Islam Tarihi - 4. Sayfa
|
|
||
|
Kur'ân-ı Kerim’de Hz. Peygamberin, bazı davranışlarından dolayı, İlâhî ikazlara muhatap olduğunu görmekteyiz. Burada bunları ele alarak, yapılan ikazların ne anlama geldiğini incelemeğe çalışacağız: Müşriklerle müslümanlar arasında cereyan eden Bedir savaşında, müslümanlar gâlip gelmişler ve onlardan esirler almışlardı. Müslümanlar ilk defa böyle bir durumla karşı karşıya kalmışlardı. Bununla ilgili olarak vahiy de gelmediğinden, ne yapılacağı durumu kesinlik kazanmamıştı. İşte böyle bir ortamda Hz. Peygamber, durumu neticeye bağlamak için istişâreye baş vurdu. Önce Hz. Ebûbekr’e fikrini sordu. Ondan şu cevabı aldı: “Ya Resûlellâh! Bunlar senin kavmin, kabilen ve senin milletindir. Gerçi sana ve müslümanlara etmedik kötülük bırakmadılar. Fakat sen, af yolunu tutar ve bunları affeder, boyunların vurmaz ve bunları serbest bırakırsan, gönüllerini kazanır ve bunların hidâyete ermesine vesile olursun. Benim kanaatim, bunların affedilmesi yönündedir.” Daha sonra da Hz. Ömer’e fikrini sordu. O da: “Ya Resûlellâh! Şu anda elimizdeki esirler, Mekke’nin ileri gelenleridir. Bunlar öldürülürse, bir daha küfür belini doğrultup bizim karşımıza çıkamaz. Dolayısıyla bunların öldürülmesi gerekir. Hattâ her müslümana, kendi yakınını ver, onu bizzat o öldürsün. Ver Akil’i, Ali öldürsün, Abdurrahman’ı ver, babası Ebûbekr öldürsün, falan akrabamı da bana teslim et, onu da ben öldüreyim.”[1] demiştir. Onların bu düşüncelerine karşı Hz. Peygamber: “Ya Ebâbekr! Sen aynen atam Hz. İbrâhim’e benziyorsun. (Nasıl ki, kavmi ona her türlü kötülüğü yapmış, hattâ onu ateşe atmıştı. Halbuki o ellerini kaldırıp Rabb’ine) şöyle duâ etmişti: رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنْ النَّاسِ فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ “Ya Rabbi, doğrusu onlar (putlar) insanların birçoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tabi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse o da senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafursun, Rahimsin.” (İbrâhim 14/36), Ve yine sen Îsâ’ya benziyorsun. (Kavmi ona her türlü ezâ ve cefâyı revâ gördü. Halbuki onun duâsı da şuydu): إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz-u Hakim: Üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi ancak Sensin.” (Mâide 5/118) “Ya Ömer! Sen de Nûh gibisin ki, o şöyle demişti: وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى اْلأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا “Nûh: “Ya Rabbî, dedi, yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma!” (Nûh 71/26)Ve sen aynı zamanda Mûsâ gibisin ki, o da şöyle demişti: وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلأَهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوْا الْعَذَابَ اْلأَلِيمَ “Musa: “Ey bizim Rabb’imiz!” dedi. “Sen Firavun ile onun ileri gelen adamlarına dünya hayatında muazzam zinet, haşmet ve servet verdin. Onlar kullarını senin yolundan saptırsınlar diye mi, ya Rabbena? Ey bizim büyük Rabb’imiz, mahvet, sil süpür onların servetlerini ve kalplerini şiddetle sık; belli ki o acı azaba girmedikçe onlar imana gelmeyecekler.”(Yûnus 10/88) buyurmuştur.[2] Neticede Hz. Peygamber (s.a.v) af yolunu tutmuş ve Hz.Ebûbekr’in düşüncesi istikametinde karar vermişti. Bu durumu Hz.Ömer şöyle anlatmaktadır: Karar verildi. Ben bir iş için oradan ayrılmıştım. İşimi görüp döndüğümde bir de ne göreyim, Resûlullah ve Ebûbekr hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Sordum: “Niçin ağlıyorsunuz?” Cevap verecek halleri kalmamıştı. Durmadan ağlıyorlardı. Israr ettim: “Söyleyin ben de ağlayayım.” dedim. Ve bana Enfâl sûresinin مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْــــرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي اْلأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللهُ يُرِيدُ اْلآخِـــــرَةَ وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ .. لَوْلاَ كِتَابٌ مِنْ اللهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيم فَكُلُوا مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلاَلاً طَيِّـــباً وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمٌٌ “Bir Peygamberin, dünyada zafer kazanıp küfrü zelil kılmadıkça, esirler edinip onları fidye karşılığında serbest bırakması uygun düşmez. Siz dünya metaını istiyorsunuz. Allah ise âhireti kazanmanızı istiyor. Allah, Azizdir, Hakîmdir: Üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer yanılma neticesi verilen hükümlerden ötürü azap etmeyeceğine dair Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazdığı daha önceki bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size büyük bir azap dokunurdu. (Ama bundan böyle fidyeyi ve ganimeti size mübah kıldım) artık aldığınız ganimetleri helal ve hoş olarak yeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Gerçekten Allah Gafurdur, Rahimdir: Affı ve ihsanı boldur.” âyetlerini okudu. İşte o itap görünümlü ikaz âyetleri bu münâsebetle nâzil olmuştu...”[3] Bu âyetlerle ilgili olarak şunları söylemek mümkündür: Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, yukarıdaki âyetler nâzil olmadan evvel, savaş esirleriyle ilgili herhangi bir hüküm söz konusu değildi. Zaten bir hüküm olmuş olsaydı, Hz. Peygamber onu uygular ve kimseyle istişare etmezdi.[4] مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي اْلأَرْضِ “Bir Peygamberin, dünyada zafer kazanıp küfrü zelil kılmadıkça, esirler edinip onları fidye karşılığında serbest bırakması uygun düşmez.” ifadesi, esir almanın meşru olduğunu; ancak ne var ki bunun, daha önce yeryüzünde ağır basma, hâkimiyet kurma şartına bağlandığını gösterir. Âyetteki حَتَّى يُثْخِنَ ibaresiyle öldürmek ve şiddetli bir korku salmak anlamı kasdedilmiştir. Ashâbın, Bedir Savaşında büyük bir müşrik topluluğunu öldürmesinde bir şüphe yoktur. Yeryüzünde hâkimiyet kurmanın şartı, bütün müşrikleri öldürmek demek değildir. Ayrıca sahâbeler, bu kadar insanı öldürdükten sonra bir grubu esir almışlardır. Halbuki âyet, yeryüzünde hâkimiyet kurduktan sonra esir almanın meşrûiyetini göstermektedir. Binâenaleyh bu âyet, ihtivâ ettiği hükme göre, sarih bir şekilde esir almanın câiz olduğuna delâlet etmektedir. Dolayısıyla buna göre, esir almanın bir ma’siyet olduğu neticesi, bu âyetten çıkarılamaz. Bu görüşü: فَإِذا لَقِيتُمْ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاءُ اللهُ لاَنتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِنْ لِيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمَالَهُمْ “İmdi kâfirlerle savaşta karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice mağlup edince, bağı sık tutun, onları esir alın. Savaş bitince onları ister lutfen karşılıksız salıverir, ister fidye alarak bırakırsınız. Durum şu ki: Allah dileseydi, onlardan intikamlarınızı alır, onları cezalandırırdı. Fakat O, sizi birbirinizle denemek için savaşı emrediyor. Allah yolunda öldürülenler var ya, Allah onların yaptıklarını asla zayi etmeyecek, boşa çıkarmayacaktır.”(Muhammed 47/4) âyeti de desteklemektedir.[5] Konu ile ilgili hüküm, şâyet bütünüyle hatâlı olsaydı, Yüce Allah, onu ortadan kaldıran bir hükmü de peşinden verirdi. Yani esirlerin öldürülmesini ve onlardan alınanların geri verilmesini emrederdi. Ayrıca diyoruz ki, Bu, böyle olmadığı gibi, âyet-i kerîme de: فَكُلُوا مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلاَلاً طَيِّبًا “Artık aldığınız ganimetleri helal ve hoş olarak yeyin. (Enfâl 8/69) buyruluyor. Böylece anlıyoruz ki, bu hükümde kesinlikle hata söz konusu değildir.[6] Ayrıca Resûlullah, bir tevbe ve istiğfar cihetine gitmemiştir. Bu, geçmişteki uygulamanın bir günah olmadığını gösterir. Vâcibin terkinden dolayı bir kınama gelebileceği gibi, daha iyinin terkinden dolayı da bir kınama gelebilir. O sıradaki en iyi, en doğru olan, düşmanın işini bitirmek, fidye almamaktı. Tabîi bunun da sebebi tamahı önlemek ve kavgaya son vermekti. Eğer bu en iyi, en doğru birşey olmasaydı, Hz. Peygamber hiç şüphesiz bunu ashâba havale etmezdi.[7] تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا “..Siz dünya metaını istiyorsunuz..” ifadesi ise çoğunluğa bir hitaptır. Bu hitap, mal hevesine kapılan toplumadır. [8] Şâyet Resûlullâh'a olmuş olsaydı, “türîdu veya yürîdu” şeklinde gelirdi.[9] “Eğer yanılma neticesi verilen hükümlerden ötürü azap etmeyeceğine dair Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazdığı daha önceki bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size büyük bir azap dokunurdu...” âyetinin anlamının ise: “Ganimetlerin helâl kılındığına dair önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, söz konusu fidyeyi aldığınız için sizi kesin azaba uğratırdım.” şeklinde olduğu söylenmiştir.[10] Cenâb-ı Hakk, düşmanlarıyla ilk defa karşı karşıya gelen müslümanları, hakkında açık herhangi bir nas olmayan bir konuda, kendi başlarına bırakmak suretiyle terbiye etmiştir ki, hatâ edip de bundan dolayı bir ikaz söz konusu olunca, bütün hayatları boyu dikkatli davransınlar ve hatâya düşmemeye daha çok gayret göstersinler. [11] Böyle bir ikazdan şu sonuçlar çıkarılabilir: 1.Bu ikazla Hz.Peygamber (s.a.v)’in bir beşer ve aynı zamanda bir kul olduğu, peygamber olmasının asla onu hata etmeyen bir konuma çıkarmayacağı vurgulanmış, böylece Hristiyanların kendi peygamberleri hakkında yanıldıkları gibi, mü’minlerin de kendi peygamberleri hakkında bir ifrata düşmemeleri tenbih edilmiştir. 2.Bununla Resûlullâh'ın vahyi tebliğdeki güvenirliliği ve Allah'tan indirilen şeyleri asla gizlemediği vasfı ön plana çıkartılmıştır. Çünkü şâyet o bir şey gizleyecek olsaydı, kendisine ikaz mahiyetinde gelen bu âyetleri gizlemiş olurdu. 3.Aynı zamanda burada, Hz. Peygamberin ümmetinin, karşılaşmış oldukları ve hakkında kesin bir delil bulunmayan konularda ictihada, i’mâl-i fikir etmelerine bir teşvik vardır.[12] [1] Müslim, Cihâd 58; Ahmed b. Hanbel, 1/31-32; Vâhidî, a.g.e, s. 238-241; Suyûtî, Esbâb-ı Nüzûl, s. 141. [2] Ahmed b. Hanbel, 1/383; Vâhidî, a.g.e, s. 238-241; Kurtubî, a.g.e, 8/47; Râzî, Tefsîr, 15/157; İbn Kesîr, Tefsîr, 4/32-33. [3] Müslim, Cihâd 58; Ahmed b. Hanbel, 1/31-32; Vâhidî, a.g.e, s. 238-241; Râzî, Tefsîr, 15/158. [4] Hadîdî, İsmetü’l-Enbiyâ s. 445. [5] Râzî, Tefsîr, 15/158. [6] Râzî, Peygamberlerin Masumiyeti, s. 169. [7] Râzî, a.g.e, Aynı yer. [8] Râzî, a.g.e, Aynı yer; Hadîdi, a.g.e, s. 447. [9] Âlûsî, a.g.e, 10/33; Hadîdi, a.g.e, s. 447. [10] Zemahşerî, a.g.e, 2/236; Kurtubî, a.g.e, 8/50; Râzî, a.g.e, s. 170; İbn Kesîr, Tefsîr, 4/34; Şevkânî, a.g.e, 2/325; Zuhaylî, a.g.e, 10/76. [11] Hadîdi, a.g.e, s. 448. [12] Hadîdi, a.g.e, s. 450-455. |
||
İslami Okul Okulların En Önemlisi
