Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

ASR-I SAADETTE TÜKETİCİNİN KORUNMASI - Index Web - 38. Sayfa

ASR-I SAADETTE TÜKETİCİNİN KORUNMASI2

Hüseyin Arslan. 2

Giriş. 2

Birinci Bölüm.. 2

TÜKETİM VE BOYUTLARI2

A) Tüketim.. 2

B) Aşırı Tüketim / Lüks Ve İsraf4

C) Tüketimi Yasak Maddeler5

D) Temel İhtiyaçlar6

İkinci Bölüm.. 7

TÜKETİCİNİN FİYAT YÜKSELMELERİNE KARŞI KORUNMASI7

A) Serbest Fiyat Politikası7

B) Narh / Devletin Piyasaya Müdahalesi8

C) Enflasyon. 10

A) Genel Olarak Enflasyon. 10

B) İslâm'da Antienflasyonist Düzenlemeler Ve Prensipler11

D) İslâm'da Kâr Anlayışı12

E) Üretici Ve Satıcıyı İlgilendiren Satış Çeşitleri13

F) Alışverişte Hile Ve Aldatma (Gabin Ve Tagrir)13

Üçüncü Bölüm.. 14

TÜKETİCİ İLE İLGİLİ DÜZENLEMELER VE PRENSİPLER.. 14

A- Hisbe Teşkilatının Doğuşu Ve Fonksiyonları14

A. Hisbe Teşkilatının Doğuşu. 14

B. Hisbe Teşkilatının Fonksiyonları15

B- Tüketiciyi Koruma Prensipleri16

A. Kalite Kontrolü. 16

1. Kalite Kontrolün Tanımı:16

2. Kalite Kontrolü İle İlgili Islâmî Veriler:16

B. Fiyat Kızıştırma. 16

C. Ölçü Ve Tartı Denetimi17

D. Malı Pazar Dışında Karşılama. 17

E. Şehirlinin Köylü Adına Satışı (Simsarlık)18

F. Karaborsacılık Yasağı18

G. Tekelcilik. 19

H. Mal Biriktirme Yasağı (Îddihar Yasağı):19

Sonuç. 20

Bibliyografya. 21


ASR-I SAADETTE TÜKETİCİNİN KORUNMASI

 

Hüseyin Arslan

 

Hüseyîn Arslan 1963 Yılında Diyarbakır'da doğdu, tik ve orta öğre- nimini aynı yerde tamamladı. İstanbul Üniversi­tesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Ebebiyat-ları Bölümünden mezun oldu. Aynı Üniversitenin iktisat Fakültesinde Yüksek lisans yaptı. 1985-87 yılları arasında Ircıca bünyesinde "îslâmî Tabiî ve Riyazi El Yazmaları Katalogu" hazırlama çalış­malarında araştırmacı olarak görev aldı. 1987'den beri Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlü­ğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığında çalışmak­tadır. Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı yayınları arasında çıkan "Azerbaycan Hanlıkları ile Osmanlı Devleti Münasebetlerine Dair Arşiv Bel­geleri", "Bosna-Hersek ile İlgili Arşiv Belgeleri" ve "Musul-Kerkük ile İlgili Arşiv Belgelen" isimli eserleri hazırlayanlar arasında yer aldı. [1]

 

Giriş

 

İnsanlık tarihi, insan ve onun oluşturduğu cemiyetlerin yer­yüzünde inşa ettiği medeniyetlerden bahsederken sadece görü­nen ve alenen iz bırakan yönlerinden değil ferdin ve toplulukların davranışlarında kendini bulan sosyal ve ekonomik, ahlakî ve vicdanî, psikolojik verfizikî, manevî ve ulvî değerlerinden de söz eder. Çünkü insan ve oluşturduğu cemiyet tek boyutluluktan öte çok boyutlu varlıklardır. Savaşçı olması yanında barışsever bir dünya ve ticaret ortamı teminine çabalayan, ölümcül olmasına rağmen hayatta kalma mücadelesi veren, tezatlar arası uyum sağlama gayreti içinde bulunan bir varlıktır.

Üretim-tüketim, gelir-harcama, gelir dağılımı, emek-ücret, ti-caret-kâr, faiz, rant ve benzeri iktisadî konular mikro ve makro düzeyde hep tartışılagelmiştir. Tarihi süreç içerisinde diğer mese­lelere olduğu gibi iktisadi problemlere de farklı çözümler ve öneri­ler getirilmiştir. Çağımızda bu sorunlar sosyal ve ekonomik yönlü olmaları bakımından sosyal siyaset bilimim de meşgul etmekte­dir. Geniş anlamıyla sosyal siyaset toplumsal her olayla ilgilenir. Geçmiş Öneri ve çözümleri dikkate alır ve bunlardan yeni çözüm­ler ve öneriler çıkarmaya çabalar.

Bu bakımdan uzantısı olduğumuz islâm medeniyetinin baş­langıcı olan Asr-ı Saadet1 de sosyo-ekonomik konulara ne tür çö­zümler getirildiği her yönüyle insanlık ve insanımız için bitmez tükenmez bir merak konusu olmuştur. Bu durumda bazı araştırı­cıların bu meselelere eğilme ihtiyacı doğmuştur, işte bu noktada biz üzerimize düşeni ifa etmek maksadıyla aynı zamanda şahsî merakımızı da izale etmek fırsatım kullanmak arzusuyla bu saa­det ve ulvîlikler asrına nüfuz etmeye çalıştık. O yüce peygambe­rin, güzide ashabının ve raşid halifelerinin soluduğu atmosferi gü­nümüz insanına koklatmaya gayret gösterdik.

İnsarn ilgilendiren bunca konu içerisinde sosyo-ekonomik yö­nü olan ve toplumun büyük bir kesimini belki bütününü ilgilendi­ren aynı zamanda aktüel olan bir meseleyi ele almayı uygun bula­rak titiz bir çalışma neticesinde "Asr-ı Saadet'de Tüketicinin Ko­runması" başlıklı mevzuyu size takdim etme imkanına kavuştuk. Burada, I. Bölümde Tüketim ve Boyutlarını, II, Bölümde ise Tüke­ticiyi Koruma ile İlgili Düzenlemeler ve Prensipleri işledik. Bun­ları içeren başta İslâm'ın temel ve değişmez kaynağı olan Kur'an-ı Kerim ve Asr-ı Saadet'e ışık tutan tefsirler, hadis kaynakları, fı­kıh kaynakları, islam Tarihi ile ilgili eserler ile günümüz iktisadı­nı mevzu alan çalışmalar ve çağdaş islâm iktisadı külliyatını im­kanlar ölçüsünde elden geçirmeye gayret gösterdik. [2]

 

Birinci Bölüm

 

TÜKETİM VE BOYUTLARI

 

Bu bölümde, tüketiciyi doğrudan ilgilendiren tüketim, aşırı tüketim, tüketimi yasak maddeler ve temel ihtiyaçlara Asr-ı Saa­det çerçevesinde bir açıklama getirmeye gayret edilecektir.

Burada da görüleceği gibi tüketim anlayışında ve üretim amacında; ihtiyaçları, insanlar arası sosyal adaletin gerçekleşme­sini ve ahlaklı bir ekonomik yapıyı dikkate alan islâm dininin bu yönleriyle diğer dinlerden ve sistemlerden ayrıldığı görülecektir. [3]

 

A) Tüketim

 

i. Bir malı kullanan kişide hasıl edeceği tatmin duygusunda ifadesini bulan tüketim fiili.

ii. Tüketiciye mal ve hizmet şeklinde gelen sahip olduğu reel tatmin araçlarıdır. Bunlar bir şahsın veya toplumun mülkiyetin­de bulunan malların tüketim ve yatırım mallan olarak dağılımını ve envanterini açıklamak noktasında değer taşır.

iii. Para olarak tüketilecek mal ve hizmetlere yapılan harca­malardır.

Yine türlü ihtiyaçlarımızı doğrudan karşılayacak mallara yaptığımız harcamalara açık olarak tüketim diyoruz. Doğrudan deyişimizden maksat direkt elde edilen tatmin duygusunu belirt­mektir.

Tüketimi; yatırım amacıyla ham madde ve yarı mamul mad­delerden mamul madde üretilerek elde edilen mallar ve nihaî tü­ketim için yani ihtiyaçlarımızı gidermek için kullanılan tüketim malları olarak sımflandırabiliriz. Ekmek, su, sebze, mey/e ve giyecekler bu kabilden mallardır. Genelde de tüketim mallarını; dayanıklı tüketim malları, dayanıksız tüketim malları ve hizmet­ler olarak üç kategoride değerlendirmek mümkündür. Yatırım malları; bizzat kullanımla doğrudan tatmin getirecek yerde gelir sağlayıcı fonksiyonları ile fayda sağlayan mallardır. [4]

Tüketim'e Osmanlıca'da istihlak karşılığı verilmiştir. F. Sabri Ülgener de kelimeyi bu manada kullanır (Bkz. ı no.lu dipnot), istih­lak kelimesi Arapça olup günümüz Islâmî Arap iktisat literatü­ründe de kullanılmaktadır. Tüketime istihlak, tüketiciye müsteh­lik karşılığı verilmiştir. Tüketim kavramının kapitalist iktisat zihniyetinin bir ürünü olduğunu gözardı etmemekle birlikte biz burada Islamî anlamda ticari faaliyetinde, şahsî ve ailevi düzey­de, firma ya da genel iktisat çerçevesinde alış-verişte, harcama­larda, gelir ve servet edinme yollarında müslümanca iktisadî faa­liyetin boyutlarını tesbite gayret gösterdik. Dikkat edilirse seku-lar iktisatta bu tür faaliyetler tamamen ya da kısmen tüketim kavramıyla ifade edilmektedir. Oysa tüketim kavram ve kelime olarak zihinde, ilk etapta imha etme, saldırı, kıyasıya bir çaba ile bir nesneye son verme anlamlarını çağrıştırmaktadır. Bu tür dav­ranışlar ise yeryüzü, gökyüzü ve içindekiler yanında bütün evrene ve Cenab-ı Hakka karşı sorumluluk ve saygı hisleri beslemesi ge­reken müslüman iktisadî adam için olmaması lazım gelen davra­nışlardır. Ayrıca kainat ve içindekilerin insana istifade etmesi amacıyla emanet olarak bırakıldığı dikkate alınırsa fesat ve boz­gunculuk anlamına gelecek bir tüketim modeli bu yaklaşıma göre mümkün görülmemektedir. Nitekim bu çalışmayı yaparken dik­katimizi çeken bir husus vardı, Çağdaş Islâmî iktisat çalışmaları hariç tutulacak olursa Kur'ân-ı Kerim ayetlerinde tefsirlerde, ha­dis kaynaklarında, fıkıh ve tarih kitaplarında Arapça olan istih­lak, müstehlik kelimeleri tüketim ve tüketici anlamında kullanıl­mamaktadır. Bunlar yerine bayi (satan), müşteri satın (alan), câlib (mal getiren, ithalatçı), bey, şıra (satın almak) neceş (fiyat kı­zıştırma), vs. kavramlar ve sözcükler geçmektedir.

Yine de, biz, islâm'ı çağın idrakine söylemek arzusu ile gerekli yerlerde gerekli reddiyeyi vazederek tüketim ve tüketici kavramı­nı sekular anlamından uzak, sadece insanımızın meselelerine Islâmî yaklaşımı izah sadedinde kullanmak gereğini duyduk.

Ancak bu çalışmada görüleceği gibi aslolan yeme, içme, giyin­me, ulaşım, eğitim, konut edinme, mal ve hizmetleri temin etme ve sair hususlarda müslümanca yaklaşımı, Kuranı ve nebevi Özü yakalama gayretidir. Bunda da arzulanana ulaşılmıştır, sanırım. Zaten çağımızda Islâmî tüketim modeli, tüketici davranışı, tüke­ticinin korunması, bilinçlendirilmesi gibi ifadeler hep bu anlayı­şın mahsulü olarak işlenmektedir.

islâm'ın tüketim konusundaki görüşlerini beş ilkede özetle­mek mümkündür. Bunlar; doğruluk, temizlik, itidal, bağış ve er­demliliktir. Doğruluktan maksat; tüketimle ilgili davranışında kişinin veya toplumun islâm'ın helal kazanç saydığı doğru kazanç yollarıyla gelir temini ve yine helal ve serbest saydığı maddeleri tüketmesidir. Tüketimi yasak maddeleri tüketmekten kaçınma­sıdır. Allah'a, insana, topluma ve kendi nefsine karşı dürüst davranmasıdır. "O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğruol! Ve aşın gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir." (11; 112) Temizlik ilkesi ise; bu konudaki anlayışa uyulmasını, temiz şeylerin tüketilmesini, çir­kin ve necis sayılan şeylerin tüketiminden sakınılmasım, kullanı­lacak maddelerin temiz tutulmasını, insan sağlığına zararlı mad­delerin tüketim, kullanım ve üretiminin yapılmamasını emredici olduğu gibi temiz işlerle uğraşmayı da kapsamaktadır. "Ey insan­lar! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin açık bir düşma­nınızda." (2; 168)

Üçüncü ilke olan itidal ise; kişiyi israftan sakındırırken aynı zamanda pintilikten, varlıklı iken kullanmayıp kullandırmama ve malı amacı dışında kalacak şekilde elde tutmaya karşı uyarıcı bir ilkedir. Yeme, içme, giyinme veya hizmetler şeklinde kullan­ma serbest bırakılırken israf ve aşırılık menedilmiş "Ey âdem oğulları! Her mescide gidişinizde zinetli elbiselerinizi giyin; ye-yin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez." (7; 31)

"De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı (yarattığı) süsü ve güzel nzıklan kim haram kıldı? De ki onlar, dünya hayatında (inanma­yanlarla birlikte) inananlarındır. Kıyamet gününde ise yalnız müminlerindir. îşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyo­ruz." (7, 32) Helal, temiz ve güzel şeylerin kullanımı önerilmiş, bunun yanında haddi aşmama noktasında ikazda bulunulmuş­tur. "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendi kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sı­nırı aşanları sevmez." (5, 87)

"Allah'ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yeyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah'tan korkun." (5, 88)

Nimetlerin sfrnacma uygun olarak kullanılıp onlardaki fayda­ya ulaşılmasının gereği belirtilmiştir. "O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir nimet olarak) size boyun eğdirmiş-tir. Elbette bunda düşünen topluluklar için birtakım ibretler var­dır." (45,13) Bağış ilkesinde ise; Yaratıcının bağışı olan nimetle­rin ihtiyaçtan fazla olan miktarını ihtiyaç sahiplerine bağışlama ve onların yararlanmalarına imkan tanıma anlamı yatmaktadır. "...Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki "ihtiyaçtan arta­kalanı" Böylece Allah size ayetlerini açıklar, umulur ki düşünür­sünüz." (2, 219) Buna infak ilkesi de denebilir. Bağış ilkesinin te­melinde yatan espiri şudur: İslâm ekonomi anlayışında, gerçekte bütün tabiat ve kainat ilâhî bir bağıştır, mülk sahibi sadece Allah'dır. Bu mülk insanoğlunun emrine amade kılınmıştır. "(Resulüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allahım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin." (3, 26)

Son ve beşinci ilke olan erdemlilik ise; tüketim maddelerinin usulüne uygun tüketilmesi,tüketilecek mal ve hizmetler ile birlik­te buna emek verenlerin emeğine saygı duyulması, bunlara karşı bozguncu tavır içine girilmemesi önceki ilkelere uyulması nimete karşı şükran borcunun ifa edilmesi, kendisine ikramda ve yardım­da bulunanlara karşı kadirşinas olunması ve nihayette kişinin Al­lah'a karşı şükürden ve Onu anmadan geri kalmaması anlamları­nı taşır. Ayrıca kendi erdem ve onurunu koruyarak kişinin bu vas­fını izale edici davranışlardan kaçınması gereğini içerir.[5]

 

B) Aşırı Tüketim / Lüks Ve İsraf

 

İslâm dinin öngördüğü hayat biçiminde aşırı tüketime yer verilmez. "Çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O'dur. Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez." (6,141)

"Ey Adem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbisele­rinizi giyin; yeyin için. Fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (7, 31)

"Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma."

"Zira böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür." (17; 26-27) Bu ayetler­de yemek-içmek, güzel şeyleri kullanmak, akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa, ihtiyaç sahibine hakkım vermekten yana hüküm­lerle birlikte israf ederek saçıp savurmaya yani tebzir'e karşı bir tavır vardır.

Gazali'nin israfa getirdiği tamm şöyledir; israf, malı sefahate, kötü görülen şeylere sarfetmektir. Bazan da mubah olan şeylere aşırı derecede harcamaktır. Aşırılık ise duruma göre değişkenlik gösterir. Allah'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılmak, az da olsa malı yasaklanmış olan şeylere harcamak, malı tamamen ziyan etmek israf sayıldığı gibi meşru bir alanda aşırı derecede harcamada bulunmak da israf sayılmıştır. İyi ve yararlı şeylere fayda getirici işlere ve nesnelere harcamada bulunmak is­rafın kapsamına girmez.

Tebzir'e gelince; Abdullah b. Abbas "malı gerekli yerden baş­ka yere harcamaktır." der. imam Malik'e göre "malı hak olan yani doğru olan bir harcamadan alıp hak olmayan bir harcamaya kay­dırmaktır. Bu da bir çeşit israftır, haramdır, "israf ve tebzir terim­lerini aynı anlama alanların yanında israfi; mubah olan bir saha­da aşırı harcamada bulunmak, Tebzir'i de; yasak şeylere harca­mada bulunmak şeklinde anlayanlar da vardır.[6]

Bir şeyin israf sayılmasında toplumun kanaati da değer taşır. Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de kısarlar; (har­camaları) bu ikisi arasında orta bir yol olur." (25, 67) Bu ayetin tefsirinde Taberi, "Onlar halkın israf etti, diyeceği tarzda harcamada bulunmazlar." der.[7]

îsrafı, harcamanın iki yanından birine, öbür yanına da cimri­liği koyanlar ifrat ve tefrite işaret etmişlerdir. Kur'ân bu hususta; kıyamet günü cimrilerin cimrilik ettikleri şeylerle birlikte hesaba çekileceğim, doğal olarak insanların istifade etmesi gerekirken ihtiyaç sahiplerinden sakınılan mal ve mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu belirtir. Aynı zamanda saçıp savurarak ortada üzgün ve yerilmiş bir halde kalmanın da pek hoş olmadığını, en akıllıca davranışın orta yolu tutmak olduğunu yani iktisadî dav­ranmanın gerektiğini vurgular: "Allah'ın kereminden kendileri­ne verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimri­lik ettikleri şey de kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah, bütün yaptıklarınız­dan haberdardır." (3,180)

"Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır (kay­bettiklerinin) hasretini çeker kalırsın." (17, 29)

"Ve onlar ki, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar." (25, 67)

"îşte böylece sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Resulün de sizin üzerinizde bir şahit olması için sizi orta (dengeli) bir millet kıldık..." (2,143)[8]

islâm tüketim modelinde beş davranış biçimi yasaklanmıştır. Bunlar; hasislik(cimrilik),Israf, tebzir, tereflnimet içinde azmak, sefahate düşkünlük) ve malı zayi etme gibi davranış biçimleridir. Bunları tek tek açıklayalım.

a.) Hasislik(cimrilik): Bu nevi cimrilik vücûdu, aklı ve ruhu zayıflatır. İnsanı işinden gücünden ve çeşitli etkinliklerden alıko-yar. Zayıf ve çelimsiz kalan ferd ve cemiyete karşı düşmanlarını iştahlandmr. Resûlullahın kendisinden Allaha sığındığı pintilik bu nevi cimriliğe girer.

b.) İsraf, sözlükte sınırı aşmak, doğru yol ve itidalden sapmak anlamlarına gelmektedir. Terim olarak yukarıda da geçtiği gibi Allaha itaat amacı güdülmeksizin yapılan harcamadan ibarettir.

Fıkhı tanımı ise, değersiz amaçlar uğruna bolca harcamada bulunmak yahut helal olanı yemede veya nafaka olarak kullan­mada sınırı aşmaktır. Bir başka ifade ile serbestlik sınırını aşıp sakıncalı alana girmektir.

c.) Tebzir; israfta çok ileri gitmektir. Haram olan, isyan ve şehevî nesne ve yollara bol bol harcamaktır.

d.) Teref (nimet içinde azmak, sefahate düşkünlük) ise, Teb-zirde ileri gitmektir. Yani zevk ve sefa alemine bütünüyle dalıp malı bu yolda harcamaktır. Öyleki bu davranışı artık alışkanlık ve huy halini alır. Bir toplumda sefahatin yaygınlık kazanması ile birlikte yokoluş süreci de onlar için işlemeye başlar. İslâm sefaha­ti yasaklar:

"Biz bîr kenti yok etmek istediğimizde sefihlerine emrederiz. Orada bozgunculuk yaparlar. Böylece üzerlerine söz (ceza) gerçek­leşir. Orasını tamamen yerle bir ederiz."(îsrâ: 16)

e.) Malı yok etmeye gelince: Yukarıda sayılan dört şık bu kap­sama girer. Ayrıca Müslim ve Buharî'nin rivayet ettiği bir hadiste ve yukarıda geçen ayetlerde malı zayi etmekten sakınmak yolun­da uyarıda bulunulur.[9]

İslâm dini, gelir-servet oranı ne olursa olsun meşru yollarla kazanılmış büyük birikim sahiplerine bile seryetleriyle orantılı lüks, israf, gösteriş ve sefahate dönük bir tüketim modelini redde­der. Tüketim harcamaları gelirin bir fonksiyonu olarak görülmez ve tüketim alanı ahlâkî ve meta-ekonomik ilkelerle kayıtlanır. Bu anlamda varlıklı kesimlerin alışılagelmiş ev tiplerinden farklı, gösterişe yönelik ihtiyacın Ötesinde lüks binalar yapmalarını Ön­lemeyi icra makamına yükler. İbn Haldun, II. Halife Hz. Ömer'in (r.a.) böyle lüks ve gösterişe dönük binaların yapılmasının engel­lenmesi yolunda emir verdiğine değinir.[10]

 

C) Tüketimi Yasak Maddeler

 

Temiz maddelerin tüketimi serbest bırakılırken ölü eti ve ya­ğı, kan, domuz eti, içki ve bütün sarhoşluk verici maddelerin yeni-hp içilmesi, Allah'ın adı anılmadan başkası adına, putlara, azizlere adanarak kesilen hayvanların etlerinin yenilerek tüketilmesi yasaklanmıştır. Alıştırılmış av hayvanlarının yakalayıp bir kıs­mını yedikleri avların tüketimi menedilmiştir. Yine kara ve deniz avcılığı serbest bırakılmış, denizden ölü olarak çıkarılan hayvan­ların tüketiminde veya ekonomik faaliyyette kullanılmasında bir sakınca görülmemiştir. Ayrıca kumara ve şans oyunlarına harca­mada bulunarak servet tüketimi de yasaklanmıştır: "Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup Öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hayvanlar (ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna) dikili taşlar (putlar) üze­rine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün kafirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım. Ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim. Kim gönlünden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halinde dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir." (5, 3), "Kendileri için nelerin helal kılındığını sana soruyorlar; de ki: "Bütün iyi ve temiz şeyler size helal kılınmıştır." Allah'ın size öğrettiğinden öğretip avcı hale getirdiğiniz hayvanların sizin için yakaladıklarından da yeyin ve üzerine Allah'ın adını anın (besmele çekin). Allah'tan korkun. Allah'ın hesabı pek çabuktur." (5,4) "Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilen (yahudi, hıristiyan vb.nin) yiyeceği size helaldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ve daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mehirlerini vermeniz şartıyla size helâldir. Kim inanmayı reddederse onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır." (5, 5) "Ey iman edenler! Şarap kumar, dikili taşlar (putlar) fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz." (5, 90) "Şeytan içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.

Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?" (5, 91) "Ey iman edenler, Allah sizi ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avlanma ile (hac mevsiminde ihramlı iken avlanmayı yasak ederek) dener ki gizlide (kimsenin görmediği yerde, gerçekten) kendisinden kimin korktuğu ortaya çıksın. Kim bundan sonra sınırı aşarsa onun için acı bir azap vardır." (5, 94)

"Hem size, hem de yolculara fayda olmak üzere (faydalanma­nız için) deniz avı yapmak ve onu yemek size helal kılındı. îhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Huzuruna top­lanacağınız Allah'tan korkun." (5, 96)[11] Bütün dişli yırtıcı hayvan­ların, pençeli kuşların yenmesi ve ehlî merkep etinin kullanılması menedilmiştir.[12] Giyecek olarak erkeklere ipekli elbiseler ve altın takı kullanımına cevaz verilmemiştir.[13]

Bunlardan kimi insan vücuduna ve ruhuna zarar verirken, kimi de doğrudan ruhu arı tutmakla ilgilidir. Yaratıcı dışındaki­ler adına kesilen bir kurban, yaratığı; Yaratana eş koşan bir ruh­sal bozukluk ve tezada sürükler. Zorunlu durumlarda kişinin baş­ka yiyecek maddesi bulamaması, yiyecek ve içecek maddelerin­den uzak olması halinde bu yasaklanmış maddelerden açlığını bastıracak kadar veya hayatta kalmasına, hastalanmamasına ve güçsüz düşmemesine yetecek kadar yemesine izin verilmiştir. [14] Bunlar dışında başta değinildiği gibi besin maddelerinin yeteri kadar temiz olması gerekir. Bundan dolayı yasak maddelerin dı­şında kalan her şey her zaman içecek ve yiyecek olarak kullanıla­maz. Bunların temiz ve sağlığa yararlı olması şarttır.[15]

 

D) Temel İhtiyaçlar

 

Gelir dağılımına önemli bir katkıda bulunan bir unsur da ihti­yaçtır, ihtiyaç, talepten farklıdır. Bir dereceye kadar bireyin ba­ğımsız muhakeme ve tercihine dayanmaktadır. Çünkü talep satın alma istek ve gücüyle desteklenen mal ve hizmetlere duyulan arzudur. Efektif ihtiyaç da bir bakıma bu anlamdadır. Ne var ki burada satın alma gücü olabileceği gibi olmayabilir de. Bir bakıma efektif ihtiyaç insanın temel ihtiyaçlarına izafe edilmektedir, islâm ekonomi anlayışına göre insanın temel ihtiyaçlarının toplu­ma maliyetine bakılmaksızın karşılanması gerekmektedir. Bu konuda Kur'ânî ayetler topluma ve bireye; yakına, yoksula, yolda kalmışa ve ihtiyaç içinde olana sosyal dayanışmanın gereğini ye­rine getirerek sosyal dengeyi muhafaza etmeyi emredici mahiyet­tedir. "O halde sen, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah'ın rızâsını isteyenler için bu en iyisidir. îşte onlar kurtuluşa erenlerdir." (hakkım ver; sıla-i rahimde bulunma, zekât verme, iyilik etme gibi manalarda tefsir edilmektedir.) (30: 38) "Onların mallarında (ihtiyacını açarak) isteyen ve (iffetinden dolayı iste­meyip de) yoksul olan için de bir hak vardır." (51:19) "...Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki "İhtiyaçtan arta kalanı." Böylece Allah, size ayetlerini açıklar umulur ki düşünürsünüz." (2: 219)[16]

islâm, ihtiyaçlar karşısında toplum bireylerini üç gruba ayı­rır: Normal olarak bir toplum; fikri, pratik güçleri ve yetenekleri sayesinde müreffeh bir hayat standardını tutturmuş bireylerin yanı sıra çalışma gücüne sahip olmakla birlikte temel ihtiyaçları­nı giderme imkanı bulamayanlar ve bedeni zayıf veya aklî yönden özürlü olduğundan çalışamayan, üretim ve istihdam çerçevesinin dışında kalan bireyleri kapsar. Birinci gruptaki insanların gelir­leri emeklerine dayanmaktayken üçüncü gruptaki fertlerin gelir­leri ve ekonomik payları ihtiyaç esasına dayanmaktadır, ikinci gruptakiler ise emekleri ile elde ettikleri gelirlerine rağmen ihti­yaç içinde olduklarından söz konusu ihtiyaçlarının sağlanması gerekmektedir. Zarurî ihtiyaç demek; ihtiyacın hayati önem taşı­ması ve karşılanmaması halinde hayatın zorlaşacağı ihtiyaç demektir."[17] Bunlar, islâm fıkıh kaynaklarında zekat ve diğer vergi türlerinden muaf tutulmuş ve Asr-ı Saadetten beri gıda, mesken, mesken için gerekli ev eşyası, giyecek, gerektiğinde kullanılmak üzere silah, binek, ilim için kitap, mesleki araçlarla bunların dışında insanın geçimi için ihtiyaç duyulan her şey diye sayılmıştır.[18] Ömer b. Abdülaziz buna hizmetçiyi de ekler.[19]

insan ihtiyaçlarının sınırsız ve sonsuz olduğu ihtiyaç kavra­mının bitmez tükenmez arzu ve isteklerle ilintili olduğu ve bu ar­zulardan birinin karşılanması halinde kişide yeni arzuların uyan­dığı izaha gerek duymayan bir konudur. Ayrıca temel ihtiyaçların çevreye, ortama ve zamana göre değişkenlik gösterdiği de bellidir. Hz. Peygamber, döneminde farklı zamanlarda olsa gerek ki kişi­nin ve ailesinin sabah-akşam kendilerine yetecek kadar nafakaya sahip olmaları halinde zekat istememelerini emretmiştir. Rasulüllah (sav) şöyle buyurdu:

- Kim ki zengin olduğu halde isterse, çokça cehennem azabım hak etmiş demektir.

- Ey Allah'ın Rasülü, zenginliğin sınırı nedir? diye sordum. Şöyle cevap verdiler:

- Senin ailende sabah ve akşam yemeklerine yetecek kadar yiyecek bulunduğunu bilmendir.

Yine Ebu Ubeyd'in Kitâb ül-Emvâl'inde fakir ile zengin ara­sındaki sınırı belirleyen ve muhtelif miktarlar tesbit eden hadis­ler geçmektedir.

Ebu Ubeyd zenginlik sının ile ilgili hadislerdeki farklılık üzerine şöyle der: Görüyoruz ki, fakir ile zengin arasındaki sınırı belirleyen hadisler muhtelif miktarlar ihtiva etmektedir. Bazı hadislerde zenginlik ile fakirlik arasındaki sınır normal ihtiyaca yetecek kadar bir geçim imkanına sahip olmak iken bazılannda ise bu sınır elli dirhem gümüşe (veya buna denk bir mali imkana) sahip olmaktır. Bazı hadislerde de bir ukiyye (o gün için kırk dir­hem gümüşe) sahip olmaktır. Diğer bazı hadislerde ise sabah ve akşam yemeği (ne yetecek kadar yiyecek) dir. Bu rivayetlerin her-biri bir grup alim tarafından savunulmuş ve delil olarak kabul edilmiştir.

Bunlar ekonomik imkanlann gelişmesiyle değişmiş tesbitler olsa gerek. Bazı hadislerde bu sımr normal ihtiyaca yetecek kadar bir geçim imkanına sahip olmak şeklinde geçerken bazılarında da bu elli dirhem gümüş veya buna mukabil mali imkana sahip olmak olarak geçer. [20]Burada geçen dirhem denilen ölçü birimine gelince örfi ve şer'î olmak üzere islam iktisat tarihinde iki tür dir­hem kullanılmıştır. Örfî dirhemin miktarı yerine göre değişirken şer'î dirhem ise sabit olup 2.8 gr.dır.[21] Bunları o günün şartların­da değerlendiren ilim çevreleri buna göre bir temel ihtiyaçlar listesi tesbit etmişlerdir. Bu hadislere getirdiği yorumda Ebu Ubeyd; bu miktarın kişinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimse­lerin mesken, giyecek, hizmetçi gibi ihtiyaçlarına ilave olarak hesaplanması gerektiğine değinir. Ayrıca kişinin meskeni, hizmetçisi, gıda ve giyeceğiyle diğer yukarıda sayılan ihtiyaçları zaruri ve temel ihtiyaçlardan sayılmış, bunlara ve fazlasına sahip olup borçlu olanlara, borcu çıktıktan sonra sahip olduğu mal, nisab miktarına ulaşmıyorsa zekat verileceği belirtilmiştir. Bu konuda Ebu Ubeyd şu olayı aktarır:

Ömer bin Abdülaziz (amillerine, zekat toplayıcılarına, vergi memurlarına) "Borçluların borçlarını ödeyin" diye yazdı. Bunun üzerine kendisine şöyle yazıldı: "Bir kimsenin evi, hizmetçisi, atı ve malı olduğu halde kendisinin borçlu olduğunu tesbit ediyoruz. Ömer b. Abdülaziz cevap olarak şöyle yazdı: "Elbette ki, müslü-man kimsenin barınacağı bir evi, işlerinde kendisine yardım ede­cek bir hizmetçisi, üzerinde cihad edeceği bir atı ve evinde (geçimi­ne yanyacak) malı olması gerekir. Evet böylesi kimsenin borcunu da ödeyin. Zira borçlu bir kimsedir. (Bu tarihi olay müslünıanların o dönemde ulaşmış oldukları sosyal refah düzeyini göstermesi bakımından da dikkate değerdir.)[22] Nisab miktarı ise kişinin ha-vaic-i asliyesi (temel ihtiyaçları) dışında yirmi miskal (bir miskal dört gramdır. Ateş. age.) altına veya mukabili mala sahip olması­dır. [23]

 

İkinci Bölüm

 

TÜKETİCİNİN FİYAT YÜKSELMELERİNE KARŞI KORUNMASI

 

Burada "Tüketicinin Fiyat Yükselmelerine Karşı Korunma­sı" başlığı altında islam'ın ilk döneminde uygulanan serbest fiyat politikası'nı, devletin piyasaya müdahalesi demek olan narh'ı, genel olarak enflasyonun tanımı, ve karşı tedbirleriyle birlikte genel olarak kâr oranı, Asr-ı Saadette kâr anlayışıyla satış çeşit­lerini, kâr elde edilirken sakınılması gereken hile ve aldatma'yı inceleyeceğiz. Bu inceleme Asr-ı Saadet ile sınırlı olmakla birlikte gerekli olan yerlerde islâm ekonomi sistemi çerçevesinde bir de­ğerlendirmeye gidilecektir. [24]

 

A) Serbest Fiyat Politikası

 

Piyasada fiyatların oluşmasında esas olan arz ve talep yasası­dır. Fiyat ise, bir malın veya bir hizmetin elde edilmesi için veril­mesi gereken para miktarıdır. Ya da bir mal veya hizmet birimi­nin para ile mübadelesidir. Fiyat iktisadî faaliyeti harekete geti­ren bir unsur olup üretim faktörlerinin fiyata bağlı olarak değişe-bilirliği söylenebilir. Fiyat bir anlamda piyasayı harekete geçiren motor vazifesi görmektedir.[25]

Firmaların birbirine etki veya baskı yapamayacağı tam bir serbest rekabetin geçerli olacağı bir piyasada fiyatlar tüketici ve satıcının rıza ve kabulüne dayanan bir çerçevede oluşur. Kur'ân Ey iman edenler! aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticaret ol­ması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda(alıp vererek) yemeyin.ÇVe aksini yapıp batıl yollarla mallarınızı tüketerek biribirinize düşüp) kendinizi (çeşitli buna­lımlara sürükleyerek) öldürmeyin. Şüphesiz Allah, sizi esirgeyeçektir." (4: 29) derken böyle bir ekonomik özgürlük ortamının gerekliliğine işaret etmektedir. Bundan dolayı ticaret özgürlüğü­ne ve malların piyasada serbest olarak hareket etmesine hiç bir engel getirilmediği gibi serbest ticaretin ve serbestlik içinde geli­şen iktisadî hayatın sağlıklı olarak devamı için mümkün olan ted­birlere başvurulmuştur. Bazı durumlarda Halife I. Ömer'in (r.a.) yaptığı gibi vergiler %50'ye varan oranda indirilmiş aynı zamanda serbest rekabet şartlarının geçerli olacağı bir pazar oluşturabil­mek için aşın fiyat düşürme, stokçuluk ve sınırsız kâr gibi husus­lar sürekli kontrol altında tutulmuştur. Hz. Peygamberin (s.a.v.) yaptığı gibi Halife I. Ömer (r.a.) de sık sık pazarda dolaşır» satıcıla­rı uyarır ve aydınlatırdı. [26]

Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde, Medine'de serbest rekabe­tin oluşması ve ekonomik hayatın Medine'deki Yahudilerin kont­rol ve baskısından kurtularak tüketicinin korunması anlamında avrı bir pazar yeri kurulmuş, bu yeni pazarın kontrol ve düzenlen­mesi işini bizzat Hz. Peygamber üstlenmiştir. Serbest piyasa şart­larında oluşan fiyatlara müdahalesi istenildiğinde, satıcının ve nihayette tüketicinin zararını gördüğünden olsa gerek bundan kaçınarak oluşan yüksek fiyatların asıl sebeplerini imâ edip şika­yette bulunan kişiye Allah'a dua etmeyi tavsiye ederek gereksiz yere fiyatlara müdahalede bulunmakla piyasa elema-ilarından biri olan satıcıya zulmetmekten kaçındığım belirtmişi".[27]

Yine II. Ömer diye bilmen Ömer b. Abdülaziz de serbest fiya­tın ve serbest piyasanın oluşmasına engel olan memurlarının yap­tıklarını duyunca Basra valisine yazdığı mektupta, "Memurları­nın halkın meyvelerine değerinden aşağı bir fiyatla taînini değer biçtiklerini ve daha sonra değerlendirdikleri bu düşük âyat üze­rinden- mallarını eksik kıymetle aldıklarını duydum..." üyerek fi­yat farklarının mal sahiplerine iadesini emretmiştir. Bu konuda bir başka uygulaması da fiyat tahdidini kaldırmayı emredici mahiyette Ubulla'daki memurlarına yazdığı mektubudur.[28] Serbest fiyat politikası neticesinde üretici maliyet fiyatı yüksek olan malım piyasaya sürerek tüketimini sağlamakla kalmaz bunun yanında bu üreticinin ürününü piyasadan çekmek suretiyle suni arz yetersizliğine yol açmasına engel olunduğu gibi bir sonraki üretim döneminde piyasa şartlarım daha akıllıca değerlendirerek hesaplar yapması sağlanır. Böylece tüketici ile birlikte üretim faktörü de korunmuş olur. Serbest fiyatın oluşmadığım gören üre­ticiler ürünlerini piyasadan çekmekle sunî fiyat artışlarına yol açabilirler. Bu da tüketicinin aleyhine gelişen bir durumdur.

Serbest piyasada oluşan fiyata bir başka deyişle emsal fiyat denir. Buna adil kiymet de diyebiliriz. Bu, bir malın değerinin tesbitinde cinslerinin fiyatlarına müracaat edilerek fiyat tayini anla-mınadır. Emsal fiyat ortaklar arasındaki anlaşmazlıkların çözü­münde, bir takım borçların ödenmesinde, mecburî satışlarda, bir malın paraya tahvilinde ve benzeri konularda başvurulan bir adıl fiyat türüdür. Zekâtın nakdî ödenmesinde ve ihtikar mallarının satışında buna başvurulur. Ayrıca gerektiğinde, zorunlu durum­larda temel ihtiyaçlardan olan yiyecek-içecek ve giyecekte bu fiyat uygulanır. Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde iki kişinin müşterek sahibi oldukları bir kölenin yarısının azad edilmesi üzerine diğer yarısının da azad edilmesi için emsal fiyata başvurulmuştur.[29]

 

B) Narh / Devletin Piyasaya Müdahalesi

 

Kıtlık dönemlerinde veya arzın yetersizliği halinde spekülas­yonu önlemek ve tüketiciyi korumak amacı ile fiyatların düzen­lenmesi hususunda devletten gelen şekliyle piyasaya müdahale türlerinden biri de tüketim maddelerine; mal ve hizmetlere narh koyma yani belli bir fiyat tesbit edilerek piyasanın bu tesbit edilen fiyat üzerine hareket etmesini sağlamaktır. Esas olan; aşırı fiyat tehlikesi, ihtikar (spekülasyon) ve tekel (monopol) eğilimi söz konusu olmadığı hallerde tüketicinin ihtiyaç duyduğu mal ve hiz­metlerin dönüşümünde devlet müdahalesinden sakınmaktır. Ne var ki adı geçen piyasayı bozucu, tüketiciye külfetler yüklerken satıcıya fazladan bir rant bırakan ve haksız kazanç sağlayan bu tür ticarî faaliyetlerin olması halinde sosyal adaletin sağlanması, hakkın yerini bulması ve tüketicinin güvenceye kavuşturul-a ası için devlet gücünün ekonomik hayata müdahalesi ile halkın üzeri­ne adalet kanatlarını germesi gerekebilir. Bu durumda narh söz konusu olabilir, spekülatif faaliyetler yasaklanabilir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemine ve islâmî ilk yüzyıla baktığı­mızda narh olayının tahakkuk etmediği görülür. Fiyatların yük­sek düzeye çıktığı bir dönemde Hz. Peygamber (s.a.v.)'e fiyat tah­didi talebiyle gelenlere verilen cevaplar konusunda kaynaklarda bilgi verildiği gibi narh konusunda da bu bilgiye dayalı bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu görüşler narh'a cevaz verenler ve vermeyenler olarak iki grupta toplanmaktadır. Öncelikle şunu belirtmekte yarar vardır: Bu iki grupta toplanan görüşlerin temel aldığı husus; toplumda sosyal adaletin korunması ve haksızlığa meydan verilmemesidir. Bir de "Ey iman edenler, mallarınızı siz­den karşılıklı bir anlaşmadan (doğan) bir ticaretten başka batıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin tü­ketmeyin)..." (4: 29) ayetinin hükmüne aykırı düşmeme endişesi­dir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde narh olayına rastlanmaz. Şu var ki bu konu gündeme getirilmiş ve yüksek fiyatlardan şika­yet edenler tarafından uygulanması talep edilmiştir. Bu taleplere "Fiyatları tesbit eden Allah'tır,", tabii ve siyasi şartların değişme­si ve düzelmesi için "Allah'a dua ediniz." [30]ve ahlakını iyi bildiği esnafa zulmetmekten kaçınarak, savaş yılında gerçekleştirilen ithalatın güçlüğünü, maliyetlere o günkü zorlukların etkisini hesaplayarak bir fiyat tahdidi halinde tüketicinin aleyhine dönü­şecek piyasanın korkunç halini ve neticede belki de siyasi krizlere yol açabilecek gücünü düşünerek olsa gerek "Ben Rabbime kimse­nin benden zulüm, kan ve mal talebinde bulunmadığı bir hdde kavuşmak istiyorum." der. Bu konuda hadis kaynaklarında geçen rivayetler şöyledir:

"Enes'ten (aktarılan rivayette şöyle denir): Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde fiyatlar arttı. İnsanlar:

- Ey Allah'ın Resulü, pahalılık oldu, bizim için fiyat tahdidi yap, dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.):

-Fiyatı ayarlayan, tutan, genişleten, rızkı veren Allahdır.

Ben Rabbime zulüm, kan ve mal hususunda kimsenin benden iste­ği olmadan kavuşmak îsterim,der. [31]Bir diğer rivayet ise şöyledir: "Ebu Hüreyre'den (aktarılan rivayette): Bir adam gelir ve:

- Ey Allah'ın elçisi, fiyat ayarlaması yap." der. Hz. Peygamber (s.a.v.):

- Bilakis, dua et, der. Sonra bir (başka) adam gelir ve:

- Ey Allah'ın elçisi fiyat ayarlaması yap, der. Hz. Peygamber:

- Bilakis, fiyatları düşürüp yükselten Allah'dır. Ben, kimse­nin benden bir zulüm talebinde bulunmadığı bir halde Rabbime kavuşmayı istiyorum, der." [32]

Bu rivayetler çerçevesinde islam ekonomi ve hukuk disipli­ninde alimler arasında farklı yorumlar vukubulmuştur. Bu konu­daki tartışmalar neticede ortak bir tavır diyebileceğimiz bir nok­taya varmıştır. Bu da icra makamına; halkın malında zulümle ve haksız yere tasarrufta bulunma yetkisini tanımamak, amme za­rarına olan bir durum sözkonusu olunca onu izale etmekle görevli kılmak, adaletle muamele etmek ve meşru kazancı teşvik etmek bakımından yetki vermek biçiminde ifadesini bulur. İbn Kayyim, narh'ı; biri zulüm ve haram olan narh, diğeri adil ve caiz olan narh şeklinde ikiye ayırır ve "insanlara zulmetmek anlamına gelen in­sanların memnun olmadıkları değerle mallarım satışa zorlanma­ları ve Allah'ın mubah kıldığı karşılıklı rızaya dayalı alış-veriş usulünden (yani serbest piyasa şartlarında oluşmuş fiyatla alış­veriş yapmaktan) menetme anlamına gelen bir narh uygulaması haram olur. Ancak insanlar arasında adaleti gözetmek maksadıy­la esnafi tesbit edilen fiyatla satışa zorlamak yani emsal fiyatla satışa icbar etmek ve onları emsal malın fiyatından fazla fiyat al­maktan sakındırmak ise caiz olmaktan öte icra makamı için bir yükümlülüktür... Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yukarıda geçen hadi­sini de buradaki ilk duruma göre yorumlar ve devamla; "Esnaf eğer ticaret malım bilinen meşru yollarla satar ve arz yetersizli­ğinden veya talep fazlalığından dolayı fiyatlar yükselirse bu durumda müdahaleye lüzum kalmaz. İnsanları emsal fiyatla satı-Şa zorlamak haksızlık olur." İkinci durumda yani esnafın malını kamu ihtiyacına rağmen fazla fiyatla satmaları halinde emsal kıymetle satışa zorlanmaları gerekir. Çünkü bu durumda narh koyma adaletin yerini bulmasına aracı olur. Yine ticaret eşyaları­nı bir takım kimselere satıp bir takım kimselere satmamazlık et­meleri durumunda da narh gerekli olur. Bu hususta alimler ara­sında ihtilaf olmadığını zikreder. Ayrıca bu halde narh tartışma­sız zorunluluk kazanır. Bu da adaleti gerçekleştirmek ve zulmü engellemek maksadından ileri gelir.[33] Şevkânî de bu konudaki ha­disi değerlendirirken; "Narh konması halinde zulüm olurdu, oysa devlet başkanının görevi kamu çıkarını ve amme menfaatim gö­zetmek olduğu"nu söyleyerek ticaretin gönül hoşluğuna bağlandı­ğını belirtir. Cumhur-u ülema'nın adaleti gerektiren durumlarda narh uygulamasına cevaz verdiğini de belirtir.[34]

Narh'ı kabul etmeyenlerin bir başka delili de Halife I. Ömer'le (r.a.) Beltea oğlu Hatıb arasında geçen olaydır: "Ömer (r.a.), bir gün Musalla çarşısında Hatıb'a önünde iki çuval kuru üzüm satar­ken rastlar. Fiyatını sorar, iki müdd'ünü (bir ölçü birimidir) bir dirheme sattığını söyler. Ömer (r.a.):

-Taif ten kuru üzüm getiren bir kervanın gelmekte olduğunu duydum. Onlar senin fiyatına itibar ederler. îster fiyatını artır is­ter malını evine koy (sonra) istediğin fiyata sat, der ve ayrılır. Ömer dönerken bu yaptığının muhasebesini yapar ve HatıVm evi­ne gider, ona:

-Demin sana söylediklerim birşey bildiğimden veya bu konu­da bir hüküm olduğundan değildi. Sadece şehir halkının yararını istemiştim. Ama sen istediğin gibi sat," der. Burada Halife Ömer halkın yararını hesaphyarak kervanın zarar etmesi halinde bir daha Medine'ye uğramayacağını düşünerek böyle davranır. Bu aynı zamanda monopol oluşmasına karşı olan bir tavrın da ifade­sidir. Kimileri bu olayı narh'a karşı kullanırken kimileri de narhın cevazına delil olarak serdederler. [35]

Narh olayında iki hakkın gözetilmesi gerekir:

i. Aşırı fiyat yükselmesini engellemekle insanların zarar gör­mesini önlemek.

ii. Piyasada haksız kazanç elde etmek isteyenlere ve tekelleş­me eğiliminde olanlara karşı ferdin haklarını korumak. Ferdin ihtiyaç duyduğu malı ve hizmeti serbest pisaya şartlarında elde etmesini ve arzı ellerinde bulunduranların haksız iktisap eğilim­lerine karşı korunmasını temin etmek. Bu, adaleti amaçlayan bir narh uygulamasıyla olur. Böylesi bir durumda aşırı fiyat isteyen firmalara ve esnafa emsal fiyat verilerek tüketici korunur. Bununla tüccarın tahakkümü bertaraf olunduğu gibi sosyal ada­let ve sosyal maslahat korunmuş olur. Piyasaya hangi taraftan ge­lirse gelsin olabilecek tahakkümü savmak adalet ve maslahat ol­duğu gibi eğer bu sadece fiyat sınırlaması ile olacaksa işte o zaman bu fiyat tahdidi bizzat adaletin tahakkuku olur. Çünkü fikhî kural "Vacibin kendisiyle tamamlandığı şey de vacib olur." şeklindedir. Buna binaen tabiinden Said b. Müseyyeb, Rabia b. Abdurrahman ve Yahya b. Said el-Ansârî narh'a cevaz verenlerdendir. Yine bun­dan dolayı îmanı Malik de cevaz vermiştir. Narhı caiz görenlerden bazıları da devlete düşen; maliyetleri bilerek geçerli bir kâr ilave edip fiyatı tesbit etmektir, derler.[36]

Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde Medine'de narh olayı gö­rülmemektedir. Çünkü o dönemde pek çok temel ihtiyaç maddele­rini üreten bir sanayi yoktu. Ticaret dış pazarlara bağımlıydı. Yer­li üretim ihtiyaa karşılamıyordu. Orada un öğüten, ekmek yapan ve satan esnaf yoktu. Tahıl olarak alır, kendileri öğütür ve evlerin­de ekmek yaparlardı. Tahılı da dışardan getiren tüccardan alır­lardı. Bu nedenle hadiste "Calib (ithalatçı) rızıklandırılmış ve muhtekir (karaborsacı) lanetlenmiştir." denilmektedir.[37] Aynı za­manda Medinede elbise imalatçıları da yoktu. Giyim maddeleri Şam, Yemen ve sair yerlerden gelirdi. İktisadî yapısı dışa bağımlı olan böylesi bir ortamda elbette narh koymak düşündürücü olur­du. Hz. Peygamberin niçin narh koymaktan kaçındığı araştırılır­ken o günkü iktisadî yapı herhalde dikkate alınması gereken fak­törlerden biridir. Belki en önermişidir. Ayrıca narhın talep edildi­ği yılın savaş yılı olduğu hakkındaki bilgileri de değerlendirmeye tabi tutarsak; dışa bağımlı bir ekonomik yapıda, savaş yılında üstelik yeni filizlenen bir devlete tahmil edilmiş, üretim, müteşeb­bis, sermaye ve emek faktörlerinin önemli bir kısmı savaşa ayrılmış, esnafın ahlâkî davranışından şüphe duyulmayan, ticaretin karşılıklı rızâ ve kabule dayanmasını ileri süren bir Kur'ânî ortamda sosyal adaletin gözetilmesine özen gösterilen, toplum bireylerinin kardeşler ilan edildiği bir ortamda, her uygulamasını Allah'tan aldığı mesaja dayanarak yapan bir Peygamberin narh'tan kaçınması herhalde en uygun davranış olurdu.[38] Tüketi­cinin istismar edilmediği ve ihtikarın görülmediği bir pisayada fiyat tahdidine ihtiyaç kalmaması tabiidir. Zaten aslolan narha ihtiyaç duyulmama sı dır.

Narh'ı meşrulaştıran amme menfaati, zulümden kaçınma ve adaletin tesisidir. Bu meyandaHz. Peygamber (s.a.v.) döneminde uygulanan emsal fiyat olayı ve Kayle Ummu Benî Anmar hadisle­ri de gerektiği durumlarda narh konulabileceğini işaret etmekte­dir. Hadiste geçen Kayle şöyle der:

"Merve'de Hz. Peygamberin (s.a.v.) yanına gittim ve dedim:

-Ey Allah'ın Elçisi, ben bir kadımm, alır ve satarım. Bir şey almak istediğimde verebileceğimden aşağı bir fiyat söylerim. Son­ra istediğim fiyata gelene kadar artırırım. Bir şey satmak istedi­ğimde de verebileceğimden yüksek bir fiyat söylerim. Sonra sata­bileceğim fiyata gelene kadar indiririm. Hz. Peygamber (s.a.v.):

-Kayle, böyle yapma! Bir şey satm almak istediğinde verebi­leceğini söyle, versin veya vermesin, satmak istediğinde de isteye­ceğin fiyatı iste versin veya vermesin." der.[39]

Yine Emevî halifesi II. Ömer (b. Abdülaziz) döneminde fiyat tahdidinden sakınıldığı görülmektedir.[40] Bu dönemde iktisadî du­rum oldukça başarılı ve gelişmiştir. O gün narhtan kaçınılması­nın bir sebebi de iktisâdi kalkınmışlık olsa gerektir.

Ayrıca narh'a ihtiyaç duyulduğunda bunun "zarar-ı amm-ı defetmek için zarar-ı hass ihtiyar olunur." (Kamu zararını sav­mak için bireye dokunacak zarar tercih olunur.)[41] ve "Sedd-i zerâî/kötülüğe yol açan sebep-vasıtalarm önlenmesi" fikhî kuralı ile [42]"Müslümanların iyi bulduğu Allah katında iyidir. Müslü­manların çirkin bulduğu da Allah katında çirkindir."[43] hadisi ge­reğince uygulanabilirliğinin de söz konusu olduğunu belirtmede fayda vardır.[44]

 

C) Enflasyon

 

A) Genel Olarak Enflasyon

 

Enflasyon latince "inflatio" kelimesinden alınmış olup şişkin­lik, kabarma ve artış anlamına gelmektedir.[45] Klasik anlamda enflasyon, milli ekonominin ürettiği veya ithal ettiği mal ve hizmetlerin arz ve talebi arasındaki devamlı bir dengesizliği ifade eder. [46]Bir başka tarifle, fiyatlar genel seviyesindeki sürekli artış­lardır. Enflasyonun sonuçlarını gözönünde tutarak yapılan bu tarif, enflasyon meselesinin parayla olan bağlantısını da açığa vurmaktadır. Zira fiyatlar mal ve hizmetlerin piyasa değerlerinin para ile ifadesidir. Fiyatların yükselmesi demek eskiye oranla daha fazla para Ödenmesinin gerekmesi demektir. Bu ise paranın satın alma gücünün düşmesinden başka bir şey değildir.[47] Yani tedavüldeki para hacminin çok genişlemesi ve şişmesidir denilse bile her para artışı enflasyonu ifade etmez. Mal ve hizmetlerle bir­likte ve aynı oranda para miktarı artmış, emisyon hacmi genişle-mişse enflasyondan söz edilemez. Enflasyon olabilmesi için para­nın karşılıksız ve ihtiyaçtan fazla olarak tedavüle sürülmüş olma­sı gerekir. Bu açıklamalar ışığında bir tarif getirmek gerekirse şöyle denebilir; Enflasyon, para kıymetinin kaybolması suretiyle fiyatlar genel düzeyinde sürekli bir yükselme görülmesidir. Para miktarı arttığı zaman mal ve hizmetler aynı kalmak kaydıyla kişi­lerin elde tutmak istedikleri para miktarı artarsa fiyatlar genel düzeyi yükselmeyebilir. Yani tasarruf artarsa fiyatlar yükselmeyebilir. Buna karşılık, para miktarı değişmediği halde tedavül hı­zının artması fiyatları etkiler ve enflasyona yol açabilir.[48]

 

B) İslâm'da Antienflasyonist Düzenlemeler Ve Prensipler

 

Toplam taleple toplam arz arasındaki dengesizlik olarak ta­nımlanabilecek olan enflasyonun yol açtığı ekonomik problemler her devirde kendisini göstermiş olsa gerektir. Paranın satın alma gücünün düşmesi veya fiyatların yükselmesi olayının Hz. Pey­gamber (s.a.v.) hayatta iken vuku bulduğu daha Önce narh'ı ince­lerken aktarılan hadislerden anlaşılmaktadır.[49] II. Halife Hz. Ömer (r.a.) döneminde atlatılan ve kıtlık diye bilmen enflasyon olayının vukuu da ünlenen bir meseledir.[50]

Bu hadislerde karaborsacılık, aşırı para basma ve ticaret erbabının aralarında gizlice anlaşması gibi suni müdahaleler olmaksızın, arz ve talep dengesinin kurulması ile fiyatların oluş­ması amaçlandığından bu denge kuruluncaya kadar bazan fiyat yükselmelerinin görülebileceğine işaret edilmektedir.[51] Saf altın ve gümüşten basılan para birimleri olan dinar ve dirhemlerin ma­den değeri ile piyasadaki satın alma güçleri eşit olduğundan bu paralar diğerleri kadar enflasyondan etkilenmemişlerdir. Maden değeri ile para değeri arasındaki eşitliği sağlamada, korumada ve sürdürmede faiz yasağı önemli bir ekonomik tedbir ve ilke olmuş­tur. Çünkü altın veya gümüşün kendi cinsi ile mübadelesi eşit miktarda ve peşin olabilir. Aksi halde fazlalık veya vâdede faiz söz konusu olur:

Müslim'de aktarılan aşağıdaki hadislerde,

Ebu Said el-Hudrî, Rasulullah'm(s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etti:

"Altını altın ile satmayınız. Ancak misli ile satınız. Birini di­ğerine karşılık ne azaltınız ne da arttınnız. Gümüşü de gümüş karşılığında satmayınız. Ancak misli ile (aynımiktar, aynı değer­de olanı ile) satınız. Bunlardan gaibte olanı (mevcut olmayanı) hazır olan (elde bulunan) mukabilinde satmayınız." Aynı râviden gelen rivayette "ancak elden ele satış yapınız." yani aynı anda alış­veriş yapınız denilmektedir. Yine aynı râviden gelen bir diğer rivayette "Altım altınla, gümüşü gümüşle satın almayınız. Ancak aynı ölçüde, aynı emsalde ve aynı eşitlikte (olursa satınız)" buyru-lur. yine "Bir dinarı iki dinara, bir dirhemi iki dirheme satmayı­nız." buyurulur.

Bir başka rivayette altın, gümüş yanında buğday, arpa, hur­ma ve tuz sayılmakta ve bütün bunların aynı değer ve miktarda ol­maları ve aynı anda satışın olması gerektiği belirtilir.

Ebu Minhal şöyle der: Bir ortağım bir miktar gümüşü tehirle mevsime kadar vadeli ya da hacca kadar (vadeli) sattı. Bana gelip haber verdi. Ben bu olmayacak bir şeydir. (Ortağım): Ben onu çar­şıda sattım. Kimse de beni bundan menetmedi, dedi. Ben Berra' b. Azib'e geldim ve sordum. Bana dedi ki, Nebi(s.a.v.) Medine'ye gel­diğinde biz bu satışı yapıyorduk. Buyurdu: elden, ele olanda bir sa­kınca yoktur. Ancak tehirli (vadeli) olanda riba (faiz) vardır" sen Zeyd b. Erkam'a git. O ticaret (bilgisi) bakımından benden iyidir. Ona gittim ve sordum. O da onun gibi söyledi.[52]

îslam dini "Ne zarar vermek ne zarar görmek vardır." prensi­bi çerçevesinde bütün piyasa faktörlerinden adaleti gözetmeyi (4: 35), dürüst davranmayı (11:14), ihanet etmemeyi (2: 9) ve batıl (haksız) yollarla kazanç elde etmemeyi ister: "Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, batıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vere­rek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, sizi esir-geyecektir." (4; 29) ve "Bizi aldatan bizden değildir/'prensibi ile adil ve dürüst işleyen, icab ve kabule dayanan, gönül hoşluğu ile Çalışan bir serbestiye dayalı bir sosyal piyasa ekonomisini amaç­ladığını ifade etmektedir.[53]

Ekonomik gelişmeyi engelleyen en önemli etkenlerden ikisi sermayenin kıt ve kredilerin pahalı olmasıdır. Sermayenin pahalı olmasıyla maliyetler yükselmekte, yüksek maliyetle üretilen ürünler dış pazarlarda alıcı bulamazken iç pazara yüksek fiyat­larla arz edilmektedir. Faiz ödemeleri işletmeler için en önemli maliyet kalemlerinden birisi haline gelmektedir. Hemen hemen bütün dallarda müteşebbisler bankalara ödedikleri yüksek faizle­ri ürettikleri mal ve hizmetlerin fiyatlarına yansıtmaktadır. Tabi­atıyla bu mal ve hizmetler talep canlılığının devam ettiği türden olanlardır. Böylece alıcılar ödedikleri yüksek fiyatın içinde işlet­menin faiz yükünü de paylaşmaktadırlar. Bu ise enflasyonun de­vamını sağlamak demektir.[54] Asr-ı Saadette vazedilen prensipler­le kısa vâdede karz (karz-ı hasen: Allah rızâsı için ödünç para ver­me) ve uzun vâdede Inân ve Mudaraba şirketleri [55](Kâr-zarar or­taklığına dayanan şirket türleridir.) yoluyla ucuz ve insaflı kredi teminine gidilmekte, bu yöntemlerle kredi ihtiyacı olan iş adamı; dürüst çalışır, ortaklarını gerçek mal varlığına hissedar yapar ve gerçek kârı anlaşma esaslarına göre paylaşmaya razı olursa kredi problemine çözüm yolu bulmak kolaylaşabilir. Faiz yasağı (2: 275) da bu sistem içinde pahalı kredi temini yolunu kapamakta­dır. Zira islamiyette faizli muamele yapanlar Allah ve Peygambe­rine harp ilan etmiş sayılmaktadır. "Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız faiz olarak artan miktarı almayın."

"Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız. Allah ve Resulü tarafından ilan edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğu­nuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip faizcilikten vazgeçerseniz sermaye­niz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmez­siniz." (2: 278-279) Ayrıca zaruret hali olmadıkça carî para ile oy­nanmaması gerektiği Ahmed, Ebu Davud ve îbn Mace'nin rivayet ettiği hadislerde zikredilmektedir. Rasulüllah(s.a.v.) müslüman-lar arasında geçerli olan sikkenin (paranın değeri ile meşru) bir sebep olmaksızın oynanmasından nehyetti."

Yine "Altın ve gümüş (paranın değerinden) düşürülmesi yer­yüzünde bozgunculuk (yapmaktan sayılır)" buyurur.[56] Bu nehiy gereksiz durumlarda hükümetlerin para basmalarını da kapsa­yabilir. Bir başka husus hile ve aldatmaya dayalı alış-verişlerin yasaklanmış bulunması [57]ve böylesi durumlarda aldatılan tarafa vazgeçme hakkının tanınmasıdır. Bu konuya kâr oram işlenirken değinilecektir.

Neticede, yukarıdan beri anlatılanlardan; islam'ın ilk asrın­da vaz' edilen ekonomik prensiplerle antienflasyonist ve adıl bir denge üzerine kurulu serbest rekabete dayalı, tüketicinin sömü­rülmesine müsaade etmeyen, üreticiyi/satıcıyı dahi adıl ve insaflı Ölçülerle değerlendirmeyi ihmal etmeyen bir ekonomik ortamın tesisine çalışır. [58]

 

D) İslâm'da Kâr Anlayışı

 

Iktisadilik arz eden meselelerin yalnız başına iktisadi yanı ile değerlendirilmesi yerine îslamiyetin tevhidi dünya görüşü içeri­sinde ele alınması gerekir. Aksi halde incelendiğinde yanlış neti­celere ulaşılır. Şimdi burada kâr bahsi ele alınınca da aynı metod-la değerlendirmek isabetli olur. Temelde sosyal adaleti hedefle­yen zulmü ortadan kaldırmayı amaçlayan îslâm dini kâr konu­sunda farklı bir anlayış getirmiştir. Bu anlayışa göre kâr; iktisadî faaliyetlerde harcanan emekle elde edilebilir. Buna bir tahdid konulmaz, gönül hoşnutluğuna dayanır. îmânı ve ahlâkî prensip­lerle kontrol mekanizmasına kavuşmuştur. Yine bu anlayışa göre sermaye ve üretim araçları zamanla sözkonusu araçlarda birik­miş ve yoğunluk kazanmış emek olmaktan ileri gitmez. Bunlar­dan yıpranması ve eksilmesi söz konusu olanların o oranda ya da anlaşma şartları miktarınca gelir getirici fonksiyonları vardır. Üretim araçları kira (rant) getirici olabilirken sermaye mudaraba yani emek-sermaye ve müzaraa yani emek-toprak ortaklığıyla ge­lir getirici olabilir. Nakit ya da para yalnız basma gelir yani faiz el­de edemez. Çünkü kârlı muameleler serbest bırakılırken faizli muameleler yasaklanmıştır. "Faiz yiyen kimseler (kabirlerinden) tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. On­ların bu hali "alışveriş (ticaret) de faiz gibidir" demeler indendir. Oysa ki Allah, ticareti helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır. /Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar faize dönerse, işte onlar ateşliktir, orada devamlı ka­lırlar." (2; 275)

"Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okun­duğu) zaman hemen Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz elbette bu sizin için daha hayırlıdır. Islamaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfun-dan isteyin. Allah'ı çokça zikredin, umulur ki kurtuluşa erersi­niz." (62; 9-10) Bu yasaklama da işte bu teorideki "emek karşılığı kâr" özelliğini taşımadığından ileri gelmektedir.

Islamiyetin kâr anlayışı; "Bilinsin ki insan için kendi çalış­masından (emeğinin karşılığından) başka bir şey yoktur. Ve çalış­ması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verile­cektir." (53: 39-4) ayetleri ile bir temele oturmuş ve esas ifadesini bulmuştur. Bunun yanında "Ey iman edenler mallarınızı sizden karşılıklı rızadan (anlaşmadan doğan) bir ticaretten başka (hak­sız nedenler ve) batıl (yollar)la yemeyin (tüketmeyin)..." (4: 29) ve daha başka Kur'ânî emirlerle serbest rekabet şartlarında arz-ta-lep dengesi muvacehesinde hareket ederek hile ve aldatmacayla muhatabın piyasa hakkındaki bilgisizliğinden veya aklî yönden hafifliğinden faydalanmaya yönelmeden dürüst ve adaletle mua­mele etmek şartıyla bir sınırlama olmaksızın hareket etme imka­nı sağlanmıştır. Ayrıca kâra bir sınırlama getirilmemiş olması in­sanların hoşnut olmadıkları durumlardan dolayı ihtikâra, sunî zorlamalara ve müdahalelere gitmelerini engellemek maksadıyla ilgili olsa gerektir.

Hadis kaynaklarına eğildiğimizde Hz. Peygamber (s.a.v.) dö­neminde kâr konusunda şöyle bir vakayla karşılaşmaktayız:

"Hz. Peygamber, Hakim b. Hizâm'a bir dinar vererek bir kur­banlık hayvan alması için pazara gönderir. Hakim b. Hizam iste­diğini bir dinarla alır. Sonra iki dinara satar. (Pazara) döner ve bir dinarla bir kurbanlık alıp (hayvanla birlikte) bir dinar (kâr'ı) oldu­ğu halde Hz. Peygambere gelir. Hz. Peygamber (parayı) sadaka olarak vererek ticaretinin mübarek (ve başarılı) olması için dua eder."[59] Bu yüzde yüze varan kârlı alışveriş, Hz. Peygamberin pratiğinde kâr'm bir tahdid altına alınmadığını ifade eder. [60]

 

E) Üretici Ve Satıcıyı İlgilendiren Satış Çeşitleri

 

İslam'da piyasada geçerli dört tür satış vardır. Bunları şöyle izah etmek mümkündür;

i. Müsaveme (Pazarlık) Usûlü: Burada malın alış fiyatı veya maliyeti açıklanmak sızın pazarlık yapılarak alışveriş yapılır. Alışverişten söz edilince genellikle bu tür alışveriş veya satış anla­şılır. Buna yalan ve hile ya da hata karışma ihtimali az olduğu için İslam hukukçularının çoğunun tercihi bundan yanadır. Malda bir ayıbın bulunması halinde satıcının bunu müşteriye söylemesi ge­rekir. Söylenmemesi durumunda müşteri malı geri getirdiğinde dilerse iade eder, dilerse ayıp için bir bedel geri alır.[61]

ii. Murabaha (Maliyete Kâr İlave Etme) Usulü: Murabaha kelimesi lügatte kâr ve kazanç anlamlarınadır. Hukuk dilinde ise bir kimsenin almış olduğu bir malı kendisine kaça mal olduğunu söyleyerek ondan fazlasına bir değerle başka­sına satmasıdır. "Şu kadara aldım" yerine yaptığı harcama ve masrafları ekleyerek "Bana şu kadara mal oldu." denilmesi gere­kir. Bu satış türü güvene dayanır, doğruluk esastır. Satıcının yalanı, sahtekarlığı kendi ikrarı ve delillerle veya yeminden kaçınması ile sabit olur ya da isbatlanabilir. Yalan veya sahtekar­lık isbatlandıktan sonra müşteri alıp almama hususunda muhay­yerlik hakkı elde eder. Böylesi durumların vuku bulmaması için satıcı malın durumunu, ayıbını alıcıya söylemek zorundadır.[62] Ayrıca bu davranış tarzım yani dürüst ticareti Kur'ân; "Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne ihanet etmeyin. Emanetlerinize de ihanet etmeyin..." (8: 27) buyurarak emreder.

iii. Tevliye (Maliyetine Satış) Usûlü: Buna başabaş satış da denir. Alış fiyatı üzerine hiçbir kâr ek-lemeksizin satış anlamınadır. Kârsız satış, malı elinden çıkarma, nakit para temin etme, demode olmuş veya mevsimi geçmiş mal olma gibi durumlarda ve alıcıya iyilikte bulunma, müşteri edinme ve benzeri düşüncelerle yapılır. Buna, Asr-ı Saadet'teki uygula­masıyla, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'den Medine'ye breti sırasında Ebu Bekir'den (r.a.) bir deve satın alması örnek geçiri­lebilir. Bu satış türü de güvenilir ve emin olmaya dayanır. Aldat­ma ve hile veya ayıplı mal satışı söz konusu olduğunda müfye muhayyerlik hakkı doğar.[63]

iv. Vadi'a (Zararına Satış) Usulü: Bir malı alışının (maliyetinin) altında bir fiyatla satmak anla­mına gelir. Kişi malını kârlı satabileceği gibi hiç kârsız hatta :ra-rina da satabilir. Zararına satış; alıcıya yardımda bulunum bir malı paraya çevirme, stokları eritme, stok maliyetlerinden hr-tulma, malın elde kalıp daha büyük zararlara girme riskini İzle­me, nakit ihtiyacım giderme, çalışma alanım değiştirme, rekabet piyasasında müşteri çekme amacıyla yapılabilir. Ancak sakızın sıkışık durumundan ve samimi ilişkilerinden ya da mahiri ger­çek değerini bilmeyîşinden yararlanarak malı değerinin çok ım-da bir fiyatla satın almaktan sakınmak gerekir, zira bu gabin ve aldatmaya girer.[64]

 

F) Alışverişte Hile Ve Aldatma (Gabin Ve Tagrir)

 

İslâm dininde kâr'a esas itibariyle bir sınırlama getirme­miştir. Asr-ı Saadet'ten beri serbest rekabet piyasasında arz ve talebin kendiliğinden uzlaşması ilkesi benimsenmiştir. Kâr'ız tabii ve ahlâkî şartlara bağlı olarak ayarlanması öngörülmüştür. Bun­dan maksad, günlük hayatta serbest rekabet şartlarını koruzîk, devletin üretici ve tüketicileri istismarının ve katı kontrolü Linda tutma eğiliminin önünü almaktır.[65] Bütün bunlarla birlihe pi­yasada adalet ve ihsanla (iyi muameleyle) davranışlarını kontrol etmesini, Allah'ın insana iyi muamelede bulunduğu gibi küia-ra iyi muamelede bulunmayı önerir: "Muhakkak ki Allah, adati, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğût veriyor." (16: 90) "Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini unutma.

Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryü­zünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez/' (28: 77)[66] Yine "Ye ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde boz­guncular olarak dolaşmayın/' (11; 85) hükmü ile inananları di­sipline eder. Bunlara rağmen biri malını pazarın ve günün fiyatın­dan fazlaya satmaya kalkışır ve gerçekleştirirse bu kişi gabin (hi­le, aldatma) yapmış olur. Bu kelime bir şeyde eksiltmeye gitmek anlamına da gelir. Bu anlamda tağrir kelimesi de kullanılır. Mal pazara girmeden yolda karşılanarak üretici, fiyat kızıştırmayla müşteri-tüketici ve pazarda köylü aldatıhrsa bu gabin görülme­miş bir derecede yani adet dışı bir derecede olursa aldatılana mu­hayyerlik hakkı doğar.[67] Gabin mutlak fesih sebebi olarak görül­memektedir. Beraberinde aldatma maksadı olmalıdır. Gabin'den dolayı fesih hakkının hemen doğacağım söyleyenler ise Hz. Pey­gamberin bir adama alışveriş yaparken "aldatmaca yok, de." hadi­sine dayanırlar.[68] el-Mavsılî; gözleri görmeyenin alışverişte bu­lunması caizdir. Çünkü insanlar Asr-ı Saadetten günümüze ka­dar ticarî akitlerini böyle yaptılar. Ayrıca sahabeden bir âmâ'da bunu yapardı. Buna şu hadis kanıttır. Hz. Ömer'den (r.a.) gelen rivayette Hz. Peygamber(s.a.v.) bu adama "alışveriş yaptığında, aldatmaca yok, bana üç gün içinde vazgeçme süresi ver, de" buyur­du, der. (el-Ihtiyar c. 2, s. 10)

Enes'ten (r.a.) gelen bir rivayette ise bu olay şöyle geçer: Alış­verişinde zayıf olan bir adam vardı. Buna rağmen alışveriş yapı­yordu. Sahipleri Nebi'ye(s.a.v.) geldi ve: "Ey Allah'ın Resulü bu adamı alışverişten menet." dediler. Resulullah (s.a.v.) adamı çağırdı ve alışveriş yapmaktan sakınmasını söyledi. Adam: Ey Allah'ın Resulü, ben alışveriş yapmadan duramam, dedi. Bunun üzerine; "Öyleyse alışveriş yaptığında şöyle şöyle yap ve aldatma­ca yok, de" buyurdu.

Ebu İsa, İbn-i Ömer'den (r.a.) yapılan rivayetler bahsinde Enes'in hadisi hasen, sahih ve garib olup ilim ehlinden bazıları bununla amel etmektedir, der.[69]

Tüketicinin aldatılmamasım temin maksadıyla bu alanda ka­lite kontrol, standardizasyon, fiyat denetimi, üretimin sağlık şartlarına uygun olup olmadığı gibi pek çok ön tedbir de alınabilir. "Bizi aldatan bizden değildir." peygamberi prensibe göre kamu yararına zarar verici her türlü uygulamanın önüne sed çekilebilir. Ayrıca "Ne zarar vermek vardır ne zarar görmek." prensibine göne piyasa elemanlarının ve kontrol mekanizmasının dikkatli, adalet­li, süratli ve dürüst olmaları gerekmektedir. [70]

 

Üçüncü Bölüm

 

TÜKETİCİ İLE İLGİLİ DÜZENLEMELER VE PRENSİPLER

 

Bu bölümde tüketicinin korunması yönünde Asr-ı Saadet'te yapılan düzenlemelerle vaz'edilen prensipleri incelemeye çalışa­cağız. Tüketiciyi koruma, iktisadî hayatı ve çarşı-pazan kontrol etme görevi, başında Muhtesib'in bulunduğu adına "Hisbe" deni­len bir teşkilata tevdi edildiği için buradan başlayarak konuya gi­receğiz. [71]

 

A- Hisbe Teşkilatının Doğuşu Ve Fonksiyonları

 

Sistematik yapısına îslamî ilk teşkilatlanma dönemi olan Ha­life I. Ömer (r.a.) (13-23 h./634-643m. yılları arasında halifelik yapmıştır.) zamanında kavuşan Hisbe teşkilatı hemen hemen bü­tün islam devletlerinde ya başlıbaşına bir müessese olarak ya da kaza makamının görevleri arasında yer alarak canlılığım sürdür­müştür. Halife I. Ömer'le sistematik yapısına kavuşan bu teşkilat Osmanlılara kadar gelmiş, Osmanlılarda îhtisab Ağalığı, Ihtisab Eminliği, îhtisab Nazırlığı gibi isimlerle anılarak nihayet h. 1271/1854'de lağvedilerek "Şehremaneti"ne tebdil edilmiştir.[72] Bu teşkilatın doğuşunu, nereden kaynaklandığını, fonksiyonlarını ve bunlardan tüketiciyi koruma ile ilgisi olanlarım ilk dönemdeki şekliyle incelemeye tabi tutacağız. [73]

 

A. Hisbe Teşkilatının Doğuşu

 

Hisbe kelimesi; hesap etmek, ölçmek ve takdir etmek anlam­larına geldiği gibi bu kelimeden türetilmiş olan îhtisab kelimesi de; inkar etmek/ reddetmek, çirkin bir işi hoş karşılamamak anlamlarına gelir. Ayrıca güzel tedbir almak ve gözetmek, say­mak anlamları da vardır. Terim olarak islam fikhındaki anlamı ise: terk edilen iyi işleri emretmek, ortaya çıkan çirkin fiillerden sakındırmaktır.[74]

Hisbe teşkilatı kaynağını Kur'ân-ı Kerim'in "Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten nehyeden bir topluluk bu­lunsun." (3:104), "Siz insanlık için (meydana) çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder I marufu emreder, fenalık­tan münkerden akkorsunuz ve Allah'a inanırsınız..." (3:110) ve "Onlar Allah'a ve âhiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötü­lükten menederler, hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar sâlih in­sanlardandırlar." (3,114) "Mümin erkeklerle mümin kadınların da bir kısmı, bir kısmının velileridir, (dostları ve yardımcıları­dır). Onlar, iyiliği emreder, kötülükten akkorlar, namazı dosdoğ­ru kılarlar. Zekatı verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Çünkü Allah Azizdir, hikmet sahi­bidir." (9, 71) "Israiloğullarından kafir olanlar, Davûd ve Mer­yem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bunun sebebi söz dinle­memeleri ve sınırı aşmalarıdır." "Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kö­tüdür!" (5; 78-79) gibi ayetleriyle "Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yet­mezse kalbiyle (nefret etsin). Bu (sonuncusu) da imanın en zayıfı­dır."[75] hadisinden almaktadır. Bu görevi islam'da ilk yapan da Hz. Peygamber olmuştur. O, pazarda yürürken buğday satan birisi­nin yanına gelir ve elini buğday yığınının içine daldırır, eline ıslaklık gelir. Durumu zahireciye sorar. Yağmurdan ıslandığı, cevabını alır. Bunun üzerine "insanların görebilmesi için alt kıs­mını üste niçin getirmediğini sorar ve; "Bizi aldatan bizden değildir." der.[76]

Yine Hz. Peygamberin Ömer b. Hattab'ı ve Semra binti Nuheykil el-Esediyye ismindeki bir kadını Medine çarşısını, Said b. Said el-As'ı Mekke çarşısını kontrol işinde görevlendirdiği[77] yani muhtesib tayin ettiği, Halife Ömer b. Hattab'ın Abdullah b. Utbe, Said b. Yezid, Semra bint-i Nuheykil'i ve Ümmü Şifa el-Ensariyye-yi Medine pazarına muhtesib olarak tayin ettiği bilinmektedir, isimleri geçen iki kadının yine kadınlarla ilgili işlerde görevlendi­rildiği muhtemeldir.[78] Bütün halife ve devlet idarecilerinin Hz. peygamberden başlayarak bu görevi üstlendiği söylenebilir. Bu yolda kendilerine uzak yerlerden gelen şikayetleri değerlendir­mişlerdir. Halife II. Ömer b. Abdülaziz (99-101h/717-719m. yıllan arasında halifelik yapmıştır.), Mısır'daki görevlisinden; yük hay­vanlarına taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenildiğini haber al­dığını, bunun engellenmesini isterken yine yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarın yıkılması halinde tavuklarının zarar göreceğinden bunun önlenmesini isteyen bir kadının şikayetini de gidermesini ister ve bu bölgeye halka duyurulmak üzere bir tamim gönderir.[79] Bu teşkilatın Bizanslılardan alındığına dair iddialar tutarsız ol­duğu gibi insanların iyi olan işlerde birleşmesi de akla ve mantığa aykırı bir durum olmasa gerektir. Ayrıca Ihtisab Müessesesi kay­nağını yukarıda açıklandığı üzere Kur'ân'm yönlendirici emirle­rinden almaktadır.[80]

 

B. Hisbe Teşkilatının Fonksiyonları

 

"Marufu emretmek, münkerden sakındırmak" emri her müs-lümanı bağlayıcı bir emirse de Muhtesib için bu bir görevdir.

Muhtesib'in otoriter, adil, görüş sahibi, sabırlı, dirençli, daya­nıklı, dinde sağlam olması, açık münkerleri (kötülükleri) bilmesi gerekir. Hisbe, kazaî hükümlerle mezalim ahkamı arasında vası­ta olup kâdı'nın sahasına müdahale edemediği gibi görevi dışmdaki işlere de karışamaz. Onun prensibi "emr-i bi'1-ma'ruf ve nehy an'il nıünker" yani iyi olan işleri emretmek ve kötü olan işlerden alıkoymaktır. Bu anlamda korunması gereken üç hukuk söz kon-su olur. 1) Allah'ın hukuku: Halkın ibadetlerine bağlılığını temin etmektir. 2) insanların hukuku (Amme Hukuku): Ahş-verişte uyulması gereken prensipler gibi. 3) Allah'ın ve insanların müşte­rek hukuku: yani amme hukuku ve sosyal faaliyetler gibi.[81]

Bu açıklamalar ışığında muhtesib'in kadı ve mezalim hakiminden[82] farklı ve ayrı olan görevleri; ölçü ve tartı eksikliğini, hile, aldatma, vakti gelmiş vâdesi dolmuş borcu Ödememeyi,[83] ku­surlu, sahte mal satmayı, kötü ve kalitesiz üretim yapmayı, para­nın değeriyle oynamayı, kimyevî usullerle bozuk ve düşük kaliteli mal üretmeyi ve satmayı, fiyatlarla oynamayı, ihtikâr yapmayı, sağlığa zararlı gıda üretmeyi ve satmayı engellemek,[84] alışveriş merkezleri olan çarşı ve pazarları, şehirler arası yolların giriş ve çıkışlarını, kervanların dinlenme ve hareket yerlerini dolaşarak kontrol etmek ve münker fiillere müdahale etmek, geceleri sokak­ları kontrol etmek, halkın evlerinin mahremiyetini sağlamak, çevreyi gözetmek yollara çöp ve artıkların atılmasını ve inşaat ya­pılmasını, yapılan inşaatların diğer fertlere ve ammeye zarar ver­mesini engellemek, hayvanlara, gemilere ve diğer vasıtalara aşırı yükleme yapmaya engel olmak, kötü hava şartlarında yola çıkma­yı önlemek, sihirbazlık, hokkabazlık, büyücülük yapanları ceza­landırmak, dışarıda ve bilhassa hamamlarda avret yerlerini açanları menetmek, çarşı, yol ve sokak temizliğini sağlamak, cenaze işlerine bakmak ve halkın diğer sosyal faaliyetlerini kont­rol etmek, yasak ticarî anlaşmalara mani olmak, halkı yasalar ve yükümlülükleri hakkında aydınlatmak, okulları ziyaret ederek öğretmenlerin Öğrencileri dövmelerini önlemek, sahte meslek sahiplerim menetmek, fakir yolcuları barındırmak gibi pek çok görevleri vardır.[85]

Muhtesip görevini yaparken şu aşamaları izler: Tarif etme, öğüt ve nasihat verme, Allah korkusunu hatırlatma, bütün bun­lardan sonra aşırı gitmeden sözle incitme, bizzat yanlışı düzeltme, eziyet vermekle tehdid etme, o da olmazsa azarlama, dövme ve tazir cezası verme ve nihayette silah ve yardımcılarını kullanma gi­bi...[86]

 

B- Tüketiciyi Koruma Prensipleri

 

Bu bahiste, yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi, Hisbe teşkilatının fonksiyonları arasında sayılan tüketiciyi koru­ma prensipleri ele alınacaktır. Bunlar; Kalite kontrolün Tanımı, Önemi ve Islamî Kaynaklarda bu alandaki veriler, Fiyat kızıştır­ma (neceş) yasağı, Ölçü ve Tartı Denetimi, Pazar Dışında Malı Karşılama, Şehirlinin köylü adına satışı (simsarlık), Karaborsacı­lık yasağı, Tekelcilik ve Mal biriktirme yasağı olarak tesbit edildi. [87]

 

A. Kalite Kontrolü

 

1. Kalite Kontrolün Tanımı:

 

Kalite kavramı için; günümüzde, üretim-tüketim zinciri için­de "bir ürünün tatmin etmeyi amaç edindiği tüketici ihtiyaçlarına uygunluk derecesi" veya kalite uzmanı J. M. Juran'm kısa ve Özlü olarak ifade ettiği gibi "kullanıma uygunluk" biçimindeki bir tanı­ma rastlayabiliriz.[88] Bir ürünün kalitesini yalnızca onun özellikle­ri değil aynı zamanda tüketicilerin ihtiyaçları da belirlemektedir. Buna göre kalite izafî bir anlam taşımaktadır. Yani aynı özellikle­re sahip bir ürün iki ayrı tüketici gözünde farklı kalite değerlerine sahip olabilir. Bunun nedeni ihtiyaçların çeşitli kültürel, maddi-manevi ve toplumsal özelliklerden dolayı insandan insana farklı­lık göstermesidir. [89]

 

2. Kalite Kontrolü İle İlgili Islâmî Veriler:

 

Asr-ı Saadet'te Hz. Peygamber (s.a.v.) ve halifeler piyasayı kontrol altında tutmuş, haksız gelir elde etme yollarını kapamaya çalışmıştır. Bu çerçevede Hz. Peygamber piysada imtiyazlı bir sı­nıfın doğmasını önlemek için pazar tüccarının sabit yerler edin­mesini yasaklamış, bu yasağa uymayarak pazarda çadır kuran bir satıcının çadırını yıktıracak kadar sert tedbirlere başvurmuş­tur.[90] Yukarıda da aktarıldığı gibi ıslak buğdayı altta saklayan sa­tıcıyı bu fiilinden menetmiş ve bu ayıbı insanların göreceği şekilde niye üste getirmediğini sormuş akabinde "Bizi aldatan bizden de­ğildir." demiştir.[91] Yine "Kim afete uğramış (çürük ve bozuk) mey­ve satarsa kardeşinin malından bir (karşılık) şey almasın. (Çürük ve bozuk olanları ayırdıktan sonra satsın. Yoksa) neye karşılık herhangi biriniz müslüman kardeşinin malım alacak?"[92] diyerek çürük mal satmayı, kaliteli malı kalitesiz malla karıştırmayı yasaklamıştır. Yine bu konuda "kişinin malında bir kusur varsa söylemeden satması ona helal olmaz." denir.[93] Bu yasağa yiyecek-giyecek, ev eşyası, ile hizmetler de girer. Sanat eserleri, kimyevî muamelelerle üretilen kalitesiz nesneler, piyasaya sahte para sürme ve hileli her türlü mal ve hizmetler bu yasağın kapsamına girer.[94]

Muhtesibin bu tür muamelelere engel olması, bu nevi üretim yapanları ve satanları cezalandırmasıyla birlikte kaliteli bir üre­tim için yönlendirmesi gerekir.[95] Zaten şu ayet-i kerime de kaliteli üretimi ve iyi iş yapmayı yönlendirmiyor mu?.. "Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. (O bunları) kötülükte bulunanları yapmakta oldukları dolayısıyla cezalandırmak ve güzel (iyi) davranışta bu­lunanları da daha güzeliyle ödüllendirmek için (yaratmıştır)." (53: 31)

Bütün bunlardan kalite ile fiyat arasındaki müsbet ilişkinin boyutu anlaşılmaktadır. Bu nedenle kalite kontrolü ile dolaylı olarak fiyat kontrolünün sağlanmasıyla tüketici de korunmuş olur. [96]

 

B. Fiyat Kızıştırma

 

Satılmayan, kalitesiz, çürük veya kaliteli ve sağlam bir malı aşırı bir fiyatla piyasaya sürmek için sahte ve gerçekte talep olma­yıp talep elastikiyetini etkileyen sunî fiyat yükseltmesi demek olan fiyat kızıştırma yasaklanırken[97] bu yolla haksız kazanç elde etmek ve insanları aldatmak menedilmiştir. Piyasa elemanları­nın dürüst, adil davranmasının ve yalandan, dalavereden, sahte davranışlardan uzak kalmasının teminine çalışılmış, bu dönemde Hz. Peygamber (s.a.v.) "Fiyat kızıştırmayınız." [98]"Bazınız karde­şinizin satın aldığını satın almaya çalışmasın."[99] diyerek talebin sunî olarak artışının yani spekülasyonların önünü almayı amaç­lamıştır. Fiyat kızıştırmak; talebi artırmak için yersiz olarak malı övmek veya kişinin satın almamasına rağmen başkalarının satın alarak zarara girmesini ve satıcının haksız kâr elde etmesini sağ­lamak amacıyla alıcı değilken alıcı görünmek, fiyatı fazlalaştır-mak veya bir malı değerinden fazlaya satmaktır. Bu anlamda sunî talep artışı oluşturmak, gerçekte bir malda olmayan nitelik ve özellikleri varmış gibi göstererek tüketimini sağlamak amacı ile yapılan pek çok faaliyet tüketicinin aleyhine olduğu gibi genel ekonomiye ve insan karakterinin sağlıklı gelişmesine menfî yön­de katkısı bulunan bir gayrettir. Bununla ilgili îslam iktisat tari­hinde şöyle bir Örnek geçmektedir: Emevî halifesi II. Ömer (b. Abdülaziz), Ubeyd b. Müslim'i bir malı satmaya gönderir. Satıp döner ve Ömer'e:

-Üzerlerine fiyat (kızıştırıp) fazlalaştırmasaydım zarar et­miştim." der. Ömer:

—"Fiyatı (kızıştırarak) fazlalaştırıyordun ve almak istemiyor­dun, öyle mi?" Ubeyd:

-"Evet" der. Ömer:

-"Buna neceş (fiyat kızıştırma) denir. Helal olmaz. Bu satışın geçersiz olduğunu ilan etmek üzere bir çağına gönder." der. Bu tür satışlarda tüketiciye alış-verişte muhayyerlik hakkı doğar.[100]

Bu nevi ticarî muameleleri önlemek ve bu muamelenin aldatma (ğişş) olduğunu hem alıcıya hem satıcıya iletmek muhtesibin vazi­fesidir. [101]

 

C. Ölçü Ve Tartı Denetimi

 

Tüketiciyi korumaya yönelik düzenlemelerden biri de ölçü ve tartı denetimi ile ilgilidir. "Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gön­derdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin için ondan başka tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksi/z yapmayın. Zira ben sizi bolluk (ve refah) içinde görüyorum. Ve ben gerçekten sizin için ku­şatıcı bir günün azabından korkuyorum. Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yer­yüzünde bozguncular olarak dolaşmayın. Eğer mü'min iseniz Allah'ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. (Bununla beraber ben sâdece bir nasihatcıyım, yoksa) ben sizin üzerinize bir bekçi değilim." (11; 84-86) "Ey iman edenler! Malla­rınızı, sizden karşılıklı rızâya dayanan ticâret olması hali müstesna, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah sizi esirgeyecektir." (4: 29) ve eksik ölçüp tartanları, alırken eksiksiz alan ama satarken ek-siltenleri tehdit eden, diriliş gününü hatırlatan ve insanları ölçü­de adaletli davranmaya çağıran bir çok ayet, muhtesibi bu konuda tüketici menfaatlerim korumaya sevkederken insanları Ölçü ve tartıda titiz davranmaya çağırır, "insanlardan alırken ölçüp tart­tıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun! Onlar düşünmezlerini ki, ken­dileri büyük bir günde hesap vermek için diriltileceklerdir. Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda divân duracaklar. (83:1-6) (Bu ayetler Hz. Peygamberin Medineye hic­retinde Medine'de bu tür kötü esnafın varlığından dolayı inmiştir. Akabinden dürüst ölçüp tartan insanlar oluverirler.)Hz. Peygam­ber de bu konuda "Yiyeceklerinizi tartınız sizin için bereketli olur."[102] buyurur. Bu hükümler insanları aynı zamanda iktisat po­litikalarında yöntem geliştirmeye de yöneltir. Bu anlamda Hz. Peygamber piyasada bulunan birbirinden farklı ölçek ve tartılar arasında yeknesaklığın sağlanması için bir standard belirlemeyi de gerçekleştirmiş ve "Tartı Mekke ehlinin tartışıdır. Ölçek ise Medine ehlinin ölçeğidir."[103] buyurmuştur. Bu anlamda Halife I. Ömer ölçü ve tartıları düzenler ve eksiltme yapılmasını, ölçü ve tartı araçlarıyla oynanmasını önler.[104] Yine emrindeki idarecilere ve muhtesiblere; doğru sözlü olmayı, yalan ve ihanetten uzak dur­mayı, Ölçü ve tartıda eksiltmeye giren hususlarda, alışverişlerde ve sanat eserlerinde aldatma gibi durumlardan sakındırmayı em­rederdi.[105]

 

D. Malı Pazar Dışında Karşılama

 

Burada hem üreticiyi hem tüketiciyi korumayı gerektiren, neticede genel ekonomik dengeyi muhafazayı amaçlayan, pazar dışında üreticinin karşılanıp ticarî mallarının satın alınması işle­mini yasaklayan prensip karşımıza çıkmaktadır. İslam'ın ilk döneminde piyasayı düzenleyen, üretici ve tüketiciye uyulması gerekli normları ve prensipleri Öğreten Hz. Peygamber bu mevzu­da da üzerine düşeni yapar. Sağlıklı ve tam rekabet şartlarında işleyen, adalet üzere olan bir piyasa ortamı temin etmek için itha­latçı ve üreticiyi piyasa hakkında bilgi edinmeden ürününü yolda satması halinde zarara girebileceği hususunda uyardığı gibi aynı zamanda bu uyarıyı piyasada tekel oluşturmak ya da piyasa fiyatı hakkında henüz bilgi edinmemiş üreticinin veya ithalatçının elin­den malını ucuz bir fiyatla alarak tüketicinin aleyhine fazla bir fi­yatla piyasaya arz etmeyi düşünen büyük tüccarı da uyarır: "itha­latçıları (piyasa dışında) karşılamayın. Kim karşılayıp bir şey (sa­tın alırsa bu durumda) mal sahibi pazara geldiğinde hıyar (vaz­geçme hakkın)a sahiptir."[106] "(Ticaret emtiasını pazara girmeden Önce) Yolda karşılamayınız."[107] buyururlar.

Üretici veya ithalatçının eşyasını pazara getirirken, henüz pi­yasa fiyatı hakkında bilgi edinmemişken bu eşyanın satın alınma­sı ile vukubulacak bir gabin/aldatma'da hıyar (vazgeçme) hakkı­nın kendisi için var olduğu konusunda bütün islam fıkıh alimleri görüş birliğindedirler. Ne var ki bir aldatma sözkonusu değilse bu durumda Şafii yine vazgeçme hakkının varlığını ileri sürerken di­ğerleri buna katılmazlar ve aldatılma olmadığı durumlarda bu alışverişin geçerli olduğunu söylerler. Bu amaçla yolda durmaya ve piyasa elemanlarından biri olmayanların da böyle bir yapmasına muhtesib'in mani olması gerekir.[108]

 

E. Şehirlinin Köylü Adına Satışı (Simsarlık)

 

Piyasada üretici ve tüketicinin doğrudan karşılaşmasın te­inin ederek aracı güçlerin tasfiyesini tasarlayan ilk devir islâmî ekonomi uygulama ve prensiplerinden hem üretici hem tüketiciden yana olan bir başka prensip de; şehirde piyasayı bilen, yılan ve müşteriyi tanıyan kişilerin haksız kazanç temin edici davracış-larına engel olarak rantiye sınıfı oluşmasına meydan vermemek ve bu vesile ile ekonomik hayata fazladan bir yük bindirmenek anlamına gelen ilkesidir. Hz. Peygamber (s.a.v.),"Şehirli, köylü (üretici) adına satmasın. Bırakın Allah insanları birbirindr. n-zıklandırsın."[109] derken, Halife I. Ömer (v.a.y'Onlara (üretme) pazarı gösteriniz ve onlara (fiyatlar konusunda) bilgi veriniz. [110]diyerek nereye kadar üreticiye yardımcı olunması gerektrjıi izah eder. Bununla simsarlık, tüketiciye zararlı olması duruyumuyla menedilir. Üreticinin malını mukim olan komisyoncuya kendisine satması için verip simsarın da üreticinin fiyaian bilmemesinden yararlanarak (önceki konuda olduğu gibi) aldığım satarken fazla fiyatla satmasına cevaz verilmezken ileti­cinin vekili olarak ve onun bilgisi dahilinde, onun yararlarda bir fiyatla malını piyasaya sürmesinde ise bir sakınca görül.[111] Üretici ile tüketiciyi buluştururken fiyat kızıştırma veya bir xafi. aldatma gibi bir durum sözkonusu olmaksızın belli bir yüzde ücret mukabilinde simsarlık yapılmasında Ibn Sirîn, Ata. İbra­him ve el-Hasan gibilerinin bir beis görmediği rivayet edil:: 3u durumda aracı olan kişi belki bir hayırlı iş yapmıştır. Ibn Abbas, mal sahibinin "Bana malımı şu kadar verecek şekilde sat, üstü se­nin olsun" diyerek satmasını da uygun bulur.[112]

 

F. Karaborsacılık Yasağı

 

Karaborsacılık ya da ihtikâr, karaborsacının; insanların ihti­yaç duyduğu ticarî eşyayı saklayarak fiyatlar yükselince satması ve bundan kâr elde etmesi olayıdır. Bunu yaparken kendi çıkarını düşünerek halkın zararına yol. açar. Bu işlemde ticarî eşyayı sak­layıp sunî arz darlığı oluşturanlar talep artışıyla fiyatlar yükse­lince bu sakladıklarını el altından daha yüksek fiyata ya da piya­sada oluşan yüksek fiyata satarak tüketicinin elindeki alım gücü­nü haksız yere ele geçirirler. Bu da tüketici kesimine zarar ver­mek ve zulmetmek anlamına geldiği gibi ahlâkî olarak yerilen bir davranış biçimidir. Bundan dolayı Hz. Peygamber değişik hadis­lerde ihtikârla uğraşanı; hata işleyen, günahkar, sapkın, Allah'ın himayesinden uzak, melun gibi sıfatlarla nitelerken birinde de muhtekiri cüzzam hastalığına tutulma ve iflasla tehdit eder.[113]

Toplumun genel refahı her şeyden önce geldiği ve herşeyden üstün tutulduğundan devletin zorunlu olarak karaborsa faaliyet­lerine müdahale etmesi gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v.)"Ne zarar görmek ne zarar vermek vardır." diyerek amme menfaatma ters düşen bütün ticarî faaliyetleri yasaklamış, daha sonra gelen ida­reciler de onu izlemiştir. Bu mevzuda ilk dönemde Halife Hz. Ali b. Ebi Talib (r.a.), valisi Malik b. Eşter'e adalet gereği olarak fiyatla­rın tahdidine gidilmesini, karaborsacılığı yasaklamasını, piyasa­nın adilâne Ölçüler üzere ve hoşgörü ile çalışmasını teinin etmesi­ni emretmiştir. Ayrıca Kur'ân'da zulüm yasaklandığından buna giren her türlü işlem de devletin veya muhtesibin müdahalesini gerekli kılmıştır. İhtikar cerimesi tüketiciye zulmetmek anlamı­na geldiğinden halkın ihtiyaç duyduğu malları muhtekirin idari makamın önerdiği emsal fiyatla veya piyasa fiyatıyla satmaya ya­naşmaması halinde idarecinin bu malları ihtiyaç anında zor kul­lanarak piyasaya sürmesi gerekir. Bu idari yetki, karaborsacının insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri aşırı bir fiyatla satarak zulüm işlemesinden ileri gelmektedir. Bu durumda takdirî bir değer (em­sal fiyat) tesbit edilebilir. Bu ise narh'ın cevazı anlamına gelmek­tedir.[114]

Bolluk zamanında ihtikârın olmasında bir sakınca yoktur. Çünkü ihtikârın yasak olmasının sebebi tüketiciye zarar vermesi­dir. Tüketicinin zararı söz konusu olmayınca yasaklanmasına da ihtiyaç kalmaz.[115]

 

G. Tekelcilik

 

Monopol (tekel) tek satıcı anlamını ifade eder. Tek satıcıfıkri piyasa hakimiyetim çağrıştırır. Tekelci arzı elinde tutar ve talebe bağlı kalır. Mal miktarını istediği seviyede tutabilir. Ne var ki fiyatların belirlenmesinde talebe göre davranmakla bağımlıdır, Monopol piyasası tek bir firmanın veya anlaşmış firmaların (kar­tellerin, tröstlerin) hakim olduğu bir piyasadır. Monopolcü iki güçten birine yani arz'a sahiptir. Firmalar kendi aralarında anla­şarak fiyatları ve üretim miktarlarını belirler. Her çeşit malın mo­nopole konu olması mümkün değildir. Monopolün ürettiği malın dayanıklı, talep elastikiyeti zayıf ve ikame imkanı olmayan mal olması gerekir.

islam, insanlara azamî sosyal faydayı sağlamayı amaçladı­ğından bu amaca ulaşmaya engel olan her ekonomik faaliyet islamî olmaktan uzak kalır. Monopol fikri açıklamalardan da an­laşıldığı gibi "sömürü" sorunu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Yoksulların durumunu düzeltmeye özen gösteren; "(Şüphesiz muttaki olan­lar) mallarında, ihtiyacını açan ve yoksul durumda bulunan için bir hak olduğunu kabul ederlerdi/' (51, 19) "(Namaz kılanlar-mallarında isteyene ve isteyemediği için mahrum kalmışa belli bir hak tanıyanlardır.)" (70, 24-25) Bu konuda zekat, sadaka, ınfak, kefaret gibi malî yükümlülükler ve sosyal yaptırımlar yük­leyen, sosyal dayanışmayı kristalize eden bir inanç sisteminin monopolcü anlayışı sedd-i zeraî (kötülüğü önleme) ve "Ne zarar görmek ne zarar vermek vardır." prensipleriyle hoş karşılamaya­cağı, yine doktrinin devlete tanıdığı müdahale yetkisinin burada kullanılabileceği açıktır. Ayrıca Kur'ân'a göre mülkün yegane sa­hibi Allah olmakla birlikte yasal olarak malı elinde bulunduran ve kullanımında yetkili olan kişi bu malı topluma zararlı mahiyette kullandığında veya toplumun bu mala ihtiyacı olduğunda devlete bu ferdî hürriyeti kısıtlama ve müdahale yetkisi doğar.[116] Zira yu­karıda geçen "Mallarınızın! aranızda batıl yollarla yemeyiniz" mealindeki ayet-i kerime ile birlikte "Hepiniz çobansınız ve hepi­niz sorumluluğunuz altında bulunanlardan sorgulanacaksınız hadisi yanında "Bizi aldatan bizden değildir" hükmü tüketicinin zararına ve mağduriyetine yol açan tekelci anlayışı men'ini gerek­tirmektedir.[117]

 

H. Mal Biriktirme Yasağı (Îddihar Yasağı):

 

Para veya bazı mallar bir tasarruf aracı olmakla birlikte gele­cek dönemler hakkında tahminlerde bulunmaya yarayan bir araçtır. Tasarruf, gelirin tüketilmeyen bölümüdür. Tüketime ay­rılan bölümü dışında, artakalanı insanlar tasarruf ederler, işte kişilerin tasarruflarını hiç bir amaç gütmeksizin kullanmadan para halinde hareketsiz tutmalarına iddihar denir.[118]

Piyasadan paranın çekilmesi iktisadî ve ticarî hayatı felce uğ­ratır. Ekonomik kayıplar yanında enflasyonist baskılara, faiz ol­mayan ortamda ekonomik direnci zayıflayan yatırımcının tefeci­nin ağına düşmesine, bunun da maliyetlere etkisi ile fiyatların yükselmesine, pahalılığın oluşmasına ve maliyet enflasyonuna sebep olur. Aynı zamanda gerçekte mülkiyetin Allah'a ait olması, dolayısı ile toplumun olan ihtiyaç fazlası mal veya paranın fayda­dan halî ve hiç bir ekonomik ve sosyal fayda güdülmeksizin sak­lanması kamu hukukuna ve amme menfaatma zarar verici bir ha­rekettir. Buna binaen Kur'ân, o dönemin para ve değer birimi olan altın ve gümüşü biriktirenleri şiddetli azapla tehdit ederek Allah yolunda yani kamu yararına olarak Allah'ın yine bizzat gösterdiği yönlere infak edilmesini emreder. "Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve rahiplerden bir çoğu insanların mallarını hak­sız yollarla yerler ve insanları Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!" (9: 34)

"(Paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (iddiharı edenlere de­nilir ki) işte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığ­makta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın." (9: 35) (Yahudi ha­hamları ile hıristiyan rahipleri mukaddes kitaplarındaki ayetleri dünya menfaati (aldıkları rüşvet) karşılığında ya değiştiriyorlar veya hükmünü menfaatleri doğrultusunda yorumluyorlardı. Özellikle Hz. Muhammed'in (s.a.v) peygamberliği ile ilgili ayetleri tahrif ettiler, işte yukarıdaki ayette onların bu çirkin işlerine işa­ret edilmektedir. Ayrıca altın ve gümüşü veya nakit parayı ya da malı biriktirip de zekâtım vermeyenlerin, ekonomik işlevi dışında tutanların âhirette şiddetli azap ve ceza göreceklerim de haber vermektedir.) Bu ayet kenzden (iddihar) menedip infakı emreder­ken daha pek çok ayet ihtiyaç fazlasını infak etmeyi mal ve evlat çokluğu ile övünmemeyi, mal yığmamayı, hayırda yarışmayı em­reder ve aksine davrananları şiddetle tehdit eder. "Yüz çevirip ge­ri dönen, (servet) toplayıp yığan kimseyi ateş kendine çağırır." (70; 17-18)

"Servet biriktirip onu saymayı âdet edinenlere yazıklar ol­sun."

"O, malının kendisini ebedi kılacağını mı zanneder?" (104,2-3) , "(Mal ve evlat) Çokluğuyla övünmek sizi o derece oyaladı ki ni­hayet kabirleri ziyaret ettiniz." (102,1-2)

"Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, ara­nızda bir Övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziraatçilerin de hoşuna gi­den bir bitki gibi önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı ol­duğunu görürsün, sonra da çer çöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya ha­yatı aldatıcı bir geçinmeden başka birşey değildir." (5; 7, 20)

işte bu Kur'ânî emirler para stokçuluğunu arttırabilecek ferdî istifçiliğe karşı uyarıda bulunurken Hz. Peygamberin asha­bından Ebu Zer (r.a.), kişinin kendisinin ve ailesinin ihtiyaçların­dan artakalan mal ve parayı kenz (gömü) saymış ve bunu elde tutup ihtiyaç sahiplerine dağıtmamayı haram görmüştür.[119]

Yaşadığı toplumda bu görüşünü yaymaya çalışmıştır.[120] Yine as-habtan Hz.Ömer'in oğlu Abdullah (r.a); bir malın iddihar edilmiş sayılması için zekatının ödenmemiş olması gerektiğini belirtir.[121] Bunlara bağlı olarak aynî bir malın kenz sayılabümesi için nisâb miktarına ulaşmış olmasını ve servetten zekatın ödenmemiş ol­masını şart koşar [122]Sonra Asr-ı Saadet toplumunda Abdurrah-man b. Avf ve Osman b. AfFan (r.a.) gibi servet sahiplerinin varlığı da yatırıma yönelik ve şer'î vergileri verilmiş, sosyal fonksiyonla­rını ifa eden bir servete dokunulmadığını ifade eder.[123]

Ayrıca şu da denilebilir; servetin ve malın muhafazası teda­vülde olmasıyla ve atıl tutulmayarak üretken hale getirilmesiyle mümkündür. İlahî yasak böyle olmayan servetler için geçerliliği­ni korur. îddiharın olmaması halinde enflasyonla mücadele ve ekonomik krizlerin önlenmesinde başarı gösterilebilir ve toplum­lar refah içinde yaşayabilir.[124]

 

Sonuç

 

Asr-ı Saadet'te, tüketimde; doğruluk, temizlik, itidal, bağış ve er4emlilik ilkeleri göz önünde tutulmuştur. Tüketimde de meta-ekonomik ve ahlâkî prensipler etkindir. Aşırı tüketim; lüks ve israf yasaklanmış, gösteriş tüketimi menedilmiş, ortalama hayat standardının fevkinde ve cemiyette anormal görülen aşırı harca­malarla gösterişe yönelik harcamalar yasaklanmıştır. Bunun yamnda varlık esnasında da kişinin kendisini ve çevresini nimet­lerden uzak tutması hoş karşılanmamıştır. Aşın tüketimin ahlâkî ve sosyal müeyyidelerle sınırlandırılması enflasyona ve fiyat yük­selmelerine karşı bir ön tedbir olarak değerlendirilebilir.

Kumar oynamak, sarhoşluk verici maddeleri (müskirat) kul­lanmak yasaklanmış, domuz eti, yağı ve yan ürünlerinin kullanıl­ması menedilmiştir. Temel ihtiyaçların temini, sosyal adaletin sağlanması ve sosyal dengenin kurulması anlamında değerlendi­rilmiştir. Temel ihtiyaçları karşılayacak seviyedeki gelir vergiler­den ve malî yükümlülüklerden azade kılınmış ve sosyal dayanış­manın boy göstereceği zemin olarak değerlendirilmiştir. Kişinin ve bakmakla yükümlü bulunduğu fertlerin gıda, giyecek, barınak, ulaşım aracı, eğitim ve diğer zaruri masrafları temel ihtiyaçlar bağlamında ele alınmıştır. Üretim anlayışı, sömürü amaçlı olma­yıp insan mutluluğunu ve refahım hedef almıştır. Tüketimi arttır­ma gayesi ile üretim ön görülmediği gibi fazla üretim kapasitesi­nin sosyal, manevî ve kültürel gelişmeye yöneltilmesi amaçlan­mıştır, însan ihtiyaçlarının karşılanması ve sosyal adaletin tahakkuku hedeflenmiştir.

Piyasada serbest fiyat siyaseti öngörülürken ahlâkî olmayan davranışların, haksız kazanç temin etme amaçlı gayretlerin görülmesi ve bunların Önüne geçilememesi halinde fiyat yüksel­melerini frenlemek, tüketiciyi korumak veya bazı durumlarda üreticiyi himaye etmek maksadıyla zulme ve haksızlığa meydan verilmeyecek şekilde fiyat sınırlamasına, narha başvurulabilir. Ne var ki Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde bu tür bir uygula­mayla karşılaşılmamıştır. Enflasyona karşı maliyetleri yükselten faiz uygulaması yerine mudaraba ve iktisadî dayanışma-yardım-laşma içerikli karz-ı hasen yöntemi önerilmiştir. Kâr için bir sınır tesbit edilmemekle birlikte serbest piyasada oluşan fiyat üzerin­den satış yapılması öngörülmüş, hile ve aldatmaya firsat verilme­miş, hileli ve aldatmalı satışlarda tüketiciye muhayyerlik hakkı tanınmıştır. Kâr ve kazanan harcanan emeğe ve sosyal talebe gö­re oluşacağı yönünde îslamî görüş belirtilmiştir.

îslam tarihinde tüketiciyi korumak ve piyasa düzenini sağla­makla görevli Hisbe Teşkilatı Hz. Peygamber (s.a.v.)'in uygula­masıyla başlayarak Halife I. Ömer (r.a.) zamanında sistemli bir bünyeye kavuşmuş ve kaynağını Kur'ân ayetlerinden almıştır. Tüketiciyi korumaya yönelik düzenlemeler ve prensipler Asr-ı Sa­adet'te örnek uygulamalarıyla işlenmiştir. Bunlardan "Bizi alda­tan bizden değildir.*' hadisinin tüketiciyi koruma konusunda Peygamberi bir temel prensip olduğu açıktır.

Düzenli bir sosyal piyasa ekonomisinin işleyebilmesi ve hak­sızlığın ortadan kaldırılmasıyla birlikte anti-enflasyonist netice­leri itibarıyla karaborsacılık yasaklanmıştır. Ayrıca sosyal fayda­ya ters düşmesinden, ekonomik bir davranış olmamasından ve ba­zı durumlarda fiyat yükselmelerine yol açmakla ekonomik rahat­sızlıklara imkan vermesinden dolayı vergileri verilmemiş malın, altın ve gümüşün yani geçerli paranın biriktirilmesine karşı tavır koymuştur. [125]

 

Bibliyografya

 

Abdalbakî, M. Fuad. el-Mu'cam el-mufahras lî alfaz el-Kur'ân el-Karîm. İstanbul 1982. el-Maktaba el-îslamiyye.

Atar, Fahreddin, İslam'da Adliye Teşkilatı, Ank. Trz. DİB. yay.

Ateş, Süleyman Prof., Yeni İslâm İlmihali, İstanbul, 1989. Çelik Yay.

Berki, Ali Himmet, Açıklamalı Mecelle, İstanbul 1979. Hikmet Yayın­lan.

Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhıyye Kamu­su, İstanbul 1985. Bilmen Basım ve Yayınevi.

Buharı, M.b. İsmail.(256/869), Sahih, İstanbul 1981. Çağrı Yayınları.

el-Cassas, Abu Bakr Ahmad b. Ali (370/980) Ahkâm el-Ku^'ân. Lübnan. 1985. Dâr İhya el-tıras el-arabî.

Dârimî, Abu Muhammad b. Abdirrahman (255/868) Sunan. İstanbul 1981. Çağrı Yay.

Debbağoğlu, Ahmed, İslam İktisadına Giriş, İstanbul 1979. Dergah Ya­yınları.

Döndüren, Dr. Hamdi. İslam Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Had-leri, Balıkesir. 1984. İslam Hukuku Külliyatı Yayınları.

Döndüren Dr. Hamdi. İslam'da Para-Kredi, Faiz ve Enflasyon İlişkile­ri, (Para, Faiz ve İslam'dan, İslamî İlimler Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul 1987.)

Ebu Davûd. Sunan. İst, 1981. Çağrı Yayınları.

Ebu Ubeyd, Kasım b. Selâm. Kitab ul-Emval (çev.) İstanbul 1981. Dü­şünce Yay.

el-Farrâ, Kâzî Abu Ya'la M. b. Husayn (458/1065) el-Ahkâm el-Sultanıy-ya. Beyrut, 1983. Dâr el-kutub el-ilmıyya.

el-Gazzalî (505/1111) İhya el-ulûm el-dîn. İstanbul 1986. Temel Neşr.

Halil, İmadüddin. Ömer b. Abdülaziz Dönemi ve İslam İnkılabı (Çev.) İstanbul 1984. Bir Yayıncılık

el-Husarî, Ahmed Mavsu'a el-sıyase el-iktisadıyye ve'n-nuzûm el-ma-hyye fî'l-nkh el-islâmî. Beyrut. 1984. Dâr el-kutub el-arabiy-

İbn Abdilhakem. Sîre, Ömer b. Abdilazîz. Ayasofya Ktp. 3239.

İbn Haldun, Mukaddime, Mekke, 1978.Dâr el-Bâz.

İbn Hanbel, Ahmed, Musned., İstanbul 1981. Çağn Yayınlan.

İbn Hazm, Ebu Alî b. Ahmed (456/1063). el-Muhallâ. Kahira. Trz. Mak-taba Dâr el-tirâs. Tahkik: Ahmad Muhammad Şakir.

îbn Kayyım el-Cevziyye (751/1350). el-Turûk el-hukmıyya fî siyasa el-şar'ıyye. Beyrut. Trz. Dâr el-kutub el-ilmiyye.

İbn Kudame, Muvaffakuddîn Abdullah b. Ahmed el-Makdîsî (620/1223). el-Muğnı, Riyad. Trz. Mektaba el-nyaz el-Hadi-se.

İbn Mâce, Sünen, İstanbul 1981. Çağrı Yayınlan.

İbn Teymiyye, Macmu'u Fetavâ, Riyad. 1383 h. Metâbi' el-nyâd.

îbn Teymiyye, el-Hisbe fVl-îslâm, Mısır. 1319 h. Matba'a el-Muayyed.

İmam Malik, Muvatta, İstanbul 1981, Çağrı Yay.

KaFacı, M. Ravvas. Mavsu'a nkh Alî b. Ebî Tâlîb. Şam, 1983. Dâr el-fikr.

Kallek, Cengiz, Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa. 1992. İs­tanbul Bilim ve Sanat Vakfı Yayını.

Karaman, Doç. Dr. Hayreddin. İslam'ın Işığında Günün Meseleleri, İs­tanbul 1982. Marifet Yayınlan.

Khan, M. Akram, Issues in Islamic Economics, Lahor. 1983. îslamic Publications.

Kazıcı, Ziya, Osmanlılarda Ihtisab Müessesesi, İstanbul 1987. Kültür Basın Yayın Birliği.

Koçak, Muhsin, Hz. Ömer ve Fıkhı (Doktora Tezi), DEÜ. İzmir, 1987.

Mannan, Prof. M.A., İslam Ekonomisi Teori ve Pratik, İstanbul Trz. Fi­kir Yay.

Mannan, Prof. M.A., İslam ve Çağdaş Ekonomik Konular. İstanbul 1984. ay ay.

el-Mâverdî, Ebu Hasan Ali b. Muhammad b. Habîb el-Basrî (450/1058). el-Ahkâm el-Sultanıyye, Lübnan. 1985. Dâr el-Kutub el-îl-nıiyya.

el-Mavsılî, Abdullah b. Mahmûd (683/1284). el-İhtiyâr lî ta'lîl el-Muhtâr. İstanbul 1980. Çağrı Yayınlan.

el-Meydanî, Abdulganî el-Dımaşkî el-Harafî, el-Lubâb ft şarh el-Kitâb, Beyrut. 1979. Dâr el-Hadîs.

el-Mısrî, Prof. Refik Yunus, Usûlu'l-îktisâd el-lslâmî., Dâr ü'1-Kalam. Dımaşk. Dâr u'ş-Şârmyya, Bayrut. 1989.

Muslîm, Abu el-Husayn b. el-Haccac (261/874). Sahih, İstanbul 1981. Çağn yay.

Nesaî, Sünen, İstanbul 1981 Çağn Yay.

el-Nebhan, Prof. M. Faruk, el-ltticah el-lslâmî el-iktisâdî el-cimâ% Bey­rut. 1985. Muassese el-Risâle.

Orman, Doç. Dr. Sabri, Modern iktisat Literatüründe Para, Kredi ve Fa­iz (Para, Faiz ve İslam, İslamî İlimler Araştırma Vakfı Yayı­nı.) İstanbul Trz.

Özgüven, Prof. Ali, İktisat Bilimine Giriş, İstanbul 1983. Filiz Kit.

Pakahn, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü., is­tanbul 1983. MEB.

Rana, İ. Mahmud, Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, (çev.) İstanbul 1985. Akabe Yayınlan.

el-Razî, Fahraddîn (606/1209), el-Tafsîr el-Kebîr, Beyrut. 1934-1962. Dâr ihya el-tirâs el-arabî.

Sadr, M. Bakr, İslam Ekonomi Doktrini, (çev.) İstanbul 1979. Hicret Yayınlan.

el-Semîh, M. b. Alî, el-Mulkıyya el-arz fı'ş-şarVa el-islamıyye, Riyad. 1983. Yazann kendi yayını.

el-Serahsî, Abu Bakr M. b. Ahmad (490/1096), Usûl, İstanbul 1984. Dâr Kahraman.

el-Semhudî, Vefa el-Vefa bi ahbar dar el-Mustafa, Mısır, 1327 h. Mat­baa el-edeb ve'1-müeyyed.

San, Mevlüt, el-Mavarîd, Arapça-Türkçe Lügat. İstanbul Bahar Yay.

Şafak, Prof. Dr. Ali. İslam Hukukuna Göre Alışverişte Vade Farkı ve Kâr Haddi. İstanbul 1989. İlmi Neşriyat İç ve Dış Tic. A.Ş.

Şafak Ali, İslam İktisadında Enflasyon ve Getirilen Önleyici Tedbirler, Diyanet Dergisi. Ankara. 1979.

Şafi'î, Muhammad b. İdris. (204/819), Ahkâm el-Kur'ân, Beyrut. 1980. Dâr el-Kutub el-ilmiyya.

Şafi'î, Muhammad b. İdris Tartîb, Musned el-Şafıt. Beyrut. 1951. ayay.

el-Şatıbî. el-î'tisâm. Mısır. Trz. el-Maktebe el-ticariyye el-kubrâ.

Şevkânî, Neyi el-evtâr, Kahire. 1971. Şerike matbaa Mustafa el-bâbî.

Şeşen, Ramazan, Salahaddin Eyyubt ve Devlet, İstanbul 1988. Çağ Ya­yınlan.

el-Şirbâsî, Ahmâd. Mu'cam el-iktisadî el-islâmî 1981. Dâr el-cayl.

Şelebî, Ahmed. Mavsu'a el-tarîh el-islâmî ve'1-hazara el-Islâmıyye, Ka­hire. 1984. Maktaba el-nahza el-Mısrıyya.

Şelebî Ahmed, Mavsu'a el-nuzûm va'l-hazara el-îslamıyya, el-iktisâd fî'1-fıkra el-İslâmî. Kahire. 1983. ayay.

Tan, Serdar. Peşkircioğlu, Nurettin, Kalitesizliğin Maliyeti, MPM Yay. Ank. 1989.

el-Tirmîzî, M. b. Isâ (279/892). Sunan, İstanbul 1981. Çağrı Yayınları.

Ülgener, F. Sabri, Darlık Buhranları ve İslâm İktisat Siyaseti, İstanbul 1984. Der Yayınevi.

Ülgener, F. Sabri. Milli Gelir, İstihdam ve İktisadî Kalkınma. İstanbul 1976. ayay.

Wensinck, A.J.-Mensing, J.P., el-Mu'cam el-mufahras lî-alfaz el-hadîs el-nabavıyya. İstanbul 1986. Çağrı Yayınları.

Yalçmtaş, Nevzat, Tuna, Orhan, Sosyal Siyaset, İstanbul 1992. Filiz Ki-tabevi.

Yalçıntaş, Prof. Dr. Nevzat. Ekonomik Yorum. 01.01.1992 Türkiye Ga­zetesi. (Makale)

Yeniçeri, Celal, İslam İktisadının Esasları, İstanbul 1980. Şamil Yayı­nevi

Zaim, Prof. Dr. Sabahaddin. İktisadî Faaliyetlerde İslâmî Davranış Tarzı, İstanbul 1978. İTED.

Zaim, Prof. Dr. Sabahaddin. Modern İktisad ve İslam, İstanbul 1969. MTTB Basın Yayın Müdürlüğü Neşriyat Bürosu.

el-Zemahşarî, Mahmûd b. Ömer (528/1133). K. el-Keşşaf 'an hakâîk ğavamîz el-tenzîl. Beyrut. 1947. Dâr el-kitâb el-arabî.

el-Zerkâ, Ahmed M. Şarh el-kava'ıd el-fıkhıyye. Beyrut. 1983. Dârel-ğarb el-islâm. [126]



[1] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/155-156.

[2] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/157-158.

[3] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/159.

[4] Ülgener, Milli Gelir, İstihdam ve İktisadi Kalkınma, s.157-158. İstanbul, 1976. Der Yay.

[5] Mannan, îslâm ve Çağdaş Ekonomik konular, s. 127-130.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/159-162.

[6] Yeniçeri, Celal, İslâm İktisadının Esasları, s. 196 İstanbul, 1980 Şamil Yayın­lan.

[7] age. s. 192.

[8] el-Râzî, Fahreddin, el-Tefsir el-Kebîr, c. 20, s. 193-195 Beyrut, 1934-1962. Dâr îhya el-tirâs el-arabî.

[9] el-Mısri, Usul el-îktisâd el- tslâml, s. 155-156

[10] ibn Haldun, Mukaddime, s. 358. Mekke, 1978. Dâr el-bâz.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/162-165.

[11] Buharî. Buyu', 112, İbn Mace, Ticârât, 11, 2167 no. îst. 1981. Çağrı Yay. el-Şafıî, Ahkâm el-Kur'ân. c. 2, s. 90. Beyrut 1980. Dâr el-Kutub el-ilmiyye. "Müsned, Buyu', 465-466 Beyrut. 1951. el-Mavsılî, el-lhtiyâr lî ta'lîl et-Muktâr, Bey' et-fâsıd. îst. 1980. Çağrı Yay.

[12] Müslim. el-Sayd ve'z-zebâih, 3.

[13] el-Mavsılî. age. c. 4. s. 157-160. Bunlarla ilgili geniş bilgi ve farklı görüşlere ait açıklamalar için fıkıh kitaplarına başvurunuz.

[14] el-Şafıî, Ahkâm el-Kur'ân, c. 2, s. 91

[15] Mannan. age. s. 127-128.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/165-167.

[16] Mannan,İslam ve Çağdaş Ekonomik Konular, s. 131

[17] Sadr. age. s. 349, 686.

[18]el-Mavsıîî. age. c. 1, s. 100. Şabbî, el-î'tisâm. c. 2, s. 125, Mısır, Trz. el-Mektebe el-ticariyye el-kubrâ

Kardavî, Yusuf, Fıkh el-zekâ, c. 1, s. 152-153, Beyrut, 1919. Dâr el-irşâd.

[19] İbn Abdilhakem. age. s. 1036. Ayasofya Ktp. 3239.

[20] Ebu Ubeyd, Kitâb el-emvâl, s. 522. 1736 hadis. îst. 1981. Düşünce Yay.

[21] Ateş, Prof. Süleyman, Yeni İslâm İlmihali, İstanbul 1989. Çelik Yay. s. 236.

[22] Ebu Ubeyd, age. s. 521-527; Kardavî, age. s. 152-153.

[23] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/167-170.

[24] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/171.

[25] Özgüven, age. s. 206.

[26] Rana, I. Mahmud, Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, s. 5243. İst. 1985, Akabe Yay. el-Nebhan, M. Faruk, el-îtticah el-cimal fı't-teşrV el-iktisâdi-Mlâmî, s. 381, Beyrut, 1985. Müessese el-Risale.

[27] el-Nebhan, age., s. 381.

[28] îmadüddin Halil, age. s. 178; îbn Kayyım el-Cevziyye, el-Turü- d-hukmiy-ye fi siyase el~şar'iyye,s. 254. Beyrut, Trz.

[29] Îbn Kayyim.,age. s. 258-259.Yeniçeri, age. s. 362.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/171-173.

[30] el-Husarî, Ahmed, el-Siyase el-îktisadîyye ve'l-nuzûm el-maliyye fı'i Fıkh el-îslâmî, s. 114-115, Beyrut, 1984, Dar el-kutub el-ilmiyye.

[31] Dârimî. Sünen, Buyu' 13, İst, 1981, Çağrı Yay. Ebu Dâvûd, Sunan, Buyu' 51, 3451 İstanbul 1981 ayay. Ibn Mâce, Ticârât, 27. Tirmizi, Sünen, Buyu' 1314, İst, 1981 ayay.

[32] EbuDâvud. 51,3450.

[33] îbn Kayyim el-Cavziyye, age. s. 244-245.

[34] el-Şevkânî. Neyi el-Avtar c. 5, s. 84-85 Kahire. 1971. Şerike matba'a Musta­fa el-bâbî.

[35] îbn Kayyim. age. s. 253-254; el-Nebhan, age. s. 381

[36] îbn Kayyim. age. s. 255-258, el-Nebhan. age. s. 382. el-Husarî age. s. 104-106.

[37] İbn Mâce. Ticârât. 6.

[38] îbn Kayyim. age. s. 253-254, el-Husarî, age. s. 107. Kallek, Cengiz, Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa , s. 61. ist. 1992. Bilim Sanat Vakfı Yayını.

[39] İbn Mâce. Ticârât, 29, 2204.

[40] îbn Kayyim. age. s. 254.

[41] Berki. Açıklamalı Mecelle, s. 21.

[42] Koçak, Muhsin. Hz. Ömer ve Fıkhı, s. 276 (DEÜ. İzmir, 1987 Doktora Tezi.)

[43] el-Kasânî, Bedât us-Sanâi', c. 5, s. 223. Mısır, h. 1327-1328. Matba'a el-Camalıyya. el-Zerkâ, Ahmed M.Şarh, el-Kavâid el-Fıhhiyye, s. 165 Rryad, 1983. Dâr el-Garb el-İslâmî.

[44] el-Husarî. age. s. 109.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/173-179.

[45] Özgüven, age, s. 372. Şafak, Ali, İslam İktisadında Enflasyon ve Getirilen Önleyici Tedbirler, s. 5, Diyanet Dergisi c. 18. Sayı 1. Ankara, 1979.

[46] Ozgüven. age.

[47] Orman, Sabri, Modern İktisat Literatüründe Para, Kredi ve Faiz. (Para Fa­iz ve İslam s. 35 îst. Tarihsiz, îslamî İlimler Araştırma Vakfı Yayını)

[48] Şafak. age. Özgüven, âge. s. 376.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/179-180.

[49] Bu bölümün 7. ve 8. dipnotlarına bakınız. Döndüren, îslamda Para-Kredi-Faiz ve Enflasyon ilişkileri, (Para Faiz ve îslam s. 184-185)

[50] Khan, M. Akranı. Issues in Islamic Economics, p. 99. Lahor. 1983. Islamıc Publications.

[51] Döndüren, age, s.184-5.

[52] Müslim. Müsakât; 14, 75-78.15, 83.16, 86. Döndüren, age., s.184-185

[53] Ibn Hazm, el-Muhallâ, c. 8. s. 439-441. Kahire, Tarihsiz. Mekteba dâr el-tirâs.

[54] Yalçıntaş, Prof. Dr. Nevzat, Ekonomik Yorum, 01.01.1992 tarihli Türkiye Gazetesi, (Makale)

[55] Zaim. Modern İktisat ve İslam. s. 29, ist. 1969 MTTB Basın Yay. Md. nşr.

[56] Ebû Dâvûd, Sünen, Buyu' ve'l-İcârât, 50. Ahmed b. Hanbel, Buyu', 37. Şevkânî, Neylet-Evtâr, c. 5, s. 88-89.

[57] İbn Teymiyye, Mecmu'u fetavâ, c. 29, s. 22-23. Riyad. 1373. Metabi' el-Rı-yad.

[58] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/180-183.

[59] Ebu Dâvûd. Buyu', 28. İbn Mâce. Sadakat, 7. Bakınız: Tirmizi. Buyu', 1258, Buhârî, Alamât el-Nubuvve, 4, 203.

[60] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/183-184.

[61] el-Mavsılî. age. c. 2, s. 18. Döndüren, İslam Hukukunda Alım-Satımda Kâr Hadleri, s. 88. Balıke­sir, 1984. İslam Hukuku Külliyatı Yay.

[62] el-Mavsılî. age. c. 2, s. 29. Şafak, İslam Hukukunda Alışverişte Kâr Haddi, s. 74, 77-78 (İslam Hukukunda Vâde Farkı ve Kâr Haddi. İst. 1989. İlmi Neşriyat İç ve Dış Ticaret)

[63] el-Mavsılî. age. s. 28. Döndüren, s. 90.

[64] Mavsılî, age. s. 28. Döndüren, s. 91.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/185-186.

[65] Şafak, îslam İktisadında Enflasyon ve Getirilm Önleyid Tedbirler, 13-14.

[66] Gazali, age. c. 5, s. 3.

[67] îbn Kudâme. age. c. 3, s. 584. Şafak. Kâr Haddi, s. 97.

[68] Şafak. age. s. 102; el-Mavsılî. c. 2, s. 10. Hadîs için: Ebu Davûd, Buyu', 66; Nesâî, Buyu' 120.

[69] Ebu Davûd, Buyu', 66; Nesâî, Buyu', 120.

[70] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/186-188.

[71] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/189.

[72] Pakalm, M.Z, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. 2, s. 41. is­tanbul 1983. MEB.

[73] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/189.

[74] El-Mâverdî, el-Ahkâm el-Sultaniyye, s. 299. Lübnan. 1985. Dâr el-kutub el-ilmiyye. İbn Teymiyye, el-Hisbe fi'l-İslâm, s. 9. Sarı, Mevlüt. el-Mevârîd, Arapça-Türkçe lügat. Hsb- mad. İst. Bahar Yay. Tarihsiz.

[75] Tirmizî, Buya',  74,1315. Müslim. İman, 43,164.

[76] Ebu Dâvûd, Melâhîm, 17,4340. Nesâî, îman, 17.

[77] Atar, Fahreddin, İslam'da Adliye Teşkilatı, s. 171. Ankara, Tarihsiz DIB yay. el-Husarî. age. s. 397. Pakahn, age. s. 40, 572.

[78] Karaman, Hayreddin, îslâmın Işığında Günün Meseleleri, c. 2 s. 304-316. îst, 1982. Marifet yay. el-Husârî. age. s. 401.

[79] Şelebî, Ahmed, Mavsu'a el-târîh el-îslâmî ve'l-hazara el-Islamiyye, s. 89. Kahire, 1984. Mektabe el-nahla el-Mısriyye. ibn Abdilhakem, Sire, Ömer b. Abdilazîz, s. 100-101. Ayasofya Ktp. 3239.

[80] Karaman, age., s.304-316.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/189-191.

[81] el-Mâverdî. s. 303. el-Ferrâ. s. 287-290.

[82] Mezalim Mahkemesi: Halife, Emir veya vali tarafından yürütülen; nüfuzlu kişilerce işlenen suçlara, idareci ve memurlara karşı açılan davalar ile adlî mahkemelerin yürütemedikleri davalara bakan, hem adlî hem idari kaza merciidir. Bu mercii; İstinaf, Temyiz, Danıştay, Ağır Ceza Mahkemeleri ve Askerî Mahkemelere karşılık gösterilmiştir. (Atar. a.g.e., s. 163-173.)

[83] Karaman, s. 29.

[84] el-Husârî. 403-408. Şeşen, Ramazan, Salahaddin Eyyubîve Devlet, s. 223-224. İst, 1988 Çağ Yay.

[85] el-Ferrâ. s. 303-306. İbn Kayyim. s. 241. îbn Taymiyye. age. s. 9-10.

[86] el-Mısrî. age. s. 152.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/191-193.

[87] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/193.

[88] Serdar Tan, Nurettin Peşkİrcioğlu, Kalitesizliğin Maliyeti, s. 7. MPM. Yay. Ank. 1989.

[89] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/193.

[90] el-Semhûdî, Vefa el-vafâ bi ahbâr dâr el-Mustafâ, c. 1, s. 540. Mısır 1327 h. Matbaa el-edab ve'1-mueyyed.

[91] Tirmizî, Buyu 74: Müslim, îman, 43. îbn Mâce, Ticârât, 36. Bkz. îbn Ha­zım, age. c. 8, s. 439-441. el-Husarî s. 104.

[92] Ebu Davnd,Buyû', 60. Nesâî, Buyû\ 30. Müslim, Müsakât, 3.

[93] Buharı, Buyu', 19.

[94] îbn Teymiyye, el-Hisbe, s. 11-12.

[95] age. s. 37-38

[96] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/194-195.

[97] el-Meydânî, Abdelganî. el-Dımaşkî. el-Lubâb fi şarh el-Kitab. Bay' el-fasıd, ş. 25-30. Beyrut .1979. Dâr el-hadis.

[98] İbn Mâce, Ticârât, 2173-2174.

[99] Buharı, Buyu', 58, 64 el-Şafıî, Musnad, c. 2. 495. hadis

[100] İbn Hazm age., c.8, s. 448-449. 1466 mesele.

[101] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/195-196.

[102] Buharî. Buyu,' 52.

[103] Ebu Dâvud. Buyu', 8, Nesâî. Zekat, 44, Buyu' 54.

[104] Şelebî, Ahmad. age. s. 88.

[105] el-Husarî. age. s. 103-104.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/196-197.

[106] Ibn Mâce. Ticârât, 2178

[107] el-Şafıî. Musned c. 2.499. hadis.

[108] İbn Hazm. age. c. 8. s. 449,1468. mesele. Ibn Kayyim, age. s. 242-İ4: Bkz. İbn Teymiyye. age. s. 11. el-Şevkânî. age. c. 5, s. 27.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/197-198.

[109] İbn Mâce, Ticârât 2176 el-Şafıî, Musned c. 2, 498 hadis.

[110] İbn Hazm. age. c. 8 s. 454.

[111] İbn Kayyim. age. s. 243. îbn Teymiyye, Mecmu'u-fetavâ, c. 29, s. es.

[112] Şelebî, Ahmed, Mavsu'a el-nuzâm ve'l hazam el-îshmiyye. el-îküsâdfil-fikr el-İslömî. c. 4, s. 147-148. Kahire, 1983. Mekrebe el-nahda el-Mısriyye. el-Husarî, age. s. 125-126.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/198-199.

[113] Müslim, Müsâkât, 129-130. Ebu Dâvûd, Buyu', 40, 47, İbn Mâce, Ticârât, 6. îbn Hanbel, Musned, c. 2.33, c. 1, 21. İst. 1981, Çağrı Yay.

[114] el-Semîh, M.b. Ali. Mılkıyye el-arz fî el-şeri'a el-lslamiyye. s. 79-80. Riyad. 1983. Kendi yayını. el-Husârî. age. s. 108-109. Sadr. age. s. 713-715.

[115] İbn Kudame. el-Muğnî. c. 4, s. 199, Riyad. Trz. Mekrebe el-nyâz el-hadi=e, el-Nebhan. age. s. 378.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/199-200.

[116] Sadr. age. s. 706. Mannan. age. s. 295-296.

[117] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/200-201.

[118] Özgüven, age. s. 322-324.

[119] Buharı. Zekat. 3. Müslim. Zekat. 10.

[120] Buharî, Tefsir, 6.

[121] îmam Malik, Muuatta', Zekat 10. ist. 1981. Çağrı Yay.

[122] Yeniçeri. age. s. 281.

[123] el-Husarî. age. s. 376.

[124] Zaîm, İktisadî Faaliyetlerde îslami Davranış Tarzı, s. 233.

Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/201-203.

[125] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/204-205.

[126] Hüseyin Arslan, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 5/207-210.