Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 2. Sayfa

eşer Olması

Kur'ân-ı Kerim’de peygamberler anlatılırken, onların özellikle birer beşer oldukları gerçeği vurgulanır. Bu önemlidir, çünkü gönderilen her peygambere özellikle bu vasfından dolayı bir itiraz gelmiştir. Değişik dönemlerdeki insanlar, kendilerine Îlâhî gerçekleri getiren bu peygamberlerden, insan üstü birtakım işlerin meydana gelmesini beklemişler ve onların kendileri gibi bir insan olmasına itiraz ederek, onları kabule yanaşmamışlardır. Halbuki İlâhî hikmet, peygamberlerin bir beşer olmasını iktizâ etmiştir. Aslında insanın bu dış yönüne bakıp aldanan ve onun yüce âlemlerle irtibat kurmasını uzak görüp, bazı üstünlüklere sahip olmasını kabul etmeyen sâdece insan olmamıştır. Daha insanlığın ilk yaratılışında, aynı tepkinin varlığı söz konusudur. İşte şu âyetler de, böyle bir itirazın, daha ilk başta şeytan tarafından ileri sürüldüğünü göstermektedir:

إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طِينٍ (71)

 فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَـاجِدِينَ (72)

 فَسَجَدَ الْمَلاَئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ (73)

 إِلاَّ إِبْلِيسَ اسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ (74)

 قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْــجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَاسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنْ الْعَالِينَ (75)

 قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَـارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

“Bir vakit Rabbin meleklere: “Ben dedi, çamurdan bir beşer yaratacağım. Onu iyice biçimlendirip ona Rûhumdan üfleyince hep birden, hürmet göstermek için ona secde ediniz.” Meleklerin hepsi secde ettiler. Lakin İblis secde etmedi. O kibirlendi ve kâfirlerden oldu. Allah buyurdu: “İblis! Benim ellerimle yarattığım mahlûkuma neden secde etmedin? Gururlandın mı, yoksa kendini çok yükseklerde mi görüyorsun? İblis: “Ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, onu ise topraktan yarattın” dedi.” (Sâd, 38/71-76).

Halbuki insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olmaya, (Bakara, 2/30; En’âm, 6/165) yerin, göğün ve dağların taşıyamayacağı o büyük İlâhî emaneti taşımaya ehil bir varlıktır:

إِنَّا عَرَضْنَا اْلأَمَانَةَ عَلَى السَّــمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا اْلإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً

“Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar, zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi. İnsan bu emanetin hakkını gözetmediğinden cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor.” (Ahzâb, 33/72) Ancak ne var ki, فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ “Bu itibarla, Ben onu düzenlediğim insan şekline koyduğum ve içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanınız.”(Hicr, 15/29) İlâhî beyanıyla bildirilen ve Allâh'ın rûhundan bir nefhâ olan insanın, cevherine bakmamışlar ve böylelikle yanılgıya düşmüşlerdir.

“Müslümanlıktan önce Yahudiler gibi birçok din ve mezhep sahipleri, peygamberlere insânî niteliklerin üstünde, kehânet ve olayları vukûundan önce haber verme gibi sıfatları yakıştırırlardı. Telakkilerine göre onlar, her çeşit günâhı işleyebilirlerdi, ahlâksızlık yapabilirlerdi, Hattâ kâfir bile olabilirlerdi. Güya peygamber oldukları için böyle hallerde onlara bir şey lâzım gelmezdi.

Diğer taraftan Hz.Îsâ’ya inananlar onu kendilerinin kurtarıcısı bildikleri gibi, insan olmanın ötesinde bazan bir ilâh veya yarı ilâh veyahut da Allâh'ın bir cüz’ü gibi telakkî ederlerdi. Hindular ise kendi önderlerini, yarım ilâh veya ilâh soyundan gelen mücessem bir ilâh veyahut da insan şekline bürünmüş bir ilâh gibi görüyorlardı. Önderlerinde her türlü ilâhî güç-kuvvet bulunduğuna inanırlardı.

İslâmiyet, bütün bu çeşit yanlış düşünceleri ve bâtıl itikadları ortadan kaldırdı. İslâm’a göre peygamber bir insandır. Allah'ın bir kuludur; aynı zamanda Allah tarafından seçilmiş, günahsız, iyi, pâk, nezih, Allâh'ın kudretinden feyz almış, ilâhî destek ve yardıma eriştirilmiş, saâdet ve hidâyetin merkezi olmuş bir kimsedir.”[1]

Şirkin ve sapıklığın mantığı, hiç değişmeksizin hep aynı olmuştur. Ne zaman Allah, insanlara bir peygamber göndermişse, peygamberin karşısına dikilen insanlardan hep şuna benzer itirazlar ve sorular gelmiştir: “O da bizim gibi bir insan mı? Bizim gibi yiyor, bizim gibi içiyor ve bizim gibi yatıyor! Niçin meleklerden birisi değil? Niçin ileri gelenlerden birisi olmadı? Neden zenginlik ve saltanat sahibi birisi değil?”[2] Evet, Kur'ân'ın değişik yerlerinde, peygamberlerle, kendilerine gönderilen kavileri arasında, bu türlü konuşmalar bir hayli fazladır. Meselâ Hz. Nûh ile ilgili olarak:

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلاَ تَتَّقُونَ (23) فَقَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا هَذَا إِلاَّ بَشَــــرٌ مِثْلُكُمْ يُرِيدُ أَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ وَلَوْ شَاءَ اللهُ لأَنْـزَلَ مَلاَئِكَةً مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي آبَائِنَا الأَوَّلِين إِنْ هُوَ إِلاَّ رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا بِهِ حَتَّى حِينٍَ

“Bir zaman, halkını irşad etmesi gayesiyle Nûhu gönderdik de: “Ey halkım, dedi, yalnız Allah’a ibadet ediniz. Zira sizin Ondan başka yoktur Tanrınız. Gerçek bu iken hâla şirkten sakınmaz mısınız?” Halkından ileri gelen birtakım kâfirler: “Bu, dediler, sizin gibi bir insandan başka bir şey değil, böyleyken size hakim olmak istiyor.” “Allah bize mesaj ulaştırmak isteseydi, böyle sizin gibi birini göndermez melaike indirirdi. Nitekim biz atalarımızdan da böyle bir şey işitmedik. Bu delinin tekinden başka biri değil. Ona biraz süre tanıyın, sonra iş aydınlanır, siz de gereğini yaparsınız.” (Mü’minûn 23/23-25)

Hz. Hûd ile ilgili olarak:

وَقَالَ الْمَلأُ مِنْ قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَاءِ اْلآخِرَةِ وَأَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا مَا هَذَا إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ (33) وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ (34) أَيَعِدُكُمْ أَنَّكُمْ إِذَا مِتُّمْ وَكُنتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا أَنَّكُمْ مُخْرَجُونَ (35) هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ

“Onun halkından kâfir olup ahiret buluşmasını yalan sayan ve kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz eşraf takımı: “Bu, dediler, sizin gibi bir insandan başka bir şey değil, bakanıza sizin yediklerinizden yiyor, sizin içtiklerinizden içiyor. Eğer siz, sizin gibi bir beşere itaat edecek olursanız, büyük bir kayba ve hüsrana uğrarsınız.” “Ne o dediler, bu adam siz ölüp de toprak ve kemik haline geldikten sonra sizin diriltilip mezardan çıkarılacağınızı mı vaad ediyor.” “Heyhat! Heyhat! Size vâdedilen şey ne kadar da uzak!” (Mü’minûn 23/33-36)

Hz. Mûsâ ve Hârun ile ilgili olarak:

ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ (45) إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ (46) فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ (47) فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنْ الْمُهْلَكِينَ

“Sonra da Mûsa ile kardeşi Hârun’u ayetlerimizle ve apaçık delille Firavun ile ileri gelen yardımcılarına gönderdik. Onlar da hakkı kabulden kibirlendiler.

Zaten onlar kendilerini çok büyük gören bir toplum idi. Dediler ki: “Kendi kavimleri bizim hizmetçi kölelerimiz iken şimdi kalıp bizim gibi beşer olan bu iki adama mı inanacağız?” Böyle deyip onları yalancı saydılar. Kendileri de helak edilenler gürûhuna dahil oldular.” (Mü’minûn 23/45-48.) söylenilen sözleri görmekteyiz. Gayet tabîi ki, önceki peygamberler için söylenilen bu sözlerin aynısı, kendilerinden sonra gelen Hz.Muhammed (s.a.v) için de söylenmiştir. Müşrikler de kendilerinden öncekilerin mantığıyla hareket ederek, aynı itirazları, Hz.Peygambere karşı yapmışlardır:

وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُـولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي اْلأَسْوَاقِ لَوْلاَ أُنزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا (7) أَوْ يُلْقَى إِلَيْهِ كَنزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا وَقَالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلاَّ رَجُلاً مَسْــحُورًا (8) انظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ اْلأَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلاَ يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلاً (9) تَبَارَكَ الَّذِي إِنْ شَاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِنْ ذَلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُورًا (10) بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّـاعَةِ وَأَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّـاعَةِ سَعِيرًا

“Yine: “Ne oluyor bu Peygambere, böyle Peygamber mi olur: Yemek yiyor, çarşı pazarda dolaşıyor! Bari yanında heybetli bir melek olsaydı da etrafındaki insanları korkutup uyarıda bulunsaydı!” “Yahut kendine bir hazine verilse, yahut kendisinin içinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı!” Hasılı o zalimler: “Doğrusu siz, sadece büyülenmiş bir adamın peşine düşmüşsünüz” dediler.İşte bak senin hakkında nasıl tutarsız misaller getiriyorlar. Doğrusu onlar saptılar, artık asla yol bulamazlar!. Hayır ve bereketi ne muazzamdır O Zatın ki dilediği takdirde senin için bundan daha iyisini, içinden ırmaklar akan cennetleri verir. Senin için orada saraylar yaptırır. Aksine onlar kıyamet saatini yalan saydılar, Her kim O saati yalan sayarsa, bilsin ki Biz ona harlı bir ateş hazırlardık.” (Furkân 25/7-11)

وَإِذَا رَأَوْكَ إِنْ يَتَّخِذُونَكَ إِلاَّ هُزُوًا أَهَذَا الَّذِي بَعَثَ اللهُ رَسُولاً إِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ آلِهَتِنَا لَوْلاَ أَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ أَضَلُّ سَبِيلاً

“Seni gördüklerinde mutlaka seni alaya alır ve: “Allahın, Resûlü olarak gönderdiği bu şahıs mı imiş! Bula bula bunu mu bulmuş?” derler. “Eğer biz sebat etmeseydik, nerdeyse bizi tanrılarımızdan vazgeçirteceklerdi.” Ama kendilerini bekleyen azabı gördükleri vakit asıl sapanın kim olduğunu işte o zaman anlayacaklardır.”(Furkân 25/41-42)

وَقَالُوا لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنزَلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ اْلأَمْرُ ثُمَّ لاَ يُنظَرُون وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ

“Bir de: “Ona “bizim de görebileceğimiz bir melek gönderilmeli değil miydi?” dediler. Eğer Biz bir melek gönderseydik elbette iş bitirilmiş olur, sonra kendilerine göz bile açtırılmazdı. Şayet o elçiyi melek kılsaydık, yine onu bir adam şeklinde gösterir de düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk.” (En’âm 6/8-9)

وَمَا مَنَـعَ النَّاسَ أَنْ يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءَهُمْ الْهُدَى إِلاَّ أَنْ قَالُوا أَبَعَثَ اللهُ بَشَرًا رَسُـولاً (94) قُلْ لَوْ كَانَ فِـي اْلأَرْضِ مَلاَئِكَةٌ يَمْشُـونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنْ السَّـمَاءِ مَلَكًا رَسُولاً

“Zaten, insanların ekserisinin, kendilerine hidayet geldiği halde iman etmemelerinin başlıca sebebi: “Allah bula bula bir beşeri mi seçip halka Elçi gönderdi?” demeleridir. De onlara: “Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı, ancak o takdirde biz onlara melek elçi gönderirdik.” (İsrâ 17/94-95)

Kur'ân, Resûlullah’ın özellikle bir beşer olduğu üzerinde durarak, onun bu yönünü de nazara verir ve ona şöyle demesini emreder:  قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشـَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ

فَاسْـتَقِيمُوا إِلَيْهِ وَاسْـتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ  “De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. Yalnız bana şu vahyolunuyor: Sizin İlahınız, sadece bir tek İlahtır. O halde Ona yönelerek doğru yolda yürüyün, Ondan mağfiret dileyin. Ona eş, ortak uyduranların vay haline!” (Fussilet 41/6)


[1]  Nedvî, Seyyid Süleyman, Asr-ı Saâdet, 4/126-127.

[2]  Sâbûnî, en-Nübüvve ve’l-Enbiyâ s. 32.