Islam Tarihi - 2. Sayfa
Hz. İbrahim (aleyhisselâm) - 2 . Bölüm
Ertesi gün Hz. İbrahim’in sesi yankılanıyordu Babil krallığının meydanlarında:
- Ey insanlar! Allah’tan başka ilâh yok. O’na kulluk edin.
Artık ateşli tartışmalar dönemi başlamıştı. Koca bir krallık vardı Hz. İbrahim’in karşısında. Binlerce insan. Yönetici, bilim adamı, edebiyatçı ve geniş halk kalabalıkları. Bütün bir dünya vardı onun karşısında. Akıntıya kürek çekecekti bundan sonra. Ağır bir görev vardı ve Allah da bu görevi kime vereceğini gayet iyi biliyordu.
- Ey kavmim, size hiçbir faydası ve zararı olmayan bu taşlara neden tapıyorsunuz? diye sorunca onlar:
- Biz atalarımızdan böyle gördük, dediler.
Diyecek başka sözleri yoktu. Mantıksız bir iş yaptıklarını kendileri de biliyorlardı. Hz. İbrahim:
- Doğrusunu söylemek gerekirse, siz de atalarınızda apaçık bir yanlışlık içindesiniz, dedi.
İnanamadılar. O güne kadar böyle bir şey duymamışlardı. Atalarından nasıl görmüşlerse öyle yaşamışlardı. Hz. İbrahim’in sözleri onları iyiden iyiye sarsmıştı açıkçası. Ona:
- Sen ciddî misin, yoksa bizimle alay mı ediyorsun?
Böyle ciddî bir konuda şaka mı olurdu? HZ. İbrahim (aleyhisselâm):
- Sizin gerçek Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbi’dir. Her şeyi yaratan O’dur. O’na kulluk edin, dünyanız da Âhiret’iniz de kurtulsun.
Artık sıkıntılı ve çileli günler başlamıştı. Hz. İbrahim’in bu çıkışına en çok sinirlenen onun babam deyip saygı gösterdiği amcası olmuştu. Aralarında şiddetli tartışmalar yaşanıyordu. İnandıkları değerler, ilkeler farklıydı. Evlât Allah’a inanıyordu, baba ise putlara.
Baba bağırdı:
- Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Senden bunu beklemezdim. Beni yarı yolda bıraktın. Davranışlarınla bana çok büyük bir kötülük ettin. Senin yüzünden toplumun karşısına çıkamaz oldum. Kâhinler ve devlet adamları da bana çok sert sözler söylediler.
Hz. İbrahim (aleyhisselâm) babasını çok seviyordu. Onun Müslüman olması en çok arzu ettiği şeylerdendi. Yumuşak bir sesle babasına:
- Babacığım! görmeyen-işitmeyen, sana hiçbir faydası dokunmayan şeylere nasıl kulluk ediyorsun? Babacığım, bana senin bilmediğin gizli bir ilim öğretildi. Şayet iman eder peşimden gelirsen seni dosdoğru bir yolda yürütürüm. Babacığım, şeytana uyup, kulu kölesi olma, çünkü şeytan Allah’a isyan etmiştir. Babacığım, senin korkunç bir azaba maruz kalmandan endişe ediyorum. Şeytanın yar ve yoldaşı olmandan korkuyorum.
Babası öfkeden titriyordu. Hiddetle bağırdı:
- Tanrılara nasıl küfredersin sen? Böyle konuşmaktan vazgeçmezsen evimden kovarım seni. Fayda etmezse taşlayarak öldürürüm. Tanrılara kafa tutanın cezası budur işte. Çık git evimden, yüzünü bir daha görmek istemiyorum, defol!
Hz. İbrahim’i (aleyhisselâm) kovmuştu... Hz. İbrahim’in kalbini kırmıştı. Hâlbuki o, yeryüzünde Allah’ın en sevdiği kuldu. Onun neslinden ne peygamberler gelecekti... Fakat küfür, babasının gözlerini kör etmiş, basiretini bağlamıştı. Hz. İbrahim babasına edeple cevap verdi. Çünkü o bir peygamberdi ve peygamberler edebin zirvesini temsil ediyorlardı. İnsanlık gerçek ahlâkı peygamberlerden öğrenmeli. Şöyle dedi:
- Ne diyeyim... Sen bana sert davrandın; ama ben sana selâm diyorum. Benden sana zarar gelmez. Üstelik seni bağışlaması için Rabbime dua edeceğim.
Hz. İbrahim (aleyhisselâm), babasının evinden ayrıldı. Evsizdi artık. Evi yeryüzüydü bundan sonra. Gök kubbe damı, yemyeşil çayırlar halısı, güneş lâmbası, rengarenk çiçekler süsü, dağlar, nehirler, ağaçlar da eşyası. Gıdası mı? Gıdası ibadet. Suyu Allah’ı tesbih. Nefesi de bir insanın iman etmesi.
Bayram günüydü. Tanrıları yüceltme ve onlara kurban sunma bayramı. Kutlamalar nehrin öbür kıyısında yapılacağı için bütün halk şehri boşaltmış, bayram yerine gitmişlerdi. Kurbanlar kesildikten sonra hep birlikte tapınağa dönüp onları tanrılarına hediye edeceklerdi.
Şehrin sokakları bomboştu. Rüzgârın iniltisinden başka ses yoktu caddelerde. Biraz sonra dev tapınağın önünde bir delikanlı belirdi. Şahin gibi gözleri alev alevdi. Elinde kocaman bir balta vardı. Bugün büyük şeylerin olacağı belliydi. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) bir deprem meydana getirecekti insanların kalplerinde. Taşlaşmış beyinlerini sarsacaktı. Sessiz ve emin adımlarla tapınağın kapısından büyük salona girdi. Tapınağın loş atmosferinde elindeki balta parıl parıl parlıyordu. Sıra sıra dizilmiş putların canları olsaydı, salonun ortasında bir aslan gibi duran Hz. İbrahim’in dehşetli bakışları karşısında dayanamayıp derhal kaçacaklardı.
Putları baştan başa süzdü önce. Sonra önlerine konmuş yemeklere baktı. Tanrılardan birisine yaklaştı ve sordu
- Yemeğin soğumuş, neden yemiyorsun?
Cansız puttan hiçbir ses çıkmadı. Bunun üzerine salonu dolduran yüzlerce puta hiddetle sordu:
- Neden yemiyorsunuz, yesenize!
Mâbedin duvarlarında yankılanan sesi, putların yüzlerine şiddetli bir tokat gibi indi. Tekrar haykırdı:
- Konuşsanıza, neden susuyorsunuz?
Baltasını kaldırdı ve önündeki putun kafasına indirdi. Baltayı yiyen put bir darbeyle yere yıkıldı. Hz. İbrahim’in hışımla inen baltasının altında bütün putlar parçalanıyordu. Salon, tanrıların enkazıyla dolmuştu. Hiç birisi kendisini savunamamıştı. Hz. İbrahim (aleyhisselâm) mihraptaki en büyük puta gelince durdu. İşte şimdi gerçek vuruşu yapacaktı. Fakat baltasıyla değil, muhteşem fetanetiyle.
Alaylı bir gülümsemeden sonra baltayı en büyük putun boynuna astı ve arkasını dönüp tapınağı terk etti. Beyinleri taşlaşmış halka ne kadar korkunç bir aldanmışlık içinde olduklarını ispat edeceğine yemin etmişti ve işte şimdi yemini tutuyordu.
Bayram kutlamalarından sonra herkes şehre döndüğünde, tapınağa ilk giren insanın ağzından bir dehşet çığlığı koptu. Herkes koştu. Manzarayı görenler acıyla inledi. Mâbedin içinde bir savaş olmuştu sanki. Belli ki savaşı tanrılar kaybetmişti. En büyükleri hariç paramparçaydı hepsi. Bu çirkin cinayeti kim işlemiş olabilirdi?
Hz. İbrahim’in resmi bir şimşek gibi çaktı zihinlerinde:
- İbrahim adında bir genç vardı. Durmadan tanrılara dil uzatıyordu. O yapmıştır.
- Derhal onu getirin ve sorgulayın! diye bağırdılar.
İbrahim getirildi. Sordular:
- Tanrılarımıza bu kötülüğü sen mi yaptın?
Hz. İbrahim alaylı alaylı güldü. Boynunda baltası olan en büyük puta işaret ederek:
- O yaptı... O büyükleri, liderleri. Dilerseniz kimin yaptığını onlara sorun, onlar söylesinler.
Kâhinler:
- Kimi kastediyorsun?
- Tanrılarınızı.
- Onların konuşamayacağını sen de pekâlâ biliyorsun.
- Peki konuşmayı bile beceremeyen şeylere nasıl tapıyorsunuz? Hiç mi düşünmüyorsunuz? Akıllarınız nerede? Baksanıza tanrılarınız en büyük tanrının gözleri önünde parçalanırken o hiçbir şey yapamadı, seyretmekle yetindi. Onlar kendilerini bile koruyamadılar, nerede kaldı sizi korumaları, size güzel şeyler sunmaları. Azıcık düşüncenizi kullansanıza. Baltayı en büyük tanrının boynuna astığımda hiç tepki vermedi bile... konuşmadı, karşı koymadı. Çünkü o cansız bir taş. Ne konuşur, ne görür, ne duyar... Hiç kimseye ne yararı ne de zararı var... Bir taş parçası nasıl tanrı olabilir, ona nasıl tapılır? Akıllarınız nerede!?
Kâhinlerin gözü dönmüştü, öfkeden çıldırmış gibiydiler:
- Bu adamı yakalayın. Zindana atın. Tanrılarınıza bağlılığınızı ispat edin, diyerek halkı tahrik etmeye başladılar.
İslami Okul Okulların En Önemlisi