Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

126- İSLAM TARİHİNDEN ÖZET BİLGİLER - Index Web - 0127 0127

126- İSLAM TARİHİNDEN ÖZET BİLGİLER.. 2

İslam Tarihinden Özet Bilgiler İlk İslam Devleti Dönemi (Hicri: 1-10)4

Hulefa-İ Raşidîn Dönemi (Hicri: 11-40)5

Emevi Dönemi (Hicri: 41-132)5

Abbasi Dönemi (Hicri: 132-656)7

Memlükler Dönemi (Hicri: 658-923)9

Osmanlı Dönemi (Hicri: 923-1342)9


126- İSLAMTARİHİNDEN ÖZET BİLGİLER

 

B is millahirrahmanir rahim

Alemlerin Rabbi olan Allah Teala'ya hamd, yüce elçisi Hz. Mu-hammed Mustafa (sav) 'ya, âline, ashabına ve kıyamet kopuncaya kadar onun izinde yürüyenlerle, ve O'nun hidayetiyle hidayet bu­lanlara salat ve selam olsun.

Şunu belirtmek gerekir ki yüce İslam Dini insanlık dünyası için yepyeni kavramlar getirmiştir. Bu kavramlar vahyin indiği çağda egemen olan cahili toplumların alışık olduğu yaklaşım ve anlayış biçimlerinden farklıydı. Şu var ki o gün için geçerli olan çok güzel değer yargıları da vardı ki İslam'ın getirdikleriyle aynı za­manda çakışıyordu.

Nitekim İslam dini bu yaklaşımları özümsemiş ve olduğu gibi yürürlükte bırakmıştır. Çünkü îslam Dini, çizmiş olduğu hidayet çığırında mükemmel, açtığı yolda eksiksiz ve olgun bir sistemdir. (Bu sistemin, olgunlukta bir diğer benzeri bulunmamakla bera­ber) eğer insanoğlunun koyduğu sistemlerden birine benzer bir yönü ve çakışacak bir tarafı olursa bu da insanın (Allah tarafından bazan) hayırlı yollara iletildiğini ve onun güzel şeyleri bulma eğili­mine esasen sahip bulunduğunu kanıtlamaktadır. Bu eğilimler, insanın masum ve temiz doğasının gereği olarak bazı hayırlı yolla­ra çıkış yapacak olursa İslamla çakışacaktır. Ancak insan nefsi, fıtrata aykırı doğrultuya sapacak olursa işte o zaman da İslam dışı bir yol izlemiş olacaktır. Şunu da bilmelidir ki İslam ne tek yönlü ben­zeşmeyi, ne de cahili gidişatın İslam'a bir yönüyle benzemesini meşru görür. Vahiy ile gelen yeni kavram ve yaklaşımlar ister baş­ka sistemlerdeki bazı noktalarla çakışsın ya da çakışmasın salt İs­lam'a aittirler.

Örneğin anne ve babaya saygı göstermek, komşu hukukunu gözetmek ve onlara saygılı olmak, misafir ağırlamak gibi kurallar, İslam'ın ilk hitap ettiği toplumda egemen olduğu ya da güzel ah­lâk örnekleri olduğu için değil, tam tersine bizzat İslâm tarafından konduğu ve İslâm'ın esasen öğretileri arasında bulundukları için İslâm bu kuralları onaylar. Dolayısıyla İslâm bu noktalarda cahili-yetçilerin dahi sağduyularıyla çakışmış olabilir. Nitekim İslâm, mülkiyet özgürlüğü konusunda kapitalizmle çakışmaktadır. An­cak bu, onun kapitalist bir düzen olduğu anlamına gelmez. Çünkü her iki sistem, diğer konularda birbirleriyle uyuşmamaktadırlar. Bu, aynı zamanda kapitalizmin de mülkiyet prensibini İslam'dan aldığı anlamına gelmez.[1]

Keza İslam nizamı, faizi yasaklamak ve bazı alanlarda devlete denetim hak ve yetkisini tanımak gibi konularda komünist rejimle benzerlik göstermektedir. Tabiatıyla bu, İslam'ın, komünist bir düzen olduğu anlamına gelmez. Çünkü her iki sistem de birbirle­rinden tamamen farklıdırlar. Elbette ki komünizmin de faizi ya­saklama prensibini İslam'dan aldığı anlamına gelmez. Keza du­rum, İslam'ın cahili toplumla karşılaştırılmasında da aynıdır. Ara­larında çakışan ve benzerlik gösteren noktalar olabilir. Ben bunu çok Önemli bir konu saymaktayım.

İlk müslümanlar İslamî ilkelere mükemmel bir şekilde bağlı idiler, onları hayatlarında uyguluyorlardı. Yaşam biçimleri bu de­ğerlerden parlak bir tablo oluşturuyordu. İslam'a olan bu bağlılık, Hz. Peygamber (sav)'in dönemi ile Raşid Halifeler dönemi boyun­ca sürdü. Ondan sonra bu değerler, kademeli bir düşüşle yaşam­dan soyutlanmaya başladı. Ta ki müslümanlar gerileyip otoriteleri ortadan tamamen kalkıncaya kadar.

Ancak bu kavramlar teorik olarak yine de -zihinlerde- kaldı. Modern çağda ise bunların yönetimdeki uygulamaları artık son bulmuştur. Çok küçük orandaki bir müslüman topluluk tarafın­dan ancak teorik olarak bilinmekte olan bu değerler günümüzde sadece bir azınlığın vicdanında yaşamaktadır. Bunun yanısıra bu­gün İslam'a aykırı birçok yeni değer yargıları ortaya çıkmış ve ne yazık ki İslam'ın bir kısım çocukları tarafından da bunlar benim­senmiş bulunmaktadır.

Keza onların arasında gayet doğal şekilde yaşamakta olan azınlıklar da bu yeni yaklaşımları kabullenmişlerdir, ki bunlar gay­rimüslim topluluklardır. İşte bu yüzden -sözkonusu- değer yargı­larım kabullenmek durumunda olmayan müslümanlarla bu zih­niyete kapılmış olanlar arasında zıtlaşmalar doğmuştur. Daha doğrusu bu kamptakilerin, vicdanlarında taşıdıkları eski kavram­larla diğerlerinin benimsediği yeni anlayışlar çatışmaktadır. Ancak ne yazık ki İslam'ın çocukları -vicdanlarında besledikleri bu- İsla-mi değerleri hayatlarına geçirmemekte, onları uygulamalı olarak yaşamamaktadırlar. Ta ki bu değerlerin gerçekçi bir tablosu ortaya çıkmış olsun, insanlar bunu örnek alsın ve ona karşı istek duysun­lar. Bir diğer nokta vardır ki bu daha korkunç ve acıdır. O da son zamanlarda ve müslümanların özellikle yardıma en çok gereksinim duydukları bir dönemde, İslam düşmanlarının, İslami örgüt­lerin içine, hatta en örnek öncü kadroların saflarına kadar sızabil­miş olmalarıdır. Onlar bu teşkilatların içine girmeyi başarmış, hat­ta onları, izlemekte oldukları sapık yola bile sürüklemeye koyul­muş (ve öncü kadrolar yüzüstü olsun, bu örgütler alaşağı olsun) diye sapıklıklarını ilan bile etmişlerdir.

Tabiatıyla onlar, müslümanların hâlâ vicdanlarında yaşatma­ya çalıştıkları İslami değerlerin ve sadece teorik olarak bilinmekte olan İslam ölçülerinin tamamen yok olup gitmesi için bu tür komplolara başvurmaktadırlar. Nitekim Araplar'in yaşadığı alan­larda varlık gösterebilmiş en büyük bir İslami örgütün başında bu­lunan -bu tip- liderlerin çoğu kimliklerini gizleyebilmiş, hatta İs­lam gençliğini ve İslam uğrunda mücadele verenleri şaşırtmak için çifte standart kullanarak İslam için çaba sarfettikleri imajını daima vermeye çalışmışlardır. Bu adamlardan biri, düzeni ilhad' [2]

üzerine kurulu bir ülkenin İslam'a hizmet etmekte olduğunu, müslümanları kucakladığını, onları korumaya çalıştığını bile ileri sürdü. Sebebine gelince bu adamın o ülkeyle ilişkisi vardı ve o ma­teryalist düzenle -cephe olarak- çıkar sağlayan bir grup liderle bir­likte çalıştı. Bu suretle de halkın kenara itmiş olduğu bir takım kimselere itibarları yeniden iade edildi. Aynı zamanda çıkarcılar, materyalistlerle çalışmanın legal olduğuna ilişkin fetva bile verdi­ler. Hatta, âlimlerden birileri böyle bir fetva vermiş diye bir takım bühtan ve iftirada bile bulundular.

Vakıa dıştan "Ehl-i Salâh" (yani takva sahibi dürüst âlimler) gö­rünümünde olan gafil, aldatılmış bir adam, önceleri böyle bir ortak çalışmanın, İslamî ölçülere göre meşru olamıyacağı yolunda açık­lama yapmışken daha sonra bu işbirliği gerçekleşince (tükürdüğü­nü yalayarak) şer'î birtakım "nas"ları da delil göstermek suretiyle bunun isabetli olduğu yolunda yazılı bir bildiri dahi yayınladı. Ancak müslüman gençliği saptırmak ve gerçekleri çarpıtmak amacıy­la bu "nas"ları hiç de ait olmadıkları yerde kanıt olarak göstermiş bulundu. Tabiatıyla bu tür davranışlar, ister düşmanlardan ister (onların güdümündeki) davetçilerden gelmiş olsun sadece aldat­macanın devam etmesi içindir. Ondan sonra amaç hem bu İslâmî örgütlerin, hem de başlarında bulunan davetçi önderlerin alaşağı edilmesidir ki bu suretle meydan İslâm düşmanlarına kalmış ol­sun. Şu halde -bazı kimselerin- gerçek kimliklerini gizleyerek bu örgütlerin kadroları arasına sızması esasen amaç değil, sadece araçtır. Çünkü bu suretle, yepyeni örgütler ve yeni yönetim kadro­ları ortaya çıkacak ve -İslâm dışı- ideoloji yoluna devam edecektir.

Ama esas amaç, İslâm fikriyatının {İslâmî düşünce biçiminin} yıkıma uğratılmasıdır; bu sahte kimlikli liderlerin yönetimdeki de­vamlılığıdır; gizlenmelerine ve başkalarının güdümünde olmaları­na rağmen ideolojilerinin propagandalarını sürdürmeleridir.

Burada özet olarak şunu anlatmak istiyorum:

Esasen İslâmî değerler, İslâm hayat nizamının, uygulandığı dönemlerde hem devlet düzeninde, hem de kişisel ahlâk ve gidi­şatta toplum hayatına egemen olmuştur, Ne varki bu ölçüler daha sonra günümüze kadar uygulama alanından yavaş yavaş kaybol­muş bununla beraber teorik olarak zihinlerde kalmış, daha doğru­su, bir zaman gelmiş bu ölçü ve değerler artık laftan ibaret kalmış­lardır, o vakit şöyle diyebiliriz:

Hz. Peygamber'in ashabı esasen laftan öteye ve felsefi düşün­ce ve yorumlara girmeden bu değer ve Ölçüleri hayata geçirmeyi çok iyi biliyorlardı. Günümüz müslümanlarma gelince bu kav­ramları, hitabet ve felsefe olarak eskilerden daha iyi bilirler. Fakat onları hayata geçirmeyi becerememektedirler. Hitabet ve felsefe ise uygulama pazarında geçer akçe değildir, yani fiiliyatı olmayan kuru laftan ibarettir. Eskilerin dediklerini bugün biz de aynen tek­rar ediyoruz. Fakat onların sözleri eyleme dönüşüyordu. Bizim sözlerimiz ise havaya karışıp gidiyor.

Dolayısıyla, onlarla kendimizi karşılaştırdığımız zaman her bi­rimiz birer bankonot kağıdına benziyoruz. Bunlardan biri sahici, diğeri ise sahtedir, işte ilk müslümanlar bu sahici bankonot kağıt­larına benziyorlardı. Çağımızın insanları ise sahte bankonotlara benziyorlar. Düşünün ki, her iki kağıt paranın da üzerinde, aynı resim, şekil ve figürler vardır. Fakat bir kimse bu paralardan sahici olanını pazara götürüp harcadığında karşılığını alabilmekte, diğe­ri ise sahte para taşıdığı için yakalandığında tutuklanmaktadır. İş­te bu benzetmedeki tutuklanma, bazı kimselerin sahte kimlikle müslümanlarm arasına sızmaları imkanıdır. Halbuki kişi dürüst olsa bunu yapamayacaktır. Ne varki bu adamların çoğu konuşur­ken politik ticaret yapmaktadırlar. Amaçları vurgundur. Dolayısıy­la tuzağa da düşüyorlar, ya da böyle olsun istiyorlar. [3]

Sözkonusu değer ve ölçüler -hiç değilse- düşünce planında hâlâ bilinmektedirler. Şu halde bu değerlerin hayata geçirilerek uygulanmaları mümkündür.

Ancak eskiden olduğu gibi bugün de çalışırken -her şeyden önce- dürüst ve samimi olmaya ihtiyacımız vardır. Ya da başka bir ifadeyle bu kavramların sözden eyleme geçirilmesi gerekir.

Ben -kitabın bu bölümünde- bazı İslâmî kavramları seçerek ele aldım ve bu kavramlar hakkında bir fikir vermeye çalıştım; şimdilerde nasıl anlaşıldıklarına ilişkin açıklamalar yaptım.

Bu açıklamalar içinde bazı noktaları tekrar ettim. Tabi bunu sadece te'yid için değil, aynı zamanda çok büyük önem taşıdıkları ve bu kavramlardan bazılarının, diğerleriyle karıştırıldığı nokta­sından hareketle yaptım. Diğer bazılarına da esnek oldukları için işaret ettim. Tartışmaya açılması ve üzerinde durulmaya değer kavramların tümü elbetteki sadece bunlardan ibaret değildir.

Bunlardan çok daha önemli kavramlar da vardır ki onlara açık­lama getirmek, ruhların derinliklerine yeniden işlemeleri için üzerlerine dikkatleri çekmek ve araştırmaya onları konu yapmak için zorunluluktur. Fakat konuyu özetlemek ve elimi çabuk tut­maktaki eğilimim beni ancak bu kadarlık kısa bir açıklamaya şev­ketti.

Bu konuyu ele almaktaki amaç esasen bu kavramlar üzerinde önemle durmaktır. Ta ki müslümanlar nezdinde bu değerler apa­çık şekilde anlaşılır hale gelsin, onlar da böylece inanarak çaba sarfetsinler, bu değerleri ihya etmeye insanları gayret ve ciddiyet­le davet etsinler; toplumun inanç ve kanaatlanna sızmış olan ithal yaklaşımlara karşı dursunlar, onları yerlerinden söküp atsınlar, ta­şıyıcılarının ruh derinliklerindeki bu yabancı düşünce unsurlarını sarsıntıya uğratsınlar ve İslâmî çözüm şekilleriyle onları değiştir­sinler.

İki bağlamda düzenlediğim bu çalışmamın birinci bölümünde bu kavramları açıklamaya çalıştım. Tabi bunu İslâm tarihinin aşa­maları hakkında verdiğim özet bilgilerden sonra yaptım.

Çalışmamın ikinci bölümünde ise bir tslâm anayasası örneği­ni düzenledim. Olaki sözkonusu değerler ve ölçülerden hareketle kurulabilecek bir İslâm devleti bu örneği esas alır. Bu benim kişi­sel bir içtihadımdır. Elbetteki konuyu yeniden tartışmak buna ye­ni maddeler eklemek ya da bazılarını kaldırmak suretiyle yeniden gözden geçirmek gerekebilecektir.

AllahTeâlâ'dan başarı diliyoruz; Adımlarımızı sağlam atmamı­za, sapmalardan uzak kalmamıza, kendi görüşümüzde veya belli bir topluluğun görüşünü desteklemede tutucu davranmamıza Al­lah'ın yardımcı olmasını diliyor, sadece ve sadece O'nun hoşnut -luluğunu kazanmak için vereceğimiz çaba ve mücadelede samimi olmamızı bize ilham etmesini istiyoruz. O en güzel sahibimiz ve en güzel yardımcımızdır.

H. 12. Rebiülevvel 1406

Mahmut Şakir[4]

 

İslam Tarihinden Özet Bilgilerİlk İslam Devleti Dönemi (Hicri: 1-10)

 

Hz. Peygamber (sav) Mekke-i Mükerreme'den hicret eder et­mez, Medine-i Münevvere'de hemen İslâm Devletim kurdu. Bu devlet, adalet, eşitlik, insanlar arasında sevgi ve kardeşlik temelle­ri üzerinde kuruldu.

İlahi vahiy, henüz Hz. Peygamber'in üzerine inmeye devam ediyor, İslâm'ın hayat sistemini olgunlaştırıyor, müslümanların, uymak zorunda oldukları nizamı tamamlamayı sürdürüyordu. Bu ideal hayat sistemi sayesinde insanlar doyumluluk ve mutluluk içerisinde yaşıyorlardı.

Bunun tabii sonucu olarak müslümanlar da yeryüzünü, bu ideal ilahî düzenle yönetilmek üzere, kendilerinden sonraki nesil­lere terketme hedefini gerçekleştirmeye başladılar. Tarihin bu aşa­ması on yıldan fazla sürdü. Ondan sonra Hz. Peygamber (sav) ahi-ret hayatına intikal etti.[5]

 

Hulefa-İ Raşidîn Dönemi(Hicri: 11-40)

 

Hz. Peygamber (sav)'den sonra Raşid halifelerin dönemi baş­ladı. Bu dönemde de devlet, aynen Hz. Peygamber (sav)'in çizmiş bulunduğu hattı izlemeye devam etti; Bu arada mürtedleri orta­dan kaldırdı; İdeal yapıcı yolu izledi; Bu dönem boyunca geniş fe­tihler gerçekleştirildi.

İslâm Dini geniş alanlara yayıldı ve müslümanlann fethettikle­ri ülkelerde zulüm ve fesadı ortadan kaldırdı. Fetihler sayesinde İslâm ülkesine bol ganimetler aktı. Bu sayede de halk büyük bir re­fah içinde yaşadı. Toplumun mutluluğu devam etti. Doyumluluk-lan sürüp gitti. Öyle ki fertler arası insani ilişkileri bozacak hiçbir olay cereyan etmiyordu. Bu da çeyrek asır kadar sürdü.

Ancak ondan sonra Sebeîlik Akımı İslâm'ı yıkmak için rolünü oynadı. Birbirlerine karşı masum ve tertemiz duygularla ilişkileri­ni sürdüren müslümanlar böyle bir rezaleti bilmiyorlardı. Onların iyi niyetlerini istismar edenler, kurdukları komplo ile öyle bir fitne kopardılar ki yıllarca izleri sürdü. Bu fitnenin bitmesiyle birlikte Raşidi dönemi de sona erdi.[6]

 

Emevi Dönemi(Hicri: 41-132)

 

Hulefa-i Raşidin'den sonra Emeviler işbaşına geldiler. Ebû Süf-yanoğlu Muaviye (ra) İslâm Devleti'nin yönetimini üstlenerek yir­mi yıl kadar işbaşında kaldı. Müslümanlar tekrar istikrarlı bir dö­nem yaşadılar. Ne var ki bu durum, İslâm düşmanlarının kinini kabarttı. Nitekim Muaviye'nin, tekrarından endişe ettiği fitneler onun ölümünden sonra yeniden koptu. Hakikatte Muaviye müs-lümanlan anarşi ve kargaşadan koruması için yerine oğlu Yezid'i bırakmıştı. Çünkü vaktiyle Hz. Ebubekir (ra)'in de kendisinden sonra, çıkabilecek ihtilaflardan korktuğu için yerine Hz. Ömer'i bı­raktığını; aynı nedenle İslâm şura meclisi tarafından Hz. Ömer (ra)'in, yerine oğlu Abdullah'ı bırakması yolunda tavsiye aldığını, ancak Hz. Ömer'in bunu reddettiğini; aynı şekilde müslümanlann ayrılığa düşecekleri endişesiyle Hz.Ali (ra)'ye de, yerine oğlu Hz. Hasan (ra)ı bırakması konusunda teklif yapıldığını; Onun da buna karşılık "Ben bunu ne size emrederim, ne de yapmayın derim" şeklinde cevap verdiğini daha önce hep görmüştü.

Ne çare ki Yezid, çok güçlü, cesur ve meselelerden haberdar ol­duğu halde, kopan fitneler O'nu aştı ve aleyhinde söylenen sözler­le ve yapılan propagandalarla, dedikodularla adeta onu dağladı. Nitekim Yezid henüz genç yaşta öldü. Ondan sonra da Emevi ha­nedanı kanaatlarmdan hareket ederek, belki fitne yatışır diye Ye-zid'in oğlu İkinci Muaviye'yi seçip işbaşına getirdiler. Fakat bu de­likanlı iflah etmedi. Anarşinin devam ettiğini görünce halkı cami­ye davet ederek, hilafet makamını tekrar topluma iade etti ve yeni bir halifenin seçimini şûra'ya bıraktı. Ne yazık ki bu makamdan vazgeçmek bazı kimselerin sandığı gibi fitnenin hafiflemesine hiç de yaramadı. Halbuki birçok kimse hala böyle sanmaktadır. (Yani eğer Emevîler yönetimden çekilseydiler fitneler sönecekti diye bir sanıya kapılmaktadırlar.) Ancak şunu belirtmek gerekir ki anarşi­nin daima tahrikçileri vardır ve bu provokatörlerin bir takım hedef ve amaçları vardı.

Ondan sonra büyük sahabi Abdullah b. Zübeyr (ra) Mekke-i Mükerreme'de halife seçildi. Ürdün'ün Balka bölgesi hariç bütün İslam diyarında halk Ona bey'atte bulundu. Fakat Balka'da, yine Emevîler'den biri olan Mervan b. el-Hakem, Abdullah b. Zübeyr'in yönetimine baş kaldırarak siyasî etkinlik alanını genişletti. Sonra yerine oğlu Abdülmelik geçerek, Hilafet makamını Abdullah b. Zü­beyr'in elinden zorla aldı. Devlet yönetimi konusunda sahip oldu­ğu bilgi ve yeterlilikten olduğu kadar, Abdullah b. Zübeyr'in bu meselelerdeki bilgisizliğinden de yararlanarak onu öldürtüp orta­dan kaldırdı. Ondan sonra da artık yönetim Emevîler'de babadan oğula geçen bir mutlakiyet rejimine dönüştü. Emevîler sanıyorlar­dı ki yönetimi bu şekle dönüştürmekle, hemen her bey'at sırasın­da meydana gelmesi muhtemel olan kargaşa ve anarşinin önüne bu suretle geçilmiş olacaktır.

Her şeye rağmen Emevîler zamanında ortalık yatıştı. Geniş fe­tihler gerçekleştirildi. Halkın ekonomik durumu düzeldi ve insan­lar tekrar mutluluğa ve doyuma kavuştular. Bu durum ise yaklaşık elli yıl kadar sürdü.

Böyle bir istikrarlı ortamın doğması İslâm düşmanlarının zo­runa gidiyordu. Bu nedenle Emevîler aleyhinde bir sürü dedikodu yaydılar. Onların arap ırkçılığı yaptıklarını ve bu suretle de İslâm'a ters düştüklerini ileri sürüyorlardı.

Halbuki gerçekte böyle bir şey yoktu. Çünkü çok sürmeden arap olmayan milletler de İslâm'a girdiler ve İslâm dinini çok iyi öğrenerek onu hazmettiler. Bu da onlara yönetimde yer almak, devlet kademelerinde sevk ve idare görevlerini üstlenmek için ye­terlilik kazandırıyordu. Çünkü toplumu sevk ve idare etmek cesa­ret ve bilgi sahibi olanlara mahsustu. Ve çünkü devlet başkanı, or­dusuna imam olacak milletini yönetecek ve onları yargılayacaktı (Bu da bilgi ve cesaret istiyordu).

Devletin üst kademelerinde yönetime katılmak, toplumu sevk ve idare etmek gibi görevler, -başka milletler müslüman oluncaya kadar- bu konuda gerekli yeterlilik ve tecrübeye sahip olan arapla-rın elinde kaldı. Ancak diğer milletler de müslüman olunca onla­rın arasında İslâm ilim ve kültüründen nasiplenmiş kimseler de bu yöneticiler arasında bulunmaya başladı. Hiç kimse onları bu görevden engellememiştir.

Nitekim Tarık b. Ziyad [7] işte bu gerçeğin bir şahididir. Hem sonra bazı kötü niyetli insanların sandığı gibi devletin askeri ve si­vil makamlarına gelmek, birinci derecede önemli statüler değildi.

Esasen birinci derecede önem taşıyan statüler ilmi ve dini ma­kamlardı. İşte bu makamlara gelmiş, bu statüyü kazanmış olan şahsiyetler ancak toplum içinde önemli bir sosyal mevkiye gelir ve saygın bir kimliğe sahip olurlardı. Bu makamların çoğu olmasa bi­le küçümsenemeyecek sayıdakileri arap olmayan unsurlar tarafın­dan işgal ediliyordu. Fakat askerî ve sivil yönetim makamlarını teslim almak ve bu görevleri üstlenmek için bu şahsiyetlerde ge­rekli diğer yeterlilik şartlan henüz tekamül etmiş değildi. (Bu yal­nız arap olmayan unsurlar için değil, bilakis araplardan da bu ko­nuda gereken yeterliliğe sahip olmadıkları için askerî ve sivil amir olamayan birçok değerli ve saygın arap kökenli şahsiyetler vardı.}

Nitekim ilim erbabının en büyüklerinden ve Rasulullah (savjm sahabilerinden olan Abdullah İbni Mes'ud, Ebuzer el-Gı-fari ve Ebu Hureyre Hazretleri işte böyle kimselerdi. Bu şahsiyet­lerde bulunan geniş bilgi, tertemiz ruh ve seciyenin yanısıra, Ra-suluîlah'm birer sahabisi olmak gibi ayrıcalıklara rağmen örneğin Ebû Ubeyde es-Sakafî, Osman b. Ebi'l-As ve Utba b. Farkad gibi daha nice kimselerin askeri ve sivil yönetim görevlerinde sahip ol­dukları yeterliliğe bu şahsiyetler sahip değillerdi. Çünkü bu statü­nün cephesi insanların yüzüne karşı açıktır. İşte bu cephedir ki toplulukları sevk ve idare eder.

Bir ara Emevîler döneminde yeni müslüman olmuş bulunan kimselerden de cizye vergisinin -bir tek defaya mahsus olarak-alınması olayına gelince (ki bu olay büyük dedikodulara konu ol­muştur.) bunda bir içtihat hatası yapıldı. Ne var ki ardından kıya­metler koptu. Bu hata bütün Emevîler'e mal edildi. Halbuki bu olay Ömer b. Abdülaziz (ra) zamanında meydana gelmiştir. Ömer b. Abdülaziz Hazretleri şu Ölümsüz ifadesiyle bunu geri çevirmiş­tir. Ölümsüzleşen sözleri ise şöyledir:

"Allah Hz. Muhammed (sav)'i bir vergi memuru değil, bir hi­dayet rehberi olarak göndermiştir."

İşte Ömer b. Abdülaziz'in bu ölümsüzleşen sözleridir ki olayı da Ölümsüzleştirmiştir. Bu hadise Avam nezdinde ve heveslerine uyan kimselerin zihninde ise genelleştirilmiştir.

İslâm düşmanlarının düzmece olarak yazıp çizdikleri gibi Emevîler kendi çıkarları icabı İslâm'ın kurallarını çiğneyen ve on­ları hiçe sayan kimseler de değillerdi. Haklarında uydurulan bu dedikodular gelmiş geçmiş asırların tanınmış düşünce ve ilim adamları tarafından kabul görmemiş, onların aklına yatmamıştır.

Hal böyleyken Emevîler'in yaşadığı asırdaki sahabi ve tabiîler gibi müminler böyle şeylere nasıl göz yumabilir, bunları nasıl ka­bul edebilirlerdi. Nitekim o dönem öyle bir zaman dilimidir ki Hz. Peygamber (sav) tarafından, kendisinden sonraki asırların en ha­yırlısı olarak nitelenmiştir.

Emevîler'in bir kabahati olarak ileri sürülen dönemin: Ziyad b. Ebih, oğlu Abdullah ve Haccac b. Yusuf gibi Zalim valileri tarafın­dan sahnelenen teröre, baskı ve zulme gelince şunu çok iyi bilmek lazımdır ki fitne koparmaya, anarşi çıkarmaya alışmış olan insan topluluklarını, ancak ve ancak zor kullanmak yola getirir. Yukarıda adlarından söz ettiğimiz bu valiler, aynı bölgenin (yani Irak'ın) yö­neticileridir.

Bu bölgenin halkı ise -ne ilginçtir ki tarih boyunca- daima anarşi çıkarmayı ve ortalığı kargaşaya boğmayı huy edinmiş in­sanlardır. Halbuki başka bölgelerin valilerine baktığımız zaman onlar tarafından bu şekilde zalimane muamelelerin yapıldığı gö­rülmemiştir. Şu varki devleti korumak için kuvvet gösterisine ihti­yaç vardır.

Aynı zamanda şu da bir gerçektir ki zayıf yöneticiye karşı an­cak anarşi çıkarılır. Fitne ancak korumasız ve engelsiz alanlara boynuzlarını dayar. Hoş görülü insanlara karşı ancak kurallar çiğ­nenir. Bilindiği üzere İslâm diyarında aynı anda iki halifenin orta­ya çıkması caiz değildir. Öyle ki müslümanlar bir halife varken, hi­lafetini ilan eden ikinci bir şahsı öldürmekle emrolunmuşlardır.

Nitekim Emevî Devleti'nin taraftarları, Abdullah b. Zübeyr (ra) hazretlerinin, yönetime karşı gelen ve Hilafet makamına baş kaldıran bir asi olduğu şeklinde içtihatta bulundular -ki bu içtihat esasen hatalı idi, Binaenaleyh içtihatları doğrultusunda onunla savaştılar.

Emevîler'in düşmanları, hilafetin, kendilerine özel bir makam olduğunu ileri sürmelerine rağmen, aynı hataya düşen Emevîler'e karşı mücadele ediyorlardı. (Eğer suçsa) bunu her iki tarafa da yüklüyoruz. Ayrıca Emevîler'i (çok kere devlet yönetimini çocuk yaşta olan ya da bu görevi yapmaktan aciz kimselere bıraktıkları için) sorumlu tutuyoruz ki esasen onların bu tutumu devletlerinin geri kalmasına, kötü niyetli insanlar tarafından dedikodu konusu edilmelerine, haklarında istenen şeylerin kalemlerle yazılarak ya-kıştırılmasma neden olmuştur.

Her şeye rağmen, devlet kayıtları Emevîler zamanında arapça-ya çevirirmiş, Kur'ân-ı Kerîm nüshaları çoğaltılmış, i'rap harekele­ri' [8]' konmuş, ölü topraklar işlenerek hayata kavuşturulmuş, fetih­ler gerçekleştirilmiştir. Toplum Emeviler zamanında -genel an­lamda refaha kavuşmuş, halk mükemmel ve mutlu bir hayat sür­müştür.

Bu gerçekleri örtbas eden şey esasen o dönemde yönetimi ele geçiren küçük bir klik hakkında yapılan ancak genelleştirilen dedi­kodulardır. Bu dedikodular yalan olmakla beraber biz o günkü toplumda egemen olan doyumluluk, refah ve halkın gerçekleştir­diği fetihlere ve fetihler durakladığı zaman onların ilimle nasıl uğ­raştıklarına bakalım. İşte esas mutluluğun işaret ve kanıtı budur. Şurası bilinmelidir ki uygarlık, güvenli, istikrarlı bir ortamda; mut­luluk ve rahatlığın yaşanmasıyla birlikte ancak kurulabilir.

Hiç kuşku yok ki Raşid Halifeler dönemindekine oranla İslâm nizamının uygulanmasında gittikçe düşüş kaydedildi. Bununla beraber İslâm hükümlerine karşı açıkça bir hareket yapılmazdı. İs­ter yetkililerden biri olsun, ister halktan biri olsun, nadiren böyle davranışlar olurdu. Bu ise müslümanların gaflette bulundukları sıralarda ve çok gizli şekilde ancak yapılırdı. Dolayısıyla Emevîler zamanında hükmünü icra eden onlar değil, İslâm'ın ta kendisiydi. Toplum da bu sayede mutluluk ve refahtan nasibini alıyordu.[9]

 

Abbasi Dönemi(Hicri: 132-656)

 

Emevîlerden sonra Abbasi Devleti kuruldu. İslâmî yönetim sisteminin grafiksel olarak en azından ilk başlarda yükseldiğini pek söyleyemezsek de uygulanıyordu. Şu var ki İslâm'ın içerideki düşmanları istediklerine nail olamayınca bu kez de Abbasî Devle-ti'ne karşı (Emevîler'e yaptıklarından daha şiddetli bir şekilde) sal­dırıya geçtiler. Ancak bu saldırılarda tepkilerin sonucu olarak çeli­şik düzeyler görüldü. (Zaman zaman azdı, bazan da hızı düştü.) Dolayısıyla komplocular, ya da başka bir ifadeyle içerideki düş­manlar aradıklarını pek bulamadılar.

Bazı kimselerin sandığı gibi Abbasi Devletine, Mevalî denilen azatlı kölelerin, ne de milliyetçilerin eliyle kurulmuştu. Başlangıç­ta Abbasi propagandasının ilk merkezi Küfe kenti idi. Bu şehir, Fars topraklarında değil, bilakis Arap bölgesinin içinde bulunu­yordu. Merv kenti ise bu propagandanın ikinci merkezi idi.

Bu yüzden Merv, sadece doğu bölgesinin, medeniyet merkezi değil, aynı zamanda Kayseriler ve Yemaniler gibi Arap kabileleri­nin çekiştikleri bir alan durumundaydı. Dolayısıyla bu siyasi çe­kişmeler fırsat olarak kullanıldı.

Çünkü Yemaniler Abbasi propagandasını destekliyor ve orada­ki arapların çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Nitekim propagan-distlerin çoğu da araptı.

Buna ek olarak, lehinde siyasi propaganda yapılan sülale de araptı. Peki hal böyle olunca nasıl olur da ileri sürüldüğü gibi Abba­si Devleti Iranblar'ın omuzlan üzerinde kurulmuş olabilir? Ve nasıl olur da milliyetçilik daha o devirlerde rol oynamış olabilir? Gerçek şu ki İslâm düşmanları Emevîler'i kabilecilikle suçladıkları zaman Abbasiler'i de karşıt olarak halkçılıkla suçlamaları gerekirdi. [10]

Olabilir ki İslâm düşmanları, bu konuda söylediklerinin gerçe­ğe uymadığını ve (dolayısıyla inandırıcı olmadığını) farketmiş, bu­nun üzerine hatalarını itiraf etmek durumuna düşmemek için ye­ni gerçekler uydurarak tezlerini bunlarla kanıtlamaya çalıştılar.

Bu amaçla halifelerin arap olduklarını, fars kökenli grupların devlete egemen olmaya çalıştıklarını gördükçe onlara karşı tedbir aldıklarını ve elebaşılarını ortadan kaldırdıklarını ileri sürdüler.

Ebû Müslim Horasanı ile Bermekî ailesinin ortadan kaldırıl­masını da buna örnek göstermeye çalıştılar ki bu, bir anlamda devlet gücünün arapların elinde olduğunu açıkça söylemektir. Halbuki halife, yalnız başına hiç bir şey yapamaz, hiçbir şeyi ileri ya da geri kımıl d atamazdı. Esasen onu destekleyen yönetim erka­nı araptı. Fars unsurunu ortadan kaldıranlar da bunlardı.

Binaenaleyh bu erkânın mensupları fars değillerdi (yani İran kökenli değillerdi.) Aynı zamanda fars kökenli devlet adamları Ab­basi Devleti'nde siyasi bir güce sahip değillerdi; Devlet sadece on­lara dayanmıyordu. Bundan dolayı onlara karşı bir arap milliyetçi­liği de yoktu.

İkinci bir husus daha vardır ki Abbasi Halifeleri Ebû Müslim Horasânî'yi şayet ortadan kaldırmış iseler, aynı zamanda amcala­rı olan Abduilah b. Ali'yi de öldürmüşlerdir ki bu zat hem komu­tanlarının en büyüğü, hem de devletlerinin kurucularmdandı. Çünkü yönetim, uzağı, yakını (yani yabancıyla akrabayı) ya da arapla arap olmayanı ayırt etmiyordu. Sadece destekleyeni ve re­kabet edeni tanıyor, destekleyeni koruyor, rekabet edeni ise kim olursa olsun ortadan kaldırıyordu.

Tarihi çarpıtan İslâm düşmanları tekrar kendi kendileriyle çelişkiye düşerek (Türkler ve Acemler tarafından yönetim ele geçiri­lince İslâm Devleti'nin gerilediğini, yükselme devrinin sona erdi­ğini) ileri sürmeye başladılar. Buna göre -sözde- yönetim, ilk dö­nemlerde, yani İslâm Devleti'nin yükselme devrinde farslar tara­fından değil, araplar tarafından yürütülüyordu.

Elbette ki kabileciliği biz de kabul etmiyoruz, ancak diyoruz ki:

GüyaAbbasiler'in halkçı olduğuna ve farsların yönetimi ele al­dıklarına dair İslâm düşmanlarının yaydığı dedikoduların aslı esa­sı yoktur. Gerçekte egemen olan İslâm nizamı idi. Düşmanları öf­kelendiren de işte budur ve kinlerinden çeşitli dedikodular yay­mışlardır. Dilden dile nakledildiği için halk da zamanla bu yalan­lara inanır olmuştur. Sonra ilim adamları arasında bu suretle yer­leşmiştir.

Halk ikinci Abbasi döneminde de mutluluk içinde yaşadı. Fe­tihler duraklayınca insanlar bu kez de ilmi çalışmalara yöneldiler. Çeşitli bilim dallarında değerli eserler verdiler. İslâmdan uzaklaş­ma grafiği yavaş süren düşüşüne devam ediyordu. Fakat egemen olan yine İslâm hayat sistemiydi. İnsanların en mutlusu bu dö­nemde dikkati çekmeyen şahsiyetlerdi. Çünkü bu zevat hem olumlu hem de olumsuz yönde genellikle dikkatleri çekerler. Fakat bizim İslâm tarihimizde hep büyük şahsiyetler, tarihi çarpıtan düşmanlarımızın dikkatlerini çeken odaklar haline gelmişlerdir. Çünkü onların üzerine sıkılan ışıklar daima düşmanların eliyle ku­manda edilmiştir. Dolayısıyla düşmanların hoşuna nasıl gitmişse İslâm tarihini o şeklide yazıp çizmişlerdir.

Sonra Abbasiler Devri gelip çattı. Bu sefer de düşmanlar, arap ırkçıları kisvesinde ortaya çıktılar ve arap şovenizmini savunarak Abbasi Devleti'nin gerilemesini -güya- arap egemenliğinin orta­dan kaybolmasına bağlamaya çalıştılar. Arapların, yönetimde ağırlıklarının ilk Abbasi döneminde mevcut olmadığını ileri sür­meye başladılar. Abbasiler (yani araplar) devleti yönettikleri halde ön plana çıkar çıkmaz anlamıyorum nasıl oldu da hemen yok ol­dular; daha vücut bulmadan, ortadan kalktılar! Nasıl olur da Türk-ler'in İran asıllı Buveyhiler'in ve Selçuklular'm yönetimi sözde ele geçirmelerinin sonucu olarak devlet geriledi ve Araplar'ın hiç bir rolü olmadı! Ben bütün bu iddialara hayret ediyorum.

Evet Abbasi Devleti'nin zamanla gerilediği tarihi bir gerçektir. Fakat bu gerçek, yabancı unsurlardan birinin yönetimi ele geçir­mesi, bir diğerinin ise zeval bulması ile değil, esasen Abbasi devlet yönetiminin başına geçen siyasi liderlerin sayıca çok olması ve bunların elinde iktidarın sık sık değişmesi yüzünden oldu. Bu lir derlerin birbirleriyle boğuşması yüzünden devlet geriledi. Her ik­tidar bölgeye göre değişik kökenden geliyordu.

Örneğin devletin arap bölgesinde liderler arap kökenli oluyor­lardı. Nitekim büyük devletlerin ana bünyesinden kopan bölgeler­de genel olarak liderler de aynı bölgeden çıkarlar (ve bölgelerini bağımsızlığa kavuştururlar).

Keza Abbasi Devleti'nin doğu kesimlerini yöneten liderler de Afgan, Fars ya da Türk olmak üzere bu toprakların öz çocukları arasından çıkarlardı. Bazan da arap kökenli olmakla beraber do­ğuda yerleşmiş bir aile içinden sivrilklerdi. Taberistan'da ortaya çı­kan ve bu bölgeyi bağımsız yönetmek isteyen Hasan b. Zeyd gibi...

Irak toprakları Arap topraklarıyla acem memleketleri arasında bir tampon bölge olduğu için belki de bu yabancı unsurlar burala­ra hakim olmuşlardır. Bağdat, devleti hilafet merkezi olduğu için daima liderlerin siyasi emellerine konu olmuştur.

Bunun yanısıra şehir hayatı, doğu insanının tabiatını pek de­ğiştirememiş, onun siyasi hırsını frenliyememiştir. Bu yüzden si­yasi çekişmeler için uygun bir alan ve stratejik bir direniş noktası olma niteliğini daima korumuştur. Bu nedenle Bağdat'da merkezi yönetimi ele geçirmek isteyen klikler, sürekli birbirlerini devirerek iş başına gelmişlerdir. Mesela Türkler, sonra Büveyhiler, onlardan sonra da Selçuklular merkezi yönetimi ele geçirebilmiş, bu arada arap kökenli Hamdaniler Musul'a, Berberiler de Vasıt kentine ha­kim olmuşlardır.

Siyasi nüfuz sahibi her klikle beraber bir güç de bulunuyordu. Bu askeri bir güç olmasa bile ona benziyordu. Dolayısıyla yönetim bu askeri nitelikteki odaklarla halife arasında doğal bir siyasi çe­kişme konusuydu. En iyi hallerde bile halife sadece bir isimden ibaretti. Çünkü genellikle onunla bir oyuncak gibi oynanırdı. İşte devletin esas gerilemesinin sebebi buydu.

Tabiatıyla bu nüfuz çevreleri arasında sıkça cereyan eden siya­si boğuşmaların ve bunlardan birinin diğerine ait bölgeye doğru sarkmasının sonucu olarak feodal sistem yaygınlaşmaya başladı. Bu da refahın artmasına ve karşılıklı kuvvet gösterilerine, siyasî amaçlı şımarıklıklara neden oldu.

Netice olarak bununla birlikte kargaşa arttı; Kavgalar cereyan etmeye başladı. Bunları tepki hareketleri izledi. Bu ayaklanmalar genel olarak İslâm Dini'ne karşı birer isyan görünümü içinde pat­lak veriyordu. Zenci isyanı ve Karmatilik gibi.

Nitekim en sonunda ancak İslâmî çözümlerle bu hareketlere son verilebilmiştir. Çirkin fiiller sapık arzular müslüman toplum içinde daima gizli kaldı. Bu eğilimler oran olarak azdı. Kimse açık­ça bu eğilimi sergileyemezdi. O bakımdan zarar ve sapıklık bu tür eğilimlere sahip olan bir azınlık içinde sınırlı kaldı. Toplumun ge­riye kalan kısmı ise İslâm çizgisinde yaşıyor ve ahlâk sapkınlığın­dan uzak bulunuyorlardı. Dolayısıyla maddî yönden imkan sahibi olan müslümanlardan bazı kimseler kendilerini bilime ve bilimsel çalışmalara verdiler. Hatta, hali vakti yerinde olmayan birçok kim­seler de (özenti ile) bu tabakadaki insanlara ayak uydurmaya ko­yuldular. İşte bu sebepledir ki devlet gerilemekle beraber bu ikin­ci Abbasi dönemi de ilmi çalışmalara sahne olmuştur. îslâmî yö­netim şekli egemen olmakla beraber diyebiliriz ki grafik, bir basa­mak daha düşmüş bulunuyor, ya da görünürde sistem, İslâmî ol­makla beraber tamamen çökmüş bulunuyordu.

Abbasi Devleti'nin gerilemeye başlaması, İslâm düşmanları­nın hevesini kabartıyordu. Nitekim haçlılar bu gerilemeyi fırsat bi­lerek batıdan hareketle İslâm topraklarına sarktılar ve bazı başarı­lar da elde ettiler. Bunun sonucu, olarak ülkede uygulanmakta olan İslâm hayat nizamı, bir basamak daha düşüş kaydetti. Ancak müslümanların sahip olduğu güç, bu dönemde henüz küçümsenecek düzeyde değildi. Potansiyel olarak bu güç mevcuttu. Nite­kim cihada çağrı faktörü ile bu potansiyel güç, ipini koparınca haçlıları İslâm topraklarından kovabilmiş tir. Bununla beraber, toplumdaki fesada gidiş, çözülme ve kötüleşme gittikçe yaygınlaş­ma eğilimi gösterdi. Nitekim devlet yeniden gerileme periyoduna girdi.

Toplumun, yönetime karşı kabarmış olan öfkesinin, ondan selbedilmiş olan birtakım hakların, ve haçlı teşviklerinin etkisiyle bu kez de doğudan Abbasi devleti üzerine Moğol istila dalgaları gelmeye başladı. Bütün bunlara rağmen, İslâm'ın potansiyel gücü sebebiyle İstilacı Moğollar, müslümanların şiddetli direnişiyle kar­şılaştılar. Eğer ülkedeki şii vatandaşlar vatana hiyanette bulunma-salardı. Hülagu Bağdat'a giremeyecekti. Evet sonunda Abbasi Devleti ortadan kaldırılmış oldu. Fakat İslâm nizamı yine de uygu­lanıyordu. İslâmdan uzaklaşma grafiği bu olaydan sonra her neka-dar düşüşüne devam ettiyse de müslümanlarda yine bir kuvvet mevcuttu.

İslâm dünyasındaki bu çöküntü beşyüzyıldan fazla sürmüştür.[11]

 

Memlükler Dönemi(Hicri: 658-923)

 

Abbasi Devleti'nin, tarih sahnesinden silinmesiyle birlikte, müslümanları yönetme sorumluluğunu bu kez de Mısır'daki Memlükler üstlendiler ve toplumun vatanperverlik heyecanını ha­rekete geçirdiler; cihad bayrağını açarak Moğol ilerleyişini durdur­maya başladılar ve nihayet onlara karşı zafer elde ederek Kahire'de Abbasi hanedanından birini seçmek suretiyle sembolik dahi olsa Hilafet makamını yeniden ihya ettiler. Gerçekte İslâm diyarını ha­life değil, onun adına Memlûk hükümdarları yönetiyor ve sultan unvanını taşıyorlardı.

İşbu Memlükler dönemi âlimlerin sayı olarak artış gösterdikle­ri ve birçok camilerin inşa edildiği bir aşama olarak tarihe geçmiş­tir. Şu bir tarihi hakikattir ki Memlûk sultanları âlimleri dinliyor ve hakettiklerinide onlara veriyorlardı. Bu konuda örnek olarak El-İz b. Abdüsselam ve İbni Teymiyye'yi zikretmek mümkündür.

Memlûk Sultanları, cami inşa ettirerek birbirleriyle yarışıyor­lardı. Çünkü bu eserler gelecekte onların devamlı anılmasına vesi­le olacaktı.

Çeşitli aykırılıklara ve olumsuzluklara rağmen, İslâm hayat düzeninin uygulanması Memlükler Döneminde de sürdü. İslâm'a aykırı davranışlar ile âlimlere karşı duyulan şiddetli korku sebe­biyle ve verilecek şer'î cezaların kaygısıyla çok gizli bir şekilde işle­nirdi.

Aynı zamanda, Memlükler'den ancak çok küçük bir topluluk suç işlemeyi göze alabiliyordu. Bunun sebebine gelince Memlük-ler'in başındaki yöneticinin otoritesi zayıfladıkça ona karşı şıma-rır, bu yüzden de İslâm'a aykırı davranışlarda bulunurlardı. Bu fi­illeri işleyenlerin bir kısmı da seviyesiz ayak takımından oluyorlar­dı. (Dolayısıyla suç işleme oranı çok düşüktü).

Bu dönem ise iki asır kadar sürdü.[12]

 

Osmanlı Dönemi(Hicri: 923-1342)

 

Bu kez de müslümanları yönetme emanetini, Osmanlılar yük­lenerek tarih sahnesine çıktılar. Bilim alanında Osm anlılar'm dü­zeyi zayıftı. Dolayısıyla Hilafet makamının kendilerinden önce ol­duğu gibi verasetle ancak alınabileceğini sanıyorlardı. Nitekim bu çizgide yürüdüler ve İslâm topraklarının bir kısmını kontrollerinin altına alarak Afrika ve Asya kıtalarında geniş bölgeler üzerinde egemenlik kurmaya çalışan haçlıların eline düşmekten bu toprak­ları korudular.

Bu sebepledir ki dünyada mevcut müslüman unsurlar arasın­da evrensel haçlılık kini Osmanlılar'a karşı daha çok kabardı. Özel­likle vaktiyle, müslüman Tatarlar, Rus topraklarına egemen olduk­ları için bu ilgiyle Rusya Osmanlılar'a karşı büyük düşmanlık besliyordu. Bu düşmanlığın bir sebebi de: Ruslar'in da mensup ol­dukları hıristîyan Ortodoks mezhebinin koruyucusu sayılan Bi­zans Devleti'nin başkenti Konstantiniye'nin Osmanlılar tarafın­dan fethedilmiş olması ve boğazların Osmanlı hakimiyeti altına girmiş olmasıydı. Bu suretle Rusya'nın sıcak denizlere inme ideali önünde Osmanlılar bir engel oluşturuyorlardı.

Ayrıca Orta Asya'da Türk kabileleri vardı. Bu bölgeler, Rus­ya'nın, açılıp yayılmak istediği bir alan durumundaydı. Ayrıca Ba­tı Avrupalı haçlı milletlerin de Osmanlılar'a karşı kinleri kabarıp duruyordu. Çünkü Osmanlı Devleti, onların İslâm topraklan üze­rinde egemenlik kurmalarına engel olmaya çalışıyordu. Bütün bunlara ilaveten haçlılık kinine genelde bütün müslümanlar he­defti. Ki Osmanlılar da müslümanlarm bir parçası idiler.

İşte Osmanlılar'a karşı haçlılar tarafından güdülen bu şiddetli kin yüzündendir ki Osmanlı Devleti'ne karşı tarih boyunca Avru­palılar, sürekli olarak savaşmışlardır. Buna ilaveten haçlılar, Os-manlılar'ı ve Osmanlı yönetim şeklini daima alaya alarak onlara karşı ayrıca manevi alanda savaşlarım sürdürmüşlerdir.

Haçlılar Osmanlı Devleti'nin bilimsel alandaki geriliğinden ol­duğu kadar Avrupa'daki güçlenme ve bilimsel alandaki kalkınma­dan da bu savaşlarda yararlanmışlardır. Ayrıca Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan gayrimüslimler ve Hıristiyanlar'a ayak uydura­rak İslâm'dan kopan batı hayranları da haçlıları desteklemişlerdir. Tabiatıyla bu gelişme Osmanlı toplumunun psikolojisi üzerinde olumsuz etkiler bırakmış, netice olarak halk psikolojik yenilgiye uğramıştır. Zaman içinde bu yenilgi bariz bir şekilde ortaya çıkmış ve yaygınlık göstermiştir. Buna paralel olarak devlet de gittikçe çökmüş, ilmi seviye düşmüş, buna karşın Avrupa gittikçe güçlen­miş, bilim alanında büyük ilerlemeler kaydetmiştir.

Bu durum, birinci dünya savaşı patlak verinceye kadar devam etti ve nihayet Avrupa, Osmanlı Devleti'ni yendi, haçlılar ülkenin topraklarına girdiler ve aralarında paylaştılar. İçerideki durum öy­le kötü bir raddeye vardı ki hilafet makamının lağvedilmesinde adeta yardımcı bir faktör oldu.

İslâm hayat sistemi cahilane ve bilinçsizce de olsa yine de uy­gulanıyordu. Zaman içinde îslâm çizgisinden büyük saplamalara rağmen İslâmî yönetim şekli Osmanlılar'da da vardı. İslâm kanun­larına aykırı davranışlar gizli yapılıyordu. Ne var ki toplum bunla­rı hissediyordu. Ancak Osmanlı Devleti ortadan kalkınca İslâm'a karşı saygısızlık yapmaya aleni şeklinde cüret edilmeye başlandı.

Osmanlı yönetiminin son bulmasıyla birlikte bu kez, îslâm dı­şı yaklaşımlar yayılıp zihinlere yerleşmeye başladı ve bu yabancı yaklaşımlarla İslâmî kavramların çatışması ön plana çıktı. Bu yüzden gayrimüslimler müslümanlara karşı büyüklenmeye başla­dılar. Bundan çok daha kötüsü ise batı hayranı müslümanlann, İs­lâm'a bağlı kesime karşı takındıkları tavır ve İslâm düşmanlarıyla yaptıkları işbirliği oldu. Batı hayranlarının, müslümanlara karşı olan düşmanlığı gerçekten de çok şiddetli oldu. Bu, onların İs­lâm'dan ne derece uzaklaştığını ve müslümanlara karşı hiçbir za­man barışçı davranmadıklarını, keza îslâm düşmanlarına nasıl dalkavukluk ettiklerini kanıtlıyordu.

Diğer taraftan haçlılar Osmanlı toprakları üzerinde, tasarıları­nı gerçekleştirmek üzere yerlerine başkalarını görevlendirdiler. Kendileri ise arka planda manzarayı seyretmeye koyuldular. Şekil­leri ekranda oynatmaya başladılar. İstediklerini Ön plana çıkarıyor, istediklerini bertaraf ediyorlardı. Kimilerini de yedekte bekletiyor­lardı. Bütün bunlardan sonra da meydana gelen olayların, müslü-manlar arasında cereyan eden iç sorunlar olduğunu ileri sürüyor­lardı. İşte biz bu aşamada îslâm hayat düzeninin topluma uygu­landığı, îslâmî kavramların zihinlere ve vicdanlara hakim olduğu İslâm tarihini artık geride bırakmış, İslâm nizamının, uygulama­dan kaldırıldığı ve İslâm dışı zihniyetlerin vicdanlara hakim oldu-ğuçağdaş tarih aşamasına girmiş bulunuyoruz.

Şimdiye kadar dile getirmeye çalıştığımız bu îslâm tarihi bo­yunca, gerek Hz. Peygamber {sav)'in, gerekse Raşit halifelerin dö­nemlerinde uygulanan, ondan sonra da Emevi Devrinden başla­mak üzere Abbasiler devrine, ondan sonra Memlüklüler dönemi­ne ve daha sonra da Osmanlılar döneminin sonuna kadar öncele­ri yavaşça, ancak daha sonraları hızlı bir düşüş periyoduyla uygulaması süren îslâm hayat sisteminin bugün artık tamamen orta­dan kalkmış bulunduğunu görüyoruz. Vaktiyle yakın geçmişte (Osmanlıların son döneminde bile) îslâm yönetim sisteminin sa­dece izleri kalmış olmasına rağmen İslâm'a aykırı davranışlar son derece gizli yapılmaktaydı ve buna çok küçük bir azınlık, büyük bir korku içinde ancak cür'et edebiliyordu. Nitekim bunlar da yar­gının eline düştükleri zaman cezaya çarptırılmaktan kurtulamı-yorlardi. Bu da yüce İslâm şeriatının fiilen tatbik edildiğini, -asır­larca uygulandığını kanıtlıyor- ve şeriat kurallarına uyulmasına yardım ettiğini ortaya koyuyordu.

İslâm düşmanlarının iddialarına baktığımız zaman, İslâm ha­yat sisteminin güya Hz. Peygamber {sav) ile iki halifesi Hz. Ebube-kir fra) ve Hz. Ömer (ra) zamanından başka, yani 23 yıldan fazla uygulanmadığını ileri sürmektedirler. İslâm ahkâmı sözde uygu­lanmamıştır (!) Aslında amaçları, îslâmî hükümlerin uygulanabilir olmadığını söylemektir.

Onların bu görüşüne -maalesef- müslümanlardan, oryanta­listlerin kitaplarından ve İslâm tarihi boyunca halifeler hakkında uydurulan dedikodulardan etkilenen batı hayranları buna katıl­maktadırlar.

Bunun aksini kanıtlayan şu kadarını söyleyebilirim ki, Osman­lılar zamanında yayınlanan ve iktidarlarının sonuna kadar da şeri­at ahkâmının, İslâmî usul ve esaslardan araştırılarak çıkartıldıktan sonra içinde kaleme alındığı bir Mecelle-i Ahkâm-ı Şer'iye dergisi vardı. Bu hükümler daha çok İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra) Haz­retlerinin mezhebi üzerine îbni Abidin tarafından yazılmış bir fı­kıh ansiklopedisi olan haşiyesine dayanılarak verilirdi.[13]



[1] Kapitalizmin mülkiyet prensibini islam'dan almadığına dair yazarın yar­gısına katılmak kolay değildir. Çünkü kapitalizm, sanayi devriminden sonra ser­mayenin kısa süreler içinde astronomik düzeylere ulaşmasıyla birlikte hayata geçen ekonomik bir rejimdir. Bu rejim modern anlamdaki tanımıyla oluşmadan önce de mülkiyet kavramı ve mülkiyet hakkı vardı. Kaldı ki ekonomi literatürü­ne tescil oluncaya kadar ister teorisyenler tarafından özellikle tasarlanmış olsun, isterse doğal oluşumla (yani rastlantı ve gelişmelerden beslenerek) bir takım te­mel kurallara kavuşmuş olsun, mutlak surette her hayat gerçeğinde olduğu gibi kapitalizmin temelinde de bir çok ilham kaynaklan vardır ki, islam da bazı özel­likleriyle kapitalizm için bu kaynaklardan biri olarak örnek alınmış olabilir. Ni­tekim Avrupalıların çeşitli alanlarda müslümanlardan basit düzenlemelerle alıp uyguladıkları bir çok sistemler, yararlandıkları temel bilimsel malzemeler ve ge­liştirdikleri teoriler vardır.

Belki bazı kimseler tarafından ilginç bir yakıştırma olarak nitelenebilir ama İslam fıkıh kaynaklarında "Şeair" diye geçen günlük beş vakit toplu namazlar, haftalık cuma kongreleri ve yıllık uluslararası genel hac kongresi -büyük olasılık­la- batı dünyasında hayat disiplininin kurallarını tasarlamada ilham kaynağı ol­muştur. (Mütercim)

[2] Yazar -büyük ihtimalle- adını vermek istemediği için komünist ülkeler­den birine işaret ederken "...düzeni İlhad üzerine kurulu bir ülke (...)" diye onu nitelemektedir.

Aslında üzerinde durmak istediğimiz nokta ne bu ülkenin adı, ne de rejimi­dir. Burada esasen ilhad sözcüğü üzerinde durmak istiyoruz.

İlhad, gerek araplar, gerekse türkler tarafından hemen her zaman materya­lizm -daha doğrusu- ateizm yani dinsizlik anlamında kullanılmıştır. Halbuki Kur'an-ı Kerim'de kullanıldığı yerdeki anlamına baktığımızda bu sözcükten böy­le bir şey çıkarılmamaktadır.

Kur'an-ı Kerim'de İlhad sözcüğü bir tek yerde: Hac suresinin yirmibeşinci

ayetinde geçmektedir. Meali Şöyledir: ".....gerek yerli, gerekse yabancı olsun

tüm insanlar için bir ibadet yeri haline getirdiğimiz Mescid'ül-Haram'dan on­ları savanlar (şunu bilsinler): Kim orada baskı kullanarak sapkınlık yapacak olursa ona acı bir İşkence tattıracağız."

Bu ayette geçen İlhad kelimesi, türkçede dinsizlik değil sapkınlık gibi bir anlam vermekte, bunu, çeşitli arapça sözlükler de desteklemektedir. İlhad söz­cüğünün dayandığı kökün değişik türevlerinden ayrıca iki tanesi daha Kur'an-ı Kerim'de geçmektedir. Bunlardan;

a} "Yıılhidûne" sözcüğü, El-Arâf/180, En-Nahl/103 ve Fussilat/40 ayetlerde;

b) "Mültahaden" sözcüğü de Kehf/27 ve Cin/22 ayetlerde geçmektedir. Bu kelimelerde de böyle bir anlam yoktur.

Bu sözcüğü irdelerken asıl amacımız, dinsizlik diye bir yargının, insan man­tığı açısından mümkün olup olmadığı, ya da bir insanın dinsiz olup olmayacağı üzerinde durmaktadır.

Kanaatimizce din duygusu aynen sevgi, korku, kuşku ve benzeri duygular gibi fıtri bir olgudur, insan doğasında zorunlu olarak vardır. Çünkü bunlar insan aklının dinamikleridir; ve çünkü insan muhakemesi zorunlu olarak bir şeye ya inanır ya da onu reddeder, inkar eder. Ancak her iki halde de yargısını bir gerek­çeye bir kanıta dayandırmak zorunda olduğunu bilir.

Bu konuda bir çobanla bir ilim adamı arasındaki fark sadece onlardan her birinin izlediği muhakeme biçimidir. Akıl zeka ve muhakeme gücünün gittikçe olgunlaşmasıyla bu duygular da çevrenin, telkininin ya da eğitim etki ve yönlen­dirmesiyle yavaş yavaş belirginleşir.

Böylece zamanla insan, kendisini yaratmış olan gücün arayışı içinde, ya onu ilahi mesajîardaki gerçek kimliğiyle ya da hayal ettiği veya kendisine empo­ze edildiği biçimlerden biriyle kabul etmek durumunda kalır.

"Ben dinsizim, ateistim, hiç bir yaratıcı güce inanmıyorum" diyen ya da benzeri ifadelerle tanrı tanımaz olduğunu açıklayanlara gelince bunları aslında ikiye ayırmak gerekir.

Bunlardan bir grup vardır ki gerçekte dinsiz olmadıklarını anlatabilecek ge­lişmiş bir mantığa sahip değildirler. Bunlar Pagandır. Tabir caizse şaşkındırlar, nereye nasıl inanacaklarını şaşırmış durumdadırlar. Ne kadar geniş bir entellek-tüaliteye sahip olurlarsa olsunlar dünyadaki çeşitli dinlerin, mezhep ve tarikat­ların cümbüşünü bir kargaşa olarak görürler; bu inanışlar arasındaki çatışma ve aykırılıklara, çıkara dayalı yaşam kavgasının bir kesiti, bir ayrıntısı olarak bakar­lar; zaman zaman bu inanışlardan birine yaklaşırken en ufak bir kuşku sonucu ondan da hemen kopabilirler.

Semavi kitapların ve ilahi mesajların inişlerinden önceki ve sonraki geliş­meleri, cahili bunalımları, Kur'an'dan önceki kitapların "tahrif" ediliş sorunları­nı, ayetlerdeki hikmetleri, vahyin evrensel esprilerini anlamakta zorluk çekerler. Akim tartışılmaz üstünlüğüne ve yanılmazlığına ilişkin kesin yargılarından hiç ödün vermedikleri için Allah, ahiret, ruh ve melek gibi metafizik kavramları sor­gulanmaya kalkışırlar. Bilimin acizliğini ve sınırlılığını bir türlü kabullenemedik-leri için anlayamadıkları hemen her şeye şarlatanlık gözüyle bakar birçok mane­vi değerlen saçmalıkla nitelerler ancak bu yüzden çok kere açmazlara girerler, bocalar ve çok gülünç durumlara düşerler.

Özetle söylemek gerekirse bunlar hemen bütün dinlerden şikayetçidirler; Bir çeşit dinsel nevrastaniktirler.

Dinsiz olduklarını ileri süren ikinci bir grup daha vardır ki bunlar çok kesin ifadelerle ve ısrarla bu kanaatlerini açıklarlar. Ancak akıllı bir insanın dinsiz ola­mayacağı gerçeğine karşı çıkabilmek için akılcı bir açıklama getirmek mümkün olmadığından bu gruptan olanların savları ciddiye alınamaz. Ne varki cahil in­sanları p rop ağan dal arıyla etkilemeleri bir takım sosyal sorunların ortaya çıkma­sına toplum huzurunun kaçmasına zaman zaman neden olabilmektedirler.

Özet olarak denebilir ki paganların tutumları daha çok bilgisizlikten, ateist­lerin ise bazan ruhsal sıkıntıların, bazan da toplumsal sorunların ve çelişkilerin doğurduğu gerilimden kaynaklanmaktadır. Dinsizliğini ilan eden insanların ruh sağlığına sahip olmadıkları, onların toplumda yarattıkları kargaşalardan ve se­bep oldukları anarşiden de açıkça anlaşılmaktadır. Bu da akilli ve ruh sağlığına sahip bir insanın, yaratıcı bir güce inanmamasının akıl ve mantık ölçüleriyle mümkün olmadığını göstermektedir. Yani gerçekte dinsizlik diye bir şey yoktur. (Mütercim)

[3] Yazarın, bu önsözünde kullandığı ifade ve üsluba dikkat edilecek olursa O'nun, az konuşup çok şeyler anlatmak istediği, bu nedenle zorlandığı ve özel­likle bu bölümde gözlendiği üzere anlatımın çok kapalı geçtiği fa rke d il m ektedir. Bu da arap ülkelerinde müslüman yazarlarla düşünce ve ilim adamları üzerin­deki korkunç baskıların, Türkiye'deki şartları bile aratacak derecede ne düzeyle­re vardığını göstermektedir! {MÜTERCİM)

[4] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 8/145-153.

[5] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 8/155.

[6] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 8/156.

[7] Tank bin Ziyad Emevi halifesi Velid bin AbdülmeÜk (Velid I.) döneminin ünlü komutanı ve İspanya fatihidir. Berberi kökenliydi. Doğum ve ölüm tarihle­ri saptanamamıştır. Miladi 7H'de 7000 kişilik bir ordunun başında İspanya'ya geçti gemilerini ateşe vererek emrine uymaktan başka ordusuna hiç bir tercih yolunu açık bırakmadı. Askerini kendi iradesi yönünde kesin şekilde şartladı. Onlara aşıladığı heyecanla Got kralı Rodriguez'i yendi. Sonra kuzey Afrika valisi Musa bin Nusayr'ın talimatını dinlemeden fetih faaliyetlerine devam ettiği için ordusunun gözleri önünde kırbaşlanarak cezalandırıldı ve Suriye'ye sürüldü. Ölünceye kadar da orada kaldı. (Mütercim)

[8] İ'rap harekeleri: Arap dili gramerinde sessiz harflere ses kazandırmak için kullanılan işaretlere denir. Araplar yazılarını bu İşaretlen kullanmadan okurlar. Dolayısıyla arap di! gramerini bilmeyenlerin) arapça metinleri doğru okuyabilmeleri için bu harekeler kullanılır, Nitekim Kur'ân-ı Kerîm nüshaları, arap olmayan müslümanlarca da hatasız okunabilmesi için hemen bütün mus-haflar harekeli olarak basılır.

İ'rap harekelerinin, Abdülmelik dönemi Irak Eyalet valisi Haccac b. Yusuf es-Sekafi (Haccac-ı Zalim) tarafından icat edildiği söylenmektedir (Mütercim)

[9] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 8/156-162.

[10] Yazar burada, Abbasi Devleti'nin arap olmayan kitleler tarafından, söz­de ırkçı Emevî yönetimine karşı bir tepki olarak kurulduğunu savunanların tezi­ni Çürütmek istemektedir (Mütercim).

[11] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 8/162-167.

[12] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 8/167-168.

[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 8/168-171.