Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

122- SAFEVİLER IRAN DEVLETİ VE İRAN DEVLETİ - Index Web - 0123 0123

122- SAFEVİLER IRAN DEVLETİ VE İRAN DEVLETİ2

İkinci Tahmasp. 5

Nadir Han Ve Afşarlar5

Nadir Han'dan Sonra Afşarlar6

Zendilerve Kerim Han. 6

Kerîm Han'dan Sonra Zendiler7

Kaçarlar7

Bu Dönemde Ruslarla Olan İlişkiler8

Muhammed Şah. 9

Nasirüddin Şah. 10

Kaçarlar Hanedanı'nın Sonu. 10


122- SAFEVİLERIRAN DEVLETİVE İRAN DEVLETİ

 

Safeviler H. 729 yılında ölen Safiyyüddin el-Erdebilînin so­yundan gelmektedirler. Safiyyüddin'in torunu Cüneyd, Akkoyun-lu Hanedanı'ndan Cihan Şah zamanında ülkesinden kovuldu. Bunun üzerine yine Akkoyunlular'dan olan Uzun Hasan'a Diyar­bakır'da sığındı. Uzun Hasan ondan yararlanmaya çalıştı, onu kendine yaklaştırdı ve kızkardeşiyle de evlendirdi.

Nihayet Cüneyd Azerbaycan'ın kuzeyinde Şirvan Emirine

karşı giriştiği savaşların birinde öldürüldü. Ondan sonra da oğlu Haydar siyasi faaliyet ve tutumlarıyla babasının çizgisini izleyerek Uzun Hasanla beraber kaldı. Onun kızıyla evlendi ve memleketi olan Erdebil'i, askeri açıdan tahkim etti. Öyleki şehir askeri saldı­rılara karşı aşılmaz bir özelliğe sahip oldu. Bu arada Cüneyd'in oğ­lu Haydar Bey, tarafından Türkmenleri de topladı. Sonra H. 894 yılında o da Şirvan Emiri'ne karşı girişilen bir savaş sırasında ay­nen babası gibi öldürüldü.

Ne var ki bu sıralarda Uzun Hasan'ın oğlu Yakup, Haydar'a karşı olumsuz bir tutum izliyordu. Bu sebeple de Haydar'ın düş­manı olan Şirvan Emiri'ne destek veriyordu. Bunun sebebi de Ya-kup'un Haydarla içine düştüğü ihtilaftı. Haydar'm öldürülmesin­den sonra Uzun Hasan'ın oğlu Yakup Erdebil Kenti'ni ele geçirdi ve Haydar'm çocuklarını Fars topraklarına nakletti. Ne var ki Haydar'in çocukları H. 897-902 yılları arasında bölgeyi yöneten, yine Akkoyunlu hanedanından biri olan Rüstem döneminde tekrar memleketlerin döndüler. Haydar'm üçüncü oğlu İsmail, etrafına birtakım yandaş topladı ve aşiretlerin gücüne dayanmaya çalıştı. Nitekim onu tutunduğu bölgede birkaç Türkmen kabilesi bulunu­yordu. Bunların başına geçerek Baku üzerine bir saldırı düzenledi ve şehre girmeyi başardı. Aynı zamanda Şirvan'a da hakim oldu. İsmail için bir üs görevi yapabilecek ve atılımlarını içinde başlata­bilecek bir yeri artık vardı.

İsmail Akkoyunlu-beyleriyle çarpışarak H. 907 yılında Araks Nehri yakınlarında cereyan eden Şarur meydan savaşında Akko­yunlu Bey'i Elvand'a karşı zafer kazandı. Ondan sonra da Irak'ta bu sülaleye mensup beylerin tümünü ortadan kaldırdı. Bu cümle­den olarak Yakup oğlu Murad'ı ve Elbistan'da da Alâüddevle'yi öl­dürdü. Bu suretle de Akkoyunlu Beyliği sona ermiş ve bu kez Sa-feri Devleti kurulmuş oldu.

İsmail Safevi Tebriz'e intikal ederek, burayı kendisi için bir merkez haline getirdi, Timuroğullan Beylerine boyun eğdirdi. Şii mezhebini de siyasi düşünce ve ideolojisine bir hareket noktası olarak kabul etti. Aynı zamanda sünni toplum içinde ve bölgesine komşu olan devletler arasında mevcut bulunan Şii azınlığın ha­masî tutumlarından, ideolojik faaliyetlerindeki yılmaz ve ısrarlı gayretlerinden yararlanmaya çalıştı. Bu sayede de kısa bir süre içe­risinde devletinin sınırlarını süratle Herat'a, Ceyhun Nehri'ne ve Basra Körfezi'ne kadar genişletti. Ancak H. 920 yılında Çaldıran Meydan savaşında Yavuz Sultan Selim'in karşısında yenilgiye uğ­radı. Bu suretle Osmanlılar Diyarbakır'ı da topraklarına kattılar ve Tebriz'e girdiler.

Bağdat'ın Safevî valisi Osmanlılar'a bağlılığını ilan etti. Ne var ki Osmanlılar'm bu kez de Memlükler'e karşı harekâta girişmeleri, Suriye ve Mısır'ı işgal etmeleri ve kutsal topraklarla güneydeki İs­lâm topraklarını tehdit eden Portekizlilere karşı harekete geçme­leri Şah İsmail'in yeniden güçlenmesine vesile oldu. Şah İsmail Osmanlılar aleyhinde Portekizlilerle işbirliği yapmaya çalıştı. Çünkü Osmanoğullan'na karşı kini çok büyüktü. Aynı zamandaŞah İsmail Safevi'nin kuzeydoğu, devlet sınırları üzerinde siyasi çekişmeler çok şiddetli bir şekilde devam ediyordu. Bu cümleden olarak Özbek lideri Muhammed Şeybani Şah İsmail'i tehdit edi­yor, İslâm'a doğru bir şekilde dönüş yapması için ona çağrıda bu­lunuyordu. Ona karşı bizzat Pers toprakları üzerindeki müstah­kem mevkilerin içinde saldıracağına dair tehditler savunuyordu. Nitekim iki taraf arasında savaşlar cereyan etti. Başlangıçta Şah İs­mail Safevi üstünlük kazanırken daha sonraları yenilgiye uğradı. Bu sayede Özbekler ilk başlarda kaybetmiş oldukları yerlerim tek­rar geri aldılar. Hindistan'ın bu aşamadaki durumuna gelince, Hint Hükümdarı, Zahirüddin Muhammed Babür Şah İsmail Sa­fevi ile fikir birliği içindeydi.

H. 930'da Şah İsmail Safevi öldü. Yerine ise oğlu Tahmasp geç­ti. Tahmasp henüz yaşça küçüktü. Onuncu yaşını bile daha doldur­muş değildi. Bu nedenle Kızılbaş liderler, yani Şii (isnâ aşeri)' [1]  kitle­nin liderleri bir süre devlet işlerini onun adına yürütmeye çalıştılar. Sonraları (Tahmasp büyüyünce) tek başına devlete hakim oldu.

Tahmasp, doğu yönüne doğru sefere çıkarak bu sırada Özbek Hanı Ubeydullah'a karşı giriştiği savaşta üstünlük kazandı. Fakat Özbek topraklarında ilerlemedi. Ondan sonra batıya doğru yöne­lerek gidip Bağdat'ı ele geçirdi ve Osmanhlar'm egemenliğini ka­bul etmiş olan Bağdat Şahı Zilfekar el-Kürdi (Kürt Zülfikar) 'i orta­dan kaldırdı.

Ne var ki çok geçmeden Halife, Kanunî Sultan Süleyman, H. 941 yılında Tahmasp'm ordularını Irak'tan kovarak Bağdat'ı aldı. Tahmasp'ın batıya doğru yönelmiş olduğu, yani Bağdat'ı ele geçir­diği H. 936 yılında ise Özbekler de (bu fırsattan yararlanarak) doğ­ru yönünden ilerlemeye başlamış ve Tahmasp'ın ülkesinin doğu sınırlarından içeriye girişmişlerdi. Özbekler Meşhed kentine kadar ulaştılar. Ondan sonra Tahmasp Osmanlı Halifesiyle bir barış ak­detti. H. 961 yılında düzenlenen barıştan sonra denebilir ki her ikidevlet arasında devam edegelen gerginlik de yatışmış oldu. Tah­masp ise yarım yüzyıl kadar sürdürmüş olduğu hükümdarlıktan sonra H. 984'de öldü.

Ondan sonra yerine, ikinci İsmail olarak anılan oğlu geçti. Ba­bası onu -hayattayken- hiç sevmemişti. Öyle ki onu çeyrek yüzyıl­dan fazla zindana bile artırmıştı. Tahmasp şiddetli bir diktatör ola­rak, kendisine en yakın olan bir kimseye bile -hiçbir zaman- güven-mezdi. Öldükten sonra oğullan: Haydar, İsmail, Muhammed ve Ab-bas birbirlerine girdiler ve bu kavganın sonucu olarak H. 985'te kar­deşlerden İsmail mezarı boyladı. Başa geçen Muhammed H. 995'e kadar hükmetti. Ondan sonra "Büyük Şah Abbas" unvanıyla -kar­deşlerden- Abbas, tahta oturdu. İran tahtı üzerindeki bu iç çekiş­meler sırasında Osmanlılar -fırsattan yararlanarak- Tebriz'i, Tiflis'i ve Dağıstan topraklarını ele geçirdiler. Safeviler'in direnişine rağmen Osmanlılar bu üstünlüğü elde ettiler. Fakat bu direniş İranlı-lar'a yaramadı. Osmanlılar da büyük kayıplara uğradılar.

Fakat Tebriz'i ellerinde tutabildiler. Bu esnada Şah Abbas, ken­dini, batıda bulunan Osmanlılar, doğuda ise Özbekler ve akınları arasında sıkışmış olarak buldu. Bu bakımdan H. 998'de Osmanlı­lar'a barış düzenleyerek Tebriz'i, Loristan'ı, Gürcistan'ı, Dağıstan ve Şirvan'ı Osmanlılar'a bıraktı ve yeğeni Haydar Mirza'nın İstan­bul'da rehin olarak kalmasını kabul etti.

Şah Abbas doğuya yönelerek Özbekler' e karşı üstünlük kazan­dı. Onların devletini zayıf düşürerek (vaktiyle Özbek hükümdarla­rının amca çocukları olan Harizm liderlerinden destek de almış) bu Safevi Şahı, Özbekler'i topraklarının bir kısmım terk etmeye zorladı. Aynı zamanda Özbek hanı Abdullah'a karşı oğlu Abdül-mü'min'in giriştiği ayaklanma da Şah Abbas'm işine yaradı.

Osmanlı-İran cephesi üzerindeki barış ortamı üzerinden on-beş yıl geçtikten sonra Şah Abbas yeniden Osmanlılar'a karşı sa­vaşmak için dönüş yaptı. Bu sırada İngiliz subaylarından biri Şah Abbas'm askerlerini eğitmişti. Şah Abbas Anadolu'daki karışıklık­ları bastırmakla meşgul olan Osmanlılar'ın, içinde bulundukları gaileyi fırsat bilerek H. 1012 yılında Osmanlı kalelerine saldırdı ve Tebriz'i geri aldı. Ondan sonra da Ermenistan'ın başkenti Erivan'ı Şirvan'ı ve Kars'ı aldı.

H. 1031 yılında Bağdat'ta bir fitne patlak verdi. Osmanlı idaresi altında bulunan bu kentteki yeniçeri ağalarından Bekir Subaşı yö­netime karşı baş kaldırmıştı. Osmanlılar onu dize getirmek için üzerine bir ordu şevkettiler. Bu sırada güçsüz olduğundan farkına varan Bekir, süratle imdadına bir ordu gönderen İran Şah'ı Abbas'a bu kez bağlılığını ilan etti. Ondan sonra da bir yanlışlık içerisinde olduğunu ve Şah'ın elinde bir oyuncak haline gelebileceğini düşü­nerek Osmanlı egemenliği altında Bağdat yönetimini elinde tutmak kaydıyla, -üzerine gelmiş olan- Osmanlı komutanıyla almıştı. Fakat Şah bu antlaşmayı tanımadı. Ve Irak'ın kendi devletine tabi olması konusunda ısrar etti. Aynı zamanda Bağdat üzerine defalarca saldı­rılar düzenledi. Ne var ki hepsi de başarısızlıkla sonuçlandı. Bu kezde hile ve aldatmacayla güç yetirebildiği bazı komutanları kazan­maya çalıştı. Ve bu sıralarda Bekir Subaşı -düzenlenen bir komplo sonucu- öldürüldü. Şah'ın ordusu da Bağdat'a girdi. Şah bu kez de Basra'ya göz dikmeye başlamıştı. Fakat bunu başaramadı.

Şah Abbas bu sefer de İngilizler'le anlaşarak Portekizliler'e karşı çarpışmaya başladılar ve onları H. 1031 yılında Hürmüz'den çıkardı­lar. Aslında Şah Abbas Osmanlılar' a karşı Avrupalılarla işbirliği yap­ma hevesindeydi. Çünkü Osmanlılar'a karşı şiddetli bir kin besliyor ve çok tutucu bir tavır sergiliyordu. Şah Abbas çok kaba ve katı yü­rekliydi. Nitekim büyük oğlunu öldürmüş, iki oğlunun da gözlerine mil çektirmişti. Şah Abbas 42 yıl süren hükümdarlıktan sonra, H. 1037 yılında öldü. Ondan sonra da Isfahan başkent yapıldı.

Şah Abbas, arkasında torunu Safîy'yi bıraktı. Safî'nin daha ilk günlerinden itibaren İran gerilemeye başladı. H. 1048 yılında da Osmanlı Halifesi Dördüncü Murat, Safeviler'e karşı bir savaş baş­lattı ve Irak'ı onlardan geri aldı. Ardından da H. 1049 yılında bir antlaşma akdedildi. Bu suretle Irak ile Safevi Devleti arasındaki sı­nırlar -kesin şekilde- belirlenmiş oldu. Safî'nin hükümdarlık dö­nemi ise H. 1052 yılında sona erdi.

Safi'den sonra yerine Abbas II. geçti. II. Abbas devletin çıkar­larını asla gözetmedi. Ondan sonra H. 1077 yılında Süleyman (ya da diğer adıyla Safiy II.) onun yerine geçti. İşte bu sıralardadır ki Hollandalılar, Kaşım adasını ellerine geçirdiler, Ya'rubiler Bende-rabbas'a, Özbekler de Horasan'a saldırdılar. Ancak Süleyman hiç­bir karşı harekette bulunmadı ve H. 1105 yılma kadar da tahta kal­dı. Ondan sonra oğullarından iki tanesinin Osmanlı Devleti'ne ka­çıp iltica ettiği I. Hüseyn başa geçti. H. 1135 yılında II. Tahmasp, ondan sonra da III. Abbas, devletin yönetimini üstlendiler. Bu dö­nemde ise İran Safevi Devleti yıkıldı. Afganistan, bu devletin var­lığına son verdi.

Muhammed b. Üveys, Safeviler'e karşı baş kaldırdığını ilan edecek gücü ortaya koyarak, H. 1135 yılında, önce Herat ve Meş-hed'i ele geçirip, ondan sonra da Safeviler'in başkenti olan Isfahan'a yöneldi ve burayı Çember'e aldı. Nihayet yedi ay kadar sü­ren bir kuşatmadan sonra Isfahan, Muhammed b. Üveys'e teslim oldu. Safeviler'in sultanı ise kuzeyde sıkışıp kalmıştı. Bunun üze­rine Mir Mahmut, o taraflara doğru yönelmeye başladı. Fakat bu sefer de o bölgedeki şehirlerin yerleştikleri ona karşı ayaklandılar. Bununla beraber Mir Mahmut'la Kürtlerin aynı mezhebe bağlı ol­malarının bir sonucu olarak onları yanına çekmeyi başarabildi. Bu sayede de şehirlerde baş gösteren ayaklanmalar bastırıldı.

Rus çarı Büyük Petro, İran topraklarında açılmaya hevesleni­yordu. Bu yüzden Mir Mahmut'un İran'daki yönetimini tanımı­yordu. Dolayısıyla Hüseyn'e destek olacağını açığa vurarak bu amaçla ona görüşlerini ve izlediği çizgiyi bildirmek üzere bir heyet gönderdikten sonra sözde Fars topraklarını Mir Mahmud'un zu­lüm ve baskısından kurtarmak bahanesiyle yirmiikibin savaşçıdan oluşan bir ordunun başına geçerek hareket etti ve önce Babül'eb-vab'ı (Derbend'i) işgal etti. Ardından da Şamaka'ya doğru ilerle­meye başladı. Fakat buraya ulaşınca, bölgenin Osmanlılar tarafın­dan işgal edilmiş olduğunu buldu. Osmanlılar onun Fars toprakla­rında herhangi bir ilerleme teşebbüsünün Osmanlı Devleti'ne karşı savaşmak anlamına geleceğini bildirerek Petro'yu uyarladı­lar. Bunun üzerine Petro, harekâtını durdurdu.

Bu sırada Afganlılar Rest kenti üzerinde baskılarını artırmış­lardı. Bu site kentin hükümdarı Ruslar'dan yardım istedi. Ruslar da ona destek güç gönderdiler ve bu bahaneyle kenti de işgal etti­ler. Ardından II. Tahmasp'ın veliahtı Ruslar'la bir antlaşma dü­zenleyerek bu antlaşma gereği Şirvan, Ceylan, Dağıstan ve Ma-zenderan'ı Rusya'ya bıraktı. Bunun üzerine Şirvan halkı sünni müslüman oldukları için değil, esasen Rus kafirinin zulüm ve bas­kısından kurtulmak için Osmanlı Devleti'nden imdat istediler. So­nuç olarak Ruslar'la Osmanlılar, îran topraklarını aralarında bö­lüşmek için ittifaka vardılar ve iki taraf arasında aşağıdaki gibi bir antlaşma düzenlendi. Bu antlaşmaya göre:

1- Rusya Kazvin  [2] Denizinin kıyılarını, Ceylan'ı ve Güney AraşNehri'nin kuzeyine kadar olan Mazenderan topraklarını ya da vaktiyle Tahmasp'ın Ruslar'a bıraktığı bölgeyi alacaklardı.

2- Osmanlı Devleti, batı vilayetlerini alacaktı.

3- Tahmasp bu antlaşmayı kabul ettiği takdirde o da İran hü­kümdarı olarak tanınmış olacaktı.

4- Tahmasp'ın, bu iki tarafça bölüşülmüş bulunan topraklan tekrar geri almak için herhangi bir girişimde bulunması halinde OsmanhlarTa Ruslar ona karşı ortak hareket edeceklerdi.

Ruslar antlaşmanın, onlara verdiği yerleri hemen işgal ettiler. Osmanlılar da ilerleyerek Hemedan'a ulaştılar ve karşılaştıkları bir direnişten sonra Tebriz'i aldılar. Mir Mahmut da iki hafta kadar devam eden bir katliama başlayarak Şah Hüseyn ile kendisinin ele geçiremedikleri kimseler hariç, Safevi Hanedanı'nm tümünü or­tadan kaldırdı. Afganlılar Mir Mahmud'un neler yaptığım anlayın­ca Prens Eşrefi Afganistan'dan davet ederek onu veliaht tayin et­tiler.

Ondan sonra da Mir Mahmud'u "hal" ederek (yani onu yöne­timin başından uzaklaştırarak) yerine H. 1137 yılında eş-Şerif'i ba­şına getirdiler.

Böylece Mahmud'un amcası oğlu olan Eşref tahta oturmuş ol­du. Bu dönemde durumlar çok sıkıntılıydı. İran tahtının eski veli­ahtı II. Tahmasp, Mazenderan'da oturuyor ve kendini ülkenin meşru şahı sayıyordu. Eşref ise Osmanlılar'la savaşarak Osmanlı Devleti'nin Bağdat valisi Ahmet Paşa'ya karşı büyük bir zafer ka­zandı. Osmanlı ordusunun dağılmış birlikleri cepheden kaçıştılar. Fakat Eşref onları kovalamadı. Bilakis almış olduğu ganimetleri geri verdi. Onun bu tutumu ise taraflar arasında anlaşma zemini­ni hazırladı. Nitekim Eşref, Osmanlı Sultanı'mn bütün müslüman-ların halifesi olduğunu da tamdı ve Osmanlılar'm almış oldukları yerleri tekrar onlara bıraktı. Buna mukabil Osmanlılar da Eşrefi İran Şahı olarak tamdılar. Belki de II. Tahmasp'ın güçlü oluşu bu anlaşmayı hazırlamış oldu. Onu Nadir Han da destekliyordu. Bü­tün bu olaylar H. 1140 yılında cereyan etti.

Nadir Han çok hırslı ve tamahkâr bir adamdı. Esasen kendisi vaktiyle yolları kesip insanları soyan eşkıyadan biriydi. İran'da anarşi ortalığı sarınca Nadir Han'ın adı da ön plana çıktı. O da et­rafına bir kalabalık toplayarak Tahmasp adına çalışmalara başladı ve Herat ile Meşhed üzerinde otorite kurarak kendisine karşı H. 1141 yılında baskın düzenleyen Eşrefin askerlerini yendi ve onla­rı aynı zamanda kovaladı. Zor'durumda kalan Eşref, Isfahan ken­tine sığınarak burada korunmaya çalıştı. Nadir Han ise şehri ku­şattı. Eşref, Nadir Han'ın karşısında direnemedi.

Bilakis kaçtı. Ordusunun dağınık çeteleri de Şiraz'a doğru kaç­tılar. Fakat Eşref buradan çekilmeden önce elinde bulunan Şah Hüseyn'i öldürdü. Tahmasp ise İsfahan'a girdi. Nadir Han da Af-ganhlar'ı bu topraklardan çıkarıncaya kadar kovaladı. Sonra Eşref H. 1142 yılında öldürüldü. Bu suretle H. 1135 yılında buraya gir­miş bulunan Afganlılar, yedi yıllık bir süreden sonra bu topraklar­dan çıkmış oldular.[3]

 

İkinci Tahmasp

 

Nadir Han Osmanlılar'a karşı da üstünlük kazandı. Onları He-medan yakınlarında yenerek Azerbaycan'ı egemenliği altına aldı ve Ermenistan'ın başkenti Erivan'ı kuşattı. Fakat Horasan'da bu sıralarda meydana gelen bir isyan nedeniyle Erivan kuşatmasını kaldırarak Horasan'a yönelmek zorunda kaldı.

İkinci Tahmasp sahip olduğu güçlü mevkii ortaya koyup ken­dini kanıtlamak istiyordu. Emrindeki komutan Nadir Han'ın kar­şısında bir köşede sönük kalmayı istemiyordu. Bu amaçla H. 1144 yılında-aniden Osmanlı ordusunun üzerine atıldı. II. Tahmasp kı­sa bir süre önce yenilmiş olan bu ordunun kendisine karşı koya­mayacağını sanıyordu. Fakat hayal kırıklığına uğradı ve Osmanlı-lar'ın karşısında çok ağır bir şekilde yenildi. Ardından da Osman­lılarla bir antlaşma yaparak topraklarının bir kısmını onlara bı­raktı. Tahmasp'm bundan amacı, Osmanlılar'm bu kadarla yeti­nip onun yakasını bırakmalarıydı. Talmasp bu antlaşmada, Şir­van, Tiflis, Erivan, Hemedan ve Luristan'ı Osmanlılar'a bırakıyor­du ve antlaşmada İran esirlerinden hiç söz edilmiyordu.[4]

 

Nadir Han Ve Afşarlar

 

Nadir Han, otoritesini ilan etmek için tam bu sırada fırsat bul­muştu. Bu amaçla II. Tahmasp ile Osmanlılar arasında yapılan antlaşmayı eleştirmeye başladı. Aynı zamanda Osmanlı Halifesini uyararak, İran'dan aldığı vilayetleri sahiplerine iade etmesini iste­di ve Isfahan üzerine yürüdü. Şah Tahmasp'ı tutuklayarak yerine onun küçük yaştaki çoğu III. Abbas'ı tahta çıkardı. Kendisini de çocuk hükümdara vasî ilan etti (Yıl H. 1145). Ondan sonra da Mu­sul ve Bağdat'ı kuşatma altına aldı. Fakat yenilgiye uğradı. Ne var ki çok geçmeden saldırıyı tekrarladı ve bu kez üstünlük elde ede­rek Osmanlı Komutanı Osman Paşa'yi öldürdü. Ancak Basra'yı iş­gal etmek isteyen Britanya-Doğu Hint şirketiyle yaptığı müzakere­lerde başarılı olamadı. Bu arada Osmanlılar'a karşı savaşını devam ettirmek istedi ise de Fars topraklarında ona karşı patlak veren bir isyan, Onun Bağdat'daki Osmanlı valisi Ahmet Paşa ile anlaşmak zorunda bıraktı. Bu antlaşmaya göre H. 1144 yılında Osmanlılar tarafından alınmış bulunan vilayetler tekrar İran'a iade olunuyor­du. Yani durum, Osmanlılar'm yayılmadan önceki haline dönmüş oluyordu. Fakat Osmanlı halifesi bu antlaşmayı kabul etmedi.

Nadir Han ise İran'da işlerini bitirmiş (bu sıralarda güçlenmiş­ti). Bu sebeple de Osmanlı cephesine doğru harekâta başladı ve Köprülü Abdullah komutasındaki Osmanlı ordusunu yenerek Tif­lis'e ve Erivan'a girdi. Bu yüzden Osmanlı Halifesi, Nadir Han ile Bağdat valisi Ahmet Paşa arasında akdedilmiş bulunan antlaşma­yı kabul etmek zorunda kaldı. Ondan sonra Nadir Han, Mazende-ran ve Celan'ı, H. 1145'te Ruslar'la düzenlemiş olduğu Rest Ant-laşması'yla yeniden geri aldı. İmparatoriçe An da bunu kabul et­ti. Çünkü Çariçe An, bir Önceki çar Büyük Petro'nun sahip olduğu güçte değildi. Nadir Han bu gelişmeden sonra, Osmanlılarla işbir­liği yapacağına ilişkin Ruslar'ı tehdit ederek Baku ve Derbend (Bab'ü'l-Ebvab)ıdaaldı.

Çocuk hükümdar III. Abbas H. 1148 yılında öldü. Bu suretle Na­dir Han ülkeni tek hükümdarı haline geldi ve Afganistan üzerine yürüyerek bir yıl kadar devam eden bir kuşatmadan sonra Kanda-har'ı aldı. Ondan sonra Belh kentine hakim oldu ve Özbekler'e aitbir orduyu yendi. Sonra doğuya yönelerek Kabil ve Peşaver'e girdi. Muhammet Şah'ın ordusunu da yenerek H. 1151 yılında Dehli {Ye­ni Delhi)ye girdi. Buna rağmen kendini Hindistan Sultanı olarak ilan etmedi. Nadir Şah her ne kadar Sind Eyaleti'nin kuzey tarafla­rında bazı yerleri eline geçirdi ise de Muhammet Şah'ı yine tahtın­da bıraktı. Nadir Şah H. 1150 yılında da Oman bölgesini işgal etti.

Nadir Han giriştiği bu savaşlardan sonra Fars topraklarına tek­rar döndü. H. 1152 yılında yeniden bir hareket düzenleyerek Bu-hara'yı ve Harizm'i işgal etti. Vaktiyle gittiği Hindistan'dan geri dönerken Lezgi kabilelerinin, Kafkas Dağlarında, Dağıstan'a kar­şı tecavüzlerde bulunduklarını görmüştü. Onları cezalandırmak istedi. Fakat karşılarında çok ağır bir yenilgiye uğradı. Bu olay onun üzerinde çok olumsuz bir etki bırakmıştı. Bu arada Nadir Şah'a karşı birçok ayaklanma hareketleri başladı. Bu cümleden olarak Şirvan'da, Fars'ta ve Esterabad'da O'na karşı isyanlar patlak verdi. Sonra Nadir Han, Osmanlılar'a karşı bir savaş başlattı ve Musul'la Kars kuşatma altına aldı. Osmanlı hücumları karşısında çektiği sıkıntılara rağmen sonunda üstünlük kazanarak H. 1159 yı­lında onlarla bir antlaşma akdetti.

Nadir Han bir İran donanması inşa etmek üzere giriştiği faali­yetlerde ve aynı zamanda Sünniliği yeniden İran'da yaymak için sarfettiği gayretlerinde bir türlü başarı elde edemiyordu. O, İmam Cafer es-Sadık'ın mezhebini müslümanlar arasında beşinci bir mezhep haline getirmek istiyordu. Ne var ki Osmanlılar bunu ka­bul etmediler. İran halkı ise zorla bunu kabullendiler.

Sonra Nadir Şah'ın amcası bugünkü Afganistan sınırları üze­rinde bulunan Sistan'da ayaklanarak kendini Şah ilan etti. Bu sıra­da kürtler de ona baş kaldırdılar. Bunun üzerine Nadir Şah, onları cezalandırmak için harekete geçti. Fakat H. 1160 yılında cereyan eden bu harekât sırasında, yolda öldürüldü.[5]

 

Nadir Han'dan Sonra Afşarlar

 

Nadir Han birçok cephede savaşlara girişmiş olduğu için, ko­mutanları onun Ölümüne sevindiler. Fakat bu komutanlardan biri

onlara ters düştü. Bu daAfganlar'ı ve Özbekler'i sevk ve idare eden Ahmet Devranı idi. Ahmet Devrani, Nadir Han'ın diğer bütün ko­mutanlarıyla arası bozulmuştu. Bundan dolayı aralarında savaş çıktı. Fakat Ahmet Han bu savaşta yenildi ve Kandahar'a çekilerek burada yeni bir devlet kurdu. Ondan sonra da Herat ve Meşhed'i ele geçirdi. Hindistan üzerine sefer düzenleyerek Keşmir ve Sind bölgeleriyle Pencap'ın bir kısmını aldı. Ayrıca kısa bir süre Deh-li'ye de hakim oldu.

İran yönetimine gelince bu iş, bu sefer de Adil Şah namıyla ta­nınan Nadir Han'ın kardeşioğlu Ali Kuli'ye verildi. Ali Kuli, amca­sının torunu Rıza'nm oğlu Şahruh Mirza hariç, amcasının bütün aile fertlerini ortadan kaldırdı. Fakat bu sefer de Adil Şah'a karşı, kardeşi İbrahim, ayaklanarak onu devirdi. Ne var ki çok geçmeden İbrahim de öldürüldü. Ondan sonra kardeşi Adil Şah da aynı şekil­de öldürüldü.

Adil Şah'tan sonra Nadir Han'ın torunu Şahruh Mirza, yöne­timi üstlendi. Annesi Şah Hüseyn'in kızıydı. Bu seferde de Mirza Seyyid Muhammed, halka Şahruh'un, dedesi gibi Şii mezhebini ortadan kaldırmaya çalıştığını ilan ederek ona karşı siyasi rekabe­te girişti ve savaş açtı. Sonunda da onu yenerek yakaladı. Kendini de Şah Süleyman unvanıyla hükümdar ilan etti. Ancak bu kez deŞahruh'un ordusunun komutanı Yusuf Ali, Şah Süleyman'ı elegeçirerek onu ve çocuklarını öldürdü. Zindanda bulan Şahruh'u ise salıvererek onu yeniden yönetimin başına getirdi. Şahruh hem âmâ, hem çocuk olduğu için Yusuf Ali onun adına vasıy olarak devleti yönetmeye başladı.

Bu kez de komutanlardan iki kişi, başkomutan Yusuf'a karşı ayaklandılar. Bunlardan biri Araplar'dan oluşan güçleri sevk ve ko­muta eden Alem Han, diğeri ise kürtlerden oluşan kuvvetleri sevk ve komuta eden Cafer idi. İkisi işbirliği yaparak Yusuf u yakaladılar ve O'nu öldürdüler. Şahruh'da yeniden zindana atıldı. Sonra bu iki komutanın arası bozuldu. Birbirlerine girdiler. Sonuçta Kandahar şahına karşı, giriştiği savaşta yenilgiye uğrayan Alem Han, üstünlü­ğü kazandı. Fakat öldürüldü. Daha önce de anlatıldığı gibi bu suret­le H. 1164 yılında Harat ve Meşhed kaybedilmiş oldu ve Horasan, -genel manada- Ahmet Han'ın yönetimine bağlı bir îran vilayeti ha­line geldi. Burası H. 1210 yılına kadar zindanda kalan Şahruh'a sa­dece isim olarak bağlıydı. Dolayısıyla, esasen egemenliğine boyun eğmeyen çok küçük bir toprak üzerinde her ne kadar Şahruh'un sa­dece şekilden ibaret olan bir beylik sıfatı var idiyse de işte bu tarih­te o da kalktı ve Afşarlar'm yönetimi son bulmuş oldu.[6]

 

Zendilerve Kerim Han

 

Nadir Han'ın ordusunda bulunan kurt asıllı Kerim Han Zend, zamanla sivrilerek güçlendi. Bu Kerim Han, Bahtiyar aşiretinin re­isi olan Ali Murat'la da anlaşmıştı. Fakat sonraları aralan bozuldu ve Kerim Han, Ali Merdan'ı öldürerek İran'ın güney bölgesinin tek efendisi haline geldi.

, Bu gelişmelerden sonra Kerim Han, bu kez de Muhammed Hüseyn Han'la ihtilafa düştü. Aynı zamanda Afganlı Esed Han'la da arası bozuldu. Ondan sonra Kerim Han, Kaçarlar'a karşı üstün­lük kazandı. Bu arada Kazvin'de korunmaya çalışarak direnmekte olan Esed Han, Kerim Han'a karşı zamanla güçlenmeye başladı. Bu durum, Kerim Han, gerileyerek Buşehr kentine çekilmesine neden oldu. Ancak bir süre sonra tekrar eski gücüne kavuşarakHasmına karşı zafer kazandı ve tekrar Şiraz'a döndü. Aynı zaman­da diğer siyasi rakiplerine karşı da üstünlük kazanarak H. 1163-1193 yılları arasında otuz yıldan fazla bir zaman ülkeyi yönetti. Onun döneminde ülke kalkındı ve istikrara kavuştu.

Avrupa'yla vaktiyle yapılan ticaret yeniden canlılık kazandı. Kerim Han İngilizler'le de işbirliği ederek Benderrak'da bir güç odağı haline gelen Mir Mühenna'yı dize getirmek için İngiliz do­nanmasından yararlanmaya çalıştı ve Basra'ya girmeyi başararak H. 1189 yılında buranın yönetimini kardeşi Sadık Han'a verdi. Ke­rim Han ölünceye kadar da burada kaldılar.[7]

 

Kerîm Han'dan Sonra Zendiler

 

Kerim Han'ın ölümünden sonra, anne bir kardeşi Zeki Han, yönetimin üzerine abanarak idareyi ele geçirdi. Fakat siyasi reka­bet onun aleyhinde sonuç verdi. Çünkü Şiraz'da Kerim Han'ın oğ­lu Ebulfeth ayaklanarak kendini şah ilan etti. Fakat Zeki Han hile­ye baş vurarak bu sırada kardeşinin oğlunun ordusunda sade bir asker olduğuna ilişkin bir açıklamada bulundu. Bu suretle de Ebulfeth'in emrindeki komutanlara karşı güven sağlayarak onları kuşkulandırmamayı başardı ve komployu organize etti. Ardından da eline imkanları geçirince siyasi rakiplerinin hepsini kılıçtan ge­çirdi. Onu, bu atılımında kız kardeşinin oğlu Murat Han, Şiraz'da destekliyordu.

Zeki Han'a karşı bu kez Kerim Han'ın biraderi Sadık Han ayaklandı. Kerim Han, ölüm döşeğindeyken çocuklarına vesayet etsin diye bu kardeşi Sadık Han'ı veliaht tayin etmişti. Fakat Zeki Han, Sadık Han'la işbirliği edecek alanların kökünü kazıyacağına dair tehditlerde bulundu.

Bu arada Kaçar da Ağa Muhammed komutasında Zeki Han'a karşı ayaklandı. Bunun üzerine Zeki Han, Ali Murat Han komuta­sında Isfahan üzerine bir ordu gönderdi. Fakat çok geçmeden Ali Murat Han da ona karşı bir dönüş yaptı. Bunun üzerine H. 1195 yılında Zeki Han düzenlenen bir suikaste kurban gitti.Sonuç olarak Kerim Han'ın oğlu Ebulfeth, tek başına idareye hakim oldu ve Zeki Han'ın oğlu Ekber Han'ı zindana attı. Aynı za­manda Zeki Han'ın kızıyla evli bulunan kendi biraderi Muham-med Ali Han'ı da hapsetti. Fakat bu sırada Sadık Han bu kez güç­lenerek kardeşinin oğlu üzerinde otorite kurdu. İki ay sonra da onu idareden uzaklaştırdı. Bu suretle de yönetimi tek başına eline geçirmiş oldu. Sonra Ali Murat Han bu kez Sadık Han'a karşı siya­si rekabet içerisine girdi. Ali Murat Han, Kerim Han'ın kızıyla ev­lenmek istiyordu. Ancak Sadık Han bu isteğin gerçekleşmesine en­gel oldu. Aralarındaki siyasi kavgalar devam ederken Ali Murat Han. H. 1196 yılında İsfahan'a egemen oldu. Sadık Han da Şiraz'ı ele geçirdi. Fakat bir süre sonra Murat Han Şiraz'a girmeyi başar­dı. Bu yüzden Sadık Han, Ali Murat Han'a tamamen teslim oldu. Ali Murat Han ise Cafer Han hariç, Sadık Han'ın aile bireylerin­den kim varsa hepsini ortadan kaldırdı.

Ali Murat Han Kacar'm korumaya çalıştığı Mazenderan üzeri­ne yürüdü. Cafer Han, onun bu meşguliyetini fırsat bilerek Zen-can'da bir ayaklanma girişiminde bulundu. Bunun üzerine Ali Murat Han» isyanı bastırmak için, süratle geri döndü ise de yolda öldü. Böyle bir sonuçla da ortam Ağa Muhammed Kaçar lehinde gelişince Ağa Muhammed, Cafer Han'a karşı üstünlük elde ederek İsfahan'a girdi. Ne var ki o, bu atılım sırasında Bahtiyar aşiretinin reisi karşısında yenilgiye uğradı. Bu sefer Cafer Han yine fırsatı de­ğerlendirerek İsfahan'a girdi. Fakat bu kez de amcası oğlu İsmail Han Hemedan'da Cafer Han'a karşı ayaklandı. Cafer Han, Loris-tan ve Kirman üzerinde de egemenlik kurmak istiyordu. Ne çare ki H. 1203 yılında yemeğine zehir karıştırılmak suretiyle yapılan bir suikast sonucu öldürüldü. Oğlu Lutfullah, babasının ölüm haberi­ni alınca Buşehr Limanı'na kaçtı. Fakat Kaçarlar karşısında dire­nemedi. Bir mevkide de tutunamadığı için yerden yere kaçıp dur­du. Sonra Kirman'a çekilerek Kandahar'da bulunan Timurşah Emir Devrani'yle anlaşmak için çabalar sarfetti. Fakat bu sıralarda Timurşah'da öldü ve nihayet Lutfullah Han, Ağa Muhammed Ka-car'a teslim olmak zorunda kaldı. Kaçar da onu H. 1209'da öldür­dü ve bütün Zendiler ailesini yoketti. Bu suretle de Ağa Muham­med Kaçar, ülkenin rakipsiz tek lideri haline geldi.[8]

 

Kaçarlar

 

Kaçarlar Hanedanı'nın kurucusu Ağa Muhammed Kacar'dır. Ağa Muhammed Kaçar, H. 1155 yılında doğdu. Adil Şah'ın eline düşerek H. 1160 yılında hadimi aştırıldı. Kerim Han Zend, onun kız kardeşiyle evlenerek ona ilgi gösterdi. Kerim Han Zend, H. 1193 yı­lında ölünce Ağa Muhammed kuzeye çekilerek burada şahlığını ilan etti ve Tahran'ı hükümeti için idare merkezi edindi. İran top­rakları bu sırada parçalanmış durumdaydı. O da bu topraklar üze­rinde cereyan etmekte olan siyasi rekabete katılarak rakipleriyle çe­kişmeye başladı ve H. 1209 yılında Zendiler sülalesini ortadan kal­dırdı. Fakat çok geçmeden H. 1211 yılında da kendisi öldürüldü.

Ağa Muhammed ya da (bir başka unvanla) Şah Muham­med'den sonra kardeşinin oğlu Fetih Ali Şah, yönetimi üstlendi. Fa­kat ordu kendi arasında parçalanmıştı. Sırf Şah Muhammed'in ölü­müyle ordu içinde lider olarak birçok başlar sivrilmişti. Bu arada Sadık Han ayaklanmaya başladı. Fakat Fetih Ali Şah, O'nu etkisiz hale getirmeyi başardı. Sonra Zeki Han'ın oğlu Muhammed Han, ayaklanarak İsfahan'ı işgal etti. Fetih Ali Şah, burayı da onun elin­den kurtarıp onu ortadan kaldırmayı başardı. Bu kez de Fetih Ali Şah, kardeşi Hüseyin Kuli Han'la ihtilafa düştü. Kaçar Haneda-nı'ndan Süleyman Han da bu kavgayı fırsat bilerek isyan etti. Ancak bu olay üzerine iki kardeş anlaştılar. Bu yüzden Süleyman kaçtı.

Fetih Ali Han, herşeye rağmen Süleyman'ı affederek Azerbay­can'ın yönetimini ona verdi. Bu kez de Ağa Muhammed Ka-car'dan kaçarak Afganistan'dan gelen Nadir Mirza, Meşhed kendini istila etti. Bunun üzerine Şah, Ağa Muhammed'in üzerine yürü­dü. Ağa Muhammed, teslim olmak zorunda kaldı. Fakat Şah, bu sefer de O'nu affetti. Nihayet Fetih Ali Şah, öldüğü 1250 yılma ka­dar da işbaşında kaldı. Yani onun hükümdarlık süresi otuzdokuz yıl sürdü.

Aslında bu müddet İran târihinde ülkenin geçirdiği en tehlike­li aşama oldu. Çünkü H. 1211 yılında, Kaçarlar, yönetimi devralır almaz kısa bir süre sonra Napolyon Bonapart H. 1213 yılında Mı­sır'a bir çıkarma düzenledi. İngiltere ise bu olaya karşı son derece öfkelendi. Bu suretle de bölge, uluslararası siyasi çekişmelerin bir arenasına dönüştü. Belki de İngiltere, Fransız tehlikesine karşı gü­vencede kalmak için durumu, olduğundan daha büyük gösterme­ye çalışıyor ve bu amaçla da propagandalar yayıyordu. Hüküm­darları bu suretle korkutmaya, onlara gözdağı vermeye çalışıyor­du. Öyle ki hiç kimse bu propagandaların doğru olduğuna pek inanmamakta ve bu aşamaya ait tarihi belgelere güveneni emekte­dir. İngilizler'in, yaymaya çalıştıkları propagandalardan biri de şuydu: Sözde Napolyon, doğuda ve özellikle Fars topraklarında bir imparatorluk kurmak ve bu imparatorluğun başına da kardeşini getirmek hevesindeydi.

İşte İngiltere, bu propagandalarla esasen bir ortam hazırlayıp İranlılarla anlaşmak ve bu suretle de bir yandan Fransizlar'm di­ğer yandan da zaman zaman Fransızlarla işbirliği yapan Ruslar'ın hedeflerine engel olmak istiyordu. Aynı zamanda Afganistan'ın bir saldırısına uğradığı takdirde Hindistan'a yardımcı olmayı planlıyordu. Bununla da Basra Körfezi'nde İngiliz ticaret yolunun güvenliğini sağlamayı tasarlıyordu. İşte bütün bu amaçlarla İngiliz heyetleri gerek doğrudan doğruya İngiltere'den, ya da Hindistan üzerinden, birbirlerinin peşi sıra Tahran'ı ziyaret ediyorlardı. Ba-zan da amaçlar çatışıyor, bu yüzden İngiltere ile olan ilişkiler so­ğumaya yüz tutuyordu. Bu nedenle de Fransız baskısı artıyordu. Ne var ki zaman zaman Rus siyaseti ile paralellik gösteren Fransız siyaseti yüzünden, İngiltere ile olan ilişkiler eski canlılığına tekrar kavuşuyordu. Tabiiki İngiltere, Afganistan'ı hiçbir zaman bu ulus­lararası oyunlar arenasının dışında düşünmüyordu. Çünkü İngiltere bu ülkenin de kendi nüfuz bölgesi içinde kalması amacıyla büyük gayretler sarfediyordu. İngiltere bu maksatla Hindistan'ın saldırıya uğramaması, aynı zamanda Ruslar'la İranlılar arasında anlaşma sağlamak için bu duyarlılığı gösteriyordu.

Tabiki İran şahı da Afganistan'ı ya da (başka bir ifadeyle) eski­den Safevi yönetiminin egemenliği altına girmiş bulunan her top­rak parçasını ülkesine katmayı arzu ediyordu. Afgan bölgesinin hükümdarı Zaman Şah'm iki kardeşi İran Şah'ı Fetih Ali Şah'ın yanında bulunuyorlardı. Bu iki kardeşin adı Firuz ve Mahmut'tur. Kardeşleri olan Zaman Şah'a karşı düşmanlık besliyorlardı. (Ara­larındaki bu kinden yararlanmak isteyen) İran Şah'ı bu iki kardeşi bir kuvvetin başında Afganistan üzerine gönderdi. Fakat başarı el­de edemediler. Bu sefer de Şahın bizzat kendisi Horasan'da, aley­hinde patlak vermiş bulunan bir isyanı bastırmak üzere harekete geçti. Ondan sonra da Afganistan üzerine yöneldi. Bunun üzerine Nizam Şah, Lahor ve Peşaver'den geri çekilerek Afganistan'ı Fetih Şah'a karşı savunmak üzere buraya geldi. Fakat Nizam Şah, H. 1216'da yenilgiye uğradı.

H. 1216 yılında İngiltere İran'la bir antlaşma yaptı. Bu antlaş­ma Afganistan'ın Hindistan'a yapacağı herhangibir saldırıya kar­şı İngiltere ve İran'ın direniş göstereceklerini ve Afganlılar, Hin­distan topraklarından tamamen çekildikten sonra ancak barış ya­pılabileceğini, keza İran, eğer bir Fransız veya Afgan saldırısına uğrayacak olursa, İngiltere İran'a silah yardımında bulunacağını öngörüyordu. Ne var ki bu antlaşma imzalandı. Çünkü İngiltere, bu yüzden Rusya ile Fransa arasında ilişkilerin kuvvetlenebilece­ği, aynı zamanda, müslüman İran'ın hıristiyan Rusya'ya karşı kuvvet kazanabileceği korkusuyla bu antlaşmayı imzalamaktan kaçmıyordu. Şurası bir gerçektir ki herşeyden önce hıristiyan insa­nın içinde müslümana karşı daima sönmez bir kin ateşi vardır. Bu sırada Fransa, İran'a destek verme heveskarlığını gösterdi. Bu yüzden de İran'la Fransa arasında bir yaklaşma oldu ve iki taraf arasında H. 1222 tarihinde bir antlaşma imzalandı. Ancak iki ay sonra da bu kez Rusya ile Fransa arasında Tiliyest antlaşması dü­zenlendi.

Bu antlaşmaya göre Fransızlar, Ruslar'm İran ya da Osmanlı topraklarında girişecekleri yayılmacılığa göz yumuyorlardı. Bu sı­ralarda Napolyon, siyasi hesaplaşmalar için Tahran'a bir heyet gönderdi. Bu heyet, büyük bir ilgi ve hararetle karşılandı. Yapılan görüşmeler sonunda Şah, Harç adasını Fransızlar'a bıraktı. Ancak Rusya da bu dönemde îran'a bağlı bulunan Ermenistan'ın merke­zi Erivan'a H. 1223 tarihinde saldırdı. Bu suretle de Fransız haçlı siyaseti bütün çıplaklığıyla îranlılar'm gözleri önüne serilmiş oldu.

H. 1223 tarihinde İngiltere îran'a bir heyet gönderdi. Vakıa bu heyet, üstlenmiş olduğu görevde başarılı da oldu. Çünkü Şah artık kesin bir şekilde Fransızlar'd an ümidini kesmiş, onlarla olan işbir­liğinden artık ellerini yıkamış oldu. Bu İngiliz heyeti Şah'la bir ant­laşma imzalayarak onu Fransa'ya karşı yönlendirmeye çalıştılar. Bundan kısa bir süre önce de bir Fransız-İran saldırısına karşı or­tak tavır koymada anlaşmak amacıyla İngiltere, Afganistan hü­kümdarı Şüca' Şah'a bir heyet göndermiş ve O'na silah yardımın­da bulunacağını taahhüt etmişti.

Sonra İran ile Rusya arasında patlak veren savaşta İran yenik düşünce, İngiltere sür'atle davranarak Rusya'nın bu savaştaki za­ferinden sonra elde etmiş olduğu çıkarların aynısına sahip olmak için Fransa ile H. 1230 tarihinde bir antlaşma imzaladı. Daha son­raları H. 1242'den 1244'e kadar Rusya ile İran arasında cereyan eden savaşta İran yenik düştü. Savaşın İran tarafından başlatıldığı gerekçesiyle İngiltere, bu ülkeye desteğini vermemek için oyalan­maya baktı. Çünkü (bilindiği üzere ve Kurıân-ı Kerîm'in de ifade ettiği gibi kâfirler ve onların bir kısmı olan) hıristiyanlar birbirleri­nin dostudurlar.[9]

 

Bu Dönemde Ruslarla Olan İlişkiler

 

Bu dönemin Gürcistan Hükümdarı Herakle H. 1160 tarihinde Nadir Şah'm öldürülmesini fırsat bilerek İran topraklarına bağlı bazı yakın yerleri ülkesine kattı. H. 1193 tarihinde Ağa Muham-med Kaçar İran yönetiminin başına gelir gelmez Rus çariçesi II. Katerina Gürcistan'ı İran'a karşı kışkırtmaya başladı. Sonra H.1198 tarihinde de Gürcistan'la bir antlaşma imzalayarak bu ülke­yi koruması altına almayı taahhüt etti. Ancak İran hükümdarı Ağa Muhammed Kaçar H. 1210 tarihinde bir ordunun başına geçerek Gürcistan'ın başkenti Tiflis üzerine yürüdü ve zorlu çabalardan sonra şehri işgal etti. Ondan sonra da Erivan'ı aldı. Fakat bu sıra­larda Muhammed Kacar'm kardeşi Murteza, biraderine öfkelen­miş Rusya'ya kaçmıştı. H. 1211 tarihinde de Gürcistan'ı korumaya karşılık bir Rus ordusu harekete geçerek Derbend ve Baku'yu isti­la etti. Ondan sonra da bu ordu Mogan vadisinde karargahını kur­du. Fakat tam bu sırada Çariçe II. Katerina öldü. Yerine ise Çar Pol geçti. Pol, barışsever biriydi. Bu yüzden İran topraklarından çekil­di. Fırsat elverince İran Şahı Ağa Muhammed H. 1211'de yeniden Gürcistan'a saldırdı ve bu savaşlarında başarılı da oldu. Ne var ki 1211 yılında da yıkılıp gitti.

H. 1215 yılında ise Gürcistan hükümdarı Gorçin, ülkesinin ka­pılarını Ruslar'a açtı. Onlar da bu sayede Gürcistan'dan geçerek İran topraklarında ilerlediler. Bu yüzden İran 1228 yılında Rus-lar'la Gürcistan Antlaşması'nı yapmak zorunda kaldı. İran hü­kümdarı Fetih Ali Şah, bu antlaşmayla, Derbend, Baku, Şirvan, Karabağ ve Taliş'in bazı kısımlarını, aynı zamanda Gürcistan ve Dağıstan'ı Ruslar'a bıraktı. Bununla birlikte, Hazar Denizi'nde, İran'a ait bir donanmanın bulunmamasını kabul etti. İran H. 1235 yılında Irak'ı hedef alarak Osmanlılar'a karşı savaş açtı. Bu savaş birkaç yıl devam etti. İran vaktiyle kaybetmiş olduğu bazı yerleri bu harpler sırasında tekrar geri aldı. Osmanlı Devleti ise Bağ-dat'daki valisi Davut Paşa'ya yardım etme imkanına sahip değildi. Bu yüzden Mısır'daki valisi Mehmet Ali Paşa'dan yardım istedi. Fakat Mehmet Ali Paşa, bahane uydurarak bu gaileli işten kurtul­du. Çünkü zaten Osmanlı Devleti'ne karşı tutumu olumsuzdu.

Ancak bu sıralarda İran ordusunda kolera salgını baş gösterdi. Bu sebeple, İran ordusunun komutanı Muhammed Ali Mirza, H. 1238 yılında Osm anlılar'la Erzurum Antlaşması'nı imzalayarak barış yapmak zorunda kaldı. İranlılar'in Osmanlılar'a karşı açmış bulunduğu bu savaş sona erer ermez bu kez de Rusya H. 1241'de İran'a savaş açtı ve Tebriz'i işgal etti. Sonra taraflar 1243'te Türkmen Çayı antlaşmasını imzalayarak barış yaptılar. Fakat Şah, ant­laşmayı imzalama işini ağırdan alınca Ruslar Tahran'ı işgal ede­ceklerine dair tehditler, savurdular. Nitekim Şah'm İngiliz danış­manı onu bu antlaşmayı imzalamaya zorlamıştı.

Ne yazık ki tarihin bu döneminde müslümanlar kuvvetlerini bir araya getirmiş ve güç birliği etmiş değillerdi. Dolayısıyla haçlı­lar bu durumu fırsat olarak kullanıyorlardı.

Nitekim görüyoruz ki Rusya İran'a açtığı savaşta üstünlük el­de ederek H. 1243 yılında bu ülkeyle Türkmen Çayı antlaşmasını imzalamış, (yani İran'a karşı üstünlüğünü kanıtlamış) onu dize ge­tirmiştir. Ondan sonra da Osmanlılar'a dönmüş, onlara karşı da yine üstünlük kazanmış ve bu zaferi H. 1244 yılında Osmanlı Dev-leti'yle düzenlediği Edirne Antlaşmasında yine tescil etmiştir. Ta-biki aynı zamanda (müslümanlarm can düşmanı olarak) haçlılar, onların kendi aralarında barış içinde olmamalarını ve bir güce sa­hip bulunmamalarını büyük bir hırsla arzu ediyorlardı.

Örneğin İngiltere, Basra Körfezi'ni kontrolü altına aldıktan sonra Basra ve Ahvaz kentlerinin (ikisinin birden), ister Osmanlı Devleti olsun, ister İran olsun müslüman bir devletin elinde olma­sına taraftar değildi. Çünkü böyle bir olgu, İngiltere'nin bölgedeki çıkarlarına karşı bir tehlike kaynağı olurdu. Bu iki kente birden sa­hip bulunacak bölgedeki bir müslüman ülkeye karşı direnmek güç olurdu. Onun için iran'ın, Ahvaz kentine sahip olmak için harcadı­ğı çabada İngiltere bu ülkeyi destekliyordu.

Bu sıralarda İran, Bahtiyar aşiretlerinin, karşıt hareketlerini bastırmış, bu aşiretleri dize getirmişti. Aynı zamanda İran, küçük Arabistan şeyhliğini de istila etti. Bu baskından kaçan Kelboğulla-n kabilesinin şeyhi Tamir, Irak'a sığındı. Sonra İranlılar işgallerine devam ettiler. Bu yüzden Benî Lâm (Arap, Lamoğulları) kabilesi de İran baskınlarından kaçarak, bulundukları Batı Loristan dağları­nın yamaçlarını terkettiler.

Bu aşamada İran yönetiminin başına geçen hükümdarlar ise şunlardır:[10]

 

Muhammed Şah

 

H. 1250 tarihinde Fetih Ali Şah ölünce yerine torunu, Abbas Mirzaoğlu Muhammed Şah geçti. Muhammed Şah'ın döneminde Afganistan, Rus ve İngiliz manevralarının bir arenası haline gel­mişti. Muhammed Şah, Fars hükümdarı olan amcasıyla ihtilafa düştü. Aynı zamanda Kaçar Handam'ndah bazı prensler ona kar­şı ayaklandılar. Fakat Muhammed Şah onlara üstün geldi.

Keza Muhammed Şah döneminde İsmaililer'in lideri olan Ağa Han da ayaklandı. Ağa Han'ın isyanı, Kirman ve Luristan eyalet­lerinde patlak verdi. Ancak Ağa Han, giriştiği bu ayaklanmasında başarısızlığa uğrayarak Hindistan'a kaçtı. Bununla beraber, ülkeyi yıpratmak için, İsmaililer'in İran üzerine düzenledikleri baskınlar uzun zaman sürüp gitti.

Sonraları bu isyanlara, İngiltere'nin destek olduğu da ortaya çıktı. Keza Babiler [11] hareketi de yine Muhammed Şah zamanındameydana geldi. Bu ayaklanma ise Ruslar'm desteğiyle gittikçe ge­lişmeye başladı.

Bu arada Afgan Emiri Dost Muhammed de Sistan Bölgesi'nde ilerlemeye başlayınca Şah, (Bu hareketi durdurmak için) Herat'a doğru hareket etti.

H. 1258'de de İngilizler Harç Adasını işgal ettiler ve Buşehr li­manı ile İran sahillerini tehdit etmeye başladılar.[12]

 

Nasirüddin Şah

 

H. 1264'de Muhammed Şah öldü. Yerine ise Nasirüddin Şah

geçti. Nasirüddin Şah döneminde H. 1264 yılında Babiler ayaklan­malarını yine sürdürdüler.

Fakat Babîlik isyanı bastırıldı ve hareketin elebaşısı "el-Bab" unvanıyla tanınan Mirza Ali Muhammed Rıza Şirazi ile Babîlik davasının azılı propagandistlerinden (Salih Kazvini'nin kızı) -fahi­şe- "Kurratü'1-Ayn" Fatma adındaki terörist kadın idam edildiler; Bahaîlik Dinini kuran "Bahaullah" Hüseyn b. Ali Mazenderanî adındaki sapkın da sürüldü. Ancak bu adamla kardeşi Yahya "Sub-hu'1-Ezel" hep İngiliz gizli servisi ile irtibatlı oldular.

İngiltere H. 1272 yılında Kabil Emiri Dost Muhammed'e yar­dımda bulunarak Afganistan yönünden îran üzerine bir cephe aç­tı. Aynı zamanda batı yönünden de İran sahilleri üzerine bir cep­he daha açtı.

Bu harekât sırasında önce Buşehr Limanı'nı, ondan sonra da H. 1273'te el-Muhammara kentini ele geçirdi. Sonra da bu savaşla­rın ardından barış icra edildi ve İran kuvvetleri gerek Herat'dan ge­rekse Afganistan'a ait olduğu bilinen bütün topraklardan çekildi.

Bu gelişmelerden sonra İran'a Rusya'nın kredileri akmaya başladı. Bu ise (kısa zamanda) Rusya'ya, İran'ı denetiminin altına alma hakkını kazandırdı.[13]

 

Kaçarlar Hanedanı'nın Sonu

 

H. 1313 yılında Nasirüddin Şah yıkılınca yerine Muzafferüd-din Şah geçti. Muzafferüddin Şah'ın döneminde ise İran için bir anayasa konulması ve bir parlamento kurulması istekleri gittikçe artmaya başladı. Nitekim Şah'ın son günlerinde bir yasama mec­lisi varlık buldu ve Şah H. 1324 yılında öldü.

O'nu H. 1324-1326 yılları arasında iki yıl kadar ülkeyi yöneten Muhammed Ali Şah izledi. Muhammed Ali Şah döneminde H. 1325 yılında, biri Rusya'nın, diğeri ise İngiltere'nin etki ve deneti­mi altında olmak üzere İran toprakları iki ayrı nüfuz bölgesine ay­rıldı. Aynı zamanda Şah'a karşı ayaklanmalar da çoğaldı. Bu yüz­den Muhammed Ali Şah H. 1326 yılında Kazvin'e kaçtı.

Ondan sonra Muhammedi Ali Şah'm oğlu Ahmet Paşa, yöneti­min başına geçti. Fakat Ahmet Paşa devlet işleriyle hiç ilgilenmi­yor, sadece özel hayatına bakıyordu. Bu yüzden ona karşı duyulan nefret gittikçe büyüdü.

Aynı zamanda İran'ın Kafkas birlikleri komutanı Rıza Pehlevi, H. 1339 yılında Tahran üzerine yürüyerek şehri kontrolü altına al­dı ve Ziyaüddin Tabatabâî başkanlığında bir hükümet teşkil etme­si için şahı mecbur etti. Rıza Pehlevi'nin kendisi de bu kabinede savunma bakanlığını üstlendi. Ne var ki bu sırada ülke parçalan­mıştı. Çünkü Azerbaycan'da bir kurt devleti kurulmuş ve Ceylan Bölgesi'nde de bir ayaklanma harekete sürüyordu. Her şeye rağ­men Rıza Pehlevi, bu iki bölgede de duruma hakim olmayı başar­dı. İngilizler'de -bu arada- Arabistan emirliğinin hükümdarı, Şeyh Khaz'al'ı desteklemekten vazgeçerek onu yalnız bıraktılar. Buna karşın Rıza Pehlevi'yi bu ülke üzerinde, etkinlik sahibi olabilmesi için desteklemeye çalıştılar (Yıl. 1343).

Bu gelişmeler üzerine Şah Avrupa'ya bir seyahat yaptı. Fakat geri dönmedi. Çünkü halk onun tekrar geri dönmesini istemiyor­du. Bunun üzerine Rıza Pehlevi İran tahtını ele geçirerek kendini Şah ilan etti.[14]



[1] Yazar yukarıda "Kızılbaş" terimini, Şii mezhebinin "isnâ aşeri" kolu hak­kında kullanmıştır. Halbuki bu iki terim arasında, her birinin kapsadığı anlam­lar bakımından önemli farklar vardır.

Her şeyden önce Şiiliğin kollarından biri olan kızılbaşlara bu ad, şu neden­lerle verilmektedir:

Safevî Devleti'nin ve aynı zamanda Şii-Kızılbaşhk fraksiyonunun kurucula­rı sayılan Erdebil Süflileri 12 dilimli kızıl bir taç giyerlerdi. Nitekim bu tasavvuf kolunun bağlılarından oluşan Şah tsmail Safevi'nin askerlerine ait başlıklar da kırmızı renkli idi. Bu nedenledir ki Araplar da kızılbaşlara "kırmızı giysililer" an­lamına gelen "el-Muhammere" demektedirler.

Bunların inançları isnâ aşeri koluna bağlı şiilerinkinden çok farklıdır. Çün­kü kızıibaşlik temelde şüliğin bir kolu olmaktan çok Mazdek Dini'nin bir çeşit devamıdır. Ancak tema olarak Hz. Ali'ye tapınma biçiminde ön plana çıktığı için yöntem bilimciler tarafından kıziibaşhk, -ötedenberi- şüliğin bir kolu olarak da tanıtılmıştır. Nitekim günümüzde ılımlı şiiler -bir taraftarlık gösterisi olarak- on­lara: "gulât" (yani aşırılar ya da tutucular) adı altında bile olsa kızılbaşlan şii say­maktadırlar.

Kızılbaşların gelenek ve inançları arasında en radikal olanları şunlardır:

Tavşan eti yemezler, alışverişte mümkünse terazi kullanmaz ya da kullan­mak istemezler; Hile yapmamak için ihtiyaç maddelerini tane olarak satmaya gayret ederler. Hiç boşanmazlar. "Mum söndü" adı altında özel bir tören düzen­lediklerine ilişkin öteden beri kızılbaşlar hakkında yaygın bir söylenti vardır. Ni- tekim İran'da bu anlama gelmek üzere halk, kızılbaşlara "Çerağküşan" adını ver­mektedir. Hatta sünni kürtler de aynı anlamda onlara "Çera pef" derler. Bu top­luluğu simgelemek için Türkçe'deki "kızılbaş" teriminin (sözlük karşılığı değil) ancak etnik ya da felsefi karşılığı olmak üzere yine sünni kürtler kızılbaşlara "Ça-rek" derler.

Şiiliğin birçok fraksiyonlarını kapsayan anlamda sünni müslümanlar tara­fından kullanılan "Dafızıy" adı ise Malatyalı sünni halk tarafından Türkçe'nin et­kisi aitmda küçük bir telaffuz farkıyla "Reffazi" olarak yine kızıibaşları simgele­mek için kullanılmaktadır.

Gerek Safevi hükümdarlarının sevk ve komutası altında, gerek Simavna ka­dısı oğlu Şeyh Bedreddin ve Şahkulu gibi isyancıların öncülüğünde tarih boyun­ca zaman zaman sünni yönetime karşı savaşan ve aleviler olarak da tanınan ki-zılbaşlar, günümüz Türkiye'sinde daha çok Erzurum, Erzincan, Tunceli, Malatya, Sivas ve Maraş'ta yaşamaktadırlar. Bunların bir kısmı da Iran ve Azerbaycan'da bulunmaktadır (Bir şİi fraksiyonu olan Hatay ve Lazikiye'deki Nusayrüeri bunlar­la karıştırmamak gerekir).

Büyük ihtimalle tarih boyunca baskı altında tutuldukları, aynı zamanda se­mavî bir kitaba da dayanmadıkları dolayısıyla disiplinli bir din ve ibadet şekline sahip olamadıkları için yaradılış olgusunu, kainatı (varlıklar âlemini) ölüm ve ötesini izah edecek bir kaynaklan da yoktur. Bu nedenle sadece basit bir müzik­le teselli olmaya çalışan, özellikle son yıllarda kendilerin büyük bir boşlukta his­seden kızılbaşlar halen çok derin içsel sıkıntılar çekmekte ve bir kimlik arayışı içine girmiş bulunmaktadırlar.

İsnâ aşerilere gelince bunlar şii dünyasının en kalabalık topluluğunu oluş­turmaktadırlar ve bunlara imamiler veya Caferiler de denilmektedir. Caferilik günümüzde İran'ın resmi mezhebidir. îyimser Sünniler, bu mezhebin bağlılıklarını en ılımlı ve ehli sünnete en ya­kın şiiler olarak nitelemektedirler. Ancak sünni ilim adamları aynı kanaatle de­ğillerdir,

Caferilikte inançlar beş temel prensibe dayanır. Bunlar: Tevhid, Adi, Nübüv­vet, imamet ve Meâd'dir.

Gerek imamet ve Meâd gibi bu prensiplerin bazılarında, gerekse birçok ay­rıntılarda Caferiler, sünnilerinkİnden son derece farklı bir inanç kurumuna bağ­lıdırlar. Bu nedenle sünni ile şii dünyası arasında derin uçurumlar bulunduğu­nu söylemek mümkündür.

Tarafları uzlaştırmak için tarih boyunca girişilen gayretler ise şimdiye kadar hiç bir olumlu sonuç vermemiştir. Bu gayretlerin başarıya neden ulaşamadığını Muhibbüdin el-Hatib ve Muhammed Abdüssettar et-Tunsevi gibi şahsiyetler verdikleri eserlerde gayret ayrıntılı olarak açıklamışlardır. Buna ek olarak Şiilerin aşırı tutuculuğunu Harvard Üniversitesi öğretim üyelerinden Müctehid Dr. Mustafa el-Musevi gibi bizzat şii ilim adamları da dile getirmişlerdir.

Görünen odur ki şiiler Kur'ân-i Kerim'in içeriği konusunda sahip oldukları kuşkulardan kurtulmaları ve sünnilere karşı her fırsatta "takiyye"ye sığındıkları sürece tarafların uzlaşması hiçbir zaman hayalden öteye gitmeyecektir.

İran İslâm devriminden sonra gerek Dr. Ali Şeriatı gibi ünlü şii akademis­yenler tarafından yapılan çalışmalar sayesinde, gerekse mollaların -yaşam, tu­tum ve davranış olarak- özellikle: Alçak gönüllülük, çıkar gözetmezlik, özveri ve mezhepler üstü yaklaşım gibi takdir edilecek yanlarıyla sergiledikleri çarpıcı ve Özendirici tablo karşısında İslâm dünyasının, bu arada Türkiye'nin de sünni gençliği arasında Caferiler'e karşı hayranlık duyan gruplar oluşmuş ise de orta­daki sonuç, bu gençlerin duygusal eğilimlerini canlandırmaktan öte ne mantık­sal ne de bilimsel bir değer taşımamaktadır (Mütercim).

[2] Kazvin Denizi, Hazar Denizi'nin Arap literatüründeki adıdır (Mütercim)

[3] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/375-384.

[4] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/384.

[5] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/385-386.

[6] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/386-388.

[7] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/388-389.

[8] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/389-390.

[9] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/391-394.

[10] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/394-396.

[11] BABİLİK: İslâmî değerler ve İsİâm terminolojisi kullanılarak uydurulmuş sapkın bir dindir.

Aslında Babîlik, tıpkı İsmailîlik, Dürzîlik, Nusayrîiik ve Kadiyanîlik gibi İs­lâm'ı içeriden vurmak amacıyla İngilizier tarafından din kisvesi altında kurul­muş siyasi bir Örgüttür.

Bu teşkilat İranlı Mirza Muhammed Ali Şirazi (1821-1850) adındaki bir ruh hastası tarafından kuruldu. Bu başlangıçta îran şiilerinden olan bu şahıs, küçük­lüğünden beri doyumsuz ve maceraperest bir ruhia yetişmişti. Önce (şeyhtik) di­ye sapık bir tarikata girdi.

Tasavvufun buianık ve karmaşık atmosferinde ruhsal istikrarım iyiden iyiye kaybedince yeni bir din kurma hayallerine kapıldı. Kendine "Bab" yani "ilahî gerçeğe götüren kapı" unvanını verdi.

Giriştiği serüvenlerle İran'da kargaşalara yol açıp toplumun huzurunu teh­likeye sokunca yargılanarak 8 Temmuz 1850 tarihinde kurşuna dizildi.

Ölümünden sonra onun rolünü üstlenen iki kişiden biri olan Mirza Hüseyn Bahaullah İngilizler tarafından desteklendi.

Babîlik Dini, bu kez de Bahaîlik adı altında devam ettirildi. Esasen bu dinin doktrinini koyan Bahaullah'tır.

Babîlik üzerinde temellenen Bahaîlik, her ne kadar dış görünüş itibariyle insancıl ve uygar bir dini dekor sergiliyor, çağdaş insanın ruhsal eğilimlerine ve değer yargılarına göre mesajlar vermeye çalışarak -özellikle- sosyete arasında tutunuyorsa da aslında görünmeyen taraftarıyla dünyadaki süper güçlerin em­rinde tıpkı masonluk locaları ve lions kulüpleri gibi, istihbarat servisleriyle işbir­liği içinde faaliyet gösteren siyasi bir örgütten başka bir şey değildir (Mütercim).

[12] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/397-398.

[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/398.

[14] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 7/399.