Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Weboku.Asp Id=741&Yid=28&Sayfa=10 - Evrenselmesaj

 ....: WEB KÜTÜPHANESİ :....

Hz. MUHAMMED ve EVRENSEL MESAJI ( İÇİNDEKİLER )

  Yazycyya Gönder

<<Geri

Sayfa:10/20

İleri >>

[ TANITIM FAALİYETLERİ VE İSLAM'IN YAYILIŞI ]

1- Giriş

Hz. Peygamber her zaman ve her yerde İslâm'a davet ve tanıtım faaliyetinde bulunmuştur. Onun Medine döneminde gönderdiği tebliğ ve irşad heyetlerinin yanında, gazve ve seriyyelerinde dahi davet faaliyetlerine dair örnekler bulmak mümkündür. Hudeybiye Barışı'na kadar toplu olarak bazı kabilelerin ve bunun yanısıra şahısların İslâm'a dahil olduklarını görmekteyiz. Ancak Hudeybiye barışından itibaren Hz. Peygamber'in vefatına kadar geçen dört yıl zarfında İslâm daha hızlı bir şekilde yayılmış ve geniş halk kitleleri bu dini kabul etmişlerdir. Şüphesiz bu konuda Hz. Peygamber'in İslâm'ı tanıtma ve yayma faaliyetlerinin büyük rolü olmuştur. Hz. Peygamber'in Mekke döneminde İslâm'a davet faaliyetleri üzerinde Peygamberliğinin Mekke dönemini ele alırken durmuştuk. Ayrıca kişiliğiyle ilgili bölümde de davetçiliğini işleyeceğiz. Burada ise onun çevre ülkelerin hükümdarlarına, kabile başkanlarına ve etkili şahıslara İslâm'a davet mektupları göndermesini, bu mektupların İslâm'ın yayılması açısından önemini ve Medine'ye daha ziyade hicretin dokuz ve onuncu yılında gelen heyetlerin İslâm'ı yayma faaliyetleri arasındaki yerini ele almak istiyoruz.

2- İslâm’a Davet Mektupları

Hudeybiye antlaşmasıyla geçici de olsa sağlanan barış ortamında Hz. Peygamber İslâm'ı daha rahat bir şekilde yayma fırsatı buldu. Hudeybiye'den Medine'ye döndükten sonra hicretin altıncı yılının son ayı olan Zilhiccede (veya yedinci yılının ilk ayı olan Muharremde) evrensel İslâm davetini her tarafa duyurmak amacıyla çevre ülkelerin hükümdarlarına İslâm'a davet mektupları gönderdi. Elçilerden altısını aynı günde yola çıkardığı rivayet edilir.[486]

Hz. Peygamber Dihye b. Halîfe el-Kelbî’yi Bizans hükümdarına; Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi Habeşistan hükümdarına; Abdullah b. Huzafe es-Sehmî’yi İran Kisrasına; Hâtıb b. Ebû Beltaa’yı İskenderiye hükümdarı Mukavkıs’a; Şücâ’ b. Vehb’i Gassan Kralı Hâris b. Ebû Şemir’e; Selît b. Amr’ı Yemame hakimi Hevze b. Ali’ye gönderdi. Bunların dışında Arabistan'ın kuzeyinde ve güneyinde bulunan çeşitli kraliyet ailelerinin bakiyelerine, Arap kabile başkanlarına, ünlü ve nüfuzlu kişilere, Hristiyanlara, Yahudilere ve Mecusilere de mektuplar yolladı. O, muhtemelen hükümdarların İslâm'ı kabulünün, tebaalarının en azından bir kısmının da kabulüne vesile olacağını ümit ediyordu.

Hz. Peygamber'in Bizans İmparatoru Herakleios'a gönderdiği mektup şöyledir: "Bimillâhirrahmânirrahîm. Allah'ın kulu ve Peygamberi Muhammed'den Bizans İmparatoru Herakleios'a. Hidayete uyanlara selam olsun. Seni İslâm'a çağırıyorum. İslâm'ı kabul et ki kurtuluşa eresin. Allah da sana mükâfâtını iki kat versin. Eğer kabul etmezsen halkın günahını sen çekersin. 'Ey Ehl-i Kitab! Sizinle bizim aramızda müşterek olan söze geliniz. Sadece Allah'a kulluk edelim ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer yüz çevirirlerse, şahit olun biz Müslümanız, deyiniz'".[487] Herakleios Hz. Peygamber'in elçisini o sırada bulunduğu Kudüs’te (veya Humus'ta) kabul etmiş; yine o esnada Suriye’de bulunan Ebû Süfyan ve arkadaşlarından Hz. Peygamber hakkında bilgi almıştır. Onlardan elde ettiği bilgilerin peygamberlik vasıflarına uygun olduğunu belirten Herakleios, sonunda onun peygamber olduğuna kanaat getirmiş, ancak tebaasının Hristiyanlığı terk etmeye karşı olduğunu belirterek İslâm’ı kabule yanaşmamıştır. Elçiye iyi davranarak hediyelerle uğurlamıştır.

Hz. Peygamber Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi Habeşistan hükümdarına göndermiştir. Habeşistan hükümdarının İslâm’ı kabul ettiği ve Hz. Peygamber’in mektubunu muhafaza ettiği rivayet edilir. Necâşî aynı zamanda içlerinde Câfer b. Ebû Tâlib ve Ümmü Habîbe’nin de bulunduğu ülkesindeki muhacir Müslümanları gemiye bindirerek Amr b. Ümeyye ile birlikte Medine'ye göndermiştir. Esasında Hz. Peygamber’in, Necâşî’ye, birinde İslâm'a daveti, diğerinde Ümmü Habîbe’nin kendisine nikahlanmasını ve sahabilerden orada bulunanları da göndermesini istediği iki mektup yolladığı rivayet edilir.

Hz. Peygamber'in Abdullah b. Huzafe es-Sehmî’yi İran kisrâsına gönderdiğini biraz önce kaydetmiştik. İran Kisrası Hüsrev Perviz (II. Hüsrev) mektubu alınca Hîreli katibine okutmuş, mektupta Hz. Peygamber’in adını kendi adından önce yazmasına sinirlenerek mektubu yırtmış ve elçiyi de dışarı çıkartmıştır. Elçi doğruca Medine'ye gelip olayı anlatınca Hz. Peygamber, Kisrâ’nın devletinin parçalanması için Allah’a dua etmiştir. Diğer taraftan Kisrâ, Yemen’deki valisi Bâzân’a bir mektup yazarak Resulüllah’ın derhal yakalanmasını ve kendisine gönderilmesini emretmiştir. İki görevlinin gelip Yemen valisinin mektubunu kendisine vermeleri üzerine Peygamberimiz onları İslâm'a davet etmiş; bir gün sonra da Kisrâ’nın öldürüldüğünü onlara haber vermiştir. Gerçekten Kisrâ 27 Şubat 628’de kendi öz oğlu Şîreveyh (Şîrûye) tarafından öldürülmüştür. Bu gelişme üzerine Bâzân ve etrafındakiler Müslüman olmuşlardır. İran Kisrâsı İslâm'ı kabul etmemiştir, ama Bahreyn, Umman ve Yemen gibi Arabistan'daki İran sömürgelerinin yöneticilerine gönderilen mektuplar başarılı sonuçlar vermiş ve bu bölgeler İran'dan ayrılıp İslâm devletinin birer eyaleti haline gelmişlerdir.[488]

İskenderiye Valisi Mukavkıs, Hâtıb b. Ebû Beltea tarafından kendisine gönderilen mektubu alınca, Kıptîlerin kendisini dinlemeyeceğini ve makamından da ayrılamayacağını belirtmiş ve cevâbî mektupla birlikte, Mâriye ve Sîrîn adında iki cariye ile bazı hediyeleri Medine'ye göndermiştir. Hz. Peygamber Mâriye’yi kendisi almış ve İbrahim adlı çocuğu ondan dünyaya gelmiştir. Sîrîn’i ise Hassân b. Sâbit’e vermiştir. Hâtıb b. Ebî Beltea, Mukavkıs'ın kendisine cömert davrandığını, kapısında fazla bekletmediğini ve orada beş gün kaldığını söylemiştir.[489]

Peygamberimiz Şücâ' b. Ebû Vehb'i Gassan Kralı Hâris b. Ebû Şemir'e göndermiş, Hâris, kendisine böyle bir mektup gelmesine sinirlenerek yere atmış ve hatta Medine'ye bir hücum seferi tertipleme tehdidinde bulunmuştur. Hâris, Bizans imparatoruna durumu yazmış, ancak ondan beklediği desteği sağlayamadığı için bu düşüncesinden vazgeçmiştir. Elçiyi de hediyelerle geri göndermiştir.[490]

Peygamberimiz Hanîfe kabilesinin başkanı ve kendisi bir Hristiyan olan Hevze b. Alî'ye Selît b. Amr'ı bir mektupla göndererek onu İslâm'a davet etmiştir. Şayet Müslüman olursa o bölgede idareciliğinin devam edeceğini de bildirmiştir. Hevze elçiye ikramda bulunmuş, ona iyi davranmış, fakat İslâm'ı kabul etmediğini bildiren bir mektupla geri göndermiştir.[491] Mekke'nin Fethi'nden sonra ölen Hevze'nin yerine geçen Sümâme b. Üsâl Müslüman olmuştur.

Peygamberimizin bir mektupla Busrâ valisine gönderdiği Hâris b. Umeyr, Gassanlı bir başkan olan Şurahbil b. Amr tarafından kendi topraklarından geçerken öldürülmüştür. Bu olayın Mûte Savaşı'na yol açtığını daha önce kaydetmiştik.

Peygamberimiz Alâ b. Abdullah el-Hadramî'yi Bahreyn'e gönderdi. Alâ, Bahreyn Emiri Münzir b. Sâvâ'ya Hz. Peygamber'in mektubunu verdi. Münzir ile Araplar ve İranlılardan oluşan ada halkının çoğunluğu İslâm’ı kabul etti. Hz. Peygamber Alâ'ya bir mektup yazarak kendi dinlerinde kalmak isteyen Yahudi ve Mecusilerden cizye alınmasını istedi. Müslümanlardan alınacak zekât miktarlarını ve zekâta tâbi malları bildirdi. Alâ da Hz. Peygamber'in mektubunu halka okuyarak zekatları tahsil etti. Hz. Peygamber, Hecer (bugün el-Hufuf'un olduğu yer) Mecusilerine de gönderdiği mektupta onlardan İslâm dinini kabul etmelerini istedi. Şayet kabul etmezlerse kendilerinden cizye alınmasını istedi.[492] Peygamberimiz Alâ'yı oraya vali tayin etti. Ancak eski valinin de görevinden azledilmediğine bakılırsa Müslüman olanların idaresi, zekat tahsili, İslâm'ın öğretilmesi gibi hususların Alâ b. Hadramî'ye verildiği, gayr-i müslim tebaanın idaresinin ise eski valinin elinde kaldığı anlaşılmaktadır.[493]

Peygamberimiz Amr b. As'ı, İslâm'a davet etmek üzere bir mektupla Umman'a, Cülendâ'nın oğulları Ceyfer ve Abd'e gönderdi. Bunlar Ezd kabilesine mensup idiler. Ceyfer o sırada Umman kralıydı. Mektubun metni şöyledir: "Selam hidayet yoluna tabi olanlar üzerine olsun. Sizin her ikinizi İslâm'ın davetine çağırıyorum. İslâm'a tabi olun ve kurtuluşa erin. Zira ben, Allah'ın tüm canlıları uyarmak üzere ve va'dini kâfirler üzerinde tamamlaması için tüm insanlığa gönderdiği elçisiyim. İmdi eğer her ikiniz de İslâm'ı tanırsanız her ikinize de iktidar vereceğim. Ama ikiniz de kabul etmeyi reddederseniz ikinizin de krallığı sizden uzaklara yok olup gidecektir. Süvarilerim ülkenizde ordugâh kuracaklar ve peygamberlik vasfım krallığınıza galip gelecektir". Hz. Peygamber'in mektubunu alan Ceyfer ve Abd, birkaç gün düşündükten sonra İslâm'ı kabul ettiler ve faaliyetlerinde Amr'a yardımcı olmaya başladılar. Amr onların zenginlerinden zekat toplayıp fakirlerine dağıttı. Hz. Peygamber'in vefatı esnasında Amr, Umman'da bulunuyordu.[494]

Hz. Peygamber Yemen halkına mektup yazarak Muaz b. Cebel ve Mâlik b. Zürâre ile gönderdi. Yemen'in çeşitli bölgelerine ve kişilere de mektuplar yazarak bu görevlilerin kendilerine gönderildiğini bildirdi; zekat ve cizyelerin bu ikisine verilmesini emretti. Yemen halkı Mâlik b. Zürâre'yi Hz. Peygamber'e göndererek Müslüman olduklarını bildirdiler ve itaatlerini arzettiler. Peygamberimiz de onlara bir mektup yazarak Mâlik b. Zürâre'nin durumu kendisine ulaştırdığını bildirdi.[495] Onun bu son tavrı, yani Yemen halkının Müslüman olduğuna dair haberin kendisine ulaştırıldığını yöre halkına bir mektupla bildirmesi, kendisinin inceliğini, insanlara önem ve değer verdiğini, İslâm'ı kabul edenleri taltif ve takdir etmeye özen gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Hz. Peygamber'in elçileri gönderirken ve mektupları yazarken izlediği politikaya gelince, o, herşeyden önce elçileri, gidecekleri ülkeleri çok iyi bilen, daha önce o bölgelere gitmiş kimselerden seçiyordu. Mesela Mekkeli Abdullah b. Huzâfe'nin birçok defa İran'a gittiği, oraya giden diğer Araplar gibi biraz Farsça bildiği, o nedenle Sâsânî imparatoruna elçi olarak gönderildiği görülmektedir. Elçilerde ikna gücü, ahlak güzelliği, dürüstlük, güzel konuşma, anlama ve kavrama yeteneği aranıyordu. Kısa, öz ve veciz bir biçimde yazılan mektuplar İslâm'a daveti içeriyordu. Karşı tarafı tehdit eden, itibarını düşüren ifadelere asla yer verilmiyordu. Hükümdarlara unvanları ile hitap ediliyordu. Mektupların içeriği her hükümdarın özelliği dikkate alınarak belirleniyor ve o şekilde yazılıyordu.

Hz. Peygamber mektupları mühürleyerek gönderiyordu. Gümüşten yapılmış olan bu mühürün üzerinde üç satır halinde,

Allah

Resûl

Muhammed

yazıyordu. Yani "Allah'ın elçisi Muhammed". Peygamberimiz bu mührü daima parmağında taşır, bir vesikayı mühürlemek gerektiği zaman da basması için yanındakilere verir, sonra tekrar parmağına takardı.[496]

Peygamberimiz kabile başkanlarına, toplu olarak kabilelere, papazlara, çeşitli yerlerde oturan Yahudi kabilelerine İslâm'a davet ve ayrıca bölgelerde görev yapan valilerine de İslâm'ın kurallarını bildiren mektuplar yazıyordu. Hatta bu mektup ağının Hûzistan Merzübanı Hürmüzân'a kadar genişlediği görülmektedir. Bu mektupların sayısı o kadar çoktur ki, gönderilen şahıs ve kabilelerin isimlerini yazmak, metinlerini vermek veya teker teker ele alıp tahlil etmek bu çalışmanın hacmini aşacaktır. O nedenle burada mektupların içerdiği hususları genel hatlarıyla ortaya koymak ve İslâm'ın yayılmasındaki rolüne işaret etmek istiyoruz.

Hz. Peygamber'in mektuplarının herbirinin gönderildiği şartlar ve muhataplar farklıydı. Buna bağlı olarak mektupların herbirinin üslup ve içeriğinin de birbirinden farklılık arzettiği göze çarpmaktadır. Kabile başkanlarına gönderilen mektuplar incelendiğinde, bunlarda her kabile veya şahsın özel durumunun ve konumunun dikkate alındığı, Müslüman oldukları takdirde kendi arazileri üzerinde bırakılacaklarının bildirildiği, mal ve can güvenliklerinin teminat altına alındığı, Damre, Gıfâr ve Eslem gibi bazı kabilelerle karşılıklı yardımlaşma üzerinde durulduğu, iman, namaz, zekat, Allah ve Resûlüne itaat ve ahde vefâya dikkat çekildiği, kan davalarının kaldırıldığı, bir kabilenin kendi içindeki ve kabileler arasındaki zulüm ve haksızlığı önlemeye yönelik ifadeler kullanıldığı görülmektedir. Ehl-i kitaba gönderilen mektuplarda ise karşı tarafın inançları hakkında İslâm'ın hükümlerinin ortaya konulduğu, İslâm'ı kabul etmelerinin teklif edildiği, şayet bu teklifi reddederlerse uygulanacak hükümler, karşılıklı haklar ve mükellefiyetler ve cizye ile ilgili meselelerin yer aldığı görülmektedir. Peygamberimiz Himyer meliklerine gönderdiği mektupta onların Allah'ın hidayetine erişerek İslâm'a girdiklerini belirtiyor, Allah ve Resûlü'ne tabi olmaları, namaz kılmaları ve zekat vermeleri gerektiğini bildiriyordu. Toplanacak zekatlardan kendisinin ve aile fertlerinin faydalanmasının helal olmadığını açıklaması son derece dikkat çekicidir.

Mektuplarda konumuz açısından İslâm'a daveti içeren ifadeler özellikle önemlidir.[497] Mesela Hayber Yahudilerine "Sizi Allah'a ve Peygamberine çağırıyorum"; Necâşî'ye "Ben seni tek olan, ortağı olmayan Allah'a, O'na itaate, bana tabi olmaya, bana indirilene inanmaya çağırıyorum"; Bizans imparatoruna "Ben seni İslâm'a çağırıyorum"; Eyle papazına "Müslüman ol veya cizye öde". Hâris b. Ebû Şemir'e "Ben seni tek olan, ortağı olmayan Allah'a inanmaya çağırıyorum; öyle olursa mülkünde bırakılırsın". Mukavkıs'a "Seni Allah'ın birliğini ikrara davet ediyorum" ... sözleriyle davet yapılmıştır.

Hz. Peygamber'in İslâm'ı yaymak için devlet ve kabile başkanlarının yanısıra bazı kişilere de davet mektupları görderdiği ve özel olarak ilgilendiği görülmektedir. Büdeyl b. Verkâ'ya Müslüman olması için bir mektup göndermiş; Hz. Ali'ye yazdırdığı bu mektup sonraki yıllarda bu aile için bir övünç kaynağı olmuştur.[498]

Umretü'l-Kazâ esnasında Müslümanlar Mekke'ye girerken o zaman henüz İslâm'a girmemiş olan Halid b. Velid ortalıktan kaybolur. Peygamberimiz Hâlid'i, kardeşi Velîd b. Velid'e İslâm'a davet maksadıyla sorar. Fakat kardeşini arayıp bulamayan Velid, kendisine bir mektup göndererek durumu bildirir. Halid mektubu alınca Hz. Peygamber'in kendisiyle ilgilenmesine çok sevinir ve İslâm'a rağbeti artar; kısa süre sonra da Müslüman olur.[499]

3- İslâm'ın Yayılması Açısından Heyetlerin Önemi

Mekke fethedilip Kureyş'in; onun ardından da güçlü bir kabile olan Hevâzin’in İslâm’ı kabul etmesi ve dokuzuncu hicrî yıldaki Tebük seferi esnasında Arabistan’ın kuzey kesiminin İslâm hakimiyetine girmesi üzerine Arap Yarımadası'nın çeşitli bölgelerinde oturan kabileler Medine'ye heyetler göndermeye başladılar. Gerçi kabile temsilcilerinin Medine'ye daha önce de, mesela beşinci hicrî yılda geldikleri görülmektedir; Müzeyneliler İslâm'a girdiklerini bildirmek üzere hicretin beşinci yılında Hz. Peygamber’e heyet göndermişlerdir. Fakat hicretin dokuzuncu yılında heyetler yoğun bir şekilde gelmiş, onun için bu yıla “Heyetler Yılı” (Senetü’l-Vüfûd) denilmiştir.[500] Heyetlerin gelişi onuncu yılda da devam etmiştir. Medine'ye heyet gönderen kabilelerden bazıları şunlardır: Müzeyne, Sa'd b. Bekir, Temîm, Himyerîler, Beliy, Abdülkays, Ezd, Becîle, Has'am, Hanîfe, Tay, Esed, Tağlib, Âmir b. Sa’saa ve kolları, Fezâre, Mürre, Muhârib, Kilâb, Kinâne, Eşcâ, Kinde, Sakîf, Bâhile, Süleym, Şeybân, Havlân, Cüheyne, Kelb, Murâd, Hemdân, Neha’, Necranlılar...

Medine'ye gelip Hz. Peygamber tarafından kabul edilen heyetlerin çeşitli amaç ve istekleri vardı. Ancak genellikle mensubu bulundukları kabilenin Müslüman olduğunu bildirmek ve onlar adına bîatta bulunmak, İslâm’ın hükümlerini öğrenerek kabilelerine dönüp İslâm’ı öğretmek veya dini öğretecek kimseler talep etmek için geliyorlardı. Bunun yanında az sayıda da olsa bazı şartlarla İslâm’ı kabul etmek, dünyalık elde etmek, İslâm dinini kabul etmemekle birlikte cizye vererek İslâm hakimiyetini kabul etmek... gibi gayelerle Hz. Peygamber’e gelen heyetler de mevcuttu. Tağliblilerden hristiyan olarak gelenlerin dinlerinde kalabilecekleri, fakat çocuklarını hristiyan adetine göre vaftiz ettiremeyecekleri hükme bağlanmıştı.[501]

Heyetlerle yapılan görüşmelerin İslâm'ın yayılması açısından büyük önemi vardır. Çünkü heyetler hangi amaçla gelirlerse gelsinler, bu, İslâm'ı hangi zaman ve zeminde olursa olsun insanlara anlatmak isteyen Hz. Peygamber için iyi bir fırsattı. Heyetlerin kabileleri adına gelmeleri de büyük bir avantajdı.

Medine'ye gelen heyetlere Hz. Peygamber, birkaç tatsız küçük olay dışında müsamahakâr ve misafirperver davranmıştır. Onlara iltifat etmiş, değer vermiş, nazik davranmış ve kendileriyle ilgilenmiştir. Hz. Peygamber İslâm’ı kabul ederek gelen ve kendisine bîat eden veya Medine’de Müslüman olan heyetlerin burada bir müddet kalarak Kur’an-ı Kerîm’i öğrenmelerini, dinin prensip ve esaslarına vâkıf olmalarını, bizzat kendisinin ve sahâbîlerin tatbikatını, İslâm’ın yaşanış ve uygulanış tarzını görmelerini sağlamaya çalışıyordu. Heyet üyelerinin sorularını cevaplandırıyor ve mükellef oldukları hususları bildiriyordu. Hz. Peygamber elçileri Mescid-i Nebevî’de “Heyetler Sütunu“ (Üstüvânetü’l-Vüfûd) adını taşıyan bir direğin önünde kabul ediyordu. Bu sütunun yeri günümüzde de Mescid-i Nebevî’de, üzerinde “Bu Hey’etler Sütunudur” (Hâzihî Üstüvânetü’l-Vüfûd) yazılı sütunla gösterilmektedir.

Medine’de bazen on gün, bazen de daha fazla kalan heyetlerin ağırlanmalarına tahsis edilmiş evler vardı. Abdurrahman b. Avf, Muğîre b. Şu’be, Ebû Eyyûb el-Ensârî ve ensardan bazılarının evleri bu iş için kullanıldığı gibi, Mescid-i Nebevî’nin bitişiğindeki Suffe ve Mescid'in yanında kurulan bir çadır, gerektiğinde misafirhane olarak kullanılıyordu. Hz. Peygamber heyetler Medine’den ayrılırken onlara çeşitli hediyeler veriyordu. Bazılarına emânnâme, ahidnâme (yazılı emir ve talimat, bazı şahıs ve gruplara tanınan hak ve imtiyazları, yabancılarla yapılan antlaşma hükümlerini içeren belge) ve kendilerine tahsis edilen arazileri bildiren yazı veriyor; bazı kabilelere kendi içlerinden valiler tayin ediyordu. Müslüman olanlara zekat tahsildarı, hristiyan olarak kalanlara da cizye tahsildarı gönderiyordu. Heyetlerin gelmesiyle birlikte hemen hemen bütün Arap Yarımadası Hz. Peygamber’in ya peygamberliğini, ya da hâkimiyet ve zaferini kabul etmiş oluyordu.

Heyetlerle ilgili bu ortak ve temel bilgileri sunduktan sonra bunların İslâm'ın yayılmasındaki rolü ve yeri üzerinde durmak istiyoruz. Hz. Peygamber'in süt annesi Halime'nin kabilesi olan Sa'd b. Bekir Medine'ye bir heyet gönderir. Heyetin başkanı Dımâm b. Sa'lebe devesini Mescid-i Nebevî'nin önünde bağladıktan sonra içeriye girer. Sahâbe ile oturan Hz. Peygamber'i tanıdıktan sonra kendisine biraz sert ve haşin davranacağını söyler ve kırılmamasını ister. Peygamberimiz istediğini sorabileceğini ve incinmeyeceğini ifade eder. Dımâm, "Ben senin ilâhın, senden öncekilerin ve senden sonrakilerin ilâhı adına and içerek soruyorum. Seni bize Allah mı elçi olarak gönderdi?" diye sorar. Peygamberimiz "Evet" cevabını verir. Dımâm aynı yemini her soruda tekrarlayarak şu soruları sorar: "Yalnız kendisine ibadet etmemizi, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamamızı, babalarımızın tapmış olduğu putları terketmemizi bize emretmeni Allah mı sana emretti?", "Beş vakit namaz kılmayı Allah mı emretti?". Peygamberimiz her defasında "Evet" cevabını verir. Sonra Dımâm, zekat, oruç, hac ibadetlerini ve İslâm'ın diğer hükümlerini teker teker sayar, kelime-i şehadet getirerek Müslüman olur ve "Ben Allah tarafından getirdiklerinin hepsine iman ettim ve bunların tamamını eksiksiz yerine getireceğim. Ben kabilemi temsilen gönderilmiş bulunuyorum. Dönünce onlara burada duyduklarımı anlatacağım" der ve memleketine hareket eder. Peygamberimiz onun arkasından bakarak "Eğer bu adam sözünde durursa kurtuluşa erdi" der. Dımâm b. Sa'lebe, kendisini heyecanla bekleyen kabilesinin yanına döner. Onların tapmakta olduğu putları kötüleyerek konuşmaya başlar. Kabiledaşları onu putları kötülediği için başına bir belâ gelebileceği hususunda ikaz ederler. Fakat o bunlara aldırmaz. Hz. Peygamber'le yaptığı konuşmayı ayrıntılarıyla anlatır. Kısa bir tereddütten sonra kabile mensupları o gün Müslüman olurlar. Tapmakta oldukları putlarını hemen tahrip ederek mescid yaparlar ve namaz kılmak için ezan okurlar.[502]

Yukarıdaki olayda, elçinin sorduğu sorulara ve öğrenmek istediği hususlara bakıldığında, onun İslâm hakkında önceden birtakım bilgilere sahip olduğu görülmektedir. O bu bilgileri kabilesine Hz. Peygamber tarafından daha önce İslâm'a davet amacıyla gönderilen elçiden almıştır.[503] Bu bilgilerin doğruluğunu tetkik etmek ve bizzat Hz. Peygamber'le görüşmek için de Medine'ye kadar gelmiştir. Hz. Peygamber'in Dımâm'la konuşması sonucu İslâmiyet adına elde edilen başarı fevkalâde önemlidir. O, elçinin serbest davranmasına müsade etmiş, istediğini sorabileceğini belirtmiş, bu suretle rahatça düşüncelerini ifade etmesine fırsat tanımıştır. Elçi, karşısında kendisine güveni tam, kesin konuşan, getirdiği mesajdan emîn bir şahsiyet bulmuştur. Peygamberimizin tavrı, sorulara ikna edici ve kesin cevap verişi ziyaretçi üzerinde o derece etkili olmuştur ki, yurduna dönünce kabilesine İslâm'ı kabul ettirmeyi başarabilmiş, eski inançlarını terkettirmiş, taptıkları putları kırdırmış, cami yaptırtmış ve ezan okutmuştur. Onun gibi pekçok kabile temsilcisinin Medine'de İslâm'ı kabul ederek yurduna döndüğü ve kabilesinin Müslüman olması için faaliyetlerde bulunduğu görülmektedir.

Heyetlere Medine'de kaldıkları süre içinde Kur'an, Sünnet ve İslâm'ın temel esasları öğretiliyordu. Hz. Peygamber Esed kabilesi heyetinden Hadramî b. Âmir'e bizzat kendisi Abese ve A'lâ sûrelerini öğretmiştir.

Peygamberimiz bazı kabilelerin özel durumlarını dikkate alarak makul isteklerini kabul etmiştir. Esed kabilesini İslâm'a davet ettiğinde onlar mallarından alınan zekatın kendi fakirlerine verilmesi ve kıtlık durumunda başka yerelere göç etmeleri şartıyla bîat ederek Müslüman olmuşlardır.[504]

Peygamberimiz kabilelerin öteden beri sahip oldukları batıl inançları ve bunlarla ilgili uygulamaları ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Esed kabilesi heyeti kuşları azarlamak, onların isimlerinden, seslerinden ve geçişlerinden anlamlar çıkarmak (ıyâfet), taşları işaretleyip avuçlarında sallayarak birtakım anlamlar çıkarmak ve kehanet gibi uygulamaların hükmünü sorduklarında Peygamberimiz bütün bunları yasaklamıştır.505 Uzre heyeti aralarında bir kâhin kadın bulunduğunu, ona muhakeme için başvurduklarını bildirirler. İçinden çıkamadıkları bir meseleyi ondan sorup soramayacaklarını öğrenmek isterler. Peygamberimiz ondan bir şey sormamalarını emreder; ayrıca putlar adına kestikleri hayvanların etlerini yemelerini yasaklar.[506]Kinde temsilcileri tereyağının içine bir çekirge gözü saklayarak Hz. Peygamber'in yanına girerler ve gizledikleri şeyin ne olduğunu sorarlar. Peygamberimiz "Sübhanallah! Bu ancak kâhinlerin işidir. Kâhine, kâhinliğe özenmek ateştedir"[507] buyurur. Hz. Peygamber'in İslâm'a aykırı batıl anlayış ve adetleri ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalarına şu olayı da örnek olarak kaydetmek istiyoruz:

Peygamberimiz Cahiliye döneminde kendilerine hayvan yüreği yemeyi yasaklayan Cu'fî temsilcilerine kızarmış bir yürek ikram eder. Eti yemek üzere eline alan heyet üyesi Seleme b. Yezid'in, muhtemelen heyecandan ve yasak saydığı bir şeyi yemekten korktuğu için eli titrer. Peygamberimiz kendisine cesaret vererek "Ye onu!" deyince adam yürek etini yer.[508]

Hz. Peygamber kabileler arasında dengeyi korumak, sınır tecavüzleri sebebiyle ortaya çıkabilecek tatsız olayları önlemek ve kabilelerin karşılıklı olarak haklarına riayet etmesini sağlamak istiyordu. Bu amaçla kabilelerin birbirinin topraklarına izinsiz girmelerini yasakladığı oluyordu. Nitekim Esed kabilesine Tay kabilesinin sularına ve topraklarına izinsiz girmelerini yasaklayan bir emirnâme vermiştir.[509] Sözkonusu yazı sadece bu hükümle, başlarına Kudâî b. Âmir'in tayin edildiğini bildiren ibareyi içeriyordu. Hz. Peygamber'in bu ve buna benzer uygulamalarından, hangi kabilelerde ne tür problemlerin bulunduğunu çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. Zira o iyi biliyordu ki bir davetin başarıya ulaşması davetçinin, muhatabının kültürel ve psikolojik yapısını gözönünde bulundurarak yaklaşmasına bağlıdır.

Hz. Peygamber'in, kabileler arasındaki problemlerin yanında, kabileler arasındaki ilişkiler, tarihler ve aralarında cereyan eden savaşlar hakkında da bilgiye sahip bulunduğu bazı heyetlerle yaptığı görüşmelerden anlaşılmaktadır. Murâd kabilesi temsilcisi Ferve b. Müseyk kabilesi adına Medine'ye gelir ve Hz. Peygamber'e bîat eder. Peygamberimiz Ferve ile, Murâd kabilesiyle Hemdân kabilesi arasında İslâm'ın ortaya çıkışından az önce meydana gelen ve Murâd kabilesinin büyük kayıplar vererek yenilgiye uğramasıyla sonuçlanan Rezm Savaşı hakkında konuşur. Ona "Rezm Savaşı’nda kabilenin başına gelenler sana da tesir etti mi?" diye sorar. Ferve de: "Rezm gününde benim kabilemin başına gelenlerin benzeri kimin kabilesinin başına gelir de onu üzmez?" şeklinde cevabını verir. Bunun üzerine Peygamberimiz "Fakat bu, senin kabilenin İslâmiyet'e girmesinde faydalı oldu" şeklinde bir değerlendirmede bulunur.[510] Bu konuşma aynı zamanda Hz. Peygamber'in kabileler arasındaki eski çekişmeleri İslâm lehine değerlendirdiğini göstermektedir.

Câhiliye döneminde Ammuenes (Umyânis) adlı puta tapan Havlânîler, topluca Müslüman olduktan sonra Medine'ye on kişilik bir heyet göndererek Hz. Peygamber'e İslâmiyet'i kabul ettiklerini bildirirler ve kendilerine dinin hükümlerinin öğretilmesini isterler. Peygamberimiz onlardan putlarının âkıbetini sorar. Havlânîler ona çok yaşlı iki kişiden başka tapan kimsenin kalmadığını, döndüklerinde de yıkacaklarını bildirirler. Bu bilgilerden de hangi kabilenin hangi puta taptığını Hz. Peygamber'in çok iyi bildiği anlaşılmaktadır.

Medine'den ayrılışlarında heyetlere verdiği talimatlarda Hz. Peygamber'in ihtiyatlı davrandığı, barışla elde edilecek başarılara öncelik verdiği, gereksiz sürtüşmelere yol açacak faaliyetlerden kabile temsilcilerini sakındırdığı ve bu konuda gerekirse karar değiştirdiği de görülmektedir. Murâd kabilesinin başkanı Ferve b. Müseyk, kabilesinden Müslüman olanlarla birlikte İslâm'ı henüz kabul etmemiş olanlara karşı savaşmak için Hz. Peygamber'den izin alarak Medine'den ayrılır. Peygamberimiz onun arkasından bir haberci göndererek tekrar huzuruna çağırır. Ona kabilesini İslâm'a davet etmesini ve Müslüman olanlardan bunu kabul etmesini, ancak kendisinden yeni bir talimat alıncaya kadar Müslüman olmayanlara karşı herhangi bir harekette bulunmamasını tenbih eder.[511]

Peygamberimiz Havlân heyetinde olduğu gibi kabile temsilcilerine İslâm'ın temel esaslarını, helal ve haram olan hususları açıklamıştır. İslâm'ın esaslarını bazı kabilelere yazılı olarak vermiştir.[512] Ahlâkî konuları da ihmal etmediği görülmektedir. Tay kabilesi temsilcilerine sözlerinde durmalarını, emaneti yerine getirmelerini, komşulara iyilik yapmalarını, hiç kimseye zulmetmemelerini emretmiştir. Zulmün kötülüğünü özellikle vurgulamak amacıyla "Zulüm kıyamet günü karanlıklardır" demiştir.[513]

Adiy b. Hâtim'in yaşadığı bölgede avcılık önemli bir geçim kaynağı olduğu için bu kabilenin temsilcilerine İslâm'ın av ile ilgili hükümlerini ayrıntılı bir şekilde öğretmiştir.[514]

Putperestliğin ortadan kaldırılması ve yerine tevhid inancının yerleşmesi için heyetlere her şeyden önce İslâm'ın tevhid inancını bildirmiştir. Bunun yanında tevhid inancına taban tabana zıt olan putları kırdırmak için bazı heyetleri özel olarak görevlendirmiştir. Sakîf heyetinden, eskiden taptıkları Lât putunu yıkmalarını istemiş, ancak onlar korkularından buna yanaşmak istememişlerdir. Hz. Peygamber onların bu isteklerini kabul etmiştir. Çünkü amaç bu şekilde de gerçekleşmiş oluyordu. Biri Sakîf'li, diğeri de Câhiliye döneminden beri bu kabile ile dost olan iki kişiyi, Muğîre b. Şu'be'yi ve Ebû Süfyan b. Harb'i bu putu yıkmakla görevlendirmiştir. Osman b. Ebü'l-As'a da yıkılan putun yerine Taif Mescidi'nin yapılmasını emretmiştir.[515]

Heyetlere putları kırma görevi vermesiyle ilgili bir örnek daha vermek istiyoruz. Becîle kabilesinden Cerîr b. Abdullah bir heyetle Medine'ye gelerek Müslüman olur ve bîat eder. Peygamberimiz ona kabilesinin bulunduğu yerlerde neler olup bittiğini sorar. Cerîr, İslâm'ın üstünlük sağladığını, yayıldığını, mescitlerde ezan okunduğunu ve kabilelerin, taptıkları putları yıktıklarını söyler. Peygamberimiz Tebâle'de Has'amlıların yurdunda bulunan, pek çok kabilenin tapınağı olan ve Yemen Kâbesi olarak bilinen Zülhalasa'nın ne durumda bulunduğunu sorar. Cerîr b. Abdullah'tan bu putun yerinde durduğunu öğrenince yüz elli kişiyle onu Zülhalasa'yı yıkmakla görevlendirir.[516] Cerîr, adı geçen putu yıkar. Sonunda Has'am kabilesi mensupları da Hz. Muhammed (s.a.s.)'e tabi olduklarını bildirmek üzere Medine'ye bir heyet gönderirler. Onlar Hz. Peygamber'e "Allah'a, O'nun elçisine ve onun Allah katından getirdiği şeylere inandık. Sen bize bir mektup yaz, biz de onun içinde olanlara tabi olalım" derler. Bunun üzerine kendileri için şu belge yazılır: "Bu, Allah'ın elçisi Muhammed'den Bîşe'de ve çölde yaşayan Has'amlılara bir ahidnâmedir. Câhiliye döneminde dökülmüş olan kanlarınızdan dolayı intikam almanız kaldırılmıştır. Sizin içinizden her kim İslâmiyeti isteyerek veya istemeyerek kabul ederse, bolluk ve kıtlık zamanına göre artan-eksilen, yağmur suyu veya şebnem suyu ile sulanan yumuşak arazideki ziraatın yetiştirilmesi ve yenilmesi kendisine aittir. Akan su ile sulanan yerlerden öşür, yani onda bir, kuyu ile sulananlardan ise yirmide bir alınır". Has'amlılar için düzenlenen yazı, kan davalarının yasaklandığına dair ifadeleri ve arazi ürünlerinden tahsil edilecek zekatın miktarlarını içermesi bakımından önemlidir.

Cerîr b. Abdullah örneğinde olduğu gibi Peygamberimiz Yemen'de bazı kabileleri ve şahısları İslâm'a davet için merkezden ordular göndererek İslâm'ı yaymak üzere faaliyete geçmek yerine, yeni dini benimseyen kabile liderlerini kendi vatandaşlarına ve komşu kabilelere göndermiştir. Onun bu tutumu, toplum psikolojisini göz önünde bulundurduğunu ortaya koymaktadır.[517] Aynı şekilde Ezd kabilesinden Medine'ye on kişilik bir heyetle gelip Müslüman olan Surad b. Abdullah'ı, Surad Ezdlilerinin başına tayin etmiş ve ona, kendi kabilesinden Müslüman olanlarla birlikte yakınlarında bulunan Yemenli müşrik kabilelerle mücadeleye girişmesini emretmiştir. Surad b. Abdullah da kendilerine komşu olan Cüreş halkını İslâm'a davet etmek üzere harekete geçmiştir. Onların bu daveti reddetmeleri üzerine Surad, şehri kuşatmış, uzun ve planlı bir mücadeleden sonra nihayet onları yenilgiye uğratmıştır. Sonunda Cüreş temsilcileri de Hz. Peygamber'e gelerek Müslüman olmuşlardır. Peygamberimiz onlara şu sözleriyle iltifatta bulunmuştur: "Hoş geldiniz! İnsanların en güzel yüzlüleri, en doğru, en tatlı sözlüleri, emaneti en çok gözetenleri! Sizler bendensiniz, ben de sizdenim". Peygamberimiz onlara hayvanları için otlak olmak üzere Cüreş civarındaki belirli korulukları tahsis etmiştir.[518]

Hz. Peygamber tarafından bazı heyetlere yüklenen değişik mükellefiyetlere rastlanmaktadır. Aşağıda kaydedeceğimiz uygulama bize İslâm tarihinin daha sonraki dönemlerinde zâviyelerin geleni geçeni ağırlamak suretiyle öşürden muaf tutulmasını hatırlatmaktadır. Yemen'den Hz. Peygamber'e gelen heyetler arasına bulunan Benî Bârık temsilcileri Müslüman olurlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlar için şu belgeyi yazdırır: "Bu, Allah'ın elçisi Muhammed'in Ezd kabilesine yazdığı ahidnâmedir. Bârık kabilesinin meyve ağaçları kesilmeyecek, kendileri istemedikçe vahalarında hayvan otlatılmayacaktır. Onlar da savaş ve kıtlık zamanlarında yanlarına gelen Müslümanları üç gün misafir edeceklerdir. Meyveleri olgunlaştığı zaman yolcular dalından koparmamak ve toplayıp götürmemek şartıyla yere dökülenlerden karınlarını doyurabileceklerdir".[519]

Peygamberimiz, İslâm'ın yasak ettiği hususlarda heyetlere kesinlikle taviz vermiyordu. Sakîf heyeti adına konuşan Abdüyâlîl b. Amr zina, şarap ve ribâ gibi kötü alışkanlıkları kabilesinin bırakamayacağını söylemiştir. Fakat Hz. Peygamber bu şartları asla kabul etmediği gibi, kendilerine bu uygulamaların herbirini yasaklayan âyetleri okumuştur.[520] Sakîf temsilcileri Lât adındaki puta üç yıl daha tapmalarına izin verilmesini istemişler, fakat Peygamberimiz bunu asla kabul etmemiştir. Sonunda Sakîf temsilcileri Müslüman olmuşlar ve Hz. Peygamber'in adı geçen kabileye yazdığı bir mektupla geri dönmüşlerdir. Şu kadar var ki Müslüman olduklarını ve Hz. Peygamber'den aldıkları emirleri bir müddet kabilelerinden gizlemişler, daha sonra uygun bir şekilde onlara İslâm'ı anlatmışlar ve bu suretle kabilelerinin Müslüman olmasını sağlamışlardır.[521]

Şayet heyetlerin geldiği yörelerde İslâm'ın haram kıldığı maddeler üretiliyorsa, Hz. Peygamber İslâm'ın bunlar hakkındaki hükümlerini kendilerine bildirmiştir. Ceyşân temsilcileri Medine'ye geldiklerinde Yemen'de imal edilen içkilerin hükmünü sorarlar. Bu meyanda bal şarabı (bit') ve arpadan yapılan içki (mizr) nin adını zikrederler. Peygamberimiz bu içkilerin kendilerini sarhoş edip etmediğini sorar. "Çok içersek sarhoş oluruz" cevabını verirler. Bunun üzerine Peygamberimiz "Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır" buyurur. İşçilerine içirmek için şarap bulunduran bir adamın durumunu sorduklarında da "Her sarhoş edici şey haramdır" cevabını verir.[522] Kendilerinin üzüm ve içki sahibi olduklarını, şarabın haram kılındığını ve üzümü ne yapacaklarını söyleyen Fîrûz ed-Deylemî'ye "Onu kurutup kuru üzüm yapınız" der.[523]

Heyet üyelerinde aile hukuku ile ilgili yeni düzenlemelere aykırı olan eski uygulamalar varsa bunları değiştirmiştir. İslâm'ı kabul etmezden önce iki kız kardeşle evli olan Fîrûz ed-Deylemî'ye bunlardan birini boşamasını emretmiş ve o da boşamıştır.[524]

Peygamberimiz heyetlere, toplumun her kesimine adaletli bir şekilde davranılması ve değer verilmesi gerektiğini göstermek amacıyla bazı uygulamalarda bulunmuştur. Hicretin 9. yılında Medine'ye gelen yetmiş-seksen kişilik Benî Temim heyetiyle birlikte o sırada çocuk yaşta bulunan Amr b. Ehtem de gelir. Heyet üyeleri onu eşyalarının başına nöbetçi olarak bırakırlar. Peygamberimiz heyet üyelerine birtakım hediyeler verir. İçlerinde hediye almayan kimse olup olmadığını sorar. Eşyalarının yanında bir çocuk kaldığını söylerler. Hz. Peygamber onun da gönderilmesini ister. Kays b. Âsım adlı heyet üyesi, onun ata tarafından izzeti olmayan bir çocuk olduğunu söyler. Peygamberimiz de "Olsun, o, heyet olarak gelmiştir. Bahşiş almaya hakkı vardır" buyurur. Çocuğu getirtir ve bahşişini verdirir.[525] Benzer bir olay da Tücîb heyeti ile yaşanmıştır. Hz. Peygamber adı geçen kabilenin temsilcilerine bahşiş verdikten sonra içlerinden bir genci bineklerinin yanında bıraktıklarını öğrenince onu da çağırtarak hediyesini vermiştir.[526]

Hz. Peygamber'in Müslüman olan kabilelere valiler, zekat tahsil memurları ve İslâm'ı öğreten elemanlar göndermesini, ilgili bölümlerde işlediğimiz için o hususları burada tekrarlamak istemiyoruz. İslâm'ın yayılması ve yerleşmesi açısından özellikle eğitim-öğretim faaliyetlerinin önemi çok büyüktür. Bununla ilgili bilgi için eğitim-öğretim faaliyetlerini ele aldığımız bölüme bakılabilir.

____________________

486. İbn Sa'd, I, 258; Ayrıca bk. Taberî, II, 644.

487. Âl-i İmrân Sûresi 64.

488. İbn Sa'd, I, 259-260.

489. İbn Sa'd, I, 260-261.

490. İbn Sa'd, I, 261.

491. İbn Sa'd, I, 263; İbn Seyyidinnâs, II, 355.

492. İbn Sa'd, I, 263.

493. Hamidullah, Hz. Peygamber'in Altı Orijinal Mektubu, çev. Mehmet Yazgan, İstanbul 1990, s. 90.

494. İbn Sa'd, I, 262-263.

495. İbn Sa'd, I, 264-265.

496. Hamidullah, Hz. Peygamber'in Altı Orijinal Mektubu, s. 66.

497. İbn Hişâm, II, 606-608; İbn Sa'd, I, 258-291; Taberî, II, 644-657; İbn Seyyidinnâs, II, 344-357; İbn Hudeyde, el-Misbâhu'l-Mudî', Beyrut 1985, I-II, 143-428; (Bu eserde Hz. Peygamber'in kırk sekiz elçisinin biyoğrafisi ve mektuplarla ilgili geniş bilgiler yer almaktadır)Ahmet Zeki Safvet, Cemheretü Resâili'l-Arab,Kahire 1971, I, 31-88; Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye, Beyrut 1987, 43-368.

498. Hamidullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye, s. 277-278.

499. İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, Beyrut 1974, IV, 239; Hamidullah, el-Vesâik, 85-86.

500. İbn Hişam, II, 559.

501. İbn Sa'd, I, 316.

502. İbn Sa'd, II, 299; İbn Hişâm, II, 573-575; İbn Hanbel, I, 264-265; Taberî, III, 124-125; İbn Seyyidinnâs, II, 313-314.

503. Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, tah. M. Fuad Abdülbâkî, I-V İstanbul ts. (1955 Kahire baskısından tıpkıbasım), I, 42.

504. İbnü'l-Esîr, Üsd, II, 31.

505. İbn Seyyidinnâs, II, 333-334.

506. İbn Seyyidinnâs, II, 335.

507. Halebî, III, 272-273; Asım Köksal, İslam Tarihi (Medine Devri), İstanbul 1980, X, 137.

508. İbn Sa'd, I, 324-325.

509. İbn Sa'd, I, 270

510. İbn Hişâm, II, 583; İbn Seyyidinnâs, II, 321-322; Mustafa Fayda, İslamiyetin Güney Arabistan'a Yayılışı, Ankara 1982, s. 59.

511. Tirmizî, V, 361.

512. İbn Sa'd, I, 345.

513. İbn Sa'd, I, 324; İbn Seyyidinnâs, II, 336-337.

514. İbn Hanbel, IV, 257.

515. İbn Kayyım, Zadülmead, Mısır 1970, III, 33; Köksal, IX, 327.

516. İbn Sa'd, I, 247-248.

517. İbn Sa'd, I, 286,348; Mustafa Fayda, İslamiyetin Güney Arabistan'a Yayılışı, s. 55-56.

518. İbn Sa'd, I, 338; Mustafa Fayda, aynı eser, s. 61 vd.

519. İbn Sa'd, I, 352; Abdülkerim Özaydın, "Bârık", DİA, V, 70.

520. Vâkıdî, III, 966-967.

521. Vâkıdî, III, 969-970.

522. İbn Sa'd, I, 359.

523. İbn Hanbel, IV, 232.

524. İbn Hanbel, IV, 232.

525. Vâkıdî, III, 979-980.

526. İbn Sa'd, I, 323.

<<Geri

Sayfa:10/20

İleri >>