Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Weboku.Asp Sayfa=5&Yid=28 - Evrenselmesaj

 ....: WEB KÜTÜPHANESİ :....

Hz. MUHAMMED ve EVRENSEL MESAJI ( İÇİNDEKİLER )

  Yazycyya Gönder

<<Geri

Sayfa:5/20

İleri >>

[ PEYGAMBERLİĞİN MEKKE DÖNEMİ ]

1- Hz. Muhammed’in Peygamber Olarak Görevlendirilişi

Yukarıda da açıklandığı gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) özellikle otuz beş yaşından sonra, tefekkür ve ibadetle meşgul oluyordu. Bu amaçla, Mekke'nin kuzeydoğusunda yer alan ve Kâbe'ye yaklaşık 5 km. uzaklıkta bulunan Nur dağındaki Hira mağarasına[101] kapanıyordu. Devamlı düşünmeyi, insanlardan uzak durmayı, dedikodulardan kaçınmayı ve nefis murakabesi yapmayı alışkanlık haline getirmişti. Uykudayken gördüğü rüyalar gün ışığı kadar parlak ve aydınlık oluyor, rüyada gördükleri daha sonra aynen gerçekleşiyordu. Bu durum devam ederken, inzivâ hayatını daha çok sevmeye ve ramazan ayını mağarada geçirmeye başladı. Bazen hanımı Hatice'nin de onunla birlikte gittiği oluyordu. Mağaraya gelen yoksullara da yanındaki yiyecekten ikram ediyordu. Yiyeceği tükenince evine gelip yenisini aldıktan sonra tekrar Hira'ya dönüyordu. İnziva süresi sona erince, Mekke'ye inerek Kâbe'yi tavaf ettikten sonra evine gitmeyi alışkanlık hâline getirmişti.

Kur'an-ı Kerim'de peygamberliğin (bi'set) nasıl başladığı konusunda ayrıntılı bilgi mevcut değildir. Hadislerde ve tarih kitaplarında vahyin doğru rüyalarla (er-ru'yâ es-sâdıka) başladığı bildirilmektedir. Peygamberliğin ilk müjdeleri kabul edilen ve altı ay süren bu rüyaları gördüğü süre zarfında Hz. Muhammed (s.a.s.), biraz önce söylediğimiz gibi yalnız kalmayı tercih ediyor ve Hira'da tefekküre dalıyordu. O sırada kırk yaşındaydı. 610 yılı Ramazan ayının 27. gecesinde[102] sabaha karşı ibadetle meşgul olduğu sırada vahiy meleği Cebrail kendisine “Oku” emrini verdi. O zamana kadar hiç karşılaşmadığı ve görmediği meleğin heybetli görünüşü ve hitâbı karşısında heyecanlanan ve korkuya kapılan Hz. Muhammed (s.a.s.), şaşkınlık ve endişe içerisinde “Ben okuma bilmem” cevabını verdi. Onu dayanamayacağı ölçüde sıkıp sonra bırakan Cebrâil “Oku” emrini tekrarladıysa da yine “Ben okuma bilmem” karşılığını aldı. Bu konuşma aynı şekilde ikisi arasında üç defa tekrarlandı. Cebrail üçüncü defa aynı cevabı aldıktan ve onu tahammülü çok zor bir şekilde sıkıp bıraktıktan sonra Alak Sûresi’nin ilk beş ayetini okudu. Hz. Muhammed (s.a.s.) de tekrarladı:

“Oku! Yaratan Rabbının adıyla. O insanı bir "alaka"dan yarattı. Oku! Rabbın sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediğini de öğretti”[103]

Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur’ân’ın bu ilk ayetlerini Cebrail’in öğretmesiyle okudu, kalbine iyice yerleştirdi ve ezberledi; ancak heyecanı ve korkusu sürüyordu. Aldığı vahyin etkisiyle titreyerek hızla evine geldi. Yatağına girdi ve eşi Hatice’ye “Beni örtünüz, beni örtünüz” dedi. Derin bir uykuya daldı. Uyanınca başından geçenleri eşine anlattı ve “Kendimden korktum” dedi. Hatice onu sakinleştirici şu sözleri söyledi: “Korkma, Allah’a yemin ederim ki, O hiç bir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen akraba hakkına riayet edersin, doğru konuşursun; âciz olanların işini yüklenirsin. Fakiri doyurur, misafiri ağırlar, halka yardım edersin”.

Hz. Muhammed (s.a.s.)’in endişe ve korkusu mahiyetini bilmediği bir durumla karşılaşmasından kaynaklanıyordu. O nedenle bunun bir cinnet alameti, bir kehanet başlangıcı olabileceği kaygısını taşıdığını belirtiyordu.[104] Eşi Hatice onu teselli etmeye çalıştıktan sonra amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’e götürdü. Kaynaklarda Hz. Muhammed (s.a.s.)'i götürmeyip bizzat kendisinin giderek durumu Varaka'ya anlattığı da kaydedilmektedir.[105] Gerçekten Hz. Hatice, bu nâzik durumda izlenebilecek en güzel yolu seçmiştir. Her şeyden evvel olayı gizlememiş; kendisini ve kocasını şaşkınlık ve korku içinde ve sürüncemede bırakmamıştır. Danışacağı kimseyi de çok iyi seçmiştir. Varaka b. Nevfel yerine bir başkasına gidebilirdi. Fakat o böyle yapmamıştır. Danışmak için kendilerini rahatlatacak ve samîmî bir şekilde yardımcı olabilecek kişiyi seçmiştir. Çünkü Varaka, Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında bilgisi olan, Tevrat ve İncil gibi kitapları okuyan, bunları bilen kimselerin sözlerini dinlemiş olan bir bilgindi. Putlara tapmaktan nefret ettiği için hak dini aramak amacıyla Zeyd b. Amr ile birlikte Suriye’ye gitmişti. Onun Hristiyanlığı kabul ettiği de söylenmektedir. Okuma-yazma biliyordu. Kitâb-ı Mukaddesi çok incelemiş, onu İbrânîce harflerle Arapçaya çevirmişti. Gözleri görmeyen Varaka, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den başından geçenleri dinleyince şunları söyledi: “Bu gördüğün, Allah’ın Mûsâ’ya indirdiği Cebrâîl (Nâmûs)’dir. Keşke davet günlerinde genç olsaydım! Keşke kabilenin seni yurdundan çıkaracağı günler hayatta bulunsaydım.” Varaka’nın bu sözlerini işiten Hz. Muhammed (s.a.s.) “Onlar beni buradan çıkaracaklar mı?” diye sordu. O da “Evet, çünkü senin getirdiğin şeyi getiren herkes, bu düşmanlığa uğramıştır. Eğer o günlere yetişirsem sana mutlaka yardım ederim” şeklinde cevap verdi.[106]

Varaka’nın sözleri Hz. Muhammed (s.a.s.)’in içini rahatlatmıştı. Bu defa aynı tecrübenin tekrarlanmasını ve kendisine gelen meleğin yeniden görünmesini istiyordu. Bu ümitle sık sık Cebrâil’le karşılaştığı Hira Mağarası'na gidiyor ve onu gözlüyordu. Fakat günler, haftalar geçtiği halde melek gelmiyordu. Bu şekilde aradan uzun zaman geçti. Buna "Fetretü’l-Vahiy" denir. Kaynaklar, bu bekleyiş için birkaç günden üç yıla kadar çeşitli süreler kaydederler. Fakat bu durumun çok uzun müddet devam etmediği muhakkaktır. Hz. Muhammed (s.a.s.) bundan rahatsız olmuş ve endişelenmiş; hatta Rabbi tarafından terkedildiği zannına kapılmıştır. Bir gün Hira dağından evine gelirken Cebrâil’i ilk gördüğü heybetli haliyle tekrar gördü. Daha önceki gibi korku ve heyecana kapılarak derhal evine koştu ve yatağına girdi. Fakat melek evde bir kez daha karşısına çıktı ve ona şöyle hitap etti: “Ey örtünen adam, kalk ve (insanları) uyar. Rabbini büyük tanı. Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeylerden uzak dur".[107] Bu ayet-i kerîmeler Hz. Muhammed (s.a.s.)’e peygamberlik görevinin verildiğini; bundan böyle Allah’ın kendisine vahyettiklerini insanlara tebliğ edip öğreteceğini; onları Allah’ın yoluna davet edeceğini; itaat edenleri dünya ve âhiret mutluluğu ile müjdeleyip, yüz çevirenleri cehennem azabıyla korkutacağını gösteriyordu.

2- İslâm’a Davet ve İlk Müslümanlar

Hz. Peygamber Müddessir Sûresinin nâzil olması üzerine insanları İslâm'a davet etmeye başladı. Kaynaklar onun kendisine peygamberlik görevi verilmesinden itibaren üç (veya dört) yıl boyunca İslâm’ı gizlice yaymaya çalıştığını ve açıkça davet yapılması emredilene kadar gizli davetin devam ettiğini kaydederler.[108] Bu süre zarfında Hz. Peygamber tebliğini önce ailesine, sonra da dostlarına ve güvendiği kişilere yapmıştır.

Hz. Peygamber ilk davetini hanımı Hz. Hatice’ye yaptı. Nâzil olan ayetleri ona okudu. “Şimdi bana kim inanır?” deyince Hatice “Kimse inanmazsa ben inanırım” cevabını vererek Hz. Peygamber’in peygamberliğini ilk olarak tasdik etme şerefine nail oldu. Hz. Peygamber daha önce Cebrâil aleyhisselamın kendisine öğretmiş olduğu abdest ve namazı Hz. Hatice’ye öğretti. Hz. Peygamber’in kızları Zeyneb, Rukıye ve Ümmü Gülsüm de anneleri ile aynı zamanda İslâm'a girdiler. Fatıma ise o sırada henüz 4-5 yaşlarında bir çocuktu. Hz. Hatice ve kızlarından sonra, Hz. Peygamber’in evinde oturan ve o sıralarda henüz on veya on bir yaşında bulunan Ali b. Ebû Tâlib ile Hz. Peygamber’in azatlısı Zeyd b. Hârise de iman ettiler.

Hz. Peygamber’i Hz. Hatice ile birlikte namaz kılarken gören Hz. Ali bunun mahiyetini öğrenmek isteyince, Hz. Peygamber Allah’ın seçmiş olduğu dinin bu olduğunu bildirdi. Onu tevhid dini İslâm’ı kabule, faydası ve zararı olmayan putlara tapmayı terketmeye davet etti. Hz. Ali önce babasıyla istişare etmek istediğini söyledi. Ancak Hz. Peygamber, davetin açıklanmasından önce bunun yayılmasını hoş görmediği için, gizli tutmasını istedi. Ertesi gün Hz. Ali babasına danışmaya gerek duymadan iman etti. Bir gün Ebû Tâlib, Hz. Peygamber’i Hz. Hatice ve Hz. Ali ile birlikte namaz kılarlarken gördü ve bu din hakkında bilgi istedi. Hz. Peygamber bu dinin Allah’ın, meleklerin ve babası İbrahim’in dini olduğunu ve Allah’ın kendisini elçi olarak gönderdiğini bildirdi. Ebû Tâlib’i iman etmeye davet etti. Ebû Tâlib ise, dedelerinin dininden ve inandığı şeylerden vazgeçmeyeceğini ifade etti. Ancak olumsuz tepki göstermediği gibi, hayatta olduğu sürece onu koruyacağına dair söz de verdi.[109]

Aile bireylerinden sonra tebliğ sırası yakın arkadaşlarına gelmişti. Hz. Peygamber’in güvenilir ve sadık dostu Ebû Bekir onun davetine olumlu cevap vererek hiç tereddüt etmeksizin iman etti. Üstelik sadece kendisi iman etmekle de kalmadı; yakın dostlarına, sözü geçecek kimselere Müslüman olduğunu anlatarak onları da İslâm dinine girmeye, Allah’a ve O’nun elçisine iman etmeye çağırdı. İlk siyer yazarlarından İbn Hişâm, eserinde Ebû Bekir’in daveti ile Müslüman olan sahâbîler için özel bir bölüm ayırmıştır. Buna göre Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebû Vakkâs ve Talha b. Ubeydullah, Ebû Bekir’in daveti üzerine Müslüman olmuşlardır. Ebû Bekir bu şahısları Hz. Peygamber’in huzuruna götürmüş, onlar da İslâm’ı kabul edip namaz kılmışlardır.[110] Bunlardan sonra iman eden şahıslardan bazıları şunlardır: Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Ebû Seleme, Erkam b. Ebü’l-Erkam, Osman b. Maz’un, Ubeyde b. Hâris, Saîd b. Zeyd ve hanımı Fâtıma bint Hattâb, Umeyr b. Ebû Vakkas, Âmir b. Ebû Vakkas, Ayyâş b. Ebû Rebîa ve hanımı Esmâ bint Selâme, Abdullah b. Mes’ud, Habbâb b. Eret, Abdullah b. Cahş, Ebû Ahmed b. Cahş, Hâlid b. Saîd, Âmir b. Füheyre, Ammâr b. Yâsir, Suheyb b. Sinan, Bilâl-i Habeşî, Ebû Zer el-Gıfârî...

Hz. Peygamber, tebliğe ilk başladığı andan itibaren kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir, hür-köle ve mevlâ ayırımı yapmaksızın tüm insanları İslâm'a davet etti. Nitekim ilk Müslümanlar incelendiğinde içlerinde toplumun her kesiminden fertlerin bulunduğu görülmektedir. Bunun yanısıra ilk Müslümanların genellikle gençlerden oluşan bir topluluk olduğu dikkati çekmektedir. Müslüman olduklarında birkaç kişi elli yaş civarında, birkaç kişi otuz beş yaşın üzerinde, geri kalan çoğunluk ise otuz yaşın altında bulunuyordu. İçlerinde nüfuzlu ailelere mensup hür kişiler ve zengin ailelerin çocukları bulunduğu gibi, Kureyş'in çeşitli kollarına antlaşmalı (halîf) olarak katılmış kimseler, azatlılar, köleler, kadınlar ve kızlar da yer alıyordu. Kısaca İslâm, daha ilk tebliğ edildiği andan itibaren toplumun her kesimine mensup kimseler tarafından kabul görmüştür. Bu durum aynı şekilde ileriki yıllarda da devam edecektir.

Gizli davet döneminde İslâm’ı kabul edenlerin güvenilir, sır saklayan, sâdık, putperestlikten, câhiliyenin bid’at ve sapıklıklarından hoşlanmayan ve hak dine ilgi duyan kimseler oldukları görülmektedir. Bu dönemde Müslümanlar evlerinde veya tenha dağ aralıklarında abdest alıp namaz kılabiliyorlardı. Hz. Peygamber öğle ibadetini Harem-i Şerif’te yapabiliyor, geceleri burada namaz kılabiliyordu. Ancak Müslümanlar toplu halde ibadet edemiyor; müşriklerin topluca bulundukları yerlerde İslâm'a davette bulunamıyorlardı; Kur’ân’ı da gizlice okuyorlardı. Çünkü İslâm’ı açıkça tebliğ ettiklerinde saldırıya uğruyorlardı. Nitekim bir gün Hz. Peygamber, biraz sonra sözünü edeceğimiz Erkâm b. Ebü’l-Erkam’ın evinde Müslümanlarla sohbet ediyorken, başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere sahâbîler, İslâm’ı müşriklere açıklamak üzere Kâbe’nin yanına gitmeyi Hz. Peygamber’e teklif ettiler. Hz. Peygamber, henüz sayılarının yeterli düzeye ulaşmadığını söyleyerek buna taraftar olmadığını açıkladı. Fakat Hz. Ebû Bekir’in ısrarına dayanamayarak hep birlikte Harem-i şerif’e gittiler. Müşrikler orada toplanmış oturuyorlardı. Hz. Ebû Bekir cesaretle ortaya atılarak müşriklere karşı konuşmaya başladı; putlara tapmaktan vazgeçip Allah’a ve Resûlüne inanmak gerektiğini anlattı. Buna hoşgörü gösteremeyen müşrikler onun üzerine saldırdılar. Utbe b. Rebîa, Hz. Ebû Bekir’i fena bir şekilde döverek kanlar içinde bıraktı. Bu arada müşrikler Hz. Peygamber’e de saldırdılar.[111]

Bu durum karşısında Hz. Peygamber İslâm’ı tebliğ için uygun yerin şimdilik Erkam’ın evi (Dârülerkâm) olduğu kanaatine vardı. Mekke döneminde ve peygamberliğin ilk yıllarında Hz. Peygamber’in Dârülerkâm’daki faaliyetleri önemli bir merhale teşkil eder. Henüz on yedi veya on sekiz yaşlarında iken İslâm’ı kabul eden Erkam b. Ebü’l-Erkam’a ait olan bu ev tebliğ faaliyeti için son derece elverişli idi. Kâbe'nin yakınında, Safâ tepesinin eteğinde bulunuyordu. Hac ve umre maksadıyla dışarıdan gelenlerle dikkati çekmeden burada temas kurma imkanı vardı. Ayrıca Mekkeli Müslümanlar da Erkam’ın evine kolayca gelip gidebiliyorlardı. Hz. Peygamber burada bir yandan ashâb-ı kirâma dinî bilgiler öğretiyor; diğer yandan insanları İslâm'a davet ediyordu. Müslümanlara Kur’ân okuyor, onlarla birlikte namaz kılıyordu. Bu evdeki faaliyetler sonucu birçok kimse İslâm’ı kabul etmiştir. Hz. Ömer burada Müslüman olanların sonuncusudur. Dârülerkam’ın ikametgah olarak kullanılması ilk Müslümanların İslâm’ı kabul tarihlerine bir esas teşkil etmiştir. Nitekim kaynaklarda sahâbîlerin Müslüman oluşları, Resûlullah’ın “Dârülerkam’a girmesinden önce”, “Darülerkam’da iken” ve “Dârülerkam’dan sonra” şeklinde tarihlendirilmiştir. Hz. Peygamber, nübüvvetin 6. yılında Zilhicce ayında Hz. Ömer’in Müslüman olmasıyla Dârülerkam’dan ayrılmıştır.

Hz. Peygamber, “En yakın akrabanı uyar”[112] ve “Ey Muhammed! Artık emrolunanı açıkça ortaya koy. Puta tapanlara aldırış etme"[113] âyetlerinin nâzil olması üzerine açıkça İslâm'a davet etmeye, önce yakın akrabalarından başlamak üzere tüm Kureyş’e, daha sonra da diğer kabilelere tebliğde bulunmaya başladı.

Şuarâ Sûresinde, açıkça en yakın akrabasını uyarması emrediliyordu. Şüphe yok ki bu, diğer insanlara topluca ulaşabilmesi için bir basamak teşkil edecekti. Bu âyetin nâzil olması üzerine Hz. Peygamber bir ziyafet tertipleyerek yakın akrabalarından kırk veya kırk beş kişiyi evine davet etti. Yemekten sonra amcası Ebû Leheb, onun konuşmasına fırsat vermeden ileri atılarak söze başladı ve “...Kabilesine senin getirdiğin gibi kötü (!) bir şey getiren kimse görmedim” diyerek onu susturdu. Hz. Peygamber maksadını anlatamadan topluluk dağıldı. Ebû Leheb’in bu davranışı Hz. Peygamber’in gücüne gitti. Bir kaç gün sonra bir toplantı daha tertipledi. Bu toplantıda “Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım talep eder, O’na inanır, O’na dayanırım . Allah’tan başka ilah bulunmadığına şehadet ederim. O birdir, eşi ve benzeri yoktur.” diyerek söze başladı. Kendilerine yalan söylemeyeceğini, kendilerini aldatmayacağını vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti: “Allah öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilah yoktur. Hiç şüphesiz ben, özellikle size ve genel olarak bütün insanlara Allah’ın elçisiyim. Allah’a andolsun ki, siz uykuya daldığınız gibi öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de diriltileceksiniz. Yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Cennet de cehennem de ebedîdir. İlk uyardığım da sizlersiniz.”

Hz. Peygamber’in konuşmasından sonra amcası Ebû Tâlib, onun sözlerini güzel bulduğunu belirterek, emrolunduğu üzere görevine devam etmesini söyledi; onu koruyup destekleyeceğini bildirdi; ancak kendisinin atalarının dininden ayrılamayacağını ifade etti. Diğer amcası Ebû Leheb ise, bunun kötü(!) bir şey olduğunu söyleyerek akrabalarının onun faaliyetine engel olmalarını istedi; şayet onun davetini kabul ederlerse zillete maruz kalacaklarını, himaye ederlerse öldürüleceklerini söyledi. Ebû Tâlib tekrar söz alarak, sağ oldukları müddetçe onu koruyacaklarını ifade etti. Hz. Peygamber’in halası Safiye, Ebû Leheb’e karşı çıkarak davranışının hoş olmadığını açıkladı. Ebû Tâlib de Safiye’yi destekledi. Hz. Ali de Hz. Peygamber’i destekleyeceğini söyledi. Onun henüz bir çocuk olması dolayısıyla davetliler gülüştüler ve daha sonra dağıldılar. Bu toplantıda Ebû Tâlib’in oğlu Câfer ve Muttaliboğullarından Ubeyde b. Hâris İslâmiyet'i kabul etti.

Peygamberimiz İslâm’ı tüm Mekkelilere tebliğe karar verdi. Safâ tepesine çıkarak “Ey Kureyş topluluğu !” diye seslendi. Kureyş kabilesi toplanınca, “Şayet size şu dağın eteğinde bir süvari birliği var desem bana inanır mısınız?” diye sordu. “Evet, senin yalan söylediğini görmedik” cevabını aldı. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öyleyse ben büyük bir azaba dûçâr olacağınızı size haber veriyorum. Abdülmuttaliboğulları! Abdümenâfoğulları! Zühreoğulları!... Allah bana en yakın akrabamı uyarmamı emretti. Siz “Allah’tan başka ilah yoktur” demedikçe benim size ne dünyada ve ne de ahirette bir faydam dokunur”. Hz. Peygamber sözlerini bitirir bitirmez, Ebû Leheb ayağa kalkarak “Helak olasıca! Bizi bunun için mi topladın?” diye tepki gösterdi.[114]

Böylece Hz. Peygamber İslâm’ı tüm Mekkelilere tebliğ etmiş oluyordu. Daha sonra Mekke dışındaki kabilelere de tebliğ etmeye başladı. Gerçi çeşitli vesilelerle Mekke'ye gelen şahıslar vasıtasıyla İslâm, Mekke dışında da tanınmıştı. Hatta civar kabilelerden tek tük Müslüman olanlar vardı. Ama Hz. Peygamber İslâm’ı daha geniş kitlelere yayabilmek için Mekke çevresinde kurulan Ukâz, Mecenne ve Zülmecâz gibi panayırları dolaşarak buralara ticaret maksadıyla gelen Arap kabilelerine ve hacılara, İslâm’ı anlatıyordu. İbn Sa'd, Hz. Peygamber'in, peygamberliğin dördüncü yılından itibaren açık davet yürüttüğünü ve bunun on yıl sürdüğünü kaydeder.[115] Kinde, Kelb, Hanîfe, Âmir b. Sa’saa, Muhârib, Fezâre, Gassân, Süleym, Abs, Uzre, Şeyban......, Hz. Peygamber’in uğrayıp İslâm’ı tebliğ ettiği kabilelerden başlıcalarıdır. Hz. Peygamber’in Mekke’de hem Kureyş’e ve hem de diğer kabilelere bu şekilde İslâm’ı anlatması hicrete kadar devam etmiştir. O, daha sonra Taif’te oturan Sakîf kabilesine de gidecektir. Ebû Leheb, Hz. Peygamber’i her yerde takip ederek sözlerini yalanlıyor, onun bir sihirbaz ve yalancı olduğunu, kabilesini birbirine düşürdüğünü, bu yüzden sözlerine itibar edilmemesi gerektiğini söylüyordu. Diğer Kureyş müşrikleri de sürekli olarak İslâm’ın yayılmasını engellemeye çalışıyorlardı. Değişik kabilelerin farklı tepkileri oluyordu. Kimisi kaba, kimisi kibar, bazısı kaçamak ve bazısı dolaylı bir şekilde karşılık veriyordu. Ama sonuç daima olumsuzdu. Bazılarının politik nedenlerle, örneğin Kureyş'ten çekindikleri için ret cevabı vermeleri dikkat çekicidir. Nitekim Evs kabilesinden Enes b. Râfi', "Biz Kureyşle ittifak yapmak maksadıyla buraya geldik. Kureyş'e düşman olarak geri dönemeyiz"[116] demiştir. Fakat kendisine takınılan tavır ne olursa olsun Hz. Peygamber sebatla, ümitsizliğe kapılmadan, azimle yoluna devam ediyor, her fırsatta davetini tekrarlıyordu. Medine döneminde çeşitli kabileleri İslâm'a davet üzerinde ileride ayrıca durulacaktır.

3- Müşriklerin Tepkisi

Hz. Peygamber’in üç yıl kadar gizli ve daha sonra da açık olarak sürdürdüğü faaliyetler esnasında Mekke müşrikleri Resûlullah’ın İslâm'a davetine ve insanlara Allah’ın bazı emirlerini bildirmesine pek karşı çıkmamışlar, onunla tartışmaya girmemişlerdi. Ancak Hz. Peygamber onların putlarını kötülemeye, putperestliğin aleyhinde konuşmaya ve putperest olarak ölen babalarının dalâlette ve cehennemlik olduğunu söylemeye başlayınca müşrikler onun peygamberliğini büyük bir tehlike(!) olarak kabul etmeye, kendisine çatmaya, karşı gelmeye ve düşmanca davranmaya başladılar.[117] Özellikle putların ve putperestlerin cehenneme yakıt olacaklarını bildiren âyet-i kerîmeler nâzil olunca ve Hz. Peygamber bu âyetleri sürekli okuyunca düşmanlıklarını artırdılar. Bu âyet-i kerîmelerin meâli şöyledir: “Siz ve Allah’ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz. Eğer onlar birer tanrı olsalardı cehenneme girmezlerdi. Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedî kalacaklardır. Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada duymazlar”.[118]

Müşrikler, Hz. Peygamber’in davetini engellemek için her türlü yola başvurdular. Önceleri Hz. Peygamber’le ve Müslümanlarla alay ediyorlardı. Peygamberimiz bir topluluğun yanından geçerken birbirlerine işaret ederek “İşte Abdülmuttaliboğullarının kendisiyle gökten konuşulan oğlu”[119] diyorlardı. Bunun dışında, onu çok iyi tanıdıkları halde mecnûn, kâhin, sihirbaz ve şâir gibi sözlerle kendisine iftira ediyorlardı. Vahiyler hakkında da ne diyeceklerini şaşırmışlardı. "Kur'ân'ı ona ancak bir insan öğretiyor"[120] diyorlardı. Öğrettiğini iddia ettikleri kişi de, Hz. Peygamber'in zaman zaman yanına gidip oturduğu Cebr adlı, kendisi Hristiyan olan, Arapçayı da doğrudürüst bilmeyen yabancı bir köle idi.[121] Kur'ân-ı Kerim'de, "Kendisine nisbet edilen bu şahsın dilinin yabancı olduğu, halbuki Kur'ân'ın apaçık bir Arapça olduğu"[122] belirtilmekte; böylece müşriklerin iddiaları reddedilmektedir. Müşrikler ayrıca, Hz. Peygamber'in (hâşâ) "Öğretilmiş bir deli"[123], vahiylerin ise, "Karmakarışık rüyalar, uydurma sözler, şiir"[124], "Büyü"[125], "Peygamber'in uydurduğu bir yalan ve başka bir zümrenin bu konuda kendisine yardım ettiği"[126], "Başkasına yazdırıp da kendisine sabah akşam okunmakta olan masallar"[127] olduğu şeklinde birbirinden farklı ve tutarsız iddialarda bulunuyorlardı. Bütün bu iftiralar karşısında, nâzil olan vahiylerde, Kur'ân-ı Kerîm'in uydurulduğu iddialarına şiddetle karşı çıkılmış; onun beşer sözü değil, bilakis insanların benzerini getiremedikleri ilâhî bir kelam olduğu ısrarla vurgulanmıştır. Müşrikler, eğer güçleri yetiyorsa, ona benzer bir kitap ortaya koymaya davet edilmişlerdir; ancak bunu yerine getiremeyecekleri de ifade edilerek kendilerine meydan okunmuştur.[128] Kur'ân-ı Kerim'de ayrıca onun kâhin ve mecnun olmadığı[129] da kesin bir şekilde ifade edilmiştir.

Kureyş'in düşmanlığı, sözlü hakaret, dövmek, boykot, işkence ve hatta öldürmeye kadar varan boyutlarda devam etti. En fazla baskıya maruz kalanlar, köleler ve himaye edecek kimseleri olmayan Müslümanlardı. Müşrikler, hür ve itibarlı kimseleri pek fazla rahatsız edemedikleri için hınçlarını köle ve câriyelerden alıyorlardı. İslâm’ı kabul ettikleri için işkence gören kölelerden birisi Habbâb b. Eret idi. Ona bazen kızgın taşlar üzerinde işkence edilirdi. İşkence izleri ömrünün sonuna kadar onun sırtında kalmıştır. Cumah’tan Ümeyye b. Halef, kölesi Bilal-i Habeşî’yi kızgın güneş altında sırt üstü yatırır, büyük bir kaya parçasını göğsü üstüne koydurur, sonra da İslâm’dan vazgeçmeye, Lât ve Uzzâ’ya tapmaya zorlardı. İşkence görenler arasında Bilal’in annesi Hamâme de bulunuyordu. Mahzumoğullarının kölesi Ammâr’ın babası Yâsir ile annesi Sümeyye işkence sonucu öldürülürken, Ammâr da ağır işkencelere tabi tutuldu. Müşrikler onu bayılıncaya kadar dövüyorlardı. Ebû Fükeyhe’nin ayağına bir ip takarak çakılların üzerinde sürüklüyorlardı. Lübeyne'yi şiddetli bir şekilde dövüyorlardı. Efendileri Müslümanlığı kabul etmediği müddetçe bu çaresiz insanların ya dinlerinden dönmek veya bir iyiliksever tarafından satın alınıp serbest bırakılmaktan başka çareleri yoktu. Nihayet Hz. Ebû Bekir onların imdadına yetişti. Çok sayıda Müslüman köle ve cariyeyi sahiplerine büyük miktarda paralar ödeyerek satın aldı ve sonra hürriyetlerini bağışladı. Bilâl-i Habeşî ve annesi Hamâme, Âmir b. Füheyre, Ubeys, Ümmü Ubeys, Ebû Fükeyhe, Zinnîre, Nehdiye ve Lübeyne Hz. Ebû Bekir’in kurtardığı sahâbîler arasındadır.[130]

Müslüman köle ve cariyelerin dışında, bizzat Hz. Peygamber ve Kureyş’e mensup Müslümanlar da saldırı ve işkenceye maruz kalıyorlardı. Nitekim Hz. Ebû Bekir, yukarıda işaret ettiğimiz gibi Utbe b. Rebîa tarafından Kâbe’nin yanında fecî bir şekilde dövülmüştü. Hâlid b. Saîd babası tarafından önce dövülmüş, daha sonra hapse atılarak aç ve susuz bırakılmıştı. Hakem b. Ebü’l-Âsî, yeğeni Osman b. Affan’ın ellerini ve ayaklarını bağlamıştı. Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvâm da kendi ailelerine mensup şahıslar tarafından işkenceye tâbi tutulmuşlardı. Ancak bütün bu işkenceler ve baskılar bir tek Müslümanı bile İslâm’dan vazgeçirememişti.

Müşrikler bizzat Hz. Peygamber’i de rahatsız ediyorlar ve hatta ona işkence yapıyorlardı. Ukbe b. Ebû Muayt, Übey b. Halef’in kışkırtmasıyla Hz. Peygamber’e hakaret etmiş; Ebû Cehil’in teşvikiyle de bir deve işkembesi getirip secdede iken iki omuzunun üzerine koymuştu. Ukbe, bir defasında, namaz kılarken onu üzerindeki atkısıyla boğmaya teşebbüs etmiş, onu bu durumdan Hz. Ebû Bekir kurtarmıştı.[131] Yine bir gün secdede iken boynuna basmıştı. İbn Abdilber'in verdiği bilgiye göre müşrikler bir defasında Hz. Peygamber'i bayıltıncaya kadar dövmüşler, Hz. Ebû Bekir "Yazıklar olsun size! Rabbim Allahtır dediği ve size Rabbinizden beyyineler getirdiği için adamı öldürecek misiniz"? diyerek onlara çıkışmıştır. Bunun üzerine müşrikler Hz. Ebû Bekir'i mecnunlukla suçlamışlardır.[132] Hz. Peygamber’in amcası Ebû Leheb ve karısı Ümmü Cemîl, onun en şiddetli muhalifi idiler. Ebû Leheb, kapısının önüne necaset koyar, Ümmü Cemîl de topladığı dikenleri gece vakti geçeceği yola atardı. Bunun üzerine Tebbet Sûresi nazil olmuştur.[133] Ebû Leheb, Ebû Cehil, Velîd b. Muğîre, Âs b. Vâil, Nadr b. Hâris, Ebû Uhayha, Ukbe b. Ebî Muayt, Utbe b. Rebîa, Şeybe b. Rebîa, Ümmü Cemîl, Ümeyye b. Halef ve Übey b. Halef, Mekkelilerden İslâm düşmanı olanların en meşhurlarıdır.[134]

Saldırı ve işkencelerin yanında Mekke müşrikleri İslâm’ın yayılmasına engel olmak için tüm güçleriyle çalışıyorlar ve çeşitli metotlar takip ediyorlardı. Meselâ, Kureyş kabileleri, hac yapmak amacıyla dışarıdan Mekke'ye gelenlerin Hz. Peygamber’le konuşup görüşmelerine engel olmak için aralarında Mekke’nin yollarını taksim etmişlerdi. Tarihçi İbn Habîb'in verdiği bilgiye göre çeşitli kabilelere mensup on yedi kişiden oluşan bir ekip, yolları tutarak ziyaretçileri karşılarlar, Hz. Peygamber’i soranlara “O mecnundur, şâirdir, sihirbazdır” gibi kötüleyici sözler söyleyerek hacıların kendisiyle konuşmasına engel olmaya çalışırlardı.[135] Ancak bütün bu engellemeler, müşrikler için bir fayda sağlamamış ve tersine İslâm'ın lehine gelişmelere vesile olmuştur. Zira müşriklerin tüm çabalarına rağmen ziyaretçilerden Hz. Peygamber’le görüşüp İslâm'a girenler oluyordu. Bunlardan Dımâd b. Sa'lebe'nin İslâm'ı kabul edişi son derece ilgi çekicidir. Ezd-i Şenûe kabilesinin başkanı olan Dımâd, umre maksadıyla Mekke'ye gelmişti. Kureyş müşriklerinin Hz. Muhammed (s.a.s.)'in aklını kaybettiğini söylediklerini duyunca, onu tedavi etmeyi düşündü. Hz. Peygamber'e gelerek, şayet isterse kendisini iyileştirebileceğini söyledi. Bu teklif üzerine Hz. Peygamber şu ifadelerle ona cevap vermeye başladı: "Şüphesiz ki hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidayet verirse, onu şaşırtacak yoktur. Kimi şaşırtırsa, onu da hidayete erdirecek yoktur. Ben, Allah'tan başka ilah bulunmadığına, Muhammed'in de O'nun kulu ve elçisi olduğuna şâhitlik ederim. Bundan sonra...". Hz. Peygamber henüz cevabını tamamlamadan, Dımâd, heyecanla onun sözünü keserek, söylediklerini üç defa tekrarlattı. Daha sonra da duyduğu bu sözler hakkında şu değerlendirmeyi yaptı: "Bu sözün bir benzerini hiç duymadım; kâhinlerin, sihirbazların, şairlerin sözlerini işittim, ama bunun gibisini işitmedim. Bu sözler coşkun denizleri bile coşturur". Dımâd, ardından hemen kelime-i şehadet getirdi ve müslüman oldu. Hz. Peygamber'e kendisi ve kabilesi adına bîat etti.[136]

Devs kabilesinin ileri gelenlerinden şair Tufeyl b. Amr Mekke'ye gelir. Müşrikler hemen yanına gelerek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in davetinden ve kötülüğünden(!) bahsederler; onun aleyhine konuşurlar ve durumun ciddi boyutlara ulaştığını söylerler. Kendi başlarına gelenin Tufeyl'in ve kabilesinin başına gelmesinden korktuklarını dile getirirler. Bunun için onunla konuşmamasını ve sözlerini dinlememesini isterler. Bu husus üzerinde o kadar fazla dururlar ki, Tufeyl b. Amr, Hz. Peygamber'den bir şey dinlememeye, onunla konuşmamaya kesin karar verir. İstemiyerek de olsa onun bazı sözlerinin kulağına gitmemesi için, Harem-i Şerif'e giderken kulaklarına pamuk tıkar ve bu şekilde Kâbe'nin yanına varır. Tam bu sırada orada namaz kılan Hz. Peygamber'in yanına yaklaşır. Bu arada onun okuduklarından bir söz işitir. Kendi kendine, kendisinin akıllı bir şair olduğunu, güzeli çirkinden ayırt edebildiğini, şayet Hz. Muhammed (s.a.s.)'in tebliğ ettiği şey güzelse kabul edebileceğini, çirkinse reddedeceğini düşünür. Namazını bitirip evine giden Peygamber'i takip eder ve başından geçenleri ona anlatır. Hz. Peygamber kendisine İslâm'ı anlatır; Kur'an okur. Kur'ân'ın üslûbunun güzelliği ve dinlediği hususların muhtevası Tufeyl'in hoşuna gider. İslâmiyet'i kabul ederek yurduna döner; ailesinin ve kabilesinden bazı kimselerin müslüman olmasını sağlar.[137]

4- Müşriklerin Uzlaşma Teklifleri

Kureyş müşrikleri Hz. Muhammed (s.a.s.)’in azim ve sebatla insanları İslâm'a davet ettiğini görünce, ona engel olması veya himayeden vazgeçmesi için amcası Ebû Tâlib’e müracaat etmeye karar verdiler. İbn Hişam, Kureyşlilerin Ebû Tâlib’e bu maksatla üç defa başvurduklarını kaydetmekte ve ilk müracaatı yapan on kişilik heyetin isimlerini vermektedir. Bu heyet Ebû Tâlib’e giderek şunları söylemiştir: “Ebû Tâlib! Yeğenin tanrılarımıza hakaret etti. Dinimizi kötüledi. Bizim akılsız olduğumuzu babalarımızın, dedelerimizin eğri yolda gitmiş olduklarını söyledi. Şimdi sen ya onu bunları yapmaktan vazgeçir; yahut himayeden vazgeç...”. Ebû Tâlib bu heyeti tatlı dille başından savdı. İlk müracaatlarından istedikleri sonucu elde edemeyen müşrikler Ebû Tâlib’e ikinci defa başvurarak artık yeğeninin sözlerine katlanamayacaklarını, ya davasından vazgeçirmesini veya onu himayeden vazgeçmesini, aksi takdirde kendisine karşı da cephe alacaklarını tehdit edercesine söylediler. Ebû Tâlib bu defa Hz. Muhammed (s.a.s.)’i çağırarak Kureyşlilerin kendilerine söylediklerini bildirdi. Davasından vazgeçmesini, artık meselenin kendisinin de altından kalkamayacağı noktaya geldiğini ifade etti. Bunu duyan Hz. Peygamber amcasının kendini koruma hususunda fikir değiştirdiğini sanarak “Bu işten vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler dahi Allah bu dini üstün kılıncaya kadar veya ben ölünceye kadar vazgeçmeyeceğim” deyip ayağa kalktı ve yürüdü. Buna üzülen Ebû Tâlib “Yeğenim! Git, istediğini söyle. Allah’a andolsun ki seni asla onlara teslim etmem” dedi.[138]

Müşrikler, Ebû Tâlib’in Resûlullah’a yardım ettiğini ve onu himayeden vazgeçmeyeceğini, kendilerine onu teslim etmeyeceğini; hatta gerekirse onlardan ayrılacağını anladıkları zaman, Velid b. Muğîre’nin oğlu Umâre’yi yanlarına alarak Ebû Tâlib’e götürdüler. Genç ve yakışıklı olan Umâre’yi Hz. Peygamber’le değiştirmek istediler ve Ebû Tâlib’e şu acaip teklifte bulundular: “Ebû Tâlib! İşte Kureyş kabilesinin en kuvvetli ve en yakışıklı genci olan Umâre b. Velîd. Onu al, zekâsından ve gücünden istifade et, onu evlat edin, senin olsun. Buna karşılık, senin ve dedelerinin dinine karşı gelen ve kavminin birliğini bozan, şu yeğenini bize teslim et, onu öldürelim. İşte sana adam yerine bir adam veriyoruz”. Onların bu gülünç ve aldatıcı tekliflerine Ebû Tâlib şu sert cevabı verdi: “Allah’a yemin ederim ki siz bana çok kötü bir teklifte bulunuyorsunuz! Nasıl olur? Siz oğlunuzu, sizin için beslemem karşılığında bana veriyorsunuz; benimkini ise öldürmek için istiyorsunuz, öyle mi? Bu asla olmaz”.[139]

Müşrikler bizzat Hz. Peygamber’in kendisine başvurarak da bazı tekliflerde bulundular. Bir defasında Utbe b. Rebîa tek başına, bir başka zaman da heyet halinde ona başvurarak, bu hareketiyle mal istiyorsa mal vermeyi, saltanat istiyorsa kendisini başkan yapmayı, hasta ise tedavi ettirmeyi önerdiler. Fakat Hz. Muhammed (s.a.s.), gayesinin bunlar olmadığını, Allah tarafından kendisine verilen peygamberlik görevini yerine getirdiğini ve bu uğurda her şeye katlanacağını bildirdi.[140] Bundan bir sonuç alamayan müşrikler, "Biz senin ibadet ettiğine ibadet edelim, sen de bizim taptıklarımıza tap" şeklinde bir teklif daha götürdüler.[141] Bunun üzerine Kâfirûn Sûresi nâzil oldu. Bu sûrenin meâli şöyledir: "De ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır".[142]

5- Muhalefet Sebepleri

Kur’ân-ı Kerîm, insanları Allah’ın birliğine inanmaya ve sadece ona ibadet etmeye çağırıyor, putları ve putperestliği kötülüyor, onların ne fayda ve ne de zarar verdiğini açıklıyordu. Bu âyetlerden bazıları şunlardır: “Siz, Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyorsunuz, asılsız sözler uyduruyorsunuz”.[143] “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ve ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar”.[144] Yine Kur’ân-ı Kerim, putların ve putperestlerin cehenneme yakıt olacaklarını bildiriyordu: “Siz ve Allah’ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız...”.[145] Aynı zamanda meleklere ve cinlere tapanları eleştiriyor, insanların ve cinlerin Allah’a ibadet etmek için yaratıldıklarını açıklıyordu. Kısacası, müşriklerin tüm bâtıl inanç ve ibadetlerine karşı çıkıyor, kendilerini tevhide davet ediyordu. Onlar ise, atalarından miras olarak devraldıkları inanç, tapınma ve gelenekleri terketmek istemiyorlardı.

Kâbe, tüm Araplar tarafından kutsal mekan olarak kabul ve ziyaret edildiği için, Mekke müşrikleri, burada bütün Arapların hakkı olduğunu düşünüyorlardı. Onlar, Kur'ân'ın ifadesiyle, Hz. Peygamber'e "Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız"[146] diyerek, İslâm'ı kabul ettikleri takdirde Mekke'den sürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceklerini, bahane olarak, dile getiriyorlardı. Fakat Allah Teâlâ, onların bu iddiasını, "Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler"[147] buyurarak eleştirmektedir.

Kureyş müşrikleri putperestliğin yıkılmasıyla bütün Arap kabileleri nezdinde elde etmiş oldukları dinî üstünlüğün ve ticârî menfaatlerin ellerinden gitmesinden endişe duyuyorlardı. Ayrıca put imal edip Kâbe’ye gelenlere satanlar vardı. İslâm’ın bunu haram kılmasına put ticareti yapanlar fena halde kızıyorlardı.

Araplar, kültürel geleneğin taşıyıcısı olarak kabul ettikleri 'atalar'dan intikal eden örf, adet ve geleneklere büyük önem veriyorlardı. Kureyşliler için de putperestlik, korunması gereken bir değerdi. Babalarını belli bir dine inanmış olarak bulduklarını ve kendileri için de en akıllıca yolun babalarının geleneğini sürdürmek olduğunu sık sık söylüyorlar, kendi tutucu davranışlarını haklı çıkarmak için babalarının geleneklerini ileri sürüyorlardı. Dolayısıyla ataları taklit, gerek inanç ve gerekse ibadet ve yaşama tarzlarında müşrikler için vazgeçilmez bir esastı. Muhalifler, İslâm'ı atalarının yoluna, yani geleneksel davranış ve inançlara saldırı olarak görüyorlardı. Kur’an-ı Kerim’de onların bu tutumları eleştirilmektedir: “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine ve Resûl’e gelin’ denildiği vakit, “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi”?[148]

Kur’an-ı Kerim, Arapların ahlaksızlığını, zulüm ve haksızlıklarını, kötü ve çirkin yaşayışlarını açıkça eleştiriyor, fenalıklarını sayıyor ve yaptıklarını yüzlerine vuruyordu. Kur'an-ı Kerim'in getirdiği ahlakın Arap toplumunun geleneksel ahlak anlayışından köklü bir şekilde koptuğu ortadadır.[149] Onların ahlakı, Kur’an-ı Kerim’in öngördüğü ahlak ile çelişki teşkil ediyordu. Kur’an-ı Kerim insanları güzel ahlaka ve fazilete davet ediyordu.

Mekke müşrikleri ölümden sonraki ebedî hayata, yaptıklarından hesaba çekileceklerine inanmıyorlar veya inanmak istemiyorlardı. Kur’an-ı Kerim’in kötülük işleyenlerin cezaya çarptırılacağından bahsetmesinden memnun olmuyorlardı. Kötü alışkanlıklarından, haksız kazançlarla insanları ezmelerinden, içki, fuhuş... gibi İslâm’ın yasakladığı günahlardan dolayı hesap vermeyi düşünmek bile istemiyorlardı. “Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır, ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder”[150] diyorlar ve ahireti inkar ediyorlardı.

Kabile yapısında sosyal tabakalara önem veriliyordu. Mekkeliler, kölelerin, efendisinin dininden başka bir dine girmesine tahammül edemiyorlar, onların Müslüman olmalarını kendilerine karşı isyan kabul ediyorlardı. Halbuki Hz. Peygamber eşitliği emrediyor, insanlar arasında sınıf farkı gözetmiyor, mensuplarını ister köle, ister efendi, ister zengin, isterse fakir olsun, aynı seviyede kabul edip üstünlük ölçüsünün takvâ olduğunu belirtiyor, mü’minleri kardeş ilan ediyordu. Efendiler, kendilerini kölelerle eşit tutan bir dine girmek istemedikleri gibi ona cephe de alıyorlardı.

Mekkelilerin İslâm'a muhalefetinde kabile rekabetleri de önemli yer tutmaktaydı. Ebû Cehil’in aşağıdaki sözleri onun Abdümenâfoğullarına rekabeti yüzünden Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmadığını göstermektedir. O, şöyle diyordu: “Biz Abdümenâfoğullarıyla şeref hususunda anlaşmazlığa düştük. Onlar halka yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar yaya kalmış kimselere binek verdiler, biz de verdik. Onlar halka bağışta bulundular, biz de bulunduk. Sonunda aynı dereceye ulaşıp burun buruna giden iki yarış atı durumuna geldiğimizde onlar “İşte bizden, semâdan kendisine vahiy gelen bir Peygamber çıktı” dediler. Biz buna ne zaman ulaşacağız? Allah’a andolsun ki ona asla inanmayız".[151] Ebû Cehil, peygamberliği Mekke şehrinin idaresi ve hac ibadeti ile ilgili görevlerden birisi gibi telakki ediyor ve bu görevin Abdümenâfoğulları içinden birisine verilmesine tahammül edemiyordu. Onun bu husustaki düşüncesini dile getirdiği bir sözü şöyledir: "Sikâye, rifâde ve meşvere görevleri Abdümenâfoğullarının elinde bulunmaktadır. Şimdi de Peygamber onlardan çıktı. Peki bize ne kaldı"?[152]

Kimi muhalifler Kur'an'ın Hz. Muhammed (s.a.s.)'den daha asil birisine verilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Velid b. Muğîre, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamber olmasını bir türlü kabul edememiştir. O, şöyle derdi: “Nasıl olur? Ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve başkanı olayım da bir kenara bırakılayım. Muhammed’e vahiy gelsin? Nasıl olur Ebû Mes’ud Amr b. Umeyr es-Sakafî, Sakîf kabilesinin başkanı olsun da o da bir kenara bırakılsın? İkimiz bu iki şehrin (Mekke ve Tâif) başkanlarıyız”. Onun görüş ve iddialarına cevaben Yüce Allah şöyle buyurur: “Onlar dediler ki: Bu Kur’an iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı? Rabb’inin nimetini onlar mı paylaşıyorlar”?[153]

6- Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman Oluşları

Kureyş müşriklerinin İslâm'a muhalefetinin bütün şiddetiyle devam ettiği bir sırada, kahramanlık ve yiğitlikleriyle meşhur iki kişi, Hamza b. Abdülmuttalib ve Ömer b. Hattab İslâmiyet'i kabul ettiler. Bu olay, Müslümanların güçlenmesine vesile olduğu gibi İslâm muhaliflerinde de şok etkisi yaptı. Öneminden dolayı ilk İslâm Tarihi kaynakları bu iki şahsın Müslüman oluşlarıyla ilgili olayları müstakil başlıklar altında kaydederler.

Hz. Hamza, yeğeni Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bir kaç yaş büyüktü. İkisi çocukluk arkadaşı ve süt kardeşi idiler. Hz. Hamza avlanmayı severdi. Avdan dönünce evine gitmeden Kâbe'yi tavaf ederdi. Güçlü, kuvvetli idi; haksızlığa maruz kalanlara destek olurdu. Henüz Müslüman olmamıştı, ama yeğenini çok seviyor ve ona yapılan haksız muamelelere çok üzülüyordu. Bir gün Ebû Cehil, Safâ tepesinin yanında Hz. Peygamber’e hakaret etmiş, dinini ve peygamberliğini küçümseyerek hakaret dolu sözler söyleyip her zamanki gibi onu incitip üzmüştü. Hz. Peygamber ise karşılık vermemişti. Abdullah b. Cüd'an'ın bir câriyesi, olayın meydana geldiği yere yakın olan evinden olup biteni görmüş ve söyleneni duymuştu. Bu kadın biraz sonra avdan dönen Hamza’ya, Ebû Cehil’in yaptıklarını anlattı. Hamza kadının anlattıklarını duyunca içerledi. Doğruca Mescid-i Haram’a giderek Kureyş'in ileri gelenleri ile birlikte oturan Ebû Cehil’e doğru ilerledi. Yanına varınca yayını kaldırarak başına vurup yaraladı. Sonra da “Sen Muhammed’e sövüp sayarsın ha! İşte ben de onun dinindeyim. Elinden gelirse bana da cevap ver, bana da söv de seni göreyim”! diyerek onu tehdit etti. Bu sırada Ebû Cehil’in kabilesi olan Mahzumoğullarından bazıları ona yardım etmek için harekete geçmek istediler. Ancak Ebû Cehil, Hamza’nın haklı olduğunu söyleyerek onlara engel oldu. Hz. Hamza’nın İslâm’ı kabul edişi Hz. Peygamber'e ve Müslümanlara güç verdi. Müşrikler, ondan korktukları ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’i savunacağını bildikleri için kötülük yapmaktan çekinmeye başladılar.[154]

Hz. Hamza’nın İslâmiyet'i kabulü Hz. Ömer’den önce idi ve o sırada Hz. Peygamber Dârülerkam’da faaliyetini sürdürüyordu. Hz. Peygamber bir taraftan tebliğ vazifesini sürdürürken diğer taraftan İslâm’ın ve Kur’an’ın zaferi için bazı kuvvetli şahsiyetlerin hidayete ermesini Yüce Allah’tan niyaz ediyordu. Ebû Cehil ve Ömer’den birinin hidayeti için şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! İslâmiyeti ya Ebü’l-Hakem b. Hişam (Ebû Cehil) veya Ömer b. Hattâb ile te’yid edip güçlendir.” Bu duadan nasibini alan Ömer b. Hattab olmuştur.

Ömer b. Hattab, Adiy kabilesine mensuptu. Kureyş'in yiğitlerindendi. Başlangıçta İslâm’ın şiddetli muhalifi idi. Müslüman cariyelere işkence yapardı. Bir gün kılıcını kuşanarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’i öldürmek maksadıyla Dârülerkam’a doğru yöneldi. Yolda yine Adiy kabilesinden Nuaym b. Abdullah’a rastladı. Nuaym ona nereye gittiğini sordu. Ömer “Kureyş'in birliğini bozan ve onları akılsızlıkla itham eden, dinlerini kötüleyen, ilahlarına hakaret eden Muhammed’i öldürmeye!)” diye cevap verdi. Bunun üzerine Nuaym ona, Muhammed’i öldürürse Abdümenafoğullarının kendisini sağ bırakmayacağını hatırlattı. Peşinden, eniştesi Saîd b. Zeyd ile kızkardeşi Fâtıma’nın da Müslüman olduğunu bildirdi. İslâm’ı kabul etmiş olan Nuaym’ın muhtemelen bundan maksadı, Saîd ile Fatıma’yı ihbar etmek değil, Ömer’in ilgisini başka tarafa yöneltip zaman kazanmaktı. Kızkardeşini öldürmeyebilirdi; ama Hz. Muhammed (s.a.s.)’i öldürmeye kararlı görünüyordu. Ömer derhal eniştesinin evine yürüdü. Habbâb b. Eret onlara Kur’an öğretiyordu. O, hemen gizlendi. Ömer hiddetle içeriye girdi. Dışarıda iken, evde okunan Kur’an’ı işitmişti. Duyduklarının doğru olduğuna kanaat getirdi. Eniştesini ve kızkardeşini dövmeye başladı. Kızkardeşi, İslâm’ı kabul ettiklerini, ne pahasına olursa olsun bundan vazgeçmeyeceklerini haykırdı. Bunun üzerine Ömer, okuduklarının kendisine getirilmesini istedi. Tâhâ Sûresi’nin yazılı olduğu kağıdı kendisine getirdiler. Okuduklarının hoşuna gittiğini söyledi. Bunun üzerine Habbâb b. Eret gizlendiği yerden çıktı. Ömer, Muhammed’in bulunduğu yere gitmek istediğini söyleyerek doğruca Dârülerkam’a yürüdü. İçeridekiler Ömer’in kılıcını kuşanmış vaziyette geldiğini görünce kapıyı açmakta tereddüt ettiler. Fakat içeride bulunan Hz. Hamza “İyi niyetle gelmişse bu iyiliği kendinden esirgemeyiz; yok eğer bir kötülük arıyorsa onu kendi kılıcıyla öldürürüz” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber kapının açılmasına izin verdi ve Ömer’i avluda karşılayarak ne maksatla geldiğini sordu. Ömer “Ey Allah’ın Resûlü! Ben Allah’a, onun elçisine ve Allah tarafından indirilen şeylere inanmak için geldim” cevabını verdi. Hz. Peygamber bunun üzerine tekbir getirdi. Hz. Ömer’in İslâm’ı kabul etmesi Müslümanları güçlendirdi ve sevindirdi.[155] Onun Müslüman oluşu biraz sonra göreceğimiz Habeş Hicreti’nden sonra ve Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamber oluşunun 6. yılının Zilhicce ayında (m. 615) gerçekleşmiştir.

Burada, insanların İslâm'a dahil olmasında, şahısları ve kitleleri İslâm'a cezbetmede Kur’an-ı Kerîm’in tesirine işaret etmek gerekir. Ömer ve onun gibi pekçok kimsenin İslâm'a girmesinde Kur’an-ı Kerim’in üslubunun güzelliğinin ve etkileme gücünün rol oynadığı görülmektedir. Kur'an üslûp ve edebî özellikler bakımından beşerin söyleyemeyeceği üstünlüğe sahiptir; kulağı okşadığı kadar kalbe de hitap eder. Ömer’den başka Devsli meşhur şair Tufeyl b. Amr’ın, Ebû Zer el-Gıfârî’nin, ünlü sihirbaz Dımâd b. Sa’lebe’nin, Akabe mevkiinde İslâm’ı kabul eden Hazrecli altı kişinin, Evs kabilesi reislerinden Sa’d b. Muaz’ın ve daha pekçok sahâbînin Kur’an-ı Kerim’i dinledikleri anda Müslüman oldukları bilinmektedir.

7- Habeşistan’a Birinci Hicret

Hz. Peygamber, sahâbenin karşı karşıya kaldığı sıkıntılardan dolayı üzülüyor, ancak elinden bir şey gelmiyordu. Sonunda onlara “Allah çektiğiniz sıkıntılardan kurtulmanız için bir yol gösterinceye kadar Habeşistan’a göç etseniz iyi olur. Zira orada, yanındakilerden hiç birine zulüm yapılmayan bir hükümdar vardır” diyerek bu ülkeye gitmelerini tavsiye etti.

Bunun üzerine Müslümanlardan bir kısmı Habeşistan’a göç ettiler. Bu, İslâm’da ilk hicrettir. Kaynaklar Habeşistan’a hicretin iki kez olduğunu, birincisinin peygamberliğin 5. yılında (m. 615) ve Recep ayında gerçekleştiğini kaydederler. Birinci Habeş hicretine katılanların, dördü kadın, on biri erkek olmak üzere toplam on beş (bazı kaynaklarda on altı) kişiden ibaret oldukları kaynaklarda kaydedilmektedir. Bunlar, Osman b. Affan ve hanımı Rukıye, Ebû Huzeyfe b. Utbe ve hanımı Sehle bint Süheyl, Ebû Seleme ve hanımı Ümmü Seleme, Âmir b. Rebîa ve hanımı Leylâ bint Ebû Hasme, Zübeyr b. Avvâm, Mus’ab b. Umeyr, Abdurrahman b. Avf, Osman b. Maz’ûn, Ebû Sebre, Hâtıb b. Amr ve Süheyl b. Beydâ’dır. Görüldüğü gibi bunlardan bazıları hanımı ile birlikte gitmişlerdir. Bu muhâcirler kimisi binekli, kimisi de yaya olarak gizlice Kızıldeniz kenarına, Şuaybe Limanı'na kadar gittiler. Limana tam o sırada iki ticaret gemisi gelmişti. Ücret karşılığında bu gemilere binerek sağ-sâlim Habeşistan topraklarına ayak bastılar. Kureyş müşrikleri onları yakalamak üzere peşlerinden adamlar gönderdiler. Fakat bu adamlar muhâcirlere yetişemediler. Muhâcir Müslümanlar orada huzur ve güven içinde yaşamaya başladılar.[156]

Müslümanlar başka bir bölgeye değil de özellikle niçin Habeşistan’a hicret etmişlerdir? Bu soruya, Arap Yarımadası'nın çeşitli bölgelerini, Müslümanların oralara hicret imkanı olup olmadığı açısından değerlendirmek suretiyle cevap vermek mümkündür. Her şeyden önce Arabistan’daki Arap kabilelerinden herhangi birinin yanına hicret edemezlerdi. Çünkü bu kabileler henüz müşrik idiler. Çeşitli vesilelerle Mekke'ye geldiklerinde kendilerini İslâm'a davet eden Hz. Peygamber’e hiçbiri henüz olumlu cevap vermemişti. Üstelik bu kabileler Kureyş müşrikleri ile irtibat halinde idiler. Müslümanlar için Kureyş'le aralarının açılmasını istemezlerdi. Arabistan’da oturan Yahudi ve Hristiyanların hakim oldukları bölgelere gidemezlerdi. Zira yarımadadaki Yahudi ve Hristiyanlar birbiri ile çekişme içinde ve yekdiğerine karşı egemenlik kurmakta birbiriyle rekabet halinde idiler. Onlar yeni bir rakip istemezlerdi. Yemen bölgesine de hicret edemezlerdi. Çünkü burası Mecusî İran’ın sömürgesi idi. Semâvî bir dini kabul etmeye yanaşmadıkları gibi, bu dine mensup olanları da kabul etmezlerdi. Irak ve Suriye bölgesi de Müslümanların hicretine elverişli değildi. Zira bu iki bölgeye ulaşmak zor olduğu gibi, Kureyşlilerin bu bölgelerle yakın ticârî ilişkileri vardı. Dahası, buralarda İran ve Bizans nüfûzu hakimdi. Bunun yanısıra, bu bölgelerin idarecileri halka zulüm yapıyorlardı. Umman bölgesinde de zulüm hâkimdi. Dolayısıyla tek güvenli bölge Habeşistan’dı. Nitekim Hz. Peygamber de orayı tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber'in özellikle oraya hicreti tavsiyesinden, onun dünyayı iyi tanıdığını da anlıyoruz. Müslüman muhacirler Habeşistan’da gerek hükümdar ve gerekse halk tarafından iyi muamele görmüşler, ibadetlerini serbestçe yapmışlar, eziyetle karşılaşmamışlar ve kimseden kötü bir söz işitmemişlerdir.

Bu sırada Habeşistan’daki muhacirlerden bazılarının Mekke’de meydana gelen bir olay sebebiyle hicretten dört ay kadar sonra Mekke'ye döndüğü, ancak olayın asılsız olduğunun anlaşılması üzerine tekrar Habeşistan’a gittikleri söylenir. Hicret receb ayında gerçekleşmişti. Muhacirler orada şaban ve ramazan aylarında kalmışlar, şevval ayında geri dönmüşlerdir. Biraz sonra bahsedeceğimiz olay ise ramazan ayında meydana gelmiştir.[157]

Bazı İslâm tarihi kaynaklarında yer alan ve “Garânîk Kıssası” diye bilinen bu habere göre Peygamberimiz Kâbe’nin yanında Necm Sûresi’ni okurken, “Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât’ı”[158] âyetlerini okuduktan sonra, gûyâ “Bunlar yüksek kuğulardır, onların şefaatları umulur” sözlerini şeytan’ın telkini ile söylemiş! Secde ayetine gelince secdeye varmış, bütün kâfirler de secde etmişler! Müşrikler, putlarının Hz. Peygamber tarafından övülmesine sevinmişler. Akşam olunca Cebrâil aleyhisselam gelerek Hz. Peygamber’e “Allah tarafından vahyedilmeyen sözleri söylediğini” bildirmiş. Hz. Peygamber buna çok üzülmüş, şeytanın söylediği sözleri iptal etmiş!.[159]

İbn Sa’d ve Taberî gibi en eski İslâm tarihi müelliflerinin doğruluğunu araştırmadan eserlerine aldığı bu rivayeti, Müslüman âlimler, sözlerinin çelişkili, râvîlerinin zayıf, senetlerinin kopuk ve her şeyden önce tevhid inancına aykırı olması gibi çeşitli yönlerden eleştiriye tabi tutmuşlar ve uydurma olduğunu ortaya koymuşlardır. Hz. Peygamber’in, mücadele içinde bulunduğu putları övücü sözler söylemeyeceği ortadadır. Nitekim, Necm Sûresi’nin 19. ve 20. ayetleri putları, putperestliği kötülemekte ve bunların anlamsızlığını açıklamaktadır. Bu ayetlerin hemen peşinden Hz. Peygamber’in putları öven ifadeler kullanmış olması imkansızdır. Belki bu ifadeleri müşriklerden birisi kullanmış olabilir. Nitekim sahîh rivayetlerde putları öven ibareler yer almamaktadır. Muhtemelen eski tarih yazarları bu rivayeti, İlâhî vahyin şeytanların her türlü saldırılarına karşı korunduğunu ifade etmek gibi iyi niyetle kitaplarına almışlardır. Fakat pekçok batılı yazar, uzlaşma noktasından ve muhacirlerin geri dönmesinden[160] hareketle Garânik hikayesini doğru kabul ederek yeni yorumlarla sık sık gündeme getirmişler; İslâm'a saldırmak ve vahiy müessesesinde şüphe uyandırmak için malzeme olarak kullanmışlardır. Son olarak 1988 yılında Hint asıllı İngiltere vatandaşı Selman Rüşdi tarafından yazılan “Şeytan Âyetleri” kitabı ile konu tekrar gündeme gelmiştir. Garânîk meselesine açıklık getirmek amacıyla İslâm dünyasında ve ülkemizde çok sayıda araştırma yapılmıştır.[161]

8- Habeşistan’a İkinci Hicret

Müşriklerin baskılarının gittikçe artması üzerine Birinci Habeş hicretinden bir yıl sonra Câfer b. Ebû Tâlib’in başkanlığında seksen iki erkek ve on sekiz kadından oluşan bir grup Müslüman daha Habeşistan’a hicret etti. Bu muhâcirlerin isim listeleri kaynaklarımızda yer almaktadır. Kureyş müşrikleri hicret eden Müslümanlara iltica hakkı tanınmaması ve onları ülkesinden çıkarması için Amr b. Âs ve Abdullah b. Ebû Rebîa’yı birtakım hediyelerle Habeşistan Hükümdarı Necâşî Ashame'ye elçi olarak gönderdiler. Hükümdar elçilerin taleplerini dinledikten sonra muhacirlerin ifadesine başvurmaya karar verdi. Saray erkânı ve Hristiyan din adamlarının huzurunda muhacirleri temsilen Câfer b. Ebû Tâlib konuştu. O sırada 25 yaşlarında bir genç olan Câfer, büyük bir cesâret, maharet ve açıklıkla Cahiliye inanç, örf ve adetleriyle İslâm’ın getirdiklerini mukayese etti. İslâm’ın inançlarını ortaya koyarak yurtlarını terketme sebeplerini açıkladı. Hz. Peygamber'in daha henüz İslâm'ın ilk yıllarında getirdiği yenilikleri veciz ve edebî bir üslupla dile getiren bu konuşmayı öneminden dolayı aşağıya alıyoruz:

"Ey hükümdar! Biz bilgisizlik ve barbarlık içinde yaşayan câhiliye halkı idik. Putlara tapıyor, ölü eti yiyor, ahlaksızlık yapıyor, akrabalık bağlarını çiğniyor ve komşuluk haklarını tanımıyorduk. Güçlülerimiz zayıflarımızı eziyordu. Biz böyle bir yaşantı içinde iken, Allah bize, aramızdan, soyunu, doğruluğunu, güvenilirliğini ve namusluluğunu bildiğimiz bir Peygamber gönderdi. Bu Peygamber bizi, Allah'ı bir bilmeye ve ona ibadet etmeye, bizim ve babalarımızın taptığımız taşları ve putları bırakmaya çağırdı. Bize doğru söylemeyi, emaneti sahibine vermeyi, akrabalık bağlarına saygı göstermeyi, komşuluk haklarını tanımayı, cinayetten ve kan dökmekten vazgeçmeyi emretti. Ahlaksızlık yapmayı, yalancı şahitlik etmeyi, öksüzün malını yemeyi ve namuslu kadınlara iftira etmeyi yasakladı. Bundan başka bu Peygamber bize, sadece Allah'a ibadet etmemizi ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamamızı emretti. Bize namazı, zekâtı ve orucu emretti.[162] Biz de onu tasdik ettik ve inandık. Allah tarafından kendisine bildirilenlere uyduk. Yalnız O'na ibadet ettik. O'na hiçbir şeyi ortak koşmadık. Bize yasakladıklarını bıraktık. Helal kıldıklarını helal kabul ettik. Fakat kabilemiz bize saldırdı. Bize işkence yaptılar. Yüce Allah yerine, putlara tapmaya dönmek için bizi dinimizden ayırmaya ve daha önce serbestçe işlediğimiz kötülükleri işlemeye zorladılar. Böylece bize kahır ve zulümle baskı yapıp dinimize inanmaya engel oldukları zaman, senin ülkene göç ettik. Seni başkalarına tercih ettik. Senin koruyuculuğunu istedik. Yanında bize zulüm yapılmayacağını umduk".

Bunun üzerine Necâşî, Câfer'e “Allah tarafından Peygamberinize indirilenlerden senin yanında var mı?” diye sormuş, Câfer ona "Evet var" cevabını vermiş. Necâşî okumasını isteyince Câfer ona Meryem Sûresini okumuştur. Bunun üzerine Necâşî Müslümanları iade etmemeye karar vermiştir. Ertesi gün elçiler bu defa Müslümanların Hz. İsa hakkında kötü şeyler düşündüklerini söyleyerek Necâşî'yi tahrik etmeye çalışmışlardır. Necâşî de Müslümanları tekrar çağırarak Hz. İsâ hakkında ne düşündüklerini sormuştur. Câfer de: "Onun hakkında biz Peygamberimizin bize getirdiklerini söyleriz. O, Allah'ın kulu, elçisi, rûhu ve Meryem'e verdiği ol emri (kelimesi) dir" demiştir.[163]

Câfer b. Ebû Tâlib’in anlattıklarından etkilenen ve hatta Müslüman olduğu bile söylenen Necâşî, muhâcirlerin, ülkesinde güvenlik içinde yaşayabileceklerini bildirmiş, onları Kureyş müşriklerinin elçilerine teslim etmemiştir; Kureyş heyetinin hediyelerini de geri vermiştir. Müşriklerin elçileri kendilerine verilen görevi başaramadan Mekke'ye elleri boş olarak gelmişlerdir. Muhacirlerden bazıları çeşitli zamanlarda kendi istekleriyle Mekke'ye ve Medine'ye geri dönmüşlerdir. İbn Sa'd'ın[164] verdiği bilgiye göre Hz. Peygamber'in Medine'ye hicret ettiğini duyunca Habeşistan'a giden muhacirlerden otuz üçü erkek ve sekizi kadın olmak üzere kırk bir kişi geri dönmüştür. Bunlardan ikisi Mekke'de vefat etmiş; yedi kişi de Mekke'de hapse atılmıştır. Yirmi dördü Bedir savaşına katılmıştır. İçlerinde Câfer’in de bulunduğu son kafile, 7/628 yılında Hayber’in fethi esnasında gelmiştir.

9- Hâşimoğullarına Boykot

Mekke müşrikleri, Müslümanların sayısının gitgide çoğaldığını, Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman olmalarıyla güçlendiklerini, Habeşistan’a giden muhacirlerin orada güvenlik içinde yaşadıklarını ve Necâşî’nin de onları teslim etmeyip koruduğunu görünce Hz. Muhammed (s.a.s.)’i öldürmeye karar verdiler. O öldürülünceye kadar Hâşim ve Muttaliboğullarıyla aralarında barış, emniyet akrabalık ve karşılıklı hukuka saygı bulunmadığını açıkça ifade ederek, bu iki kabileyi düşman ilan ettiler. Ebû Tâlib, yeğenini ve kabilesi mensuplarını emniyet altına almak için onları Ebû Tâlib Mahallesi’ne (Şi’bu Ebû Tâlib) taşıdı.[165]

Müşrikler bunun üzerine bu iki kabile üyelerine kız alıp vermemek, alışveriş yapmamak, oturup kalkmamak ve konuşmamak üzere aralarında antlaştılar. Bir protokol imzalayıp Kâbe’nin duvarına astılar. Resûlullah kendilerine teslim edilene dek bu şartlara uyacaklarına dair karar aldılar. Müşriklerin bundan gayesi hem Hz. Muhammed (s.a.s.)’i ve hem de onu koruyan Hâşim ve Muttaliboğullarını cezalandırmak; bunlara baskı uygulayarak Hz. Muhammed (s.a.s.)'i desteklemekten vazgeçmelerini ve öldürmeleri için kendilerine teslim etmelerini sağlamaktı. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in amcası Ebû Leheb ve oğulları dışında tüm Hâşim ve Muttaliboğulları -mü’min olanlar dinine bağlılığından, henüz iman etmeyenler ise kabilelerine bağlılıklarından- Ebû Tâlib Mahallesi'ne taşındılar. Ebû Leheb ve oğulları ise bu birliğe katılmayarak müşriklerin safında yer aldılar.[166]

Hâşimoğulları üç yıl boyunca peygamberliğin yedinci yılından (616), onuncu yılına (619) kadar burada sosyal ve ekonomik boykot altında yaşadılar. Hz. Peygamber, Hz. Hatice ve Ebû Tâlib tüm servetlerini tükettiler. Çünkü bu şartlar altında kervan ticareti de yapamıyorlardı. Ancak hac mevsiminde ve haram aylarda dışarı çıkıp ihtiyaçlarını temin edebiliyorlardı. Müşrikler onları burada da rahat bırakmıyorlar, yiyecek satın alacakları zaman malın fiyatını artırıyorlardı. Şu kadar var ki, boykota katılan kabilelerden, Hâşimoğullarına evlilik yoluyla akraba olanlar, zaman zaman gizlice boykotu ihlal edip mahalleye yiyecek sokabiliyorlardı. Sonunda bazı insaflı kişiler boykotu kaldırmak amacıyla bir araya geldiler. Bunlardan bir kısmı Hâşimoğullarının akrabası oluyordu. Mesela Züheyr b. Ebû Ümeyye, Ebû Tâlib’in kızkardeşinin oğlu; Hişam b. Amr da Ebû Tâlib’in amcası Nadle’nin ana bir kardeşinin oğlu oluyordu. Bu iki şahıs, Kureyş'in ileri gelenlerinden Mut’im b. Adiy, Ebü’l-Bahterî b. Hişam ve Zem’a b. Esved’i de ikna ederek, onların da desteğiyle Ebû Tâlib mahallesine gittiler ve mahsur olanları buradan çıkardılar. Hz. Muhammed (s.a.s.) bu şahısların iyiliklerini hiçbir zaman unutmamıştır. Şi’bu Ebû Tâlib’de Hâşimoğulları ile birlikte sıkıntı çeken Muttaliboğullarını daha sonra Kur’an-ı Kerim’de ifade edilen yakın akrabası (Zilkurbâ) arasına dahil etmiştir. Hâşimoğullarına, Muttaliboğullarıyla aynı derecede akraba olan Abdüşemsoğullarıyla Nevfeloğullarını ise Zilkurbâ'nın dışında tutmuştur.

Hz. Muhammed (s.a.s.) bir ağaç kurdunun Kâbe binası içine asılan boykot vesikasının, "Bismikellâhümme" sözü müstesna, zulüm ve akrabalık bağlarını hiçe sayan ifadeler içeren geri kalan kısımlarını yiyip yok ettiğini bildirdi. Müşrikler, vesikanın Hz. Muhammed (s.a.s.)’in söylediği şekle bürünmüş olduğunu gördüler ve boykot hareketine son verdiler (Peygamberliğin 10 yılı/619).[167] Müşrikler bu boykotla umduklarını elde edemediler; İslâm'ın yayılışını önlemek için başvurdukları bu girişimleri de başarısızlıkla sonuçlandı.

10- Hüzün Yılı

Boykotun sona ermesinden sonra, Resûlüllah’ı koruyan ve seven amcası Ebû Tâlib ve hanımı Hz. Hatice kısa süre arayla vefat ettiler. Bu yıl, Hz. Peygamber’in ifadesiyle üzüntü yılı (Âmü’l-Hüzn) oldu. Ebû Tâlib, boykotun kalkmasından sekiz ay yirmi gün sonra, Hz. Hatice de ondan kısa süre sonra, peygamberliğin 10. yılında, 10 Ramazan/19 Nisan 620'de vefat etti. Hz. Hatice vefat ettikten sonra Hz. Peygamber Hz. Hatice'yi Mekke’nin Hacûn adındaki mezarlığına (Cennetü'l-Muallâ) götürerek kendi elleriyle defnetti. O günlerde henüz cenaze namazı farz kılınmamıştı.[168] Daha sonra Hz. Peygamber sık sık mezarlığa gidip onun kabrini ziyaret ederdi.

Hz. Peygamber Hz. Hatice ile birlikte yirmi beş yıl geçirmişti. Hz. Hatice, onun peygamberliğini ilk olarak tasdik etmiş ve davasını desteklemişti. Bütün malını İslâm davası uğruna harcamıştı. Herkesin ondan yüz çevirdiği sırada kendisine güç vermişti. Hz. Peygamber, Hz. Hatice’yi ölümünden sonra hiç unutmamış ve daima hayırla anmıştır.

Ebû Tâlib’in vefatı üzerine Hâşimoğullarının başkanı olan Ebû Leheb akrabalık duygusundan dolayı Hz. Muhamed’i himaye etmeye karar verdi. Yalnız bu tutumunun İslâm'a karşı fikrinin değiştiği anlamına gelmemesini belirtti ve bunu sadece kabile içindeki dayanışmayı sağlamak için yaptığını açıkladı. Onun bu himaye kararının, Hz. Peygamber’in halalarının ricası üzerine gerçekleştiği kaynaklarda zikredilir. Buna göre Hz. Peygamber’in halaları Ebû Leheb’e giderek, her ne kadar onun fikrini kabul etmese de Muhammed’in kendisinin yeğeni olduğunu, onu himaye etmeye en uygun kişinin de yine kendisi olduğunu söylemişlerdir. Ebû Leheb önce buna razı olmuş, fakat kısa süre sonra Ukbe b. Ebû Muayt ve Ebû Cehil’in tahrikleri sonucunda bu kararından vazgeçmiştir.[169] Bu sebepten, biraz sonra göreceğimiz Tâif yolculuğu dönüşünde Hz. Peygamber bir başka kabileden, Benî Nevfel’den, Mut’im b. Adiy’in himayesi altında Mekke'ye girebilmiştir.

11- Sakif Kabilesini Ziyaret

Ebû Tâlib ve Hz. Hatice’nin vefatından sonra müşrikler Hz. Peygamber’i daha fazla rahatsız etmeye başladılar. Konu tebliğ açısından düşünüldüğünde, aslında Mekkelilere yapılması gereken tebliğ de yapılmıştı. Onun için Hz. Peygamber İslâm’ı başka insanlara ulaştırmanın yollarını aramaya başladı. Mekke döneminin son üç yılında faaliyetlerini önce Tâif, daha sonra Mekke'ye gelen göçebe Arap kabileleri ve Medine’deki Evs ve Hazrec üzerinde yoğunlaştırdı.

Hz. Muhammed (s.a.s.) yanına Zeyd b. Hârise’yi alarak Tâif’e gitmeye karar verdi. Orada oturan Sakîf kabilesinin İslâm'a girmesini ve Kureyş’e karşı kendisiyle birlikte hareket etmesini ümit ediyordu. Nübüvvetin onuncu yılında(620) şevval ayının sonlarına doğru Hz. Hatice’nin vefatından bir ay kadar sonra buraya gitti ve zilkade ayında döndü. Taif’in ileri gelenlerinden Amr b. Umeyr’in oğulları Abdüyâlîl, Mes’ud ve Habîb’i İslâm'a davet etti ve kendisine yardım etmelerini istedi. Ancak hiç kimse onun davetini kabul etmedi. Çünkü Sakîf kabilesi mensupları Kureyş’le aralarının açılmasını istemezlerdi. Zira birbiriyle akrabalıkları ve ticârî ilişkileri vardı. Bazı Kureyşlilerin Taif’te arazileri mevcuttu. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlardan hiç olmazsa bu görüşmeyi gizli tutmalarını rica etti. Onlar buna da kulak asmadılar; ayak takımını Hz. Peygamber’e saldırttılar. Yolun iki tarafına dizilerek, aralarından yürüyen Hz. Peygamber ve Zeyd'i taşa tuttular. Atılan taşlar Hz. Peygamber’in ayaklarını kanattı; onu korumaya çalışan Zeyd b. Hârise’nin başını yaraladı. Hz. Peygamber atılan taşların verdiği ağrıdan yürüyemez hale geldiğinde yere oturuyordu. Fakat kollarından tutup kaldırıyorlar, yürümeye başlayınca tekrar taşlıyorlar ve gülüşüyorlardı.[170] Kureyşli Rebîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe’nin bağına gelinceye kadar hakaret ettiler, bağırıp çağırdılar, taş attılar. Bu zor durumda Hz. Peygamber ellerini kaldırıp Allah'a şöyle yalvarmıştır: "Allah'ım! Gücümün zayıflığını, insanlara karşı tâkatimin ve gücümün azlığını sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin merhametlisi! Sen zayıfların Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Sen beni kimin eline bırakıyorsun? Bana kötü muamele yapan yabancıya mı? Yoksa beni eline bıraktığın düşmana mı? Bu, senin bana karşı bir öfkenden ileri gelmiyorsa ben buna aldırış etmem. Fakat senden gelecek bir himaye ve koruyuş her zaman çok daha hoştur. Senin öfkene uğramaktan, karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini ıslah eden yüzünün nûruna sığınıyorum. Her şey senin hoşnutluğun içindir. Güç ve kuvvet ancak sendendir".[171] Hz. Peygamber daha sonraki bir dönemde kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta, Tâif yolculuğu esnasında karşılaştığı sıkıntının Uhud savaşında karşılaştığından daha şiddetli olduğunu söylemiştir.[172]

Hz. Peygamber ve Zeyd, Utbe ve Şeybe’nin bağında istirahat ettiler. Burada bu iki kardeşten birinin kölesi olan Addâs, efendilerinin emriyle Hz. Peygamber’e bir tabak üzüm sundu. Hz. Peygamber'in yemeğe başlarken "Bismillah" demesi Addâs'ın dikkatini çekti ve "Bu bölgenin halkı bu sözü kullanmaz" dedi. Hz. Peygamber ona nereli olduğunu sordu. Addâs Ninovalı ve Hristiyan olduğunu söyledi. Hz. Peygamber "Demek ki, sâlih bir kişi olan Yûnus b. Mettâ'nın şehrindensin" dedi. Addâs Hz. Peygamber'e Yûnus b. Mettâ'yı nereden bildiğini sordu. Hz. Peygamber de "O benim kardeşimdir. O bir peygamberdi. Ben de peygamberim" dedi. Addâs bunun üzerine Müslüman oldu.

Bu arada Sakîfliler Kureyş’e çoktan haber uçurmuşlardı. Hz. Peygamber kabilesini terkederek Mekke dışına çıktığından, şehre girebilmesi için himayesine girebileceği bir kimse araştırmaya başladı. Bu süre zarfında Hira mağarasında bekledi. Bir Mekkeli vasıtasıyla haber gönderdiği Ahnes b. Şerîk ve Süheyl b. Amr, onun himâye isteğini kabul etmediler. Aslen Sakîfli olan Ahnes b. Şerîk, Zühreoğullarının müttefiki olarak Mekke'ye yerleşmişti. Ahnes "Ben halîf'im, halîf ise bir başkasını himâyesine alamaz" şeklinde cevap gönderdi. Süheyl b. Amr ise "Ben Âmiroğullarına mensubum. Âmiroğulları Ka'boğullarını himâyesine alamaz" dedi. Sonunda Nevfeloğullarının başkanı Mut’im b. Adiy onu himayesine aldı ve oğullarıyla birlikte kendisini korudu. Hz. Peygamber önce Kâbe'yi tavaf ederek iki rekat namaz kıldı ve daha sonra evine gitti.[173]

12- İsrâ ve Mi’rac

Üç yıl süren sosyal ve ekonomik boykotun ardından amcasını ve hanımını kaybetmesi, daha sonra da Taif’ten eli boş dönmesi Hz. Peygamber’i son derece üzmüştü. Bazı dinî talimatları bildirme yanında, onun üzüntüsünü ve sıkıntısını hafifletmek maksadıyla İsrâ ve Mi’rac hadisesi vuku bulmuştur. Hz. Peygamber’in geceleyin Mekke’den Mescid-i Aksâ’ya götürülmesine İsrâ, göklere çıkarılmasına da Mi’râc denir. Kur’an-ı Kerim’de İsrâ Sûresi 1. ayette İsrâ’dan bahsedilmekte ve şöyle buyrulmaktadır: "Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir". Mescid-i Aksâ’dan göklere çıkarıldığına dair bilgiler ise bir kısmında uzun ve bir kısmında da kısa olarak hadis, siyer ve tarih kitaplarında mevcuttur. İsrâ ve mi'racın vuku bulduğunda ittifak vardır.[174]

13- Akabe Bîatları

İslâm'ın Medine'de tanınmasında, yayılmasında ve hatta buraya hicrete zemin hazırlanmasında Akabe Bîatlarının önemli rolü olmuştur. Akabe Mekke’de, Mescid-i Haram’a üç kilometre kadar uzaklıkta, Mina hudutları içinde ve etrafı tepelerle çevrili küçük ve kuytu bir vadidir. Hz. Peygamber bu mevkide, 620, 621 ve 622 yıllarında üç yıl üst üste hac mevsiminde Medinelilerle görüşmüştür. Bu görüşmelerden ilki sadece mülâkat, ikincisi ve üçüncüsü ise bîat şeklinde gerçekleşmiştir.

Hz. Peygamber, câhiliye adetlerine göre hacca ve çevrede kurulan panayırlara katılmak üzere Mekke'ye gelen Arap kabilelerine İslâm’ı anlatıyordu. Her yıl yaptığı gibi Peygamberliğin on birinci yılının (620) hac mevsiminde de İslâm'a davet faaliyetini sürdürdüğü sıralarda Akabe mevkiinde Yesrib halkından ve Hazrec kabilesine mensup altı kişiyle karşılaştı. O esnada başlarını tıraş etmekte olan bu kişilerin yanına oturdu ve onlara İslâm’ı anlattı. Bunlar, Es'ad b. Zürâre, Avf b. Hâris, Râfi' b. Mâlik, Kutbe b. Âmir, Ukbe b. Âmir ve Câbir b. Abdullah adlı şahıslardı. İslâm’ı kabul eden bu altı kişi, Evs kabilesiyle aralarında yıllardır süregelen savaşların yol açtığı düşmanlığın İslâm sayesinde ortadan kalkacağını, iki kabile arasında birlik ve beraberliğin yeniden kurulacağını ümit ettiklerini söylediler. Bu tavırlarıyla Medine'nin siyasî bir lidere olan ihtiyacını vurgulamış oluyorlardı. Onlar ertesi yıl aynı yerde Hz. Peygamber’le tekrar buluşmaya söz verdiler.[175] Bu altı kişi Medine'ye varınca halka Hz. Peygamber'i tanıttılar. Buna Birinci Akabe Görüşmesi denir.

Bir sonraki yıl, peygamberliğin on ikinci yılında (621) Zilhicce ayında, içlerinde Birinci Akabe Görüşmesi'nde bulunan altı kişinin de yer aldığı on’u Hazrecli, ikisi Evsli on iki kişi söz verdikleri gibi Akabe’de Hz. Peygamber’le buluştular. Burada, hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina yapmayacaklarına, çocuklarını öldürmeyeceklerine, iftira etmeyeceklerine, emirlerine uyacaklarına dair Hz. Peygamber’e bîat ettiler. Yani getirdiği emir ve yasaklarda Peygamber’e itaat edeceklerine söz verdiler ve onunla sözleştiler. Birinci Akabe Bîatı denilen bu olaydan sonra Hz. Peygamber Yesrib halkına Kur’an’ı öğretmesi ve henüz Müslüman olmayanları İslâm'a davet için Mus’ab b. Umeyr’i gönderdi. Mus’ab, Es'ad b. Zürâre'nin evinde misafir oldu. Onun bir yıl boyunca gösterdiği faaliyet sonucu Evs kabilesinin iki büyük kabile başkanlarından Sa’d b. Muaz ve Üseyd b. Hudayr’ın da aralarında bulunduğu pekçok Yesribli ve bunların kabilesi olan Abdüleşheloğullarının tamamı Müslüman oldu.

Peygamberliğin on üçüncü yılında (622) hac mevsiminde, ikisi kadın yetmiş beş Medineli Hz. Peygamber’le görüşmek üzere Mekke'ye geldiler. Bunlar asıl maksatlarını gizleyerek, görünüşte hac için gelmişlerdi. Ama esas gayeleri Hz. Peygamber’le görüşmek ve onu Yesrib’e davet etmekti. Mekke'ye varınca Hz. Peygamber’e gizlice haber gönderdiler. Hz. Peygamber amcası Abbas’la birlikte Akabe’ye geldi. Görüşme gizli yapıldı. Abbas, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali'yi kritik noktalara gözcü tayin etti.[176] Burada bir konuşma yaparak, yeğeninin, kendi kabilesi tarafından himaye edildiğini, ancak Medinelilerin daveti üzerine oraya hicret etmek istediğini belirtti. Şayet her türlü sıkıntıya göğüs gerip düşmanlarına karşı koruyacaklarsa onu memleketlerine götürmelerini söyledi. Medineliler bu şartları kabul ettiler. Hz. Peygamber de bir konuşma yaptı, Kur’an okudu. Hicret ettiği takdirde kendisini canlarını, mallarını, çocuklarını ve kadınlarını korudukları gibi koruyacaklarına, ona itaat edeceklerine, her türlü şartlarda mâlî yardımı yapacaklarına, iyiliği emredip kötülüğe engel olacaklarına, hiç kimseden çekinmeden hak üzere bulunacaklarına dair söz aldı. Hz. Peygamber'in isteği üzerine Medineli Müslümanlar, onunla aralarında irtibatı sağlamak için dokuzu Hazrec'den ve üçü Evs'ten olmak üzere on iki temsilci (nakîb) seçtiler. İkinci Akabe Bîatı denilen bu antlaşmadan sonra Hz. Peygamber sahâbîlere Medîne’ye hicret etmeleri için izin verdi. Onlar da küçüklü büyüklü kafileler halinde hicret etmeye başladılar. İkinci Akabe bîatı Zilhicce ayında gerçekleşti. Hz. Peygamber, Zilhiccenin geriye kalan günleriyle, Muharrem ve Safer aylarını Mekke'de geçirdi. Bu son bîattan üç ay kadar sonra, Rebîülevvel ayında o da Hz. Ebû Bekir’le birlikte Medine'ye hicret edecektir.[177]

14- Hz. Peygamber'in Mekke Dönemindeki Mesajına Toplu Bir Bakış

Buraya kadar Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamber olarak gönderildiği ortam, peygamberlik öncesi hayatı ve kendisine vahiy geldikten sonraki faaliyetleri üzerinde duruldu. Hz. Peygamber'in hicretine ve Medine'deki hayatına geçmeden önce, ortaya konulan bu târihî zemin üzerine onun Mekke'de tebliğ ettiği mesaja özet olarak göz atmak, faaliyetlerinin daha iyi anlaşılması ve uğruna mücadele verdiği hususların ortaya konulması açısından önem arzetmektedir. Çünkü peygamberliğin Mekke dönemi büyük çapta vahyin tebliği ve bu konuda gösterilen çabalarla geçmiştir. Mesajın ortaya konulması için de Mekke döneminde nâzil olan ayetlerin muhtevâsını gözden geçirmek gerekecektir. Kur'ân-ı Kerim'in sayfa itibarıyla yaklaşık beşte üçlük kısmının Mekke döneminde nâzil olduğunu da burada belirtelim.

İslâm'ın Mekke döneminde nâzil olan âyetlerde genel olarak tevhid, nübüvvet, ahiret gibi temel inanç konuları işlenmiş, ibadet ve ahlakla ilgili esaslar konulmuştur. Bu dönemde Hz. Peygamber'in daveti her şeyden önce inancı putperestlikten, şirkten, âhireti inkârdan temizleme noktasında odaklanmıştır. Bu çerçevede tevhid inancını kalplere yerleştirme, Allah'a, kitaplara, meleklere ve peygamberlere iman üzerinde durulmuştur. Bu esasların kabulüne zemin hazırlamak, insanların kanıtla ve gönül rızası ile inanmasını sağlamak için de, aklın kabul edebileceği gerçekler dile getirilmiş, insanın ve evrenin yaratılışındaki düzenle ilgili deliller ortaya konulmuştur. Ayın ve güneşin, belirlenen ve bir ölçüye göre kendi yörüngelerinde akıp gittikleri, yer ve göğün yaratıldıkları, bunların aralarında denge ve düzen sağlandığı belirtilmiştir. Bir âyet-i kerîmede "Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki Allah onu bina etti"[178] buyrulmuştur.

Mekke döneminde mesajın inançla ilgili hususlar üzerinde yoğunlaşması tabiîdir. Çünkü Hz. Peygamber, putlara tapan, öldükten sonra dirilmeye ve risâlete inanmayan bir topluma peygamber olarak gönderilmiştir. Kalplere inancın yerleşmesi için ilk önce bu esaslara inanmayı sağlamanın gerekli olduğu ortadadır. Bu, tebliğin daha sonraki safhalarında kişilerin helal-haram gibi konulardaki esasları kolayca kabul etmelerini sağlamak açısından özellikle önemlidir. Bu hususu Hz. Âişe şu sözleriyle açık bir şekilde dile getirmiştir: "...Kur'an'dan ilk nâzil olanlar, cennet ve cehennemin anlatıldığı mufassal sûrelerdir. İnsanlar İslâm'da toplandıkları zaman helal ve haram konularını içeren sûreler inmiştir. Eğer başlangıçta 'içki içmeyin' şeklinde vahiy inseydi 'biz asla içki içmeyi terketmeyiz', 'zinâ etmeyin' şeklinde vahiy inseydi 'biz asla zinayı terketmeyiz' derlerdi..."[179]

Tevhide aykırı inanışlar, Allah'a ortak tanımak anlamına gelen "şirk" kavramıyla ifade edilmiştir. Allah'ın varlığı konusunda Kur'an'ın üslûbu ve kullandığı deliller, selîm yaratılışı bozulmamış insanlar tarafından doğal olarak bilinip benimseneceği esasına dayanır. Vahiy de fıtrata yardımcı olur. Kur'ân-ı Kerîm'de O'nun hak olduğunu ispat eden belgelerin, hem insanın kendi içinde, hem de dış dünyada bulunduğu ifade edilmiş,[180] kainatın sahip olduğu olağanüstü düzen ve ve ahenk işlenmiştir. İlahlığın Allah'tan başka bir şeye yakıştırılmasının manevî açıdan tahrip edici ve mantıksal olarak da kabul edilemez olduğu vurgulanmıştır. Tevhidle birlikte, ahiret ve öldükten sonra dirilme, cennet ve cehennem üzerinde durulmuş, ahiretin vuku bulacağı sık sık dile getirilmiş, geçmiş peygamberlerin de kendi ümmetlerine ahiret inancını telkin ettikleri ifade edilmiştir. Bunun yanında, dünyadan el-etek çekme de hoş karşılanmamış, dünya-âhiret dengesi vurgulanmıştır;[181] "İnsanın ahirete hazırlanırken dünya nimetlerinden nasip almayı da unutmaması gerektiği"[182] belirtilmiştir.

Mekke döneminde inanç konularının yanısıra mesaj, genel teşrî ve âdâb esaslarını, zamanın ve mekânın değişmesiyle değişmeyen hususları da içeriyordu; sözgelişi iyi davranışlar emredilirken, kötü davranışlar da yasaklanıyordu; inanç üzerinde sebat gösterme, sabır ve tahammül; temizlik, namaz, iffet, doğruluk, ana-babaya iyi davranma, akraba ziyareti, adalet, iyilik, hakkı ve iyiliği tavsiye etme gibi güzel davranışlar övülüp emrediliyor; buna karşılık, adam öldürme, kız çocuklarını diri diri toprağa gömme, haksızlık, baskı, zulüm, insanların malını haksız yere yeme, gurur ve kibir gibi hususlar da kötülenip yasaklanıyordu.

İyilik ve adalet, üzerinde çok durulan hususlardır. İyiliğin karşılığının ancak iyilik olduğu,[183] iyilikle kötülüğün bir olmayacağı hatırlatılmış, kötülüğün en güzel bir şekilde önlenmesi istenmiştir; o takdirde düşmanın bile candan bir dost olacağı bildirilmiştir.[184] Adalet emredilmiş; suçun ferdîliği ve ancak suç işleyenin cezalandırılacağı,[185] her insanın kendi davranışlarından bireysel olarak sorumlu olduğu dile getirilmiştir.

Cimrilik ve israf kötülenmiş; cimri,[186] nankör,[187] mala çok düşkün,[188] daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği engelleyen, saldırgan, günahkâr, kaba ve haşin kimse[189] kötülenmiş; ayrıca kız çocuklarının hor ve hakir görülmesi[190] kınanmış, kız çocuğuna karşı takınılan olumsuz tutum eleştirilmiştir.[191] Yetim malı yenilmemesi, ölçüde tartıda dürüst davranılması, bilgisiz olarak iddialarda bulunulmaması istenmiştir.

Mekke döneminde ibadetler de şekillenmeye başlamıştır; Bu dönemin sonuna doğru namaz beş vakit olarak kesinleşmiş, zekât üzerinde de durulmuştur. İbadetler emredilirken, Allah'ın emir ve yasaklarında insanın gücü üstünde ve yapılamayacak bir şey bulunmadığı ifade edilmiş,[192] ibadette de ihlas emredilmiştir.[193]

Namusun korunması,[194] emânete riâyet etme ve verdiği sözde durma;[195] doğruluk, danışarak iş yapma, haksızlık karşısında yardımlaşma,[196] ana-babaya iyilik yapılması,[197] akrabaya, yoksula, yolcuya yardım edilmesi istenmiştir. Muhtaçlara ve yoksullara yardım edenler övülürken,[198] Hz. Yahyâ'nın şahsında, ana-babaya iyi davranan, isyânkâr ve zorba olmayan,[199] alçak gönüllü ve barış taraftarı olanlar,[200] yalan yere şahitlik yapmayanlar,[201] israf ve cimriliğin ortasında orta yol izleyenler[202] övülmüş; yoksula yardım etmeyen[203] kınanmıştır. Kezâ adam öldürmeyenler ve zinaya yanaşmayanlar övülürken, bunları işleyenlerin cezaya çarptırılacakları bildirilmiştir.[204] Para ve mevki gibi dünyevî imkanların Allah katında mutlak bir değer ifade etmediği[205] belirtilmiştir.

Hz. Peygamber'e ve müslümanlara yapılan baskı ve işkencelere karşı sürekli sabır tavsiye edilmiştir.[206] Ona ve sahâbîlere moral vermek amacıyla, önceki peygamberlerin mücedelelerinden ve başarılarından söz eden kıssalar anlatılmıştır. Hz. İbrahim'in, Hz. Nuh'un, Hz. Musa'nın, Hz. İsa'nın kıssaları, Hz. Peygamber'in yaşadığına, tecrübe ettiğine benzer durumları gözler önüne serilmiştir. Bu kıssalarda Allah'ın peygamberlerine nasıl yardım ettiği ve onları başarıya erdirdiği, sonunda inkâr eden toplumların nasıl yok edildikleri dile getirilmiştir.[207] Birtakım evrensel ahlâkî gerçekleri temsiller yoluyla dile getirmek için sıkça kıssalar kullanılmıştır.

Ayrıca Mekke döneminde nâzil olan âyetlerde geçmiş peygamberlerin ve onlara uyanların hicrete zorlandıklarından ve hicret ettiklerinden bahsedilir. Bu konuda Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Şuayb ve Hz. Mûsâ'nın hicretlerinden örnekler sunulur.[208] Bunun da Hz. Peygamber'i ve müslümanları manevî olarak hicrete hazırlama amacına yönelik olduğu söylenebilir.

Mekke döneminin sonlarına doğru inen âyetlerde Hz. Muhammed (s.a.s.)'in diğer bütün insanlar gibi fevkalade bir güce sahip olmadığı, sadece kendisine vahyedilene uyduğu[209] vurgulanır. İnsanın ilâhî vahyin rehberliğine ihtiyacı bulunduğu, Allah'ın peygamberler vasıtasıyla insanlara bildirdiği mesaj ve semâvî dinlerin hepsinin özünde bulunan temel gerçeklerin aynı ve birbiriyle özdeş olduğu, peygamberlerin hepsinin de tek ve aynı temel gerçeği tebliğ ettikleri ana tema olarak işlenir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliği ve onun doğru yol üzerinde bulunduğu,[210] Kur'ân'ın Hz. Muhammed (s.a.s.)'e indirilen vahiyden başka bir şey olmadığı; lafzı ve anlamıyla Allah katından indirildiği; insanların hepsine peygamber olarak gönderildiği;[211] Kurân'ın mü'minler için gerçekten bir hidayet rehberi ve rahmet olduğu[212] vurgulanır.

Yine Mekke döneminin sonlarına doğru, İslâm toplumunun önemli bir özelliği olan şûrâyı bir prensip ve toplumsal ilke haline getiren ayet nâzil olmuştur. Müstakil bir sûreye de adını veren bu ayette Müslümanların işlerini danışma ile yapmaları gerektiği bildirilmiştir.[213] Medine döneminde bu husus üzerinde tekrar durulacak; Cenâb-ı Hak tarafından bizzat Hz. Peygamber'e iş konusunda danışması emredilecektir.[214] Tevhid ve ahiret konuları başta olmak üzere Mekke döneminde üzerinde durulan hususlar Medine döneminde nâzil olan surelerde de sık sık tekrarlanacaktır. Medine döneminde daha ziyade bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyen âyetler inecek, ibadet ve muamelâta dair hükümler konulacaktır.

________________________

101. Nur Dağı (Hira dağı da denilmektedir) çevresindeki diğer dağlardan dik ve yüksektir. Bu özelliği dolayısıyla uzak mesafelerden görülebilmektedir. Zirvesi, çıkılması zor, çıplak ve kaygan kayalardan meydana gelmektedir. Bugün yer yer tırmanışı kolaylaştıran basamaklar yapılmış bulunmakla birlikte, çıkış ve inişler çok dikkat istemektedir. Çıkış ve inişlerin önceleri daha zor olduğu anlaşılmaktadır. Dağın Mekke'ye bakan yüzünde bulunan mağara, zirvenin yirmi metre kadar aşağısında yer almaktadır. Buraya mağara deniliyor, ancak aslında üstüste bulunan kaya blokları arasında kalmış bir boşluktur. Bu boşluk, içinde ayakta duran bir kişinin başı tavana değmeyecek şekilde durabileceği kadar yükseklikte, yere uzanabileceği kadar da genişlik ve uzunluktadır. Mağara, dağa dikine ilerleyen bir girinti değil, Mekke tarafına bakan uç kısımda yer alan bir boşluktur. Ön kısmı, dağın kuzey kesiminde yer almakta, güneşten etkilenmeyen açık bir terası andırmaktadır. Mağara, bir sığıntı yeri değil, tefekküre müsait, Kâbe'nin göründüğü, çevreye hakim konuma sahip bir mekandır. Krş. Fuat Günel, "Hira", DİA, XVIII, 121-122.

102. İbn Sa'd, I, 94; Belâzürî, I, 104.

103. Alak Sûresi 1-5.

104. İbn Sa'd I, 195; Belâzürî, I, 104.

105. İbn Hişâm, I, 238.

106. İbn Hişâm, I, 233-239; İbn Sa'd I, 190-197; Buhârî, I, 2 vd.; Taberî, II, 298 vd.; İbn Abdilber, ed-Dürer fî İhtisâri'l-Meğâzî ve's-Siyer, tah. Şevki Dayf, Kahire 1966, s. 31-33; Zebîdî, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, çev. Ahmed Nâim-Kâmil Miras, Ankara 1980, I, 3 vd.

107. Müddessir Sûresi 1-5.

108. İbn Sa'd, I, 199; Belâzürî, I, 116; Taberî, II, 318, 322.

109. Belâzürî, I, 112-113; Taberî, II, 313.

110. İbn Hişâm, I, 250 vd. Ayrıca bk. Taberî, II, 317.

111. İbrahim Sarıçam, Hz. Ebû Bekir, Ankara 1996, s. 13-14.

112. Şuarâ Sûresi 214.

113. Hicr Sûresi 94.

114. İbn Sa'd, I, 200.

115. İbn Sa'd, I, 216.

116. Belâzürî,I, 238.

117. İbn Sa'd, I, 199; Belâzürî, I, 116; İbn Abdilber, Dürer, s. 36.

118. Enbiyâ Sûresi 98-100.

119. İbn Sa'd, I, 199; Belâzürî, I, 115.

120. Nahl Suresi 103

121. İbn Hişâm, I, 393.

122. Nahl Suresi 103.

123. Duhân Sûresi 13.

124. Enbiyâ Sûresi 5.

125. En'âm Sûresi 7.

126. Furkân Sûresi 4.

127. Furkân Sûresi 5.

128. Yûnus Sûresi 38-39; Hûd Sûresi 13; İsrâ Sûresi 88.

129. Tûr Sûresi 29; Nûn Sûresi 2.

130. Mekke döneminde müşriklerin müslümanlara uyguladıkları işkenceler için bk. İbn İshak, s. 169-177; Belâzürî, I, 156-198; İbn Abdilber, Dürer, s. 41-43.

131. Taberî, II, 333.

132. İbn Abdilber, Dürer, s. 43; krş. Taberî, II, 333.

133. Belâzürî, s. 122.

134. Mekke döneminde Hz. Peygamber'e muhâlefet eden müşriklerin biyoğrafileri için bk. Belâzürî, I, s. 125 vd.; İbn Abdilber, Dürer, s. 44-47.

135. İbn Habîb, el-Muhabber, s. 160.

136. İbn Sa'd, IV, 241; Müslim, I, 593-594;

137. İbn Hişâm, I, 382-385; İbn Sa'd, IV, 237-240

138. İbn Hişâm, I, 265-266; Ayrıca bk. Taberî, II, 323 vd.

139. İbn Hişâm, I, 266-277; İbn Sa'd, I, 201-203; Taberî, II, 326-327.

140. İbn Hişâm, I, 293-295.

141. İbn Hişâm, I, 362; Taberî, II, 337.

142. Kâfirûn Sûresi 1-6.

143. Ankebût Sûresi 17.

144. Yûnus Sûresi 18; Furkân Sûresi 55.

145. Enbiyâ Sûresi 98.

146. Kasas Sûresi 57.

147. Kasas Sûresi, 57.

148. Mâide Sûresi 104.

149. Maxime Rodinson, Hazreti Muhammed, çev. Attila Tokatlı, İstanbul 1994, s. 90. Fransız şakiyatçı Maxime Rodinson'un, yetiştiği kültürden ve sahip olduğu düşünce sisteminden kaynaklanan önyargıları nedeniyle olayları tersine yorumladığı, İslam muhaliflerinin sözlerine daha çok yer ve değer verdiği, onlara itibar ettiği, muhalifleri haklı çıkarma ve masum gösterme gayreti içinde bulunduğu ve yer yer Hz. Peygamber'in faaliyetleri üzerine alaylı ifadeler kullandığı görülmektedir. Bütün bunlarla birlikte, Hz. Peygamber'in zekâsını, sâkin, güvenli ve dengeli tutumunu, meslektaşlarının saygısını kazanmış bir kişi olduğunu, hayatı boyunca bir karara varmadan önce enine boyuna düşündüğünü, kamusal ve özel işlerini ustaca yürüttüğünü, gerektiğinde beklemesini ve gerektiğinde de geri çekilmesini bildiğini, eşsiz bir diplomat olduğunu, işleri mantıklı bir şekilde açık ve uzak görüşlülükle yargıladığını dile getirmesi gibi şahsıyla ve hatta mesajıyla ilgili pek çok hususu itiraf ettiği, takdirini dile getirdiği müşahede edilmektedir. Kitabının son kısmında Hz. Muhammed'in uygulamalarının on dört asırlık etkisini özet bir şekilde gözler önüne sermektedir.

150. Câsiye Sûresi 24.

151. İbn Hişâm, I, 316.

152. Makrîzî, s. 72.

153. Zuhruf Sûresi 31-32.

154. İbn Hişâm, I, 291-292 ; İbn Habîb, el-Münemmak, s. 339-340; Taberî, II, 333-334.

155. İbn Hişâm, I, 342-350.

156. İbn İshak, s. 154-159,194 vd.; İbn Hişâm, I, 321 vd.; İbn Sa'd, I, 204-205; Taberî, II, 329 vd.

157. İbn Sa'd, I, 206.

158. Necm Sûresi 19-20.

159. İbn Sa'd, I, 205-206; Taberî, II,337-343.

160. Mesela bk. Dozy, Târîh-i İslâmiyet, çev. Abdullah Cevdet, Mısır 1908, s. 72.

161. İbn Seyyidnnâs, I, 215; Ahmet Hamdi Akseki, “Hâtemü’l-Enbiyâ Hakkında En Çirkin Bir İsnâdın Reddiyesi”, sadeleştiren: M. Hayri Kırbaşoğlu, İslamî Araştırmalar Dergisi, Cilt 6, Sayı 2, s. 125-141 ve Cilt 6, Sayı 3, s. 199-207. İsmail Cerrahoğlu, “Garânîk Meselesinin İstismarcıları”, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXIV, Ankara 1981; Hüseyin Hatemi, Şeytan Ayetleri, İstanbul 1989; Sabri Hizmetli, “Garânik Meselesi Üzerine”, İslamî Araştırmalar Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, s. 40-58, Ankara 1989.

162. Orucun hicretin ikinci yılında farz kılındığı dikkate alınırsa, bu konuşmada yer alan oruçla ilgili ifadenin daha sonraki bir dönemde râvîler tarafından ilave edilmiş olabileceği ihtimal dahilinde bulunmaktadır.

163. İbn İshak, s. 195-196; İbn Hişâm, I, 336.

164. İbn Sa'd, I, 207-208.

165. İbn İshak, s. 139-140; Belâzürî, I, 230-232; İbn Seyyidinnâs, I, 222.

166. İbn Hişâm, I, 350-354; İbn Abdilber, Dürer, s. 52; Makrîzî, s. 25.

167. İbn Hişâm, I, 373-377; İbn Sa'd, I, 208-210; Taberî, II, 335-336.

168. Belâzürî, I, 337.

169. İbn Sa'd, I, 211.

170. İbn Seyyidinnâs, I, 232.

171. İbn Hişâm, I, 420; Belâzürî, I, 237; Taberî, II, 345; krş. Hamidullah, İslam Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1981, I, 126.

172. İbn Abdilber, Dürer, s. 63.

173. İbn Hişâm, I, 381, 419-422; İbn Sa'd, I, 210-212; Taberî, II, 344-348.

174. İsrâ ve Mi'rac hakkında bk.: İbn Hişâm, I, 396-408; İbn Sa'd, I, 213-216; Buhârî, I, 91-93; Belâzürî, I, 255-257; Makrîzî, s. 29-30.

175. İbn Abdilber, bu görüşmede bîat yapıldığını da kaydetmektedir. (Bk. Dürer, s. 68).

176. Makrîzî, s. 35.

177. İbn Hişâm, I, 428-467; İbn Sa'd, I, 219-223; Belâzürî, I, 239 vd.; Taberî, II, 353-368; İbn Abdilber, Dürer, s. 67-74; Ahmet Önkal, "Akabe Bîatları", DİA, II, 211.

178. Nâziât Sûresi 27-28.

179. Buhârî, VI,101.

180. Fussilet Sûresi 53.

181. İnşirâh Sûresi 7-8.

182. Kasas Sûresi 77.

183. Rahmân Sûresi 60.

184. Fussilet Sûresi 34.

185. Necm Sûresi 38; Fâtır Sûresi 18.

186. İsrâ Sûresi 100.

187. Abese Sûresi 17.

188. Âdiyât Sûresi 8.

189. Kalem Sûresi 11-13.

190. Zuhruf Sûresi 17.

191. Nahl Sûresi 57-59.

192. A'râf Sûresi 42.

193. Zümer Sûresi 14.

194. Meâric Sûresi 29.

195. Meâric Sûresi 32.

196. Şûrâ Sûresi 38,39.

197. Ahkâf Sûresi 15; Lokmân Sûresi 14, 15; Ankebût 8; İsrâ Sûresi 23-25.

198. Zâriyât Sûresi 19.

199. Meryem Sûresi 14.

200. Furkân Sûresi 63.

201. Furkân Sûresi 72.

202. Furkân Sûresi 67.

203. Kalem Sûresi 24-25.

204. Furkân Sûresi 68.

205. İsrâ Sûresi 18.

206. Meâric Sûresi 5; Sâd Sûresi 17; Kâf Sûresi 39; Tâhâ Sûresi 130.

207. Fecr Sûresi 1-14; Kâf Sûresi 12-14; Mehmet Paçacı, İslâm Dininin Temel Kaynakları, (Kur'ân), Eskişehir, 1999, 205.

208. Ankebût Sûresi 26; Hûd Sûresi 81;Hicr Sûresi 65; Tâhâ Sûresi 77.

209. En'âm Sûresi 6.

210. Yâsîn Sûresi 3-4.

211. A'râf Sûresi 158 .

212. Neml Sûresi 77.

213. Şûrâ Sûresi 38.

214. Âl-i İmrân Sûresi 159.

<<Geri

Sayfa:5/20

İleri >>