ASR-I SAADETTE DİNLER VE GELENEKLER - Index Web - 16. Sayfa
ASR-I SAADETTE DİNLER VE GELENEKLER
ARABİSTAN'DA DİNLER VE YAYILDIKLARI BÖLGELER
p) Yenilmesi Yasak Olan Nesneler:
ş) Hanifler'in Kız Çocuklarına Karşı Tutumları:
o) Savaş, Baskın-Yağma Ve Ganimetler:
B) Günlük Ve Haftalık İbadetler:
HRİSTİYANLAR VE BAZI GELENEKLERİ
C) Yıllık İbadet Ve Bayram Günleri:
D) Cenaze İle İlgili Gelenekler:
ASR-I SAADETTE DİNLER VE GELENEKLER
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş
Ali Osman Ateş 1954 yılında Konya'da doğdu. Ladik ilkokulunu bitirdikten sonra Manisa İ.H.L.den mezun oldu. 1978 yılında Erzurum İslâmî İlimler Fakültesi Tefsir-Hadis bölümünden mezun oldu. 1983 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler En% titüsüne bağlı olarak doktora çalışmasına başladı. 1989 yılında "Sünnetin Kabul veya Reddettiği Ca-hiliye ve Ehl-i Kitap Örf ve Adetleri" konulu tez ile doktorasını tamamladı. 1985 yılında yine Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesine araştırma görevlisi olarak atandı. Halen aynı fakültede çalışmalarını sürdürmektedir. [1]
Giriş
ARABİSTAN'DA DİNLER VE YAYILDIKLARI BÖLGELER
Asr-ı Saadet olarak nitelendirilen Hz. Peygamber'in içinde yaşadığı dönem, Arap Yarımadası'nda ilk planda Müşrikler, Hanifler, Yahudiler ve Hristiyanlar göze çarpmaktaydı. Arap Ya-rımadası'mn kuzey bölümü olan Suriye-Filistin'de Hristiyanhk hakimdi. Bu bölgeler Bizans'ın himayesindeydi. Öte yandan Sasanîler, himayeleri altına aldıkları kuzeydeki Hîre hristiyanla-rına, rakipleri olan Bizans'a karşı Nasturî mezhebini telkin etmişlerdi. Arabistan'ın Yemen gibi güney bölgeleri ise zaman zaman Yahudilikle Hristiyanhk arasında el değiştirmiştir. Hıcâz gibi iç bölgelerde ise Müşriklik hüküm sürüyordu, ayrıca koloniler halinde yahudiler mevcuttu. [2]
1- Güney Arabistan
Tarihi belgelerden öğrenildiğine göre Güney Arabistan'ın eski dini, güneş, ay, yıldızlar gibi gök cisimlerine tapmaktan ibaretti. Başlıca gök tanrıları arasında Astar (Babil'deki İştar/Zühre), Vedd (Babildeki Sin/Ay), Nekruh (Zuhal veya Merih), Anbay (Babil'deki Nebo), Hol-Şems (Babil'deki Şamas/Güneş tanrıçası bulunmaktaydı. Güney Arabistan tanrılarının mahiyetlerini iyi anlayabilmek için, daha eski devirlerdeki Mezopotamya kavimlerinin tanrılarıyla karşılaştırmak gerektir.
Güney Arabistan tarihinin son dönemlerinde yer alan Him-yerliler'de, M. 6. yüzyıl başlarında önce Yahudiliğin daha sonra da Hristiyanhğm yayıldığım görmekteyiz. M. 630 yılma doğru da tüm güney Arabistan ve Yemen halkı İslâmiyet'i kabul etmiştir.
Yemen'de bulunan Yahudilerin, buraya ne zaman geldikleri hakkında ibranî kaynaklarında herhangi bir bilgi yoktur. Fakat onların Yemen'e Kayser Titus ile Kayser Hederyan'ın Filistin'e yaptıkları saldırılar sonrası geldikleri sanılmaktadır. İslâm tarihçilerinin kaydettikleri bir rivayete göre, Yemen hükümdarı Es'ad Ebu Kerîb doğu seferinden dönerken Yesrib'e (Medine) uğramış ve giderken burada bıraktığı oğlunun öldürülmüş olduğunu öğrenerek burayı yerle bir edeceğine yemin etmiştir. Fakat Benû Kurayza'ya mensup iki haham ona, bu beldeye son Peygamber'in hicret edeceğini, şayet bu beldeye saldırırsa kendisinin helake uğrayacağını söyleyerek onu fikrinden caydırmışlardır. Yemen Tübba'sı Es'ad Ebu Kerîb, daha sonra bu iki hahamın asıl dinini kabul ederek Yahudiliğe geçmiştir. Daha sonra da Yemen halkı toptan Yahudiliği kabul etmiştir. Es'ad Ebu Kerib'den sonra, küçük oğlu Zû Nuvâs (Zür'a) hükümdar olmuş ve Necrân bölgesinde bulunan hristiyanları Yahudiliğe davet etmiştir. Yahudiliği kabul etmeyen 20.000 hristiyanı, M.S.525'de Kur'ân-ı Kerim'de Uhdud olarak bahsedilen içi ateş dolu çukurlara atarak yakmıştır. Bu zulümden kaçarak kurtulan Devs Zû Saleban adlı bir hristiyan Bizans İmparatoruna giderek yardım istemiş, o da Habeş Necaşisi'ne bir mektup yazarak yardım etmesini istemiştir. Bunun sonucu olarak, Yemen Habeş istilasına uğramış ve buradaki yahudi hakimiyeti sona ererek, idare Habeşli hri s ti yanların eline geçmiştir.[3]
Habeş istilasından sonra Yemen'deki yahudiler kendilerini toparlayamadılar. islâm'ın burada yayılışı esnasında da herhangi bir mukavemetleri söz konusu olmadı. Sasanî valisi Bazan ile geniş bir halk topluluğu islâm'a girince Yahudiler de müslüman olmayı veya cizye vermeyi kabul etmişlerdir, islâm'ın ortaya çıktığı anda Yemen'de hiç yahudi olmadığı iddiası isabetli olmamalıdır. Çünkü kaynaklarımızda, Hz. Peygamber zamanında Yemen'de yahudüerin mevcut olduğuna dair rivayetler vardır ve zamanımıza kadar Yemen'de yahudiler mevcut olmuşlardır. Habeşlilerin Yemen'e saldırılarının başlangıcı M.S. 2. yüzyılın başlanna kadar gitmektedir, ilk zamanlar Yemen ve Tihame'nin bazı kısımlarını ele geçiren Habeşliler, daha sonraları Yemeni tamamen elde etmişlerdir. Habeşlilerin Hristiyanlığı Arap Yarımada sı 'nda yaymak maksadıyla, Roma imparatoru Büyük Kostantin'in (ö. 337) teşvikiyle saldırdıkları bilinmektedir. Bizans imparatorları nüfuz ve ticaretlerini genişletmek için bir vasıta olarak kullandıkları Hristiyanlığı Arap Yarımadası'nda yaymak için büyük gayret sarfetmişlerdir. Onların Necran ve Aden taraflarına papazlar gönderip "Necran Kabe'si" diye anılan bir manastır yaptırdıkları bilinmektedir.
Habeşlilerin Yemen valisi olan Ebrehe'nin, San'a'da, "El -kulleys11 adı verilen çok güzel bir kilise yaptırarak, bütün Arapların Mekke'deki Kabe'yi bırakıp buraya yönelmelerini istedi. Ancak Kinane oğullarından bir arap Ebrehe'nin bu teşebbüsüne karşı çıkarak, San'a'da bulunan el-Kulleys tapmağına girdi ve içine pisledi. Bu durumu öğrenen Ebrehe çok sinirlendi ve Kabe'yi yıkmaya and içti ve ordusunu alarak Mekke'ye doğru yola çıktı. Ordusunda Mahmud adlı bir de fil vardı. Böylece Kur'ân-ı Kerim'de bahsedilen fil vak'ası meydana geldi. (M. 570) Ebrehe'nin bu teşebbüsünün, Hristiyanlığı Arabistan'ın iç bölgelerine de yaymak maksadım taşıdığı düşünülebilir. Yemenliler daha sonra, Sasanî hükümdarı Anoşervan-ı Adil zamanında iranlıların hakimiyeti altına girdiler, iranlılar, din ve ibadet hususnda Yemenlilere karışmadılar ve zor kullanmadılar. Yemen'in iranlı valileri zamanla Hadramevt, Uman ve Bahreyn taraflarım da ele geçirdiler, iran'ın son Yemen valisi Bazan, H. 7/M. 629'da îslâmiyeti kabul edince Yemen'deki Iran hakimiyeti sona erdi. islâmiyet ortaya çıktığı zaman Güney Arabistan'da Hristiyanlık oldukça yaygın bir durumdaydı. Ancak Araplar arasında, Yahudilik ve Hristiyanlık geniş kitlelere intikal etmemiştir. Bunun sebepleri arasında Arapların putperestliği milli bir din olarak benimsemeleriyle, hürriyetlerine bağlı oluşlarının tabii sonucu olarak yabancı dinlere iltifat etmeyişleri gösterilebilir. Hristiyanlık Güney Arabistan'a Hicaz yolu ile Suriye, Habeşistan ve deniz yolu ile muhtelif kıyılardan hristiyan misyonerleri tarafından yayılmıştır.[4]
2- Kuzey Arabistan
İslâm'dan Önce Kuzey Arabistan'da Nabathlar, Palmirliler, Gassanîler, Hireliler ve Kindeliler'in devlet kurduklarım görmekteyiz. Nabathlar putperest olup, Zü'ş-Şera, Menat ve Kays adında üç büyük tanrıya tapmaktaydılar. Palmirliler de putperest olup 60 kadar tanrıları vardı. Bu tanrılar arasında Bal, Baalşemin, Bel, Beltis, Belhammon, el-Lât, el-Uzzâ ve el-Menât vardı. Neme-sis talih tanrısı idi. Arso ve Azizo da akşam ve sabah yıldızlarını temsil eden tanrılardı. Yarhibol güneş tanrısıydı. Gassanîler ise, Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. Hireliler ise başlangıçta putperest idiler ve el-Uzzâ adlı putları meşhurdu. Miladî 6. asrın ikinci yarısına kadar hüküm sürmüş olan hükümdarları Münzir, esirleri el-Uzzâ'ya kurban ediyordu. Miladî 5. yüzyıl ortalarında Hire şehrinde Hristiyanlığın Nasturî mezhebine mensup bir topluluk meydana gelmişti. Hire hükümdarlarının, Hristiyanlığm misyonerlik faaliyetlerine karşı epeyce direndikleri anlaşılmaktadır, ilk olarak M. 563'de tahta çıkan Amr B. Hind'in Hristiyanlığı kabul ettiği bilinmektedir. Amr'm annesi Hind bir hristiyandı. Amr'dan sonra, el-Uzza putuna tapma adeti tekrar geri gelmişti. Daha sonra M. 586'da tahta geçen Nunıan b. Münzir Ebu Kabus Hristiyanlığa girdi. R. Dozy, Arabistan'ın her tarafında, Arapların Hristiyanlığı gerçek olarak değil, dış görünüş itibariyle kabul etmiş göründüklerini ileri sürmüştür. Hristiyanlığı kabul eden Hire hükümdarları, Hire şehrinde birçok kiliseler yaptırmışlardı. Kilise tarihleri, M. 410'dan beri Hire şehrinin bir piskoposluk merkezi olduğunu bildirmektedirler.
Hire hükümdarlarından Münzir b. Maissema, Sasanî hükümdarlarından Kubad (Saltanatı m. 488-531) tarafından Mazdek mezhebine girmeye zorlanmışsa da Münzir bunu kabul etmemiştir. Mazdek adlı biri tarafından kurulan ve mal, kadın ortaklığı ile hayvan kesme yasağına dayanan Mazdek mezhebinin Hire'de taraftar bulamadığı anlaşılmaktadır.[5]
3- Hicaz Bölgesi
Hicaz bölgesi denilen Mekke, Medine (Yesrib) ve Taif dolaylarından meydana gelen sahada ise, Yahudilerle Araplar yaşamaktaydı. Araplar, Mekke'de Kureyşliler, Medine'de Evs ve Hazrec, Taif te Sakif "kabilelerinden meydana geliyordu, içlerinde Hz.ibrahim'in getirdiği dine inanan ve "Hanif' olarak adlandırılan az sayıda kimse mevcut olmasına rağmen, Arapların çoğu putperestti. Hristiyanlara da rastlanmaktaydı. Hz. Peygamberin gönderildiği çağda, Mekke Arap putperestliğinin merkezi haline getirilmiş, Hz. ibrahim ve İsmail'in Allah'ın evi olarak inşa ettikleri Kabe bir putperest mabedine dönüştürülmüştü. Hz. ibrahim'in getirdiği Tevhid Dinini unutarak, tahrif eden, şirke bulaştıran Arap kabilelerinden herbirinin bir putu vardı. Bunlardan Huzeyl kabilesi Ruhat bölgesinde Suva adlı bir puta tapmaktaydı. Kelb kabilesi ise Dumetü'l-Cendel'de Vedd putunu benimsemişlerdi. Tay ve Mezhic kabilelerine mensup Cüreş halkı Yağus putunu ilah olarak kabul etmişti. Hemdan kabilesinin Hayvan boyu ise, Yemen'de Yauk putunu benimsemişti. Himyer kabilesinin Zü'1-Küla boyu da Nesir (veya Nesr) putunu seçmişti. Havlan boyunun da Umyanis adlı bir putu vardı. Milkan boyuna gelince, onların da Sa'd adında bir putları mevcuttu. Ayrıca Devs kabilesinin de bir putu olduğu bilinmektedir.
Kureyş kabilesi ise, Kabe'nin içinde bulunan Hubel adlı bir puta tapmaktaydı. Bu put, Mekke'nin hakimiyeti Huza'a kabilesinin eline geçtikten sonra, onların başkanları olan Amr b. Luhay tarafından Suriye'den getirilmişti. Amr b. Luhay'm Hz. ibrahim'in tevhid dini Hanifliği tahrif ederek, Araplar arasında putperestliği yerleştiren kimse olduğu bildirilmektedir. Hübel, kırmızı akikten yapılmış, insan şeklinde bir put idi. Bu putu, Peygamberimizin dedelerinden Kusay'm Kabe'nin içine aldığı kaydedilmektedir. Yine Kureyş kabilesi Zemzem kuyusunun yanında bulunan Isâf ve Naile adlı putlara da tapmaktaydı. Bunlardan başka Tâğut demlen tapmakları vardı. Bunlar Kabe'den ayrı olup sayıları yüz civarındaydı. Araplar bunlara da Kabe'ye gösterdikleri saygı gibi saygı gösterirlerdi. Bu tağutlarm "Sadin" ve "Hâcib" denilen bakıcıları ve kapıcıları mevcuttu. Fakat yine de Kureyş'e mensup araplar Kabe'nin bütün tağutlara üstün olduğunu bilirler ve Hz. İbrahim'in inşa ettiği mescid olduğunu kabul ederlerdi. Arapların benimsemiş oldukları diğer putlar arasında el-Uzzâ, el-Lât, el-Menât bulunuyordu. El-Uzzâ Kureyş ve Kinane kabilelerime ait olup, Batn-ı Nahle'deydi. el-Lât ise Taif ve civarında ikamet d Sakif kabilesine aitti. Menat'a gelince bu da Evs ve Hazrec kabileleriyle, Medine'de bulunan diğer putperest kimselere ait olup, deniz kıyısında Müşellel dağı civarındaydı. Bunlardan başka Devs, Haram, Becile kabilelerine ait olan Zü'1-Halasa tapmağı vardı. Bu tapınak Tebale bölgesindeydi. Tay kabilesinin Fels adını taşıyan bir mabedleri mevcuttu. Bu tabutların bazısı hem tapınak, hem de birer tanrı gibi telakki edilmekteydi. Ayrıca bunlardan herbiri hem bir dini ziyaret merkezi, hem de ticaret merkezi durumundaydı. Bilhassa Taif tapınağı ile, Yemen'deki "Yemen Kâbesi" denilen tapmak ticarî açıdan Kabe'ye rakip idiler.[6] Hz. Peygamberin gönderildiği dönemde Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde muhtelif koloniler halinde yahudiler de yaşamaktaydı. Bunlar daha çok Medine, Hayber civarında yoğunlaşmıştı. Fedek, Va-di'1-Kurâ, Teymâ, Maknâ, Eyle, Cerbâ, Ezruh, Ariz gibi bölgelerde de yahudi nüfus mevcuttu. Yemende ise, Habeş istilasına sebeb olan yahudi hakimiyetini bilmekteyiz.
Yahudilerin Arap Yarımadası'na ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmemektedir. Fakat onların Babil kralı Buhtunna-sır'ın M.0.587 yılında Kudüs'ü işgalinden ve halkını esir olarak Babil'e götürmesinden sonra veya Roma imparatoru Titüs'ün Kudüs'ü ele geçirmesinden sonra kaçarak buraya geldikleri ve kabileler halinde Arabistan'ın çeşitli bölgelerine yerleştikleri tahmin edilebilir. Arabistan'ın Hicaz, Vadil-Kura, Hayber, Teyma, Yes-rib, Eyle gibi bölgelerine yerleşen yahudiler buralarda ziraat ve ticareti geliştirmişlerdir.
Medine yahudileri, ilk önce şehrin kenar kısımlarına yerleşmişler, zamanla buranın yerlileri olan Cürhüm ve Amalikaları sürerek şehrin kontrolünü ele geçirmişlerdir. Bedevi araplarm saldırılarına karşı korunmak için "Utum" adı verilen kaleler inşa etmişlerdir. Hz. Peygamber döneminde Medine yahudileri başlıca, Beni Nadir, Beni Kureyza ve Beni Kaynuka kabilelerinden meydana geliyordu. Babil sürgününden sonra dinî hayat yönünden kapalı cemaatlar halinde yaşayan Medine (Yesrib) yahudileri, dil hususunda Araplara uymuşlardı. Milattan sonra 2. asırda Yemen'deki Seylü'1-Arim adı verilen bazı Arap kabileleri buradan göçederek, Medine'ye yerleşmişlerdir. Ancak bunlar, uzun yıllar yahudilerin baskısı altında onlara haraç vererek yaşamışlardır.
Daha sonraları Hazrec kabilesine mensup Malik b. Aclan, Suriye'deki Gassanîler'in yardımıyle yahudileri yenmiş, böylece Yes-rib'in idaresi Evs ve Hazrec'in denetimine geçmiştir. Bundan sonra yahudiler aralarında siyasî bir birlik kuramamışlar, bazan Evs, bazan Hazrec kabilesinin yanında yer alarak birbirlerine karşı savaşmışlardır.[7] Medine yahudileri bu dönemde dini ve kültürel yönden Araplardan üstün görünme gayreti içindeydiler. Bunu kısmen de olsa kabul ettikleri düşünülebilir. Eğitim, öğretim ve kazaî işlerini gördükleri Beytü'l-Midras adlı bir müesseseye sahiptiler. Burada dinî törenleri yapıyor, Tevrat, Mişna ve Zebur'u okuyor, çocuklarının eğitim ve öğretim işlerini hallediyorlardı. İçlerinden suç işleyenleri de burada cezalandırıyorlardı. Yahudiler kendi hukuklarına tam riayet etmeseler de, bu dini hukuk zaman zaman, yahudi olmayan bazı Araplar tarafından da benimsenmişti. Tevrâtı İbranice okuyup, Arapça tefsir ediyorlardı. Bu da onların, Arapları kendi dinlerine çevirme hususunda az da olsa gayret sarfettiklerini, dinlerini sadece kendilerine mahsus görmediklerini hatıra getirtmektedir. Fakat Araplar, Yahudilerin dinlerine fazla rağbet göstermemişlerdir. Ancak tek tük de olsa onların tesir sahasına girenlere de rastlanmaktaydı. Söz gelimi, çocuğu olmayan Araplar, Allah kendilerine bir çocuk verdiği takdirde, onu yahudi terbiyesine göre yetiştireceklerine dair adakta bulunmaktaydı. İlerde de kaydedileceği gibi, Yahudileri taklid etmek suretiyle, hayızlı hanımlarını evden çıkaran, onlarla irtibatı kesen Araplara da rastlanmaktaydı. Yahudiler, Arapları kendi dinlerine çevirme gayretlerinden dolayı bazan çekişmeye giriyorlar ve sıkıştıklarında da, semavi bir kitaba sahip olduklarım hatırlatıp, psikolojik bir üstünlük sağlamak istiyorlardı. Kendilerinin Allah'ın dostları ve sevgilileri olduklarını söylüyorlar,[8] Arapları Tevrat'ta geleceği bildirilen bir peygamber ile korkutuyorlardı.[9] Bekledikleri peygamber gelince, onunla birlik olup, Ad ve İrem kabilelerinin akıbetine uğratacaklarını söyleyerek Arapları teh-did ediyorlardı.[10]
Birinci Bölüm
HANİFLİK VE GELENEKLERİ
Hz. Peygamber dönemi Arabistan'ında Hz. ibrahim'in getirmiş olduğu dine inanan ve "Hanifler" olarak adlandırılan birtakım kimselerin mevcut olduğunu kaynaklarımız haber vermektedir. Bunlar, putlara tapmıyorlar, kurban keserek ya da başka bir şekilde onlara ta'zimde bulunmuyorlardı. Kısacası bunlar, Allah'ın birliğine inanan şirke bulaşmamış kimselerdi. Hz. ibrahim ve ismail'den kendilerine ulaştığı kadarıyla dini hayatlarını sürdürmeye çalışan bu kimseler, Yahudiliği ya da Hristiyanlığı da benimsememişlerdi. Cahiliye devri Arap toplumu içerisinde çok temiz bir hayat sürdükleri anlaşılan bu kimseler zina ve fuhşa saplanmıyor, içki içmiyor, yağma-soygun, hırsızlık, cinayet vs. gibi dönemin yaygın kötülüklerine bulaşmıyor, kız çocuklarını diri diri toprağa gömenlere engel olmaya çalışıyorlardı. Bunlar arasında Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Hz. Ebu Bekir, vb. kimseler bulunmaktaydı. Kendisine peygamberlik verilmeden önce Hz. Peygamberin de Hanifler'e mensup olduğu açıktır. Şimdi Asr-ı Saadette, Hz. İbrahim'in getirdiği dine (Haniflik) inanan bu kimselerin bazı geleneklerinden bahsetmek istiyoruz.[11]
a) Gusül:
Kaynaklarımızda yer alan bilgilerden guslün menşeinin Hz. ibrahim'e kadar uzandığını görmekteyiz. Hz. ibrahim'in getirdiği dinde yer almış olan gusül, Hanifler'in ayırdeci bir özelliği olmuştur. Nitekim, islâm öncesi Cahiliye döneminde, hacceden, sünnet olan, cünüblükten dolayı yıkanan kimselere "Hanif' denilmekteydi.[12] Ayrıca Hz. Peygamberin "Fıtrattandır" diye haber verdiği mazmaza ve istinşak gibi gusülde mevcud olan hususlar,[13] Hz. İbrahim ve daha önceki peygamberlerin tatbikatandandır. Bu da guslün daha önceki peygamberlerin sünnetinde yer aldığını gösteren bir husustur. Cahiliye dönemine ait bazı şiirlerden, bu dönemde hayızlı kadınların putlara yaklaşmadıkları anlaşılmaktadır.[14] Bu durumun Hz. İbrahim'in dininden kaldığı ve tahrif edilmiş şekliyle müşrik araplar arasında süregeldiği anlaşılmaktadır. Buradan hareketle bu dönemde Haniflerin, hayız, nifas, cü-nüblük gibi bazı hallerden dolayı guslettiklerini söyleyebiliriz.[15]
b) Namaz:
Kaynaklarda yer alan bazı haberlerden, Cahiliye döneminde Hanifliğe mensup bazı kimselerin namaz kıldıklarını öğrenmekteyiz, îbn Habib ve Müslim'in kaydettiklerine göre, Ebu Zer ile Kus b. Saide Cahiliye döneminde namaz kılan kimseler arasında yer almaktaydı.[16] Kur'ân-ı Kerim'in çeşitli ayetlerinde Hz. İbrahim ve İsmail'in namaz kıldıkları ve kendilerine tâbi olan kimselere namaz kılmayı emrettikleri bildirilmektedir.[17] Yine Kur'ân-ı Kerim, Hz. İbrahim'in, "Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle!" diye dua ettiğini haber vermektedir.[18] Kur'ân-ı Kerim'de yer alan, "Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rükû edenler ve secdeye varanlar için evimi temiz tut, diye İbrahim'i Kabe'nin yanına yerleştir mistik"[19] ayeti, Hz. İbrahim'in namazının, kıyam, rükû ve secde rükünlerine haiz olduğuna işaret etmektedir.
Hz. İbrahim'in dininde namaz ibadetinin mevcut olduğunu sözlü Yahudi rivayetlerinden de anlamaktayız. Talmud'da, Hz. İbrahimin sabahları erken kalktığı, şafak vaktinde Tann'ya ibadet ettiği, yahudilerin "Şaharit" ibadetinin Hz. İbrahim'den kaldığı kaydedilmiştir.[20]
Islâmî kaynaklarda yer alan bazı rivayetler de bu konuya ışık tutmaktadır. Ezrakî'nin kaydettiği bir rivayete göre Hz. İbrahim, Makam-ı İbrahim'i kıble edinmiş, kapı yönünden oraya doğru namaz kılmıştır. Hz. İsmail de aynı uygulamayı devam ettirmiştir.[21] Yine Hz. İbrahim ve ismail, dört bir yandan gelen mü'minlerle birlikte, Zilhicce'nin sekizinci günü (Terviye Günü) Mina'ya gelerek, cemaat halinde öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarım kılmışlardır. Geceyi orada geçirdikten sonra, sabah namazını kılıp erkenden Arafat'a çıkmışlar, orada öğle ve ikindiyi cemederek kılmışlar, güneşin batmasından sonra Müzdelife'ye gelmişler, orada akşam ve yatsı namazını cemederek kılmışlar geceyi orada geçirmişlerdir. Yine Müzdelife'de sabah namazını kıldıkta-n sonra, Cemreyi taşlamışiardır. Kaydedildiğine göre Hz. İbrahim'e bu uygulamayı Cebrail (a.s.) uğretmiştir.[22] Daha sonra Allah (c.c.) Hz. Peygambere, Hz. İbrahim'in bu uygulamasına uymasını emretmiştir.[23] Peygamberimiz'in dedesi Abdülmuttalib'in Kabe'nin Hz. İbrahim tarafından kıble olarak tesis edildiğini bildiği,[24] Zeyd b.Amr'm da Cahiliye döneminde kıbleye yönelip, "ilahım, ibrahim'in ilahıdır, dinim de ibrahim'in dinidir" diyerek secdeye kapandığı kaydedilmektedir.[25] Bu ve benzeri haberler, namazla ilgili bazı izlerin, Hz. İbrahim devrinden Cahiliye devrine intikul ettiğini göstermektedir.[26]
c) Cuma Namazı:
Cahiliye döneminde Ka'b b. Lüey'in, Cuma günü Kureyşliler'i toplayarak, içinde bir de hutbe kısmı bulunan haftalık bir ibadet icra ettiğini görmekteyiz. O devirde ibadet yapılan bu güne "Yev-mü'1-Arube" (Araplık Günü), veya "Ma'ruzat" (Açıklama Günü) adı verilmektedir. Ibnü'l-Cevzî, Ka'b'm okuduğu bu hutbelerden bazı kısımlar nakletmiştir.[27] Yukarda kaydedilen hususlar, Cuma ibadetinin Hz. ibrahim'den kaldığını ve Ka'b b. Lüey zamanında henüz devam etmekte olduğunu göstermektedir.[28]
d) Kurban Bayramı:
Bazı kaynaklarda yer alan bilgilerden, Hz. İbrahim'in yapmış olduğu hac ibadeti esasında, Mina'da kurban kestiğini görmekteyiz.[29] Kur'ân-ı Kerim'de de "Ey Muhammedi Hanif olan İbrahim'in dinine uy!" [30]buyrularak bu hususa işaret edilmiştir. Buna göre, islâm'da mevcut olan Kurban Bayramı'mn Hz. ibrahim'den kaldığı tahmin edilebilir. Daha önceki Araplar arasında mevcut olan, o gün Mina'da kurban kesme adeti, islâm tarafından yalnız hacılar için kabul edilmemiş,dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan tüm müslümanları da içine alacak şekilde genişletilmiştir.[31]
e) Cenaze:
Cahiliye döneminde Hanifler, cenazelerini yıkayıp kefenlerler ve üzerine dua okurlardı. Ölünün tabuta konulmasından sonra, velisi ayağa kalkarak, onun bütün iyiliklerim sayarak medhe-der, daha sonra: "Allah'ın rahmeti senin üzerine "olsun" derdi. Bu bir nevi cenaze namazı sayılır, daha sonra cenaze demolunurdu.[32] Kaynaklarımız, Peygamberimizin amcası Ebu Talib'in cenazesinin yıkandığını, kefenlenip defnedildiğim haber vermektedir.[33] Peygamberimizin hanımı Hz. Hatice'nin vefatında da, cenaze namazı henüz farz kılınmadığı için, Cahiliye devri usulüne göre dua yapılmıştı. Yine Peygamberimiz'in (s.a.v.) hanımı Hafsa'nm (r.a.) ilk kocası olup, Mekke'de vefat eden Sekran b. Amr'm cenazesinde de bu usulün uygulandığı kaydedilmektedir.[34] Cahiliye döneminde mevcut olan cenazelerin yıkanması, kefenlenmesi, dua edilip defnedilmesi uygulamasının Hz. ibrahim'den kaldığı muhakkaktır.[35] Kaydedildiğine göre, Cahiliye döneminde, Cenaze geçerken ayağa kalkarlar ve cenazeyi görünce "Senin içinde bulunduğun durum hayattayken aileyin içinde bulunduğun durum gibidir" derlerdi.[36] Bunu söyleyenlerin Ahiret'e inanan Hanifler olması muhtemeldir.[37]
f) Oruç:
Haniflik'teki oruç ibadeti hakkında Kur'ân-ı Kerim'de net bir bilgiye rastlanılamamaktadır. Ancak bazı rivayetlerde, Hz. ibrahim'in orucundan bahsedilmektedir. Buna göre, Hz. ibrahim'in her ayın üç gününde oruç tuttuğu nakledilmektedir.[38] Kur'ân-ı Kerim'de: "Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, (Allah'a karşı gelmekten) sakınasınız diye size de sayılı günlerde farz kılındı"[39] buyurulmuştur. Buradan orucun Hz. ibrahim'in dini Haniflik'te de inananlara farz kılınmış olduğunu anlıyoruz.
Cahiliye döneminde Araplar, Recebü'1-Esam ve Şehr-i Mudar dedikleri Recep ayında oruç tutmaktaydılar.[40] Yine Hz. Aişe'den (r.a.) nakledildiğine göre, Cahiliye döneminde hem Kureyşliler, hem de Hz. Peygamber Aşura Günü oruç tutuyorlardı.[41] Aşura Orucu'nun Araplara Hz. ismail'den kaldığı kaydedilmektedir.[42] Cahiliye döneminde mevcut orucun, Hz. ibrahim'in Dininden kalmış olduğuna dair görüş isabetli gözükmektedir. Çünkü Araplar, hiçbir zaman topyekün Yahudi veya Hristiyan olmamışlardır. Hz. ibrahim ve ismail'den sonra Araplara hususi bir peygamber gönderilmediğine göre, islâm'dan Önce Arapların tutmuş oldukları orucun Hz. ibrahim'den kalmış olması daha mantıkîdir. Zira Kur'ân-ı Kerim'de de "Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi"[43] buyrularak bu duruma işaret edilmiştir. Aslında, oruç ibadeti Hz. ibrahim'den önce de mevcuttu. Tufan ile alakalı olarak Hz. Nuh tarafından tutulan Muharrem orucu, islâm'daki Aşura orucunun menşei olarak görülmektedir. Bir hadiste, Hz. Nuh'un Ramazan ve Kurban bayramları hariç bütün yılı oruç tutarak geçirdiği bildirilmiştir.[44]
g) Zekât:
Kur'ân-ı Kerim'den, zekât ibadetinin Hz. İbrahim'in Dini'nde de emredilmiş olduğunu anlıyoruz; "Hz. İbrahim'e, buna ilaveten îshak ve Yakub'u da verdik, her birini iyi kimseler kıldık. Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık. Onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vah-yettik."[45]Yine Kur'ân-ı Kerim, zekâtın Hz. İsmail tarafından da devam ettirildiğini, Hz. İsmail'in çevresindekilere zekât vermelerini emrettiğini kaydediyor:
"Ey Muhammedi Kitab'da İsmail'e dair anlattıklarımızı da an. Çünkü O, sözünde doğru bir kimseydi. Tarafımızdan gönderilmiş bir peygamberdi. Çevresinde bulunanlara namaz kılmalarını, zekât vermelerini emrederdi"[46] Yukardaki ayetlerde Hz. İbrahim ve İsmail tarafından ifa edildiği bildirilen zekât ibadetinin, şekli, miktarı ve mahiyeti hakkında teferruatlı bilgilere sahip değiliz.[47] Ancak hayvanlardan ve ziraî mahsullerden zekât verildiği düşünülebilir. İslâm gelmeden önce Hz. Peygamberin çağında yaşayan Haniflerin zekâtla ilgili uygulamaları hakkında da yeterli bilgiye rastlanılamamıştır.[48]
h) Hac:
Kur'ân-ı Kerim'den anlaşıldığına göre İslâm'dan önce Arap-larda mevcut hac ibadeti Hz. İbrahim'den kalmıştır. Kur'ân-ı Kerim, Kabe'nin Allah'ın buyruğu üzerine, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. ismail tarafından inşa edildiğini haber vermektedir.[49] Kabe'nin inşası bitince, Allah (c.c), Hz.Ibrahim'e: "insanları hacca çağır, yürüyerek veya binekler üstünde sana gelsinler."[50] buyurmuştur. Hz. İbrahim de: "Nasıl çağırayım, Ya Rab?" demiş, Cenâb-ı Hak da: "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, de" buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. İbrahim, Yemen, Şam ve diğer yönlere dönerek, insanları hacca çağırmış ve bu ilk telbiye olmuştur.[51] Böylece Hz. ibrahim'in Haniflik dininde Kabe'yi tavaf etmek suretiyle hac ibadeti farz olmuştur. Kur'ân-ı Kerim'de bu konuda, "Kabe'yi insanlar için toplanma yeri kılmıştık. İbrahim'in Makamı'nı namaz yeri edinin, dedik. Evimi, tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun, diye İbrahim ve İsmail'e ahd verdik."[52] buyurulmaktadır. Allah'ın buyruğuyla Hz. ibrahim'in hacca çağırdığı insanlar sadece Hz. İsmail ve nesli değildir. Hz. ibrahim'e iman eden, onun Haniflik dinini benimseyen bütün insanlar, hangi ırk veya bölgeye mensup olanlarsa olsunlar bu davetin içine girerler.[53] Ayrıca, Taberî'nin kaydettiğine göre, Hz. İbrahim, kendisine Cenab-ı Hak tarafından insanları hacca çağırması emredildikten sonra: "Ey insanlar! Bey t-i Atik'i ziyaret etmek üzerinize fark kılınmıştır" diye inananlara seslenmiştir.[54] Yine Hz.lbrahim, "Ey Rabbimiz!... Bize ibadet yollarımızı göster!"[55] diye dua etmiş, Cenâb-ı Hak da Cebrail'i göndererek, Hz. ibrahim'e hac ibadetini nasıl yerine getireceklerini göstermiş-tir.[56] Buradan Hz. ibrahim'in dinindeki hac ibadetinin ihram, telbiye, vakfe, tavaf, say, cemrelerin taşlanması, kurban kesilmesi, gibi hususları bünyesinde bulundurduğunu anlamaktayız. Bunlar, bir takım şirke ait unsurlar ve hurafelerle karışmış, tahrifata uğramış olarak cahiliye devrinde de devam etmiştir. Ancak bu dönemde yaşayan Haniflerin, hac ibadetini şirke ait unsurlara bulaşmadan yerine getirmeye çalıştıklarını söylemek yerinde olacaktır. Kısaca söylemek gerekirse, Hac ibadeti Hz. ibrahim zamanında başlamıştır ve bu ibadetin kuralları, nasıl yerine getirileceği de yine Hz. İbrahim tarafından insanlara tebliğ edilmiştir.[57]
Mekke'nin hürmet edilmesi gereken bir yer olması (haramlı-ğı) da Hz. İbrahim'den kalmıştır. Kur'ân-ı Kerim, Hz. ibrahim'in, Kabe ve Haram dahilinin mübarek ve emniyetli kılınması için dua ettiğini bildirmektedir.[58] Hz. Peygamber de, Hz. ibrahim'in Mekke'yi haram kıldığını haber vermişlerdir.[59] Buradan hareketle, Hz. ibrahim zamanında da müşriklerin necis kabul edilerek, Mekke'ye, Haram dahiline sokulmadıklarını söylemek mümkün
görünmektedir. Kabe'yi tavaf Hz. İbrahim'den kaldığı gibi, Kabe'nin tavafına nereden başlanılacağını gösteren Haceru'l-Esved de Hz. İbrahim'in emriyle, Hz. İsmail tarafından Ebu Ku-beys dağından getirilmiş[60] ve yerine konulmuştur.
Safa ve Merve arasında Sa'y de, Hz. İbrahim devrinden kalmıştır. Bazı İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, Allah (c.c.) Hz. İbrahim'in hanımı Hacer'in, oğlu İsmail'e (a.s.) su aramak için Safa ile Merve arasında koşuşmasını, Allah'a itaat ve buyruklarına bağlılıklarından dolayı haccm menasıkma dahil etmiştir.[61] Cemrelerin taşlanması da Hz. İbrahim'den kalmıştır.[62] îslâmî kaynaklar, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail'in hac sırasında Mina vadisine indiklerine, Cemretü'l-Akabe'de şeytanın kendilerine göründüğünü, Cebrail'in (a.s.) Hz. İbrahim'e "ona taş at" diye emrettiğini, Hz. İbrahim'in de yedi tane taş attığını, bu olayın Cemre-tü'1-Vusta ve Cemretü's-Süfla'da da aynen cereyan ettiğini kaydetmektedirler.[63]
Hac esnasında kurban kesme adeti de Hz. İbrahim'den kalmıştır. Taberî, Hz. İbrahim'in bizzat Mina'da kurban kestiğim kaydetmekte ve "Şimdi ey Muhammedi Sana, "Doğruya yönelen, putlara tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine uy! diye vahyet-tik"[64] ayetinin buna işaret ettiğini söylemektedir.[65]
i) Kurban:
Kurban, Haniflik'te de mevcut bir ibadet tarzıydı. Kur'ân-ı Kerim1 de bildirildiğine göre, Hz. İbrahim gördüğü bir rüya üzerine oğlunu kurban etmek istemiş, ancak Cenâb-ı Hak buna izin vermeyerek, Hz. İbrahim'e büyük bir kurbanlık göndermiş ve Hz. İbrahim oğlu İsmail'in yerine bunu kurban etmiştir.[66] Hz. ibrahim'in oğlunu kurban etmek istemesi olayından Tevrat da söz etmektedir. Ancak, burada kurban edilmek istenen oğulun Hz. Ishak olduğu nakledilmektedir.[67] İslâm âlimlerinin bir kısmının
görüşüne göre kurban edilmek istenilen oğul Ishak değil, ismail'dir.[68] Tevrat'ta ilk doğanların kurban edilmesinden bahsedilmektedir, ilk doğan oğul ise, Ishak değil, Hz.îsmaü'dir. Bu durum da Tevrat'ta bahsedilen ilk doğanların kurban edilmesi kuralına uygun olarak, kurban edilmesi gereken Hz. ismail olmaktadır. îslâmî bazı rivayetlerden, Hz. ibrahim'in kurban etmek istediği oğlunun Hz. ismail olduğunu anlamaktayız. Bunlardan birisine göre, Hz. Peygamber "Gerçekten kurbanlık ismail'dir" buyurmuş,[69] diğer bir rivayete göre kendisine "Ey iki kurbanlığın oğlu" diye hitabedilmesine ses çıkarmamıştır.[70]
Hz. İbrahim zamanında müesseseleşen kurban ibadeti, Ca-hiliye dönemi Arapları arasında da içine bazı şirk unsurları karışarak devam etmiş, putlara, dikili taşlara kurbanlar kesilir olmuştur. Ancak Hz. Peygamber döneminde yaşamış olan Hanif-lerin, Allah'tan başkası adına kurban kesmediklerim söyleyebiliriz. Nitekim haniflerden Zeyd b. Amr b.Nüfeyl, Kureyşlileri putlara kurban kesmelerinden dolayı şu şekilde ayıplamaktaydı; 'Koyunu Allah yaratmış ve onun için gökten yağmur indirmiş, Yeryüzünde ot bitirmiştir. Sonra da kalkıp siz onu Allah'tan başkasının adına boğazlıyorsunuz."[71]
Cahiliye döneminde mevcut olup, bazı tashihlerle islâm'da da devam etmesine izin verilen akika kurbanının da Hz. İbrahim'in dininden kaldığı kaydedilmektedir.[72]
i) Adak:
Kur'ân-ı Kerim'den adak (nezir) uygulamalarının Hz. ibrahim döneminde de mevcut olup, bunun Kabe'de yerine getirildiğini anlamaktayız. Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim'e hitabederken: "Sonra kirlerini giderip temizlensinler, adaklarını yerine getirsinler. Kabe'yi tavaf etsinler"[73] buyurmuştır. Ancak daha sonraları Hz. İbrahim'in Tevhid dini Haniflikteki adak uygulamaları şirke bulaştırılmış, Allah'tan başkası adına, dikili taşlara, putlara adaklar yapılmaya başlanmıştır. Hz. Peygamber döneminde yaşayan haniflere gelince, onların putlara ve dikili taşlara adakta bulunmaktan kaçındıklarım tahmin edebiliriz. [74]
j) Sünnet Olma:
Sünneti ilk tatbik edenin, Hz. İbrahim olduğu hu.susun.aa Yahudi ve bazı îslâmî kaynaklar ittifak etmiştir. Ancak Barnaba Incili'nde ilk defa sünnet olanın Hz.Adem olduğu kaydedilmektedir.[75] Bu hususun genetik ilminin verilerine uygun düştüğü açıktır.
Tevrat'ın kaydettiğine göre Allah, Hz, ibrahim'e sünnet olmasını ve emrindekileri sünnet etmesini emretmiş, bunun aralarında bir "ahd" olduğunu bildirmiştir.[76] Bu sırada 99 yaşında olan Hz. İbrahim ile 13 yaşındaki oğlu Hz. İsmail sünnet olmuşlardır. Daha sonra da sekiz günlük iken oğlu İshak'ı sünnet ettirmiştir.[77]
Hz. İbrahim'in sünneti hususunu îslâmî kaynaklar da teyid etmektedirler[78] Kur'ân-ı Kerim'de, Allah'ın Hz.ibrahim'i bir takım "Kelimelerle imtihan ettiği haber verilmektedir.[79] Hz. ibrahim'in imtihan edildiği bu "kelimelerin, kendisiyle mükellef kılındığı emir ve nehiyler olduğu bunların arasında sünnet olmanın da bulunduğu nakledilmektedir.[80]
Bazı hadislerde Hz. ibrahim'in 80 yaşında Şam civarındaki Kaddum köyünde sünnet olduğu kaydedilmiştir.[81] Bazı îslâmî rivayetlerde, Hz. ibrahim'in ilk defa sünnet olan kimse olduğu ileri sürülmüşse de,[82] bu husus isabetli görülmemektedir.[83]
Cahiliye döneminde "Hanif' olarak adlandırılan ve Hz. ibrahim'in dinine bağlı olan bazı kimselerin mevcut olduğunu görmüştük.[84] işte bu kimseler, Hz. ibrahim'in dinine uyarak sünnet oldukları gibi, diğer Cahiliye aı-aplan da sünnet olmaktaydı. Atalarının sünnetine son derece bağlı olan Arapların, Hz. ibrahim'in hitan (sünnet) âdetini devam ettirdikleri, bunu adeta milli bir gelenek haline getirdikleri görülmektedir.[85]
"Hanif kelimesinin sünnet olan kimse anlamına geldiği ileri sürülmüştür. Katade, hanifleri, sünnet olanlar, annenin ve mahremlerin nikâhını haram sayanlar olarak tarif etmiştir.[86] Taberi de, haniflerin Hz. ibrahim'in yoluna uyarak sünnet olduklarını, ancak "Hanif' kelimesinin sadece sünnet olmaya tahsis edileme-yeceğini,Hanifliğin Hz. ibrahim'in dinine tâbi olmak anlamına geldiğini kaydetmiştir.[87]
Kadınların Sünneti:
islâm öncesi kadınların sünnet edildiklerini bilmekteyiz. Taberî, kadınlardan ilk sünnet olanın Hz. Hecer olduğunu nakletmektedir. Taberî'nin rivayetine göre, Hz. ibrahim'in hanımı Sâre, Hz. ismail'in annesi Hacer'i kıskanmış, ona kızarak Hz. Hacer'in vücudundan et keseceğine yemin etmiştir. Sâre, yeminini nasıl yerine getireceğini düşünmüş, kulak veya burnunu kesersem çir-kinleşir gerekçesiyle Hacer'i sünnet ettirmiştir. Hacer, kanını gizlemek için etek giymiş, kadınlarda etek giymek ve sünnet olmak âdeti buradan kalmıştır.[88]
Sâre'nin Hacer'i kıskandığına dair rivayetler Tevrat'ta da yer almaktadır.[89] Ancak Tevrat'ta, Hacer'in Sâre tarafından sünnet edildiğine dair bir kayıt yoktur.
Kadınların sünnet olmalarını ve etek giymelerini böyle bir olaya dayandırmak yanlış olur kanaatindeyiz. Taberî'nin naklinden bu işin ilahi bir buyruk veya sağlık gibi bir hikmete binaen değil de, sırf Sâre'nin kıskançlığını tatmin için zulnıen yapılmış olduğu manası sezilmektedir ki bu doğru değildir. Hz. ibrahim'in, emrindeki kimselere zulmettirmesi kabul edilemez. Taberî'nin bu rivayetini, Hacer'in sünnet oluşunu haber vermesi dışında, güvenilir kabul etmeye imkan yoktur. Ayrıca, bazı bölgelerde halen devam etmekte olan kadınların sünnetini de, böyle bir olaya bağlamak yanlış olur. Kanatimizce Hz. Hacer'in sünneti bir sağlık hikmetine dayalıdır. Nitekim bu gün de bir yaratılış Özelliği olarak, bazı bölge kadınlarında sünnet edilerek giderilen bir fazlalık mevcuttur. Hz. Hacer'in sünnetinin de, aynı şekilde vücudunda sünneti gerektirecek bir fazlalığın mevcut olmasından dolayı yapılmış olması muhtemeldir. Eski Mısır'da vücudlanndaki fazlalıktan dolayı kız çocuklarının da sünnet edildiği bilinmektedir.[90] Hz. Hacer ise, Mısırlı bir cariye idi.[91]
Buraya kadar kaydettiklerimizden hareketle, Hz. ibrahim'in dininde yaratılışları gereği vücudlannda fazlalık bulunan kız çocuklarının sünnet edilmelerinin emredildiği ve bunun bir gelenek halinde cahiliye Arapları arasında da devam' ettiğini söyleyebiliriz. [92]
k) Nikâh:
Zina ve fuhşun çirkin bir fiil sayılması açısından, Haniflik'te de nikâhın teşvik edilip, kutsal bir müesesese sayıldığı hatıra gelmektedir. Hz. İbrahim'in dini olan Haniflik'te de nikâh akdinin içinde mehir, velime (düğün ziyafeti) gibi hususların bulunduğunu söyleyebiliriz. Yahudilik, Hristiyanhk, Cahiliye dönemi ve İslâm'da da bu hususların bazı farklılıklarla yer alması bu sonuca ulaşmamızı sağlamaktadır.
Yukarda, Katade'nin "Hanifler"i, annenin ve mahremlerin nikâhım haram sayanlar olarak tarif ettiğini kaydetmiştik.[93] Buradan hareketle Hz. İbrahim'in dini olan Haniflik'te, anne-baba, kardeş, torun, hala, teyze, amca, dayı, gelin, yeğen, babanın karısı, kayınvalide gibi yakınlarla evlenmenin haram kılındığına hükmedebiliriz.
Tevrat'ın kaydına göre, Hz. İbrahim'in torunu Hz. Yakub, dayısı Laban'ın iki kızı Rahel ve Lea'yı aynı anda nikahlamıştı.[94]Yine Tevrat'ın kaydına göre Hz. Musa'dan sonra iki kız kardeşle aynı anda evlenmek yasaklanmıştır.[95] Taberî, Ismailoğulları'nın Hz. Musa'ya kadar iki kız kardeşin birarada aynı adamla evlenmeşini caiz gördüklerini kaydetmektedir. Gerek Hz. Musa'nın şeriatında, gerek Hristiyanlık'ta, gerekse islâm'da yasak olan bu uygulamanın, Hz. ibrahim'in dini haniflikte serbest olduğunu iddia etmenin doğru olmadığı kanaatindeyiz. Tevrat'ın, Hz. Yakub'u, dayısı Laban'ın iki kızı Rahel ve Lea'yı birbirine kuma olarak aldığına dair nakline ihtiyatla yaklaşmak gerekmektedir. Hz. Yakub'un, hanımı Rahel'in vefatından sonra, Lea'yı nikahlamış olması daha makul gözükmektedir.
Haniflik'te üvey çocuk, üvey kardeş, süt anne, süt baba, süt kardeş gibi yakınlarla evlenmenin de yasak olduğu tahmin edilebilir. Başkasıyla evli bir kadınla evlenmenin de yasak olacağı hususu ise izaha muhtaç değildir. Anne ile kızını aynı anda nikahlamak da Hz. ibrahim'in dininde yasak olan hususlardan olmalıdır.
Yine Yahudilik, Hristiyanlık ve islâm'da aynı doğrultuda yer alan hükümlerden hareketle, Haniflik'te de müşriklerle evlen e-nin yasak olduğuna hükmetmek mümkün görünmektedir. Hz. ibrahim'in şirke şiddetle düşman olması bu görüşümüzü güçlendiren hususlardandır.
Haniflik'te çok kadınla evliliğe müsaade edildiği görülmektedir. Hz. İbrahim kendisi çok kadınla evlenmiştir. Tevrat'ın kaydına göre Hz. ibrahim, hanımı Sâre'den başka, onun cariyesi Ha-cer'le evlenmiş, daha sonra Ketura adlı bir hanım daha almıştır.[96]
Yahudi kaynaklarından Talmud'da, bir kimsenin dörtten fazla kadın alamayacağına dair bir kayda rastlanmaktadır.[97] islâm'da da evlenilecek kadın sayısının en fazla dörtle sınırlandırıldığı göz önüne alınırsa, Talmud'da yer alan bu ifadenin Hz.Ibra-him'in dininden kaldığı sonucuna varılabilir ve Haniflik'te bir erkeğin evlenebileceği kadın sayısının dörtle sınırlandırılmış olduğu düşünülebilir.[98]
Cahiliye döneminde Hz. ibrahim'den kalan nikâh uygulamasının dejenere edildiğini, mut'a, sigar, haden, istibda, bedel adı altında nikâhlar uydurulduğunu, birtakım fuhuş şekillerine de nikâh denildiğim görmekteyiz. Ancak bunun yamsıra, Hz. ibrahim'in sünneti olan Nikâh da devam etmiş ve daha sonra islâm tarafından tasvib edilmiştir. Hz. Peygamberin nesebi böyle bir nikâh yoluyla gelmiştir ve onun nesebinde zina mahsulü bir kimse mevcut değildir. Hz. İbrahim'den kalan ve Hanifler'le diğer bazı müşrik araplar tarafından devam ettirilen bu nikâh şu şekilde cereyan ederdi: Bir kimse, diğer bir kimseden kızını veya kız kardeşini ister, o şahıs da kızını vermeye rıza gösterir, kızın gönlünü alarak isteyen şahsa nikâhlardı. Kadına mehiri de verilir, düğün töreni ve ziyareti tertiplenirdi.[99]
1) Talâk:
Yahudilik, Cahiliye dönemi ve islâm'da da boşama uygulamasının olması, Hz. İbrahim'in dini Haniflik'te de boşama müesseselerinin mevcut olduğunu hatıra getirmektedir. Zaten insanın dünya ve ahiretteki mutluluğunu hedef almış semavî bir dinde boşanma müesseselerinin olmaması düşünülemez.
Yahudilik ve İslâm'daki uygulamalardan kocanın karısını zina ile suçlayıp, şahit gösteremediğinde başvurulan Liân (Lanet-leşme) yoluyla evliliğe son verme uygulamasına Haniflik'te de izin verildiği hususu hatıra gelmektedir. Yine Yahudilik, Cahiliye ve islâm dönemindeki uygulamalardan Hz. ibrahim'in dininde de kadınların boşama hakkım ellerinde tutmaya, ya da geçineme-dikleri zaman aldıkları mehiri iade ederek nikâhı feshettirmeye Chul) selahiyetli oldukları sonucuna varabiliriz. Haniflik'te, bir erkeğe karısını sonsuz defa boşamaya, bu yolla ona eziyet etmeye; bir başkasıyla evlenmesine mani olmaya yetki verilmediğini, ayrıca talakın belirli bir sayıyla sınırlandırılmış olduğunu, kadınların iddetlerine riayet edildiğini tahmin edebiliriz. [100]
m) Miras:
Haniflik'te miras uygulamalarının nasıl olduğuna dair bilgiye rastlamak şimdilik mümkün görünmüyor. Ancak, karı-koca, anne-baba ve çocuklarını, yakınlık sırasına göre diğer akrabalar arasında miras uygulamasının cereyan ettiğini söylemek güç olmasa gerektir. Hz. ibrahim getirdiği hak bir din olan Haniflik'te, Hz. Musa'dan önce Israiloğulları arasında ya da Cahiliye dönemi araplannda olduğu gibi, kadın ve kızların mirastan mahrum edilmediklerini tahmin edebiliriz. [101]
n) Yeminler:
Kaynaklarımızda mevcut bilgilerden, Cahiliye döneminde yaşamış olan Hanifler'in, yapmış oldukları yeminlerde, Allah'ın kudretine, azametine ve varlığına yemin ettikleri görülmektedir. Haniflerin tabiat olaylarına değil de, onların yaratıcısı olan Allah'a yemin ettikleri anlaşılmaktadır. Onların yeminlerine dair kaynaklarda yer alan bilgilerin incelenmesinden, Hanif inancına sahip kimselerin yeminlerinde Allah'a şirk koşucu ifadelere rastlanmamaktadır.[102] Aşağıda onların yaptıkları yeminlere bazı örnekler verilmiştir:
"Hayır, denizleri akıtana andolsun" "Hayır, Arz'ı yayıp döşeyene andolsun".[103] "Hayır, Güneş'in ve Ay'ın Rabbi'ne andolsun". "Hayır, Kabe'nin ve Haceru'l-Esved'in Rabbi'ne andolsun".08 "Hayır, bana şahdamarımdan yakın olana andolsun."[104] "Hayır, Hıll ve Haram bölgelerinin Rabbma andolsun."[105]"-"Hayır, Göğü direksiz yükseltip kaldırana, yeri yayıp döşeyene, hayata erveiişli hale getirene andolsun."[106]
o) Kasame:
islâm Hukukunda, katili meçhul olan ve üzerinde katil eseri (levs) bulunan bir maktulün bulunduğu yer halkından 50 kişinin hususi bir şekilde yemin etmelerine, kasame denilmektedir.[107]
Tevrat'ta yer alan ifadelerden Yahudilik'te kasameye benzer bir uygulamanın mevcut olduğunu anlıyoruz.[108] Cahiliye döneminde ise, Peygamberimiz'in dedesi Abdülmuttalib tarafından tatbik edilmiştir. Ibn Abbas bu konuda "Cahiliye devrinde ilk kasame, bizim Haşim oğulları arasında olmuştur."[109] demektedir.
Kasame uygulaması islâm'da da mevcut olup, Hz. Peygamber tarafından da tatbik edilmiştir.[110]
Kasame'nin Tevrat'ta da mevcut oluşu, bunun menşeinin Hz. ibrahim'e kadar çıktığını düşündürtmektedir. Çünkü benzeri bir uygulama Cahiliye döneminde Abdülmuttalib tarafından tatbik edilmiştir. Tevrat'ta da bu konuda hükümlerin bulunması, Abdülmuttalib'in Araplar arasında kasame hususundaki hükümleri ilk defa ortaya koyan kimse olmayıp, bunu Cahiliye devrinde uygulayan ilk kimse olduğunu hatıra getirmektedir. Kısacası kasamenin ilahî menşeye dayanan bir uygulama olup, Hz.ibrahim'in dininin-bir esası olarak islâm öncesinde hem Yahudilik'te hem de Araplar arasında devam ettiği düşünülebilir.[111]
ö) Cezalar :
Kısas: Yahudilik, Cahiliye dönemi ve islâm döneminde kısas uygulamasının mevcut olması, bunun Hz.ibrahim'in tevhid dini Haniflik'te de mevcut olduğunu hatıra getirtmektedir.
Hırsızın Elinin Kesilmesi: Hırsızlık yapan kimsenin elinin kesilmesinin, Hz. ibrahim'in şeriatından kaldığı belirtilmektedir.[112]
Yol Kesenlerin Asılması: Bu uygulamanın da Hz. ibrahim'in sünnetinde mevcut olduğu kaydedilmektedir.[113]
Hz.Ibrahim'in dini Haniflik'te, zina yapmanın, sihirbazlığın, putperestliğin de ceza kapsamında olduğu hatıra gelmektedir. Yine Yahudilik, Cahiliye dönemi ve islam'da diyet uygulamasının mevcut olması, Haniflik'te de bu konuda hükümler bulunduğunu düşündürtmektedir. Ancak bu konuda yeterli bilgiye sahip bulunmamaktayız. [114]
p) Yenilmesi Yasak Olan Nesneler:
Hz. ibrahim, şirke karşı amansız bir mücadele açmış, büyük bir Peygamberdir. Bu açıdan onun dininde putlar, dikili taşlar gibi Allah'tan başkası adına kesilenler ile kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan etlerin yenilmesinin yasak olduğunda şüphe yoktur.[115] Nitekim Hz. Peygamber dönemi Haniflerinden Zeyd b. Amr'm putlara kesilenlerle, kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan etlerden yemediğini kaynaklarımız haber vermektedirler.[116]
Yine Hz. ibrahim'in dininde meyte (leş) etinin yenilmesinin yasak olduğu kaydedilmektedir.[117] Ayrıca, Hz. ibrahim'in sünnetinden kalan izler sebebiyle, Kureyş'ten bazıları Cahiliye döneminde meyte (leş) yemekten kaçmıyorlardı.[118] Harise b. Evs el-Kelbî'den meyteyi yemeyeceğine dair bir şiir nakledilmektedir.[119]
Yahudilik ve islâm'da kanın yenilmesinin yasaklanmış olması, Hz. ibrahim'in dininde kan yemenin de yasak olduğunu hatıra getirmektedir. Tevrat ve Kur'ân-ı Kerim'de domuz etinin, pis olarak vasıflandırılıp yasaklanması, bunun yenilmesinin Haniflik'te de haram kılınmış olduğunu ortaya koyan bir husus olmalıdır.
Haniflik'te, yaratılışları bakımından iğrenç olan fare gibi hayvanlarla, Pençeleriyle avlanan vahşi hayvanların yenilmesine cevaz verilmediğini de düşünebiliriz. [120]
r) İçki-Kumar:
Gerek Tevrat'ta gerekse Inciller'de içkiyi kötüleyen satırlara rastlanmaktadır. Cahiliye döneminde de, içki içmeyen ve kendilerine içkiyi haram kılan bazı kimselerin mevcut olduğunu görmek-teyiz. Nitekim Osman b. Maz'ûn'un Cahiliye döneminde içkiyi kendisine haram kılan kimselerden olduğu nakledilmektedir. Osman b. Maz'un:
"Aklımı gideren ve benden aşağı kimseleri bana güldüren şarabı içmem" demiştir.[121] Ayrıca Kus b. Saide, Varaka b. Nevfel, Zeyd b. Amr, Ebu Zer el-Gıfari, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman'ın da Cahiliye döneminde içki içmedikleri kaydedilmektedir.[122] Hz. Ali'den nakledildiğine göre, Peygamberimiz'e "Hiç içki içtin mi?" diye sorulmuş, o da "Hayır" diye cevap verilmiştir.[123]
Varaka b. Nevfel, Osman b. Maz'ûn, Zeyd b. Amr, Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman ve Hz. Peygamber'in, Cahiliye devrinde içki içmediklerine dair haberler, bu dönemde Hz.ibrahim'in Din'ine mensup kimselerin, yani Haniflerm içki içmediklerini, dolayısıyla içkinin Hz. ibrahim'in Sünneti'nde de yasaklanmış olduğu hususunu hatn^a getirmektedir.[124] Elimizde yeterli bilgiler olmamasına rağmen, Haniflik'te kumarın da yasaklanmış olduğunu söylememiz hatalı olmasa gerektir. [125]
s) Faiz:
Gerek Tevrat ve gerekse Kur'ân'da faizin yasakhğıyla ilgili hükümlerin yer alması, bizleri bu hususun Haniflik'te de yasaklanmış olduğu sonucuna götürmektedir. [126]
ş) Hanifler'in Kız Çocuklarına Karşı Tutumları:
Cahiliye döneminde müşrik araplarm kız çocuklarını utanılacak bir varlık olarak görerek diri diri gömmek, suda boğmak, yüksek bir yerden atmak vs. gibi yollarla ortadan kaldırmalarına karşın, bu dönemde yaşayan Hanifler'in bu davranışlara mani olmaya çalıştıklarım görmekteyiz. Onlar bu tür davranışları çirkin karşılıyorlardı. Nitekim Haniflerden Zeyd b.Amr'm, kız çocuklarının diri diri gömülmesine engel olduğu kaydedilmektedir.[127]
Nakledildiğine göre Zeyd b. Amr, Cahiliye döneminde kızım diri diri toprağa gömmek isteyen bir baba gördüğü zaman onu öldürmemesini söyler, çocuğun bakımını üstlenmeyi teklif ederdi. Razı olurlarsa kız çocuğunu alır ve büyütürdü. Kız büyüdüğü zaman, babasına dilerse kızını alabileceğini söylerdi.[128]
Cahiliye döneminde kızların diri diri gömülmesine mani olanlardan birisi de Ferezdak'm dedesi Sasa'a b. Muaviye idi. O da Benî Temim'den diri diri gömülecek olan kızları, karşılığında fidye vererek kurtarmaktaydı.[129] Sa'sa'nın bu dönemde 360 tane kız çocuğunu, her birine üçer deve fidye ödemek suretiyle diri diri gömülmekten kurtardığı kaydedilmektedir.[130]
İkinci Bölüm
MÜŞRİK ARAPLAR VE GELENEKLERİ
Hz. İbrahim ve ismail'in tebliğ ettiği Hanif Dini üzere bulunan Araplar zamanın geçmesiyle, sahip oldukları bu inançlarını tahrif ederek, tevhidi bırakmışlar, şirke yönelmişler, çeşitli putlara tapmaya başlamışlardı. Arapların, şirk ve küfür içinde oldukları İslâm öncesi bu döneme Cahiliye Devri denilmektedir. Tev-hid'in kıblesi olan Kabe putlarla doldurulmuş, Hz. ibrahim'in sünneti tahrif edilmişti.
Huza'a kabilesinin Mekke'ye hakimiyeti esnasında onların başkanları olan Amr b. Luhay el-Huzaî, Hz. ibrahim'in Dini'ni tahrif etmiş, Suriye'den getirdiği Hübel adlı putu Kabe'ye yerleştirmiştir. Onun Araplar arasında putperestliği yayan kimse olduğu kaydedilmektedir. Yine O, Hz. ibrahim'in Sünneti'nde birçok hususu tahrif etmiş, Bahîra, Şaibe, Vasile, Hami gibi adak çeşitlerini ortaya atmıştır. Müşrik Araplar Hz. ibrahim'in tevhid dini Haniflik'ten ayrılmış olmalarına rağmen, yine de ondan kalan bazı izleri bir gelenek halinde devam ettirmişlerdir. Şimdi, müşrik araplarm Asr-ı Saadet'te sahip oldukları bazı geleneklere yer vermek istiyoruz. [131]
a) Gusül:
Cahiliye döneminde kendilerine Hanif denilen ve Hz. ibrahim'in Sünneti üzere yaşamaya çalışan bazı kimselerin yanında, müşrik araplar da cünüplükten dolayı gusletmekte, mazmaza ve ıstinşak yapıp, misvak kullanmaktaydılar.[132] Nitekim Mekkelile-nn başkanı Ebu Süfyan, Bedir savaşında müşrik ordusunun hezimete uğramasından dolayı, Hz. Peygamberle savaşmcaya kadar cünüblükten dolayı başına su değdirmemeyi adamıştı,[133] Süheylî, Ebu Süfyan'm bu nezri ile ilgili olarak 'cünüblükten dolayı gusletmek, Cahiliye devrinde hac ve nikâh gibi Hz. ibrahim'in Dini'nden kalma bir iz olarak kendisiyle amel edilen bir husustu' demektedir.[134]
Yine müşrik arap kadınlara bu dönemde, hayızh oldukları halde putlara yaklaşmıyor, onlara el sürmüyorlardı. Bunun sebebinin hayızh kadınların temiz kabul edilmemesi olduğu açıktır. Cahiliye dönemi şiirlerinde buna dair bilgilere rastlamaktayız. Nitekim Cahiliye dönemi şairlerinden Bala b. Kays b. Yamer, bir sininde:
"Düşmanları da bıraktım, kuşlar biraz uzaklarında bekleşi-yorlardı, hayızh kadınların Menâfi çevresinde bekleyişleri gibi."[135] demektedir. Bişr b. Ebi Hazım da bir şiirinde:
"Başında kuşlar oturuyormuş gibi hareketsiz, ona yaklaşılmaz, Hayızlılann îsâf önünde duruşları."[136] demiştir.
Şiirlerde bahsedildiği gibi, Cahiliye devrinde hayızh kadınların putlara yaklaşmamaları, bu devirdeki müşrik kadınların temizlenmek ve onlara dokunabilmek için hayızdan sonra yıkandıkları ihtimalini hatıra getirmektedir. Bunun da, Hz. ibrahim'in Dini'ninden kalan, tahrif edilmiş bir gelenek olduğu açıktır. [137]
b) Namaz:
I. Goldziher, namaz ibadetinin Cahiliye devrinde mevcut olmadığını, "Salat" teriminin Hıristiyanlık'tan alınma Arapça olmayan bir kelime oluşunun buna delil teşkil ettiğini iddia etmiştir.[138]
Cahiliye döneminde namaz ibadetinin olmayışı, eğer doğru kabul edilirse, Hz. ibrahim'in Dini'inde mevcut olan namaz ibadetinin, zamanla cahiliye Arapları tarafından terkedilip, unutulmuş olduğunu gösterir. Cahiliye Araplarmm Hz. ibrahim'in Dini'nde mevcut olan birçok hususu unuttukları gözden uzak tutulmamalıdır. Nitekim Ebu Zer ve Kus b.Saide'nin, Cahiliye döneminde namaz kıldıklarını daha Önce kaydetmiştik.[139] Ayrıca KurJan-ı Kerim'de yer alan, "Kabe'deki ibadetleri (Salat) sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir"[140] ayeti Cahiliye döneminde müşrik araplarm namaza yabancı olmadıklarını göstermektedir. Nitekim bu dönemde müşrikler, erkek-kadm, açıksaçık el ele tutuşur, Kabe'nin etrafında dolaşırlar ve ıslık çalıp el çırparlardı. Böylece, ibadet ediyoruz diye çalar, oynar, hora teperler ve yaptıklarını alkışlarlardı. Hz. Peygamber Kabe'ye gelip namaz kılmak ya da Kur'ân okumak istediği zaman, çoğu zaman böyle ayin yapmakta ileri giderler, kendileri de namaz kılıyor ve dua ediyorlarmış gibi gösteri ve gürültü yaparlar, bunu kendilerine bir ibadet sayarlardı.[141]
Yine Cahiliye döneminde Ka'b b. Lüey'in Kureyşliler'i Cuma günü toplayıp, içinde bir de hutbe kısmı bulunan haftalık bir ibadet yaptığını daha önce kaydetmiştik. Bugüne Cuma, Maruzat (Açıklama), Yevmü'l-Arube (Araplık Günü) denilmekteydi.[142]
c) Bayram:
Cahiliye devrinde Medinelüer'in iki bayramından bahsedilmektedir. Medineliler bu günlerde oyun oynar ve şenlikler yaparlardı. Hz. Peygamber, Medine'ye hicret ettiği zaman Medineli-ler'in bu bayramlarım görünce: "Bu iki gün nedir?" diye sormuş, onlar da "Biz cahiliye devrindeyken bu iki günde şenlik yapardık" diye cevap vermişlerdi. Hz. Peygamber de "Allahü Teala, sizin bu iki bayramızım onlardan daha hayırlı iki bayram ile değiştirdi: lyd-i Fıtır ve Iyd-i Edhâ" buyurmuştu.[143] Bazı kaynaklarda Cahiliye Döneminde Medinelilerin kutladıkları bu iki bayram gününün Nevruz ve Mihrican günleri olduğu kaydedilmektedir.[144]
d) Yağmur Duası:
Yağmur duasına çıkma âdetinin Cahiliye dönemi Arapları arasında da mevcut olduğunu görmekteyiz. Nitekim Abdülmutta-lib'in, yamnda Hz. Peygamber olduğu halde Kureyşlilerle birlikte Ebu Kubeys dağına yağmur duasına çıktığı ve onun Peygamberi-miz'in yüzü suyu hürmetine yağmur dilemesinden sonra, çok geçmeden yağmur yağdığı kaydedilmektedir.[145] Daha sonraları Peygamberimiz'in amcası Ebu Talib de Kureyşlilerle birlikte yağmur duasına çıkmıştır. Ebu Talib'in Hz. Peygamberin elinden tutarak Kabe'ye götürdüğü ve O'na dua ettirdiği, bundan sonra yağmur yağıp Mekke derelerinin sularla dolu taştığı nakledilmektedir.[146]
e) Cenaze Uygulamaları:
Cahiliye döneminde Araplar, cenazelerim yıkarlar, kefenlerler, üzerine dua okurlardı. Ölünün tabuta konulmasından sonra, velisi ayağa kalkarak, ölünün bütün iyiliklerini sayar, medheder ve sonra: "Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun" derdi. Bu bir çeşit cenaze namazı sayılır, daha sonra cenaze defnedilirdi.[147]
Kaynaklarımız, Peygamberimiz'in amcası Ebu Talib'in cenazesinin yıkandığım, kefenlenip defnedildiğini haber vermektedir.[148] Peygamberimiz'in hanımı Hz. Hatice de vefat ettiği zaman, cenaze namazı henüz farz kılınmadığı için Cahiliye devri usulüne göre dua yapılmıştı.
Yine Cahiliye Devri'nde "Beliyye" denilen bir uygulama daha vardı. Buna göre, Müşrik Araplar, ölenin mezarının yanma bir deve getirirler, devenin boynuna bir halka takarlar ve hayvanı ölünceye kadar bu şekilde mezarın yanında bırakırlar veya mezara gömerlerdi. Buna da "Beliyye" derlerdi.[149]
Cahiliye Dönemi'nde bir kişi Öldüğü zaman Araplar, çarşı, pazar, sokak ve evlere adamlar göndererek bir kimsenin öldüğünü ilan ederlerdi. Araplar arasında yaygın olan o zamanki âdete göre, şerefli birisi öldüğü ya da öldürüldüğü zaman, kabilelere bir atlı gönderilir, o da "Filanın ölümü ile araplar helak olmuştur" gibi sözlerle, o kişinin öldüğünü duyururdu.[150]
Yine bu devirde cenazeye katılan müşrik Araplar bir takım aşırılıklarda bulunur, üzüntülerini dile getirmek için elbiselerini değiştirirler, matem elbisesi giyerlerdi. Cenaze geçerken de ayağa kalkarlardı. Cahiliye dönemi Araplarımn "Ben Öldükten sonra arkamdan matem tutun" diye vasıyyet ettiklerini görmekteyiz. Nitekim Cahili şair Tarafe'nin öldükten sonra kendisine layık bir şekilde matem tutulmasını bir beyitinde vasiyet ettiğini bilmekteyiz:
"Ben öldüğüm zaman bana yakışır bir surette ağla, Benim için yakalarını yırt, ey Ümmü Mabed"[151] Peygamberimiz'in dedesi Abdülmuttalib de, vefat edeceği zaman kızlarını toplayarak ağıt yaktırmıştır.[152] Müşrik Araplar matem tutarken, Ölünün iyiliklerim sayarak ağlarlar, feryad ve figan ederler, yanaklarını, yüzlerini, başlarım, dizlerini döverler, yakalarını ve elbiselerini yırtarlar, yüzlerini tırmalarlar, manzumelerle ölünün iyiliklerim yayarlar, kendilerinin de helak olması için dua ederlerdi.[153]
Yine Cahiliye Dönemi'nde cenaze sahipleri yemek hazırlayarak cenazeye katılanlara ikram ederlerdi.[154] Bu husus da matemden sayılırdı. [155]
f) Oruç:
Cahiliye Dönemi'nde Kureyşliler'in Receb ayında oruç tuttukları kaydedilmektedir.[156] Yine bu dönemde Kureyş'in işledikleri bir günaha kaffaret olmak üzere veya kıtlık tehlikesine karşı şükran borcunu ödemek için oruç tuttukları nakledilmektedir.[157]
Kaynaklarımızda, Cahiliye döneminde hem Kureyş'in, hem de Hz. Peygamberin Aşura günü oruç tuttuklarından bahsedilmektedir.[158] Cahiliye devrinde görülen bir oruç çeşidi de "Sükut Orucu"dur. Cahiliye Arapları bir gün boyunca hiç konuşmazlar ve bunu bir ibadet sayarlardı. Hz. Peygamber: "Bir gün, bir geceye kadar sükut etmek yoktur" buyurarak bu âdeti yasaklamıştır.[159] Buharî'nin kaydettiğine göre, Hz. Ebu Bekir de, Zeynep adlı bir kadının sükut orucu tuttuğunu görerek, "Bu iş cahiliye fiillerin-dendir" diyerek kendisini uyarmıştır.[160]
g) Hac:
Hz. ibrahim devrinden kalma hac ibadetinin Cahiliye döneminde de devam ettiğim ve ihram, telbiye, vakfe, tavaf, sa'y, cemrelerin taşlanması, kurban kesilmesi gibi esasları içindu bulundurduğunu bilmekteyiz.
İhram, Vakfe, Tavaf, Sa'y ve diğer uygulamaları: Kaynaklarımız, Cahiliye devrinde müşriklerin, putlar için ihrama girdiklerini haber vermektedir. Bu dönemde Medineliler-den bir kısmı Müşşellel mevkindeki Menat putu için telbiye ederek ihrama girerken,[161] Medinelilerden diğer bazı kimseler ise deniz tarafında bulunan Isâf ve Naile adlı bir put için ihrama girmekteydiler.[162] Yine Cahiliye devri halkı ihramdayken hayvan eti ve yağ yemeyerek, perhiz yapmaktaydılar.[163] Bu dönem halkının, ihrama girmeyi bir takım lüzumsuz ilavelerle zorlaştırdıklarım da görmekteyiz. Söz gelimi ihrama girdikleri zaman gölgede oturmazlar, eve yahut çadıra girmeleri gerektiğinde, evin arka tarafını delerek veya evin üstünden atlayarak, ya da merdiven kurarak içeri girerler ve bunu bir iyilik sayarlardı. Medineliler de hac dönüşlerinde evlerine kapılarından girmezler, evlerinin arkalarından içeri girerlerdi. Aksi bir davranış şiddetle kmanırdı.[164] Kureyş ve Harem halkı ise, ihramlı iken evlerine kapılarından girip çıkarlardı. Ancak Medineliler ile Ehl-i Meder ve Ehl-i Veber (Köylüler ile Çadırda yaşayanlar) ihramlı iken evlerine ve çadırlarına kapılarından girmezlerdi.[165] Cahiliye döneminde haccedenler ihramdan çıkmak için traş olurlardı. Bu dönemde Medineliler îsâf ve Naile adlı putlar için telbiye ederek ihrama girerler, Safa ve arasında sa'y yaptıktan sonra traş olurlardı.[166] Diğer bazı kabileler ise tavan bitirdikten sonra Menat adlı putun yanına gelirler ve başlarını bunun yanında traş ederlerdi.[167]
Cahiliye döneminde Kabe özel bir kıyafetle tavaf edilir, Mekkeliler bu iş için özel bir kıyafet satarlardı. Bu kıyafeti satın alamayanlar çıplak tavaf ederlerdi. Bu hususa hem Kur'ân-ı Ke-rim'de hem de hadislerde işaret edilmiştir.[168]
Cahiliye dönemi Arapları, Amr b. Luhay'dan beri telbiyeleri-ne şirk karıştırmışlardı. Kaydedildiğine göre, Kureyş, Kinane ve Huza'a kabilelleri, "Buyur Allahım, buyur! Buyur, senin ortağın yoktur. Ancak bir ortağın vardır. Sen ona ve onun sahip olduklarına hükmedersin" şeklinde telbiye ediyorlardı.[169] Araplar, bu şirk dolu telbiyelerinde "ortak'la Hübel ve îsaf adlı putları kasdeder-lerdi.[170] Diğer kabilelerin de ayrı ayrı telbiyeleri vardı. Bunların da içine şirk ifade eden sözler karıştırılmıştı.[171]
Cahiliye döneminde Kinane, Kureyş ve Huza'a kabileleri kendilerine "Hums" adım vererek, diğer Araplardan üstün ve ayrıcalıklı olduklarını iddia ederlerdi. Bunlar, hac esnasında Harem'den dışarıya çıkmazlar, Müzdelife'den ileriye gitmezlerdi. "Biz harem halkıyız, Harem halkıyız, Harem'den dışarı çıkmayız" derlerdi. Vakfe için Arafat'a çıkmayarak, Müzdelife'de vakfe yaparlardı. Buna gerekçe olarak da "Biz, Hz.İbrahim'in evladıyız. Kabe'nin sahipleriyiz. Mekkeliyiz. Arap kabilelerinin hiçbirinin ferdleri bizim şeref ve asaletimize sahip değillerdir. Bundan sonra hiçbir şeye tazim etmeyip, bütün hürmetimizi Harem dahiline hasretmeliyiz. Arafat'ta halk ile vakfe yapmak bizim kadrimizi düşürüyor" fikrini ileri sürerlerdi.[172] Böylece Arafat vakfesini tahrif etmişlerdi. Diğer Arap kabileleri ise Arafat'ta vakfe yaparlardı. Arafat'tan da güneş tam dağın tepesindeyken dönerlerdi. Hacıları Arafat'tan indirme vazifesi de Mudar oğullarına aitti. Bu vazife onlardan Gavs b. Mürr tarafından yerine getirilirdi. Bu zatın lakabı "Sufe" idi. Bu vazife daha sonra çocuklarına geçmişti.
Arafat'ta vakfeden sonra Araplar, "Ey Sufe izin ver de inelim" derlerdi. O zaman bunlardan biri kalkıp izin verdiğini ilan ederdi.[173]
Cahiliye döneminde güneş doğmadan evvel Müzdelife'den hareket etmezlerdi. "Ey Sebir dağı aydınlan ki, biz de acele kurban kesmeye gidelim" derlerdi.[174] Güneş doğuncaya kadar Müzdeli-fe'de duran müşrikler, burada babalarını, dedelerini överek, övünerek vakit geçirirlerdi. Söz gelimi bu esnada bir adam dağın tepesinde ayağa kalkar, "Ben filan oğlu filanım, ben şöyle yaptım. Babam da yedirir içirirdi. Başkalarının borçlarını öder, diyetlerini üzerine alırdı. Dedem de böyle yapardı" der, diğer insanlara karşı ovunurdu. Arafat'tan gelen hacılar görsünler de yollarım kaybetmesinler diye geceleyin Müzdelife'de ateşler yakılırdı. Bunu ilk defa Peygamberimiz'in dedelerinden Kusay yaptırmıştır.[175]
Cahiliye devrinde, hacıların Müzdelife'den Mina'ya gidebilmesi için de Benî Sufe denilen bir ailenin izin vermesi gerekirdi. Bu olay kurban kesileceği günün sabahında cereyan ederdi. Bu vazifenin başında Zeyd b. Advan oğulları bulunuyordu. Onlardan bu işin başında son olarak bulunan Ebu Seyyare Ümeyle b. Azel idi. Bu zat, kafile başkanı olarak çıplak bir eşek üzerinde kırk yıl devamlı bir şekilde hacıları Müzdelife'den Mina'ya götürmüştür.[176] Yine bu dönemde müşriklerden bazıları, Mina'dan Mekke'ye üç günden evvel inmeyi, bazıları da dördüncü güne kalınmasını günah saymaktaydılar.[177]
Kabe'nin tavafı eski Arapların ibadet hayatında çok önemli bir yer işgal etmiştir. Tavaf ile aynı manaya gelen "Davar" kelimesi, bazan onun yerini almıştır. Ancak kaydedilen bazı Cahili Arap şiirlerinden tavafın sadece Kabe'ye mahsus olmadığı, müşrikler tarafından putların da tavaf edildiği anlaşılmaktadır.
Müşrikler, Kabe'yi tavaf esnasında şiirler okur, kurbanlar keserlerdi. Bu ibadetler, Hums'a mensup olan Kureyş'in seçkin ve asil kişilerince idare edilirdi, ibadet maksadıyla (Tahannüs) her yıl Hira'ya çıkan Kureyşliler, dönüşte Kabe'yi tavaf etmeden evlerine girmezlerdi.[178] Bu dönemde Araplar, Kabe'yi yedi defa tavaf ederlerdi.[179] Kureyş kabilesi tavaf esnasında şöyle derdi:
"Lât hakkı için, Uzzâ hakkı için,
Onlar yüksek turnalardır,
Onların şefaatlerine ümit bağlanabilir,
Üçüncüleri Menat hakkı için."[180]
Kur'ân-ı Kerim, Cahiliye Araplarmm Kabe'deki ibadetlerinin sadece ıslık çalmak ve el çırpmak'tan ibaret olduğunu haber vermektedir.[181] Bu dönemde müşrikler, erkek ve kadın, açık-seçik el ele tutuşur, Kabe'nin etrafında dolaşır ve ıslık çalıp el çarparlardı. Böylece, ibâdet ediyoruz diye çalar oynar, hora teperler ve yaptıklarını alkışlarlardı. Bu müşrikler 'Kabe'nin etrafında "Mükka" kuşu gibi ıslık çalarak dolaşmazsak haccımız tamam olmaz' derlerdi.[182] Cahiliye Araplannm Kabe'yi çıplak olarak tavaf ettikleri kaydedilmektedir. "Hums" denilen Kureyş, Benî Amr, Sakîf, Hu-za'a gibi kabileler müstesna, diğer Araplar, Kabe'yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Eğer Hums kabileleri, bunlara tavaf için elbise verirlerse, bu elbiseleri giyerek tavaf yaparlardı. Bunun için erkekler, erkeklere, kadınlar da kadınlara elbise verirler, Humslular-dan elbise alamayanlar ise çıplak tavaf ederlerdi.[183] Bu konuda Dabba'a bint Amir adlı bir kadının çıplak larak Kabe'yi tavaf ederken söylediği bir şiir bu konuda ip ucu vermektedir:
"Bugün, vücudumun bir kısmı veya hepsi gözükür, Fakat ben, ondan görünene de cevaz vermem."[184]
Hums'a mensup olanlar her zaman kendi elbiseleriyle tavaf yapma hakkına sahiptiler. Hums'a mensup olmayanlar ise, içinde tavaf yapacağı bir humslu elbisesi bulamazlarsa giydiği elbiseden ayrı getirdiği başka bir elbiseyi giyerek tavaf eder ve tavaftan sonra o elbiseyi isaf ve Naile adlı putların arasına atar, bundan bir daha faydalanamazdı.[185] Ya da, bu şahıs çıplak olarak tavaf etmek zorunda kalırdı.[186] Çıplak tavaf etmeyi göze alamayan kimseler ise, Mekkeliler'den elbise satın almak ya da kiralamak mecburi-yetindeydi. Çıplak tavaf yapan Araplar arasında Benî Amir kabilesi de vardı. Ancak erkekler gündüz, kadınlar gece tavaf yaparlardı. Çıplak tavaf eden kadınlardan bir kısmı, bellerine, deriden yapılmış uzun sırmalar bağlayarak korunmaya çalışırlardı. Humslu olmayanlardan ancak önemli kimseler kendi elbiseleriyle tavaf yapabilir, fakat elbiselerinden bir daha faydalanamazlardı.[187] Bunun sebebi şuydu: Humslularm koyduğu kural gereği, Harem'in dışındaki elbise ile Harem'in içine girilmezdi. Dışardan gelenler, Mekke'de giyeceği elbiseyi satın almak, yahut ödünç bulmak zorundaydılar. Şayet Humslular'dan elbise bulamazlarsa, "içinde günaha girdiğimiz elbise ile tavaf caiz değildir" diyerek anadan doğma çırılçıplak olarak Kabe'nin etrafında dolaşırlardı. Çıplak dolaşmaya utananlar ise, elbiseleriyle tavaf yaparlar, ancak sonunda elbiselerini çıkarıp, atmak zorunda kalırlardı. Atılan bu elbiselere, "Leka" denilir ve bunlar Mekkeliler tarafından toplanırdı.[188] Fakat Arapların gözü gönlü attıkları bu elbiselerinde kalırdı. Elbise bulumayanlar çıplak tavaf ederken "Biz babalarımızı bu hal üzere bulduk, Allah bize böyle emretti" derlerdi.[189]
Cahiliye döneminde tavaf eden bir kimse, önce Kabe'nin yanında bulunan İsaf adlı puttan başlar, onun önünde istilam eder, tavafını Naile adlı putun yanında istilam ile bitirirdi.[190] Rebia kabilesi ile diğer bazı Araplar Cahiliye döneminde veda tavafı yapmadan dağılırlardı. Bunlar haccettiklerinde son nefr'de (dönüşte) dağılırlar, teşrikin sonuna kadar (Mina'da geçirilen üç gün) beklemezlerdi.[191]
Cahiliye döneminde Amr b. Luhay, Mekke'de putperestliği yerleştirdiği sırada Safa ve Merve tepelerine de isaf ve Naile denilen, erkek ve kadın şeklinde iki put diktirmişti. Hac ve umre yapan müşrikler, say yaparken ta'zim maksadıyla bunları meshedi-yorlardı.[192] isaf adlı putun Safa1 da, Naile adlı putun da Merve'de olduğu kaydedilmektedir.[193] Menat putu için ihrama giren Ensar ve Gassan kabileleri ise, Safa ve Merve arasında sa'y yapmıyorlardı.[194] Kureyş'ten Menat putu için ihrama giren kimselere de, Safa ve Merve arasında Sa'y yapmak dinlerine göre helal sayılmazdı.[195] Kısacası cahiliye dönemi halkı Safa ve Merve arasında sa'yi şirke ait hususlarla karıştırmışlardı.
Cemrelerin taşlanması hususu Cahiliye döneminde de mevcuttu. Nefr (dönüş) günü olunca halk cemreleri taşlamaya gelirdi. Sufe'den bir görevli halk için cemreye bir taş atar, o taş atıncaya kadar halk taş atmazdı. Acele eden kimseler Sufe'ye gelirler ve "Kalk taşla ki, bizde seninle beraber taşlayalım" derlerdi. O da, "Hayır, Vallahi güneş batıya meyletmedikçe olmaz" derdi. Acele edenler bu konuda onu sıkıştırmaya devam ederlerdi. Sufe de, güneş batıya meyledinceye kadar bundan kaçınır, sonra kalkar cemreyi taşlar, insanlar da onunla beraber taşlarlardı.[196] Halk bu esnada "Al sana, al sana" diye bağrışarak taşları atardı. Bir taraftan da itişip kakışmalar, birbirine vurmalar olurdu.
Cahiliye döneminde müşrikler kurban kestikleri zaman, kanını Kabe'nin yüzüne sürerler, etini parçalar halinde taşların üzerine koyarlar, "Allah için kestiğimiz şeyden vahşi hayvanlar ve kuşlar yiyinceye kadar bize bir şey yemek helal olmaz" derlerdi.[197] Bazan da putlar için kestikleri kurbanın kanını putlara sürerler, etlerini de onların üzerlerine koyarlardı. O dönemde kurbanların Mina'da değil, Kabe'de kesildiği anlaşılmaktadır. Müşrikler, Kabe'de kurbanlıklar da sevkeder, ancak bu kurbanlık hayvanlara binmezlerdi.[198] Kabe'ye sevkettikleri bu hayvanların boğazlarına gerdanlık asarlardı. Buna "taklid" denilmekteydi. Bu, sadece Kabe'ye kurbanlık olarak sevkedilen hayvanlara mahsus değildi. Müşrikler, nazardan korunmak, düşmanlara karşı kin ve intikam duygularını ifade etmek için de deve, at gibi hayvanlara gerdanlık (Kılade) takarlardı.[199]
Umre
Umre, Cahiliye döneminde de mevcuttu. Ancak müşrikler hac aylarında umre yapmayı yeryüzünde işlenen günahların en büyüklerinden sayarlardı. Bunlar, Muharrem ayını Safer kabul ederler,
"Develerin arkasındaki yara iyi olur,
Hacıların ayak izi silinir,
Safer ayı da çıkarsa,
O zaman umre, umre yapan kimseye helal olur" derlerdi.[200]
Cahiliye döneminde hac aylarında umre yaptırmamalarının başlıca sebebi ekonomikti. Bu uygulama, hac için gelen halkın, memleketlerine dönerek ayrıca tekrar umre yapmak için Mekke'ye gelmelerim temin etme gayesine yöneliktir. Böylece, hac aylarında umre yapmak yasak olduğu için, hacı memleketine dönecek ve umre yapmak üzere başka bir zaman yeniden gelecek ve Mekkenin ticari hayatına canlılık kazandıracaktır.[201]
Bu dönemde umre yapan kimseler Safa ve Merve arasında sa'y ederler, buralarda mevcut Isâf ve Naile adlı putlara, tazim için meshederlerdi.[202] Cahiliye dönemi halkı umreyi Receb ayında yapmaktaydı. [203]
Nesî
Cahiliye dönemi Arapları da, kamerî (ay) takvimi kullanıyorlardı. Bu takvime göre hac mevsimi, yaza, sonbahara vs. bütün mevsimlere tesadüf edebilirdi. Çünkü her yıl, önceki yıldan on bir gün önce gelirdi. Fakat Mekkeli müşrikler haccm her zaman aynı mevsime, yani Bahara tesadüf etmesini istemişler ve bunun için ayların yerini değiştirmişlerdi. Buna nesî deniliyordu. Ebu Ma'şer el-Belhî ile el-Birunî, Arapların nesî uygulamasını Yahudilerden aldıklarım söylemişlerdir. Taberî'nin kaydına göre, Huzaalılar Kabe'nin idaresini ellerine aldıklarında, Haram ayların vakitlerini tayin ve geciktirme vazifesini Mudar oğullarına verdiler.[204] Başlangıçta nesi vazifesini Yemenli Kindeliler ifa ediyorlardı. Sonradan Malik b. Kinane, Muaviye b. Sevr el-Kindî'nin kızını nikahlayarak, takvim işleriyle meşgul olma vazifesini elde etti- Daha sonra da bu iş torunlarına geçti.[205] Bu konuda vazife gören kişiye Kalemmes veya Kalanbas deniliyordu. Bu vazifenin başında bulunanların sonuncusu Ebu Sümame Cünade (Cenna-de) b. Avf tır. Onun görevli olduğu vakit, islâm gelmiş ve bu işi ilga etmiştir. Peygamberimizin dedesi Kusay, vaktiyle bu işi Kinane kabilelerinden olan Neseelere bırakmıştır.[206]
Cahiliye döneminde hac esnasında, nesi ile görevli olan Kalemmes, Kabe'nin kapısının önüne gelir ve yardımcısı, Kabe'nin Hatim denilen üstü açık kısmına geçer ve her biri şu sözleri söylerdi:
"Ben, bütün ayıp ve kusurlardan uzak, hiç kimsenin günah yöneltemeyeceği öyle bir kimseyim ki, verdiğim hüküm reddedilmez." Herkes bu iki vazifeliye gerekli talimatı sormaya gelirlerdi. Kalemmes de, gelecek iki yıl boyunca normal kamerî takvim akışını takip etmelerini söyler, fakat her üç yılda bir kerre bunun aksini söyleyerek, o yılın on ikinci ayından sonra boş bir ayın (ilave ay/Safer ayı) geleceğini, bunun sonunda da, ertesi yılın normal bir ayının başlaması gerektiğini belirtirdi. Böylece hac, iki yıl boyunca onikinci ayda, sonra birinci, sonra ikinci-ve bütün aylarda dönüp durmak suretiyle kutlanıyordu.[207] Cahiliye Araplannın bunu, hac zamanında her zaman yılın aynı mevsimine isabet etmesi ve Mekkeli tüccarların da katılmaları gerekli olan çeşitli panayırların kurulması zamanından ayrı bir vakte rastlaması için yaptıkları açıktır.
Cahiliye döneminde Araplar, hac mevsiminde dışardan gelen hacıların ticaret yapmasını günah sayarlardı. Hacıların ticaret için mal getirmesi, yahut nafakasını yanında bulundurması caiz görülmezdi. Bu husus, Mekke tüccarı ile esnafının fazla ahş-veriş yapmasına yarardı. Nafakası ve parası olmayan hacılar ise, dilenmeye mecbur kalırlardı. Dışardan gelen halk da, hac mevsiminde ahş-veriş yapmaktan sakınır ve "Bu günler zikir günleridir" derlerdi. Halbuki hac esnasında Zü'1-Mecaz, Ukaz, Mina, Arafat ve diğer yerlerde panayırlar kurulurdu.[208]
Bazıları da hacca giderken yanlarında yetecek kadar azık al-ma}a günah sayarlar, "Biz Allah'ın misafirleriyiz, azık almayalım" derler sora da dilenirlerdi. Yemen halkının böyle yaptığını kaynaklarımız haber vermektedir. Hunıs'a mensup müşrikler ise; "Harem dışındaki halkın hac veya umre için Mekke'ye geldiklerinde beraberlerinde getirdikleri yiyeceklerden Harem içinde yemeleri caiz değildir" demekteydiler.[209]
Bu dönemde bazı kimseler susarak hac yapıyorlardı. Nitekim Hz. Ebu Bekir, böyle bir kadım menetmiştir.[210] Kabe'ye yayan gitmek üzere adak adayan ve bunu yerine getiren kimseler de mevcuttu. Hz. Peygamber böyle bir adağı yerine getirmek isteyen bir ihtiyara mani olmuştur.[211] Cahiliye devrinde Kabe'nin önünde bulunan Hübel putunun yanında bazı fal okları vardı. Mekkeliler, bu oklarla fal çekerlerdi. Okların üzerinde "Evet, Hayır, Bekle" gibi kelimeler yazılı olup, bir şey yapmak isteyenler bunlara başvurur. Çıkan sonuca göre hareket ederlerdi. Bu okların hususi bir memuru vardı ve ücret karşılığında fal çektirirdi. Bu oklara "Ezlâm" denilirdi.[212]
Bu dönemde hac ibadeti kudsiyet ve temizliğinden çok şeyler kaybetmişti. Hac bir eğlence, münakaşa ve Cahiliye bayramı haline gelmişti. Hac esnasında günah işlenir, putlara kurban kesilir, kavga yapılır, kadınlarla cinsel ilişkide bulunulurdu. Hac şehirlerinde ibadete rağbet, en büyük çekiciliğini bu sıralara şartlayan pazarlardan ve panayırlardan alırdı. Bu günlerin çok neşeli havası olurdu. Şaka, oyun şarab, kadın ve şarkı ile eğlenilirdi. Bu eğlenceleri önceleri Vedd adlı putun yanında yapmak adetti.[213] îmam Malik, Cahiliye Araplarımn hac esnasında kavgaları hakkında şöyle demektedir:
"Cahiliye devrinde Kureyşliler, Müzdelife'deki Kuzah'ta, Meş'aru'l-Haram'm yanında, diğer Araplar ise Arafat'ta vakfe yapıyorlar, birbirleriyle çekişip kavga ediyorlardı. Kureyşliler, Biz daha doğru yoldayız derler, diğer Araplar ise, "Biz daha doğru yoldayız" derler ve mücadele ederlerdi. Mina'da toplandıkları zaman Kureyşliler, "Bizim haccımız daha mükemmeldir" derler, Ötekiler de "Bizim haccımız daha mükemmeldir" derler ve sonunda kavga ederlerdi.[214]
Cahiliye döneminde hacla ilgili birtakım vazifeler de vardı. Bunlar Sikaye, Rifade, Hicabe, Sidane idi. Sikaye, hac mevsiminde hacılara su dağıtma işiydi. Kusay, zamanında Kabe'nin etrafına deriden yapılmış su havuzları koymuş, develer vasıtasıyla, civardaki kuyulardan tatlı su taşıtarak bu havuzları doldurtmuş ve hacılara bu havuzlardan su dağıtmıştır.[215] Daha sonra bu vazife Abdümenaf ve oğullarına geçmiştir. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib ise, zemzem kuyusunu kazıp tekrar ondan su çıkarmıştı. Bundan sonra, diğer kuyulardan su nakli bırakılmıştır. Abdülmuttalib'in, hac mevsiminde sütleri bal ile karıştırıp zemzem kuyusunun yanında deri havuzlara koyarak hacılara dağıttığı kaydedilmektedir. Zemzem suyu çok ağır bir su olduğu için, Abdülmuttalib, içine kuru üzün atar ve hacılara öyle dqğıtırdı. Abdülmuttalib'den sonra bu vazife oğlu Hz. Abbas'a geçmiştir. Abbas da (r.a.) temin ettiği üzümlerden şıra yaparak hacılara ikram ederdi. Onun bu vazifesi Mekke'nin fethine kadar sürdü. Fetihten sonra bu vazifeyi Hz. Peygamber yine ona verdi.[216]
Rifâde ise, hacılara yemek verme vazifesi idi. Kusay tarafından ihdas edildiği ve bu iş için yıllık vergi alındığı kaydedilmektedir. Kusay, bu iş için aldığı vergileri toplayarak, hac mevsiminde Mekke ve Mina'da yemek yaptırıp hacılara dağıtıyordu.[217] Rifade vazifesi Kusay1 dan sonra Abdümenaf la onun oğlu Haşim'e geçti.[218] Haşim'den sonra bu vazife Abdülmuttalib, daha sonra da Pey-gamberimiz'in amcası Ebu Talib'e geçti.[219] Veda Haccında ise bu vazifeyi bizzat Hz. Peygamber kendisi yapmıştır.[220]
Hicabe-Sidane ise, Kabe'nin bakım ve korunması vazifesi idi. Bu hizmeti ilk önce Hz. İsmail yapmış, ondan sonra Cürhümlüler, daha sonra Huzaalılar bu hizmeti ele almışlardır. Sonraları Peygamberimiz'in dedeleıinden Kusay b. Kilab, Ebu Gubşan adlı Huzaahdan Kabe'nin anahtarlarını satın alarak bu vazifeyi ele geçirdi. Bu hakkım tanımak istemeyen Huzaalıları da Kabe'nin civarından kovdu.[221] Kusay, Kabe'ye ait görevleri bölüştürmüş ve bu vazifeyi Abdüddar'a vermiştir. Ondan oğlu Osman'a geçen bu hizmet, nesiller boyunca devam etmiştir. Hz. Peygamber Mekke'yi fethettiği zaman, Kabe'nin anahtarı Osman b. Ebî Talha'daydı. Hz. Peygamber bu vazifeyi yine onlara verdi.[222]
Cahiliye döneminde Kabe'nin kapısı Pazartesi ve Perşembe günleri açılır, Kabe'nin hizmetçileri ve kapıcıları, Kabe'nin kapısına oturarak içeri girmesini istemedikleri kimseleri merdivenlerden aşağı iterlerdi. Vaktiyle aynı hakareti Hz. Peygamber'e de yapmak istemişlerdi.[223]
h) Kurban:
1- Însan Kurbanı.
Cahiliye devrinde de insan kurban etme âdetinin mevcut olduğunu görmekteyiz. Bu dönem de sabah yıldızına bir insan veya bir deve sunulduğu kaydedilmektedir.[224] Bunların Sabiiler (Yıldıza tapanlar) olması muhtemeldir. Wellhausen, Cahiliye döneminde oğlan ve kızlarla, esirlerin el-Uzzâ1 ya kurban edildiklerim ileri sürmektedir.[225]
Kaynaklarımız, Hz.ibrahim'in oğlunu kurban etmek istemesinin bir benzerinin Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib tarafından yaşandığını haber vermektedir. Buna göre, Abdülmuttalib, zemzem kuyusunun kazılması sırasında Kureyşle karşılaştığı zorluklar sebebiyle, eğer on tane oğlu olur ve bunlar kendisini koruyacak yaşa gelirlerse, onlardan bir tanesini Kabe'nin yanında Allah için kurban etmeyi adamıştı. Abdülmuttalib'in on tane oğlu olunca adağım yerine getirmek istemiş, çekilen kurada kurban olma işi Peygamberimiz'in babası Abdullah'a isabet etmişti. Bunun üzerine Abdülmuttalib, adağını yerine getirmeye kalkışmış, fakat Kureyşliler böyle bir âdetin yerleşmesinden çekinerek, kendisine engel olmuşlardı. Daha sonra Abdullah'ın yerine 100 tane deve kurban edilmişti.[226]
2- Putlara Kurban:
Cahiliye döneminde putların yanında kurbanlar kesilir, bu kurbanlardan büyük pay küçük ilahlar için ayrılırdı.[227] Yanında kurban kesilen putların başında Isâf ve Naile gelmekteydi.[228] Malik ve Milkan boyları ise, Cidde kıyısında bulunan Sa'd adlı put için kurban keser ve kurbanın kanını bu putun üzerine dökerlerdi.[229] Kureyşliler'in de Yanbu yakınlarında Buvane adlı bir putları vardı. Her yıl bunun yanında kurban kesip bayram yaparlardı.[230] Hz. Peygamber de çocukluğunda halaları tarafından bu bayrama katılmaya zorlanmıştı. Ancak O, burada rahatsızlandığı için bir daha bu bayrama katılması için ısrar edilmemişti.[231]
Kabe'nin etrafında 360 tane dikili taş (Nusub) vardı, bu taşların her biri bir Arap kabilesine aitti. Bu taşların yanında kurban keser, kanını bu taşlara sürer, kurbanı parçalayıp bu taşlara koyarlardı.
Cahiliye halkı kabir başlarında da kurban kesmekteydi. îyi bir kimsenin kabri başında bir deve boğazlar ve "Biz, onun dünyada yaptıklarına karşılık kendisini mükafatlandırıyoruz. Kendisi, hayattayken deve keser ve misafirlerine yedirirdi. Biz de kabrinin başında deve kesiyoruz. Varsın bunu kurtlar, kuşlar yesin, hayatında yedirmiş olduğu gibi yedirmiş olsun" derlerdi. Öldükten sonra dirilmeye inananları ise, ölen kimsenin kabri başında sağlığında bindiği hayvan kesilirse, o kimse Kıyamet'te binekli olarak haşrolunur, aksi takdirde yaya kalır, diye inanırlardı.[232]
Bir kısım Araplar da cinlere kurban kesiyorlardı.[233] Cömertlik yarışı için kurban kesenler de vardı.[234] Bazıları da hayvan canlı iken vücudundan et kesiyorlardı. Hz. Peygamber Medine'ye geldiği zaman bazı kimseleı~in develerin hörgü eleriyle, koyunların kuyruklarını kestiklerini görmüş ve yasaklamıştı.[235] Cahiliye döneminde Şeytan Yarması adı verilen bir işlem daha yapılmaktaydı. Buna göre hayvan boğazlanır, yalnız derisi kesilir, kan damarları kesilmez, ölünceye kadar böyle bırakılırdı. Kam yedikleri için, hayvanın kanını boşa gidermeme çabasıyla bu şekilde yaptıkları sanılmaktadır.[236] Bu dönemde Akika kurbanı da kesilirdi. Çocuğun tıraş edilen başına, çocuk için kesilen kurbanın kanından sürülürdü. Hz. Hatice, doğan her oğlan çocuğu için iki, her kız çocuğu için de bir koyunu akika olarak kestirmişti.[237]
Cahiliye devrinde ilk doğan hayvanlar kurban edilir ve buna Fer'a denilirdi. Ebu Davud, "Fer'a, devenin ilk doğurduğu yavru-sudur. Cahiliye devrinde onu, putları için kurban keserler, kanını da putların başına akıtırlardı."[238] demektedir. Fer'a'nm sadece deve cinsine tahsis edilemeyeceği, koyun cinsinden hayvanlam ilk doğurdukları hayvanlara da fer'a denildiği kaydedilmiştir.[239] Cahiliye döneminde Araplar, Recep ayında putlara kurban keser ve bunlara atire derlerdi. Îbnü'l-Kelbî, Arapların dikili taşların ve putların yanında kestikleri koyunlara el-Atair dediklerini, el-Ati-re'nin "Boğazlanmış" anlamına geldiğini, kurban kestikleri yere de "El-Itr" (Sunak) dediklerini kaydetmektedir.[240]
Cahiliye devrinde Arapların Ensab dedikleri boz renkli dikili taşları vardı ve bunların yanında Atîre kurbanı kesiyorlardı. Kaydedildiğine göre Müzeyne kabilesi Nuhm adlı putlarının, Aneze kabilesi ise Suayr adlı putlarının yanında atîre kurbanı kesmekteydiler. Suvâ adlı putun çevresinde de Atîre kurbanı boğazlanır-di.[241] Bazan Araplar sözlerinde durmayarak ilahlarım aldatır, koyun yerine, avladıkları geyik ya da ceylanı atîre kurbanı olarak keserlerdi.[242] Müşrikler kestikleri bu atîre kurbanları sebebiyle bereket ummaktaydılar.[243]
ı) Adak:
Adak uygulamalarına Cahiliye döneminde de rastlamaktayız. Cahiliye devri Araplannda adağı yerine getirmemek, uluhi-yete karşı günah sayılırdı. Bu devirde çeşitli şekillerde adaklar adanırdı. Kaydedildiğine göre Araplardan çocuğu olmayanlar, şayet Allah kendilerine bir çocuk verirse, onu Yahudi terbiyesi üzerine yetiştireceklerini adamaktaydılar. Nitekim Benî Nadr yahudilerinin sürgün edilmesi sırasında, bu yolla Yahudileşmiş bir hayli çocuk olduğu görülmüştü.[244] Bunun sebebinin Arapların Yahudileri Ehl-i Kitab ve Ehl-i ilim kabul etmeleri olduğu nakledilmektedir.[245]
Yine Araplar, hastalık veya herhangi bir sebeple çocuklarını "Hums" yapmaya adamaktaydılar. Selmâ bint Dubeya'mn, hasta olan oğlu Hevâzin'i şayet iyileşirse Hums yapmak üzere adadığı kaydedilmektedir.[246] Çocuğu olmayan bir kadın, erkek bir çocuğu olduğu takdirde, onu mabede adayabilirdi. Ayrıca Cahiliye Arapları, küçük ilahlara adakta bulunmak Allah'ın hoşuna gider, bu ilahlar Allah'ın huzurunda adak sahibine şefaatte bulunur zannediyorlardı.[247] Bir kimse adak yoluyla yakınlarım da bağlayabilirdi. Mesela bir anne, oğlu ya da kızı istediğini yerine getirinceye kadar saçlarını taramamaya, gölgede durmamaya ve benzeri şeylere yemin edebilirdi. Ölmek üzere olan bir adam, öcünü almak için kendi kabilesinin elli kişiyi öldürmesini adarsa, bu adak kabile için bir görev olurdu.[248] Cahiliye döneminde, ayakta durmak, oturmamak, güneşte durmak, gölgelenmemek, konuşmamak, üzere oruç tutmayı adamaktaydılar. Hz. Peygamber ashabtan Ebu israil'in böyle bir adağını görmüş ve mani olmuştu.[249] Yürümek, binmemek üzere adakta bulunanlar da vardı. Ukbe b. Amir'in kız kardeşi Kabe'ye yayan yürümeyi adamış, ancak Hz. Peygamber tarafından engel olunmuştu.[250] Cahiliye döneminde, Mescid-i Haram'da itikâf yapmak üzere adakta bulunanlar da vardı. Hz. Ömer bunlardandı.[251]
Cahiliye Arapları hayvanları da çeşitli şekillerde adarlardı. Onların bu adak çeşitleri arasında Bahîra, Şaibe, Hami ve Vasile vardır. Bahîra, sütü tağutlara ve şeytanlara ait olmak üzere adanan deveydi. Artık bunun sütü haram kılınmıştı ve bu devenin sütünü kimse sağamazdı. Araplar, bir deve beş batın doğurur son yavrusu da erkek olursa, onun kulağım yarar salıverirlerdi.[252] Bahira'mn yavrusundan faydalanma hakkı yalnız erkeklere mahsustu, kadınların bundan faydalanması haram sayılırdı. Şayet yavru ölü doğarsa, o zaman kadınlar bundan yararlanabilirlerdi.[253] Cahiliye devrindeki adak çeşitlerinden birisi de, Şaibe idi. Bir kimse, "Şu seferden sağ şalim dönersem, ya da şu hastalıktan şifa bulursam devem şaibe olsun" diye adar, hayvanın kulağım yararak salıverirdi. Artık kimse, o devenin sütünü sağamaz, üstüne binemez, yük vuramaz, hiçbir şekilde saibe'den faydalanamazdı. Bu haramdı. Bu devenin sulanmasına, otlanmasına da kimse engel olmazdı. Bazan bu develeri taptıkları putlara da adarlardı.[254]
Hami ise, yavrusunun yavrusu kendisini basmaya başlayan dişi deveye denilirdi. Sahibi artık bu emektar devesinin arkasını yükten korumaya hak kazandığını ilan ederdi.[255] tbn îshak ise, Hâmî'nin, kendi sulbünden aralarında erkek yavru olmadan arka arkaya on tane dişi deve yavrulanan aygır deve olduğunu, artık bu devenin sırtına binilmediğini, tüyünden faydalanılmadığını, damızlık görevi yapmak üzere dişi develerin arasına sahndığmı kaydetmektedir.[256] Bir koyun yedi batın yavrulayıp, yedincisi dişi olursa bu koyun sahibine ait olur, eğer erkek yavrularsa putlara kurban edilirdi. Eğer anaç koyun yedinci batında erkekli-dişili yavrularsa, o erkek koyunu putlar adına kesmezler ve buna vesile derlerdi. Böylece yavrulayan bu hayvanın sütünü erkeklere helal kabul edip, kadınlara haram sayarlardı. Şayet bu koyun ölü doğurursa, etini yeme hususunda kadınlara izin verilirdi.[257] Vasile'nin anasının her batından ikiz doğurduğunu, sahibinin bunlardan dişi olanlarım ilahlarına tahsis ettiğini, erkek olanlarım da kendisi için ayırdığını îbn Îshak kaydetmektedir.[258]
Bahira, Şaibe, Hami ve Vasile adaklarını ilk defa ortaya atanın, Huzaalılar'm hakimiyeti esnasında Mekke'ye putları getirip diken başkanları Amr b. Âmir b. Luhay el-Huzaî olduğu kaydedilmektedir.[259]
i) İsim Koyma:
Cahiliye devrinde, Araplarda çocuğa bir isim verilir, ancak çoğu zaman çocuk bu isimle anılmayarak, "İbn Fulan" şeklinde anılırdı. Bu durum kendisinin bir çocuğu oluncaya kadar devam eder, bundan sonra "Ebu Fulan" şeklinde çağrılırdı. O devirde bir şahsın en az üç ismi vardı. Bu dönemde "Kulu" manasına gelen "Abd" kelimesi isimlerce Ön ek olarak çok kullanılmıştır. Abdümenaf ve Abdü'1-cin gibi, Cahiliye dönemi Araplarında, Allah'tan başkasına kulluk manası taşıyan bu isimlere sık sık rastlamaktayız. Söz gelimi, Müzeyne kabilesi çocuklarına, Nuhm adlı putlarına ; s-betle "Abdünuhm" ismini takmaktaydılar. Kureyş kabilesi arasında da, el-Uzzâ adlı puta nisbetle, "Abdüluzza" ismi çok yaygındı. Lât putuna nisbetle Abdüvedd, Menat putuna nisbetle, Abdü-menat diye isimler verilmekteydi.[260] Cahiliye devrinde Abdül-kâbe gibi isimler de mevcuttu.[261] Bunun yanısıra insana hoş gelmeyen el-Asî, Asiye gibi isimler de vardı.[262] Gam, üzüntü, keder anlamı taşıyan Zahm, Hazn, Surm, Asram, Mürre ve Harb gibi isimler bunlardandı.
Cahiliye döneminde doğan çocuğa isim koyarken Allah'a veya putlara şükretmek, dua etmek, Akîka kurbanı kesmek gibi uygulamalar yapılmaktaydı. Abdülmuttalib, Hz. Peygamber'i isim koyacağı zaman dua ve şükretmek için kucağına alarak, Kabe'ye götürmüştü.
Bu dönemde, insanlara çirkin lakablar takılmaktaydı. Bir adamın bazan üç tane lakabı olabiliyordu.[263] Bu dönemde, küpe takmak için, doğan kız çocuklarının kulaklarının delindiğini de görmekteyiz. [264]
j) Sünnet Olma:
Sünnet olma (Hitan) cahiliye döneminde mevcut olan adetlerden birisiydi. Sünnet eski Arabistan'da yaygın olarak tatbik edilmekteydi. Huzâlî, Ferezdak, Îmruül-Kays gibi şairlerin şiirlerinde sünnet olmaktan bahsedilmektedir. Eski Arapça'da sünnetsiz kimse için "Ağral" denilmekteydi, islâm öncesi Arap şairlerinden Imruü'1-Kays Dîvânında, Bizans İmparatorunu sünnetsiz olduğu için ayıplamaktaydı.[265]
Buhârî'nin kaydına göre, Bizans İmparatoru Hirakl, rüyasında hitanlılarm (Sünnetlilerin) hükümdarım ortaya çıkmış görerek çok kederlenmişti. Etrafındaki Patriklere durumu anlatarak, "Bu ümmet içinde sünnet olanlar kimlerdir?" (Jiye sormuştu. Bu sırada Gasan Meliki tarafından Hz. Peygamber'e dair haber getiren bir elçiyi Hirakl'e getirdiler. Hirakl, bu adamın sünnetli olup olmadığını kontrol ettirdi, sünnetli olduğu bildirilince, Hirakl bu haberciye "Araplar sünnetli midir?" diye sordu. Adam da "Evet, sünnet olurlar" cevabım verdi.[266] Buradan Cahiliye Araplarının, Hz. İbrahim'in sünnet âdetini devam ettirdiklerini anlamaktayız.
Cahiliye Arapları, erkek çocuklarının yanında kız çocuklarını da sünnet ettirmekteydiler. Bunun kız çocuklarının vücudunda bulunan yaratılıştan gelen bir fazlalık dolayısıyla yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde "İbn Mukattı'ât el-Huzûr" (Kadın Sünnetçisi Kadının Oğlu) lakabı bu hususta ipucu vermektedir. Nitekim Mekke'de Ümmü Enmâr adlı bir kadın bu işi yapmaktaydı ve Hz. Hamza, Uhud savaşında onun oğlu Sibâ b. Abdiluzzâ'ya "Ey Sibâ, Ey bızr kesicisi kadının oğlu" şeklinde meydan okumuştu.[267] Bu durum, kadınların sünnetinin Mekke'de yaygın bir uygulama olduğunu göstermektedir. Kadınların sünnetine "Nevf veya "Hafdu'1-Enas" denilmekteydi. Medine'de de böyle bir hanım sünnetçi vardı ve kız çocuklarını sünnet etmekteydi.[268]
Cahiliye döneminde sünnet yapıldığı zaman ziyafet verilmekteydi. Abdülmuttalib'in böyle bir ziyafetinden bahsedilmektedir.[269]
k) Nikâh:
Cahiliye döneminde, evlenme konusunda rekabet yapılır, bir kimsenin evlenmek istediği kadınla evlenebilmek için ilk isteyen kişi ilgisini kesmeden çeşitli yollara başvurularak, bu kadına talip olunurdu. Erkeğin evinde yapılan düğüne "Urs", kadının evinde yapılan düğüne "Umrâ" denilirdi. Düğün bir hafta sürer ve "Usbû" diye adlandırılırdı. Düğünün ertesi günü, güveyin evinde, ailenin dost ve yakınları ile semtin fakirleri davet edilerek onlara bir düğün yemeği verilir; buna velime denilirdi. Hz. Peygamberin, Hz. Hatice ile evlendiği zaman "Velîme" yaptığı kaydedilmektedir.[270] Gelin, güveyi evine götürülürken de, "Size geldik, size geldik, Allah size de bize de ömür versin" şeklinde bir gazel söylenirdi.[271]
Evliliğin meşru ve muteber olması için, "Mehir" şart koşulur-du. Mehirsiz evlenme ayıp sayılmakta, mehirsiz evlenen kadın bir odalık olarak telakki edilmekteydi. Mehir, genç kızın kendisine değil, velisine verilirdi. Bu açıdan bu dönemde evlenme, bir Batın alma anlamı taşımaktaydı. Nişanlanan kıza "Sadak" denilen bir hediye verilirdi, ancak evlenen kız mehirden hiçbir şey alamaz, mehir velisine ödenirdi. Yine bu devirde koca karısına, çeyizin dı-şmda, "Sudak, Ecr" denilen bir şeref ücretini veriyor ve bu kadının emrinde oluyordu. Hz. Peygamber, Hz. Hatice ile evlendiği zaman kendisine on iki ukıyye ve bir neşş mehir vermişti.
Cahiliye döneminde "Şıgar" denilen mehirsiz evlenmeler de mevcuttu. Şıgar, iki kadının nefsini birbirine mehir sayarak, değiş-tokuş yapmaktır. Savaşta galip gelenler ise mehir vermeksizin, mağlup ettikleri kimselerin kızlarıyla evlenebiliyorlardı. Bu dönemde cariyeler fuhşa teşvik edilir ve bunların kazançları da mehir olarak adlandırılırdı.
Kadınlara verilen mehir, baskıyla, zorla geri alınırdı. Kocası vefat eden bir kadın, ölenin velisi veya oğlu tarafından hapsolunur, kendisine ödenen mehir zorla geri alınırdı. Kadın mehrini vermezse, ölünceye kadar serbest bırakılmazdı. Ölenin velisi veya oğlu, Ölenin karısını dilerse kendisi alır, dilerse bir başkasıyla evlendirerek mehirini kendisi alırdı. Yine bu dönemde Medine'de yaygın bir âdete göre, bir kimse öldüğü, zaman orada bulunan varisi, hemen elbisesini ölen kimsenin karısının üstüne atar, kadına yeni bir mehir vermeksizin nikâhlamakta veya başkalarına nikahlayıp mehirini almakta hak sahibi olurdu. Kadın ölen kocasından aldığı mehiri o kimseye verirse, ailesinin yanına dönebilirdi. Ölenin oğlu küçükse, kadın o çocuk büyüyünceye kadar bekletilirdi.[272]
Köle ve cariyeler mehir olarak verilirdi. Yetim kızların mehir-leri tam olarak ödenmez, bunların mehirleri nikahlanan diğer kadınlara nisbetle ya yarım verilir ya da hiç ödenmezdi. Nikahları külfetsiz olduğu için yetim kızlardan on tane nikahlayan kimseler vardı.[273]
Bakire bir kızla evlenen kimse onun yamnda yedi, dul bir kadınla evlenen kimse ise bu hanımının yanında üç gece kaldıktan sonra diğer hanımlarının yanına giderdi.
Bazı erkekler hayızlı haldeyken hanımlarına arkadan haram yoldan yaklaşırlar, bazıları ise hayızlı haldeki hanımlarını evden çıkarırlardı. Onlarla bir kaptan yemek yemezlerdi. Medine civarındaki Arapların böyle yaptıkları kaydedilmektedir.[274] Yine Medine'deki Araplar, Yahudileri taklid ederek, hanımlarına haram yoldan, arkadan yaklaşmazlardı. Kureyşliler cinsel ilişki esnasında hanımlarım iyice soyuyor, önlerim gözeterek diledikleri yerden yaklaşıyorlardı. Medinelüer ise, yine Yahudileri taklid ederek, cinsel ilişkiyi kadın en örtülü haldeyken ve sadece önden yapmaktaydılar. Gıyle, bir kimsenin emzikli hanımı ile cima etmesiydi. Azil uygulamasına da başvururlar, kadının hamile kalmasını istemedikleri zaman dışarıya boşalırlardı.
Şevval ayı uğursuz sayılır ve bu ayda nikâh-zifâf yapmazlardı. Bu ayda bir taun salgınının olmasının, bu inanca sebeb olduğu sanılmaktadır.[275]
Cahiliye döneminde Araplar, Öz anneleri, kızları, halaları ve teyzeleriyle evlenmezlerdi. Bir kadım, birinci ve ikinci boşayıştan sonra tekrar alabildikleri halde, üçüncü boşayıştan sonra bir daha alamadıkları kaydedilmektedir.[276] Süt yakınlığı bulunanlar arasında da evlenme yasak sayılmaktaydı. Bunun yanısıra bir kadın, kızı ile beraber aynı şahıs tararından nikâhlanabiliyordu. Medi-neli şair Kays b. el-Hatim'in, Ikra b. Muaz ile onun kızı Havva b. Yezid'i nikâhında topladığı kaydedilmektedir.[277] Bir kadınla halası veya teyzesi aynı şahsın nikâhında toplanabiliyordu. Ayrıca iki kız kardeş birbirine kuma olarak nikâhlanabiliyordu, Bunu caiz saymaktaydılar. Feyruz ed-Deylemî nikâhında iki kız kardeş olduğu halde müslüman olmuştu.[278] Said b. el-As, Hind bintü'l-Muğîre ve kız kardeşi Safîyye ile, Kays b. Mahreme, Vedde ve kız kardeşi Ümmü Sa'd ile, Amr b. el-Cemûh, er-Ribab bintü'1-Kays ve kız kardeşi Hind ile, Muaz b. Amir, Leylâ b. Ebî Süfyan ve kız kardeşi Âişe ile birbirine kuma olarak evlenmişlerdir.[279]
Bu dönemde babaların karılarını alma âdeti de vardı. Bu nikâha Makt denilmekteydi. Cahiliye döneminde bir kişi öldüğü zaman, en büyük oğlu analığının üzerine bir örtü atar, babasının malına sahip olduğu gibi, karısını mehirsiz nikahlama veya mehirini alarak başkasına verme hakkına sahip olur; eğer büyük oğlan istemezse, diğerleri analıklarını nikâhlayabilirlerdi.[280] Kureyş kabilesinde bir velinin böyle bir hakka sahip olması mubah, Medine'deki Evs ve Hazreç kabilelerinde ise mecburi sayılırdı. Eğer kocası ölen kadın, çabuk davranıp ailesinin yanına kaçabilirse, kurtulurdu. Vâris daha çabuk davranarak elbisesini üvey anasının üzerine atarsa artık kadın nişanlanmış sayılırdı. Bu devirde üvey anasıyla evlenenlere "Dayzen" denilirdi.[281] Cahiliye döneminde Araplar bu çirkin âdeti miras hırsıyla yapmaktaydılar. Kaynaklarımız, cahiliye döneminde babasının karısıyla evlenen bazı kimselerden bahsetmektedir. Nitekim, Kinane, babasının karısı Berre bint Mürr ile, Hâşim, babasının karısı Vafide ile, Nüfeyl ise, dedesinin karısı el-Hayda bintü'l-Halid ile evlenmişlerdir.[282] Ebu Kays b. el-Eslet, analığı Ümmü Ubeyd bind Damre'yi, Safvân b. Ümey-ye, analığı Fahite bintü'l-Esved!i, Manzur b. Zebban, analığı Müleyke bintül Harice'yi nikahlamıştı. Sabit b. Münzir, analığı Suhte bintü Harise ile, Sabit b. Nu'mân, analığı Hind b. Evs ile, Ebu Amr b. Ümeyye, analığı Âmine ile, Hısn b. Ebî Kays, analığı Kubeyşe b. Ma'n ile evlenmişlerdir.[283]
Cahiliye döneminde kardeşin karısıyla evlenme âdeti de vardı. Söz gelimi Hind b. Simak, Sa'd b. Muaz ve kardeşi Evs ile, Süheyme, Seleme b. Vakş ve kardeşi Rumi ile, Büreyde b. Bişr, Abbad b. Nehik ve kardeşi Ebu Makîl ile, En-Nevâr b. Kays, Sayfî b. Amr ve kardeşi Zeyd b. Amr ile, Ümrnü'l-Hâris b. Mâlik, Cebbar b. Sahr ve kardeşi Zeyd b; Sahr ile, Leylâ b. Ebî Süfyân, Muaz b. Âmir ve kardeşi Bekr b. Âmir ile, Esma b. Muharribe, Hişam b. Mugîre ve kardeşi Ebu Rebia ile evlenmişlerdir.[284] Kısacası Cahiliye devrinde kocası ölen kadın, bir mülk olarak mirasçılara kalır, gerektiğinde kayın biraderiyle evlenmeye mecbur edilirdi.
Cahiliye döneminde mecusî olduğu bildirilen Temim kabilesi mensuplarının öz kızlar, kız kardeşler ve anneleriyle evlenmeye cevaz verdikleri tahmin edilmektedir.
Cahiliye döneminde bir kimsenin evladlığınm karısıyla evlenmesi de yasaktı, bu bir skandal kabul edilirdi.[285] Yine bu dönemde çok kadınla evlilik yaygındı. Üstelik evlenilecek kadınların sayısı konusunda da bir sınırlama söz konusu değildi. Dileyen dilediği kadar kadınla evlenebilir, cariye alabilir, mut'a nikâhı yapabilirdi. Nitekim Gaylan b. Selemenin on tane karısı vardı. Mos'ud b. Mürteb, Mes'ud b. Amr, Urve b. Mes'ud, Süfyan b. Abdillah, Ebu Ukayl Mes'ud b. Âmir de dörtten fazla kadınla evli idiler. Kays b. el-Hâris'in sekiz, Nevfel b. Muaviye'nin ise beş tane hanımı vardı.[286] Bu durumun, ailenin erkek evladım çoğaltmak, düşmanlara karşı güçlenmek arzusundan doğduğu sanılmaktadır.
Cahiliye döneminde Mut'a, Şiar, Haden, îstibda, Bedel vs. adlarla anılan evlenme şekilleri de mevcuttu. Mut'a geçici bir evlenme şekli olup, Önceden tesbit edilen zamana kadar bir kadınla bir erkeğin bir arada yaşamalarım sağlıyordu. Yuva kurmak, çocuk edinmek gibi geçici bir gayesi de yoktu. Bu türlü geçici evlenmeler, bilhassa yabancı bir memlekette geçici olarak bulunan erkekler tarafından akdedilmekteydi. Mut'a nikâhının yapılması için aile büyüklerinin iznine gerek görülmezdi. Bu nikâh kıyıldıktan sonra kadın kendi ailesinin içinde kalır, kocasına bir mızrakla çadır verirdi. Bu surette erkek, kadının kabilesi içinde kaldıkça onların halın sayılır, evlilik bağı devam ettiği sürece bu kabile ile beraber hareket ederdi. Kadın mut'a nikâhına son vermek istediği zaman, çadırın kapısını aksi yöne çevirir, koca bunu görünce kendi kabilesine döner giderdi. Bu çeşit evlenmeden doğan çocuklar kadına ait olur ve "Filan kadının çocuğu" diye anılırdı. Bu nikâhla geçici bir süre içinde evlenenler, süre bitiminde boşamaya lüzum görmeden ayrılırlardı. Neslin devamım sağlamak, birlikte yaşamak gibi gayelerden mahrum bulunan bu nikâh, sadece şehvet duygusunu tatmin için yapılırdı. Bazan mut'a nikâhı kıyılırken belirli bir süre konuşulmaz, koca karı ile yaşamak istediği sürece nikâh geçerli sayılır, koca karıdan vazgeçince akit sona ermiş olur diye bir şart koşulurdu. Mut'a nikâhında süre bitince kadın gidebilir, koca onu yanında tutamazdı. Veraset hakkı da bulunmazdı.[287]
Şıgar ise, mehirsiz olarak iki kadını karşılıklı olarak değişmek suretiyle nikâh yapmaktır. Cahiliye döneminde Araplar arasında, kızlarını, kız kardeşlerini, akrabalarım değişerek, birinin kadınlık kıymetini ötekine mehir sayıp, ayrıca bir mehir vermeksizin nikâhlamaya sığar denilmekteydi.[288] Şıgar bir çeşit trampa nikâhıydı.[289] Bu nikâh çeşidinin kadınlık şerefini alçalttığı ortadadır. Çünkü bu nikâhta verilen kadın, alman kadının yerine, alınan kadın da verilen kadının yerine mehir sayılmaktaydı.
Haden'e gelince, Cahiliye döneminde hür olduğu için zina yapamayan bir kadının, bir erkekle metres hayatı yaşamasıydı. Böyle kadınlara "Müttehizat-ı Ahdân" denilirdi. Bu devirde hür bir kadının zina yapması çok ayıp sayılırdı. Bu sebeple hür kadınlar gizli dost tutarak cinsel ilişkide bulunurlar, böyle birleşmelere de "Nikah-ı Hadn" denilirdi.[290] îbn Abbas, bu tür kadınların sadece bir tek dost tuttuklarını, Cahiliye halkının zinadan aşikar olanı haram sayıp, gizli olanı helal saydıklarını söylemektedir.[291]
Istibdâ ise, Cahiliye döneminde soylu bir evlad sahibi olmak için başvui'ulan bir yoldu. Kabile ve soy asabiyetine fazlaca önem veren Arap toplulukları arasında uzun bir müddet tatbik sahası bulmuştur. Kadın hayızdan temizlendiği zaman kocası, "Filan adama haber gönder, seninle yatmasını iste" derdi. Kadının tayin edilen adamla cinsel ilişkide bulunmasından sonra, hamile olduğu belli oluncaya kadar kocası o kadından ayn kalırdı. Hamile olduğu belli olunca, kocası dilerse karısına temasta bulunabilirdi. Bu sadece soylu bir çocuk sahibi olmak için yapılır ve istibda diye adlandırılırdı.[292] Cahiliye döneminde kadınların bu işi eşraftan ve kabile reislerinden olan kimselerle yaptıkları bilinmektedir.
Bedel, Cahiliye döneminde iki erkeğin karılarını değişmesi şeklinde olurdu. Bir adam, diğer bir adama karını sen bana ver, ben de sana vereyim, der ve karılarım değişirlerdi.
Bunlardan başka, on kişiden az bir grub erkek toplanır ve bir kadının yanına girer ve hepsi ona temas ederdi. Kadın hamile kalıp, çocuğunu doğurunca o erkeklere haber yollar ve çocuğunu onların içinden sevdiği birisine nisbet eder ve çocuk o adamın oğlu sayılırdı.[293] Bazan da bir çok kimse toplanır ve bir kadınla cinsel ilişkide bulunurlardı. Kadın fahişe olduğu için bu işten kaçına-mazdı. Bu kadınlar, kendileriyle temas edeceklere işaret olsun diye kapılarına bayrak asarlardı. Kadın hamile kalıp çocuğunu doğurunca, kendisiyle yatan erkekler bu kadının yanında toplanır ve çocuğun kime ait olduğunu tesbit için "Kâif' denilen bir bilirkişi çağrılırdı. Bilirkişi çocuğun eşkalini inceler ve kadına temas eden erkeklerden kime benzediğine karar verirse, çocuk o adamın oğlu olarak çağrılırdı. Çocuk kendisine nisbet edilen kimse çocuğu kabul etmemezlik yapamazdı.[294]
Cahiliye döneminde daha doğmamış kızlar nikâhlanmak-taydı. Bir adam, daha dünyaya gelmemiş kızını bir mızrak veya bir ayakkabı karşılığında nikahlayabiliyordu.[295] Yine bu dönemde cariyeler zinaya zorlanır, sahipleri onlardan günlük kazanç isterdi. Abdullah b. Übey'in Müseyke ve Ümeyme adlı cariyelerini fuhşa zorladığı bilinmektedir.[296] Böyle kimseler cariyeleri sırf fuhuşta çalıştırmak için satın alıyorlardı. Bunun için velud (çok çocuk doğurabilecek) cariyeler seçilir, cariyelerin zina yaptığı adamdan olan çocuğu, o şahıs iterse para karşılığı kendisine verilir, ve o adamın çocuğu sayılırdı. Evlenen bir kadın ise, ancak çocuk doğurduktan sonra "Iyâl"e dahil olabilirdi. Çocuk doğurmadan evvel ölen kadının kocasına taziye yapılmazdı.
Cahiliye devrinin nikâhla ilgili bu uygulamaları sonucu "ne-seb davaları" meydana gelmişti. Bu devirde, fuhuş yapan cariyeler aynı zamanda efendisiyle de yatmaktaydı. Bu cariyelerden birisinin çocuğu olduğunda, bu çocuğun nesebi cariyenin sahibi ile, zina yaptığı kimse arasında tartışma konusu olurdu. Cariyenin sahibi, çocuğun kendisinden olduğunu iddia veya inkar etmeden ölürse, iddia hakkı veresesine intikal ederdi. Verese de çocuğun kendilerine ait olduğunu iddia edebilirdi. Nitekim Zem'anın Yemenli cariyesi hem Zem'a ile yatmış, hem de Utbe ile cinsel ilişkide bulunmuştu. Utbe ölürken, kardeşi Sa'd'a bu cariyenin doğurduğu çocuğun kendi nesebine dahil edilmesini (Istilhak) vasıyyet etmişti.[297]
Bunlardan başka Cahiliye döneminde Hz. İbrahim'in Sünneti üzere devam eden ve islâm tarafından da tasvib edilen meşru bir nikâh uygulaması da mevcuttu.[298]
Cahiliye döneminde kadınlarla ilgili olarak yerleşen çirkin geleneklerden birisi de kız çocuklarım diri diri toprağa gömme adetiyde. Buna "Ve'd", diri diri gömülen kız çocuklarına da Mev'ude" denilmekteydi. Bu âdet cahiliye Arapları arasında özellikle Benî Temim, Kureyş ve Kinde kabileleri arasında yaygındı.[299] Araplar arasında bu çirkin âdeti ilk uygulayanın Rebia kabilesi olduğu kaydedilmektedir.[300] islâm gelmeden önce bu kabileler arasında, kız çocuklarım diri diri toprağa gömmeyi iyilik olarak kabul edenler vardı. Bu kimseler, "Kızları gömmek, övülmüş hasletlerdendir" demekteydiler. Cahiliye Arapları arasında bu çirkin âdetin ortaya çıkışının çeşitli sebepleri vardır. Ancak imam Müberredİn naklettiği bir rivayete göre, Benî Temim kabilesi, Hîre hükümdarlarına yıllık vergi ödüyorlardı. Bir yıl bu vergiyi ödemeyince Hire hükümdarı Nu'man, üzerlerine asker sevke-derek, bunların kadın ve kızlarını esir etti. Daha sonra Benî Temim kabilesi Hîre hükümdarı Numan'a yalvararak, esirlerinin serbest bırakılmasını sağladılar. Fakat esirlerin içinde bulunan Kays b. Âsim et-Temimı nin kızı orada Artır b. el-Müşahrac adlı bir kimseyle evlenerek geri dönmedi. Kays bu durumdan son derece acı duydu ve bir daha kız evladı olursa, onları öldürmeye yemin etti. Böylece kız çocuklarım diri diri gömme âdeti ortaya çıktı.[301] Rivayet doğru kabul edilirse, bu çirkin âdetin hemen islâm'dan önce ortaya çıktığını kabul etmek gerekecektir. Çünkü, Kays b. Asım, Hz. Peygamber'e gelerek müslüman olmuş bir kimsedir. Yukar-daki olayda adı geçen Kays b. Asımın sekiz veya on üç tane kızını diri diri gömdüğü nakledilmektedir.[302] Bu çirkin âdetin ortaya çıkışının en önemli sebebi ekonomik olmalıdır. Çölde geçim darlığı evlâd yetiştirmeyi güçleştiriyordu. Erkek çocukları kısa zamanda yağma ve baskınlara iştirak edebiliyordu. Bu açıdan onların geçiminin temini babalarının gözünü o kadar yıldırmıyordu. Fakat kız çocukları yağma ve çapullara iştirak edemiyorlar, geçime katkıda bulunamıyorlardı. Bu yüzden yoksulluğa düşme korkusuyla anne,babalar çoğunlukla kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek öldürüyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm bu hususa işaret etmektedir.[303] Katâde, Cahiliye halkının bir taraftan kız çocuklarını diri diri toprağa gömerken, diğer taraftan köpeğinden dolayı savaş yaptığını söyleyerek, onların bu dengesiz tutumuna işaret etmektedir.[304] Bu çirkin âdetin ortaya çıkışının diğer bir sebebi de toplum baskısı olmalıdır. Çünkü bu devirde kız çocuğu dünyaya getirmek bir şerefsizlik sayılmaktaydı. Cahiliye Arapları, doğan kız çocuklarını diri diri gömerek şereflerini kurtardıklarını sanırlardı. Hanımı hamile olan bir kimse insanlardan kaçar, oğlan doğarsa sevinç ve ferahlık içinde ortaya çıkar, kız doğarsa gayet mahzun olarak ne yapacağım şaşırır, günlerce düşünürdü. Bazıları kız çocuklarını besler, büyütür, bazıları da kimseye göstemıeden masum yavruyu toprağa gömer ve kızdan dolayı gelen ar belasından kurtulmuş olurdu. Büyüdüğü zaman dengi olan kimseye verilememe, savaş ya da baskm yoluyla düşman eline geçme korkusu da bu tutumda rol oynamaktaydı. Bu hususu da Kur'ân-ı Kerim işaret etmektedir. [305]Bazan kız çocuğunu diri diri toprağa gömme vazifesi anneye verilirdi. Zavallı anne, olayı seyretmeye davet edilen bir sürü kadının gözleri önünde dünyaya getirdiği yavrusunu Öldürme bedbahtlığını işlerdi. Bazan da kız çocuğu büyütülür, ileri yaşlarda bir kuyu ya da çukura atılarak Öldürülürdü.
Hz. Peygamber'e böyle bir olay anlatılmış, O da hüzünlenerek ağlamıştı.[306] Kaydedildiğine göre, Kebîre b. Ebî Süfyan dört kız çocuğunu diri diri toprağa gömmüştü.[307] Peygamberimizin anne tarafından dedesi olan Zühre b. Kilâb ise peşpeşe üç erkek çocuğu öldüğü için, daha sonra doğan kızım diri diri toprağa gömmüştü.[308] Kaydettiğimiz bu son rivayet, bu çirkin âdetin ilk defa Kays b. Asım et-Temimi tarafından ortaya atılmadığını, kökünün daha eskilere dayandığını göstermektedir. Bazan da kız çocuklarım diri diri toprağa gömme işini, erkek kardeşleri yapardı. Nitekim Seleme b. Yezid ile kardeşi iki kız kardeşlerini diri diri gömmüşlerdi.[309] Bu devirde kız çocukları sadece diri diri toprağa gömülerek öldürülmüyordu. Bazan bu çocuklar suda boğulur, bazan yüksek bir yerden atılır, bazan da kuzu boğazlar gibi kesilerek öldürülürlerdi.[310]
I) Talâk:
Cahiliye devri Araplarından tek taraflı olarak evliliği sona erdirme hakkı genellikle kocaya aitti. Boşama erkeğin keyfine bağlı idi. Fakat bu dönemde boşama hakkı bazan kadınlara da verilebiliyordu. Medineli kadınların böyle bir hakkı elde edebildiklerini görmekteyiz. Ancak bu durum, kocanın boşama hürriyetine bir halel getirmemekteydi. Peygamberimizin dedesi Haşim, Medine'de dul bir hanım olan Selma bint Amr ile, boşama hakkı Sel-ma'nm elinde olmak şartıyla evlenmişti.[311] Cahiliye devrinde kay-mi arasında şeref ve mevki sahibi olan kadınların, nikâhlanırken boşama hakkının kendilerinde olmasını şart koştukları, kocaları ile geçinememe durumunda bu hakkı kullandıkları kaydedilmektedir. Fatıma bintül-Harşeb el-Enmâriyye, Ümmü Harice Amrâ bintü Sa'd b. Abdillah, Mariye bintü Caid b. Dabra, Atike bintü Mürre b. Hilal, es-Siva bintü'1-Ayes bu devirde boşama hakkı ellerinde olmak üzere nikahlanan kadınlardandı.[312]
Cahiliye devrinde, talakın üç olduğunu kabul eden kimseler de vardı.[313] Bir kimse hanımını birinci defa boşar da tekrar ona dönmek isterse, bu hususta insanların en hak sahibi kabul edilirdi. Üçüncü talaktan sonra artık hanımına dönemeyeceği hususu Araplar tarafından benimsenmişti. Ancak Cahiliye döneminde talak adedine riayet etmeyenler de vardı. Bu dönemde bir adam karısını sınırsız sayıda boşayıp, iddeti içinde tekrar ona dönebilirdi. Böyle kimseler karısını sayısızca boşuyor, sırf zulmetmek gayesiyle iddeti bitmeden tekrar karısına dönüyor, sonra onu tekrar boşuyorlardı. Bu kimselerin bu davranışı, boşanan kadınların başkalarıyla evlenmesini engellemek için yaptıkları anlaşılmaktadır.[314] Boşama hususunda kadınların iddetine de riayet edilmiyordu.[315]
Cahiliye devrinde ayrılma şekillerinden birisi de Hul' idi. Hul' kadının bir bedel karşılığı kocasından boşanmayı sağlamasıydı. Kadın aldığı mehirin bir kısmını kocasına vermek suretiyle talakım satın almak mecburiyetinde kalıyordu. Bu devirde Amir b. ez-Zarîb kızım, kardeşinin oğlu ile evlendirmiş, fakat kız kocasını istemediğini söyleyince, Âmir kızma verilen mehri iade ederek onları ayırmıştı.[316]
Bu dönemde kocalar, verdikleri mehri geri almak için boşa-dıkları karılarını sıkıştırıyorlardı. Bu hususun Mekke'de yaygın olduğu nakledilmektedir. Bîr erkek, şerefli bir aileye mensup bir kadını nikâhlar, geçinemedikleri zaman izni olmaksızın bir başkasıyla evlenmemesi şartıyla serbest bırakırdı. Bu husus şahitler huzurunda yazılırdı. Kadına bir dünürcü çıkarsa, kadın eski kocasına aldığı mehiri geri verir, razı edebilirse evlenebilirdi.[317]
Cahiliye döneminde boşama yollarından başka birisi de "ilâ" idi. Bir kimsenin karısına belli bir süre yaklaşmamaya yemin etmesine îlâ denilirdi. Bu devirde îlâ talak kabul edilir ve boşama derhal gerçekleşirdi.[318] Ilâ'nin müddeti ise, bir, iki yıl veya daha fazla olabilmekteydi.[319]
Bu devirdeki bir boşama şekli ise Zıhâr idi. Zıhâr, kocasının karısını nikâhı kendisine ebediyyen haram olan bir kadının, kendisince ebediyyen bakılması haram olan arkası, karnı gibi bir uzvuna benzetmesidir. Zıhâr Cahiliye devrinde bir talak kabul edilir, bir adam karısına, "Sen bana anamın sırtı gibisin" deyince, karısı ona haram olur, karısını boşamış sayılırdı. Bundan sonra artık ebediyyen karısına dönemezdi.[320] Ensâr'dan Evs b. es-Sa-mit, hanımı Havle bintü Malik'e kızarak zıhâr yapmış, bunun üzerine zıhar ayetleri nazil olmuştu.[321]
m) Îddet:
Cahiliye döneminde talâktan (boşamadan) cfolayı beklenilen iddet için tayin edilmiş kesin bir vakit yoktu. Bu sebeple kadınlar, boşandıkları kocalarından olan çocuklarını, ikinci kocalarının yatağında dünyaya getiriyorlardı. Bu durum sonraları neseb davalarına sebep olmaktaydı. en-Nâkımıyye adlı bir kadm ilk kocası Muaviye b. Bekr'den hamile olduğu halde boşanmış, sonra Sa'd b. Zeyd-i Menat ile evlenerek, onun evinde ilk kocası Muaviye'den olan oğlu Sa'sa'yı doğurmuştur. Ümmü Rebia ise, Hubeyre b. Nu'man tarafından boşanmış, sonra Âsim b. Cez' ile evlenmiş, Hu-beyreden olan oğlu Rebia'yı sonraki kocası Âsım'm evinde dünyaya getirmiştir.[322] Cahiliye döneminde boşanan hamile kadınlar, kannlanndaki çocuğu kasden gizliyorlar ve başka bir kocaya varıyorlardı. Bunun sebebi kendilerini boşayan kocalarının, tekrar kendileı-ine dönmesi ihtimaliydi.[323]
Bu devirde kadınların iddetleri lüzumundan fazla uzar ve cahilane şartlar içinde geçerdi. Kocasının ölümü üzerine kadın, en değersiz bir elbise içinde evinin en karanlık bir köşesine çekilir, tam bir yıl bir tarafa çıkmazdı. Kadın bu müddet esnasında ne yıkanır, ne tırnaklarını keser, ne de vücudunun temizlenmesi gereken yerlerini temizleyebilirdi. Koku sürünmek ve her çeşit kadın tuvaleti yasaktı. Sonunda bu ağır hapis hayatını tamamlayan kadının yanma eşek, koyun, kuş gibi bir hayvan getirilir, kadın ef-sunlamr gibi o hayvanı vücuduna meshederdi. Bazan da zavallı kuşu edeb yerine sürterek öldürürdü. Daha sonra kadın iddetini geçirdiği yerden çıkardı. Bu defa da kadının eline bir hayvan tersi verilirdi. Kadın bu tersi önüne veya arkasına atardı. Kadının bunu tefeul maksadıyla, bir daha böyle bir hal görmeyeyim, başımdan ırak olsun diye yaptığı sanılmaktadır. Kadın, bu merasimden sonra temizlenir, yıkanır ve istediği gibi süslenerek evlenme teklif eden dünürcülerine görünebilirdi.[324] Yine Cahiliye döneminde boşanan kadınların iddeti, kendilerini boşayan kocaları tarafından suistimal edilerek onlara eziyet etmek maksadıyla uzatılmaktaydı.[325]
n) Miras:
Cahiliye devri Araplarmda hakim bulunan göçebelik ve çapulculuğun verasete tesiri olmuştur. Bu sebeple, silah taşımayan çocuklarla kadınlar, varisler arasında yer almamıştır. Hatta kadınlar eşya gibi veraset yoluyla intikal etmişlerdir. Bu devirde vâris olabilmek için, erkek ve kuvvetli olmak, ergenlik çağına ulaşmış olmak, silah taşıma gücüne sahip olmak şarttı. Savaşmaya gücü yetmeyen ihtiyarlar bu haktan yararlanamazdı. Sözgelimi küçük yaştaki oğul ile amca birlikte bulunduklarında, miras amcanın hakkıydı, çocuk mirasta hak iddia edemezdi.[326]
Hısımlık mirasçı olma sebeplerindendi. Neseb dolayısıyla hısımlar ilk sıralarda yer alırlardı. Bunların içinde de ilk olarak ölenin asabesi gelirdi. Ölen bir kimsenin terikesi, baba yönünden en yakın akrabaya geçerdi. Ölenin akrabalarından at üstünde savaşan, ganimet toplamaya gücü yeten büyük erkekleri vâris yaparlardı. Bu şartlan taşıyan oğul, oğlun oğlu ilk vâristi. Bu ikisi yoksa miras babaya, dedeye intikal eder, sonra sırasıyla kardeş veya çocukları, amca ve çocukları gibi erkek hısımlara geçerdi.[327] Kız çocukları ise mirasçı olamazdı. "Mızraklarıyla çarpışmayan, yurdunu müdafaa etmeyen, ganimet toplamayan kimseler mirasçı olamaz" diyorlardı.[328]
Zü'1-Mecâsidi'l-Yeşkûrî adlı bir kimsenin, Cahiliye devri Arapları arasında ilk defa kız çocuklarına mirasta hisse verdiği, erkeğe iki, kadına bir hisse verme usulünü tatbik ettiği zikredilmektedir.[329] Ölen kimselerin dul kalan karıları da mirasçı olamazlardı. Bunlar terikeden sayılır ve veraset yoluyla mirasçılara geçerlerdi. Bu durum, Araplarda kardeşin dul karısıyla evıenme adetini meydana getirmişti. Binaenaleyh bu devirde Mekke'de kadınlara belli bir miras hakkı tanınıyordu. Ancak Medine ve civarında böyle bir durum söz konusu değildi» Nitekim Medine'de bir adam öldüğü zaman, ölenin asabesinden bir kimse veya kadının üvey oğlu, elbisesini ölenin karısının üzerine atar ve kadına sahip olmaya hak kazanırdı. Ebu Kays b. el-Eslet vefat edince, hanımı Kebşe'nin başına böyle bir hal gelmiş, o da durumu Hz. Peygambere şikayet etmişti. Bunu duyan Medine'li kadınlar da Hz. Peygamber'e gelerek, hepsinin durumunun aynı olduğunu söylemişlerdi.[330]
Cahiliye döneminde bir kimse diğer bir kimseye sözleşme (Ahd) yoluyla da mirasçı olabiliyordu. Bu, Hılf (Velâ), Evladhk edinmek (Tebennî) ve Vasıyyet yoluyla cereyan edebilirdi. Hılf, dostluk ve tevarüs andlaşması demekti. Cahiliye döneminde iki kişi, birbirlerinin mallarını, canlarını koruma ve birbirlerine vâris olma konusunda bir akid yaparlar, bunu bir ahde bağlayarak aralarında velâ münasebeti tesis ederlerdi. Böylece ölenin mirası, şartları taşıyan bir hısımı yoksa, akid yaptığı şahsa kalırdı. Hılf (Velâ) andlaşması yapan bir kimse, diğer bir kimseye, "Kanım senin kanın, kanımın dökülmesi, senin kanının akıtılması olsun. Sen beni istersin, ben de seni" der, bu andlaşmayı, yapanlardan hangisi önce ölürse sağ kalan ölenin malına vâris olurdu.[331]
Âzadlı köle ile efendisi, şayet vâris bırakmadan ölürlerse birbirlerine mirasçı olurlardı.[332] Bazan da âzad ettikleri kölenin bu şekildeki velâ hakkını satarlardı.[333]
Cahiliye devrinde bir kimse, bir başkasının oğlunu evladlık edinir (Tebennî), bu çocuk babalığı ölünce mevcut âdete göre, öz çocukların haklarına sahip olarak, onun malına vâris olurdu.[334]
Bu dönemde mirasçı olmanın bir başka yolu da vasıyyetler idi. Ölen bir şahıs, malının tamamını bir başkasına vasıyyet edebilirdi. Vasıyyette belirli bir oran yoktu. İsteyen mirasçısı olsun ya da olmasın istediğine dilediği kadar malı vasıyyet edebilirdi.[335]
Bazan da Araplar, bir yeri, bir evi ömür boyu faydalanmak üzere birisine verir, o adam öldükten sonra tekrar geri alırlar ve buna "Umrâ" derlerdi.[336] Bazan da, "Şu evimi sana bağışladım, ben senden evvel ölürsem ev senin, sen benden önce ölürsen ev tekrar benim olacak" diyerek bir çeşit muamele yaparlar ve buna da "Rukbâ" derlerdi.[337]
o) Savaş, Baskın-Yağma Ve Ganimetler:
Cahiliye Arapları genellikle fakir bir hayat sürer, baskınlar yaparak birbirlerinin mallarım yağma ederek geçinirlerdi. Oğlan çocuklarına üstün bir yer verip, kız çocuklarım horlamaları da bu yüzdendi. Başka kabilelere yapılan baskın ve tecavüzler sebebiyle savaşların ardı arkası kesilmezdi. Esir aldıkları insanları diri diri yakarlar, insan öldürmekten zevk alır, hasımlar birbirlerini ele geçirdiklerinde kafalarım kesip kadeh olarak kullanacaklarına yemin ederlerdi.[338] kabileler gazveye çıkarlardı. Gazve, bir kabilenin ötekine karşı giriştiği bir hareketti. îki kabile arasındaki münasebetler iyi de olsa, dostluklar bozulabilir ve bir gazve imkan dahiline girebilirdi. Savaş ve baskınlarda şiddetli davramhr, her türlü insani davranıştan uzak bulunulurdu. Kadın ve çocuklar hedef alınır, yaşlı, çocuk, kadın demeden baskınlarda öldürülür veya köle yapılarak satılırlardı.[339] Esir aldıkları kadınları kendileri cariye olarak kullandıkları gibi, bazan da satarlardı. Esir edilen çocuklu kadınları yavrularından ayırırlar, annesini bir kimseye, çocuğu da bir başkasına verirler ya da ayrı ayrı yerlere satarlardı.
Haram ayları gözetirler, bu aylarda savaş ve baskın yapmazlardı. Fakat Haram ayları da "Nesî" uygulaması ile tahrif etmişlerdi. Savaş ve baskınlarda ele geçirdikleri kimselere işkencelerin yanısıra, "Müsle" de yaparlardı. Müsle, maktulün Ölmeden önce veya öldükten sonra burnunu, kulaklarını kesmek, gözlerini oymak, diğer azalarını tahrip etmek suretiyle yapılırdı. Uhud savaşında müşriklerin, müslüman şehidlere müsle yaptıkları bilinmektedir. Bunlar, kendilerine gerdan, bilezik ve kemer yapmak için şehidlerin burun ve kulaklarım kesmişlerdi. Utbe'nin kızı Hind, Hz. Hamzamn göğsünü Vahşi'ye yardırmış, karaciğerini dişleriyle çiğnemiş, burnunu,kulaklarını erkeklik uzvunu kesmiş, bunlardan bilezik, halhal ve gerdanlık yapmış, bunları takarak Mekke'ye girmişti.[340]
Savaşların tabii neticesi çapuldu. Çapul, Arapların milli bir sanatı durumundaydı. Bir ganimet elde edildiği zaman, kabileye ait olurdu. Ganimetin en kıymetlisi ise, kabile başkanına ayrılırdı. Tabii bu arada ganimet malından çalındığı da olurdu.[341] savaş ve baskınların sonucunda elde edilen ganimetler taksim edilmeden Arap kabile reislerinin ganimetlerin içinden kendileri için seçtikleri şeye, "Safî" denirdi.[342] Safî, deve, koyun gibi hayvan cinsinden olacağı gibi, esir edilen köle veya cariyeler arasından da seçilirdi. Savaş ve baskınlarda elde edilen ganimetlerin dörtte biri orduyu yöneten komutana ayrılır ve buna "Mirba" denilirdi.[343] Böylece Arap kabile başkanlarc,ele geçirilen ganimetlerin dörtte birini hisse olarak almakla, kendilerine yüklenen vazifeleri yerine getirme imkanına sahip oluyorlardı.[344]
ö) Kölelik:
Cahiliye devrinde bir köle, kendi kıymetini kazanıp sahibine ödeyerek hürriyetine kavuşabilirdi. Bu anlaşmaya "Mükatebe Akdi" denilirdi"[345] Bir kimse köle satın alınca, boynuna bir ip takarak götürürdü. Köle harp esiri ise, kâkülü fidye verilinceye kadar kesilirdi. Köle satın alarak bir başkasına hediye etmek âdetti. Köleler, mal gibi miras yoluyla intikal ederlerdi. Köle sahibinin vefatından sonra geçerli olmak üzere azad edilmişse, sahibinin ölümünden sonra hür olurdu. Kölelerin gelinlerin mehirine dahil edildikleri de olurdu.[346] Bu devirde bir kölenin cezası, bir hürün cezasının yarısıydı. Bazı köleler savaşta istihdam olunur, fakat ganimetten payı efendileri alır, kölelere bir şey verilmezdi. Borçlular, borçlarından dolayı köle yapılıyordu. Ebu Leheb'in, As b. Hişam'ı kumar borcundan dolayı köle yaparak devesini güttürdüğü kaydedilmektedir.[347] Cariyelerden olan çocuklar da esir kabul edilirdi. Bir cariyeden doğan çocuk necib ve zeki ise, Araplar onun nesebini tanırlardı. Aksi takdirde bu çocuklar köle olarak kalırlardı. Efendisinden çocuğu olan cariyeler (Ümmü Veled) satılabilirdi.[348] Esir veya köle iken azad edilen kimseye "Itk Mevlâsı" denilirdi. Bir köle, ifa ettiği mühim bir vazifeden dolayı azad edilebilirdi. Hür olan bu köle artık sahibinin mevlası sayılırdı. Köle bundan sonra miras olarak intikal etmezdi. Bazan da sahibi, köleyi, vela hakkı kendisine ait olmak üzere bir başkasına satardı. Azad edildiği takdirde, kölenin vela hakkı eski sahibine ait olurdu.[349] Bazan da bir köle vela hakkı kimseye ait olmamak üzere azad edilir ve "Sâibe" adım alırdı. Artık köle malım dilediği yere koyabilir, kimse karışmazdı.[350]
p) Yeminler:
Cahiliye devrinde müşrik Araplar, putlara, dikili taşlara (En-sab), kurbanlara, kurban kesilen yerlere, adak yerlerine, babalarına, annelerine, atalarına, Kabe'ye, emanete vs. hususlara yemin ediyorlardı. Yemin törenleri düzenlerlerdi. Yemin ettikleri veya sözleştikleri zaman bir ateş yakarlar, ateşe yaklaşırlar, ateşin faydalarını sayarak, bu yemini bozmak isteyen olup olmadığını sorarlar, ateşin başında musafaha yaparak, "Bizim kanımız sizin kanınız, sizin mahvınız bizim mahvımızdır" derlerdi.[351] Ayrıca, yeminleştikleri zaman ellerini kana batırıyorlardı. Ye-minleşme esnasında bir kab hazırlayıp, içine kan ve kül veya misk koyarak ellerini buna batırırlardı.[352] Kabe'nin inşası sırasında da ellerini kana batırarak yemin etmişlerdi.[353] Ayrıca Hz. Peygam-ber'in çocukluğunda "Hılfu'l-Mutayyibin" (koku sürünenler and-laşması) diye anılan bir andlaşma yapılmıştı. Haşimoğullan, Zühre oğulları, Teym kabilesi mensupları îbn Cüz'an'ın evinde toplanarak, bir kab içine'koku koymuşlar, ellerini bu kokuya batırarak, zalimden mazlumun hakkım alma ve yardımlaşma konusunda yemin etmişlerdi.[354] Hz. Peygamber de küçük bir çocuk iken amcalarıyla beraber, bu yemin törenine, şahid olmuştu.
Cahiliye Arapları bazan da tuz üzerine yemin ederlerdi. Hüla denilen yemin çeşidi ise, içine tuz atılan kabile ateşinin üzerine yemin etmek suretiyle yapılırdı.[355]
Bu devirde, kendisine yemin edilen putlar arasında Uzza, Lât, Menât, Hübel vs. vardı. Cahiliye dönemine ait şiirlerde bu tür yeminlere rastlanmaktadır. el-Mütelemmis bir şiirinde el-Lât'a and içmişti.[356] Bazan büyük putların üçüne birden yemin etmekteydiler. "Lâfa, Uzza'ya ve Menât'a andolsun".[357] Dikili taşlara (Ensâb) da yemin etme alışkanlıkları vardı.[358] Her kabilenin, sahip olduğu puta yemin ettiği anlaşılmaktadır. Kureyş kabilesi, îsaf ve Naile adlı putlara and içiyordu. Ebu Talib'in böyle bir yemininden bahsedilmektedir.[359] Evs ve Hazreç kabileleri ise Menât'a yemin ediyorlardı.[360] Ibn Abbas'm naklettiğine göre, Cahiliye döneminde Kabe'nin önünde "Hatim" üzerine yemin edilir, yemin eden şahıs kamçısını, ayakkabısını, yayını Hıcr'e atardı.[361] Bu hareket yeminleşmeye delil sayılırdı.[362] Ayrıca Kabe'ye de yemin edilirdi.[363] Müşrik Araplar tabiat tezahürleri üzerine de yemin ederlerdi. Onların yemin ettikleri varlıklar arasında su, yer, hava, nur, ışık, karanlık vs. hususlar sayılabilir.[364] Kurbanlık hayvanlara, bu hayvanların sahiplerine, develeri koşturanlara da yemin edilmekteydi.[365]
Cahiliye Araplannm ömür ve hayata and içtikleri de bilinmektedir.[366] Bazan da sıla-i Rahmi kesmeye yemin ederlerdi. Bunun yanısıra tüccarlar mallarını satabilmek için yemin etme âdetindeydiler.[367] Yemin bozulurken de elbisenin bazı kısımları koparılır veya yırtıhrdı. [368]
r) Kasâme:
Kasâme uygulaması Cahiliye döneminde de mevcuttu. Ibn Abbas'm naklettiğine göre, Cahiliye döneminde ilk kasâme Haşi-moğulları arasında meydana gelmişti. Haşimoğullarmdan birisini, Kureyş'in bir başka kabilesinden olan bir adam çoban tutmuş ve develerinin yanına götürmüştü. Daha sonra bu çoban develerden birinin yularını, çuvalının ağzını bağlamak için isteyen diğer bir Haşimiye vermişti. Sürü sahibi buna çok kızarak, sopayla çobana vurmuş ve ölümüne sebep olmuştu. Fakat çoban ölmeden önce oradan geçmekte olan Yemenli bir adama durumu anlatmış ve Hac mevsiminde Mekke'ye gelerek Ebu Talibi bulmuş ve durumu ona anlatmıştı. Bunun üzerine Ebu Talib, çobanı öldüren adama gelerek, ya yüz deve vermesini yahut onun öldürmediğine dair kabilesinden elli kişinin yemin etmesini, aksi takdirde kendisini öldüreceklerini söylemiştir. Çobanı öldüren adam durumu kabilesine anlatınca, "Senin öldürmediğine yemin ederiz" demişlerdi. Bunlardan bir tanesi yemin etmemiş ve hissesine düşen iki deveyi vermiş, geriye kalan kırk dokuz kişi yemin etmişti. Fakat bir yıl geçmeden yalan yere yemin eden bu kimselerin hepsi ölmüştü. Cahiliye döneminde Kasâme yapılmasına sebep olan şahsın Haddaş b. Abdillah olduğu, bunun yanında ücretli olarak çalışan Amir b. Alkame b. Abdilmuttalib'in öldürdüğü kaydedilmektedir.236 Cahiliye döneminde kasâme yapılarak tesbit edilen sanık öldürülmekteydi.[369]
s) Kısas Ve Cezalar:
Kısas uygulaması Cahiliye devrinde de mevcuttu. Bu devirde kısas diyete çevrilebiliyordu. Veliddü'd-Dem (Kan Sahipleri) güçsüz ise, kısas yapmaya muktedir olamıyor ve diyet almak mecburiyetinde bırakılıyordu. Bu dönemde, hata ile öldürmelerde kısas tatbik edilerek, katil öldürülebiliyordu.[370] Cinayetten dolayı kısas tatbik edilebilmesi için görgü şahidlerine ihtiyaç duyuluyor ve suçlu hakime sevkediliyordu.[371] Ancak hakimler, daha çok icra gücü olmayan hakem durumundaydılar. Verdikleri kararlar çoğu zaman yerine getirilmiyordu. Aleyhine karar verilen taraf hükmün yerine getirilmesine mani oluyordu.[372] Ayrıca suçun şahsiliği prensibine pek riayet edilmiyordu. Bu dönemde, bir şahıs dövül-se, öldürülse veya eşyası çalmsa, yağma edilse, mağdur olan kimse işi yapan şahsı ele geçinmezse, onun soy bakımından beşinci dedeye kadar ulaşan akrabasından (Hamse1 sinden) kimi ele geçirirse onlardan intikam alırdı. Boğmak suretiyle adam öldürmek ise büyük bir cinayetti. Bir kimse bir adamı boğarak öldürürse, ele geçirildiğinde hem kendisi, hem de hamsesinden üç kişi öldürülürdü. Boğan kimsenin hamsesi, diyet vermek isterse dört adam diyeti verirdi. Boğan kimsenin ele geçirilemediği durumlarda da, hamsesinden dört kişi öldürülürdü.[373]
Cahiliye döneminde, katilin suçsuz olan yakınlarının hedef alınması kan davalarının meydana gelmesine sebep olmuştu. Bu dönemde kısas yapma hakkı Veliyyüddem'e aitti. Ancak çoğu zaman veliyyüddemin kısas yapmasına engel olunur, diyete razı olmaya zorlanır, bu yüzden de kan davaları ortaya çıkardı. Suçlu kısas için veliyyüddem'e teslim edilmezdi. Veliyüddem ise, çoğu zaman sadece suçluyu öldürmekle yetinmez, katili ve hamsesinden olan diğer şahısları öldürmeye çalışırdı.[374]
Kısas ise, kana kan, dişe diş şeklinde bir ölçü içinde tatbik edilmez, insanların canlan ve kanları birbirine eşit sayılmaz, bir cana karşı birçok can alınabilirdi. Bunun sonucu olarak güçlü olan kabile intikamını alır, suçluyu ve etrafındaki yakınlarını ölçüsüzce cezalandırırdı. Güçsüz kabile ve topluluklar ise, kendilerinden bir şahsın güçlü kabileye mensup biri tarafından öldürülmesi halinde kısas uygulayamazlardı.
Hırsızlık yapan kimse sağ eli kesilerek cezalandırılırdı. Cahiliye döneminde Kabe'nin kapısından girince sağ tarafta Hızânetül-Kâbe denilen bir çukur vardı ve halk bu çukura, Kabe'ye hediye olarak çeşitli şeyleri atarlardı. îşte, Cahiliye döneminde Kabe'ye ait bir hazine Düveyk adlı bir şahıs tarafından çalınmış ve ceza olarak eli kesilmişti.[375] Yine Cahiliye döneminde, Vabısa b. Halid, el-Hıyar b. Adi, Ubeydullah b. Osman adlı şahısların elleri hırsızlık yaptıkları için Kureyşliler tarafından kesilmişti. Avf b. Ubeyd hırsızlık yapınca bir eli kesilmiş, sonra yine hırsızlık yaptığı için diğer eli kesilmiş, daha sonra yine hırsızlık yaptığı için recmedilmiştir. Ayrıca Mikyas b. Kays, Müleyh b. Şu-' reyh'in de elleri Kabe'nin hazinesini çaldıkları için kesilmiştir.[376]
Bu dönemde, yol kesenler ise asılarak cezalandırılıyordu. Yemen ve Hire hükümdarları yol kesenleri asarak idam ediyorlardı. Nitekim Numan b. el-Münzir, Abdümenaf oğullarından bir adamı yol kestiği için asmıştı.[377]
ş) Diyetler:
Cinayet vakalarında diyet uygulaması Cahiliye döneminde de vardı. Hz. Peygamber'in dedesi Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ı Kabe'de kurban kesmeye teşebbüsüne kadar, bir adamın diyeti 10 deveden ibaretti. Ancak Abdülmuttalib, Peygamberimizin babası Abdullah'ı kura sonucu 100 deve karşılığı kurban etmekten kurtarınca, bir kişinin diyetininlOO deveye çıktığı söylenil-mektedir.[378] Araplarda develerle diyeti verilen ilk kimsenin Zeyd b. Bekr b. Hevâzin olduğu kaydedilmektedir. Diyeti 100 deveye çıkaran ilk kimsenin Ebu Seyyare olduğu da nakledilmektedir.[379] Peygamberimiz doğmadan önce, Uzeyne adlı bir yahudinin malına tamamen öldürüldüğü, Abdülmuttalib'in katilleri bularak 100 deve diyet alıp, maktulün akılesine verdiği de anlatılmaktadır.[380] Ebu Talib de Haşimoğullarmdan öldürülen bir çoban için 100 deve diyet istemişti.[381] Ukâz'da Mekkelilerle Hevazin kabilesi arasında yapılan Ficar savaşından sonra, Mekkeliler, karşı taraftan öldürdükleri kişiler, kendi ölülerinden 200 kişi daha fazla olduğu için Hevazinliler'e diyet ödemişlerdi.[382]
Cahiliye döneminde cinayet davalarında ve diyet miktarlarının tesbitinde Hz. Ebu Bekir hakem yapılmaktaydı.[383] Cahiliye döneminde diyet ödemeye mahkum olan bir adamın yakın asabesi yoksa, uzak asabesi diyeti ödemekle mükellefti. Kadına ise, öldürülen kocasının diy-jtin^en hiçbir şey verilmezdi.[384] Çocuksuz bir kadın diyet ödemeye mr.hkum edilirse, bu diyeti kocası değil, kadının mensup olduğu kabile öderdi. Bazan da katilin kabilesi tayin edilmiş olan diyeti "Memez, bunun sonucu olarak da yine kan davaları meydana gelirdi. [385]
t) Yiyecekler:
Cahiliye dönendndo müşrikler kendi kendine ölmüş hayvanların etlerini (meyhe) yemekteydiler. Müşriklerden bazıları, müs-lümanlara: "Kendi öldürdüğünüzü yiyorsunuz da, Allah'ın öldürdüğünü niçin yeriliyorsunuz?" diye sormaktaydılar.[386] Müşriklerin yedikleri mevte çeşitleri, Münhanika (boğulmuş hayvan), Natîha (susulmuş hayvan), Mevkûze (sopayla vurulup öldürülmüş hayvan), Mütereddiye (yüksekten düşerek ölen hayvan) ile yırtıcı hayvanların parçaladıkları idi.[387]
Müşrikler kanı da yiyorlardı. Acıktıkları zaman ellerine sivri uçtu keskin bir kemik veya benzeri bir şey alarak, hayvanı yaralar ve akan kanı toplayarak içerlerdi. Cahili şair A'şâ bu husustan bahsetmektedir.[388] Bu devirde Araplar, kandan "Bacca" denilen bir sucuk yapıyor ve yiyorlardı. Bacca, bir devenin canlı vücudu yarılarak akıtılan kandan yapılıyordu. Eski Araplar kıtlık zamanında bunu yemeyi âdet edinmişlerdi.[389] Putlara ve dikili taşlara kestikleri kurbanların etlerini yerler, cömertlik yansı için hayvan keserlerdi. Bazan da talih denemek için hayvan keserler, "Meysir" adlı kumar oyununda bunu ortaya koyar, hisse çıkan kimseye bu etleri verirlerdi. Ençok deve, koyun gibi hayvanlann etlerini yiyorlardı. Kıtlık zamanlannda keler (Dabb), yaban faresi (Yerbû), ada tavşanı (Veber) yerlerdi. Yırtıcı hayvanlan, leş yiyen kuşları, yılanlan, köpekleri, kedileri, fareleri, kurbağalan ve zehirli olup sağlığa dokunan şeyleri yemezlerdi.[390]
u) Îçki-Kumar:
Cahiliye döneminde içki son derece yaygındı. İçkiye o derece müptela olmuşlardı ki, Arapça'da içkinin 100 kadar ismi geçmekteydi. Şiirlerinde içkinin bütün çeşitlerini ve sofralarını tasvir etmekteydiler. Medinede hurma koruğu ve hurmadan yapılan Fadih diye adlandırılan bir içki kullanılmaktaydı.[391] Üzümden de şarap yapılıyordu.[392] Yemen halkı ise, Bit' denilen ve baldan yapılan bir içki üretiyordu.[393] Yemen halkının, "Mizr" denilen arpa veya mısırdan yaptığı bir içkisi daha vardı.[394] Aynca buğday ve dan-dan "Gubeyrâ" denilen bir içki daha yapıyorlardı.[395] Aynı içkiye "Sükreke"de denilmekteydi.[396]
Bu devirde kendisine içkiyi haram kılan kimseler de mevcuttu. Bunlar içkinin kötülüklerini farkeden, zarannı gören kimselerdi. Abdullah b. Ced'an, Amir b. ez-Zarib, Afif b. Ma'diker b. Kays b. Asım el-Munkırî, SafVan b. Ümeyye, Abdülmuttalib b. Ha-şim, Şeybe b. Rebi'a, Velid b. Muğire vs. bu kimseler arasında yer almaktadır.[397]
Cahiliye devrinde Araplann "Meysir" dedikleri bir kumar çeşidi vardı. Bunu piyango tarzında yaparlardı. Bu kumar çeşidinde "Ezlâmü Aklâm" denilen on adet ok vardı. Bu oklara, Fezz, Tev'em, Rakib, Hils Nafıs, Müsbil, Mualla, Menih, Sefih, Veğd derlerdi. Menih, Sefih ve Vağd'in dışındakiler hisseye sahip olurdu. Piyango çekilmek üzere bir deve kesilir, 28 hisseye ayrılır, Fezze bir, Tev'eme iki, Rakibe üç Hilse, dört Nefise beş, Müsbile altı, Mualla'ya yedi hisse tahsis edilirdi. Menih, Sefih ve Vağd okları boş ve mahrum bırakılırdı. Bu on adet ok, "Rebabe" denilen bir torbaya atılır, "Yasir" denilen güvenilir bir şahsın önüne konulur, o da torbayı çalkalayıp elini sokar ve iştirak eden her şahıs için bir ok çekerdi. Nasibli ok çıkanlar belirli bir hisseyi alır, boş çıkanlar mahrum kalır fakat parasını öderlerdi. Kendilerine hisse çıkanlar bazan aldıklan eti fakirlere dağıtır, bunu bir hayır sayarak iftihar ederlerdi. Bu kumarda kullanılan ve her biri ayn ayrı isimler taşıyan oklar, Mekke'de Mabed bekçileri tarafından muhafaza edilir-di.[398] Meysir denilen bu kumar çeşidi, sadece Mekke'de değil, Medine'de de yaygındı.[399]
ü) Alış-Veriş Şekilleri:
Cahiliye döneminde Araplar, henüz annesi dahi dünyaya gelmemiş deve yavrusu üzerine alış-veriş yaparlar ve buna "Hablü Habele" derlerdi. Buna göre bir dişi devenin hamile kalıp dişi yavru dünyaya getireceği, bu dişi yavrunun da büyüyüp hamile kalarak bir yavru dünyaya getireceği farzolunur ve bu sonuncu yavru üzerine alış-veriş yapılırdı. Kısacası, karşılığında alış-veriş yapılan bu deve yavrusu ortada olmadığı gibi, annesi de henüz ortada yoktu. Elde mevcut gebe devenin dişi doğurması, onun dişi doğuracak yavrusunun da hamile kalıp, bir yavru dünyaya getirmesi bir şanstı. Sonuç olarak, eldeki devenin dişi deve dünyaya getirmesi mümkün olamayabilir, o zaman hayali deve yavrusunu satın alan kimse zarara uğrardı. Bazı hadislerde Cahiliye devri halkının boğazlanan devenin etini, yukarda anlattığımız "Hablü Habe-le" vadesiyle birbirine sattıkları haber verilmektedir.[400] Ayrıca erkek hayvanların dişi hayvanları döllemesi karşılığında ücret alınır,[401] zahire türü gıda maddeleri hemen satın alındığı yerde başka bir yere nakledilmeden, ölçülmeden üçüncü bir şahsı satılırdı.[402] Meyveler daha olgunlaşmadan ağaç üzerinde satılır, meyvelerin toplanması zamanı, satın alan müşteri ağaçlara hastalık isabet etmesinden dolayı mağdur olurdu.[403] Pazara mal getiren kimseler, tüccarlar tarafından pazarın dışında karşılanır, üretici pazara malını sokup değerini Öğrenmeden malı elinden alınarak zarara uğratılırdı. Böylece karaborsacılık yapma imkanı doğuyor, mallar pahalılanıyor, tüketici de zarara uğruyordu.[404] Pazara mal getirenler ise, malını pahalı satmak için müşteriye yalan yere yemin ederlerdi. Bazan da alıcı olamadıkları halde malın pahalı satılmasını sağlamak için fiyat artırarak müşteri kızıştırırlardı. Buna "Necş" denilmekteydi.[405]
Ekini daha başağındayken daha ne kadar mahsûl çıkacağı belli olmadan satarlar, buna da "Muhakale" derlerdi.[406] Meyve hububatı olgunlaşmadan satmalarına da "Muhadara" adım verirlerdi. Bazan da iki kişi karşılıklı olarak birbirlerinin elbiselerine bakmadan ellerini dokundururlar, "elbisemi senin elbisen karşılığında satıyorum" derler ve böylece satış vacib oldu kabul ederler, bu alış-verişe de "Mülamese" derlerdi.[407] "Ben, bende olanı sana atayım, sen de sende olanı bana at" diyerek, birbirlerinin elindeki malın miktarım bilmeden satın alırlar, bunu da "Münâbeze" diye adlandırırlardı.[408] Araziyi getirdiği malın bir kısmı karşılığı kiraya verirler, bunu "Muhabere" şeklinde isimlendirirlerdi.[409] Bazan da bir malı satarken, malın malum olmayan bir kısmını satıştan istisna ederler, bu alışverişe de "istisna" adını verirlerdi.[410]
Taş atma satışı (Bey'ul-Hasât) da yapılırdı. Bu satış, "Şu taşı at hangi elbisenin üzerine düşerse, o şu kadar paraya senindir" şeklinde yapıldığı gibi, araziden bir taş atımı yer satmak şeklinde de yapılırdı. Bazı kimseler de ellerine bir avuç taş alarak, "Avu-cumda kaç tane taş çıkarsa, satılık maldan o kadarı benimdir" diye alış-veriş yaparlardı. Bazan da ellerine bir taş alırlar ve "Bu taş ne zaman yere düşerse, satış o zaman vacib olacak" diyerek yaparlardı. Bir koyun sürüsünün önüne çıkarak, "Bu taş hangisine isabet ederse o koyun, şu kadar paraya senin olacak diyerek taş atma suretiyle de satış yapılırdı. Bu satışların hepsi aldatma kapsamına giriyordu. Bazan kaçak bir köleyi, ovadaki vahşileşrniş atı, sudaki balığı, kısacası kişinin malik olmadığı şeylerin satışı yapılır, bunlara da "Bey'ul-Ğarar" adı verilirdi.[411] Yine Cahiliye döneminde kedi-köpek satılır ve parası yenilirdi.[412] içki, leş ve put satıcılığı ile de meşgul olurlardı.[413] Peşin para veya bir mal ile, veresiye bir malı satın alırlar, buna da "Selef veya "Selem" derlerdi. Medine halkı hurmayı bu şekilde satıyorlar, bedelim peşin alarak, hurmayı iki üç yıllık vadede teslim etmek üzere anlaşıyorlardı.[414]
v) Faizcilik:
Cahiliye döneminde faizcilik çok ileri gitmişti. Bu devirde, eğer bir kimsenin diğer bir kimsede alacağı varsa, borcun vadesi gelince, o kimse borçluya 'borcunu ödiyecek misin? Yoksa arttıracak mısın?' diye sorardı. Borçlu borcunu ödeyemezse, bu kimse alacağının üzerine faiz ilave ederek, borcun ödenmesini bir müddet daha tehir ederdi.[415] Cahiliye dönemindeki bu faiz muamelelerine "Riba" adı verilirdi. Ribâ, "Riba Nesie" ve "Riba Fadl" diye ikiye ayrılırdı. Ribâ Nesie'de aylık faiz tahsil edilir, Riba Fadl'da bir mal, aym cinsten daha fazla mal karşılığı satılırdı.[416] Cahiliye döneminde ribanın çok yaygın olduğunu Hz. Peygamberin Veda Hutbesi'nde de anlamaktayız.[417] Yine bu dönemde, Sakif kabilesinden Benî Amr ile, Benî Mahzum'dan Benî Muğire arasında riba muamelesi yapılmaktaydı.[418] Halid b. el-Velid ile, Hz. Abbas'm da Cahiliye devrinde ortak olarak, riba ile veresiye alış-veriş yaptıkları kaydedilmektedir. Yine Hz. Osman ile Hz. Abbas'm peşin para ile veresiye hurma alışverişi yaptıkları (selem), vakti gelince hurmanın bir kısmını aldıkları, kalanı için de faiz ilave ettikleri nakledilmektedir.[419]
y) Diğer Muameleler:
Cahiliye döneminde bir kimse bazan bir malını veya eşyasını, aldığı borç veya başka bir şey karşılığında rehin bırakırdı. Borç ödenmeyince, rehin bırakılan şey alacaklıya mal edilir ve sahibine iade edilmezdi.[420] Yine bu dönemde "Mudârebe" demlen bir ortaklık şekli vardı. Bu, mal sahibi ile kârda ortak olmak üzere, bir kimsenin malını işletmek suretiyle yapılmakta, bir kişiden para veya mal, diğerinden de çalışma ortaya konularak gerçekleştirilmekteydi. Nitekim Hz. Abbas, Hakim b. Hizam[421] ve Hz. Osman'ın mudârebe usulüyle ticaret yaptıkları bilinmektedir.[422] Hz. Peygamber ise, İslâm gelmeden önce hanımı Hz.Hatice ve Saib (r.a.) ile bu tür ortaklık yapmıştı.[423] Cahiliye devri uygulamalarından birisi de "Hima" idi. Hima, korunan yer demektir. Cahiliye döneminde bir kabile başkanı bir yeri kendisine tahsis ederek, başkalarını orada hayvan otlatmaktan menetmek için, yüksekçe bir yerden köpek havlatırdı. Köpeğin sesi nerelere kadar ulaşırsa, o yerler o reisin otlağı sayılır, başkaları orada hayvan otlatamaz, fakat kendisi başkalarına ait yerlerde hayvan otlatabilirdi.[424]
YAHUDİLİK VE GELENEKLERİ
A) Taharet:
Tevrattaki ifadelerden, Yahudiler'in ibadetleri yerine getirmek için islâm'daki abdeste benzer uygulamalara sahip oldukları anlaşılmaktadır.[425] Bu husus, su ile ellerin ve ayakların yıkanmasını da içine almaktaydı. Talmud'da su bulunmadığı zaman kum kullanılmasına cevaz verildiğinden bahsedilmektedir. Bu da islâm' daki teyemmümü hatırlatmaktadır.[426] Yine Yahudiler yemeklerden önce elleri yıkayarak, temizliğe riayet etmekteydiler.[427] Ayrıca, cünüplük, hayız, lohusahk, özür ve murdarlık hallerinden ötürü guslediyorlardı. Lohusahk müddetince kadınlar murdar sayılmış ve kutsal kabul edilen şeylere dokunmaları yasaklanmıştı. Tevrat'a göre erkek çocuk doğuran kadm yedi gün murdar olmakta, otuz üç gün de lohusalık müddeti sürmekteydi. Kız çocuk doğuran kadın ise, iki hafta murdar olmakta ve altmış günde Lohusahk müddeti sürmekteydi.[428]
Yahudilerde hayız halindeki kadın murdar sayılmaktaydı. Bu sebeple hayızlı kadının dokunduğu her şey murdar sayılmaktaydı. Hayızlı kadına veya onun dokunduğu şeylere temas eden kimse de murdar sayıldığı için, kendisini ve elbiselerini yıkamak zorundaydı. Bu kişinin murdarlığı akşama kadar devam etmekteydi. Kadının hayız müddeti yedi gün kabul edilmişti. Hayızlı kadınla yatan kimse de, kadın gibi yedi gün murdar olmakta, dokunduğu her şey murdar sayılmaktaydı.[429] Hz. Peygamberin zamanında Medine ve civarında yaşayan yahudiler, Tevrâtm bu hükmünden dolayı hayızlı kadınlarıyla bir arada bulunmuyorlar, onlarla birlikte yemek yemiyorlar, hayızlı kadınlarını evlerinden çıkarıyorlardı.[430] Yahudilik'te erkek olsun, kadın olsun özürlü olanlar murdar sayılmaktaydı. Bu durumdaki kadın ve erkeğin kullandığı eşyalar ve dokundukları şahıslar murdar kabul ediliyordu. Özürlü kimseye dokunan şahsın elbisesini ve bedenini yıkaması gerekmekteydi. Murdarlığı ise akşama kadar sürüyordu. Tevrat, özürlü kadın ile hayızlı kadın arasında fark gözetmiyordu.[431] Ayrıca elbiselerine idrar bulaşmasından da şiddetle sakınıyorlardı. Onlardan herhangi birisinin elbisesine idrar bulaşsa, idrar bulaşan bu kısmı makasla kesecek derecede titizlik gösteriyorlardı.[432]
Yahudiler, cünüblükten dolayı da yıkanıyorlardı. Yıkandıktan sonra murdarlıkları akşama kadar devam etmekteydi. Tevrat meni bulaşan elbiselerin de yıkanmasını emretmişti. Cünüblükten dolayı murdar olan bir kimse mukaddes şeylerden yiyemezdi. Ekmek de mukaddes şeylerden sayılmaktaydı.[433]
Murdarlık ise; hayız, nifaz, özür, cünüblük hallerinden birine sahip olan kadın veya erkeğe, murdar sayılan bir hayvana dokunmaktan meydana gelirdi. Böyle kimselerin, bedenlerini ve elbiselerini yıkamaları gerekirdi. Murdarlıkları ise akşama kadar sürerdi. Bu kimseler de mukaddes şeylerden yiyemezlerdi.[434] Kendisine veya leşine dokunulduğu zaman murdar olunan hayvanlar ise şunlardı: Çatal tırnaklı olmayan, geviş getirmeyen hayvanlarla, dört ayaklılardan pençesi üzerinde yürüyen hayvanlar, gelincik, fare, bukalemun bunların içine dahildir.[435] Eti yenilebilen hayvanların leşinden yiyen, leşini taşıyan kimseler de murdar sayılıyordu.[436] Ayrıca zorunlu haller dışında da gusletmek iyi bir davranış sayılıyordu.[437]
B) Günlük Ve Haftalık İbadetler:
Yahudiler, ibadetlerine niyet ederek (Kavvana) başlıyorlardı.[438] İbadetlerde ise özel kıyafetler giymekteydiler. Sabah ibadetinde Tallit denilen bir örtü örtünürler, diğer vakitlerde ise, Tzizith (Saçaklı) denilen bir dış elbise giymektedüer. Ayrıca sabah ibadeti esnasında iki tane dua kayışı bağlarlar ve bu kayışlara Tefîllin denilen hamayıllar asarlardı. Bunların içinde Tevrat'tan bazı bölümler bulunurdu.[439] îbadet esnasında erkekler ve kadınlar başlarım örterlerdi.
Günde beş kere ibadet yapılmaktaydı. Bunlar Şaharit (sabah), Musaf (öğle), Minha (ikindi), Neilat Şerarim (akşam üstü) ve Maarib (Akşam) ibadetleriydi. Aslında Yahudilik'te tayin edilmiş üç ibadet vakti vardı. Bunlar, sabah, öğleden sonra ve akşamdı. Sabah ibadeti şafağın sökmesinden günün üçte bir vakti girinceye kadar, öğleden sonraki ibadet, güneşin batmasından biraz önceye kadar, Akşam ibadeti, akşam karanlığının biraz öncesinden şafağın sökmesine kadar ezberden okunarak yapılırdı.[440] Babil dönüşü Şaharit, Musaf, Minha ve Neilat Şerarim olarak, dört vakitte ibadet edilmeye başlanmış, sonraları Musaf yalnız Sebt ve Bayram günlerinde, Neiîat ise yalnız Keffaret Bayramında yapılır olmuştur. Maarib adı verilen ve akşam evde yapılan bir ibadet de bunlara eklenmiştir.[441] Talmudda ise Şaharit'in Hz. ibrahim'den, Min-ha'nın Hz. Ishak'dan Maarib'in de Hz. Yakub'dan kaldığı zikredilmiştir.[442]
Yahudilik'de günlük ibadetin özü dua ve niyazdan ibaretti. Günlük ibadette, namazdaki gibi kıyam (Amidah), rüku (Keria), secde bulunurdu. Sesli ve sessiz olarak dualar okunurdu. Dualarda Allah'ın senası ve şükrü, ihtiyaçlar için yalvarış ve îsrailoğulla-rı'mn yeniden ihtişamına kavuşması için yapılan yakarışlar yer alırdı.[443] Dini metinler haham tarafından makamla okunurdu. Bu duaların çoğu îbranice idi.[444] Toplu ibadetler Havralarda yapılır ve hahamlar tarafından idare edilirdi. Cemaatla ibadet edebilmek için en az on erkek bulunması (Minyan) gerekirdi. Erkek sayılabil-mek için ise Bar Misva olmak (on üç yaşını geçmiş olmak) icabe-derdi.[445] Yahudiler, ibadet esnasında Kudüs'e dönerlerdi.[446] Yahu-dilerde haftalık ibadet ise, Tevrat'ın emri gereğince Sebt (Cumartesi) günü yapılırdı. Tevrat'a göre, Yahova dünyayı altı günde yaratmış ve yedinci günde istirahat etmişti. Bunun için Sebt günü hiçbir şey yapmayarak ibadet edilmelidir.[447] Yahudiler Sebt gününe Cum'a'dan hazırlanırlardı. Sebt günü Cuma akşamı başlardı. Bu sebeple Cuma akşamı Havraya gitmek zorundaydılar. Sebt Günü yemek pişirmeleri de yasak olduğu için,[448] yiyecek ve ihtiyaçlarını Cuma'dan hazırlarlardı.[449]
C) Bayramlar:
Kaynağını Tevrat'tan ve eski çağlardan alan, özel Yahudi takvimine göre düzenlenen bayram ve törenleri vardı. Israiloğulları, 1 ve 2. tapmaklarının yıkılışı dolayısıyla Ab (Temmuz-Ağustos) ayının 10. gününü Milli Yas Günü ilan etmişlerdi. Bu gün, Ab ayının 9. günü güneşin batmasıyla başlar, ertesi gün gece gökte üç yıldız görününceye kadar devam ederdi. Bu süre içinde yiyip içmezler, Yeremya Kitabı'ndan ağıtlar okunurdu. Havralarda ise Eyüb Kitabı okunurdu. Bu tarihten üç hafta evvelinden itibaren oruç tutulur, bu süre zarfında düğün dernek, eğlence yapılmaz, son dokuz günde et yenilmez, şarap içilmezdi.[450] Tişrî ayının birinde ise Roş Ha Şana adlı Yeni Yıl Bayramı kutlanırdı. Bu gün, on keffaret gününün de birincisi sayılırdı. Dünyanın bu günde yaratıldığına inanılır, dua edilir, ailecek Havraya gidilirdi. Bala batırılmış ekmek gibi tatlı tatlı şeyler yenilir, Öğleyin yıkanılıp Tevrat okunurdu.[451]
Tışri ayının onuncu günü ise Yom Kippur denilen Büyük Keffaret Bayramı kutlanırdı. Yom Kippur günü oruç tutulur, arefe günü havraya gidilir, ölülerin ruhları için mum yakılırdı. Gün boyunca havrada ayin yapılır, I. Krallar Bölümünden parçalar okunarak oruç gününe son verilirdi. Yahudilerin altın buzağıya tapmaları, bu sebeple Allah'ın gazabına uğramaları ve bu suçtan bağışlanmaları sebebiyle kutlanmaktaydı.[452]
Purim Bayramı ise, Adar ayının 14. günü kutlanmaktaydı. Bu bayram, Ester adlı bir yahudi kızının, yahudileri iranlıların katliamından kurtarması dolayısıyla kutlanmaktaydı. Bu günde Kitab-ı Mukaddes'in Ester bölümü okunur, şölenler düzenlenir, yoksullara bağışta bulunulurdu. [453]Pessah (Hamursuz) bayramı ise Abib (Nisan 19) ayında başlar ve bir hafta sürerdi. Bu bayramda mayalı ekmek yenilmez, "Fısıh" adıyla anılan bir kurban kesilip eti sabaha kalmadan yenilirdi.[454] Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiği zaman, bir gün yahudilerin giyinip süslendiklerini ve oruç tutup bayram yaptıklarını görmüş ve bugünün ne olduğunu sormuştu. Yahudiler de "Bugün, Allah'ın Musa'yı ve kavmini Fi-ravun'dan kurtardığı büyük gündür" diye cevap vermişlerdi.[455] Asr-ı Saadette yahudilerin Medine ve civarında kutladıkları bugünün, îsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışları dolayısıyla düzenlenen Pessah (Hamursuz) Bayramı olduğu onlaşılmaktadır.[456]
Yahudilerin kutladığı diğer bir bayram, Kisler ayının 25. günü başlayıp bir hafta süren Hanukka Bayramı'ydı. Yeruşalim Tapmağı'mn onarılması hatırasına yalnız evlerde kutlanılır, sekiz kollu Hanukka şamdanı yakılan mumlarla dolardı.[457] Sukkoth (Çardak) Bayramı ise Yom Kippur'dan sonar Tişrî ayının löinde kutlanırdı. Bu bayramı kutlamak için gölgelik mahiyetinde çardaklar hazırlanırdı. Bayram 7 gün sürer, ilahiler, Mezmurlar okunurdu. Yemekler bu çardaklarda yenir, bu bir ibadet sayılırdı. Çardaklar îsrailoğulları'nın çölü geçişlerinde Tann'nm kendileriyle beraber olduğunu simgelerdi. Ayrıca Hz. Musa'ya on emrin verildiği gün olan Şavvot (Gül) Bayramı da kutlanırdı. Bu bayram Pessah'tan elli gün sonra yapılmaktaydı.[458]
D) Yağmur Duası:
Yahudilerde de Yağmur duasına çakma geleneği vardı. Kur'ân-ı Kerim Hz. Musa'nın Yağmur duasına çıktığından bahsetmektedir.[459] Kitab-ı Mukaddes'te ise îsrailoğullan yağmur duasına çıkmadıkları için kınanmaktadır.[460] Hadislerde ise, Hz. Süleyman'ın Yağmur duasına çıktığından söz edilmektedir.[461] Ayrıca, Yahudiler günlük ibadetlerinde günde üç defa bereketli yağmurların yağması için dua etmekteydiler. [462]
E) Cenaze:
Yahudilik'te ölü murdar sayılmaktaydı. Kahin soyundan olanlar ise içinde ölü bulunan eve girmezlerdi. Ölen kimseye dokunan da murdar olurdu.[463] Ölünün yakınları cenaze ile ilgili işlerle ilgilenmezler, bu işle ilgilenen kadın veya erkekler ölüyü soyar, yıkar, kefenlerini giydirip tabuta koyarlardı. Ölünün üzerine usulünce bir ılık su dökülür, daha sonra bol su dökülür ve Tevrat'tan belirli bazı cümleler okunurdu.[464] Cenaze üstü örtülü olarak bir teneşire yatırılıp yıkanırdı. Cenaze kurulanır, kefeni giydirilirdi. Elbise herkes için birdi ye beyaz bezden takke, gömlek, don, kuşak ve kemerden ibaretti. Ölünün başında konuşulmazdı. Bu işlemlerden sonra kısa bir dua yapılır ve ölü doğrudan doğruya toprağa yatırılırdı. Cenaze alayı yola çıkmadan Mezmur'dan bazı parçalar ile bazı dualar okunurdu. Cenazeler omuzlarda taşınırdı. Ölü mezara indirilince Daniel Kitabı'ndan "Ve sen git, kendi sonuna" sözü söylenir, ölünün yüzü Yeruşalim Tapmağı'nm bulunduğu tarafa çevrilirdi.[465] Cenaze kabre konuluncaya kadar cemaat oturmazdı.[466] Sonra bir kürek toprak ölünün üstüne serpilir, gene dua edilir, sonra kürek elden ele geçerek defin işlemi tamamlanırdı. Cenaze törenine kadınlar katılmazlardı. Cenaze töreninden sonra, cemaata yemek verilirdi.[467] Cenazenin defnedilmesinde acele edilir, mümkünse öldüğü gün kaldırılırdı.[468] Ölünün arkasından yakınlarının matem tutarken aşırılıklara kaçmaları, saç baş yolup, üst baş yırtmaları, vücudlarmda yaralar açmaları ise Tevrat tarafından yasaklanmıştı.[469]
F) Oruç:
Oruç ibadeti Yahudilerde de vardı. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiği zaman, bir gün onların giyinip süslenip, bayram yaparak oruç tuttuklarını görmüş ve bugünün ne olduğunu sormuştu. Onlar da "Bugün, Allah'ın Musa'yı ve Israiloğullan'm Firavun'un zulmünden kurtardığı büyük bir gündür" demişlerdi.[470]
Yahudilik'te tutulması mecburi görülen yegane oruç Yom Kippur adı verilen Keffaret orucu olup, Tişrî ayının 10. günü tutulurdu. Tişrî ayının 10. günü Ekim ayının sonuna rastlamaktadır. Bu günde oruç tutmak farzdı. îmsak, Keffaret Gününden önceki Akşam güneş batarken başlar, o gece ve ertesi akşam ilk üç vıldız görününceye kadar sürerdi. Bu süre esnasında yemek içmek yasaktı. Bu oruç esnasında Havra'ya gidilir, ibadetle meşgul olunurdu. Neilat denilen ve güneş batarken yapılan ayinden sonra Şofar denilen bir boynuz öttürülür ve oruç zamanı sona ererdi.[471] Tevrat, bugünde Yahudilerin iş yapmalarını yasaklamış, tevazu içinde bulunup ibadet etmelerini, onların bugünde keffaret olunacaklarını bildirmiştir.[472] Yom Kippur orucu, Hz. Musa'nın Allah'tan buyruklarını almaya gittiği zaman, yahudilerin altından bir buzağıya tapmalarından dolayı tutulduğu kaydedilmektedir.[473]
Yahudilerin, Kudüs'ün tahribi ve diğer acıklı olaylar sebebiyle benimsedikleri diğer bazı oruçları da vardı. Bunlar dört, beş, yedi ve onucu aylarda tutulurdu. Ancak bu ve benzeri oruçlar mecburî sayılmamaktaydı. Tebet 10'da, Temmuz 17'de, Ab 9'da, Tişrî 3'de tutulan oruçlar, Ester orucu, Küçük Yom Kippur Orucu bunlardandı.[474] Ayrıca Yahudi Zahidleri sukut orucu tutarlar, sabahtan akşama kadar konuşmayıp susarak nefislerini terbiyeye çalışırlardı. Hz. Musa ve Hz. Meryem'in bu orucu tuttukları haber verilmektedir.[475] Cahiliye dönemi Araplarında da tutulan bu orucun onlara, o dönem yahudilerinden geçtiği tahmin edilebilir. Yine Hz. Peygamber zamanında Arap Yarımadası'nda yaşayan yahudiler, oruç tuttukları zaman yatsı vaktinden sonra bir şey yemezlerdi. Bazı nıüslümanlar da onları taklid etmişlerdi. Bunun üzerine Bakara 185 ile 187. ayetleri nazil olmuştu.[476] Ayrıca Yahudiler, oruç tuttukları zaman sahur yemeği de yemezlerdi. Hz. Peygamber müslümanlara sahur yemeği yiyerek onlara muhalefet etmelerini emretmişti.[477]
Oruç tutma çağı ise, Bar Misva (Şeriatın oğlu) olunca, yani 12 yaşında başlardı. Bazı oruç günlerinde et yenmez, içki içilmezdi.[478] Yahudilikte'de oruç ve bayram günlerini tesbit için ay gözlenirdi. Eskiden Kudüste Sanhedrin denilen (Büyük Meclis), her ay tanıkları dinleyerek ay başım ilan ederdi. Tepelerde ateş yakmak suretiyle yeni ay çevrede yaşayanlara haber verilirdi.[479]
G) Zekât-Sadaka:
Kur'ân-ı Kerim'de, zekât ibadetinin Yahudiler'e de emredildi-ği bildirilmektedir.[480] Ancak Yahudilere emredilen bu zekâtın mahiyeti ve miktarı hakkında bir açıklık yoktur. Kitab-ı Mukad-des'te ise Israiloğullan'na yıldan yıla mahsûllerin ve sürülerin ondalıklarının ayrılıp, ilgili yerlere sarfedilmesi emredilmektedir. Bu açıdan Yahudiler, ziraî mahsûllerden, sığır ve koyun sürülerinden, diğer bütün gelirlerden ondalık (Öşür) vermekteydiler. Bunları da Levili'ye, garib kimselere, öksüzlere, dul kadınlara vs. dağıtıyorlardı. Bu husus da Tevrat'ın emriydi.[481] Ondalıkların verilmesinin vakti ise, ürünlerin toplanmasından sonra(Yedi Sayım Haftası) idi.[482] Yine Kitab-ı Mukaddes'in çeşitli bölümlerinde sadaka verilmesi teşvik edildiği için,[483] Yahudiler arasında fakir ve sadaka verme geleneği vardı. [484]
Ğ) Hac:
Kitab-ı Mukaddes'in çeşitli bölümlerinde bir fariza olarak, Islâmdaki hac ibadetine benzer bir ayin (Hag) emredilmektedir.[485] Yahudilerin Kudüs'te bulunan Makdis'i ziyaret edip, mihrabın etrafını tavaf ettikleri anlaşılmaktadır.[486] Vaktiyle Beytü'l-Makdis'e yapılan hac, küçükler, körler, kadınlar, akıl ve beden hastaları dışında bütün yahudilere farz idi. Fakat Kudüs'teki Mabed'in yıkılmasından sonra, Yahudilerde hac ibadeti sona ermişti.[487] Tevrat'ın buyruğuna göre Yahudilerin Pesah, Şavuot ve Sukkoth bayramlarında olmak üzere yılda üç defa Mabed'e gidip ziyaret yapmaları gerekirdi.[488] Günümüzde ise Doğu ülkelerinde oturan yahudilerle, Kuzey Afrikadakiler senenin belli günlerini hac için ayırmışlardır. Süleyman Mabedi'nin batı duvarının karşısında, Temmuz'un 17. günü akşamından, Ağustos'un 19. gününe kadar 23 gün devamlı toplanmaktadırlar. Vaktiyle yapılan bu hac esnasında, herkes, alî gücüne göre bir veya daha fazla kurban keser, fakirlere dağıtırdı. Kurban derileri ise karşılıksız olarak ziyaretçilerin hizmetinde olanlara verilirdi.[489]
H) Nesi Uygulaması:
Nesi uygulaması yahudilerde de mevcuttu. Yahudilerin 72 üyeli, din alimlerinden müteşekkil en yüksek dini kurulu ve mahkemesi Sanhedrin'in başkanının unvanı, prens anlamına gelen "Naşı" idi.[490] Nesi işini bu kurul düzenlerdi. Yahudi takvimi, Arap takvimi gibi ay takvimiydi. Bir yıl 354 gün sürerdi. Tören ve bayram günleri güneş takvimine göre düzenlenir, bu iki takvimi birbirine uydurmak için ise, Nesî'ye başvurulurdu. Bu da her 19 yılda bir kebîse (ek) yıl, her 7 yılda da bir kebise ay eklenerek yapılırdı.[491] Cahiliye Araplarımn, Nesî uygulamasını yahudilerden aldığı sanılmaktadır.[492] Yahudilerde seneye eklenen ay, Adar ayım takip eden ay olurdu. Yahudiler, nesîye Pesah bayramını senenin münasip bir zamanına denk getirmek için başvururlardı.[493]
I) Kurban:
Kurban kesme âdeti Yahudiler'de de mevcuttu. Vaktiyle Kudüs'te Süleyman Mabedinde Yahudiler, Keffaret, Şürkan vs. cinsinden kurbanlarını keserlerdi. Ancak Kudüs Tapınağı'nm Roma imparatoru Titüs tarafından yıkılmasından sonra, israil fa-kihlerinin içtihadıyla, artık "Tapmak kalmadığı için" kurban kesme ve yakma geleneği bırakılmıştı.[494] Yahudilikte vaktiyle insan kurbanı yapıldığına dair bir âdetten de söz edilmektedir. Kitab-ı Mukaddes'te, Hakimlerden Yeftah'ın kızını Yahova için kurban etmek maksadıyla boğazlayıp yaktığından söz edilmektedir.[495]
Yahudilerde en meşhur kurban çeşidi "Fısıh" kurbanıdır. Fı-sıh, yahudilerin Mısırdan çıkışını sembolize etmek üzere Nisan ayında 7 gün süreyle kutlanılan bir bayramdır. Bu bayramda bir kuzunun kurban olarak kesilip yenilmesi âdettir. Fısıh kurbanı, bir yaşında erkek kuzu veya keçiden, sığırdan seçilir, Fısıh kurbanı ailevi bir mahiyet taşır, aile reisince kesilmesi gerekir. Sabaha kalan etler yakılır. Bu açıdan kuzunun büyüklüğü aile fertlerinin yiyeceği kadar olacaktır. Fısıh kurbanı güneş battığı zaman kesilir.[496] Kesilecek kurbanlar kusursuz olmak zorundadır.[497] Tevrat'a göre kumru ve güvercin gibi hayvanlar da kurban olarak takdim edilebilirdi.[498] Ayrıca Yahudiler, etini yedikleri halde ineği kurban olarak kabul etmezler; karaca, geyik vs. av hayvanlarının da etlerini yerler ancak kurban olmalarını benimsemezler. Kurbân kesilirken, kesen kimsenin elini kurbanın başına koyması gerekir. Bu âdet Hz. Musa ve Harun'dan kalmıştır.[499] Vaktiyle suç, hata, keffaret, şükran ve adak kurbanlarının etleri, genellikle Yahudi din adamları olan kâhinlere verilirdi. [500]
İ) Îsim Koyma:
Yahudilik'te, yeni doğan çocuklara Peygamber isimleri vermek, islâm'dan önce Ehl-i Kitab arasında âdet halindeydi. Erkek çocuklara isim, çocuk sünnet edildikten sonra sekizinci gün verilirdi. Bu uygulama, herkesin işitebileceği bir sesle, çocuğa verilecek isim iki defa tekrarlanmak suretiyle yapılırdı. Ayrıca, ataların, büyüklerin adlan, Tevrat'tan seçilen isimler çocuklara ad olarak konulurdu. Kızlara verilen isimlerin ise pek azı Tevrat'tan alınırdı.[501]
J) Sünnet Olma:
Sünnet, olma, Yahudilik'te Allah ile akdedilen çok önemli bir ahd niteliğindedir. Tevrat, Hz. ibrahim, ismail ve Ishak'm sünnetinden bahsetmektedir.[502] Tevrat, her erkek çocuğun doğumunun sekizinci günü sünnet edilmesini emretmiştir.[503] Bu sebeple Yahudilerde erkek çocukların doğumlarının sekizinci günü sünnet edilmesi Hz. İbrahim'den kalma bir âdet olarak devam etmektedir. Onların bu âdetleri Hz. Peygamber döneminde de sekizinci günde icra ediliyordu. Bu sebeple Hz. Peygamber, onlara muhalefet etmek için torunları Hz. Hasan ve Hüseyin'i doğumlarının yedinci günü sünnet ettirmişti.[504] Buharî'nin kaydettiği bir haberden, Hz. Peygamber'in çağında Bizans imparatoru Hirakl'm idaresi altındaki yahudilerin sünnet olma geleneğini sürdürdüklerini anlamaktayız.[505] Yahudilerde doğumun 7. günü akşamı çalgılı eğlenceler düzenlenir ve bu geceye Arefe denilir. Ev halkı çocuğun başında bulunur ve uyumazlar. Doğumun sekizinci günü sabah erkenden de sünnet yapılırdı. [506]
K) Nikâh:
Evlilik, Yahudiliğin büyük Önem verdiği konulardandır. Tal-mud'un değişik yerlerinde evlenme için gerekil işlemler belirtilerek, kurallara bağlanmıştır. Evlenme bir Tanrı buyruğu niteliğindedir. Tevrat'a göre Allah, Hz. Adem ve Havva'ya evlenip çoğaldedir. Tevrat'a göre malarım emretmiştir.[507] Yahudilikte nikah ancak hahamlar ya da onların izin verdiği kimseler tarafından kıyılırdı. Evlenme töreni havralarda yapılırdı. Tören esnasında Mezmur'dan parçalar ilahiler okunur, dualar edilirdi. Nikâh iki şahit huzurunda akdedilirdi. Haham nikâh sırasında bir hitabede bulunurdu. Hz. Musa'dan kalma bir gelenek olarak, gelin nikâhtan önce kadınlarla hamama gider, bir çeşit gusul yapardı. Buna Mikve denilirdi. Çiftler, "Sen benimle Musa ve îsrail yasalarına göre bu yüzükle evlendin" sözlerinin söylenmesinden sonra zifafa sokulurdu.[508] Düğün dolayısıyle ziyafet verilirdi. Bu geleneğin Hz. Yakub'a kadar çıktığı kaydedilmektedir.[509] Nikah esnasında erkek tarafından kadına "Mohar" adı verilen bir miktar mal verilirdi. Tevrat, mehir konusunda sarih emirler koymuştur. Buna göre evlenmek için bir kadına mehir vermek mecburidir.[510] Hz. Musa zamanından beri geçerli olan bir geleneğe göre, koca, karısına vereceği mehiri "Khetouba" adlı bir yazılı belge vasıtasıyla tayin ederdi. Bu adet daha sonraları iyice yaygınlaşmış ve Mişna ile Talmud'a girmiştir. Mişna ve Talmud'da, Khetouba, bakire kız için en az iki yüz dinar, dul için yüz dinar olarak tesbit edilmişti, ilk dönemlerde hanımının üzerine bakire bir kız olan kimsenin yeni evlendiği bu hanımının yanında yedi gün kalması âdetti.[511] Hz. Peygamberin çağında da bu âdet Arabistan'da devam etmekteydi.[512] Hz. Peygamber dünyaya gelmeden bir müddet önce Medine'de yaşayan yahudilere başkanları olan Fityun, evlenen genç kızların, kocalarının yanma gitmeden evvel, ilk geceyi kendi yanında geçirmesini kabul ettirmiş, bunu Evs ve Hazrec kabilelerine de tatbik etmişti. Fityun'un bu âdeti,Malik b. Aclamn kız kardeşine de yapmak istediği, fakat Malik'in kızkardeşinin buna razı olmaması sebebiyle, Fityun'un Malik b. Aclan tarafından öldürüldüğü kaydedilmektedir.[513]
Asr-ı Saadet'te yahudiler, Tevrat yasakladığı için hayızlı hanımlarına cinsel ilişki için yaklaşmazlar[514] ve onları murdar sayarak evden çıkarırlardı.[515] Enes (r.a.), Medine ve civarındaki yahudilerin bu adetini haber vermektedir.[516] Yine bu dönemde Medine yahudileri, hanımlarına helal yoldan olsa bile, arkadan yaklaşmazlar ve böyle cinsel ilişkiden doğacak çocukların şaşı olacağına inanırlardı.[517] Cinsel ilişkiyi de kadın en örtülü bir haldeyken sadece önden yaparlardı. Medineli Cahiliye Arapları da bu konuda onları taklid etmekteydi.[518] Yine bu dönem yahudileri azil uygulamasına karşı çıkıyorlar, bunu yapan Araplara "işte küçük mevûde (Çocukları diri diri gömerek öldürmek) budur" diyorlardı.[519]
Tevrat'ın yasaklaması sebebiyle, yahudilerin kan bağı bulunan kimselerle evlenmeleri yasaktı. Buna göre bir kimse anne babasıyla, babasının karısıyla, kız kardeşiyle, torunlarıyla, halasıyla, teyzesiyle, amcasıyla, amcasının karısıyla, geliniyle, kayın va-lidesiyle, iki kız kardeşle aynı anda evlenemezdi.[520] Ölen kardeşin karısıyla evlenmek ise bir gelenek olarak devam etmekteydi. Yine yahudiler, yabancı din mensuplarıyla evlenemezlerdi.[521] Çok kadınla evlilik ise meşru ve yaygın bir gelenek halindeydi.[522]
1) Talâk:
Talâk (boşama) uygulaması Yahudilik'te de mevcuttu. Tevrat'ta boşanmanın caiz olduğunu gösteren ifadelere rastlanmaktadır.[523] Fakat bu iş dince hoş karşılanmamıştır.[524] Boşanma hahamların huzurunda gerçekleştirilebilirdi. Haham huzurunda boşanmayan kadın eski kocasının nikahında sayılır, ikinci bir kocaya varamazdı. Boşanmada şahitler de hazır bulunurdu. Boşama hakkı yalnız kocanın olup, kadının hiçbir şekilde boşama hakkı yoktu.[525] Tevrat'ta, islâm'daki Han müessesesine benzer bir uygulamaya rastlanmaktadır. Karısını Zina ile suçlayan ancak şahid gösteremeyen yahudi erkekleri buna başvurmaktaydı.[526]
M) Miras:
Yahudilikte bir çocuğun mirasçı olması için nesebinin sahih olması gerekmekteydi. Bu sebeple zina mahsûlü çocuklar mirastan pay alamazlardı. Erkek evladın büyüğü babasının terikesin-den, diğer kardeşlerine nisbetle iki kat hisse alırdı.[527] Varaset sırası Tevrat'ta belirtilmiş, bu uygulama Mişna ve Talmud'da da değişmemişti. Hz. Musa'dan önce kız çocuklarına mirastan pay verilmiyordu.[528] Hz. Musa'nın şeriatında ise erkek çocuklar yoksa kız çocukları mirasçı kılınmıştı. Bu açıdan kız çocukları, erkek kardeşiyle beraber bulunduğu zaman mirasçı olamazdı. Ancak bu durum kızlara, "Cihaz" adı altında bir miktar mal-mülk verilmesi âdetini ortaya çıkarmıştır.[529] Mişna ve Talmud döneminde baba mirasçı olarak kabul edilmiş, anne ise mirasçı kılınmamıştır.[530] Ölenin usulü yoksa, terike yan hısımlara geçerdi. Çocuğu olmadan vefat eden kadına da kocası varis olurdu.[531] Vârisi kızlardan ibaret olan kimse, malının tamamını bir başkasına vasıyyet edebilirdi. Asr-ı Saadette Araplar da, bu konuda yahudileri taklid etmekteydiler.[532]
N) Yemin:
Tevrat, yahudilere Allah'ın adıyla yemin edilmesini emretmiş,[533] yalan yere yemin etmeyi yasaklamıştır.[534] Yahudilerin Asr-ı Saadet'te nasıl yemin ettiklerine dair fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak bazı ferdî bilgilere rastlamaktayız. Nitekim Medine'de bir yahudinin, "Musa'yı âlemler üzerine seçen Allah'a andol-sun" diye yemin ettiğini görmekteyiz.[535] Yine bir yahudinin Hz. Peygamber'e gelerek, müslümanlann "Kabe hakkı için" demelerinin Allah'a şirk koşmak olduğunu söylediği nakledilmektedir. Buradan o dönemde Ehl-i Kitabın bilgili kimselerinin Allah'tan başka şeylere yemin etmeyi doğru bulmadıkları sonucunu çıkarabiliriz.
Tevrat'ta Kasâme ile ilgili hükümler de mevcuttur.[536] Kaynaklarımızda, Hz. Peygamber döneminde Hayber yahudilerinin ashâbtan Abdullah b. Sehl'i öldürdükleri, bu sebeple de Hz. Pey-gamber'in bu yahudilere kasâme uygulamak istediği nakledilmektedir.[537]
O) Cezalar:
Yahudilik'te kısas cezası mevcut olup, Asr-ı Saadet'te Arabistan'da yaşayan yahudiler arasında da bu uygulama yürürlükteydi.[538] Suçun şahsiliği prensibi vardı. Kısas hakkı, Veliyyüddem'e (öldürülenin yakınları) aitti.[539] Eski îsrail Hukuku'nda kısasın diyete çevrilmesi de mümkün değildi.[540] Ancak Asr-ı Saadet'te Medine ve civarında yaşayan yahudiler arasında kısas, cana can, dişe diş şeklinde bir ölçü içinde tatbik edilmez; insanların canları ve kanları eşit sayılmaz, bir cana karşı birçok can alınabilirdi. Bunun sonucu olarak ancak güçlü olan kabile intikamını alabilir, suçluyu ve etrafındaki yakınlarım ölçüsüzce cezalandırabilirdi. Güçsüz kabile ve topluluklar ise, kendilerinden bir şahsın güçlü kabileye mensup bir şahıs tarafından Öldürülmesi halinde, katiline kısas uygulayamazlardı. Asr-ı Saadet'te Medine'de yaşayan Yahudi kabilelerinden Benî Kureyza ile Benî Nadr arasında böyle bir durum mevcuttu.[541]
Mişna ve Talmud devrinde kısas, tazminata çevrilmişti.[542] Ancak Hz. Peygamber döneminde yaşayan yahudiler arasında bu meseleler kuvvete dayanılarak halledilmekteydi. Bu dönemde Beni Nadr kabilesi Beni Kureyza'dan daha üstündü. Bu sebeple Beni Kureyza'dan birisi, Beni Nadr'dan birisini öldürdüğünde kısas yapılarak öldürülür, Beni Nadr'dan birisi Beni Kureyza'dan birisini öldürdüğü zaman maktulün yakınları diyet almak zorunda kalırlardı.[543] Bu dönemde Yahudi kabileleri cinayetlerden dolayı diyet de alıp veriyorlardı. Ancak Hz. Peygamber devrinde Me-dinedeki Yahudi kabileleri arasında öldürülen kimse için alman diyet miktarları da eşit değildi. Kendi üstünlüğünü diğer yahudi kabilelerine kabul ettiren Beni Nadr yahudileri, içlerinden biri öldürüldüğünde tam diyet alıyorlar, fakat kendilerinden biri, diğer yahudi kabilelerinden birisini öldürecek olursa yarım diyet veriyorlardı. Yahudi reislerinden Huyey b. Ahtab, Nadr'h bir kimse için iki, Kureyza'lı bir kimse için bir diyetle hükmediyordu. Yahudiler arasındaki diyet miktarı, 50 vesk'e karşı 100 vesk oranındaydı. Cahiliye döneminde bu yahudi kabileleri aralarında savaşmış, Beni Nadr kabilesi galip gelmişti. Sonunda galip tarafın, mağlub taraftan her maktul için yarım, mağlub tarafın galib taraftan her maktul için tam diyet ödemesi için anlaşmışlardı. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettikten sonra yahudiler arasında bir cinayet vakası meydana gelmiş, maktul kendilerinden olan Beni Nadr iki misli diyet istemiş, karşı taraf buna razı olmayarak Hz. Peygam-ber'in hakemliğine başvurmuştu.[544]
Yahudilik'te zina yasaktı ve cezası idamdı.[545] Fakat Hz. Peygamber döneminde Medine yahudileri zinanın Tevrat'taki cezasını uygulamıyorlar di. Zanilerin yüzünü karartıp, teşhir ediyorlar, sopayla dövüyorlardı. Bunda, yahudilerin şeref ve mevki sahibi olan kimseleri arasında zinanın yaygınlaşmasının rol oynadığı nakledilmektedir.[546]
Yahudilik'te hırsızlık da yasaktı. Ancak hırsızlığın cezası tazminata çevrilmişti. Yahudilik'te sihirbazlık da yasaktı. Tevrat'a göre bunun cezası idamdı. Fakat Asr-ı Saadet'te Medine yahudileri arasında sihirbazlık yaygındı. Bazı hadislerde, onların Hz. Pey-gamber'e sihir yapmaya kalkıştıkları nakledilmektedir.[547]
Ö) Yiyecek-Îçecekler:
Yahudiler leş ve vahşi hayvanların parçaladığını yemiyorlar-dı. Ayrıca kanı yemek de yasaktı.[548] iç yağı yemeleri de haram kılınmıştı.[549] Ancak onlar bu yasağı ihlal ederek, iç yağını eritip satmaktaydılar.[550] Ayrıca hayız-nifas ve diğer kanamalı haldeki hanımlarının pişirdikleri yiyecekleri de yemiyorlar, hanımlarını bu hallerinde evden çıkarıyorlardı.[551] Domuz, tavşan ve deve etini yemek de yasaktı.[552] Çatal tırnaklı olmayan, geviş getirmeyen hayvanlarla, kartal şahin, toy, vs. kuşları mekruh sayarak yemi-yorlardı.[553] Deniz hayvanlarından kanatsız ve pulsuz olanlarını haram sayıyorlardı.[554] Ibn Abbas'm naklettiğine göre, yukardaki tarife uymadığı için yılan balığım da yemiyorlardı.[555] Ayrıca Tevrat'ın emri gereğince etli ile sütlülerin aynı kapta pişirilmesi, aynı dolapta saklanılması, bulaşıklarının aynı kapta yıkanması da yasaktı.[556] Tevratm çeşitli yerlerinde kötülüğü anlatılmasına rağmen, bu dönem yahudileri içki üretip, içiyorlardı. İçkiyi yasak kabul etmiyorlardı.[557]
P) Faiz:
Yahudiler arasında faiz kesin olarak yasaklanmıştı. Ancak bir yahudinin, yahudi olmayanlara faizle borç vermesi yasak değildi.[558] Hz. Peygamber Medine'ye hicret etmeden önce, Medine ve civarında bulunan yahudiler arasında faizcilik çok yaygındı. Bu bölgede yaşayan yahudiler, etraflarındaki kimselere faizle borç para vermişler, borçlarım ödeyemeyenlerin mülk ve arazilerine el koyarak zenginleşmişlerdi.[559]
Dördüncü Bölüm
HRİSTİYANLAR VE BAZI GELENEKLERİ
A) Taharet:
Asr-ı Saadette, Pavlus'un emrine girmemiş, Musevilikle irtibatım koparmamış bazı Hristiyan tarikatları vardı. Bunlar Muse-vi-Hristiyanlar olarak da adlandırılmaktadır, işte bu tarikat mensupları, ibadetlerinden önce abdest almaktaydılar.[560] Gusül abdesti ise başlangıçta Hristiyanhkta da mevcut olmasına rağmen, Hristiyan azizlerinden Pavlus'un tasarrufları sonucu kaldırılarak, yerine vaftiz uygulaması getirilmiştir, ilk Hristiyanlar-dan Ebonitler'de guslün mevcut olduğu kaydedilmektedir.[561] Halçn vaftizde su kullanılması, Doğu Kilisesinde, vaftiz edilen kimsenin tamamen suya batırılması, vaktiyle Hristiyanlarda da guslün var olduğunu gösteren hususlardandır.[562] Hz. Peygamber döneminde, vaftiz edilecek kimseler "Ma'mudiye" denilen sarımtırak bir suya batırılır ve buna ta'mid (vaftiz) denirdi. Gerçekten Hristiyan olmayı da buna bağlarlardı. Bu husus Kur'ân-ı Kerim'de de haber verilmiştir.[563]
B) Namaz:
Ashab-ı Kehf le ilgili olarak Kur'ân'da geçen "Mescid" kelimesi ilk Hristiyanların namaz kıldıklarını göstermektedir.[564] Lût Gölü nde bulunan ve Essenîler'e ait olan bazı vesikalarda "Mescid" kelimesi kullanılmaktadır. Bu vesikalarda "Bizim ibadet ettiğimiz yer, Tanrı için başımızı koyduğumuz yerdir1' denilmektedir.[565]
Nabatî ve Süryanî dillerinde, tapınılan ve kutsal varlıklar önünde diz çökülen yer anlamında "Masgeda" kelime kullanılmıştır.[566] Ayrıca, Doğu Hristiyanları, kendi ibadetlerine "Salat" adım vermekteydiler. Bundan hareketle bazı müsteşrikler, islâm'daki namazın Doğu Hristiyanları'ndan esinlenerek tanzim edildiğini ileri sürmüşlerdir.[567] A. J.Wensinck ise, namazla Yahudi ve Hristiyanla-ruı dini âyinleri arasında benzerlik kurmakta ve Aramice'de Selo-ta kelimesinin katlamak, bükmek anlamında olup, namaz gibi âyin şeklindeki dua manasına kullanıldığını söylemektedir.[568] Bu durum, namaz ibadetinin Hristiyanlara da emre dil diğini ve Hz. Peygamber'in çağında Doğu Hristiyanlarmın tahrif edilmiş şekliyle de olsa, bunu devam ettirdiklerim göstermektedir. Nitekim Hristiyanlarm ibadetinde de namazda olduğu gibi, kıyam, secde ve kade durumları göze çarpmaktadır.[569] Süryanilerin ise rüku ve sücudlu namazları olduğu nakledilmektedir.[570] Asr-ı Saadette Hristiyanlar da Yahudiler gibi Kudüs'e dönerek ibadet etmekteydiler. [571]
C) Yıllık İbadet Ve Bayram Günleri:
1- Noel Bayramı
Hristiyanhğm en büyük iki bayramından birisidir ve ilk olarak 336'da kutlanmaya başlanmıştır. Ortaçağ başlarında Doğu Hristiyanları, Noel'i 6 Ocak'ta kutluyorlardı. Daha sonra Gregori-us'un teklifi üzerine 25 Aralık'ta kutlanmaya başlandı. Hz. isa'nın doğumu vesilesiyle kutlanılan bu bayramın, miladî takvim yılı başlangıcı olan Yılbaşı ile bir ilgisi yoktur.[572] Bu bayramda kiliselerde âyin yapılır, Eski Ahid ve Inciller'den parçalar okunurdu. [573]
2- Paskalya
Hz. isa'nın dirilişini sembolize eden bu bayram Hristiyanlı-ğın en büyük bayramıdır. Nisan ayının 15'inden so "aki pazar'a tesadüf etmektedir. Bu bayram bir hafta sürerdi. Bu süre içinde Hz. isa'nın çektiği cefaları dile getiren incil metinleri okunmaktaydı.[574] Pazar günü ise Kiliselerde törenler düzenlenir, Paskalya çörekleri hazırlanır, Paskalya yumurtası pişirilir, dualar edilirdi. [575]
3- Meryem Ana Günü
Ağustos'un 15'ine yakın Pazar günü kutlanır ve bu günde kadınlara kızlara Hz. Meryem'in iffeti temsili olarak anlatılırdı. Bütün Hristiyan mezhepleri, Hz. isa'nın annesi Hz. Meryem'in göklere çıktığı günü törenlerle kutlayıp bayram düzenlerlerdi. [576]
D) Cenaze İle İlgili Gelenekler:
ilk devir Hristiyanları cenazelerini yıkıyorlar, kefenliyorlar, daha sonra da toprağa defnediyorlardı. Bu husus indilerde ve Hristiyanlığm diğer kutsal metinlerinde belirtilmektedir.[577] Hristiyan cenazeleri, ölünün başı Kudüs'ü gösterecek şekilde mezara defnedilirdl Papazın ölünün mezarı başında bir konuşma yapması bir gelenekti. Kutsal metinlerden bazı kısımlar okunması, dualar yapılması da âdetti. [578]
E) Oruç:
Oruç ibadeti Hristiyanlık'ta da mevcut olup, Kilise'nin üçüncü emridir.[579] Ancak oruçla perhiz aynı manada mütalaa edilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'deki, orucun daha Önceki milletlere de farz kılındığından bahseden ayetten, vaktiyle bu ibadetin Hristiyanlara da farz kılınmış olduğunu anlıyoruz.[580] Kaydedildiğine göre Hristiyanlara da Ramazan orucu farz kılınmıştı. Fakat daha sonra onlar, çeşitli sebeplerle bu orucun vaktini değiştirip, sayısını elli güne çıkarmışlardı. Orucun keyfiyetini de değiştirerek, perhize dönüştürmüşlerdi.[581] Inciller'de de Hz. Isa ve ilk Hristiyanlarm tuttukları oruçtan bahsedilmektedir.[582]
Hristiyanhğm ilk asırlarında, Hz. isa'nın çarmıha gerildiğine inanılan "ızdıraplar Cuması"nın orucu halk arasında yaygındı. Ayrıca bir çok ülkede her Çarşamba ve her Cuma günü oruç tutulmaktaydı.[583] Hristiyan inancına göre Hz. îsa Çarşamba günü ele verilmiş, Cuma günü haça gerilmiş, cumartesi günü de gömülmüştü. Bu sebeple bu günler, tevbelerin kabul edildiği günler sayılır ve bu günlerde oruç tutulurdu. Hristiyanlar Asr-ı Saadet'te bu geleneği sürdürmekteydiler. Bu yüzden Hz. Peygamber, onlara muhalefet etmek maksadıyla, sadece Cuma, Cumartesi ve Çarşamba günleri oruç tutulmasını yasaklamıştı.[584] Bunun dışında Hristiyanlar Çareme (Büyük Perhiz) denilen "Kırk Günlük" bir süre boyunca da oruç tutmaktaydılar. Bu, Paskalya Günü'nde sona eren bir perhiz süresiydi. Bu oruç, Hz. isa'nın tuttuğu kırk günlük orucu taklid etmek gayesiyle tutulurdu. Miladî III. asırdan sonra ortaya çıkmıştı.[585] Perhiz ise, et ve et sularına, süt ve tereyağma karşı yapılırdı. Hristiyanlarm tuttuğu diğer bazı oruç günleri de vardı.[586]
F) Hac:
Ortodokslar tarafından, Kudüs'e yapılan ziyaret için kullanılan "Hagia-Hadg" kelimesi, Hristiyanlarm hac ibadetiyle olan ilgilerini göstermektedir. Orta Çağ'da Hristiyanlar, günahlarım affettirebilmek için hac yaparlardı. Hac ise, Hz. isa'nın hayatına ait hatıraların bulunduğu mukaddes yerlere, Roma'daki dini liderlerin bulunduğu mukaddes merkezlere, bazı din büyüklerine nisbet edilen kutsal yerlere gitmekle ifa edilirdi. Hristiyan Mezhepleri haccın farz oluşu konusunda ittifaka varamamışlardır. Genel manada düşünülecek olursa, Hristiyanlık'ta haccı ifa edebilmek için Kudüs'e gidilirdi. II. Asırdan itibaren Beytü'l-Lahim (Betlehem) ve Zeytindağı esas hac yerleri olarak kabul edilmiş ve ziyaret mahalli haline getirilmiştir.[587]
Hristiyanlık'ta, Hz. isa'nın çarmıhını taşıyarak Golgota'ya kadar yürüdüğüne inanılan yola "Hac yolu" denilmektedir.[588] Bu açıdan Kudüs, Yahudi ve Hristiyanlarca hac için mühim bir ziyaret yeridir. İnançlarına göre, Hz. isa'nın çarmıha gerildiği Golgota tepesi, Hz. İsa'nın mezarı, Kamame Kilisesi vs. yerler önemli mekanlardır. Kudüs, 4. Asırdan beri aralıksız olarak hac merkezliği yapmaya devam etmiştir. Konstantin zamanında Çarmıh Tepe-si'nde bazı kiliseler inşa edilmiş, Hz. isa'nın gömülü olduğu ileri sürülen bir mağara keşfedilmiştir.[589]
G) Sünnet Olma:
Luka incil'inde kaydedildiğine göre, Hz. Isa doğumunun 8. günü sünnet edilmiştir.[590] Katolik Hristiyanlar da 4. asra kadar Hz. İsa'nın sünnet olduğu 1 Ocak tarihini bayram olarak kutlamışlardır.[591] Latin Kilisesi'nde kutlanması mecburi olan yortular arasında Hz. isa'nın Sünneti (Sirkonsizyon) de bulunmaktaydı.[592] Hz. Isa zamanında ilk hristiyanlardan bir grub, "Sünnet, kalbi bü-rüyen perdeyi atmaktır" diyerek, bu geleneği terketmişlerdir. Halbuki Pavlus, kendisi de sünnet olmuştu.[593]
Sünnek geleneği, Musevî Hristiyanlar veya Sünnet Kilisesi diye adlandırılan Hristiyanlar tarafından devam ettirilmiştir. Bu Musevî-Hristiyanlara göre Pavlus, hain ve iki yüzlü bir düşmandı. Onlardan kalan belgeler bu hususa işaret etmektedir. Musevî-Hristiyanlar, Batı'da çok çabuk erimiş, ancak Doğu'da Filistin, Arabistan, Doğu Ürdün, Suriye ve Mezopotamyada 4. asra kadar varlıklarım devam ettirmişlerdir. Bazı izleri, Sami kültürünü yitirmeden Büyük Kilise geleneğine yetişmiştir. Habeşistan ve Kaide Kiliselerinde onların izleri devam etmiştir.[594] Hristiyanlarda sünnet olmayı emreden tek kilise ise Habeşistan Kilisesi idi.[595]
Barnaba İncilinde de sünnetten bahsedilmekte, sünneti kaldıran Pavlus ve arkadaşları küfür taliminin müjdecileri olarak suçlanmaktadır.[596] Musevî Hristiyanlar'dan olan Mısır'daki Hristiyanlar arasında da sünnet devam etmişti.[597] Ancak bu Kilise'ye bağlı olmayan diğer hristiyanlar, sünneti terketmişlerdi. Arap şairlerinden Îmruul-Kays, bir defasında Bizans İmparatoru ile hamama girmiş ve onun sünnetsiz olduğunu görmüştü.[598] Hadis kaynaklarımızın naklettiği bir rivayetten de Hz. Peygamber çağında Rumlar'm sünnet olmadığını anlamaktayız. Buna göre Bizans İmparatoru Hirakl, gökyüzüne bakmış, "Sünnetlilerin Hükümdarının" zuhur ettiğini görmüş ve tebaası arasında kimlerin sünnet olduğunu sormuş, kendisine Yahudilerin sünnet oldukları bildirilmişti.[599] Hz. Hasan, Hz. Peygamber zamanında Rum ve Habeş asıllı olan bazı kimselerin müslüman olduklarını, ancak bunlara sünnet olmalarının emre dilmediğini söylemiştir.[600] Guseym b. Kelib ise, dedesinin Hz. Peygamberin huzurunda müslüman olduğunu ve Hz. Peygamberin dedesine, "Sünnet olmasını emrettiğini, nakletmiştir.[601] Bu durum, Hz. Peygamber döneminde sünnet olanlar ve sünnet olmayanlar diye iki grup hristiyan topluluğunun mevcut olduğunu göstermektedir. Bu dönemde sünnet olan Hristiy ani arın, Musevî-Hristiyan geleneğinin izlerini taşıdıkları açıktır. [602]
H) Nikâh :
Hristiyanlık'ta evlilik bir Tanrı buyruğu, dini bir görev olarak kabul edilir. Evlenme papazın idaresinde gerçekleşir. Evlilik anlaşması, Hz. İsa tarafından bir sır haline getirilmiştir. Nikah töreni esnasında İncil'den parçalar okunur, ilahiler söylenir ve yeni evlilerin mutlu olmaları için dualar edilir.[603] İlk dönem hristiyan-larında düğün ziyafeti de verilirdi.[604] Biraz şekil değiştirmiş olarak mehir uygulamasına benzer bir gelenek de mevcuttu ve buna "Drahoma" denilmekteydi.
Hz. Peygamber döneminde Hristiyan Rumlar, "Gıyle" denilen bir uygulamaya başvuruyorlardı. Gıyle, bir kimsenin emzikli olan hanımıyla cinsel ilişkide bulunmasıydı. Hz. Peygamber bunu yasaklamak istemişse de sağlık açısından zararsız olduğu gerekçesiyle vazgeçmiştir.[605]
Hristiyanlarda, yasak olan günlerde evlenme töreni yapılamazdı.[606] Ayrıca Rahiblik ve Rahibelik adı altında evlenmeme teşvik edilmiştir. Bu hususu da Pavlus yerleştirmiştir. Ruhbanlık, aslında Hristiyanlık'ta olmayan bir meslektir.[607] İslâm'ın geldiği dönemde de yürürlükte olan bu uygulamayı Hz. Peygamber reddetmiştir.[608]
Inciller, evlenilmesi yasak olan kimseler konusunda Tevrat'ı izlemektedirler. Bu sebeple, yakınlar arası evlilik Hristiyanlarda da yasaktır. Anne-baba, kardeş, süt kardeş, hala, teyze gibi kan yakınlığı, kızkardeşi yaşarken baldız, üvey çocuk gibi aile yakınlığı olan kimselerle evlenilmezdi. Bir baba üvey kızıyla evlenemedi-ği gibi, üvey kardeşle de evlenilemezdi.[609] Evli bir kadınla da evlenilmezdi. Hristiyanlık'ta boşanma olmadığı için, evli bir kadının kocasını bırakıp bir başkasıyla evlenmesi de söz konusu olamazdı ve bu bir zina sayılırdı.[610] Vaftiz anne-babası ile vaftiz evladı arasında da evlenme yasaktı. Yabana din mensupları ile de evlenilemezdi. Kilise'nin ilk yıllarında buna izin verilmişse de,,sonraları bu kesin olarak yasaklanmıştır.[611] Orta Çağ'da yabancı din mensuplarıyla evlenen hristiyanlara çok sert davramlmış, bunlar yakılarak idam edilmişti.[612]
Orta Çağ ve daha sonraki devirlerde hristiyanlar arasında çok evlilik yaygındı. Eski ve yeni Ahid'in hiç bir cümlesi bunu yasaklamamıştı. İlk asırlarda hiç bir konsil veya din işleri kurulu da buna karşı çıkmamıştı. Orta Çağ'da papazlar bile çok kadınla evlenebilmekteydi. Üstelik Hristiyan din büyüklerinden Saint Chrisostum, Saint Ağustm, Papa Gregoir vs. kimseler, çok evliliğin caiz olduğunu söylemekteydiler. Büyük Konstantin'in oğlu Velenintanus, Frank Kralı Clother ve oğulları, Pepin ve Charla-gamne, Alman İmparatorları çok kadınla evlenmişlerdir. Romalılarda çok kadınla evlilik fiilen çok yaygındı. Bu gelenek Hristiyan-lık'tan sonra da devanı etmişti. Roma imparatoru II. Valentinien çok kadınla evliliği mubah sayan bir emir çıkarmış, ancak hiçbir hristiyan din adamı itiraz etmemişti. Bu durum, imparator Jüsti-nien zamanına kadar böyle devam etmiş, Jüstinien iktidara gelince çok evliliği yasaklamıştı. Ancak bu yasak da hristiyanlardaki çok evlilik geleneğini değiştiremedi ve bu husus 19. asra kadar devam etti.[613] Bundan sonra tek eşlilik yerleşmeye başladı. [614]
I) Boşanma:
Elde mevcut indilerde yer alan ifadelerden, Hıristiyanlık'ta boşanmanın caiz olmadığını anlamaktayız. Hz. isa'ya isnad edilen bu sözlerde, boşanan kimselerle evlenenlerin zina yapmış olacakları belirtilmektedir.[615] Pavlusun da boşanmaya karşı çıktığı, yazdığı mektuplarından anlaşılmaktadır.[616]
Hz. İsa'dan nakledildiğine göre, eşlerden birisinin zina yapması durumunda boşanmaya cevaz verilmiştir.[617]
Hristiyanlığa göre, meşru ve kutsallanmış bir evliliğin bozulması imkansızdır. Yalnız ölüm evlenme anlaşmasını bozabilir. Eşlerden birinin Hristiyanlık'tan çıkması ya da ayrı bir dine mensup olması da sebep olması da ayrılık sebebi sayılmaktadır.51 Fakat zina durumunda boşanmaya cevaz verdiği kaydedilen Hz. isa'nın, mutlak anlamda boşanmayı kaldırdığını söylemek doğru olmamalıdır. Ayrı dinden olma durumunun da boşanma sebebi sayıldığı Hristiyanlıkta, aslında şiddetli geçimsizlik sebebiyle de boşanmaya izin verildiği, fakat bunun sonraki kimselerin tasarrufları sonucu ortadan kaldırıldığı düşünülebilir.[618]
İ) Yiyecek - İçecekler:
Hıristiyanlık'ta, kan, putlara kurban edilenler ve boğulmuş olanları yemek yasak kılınmıştır.[619] Cuma ve diğer perhiz günlerinde de et yemek yasaktı. Bu perhiz, et suları, süt ve tereyağını da kapsamına almaktaydı.[620]
Domuz eti yemek ise Hristiyanlık'ta helal sayılmıştır. Ancak ilk Hristiyanîık (Musevi Hristiyanlar), domuz etini pis olduğu gerekçesiyle haram saymaktaydılar.[621] Hristiyan azizlerinden Pet-rus da ilk önceleri domuz etini murdar saymaktaydı.[622] Bütün bu hususlardan, domuzun Hz. Isa zamanında haram kılındığını, ondan sonra Pavlus ve Petrus gibi kimselerin faaliyetleri sonucu helal sayıldığım anlamaktayız. Petrus'un Yafa şehrinde gördüğü bir rüya delil gösterilerek, domuz helal sayılmıştır.[623] Pavlusun mektuplarında da domuz etine cevaz verdiği görülmektedir.[624]
Hristiyanlığın ilk kaynaklarında içkiden sakmdınldığı görülmektedir. Pavlus, "Şarapla sarhoş olmayın, onda edebsizlik vardır" demiştir.[625] Luka Incili'nde ise, Hz. Yahya'nın vasıfları anlatılırken 'Rabbin meleğinin, onun şarap ve içki içmeyeceğini haber verdiği' anlatılmaktadır.[626] Ancak daha sonraları içki, Hristiyan ibadetinin içine dahil edilmiştir. Kilise, şarabın Hz. isa'nın kam olduğunu ileri sürmüştür. Çeşitli kiliselerde ekmek ve şarabla ko-münyon âyini yapılır olmuştur.[627]
BİBLİYOGRAFYA
Ahmed Emin, Yevmü'l-îslâm, Kahire 1958
Ahmed b. Hanbel, Müsned, I-VI, istanbul 1982A402
Alûsî, Ebu"l-Fadl Şihabüddin es-Seyyid Mahmûd (v. 1270), Ruhu'l-Meanî fi Tefsîri'l-Kurâni'l-Azîm ve's-Sebil-Mesânî,
I-XXX, Beyrut tarihsiz. Atar, Fahrettin, İslâm Adliye Teşkilâtı,Ortay a Çıkışı ve işleyişi,
Ankara 1979
Ateş, Ali Osman, Sünnet'in Kabul ve Reddettiği Cahiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Adetleri, Basılmamış Doktora tezi, izmir 1989
Aynî, Bedrüddîn Ebu Muhammed Mahmud b. Ahmed (v. 855),, Umdetü'l-Karî li Şerhi Sahîhi'l-Buharî, I-XXV, Beyrut tarihsiz (el-Müniriyye baskısından ofset).
Barnaba (Barnabas), încil-i Barnaba (Arapçaya tercüme: Halil Seâde), Mısır 1905
Barnaba (Barnabas), The Gospel of Barnabas, Karachi 1974
Bayat, Ali Haydar, Tarihte Sünnet ve Tarihimizde Folklorumuzda Sünnet ve Sünnet Şenlikleri, Basılmamış Doçentlik
Tezi, izmir 1979 Belâzurî, Ahmed b. Yahya (v. 279), Ensâbü'l-Eşrâf, Tahik: M. Hamidullah, Mısır 1959. Beyhakî, Ebu Bekr Ahmed b. el-Hüseyn (v. 458), es-Sünenü'l Kübra, I-X, Haydarabad-Dekkan 1344-1355 Bilmen, Ömer Nasûhî, Hukûk-ı îslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, I-VIII, istanbul 1967-1970. Brockelmann, C, İslâm milletleri ve Devletleri Tarihi, Tercüme:
N. Çağatay, Ankara 1954 Bucaille, Maurice, Müsbet İlim Yönünden Tevrat-lnciller ve Kur'ân, Tercüme: M. Ali Sönmez, Ankara 1984
Buharı, Ebu Abdillah Muhammed b. ismail (v. 256), el-Câmiu's-Sahlh, I-VIII, istanbul 1979
Buharî, el-Edebü'1-Müfred, 2. baskı, Kahire 1379.
Buhl, Fr. MEB islâm Ansiklopedisi, Tavaf Maddesi
Cerrahoğlu, ismail, Kur'ân-ı Kerim ve Hanîfler. (Makale), Ankara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi sayı:XI, Ankara 1963
Cevheri, İsmail b. Hammad (v. 393), es-Sıhah Tacü'l-Lüğa ve Sıhahi'l-Arabiyye, I-VI, 2. baskı Beyrut 1399
Cilacı, Osman, İlahî Dinlerde Oruç, Hac ve Kurban, izmir 1980
Cohen, A., Le Talmud, Paris 1950
Çağatay, Neşet, İslâm'dan Önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, 4. baskı, Ankara 1982
Darekutnî, Ebul-Hasen Ali b. Ömer (v. 385), Sünen, Tahkik: Abdillah Haşim Yemanî, I-IV, Kahire 1386
Darimî, Ebu Muhammed Abdillah b. Abdirrahman (v. 255), Sünen, I-II, Dımaşk 1349
Descuffı, Gluseppe, Hristiyan Dini, 2. baskı 1955
Descuffı, Gluseppe, Dinler Tarihi Ansiklopedisi, I-IIÎ.
Ebu Davud, Süleyman b. el-Eş'âs es-Sicistanî (v.275), Sünen, Tahkik: izzet Ubeyd ed-De'âs-Adil es-Seyyid, I-V, Hıms 1388-1394
Epstein, Isidore, Judaism, Penguin Books, Londonl960.
Ezrakî, Ebu'l-Velid Muhammed b. Abdillah (v. 244), Ahbâru Mekke ve Mâ Câe fıhâ mine'l-Âsâr, Tahkik: Rüşdî es-Salih Melhas, I-II, 3. baskı Mekke 1399; Kabe ve Meke Tarihi, Tercüme: Y. Vehbi Yavuz, istanbul 1974
Fayda, Mustafa, İslâmiyet'in Güney Arabistana Yayılışı, Ankara 1982
Hâkim, Ebu Abdillah Muhammed b. Abdillah en-Nisaburî (v. 405), el-Müstedrek ale's-Sahîhayn, I-IV, Beyrut, tarihsiz.
Halebî, Ali b. Burhaneddîn (1044), İnsanü'l-Uyûn fi Sîreti'l-Emîn ve'l-Me'mûn, I-III, Mısır 1384
Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, Tercüme: Salih Tug, I-II, 4. baskı, istanbul 1980
Hamidullah, Muhammed, Rasûlullah Muhammed, Tercüme: Salih Tuğ, istanbul 1973
Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslâm 2 / 303
Hamidullah, Muhammed, İslâm Müesseselerine Giriş, Tercüme: ihsan Süreyya Sırma, istanbul 1984.
Hatiboğlu, M. Said, Batıdaki Hadis Çalışmaları Üzerine, (Tebliğ), Uluslararası Birinci islâm Araştırmaları Sempozyumu, izmir 1985, s. 81-94.
Ibnü'l-Cevzî, Ebu'l-Ferec Abdurrahman b. Ali (v. 597), Kitâbü'l-Vefâ bi Ahvâli'l-Mustafâ, Mısır 1382
Îbnü'1-Esîr, Mecdüddin Ebü's-Seâdet el-Mübârek b. Muhammed el-Cezerî (v. 606), en-Nihâye fi GarlbVl-Hadls, Tahkik: Tâhir Ahmed ez-Zâvî-M. Muhammed et-Tanahî, I-V, Beyrut, tarihsiz.
Ibnü'1-Esîr, Izzüddîn Ebu'l-Hasen Ali b. Muhammed el-Cezerî v. 630), Üsdü'l-Ğâbe Fî Ma'rifeti's-Sahâbe, Tahkik: M. ibrahim el-Bennâ, Ahmed Âşûr, I-VII, 1970
Îbnü'1-Esîr, el-Kâmilu FVt-Târih, I-XI, Beyrut 1385
Ibn Habîb, Ebu Ca'fer Muhammed (v. 245), Kitabü'l-Muhabber, Beyrut tarihsiz, (Haydarâbâd 1361 baskısından ofset).
Ibn Habib, Kitabü'l-Munammak fi Ahbâri Kureyş, (Tahkik: Hur-şid Ahmed Faruk), Beyrut 1405
Ibn Hacer, Şihabüddîn Ahmed b. Ali el-Askalânî (v. 852), Fethu'l-Barî bi Şerhi Sahihi'l-Buharî, I-XIII, Beyrut tarihsiz (Bulak 1300 baskısından ofset).
Ibn Hişam, Ebu Muhammed Abdülmelik (v. 218), es-Sîretü'n-Ne-beviyye, Tahkik: Mustafa es-Sakka - ibrahim el-Ebyarî, Abdülhafzz Şelebî, I-IV, 2. baskı, Beyrut 1391
Ibn tshak, Muhammed (v. 151), es-Sîretü'n-Nebeviyye, tahkik: M. Hamidullah, Konya 1401
îbn Kayyım el-Cevziyye, Şemsüddîn Ebu Abdillah Muhamed b. Ebî Bekr (v. 750) Zadü'l-Mead fl Haca Hayri'l-Ibad, I-IV, Beyrut 1392.
Ibnül-Kelbî, Ebü'l-Münzir Hişam b. Muhammed es-Saib el-Kelbî (v. 204), Kitabü'l-Asnam, Tercüme: Beyzâ Düşüngel, Putlar Kitabı, (Metin ve tercüme birlikte neşir), Ankara 1961.
tbnü Kesîr, Ebu'1-Fidâ ismail (v. 774), el-Bidaye ve'n-Nihaye, I-XIV, Kahire 1351. Ibn Mace, Ebu Abdillah Muhammed b. Yezid el-Kazvinî (v. 275),
Sünen, Tahkik: M. Fuad Abdülbâkî, I-ÎI, Kahire 1372-1373. tbn Sa'd, Ebu Abdillah Muhammed (v. 230), et-Tabakâtü'l-Kübrâ, I-IX, Beyrut 1388 el-Kalî, Ebu Ali İsmail b. el-Kasım el-Bağdadî (v. 356), Kitabü'l-
Emalî, I-III, 2. baskı, Mısır tarihsiz. Karaman, Hayrettin, Mukayeseli İslâm Hukuku, istanbul 1974
Kardavî, Yusuf, İslâm'da Helal ve Haram, Tercüme: Ramazan Nazlı, 4. baskı, istanbul, tarihsiz.
Kastallanî, Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed (v. 686), İrşâdü's-Sârî li Şerhi Sahihi'l-Buhart, I-XII, Kahire, 1326
Kitab-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, istanbul 1949
Kirmanı, Ebu Abdillah Muhammed b. Yusuf (v. 786), el-Kevaki-
bü'd-Dürari Fî Şerhi Camii's-Sahih li'l-Buharî, I-XXV,
Beyrut 1981 Koksal, M. Asım, islâm Tarihi, (Mekke Devri, Hz. Muhammed ve
islâmiyet) istanbul 1981 Koksal, M. Asım, islâm Tarihi, Medine Devri, Hz. Muhammed ve
islâmiyet), I-XI, istanbul 1980-81 Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî (v. 671),
el-Câmi li Ahkami'l-Kur'ân, I-XX, 3. baskı, Kahire
1387. Kutub, Seyyid, Fî Zılali'l-Kur'ân (Tercüme: Emin Saraç, ismail
Hakkı Şengüler-Bekir Karlığa), 2. baskı, istanbul 1971 Kuzgun, Şaban, Hz. İbrahim ve Haniflik, Ankara 1985 Lewis, Bernard, Tlıe Arabs in History, (Arapçaya tercüme: Nebiye
Emîn Fâris-Mahmud Yusuf Zayid), "el-Arab fi't-Tarih",
Beyrut 1954 Malik b. Enes, imam (v. 179), el-Muvatta, Tahkik: M. Fuad
Abdüibakî, I-II, Kahire 1370. Mâverdî, Ebu'l-Hasen Ali b. Muhammed b. Hasen (v. 974), Kitâbü
Ahkâmi's-Sultaniye, Tercüme: Ali Şafak, istanbul
1976. Mergmanî, Burhânüddin Ali b. Ebî Bekr (v. 593), el-Hidaye, I-IV,
Kahire 1384 Meydan Larousse, I-XII, istanbul 1969-1973.
Miras, Kâmil, Sahih-i Buhar' Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terceme-si, 4. baskı, Ankara 1976.
Moberg, A., MEB, islâm Ansiklopedisi, Nesî Maddesi. Mu'allaka-tü's-Seb'a, Tercüme: Şerafeddin Yaltkaya, "Yedi Askı", istanbul 1985
Müslim, Ebu'l-Hüseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî (v. 261), el-Câmiu's-Sahih, Tahkik: M. Fuad Abdülbâkî, I-V, Mısır 1374-1375
Neciramî, Ebu Ishak ibrahim b.Abdillah, Eymanü'l-Arab fi'l-Ca-hiliyyeti, 2. baskı, Mısır 1382.
Nedvi, Ebu'l-Hasen Ali Hasenî, Dört Rükün, Tercüme: ismet Er-söz, Konya 1969.
Nedvî, Seyyid Süleyman, Asr-ı Sadet, Tebligat ve Talimat, Tercüme: Ali Genceli, istanbul 1967.
Nesaî, Ebu Abdirrahman Ahmed b. Şuayb (v. 303), Sünen, (C. Suyûtî'nin Şerhi ve Sindî'nin haşiyesi ile birlikte), I-VIII, istanbul 1401.
Nevevî, Ebu Zekeriyyâ Yahya b. Şerafüddin (v. 676), el-Minhac fi Şerhi Müslimi'bni'l-Haccac, I-XVIII, 2. baskı, Beyrut 1392
Olgun, Tahir (Mevlevi), Müslümanlıkta İbâdet Tarihi, 2. baskı, istanbul 1963
Örs, Hayrullah, Musa ve Yahudilik, istanbul 1966
Özkuyumcu, Nadir, Hz. Peygamber Devrinde Yahudilere Karşı Güdülen Siyaset, izmir 1985, Neşredilmemiş Yüksek Lisans Tezi.
Razı, Fahrüddin Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer (v. 606), Me-fatihu'l-Ğayb Tefsîru Kebîr), I-XXXII, Tahran, 2. baskı. (1937 Mısır baskısından ofset).
Rodinson, Maxime, Hz. Muhammed, Tercüme: Atilla Tokatlı, istanbul 1968
Sarıkçıoğlu, Ekrem, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, istanbul 1983
Sendubî, Hasan, Şerhu Divan-ı îmruVl-Kays, 5. baskı, Kahire, tarihsiz.
Serahsî, Ebu Bekr Muhammed b. Ebî Sehl Ahmed (v. 483), Kitâbü'l-Mebsut, I-XXX, 2. baskı, Beyrut, tarihsiz
Seydişehrî, Mahmud Es'ad, Tarih-i îlm-i Hukuk (Medhal), Dersaadet, 1327-1329. Suyutî, Celalüddîn Abdurrahman b. Ebî Bekr (v. 911), el-Camiu's-Sahih fi Ehadisi'l-Beşîri ve'n-Nezîr, I-II, 5. baskı,
Kahire 1383
Sübkî, Mahmud Muhammed Hattab (v. 1352), el-Menhelü'l-Az-bü'l-Mevrud Şerhu Süneni'l-lmam Ebî Davud, I-X, 2. baskı, Mısır 1394
Süheylî, Ebu'l-Kasım Abdurrahman b. Abd el-Endülüsî (v. 581), Ravdu'l-Unuf fi Şerhi SîretVn-Nebeviyyeti li'bni'l-Hi-şam, Tahkik: Abdurrahman el-Vekil, I-VII, Kahire 1387
Şehristanî, Ebu'1-Feth Muhammed b. Abdilkerîm (v. 584), el-Mi-lel ve'h-Nihal, Tahkik: Muhamed Seyyid Gaylanî, I-II, Mısır 1381
Şevkanî, Muhammed b. Ali es-San'anî (v. 1250), Neylü'l-Evtar Şerhu Münteka'l-Ahbar, I-VIII, Mısır tarihsiz
Taberî, Ebu Ca'fer Muhammed b. Cerîr (v. 310), Camiu'l-Beyan an-Te'vîl-i Ayi'l-Kur'ân, I-XXX, 2. baskı, Mısır 1373
Taberî, Târihu'l-Ümem ve'l-Mülûk, Tahkik: M. Ebu'1-Fadl Ibra-him, I-XI, 2. baskı, Beyrut 1387.
Tirmizî, Ebu Isa Muhammed b. îsa (v. 279), Sünen, Tahkik: A. Muhammed Şakir - M. Fuad Abdülbakî - İbrahim Adve Avad, I-V, Kahire 1356
Tirmizî, Tesmiyetü AshabVn-Nebî, Tahkik: Ali Yardım, DEÜ, ilahiyat Fak. Dergisi, sayı: II, s. 291-348, izmir 1985.
Tümer, Günay, Dinler Tarihi, Ankara 1988
Uğur, Müctebâ, Hicrî LAsırda İslâm Toplumu, istanbul, 1980.
Wensinck,A. J., MEB, İslâm Ansiklopedisi, Kıble Maddesi.
Wensinck,A. J., MEB, İslâm Ansiklopedisi, Teyemmüm Maddesi.
Wensinck,A. J., MEB, İslâm Ansiklopedisi, Niyet Maddesi
Wensinck,A. J., MEB, İslâm Ansiklopedisi, Salat Maddesi
Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi (v. 1358/1942),Hak Dini Kur'ân Dili, Yeni Mealli Türkçe Tefsir, I-IX, istanbul 1979. Zebidî, Muhammed Murtaza el-Hüseynî el-Vasıtî (v. 1206)
Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslâm 2 / 307
Yazır, Eîmalılı M. Hamdi, Tacü'l-Arûs, I-X, Beyrut, tarihsiz, Mısır 1306 baskısından ofset.
Zevkenî, Kadı Ebu Abdillah el-Hüseyn b. Ahmed v. 486), Şerhu Muallakati's-Seb'a, Beyrut 1382.
Zeydan, C, İslâm Medeniyeti Tarihi, Tercüme: Zeki Megamiz, I-V, istanbul 1974. [628]
[1] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/197-198.
[2] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/199.
[3] M. Fayda, İslamiyet'in Güney Arabistan'da Yayılışı, s. 16-18; N. Özkoyum-cn, Hz. Peygamber Devrinde Yahudilere Karşı Güdülen Siyaset, s.17-20.
[4] N. Çağatay, İslâm'dan Önce Arap Tarihi ve Cahüiye Çağı, s.17-38; M. Fayda, a.g.e., s.19.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/199-201.
[5] Çağatay, a.g.e., s.39-80.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/202.
[6] İbnü'l-Kelbî, Kitâbü'l-Asnâm, s.10-27, 29, 34-36, 43, 59, 61; İbn Hişâm, Sîre, I, 80, 89; Çağatay, a.g.e., s.l05-110.
[7] Özkuyumcu, a.g.e., s.5-10.
[8] Mâide, 18.
[9] Tesniye, 18/15-18; Yeremye, 23/5-6; Krş. Kur'ân-ı Kerim, Bakara, 89; Tevbe, 30.
[10] Özkuyumcu, a.g.e., s.13-16.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/202-205.
[11] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/207.
[12] Zebîdî, Tâcü'l-Arûs, VI, 77.
[13] Müslim, Sahih, I, 223; E. Davud, Sünen, I, 44-46.
[14] Îbnü'l-Kelbî, K. Asnâm, s.19, 21.
[15] Ali Osman Âteş, Sünnet'in Kabul veya Reddettiği Cahiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, 6.17-18.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/207-208.
[16] îbn Habib, Muhabber, s.171-172; Müslim, Sahih
[17] Krş. Bakara, 125; İbrahim, 37; Meryem, I i-55
[18] İbrahim, 40.
[19] Hac, 26.
[20] Ş. Kuzgun, Hz. İbrahim ve Haniflik, s.176-177.
[21] Ezrakî, Ahbâru Mekke, II, 30.
[22] îbn İshak, Sire, s.79-80; Taberî, Târihu'l-Ümem, I, 262.
[23] Nahl,123.
[24] Wensinck, İ.A. Kıble Maddesi, VI, 667.
[25] îbn Habib, Muhabber, s.171; Aynî, Umdetü'l-Karî, XVI, 285.
[26] A.O. Ateş, a.g.e., s. 19-32.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/208-209.
[27] Maverdî, Ahkâmü's-Sultaniye, Tere. A.Şafak, s.182; Îbnü'l-Cevzî, el-Vefâ bi Ahvâli'l-Mustafa, I, 73; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 34.
[28] A.O. Ateş, a.g.e., s.37-38.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/209.
[29] İbn İshak, Sîre, s.80; Taberî, Tarih, I, 262.
[30] Nahl, 123.
[31] İ.A. İd-i Adhâ Maddesi, V/11,933; A.O.Ateş, a.g.e., s.46,47.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/210.
[32] İbn Habib, Muhabber, s.319-320; Şehristanî, el-Milel ve'n-Nihal, II, 248-249; Halebî, İnsânü'l-Uyun, II, 41.
[33] Ebu Davud, Sünen, III, 547; Nesaî, Sünen, 1,110; îbn îshâk, Sire, s.223; İbn Sa'd, Tabakât, 1,123; Sübkî, Menhel, IX, 65:
[34] îbn Sa'd, Tabakât, VIII, 18; Olgun, Müslümanlıkta İbâdet Tarihi, s.99.
[35] AO. Ateş, a.g.e., .57.
[36] Buharı, Sahih, IV, 235.
[37] A.O. Ateş, a.g.e., s.59.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/210-211.
[38] İbn Kesîr, el-Bidâye, 1,118; Suyûtî, Câmiu's-Sagir, II, 46.
[39] Bakara, 183-184.
[40] Suyûtî, Dürrü'l-Mensür, III, 235.
[41] Buharı, Sahih, II, 226-250; Müslim, Sahih, 11,792.
[42] Olgun, a.g.e., s.102.
[43] Bakara, 183.
[44] İbn Mace, Sünen, I, 547; A.O. Ateş, a.g.e., s.81-82.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/211.
[45] Enbiyâ, 72-73.
[46] Meryem, 54-55.
[47] Kuzgun, a.g.e., s.178.
[48] A.O. Ateş, a.g.e., s.83.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/212.
[49] Bakara, 127.
[50] Hac, 27.
[51] îbn İshâk, Sîre, s.72-73; Taberî, Tarih, I, 261.
[52] Bakara, 125.
[53] AO. Ateş, a.g.e., s.91.
[54] Taberî, Tarih, I, 260-261.
[55] Bakara, 128.
[56] îbn İshâk, Sîre, s.79-80; Taberî, Tarih, I, 262.
[57] Bakara, 127; Hac, 26-29.
[58] Bakara, 126.
[59] Müslim, Sahih, II, 991-992.
[60] îbn Ishak, Slre, s.74-75.
[61] Ezrakî, a.g.e., I, 66-69; Taberî, a.g.e., I, 276.
[62] İbnü'l-Kelbî, a.g.e. s.7; Müslim, Sahih, II, 930.
[63] Ezraki, a.g.e. II, 40.
[64] Nahl,123.
[65] Taberî, a.g.e.,1, 262.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/212-214.
[66] Saffât, 101-107.
[67] Tevrat, Tekvin, 22/1-9.
[68] Taberî, Camiu'l-Beyân, XXIII, 81 vd.; Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi'l-Kur'ân, XV, 100-101
[69] Kurtubî, a.g.e., XV, 100-101.
[70] Taberî, Câmiu'l-Beyân, XXIII, 85.
[71] Buharî, Menâkıbu'l-Ensâr, 24; Halebî,İnsânü't-Uyûn, I, 201.
[72] O. Ateş, a.g.e., 180.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/214-215.
[73] Hac, 29.
[74] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/215-216.
[75] Barnabas, The Gospel ofBamabas, 25.
[76] Tekvin, 17/9-14.
[77] Tekvin, 17/23-27, 21/4-5.
[78] İmam Malik, Muvatta, II, 922; İbn Sa'd, Tabakat, I, 51; Buharî, el-Ede-bû'l-Müfred, s.428, No:1250.
[79] Bakara, 124.
[80] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, X, 288.
[81] Buharî, Sahih, IV, 111; Müslim, Sahih, IV, 1839.
[82] İmâm Malik, Muvatta, II, 922; Buha.rî,el-Edebü'lMüfred, s.428; No:1250.
[83] A.O. Ateş, a.g.e., s.229.
[84] Zebidî, Tâcü'l-Arus, VI, 77.
[85] M. Uğur, Hicrî Birinci Asırda îslâm Toplumu, s.13-14.
[86] Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, IX, 5999.
[87] Taberî, Camiu'l-Beyân, I, 566.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/216-217.
[88] Taberi, Tarih, , 253-254; Tercüme: Milletler ve Hükümdarlara Tarihi,I, 370-371.
[89] Tekvin, 16/1-15; 21/9-12.
[90] Bayat, Tarihte Sünnet, s.7-9.
[91] Tekvin, 1/61.
[92] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/217-218.
[93] Yazır, Hak Dini, IX, 5999.
[94] Tekvin, 29/16-30, 30/1.
[95] Levililer 18/18.
[96] Tekvin 16/1-4, 25/1; İbn Habib, Muhabber, s.394.
[97] Cohen, Le Talmud s.218-219.
[98] A.O. Ateş, a.g.e., s.281.
[99] Buharı, Tarih, VI,132; E. Davud, Sünen, II, 702.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/218-220.
[100] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/220.
[101] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/220.
[102] A.O. Ateş, a.g.e. s.281.
[103] Necîramî, Eymânü'l-Arab fi'l-Câhiliyyeti, s.21.
[104] Ebu Ali el-Kâlî, Zeylü'l-Ematî, s.50.
[105] Necîramî, a.g.e., s.22.
[106] Buharı, Sahih, 1,18.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/221.
[107] Serahsi, Mebsut, XXVI, 106; Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, III, 156.
[108] Teşriiye 21/1-9.
[109] Buharî, Sahih, IV, 236; Nesâî, Sünen, VIII, 2.
[110] Buharî, Sahih, VIII, 42-44; Müslim, Sahih, III, 1291-1295.
[111] A.O. Ateş, a.g.e., s.373.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/221-222.
[112] Cerrahoğlu,Kur'ân-ıKerim ve Haniflik'D,XL, yi; Kuzgun, a.g.e. s.182.
[113] Cerrahoğlu, a.g.m. İFD, XI, 91.
[114] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/222.
[115] Kastallanî, İrşâdü's-Sârî, VII, 427, VIII, 265.
[116] Buharî, Zebaih 15; Menâkıbu'l-Ensâr, 24.
[117] Kastallanî, a.g.e., VII, 427, VIII, 265; Süheylî, Ravdu'l-Unuf, II, 362.
[118] Kirmanî, Şerhu'l-Buharî, XV, 62; Aynî, Umdetü'l-Kârî, XVI, 286.
[119] İbn Habib, Muhabber, s.329.
[120] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/222-223.
[121] Halebî, a.g.e., II, 262.
[122] Ebu Davud, Sünen, IV, 641; îbn Habib, Muhabber, s.237-238.
[123] Suyutî, Dürrü'l-Mensûr, vl,13; Halebî, a.g.e., I, 204.
[124] A.O. Ateş, a.g.e., s.422.
[125] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/223-224.
[126] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/224.
[127] İbn Hişam, Sîre, I, 240; İbn Habib, Muhabber, s.171; Hakim, Müstedrek, 111,611.
[128] Buharı, Sahih, IV, 233; Süheylî, Ravdu'l-ünuf II, 361.
[129] Hakim, Müstedrek, III, 611; Alusî,Ruhu'l-Meânî, XXX, 50; Taberî, Ca~ miu'l-Beyan, XXX, 72; Süheylî, a.g.e., II, 363; Yazır, a.g.e , VIII, 5604
[130] Aynı kaynaklar.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/224.
[131] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/225.
[132] İbn Habib, Muhabber, s.319; Halebî, a.g.e., I, 425.
[133] ibn îshak, Sîre, s.291.
[134] îbn Hişam, Sîre, s.III, 47; Taberi, Tarih, II, 483-484.
[135] İbnü'l-Kelbî, a.g.e., s.21.
[136] İbnü'l-Kelbî, a.g.e., s.19.
[137] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/225-226.
[138] Hatiboğlu, Batıdaki Hadis Çalışmaları Üzerine, (Tebliğ), s.86-87.
[139] İbn Habib, Muhabber, s.171-172; Müslim, Sahih, IV, 1920.
[140] Enfâl, 35.
[141] Yazır,Hak Dini, IV, 2400.
[142] A.O. Ateş, a.g.e., s. 37-38.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/226-227.
[143] Ebu Davud, Sünen, I, 675; Nesâî, Sünen, III, 179-180.
[144] Sübkî, Menhel, VI, 305.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/227.
[145] Belâzurî, Ensabii'l-Eşraf, I, 82-83.
[146] Buharı, Sahih, II, 15; İbn Mace, Sünen, I, 405; Ahmed b. Hanbel, Miis-ned,l, 7; II, 93.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/227-228.
[147] İbn Habib, s.319-320; Şehristanî, el-Milel, II, 248-249.
[148] Ebu Davud, Sünen, III, 547, No: 3214; Nesaî, Sünen, I, 110; İbn İshak, Sîre, s. 223; İbn Sa'd, Tabakât, 1,123.
[149] İbn Habib, Muhabber, s.323.
[150] Îbnü'1-Esîr, en-Nihâye, V, 86.
[151] Nevevî, Minhac, VI, 229; Aynî, Umdetü'l-Karî, VIII, 79; Muallakatü's-Seb'a, s.19, beyit, 97; Tere: Yedi Askı, s.48.
[152] İbn İshak, Sîre, s.45,46; İbn Hişam, Sire, 1,178-179.
[153] Buharı, Sahih, II, 82-83; Müslim, Sahih, I, 99; Ebu Davud, Sünen, III, 496; Tirmizî, Sünen, III, 324.
[154] İbn Mace, Sünen, I, 514; Sübkî, Menhel, VIII, 288.
[155] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/228-229.
[156] Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensür, III, 235.
[157] Olgun a.g.e., s.102; Cilacı, İlahî Dinlerde Oruç Hac ve Kurban, s.28.
[158] Buharı, Sahih, II, 226, 259; Müslim, Sahih, II, 792.
[159] Ebu Davud, Sünen, III, 293-294.
[160] Buharı, Sahih, IV, 234-235.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/229-230.
[161] Buharı, Sahih, II, 203; Müslim, Sahih, II, 928.
[162] Müslim, Sahih, II, 928.
[163] A.O.Ateş, a.g.e., s. 103.
[164] Buharı, Sahih, II, 205.
[165] Aynî, a.g.e., X, 136.
[166] Müslim, Sahih, II, 928.
[167] İbnü'l-Kelbî, Kitabü'l-Asnâm, s.10.
[168] A'raf, 31; Buharı, Sahih, II, 175; Müslim, Sahih, II, 894
[169] tbnü'l-Kelbî, a.g.e., s.6; İbn îshâk, Sîre, s.100.
[170] İbn Habib, Muhabber, s.311.
[171] A.O.Ateş, a.g.e., s.111-112.
[172] İbn îshak, Sire, s.80.
[173] İbn Hİşam, Sire, 1,126; Ezrakî, Ahbâru Mekke, 1,186187.
[174] İbn İshak, Sire, s.76; Buharı, Sahih, II, 179; IV, 235.
[175] Ezrakî, a.g.e., II, 191; İbn Habib, Muhabber, s.236.
[176] ibn Hİşam, Sire, I, 28; Müslim, Sahih, II, 892.
[177] Bakara, 2/203; Tirmizî, Sünen, III, 237.
[178] îbn- îshâk,Sire, 100.
[179] İbn Habib, Muhabber, s.100.
[180] İbnü'l-Kelbî, a.g.e., s.13.
[181] Necm, 53/19-23.
[182] A.O.Ateş, a.g.e., s.122.
[183] İbn İshak, Sire, s.75; Buharı, Sahih, II, 175; Müslim, Sahih, II, 894.
[184] İbn îshak Sire, s.82; Ezrakî, Ahbaru Mekke, I, 178.
[185] Ezrakî, a.g.e., I, 178.
[186] Ezrakî, a.g.e., 1,177-178.
[187] Ezrakî, a.g.e., 1,182.
[188] Ezrakî, Sîre, s. 75-76,80.
[189] îbn îshak, a.g.e., s.76.
[190] Ezrakî, a.g.e., 1,120.
[191] İbnü'l-Kelbî, a.g.e., s.7; Müslim, Sahih, II, 963.
[192] Ezrakî, a.g.e., II, 40.
[193] İbn Habib, Muhabber, s.311.
[194] Buharî, Sahih, II, 169-170, 203; Müslim, Sahih, II, 930.
[195] İbn îshak, Sire, s.77-78.
[196] İbn Hişam, Sire, 1,126; Taberî, Tarih, II, 257.
[197] İbn İshak, a.g.e., s.78.
[198] Buharı, Sahih, II, 893.
[199] Buharî, Sahih, III, 18; Müslim, Sahih, III, 1672-1673.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/230-235.
[200] Buharı, a.g.e., II, 152; Müslim, a.g.e., II, 909-910.
[201] A.O, Ateş, a.g.e, s.142.
[202] İbn Habib, Muhabber, s.311.
[203] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/236.
[204] Taberî, Tarih, I, 285-286.
[205] İbn Hişam, Sire, I, 46; Ezrakî, Ahbaru Mekke, 1,182-183.
[206] İbn Hişam, Sire, I, 46, Ezrakî, a.g.e., 1,183; İbn Habib, a.g.e., 157; Taberî, a.g.e, II, 286.
[207] îbn Hişam, a.g.e, I, 45,46; Ezrakî, a.g.e, 1,183-184; İbn Habib, a.g.e, s.157.
[208] Bakara, 2/198; Buharı, Sahih, II, 197; Ebu Davud, Sünen, II, 350-351.
[209] Buharı, Sahih, II, 142; Ebu Davud, Sünen, II, 349; İbn tshak, Sire, s.81; Ezrakî, Ahbaru Mekke, 1,177; İbn Kesir, Tefsir, I, 238.
[210] Buharı, Sahih, IV, 234.
[211] Buharı, a.g.e., II, 220.
[212] Ezrakî, a.g.e., 1,117-119.
[213] İbnü'l-Kelbî, Kitabu'l-Asnam, s.8; Tercüme: Beyza Dü^üngen, Putlar Kitabı, s.64, Açıklama: 71.
[214] İmam Malik, Muvatta, I, 389.
[215] Ezrakî, a.g.e., I, 110.
[216] îbn Hişam, a.g.e., 1155-158; Ezrakî, a.g.e., 1,112-114; Taberî, Tarih, III, 60-61; Buharı, Sahih, II, 167.
[217] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1,137; Ezrakî, a.g.e, 1,195.
[218] ibn Hişam, a.g.e., I, 143; Ezrakî, a.g.e., 1,111,194-195.
[219] ibn Hişam, a.g.e, 143-144,150; Ezrakî, a.g.e, 1,111-112.
[220] Ezrakî, a.g.e, 1,112.
[221] İbn Hişam, 1,117-119,123-124,130-131.
[222] İbn Hişam, a.g.e., IV, 55; İbn Sa'd, Tabakat, II, 137.
[223] Buharı, Sahih, II, 156; Müslim, Sahih, II, 971; İbn Sa'd, Tabakat, 1,147; Ezrakî, a.g.e., I, 267-268.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/236-240.
[224] Cilacı, a.g.e., s. 141.
[225] A.O. Ateş, a.g.e., 8.176.
[226] İbn îshak, Sire, s.10-18; ibn Hişam, Sire, 1,160-164.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/240-241.
[227] En'âm, 6/136.
[228] İbn Hİşam, Sire, 1,162.
[229] İbnü'l-Kelbî, a.g.e., s.24.
[230] Halebî, İnsanü'l-Uyûn, I, 200.
[231] Halebî, a.g.e., I, 200-201.
[232] Ebu Davud, Sünen, III, 550-551.
[233] Beyhakî, Sünen, IX, 314.
[234] Ebu Davud, a.g.e., III, 246.
[235] Ebu Davud, Sünen, III, 277; Tirmizî, Sünen, IV, 74.
[236] Ebu Davud, a.g.e., III, 251-252.
[237] İbn Sa'd, Tabakat, 1,133-134.
[238] Ebu Davud, a.g.e., III, 256.
[239] Buharı, Sahih, VI, 217; Müslim, Sahih, III, 1564.
[240] İbnü'l-Kelbî, Kitâbü'l-Asnam, s.22.
[241] İbnü'l-Kelbî, a.g.e., s.26-27, 36.
[242] Zevzenî, Şerhu Mııallakati's-Seb'a, s.167.
[243] İbn Mace, Sünen, II, 1058.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/241-242.
[244] Ebu Davud, Sünen, III, 132; Taberî, Camiu'l-Beyan, III, 14.
[245] Süheylî, Ravdu'l-Unuf, IV, 397-398.
[246] Ezrakî, Ahbâru Mekke, 1,180.
[247] Nedvî, Asr-ı Saadet (Tebligat ve Talimat), I, 294.
[248] Buharı, Sahih VII, 234.
[249] Buharı, Sahih VII, 234; Ebu Davud, Sünen, III, 599-600.
[250] Müslim, Sahih, III, 1264.
[251] Buharı, a.g.e, II, 256, 260; Müslim, a.g.e., III, 1277.
[252] Ibn Hişam, Sire, I, 92; İbn Habib, Muhabber, s.330.
[253] En'âm, 6/139.
[254] İbn Hişam, a.g.e., I, 91-92; tbn Habib, a.g.e., s.330.
[255] Buharı, Sahih, IV, 191.
[256] îbn Hişam, a.g.e., I, 92; îbn Habib, a.g.e., s.331.
[257] En'âm, 6/139; Aynî, Umdetü'l-Kârî, XVI, 91-92; îbnü'l-Esîr,İVi/m.ye, V, 192.
[258] îbn Hişam, Sire, s.I, 92.
[259] Buharı, a.g.e., IV, 160; Müslim, a.g.e., IV, 2192; Aynî, a.g.e., XVI, 91.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/243-245.
[260] Îbnü'l-Kelbî, a.g.e., s.9-13, 25, 34-35.
[261] İbn Sa'd, Tabakat, I, 93; III, 124; VII, 367.
[262] Tirmizî, Tesmiyetü Ashâbi'n-Nebî, D.E.Ü. İlah. Fak. Dergisi, II, 300; Müslim, Sahih, III, 1686.
[263] A.O.Ateş, a.g.e., s.204, 207.
[264] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/245-246.
[265] Sendubî, Şerhu Divan-ı Îmrui'l-Kays, s.111.
[266] Buharı, Sahih, I, 6-7.
[267] Buharî, a.g.e., V, 37; İbn Hişam, a.g.e., III, 74, 76.
[268] Ebu Davud, Sünen, V, 421.
[269] İbn Kayyım, Zadü'l-Mead, 1,18-19.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/246-247.
[270] îbn Resîr, elBidaye, II, 320; Halebî, Însânü'l-Uyun, I, 227.
[271] Ahmed b.Hanbel, Müsned, IV, 78.
[272] Taberî, Camiu'l-Beyân, IV, 78.
[273] Taberî, a.g.e., IV, 231-234.
[274] Taberî, a.g.e., II, 380-381.
[275] İbn Sa'd, Tabakât, VIII, 60-61.
[276] İbn Habib, Muhabber, s.309, 325.
[277] İbnü'1-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, VII, 72-74,197.
[278] Ebu Davud, Sünen, II, 678; Tirmizî, Sünen, III, 436; İbn Habib, Muhabber, s. 327.
[279] İbn Sa'd, Tabakat, IV, 100; VIII, 318, 347, 394; İbn Habib, Muhabber, s.327.
[280] İbn Habib, Muhabber, s. 325-326; Taberî, Camiu'l-Beyan, IV, 304-307.
[281] İbn Habib, a.g.e., s.325.
[282] Taberî, Tarik, II, 266; Süheylî, Ravdu'l-Unuf, II, 356-357.
[283] İbn Sa'd, Tabakât, III, 478, 503; îbn Habib, a.g.e., s. 326.
[284] İbn Sa'd, a.g.e., s. VIII, 300, 316, 322, 328, 343, 347, 401, 407.
[285] A.O. Ateş, a.g.e., s. 278.
[286] Ebu Davud, Sünen, II, 677-578; Tirmizî, Sünen, III, 435; İbn Mace, Sünen, I, 628; îbn Habib,Muhabber, s. 357;Şevkanı.
[287] A. o. Ateş, a.g.e, s.286-287.
[288] Serahsî, Mebsut, V, 105.
[289] Buharî, a.g.e., VI, 128; Müslim, a.g.e., II, 1034-1035.
[290] Taberî, Camiu'l-Beyan, V, 19; îbn Hacer, Fethu'l-Barî, IX, 158.
[291] Taberî, a.g.e, V, 20; VIII, 83.
[292] Buharî, a.g.e., VI, 132; Ebu Davud. a.g.e., II, 702-703.
[293] Buharî, a.g.e., VI, 132; Ebu Davud, a.g.e., II, 703.
[294] Buharî, a.g.e., VI, 132-133; Ebu Davud, a.g.e., II, 703.
[295] Ebu Davud, a.g.e., II, 580-582.
[296] Müslim, a.g.e., VI, 2320.
[297] Buharî, a.g.e., III, 39.
[298] Buharî, a.g.e., VI, 132; Ebu Davud, a.g.e., II, 702.
[299] Îbnü'1-Esîr, Nihâye, V, 143.
[300] Alusî, Ruhu'l-Me'anî, XXX, 52.
[301] İbn Hacer, Fethu'l-Barî, VII, 110.
[302] Taberî, Camiu'l-Beyan, XXX, 72; Razî, Mefâtîhu'l-Gayb, XX, 55.
[303] En'âm, 6/151; tsrâ, 17/31.
[304] Taberî, Camiu'l-Beyan, XXX, 72.
[305] Nahl, 16/58-59.
[306] Darimî, Sünen, Mukaddime, 1.
[307] İbnü'1-Esîr, Üsdü'l-Gâbe, VII, 250.
[308] îbn Habib, Kitâbü'l-Munammak, s. 336.
[309] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 478.
[310] Razî, Mefatîhu'l-Gayb, XX, 54,57.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/247-255.
[311] İbn Hişam, Sîre, 1,144-145; îbn Habib, Muhabber, s. 398.
[312] İbn Hişam, Sîre, 1,145; İbn Habîb,Muhabber, s. 398-399.
[313] İbn Habîb,Muhabber, s. 310.
[314] imam Malik, Muvatta, II, 588;Tirmizî, Sünen, III, 497
[315] Aynî, Umdetü'l-Kâri, XX, 226.
[316] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, IX, 346.
[317] Taberî, Camiu'l-Beyan, IV, 309.
[318] Serahsî, Mebsût, VII, 19.
[319] Beyhakî, Sünen, VII, 381; Serahsî, Mebsût, VII, 19.
[320] Taberî, Camiu'l-Beyan, XXVIII, 3-7; Serahsî, Mebsûl, VI, 223-224.
[321] Ebu Davud, Sünen, II, 662-666; Nesaî, Sünen, VI, 168.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/255-257.
[322] İbn Habîb, Muhabber, s. 338-339.
[323] Taberî, Camiu'l-Beyan, II, 449.
[324] Buharı, Sahih, VI, 186; Müslim, Sahih, II, 1125; Ebu Davud, Sünen, II, 722-723; Tirmizî, Simen, III, 501-502.
[325] Taberî, Camiu'l-Beyan, II, 456; Tirmizî, Sünen, III, 497; îmam Malik, Muvatta, II, 58./8.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/257-258.
[326] İbn Habîb, Muhabber, s. 324.
[327] Razî, Mefatihu'l-Gayb, IX, 203; Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, s. 361-362.
[328] İbn Habîb, Muhabber, s. 324.
[329] İbn Habîb a.g.e., s.236, 324.
[330] îbn Habîb a.g.e., s. 325-326; Taberî, Camiu'l-Beyan, IV, 304-307; Razî, Mefatihu'l-Gayb, X, 10; îbn Hacer, Fethu'l-Barî, VIII, 185.
[331] Razî, a.g.e., IX, 203; Miras, Tecrid-i Sarih, XII, 244; Karaman, a.g.e., s. 361-362.
[332] Hamidullah,/s/â/n Peygamberi, II, 1116.
[333] Buharî, Sahih, III, 120.
[334] Razî, Mefatih, IX, 203; Miras, Tecrid-i Sarih, XII, 244.
[335] Razî, a.g.e., IX, 203; M. Uğur, İslâm Toplumu, s. 24.
[336] İbn Hacer, Fethu'l-Barî, V, 177; Aynî, Umdetü'l-Kârî, XIII,178-180.
[337] Tirmizî, Sünen, III, 634; Mergınanî, Hidaye, III, 230; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, V, 175-177; Aynî, Umdetü'l-Kârî, XIII, 179.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/258-260.
[338] Koksal, Hz. Muhammed ve îslâmiyet (Mekke Devri), s.143.
[339] A. Emin, Yevmü'l-îslâm s. 24.
[340] İbn Hişâm, Sîre, III, 101; Buharî, Sahih, II, 82.
[341] A. Emin, Fgcru'l-İslâm, s. 9-11.
[342] İbnü'1-Esîr, Nihâye, III, 40.
[343] Süheylî, Ravdu"-Unuf, VI, 561; İbnü'1-Esîr, Nihâye, II, 186.
[344] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/260-262.
[345] Buharî, Sahih, II, 126-128; Müslim, Sahih, II, 1141-1142.
[346] Zeydan, İslâm Medeniyeti Tarihi, IV, 36.
[347] Zeydan, a.g.e., iV, 37.
[348] Ebu Davud, Sünen, IV, 262-264; Zeydan, a.g.e., IV, 37.
[349] Buharî, Sahih, III, 29; Tirmizî, Sünen, III, 537; Zeydan, a.g.e., IV, 38-41.
[350] Buharî, Sahih, VIII, 9; Zeydan, a.g.e., IV 39-40.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/262.
[351] İbn Hişam, Sire, II, 85; en-Necîramî, Eymanü'l-Arab, s. 34-35.
[352] İbn Habib,Muhabber, s. 166; tbnü'1-Esîr,Nihâye, III, 386.
[353] İbn İshak, Sîre, s. 86-87; İbn Hişam, Sîre, I, 209.
[354] İbn Hişâm, a.g.e., 1,141-142; ibn Habib, Muhabber, s. 167; Îbnü'1-Esîr, Nihâye, III, 149.
[355] Cevheri, Sıhâh, V, 1855.
[356] İbnü'l-Kelbî, Kitâbü'l-Asnâm, s. 12.
[357] Necîramî, Eymanü'l-Arab, s. 26.
[358] İbnü'l-Kelbî, a.g.e., s. 27.
[359] İbnü'l-Kelbî, a.g.e., s. 19.
[360] İbnü'l-Kelbî, a.g.e., s. 10.
[361] Buharı, Sahih, IV, 238.
[362] Aynî, Umdetü'l-Kârî, XVI, 299.
[363] Ebu Davud, Sünen, III, 570; Tirmizî, Sünen, IV, 110.
[364] Neciramî, a.g.e., s. 27, 37-38.
[365] Ebu Ali el-Kâlî, Zelü'l-Emalî, s. 51; Neciramî, a.g.e., s. 23; Îbnü'l-Kelbî, a.g.e., s. 14; İbn Hişam. Sîre, I, 87.
[366] Necîramî, a.g.e., s. 15.
[367] Buharı, Sahih, IV, 236-237; îbn Habib, a.g.e., s. 335-336.
[368] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/263-264.
[369] Serahsî, Mebsut, XXVI, 109; Îbnü'1-Esîr, Nihâye, IV, 62.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/264-265.
[370] Buharı, Sahih, IV, 237; Nesâî, Sünen, VIII, 4.
[371] Atar, İslâm Adliye Teşkilatı, s. 29-30.
[372] Müslim, Sahih, III, 1307-1308; Ebu Davud, Sünen, IV, 637-639.
[373] Çağatay, Cahiliye Çağı, s. 138.
[374] Çağatay, a.g.e., s.100,138.
[375] İbn İshâk, Sire, s. 83; İbn Hişam, Sire, I, 205; Taberî, Tarih, II, 286.
[376] İbn Habib, a.g.e., s. 328.
[377] İbn Habib, a.g.e., s. 327-328; Şehristanî, el-Milel, II, 249.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/265-266.
[378] ibn İshak, S,re, s. 14; İbn Hişam, Sire, I, 163; Hamidullah, Resulullah Muhammed. s. 21.
[379] Süheylî, Rav du'l-lnuf, II, 139.
[380] Belâzüri, Enzab, s. 72-74; İbnü'1-Esîr, el-Kamil, II, 15.
[381] Buharî, Sahih, IV, 237; Nesaî, Sünen, VIII, 4.
[382] İbn Sa'd, Tabakat, I,128.
[383] Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, s. 31.
[384] Tirmizî, Sünen, IV, 27; İbn Mace, Sünen, II, 883.
[385] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/266-267.
[386] Nesaî, Sünen, VII, 237; Taberî, Camiu'l-Beyan, VIII, 16.
[387] Taberî, a.g.e., VII, 68-72.
[388] Kardavî, İslâm'da Helal ve Haram, s. 52.
[389] İbnü'l-Kelbî, KitâbüVAsnâm, s.3.
[390] A. Emin, Fecru'l-îslâm, s. 9; Hamidullah,/s/âm Peygamberi, II, 1126.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/267-268.
[391] Buharı, Sahih, VI, 242; Müslim, Sahih, III, 1570-1571.
[392] Buharı, Sahih, VI, 241-243; Müslim, Sahih, III, 1573-1574.
[393] Buharî, Sahih, VI, 242; Müslim, Sahih, III, 1586.
[394] Buharı, Sahih, VI, 241-243; Müslim, Sahih, III, 1586.
[395] Buharî, Sahih, VI, 241-243.
[396] Ebu Davud, Sünen, IV, 89-90.
[397] A.O. Ateş, a.g.e., s. 422-423.
[398] İbn Habib, Muhabber, s.333-335; Tfeberî, Camiu'l-Beyan, II, 360.
[399] îmam Malik, Muuatta, II, 655.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/268-269.
[400] Buharî, Sahih, III, 25; Müslim, Sahih, III, 1554.
[401] Buharı, Sahih, III, 54; Müslim, Sahih, III, 1197.
[402] Buharı, Sahih, III, 23; Müslim, Sahih, III, 1159.
[403] Buharı, Sahih, III, 32-34; Müslim, Sahih, III, 1165.
[404] Buharı, Sahih, III, 28-29; Müslim, Sahih, III, 1156.
[405] Buharı, Sahih, III, 24; Müslim, Sahih, III, 1554-1156.
[406] İbnü'1-Esîr, Nihâye, I, 416.
[407] Aynî, Umdetü'l-Kârl, XI, 266.
[408] Aynî, a.g.e., XI, 192-193.
[409] Nevevî, Minhâc, X, 192-193.
[410] Nevevî, a.g.e., X, 195.
[411] Nevevî, a.g.e., X, 156; Aynî, a.g.e., XI, 264.
[412] Buharı, Sahih, III, 12, 43; Müslim, Sahih, III, 1198.
[413] Buharî, a.g.e., III, 43-44, 46; Müslim, a.g.e., III, 1205,1207.
[414] Buharî, a.g.e., III, 43-44, 46; Müslim, a.g.e., III, 1226-1227; Aynî, a.g.e., XII, 61.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/269-271.
[415] İmam Malik, Muvatta, II, 672-674.
[416] Kutub, Fizüaü'l-Kur'ân, Tere. II, 121-122.
[417] İbn Hişâm, Sire, IV, 250-251; Ebu Davud, Sünen, III, 628-630.
[418] Aynî, Umdetü'l-Kârî, XI, 201.
[419] Yazır, Hak Dini, II, 972.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/271-272.
[420] İbn Mâce, Sünen, II, 816; İmam Malik, Muvatta, II, 728.
[421] Darakutnî, Sünen, III, 78; Beyhakî, Sünen, VI, İH.
[422] îmam Malik, Muvatta, II, 668.
[423] İbn Hişam, Sire, 1,199; İbn Mace, Sünen, II, 768.
[424] Îbnü'1-Esir, Nihaye, I, 447; Aynî, Umdetü'l-Kârî, XII, 213.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/272.
[425] Çıkış, 30/17-21.
[426] A.J.Wensinck, Î.A., Teyemmüm Maddesi, XII/I, 223.
[427] Matta, 15/1-3.
[428] Levililer, 12/2-5.
[429] Levililer, 15/19-24.
[430] Müslim, Sahih, I, 246; Ebu Davud, Sünen, I,177-178.
[431] Levililer, 15/25-28.
[432] Buharı, Sahih, I, 62; Müslim, Sahih, I, 228; Nesaî, Sünen, III, 72; Ab.Han-bel, Müsned, V, 402.
[433] Levililer, 15/16-18, 22/4-7.
[434] Levililer, 22/5-7.
[435] Levililer, 11/26-31.
[436] Levililer, 11/39-40.
[437] Îbnü'l-Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, I, 363.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/273-274.
[438] Wensinck, İ.A., Niyet maddesi, IX, 307.
[439] Epstein, Judaism, s. 161; Örs, Musa ve Yahudilik, s.405.
[440] Estein, a.g.e., s. 161-162.
[441] Örs, a.g.e., s.399-400.
[442] Kuzgun, Hz. İbrahim ve Haniflik, s.117.
[443] Epstein, a.g.e., s.399-400.
[444] Dinler Tarihi Ansiklopedisi, II, 427.
[445] Örs, a.g.e., s.401.
[446] Örsa.g.e.,s.4O2, 406.
[447] Tekvin, 2/2-3; Çıkış 20/8-11; Sayılar 28/25.
[448] Çıkış 16/22-23.
[449] Krş. İbn Sa'd, Tabakat, III, 118.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/275-276
[450] Örs, a.g.e., s.422-423.
[451] Örs, a.g.e., s.415-416.
[452] Çıkış, bab: 32; Levililer 16/29-31; 23/26-32; Örs, a.g.e., s.417-418.
[453] Örs, a.g.e., s.420.
[454] Çıkış, 23/5; 34/18, 25.
[455] Buharî, Sahih, II, 251; Müslim, Sahih, II, 796.
[456] A.O. Ateş, İslâm Orucunun Menşei İle İlgili Olarak Bazı İddiaların Tedki-ki, Diyanet Üç Aylık İlmi Dergi, 1992, c:28, sayı:3; s.108.
[457] Örs, a.g.e., s. 419-420.
[458] Çıkış, 35/22; Tesniye 16/13-17; Örs, a.g.e., s.418-419.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/276-277.
[459] Bakara, 2/60.
[460] Amos 4/7-8.
[461] Hakim, Müstedrek, I, 325-326.
[462] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/278.
[463] Levililer 21/1-3; Örs, a.g.e., s.391.
[464] Örs, Musa ve Yahudilik, s. 392-393.
[465] Örs, a.g.e., s. 394-395.
[466] Tirmizî, Sünen, III, 340.
[467] Örs, a.g.e., s'. 395.
[468] Örs, a.g.e., s. 392.
[469] Levililer 19/28, 21/5; Tesniye 14/1.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/278-279.
[470] Buharı, Sahih, II, 251; Müslim, Sahih, II, 796.
[471] Örs, a.g.e., s,417-418.
[472] Levililer 16/29-31, 23/26-32.
[473] A.O. Ateş, Cahiliye ve Ehli Kitab Örf ve Âdetleri, s. 63.
[474] A.O. Ateş, a.g.e., s. 63-65.
[475] A.O. Ateş, a.g.e., s. 67.
[476] A.O. Ateş, a.g.e., s. 69.
[477] Müslim, a.g.e., s. 70.
[478] AO. Ateş, a.g.e., s. 70.
[479] Örs, a.g.e., s. 409.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/279-280.
[480] Bakara, 83; Mâide, 12.
[481] Levililer 27/30-32; Tesnİye 14/29; Luka 18/12.
[482] Tesniye 16/9; Örs, a.g.e., s.422.
[483] Tesniye 15/7-11; Süleyman'ın Meselleri 21/13, 22/9, 28/27.
[484] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/280-281.
[485] Çıkış 23/14; Tesniye 16/16; Hakimler 21/19; I. Krallar 8/2, 65.
[486] Mezmurlar 26/6; Bubi, İA. Tavaf Maddesi XII/I, 65.
[487] Cilacı, İlahi Dinlerde Oruç Hac ve Kurban, s. 48.
[488] Tesnİye 16/16.
[489] Tesniye 16/16; Cilacı, a.g.e., s.46-47.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/281.
[490] Örs, a.g.e., s.309-310.
[491] Örs, a.g.e., s. 408.
[492] A.O.Ateş, a.g.e., s. 144.
[493] Moberg, ÎA, Nesi Maddesi, IX, 202.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/281-282.
[494] Örs, a.g.e., s. 145.
[495] Hakimler 11/29-40.
[496] Çıkış 12/3-22; Tesniye 16/2-7.
[497] A.O. Ateş, a.g.e., s.167.
[498] Levililer bab:4-5.
[499] Levililer 4/4,33, 8/14,24.
[500] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/282.
[501] A.O. Ateş, a.g.e. s.200-201.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/283.
[502] Tekvin 17/9-29, 21/4,5.
[503] Tekvin 17/2, 2165.
[504] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, X, 289.
[505] Buharî, Sahih, I, 6,7.
[506] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/283.
[507] Tekvin 1/28.
[508] A.O. Ateş, a.g.e. s. 240-241.
[509] Tekvin 29/22-23.
[510] Çıkış 22/16,17.
[511] Tekvin 29/26-28.
[512] Buharî; Sahih VI, 154-155; Müslim, Sahih, II, 1084.
[513] İbnü'1-Esîr, el-Kamil, I, 656-657.
[514] Levililer 18/19.
[515] Taberî, Camiu'l-Beyan, II, 381.
[516] Ebu Davud, Sünen II, 620-621; Tirmizî, Sünen v, 214-215.
[517] Baharı, a.g.e., V, 160; Müslim, a.g.e., 11,1058
[518] Ebu Davud, a.g.e., II, 618-620.
[519] Ebu Davud, a.ge., II, 623-624; Tirmizî, III, 442-443.
[520] Levililer 18/6,8; Tesniye 22/30, 27/20-23.
[521] A.O. Ateş, a.g.e. s. 272-273.
[522] A.O. Ateş, a.g.e. s. 278-282.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/283-285.
[523] Sayılar 30/9; Tesniye 24/1-4.
[524] Malaki 2/15-16.
[525] A.O. Ateş, a.g.e. s. 305-306.
[526] Sayılar 5/1-13.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/285-286.
[527] Tesniye 21/15-17; Hakimler 11/1,2.
[528] A.O. Ateş, a.g.e. s. 327.
[529] A.O. Ateş, a.g.e. s. 329.
[530] M. Es'ad, Tarih-i îlm-i Hukuk, s.216.
[531] Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, s. 361.
[532] M. Es'ad, a.g.e., s. 216-217; Razî,MefaÜhu'l-Gayb, IX, 203.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/286.
[533] Tesniye 10/20.
[534] Levililer 19/12.
[535] Buharı, Sahih, III, 88-89.
[536] Tesniye 21/1,9.
[537] Buharı, Sahih, VIII, 42-44; Müslim, Sahih, III, 1291-1295.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/286-287.
[538] Çıkış 21/23-25; Tesniye 19/21.
[539] Sayılar 35/19; Tesniye 24/16.
[540] Sayılar 35/31.
[541] Ebu Davud, Sünen IV, 634-635; Nesaî, Sünen VIII, 18-19.
[542] M. Es'ad a.g.e., s.213-214.
[543] Ebu Davud, a.g.e., IV, 634-635; Nesaî, a.g.e., VIII, 18-19.
[544] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 246.
[545] Levililer 20/10-12; Tesniye 22/21-26.
[546] Buharî, Sahih, VIII, 22; Müslim, Sahih, III, 1323-1327.
[547] Buharî, Bedü'l-Halk, 11, Tıb 47; Müsum, Selam, -±3.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/287-288.
[548] Çıkış 22/31; Levililer 7/26-27, 22/8.
[549] Levililer 7/22.
[550] Buharî, Sahih, III, 40; Müslim, Sahih III, 1207-1208.
[551] Tirmizî, Sünen V, 214-215.
[552] Levililer 11/4-8.
[553] A.O. Ateş, a.g.e. s. 404-405.
[554] Levililer 11/9-12; Tesniye 14/10.
[555] Buharî, Sahih, VI, 223; Aynî Umdetü'l-Kârî, XXI, 105.
[556] Çıkış 23/19, 34/26.
[557] A.O. Ateş, a.g.e. s. 418.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/289.
[558] Çıkış, 22/25; Tesniye 23/19-20.
[559] Hamİdullah,İslâm Peygamberi, I, 616; Levvis, el-Arab fi't-Tarih, s. 52.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/289.
[560] Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, s.17.
[561] Sankçıoğlu, Dinler Tarihi, s.227.
[562] A.O.Ateş,a.g.e. s. 13-17
[563] Bakara, 2/138; Yazır, Hak Dini, I, 515.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/291.
[564] Kehf, 21.
[565] Hamidullah, İslâm Müesseselerine Giriş, s.47.
[566] Rodinson, Hz. Muhammed, s.143.
[567] Rodinson, a.g.e., s.140.
[568] Wensinck, ÎA, Salât Maddesi, X, 112.
[569] Wenksinck, a.g.m., X, 115.
[570] Tiimer-Küçük, Dinler Tarihi, s.165.
[571] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/291-292.
[572] Tümer-Küçük, a.g.e., s. 157-158; Dinler Tarihi Ansiklopedisi, II, 331
[573] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/292.
[574] Tümer-Küçük, a.g.e.,s.158.
[575] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/292-293.
[576] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/293.
[577] Yuhanna, 11/43-44; Luka, bab: 23; Resullerin İşleri 5/5-6.
[578] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/293.
[579] Descuffı, Hristiyan Dini, s.179.
[580] Bakara, 2/183-184.
[581] Taberî, Camiu'l-Beyan, II, 129; A.O. Ateş, a.g.e. s. 72.
[582] Matta 6/16-18; Markos 2/18-22; Luka 5/33-38.
[583] Nedvi, Dört Rükün, s.190.
[584] Buharı, Sahih, II, 248; Müslim, Sahih, II, 801; Ebu Davud, Sünen II, 805; Tirmizî, Sünen, III, 120.
[585] A.O. Ateş, a.g.e. s. 74.
[586] A.O. Ateş, a.g.e. s. 77.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/293-294.
[587] Cilacı, a.g.e., s.53-54.
[588] Meydan Larousse, V, 490.
[589] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/294-295.
[590] Luka, 2/21.
[591] Bayat, Tarihte Sünnet, s.16.
[592] Des'mffi, Hristiyan Dini, s.175.
[593] Filipinlilere Mektup, 3/5-6.
[594] Bucaille, Tevrat înciller ve Kur'ân, s.93-96.
[595] Meydan Larousse, XI, 660-661.
[596] Barnaba, İncil, Mukaddime, s.2.
[597] A.O. Ateş, a.g.e. s. 225.
[598] Sendubî, Şerhu Diuan-ı Îmrui'l-Kays, s.111, beyit: 31.
[599] Buharı, Sahih, VII, 56; Müslim, Sahih, I, 221-222.
[600] Buharî, Edebü'l-Müfred, s.428, No:1251.
[601] Ebu Davud, Sünen, I, 253; A.B. Hanbel, Müsned, III, 145.
[602] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/295-296.
[603] Dinler Tarihi Ansiklopedisi, II, 304.
[604] Yuhanna, 2/1-10.
[605] Müslim, Sahih, II, 1066-1067.
[606] Descuffi, a.g.e., s.173.
[607] A.O. Ateş, a.g.e. s. 258-260.
[608] Buharî, Sahih, VI, 116-117; Müslim, Sahih, II, 1018-1019; îbn Mace, Sünen, I, 592.
[609] Dinler Tarihi Ansiklopedisi, II, 304.
[610] A.O. Ateş, a.g.e. s. 264.
[611] I. Korintoslular, 7/12-15; Descuffî, Hristiyan Dini, s.304-305.
[612] A.O. Ateş, a.g.e. s. 274.
[613] A.O. Ateş, a.g.e. s. 282-284.
[614] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/296-298.
[615] Matta 19/9, 5/31-32; Luka 16/18.
[616] I. Korintoslulara 7/10-39.
[617] Matta 5/31-32. (51)1. Korintoslular 7/15.
[618] A.O. Ateş, a.g.e. s. 313.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/298.
[619] Resullerin İşleri 15/13-29; I. Korintoslular 10/27.
[620] Descuffi, Hristiyan Dini, s.173.
[621] Barnabas, The Gospel of Bamabas, s.2.
[622] Resullerin İşleri, 10/14,11/8.
[623] Resullerin işleri, 10/9-16,11/5-9.
[624] Romalılara Mektup 14/14-20.
[625] Efesoslulara Mektup 5/18.
[626] Luka 1/13-15.
[627] A.O. Ateş, a.g.e. s. 420.
Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/298-299.
[628] Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/301-307.
İslami Okul Okulların En Önemlisi