ASR-I SAADETTE ADLİYE TEŞKİLATI - Index Web - 22. Sayfa
ASR-I SAADETTE ADLİYE TEŞKİLATI
I- İSLÂM ADLİYE TEŞKİLATININ DOĞUŞU
A- İslâm'dan Önce Arap Yarımadasında Adliye Teşkilatı
B- Hz. Peygamber Zamanında İslâm Adliye Teşkilatı
1. Adli Teşkilatın Ortaya Çıkışı
2. Medine'de Kaza Fonksiyonunun İfası
3. Başşehir Medine'nin Dışındaki Şehirlerde Kaza Fonksiyonunun İfası
6. Kaza Fonksiyonunu İfa Edenlerin Manevî-Uhrevî Mesuliyeti
KAZA FONKSİYONU İFA EDEN MEMURLAR
I. Asıl Olan Memurlar (Hakimler)
B- Hakimlerin Tayin, Terfi Ve Azilleri
D- Hakimlerin Bağımsızlığı Ve Adlî Teşkilatta Hiyerarşi
GENEL VE ÖZEL MAHKEMELER VE DİĞER KAZA MERCİLERİ
I- Genel Mahkemeler Ve İşleyişleri
1. Tek Ve Toplu Hakim Usulleri Ve İstişare
2. Mahkemelerin Dereceleri Ve Temyiz Mahkemesi
3. Mahkemelerin Faaliyet Yerleri
4. Muhakemenin Günü, Saati Ve Tatili
A-Muhtesiplerin Kazai Faaliyetleri
B- Şurta (Polis)Nin Kazai Faaliyetleri
C- Askeri Kaza (Kaadı'l-Askerler)
C- Davaya Son Veren Taraf Muameleleri
D) Davacının Yeminiyle Birlikte Tek Şahid Ve Tek Şahid
2. Hakimin Şahsen Bilmesi Ve Kanaati
G- Hükmün İcrası Ve Cezanın İnfazı
KANUNLAR İHTİLAFI VE GAYRİ MÜSLİMLERE TANINAN KAZA SELAHİYETİ
ASR-I SAADETTE ADLİYE TEŞKİLATI
Prof.Dr.Fahrettin Atar
(Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, istanbul)
Fahrettin 1947 yılında Erzurum'da doğdu. İlkokul, ve İ.H.L. ATAR ni Erzurum'da okudu. 1971 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünden mezun oldu. Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesinde İslâm Hukuk alanında doktorasını yaptı. 1975 yılında doktor unvanım aldı. 1982 yılında doçent 1989 yılında profesör oldu.
Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde 1976-83 yılları arasında İslâm Hukuku Öğretim Üyeliği ve İdarecilik görevlerinde bulundu. 1983 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine İslâm Hukuku Öğretim Üyesi olarak tayin edildi. Halen bu görevini sürdürmektedir. Eserleri:
- İslâm Adliye Teşkiyatı,
- İslâm Hukukunda Borçlunun İflasına Karar Ve rilmesi, Hacredilmesi, Mallarına Haciz Konulması ve Hapsedilmesi,
- İslâm İcra ve İflas Hukuku
- Fıkıh Usulü [1]
Giriş
İnsan yaratılış itibariyle her türlü iyi ve kötü işleri yapmaya müsaittir. Daha ziyade kötü işleri yapmaya meyillidir. Bu sebeple bir cemiyette kendi hakkına razı olmayan, başkalarının hakkını ihlal eden başkasına ait borcunu ödemeyen ve başkasının haksız olarak canına kıyan insanlar bulunabilir. Hz. Adem'in oğullarının hayat hikayelerim Kur'an-ı Kerim'de okuyoruz.[2] Yine Kur'an'da insanın tabiatı çok vazıh bir şekilde anlatılmaktadır.[3] işte insanın bazı amiller sebebiyle başkasına yaptığı haksızlıkları önlemek, hakkı hak sahibine teslim etmek ve cemiyette asayiş ve huzuru temin etmek için adli işleri yürütecek bir organa ihtiyaç duyulmuş ve kendisinde kudret bulunan bir şahıs tarafından yürütülmüştür. Allah adli işlerin yürütülmesinden önceleri peygamberleri mes'ul tutmuştur.[4] Kur'an'da adli işlerin Hz. Davud[5] ile Hz. Süleyman[6] ve Hz. Muhammed (s.a.v.)[7] e tevdi edildiğim görüyoruz.
Burada kaza fonksiyonunun Asr-ı Saadet'teki ifa edilişini göstermeğe çalışacağız, islâm'dan önce, arap yarımadasında, adli işlerin yürütülmesi sağlam temellere dayanmıyordu. Kaza fonksiyonu devletin resmi fonksiyonları arasında değildi.[8] Hakemler adli işleri yürütüyorlardı, iki taraf, anlaştıkları hakemin huzurunda muhakeme oluyorlardı. Hakemlerin tatbik edecekleri bir hukuk müdevvenatı yoktu. Hakemler kendi şahsi rey ve aklı se-hmleriyle davaları neticeye bağlıyorlardı.
İslâm Hukukçuları, İslâm adliye teşkilatının menşe ve hareket noktasının, islâm'ın gelişi ve ortaya çıkışıyla paralellik arzet-tiği görüşündedirler.[9] Hz. Peygamber, islâm Öncesi bozuk ve devlet kudreti tarafından ifa edilmeyen kaza fonksiyonunu devletin bir fonksiyonu olarak ilan etti. Fertlerin her sahada olduğu gibi kazai sahada da haklarını koruma vazifesini merkezi devlet üzerine aldı. Adliye teşkilatı eşitlik prensibine kavuşturuldu.[10] Bundan böyle haklı olan -zayıf da olsa- hakkım alabilme imkanına kavuştu.
Gerçekten, Kur'ân-ı Kerim, islâm adliye teşkilatının temelini attı.[11] Hz. Peygamber de ilk hâkim olarak Kur'an'ı uyguladı.[12] O kadı sıfatıyla adli teşkilatı yürütürken, gelecek asırlarda da kadılara vazifeleri esnasında uymaya mecbur olacakları muhakeme usulü hakkında kaideler koydu.[13]
Hiç şüphesiz, Hz. Peygamber ilk zamanlarda adlî, idari, askerî ve siyasi işlerin bütününü şahsen yürütüyordu. Ancak sonraları islâm ülkesinin genişlemesi sebebiyle bu görevlerden bazılarını arkadaşlarına tevdi etme mecburiyetinde kaldı. Arkadaşlarına tevdi ettiği görevler arasında kaza işleri de vardı. Bundan böyle, Hz. Peygamber, Medine ve civar bölgelerin adli ve kazai işlerini yürütmeğe devam ederken, Yemen, Bahreyn, Oman, Nec-ran ve diğer bölgelere, adlî ve kazaî işleri yürütecek memurlar gönderiyordu. Sırf adlî işleri ifa edecek hakimler gönderdiği gibi bazen de vali veya vergi memurlarına (amillere) bu görevi ek görev olarak tevdi ediyordu. Hz. Peygamber tayin ettiği hakimlerin kararları için, başşehir Medine'de temyiz makamında bulunuyordu. O, hakimleri tayin ederken de, onlara muhakeme usulü, adli idare ve tatbik edilecek kanunlar hakkında bilgi veriyordu.
Hz. Peygamber ilk kadıyı tayin etmiştir. O'nun tayin ettiği ilk kadı Hz. Ali'dir.[14] Hz. Peygamber, Hz. Ali'den sonra Muaz b. Cebel, Ma'kıl b. Yesar'ı da kadı tayin etmiştir.[15]
Meşhur Muhaddis Zühri ve Said b. Müseyyeb'den gelen bir rivayette, ne Peygamber (s.a.v.), ne Ebu Bekir, ne Ömer kadı tayin ettiler. Ancak Hz. Ömer, Yezid b. Uht'un-Nemr'i kıymet yönünden belirli bir miktarı aşmayan davalara bakmakla görevlendirdi.[16] Başka bir rivayette bu şahıs Yezid b. Uhd'un-Nimr değil Hz. Ali'dir.
Hasan ibrahim Hasan, Hz. Peygamberin hem bir mübelliğ, hem de bir hakim olduğunu, ondan başka kadı olmadığını, şehirlere kadılar tayin etmediğini, tayin ettiği valilere ek görev olarak kazai görevleri tevdi ettiğini, ancak vefatına yakın yıllarda sahabelerden bazılarına kazaî işlere bakma izin ve selahiyeti verdiği mütalaasında bulunur.[17]
Ali Abdurrazık, Hz. Peygamberden nakledilen hadislein o za-mamn adliyesi ve muhakeme usulü hakkında tam bir bilgi vermediğini, islâm âlimleri tarafından Peygamberin kadıları olarak bilinen Hz. Ali, Muaz b. Cebel ve Hz. Ömer'in bazı rivayetlerde kumandan, amil (vergi memuru) ve vali olarak tayin edildiklerinin zikderilmesinin karışıklığa sebebiyet verdiğini iddia eder.
Sabi'den gelen bir rivayete göre ashabı içinde dört tane (Ebu Bekir, Ömer, îbn Mesud ve Ebu Musa) kadı vardı.[18] Katade ve Mesruk'dan gelen bir rivayette ise ashab içinde altı kişi (Ömer,Ali, Übey b. Ka'b, Mes ud, Ebu Musa, Zeyd b. Sabit)'nin kadılık yaptığı bildirilmektedir.[19]
islâm hukukçuları[20] ilk kadıyı Hz. Peygamberin tayin ettiği görüşünü benimserler. Bilhassa, Hz. Ali, Muaz, Ömer, Ma'kıl b. Yesar'm[21] onun tarafından kadı tayin edildiğinde şüphe etmezler.
Makrizi[22] ve Kettani[23] Peygamber devrindeki idari teşkilatları mufassal bir şekilde incelerken, adliye teşkilatına genişçe yer vermektedirler ve Peygamberin kadıları başlığı altında Hz.Ali, Muaz, Hz. Ömer'in onun kadıları olduğunu rivayetleri ile bitlikte zikrediyorlar. Gerçekten Makrizi ve Kettani bu hususta aydınlatıcı fikirler ortaya koymuşlar ve tarihi vesikaları gün ışığına çıkarmışlardır.
Ali Abdurrazzık'm Peygamber devri adliyesinin güçlüğe sebebiyet verdiği şeklindeki görüşüne temas etmek istiyorum. Hz. Peygamber biraz önce belirttiğimiz gibi Hz. Ali, Muaz b. Cebel gibi şahsiyetleri Yemen'in çeşitli bölgelerine kadı tayin etmiştir. Bazı kaynaklarda Hz. Ali'nin bir askeri birliğin kumandanı olarak gönderildiği zikredilmektedir. Hz. Ali'nin bir defasında askeri bir birliğe kumandan tayin edilmesi onun kadı tayin edilmesine mani midir? Yine Muaz b. Cebel için aynı şey söylenebilir. O'nun amil tayin edilmesinin kaynaklarda zikredilmesi onun kadı tayin edilmesine mani midir? Hz. Ali bir sene askeri birliğe kumandan gön-derilmişse ertesi sene de hakim tayin edilmiştir. Muaz da aynı şekilde, bir sene vergi memuru olarak tayin edilmiş, ertesi sene ise kadı tayin edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber her sene memurlarını değiştiriyordu. Bu değişme durumlarını Taberi Tarihinin her senenin amilleri ve valileri bölümünde bulabiliriz.
Buraya kadar naklettiğimiz tarihi vesikalar muvacehesinde ilk kadıyı Hz. Peygamber (s.a.v.)'in tayin ettiği neticesine varıyoruz. Hz. Ebu Bekir ve Ömer'in ilk kadı tayin ettiği görüşünü savunan müelliflerin, Peygamber zamanındaki Yemen bölgelerine hakimlerin tayin edildiğini nazari dikkate almaksızın bu görüşleri serdettiklerini sanıyoruz. O zaman iki görüşte de çelişki yoktur. Şöyle ki Hz.Ebu Bekir kendi hilafeti zamanında Medine'ye ilk kadı olarak Hz. Ömer'i tayin etti, Hz. Ömer de hilafeti zamanında fethedilen Küfe, Basra ve Mısır şehirlerine ilk önce kadı tayin eden bir halifedir.
Arab Administration" adlı eserin yazarı S.A.Q.Husaini,[24] kaza kuvvetinin icra kuvvetinden Peygamber zamanında ayrıldığını söylüyor. Biz, o zaman kaza kuvvetinin icra kuvvetinden kısmi bir şekilde ayrıldığını kabul ediyoruz. Adliyenin tamamıyla istiklaline kavuşması ve kaza kuvvetinin icra kuvvetinin murakabesinden kurtulması Abbasiler zamanına rastlamaktadır. Abbasi halifeleri bu günkü Adliye Bakanlığına tekabül edecek Kadı'l-Kudat'lık teşkilatını kurdular. Bundan böyle kaza fonksiyonu bu kuruluş tarafından ifa oluyordu.[25]
Birinci Bölüm
I- İSLÂM ADLİYE TEŞKİLATININ DOĞUŞU
I. Tarihi Malumat
Bu bahiste Hz. Peygamber, zamanındaki adliye teşkilatı hakkında tarihi bilgi vermeye çalışacağız, İslâm adliye teşkilatının Arap devletleri topraklarında kurulması sebebiyle islâm öncesi Arap adliye teşkilatına dair bilgi vermeyi faydalı bulduk. [26]
A- İslâm'dan Önce Arap Yarımadasında Adliye Teşkilatı
Tarihçiler, araplan güney ve kuzey arapları diye iki kısma ayırırlar. Güney araplara Kahtaniler, Kuzey araplara İsmaili-ler denir. Güney araplann yurdu Yemen, kuzey araplann yurdu ise Hicaz bölgesidir.[27]
Biz burada, islâm dininin ortaya çıktığı yer dolayısıyla Hicaz bölgesinde yaşayan araplann adliye teşkilatım inceleyeceğiz.
islâm Öncesi Hicaz bölgesi, yerli ve göçebe kabile hayatı üzerine kurulmuş çok sayıda müstakil siyasi gruplaşmaların geniş bir kümesi manzarasını arzeder. Kabileler siyasî ve idare edilişi yönünden ilkel sayılır. Seyyit, şeyh, reis gibi idarecilerin otoriteleriyle idare edilen kabileler,[28] basit teşkilatlarını islâm gelinceye kadar muhafaza ettiler. Mekke şehri diğer şehirlere nazaran biraz tekamül etmiş gözükür. Mekke Eşraf sayılan kabileler tarafindan idare edilen Şehir Devleti şeklinde siyasî bir yapıya sahipti. On kabilenin yürüttüğü ondan fazla bakanh bir hükümeti vardı.[29]
Hicaz bölgesinde teşkilatlı siyasi bir otorite ve devletin yokluğu, kazai işleri yürütecek kaza organının yokluğuna sebep oluyordu,[30] Kabile hakemleri Tahkim ifade olunan bir sistem içinde kazai işleri yürütüyorlardı. Böylece hakemler, devlet otoritesine dayalı bir adliyenin ifa edeceği işleri ellerinden geldiği kadarıyla ifa etmeye çalışıyorlardı.
Kabile içinde çıkan hukuki ihtilaflar, hikmet ve kemal sahibi hakemlere görürülüyordu. Yakubi, [31]hakemler şan ve şeref sahibi, doğru, emin, tecrübeli ve şahsiyet sahibidirler diyor. Bazı hakemler kabileler üzerinde büyük bir güven meydana getirmişlerdir. Ibn Hişam, Amir b. Zarib ismindeki hakemden bahsederken, kabileler ihtilafa düştüklerinde onun hakemliğine başvurduklarını ve onun verdiği hükme rıza gösterdiklerini nakleder.[32] Bu arada hakemlerin Arraf ve Kahinlerden seçildiğine işaret edelim.[33]
Yakubi, soy ve başka hususlardaki karşılıklı üstünlük iddialarından çıkan ihtilaflar (münafere), su hakkı ve kan davalarının hakemlere götürüldüğünü kaydeder.[34] Hakemler erkeklerden olduğu gibi kadınlar arasından da seçilirdi.[35]
islâm öncesi Hicaz bölgesinde kaza fonksiyonunu ifa edecek ve devlete bağlı bir adli organ bulunmayınca, ceza davalarının bakılması, cezaların infazı için özel bir durum söz konusudur. Bu bölgede her fert bu durumlarda kendi hakkını korumak ve almak mecburiyetiyle karşı karşıyadır. Eğer fert maddi bakımdan kuvvetli ise hakkını almakta güçlük çekmezdi. Fakat zayıfsa hakkını elde edemez ve hakkı kaybolup giderdi.[36] Fertler cinayet vak'ala-rmda haklarını bizzat elde ettikleri zaman bir takım kargaşalıklar ve huzursuzluklar meydana geliyordu. Şöyle ki ölünün mirasçılan (sahib'üd-dem) veliy'üd-dem katilden ölenin öcünü alır. Bu durumda ise katili kabilesi koruduğu için nesillerce düşmanlık ve kan davaları devam ederdi.[37] işte bu durumlarda kabileler huzursuz ve perişan olurlardu. Hatta bazen kan davaları kabilelerin hayatına mal olurdu. Öldürme, diyet vermekle yatıştırılabilirdi. Diyet olarak bir ölünün kanı karşılığı yüz deve verilirdi.[38] Mekke şehir devletinde diyeti tesbit etmek üzere Eşnak fonksiyonu vardı.[39] Muayyen vazifeli, kabileden seçilen bir zat bu görevi ifa ediyordu, îslâmiyetin zuhuru sıralarında bu görevi Mekke'de Ebu Bekir yürütüyordu.[40] Medine'de, islâm'dan önce kabileler arasında diyet verme hususunda eşitlik yoktu. Bazı kabileler, diğer kabilelerin ödediği diyetin yarısını ödüyordu.[41]
islâm öncesi Arap tahkim sistemindeki muhakeme usulü çok basit ve şifahi idi. iki taraf anlaştıkları hakemin huzurunda muhakemenin yer ve gününü tesbit ediyorlardı.[42] Amir b. Sa'd, Dah-yan lakabıyla anılıyordu. Çünkü o, kuşluk vaktinde, ihtilafları çözmek için tarafları huzuruna kabul ediyordu.[43] Muhakeme için belirli ve muayyen bir salon yoktu. Ekseriya ev,[44] toplantı salonları (nevadi)[45] muhakeme salonu olarak kullanılıyordu.
Hakemler tarafları dinliyor ve davacıdan delil ikame etmesini istiyordu. Şair, Kus b. Saide o zamanın delil anlayışım «Davasını delil ile ispat etmek davacıya, yemin etmek ise davalıya düşer» cümlesiyle ifade etmiştir.[46] Murafaa esnasında şahitler ve ehl-i vukuf dinlenir, bunların doğru söyleyeceklerine dair yemin verdi-rilirdi. Kaif denen ehli vukuflardan bazıları toprak üzerinde bulunan ayak izlerinden bir hırsızın kimliğini bulabilirdi.[47] Amir b. Zarib bir davada karine yoluyla ihtilafa çözüm buldu.[48] el-Ef a el-Cürhümi kendisine getirilen miras davasında taraflara yemin teklif etmişti.[49]
Deliller arasında kasame vardı.[50] Kasame, suç faili bilinmediği halde bulunan bir ölünün, ölü olarak bulunduğu yer halkından elli kişinin onu öldürmediklerine ve Öldüreni bilmediklerine dair yaptıkları bir yemin çeşididir. Kasame yeminini ihdas eden Ku-reyş hakemlerinden el-Haris b. Ubeyd idi.[51]
îslâm öncesi arap yarımadasında hakemlerin tatbik edecekleri müdevven bir kanun yoktu.[52] Hakemler şahsi rey, örf ve âdete göre hükmediyorlardı.[53] Hakemin kafi ve nihai kararı, icra ve infaz edilmekten mahrumdu. Hükmuni icrası tarafların iyi niyetlerine ve taraflardan lehine hükmolunanm üstün kuvvetine bağlı idi.[54]
Bu bahsi bitirirken Hamidullah'm "Bahadırlık teşkilatı" diye vasıflandırdığı Hüful-Fudul'dan bahsedelim.[55] Mekke şehrinde, Cürhüm kabilesi zamanında Fazıl isminde üç kişi zulme, haksızlığa uğrayanların yardımına koşmak üzere bir birlik kurdular, ayrıca haksızlığa uğrayanların yardımına koşacaklarına dair de yemin ettiler. Bu cemiyete Fazıl ismindeki şahıslar yemin ederek kurdukları için, Fazılların yemini anlamına gelecek Hilf ul-Fudul dendi. Zamanla bu teşkilat tarihe karıştı. Fakat Mekke'de haksızlıklar çoğaldığı için bu teşkilatın yeniden ihyasına ihtiyaç duyuldu. Hz. Peygamberin amcası Zübeyr b. Abdulmuttalib şehrin ileri gelenlerini Abdullah b. Cud'an'm evinde topladı ve Hüf ul-Fudul cemiyetim tekrar kurdu. Bu cemiyetin gayesi şu şekilde ilan edildi. Bu teşkilatın mensupları, Mekke'de ister yerli ve ister yabancı bir şahıs haksızlığa uğradığı zaman onun yardımına koşacaktı. Hz. Peygamber de bu teşkilata iştirak edenler arasmda idi. Hatta O'na sonraki bir tarihde bu teşkilattan bahsettiklerinde, "eğer bir kimse tarafından bu gün bile öyle bir cemiyetin kuruluşu için davet edilsem, davete hemen icabet ederim" dedi.[56] Hz. Peygamberin Hilf ul-Fudul için verdiği yemine sadakat gösterdiğini ve bilfiil de haksızlığa uğrayanların yardımına koştuğunu görüyoruz.[57] Hilful-Fudul, Emevüer zamanına kadar tesir ve icraatım devam ettirmiş gibi görünüyor. Hz.Ali'nin oğlu Hüseyin ile Muavi-ye'nin Medine valisi Utbe b. Ebu Süfyan arasında bir ihtilaf çıktı. Hz. Hüseyin Utbe'ye "şayet bir vali olman hesabiyle bana haksızlık etmeye devam edersen, Hilful-Fudul azalarına müracatla onların yardımım taleb ederim" dedi.[58] Vali Hz. Hüseyin'in bu sözü üzerine haksızlık yapmaktan vazgeçti. [59]
B- Hz. Peygamber Zamanında İslâm Adliye Teşkilatı
İslâm'dan önce, gerek Mekke ve gerek Medine şehri müşterek ve merkezi otrite ve idare yönünden zayıf, daha doğrusu mahrum sayılırdı. Kabileler merkezi otoriteden mahrum yaşadıkları için siyasi durumları anarşiden farksız bir manzara arzediyordu.
Merkezi idarenin yokluğu, kabile içinde veya kabileler arasında adlî işlerin muntazaman yürütülmesini menfi yönde etkiliyordu. Hakların ve hürriyetlerin alınmasında ve korunmasında fertlere yardıma olacak yetkili siyasi bir merci yoktu. Fertler haklarını bizzat kendileri korumak ve elde etmek mecburiyetinde idiler. Üstelik merkezi ve müşterek bir otoritenin yokluğu, her türlü tecavüz, haksızlık ve kan davalarının çoğalmasına sebebiyet veriyordu. Hilf ul Fudul teşkilatının kurulması bu boşluğun doldurulmasını hedef ve gaye ediniyordu. Fakat takdir edilir ki, böylesine mevzii teşkilat ne kadar faaliyet yapabilir, ülkede ne dereceye kadar haksızlıkları önleyebilir, cemiyetin huzurunu nasıl sağlayabilir ve bir devletin fonksiyonlarım nasıl icra edebilirdi. îslâm öncesi Mekke ve Medine'de hakemler tarafından yürütülen ihtiyari bir tahkim sistemi fertlerin haklarının korunması ve elde edilmesi için kafi değildi. Çünkü hakemin uygulayacağı müdev-ven bir kanun mevcut olmadığı gibi, kararı da bir mana ifade etmiyor ve ihtilafa kafi bir çözüm yolu getirmiyordu. Şayet lehine hükmedilen taraf zayıfsa, hakkını alması karşı tarafın iyi niyetine bağlı idi. Diğer taraftan, lehine hükmedilen taraf kuvvetli ise kaba kuvvet yoluyla hakkım alırdı.[60]
Görülüyor ki, adaletin tevzi ve ifası, fertlerin insaf ve takdirine terkedüdiği, cezai ve hukuki ihtilafları çözecek bir kaza organının bulunmadığı bir toplumda, herkesin hakkını güven altına alacak, adli reformu yapma zamanı gelmiş ve geçmiş intibaını bize vermektedir. Gerçekten, Hz. Peygamber, bu bozuk düzene bir çeki düzen vermek için elinden gelen hertürlü gayret ve çabayı sarfetti. Allah'dan aldığı Kur'an nassları istikametinde adli sistemin temellerini attı ve bu sistemi tatbikatıyla tekamül ettirdi. Kurduğu adli sistem, devlet otoritesine bağlı olarak yürüyordu. Bu sistemde her ferde eşit haklar tanınmış ve fertlerin haklarının korunması görevini, devlet bizzat kendi uhdesine almıştı. Taraflara kuvvetli veya zayıf oluşlarına göre değil, haklı olup olmadıklarına göre muamele ediliyordu. Ezcümle fertler gönül huzuru içinde yaşayabileceği bir sisteme kavuşmuştu.[61]
1. Adli Teşkilatın Ortaya Çıkışı
Biz, burada Hz. Peygamberin Mekke ve Medine devirlerine ait olan adlî teşkilatı ilgilendiren faaliyet ve tatbikatını genişçe tetkik edeceğiz ve islâm adlî teşkilatının nasıl ortaya çıktığını göreceğiz.
Hz. Peygamber (s.a.v.) 610 tarihinde peygamberlik vazifesine başlamasıyla, adlî işlerin onun tarafından hemen yürütülmeye başlanacağı anlamına gelmez. Çünkü her şeyden önce adlî işlerin muntazam yürütülebilmesi için bir devletin ve kendisine itaat eden bir toplumun bulunması gerekir. Gerçi o, günden güne çoğalan bir camianın münakaşasız başkam idi. Bu camia her türlü güçlüklerin çözümünde, takip edecekleri hattı hareket tarzım ondan öğreniyorlardı. Ancak müslüman camia maddi bir iktidara sahip değildi. Dolayısıyla müşrik arapların muhalefetleriyle karşılaşıyorlardı. Hatta müslümanların ekserisi müşriklerin takibatı altında yaşıyorlardı. Bazısı Habeşistan'a göç etmekle takibattan kurtulmuştu.[62] Bu şartlar muvacehesinde Peygamber için adli işlerin muhtazaman yürütülmesini sağlamak gayesiyle herhangi bir teşebbüste bulunması erkendi. Hamidullah, Mekke devrini kastederek, «ben iki müslüman arasında bahis konusu bir ihtilafı çözmek için kendisinden (yani Peygamberden) bir hüküm, bir hakem kararı istedikleri bir vakaya rastlamadım; muhtemelen bu tarzda bir vakıa cereyan etmemiştir» diyor.[63]
Biz, bu arada şuna işaret edelim ki, istisnai olarak Hz. Peygamberin islâm'dan önce Kabe'nin yeniden inşasında, Hacer'ül-Esved (kara taş)m yerine konulmasında çıkan ihtilafta hakemlik yaptığını görüyoruz.[64] Ibn Sad, islâm'dan önce, Hz. Peygambere bir takım ihtilafların getirildiğim zikreder.[65]
Gerçekte, adlî teşkilat konusu Mekke devrinde ele alınmaya başlamıştır. Adlî teşkilatı ilgilendiren ilk ayet orada inmiştir.[66] Bu ayet islâm adliye teşkilatının kurulması için bir nüve sayılır. Şu hususa işaret etmek icap eder ki, adlî işlerin muntazaman yürütülmesi kuvvetli ve kudretli bir devlette mümkündür. Halbuki islâm devletinin siyasi otoritesi henüz teşekkül etmemişti. Hz. Peygamber, maddi ve manevi reformlarını bu arada adli reformu gerçekleştirebilmesi için maddi iktidara kavuşmak mecburiyetinde idi. Aksi halde modern ve yeni olarak ileri sürülen her fikire ve teşebbüse karşı çıkan bir toplumda gerçekleştirmek istediği reformlarda muvaffakiyet elde edemezdi. O, Mekke devrinde maddi iktidara kavuşmaktan ziyade, îslâmî bir Devlet'in her türlü siyasi ve idari çarkım çevirebilecek elemanların yetişmesini sağladı. Resülullah Medine'ye hicret eder etmez islâm devletini kurdu.[67] Önce müslümanlar arasında kardeşlik anlaşması yaptı.[68] Sonra Medine'de oturan Yahudi, Hristiyan ve Müşrik araplarla bir antlaşma yaptı. Antlaşma yaptığı grupların adlî siyasî, askerî ve malî hususlarda takip edecekleri hatt-ı hareket tarzını tesbit ve tanzim eden 52 maddelik bir anayasa vazetti.[69] Bu anayasa tahlil edildiği zaman diğer sahalarda olduğu gibi adlî sahada da çok başarılı bir reform ve inkılap olduğu anlaşılır. Evvelce adlî sahada bilinen ve takib olunan usul ve prensipler kaldırıldı. Daha modern ve daha güven verici prensip ve usuller getirildi. "Bu anayasa, fertlerin ve hatta kabilelerin kendi haklarım kendilerinin koruması usulünü kaldırdı ve bunu merkezi bir otoriteye yani Devlet başkanına tevdi etti. Bu anayasa, aynı şekilde hükümleri infaz etmek üzere merkezi otoriteyi salahiyetli kıldı. Allah ve onun elçisi, diğer bir deyişle Kur'an ve Hadis her ikisi birden en yüsek hakemler, memleketin müdevven kanunları ilan edildi. Bu hızlı gelişmeyi (ki, asla bir inkılapdan aşağı bir şey değildi), gerek fert ve gerek cemiyet için selamet ve saadet getiren diğer ıslahat takib etti; Eski devirlerde, şayet kuvvetli ve kudretli taraf, bir hakemin hükmünü kabul etmeyecek olsa bu davanın diğer bir hakeme götürülmesini taleb ederdi"[70] İslâm'da ise durum bu olmayacaktır, islâm'da bir hüküm verildikten sonra o hüküm kaziye-i muhkeme olduğu için bozulması ve tekrar başka bir hakem veya hakim tarafından görülmesi mümkün değildir. Taraflar verilen kararı kabul etmek mecburiyetindedirler. Kur'an'da bu hususlar sarih bir şekilde açıklanmıştır:
«Allah ve Peygamberi bir işde hüküm beyan ettiğinde gerek bir mümin erkek ve gerek bir mümin kadın (bu hükümde) muhayyerliğe sahip olmaz. Kim Allah'a ve Resûlü-ne isyan ederse muhakkak ki o apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır»[71]
«Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri hususta seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar»[72]
«Aralarında hüküm verilmek üzere Allah'a ve Peygamber'e çağrıldıkları vakit: işittik ve itaat ettik demek, ancak müminlerin sözüdür, işte saadete erenler onlardır.»[73] Hz. Peygamber tarafından verilen bir hükme karşı, islâm öncesinin kötü bir alışkanlığı sebebiyle itiraz edip de, o davayı başka bir kimseye götürenler hakkında merkezi hükümet tarafından sert davranıldığım ve hüküm ve cezanın Devlet tarafından infaz ve icra edildiğim görüyoruz.[74]
Hz. Peygamberin, Müslüman, Yahudi, Hristiyan ve Müşrik Arapların malî, askerî, idarî, adlî vs. sahada takip etmeleri gerekli hatt-ı hareket tarzını tanzim eden anayasasında Kur'an'ın amir hükümleri kendisini göstermektedir. Konumuzla ilgisi olan Anayasasının adlî kaide ve prensiplerini gözden geçirdiğimiz zaman, bu inceliğin kolayca farkına varabiliriz. Anayasanın iki ayrı maddesi doğrudan doğruya adliyeyi ilgilendirir. Şöyle ki;
«ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah'a ve Peygamber'e götürülecektir, selam olsun ona» (madde 23) ve ayrıca:
«Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler arasında zuhurundan korkulan bütün öldürme yahut münazaa vakalarında Allah'a ve Resûlullah Muhammed'e (s.a.v.) götürülmesi gerekir. Allah, bu sahifeye (yazıya) en kuvvetli ve en iyi riayet edenlerle beraberdir» (madde 42)[75] Şimdi bu maddelerin Kur'an'ın hangi ayetleriyle mana ve mefhum yönünden paralellik ve benzerlik gösterdiğini tetkik edelim:
«Ey Muhammedi Kur'ân'ı, önce gelen kitabı tasdiken ve ona şahit olarak gerçekle sana indirdik. Allah'ın indirdiği ilearala-rında hükmet; gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, insanların heveslerine uyma!»[76]
«Ey Muhammedi Doğrusu, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitabı sana hak olarak indirdik; hakkı gözet hainlerden olma»[77]
«O halde, Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet, Allah'ın sana indirdiği Kur'an'ın bir kısmından seni vaz geçirmelerinden sakın, heveslerine uyma; eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor, insanların çoğunluğu gerçekten fasıktırlar. Cahiliye devrini mi istiyorlar? îyi anlayan bir topluma göre Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?»[78]
«Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden emir sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, -Allah'a ve ahiret gününe inanmışsanız- onun hallini Allah'a ve Peygamber'e bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibarıyla en güzeldir.»[79]
Yukarda meallerini naklettiğimiz ayetlerden de anlaşılacağı gibi bütün ihtilaflar Allah ve Resulüne götürülecek, Kur'an ve Sünnet müslümanların müdevven kanunları olarak bilinecek ve tatbik edilecektir. Anayasasının 42. maddesi de gayri müslimlere adlî ve kazaî muhtariyet tanındığı anlaşılıyor. Kur'ân-ı Kerim'de Yahudi ve Hristiyan ve dini cemaatlara tamnan kazai muhtariyet açıklıkla ifade edilmektedir. Şöyle ki:
«Onlar yalana kulak verirler, haram yerler. Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet, yahut onlardan yüz çevir; yüz çevirirsen sana zarar veremezler. Eğer hükmedersen aralarında adaletle hükmet. Allah adil olanları sever. Allah'ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında iken ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar da sonra yüz çeviriyorlar? işte onlar inanmış değillerdir»[80] Bu anayasada dinî gruplar aralarındaki ihtilafları halledemedikleri durumlarda ihtilaflarını Hz. Peygamber'e götürmeleri gerektiği hususu ifade edilmiştir.
Hz. Peygamber zamanında Medine'de Yahudi ve diğer dini cemaatlara kazai muhtariyet tanındığı için, her cemaat kendi davasını kendi mahkemesine götürüyordu ve her cemaat mahkemelerinde kendi kanunlarını uyguluyorlardı. Bazen Hz. Peygamber'e, Yahudi, Hristiyan vs. gibi dinlere mensup şahıslar davalarını getiriyorlardı. Nitekim, bir yahudi erkek ile bir yahudi kadın zina etmişti. Bu şahıslar nasıl bir ceza verilmesi gerektiği hususunda Hz. Peygamber'e geldiklerinde, Tevrat'ın zina yapanlara verilen recim cezasını verdi ve ceza derhal infaz edildi.[81]
Anayasanın 21. maddesinden anlaşıldığına göı*e ceza davalarında dini gruplardan hangisi olursa olsun selahiyetli mahkeme, islâm mahkeme 1 eridir. Bir defasında Yahudi cemaatinden biri, bir kadının zinetlerine tama ederek bunları zorla almaya kalkıştı ve kadının başını iki taş arasında ezerek öldürmek istedi. Kadının ölümle pençeleştiğini gören kimseler Hz. Peygamber'e bu durumu haber verdiler ve O da anayasanın kendisine tanımış olduğu sela-hiyet sebebiyle derhal hukuku amme davası açtı ve Ölümle pençeleşen kadını «Bu duruma seni kim getirdi» diye sorduğunda kadın ölmeden Önce bunu bir yahudinin yaptığım söyledi. Yahudi yakalandı ve mahkeme huzurunda suçunu itiraf etti. Resulullah o ya-hudiye kısas tatbik ederek iki taş arasında ezdirmek suretiyle cezalandırdı.[82]
2. Medine'de Kaza Fonksiyonunun İfası
Hz. Peygamber, İslâm Devletinde kaza organının başı olarak kaza fonksiyonunu ifa ediyordu.[83] Her türlü dava ve ihtilaflar onun tarafından çözüme kavuşturuluyordu. O gerek hukuki ve gerek cezai davaları Kur'an hükümleri muvacehesinde hallediyordu. Kur'an'm hükümlerini uyguluyordu. Bu arada Kur'an'da bulunmayan hususlar için de hukuki hükümler koyuyordu.
Hz. Peygamber'e gelen hırsızlık, zina, sarhoşluk, adam öldürme, yaralama ve buna benzer cemiyetin huzur ve sükununu kaçıran hadiselerde, suçlulara Kur'an'm tesbit ettiği cezalar uygulanıyordu. Bu arada davaları çözüme kavuştururken, gelecek asırlardaki îslâm hakimlerinin takib etmesi gerekli muhakeme usulü hakkında prensipler ortaya koyuyordu.
Safvan b.Ümeyye'nin elbisesini çalan hırsız, Peygamberin huzuruna çıkarıldı. Yapılan muhakeme sonunda hırsızlık suçu tesbit olundu ve hırsız el kesme cezasına çarptırıldı [84] Mekke fethinde zengin bir kadın hırsızlık edince, Hz. Peygamber (O'na da aynı cezayı verdi. Başka birisine ait bir malı çalıp mahkeme huzurunda çaldığını itiraf eden birini, Hz. Peygamber aynı şekilde el kesme cezasına çarptırdı.[85]
Hz. Peygamber, zina suçunu işleyenleri recim cezasına çarptırıyordu. Nitekim Eşlem kabilesinden bir şahıs [86]ile Maiz b. Ma-lik'e [87] recim cezası uygulamıştı. Gebe olduğu halde zina suçu tes-bit edilen bir kadın, çocuğunu doğurduktan sonra recmedildi.[88] Bekar olduğu halde zina ettiği tesbit olunan bir şahsa yüz deynek vuruldu.[89] Bir öldürme vakasında suç failini yüz deve vermekle cezalandırdı.[90] Ebu Nuaym isminde bir şahıs içki içtiği için adalet huzuruna çıkarıldı. Hz. Peygamber ona ceza olarak kırk deynek vurulmasına karar verdi.[91] Hilal b. Ümeyye, karısının zina ettiğini mahkemeye ihbar etti. Yapılan muhakemede kadının zina ettiğini ispatlayamaymca, iftira suçuna (Hadd-i Kazif) çarptırıldı ve seksen deynek vui'uldu.[92]
islâm devletinin her köşesinden Hz. Peygambere hukuk davaları da getiriliyordu. Hz. Peygamber hukuk davalarım çözerken de hukuk muhakemeleri hakkında bir takım prensip ve kaideler koydu. O'na gelen hukuk davaları arasında miras ihtilafları,[93] toprak mülkiyeti,[94] su kuyusu mülkiyeti,[95] su hakkı ihtilafları,[96] neseb,[97] borç,[98] vs. bulunuyordu. [99]
3. Başşehir Medine'nin Dışındaki Şehirlerde Kaza Fonksiyonunun İfası
Anayasada, Medine'de islâm dışındaki dinlere mensup kimselere tanınan adli, hukuki ve dini muhtariyetin aynısı, sonradan tslâm devletine idari ve siyasi yönden bağlılığı söz konusu olan eyaletler de tanınmıştır. Necran hristiyanları ile islâm devleti arasında siyasi bir antlaşma oldu.[100] Necranlılara antlaşma gereğince, dini, hukuki ve adli sahada muhtariyet verilmişti. Necran-hlar, islâm adaletine hayran olmalılar ki, Hz. Peygamberden adli işlerini yürütecek bir hakim isterken «aramızda ihtilafa düştüğümüz konularda hüküm verecek bir kadı gönder» dediler. Hz. Peygamber de onların bu isteğim yerine getirmek üzere Ebu Ubeyde b. Cerrahı oraya kadı olarak gönderdi.[101]
Arar b. Hazm da Necran'a islâm devletinin temsilcisi olarak gönderildi, ibn Hazm orada yeni müslüman olan kimseler arasında dini, idari, adli öğretim ve eğitim işlerini yürütüyordu.[102] Hz. Peygamber zamanında Iran devletine bağlı Oman eyaleti, Ceyfer ve Abd isimlerinde iki kardeşin müşterek saltanatıyla idare ediliyordu. Hz. Peygamber onlara Amr b. As ile bir mektup gönderdi ve onları islâm'a davet etti. Mektubun metni şöyledir:
«Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın Resulü Muhammedi'den el-Culanda oğulları Ceyfer ve Abd'e: ...Siz şayet, her ikiniz de îslâmiyeti kabul ederseniz, ben her ikinizin de iktidarda kalmasına rıza göstereceğim. Fakat her ikiniz de îslâmiyeti kabulü reddederseniz, her ikinize ait krallık da elinizden gidecektir».[103] Abd ve Ceyfer müslümanhğı kabul ettiler ve ülkelerinde bulunan gayri müslimlerin idarecisi olarak aynı görevlerinde kaldılar. Bu arada, islâm hükümetinin temsilcisi sıfatıyla elçi Amr b.
As müslümanlar arasında adaletin tevzi ve ifası, müslümanlar-dan sadaka ve zekatların toplanması ve gerekli yerlere sarfedil-mesi ve ayrıca gayri müslimlerden cizye vergisinin toplanması ve müslüman halkın dini öğretim ve eğitim işleriyle görevlendiril-di.[104]
Bahreyn Eyaleti, iran'a bağlı olarak el-Münzir b. Sava tarafından idare ediliyordu. Hz. Peygamber, el-A'la b. el-Hadrami ile eyalet valisi Münzire bir mektup gönderdi ve o mektupta valiyi islâm'a davet etti. Eyalet valisi Münzir, Hz. Peygamber'e olumlu bir cevap verdi. Hz. Peygamber Münzir'i aynı şekilde gayri müs-limlerin idarecisi olarak vazifesinde bıraktı, islâm devletinin temsilcisi sıfatıyla orada bulunan Ala b. Hadrami müslüman olanların idarecisi oldu. Bundan böyle o, müslüman halkın idari, adli, mali dini ve öğretim işlerini yürütmeye başladı.[105]
Yemen'de, Bâzan (Bazam) b. Sasan-Iran devletinin valisi idi, Hz. Peygamber Bâzan'ı müslüman olduktan sonra, aynı şekilde Yemen'de vali olarak bıraktı.[106] Bâzan,sadece idari işleri yürütüyordu. Adli ve diğer işler ise Peygamber tarafından gönderilen, amil ve hakimler tarafından yürütülüyordu.[107]
4. Hz. Peygamberin Kadıları
Arap yarımadası, Hz. Peygamberin vefatına yakın sıralarda baştan başa islâm devletinin hakimiyeti altına girmişti.[108] Takdir edilir ki, bu kadar geniş toprakları içine alan bir ülkenin idaresinin tek kişi tarafından yürütülmesi imkansızdır. Bu sebeple Hz. Peygamber her fethedilen veya kendi rızalarıyla müslüman olarak islâm hakimiyeti altında yaşamayı arzu eden her bölgeye bir vali tayin ediyordu. Valiler idari işlerle meşgul oluyorlardı. Valiler vazife yaptıkları bölgelerde kazai işleri bazen kendileri ifa ediyorlardı. Bazen de islâm hükümeti tarafından sırf kazai işlerle görevli memurlar yani hakimler gönderiliyordu. Hatta Hz. Peygamber Medine'de kazai işlerin çoğalması sebebiyle önceden hakim sıfatıyla taşımakta olduğu görevlerden bir kısmım sahabi-lerine devretmişti. Amir'üş-Şa'bi'den gelen bir rivayete göre, Peygamber devrinde dört kadı vardı. Bunlar Hz. Ömer, Ali, Zeyd b. Sabit, Ebu Musa'l-Eş'arî idi.[109] Mesruk ve Katade, Peygamber zamanında altı tane kadı olduğun zikrediyorlar. Mevzubahis ettikleri kadılar Ömer, Ali, ibn Mesud, Übey b. Ka'b, Zeyd b. Sabit ve Ebu Musa'l-Eş'arî'dir.[110] Bu rivayetler Peygamber zamanında hakimlerin mevcut olduğunu gösteriyor ve ispat ediyor. Ancak bu iki rivayet Peygamber zamanındaki hakimlik yapmış şahısların bir kısmının listesini vermektedir. Serahsi ilk zamanlarda kadı (ha-kim)larm müfti olarak adlandınldığma dikkati çekmektedir.[111] Kanaatimizce ilk devirlerde kadıların ekseriya müftiler arasından tayin edilişi, kadılara müfti diye isim verilmesine sebep olmuştur. Kaynaklardan tesbit edildiğine göre, Peygamber zamanında 140 sahabe, müfti idi.[112] Serahsi'nin mevzu bahs sözünü nazari itibare alırsak Peygamber devrinde 140 müftiden ekserisinin kadılık vazifesi yaptığım kabul etmek mecburiyetinde kalırız. Gerek Sadi'nin ve gerek Mesruk ve Katade'nin hakim olarak gösterdikleri şahıslar da bu 140 kişi arasındadır. Peygamber zamanında dört veya altı tane kadı var denilmesi o şahısların vazifelerinde başarı elde etmeleri ve şöhret bulmalarıyla tefsir olunabilir. Aksi halde vesikalar arasında onlardan başka yer alan hakimlerin durumunu izah etmek mümkün olamaz.
Hz. Peygamberin sahabilerinden ekserisine kazai sahada görev tevdi ettiğini tarihi vesikalarla izah edebiliriz. Bir gün iki şahıs aralarındaki ihtilan Hz. Peygamber'e getirdiler ve «biz önce bu ihtilaf için ilim sahibi şahıslara müracaat ettik, onlar bize ihtilafın çözümü hakkında şöyle şöyle bir hüküm verdiler» dediler.[113] Hz. Peygamber ihtilafı getiren şahısları dinledikten sonra, verilen kararı yerinde buldu ve verilen cezayı derhal infaz etirdi. Hz. Peygamber'in burada temyiz makamında olarak tayin ettikleri hakimlerin kararlarına yapılan itirazları tetkik ettiği anlaşılıyor. Müellif Hamidullah bu hususa işaretle «ilk anlarda, Hz. Peygam-ber'in kendisi nihai istinaf veya temyiz olmak üzere, nakibler onun emri altında hakim olarak vazife görmüşe benzemektedir» «Tedricen, Medine'de kazai işlerin miktarı artmış ve Hz. Peygamber hakim sıfatıyla taşımakta olduğu yetkilerden bir kısmını başkalarına devretmek ve kazai hususta sadecce temyiz yetkisini kullanmakla iktifa etmeğe mecbur olmuştur.»[114] diyor.
Ukbe b. Amir şöyle anlatıyor: Bir gün Resûlullah'm yanında otururken iki şahıs aralarındaki bir ihtilafı ona getirdiler. Hz. Peygamber bana hitaben «Ya Ukbe kalk ve bu iki kişi arasındaki ihtilaf hakkında hükmet» dedi. Ben «Ya Resûlallah, bu hususta sen benden daha selahiyetli ve daha liyakatlisin» dedim. Resûlullah sözüne devam ederek «Ya Ukbe, eğer onların arasında hükmedersen içtihat etmeğe ihtiyaç duyduğun için içtihad edip de gayene isabet edersen on sevap mükafatına nail olursun, şayet içtihadında çalışmana ve cehdine rağmen hata edersen -çalışman karşılığı olarak- bir sevap mükafaatı elde edersin» dedi.[115]
Hz. Peygamber bir davada da hüküm vermekle Amr b. As'ı görevlendirdi. Amr ihtilafın çözümüne memur edilince «Ey Allah'ın Resulü senin yanında ve huzurunda mı davacılar arasında ihtilafa bakmam gerekiyor?» dedi. Hz. Peygamber cevaben, «Evet, benim huzurumda davaya bakacaksın» dedi. Amr tekrar Peygam-ber'e sordu: «Ya Resûlallah hangi esas üzerine hüküm vereceğim?» Hz.Peygamber, «Şayet sen, davacıları dinledikten sonra aralarında karar vermek için içtihat edersen ve bu hususta isabet edersen on sevap mükafaatını elde edersin, şayet içtihatında çalışma ve cehdine rağmen hata edersen bir sevap (başka bir rivayette iki sevap) mükafaatını elde edersin» dedi.[116]
tki kardeşin müşterek mülkiyetlerinde bir arazi parçası vardı, burada bir kulübe inşa edildi. îki kardeşin varisleri bu kulübenin hangi kardeşe ait olduğu hususunda ihtilafa düştüler. Bu meselenin çözümü için Hz. Peygamber'e geldiler. Hz. Peygamber davaya bakmakla Huzeyfe b. Yeman'ı görevlendirdi. Huzeyfe bizzat dava edilen kulübenin mahalline gitti. Gerekli keşiften sonra, ihtilan bir çözüme bağladı ve tekrar Medine'ye döndü. Verdiği karan Hz. Peygamber'in tasviblerine sundu. Hz. Peygamber, verilen kararı temyiz ederek tasdik etti.[117]
Hz. Osman hilafet mevkiinde iken, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'ı hakim olarak tayin etti. Ibn Ömer görevden affedilmesini istedi. Gerekçe olarak da kaza fonksiyonunun mes'uliyetli bir fonksiyon olduğunu ileri sürdü. Hz. Osman, îbn Ömer'e «niçin görevden affinı istiyorsun, baban bile hakimlik yaptı» dedi. Ibn Ömer cevaben şöyle dedi: «Evet babamın hakimlik yaptığını biliyorum. Fakat herhangi bir müşkil esnasında hemen Hz. Peygamber'e soruyor ve o mes'elenin çözümünü O'ndan öğreniyordu.»[118] Müellifler bu rivayet ile Hz. Ömer'in Hz. Peygamber zamanında hakimlik yaptığına hükmederler. Diğer bazı rivayetlerde Hz. Ömer'in kadı tayin edildiği belirtilir.[119] Bu arada Hz. Ömer'in hicri 11. yılda âmil olarak taşra eyaletlerine gönderildiğini hatırlatalım.[120]
Hz, Peygamber, taşra vilayet ve eyaletlerinde adli işlerin yürütülmesini valilere ek görev olarak tevdi ediyordu. Fakat oralara sırf kazai ve adli işleri yürütecek memurlar da gönderdi. Onun sırf adli işlerle görevlendirdiği hakimlerin Yemen'in çeşitli bölgelerinde görev yaptıklarını görüyoruz. Hz. Peygamber tarafından sırf adli görevle tayin edilen ilk kadı Hz. Ali'dir.[121] Hz.Ali, kadı tayin edilmeden önce Yemen'e bir askeri birliğin kumandanı olarak gönderilmişti.[122]
Hz. Peygamber, Hz. Ali'yi[123] Yemen'in Necran bölgesine kadı tayin ettiği zaman, Hz. Ali böyle bir görevi önceden ifa etmediği için tereddüt etti ve şöyle dedi: «Ya Resûlallah, beni her bakımdan bilgili bir topluluğa hakim tayin ediyorsun, halbuki ben gencim ve adli idare muhakeme usulü hakkında herhangi bir bilgim yoktur.» Bu söz üzerine Hz. Peygamber önce elini göğsüme koydu ve şöyle dedi: «Allahım, bu gencin dilinin belağatini artır, kalbini hidayetten ayırma ve gayesine ulaştır» diye dua ederek bu hususta bana cesaret verdi. Ve ayrıca şu nasihatta bulundu: «İki tarafı da dinlemeden aralarında hükmetme; bu, alınması gerekli kararı tayin etmede sana daha elverişlidir» ve Hz. Ali ilave ediyor: «ben bu andan itibaren hüküm vermeğe devam ettim, asla bir şüphe ve tereddüde düşmedim.»
Hz. Ali'nin Yemende kaç sene hakimlik görevi yaptığım tes-bit etmek güçtür. Kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre orada bir seneden fazla bu görevde kalmadığı anlaşılıyor. Hz. Ali, Ye-men'de hakimlik yaparken taraflar onun verdiği bazı kararlara itiraz edip Hz. Peygambere temyiz edilmek üzere götürmüşlerdir. Hz. Peygamber, Hz. Ali'nin vermiş olduğu kararları temyiz etmiş ve bütün kararların hukuki usul ve kaidelere uygun olduğunu açıklamıştır. Hatta onun vermiş olduğu kararlarda büyük bir isabet kaydettiğini ifade etmiştir.[124]
Hz. Peygamber zamanında hakim olarak temayüz etmiş şahsiyetlerden biri de Muaz b. Cebel'dir. Muaz, Mekke ve Yemen bölgelerinde dini eğitim ve öğretim görevlerinde bulunmuş, dolayısıyla bilgi ve tecrübesi artmıştı.[125] Hukuk sahasında nazari ve tatbiki bilgisiyle Hz.Peygamber'in takdirini kazanan Muaz'm Ye-men'in Cened bölgesine tayin edildiğini görüyoruz.[126] Hz. Peygamber kendilerine Yemen'e kadı olarak tayin ettiği haberini verdikten sonra islâm mahkemelerinde tatbik edilecek kanunları sordu.
Bu soruya verilecek cevap müstakbEL hakimlerin islâm mahkemelerinde uygulayacakları kanunları teşkil edecektir. Hz. Peygamberin sorusu bu gayeye matuf ve mebnidir. Muaz'm, Peygam-ber'in sorusuna verdiği cevap çok yerinde ve ilginç sayılır. Resûlullah Muaz'a sordu: «Hangi esasa göre hüküm vereceksin ya Muaz?» «Allah'ın Kitabına (Kur'ân'a) göre», «Onda o hadiseyle ilgili bir hüküm bulamazsan», «Peygamberin Sünneti ile», «Ya onda da bulumazsan», «Kendi içtihadımla hükmederim». Hz. Peygamber Muaz'm bu şekilde olgun ve kemali dikkatle verdiği cevaplara karşılık büyük bir memnuniyet hissetmiş ve ona şöyle dua etmiştir: «Allah'ım, sana hamdü senalar olsun ki, Resulünün elçisini, Resûlullah'ın razı olduğu ve istediği şeye muvaffak kıldın.»[127] Muaz, adlî ve kazai işler yanında malî, dinî, eğitim ve öğretim işlerini de yürütüyordu.[128] Muaz'm Yemen bölgesinde hakimlik yaptığı zamana ait vermiş olduğu mahkeme içtihatlarına malikiz[129] Hz. Peygamber Yemenlilere bir yazı (mektup) göndererek Muaz'm kendi bölgelerinde hakim olarak vazife yapacağını bildirmiş-tir.[130]
Ma'kıl b. Yesar kendi kabilesi Müzeyne'de hakimlik yapmak üzere Peygamber tarafından tayin edilmişti.[131]İMaTaTın kazai faaliyeti ve içtihatları hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Her halde olağanüstü sayılacak bir faaliyette bulunmamıştır.
Vesikalar arasında Ebu Musa'l-Eş'arî'nin Yemen'de Peygamber zamanında hakimlik ve öğretmenlik yaptığı geçmektedir.[132] Ebu Musa'nın içtihatları ve adli idare konusunda yaptığı faaliyet hakkında herhangi bir haber bize ulaşmamıştır. Ancak, Hz. Ömer zamanında adli idaredeki aktif faaliyeti kaynaklar arasında geçmektedir.
Bazı kaynaklarda, Attab b. Esid'in Mekke'ye kadı olarak tayin edildiği gösterilmektedir.[133] Daha ziyade onun Mekke'ye vali olarak gönderildiği kabule edilir.[134] Hz. Peygamber (s.a.v.) At-tab'a bir miktar maaş vermiştir.[135] Attab'm Mekke'ye kadı değil, vali tayin edildiğini kabul etmek daha doğru olur. Bu şekilde kabul edilirken, valilik görevini ifa ederken ek görev olarak da adli işleri yürüttüğünü düşünebiliriz.
Hz. Peygamber tayin ettiği hakimlere bir takım tavsiye ve direktiflerde bulunuyordu. Yukarıda Hz. Ali ve Muaz'a yaptığı tavsiyeleri zikretmiştik, aynı şekilde Ubeyde'yi Necran'a hakim olarak gönderirken «onların sana dava olarak getirecekleri şeyler hususunda adaletle hükmet» dedi.[136] Hz. Peygamber başka bir tayin esnasında «hakimin muhakeme esnasında alış veriş yapmayacağım» tenbih etmiştir. [137]Ayrıca hakimin muhakeme esnasında öfkeli ve sinirli bir halde iken hüküm vermesini yasaklamıştır.[138] Başka bir tayin esnasında, "kim olursa olsun, îslâm kanunlarına göre hareket etmeyen görevinden alınacaktır", dedi.[139]
5. Adli Sahadaki Yenilikler
İslâm, diğer sahalarda olduğu gibi adli sahada da hukuk âlemine yenilik getirmiştir. Getirdiği yenilikler arasında, mes'uli-yetin şahsiliği, fiillerde niyetin nazari dikkate alınması, her ferdin adliye önünde eşit haklara sahip olması sayılabilir.
islâm'da mes'uliyetin şahsiliği prensibi kabul edildiği için herkes kendi yaptığından mesul olacaktır. Eğer insan suç sayılacak bir fiili işlerse, o suçtan ötürü başkası değil kendisi cezalandırılacaktır. Babü krallığı medeniyet yönünden büyük bir merhale katetmelerine rağmen hukuk müdevvenatlarmda (Hamurabi Kanunları) ideal hukuka aykırı hükümler bulunuyordu. Mesela kısas usulü[140] tamamen ilkel bir durum arzediyordu. Şayet cani bir kimsenin kızını öldürmüş ise kendisi bu kanuna göre katledil-meyip kızının hayatına son verilecektir. Tevrat'ta "Kıza kız" prensibi kabul edilmemiştir.[141] islâm'da durum bunun benzeridir. Her şahıs kendi suçunun cezasını çekecektir. Kur'ân-ı Kerim'de:
«Hiçbir şahıs diğerinin yükünü çekmez» denilmesiyle mesuliyetin şahsiliği prensibine işaret edilmiştir.[142] Hz. Peygamber yukarda bahis konusu ettiğimiz anayasanın 25, 31. maddeleri ve müteaddid hadislerinde bu hususa temas ederek;
«Bir kimsenin işlediği cinayetten kendisi mesul tutulacaktır» ifadesiyle açıklamıştırlar.[143]
islâm hukukunda, ceza davalarında maznunun suçu işleyip işlemediği hususunda bir sarahet bulunmadığı zamanlarda onun lehine af cihetine gidilmesi tavsiye edilmiştir. Hz. Peygamber «Şüpheli hal sebebiyle cezaları kaldırınız»[144] ve «Elinizden ne kadar imkan gelirse müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Şayet elinizde beraati için bir yol, bir delil varsa maznunu serbest bırakınız; zira bir başkanın afta yanılması cezalandırmada yanılmasından daha evladır»[145] buyurmaktadır.[146]
islâm Hukukunda nesil, soy, kavim, vatan ve bölge ayrımı yapılmaksızın herkese adliye önünde eşit haklar tanınmıştır, islâm'dan önce fertler ve kabileler arasında cezaların tatbikinde farklı muamele yapılıyordu. Hz. Peygamber bir hadisinde bu hususa işaretle:
«Sizden evvelki kavimlerin helak olmalarının bir sebebi de şudur; onların aralarında makam ve mevki sahibi kimselerden biri hırsızlık yapınca, hırsıza gereken ceza verilmeyip bırakılırdı, şayet makam ve mevki sahibi olmayan birisi hırsızlık yapınca, hemen onu cezaya çarptırırlar di» diye buyurmaktadır.[147] İslâm'dan önce zina suçlarında da aynı şey bahis konusudur. Şayet mevki ve makam sahibi birisi zina ederse, gereken ceza verilmezdi. Fakat asil olmayan bir aileye mensup birisi zina etti mi, hemen cezalandırılırdı.[148]
İslâm'dan önce kabileler arasında diyet verme hususunda da bir denge yoktu. Beni Kurayza kabilesinden bir şahıs, Beni Nadr kabilesinden bir şahsı öldürdüğü vakit, ikinci kabilenin ödediği diyetin yarısını öderdi.[149]
İngiliz Hukuk sisteminde de adalete uygun olmayan bir takım hükümler bulunmaktadır.Şöyle ki, krallar mahkemelerin ka-zai yetkisi dışmda bırakılmıştır.[150] Yani "kral yamlmaz" prensibi kabul edilmiştir. İslâm'da böyle bir tefrik yapılmadığı gibi, hem nazariyatta ve hem de tabikatta eşitlik prensibine sadık kalınmış ve burjuvazinin imtiyazlı olmadığı açıklanmışır. Her fert kanun önünde eşit haklara sahip olmuştur herhangi bir şekilde farlı muameleye meydan verilmemiştir. Hatta İslâm'da hükümet edenler, idareciler bile farklı bir hakka sahip değildirler. Hz. Peygamber'e yapılan şikayetler malumdur.[151] Onun halifelerinin İslâm mahkemeleri önüne herhangi bir fert gibi çıktıklarını görüyoruz.[152]
İslâm adliyesinde, cezalar verilirken «ameller, niyetlere göre hüküm alır»[153] prensibine bağlı kalınarak, kasden, kazaen ve cebir altında işlenen fiil ve hareketler ayrı ayrı mütalaa olunur. Hz. Peygamber zorla ırzına geçilen bir kadına recim cezası uygulamadi.[154] Hz. Ömer de böyle bir hâdisede aynı yolu takip etmiştir.[155] Hz. Peygamber kastı olmadığı halde birisinin dişini kıran şahsa kısas cezası vermedi.[156] Bir hadiste, çocuğun, uyuyan bir kimse-
nin ve mecnunun hareketlerinden -kast olmadığı için- mesul tutulmayacağı ifade edilir.[157] Ayrıca insanlardan başka .bütün yaratıkların her türlü mesuliyetten beri olduğu Peygamber tarafından aynı şekilde belirtilmiştir, islâm öncesi, cansız veya canlı varlıkların sebebiyet verdikleri zarar ve ziyana karşı takip edilen hattı hareket tarzı Peygamber tarafından ilga edildi. Cahiliye devrinde Arapların tatbikatı, bir kimse herhangi bir kimseye ait bir kuyuya düşerek ölse, (ölenin mirasçılarına kalmak üzere) bu kuyu kan diyeti yerine geçiyordu. Şayet bir hayvan bir kimseyi öldürürse, o hayvan kan diyeti oluyordu. Şayet bir maden ocağı birinin ölümüne sebep olsa o maden kan diyeti oluyordu. Bu durumdan Hz. Peygamber'e bahsedildi. O da cevaben «konuşmayanlar (hayvanlar) mesuliyetten beridirler, maden ocağı beridir, kuyu beridir» de-di.[158]
Müellif Hamidullah, ingiltere'de yakın tarihlere kadar ilkel sayılacak prensiplerin devam ettiğim söylemektedir. Şöyle ki, ingiltere'de, şayet bir kimsenin ölümüne sebep olmuşsa, arabalar, duvarlar, ağaçlar, gemiler, hayvanlar vs. "ölüm cezasına" çarptırılıyordu.[159] Bu şartlar muvacehesinde, islâm'ın adli sahada yukarıda kaydettiğimiz yenilikler, hukuk âlemine kazandırılmış en büyük reform ve inkılaplar sayılır. [160]
6. Kaza Fonksiyonunu İfa Edenlerin Manevî-Uhrevî Mesuliyeti
Hz. Peygamber, kaza fonksiyonunu ifa edecek hakimlerin, bilgili, kültürlü, dindar, ehliyetli şahıslar arasından seçilmesinde ısrar eder. Hz. Peygamber, bir taraftan bilgili, dindar, ehliyetli hakimlerin ahirette mükafaatlara kavuşacaklarım haber verirken diğer taraftan bilgisiz, karaktersiz, ehliyetsiz hakimlerin karşılaşacakları cezaları hatırlatır. Hakimlerin ahirette karşılaşacakları bu durumlar hadislerle canlı bir manzara gibi gözükür. Hz.Aîi,
Peygamber'den bu hususla ilgili olarak işittiği bir hadisi şöyle anlatıyor:
«Hiçbir vali ve hakim yoktur ki, sırat üzerinde Allah'ın vurunda hesap vermeye getirilmiş olmasın. Şayet hakim veliler. vazifelerinde adaletle hükm vermişlerse, Allah onları mükıszi-landıracak, şayet adalete riayet etmeksizin hüküm vermişe, Allah onları yüzükoyun Cehenneme atacaktır»[161] Hz. Peygarier hüküm verilirken, rüşvet verene de, alana da lanet etmiştir."[162]"saat adaletle hakimlik yapmak, bir sene nafile ibadet yapm=bâa daha iyidir.[163] Bir kimse müslümanlar arasında hakimlik yarken, adaleti zulmünden fazla ise, başka bir ifadeyle adaleti ne galebe çalıyorsa o cennetliktir. Şayet zulmü adaletine çalıyorsa cehennemliktir.[164] Hz. Aişe'nin Resûlullah'dan; bir hadisde şöyle denilmektedir:
«Adaletten ayrılmayan bir hakim kıyamet günü melekle rafından getirilir ve şiddetli bir sorguya çekilir. Hakim olar. sorgu esnasında bir hurma tanesi hakkında dahi iki kişi arrs'da hakimlik yapmamasını arzu eder»[165] Hz. Peygamber hatta üç kısma ayırarak bunların durumlarını şöyle tavsif Hakimlerin bir kısmı Cenneti hakeder, bir kısmı ise Cehen^ni hakeder; Cenneti hakeden hakimler hakkı bilip onun gereni yerine getiren adil şahıslardır. Hakkı bildiği halde hüküm davranmayan hakim ise Cehenneme gider.Hakimlikle ilgili hukuki bilgisi olmadığı halde, insanlar arasında cahilane hûize-den bir hakim de cehenneme gider.[166] insanlar arasında, tayin edilen şahıs, bıçaksız boğazlanmıştır.[167] Bunlar haberden birkaç örnektir.
Kur'ân-ı Kerim aynı mevzu üzerinde durarak, bir kaideler koymuştur:
«Ey Davud, Biz seni, yeryüzünde hükümran kıldık, o haizi lisanlar arasında adaletle hükmet, hevese uyma yoksa seni A yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara ra hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azab vardır.»[168]
«Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder»[169] Netice itibariyle, nev'i şahsına münhasır olan islâm adliyesi dünyevi ve uhrevi müeyyidelerle teminat altına ahnmak istenmiştir. [170]
Iı. İslâm Adliye Teşkilatı'nm Tarih Bakımından İslâm Öncesi Arap Adliye Teşkilatı, Bizans-Roma Adliye Teşkilatı Ve İran Adliye Teşkilatı İle Münasebeti
islâm adliye teşkilatı Bizans, Iran ve islâm öncesi Arap devletlerinin senelerce hakimiyetlerini sürdürdükleri topraklar üzerinde kurulmuş ve tekamül ederek son şeklini almıştır, insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: islâm adliye teşkilatı mevzubahs ettiğimiz devletlerin hüküm sürdükleri topraklar üzerinde kurularak tekamül ettiğine göre, acaba onların tesirinde kalmış mıdır? Yoksa sırf kendi prensip ve kaideleri muvacehesinde mi tekamül etmiştir? işte bu meseleleri burada tarafsızlık (objektivite) ölçüleri içerisinde inceleyerek islâm adliye teşkilatının gerçek hüviyetini ortaya koymaya çalışacağız.
islâm müellif ve hukukçuları, islâm Hukuku ve teşkilatlarının ilahi menşeye istinat ettiklerini ve onların herhangi bir yabancı ve yan tesir altında kalmaksızın tekâmül ettiklerini savunmalarına karşılık, islâm Hukuku ve müesseselerinin tarihi ve hukuki tekamüllerini ihtisas konusu olarak etüd eden bazı müsteşrikler islâm müelliflerinin aksine olarak islâm hukuku ve müesseselerinin yabancı tesirler altında kalarak tekamül ettiğini kabul ediyoıiar. Biz burada biri diğerine zıd fikirlere sahip olan iki grubun islâm hukukunun bir müessesesini teşkil eden adliye teşkilatının menşeleri üzerinde serdettikleri görüşleri zikredip kendi mütalaa ve görüşümüzü ilave edeceğiz.
islâm devleti, Hz. Peygamber zamanından itibaren yabancılarla münasebete başlamış, sonraları bu münasebet daha da artmıştır. Hz. Peygamber -az da olsa- Yahudi ve Hristiyan dinini yaşayan ve arap örf ve âdetlerini devam ettiren kimselerle karşı karşıya gelmiş ve icabında onlarla hukuki, idarî ve siyasî antlaşmalar yapmıştır,[171] Dört Halife, Hz. Peygamber'in vefatını müteakip zamanlarda Bizans ve Iran devletlerini fetihler sebebiyle karşılarında buldular, ister istemez onlarla temas etmek ve ilişkiler kurmak mecburiyetinde kaldılar.[172]
islâm hukukunun Peygamber zamanı incelenirken, her türlü temas ve ilişkilerin ilahi vahye dayanarak halledildiğinin unutulmaması gerekir. Hz. Peygamber meseleleri ilahi vahye dayanarak hallediyordu ve bütün devlet teşkilatlarının temellerini vahye istinat ettiriyordu. O bazan Medine halkının örf ve adetinin iyi ve makul olanlarını almak suretiyle islâm hukukunun gelişmesine yardımcı oluyordu. Hz. Peygamber bu hususa işaretle «Cahiliyye zamanının fezaili ile islâm'da da amel olunmaya devam edilecektir.»[173] demiştir. Ancak Resûlullah'm islâm'dan önceki takip edilen faziletli şeylerden alarak islâm hukukuna mal ettiği şeyler ilahi vahiy yanında çok küçük bir yer işgal ettiğini söyleyebiliriz.
Resûlullah, temasta bulunduğu insanlara (gayrî müslimlere) îslâmî ve insanî ölçüler içerisinde muamelede bulunuyor ve hiçbir zaman merhameti elden bırakmıyordu.[174] O'nun bu şekildeki gayri müslimlere karşı yumuşak ve merhametli davranması onların tesirinde kalacaklarını göstermez. Çünkü o, bütün müesseselerin özellikle adliye cihazının îslâmî kanun ve prensipler dahilinde yürütülmesini ve hiçbir yabana tesirin altında kalmamasını arzu etmiş ve arzusunda da muvaffak olmuştur. O, Muaz,[175] Hz. Ali[176] vs. gibi kimseleri islâm devlet ve hükümetinin kazai temsilcisi sıfatıyla Yemen'e gönderirken islâm kanun ve muhakeme usulü ile kaza organım yürütmelerini emretmiştir. Yine O, islâm dinini tebliğ için Bizans, îran, Habeşistan ve Mısır devletlerine elçiler gönderiyordu.[177] Gönderilen her elçiye islâm dinine davet hususunu havi bir mektup veriyordu. Mevzu bahs mektuplarda Allah'a ve Peygambere dinî ve siyasî konularda itaatten taviz verilmeyeceği hususuna dikkat çekiliyordu. Öyle ise bu durum muvacehesinde, yabancı bir tesir söz konusu olamaz.
İslâm adliye teşkilatı tarihim en geniş şekliyle inceleyen müsteşrik E. Tyan, gerçekten değerli etüdleriyle islâm adliye teşkilatının menşe ve esaslarım göstermeye çalışmış ve bu sahada ilme yardım ve faydalan dokunmuştur. O, islâm müelliflerinin islâm adliyesi için menşe saydıkları Peygamber zamanı adliyesini, islâm öncesi Arap adliye teşkilatının Bizans imparatorluğu ile münasebetten sonra kurulmaya başladığım ve geniş çapta ondan tesiıiendiğini söyler.
I- islâm adliye teşkilatı umumî yapısını, Bizans adli teşkilatından almıştır.
II- işte bu teşkilat özel şartlar tahtında ve kendine has kaideleri takip ederek tekamül etmiştir ki, neticede bütün bunlar ona gayet açık bir orijinalite vasfı kazandırmıştır.
Tyan, bu husustaki görüşlerini şu şekilde anlatır: «Hz. Mu-hammed'in çalışmalarına bir göz atılırsa şu kanaate varılır; o yeni bir teşri (legislation) hareketine girişmedi ve yeni bir adli sistem kurmayı iddia etmedi.Adli teşkilatın bahis konusu olduğu Kur'an ayetlerine ve Peygamber'in şahıslar ve gruplar arasındaki davaları çözerken bir hakim olarak temsil edildiği hadislere müracaat olunduğu zaman, buradaki durumun islâm öncesi tatbik edilen hakem adli sisteminden farklı bir şey olmadığı görülür.» «Kur'ân'da adli meseleler incelenirken islâm'dan önceki mefhumlar aynıyla kullanılmıştır. Mesela hakem, tahkim vs. gibi, cahiliye zamanında hakemlerin davayı kabul edip etmemeleri gibi bir durura Hz, Peygamber için de söylenebilir. O da davayı kabul veya reddetme selahiyetine sahipti.»
«Biz Peygamber zamanında muhakeme usulü kaidelerini, mahkemenin faaliyet gün ve yerlerini gösteren kaideleri, davanın takıp şeklinin ne şekilde olacağım gösteren kaideleri, delil ve ispat !Çm belirli usulleri göremiyoruz. Yine Peygamber tarafından verilmiş hükümlerin kesin olarak tatbik edileceğini gösteren bir kanun ve kararların ne şekilde icra edileceğini belirten bir kaide yoktur»[178] «Peygamber adli teşkilatı yürütmek üzere bir kadı da tayin etmemiştir»[179]
îslâm müellifleri tarafından adliye teşkilatı hakkında müstakil olarak yazılan eserler[180] ile fıkıh (islâm Hukuku) kitaplarının Edeb'ül-Kadı[181] bölümüne bakıldığı zaman, orada islâm adliye teşkilatının ilk kurucusunun Hz. Peygamber olduğunu görürüz. Hz. Peygamber Allah'ın Kitabını insanlara tebliğ eden aracıdan başka bir şey değildir.[182] O her türlü hareketlerinde olduğu gibi adli hareketlerinde de Kur'an'm istikametinde yürümüştür.[183] Kur'an, adli teşkilatın temellerini atmış,[184] O da ilk hakim olarak tatbikatıyla onu uygulamıştır.[185] Bu arada Kur'an'ın kendisine verdiği yetkiye dayanarak bu hususta bir takırtı yemlikler getirmiş ve müstakbel hakimler için tatbik edecekleri kanun ve hukuki kaideler hususunda bilgi bırakmıştır.[186]
Hamidullah'm dediği gibi «hukuk sistemlerinin de diğer beşer kanun ve müesseseleri gibi kendisinden Önce gelenlerin tesirinde kaldıkları ve muasırlarının da tesir altında kalmış olmaları tabii bir hadisedir»[187] Eğer islâm hukuku, islâm öncesi cahiliye hukukunun şu veya bu şekilde tesiri altında kalmışsa bunda şaşılacak bir şey yoktur, islâm'dan önceki hukukta islâm dinine aykırı olmayan hukuki ve adli bir prensip niçin reddedilsin? islâm öncesi adliye sisteminde uygulanan iyi şeyler (fezail-i cahiliye)~niçin islâm hukukunda da devam ettirilmemiş olsun? Resülullah (s.a.v. «îslâm öncesi cahiliye zamanının faziletleriyle İslâm'da da amel olunur» hadisini zikretmektedir.[188] Buna göre Hz. Peygamber islâm öncesi adliye sistem ve teşkilatının iyi taraflarını alacaktır, bunda hiçbir mahzur görülmemiştir. Her şeyden önce Arap adliye teşkilatı için kullanılan istilah ve lugatları islâm teşkilatında da kullanılmaya devam edecektir. Çünki Peygamber'den önceki konuşulan dil de, onun kullandığı dil de arapçadır. Öyle ise aynı kelime ve İstılahı kullanmak bir bakıma zaruridir. Peygamber, islâm öncesi bilinen istilah ve kelimelerini kullanarak adli sistemi kurmuştur, islâm adliyesi yürütülürken islâm öncesi kullanılan kelime ve İstılahların kullanılması iki sistemin tıpatıp aynı olduğu anlamına gelmez. Kanaatimizce Tyan bu noktada tarihi vesikalara uygun düşmeyen görüşler ileri sürmektedirler. Bu arada Tyan'ın bu hususta tenakuza düştüğünü söyleyebiliriz. Şöyle ki, O, Peygamber zamanı adliyesini incelerken bir taraftan Peygamber için cemiyet içinde münakaşasız bir başkan derken, diğer taraftan islâm devleti idaresinin özelliklerinin, adaletin icrasını mümkün kılmadığı mütalaasında bulunur.[189] Buradaki tenakuz bariz bir şekilde gözükmektedir. Eğer Peygamber cemiyet içinde münakaşasız bir başkan ise adaletin icrası mümkündür. Yok eğer adaletin icrası gayri mümkün ise, o zaman Peygamber, cemiyet içinde münakaşasız bir başkan olamaz, işte görüldüğü gibi mezkur müellifin görüşünü izah etmek güçtür.
îslâm öncesi adliye teşkilatında kabul edilen Kasâme,[190] Yemin[191] ve Şehadet[192] delilleri islâm adliyesinde de kabul edilmiştir. Çünkü, bunlar o zamanın adliyesinin iyi tarafları idi. Bu bakımdan iki teşkilat arasında deliller yönünden bir benzerlik mevcuttur. Ancak adliye teşkilatı yalnız delillerle bitmez ve kemale ermez, islâm adliye teşkilatı daha modern usul ve kaidelerle çalışma zeminine oturtulmuştur, islâm Öncesi adliye teşkilatı ile mukayese edilmez Ölçüde tekamüle uğramıştır.
Tyan, Peygamber zamanı adliye teşkilatının hükümleri infaz etmekten mahrum olduğunu söylemektedir.[193] Kanaatimizce Tyan, Peygamberin adli teşkilatı ilgilendiren tatbikatını gözden geçirseydi, bu görüşünde ısrar etmeyecekti. Hadis kitaplarının hudud, kısas, ahkam, dava, beyyinat bölümleri Peygamberin cezaları infaz ve hükümleri icra ettiği hakkında bizi geniş malumat sahibi kılar. Kur'an ayetleri[194] bu hususta aydınlatıcı bilgiler vermektedir. Hz. Peygamber'in 52 maddelik anayasası adliye teşkilatının işleyiş tarzını açık bir şekilde göstermektedir. Tyan, Peygamber zamanında muhakeme usulü ve mahkemenin gün ve saatinin belirli olmadığım söylerken, Peygamberin hakimleri Hz. Ali ve Muaz'ı kadı olarak tayin ettiği zaman muhakeme usulü hakkında vermiş olduğu talimatlarından[195] haberdar olmamışa benziyor. Mahkemenin yeri ve saati belirli olup olmaması zaruretlerle ifade olunabilir. Demek ki o zaman mahkemenin faaliyeti için belirli bir yer ve belirli bir saat tesbit etmek zarureti yoktu. Böyle bir durumun adliye teşkilatı için noksanlık teşkil ettiği söylenemez. [196]
İkinci Bölüm
KAZA FONKSİYONU İFA EDEN MEMURLAR
I. Asıl Olan Memurlar (Hakimler)
A- Hakimlerin Vasıfları:
Resûlullah'ın İslâm adlî teşkilatının esaslarım gösterenve daha önce belirttiğimiz hadislerine bir göz atıldığı zaman orada kaza fonksiyonunun ne kadar mesuliyetli bir fonksiyon olduğu görülür. Hadislerde, bir taraftan iyi vasıflı hakimlerin ahirette Cennete gitmek suretiyle mükafatlandırılacağı zikredilirken, diğer taraftan iyi vasıflı olmayan hakimlerin ahirette cezaya çarptırılacakları hatırlatılır. Hz. Peygamber, nazari olarak hakimliğe tayin edilen şahısların bıçaksız olarak boğazlandığım[197] söylerken, tatbikatta da bu prensibe sadakat göstermiştir. Şöyle ki Ebû Zer el-Gifarî kendisinden hakimlik görevi isterken «kaza fonksiyonu mesuliyetli bir fonksiyondur, sen ise bu fonksiyonu yürütecek ehliyet ve kabiliyete sahip değilsin.»[198] diyerek onun teklifini reddetmiştir. Yine Eş'aslı bir şahıs Resûlullah'dan kaza görevi isteyince, onun da isteğini aynı mülahazaları gözönünde bulundurarak reddetmiştir.[199]
islâm hukukçuları, kaza fonksiyonunun bir şahsa teveccüh edip etmemesini, vacip, mubah, müstehap, mekruh ve haram olmak üzere beş kısımda göstermişlerdir.[200] Ehliyetli, kazai bilgileri mükemmel şahıslar kaza fonksiyonunu kabul edip yüklenmeleri vAcip ve ifa ettiklerinde sevap kazandıkları halde, teknik ve manevi vasıfları haiz olmayan şahısların kaza fonksiyonunu kabul ve yüklenmeleri haram ve ifa ettikleri takdirde günahtır.
Gerek Resûlullah'm ve gerek dört Halife ve Emeviler zamanında kaza fonksiyonunu yürüten hakimler teknik, manevi ve ahlaki vasıflan haiz olmaları bakımından bu fonksiyonu yürütmeye layık şahsiyetlerdi. Hz. Peygamber tarafından Yemen bölgesine kadı olarak tayin edilen ve Hz. Ömer zamanında da aynı görevde bulunan Hz. Ali için «O, kaza işlerim en iyi bilen ve yürüten hakimdir»[201] denilmiştir. Hz. Peygamberin Yemen'in Cened bölgE-sine kadı tayin ettiği Muaz b. Cebel için «helal ve haram konularını en iyi bilen kimsedir»[202] denilmiştir. [203]
1. Cinsiyet (Erkek Olması):
Tatbikatta kadınlardan hakim tayin edildiğine rastlamıyoruz. Peygamber, Semra binti Nüheykil-Esediye isminde bir kadını Medine'de muhtesip olarak görevlendirdi.[204] Semra, çarşı pazarda dolaşıyor, hisbe görevini yerine getiriyordu. Muhtemeldir ki, bu hanım muhtesiplik görevim ifa ederken sahabe arasındaki ticari ihtilafları çözmüştür. Makrizi, Hz. Ömer zamanında da Semra'nın aynı vazifede kaldığım zikretmektedir.[205] Makrizi, Şifa binti Abdillah'ın da aynı görevde (yani hisbe) istihdam edildiğini nakletmiştir.[206] islâm hukuku ve teşkilatları üzerinde araştırmalar yapan müellif Hamidullah, Şifa binti Abdillah için «Bu hanım sahabinin en azından ticari ihtilaflar üzerinde muhakeme yetkisini kullanması gerekmiştir.»[207] diyor. [208]
2. Buluğ Ve Akıl:
Hakimin yaşlı olması şart değildir. Buluğ çağına erişmesi hakimliğe tayini için kafidir. Çünkü Hz. Peygamber Hz. Ali'yi Yeme-en'e gönderirken «benim yaşım küçük» demiş,[209] Buna rağmen Hz. Peygamber yine de onu kadı tayin etmişti. Attab b.Esid, Peygamber tarafından Mekke'ye vali-kadı tayin edilirken yaşı 18 veya 21 idi.[210]
Hz. Peygamber Taifi fethedince, yaşı küçük olmasına rağmen Osman b. Ebi el-As'ı vali-kadı tayin etti. Çünkü, Osman, islâm'ı en iyi bilen şahıslardandı. Üstelik ilme karşı da sempatisi vardı.[211]
3. İlim:
Hz.Peygamber ve onun sahabileri, diğer sahalarda olduğu gibi hukuk sahasında da bilgili idiler. Bu çevrede ilim tahsil edenler arasında iyi malumatlı, hukuki bilgileri fazla olan şahıslar kadı tayin ediliyordu.[212]
B- Hakimlerin Tayin, Terfi Ve Azilleri
ilk devirlerde «hakim tayin edilmesi işi her zaman merkezi hükümetin selahiyetinde idi.»[213] Hz. Peygamber; Ma'kil b. Yesar, Ali, Muaz vs. gibi hakimlerim bizzat kendisi tayin etmiştir.[214] Hakimlerin azil işleriyle de yine kendisi ilgileniyordu. Hz. Peygamberin hakimlerinin tayininde tatbik ettiği usulü Hz. Ebu Bekir de uygulamıştır. O da Medine'ye Hz. Ömer'i bizzat kendisi tayin et-mıştır.[215]
C- Hakimlerin Vazifeleri
Hz. Peygamber başkent Medine'de diğer işler yanında kazaî işleri dahi yürütüyordu.[216] Vilayet ve eyaletlere tayin ettiği memurlara tavzif edildikleri görev yanında ek görev olarak da kazaî görevleri ifa etmelerini emrediyordu.[217] Bu memurlar daha ziyade eğitim, idarî ve malî görevlerden mesul tutuluyorlardı. Resûlullah gerek başkent Medine'de ve gerek taşra vilayet ve eyaletlere sırf adlî işleri yürütmekle görevli hakimler de tayin ediyordu.[218]
D- Hakimlerin Bağımsızlığı Ve Adlî Teşkilatta Hiyerarşi
Her hakim, içtihadında hürdür. Bir hadisenin çözümü için dilediği şekilde şahsi reyiyle içtihat etme imkanına sahiptir. Zaten içtihat Peygamber tarafından övülmüş bir kaynak olarak bilinir. Resûlullah'm sorusuna Muaz'm «Kur'an ve Sünnet'ten sonra rey ve içtihatla hüküm vei'eceği» şeklinde verdiği cevaba çok memnun olmuştur.[219] Resûlullah'm Amr b.As ve Ukbe b. Amir'e içtihat hakkında bilgi verirken, «Eğer içtihat eder ve içtihadınızda gayenize isabet ederseniz Allah size iki mükafat verir, eğer içtihat eder ve yanılırsanız, içtihat ettiğiniz için bir sevap alırsınız»[220] demişti.
Hz. Peygamber ilahi vahiyle hüküm veriyordu. Kendisine getirilen bir davada, o davanın çözümü için herhangi bir vahiy gelmemişse kendi reyiyle hükmediyordu. Henüz vahiy bulunmayan bir konuda Resûlullah kendi reyiyle çözüme kavuşturduğu bir davada sonradan vahiy gelip te hükmü bozulması halinde, evvelce verdiği hükmü bozmuyor, ancak verdiği evvelki hükmü, gelecek mümasil bir davada tekrar etmiyordu.[221] Bu durum, kanunların "makable şümulü olmadığına dair bir hukuk prensibinin tatbikatından başka bir şey değildir. [222]
E- Hakimlerin Maaşları
islâm hükümeti, ilk devirlerden beri kaza fonksiyonunu ifa eden hakimlere, çalış mal a nna karşılık maaş verirdi. Hakimlere maaş verirken, hayat şartları azami derecede gözönönü alınırdı. Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadisten, Resûlullah'm amme hizmetlerini yürüten memurlara (hakimler de dahil) maaş verdiğini öğreniyoruz. Resûlullah memurlarına maaş verirken onların her türlü masraflarının hükümet tarafından karşılanacağını «kendisi istihdam ettiğimiz kimse, karısına ait masrafları da alacaktır. Şayet hizmetçisi yoksa, onlannkini de, yine evi yoksa ev kirasını dahi alacaktır. Beyt'ül-mal'dan, başka sebeplerle alınacak her masraf bir kusur veya hırsızlık teşkil eder»[223] sözleriyle ifade ediyordu.
Hz. Peygamber, Hicri 8. yılda. Attab b. Es'id'i Mekke'ye vali-kadı tayinetti ve ona günlük olarak bir dirhem (aylık 30 dirhem eder) maaş verdi.[224] Başka bir rivayette senede 400 dirhem,[225] diğer başka bir rivayette ise senelik 40 ukiye (bir ukiye, 40 dirhem veya miskal karşılığıdır) ağırlığınca gümüş veya altın tutarında maaş verirdi.[226] Merginani, Hz. Peygamberin Hz. Ali ile Attab b. Esid'e maaş verdiğini kaydeder.[227]
II. Yardımcı Memurlar
1- Müftiler
Müftiler, islâm adliye teşkilatında kaza fonksiyonunun ifadesinde Önemli bir rol oynarlar; bir bakıma kaza organının yani hakimin yardımcısı ve müşaviridirler.
Ifta teşkilatı -hususi de olsa- Hz. Peygamber zamanından itibaren islâm adliyesinde önemli bir yer işgal etmiştir. Peygamber hem bir kadı ve hem de bir müfti idi.[228] Kendisine sorulan hukuki ve dini sorulara bizzat cevap veriyordu.[229] Hatta O'na sorulan bazı sorular ilahi vahiyle cevaplandırılıyordu.[230]
Resûlullah camide dini tedrisatı yaparken ashabını ilmen yetiştiriyor ve onların sordukları sorulara ilmi cevaplar veriyordu.[231] O bu usulü takip ederken ashabını ilmen yetiştirdi ve onlar fetva verecek dereceye yükseldiler. Müverrih ve hukukçuların bildirdiklerine göre Peygamberin ashabı içerisinde yüzkırk kişi fetva verecek selahiyete haizdi.[232] Bunlar içerisinde yedi kişi fetva verme hususunda temayüz etmiş şahsiyetlerdi.[233] Resûlullah bu şahıslara fetva verme selahiyetini tanımıştı.
Ibn Abdilberr «Ibn Mes'ud'un bir davada Hz. Peygamberin fetvasiyle hüküm verdiğini kaydetmektedir.»[234] Kur'an-ı Ke-rim'de Peygamberin güç durumlarda ashabıyla istişare etmesi emredilmektedir.[235] Bu emir sebebiyledir ki O, ashabının görüşlerini alıyor ve onlardan istifade ediyordu. Böylece teşri açısından o zamanki müftilerin önemli bir mevkileri vardı. [236]
2- Avukatlar
İslâm Hukukuna göre gerek davalı ve gerek davacı davasını takip etmek için bir vekil tayin edebilir.[237] Çünkü herkes kendi davasını bizzat takibe ve idare etmeye muktedir değildir.[238] Mavsılî, davaları takip etmek için bir vekilin tayin edilmesinin mümkün olduğunu Hz.Peygamber'in «sizlerden biri diğer tarafa nazaran beni ikna etmede daha elverişli deliller ileri sürüp davasını daha güzel ve beliğ anlatabilir ve ben de anlatılan ve işitilene göre hüküm veririm»[239] hadisiyle müdafaa etmektedir.[240] Serahsi'nin anlattığna göre Hz Peygambere arzedilen bir davada taraflardan biri kanunları ve muhakeme usulünü iyi bilmesine karşılık diğer taraf bu hususta hiçbir bilgisi yoktu. Kanun ve muhakeme usulünü iyi bilen—haksız olduğu halde— müdafaasını iyi yaptı ve dava-yi kazandı. Kanun ve muhakeme usulü hakkında bilgisi olmayan taraf davasını müdafaa edemediği için haklı iken davayı kaybetmişti. Fakat bu esnada Hz. Peygamber «yalan deliller ileri sürerek davayı kazanır ve kardeşinin hakkını da alırsa Cehennemden bir ateş parçası almış olur» dedi. îşte o anda kanunları ve muhakeme usulünü iyi bilip kendim müdafaa eden şahıs gerçeği itiraf etti ve hak sahibine verildi.[241] Demek ki davayı kaybeden bu davada kanunları ve muhakeme usulünü iyi bilseydi, hakkım müdafaa eder ve davayı kazanır, Hz. Peygamber'in manevi cezayı hatırlatmasına ihtiyaç duyulmazdı.
Serahsî, islâm mahkemelerinde Resûlullah (s.a.v.) zamanından itibaren kendi zamanına kadar vekillerin müvekkillerin davalarını takip ettiklerini kaydeder. [242]Hz. Peygamber'e sunulan bir nafaka davasında, taraflardan biri bizzat kendisi, diğer tarafı ise vekili temsil edip müdafaa ediyordu.[243] Beyhaki, Resûluliah'm bir cinayet davasında önce maktulün varislerinin vekilini dinlediğini kaydeder.[244]
3- Noterler
Serahsi, Resûlullah zamanından itibaren kendi zamanına kadar »ticari, hukuki, akit ve muameleler ile idari tasarruf ve siyasi antlaşmaların yazı ile tesbitinin bir gelenek halinde devam ettiğini kaydeder.[245] Bakara sûresinin 282. ayeti, hukuki ve ticari akit ve muamelelerin yazı ile teşvik edilmesinde ısrar eder. Bu sebeple Hz. Peygamber zamanında akit ve hukuki muameleler yazı ile tesbit ve tevsik ediliyordu. Hz. Peygamber bir satış akdini yazı ile tesbit ettirdiğini kaynaklar arasında görüyoruz.[246] Resûlullah, bazı arazileri ikta olarak sahabilere verirken ayrıca bu hususta tapu mesabesinde bir yazı da (iktaname) onlara veriyordu.[247]
Siyasî bir antlaşma olan Hüdeybiye [248]ve Resûlullah ile Dört halifenin Necranhlarla ayrı ayrı yaptıkları antlaşmalar yazı ile tesbit edilmiştir.[249]
Resûlullah zamanında noterlik işlerini,yani hukukî ve ticarî akit ve muameleleri Zeyd b. el-Erkam, el-Ala b. Ukbe,[250] el-Mugire b. Şu'be ve el-Husayn b. Nümeyr[251] yazıp tevsik ediyorlardı.
Tabakat adlı eserinde Şirazî, Hariceh b. Zeyd ile Talha b.Ubeydullah'ın kendi zamanlarında halkın hukukî ve ticarî akit ve muamelelerim yazdıklarını kaydeder.[252]
4- Zabıt Katipleri
Davaların tescili ve mahkeme zabıt katibinin islâm adliye teşkilatında yer alışı İslâm'ın ilk devirleine kadar çıkar. Hz. Peygamber ve halifeler zamanında davaların az oluşu, mahkemelerde tescil işini ve dolayısıyla mahkeme zabıt katibine ihtiyaç hissettirmiyordu, imam er-Rafîi bu zamanı kastederek davaların tescil edilmediğini zikreder.[253] Bununla beraber Hz. Ali tarafından sadece bir davanın tescil edildiğini ve duruşma esnasında tarafların ifadelerinin bir katip tarafından yazılıp zaptedildiğini kaynaklar arasında görüyoruz.[254]
5- Tercüman
Hz. Peygamber, taraflar arasında arap dilinden başka bir dili konuşanların istek ve ihtilafı ve onların getirecekleri delilleri anlamak maksadıyla bazı teşebbüslerde bulundu. O, Zeyd b. Sabit'e îbranice öğrenmesini emretti. Zeyd, îbraniceyi öğrendi ve mahkemede Ibranice konuşanların tercümanı oldu.[255]
Üçüncü Bölüm
GENEL VE ÖZEL MAHKEMELER VE DİĞER KAZA MERCİLERİ
I- Genel Mahkemeler Ve İşleyişleri
1. Tek Ve Toplu Hakim Usulleri Ve İstişare
İslâm adliye teşkilatında, ilk zamanlarda (Peygamber ve dört Halife zamanı) mahkemelerin tek hakim usulüyle çalıştığını görüyoruz.[256]
2. Mahkemelerin Dereceleri Ve Temyiz Mahkemesi
islâm adliye teşkilatında mahkemeler tek dereceli olarak ic-rai kaza etmişlerdir. Ancak biraz sonra tereferruatıyla ifade edeceğimiz gibi madun mahkemeler tarafından verilen kararlar kazi-ye-i mahkeme teşkil etmekle birlikte, üst dereceli mahkemeler tarafından şekil yönünden temyizen tetkik edilir.
Resûlullah zamanından itibaren, islâm mahkemeleri yukarda izah ettiğimiz tarzda faaliyet göstermişlerdir. Resûlullah ilk zamanlarda kaza fonksiyonunu bizzat kendisi yürütüyordu, islâm devletinin sınırları genişleyince kaza fonksiyonunu ifa etmekte güçlük çekmesi sebebiyle, sahabilerden bazısını kaza fonksiyonunu ifa etmek için kadı olarak tayin etti.[257] Bununla beraber, Resûlullah tayin ettiği kadılardan kazai kararlarını temyiz etme yetkisini muhafaza ediyordu.[258] islâm hukuku üzerinde araştırmalar yapan müellif Hamidullah, Resûlullah'm zamanındaki mahkemelerin faaliyetini ifade etmek üzere "Tedricen Medine'de kazai ve adli işlerin miktarı artmış ve Hz. Peygamber, hakim sıfatıyla taşımakta olduğu yetkilerden bir kısmım başkalarına devretmek ve kazai hususta sadece temyiz yetkisini kullanmakla iktifa etmeye mecbur olmuştu" demektedir.[259]
Bir gün iki şahıs aralarındaki ihtilafı, önce ilim sahibi bir hakime götürdüler. Hz. Peygamber, ilim sahibi hakim tarafından verilen hükmü hukuka uygun bularak hakimin verdiği cezayı derhal infaz ettirdi.[260]
Hz. Peygamberin Ukbe b.Amir,[261] Amr b. el-As,[262] Hüzeyfe b. el-Yeman[263] ve Hz. Ali'nin[264] verdikleri kazai kararları temyiz ettiğini tarihi vesikalar arasında görüyoruz. [265]
3. Mahkemelerin Faaliyet Yerleri
Hz. Peygamber zamanında adli duruşmaların yapıldığı muayyen bir bina, bir ev yoktu. O, camide, pazarda, evde, tarafları kabul ediyor ve hemen bulunduğu yerde davaya bakıyordu.[266] Müellif Hamidullah, Hz. Peygamberin kazai faaliyetini nerelerde sürdürdüğünü anlatırken «Hz. Peygamberin adli duruşmalara mahsus sabit bir mahalli yoktu. Cami, pazar yeri, konaklama yerinde bir çadır bütün her yer onun için uygundu» diyor.[267]
islâm Ansiklopedisinin Mescid maddesi yazarı J. Pedersen, mescit (cami)in idari işlerin yürütülmesinde devletin faaliyet merkezini teşkil ettiğim «Islâmiyetin mahiyeti icabı, din ile siyaset bölünmez bir bütün teşkil etmekte idi. Her iki sahada aynı şahıs hükümdar ve baş idareci ve aynı yer bina yani, cami de, siyasi ve dini faaliyetin merkezi idi» cümleleriyle anlattıktan sonra[268] bu arada Hz.Peygamber ve sonraki devirlerde, mescidin muhakeme salonu olarak kullanıldığını mufassal bir şekilde ifade etmek-tedir.[269]
Gerçekten Hz. Peygamber; camide eğitim, öğretim, idari, siyasi, dini ve adli işlerin bütününü ifa ediyordu. Kendisine gelen davaların ekserisini camide hallü fasl ediyordu. O'nun camide hallü faslettiği davaları biliyoruz.[270]
Hanefî hukukçularından Merginani «Hz. Peygamberin caminin bir köşesini duruşma salonu olarak kullandığını" zikreder.[271] Aynı hususu Hassafm Edeb-ül-Kadı'sma şerh yazan Ibn Maze de ifade etmektedir.[272]
4. Muhakemenin Günü, Saati Ve Tatili
Hz. Peygamber ve Dört Halife zamanında davalara bakmak üzere hususi bir gün ve saat tayin edildiğine ve mahkemelerin tatil edildiğine dair herhangi bir kayda rastlamıyoruz. Mahkemeler haftanın her gününde ve saatında adaleti tevzi ediyorlardı. [273]
5. Vazife Ve Selahiyet
Hz. Peygamber, icra, kaza ve teşri fonksiyonlarını birlikte yürütüyordu.[274] O hem bir kanun koyucu, hem bir amir ve hem de bir hakimdi. Medine'ye hicret edip orada Medine Site devletin kurduktan sonra devlet için bir anayasa hazırladı. Bu anayasada adli konulara geniş olarak yer vermiş ve gayri müslimlere adli muhtariyet tanınmıştır. Ancak gayri müslimler aralarındaki ihtilafları çözüme kavuşturmada acziyete düşerlerse, selahiyetli mahkemenin islâm mahkemesi olduğu sarahaten ifade edilmiştir.[275]
Hz. Peygamberin ilk zamanlarda adli işleri bizzat kendisi yürüttüğünü evvelce söylemiştik. Fakat fethedilen her şehre bir vali tayin ederek, o valiyi aynı zamanda adli işlerin yürütülmesinden mesul tutuyordu.[276]
Hz. Peygamber, Medine ve havalisinin adli işlerini yürütmekle birlikte, Arap yarımadasının her köşesinden ona davalar geliyordu.[277] Çünkü onun için ne vazife ne de selahiyetin sınırlandırılması bahis konusudur. Ancak hayatının sonuna doğru İslâm devletinin genişlemesi ve adli işlerin çoğalması sebepleriyle adli işlerden bir kısmını Medine'de sahabilere tevdi etmek mecburiyetinde kaldı.[278] Hatta bazı durumlarda davaları kendisi hazır olduğu halde başka bir sahabiye havale ediyordu.[279]
Hz. Peygamber zamanında taşra vilayet ve eyaletlere tayin edilen memurlar için yer itibariyle selahiyetin sınırlandırılması söz konusu olamaz. Fakat vazifenin (madde itibariyle selahiyet) sınırlandırılması söz konusu olabilir, Çünü Bahreyn, Oman, Yemen, Hadramut, Mekke, Taif vs. gibi şehir ve bölgelere tayin edilen devlet memurları ancak bölgelerindeki adli işleri yürütebilirler.[280] Tayin edildikleri bölge veya şehirden başka bir yerin adli işlerini yürütmeye selahiyetleri yoktur. Tayin.edilen memurlar bölgelerinin her türlü (yani ceza, hukuk) davalarına bakabilirler. Bu hususta vazife taksimi yapılmamıştır. [281]
II. Özel Kaza Mercileri
A-Muhtesiplerin Kazai Faaliyetleri
Hisbe teşkilatı, îslâm cemiyetinde iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek suretiyle sosyal huzuru sağlayan dinî bir teşkilat olarak ortaya çıkmıştır.[282]
Makrizi, hisbe teşkilatının Hz. Peygamber tarafından kurulduğunu zikrettikten sonra, o zamanki hisbe teşkilatını yürüten muhtesiplerin isimlerini nakleder.[283] Kettani de bu mevzuda Makrizi gibi bir yol takip eder.[284] Hassan Hassan ise Hz. Ömer devrinde bu teşkilatın kurulduğu mütalaasını yürütür.[285] Biz bu teşkilatın Peygamber devrinde kurulduğunu kabul etmeye mecbur eden delillerle karşı karşıya olduğumuzu söyleleyim.
Hisbe teşkilatı Mekke'de fetihten sonra kuruldu. Hz. Peygamber fethi müteakip Said b. Said el-As'ı oraya muhtesip tayin etti.[286]
Medine'de Hz. Peygamber bizzat kendisi çarşı pazarda dolaşıyor ve bu vazifeyi yerine getiriyordu.[287] Bu arada Semra binti Nu-heyki'l Esediyye ismindeki bir kadını Medine'de muhtesip olarak istihdam etti.[288] Semra, çarşı pazarda dolaşıyor, hisbe görevini yerine getiriyordu. Muhtemeldir ki bu hanım muhtesiplik görevini ifa ederken sahebe arasındaki ticari ihtilafları çözmüştür. [289]
B- Şurta (Polis)Nin Kazai Faaliyetleri
Şurta teşkilatının tarihçesi hakkında muhtelif görüşler ileri sürülmüştür. Makrizî[290] ve Buharî[291] bu teşkilatın Hz. Peygamber zamanında kurulduğunu kabul ederlerken, başka müellifler Hz. Ömer,[292] Hz. Osman,[293] Muaviye[294] zamanlarında kurulduğunu ileri sürerler. Biz bu teşkilatın başlangıç tarihinin değişik olarak gösterilmesini, müelliflerin şurtayı ıstılah olarak değişik açıdan değerlendirmelerine bağlıyoruz. Herhalde şurtayı değişik ıstılahlarla değerlendirmeseydiler, bu teşkilatın başlangıcım değişik göstermezdiler. Biz, bütün kaynakların ifadelerim gözönüne alarak bu teşkilatın Peygamber zamanında kurulduğunu kabul ediyoruz. [295]
C- Askeri Kaza (Kaadı'l-Askerler)
islâm devletlerinde, orduya mensup şahısları ilgilendiren ceza ve bazı hukuk davalarında selahiyetli kaza mercii, askerî kaza organı olan askerî mahkemelerdir.
Hz. Peygamber, Medine'de îslâm devletini kurduktan sonra, bazı hallerde askerî müdahaleye devletini taarruzdan kurtarmak için mecbur oldu.[296] Bu sebeple o ordular teşkil etti ve ordunun yönetimini, kumandanlığını bizzat kendisi ifa etti.[297] Ordu mensupları arasında çıkacak ihtilaflarda, ordu mensuplanmn işledikleri suçlara ordu kumandam olarak bizzat kendisi bakıyordu. [298] Hz.Peygamber her askeri birliğe bir kumandan tayin ediyordu.[299] Bu kumandanlar aynı zamanda ordu mensupları arasında meydana gelecek suçlara bakıyorlardı. [300]
Dördüncü Bölüm
MUHAKEME USULÜ
Hz. Peygamber muhakeme esnasında tatbik ettiği kaide ve şekilleri, çeşitli vesilelerle nazari olarak ortaya koyuyor, dolayısıyla tarafların ve hakimlerin her zaman uymaya mecbur olacakları kaideleri gösteriyordu.[301] Resûlullah'm tatbik ettiği muhakeme usulüne göre mahkemelerde davayı ispat etmek davacıya düşmektedir.[302] Hakimler davacının getireceği delillere bağlı kalarak hüküm vermek mecburiyetindedir.[303] Ayrıca islâm muhakeme usulünde tek taraflı olarak icra-i kaza yasaklanarak davalıya da müdafaa hakkı tanınmıştır.[304]
A- Dava
Ceza davalarında, davanın açılması ve takip edilmesi hukuk-davalanndan farklı bir manzara arzeder. Ceza davalarında, hakkı ihlal edilen fert veya onun varisleri dava açabileceği gibi bir ihbar üzerine hakimler de amme davası açabilirler ve mahkemeyi faaliyete geçirebilirler.[305] Hz. Ömer,[306] bir ölüm haberinin kendisine gelmesi üzerine, katili bulmak ve gereken cezaya çarptırmak için hukuku amme davası açarak mahkemeyi harekete geçirdi. Bu davanın tahkikatı tam bir sene devam etti.
Basra valisi Mugire b. Şu'be'nin zina ettiği haberi Hz. Ömer'e gelince, hemen onun hakkında hukuki amme davası açtı ve mahkemeyi faaliyete geçirerek zanlı hakkında gerekli soruşturmayı
yaptırdı.[307]
Hz. Osman'a Küfe valisi Velid b. Ukbe'nin şarap içtiği ihbar edildi. Hz. Osman bu ihbar üzerine hukuku amme davası açarak zanlı hakkında gerekli soruşturma ve tahkikatı yaptırdı.[308]
Amme hukukunu ilgilendiren davalarda, kadılar gibi her müslüman da taraf olabilir ve hukuku ammeye tecavüz durumunda, ihbar haberini götüren şahıs hukuku amme davası açmış sayılır ve o davayı taraf olarak takib eder.[309]
B- Müdafaa
Muhakeme usulüne göre davacının mücenred iddiasıyla isteği hemen yerine getirilmez, iddia edilen şey (müddeabih) hakkında davalının görüşü sorulur. Bu onun en tabii hakkıdır. Çünkü haklar davacının mücerred iddiasıyla tek taraflı verilmiş olsa çok zaman haklar kaybolur ve hak sahipleri mağdur olurdu. Resülul-lah'm bir hadisi bize bu hususta yol göstermektedir: O,
«Şayet hakimler insanlara tek taraflı beyan ve iddialara meb-ni hak tevzi edecek olsalar, karı (ceza mahkemeleri) ve şahısların mallan (hukuk mahkemeleri) üzerinde doğru ve adil olmayan hükümler verilirdi» diyor.[310] Hz. Peygamber Ali b. Ebi Talib'i Yemen'e kadı olarak tayin ederken tek taraflı hüküm vermekten sakınmasını,
«iki taraf senin karşında yerlerini alınca; birini olduğu gibi diğer tarafı da dinlemeden aralarında hükmetme. Bu alınması gerekli karan tayin etmede sana daha elverişlidir.» sözüyle ifade etmişlerdir.»[311]
C- Davaya Son Veren Taraf Muameleleri
1. Feragat Ve Af
Feragat ve af daha ziyade hukuk davalarında bahis konusu olabilir. Bir kimse kişisel hakkından feragat ederek davaya son verebilir. Peygamberimize sunulan bir davada,taraflardan biri hakkından feragat etti ve böylece dava son buldu.[312]
Gerçekten Hz. Peygamber devrinden itibaren kısas ve diyet davalarında af ve hakdan feragat kabul edilmiş olduğu halde,[313] hudud davalarında hiçbir zaman af ve feragat kabul edilmemiştir.
Mekke fethedildiği gün, asil aileye mensup bir kadın hırsızlık yapmış ve dava Hz.Peygamber'e götürülmüştü. Hz. Peygamber de deliller muvacehesinde hırsızlık suçunun işlendiğini tesbit etti ve hırsızı el kesme cezasına çarptırdı. Birisi Hz. Peygambere müracaatla hırsızın elinin kesilmemesini istedi. Hz. Peygamber bu teklife müthiş kızdı ve böyle davalarda affın bahis konusu edilemeyeceğini bildirdi.[314]
Safvan b. Umeyye'nin elbisesini çalan hırsız yakalanarak Hz. Peygamber'e götürüldü. Hz. Peygamber, hrısızı el kesme cezasına çarptırdı. SafVan, hırsızı affettiğini ve hakkından feragat ettiğini söylemesi üzerine, Hz. Peygamber:
«Mahkemeye gelmiş bir hırsızlık davası neticesi cezaya çarptırılmış bir suçluyu ben affetsem bile Allah affetmez» diyerek Saf-van'm af isteğini reddetmiştir.[315] Çünkü bu gibi cezalar cemiyetin selameti amme (kamu) menfaati ve sosyal adalet düşünceleriyle konulmuştur. Bunlar mağdurun veya onun varislerinin affetme-siyle yahut haklarından feragat etmeleriyle düşmez.
Hz. Peygamber (s.a.v.):
«Taraflar, ihtilafları mahkemeye intikal ettirmeden önce ceza (hudud) davalarında haklarından vaz geçebilirler, birbirlerini affedebilirler.Ancak dava mahkemeye geldikten sonra af bahis konusu olamaz, gereken cezalar verilir ve verilen ceza tenfiz (infaz) edilir» diyerek ceza davalarında (hudud) af ve feragatin ne zaman kabul edileceğini, ne zaman kabul edilmeyeceğini seraha-ten belirtmiştir.[316]
Burada hatırlatalım ki, Hz. Peygamber, ispat edilemeyen veya ispatı mümkün olamayan ceza davalarında;
«Elinizden ne kadar imkan gelirse müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız, şayet elinizde beraati için bir yol, bir delil varsa, maznunu serbest bırakınız, zira başkanın afta yanılması cezalandırmasında yanılmasından daha evladır»[317] ve «şüpheli hal sebebiyle cezaları kaldırınız»[318] hadisleriyle maznunun lehine olarak af cihetine gidilmesini tavsiye edilmiştir.
Burada siyasi suçluların cezalarının umumi bir surette affedilip affedilemeceği bahis konusu olabilir. Hz. Peygamber Mekke'nin fethinde müşriklerin cezalarını affedip umumi af ilan etmişti.[319] Bu tatbikatın umumi bir af için delil kabuledilip edilmemesi münakaşa konusu olabilir. [320]
2. Sulh
Taraflar, gerek duruşmadan evvel ve gerekse muhakeme esnasında, aralarında niza ve ihtilafı sulh ve anlaşma suretiyle çözüme kavuşturabilirler.
Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadisde, «müslüman-lar arasında helali haram, haramı helal etmemek şartıyla sulh makbuldür» diyor.[321]
Hz. Peygamber, kendisine gelen bazı davalarda sulh olmala-rı,uyuşmaları için taraftan bu yola sevketmiştir.[322]
D- Deliller Ve İspat Yükü
1. Şahitlik (Şehadet)
a) Kavram:
Şehadet delili, islâm hukukunda en önemli delillerden biridir. Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde bu delile temas edilmektedir.[323] Hatta Kur'an bazı davaların ispatının şahadet deliliyle mümkün olabileceğini ifade etmiştir.[324] Hz.Peygamber de kendisine dava geldiği zaman taraflardan önce şahit getirmelerim istiyordu.[325] Yine O, nazari olarak da islâm adliye teşkilatında onların Önemli bir yeri olduğunu «şahitlere ikram ve hürmet ediniz. Çünki, Allah onlar sayesinde hakları yaşatır, korur» sözüyle ifade etmişlerdir.[326]
Kur'an adaletle şahitlik etmeyi[327] ve bir kimsenin şahit olarak gösterildiğinde şehadetten kaçınmayarak gördüklerini ve bildiklerini anlatması mecburiyeti (farz-ı ayn ve farz-ı kifaye) üzerinde[328] İsrar eder. [329]
b) Şehadet-İ Hisbe:
Amme hukukunu ilgilendiren davalarda her müslüman hasım olabileceğinden ihbar anında dava hükmen açılmış kabul edilir ve o şahsın şehadeti dinlenir. Bu şehadete Şehadet-i Hisbe denir. [330]Hz. Peygamber «şahitlerin en iyisi kendisinden şehadet etmesi istenmediği halde şehadet eden,kimsedir» diyerek şehadet-i hisbeye temas etmiştir.[331]
Ehl-i zimmilerin biribirleri arasında yapacakları şehadet kabul edilir. Bir hadiste, «Her şahıs, kendi dinine mensup şahıs aleyhinde şahadet edebilir. Yahudi, Hristiyan'ın aleyhinde şahadette bulunamaz, Hristiyan da Yahudinin aleyhinde şahadette bulunamaz. Sadece müslümanlar diğer dinlere mensup şahıslar aleyhinde yapacakları şahadet kabul edilir» diye rivayet edilmektedir.[332] Hz. Peygamber, yahudilere mensup iki şahıs zina edince onlardan dört şahit istemişti.[333]
Hz. Aişe'den rivayet olunan bir hadisten akrabalığın şahadetin kabul edilmesine engel olan bir durum olduğu anlaşılıyor.[334]
c) Şahadette Nisab:
Kur'an ceza davalarında iki adil ve namuslu erkek şahit getirme mecburiyeti üzerinde ısrarla durur[335] ve hatta gayri meşru münasebetler (zina) gibi en ciddi vak'a ve durumlarda ise dört erkek şahit şart koşar.[336]
Beyhaki de, «kadınların ceza (hudud) ve talak davalarında şahadetlerinin kabul edilmediğini» zikrediyor.[337] Zühri de aynı şekilde «kadınların Peygamber (s.a.v.) ve ondan sonraki halife (Ebu Bekir ve Ömer) zamanlarında, ceza davalarında şahid kabul edilmediğini» rivayet ediyor.[338]
Yukarıda vermiş olduğumuz izahatten anlaşılacağı üzere ceza davalarında (kısas ve hudud) şehadetin nisabı Kur'an'da, zina davaları için dört erkek, hukuk davaları için iki erkek veya bir erkek iki kadın olarak tesbit edilmiştir. Fakat hususi durumlar arzeden ve mesela özellikle kadınların durumlarını ilgilendiren ve erkeklerin bilmesi imkan dahilinde olmayan hallerde Resûlul-lah'ın hadislerinde —Kur'an'da belirtilmediği halde— kadınların şahadetlerinin kabul edildiğini görüyoruz. Kadınların hangi hallerde şehadetlerinin kabul edileceğim belirtmek faydalı olur.
Hüzeyfe'nin «bir ebenin doğum üzerine bir çocuğun nesebini tesbit için yapacağı şehadet kabul edilir» diye rivayet ettiği hadis[339] ile Hz.Ali'nin «bir ebenin doğum anında çocuğun sesi çıktıktan sonra öldüğüne şehadette bulunması, mirasın düşmesi ve cenaze namazının kılınması için kabul edilir» diye rivayet ettiği hadisden[340] kadınların miras, neseb ve diyaneti ilgilendiren cenaze namazının kılınması hususunda şehadetlerinin kabul edileceği hükmü ortaya çıkmaktadır. Ayrıca süt emme hususlarında bir tek kadın şahidin şehadeti kabul edileceği Tirmizi ve Ebu Davud'un Sünen adlı kitaplarında rivayet edilmektedir.[341]
D) Davacının Yeminiyle Birlikte Tek Şahid Ve Tek Şahid
İbn Abbas,[342] Ebu Hureyre,[343] Sa'd b. Ubade,[344] Cabir b. Abdullah,[345] Ali b. Ebi Talib,[346] Abdullah b. Amr [347] Resûlullah'm davacının yemini ile birlikte bir şahitle hükmettiğini rivayet ediyorlar. Hz. Ali'den «Peygamber (s.a.v.), Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın davacının yemini ile birlikte hükmettikleri» rivayet olunmaktadır.[348] Peygamber, «Hüzeyme kime şehadet ederse O'mın şehadeti iki şahidin şehadeti karşılığıdır» dedi.[349]
Ibn Kayyım «bir şahidle hükmetmek, Hüzeyme'ye münhasır değildir. Faziletçe ondan üstün ve onun seviyesinde olan sahabe mesela; Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Übey b. KaİD bu olayda Peygamberimize şehadette bulunsa idiler, Peygamber elbette onların şehadetini kabul ederdi. Nitekim bir köylünün Ramazan hilalini gördüğünü haber vermesi üzerine, habeıçm gereğini yerine getirdi» diyor.[350]
Peygamber (s.a.v.) ganimet hususunda dahi davacıya yemin ettirmeksizin ve başka bir şahid de istemeksizin yalnız bir şahidle hükmetti.[351]
e) Yalan Şahadet
Yalan yere şahadet Kur'an'da katiyyetle yasak edilmiş ve yalancı şahide de lanet edilmiştir.[352] Peygamber (s.a.v.)[353] üç kere «yalan yere şahadet ile Allah'a şirk günahı birbirine eşittir» dedi ve şu ayeti okudu: "Yalan sözden kaçının, Allah'ın muvakkitleri O'na (Allak'a) eş tutmayanlar olarak (kaçının)" buyurdu.[354]
Peygamber (s.a.v.) yalan yere şahadeti büyük günahlardan saymıştır.[355]
f) Tezkiye:
Hz. Peygamber bir hadisinde,tezkiye için bir kimsenin adalet durumu sorulduğunda o kimse hakkında bilinen gerçek durumu aynen ifade etmeyi tavsiye ediyor.[356]
2. Hakimin Şahsen Bilmesi Ve Kanaati
Rasûlullah bu konuda şöyle buyuruyor:
«Ben ancak fani bir beşerim; siz bana birçok ihtilaflar getiriyorsunuz, sizlerden biri diğer tarafa nazaran beni ikna etmede daha elverişli ve muktedir davranmış olabilir,. Ben de ondan işittiğim şeye göre hükmederim. Verdiğim bir hükümle bir kimseye hakikatte din kardeşine ait bir şeyi verecek olsam, onu asla almasın, Zira benim ona bu şekilde vermiş olduğum şey ancak, ateşten bir parçadır.»[357]
3. Ehl-İ Vukuf (Bilirkişi)
Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yusuf un uğramış olduğu iftirada suçun kime ait olduğunu tesbit etmek için, davanın bilirkişiye havale edildiğini görüyoruz.[358]
Neseb davalarında, fizyonomi mütehassıslarından (Kaif) nesebin tesbitinde istifade edilebilir. Hz. Peygamber zamanında ve sonraki zamanlarda kainerin neseb tesbitinde oynadıkları rol kaynaklar arasında görülmektedir.[359]
4. Keşif
Hz. Peygamber zamanına ait keşif vakalarına rastlıyoruz. Müellif Hamidullah Hz. Peygamberin bir keşfini naklediyor, «Medine'de iki toprak sahibi arasında çıkan, bir araziden başka bir araziye su geçirilmesi ile ilgili olarak çıkan davadır. Birçok kimsenin bu meseledeki gayretlerinin boşa gitmesi üzerine Hz. Peygamber ihtilafı çözmek üzere bizzat o mahalle gitmiştir» diyor.[360]
İki kardeş müşterek olarak bir arazi parçasına sahiptirler, bu arazi parçasına küçük bir ev inşa edildi. Bu iki kardeş öldükten sonra, varisleri bu evin hangi kardeşe ait olduğunda ihtilafa düştüler ve ihtilafı Resûlullah'a götürdüler. Resûlullah bu davanın bakılmasıyla Huzeyfe b. el-Yeman'ı görevlendirdi. Huzeyfe, bizzat ihtilaf konusu mahalle gitti ve gerekli keşif ve tahkikatten sonra karar verdi. Tekrar Medine'ye dönüp kararı Hz. Peygam-ber'e sundu. Peygamber keşfe dayanarak verilen karan temyizen tasdik etti.[361]
5. İkrar
Hz. Peygamber; zina,[362] hırsızlık,[363] Hz. Ebu Bekir; hırsızlık,[364] Hz.Ömer; zina,[365] Küfe kadısı Şureyh bir dava[366] da mu-kir'in ikrarım hükümlerine mesned etmişlerdir. [367]
6. Yemin
Yemin, bazı ceza ve hukuk davalarında hükümlere mesned olacak delillerden biridir.[368] Resûlullah, «delillerle davasını ispat etmek davacıya, yemin ise iddiayı reddedene düşer» hadisiyle yeminin taraflardan hangisine tevcih edilmesi gerektiğini belirtmektedir.[369]
Hz. Peygamber Hadramut ve Kinde'li iki şahsın getirdiği arazi davasında, önce davacıdan delil ile davasını ispat etmesini istedi. Davacı, davasını ispat edecek bir delil getiremeyince Resûlullah, davalıya yemin teklifinde bulundu.[370]
Tek şahidi bulunan bir davacıya Hz. Peygamber'in yemin teklif ettiğini hadisler arasında görüyoruz.[371]
islâm hukukuna göre yemin ederken bir takım formüller ve prensiplere riayet edilmesi gerekir. Hz.Peygamber, Allah'ın adına yemin ettiriyordu.[372]
7. Kasame
İslâm öncesi şekliyle islâm'da da kabul edilen kasame,[373] bir köy veya kasaba veyahut şehirde faili meçhul bir ölü bulunduğu takdirde o yerin sakinlerinden 50 kişiye "onu öldürmediklerine ve öldüreni bilmediklerine dair tevcih edilen yemindir."[374]
Hz. Peygamber,[375] faili meçhul ölüm hadiselerinde 50 kişiye kasame yemini ettirdi. [376]
8. Karine Ve Emareler
Hz. Peygamber'in karine ve emarelere istinat ederek hüküm verdiğini görüyoruz. Ebu CehL[377] ile KaT^ b.Eşraf[378] müşrik olmaları sebebiyle müslümanlar tarafından öldürüldü. Onların kimin tarafından öldürüldüğü ihtilaf konusu oldu. Hz. Peygamber öldürdüğünü iddia eden şahısların kılıçları üzerindeki kan izlerinden öldüren şahsı tesbit etti. Çünkü kılıç üzerindeki kanlar Öldürmeye bir emaredir. [379]
9. Yazılı Delil
Bakara sûresinin 282. ayetinde hukukî ve ticarî akit ve muamelelerin yazı ile tesbit edilmesi istenir.
Hz. Peygamber devrinde hukukî ve ticarî akit ve muameleleri Zeyd b.Erkam, Ala b. Ukbe, Muğire b. Şu'be ve Husayn b. Nü-meyr,[380] Dört Halife ve sonraki devirlerde ise Talha b. Ubeydullah ile Harice b. Zeyd (öl.lOO) yazıyorlardı.[381]
ilk devirlerde idarî, siyasî mahiyetteki yazılar da şahitlerle tevsik ediliyordu. Nitekim, Hüdeybiye,[382] Necranlılarla yapılan ilk antlaşmalar,[383] Hz Ömer'in tayin ettiği vergi memurlarının tayin kararnameleri[384] şahitler huzurunda yazılmıştır. Hz. Peygamber herhangi bir ihtilaf anında mahkemeye ibraz etmek üzere bir alış-veriş akdini yazdırttı[385] ve ikta arazileri için ispat belgesi mahiyetinde yazılı bir kağıt (iktaname) veriyordu.[386]
E- Muhakeme Ve Murafaa Usulü
Hz. Peygamber duruşma esnasında tarafları oturtuyordu. Resûlulah duruşma yapılırken her türlü dış tesir altında kalınmadan adaletin tevzii gerektiğini ifade etmişlerdir. O'nun duruşma esnasında hakimlerin taraflara eşit muamele etmelerini istemesi dikkate şayandır. Hatta O, hakimin taraflara bakışında, konuşmasında, her türlü hal ve hareketlerinde eşit muamele etmesini emretmekle her ferdin hakkım güven altına almış sayılır.[387]
Davalı inkar ederse, davacıdan delil istenir.[388] Hadramut ve Kinde'den gelen bir arazi davasını Resûlullah bu şekilde muhakeme etmişti.[389]
F- Kanun Yolları
Hz. Peygamber'in hakimlerin kararlarına itiraz ederek temyiz etmeyi isteyen kimselerin davalarını temyiz ettiğini önceden görmüştük. [390]
G- Hükmün İcrası Ve Cezanın İnfazı
Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel'in malını haczetmiş ve o malı borcu karşılığında satmıştı.[391] Hz. Peygamber, Zübeyr b. Avvam ile Ensar'dan bir şahsın getirdiği sulama hakkı ihtilafını çözüme kavuşturdu. Aleyhinde hükm olunan (makdî aleyh) şahıs hakkına razı olmayınca, Hz. Peygamber kararı bizzat kendisi icra etti.[392]
H- Hapishaneler Ve Tevkif
Mekke devrinde müşriklerin çeşitli eza ve cefalarına maruz kalan müslümanlarm bazıları onlar tarafından hapse de atılıyorlardı.[393] Hz. Peygamber, Medine'ye hicret ettikten sonra, Mekke'li müşrikler tarafından hapsedilen müslümanları kurtarmak üzere Mekke'ye, el-Velid b. Velid b. Muğire'yi casus olarak gönderdi. Velid Mekke'ye gizlice gitti ve tavansız bir hapishanede elleri ve ayakları bağlı olduğu halde hapsedilmiş iki müslümamn bağlarını çözerek kurtardı.[394] Hz. Peygamber, borçlarını vermeyenleri,[395] harb esirlerini[396] ve katilleri[397] ve yahut cinayetten zanlı olanları hapsediyordu.
Kettani[398] ve Ali Dede's[399] ye göre ilk tarihlerden itibaren Hz. Osman zamanına kadar, suçlular kuyularda hapsediliyordu. Peygamber ve Dört Halife zamanında özel bir hapishane yoktu. Mes-cidler ve Dehlizler hapishane olarak kullanılıyordu,[400] Nitekim, Hz. Peygamber, bir cinayet suçlusu olan Sumame b. Üsale'yi mescidin duvarlarına bağlamıştı.[401] Tay kabilesinden Hatem'in kızı Seffâne, mescitte kadınlara mahsus bir odaya hapsedilmişti.[402] Hz. Peygamber, Beni Kurayza yahudilerinden esir aldıkları kimseleri Haris'in kızının evine hapsetmişti.[403]
I- Tahkim
İslâm'dan önce, Mekke ve Medine şehirlerinde kazai işleri yürütecek devletin adli organı olmadığını ve mahdut sayıda kabile hakemlerinin kazai işleri yürüttüğünü evvelce görmüştük.[404]
Peygamber (s.a.v.) ve Halifeler zamanında, kazai işlerin devletin fonksiyonları arasında yer almasına rağmen yine de bazı durumlarda hakeme başvuruluyordu. Beni Kureyza yahudilerinden alınan esirlerin durumu hakkında hüküm vermek üzere Sa'd b. Muaz hakem seçilmişti.[405]
Beşinci Bölüm
KANUNLAR İHTİLAFI VE GAYRİ MÜSLİMLERE TANINAN KAZA SELAHİYETİ
İslâm devletinde gayrimüslim tebaa da; hukuki, adlî ve dini muhtariyete sahiptir. Kendi mahkemelerinde kendi kanunlarına tabi olarak yaşarlar.[406] Bu şekildeki muhtariyet veı~me hususu, Kur'an-ı Kerim'in hukuki bir prensibidir.[407] Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu hususa çok itina etmiştir. Kurduğu ilk islâm devletinin 52 maddelik anayasasında onlara verdiği adli muhtariyeti sarahaten açıklamıştır. Bu gayri müslimlerin dinlerine karşı gösterilen saygının bir ifadesidir. Hatta gayri müslimlere tanınan adli muhtariyete rağmen, Hz. Peygambere (s.a.v.) davalarını getirdiklerinde, kendi kanunlarım tatbik ediyordu.[408]
Hz. Peygamber (s.a.v.) Yemen'in Necran bölgesinde yaşayan hristiyan halkla bir antlaşma yaptı. Necranlılara antlaşma gereğince adli ve hukuki muhtariyet verildi. Ancak Necranlılara îslâm devletine cizye vergisi vermek mecburiyeti yükletildi. Buna karşılık can, mal ve namus güvenliğini de elde ettiler.[409] Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali hilafet makamına çıktıklarında, onlar da yapılan antlaşmaları yenilediler ve böylece Peygamber tarafından tanınan hak ve hürriyet onlar için devam ettirilmiş oldu.[410]
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Necranlılara verdiği adlî ve hukukî, dinî muhtariyet ve hürriyetin aynısı, Bahreyn,[411] Umman.[412] Yemen[413] eyaletlerine İslâm devletine cizye vergisi ödemeleri şartıyla verildi.
Böylece yalnız nazariyeyle kalmayıp tatbikatta yürürlüğe konulan dinî ve adlî muhtariyet îslâm devletinin gayri müslim tebaa üzerinde büyük memnuniyet doğurmasına vesile olmuştur. Nitekim Necran, adlî muhtariyetim elde etmesine rağmen, Hz. Peygamber den aralarında hükmetmek üzere bir hakim göndermesini istemişlerdir. Hz. Peygamber de onların bu isteğini Ebu Ubeyde b. Cerrahı göndermekle yerine getirmiş oldu.[414] Aynı şekilde Hay-ber yahudileri de Islâmî adaletten memnun idiler ki, Abdullah b. Revaha'mn kendi bölgelerine islâm devletinin bir memuru olarak vazife yaptığı sırada, memnuniyetlerim «bu adalet sayesindedir ki yer ve gök ayakta durur» dediler.[415]
îslâm devletinin, gayri müslim tebaaya tanıdığı muhtariyet ve hürriyet, îslâm devletinin bekaasma gölge düşürücü harekette bulunulmadığı müddetçe devam eder. Elbetteki gayri müslimler tarafından islâm devletinin emniyet ve asayişini sarsacak hal ve hareketlerde bulunulduğu takdirde îslâm devleti müdahale eder. Nitekim Hz. Peygamber, Necran halkıyla yaptığı anayasal haklar çerçevesindeki sulhnamede bilhassa bu hususa işaret etmişlerdir.
Zimmî ile Müslümanlar arasındaki ihtilaflarda islâm Mahkemelerinin selahiyetli olduğunu ve tabik edilecek kanunun, islâm kanunu olacağım söylemeye hacet yoktur.[416] îslâm Mahkemelerinin selahiyetli oluşu bir ayete'[417]dayanmaktadır. Hz. Peygamber, zinet eşyalarına tama ederek bir cariyeyi öldüren yahudiyi kısas cezasına çarptırarak öldürdü.[418]
Bir müslim ile yahudi arasında çıkan arazi ihtilafı Hz. Peygambere getirilmişti.[419] Hz. Peygamber Hayber bölgesinde öldürülen bir şahıs için oranın halkı nezdinde bir soruşturma açtı.[420]
Burada, mühim bir mesele karşımıza çıkmaktadır; islâm hukuku toprağa bağlı (jüzsoli) hukuk mu, yoksa şahıstan ileri gelen hukuk mu (jüzpersonali)dur? Bunun cevabı kısmen ondan, kısmen Ötekindendir.[421] Fattal, «islâm devletinde kanunların şahsiliği prensibi, kanunların mülküiği[422] prensibine galebe çalıyor. Çünki Hz. Peygamber yahudilere kendi kanunlarını tatbik ediyordu» demiştir.[423] Ebu Yusuf, «müslüman nerede olursa olsun gidişini îslâm kanunlarına göre ayarlar» demekle kanunların şahsiliği prensibini kabul etmektedir.[424] Bazı meselelerde islâm devletinde kanunların mülkiliği prensibine riayet edilir. Muham-med eş-Şeybani Peygamber efendimizin bu husustaki bir hadisini nakleder:
«Kim ki bizim topraklarımızda bir kati, zina yahut hırsızlık yapar da kaçarsa ve sonra müsaade alıp dönerse, kaçmak istediği meselelerden dolayı muhakeme edilir ve ceza görür. Şayet kati, zina yahut hırsızlığı düşman memleketinde yapar da müsaade ile îslâm ülkesine dönerse başka yerde yaptığı işlerden dolayı burada muhakeme edilemez.»[425]
BİBLİYOGRAFYA
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Mısır, 1313.
Ali Abdirrazik, el-îslam ve UsuVul-Hukm, Mısır, 1344.
Ali Dede, Alaaddin b. Mustafa, Muhadarat'il-Evail, Mısır, 1311.
el-Belazurî, Ebul Hassan, Futuh'ul-Buldan, nşr. de Goeje Leyden, 1866.
el-B&lazuri, Ensab'ul, Eşraf, nşr. M. Hamidullah, Mısır, 1959.
Beyhaki, Ebu Bekr Ahmed, es-Sünen'ül-Kübra, Haydarabad, 1346/55.
Bilmen, ÖN., Hukuku îslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye, istanbul, 1967-1970. ^
Buhari, Muhammed b. ismail, Sahih, Kahire, 1311.
Cahşiyari, Ebu Abdullah, K. el-Vüzera ve'l-Küttab, Mısır, 1938.
Cassas, Ebu Bekr (Öl. 970 H), Edeb'ül-Kadı, el-yazması, Feyzul-lah, 658.
Cevad Ali, el-Mufassal fi Tarih'il-Arab KabVel-îslâm, Beyrut, 1968-1972.
Damad Efendi (öl. 1978 H.), Mecma'ul-Enhur, istanbul, 1289.
Darekutni, Sünen, Delhi, 1310.
Darimi, (öl. 255), Sünen, Şam, 1349.
Debusi, (öl. 430 H.) Esrar, el yazması, Ayasofya, no: 1021.
Ebu Davud, Sünen, Mısır, 1280.
Ebu Ubeyd,.K. el-Emval, Mısır, 1353.
Ebu Yusuf, K Haraç, Kahire, 1352.
Ferra, Ebu Ya'la, el-Ahkâm'us-Sultaniyye, thk. Muhammed Ha-mid, Mısır, 1938.
Gazali, Muhammed, el-Veciz fi Fıkh'ış-Şafı'i, Mısır, 1318.
Hakim, el-Müstedrek, Haydarabad, 1334.
Hamidullah, M., İslâm Peygamberi, trc. S. Tuğ-S. Mutlu, istanbul, 1969.
Hamidullah, Vesaik, Beyrut, 1969.
Hamdillah, M., I'Administration de la Justice au debut du Califa, France - İslâm Paris, no: 32-35, Oct.-Dec. 1969'dan ayrı basım.
Hamidullah, İslâm'ın Hukuk İlmine Yardımları, nşr. S. Tuğ, istanbul, 1962.
Hamidullah, İslâm'da Devlet İdaresi, trc. K. Kuşçu, istanbul, 1963.
Hassaf, Ebu Bekr Ahmed b.Ömer, Edeb'ül-Kadı, el yazması, Top-kapı no: A. 1015.
Hassan ibrahim Hassan, Tarih'ul-lslâm, Kahire, 1953.
Hitti, Ph., History ofthe Arab, London, 1951.
Husaini, S.A.O., Arab Administration, Madras, 1948.
Ibn Abdilberr, Ebu Ömer, el-lsti'ab, Haydarabat, 1318.
Îbn'ül-A'rabi, Ebu Bekr, Ahkâm'ul-Kur'an, Mısır, 1957.
Ibn'ül-Cevzi, Abdurrahman, el~Muntazam, el yazması, Ayasofya, no: 3092, 3093, 3094
Ibnül-Esir, Izzüddin, en-Nihaye fi Garib'il-Hadis, Mısır, 1311.
Ibnü'1-Esir, Üsd'ül-Gabe, Yer yok, 1280.
IbnFerhun, Tabsirat'ül-Hükkam, Kahire, 1301,1302.
Ibn Habib, Muhammed, K. Muhabbar, Haydarabad, 1942.
îbn Hacer, K. îsabe, C akutta, 1866.
Ibn Haldun, Tarih (K. el-tber), Mısır, 1284.
Ibn Haldun, Mukaddime, trc. Z.K. Ugan, istanbul, 1968.
Ibn Hişam, Sire, thk, Mustafa -ibrahim, Mısır, 1316.
îbn Kayyım, Zad'ül-Mead, Mısır, 1950.
Ibn Kayyım, l'lam, Mısır, Tarihsiz.
Ibn Kayyım, Et-Turuk'ul-Hiikmiyye, Mısır, 1317.
Ibn Kayyım, Ahkam Ehl-i Zimme, thk, Subhussalih, Dımaşk, 1961.
Ibn Kesir, Ebu'1-Fida, el-Bidaye ve'n-Nihaye> Kahire, 1932. Ibn Mace, Sünen, Mısır, 1952.
îbn Maze, Ömer b. Abdilaziz, Şerh, Edeb'ül-Kadı'li'l-Hassaf, el yazması, Atıf Efendi, no: 11108.
Ibn Sa'd, Tabakat'ül-Kübra, Leiden, 1917.
Ibn Teymiyye Hisbe Fi'l-lslâm, Yer yok, 1967.
Îbn'ül-Uhuvve, Ma'alim'ul-Kurbef Fi Ahkam'il-Hisbe, nşr. Reu-ben Levy, Cambridge, 1937.
îbn Zenceveyh, K. Emval, el yazması, Süleymaniye Fotokopi, no: 141.
Kasani (öl. 587 H.) Ebu Bekr, Bedai'u's-Sanai, Mısır, 1327.
Kavakçı, Y.Z., Hisbe Teşkilatının Bir İslâm Hukuk ve Tarih Müessesesi Olarak Kuruluşu ve Gelişmesi, Doçentlik Tezi, Taktilo Metin, istanbul Edebiyat Fakültesi Kitaplığı, Tıb/3, istanbul, 1973.
Kettani, Abdulhayy, et-Teratib'ül-ldariyye, Rabad, 1346.
Macit, Abdulmun'im, Et-Tarih'us-Siyasi, Mısır, 1956.
Makrizi, İmta'ul-Esma, el yazması Köprülü, no: 100.
Makrizi, Ahmed b. Ali, Hıtat, Beyrut, Tarihsiz.
Malik b. Enes, el-Muvatta, Mısır 1951.
Maverdi. Ebul-Hasan, el-Ahkam'us-Sultaniyye, Mısır, 1909.
Mevsili (öl. 683), el-lhtiyar, Yer ve tarihsiz.
Merginani, el-Hidaye, istanbul, 1290.
Meydanı, el-Emsal, Beyrut, 1312.
Müslim, Sahih, thk. M. Fuad, Mısır, 1955-1956.
Nesei, Sünen, Mısır, 1930.
Nüveyri, Şihabeddin, Nihayet'ül-Arab, Mısır, 1923-1949.
Okiç, M. T., Bazı Hadis Meseleleri Üzerinde Tetkikler, istanbul, 1959.
San'ani, Ebu Bekr, Musannaf, thk. Habibirrahman, Beyrut, 1970-1972.
Schacht, J., Esquisse d'un Histoire du Droit Musulman, Paris, 1953.
Serahsi, Şemseddin, Mebsut, Mısır, 1324.
Serahsi, Şerh'us-Siyer'il-Kebir, trc. Ayıntabi, İstanbul, 1241.
Suyuti, Tarih'ul-Hulefa, Mısır, 1321.
Suyuti, Camiu's-Sağir, Mısır, 1330.
Şan'i,İC el-Ümm, Bulak, 1321/25.
Şarani, Keşfu'l-Gumme, Mısır, 1281.
Şayzari, Abdurrahman, K. Nihayet'ir-Rütbe fi Talebi'l-Hisbe, Kahire, 1946.
Şirazi, Ebu îshak, Tabakat'ul-Fukaha, el yazması, Yeni Cami, no: 865.
Taberi, Ebu Ca'fer, Tarih'ul-Umem ve'l-Mülük, Kahire, 1939. Taberi, Tefsir, Mısır, 1321. Tarablusi, Mu'in'ül-Hükkam, Mısır, 1310.
Tarsusi, Ebu îshak, K. Alam fi Mustalah'is-Şuhud ve'l-Hük-kam, el yazması, Kadızadı Mehmed, no: 119.
Tarsusi, Ebu Bekr, Sirac'ul-Mülük, Mısır, 1306.
Tirmizi, Sünen, Mısır, 1931.
Tuğ, S., İslam Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, istanbul, 1969.
Tyan, E., Histoire de FOrganisation Judiciaire en Pays islâm, Paris, 1938.
Tyan, Le Notaiat dans la Pratique du Droit Musulman, Beyrut, 1959.
Veki', Ahbar'ul-Kudat, Kahire, 1947.
Ya'kubi, Tarih, Necef, 1939.
Zehebi, Muhammed b. Ahmad, Mizan'ul-l'tidal, Kahire, 1963.
Zeydan, C, Medeniyeti Islamiye Tarihi, trc. Z. Megamız, istanbul, 1328.
Zeyle'i, Tebyin'ül-Hakaik, Bulak, 1315. [426]
[1] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/103-104.
[2] K.,Maide, 5/27-31.
[3] K., Ahzab, 33/72; Mearic, 70/19-21.
[4] Damat Efendi, II, 143.
[5] K, Sad, 38/26.
[6] K., Nemi, 27/16.
[7] K., Maide 5/48.
[8] Tyan, E., Organisation Judiciaire, 1, 31; Cevad Ali, V. 635.
[9] Serahsi, XVI, 60; Kasani, VII, 4; Bilmen, Ö.N., VIII, 210; İbn Humara, Feth'ül-Kadir, V.459; Maverdi, 55; İbn Maze, el yazması, Atıf Efendi, no:1108, vr. 4a.
[10] Tuğ, S.İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, s. 31 ve dev.
[11] Nisa, 4/58, 65,105; Maide, 5/42, 49.
[12] Müslim, 30/4,5; Buharı, Ahkam, 20, 29; Ebu Davud, Ahdiye, 7.
[13] İbn Mace, Ahkam, 7, no: 2321.
[14] Ali Dede, Muhadarat'ül-Evail, s. 95; Şa'rani, Keşfu'l-Gummeh, II, s.291.
[15] Arapça metinler içinbk. Kasani, VII, 4; Maverdi, s. 55; ibn Maze el-yazma-sı, Aüf Ef., no:1108, vr. 4a; Tarablusi, s. 8; ibn Sa'd, H/2 s. 100-101; Maknz, imta' el-Yâzmas,, köprülü, no: 1004, s. 926; ibn Ferhun, Tabsırat ul-hükkâm, 10; ibn Hümûm, Feth'ül-kadir, V.459
[16] Arapça metin için bk. Ebu Bekir, Musannaf, Hadis no: 1529, Vekı, ıuö, Şa'ranî,II. 297.
[17] Hassan Hassan, Tarih, I, 525.
[18] İbn Sa'd, II/2 s. 110; İbn Kayyım, Planı, 1,13; Arapça metin ıçm bk. fettanı, 1,259.
[19] Veki, 1,105; Arapça metin için bk. Kettani, I, 258
[20] Ali Deâe, s. 95; Kasani, VII, 4; Maverdi, s. 55; Ebu Yala, s. 46; Beyhak , Edeb'ül-kadı, 1; İbn Ferdun, 1, 9;Tarablusi, s. 8; ibn Maze, Edeb ul-kadı, el yazması, Atıf Ef. no: 1108, vr. 4 a-b.
[21] Kettani, I, 256-259; Tarablusi, s. 8; Arapça metin için bk. Ibn Ferhun, Tab-sirat'ül-Hükkam, I, 9.
[22] Makrizi, îmta', el yazması, Köprülü, no: 1004, s. 998 ve dev.
[23] Kettani, I, 256-259.
[24] Husaini, S.A.Q. Administration, s. 20, 44.
[25] Kettani, I, 262-263.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/105-109.
[26] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/111.
[27] İbn Kesir, Bidaye, II, 156; Cevad Ali, Tarih, I, 294m; Macid, Abdul Mun'im, Tarih, 1, 8 ve dev.; Şibli,7s/dm Tarihi, trc. Doğrul,Ö.R., 1,128.
[28] Macid, Tarih, I, 48.
[29] İbnCevzi, Muntazam, el yazması, Ayasofya, no: 3092,1, 290; İbn AbdRabbih, III 314; Cevad Ali, V, 247 ve dev.
[30] Tyan, I, 31.
[31] Yakubi, Tarik, 1,124.
[32] İbn Hişam, 1,129.
[33] Cevad Ali, V, 636.
[34] Yakubi, 1,124.
[35] Cevad Ali, V. 498; Tac'ul-Arus, VIII, 253.
[36] İstisnai bir durum için bk. s. 30-31.
[37] Çağatay N,,İslâm Öncesi Arap Tarihi, s. 100.
[38] Fakihi, Milnteka, s. 142.
[39] İbn Abd Rabbih, II. 314; İbn Cevzi, Muntazam, el yazması, Ayasofya, no: 3092,1, 290.
[40] Suyutî, T. Hülefa, s. 13; İbn Abdilberr,İstıab, s. 342.
[41] îbn Hişam, II, 215; Taberi, Tefsir,Vl, 138,141.
[42] Cevad Ali, V, 497.
[43] İbn Habib, Muhabbar, s. 135; el-A'lam, IV, 18; Balazuri, Ensab 88.
[44] Lisan'ul-Arab, Hükm md.
[45] Cevad Ali, V, 506.
[46] Meydani, Emsal,l, 92; Ali Dede, Evail, s. 98.
[47] Hamidullah, İslâm Peygamberi, II139.
[48] İbn Kesir, Bidaye,ll, 206; İbn Hişam, I, 129; Süheyli,!, 86.
[49] Fakihi, Münteka, s. 135.
[50] Nesei, Kasame, 2; Müslim, XXVIII, 7-8.
[51] Fakihi, Münteka, s. 142.
[52] Cevad Ali, V, 241.
[53] Schacht, s. 11.
[54] Schact, Es (birleştir) quisse d'une Histoire du droit Musulmane, s. 11.
[55] Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 118.
[56] îbn Hişam, 1,140-142; İbn Sa'd, 1/1, s. 51, 82; Süheyli, I, 90-91; Yakubi, II, 12-13; İbn Hibabi, Muhabbar, s. 167; İbn'ül-Esir, Kamil, II, 25-26; İbn Kesir, Bidaye, II, 291-292; îbn Cevzi, Muntazam, el yazması, Ayasofya no: 3092,1, 329; Makrizi, İnıta, el yazması, Köprülü, no: 1004, vr. 4 a; Arapça metin için bk. Maverdi, s. 65-66.
[57] Tarablusi, 8.120; İbn Maze, Şerh Edeb'il-Kadı, el yazması, Atıf Efendi, no: 1108, vr. 53 a.
[58] İbn Hişam, 1,142, Süheyli, I, 93; Îbn'ül-Esir, Kamil, II, 26-7.
[59] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/111-115.
[60] Yukarda bk. "İslâm'dan Önce Arap Adliye Teşkilatı" bahsi
[61] Tuğ, S., tslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, s. 31 ve dev.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/115-116.
[62] İbnSa'd,I/l,s. 136.
[63] Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 180.
[64] Taberi, Tarih, II, 41; İbn Kesir, Bidaye, II, 299; Balazuri, Ensab, s. 99; Ibn Sa'd, I/l, s. 94; İbn Hişam, I. 209; Ibn Esir,_Ka7m/,II, 29.
[65] Arapça metin için bk. İbn Sa'd, l/l, s. 102.
[66] Arapça metin için bak. K., Sa'd, 38/20.
[67] Yukarda bk. s. 7.
[68] îbn Sa'd, 1/2, s. 1; îbn Kesir, Bidaye, III, 226.
[69] Tam ve mukayeseli metin için bk., Tuğ, S., İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, s. 31 ve dev.
[70] Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 181.
[71] K., Secde, 33/36.
[72] K., Nisa, 4/65.
[73] K., Nur, 24/51.
[74] İbn Kesir, Tefsir, I, 519-521; Suyutî,T. Hülefa, s. 48.
[75] Tuğ, S., İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, s. 31 ve dev.
[76] K., Mâide, 5/48.
[77] K., Mâide, 5/105.
[78] K., Mâide, 5/49-50.
[79] K., Nisa, 4/59.
[80] K., Mâide, 5/42-43.
[81] îbn Mace, Hudud, 10 (2556, 2557, 2558); Darimi, Hudud, 15; Hakim, IV, 365; Tirmizi, Hudud, 10; Müslim, XXIX, 26-28; Taberi, Tefsir, VI, 135; De-büsi, Esrar, el yazması, Ayasofya, no: 1021, vr. 443 a; İbn Hişam, II, 213-214; Makrizi, İmta, el yazması Köprülü, no:1064 a; Ebu Davud, Hudud, s. 25.
[82] Ebu Davud, Diyat, 10; îbn Hanbel, III. 170, İbn Mace, Diyat (2665, 2666); ,KC,DaTİIni> Diyat, 4; Nesei, Kaseme, 11; Tirmizi, Diyat, 6.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/116-121.
[83] Serahsi, XVI, 86.
[84] Ebu Davud Hudud, 15; îbn Mace, Hudud, 28; Malik, Hudud, 28. Buhari, Hudud, 11,12; Tirmizi, Hudud, 6; Darimi, Hudud, 5.
[85] İbn Mace, Hudud, 24 (2588); İbn Abdilberr, s. 78.
[86] Hakim, Müstedrek, IV, 370; Darekutni, Sünen, s.342.
[87] Müslim, 29/19, 20, 21; Buharı, Ahkam, 21; Ebu Davud, Hudud, 7, 23.
[88] Tirmizî, Hudud, 9; Malik, Hudud, 5; Müslim, Hudud; 23.
[89] Hakim, Müstedrek, IV, 370.
[90] İbn Hişarn, IV, 275-276; Balazuri, Ensab,$. 285; İbn Kesir, Bidaye, IV, 225.
[91] Müslim, 29/35; Buhari, Hudud, 3, 4; Tirmizi, Hudud, 14.
[92] Buhari, Şehadet, 22.
[93] Ebu Davud, Akirye, 7.
[94] Buhari, Husumat, 3; Ebu Davud, Ahdiye, 26; Tirmizi, Ahkam, 12; Ebu Ubeyd, Hadis no: 705.
[95] İbn Kayyım, Turuk, s. 94.
[96] Buhari, Musakat, 7, 8, 9; Tirmizî, Ahkam, 26; Balazuri, Futuh, s. 10-12; Ebu Davud, Akdiye, 31; Şurayh, b. Yunus, el yazması, Feyzullah, no: 506, K Kada, vr. 52 a
[97] Buharı, Husumat, 5; Malik, Akdiye, 20.
[98] Buharı, Husumat, 38; Ebu Davud, Akdiye, 12.
[99] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/121-122.
[100] Ebu Yusuf, K. Haraç, s. 71 ve dev; Ebu Ubeyd, K. Emval, no: 502; İbn Zen-ceveyh, K. Emval, el yazması, Süleymaniye, Fotokopi, no: 141, vr. 67 a; Ha-midullah, Vesaik, no: 94.
[101] İbn Hişam, II, 233; Mukayese ediniz: Beyhakî, Ebed'ül-Kadı, 1; Abdilberr, İsti'ab b. 690; îbn Sad. Ilİ/1, s. 299; Arapça metin için bak. İbn Hişam, II, 233.
[102] îbn Hişam, IV, 241; İbn Abdilberr, îsti'ab, s. 450; Balazuri, Futuh, s. 69; Makrizî, İmta, el yazması, Köprülü, no: 1004, vr. 926 a; KettanîJ, 44,168.
[103] İbn Sa'd, 1/2, s. 18; İbn Esir, Kamil II, 185; İbn Kayyım, Zad'ül-Mead, III, 62; Hamidullah, Vesaik, no: 76.
[104] İbn Sa'd, 1/2, s. 18; İbn'ul-Esir, Kamil, II, 185.
[105] İbn Hişam, IV, 222; Taberi, Tarih,U, 393; Balazuri, Futuh, s. 78, 81; İbn Sa'd, IV/2, s. 76, 77; İbn Abdilberr, İsti'ab, s. 518.
[106] İbn Kayyım, Zad'ul-Mead I, 31; Kettanî, I, 240-241.
[107] Kettanî, I, 43; İbn Kesir, Bidaye, II, 161, V, 77; Makrizi, îmta, s. 926; İbn Hişam, II, 233; Ebu Davud, Ahdiye, 64, Balazurî, Ensab, s. 529.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/123-124.
[108] Makrizî, îmta, s.994.
[109] îbn Sa'd, II/2, s. 110; îbn Kayyım, î'lam, 1,13; Veki, 1,104; Arapça metin için bk. Makrizî, İmta', s. 900.
[110] Veki', 1,105; Arapça metin için bk. Kettanî, I, 258.
[111] Arapça metin için bk. Serahsî, XVI, 109 Muyakese ediniz:Veki' I, 288.
[112] îbn Kayyım, î'lam, 1,9; Makrizi,/mfo,s.889; îbn Hazm, CSire, s. 319-335.
[113] Tirmizî, Hudud, 8; Ebu Davud, Hudud, 24; Malik, Hudud, 6; Arapça metin İçin bak. Buharî, Ahkam, 39.
[114] Hamidulîah, İslâm Peygamberi, II, 183.
[115] Kettanî, I, 258; Veki,:I, 105; Arapçametiniçinbk.Darekutnî, Sünen, s. 511.
[116] Serahsî, XVI, 76; Hakim, IV, 88; Darekutnî, s. 510; Arapça metin için bk. Ahmed b. Hanbel, II, 187, IV, 205.
[117] İbn Abdilberr, İsti'ab, s. 96,97, Darekutni, s.522; İbn Mace, Ahkam, 18 (2343)Beyhakî, Sulh, 6; Kettanî,1,280;Arapça metin için bk. İbn Sasd,5,V, 403.
[118] İbn Sa'd,IV/I, s. 108; Tirmizî, Ahkam, 1; îbn Hanbel,!, 66; Makrizî, îmta, el yazması, Köprülü, no: 1004, s. 998; Nubahi, Kudat Endülüs, s. 22; Nüveyri, VI, 264; Veki, 1,17-18; Kettanî, I, 256-257.
[119] İbn Sa'd, II/2, s. 110; Makizi/mto, 900; Veki, 1,105 İbn Kayyımjlâm 1,13.
[120] Makrizî, İmta, s. 1049.
[121] Ali Dede, Evaü, s. 95.
[122] İbn Hişam, IV, 249-250.
[123] îbn Sa'd; II/2, s.100-101; Hakim, IV, 88, 93; İbn Kesir, Bidaye, II, 161, VII, 334, 259, Balazurî, Ensab, s. 384, 531; Taberî, Tarih, II, 360; Tirmizî, Ahkam, 5; Makrizî, İmta, s. 167, 998; Beyhaki, Edeb'ül-Kadı, 57, 59; Suyutî, T. Hülefa, s. 66; İbn Abdilberr, s. 473; İbn Mace, Ahkam, I (2310); Veki, I, 84-85; Kettanî, 1, 257-258; Ali Dede, Evaü, s. 95; îbn Hanbel, I, 90,143, 149; İbn Kayyım, Zad'ül-Mead, I, 32 îbn'ül Esir, Kamil, II, 205; Şirazi, T. Fukaha, el yazması, Yeni cami, no: 865, vr. 6a; Maverdl, s. 55; Arapça metin için bk. Ebu Davud, Ahdiye, 6.
[124] İbn Hanbel, 1,152; İbn Kayyım, î'larn,!, 176,11,140,18; Zad'ül Mead, III, 201; Belhakî, Dava ve Beyyinat, 14; Hakim, IV, 96; İbn Mace^hkam, 20 (2348); Veki, I, 93-94; Zehebi, Mizan'ül-İ'tidal, I, 219-220.
[125] İbn Hişam, IV, 143; Makrizî, îmta, s. 144; İbn Eâr, Kdmi/JI, 185; Taberi, Tarih, II, 362, 464.
[126] Balazurî,£rcsa6 s. 529; Tirmizî, Ahkam, 3; Beyhakî, Edeb'ül-Kadı, 21; Ebu Davud, Akdiye, II: îbn Abdilber, îsti'ab, s. 246; İbn Teymiye, S. Şer'iye, s. 23 İbn Sa'd, II/2, s. 107-108; III/2, s. 121; îbn Kayyım, î'lam, I. 175; Taberi, Tarih, II, 464; Ebu Ubeyd; Hadis no: 1020; Veki, I, 97; Kettanî, I, 43; 258, 259; Maverdi, s. 55; Şi'razî, T. Fukaha, el yazması, Yeni Cami, no:865, vr. 8b; Arapça metin için bk. Makrizi, îmta, s. 926.
[127] Arapça metin için bk. Maverdi, s. 55.
[128] Balazurî, Ensab, s. 529; Makrizî, Emta, s. 926;İbn Abdilberr, s. 246.
[129] Makrizî, îmta, s. 969; Veki, I, 99.
[130] îbn Sa'd, III/2, s. 121.
[131] Tarablusî, s. 8; İbn Ferhun, 1,9; Kettanî, I, 258; Arapça metin için bk. Hakim, III, 577.
[132] Veki, 1,100-101; Kettanî, I, 259; Balazurî, Futuh, s. 69; Şirazî, T. Fukaha, el yazması, Yeni Cami, no: 865, vr. 8; Buharı, Magazî, 60.
[133] Serahsi, XVI, 67; Kasanî, VII, 2; İbn Maze, Ş. Edeb'il-kadı, el yazması, Atıf Efendi, no: 1108, vr. 25a.
[134] Makrizî İmta, s. 144; İbn Abdilberr, s. 521; İbn Sa'd, II/l, s. 105; îbn'ül-Esir, Kamil, II, 185; Kettani, I, 109; Taberi, Tarih, II, 362; Balazuri, Futuh, s. 40; İbn Hişam, IV, 83,143; Süheyli, II, 276.
[135] Fakihi, Münteka, s. 40 (40 Ukuye Gümüş); Süheyli, II, 276 (Her gün bir dirhem)
[136] İbn Hişam, II, 233.
[137] Serahsi,XVI,77.
[138] Buharı, Ahkam, 13; Tirmizî, Ahkam, 7; Neseî,Adab'ul-Kudat, 18; Ebu Davud, Akdiye, 9.
[139] Beyhakî, Edeb'ül-Kadı, 25.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/124-130.
[140] Hamidullah, îslâm Peygamberi, II, 185.
[141] Tevrat, Lehliler, bab, XXIV. cümle 17; bk. K., Mâide, 5/45.
[142] K., İsrâ, 17/16; Fatır, 35/19; Zümer, 39/9; Necm, 53/39; Arapça metin İçin bk. VI, 164.
[143] Neseî, Kaseme, 40; Darimî, Diyat 25; Arapça metin için bk. îbn Mace, Di-yat, 26 (1669 72).
[144] Ebu Yusuf, s. 152; Serahsî, XVI, 114.
[145] Darekutnî, s. 324; Ebu Davud, Hudud, 6; İbn Mace,Hudud, 5 (2545); Ha-kim.lV., 384; İbn Kayyım, İ'lam, I, 209; Arapça metin için bk. Tirmizî, Hudud, 2:
[146] "islâm Ceza Hukukunda Hümanist Prensipler" hakkında tslâmî îlimler Fakültesinde 1975 de M.C. Akşit tarafından doktora tezi çalışması yapılmış ve bu eser yayımlanmıştır.
[147] İbn Mace, Hudud, 6 (2547); Darimi, Hudud, 5; Ebu Davud, Hudud, 4, 16; İbn Kesir, Bidaye, IV, 318.
[148] Taberi, Tefsir,Vl, 140,141.
[149] İbn Hişam, II, 215; Taberi, Tefsir, VI, 138; Ebu Davud, Akdiye, 10; Neseî Kaseme, 7; Hakim, IV, 336; Darekutnî, s. 381.
[150] Parry. C, İngiliz Hukuk Sistemi, trc. Versan, V., s. 14
[151] HamiduYlah, Devlet İdaresi, trc. Kuşçu, K., paragraf, 259.
[152] Ferra, s. 50; Beyhakî,Edeb'ül-Kadi, 49; Kasanî,VII, 9; Serahsi, XVI, 73, 74,122, îbnSa'd, 1/2, s.97.
[153] Arapça metin için bak. Buharî, 1/1.
[154] Ebu Davud, Hudud, 8; Tirmizî, Hudud, 22.
[155] Ebu Yusuf, s. 153.
[156] Neseî, Kasame, 17,18,19; Tirmizî, Diyat, 20; Buharî, Diyat, 18.
[157] Davud' Hudud, 17; Darimî, ifudud, 1; Tirmizî, Hudud, 1.
[158] Yusuf, s. 22; Ebu Davud, Diyat, 27; İbn Mace, Diyat, 27 (2673); Müslim ' 29/4546; Darekutnî,352; Arapça metin için bk. Buharî,Diyat,28, 29.
[159] Hamidullah;İslam Peygamberi, II, 187.
[160] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/130-133.
[161] Nüveyrî, VI., 264-265.
[162] Tirmizî, Ahkam, 9.
[163] Serahsî,XVI, 72.
[164] Ebu Davud Akiye 2.
[165] Nüveyrî, VI, 264.
[166] Ebu Davud, Akdiye, 2; Beyhakî, Edeb'ül-Kadı, 21, 22 Hakim."' ~l Tirmizî, Ahkam, 1, Arapça metin için bak. îbn Mace, Ahkam, c IT-5).
[167] Ebu Davud, Akdiye, 1; Beyhakî, Edeb'ül-Kadı, 5; Darekutnî, s. :11 Halam, IV, 91; Arapça metin için bk. İbn Mace, Ahkam, 1 (2308).
[168] K.,Sad, 38/26.
[169] K, Nisa, 4/58.
[170] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/133-135.
[171] İbn Hişam, III, 331; Makrizî, İmta, s. 100.
[172] Bilgi için bk. Taberî Tarihi.
[173] Arapça metin için bk. Hamidullah, İslâm Peygamberi,II,180 (Ahmed b. Hanbel, III, 425 den naklen).
[174] Tuğ, S., İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, s. 31 ve dev.
[175] Maverdî, s. 55.
[176] Maverdî, s. 55.
[177] İbn Kayyım, Zad'ül-Mead, 130-31; İbn Kesir, Bidaye, IV, 262.
[178] Tyan, I, 92.
[179] Tyan,I,94.
[180] Hassaf, Edeb'ül-Kadı, el yazması, Topkapı, no: 1015; İbn Maze, Ş. Edeb'ül-Kadı, el-yazması, Atıf Efendi, no: 1108.
[181] Kasani, VII, 1 ve dev.; Serahsi, XVI, 59 ve dev.; Merginani, II, 84.
[182] K., Nur, 24/54.
[183] K., Maide, 5/42,49, 65,105; Nisa, 4/42, 49.
[184] K, Nisa, 4/58, 65,105; Maide, 5/42, 49.
[185] Müslim, 30/45; Buharı, Ahkam, 20.
[186] Nesei, Adab'ul-Kudat, 36; Beyhaki, îkrar, 1.
[187] Influence of Romen Law On İslâmic Jurisprudence, paragraf, 36.
[188] İbnHanbel!III, 425
[189] Tyan, 17, 85-86, 90-97.
[190] Nesei, Kaseme, 2; Müslim, 28/7-8.
[191] Mey dam £msal, I, 92; Beyrut, 1312; Ali Dede, s. 98.
[192] Hamidullah, JsMm Peygamberi, II, 139.
[193] Tyan, I, 91-92.
[194] K., Nisa, 4/65; Nur, 24/51; Ahzab, 33/36.
[195] Maverdi, s. 55.
[196] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/135-140.
[197] Ebu Davud, Akdiye, 1; Arapça metin için bk. Tirmizî, Ahkam, 1.
[198] Hakim, IV, 91, 92; Beyhakî, Edeb'ül-Kadı, 5; Tartuşi, Sirac al Muluk, s. 34-35; Ebu Yusuf, s. 9; Nuveyri, VI, 264; Ebu Ubeyd, K Emval, no: 6; Ibn Sa'd,IV/l,s. 170, Veki, 1,21.
[199] Müslim, 33/15, Nesehi, Adab'ul-Kudat, 4.
[200] Tarablusi, s. 10, İbn Ferhun, 1,11, Kahire, 1301.
[201] İbn Sa'd, 11/2, s. 202; İbn Abdilberr, s. 474; Veki, I, 88, 90; Makrizijmta, s.999; îbn Kesir, Bidaye, VII, 359; Kettanî, I, 258.
[202] İbnSa'd, II/2, s. 107.
[203] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/141-142.
[204] İbn Abdilberr, Istiab, s. 761; Makrizi, îmta, s. 1054.
[205] Makrizî, îmta, s. 1054.
[206] Makrizî, îmta, s. 1054.
[207] Hamidullah,Ulam Peygamberi, II, 95.
[208] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/142.
[209] Makrizî, îmta, s. 998.
[210] Serahsi, XVI, 67; Süheyli, II, 276.
[211] ibn Hişam, IV, 185; İbn Kayyım, Zad'ül-Mead, II, 198.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/143.
[212] Maverdi, s.54; Ferra, s. 45; Nüveyri, VI, 250-251; Tarablusi, s. 15.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/143.
[213] Hamidullah,îslâm Peygamberi, II, 197.
[214] Maverdi, s. 55, Hakim, III, 577.
[215] Taberi,Tarih,II, 617.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/143.
[216] Serahsî, XVI, 86; Okiç, M.T., Bazı Hadis Meseleleri, s. 151.
[217] İbn Kayyım, Zad'ul-Mead, I, 32; Kettanİ, I, 43, 258;Ibn Teymiye, s. Şer'iye, s. 23; Taberi, Tarih, II, 464; İbn Kesir, Bidaye, V, 77; Makrizi, İmta, s. 926, 1000; İbn Hişam,II, 233 Balazurî, Fukuh, s. 69;Serahsî, XVI, 70; İbn Sa'd, II/2, s. 1,110.
[218] Maverdi, s. 55; Tarablusi, s.8; İbn Ferhun, 1,9.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/144.
[219] Maverdi, s. 55; Tarablusi, s. 8; İbn Ferhun, 1,9.
[220] Serahsi, XVI, 96-70; Darekutni, s. 510,511; İbn Hanbel, II, 187, V, 205; Hakim, IV, 88.
[221] Serahsi, XVI, 85.
[222] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/144.
[223] Ebu Davud, İmare, 10.
[224] İbn Hişam, IV, 143; Süheyli, II, 276; Makrizî, îmta, s. 994.
[225] Kasanı, VII, 14.
[226] KettaniJ, 264; ibn Maze, el yazması, Atıf Efendi, no: 1108, vr. 25a; Fakitıi, Münteka, s. 40; Makrizi,/mta, s. 994.
[227] Merginani, Hidaye, II, 379.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/145.
[228] Serahsî, XVI, 86; Okiç, Bazı Hadis Meseleleri, s. 151.
[229] İbn Kayyım, Peygamberin fetvalarından bir kısmını tespit etmiştir, bk. İlam, IV, 265 ve dev.
[230] K, Bakara 2/189, 215, 217, 219, 220, 222; Maide 5/4; A'raf 7/187; Enfal 8/1; Enfal, 17/85.
[231] İbn Kayyım, IV, 265 ve dev., İbn Sa'd, III/2, s. 143.
[232] Mikrizi,İmta, s. 889, 900-901; İbn Kayyım/7am, I, 9-11; îbn Hazm, s. 319-335; Kettani, I, 58; îbn Sa'd, II/2, s.99-110; İbn Hacer, îsabe, II, 52;İbn'ül-Cevzi, Mücteba, el yazması, Ayasofya, no: 3395 vr. 62 a; Suyutî Edeb'ill-Müfti, el yazması, Şehit Ali Paşa, no: 2714/12, vr. 148 a-b.
[233] Bu yedi kişi şunlardır: Aişe, Ömer, Abdullah, Ömer, Ali b. Ebu Talib, Abdullah b. Mesud, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Abbas; Makrizî, s. 900.
[234] îbn Abdilberr Jstiab, s. 714.
[235] K., Âli İmran, 3/159, Şura, 42/38.
[236] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/145-146.
[237] Kasani, VI, 22; İbn Ferhun, Kahire, 1301;1,125; Mecelle, md. 1516.
[238] Mavsili, ihtiyar, II, 156;Bilmen, VI, 346; Arapça metin için bk. Serahsi, XIX, 4,5.
[239] Tirmizî, Ahkam, II, Neseî, Adab'ul-Kudat, 13; Arapça metin için bk. Müslim, 30/4, 5.
[240] Mavsili, İhtiyar, II, 157.
[241] Serahsi, XVI, 86.
[242] Arapça metin için bk. Serahsi, XIX, 4.
[243] Serahsi, XIX, 2; Tahavi, K. Şurut, el yazması, Şehit Ali Paşa, no: 881, 42a, 126b.
[244] Beyhaki, Vekalet, 2.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/146-147.
[245] Serahsî, XXX, 168.
[246] İbn Mace, Ticaret, 47; Buharı, Buyu, 19; Serahsi, XXX 169.
[247] Hamidullah, Vesaik, no: 147/a, 15,163; Kettanî, 1, 276.
[248] îbn Hişam, III, 331; îbn Sa'd, II/l, s. 69 ve dev.; îbn Kesir, Bidaye, IV, 168; Makrizi, îmta, s. 100; Süheyli, II, 230.
[249] Ebu Yusuf, s. 71 ve dev.
[250] İbn Hacer, îsabe, II, 1186-1187; Cahşiyari, s. 12; Arapça metin için bk. Kettanî, I, 275.
[251] Kettanî, 1, 275; Cahşiyari, s. 12; Arapça metin için bk. îbn Hacer, îsabe, 1, 297.
[252] Arapça metin için bk. Şirazi, T. Fukaha, Yeni Cami, no: 865, vr. 15a, Mukayese ediniz. Kettanî, I, 276.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/147-148.
[253] Kettanî, I, 276.
[254] Beyhakî, Edeb'üt-Kadı, 10; Kayyım, Turuk, s. 48-49; Tarablusi, s. 212.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/148.
[255] Serahsî, XVI, 89.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/149.
[256] "Peygamber ve Dört Halife Zamanında Adliye Teşkilatı" bahislerine bk.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/150.
[257] Maverdi, s. 55; Kettanî, I, 256-259.
[258] îbn Haldun, 1,152; Veki, I, 93, 94; İbn Kayyım, î'lam, 1,176.
[259] Hamidullah,İslâm Peygamberi, II, 183.
[260] Buharı, Sulh, 5, Ahkam, 39; Tirmizî, Hudud, 8, Ebu Davud, Hudud 24; Malik,Hudud, 6; İbn Mace,Hudud, Hadis no: 2549; Darimî,Hudud, 12.
[261] Darekutnî, s. 511; Kettani, I, 258; Veki, 1.105.
[262] İbn Hanbel, II, 1873IV, 205; Hakim, IV 88; Darekutnî, s. 510; Serahsi XVI, 70, 76.
[263] İbn Sa'd, V, 403; İbn Abdilberr, s. 96, 97; Darekutnî, s. 522; İbn Mace, Ahkam, 18 (2343); Beyhakî, Sulh, 6; Kettani,I, 280.
[264] îbn Hanbel, 1,152; İbn Kayyım, Zad'ul-Mead, III, 201, î'lam, 1,176, II, 14,18; Beyhaki, Dava ve Beyyinat, 14; Hakim, IV 96; İbn Mace, 20 (2348), Veki, I, 93; Zehebi, Mizan'ul-İtida.1,1, 219-220.
[265] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/150-151.
[266] Kettani, I, 270; Buharı, Ahkam, 20,29; Darekutni, s. 527.
[267] Hamidullah,İslâm Peygamberi, II.
[268] Î.A. Pedersen, J., Mescid md. VII, 42.
[269] İ. A. Pedersen, J., Mescid md. VII, 46.
[270] Buharı, Husumat, 3,8, Sulh, 9,13; Nesei, Abad'ul-Kudat, 20, Beyhaki, Sulh, l;Kettanî, I, 270.
[271] Merginani, 11,86.
[272] İbn Maze, el yazması,Atıf Efendi, no: 1108. vr. 18b.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/151-152.
[273] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/152.
[274] Husaini, S.A.Q. Arap Administration, s. 19.
[275] Tuğ, S., İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, s. 31 ve dev.
[276] Serahsi, XVI, 67; Kasani, VII, 2; îbn Hişam, IV, 83,143.
[277] İbn Kayyım, Turuk, s. 94-95.
[278] İbn Sa'd, II/2, s. 110; KettanîJ, 158.
[279] Darekutnî,S.510,5İl,512.
[280] İbn Hişam, IV, 241; Balazurî,Futuh, s. 69; Taberi, Tarih, II, 393.
[281] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/152-153.
[282] Ferra, s. 268; Zeydan C, 1,225; ibn Haldun, Tarih, 1,188;îbn Kayyım, Turuk, s. 216; Makrizi,/mta, s. 1054; Makrizi, Hitat, I, 463; İbn Teymiye, Hisbe, s. 8; Şeyzeri, Nihaye, s. 6; Arapça metin için bk. Maverdi, s.208.
[283] Makrizî İmta, s. 1054.
[284] Kettanî, I, 284-288.
[285] Hassan Hassan, I, 530.
[286] İbn Abdilberrs.555; îbn Sa'd, 1/1, s. 104.
[287] Kettanî, I, 284-285; Müslim, İmam, s. 165; Tirmizî, Buyu, s. 72, 45.
[288] İbn Abdilberr, îstiab, s. 261; Makrizi, îmta, s.1054.
[289] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/153-154.
[290] Makrizî, Hitat, II, 187, îmta, s. 1054.
[291] Buharı, Ahkam, s. 12, Mukayese ediniz, Saranı, Keşfu'l-Gumme, 11, 29.
[292] Yakubi, Tarih, II, 137; İbn Kesir, Bidaye, VII, 133.
[293] İbn Habib,Muhabbar, s. 373; Suyutî, T. Hulefa, s. 64.
[294] Yakubi, Tarih, II, 207.
[295] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/154-155.
[296] Zeydan.C, 1.141.
[297] Zeydan,C, 1.141.
[298] Buharı, Hums, 18, Megazi, 54; Ahmed b. Hanbel, V, 306; İbn Hişam, IV, 275-276.
[299] Bk. Buharı, Kitab'ul-Megazi.
[300] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/155.
[301] Maverdî, s. 55.
[302] Tirmizî,Ahkam, 12.
[303] Müslim, 30/4,5.
[304] Müslim, 30/1.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/156.
[305] Bilmen, VIII, 229; Mukayese ediniz: Ord. Prof. Sabri Şakir Ansay'm Hatırasına Armağan, Ankara, 1964, Üçok, C. "Savcılıkların Avrupa Hukukunda Gelişmesi ve Türkiye'de Kuruluşu", s. 35-36.
[306] İbn Kayyım, Turuk, s. 28-29.
[307] Yakubi, Tarih, II, 124; Balazuri, Futuh, s. 344-345, Ensab, s. 491-492; İbn'ül-Esir, Kamil, II, 378-379; İbn'ül-Cevzi, Muntazam, el yazması, Ayasofya, no: 3093, II, 333; Taberi, Tarih, III, 168-170.
[308] İbn'ül-Esir Kamil, III, 53; îbn Mace, Hudud, 16 (2571); Darimi, Hudud, 9; Ebu Davud, 35; Müslim, XXIX, 30; Darekutni, s. 375.
[309] Bilmen, VIII, 229, Mukayese ediniz: Ord. Prof. Sabri Şakir Ansay'm Hatırasına Armağan, Ankara, 1964, Üçok, C, "Savcılıkların Avrupa Hukukunda Gelişmesi ve Türkiye'de Kuruluşu", s. 35-36.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/156-157.
[310] Beyhakî, Dava ve Beyyinat, I, îkrar,I; Nesaî, Adab'ul-Kudat, 36; Darekutnî, s. 491; Müslim, XXX,I
[311] Tirmizî, Ahkam, 5; Ferra,s. 46; Serahsi, XVII,Veki, 1,86; Makrizi, Imta, s. 998.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/157.
[312] Beyhakî.
[313] Buharı, Sulh, 7; Nesei, Kaseme, 15-16; îbn Mace, Diyat, 16 (2649).
[314] Ebu Davud, Hudud, 4,16; Hakim, IV, 379; îbn Mace, Hudud, 6; Darhni, Hudud, 5; Müslim, XXIX, 8-11.
[315] Maverdi, s. 199; Darekutnî, s. 374; Malik, Hudud, 28; İbn Mace, Hudud, 28 (2595), Hakim, IV, 380; Ebu Davud, Hudud, 15; Darimî, Hudud, 3.
[316] Ebu Davud, Hudud, 6; Darekutnî, K. Hudud ve Diyet, s. 336.
[317] Hakim, IV, 384; İbn Hanbel, V, 160; Darekutnî, Hudud, II, 324; Ebu Yusuf, s. 152.
[318] Serahsî, XVI, 114; Ebu Yusuf, s. 152.
[319] İbn'ül-Esir, Kâmil, II, 170.
[320] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/158-159.
[321] Ebu Davud, Akdiye, 12; Tirmirf, Ahkam, 17; ibn Mace, Ahkam 23.
[322] Beyhakî, Sulh, 1,5; Debusi, Esrar, el yazması Ayasofya, no: 1021, vr, a; İbnKayyım, İ'lâm, I, 91.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/159.
[323] K., Bakara, 2/282, 283; Maide, 5/8,106; Talak, 65/2.
[324] K., Nur, 24/4; Nisa 4/15.
[325] Buharı, Musakat, 6, İbn Kayyım, Zad'ulMead, III, 208, Turuk, 94.
[326] Serahsi, XVI, 87; Suyutî, Cami'us-Sağir, I, 54.
[327] K, Maide, 5/8.
[328] K, Bakara 2/282, 283.
[329] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/160.
[330] Ali Haydar,Mece«e, 1696 md. Şerhi, Bilmen,Wlll, 127; H. Sıtkı, Vezaif-i Kudat, s. 75; Ayrıca bk. Tez metni, s. 124,173.
[331] Müslim, XXX, 19; Ebu Bekir, Musannaf, 15557; Beyhakî, Şehadet, 15; tbn Mace, Ahkam, 28 (2364); Malik, Akdiye, 3; Ebu Davud, Ahdiye, 13; Tirmizi, Şehadet, 1.
[332] Darekutnî, II, 529; Ebu Bekir, Musannaf, 10228.
[333] İbn Kayyım, Zad'ul-Mead, III, 208; Debusi,Esrar, el yazması, Ayasofya, no: 1021, vr. 249 a.
[334] Tirmizî, Şehadet, 2; İbn Mace, Ahkam, 30.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/160-161.
[335] K., Talak, 65/2, Bakara, 2/282.
[336] K., Nisa, 4/15, Nur, 24/4.
[337] Beyhakî, Şehadet, 4.
[338] Ebu Yusuf, K. Haraç, s. 164.
[339] Darekutnî, s. 524.
[340] Darekutnî, s. 524.
[341] Tirmizî, Reda, 4; Ebu Davud, Nikah, 5.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/161-162.
[342] Müslim, 30/2; Darekutnî, s. 516.
[343] Tirmizî, Ahkam, 13; Darekutnî, s. 515.
[344] Darekutnî, s.
[345] Tirmizî, Akdiye, 13; Darekutnî, s. 515.
[346] Darekutnî, s. 515; Tirmizî, Akdiye, 13.
[347] Darekutnî, s. 515.
[348] Darekutnî, 11,516.
[349] Ebu Davud, Akdiye, II, 77.
[350] İbn Kayyım, Turuk,s, 26-27.
[351] Buharî, Hums, 18, Mağazi, 54; Ahmed b. Hanbel,V. 306.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/162.
[352] K., Purkan, 25/72; Bakara, 2/283.
[353] Tirmizî, Şahadet, 3.
[354] K, Hac, 22/30.
[355] Buharî, Şahadet, 10.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/163.
[356] Buharî, Şahadet, 16.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/163.
[357] Müslim, 30/4, 5; Darekutnî, s. 526; Tirmizî, Ahkam, II; Nesei, Adab'ul-Kudat, s. 13; Ebu Davud, Akdiye, s. 7; Malik, 36/1; Buharî, Mezalim, 17, Şahadet, 27, Ahkam, 20, 29; İbn Mace, Hadis No: 2317, 2318.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/163.
[358] K, Yusuf, 12/26-28.
[359] Serahsî, XVII, 69; Beyhaki, Dava ve Beyyinat, 12; İbn Kayyım, Turuk, s. 66,195-196.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/163-164.
[360] Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 196, Mukayese ediniz: Buharı, Ahkam, 36; Nesei, İmame, 15; İbn Hanbel, V, 332.
[361] Darekutnî, s. 522; îbn Abdilberr, s. 96; İbn Sa'd, V. 403; Beyhakî, Sulh, 6.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/164.
[362] Tirmizî, Hudud, 8,9; Malik, Hudud, 4,5,6, Buharı, Hudud, 22; Ahkam, 19; Müslim, Hudud, 16, 23, 25, Darimi, Hudud, 12,17; İbn Mace, Hudud, 9 (2554-2555), 7 (2549); Hakim, IV, 370; Darekutni, s. 330.
[363] ibnMace, Hudud, 24 (2588), 29 (2597); Darimi, Hudud, 6; Darekutnî, s. 331; Ebu Bavnd, Hudud, 9.
[364] Malik, Hudud, 30.
[365] İbn Maze, el yazması, Atıf Efendi, no: 1108, vr. 53b; Malik, Hudud, 9
[366] Ebu Bekir, Musannaf, 15301.
[367] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/164.
[368] Serahsî, XVI, 104-105.
[369] Tirmizî, Ahkam, 12.
[370] Tirmizî, Ahkam, 12; Buharı, Musakat, 5, Husumat, 3, Şehadet, 19, 21; Beyhaki, Dava ve Beyyinat, 2, Ebed'ül-Kadı, 52; İbn Abdilberr, s. 49-50; Darekutnî, s. 515, 516; İbn Kayyım, Turuk, s. 94-95;İbn Maze, el-yazma-sı, Atıf Efendi, no: 1108, vr. 31b.
[371] Ebu Davud, Akdiye, 2; Darekutnî, 515, 516; Tirmizî, Ahkam, 13.
[372] Ebu Davud, Akdiye, 24.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/165.
[373] Nesei, Kaseme, 2; Beyhakî, Kasame, 1; Müslim, 8/7,8.
[374] Ibn'ül-Esir, imaye, III, 253; Zeylei.VI, 169; ibn Nüceym, VIII, 446; Mer-ginani, II, 515
[375] Beyhakî, Şahadet, 38, Kasame, 1,2; Darekutnî, s. 334; Müslim, 28/1-6; İbn Mace, Diyat, Hadis no: 2667, 2678; Darimi, Diyat, 2; Buharı, Diyat, 22, Ahkam, 38; Malik, Kasame, 1,2; Nesei, Kasame, 3,4; Tirmizî, Diyat, 23; Ebu Davud, Diyat, 8,9; Debusi, Esrar, el yazması, Ayasofya, no: 1021, vr. 463b.
[376] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/165.
[377] Müslim, 32/42; İbn Kayyım, Turuk, s. 11; İbn Ferhun, 1,163.
[378] İbn Hişam, III, 287-288.
[379] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/166.
[380] İbn Hacer, îsabe, I, 297, II, 1186-1187; Cahşiyari, s. 12; Kettanî, I, 275.
[381] Şirazî, Tabakat, el yazması, Yeni Cami,no 865, vr. 15a.
[382] İbn Hİşam, III, 331; Makrİzi/mto, s. 100.
[383] Ebu Yusuf, s. 71 ve dev.
[384] İbn Kesir, Bidaye, VII, 134;Taberi, Tarih, III, 276.
[385] İbn Mace, Ticaret, 47; Buhari.buyu, 19; Serahsi, XXX, 169.
[386] Hamidullah, Vesaik, no: 147,154,155,163.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/166.
[387] Beyhaki, Edeb'ül-kadi, Darekutnî, s. 511.
[388] Mecelle, 1817.
[389] İbn Kayyım, Turuk, s. 94-95.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/166-167.
[390] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/167.
[391] Beyhakî, K. Teftiş, Bab, 4.
[392] Maverdî, s. 64.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/167.
[393] İbn Hişam, I, 315, 339, II, 3, 295; İbn'ül-Esir, Kamil, II, 45; Taberi, Tarih, II, 97; İbn Kesir, Bidaye, III, 57.
[394] İbn Hişam,II, 120.
[395] Ebu Bekir, Musannaf, 15313;Ebu Davud, Ahdiye, 29.
[396] İbn Hişam, II, 51, II, 305; Süheyli, II, 198.
[397] İbn Maze, el yazması,Atıf Efendi, no: 1108,vr. 56b;Ebu Davud, Akdiye, 29.
[398] Kettanî, I, 297.
[399] Ali Dede, s. 164.
[400] Kettanî, I, 297;İbn Maze, el yazması,Atıf Efendi, no: 1108; vr. 56b; Tarab-lusi, s. 232; İbn'ül-Hümam, V, 471.
[401] Buharı, Husumat, 6,7; İbn Hanbel, II, 198.
[402] Ketani,I,300.
[403] Kettani, I, 244-245; İbn Hişam, III, 251; Süheyli, II, 198.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/167-168.
[404] Bk. "İslâm'dan Önce Arap Adliye Teşkilatı" bahsi.
[405] Taberi, Tarih,II, 249; Müslim, 32/64.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/168.
[406] Ferra, s. 144; Schacht, s. 21; Influence ofRoman Law,On İslamic Jurisp-rudence, paragraf, 31-35, 58, 254-253; Tyan, 1,123.
[407] K, Maide, 5/43-50.
[408] îbn Mace,Hudud, 10 (2556-2557, 2558); Darimî, Hudud, 15; Hakim, IV, 365; Taberi, Tefsir, VI, 135.
[409] Ebu Yusuf, s. 71-75; Balazurî, Futuh, s. 63-68.
[410] Ebu Yusuf, s. 73-75; Balazuri, .Futuh, s. 66-68.
[411] Balazuri, Futuh, s. 78-79.
[412] Balazuri, Futuh, s. 76.
[413] Balazuri, Futuh, s. 68-69.
[414] İbn Hişam, II, 233; İbn Abdilberr, s. 630;İbn Sa'd, III/l, s. 299.
[415] Ebu Yusuf, s. 51; Balazuri, Futuh, s. 24; Ebu Ubeyd, Hadis no: 1437 İbn Zenceveyh, el yazması, Süleymaniye, fotokopi: 141, vr. 26a-b.
[416] Şafiî, Ümrn, VII, 38; Hamidullah, Devlet İdaresi, paragraf, 684.
[417] K., Nisa, 4/141.
[418] Nesei, Kasame, 11; Tirmizî, Diyat, 6; İbn Mace, Diyat, 24 (2665, 2666), Darimî, Diyat, 4, 5, 7,12,13; İbn Hanbel, II, 170,171; Müslim, 28,15,17; Darekutnî, Hudud, s. 358-359.
[419] Buharî, Husumet, 3; Şahadet, 19, 21; İbn Maze, el yazması, Atıf Efendi, no: 1108, vr. 31b; Ebu Davud, Ahdiye, 25; İbn Mace, Ahkam 7 (2322).
[420] Darekutnî, s.334; Beyhaki, Kasame, 1; îbn Mace, Diyat, 28 (2677-2678); Darimî, Diyat, 22; Malik, Kasame, 1, 2,Buhari, Ahkam, 38; Müslim, Kasame, 6; Nesei, Kasame, 3, 4; Tirmizî, Diyat, 23; îbn Kayyım, Turuk, s. 86; Ebu Davud, 8,9.
[421] Hamidullah, islâm'ın Hukuk ilmine Yardımları, s. 87.
[422]Kanunların şahsiliği prensibi: Kanunların şahsiliği, bir kanunun yalnız o devlet ülkesinde değil, yabancı memleketlerde de kendisiyle hangi cihetten olursa olsun;irtibatı olan şahısların hukuki münasebetlerinde tatbik olunması demektir.
Kanunların mülkiliği prensibi: Kanunların mülkiliği, bir kanunun bir devlet ülkesinde, tabüyyetleri ne olursa olsun, şahısların bütün hukuki münasebetlerinde tatbiki demektir. Berki, O.F., Türk Hukukunda İhtilafları, s. 7.
[423] Fattal, Statü non musulman, s. 358.
[424] Serahsi, X, 95.
[425] Serahsî, X, 95-97; Serahsi, Şerh Siyer Ke6ir,trc.,Ayıntabi,II, 226.
Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/169-171.
[426] Prof. Dr. Fahrettin Atar, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 3/173-176.
İslami Okul Okulların En Önemlisi