Islam Tarihi - 17. Sayfa
|
|
||
|
Kur'ân'ın pekçok âyetinde, Allah'a iman ve itâat ile Resûlullâh'a iman ve itâat peşipeşine zikredilmiş: قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِ وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “De ki: Ey insanlar ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim. O ki, göklerin ve yerin hakimiyeti Ona aittir. Ondan başka ilah yoktur. Hayatı veren de, ölümü yaratan da Odur. Öyleyse siz de Allah’a ve Onun bütün kelimelerine iman eden Nebiyy-i Ümmi olan o Resûlüne inanın. Ona tabi olun ki doğru yolu bulasınız.” (A’râf 7/158), قُلْ أَطِيعُوا اللهَ الرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ “De ki: Allah’a ve Resûlullah’a itaat ediniz. Şayet yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”(Âl-i İmrân 2/32) وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ وَأَطِيعُوا اللهَ “Allah’a ve Resûlüne itaat edin ki merhamete nail olasınız.” (Âl-i İmrân 3/132). Hz. Peygamber (s.a.v)’e itâatın, aynı zamanda Allah'a itâat olduğu bildirilmiş: مَنْ يُطِعْ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللهَ مَنْ تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا “Kim Resûlullah’a itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim itaattan yüz çevirirse, aldırma, zaten seni üzerlerine bekçi göndermedik ki!”(Nisâ 4/80) ve Allah'ı sevmenin, ancak peygambere tâbi olmayla mümkün olacağı üzerinde durulmuştur: قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ “Ey Resûlüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafurdur, Rahimdir.” (Âl-i İmrân 3/31). Müslümanlığı kabul etmiş ve müslüman topluluğa girmiş olanlar için Hz.Peygamber (s.a.v)’in durumu, sâdece bir elçi veya haberci gibi değildir. Aksine Resûlullah, hem İslâm dini ve hayat tarzının canlı misali, hem de kendisine her devirde itirazsız sadâkat gösterilmesi ve itâaat edilmesi gereken hâkim ve önderdir. Muallim, hoca veya öğretmen olarak Resûlullâh'ın görevi, Allâh'ın kelâmı, emirleri, talimatı ve kanunlarını kullara anlatmak, ulaştırmak ve açıklamak olmuştur. Bir veli ve terbiyeci olarak vazifesi, Kur'ân-ı Kerim’in talimatı ve Allah'ın kanunlarına göre müslümanları yetiştirmek, eğitmek ve hayatlarını yönlendirmek olmuştur. İslâm dininin bir örneği olarak da Hz.Peygamberin amacı ve hedefi, Kur'ân'a göre muteber ve makbul olan hayatın bir simgesi, canlı bir misâli haline gelmek olmuştur. Hz.Muhammed (s.a.v) bu hüviyetiyle söylediği her söz ve yaptığı her hareket bakımından İslâmiyetin canlı bir timsalidir. Ona bakan herkes, Kur'ân'a göre nasıl konuşulması, nasıl hareket edilmesi ve nasıl bir hayat sürülmesi gerektiğini hemen anlamak durumundadır.[1] Yani, inanan herkes için Resûlullah, Kur'ân'ın canlı bir şeklidir. Onda, herkes için alınması gerekli örnek yönler vardır. Çünkü o, Allah'ın insanlığa son rehberi ve son peygamberidir. Kur'ân'ın pekçok yerinde, Allah'a itâat anlatılırken, peygambere itâat da emredilmiş ve ikisi âdeta birbirinden ayrılmaz bir bütün gibi ele alınmıştır. Bu âyetlerde, Allâh'ı sevmenin şartı, Hz.Peygamber (s.a.v)’e itâate bağlanmış ve ondan yüz çevirme küfür alâmeti olarak kabul edilmiştir. Ayrıca Allah'a ve Resûlü’ne itâat edenlerin, altından ırmakların aktığı cennetlere konulup orada ebedî kalacakları, itâat etmeyenlerin ise sonsuza dek cehennemde kalacakları,[2] itâat edenlerin, cennette, peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle beraber olacakları,[3] peygamberin, kendisine itâtın dışında başka bir şey için gönderilmediği,[4] aynı zamanda itâatın bir mü’minlik vasfı olduğu[5] gibi hususlar da açık bir şekilde belirtilmiştir. Peygambere itâat, Resûlullâh'ın söz ve hareketlerini yerine getirmek demektir. Müslümanlar için Allah ve Resûlü’ne itâat etmekten başka çare yoktur. Bir konuda Allah ve Resûlü karar vermişse, hiçbir müslüman bu konuda kendi görüşünü ileri süremez, keyfî hareket edemez. Hz. Peygamberin (s.a.v), dînî, medenî ve ictimâî hüviyeti arasında ayırım yapılması için ortada herhangi bir delil yoktur. Hz. Peygamberin sosyal ve kültürel alandaki söz ve fiillerinin, sâdece kendi döneminin insanlarını ilgilendirdiğini, çağımızda ise sözlerinin sâdece dînî vecîze niteliği taşıyabileceğini söylerler ki, bu da peygamberle ilgili yanlış bir anlayıştır. Halbuki Kur'ân-ı Kerim’de böyle bir ayırımın, Resûlullah için yapıldığını göstermek mümkün değildir.[6] Böyle bir ayırım yapıldığına dair, herhangi bir delil yokken, tam aksine her mü’min kadın ve erkeğin ona uyması açık bir şekilde müslümanlardan istenmiştir: وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلاَ مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمْ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً مُبِينًا “Allah ve Resûlü herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, hiçbir erkek veya kadın müminin o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse besbelli bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb 33/36), فَلاَ وَرَِبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilaf ettikleri meselelerde seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.”(Nisâ 4/65). Kur'ân-ı Kerim, namazı ve zekatı emrettikten hemen sonra, Allah'a ve Resûlü’ne itâatı emretmiştir ki,[7] bu da, Resûlullâh'a itâatın, namaz ve zekat derecesinde gerekli olduğunu ve yine ona itâatın, âdeta namaz ve zekât gibi farz olduğunu göstermektedir.[8] Hz.Peygamber (s.a.v), dîni tebliğde masum olup, sünneti de vahiyden ibarettir. O, hareketlerinde ve sözlerinde Rabb’inden bir beyyine üzerinedir.[9] Onun fiil ve sözleri de Allah’tandır. Dolayısıyla onun vermiş olduğu hükümler de Allah için olmuş olur. Çünkü o, sâdık ve masumdur.[10] Kur'ân-ı Kerim, müslümanlara her yönüyle kifâyet eder ve onları her şeyden mastağnî kılar. Zaten biz, Kur'ân'a karşılık ayrı birşey istiyor da değiliz. Ancak biz, Kur'ân'ı bizden daha fazla anlayan birisine ittibâ ediyoruz ki, o da Hz. Muhammed’dir (s.a.v). Şüphesiz her devlet adamının, her büyük liderin ve her peygamberin sözleri ve davranışları, kendi toplumları tarafından yol gösterici birer prensip olarak kabul edilmiştir. Zaten böyle bir durum da, milletlerin tarihinde gayet fıtrî bir davranıştır. Bunu kimsenin inkâr etmesi de mümkün değildir. Hal böyle olunca, Kur'ân'ın kendisine indirildiği, fiillerinin, sîretinin insanlar için birer hüccet kılındığı ve âlemlere rahmet olarak gönderildiği bildirilen Hz.Muhammed’i (s.a.v), bundan istisnâ etmek doğru bir tutum değildir.[11] Hz.Peygambere itâat etmek, onun sünnetine sarılmak ve getirdiklerini kabul etmekle vücuda gelir.[12] لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُـولِ اللهِ أُسْـوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللهَ وَالْيَوْمَ اْلآخِرَ وَذَكَرَ اللهَ كَثِيرًا “Hakikaten, Allah’ın Resulünde sizler için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir nümûne vardır.” (Ahzâb 33/21) denilerek, onun örnek alınmasına teşvik edilmektedir. Tabîidir ki, Resûlullah’ı örnek almak, ona uymak, sünnetine tâbi olmak, söz ve fiilde ona muhalefet etmemekle gerçekleşir.[13] Resûlullâh'ın hadislerinde de sünnetin yerine ve ehemmiyetine işaret edilmiş ve bu mevzu üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Meselâ: “Bana itâat eden, şüphesiz Allah'a itâat etmiştir; bana isyan eden de, hiç şüphesiz Allah'a isyan etmiştir.”[14] buyrulmaktadır. Kur'ân’da, Hz.Peygamberin, bilhassa inananlar için Allah'ın büyük bir lütfu olduğu belirtilmekte, ona iman, ona itâatla irtibatlandırılmakta; yine, insanlar için en güzel bir örnek şahsiyet olarak gösterilmekte, ona, insanlara tebliğ edip öğretmesi için Kur'ân'ın yanında çoğu yerde sünnet anlamına gelen hikmetin de verildiği tesbiti yapılmakta, vahiy sâdece Kur'ân ile sınırlandırılmamakta, pek çok yerde Hz. Peygambere itâat, Allah'a itâatla birlikte zikredildiği gibi, münferit olarak da ona itâatın lüzumu vurgulanmaktadır. Bununla birlikte hiç şüphesiz sünnet, hiçbir zaman Kur'ân seviyesinde kabul edilmemiş, ilk sırada daima Kur'ân yer almış, sünnete ondan sonra yer verilmiştir.[15] Peygamberin yolu, Allah'ın yoludur; peygamberin izinde bulunmak demek, ilâhî prensiplerin aydınlık ikliminde yürümek demektir. Dolayısıyla sünneti kabul etmemek, onu hayattan dışlamak veya ona başkaldırmak, Allah'a isyanla aynı mânâya gelir. Allah, insanlar içinden her şeyi kusursuz ve arızasız aksettirecek nezîh bir rûhu seçiyor, insanlara emirlerini onunla gönderiyor, o da getirdiği bu emirleri yorumlarıyla açıklıyor, önümüze seriyor.[16] Hz. Peygamber: “Başkaldıran, serkeşlik eden müstesnâ, ümmetimden herkes cennete girer” buyurmuşlar; ashâb-ı kirâmın: “Başkaldıran, serkeşlik eden kimdir, Yâ Resûlellah!” diye sorması üzerine de: “Bana itâat eden cennete girer; bana isyan edense muhakkak başkaldırmış ve serkeşlik etmiş olur.” cevabını vermişlerdir.[17] Demek ki Hz. Peygambere iman, aynı zamanda ona itâatı gerektiriyor; ona itâat ise, getirdiği prensiplere uymak ve söylediği şeyleri kabul etmekle mümkün oluyor.[18] Resûlullâh'a uymak, hrıstiyanların Hz.Îsâ hakkında iddia ettikleri gibi, tanrılığa ortak olmak demek değildir. Hz. Muhammed’e (s.a.v) sırf Allâh'ın Resûlü, görevlendirdiği peygamberi, dininin tebliğcisi, hidâyetinin ve emirlerinin bildiricisi ve habercisi olduğundan dolayı, yine sırf Allah için uymak ve izinden gitmektir. Hasılı Allah'a itâat ile Resûlü’ne itâat arasında karşılıklı bir gereklilik vardır. Fakat bunda Allah gibi sevmekle, Allah için sevmek arasındaki büyük farkı görmezlikten gelip gözardı etmemek gerekir. Bu, Allah'a şirk ve küfürdür.[19] [1] Mevdûdî, a.g.e, 1/193. [2] “..Kim Allah'a ve Resûlü’ne itâat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada sonsuza dek kalırlar. İşte bu, büyük bir kurtuluştur. Kim de Allah'a ve Resûlü’ne karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu, sonsuza dek kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” Nisâ 4/13-14. [3] “Kim Allah'a ve Resûl’e itâat ederse, onlar, Allâh'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar, ne güzel arkadaştır!” Nisâ 4/69. [4] Nisâ 4/64-65. [5] Tevbe 9/71. [6] Mevdûdî, Târih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, 1/199-200. [7] “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve peygambere itâat edin ki, merhamet olunasınız.” Nûr, 24/56. “..Öyle ise namazınızı kılın, zekâtınızı verin, Allah'a ve Resûlü’ne itâat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” Mücâdele 58/13. [8] Mûsâ Cârullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 36-37. [9] En’âm 6/57. [10] Mûsâ Carullah, a.g.e, s. 38. [11] Mûsâ Cârullah, a.g.e, s. 40-41. [12] Kâdı Iyaz, a.g.e, 2/6. [13] Kâdı Iyaz, a.g.e, 2/8-9. [14] Buhârî, Ahkâm 1; Cihâd, 109; Nesâî, Bey’ât 27; İstiâze 49; İbn Mâce, Mukaddime 1; Cihâd 39; Ahmed b. Hanbel, 2/253, 270, 313, 386. [15] Güngör, Mevlüt, Kur'ân'ın Hz. Peygamberin Sünnetine Verdiği Değer, Ebedî Risâlet Sempozyumu 1, s. 342. [16] Gülen, Sonsuz Nûr, 2/302. [17] Buhârî, İ’tisâm 2; Ahmed b. Hanbel, 2/361. [18] Sünnet ve ona uymakla ilgili daha geniş malumat için bkz: Ebû Şehbe, Muhammed, Sünnet Müdâfaası, (Çev: Mehmed Görmez, M. Emin Özafşar); Kardâvî, Yûsuf, el-Merciiyyetü’l-Ûlyâ fi’l-İslâm li’l-Kur’ân’i ve’s-Sünne; Itr, Nûr,eddin, es-sünnetü’l-Mutahharatü ve’t-Tahaddiyât; Abdullah el-Hûlî, İbrâhim Muhammed, es-Sünnetü Beyânen Li’l-Kur’ân, Muhammed el-Cebrî, Abdu’l-Müteâl, Hücciyyetü’s-Sünne; Sibâî, Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetuhâ fi’t-Teşrîi’l-İslâmî. [19] Elmalılı, a.g.e, 2/343-344. |
||
İslami Okul Okulların En Önemlisi
