Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

119- İTTİHATÇILAR DÖNEMİ - Index Web - 0120 0120

119- İTTİHATÇILAR DÖNEMİ2

1- Mehmet Reşat (V. Mehmet)2

Trablusgarp-İtalyan Savaşları2

Balkan Savaşı3

Osmanlı Devleti Ve Birinci Cihan Savaşı3

Osmanlı Devletinin, I. Dünya Savaşı Sırasında Çarpıştığı Cepheler5

1-Doğu Cephesi5

2- Süveyş Kanalı Cephesi5

3- Aden Cephesi5

4- Boğazlar Cephesi6

İngiliz Hücumu. 6

2- Vı. Mehmet (Mehmet Vahidüddin)9

3-Iı. Abdülmecit11


119- İTTİHATÇILAR DÖNEMİ

 

Sultan Abdülhamid tahttan indirildikten sonra hilafet maka­mına ait yönetim adına her şey ittihatçıların eline geçti. Halife ise yalnızca bir şekilden ibaretti. Fakat bu durum fazla sürmedi ve bu dönemde sadece bu üç halife hilafet makamına oturabildiler. Son­ra devlet, Almanya ile birlikte Birinci Cihan Savaşı'na girdi ve ye­nilerek parçalandı. Emir ve yasakların, ellerinde olduğu İttihatçı­ların ileri gelenleri ise ülkeyi terkettiler. Sonra Mustafa Kemal iş­başına gelerek, daha önce hazırlanmış bir planın gereği olarak hi­lafeti kaldırdı. Böylece dörtyüzyıl devam eden Osmanlı hilafeti ya da -bu hanedanda devam eden- İslam hilafet müessesesini orta­dan kaldırdı. Bu kurumun yok edilmesiyle artık müslümanlar dünyada hilâfetsiz kaldılar. Ülkeleri bölüşüldü. Şovenist kavgalar ortaya çıktı. Birbirleriyle çekiştiler ve -bütün dünyada- müslü­manlar perişan oldu. İşte Allah Teâlâ dilerse kitapta bundan böyle bu konuyu göreceğiz.

İttihatçıların iktidar döneminde işbaşına getirilen halifeler şunlardır.[1]

 

1- Mehmet Reşat (V. Mehmet)

 

Beşinci Mehmet Reşat 1260'ta doğdu ve 1327 yılında biraderi II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi üzerine hilafet makamını devraldı. Bu sırada altmış sekiz yaşında idi.

1330 yılında mebusan (parlamento) seçimi yapıldı. İttihatçılar ezici bir çoğunlukla iktidara geldiler ve ırkçılık propagandaları ya­yılmaya başladı. Gazeteler, dergiler ve kitaplar artık bu konuya önem vermeye başladılar. Bu yüzden İttihatçıların kullandığı "müsavat" (yani eşitlik) sloganı boşa gitti. Çünkü bu sloganla Türkler, toplumu oluşturan diğer unsarlarla hiç de eşit olmadılar. Bu suretle çeşitli unsurlar arasında birbirlerini aşağılayıcı kavgalar ve saldırılar cereyan etmeye başladı. Bu konuda halka verilen Öz­gürlük sadece sorunlara kaynaklık etti. Merkezi yönetimin lehinde ve aleyhinde siyasi kamplar oluştu. İttihatçılar, merkeziyetçiliği savunuyorlardı. İtilaf ve hürriyet partisi ise merkeziyetçiliğin aley­hinde çağrıda bulunarak İttihatçılara karşı muhalefet yapıyorlardı. Bu parti genelde dış kökenli akımlara bilinçsiz bir şekilde kapılmış gidiyordu. Bu gidişat ise, gerek Osmanlı vatandaşı olan hıristiyan ve Yahudiler, gerekse bu unsurlardan yabancılar eliyle körükleni­yordu. Buna paralel olarak ihtilaf ve kavgaların sebep ve şekli ne olursa olsun, Avrupa devletlerinin istihbarat örgütleri tarafından kızıştırılıyordu.[2]

 

Trablusgarp-İtalyan Savaşları

 

İtalya, özellikle Fransa'nın 1299'da Tunus'u işgal etmesinden sonra Trablusgarp'a göz dikmişti. Bu niyetle İspanya, Fransa, İn­giltere ve Avusturya gibi Avrupa ülkeleriyle anlaşmalar yapmaya başladı. Ondan sonra da ortamı hazır hale getirmek için, Libya'da toprak satınalmaya ve tarım alanında projeler gerçekleştirmeye, buraya Katolik misyoner heyetleri göndermeye başiadı. Trablus­garp ve Bingazi'de İtalyan okulları açtı, Libya ile Avrupa arasında yolcu taşıyan bir denizcilik seyahat şirketi kurdu. Sünger avcıları kılığına soktuğu subaylar aracılığıyla Libya sahillerini taradı.

H. 1238'de İtalya, Osmanlı Devleti'ne bir nota vererek, Libya halkını, gelişen medeniyetin imkanlarından yararlandırmaya en­gel olduğu gerekçesiyle Osmanlı hükümetini suçladı. Aynı zaman­da siyasi pazarlıklarla zaman kaybetmek istemediğini ve Kuzey Af­rika'nın bir kısmını işgal etmek niyetinde olduğunu bildirdi.

Bab-ı Ali, İtalya'nın bu tavrım Avrupa ülkeleri nezdinde pro­testo etti. Halbuki Avrupalılar'in bu meseleden daha önce de ha­berleri vardı. Öte yandan Osmanlı hükümeti İtalya'nın uyarısını reddetti. Ne var ki İtalya Libya'ya gelebilecek askeri imdat güçleri­nin buraya ulaşmasını önlemek için Trablus ve Barka sahillerini kuşatmış tarafsızlık gösterisinde bulunan İngiltere de Mısır-Libya sınırlarını karadan kontrol altına almıştı. Sonra İtalyan savaş ge­mileri Libya sahillerini top ateşine tutarak bölgeye asker çıkardı. İtalyanlar Trablus'u, Bingazi'yi ve Homs'u işgal ettiler. Bu tarihlere kadar Trablusgarp vilayeti olarak bilinen bu topraklar artık Libya adıyla anılmaya başladı. Roma, burayı İtalya topraklarına ilhak et­tiğini açıkladı. Fakat işgalcilere karşı halkın direnişi şiddetlendi. Bu yüzden emperyalist güçler sahillere sığındılar. Bir türlü iç böl­gelere sızamıyorlardı. Osmanlı kuvvetleri de Aziz el-Mısrî komu­tasında ilerlemeye başladı. Libyalı gönüllüler ise Enver Paşa, kar­deşi Nuri ve amcası Halil'in komutasında çarpışıyorlardı. Genelde Libya halkı ve ileri gelen ailelerden Sunusîler İtalyan kuvvetlerine karşı mücadelelerini sürdürüyorlardı. Bütün bu güçler Trablus'a ulaşarak İtalyanlar'a karşı Bingazi'de zafer kazandılar.

Bunun üzerine İtalya, bu kez de İstanbul'u işgal edeceği tehdi­dinde bulundu. İki savaş gemisi göndererek bazı adaları işgal etti, aynı zamanda Beyrut Limanı'nı topa tuttu. Bunun üzerine Os­manlı Devleti İtalya ile bir antlaşma yapmak zorunda kaldı ve Lib­ya'dan da çekilerek mücahitleri savaş meydanında yalnız başları­na bıraktı. Enver Paşa da çekilmek zorunda kaldı. Hatta buna mecbur edildi. Bunun üzerine mücahit kuvvetlerin başına Aziz el-Mısri geçti.

H. 1329'da barış antlaşması akdedildi. Fakat Osmanlı Devleti İtalya'nın işgalini tanımadı, meşruluğunu kabul etmedi. Sadece memurlarını ve askerlerini Libya'dan çekeceğine ilişkin garanti verdi. Ardından da Libya'ya özerklik verildiğine dair irade-i seniy-ye çıktı. İtalya da, halka dini özgürlük tanınacağını, genel bir af çı­karılacağını ve burada bir Osmanlı temsilcisinin bulunmasını ka­bul edeceğini taahhüt etti. Buna rağmen İtalya, bu antlaşmasının maddelerini uygulamadı.

Çok geçmeden Osmanlı Devleti Almanya'nın yanında Birinci Cihan Savaşı'na girdi... İtalya ise İtilaf cephesini oluşturan İngilte­re, Fransa ve Rusya'nın saflarında yerini aldı. Bu yüzden Osmanlı Devleti ile İtalya tekrar yüzyüze geldiler. Osmanlı Devleti, bunun üzerine Libya'daki mücahitlere yine yiyecek göndermeye ve yar­dımlarda bulunmaya devam etti. Birinci Cihan Savaşı sona erip Osmanlı Devleti paramparça oluncaya kadar da bu durum böyle sürdü. Devletten kopan her parça ise yalnızca kendi özel çıkarları­na önem veriyordu.

Libya'da devletin ya da İttihat ve Terakki topluluğunun uğra­dığı bu yenilgi içerideki karşıtlarının daha da güçlenmesini sonuç­landırdı. 1330 yılında devlet yönetiminden el çekmeleri konusun­da ittihatçılara ordudan tehdit geldi. Bu kez de îtilaf ve Hürriyet veya Hür İttihat adı altında karşıtları tarafından siyasi bir örgüt meydana getirildi. Bu suretle ittihatçılar yönetimden çekildiler ve Mehmet Kamil Paşa kabinesini kurdu.[3]

 

Balkan Savaşı

 

Bosna ve Hersek, ismen de olsa henüz Osmanlı Devleti'ne bağlı oldukları halde H. 1327'de İstanbul'da toplanan Meclis-i Me-busan'a katılmaları için temsilcilerine yapılan çağrıyı reddettiler ve Sırbistan'ın yanında yerlerini aldılar. Bu tutum ise Avusturya'yı, buralara sahiplenmek için tahrik etti. Halbuki Avusturya, Sırbis­tan'la din ve inanç bakımından ihtilaf içindeydi. Çünkü Avustur­ya Katolik, Sırbistan ise Ortodoks mezhebine mensuptur. Avus­turya atak davranarak, İstanbul ve Çanakkale boğazlarının her zaman Rus gemilerine açık tutulmasına karşılık Bosna ve Hersek'i topraklarına katmak konusunda Rusya ile gizlice anlaştı. Bununla birlikte Bosna ve Hersek topraklarını hemen işgal etmekte de ge­cikmedi. Rusya ise bu oldu bitti karşısında hiçbir şey yapamadı. Avrupa devletleri de Avusturya'nın bu hareketini onaylamadılar. Ancak Almanya'nın baskısı altında Rusya, Avusturya'nın Bosna ve Hersek'i ilhak etmesini kabullenmek zorunda kaldı. Avusturya ile Sırbistan arasındaki düşmanlık da gittikçe arttı.

İtalya'ya gelince o da Avusturya'nın bu hareketinden olumsuz etkilendi. Çünkü onun da Bosna ve Hersek üzerinde emelleri var­dı. Bu nedenle Rusya ile o da çabucak ve gizlice anlaştı. Bu anlaş­ma: Avusturya eğer Balkanlar'da ileriye doğru ikinci bir adım at­maya kalkışacak olursa karşısında birlikte durmayı içeriyordu.

H. 1330'da Karadağ, Osmanlı Devîeti'ne karşı savaş ilan etti. Bunun üzerine Balkan Birliği üyeleri olan Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan'da Karadağ'ın yanında yerlerini aldılar ve Osmanlı Devleti'ne karşı üstünlük elde ettiler. Bu savaşta ilk defa uçak kul­landılar ve Edirne'yi bombaladılar. Böylece Osmanlı Devleti Avru-pa'daki topraklarının büyük kısmını kaybetmiş oldu. Savaş durak­ladıktan sonra Albanya (Arnavutluk) mn bağımsızlığı üzerinde an­laşmaya varıldı. Osmanlı Devleti'ne ait geriye kalan topraklarda Balkan Birliği üyeleri arasında bölüşüldü. Bu savaş ise Balkan Sa­vaşı adıyla tarihe geçti.

Osmanlı Devleti'nin Birinci Balkan Savaşı'ndan yenilgiyle çık­ması üzerine yönetimdeki Hürriyetçiler, halkçılık sıfatlarım artık kaybettiler. Bunun üzerine ittihatçı subaylardan bir grup Enver Pa­şa liderliğinde bir devrim gerçekleştirip Mehmet Kamil Paşa kabi­nesini istifaya mecbur ettiler. Onun yerine Mahmut Şevket Paşa başkanlğmda bir hükümet oluşturuldu. Mahmut Şevket Paşa itti­hat ve Terakki partisinin üyelerinden değildi. Bu nedenle iktidarı teslim aldığı tarihte altı ay sonra suikaste uğrayarak öldürüldüğü güne kadar ittihatçılar, yönetimi ele geçiremediler. İttihat ve Te­rakki Topluluğu içinde, görüşleri farklı olmakla beraber, Talat Pa­şa, Enver Paşa ve Cemal Paşa sivrilmişlerdi. Aralarındaki görüş ay­rılıklarına rağmen yönetime hakim olan ve yürüten bunlardı. Talat Paşa Osmanlı klasik düşüncesine ve merkeze bağımlı idare şekline taraftarken Enver Paşa daha çok İslamî bir tandansa sahipti. Ce­mal Paşa [4] ise Irkçı-Turancı düşüncenin destekçilerindendi.

Balkan Birliği üyeleri çok geçmeden ele geçirmiş oldukları mi­ras üzerinde anlaşmazlığa düştüler ve Bulgaristan'ın Makedonya üzerinde egemenlik tesis etmesi konusunda kavgaya tutuştular. Bulgaristan bu konuda ısrar ediyordu. Ancak Romanya, Sırbistan ve Yunanistan'ın her biri ona karşı direniyordu. Bu yüzden H. 1332'de savaş patlak verdi. Osmanlı Devleti bu savaşta Bulgaristan'a karşı tavır koydu ve Birinci Balkan Savaşı sırasında kaybettiği top­rakların bir kısmını geri almayı başardı. H. 1332'de düzenlenen Londra konferansının bir sonucu olarak Osmanlı Devleti Edirne'yi geri aldı. Bu savaş ise tarihi İkinci Balkan Savaşı olarak geçti.[5]

 

Osmanlı Devleti Ve Birinci Cihan Savaşı

 

Enver Paşa, Talat Paşa'nın karşı çıkmasına rağmen, Osmanlı Devleti'ni Almanya'nın yanında savaşa itmeye başardı. Fakat çok geçmeden Talat Paşa'da savaşa girmeyi onayladı. Görüşüne bağlı kalan Cavit istifa etti. Cemal Paşa ise önce tarafsızlığı önerdi, son­ra da Enver Paşa'nın yanında yerini aldı.

Sultan Mehmet Reşat'a gelince, savaşa karşıydı. Onu Yusuf İz­zettin Efendi' [6] ve nazırların (Bakanların) çoğu da destekliyordu. Muhtemelen, iki Osmanlı zırhlı gemisinin İngilizler tarafından ele geçirilmesi ve iki Alman savaş gemisinin de Çanakkale Boğazı'na girip teslim olmaları, Enver Paşa'nın, görüşünün ağır basmasına sebep oldu. İtüafçıların bütün ısrarlarına ve Cemal Paşa'nın Bab-ı Ali'yi temsilen manevraları izlemek ve iki devlet ilişkilerini güçlen­dirmek amacıyla Fransa'yı ziyareti sırasında bu devletin yaptığı tavsiyelere rağmen Osmanlı hükümeti bu iki gemiyi geri vermeyi red etti. Fransa'nın bir teklifi de; Osmanlı Devleti'nin Suriye'ye Özerklik tanıması ve Fransa'nın bu bölge üzerinde söz sahibi oldu­ğunu kabul etmesiydi. Bütün bu sebeplerle birlikte devletin Rus tehlikesini sezmesi ve onun tatar ve çerkez topraklarıyla Kafkas­ya'nın geriye kalan kısımlarına ve Orta Asya'ya kadar geniş İslam topraklarına egemen olması; keza gerek Afrika'da, gerek Asya'da İngiliz, Fransız ve İtalyanlar'm geniş İslam topraklarım ele geçir­meleri, Osmanlı Devleti'nin, Almanya'nın yanında savaşa girme­sine neden oldu.

Bu dönemde Almanya'nın, henüz ne Osmanlı topraklarında ne de genel olarak İslam topraklarında gözü vardı. İtilafçılar Os­manlı Devleti'nin, tarafsız kalmasını sağlamak için ona kredi vere­ceklerine, iç sorunlarının temel kaynağı haline gelmiş olan kapitü­lasyonları iptal edeceklerine ve her iki Alman savaş gemisine, tek­rar Almanya'ya dönmeleri için izin vereceklerine dair vaadlerde bulunarak çok uğraştılar. Fakat İttihat ve Terakki hükümeti bütün bu teklifleri reddederek kapitülasyonları da kendi yönünden tek taraflı olarak iptal ettiğini açıkladı ve itilaf devletlerine bir nota ve­rerek şu isteklerde bulundu:

1- Yabancılara tanınan imtiyazların kaldırılmış bulunduğu, dolayısıyla bu imtiyazlardan vazgeçilmesi.

2- İngiltere'nin Mısır'dan çıkması.

3- Ege'de işgal edilmiş bulunan adaların tekrar Osmanlı Devle-ti'ne iade edilmesi.

4- Rusya'nın, Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasına en­gel olunması.

İtilaf devletleri bu notaya kayıtsız kalarak cevap vermemeye çalıştılar. Bu sebeple ilişkiler kesildi.

Almanya, girmiş olduğu Fransa topraklarında bir miktar iler­lemiş, başkent Paris'ten geçen Sen nehrinin kollarından Marne ır­mağı kıyısında durmuştu. Almanlar doğuda Rusya üzerinde de bir cephenin açılmasını, bu suretle üzerlerindeki baskının hafifleme­sini istiyorlardı. Bu amaçla o gün için Osmanlı Devleti'ni zorlayarak, yanlarında savaşa katılmasını sağlamayı düşünüyorlardı. An­cak bu suretle batıya doğru hareket imkanını bulup yeni bir saldı­rıya geçebilir ve Marne ırmağı yakınlarında odaklaşmış bulunan birleşik güçleri kırabilirlerdi. İşte sırf Almanya'nın yanında savaşa girmeyi kabul etmeleri için Almanlar, ittihatçılara beş milyon Os­manlı altın lirası kredi teklifinde bulundular.

Harbiye nazın Enver Paşa, Osmanlı donanmasına, Karade­niz'e hareket etmesini ve Karadeniz kıyılarındaki Rus limanlarını topa tutmasını emretti. Bahriye nazırı Cemal Paşa ise bunu uygun görmüyordu. Bu yüzden neredeyse anlaşmazlığa düşeceklerdi. Fakat Cemal Paşa görüşünden vaz geçerek Enver Paşa'nm emrine uydu. Özellikle Almanya'nın vadettiği krediler onun için en önemli teşvik unsuru olmuştu.

Nitekim Osmanlı savaş gemileri Odesa limanım topa tutarak bir Rus gemisini hatırdılar. Bir Alman zırhlısı da Sivastapol limanı­nı vurdu. Geriye çekilişi sırasında ise bir Rus nakliye gemisini ba­tırdı. Bunun üzerine iki taraf arasında deniz çarpışmaları cereyan etmeye başladı. Halife ve sadrazamın, bu olaydan henüz haberle­ri yokken Osmanlı Devleti işte bu şekilde Almanya'nın yanında sa­vaşa girmiş oldu. Ancak halife, olayı haber alıp, baskı altında bu ol­du bittiyi kabullenmek zorunda kalınca bu sefer ihtilaf devletleri­ne karşı kutsal cihad ilan etti. Fakat müslümanlar halifeye pek al­dırış etmediler. Çünkü Almanya'da İtilaf devletleri gibi hıristiyan bir ülkeydi. Aynı zamanda İttihat ve Terakki topluluğunun adam­larında bir dinî hamaset ve İslam uğrunda çalışmak gibi açık belir­tiler de yoktu. Buna ek olarak müslümanlar da zayıf ve geriydiler. Etraflarında olup biten hadiselerin iç yüzünden pek haberleri yok­tu. Bazıları ise sırf çıkarlarını düşünüyorlardı. Liderlerinden kimi­leri ise devletin tarafsızlığını koruması kanaatinde idiler. Müslü­manların menfaati bakımından böylesi belki daha iyi olurdu.

îtilaf devletlerine gelince, Osmanlı Devleti'nin, itilafçılar safın­da savaşa katılmasını, İngiltere'den başka hiç bir ülke istemiyordu. Çünkü Fransa, Suriye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek isti­yor, Rusya ise İstanbul'u ele geçirmek ve boğazlara hakim olmak niyetindeydi. Osmanlı Devleti onların safına girecek olsa ne Fran-

İttihatçılar dönemi sa'nın ne de Rusya'nın emelleri gerçekleşebilirdi. Onun için bu iki devlet de Osmanlı Devleti'nin tarafsız kalmasını uygun görüyor­lardı. Ta ki elde edecekleri zaferden sonra onun dizginini ele geçi-rinceye kadar.

Osmanlı Devleti'yle itilaf devletleri arasında bir kaç cephede savaş alevi tutuşmaya başladı. Genel manadaki teşkilatlanmadan sonra devlet yarım milyon kadar askeri silah altına almıştı. İkiyü-zellibir asker de özel eğitim görüyordu. Bunlardan, herhangi bir olağanüstü duruma karşı ikiyüzbin asker başkent İstanbul ve bo­ğazların koruması için bırakılmış ellibin asker de Trakya'ya yerleş­tirilmişti. Doğu'da ise yüzbin asker Erzurum'da, kırkbin asker de Filistin'de bulunuyordu. Yüzbin askerden fazla bir kuvvet ise deği­şik sayıdaki birlikler halinde Suriye ve Kafkasya'ya dağıtılmıştı.[7]

 

Osmanlı Devletinin,I. Dünya Savaşı Sırasında Çarpıştığı Cepheler

 

1-Doğu Cephesi

 

Osmanlılar, müttefikleri olan Almanlar üzerindeki baskıyı ha­fifletmek amacıyla, kışın dondurucu soğuklarına meydan okuya­rak Kafkasya'da Ruslar'a saldırdılar. Bunu hiç kimse tahmin etme­mişti. Bu cepheyi yüzbin kişilik bir kuvvetle bizzat Enver Paşa kendisi komuta ediyordu. Fakat Osmanlı hücumu başarısızlıkla sonuçlandı. Osmanlı birlikleri imha edildi. Geriye kalanlar ile Er­zurum'daki karargahlarına geri çekilmek zorunda kaldılar.[8]

 

2- Süveyş Kanalı Cephesi

 

Osmanlılar, İngilizler'in Hindistan yolunu kesmek ve bu su­retle onları Mısır'dan çıkarmak için Süveyş Kanah'na saldırmak istediler. Süveş kıyılarına ulaştıkları zaman Mısır halkının da onla­ra destek vereceğini tahmin ediyorlardı. Bu tahmin yüzünden de bu hamle için çok fazla hazırlanma gereğini de duymamışlardı. Bu sırada yoğun şekilde yağan yağmurlar da onların içine yaradı. Çünkü bu sayede Sina'da çölündeki kumlar aldığı rutubetten sert-leşerek hareketi kolaylaştırdı. Ne var ki ağır topların cepheye taşın­masında büyük zorluklar çekiliyordu. Bu cephenin uzak olması da savaşın başlangıcında Osmanlılar'in saldırıya hemen geçmelerine imkan vermedi. Bilakis hücum bir süre gecikti. Bu gecikmenin bi­raz fazla sürmesinin bir diğer sebebi de şuydu: Beşinci orduyu oluşturan Dımaşk'taki askerlerin çoğu Suriyeliydiler. Bu ordudan birçok kimse firar etmişti. Yetkililer bu orduyu Anadolu kuvvetle­riyle değiştirmek zorunda kaldı. Anadolu askerleri dördüncü or­duyu oluşturuyordu. Beşinci ordu Anadolu'ya nakledilirken dör­düncü ordunun da emir ve komutası Cemal Paşa'ya verildi.

Böylece dördüncü orduya mensup birlikler, Mısır cephesine hareket ettiler. Bir yandan İtilaf Devletlerine bağlı birliklerin, Suri­ye sahillerine çıkarma düzenleyebilecekleri, bir yandan da yerli halkın, özellikle (Lübnan hıristiyanlarının) olay çıkarabilecekleri endişesiyle dördüncü ordudan bazı birlikler de, güvenlik amacıy­la Suriye'de alıkondular. Çünkü gerek kendilerini Fransa vatanda­şı sayan Katolik hıristiyan (Araplar), gerekse kendilerini Rusya va­tandaşı sayan Ortodoks hıristiyan (Araplar) itilaf devletleriyle gizli ilişki içindeydiler. Katolikler daha çok Lübnan'da Ortodokslar ise Suriye'nin diğer bölgelerinde bulunuyorlardı.

1333 yılı kışının başından itibaren sekiz Osmanlı fırkası, Sina çölü boyunca Süveyş Kanalı'na doğru hareket etmeye başladı. Bu birlikler harekât esnasında iki eksen takip ediyordu. Birincisi Rafh-Kantara yolunu izliyordu. Bu en kısa yoldur, uzunluğu 225 km.'dir. İkincisi ise Mann—Süveyş yolunu izliyordu. Bu yol, kafile ve kervanların kullandığı yoldur. 30'uncu kuzey enleme yakından paraleldir. Uzunluğu ise 325 km.dir.

Osmanlı kuvvetleri, harekata başladıktan 15 gün sonra Süveyş kıyılarına ulaştılar. İngilizler tarafından Hindistan'dan getirilmiş bulunan askeri birlikler, herhangi bir Osmanlı saldırısına karşı Sü­veyş Kanalı'nı korumakla görevli idiler. Osmanlılar, İngilizler'e kar­şı ortak harekat edeceklerini vadeden Mısırlı müslüman liderlerle, daha önce tesbit edilmiş tarihten evvel hücuma geçtiler. Fakat Osmanlılar'ın cephanesi bitti ve iki hafta sonra Gazze ve Maan'daki karargahlarına dönmek zorunda kaldılar. Ancak bu sırada ise Be­devi Araplar gerek batı yönünden yani Libya tarafından, gerek do­ğu yönünden, yani Sina tarafından Mısır üzerine baskınlar düzen­lemeye başladılar. Ama bu baskınlar Birinci dünya savaşının he­saplarına dahil değildi. Çünkü bu bedevilerin görevi sadece düş­manı şaşırtmak, onun hareketini felce uğratmak ve her an ihtimal saydıkları baskınlara karşı onların sürekli teyakkuz halinde bulun­malarım sağlayarak düşman saflarında tedirginlik yaratmaktı.

İki ay sonra, yani Rabiülevvel ayının başlangıcıyla birlikte Sü­veyş Kanalı üzerine ikinci bir hücum düzenlendi. Bu operasyonla­rı Almanlar sevk ve komuta ediyordu. Ne var ki bu ikinci saldırı, başarısızlıkla sonuçlandı. Ondan sonra yaz aylarının ortasında, yani üç ay sonra üçüncü bir hücuma girişildi. Bu harekâtı da yine Almanlar idare ediyordu. Ancak bu girişimler de sonuçsuz kaldı.[9]

 

3- Aden Cephesi

 

Bu cephe, diğerlerine oranla ikinci derecede bir Önem taşıyor­du. Osmanlılar îngilizler'i buradan çıkarmak, onların Hindistan ile irtibatını kesmek ve asırlarca Yemenliler'le yapılan kavgalara rağmen Yemen halkını yanlarına çekmek amacıyla Aden'e çıkar­ma düzenliyorlardı. Nitekim Yemen toprakları, asırlarca Osmanlı askerlerine mezar olmuştu. İki taraf arasında düşmanlık, güçlü bir şekilde yerleşmişti. Fakat İngilizler'e karşı düzenlenen bu harekât sırasında Yemenliler, Osmanlılar'm yanında bir tutum izliyorlardı. Ne var ki Osmanlı güçleri, îngilizler'i Aden'den çıkarmak için gi­riştikleri bu harekatta da başarısız oldular.

Tuhame'tu-Asir bölgesinde Sabya'yı merkez edinen el-îdrisî, İngilizler'in yanında yer alarak onlara büyük yardımlarda bulundu el-İdrisî, San'a'daki Zeydi imamlarıyla anlaşmazlık içindeydi. Bel­ki de İngilizler'in ona verdikleri destek sebebiyledir ki Yemenli li­derler -daha önce de önemine dokunduğumuz- din bağı dolayı­sıyla Osmanlılar'm buraya girmelerine önayak olmalarını sonuç­landırdı.[10]

 

4- Boğazlar Cephesi

 

Çanakkale boğazı çok önemli bir geçit sayılmaktadır. Çünkü, düşmanın, başkent İstanbul'a kolayca ulaşmasına engel olan bir geçittir. Bu bakımdan Osmanlılar, gerek Asya tarafından, gerekse Avrupa yönünden bu boğazın düşman tarafından kolayca, geçiril­mesini engelleyecek tahkimatlarda bulunmuşlardır. Bunlar Asya kanadında bulunun Çanakkale meşhurdur. Buradaki kale, güney yönündeki girişin kıyısmdadır. Gelibolu ise Marmara'ya girmeden önce Avrupa yakasında yer almaktadır. Birinci Cihan Savaşı sıra­sında İtilaf Devletleri'ne bağlı birlikler Çanakkale Boğazı'na yakın mevkilerde bulunuyorlardı. Osmanlılar bu birliklerin üzerine sal­dırılar düzenlediler. Fakat bu hücumlarda başarıya ulaşamadılar.[11]

 

İngiliz Hücumu

 

İngilizler'le Haşimi sülalesine mensup Mekke Şerifi arasında bir takım ilişkiler kuruldu. Nihayet her iki taraf Osmanlılar aley­hinde anlaştılar. Hail bölgesine hakim bulunan ATur-Reşîd (Reşi-doğulları) Hanedanı ise tarafsız kaldılar. Bu sırada Süveyş Kana-h'na hamle yapmak üzere görevli bulunan dördüncü ordu komu­tanı Cemal Paşa bu görevden azledildi. Artık bu cephelerdeki as­keri birliklerin emir ve komutası yalnızca Almanlar'ın elinde kal­mış bulunuyordu. İşte bu sıradadır ki İngilizler Sina'ya hücum et­tiler. Faysal ise Mekke'den hareketle Arap askeri gücünü komuta ediyordu. Böylece Osmanlı kuvvetleri Lübnan'da Cebel'ud-Durûz bölgesinde ve Ba'alebek'de hücuma uğradı. Osmanlı ordusunun saflarında yiyecek sıkıntısı baş gösterdi. Bütün bu zor şartlar Os-manlılar'm geri çekilmesine sebep oldu. Suriye'nin güneyinde ise Osmanhlar'a ait üç askeri birlik vardı. Bu birliklerin genel komuta­nı da Alman generali Won Sanders idi.

Bu birlikler:

1- Dördüncü ordu, Ürdün'ün el-Balka, mevkiinde bulunuyordu.

2- Yedinci ordu, orta bölgedeydi ve bu birliği Mustafa Kemal komuta ediyordu.

3- Sekizinci ordu ise batıda bulunuyor ve sahilleri koruyordu.

İngiliz kuvvetleri, general Aîlenby Edmund Henry Hynman komutasında Filistin topraklarında ilerleyerek Kudüs'e girdiler. Bu sırada Allenby, içindeki haçlılık kinini kusarak:

"İşte hach savaşı şimdi sona ermiş bulunmaktadır." diye meşhur sözünü söyledi. H. 1336 yılında Nablus'un güneyinde bir hücum düzenlediler ve Nasıra'da bulunan komuta merkezine doğru ilerleme kaydettiler. Neredeyse Alman generali Won San­ders esir düşmek üzereydi. Osmanlı kuvvetleri de Mustafa Kemal komutasında geri çekildiler. Arap ordusu ise Şerif Hüseyn'in oğlu Faysal'm komutası altında bulunuyordu. Faysal'a ünlü İngiliz (ca­susu) Lawrence (M. 1888-1935) destek veriyordu. Faysal Maan'a girerek kuzeye doğru yöneldi. İngilizler O'nu bekliyorlardı. -Söz­de- gösterdikleri saygının bir belirtisi olarak ya da onların yanında daima yer almasını sağlamak ve kendisini memnun etmek ama­cıyla politik davranarak; veya onu emellerine nasıl âlet edebile­ceklerini keşfetmek için onun önce Dımaşk kentine girmesini tek­lif ettiler. Bu suretle tüm Suriye bölgesi Faysal'm ve İngilizler'in eline düşmüş oldu.

Boğazlarda ise İngiliz komutan Hamilton, kıyılarına çıkarma emrini verdi. İngiliz birliklerine Gelibolu'ya, Fransız birliklerine ise Asya yakasına çıkmalarını emretti. Böylece (boğazın iki yakası­na) yirmibin asker çıkarıldı. Karşıt cephede ise Alman-Osmanlı or­tak komutası, savaş alanına hareket etmesi için Mustafa Kemal'e talimat verdi. Bunun üzerine iki taraf karşı karşıya geldi. Cereyan eden savaşta taraflardan herhangi bir diğerine karşı açık bir üs­tünlük gösteremedi. Şu kadar var ki Osmanlı güçleri şiddetli bir savunma ve direniş gösterirlerken, karşıt cepheden Avusturalyalı birliklerde ileri atılmak için cengâverlik sergilediler.

Alman-Osmanlı ortak komutası İtilaf Devletleri'ne bağlı bir­liklere karşı yeni bir hücum düzenledi iseler de mevkilerinden ha­rekâta başladıkları sırada bocaladılar. Sonra İngilizler saldırıya geçtiler, ancak bu da başarısızlıkla sonuçlandı. Dolayısıyla terazi­nin her iki kefesi, yaklaşık olarak dengeli kaldılar. Sonra itilaf kuvvetleri geri çekilmeye başladılar. Ve işte bu olay üzerine Mustafa Kemal'in yıldızı parlamaya başladı.

Osmanlılar'm ve Suriye'den tamamen geri çekilmeleri ve Irak'tan da geri adım atmaları üzerine devletin durumundaki çö­küntü belirtileri iyice ortaya çıktı. Almanlar'ın hali de onlarınkin-den daha iyi değildi. Hem sonra Osmanlı Devleti'yle Almanya, bu savaşta her ne kadar birbirlerine karşı bağlılık gösteriyorduysalar da bu, geçici bir bağlılıktı.

Savaşın son bulması üzerine Osmanlı ve İngiliz yetkililer Aga-menon gemisinde bir araya gelerek, bırakışma şartları belirlendi ve Osmanlı Devleti teslim oldu.

İttihatçılar birkaç yılı geçmeyen iktidarları sırasında devletin Avrupa'daki bütün topraklarını kaybettiler. Çünkü Bulgaristan ba­ğımsızlığını aldı, Avusturya, Bosna ve Hersek'i işgal etti. Yunanis­tan, Girit ve diğer bazı adaları ele geçirdi ve İtalya da Libya'ya ve Akdeniz'deki bazı adalara girdi.

Bütün bu olup bitenlerle birlikte ve Osmanlılık bağının korun­ması noktasında gösterilen isteğe rağmen Türklük şovenizmi ya da Turancılık ideolojisi, bu dönemde toplumu etkisi altına aldı. Aynı zamanda İttihatçılar, İzzet Paşa el-Abid gibi istisnalar dışın­da devletin önemli mevkilerinde bulunan Arap kökenli devlet adamlarını temizlediler. Her n3 kadar (o dönemde Araplar henüz şovenist fikirlerden etkilenmemiş idiyseler de onlarda da bu olay­lara karşı artık tepki gösterme eğilimi doğmaya başladı. Zaten hi-ristiyan Avrupa, Osmanlı Devleti'nin eklemlerini iyice birbirinden ayırmak için bu hareketlere övgüler çıkarıyor kutluyordu.

Hatta diyebiliriz ki İttihatçılar bu tür davranış ve tutumlarıyla, uğradıkları yenilgilerle ve giriştikleri şovenist propagandalarıyla adeta Araplar'ı da ırkçılığa zorlamış oldular. Onları da bu yolda ce­saretlendirdiler. Nitekim Balkan Savaşı sırasında merkeziyetçiliğe karşı parti kurdular. Bu kampanya, yerlisi Türk olmayan vilayetle­rin özerklik kazanması, sadece dış işlerinde, askeri ve mali konu­larda istanbul'a bağlı kalması yolunda propagandalar yaptılar. Ay­nı zamanda bu partinin başındaki ileri gelenlerin, Fransızlar tarafından eğitilmesi için Birinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre ön­ce Fransızlar'la anlaşmışlardı. Bunun üzerine yirmibin kadar da tüfek almışlardı. Keza Aziz el-Mısri ve Abdülkerim el-Halil baş­kanlığında kurulan el-Cem'iyyetü'1-Kahtaniyye gibi hedefleri ve amaçlan birbirlerine yakın olan birçok gizli cemiyetler kurulmuş­tu. Bunlar, Osmanlı Hilafetinin gölgesinde aynı statüde kurulacak bir Türk devletiyle beraber olmak için çağrı yapıyorlardı.

Bu gizli cemiyetlerden biri de Paris'te okuyan Arap öğrenciler tarafından kurulan: el-Cem'iyyetü'1-Arabiyyeti'I-Fetâte (Jön Arap) derneğiydi. Bunlar çok daha tutucu idiler. Çünkü, Araplar'm Türkler'den tamamen kopmasını savunuyorlardı. Şovenist ideolo­jinin, batı düşünce akımlarının ve masonluk amaçlarının çok etki­si altında kalmışlardı. Fransızlar'm etkili gücü sayesinde bunlar, merkezlerini Paris'ten, önce Beyrut'a sonra da Dımaşk'a naklet­meyi başardılar. Vaktiyle Fransa'nın, yardım ve destekleriyle sade­ce yedi kişiden ibaretken daha sonra bu derneğin üye sayısı gittik­çe arttı.

H. 1331 yılında Bulgaristan'da bir topluluk oluşarak kendine ıslah komisyonu adını taktı ve bölgesel bir idare kurulması çağrı­sında bulundu. Osmanlı parlementosunda Türkçe yerine Arap­ça'nın resmi dil olarak kabul edilmesi teklifinde bulundu. Keza Araplar'a sırf Arap bölgelerinde mecburi askerlik yaptırılması fik­rini ortaya attı. Fakat ittihatçılar bu derneği dağıttılar ve merkezi­ni de dağıttılar. Bunun üzerine dernek, sürgündeki Cem'iyyetü'n-Nahdati'l-Lübnaniyye (Lübnan Kalhnma Cemiyeti) ile dayanış­ma içine girerek Fransız dış temsilcileri ile sürekli temaslar kurma­ya başladı. Bu arada Fransa'ya bir müzekkire sunarak Suriye top­raklarını işgal etmesi için bu devlete çağrıda bulundular. Irak'taki şovenist Araplar'a gelince bunların temasları İngiltere ile devam ediyordu.

İttihatçılar, şovenistler yüzünden ve onların Avrupalı Hıristi-yanlar'la sürdürdükleri temaslar sebebiyle devletin her taraftan tehlikelerle sarıldığını görünce bu kez de Türk olmayan kitleleri yok etmeye ve soykırım faaliyetlerine başvurdular. Bu da Paris'te­ki Jön Arap cemiyetinin yeniden kurulmasına ve Paris'te bir kongre kurulması için çağrıda bulunmasına yol açtı. Nitekim H. 1332 yılında bu kongre düzenlendi ve gerek Suriye'den gerekse diğer Arap bölgelerinden ve sürgündeki Araplar'dan bu kongrede tem­silciler hazır bulundular. Bu toplantıda bulunan Hıristiyan üyele­rinin sayısı müslüman üyeler kadardı.

Fransa bu kongreye her çeşit yardım ve destekte bulundu. İt­tihatçılar kongrenin iptal edilmesi için Fransa'ya baskı yaptı iseler de bir sonuç alamadılar. Aslında Fransa hem ittihatçılarla temas kuruyor, onlarla çeşitli antlaşmalar yapıyordu; aynı zamanda yö­netime karşı olan bu toplulukları da diğer yandan destekliyordu; Osmanlı ülkesinde etkinliğini sürdürmek için bu karşıt kitleleri kullanıyor, onları kendisine yandaş sayıyordu. Nitekim Fransa bu hilelerle hedeflerinin bir çoğunu gerçekleştirmeyi başarmıştı. Ör­neğin çeşitli kökenlerden gelen müslümanlar arasındaki güçlü di­ni bağların çözülmesini sağladı. Aynı zamanda onlardaki şovenist eğilimleri körüklüyordu. Öyle ki ünlü ve saygın bir ilim adamı olan Abdülhamit ez-Zehrâvî gibi şahsiyetler bile bu tuzağa düşebildi­ler. Bu zat derin ilmine rağmen ırkçıları yoldan çıkaranlardan biri sayılmaktadır. Nitekim Paris kongresinde: "Din bağı kitleler ara­sındaki siyasi birliği sağlamaktan daima aciz kalmıştır." diye bir söz sarfetmiştir.

İttihatçılar İttihat ve Terakki cemiyetinin genel sekreteri Mit­hat Şükrü'yü Paris'e gönderdiler. Mithat Şükrü orada Arap lider­lerle görüştü ve kongrede de hazır bulundu. Onlarla şu noktalarda anlaştı.

1- Arap vüayetlerindeki ilkokullarda ve liselerde Arapça'nın resmi dil olarak okutulması.

2- Araplar'ın mahalli sınırlar içerisinde askerlik yapması.

3- Üç bakanın, beş valinin ve on mutasarrıfın Araplar'dan ta­yin edilmesi.

4- Her Arap vilayetinin Ayan meclisinde iki üye ile temsil edil­mesi.

Bu antlaşma İttihat ve Terakki hükümeti adına dahiliye nazırı (içişleri bakam) Talat Paşa tarafından, Arap kongresi adına da Abdülkerim el-Halil tarafından imzalandı. Arap kongresinde karar­laştırılan maddeler ise şunlardı:

1- En süratli bir şekilde yönetimde düzenlemeye gitmek zo­runludur.

2- Araplar merkezi idareye katılmalıdırlar.

3- Mahalli alanlarda mecburi askerlik mükellefiyeti konmalıdır.

4- Arapça resmi dil kabul edilmelidir.

5- Ermeniler'in milli istekleri desteklenmelidir.

Bu son maddenin, Hıristiyan Avrupa'nın kongre üzerindeki et­kisi olarak ortaya çıktığı açıktır.

Tabi ki bu antlaşmadan bir sonuç elde edilemedi. Bu da, gerek ittihatçıların kendi aralarında anlaşmazlığa düşmesinden ve gö­rüşlerinin birbirine aykırılığında, gerekse Birinci Dünya Sava-şı'nın patlak vermesiyle Osmanlı Devleti'nin bu savaşa katılma­sından dolayı oldu. Şurası çok açıktır ki (Araplar adına) liderliğe soyunmuş bu adamlar {ittihatçıların tersine) Osmanlı Devleti'nin savaşa katılmasını istemiyorlardı. Özellikle Almanya'nın yanında savaşa girmesine karşıydılar. Çünkü (ittihatçıların, Almanlarla olan dostluğuna karşın) Arap liderleri Fransız ve İngilizlerle ilişki içindeydiler. Öyle ise Osmanlı Devleti'nin savaşa katılması demek Arap bölgelerinde sıkıyönetim demekti ve düşmanları destekle­yenlerin tutuklanması demekti.

Nitekim Aziz el-Mısri yakalanarak idam cezasına çarptırıldı. Fakat İngilizlerin araya girmesiyle cezası infaz edilmedi. Sonra arap subaylardan oluşan el-Ahd cemiyeti kuruldu. Bunların çoğu Iraklı idiler. Sebebine gelince Osmanlı ordusunda çok sayıda Irak­lı vardı. Daha sonra bunlar, el-Cem'iyyetüT-Arabiyyetil-Fetât (Jön Arap) örgütünün yerini aldılar.

Bu sıralarda, Osmanlı Devleti'yle Yemenli lider, İmam Yahya Hamidüddin arasında bir anlaşma oldu. Buna göre Yemen enge­beleri onun ve oğullarının yönetimi altında bulunacak, Tuhama ve Kızıl Deniz kıyıları ise Osmanlı yönetimine bağlı kalacaktı.

Yine bu esnadadır ki Alu Suud {Suudoğullan'n)dan Kral Ab-dülaziz güçlenmeye başladı ve ayaklandı. Fakat Hâil Bölgesi'ne hakim bulunan Alu Reşid (Reşidoğullan) hanedanı Osmanlı Dev­leti'nin yanında yerlerini aldılar, ittihatçılar, ayaklanan Necid Sul­tanı (Abdülaziz)nın siyasi hırsına engel olması amacıyla İstan­bul'da bulunan Şerif Hüseyni Mekke'ye yolladılar. Fakat durum İttihatçıların aleyhinde gelişti. Kahire'de bulunan Mc. Mahon'la yazışmalar başladı ve Arap hareketi oluştu. Halbuki II. Abdülha-mit Şerif Hüseyn'in İstanbul'da alıkonması, onun salıverilmesi yolunda öğütlerde bulunmuştu. Çünkü onun niyetini, düşüncele­rini ve siyasi hırsını iyi biliyordu.

Şerif Hüseyn, oğlu Abdullah'ı Kahire'ye gönderdi. Abdullah burada İngiliz mareşali Kitchener (M. 1850-1916) ile görüştü. O gün için sadece birlikte hareket etmenin temellerini atmaktan başka bir şey yapılmadı. İngilizler gerektiğinde kendisinden fay­dalanabilecek mevki sahibi Arap şahsiyetlerden birini elde etmek istiyorlardı. Çünkü onlar için birinci derecede Hindistan yolu ve Halife'nin ilan edebileceği bir cihad çağrısını engelleyebilmek önemliydi.

Onun içindir ki İslam Hilafet Makamı, Almanlar'in yanında savaşa girmeyi kararlaştırmca ingiltere ile Araplar arasındaki iliş­kiler de değişti. Çünkü İngilizler işte tam bu sırada Mısır üzerin­deki Osmanh egemenliğine son verdiler ve Mısır'ı bir İngiliz sö­mürgesi haline getirdiler. Hıdiv Abbas Hilmi Paşa'yı da azledip, yerine, amcası Hüseyin Kamil Paşa'yı koydular ve Osmanlı Hali­fesine rakip olsun diye ona sultan unvanını verdiler. Böylece hem Osmanlı halifesi, hem Mısır sultanı aynı unvanı taşıyor oldular. Dolayısıyla halife bir cihad ilan edecek olsa Mısır sultanı artık ra­hatça karşı çıkabilecek, müslümanlar bu durum karşısında boca­layacak ve hangi davete icabet edecekleri konusunda tereddüte düşeceklerdi [12]

Aynı zamanda İngilizler'le Mekke şerifi Hüseyn b. Ali arasın­daki ilişkiler sıklaşmca da bu kez Şerif Hüseyn İslam'ın kalbi olan Mekke'deki Mescidü'l-Harâm'dan cihad ilan edebilecek ve bu çağrı çok daha etkili olabilecekti. İşte bu suretle İngilizler, hedefle­rini gerçekleştirmeye çalıştılar. İtilaf devletleri, özellikle de İngilte­re ve Fransa bu sırada Araplar'la bir yandan ilişki kurmaya çalışır­larken öte yandan Arap topraklarını ya da -kendi ifadeleriyle- Os­manlı Türk topraklarım aralarında bölüşüyorlardı. -Allah'ın izniy­le- önümüzdeki bölümünde işleyeceğimiz gibi Sayks-Baco İttifak -namesi de işte bu amaçla düzenlenmiştir.

Şurası açıktır ki Hilâfet Makamı'mn, savaşa girmeye karar ver­mesiyle birlikte, yabancılarla işbirliği içinde onları ve özellikle devletin ve yerli halkın din ve inancı aleyhinde bulunan yabancı hıristiyanlarla ilişki içindeki kimseleri yakalayıp cezalandırması gerekecekti. Diğer yandan yabancı hıristiyanlar, o gün için artık İs­lam Devleti'nin düşmanı idiler. Çünkü İslam Devleti onlara karşı savaş halinde bulunuyordu. Dolayısıyla ister hıristiyan olsun, ister müslüman olsun Özellikle Fransa, İngiltere ve Rusya'yla ilişki için­de olan her vatandaşı yakalayıp cezalandırması gerekecekti.

İşte bu sebepledir ki Cemal Paşa Beyrut'ta yabancı ülkelerin el­çilik binalarını bastı. Gerçi uluslararası kurallara göre bu davranış Legal sayılamazdı. Ne var ki siyasi sorunlar patlak verdiği zaman çok kere hukuk tanınmaz ve hukuki yollardan hareket edilmez. Ola­ğanüstü şartlarda hak bilek gücünündür. Yani kim kuvvetli ise haklı odur. Elçiliklere baskın düzenleyen Cemal Paşa, gerçekten de tah­min ettiği birçok belgeleri buralarda ele geçirdi. Bu belgeler, Arap li­derleriyle yabancılar arasındaki gizli temaslarla ilgiliydi. Bu sebeple Cemal Paşa bu liderleri yakaladı ve âlimlerin de görüşlerini aldıktan sonra bunları idam cezasına çarptırdı. Ancak bu olaylar Arap kamu oyunun, özellikle Cemal Paşa aleyhinde yönlenmesine sebep oldu. İdam edilen bu şahsiyetlere de şehit denildi.

Ve bu olaylar Şerif Hüseyn'in, Osmanlı Devleti aleyhinde ha­rekete geçmesi için bir bahane ve malzeme oldu. Dolayısıyladır ki Şerif Hüseyn, Osmanlı Devleti aleyhinde kıyama kalkışan bu adamlarla birlik olmak için Abdullah'ı gönderdi. Cemal Paşa Ab-dullah'ı yakalamaya çalıştı ise de Abdullah gizlendi. Abdullah'ı sakladılar ve babasına gönderdiler. Ardından da Osmanlı Devle-ti'ne karşı hareket, Mekke'den patladı. Bu sırada İngilizlerle de anlaşmaya varılmıştı ve meydana gelen karşılaşmalarda Osmanlı­lar bozguna uğradılar.

Osmanlı Devleti yenilmeden henüz bir kaç ay önce Halife Mehmet Reşat öldü. Yerine ise kardeşi Mehmet Vahidüddin geçti.[13]

 

2- Vı. Mehmet (Mehmet Vahidüddin)

 

Mehmet Vahîdüddin'in döneminde, onun hilafet makamını devralmasından sadece bir kaç ay sonra Osmanlı Devleti yenilgiye uğrayarak düşmanlar karşısında teslim oldu. Mehmet Vahidüddin H. 1270 doğumludur. Devletin yenilgiye uğradığı ve bazı bölgeler hariç, ülke topraklarının çoğu işgale uğradığı bir sırada devletin başına geçti. İşgalci devletler arasında sadece Rusya bir istisna teşkil ediyordu. Çünkü bu devletin içinde komünizm devrimi pat­lak verdi. Dolayısıyla Rusya savaştan çekildi. Osmanlı toprakları­nın doğu kesimlerinde fazla ilerleme kaydetmeden ve ülkenin bü­yük kısımlarını işgal etmeden çekildi. Fazla bir şey yapamadı.

İtilaf devletleri İstanbul'u ve boğazları kontrolleri altına almış, Yunanlılar da batı bölgesini işgal etmişlerdi. İtalyanlar ise güney­de bir kısım yerleri ele geçirmişlerdi. Bu arada Arap toprakları da kaybedildi. Sultan Mehmet Vahidüddin, devleti, içinde bulundu­ğu bu yıkımdan kurtarmak istiyordu. Mustafa Kemal'e de güveni­yordu. Ancak hayal kırıklığına uğradı. Mustafa Kemal'in ise bu sı­ralarda yıldızı parlamaya başladı. O sadece kendi planlarını ger­çekleştirmek için çalışıyordu. Mehmet Vahidüddin bu durumu görünce yönetimden çekildi ve H. 1340 yılında hilafet makamın­dan vazgeçti.

Devletin uğradığı bu hezimet üzerine kabinenin başında bulu­nan Talat Paşa ile İttihat ve Terakki cemiyetinin ileri gelen üyele­rinin, artık yönetimin başından çekilmeleri gerekirdi. Onlardan sonra, Arnavut Ahmet İzzet Paşa başkanlığında yem" bir kabine

kuruldu. Bu kabine itilaf devletleriyle görüşmek üzere Bahriye Na­zırı (Deniz Bakanı) Rauf Bey [14] başkanlığında, Ege adalarından Limni'deki Mondros kentine bir heyet gönderdi.

İttihat ve Terakki Partisi'nin liderleri ise bir Alman gemisine atlayarak Kırım'a kaçtılar. Oradan ise Berlin'e intikal ettiler. Arala­rında: Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa ve Beyrut valisi Azmi Bey de bulunuyordu.

Talat Paşa Berlin'de suikaste uğrayarak öldürüldü.

Enver Paşa ise trende arkadaşlarından gizlenerek kaçtı ve Rus-lar'Ia çarpışan kardeşi Nuri'nin bulunduğu Kafkasya'ya gitti. Ora­dan da Moskova'ya geçti. Onlardan yararlanmak istiyordu. Ancak Enver Paşa'yı yanıltmaya çalıştılar. Bu sefer onlardan da kaçarak Buhara'ya gitti. Ruslar'a karşı mücadele etmek istiyordu. Ancak Buhara'da yönettiği bir ayaklanma sırasında öldürüldü.

Cemal Paşa ise Emanullah Han'ın çağrısı üzerine Afganis­tan'a gitti. Orada Afgan ordusunda düzenleme yapmaya çalıştı. Oradan Paris'e gitmek üzere Moskova'ya uğradı. Ruslar onu alı­koydular. Sonra Türkiye'ye gideceğini açıklayınca kendisine yol verdiler. Ne var ki Tiflis'te bulunduğu bir sırada Ermeniler tarafın­dan düzenlenen bir suikast sonucu öldürüldü. Aynı zamanda İtti­hat ve Terakki cemiyetinin diğer ileri gelenleri de Berlin'de öldü­rüldüler.

Osmanlı Devleti içinde İttihat ve Terakki cemiyetinin artık ikinci derecedeki liderleri ve Mustafa Kemal gibi -onlardan başka-bazı subaylar geriye kalmış bulunuyordu. Sultan Vahidüddin Mustafa Kemal'i kendine yaklaştırıp ona önem verdi. Çünkü he­nüz veliaht iken Berlin'e yapmış olduğu bir seyahat onu da bera­berinde götürmüştü.

Hilafet makamına geçtikten sonra Mustafa Kemal'i ordu mü­fettişi olarak Anadolu'ya tayin etti. Ona geniş yetkiler verdi ve ay­nı zamanda çok büyük miktarda bir parayı onun emrine tahsis etti. Sultan Vahidüddin, devletin başındaki siyasi kadronun, dı­şarıya karşı bazı politik manevralar yapma imkanını kazanması için -danışıklı olarak- Mustafa Kemal'e, Anadolu'ya geçip orada -sözde- yönetime karşı bir ayaklanma girişiminde bulunması gö­revini verdi.

Ondan sonra İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan başba­kanlarından oluşan Paris'teki İtilaf Devletleri yüksek komisyonu, Türkiye Hükümeti'ne, aldıkları bir kararı ilettiler. Bu karar Yunan ordusunun İzmir'e çıkmasını öngörüyordu. Bu nedenle devletin Yunan çıkarmasına karşı bir direniş göstermemesi uyarısında bu­lunuyorlardı. Herhangi bir direniş girişimi, bırakışmayı çiğnemek ve savaşın yeniden başlaması anlamına gelecekti. Nitekim Yunan güçleri H. 1338 yazının başında bu kararın ikinci günü İzmir'e çı­karma düzenlediler.

Öyle anlaşılmaktadır ki İtilaf Devletleri Sultan Vahidüddin ta­rafından Mustafa Kemal'in hangi amaçla Anadolu'ya gönderildi­ğini sezmişlerdi. Bu yüzden yapılanları protesto ettiler. Aynı za­manda Anadolu'daki valiler de protestoda bulundular. Çünkü Mustafa Kemal Erzurum'da bir kongre düzenlemiş ve bölge lider­leri ile millet vekillerini bu kongrede toplamıştı. Kongre üyeleri Mustafa Kemal'i kongre başkanlığına seçtiler. Aynı zamanda Hali-fe'ye bağlılıklarını ve vatanı savunacaklarını ilan ettiler. Ardından da Sivas'ta ikinci bir kongrenin akdi için çağrıda bulundular.

Kısa bir süre sonra kongre bu kez Sivas'ta düzenlendi. Buna, bir önceki kongreden daha fazla sayıda katılım oldu. Aynı zaman­da bu kongrenin, bütün ülkeyi temsil ettiği hesap edildi. Nitekim kongrede hazır bulunmaları için tüm bölge temsilcilerine telgraf­larla çağrıda bulunuldu. Aleyhinde ileri sürülen görüşlerden ve reddedildikten sonra sonunda kongreye yine Mustafa Kemal baş­kan seçildi. Tabii ki ingilizler bu gelişmelerden hoşlanıyorlardı. Zaten vaktiyle Anadolu'da Mustafa Kemal'le temaslarda bulun­muşlardı.

Sivas kongresinden sonra Mustafa Kemal, İstanbul'a gitmek üzere olan Meclis-i Mebusan üyeleriyle görüşmek amacıyla Anka­ra'ya gitti. Gıyabında Ankara mebusu olarak seçilmişti. Aslında o, meclis başkanı olmak istiyordu ve bu gaye için çalışıyordu. Fakat İstanbul'a giremedi. Çünkü Anadolu'da başlattığı hareket sırasın­da İstanbul'a çağırılmış, fakat o gitmemişti. Sonra İstanbul hükü­meti tarafından aleyhinde yapılan protestolar tekrar edip durdu. O da aynı şekilde hep çağrıları red etti ve verilen emirlere icabette bulunmadı. Öyle ki itilaf devletleri bu yüzden tekrar savaşa dönü­leceği tehdidinde bulundular. Damat Ferit Paşa kabinesi de istifa etti. Sadrazam, barış konferansına katılmak üzere gitmiş bulun­duğu için hazır bile değildi.

Yeni kabine, Mustafa Kemal'in görevden alınması için karar aldı ve bu karan onaylamak üzere Halife'ye sundu. Ancak Halife bunu reddetti. Bunun üzerine tartışmalar birbirini izleyip durdu, îş çığırından çıkacak durumlara gelinceye kadar halife bu karan onaylamamakta ısrar etti ise de nihayet imzaladı. Ne var ki Musta­fa Kemaî bu emre hiç perva etmedi ve inadını sürdürdü.

Sonra Meclis-i Mebusan, İstanbul'da toplandı ve Rauf Bey meclis başkanı olmayı başardı. Ali Rıza Paşa'da kabineyi kurdu. Mustafa Kemal bu kabineyi düşürmek için de çabalıyordu. Fakat meclis üyeleri onu bu kez yalnız bıraktılar. İstanbul Hükümetine destek verdiler. Mustafa Kemal de bunun üzerine yeniden devrim girişimlerinde bulunmaya başladı. İstanbul hükümeti İtilaf dev­letlerinin baskısı altında istila etti. Yerine ise bir süre önce Musta­fa Kemal'le Amasya'da anlaşmaya varan Salih Paşa, bu kez yeni kabineyi kurdu.

Salih Paşa'nm Mustafa Kemal'le yaptığı anlaşma gereği olarak Ankara'da bulunan İngiliz muhafız gücü burayı terk etmişti. İtilaf devletleri İstanbul'u da işgal ettiler. Eski sadrazam Said Halim Pa­şa ve Mustafa Kemal'in yandaşlarından bir grup mebus, işgalciler tarafından tutuklandılar. Bu arada posta idaresine ve basının ta­mamına el kondu, Meclis-i Mebusan dağıtıldı. Bunun üzerine, Damat Ferit Paşa'ya yeni bir kabine kurması görevi verildi. Os­manlı Hükümeti Mustafa Kemal'in âsi olduğunu açıkladı. Fakat Mustafa Kemal bu karara aldırış etmeden batıya doğru ilerlemesi­ni sürdürdü ve Eskişehir'i kuşattı. Bunun üzerine İngilizler hiç bir direniş göstermeden buradan çekildiler. Mustafa Kemal böylece Eskişehir'e, ondan sonra da Konya'ya girdi.

Mustafa Kemal yeni açılacak meclis için, Ankara merkez ol­mak üzere seçim yapılacağım ilan etti ve ardından Büyük Millet Meclisi toplandı. Aynı zamanda yeni bir ordu kurma çalışmalarına başladı. Hükümet yeni başkentten batı yönüne doğru askeri bir hamle düzenledi. Bir hamle de Kürdistan üzerine yapıldı. Vilayet­ler sür'atle İstanbul Hükümeti'ne bağlılıklarını bildirdiler. Ankara ise yalnız kaldı. Hatta neredeyse düşecekti.

İşte tam bu sırada İttihatçılar Halife'nin ve Damat Ferit Pa-şa'nın da imzalamak zorunda kaldıkları Sevr Antlaşması'mn şart­larım kamuoyuna yaymaya ve yenilgiye uğramış bulunan devletin nasıl perişan olduğunu, haklarının nasıl çiğnendiğini açıklamaya (olumsuz propagandalarla toplumun moralini bozmaya) çalıştı­lar. Bunun üzerine halk büyük bir tepki gösterdi.

Çünkü Sevr antlaşması şu şartlan içeriyordu:

1- İstanbul'da bir hükümet kurulacak.

2- Arap toprakları devletten ayrılacak.

3- Ermenistan'a bağımsızlık verilecek.

4- Kürdistan'a da Özerklik tanınacak.

5- Trakya bölgesiyle Ege adaları Yunanistan'a verilecek.

6- Boğazlar uluslararası bir komisyonun denetimine bırakıla­cak.

7- Osmanlı ordusunu İtilaf Devletleri yönlendirecek ve sayısı­nı belirleyecektir.

8- İtilaf Devletleri, Osmanlı maliyesini denetleyebilecektir.

Bunun üzerine halk Damat Ferit Paşa hükümetine karşı gale­yana geldi. Mustafa Kemal de İstanbul Hükümeti'ne karşı saldırıya geçti. Çünkü Mustafa Kemal İstanbul Hükümeti'nin dış güçle­re alet olduğunu, ülke topraklarını savunmaktan aciz bulunduğu­nu, Anadolu halkının ise, yurdunu savunabileceğini, Osmanlı baş­kenti İstanbul, işgalcilerin kontrolü altına girmiş olsa bile Anado­lu halkının özgür olduğunu buranın savunma merkezi olabilece­ğini halka ilan ediyordu. Buna ek olarak Mustafa Kemal ayrıca İs-lami bir kisve içinde de görünmeye çalışıyor ve padişaha olan ya­kınlığını, kendisini Anadolu'ya görevli olarak göndermesini mal­zeme olarak kullanıyordu. Aynı zamanda, o sıralarda Anadolu'da yaşamakta olan Ahmet el-Sunusi'yi de emellerine alet ediyordu.

Bu suretle terazinin Ankara kefesi ağır çekmeye başladı. İngil­tere'de konferans düzenlenmesi ve Sevr antlaşmasının yeniden gözden geçirilmesi teklifinde bulundu. Bu sebeple hem İstanbul, hem de Ankara hükümetini konferansa davet etti. Fakat Mustafa Kemal buna itirazda bulundu. Ona göre ülkenin bir tek sesi olma­lıydı. Aynı zamanda Sadrazam Damat Ferit Paşa'nm davet edil­miş olmasını da protesto etti.

Kısa bir süre sonra padişah, Damat Ferid Paşa'yı sadaretten azlederek, bu kez yeni hükümeti oluşturmak için Tevfik Paşa'yı görevlendirdi. Tevfik Paşa, Mustafa Kemal'i destekleyenlerdendi. Nitekim bu kabine iki sene yönetimde kaldı ve bu süre içerisinde Mustafa Kemal'in ülke üzerindeki etki ve otoritesi güçleninceye kadar da onun emelleri doğrultusunda hizmet etti. Diğer yönden Mustafa Kemal Anadolu'da güçlenirken devletlerle de bu arada bazı antlaşmalar düzenlendi. Bu cümleden olarak İzmir'e özerklik verilmesi konusunda Hıristiyan Yunanistan'la anlaştı. Rusya le­hinde de Batum'dan vazgeçti. Ondan sonra Fransızlar Klikya'dan, İtalyanlar da Antalya'dan çekildiler.

Sonra İngiltere Yunanistan'ı ileri doğru itiştirmeye çalışıyor­du. Bunun üzerine Yunanlılar batı yönünden ilerlemeye başladı­lar. Türkler'le Yunanlılar arasında çarpışmalar cereyan etti. Ünlü Sakarya Meydan Savaşi'nda Türkler Yunanlılar'a karşı parlak bir zafer kazandılar. Bunun üzerine Mustafa Kemal'in adı ön plana çıkmaya başladı. Yunanlılar ise H. 1340 yılında Türkiye'den geri çekilmeye başladılar.

Ankara ve İstanbul Hükümetlerinin temsilcileri Lozan konfe­ransına davet Osmanlı Devleti edildiler. Bu sırada İstanbul'da bir devrim olayı cereyan etti. İstanbul Hükümeti padişah Vahidüd-din'i tahttan indirdi. Padişah, ise hilafet ve yönetimle ilişkisi bu­lunmayan sembolik bir hükümdar olmayı reddederek bir kenara çekilmek istedi. Bu sebeple Malta adasına sürülerek yerine Sultan Abdülaziz'in oğlu ikinci Abdülmecit geçirildi.[15]

 

3-Iı. Abdülmecit

 

Halife İkinci Abdülmecit Sultan Abdülaziz'in oğludur. H. 1283 yılında İstanbul'da doğdu ve H. 1340 yılında saltanatın kaldırılma­sıyla sadece Halife olarak kaldı. Bu suretle Hilâfet makamı her tür­lü siyasi fonksiyondan soyutlanmış oldu.

Bu arada Mustafa Kemal'e karşı olan kalabalıklar, onun etra­fında bu kez toparlanma eğilimini gösterdiler.

II. Abdülmecid'in, yönetimi devralmasından üç gün sonra Lo­zan konferansı açıldı. Bu konferansa yalnızca Ankara'dan bir he­yet katıldı.

İngiliz heyetinin basanı Lord Curzon, Türkiye'nin bağımsızlı­ğını tanıyabilmeleri için şu dört şartı ileri sürdü:

1- İslam Hilafet makamının kaldırılması,

2- Osmanoğullan'ndan olan Halife'nin sınır dışı edilmesi,

3- Devlet üzerinde laikliğin ilan edilmesi,

4- Osmanoğulları ailesine ait taşınmaz mallara el konması.

İşte Lozan antlaşmasının başarısıf!) buradadır. Bir ara konfe­ransta bir çalkantı gözlendi. İsmet înönü başkanlığındaki Türk heyeti ülkeye döndü. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü başkanla an­laşmazlığa düştüler. Bu sırada milli kongre de Mustafa Kemal'in yanında yerini almış bulunuyordu. Bunun üzerine başbakan istifa etti. Bundan sonra da artık desiseler (hileler) planlanmaya başla­dı. Çünkü milli kongrenin yerine artık Mustafa Kemal geçmiş oldu. Meclisteki yeni topluluk esasen ona karşı idiler. Fakat sahnele­nen oyunlar sebebiyle kabineyi kuramadılar... Ve ortalığı siyasi anarşi sardı.

Mustafa Kemal artık Cumhuriyet'in ilanını kararlaştırmış bu­lunuyordu. Meclis toplandı, ancak hava elektrikliydi. Gözüken şey ise şamatadan ibaretti. Bu nedenle herhangi bir sorun çıkmaması için bakanlar kurulunu seçmek üzere Mustafa Kemal davet edildi. O da ancak alacağı kararların eleştirilmemesi (ya da tartışılmama­sı) şartıyla bu teklifi kabul ve Cumhuriyeti ilan etti. Kendisi de Cumhurbaşkanı seçildi. Sonra siyasi anarşi genel bir hal aldı. Bu­nun üzerine liderlerin bir kısmı Ankara'yı terkederek İstanbul'a gittiler ve orada halife II. Abdülmecid'in etrafında toparlanmaya başladılar. Burada protestolar yapıldı. Fakat tertiplenen suikast-lerle bu sesler susturuldu. Büyük Millet Meclisi bir oturum çağrı­sında bulundu. Bu oturumda hilafetin kaldırılması, halifenin tar-dedilmesi ve dinin devletten ayrılması kararlaştırıldı.

Alman bu karar üzerine Abdülmecid'in İsviçre'ye sürülmesi de kararlaştırılarak bu ülkeye gitmesi kendisine emredildi. Ondan sonra da dini vazifelerin iptal edildiğine ve vakıflara ait taşınmaz malların devlet tarafından müsadere edildiğine dair bir kanun çı­karıldı. Ardından Mustafa Kemal, Dışişleri Bakanı İsmet İnö­nü'yü Lozan'a gönderdi. Lozan konferansı yeniden düzenlendi. İngiltere de Türkiye'nin bağımsızlığını tanıyarak boğazlardan çe­kildi.

İşte böylece H. 1341 yılında Osmanlı halifeliğinin defteri dü-rülmüş oldu.[16]



[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/171.

[2] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/171-172.

[3] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/172-174.

[4] CEMAL PAŞA: H. 1290 yılında istanbul'da doğdu. Kurmay bir subayken İttihat ve Terakki Cemiyeti'nîn gizli teşkilatına girdi. 1327 harekâtından sonra Askeri yönetimde üye oîdu. Ondan sonra da eyaletlerden birine vali sonra da İs­tanbul zaptiye komutanı oldu. Sonra Nafıa Nazırı (Bayındırlık Bakanı) 1331 ha­reketinin ardından ise yönetimin unsurlarından biri oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Süveyş Kanalı'na düzenlenen harekâtı komuta etti. Ancak başarısızlı­ğa uğradı. Peşinden Suriye Eyalet Valisi oldu. Bu sırada Ermenileri ezmeye çalış­tı. Savaştan sonra ülkeyi terketti. Afganhlar'm yanında çalıştı. Sonra Tiflis'te bir Ermeni ona karşı suikast düzenleyerek öldürdü (Yazar)

[5] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/174-176.

[6] Yusuf İzzettin: Sultan Abdülaziz'in oğludur. Osmanlı hanedanının en yaşlı üyesi olması hasebiyle Sultan Mehmed Reşat'ın veliahdıydı. Fakat Sultan Reşat'tan önce 1335 yılında öldü. İntihar ettiği ya da -karşıtlarından olduğu- it­tihatçılar tarafından öldürüldüğü söylenmektedir. Zehir yedirilerek öldürüldüğü de söylentiler arasındadır

[7] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/176-179.

[8] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/179.

[9] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/179-181.

[10] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/181.

[11] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/182.

[12] Çünkü Hilafet Makamının bütün müslümanlar nazarında saygın ve kut­sal bir yeri vardı, ingilizler, öteden beri "Halife" unvanıyla eşdeğerde kullanılage-len "sultan" unvanını aynı zamanda ülkeden kopardıkları, Mısır valisine ver­mekle nıüslümanlan şaşırtmak istiyorlardı (Mütercim).

[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/182-190.

[14] Rauf Bey (Rauf Orbay): Bahriye Nezaretini (Deniz Bakanlığını) üstlendi. Sonra Mustafa Kemal'in ilk günlerinde başbakan oldu. Ancak ona ters düştü ve ülke dışına kaçtı. Gıyabında idama mahkum oldu. 1350 yılında Hindistan'a gitti ve Paris'te yaşamaya başladı. Sonra Mustafa Kemal onu affedince H. 1355'te ül­keye döndü ve ardından Türkiye'nin Londra Büyükelçisi oldu (Yazar).

[15] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/190-196.

[16] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/196-197.