Islam Tarihi - 7. Sayfa
|
|
||
|
Kureyş’liler Resûlullah gelerek: “Senin yanında şu fakir ve miskin insanlar, köleler oturuyorlar. Biz, onlarla aynı mecliste oturmayız. Ya bize hususi bir gün ayır, ya da biz geldiğimizde onları yanından uzaklaştır.”demişlerdi.[1] Resûlullah: وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ “Ben mü’minleri kovmam.” (Şuârâ 26/114) deyince, Hz.Ömer araya girerek: “Ey Allâh'ın Resûlü! Onların dedikleri gibi bir yapsanız da, o zaman baksak nasıl davranacaklar!..” demiş, sonra onlar ısrar edip, bunun yazılmasını istemişler. Hz. Peygamber de bunun yazılması için, bir kağıt ile beraber Hz. Ali’yi çağırtmış.[2] İşte bunun üzerine şu âyet nâzil olmuş: وَلاَ تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِـيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ “Sabah akşam Rablerine, sırf Onun cemaline ve rızasına müştak olarak niyaz edenleri yanından kovma. Ne sen onlardan, ne de onlar senden sorumlu değilsiniz ki o biçareleri kovup da zalimlerden olasın.” (En’âm 6/52) Aynı mânâyı ifade eden diğer bir âyet de şudur: وَاصْبِرْ نَفْسَــــكَ مَعَ الَّذِيــــنَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِــــــيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلاَ تَعْدُ عَيْنَــــاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَــــةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَــــا وَلاَ تُطِعْ مَــــنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا “Rabb’lerine, sırf Onun rızasını ve cemaline kavuşmayı umdukları için, sabah akşam yalvaranlarla beraber, sıkıntılara karşı candan sabret. Dünya hayatının süslerini arzulayarak sakın gözlerini onlardan başkasına çevirme. Kalbini Bizi zikretmekten gafil bıraktığımız, heva ve hevesine tabi olan ve işi hep aşırılık olan kimselere itaat etme.” (Kehf 18/28) Bunun üzerine Hz.Peygamber elindekini atar. Hz. Ömer de bu sözünden dolayı özür beyan eder. Selman ve Habbab (r.a) demişlerdir ki: “Bu âyet bizler hakkında nâzil oldu. Resûlullah bizimle beraber oturur ve biz kendisine dizimiz mübarek dizine dokununcaya kadar yaklaşırdık ve istediği zaman yanımızdan kalkardı. Sonra Kehf sûresinde: وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ “Rabb’lerine, sırf Onun rızasını ve cemaline kavuşmayı umdukları için, sabah akşam yalvaranlarla beraber, sıkıntılara karşı candan sabret.” âyeti nâzil oldu. Bundan sonra Hz. Peygamber, biz kendisinden ayrılıp gitmedikçe, o aramızdan kalkıp ayrılmayı terketti ve buyurdu ki: “Ümmetimden bir toplulukla beraber nefsimi sabrettirmemi bana emreden, beni öldürmemiş olan Allah'a hamdolsun. Hayatım da sizlerle beraberdir, ölümüm de.”[3] Zikredilen âyetlere baktığımızda, aslında Resûlullâh'ın fakirleri kovması gibi birşeyin söz konusu olmadığını, ancak böyle birşeyin meydana gelmemesi için, bir uyarının yapıldığını görmekteyiz. Zîra: فَتَكُونَ مِنْ الظَّالِمِينَ “o biçareleri kovup da zalimlerden olasın.” (En’âm 6/52) ifadesi de bunu göstermektedir. Şâyet onları kovmuş olsaydı, Cenâb-ı Hakk: “Onları kovdun” derdi.[4] Hz.Peygamber, bu fakir kimseleri, kendilerini değersiz gördüğü ve onların fakirliklerinden hoşlanmadığı için böyle bir düşünceye gitmemiştir. Aksine, Kureyş’in ileri gelenlerinin gelip hazır bulunacakları vaktin dışında, onlarla oturup kalkmak için muayyen bir vakit belirlemek istemiştir. Resûlullâh'ın (s.a.v) bu düşüncesinden amacı, Kureyş’in İslâm’a girmelerini temin etmek için, onlara nazik davranmaktır. Belki de Hz. Peygamber kendi kendine: “Bu fakir müslümanlar, kendilerine takınılacak bu tavır sebebiyle, gerek dünya gerekse dîni hususta önemli bir şey kaybetmezler. Halbuki o kâfirler, İslâm’a girme ve bu dini elde etme fırsatını kaçırabilirler. Binaenaleyh, bu tarafı tercih etmek daha münasip olur...” diyordu.[5] Yoksa Resûlullâh'ın, fakirlere ikinci sınıf muamelesi yaptığı, zenginlere ayrıcalıklar tanıdığı gibi bazı düşünceler asla söz konusu değildir. Zîra onun tebliğ ettiği dinin aslı, insanların eşitliği üzerine kurulmuş olup, Allah katındaki üstünlüğün, ancak takvâ ile olduğu beyan edilmiştir. [1] Taberî, Tefsîr, 7/262-264; İbn Kesîr, Tefsîr, 3/254-255; Vâhidî, a.g.e, s. 216-218. [2] Râzî, Tefsîr, 12/193; Âlûsî, a.g.e, 7/158-159. Ayrıca bkz: Taberî, Tefsîr, 7/262-268; Kurtubî, a.g.e, 6/431-434; İbn Kesîr, Tefsîr, 3/253-255. [3] Ebû Dâvûd, İlim 13; Râzî, Tefsîr, 12/193; Ebu’s-Suûd, a.g.e, 3/138-139; Elmalılı, a.g.e, 3/433-434. [4] Râzî, Peygamberlerin Masumiyeti, s. 176; Şevkânî, a.g.e, 2/119; Zuhaylî, a.g.e, 7/215-216; Sâbûnî, a.g.e, s. 127. [5] Râzî, Tefsîr, 12/194; Zuhaylî, a.g.e, 7/215-216. |
||
İslami Okul Okulların En Önemlisi
