristiyanlar üstünlük gösteriyorlardı. Bu sebeple Osmanlı gemileri Karadeniz'den alınarak muharip güçlerin takviyesi için Akdeniz'e sevkedildi. Bunu fırsat bilen kazak beyleri Karadenizdeki boşluktan istifade ederek Sinop Limanına saldırdılar ve burayı yağmaladılar. Bu yüzden Halife ile Sadrazam'm Nasuh Paşa'nın arası açıldı, ve bu olaydan kısa bir süre sonra öldürüldü.
Fransa'ya ve İngiltere'ye verilmekte olan kapitülasyonlar yine bu dönemde artırıldı. Hollanda da bu imtiyazların eşdeğerdeki miktarını almaya başladı. Aynı zamanda Osmanlı Devleti'yle Polonya arasındaki antlaşma da yenilendi. Buna göre Osmanlı Devleti Tatarların Polonya'ya karşı girişebilecekleri saldırıları engellemeye çalışacak, buna mukabil Polonya'da Kazaklar'm Karadeniz üzerinden Osmanlılar'a karşı bulunacakları muhtemel tecavüzleri önleyecekti. Hollandalılar aracılığıyla bu dönemde tütün kullanımı yaygınlaştı. Osmanlılarda ise bunu önce askerler içmeye başladı. Bunun önüne geçmek için Şeyhülislam tütün içmeyi yasaklayan bir fetva çıkardıysa da ordu galeyana geldi. Devlet memurları da askerleri destekleyince ulema susmak zorunda kaldı.
Birinci Sultan Ahmet H. 1026 yılında öldü. Bu sırada 28 yaşındaydı bu ömrün yansım hükümdar olarak geçirmişti.[15]
5-1. Mustafa
Sultan Ahmed'in oğlu Osman henüz küçüktü. Bu nedenle kar deşi Mustafa'yı kendisine veliaht seçmişti. Mustafa ise sarayın içinde cariyeler ve hizmetçiler arasında gözetim altında yaşamıştı. Tahta oturtulduğu zaman devlet idaresi hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. H. 1001 doğumluydu. Otuz aydan fazla tahtta kalamadı. Haledüerek yerine biraderi Birinci Sultan Ahmet'in oğlu Osman -küçük yaşına rağmen- başa geçirildi.[16]
6- Iı. Osman
Amcası Birinci Mustafa'nın tahttan indirilmesi üzerine devlet idaresini üstlendi. Yaşı henüz küçüktü, onüçünü bile doldurmamıştı. Osmanlı Devletinin iç işlerine karışmış olmak ve hapisteki
Polonyalı bir soylunun kaçmasına yardımcı olmak suçundan amcası Mustafa'nın emrile göz altına alınmış bulunan Fransız elçisini, katibini ve mütercimini serbest bıraktı. Aynı zamanda olup bilenlerden dolayı Fransa Kralı'ndan özür diledi. Osmanlı Hanedanı arasında yerleşmiş bulunan çirkin geleneğe uyarak kardeşi Mehmet'i Öldürdü.
Boğdan'ın iç işlerine karıştığı gerekçesiyle İkinci Osman Polonya'ya savaş ilan etti. Fakat Polonya'nın ve aynı zamanda savaşlardan bıkmış ve yorulmuş bulunan yeniçerilerin isteği üzerine H.1029 da taraflar arasında barış akdedildi. Ancak Halife İkinci Osman yeniçerilere öfkelendi. Ve onları kışkırtan elebaşıları değiştirmek isteyince askerler tarafından ele geçirilerek öldürüldü. [17]'Yerine H.1031 de amcası Birinci Mustafa'yı tahtına iade ettiler.
İkinci Osman, Lübnan dürzülerinin Lideri İkinci Fahreddin
El-Maanî'yi afetti ve onun tekrar Cebel-i Lübnan'a dönmesine izin verdi. Tekrar fırsatı eline geçiren bu adam da devlet aleyhinde yeniden ayaklanıp isyan çıkarmak için harekete geçti.
Halife'nin katledildiği haberi yayılınca, fırsat kollayan herkes devlete baş kaldırmaya yeltendi. Bu arada Trablus Valisi hemen bağımsızlığını ilan ederek Vilayetinde bulunan yeniçerileri kovdu. Aynı zamanda Erzurum Valisi Abaza Paşa da ayaklanarak Sivas'a ve Ankara'ya girdi. Karışıklıklar gittikçe arttı ve yeniçerilerin yağmalama hareketleri genel bir durum halini aldı. Sonra Kemankeş Ali Pa-şa'yı sadrazam seçtiler. O da orduya, Halife Birinci Mustafa'yı beceriksizliği sebebiyle tahtan indirmeleri, yerine de Birinci Ah-med'in oğlu Dördüncü Mustafa'yı geçirmeleri yolunda akıl verdi.[18]
7- Iv. Murat
Dördüncü Murat [19] 1018'de dünyaya geldi. H. 1032'de amcası Mustafa'nın tahttan indirilmesinden sonra Hilafet makamını devraldı. Dördüncü Murat îkinci (Genç) Osman'ın kardeşidir. Küçük yaşından ve henüz ondördünü doldurmamış olmasından sebep ilk başlarda yeniçeriler onun üzerinde hakimiyet kurmuşlardı.
Bağdat Subaşısı Bekir Ağa, Valiyi öldürerek şehrin idaresini ele aldı. Devlet Hafız Paşa komutasında Bekir Ağa'nın üzerine bir ordu şevketti. Hafız Paşa, Bağdat'ı kuşatınca Bekir Ağa biryandan İran Şanıyla temas kurarak ona şehri teslim etmek istediğini haber verirken diğer yandan Osmanlı ordusu komutanına da aynı vaad-lerde bulundu. Ancak buna karşılık şehrin valiliğini istiyordu. Komutan da bu teklifi kabul etti ve henüz Şah ulaşmadan önce Osmanlı Ordusu Bağdat'a girdi. Bu kez Şah gelip ordusuyla şehri üç ay kadar kuşatma altında tutunca bu arada Bekir Ağa'nın oğluyla temasa geçti ve şehri kendisine teslim etmesi için bir takım özendirici tekliflerde bulundu. O da Osmanlı Devletine hiyanette bulunarak Bağdat'ı Şaha teslim etti. Ancak Şah Bağdat'a girince hemen Bekir Ağa'yı hem de oğlunu Öldürdü.
H. 1033'te Kayseri de yapılan bir savaştan sonra mağlup edilen isyancı Abaza Paşa'nm hareketi nihayet bastırıldı. Bunun üzerine Sadrazam Hafız Ahmed Paşa Bağdat'ı geri almak için sefere çıktı. Fakat yeniçeriler onunla birlikte savaşa devam etmediler. Bu yüzden Sadrazam azledildi. Abaza Paşa da yeniden ayaklandı, ve üstünlük kazandı. Bu kez de Abaza Paşa'mn üzerine yeni Sadrazam Hüsrev Paşa yürüdü. Ve ona boyun eğdirdi. H. 1037'de de Onu Bosna'ya vali tayin etti.
H. 1038 de Şah Abbas öldü. Yerine ise küçük oğlu Mirza geçti. Bunu fırsat bilen Osmanlı Sadrazamı Safevi ülkesi üzerine yürüyerek 1039'da Hermedan'a girdi. Ondan sonra Bağdat'ı 2 kez kuşat-tıysa da şehri fethetmeyi başaramadı.
Bir ara yeniçeriler ayaklandı. Halife bu olaydan çok kötü etkilenmiş, onların zaman zaman sebep oldukları fitne ve fesattan bıkmıştı. Artık çocuk da değildi. Bu yüzden büyük bir azimle onlara karşı koydu. Fitnenin elebaşılarını ortadan kaldırdı. Bu sayede ondan korkmaya başladılar ve böylece sükûnet buldular.
Dürzü Lideri ikinci Fahreddin El-Maanî tekrar devlete baş kaldırdı. Dımışk Valisi El-Maani'nin üzerine yürüyerek onu yendi ve iki oğluyla birlikte esir alarak onları İstanbul'a Halife'ye yolladı. Genellikle ve fırsat buldukça haçlı dünyasıyla ve bilhassa İtalyanlarla temasa geçen ve müslümanlara en çok hıyanette bulunan inancı bozuk kimselerin bazısında gelmelerine rağmen Halife yine de onlara hoşgörüyle muamelede bulundu. Küfür dünyasının Sultan Murad'ı övmesi de işte buradan ileri gelmektedir. Hali-fe'nin bu asi dürzü liderlerine karşı gösterdiği hoşgörü onları daha da azdırdı ve Fahreddin'in torunu Korkmaz'ın şimarmasma ve devlete baş kaldırmasına sebep oldu. Bunun üzerine Halife durumu bir daha gözden geçirdikten sonra H. 1044 yılında Fahreddin ile büyük oğlunu öldürttü, Korkmazın da üzerine kuvvet göndererek onu dize getirdi.
Sonra Halife Dördüncü Murat bizzat kendisi ordusunun başına geçerek Safevilerin üzerine yürüdü ve onlara ait bazı kaleleri fethetti. Seferdeyken, iki kardeşi Bayazıtve Süleyman'ın ölüm fermanlarını göndererek onları öldürttü. Sonra Tebriz'e hareket ederek H. 1045 te bu şehre kuvvet kullanarak girdi.
Dördüncü Sultan Murat İstanbul'a döndükten sonra Safeviler yeniden güçlendiler ve Osmanlı ordularına galebe çalarak zapte-dilmiş olan kalelerinden bazısını geri aldılar. Bu haber İstanbul'a ulaşınca Halife Dördüncü Murat yeniden ordusunun başına geçerek geri döndü. Bu suretle Osmanlılar Murat kazandılar ve H. 1048 de Bağdat'a girmeyi başardılar, Her ne kadar Sadrazam Tayyar Mehmet Paşa Savaş alanında kaybedilse de zafer kazanılmış oldu. Ondan sonra da Bağdat Osmanlılar'ın elinde kaldı ve iki devlet arasında H. 1049 da, antlaşma imzalandı. [20] Dördüncü Murat 1049 da öldü. Bu sırada 31 yaşındaydı.[21]
8-1. İbrahim
Halife birinci Ahmed'in oğludur. 1024 de dünyaya geldi ve biraderi Dördüncü Murat'ın 1049 da ölümü üzerine Hilafeti devraldı. Yani yönetimi teslim aldığı gün yirmibeş yaşındaydı.
Kazaklar, Azak (Azof) kentini işgal ettiler. Birinci İbrahim H. 1052 de üzerlerine bir ordu sevkederek kenti geri aldı. Girit adası da Birinci İbrahim zamanında alınmıştır. Daha önce Venediklerin elindeydi. 1055'te fethedildi. Venedikliler bunun öcünü almak istediler, Mora Yarımadası sahillerinde bulunan, müslümanlara ait bazı limanlan ateşe verdiler. Halife misilleme olarak Hıristiyan vatandaşları öldürmek istediyse de şeyhülislam buna razı olmadı. Dolayısıyla böyle bir şeye de teşebbüs edilmedi.
Halife Birinci İbrahim, kendisine karşı serkeşlik yapan bazı yeniçeri ağalarım ortadan kaldırmak istedi. Onlar da bu meseleyi haber aldılar. Bunun üzerine halife'yi devirip yerine henüz yedi yaşını doldurmamış bulunan oğlu Dördüncü Mehmed'i oturtmak istediler. Nitekim yeniçerilerin bu niyeti 1058'de gerçekleşti. Ne varki Dördüncü Mehmed'in başa geçirilişinden on gün sonra sipahiler tekrar Birinci İbrahim'i başa geçirmeye niyetlendiler. Bu-
nun üzerine onu devirenler hayatlarından kaygıya duyarak atak davranıp aynı yıl içinde onu öldürdüler.[22]
9- Iv. Mehmet
Dördüncü Mehmed 1051'de doğdu. Babasının tahttan indirilmesi üzerine 1058'de Hilafet makamını devraldı. Bu sırada henüz yedi yaşındaydı. Çocuk yaşta olduğu için ortalık anarşiye boğuldu.
Bu sıralarda Girit'de Kandiye şehrini kuşatmakla meşgul olan Hüseyin Paşa, yeniçerilerin çıkardığı anarşi yüzünden bu kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. [23]
Yine bu sıralarda Anadolu'da Katırcıoğlu adında biri tarafından bir ayaklanma başlatıldı. Gürcü yeni adında bir diğeri de onu destekledi. Bu adam Anadolu Beyler Beyi Ahmet Paşa'ya karşı üstünlük karşı üstünlük elde etmişti. Sonra bu iki isyancıbaşı İstanbul'a doğru yön tuttular. Ancak yolda anlaşmazlığa düştüler. Onların bu kavgaları sayesinde Hilafetin başkenti de kurtulmuş oldu. Aynı zamanda bu ihtilaf yüzünden Halife'de onlara galebe çaldı. Ve Gürcü Yeniyi öldürdü. Katırcıoğlu ise af dileğinde bulundu ve Karaman Valiliğini aldı. Bu isyan bastırılmasına rağmen iç durumlar yine de düzelmedi. Hatta dış sorunlarda da pek düzelme görülmedi.
Venedik, Osmanlı donanmasına karşı üstünlük kazandı ve Çanakkale boğazına yakın iki adayı işgal etti. Bu adalar boğaza hakim ve burayı koruyan birer stratejik öneme sahip bulunuyorlardı. Bunlar Tenidos ve Limnos adalarıdır. Bu yüzden Venedikliler Çanakkale boğazını tehdit edecek bir vaziyet kazandılar. Gıda maddelerinin boğazdan geçişini engellemeye başladılar. Bu yüzden İstanbul'da pahalılık baş göstermeye başladı.
H. 1067 yılında Köprülü Mehmet Paşa Sadaret makamına getirildi. Köprülü, Yeniçerilerin anarşi çıkaran elebaşılarım öldürte-rek ocağm boyun eğmesini sağladı. Aynı zamanda Rum Patriki'ni de idam etti. Çünkü ayaklanma komplosuna gizlice katılanlardan biri de Patrikti. Köprülü, aynı zamanda Venedikliler tarafından alınmış olan Çanakkale boğazına yakın adaların tekrar fethedilmesi için gayretler sarfetti. Bunları uzun zaman içinde ve büyük çabalar sarfederek, Venedikli komutanın da ölümünden sonra ancak başarabildi.
Bir ara İsveç'le Polonya arasında savaş cereyan etti. İsveç kralı Polonya'ya karşı Osmanlılardan yardım talebinde bulundu. Buna mukabil Osmanlı Devletinin himayesi altında kalacaktı. Fakat Sadrazam bu teklifi kabul etmedi. Bu sefer de Transilvanya, prensi Polonya'ya karşı İsveç'i desteklemek amacıyla Eflak ve Boğdan Voyvodalarıyla anlaştı. Bu yüzden Osmanlı Devleti, egemenliğinin altında bulunan Eflak ve Boğdan Voyvodalarını azlederek (görevden alarak) yerlerine başkalarını tayin etti. Ancak bu kez Transilvanya Prensi Devlete başkaldırdı. Ve üzerine gönderilen kuvvetleri yendi. Ancak bizzat Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa üzerine yürüyerek onu hezimete uğrattı. Transilvanya prensi ise ülkesinin dışına kaçtı. Osmanlı Ordusu İstanbul'a döndükten sonra bir süre sonra Eflak Voyvodası baş kaldırdı. Bunun üzerine Sadrazam tekrar dönerek asileri dize getirdi.
Bu dönemde Osmanlı Devletiyle Fransa arasında ilişkiler zayıflamıştı. Çünkü Fransa, Venedikliler'e Girit'de gizlice yardımlarda bulunmuştu. Bunun farkına varan Osmanlılar telgraf şifrelerini açmayı reddeden Fransa elçisinin oğlunu tutukladılar. Bu yüzden taraflar arasında gerginlik arttı. Bu kez de Fransa Venedik'i artık açık şekilde Girit'de desteklemeye başladı ve onlara güç göndererek imdatta bulundu.
Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa 1072Tde öldü. Köprülü, devlete, gerçekten heybetini kazandırmıştı. Yerine, oğlu Ahmet Köprülü geçti. O da babası gibiydi. Avusturya ve Venedik'le barış yapmayı red etti. Aynı zamanda bir ordunun başında Avusturya üzerine yürüdü ve H. 1074'de Avusturya'nın en büyük kalelerinden birini almayı başardı. Viyana'mn doğusuna düşen Nuhzel kalesini alarak Avrupa'yı titretti. Sonra da Morafya' [24] ve Silezyaı [25] ya girdi.
Bunun üzerine Avusturya kralı Leopold, müslümanlara karşı Fransa'nın kendisine yardım yapması için Papa'da aracı olmasını istemek zorunda kaldı. Önceleri ona yapılan bu teklifi kendisi reddetmiş böylece kendine güvendiğini ve güçlü olduğunu ortaya koymak istemişti. Bu kez ricası üzerine papa araya girdi ve Fransa ona altıbin askerle destek verdi. Bunun üzerine müslümanlarla hi-ristiyanlar arasında şiddetli savaşlar cereyan etti. Bu savaşların en önemlisi Saint Gotthard savaşıdır. Ancak iki taraftan hiç biri diğerine karşı kesin bir zafer kazanamadı. Sonra aralarında barış düzenlendi ve yapılan antlaşma ile Macaristan topraklan Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında bölüşüldü. Böylece bu cephede savaş durdu. Fakat Fransa Akdeniz cephesinde savaşa devam etti. Bu sırada Fransız savaş gemileriyle Mağrip'e ait savaş gemileri arasında sıcak temas oldu ve peşinden Fransızlar Cezayir'e girdiler. Bu olaysa resmen bir savaş ilan edilmeden cereyan etti.
Fransa, Osmanlı Devleti'ne yeniden yaklaşmaya, ilişkileri düzeltmeye kapitülasyonlarını yenilemeye uğraştı. Fakat Sadrazam Fransa'nın bu isteklerini reddetti. Bunun üzerine Fransa tehditlere başladı ve kral Ondördüncü Luis Fransa elçisini bir savaş donanmasıyla birlikte gönderdi. Bu davranış ise Sadrazamı öfkelendirdi ve tepki göstererek, imtiyazların (kapitülasyonların) esasen bir ihsan olarak Fransa'ya verilmekte olduğunu, sanıldığı gibi Osmanlı Devleti'nin bir taahhüdü olmadığını söyledi. Fransa kralının amacı ise savaş ilan etmekti. Ancak vezir ona, bu şekilde davranmaması yolunda tavsiyelerde bulunurdu. Osmanlı Devleti'ne karşı yumuşak bir siyaset izledi. Ta ki eski antlaşmalar tekrar yeni-leninceye kadar. Böylece H. 1084'de Beytülmakdis (Kudüs'ün) korunması hakkı tekrar Fransa'ya verildi ve Osmanlı Devleti ile Fransa arasındaki ilişkiler eskiden olduğu üzere düzelmiş oldu.
Kafkasya Osmanlı Devleti'ne bağlanmak istiyordu. Nitekim bağlılıklarını ilan ettiler. Buradaki topluluklar Ukrayna'da ve onun doğusuna düşen bölgede oturuyorlardı. Bu karar Polonya'yı öfkelendirdi ve Ukrayna'ya baskın düzenledi. Ukrayna'da Osmanlı-lar'dan imdat istediler. Bunun üzerine Halife'nin bizzat kendisi ordunun başına geçerek Polonyalılar'm üzerine yürüdü ve onları yendi. Polonya bu durumda barış yapmak zorunda kaldı. Bu savaşın üzerinden henüz bir ay bile geçmeden Polonya, Ukrayna'nın Kafkasya'ya, bu bölgenin doğusuna düşen Podolya'nm da Osmanlı Devleti'ne ait olduğunu tanıdı. Üstelik Osmanlı Devletine cizye olarak 220 bin Bundukî [26] ödemeyi de kabul etti.
Bu olayın cereyan ettiği tarih H. 1083'tür. Ancak Polonya halkı Bozaks (Bucaş) adıyla bilinen bu antlaşmaya karşı şiddetli tepki gösterdi. Sonuç olarak Polonyalı komutan Sobieski, kalabalık bir orduyla Osmanlılar'm üzerine yürüdü ve onları yendi. Bu sırada ölen Polonya Kralı'mn yerine de H. 1084'de Michel geçti. Taraflar arasındaki savaşlar ise devam edip durdu. Nihayet H. 1087'de Osmanlı Devletiyle Polonya arasında barış akdedildi. Buna göre bazı mevkiler hariç, Polonya kralı, selefinin Osmanlılar lehinde vaktiyle vazgeçmiş bulunduğu yerlerden aynı şekilde vazgeçti.
H. 1087'de Köprülü Ahmet Paşa öldü. Yerine ise Sadrazamlık makamına eniştesi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa geçti. Kara Mustafa Paşa'mn kapasitesi yoktu. Bilakis heveslerine uyan biriydi. Menfaate düşkündü. Kafkasya'yı ayağa kaldırdı. Buranın halkı Osmanlılar'a karşı ayaklandılar ve Rusya'dan yardım istediler. Bunun üzerine H. 1088'de Osmanlı Devleti'yle Rusya arasında savaş patlak verdi ve H. 1092 yılına kadar devam etti. Sonra yapılan bir antlaşma savaşı durdurdu. Durum savaş öncesi şekline döndü. Fakat artık Kafkasya halkı eski Osmanlı kardeşlerinden çok düşmanları olan Rusya'ya daha fazla eğilim gösterir oldular. Bu antlaşma Varşova'nın Güneybatısına düşen Radzin kentinde dinlendiği için 1092 yılında Radzin Antlaşması adı altında imzalandı.
Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa PaşaH. 1092de Avusturya üzerine bir sefer düzenledi. Avusturya'nın egemenliği altında bulunan Macar topraklarında halk onu yardıma çağırmışlardı. Avusturya'nın burada bulunan Macar asıllı halka uyguladığı din ve mezhep konusundaki baskılardan sebep ayaklanmışlardı. Sadrazam, Avusturya'ya karşı giriştiği birkaç savaşta üstünlük kazanarak Sofya'ya doğru yürüdü ve 1094'de burayı iki ay kadar kuşatma altında tuttu. Papa'mn hıristiyan devletlere yaptığı çağrı ve bu sayede onlarda uyandırdığı haçlılık gayret ve heyecanı olmasaydı. Sofya neredeyse Osmanlı orduları tarafından fethedilmek üzereydi. Ancak Papa'mn yaptığı çağrı üzerine Polonya kralı ve Saksonya kontları tarafından gönderilen güçlerle Alman Bavyerasi'ndan gelen ordular Avusturya'nın başkentine en uygun zamanda geldiler. Cereyan eden savaşta müslümanlar yenildi. Kanlı çarpışmalardan sonra müslümanlar geri çekildiler ve Budapeşte'ye doğru yöneldiler. Polonya kralı da bu fırsattan istifade ederek öc almak maksadıyla, bozguna uğrayan Osmanlı ordusunun peşine düştü ve geride kalmış kim varsa öldürdü. Bu bozgunun haberi Halife'ye ulaşınca Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'ya karşı Öfkeye kapılarak derhal idam edilmesini ve bu görevin İbrahim Paşa'ya devredilmesini emretti. Yıl H. 1095.
Hıristiyanların kazandığı bu zafer, heveslerini daha da artırdı ve kararlılık göstermekte onları cesaretlendirdi. Dolayısıyla hıristi-yanhk heyecanından yararlanmak amacıyla Avrupa Devletleri kutsal ittifak denen bir dayanışma paktı oluşturdular. Bu pakt Pa-pa'yı, Venedik'i, Malta ruhanilerini, Avusturya'yı, Polonya'yı ve Rusya'yı içine alıyordu. Böylece bu haçlı birliği Osmanlı Devleti aleyhinde faaliyete başladı. Bir yandan Avusturya, Macar topraklarına saldırmaya başlayarak Peşte kentine girmeyi başardı. Bu-dâ'yı da kuşatma altına aldı. Ondan sonra birkaç yeri daha ele ge-
çirdi ki biraz önce sözünü ettiğimiz Nuhzel Kalesi işte bunlardan biridir. Bu yenilgi sebebiyle Sadrazam İbrahim Paşa görevden atılarak Rodos adasına sürüldü. Yerine ise süratle Buda kentinin imdadına giden Süleyman Paşa nasbedildi. Ne var ki Avusturyalılar Huda'ya silah zoruyla girmiş bulunuyorlardı. Böylece H. 1097'de yenilen Osmanlılar Mohatz (Mohaç)ta, H. 1098'de de ikinci kez yenilgiye uğramış oldular.
Bu sırada Polonya Kralı Sabieski'nin ordularını da Boğdan vilayeti üzerine baskınlar düzenliyor, burayı tehdit ediyorlardı. Venedik savaş gemileri de Yunan ve Mora sahillerine devamlı olarak saldırıyorlardı. Papalığa ve Malta ruhanilerine ait gemiler onları destekliyorlardı. Bu sayede Venedikliler H. 1097'de Atina, Korenta ve daha birkaç kenti ele geçirmeyi başardılar.
Osmanlı Devleti'nin uğradığı bu yenilgiler ve bu nedenle içeride yaygınlaşan anarşi üzerine ulema (şeyhülislam ve ilmiye sınıfının ileri gelenleri) ile Sadrazam H. 1099 yılında Sultanın tahttan indirilmesine karar verdiler. Yerine ise devlet yönetimini kardeşi İkinci Süleyman üstlendi. Dördüncü Mehmet ise H. 1104 yılında ölünceye kadar gözetim altında kaldı.[27]
10- Iı. Süleyman
II. Süleyman H. 1052 yılında doğdu. Ve kardeşi IV. Mehmed'in 1099'da tahttan indirilmesiyle yerine geçti. Bu sırada yaşı kırk dördün üzerindeydi. Orduya bol bol ihsanlar dağıttı. Ve kardeşi IV. Mehmed'e yaptıkları kötülüklerden dolayı onları cezalandırmadı. Ancak II. Süleyman'ın bu tutumu onları azdırdı. Yine devlete kafa tutarak komutanlarım öldürdüler. Aynı zamanda Sadrazam Siya-vuş Paşa'yı da öldürdüler. Ve haremine bile tecavüzde bulundular; ortalık anarşiye boğuldu. Bunun üzerine halife II. Süleyman yeni sadrazam olarak Mustafa Paşa'yı görevlendirdi.
İslam düşmanları ülkeyi saran bu anarşiyi fırsat bilerek Osmanlı topraklarında ilerlemeye başladılar. Bu cümleden olarak Avusturya H. 1099 ve 1100 yıllarında birçok kent ve kasabayı ele geçirdi. Keza, Venedik Dalmaçya (Adriyatik denizinin doğu) sahillerini ve Yunanistan'da bazı yerleri işgal etti. Böylece yenilgiler birbirini izliyor, sadrazam ise yeterli olmadığı için birşey yapamıyordu. Bu yüzden halife onu azlederek sadrazam tayin etti.
Mustafa Paşa'da aynen babasının ve biraderinin çizgisini izleyerek halkı ordunun tecavüz ve zulmünden korudu. Askerlere de haklarım verdi. Hıristiyanlara da İstanbul'da yıkıma uğrayan kiliselerini tamir etmeleri için izin verdi. Onlara iyi muamelede bulundu. Böylece halk sadrazam Mustafa Paşa'yı sevdi. Öyleki Osmanlı egemenliği altında bulunan Mora hıristiyanları burayı işgal etmiş bulunan Venedikliler'e karşı ayaklandılar. Ve onları topraklarından kovdular. Venedikliler Mora'da hır is tiy anlığın Katolik mezhebini yaymak istiyorlardı. Halbuki buranın yerlisi olan hıristiyan-lar Ortodoks idiler.
Sadrazam Mustafa Paşa ordunun başına geçerek Avusturya'ya doğru sefere çıktı. H. 1100 yılında çıktığı bu sefer esnasında Avusturya'nın Osm anlılar'd an kopardığı bazı yerleri tekrar geri aldı. Aynı zamanda Kırım hanı Selim Giray'ı ve Sırp asilerini de dize getirdi. Keza, bu sırada Macar Voyvodası Tököli, Transilvanya bölgesini Osmanlı egemenliği altına iade etti. Böylece Osmanlılar tekrar heybetlerini kazanmış oldular.
Halife II. Süleyman 1102 tarihinde öldü. Erkek çocuğu yoktu. Bu yüzden yerine kardeşi II. Ahmed geçti.[28]
11-Iı.Ahmed
II. Ahmed 1052 yılında doğdu. Kardeşi II. Süleyman'dan yaşça iki ay kadar küçüktü. II. Süleyman'ın 1102 tarihinde ölümü üzerine Osmanlı devletinin yönetimini üstlendi. II. Ahmed'in döneminde devlet Köprülü Mustafa Paşa'yı kaybetti. Köprülü Mustafa Paşa Osmanlı devletinin bir kurtuluş ümidi idi. H. 1102'de Avusturya'ya karşı yapılmakta olan savaş sırasında şehit oldu. Onun yerine geçen sadrazam Arabacı Paşa zayıftı. Otoriter değildi. Bu yüzden cesaret alan Venedik, Ege'de bazı adaları işgal etti. Aynı zamanda halife II. Ahmed'in döneminde çok sürmedi. H. 1106'da öldü. Onun bu kısa dönemi içinde cereyan eden savaşlar, çok küçük çarpışmalardan ibaretti. II. Ahmed'in yerine ise kardeşi IV. Meh-med'in oğlu II. Mustafa geçti.[29]
12- Iı. Mustafa
II. Mustafa 1074 yılında doğdu. Amcası II. Ahmed'in H. 1106'da ölmesiyle hilafet makamına oturdu. Çok cesurdu. Ordularını bizzat kendisi düzenleyerek Kafkasyalılarında desteğiyle birkaç çarpışmada onları yendi. Sonra Azak (Azof) kentine doğru harekete geçti. Bu sırada Rus çan büyük Petro kenti kuşatma altında tutuyordu. II. Mustafa H. 1107'de kent üstündeki kuşatmayı kaldırması için Çar Petro'yu mecbur etti. Sonra Macaristan üzerine yürüdü. Macar orduları II. Mustafa'nın karşısında yenilgiye uğradılar. Ne var ki II. Mustafa, Avusturya'nın yeni komutam Ojen Di-savo'nun karşısında Tis nehri kıyısında yenilgiye uğradı. Ve o gün sadrazam Mehmed Paşa'da öldürüldü. Birçok Osmanlı askeri nehirde boğuldular. Avusturyalı komutan onları Bosna'ya girinceye kadar kovalayıp durdu.
Rus çarı büyük Petro Osmanlılar'm Avusturya'ya karşı giriştiği savaşı fırsat bilerek Azof üzerine yürüdü. Ve H. 1108 yılında şehri ele geçirdi.
Bu arada sadaret makamını Köprülü Hüseyin Paşa teslim alarak Avusturya üzerine yürüdü. Avusturya orduları Köprülü'nün karşısından geri çekilmeye başladılar. Mustafa Paşa onları Sava nehrinin gerisine kadar püskürttü. Aynı zamanda Osmanlı donanması da Venedikliler'e karşı zafer kazanarak Ege Denizi'nde devletten koparılmış bazı adaları geri aldı. Ondan sonra Fransa'nın gayretleriyle H. 1110 yılında Osmanlı devletiyle Avusturya, Venedik, Rusya ve Polonya arasında bir antlaşma imzaladı.
Bu antlaşma tarihte Karlofça adıyla bilinmektedir. Bu antlaşmayla Osmanlı devleti Azof'u Ukrayna'yı ve Podolyo bölgesini Rusya'ya, bazı kentleri Polonya'ya, Dalmaçya sahillerini ve bazı adaları Venedik'e Macaristan'la, Transilvanya'yı da Avusturya'ya bırakmış oldu. Aynı zamanda da Avusturya ile yirmi beş yıllık bir bırakışma imzalandı. Ve bu antlaşmadan sonra Osmanlı Devle-ti'nin karşısında durmaya başladılar. Osmanhlar'ın ilerlememeleri ve kalkmmamalan için aralarında birleştiler. Aynı zamanda İs-lam'ın Avrupa'da yayılacağından korktukları için Osmanlı topraklarını aralarında paylaşmak üzere çalışmaya başladılar.
H. 1114 yılında sadrazam Köprülü Hüseyin Paşa görevinden ayrıldı. Yeniçeriler bu seferde onun yerine geçen sadrazama karşı baş kaldırıp onu değiştirdiler. Ne var ki yeni sadrazama karşı da ayaklandılar. Ve halifeden onu azletmesini istediyseler de halife II. Mustafa yeniçerilerin bu isteğini reddetti. Bunun üzerine H. 1115 yılında halifeyi tahttan indirerek yerine biraderi III. Sultan Ah-med'i hilafet makamına oturttular.[30]
13- Iıı. Sultan Ahmed
III. Sultan Ahmed H. 1083 yılında doğdu. Ve 1115'te hilafet makamım devraldı. Bu sırada otuz iki yaşındaydı. Önceleri yeniçerilerle geçinmeye çalıştı. Onlara ihsanlarda bulundu. Ve (istememekle beraber baskıya dayanamayarak) Şeyhülislam Feyzullah Efendi'nin idamı konusunda yeniçerilerden gelen isteği onayladı. Ancak onlara karşı güçlenince ağalardan onun intikamını aldı. Yeniçerilerin seçmiş bulunduğu sadrazam nişancı Ahmed Paşa'yı sadaret makamına getirdi. Fakat çok geçmeden onu da azletti. Daha sonra sadrazamlık makamına birçok kimseler geldi. Dolayısıyla halk bu olayların dedikodusuyla hep meşgul oldu.
Düşmanlara gelince onlar da bu karışıklıkları bu bozuk düzeni fırsat bilerek çeşitli planlar yapıyorlardı. Bunların başında da İsveç'e karşı zafer kazanmış ve devleti güçlenmiş bulunan Rus çarı büyük Petro geliyordu. Sadrazam Köprülü Numan Paşa, İsveç'e karşı Rusya'ya destek vermek taraftan değildi. Sonra onun yerine geçen yeni sadrazam Baltacı Mehmed Paşa, Rusya'ya karşı savaş ilan etti. Ve orduların başına geçerek üzerlerine yürüdü. Nitekim Çar Petro'yu ve sevgilisi I. Katherna'yı kuşatmayı başardı. Ne var ki Katherina'nm ayarttığı sadrazam, kuşatmayı kaldırdı. Böylece Çar, sevgilisi ve ordusu yok olmaktan kurtuldular. Sonra iki taraf arasında bir antlaşma düzenlendi.
Bu antlaşmaya göre Çar, Kafkasya'nın iç işlerine karışmayacak ve Azof limanından vazgeçecekti. Fakat Kırım hanının çabaları sonucunda sadrazam görevinden atıldı. îsveç kralına destek verildi. Görevinden atılan sadrazam, Ege denizindeki Limnos adasına sürüldü. Yerine ise Yusuf Paşa sadrazamlığa getirildi.
Yusuf Paşa Rusya ile yeni bir antlaşma düzenledi. Bu antlaşma Rusya ile Osmanlı devletinin karşılıklı olarak yirmi beş yıl süre ile biribirlerine saldırmamalarını öngörüyordu. Buna rağmen Çarın tek taraflı olarak şartları çiğnemesi üzerine neredeyse taraflar arasında savaş çıkmak üzereydi. Sonra devletler ara buluculuk ettiler. Bunun üzerine H. 1125 yılında Edirne'de yeni bir antlaşma yapıldı. Buna göre Rusya Karadeniz sahillerine işgal etmiş bulunduğu yerlerden vazgeçiyordu. Fakat buna mukabil o tarihe kadar Kırım hanlıklarına ödemekte olduğu vergi yükümlülüğünü de iptal ediyordu.
Batı yönüne gelince bu taraflarda Osmanlılar Venedikliler'e karşı üstünlük kazandılar. Ve Girit'te ellerinde kalmış bulunan kısımlarla diğer adaları koparıp aldılar. Bunun üzerine Venedikliler tam bu sırada Fransa ile giriştiği savaştan kurtulmuş ve rahatlamış bulunan Avusturya'dan imdat istedi.
Avusturya imparatoru da Osmanlılar'aVenedikliler'den aldıkları yerleri tekrar geri vermeleri konusunda uyarıda bulundu. Fakat Osmanlı devleti bunu reddetti. Bunun üzerine her iki taraf arasında savaş patlak verdi. Savaş Avusturya'nın üstün gelmesi ile sonuçlandı. Sadrazam Ali Paşa bu sırada öldürüldü. Ve Belgrad düştü. Tarih 1129. Sonra Avusturya yeni bir takviye gücün başında gelen yenisadrazam Halil Paşa'ya karşı yine zafer kazandı. Ardından H. 1130'da barış yapıldı. Ve taraflar arasında Pasarofça antlaşması düzenlendi.
Bu antlaşmaya göre Avusturya Belgrad'ı Sırp topraklarını, Eflak'ın bir kısmını aldı. Ancak Dalmaçya sahilleri Venedikliler'in elinde kalıyor, Mora ise Osmanlılar'a geri veriliyordu.
Ruslar Osmanhlar'ın güç kaybettiklerini ve zayıf düşdüklerini görünce onlardan Rus tüccarlarının ve Kudüs'e gitmek isteyen hı-ristiyan Rus hacılarının Osmanlı topraklarından herhangi bir vergi ödemeden geçmelerine izin verilmesini istedi. Osmanlılar'da buna izin verdiler.
Bu sıralarda İran Safevi devleti zayıf düşmüş, gücünü kaybetmişti. Safevi Şahı Hüseyin, Afganistan Enıiri Muhammed lehinde tahtından feragat etti. Bunun üzerine Sadrazam İbrahim Paşa atağa geçerek gidip Ermeniye topraklarını ve Gürcistan sahillerini ele geçirdi. Rus çarı büyük Petro'da alelacele davranarak Dağıstan'ı ve Hazar denizinin batı kıyılarım işgal etti. Bu sebeple Osmanlı ordularıyla Rus orduları yüz yüze gelmiş oldular. Bunun üzerine sıcak temasa girmekte kendini aciz gören Rusya'nın isteği üzerine eğer Fransa taraflar arasında arabuluculuk yapmasaydı neredeyse iki ordu arasında, savaş patlak vermek üzereydi. Onun için Rusya ve Osmanlılar biribirlerine karşı herhangi bir harekette bulunmadan girmiş oldukları bölgelerde kaldılar.
Bir anda İran Safevileri silkinerek Osmanlılar'a karşı savaşa girdiler. Fakat hezimete uğradılar. Ve Tebriz, Hemedan kentleri ile bazı kaleleri kaybettiler.
Sonra H. 1140 yılında Osmanlı devleti ile İran Safevi devleti arasında barış akdedildi. Ondan sonra da Şah Eşref öldü. Geride Şah Tahmasp kaldı. Şah Tahmasp, Osm anlılar'd an, vaktiyle almış oldukları İran topraklarından çekilmelerini istedi. Osmanlılar bu isteği kabul etmeyince Tahmasp onlara karşı savaş ilan etti. Ancak halifede savaşacak bir ciddi niyet ve azim yoktu. Yeniçeriler de ayaklandılar. Ve sadrazamla Kaptan-ı Derya'yi öldürdüler. Sonra eziyet ve isyanları da her tarafa yayıldı. Ardından halifeyi tahttan indirerek yerine kardeşi II. Mustafa'nın oğlu I. Mahmud'u H. 1143'te tahta oturttular. III. Sultan Ahmed ise H. 1149'de ölünceye kadar gözetim altında yaşadı.
Matbaa III. Sultan Ahmed zamanında Osmanlı devletine girdi. Ve Şeyhülislam'dan alman onaydan sonra İstanbul'da bir matbaa kuruldu.[31]
14- I. Mahmud
I. Mahmud H. 1108'de dünyaya geldi. Otuzbeş yaşındayken yönetimi devraldı. Bu sırada esas yönetim halife III. Ahmed'i tahttan indirip yaptığım yapan isyancıbaşı Patrona Halil'in elinde idi. Sonra yeniçeriler gazaba gelerek Patrona'yı öldürdüler. Böylece ortalık yatıştı.
Sonra devlet Safeviler'le tekrar mücadeleye yöneldi. H. 1144'te barış isteyen Tahmasp'ı mağlub etti. Osmanlılar Tebriz, Hemedan ve Loristan'dan vazgeçtiler. Ne var ki Şahın Horasan valisi Nadir Han, bu antlaşmayı kabul etmedi. Ve Isfahan üzerine yürüyerek Şah Tahmasp'ı tahttan indirip yerine henüz küçük bir çocuk olan oğlu Abbas'ı oturttu. Çocuk hükümdarın vesayetini de üzerine aldı. Ardından Osmanlılar'a karşı savaşmak üzere hareket etti. Ve Osmanlılar'ı yenerek Bağdad'ı kuşatma altına aldı. Bunun üzerine Osmanlı devleti, barış talebinde bulundu. Ve H. 1149 yılında Tiflis kentinde ittifak sağladı. Burada Nadir Han kendini Fars kralı olarak ilan etti. Osmanlılar da vaktiyle İran'dan almış bulundukları topraklan geri vereceklerine dair iki taraf anlaştılar.
Devletler, Polonya üzerinde ihtilafa düştüler. Rusya ve Avusturya Polonya'ya karşı savaş ilan ettiler. Ve Rusya burayı işgal etti. Fransa ise Avusturya ve müttefiki olan Rusya'ya karşı beslediği düşmanlıktan ötürü Polonya'yı kurtarmak amacıyla Osmanlı devletiyle işbirliği yapmak istiyordu. Ancak Avusturya, Viyana antlaşmasıyla Fransa'yı memnun ederek diğer yandan da Osmanlı devletine karşı birlikte savaşmak için Fransa ile anlaştı. Rusya da bu fırsattan yararlanmak isteyerek çok basit bir bahane ile Osmanlı devletine karşı bir cephe açtı. Ve Azof u işgal etti. Bunun üzerine Osmanlı devleti aceleden Nadir Han'la ittifaka vararak Rusya'ya karşı direnmek için hareket etti. Ve kısa bir süre içinde Ruslar'in Boğdan topraklarına ilerlemesini durdurdu. Ruslar Boğdan'm başkenti Yasi'yi işgal etmiş bulunuyorlardı.
Keza, Osmanlılar Avusturya kuvvetlerinin Bosna'da, Sırbistan'da ve Eflak'ta ilerlemelerini durdurdular. Hem Sırplar'a, hem de savaş meydanından çekilen Avusturya ordularına karşı üstünlük elde ettiler. Dolayısıyla Avusturya Fransa aracılığıyla barış talebinde bulundu. Bunun üzerine H. 1152 yılında Belgrat'ta akdedilen antlaşma ile barış yapıldı.
Bu barışa göre Avusturya Belgrat'tan, Sırp topraklarından ve Eflak'tan almış bulunduğu yerlerden vazgeçti. Rusya ile Karadeniz'de savaş gemileri inşa etmeyeceğine ve Azof limanında yaptığı kaleleri yıkacağına dair taahhüt verdi.
Osmanlı devleti H. 1153'te Fransa'nın gayretiyle Rusya'ya karşı İsveç'le ittifaka vardı.
H. 1153 yılında, Maria Tereza'nın yönetimini üstlendiği Avusturya ile Fransa arasında savaşlar cereyan etti. Fransa bu sırada Avusturya'ya karşı giriştiği savaşlarda Osmanlı devletiyle işbirliği yapmak istedi. Fakat Osmanlılar Fransa'nın bu teklifini reddettiler. Ve sonunda Avusturya, Fransa'ya karşı üstünlük elde etti.
Osmanlı devleti Eflak ve Boğdan'ın yönetimine İstanbul'lu bazı Rumlar'i getirmişlerdi. Bunlar yerli halka çok kötü muamelelerde bulunuyorlardı. Bu yüzden halk Rusya'ya karşı eğilim göstermeye başladı.
I. Sultan Mahmud H. 1168 yılında öldü. Yerine ise biraderi III. Osman geçti.[32]
15- Iıı. Osman
III. Osman H. 1110 yılında doğdu. Devlet yönetimini üstlendiği sırada yaşı elli sekizin üzerindeydi. Sadrazam Ali Paşa kötü yönetim yüzünden öldürüldü. Yerine Mehmet Ragıp Paşa getirildi. Bu yeni sadrazam III. Osman için büyük bir dayanak oldu. Toplumu ve ülkeyi ıslah etmeye ehil bir şahsiyetti. Halifenin kendisi de sık sık tebdili kıyafet yaparak (kılık kıyafet değiştirerek) halkın arasında dolaşıyor ve toplumun durumunu gözlemeye ve aksaklıkları gidermeye gayret gösteriyordu. III. Osman H. 1171 yılında öldü.[33]
[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/41.
[2] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/41-45.
[3] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/45-48.
[4] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/48-49.
[5] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/49-50.
[6] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/50-51.
[7] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/51-52.
[8] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/52-53.
[9] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/53-54.
[10] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/54-55.
[11] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/55-60.
[12] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/61-63.
[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/63-65.
[14] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/66-67.
[15] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/67-69.
[16] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/69.
[17] Yazarın çok özet olarak bahsettiği bu padişah, GENÇ OSMAN diye bilinen Osmanlı Halifesidir. Miladi 3 Kasım 1604 yılında doğdu. Annesinin adı Ma-hifiruz Sultandır. Hikayesi bir hayli uzun olan bir yeniçeri ihtilali sonunda tahttan indirilerek 20 Mayıs 1622 Cuma günü akşamı Yedikule zindanına götürüldü. Deli Mustafa'nın annesi tarafından aynı gün sadrazam tayin edilen Valide Sul-tan'm damadı Kara Davut Paşa'nm emriyîe bu zindanda tüyler ürpertici şekilde öldürüldü. Bu sırada henüz 18 yaşındaydı, aslında canavar ruhluydu. Bununla beraber çok yakışıklı yürekli ve zekiydi. Tecrübesizliğinin, aldığı erken ve yersiz kararların kurbanı olduğu kaydedilmektedir. (MÜTERCİM)
[18] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/69-70.
[19] Dördüncü Murat'ın kişiliği hakkında Tarihçi Reşat Ekrem Koçu aynen şunları kaydetmektedir:
"Dördüncü Sultan Murad, Osmanlı Padişahlarının Cesar Borgia'sıdır. Mac-hiave! Nazariyesine göre büyük hükümdardır."
"Tahta çıktığı o küçük yaşından başlayarak hususi hayatı sefıhane ve hatta rezilane geçti. Fakat uykusunu kitaba feda etti. islami ilimlerde seçkin ulema ile sohbet edebilecek ve kadıları imtihana çekecek selahiyete sahib oidu."
Bu Kudretli, enerjik ve Kanlı genç hükümdar hususi hayatında bir cinsi sapık idi."
"Meyhaneleri yıktırttı ve tütünde olduğu gibi tebdil gezerek sarhoş takibine çıktı. Rastladığını öldürttü. Garip olanı, kendisinin ayık zamanı olmayışıdır."
"îstanbulda Şeyhülislam Efendi'yi boğdurttu. İznik'te ve Şam'da kadıları kale kapılarına astırttı."
"Sultan Murad'ın nerede olduğunu bilmek kolaydı. Ardında kanlı bir iz bırakıyordu."
Osmanlı Padişahları, R. E. Koçu (Naklen: Mütercim)
[20] Bu antlaşmanın adı, Kasr-ı Şirin muahedesidir. Miladi 1639 yılı mayısında imzalanmıştır. (Mütercim)
[21] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/71-73.
[22] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/73-74.
[23] Bu dönemde Osmanlı Devlet idaresine Kösem SuStan hakimdi.
Mahpayker Kösem Sultan {M. 1589-1651) I. Sultan Ahmet'in baş hasekisi (öncelikli karısı) IV. Murat'ın ve Deli İbrahim'in annesi ve IV. Mehmet'in büyük annesidir. Hangi millete mensup oiduğu. Osmanlı Sarayına nasıl girdiği ilk adinin ne dilinin ne olduğu hakkında net bilgiler yoktur.
Oğlu IV Sultan Murat'ın cinsi sapık olarak yetişmesinde, diğer oğlu Deli İbrahim'in tahttan indirilip şimşiıiiğe kapatılmasında rolü olduğu söylenir.
Biri sünnet düğünü esnasında, diğeri ise iftar yemeğine zehir kattırmak suretiyle torunu çocuk hükümdar IV. Mehmet'e karşı iki kez suikast hazırlattı. Ancak gelini (Ukraynalı) Turhan Sultan'in Önceden ihbar almasıyla ikisi de önlenebildi. Biriken kinlerin sonucu olarak 3 Ağustos 1651 gecesi Turhan Sultan ve taraftarlarının hazırladiğî bir baskınla harem dairesinde saray hizmetlilerine boğduruldu. (Mütercim)
[24] MORAFYA: Günümüz Çekoslovakyası'nda Bohemya ile Slovakya arasında kalan bir bölgedir.
[25] SİLEZYA: Polonya'da bir bölgenin adıdır. Polonya burayı, ikinci cihan savaşından sonra Almanya'dan aldı. Burada zengin kömür yatakları bulunmaktadır
[26] Bundukî: O devirde, Kırım ve Kafkasya'da kullanılan bir çeşit yay-ok (Mütercim)
[27] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/74-79.
[28] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/79-80.
[29] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/80-81.
[30] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/81-82.
[31] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/82-84.
[32] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/85-86.
[33] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/86.
İslami Okul Okulların En Önemlisi