PEYGAMBER KÜLLİYATI - 1. Sayfa
PEYGAMBER KÜLLİYATI
Yayıncı Önsözü
Yazar Hakkında
Eserleri
Elimizdeki Kitap Hakkında
Siyer İlminin Kisa Tarihçesi
Yazarın Önsözü
HZ. PEYGAMBER’İN (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM ) DOĞUMDAN ÖNCEKİ BİRTAKIM ÜSTÜNLÜKLERİ VE ALÂMETLERİ
1- Bölüm Allah Teala’nın Yaratılışta İlk Peygamber Yapmak Suretiyle Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’İ Yücelttiği
2. Bölüm Hz. Âdem'in Ve Bütün Mahlukatın Onun Şerefine Yaratıldığı
3. Bölüm Hz. Âdem'e Ruh Üflenmeden Önce Resûlullah'ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Peygamber Olduğu
Mülâhazalar
4. Bölüm Herkesten Önce Kendisinden (Sallallahu aleyhi vesellem) Söz Ve Teminat Almakla Onu Şereflendirmesi
5. Bolüm Resûl-İ Ekrem'in İsm-İ Şerifinin Arş'ın Üzerine Ve Melekût Alemindeki Diğer Yerlere Allah Teâlâ'nın İsmiyle Beraber Yazıldığı; Eski Taşlara İsminin Nakşedildiğine Rastlandığı
6. Bölüm Peygamberlerden O'na (Sallaliahu Aleyhi Vesellem) İman Edip Kendi Zamanlarında Gönderildiği Vakit Yardım Etmeleri Üzerine Söz Alınması
7. Bölüm Hz. İbrahim'in Onun (Sallallahu Aleyhi Vesellem) İçin Duası, Allah'ın Hz. İbrahim'e Ve Ailesine Onu Bildirmesi
8. Bölüm Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'İn Kadim Kitaplarda Varid Olan Bazı Üstünlükleri Ve Büyük Menkıbeleri
9. Bolüm Haham Ve Rahiplerin, Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'İn Âhir Zaman Peygamberi Olduğuna Dair Anlattıkları
Mülâhazalar
10. Bölüm Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in Bı'setine (Peygamber Olarak Gönderileceğine) İşaret Eden Bazı Rüyalar
11. Bölüm Peygamber (Sallallahu Aleyhi Veseliem)'in Resminin Diğer Peygamberlerin Resmiyle Beraber Bulunması
PEYGAMBER (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)'ÎN DOĞUM YERİ OLAN GÜZEL MEMLEKETİNİN BAZI FAZİLETLERİ
1. Bölüm Kâ'be-i Müşerrefe'nin Yaratılışı
Mülâhazalar
2. Bölüm Kabe'nin Kaç Defa İnşa Edildiği
İbrahim'in Kabe'yi İnşâ Etmesi
İbrahim İnsanları Hacc'a Çağırıyor
İbrahim Hacc'ın Yapılışını Öğreniyor
3. Bölüm Beyt-i Şerifin (Kabe'nin) İsimleri
4. Bölüm Kabe'ye Girmenin, Orada Namaz Kılmanın Bazı Faziletleri Ve Âdabı
İki Mülâhaza
5. Bölüm Beyt-i Şerife (Kabe'ye) Bakmanın Fazileti
6. Bölüm Hacerü'l-Esved Ve Makam'ın Bazı Faziletleri
Hacerü'l-Esved'in Beyazlığından Sonra Kararması Hakkında Söylenenler
Hacerü'I Esved'in Kıyamet Günü Kendisini İstilâm Edenler İçin Tanıkhk Etmesi
Resûlullah (Sallallahu aleyhi Vesellem)'in Hacerü'l-Esved'i Öpmesi, Onu İstilâm Etmesi Ve Ona Secde Etmesi
Hacerüm-Esved'in Allah'ın Sağ Eli Olduğu Ve Onunla İnsanlarla Musafaha Ettiği (Tokalaştığı) Hakkındaki Rivayetler
7. Bölüm Zemzemin Faziletleri
Mülâhazalar
Zemzem Suyunun Diğer Bazı Özellikleri
Zemzem'in Bazı İsimleri
8. Bölüm Abdüimuttalib b. Hâşim'in Zemzem Kuyusunu Yeniden Açması
Abdülmuttalib'in Zemzem Kuyusunu Açması
Mülâhazalar
9. Bölüm Mekke-i Mükerreme'nin Bazı İsimleri
10. Bölüm Mekke'nin Harem Bölgesi Olmasının Sebebi
Harem'in Sınır Taşları
11. Bölüm Mekke'ye Tazim Ve Hürmetin Gerekliliği, Orada Günah İşlemenin Ağır Sorumluluğu
İnsan Dışındaki Varlıkların HarenVe Saygıları
Mülâhaza
12. Bölüm Meleklerin, Âdem'in Ve Diğer Peygamberlerin Kabe'yi Hac Etmeleri Ve Harem'e Saygıları
Hz. Âdem (Aleyhisselâm)'In Haccı
Hz. İbrahim, İsmail Ve İshâk'ın (Aleyhimusselâm) Hacları
Hz. Nûh, Hûd, Salih Ve Şu'ayb'ın (Aleyhimusselâm) Hacları
Hz. Mûsâ Ve Yûnus (Aleyhimasselâm)'In Hacları
Diğer Peygamberlerin Hacları
İsrâiloğuüarı Ve Başkalarının Hacları
Zü'l-Karneyn'in Haccı
İnişinden Sonra İsâ (aleyhisselâm) ve Ashâb-ı Kehf'in Hacları
13. Bölüm Ashâb-ı Fîl'in Helak Edilişi
Ashâb-ı Fîl" Hâdisesi
Mülâhazalar
PEYGAMBER (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)’ İN PAK NESEBİ
1. Bölüm Arapların Fazileti Ve Sevgisi
2. Bölüm Peygamber (Salullahu Aleyhi Vesellem)'in Soyunun Temiz Olması, İzzet Ve Şerefi
3. Bölüm Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in Hz. Âdem (Aleyhisselâm)'A Kadar Olan Atalarının İsimleri
4. Bölüm Peygamber (Sallallahu Aleyhi vesellem'in Ataları
Mülâhaza
Mülâhaza
Sonuç
İbn Abdülmuttalib
Mülâhaza
İbn Hâşim
İbn Abdimenâf
İbn Kusayy
İbn Kilâb
İbn Mürre
İbn Ka'b
İbn Lüeyy
İbn Gâlib
İbn Fihr
İbn Mâlik
İbn Nadr
İbn Kinâne
İbn Huzeyme
İbn Müdrike
İbn İlyâs
İbn Mudar
İbn Nizar
İbn Meadd
İbn Adnan
Mülâhaza
İbn Üdd
İbn Uded
İbn Yesa'
İbn Hemeysa
İbn Selâmân
İbn Nebt
İbn Hamel
İbn Kayzâr
İbn Mukavvam
İbn Nâhûr
İbn Teyrah
İbn Ya'rub
İbn Yeşcub
İbn Nâbit
İbn İsmâîl
İbn İbrahim
İbn Târah
İbn Nâhûr
İbn Şârûh
İbn Râğû
İbn Fâleh
İbn Ayber
İbn Şâleh
İbn Erfahşez
İbn Sâm
İbn Nûh
İbn Lâmek
İbn Muttûşelh
İbn Hanûh
İbn Yerd
İbn Mehlâyîl
İbn Kaynen
İbn Yân Eş
İbn Şîs (Şit)
İbn Âdem
PEYGAMBER KÜLLİYATI
Yayıncı Önsözü
Allah'a hanıcl, Resul ve Habibine salâtü selam olsun...
Varlık nedenimiz, nübüvvet ırmağının kaynağı, Hak Sübhânehu ve Teâla'nın en güzel yaradılışla halkettiğini haber verdiği, en seçkin sahsiyel hiç kuşkusuz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vc&cllcm)'dir. Bu gerçeği kabul eLmeyen, dünyada dinindeki bu noksanlık yüzünden kendisine verilen emanete bir yönüyle ihanet etmiş olmakla beraber, âhirette de Allah'ın rahmeti ve nimetlerinden mahrum kalır. O'nu (sallanılın aleyhi vescllem) sevmek ve saygı duymak, sadece O'nu (satlalînhu aleyhi vesellem) gören ashabının yükümlü olduğu bir zorunluluk değildir. Allah Teâlâ'nın Kitab'mdaki buyruğu gereği genel bir yükümlülük altında olduğumuz için O'na (sallallnhu aleyhi vesellem) tâbi olmak ve getirdiği misyonu olduğu gibi kabullenmek zorundayız. Ayrıca dünya gözüyle görmemiş olsak ta sevgi ve saygımızı O'nu (sallallahu aleyhi vesfillcm) görmüş gibi hissetmeliyiz. Çünkü ashabının muhatap olduğu mucize olan Kurân-ı Kerim ile biz de hâlen muhalap durumdayız. Bu noktada geçmiş ve gelecek asırların bir farkı yoktur. O'nun (satiallahu aleyhi vesellem) getirdiği emir ve yasaklardan ibare! şeriatında teviller ve içlihadlar ile bir takım esnelmeler yapabilirsek te Muhammedi (sallatlalm aleyhi vcseüem) haki kata sevgiyle .saygı göstermenin vücubiyeti noktasında hiç bir esnetme payının olmadığını unutmamalıyız. Kuran bize kayıtsız şartsız O'na (sallallal™ aleyhi vesellem) teslimiyeli emretmekle, O'nu bize şefkatli bir baba gibi göstermekle kalmayıp O'nu ve dolayısıyla O'nun (sallallahu aleyhi vesellem) sevdiklerini hudutsuz ve şartsız sevmeye bizi sevketmektedir.
O'nu sevmemek apaçık bir hüsrandır. Oteyandan Hz. Muhammed'siz (saüallalııı aleyhi vesellem) bir din, hatta O'nsuz Kuran bile 'düşünülemez. Çünkü tefsir ve hadisle uzun süre haşır neşir olanlar şu gerçeği tesbit etmişlerdir: islam dini Hz. Muhammed'e (sallnllalm aleyhi vescUem) göre şekillenmiştir. Başka semavi dinlerde raslanılmayan dikkat çekici nokta, Kurân-ı Kcrım'm tüm âyetleriyle bir seferde indirilmemiş olmasıdır. Her âyetin bir iniş sebebi vardır. Ayetlerin inişinde, emir ve yasakların oluşumunda, yani bütünüyle dinin şekillenmesinde Hz. Muhammed'm (sallallahu aleyhi vesellem) yaşantısının ve her ne kadar bazıları bize öyle görünse de bazı "raslantilarm'' Önemli rolünün olduğu açıktır. Hatta bazı âyetlerin inişinde O'nun (sallallahu aleyhi vesellem) duyguları bile sebeb teşkil etmiştir. Kuran âyetleriyle üzünLü ve rahatsızlığına ve O'nun Hakk'ın (celle celalulm) katındaki yüce makamına dikkat çekilmiştir.
Bu nokLayı iyi anlayabilirsek Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi vesellem) konumunu daha iyi idrak ederiz ve Kurân'sız Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) nasıl düşünülemiyorsa, Muhammed'siz (sallallahu aleyhi vesellem) Kuran'in da mümkün olmadığı çarpıcı gerçeği ile yüzyüze geliriz. Kuran'ı Muhammed'siz (sallallahu aleyhi vesellem) ele almak ne kadar büyük bir gaflet ve bunu topluma bir fikir olarak sunmak ne büyük bir fitnedir!
Bir çoğumuzca bilinen bir gerçek te Hz. Aişe'nin diliyle iiade edildiği gibi O'nun (sallallahu aleyhi vesellem) ahlâkı Kurân'la özdeştir. Üstelik O'nun (sallallahu aleyhi vesellem) "konuştukları" hevesinden değil, ancak vahyedilmiş olanı söylüyor şeklindeki ilâhi ifade, bize hiç kuşkusuz Kuran ile hadis arasındaki ayrımı bile ortadan kaldırmaktadır. Şayet hadis te Kuran gibi aynı şartlarda sağlam bir şekilde kayıt altında tutulabilseydi bu husus gerçekleşmiş olurdu.
Hz. Peygamber'e (sallallahu aleyhi vesellem) bağlılık ve sevginin tezahürünü göstermenin farklı yolları vardır. O'nun (sallallahu aleyhi vesellem) adını zikretmek, ismi geçtiğinde salavat getirmek, kuşkusuz izin verilen en düşük tezahür şeklidir. Bu tezahürün bir üst mertebesi, ilim yolunu laleb ederek O'nunla (sallallahu aleyhi vesellem) ilgili bilgiler edinmek suretiyle sevgi ve saygısında daha fazla bilinçlenme yolunu tutmaktır. Tezahürün bir üst derecesi ise O'nu (sallallahu aleyhi vesellem) insanlara anlatmak ve sevdirmektir. İşte elinizdeki kitabın neşrinden amaçlanan da budur.
Yazar bu kitabında A'dan Z'ye bütünüyle O'nu (sallallahu aleyhi vesellem) anlatmaktadır. Tercümesini sunduğumuz bu eser, O'nu (sallallahu aleyhi vesellem) tüm detaylarıyla tanımak isteyenler için muhteşem bir kaynaktır. O'nunla (sallallahu aleyhi vesellem) ilgili her şeye yer verdiği için kitabın Arapça orjinal adı olan Subul el-hudâ ver-reşâd fî dretı Hayr il-ibâd ve-^ikn fadâılıhî ve-abvâlibî ftl-mebde' vel-meâdyerine bu muhteşem çalışmaya "Peygamber Külliyâtı" ismini verdik.
Samimiyetle çok büyük bir emek sarfetmiş olduğu anlaşılan bu kıymetli eserin neşrini gerçekleştirme imkânını bize bahşettiği için Yüce Rabbimize namütenahi şükürler olsun. Diğer taraftan yazarı Muhammed bin SâJih ed-Dimaşkfyi bu değerli eserini bitmeyen bir sadaka-i cariyesi kılsın ve bu vesile ile öteki âlemde rahmetine gark ederek nimetlendırsin. Amin...
Yazar Hakkında
Yazarın tam isim ve künyesi şöyledir: Şemsuddin Ebû Abdallah Muhammecl bin Yusuf b. Ali b. Yusuf es-Sâlihî eş-Şâmi eş-Şâfı'î. Hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. Dİmaşk'ta ya da bizce bilinen ismiyle Şam'ın Sâlİhİye semtinde dünyaya geldi.
Şam asıllı ol malda birlikte daha sonraları Kahirc'ye yerleşti. Berkûkive medresesinde ikâmet etti. 14 Şaban 942 H./ 7. 2. 1536 M. tarihinde vefat etti.
imam Şa'râni Tabakâfınz yazdığı Zeylinde müellif hakkında şu bilgileri vermektedir: Pek çok ilimde uzman âlim bir kişi olması yanında sâlih bir zâttır. Bin kaynak eserden hazırladığı Sîre-i Nebeviyyeû meşhurdur. Zamanında çok saygın ve kabul gören bu eserinde o, daha önce hiç bir kimsenin ele almadıği noktalara ışık tutmuştur. Hayatının sonuna kadar hiç evlenmedi. Evine bir misafir geldiğinde kalkıp kendi eliyle yemek yapıp ona İkram ederdi. Çok oruç tutup, gece namazı kılardı. Keskin zekası yanında tatlı sohbeti vardı. Onun yanında pek çok gece yatıya kaldım; çok az uyuduğuna şahit oldum. Dostlarından ilim talipleri öldüğünde onun geride kalmış evlatları varsa onların bakımını üstlenirdi: Yetimlerin her türlü işiyle yakından ilgilenirdi. Valiler İle hükümet yetkililerinden bir İstekte bulunmaz, onların vermek istedikleri malları reddederdi. Onların sofralarından yemezdi. Meşhur âlim Suyûtİ'nin talebelerindendîr. Onun geniş çaplı kaynaklarından istifade etmiştir. Bu eser içinde "Şeyhimiz" diye sözettİği hocası es-Suyûtî'dir.
Eserleri
İslam kültürünün nefis ve değerli eserlerini kaleme almıştır. İsmine ulaşabildiğimiz kitap başlıkları şunlardır:
el-İthâfbi-femyı\ ma tuhia fibi'l-Bey^âvi Scıhib ııl-Keşşâf
Ithâf er-râğıb il-veliyy fi tercemet e/-Eı>%
lthâf el-erib bi-bulâsat el-e'ârıb
Tafdîl il-istifâde miri beyân kelinıeteyy iş-şebâde *el-Câmi'cJ-ved% il-hâdim li-lugât il-kur'ân H-a%ı\
el-Cevâhir en-nefâ 'is fi tahbîr Kitâb U-A râ 'is
Ref al-kaâr ve mecma al-fntuvve fi şerh is-saâr ve-Hâtem ın-ınıhitm'
Suhul el-htıdâ ver-reşâd fi siyreH Bayr il-ihad, Elimizdeki ldtap.
Ayât ei-bübira fi mi'râc Scyyid ehlid-âiinya vel-âbira. Bu eserini St/bufdnn hülasa ederek hazırlamıştır. Brockelmann'a göre Leiden, Madrid, Şam Zahiriye, ve el-Mi'râc eş-Şâmi başlığı ile Rampur'da nüshaları vardır. Bunun da özetini es-Sirâc el-vebhâc fi'I-lsra' vel-Mi'râc başlığı ile yapmıştır kî bunun Tunus'ta bir el yazması vardır.
Şerh el-Acnmdyye
Uk,ttd el-cumân fi menâkıh Ebi Haınje en-'Nu'mân. imam Ebû Hanifc hakkındaki iftiralarla dolu bir yazı üzerine yazar tarafından 939/1532 yılında kaleme alınmıştır. Elyazması nüshaları: Yeni Cami 870, Ayasofya 3309, Köprülü 246 ve Şehit Ali Paşa 918/9.
Ayıı el-isâhe fi ma 'rifet is-sabâbe
el-Fetb m'-Kahmâni (i şerb ebyât il-Cnrcâm fıl-kelâm
e!-Vevâid el-mecmıVafıl-ehâdîs tf-nıev^it'a
Kesfe!-kbs fi redâ iş-şems
Muhtasar el-musemma bil-âyât il-beyyinât
Mürşid es-sâlik ila U/fyyeîi Ibıı Mâlik
en-Nüket a/a'l-Elfîyye
en-JSiiiket d-mühimmât mın el-kelâm ala 'l-ebnâ' vel-bmîn vel-henât
H^uaib feîb bem^e "in" ve-kesrihâ ve cevâ^ il-emreyn
el-Fadl el-mııbîn fı's-sabr inde fakel il-benât ve-benin, İstanbul Nurosmaniye kütüphanesi 4918 numarada kayıtlı bir yazması yanında Kahire'de Dar cl-Kutub il-Misriyye'de bir nüshası da vardır.
Septıet es-Sâlibî el-k.libra. Brockclmann'a göre (GAL Sil, 41) İspanya'da bir el yazması kopyası vardır.
Sad' al-bamâm fi medh Bayr il-ei/âm. Allah Resûlü'nü öven 29 şiirin yet aldığı manzum eserin elyazması Fas Rabat'tadır.
Matla'an-nûr el-mıı'annid fi faal it-Tûr ve-kanı' el-kaffır Sinâ'daki papazların bir camiyi Ühâk ettiklerine dair söylenti üzerine kaleme alınmıştır. Kahire Dar el-Kutub Kütüphanesinde elyazması vardır.
Elimizdeki Kitap Hakkında
el-Kettani, er-R/sâ/ettf'/~ff//tstatrafö>sinde "Sîre-nebcviyye konusunda müreahhirûn kitaplarının en güzeli ve genişidir" tabirini kullanmakla eserin haklı yerine işaret etmektedir.
700!ün üzerinde bölümde Hz. Peygambcr'in biyografisini anlattığı eserini yaklaşık 300 kaynaktan hazırlamıştır. Müsvedde halindeki çalışması talebesi Muhammed bin Muhammed bin Ahmed el-Feyşi el-Mâlikî tarafından düzene konup 15 Rebiussânî 971/3.12.1563 yılında tamamlanmıştır. Dünya kütüphanelerinde parçalar halinde elyazmaları vardır. es-Sîret cs-Sâmijye adıyla maruftur, Süleymaniye Kütüphanesinde Kılıç Ali Paşa 742-9, Şehit Ali Paşa 1018-9, Hekimoğlu 755-9 ve Ragıp Paşa Kütüphanesinde 1018-9 elyazmaları mevcuttur.
Kitabın ilk baskısı Mısır'da gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Kahİre'de el-Meclisu'1-a'lâ liş-şu'ûn il-lslâmiyye kurumunun neşrettiği kitabın ciltlerini tahkik edenler ile neşir tarihleri verilmiştir: 1. cilt: Mustafa Abdülvâhid 1972; 2- cilt: M. Abdülvâhid 1974; 3. cilt: Abdülazîz Hilmi 1975; 4. cilt: İbrahim el-Izbavi ile İbr. et-Tevczî 1979. Kitap, 2002 itibarıyla 10 cilde tamamlanmıştır.
Tercümeye esas alınan basma nüshanın özellikleri:
Şeyh Âdil Ahmed Abdclmevcûd ile Şeyh Ali Muhammed Muaviz tarafından yayma hazırlandı. Mısır hükümeti sponsorluğu ile bir süre cilt cilt neşredilen kitabın tamamı 1993 yılında Lübnan-Beyrut'ta Dar ei-Kutub el-Ilmiyye tarafından 12 cilt halinde neşredildi.
Neşre hazırlayanların esas aldığı el yazması nüshaları:
1- Yemen, San'a'dakİ el-Mütevekkiliye kütüphanesinde, tarih 207-210 numaralar arasında yer almıştır. 4 cilt. olarak eksiksiz bir nüsha olduğu için neşre esas kabul edilen elysızmasıdır.
2- Kahire'deki Ma'hed el-Mahtûtât el-Arabiyye'de yer alan 4. cildi ki, bu kitabın son cildidir.
3- Kahire, Dar el-Kutub el-Mısriyye'de Mustafa Fâzıl Kütüphanesinde tarih M50 numarada kayıtlı 3 ve 4. ciltler.
4- Yine Dar el-Kutub el-Mısriyye'deki Teymuriye bölümünde tarih 925 numarada yer alan nüsha.
5- Dar el-Kutub el-Mısriyye'de Tal'at kütüphanesinde tarih 2100 numarasında 1-3 ciltler yer almıştır.
6- Dar cl-Kutub el-Mısriyye tarih 130 numarada bir kaç cilt.
7- Yine Dar el-Kutub el-Mısriyye'de 4511 numarada bir kaç cildi yer almıştır.
Muhakkikler kitabın neşri sırasında karşılaştıkları zorlukları şöyle sıralamışlardır: Müellif, kitabın başında ele alacağı tüm ana başlık ve bölüm adlarını Önceden vermiş. Ancak kitabın içinde yeri geldiğinde bazen bu bölümlerin bulunmadığı ya da fihristten farklı bir başlıkla karşımıza çıktığı görülmüştür.
El yazma nüshalarda okunması zor olan İbareler İle karşılaşılmış; ancak bu zorluk konusunun uzmanı kişilere başvurulması sayesinde aşılmaya çalışılmıştır.
Nüshalar arasında karşılaştırma yapmak bazı durumlarda çözüm olmadığında başka tarih ve siyer kitaplarına müracaat olunmuştur.
Bir başka problem İse müellifin (önsözdeki iddiasının aksine) kaynakların ya da haberlerin sahih olanlarını alıp uydurmalarını atmak yerine kendinden önceki İbnuVSübki ve Kadı lyaz'ın yaptığı gibi hadislerin derecelerine aldırmaksızın ve bir uyarıda bulunmaksızın her tür haberi kitabına almıştır. Ancak bu olumsuz durum İd tabın kıymetini düşürecek derecede bir fazlalığa sahip değildir.
Siyer İlminin Kisa Tarihçesi
Elimizdeki bu eser, üç alt ilim daimin birarada sunulduğu kapsamlı bir hazinedir: Şemail, siyer ve mcğâzi. Bu ilim şubelerinin ortaya çıkışları ve kısa bibliyografyalarına göz atmanın yararlı olacağı kanısındayız.
Hz. Peygamber'den (sallallahu aleyhi vesellem) önce Cahiliye Araplarmda yazılı bir tarih materyali olmadığı bilinen bir gerçektir. Onlar aralarında cereyan eden savaş ve anlaşmazlık gibi önemli olaylar yanında soyları hakkındaki bilgiler, kahramanlıklar, Kâbc ve Zemzem hakkındaki bir takım malumatı akıllarında tutmak suretiyle nesilden nesle aktarmışlardır. Peygamberin (sdlalliihn aleyhi vesellem) zuhurundan sonra da akıllarda tatma işi sürmüş Arap tarihi ve sîret hakkında yazılı bir metin tâ ki Dört Halife'nin döneminin bitişine kadar yazılmamıştır. Bu zamana değin Kur'an ile Arap nahvinin temel bilgileri dışında bir şey kaleme alınmamıştır. Bakıldığı zaman müslümanlar gerek Hz. Muhammed'in (sallalbıhu aleyhi vesellem) hayatında, gerekse daha sonraki ilk dönemlerde sadece Kur'an âyetlerini yazıya dökme çabaları gözlemlenir.
Muaviye'nin döneminde tarih konusu ilgi çekmeye başlamış ve bu konuda Yemen SanVdan Abîd'b. Şcriyye el-Cerhemî K. el-Mulûk ve-abbâr el-mâdîn isimli bir kitap telif etmiştir. Bunu takip eden dönemde ulemadan pek çoklarının özel bîr bölgeye ait ya da genel tarih kitapları kaleme almaya başladığı anlaşılmaktadır. Hadisin Kuranla kanşma riski yüzünden hadislerin yazıya geçirilmesi konusundaki yasak Halife Ömer bin Abdülaziz'in zamanına kadar sürmüştür. Bu dönemde ilk hadis metinleri ile birlikte siyer konulu yazılı materyallerden de ürünler verilmeye başlanmıştır.
Siyer konusunda bilinen ilk yazılı metin, babası tarafından sahabe Zübeyr b. el-A^'am, annesi tarafından ise Hsma binti cbı Bekir gibi ashabın önde gelenlerine dayanan Urvc b. cz-Zübcyr'c aittir. Kimilerine göre ise siyer konulu ilk kitabı yazan onun talebesi muhaddislerin atası ve gözbebeği, hadis tedvinini Halife Ömer b. Abdülaziz'in direktifi ile başlatan tbn Şihâb e/-Zührî'dİr.
Anne ve babası tarafından Kureyş'e olan yakınlığı, Urve b. ez-Zübeyr'in pek çok bilgiyi, hadisi ve İslam'ın tarihini bilmesini sağlayan unsurlar olduğu şüphesizdir. Vefat tarihi Hicrî 92 olan Urve'nin bilhassa Habeşistan ve Medine'ye hicret, Bedir savaşı hakkında anlattıkları Taberi, Vakıdî ve İbn Tshak'a kaynaklık etmiş değerli bilgilerdir.
Vefat tarihi Hicrî 105 olan Hz. .Osman'ın oğlu Ebân'ın siyer konutu bir kaç sayfalık bir yazısı olduğu bilinmektedir.
Sabtfe'si ile ünlenen 110 H. yılında vefat etmiş olan Vehb b. Münebbih cl-Yemenî'nin de Peygamber (sallalkhu aleyhi vesellem) savaşları hakkında kaleme aldıklarından birkaç sayfa halen Almanya'daki Heidelberg'de korunmaktadır.
Siyer konusunda ikinci hicri asrın başlarına kadar Zührî dışında Şurahbîl bin Sa'd (öl. 123), Âsim b. Ömer b. Katide (öl. 120) ve Abdullah b. e. Bekr b. Hazm'ı (öl. 135) görmekteyiz.
İkinci asrın ilk yarısında göze çarpan siyer yazarları şunlardır:
Musa bin Ukbe (öl. 141), Ma'mer bin Râşid (öl. 150) ve Muhammed b. İshak(öl.l52).
Bunları takip eden dönem çok daha kapsamlı eserlerin verildiği bir dönemdir. Karşımıza çıkan yazarlar: Ziyad el-Bekkâî (öl. 183), ei-Megâ^f kitabının sahibi el-Vâkıdî (öl. 207) ve et-Tabakât el-Kubrâ kitabının müellifi Muhammed bin Sa'd (öl. 230).
İbn İshak'ın ,Tire'sini ortaya çıkarıp ünlendiren İbn Hişam da İbn Sa'd'ın hocalarından birisidir. Tcrtib edip kendinden de ilaveler yaptığı için İbn İshak'ın yazılı materyalleri, daha sonraları İbn Hişam'm Stresi olarak şöhret buldu.
Siyer konusunda yazılanlar elbette bunlarla sınırlı kalmadı. Asırlar boyunca yazılı eserler verilmeye devam edildi. Bundan sonraki dönemlere bakıldığında bu konuda eser veren yazarların bir kısmının hadis uzmanları, diğer bir kısmının sadece tarihi bilgileri toplayıp düzenleyen yazarlar oldukları dikkati çekmektedir. Bir başka açıdan bakıldığında İbn Sa'd sonrası dönemdeki müelliflerin bir bölümü eski klasik siyer kaynaklarına ya şerhler yazmış, ya da bunların özetlerini hazırlamıştır. İkinci grup ise yeni bir tertip ve hadis kaynaklarından ve tefsirden destek almak suretiyle yeni eserler vermiştir.
Birinci grubun örnekleri şunlardır: İbn Hişam'm Tire'sini şerhedenler: es-Süheylî ve Ebû Zerr. Muhammed b. Ali b. Yusufun .Tire'sini şerheden Kutbuddîn Abdülkerİm el-Cemmâîlî'nin (öl. 735) bu kitabı ei-Mevrid el-u^b el-htniy fiil-kelâm ala siretAbdelgam başlığını taşımaktadır.
Alâeddin Moğoltay (H. 689-762), Abbasiierin 656 H. yılma kadar ele aldığı siyeri el-İşâra ila sîreti'I-Mustafâ ve-âsâr min ba'âîhî mın el-lmlefâ başlıklı İd tabının birkaç elyazması nüshası Kahİre'de Dar el-Kutub el-Mısriyye'de bulunmaktadır. Bazı kaynaklara göre bunu müellif, yine kendisine ait olan daha hacimli eî(:Zehr ef-bâsim fî sîretVl-Mustafâ Ebi'l-Kâsm? adlı kitabından özetlemek suretiyle hazırlamıştır. Daha sonra gelen Kasım Kuduboğa, Moğoltay'ın biraz önce söz ettiğimiz sîresinî özetlemiştir.
Siyer konulu edebiyatın en fazla göze çarpan eserlerinden birisi de el-Kastallânî'nin el-Mevâbib el-/edünntyye hi'l-minahi'l-Mubammedijje^ûdÂı. Yazarı Mısır asıllıdır, 923 H. yılında vefat ettiğinde Ezher'e yakın bir yere defnedilmiştir. Pek çok baskılan yapılan kitabın ilk Türkçe çevirisi meşhur Osmanh şairi Bakî tarafından yapılmıştır. Osmanlıda çok kabul görmüştür. Daha sonraları el-Şebramellîsî, Aliyyülkari ve Şemseddin eş-Şevberi "haşiye" denilen eklemeler yapmıştır. Mısır'da farklı tarihlerde 8 cilt halinde çeşitli baskılan yapılan Mevâbib el-ledünniyye adlı şöhretli eser, Mısırlı âlim Muhammed b. Abdilbâki ez-Zürkânî'nin kaleme aldığı el-Kastallânî'nin kitabı üzerine yazdığı bir şerhtir.
Yazarın Önsözü
Efendimiz Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)'i en yüce menkıbelerle özelleştiren Allah'a hamd olsun. O'nu şerefte en yüksek mertebelere çıkaran, görenleri âciz bırakan şaşırtıcı Ay ve Güneş'ten daha parlak mucizelerle güçlendiren; O'nun yolunda korkulardan güvenle gidebilsinler diye sîretini yani yaşantısını temiz ve güvenli kılan o Allah'a hamdolsun.
Rızasına nail olmayı temenni ettiğim o Allah'a hamdederim, onun ortağı olmadığına ve Doğu ve Batının Rabbi olduğuna şahadet ederim. Yüce bir din ile gönderilen Resulüne (sallallahu aleyhi vesellem) şahadet ederim.
Bu kitabı 33'den fazla kitaptan araştırıp doğrusunu çıkarmak suretiyle hazırladım. Bu eserde, Efendimiz Âdem (aleyhısselam)'ın yaradılışından önceki halk edilişinden başlamak üzere peygamberliğinin işaretlerini, şemail, sîre, fiiller ve halleri İle sayısız faziletler denizinden katreleri zikretmeye çalıştım. Onun bahşettiği nimet ve hususiyetleri...
Bu kitapta konuyla alakalı uydurma hadislere yex vermedim. Her bölüm sonunda o bölüm İçinde geçen kafa karıştıran noktaları açıklamaya çalıştığım gibi (Mülâhaza başlığı altında) anlaşılması zor Arapça İbareleri harekeleyip izahlarını verdim. Öte yandan birbirine muarız gibi görünen hadisler varsa bunların arasını telif etmeye gayret ettim.
Şayet imamlardan bir grup tarafından rivayet edilmiş bir hadisi vereceksem farklı olan metinlerden üzerinde ittifak olan tek bir metni verdim. Buharı İle Müslim varsa hadis lafzı onlara aittir. Rivayet varyasyonları varsa bu İkisinin dışındaki imamların nakillerini de ziyade vb. tarzında verdim.
Şayet hadisi Allah Resulünden (sallallahu aleyhi vesellem) rivayette bulunan sahabî ise isminin akabinde raâiyallahu anh ibaresini kullandım. Şayet tabiî ya da ctbâ-i tabiînden ise adının akabinde mhmetuîîah aleyh ibaresini zikrettim.
"Seyhan ya da Şeybayn" ibaresi ile Buhârî ile Müslim'i;
"Sitte — Altı Kitap=Altı İmam" ile Buhârî, Müslim ve Dört Süneni (Ebü Davud, Tirmizi, Nesâî ve İbn Mâce) veya başka bir deyişle Hamse—Beş Kitap" ile birlikte İbn Mâce
"Hamse = Beş Kitap" İbn Mâce dışındaki "Altı Kitap"
"Se/âse= Üç Kitap" ile İbn Mâce dışındaki Sünen kitapları
"Erba'a- Dört İmam" veya ".E/^/^Imamlar" ibaresi ile ise İmam Mâlik, İmam eş-Şâfı'î, İmam Ahmed, Altı Kitap ve Dârekutni'yi kastettim.
Ebû Hanİfe cn-Numân'ın (Allah ondan razı olsun) tahric olunmuş senetli hadislerine rasdayamadığım için hiç yer vermedim.[1]
Aşağıda nakilde bulunduğum bir grup İd tap yazarının ya da kitabının eser içinde kısaltılmış isimlerim vereceğim:
Ebû Ömer: Hafız Yusuf bin Abdilberr
Kâdr. Ebu'1-Fadl îyâz
el-Emîr. İmam Hafız Ebû Nasr Ali b. Hibetullah el-Vezîri el-Bağdâdi, İbn Mâkûlâ
es-Süheyli: İmam Ebu'l-Kâsım Abdurrahman b. Abdallah el-Has'amî
er-Rjzvd: Süheyli'nin kaleme aldığı er-Ravd el-unufu.
Ebu'I-Ferec. Hafız Abdurrahman bin el-Ferec b. el-Cevzî
EJm'l-Hattâb: Hafız Ömer b. el-Hasan b. Dihye
Ebû Zerr: Hafız Ebû Zerr Mus'ab bin Muhammed b. Mes'ûd el-Huşeni ' el-Imlâ': Yukarıdakinin İbn Hişam'm St re*si üzerine yaptığı Imlâ'&L
Zad el-meâd: İmam Allâme Ebû Abdallah Muhammed b. ebi Bekr b. el-Kayyim'in Zâd el-meâd fi hedyi Hayri'l-ibâd'ı
Ebu'r-Rebf: Güvenilir zât Süleyman b. Salim el-Kulâ'î
el-lktija: Süleyman b. Sâlim'in el-Iktîf'a'kitabı
Ebu'l-Feth: Hafız Muhammed bin Muh. b. Seyyid en-Nâs
el-Uyûn: İbn Seyyid en-Nâs'ın Uyun el-ese/i
el-Kutb: Hafız Kutbuddin el-Halebi
el-Mevrid: Kutbuddîn'in el-Mevrid el-a^b adlı kitabı
e^:Zehr ile el-îşâra: Her ikisi de Hafız Aîâeddin Moğoltây'm kitapları: e^7' '.Zebr el-bâsim ile el-îşâra ila sîreti Seyyidina Muhammed Resû/ullab
el-lmtâ^İmam Allâme Mısır diyarının ünlü tarihçisi eş-Şeyh Takiyyüddin el-Makrizî'nin Imtâ' al-esmasx
el-Misbâh: İmam Allâme Ebu'l-Abbas Ahmed bin Muh. b. Ali el-Feyyûmi'nin el-Misbâh el-münîf\
et-Takrîb: yukarıdakinin oğlu Mahmûd İbn Hatîb cd-Dehşe'nin et-Takribfî Um il-gaıW\
Hâjı^. Şeyhu'l-İslâm Ebu'1-Fadl Ahmed b. Ali bin Hacer (el-Askalâni)
el-Feth: İbn Hacer'in Fetbu'l-Bâri kitabı
Şerh ed-Durer: -İbn Hacer'in şej^hi Hafız el-Irâkî'nin Eljiyyet es-Sîre'si üzerine kaleme aldığı şerhidir
en-Nûr. Hafız Burhâneddin el-Halebî'nin Nur en-nibrâs\.
el-Gurer. Allâme Muhibbeddin b. el-İmam el-Allâme Şihâbeddin b. el- Hâ'im'in el-Gurerel-mudiyyesi
es-Seyyid: Taybe'de Şafıîlerin şeyhi olan Nûreddin es-Semhûdî
eş-Şeyh ya da "Şeyhimi^: Hâfız-ı İslâm Müctehid İmâm Celâleddîn Ebu'l- Fadl Abdurrahman b. ebi Bekr es-Suyûtî. Allah hepsine rahmet eylesin.
Kitaba Subul el-hudâ ver-reşâd S sîreti Hayr il-ibâd ve-zikri fadâilihî ve-ahvâlihîûl-mebde' vel-meâd\/" adını verdim.
Bu kitabı gözden geçirdiğinizde ömrümün neticesini verdiğimi ve asrımın hazinesini gözler önüne serdiğimi anlarsınız. Yüce Allah Sübhânehu ve Teâlâ'dan bu eserim Kerim olan veçhi için hâlis kılmasını isterim. Cennetinde vech-i zâtına bakmamı nasip blmasını dilerim. O bana yeter, ne güzel bir vekildir. O ne dilerse olur, dilemediği ise asla olmaz. Güç ve hareket ancak Yüce ve Azim olan Allah'ın sayesindedir.
Yaklaşık 1000 adetten oluşan bâbların = bölümlerin başlıklarını kitaba başlamadan önce sunmak istiyorum. [2] Doğruya götüren Allah'tır.
HZ. PEYGAMBER’İN (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM ) DOĞUMDAN ÖNCEKİ BİRTAKIM ÜSTÜNLÜKLERİ VE ALÂMETLERİ
1- Bölüm Allah Teala’nın Yaratılışta İlk Peygamber Yapmak Suretiyle Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’İ Yücelttiği
(sallaDalıu ala^iıi veadbn) şöyle buyurdu: "Beı?, yaratılışta insanların ilki, bisette de onların sonuncusu[3]
Ebu Saîd en-Nîsâbûtî, eş-Şerefde; İbnü'l-Cevzî [4] de d-Veffida. Ka'bü'l- \
Ahbâr" [5] m şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Allah Sübhânehu ve-teâlâ Muhammed (ah!i!sdam)'ı yaratmayı dilediği zaman, Cebrail'e, yeryüzünün kalbi, bahası ve nuru olan balçığı getirmesini emretti. Bunun üzerine Cebrail, Firdevs ve Refık-i A'lâ melekleri ile birlikte yeryüzüne indi ve Resûlullah'm (a^attahu aleyhivesdkan) kabr-i şerifinin toprağından bir avuç dolusu aldı. Bu balçık, | beyaz ve parlaktı, büyük bir şuası olan beyaz inci gibi oluncaya kadar Cennet nehirlerinin kaynağında tesnim' [6] suyuyla yoğruldu. Sonra melekler onu 1 Arş'ın, Kürsi'nin, göklerin ve yerin etrafında tavaf ettirdiler. İnsanlığın 1 babası olan Adem'e (afefeehm) tanıtılmadan, önce Hz. Muhammed'i melekler tanıdılar. Daha sonra, Muhammcd'in (alc\lıissdun) nuru Âdem'in alnının beyazlığında görülür oldu. Ona dendi ki: "Ey Adem! :Bu, senin neslinden gelecek peygamberlerin efendisidir." Hz. Havva, Şit'e hamile olunca, bu nur Adem'den ona geçti. Hz. Havva her batında iki çocuk doğururken, Hz. Muhammed'in (nurunun geçmesi) şerefine Şit'i tek olarak doğurmuştur. Daha sonra bu nur, Hz/Muhammed (sMalıu -aleyhi veseflem) doğuncaya kadar temiz insanlarda intikal etmeye devam etmiştir."
Hadis münekkidi Hafız Ebû'l-Hasen İbnü'l-Kattan' [7] m Kıtabu'l-Ahkâm adlı eserinde şu hadis yer alır: Ali b. Hüscyn' [8] -merfû' olarak- babası kanalıyla dedesinin şöyle dediğini haber vermiştir: "Ben, Adem yaratılmadan on dön bin yıl önce Rabbimin huturunda bir nûr idim"[9]
Müslim:" [10] in hocası Hafız Muhammed b. Ömer el-Adenî [11], Müsned'mde. İbn Abbâs'ın [12] şöyle dediğini kaydetmiştir: "Kurcyş -yani onların İslam'la saadete
erenleri-, Âdem yaratılmadan bin sene önce, Allah Teâlâ'mn huzurunda bir nur İdiler. Bu nur teşbih ederdi, melekler de onun teşbihine eşlik ederdi."
İbnu'l-Kattan şöyle demiştir: Bu ifade, (bir önceki) Ali hadisindeki şu ifadeyle uzlaşmaktadır: "Nur-u Nebevi, yaratılışından onİki bin yıl sonra şekillendirildi. Kureyş'in sairi de buna eldendi. Tesbihat getirmesi suretiyle de konuşma yeteneği verildi.1'
Tabcrânir" [13] nin rivayet ettiği şu hadisede amcası Abbâs [14] (ı-AdiyaMu anlı) buna işaret etmiştir: trendimiz Abbâs, bir gün: "Yâ RcsûlaJlah! Sem övmek istiyorum" dedi. Resûlullah R fendimiz (sJaMıu dqiıi v&dkm) de: "yi//ab ağzındaki dişleri kırmasın, söyle!" buyurdu. Abbâs da şu şiiri söyledi:
Dünyaya gelmeden önce Cennette ve (Adem ile Havva nın) yaprak örttükleri yerde de güzeldin.
bonra (Adem in sulbünde) dünyaya indin. Sen ne insansın, ne et parçası, ne de kan!
Aksine, ailesi boğulup da kendi (Nuh un sulbünde) gemiye binerek geçen bir nutfesm sen.
Halil (ibrahim m) ateşinde de, cevelan edip tutuşmayan bir varlık olarak gizlice bulundun.
bulbden rahme geçen sensin. Bir âlem geçince diğer asır ge/t'p göründü, tienin koruyucu euİn, nice yıldırım gibi süratli koruyucuları ihtiva eaer. (ben kavminin ortasısın) Ondan sonra kuşaklar, nesiller gelir.
ben doğunca dünya aydınlandı. Kurunla ufuklar parladı. '' Biz o ziyada, o nurda iken, doğru yolları aşıp gittin.
Saîd b. Mansur [15], İbn el-Münzir , [16] ibn Ebi Hatim, Beyhaki [17] ve İbn Asâkir , [18] Hbû î-iüreyre'nin (radn-ıHalıu anlı) şu rivayetini bildirmişlerdir: Resûlullah tdevhi \tsdbrı) şö^de buyurdu: "Allah 'i'eâlâ H%. Adem'i yarattığı Acıman oğullan hakkında ona bilgi verdi. Oğullarının birbirleriyle karşı üstünlüklerim görmeye, haşladı; en aşağılarında bir nur gördü. "Ya Kabin'. Bu kim?" diye sordu. Cenab-ı Allah: "Btt senin (soyundan gelen) peygamberin Ahmed'dir. O hem ilktir; hem de sondur"
Buyurdu.[19]
Saîd ve Beyhaki'nin rivayetindeki ifade şöyledir: "O, Cennete ilk girecek kimsedir" denince H%. Adem: "Neslimden geldiği ha/de benden önce cennete girecek kimseyi yaratan Allah'a hamd olsun. Ben, ona haseâ etmem."
Salih b. Hüseyn eş-Şafii'yc Allah bol bol rahmet etsin, kasidesinde şöyle demiştir:
Rıza zamanında vû ünsiyet birliğinin elbiseleri sıkıca bağlanmışken, Firdevs cennetinin yanında, A.dn cennetinde huzmeleri dağılan bir ışık görülürdü. Nurda ve hidayette diğer nurlara kal kat üstün gelirdi.
(rlz. Adem) dedi ki: la ilahı, semâ ordularının sık sık gidip geldiği şu gördüğüm ışık nedir?
(Cenab-ı Allah da) şöyle buyurdu: ö, bir peygamberdir; toprağa ayak basanların en hayırlısıdır. Hayır içinde gidip dolaşanların da en üstünüdür.
beni yaratmadan önce onu efendi olarak seçtim. I eygamberlerden önce ona hakimiyet elbisesi giydirdim.
Gazzalî" [20], (ihyanın) sura üflenmesi bölümünde şöyle der: Resûlullah (saHahu alerhi vcsdfaıı)'in: "Ben, yaratılışta peygamberlerin ilki oldum" sözünden kasıt şudur: Buradaki yaratılış, takdir etmesidir; vücuda getirmesi değildir. Zira o, annesi doğurmadan Önce mevcut değildi. Lakin gayât ve kemâlât, daha önceden takdirde yer alır, vücuda gelmesine bağlıdır." Gaz7,ali bu konuyu detaylı olarak clc almış, Sübkî [21] de üçüncü bölümde ele alacağımı?: üzere bunu yeterli bir cevapla reddetmiştir. Halbuki Sübkî, öne sürdüğü delillerden daha sağlam olan Kâ'b'ın rivayet ettiği hadise de vakıf olmamıştır.
2. Bölüm Hz. Âdem'in Ve Bütün Mahlukatın Onun Şerefine Yaratıldığı
İbn Abbâs'm şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah Tcâlâ, Hz. İsa'ya şöyle vahyetti: "Muhammed'e iman et, ümmetine de ona iman etmelerini emret. Muhammed olmasaydı, ne Âdem'i, ne cenneti, ne de cehennemi yaratırdım. Suyun üzerinde Arş'ı yaratmıştım, titredi. Üzerine <Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah> yazdım, bu sefer sakideşti."
Bu hadisi, Tabakâtu'l-Isbahaniyyîn adlı eserinde Ebû'ş-Şeyh [22], (isnadını sahih addederek) el-Hâkim' [23] rivayet etmiştir ki, Şijau's-Sekâm adlı eserde Sübkî ile, Fetâvâ adlı eserinde Bulkînî [24] hadisin sıhhatini tasdik etmiştir. Zehebî [25] de şöyle demiştir: "Bu hadisin senedinde Amr b. Evs [26] isimli bir ravi yer alır ki, kim olduğu bilinmemektedir."
Bazı hadisçilerc göre Ömer b. Hattab [27] hadisi bu hadisi desteklemektedir (sahiddİr). Ömer hadisini cl-Hâkim rivayet etmiştir. İleride gelecektir.
İmam Ccmalüddin Mahmud bin Cümle [28] şöyle der: Bu tarz bir üstünlük, ne meleklere, ne de ondan başka bir peygambere verilmiştir. Bir kişiye bin ikramın yapılmasına şaşmamak gerekir. Bir göz için bin göz feda ve ikram edilir.
D eyle mî [29], Aîüsmd'mde. İbn Abbâs'm (radiyaHıu anlım™) şöyle dediğini rivayet etmiştir: Resûlullah (saHtluı aleyhi vesdlem) şöyle buyurdu: "Cebrail bana gelerek şöyle dedi: Ey Muhammed! Allah teâlâ buyuruyor ki: <Sen olmasaydın cenneti yaratmaydım. Yine sen olmasaydın, cehennemiyaratma%dım."
ScJmân'ın [30] (radtyaBahu atılı) da şöyle dediği rivayet edilir: Cebrail Hz. Peygamber'in yanma inip şöyle dedi: "Şüphesiz Rabbin sana şöyle diyor: <İbrahim'I "Halil (dost)" edindiyscm, seni de "Habib (sevgili)" edindim. Bana senden daha değerli olan bir varlık yaratmadım. Dünyayı ve içindekileri, senin değerini ve makamını anlatmak için yarattım. Sen olmasaydın, dünyayı yaratmazdim>." Bu hadisi Ibn Asâkir rivayet etmiştir, senedi oldukça zayıftır.
Şeyhülislam cl-Bulkînî'nin Fetvalarında şu rivayetler yer alır: el-Azcfi'niı [31] Mevlidinde ve Ibnu Seb'in Şifâu's-Sudûr adlı eserinde Hz. Ali'den [32] şu hadisi nakletmişlcrdir: Hz. Pej'gamber (saHbhu aleyhi veseGem), Allah Azze ve Celle'nin şöyle buyurduğunu haber veriyor: "Ey Muhammedi izzetim ve celalim hakkı -İçin, sen olmasaydın ne yerimi, ne göğümü yaratırdım. Ne bu gökyüzünü yükseltir, ne de bu yeryüzünü yayardım."
Bulkini der ki: Mezkur bu İkİ müellif başka bir rivayette de Hz. Ali'den naklen şu sözünü kaydederler: Allah Teâlâ, Peygamberine (siJahu abhi vesdbnı) şöyle buyurdu: "Senin yüzü suyun hürmetine bu araziyi serip döşer, suyu dalgalandırır ve semâyı yükseltirim. Senin şerefine sevabı, cezayı, cenneti ve cehennemi vücuda getirmişimdir."
Arif-i billah Seyyidî Ali b. Ebi'1-Evfâ [33] şu beyitleri söylerken bu hususu ne güzel ifade etmiştir —Allah onlardan bizi faydalandırsın- :
Gönül sakinleşti, ey vücut artık afiyetle hayat sür. Bu nimetler ebediyete kadar devam edicidir, süreklidir.
Vücudun ruhu, bir olanın hayatıdır. O olmasaydı, var olanın mevcudiyeti tamam olmazdı.
Isa, Adem ve bütün önderler, iste onlar kaynaklardır. U (Resül-ı Lzkrem) ise onların nurudur.
Eğer §eytan, Adem'in yüzünde onun nurunun doğuşunu görseydi, secde edenlerin ilki olurdu.
1 anırt Memrud onun cemalinin nurunu görseydi, Halil ile beraber Cehle ibadet eder, inad etmezdi.
Lakin, Celîl olan Allanın cemâli, Samed olan Allah'ın ievjiki olmadan görünmez.
3. Bölüm Hz. Âdem'e Ruh Üflenmeden Önce Resûlullah'ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Peygamber Olduğu
Abdullah b. Amr' [34] (radiyAlıuaıluıırıa), Hz, Peygamberin (dlaMıııaHıi vedian) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Şüphesi? Allah A^jçe ve Ce/Ie, gökleri ve yeri yaratmadan elli İrin sene önce nıahhıkatın ıırîkâarlarını (kaderini) yakmıştır."[35]
"Onun Arşı, suyun üzerindedir." (Hud 7)
Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir, el-l jtrâij adlı eserin sahibi şunları ilave eder: Zikir'de —yani Ümmül-Kitab'da— yazılanlar cümlesinden de şudur: "Şüphesiz Muhammcd, peygamberlerin sonuncusudur."
Irbâd b. Sâriye'dcn [36] (ladbKu aıılı) Resûlullah'm (salMtüıu sfeiıı veselem) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Doğrusu ben, Adem çamurunda yatarken, Allah katında IJmmü 'l-Kitâb 'da peygamberlerin sonuncnsuydum.''[37]
Bu hadisi imam Ahmcd [38] ve —sahih olduğunu söyleyerek— el-Hâkim rivayet etmiştir.
Tîbî [39], Şerhu'l-Mişkât adlı eserde bu hadisi şöyle yorumlar: Hadiste geçen müııccffif kelimesinin kökü cedde fiilidir. Bu fiilin kökeni, sert bir yere bir şeyi atmak anlamına dayanmaktadır. Yani, bu hadise göre, Hz. Adem (yaratılırken) toprağın üzerine bırakılmıştır. Bu durumda mânâsı şudur: "Adem toprağa atılmış halde iken ben peygamberlerin sonuncusu olarak yazıldım."
Hafiz Ebû'l-Ferec ibn Receb [40] (rahimehullah) el-lstâiftt. şöyle der: Bu hadisten kasdolunan mânâ, Hz. Peygamber'in nübüvvetinin, Allah'ın onu yaratıp dünya hayatına çıkarmadan önce zikredilir ve bilinir olduğu ve bunun, Hz. Adem'e ruh üflenmeden önce Ümmü'l-Kitab'da yazık olduğudur. Ümmü'l-Kitab, Levh-i Mahfuz ve Zikr olarak tefsir edilmiştir.
"Allah dilediğini siler, dilediğini devam ettirir. Ümmü'l-Kitab O'nun katındadır." (Ra'd 39)
Ibn Abbâs'a (radiyalhhu aııhuraâ) Ümmü'l-Kitab hakkında sorulduğunda şöyle demiştir: "Yaratacağı şeyi Allah bilir. Onun yarattığı, âmil değildir. Bilgisinden dolayı ona <O1!" demiş, o da kitab olmuştur."
Şüphesiz Allah'ın ilmi, kadimdir, ezelidir; Allah, daha sonra yaratacağı mahluka ti önceden bilir. Şüphesiz Allah Tcâlâ, gökleri ve yeri yaratmadan önce bunu kendi nezdindeki bir kitapta yazmıştır. Nitekim Tebâreke ve
Tcâlâ şöyle buyurmuştur:
"Yeryüzünde ve nefislerinizde uğradığınız hiç bir musibet yoktur ki, biz onu gerçekleştirmeden önce bir kitapta yazmamış olalım. Şüphesiz bu, Allah'a kolaydır." (Hadid 22)
Sahib-i Buhârf'&e. [41] Imran b. Husayn'dan [42] (cdçdtahu adı) şu rivayet yer alır: Hz. Peygamber (saMhhu aleyhi vesdbn) şöyle buyurmuştur: uA.llah vardı; ondan önce hiçbir sey yoktu. Onun Arşı, suyun üzerindeydi. 0, Zikir'de her şeyi yakmış, sonra da gökleri ve yeri yaratmıştır."[43]
Hadiste geçen "Şüphesi^ ben Allah katında Ümmü'l-Kitab'da idim" ifadesinden kasıt, -En doğrusunu Allah bilir- o zaman Ümmü'l-Kitab'da peygamberlerin sonuncusu olacağının yazılmış olduğu değildir. Bu ifadeden kasıt, Âdem'e ruh üflenmeden önce, o halde iken Ümmü'l-Kitab'da yazılmış olduğudur ki Adem, Allah'ın insan nev'inden yaratmış olduğu ilk varlıktır.
Başka hadislerde, bu durumda iken Resûl-İ Ekrem'e nübüvvetin sabit ve kararlı olduğu yer alır. Bu, üçüncü mertebedir; ilim ve kitabet rütbesinden vücud-u aynî ve haricî rütbesine intikalidir. Zira o (sJMatıuahiııvedkm), Âdem'in sulbünden çıkarılmış ve peygamber kılınmıştır. Bu durumda nübüvveti de, Ümmü'l-Kitab'da takdir edilmiş ve yazılmış oluşundan sonra, hariçte mevcudiyeti olan bir hale dönüşmüştür.
Meysere el-Fecr [44] (mdij-aDalıu anlı) Resûl-i Ekrem'e: "Ey Allah'ın Resulü! Ne zaman peygamber oldun?" diye sordu. O da, "Adem, ruh ile cesed arasında iken" diye cevap verdi.
Bu hadisi İmam Ahmcd, Tarilfin.de. Buharı ve —sahih addederek- el-Hâkim rivayet etmiştir.
imam Ahmed, bu rivayetlerin birinde şöyle der: Bazı kimseler bu hadisi "Ne zaman peygamber olarak yazıldın?" dîye sorulunca Rcsûl-i Ekrem: "Adem, ruh ile cesed arasında iken peygamberyakıldın/, buyurdu" şeklinde rivayet ederler. Bu lafız İbn Asâkir'in Tari/finde yer almıştır. Bu rivayet, daha önce geçen Irbâd hadisi ile birlikte, Resûl-İ Ekrem'in nübüvvetinin vücubuna, var olduğuna ve hariçte zuhur ettiğine hamledilir. Zira yazmak ve yazılmak (kitabet), şer'an vacip olan şeyler hakkında kullanılır. Nitekim aşağıdaki âyetlerde böyledir Sizin üzerinize oruç yazıldı" (Bakara183); "Allah yazdı ki, ben ve peygamberlerim mutlaka galip geleceğiz." (Mücadele 21)
Ebu Hüreyre'nin (mdn-Jahu ardı) şöyle dediği rivayet edilir: Resûl-İ Ekrem'e: "Yâ Resülallah! Peygamberlik sana ne manian sabit ve mukarrer oldu?" diye sorulunca, şöyle cevap verdi: "Adem, ruh ile cesed arasında bir devrede iken... "[45]
Bu hadisi Tirmizi"[46] rivayet etmiş ve ravi zincirini "hasen" saymıştır.
Sunâbihf [47] den mürsel olarak Hz. Ömer'in (radraMm anh) şöyle dediği nakledilir: H2. Ömer: "Yâ Resûlallah! Ne zaman peygamber kılındın?" diye sordu, ResûîuHah (saJaMıualeyhivesdlem) de: uA.dem, ruh ile cesed arasında iken'' diye cevap verdi.[48]
Bu hadisi Ebû Nuaym [49] rivayet etmiştir.
el-Acurrî' [50], Kitabu 'ş-Ş\'/ia'da Saîd b. Ebi Râşid [51] 'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Atâ [52] 'ya: "Mahiukat yaratılmadan Önce H?,. Peygamber (saMahu aleyhi vtdbm) peygamber miydi?" diye sordum, şöyle cevap verdi: "Evet, Allah'a yemin olsun Öyleydi. Hem de dünya yaratılmadan ikibin sene önce peygamberdi."
Hâhz İbn Receb der ki: Anlaşıldığına göre sözkonusu Atâ, Ata cl-Horasani'dir. İşte bu ifade, ölçüler takdir edilirken Resûl-i Ekrem'in nübüvvetinin Ummü'l-Kitab'da yazıldığına dair zikrettiklerimize işaret etmektedir. Söyleyene Allah rahmetini göndersin, şu beyitleri ne güzel terennüm etmiştir:
Adem dana çamur iken o peygamber olmuştur. Onun bütün insanlara iftiharı va rai r.
Nzbı Munammea e ayrıcalıklar ue üstünlükler vereni her türlü noksanlıktan tenzih ederini. O üstünlükler, kıyas edilmeyecek derecede aile getirilir.
Mülâhazalar
1- Halkın dilinde dolaşan: "A.dem su ile çamur arasında iken ben peygamberdim"
şeklindeki İfade hakkında ibn Teymiyye" [53], Zerkeşî [54], Suyûtî ve diğer hafızlar şöyle der: Bu hadisin aslı yoktur. Yİne, "Ben varken ne Adem, ne su, ne de çamur vardı" sözünün durumu da böyledir.
2- İmam Aliâme Hafız Şeyhülislam Takiyyüddin es-Sübkî şöyle der: "Adem ruh ile cesed arasında İken ben peygamberdim" buyruğunu, ileride peygamber olacağı şeklinde yorumlayan gerçeğe ulaşamamıştır. Çünkü Allah Teâlâ'nın ilmi bütün eşyayı kuşatıcıdır. Hz. Peygamber'in (saBafelm aleyhi vedkn) o vakitte nübüvvet İle nitelendirilmesi, o vakitte nübüvvetin onun için var olan bir durum olduğu şeklinde bir anlamı gerektirir. Eğer bundan sadece, ileride vuku bulacak şekilde mücerred bîr bilgi kastedilmiş olsaydı, Âdem ruh ile cesed arasında iken onun peygamber olmasının kendisi için bir hususiyeti olmazdı. Çünkü bütün peygamberlerin o vakitte ve öncesinde peygamberliğini Allah zaten bilir. İşte bu sebeple, o ifadenin Hz. Peygamber (saWm aleyhi vedkm) için bir farklı hususiyeti olmalı ki, ümmetine bunu özellikle haber versin de böylece onun Allah katındaki değerini anlasınlar."
(Sübkî) şöyle devam eder: "Şöyle bir itiraz olabilir: 'Peygamberlik, bununla nitelenen kimsenin mevcut olmasını gerektiren bir vasıftır. Bu ise, kırk sene geçtikten sonra ancak mevcut olmaktadır. Öyleyse Hz. Peygamber, o vasıf vücuda gelmeden ve peygamber kılınmadan önce nasıl bununla nitclendirİlebilİyor? Eğer bu görüş doğruysa, onun dışındaki pej-gamberler için de aynı durum sözkonusu değil mi?"
Ben buna şöyle cevap veririm: Rivayetlerde; Allah'ın vücutlardan önce ruhları yarattığı varid olmuştur. "Ben ... peygamberdim" buyruğuyla, mübarek ruhuna, yahut hakikaderden birine işaret edilmiş olabilir. Hakikatleri anlamaktan akıllarımız âciz kalır. Onları ancak yaratan bilir. Bir de nur-u ilahi İle desteklenen kimseler... Sonra Allah, bu hakikatlerden dilediği her hakikati, dilediği zamanda oluşturur. Hz. Peygamber (saMalıu aleyhi «sdkm)'in hakikatini Cenab-ı Allah, Hz. Adem'i yaratmadan önce onun bu vasfını yaratmak suretiyle meydana getirmiş olabilir. O vasfı o zamanda ona bahşetmiş ve onu peygamber kılmış olabilir. İsmini Arş'a yazmış, onun risaîetini bildirmiş, meleklere ve diğerlerine kendi katındaki değerini haber vermiştir, işte, her ne kadar o vasıflarla muttasıf olan mübarek vücudu daha sonra meydana gelmiş olsa da, onun hakikati, tâ o vakitte mevcuttu.
Hakikatinin, Hazret-i İlahiyye'den kendisine izafe edilen mübarek vasıflarla nitelendirilmesi, biset ve tebliğin sonrasında olmuştur, Allah tarafından ve mübarek zatı ve hakikatine cihetine ait olan her şey ise, Önceden, gecikmeden mevcut olmuştur. Aynı şekilde peygamber kılınması, kendisine hüküm ve nübüvvet verilmesi de böyledir (Önceden olmuştur). Birinci bölümün başında geçen Ka'b hadisi Sübkî'nin dediklerini destekler.
Bazı arifler de şöyle der: Allah teâla, vücutları idare eden ruhları yarattığı zaman ilk yarattığı, Muhammed (aleyhissdam)'in ruhuydu. Sonra ruhlar, felekî hareketlerden ayrıldı. Böylece ruhların, görünen âlemden mâada görünmeyen âlemde (gayb âleminde) de mevcudiyeti oldu. Nihayet ona (Resûl-i Ekrem'e) peygamberliği bildirdi. O zaman daha Âdem yoktu. Nitekim Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: "Adem, ruh ile cesed arasında bir halde iken..,." Şu halde, "Adem,' ruh ile cesed arasında bir halde iken ben peygamberdim" sözünün hakikat olması gerekir. Zira, mevcut iki durum arasında, ifadenin sınırlı olmasından ötürü yokluk olamaz. Yok olan, herhangi bir şeyde sınırlılıkla nitelenemez. Sonra, mübarek vücudunun ortaya çıkmasına ve onun ruh ile irtibatına kadar bu zaman devam etmiştir ve efendimiz Muhammed (salaHıualeyhivesdlem) bedenen ve ruhen zuhur etmiştir. Evvel emirde onun için hüküm, peygamberlerin sahip olduğu şeriatlerde gizli idi. Daha sonra hüküm onun için zahir oldu ve her şeriatı neshetti. Şeriat her ne kadar tek olsa da o, şeriatın sahibidir. Zira şöyle buyurmuştur: "Ben peygamber' idim..." "Ben insan idim, ben var idim" dememiştir. Nübüvvet, ancak Allah tarafından tasdik edilen bir şeriatle mümkündür, işte bu yüzden Resûl-i Ekrem'in (salaHıu aleyhi vesekm), peygamberlerin dünyada vücuda gelmesinden önce nübüvvet sahibi olduğunu haber vermiştir.
4. Bölüm Herkesten Önce Kendisinden (Sallallahu aleyhi vesellem) Söz Ve Teminat Almakla Onu Şereflendirmesi
İbn Sa'd [55], Şa'bî'dcn [56] mürsel olarak şunu nakletmiştir: Bir adam dedi ki:
"Yâ Resûlallah! Ne zaman peygamber yapıldın?" Buyurdu İd: "Adem ruh ile cesed arasında bir yerde iken... O %aman benden sö% ve teminat alındı"[57]
Kbu Sehl cl-Kattârr,[58] ~Emâfî%m&c Sehl b. Salih el-Hemzânî'nin şoyîe dediğini kaydetmiştir: Ebû Cafer Muhammed b. Ali'ye: "En son gönderilmiş iken, nasıl oluyor da Muhammed (ahlıissekn) diğer peygamberlerden önce peygamber oluyor?" diye sordum, şöyle cevap verdi: "Şüphesiz Allah Teâlâ, Âdem oğullarından, onların hürriyetlerinden söz alıp kendilerini de şahit tuttuğu ve <Ben sizin Rabbiniz değil miyim?> diye sorduğu zaman, ilk olarak 'Evet' cevabını veren Hz. Muhammed (sMıu ahlıuedlem) olmuştur. İşte bunun için son olarak gönderildiği halde diğer peygamberlerin Önüne geçmiştir."
Hafız İbn Receb, el-Letâif zdh eserde şunları söyler: Şa'bî'nin haberi işaret ediyor İd, Hz. Adem çamur halinde sekili e ndirildiği zaman, Hz. Peygamber ondan çıkarılmış, peygamber yapılmış ve kendisinden söz alınmıştır. .> Ardından da, zuhur ettiği zamana kadar Adem'in sulbüne İade edilmiştir. | İşte böylece o, yaratılışta insanların ilkidir, peygamberlikte ise sonuncusudur. Dünyaya geliş zamanının en ilerde olması hasebiyle o, peygamberlerin sonuncusudur.
Hz. Adem'in ondan önet. yaratıldığı söylenemez. Çünkü Adem o zaman ruhu olmayan bir boşluk idİ. Hz. Muhammed ise, ortaya çıkarılıp peygamber yapıldığı ve kendisinden söz alındığı zaman hayat sahibi idi. Adem'in zürrİ ye tinin kendisinden çıkarılmasının, kendisine ruh üflendikten sonra . olduğu da söylenemez. Nitekim hadislerin çoğu buna delalet etmektedir. Hz. Adem'e ruh üflenmeden önce Resûl-i Ekrem'in çıkarılıp peygamber yapıldığı yerleşmiş bir kuraldır. Çünkü o (sıMalm aleyhi vesdkm), Adem'e ruh üflenmeden önce onun sulbünden çıkarılmakla ayrıcalık kazanmıştır. Zira Muhammed (sattdıu aleyhiveseEem), insan nev'inin yaratılmasının maksadıdır. O, insanlığın özü ve hülasasidır. Geçen bölümde; onun peygamber olarak doğduğuna dair yer alan Şa'bî ve başkalarının rivayetleri bu hususa delil teşkil eder. Zira onun nübüvveti, Adem'in sulbünden çıkarılmak suretiyle kendisinden söz alındığı zaman vacip olmuştur. Böylece o vakitte peygamberliği kesinleşmiştir. Ancak, dünyaya çıkış müddeti, ondan çok sonraları vuku bulmuştur. Bu ise, peygamber olmasına mani değildir. Nitekim bu, bir görev üstlenip gelecek bir zamanda o görevde tasarruf etmekle emrolunan bir kimsenin durumuna benzer kî bu kimsenin görevi, vakti gelinceye kadar tasarrufu gecikse de, bu (TÖreve tayini ile başlar. Hz. Peygamber (saflaBahu aleyhi veseflem) 'in nübüvvetinin daha önceden olduğunu anlattığımız bolümde yer alan hadisler bu konuyu açıklamaktadır. Allah — sübhanehu ve teâlâ- en doğrusunu bilir.
5. Bolüm Resûl-İ Ekrem'in İsm-İ Şerifinin Arş'ın Üzerine Ve Melekût Alemindeki Diğer Yerlere Allah Teâlâ'nın İsmiyle Beraber Yazıldığı; Eski Taşlara İsminin Nakşedildiğine Rastlandığı
İmam Allâme Hâlid b. Mahmud b. Cümle (rahimehullah) şöyle der: Resûl-İ Ekrem'den başka bîrinin isminin Arş'ın üzerine yazıldığı vârid olmamıştır.
Hâkim ve Taberânî, Hz. Ömer'den (cAaHıu anlı) rivayet ediyor: Rcsûlullâh buyurdu ki: "Adem o günahı işleyince, <Ya Rabbi! Muhammed hakkı için beni mağfiret etmeni istiyorum> diye yalvardı, Cenâb-ı Allah:
"Ey Adem! Ben daha onu yaratmamışken sen Muhammed'i nasıl bildin?" diye sordu. O da:
"Ya Kabbi! Çünkü sen beni kendi elinle yaratarak bana ruhundan üfkyince, başımı kaldırdım ve Arş sütunları ürerinde <Lâ ilahe illallah, Muhammedün Kesülullah> yapılı olduğunu gördüm. Anladım ki sen, İsminin yanına ancak mahlukat içinde sana en sevgili olanı eklemişsindir" dedi. Bunun ürerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
"Ey Adem, doğru söyledin. Doğrusu o, mahlukat içinde bana en sevgili olandır. Sen onun hakkına benden istemişsen, ben de seni affettim. Muhammed olmasaydı, seni yaratmaydım."[59]
imam Zâhid Şeyh ibrahim er-Rukiyy (rahimehullah) şöyle demiştir: "Onun hakkı için tevbe etmeseydi, Adem ve zürriyeti sonsuza kadar gazab yurdunda kalacaktı."
Bereketi bütün âlemi kuşatan bir insan hakkında ne düşünürsün? Öyle ki, ona isyan eden kimseler onunla sulh yapmış, mahrum kimseler onun sayesinde rızıklanmış, mazlum kimseler onunla güç bulmuş, haksızlık ve işkence görenler onunla kurtulmuştur. Onun şefaati bizim ve babamız (Adem) hakkında daha dünyamızdan önce vâki olmuşken, kıyamet günü onun şefaatini beklememize hayret edilir doğrusu! Onun içi-dışı tertemizdir, evveli ve âhiri mübarektir.
Miİsnectiade İbn Ebi Asım' [60] ve Ebû Nuaym, Enes'in [61] (ndivallahu anlı) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Allah Sübhanehu ve teâlâ, Hz. Musa'ya: "Ev Musa! Her kim bana Muhammed'i inkar etmiş halde kavuşursa, onu cehenneme sokarım" deyince, Hz. Musa: "Muhammed kimdir?" diye sordu. Allah teâlâ da şöyle buyurdu: "Ey Musa! İzzetim ve celâlim hakkı için söylüyorum; bana ondan daha değerli olan bir varlık yaratmadım. Gökleri ve yeri, güneşi ve ayı yaratmadan iki bin yıl önce onun ismini kendi ismimle birlikte Arş'm üzerine yazdım."
İbnü'l-Münzir, Muhammed b. Ali b. Hüseyn b. Ebi Taîib'in (lafeHahu anh) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hz. Âdem o ağacın meyvesinden yeyince, sıkıntısı büyüdü ve pişmanlığı arttı. O zaman Cebrail ona bir dua öğretti. O duanın bir bölümü şöyleydi: "Allahım, Muhammed'in senin katındaki makamı ve değeri hürmetine benim günahımı affetmeni diliyorum." Hz. Adem bu duayı yapınca Allah Teâlâ: "Ey Adem, bunu sana kim öğretti?" diye sordu. O da şöyle dedi: "Ya Rabbi, şüphesiz sen benim ruhuma üflediğinde..." Devamında birinci hadiste geçen ifadeye benzer şeyler söyledi.
İbn Ebi'd-Dünya [62], Saîd b, Cübeyr'in [63] (rahimehullah) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Âdem'in çocuklar, hangi mahlukat Allah katında daha değerlidir diye aralarında tarüştılar. Bir kısmı dedi ki: "Bu, Âdem'dir; Allah onu kendi elivle yaratmış, melekleri ona secde ettirmiştir." Diğerleri de şöyle dedi: "Bilakis en değerli varlıklar, Allah'a isyan etmeyen meleklerdir." Bu tartışmayı Hz. Âdem'e anlattıklarında şöyle dedi: "Bana ruh üflendiğinde, bu ruh, ayaklarıma ulaşmadı. Oturarak doğruldum. Arş parladı; oraya baktım ki üzerinde <Muhammed Allah'ın Resûlüdür> yazılı. Anladım ki Aîlah katında mahlukatm en değerlisi odur."
İbnü'l-Cevzî, "zararsız" olarak değerlendirilen ceyyid bir ravi zinciri ile Mcysere'nin (i3%aHîu anlı) şöyle dediğini .rivayet etmiştir: Dedim ki: "Yâ Resûlallah! Sen ne zaman peygamber oldun?" Şöyle cevap verdi: "Allahyeri yaratıp semâya istiva ederek yedi göğü tesviye edince ve Arş'ıyaratınca, Arş'ın ayağına şöyle yaydı: <Muhammed, Allah'ın elcisi, peygamberlerin sonuncusu dur>. Yine Allah Teâlâ, Adem ve Havva'yı yerleştirdiği cenneti yarattı ve ismimi yaprakların, kapıların, kubbelerin ve otağların ürerine yaydı. Adem, o sırada ruh ile cesed arasında bir haldeydi. Allah ona bayat verince, Arş'a baktı ve benim ismimi gördü. İşte o yaman Allah: 'O ismi yayılan, senin neslinin efendisidir' diye ona bildirdi. Şeytan onu aldatınca, ievbe edip benim ismimi vesile edinerek O 'ndan mağfiret diledi."
İbn Ebİ'd-Dünya der ki: Bana Muhammed b. Yûnus el-Kuraşî rivayet etti, dedi İd: Bize Kureyş b. Enes [64] şunu haber verdi: Bize Küleyb Ebû Vail [65] şunu anlattı: "Bu zamanın (asrın) başlarında Hind ülkesine gazaya çıkmıştık. Ben sık ağaçlıklı büyük bir ormana düştüm. Derken, üzerinde kırmızı gül bulunan bir ağaca rastladım. Üzerinde beyaz renkle şöyle yazılıydı: <Lâ ilahe illallah Muhammedün Kesûlullah>."
İbn Asâkir, Kabü'I-Ahbâr'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Şüphesiz Allah Teâlâ Hz. Âdem'e resullerin ve nebilerin sayısınca asâ indirdi. Sonra Âdem, oğlu Şît'e gidip şöyle dedi: "Ey oğulcağızım! Sen benden sonraki halifemsin. Bu işe, takvayı ayakta tutmakla ve sağlam kulpa yapışmakla sarıl. Allah'ı her zİkredişînde yanında Muhammed'in ismini de zikret. Çünkü ben, ruh ile cesed arasında iken onun İsminin Arş'ın ayağına yazılmış olduğunu gördüm. Sonra gökleri dolaştim; göklerde Muhammed'in isminin yazılmadığı bir yere rastlamadım. Rabbim beni cennete yerleştirdi; Muhammcd'in isminin yazılı olmadığı bir köşk ve oda görmedim. Hurilerin boyunlarında, cennet ormanının yapraklarında, Tûbâ ağacının yapraklarında, Sİdre-İ Müntehâ'mn yaprağında, perdelerin kenarlarında ve meleklerin gözlerinin arasında hep onun isminin yazılmış olduğunu gördüm. Bu yüzden onu çok an. Çünkü melekler her saat onu anarlar."
İbn Asâkir Tarihti D/maşk adlı eserinde, Ibnü'l-Adîn [66] de Tarih-i Ha/eb adlı eserinde Ebûl-Hüseyn Ali b. Abdillah cl-Hâşîmî er-Rukkıyy'den (olıimdıuDah) şu haberi nakletmişlerdîr: Hind ülkesine gitmiştim; bazı köylerinde siyah gül bitkisine rastladım. Bu güî, büyükçe açılan, hoş kokulu, siyah bir güldü. Üzerinde beyaz renkli: <1m ilahe illallah Muhammedi'm Resûlullah. Ebû Bekri's-Suldîk, Ömeru'l'Fâmk> yazılıydı. Bundan kuşkulandım ve <insanlar tarafindan yapılmış tır > dedim. Hemen açılmamış bîr tomurcuk buldum ve diğer güllerde rastladığım yazıyı orada da gördüm. O yörede o gülden çokmuş. O köyün halkı taşa tapan kimselerdi.
Mesâlikü'l-Ebsâı'dz İbn Saîd el-Mağribî'nin [67] anlattığına göre, Hınd ülkesine giden biri ona, Balkın —kasabası- civarında sık ağaçlı bir ormanda kırmızı gülü olan büyük bir ağacın üzerinde beyaz bit" yazıyla: <I^a ilahe illallah Muhammedi!n Resûlul/ah> yazılmış olduğunu gördüğünü haber vermiş.
Kâdî Iyâz,.es-Semtâvî'nin (rAııduıMı), bazı Horasan köylerinde yeni doğan bir çocuğun bir yanında <Lâ ilahe illallâh>, dîğcr yanında <Muhammedün Resûlullah> yazılı olduğunu gördüğünü bildirmiştir.
Şevli Abdullah el-Yâfiî, Ravdu'r-Reyâbm adlı eserde anlatıyor: Şeyhlerden biri der ki: Hind ülkesine gitmiştim; orada bademe benzeyen iki kabuklu mevvesi olan bir ağaç gördüm. Bu kabuklu meyve kırıldığında içinden yeşil bir yaprak çıktı, üzerinde kırmızı olarak açık bir yazıyla <Lâ ilahe illallâh> yazibydı. Oranın halkı bununla teberrük ediyor, yağmur yağmadığı zaman o ağacı suluyorlardı. Bunu Ebû Yakub es-Sayyad'a anlattım, bana şöyle dedi: "Ben bu olayı o kadar önemsemiyorum. Zira bizzat ben —Basra yakınındaki— Übülle nehrinde avlanırken, sağ yanında <LJ ilahe il/allâh>, sol tarafında da <h/Hıhammedün Kesiıhıllah> yazılı bir balık avlamıştım. Bunu görünce, ona hürmeten balığı suya geri bıraktım."
el-Hatib [68], Tari/findc Abdurrahman b. Harun el-Mağribî (rahımdıulah)'nin söyle dediğini rivayet etmiştir: Mağrib'e gitmek üzere gemiye bindim. Sütun denilen yere ulaştık. Yanımızda elinde olta olan Sicilya'lı bir çocuk vardı. Onu denize saldı ve bir karış boyunda bir balık avladı. Ona baktık kİ, bir kulağında <L,â ilahe illallâh>, kafasında ve diğer kulağının arkasında da <Muhammedün Kesûlullah> yazılı. Taş üzerine yapılan oymadan daha açık bir görüntüsü vardı. Balık beyaz, yazı siyah idİ. Sankİ mürekkeple yazılmıştı. Bunun üzerine o balığı denize attık.
Ebu'ş-Şeyh, el-A^amedç. Cafer b. Arafe'nin (rah) şöyle dediğini kaydeder: Bir gemiyle denizde seyahat ediyorduk; beyaz bir balığa rastladık. Kafasında mürekkepten daha siyah yazıyla şöyle yazılıydı: <Lâ ilahe illallah Mııbammedün Kesıılullah>,
İbn Asâkir de Hasan [69] tarikinden SeJmân'dan şunu rivayet etmiştir: Ömer b. Hattab (radn-allalıu anlı) Kâ'bü'l-Ahbâr'a: "Bİze, ResûIuUah'îr) (siMalıu aleyhi vesdbn) doğumundan Önceki üstünlüklerini anlat" deyince, Kâ'b şunları sesledi: "Evet, anlatayım, ey müminlerin emiri! Okudum ki, Halil İbrahim, üzerinde şu dört sanrın yazılı olduğu bir taş bulmuş: "Birincisi: Ben, kendisinden başka ilah olmayan Allah'ım; öyleyse bana ibadet et. İkincisi, Ben, kendisinden başka ilah olmayan Allah'ım. Muhammed benim peygamberimdir. Ona iman edip ona tabi olanlara ne mutlu! Üçüncüsü Şüphesiz ben, kendisinden başka ilah olmayan Allah'ım. Her kim bana tutunursa kurtulur. Dördüncüsü: Doğrusu ben, kendisinden başka ilah olmayan Allah'ım. Mukaddes yerler (Harem) benimdir. Kabe ise evimdir. Kim evime sığınırsa, azabımdan emin olur."
Ebu Nuaym, Talha'nın (adçattahu aoh) şöyle dediğini rivayet etmiştir: Beyt'in (Kabe'nin) İlk yıkıntıları arasında oyulmuş bir taş bulundu. Bir adam çağrılıp okutuldu. Şöyle yazılıydı: "Benim kulum, seçilmiş, Rabbine tevekkül eden, ona yönelen seçkin bîridir. O, Mekke'de doğacak, Taybe'ye (Medine'ye) hicret edecektir. Eğilmiş bir milleti doğrultana kadar gitmez o. Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet eder. Ümmeti, hamdedicidir; her sevinçte Allah'a hamdederler. Bellerine kuşak tutarlar. Parmak uçlarını temizce yıkarlar."
Beyhaki, Hz. Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Kehf süresindeki: "Duvarın altında onlara ait bir define vardı"
mealindeki âyet hakkında bana şu bilgi ulaştı: Bu define, bir altın levha İdi ki üzerinde şu ibare yazılmıştı: "Ölüme inananlara hayret doğrusu, nasıl sevinebiliyorlar? Hesaba inananlara hayret, nasıl gülebiliyorlar? Kadere iman edenlere hayret, nasıl üzülebiliyorlar? Dünyayı, zevalini ve onun bir günü bir gününe uymayan durumunu görenlere de hayret kİ; nasıl ona meyledebiliyorlar? Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, Muhammed O'nun ' resulüdür."
Bezzar [70] da Ebû Zerr'den [71] bu haberin benzerini rivayet etmiştir. Hz. peygamberdin (saBaHahu aleyhi vedbn) isimlerini açıkladığımız bölümde bu konunun detayı vardır.
6. Bölüm Peygamberlerden O'na (Sallaliahu Aleyhi Vesellem) İman Edip Kendi Zamanlarında Gönderildiği Vakit Yardım Etmeleri Üzerine Söz Alınması
Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
"Hani Allah, peygamberlerden söz almış; <Andolsun ki, size kitabı, hikmeti verdim. Yanında olanı, doğrulayıcı bir peygamber (Hz. Muhammed) geldiğinde mutlaka ona inanacak ve yardım edeceksiniz. İkrar edip de ahdi kabul ettiniz mi> demişti. Onlar da: <İkrar ettik> demişlerdi. Allah: <Şahid olun, ben de sizinle beraber şahitlerdenim> demişti. Artık kim, bundan sonra dönerse işte onlar, fâsıkların (itaattan çıkanların) ta kendileridir." (Âl-i İmran, 81-82)
İbn Ebi Hatim, bu âyet hakkında Süddî'den' [72] şu rivayeti vermiştir: Allah, Nuh (ahfeehm)'dan itibaren gönderdiği her peygamberden, hayatta iken zuhur ettiğinde Muhammed'e inanıp yardim edeceğine dair söz almıştır.
Ibn Cerir [73], AH b. Kbi Tâlib'dcn (r.ıdh^Mıu aıılı) bu âyetin yorumu hakkında şunu rivayet etmiştir: "Allah, Adem'den ve ondan sonra gönderdiği her peygamberden; <Eğer Muhammcd, peygamber olarak gönderilir ve kendileri de hayatta olurlarsa ona iman edip yardımcı olacaklanna> dair kendilerinden söz almış ve kavimlerinden de söz almalarını emretmiştir."
Ibn Abbâs (radiyalkhu anhumâ) da şöyle demiştir: "Allah, gönderdiği her peygamberden; Muhammed, peygamber olarak gönderilir ve kendileri de hayatta olurlarsa ona iman edip yardıma olacaklarına dair kendilerinden söz almış ve ümmetinden de teminat almalarını emretmiştir."
Bu hadisi Sabilfmdc Buhârî rivayet etmiştir. Aynı şekilde Zerkeşi de Bürde \tılfınde nakletmiştir. Hafîz Ibn Kesir [74] de Tariffmde ve ilk kitabı Camin'î-^Usânîd'de kaydetmiştir. Yine bu hadisi Hafız (Ibn Hacer), Fetfo/'l-Bâtfde, \İ7. Hızır ile Hz. Musa arasında geçen olayı anlatan hadisin geçtiği bolümde zikretmiştir. Fakat ben bu hadisi orada bulamadım. İbn Asâkir de benzer şekilde hadisi rivayet edenlerdendir.
İmam Allâme Hafız, Şeyhülislam Takiyyüddin es-Sübkî (kaddesallahu sirrahu) konuyla ilgili âyeti şöyle yorumlar: Bu âyette, Hz. Peygamber'in (saMalnı aleyhi y&dbn) değerini ifade eden, sânının büyüklüğünü ortaya koyan hususlar vardır. O peygamberlerin zamanında geldiği varsayıldığında, Resül-i Ekrem'in onlara peygamber olarak gönderileceği gizli olmayan bir durumdur. Şu halde onun nübüvveti ve risaleti, Adem zamanından kıyamet aunüne kadar gelip geçen bütün mahlukatı kapsayıcıdır. Peygamberler ve Ümmetleri de, hepsi onun ümmetinden sayılır. "Ben bütün insanlara conderildim" [75] buyruğu da sadece kendi zamanındaki insanlara has değildir; bilakis aynı zamanda önceki insanları da içine alır.
Peygamberlerden misak alınmıştır ki, onun kendilerinden öncelikli olduğunu, kendilerinin resulü ve nebisi olduğunu bilsinler. "Ona İnanıp mutlaka yardim edeceksiniz" kavl-i kerimi de vurguyla ifade edilmiştir. Sanki bu, halifeler için alman bir beyattir. İşte bu, Rabbinin Peygamberine verdiği büyük değeri ifade etmektedir.
Bu husus anlaşılırsa, Hz. Peygamber'in (dbllahu nfejii vesdem) peygamberler peygamberi olduğu ortaya çıkar. İşte bu yüzden, âhirette bütün peygamberler onun sancağı altında olacaktır. Dünyada da böyledir; nitekim İsrâ gecesinde onlara namaz kıldırmıştır. Eğer onun dünyaya gelişi Adem, Nuh, İbrahim, Musa ve Isa zamanına rastlasaydı, bu peygamberlere ve ümmetlerine ona iman edip yardım etmek bir vecibe olurdu. Allah onlardan bu şekilde söz almıştır. Onun, o peygamberler için nübüvvet ve risaleti, hasıl olmuş bir manadır. Onun emri, peygamberlerin Resûl-i Ekrem ile beraber bulunmalarına dayalıdır. Bu emrin ertelenmesi, onların Hz. Peygamber (sMahu aleyhi vesdkm) ile aynı zamanda bulunamamalarından ileri gelmektedir. Yoksa, gerektiği şekilde nitelenmemesinden değil... Şartlar yüzünden bîr işin durdurulması ile failin ehliyeti yüzünden durdurulması birbirinden farklıdır. İşte burada fail yönünden ve Hz. Peygamber'in (dUalıu aleyhi vesdlem) mübarek zâtı yönünden bir durdurma yoktur. Ona şamil olan asrın mevcudiyeti yüzünden bu emrin durdurulması söz konusudur. Pt,ğcr onların asrında bulunsaydı, mutlak olarak ona ittibâ etmeleri gerekirdi. Bu itibarla Isa (akyhissdam) âhir zamanda onun şeriatı üzere gelecektir ki o, yüce bir peygamaberdir; bazı insanların zannettiği gibi bu ümmetin bir ferdi olarak ta gelmeyecektir. Evet, o, Hz. Peygamber'c (saüJahu aleyhi vesdlem) ittîba etme bakımından bu ümmetin bir ferdidir; ancak o, Peygamberimiz Hz. Mubammed'in (sdUakı aleyhi vesclem) şeriatı İle* Kur'an ve sünnet ile hükmedecektir. Kur'an ve sünnette bulunan her emir ve nehİy, ümmetin diğer fertleri gibi onu. da ilgilendirir. O, kendi hali üzere değerli bir peygamberdir; bu halinden hiçbir şey eksilmiş değildir. Bu yüzden Hz. Peygamber (saMalıu aleyhi veseBcm) onan veya Musa'nın, ibrahim'in, Nuh'un ve Adem'in zamanında gönderilmiş olsaydı, ümmetlerine karşı nübüvvet ve rİsaletlerine devam edeceklerdi. Hz. Peygamber (saMktıualeyhivesdbn) ise, Allah'ın hepsine gönderdiği nebisi ve resulüdür. Onun nübüvvet ve risaleti daha kapsayıcı, daha şümullü ve daha büyüktür. Dinin teme] prensiplerinde onların şcriatleriylc uyuşur. Çünkü bunlar değişmez. Bunların dışındaki fürû Meselelerinde onun şcrİati farklıdır. Ya bir hükmün genelden özele dönüşmesi (tahsis), ya bir hükmün kaldırılması (nesh), yahut ta tahsis ve nesih olmaksızın Hz. Peygamber'in (saflaitohuafetivesellem) şeriatinin o ümmetlerin zamanı ile bu ümmetin zamanına nisbetle farkblaşması mümkündür. Zira hükümler, şahıslara ve vakitlere göre değişir.
Sübkî'nin sözü buraya kadar. Allah ondan razı olsun ve onu hoşnut etsin. Eğer buna itiraz edilip, delil olarak; "Allah -sübhanehu ve teâlâ'mn-; "Onlar Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir, öyleyse sen de onların yoluna uy" (En'am 90) kavli ileri sürülürse buna şöyle cevap verilir :
Onların Allah'tan gelen hidayetleri, haddizatında Hz. Peygamber'in (saMahu aktt veseflem) şeriatidir. Bu durumda bu emir, ''Şeriatını iltizam et" anlamına gelir. Allah Teâlâ, "Dini ayakta tutmak ve onda tefrika çıkarmamak şeklindeki kurala uy" demek İstemiştir; "onlara ittiba et" dememiştir. Yine Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: Sonra sana, <Hanif olarak İbrahim'in dinine uy!> diye vahyettik." (Nahl 123) O (sıMalıualerfıivesellem), dine ittiba etmekle memurdur. Dinîn aslı da Allah'tandır, başkasından değil. Eğer böyle olmasaydı, Resûl-i Ekrem'in: "Musa hayatta olsaydı, bana uymaktan başka yapacağı bir şey yoktu" sözünü nereye koyacağız o zaman!? İşte bu sözünde Resûl-i Ekrem, ittiba kelimesini kendisine nisbet etmiştir. Öyleyse o, peygamberlere değil, dine ittiba etmekle emrolunmuştur. Zira en büyük sultan geldiği zaman onun vekiline yetki düşmez. Sultan olmadığı zamanda ise, yetki vekillerdedir. Hz. Peygamber , (sıllallahuah'iıi^'esellem) ise, varken ve yokken hakikatte gerçek hükmedici sayılır.
Doğrusu sen güneşsin, hükümdarlar yıldızlardır.
oen görününce, onlardan hiçbiri ortalıkta aÖrünmez.[76]
Bûsîri [77] de aynı mânâya şöyle işaret etmişti -Halbuki o, Sübkî'nin | doğumundan önce vefat etmişti-
Yüce peygamberlerin getirdiği her âyete onun nurundan bir şey dokunmuştur.
Zira o, fazilet güneşidir; onlar ise faziletin yıldızlarıdır. Karanlıklarda insanlara fazilet nurları saçarlar.
7. Bölüm Hz. İbrahim'in Onun (Sallallahu Aleyhi Vesellem) İçin Duası, Allah'ın Hz. İbrahim'e Ve Ailesine Onu Bildirmesi
Allah — sübhanehu ve teâlâ- ibrahim'den hikaye ederek şöyle buyurdu:
"Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden (müslüman ümmetten) senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap (yani Kur'ân) ve hikmeti (Kur'ân'ın hüküm ve hikmetlerini) öğretecek, onları (günahlardan) temizleyecek bir peygamber (yani Muhammed'i) gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin." (Bakara, 129)
İbn Cerir, Ebû'l-Aliye'nin [78] şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. İbrahim:
"Ey Rabbimiz! İçlerinden bir peygamber gönder" diye dua edince, kendisine 'Duan kabul edildi. Bu, âhir zamanda husule gelecektir' denildi.
İmam Ahmed ve el-Hâldm, İrbâd b. Sâriye'nin (radiyaHıu anh) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Resûlullah (saMalıu ateyhi vadem) şöyle buyurdu: "Ben, [atam]
İbrahim 'in duası, Isa 'nın da müjâesiyim.[79]
İbn Asâkir, Ubâde b. Sâmit'ten [80] (adçdbhuanh) şu hadisi naldctmiştir: Denildi ki: "Yâ Resûlallah! Bize kendinden bahset!" Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Evet, atam İbrahim'in duasıyım, benim geleceğimi en son müjdeleyen Isa b. Meryem'in de müjdesiyim." [81]
imam Ahmed, İbn Sa'd, Taberâni ve İbn Murdeveyh [82], Ebû Ümamc'nin [83] aoh) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Dedim ki: "Ey Allah'ın, peygamberi! Senin durumunun başlangıcı nedir?" Buyurdu ki: "Atam ibrahim'in anasıyım. Isab. Meryem de beni müjdelemiştir.[84]
ibn Sa'd, ibn Abbâs'ın (iadi\Ahu anlmmâ) şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. ibrahim Hacer'i (yerleştiği bölgeden) çıkarıp götürmekle emredildiği zaman,' Burak'a bindirildi. Toprağı düz ve suyu tatlı bir yere her rastladığında: "Ey Cebrail, buraya indir!" dedi, ancak Cebrail "Hayır!" diye cevap verdi.. Nihayet Mekke'ye gelince: "Buraya in, ey İbrahim" dedi. O da: "Sütü ve: ekini olmayan bir yere mü?" diye şaşkınlığını belirtti. Cebrail buna şöyle-cevap verdi: "Evet buraya... Kendisiyle en yüce sözün tamamlanacağı, oğlun' ismail'in neslinden gelecek olan yüce Peygamber burada zuhur edecektir."
Diğer taraftan İbn Sa'd, Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî'nin [85] de (dmdıufeh) şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hacer, oğlu İsmail İle yürümeye çıktıklarında, karşılaştıkları birisi söyle dedi: "Ev Haccr! Senin oğlun, bir cok milletin a tasıdır. Haremde yerleşecek olan ümmî peygamber de mili e tindendir."
8. Bölüm Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'İn Kadim Kitaplarda Varid Olan Bazı Üstünlükleri Ve Büyük Menkıbeleri
Allah teâlâ şöyle buyurdu:
"Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de) vasıflarını (yazılı buldukları ümmî Nebî ve Resûl'e tâbi olurlar". (A'râf
157)
Abdullah b. Ömer'in, Resulullah'ın, Kur'ân'da bulunan şu sıfatlarını Tevrat'ta gördüğü rivayet edilmiştir: "Ey Nebi: Biz seni şahit, müjdeci, korkutucu, ümmilerin sığmağı olarak gönderdik. Sen benim kulum ve Resûlümsün. Seni ben <el- Mütevekkil> diye adlandırdım. O sert dilli, katı kalpli, çarşılarda çığırtkanlık yapan biri değildir. Kötülüğü kötülükle defetmez. Bilâkis affedip bağışlar. Allah onunla eğilmiş bir milleti (dini) doğrultup onlar <Lâ ilahe iliallah> deyinceye kadar onun ruhunu kabzetmeyecektir. Onunla kör gözleri, sağır kulakları ve perdeli kalpleri açacaktır".[86]
Bu hadisi İmam Ahmed ve Buhâri rivayet etmiştir. İbn Asâkİr ve İbnü'l-Cevzî de bunun benzerini Abdullah b. Selam'dan [87]; Dârimî [88] ise Kâ'b'dan rivayet etmiştir.
Ümmüeri koruyucu ifadesi: Yani "Arapları koruyucu olarak gönderdik" demektir. Çünkü onlar arasında okuma-yazma oranı düşüktür. Ümmİ, yazı yazamayan demektir. Yahudilerin bu söze sığınarak Hz. Peygamberin (saHahu aleyhi vesellem) sadece Araplara gönderildiğini söyleme hakları yoktur. Çünkü, "Eğrİlmİş bir milleti düzeltecek" sözü, onları da İçine almaktadır. Çünkü onlar, vahyi değiştirmiş, tahrif etmiş ve yerine başka şeyler koymuşlardır. İşte bu yüzden onlara peygamber gönderilmiştir İd, eğriliklerini düzeltsin. Onların eğriliklerini düzeltecek başka daha uygun biri var mıdır?!
Eğri millet ifadesi: Bu ifadeyle İbrahim'in milleti kasdediliyor. Çünkü Araplar, onun istikametini bozdular, böjdece eğri oldu.
Bedevilerden birinden şu hâdise rivayet edilmiştir: Rcsûluîlah'm sağlığında Medine'ye bir deve yükü eşya getirdim. Şahsi işlerimi tamamladıktan sonra dedim ki, şu adamın yanına giderek ondan birşeyler dinleyeyim. Bir de baktım ki, O (Resûlullah), Ebû Bekir ile Ömer'in arasında birlikte yürüyorlar. Peşlerine düştüm. Bir Yahudi'nin yanına vardılar. Yahudi Tevrat'ı açmış okuyordu. Çünkü yakışıklı, güzel endamlı oğlu can çekişiyordu. Bunun için Tevrat'ı okuyarak kendine teselli arıyordu. Resûlullah (saMahu aleyhi vesdkm) ona dedi kî: "Tevrat'ı indiren Allah aşkına söyle, benini niteliklerimi ve peygamber o/arak çıkacağım? onda görüyor musun?" Yahudi hayır dercesine başını salladı. Oğlu ise şöyle dedi: "Tevrat'ı indirene yemin olsun ki, senin niteliğini ve peygamber olarak ortaya çıkacağını kitabımızda görmekteyiz. Ve ben-şahadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur, sen de Allah'ın Resulüsün." O gencin böyle demesi üzerine Hz. Peygamber (saUahu aleyhi vesilem); "Şu Yahudi'yi, müslüman kardeşinizin yanından kaldınp uzaklaştırın" bu}oırdu. Sonra vefat eden o gencin kefenleme işini üstlendi, namazını da kıldı. Bu hadisi İmam Ahmed rivayet etmiştir.[89]
Abdullah b. Mesud [90] (ödbMıuanlı)'dan şu hadis rivayet edilmiştir: Resûlullah bîr kiliseye girmişti, orada bir yahudi ile karşılaştı. Bu yahudİ Tevrat okuyordu. Nebi (saDaMıu rJoto veseüem)'in sıfatına dair olan ayete gelince duruyorlardı. Kilisenin bir köşesinde hasta bîr adam vardı, Nebi (saltalahu akvhi vtsdbn): "Ne oldu da durdunuz?" buyurunca hasta olan adam: "Bir peygamberin sıfatına geldiler de ondan durdular" dedi. Sonra bu hasta sürünerek gelip Tevratı aldı ve okuyarak Nebi (stthu aleyhi vesefem) İle ümmetinin sıfatına dair olan ayete gelip: "Bu senin ve ümmetinin sıfatı. Ben Allah'tan başka ilah olmadığına ve senin Resûlullah olduğuna şahadet ederim" dedi ve adam öldü. Nebi (s.a-v) de: 'Kardeşinize (cenazesi kalkması için) veli olun!" buyurdu." [91] Bu hadisi İmam Ahmed rivayet etmiştir.
Yakub b. Süfyan [92] der ki: Bize Feyz el-Beccli, rivayet etti ve dedi İd; Bize Sellam b. Miskin [93], Mukaril b. Hayyan" [94] (ıalıimdıuMı)'ın şöyle dediğini rivayet etti: "Cenâb-ı Allah, Meryem oğlu İsa'ya şöyle vahyetti: Benim işimde gayret gösterip ciddi ol. Emrimi dinle ve itaat et, ey temiz, bakire ve iffetli kadının oğlu. Ben, seni babasız yarattım ve âlemlere kudretimin bir göstergesi (nişancıs) kıldım. Sadece bana ibadet et ve tevekkül et. Şuran ehline açıkla. Karşında bulunanlara da benim hak, zatı ile kaim, ezeli ve ebedi olduğumu tebliğ et. Deve, zırh, sarık (ki o da taçtır), iki ayakkabı, değnek sahibi, Arap, ümmi, kıvırcık saçlı, açık alınlı, kaşları bitişik bir peygamberi tasdik etsinler. Gözleri iri, kirpikleri uzun, gözlerinin siyahı tam siyah, burnu kalkık, yanaktan açık, sakalı da sıktır. Yüzündeki teri, inci gibidir. Ondan misk kokusu gelir. Boynu da gümüş bir ibriği andırır. Omuzlan arasından sanki altın akar. Göğsünden göbeğine kadar tüy vardır. Tıpkı şerit gibi akar, karnı üstünde ondan başka tüy yoktur. El parmakları İle ayak parmakları kalındır. İnsanlarla birlikte yürüdüğünde onlardan uzun görünür, yürürken sanki bir kayalıktan ve tepeden sökülüp iner gibidir. Nesli azdır (Sulbünden gelecek erkekler kastedilmiştir)."
Beyhaki, İbn Abbâs (radçaflahu anhumâ)'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Cârud b. Abdullah gelip müslüman oldu ve şöyle dedi: "Seni Hakk ile gönderene adnolsun ki, senin vasfına İncil'de rastladım. Betûl'ün oğlu (Hz. İsa) da seni müjdelemiştir."
Betûl, erkeklerle İlişkiyi kesmiş, onlara karşı şehveti olmayan demektir. Meryem'e, bu manada "Betûl" denmiştir.
Ebu Musa el-Eş'ari [95] (radyaBahu anh)'m şöyle dediğini rivayet edilmiştir:
Necaşi'nin şöyle dediğini işittim: "Şehadet ederim ki Muhammcd Allah'ın elçisidir. O, İsa'nın müjdelediği kimsedir. Benim, şu içinde bulunduğum hükümdarlık olmasaydı ve insanların yönetimini üstlenmemiş olsaydım, ona gidip çarıklarını taşırdım.[96]
Bu hadisi Ebû Davud [97] rivayet etmiştir.
Tirmizi, Şemail adlı eserinde Ka'b (öIıimdıuMı)'m şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ka'b: "Tevrat'ta Resulullah'ın vasıflarını şöyle buluyoruz" dedi: "Abdullah oğlu Muhammed, Mekke'de doğacak, Tabe'ye göçecek, mülkü Şam'a kadar varacak, kötülük yapmaz çarşılarda çığırtkanlık yapmaz. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Ama af edip bağışlar. Ümmeti Hamdedicidir, her durumda Allah'a hamdederler. Her coşkuda Allah'a tekbir ederler. Parmak uçlarını yıkarlar, bellerine kuşak tutarlar. Namazda düşmana karşî durdukları gibi saf tutarlar. Mescitîerindeki seslerinin yankısı arı sesi gibidir. Müezzinlerinin sesi gökyüzünde işitilir'.
Ebu Nuaym, Ebû Hüreyre (mdij*huanh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Resûlullah (sJaflahu aleyhi vesdbn) şöyle buyurdu: "Musa'ya Tevrat inip onu okuduğunda orada bu ümmetin ^ikredildiğine rastladı ve şöyle dedi:
- Yâ Rabbi, doğrusu ben, levhalarda bir ümmete rastlıyorum ki onlar, ilahi davete icabet ederler, duaları da kabul edilir. Onları benim ümmetim yap'. Cenab-ı Allah şöyle karşılık verdi: 0, Ahmed'in ümmetidir.
Yâ Rabbi, ben, levhalarda bir ümmete rastlıyorum ki onların indileri göğüslenndedir, onu açıktan okurlar. Onları benim ümmetim yap. 0, Ahmed'in ümmetidir.
Yâ Rabbi, ben, bir ümmete rastlıyorum ki onlar ganimet yiyebilirler. Onları benim ümmetim yap, 0, Ahmed'in ümmetidir.
Yâ Rabbi, levhalarda ben bir ümmete rastlıyorum ki onlar sadakayı kannlartnda tutarlar ve bu halde kendilerine mükafat verilir. Onları benim ümmetim yap. 0, Ahmed'in ümmetidir.
Yâ Rabbi, levhalarda ben bir ümmete rastlıyorum ki onlardan biri bir iyiliğe niyet etti mi onu yapmasa bile kendisine bir sevap, yaparsa on sevap yakılır. Onları benim ümmetim yap. 0, Ahmed'in ümmetidir.
Yâ Rabbi, levhalarda ben bir ümmete rastlıyorum ki onlardan biri bir kötülüğe niyet etti mi onu yapmaksa kendisine günah ya^ılma^. Yaparsa da bir günah yazılır. Onları benim ümmetim yap.
O, Ahmed'in ümmetidir.
Yâ Rabbi, levhalarda ben bir ümmete rastlıyorum ki onlara ilk ilim ve son ilim verilmiştir. Onlar, dalaletin boynumu Deccal'ı öldürürler. Onları benim ümmetim yap.
O, Ahmed'in ümmetidir.
Ya Rabbi, beni de Ahmed'in ümmetinden kıl. Böylece H^. Musa'ya iki haslet verildi. Allah teâlâ ona şöyle buyurdu:
Şüphesiz ben sana risalet (vahiy) vererek ve seninle konuşarak seni insanların üzerine (peygamber) seçtim ve tercih ettim. Artık benim verdiklerimi al ve şükredenlerden ol. O da: <Buna ra% oldum> dedi."[98]
Ibn Sa'd, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah teâla Yakub (aleyhissdam)'a şöyle vahyetti: "Ben senin neslinden hükümdarlar ve peygamberler göndereceğim. Sonunda Harem'li Peygamberi göndereceğim. O Öyle bir peygamberdir ki, ümmeti Beyt-İ Makdis'in heykelini inşa eder. O, peygamberlerin sonuncusudur. İsmi, Ahmed'dir."
Ibn Abbâs (acfaıHıuariıumâ)'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ, İsrail oğullarından bazılarına şöyle vahyetmiştir: Benim emrimden verdiğiniz tavizden doJayı size olan gazabım şiddetlenmiştir. İşte ben yemin ettim ki, Arap topraklarında, kendisine Ruhu'l-Kudüs'ün geleceği Ümmî Peygamberi gönderİnceye kadar size Ruhu'l-Kudüs gelmeyecektir."
Ebû Nuaym, Kâ'b (ıalıimdıuOah)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Babam, Allah'ın Musa'ya İndirdiği vahyi en iyi bilen insanlardandı. Bildiği şeylerden hiçbirini benden saklamazdı. Kendisine ölüm gelip çattığında beni çağırıp şöyle dedi: "Ey oğulcağızım! Doğrusu sen biliyorsun ki, bildiğim hiçbir şeyi senden gizlemedim. Ancak ben senden ild yaprak sakladım. Bu iki yaprakta gönderilecek bir peygamberin zikri vardır. Onun zamanı yaklaşmıştır. Ben bunu sana haber vermeyi uygun görmedim. Bazı yalancılar çıkar da ona itaat edersin diye korkarım. Ben onu şu gördüğün deliğe koydum ve üstünü çamurla Örttüm. Şu anda onlara müdahale tme ve bakma. Eğer Allah sana hayır dilerse ve o peygamber çıkarsa ona tabi olursun.
Daha sonra vefat etti, onu gömdük. O iki yaprağa bakmaktan daha çok !stediğim bir şey yoktu. Bunun üzerine deliği açtım ve iki yaprağı çıkardım, ^nde şunlar yazıl^dı: 'Muhammed Allah'ın resulüdür, peygamberlerin s°nuncusudur. Ondan sonra hiçbir peygamber yoktur. Mekke'de doğacak, %be'ye göçecek. O, sert dilîi, katı kalpli, çarşılarda çığırtkanlık yapan biri ^ değildir. Kötülüğe iyilikle karşılık verir. Ama affedip ba&ıslar. Ümmeti | namdedicidir. Her sevinçte Allah'a hamdederler. Dilleri tekbir ile itaat eder. "er türlü düşmana karşı peygamberlerine yardım edilir. Edep yerlerini Fuarlar, bellerine kuşak tutarlar. Onların İndileri göğüslerindedir. "^birlerine olan merhametleri bir ananın çocuklarının arasındaki merhhametieri gibidir. Kıyamet günü ümmetler içinde ilk cennete girecek o|anlar, onlardır.'
Allah'ın dilediği kadar bekledim. Sonra haber geldi ki, Hz. Peygamber (s&fehu aleyhi vesdhn) Mekke'de zuhur etmiş. Bunun doğruluğunu araştırmaya Isladım. Daha sonra bana ulaştı ki, o vefat etmiş ve makamına halifesi 8eÇmİş. Onun askerleri bizim oraya gelmişti. Kendi kendime dedim ki: Unların gidişatını ve davranışlarını görmeden bu dine girmeyeyim. Bu S°rüşü savunmaya ve araştırma bahanesiyle islam'a girmeyi geciktirmeye °evarn ettim. Ta ki Ömer b. Hattab'm memurları gelmişti. Onları ^düğümde, ahde vefalarını ve Allah'ın düşmanlara karşı onlar için yatıklarını gördüm ve anladım ki, beklediğim kimseler onlar idi.
Allah'a yemin olsun ki, bir gece evimin tavanında müsiümanlardan biri şu okuyordu:
"Ey Ehli Kitab! Birtakım yüzleri karartmadan, yammzdakini edici olarak indirdiğimiz vahye inanın." (Nisa 47) Bu âyeti işittiğimde sabaha çıkamayacağımdan korktum, yüzümün arkaya çevtileceğindcn endişe ettim. Artık bana sabahtan daha sevgili bir şey yoktu, •^bah olunca müsîümanların arasına girdim.
Ibtı Sa'd, Asmc'nin azadı kölesi Sihl'den şu hadiseyi naklediyor: Sihl, ™ristiyan İmiş. Annesi ve amcası yanında kalan yetim biriymiş. İncil °kurmuş. Sihl şunları anlatıyor: Amcamın mushafmı aldım, onu okumaya °aşUdım. Ta ki Önüme kesafetini, kalınlığını yadırgadığım bîr sayfa çıktı. Elimle dokundum, bir de baküm ki, yapraktan artan fazlalıklar tutkalla oraya Şaştırılmış. Onu kazıdım ve orada Muhammed aleyhisselâm'ın şu sıfatlarını ™ldum: "O, ne kısadır; ne uzundur. Teni beyazdır, (saçında) iki örgüsü vardır, Omuzları arasında nübüvvet mührü vardır. Ayaklarını toplayıp lisenin içine alarak oturur. Sadaka kabul etmez. Merkebe ve katıra biner. Koyun sütü içer. Yamalı gömlek giyer. Kim bunu yaparsa kibirden kurtulur. 0, İsmail'in zürriyetindendir. İsmi, Ahmed'dir." Sehl der ki: Muhammed aleyhisselâm'm bu zikrine kadar gelmiştim ki amcam çıkageldi. Yaprağı görünce beni dövdü ve: "Bu yaprağı açıp okumak senin neyine!?" dedi. Ben: "Orada Peygamber Ahmed aleyhisselâm'ın sıfatları vat" deyince, "O henüz gelmedi" dedi.
Abdülhamid b. Cafer [99] 'in babası kanalıyla şunu anlattığı nakledilir: Zebîr b. Bâtâ —ki Yahudilerin en âlimlerindendi- şöyle derdi: Ben bir Tevrat cildi buldum. Babam benden onu saklıyordu. İçinde Ahmed anlatılıyordu. Karz vurdunda çıkacak, vasıfları şunlar şunlardır diye anlatılıyordu. Zebir bunu babasından sonra insanlara anlam. Hz. Peygamber (sttJıu alejlıi vcsdlem) henüz gönderilmemişti. Hz. Peygamber (saBaMmakytovesdlem)'İn Mekke'de zuhur ettiğini duyunca bu kitabı alıp sildi ve Hz. Peygamber (saMahııahiıi\'esdlaîi)'İn durumunu gizledi. Şöyle dedi: "Onunla ilgili değil".
Vehb b. Münebbih [100] (EtömehLfeh)'m şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah teâlâ Şa'yâ'ya şöyle vahyettİ: Ben, ümmî bir peygamber göndereceği m. Onunla sağır kulakları, örtülü kalpleri ve kör gözleri açarım. Mekke'de doğacak Taybe'ye göç edecektir. Onun hakimiyeti (mülkü) Şam'dadır. Mütevekkil, seçkin, sânı büyük kulumdur o. Sevgili ve seçilmiştir. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez; ama bağışlar ve affeder. Müminlere merhametlidir. Sırtına çok yük yüklenmiş hayvana bile ağlar. Dul kadının kucağındaki yetime ağlar. O, sert dilli, katı kalpli, çarşılarda çığırtkanlık yapan biri değildir. Fuhuş ile mütezeyyin değildir. Çirkin sözler söylemez. Bîr kandilin yanından geçse, vakarından dolayı onu söndürmez. Kuru ve uzun bir kamışın yanından geçse, ayağının altından ses duyulmaz. Onu müjdeci ve uyarıcı olarak göndereceğim. Her güzeli onunla doğrultur, ona bütün güzel huylan bağışlarım. Vakarı onun elbisesi, takvayı şiarı yaparım. Takva, onun vicdanı; hikmet ise aklıdır. Doğruluk ve vfa, onun tabiatıdır. Af, mağfiret ve iyilik onun huyudur. Adalet onun gidişatı, Hakk ise şeriatıdır. Hidayet onun önderi, İslam ise dinidir. Ahmed onun ismidir. Dalaletten sonra onu hidayete erdirir, cehaletten sonra ona ilim verirİrim. Gevşeklikten sonra onu ayağa kaldırırım. Bilinmezlikten sonra ona isim veririm. Azlıktan sonra çokluk verir, fakirlikten sonra ona zenginlik bahşederim. Dağınıklıktan sonra onu toplar, onunla dağınık kalpleri, farklı arzulan ve değişik milletleri uzlaş tın nm. Onun ümmetini; iyiliği emretmek, kötülükten nehyctınck, beni birlemek, bana İman etmek, ihlasla bağlanmak, peygamberlerimin getirdiklerini tasdik etmek bakımından insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet kılarım. Onlar, güneşin hamileridir, Kendim için tahsis ettiğim bu kalplere, yüzlere ve ruhlara ne mudu! Onlara mesedilerinde, meclislerinde, yataklarında dolaştıkları ve ikamet etiklcri yerlerde teşbihi, tekbiri, tahmidi ve tevhidi ilham ederim. Mescidlerinde, meleklerin Arşımın etrafında saf tutuşu gibi saf tutarlar. Onlar benim dostlarım ve yardım cilanındır. Puta tapan düşmanlarımdan onların eliyle intikam alırım. Ayakta durarak, oturarak ve secde ederek benim İçin namaz kılarlar. Benim rızam uğruna, binlerce fert olarak memleketlerinden çıkar, mallarından vazgeçerler. Benim yolumda saflar ve ordular halinde savaşırlar. Onların kitabıyla kitapları, şerİatıyla şeriatları, diniyle dinlen hitama erdiririm. Kim onlara yetişir de onların kitaplarına inanmaz, dinlerine ve şeriatlarına girmezse, o benden değildir. O, benden beridir. Onları ümmetlerin en üstünü yaparım ve İnsanlara şahitlik edecek vasat ümmet kılarım. Kızdıklarında tehiil getirir, sıkıntıya düştüklerinde tekbir getirir, çekişmeye düştüklerinde teşbih getirirler. Yüzlerini, parmak uçlarını yıkarlar. Bellerine elbise (kuşak) bağlarlar. Ovalarda ve tepelerde tehlil getirirler (Lâ ilâhc illallah derler). Onların kurbanları, kanlarıdır. İndileri, göğüsleridir. Geceleri ruhban, gündüzleri aslandırlar. Münadileri (müezzinleri) onları semâ boşluğunda çağırır. Arı vızıltısı gibi sesleri vardır.
Onlarla birlikte olanlara, onların dini, yolu ve şeriatı üzre bulunanlara ne mudu! Bu benîm lütfumdur; bunu dilediğime veririm. Ben, bol lütuf ve \ ihsan sahibiyim."
İbn Kuteybe [101], 'Kuru ve uzun bir kamışın yanından geçse, ayağının altından ses duyulmaz' ifadesini: "Bu İfade, Hz. Peygamber (sMalıu aleyhi vedkm)'in vakur ve sakin olduğunu anlatır" diye açıklamıştır.
Beyhaki, Vehb b. Münebbih (ıdımıdıullah)']n şö)rlc dediğini rivayet etmiştir: Cenab-ı Allah, Zebur'da Davud'a şöyle vahyetmiştir: "Ey Davud! Senden sonra adı Ahmed ve Muhammed olan bir peygamber gelecektir. Doğru sözlüdür. Ana asla faz m ayacağım. O da bana asla asi olmayacak. Onun g-ecmiş ve gelecek günahlarını bağışladım...".
Bu konudaki hadisler ve haberler çoktur. Bir çok kimse bu konuda eser vermiştir.
9. Bolüm Haham Ve Rahiplerin, Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'İn Âhir Zaman Peygamberi Olduğuna Dair Anlattıkları
Selmân (raA-alialm anh) anlatıyor: "Ben Iran'lı bir kimse oîup, Isfahan şehrinin Ccy adlı köy halkından idim. Babam Râmuhremiz köyünün ağası (Dihkan) idi. Babam beni dünyada herkesten çok severdi. O kadar severdi ki, sanki bir kız imİşim gibi beni eve kapatıyordu. Mecusiliğe o kadar kendimi vermiştim ki, babamın yaktığı ateşin bakıcısı oldum. Babam bir an olsun bu ateşi söndürmezdi."
Bir rivayette Selmân (radjyafchu anh) şöyle der: "Köyümüzün halkı da alaca atlara tapıyorlardı. Ben de öyleydim. İnsanların ne yaptıklarına karışmıyor ve sadece İşimi yapıyordum. Ancak onların bir din üzerine olmadıklarını anlıyordum. Bir ağabeyim vardı. (Başka bir rivayette: Koy muhtarının arkadaşının oğlu vardı) Ayinden kalktığı zaman üstünü giyinir, başım tamamen sarar, sonra dağa çıkardı. Birilerinden gîzlenircesİne bunu çok yapıyordu. Ona: "Böyle giyip dağa çıkıyorsun da bcnİ niçin beraberinde götürmüyorsun?!" diye sitem ettim. Bana: "Sen genç bir çocuksun, onların sırrını ifşa etmenden korkuyorum" dedi. Ben de: "Korkma!" dedim. Şöyle devam etti: "Şu dağda, büyük bir mağarada bir grup insan var. İbadet eder, İyİ ahlak sahibi olmaya çalışır, devamlı Allah'ı zikreder ve âhireti hatırlarlar. Bi?,İm putlara ve ateşe taptığımızı, dolayısıyla dinsiz olduğumuzu söylüyorlar. Ben: "Beni de götür" deyince şöyle dedi: "Onlara danışayım. Şayet senden bir İfşa durumu olursa, babam duyar ve onların işini bitirir. İnfazı da bizzat bana yaptırır!" Ben: "Benden bir şey çıkmaz" diye taahhütte bulundum. Gİdip onlardan benim İçin müsâde istedi. Girmeme izin verdiler, Arkadaşımla bulundukları mağaraya gittik. Dikkat ettim, altı veya yedi kişilerdi, ibadetten bedenleri bitkin düşmüştü; zira gündüz oruç tutuyor, gece de ibadet ediyorlardı. Ne bulurlarsa onunla besleniyor, hatta ağaç yaprakları yiyorlardı. Onlarla beraber oturduk. Allah'a hamd ve şükürden sonra bütün peygamberleri zikrettiler, söz Meryem oğlu İsa'ya gelince şöyle dediler: "Allah onu babasız yarattı ve resul olarak insanlara gönderdi. Ona ölüyü diriltme, ölü kuşları ihya etme, anadan doğma körü ve abraşlıya (alacalıya) şifa bahşetme gibi mucizeler verdi. Bazıları onu inkar etti, bazıları da inandı ve ona tabi oldu. Ancak o, Allah'ın kuluydu ve Allah Teâlâ onunla kullarını İmtihan etti."
Sonra şöyle dediler: "Ey çocuk, doğrusu senin bir Rabbİn vardır. Âhire t yurduna gideceksin, ileride senin karşına, cennet ve cehennem çıkacaktır. Şu ateşe tapan millet ise, küfür ve dalalet ehlidirler. Allah onların yaptıklarından razı değildir. Onlar, Allah'ın dîninden değildirler."
Sonra tekrar yanlarına gittiğimizde aynı şeyleri söylediler. Bir müddet sonra onlardan ayrılmaz oldum. Bana dediler ki: "Selmân, sen küçüksün, onun için bizim yaptıklarımızı yapamazsın! Sen sadece orucunu tutup namazını kıl. Herkes gibi uyu, yemeğini ye ve suyunu iç."
Selmân der ki: "(Nihayet) Kral, oğlunun içinde bulunduğu grubu ve ne yaptıklarını haber aldı. Ata binip mağaraya kadar geldi ve: "Ey falancalar! Siz bana komşu oldunuz, ben de size karşı iyi muamelede bulundum. Benden hiç bir kötülük görmediniz. Ancak oğluma kasdettiniz ve onu benden alma yoluna gittiniz. Size üç gün mühlet veriyorum. Eğer gücüm yeterse, üç günlük mühletten sonra, bu mağaranızı başınıza yıkarım. Memleketinize gidin, benden size bir kötülüğün dokunmasını istemem" dedi. Onlar da: "Evet, bîz senin kötülüğünü İstemeyiz, biz İyilikten başka bir şeyler uman kimseler değiliz" diye karşılık verdiler. Bunun üzerine oğlu artık onlara gitmekten vazgeçti. Ona: "Allah'tan kork, sen de biliyorsun ki, bu din Allah'ın dini, baban ve biz bir dîn üzere değiliz. Onlar ateşe tapıyorlar ve Allah'ı tanımıyorlar. Ahiretini başkasının dünyasına değişme!" diye nasihat ettim. Bana şöyle dedi: "Mesele aynen buyurduğun gibidir, ancak acıdığım için onlardan uzak duruyorum. Şayet onlarla beraber olursam, babam beni süvarileriyle yakalar. Zaten benim onlarla olan beraberliğimden rahatsız olup onları kovdu." Bunun üzerine ben: "Sen bilirsin" dedim.
Sonra kardeşimle karşılaştım, ona fikrimi arzettim. Bana: "Ben kendi maişetimi kazanmakla meşgulüm" diyerek teklifimi reddetti. Ayrılacakları gün yanlarına uğradım. Bana: "Selmân! Böyle bir şeyin başımıza gelmesinden korkuyorduk ve gördüğün gibi korktuğumuz başımıza geldi. Ancak, sen sen ol ve Allah'tan kork! Biî ki, gerçek din sana tavsiye ettiğimiz dindir. Bu insanlar putperesttirler. Allah'ı tanımaz ve O'nu zikretmezler, sakın kimseye v aldanma!" dediler.
Bir rivayette şöyle der: "Babamın, -ayrıca bir çiftliği vardı. Babam bir gün bir j^apı işiyle meşgul bulunurken bana dönüp: "Bak oğlum! Ben bu gün inşaat işi ile meşgulüm, çiftliğe gidemiyorum. Bari sen git te oranın işiyle ; ilgilen" dedi ve o çiftlikte yapılmasını istediği bazı işler hakkında bana emirler verdi, sonra: "Yanlız sakın ha geç kalma! Çünkü geç kalırsan beni çiftlikten daha çok, sen merakta bırakırsın ve her işimden alıkoyarsın!" diye ilave etti.
Babamın yolladığı çiftliğe gitmek üzere evden çıktım. Yolda hıristiyan kiliselerinden birine rastladım. Orada ibadet eden hıristiyanların seslerini duydum. Babam beni daima evde kapalı bulundurduğundan halkın durumu hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Şimdi hıristiyanlarm kiliseden gelen seslerini işitince onların ne yaptıklarını öğrenmek üzere kiliseye girdim. Onları görünce ibadet şekilleri hoşuma gitti. Dinlerine girmek istedim ve kendi kendime: "Tanrıya and İçerim ki, bu din bizim inandığımız dinden daha iyidir" dedim. O gün akşama kadar hıristiyanlarm yanından ayrılmadım, babamın çiftliğine gitmedim. Sonra dönüp hıri s tiy anlara: "Bu dinin asıl yurdu nerededir?" diye sordum. Onlar: "Şam'dadır" cevabını verdiler. Bundan sonra babamın yanına döndüm. Babam beni merak etmiş, arkamdan adamlar yollamış ve benim yüzümden her işinden geri kalmışa. Yanına vardığımda bana: "Oğlum nerede kaldın?! Sana yapman için bir sürü iş havale etmedim mi?!" diye çıkıştı. Ben ona: "Baba! Kiliselerinde namaz kılan bazı kimselere rastladım. Dinleri hoşuma gitti. Tanrıya and içerim ki, akşama kadar yanlarında kaldım" dedim. O bana: "Oğlum o dinde bir iyilik yoktur, senin ve atalarının dini ondan daha iyidir" dedi. Ben ise: "Tanrıya and içerim ki öyle değil, o din bizim dinimizden daha iyidir" dedim. Bunun üzerine babam benden endişelendi ve ayaklanma zincir vurup eve-kapadı. Ben hırisuyanlara haber yollayıp: "Şam'dan yanınıza bir kafile gelirse bana haber verin" diye tenbİh ettim. Az bir zaman sonra hıristiyan tacirlerinden Suriye'den bir kafile onların yanına geldiğini bana haber verdiler. Bunun üzerine onlara: "Kafile mensupları işlerini bitirip yurtlarına dönmek istedikleri zaman bana bildirin" diye haber yolladım. Şamlı hıristiyan tacirleri yurtlarına dönmek istedikleri zaman hıristiyanlar bana haber ulaştırdılar. Ben de ayaklarıma vurulan zincirleri çıkarıp attım ve kaçıp kafileye katıldım.
Sonra kral onların dağda olduğunu öğrendi ve ülkesinden çıkmalarını emretti.
Onlara: "Sizden kesinlikle ayrılmam" deyince bana şu karşılığı verdiler: "Sen bizimle beraber olmaya dayanamazsın. Zira biz, gündüz oruç tutar, gece İbadet ederiz. Yemek bulamadığımız takdirde ağaç yapraklarını yeriz, ne bulursak yeriz, oysa sen bunları yapamazsın." Ama ben yine ısrarla: "Hayır, sizden ayrılmam" deyince: "Sen bilirsin, biz sana durumumuzu anlattık, eğer geleceksen yanına bir arkadaş bul ve yiyecek bir şeyler al, yoksa bizim yaptıklarımızı yapmaya gücün yetmez" dediler. Dediklerini yaptım. Kardeşime gidip ona bu teklifi götürdüm, yüz vermedi. Dönüp yanlarına vardım, hep beraber yola çıktık. Allah'ın inayeti yi c sağ-sâlİm Musul'a vardık. Musul'da bîr kiliseye geldik. İçeriye girince oradakiler etraflarını çevirip: "Neredeydiniz?" diye sordular. Onlar da: "İnsanları Allah'ı zikretmeyen, ateşperest bir ülkedeydik, bizi kovdular, biz de size geldik" cevabını verdiler.
Sonra bana şöyle dediler: "Selmân, şu dağlarda dindar bir cemaat var, biz onlara katılmak istiyoruz. Sen burada bunlarla beraber kal. Kendileri de din sahibidir, onlarda hoşnud olacağın şeyler göreceksin." Ben: "Sizden ayrılmayacağım" dedimse de, beni kilisedekilerc emanet ettiler. Kiliscdekiler: "Ey çocuk, bizimle beraber kal, kilisede hiçbir sıkıntı çekmez ve rahat edersin" dediler. Ben yine de: "Ben sizden ayrılmayacağım" dedim. Bunun üzerine onlarla beraber yola koyulduk. Derken iki dağ arasında bir yere girdik. Bir de baktık ki, büyük bir kaya, yanı başında testi testi sular ve bol ekmek... Kayanın yanında oturduk, güneş doğunca o dağların arasından çıktılar. Her biri bir arkadaşını yerinden çıkartıyordu, sanki bir yerlerden ruhlar bitiyor gibiydi. Derken sayıları bir hayli oldu. Bizimkileri karşıladılar ve etraflarını sarıp: "Neredeydiniz?" dij'e sordular. Onlar da: "Biz Allah'ı zikretmeyen, ateşe tapan putperest bir ülkedeydik, bizi kovdular ve biz de buraya geldik" karşılığını verdiler. "Bu çocuk kimdir?" diye sordular. Bizimkiler de beni övmeye başladılar ve: "Kendisi o ülkeden bize katıldı, ondan hep iyilik gördük" dediler. Onlar böyle sohbet ederken bir mağaradan uzunca bir adam çıkageldi. Selam verip oturdu. Beraberinde olduğum arkadaşlar etrafını sarıp ona hürmet ettiler. "Neredeydiniz?" dîye sordu. Onlar da olup bitenleri anlattılar. "Yanınızdaki bu çocuk kimdir?" diye sorunca, onlar benim hakkımda hüsn-ü şehadette bulundular ve onlara tabi olduğumu haber verdiler. Ona saygı ve hürmet ettikleri gibi başkasına saygı ve hürmet ettiklerini görmedim. Allah'a hamd-ü senada bulunduktan sonra nebî ve resulleri andı. Onların karşılaştıkları sıkıntıları ve kavimlerinin onlara reva gördükleri muameleleri dile getirdi. Sonra Hz. isa'dan bahsetti. Onun babasız doğduğunu, Allah Tcâlâ'nm onu Resul olarak gönderip ölüyü diriltme, anadan doğma köre ve alacaya şifa bahşetme kudreti verdiğini ifade ettikten sonra şunları söyledi: "Çamurdan bir kuşa üffüyordu da, Allah'ın iziyle canlı kuş oluyordu. Ona İncil'i indirdi, Tevrat'ı da öğretti ve İsrail oğullarına elçi olarak gönderdi. Kimileri ona İman etti, kimileri de inkar etti." Sonra Meryem oğlu İsa'nın karşılaştığı bazı sıkıntıları da dile getirdi. Onun Allah'ın ihsanına nail olan kullarından olduğunu, bundan dolayı şükrettiğini, Allah Teâlâ'nın da ondan razı olduğunu ifade etti. Arkasından oradakilere vâz-u nasihatte bulunarak şöyle dedi: "Allah'tan hakkıyla korkun ve takva sahibi olun. İsa'nın getirdiği emirlere uyun, onlara muhalefet etmeyin ki, ilâhî azaba duçar olmayasınız."
Sonra kalkıp gitmek isteyince, ona: "Nereye gidersen senden ayrılmayacağım" dedim. Bana şöyle dedi: "Ey delikanlı! Senin benimle beraber kalmaya gücün yetmez, ben şu mağaramdan sadece pazar günü dışarı çıkarım." Ben yine de: "Seninle beraber kalmak istiyorum" dedim. Peşine takıldım, derken mağaraya girdik. İkinci pazara kadar onu ne uyurken, ne de yemek yerken gördüm. Hep rükû ve secde halindeydi. Pazar sabahı olunca mağaradan çıktık ve aynı yere geldik. Yine etrafına toplandılar ve önceki hafta gibi bir sohbet yaptı. Sonra tekrar beraber mağaraya döndük.
Allah'ın dilediği kadar bir süre onunla mağarada yaşadım. Her pazar mağaradan çıkar, arkadaşlarıyla buluşur ve onlara vâz-u nasihatlerde bulunurdu. Bir pazar mağaradan çıkıp, aynı nasihatlerde bulunduktan sonra: "Ey Kardeşlerim, şüphesiz ben yaşlandım ve ecelim yaklaştı. Çoktandır Beyt-i Makdis'e (Kudüs'e) gidemedim, gidip orayı ziyaret etmem gerek" dedi. Bunun üzerine: "Ben de seninle beraber geleceğim" dedim. Beraber yola çıkıp, Beyt-i Makdis'e vardık. İçeri girdi ve namaz kılmaya başladı. Sonra bana şöyle dedi: "Ey Selmân! Allah yakında Ahmed adında bir resul gönderecek. O, Tihâme taraflarından çıkacak. Hediyeyi kabul edecek, ancak sadaka yemeyecek, iki kürek kemiği arasında peygamberlik mührü vardır. O'nun gelmesi pek yakındır. Ben ise yaşlı bir ihbarım, O'na yetişeceğimi zannetmiyorum. Eğer yetişirsen O'na iman et ve tabi ol." Ben: "Peki bana senin dinini terketmemi emrederse yine de O'na uyayım mı?" diye sordum, o da: "Evet" dedi.
Bilâhare birlikte Beyt-i Makdis'ten çıkağımızda kötürüm bir adam, ona şöyle dedi: "Ey Allah'ın kulu, buraya geldiğinde senden dilekte bulunmuştum ama sen bana bir şey vermedin. İşte şimdi senden yine aynı dilekte bulunuyorum." Arkadaşım ona baktı. Herhangi bir kimseyi göremedi. Elinden tutup: "Allah'ın adıyla kalk!" dedi. O kötürüm kişi, kendisinde hiçbir hastalık ve sakatlık kalmaksızın ayağa kalktı. Sanki zincirden kurtulmuş gibi oldu. O şifa bulan kötürüm, bana dedi ki: "Ey Allah'ın kulu! Eşyamı omuzuma yükle de aileme gideyim ve onlara müjdeyi vereyim." Ben, onunla meşgul olurken arkadaşım yoluna devam edip gitti. İşimi tamamladıktan sonra peşine düştümse de ona ulaşamadım. Nereye gittiğini de öğrenemedi iti. Hem kime sorduysam bana: "O senden biraz ileridedir" dediler. Nihayet, Araplardan Beni Kelb kabilesinden bir kervanla karşılaştım. Arkadaşjmı onlara sordum. Kervandan biri, devesini ıhdırlayıp beni arkasına aldı ve yola revan olduk. Nihayet onların şehrine ulaştık. Beni köle olarak sattılar. Ensar'dan bir kadm, beni satın alıp bahçesine yerleştirdi. Onlarla birlikte Şam'a gittim. Oraya varınca: "Bilgi bakımından bu dinin mensuplarından en kuvvetlisi kimdir?" diye sordum. "Kilisede bulunan baş papazdır" dediler.
Baş papazın yanına varıp kendisine: "Ben sizin dininize girdim, sizin yanınızda kalmak istiyorum, kilisede sana hizmet eder, sizden bilgi öğrenir ve sizinle birlikte ibadet ederim" dedim. O bana: "Peki kiliseye gir, yanımda kal" dedi. Ben de bunun üzerine kiliseye girip yerleştim. Hizmetine girdiğim baş papaz kötü bir adamdı. Halka sadaka vermeyi tavsiye eder, ancak halk sadakalarını toplayıp kendisine verdiği zaman, o bunları kendisine ayırır, yoksul ve düşkünlere bir şey vermezdi. Bu şekilde yedi küp altın ve gümüş toplamıştı. Yaptığı bu kötü hareketten dolayı ben bu adamı sevmedim, hatta kendisinden çok nefret ettim. Bu baş papaz bir gün öldü. Onu gömmek üzere hıristiyanlar toplandı. Ben kendilerine dönüp: "Bu adam kötü bir insandı, size sadaka vermeyi tavsiye eder, bu sadakaları kendisine getirdiğiniz zaman onları kendisine ayırır, yoksul ve düşkünlere hiçbir şey vermezdi" dedim. Bu sözümü duyan hıristiyanlar bana; "Peki böyle olduğunu nasıi anladın?" diye sordular. Ben de onlara: "Size onun hazinelerini göstereceğim" dedim. Onlar da: 'Teki, hadi göster bakalım" dediler. Bunun üzerine onlara baş papazın hazinesini gösterdim. Hıristiyanlar buradan altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar. Küpleri görünce kendi kendilerine: "Tanrıya and olsun ki, bu adamı asla gömmeyeceğiz" diye yemin ettiler. Sonra onu asıp taşladılar. Aralarından bir adam seçip onu baş papazlığa tayin ettiler. Beş vakit namaz kılmayanlar arasında (yani müslümanlar hariç) bu yeni görevlendirilen baş papazdan daha İyi, dünya mallarına karşı daha zahid, âhirete daha düşkün ve gece-gündüz daha çok ibadet eden bir kimseyi görmemiştim. Bunun için daha önce hiçbir kimseyi sevmediğim şekilde ona bağlandım. Uzun zaman onun yanında kaldîm, sonunda kendisi ölüm döşeğine düşünce, ona: "Ey filan! Biliyorsun ki, uzun zaman yanında kaldım. Şimdiye kadar seni sevdiğim kadar başka birisini sevmedim. Gördüğün gibi yüce Tanrı'nın emri ölüm gelip çattı, beni kime bırakacaksın, ne yapmamı emredersin?" dedim. Bana: "Ey oğlum! Tanrı'ya yemin ederim ki, benim gibi bir adamın şu zamanda bulunacağını sanmıyorum. Çünkü İyi insanlar Ölüp gittiler. Geriye kalanlar da, iyi huylarını değiştirerek inandıkları prensiplerin • çoğunu bıraktılar. Ancak, Musul'da falanca adında bir adam var. O adamın hal ve sireti benimkine benzer. Sen onun yanına git" dedi.
Baş papaz ölüp gömüldükten sonra ben Musul'da bulunan adamın yanına gittim. Ona: "Ey filan! Falanca adam ölürken bana, sizin yanınıza gelmemi tavsiye etti. Sizin hal ve sîretinizin onunkine benzediğini söyledi" dedim. Adam bana: "Peki yanımda kal" dedi. Ben o adamın yanında kaldım. Onun diğeri-gibi çok iyi bir adam olduğunu gördüm. Fakat adam az bir zaman sonra oluverdi. Ölüm yatağına düştüğünde ona: "Ey filan! Falanca adam beni sana emanet etti, yanına gelmemi emretti. Gördüğün gibi yüce Tanrı'nın emri ölüm gelip çatmak üzere, beni kime bırakacaksın, ne yapmamı tavsiye edersin?" diye sordum. Bana: "Ey oğlum! Tann'ya and olsun ki, hal ve sîreti benimkine benzeyen bir adamın bulunacağını zannetmiyorum. Ancak Nusaybin'de filanca adında bir adam var. Onun yanma git!" dedi.
Bu adam da ölüp gömüldükten sonra ben Nusaybin'deki adamın yanına gittim. Kendisine başımdan geçenleri ve Musul'lu arkadaşının tavsiyesini anlattım. Adam bana: "Peki, yanımda kal" dedi. Ben de onun yanına yerleştim. Onun Musul'lu ve Suriyeli arkadaşları gibi iyi bir adam olduğunu gördüm. Böylece çok iyi bir adamın yanında kalmış oldum. Bu adam da az bir zaman sonra ölüp gitti. Ölüm yatağına düştüğünde ona: "Ey filan! Falan adam Ölürken beni falana tavsiye etti. O da ölürken beni sana tavsiye etti. Simdi sen beni kime bırakacaksın, ne yapmamı tavsiye edirsin?" dedim. Adam bana: "Ey oğlum! Tann'ya yemin ederim ki, hal ve sîreti benimkine benzeyen bir adamın bulunacağını bilmiyorum kİ, onun yanına gitmeni tavsiye edeyim. Yanlız, Bizans topraklarında Ammûriye şehrinde bir adam vardır. O adamın hal ve sîreti bizimkilere benzer. İstersen onun yanma git, çünkü o bizim yolumuzdadır" dedi.
Bu adam da ölüp gömüldükten sonra Ammûrİye'deki adamın yanına gidip ona başımdan geçenleri anlattım. Adam bana: "Peki, yanımda kal" dedi, Ben de, arkadaşlarının izinde olan çok iyi bir insanın yanma yerleşmiş oldum. Bu sırada para da kazandım, bir kaç İnek ve küçük bir davar sürüsüne sahip oldum. Sonunda, yanında bulunduğum bu adamın başına da yüce Tanrı'nın hak emri vâki oldu. Ölüm döşeğinde İken ona: "Ey falan! Ben falancanın yanında idim. O beni falana tavsiye etti. O da ölürken beni falana tavsiye etti. O da ölürken beni size tavsiye etti. Şimdİ sen beni kime bırakacaksın, ne yapmamı tavsiye edersin?" dedim. O bana: "Ey oğul! Tann'ya yemin olsun ki, şu zamanda insanlar arasında hal ve hareketleri bizimkine benzeyen birini bilmiyorum ki, onun yanına gitmeni tavsiye edeyim. Ancak bir peygamberin ortaya çıkış zamanı yaklaştı. Bu peygamber, Hz. İbrahim dini ile gönderilip Arap topraklarında ortaya çıkacaktır. Onun hicret edeceği yer, hurma bahçeleri bulunan İki kara dağ (Harre) arasında bîr yerdir ve alâmetleri herkese zahir olacak bir peygamberdir. Bu peygamber kendisine verilen hediyeden yer, sadakaya dokunmaz, iki omuzu arasında peygamberlik mührü bulunacaktır. Gİdebİlİrsen o ülkelere git, oralarda yerleş" dedi.
Sonra adam öldü ve toprağa verildi. Ben epey bir müddet Ammûriye şehrinde kaldım. Bir gün Keib kabilesinden bazı tüccarlar bu şehirde bana rastladılar. Onları görünce kendilerine: "Sîze şu ineklerimle şu küçük davar sürümü vereyim, beni Arap diyarına götürün" dedim. Onlar: "Peki olur, götürürüz" dediler. Bu tüccarlara ineklerimle davarlarımı verdim, onlar da beni yanlarına alıp görtürdüler. Vâdi'1-Kura denilen yere geldiğimizde birlikte gitmekte olduğumuz tüccarlar bana haksızlık edip bir yahudiye köle olarak sattılar. Ben de o yahudinin hizmetinde kalmış oldum. Burada hurma bahçelerini gördüm. Bunun için burasının, Ammûrİye'deki adamın bana anlattığı yer olduğunu düşündüm, ama kesin olarak bilemedim. Yah udinin yanında bulunduğum sıralarda bir gün, onun Medine'de bulunan Kurayza kabilesinden olan amca oğullarından biri yanma geldi. Beni kendisinden satın
alıp beraberinde Medine'ye götürdü. Bir rivayette: Ensar'dan bir kadın beni satın alıp bir bahçesinin hİ2metine tayin etti. Bir rivayette: Kadin Neccâr oğullarının himayesinde olan falancanın kızı Huleyse idi. Tanrı'ya yemin ederim ki, bu şehri görür görmez Ammûriye'deki adamın anlattığı yerin özelliklerine dayanarak o yerin burası olduğunu anladım. Bu şehirde yahudinin yanında kaldım. Başka bir rivayette: Orada onaltı ay kaldım. Ona: "Ey falan! Allah Kay/e kabilebini kahretsin! Tanrıya yemin ederim ki, onlar şimdi Küba'da, bugün Mekke'den yanlarına gelen ve Peygamber olduğunu söyledikleri bir adamın etrafında toplanmış bulunuyorlar" dedi.
Selmân hikayesine devam ederek şöyle der: Yanında köle olarak bulunduğum yahudinin amca oğlunun ona söylediklerini işittiğim zaman bana bir titreme ve ürperti geldi. O kadar İd, nerede ise ağacın altında oturan kölesi bulunduğum yahudinin üstüne düşecektim. Hemen hurma ağacından inip yahudinin amca oğluna: "Ne diyorsun, ne diyorsun?!" diye sormaya başladım. Kölesi bulunduğum yahudi, bu hareketime sinirlenerek bana şiddetli bir tokat attı ve: "Senin bu konu ile ne ilgin var! Hadi İşine bak!" dedi. Ben: "Hiç bir ilgim yok, sadece onun söylediklerinin doğru olup olmadığım anlamak istedim" dedim.
Çıkıp soruşturmaya başladım. Bizim oralı bir kadınla karşılaştım. Ailesi müslüman olmuş. Bana Resûlullah (sdhMıu ah-hi u.sdlcm)'in olduğu yeri tarif etti. Yanımda biriktirdiğim azıcık öteberi vardı. Akşam olunca bunları aldım ve Küba'da bulunan Resûlullah'a götürdüm. Onun yanına gidip kendisine: "Senİn iyi bîr adam olduğunu işittim. Yanında göçmen ve muhtaç arkadaşların da varmış. işte sadaka olarak vermek üzere yanımda bulunan şu şeyleri getirdim. Sizi bunlara, başkalarından daha çok layık buldum" deyip getirdiğim şeyleri O'nurı yanına bıraktım. Bunun üzerine Resûlullah arkadaşlarına: "Sikler yeyini^" dedi. Ama kendisi elini uzatıp bir lokma bile almadı. O zaman kendi kendime: "İşte Ammûriye'deki adamın söylediği özelliklerin biri doğru çıktı" dedim. Sonra Allah Resülü'nün yanından ayrıldım ve tekrar bir şeyler tedârik ettim.
İmam Ahmed'in rivayet ettiği Büreyde hadisinde; Selmân'ın bîr Ördek sofrası; başka bir rivayette deve etinden bir tirit yemeği; bir başkasında ise, yaş salkım hurma getirip onu Resûlullah'm önüne koj^du. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "Ey Selmân bu nedir?" diye sorunca, Selmân: "Senin ve ashabın için bir sadaka" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sitede ;ı!cyiıi vcsdk.m): "Onu al götür, bi% sadaka yemeyip' buyurdular. Ertesi gün Selmân aynı şeyden getirip Resûlullah'm önüne koydu. Resûlullah: "Bu nedir, ey Sehnân?" diye sordu. Bu defa: "Size şu hediyeyi getirdim" dedi. O zaman Resûlullah (sdbflahuahttusdkm) ashabına: "Buyurun, yeyin!" buyurdu.
İbn İshak, Selmân'ın Resûlullah'a hurma getirdiğini ve onu yemesi için sadaka olduğunu söylediğini zikreder.
Selmân devamla şöyle der: Bu sırada Allah Resulü Medine şehrine gelip yerleşmiş bulunuyordu. Tedarik ettiğim şeyleri alıp yanma götürdüm ve bu f kendisine: "Sadaka yemediğinizi gördüm, bu benim size hediyemdir" dedim.
İbn İshak'ın bir rivayetinde Selmân şöyle demiş: Bir kadının kölesi idim. Bana bir gün izin vermesini istedim. O izin gününde bir (veya iki) sâ' hurma karşılığında çalışıp onu Resûlullah'a (saMalıu aleyhi vcscHcm) götürdüm. O'nun sadaka yemediğini görünce, efendimden bana bir gün daha izin vermesini İstedim. Aynı şekilde o gün de çalışıp kazandığım hurmaları Resûlullah'a ıaleyhivcsdfem) hediye olarak götürdüm. O da kabul etti ve ondan yedi.
Tirmizî'nin Şemâifinde yer alan rivayette Selmân'ın, üzerinde taze hurma olan bir sofra getirdiği ve Resûlullah'm {saHafiahu aleyhi veseflem) ondan yediği nakledilir.
Bundan bir müddet sonra bîr arkadaşın cenazesine katılmış olan Allah Resülü'nün (sallaHıu aleyhi veseEem) yanma vardım. Üzerinde iki parçadan oluşan bir elbisesi vardı. Ashabı arasında oturmaktaydı. Ben yaklaşıp O'na selam verdim. Sonra Ammûriye'deki adamın söylediği peygamberlik mührünü görebilmek için dönüp Allah Resülü'nün (saBaDahu aleyhi vesellem) arkasına baktım. Allah Resulü (saMfelıu aleyhi vesellem) arkasına geçtiğimi farkedince, daha önce bana anlatılan bir şeyi gözümle görmek için uğraştığımı anlayıp sırtından abasını çıkardı. Böylece ben de omuzlan arasındaki peygamberlik mührünü gördüm, böylece O'nun peygamber olduğunu artık anladım. Kendisini kucaklayıp öpmeye ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine Allah Resulü (saHaHıu aleyhi vesellem) bana: "Şuraya gel!" dedi. Ben kendime gelince karşısında oturdum.
Ey İbn Abbâs! Tıpkı sana anlattığım gibi başımdan geçenleri O'na anlattım. Söylediklerimi ashabının duyması Allah Resülü'nün (salaDahu aleyhi vesellem) hoşuna gitti.
Bundan sonra Selmân köle oluşu sebebiyle işleriyle meşgul olduğundan Allah Resulü (saBJahu aleyhi vesellem) ile birlikte Bedir ve Uhud savaşlarına katılamadı. Nevevî, Selmân'ın ilk katıldığı gazvenin Hendek gazvesi olduğunu ifade eder.
Selmân hikayesinin devamını şöyle nakleder: Allah Resulü (saMalıu aleyhi vesdem) bir gün bana: "Ey Selmân! Kölelikten kurtulmak için kölesi bulunduğun yahudi ile anlaş" dedi. Bunun üzerine kendisine beş yüz (bir rivayete göre üç yüz) hurma ağacı yetiştirmek ve kırk ukiyye para vermek şartıyla kölelikten kurtulmak üzere kölesi bulunduğum yahudi ile anlaştık. Allah Resulü (saLJahu aleyhi veseflem) ashabına: "Arkadaşımda yardım edin" dedi. Onlar da bana hurma fidanları vermek suretiyle yardımda bulundular. Herkes gücü yettiği kadar bana otuzar, yirmişer, on beşer veya onar fidan verdiler. Böylece üç yüz fidan topladım. Bundan sonra Allah Resulü bana: "Ey S elman! Şimdi git, çukur af, çukurlar'- açtıktan sonra da gelip hana haber ver, fidanları kendi elimle dikeyim" buyurdu. Gidip çukurları açtım, arkadaşlarım da bana yardım ettiler. Sonra Allah Resûlü'ne haber verdim. O da benimle çukurların bulunduğu yere geldi. Biz fidanları kendisine veriyor, O da kendi mübarek eliyle dikiyordu, Benim diktiğim (bîr rivayette, Ömer'in diktiği) bir tane hariç hepsini kendi mübarek elleriyle dikti. Allah'a yemin olsun ki, biri hariç hepsi şaşmadan tuttu. Daha sonra Resûlullah (saJMahu akyhi vcscliun): "0 bir taneyi kim dikti?" diye sordular. Oradakiler: "Ömer" dediler. Bunun üzerine onu çekip tekrar kendi mübarek elleriyle diktiler ve aynı yıl meyve verdi. O'nu hak ile gönderen Allah'a yemin olsun ki, onlardan hiçbiri kurumadı. Bu suretle kölesi bulunduğum yahudiye ağaçları teslim ettim. Sadece paranın Ödenmesi kaldı. O sıralarda güvercin yumurtası büyüklüğünde bir altın külçesi, bir maden ocağından çıkarılıp Allah Resûlü'ne getirilmişti. Allah Resulü (saflaMıu aleyhi vedlem): "Hani şu kölesi bulunduğu yahudi ile anlaşma yapan Iran'h adam ne yaptı?" diye sormuş, bunun üzerine beni O'nun yanına çağırdılar. Yanına vardığımda bana: "Ey S elman! Al şu altın külçesini de bununla borcunu öde" dedi. Ben: "Ey Allah Resulü! Pekİ ama bu altın külçesi benim borcumun yanında hiç bîr şey değil ki!" dedim. O zaman Allah Resulü (sJaMıııdeyhivcsdlem) onu alıp mübarek diline sürdü ve bana: "Sen onu al, Allah onunla senin borcunu öder" buyurdu. Bunun üzerine o külçeyi aldım. Selmân'ın ruhu elinde bulunan Allah'a yemin olsun ki, bu külçeden kölesi bulunduğum yahudiye kırk ukîyye tartıp verdim, bu suretle borcum ödendi ve bir o kadar da ben de kaldı.
Bu hadisi İmam Ahmed, İbn Sa'd, cl-Bezzâr, Taberânî, Ebû Nuaym ve daha başkaları' [102] rivayet etmiştir. Ben. de bu farklı rivayetleri birleştirerek sundum.
Mülâhazalar
1- Bir rivayette Selmân'ın İran'dan; bir rivayette İsbehan ahalisinden; bir rivayette Cey halkından; başka bir rivayette de Ramehurmez'den olduğu rivayet edilmektedir ki, bu rivayetlerin arasını şöyle birleştirmek mümkündür: Buna göre Cey, İsbehan'ın bir şehridir. Kendisi Ramehurmez'de doğmuştur. Aslı da İran'dan gelmedir. Nitekim Ebû Seleme b. Abdurrahman'ın rivayetinde bu açık bir şekilde zikredilmiş, Ebû Nuaym da hem Tarilfindc hem de Deldifindc nakletmiş tir.
2- Bir rivayette Selmân'ın Resûlullah'a (saHahu aleyhi vcsellem) kuru hurma, bir rivayette yaş hurma, bir rivayette salkım hurma, başka bir rivayette deve eti, bir başka rivayette ise ördek eti takdim ettiği nakledilmektedir. Sclmân (mfcofehı «*) bu ikramını bir mecliste yapmış olması ve her anlatışında hatırladığını aktarmış olması ya da söz konusu ikramlarını birkaç mecliste takdim etmiş olması muhtemeldir, bunda yadırganacak bir şey yoktur.
İbn İshak, Ömer b. Abdulaziz'den naklediyor: Selrnân'dan nakledildiğine göre, Ammûriye'dekİ adam vefatı esnasında ona şöyle demiş: "Suriye topraklarında falan yere git. Orada iki koruluk arasında bir adam vardır. Her yıl bîr koruluktan çıkıp öteki koruluğa geçer. Hastalıklı kimseler onun yolunu beklerler. Dua ettiği herkes şifa bulur. Sen aradığın din hakkında ondan bilgi edin. O sana bilgi verir."
Selmân hikayesine devam ederek der ki: Ben Ammûriye'den çıkıp, adamın tarif ettiği yere geldim. Halkın hastalarıyla birlikte orada toplandıklarını gördüm. Bir gün o adam koruluktan diğerine geçmek üzere çıktı. Halk yanlarında hastaları olduğu halde etrafını sarmışlardı. Dua ettiği her hasta şifa buluyordu. Böylece kalabalık halk adamla görüşüp tanışmama engel oldu. Girmek istediği koruluğa vardığında ona yetiştim. Ormana girmek üzereyken omuzundan tuttum. O: "Kim o?" deyip bana döndü. Ben ona: "Tanrı seni esirgesin, Hz. İbrahim'in dini olan Hanif lik hakkında bana bilgi ver" dedim. Bunun üzerine adam bana: "Sen hailen bu zamanda sormadıkları bir şey hakkında bilgi istiyorsun. Kutlu belde halkından bu din ile gönderilecek bir Peygamberin zamanı geldi. Sen o Peygamber'e git. O sana bu dîni öğretir" deyip ormana girdi.
Selmân bunları Resûlullah (saMialıuakyhi vcsdluıı/e anlatınca O, Selmân'a dönüp: "Ey Selmân.' Eğer bana söylediklerin doğru ise sen Meryem oğlu İsa ile karşılaşmışsın" buyurdu.
SüKeylî (rahml-ıulbh) şöyle demiştir: Bu hadisin isnadı maktû'dur. İsnadında Hasan b. Umâre olduğu söylenilen ravi meçhul bir ravi olup zayıftır.
Hadisin rivayeten sahih olması durumunda metninde bir gariplik söz konusu değildir. Zira Taberânî'nin naklettiği bir rivayette, Mesih (deyfehm)'ın ruhu göklere çıkartıldıktan sonra yeryüzüne indiği, annesiyle başka bir kadının çarmıhın olduğu ağacın yanında ona ağladıkları, kendileriyle konuşup onlara öldürülmediğini ve Allah Teâlâ'nın onu gökyüzüne çıkarttığını haber verdiğini, havarilere haber gönderip onları değişik beldelere gönderdiğini zikretmiştir. Dolayısıyla eğer Mesih'in bir kere inmesi caiz ise, defalarca inmesi de mümkündür. Fakat sahih hadiste haber verildiği gibi, aşikare inip haçı kırana ve domuzu öldürene kadar inişlerinde tam farkedilmcy ecekti r.
el-Hâfiz Ebû'1-Hayr es-Sahâvî, et-Tahsîl ve'l-Üeyân fi Siyâki Kıssati's-Seyyid Selmân adlı eserinde şöyle der: İbn-i Cerîr'in naklettiği rivayetin delile ihtiyacı vardır.
Ben de derim ki: İbn-i Cerîr'in zikrettiği rivayeti Abd b. Humeyd (Tefstf'mde) ve İbnü'l-Münzir, Vehb b. Müncbbih'tcn başka bir yoldan rivayet etmişlerdir.
Buharı ve Beyhakî, Selmân'dan, onun 10'dan fazla efendi değiştirdiğini nakle tenislerdir.
es-Süheylî'nin, Hammâd b. Seleme'nin Musamıefinden naklettiğine gört Selmân'm arkadaşlık ettiği hıristîj^anlar hak yolda ve Meryem oğlu İsa'nı! dini üzere idiler, Sayıları otuz kadar olan bu kişiler Selmân'ı bir efendide] diğerine havale ediyorlardı.
ez-Zehebî (rahimdıulhh) şöyle der: Selmân'm yaşı konusunda söyleneı rivayetleri tetkik ettim, hepsinin yüz elliyi aştığı konusunda hem fildi olduklarını gördüm, ihtilaf daha çok yaşayıp yaşamadığındadır. Ancak dahi sonra onun seksen küsur yıl yaşadığını tespit ettim ve önceki fıkrimdei vazgeçtim.
el-Hâfiz Ibn Hacer ise şöyle der:. Zehebî bu görüşünün dayanağıı zikretmemiştir. Kanaatimce o, bu görüşü Selmân'm Resûlullah (saHaflahu &$ «scDcnıl'le müşerref olmasından, bir çok fetihe katılmasından ve Kinde'den bit kadınla evlenmesinden hareketle dile getirmiştir.
Fakat zikrettiği doğruysa bu Selmân (Vfo*ıu adı) hakkında olağanüstü bil şey sayılır. Neden olmasın? Ebû'ş-Şeyh'in Tabakât'ül-îsbahânijyın adi eserinde el-Abbâs b. Yezid'den şunları nakletmiştir: "İlim sahipleri: Selmâr (radiyaMıu anh)'ın 350 sene yaşadığını, hatta 250 senesinde en ufak bîr suptu olmadığını ifade etmişlerdir."
İbn-i İshak, Asım b. Ömer b. Katâde'den şunları naklcdiyor:j Büyüklerimiz bize şunları söylediler: Araplardan hiç kimse bizim Resûlullah'ın (saMdıu aleyhi vedlem) geleceğini bildiğimiz kadar bilmezdi. Şöyle kİ, aramada yahudi ve hıristiyanlar vardı. Onlar kitap ehli, biz ise putperest idik. Bizden onlara bir kötülük dokunduğu zaman şöyle derlerdi: Bir peygamberin zuhur etme zamanı pek yalandır, O'na tabi olacak; o zaman sizi Ad ve Irem'liler gibi öldüreceğiz! Ancak Allah peygamberini gönderince biz O'na tabi olduk, onlar ise O'nu inkar ettiler. İşte: "Bundan önce kafirlere karşı yardım istiyorlardı, o peygamber onlara gelince tanımayıp onu inkar ettiler. Allah'ın laneti o kafirler üzerinedir" âyet-i kerimesi (Bakara 89) onlar hakkında nazil olmuştu.
İbn-i Abbâs (mdiyAhu anlı) bir rivayetinde şöyle demiştir: Haybcr yahudileri, Gatafan yahudileriyle savaşıyordu. Savaşta Hayber yahudileri bozguna uğradılar ve Allah'a şu dua ile niyazda bulundular: "Allahımız! Senden âhır zamanda göndermeyi vadettiğîn nebî ve ümmi Muhammed aşkına yardım istiyoruz, bizi onlara galip kıl." İkinci defa savaştıklarında da ayını şekilde dua edip Gatafan'lıları hezimete uğrattılar. Ancak, Resûlullah (saUahu aleyhi \-cwllcm) onlara elçi olarak görderilince O'na iman etmediler ve küfre saptılar. İşte Allah Teâlâ onlar hakkında şu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu:
"Bundan önce kafirlere karşı yardım istiyorlardı, O Peygamber onlara gelince tanımayıp O'nu inkar ettiler. Allah'ın laneti o kafirler üzerinedir." (Bakara 89) Bunu el-Hâkim ve Beyhakî rivayet etmişlerdir.
Seleme b. Selâme b. Vakş'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Aramızda bir yahudi vardı, bir sabah yakınlarından olan Abdü'l-Eşhel oğullarının toplandıkları evin üzerine çıkıp, öldükten sonra dirilmeden, kıyametten, cennet ve cehennemden,"hesap ve mizandan bahsetti. Bunları da öldükten sonra dirilmeye inanmayan putperest kimselere hitaben söylüyordu. Bu olay Resûlullah (saMfohu aleyhi vudkm) gelmeden Önce vâki olmuştu. Adını, söyleyerek ona: "Sana yazıklar olsun! İnsanların öldükten sonra dirileceklerini, cennet ve cehennemin olduğu bir hayatta insanların amellerinden dolayı hesaba çekileceklerini söylüyorsun, hiç olacak şey mİ!" diye çıkıştılar. Ama kendisi: "Bütün bunlar olacak" dedi ve ekledi: "Adına yemin edilene and olsun ki, keşke büyük bir tandır ateş yakıp beni içine atsanız, sonra da üzerimi toprakla Örtscnİz de o günün ateşinden kurtulsam!" Etraftakiler: "Peki bunun alâmeti nedir?" deyince o: "Ülkenin şu tarafından çıkacak bir peygamber" dedi ve eliyle Mekke ve Yemen tarafına işaret etti. Sonra: "O peygamberi ne zaman görürüz?" diye sordular. O da bana İşaret ederek: "Bu çocuk eğer ömrünü tam olarak yaşarsa o peygambere ulaşır" dedi.
Allah'a and olsun ki, aradan bir gün geçmeden Allah Teâlâ Hz. Peygamber'i (saHahu aleyhi veseüem) aramıza gönderdi. Bİz O'na iman ettik, ama yahudi, kıskançlığından ötürü O'nu inkar etti. Ona: "Yazıklar olsun sana! Bu konuda bize bir şeyler söyledin ama kendin O'na iman etmedin" dediysek de o: "Öyle ama bu, o sıfat ve özelliklere sahip olan peygamber değildir" dedi. Bunu İbn İshak ve Buharı (Tarib'inde) rivayet etmişlerdir. el-Hâkim de rivayetini sahih addetmiştir.
Muhammed b. Adiy'den rivayet edildiğine göre o, babasına kendisine Cahiliyc döneminde nasıl Muhammed ismini verdiğini sormuş, o da şöyle demiş: "Benî Temîm'den bir cemaatle yolculuğa çıktım. Şam'a gelince etrafı ağaçlarla çevrili olan bir pınarın başında konakladık, Yanımıza bir rahip geldi ve: "Siz kimsiniz?" diye sordu. Biz: "Mudar'danız" dedik. Bize şunları söyledi: "Biliyor musunuz, çok yakında sizden bir peygamber zuhur edecek, O'na icabet eder ve O'ndan payınızı alırsanız doğru yolu bulmuş olursunuz. O peygamberlerin sonuncusudur." Biz: "İsmi nedir?" diye sorduk.
"Muhammed" dedi. Geri memleketimize döndüğümüzde her birimizin birer erkek çocuğu dünyaya geldi, biz de her birine Muhammed adını verdik. Bunu Taberânî, Beyhakî ve Ebû Nuaym1 rivayet etmişlerdir.
İbn Sa'd, Saîd b. el-Müse}Tyeb'den' rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Araplar, ehü kitaptan ve kahinlerden, kendilerinden Muhammed adında bir peygamber geleceğini duyuyorlardı. Bunu duyanlar nübüvveti ümid ederek doğan çocuklarına Muhammed ismini veriyorlardı."
Taberânî ve Beyhakî'nin, Ebû Süfyan b. Harb'den rivayet ettiklerine göre o, şöyle demiştir: "Ben, Ümeyye b. Ebi's-Salt ile birlikte Şam tarafına bir yolculuğa çıktık. Hri s ti yanların bulunduğu bir köye uğradık. Ümeyye'yİ gördüklerinde ona saygı gösterip, ikramda bulundular ve Ümeyye'nin kendileriyle gitmesini istediler. Ümeyye bana: '"Ey Ebû Süfyan! Benimle gel, hem sen de hıristiyan bir İlim adamıyla tanışmış olursun" dedi. Ama ben: "Seninle gelmiyorum" dedim. Bunun üzerine kendisi gitti. Döndüğünde bana şöyle dedi: "Sana söyleyeceklerimin aramızda sır olarak kalmasına söz verir misin?" Ben: "Evet" dedim. Şunları söyledi: "Kitap ilmini İyi bilen bu adam bana yakın zamanda bir peygamber zuhur edeceğini haber verdi. Ben kendimi zannettim, <Sizden değil, o Mekke ahalîndendir> dedi. <O'nun nesebi nedir?> diye sordum. <Kavmmin ortasıdir> dedi ve şunları ilave etti: <Bunun delili de, Şam'ın İsa'dan sonra seksen sarsıntı geçirmiş olmasıdır. Şimdi Şam halkına kötülük ve musibet getirecek bir sarsıntı kaldı.>"
Derken biz yola koyulduk. Bîr tepeye yaklaştığımızda bineği üzerinde bir süvari gördük. "Nereden geliyorsun?" diye sorduğumuzda: "Şam'dan geliyorum" dedi. "Hayırdır, bir olay mı oldu? dedik, o da: "Evet" karşılığını verdi ve: "Şam'a musibet ve sıkıntı getiren bir sarsıntı oldu" diye ekledi.
İbn Asâkir'in, Ebû Bekir es-Sıddîk'ten rivayet ettiğine göre o şöyle demiş: Kabe'nin avlusunda uzanıyordum. Zeyd b, Amr b. Nüfey [103] de oturuyordu. Yanına Ümeyye b. Ebû's Salt uğradı ve: "Şu zuhur edecek olan peygamber var ya, o ya bizden, ya sizden, ya da Filistin halkından olacak" dedi ve şöyle ilave etti: "Bundan önce zuhur edeceği bildirilen her peygamber (zamanı geldiğinde) hep gönderilmiştir." Bunun üzerine Varaka b. Nevfel'e gidip bunları ona aktardım. Bana şöyle dedi: "Evet doğrudur, yeğenim; bize ehli kitap ve bilginler haber vermiştir ki, beklenen peygamber nesep olarak Arapların en soylularından gelecektir. Benim nesep bilgime göre, senin kavmin nesep olarak Araplarm en soylususun." Bunun üzerine ben: "Amca bu peygamber ne söyleyecek?" diye sorduğumda şu cevabı verdi: "Kendisine denileni söyleyecek, ancak hiç kimsenin hakkını yemeyecek ve yedirmeyecek." Ebû Bekir der ki: "Resûlullah peygamber olarak gonderilince O'na iman edip, O'nu tasdik ettim"
Zeyd b. Hârise'den rivayet edildiğine göre, bir gün Resûlullah (saHahu aLylıi «sdlan) Zeyd b. Amr b. Nüfeyi'le karşılaştı ve ona: "Kavmin seni neden dışlıyor?" dîye sordu. Zeyd: "Allah'a yemin olsun ki, onlara herhangi bir kötülükte bulunmuş değilim, fakat onları yanlış yolda görüyordum ve bu dini aramak üzere yola çıktım. Arap yarımadasında bir bilgine gittim ve ona aradığım şeyi anlattım. Bana: "Kimlerdensin?" diye sordu ben de: "Beytullah'ın halkındanım" cevabım verdim. Bunun üzerine bana: "Senin' beldende bir peygamber çıkmıştır (veya çıkacaktır), zira O'nun yıldızı doğdu; doğruca oraya git, O'na iman et ve O'nu tasdik et" dedi. Döndüm ve henüz bir şey işitmedim.
Zeyd b. Harise, Zeyd b. Amr'm Resûlullah'a (saHkıhu aleyhi veMem) peygamberlik gelmeden önce öldüğünü söyler. Yukarıda anlatılanları Taberânî ve el-Hâkim rivayet etmişlerdir. el-Hâkim hadisi sahih bulmuştur.[104]
Amir b. Rebîa'nm rivayet ettiğine göre, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl şöyle demiştir: Kavmime muhalefet ettim ve İbrahim milletine ve O'nun kulluk ettiği öğretilere tâbi oldum. Ben İsmail oğullarından adı Ahmed olan bir peygamberine zuhurunu bekliyordum. O'na kavuşacağımı düşünmüyorum. O'na iman ediyor, O'nu tasdik ediyor ve peygamber olduğuna şehadet ediyorum. Şayet O'na kavuşursan benîm selamımı söyle. Sana O'nun evsafını haber vereyim de O'nu teşhis etmekte zorlanmayasm: O ne uzun, ne kısa; saçı ne az, ne çok; gözlerinde devamlı kırmızılık var; iki kürek kemiği arasında peygamberlik mührü vardır; ismi Ahmed'dir. Bu beldede doğup bu beldede peygamber olarak görevlendirilecektir. Sonra O'nu kavmi buradan çıkaracak, getirdiği öğretilerden hoşlanmayacak ve bu sebeple Yesrib'e (Medine) hicret edecek, orada daveti kuvvet kazanacak. Sakın aldanma, ben bütün ülkelere gidip İbrahim'in dinini araştırdım. Yahudi, hıristiyan ve mecusilerden karşılaştığım bilginler: "Bu din senden sonradır" diyor ve benim sana andığım evsafı naklediyorlardı. Ayrıca: "O'ndan sonra peygamber yoktur" diyorlardı.
Âmir şöyle der: Resûlullah (dkMıu akMi «sdbn)Je peygamberlik gelince O'na bunları anlattığımda şöyle buyurdular; "Onu (Zeyd b. Amr'ı) uyun bir elbiseyle cennette gördüm. "Bu hadisi İbn Sa'cl ve Ebû Nuaym [105] rivayet etmişlerdir.
İbn Asâkîr, İbn Ishak'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Rabîa b. Nasr el-Lahmî korkunç bir rüya gördü ve memleketinde ne kadar kâhin sihirbaz, falcı, müneccim varsa hepsini toplayıp onlara: "Beni çok korkutan ve dehşete düşüren bir rüya gördüm, onu bana yorumlayın" dedi. Onlar: "Bize rüyanı anlat ki yorumlayalım" deyince: "Eğer onu size anlatırsam, yorumunuzla mutmain olmam, zira onun yorumunu, ancak ben anlatmadan bilen kişi yapabilir" dedî. Bunun üzerine: "Eğer böyle istiyorsan Satıh ve Şıkk'ı çağır. Bu konuda onlardan daha uzman yoktur. Oniar sana gereken yorumu yaparlar" dedi.
ikisine haber gönderdi, Sarih, Şıkk'tan önce geldi. Ona: "Benİ çok korkutan ve dehşete düşüren bir rüya gördüm, önce onu bana anlat, eğer gördüğüm rüyayı bilirsen, yorumunu da bilirsin" dedi. Bunun üzerine Satıh ona rüyasını şöyle anlattı: "Sen bir kor gördün, o kor karanlık bir yerden çıktı, geniş bir kara parçasına düştü ve her türlü canlıyı yeyİp bitirdi." Bunun üzerine kral: "Tamamen bildin ve hiçbir yerinde hata etmedin, ey Satıh!" dedi ve: "Peki tabkİn nedir?" diye ekledi. Satıh rüyanın bu kısmını şöyle tabİr etti: "Kayalıklar arasındaki yılanlara [106]yemin olsun ki, yeriniz Habeş sarsılacak, Ebyen ile Cüreş (Yemen'de bir bölge) arasında kalan yerler helak olacak. Kral bu yorum karşısında şöyle dedi: "Ey Satıh, babanın başı hakkı için bu anlattıkların çok acı bir şey, peki ne zaman olacak? Benim dönemimde mi yoksa benden sonra mı?" Satıh: "Senden altmış veya yetmiş yıl sonra olacak" deyince kral: "Peki bu saltanatları devam edecek mi, 5'oksa kesintiye mi uğrayacak?" diye sordu. Satıh de: "Yetmiş küsur yıl sonra iktidarları sona erecek, sonra öldürülecek ve kaçarak oradan ayrılacaklar" dedi. Bu defa kral: "Pekİ onları kim Öldürüp çıkaracak?" diye sorunca Satıh: "Irem'li Zî Yezen. Onlara Adn tarafından çıkacak ve Yemen'de onlardan bir tek kişi dahi bırakmayacak" dedi. Sonra kral: "Peki bunun da saltanatı devam edecek mi, yoksa bitecek mi?" diye sordu. Satıh: "Rvet, bitecek" diye cevap verdi. Kral: "Kim saltanatına son verecek?" diye sorunca Satih: "Kendisine yukarılardan vahiy gelen pâk bir nebî" dedi. Kral: "Bu peygamber kimlerden olacak?" diye sordu. Sarih: "O, Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. en-Nadr oğullarından olacak ve hayatın sonuna kadar iktidar O'nun kavminde kalacak" dedi. Kral: "Peki hayatın sonu var mı?" diye sorunca Satıh: "Evet" dedi ve: "Bütün insanların toplanacağı gün hayatın sonu olacak. O günde iyiler mutlu, kötüler bedbaht olacak" diye ekledi. Kral: "Bana söylediklerin gerçekten olacak mı?" diye sordu. Satıh: "Evet" dedi ve: "Şafaka, sabaha ve karanlığa yemin olsun ki, sana söylediklerim haktir, aynen gerçekleşecek!" diye sözlerini noktaladı.
Sonra Şıkk ona gelerek, Satih'a söylediklerinin aynısını ona da söyledi ve aynı şeyleri söyleyip söylemeyeceklerini anlamak için, Satih'in sözlerini gizledi.
O da aynen Satih'ın söylediklerini tekrarladı. Kral: "Rüya aynen gördüğün gibi, peki bunun teVîli nedir, ey Şıkk?" diye sordu:
Şıkk da: "Yemin ederim ki, sizin topraklarınıza insanlar akın edecek, beşikteki çocuğa kadar hepinizi sürgün edecek ve Ebyen ile Necran arasında her yere hâkim olacak" dedi.
Kral ona: "Peki bu ne zaman olacak? Benim dönemimde mi, yoksa benden sonra mı?"
Şıkk: "Senden sonra olacak. Sonra sizi ondan güçlü bir kahraman kurtaracak ve onları rezil ve rüsvay edecek" dedi. Kral: "Bu kahraman kimdir?" diye sordu. Şıkk: "Tavizsiz ve kudretli bir delikanlı" dedi. Kral: "Onun iktidarı kalıcı mı, yoksa geçici mi olacak?" diye sordu. Şıkk: "Bilâkis hak ve adalet ile gelen gönderilmiş bir peygamberin gelmesine kadar sürecek. O peygamber de fazilet ehli kimselerin arasında olacak ve saltanatı kıyamet gününe kadar devam edecek" dedi. Kral : "Kıyamet günü nedir?" diye sordu. Şıkk: "Gelmiş-geçmiş tüm insanların bir araya toplanarak hesap verecekleri, iyilerin kurtulup, kötülerin bedbaht olacakları gündür. O gün hükümdarlar cezalandırılacak, gökten ölülere ve dirilere seslenilecek" diye cevap verdi. Kral: "Söylediklerin gerçekten olacak mı?" diye sorunca Şıkk: ''Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbİne yemin olsun ki, söylediklerim aynen gerçekleşecektir, bunda en ufak bir şüphe yoktur" dedi.
Süheylî (rahmetulah aleyh) şöyle der: "Anlatıldığına göre Satih, organları olmayan et yığını bir cesetten ibaretti. Şıkk'ın da sâdece tek bir eli, bir ayağı ve bir gözü vardı."
Vehb b. Münebbih'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Satih'a, "Bu ilmi nasıl elde ettin?" diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: "Benim cinlerden bir atkadaşım vardı. Kendisi Tûr-u Sina'da, Allah Teâlâ Musa'yla konuştuğu zaman semadaki konuşmaları dinlemişti. İşte o bana zaman zaman bunları aktarıyor."
Şıkk ve Satîh, kadın kâhin Tarıfe'nin öldüğü gün doğdular. Tarife, ölmeden önce Satîh'i getirterek ağzına tükürüğünü salmış ve onu kendisine halîfe tâyin ettiğini bildirmişti. Satîh'in yüzü göğüs bölgesindeydi, başı ve boynu yoktu. Sonra Şıkk'ı da getirterek SatîVe yaptıklarını ona da yaptı. Tarife öldüğünde Satîh'in yaşı bir hayli büyüktü. Hatta Peygamber («ılbJkhu alcylıi vcsdk.m)'İn doğumunu ve Kisrâ Unşirevan'ı İdrak edecek kadar uzun vaşadı.
Ebû Nuaym ve İbn Asaldı1, îbn Abbâs (glcMIıi-iu anh)'dan şöyle rivayet etmişlerdir; "Allah Teâlâ, Satîh'i bir et yığını olarak yaratmıştır. Gitmek istediği yere, tahta sedir üzerinde taşınırdı. Kafatası, boynu ve İki elinden başka hiçbir organı yoktu. Elbisenin dürülüp katlandığı gîbi ayaklarından köprücük kemiğine doğru durulurdu."
Ibn Asâkir şöyle rivayet etmiştir: "Bana ulaştığına göre Saüh, Arım selinin vuku bulduğu günlerde doğmuş, Peygamber (sdblkılıu %hi vuîelkmj'in doğduğu sene ise vefat etmiş ve 500 sene yaşamıştır. Üç yüz sene yaşadığını ifade edenler de olmuştur.
Ibn Sa'd, Ebû Nuaym ve İbn Asâkir, Ebû Nemle (mhnx-tuMıalqh)'den şöyle rivayet etmişlerdir: Benî Kurayza yahûdileri, Peygamber (salhlhhu aleyhi «sdfemj'in sıfatlarını, ismini ve Medine'ye hicretini kendi kitaplarından okuyor ve çocuklarına öğretiyorlardı. Ancak Resûîullah (salUbhu îdeyhî vadhn) zuhur edince O'nu kıskandılar ve isyan edip O'nu inkâr ettiler.[107]
İbn Sa'd, İbn Abbâs'dan, O da Ubeyy b. Kâ'b'dan şunu rivayet etmişlerdir: Tübba' Medine'ye gelip Kana denen vadide konakladıktan sonra yahûdi hahamlarına haber gönderip onlara: "Ben bu şehri tahrîb edeceğim" diye haber gönderdi. O zaman hahambaşı olan Samuvel ona şöyle dedi: "Ey Kral! Bu kent, Mekke'den çıkacak ve İsmi Ahmed olacak olan ismail'in soyundan Peygamberin hicret yeri olacaktır. Onun buraya hicretinden sonra senin bulunduğun bu bölgede büyük bir savaş olacak ve her iki taraftan çok sayıda yaralı ve kayıp gerçekleşecektir." Bunun üzerine Tübba': "O'nunla kimler savaşacak?" diye sordu. Hahambaşı da: "Kavmi buraya O'nun üzerine gelip savaşacaklar, ancak sonunda O galip gelecek" dedi. Kral: "Peki savaşların seyri nasıl sonuçlanacak?" Hahambaşı: "Önce galib gelecek, sonra mağlub olacak. Mağlubiyet senin bulunduğun bu vadide gerçekleşecek ve arkadaşlarından çok sayıda kişiyi hiç bir savaşta görülmedik bir ölümle kaybedecek. Ancak daha sonra mutlu son kendisinin olacak ve hiçbir güç kendisine karşı koj^amayacak!" Bu defa Tübba': "O'nun mezarı nerede olacak?" diye sorunca hahambaşı: "Bu şehirde" cevabını verdi. "Evsâfı ve şekli şemâli nasıldır?" Hahambaşı: "Kendisi orta boylu, gözünde kırmızılık bulunan, deveye binen, ihram giyinen, kılıcı boynunda, kimseye aldırmaksızm zafere kadar dini için mücadele verecek olan bir Peygamber" dedi.
İbn Zafer, Süfyân b, Mücâşİ'den naldediyor: Tcmîm'den bir grup insanın, kendi kavimlerinden bir kadın kâhinin etrafında toplandıklarını gördüm. Kâhine şöyle diyordu: "O'na dost olanlar azız, düşman olanlar ise scfîl olacaklar. Dostları bolluk bereket, düşmanları kıtlık ve sefalet görecektir."
Bunun üzerine Süfyân, kâhineye: "Allah aşkına! Sen kimden bahsediyorsun?" diye sorunca kâhine: "Helâl, haram; hidâyet, ilim; şiddet ve hilm (yumuşaklık); savaş ve barış sahibi, efendilerin efendisi, güneş gibi aydınlık, zillet ve sefaleti ortadan kaldıracak, herkese selamet yollarını gösterecek ve bedbahtları mesud edecek birinden bahsediyorum" dedî. Bu defa Süfyân: "Allah aşkına o kimdir?" diye sordu. Kâhine de: "Müeyyed peygamberdir. O'nun zuhur vakti yaklaşmıştır. Kıyamete kadar baki kalacak bir Kitap ile siyah, beyaz herkese gönderilecek. Adı Muhammed'dir" dedi. Süfyân: "Allah aşkına söyle, O, Arap'lardan mı, yoksa Acem'den mî olacak?" diye sordu. Kâhine: "Yağmur gönderen semaya ve dal budak salan ağaçlara yemin olsun kİ O, Mead b. Adnan'ın soyundan gelecek!" dedi ve: "Yeter artık daha soru sorma, ey Süfyân!" diye ekledi. Bunun' üzerine Süfyân da soru sormadı ve kabinenin müjdelediği peygamber olması ümidiyle yeni doğan oğluna Muhammed adını verdi.
Amr b. Abese (mdiyaMıu anh)'dan şöyle rivayet edilmiştir: Câhiüyye döneminde taşlara tapınmanın bâtıl okluğunu görüp kavmimin ilahlarından nefret eder oldum. Ehl-İ Kİtâb'dan bir adamla karşılaştım ve ona en iyi dînin hangisi olduğunu sordum, bana: "Mekke'den çıkıp kavminin putlarını terkeden bir peygamberin getireceği dindir" dedi ve: "O'nun zuhur ettiğini işitirsen hemen O'na uy!" tavsiyesinde bulundu.
Bu günden sonra benim artık tek derdim, Mekke'den çıkacak peygamberi beklemek olmuştu. Her fırsatta Mekke'ye gelip: "O peygamber zuhur etti mi?" diye soruyor, ancak gelmediğini Öğreniyordum. Derken bir gün yolda Mekke'den gelen bir adamla karşılaştım ve ona: "Mekke'de yeni bir şey var mı?" diye sordum. Adam: "Evet, bir adam çıkarak kavminin putlarından yüz çevirdi ve insanları sâdece Allah'a tapmaya çağırdı" dedi. Ben: "Tamam! işte aradığım adam!" dedim ve Mekke'ye giderek O'nunla görüştüm. Peygamberliğini henüz daha alenen ilân etmemişti. O'na: "Sen nesin?" diye sordum: "Peygamberim" dedi. Ben: "Peygamber ne demektir?" diye sorunca: "Elçi" dedi. Bu defa ben: "Pekİ seni kim gönderdi?" diye sordum: "Allah" dedi. Ben: "Ne ile gönderdi?" dedim. O: "Akrabalık bağlarını sürdürmek, kan dökülmesini önlemek, yolların güvenliğim sağlamak, putları kırmak re sâdece Allah'a kulluk edip hiçbir şeyi O'na şirk koşmamak gibi öğretilerle gönde/r/i" dedi. Ben: "Seni ne güzel prensiplerle göndermiş, sana inanıyor ve seni tasdik ediyorum" dedim ve: "Ne dersin, seninle bir müddet kalayım mı?" diye ekledim. O: "Getirdiğim öğretilere insanların ne kadar kötü gö^le baktıklarım görüyorsun. Ailenin yanma don. Benîm bir yere çıktığımı işittiğin ^aman yanıma gel" dedi. Ben de Resûlulkh (sılblhhu -AyH vusdk.m)'in Medine'ye çıktığını duyar duymaz hemen yanına gittim. Bunu İbn Sa'd, Ebû Nuaym ve İbn Asâkir rivayet etmişlerdir.'[108]
Ebû Nuaym ve İbn Asâkir, Ebû Hurcyrc (ndipflnhu anh)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: Bana ulaştığına göre, Buhtunassar'ın Kudüs'ü işgali ve yahûdileri katliam ve sürgüne tâbi tutmasından sonra İsrail oğullan, kitaplarında hurmalık bir Arap kentinde çıkacaklarını okudukları Muhammed Peygamber'in yurdunu aramak ve oraya yerleşmek için Şam'dan Yemen'e kadar bütün Arap kentlerini birer birer dolaşmaya başladılar. Sonunda Medine'de karar kılarak oraya yerleştiler. Harun Peygamber'in neslinden olan bu yahûdiler, Muhammed (saltt-ıhu aleyhi vtsclbnj'e inanıyor ve çocuklarını da geldiği zaman O'na uymaları konusunda teşvik ediyorlardı. Ancak Muhammed (sMıhu aleyhi uscllcm)'in zuhur etmesinden sonra, o imanlı babaların çocukları olan zamanın yahûdileri, O'na (sıttıhu aleyhi uscHcm) inanmak yerine, bile bile inkâr ettiler.
Ebû Nuaym, Hassan b. Sabit (nıdiyAhu anh)'dan naklediyor: Allah'a yemin olsun ki, bir gün evimde otururken bizden birisi olan Sabit b. ed-Dahhâk geldi. Ben henüz yedi yaşında idim. Ancak duyduklarımı belleyip hafızamda tutabilecek çağdaydım. Sabit şöyle dedi: Benî Kureyza'dan bir yahudi benimle biraz Önce tartışırken: "Şimdilerde bizim kitabımıza benzer bir kitapla gelecek bir peygamber zuhur etmek üzeredir. Sizi Ad ve İrem'lilerin öldürüldüğü gibi öldürecek" diye iddia etti. Daha sonra bir sabah vakti ben yüksek bir binanın üzerinde otururken o ana kadar benzerini duymadığım yüksek bir ses işittim. Bîr de baktım ki, bîr yahudi Medine'nin yüksek binalarından birinin üzerine çıkmıştı. Elinde de bir meşale vardı. Bu sesi duyan herkes etrafına toplandı ve: "Hayırdır, ne var?!" dîye sormaya başladı. Yahudi söyle dedi: "İşte bakın! Ahmed'in yıldızı doğdu. Zira bu yıldız sadece peygamberlik anında doğar. Peygamberlerden de sadece Ahmed kaldı." Oradakilerin hepsi onun bu söylediklerini alaya alıp ona gülmeye başladılar.
Hassan (crfyalhhu aııh) da altmışı Cahİliye, altmışı da İslam döneminde olmak üzere yüz yirmi yıl yaşamıştı.
el-Vâki dî ve Ebû Nuaym, Hüveyyise b. Mesûd (mdiyaM-ıu;ınh)'dan naklediyor: Bir araya gelip konuştuğumuz yahûdiler, ismi Ahmed olan ve Mekke'den çıkacak bir Peygamber'den bahsediyorlardı. Onlar peygamberlerden (gelecek) sadece O'nun kaldığını söylüyorlardı. "O'nun evsafı da bizim kitapta yazılıdır ve kendisi şöyle şöyle tarif edilmiştir" diyorlardı. Bir gün Beni Abdü'l-Eşhel mahallesinden herkesi korku ve dehşete düşüren bir ses işittik- Ben o zaman duyduklarımı ve gördüklerimi hatırlayacak yaşta bir delikanlıydım. Adam şöyle diyordu: "Ey Medîneliler! İşte bu, yeni doğan Ahmed'in yıldızıdır." Doğrusu biz bunu çok yadırgamış tık. Aradan epey bir zaman geçti ve bu olayı unutmuştuk. Babalarımızın kuşağı dünyadan irtihal ettikten sonra ben yaşlı bir ihtiyar olmuştum. Derken bir gün tekrar bir ses daha duyduk: "Ey Medîneliler! İşte Peygamber Muhammed zuhur etti ve kendisine peygamberlik geldi. Musa'ya gelen "Nâmûs-u Ekber" (Cebrail) O'na geldi" diyordu. Bu sesi duyduğumuz zaman, henüz daha Peygamber (sMıhu aleyhi vtsdkmfin zuhur ettiğini duymamıştık. Kısa bir süre sonra Mekke'de peygamberliğini ilan eden birisinin zuhur ettiğini duyduk. Bizden kimileri yanına gidip müslüman oldu. Ben de Peygamber (saBaBahu akyhi vcsdbn) Medine'ye geldikten sonra müslüman oldum.[109]
Ebû Nuaym, Ebû Saîd Mâlik b. Sinan el-Hudrî (radiyalhhu anh)'dan şöyle rivayet ediyor: Babamın şöyle dediğini işittim: Bîr gün sohbet etmek için Benî EşheFlere gitmiştim. Yahudi Yûşâ'nın şöyle dediğini işittim: "Harem bölgesinden çıkacak olan Ahmed Peygamber'in zuhuru pek yakındır. Ona: "Bu peygamberin özellikleri nedir?" diye sorulunca şöyle cevap verdi: "Orta boylu, gözünde kırmızılık olan, ihram giyinen, bineğe binen, kılıcı boynuna asılı bir peygamberdir ve burası onun hicret yurdudur."
Döndükten sonra, duyduklarımı kendi kavmime anlattım. Bizden birisi, "Sâdece Yûşâ değil, tüm Medine yahûdileri böyle söylüyorlar" dedi. Medine'ye gidip Kurayza yahûdilerini ziyaret ettim. Aynı şeyleri onlar da konuşuyorlardı. ez-Zübeyr b. Bâtâ şöyle diyordu: "Sadece bir peygamberin zuhuru anında doğan kirm,ızı yıldız doğdu. Peygamberlerden gelmeyen sadece Ahmed kaldı. Bu şehir de O'nun hicret yurdudur,"
İbn Asâkir, Ka'b (rafalbhu mlı)'dan rivayet ediyor: Ebû Bekir Sıddîk (radiyâlbhı Mih)'ın müslüman olmasına, Şam'da gördüğü bîr rüya sebep olmuştur. Şöyle ki:
Ebû Bekir ticâret için Şam'da bulunduğu bir sırada bir rüya gördü ve onu râhib Bahîra'ya anlattı. Bahîra ona: "Sen nerelisin?" diye sordu. Ebû Bekir: "Mekkc'liyim" dedi. Bahîra tekrar: "Hangi kabiledensin?" diye sorunca Ebû Bekir: "Kureyş'ten" dedi. Bahîra: "İşin nedir?" diye sordu. Ebû Bekir de: "Tacirim" dedi. Bunun üzerine Bahîra: "Allah rüyanı doğru çıkarmıştır. Zira kavminden bir peygamber çıkacak ve sen hayatta iken O'nun veziri, öldükten sonra da halifesi olacaksın" dedi. Ebû Bekir, bu rüyayı gizledi.
Peygamber fsaMahu sıhhi v<selk.m) zuhur edince de: "Ey Muhammed! İddia ettiğin peygamberliğin delili nedir?" diye sordu. Peygamber {kdhlhhu ah/K vedian) de: "Şam'da gördüğün rüyadır" buyurdu. Bunun üzerine Ebû Bekir, Peygamber (sdlaMıu îikyhi vcselluTi)'e sarıldı ve alnından öperek: "Şahitlik ederim ki sen Allah'ın Elçisisin" dedi.
Yine Ebû Nuaym ve Bcyhakî, Ufeyr b. Zür'a b. Seyf b. 71 Yezen tarikiyle, babasından şöyle rivayet etmişlerdir: Peygamber (saJtdkhu akyfc vadlcm)'in doğumundan iki sene sonra Seyf Zû Yezen Habeşistan'a egemen olunca, Arap heyetleri şair ve eşrafiyla onu kutlamak ve sergilediği kahramanlıkların takdire şâyân olduklarını ifade etmek üzere ziyaretine gittiler. Kureyş'ten bir heyet tc gitti. Heyette (Peygamber'in dedesi) Abdülmuttalib b. Hâşim, Ümeyye b. Abdi Şems, Abdullah b. Cüd'ân, Esed b. Abdiluzza, Veheb b. Abdi Menaf ve Kusay b. Abdi'd-Dâr bulunmaktaydı. Kapıcı Gumdan Sarayında bulunan kraldan heyet içîn İzİn istedi, bu saray hakkında Ümeyye b. Ebî Salt es-Sakafî şöyle demiştir:
Başında tacın olduğu halde âjiyetle zevk ü sefanı sür
Ay gibi görkemli Gumdan Samyt'nda hükümdarlık sana layıktır
''"' Kral, en güzel kokulardan sürünmüştü. Biri rida, diğeri izar üzerinde iki yeşil elbise vardı. Kılıcı önünde duruyordu. Sağında ve solunda vezir ve komutanları bulunmaktaydı. Görevli, gelen Kureyş heyetinin konumlarını bildirince kral onların huzura alınmasını emretti. Abdülmuttalib, krala yaklaşarak konuşmak İçin izin istedi. Kral, ona: "Kralların karşısında konuşmasını bilenlerden isen, buyur konuş" dedi.
Abdülmuttalib, Seyf Zî Yezcn'İn bulunduğu makama liyakatini, asaletini, meziyetlerini, babasının hayırlı bir hükümdar, kendisinin de, onun hayırlı bir halefi olduğunu belirttikten sonra: "Ey hükümdar! Bizler, Allah'ın dokunulmaz İçildiği Harcm'inin halkı ve Beyt'inin (Kabe'sinin) hadimleri olup zaferini tebrik için gelen heyetiyiz, ziyaretçi heyet değiliz!" dedi. Hükümdar Seyf: "Ey konuşan kişi! Sen kimsin?" diye sordu. Abdülmuttalib: "Ben, Abdülmuttalib b, Hâşİm'im!" dedi. Hükümdar: "Demek sen, yeğenemizmissin ha!" dedi. Abdülmuttalib: "Evet!" deyince, hükümdar: "Yalanıma gel!" dedi ve ekledi: "Hoş-safâ geldiniz! Sizler, yanında emniyeti ve huzur bulacağınız, ihsan sahibi bir kralın yanına geldiniz. Kral, ilkf konuşmanızdaki sözlerinizi dinledi ve akraba olduğunuzu anladı. Ziyaret' vesilenizi kabul etti. Sizler burada oturduğunuz müddetçe, gece ve gündüz sohbet edilmeğe, oturulup konuşulmaya, övülmeye, ağırlanmaya, ayrılıp giderken de ihsana layık, şerefli, şanlı kişilersiniz!" Daha sonra, konuklar ve elçiler konağına götürülüp ağırlanmalarını emretti. Emri hemen yerine setirildi. Bir av orada kaldılar. Bu müddet içinde, ne hükümdarla görüşebildiler, ne de yurtlarına dönüp gitmelerine İzin verildi.
Hükümdar bir gün, Kureyş heyetini birden hatırladı. Onların içinden Abdülmuttalib'e haber salıp: "Arkadaşlarının arasından bir tek sen benim yanıma gel!" dedi. Abdülmuttalib, hükümdarın huzuruna vardığı zaman, onu yalnız olarak buldu. Yanında hiç kimse yoktu. Hükümdar Abdülmuttalib'i yanına yaklaştırdı. Kendi tahtında onunla birlikte oturdu. "Merhaba, hoş geldin, safâlar getirdin!" dedikten sonra: "Ey Abdülmuttalib! Ben sana bildiğim bir işin sırrını emanet edeceğim ki, o sırrı, senin yerine başkası olsaydı açmazdım. Sende o ehliyet ve liyakati gördüm. Bunun için onu sana açıklayacağım! Yüce Allah, bu hususta izin verinceye kadar, bu sır senin yanında masun ve mahfuz kalsın. Ben, gizli kitapta, kendimize tahsis edip başkasına kapalı tuttuğumun ilimde; yaşamanın şerefi, ölmenin fazileti bulunan, genelde bütün insanları ve heyet arkadaşlarını, özelde, seni ilgilendiren çok büvük, çok sanlı bir haber buldum" dedi. Abdülmuttalib: "Ey hükümdar! Bütün göçebe halkı size feda olsun! Nedir o büyük ve şanlı haber?" diye sordu. Hükümdar: "Tihâme bölgesinde bir çocuk doğacak, alâmet olarak iki küreği arasında bir ben bulunacak! Kıyamet gününe kadar, kendisinde İmamlık ve rehberlik, sizde de seyyidlik olacak!" dedi. Abdülmuttalib: "Zât-ı devletinizden, lanet ve nefreti mucip haller sâdır olmasın!" diyerek onu, hükümdar selamı ve duası ile selamlayıp: "Eğer, hükümdarlık makamının heybetini ve ululuğunu göz Önünde tutmak zorunluluğu olmasaydı, sevincimi artıracak müjdeyi biraz daha açıklamak lütfunda da bulunmalarını kendilerinden dilerdim" dedi. Bunun üzerine hükümdar: "Bu zaman, O'nun doğacağı zamandır, Hatta belki de doğmuştur. O'nun ismi Muhammed, babası ve annesi Ölmüş olacak! Kendisinin bakımını dedesi ve amcası üstlenecek! Allah O'nu insanlara açıkça tebliğde bulunan peygamber olarak gönderecek! Bizden, O'na Ensar (yardımcılar) olacak; dostlarını, onlarla azız, düşmanlarını da onlarla zelil kılacak! O, arzın en kıymetli yerlerini feth edecek! O'nun doğumu İle ateşgede sönecek! Bir olan Rahman'a İbadet edilecek! Küfür ve taşkınlıklar yasaklanacak. Putlar kırılacak! Şeytan taşlanacak! O'nun sözü hak ile batıl arasını ayırıcı, hükmü sırf adalet, tam ve dosdoğru hüküm olacak! O, daima iyiliği buyuracak ve işleyecek, kötülükten de sakındıracak ve onları ortadan kaldıracaktır!" dedi. Abdülmuttalib: "Ömrün uzun, saltanatın sürekli, şan ve şerefin yüce olsun! Acaba hükümdar bu hususta beni sevindirecek bazı açıklamalar daha yapmak lütfunda bulunurlar mı?" dedi. Hükümdar Seyf: "Örtülerle Örtülü Beytullah'a, mucizelere ve semavî Kitaplara and olsun ki, ey Abdülmuttalib! Muhakkak ki, sen O'nun atasısın!" deyince Abdülmuttalib, sevincinden secdeye kapandı. Hükümdar: "Başını yerden kaldır! Kalbin ferahladı, ömrün uzadı, sânın yüceldi. Sana anlattıklarımdan bir takım ip uçları var mıdır?" dcdî. Abdülmuttalib: "Evet, ey Hükümdar! Benim, çok sevgili, üzerine titrediğim bir oğlum vardı. Onu, kavmimin şereflilerinden birinin kızı olan Amine binti Vchb b. Abdümenaf ile evlendirmiş tim. Âmine bir çocuk dünyaya getirdi. Onun ismini Muhammed koydum, iki küreğinin arasında bir ben vardır. Anlattığın alâmetlerin hepsi ' de kendisinde mevcuttur. O'nun babası ve annesi de vefat etmiştir. Kendisinin bakımını ben ve amcası üzerimize almış bulunuyoruz" dedi. . Bunun üzerine hükümdar Scyf: "O'nun hakkında sana söylediklerim, senin söylediğin gibidir. Oğlunu iyi koru! O'nun hakkında yahudilerdcn sakın! Çünkü yahudiler O'na düşmandırlar. Fakat Allah, onlara bu hususta İmkan ve fırsat vermeyecektir. Sana anmış olduğum şeyleri yanındaki heyet arkadaşlarından da gizli tut, sakın açayım deme! Sizde bulunacak reislim onların ve oğullarının da kıskanıp O'nun başına gaileler çıkarmayacaklarından, kendisine tuzaklar kurmayacaklarından emin değilim. Eğer O'nun peygamber olarak gönderilmeden Önce ölmeyeceğimi bilseydim, süvarilerim ve piyadelerimle birlikte gider, Yesrib'İ (Medine), hicret yurdunu devletime başkent yapardım. Herşcyİ bildiren Kitaptan ve öncekilerin ilminden öğrendim ki, Yesrib, O'nun hicret ve zafer yurdu, işinin muhkemleşeceği, kabrinin ve yardımcılarının bulunacağı yer olacaktır. Keşke O'nu, afet ve belâlardan ben koruyaydım!" dedi.
Hükümdar, Kureyş heyetinden herbir delegeye onar köle, onar cariye, yüzer deve, beşer ölçek (rıti) altın, onar Ölçek gümüş, Yemen elbiselerinden ikişer kat elbise, içi anberle doldurulmuş birer kutu; Abdülmuttalib'e İse, bunlardan onar kat verilmesini emretti ve ona: "Bir yıl geçince, O'nunla İlgili gelişmeler olursa bana büdir!" dedi.
Abdülmuttalib heyet arkadaşlarına sık sık: "Ey Kureyş cemaatı! İçinizden J hiç bîr kimse, hükümdarın, bana olan bol ihsanına gıbta ve kıskançlık 1 etmesin! Hükümdarın bütün bu ihsanı, elde edeceğimiz şeref ve izzetin yanında çok az kalacaktır!" derdi. Kendisine; "Bu ne zaman olacak?" dediklerinde de: "Bir zaman sonra zuhur edecek ve dediğim şey bilinecektir!" derdi.
Beyhaki (ralımctulkdı aleyh) şöyle der: Bu hadisi, Kelbî, Ebû Salih'ten, o da İbtı Abbâs'tan rivayet etmiştir.
Yine Ebû Nuaym, Muhammed b. Amr el-Eslemî'den, o da hocalarından şöyle rivayet etmiştin Bir gün Abdülmuttalib, Hicir'de Necran papazlarından bir arkadaşı ile sohbet ediyordu. Papaz O'na: "Biz ismail'in soyundan gelecek olan peygamberin sıfatlarını kitabımızda buluyoruz. O, bu kentte doğacak ve şu şu sıfatlara sahip olacak" dedi. O esnada Resûlullah (sıttıhu nkyhi \ucDcn$ geliverdi. Papaz, Resûlullah (stfbfohu akylıi vcsdM'-i11 gözlerine, sırtına ve ayaklarına bakıp: "İşte O, bu çocuktur" dedi ve Abdülmuttalib'e: "Bu senin nevindir?" diye sordu. Abdülmuttalib: "Oğlumdur" dedi. Papaz; "Hayır olamaz! Babasının ölmüş olması gerekir" dedi. Abdülmuttalib: "O, benim torunumdur, annesi O'na hamile iken babası vefat etti" deyince, Papaz: "Tamam! Şimdi doğru söyledin" dedi. Bunun üzerine Abdülmuttalib oğullarına: "Kardeşinizin oğlunu iyi koruyun. Hakkında ne söylendiğini duymuyor musunuz?" dedi. Bu konuda daha birçok hadis ve eser vardır. Fakat, zikrettiklerimizin yeterli olduğu kanaatindeyiz.
10. Bölüm Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in Bı'setine (Peygamber Olarak Gönderileceğine) İşaret Eden Bazı Rüyalar
Ebû Nuaym, Ebû Bekr b. Abdillah b. Ebi'l-Cehm'den, o babasından, o da dedesinden, Ebû Tâlib'in, Abdülmuttalib'dcn bahsederken şöyle dediğini nakletmiştir: Bir ara Hicir'de uyumakta iken beni ürküten bir rüya gördüm. Büyük bir korkuya kapıldım. Kureyş'ten kâhin bir kadının yanına gittim. Omuzumda ibrişimden bir abâ vardı. Saçlarım, omuzlarıma kadar uzamıştı. Önüne oturup şöyle dedim: "Bu gece Hicir'de uj'uyordum. Rüyamda başı göklere, dalları ise doğu ve batı ufuklarına kadar uzanan bir ağacın yerden bittiğini gördüm. Ondan öyle bir ışık çıkü ki, şimdiye kadar onun gibi parlak bir ışık görmüş değilim. Güneş ışığından yetmiş kat daha parlaktı. Araplarla Acemlerin ona secde ettiklerini, ışığının gittikçe arttığını, boyunun yükseldiğini gördüm. Işığı bir an sönüyor, bir an parlıyordu. Kureyş'ten bir grubun da o ağacın dallarına asıldıklarını, diğer bir grubun ise onu dibinden kesmeye çalıştığını gördüm. Ağaca yaklaştıklarında da onları bir genç geri itiyordu. Onun kadar güzel yüzlü, onun kadar güzel kokulu bir kimse görmüş değilim. Onların bellerini kırıyor, gözlerini çıkarıyordu. Ağaçtan birşeyler koparabilmek için elimi uzattığımda o genç beni geri itti. Ben de: "Peki, bu pay kimindir?" diye sorduğumda bana şöyle dedi: "Bu pay, senden önce bu ağaca tutunanlarındır." Bunun üzerine ben de paniğe kapılmış ve korkmuş olarak uykudan uyandım."
Bunları anlattığımda kâhin kadının yüzünün değiştiğini gördüm. Sonra dedi ki: "Eğer rüyan gerçekleşirse, senin neslinden birisi gelecek, doğu ve batıya hâkim olacak, bütün insanlar ona boyun eğip dinine girecekler."
Abdülmuttalib, Ebû Tâlib'e: "Belki de doğacak olan o kişinin amcası sensin" demişti. Ebû Talip gerek Hz. Peygambcr'in doğumundan sonra, gerekse risalede görevlendirilmesinden sonra Abdülmuttalib'in bu sözlerini anlatır, sonra da şöyle derdi: "Allah bilir ya, Abdülmuttalib'in rüyasında gördüğü ağaç, Emin olan Ebû'l-Kâsım'clır. Yani Muhammed (saBaüahu aleyhi vtsditm)'dir." Kendisine: "Sen O'na İman etmiyecek misin?" diye sorulduğunda şöyle cevap verirdi: "O'na iman ettiğim takdirde başkalarının bana küfretmelerinden beni kınamalarından çekiniyorum!"[110]
İbn Zafer anlatıyor: Mersed b. Abdi Külâl bir gece korkunç bir rüya gördü. Mersed, uyandıktan sonra, uykusunda gördüğü bu dehşetli rüyadan hiç bir şey hatırlayamadı. Ne gördüğünü tamamen unutmuştu. Bunun üzerine tüm kâhinleri toplayarak, onları teker teker huzuruna çağırdı ve her birine: "Sana sormak istediğim şey nedir, söyle bakalım" diye soruyordu. Huzura çıkan kâhinlerin tamâmı bu konuda bir bilgilerinin olmadığını ifade ettiler. Mersed bu olaydan sonra, arkadaşları İle beraber avlanmaya çıktı. Avlanırken kendisini ava kaptırarak arkadaşlarından ayrıldı ve onları kaybetti. Derken dağ başında bazı evler gördü ve konaklamak üzere bir tanesine girdi. Evde bulunan yaşlı kadın: "Hoş geldin, sefa geldin!" diyerek onu karşıladı. Güneş batar batmaz uykuya daldı ve ancak ertesi gün öğleden sonra uyandı. Gözünü açtığında daha önce benzerini müşahede etmediği güzellikte bir genç kızı karşısında gördü. Kız ona: "Kral hazretleri! Her türlü dert ve sıkıntıdan uzak olasınız! Yemek ister misiniz?" diye sordu. Mersed onun kendisini tanıdığını görünce endişelendi. Kız ona: "Tasalanma, herkes sana feda olsun!" dedi ve ona tirit yemeği İle süt ikram etti. Mersed bunları yerken, bir yandan da kızın güzelliğini süzüyordu. Sonra kıza adını sordu. O da: "Ufeyrâ" dedi. Mersed: "Ey Ufeyrâ! <Ulu kral> dediğin kimdi?" diye sordu. Ufeyrâ: "Cinlerin dehşete kapıldığı rüyayı yorumlaması için kâhinleri toplayan Mersed" karşılığını verdi. Mersed: "Ey Ufeyrâ! Bu rüyayı ve yorumunu biliyor musun?" diye sordu. Ufeyrâ: "O karışık düşlerden değildir, bir hakikatin işaretidir" dedi ve: "Sen, birbiri ardınca süren şiddetli fırtınalar gördün. Bu fırtınalar parlak alevler ve yüksek dumanlar İhtiva etmekteydi. Peşinde ise çağlayarak akan bir nehir bulunmaktaydı ve bu nehirden yudumlayarak içenler kana kana su içip susuzluklarını giderdiler; ağızlarıyla İçmeye kalkanlar İse boğuldular. Ve bu esnada sen <nchrin kaynağına gelin!> diye yüksek bir ses duydun" dedi. Mersed: "Evet aynen bu rüyayı gördüm. Bunun te'vîli nedir?" diye sordu ve aralarında şöyle bir konuşma
Ufeyrâ: "Fırtına; peşpeşe gelen krallardır. Nehir; derin ilimdir. Seslenen;
şefaatçi bir nebidir. Suyu yudumlayarak içen; o Nebî'ye tâbi olan dostlarıdır.
Suyu ağızları ile içenler ise; O peygamberin düşmanlarıdır."
Mersed: "Bu peygamber barış mı, yoksa savaş peygamberi midir?"
Ufeyrâ: "Gökleri yüceltene, yağmurları indirene yemin olsun ki O, kanları
durduracak, ezilen kadınlara hürriyet bahşedecektir."
Mersed: "Peki insanları neye çağıracak?"
Ufeyrâ: "Namaza, oruca, sıla-i rahme, putlari kırmaya, kumar oklarını iptal etmeye ve günahlardan kaçınmaya çağıracaktır."
Mersed: "Peki hangi kavimden olacak?"
Ufeyrâ: "Mudar b. Nizâr'dan olacak. Fakat kavmi O'na karşı koyacak ve aralarında savaşlar ve esir almalar vuku bulacak!"
Mersed: "Ey Ufeyrâ! Şayet kavmiyle savaşacaksa, O'na kimler yardım edecekler?"
Ufeyrâ: "Ulu kimseler yardım edecek. Onlar Peygamber'e yardım edecekler, onunla işleri yoluna girecek, ona sarıldıkça güçlenecek ve adım adım zaferlere koşacaklar."
Mersed başını eğip kendi kendine onu nikâhlamayı düşünürken, Ufeyrâ şöyle dedi: "Beni düşünen çok kıskançtır, dediğime gelecektir, beni nikahlayacak olanın eceli pek yakın olur, bana takılan helak bulur."
Mersed hemen atına adayarak yola koyuldu ve ona yüz tane iri deve gönderdi.
Ibn Sa'd ve Ibnu'l-Cevzî, Hâlid b. Sa'îd b. el-As'ın kızı Ummü Hâlİd'dcn naklediyorlar: Peygamber (salhihhu aleyhi vesdlcm)'in gönderilmesinden kısa bir süre Önce Hâlid b. Sa'îd b. el-As gece uykusunda şöyle bir rüya gördüğünü anlattı: "Sanki Mekke'yi büyük bir karanlık kaplamıştı. Öyle ki, karanlıktan, kişi elini göremeyecek durumdaydı. Durum böyle iken, Zemzem'den bir nûr çıktı ve göğe yükselip Ev'i (Kabe'yi) aydınlattı. Sonra o nûr tüm Mekke'yi aydınlattı. Arkasından Yesrib (Medine) hurmalıklarına yönelerek orayı da aydınlattı. Öyle ki ağaçlardaki hurmaları görüyordum." Uyanıp rüyamı kardeşim Amr b. Sa'îd'e anlattım. Amr ileri görüşlü birisiydi. Ona: "Kardeşim! Abdülmuttalib oğullarını büyük bir şey bekliyor. Görmüyor musun!? Sözünü ettiğim nûr, onların babalarının kazdığı çukurdan çıktı."
Hâlid şöyle der: "Allah bu rüya ile beni İslam'a hidâyet etti." Hâlid'in annesi de şöyle demiştir: "İlk önce oğlum müslüman oldu. Oğlum, bu rüyayı Resûlullah (salbMıuaİLylıivöticmj'e anlatınca Allah Resulü (sMahu abhi vıscfem): 'Ey Hâlid! Vallahi o nûr benim ve ben Allah'ın elçisiyim" buyurdu ve Hâlid'i İslâm'a davet etti. Önce Hâlid sonra da Amr müslüman oldu."
İbn Sa'd, Haram b. Osman el-Ensârî (raKmehu)lah)'dan naklediyor: Es'ad b. Zürâre kavminden kırk kişi ile beraber ticâret için gittikleri Şam'dan dönerken gece rüyasında birisi ona gelerek şöyle dedi: "Ey Ebâ Ümâme! Mekke'den bir peygamber çıkacak; O'na tabî ol. Bunun alâmeti şudur: Siz bir yerde konaklayacaksınız ve burada sen ve gözünden yaralanacak birisi dışında, tüm arkadaşların vebaya yakalanarak öleceklerdir." Rüya aynen gerçekleşti ve kendisiyle birlikte gözünden yaralanan dışında tüm arkadaşları öldü.
Yİne İbn Sa'd ve İbnu'l-Cevzî, Amr b. Mürre el-Cühcnî (radiysiiahuanh)'dan' [111] naklediyorlar: Cahilime döneminde kavmim ile beraber hac için Mekke'ye gelmiştim. Gece şöyle bir rüya gördüm: Kâ'be'den bir nûr çıkarak Medine ve Cüheyne'nin çadırlarının bulunduğu tüm bölgeyi aydınlattı. Derken nûr'dan şöyle bir ses duydum: "Karanlık bitti, aydınlık zuhur etti ve peygamberlerin sonuncusu gönderildi." Sonra o nûr bir daha parıldayarak, Hire ve Medâİn saraylarını dahî aydınlattı. Bu defa nûr'dan bir ses daha yükselerek şöyle diyordu: "İslâm geldi, putlar yıkıldı ve akrabalık bağlan yeniden tesis edildi."
Dehşete kapılmış bîr vaziyette uyandığımda, kavmime gördüğüm rüyayı anlatıp onlara: "Vallahi, Kureyş'İn su mahallesinde önemli bîr olay olacaktır" dedîm. Memleketimize döndükten sonra, Ahmed denilen birinin peygamber olarak gönderildiğini duyduk. Ben yanına gelerek O'nunla görüştüm ve gördüğüm rüyayı O'na anlattım. Bana şöyle dedi: "Ey Amr b, Mürre! Ben tüm insanlara gönderilmiş bir peygamberim, insanları islâm'a çağırıyor ve onlara; kan dokmemeyi, sıla-ı rahimde bulunmayı, sadece Allah'a ibadet etmeyi, pullan reddetmeyi, Allah'ın evini haccetmeyi ve on iki ayın biri olan Ramazan ayında oruç tutmayı emrediyorum. Kim hana icabet ederse ona cennet, isyan edenlere ise cehennem vardır. Ey Amr b. Mürre! imân et ki, Allah seni cehennem agâhından korusun!" Ben de: "Ey Allah'ın Resulü! Sana îmân ettim, getirdiğin bütün helal ve haramlara inandım," dedîm. Sonra peygamber olduğunu duyduğum an şu beyitleri okudum:
Tanıklık ettim ki Allan haktır.
insanların en hayırlısına.
Ve Allah 'm gönderdiği elçiye arkadaş olayım diye,
Ben putları terkedenlerin îlkiyim, diyorum bütün kalbimle.
Ebû Nuaym ise, Kâ'b ve Vehb b. Münebbih'tcn şunları nakleder: Buhtunnasr gece rüyasında kendisini dehşete düşüren korkulu bir rüya gördü. Fakat uyandığında kendisini dehşete düşüren bu rüyayı bir türlü hatırlayamadı. Kâhin ve sihirbazlarını çağırarak onlara rüyasını tâbir etmelerini emretti. Onlar, "Rüyanı anlat" deyince, "Unuttum" dedi. Bunun üzerine kâhin ve sihirbazlar: "Bilmediğimiz bir rüyayı tâbir edemeyiz" diyerek özür beyân ettiler. Kâhin ve sihirbazlarından ümidini kesen Buhtunnasr, Danyal'ı çağırarak durumu ona bildirdi. Danyal şöyle dedi:
"Ayakları yerde, başı semâda, yukarısı altından, ortası gümüşten, altı bakırdan, baldırları demirden, ayakları tuğla-topraktan büyük bir put gördün.
Sen eşsiz bir sanat eseri olan bu puta hayret ve şaşkınlık içerisinde bakarken, Allah gökten bir taş indirerek onu baş üstü yere yıktı. Arkasından ikinci bir darbe yiyen bu koca put paramparça oldu ve tüm mâdenleri birbirine karıştı. Hatta sen o an, tüm ins ve cin toplansalar, bu mâdenleri birbirinden ayıramazlar, onun için bir rüzgar kopsa da madenleri ayırsa, diye düşündün. Sonra bu putu paramparça eden taşa bakün. Taş hızla büyüyüp yaygmlaşarak tüm yeryüzünü kapladı. Artık sadece semâyı ve o taşı görebiliyordun."
Buhtunnasr: "Evet, doğru söyledin. Aynen bu rüyayı gördüm. Pekâlâ bunun te'vîli nedir?" diye sordu.
Danyal: "Put, ilk, orta ve son çağlarda yaşamış tüm milletleri temsil eder. Allah'ın bu putu parçaladığı taş ise, son dönemde tüm milletlere göndereceği ve muzaffer kılacağı dindir. Allah Teâlâ Araplardan ümmî bir peygamber göndererek, aynen bu taşın o koca putu darmadağın edip parçaladığı gibi, O'nu diğer tüm dinlere ve milletlere muzaffer kılacaktır" dedi.
11. Bölüm Peygamber (Sallallahu Aleyhi Veseliem)'in Resminin Diğer Peygamberlerin Resmiyle Beraber Bulunması
Beyhakî ve Ebû Nuaym, Hişâm b. el-As (ratMahu anh)'dan naklediyorlar: Ebû Bekr es-Sıddîk'm hilafeti döneminde, ben ve Kureyş'den bîr adam Rum kralı Herakliyus'u İslâm'a davet etmek üzere görevlendirildik ve yola çıktık. Dımaşk'a (Şam'a) vardığımızda, burada Gassâni hükümdarı Cebele b. el-Eyhem'e konuk olduk. Yanına vardığımızda, kendisine âİt özel bir taht üzerinde oturmaktaydı. Konuşmamız için adamlarından birini gönderdi. Fakat biz: "Hayır, biz özellikle krala gönderildik ve eğer bizi huzuruna kabul ederse onunla görüşürüz, yoksa başkasıyla görüşmeyiz" diyerek adamıyla görüşmeyi reddettik. Adam dönüp ona durumu iletti, o da bizimle görüşmeye razı oldu. Hişâm onunla konuştu ve onu İslâm'a davet ettî. Bu arada kral siyah bir elbise giyinmişti. Hişâm ona: "Niçin böyle giyinmişsin?" diye sordu. Kral: "Bu elbiseyi giydim ve sizi Şam'dan söküp atmeaya kadarda çıkarmamaya yemin ettim" dedi. Biz de ona: "Vallahi, Peygamberimiz (sMahu aleyhi villan) bize, senin şu sarayını ve tüm mülkünü Allah'ın izniyle ele geçireceğimizi müjdeledi, Ve bunlar inşâallah bizim olacak" dedik. Kral: "O halde siz Sümerâ'smız, dedi. Biz: "Sümerâ da neyin nesi!?" diye sorduk. O: "Hayır siz onlar olamazsınız. Çünkü onlar, gündüz oruç tutup, gece iftar ederler" dedi ve: "Sizin orucunuz nasıldır?" diye sordu. Biz de orucumuzun aynen böyle olduğunu söyleyince, yüzü kapkara kesildi ve bize "Kalkın! dedi ve yanımıza bazı adamlarını katarak bizi krala gönderdi. Şehire yaklaştığımızda kralın adamları bize: "Şehre bineklerinizle giremezsiniz. Fakat dilerseniz sizi katıra bindirebiliriz" dediler. Biz, bineklerimizden inmeyi reddedince, krala haber gönderip bizim bineklerimizden inmeyi reddettiğimizi bildirdiler. Şehre bineklerimizin sırtında ve kılıçlarımın kuşanmış halde girdik. Bineklerimizi bir kenara çektikten sonra bizi büyük bir salona götürdüler. Kral hep bize bakıyordu. Biz, "L# ilahe illallah, Allahû ekher" deyince, salon tıpkı bir rüzgarın savurduğu bir çöp gibi şiddetle sallandı. Sonra kralın huzuruna çıktık. Kral bize: "Aranızda verdiğiniz selâmı bana niçin vermiyorsunuz?" diye sordu. Biz de: "Kendi aramızda birbirimizi selamladığımız selamla seni selamlamamız haram olduğu gibi, kendi selâmınızla sizi selamlamamız, bize heîâl değildir" dedik. Bunun üzerine kral: "Birbirinizi nasıl selamlıyorsunuz"? diye sordu. Biz: "Selâm! diyerek", dedik ve aramızda şöyle bir konuşma geçti:
Kral: "Peki hükümdarınızı nasıl selâmlarsınız?"
Biz: "Aynısı ile"
Kral: "O size nasıl karşılık verir?"
Biz: "Aynısı ile"
Kral: "En ulu sözünüz nedir?"
Biz: "Ltf ilahe illallahu Vallâhu ekber" dedik ve bunu der demez bulunduğumuz salon şiddede sarsıldı, kral da tavana bakmaya başladı.
Kral: "Bu kelimeyi her söylemenizde evleriniz de böyle sarsılıyor mu?" diye sordu.
Biz: "Hayır, buna ilk kez burada tanık olduk" dedik.
Kral: "Keşke her söyleyişinizde, böyle olsaydı da, ben de mülkümün yarısından feragat ederdim" dedi. -
Biz: "Niçİn?" diye sorduk.
Kral: "Çünkü bu takdirde, bu işin bir peygamberlik meselesi değil, insanların bir hilesi olduğu anlaşılırdı" dedi ve bize daha başka konularda sorular sordu, biz de cevap verdik. Sonra bize, "Kalkın!" dedi ve bizi alıp eüzel bir eve götürdü. Orada üc gün kaldıktan sonra gece bizi huzuruna çağırdı ve bize aynı şeyleri sordu, biz de aynı cevapları tekrar ettik. Sonra küçük bölmelerin bulunduğu altın kaplamalı büyük bir sandukça istedi. Sonra bu kapılardan bir tanesini açarak içerisinden siyah ipek bir kumaş çıkardı ve yere serdi. Bir de ne görelim! Kumaşın üzerinde kırmızı bir resim: İri gözlü, büyük kalçalı, çok uzun boyunlu, sakalsız, saçı iki örgü hâlinde, güzel bir adam resmi!
Kral bize: "Bu kim biliyor musunuz?" diye sordu. Biz: "Hayır" dedik.
Kral: "Bu Âdem (atyhmEm)'dir. O insanların en uzun saçlısı idi, dedi. Sonra başka bir bölmeyi açarak siyah bir ipek kumaş üzerine yapılmış kıvırcık saçlı, kırmızı gözlü, iri-yarı, güzel sakallı, beyaz bir adam resmi çıkardı ve: "Bu kim biliyor musunuz?" diye sordu. Biz: "Hayır" dedik. Kral: "Bu Nûh" dedi.
Sonra başka bir bölme daha açarak yine siyah bir ipek çıkardı. Kumaşın üzerinde beyaz tenli, güzel gözlü, açık alınlı, uzun yanaklı, beyaz sakallı, tebessüm eder gibi bakan güzel bir adam resmi vardı. Bize yine: "Bu kim biliyor musunuz?" diye sordu. Biz de; "Hayır" dedik. O: "Bu İbrahim'dir" dedi. Sonra başka bir bölme açarak yine siyah bir ipek kumaş çıkardı. Bir de ne görelim! Beyaz bir resim ve içinde Resûlullah (sdUıhualeyhivcsdicm)!
Kral: "Bu kim biliyor musunuz?" diye sorunca, biz: "Evet bu peygamberimiz Muhammed'dir (sallaJlahu aleyhi vedbn)" dedik ve ağlamaya başladık. Kral, saygı göstererek ayağa kalkıp, tekrar oturdu ve bize: "Evet, vallahi bu O'nun tâ kendisi" dedi. Biz de: "Evet, bu O'nun tâ kendisi" dedik. Kral bu resmi bir süre tuttuktan sonra bize şöyle dedi: "Bu resim bölmelerden en sonuncusunun İçinde İdi. Fakat tanıyıp tanıyamayacağınızı görmek için,
çıkarmakta acele davrandım.
Sonra başka bir bölme açıp içinden siyah bir ipek kumaş çıkardı. Kumaşın içinde siyah-esmer bir resim vardı. Resimde kıvrışık saçlı, çukur gözlü, âdeta kızgın birini andıran sert ve haşin bakışlı, dişlerini sıkmış birisi vardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz: "Hayır" dedik. "Bu, Musa b. İmrân" dedi. Hemen yanıbaşmda da kendisine benzeyen başka bir resim vardı, Ancak bu resimde yer alan kimse, siyah saçlı ve geniş alınlı birisi var idi. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz: "Hayır!" dedik. "Bu, Harun" dedi. Sonra başka bir bölme açıp içinden beyaz bir ipek kumaş çıkardı. Kumaşın içerisinde esmer, düz saçlı, orta boylu ve adeta kızgın birini andıran birinin resmi vardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz: "Hayır" dedik. "Bu, Lût" dedi. Sonra başka bir bölme açıp içinden ipek bir kumaş çıkardı. Kumaşın içerisinde kırmızıya çalan bîr tene sahip, doğan burunlu, boynu kısa ve yüzü güzel birinin resmi vardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz: "Hayır!" dedik. "Bu, İshâk" dedi. Sonra başka bir bölme açıp içinden beyaz bir ipek kumaş çıkardı. Kumaşın içerisinde İshâk'a benzeyen, ancak iki dudağının arası biraz açık birinin resmi vardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz; Hayır, dedik. "Bu, Ya'kûb" dedi. Sonra başka bir bölme açıp içinden siyah bir ipek kumaş çıkardı. Kumaşın içerisinde beyaz, güzel yüzlü, doğan burunlu, endamı yerinde, yüzü âdeta nur gibi parıldayan, kırmızıya çalan bir tene sahip ve yüzünden huşu hali okunan birinin resmi vardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz: "Hayır!" dedik. "Bu, Peygamberinizin dedesi İsmail'dir" dedi. Sonra başka bir bölme açıp içinden siyah bir ipek kumaş çıkardı. Kumaşın içerisinden tıpkı Adem'e benzeyen ve yüzü adeta güneş gibi parıldayan bir resim çıkardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz: "Hayır!" dedik. "Bu, Yusuf (atyhissehra)" dedi. Sonra başka bir bölme açıp içinden beyaz bir ipek kumaş çıkardı. Kumaşın içerisinde kırmızı tenli, ince kollu, çok küçük gözlü, iri karınlı, orta boylu ve kıhç kuşanmış birinin resmi vardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz: "Hayır!" dedik. "Bu, Dâvûd" dedi. Sonra başka bir bölme açıp içinden beyaz bir ipek kumaş çıkardı. Kumaşın içerisinden iri kalçalı, uzun boylu ve ata binmiş birisinin resmîni çıkardı. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz: "Hayır!" dedik. "Bu, Süleyman (afabissehm)" dedi. Sonra başka bir bölme açıp İçinden siyah bir ipek kumaş çıkardı. Kumaşın İçerisinde bembayaz bîr resim vardı-genç, simsiyah sakallı, gür saçlı ve güzel yüzlü birisiydi. "Bunu tanıyor musunuz?" diye sordu. Biz: Hayır, dedik. "Bu, İsa bin Meryem" dedi. Sonra . biz, Peygamber (saHaDahııaldııvescDcm)'in resminin tıpkısını gördüğümüz için, diğer peygamberlerin de aynen (gerçeği gibi) yansıtıldığı kanaatine vararak ona: . "Bu resimleri nereden elde ettin?" diye bir soru yönelttik. Bize şu cevabı
verdi: "Adem (afeiıissdâm) Allah'tan kendi zürriyetinden çıkacak peygamberleri göstermesini istedi. Allah Teâlâ da ona peygamber evlâtlarının resimlerini gönderdi. Bu resimler güneşin battığı bir yerde Adem (ahiiRdkij'a âit bir sandığın içinde bulunmaktaydı. Zü'1-Karneyn bu sandığı ele geçirerek, Danyaî'a verdi." Arkasından: ''Vallahi hükümdarlığı terkederek sizden birinizin yanında köle olmak isterdim" dedi ve bize değerli hediyeler takdim ederek güzel bir şekilde uğurladı.
Medine'ye döndüğümüzde, görüp duyduklarımızı Ebû Bekir (mdiyaBalıu unlı)'a anlattık. O da ağlayarak: "Zavallı! Demek ki, ona hidayet nasib olmadı" dedi ve şunu ekledi: "Resûlullah (saBaflahu aleyhi veseDem) bize, Yahudilerin Muhammcd (saMahualeyhivcscllcm)'in sıfatlarını bildiklerini haber vermişti."
Buna benzer bir hadîsi ibn Asâkir, Dıhye (rahimchulhh) 'dan, İbn Zafer ise Hayru'I-B/şe^de, Hâkim b. Hİzâm (mdidhhu anh)'dan rivayet etmişlerdir. Buharı (Târfb'indt) ve Beyhakî, Cübeyr b. Mut'im (iadiyalıhu anh)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: Allah Teâlâ, Peygamberini (kıMıhu aleyhi vutllan) gönderip İslâm Mekke'de yayılmaya başladığı sıralarda Şam'a gitmiştim. Busra'da
bulunduğum sırada bir grup Hıristiyan yanıma gelerek bana: "Sen Mekkeli, misin?" diye sordular. Ben de: "Evet" dedim. Sonra bana: "Peygamberlik İddiasıyla ortaya çıkan adamı tanıyor musun?" diye sordular. Ben: "Evet", dedim. Sonra elimden tutarak içinde bir takım resim ve heykellerin bulunduğu bir manastıra götürdüler ve: "Bak bakalım onun resmini bulacak mısın?" dediler. Baktım, bir de ne göreyim! Resûlullah ve yanında Ebû Bekir (ikEyatohuanh)'ın resimleri. Ebû Bekir Resûlullah'm ayaklarına kapanmış haldeydi.
Hıristiyanlar: "Tanıyabildin mi?" diye sordular. Ben: "Evet" dedim. Sonra Peygamber (sdklhhu aleyhi \udlem)'e işaret ederek: "Bu O'nun resmi değil mi?" diye sordular. Ben: "Allah'a yemin olsun ki, bu O!" dedim. Sonra bana: "Ayaklarına kapanan bu kişiyi tanıyor musun?" diye sordular. Ben de:
"Evet" dedim. Bunun üzerine onlar: "Tanıklık ediyoruz ki, bu sizin v arkadaşmızdır ve Peygamberden sonra yerine halîfe olarak geçecektir" dediler. [112]
PEYGAMBER (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)'ÎN DOĞUM YERİ OLAN GÜZEL MEMLEKETİNİN BAZI FAZİLETLERİ
(sallallahu aleyhi vcselk-m) tüm faziletleri kuşandığı gibi, O'nun doğduğu yer olan mübarek memleketi de, diğer memleketlerden daha faziletlidir. Bu bakımdan bu mübarek beldenin faziletlerini zikretmek yerinde olacaktır. Siyer alanında eser veren -aralarında Ebû'r-Rebî' (rahmcmlhh aleyh)'in de içinde bulunduğu- âlimlerimiz eserlerinde bu konuya yer vermişlerdir. Allah'tan başarı dileyerek konuya başlayalım.
1. Bölüm Kâ'be-i Müşerrefe'nin Yaratılışı
Cenâb-ı Hakk Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor: "Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan ev, Bekke (Mekke)'deki Ev'dir." (Âl-i İmran 96)
İbn Ebî Şeybe, İmâm Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî ve Müslim, İbn Cerİr ve Beyhakî, Ebû Zerr (radiyallahu :mh)'dan naklediyorlar: Ben: "Yâ Rasûlallah! Yeryüzünde kurulan ilk mescid hangisidir?" diye sordum. Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscllcm): "Mescid-i Haram" buyurdu. Ben: "Sonra hangisi?" dedim, Resûluilah (saüallahu aleyhi vesclkm): "Mescid-i Aksa" buyurdular. Ben: "Aralarında kaç yıl var?" diye sorunca, Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscllcm): "40 sene"1 buyurdular.
İbnu'l-Münzîr ve İbn Ebî Hatim sahih bir senedle AH (radiyallahu ;mh)'dan naklediyorlar: "Kâ'be'den önce yeryüzünde İnşâ edilen evler vardı. Ancak Allah'a ibâdet için inşâ edilen ilk ev, Kâ'bc'dir."
İbn Cerîr de Hasan-ı Basrî'den, "Allah'a ibâdet için inşâ edilmiş ilk ev Kâ'be'dir" diye rivayet etmiştir.
İbn Ebî Hatim ve el-Ezrakî, Kâ'b el-Ahbâr (radiyallahu anh)'dan şöyle rivayet ettiler: "Kabe, Allah yeryüzünü yaratmadan önce, kırk yıl boyunca su üstünde bir köpük birikintisi gibi idi. Allah yeryüzünü o maddeden yaydı/yarattı."
İbn Cerîr ve Ebu'ş-Şeyh K. elA^ame'de İbn Abbâs (radiyallahu anh)'dan naklediyorlar: '"'Dünya yaratılmadan iki bin yıl önce, Kabe dört rükun/sütun üzerinde suyun üzerine bırakıldı. Sonra yeryüzü Kabe'nin altından yayıldı/yaratıldı."
Abdurrezzâk, el-Ezrakî ve el-Cündî T^/f/Zlerinde Mücâhid (radiyallahu anh)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: "Allah Teâlâ, Beyt-i Harâm'ın yerini, yeryüzünde hic bir şey yaratmadan iki bin yıl önce yarattı. O zaman Kabe'nin sütunları yedinci kat yerde idi." Abd b. Humeyd'in rivayetinde: "Yeryüzü, Kabe'nin altından yayıldı/yaratıldı" ilavesine yer verilir.
İbn Cerîr, İbnu'l-Münzîr, Taberânî, Beyhakî, Şuab'da İbn Ömer (radiydlahu anh)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: ''Allah, Beyt'i (Kabe'yi) yeryüzünden iki bin sene önce yarattı. Ki o zaman Allah'ın arşı su üzerinde olup Kabe beyaz bir köpük idi. Yeryüzü ise bunun altında yumuşak bir taş idi. Yeryüzü bundan yayıldı/yaratıldı."
İbnul-Münzİr, Ebû Hureyre (radiyallahu1 anh)'dan naklediyor: "Kabe, yeryüzünden iki bin yıl önce yaratıldı. O zaman üzerinde iki meleğin teşbih getirdiği su üzerindeki yumuşak bir taş gibfydi. Allah yeryüzünü yaratmayı irâde ettiği zaman, onu o yumuşak taştan yarattı ve onu yeryüzünün ortasına yerleştirdi."
Beyhakî Şuatfda İbn Abbâs (radiyaîlahuanh)'dan naklediyor: "Resûluİlah (sallallahu aleyhi vesdlan) şöyle buyurdular: 'Yeryüzündeyaratılan ilk yer, Beyt'in (Kabe) yeridir. S onra yeryüzü bundan meydana geldi Allah Teâlâ'mn yeıyü^ünde yarattığı ilk dağda Ebû Kubeys dağıdır. Sonra diğer dağlar bundan meydanageldi."[113]
İbn Ebî Hatim, Atâ ve Amr b. Dînâr'dan naklediyor: "Allah Teâlâ bir rüzgar gönderdi. Bu rüzgar suları harekete geçirdi. Sular çekilince Kabe, beyaz ve yumuşak bir taş üzerinde belirdi. Allah Teala yeryüzünü bu taştan meydana getirdi. Bu nedenle Kabe, Ümmü'l-Kurâ'dır (kenderin anasıdır)."
İbn Mürdeveyh, Büreyde (radiyallahu anh)'dan şöyle rivayet etti: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "Ummü'l-Kurâ, Mekke'dir" buyurdu.
es-Süheylî (rahmetullah aleyh) şöyle der: Tefsirlerde şöyle bir bilgiye yer verilir: "Cenâb-ı Hak göklere ve yere: İsteyerek veya istemeyerek gelin, emrime boyun eğin> diye nida edip ikisi de: ., "İsteyerek geldik, emrine boyun eğdik" (Fussilet 11) dediği zaman Cenâb-ıJ Hakk'a sadece Harem bölgesi (Mekke) icabet etmişti."
Abd b. Humeyd ve el-Ezrakî, İbn Abbâs (ı-adiyallahu anh)'dan şöyle rivayet ettiler: "Allah Teala gökleri ve yeri yaratmadan önce, Arş su üzerinde iken şiddetli bir fırtına göndererek suyu harekete geçirdi. Su çekilince Kabe'nin olduğu yerde kubbe şeklinde yumuşak bir taş belirdi. Allah Teala bunun alundan yeryüzünü yaydı. Ancak sarsılıp yalpalanınca onu dağlarla takviye etti. Yeryüzüne ilk yerleştirilen dağ da, Ebû Kubeys dağıdır. Mekke'nin Ümmü'l-Kurâ olarak isimlendiril meşinin nedeni budur."
Buna benzer bir rivayeti cl-Ezrakî, İbn Cüreyc'dcn, O da Mücâhid'den naklediyor: "Bana ulaştığına göre, Ccnâb-ı Hak gökleri ve yeri yaratacağı zaman İlk olarak Beytü'l-Harâm'ı (Kabe'yi) yaratmıştır. Kabe o sırada iki kapılı kırmızı bir yakut idi. Bu kapılardan biri doğuda, diğeri de batıdaydı. Allah Teala, onu Beytü'l-Ma'mûr'a bakacak şekilde yarattı. Tufan gelince, Allah Teala onu kıyamete kadar kalmak üzere İki ipek kumaş içerisinde sanlı vaziyette göklere kaldırdı ve Kabe'nin rükün tarafına Ebû Kubeys dağını yerleştirdi."
Abdurrezzak Mıısannefdz, Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, Atâ b. Ebî Rcbâh (vahmcrullah alcyh)'dcn şöyle rivayet etmişlerdir: "Allah Teâlâ, Adem'i Cennet'ten çıkardığı zaman ayakları yerde, başı semâda idi. Semâ halkının dualarım duyup, onlara karşı ünsİyet kesbetti. Fakat melekler ondan korkup namaz ve dualarında onu Allah'a şikâyet ettiler. Allah da onu yere indirdi. Bu sefer Adem (aleyhissdâm) yalnız kalınca, namaz ve dualarında durumunu Allah'a şikayet etti ve Kabe'ye yöneldi. Adem'in ayak izi bir yerleşim birimi hacminde, bir adımı da bir çöl mesafesinde idi. Derken Mekke'ye vardı. Allah da şimdi Kabe'nin bulunduğu yere ona Cennet yakutlarından bir yakut indirdi. Bu yakut Nuh tufanına kadar mevcut idi. Tufanla beraber Allah onu semâya kaldırdı."
Abdurrezzak, İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzîr, Ma'mer'den, o da Katâde'den; Ibnu'l-Münzîr ile el-Ezrakî ise Vehb b. Münebbih'dcn şöyle rivayet etmişlerdir: "Allah, Beyt'i (Kabe'yi) Adem ile beraber yeryüzüne yerleştirdi. Allah Teala Âdem'i Hind taraflarında yeryüzüne indirdi. Adem'in başı semâda ayakları ise yeryüzünde idi. Onun bu durumu melekleri korkutunca, Allah Teala Âdem'in boyunu 60 zirâ'a düşürdü. Âdem, artık meleklerin seslerini ve tesbîhâdarını (Allah'a dua ve yakarışlarını) işitmediği için üzülmeye başladı ve bu durumunu Allah Teâlâ'ya şikâyet etti. Allah Teala da ona: "Ey Âdem! Ben yeryüzüne bir Beyt (ev) indirdim. Onun etrafı aynı Arşım gibi tavaf edilecek ve Arşım gibi çevresinde namaz kılınacak, oraya git!" buyurdu. Âdem'in Mekke'ye giderken ayağının bastığı her yer ma'mûr ve bereketli lalındı. Çok uzun mesafeleri katedecek adım verildi, önündeki deniz ve engeller duruldu. Ve nihayet Âdem Mekke'ye ulaştı. Âdem Mekke'ye varmadan önce başına gelen musibete o kadar çok üzülmüş ve o kadar çok ağlamıştı ki, melekler dahi dayanamamış onun ağlayışına ağlamış ve hüzünlenişine hüzünlenmişlerdi. Buna karşılık Cenâb-ı Hak Cennet'ten bir çadır İndirerek onu Kâ'be'nin bulunduğu yere koydu. Bu çadır, Cennet yakutlarından kırmızı bir yakut idi ve Cennet nuru ile aydınlanan üç tane altın kandili vardı. Rükün da bej^az bir yakut olarak Cennet'ten indirilmişti. Âdem onu koltuk olarak kullanıyordu. Adem Mekke'ye yerleşince, Allah, onu ve çadırı melekler ile korudu. Melekler orayı yeryüzünde yaşayan diğer canlılardan da korumaktaydılar. O sıralarda yeryüzünde cinlerle şeytanlar yaşıyordu. Fakat onların Cennet'ten herhangi bir şeye bakmaları yasaktı. Yeryüzü de o sıralar, üzerinde henüz günahın işlenmediği, kan akıtılmadıği için pâk ve berrak idi. Onun için Cenâb-ı Hak yeryüzünü meleklerin meskeni kılmış, onlar da gece-gündüz hiç bıkmadan Allah'ı burada tesbîh etmişlerdi. Melekler Harem-i Şerîf etrafında halka yaparak sar" halinde duruyorlardı. Cin ve şeytanlar asla Harem-i Şerife adım atamazlardı. Meleklerin bu korumasından dolayı burası günümüze kadar'harem (yasaklı bölge) kılınmıştır. Adem (aleyhi s selâm) Havva ile buluşacağı zaman, Harem bölgesinin dışına çıkardı. Cennet'ten gelen bu çadır, Adem (aleyh İs selâm) ölünceye kadar yerinde kaldı. O öldükten sonra, Allah onu semâya kaldırdı.
Mülâhazalar
"Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan ev, Bekke (Mekke)'deki Ev'dir." (Âl-i İmran 96) âyeti , yeryüzünde inşâ edilen ilk eve değil, ibâdet İçin inşâ edilen ilk Ev'e delâlet eder. Hz. Alî'den rivayet edilen hadis bu hususu açıkça İfade etmektedir.
"Kırk sene" ifadesi ile ilgili olarak İbnu'l-Cevzî şöyle der: "Bu konuda problem vardır; zîrâ Kabe'yi İbrahim (aleyhisselâm), Beytü'l-Makdis'i ise Süleyman (aleyhisselâm) bina etmiştir ki, her ikisi arasında bin yıldan fazla bir süre vardır. Hafız İbn Hacer (radiyallabu anh) şöyle der: Mesdd-i Aksâ'yı Süleyman'ın inşâ ettiğini, Nesâî'nin, Abdullah b. Arnr b. el-Âs (ra<Jiyal]ahuanh)'dan merfû olarak rivayet ettiği hadisten anlıyoruz. Sahih bir İsnâd ile gelen hadîs-i şerifte: "Süleyman (aleyhisselâm) Beytü-1 Makdis'i bina etti ve Allah'dan üç şey istedi..." şeklinde ifadelere yer verilmektedir.
Taberânî, Rafı' b. Umeyr'den, Bcytü'l-Makdis'in inşâsına Dâvûd (aleyhisselâm)*in başladığını ve Süleyman (alqhissclâm)'ın bitirdiğini rivayet etmiştir.
İbnu'l-Cevzî bu probleme şöyle cevap verir: Hadiste Kabe'nin ilk inşâsına -ve Mescid-i Aksa'mn İlk temelinin kim tarafından atıldığına İşaret vardır;
Kabe'yi ilk kez bina eden İbrahim (aleyhisselâm) olmadığı gibi, Beytü'l-Makdis'İ ilk jnsâ eden de Süleyman (aleyhisselâm) değildir. Bazı rivayetlerde Kabe'yi ilk bina edenin Âdem (alcyhissdâm) olduğu, daha sonra oğullarının yeryüzüne yayıldığı geçmektedir. Böylece Adem'in oğullarından bazıları Beytü'l-Makdis'i bina etmİs, daha sonra da İbrahim (alcylusselâm) -Kur'ân'm da ifade ettiği gibi- Kabe'yi inşâ etmiş olabilir. Kurtubî bu konuda şöyle der: "Hadis-i şerif, İbrahim ve Süleyman (aleyhisselâm)'m her iki binayı ilk kez başlattıklarına işaret etmez. Bilâkis bu iki peygamber, daha önce temelleri atılan bu iki binayı yeniden inşâ etmişlerdir."
Hafız İbn Hacer şöyle der: İbn Hibbân .W;///inde bu hadîsin zahirine göre hareket etmiş ve şöyle demiştir: Bu rivayet İsmail ile Dâvûd (aleyhimasselâm) arasında bin yıl olduğunu söyleyenlerin görüşünü reddetmektedir. İbn Hibbân, burada büyük bir yanılgıya düşmektedir. Zira, eğer durum dediği gibi olsaydı, o zaman aralarında sadece 40 yıl olması gerekirdi ki, bu mümkün değildir. Çünkü İbrahim (aleyhisselâm)'in Kabe'yi inşâ etmesi ile Musa (aleyhisselâm} arasında çok uzun bir müddet olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir, Zira Kur'ân'm ifade ettiğine göre Davud, Musa'dan (aleyhimasselâm) sonra yaşamıştır. Hadîsin zahiri ile âmel edersek İbrahim {aleyhisselâm) ile Süleyman (aleyhisselâm) atasında 140 yıl bulunması gerekirdi ki, bu da her bakımdan imkânsızdır.
Hafız Ziyâuddîn el-Makdİsî de onu İbnu'l-Cevzî'nin söylediklerine yakın, sözlerle eleştirmiştir.
Hattâbî şöyle, der: "Dâvûd ve Süleyman (aleyhiırassclârr^'dan önce Beytü'l-Makdis'i başkaları bina etmiş, bu iki peygamber de binayı genişletmiş ve yeniden inşa etmiş olabilirler. Mescidü'1-Aksâ, İlyâ'ya nisbet edilmektedir ki, bu durumda ilk kez onun tarafından bina edilmiş olabilir.
Hafız İbn Hacer şöyle der: Hattâbî'nin zikrettiği ihtimal başkaları tarafından da dile getirilmiştir. Mescidu'l-Aksâ'yı ilk inşâ edenin Adem (aleyhisselâm), melekler, Sâm bin Nûh (aleyhisselâm) ve Ya'kûb (aleyhisselâm) olduğunu söyleyen rivayetler de vardır. İlk iki ihtimâlin doğru olması hâlinde, daha sonraki inşaatlar aynen Kabe'de olduğu gibi, tamir ve yenileme amaçlı olmalıdır. Son İki şıkkın geçerli olması halinde ise, Hz. İbrahim veya Ya'kûb (aleyhisselâm) tarafından yenileme olarak değil, ilk kez bina edilmiş olması muhtemeldir. Dâvûd (aleyhisselâm) ise Mcscid-i Aksa'yi ikinci defa yeniden veya İlk kez inşâ etmiş olabilir. Buna göre o inşasına başlamış, Süleyman {aleyhisselâm) ise tamamlamıştır. Tüm bu ihtimâller içinde en uygun olanı İbnu'l-Cevzî'nin görüşüdür ki, <her iki binayı da Adem {aleyhissdâmj'ın inşâ ettiği> rivayeti bu görüşü teyid etmektedir.
İbn Hisâm et-Ticân adlı kitabında, Âdem (aleyhissciâm)'ın Kabe'yi bina etmesinden sonra, Allah'ın emriyle Bcytü'l-Makdİs'e giderek buradaki binayı da inşâ ettiğini ve burada ibadete kapandığını rivayet etmiştir. Âdem'in Kabe'yi bina ettiği rivayeti ise meşhurdur.
Rivayete göre Adem Kabe'ye doğru namaz kılınca, yüzünü Beytü'l-Makdis'e doğru çevirmesi emrolundu. Adem burada bir mescid edinerek namaz kıldı İd, burası zürriy e tinden bazılarına kıble olsun.
el-Hattâbfnin 11ya ismini bir şahıs ismi sanması yanlıştır. Bilakis bu, bir şehir ismidir ve Aksa Mescidi ona nisbet edilmiştir. Tıpkı Mekke Mescidi Medine Mescidi denildiği gibi...
Ebû Ubeyd el-Bekrî, Mu'cemu'l-Buldân'da, İlya'nin Beytü'l- Makdis'in içinde bir şehir olduğunu söylemiştir.
2. Bölüm Kabe'nin Kaç Defa İnşa Edildiği
İlk Olarak Meleklerin înşâsı
el-Ezrakî, Ali b. el-Hüseyin (radiyallahu anlı)'dan naklediyor: Adamın biri bana: "Bu Beyt, ilk kez ne zaman ve nasıl tavaf edildi?" diye sorunca şöyle cevap verdim: "Bu evin, bu şekilde tavaf edilmeye başlanması Cenâb-ı Hak'ın meleklere: "Muhakkak ben, yeryüzünde bir halîfe var edeceğim" buyurmasından sonra olmuştur. Cenâb-ı Hak'ın bu hitabına melekler: 'Yâ Kabbi! Bizini dışımızda yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk yapacak kimseleri mi halife yapacaksın?! Yâ Kabbi! Biz ne ^an döker, ne de bozgunculukyaparız: Birbirimize kin tutmaz ve hased etmeyiz Sürekli olarak Seni takdis ve teşbih eder, hep itaat eder, hiç isyan etmeyiz'' diye karşılık verince Cenab-ı Hak: "Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim " buyurdu.
Cenâb-ı Hak'ın bu hitâbıyla karşılaşan melekler, söylediklerine pişman oldular ve Allah'a saygısızlık yaptıkları endişesine kapıldılar. Allah'ın kendilerine gazab etmesinden korkarak Arş'a sığındılar ve O'na yalvarıp yakarmaya başladılar. Üç saat boyunca Arş'm etrafında tavaf ettiler. Cenâb-ı Hak onların bu hâline acıyıp üzerlerine rahmetini gönderdi. Sonra Arş'm altına dört sütunlu sarı zümrütten ev yerleştirdi. Sonra onları kırmızı bir yakutla kapladi ve bu evi "yalvaran/yakaran" diye isimlendirdi. Meleklere de : Arş'tan inip bu Ev etrafında tavaf etmelerini emretti. Melekler Arş'tan inerek -burayı tavaf etmeye başladılar. Bu onlara daha kolay geldi. Burası Allah ,-Teâlâ'nın bildirdiği Beytü'l-Ma'mûr'dur. Her gün ve gecede yetmiş bin melek \ bu evi tavaf eder ve bir daha kendilerine sıra gelmez.
Daha sonra Cenâb-ı Hak meleklere bu evin bir benzerini yeryüzünde yapmalarını ve yeryüzündeki herkese, semâ ehlinin Beytü'l-Ma'mûr'u tavaf ettikleri gibi, bu Ev'i de tavaf etmelerini emretti.
İkinci Kez: Adem (alcyhissdâm) Tarafından İnşâsı
el-Beyhakî Delâifde İbn Ömer (nJiyallahu ımh)'dan naklediyor: Resûlullah (sallaUahu aleyhi vcscllcm) şöyle buyurdu: "Allah Teala Cebrail'i Adem ve Havva'ya göndererek onlara: "Bana bir ev bina edin" buyurdu. Cebrail onlara Ev'in yerini gösterdi. Adem kazıyor, Havva da toprağı taşıyordu. Adem öyle derine indi ki, yerin altından su nida ederek: 'Yeter ey Adem!" dedi Adem Kabe'yi inşâ ettikten sonra Allah Teala ona burayı tavaf etmesini emretti. Arkasından Adem'e: "insanların ilki sen olduğun gibi, evlerin ilki de budur" denildi. Çağlar sonra Nuh tufanı ile burası su altında kaldı. Yine bu olaydan çağlar sonra ibrahim (akyhmıiâm) tarafından yeniden inşâ edildi[114]
Bu hadîsi İbn Ebî Hatim, İbn Cerir ve et-Taberânî mevkuf (İbn Ömer'in sözü) olarak ve şu ilave ile rivayet etmişlerdir: "Bazıları, Adem'in Kabe'yi şu beş dağdan getirilen taslarla inşâ ettiğini iddİâ ettiler: Hira Dağı, Lübnan Dağı Tûr-i Zeytâ dağı, Tûr-i Sînâ Dağı, Cûdî Dağı."
el-Ezrakİ, Ebû'ş-Şeyh (el-Azame'dc) ve İbn Asâkîr, İbn Abbâs (radiyallahu anlı)'dan naklediyorlar: Allah, Adem'i Cennet'tcn yeryüzüne indirdiği zaman başı semâda, ayakları yerde, tıpkı deniz gibi bir heybeti vardı. Sonra Allah Teala vücudunu 60 zirâ'a düşürdü. Adem: "Yâ Rabbi! Neden meleklerin seslerini işitemiyor ve onları hissedemiyorum" dedi. Cenâb-ı Hakk: "İşlediğin hatâ sebebiyle Ey Adem! Fakat git ve benim için bir ev inşâ et. Meleklerin Arş'm etrafında yaptıkları gibi sen de orada tavaf et ve beni zikret" buyurdu. Bunun üzerine Adem, Mekke'ye doğru hareket cttİ. Allah Teala yeryüzünü Adem- için dürdü. Uçsuz-bucaksız mesafeleri tek adımla katediyordu. Allah Teala yeryüzündeki denizleri de dürdü. Ayağının bastığı her yer hayat ve bereket doldu. Nihayet Mekke'ye vardı ve Beytü'l-Harâm'ı (Kabe'yi) inşâ etti.
Cebrail, kanadıyla yere vurarak, Beyt'i yedinci kat yere sâbitledi. Arkasından otuz kişinin takat getiremeyeceği büyük kayaları melekler temele yerleştirdiler. Âdem, Allah'ın Evi'ni şu beş dağdan getirilen taşlarla inşâ etti: Lübnan Dağı, Tûr-i Zeytâ, Tûr-i Sînâ, el-Cûdî ve Hira dağları. Böylece Kabe, yeryüzünde bir ev şeklîni aldı. Adem, yeryüzünde İlk kez bir bu evi inşâ edip butada namaz kılan ve tavaf eden insandır. Adem'in yaptığı bu ev, Nuh tufanına kadar sürdü (ki bu tufan Allah katından bir gazap idi) Tufan, Hind ve Sind diyarına yaklaşmamıştı. Cenâb-ı Hak İbrahim ve İsmail'i gönderer l Ev'İni yeniden inşâ ettirdi."
Ezrakî, Abdullah b. Ebî Ziyâd (rahmctulkh aleyh)'den naklediyor: "Cenâk Hak, Adem'i cennetten çıkardıktan sonra ona söyle dedi: "Ey Âdem' R-* yeryüzünde semâdaki Beyt'imin hizasında bir ev yap ve meleklerin, Arş'im etrafında ibâdet ettikleri gibi, sen ve çocukların da burada ibâdet edin. Âdem meleklerin de yardımıyla hafriyata başladı ve yedinci kat yere kadar indi' Melekler büyük kayaları kaldırıp temele attılar. Derken ev yer seviyesine yükseldi. Âdem dört sütunu beyaz olan kırmızı bir yakutu cennetten getirerek Beyt'in temeline koydu. Bu yakut Nuh tufanına kadar burada idi. Tufan esnasında Allah onu göğe kaldırdı.
Üçüncü kez: Âdem (alcyhisseiâm)'ın evlatları tarafından inşâ edilmesi
İbnu'l-Münzir ve Ezrakî, Vehb b. Münebbih (rahmctullah aleyh)'deo naklediyorlar: "Âdem öldükten sonra, Cennet'ten gelen çadır İle beraber Allah Teala onu Cennete aldı. Daha sonra Âdem'in oğulları bunun yerine çamur ve taştan bir bİnâ inşâ etdler. Devamlı restore etmek suretiyle bu binayı Nuh tufanına kadar ayakta tuttular. Tufanla beraber sular altında kaldı ve ortadan kayboldu." es-Süheylî, bu binanın Âdem'in oğlu Şît tarafından İnşâ edildiğini ifade etmiştir.
Dördüncü kez: İbrahim ve tsmâil (aleyhimasselâm) tarafından inşâ edilmesi
İbn Kesir, Kabe'yi İlk bina edenin İbrahim (aleyhisselâm) olduğunu kesin bir dille ifâde ederek şöyle demiştir: "Peygamber (sallallahu aleyhi vesilem)'den, Kabe'nin İbrahim (aleyhisselâm)'dan önce inşâ edildiği yolunda sahîh bir haber naldedilmemiştİr." Fakat daha önce zikrettiğimiz ve bilahare anacağımız haberler nedeniyle İbn Kesîr'in bu görüşü tartışmaya açıktır,
İbn Sa'd, Cehm b. Huzeyfe b. Ganim (radîvallahu anh)'dan; İmam Ahmed, Abd b. Humeyd, Buhârî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hatim, el-Cündî, İbn Ebî Şeybe, Ibn Mürdevcyh ve Beyhakî, İbn Abbâs (radiya]lahuanh)'dan naklediyorlar:
Kadınlar ilk kez İsmail'in annesi Hâcer zamanında kuşak bağladılar. Hacef, Sâre'ye izini kaybettirmek için kuşak takmıştı. Bir başka rivayette: ArkasırU süpürecek şekilde ilk uzun etek giyen kimse, İsmail'in annesi Hacer'dir. Hafız İbn Hacer şöyle der: Bunun sebebi şuydu: Sâre, Hâcer'i İbrahim'e hibe etmişi o da İsmail'e hâmile kalmıştı. Bunun üzerine Sâre, Hâcer'i kıskanmıştı.
Ebû Cehm şöyle der: "O zaman İbrahim yetmiş yaşında idi. İsmail babasının ilk çocuğudur."
Hâcer İsmail'i doğurunca Sâre, onu çok kıskandı ve onun üç organını arcalamaya yemin etti. Hâcer beline kuşak bağladı ve izini ona belli ttirmemek için eteğini kumları süpürecek şekilde uzattı. Durumun kötüye
ittiğini gören İbrahim (aleyhisselâm)'in araya girerek Sâre'ye: "İkİ kulağını delmek ve sünnet etmek suretiyle yeminini boz" dediği nakledilir. Bu sebeple bu uygulamayı ilk yapan Sâre idi. Sâre'nin kıskançlığının çok ileriye gitmesi üzerine İbrahim (aleyhisselâm)'in İsmail ve annesini Mekke'ye götürdüğü söylenmiştir.
Ebu Cehm'in hadîsinde şöyle geçmektedir: Allah Teala İbrahim (aleyhisselâm)'a Mekke'ye gitmesini emretti. İbrahim (aleyhisselâm) Burak'a bincıi ve kucağına, o zaman iki yaşında olan oğlu İsmail'i, terkisine de Hâcer'i alarak, Cebrâîl (aleyhisselâm)'in kılavuz luğuyla Mekke yolunu tuttu. Cebrâîl ona Kabe'yi ve ona bağlı yerleri gösteriyordu. Her bir kasabaya uğradıkça İbrahim {aleyhisselâm) Cebrail'e: "Gideceğimiz yer burası mı, ey Cibrîl?" diye soruyordu. Nihayet Mekke'ye vardılar. O zaman Mekke dikenli çalılıkları ve akasya ağaçları ile dolu bir yerdi. Harem'in çevresinde, Arafat'ta bulunan ve buraya ilk kez yerleşen Amalika kavmi oturmaktaydı. O zaman civardaki su da çok azdı. Allah'ın Evi'nin (Kabe'nin) yeri de kaybolmuştu. Kabe'nin yeri kızıl bir tepeden ibaretti. Kedâ Dağı'na vardıklarında, Cebrail, İbrahim (alcjyhissdâm)'a: "Buraya ikamet etmekle emrolundun" dedi. İbrahim (aleyhisselâm) da Cebrail'e: "Buraya ikamet etmekle mi emrolundum?" diye sordu. O da "Evet" dedi.
İbrahim, Hicr'e geldi ve Hâcer'le İsmail'i oraya yerleştirdi. Hâcer'e burada bir çardak yapmasını emretti.
İbn Abbâs'm hadîsinde ise, İbrahim (aleyhisselâm)'m Hâcer ve İsmail ile beraber, Zemzemin yukarı tarafında bulunan bir ağaçlığın yanıbaşında yerleştiği, İsmail'in de süt emme çağında olduğu bildirilmektedir.
Derim ki: Şifâu'l-Ğ'-aramda. İfade edildiği gibi, her İki rivayet arasında bir çelişki yoktur. Zîra İbrahim (aleyhisselâm) önce ağaçlık yere, sonra da Hİcr'e veya önce Hicr'e, sonra da ağaçlık yere yerleştirmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Hiç kimsenin ve suyun bulunmadığı Mekke'ye yerleştirdikten sonra Ibrâhİm (alcyhissdâm) bir miktar hurma ve suyla beraber Hâcer ve İsmail'i orada bırakıp geri döndü.
Ebû Cehm'in hadisinde şöyle denilmektedir: "Sonra İbrahim (aleyhisselâm) Şam'da bulunan ailesine geri döndü."
ibrahim geri dönerken Hâcer peşinden koşarak, onu Kedâ'da yakaladı; üç kere: "Ey İbrahim! Bizi hiçbir insanın yaşamadığı bu vâdîde yalnız bırakıp nereye gidiyorsun? Bizİ kime bırakıyorsun?" di}fe seslendi. İbrahim ancak Hâcer'in üçüncü seslenişinden sonra geriye dönerek: "Sizi Allah'a bırakıyorum" dedi. Hâcer: "Sana bunu Allah mı emretti?" diye sordu İbrahim: "Evet" dedi. Hâcer: "O halde Allah bizi koruyacaktır" diyerek os>lü İsmail'in yanına geri döndü.
Hâcer, Hicr'e ağaç dallarından bir çardak yaptı. İbrahim Kedâ Dağı'na vardığında geri dönüp oğluna bakü. Ne bir yapı, ne de bir gölge vardı. Bunları düşünerek, her babanın evlâdına karşı hissettiği merhamet ve şefkat duygularına garkoldu.
İbn Abbâs'm rivayetinde ise şöyîe anlatılmaktadır: "İbrahim (alcyhissdâm) Hâcer ve oğlu İsmail'in gözlerinden kaybolduğu zaman, yüzünü Kabe'nin bulunduğu yere çevirip ellerini kaldırarak şöyle dua etti:
j"Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için Senin kutsal evinin yanında, ziraata elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları katından nimetlerle rızıklandır."
(İbrahim, 37) Hacer o sudan içip susuzluğunu gideriyor, İsmail'e de süt ve^ordu. Su bitince Hâcer çok susadı ve sütü kesildi. Henüz bir süt çağında olan İsmâİl de çok susadı. Hacer, bebeğinin susuzluktan ağlamaya ve çırpınmaya başladığını gördü. Onun bu hâlini gören annesinin yüreği parçalanıyordu. Gözleri önünde âdeta can çekişen ciğerparesine dayanamayan Hacer, doğruca en yakında bulunan Safa tepesine doğru yürüdü. "Gözümün önünde can çekişmesini görmektense uzak bir yerde olmam daha iyidir" dedi. Safa tepesine çıkıp Allah'a yalvarmaya ve dua etmeye başladı. Sonra birisini görmek umuduyla yüzünü vadiye döndü, fakat kimseyi göremedi. Safâ'dan inerek, vâdîden geçti ve Merve tepesine çıktı. Birilerini görme umuduyla etrafına bakındı. Sonra Merve'den inip tekrar Safâ'ya gitti. Sonra tekrar Merve'ye geldi ve bu işi tam yedi kez tekrarladı.
İbn Abbâs der ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscllcm) buyurdular ki: "Onun için insanlar bu iki tepe arasında sa'j ederler. Safa i/e Merve arasındaki ilk. sa'y de budur."
Ebû Cehm'in hadîsinde şöyle geçer: "Daha önce insanlar Beyt'i tavaf eder, fakat bu iki tepe arasında sa'y etmezler ve durulacak yerlerde durmazlardı."
Hâcer, Safa ile Mcrve arasında her gidiş gelişinde bir yandan da oğlu İsmail'i yokluyor ve son durumunu gözlüyordu. Son kez Merve'ye yaklaştığında bir ses işitti ve kendi kendine "Sus" dedi. Sonra dikkatlice kulak kesildi ve yine aynı sesi duydu. "Eğer bir yardım getirdiysen, sesini duydum" dedi. İşte o anda karşısında Cebrâîl belirdi.
Taberânî'nin hasen bir isnâdla Ali (radiyallahu anh)'dan rivayet ettiği hadiste sövle geçmektedir: Cebrâîl ona: "Kimsin sen?" diye sordu. Hâcer: "İbrahim'in oğlunun annesi Hâcer'im" cevabını verdi. Cebrâîl: "İbrahim, sizi kime bıraktı?" diye sorunca Hâcer: "Allah'a" dedi. Cebrâîl: "Sîzi, her şeye kâfi ve muktedir olana bırakmış" karşılığını verdi.
Ebû Cehm'in hadîsinde olayın devamı şöyle anlatılır; "Hâcer ümitsiz bir şekilde yedinci kez sa'y ederken bir ses duydu. Etrafına bakınıp kimseyi göremeyince, susuzluk ve yorgunluktan hayâl gördüğünü zannetti ve Merve tepesinde bir müddet bekledi. Bu arada bebeğine göz attığında hareket ettiğini gördü. Sonra aynı sesi tekrar duyunca: "Seni duydum, hoşuma gitti, yanında bir hayır varsa, bize yardım et. Zira ben ve oğlum helak olmak üzereyiz!" dedi. Hâcer, sesin ön tarafında olan İsmail'in yanından geldiğini görünce onu takip etmeye ve izini sürmeye başladı. İsmail'in bulunduğu yere varınca Cebrâîl orada belirdi ve onu alıp Zemzcm'in bulunduğu yere götürdü. Cebrâîl burada, değişik rivayetlere göre kanadı, ayağı veya parmağıyla yCre vurunca, zemzem suyu pınar gibi fışkırmaya başladı. Su, bulunduğu yerden büyük bir coşkuyla kaynaymca İsmail'in annesi dehşete kapıldı. Biter endişesiyle suyun etrafına toprak yığarak havuz yapmaya çalıştı, bir taraftan da suyu avuçlayarak kırbasını doldurmaya koyuluyordu. Ancak su devamlı kaynıyordu.
İbn Abbâs şöyle der: Resûlullah (saliallahu aleyhi vcsellem) buyurdular kî: ''Allah, ismail'in annesine rahmet etsin! Suyu kendi hâline bıraksaydı veya çekilip yok olacak endişesiyle sudan avuçlamış olmasaydı, %em%em, etrafı suya boğan bir pınar olurdu "
Hâcer sudan içti, oğluna da İçirdi. Melek ona: "Başınıza birşey gelmesinden endişelenmeyesiniz. Burada Allah'ın Evi bulunmaktadır. Bu çocuk babasıyla onu inşâ edecekler" dedi ve Beytullâh'ın bulunduğu yeri ona işaret etti. Bey t o zaman yerden yüksek bir tepecikti. Yağmur ve seller sağından ve solundan akmakta idi. Allah Teala hiçbir zaman ehlini zayi etmez!
Ebû Cehm'in hadîsinde olayın devamı şoylc nakledilir: Zemzem suyundan sonra Hâcer'in göğüsleri süt ile dolup taşmaya başladı. İsmail'in tüm yiyecek ve içeceği annesinin sütü idi. Hâcer, Zemzem ile yetiniyordu. Melek ona: "Bu suyun tükenmesinden korkma! Sana müjdeler olsun ki, oğlun büyüyecek ve babası Şam'dan gelip, beraber burada Allah'ın Evi'ni inşâ edecekler. Sonra dünyânın her tarafından Allah'ın kulları binbir zahmetle buraya akın edecekler, telbîyeler getirerek bu evi tavaf edecekler ve bu su Allah'ın evini ziyarete gelen misafirlerin içeceği olacaktır" dedi. Bunun üzerine Hâcer: 'Allah seni hayır İle müjdelesin" dedi ve Allah'a hamdetti.
Amâlika'lılardan iki genç, kaybolan develerini ararlarken, aşırı şekilde susamışlardı: "Hayret! Su olmayan bir yerde kuşlar ne arıyor!" dediler. Birisi arkadaşına: "Acele etme, biraz dinlendikten sonra kuşların olduğu yere doğru gidelim" dedi. Dinlendikten sonra yola koyuldular. Kuşların kafileler halinde oraya gelip tekrar geri döndüklerini gördüler. Kendileri o noktaya giden kuşları takip ede ede Ebû Kubeys dağına vardılar. Dağa çıktıklarında su ve yanıbaşmdaki çardağı gördüler. Aşağı inip Hâcer ile konuştular ve buraya ne zaman geldiğini sordular. Hâcer de başından geçenleri onlara anlattı. Sonra gençler suyun kime ait olduğunu sordular. Hâcer: "O su, benim ve oğlumundur" dedi. Gençler: "(Kuyuyu) kim kazdı?" diye sordular. Hâcer "Allah tarafından gönderilen bir sudur" dedi. Gençler gerçekten de bu İşte bir olağanüstülük olduğunu anladılar ve o gece kavimlerine dönerek, gördüklerini haber verdiler. Suyu haber alan Amâlika kavmi, Hâcer'İn yanına gelerek buraya yerleştiler. İsmail onların çocuklarıyla beraber büyüdü.
İbrahim (aleyhisselâm) her ay Burak ile Hâcer ve oğlu İsmail'i ziyaret etmekteydi. Sabah Mekke'ye gelir, öğlen Şam'daki evinde olurdu. Bu ziyaretlerinden birinde, Amalika'lıların oraya yerleştiklerini ve suyun bolluğunu görünce mutlu oldu.
İsmail bulûğ çağına erdikten sonra, Amali ka'lılard an bir kız ile evlendi. İsmail'in evde olmadığı bir gün Ibrâhİm (aleyhisselâm) ziyaretçi olarak oğlunun evine geldi. İsmail hayvanlarını ödüyordu. Avlanmak üzere beraberinde ok torbalarını da alırdı. Hz. İbrahim oğlunun evine geldi ve: "Selâm üzerinize olsun ey ev halkı!" dedi. İsmail'in hanımı, tanımadığı bu yaşlı adamın selâmına cevap vermedi. İbrahim'in: "Geçiminiz nasıl?" sorusu üzerine, fakirlikten şikâyet etti ve: "Yemek dersen, hiç yok. içecek dersen, cılız koyunlarımızdan sağdığımız bir yudum süt, başka bir şey yok. Suya gelince, gördüğün gibi sıkıntı ve meşakkatlidir" dedi. İbrahim (aleyhisselâm): "Evin reisi nerede?" diye sorunca kadın, "İşi için dışarı çıktı" dedi. Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm): "Geldiği zaman ona selâmımı ilet, kapısının eşiğini değiştirmesini söyle" dedi ve ayrıldı.
Akşam olunca İsmail evine döndü ve hanımına: "Gelen giden oldu mu?" diye sordu. Hanımı: "Yaşlı bir adam geldi, sana selam söyledi ve şöyle şöyle konuştu" dedi. Bunun üzerine İsmail, gelenin babası olduğunu anladı ve babasının tavsiyesini yerine getirerek hanımını boşadı.
Mekke'ye hâkim olan Amâlika kavmi, Harem'in hürmetine saygısızlık gösterdiler, yasakları ihlal edip, burada çok büyük çirkinlikler işlemeye başladılar. İçlerinden Ammuk adında birisi çıkıp: "Ey kavmim! Kendinize hâkim olun ve Allah'ın haremini ihlâl etmeyin. Sizden önce yasakları ihlal etmeleri sebebiyle helak olanları biliyorsunuz! Nolur yapmayın! Birbirinize yakınlasın. Allah'ın haremine karşı saygıda kusur etmeyin!" diye onları uyardıysa da ona kulak asmayıp, isyanlarını daha da arttırdılar.
Sonra Yemen'de yurtlarındaki kuraklığa dayanamayan, amcaoğulları olan rürhüm ve Katura kabileleri tüm aile ve mallarını alarak kuzeye doğru göç ttiler. Mekke'ye vardıklarında buranın tatlı suyu, bol yeşilliği, bereketi ve ıhman kışıyla konaklamak için uygun bir yer olduğunu görüp buraya indiler ve: "Burası tam istediğimiz yer" dediler. Cürhüm Kabilesinin başında Mudâd b Amr, Katura' kabilesinin başında ise Semeyda bulunmakta idi. Cürhüm Kabilesi Kuaykİan ve çevresine, Katura ise Mekke'nin aşağı kısmına, Ecyâd ve çevresine yerleşti.
Amâlika'hlar onları buradan çıkarmak istediyse de, onlar daha üstün çıkarak Amâlika'lıları Harem'den çıkarıp, Mekke'nin dışına sürdüler.
Yemen'den gelen bu kabileler de Arap idiler ve Arapça konuşmaktaydılar. Bu arada İbrahim (aleyhisselâm) oğlu İsmâü'i ziyaret etmeye devam ediyordu. İsmail, Mudâd'ın kızı Ra'le'yi beğenerek babasına istetti ve onunla evlendi.
Ebû Cehm'in hadîsinde İsmail'in önce Amâlika'dan, sonra da Cürhüm'den evlendiği nakledilmektedir. Fakat İbn Abbâs'm hadisinde İsmail'in birinci ve İkinci eşinin Cürhüm'den olduğu ifâde edilmekte ve olay şöyle anlaülmaktadır:
Nihayet Cürhüm kabilesinden bir grup can yoldaşı (veya bîr aile) kuzey tarafından Mekke'ye yöneldi. Mekke'nin alt taraflarında yerleştiler. Orada konmak üzere dolaşmakta olan bîr kuş gördüler. "Bu kuş bir suyun üzerinde dolaşmaktadır. Oysa biz bu vadiyi susuz bir yer olarak bilirdik" dediler. Bir ya da iki haberci gönderdiler. Haberciler zemzem kuyusunda su gördüler. Dönüp su gördüklerini haber verdiler. Bunun üzerine bütün kafile oraya yöneldi. İsmail'in annesi, zemzem suyunun yanındaydı. Ona: "Senin yanında konaklayıp yerleşmemize izin verir misin?" diye sordular. O da: "Bu su için bizden bir hak talebinde bulunmamanız şartıyla evet" diyerek izin verdiğini açıkladı. Onlar da: "Evet" diyerek bu şarta rıza gösterdiler.
Abdullah b. Abbâs, Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlcm)'in şöyle buyurduğunu rivayet emiştir: "ismail'in annesi bu teklife sıcak baktı. Zİra o, yanında kendisine komşu olacak kimselerin bulunmasını aryuluyordu. Cürhüm'lüler oraya yerleştiler. Akrabalarına haber saldılar, onlar da yanlarına gelip, yerleştiler. Böylece oraya bir kısım hane halkı yerleşmiş oldu."
Hacer'in oğlu, büyüyüp delikanlılık çağma geldi. Onlardan Arapçayı öğrendi. Büyüyünce onlar tarafından beğenilen birisi oldu. Baliğ olunca da onu kendi kızlarından biriyle evlendirdiler. Gün geldi, İsmail'in annesi öldü. ismail'in evlenmesinden bir süre sonra babası Hz. İbrahim, bırakmış olduğu yavrusunun durumunu yakından görmek üzere Mekke'ye geldi. İsmail'i bulamadı. Hanımına gelip ona İsmail'in nerede olduğunu sordu. Hanımı: "Bizim için azık aramaya gitti" dedi. Sonra İbrahim (alcyhissdâm) geçimlerini ve durumlarını sordu. İsmail'in hanımı: "Kötü durumdayız, darlık ve sıkıntı içindeyiz" diyerek hallerinden memnun olmadığını açıkladı. Bunun üzerine Hz. İbrahim ona şu tavsiyede bulundu: "Kocan geldiği zaman ona selamımı ilet ve kapısının eşiğini değiştirmesini söyle!" dedi.
İsmail (alcyhissclâm) eve geldiğinde evine bir insan uğradığını hisseder gibi oldu. Hanımına: "Size uğrayan oldu mu?" diye sordu. Hanımı: "Evet, şu ve su vasıfta yaşlı bir adam geldi. Senİ sordu, azık temini için dışarı çıktığını söyledim. Geçimimizi sordu. Darlık ve sıkıntı İçinde olduğumuzu anlattım" dedi. İsmail: "Sana bîr tavsiyede bulundu mu?" diye sordu. O da: "Evet, sana selamını iletmemi ve kapının da eşiğini değiştirmeni söylememi tavsiye etti" dedi. Bunun üzerine İsmail (alcyhissclâm): "O benim babamdır, senden ayrılmamı bana emretmiştir, var babana git" dedi ve onu boşadı. Sonra aynı kabileden başka bir kadınla evlendi.
Bir süre sonra İbrahim Halil (alcyhissclâm), tekrar Mekke'ye geldi. Yine İsmail'i evde bulamadı. Hanımının yanına gelip İsmail'i sordu. Kadın: "Bizim İçin azık temin etmeye gitti" dedi. Durumlarını ve geçimlerini sordu. Kadın, rahat ve bolluk içinde bulunduklarını söyleyerek yüce Allah'a hamd-ü senada bulundu. Hz.İbrahim: "Ne yersiniz?" diye sordu. Kadın: "Et yeriz" dedi. Hz.İbrahim: "Ne İçersiniz?" diye sordu: Kadın: "Su içeriz" dedi. Bunun üzerine Hz. İbrahim: "Allah'ım! Onlar için etî ve suyu bereketlendir" diye dua etti. Peygamber Efendimiz (sallaliahu aleyhi vcsdlcm) buyururlar ki: "O %aman tahıl yoktu. Eğer tahılları olsaydı, ibrahim, tahılın da onlar için bereketli olmasına dua ederdi." İbrahim (alcyhissclâm)'in bu duasının bereketi sonucu su ve et Mekke'lilere yarayan bir besin kaynağıydı. Mekke dışındaki kimseler, sadece et ve suyla beslenmeleri durumunda onlara yaramazdı,
Ebû Cehm'in hadisinde olayın bu kesiti şöyle nakledilir: İbrahim (alcyhissclâm) İsmail ikinci kez evlendikten sonra tekrar oğlunun evini ziyarete geldi ve: "Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun, ey ev halkı!" diyerek gelinini selamladı. Gelin, selâmına mukabelede bulunarak onu güzel bîr şekilde karşıladı. İbrahim (alcyhissclâm): "Geçiminiz naşı!? diye sorunca gelin: "Allah'a hamd olsun, çok iyi, bol bol süt ve etimiz, güzel suyumuz var" cevabını verdi. İbrahim (akyhisselâm): "Hububatınız var mı?" diye sordu. Gelin: "Bir çok nimetini ihsan etti, inşâallah o da olur" dedi. İbrahim (alcyhissclâm): "Allah üzerinizdeki bereketini artırsın" diye dua etti. Gelini onu: "Allah senden razı olsun! Buyur, yemek ye, su iç" diye davet etti, ama İbrahim (alcyhissclâm): "Bineğimden inemem" dedi. Gelini: "Yorgun ve üstün-başın tozlanmış görünüyorsun, başını yıkayıp yağlayayım mı?" diye sordu. İbrahim , (alcyhissclâm): "Evet, dilersen olabilir" dedi. Gelin o gün nemli beyaz bir taş olan • İsmail'in evinde bulunan Makâm'ı çıkararak İbrahim (alcyhissclâm)'m ayağının İtina koydu ve bineğinden hiç inmeden, önce başının sağ kısmını yıkadı.
Oflra Makâm'ı sol tarafa aldı, İbrahim (alcyhissclâm) sol ayağına yaslandı ve asının sol kısmını yıkadı. İşte bugün Makâm'da bulunan izler, o günden kalmıştır."
Ebû Cehm ve İbn Abbâs olayın devamını şöyle naklederler: Kadın basını yıkadıktan sonra İbrahim (alcyhissclâm) ona: "İsmail geldiği zaman ona selâmımı ilet ve kapısının eşiğine sımsıkı sarılmasını söyle ve ona: "Evinin düzen ve dirliği ona bağlıdır de" dedi. İsmail evine gelince babasının kokusunu alıp: "Ben yokken gelen oldu mu?" diye sordu. Hanımı: "Evet, yaşlı ve hoş şimali bir ihtiyar geldi (Ayrıca Hz. İbrahim hakkında övgü kabilinden daha başka şeyler söyledi) Seni ve geçimimizin nasıl olduğunu sordu. Ben de, "İyiyiz" dedim. İsmail: "Sana bir şey tavsiye etmedi mi?" diye sordu. Kadın: "Evet. Sana selâmını iletmemi ve kapının eşiğini iyice sağlamlaştırmanı söylememi istedi" dedi. İsmail: "O gelen benim babamdır. Eşİk de sensin. Bu sözüyle bana seni yanımda tutmamı tavsiye ediyor" dedi.
Ebû Cehm'in hadîsinde ise olayın bu bölümü şöyle nakledilir: İsmail karısına: "Sen benim katımda çok değerliydin, şimdi daha da çok değerli ve sevimli oldun" dedi. Kadın bir çığlık atıp ağlamaya başladı. İsmail ona: "Hayırdır, neden ağlıyorsun?" diye sorunca, kadın: "Onun senin baban olduğunu bilseydim, daha çok hizmet eder ve yaptığımdan daha iyisini yapardım" dedi. İsmail: "Üzülüp tasalanmana gerek yok. Onun babam olduğunu buseydin, ne sen ona yaptığından daha fazlasını yapabilirdin, ne de o, sana yaptığından daha fazlasını yapardı" dedi.
Bu kadın İsmail'e on erkek evlât doğurdu. Bunlardan biri de Nâbİt'dir.
İbrahim'in Kabe'yi İnşâ Etmesi
ismail otuz, İbrahim (alcyhissclâm) ise yüz yaşma ulaşınca Allah Teala, ibrahim'e: "Benim için bir ev inşâ et" diye vahyetti. İbrahim (alcyhissclâm): "Rabbim! Onu nereye inşâ edeyim?" dedi. Allah, ona yüzü ve kanatları olan ve "Sekine" diye adlandırılan rüzgârı takip etmesini emretti. İbrahim, yanında bir melek ve karga bulunduğu halde Mekke'ye vardı. Sonra İbrahim, Allah'ın dilediği bir süre bekledi. Bundan sonra yine Mekke'ye geldi. Zemzemin yakınında kendisi için ok bileyen İsmail'in yanma vardı. İsmail onu gördüğü Zaman ayağa kalkıp babasını karşıladı ve birbirleriyle kucaklaşarak hasret giderdiler.
Ibn Abbâs'tan hadisi rivayet eden Ma'mer der ki: Bir adamın şöyle dedİğinj duydum: "İbrahim ve İsmail birbirlerine kavuşunca öyle ağladılar ki, kuşlar dahi onlara icabet etti."
Sonra İbrahim oğluna: "Allah bana bir şey emretti" dedi. İsmail: "O halde emredildiğin şeyi yap" dedi. İbrahim: "Bana yardım eder misin?" diye sorunca, İsmail: "Tabii ki yardım ederim" dedi. Hz.İbrâhim: "Allah bana işte burada bir Ev inşâ etmemi emretti" dedi ve etrafındaki yüksek yeri işaret etti.
Hz. İbrahim ve İsmail, tek başlarına, o zaman kırmızı bir tepe olan Ev'in temelini kazımaya başladılar. Adem (aleyhisselâm)'m ilk temeline inmek İstiyorlardı. Ev'in çevresini kazarken, ancak otuz kişinin güç ye (irebileceği bir kaya ile karşılaştılar. Temeli kazarak Adem (aleyhisselâm)'m daha önce açtığı temele kadar İndiler.
İmâm Ahmed'in sahih bir senetle İbn Abbâs'dan rivayet ettiği hadîste şu ifadelere yer verilir: "İbrahim'in yerleştirdiği sütunlar, Ev'in daha önceki sütunları idi." İbn Ebi Hâtim'in rivayetinde ise şöyle geçer: "Sütunlar yerin yedinci katında idi."
Ibn Abbâs (radiyallahu anh) şöyle der: "İsmail taş taşıyor, İbrahim de örüyordu. Bina yükseldikten sonra, İsmail Makam diye isimlendirilen taşı getirdi; ibrahim (aleyhisselâm) üzerine çıkıp inşaata devam ettiler. Baba-oğul şöyle dua ediyorlardı: '"Rabbirrriz! Bizden bu amelimizi kabul eyle. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin." (Bakara, 127)
Ebû Cehm'in rivayetinde şunlara yer verilir: "Sekine, bir bulut gibi Kabe'yi kuşattı ve Hz. İbrahim'e: <Ev'i (Kabe'yi) üzerime inşâ et> diye seslendi. Bu nedenle ister zâlim olsun, ister kâfir, Kabe'yi ziyaret eden her kişi üzerinde bir sekine (manevi huzur) tecelli eder."
İbrahim (aleyhisselâm) Kabe'nin inşâsını tamamladı; yükseldiğini 9, genişicğiıii 30 zİrâ', temelini ise 22 zira' yaptı. Daha önce İsmail'in koyunlarına ağıl olan, 7 zirâ'lık Hicr'i de Kabe'nin içine aldı. Kabe, taşlar üst üste konularak inşâ edildi ve üstüne çatı konulmadı. Ayrıca iki kapı ve Kabe'ye verilen hediyeleri biriktirmek için de, kapının yanına bir kuyu yapıldı. Rüknü de insanlar için bir nişane kıldı.
İsmail taş getirmek için vadiye gittiğinde, Cebrâîl (aleyhisselâm) daha önce Nûh tufanında Kabe'nin yıkılması ile beraber, göğe kaldırılan Hâcerü'l-Esved taşını getirdi ve İbrahim onu Rükn'ün olduğu yere koydu. İsmail vadiden elinde taş ile gelince, İbrahim'in Rükn'ü tamamladığını gördü ve: "Bu taş nereden geldi? Kim getirdi?" diye sordu. İbrahim (aleyhisselâm): "Beni sade sana ve getirdiğin taşa bırakmayan getirdi" karşılığını verdi.
İbrahim (aleyhisselâm) Kabe'nin binasını bitirdikten ve Hicr'i Kabe'nin içine aldıktan sonra, Makâm'ı Kabe'nin sağ iç tarafına yerleştirdi.
Beyhakî, Vehb b. Münebbih (rahmctullah aWh)'den naklediyor: "Tufan olup yeryüzü sulara gömüldüğü zaman, Kabe göğe yükseltildi ve Arş'm alüna kondu. Burası iki bin yıl boyunca harabe kaldı. Sonra Cenâb-ı Hak, İbrahim (aleyhisscM'a Kabe'yi inşâ etmesini emretti. Konuşan bir dili ve insan yüzüne benzeyen bir yüzü olan Sekine, bir bulut suretinde gelerek İbrahim'e: <Ey İbrahim! Kabe'yi tam benim gölgemin ölçüsüne göre yap, ne eksilt, ne de artif> dedi. İbrahim onun gölgesinin ölçüsünü belirleyerek İsmail ile beraber Allah'ın evini çatısız olarak bİnâ etti. Daha sonra İnsanlar zînet ve değerli eşyalarını buraya koymaya başladılar. Kabe bu tür eşyalarla dolmak üzereyken, beş kışı burayı soymaya karar verdiler. Hırsızlardan her biri Kabe'nin bîr köşesinde dururken, beşinci hırsız içeri girmeye çalışmış, ancak başı üstüne düşerek ölmüştü. Bu olaydan sonra Cenâb-ı Hak, Kabe'yi koruması İçin kara başlı ve kara kuyruklu beyaz bir yılan gönderdi. Bu yılan, Kureyş'in Kabe'yi tekrar bina etmesine kadar beşyüz yıl boyunca Allah'ın evini korudu."
el-Ezrakî, Osman b. Sâc (rahmetullah aleyh)'den şöyle rivayet etmiştir: Bize ulaştığına göre, -Allah Teâlâ daha i^i bilir- Halilullâh (İbrahim) göğe yükseltildi ve buradan doğuya ve batıya bakarak, Kabe'nin yerini seçti. Melekler ona: "Ey Allah'ın dostu! Yeryüzünde Allah'ın Ev'ini tercih ettin!" dediler. İbrahim Kabe'yi yedi (veya beş) dağdan getirilen taşlar ile inşâ etti. Taşlan melekler İbrahim'le bu dağlardan taşıdılar.
el-Ezrakî ayrı ayrı olarak Ali (radiyallahu anh), Mücâhid ve Bişr b, Asım'dan şöyle rivayet etmiştir: İbrahim (aleyhisselâm) Ermenistan'dan -Mücâhid'e göre Şam'dan- Sekine, bir melek ve gÖçeğen kuşu eşliğinde Mekke'ye geldi. Örümceğin kentli ağına sığınması gibi, Hz. İbrahim Kabe'ye sığınırdı. Hz. İbrahim orayı kazıp hafriyatını aldı. Temelinde ancak otuz kişinin kaldırabileceği deve büyüklüğünde kayalar çıktı. Sonra Allah Teala ona: "Kalk ve bana bir ev inşâ et!" diye vahyetti. Hz. İbrahim: "Yâ Rabbi, nereye inşâ edeyim?" diye sorunca Allah Teala dili olup konuşan bir bulut gönderdi ve: "Ey İbrahim! Rabbin sana bu bulutun ölçüsünü almanı emrediyor" dedi. Bunun üzerine İbrahim (alcyhissdâm) buluta bakıp ölçüsünü aldı; işlem bitince bulut: "Evet, tamam!" diye seslendi. Başka bir rivayette şöyle der: Sekine: "Ey İbrahim! Ev'imi mesken mi edindin?" diye sorunca İbrahim: "Evet" dedi. Bunun üzerine bulut (Sekîne) yükseldi ve sağlam zemine oturan bir temel açıldı. İbrahim de Ev'i bu temelin üstüne inşâ etti. Onun için zâlim bir kral ve kaba bir bedevi de olsa Ev'i tavaf eden herkes o Sekîne'nin manevi tesirinde kalır.
el-Ezrakî, Katâde'den şöyle rivayet etti: "Hiv.e İbrahim'in Kabe'yi bes dağdan bina ettiği nakledildi. Bunlar: Tûr-i Sînâ, Tûr-i Zeyta, Lübnan, Cûdî ve Hirâ dağı."
es-Süheylî (rahmetullah aleyh) bununla ilgili şöyle der: "Allah'ın Kabe'yi beş dağdan yapmasındaki hikmete bakiniz! Zira Kabe, beş şart üzere bina edilen İslâm direği olan beş vakit namazın kıblesidir. Sekîne'nin işaretine bakınız ki Kabe beş vakit namazın kıblesi, sekine de (huzur da) namazın özüdür.
Resûlullah (saîlalîahu aleyhi vcsdlem) şöyle buyurmuşlardır: "Namazı, Sekine hâli i/e (sükûnetle) kılını [115] el-Ezrakî, İbn İshâk'tan şöyle rivayet etmiştir: Halîlullah İbrahim (alcyhûsdâm) . Kabe'yi inşâ ederken, yüksekliğini 9, Rüknü'I-Esved'den (Hacerü'l- Esved'den), Hicr'in bulunduğu Rüknü'ş-Şâmî'ye kadar olan genişliğini 32, ' Rüknü'ş-Şâmî'den Rüknü'l-Garbî'ye kadar olan genişliğini 22, Rüknü'l-Garbı ile Rüknü'l-Ye manî arasındaki genişliğini 31, Rüknü'l-Esved ile Rüknü'l-, Yemânî arasındaki Yemânî Tavanı'nı ise 20 zira' yaptı. Girişini zemin cihetine koydu ve kapı yerleştirmedi. Girişin sağ tarafına depo mahiyetinde bir kuyu açtı.
İbn el-Hacc el-Mâlikî el-Menâsik adlı kitabında, İbrahim'in Kabe'yi inşâ edişine değinerek şöyle efer: "İbrahim (alcyiıissdâmj'm inşâ ettiği Ev'in dış cephesi yuvarlaktı ve iki rüknü vardı ki bunlar, iki Yemânî rüknüdür. Kabe'yi Kureyş yeniden inşâ edince onu dört rükün üzerine bina ettiler."
İbrahim İnsanları Hacc'a Çağırıyor
Ebû Cehim şöyle der: Allah, Kabe'nin inşâsını bitirdikten sonra İbrahim'e insanları hacca çağırmasını emretti. İbrahim: "Yâ Rabbİ! Sesim insanlara ulaşmaz" dedi. Allah Tcala: "Sen çağır; ben ulaştırırım" buyurdu.
İbrahim, o zamanlarda Kabe ile bitişik olan Makâm'a çıktı. Makam onu en yüce dağdan daha da yükseklere çıkardı. İbfâhim parmaklarını kulaklarına koydu, yüzünü de doğu ve batıya dönerek en yüksek sesiyle şöyle bağırdı: "Ey İnsanlar, size Beytü'l-Atîk'i (Kabe'yi) haccetmeniz farz kılındı! Rabbinizin dâvetine icabet edin!" İbrahim'in sesi doğudan batıya Kabe'nin etrafını çevreleyen tüm kara parçasına dalga dalga yayıldı ve insanlar "Lebbejk AUâhümme Lebbejk" (buyur Allah'ım, buyur!) diyerek, hac için Kabe'ye koştular. O günden kıyamete kadar hacceden herkes Allah'ın bu çağrısına icabet edenlerdendir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: »Uİ ol; Z "Orada apaçık âyetler olan makâm-ı İbrahim vardır." (Ali İmrân 97) Dolayısıyla ibrahim (aleyhissdâm)'ın Makam üzerinde bütün insanlığa seslenişi bir âyettir (mucizedir).
el-Fâkihî sahih bir isnadla İbn Abbâs'dan şöyle rivayet etmiştir: İbrahim Hicr'e çıkarak şöyle seslendi: "Ey insanlar! Size hac farz oldu!" İbrahim'in bu nidasını, erkeklerin sulbünde ve kadınların tahminde bulunan herkes işitti ve Allah'ın ilminde kıyamet gününe kadar haccetmeleri mukadder olanlar bu nidâva: "Lebbeyk, Allahümme Lebbtyk!" diyerek icabet ettiler.
Yine İbn Abbâs (radiyallahu anh)'dan şöyle rivayet etmiştir: "İbrahim Kabe'yi inşâ ederken çamur veyâ kireç kullanmadı. Hatta üzerine tavan yapacak imkanı ve yardımcıları yoktu."
Yİne AH (radiyallahu anh)'dan şöyle rivayet edilmiştir: ''İbrahim her gün bir bacak mesafesinde duvar Örüyordu."
İbn Ebî Şeybe, İbn Menî', İbn Cerîr, İbn Ebî Hatim, el-Hâkim -sahih demiştir- ve Bej'hakî, İbn Abbâs (radiyallahu anh)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: İbrahim (aleyhisselâm) Kabe'nin inşâsını tamamladıktan sonra: "Yâ Rabbi! Bitirdim" dedi. Cenâb-ı Hak: "İnsanları hacca çağır" buyurdu. İbrahim: "Yâ Rabbİ! Sesim herkese ulaşmaz" deyince, Cenâb-ı Hak: "Sen çağır! Ben duyururum" buyurdu. İbrahim (aleyhisselâm): "Yâ Rabbi! Ne diyeyim?" dedi. . Cenâb-ı Hak: "<Ey insanlar! Size Beytü'l-Atîk'i haccetmeniz farz kılındı> de!" buyurdu. Ibrâhİm böyle seslendi ve onun çağrısın: yer ve gökteki herkes işitti. Gerçekten insanlar dünyânın en ücra köşelerinden, teîbiyeler getirerek onu ziyarete geliyorlar."
Ibn Ebî Hâtİm, İbn Abbâs (radiyallahu anhj'dan şöyle rivayet etmiştir: Allah Teala ibrahim'e insanları hacca çağırmasını emrettiği zaman, Ebû Kubeys dağına çıktı ve elini kulağına koyarak en yüksek sesiyle: "Ry insanlar! Allah Teala size haccı farz kıldı. Rabbinize icabet edin" diye nida etti. Erkeklerin sülblerinde, kadınların rahimlerinde olanlar ona icabet ettiler. İlk İcabet edenler ise Yemenlilerdir. O günden kıyamete kadar haccedecek olanlar, o gün İbrahim'in çağrısına icabet edenlerdir.
İbrahim Hacc'ın Yapılışını Öğreniyor
Ebû Cehm şöyle der: "İbrahim, çağrısını tamamladıktan sonra Cebrail onu alarak Safa ve Merve'yc götürdü ve Harem'in sınırlarını gösterdi. İbrahim )'a Harem'in sınırlarına taş koymasını emretti; Hz. İbrahim de bunu yaptı. Böylece Cebrail'in delaletiyle Harcm'in sınırlarını ilk belirleyen kisj İbrahim (alcyhissclâmj'dır."
Zilhicce ayının yedinci gününün bitiminde İbrahim bir hutbe îrâd etti ismail oturmuş vaziyette dinliyordu. Ertesi gün erkenden her ikisi de ihramlı oldukları halde telbiye getirerek yola çıktılar. Her birinin yanında su kabı ve asası vardı. İşte bundan dolayı bugün "Terviye günü" olarak isimlendirildi.
İbrahim ve İsmail Minâ'ya gelerek burada öğle, ikindi, akşam, yatsı ye sabah namazlarını kıldılar. Buraya sağ taraftan geldiler ve Sebir üzerine güneş doğuncaya kadar burada kaldılar. Sonra Cebrail'in eşliğinde yürüyerek Arafat'a vardılar. Burada Nemirc'de konakladılar. Cebrail burada İbrahim ve İsmail'e Arafat'ın sınırlarını gösterdi. İbrahim burayı daha önce tanıdığından dolay] ^âj» "Araftu (bildim)" dedi ve bu nedenle burası Arafat adıyla anılır oldu.
Güneş batrya meylettiğinde, Cebrail onları bugünkü Mescid'in bulunduğu yere getirdi. İbrahim ayağa kalkarak bir hutbe irad etti. İsmail de oturarak onu dinledi. Arkasından öğle ve ikindiyi cem ederek burada kıldıktan sonra Cebrail onları yüksek tepelere çıkardı ve burada akşam karanlık çökünceye kadar ayakta Allah'a duâ ettiler. Sonra oradan İnîp Müzdelife'ye geldiler, bugün namaz kılınan yerde akşam ve yatsıyı cem ederek kıldılar ve geceyi burada geçirdiler. Sonra fecir vaktinde kalkıp M üz deli fe'de vakfe yaptılar. Sonra Minâ ve Müzdelife arasında olan Muhassir'e geçtiler. O bölgeyi hızlıca yürüdükten sonra tekrar normal yürüyüşlerine geçtiler. Sonra Müzdelife'den aldıkları yedi taşla Akabe cemresini (büyük şeytanı) taşladılar. Sonra fecir vaktinde Minâ'nın sağ tarafından inerek, bugün kurban kesilen yerde kurban kesip, saçlarını traş ettiler. Sonra bir kaç gün burada kalarak güneş yükseldiği zaman yürüyerek cemreleri attılar (diğer şeytanları taşladılar). Kurbanın dördüncü günü yola çıkarak öğleyi vadide kıldılar. Tüm bunları onlara Cebrail gösteriyordu.
İbrahim haccıni tamamladıktan sonra Şam'daki evine döndü ve bundan sonra her sene Kabe'yi haccetmeye başladı.-
Daha sonraları Sâre, İshâk, Yakûb, torunlar ve diğer peygamberler ve Mûsâ (alcyhissclâm) da Kabe'yi haccettiler.
Sonra Allah, Halil'inin ruhunu teslim aldı. Teslim almadan önce Hz.İbrahim ölüm meleğinden mühlet istedi. Sonra Allah Tcala ölüm meleğini tekrar Hz. İbrahim'e gönderdi ve ona Allah'ın emrini bildirdi. Ibrâhİm Rabbinin emrine teslim oldu. Ölüm meleği: "Ey İbrahim! Ruhunu nasıl teslim almamı istersin?" diye sordu. İbrahim: "Secde ederken" dedi ve melek onun ruhunu secde hâlinde teslim aldı. İbrahim (alcyhissclâm) Şam'da defnedildi.
İsmail ise, babasından sonra Allah'ın dilediği kadar yaşadıktan sonra Mekke'de vefat etti ve Kabe kapısının yanıbaşındaki Hacûn'a, daha önce vefat eden annesi Hâcer'in kabrinin yanına defnedildi.
Kabe'nin beşinci ve altıncı kez Amâlika ve Cürhüm kabileleri tarafından inşâ edilmesi
İbn Ebî Şeybe, İshâk b. Rahaveyh Müsnedındc, İbn Cerîr, İbn Ebî Hatim ve Beyhakî Delâifdc Ali (radiyallahu anh)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: "İbrahim (alcyhissclâm)'ın binası Allah'ın dilediği bir süre durduktan sonra yıkıldı. Yıkılan bu binayı Amâlika kavmi tekrar yaptı. Sonra bu da yıkıldı. Bu defa Cürhüm kabilesi inşâ etti."
Süheylî şöyle der: Kabe'nin, Cürhüm döneminde bir veya İki defa yeniden bina edildiği ifade edilmiştir. Çünkü yağmur selleri duvarlarını yıkmıştı. Fakat bu yediden bina değil, sel yüzünden yıkılan duvarların onarılması ve Kabe ile sel arasına duvar Örülmesi şeklinde olmuştur.
Ebu Cehm'in Huzcyfe (radiyallahu anlm)'dan rivayetine göre, Cürhüm'lüler zamanında Mekke'nin yukarı tarafından gelen sel, Hz. İbrahim'in inşâ ettiği binayı yıkınca, Cürhüm'lüler tarafından aynı şekliyle tekrar yeniden inşâ edilmiş; iki kapı ve kilit ilave edilmiştir. Bu rivayet Hz. Ali (radiyallahu anh)'ın rivayetini teyid etmektedir.
Kabe'nin Yedinci Kez Kusay b. Kilâb Tarafından inşâ Edilmesi
Bunu, ez-Zübeyr b. Bekkâr, Neseb Kurayş isimli kitabında söylemiş; imam Ebu İshak el-Mâvcrdî hc Ab kamu's Sultaniye'de bu bilgiyi doğrulamıştır.
Sekizinci Kez: Kureyş'liler Tarafından inşâsı
Bu konu ileride anlatılacaktır.
Dokuzuncu kez: Abdullah b. Zübeyr (radiyailahu anh) Tarafından İnşâsı
Aişe (radiyallahu anhâ) Peygamber (sallallahu aleyhi vcsdkm)'in kendisine şöyle dediğini rivayet etmiştir: ''Görmüyor musun, senin yakanların Kabe'yi yeniden inşâ ettikleri ^arnan İbrahim'in temellerini kısalttılar?" Ben: "Ey Allah'ın Resulü! O halde onu niçin İbrahim'in inşâ ettiği gibi eski haline getirmiyor sun?" diye sorunca
"Keşke kavmin küfürden henüK yeni kurtulmUs Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscllcm): olmasaydı..." buyurdu.
Abdullah b. Ömer şöyle demiştir: "Aişe (radiyallahu anhâ) bunu Resûlullah {saliaîlahu aleyhi vcsdlcm)'den gerçekten böyle işitmişse, anlaşılıyor ki ResûlullaK (sallallahu aleyhi vcscllcm)'in Haceru'l-Esved'in hemen yanıbaşında iki Rükn-ü Şâmî'yi istilâm etmemesinin nedeni, buranın İbrahim (alcyhissclâm)'ın inşâ ettiği temeller üzerine oturtulmamış olmasıdır."
Bir diğer rivayette Aişe (radiyallahu anhâ) şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscllcm) bana buyurdular ki: "Şayet kavmin küfürden henü^yeni dönmüş olmasalardı Kabe yi yıkıp, onu ibrahim'in temelleri ürerine yeniden inşâ ederdim ve Kabe'ye bir kapı koyardım. Çünkü Kureyş, Beyt'i (Kabe'yi) tam olarak ibrahim'in inşâ ettiği temeller ürerine yapmadı ve küçülttü." Buharı .ile Müslim tarafından rivayet olunmuştur. [116] Buhârî'nin rivayetinde lafız şöyledir: "Kavmin cahiliye ortamından yeni çıkmış olmasaydı, Kabe'nin yıkılmasını emreder, küçültüldüğü sırada dışarıda bırakılan yeri yemden binaya katar, onu yer seviyesinde yapar ve ona iki kapı koyardım: Birini doğuya, diğerini de batıya yerleştirirdim, ibrahim 'in açtığı temele kadar inerdim.''
İşte bundan dolayı Zübeyr, Kureys'İn bina ettiği Kabe'yi yıkarak onu Hz. İbrahim'in temelleri üzerine yeniden bina etti. Yezİd (Ibn Rûman) şöyle der: "Zübeyr'in yıkımını gördüm. Kendisi Kabe'yi yeniden inşâ ederek Hicr'in bir kısmını Kabe'ye kattı. Ben İbrahim (aleyhisselâm)'ın attığı temelleri o esnada gördüm, deve hörgücü görünümünde kocaman taşlar vardı."
Cerîr b. Ebî Hazım şöyle der: Yezid b. Rûman'a onun yerini sordum. Bana: "Şimdi sana orayı göstereceğim" dedi. Sonra beraber Hicr'e girdik ve bana: "İşte şurası" dedi. Cerîr şöyle der: "Hicr'den yaklaşık altı zira' mesafede idi."
Said b. Mîna da Abdullah b. Zübeyr'in şöyle dediğini rivayet etmiştir; Halam (Aişe) Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscH«n)'in kendisine şöyle buyurduğunu nakletti: "Ey Aişe! Kavmin şirkten/küfürden daha henü% yeni çıkmış olmasaydı, Kabe'yi yıkar ve onu İbrahim (akjlmtlâmj'ın temelleri ürerine inşâ ederdim. Hicr'den altı %irâ'ı ekleyerek, doğu ve batıya açılan iki kapı açardım. Çünkü Kureyş, Kabe'yi asli temellerine uygun yapmamıştır."
Müslim, Atâ b. Ebî Rebah (rahmcmllahalcyh)'den nakîetmiştir: Beytullah, Yezid b. Muaviye'nin gönderdiği Şam orduları tarafından tahrip edildiği zaman, Ibn Zübeyr burayı onarmadan hac mevsimine kadar bekletti. Gayesi de insanları zalim Yezid'e karşı koymaya sevketmekti. Hac mevsimi girip insanlar hac için Mekke'ye toplanınca Abdullah b. Zübeyr onlara şöyle seslendi: "Ey Müslümanlar! Kabe konusunda bana yol gösterin! Onu yıkıp yeniden mi yapayım, yoksa yıkılan yerlerini mi onarayım?" Abdullah b. Abbâs çıkıp şunları söyledi: "Bana kalırsa sadece yıkılan yerlerini tamir et, insanların İslam'ına ve Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlcm)'İn bi'setine tanıklık eden Beyt'i ve tasları yerinde bırak!" dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Zübeyr şöyle dedi: "İçinizden birinin evi yansaydı, hemen onu yenilemeye koyulurdu, Rabbinizin evini neden yenilemekten kaçınırsınız!? Ben üç gün istihare yapacağım ve sonra da karar verdiğim şeyi yerine getireceğim." Üç gün sonra İbn Zübeyr Beyt'i tamamen yıkmaya karar verdi. Fakat insanlar Allah'ın evini yıkma konusunda tereddüd içindeydiler. Bundan dolayı bir musibete duçar olmaktan korkuyorlardı. Fakat adamın biri çıkıp oradan bir taşı yere yuvarlayınca, herkes onun başına birşey gelmediğini gördü. Tereddütlerini silip attılar ve işe koyuldular. Kabe'yi temellerine kadar söktüler. İbn Zübeyr, Kabe'nin temeline direkler dîkîp aralarına perdeler gerdi. Derken Kabe yeniden inşâ edildi.
Süheylî şöyle der: "İnsanlar bu perdelerin etrafında tavaflarını yaptılar. Tavaf edenlerin bulunmadığı hiçbir an yoktu. Çatışmanın kızıştığı ve insanların başka şeylerle meşgul olduğu îbn Zübeyr'in şehid edildiği an bile, Kabe'nin etrafında bir devenin tavaf ettiği anlatılır."
İbn Zübeyr şöyle demiştir: Ben Aişe'nin söyle dediğini işittim: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsclkm) şöyle buyurdu: "insanlar islam'a yeni girmemiş olsaydı ve inşasına harcayacak param bulunsaydı, Kabe'ye Hicr'den beş %irâ" daha katar ve insanların birisinden girip diğerinden çıkacakları iki kapı yapardım." İbn Zübeyr şöyle der: "Bugün ben Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'in bu dileğini yerine getirecek paraya sahibim ve insanlardan da herhangi bir endişem yok." Böylece İbn Zübeyr, Kabe'ye beş zira' katıp yeniden inşâ etti.
Kabe'nin uzunluğu onsekiz zira' idi. İbn Zübeyr ilavede bulununca enini kısaltıp boyunu on zira' uzattı. Ona birisinden girilen, diğerinden de çıkılan iki kapı yaptı.
İbn Zübeyr şehid edildikten sonra Haccâc, Abdülmelik'e onun öldürüldüğünü ve İbn Zübeyr'in Kabe'yi Mekke eşraflarının da hazır bulunduğu temeller üzerine yeniden inşâ ettirmiş olduğunu bildirdi. Abdülmelik cevabında, İbn Zübeyr'in boyuna yaptığı ilaveyi aynen bırakmasını, ancak Hicr'den alıp Kabe'ye kattığı tarafın yıkılıp Kureyş dönemindeki şekline iade edilmesini ve açılan ikinci kapının kapatılmasını emretti. Bunun üzerine Haccâc, İbn Zübeyr'in inşâsını yıkarak, Kabe'yi Kureyş dönemindeki şekline döndürdü.
el-Ezrakî'nin Taribu Mekke'sinde şöyle anlatılmaktadır: İbn Zübeyr yeniden inşâ etmek üzere Kabe'yi yıktığında, temelinin Hicr'e 6 küsur zira' girmiş olduğunu gördü. Temelin taşları şekil olarak deve boynunu andırıyordu. Bunlar parmakların birbirine kenetlenmesi gibi, birbirine . kenetlenmiş kırmızı taşlarlardı. Ayrıca bir de kabir bulunmaktaydı. Abdullah '• (b. ez-Zübeyr): "işte bu İsmail'in annesinin kabridir" dedi ve Mekke'nin ileri gelenlerinden elli kişiyi çağırarak onların da bunu görüp şahid olmalarını sağladı. Abdullah b. Muti elindeki demir kazma ile Kabe'nin direklerinden birine vurunca, tüm direkler sarsıldı ve bununla beraber Mekke'nin tamamı şiddetle sallandı.. İnsanlar çok korktular. Hicr'den bir parça yükseldi. Onu eline aldı. Ateş gibi bir nur İdi. O nurdan bir kıvılcım uçtu ve Mekke'deki tüm evlere ondan bir parça girdi. İnsanlar endişeye kapıldılar. İbn Zübeyr, etrafındakilere: Şahİd olun! diye seslendi. Sonra inşaatı bu temel üzerine oturttu. Kabe'ye iki kapı yerleştirdi. Abdullah b. Zübeyr, Kabe'nin inşâsına başlamadan Haceru'l-Esved'İ bir sandık ve ipek bir kumaş içerisinde Daru'n-Nedve'ye, Kabe'ye ait diğer zinet eşyalarıyla, koku ve kumaşları da Şeybe b. | Osman'ın evine koymuştu. Bİna Haceru'l-Esved'e kadar tamamlanınca, f Abdullah altına bir taş, üstüne de bir taş koyarak Haceru'l-Esved'i ikisinin arasına yerleştirdi. Daha sonra oğlu Abbad'a ve Cubeyr b. Şeybe b. Osman'a Rükn'ü bîr bezin üzerine koymalarını istedi ve onlara şöyle dedi: "Koyduğunuz zaman siizi duyacağım şekilde tekbir getirin." İkisi Rükn'ü bir bez parçasına koyup yerleştirdikten sonra tekbir getirdiler. Herkes tekbir seslerini duydu. Kureyş'den bazı kimseler kendilerini çağırmadığı için Abdullah'a öfkelendiler. Kureyş, cahiîiye döneminde Harem'e dışarıdan ilk giren kimseyi hakem tayin etmedikçe Haceru'l-Esved'i yerine koymazdı. İlk giren de ReSUİUİlah (sallallahu aleyhi vesellcm) İdi.
Haceru'l Esved yangın sebebiyle çatlamıştı. Bu nedenle Abdullah onu gümüş ile lehimledi. İbn Avn şöyle der: "Haceru'l-Esved çatladığında içine baktım, madeni gümüş gibiydi."
İbn Zübeyr'in yıkmasından önce Kabe 18 zira' yüks ekliği nd ey di. İbn Zübeyr ise Hicr'i katıp enini geniş tuttuğu için yüksekliğini 27 zira' olarak inşâ etmiştir. İbn Zübeyr şöyle der: "Kureyş inşâ etmeden önce Kabe'nin yerden j yüksekliği 9 zira' idi. Kureyş onu 18 zira', ben ise 27 zira' yapıyorum." j Duvarlarının genişliği ise 2 zira' yapıldı. Daha önce Kabe iki sıra halinde 6 sütun üzere oturtulmuşken, İbn Zübeyr 8 sütun üzerine oturtmuştur. Ayrıca ışığı yansıtmak üzere Sanâ'dan mermer getirtildi. 11 zira uzunluğunda kapı kanatlan koydu. İkinci kapıyı da birinci kapının hizasında ve aynı modelde yaptı. Damına çıkmak için tahtadan merdiven yaptırdı, inşâsını bitirdikten sonra içinden ve dışından güzel kokular ve zâferân sürdü ve Mısır mamulü beyaz keten ile örttü. Sonra Abdullah b. Zübeyr insanlara: "Kim bana itaat ediyorsa benimle çıksın ve umreye niyetlensin. Gücü olan deve kurban kessin, t,una gücü yetmeyen koyun kessin, ona da gücü yetmeyen sadaka versin*' dedi- Kendisi de 100 deve kurban etti. Tavafa başladığında dört Rükn'ü de istilâm etti.
Haccâc'm Mekke'yi işgal edip, Abdullah'ı öldürmesine kadar, Kabe bu şekilde idi. Haccâc Mekke'ye girdikten sonra Kabe'nin binası ile ilgili yapılanları Abdülmelik'e bildirdi. O da, İbn Zübeyr'in Hicr tarafından ilave edilen kısmı yıkıp, eski yerine almasını ve batı yönündeki ikinci kapıyı kapatmasını emretti. Haccâc aynen böyle yaptı. İçindeki ahşap merdiveni değiştirdi ve kapının yüksekliğini 5 zİrâ' alçaktı. Bugün Kabe, Hicr duvarı ve batı kapısı dışında Abdullah b. Zübeyr'in inşâsı üzeredir.
Abdülmelik hac için geldiğinde, Haris b. Abdillah b. Ebî Rebîa el-Mahzûmî ona: "Ben şahitlik ederim ki, İbn Zübeyr'in Aişe'den işittiği hadis doğrudur ve o hadisi ben de işittim" dedi. Abdülmelik; "Sen de işittin mi?" diye sorunca Haris: "Evet" dedi. Abdülmelik bir süre elindeki çubukla toprağı karıştırıp düşündü, sonra: "Keşke İbn Zübeyr'in yaptığı şekliyle biraksaydım" dedi.
Onuncu Kez: Haccâc tarafından İnşası
Süheyl! ve Nevevî'nin bu konudaki rivayetlerini yukarıda aktardık.
ŞijâuH-Garâm'd'A şöyle denir: Aslında Haccâc'm Kabe'yi tümden inşâsından söz edilemez. Çünkü o, mevcut
3. Bölüm Beyt-i Şerifin (Kabe'nin) İsimleri
Kabe: Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Allah, Beyt-i Haram (olan) Kabe'yi insanlar için kıyam yeri kıldı."
(Mâide 97) Mücâhid şöyle der: "Kabe olarak isimlendirilmesinin nedeni binanın kare şeklinde olmasıdır." Bunu İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd rivayet etmişlerdir. Aynı şeyi İkrime de ifade etmiştir. Kadı İyâ^ Meşârik'te Şöyle der: "Kabe bizzat Beyt'in adıdır. Dört köşe oluşundan dolayı bu adı almıştır. Yüksek ve dört köşe olan her binaya Arapça'da Kabe denilir." Nevevi şöyle der:. "Yuvarlak ve yüksek oluşundan dolayı bu adla adlandırılmıştır." Kare oluşundan dolayı bu adla adlandırıldığını ifade edenler de olmuştur. Şifâu'l-Garâm'do. şöyle denir: İbn Ebî Necih ve İbn Cüreyc de k görüştedirler.
Bekke: Ebu Mâlik el-Gıfârî şöyle der: "Bekke, Beyt'in yeri, Mekke is bunun dışında kalan yerlerdir." Bunu İbn Ebî Şeybe, Saîd b. Mansur, Abd K Humeyd ve İbn Cerîr rivayet etmişlerdir. İbn Ebî Hatim'in rivayetine göre ibn Abbâs (radiyallahu anh) şöyle der; "Mekke, (iki dağ arasında kalan yer anlamına gelen) Fec İie Ten'îm arası, Bekke ise Bey t ile Bathâ (Mekke vadisi) arasındaki bölgedir."
İkrime (radiyallahu anh) şöyle der: "Beyt ve çevresi Bekke, bunun dışında kalan yerler ise Mekke'dir." Bunu İbn Ebî Şeybe ve Abd b. Humeyd rivayet etmişlerdir.
Mücabid (rahmetullah aleyh) de şöyle der: "Bekke Kabe'dir, Mekke ise çevresidir." Bunu Abd. b. Humeyd rivayet etmiştir. İbn Ebî Şihâb der ki; "Bekke Kabe'dir, Mekke ise Harem'dir." Bunu İbn Cerîr rivayet etmiştir.
İbn Ebî Hatim'in, Muhammed b. Yezîd b. Muhacir'den rivayet ettiğine göre Beyt'in Bekke olarak isİmlendirilmesinin nedeni karanlığı yarmasından dolayıdır. Harcm'in isimleri bahsinde konu detaylı bir şekilde ele alınacaktır.
Beytu'l-Harâm: Bu İsİm önceki âyette Kabe ile beraber zikredilmiştir.
Mescidu'l-Harâm: Cenabı hak şöyle buyurur:
Artık yüzünü Mescidu'l Haram yönüne çevir." (Bakara 144) Bundan maksat, hiç kuşkusuz Kabe'dir. Mescidu'l Haram Kabe'den başka yerler için de kullanılmıştır. İleride anlatılacaktır.
Kâdis: Bu isim, Şifâu'l-Garâm'dz zikredilmiş fakat bir açıklama getirilmemiştir. Ebu Ubeyd el-Bekrî (rahmetullah aleyh) Mu'cem'inde Kürâ'dan naklen şöyle demiştir: Kâdis, Beyt-i Harâm'ın bir ismidir. Kimileri ise, Kâdis'in Kabe'ye kudsiyetinden dolayı verilmiş bir isim olduğunu söylemişlerdir.
Nazır: Şifâu'l-Garâm'dz. zikredilmiş, ancak anlamı konusunda açıklama yapılmamıştır. el-Kdmus'ta. ise zikredilmiş ve Kabe'nin bir ismi olduğu ifade edilmiştir.
el-Karyetu'1-Kadîme: (Eski köy) ŞifâuH-G l zikredilmiştir.
el-Beytu'1-Atîk: Allah Teala şöyle buyurur:j^ "...ve Beytü'l-Atîk'i tavaf etsinler." (Hacc 29)
Buharî Tarih'mdc; Tirmizİ (basen), İbn Cerîr, el-Hâkim [sahih demiştir) Abdullah b. Zübeyr (radiyallahu anh)'dan Resûlullah (sallallahu aleyhi \-eselkm)'in şöyle huv^rduğunu rivayet etmişlerdir: 'Allah onu el-Bcytü'l Atik olarak isimlendirdi. Çünkü onu çorbaların tasallutundan a^ad etmiş ve korumuştur. Hiç bir %prba orada galip gelmiştir."[117]
Buna benzer bir hadisi Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hatim İbn Abbâs'dan rivayet etmişlerdir. Mücahid de şöyle demiştir: "Allah Tcala, onu zorbalardan koruduğu için Beytü'1-Atîk ismini vermiştir, onun için hiçbir zorba onun üzerinde hak İddia etmemiştir." Başka bir rivayette İbn Abbâs: "Yeryüzünde onun kendisine ait olduğunu iddia eden hiç kimse yoktur" demiştir. Bunu İbn Ebî Seybe, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr tahric ettiler.
İbnu'l-Münzir ve ibn Ebî Hatim de onun şu sözünü rivayet etmişlerdir: "Kabe, Beytü'1-Atik olarak isimlendirildi, çünkü ona kötülük etmek isteyen herkes perişan olmuştur."
Said b. Cübeyr de şöyle der: "Nuh zamanında tufandan korunduğu İçin bu adı almıştır." Bunu, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hatim rivayet etmişlerdir.
Hasan-ı Basri (radiyallahu anh) da şöyle der: "Çünkü o, yeryüzünde Allah için kurulan ilk evdir." Bunu İbn Ebî Hatim rivayet etmiştir.
Fakat Abdullah b. Zübeyr (radiyallahu anh)'in rivayeti kabule daha şayandır ve İbn Cemâa onu Menâsik'inde sahih olarak değerlendirmiştir.
el-Beniyye: el-Berâ' b. Ma'mr'un rivayet ettiği hadiste şu ibare geçmektedir: "Bu Beniyye'yi (evi) hiçbir zaman arkama almayı uygun bulmadım." Araplar "Bu Beniyye'nin Rabbİne" diye de yemin ederlerdi.
ed-Duwâr: Yakut el-Hamavî, Kitâb el-Müşterek vad'an vel-Muhtelef sak'an adli eserinde ed-Dewâr şeklinde de telaffuz etmiştir.
4. Bölüm Kabe'ye Girmenin, Orada Namaz Kılmanın Bazı Faziletleri Ve Âdabı
ibn Huzeyme, Taberânî ve Beyhakî, Abdullah b. Müemmel tarikiyle İbn Abbâs (radiyallahu anh)'dan ŞÖyle rivayet etmişlerdir: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcseöem) buyurdular ki: "Kim Kabe'ye girip orada nama^ kılarsa, affedilmiş olarak bir basene kapanmış ve bir günahtan kurtulmuş o/ur [118] Bir rivayette ise: ''Günahları affedip olarak oradan ayrılır."
Fâkihî, İbn Ömer (radiyailahu anh)'dan Kabe'ye girişin fazileti ile ilgili olaraL şunu rivayet etmiştir: "Oraya girmek haseneye (sevaba) giriştir, oradan çıkıs da günahtan kurtuluştur." Fakih! aynısını Mücahid'den de rivayet etrniştu- "Kabe'ye giriş hasenedir, oradan çıkış İse günahtan kurtuluştur. Oraya giren affedilmiş olarak çıkar."
Fâkihî, Abdullah b. Ömer'in, Hind b. Evs'e şöyle dediğini nakletrnistir "Kabe'yi görüyor musun? Kim oraya girer ve namaz kılarsa, anasından yeni doğmuş gibi tüm günahlarından arınmış olur."
Fâkİhî, Atâ (rahmetullah aleyh)'den şunu rivayet etmiştir: "Kabe'nin içinde İki rekat namaz kılmak, bana Harem'in içinde dört rekat namaz kılmaktan daha sevimlidir."
Yine Fâkİhî, Hasan-ı Basri (rahmetullah alcyh)'den şunu rivayet etmiştir: "Kabe'de kılınan bir namaz, başka yerde kılınan yüzbin namaza denktir."
Hasan (rahmetullah aleyh)'in Mekke'lilere yazdığı mektupta şöyle denilmektedir: "Kabe'ye giren, Allah Teala'nın rahmetine, korumasına ve emniyetine girmiş olur ve oradan affedilmiş olarak çıkar."
"Oraya giren güvenlik içindedir" (Âl-i imran 97) âyet-i kerimesiyle ilgili olarak Abd b. Flumeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hatim, Yahya b. Ca'de b. Hübeyre'nin şu sözünü rivayet etmişlerdir: "Oraya giren cehennem ateşinden güvendedir."
el-Hâfiz Ebu Tahir es-Silef! Kabe'ye girdiğinde ne güzel söylemiştir:
Beyt'e girip, Allan m emamm aldıktan sonra, .
Hiç kalır mı günah yahut nata fi
Kesinlikle kalmaz, tamamı bağışlanır,
Ve Oraya her giren emniyete kavu§mu§ olarak geri aö'ner
İki Mülâhaza
1- Şzfâu'l-Garam'da şöyle denir: Peygamber (sallallahu aleyhi vcscllcm) hicretten sonra Kabe'ye dört kez girdi. Birinci girişi, Mekke'nin fethi günüydü. BuiıU Müslim [119], İbn Ömer (radıyallahu anh)'dan rivayet etmiştir. İkincisi, fethin ikinci yilındaydı. Bunu da, İmam Ahmed, Üsâme b. Zeyd [120] (radiyallahu anh)'dan rivayet etmiştir. Üçüncüsü: Kaza umresindeydi. Bunu el-Muhibb et-Taberî, Urve ve Saîd b. Müseyyeb'den rivayet etmiştir. Fakat Abdullah b. Ebî Evfa (radiyallahu anlO'dan nakledilecek olan hadisten dolayı bu rivayet şüphelidir. Dördüncüsü: Veda Haccmdaydı. Bunu Ebu Davud, Tirmizî ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir.[121]
2- Dört mezheb imamı da Kabe'ye girmenin müstehab olduğu konusunda müttefiktirler. İmam Mâlik oraya çokça girilmesinin makbul bir amel olduğunu ayrıca ifade etmiştir. Aişe (radiyallahu anhâ)'dan nakledilen: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellem) yanımdan son derece sevinçli ve mutlu olarak çıktı, fakat bir süre sonra üzüntülü bir halde döndü. Bunun nedenini sorunca şöyle buyurdu: "Kabe'ye girdim, fakat daba sonra <Keşke girmeseydim> diye pişman oldum. Zira böyle yapmakla .benden sonra ümmetimi meşakkate sokmaktan korkuyorum" hadisi, Kabe'ye girmenin müstehab olmadığına değil, bilâkis müstehab olduğuna delildir. Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem) girmemiş olmayı temenni etmesini, ümmetine olan şefkatine bağlamıştır ki, bu illet müstehab oluşunu engellemez. (Bu hadisi İmam Ahmed ve Tİrmizî -sahih hükmüyle- rivayet etmişlerdir)[122]
Abdullah b. Ebî Evfâ (radiyallahu anh)'ın rivayet ettiği hadiste şöyle denilir: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellem) umre için Önce Kabe'yi tavaf etti ve Makam'ın arkasında iki rekat namaz kıldı. Yanında onu İzdihamdan koruyan gorevü de bulunmaktaydı. Adamın biri o görevliye: Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem) "Kabe'ye girdi mi?" diye sorunca adam: "Hayır" dedi. Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir. [123] Yine bu hadis de Kabe'ye girmenin müstehab olmadığına delil değildir.
Nevevî şöyle der: Alimler (Allah onlardan razı olsun) şöyle demişlerdir: Resûlulîah (sallallahu aleyhi vcsellcm)'in bu umre esnasında Kabe'ye girmemesinin nedeni, içinde putlarla resimlerin bulunmasıdır. Müşrikler o zaman bunların Kabe'den atılmalarına müsade etmiyorlardı. Fakat Mekke'nin feth edildiği gün Hz. Peygamber (sallaiiahu aleyhi vcscllcm) emredip putlar Kabe'den çıkarıldı ve İbn Abbâs'm hadisinde de geçtiği gibi Resûlullah (sallaiiahu aleyhi vesdicm) içeriye girdi.
Kabe'ye girmenin adabı ise çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:
-Gusül almış olmak.
-Ayakkabıları çıkarmak.
-Gözü tavana dikmemek. Çünkü bu kişiyi gaflete sürükler ve onu asıl niyet ve maksadından uzaklaştırır.
el-Hâkim, Aişe (radiyallahu anhâ)'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kabe'ye girip de, gözünü çatı tarafına dikenlere şaşarım! Oysa Allah Teala'ya saygı ve tazim gereği kişi bunu yapmamalıdır. Nitekim Resûlullah (sallaiiahu aleyhi vesilem) oraya girdiğinde çıkıncaya kadar gözlerini secde yerinden ayırmadı."
-İzdihama ve insanlara eziyete sebebiyet vermemek.
-Kalben huşu halinde olmak. Ağlayabİliyorsa ağlamalı. Bunları yapamıyorsa kendini zorlamalı.
-Kabe'nin içindeyken kimseden birşey İstememek.
Süfyan b. Uyeyne (tahımcljullah) şöyle der: Hişam b. Abdilmeük Kabe'ye girdi. Orada Salim b. Abdillah b. Ömer'i gördü ve ona: "Bir ihtiyacın varsa söyle" deyince Salim: "Allah'ın Evin'de kendisinden başka birisinden bir şey isteme konusunda Allah'tan utanırım" karşılığını verdi.
Mekke'nin Fethi konusunda İfade edileceği üzere Kabe'de Resûlullah (sallaiiahu aleyhi vescllcm)'in sünneti gereği teşbih, tekbir, tehlil, tahmid, Allah'a övgü ve dua, istiğfar ve namaz gibi ibadetlerle meşgul olunmalıdır.
5. Bölüm Beyt-i Şerife (Kabe'ye) Bakmanın Fazileti
İbn Abbâs (radiyallahu anh) şöyle der: "Kabe'ye bakmak imandandır."
Hammad b. Ebî Seleme (rahmetullah aleyh) ise şöyle der: "Kabe'ye bakan, Kabe'nin dışında ibadet eden gibidir."
Yunus b. Habbâb (rahmetullah aleyh) şöyle der: "Kabe'ye bakmak, Kabe dışında ' oruç, namaz ve niyaz halinde olan kimsenin ibadeti ile eştir."
Mücâhid şöyle def: "Kabe'ye bakmak ibadettir."
Said b. el-Müseyyeb der ki: "Kim Kabe'ye inanarak ve kalben tasdik - ederek bakarsa, yeni doğmuş gibi bütün hata ve günahlarından arınır."
Ebu Saİb el-Medenî de şöyle der: "Kabe'ye iman ve tasdik İle bakan kimsenin günahları, yaprakların ağaçtan dökülüşü gibi dökülür."
Zübeyr b. Muhammed (rahmetullah aleyh) şöyle der: "Tavaf edip namaz kılmasa da Mescid-i Haram'da oturup Kabe'ye bakan kişinin ibadeti, evinde namaz kılan kişinin ibadetinden daha efdaldir."
Atâ (rahmetullah aleyh) de şöyle der: "Kabe'ye bakmak ibadettir. Kabe'ye bakan; oruç tutup, namaz kılan ve cihad eden kişi derecesinde bir ibadet yapmış gibidir."
Tüm bu sözleri el-Ezrakî ile el-Cündî rivayet etmişlerdir.
6. Bölüm Hacerü'l-Esved Ve Makam'ın Bazı Faziletleri
Tirmizî, İbn Mâce, İbn Hibbân, el-Hâkirn ve Delâifdç. Beyhaki, İbn Ömer (radiyallahu anh)'dan, Resûlullah (sallaiiahu aleyhi vesdlcm)'in şöyle buyurduğunu naklettiler: "Rükün ve Makam cennet yakutlarından iki yakuttur. Allah onların nurlarım gidermiştir. Şayet nurları giderilmemiş olsaydı doğu ile batı arasındaki her yeri
aydınlatırlardı"[124]
el-Hâkim, Enes (radiyallahu anh)'dan rivayet etmiştir; Resûlullah (sallaiiahu aleyhi vcsellem) buyurdular ki: ecRükün ve Makam cennet yakutlarından iki yakuttur,[125]
Beyhaki -Şuab'dâ- İbn Ömer'den naklediyor: "Rükün ve Makam cennet yakutlarından İki yakuttur. Şayet günahkarlar yüzünden nuru gİderilmemiş olsaydı her tarafı aydınlatır, her dokunan hastaya ve dertliye şifa olurdu."
Tirmizî -sahih hükmünü vermiştir-, İmam Ahmed ve İbn Huzeyme, İbn Abbâs (radiyallahu tmh)'dan rivayet ediyorlar: Resûlullah (sallaiiahu aleyhi vcsdlcm) şöyle buyurdular: "Hacem'l Esved cennetten indiği çantan sütten daha beyandı. A.de m oğullarının günahları onu kararttı[126]
İbn Huzeyme, İbn Abbâs (radiyallahu anh)'dan rivayet ediyor; Resûlullah aleyhi vcscllcm) şöyle buyurdular: "Haceru'1-B.sved, beya\ bir cennet yakutu idi.
Onu müşrik/erin günahları kararttı. Kıyamet günü, Vhud gibi diriltilecek ve kendisin • istilam edenlere ve Öpenlere tanıklık edecektir,"[127]
Mülâhaza: İbnu's-Sâhib diye bilinen Bedreddin Ahmed b. Muhamrned şöyle der: Şayet, "Hacerü'l-Esved'in, cennetin diğer mücevheratından değil de yakutundan olmasının hikmeti nedir?" diye soracak olursan cevabım şudur Bu, çok derin bir hikmete mebnîdir ki, ben bunu er-Rumû^ fi Keşfi Ağtiyeti'l Künâ% adlı esefimde dile getirdim. Ancak özetle şöyle ifade edebilirim: Gürtes semanın orta katı olan dördüncü katta yer almaktadır ve kendisinden altta ve üstte olanları beslemektedir. Aynı şekilde insanın midesi de vücudun tam ortasında olup hem alt hem de üstteki organları beslemektedir. Hararetin de merkez noktasıdır. Allah Teala onda hazmı sağlayan ve soğutma görevi gören asitten bir göz yaratmıştır. Aynı şekilde Mekke dünyanın ortasında ve sıcaklığın merkezindedir. Dünyaya sıcaklığı dağıtan yerdir. Allah Teala şöyle buyurur: Allah, Beyt-i Haram (olan) Kabe'yi insanlar için kıyam yeri kıldı." (Mâide 97) Yani hem dünya, hem de âhiretleri için bir kıyam yeri (merkez) kıldı, demektir. Hacerü'l-Esved'i de ateşten etkilenmeyen ve hem maddi, hem de manevi soğutma görevini icra eden, cennet Yakut'undan yaratmıştır. Şair şöyle der:
Nice defalar Yakut'a canlı kor atılır, Kor söner, ancak Yakut aynı Yakut kalır.
Hacerü'l-Esved'in Beyazlığından Sonra Kararması Hakkında Söylenenler
Süheylî (radiyallahu anh) Hacerü'l-Esved ile ilgili bazı hususları aktardıktan sonra şöyle der: Kabe'nin diğer taşlan değil de sadece-bu taşın, insanların hataları yüzünden kararmasındaki hikmet şudur: Bu taş da insanlar gibi tevhid fıtratı üzere yaratılmıştır. Her doğan bu fıtrat ve misak üzerine doğar. Ancak bazıları ana-babaları tarafından yahudileştirilir, hıristiyanlaştırılır veya mecusileştirilirler. Bu şekilde insanlar Allah Teala'ya verdikleri ahdi bozmuş olurlar ve kalpleri şirk ile kararır. İşte sözkonusu ahdin yerine getirilmemesi sonucunda kalbi kararan insanın bu hali, ahdin yazılı olduğu belge hükmünde olan bu taşa da yansımış ve insanoğlunun kalbi şirk ile karardığı gibi Hacerü'l-Esved de insanoğlunun hataları yüzünden kararmıştır.
Du'ş Şeyh, Cafer b. Muhammed'den rivayet ediyor: Babam Muhammed u Ali (el-Bâkır) ile beraberdim. Adamın biri ona: "Ey Ebû Cafer! Bu rüknün ("tasın) yaratılışı nasıl olmuştur?" diye sordu. Babam şu cevabı verdi: "Cenab-ı Hak yaratıkları yarattığı zaman Ademoğullarına: <Ben sizin Rabbiniz değil rniyim?> diye sordu. Onlar da: <Evet, sen bizim Rabbimizsin> dîye ikrar ettiler. Bunun üzerine Allah Teala baldan tatlı, köpükten yumuşak bir nehir akıttı ve kaleme yazmasını emretti. Kalem bu nehirden mürekkep gibi faydalanarak Ademoğullarının bu ikrarını ve kıyamete kadar olacak tüm olayları yazdı. Sonra bu yazı ve kalem, bu taşa (Hacerü'l-Esved) yutturuldu. İşte yapmakta olduğunuz bu istilam, o zaman verilen ikrarın hatırlanma sidir."
Abdurrezzak el-Musannefte ve Ebu'ş Şeyh, Fâtıma binti Hasan (radiyallahu ' anhâ)'dan rivayet ediyorlar: Fâtıma şöyle der: "Allah, Ademoğuîlarından misak/ahit aldığı zaman bunu Rükn'e koydu. İşte Hacerü'l-Esved'İn istilam edilmesi, bu ahde vefanın bir göstergesidir."
el-Cündî Fadâil Mekke kitabında, Ebu'l Hasan el-Kattân el-Mutavvelâtvz, el-Hâkİm ve Beyhakî Şuâb'dz, Ebu Said el-Hudrî'den (radiyallahu anh) şöyle rivayet ediyorlar: Ömer b. Hattâb (radiyallahu anh) İle beraber haccettik. Ömer tavafa başlayarak Hacerü'l Esved'in karşısında durdu ve: "Ben biliyorum kİ sen, ne fayda, ne de zarar vermeye gücü olmayan bir taşsın. Eğer Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlcmj'i seni öperken görmeseydim asla Öpmezdim" dedi ve onu öptü. [128] Bunun üzerine Ali (radiyallahu anh): "O (taş) zarar ve fayda verir, ey Mü'minlerİn Emîri!" deyince Ömer: "Neye dayanarak bunu söylüyorsun?" dedi. Ali: "Allah'ın Kitabı'na dayanarak" karşılığım verdi ve şu âyeti okudu: "Hani Rabbin, Âdem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahit kılmıştı..." (A'râf 172) Allah, Âdem'i yarattı ve sırtını okşayarak kendisinin Rabb, onların ise kul olduğunu ikrar ettirdi ve onların bu ikrarlarını deriye yazdırdı. O zaman bu taşın dili ve gözü vardı. Allah Teala taşa: <Ağzmı aç> diye emretti, taş ta ağzını açtı. Bunun üzerine Allah Teala, o yazıyı ağzına koydu ve: <Kayamet günü, ahde vefa gösterip seni ziyaret edene şahid ol!> buyurdu.
Ben Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellcm)'in şöyle buyurduğunu işittim: "Hacerü'l-Bsved kıyamet sünü dile gelecek ve kendisini tevhid üzere istilam edenler için şahitlik adçektir." O halde ey Müminlerin Emîri! O fayda ve zarar verir." Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: "Senin içinde bulunmadığın bir milletin arasında yaşamaktan Allah'a sığınırım ey lihû Hasan!"
Mülâhaza: eî-Muhibb et-Taberî şöyle der: Bazı ateistler şöyle demişlerdir Hacerü'l-Esved nasıl oluyor da şirk ehlinin hataları yüzünden kararıyor da iman ehlinin tevhidi sayesinde beyazlamıyor?
Bu suali üç yönden cevaplayabiliriz:
1. el-Cündî'nin rivayet ettiği İbn Abbâs'ın hadisine göre, Allah Teala onun nurunu siyahlık ile gidererek, ondaki cennet zinetini zalimlerden örtmüştür. Dolayısıyla söz konusu siyahlık ondaki zinet halini yok edince, âdeta onun varlığına set olmuştur. Zahiren gözükse de özü itibariyle perdelenmiş bir yapıya bürünmüştür. Nitekim tesettüre bürünen kadına "hiçbir tarafı gözükmüyor" dendiği gibi.
2. ibn Habib'in verdiği cevap; Allah'ın dilediği her şey olur. Böyle bir itirazı yönelten kişi, siyah renginin aktif ve renk veren, beyazın da pasif ve renk alan bir renk olduğunu bilmiyor mu!?
3. Siyah olarak kalması İbret İçİn olabilir. İnsanlar bilsinler ki hatalar taşa böylesine etki ediyorsa, kalbi daha şiddetle etkilemektedir. En iyisini Allah bilir.
Hacerü'I Esved'in Kıyamet Günü Kendisini İstilâm Edenler İçin Tanıkhk Etmesi
Dârimî, İbn Huzcyme, İbn Hîbbân ve el-Hâkim, İbn Abbâs (radiyallahu anlı)'dan rivayet ediyorlar: Resûlullah (sallaüahu aleyhi vcsdicm) buyurdular ki: "Allah taşı (Hacerü'I Esved'i) kıyamet günü diriltece.k, o gün ona gören gö\ ve konuşan dil verecek, ve o kendisini hakkıyla istilâm edenlere şahitlik edecektir."^ Ayrıca aynı hadisi el-Hâkim, Enes'den; el-Erzakî, Selmân'dan; İbn Huzeyme, Taberânî ve .Beyhakî (K. el-Es/xada) Abdullah b. Ömer'den rivayet etmişlerdir.
Resûlullah (Sallallahu aleyhi Vesellem)'in Hacerü'l-Esved'i Öpmesi, Onu İstilâm Etmesi Ve Ona Secde Etmesi
İbn Ömer (radiyallahu anlı) ŞÖyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'! Hacer'l öperken ve istilâm ederken gördüm. [129] Buharı ve Müslim rivayet etmiştir.
İbn Abbâs der ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlcm) Hacerü'l-Esved'e secde etti. Tirmizî rivayet etmiştir.
Yine şöyle der: Ömer b. Hattab'ı da onu öperken ve üzerine secde ederken o-öi'düm. Sonra: "Resûlullah (.-ullallahu aleyhi ve^llemj'in de böyle yaptığını gördüm" dedi. Beyhakî rivayet etmiştir.
Câbİr b. Abdİllah (radiyallahu anh) ŞÖyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi \-csdlcm)'İn söyle dediğini İşittim: "İki rüknü mesh etmek/el sürmek günahlara kefarettir. [130] Tirmizî rivayet etmiştir.
Abis b. Rebîa şöyle der: Ömer b. Hattab (radiyallahu anh)'m Hacerü'l-Esved'i öptüğünü ve şöyle dediğini gördüm: "Vallahi ben senin hiçbir zarar ve fayda veremeyecek bir taş olduğunu biliyorum. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesciicrn/in seni öptüğünü görmüş olmasaydım asla Öpmezdim." [131] Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir.
el-Muhibb ct-Tabetî (nhmmıllah aleyh) şöyle der: Ömer (radiyallahu anh) bu sözü insanlar şirkten daha henüz kurtulmuş oldukları vakit söylemiştir. Dolayısıyla Ömer bazı cahillerin, cahiliyye döneminde olduğu gibi taşlara el sürüp öpmenin onlara saygıdan olduğu düşüncesine kapılmalarından korktuğu için böyle yapmıştır. Ömer (radiyallahu anh) bununla insanlara, cahiliyye döneminde düşünüldüğünün aksine bu taşın hiçbir fayda ve zarar veremeyeceğini, takat sadece Resûlullah (sallallahu aleyhi vcselkm)'in sünnetine ittibâen öptüğünü ilan etmiştir.
Hacerüm-Esved'in Allah'ın Sağ Eli Olduğu Ve Onunla İnsanlarla Musafaha Ettiği (Tokalaştığı) Hakkındaki Rivayetler
Taberânî, Abdullah b. Amr b. el-Âs (ı-.ıdıyallahu anh)'dan naklediyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlcm) buyurdular ki: "Rükün (Hacem'l-Esved) kıyamet günü, ağ%? ve dili oldum halde, Ebu Kubeys dağından daha büyük olarak, diriltilecek ve kendisini hakkıyla istilam edenlere sabitlik edecektir. O, Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir ve onun vasıtasıyla kullanyla tokalapr." [132] (Hadisin ravileri SaMh'in şartlarına uygundur sadece Abdullah b. el-Müemmel zayıftır.)
Taberânî ve Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellâm'm, İbn Abbâs (radiyallahuanh)'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah (sallallahu aleylıi vcstllcm) şöyle buyurmuşlar' "Hacerü'l-Esved Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir."[133]
Aynı hadisi el-Ezrakî ve Ebu Tahir el-Muhallis İbn Abbâs'dan onun sözü olarak rivayet etmişlerdir: "Hacerü'l-Esved, Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir Kim hayatta İken Resûlullah (salkliahu aleyhi vesdlem)'e biat etmemiş ise Hacerü']. Esved'i mesh etmekle Allah ye Resulüne biat etmiş olur."
Yine el-Ezrakî, İbn Abbas'm şu sözünü rivayet etmiştir: "Rükün (Hacerü'l-Esved), Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir. Birinizin kardeşiyle musafaha etmesi gibi Allah da onunla kullanyla musafaha eder."
Başka bir rivayette Muhammed b. Ebî Ömer el-Adenî ve el-Ezrakî hadisi şu lafızla rivayet etmişlerdir: ''Bu siyah rükün (Haccrü'l-Esved) Allah Teala'nın yaratıklarıyla musafaha ettiği sağ elidir. İbn Abbâs'ın canı, elinde olan Allah'a yemin olsun ki, orada Allah'tan bir şey İsteyen her müslümana istediği şey mutlaka verilir."[134]
Hafız İbn Hacer el-Matâlibu'lAliye'dt şöyle der: Bu rivayet, sahih isnadlı bir sahâbİ sözüdür. el-Hâfız cs-Sahâvî ise Mekasidde bu rivayeti teyid eden başka rivayetler de olduğunu bildirmiştir. Bu rivayetlerden bir tanesi Deylemî'nin Enes'den merfu olarak naklettiği şu hadis-i şeriftir: "Hacerü'l-Esved Allah'ın yeryüzündeki sağ eüdir. Kim eliyle ona dokunursa isyan etmemek üzere Allah 'a biat etmiş olur.[135]
Bunu teyid eden bir diğer rivayet te el-Hâris b. Ebî Üsâme, el-Hatib ve İbn Asâkir'in Câbir b. Abdiilah'tan (radıyallahu anh) merfu olarak naklettikleri şu hadisi şeriftir: "Hacerü'l-Esved Allah'ın yeryüzündeki sağ elidir, Onunla kullanyla musafaha 'eder,"
İmam el-Hattâbî şöyle der: Hacerü'l-Esved'in Allah'ın sağ eü olmasının anlamı, ona el sürenin Allah katında ahidde bulunmuş olması demektir. Çünkü âdet olduğu üzere yöneticiler kendilerine yakın olacak kimselerden ile biat alırlar. Dolayısıyla bu ifadeyle İnsanlara bildikleri mefhumlar ile hitâb edilmiştir.
en-Nihâye'dc de şöyle denilmiştir: Bu söz temsili bir anlatıma yer vermektedir. Nasıl insanlar krallarla musafaha yaparken kralın elini öperler, avni şekilde kişi, Hacerü'l-Esved'i öpmek suretiyle Allah Teala ile musafaha yapmış olmaktadırlar.
el-Muhîbb et-Taberî de şöyle der: Nasıl ki kralı ziyarete gelen herkes onun elini öper, aynı şekilde hacca gelenler de bu anlamda Hacerü'l-Esved'i öperler. Hacerü'l-Esved burada kralın sağ eli konumundadır. Yoksa Allah Teala her türlü benzetmeden münezzehtir.
7. Bölüm Zemzemin Faziletleri
Bu suya zemzem İsmi verilmesinin nedeni konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu ismi suyunun bolluğundan dolayı aldığını söylemişlerdir. Ebu Ubeyd el-Bckrî, bol suya Arapça'da "zemzem" veya "zemzâm" denildiğini söyler, ibn Teyyân da bu görüştedir. Diğer taraftan "suyunun harekediliği" veya "kuyuda toplanmasından" dolayı da bu ismi aldığını söyleyenler vardır. Bu görüş İbn Hişâm'dan nakledilmiştir.
Mücahid (rahmerullah aleyh) de şöyle der: Zemzem, fıezme'dcn türetilmiştir kİ, (üzme, topuk ile yere vurmak anlamına geür. (Bu yorumu el-Fâkihi sahih bir senedlc rivayet etmiştir)
el-Bekrî Mu'cen/mdt şöyle der: Zemzem kelimesinde değişik lehçeler vardır: Zemzem, zümezzim ve zümezim gibi. Ebû Zerr (radıyallahu anh) şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlcm) şöyle buyurdular: "O (zemzem), açlar için yemek, hastalar için şifadır." [136] Bu hadisi Ebu Davud et-Tayâlisî ve el-Bezzâr rivayet etmiştir. Ravileri de Sahih şartlarına uygundur. Müslim ise: "...Hastalar için şifadzr" kısmı olmaksızın rivayet etmiştir.
ibn Abbâs (radiyallahu anh) Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscllcm)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir. "Zemzş^ suyu, ne niyetle içilirse onun için şifadır." Bu hadisin ravileri güvenilir kimselerdir. Ancak hadisin mürsel mi, mevsul mu olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Hafız İbn Hacer'in dediği gibi doğrusu mürsel oluşudur.
İbn Abbâs (radiyallahu anlı) Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellcm)'İn ŞÖyie buyurduğum rivayet etmiştir: "Yeryüzünde bulunan en hayırlı su, %em%em suyudur. Onda hem n^ hem de hastalar için şifa vardır"[137]
Taberânî tarafından rivayet edilen bu hadisin ravileri güvenilir kimselerdir Nitekim ibn Hibbân da sahih olarak değerlendirmiştir.
İbn Abbâs şöyle demiştir: "Biz zemzemi <doyurucu> olarak anardık. Onu yaşam konusunda güzel bir yardımcı görürdük." Bunu Taberânî rivayet etmiştir. Ricali de güvenilir kimselerden oluşmuştur.
Yine İbn Abbâs, zemzem hakkında şöyle der: "Ebrâr (iyi kulların) içeceğinden içiniz." Bunu el-Ezrakî.rivayet etmiştir.
Yine şöyle der: "Resûlullah (saünllalm aleyhi vesdlem) birisine hediye vereceği zaman, ona zemzem suyu takdim ederdi." Bunu Ebu Nuaym el-Hilye'At m ayet etmiş, Dimyatı de isnadını sahih olarak değerlendirmiştir.
Abbâd b. Abdullah b. Zübeyr (radiyallahu anh) şöyle der: Muaviye ile beraber hac j^aptık. Kâbe'5'i tavaf edip Makam'da İki rekat namaz kıldıktan sonra Safâ'ya çıkarken zemzeme uğradı ve oradan kendisine su çıkarılmasını emretti. Kendisine takdim edilen zemzem suyundan içti, ondan yüzüne ve başına döktü ve: "Zemzem şifadır ve hangi niyetle içilirse onun için şifadır" dedi. Bunu cl-Fâkihî rivayet etmiştir.
Hafız İbn Hacer bu rivayeti değerlendirirken şöyle der: "Sahâbi sözü olmakla beraber isnadı hasendir. Ancak bu ifadeyle (yani "hangi niyetle içilirse şifadır" ibaresi ile) İlgili olarak uİ aş tığım en hasen isnâddır."
İmam Ahmed ve İbn Mâce, Ebu'z-Zübeyr'den, o da Câbir b. Abdİllah (ııdiyallahu anhuj'dan Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlan)'in şöyle buyurduğunu rivaj^et etmişlerdir: "Zemzem suyu hangi niyetle içilirse onun için şifadır."[138]
Mülâhazalar
1- Bir grup bilgin bu hadis-i şerifi tecrübe ettiklerini ve hadisin sahih olduğunu bizzat hayatlarında gördüklerini söylemişlerdir.
2- Bazıları zemzem suyunun faziletinin kendi bulunduğu yerde söz konusu olduğunu, başka bir yere nakledildiği zaman, geçerli olmayacağını İfade yeislerdir. el-Mekâdisu'l-Hasene'âe şöyle denir: Bu görüşün aslı yoktur. Zira Resûlullah (sallailahu aleyhi vcsdkm) Süheyl b. Amr'a mektup yazarak: "Mektubum sana ulaşır ulaşma^ derhal hana %em%em suyu gönder" buyurmuştur. Süheyl de o yaman Medine'de bulunan Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscllem)'in isteğini yerine getirerek ona zemzem suyu göndermiştir. Bu hadis başka şahitleri olduğu için hasen bir hadistir,
Tİrnıi^î -hasen hükmünü vermiştir-, İbn Huzeyme, el-Hâkİm ve Beyhakî, Âişe (radiyallahu anha)'dan, kendisinin şişelerle yanına zemzem aldığını; hatta Resûlullah {sallallahu aleyhi vcucllcm)'in de zaman zaman kırbasıyla yanında zemzem bulundurduğunu, onu hastalara sürüp içirdiğini nakletmişlerdir.
Taberânî, Habib b. Ebî Sâbit'den rivayet ediyor: Atâ (rahmetullah aleyh)'e zemzem suyunun bir yerden başka bir yere taşınması hakkında sordum, bana:
"Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlem) İle Hasan Ve Hüseyin (radiyallahu anhumâ) da yanlarında taşırlardı" cevabını verdi.[139]
Not: Dört imam ittifakla zemzem suyunun bir yerden başka bir yere naklinin caiz olduğunu ifade etmişlerdir. Hatta Şafiî ve Mâlikî'lere göre müstehaptır. Şafiî'lere göre Harem'in taşlan ile zemzem suyu arasındaki fark, zemzem suyunun alınmasıyla zevalinin sözkonusu olmamasıdır. Ama Harem'in taşları başka bir yere nakledildiğinde tükeneceği İçin buna ceva2 vermemişlerdir. İmam Şâfıî bu farka işaret etmiş, Beyhakî de ondan nakletmiş tir.
Zemzem Suyunun Diğer Bazı Özellikleri
Zemzem suyu vücuttaki harareti alır. Bu Özellik, İbn Abbâs (radiyallahu anh)'in Sünen-i Nesâî'de geçen hadisinde bildirilmiştir. [140] Baş ağrısını giderir. Bunu Dahhâk (rahmetullah akyh) ifade etmiştir.
Kıyamet gününden önce bütün sular kaybolsa da zemzem kaybolmayacaktır. Bunu da Dahhâk ifade etmiştir.
Hem lezzet olarak, hem de şer'an yeryüzünün bütün sularından daha üstündür. Şeyh BedrÜddin b. es-Sâhib (nhmemllah aleyh) şöyle der: "Zemzem suyu üe Mekke'de bulunan (sıradan) bir pınarın suyunu tarttım, zemzem suyunun yüzde jârmibeş oranında daha ağır geldiğini gördüm. Sonra zemzem suyun übbi açıdan değerlendirdim, yeryüzünün bütün sularından üstün olduğun müşahede ettim." Şeyhü'l İslam Bulkînî'ye göre ise o, cennet sularından bit üstündür. Resûlullah (sallallal-m alcylıi vcscllt:m)'İn göğsünün yarılması bahsinde K konu daha ayrıntılı olarak anlatılacaktır.
Bir başka özelliği Şaban ayının 14. gecesinde daha da güzelleşmesidir. İbn el-Hâcc Menâsik'inde, Mekkî b. Ebî Talib'den naklen şöyle der: Bir diğer özelliği de yine Şaban ayının 14. gecesinde suyunun daha da lezzetli olmasıdır Mekke 'İllerden şöyle nakledilmiştir: O gece Sülvân pınarının suyuyla birleşir O gece, zemzem kuyusundan su almak için insanlar servetlerini harcarlar Alabildiğine kalabalık olur. O gece herkes oradan su alamaz. Ben bunu üç yıl müşahede ettim. O gece zemzemin suyu coşar ve bunu ancak arif kimseler farkeder.. Karbâc dîye bilinen Şeyh Salih Ebu Hasan bunu bizzat müşahede ettiğini söylemiştir.
Zemzeme bakmak gözü güçlendirir. Bunu Dahhâk ifade etmiştir. Günah ve hataları giderir. Bunu Ebu'l Hasan Muhammed b. Merzuk ez-Za'ferânî eş-ŞâfİÎ Menâsik'mdc söylemiştir.
el-Ezrakî, Mekhûl'den mürsel olarak Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlcm/in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Zemzeme bakmak ibadettir ve günahları giderir."
Zemzem'in bir diğer özelliği de, hafif tuzlu olmasıdır ki bu özelliği ile insanın fıtratıyla uyumlu olmuştur. Bu şekilde şair Ebu'İ Aİâ cl-Maarrî'nin şu beytinde yer alan fikir çürütülmüş olur. O şöyle der:
ilama sanadır, tüm sulan tatlı yarattın, Sadece 2emzemı hafif tuzlu eyledin!
Zemzemin özelliklerinden biri de, ondan başına üç kere süren kişi, kesin olarak zillete düçâr olmaz. Bunu el-Fâkihî bazı Rum (Bizans) krallarından rivayet etmiş ve bu hususun kendi kitaplarında böyle geçtiğini kendilerinden nakletmiştir.
Zemzem'in Bazı İsimleri
el-Fâkihî, Ahmcd b. Muhammed b. İbrahim'in kendisine Mekke'li şeyhlerinden kalan bir kitap verdiğini ve bu kitapta zemzemin çeşîth isimlerinin bulunduğunu söylemiştir. Bu isimler: Zemzem, He^niet-u Cibrîh Sukjâ ismail, La 1 'ün^ef ve la tü-^em, Bereke, Seyyide, Nafıa, Madnûne, Ayne, ü Safîye, Berre, İsmet, Salime, Meymûne, Mubânkc, Kâfiye, Afiye, Muğ^iye, Tah Hurme, Murviye, Mü'ne, Taamu Tu'm, Şifan sukm. Bu isimlere başkaları şunları eklemişlerdir:
Taybe, Tiiktem, Şübbâatu 'l-îyâl, Şarâbu H-Bbrâr, Karyetu 'n-Neml, Nakretu '/-Curabi'l-E'sam, He^metu ismail(fıezme, kuyu manasındadır), Hufretu'l-Abbâs (Bu ismi Yakut zikretmiştir), He^metu Cibril (Süheylî zikretmiştir), eş-Seyyâa (Zemahşerî Esman'l-Emâkin ve'l-Miyâlfdn. Hârzenci'den Şuyâa şeklinde nakletmiştir), Kekdatü Cibril, Hafiretu Abâülmuttalib (Ebu Ömer ez-Zâhid'den nakledilmiştir) ve Zemmeme, Şey'â.
8. Bölüm Abdüimuttalib b. Hâşim'in Zemzem Kuyusunu Yeniden Açması
Süheylî şöyle der: Daha önce de ifade ettiğimiz gibi zemzemi Ruhu'l-Kudüs Ccbrâİl, İsmail (alcyhissdâm) İçin topuğuyla açmıştır.
Ruhu'l-Kudüs'ün Zemzem kuyusunu eliyle veya başka bir şeyle değil de topuğuyla açması, bu kuyunun daha sonra İsmail'in zürriyetinden gelecek olan Muhammed (sallallahu aleyhi vesdlem)'e ve onun ümmetine miras yoluyla İntikal edeceğine işarettir. Cenabı Hakk şöyle buyurur: a^İi ^ ÂİL' sjjs' Lflürj "Ve bunu belki dönerler diye gerisinde kalanlara kalıcı bir kelime olarak kıldı" (Zuhruf 28) Yani, Muhammed (sallallalm aleyhi vesilem)'in ümmetine kalıcı olarak. O günden bugüne Mekkc'liler zemzemden yararlanmaktadırlar.
İsmâİl (alcyhissdâm)'ın vefatından sonra Kabe'nin idaresini oğlu Nâbit b. ismail üstlendi. Ondan sonra da Mudâd b. Amr el-Cürhümî bu görevi üstlendi. İsmail'in çocukları çoğaldılar ve Mekke'nin her yetine yayıldılar. Kabe'nin idaresi dayıları Cürhümoğullarımn elinde İdi. Aralarındaki akrabalıktan dolayı İsmâİloğulları onlara karşı tavır almadılar. Ayrıca onlar Allah'ın Harem'inde bir anarşi ve savaşın çıkmasını istemiyorlardı.
Daha sonraki dönemlerde Cürhüm'lüler Mekke'de fesat, ahlaksızlık ve zulüme başvurdular. Mekke'ye gelen yabancıların mallarını müsadere etmeye ve Kabe'ye hediye edİ]en şeylere el koyup haksız yere yemeye başladılar. Bu durumu gören Benî Bckr b. Abd Menat (Kinâne'den) ve Gubşân (Hüzâa'dan) Cürhüm'le savaşmak ve onları Mekke'den çıkarmak üzere ittifak ettiler. Savaş Benî Bela- ve Gubşân'ın zaferiyle sonuçlandı ve Cürhüm'lüler Mekke'den sürüldü. Cahiliyye döneminde Mekke zulüm ve haksızlıklara müsâde etmez ve bu tür eylemlere girişen herkesi dışarı atardı. Hürmetini çiğnemek üzere yola çıkan her zorba kralı yerle bir ederdi.
Amr b. Haris b. Mudâd, Kabe'nin iki geyiği ile Hacerü'l-Esved'i zemzem kuyusuna attı ve kuyunun üstünü örttü. Aradan uzun yıllar, hatta çağlar geçti ve kuyu tamamen kayboldu. Sonunda Cenab-J Hakk Abdülmuttalib' tekrar açmayı nasib etti.
Amr b. Haris b. Mudâd ve beraberinde bulunan Cürhüm'lüler daha sonra Yemen'e göç etti.
Abdülmuttalib'in Zemzem Kuyusunu Açması
Abdülmuttalib'İn Zemzem kuyusunu açmasının hikayesini İbn İshak, Ali b. Ebî Talib'den, Beyhakî İse Zührî'den rivayet etmişlerdir:
Abdülmuttalib Hicr'de uyurken, uykusunda birisi gelip: "Berre'yi (zemzemi) aç!" dedi. O: "Berre nedir?" diye sordu. Fakat cevap alamadı. Ertesi gün uykusunda yine aynı kimse gelip: "Madnûne'yi aç!" dedi. O: "Madnûne nedir?" dedi, fakat bir cevap alamadı. Bir sonraki gün uykusunda aynı şekilde gelip: "Zabye'yi kaz!" dcdİ. O: "Zabyc nedir?" dîye sordu, fakat cevap alamadı. Bir sonraki gün uykusunda aynı kişi gelip: "Zemzemi kaz!" dedi. Abdülmuttalib: "Zemzem nedir?" dîye sordu. Rüyadaki kişi: "Allah'ın Ev'ini hacceden kalabalıkları doyuran bitmez tükenmez su" diye cevap verdi. Zemzem kuyusunu yeniden kazmakla emrolunduğu zaman Abdülmuttalib'e şöyle denmişti:
Sonra bulanık olmayan ve doyuran suyu iste Onu Allah m hvini ziyaret edenlere içirirsin Yaşadığın sürece ondan korkun olmasın!
Bunun üzerine Abdülmuttalib kalkıp Kurcyş'lilcre gitti ve onlara: "Biliyor musunuz, bana zemzemi açmam emredildi" dcdİ. Kureyş'Iiler: "Onun nerede olduğunu öğrendin mi?" diye sordular, o da: "Hayır" dedi. Kureyş'Iiler: "Git, avnı yerde uykuna devam et; şayet gördüğün rüya Allah'tan ise, Zemzem'in yerini öğrenirsin. Yok eğer şeytandan ise, bir daha da aynı rüyayı görmezsin" dediler. Abdülmuttalib yerine dönüp tekrar uyudu ve: "Aliahım bana yerini yerini göster!" diye dua etti. Uykusunda kendisine şöyle denildi: "Onu aç, asla kınanmayacaksın ve pişman olmayacaksın! Bu senin büyük babanın mirasıdır. Bitmez tükenmez bir sudur. Hacca gelen büyük kalabalıklara ikramdır. O sizden sonrakilere mirastır, mesele bazı bildiklerin gibi değildir!" denildi. Abdülmuttalib: "Onun yeri neresi?" diye sordu. Ona: "İşkembe ile kan arasında, alaca kanatlı karganın gagaladığı yerde ve karınca yurdunda" denildi.
Abdülmutalib kalkıp Mescidu'l-Haram'a gitti. Söylenen şeylerden, bir anlam çıkarmaya çalışıyordu. O sırada Harem'de kurban edilen bir sığır, yarı boğazlanmış halde kaçarak Zemzem kuyusunun bulunduğu yerde isaf ve Naile putlarının arasında can verdi. Sığır burada boğazlanıp eti Harem'e götürüldü. Derken kargalar bu sığırın leşine üşüştü ve işkembesini aramaya başladı.
Bu olayı gören Abdülmuttalib, oğlu Haris ile beraber gidip, karınca ve İlgaların toplandıkları o yeri kazmaya başladı. Abdülmuttalib'in o zaman Hâris'den başka oğlu yoktu. Onları gören Kureyş'Iiler gelip ne yaptıklarını sordular. Abdülmuttalib: "Zemzem'i açıyorum" dedi. Kazı işi bitip zemzem bulununca, yüksek sesle tekbir getirdi. Bunu duyan Kureyş'Iiler onun maksadına ulaştığını anladılar. Koşarak gelip: "Ey Abdülmuttalib! Bu babamız İsmail'in kuyusudur. Bu kuyuda bizim de hakkımız vardır. Bizi de kendine ortak et" dediler. Abdülmuttalib: "Hayır, bu kuyuyu sizin hiçbir katkınız olmaksızın keşfetmek bana nasip oldu" dedi. Kureyş'Iiler: "O halde bir hakeme başvuralım mı?" deyince Abdülmuttalib: "Olur!" dedi. Kureyş'Iiler: "Bizim ile senin aranda Beni Sa'd b. Hüzeym'in kadın kahinei hakem olsun" dediler. Bu kâhine kadın Şam bölgesinde bulunmaktaydı.
Sonra Abdülmuttalib ve bir grup Kurcyş'li kendi boylarından temsilcilerle kâhineye gitmek üzere yola çıktılar. Hicaz ile Şam arasındaki bölge o zamanlar çöllerden ibaretti. Çölün birinde Abdülmuttalib ve arkadaşlarının yanlarında bulunan sular tamamen bitti. Hepsi telef olacaklarına kanaat getirdiler.
Diğer boylardan su talep ettiyseler de insanlar: "Suyumuzu vererek, sizinle aynı akıbeti paylaşmak istemiyoruz" diyerek su vermeyi reddettiler. Abdülmuttalib arkadaşlarına: "Şimdi ne yapalım?" diye sordu. Onlar: "Biz sana tâbiyiz" karşılığını verdiler. Abdülmuttalib: "Her birimiz kendi mezarımızı açalım. Kim susuzluktan Ölürse, sağ kalanlar onu defnetsinler. Böylece sonunda cenazesi açıkta kalan tek kişi gömülmeyİp kalır ve hepimiz birden zayi olmamış oluruz" dedi. Onlar da dediğini yaptılar.
Fakat daha sonra Abdülmuttalib şöyle bir fikir geliştirdi: "Hiçbir çaba göstermeksizin, kendi kendimizi ölüme mahkum etmek doğru değikiir, acizliktir. Dağılıp su arayalım. Umulur ki Allah bize merhamet eder ve su verir. Dağılıp su aramaya koyuldular. Abdülmuttalib'in devesi ayaklarını kaldırır kaldırmaz altından tatlı bir su fışkırdı. Abdülmuttalib tekbir getirdi ve devesinden inerek bu sudan bol bol içti. Sonra arkadaşlarını çağırarak onlara da içirdi. Diğer Kureyş'lüeri de çağırdı ve: "Buyurun siz de için, Allah bize su ikramda bulundu" dedi. Bunun üzerine Kureyş'Iiler: "Ey Abdülmuttalib, artık kâhine gitmemize gerek yok, dava senin lehine sonuçlandı. Bu suyu sana böyle bir yerde ikram eden, sana Zemzem'i de ikram etmiştir. Haydi, artık Mekke'ye geri dönelim" dediler ve kâhine gitmediler.
Abdülmuttalib döndükten sonra Zemzem'in kazısını tamamladı ve etrafına bir havuz yapü. Hacılar gelip buraya dolan sudan içiyorlardı. Bunu çekemeyen bazı Kurcyş'lİlcr su dolan havuzun bendini kırıyor, Abdülmuttalib de gündük onu yeniden tamir ediyordu. Bu durum sık sık tekrarlanınca, Abdülmuttalib Allah'a dua edip, durumu ona arzetti. Rüyasında şöyle dua etmesi istendi-"Allahım! Ben onu yıkananlara helal etmiyorum, ancak İçenlere helal-hOs olsun! Böyle dersen zarar verenlerin şerrinden emin olursun!" Gördüğü bu rüyayı kalkıp insanlara anlattıktan sonra havuzda yıkanmak isteyen herkes bir hastalığa yakalanıyordu.
İbn İshak, Abdülmuttalib'in zemzem kuyusunun İçinde Cürhüm'ün Mekke'yi terkederken gömdüğü İki altın geyiği ve ayrıca bir takım kılıç ve kalkanı bulduğunu nakleder. Yine kuyuda Çin yapımı kılıç ve zırhlar buldu. Kureyş, bu şeyler üzerinde hak İddia etti. Fakat Abdülmuttalib onların bu iddialarını redderek, fal oldan atılmasını önerdi. Kureyş'lilcr: "Nasıl yapalım?" dediler. Abdülmuttalib de: "Kabe'ye iki, bana iki ve size iki ok tayin edelim. Kİmin oku dolu çıkarsa, o hak sahibi olsun" dedi. Bunun üzerine Kureyş'lİler Abdülmuttalib'e: "Gayet insaflı ve âdil davrandm" dediler. Sarı oklar Kabe'ye, siyah oklar Abdülmuttalib'e, beyaz oklar da Kureyş'e tayin edildi. Sonra Kabe'nin ortasında bulunan Hübel'in yanında oklar çekildi ve san oklar altın geyiklere, siyah oklar da kılıç ve kalkanlara çıktı. Kureyş'in okları İse boş çıktı. Abdülmuttalib kendisine ait kılıçları, altın geyiklerin madeniyle beraber yeniden döktürüp KâbĞ'ye kapı yaptı ve Kabe altın ile İlk kez o zaman süslenmiş oldu.
İbn İshâk (radiyallahu anh) şöyle der: Abdülmuttaîib Zemzem'i keşfedip, onu tek başına çıkardıktan sonra, insanlar arasındaki şeref ve saygınlığı daha da arttı. Mekke'liler diğer su kaynaklarını bırakıp, faziletinden ve Allah'ın İsmail'e verdiği bîr armağan olmasından dolayı zemzem suyundan içmeye başladılar.
Mülâhazalar
1- Süheylî (rnhmctulhh alevli) şöyle, der: "Abdülmuttalib'in Zemzem kuyusundan çıkardığı kılıç ve geyikler Sâsânî hükümdarının Kabe'ye gönderdiği hediyeler idi. Sâbûr adlı hükümdarın gönderdiğini ifade edenler de olmuştur. Zira Sâsân (veya Sâbur)'a kadar olan Pers kralları Kabe'yi haccederlerdi.
2- Yine Süheylî şöyle der: Abdülmuttalib'in Zemzem'e ulaşması için kendisine üç alâmet gösterildi: Alaca ayaklı karganın gagaladığı, kurban kanlarının aktığı ve terslerinin döküldüğü ve karınca yuvasının bulunduğu yerde olduğu. Bu üç alâmet te zemzemin anlamına uygun ince hikmetlerle örtüşmektedir:
Kurban kanlarının akıtıldığı ve terslerinin döküldüğü yerde olmasının hikmeti şudur: Bu, zemzemin içenler için doyurucu ve hastalar için şifâ lduğunu temsil eder. Zira o, hangi niyet ile içilirse onun için şifadır. Ebû 7err (radiyaliahu anh) bir ay boyunca onun suyundan içmiş ve şişmanlamıştır. O halde zemzem, süt gibidir ki, Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellcm) süt ile ilgili şöyle hu vurmuş tur: "Simden birini^ süt içtiği ıraman "Allahım! Bunu bi^im için bereketli kıl a/f/r> desin. Zira yemek ve içeceğin yerini sütten başka tutacak bir şey yoktur."
Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: "Size onların kannlarındaki işkembe ile kan arasından, içenlerin boğazlarından kolaylıkla geçen dupduru bir süt içirmekteyiz." (Nahl, 66)
Aynı şekilde bu mübarek suyun da jers (İşkembe) ve kan arasında bir yerden çıkarılmasının hikmeti budur ve süt ile arasındaki benzerliğe işarettir.
Karga İse, âhir zamanda Kur'ân'ın göğe kaldırıldığı ve putperestlerin çoğaldığı donemde Kabe'yi yıkacak olan Habcş'li siyah bir fâsıka delâlettir.
Resûlullah (saHallahu aleyhi vcsdlcm)'den gelen sahih hadiste şöyle Duyurulmaktadır: "Kabe'yi iki ah% bacaklı bir Habesiiyıkacaktır [141] Ayrıca bu kişinin apışık olduğu da bildirilmiştir ki, karganın alaca paçalı olması da buna işarettir.
Karınca yuvasına gelince: Bilindiği gibi Zemzem, dünyânın her yerinden hac ve umre için Mekke'ye gelenlerin içtikleri bir su kuyusudur. Hac ve umreye gelenler beraberlerinde Mekke'ye buğday, arpa gibi hububatları da getirirler. Çünkü Mekke'de Cenâb-ı Hakk'm Peygamberi İbrahim'den haber vererek bildirdiği gibi, ziraat ve tarım yoktur: "Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beytü'l-Haram yanında ekili olmayan bir vâdîye yerleştirdim." (İbrahim, 37)
Karıncalar da böyledir. Karıncalar ekip biçmedikleri halde, yuvalarına her yerden hububat taşırlar; Mekke'de de durum böyledir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur: "Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi. Rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi." (Nemi, 112).
Ayrıca karye (yuva/köy) kelimesi, Arapça'da havuz su ile dolduğu zaman bareytu ef-mâe kullanımından alınmıştır ki, rüyalar bazen lafız, bazen de mânâ ile tâbir olunurlar. Bu te'vîlde ise hem lafız, hem de mânâ bir araya gelmisti,-En doğrusunu Allah bilir.
3- Zemahşerî (ralımctuliah aleyh) Zemzem suyunun Cebrail (aicyhissdâm) tarafından Adem ve ismail (alcyhimassdâmj'a olmak üzere iki kere çıkarıldığım söylemiştir. e»~ Zehr adlı eserde şöyle denir: Huveylid b. Esed b. Abdüluzza'nin Abdülmuttalib hakkında söylediği şu beyitler Zemahşerfnin yukarıdaki sözünü tcyİd eder mahiyettedir:
Seni ne kadar övsek yine azdır,
Oensm /.emzem İ açan,
Ovası Hacer ile ismail'in İkamet ettiği yerdir,
Cebrail m Adem e açtığı kuyudur.
9. Bölüm Mekke-i Mükerreme'nin Bazı İsimleri
imam Nevevî şöyle der: Yeryüzünde, en mübarek yerler olmalarından dolayı, Mekke ve Medine'den daha çok ismi olan başka bir yer yoktur.
el-Bâsse (Helak eden): Mücâhid şöyle der: "İçinde'küfre sapanları ıhelâk etmesinden dolayı Mekke'ye bu ad verilmiştir."
Berre (Vefakar): Zerkeşî, bu ismi îbn Halil'den nakletmiştir.
Büsâk: İbn Reşik el-Vmdedt zikretmiştir. Sıbâh adlı sözlükte, "yüksek yer" anlamında olduğu ifade edilmiştir. Arafat'ta bir dağ ismi olduğunu söyleyenler de vardır. Ayrıca Büsâk'ın Hicaz bölgesinde bir dağ olduğunu iddia edenler de olmuştur.
Bekke: Ebû Ubeyd el-Bekrî şöyle der: Bekke yerine Mekke şeklinde de telaffuz edilir. Ayet-i kerîmelerde: "Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan ev, Bekke'deki şu Ev'dir." (Al-i İmrân 96) Başka bir âyette de: "Mekke'nin göbeğinde..." (Fetih 24) şeklinde geçmektedir. (Müfessİr) Atiyye şöyle der: "Bckkc, Harem bölgesi; Mekke ise onun çevresi için kullanılır." Bu İbrahim en-Nehâî'nin de görüşüdür. el-Bekrî ise şöyle der: Lugatçilerin ittifak ettikleri görüş, Bekke ve Mekke'nin aynı olduğu yönündedir. Zira Arapça'da bu tür kullanımlara yer verilmektedir; örneğin bir deyimde hem darbetü lâ^ib, hem darbetü lâ^im şeklinde aynı anlamda iki kullanıma yer verilir. Suyunun azlığından dolayı Mekke, İnsanların orada izdiham ve kalabalık oluşturmaları nedeniyle de Bekke denmiştir. Zerkeşî el-llân?d&\ el-Fâsî ise Ş ifân'l-Ğ aram''d& şunu ilave etmişlerdir: Küfre ve dinsizliğe başvurulması durumunda zorbaların hovunlarmı kırdığı için Bekke adı verilmiştir.
el-Beled: Kur'ân-ı Kerim'de "Hayır, bu beldeye/şehre yemin ederim ki" (Beled 1) buyurulmaktadır. İbn Cerîr ve İbn Ebî Hatim, ibn Abbâs (radiyaîhhu anh)'dan âyette söz konusu olan şehrin Mekke olduğu ve: "Ki sen, bu şehirde oturmaktasın" (Beled 2) âyetinde kastedilenin ise Resûlullah (sallalialm aleyhi vcsellem) olduğunu nvâyet etmişlerdir. Âyet: "Sen bu şehirde hürsün" şeklinde anlaşılabilir. Nitekim Mekke'nin fethi günü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseüem)'e dilediğini öldürüp, dilediğini affetme yetkisi verilmiştir.
Beledullâh (Allah'ın beldesi): Allah Teâlâ'nın onu diğer şehirlere tercih edip özel bir değer vermesine binaen bu adla anılmıştır.
el-Belde: Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Güzel bir belde/şehir ve bağışlayan bir Rabb..." (Sebe, 15) Yâkût, el-Müjterek'te âyette kastedilen şehrin Mekke olduğunu söylemiştir.
Başka bir âyet-i kerimede yüce Allah şöyle buyurur: "Ben, sadece bu beldenin/şehrin Rabbine ibâdet etmekle emrolundum." (Sebe, 91) Bu âyetle ilgili olarak el-Vâhidî el-Vesîfte, İbn Berrecan ise Tefsirinde söz konusu şehrin Mekke olduğunu ifade etmişlerdir.
İbn Ebî Hatim, İbn Abbâs'dan âyette geçen şehrin Mekke olduğunu rivayet etmiştir. Ayrıca Abd b. Humeyd, Katâde'den aynısını nakletmiştir. İbn Cüreyc ise şöyle der: "Söz konusu şehrin Mekke olduğu ifade edilmiştir."
el-Beledü'l-Haram: Hürmetinden dolayı bu adla anılmıştır, ileride Veda haccı bahsinde bu konuya tekrar değineceğiz.
el-Beledü'1-Emîn: İçinde savaşın yasak olması nedeniyle bu adla anılmıştır. Âyet-i kerîmede: "Ve şu emin beldeye yemin olsun ki.." (Tın 3) Duyurulmaktadır. (Ensar'lı olmayan) Huzeyme b. Sabit şöyle der: Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellcm)'e bu âyet hakkında sorduğumda bana: "Bu şehir Mekke'dir" buyurdular. (Taberânî, M. e-Evsaftz rivayet etmiştir) İbn Cerîr ve İbn Ebî Hatim de bunu İbn Abbâs (radıyalhhuanh)'dan rivayet etmişlerdir. Bu konuda müfcssirler arasında herhangi bir ihtilâf yoktur.
es-Seniyye (Müstesna belde): Bunu Zerkeşî zikretmiştir. Şifâu'l-Ğarâm'da. şöyle der: Bu görüş Yakut tarafından rivayet edilmiştir.
el-Hâtime (Yok eden): el-Ezrakî, Nevevî ve daha başkaları zikretmişlerdir. Müşriklerin belini kırdığı için bu isimle anılmıştır.
el-Harem: Bu İsmi, Süleyman b. Halil ef-Menâsik'lnde zikretmiştir.
er-Re's (Baş belde): Nevevî şöyle der: Çünkü o, insan vücudundaki başın konumu gibi yeryüzünün en şerefli yeridir.
er-Ritâc: el-Muhîbb et-Taberî zikretmiştir. Zerkeşî şöyle der: Bildiğimiz kadarıyla ritâc, kapı anlamına gelmektedir. Halîl b. Ahmed ise: "Muhtemelen bununla Kabe kastedilmiş olabilir" der. Bir hadis-i şerifte: "Malını Kabe'nin n'A^'ına (kapısına) adadı" denilmektedir. Kabe'ye kapıdan girildiği için ona bu ad verilmiştir.
Sebûha: Şifâu'I-Garâm'&a. zikredilmiştir. Sihâffd%\ Sabûha, Belde-i Harâm'dır (Mekke'dir)" denilmiştir. Arafat'ta bir vadi adı olduğunu ifade edenler de olmuştur. Bunu Farâbî ifade etmiştir.
Selâm: Sifâu'l-Garântdû. zikredilmiştir.
es-Sebil: Kâmûs sahibi Tahbtr isimli kitabında zikretmiştir.
Salâh: Nevevî şöyle der: Emin bir belde oluşundan dolayı bu isimle anılmıştır. Zerkeşî ise eJ-İ'Iânfd1^ şöyle der: "Burada, insanların ahlakı düzeldiği ve sâlıh ameller işlendiği için bu adla anılmıştır."
Tayyibe (Hoş belde): (Pek çok yönden) Güzel ve hoş bir şehir oluşundan dolayı bu adla anılmıştır.
el-Azrâ (Pâk belde): Hoş olmayan eylemlere maruz kalmadığı için bu adla anılmıştır.
el-Arş: Kürâ (rahmetullah aleyh) zikretmiştir.
el-Arîş (Çardak): İbn Side zikretmiştir. Evleri çardağı andırdığı için bu ad verilmiştir,
el-Arûd: et-Tahbû!de zikredilmiştir. Sıhâh'ta. ise Mekke, Medine ve çevresine bu ad verildiğini ifade etmiştir. Farâbî de bunu zikretmiştir.
Fârân: Şijâul-Ğarâtrîdıx Yakut'tan nakledilmiştir. bunun Mekke'nin dağlan için kullanılan bir isim olduğu söylenmiştir. Hicaz gölgesindeki dağlar için kullanıldığım ifade edenler de olmuştur. Tevrat'ta kendisine vurgu yapılan bu isim hakkında Hz. Peygamber (saMahu aleyhi Vesellem)'in peygamberliğinin alâmetleri bahsinde geniş bilgi verilecektir.
el-Mukaddese, el-Kâdis, el-Kadîse, el-Kâdisiyye (Mukaddes Belde): Temizlik ve pâk anlamına gelen Kuds kökünden türetilmiş isimlerdir. Çünkü Mekke, insanları günahlardan temizle1-- Birinci ismi İbn Cemâa, ikinci ve üçüncüsünü ise İbn Karkûl, dördüncüsünü ise el-Fâsî zikretmiştir.
Karyetu'1-Hums (Fedakar ve kahramanların beldesi): Bu İsim Kureyş, Kinâne, Cedîle ve Kays'lılara verilen addır. Çünkü bu kabileler dinleri konusunda fedakar davranmışlardır. Hamaset aynı zamanda şecaat anlamına da gelir. İleride "Allah • Teâlâ'nın, çocukluk döneminde Peygamberini koruması" bahsinde bu konuya tekrar değineceğiz.
Karyetü'n-Neml (Karıncalar beldesi): Bu iki ismi Kamus sahibi Firuzâbadi Tahbîru'l-Muvaşşddz. zikretmiştir. Şifâu'l-Garâni'da şöyle der: Kaıyetü'n-Ncml ve Nakretii'l-Gurâb (Karıncalar beldesi ve alaca kanatlı •' karganın gagaladığı yer), Abdülmuttalib'in kazmakla emrolunduğu . Zemzem'in alâmeti olmuşlardır. Bazıları bu iki ismin aslında Zemzem'e verilen iki ad olduğunu ifade etmişlerdir.
el-Karye: A.yct-i kerîmede geçen: "AUah Teâlâ bir beldeyi misal olarak andı" (Nah! 112) ifâdesindeki "karye" (belde) ile ilgili olarak Mücâhid, onun Mekke olduğunu söylemiştir.
Kûsâ: el-Ezrakî, Mücâhid'den nakletmiş, Süheylî de kesin olarak Mekke'nin ismi olduğunu ifade etmiştir. Kûsâ'nın Minâ'da bîr dağ adı olduğu da söylenmiştir.
el-Me'mûn (Güvenli belde); Zerkeşî zikretmiş, Suyûtî de ondan nakletmiştir. İçinde savaşın haram olması nedeniyle bu isimle anılmıştır.
Muhrace Sıdk: Zübeyr b. Bekkâr, Zeyd b, Eslem'den şunu tivâyet etmiştir: Allah teala Medine'yi "Mudhale Sıdk", Mekke'yi ise 'Muhrace Sıdk" dîye anmış tır.'[142]
el-Mescidu'1-Harâm: Saîd b. Mansûr, İbn Abbâs'dan Harem bölgesinin tümüne bu adın verildiğini nakletmiş tir. İsrâ sûresinin başlangıcıyla ilgili açıklamalarda bu konuya tekrar değinilecektir.
el-Meâd (Dönülecek yer):
"Şüphesiz, sana Kur'ân'ı farz kılan, seni dönülecek yere elbette döndürecektir." (Kasas, 85). İbn Abbâs âyeti-kerîmede geçen dönülecek yer "meâd"ın Mekke olduğunu söylemiştir. Bunu Buharı" rivayet etmiştir.
el-Mekketeyn (İki Mekke): Bunu Şeyh Burhâneddîn el-Kîrâtî (rahmctuUah aleyh) Mekke'nin isimlerini nazmettiği bir kasidesinde zikretmiştir. ŞifâııH-Garâmda. bu ismin Varaka b. Nevfel'İn şu beyitinden alınmış olabileceği ifade edilmiştir:
Görüyorum ki iş gittikçe daha da kötüleşiyor.
Oysa et-Mekktteyn 'dekiyardımcılarımı^ a^dır.
İleride bu konuyla ilgili bilgi gelecektir.
Mekke: Bu isimle adlandırılmasının nedeni konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kimileri, zorba ve günahkârların kibirlerini yok ettiği için bu adla anıldığını; kimileri ise fâcİr ve kâfirleri kendisinde barındırmadığı ve insanları kendisine cezbettiğİ İçin bu ismi aldığını İfade etmişlerdir. "Suyunun azlığından, günahları silip yok etmesi ve bir vadide olmasından Ötürü çevresine yağan yağmur sularını sel halinde bir araya getiren bîr yer olması sebebiyle bu adı almıştır" diyenler de olmuştur.
Nâdir (nadide, eşsiz belde): Bu isim, e^-Ze/jr adlı eserde Kûrâ'ın MüntebâFmdzn nakledilmiştir.
en-Nâsse (kurak ve susuz belde): Bu ismi Mâverdî ve daha başkaları nakletmiştir. Dinsizleri barındırmayıp onları sınırdışı etmesinden veya suyunun azlığından dolayı bu adı aldığını İfade etmişlerdir. Cevheri SthâJb'ında nesse fiilinin kuraldık ve susuzluk anlamına geldiğini ifade etmiştir.
en-Nessâse: Yukarıdaki isim île aynı mânâdadır. Bu ismi ibn Cemâa zikretmiştir.
en-Nâşşe (Kötüleri barındırmayan belde): Dinsizleri kendisinde barındırmadığı için kendisine bu ad verilmiştir. Bu görüş e^-Zebr'de Hattâbî'den nakledilmiştir.
el-Vâdî: Ömer (radiyallahuanh)'ın bir sözünde geçmişti.
Ümmü Rahim (Rahmet ve şefkatin merkezi): Şifâu'l-Ğarâm'da. ecmiş, eç-Zebr'de de Kurâ'dan nakledilmiştir. Rahmet ve şefkatin merkezi olduğu için bu adla anılmıştır.
Ümmü Ruhum (Merhamet yurdu): Bu e%-Zebt*dc İbnu's-Seyyid'den nakledilmiştir. Mâverdî ve daha başkaları ise onu Mücâhid'den yJw şeklinde nakletmişlerdir. İnsanlarının birbirlerine karşı merhametli olmaları ve akrabalık bağlarını koparmarnaları sebebiyle kendisine bu ad verilmiştir.
Ümmü'r-Rahim: Yukarıdaki isim ile aynı anlamdadır.
Ümmü'r-Rahamât (Rahmetler beldesi): Şeyh Abdullah el-Mürcânî, onu İbn Arabi'ye nİsbet etmiştir.
Ümmü Ravh (Rahmet beldesi): Rahmet yurdu anlamında olan bu ismi İbnu'İ-Esir, ef-Murassa'da zikretmiştir.
Ümmü Zahm (Kalabalıkların beldesi): cr-Reşâtî (rahmetullalı aleyh) zikretmiştir.
Ümmü Subeyh (Kandiller beldesi): İbn Esir el-Mumssdd& zikretmiştir.
Ümmü'1-Kurâ (Şehirlerin anası): Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Ümmü'l-Kurâ'yı ve çevresini uyarasın diye..." (Şûra 7) Dahhâk: "Ümma'I-Kurâ'd^n kasıt Mekke'dir" der. Ancak bu isimle isimlendirilmesinin nedeni konusunda farkjı görüşler ileri sürülmüştür, ibn Abbâs: "Yeryüzü onun merkezinden şekillendiği ve yaratıldığı için bu adla anılmıştır" demiştir. Bu görüş Kabe'nin ilk inşâ edilişi bahsinde geçmişti. "Allah'ın Evi burada bulunduğu veya şehirlerin en büyüğü olduğu için" kendisine bu adın verildiğini ifade edenler de vardır. "Tüm ümmeti kendisine yönelten bir kıble oSduğu için veya din ve dünyâ işlerinde merkezî konumda bulunduğu için bu adla anılmıştır" diyenler de vardır. Anne her şeyin başı ve esası olduğu için kendisine imim (anne) denmiştir.
Ümmü Küsâ: İbnü'l-Mercânî zikretmiş, fakat bir açıklama yapmamıştır.
10. Bölüm Mekke'nin Harem Bölgesi Olmasının Sebebi
Mekke'nin Harem'i, Mekke'yi kuşatan bir bölgenin adıdır. Cenâb-ı Hak şerefine binâen Kabe iie çevresini Harem bölge kılmıştır. İmâm Nevevî e/. I%a//da şöyle der: Harem bölgesinin sınırlan şöyledir: Medine yolu üzerinde ve Nifar evlerinin yakınında bulunan Tcn'îm'dcn itibaren Mekke'ye kadar olan 3 mil; Yemen yolu üzerindeki Libn tepelerinden itibaren 7 mil; Irak yolu üzerindeki Mukatta' dağından itibaren 7 mil; Ci'râne yolu üzerindeki Abdullah b. Hâlid Mahallesinden itibaren ise 9 mildir. Arafat ile Nemîre vadisinden geçen Taif yolundan itibaren 7 mil; Cidde yolundan ise E'şaş'tan itibaren 10 mildir.
İşte bu sınırlar İçinde kalan bölge Harem bölgesidir ki, Allah Teâlâ diğerlerinden farklı olarak bu bölgeyi özel hükümlerle donatmıştır. Aynı şekilde Tarih Mekke adlı kitabında cl-Ezrakî de, Harem'İn sınırlarını böyle zikretmiştir. Mâverdî'nin Ahkâmtı's-Sftltâmyye'sinm içinde bulunduğu fıkıh kitaplarında da bu sınırlar aynen bu şekilde belirtilmiştir. Ancak el-Ezrakı Taif yolundan İtibaren 11 mil olduğunu söylerken, cumhura göre ise bu mesafe 7 mildir. Şifân'I-G aran? &%. şöyle denir: el-Ezrakî'nin bu görüşünü el-Fâkihî ve Ebûl-Kâsırn Ubeydullah b. Abdullah b. Hurduzâbe el-Mesâlik adlı kitabında benimsemişlerdir. el-Mâverdî İle el-Mühe^eb adlı eserin müellifinden başka cl-Ezrakî'nin söz konusu görüşüne muhalefet edenler olmamıştır.
Birisi bu sınırları şu şiir ile İfâde etmiştir; Irîarem bölgesi iyi Ölçüldüğü nete Medfne yolundan üç mildir, Irak ve Taİj yolundan yedî mil, Cidde on, d râne ise dokuz mildir.
Yemen den ise yedi mildir. Bilesinki Seylu'1-H.ul, Haranı e dalı il değildir.
Çoğunluğa göre Scylu'1-Hıll, Harem'e dâhil değildir. Ancak el-Ezrakî'ye :görc Ten'îm bölgesine yakın bir bölge buna dâhildir. et-Ten'îm ise tamamen Hıll'e dahildir.
el-Muhibbu't-Taberî d-Kurâ adlı eserinde, Harem bölgesinin sınırlarının belli bir bölgeyle sınırlı oluş sebebi ve bu husustaki görüş ayrılıkları ile ilgili olarak dört noktaya dikkat çekmiştir:
1- Saîd b. Cübeyr'İn naklettiği rivayette İbn Abbâs (radiyallahu anlı) şöyle ddr: Hz.Âdem Cennet'ten tevbe ederek ve secde eder vaziyette indi. 40 yıl sonra Allah Teâlâ Cebrail'i göndererek ona: "Başını kaldır, tevbeni kabul ettim" buyurdu. Hz. Adem: "Yâ Rabbi! Bu süre zarfında meleklerle beraber Arş'ını tavaf etmeyi özledim" dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ O'na şöyle vahyetti: "Ben senin için yeryüzüne bir Ev indireceğim, Onu kendine kıble tayin et." Allah Teâlâ O'na kırmızı parlak bir yakut olan Beytü'l-Ma'mûr'u indirdi. Bu Beyt'in biri doğuda ve biri batıda olmak üzere iki kapısı bulunmaktaydı ve duvarları beyaz cennet incilerinden yıldızlarla süslenmişti. Bu ev yeryüzüne indirildikten sonra nuru ile doğu ve batıyı aydınlatmaya başladı. Bunu gören cin ve şeytanlar korktu ve nurun geldiği yöne doğru hareket ettiler. Mekke'den geldiğini görünce ona yaklaşmak istediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ melekler gönderip onları bugünkü Harem sınırlarına yerleştirdi. Böylece cin ve şeytanların Bcytü'l-Ma'mûr'a yaklaşmalarım engelledi. Bunun üzerine bu bölgeye Harem İsmi verildi.
2- Vehb b. Münebbih şöyle der: "Adem (aleyhısselâm) yeryüzüne indikten sonra çok ağlamaya başladı. Allah, onun için Kabe'nin tam karşısında bir yerde kırmızı yakuttan bir çadır gönderdi. Bu çadırda cennetten nur saçan üç kandil bulunmaktaydı. Bu kandillerin nurları Mekke'yi Harem sınırlarına kadar aydınlatmaktaydı. Allah Teâlâ Harem bölgesinin sınırlarına meleklcr görevlcndirerek bu çadırları yeryüzünün sakinleri olan cinlerden korudu. Adem'in vefatıyla bu çadır da göğe kaldırıldı."
3- Rivayete göre İbrahim (aleyhisselâm), Beyt'i (Kabe'yi) inşâ ederken oğlu ismail'e: "Bana insanlar için işaret olacak taşlar bul" dedi, İsmâİl de gidip araştırmasına rağmen, babasının istediği nitelikte taş bulamadan geri döndü. Döndüğünde babasının yanında Rükn'ü (Hacerü'l-Esved'İ) görerek babasına: ''Bunun nereden getirdin?" diye sordu. Bunun üzerine ibrahim (aleyhisselâm): "Bunu, beni senin getireceğin taşa muhtaç bırakmayan gönderdi, onu Cebrâîl getirdi" dedi. İbrahim (aleyhisselâm) bu taşı bugünkü yerine koyunca doğu-batı, kuzey-güney her yeri aydınlatmaya başladı. İşte bu taşın nurunun ulaştığı her yeri Allah Teâlâ, harem sayarak mübarek kıldı.
4- Adem (aleyhisselâm) yeryüzüne indiği zaman, şeytanlardan korkup Allah'a sığındı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onu korumak üzere Mekke'ye melekler gönderdi. Melekler Mekke'nin dört bir yanını kuşatıp nöbet tuttular. Meleklerin nöbet tuttuğu bu sınırlan Allah Teâlâ, Harem bölgesi olarak ilan etti.
Muhîbbu't-Taberi'nin bu ifâdelerine, Şifâıi'l-Garâm sahibi şunu da ilave etmiştir: "Ccnâb-ı Hakk'ın göklere ve yerlere: "İsteyerek veya istemeyerek gelin/emrime âmâde olun! buyurunca, ikisi de, <isteyerek geldik> dediler." (Fussilct, 11) buyruğu ile ilgili olarak, yeryüzünden bu buyruğa sadece Harem bölgesi olumlu cevap verdiği için, Allah Tcâlâ tarafından ödüllendirilerek Harem bölgesi ilan edilmiştir.
Zerkcşî (rahmcmlkh aleyh) el-I'/âm'da. şöyle der: "Harem bölgesinin Sina'larının belirlenmesinin hikmeti nedir?" diye bir soru yöneltilecek-olursa üç madde halinde cevap verilebilir:
1. Bu hususla ilgili hükümlerin uygulanabilmesi ve bu bölgeye özel bereketlerin beyânı İçin.
2. Rivayetlerden anlaşılacağı üzere Hacerü'l-Esved, Cennet'ten getirildiği zaman beyaz ve nurlu idi. Bu nurun ulaştığı sınırlar Harem'in de sınırları olmuştur. Bu mantıkî bir varsayım olsa da şârîin (Allah'ın) bu konudaki emirleri esastır.
3. Rabbânî âlemden gelen nurların aydınlattığı bir bölgedir. Şuhud ehli de söz konusu nurların Harem bölgesine indiğini, kaynamakta olduğu bir kaynağının bulunduğunu, bu nurun İki Harem'e (Mekke, Medine) ve Kudüs'e kadar uzandığına müşahede ettiklerini bildirmişlerdir.
Harem'in Sınır Taşları
İbn Abbâs (radiyallahu anh) şöyle der: "Harem'in sınırlarını ilk kez belirleyen İbrahim (aleyhisselâm)'dır. Ona da Cebrail göstermiştir. Mekke fethi günü Resûlullah (sallalhhu aleyhi vesellem) Te'mîm b. Escd el-Huzâî'yi göndererek kaybolmaya yüz tutan bu sınırlara yeni işaretler koydurdu." Bunu ibn Sa'd ve el-Ezrakî rivayet etmişlerdir.
el-Ezrakî, Ubcydullâh b. Abdillâh b. Utbe'den şöyle rivayet etmiştir: "Harem'in sınırlarını Cebrail'in göstermesi ile İbrahim (aleyiıisselâm) belirledi. Kusayy'ın yenilemesine kadar aynen kaldı. Mekke fethi günü de Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Te'mîm b. Esed el-Hüzâî'yi göndererek bu işaretleri yeniledi.
11. Bölüm Mekke'ye Tazim Ve Hürmetin Gerekliliği, Orada Günah İşlemenin Ağır Sorumluluğu
Ebû Şüreyh el-Adevî (radiyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Mekke fethinin ertesi günü sabah erkenden insanlara şöyle seslendi:
"Mekke'yi insanlar değil, Allah Teâlâ Harem bölgesi ilan etmiştir. Allah'a ve âhiret ninüne inanan herkesin, Mekke'de kan dökmesi ve ağaç kesmesi helâl değildir. Şayet herhangi bir kimse Allah Resulü'nün savaşını bahane göstererek, burada savaşa nıüsâde ederse ona şunu söyleyin: Allah Tealâ, Resulüne i%in verdi; fakat si^e i^in vermedi. Bana da sadece gündüzün belli bir vakti için i%in verilmiştir. Bu saatten sonra da eski hürmetine dönmüştür. Bu hususu, burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsinler. " Bu hadisi İmam Şafiî, Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.[143]
Yine Şüreyh naklediyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular İd: "Allah bu hey fi gökleri ve yeri yarattığı günden beri haram kılmıştır ve Güneş ve Ay'ı kalıba döktüğü an onu kalıba dökmüştür. Onun semâdaki hizası da Harem bölgesidir. Benden sonra hiç kimseye hürmetini ihlâl eden eylemlerde bulunmak helâl değildir, hana ise gündüzün sâdece belli bir vaktinde helâl kılınmış sonra tekrar eski hürmetine dönmüştür." Bunu Taberânî rivayet etmiştir.[144]
A^yâş b. Ebî Rebîa (radiyallahu anlı) rivayet ediyor, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır: "Bu ümmet Mekke'nin hürmetine gereği gibi saygı gösterdiği sürece, hayır ve bereket içindedir. Bu saygıyı yitirdikleri %aman helak olurla?-."
Bunu İbn Mâce rivayet etmiştir.[145]
Safıyye bînti Şeybe (radiyallahu anhâ) anlatıyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle b^urduğunu işittim: "Ey insanlar, Allah Teâlâ Mekke'yi gökleri ve yeri yarattığı günden beri harem (yasaklı bölge) ve dokunulma^ kıldı. 0, kıyamet gününe kadar haremdir. Ağacı kesilme^ avı avlanma^ ve sahibine iade etmek dışında kayıp olan şeyler alınma^." Abbâs: "Yâ Rasûlallah! I^hır otunu bundan istisna etseni^l Onu yasak dışında tutsam^! Zira o, evlerimi^ ve kabirlerimi^ için gereklidir" deyince Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de: "I^bır hariç... " buyurdu. Buhârî, bu hadisi muallak olarak, İbni Mâce ise muttasıl olarak rivayet
etmişlerdir.[146]
İbn Abbâs (radiyallahu anh) Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in Mekke'nin fethi gününde şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Muhakkak ki bu şehri Allah; gökleri, yeri, Güneş'i ve Ay'ı yarattığı günden beri harem ve dokunulma^ kılmış ve Çevresine bu iki dağı yerleştirmiştir. Burası, Allah'ın haram kalmasıyla kıyamet gününe kadar haramdır. Ne benden önce, ne de benden sonra hiç kimseye burada savaşmak helâl kılınmamıştır. Bana ise sâdece günün belli bir saatinde helâl kılındı. Buran Allah'ın haram kılması ile kıyamet gününe kadar haramdır. Otu biçilme^ ağacı kesilme^ avı avlanma^ ve sahibine iletmek dışında kaybolmuş eşyalara dokunulma?." Bu hadisi de İbn Ebî Şcybe ve İbn Mâce dişmda kalan Kütüb-ü S itte sahipleri rivayet etmişlerdir.[147]
el-Ezrakî, Zührî'den mürsel olarak Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlemVin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Mekke'yi insanlar değil, Allah Teâlâ haram bölge kalmıştır. 0, kıyamet gününe kadar haramdır, Allah katında en a^gın'kişiler, Harem'de savaşan, kendisiyle savaşmayan birisini öldüren ve câhiliyye intikamını alan kişilerdir.''[148]
el-Ezrakî, Katâde'nin şöyle dediğini rivayet: etmiştir: "Bize Harem'in, yakarıya Arş'a kadar olan hizası ile beraber haram bölge kılındığı bildirildi."
Yine el-Ezrakî, Mücâbid'dcn şöyle rivayet etmiştir: "Bu Harem'in, yedi kat gök ve yedi kat yere doğru olan hizası da Harem'dir. Bu ev (Kabe) her sema ve her arz tabakasında bulunan öndört evin dördüncüsüdür. Eğer bu evler düşecek olursa, birbirleri üzerine düşerler."
Yine el-Ezrakî, İbn Abbâs (radiyallahu anh)'dan Resûlullah (sallallahu aleyhi veselkm)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir; "ed-Darâh denilen gökteki Beytü'l-Ma'mûr, Kabe'nin hi^âsındadır. Onu her gün, kendisini daha önce hiç ^iyâret etmemiş 70 bin melek ^iyâret eder. Yedinci kat gökte, Kabe'nin haremi hizasında harem vardır"[149]
cl-Ezrakî, Taberânî ve Beyhakî (,)'W/da), Âişe (radiyallahu anhâ)'dan, Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlemj'in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Altı sınıf insana lanet ettim ve duası müstecâh olan her peygamber de onlara lanet etti. Onlar: Allah 'm Kitabına ilavede bulunanlar, Allah 'm kaderim yalanlayanlar, Allah'ın i^et verdiklerini alçaltan, alçak kıldıklarım da i%%ete kavuşturan çorbalar, sünnetimi terkedenlet; Allah'ın Bhl-i beytim hakkında haram kıldığı şeyleri helâl kılanlar ve Allah 'in yasaklı bölgesi Harem 'deyasakları ihlâl edenler"[150]
İnsan Dışındaki Varlıkların HarenVe Saygıları
İbn Ebİ'd-Dünyâ Zemmü'l-Ade/âhı'de, Cüveyriyc b. Esmâ'dan, o da amcasından rivayet ediyor: Bir topluluk ile beraber hac yolculuğuna çıktık. Yanımızda bir de kadın vardı. Bir yerde konakladık. Kadın sabah uyandığında üzerinde, yuvarlak daire çizmiş bir yılan gördük ve hepimiz dehşete kapıldık. Ertesi gün yola koyulduğumuzda yılan hala kadına sarih vaziyetteydi, fakat zarar vermiyordu. Harem sınırlarına girdiğimizde yılan sıvışıp gitti. Mekke'ye girip haccımızı eda ettik. Dönüşte, gelirken konaklığımız yere varıp tekrar orada konakladık. Yılan tekrar gelerek aynı kadına sarıldı. Sonra yılan tısladı, bir de ne görelim vadi yılanlarla dolmuş! Hepsi kadına saldırarak onu bir kemik yığını hâline getirdiler. Kadının cariyesine: "Bu kadının günâhı ne idi? Bize anlat" dediğimde câriye: "Üç kere zina etti. Her defasında çocuk doğurdu ve doğan bu çocukları tandıra atarak yaktı" dedi.
el-Ezrakî, İbn Ebî Necîh'dcn şunları rivayet etmiştir: "Tufan zamanında Harem'de büyük balıklar, küçüklerini yemezlerdi,"
İbn Ebî Şeybe, İbn Sâbit'den rivayet ediyor: Câhiliyye döneminde Hac mevsimi gelince halk Mekke'yi boşaltırdı. Bir keresinde hırsızın biri geride kalarak, Kabe'den altın çalmaya kalkıştı. Bu amaçla başını Kabe'den içeri sokunca vücûdu başından ayrıldı ve iki parça oldu. Başı içerde, vücûdu dışarıda kaldı. Sonra onu köpeklere attılar.
el-Cündî, Tâvûs (rahmerullah aleyh)'den naklediyor: "Câhiliyye döneminde Harcm'de bir şey çalanın başına mutlaka bir belâ gelirdi. Aynı olgunun tekrar başlaması da çok yakındır." Harem'e saygı ve hürmet konusundaki hadis ve başka rivayetler sayılamayacak kadar çoktur.
el-Ezrakî, Huveytib b. Abdi'MJzza (radiyalkhu anh)'dan naklediyor: "Câhiliyye döneminde, Kabe'nin avlusunda oturuyorduk. Kabe'ye bir kadın gelerek kocasından ona (Kabe'ye) sığmıyordu. Kocası gelerek ona el uzattığında olduğu yerde eli kurudu. İslam döneminde de o adamı gördüm, elleri hata tutuk idi."
el-Ezrakî, İbn Cüreyc (rahmetullah aleyh)'den naklediyor: Hatim: Rükün, Makam, Zemzem ve Hicr arasındadır. İsaf ve Naile isimli bir erkek ve kadın, Kabe'nin içine girdiler, İsaf Nâıle'yi öptü. Bunun üzerine ikisi taş kesildiler. Bu iki taş Kabe'den çıkarılarak, bir tanesi Zemzem'in olduğu yere diğeri de Kabe'nin karşısına dikilerek, insanların bunlara bakıp ibret almaları ve avni çirkinliği bir daha tekrarlamamaları amaçlandı. Hatîm denilen bu yerde yapılan dualar kabul edilirdi. Özellikle mazlumun, zâlime karşı yaptığı dualar hemen kabul edilirdi. Orada zalimlere edilen bedduaların geri çevrildiği ve onların helak olmadıkları neredeyse yok gibidir. Burası İslam gelinceye kadar bu özelliğini korudu. İslam geldikten sonra Cenâb-ı Hak günahların cezasını kıyamet gününe erteledi.
Mülâhaza
Daha önce geçen hadislerde Mekke'yi Allah Teâlâ'mn haram ve dokunulma2 bölge kıldığı bildirilmişti. Bu hadisler, İmam Ahrned, Müslim Nesâi ve daha başkalarının rivayet ettikleri şu hadise aykırı değillerdir:
Câbİr b. AbdİHâh (radiyallahu anlı) Resûluilah (saüaHahu aleyhi vesellem)'İn şöyle buyurduğunu nakletmiş tir: "ibrahim Mekke'yi haram (dokunulma^ bölge) kıldı; ben de Medine'yi haram kıldım" [151] Çünkü bu hadisin anlamı, İbrahim Mekke 'yi kendi içtihadıyla değil, Allah'ın emriyle haram laldı veya Allah Teâlâ yeri ve göğü yarattığı gün Mekke'yi haram (dokunulmaz bölge) ilan edeceğine hükmetmişti. Ya da anlamı şudur ki: Mekke'nin haram bölge olduğunu insanlara ilk duyuran İbrahim (aleyhisselâm)'dir, Mekke bundan önce de haram bölgeydi, ancak tufandan sonra bunu insanlara ilk bildiren Hz. İbrahim'dir.
Kurtubî şöyle der: Yukarıda geçen hadislerden çıkan sonuç şudur: Cenâb-ı Hak, Mekke'yi,, kimseye hiçbir sebep olmaksızın başlangıçtan beri haram bölge kılmıştır, hiç kimsenin bu konuda dahli yoktur. "Onu insanlar değil, Allah haram kıldı" sözü de bu anlamı teyîd etmektedir. Bunun da mânâsı: Mekke'nin tahrimi, şer'an sabittir, bu konuda aklın hiçbir dahü yoktur. Veya mânâsı şudur ki: Bu husus Allah Teâlâ'nın haram kıldığı hususlardan olup onu öyle kabul etmek ve uygulamak gerekir, yoksa cahiliye döneminde olduğu gibi insanların kendi kendilerine haram kıldığı şeylerden değildir. Dolayısıyla yapılmaması ve yerine getirilmemesi konusunda ietihad edilemez. Kimileri de şöyle demişlerdir: Mekke'nin haram belde oluşu, insanlar yaratılaH beri var olan bir hüküm olup Muhammed (saliallahu aleyhi vesdlem)'in şeriatinc has bir hüküm değildir.
12. Bölüm Meleklerin, Âdem'in Ve Diğer Peygamberlerin Kabe'yi Hac Etmeleri Ve Harem'e Saygıları
el-Ezrakî, Osman b. Sâc'dan rivayet ediyor: Saîd bana şunları anlattı: "Âdem (aleyhisselâm.) haccını bitirdikten sonra melekler O'na gelip: "Allah haccını kabul eylesin Ey Âdem! Bİz bu Ev'i senden iki bin yıl önce haccettik" dediler.
el-Ezrakî, Ebû Hurcyre'den. rivayet ediyor: "Âdem (aleyhisselâm) haccını bitirdikten sonra Mekke'de Kedm denen yerde meleklerle onu karşıladı ve: "Allah haccmızı kabul eylesin ey Âdem! Biz bu Ev'i senden iki bin yıl önce haccettik" dediler. Âdem onlara: "Tavaf ederken ne diyordunuz?" diye sorunca melekler: <Sübhânallâhi ve'l-hamdulillâhi, ve lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber> diyorduk" dediler. Bundan sonra Âdem de tavaf ettiği zaman bu duayı okuyordu.
el-Ezrakî, Amr b. Yesâr el-Mekkî'den rivayet ediyor: Bana ulaştığına fföre, Cenâb-ı Hak yeryüzüne görevli olarak bir melek göndereceği zaman, o melek, Cenâb-ı Hak'tan Kabe'yi tavaf etmek için izin ister, melek İner ve telbiye getirerek Kabe'yi tavaf ederdi.
el-Ezrakî, İbnü'l-Münzîr ve el-Cündî, Vehb b. Münebbih'den rivayet ediyorlar: "Eski kitaplardan okuduğuma göre, Cenâb;ı Hak, yeryüzüne göndereceği her meleğe, Kabe'yi ziyaret etmesini emrederdi. Melek, Arş-ı âlâ'dan İhrama girer ve Kabe'ye doğru telbiye getirerek iner. İlk önce Hacerü'l-Esved'i İstilâm eder, arkasından yedi şavt tavaf ettikten sonra Kabe'nin içinde İkİ rekat namaz kılardı."
Taberânî, İbn Abbâs (radiyallahu anh)'dan naklediyor: "Kabe'yi ilk kez tavaf edenler meleklerdir."
el-Ezrakî de İbn Abbâs'dan rivayet ettiğine göre; bir gün Cebrail Resûlullab (saliallahu aleyhi vesdkm)'in yanına geldi. Yeşİl sarığını çok tozlu gören Resûluilah (sallallahu aleyhi vesellem): "Bu to% nereden?" diye sordu. Cebrail de: "Kabe'yi ziyaret ettim. Meleklerin Hacerü'l-Esved üzerinde meydana getirdikleri izdiham yüzünden böyle tozlandım" dedi. [152] "Om/n için bu gördüğün to% meleklerin kanatlarından yükselen toklardandır" buyurdu.
Mülâhaza: "Mebrûr hac" demek, "İçine günah karışmamış ve sevab olarak karşılığı sadece cennet olan hac" demektir.
Hz. Âdem (Aleyhisselâm)'In Haccı
Saîd b. Mansûr, Atâ b. Ebî Rabâh'dan şöyle rivayet ediyor: "Hz. Âdem cennetten Hind bölgesine indiğinde, beraberinde cennetten getirdiği dört adet buhur çubuğu vardı. İnsanların koku olarak kullandıkları buhurların menşei bu çubuklardır. Hz.Âdem, Kabe'yi ziyaret edip bacanı yaptı, Safa ve Merve arasında sa'y etti ve tüm hac menâsikini (İbadetlerini) yerine getirdi." el-Ezrakî, Osman b. Sâc'dan rivayet ediyor: "Saîd (b. Cübeyr)'in bana haber verdiğine göre Adem (aleyhisselâm) yaya olarak yetmiş defa hac yapmıştır."
Yine el-Ezrakî, Ebû Hureyre'den rivayet ediyor: "Adem haccetti ve bütün hac mcnâsiklerini (ibadetlerini) yerine getirdi. Bitirdikten sonra: <Yâ Rabbi! Her işçinin bir ücreti var> dedi. Cenâb-i Hak da ona hitaben: <Ey Adem! Sana gelince; seni bağışladım. Zürriyetİne gelince; kim bu Ev'i hacceder ve günahını itiraf ederse, onu da bağış!ayacağım> buyurdu."
İbn Huzeyme, Ebû'ş-Şeyh (elA^a/m'de) ve Deylemî, İbn Abbâs'dan, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Adem, Hind bölgesinden Allah'ın Evi'ne bin kere yaya gelmiş ve hiç birinde de bir bineğe binmemiştir, bunlardan üçyü^ü hac, yediyü%ü de umredir. Adem ilk bacanda Arafat'ta vakfe yaparken Cebrail gelerek: <By Adem! Haccm mebrûr okun! (Allah bacanı kabul elyesin) Bi% bu Ev'i sen yaratılmadan elli bin sene önce tavaf ettik> dedi[153]
el-Ezrakî, cl-Cündî ve İbn Asalar, İbn Abbâs (radiyallahu anlı)'dan naklediyorlar: Adem haccetti ve Kabe'yi yedi kez tavaf etti. Tavaf esnasında melekler ile karşılaştı. Melekler ona: "Allah haccını kabul eylesin ey Adem! Biz bu Ev'i senden iki bin yıl önce hac ettik" dediler. Adem onlara: "Tavaf ederken ne diyordunuz?" diye sordu. Melekler: ii<Sübhânallâhi ve'l-Hamdulillâhi ve la ilahe illallâhıı vallâhu ekber> diyorduk" dediler. Adem meleklere: <Ve lâ havle ve la kuvvete illâ billâb> (Hiçgüç ve kuvvet sadece Allah teala ile kaimdir) ifâdesini de ekleyin" dedi. Melekler de bu son kısmı eklediler.
Daha sonraları Kabe'yi inşâ ettikten sonra İbrahim de hac yaptı. Tavaf ederken meleklerle karşılaştı. Melekler ona selâm verdiler; ibrahim de onlara: "Tavaf yaparken ne diyorsunuz?" diye sordu. Melekler şöyle dediler: "Baban Âdem'den önce: <Sübhânallâhi ve'1-hamduliMhi ve lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber> diyorduk. Bu duayı O'na okuduğumuzda: <Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâb> cümlesini de ekleyin" dedi. Biz de ekledik. Bunun üzerine İbrahim onlara: "elAlıyyü'l-A^îniı (yüce ve büyük olan Allah ile kaimdir) de ekleyin," dedi. Melekler bunu da eklediler.
Hz. İbrahim, İsmail Ve İshâk'ın (Aleyhimusselâm) Hacları
İbrahim'in Kabe'yi inşâsı bahsinde bu konuya yer vermiştik.
Hz. Nûh, Hûd, Salih Ve Şu'ayb'ın (Aleyhimusselâm) Hacları
el-Ezrakî, Abdurrahman b. Sâbit'den mürsel olarak Resûlullah (sallallahu aleyhi veselkm)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Geçmiş peygamberlerden herhangi birisinin ümmeti helak olduğu %aman, kendisi Mekke'ye çekilir ve Ölünceye kadar Allah Teâlâ'ya orada ibâdet ederdi. Nûh, Hûd, Salih ve Şu'ayb gibi peygamberler burada vefat etmişlerdir. Kabirleri de Zemzem ile Hicr arasındadır."
İbnu'l-Cevzî Musîru'l-A%pü\î-Sâkin ilâ Eşrefi'l-Emâkin adlı eserinde Urve b. ez-Zübeyr'den Nuh'un tufandan önce Kabe'yi haccettiğini rivayet etmiştir.
el-Ezrakî, Vehb b. Münebbih'den, Hûd, Salih ve Şu'ayb (aleyhimusselâm)'in kendilerine îmân edenlerle beraber Kabe'yi ziyaret ettiklerini, Mekke'de vefat ettiklerini ve kabirlerinin Kabe'nin batısında Dâru'n-Nedve İle Dam Benî rlâşim arasında olduğunu rivayet etmiştir.
Mülâhaza: Hûd ve Salih (aleyhîmasselâm)'in Kabe'yi haccettikleri hususunda bir çok hadis ve eser vardır. Söz konusu hadisler de, "Hûd ve Salih dışında tüm peygamberler Kabe'yi haccettiler" hadîsinden sened bakımından daha kuvvetlidirler.
Hz. Mûsâ Ve Yûnus (Aleyhimasselâm)'In Hacları
İbn Abbâs (radiyallahu anh) bildiriyor: Mekke ve Medine arasında Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ile beraber yolculuk yaptık. Bir vadiden geçerken Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "Bu hangi vadidir?" diye sordu, insanlar: "el-Ezrak vâdisİdir" dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): 'Elini -kulağına koymuş ve telbiye getirerek Allah 'ayakanr haliyle Musa'yı bu vadiden geçerken görüyor gibiyim" buyurdu. Sonra yola devarn ettik. Bir tepeye vardığımızda Resûlullalı (sallallahu aleyhi vesellem): "Bu hangi tepedir?" diye sordu, insanlar: "Herşâ tepesidir" dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "Kı^ıl bir deveye binmiş ve yüksek sesle telbiye getirir halde bu tepeden geçen, yünden bir cübbe giyen ve devesinin yuları liften olan Yûnus'u görüyor gibiyi???" buyurdu. Bu hadisi Buharı, Müslim ve İbn Hibbân rivayet etmişlerdir:[154]
Abdullah b. Mesûd (radiyallahu anh) naklediyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular İd: "Mûsâ b. İmrân'ı, İhrama girmiş ve beya\ iki abaya bürünmüş halde telbiye getirerek bu vadiden geçtiğini görüyor gibiyim." [155] Bu hadisi Ebû Zer el-Herevî, Menâsik'inde rivayet etmiştir.
Mücâhid (rahimehullah) şöyle der: "Mûsâ (aleyhisselâm) kızıl bir deve üzerind haccetti. er-Revhâ denen yere uğradı. Üzerinde iki adet beyaz aba vardı; birini iüâr, diğerini ridâ olarak kullanıyordu. Önce Ev'i (Kabe'yi) tavaf etti. Sonra Safa ve Merve arasında tavaf ederken gökyüzünden şöyle bir ses işitti-<Lebbeyk ey kulum! Ben seninlcyim!> Musa bu sesi işittiği an secdeye kapandı." Bunu cl-Ezraki rivayet etmiştir.
Yine Mücâhid (rahmetuüalı aleyh) şöyle der: "Allah'ın Evi'ni, aralarında Mûsâ ve Yûnus'un da bulunduğu yetmiş peygamber ziyaret etti. Mûsâ (aleyhisselâm)'!n üzerinde iki beyaz aba vardı. Yûnus (aleyhissdâm) da: 'Ey sıkıntı ve dertleri gideren Allah'ım! Kapma geldim, sana sığındım! Emrine amadeyim' diye dua ediyordu. Bunu Saîd b. Mansûr rivayet etti.
Diğer Peygamberlerin Hacları
Ibn Ebî Şeybe, Mücâhid'den rivayet ediyor: "Peygamberler Kabe'yi hac -. etmek üzere Harem sınırlarına geldikleri zaman, ayakkabılarını çıkarırlardı." Ebû Zer cl-Huşenî Menâsik'mde Abdullah b. ez-Zübcyr (radiyallahu anlı)'dan ;'; naklediyor: "Beyt'ı (Kabe'yi) İsrâüoğullarmdan bin peygamber hac , etmişlerdir. Onlar Mekke'ye girecekleri zaman Zî Tuvâ'da ayakkabılarını çıkarıp öyle girerlerdi." (Zî Tuvâ: Mekke'nin girişinde bilinen bir vadinin adıdır.)
Abdullah b. Abbâs (radiyallahu anlı) da şöyle der: "Yün elbiseler giymiş oldukları halde hacı olarak Sifâhu'r-Revha'dan yetmiş peygamber geçmiştir. Hepsinin develerinin yuları liftendi." Bunu el-Ezrakî rivayet etmiştir. (Sİfâhu'r-Revha: Bir köy adıdır)
Yine el-Ezrakî, Osman b. Sâc'dan rivayet ediyor: "Doğru sözlü bir ravi bana, Resûlullah (sallallahu aleyhi veseüem)'in şöyle buyurduğunun kendisine ulaştığını haber verdi: "Fecru'r-Revba'dan kı^ıl develerin sırtlarında, aba giymiş, develerinin yuları liften olan ve değişik şekillerde telbiye getiren yetmiş peygamber geçmiştir."
Yine el-Ezrakî, Mücâhid'den rivayet ediyor: "Yetmiş beş peygamber haccetti ve hepsi Kabe'yi tavaf ederek Minâ'da namaz kıldılar. İmkanın varsa, Minâ mescidinde namaz kılmayı kaçırma."
Yine el-Ezrald, Abdurrahman b. Sâbit'ten naklediyor: Abdurrahman fa. es-Selûlî'nin şöyle dediğini işittim: "Rükün, Makam ve Zemzem tasında, hacca gelen yetmiş peygamberin kabri vardır."
İsrâiloğuüarı Ve Başkalarının Hacları
Ebû Nuaym, Mücâhid'den rivayet ediyor: "İsrâiloğullarından yüzbin kişi fCâbe'yi haccediyorlardı. Harem'in sınırlarına girdiklerinde ayakkabılarını çıkarır ve yalınayak girerlerdi."
İbn Ebî Şeybe ve el-Ezrakî, Abdullah b. ez-Zübeyr (radiyallahu anh)'dan rivayet ediyorlar: "İsrâiloğulları hac için geldiklerinde, Harem'e olan saygılarından dolayı, ayakkabılarını Mekke girişinde, Zî Tuvâ'da çıkarırlardı."
el-Ezrakî ve Ibn Asâkir, Ibn Abbâs (radiyallahu anh)'dan rivayet ediyorlar: "Havariler de haccettiler. Harem sınırlarına girdiklerinde saygılarından dolayı ayakkabılarını çıkarıp yalınayak içeri girdiler."
Zü'l-Karneyn'in Haccı
el-Ezrakî, Atâ b. es-Sâîb'den rivayet ediyor: İbrahim (aleyhisselâm) Kabe'yi tavaf eden bir adam gördü ve garipseyerek: "Kimlerdensin?" diye sordu. Adam: "Zü'l-Karneyn'in arkaşlarındanım" cevabını verdi. İbrahim (aleyhisselâm): "O nerede?" diye sorunca adam: "Ebtah'da" dedi. Bunun üzerine İbrahim onu karşılayarak kucakladı. Zü'1-Karneyn'e: "Niçin bir bineğe binmiyorsun?" denildiğinde: "Bu yürürken benim binmem yakışık alır mı?" cevabını verdi ve yürüyerek haccını tamamladı.
İbn Ebî Hatim, İlbâ b. Ahmer'den rivayet ediyor: Zü'1-Karneyn, Mekke'ye geldi. İbrahim ve İsmail (aleyhisselâm)'m Kabe'yi inşâ ettiklerini gördü ve ne yaptıklarını sordu. Onlar da: "Biz memur kullarız, bize emredileni yerine getiriyoruz" dediler. Zü'1-Karneyn: "Doğru söylediğinize kİm şahitlik eder?" diye sorunca, beş tane koç gelip şahitlik ettiler. Bu konuya "Müşriklerin sırf inat olsun diye Hz. Peygamber (sallalkhu aleyhi vesellem)'e yönelttikleri sorular" bölümünde tekrar değineceğiz.
İnişinden Sonra İsâ (aleyhisselâm) ve Ashâb-ı Kehf'in Hacları
İbn Ebî Hatim, Ebû Hureyrc'den, Resûlullah (saUallahu aleyhi vesell«n)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Me/yem oğlu İsâ hac (veya umre) için, Vecru 'r-Revha 'dan telbiye getirerek geçecektir."
Saîd b. Mansûr anlatıyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellem)'in şövle buyurduğunu İşittim: "İsa b. Meryem, Revba'dan <Lebbeyk, AMâhümme l^ebbeyk!> diye telbiye getirerek hac (veya umre) için geçmedikçe, kıyamet kopmaya çaktır."
İbnu'l-Cevzî el-Müsîr adlı eserinde, Attâf b. Hâlid (rahmemllah aleyh)'den naklediyor: "Isâ b. Meryem tekrar yeryüzüne ineceği zaman aralarında Ashâb-ı Kehfin de bulunduğu yitmişbin kişiyle beraber haccedecektir. Ashâb-ı Kehf, haccedemeden ölmüşlerdi."[156]
13. Bölüm Ashâb-ı Fîl'in Helak Edilişi
Sahih olan görüşe göre bu olay, Peygamber (sallaü-ahu aleyhi vesellem)'in doğduğu yıl gerçekleşmiştir. Onların helak edilmesi, O'na (sallallahu aleyhi - vesellem) ve doğduğu şehire atfedilen bir değerdir. Yoksa Ashâb-ı fil, ehl-i kitap yani hırİstiyan olup dinleri, putperest olan Mekke'lilerin uygulamalarına çok yakındı. Allah Teâlâ hiçbir beşerî katkının olmadığı bir yardım ile Mekke'lilerİ muzaffer kılmıştı. İlahi kader kendi lisan-ı haliyle aslında şu mesajı vermişti: "Ey Kureyş topluluğu! Habeşlilere karşı size verdiğimiz bu büyük zaferi, onlara üstün oluşunuzdan bahşetmedik. Biz bu zaferi, ümmi olan son Peygamber Muhammed'in teşrif edeceği beldenin ve onda bulunan Kabe'nin yüzü suyu hürmetine bahşettik. Allah Teâlâ bu tarihi olay hakkında (Fîl suresinde) şöyle buyurur:
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
"Görmedin mi?" Hitâb, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'edir. "Görmedin mi, bîlmedin mi?" anlamındadır. Allah Teâlâ bu hitapla olaym muhatap tarafından bilinen bir olay olduğuna dikkat çekmiştir. İstifhamın, taaccub bağlamında olduğunu ve olaym şaşılacak türde olağanüstü bir olay olduğunu ifade eden müfcssİıier de olmuştur. Sanki şöyle denilmek isteniyor: "Malumun olduğu üzre..." veya, "ne kadar şaşılacak bir durum değil mi?!"
"Rabbin fil sahiplerine ne yaptı?" Çünkü bu olayda, Allah'ın ilim ve kudretinin kemaline, Kabe'nin O'nun katındaki değerine ve Peygamberinin O'nun nezdindeki payesine açık bir delâlet vardır ve onun için söz, ikinci bir soru edatı olan mâ ile değil de keyfe ile yöneltilmiştir. (Fil sahiplerinden) kasıt Mahmud adb kişinin komutasında ve fillerle donatılmış olan ordudur.
"Tuzaklarım boşa çıkarmadı mı?" Allah Teâlâ onların Kabe'yi yıkmak için tasarladıkları planlan boşa çıkardı. Kabe'yi devre dışı bırakmak için inşâ ettikleri kiliseyi küle çevirdi ve Kabe'yi yıkmak Üzere taarruza geçirdikleri orduyu yerle bir etti.
"Onların üzerine ebabil kuşlarını gönderdi," Ebâbîl, "sürüler hâlinde kuşlar" anlamına gelmektedir. Ebâbîl kelimesinin tekili olmayan çoğullardan olduğunu söyleyenler olduğu gibi, tekilinin ~Ebûl, jbbâ/vc Ibbîl şeklinde gelebileceğini İfade edenler de olmuştur.
"Onlara çamurdan sertleşmiş taslan atıyorlardı." Taşlar nohut tanesinden küçük, mercimekten İse büyüktü. Her taşın kime atılacağı üzerinde yazılıydı. Her kuş bir gagasında, iki tane de ayak pençeleri arasında olmak üzere bu taşlardan üçer tane taşımaktaydı. Siccîl, "pişirilmiş çamur" mânâsına gelmektedir.
"Sonunda onları, yenilmiş ekin yaprağı gibi kıldı." Onları paramparça etti, hayvanlar tarafından yenen, sonra çiğnenen ekine çevirdi.
Ashâb-ı Fîl" Hâdisesi
Son Yemen kralı Zû Nüvâs, putperestti. Uhdûd ashabım öldüren de odur. Ashab-ı Uhdûd (Hendeklere doldurulup öldürülenler) 20 bin kişi idiler ve içlerinden Devs Zû Sa'lebân hâriç hepsi öldürüldüler. Bu şahıs kurtulmayı başardı ve hıristiyan olan Rum imparatoruna giderek yardım talebinde bulundu. Bizans imparatoru, onu kendisine tâbi olan Habeşistan hükümdarı Necâşî'ye gönderdi. Necâşî, Eryât ve Ebû Yeksûm Ebrche b.
es-Sabâh adlı komutanlarını kalabalık bir orduyla Yemen'e gönderdi.
Habeşliler Yemcn'i işgal ederek Himyer hükümdarlığına son verdiler. Zû Nüvâs da denizde boğuldu.
Böylece Yemen iki Habeşî komutan olan Eryât ile Ebrehe'nin kontrolüne girmiş oldu. Ancak çok geçmeden bu iki komutan anlaşmazlığa düşüp birbirleriyle savaşmaya başladılar. Ebrehe Eryât'a* "Anlaşmazlığımızdan dolayı saflar halinde çatışmamıza ve dövüşmemize gerek yoktur, gel düelloya girelim. Kim galip gelirse o buranın hâkimi olsun" şeklinde bir teklifte bulundu. Eryât da teklifi aynen kabul edip ikisi düelloya çıktı. Her birinin arkasında genç bir kadın vardı. Eryât, Ebrehe've bir hamle yapıp, ona bir kılıç indirdiğinde burnunu ve suratının bir bölümünü yardı. Bunun üzerine Ebrehe'nin kölesi Atû da Eryât'a saldırıp onu öldürdü. Böylece Ebrehe yaralı vaziyette yanîız başına kalmış oldu. Yarasını tedavi ettirip iyileşti ve Yemen'c hâkim oldu.
Bu haber Necâşî.'ye ulaştığında çok kızdı ve en kışa zamanda üzerine ordu gönderip kendisini ayaklar altına alacağını iletti. Ebrehe bu tehdidi alttan aidi ve bir elçisiyle Necâşî'ye hediyeler ve değerli şeyler gönderdi. Ayrıca ona Yemen toprağından bir deri kap doldurdu. Başını da traş edip onu elçiyle beraber gönderdi, Necâşî'ye de şöyle bir mektup yazdi: "Ey Şahım! Ebrehe senin kulundur, kral hazretlerinin yemini bana ulaşınca başımı traş ettim ve Yemen toprağından bir deri kabı doldurup ona gönderdim İd, onu ayaklarının altına koysun ve benim hakkımdaki yemini yerine gelmiş olsun."
Bu mesaj Necâşİ'ye ulaştığında hoşuna gitti ve onu Ycmen'in başında bıraktı.
Sonra Ebrehe, hac mevsiminde insanların Kabe'ye gitmek üzere hazırlandıklarını gördü. "Bunlar nereye gidiyor?" diye sorduğunda: "Mekke'deki Allah'ın Ev'ini haccetmeye gidiyorlar" cevabını aldı. Arkasından: "Allah'ın Ev'i nasıl bir şey?" diye sordu. Karşısındakiler: "Taştan bir ev" cevabını verdiler. Bunun üzerine Ebrehe: "Örtüsü nasıl bir şey?" diye sordu. Oradakiler: "Bu ülkeden giden Yemen kumaşındandır" cevabını verdiler. Bunun üzerine Ebrehe: "Mesih İsa'ya yemin ederim ki, ben size ondan daha iyisini yapacağım" dedi.
Sonra Ebrehe San'â'da büyük, yüksek ve her tarafı süslü bir kilise inşâ etti. Çok yüksek olmasından dolay! Araplar o kiliseye, ei-Kuleys adıyla anarlardı. Ebrehe, meşhur Me'rİb kraliçesi Belkıs'ın sarayından da işe yarayan taş, mermer.. gİbî ne varsa hepsini San'â'ya getirtti. Kilisenin inşâsında Yemen halkını kullandı. Kiliseyi rengârenk mermerlerle inşâ edip, onu altın ve gümüşle süsledi. Altınla gümüş arasında da nakış olarak mücevherat kullandı. Kapıya kırmızı büyük bir yakut yerleştirdi. Abanozdan yapılmış, araları beyaz fil dişiyle ayrılmış minberin de sac ağacından yapılan basamakları altın ve gümüşle kaplıydı, içerisinde devamlı kandil yakılıyor, ^varlarına da misk sürülüyordu. Kilisenin inşâsını çok sıkı tuttu. İşçilerden
herhangi birisi güneş doğmadan işinin başında bulunmayacak olursa, £brehe'ye götürülür, o da ceza oiarak o işçinin elini keserdi. Nitekim bir gün işçilerden birisi işinin başına geç kalınca cezadan kurtulması için annesini de beraberinde getirmişti. Kadıncağız oğlunun mazeretini arzedip bağışlanmasını dilemişse de, Ebrehe İşçinin elinin kesilmesini emretmişti. Bunun üzerine ihtiyar kadın: "Demir baltanla vur bakalım! Bu gün hakimiyet senin, ancak her zaman bu sana kalmayacak, yarın senden başkasının olacaktır" dedi. Bunun üzerine Ebrehe: "Onu bana getirin!" diye emretti. Kadın getirilince ona: "Bu krallık benden başkasına da geçecek mi?" diye sordu. Kadın hiç çekinmeden: "Evet!" dedi. Ebrehe: "Bugünden sonra taş üstüne taş koymayacağım" diyerek kadının oğlunun elini kesmekten, halkı da çalıştırmaktan vazgeçti.
Sonra Necâşî'ye şöyle bir mektup yazdı:. "Ey hükümdar! Senin için, senden önce hiçbir hükümdara eşi ve benzeri daha yapılmamış bir kilise yaptırmış bulunuyorum. Arap hacıların haclarını buraya yoneltmedikçe bu işin peşini bırakmayacağım." Bundan sonra herkese emredip orayı haccetmelerini sağladı. Arap kabilelerinden çoğu senelerce burayı haccetti. İçerisinde insanlar inzivaya çekiliyor ve orada ibadet ediyorlardı.
İbn İshak şöyle der: Ebrehe'nin Necâşİ'ye yazdığı bu mektup Araplar arasında duyulunca Benî Fukayrn b. Adiy b. Âmir b. Sa'lebe b. Hays çok kızdı ve Ycmen'e gidip Kuleys kilisesinin içine pisledi ve geri yurduna göndü.
İbn Sâ'd şöyle der: Has'am'lardan Nüfeyl b. Habîb de topladığı insan pisliklerini, kokmuş leşleri, bir gece hiç kimseye görünmeden Kuleys kilisesinin içine atmıştı.
Mukâtil şöyle der: Kureyş'lerden bir grup genç kiliseye girip onu ateşe verdiler. Aşırı rüzgarın bulunduğu o gün kilise yanıp kül oldu. Bu durum : Ebrehe've haber verilince: "Kim yaptı bunu?!" diye hiddetlendi. Ona: I1 "Bunu herhalde Arapların gidip hac ve ziyaret ettikleri şu Mekke'deki jBeyt'in halkından bir Arap yapmıştır" dediler, "Senin yaptırdığın kilisenin I hacccdilmeye lâyık olmadığını bu eylemiyle ortaya koymaya çalışmıştır" 1 denildi. Bunun üzerine Ebrehe çok kızdı ve Mekke'deki Beyt'i yıkmaya yemin etti ve: "Kabe'nin üstünde taş bırakmayacağım" dedi ve durumu Habeş Necâşî'sine bir yazı ile bildirip Mabmud adındaki filini göndermesini rica etti. Mahmud denen fil irilikçe, bedence ve güç-kuvvetçe yeryüzünde eŞİ daha görülmemiş bir fildi. Necâsî Habeş'lilerc hemen hazırlanmalarını emretti. Altmış bin kişilik bir ordu ile Mekke'ye doğru yola çıktılar. Araplar, Ebrehe'nin böyle muazzam bir orduyla harekete geçtiğini öğrenince, bunu büyük bir felaket telakki edip telaşlandılar. Ebrehe'nin, Allah'ın Ev'i Kabe'yi yıkmak istediğini işittikleri zaman da onunla savaşmayı üzerlerine bir vazjfe bİJdiler. Yemen eşrafından ve hükümdarlarından Zû Nefer adıyla anılan zât kendi kavmini ve Araplardan davetine icabet eden herkesi Ebrehe jle savaşarak Allah'ın Ev'ini korumaya ve Ebrehe'nin onu yıkıp harab etmesine engel olmaya davet etti. Zû Nefer davetine icabet edenleri yatuna alarak Ebrehe'nin önünü kesti ve onunla çarpıştı, ancak Zû Nefer, adamlarıyla beraber yenilgiye uğradı; yakalanıp Ebrehe'nin huzuruna getirildi. Ebrehe '/. onu öldürmek isteyince Zû Nefer: "Ey hükümdar! Beni öldürme! Umarım .;. ki, senin yanında sağ kalmam beni öldürmenden daha hayırlı olur." Bunun üzerine Ebrehe onu öldürmeyip bağlattı ve yanında tutuklu bıraktı,
Ebrehe ilerlemeye devam ederek Has'am kabilesi topraklarına vardığı zaman Nüfeyl b. Habîb el-Has'amî, Has'am'iarm Şehrân ve Nâhis kabileleri . İle diğer Arap kabilelerinden kendisine tâbi olan kimseleri yanına alarak ;1- Ebrehe'nin Önünü kesti ve onanla çarpıştı, ancak Ebrehe onu da rnağJub etti. Yakalanıp esir olarak Ebrehe'ye götürüldü. Ebrehe onu Öldürmek isteyince Nüfeyl: "Ey hükümdar! Beni öldürme! Arabistan'da ben sana kılavuzluk ederim" dedi. Bunun üzerine Ebrehe Nüfeyl'i serbest bıraktı ve onun kılavuzluğu ile Mekke'ye doğru ilerlemeye devam etti. Taife geldiği zaman Mcsûd b. Muattib, Sakİf kabilesinin ileri gelenlerinden bir grupla Ebrehc'yi karşılayıp: "Ey hükümdar! Bizler, senin emirlerini dinle)ren ve sana boyun eğen köleleriniz. Bizde sana karşı koyacak kimse yoktur. Bizim bu Beyt'İmiz (Lâf) senin yıkmak istediğin Beyt değildir. Senin yıkmak üzere geldiğin Beyt, Mekke'dedir. Biz onu sana gösterecek bir kimseyi seninle beraber göndeririz" dediler. TâİPliler, Ebrehe'ye Mekke yolunu göstermek üzere Ebû Rİgâl'i onunla birlikte gönderdiler. Ebrehe yanında Ebû Rigâl'le beraber yola devam etti. Mugammİs denen yere varıp orada konakladı. ^ Ancak Ebû Rigâl orada öldü. Araplar onun kabrini taşladılar-. Mugammis'deki halkın tasladîğı kabir bu Ebû Rigâl'in kabridir.
Ebrehe, Mekke Harem'ine yaklaştığı sırada, halkın yaylım halinde olan sürülerine baskın yapıp ele geçirmek üzere Habcşlcrden Esved b. Maksud adında birisini bir süvari birliğinin başına geçirip Mekke'ye gönderdi. Esved, Mekke'ye kadar ilerledi. Kureyşilerden ve daha başka kabilelerden Tihame >i halkına ait mallan sürüp Ebrehe'ye getirdi ki, sürülen malların içinde I Abdülmuttalib b. Hâşim'in ikiyüz devesi de bulunuyordu. Abdülmuttalib o 1 zaman Kureyşlilcrin önde geleniydi. Kureyş, Kinane, Hüzeyl kabileleri ile | Harem içinde bulunan diğer kabileler Ebrehe ile savaşmaya niyetlendilerse | de, buna güçleri yetmeyeceğini anlayınca vazgeçtiler.
Ebrehe, Hünata el-Hİmyerİ'yı Mekke'ye gönderdi ve ona: "Şu belde halkının liderini sorup bulduktan sonra kendisine şunları söyle: ^Hükümdar, sana diyor ki: Ben, sizinle çarpışmak için gelmedim, ancak şu «evt'i yıkmak için geldim! Eğer bana karşı koymazsanız, size dokunmam> f-îunataya: <Eğer benimle çarpışmak istemiyorsa, onu bana getir!> dedi. Hünata, Mekke'ye girip Kureyş'in lideri ve ulu kişisinin kim olduğunu sordu. Kendisine, "Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdümenâf b, Kusayy" olduğunu söylediler. Hünata, Abdülmuttalib'in yanma varıp Ebrehe'nin kendisine emrettiği şeyi söyleyince Abdülmuttalib: "Vallahi, biz onunla çarpışmak istenmeyiz, zaten bizim buna gücümüz de yoktur. Burası Allah'ın Beyt-i Haram'ıdır ve Halİl'İ İbrahim'in Bcyt'idir. Eğer Allah Beyt'ini ondan korursa, o kendi Beyt'i ve Harem'idir. Yok eğer Beyt'inin hükümdar tarafından yıkılmasına müsâde ederse bizim yapacak bir şeyimiz yoktur" dedi.
Bunun üzerine Hünata: "Öyleyse gel benimle birlikte hükümdarın yanma gidelim. Zaten o senî kendisine getirmemi benden istemişti" dedi. Abdülmuttalib, yanında oğullarından bazıları olduğu halde Hünata ile birlikte gitti. Ordugâha varınca dostu olan Zu Nefer'i sordu. Tutuklu bulunduğu yere kadar varıp ona: "Ey Zu Nefer! Başımıza gelen şu felaketten dolayı bize yardımda bulunman mümkün mü?" diye sordu. Zu Nefer: "Kendisini, sabah veya akşam öldüreceğini beklediği bir hükümdarın elinde tutuklu bulunan bir adamın size ne yardımı olabilir? Bu konuda size yardım etme imkanımız yoktur. Ancak, Fil'in seyisi Un ey s benim dostumdur. Ona,' haber salarım. Gereken ilgiyi göstermesini, hükümdarın huzuruna çıkman ve İstediğin şeyi onunla konuşman için izîn almasını ve elinden gelirse, onun katında senin için de şefaatte bulunmasını kendisinden isterim" dedi. Abdülmuttalib: "Bana bu yardımın yeter" dedi. Zu Nefer, Üneys'e haber gönderip: "Abdülmuttalib, Kureyş'in efendisi ve ulu ki sisidir. Mekke deve kafilelerinin sahibidir. Düz yerlerde halkın, dağ başlarında da vahşi hayvanların, kurtların, kuşların karınlarını doyuran kişidir. Hükümdar, onun i İd vüz devesine el koymuş. Hükümdarın huzuruna çıkması için kendisine izin al ve elinden gelirse hükümdar katında da ona yardımcı ol" dedi.
Üncys: " Olur!" dedi ve Ebrehe'ye: "Ey hükümdar! Şu kapında bekleyen ve huzuruna girmek için izin isteyen, Kureyş'in efendisi ve ulu kişisidir. O, Mekke deve kafilelerinin sahibidir. Düz yerlerde halkın, dağ başlarında da vahşi hayvanların, kurt ve kuşların karınlarını doyuran kişidir. Huzuruna girip dileğini arzetmesi için izin ver!" dedi.
Ebrehe, Abdülmuttalİb'İn içeri girmesine izin verdi, Abdülmuttalib insanların en nurlu, en güzel, en yakışıklısı, en boylu-boslusu idi.
Ebrehe onu gördüğü zaman hükümdarlık tahtında yanında oturtarak kendisini çok iyi bir şekilde ağırladı. Fakat Habeş'lilerin, saltanat tahtında onun hükümdarla birlikte oturduğunu görmelerini istemediği için, hemen tahtından inip minderine oturdu. Abdülmuttalib'i de yanına oturttuktan sonra tercümanına: "Ona, dileğinin ne olduğunu sor!" dedi.
ed-Dürrü'l-Mmıa^am'dz şöyle anlatılır: Abdülmuttalib, Ebrehe'nİn huzuruna girdiği zaman orduda bulunan fillerden biri ona secde etti. Bu fi] de, diğer filler gibi Ebrche'ye secde etmeyen fillerdendi. Bu duruma cok şaşıran Ebrehe hemen kâhin ve sihirbazları çağırdı ve bu olayı yorumlamalarını istedi. Onlar Ebrehc'yc şu yorumu 3^aptılai": Fil, Abdülmuttalib'e değil, onun alnındaki nûr'a secde etti.
Tercüman bunu, Abdülmuttalib'e bildirince, Abdülmuttalib: "Dileğim: Hükümdarın el koyduğu iki yüz devemin bana geri verilmesidir!" dedi. Tercüman bunu tercüme edince, Ebrehe tercümana: "Tarafımdan ona şöyle söyle: <Seni gördüğüm zaman çok hoşuma gitmiştin, seni çok beğenmiştim. Sonra benimle konuşunca gözümden düştün! Çünkü sen, yıkmak için geldiğim senin ve atalarının dini olan Beyt'i bîr kenara bırakıp el koyduğum İki yüz devenin derdine düştün! Beyt'in âkibetİnİ unuttun!" dedi. Abdülmuttalib: "Ben yanlız develerin sahibiyim. Beyt'in de elbette Rabb'ı ve sahibi vardır, onu koruyacak O'dur" dedi. Ebrehe: "O, Beyt'i yıkmaktan beni men edemez!" dedi. Abdülmuttalib: "Orası benî ilgilendirmez! işte sen, işte O!" dedi.
İbnu's-Sâİb ve Mukâtil şöyle derler: Sonra Abdülmuttalib, Kabe'yi yıkmaktan vazgeçmesi için Ebrehe'ye Tihâme mülkünü teklif etti. Ebrehc bu teklifi reddetti ve gasbettiği develeri geri verdi,
Abdülmuttalib develerini geri aldığı zaman onların kurbanlık olduklarına alâmet olmak üzere, hÖrgüçlerinİn sağ taraflarını çizip kanam ve boyunlarına nal astı. Onlara dokunacak olanların Allah'ın gazabına uğramaları için onları Harem'c dağıttı.
Mukatil şöyle der: Abdülmuttalib sonra şöyle dua etti:
A-Hanırn. thrâ ve Oebır dağlan arasında, sonra da çöllerde serbestçe otlamakta bulunan, boyunlarına nallar asılan deve sürülerine el koyan Habeşî'lere peşkeş çekmekte bulunan Esvea b. Maksud'u rezil ve rüsvay et! O jil sahibinin ahdini boz! Mahmud ve Mâbua sensin yâ Rab!
İbn İsbak, Mekke'nin fethinde müslüman olan İkrimc b. Âmir'in de benzer beyitler söylediğini nakletmiş tir.
Abdülmuttalib Mekke'ye dönüp Ebrehe'nİn karargâhında olup bitenleri j^ut-eyşlilere haber verdi ve Ebrehe'nİn askerlerinin vereceği zarardan korunmak için Mekke'den çıkıp dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınmalarını emfetti. Sonra da kalkıp Kâbc kapısının halkasını tuttu ve şu şiirsel duayı yaptı-
Ey Allalınn! Bîr kul bile evini barkını sakınır, korur. Sen de, buraya konmıt§ ve hürmeti tehlikeye uğramış olanları koru! Onların haçları ve kuvvetleri yarın oenin kuvvet ve havline asla galebe çalamayacak, üstün gelemeyecektir!
Eğer ben onları kıblemiz Kabe'mizle başbaşa bira ki verecek olursan, o da Senin bileceğin bir İştir
Kureyşlilerden bazı kimseler de kalkıp Abdülmuttalib ile birlikte Allah'a yalvardılar. Ebrehe ve ordusuna karşı Allah'ın yardımını dilediler.
İbn Cerîr, Abdülmuttalİb'İn Allah'a duâ ederken söylediği şu şiiri nakletmiş tir;
Yâ Rab! Unlara karşı Senden başka kimseden ümidim yoktur. Yâ Rab! Unlara karşı haremini koru! Bu evin düşmanı, senin düşmanındır. Senîn olan bu yeri harâb olmaktan koru!
Abdülmuttalib Kabe'nin halkasını bıraktıktan sonra yanında bulunan Kureyşlİlcrle birlikte dağ başlarına çıkıp oralarda siperlendiler. Ebrehe'nİn Mekke'ye girince ne yapacağını gözetleyeceklerdi. Abdülmuttalib: "Ey Kureyş cemaatı! Ebrehe Beytullah'ı yıkmağa erişemeyecektir! Çünkü bu Beyt'in Rabb'ı vardır. O, onu koruyacaktır!" dedi.
Mukâtil anlatıyor: Abdülmuttalib, Mekke'lilerle dağa çıkmayıp Mekke'de kaldı ve: "Allah hükmünü infaz edene kadar buradan ayrılmayacağım" dedi. Sonra Ebrehe'nİn yapacaklarını izlemek üzere Ebû Mesud es-Sekafı İle beraber yüksek bir tepeye çıktı. Sabah olunca Ebreh'e gerekli hazırlıkları yaparak Mekke'ye girmek üzere harekete geçti.
ibn Cerir şöyle der: Ebrehe'nİn yanında onüç fil bulunduğu ve bunların tümünün helak olduğu nakledilir. Mâverdi ise, Ebrehe'nİn yanında Mahmud adlı filden başkası olmadığını nakleder. Dahhâk ise; "Yanında sekiz fil vardı" der. . .
Ebrehe'nin askerleri, Mekke'de sabahlamak üzere seher vakti kalktılar Ebrche, Mekke'ye girmeye hazırlandı ve askerlerini savaş düzenine koydu Mahmud diye bilinen fili de hazırlayıp yönünü Mekke'ye doğru çevirdiler Ebrehe'nin niyeti, Beytullah'ı (Kabe'yi) yıktıktan sonra Yemen'e dönmekti
Kılavuz Nüfcyl b. Habîb, filin yanına yanaştı ve kulağını tutup: "Çöküp kendini yere at ta, geldiğin yere selametle dön, ey Mahmud! Çünkü sen Allah'ın Harem'i olan beldesinde bulunuyorsun!" dedi. Kulağını bırakınca fil kendisini yere atıverdi. Nüfeyl de koşarak dağa doğru kaçü. Bunun üzerine ayağa kaldırmak için file vurmaya başladılar. Ancak fil ayağa kalkmadı. Başına balta ile vurduiarsa da, yine aldırış etmedi. Karnının altına ucu sivri demirli sopalar dürtüp kanattılar, yine aldırış etmedi. Onu kaldırmaya çalıştılarsa da yine başarılı olamadılar. Sabah olmak üzereydi ki file: "Vallahi seni Mekke'ye götürmeyeceğiz! Yemen'e götüreceğiz!" diyerek yemin ettikieri zaman sanki onlardan bu hususta kesin söz ister gibi kulaklarını hareket ettirerek ayağa kalktı. Yönünü Yemen tarafına çevirdikleri zaman fil yürümeye başladı. Yönünü Mekke'ye çevirince kendisini yere attı. Fİlin böyle yaptığını görünce, Mekke'ye götürmeyecekleri hakkında yemin edip kendisine söz verdiler. Onlardan bu hususta kesin söz ister gibi, yine kulaklarını hareket ettirdi. Ona tekrar yeminle söz verdikleri zaman ayağa kalktı. Yönünü Yemen tarafına dördürdüler, fil kalkıp harekete geçti. Yönünü Şam tarafına döndürdüler, yine harekete geçti. Yönünü doğu tarafa döndürdüler, yine harekete geçti. Yönünü Mekke tarafına çevirdiklerinde ise tekrar kendisini yere attı. Onu, ayağa kaldırmak için güneş doğuncaya kadar uğraşıp durdular, ancak nafile... Yunus, ibn Ishak'tan şunları rivayet etmiştir:
İlâhî azabın gecesi çetin bir gece idi. Yıldızlar sanki Ebrehc askerlerine yaklaşıp bir şeyler söylemek istiyorlar gibiydi. Bazıları azaba uğrayacaklarını sezdiler. Kılavuz Nüfeyl onları kendi hallerine terk edip geceyi Harem'de geçirdi. Eş'arflerlc Has'amîler kalkıp süngülerini ve kılıçlarını kırdılar. Beytullah'ı yıkmaya yardım cinayetinden beraat etmiş olarak gecelediler.
Güneşin doğmaya başladığı ve fili ayağa kaldırıp Mekke'ye doğru yürütmeye çabaladıkları sırada İdi kİ, yüce Allah, deniz tarafından Ebrehe ve askerlerinin üzerine kırlangıçlar ve ebâbîl gibi bir takım kuşlar salıvermişti kİ, her kuş, biri gagasında, ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut ve mercimek büyüklüğünde üçer taş taşımakta idi. Taşlar, isabet ettikleri herkesi öldürüyordu. Adamların başlarından girip altlarından çıkıyordu. Bedenlerinin bîr yerine değince mutlaka öbür yanından çıkıyordu. Allah, şiddetli bir kasırga gönderdi, taşlar daha da hızlandılar ve hepsini helak ettiler.
Kbû Nuaym, Atâ' b. Yesât'dan şunları nakletmiştir: Filin seyisi bana fil mi şöyle anlattı: "Kralın en büyük filiyle yola çıktık. Bu fil sayesinde apıştığımız her orduyu mağlup ediyorduk. Ancak Kabe'ye yöneldiğimizde file bir şeyler oldu; zira yaklaşıp onu Kabe tarafına yönelttiğimizde yere okuyor ve bir türlü hareket etmiyordu. Ne kadar uğraştıysak da bütün çabalarımız netice vermedi. Muğammis denen yerde çökmüş ve orada azab orduyu yakalayıvermişti." Ben: "Sizden başka kurtulan oldu mu?" diye sordum, o da: "Evet, kurtulan oldu ve ordunun tamamı helak olmamıştı"dedi-
Ebrehe'nin askerleri bulunduklar] mevkiden çıkıp kaçışmaya başladılar. Kaçarken geldikleri yolu tutmak istiyorlar, kendilerine Yemen yolunu göstersin diye hep Nüfeyl b. Habîb'i araştırıyorlardı. Atılan taşlar askerlerin hepsine değmiş değildi. Fakat Ebrehe ve askerlerinden taş isabet edip te Ölmeyen bir kimse yoktu. Herkes alabildiğine kaçışıyordu. Her yolda düşüşe düşüşe gidiyorlar, her vardıkları su başında ölüyorlardı. Ebrehe'nin de bedenine bir taş değmişti. Kaçarken onu yanlarında taşıdılar. Ebrehe'nin parmaklan döküldü. Vücudu da, parmak ucu kadar dökülüyor ve her parça döküldükçe arkasından irin ve kan akıyordu. Kendisini öylece San'â'ya kadar götürdüler. Vücudu bîr kuş yavrusu gibi kalmıştı. Söylendiğine göre: Kalbi parçalanmeaya kadar da ölmemiştİ. Mahmud adındaki fil yatıp, Harem üzerine yürümek cür'etİnde bulunmadığı için kurtuldu. Dİğcr filler ise taşlanıp helak oldular.
Saîd b, Mansur, İkrime (rahmetullah aleyh)'den bu kuşların, yırtıcı hayvanların başlarına benzer başları olduğunu, bu olaydan önce de sonra da benzerlerinin o çevrede müşahede edilmediğini, en çok askerlerin derilerine zarar verdiğini ve daha çok çiçek hastalığına yakalandıklarım ifade etmiştir.
Yine Saîd b. Mansur, Ubeyd b. Umeyr (rahmemllah aleyh)'den kuşların alaca kırlangıçlara benzediğini nakletmiştir.
Abd b. Humeyd ve İbnu'l-Münzir, İbn Abbâs (radiyallahu anlı)'dan naklediyorlar: Allah teala, ebâbîl kuşlarını getirip üzeri çamurdan siyah taşlar verdi. Kuşlar tam ordunun üstüne gelip onlara hedef aldı. Hepsine taşlar isabet ettiğinde bir kaşıntıya tutuldular. Öylesine kaşınıyor ve kendilerini hırpalıyorlardı ki bundan dolayı derileri yerlere dökülüyordu.
cl-Firyâbî, Abd b. Humeyd ve İbn Ebi Hâtİm, Ubeyd b. Umeyr (rahmetullflh aleyh)'den naklediyorlar: Kuşlar deniz tavafından gelmişlerdi. Sanki nİnd'li adamlar gibiydi. Herbirİndc deve başı büyüklüğünde taş vardı. En küçüğü insan başı kadardı. Hedef aldığı her kişiye isabet ediyor, isabet etriğinİ de anında öldürüyordu.
Ebû Nuaym, Nevfel b. Muaviye ed-Dejdemî'dcn naklediyor: Fi] ordusuna atılan taşlan gördüm; herbiri nohut tanesi kadardı, kırmızı olup mühürlüydü. Tıpkı boncuk gibiydi.
Ebû Nuaym, Hakîm b. Hizam (radiyallahu anlı)'den de benzer bir rivayet nakletmiş tir,
Ibn Ishak, Vâkidî, Ebû Nuaym ve Beyhaki, Aişe (mdiyallahu anhâ)'dan şunu nakletmişlerdir: "Filin seyisini ve sevkedenini gördüm; iki gözleri kör ve vücutları sakattı, gelen gidenden dileniyorlardı."
Ibn Ishak şöyle der: Askerlerin tümü helak olmadı. Ebrehe'nin askerleri bulundukları mevkiden çıkıp kaçışmaya başladılar. Kaçarken geldikleri yolu tutmak istiyorlar, kendilerine Yemen yolunu göstersin diye hep Nüfeyl b. Habîb'i soruşturuyorlardı. Nüfeyl, Allah teala'nm, onların üzerine indirdiği azabı görünce şu beyi ti söylemişti:
biereye kaçacaksın?! Jakip eden Allan tır! hşrem ise mağluptur, galip değildir.
Ebrehe'nin de bedenine bir taş değmişti. Kaçarken onu yanlarında taşıdılar. Ebrehe'nin parmakları döküldü. Vücudu da, parmak ucu kadar dökülüyor ve her parça döküldükçe arkasından İrİn ve kan akıyordu. Kendisini öylece San'â'ya kadar taşıdılar. Vücudu bir kuş yavrusu gibi kalmıştı. Söylendiğine göre kalbi parçalanıncaya kadar da ölme misti.
Ertesi gün Abdülmuttalib, yanında Ebû Mes'ûd es-Sakafî olduğu halde Ebrehe ve askerlerini gözetlemeye gitti. Ebû Mes'ud ona, "Deniz tarafına bak!" dedi. O da: "Beyaz kuşlar görüyorum" dedi ve Ebû Mes'ud'a: "Dikkatli bak, nerede dönüp dolaşıyorlar?" diye sordu: Ebû Mes'ud: "Tepemizde dönüp dolaşıyorlar" cevabını verdi. Bu defa Abdülmuttalib: "Pekİ, tanıdığın bir kuş türü mü?" diye sorunca Ebû Mes'ud: "Hayır! Ne Nccd, ne Tihâme, ne Yemen, ne de Şâm tarafından gelen kuş türlerine benziyorlar! Bunlar bizim buraya daha önce gidip gelmeyen kuşlar." Abdülmuttalib: "Şekli nasıl?" diye sordu. Ebû Mes'ud: "Erkek arı gibi; gagalarında çakıl taşlan gibi taşlar var ve sürü halinde birbirlerini takip ediyorlar. Başlarında onlara kılavuzluk yapan kırmızı gagalı, siyah başlı ve uzun boyunlu kuşlar var. Ordunun karargahına geldiklerinde durdular. Takdir edilen belli bir görev için buralara geldikleri anlaşılıyor" dedi.
Sonra Abdülmuttalib ordunun başına gelenleri gözlemlemek üzere oğullarından birini çevik bir atıyla oraya gönderdi. Oğlu karargaha vardığında bütün askerlerin perişan vaziyette yerlere yıkıldığını gördü. Hemen dönüp olup bitenleri kendisine bildirdi. Sonra kendileri deraga doğru gittiler. Hepsinin helak olduklarını gördüler. Pek çok altın e mücevheratı ganimet olarak ele geçirdiler.
Abdülmuttalib Mekke'den çıkmadığı için Mekke'liler nezdinde saygınlığı daha da arttı. Yüce Allah, o sırada bir sel gönderdi. Ebrehe askerlerinin cesetlerini götürüp denize döktü.
Bu olaydan sonra Arapların Kureyş'e olan saygıları daha da arttı. Allah teala onları en azılı düşmanlarına karşı korumuş ve onları himayesine almıştı- Bu konuda Araplar çok şiirler söylediler. Belazurî'nin de zikrettiği Üzere Abdülmuttalib de bir şürinde şöyle demişti:
Ebrehe süvarilerini Harem e sürdü Kendince orayı yıkacağım zannetti Ondan önce lübba'da denemişti rlimyer ie beraber akın etmişti Bı'2 Aİlan in ehliyiz, beldesinde yaşarız ibrahim den beri burada ikamet ederiz.
Abdülmuttalib bu şiiriyle Tübba' olayına da işaret etmiştir ki Ibn İshak ve daha başkalarının anlattıklarına dayanarak bu olayı şöyle özetleyebiliriz:
Tübba' (tfy, Medine'den dönüp Yemen'e doğru giderken yolu üzerinde bulunan Mekke'ye yöneldi. Mekke yolunda Osfan, Emeç mevkileri arasında huzuruna Hüzeyl b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Maad oğullarından iki kişi gelip: "Ey hükümdar! Senden önceki hükümdarların ihmal ettiği inci, zümrüt, yakut, altın ve gümüşle dolu olan hazineyi size göstersek olmaz mı?" dediler. Tübba': "Olur!" dedi.
Tübba', hemen Kabe üzerine yürümeye karar verdi. Hüzeylîler, Tübba'ın helak olması için böyle bir işe kalkışmasını istiyorlardı.
Kızgın bir yel çıkıp ortalığı alt-üst etti. insanlar, binek ve yük hayvanları oldukları yerde saplanıp kaldılar. Tübba', yanında bulunan Yahudi bilginlerini çağırıp onlara bunun neden ileri geldiğini sordu. Yahudi bilginleri: "Sen şu Beyt'e (Kabe'ye) karşı bir kötülük yapmayı içinden geçirmiş miydin?" diye sordular. Tübba': "Evet! Onu yıkmayı içimden geçirmiştim!" dedi ve Hüzeylİ'lerin kendisine Kabe baklanda söylemiş oldukları şeyleri haber verdi. Yahudi bilginleri: "Vallahi onlar senin ve kavminin helakinden başka bir şey istememişlerdir. Şüphe yok ki o, Allah'ın Beyt-i Haram'ıdır. Ona kötülük yapmak isteyen kimse muhakkak helak olur! "iz, Allah'ın yeryüzünde kendisine ibadet İçin bu mâbedden başka bir edindiğini bilmiyoruz. Eğer yapmaya davet edildiğin şeyi yapacak olursan muhakkak sen de helak olursun, senin yanında bulunanlar ^ tamamiylc helak olurlar!" dediler. Tübba': "O halde bu durumda kurtulmanın çaresi nedir?" diye sordu. Yahudi bilginleri: "Beytullah hakkında iyiliğe, ona tazimde bulunmaya, örtü örtmeye, yanında kurba kesmeye, Mekke halkına da ihsanlarda bulunmaya niyetleneceksin!" dediler Tübba', Allah üzerine çöken bu karanlığı kaldıracak olursa, Kâbe'v tazimde bulunmak, örtü örtmek üzere söz verince karanlık açıldı ve rüz&ar kesildi. Bİnek ve yük hayvanları tekrar yürümeye başladılar.
Mekke'de altı gün kaldı. Beytullah'ı yalın ayak yürüyerek tavaf etti. Gene iki bin deve kurban edip etlerini Mekke halkına yedirdi ve ayrıca bal şerbeti dağıttı.
Tübba', Mekke'de bulunduğu sırada rüyasında Beytullah'a örtü örttüğünü görünce, basaf dan (kaba dokunmuş bezden) bir örtü örttü. Sonra rüyasında Beytullah'a daha güzel bir örtü örtüğünü gördü. Maajir diye anılan Yemen kumaşından bir örtü örttü. Bundan sonra rüyasında daha güzel bir örtü örttüğünü görüp, mü/a' (çarşaf) ve vasati (çizgili kırmızı İnce Yemen kumaşı) örttü.
Mülâhazalar
1- Ulemânın çoğuna göre kuşların attıkları taşlar mercimekten büyük, nohuttan İse küçüktü. Bazıları ise nohuttan daha büyük olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bundan anlaşılıyor ki, taşların tamamı aynı büyüklükte değildi; küçükleri olduğu gibi büyükleri de vardı. Bu konuda herkes gördüğünü veya işittiğini nakletmiştir. En doğrusunu Allah bilir!
2- Şöyle bir soru akla gelebilir: Muâviye'nin oğlu Yezid zamanında, onun komutanı Husayn b. Nümeyr es-Sekûnî Ebû Kubeys dağına mancınık kurarak, Kabe'yi yıkmış ve Hacerü'l-Esved'i kırmıştır. Kabe yanmış ve bir duvarı yıkılmıştı. Allah'ın Evi'ne böylesine zâlimce saldıran bu insanlar niçin Ebrehe ve ordusunun tattığını tatmamışlardır?
Cevap: Evet bunlar aynı âkibete duçar olmadılar, çünkü bu devirde davet sona ermiş, kelime yerine ulaşmış ve hüccet sabit olmuştur. Bu nedenle onların cezası daha şiddetli olmak üzere kıyamet gününe ertelenmiştir. Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlem) kendisinden sonra fitnelerin çıkacağını ve Kabe'nin yıkılacağını haber vermiştir.[157]
PEYGAMBER (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)’ İN PAK NESEBİ
1. Bölüm Arapların Fazileti Ve Sevgisi
peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) aslen Arap soyundan olduğuna göre onların bazı faziletlerini anlatmak yerinde olur.
İbn Abbâs (radiyallahu anh) bu konuda şöyle der: "Yemenlisi, Mudar'ı, Rebîisiyle Araplarda hiçbir kabile yoktur ki, Resûlullah (sallallahu aleyhi veselicm) onların sulbünden gelmiş olmasın." Bu sözü Abd b. Humeyd, İbn Ebî Üsâme ve İbnü'l-Münzir rivayet etmiştir.
Bu konuyu bir kaç alt başlığa ayıracağız:
1- Allah Teâlâ'nm yaratıkları arasından Arapları, onların içinden de Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)*! seçmesi.
İbn Ömer (radiyallahu anh) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veselicm)'İn şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Allah Teâlâ m ahlukatı yarattı ve onların içerisinden Adem oğlunu seçti. Ademoğlundan Arap lan, Araplardan Mudar'ı, Mudar'dan Kureyş'i, Kureyş'ten Hâşimoğullarım, Hâşimoğullanndan da beni seçti. Beni bütün nesiller içerisinde en temi% olanlarından seçti. Kim Arap lan severse, bana olan ien dolayı sever; kim de onlara buğ^ederse bana olan tuğcundan dolayı yetmiş olur."
Bunu Taberânî, el-Hâkim, Beyhakî ve Ebû Nuaym rivayet etmişlerdir.
Yİnc İbn Ömer'den (radiyallahu anh) rivayetle, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır: "Allah mahlukatı yaratınca Arapları seçti, sonra Araplardan Kureyş'i, Kureyş'illerden Hâşimoğullarım, Hâşimoğullanndan da beni seçti; ben en temi% nesillerden geldim, b\ün b\üyüm." Bunu da el-Hâkim rivayet etmiş ve sahih kabul etmiştir.[158]
Ebû Hureyre (radiyallahu anh) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veselkm)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Allah mahlukatı yaratınca Cebrail'i gönderdi ve insanları biri Arap, diğeri Acem olarak iki kısma ayırdı. Sonra Allah Teâlâ Arapları seçti. Sonra Arab'ı ikiye ayırdı: Yemenlileri bir kısma, Mudar'ı ve Kureyşlileri bir kısma ayırdı. Sonra Allah Teâlâ, Kureyş'lileri seçti. Sonra beni onların hayırlı olanlarından seçti." Bu hadisi Taberânî rivayet etmiştir. Hafız Ebû'İ-Fadl el-Irakı ise isnadını basen kabul etmiştir.
Vasile b. el-Eska' (radiyallsihu anlı) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştif: "Al/ah, İbrahim neslinden İsmail'i, İsmail neslinden Kinâne'yi, Kinâne'den de Kureyş'i seçmiştir. Kureyş'ten Hâşimoğu/lanm
Hâşimoğullanndan da beni seçmiştir" [159] Hadisi Müslim ve sahih olduğuna ifade eden Tirmizî rivayet etmiştir.
2- Arapları sevmek, Peygamber'i sevmektir
Enes (radiyallahu anlı) Resûlullah (sailallahu aleyhi vescllem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Kim Arapları severse, şüphesi-^ beni sevmiştir, kim de Araplara buğgedem, kuşkusu bana bu gitmiştir " [160] Buna Tabcrânî rivayet etmiştir.
İbn Ömer (radiyallahu anlı), ResûJuİlah (sailallahu aleyhi vescllem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiş tir: "Kim Arapları severse, bana olan sevgisinden dolayı sevmiş olur. Kim de Araplara buğ^ederse, bana olan buğumdan dolayı onlara buğ^etmiş o/ur." [161] el-Hâkim rivayet etmiştir.
Taberânî ve eJ-Hâkim, İbn Abbâs'dan (radiyallahu anlı) rivayetle Resûlullah (sailallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmişlerdİr: "Arab'ı üç şey için sevinip: Ben Arap olduğum için, Kur'an dili Arapça olduğu için, cennet halkının dili Arapça olduğu için."[162]
3- Arab'a kin beslemenin dinden çıkma sebebi olabileceği
Selman (radiyallahu anlı) naklediyor: "Resûlullah (sallailahu aleyhi vesellcm) bana buyurdular ki: "Hy Selman! Bana kin besleme! Yoksa dinden çıkmış o/ursun." Ben:Yâ Rasûlallah! Size nasıl buğzedcrim ki, zira Alîah beni seninle hidayete erdirdi!" dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sailallahu aleyhi vesellcm): "Araplara hasredersen bana bnğ^etmiş olursun" buyurdu." [163] Bunu Tirmizî rivayet etmiş ve isnadının basen garîb olduğunu söylemiştir.
AH (radiyallahu anlı), Resûlullah (salkllahu aleyhi vcscHem)'in şöyle buyurduğunu ıkletmiştir: "Araplara münafık oları kimseden başkası kin besleme.[164]
4- Kureyş'in Fazileti Enes
(radiyallahu anlı) Hz. Peygamber (sailallahu aleyhi vesellem)'den şöyle rivayet etmiştir: "Kureyşliieri sevmek iman, onlara kin beslemek ise küfürdür."[165]
Ebû Hureyre (radiyallahu anlı) Hz. Pe}rgambcr (saMahu aleyhi vesellcm)'in şövle huvurduğunu naldetmiştir: "insanlar din konusunda Kureyş'e tâbidir. Müslüman olanları onların müslümanlanna, kâfir olanları da onların kâfirlerine tâbidir." [166] Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.
Muaviye, Hz. Peygamber (sailallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiş tir: "Dini ikame ettiği müddetçe kim Kureyş'e düşmanlık ederse Allah onu yüZürtü süründürür" [167] Buhârî rivayet etmiştir.
Sa'd b. Ebî Vakkas (radiyallahu anlı), Hz. Peygamber (sailallahu aleyhi vesellem)'İn sövie buyurduğunu nakletmiştir: "Kim Kureyş'in bor ve hakir olmasını ar^ularsa, Alhb da onu alçaltır ve hor ve hakir kılar" [168] Tirmizî rivayet etmiş ve basen olduğunu ifade etmiştir.
Aişe (radiyallahu anhâ) Peygamber (sailallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Kureyş şınıarıp nankörlük yapmayacak olsaydı Allah katındaki mevkilerini bildirirdim." İmam Ahmed rivayet etmiş, Irâkî de isnadının sahih olduğunu ifade etmiştir. [169]
Ebû Hurcyrc (radiyalkhu anlı), Hz. Peygamber (saflallahu aleyhi vesellcm)'İn ŞÖylc buyurduğunu nakletmiştir: "Emanete bağlılığı Kureyş'te arayım^. Çünkü Kureyş'in emini olan kimsenin diğerlerine oranla iki kat üstünlüğü vardır. Ay m şekilde Kureyş'in güçlüsünün de diğer güçlü kimselere nisbetk iki kat üstünlüğü vardır." Taberânî ve Ebû Ya'lâ rivayet etmiş, Heysemî de basen olarak değerlendirmiştir.[170]
Abdullah b. el-Hâris ez-Zübcydî (radiyalkhu auh), Hz. Peygamber (sailallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "ilim Kureyş'te, emanet ise Ed kabilesindedir." Taberânî rivayet etmiş, Heysemî de hasen değerlendirmiştir.[171]
Rifâa b. Râfl' (radiyalkhu anlı) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'^ ŞÖvle buyurduğunu nakletmiştir: "Kureyş emanet ehlidir; kim onların kötü bir akibete duçar olmalarını ar^u/arsa Allah onuyü^ü koyun süründürsün! (burnunu sürtsün)" Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bunu üç defa tekrarladı. Bezzar rivayet etmiştir, ravileri güvenilir kimselerdir.[172]
Katâde b. Nu'man (iadij-allahu anh) [173] Kureyş'e dil uzattığında Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) onu şöyle İkaz etmiştir: "Ey Katâde! Kureyş'e dil uzatma, (hakaret etme)! Zira onlar arasında, amellerini onun ameli yanında hakir, eylemlerini onun eylemleri yanında çok basit göreceğin ve kendilerine gıpta edeceğin kimseler vardır. Şayet Kureyş akacak olmasaydı, onlara Allah katında hasırlanan şeyleri haber verirdim." İmam Ahmed, Taberânî ve Bezzar rivayet etmiş, Irâki isnadının, sahih olduğunu ifade etmiştir. [174]
Başka bir rivayette, Ebû Katâde el-Ensârî es-Sülcmî, Halid b. Velid'e Mekke'nin fethi günü şöyle demiştir: "Bugün Allah'ın Kureyş'i alçalttiğı gündür." Sahabeden biri Hz. Peygambere (sallallahu aleyhi vesellem)'e: "Ey .' Allah'ın Resulü! Ebû Katâde'nin ne dediğini duymuyor musunuz?" deyince Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm): "Dur bakalım ey Ebû Katâde! Şayet sen kendi hilmınle onların hilmini kıyaslayacak olsan, senin hİlmin onlannkine nisbetle çok hafif kalır. Yİne şayet sen kendi görüşünle onların görüşlerini kıyaslayacak olsan, senin görüşün onlannkine göre çok hafif kalır. Şayet eylemlerim onların eylemleri ile .kıyaslayacak olsan, senin eylemlerin onlannkine göre çok hafif kalır. Kureyş'e bir şey/er Öğretmeyıe kalkmayın, kendini-^ onlardan bir şeyler öğrenmeye bakın. Zira onlar simden daha bilgindir. Kureyş şımarmayacak olsaydı, onlara Allah katındaki derecelerim bildirirdim"buyurdu. Bu hadisi, Beyhakî el-Medhal'de rivayet etmiştir.
Cübeyr b. Mut'İm (radiyalkhu anlı) Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'İn şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Ey insanlar! Kiitbe ve şeref hususunda Kureyş'ten Öne geçmeye kalkmayın, yoksa helak olursunu^. Onlardan u^ak kalmaya kalkmayın, yoksa yoldan çıkarsınız Kureyş'e bir şeyler Öğretmeye kalkmayın, aksine kendini^ onlardan bir şeyler öğrenmeye bakın! Zira Kureyş simden daha bilgilidir. Kureyş şımarmayacak olsaydı, onlara Allah katındaki derecelerini bildirirdim." Hadisi geyhakî, el-Medhal'de rivayet etmiş, el-Irâkî ise isnadını hasen kabul etmiştir.
Ümmü Hâni (radiyallahu anhâ), Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseOem)'İn şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Allah Teâiâ Kureyş'i ne kendilerinden Önce, ne de sonra hiçbir millete vermediği yedi özellikle üstün kılmıştır. Allah Kureyşi; Ben onlardan olduğum, peygamberlik onlardan olduğu, Kabe'nin perdedarhğı onlarda olduğu, hacılara su verme hikmeti onlarda olduğu, Fil ordusuna karşı %afer verdiği, on sene boyunca onların dışında kimse Allah'a kulluk yapmakken onlar kulluk yaptığı, Kur'an 'da onların dışında hiç kimse hakkında indirmediği (Kureyş) suresini indirdiği kin üstün kılmıştır' [175] Taberânî rivayet etmiş, el-Irâkî isnadını hasen kabul etmiştir.
Bu konuda daha pek çok hadis vardır. Allah Allâme Ibn-i Câbir'e rahmet etsin; o, Peygamber (sallallahu aleyhi veseüem)'i övdüğü Bedi'iyye'.sinde şÖ3'le der:
O, Arapların en asili ve son Peygamberi, Kabe nin koruyucusu, Kureyşlıleraenair nesebi. Onlara konuk olan asla aç kalmaz, Onlara komşu olan sefalete aü'gar olmaz Kim onların şeref ve İzzetlerine dil uzatırsa eğer, î^eref ve izzetten elbette mahrum kalır. Haklarım teslim etmeyen kî§iae hayır yoktur, Böyielerinin sarfeaeceğİ sözler sadece iftiradır. Düşman kanları sel gibi akar kılıçlarından, insan ve ikramlar boşanır sel gıbî ellerinden. Fakır ayrıldıktan sonra yanlarından, A.yıraeailmez çevrenin zenginlerinden. Nurları uzaktan güneşin aydınlığı gibidir, Yüzleri ayın onaöraü dolunay gibidir. . Zayıfların hâmİsiair o yetim, , Zorbalara kar§ı arslan gibidir bunu bilin! Onlardan başkasının izzet ve şeref iddiası yalandır, ! izzet ve şeref sadece onların olduğu yerde varan:
Abdullah izzet ve şerefi çeybe den aldı, "ifn Oise A-baü'menâj'aan, Kusay'aan devraldı. . ' Sonra aralarında göğü dolaşan ve yıldızlara Yükselen kişi, evlerinin en yüce yerine inaİrilai.
İnsanların en iyisi Araplar, onların en hayırlısı ise Kureyğ O ise en hayırlılarından biri (salialiahu aleyhi vesellem)
iyeden en iyilersiniz: diye sorulursa, Peygamberiniz bizdendir. I\asib olmuş mudur böylesi başkalarına? Eğer okursan 'Nahl sûresini, erir gider büsbütün onları çekemeyenler
Oerâa suresinde saygınlıkları kat kat artmıştır (Kureyş in) Onlar Peygamberin kavmi, O'nun kavmini bırakıp ta ilgilenirsen başkaları İİe ancak artar §i§in Acem Arabın hakkım inkar ederse onlara söyle: Halkın en hayırlısı, ya da en sap onlardır Kim de Acemi onlardan üstün tutarsa Allah yırtsın ağımı bunu söyleyenin. On/ara dil uzatan farkında değil midir? Peygamber e dil uzattığının...
2. Bölüm Peygamber (Salullahu Aleyhi Vesellem)'in Soyunun Temiz Olması, İzzet Ve Şerefi
Peygamber (sallailahu aleyhi vesellem)'in soyunun temiz olması, izzet ve şerefi konusunda düşmanları bile aynı kanaatte olmuşlardır. Koyu düşmanlarından Ebû Süfyan b. Harb, Bizans kralının huzurunda bu konuda aynı tanıklıkta bulunmuştur. Onun kavmi kavimlerin, kabilesi kabilelerin, aşireti İse aşiretlerin en şcreflİsidir.
Resûlullab (salkllahu aleyhi vesellem)'in soyunun üstün olduğuna dair delil getirmeye ve geniş açıklamalar yapmaya gerek yoktur. O, Hâşimoğullarmın en seçkini, Kureyş'İn medâr-ı iftiharı, en İzzetli ve şereflisi dit". Ayrıca Allah Tcâlâ'nın kullarına ikram ettiği en şerefli beldesi olan Mekke şehrindendir.
Allah teala bu bağlamda şöyle buyurur: "Allah, risalet/elçilik görevini kime vereceğini en iyi bilendir." (En'âm 124) İkrime: "Secde edenler arasında dolaşmam da görüyor" âyetinin (Şuarâ 219) tefsiriyle ilgili olarak İbn Abbâs (radiyaHalm anh)'dan (âyette geçen "dolaşmak" bağlamında) şunları naklediyor: "Sen bir peygamberin sulbünden başka bir peygamberin sulbüne (aktarıldm) ve böylece nihayet (son) peygamber oldun." Bu yorumu İbn Abbâs'tan Bezzar ve Taberânî rivayet etmişlerdir. Ravileri güvenilir kimselerdir.
Yukarıda geçen âyet hakkında Atâ'dan: "Allah'ın nebisi Hz. Peygamber iVıllallalui aleyhi vcsellera) peygamberlerin sulbünde; bir nebiden diğerine intikal ettikten sonra dünyaya geldi" şeklinde bir yorum nakledilmiştir. Bunu Ebû İsiuaym rivayet etmiştir.[176]
Ebû Hureyre (radiyallalıu anlı) Hz. Peygamber (sallailahu aleyhi vesellem)'în şöyle buyurduğunu nakletmiş tir: 'Ademoğullarının nesilden nesih devam eden en hayırlı tabakasından vâr edildim, 0 tabakanın şimdiki halkası benim neslimdir." Bu hadisi Buhârî rivayet etmiştir,[177]
İbn Abbâs (ıradiyallahu anh) Hz. Peygamber (sallailahu aleyhi vesellem)'İn şöyle buyurduğunu nakletmİştir: "Arapların en hayırlısı Mudar'dıı; Mudar'ın en hayırlısı Abdümenaftır, Abdilmenafm en hayırlısı Benî Hâşim'dir, Benî Hâşim'in en hayırlısı Benî Ab du İm utta lip'tir. Allah'a yemin olsun ki, Allah Teâîâ Hiç. Adem'i yarattığından beri ben, ikiye aynlan iki gruptan en hayırlısında oldum." Bunu Ebû Nuaym rivayet etmiştir.
İbn Abbâs (radiyallalıu anh) Hz. Peygamber (sallailahu aleyhi vesellem)'in şÖyle buyurduğunu nakletmİştir: 'Allah insanları ikiye ayırdı, beni bu iki hsmm en hayırlısında kıldı. Sonra iki kısmı üçe ayırdı, beni üçün en hayırlısında kıldı. Allah sonra bunlann her bitini kabilelere ayırdı, beni de bu kabilelerin en hayırlısında kıldı. Sonra kabileleri değişik kollara (boylara) ayırdı, beni de bunların en hayırlısında kıldı. İşte, "Şüphesiz Allah sizden Ehli Beyt'ten kiri gidermek ister" âyetinin (Ahzâb 3) işaret ettiği mânâ budur."
Bunu Taberânî ve Ebû Nuaym rivayet etmişlerdir.[178]
Aişe (radiyallahu anhâ) Hz. Peygamber (sallailahu aleyhi vesellem)'İn Şöyle buyurduğunu nakletmİştir: "Cebrail (akylmsehun), <Yeıyli%ünİİ doğusuyla batısıyla dolaştım. Mubammed (sallallabiı aleyhi vesellem) 'den daha üstününü bulamadım. Benî Hâşim'den daha üstün bir ata da bulamadım> dedi." Hadisi Taberânî, Beyhakî ve ibn Asâkir rivayet etmişlerdir. Hafız İbn Haccr el-Emâlfdt bu rivayet hakkında: "Bu hadisin metninde sıhhat alametleri açıkça görülmektedir" demiştir.
Cafer b. Muhammed'in babasından mu'dal olarak rivayet ettiğine göre Peygamber (sallallahn aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: "Cebrail bana geldi ve: <Ey Muhammedi Allah beni gönderdi, ben de yeryüzünün doğusunu, batısını, ovasını, dağını dolaştım, Mudar'dan daha hayırlı bir boy bulamadım> dedi. <Sonra bana emretti, Mudar'ı dolaştım. Kinâne'den daha hayırlısını bulamadım. Sonra emretti Kinâne'yi dolaştım, Kureyşden daha hayırlısını bulamadım. Sonra bana emretti Kureyş'i dolaştım, Beni Hâşim'den daha hayırlısını bulamadım. Sonra onlardan en hayırlısını seçmemi emretti, senden daha hayırlısını bulamadım> (Ey Muhammedi dedi. " Hadisi el-Hakîm et-Tİrmİzî rivayet etmiştir.
Ebû Hureyre (radiyaUahu anlı) Hz. Peygamber (sallailahu aleyhi vcsellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "H% Adem'in sulbünden aktığım andan itibaren annem ve babama gelinceye kadar hep nikah mahsûlü olarak dünyaya geldim, asla gınadan meydana gelmedim! Milletler beni nesilden nesile yarışırcasına taşıdılar. Nihayet en üstün iki Arap kabilesinden, Hâşim ve Zühre'den dünyaya geldim."[179]
Enes (radiyallahuanh), Hz, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'İn "Şüphesiz size, sizin (içinizden) en yüceniz elçi olarak gelmiştir." (Tevbe 128) âyeti hakkında şöyle buyurduğunu bildirmiştir; "Ben neseb, kan bağı, şeref ve mevki itibariyle en yüceninim, Adem (akyhmelâm)'dan ben atalarımın arasında %âni (iffetsi-%) olan yoktur, hepsi (iffetli) nikahlıdır." Bunu İbn Murdeveyh rivayet etmiştir.
İbn Abbâs (radiyaUahu anlı) Hz. Peygamber (saüallahu aleyhi veseUem)'İn şöyle buyurduğunu nakletmiş tir: "H%. Adem (akyhusdâm)'dan beri ^ınakâr (iffetsizden) değil, hep (iffetli) ve nikahlılardan, nesilden nesile aktarıldım." Bunu İbn-i Sa'd ve İbn-i Asâkir rivayet etmişlerdir.[180]
Âİşe (radiyaUalıu anlıâ) Hz. Peygamber (sallailahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiş tir: "Ben iffetsizlerden değil, hep nikahlılardan (iffetlilerden) geldim. "Bunu da İbn Sa'd ve İbn Asâkir rivayet etmişlerdir.2
Ali (kerramaJlahu veçheli) Hz. Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem)'İn SÖyle buyurduğunu nakletmiş tir; 'Adem (akjbisse/âw)'dan annem babam beni dünyaya getirinceye dek ben, hep nikahlı/ardan dünyaya geldim. Asla gınadan meydana gelmedim. Benim varlığıma (soyuma) cahiliyye nikahından bir şey bulaşmamıştır. Ben ancak İslam nikahı gibi nikahlı anne-babalardan dünyaya geldim." [181] el-Adenî (Müsnedmdc), Taberânî, Ebû Nuaym ve İbn Asâkir rivayet etmişlerdir.
İbn Abbâs (nıdiyallahu anlı), Hz. Peygamber (sallallahıı aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiş tir: 'Ben cahiliyye iffetsizliği i'e ^tnâkarhğından değil, İslam nkahı gibi bir nikahdan dünyaya geldim" [182] Taberânî rivayet etmiştir. Hadisin İbn Abbâs'dan gelen bir çok versiyonu vardır ki Ebû Nuaym bunları tek tek rivayet etmiştir.
jbn Abbâs (mdıyallahu anh) anlatıyor: "Şüphesiz Kureyş('in İslâm'la ,ttüserref olacak olanları) Hz. Adem'i yaratılmadan iki bin yıl önce Allah'ın huzurunda- bir nurdu. Bu nur Allah'ı teşbih eder, melekler de onun teşbihine iştirak ederdi. Allah Hz. Adem'i yaraunca bu nuru O'nun sulbüne yerleştirdi." Peygamber (sallailahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: "Allah beni Âdem (akybimlâm)^n sulbünde yeryüzüne indirdi. Sonra, beni Nûh (akyhisselâm)'ın sulbüne nakletti Ondan İbrahim (akyhisselâm)'ın sulbüne yerleştirdi. Sonra Allah Teâlâ beni hep yüce nesillerden ve temi-^ annelerden nesilden nesile aktardı. Nihayet beni asla iffetsizliğe bulaşmamış pak anne-babalardan dünyaya getirdi" [183] Hadisi İbn ebİ Ömer el-Adenî Müsnect'mâıt rivayet etmiştir. Şair şöyle der:
Alsan, Muhammen ismi a§kma Bütün atalarım muhafaza buyurdu Bir an olsun zinaya yanaşmadılar Tâ A-dem den anne-babasma kadar Bİr başka şair şöyle der:
Allah Teâlâ Hz. Adem den beri hep O nu korudu Sulbler O'nu anne-babasma kadar taşıdı Hsp tertemiz nikahlı anneler taşıdı O nun soyuna haram ve zina hiç karışmadı Dolunay gibi pâk ve temiz dünyaya geldi O nun parlak doğuşunu hiç bir şey gölgelemedi O nun nuru tüm karanlıkları aydınlattı O nun nurundan sonra hiç bir karanlık kalmadı O nu bize nimet olarak lütfeden Allah a şükürler olsun O nimetin değerini hakkıyla idrak hiç mümkün mü?!
İbn Sa'd ve İbn Asâkir, Kelbî (rahmetulhh aleyh)'den naklediyorlar: ''Peygamber (sallailahu aleyhi vescüem)'in (soyunda) beş yüz kadar annesinin ismini yazdım; onların hiç birisinde ne bir iffetsizlik, ne de bir cahiliyye kirine rastlamadım."
"O'nun beş yüz annesi" sözüyle Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellemVjn anne ve baba tarafından büyük anneleri kastedilmiştir.
3. Bölüm Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in Hz. Âdem (Aleyhisselâm)'A Kadar Olan Atalarının İsimleri
O, Efendimiz Muhammcd b. Abdullah b. Abdüîmuttalib b, Hâşim h Abdümenaf b. Kusayy b. Kîlâb'dır.
Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)'in annesi Amine binti Vehb b Abdümenaf b. Zühre b. Kîlâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Gâlib b. Fihr b Mâlik b. en-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İİ5'âs b. Mudar b Nizâr b. Meâd b. Adnan'dır.
Bu Hz. Peygamber (sallallalm aleyhi vesellem)'in, üzerinde ittifak edilen sahih nesebidir (soyağacıdır). Bunlardan yukarıya doğru zikredilen ataları ihtilaflıdır.
Adnan'ın, Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'in evlatlarından olduğunda ihtilaf yoktur. Ancak ihtilaf Adnan ve İsmail arasındaki ataların sayısındadır. Aradaki sayının az olduğunu söyleyenlerin yanısıra çok olduğunu söyleyenler de vardır. Yine Hz. İbrahim ve Adem arasındaki ataların sayısı, da ihtilaflı olup hakikatin* Allah'dan başka kimse bilemez. Neseb bilgini, âlim Ebû Ali Muhammed b. Es'ad b. A1İ b. Hasen el- Cevvânî tercihini şöyle ifade eder: Şüphesiz yukarıdaki zincir en sahih, en güzel ve en açık olanıdır. Bu rivayet aynı zamanda cl-Cevvânfnin hocalarının rivayetidir kî, onlar: Şercfüddîn İbn Ebî Cafer el-Bağdâdî (İbnu'l-Cevvâniyye diye bilinir), Ebû'I Ganâim cz-Zeydî, el-Bathavî, es- Siczİ, Ebû Bekr Muhammcd Abede el-Fakasî ve daha başkalarıdır. Söz konusu rivayet otoriter neseb bilginlerinin çoğunun ittifak ettiği rivayettir.
Bu zincir Abdullah İbn Abbâs (radiyallahu anlı)'dan yapılan nakle dayanır, ilim ehlinin çoğunun görüşleri bunda karar kılmıştır. Bu zincire Hafız Şerefüddin ed-Dimyâtî, Kadı İzzüddîn b. Cemâa, Ebû'I Fcth ve Allâme Bedrüddîn Hasan b. Habîb el-Halebî siyer kitaplarında: "Adnan b. Eded b. el-Yesa' b. Selâmân b. Nebt b. Hami b. Kaydâr b. İsmail" ilavesini yapmışlardır.
Buna karşılık İbn İshak ve onun İzinden giden ibn Hişâm ise, Eded'den yukarı olan atalarının zincirini şöyle zikretmişlerdir: Edcd b. Mukavvim b-Nâhûr b. Teyrâh b. Ya'rûb b. Yeşceb b. Nâbit b. İsmail b. İbrahim el-Halü (aleyhisselâm) b. Azer b. Nâhûr b. Sârûh b. Rağû b. Fâlih b. Ayber b. Şâlih b. Erfahşez b. Sâm b. Nûh (aleyhissclâoı) b. Lâmek b. Müteveşleh b. Ahnûh (ki İdris (aleyhısselâm)'dır) b. Yerd b. Mehlâyîl b. Kînân b. Yâniş b. Şît b. ^.dem (aleyhisselâm).
Şair şöyle der:
O'nun nesebinin güneşi Hâşim dendir,
Semâsı ise Ya ruh ve Nizâr dır.
Onların hepsi kavimlerin efendileriydi,
Bu şeref onlara atalarından miras kaldı.
jiepsi yüce anlak sahibi, cesaret enliydi,
JJihn ve feraset sadece onlardaydı.
Rifâae ve Hicâbe hizmetlerini onlar gördü,
Jrlacuara su ikram etmede onlara ait şerefti.
Onlar açlık ve darlık anlarında ikram edenlerdi,
fakirlikle sava§ onlara kas bîr hasletti.
Hidayete erdiren Mustafa (sallallahu aleyhi oesellem) onlardandı.
Onlar yaratılmışların en seçkiniydi.
Çok sayıda şair Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in pâk nesebini manzum bir şekilde kaleme almıştır. Ebû'l-Abbâs Abdullah b. Muhammed en-Nâşî'nin şu kasidesi bu bağlamda söylenenlerin en iyisidir: .
Resûlullah (sallallahu aleyhi veseilemj'ı Övmekle şefaatine nail olmak istedim,
O nu hakkıyla övmek kimseye nasıp olmamıştır, bilini
O'nun nuru bütün dünyayı kapladı,
Bütün peygamberler O nun zuhurunu haber verdi.
Yer-gök U nun teşrifini bekledi,
Soyu Liieyy b. Galib'dendi.
Bizi hidayete ve doğru yola iletti,
Ondan önce karanlık nasibimizdi.
Parmak işaretiyle Ay yarıldı ö'na,
Dana bir çak mucize getirdi bize.
Parmaklarından çeşme gibi sular boşandı,
Onunla kalabalık bir orduya su ikram etti.
Dokunduğu cılız hayvan sütle dolu verdi,
Okunun düştüğü kuyu su ile kaynayıverdi.
tier türlü ilim ve hikmeti İçeren Kur'an la geldi,
ner gün vanîy meleği Cebrail le buluşuverdi.
Abdullah gibi bir pâk O'na baba olau
Ded&si çeybetü l-tlamd Kureyş in medâr-ı iftiharıydı.
tiâşim kavminin efendisi idi,
Abdümenaf aa ulu kişisiydi.
onlara birlik ve düzen getirdi,
Ki/âb ile onlar izzet ve şeref kazandı.
Ka d şerefte en yüce mertebelere ulaştı,
Lüeyy in kadr-ü kıymetini düşmanları bile bildi,
öâlib şecaat timsâli bir ata idi.
rihr Kureyş'in dirayetli katibi idi,
Mâlik en hayırlı atalardandı,
Ondan önce Kinâne bütün güzel hasletlere sahipti.
Huzeyme'nin şanı her tarafa yayıldı,
Müdrike gibisini insanlar görmemişti.
Ilyas m şecaatına düşmanları bile teslim olmuştu,
Mudar da bütün övgülere layıktı.
Nizâr m reisliği dillere destan idi,
Mead düşmanlara karşı siper idi.
Adnan m faziletine diyecek yoktu,
Edd fazileti ondan miras aldı.
JJded zeka ve hilm nİşanesiydi,
Hemeysa şerefte âbideydi.
Hepsi de Adem in nurundan müstefiz oldu,
Resûlullah onların en seçkiniydi.
Bu temiz ve pâk soydan dünyaya geldi, duyun!
Allah'ın selamı O'nun üzerine olsun!
4. Bölüm Peygamber (Sallallahu Aleyhi vesellem'in Ataları
Abdullah: Abd ve Allah isimlerinin tanılamasından meydana gelmiş bir özel İsimdir. Allah ismi, bir çok ilim adamının ifade ettiği gİbî, yüce Allah'ın en kapsamlı İsmidir. el-Bcndenicî (rahmetuDah aleyh) böyle ifade etmiştir. Allah Teâlâ'nm bu yüce ismi hakkında el-Kavlü'l-Câmiu'lASecfy el-Hâdimü îıl-Kur'âm'I-At^^âk kitabımızda yeterli ve doyurucu bilgiler verilmiştir.
Muzaf/tamlanan olan Abd kelimesi de İbn-İ Hâcib'in ifade ettiği gibi aslında sıfattır ve köle demektir.
Abd, boyun eğmek anlamına gelen teabhüd kelimesinden türetilmiştir.
İbnu'l-Enbârî (rahmetuEah aleyh) şöyle der: Abd, Allah'a boyun eğen kişi, anlamındadır. Herkes tarafından üzerinde yürünülen ve bir anlamda onların ayakları altında ezilen yoia da Arapça ^/kökünden olmak üzere muaMffl kelimesi kullanılır. Ubûdiyyet ise, kulun en üst vasıflarındandır. Allah Teâlâ, Abdullah hai Muhammed (sallalkhu aleyhi vese!lem)'i en yüce makama eriştirdiği İsrâ'da /Miraç'ta) bu sıfatla nitelemiştir. Bunun -ayrıntılarına Miraç konusunda değineceğiz.
İbnu'1-Esir, onun künyesi hakkında şöyle der: Abdullah'ın künyesi, Ebû Kusern'dir. Kuşem de, Ncbİ (sallallahu aleyhi vesellem)'in isimlerindendi:!;. Kuşem, kast?? kelimesinden abnmış olup vermek veya toplamak anlamındadır. Hayrı kendi şahsında toplan kimse için kasam ve kuşem denir. Künyesi hakkında gbû Muhammed veya Ebû Ahmed diyenler de olmuştur.
Abdullah, Zebıh ("kurban") diye lakablanır. İbn Sa'd'ın, İbn Abbâs (radiyalkhu anh)'dan; Hâkim'in, Muaviye b. Ebi Süfyan'dan; İbn Cerîr ve ZÜhri'nİn Beyhakî'den ve Beyhakî'nİn İbn İshak'tan rivayet ettiklerine göre Resûlullah'ın dedesi Abdülmuttalib rüyasında zemzem kuyusunu açmakla emrolunduğunda Haris'den başka evladı yoktu. Şayet on tane evladı olur ve onu koruyacak yaşa ulaşırlarsa onlardan birini Kabe'de kurban edeceğini adadı. Bu şekilde adakta bulunmasına sebep olan olay şuydu: İbn Sa'd ve Belazurî'nin rivayet ettiklerine göre, Mut'im'in babası Nevfel b. Abdümenaf, Abdülmuttalib'e: "Çoluksuz-çocuksuz tek canınla bizimle boy mu ölçüşüyorsun?!" deyince Abdülmuttalib ona: "Meymenetsiz adam, beni mi ayıplıyorsun? Alllah'a yemin ederim ki, şayet Allah bana on evlad verirse onlardan birini Kabe'de kurban edeceğim!" dedi.
Daha sonra Abdülmuttalib'in evladlarinın sayısı 10'a ulaştığında ve kendisini koruyabilecekleri çağa geldiklerini farkettiğinde -ki bu, Zemzem kuyusunu açmasından otuz sene sonradır- onları toplayıp adağını haber verdi. Allah'a karşı yapılmış olan bu adağın yerine getirilmesi için kendilerini itaate davet etti. Hepsi bunu itaatle karşıladı ve adağın yerine getirilmesine razı oldular. Babalarına: "Adağını yerine getir ve nasıl yapmak istiyorsan öyle yap!" dediler. Çocuklarına: "Her biriniz bir ok alsın, üstüne İsmini yazsın, sonra bana getirsin" dedi. Onlar da babalarının dediğini yaptılar. Onlarla birlikte Kabe'nin içinde bulunan Hübel putunun yanına girdi. Hübel, Kabe'nin içindeki bir kuyunun üzerinde idi. Kabe'ye hediye edilen kurbanlıklar bu kuyuda toplanırdı. Hübel'in yanında da insanların kur'a çektikleri yedi tane fal oku bulunurdu. Bir iş yapmak istedikleri zaman bu fal oklarından birini çeker ve sonuçlandığı duruma göre hareket ederlerdi.
Abdülmuttalib ok çekme görevlisine: "Şu evladlarımın oklarını çek!" dedi ve daha önceki adağı hakkında bilgi verdi. Oğullarından her biri, üzerlerinde isimlerinin yazılı olduğu fal oklarını görevliye verdiler.
İbn İshak (rahmctullah aleyh) anlatıyor: Abdullah, Abdülmuttalib'in hem en küçük, hem de en sevdiği oğluydu. Abdülmuttalib fal oklarının ona isabet etmemesini arzuluyordu. Görevli okları çekeceği sırada Abdülmuttalib 'in yanında Allah'a dua ediyordu. Görevli oklardan birini çekince kur'a Abdullah'a isabet etti. Abdülmuttalib, Abdullah'ı elinden tuttu. Bıça&j yanına alarak onu kurban etmek üzere İsaf ve Naile putlarına doğru yöneldi Abbâs, Abdullah'ı babasının ayaklarının altından çekip aldı. Anlatıldığına göre, Abdülmuttalib Abdullah'ı boğazlamak üzere yatırdığında yüzünü yaralamıştı ve bu yara Abdullah'ın ölümüne kadar yüzünde hep iz olarak kalmıştı.
Abdullah'ı kurban kesme yerine götürdüğünü gören Kureyş'İn ileri gelenleri hep birlikte Abdülmuttalib'e gidip: "Sen ne yapmak istiyorsun? Ey Abdülmuttalib!" diye çıkışınca Abdülmuttalib: "Onu kurban edeceğim" karşılığını verdi. Kureyş'lileıie evlatları: "Hayır, Allah'a yemin olsun ki sen onu asla kurban etmemelisin, yoksa felakete Öncülük etmiş olursun. Şayet sen böyle yaparsan, sonra herkes evladını alıp buraya getirir ve kurban eder. Bu böyle devam ederse içimizde sağ insan kalır mı?!" dediler. Muğire b. Abdullah b. Amr b. Mahzum -ki Abdullah'ın kız kardeşinin oğludur-Abdülmuttalib'e: "Allah'a yemin olsun kİ, sen onu asla kurban edemez ve bu hususta mazur sayılamazsın! Şayet onun kurtuluşu mal İle İse biz mallarımızla onu öderiz" dedi. Kureyş'lilerle evlatları ona: "Gel, böyle yapma! Hicaz'a git, orada kendisine tâbi cinleri olan kâhine bir kadın var. Durumu ona anlat ve ne yapman gerektiğini ona sor! Şayet sana kurban etmeni söylerse edersin; yok eğer, onu ve seni kurtaracak bir şey önerirse sen de onu yerine getirirsin" teklifinde bulundular.
Sonra yola koyulup Medine'ye vardılar, kâhinenin Haybec'de olduğunu öğrenince tekrar binip oraya yöneldiler. Vardıklarında Abdülmuttalib ona oğlunun ve kendisinin başından geçenleri, adağını ve ne yapmak istediğini anlattı. Kâhine onlara: "Bugün gidin, tâbi olduğum cîn gelsin de ona bîr sorayım" dedi. Onun yanından ayrılıp konakladıkları yere döndüler. Oradan çıktıktan sonra Abdülmuttalib Allah'a yalvarmaya başladı. Ertesi gün tekrar kâhineye geldiler. Kâhine onlara: "Bana haber geldi. Sizde bir insanın diyeti ne kadardır?" diye sorduğunda onlar: "On devedir" dediler. Gerçekten de diyet miktarı o kadardı. Bunun üzerine kâhine: "Memleketinize dönün, sonra adamınızı ve on deveyi kurbanlık olarak kur'aya tâbi tutun; eğer kur'a adamınıza çıkarsa Rabbinizİn razı olacağı miktara kadar develerin sayısını artırıp ok çekmeye devam edin. Ok develere çıktığı zaman develeri kurban edin. Böylece Rabbiniz razı olmuş, adamınız da kurtulmuş olur" dedi. Bunun üzerine oradan ayrılıp hep birlikte Mekke'ye geldiler. Yapılacak iş için toplandıklarında Abdülmuttalib Allah'a dua etti. Sonra on deveyi ve Abdullah'ı kur'aya tâbi tuttular. Kur'a Abdullah'a çıktı, sonra on deve daha İlave ettiler. Deve sayısı yirmiye ulaşa. Abdülmuttalib tekrar Allah'a dua edip yalvarmaya başladı. Kur'a çektiler, tekrar Abdullah'a çıktı. Yine ofl deve ilave ettiler... Her çekişte onar deve ilave ede ede sayı yüze ulaştı. Her Hefe Abdülmuttalib Allah'a yalvarıyordu. Ancak her defasında kur'a Abdullah'a çıkıyordu. Develerin sayısı yüze ulaştığında Abdülmuttalib tekrar Allah'a dua etti. Sonra tekrar kur'a çektiler ve nihayet kur'a develere çıktı. £ul-eyş'liler: "Ey Abdülmuttalib! Bu iş Rabbinin rızası ile sonuçlandı" deyince Abdülmuttalib: "Hayır Allah'a yemin olsun ki, ben bu kur'ayı üç ^efa yenileyeceğim" dedi. Tekrar Abdullah'la develer arasında kur'a çekmeye başladılar. Abdulmuttalip yine Allah'a dua ediyordu. Kur'a tekrar develere çıktı. Sonra ikinci ve üçüncü defa tekrar ettiler, Abdülmuttalib yine duaya devam ediyordu. Her iki defa da kur'a yine develere çıktı. Sonunda develer kurban edildi. Etlerinden ne insan, ne de yırtıcı hayvanların yemesine engel olunmadı.
ez-Zührî şöyle der: "Abdülmuttalib insan diyetini yüz deve olarak uygulayan ilk kimsedir. Kureyş ve Araplar arasında bu uygulama aynen böyle devam etti. Peygamber (salklMm aleyhi vescllem) de bunu olduğu gibi onaylayıp bıraktı."
el-Hâkİm ve ibn Cerîr, Muaviye'den rivayet etmişlerdir: Bedevinin biri Resülullah (sallallahu aleyhi vesellera)'e: "Ey iki kurbanın oğlu!" diye hitab ettiğinde, Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem) tebessüm etti ve buna itiraz etmedi. Muaviyc'5'e: "İki kurban kim?" diye sorulduğunda: "İsmail ve Abdullah'tır" cevabını verdi.
İbn Hazm der ki: Abdullah'ın Peygamberimizden başka ne erkek, ne de kız evladı olmamıştır.
İbn Sa'd (rahmetuUah aleyh) de: "Ne Amine, ne de Abdullah'ın peygamberimizden başka evlatları olmamıştır" der. Abdullah'ın annesi de: Fâtıma binti Amr b. Aiz b. İmrân b. Mahzûm'dur.
Salâh es-Safedi (Tezkire* smde) ve S uyu ti (el-Mesâ/ik'indc) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'in muhterem pederlerine ait olan şu beyitleri nakl etmişlerdir.
Her beldeyi insanlara mutluluk verenler yönetti
yeryüzü efendilerim karşı hi^im bir üstünlüğümü^ var.
Ş üphesi^ babam, şan, şeref, haysiyet timsaliydi.
Onlar bulundukları ortamlarda parmakla işaret edilen ender kimselerdi.
Atalarım hep yücelere tırmandılar,
Pak nesebleri ve temi^ geçmişleriyle etrafa ün saldılar.
Abdullah'ın vefatı konusunu Resülullah (sallallahu aleyhi veselkm)'İn doğumu bahsinde anlatacağız.
Mülâhaza
Müslim, Hammâd b. Seleme tarikiyle Sâbit'ten, o da Enes'den Naklediyor: Bir adam: "Ey Allah'ın Peygamberi! Babam nerede? Diye sorunca Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem): "Cehennemde" karşılığını verdi Adam dönüp gidince Resûlullah (salkllalıu aleyhi vescllem) onu çağırdı "Şüphesi^ senin de, benim de babam cehennemdedir" buyurdu.
Suyûtî (rahmetullah aleyh) el-Mesâliku'l-Hünefâfî Vâlideyi'l-Mustafa adlı cserind şöyle der; Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'den nakledilen "Benim de, senin d baban cehennemdedir" ifadesi ravilerin ittifakla rivayet ettikleri bir hadis değildir. Bu rivayeti Hammad b. Seleme, Sâbit'ten rivayet etmiştir. Ma'rrıer ise aynı hadisi Sâbit'ten nakletmiş ve; "Benim de, senin de baban cehennemdedir" ifadesine yer vermemiştir. Bunun yerine Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) 0 adama şöyle demiştir: "Kâfir bir kimsenin kabrine uğrarsan onu cehennemle müjdele!"'Bu ifade ise bu konuda Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in babasına kesinlikle delalet etmez. Bu rivayet diğerinden daha sağlamdır, ravisi olan Ma'mer de, Hammad'dan daha güvenilir bir ravidir.
Çünkü Hamrnad hıfc (hadisi duyduğu gibi değiştirmeden nakletme) açısından cerhcdilmiş bir ravidir. Onun münker rivayetleri olduğu bir gerçektir. Muhaddisler onun üvey oğlunun kitaplarına münker hadisler sokuşturduğunu ifade etmişlerdir. Hammad hadisi hıfzına almadan rivayet ederdi. Bu rivayette de hadisi tam bellemeden rivayet etmiş ve yanılgıya düşmüş olmalıdır. Bundan dolayı Buhârî ondan hiç hadis rivayet etmemiştir. Haddi zatında Müslim de, Hammad'ın Sâbit'den yaptığı rivayetler dışında bir rivayetine yer vermemiştir.
el-Hâkim, el-Medhal adlı eserinde şöyle der: Müslim, SahıF\nin asıl metinlerinde sadece Hammad'ın Sâbit'ten naklettiği rivayetleri almıştır. Şevâhid denilen bölümlerinde ise değişik tariklerden ondan hadis rivayet etmiştir. Ma'mer'c gelince, onun hıfzıyla ilgili olarak herhangi bir eleştiride bulunulmamış, hadisleri de münker addedilmemiş tir. Buhâri ve Müslim (Seyhan) Sahf/flenndc onun hadislerine yer vermişlerdir ki, bu onun rivayetinin daha güvenilir olduğunu (esbetü'l-hadis) göstermektedir. Üstelik Ma'mer'in, Sabit ve Enes'ten naklettiği yukarıdaki naklin aynısını Sa'd b. Ebî Vakkâs'dan gelen bir hadiste bulduk:
el-Bezzâr, Taberânî ve Beyhakî, İbrahim b. Sa'd tarikiyle Zührî'den, o Amir b. Sa'd'den, o da babasından naklediyorlar: Bedevinin birisi Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'e: "Babam nerede?" diye sorunca: "Ateşte" cevabını verdi. Bunun üzerine bedevi: "Peki senin baban nerede?" diye sorunca Resûlullah (sallallalm aleyhi vesellem): "Nerede bir kâfirin kahine uğrarsan onu ate$'e müjdele" cevabını verdi. Bu isnadın ravi zinciri, Buhâri ve Müslim *n şartlarına uygun bîr isnaddır. Bu durumda böyle bu rivayete güvenmek ve diğerlerine tercih etmek gerektiği ortaya çıkmaktadır.
Taberânî ve Beyhakî rivayetin sonuna şu İbareyi ilave etmişlerdir: sonra o bedevi müslüman oldu ve: "Şüphesiz Allah Resulü (sallallahu Hem) beni zorlu bir işle görevlendirdi; zira o günden sonra hangi kâfirin birine uğradıysam mutlaka onu ateşle müjdeledim" dedi.
fbn Mâce, İbrahim b. Sa'd tarikiyle Zührî'den, o ise Sâlim'den, o da hasından (İbıı Ömer'den) rivayet ettiğine göre: Bedevinin biri Resûlullah aleyhi vesellem)'e geldi ve: "Babam akrabalık bağlarını gözetirdi ve daha m iyilikler de j'apardı. O şimdi nerede?" diye sordu. Resûlullah Sallallahu aleyhi vesellem); "Ateşte" dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlcm)'in bu
abı Sanki bedevinin hoşuna gitmedi ve: "Peki senin baban nerede?!" diye 'kinci bir soru yöneltince Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "Nerede bir müşriğin kabrine uğrarsan onu ateşle müjdele" cevabını verdi. Bu bedevi daha sonra müslüman oldu ve: "Şüphesiz Allah Resulü (sallallahu aleyhi vesellem) beni zor bîr isle görevlendirdi, zira o günden sonra nerede bir kâfirin kabrine u&radıvsam onu ateşle müjdeledim" dedi.
Suyûti (rahmetullah aleyh) şöyle der: Rivayetteki bu ilave şüpheye mahal bırakmayacak şekilde, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'den sadır olan sözün bu olduğunu açıkça ortaya koymuştur ki bedevi, müslüman olduktan sonra bile bunun mutlaka yerine getirilmesi gereken bağlayıcı bir emir olduğunu düşünmüş ve bizzat hayatında uygulamıştır.
Şayet Resûlullah (sallallahu aleyhi veselkm)'in cevabı birinci rivayette aktarıldığı şekliyle olsaydı, onda kesinlikle bağlayıcı bir hüküm söz konusu olmazdı. Böylece birinci rivayeti ravi, anladığı şekilde mânâ ile rivayette bulunmuş olmalıdır.
Şüphesiz Buhârî ve Müslim'de ravinin bu şekilde tasarruflarda bulunduğu benzer rivayetler çoktur, ancak ravinin tasarrufunun bulunmadığı rivayetler daha güvenilir kabul edilmiştir. Enes (radiyallahu anh)'dan Besmele'nin (Fatiha'dan önce) okunması konusunda rivayet edilen hadis gibi. İmam Şâfıî bu rivayeti ravinin tasarrufu noktasında eleştirmiş ve şöyle demiştir: "Şüphesiz sahih olan başka bir rivayette Besmele'nin açıktan okunması ifade edilmiştir. Ancak ravi bundan Besmele'nin okunmaması gerektiğini anlamış ve onun anladığı şekilde mânâ ile rivayet etmiş ve yanılmış tır.
Suyûtî (rahimehullah): "Biz de Müslim'deki (yukarıda versiyonları verilen) bu hadise, imamımız Şafiî'nin yine Müslim'de Besmele'nin okunmaması konusunda rivayet edilen hadise verdiği cevabın aynısıyla cevap veririz" dedi.
Sonra başka bir tarikten hadisin Ma'mer'in rivayetine benzer, hatta daha aÇ*k olan bir rivayetini gördüm. Söz konusu rivayette soruyu soran kimsenin, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in babası hakkında soru sormak istediği, ancak edep ve saygısından bu tür ifadeden sakındığı ve soruyu başka bir şekilde yönelttiği ifade edilmiştir. el-Hâkim Müstedrek'te Lakît b. Amir (radiyallahu anh)'dan sahih olarak şu hadisi nakletmİştir: Birgürv "Ey Allah'ın Elçisi! Bizden önce cahiliyye döneminde yaşayan kimselerden hayır içinde olan kimse var mı?" diye sordum. Kureyş'li biri öne atılır,-"Baban Müntcfık cehennemdedir!" diye cevap verdi. Herkesin huzurunda babam hakkında böyle söylenince, sanki başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldum. Ben de içimden: "Peki senin baban nerede ev Allah'ın Resulü?" demek istedim. Ancak diğer ifadenin daha uygun olacağını düşündüm ve: "Senin yakınların (ehlin) ne durumda ey Allah'ın Resulü?" diye sordum, buyurdular ki: "Müşrik olan Kureyş'linin de, Âmirî'nin de kabrine uğradığında: <Beni sana Muhammed gönderdi, seni kotu bir akıbetle müjdele rim> diye söyle."
Bu rivayet kendisinde en ufak şüpheye mahal olmayan, bu konudaki rivayetlerin en açık ve en net olanıdır.
Sonra ravilerin tümü birinci rivayetin lafzında İttifak etmiş olsalar da aşağıda zikredilecek birinci grubun görüşüne göre diğer şer'İ delillerle çelişki halindedir. Şayet bir hadis kendisinden daha kuvvetli başka delillerle çelişirse bu durumda diğer delillerinin tercih edilip o hadîsin te'vil edilmesi bir usul kaidesidİr.
Not: Bir sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: "Cehennem ehlinden en hafif a^aba uğrayacak olanı Ebû Tâlib'dir. O, cehennemin ateşinin a% olduğu bir yerde, ayağında beynini kaynatan ateşten iki ayakkabı ile a^ap görecektir." Bu hadis Hz. Peygamber (sallaliahu aleyhi vesellem)'in anne ve babasının cehennemde olmadığını gösteriyor. Çünkü şayet o İkisi cehennemde olsalardı, mutlaka azapları Ebû Tâlib'den daha hafif olurdu. Çünkü o ikisi hem konum itibariyle Pcygambe/e daha yakınlar, hem de mazeretleri daha geçerlidir. Zira onlar peygamberlik dönemine ulaşmadılar; üstelik Ebû Tâlib gibi kendilerine İslam tebİiğ edilmiş, kendileri de reddetmiş değildirler. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), Ebû Tâlİb hakkında cehennem ehlinden en hafif azaba uğrayacak olanı diye haber verdiğine göre, annesi ve babası cehennem halkından değillerdir, Usûl âlimleri, buna sonuca işaret yoluyla ulaşılan sonuç (delâletti'l-işdre) derler.
Mülâhaza
Bir grup âlîm, Hz. Peygamber'in anne ve babasının uhrevî kurtuluşa ermediklerini ifade eden hadislerin, birinci grubun delil olarak kullandığı âyet ve hadislerden daha önce söylendiğini ifade etmişlerdir. Aynı şekilde müşriklerin çocuklarının da cehennemlik olacağını ifade eden hadisleri de bu çerçevede yorumlamış ve şöyle demişlerdir: Çocuk yaşta ölenlei' hakkındaki hadisleri nesheden delil ise: "BİZ bir eygamber göndermedikçe kimseye azab edecek değiliz" (İsra, 15) -vet4 kerimesidir. et-i kerimesidir.
Bunları ortaya koyduktan sonra, âlimler Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in anne ve babası hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.
Birinci Görüş: Onlara hiç kimsenin daveti ulaşmamıştır, bu da bir kaç noktaya dayanmaktadır: En son peygamberle aralarında uzun bir zaman dilimi vardı. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) gönderilmeden önce en son gönderilen peygamber Isâ (aleyhisselâm)'dı. Onunla Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem)'in peygamberliği arasında yaklaşık altı yüz yıl vardı. Üstelik anne ve babası Cahiliye döneminde hayat sürmüşlerdi.
Cehalet doğusuyla, batısıyla yeryüzünü kaplamış, Şam'ın ve onun dışında yeryüzünün bir kısım bölgelerine dağılan ehli kitabın az sayıda âlimlerinden başka ilahî şeriati bilen ve tebliğ edecek olan kimseler yoktu. Anne ve babaları inceden inceye araştırıp hakikatin farkına varacak uzun bir ömür sürmemiş ve Medine'den başka yere de seyahat etmemişlerdi, (incil, Tevrat gibi) Kitap hakkında bilgi sahibi olabilecekleri bir imkanları da yoktu. Hafız el-Alâî'nin de doğruladığı gibi Resûlulîah (sallallahu aleyhi vesellem)'in babası on sekiz yaşına kadar ;raşamıştır. Annesi ise yaklaşık yirmi yaşlarında vefat etmiştir. Böylesine kısa bir ömürde arzu edilen bir konuyu gerektiği gibi İncelemek mümkün değildir. Özellikle evine kapanmış, sosyal hayattan ve toplumdan uzak bir kadın için bu mümkün değildir. Erkeklerin din ve şeriatlerden haberdar olmadığı cahiliye toplumunda, kadınların bir şey bilmemesi gayet tabîi idi. Bundan dolayı Allah Resulü kendilerine gönderildiği zaman Mekke halkı onun gönderilmesini şaşkınbkla karşılamış ve: "Allah bir beşeri mi elçi olarak gönderdi!" demişlerdi. Ayrıca: "Allah dikseydi mutlaka melek gönderirdi, biz atalarımızdan böyle bir şey İşitmedik!" demişlerdi.
Onların peygamberlik hakkında bir bilgileri olsaydı bunu yadırgamazlardı. Belki de onlar İbrahim (aleyhisselâm)'ı kendi bulundukları inançlar üzere gönderildiğini zannediyorlardı. Zira onlar yeryüzünde şeriatini bilenlerin kaybolması sebebiyle İbrahim (aleyhiss.elâm)'ın dinini kendilerine gerçek halivle tebliğ edecek kimselerle buluşmamışlardı. Hz. ibrahim'le kendi aralarında üç bin yıldan fazla bir zaman vardı. Kendisine tebliğ ulaşmamış kimsenin hükmü de (aşağıda zikredilecek şart ve hadislerin hükmüne göre) kurtulacağı ve imtihana tâbi tutulmadan önce azab görmeyeceği şeklindedir. Bu konu ileride açıklanacaktır.
Fıkıhta Şâfıî imamları arasında, usûlde de Eş'âri'ler arasında bu konuda [ herhangi bir ihtilaf yoktur. Bizim mezhebimiz de bu yöndedir. İmam-ı Şafiî eserleri el-Ümm ve el-Mubtasaı'dz. bu hükmü belirtmiştir. Ona tâbi olan imamlardan hiçbiri bu konuda farklı bir görüş ortaya koymamışlardır. Onlar konuyla ilgili olarak çok sayıda âyeti delil getirmişlerdir, ilk olarak: "Bİ2 bir peygamber göndermedikçe, kimseye azab edecek değiliz." (İsrâ, 15) âyet-i kerimesini delil olarak kullanmışlardır. Bu âyetin yorumuyla ilgili olarak İbn Cerîr ve İbn Ebî Hatim T^/r/ZIerinde Katâde'dcn şunu rivayet etmişlerdir: "Şüphesiz Allah herhangi bir kimseye kendisine Allah'dan bir haber ve bir delil gelmedikçe azab etmez." Delil olarak kullandıkları bir başka âyet-i kerime de şudur: "Gerçek şu ki, halkı (hakikatten) habersizken Rabbin haksız yere memleketleri helak edecek değildi." (En'am, 131)
Bir di "'er avette:
"Bizzat kendi yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde: <Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uyup ve mü'minlerden olsaydık? diyecek olmasalardı (seni göndermezdik)" (Kasas, 47) Zerkeşî, CemüV-Cevâmfin şerhinde bu ikisini zikrederek "Nimet verene şükretmenin" aklen değil, naklen vacib olduğu görüşüne delil getirmiştir. "Nİmet verene" şükür konusu teorik olarak kelam ilmîni ilgilendiren "hüsün ve kubuh"un akliliği prensibine dayanmaktadır. Eş'arîler bunun böyle olmadığı konusunda hemfikirdirler. Eş'arîler kelam ve usul kitaplarında bu konuyu ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuşlardır. Kendisine tebliğ ulaşmamış kişinin durumu, ikinci bir usul kaidesine dayanmaktadır ki, o da; <İlahî tebliğden habersiz kimsenin mükellef olmayacağıdır>. İşte ikinci âyetin ifade ettiği mânâ akide noktasında doğru olan görüşün bu olduğunu te'yid etmektedir.
Kendisine davet ulaşmayan kimse hakkında sonraları Eş'arî âlimleri arasında farklı görüşler ortaya çıktı. Bu konuda en makbul olan, sözkonusu kimselerin tekliften muaf ve uhrevî sorumluluktan kurtulacaklarıdır.
Subld de bu görüşü tercih etmiştir. Alimlerden kimileri: "O kişi, fıtrat üzeredir" (yani yeni doğan ve mükellef olmayan gibidir) derken kimileri de: "Müslümandir" demişlerdir. Gazali (rahmemllah aleyh): "Ona <müslüman hükmündedİr> demek en uygunudur" der.
Resûlullah (sallallahu aleyhi vescUem)'in anne ve babası hakkında da bir grup âlim bu görüşü benimsemiş ve o ikisine davetin ulaşmadığını açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Bu görüşü Sıbt bin eî-Cevzî, Mir'âtü\:Zamârfd?L onlardan aktarmıştır. Müslim Şerifinde İmam el-Abiy de aynı görüşü benimsemiştir.
Üstadımız Şeyhü'l-İslam Şerefüddîn el-Münâvî de kendisine Resûlullah fsallallaluı aleyhi vesellem)'in anne ve babasının durumu sorulunca bu görüşe dayanarak cevap verirdi. Fetret döneminde yaşayanların kıyamet gününe kadar imtihana tâbi tutulacak şekilde bir yerde durdurulacakları (A'râf ta) konusunda çok sayıda hadis-i şerif vardır. Onlardan kim itaat ederse cennete, kim de isyan ederse cehenneme girecektir. Bu hadislerden sahih
kabul edileni üç tanedir:
1- el-Esved b. Serî'den (radiyallahu anlı) Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Dört grup insan vardır ki onlar, kıyamet günü mazeret ileri süreceklerdir: Hiçbir şey duyamayan sağır, aklı kıt kişi, ihtiyar pîr-i fanı, fetret döneminde vefat eden. Sağır kimseye gelince, o: <Yâ Rabhi! islam geldi ama ben hiçbir şey dııymadım> diyecek. A.kh kıt olana gelince: <Yâ Rabbî! İslam geldi, ancak cohık'COCuk (etrafımda beni aşağılayıp, benimle dalga geçiyorlardı)> diyecek, ihtiyar kimse ise: <Ya Rabbî, islam geldiğinde benim aklım bir şeye ermiyordu> diyecek. Fetret döneminde ölen kimse ise:<Yâ Rabbî! Bana senin elçin gelmedi> diyecek. Bunun ürerine Allah Teâlâ her birinden mutlaka kendisine itaat edeceklerine dair kesin so% alacak ve cehenneme girmelerini isteyecek. Kim (itaat ederek) cehenneme girerse orası onun için serin ve selametlik yer olacak. Kim de karşı koyup girmezse oraya çekilip
2- Ebû Hureyre (radiyalkhu anh)'dan, el-Esved b. Serî' hadisinin benzeri mevkuf olarak rivayet edilen hadistir. Söz konusu iki hadisi İmam Ahmed ve İshak, Misellerinde, Beyhaki Kitâbn'l-İ'tikâd'da. rivayet etmişlerdir, ikisinin de isnadı sahihtir. Ayrıca Abdurrezzak sahih bir senedle başka bir tarikle onu rivayet etmiştir.
3- Sevbân (ı-adiyallahu anlı)'in rivayet ettiği hadiste Resûlullah (saüallahu aleyhi veseüem) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü olduğunda cahiliyye döneminde yasayan kimseler günahlarını sırtlarına yüklenmiş oldukları halde gelirler. Rablerine: <£>' Rabbimi-^l Bi%e bir elçi gÖndermedin, senden herhangi bir emir de bhxe ulaşmadı. Şayet bi^e elçi gönderseydin şüphesi^ senin en itaatkar kulların olurduk> deyince Kableıi onlara şöyle seslenir <Peki si^e bir şey emretsem bana İtaat eder misini%?> Onlar: <Evet> derler. Onlara cehenneme yönelmelerine ve oraya girmelerini emreder. Onlar oraya girmek ü^ere hareket ederler. Oraya yaklaştıklarında cehennemin öfke ve uğultusuna şahid olurlar ve Kablerine geri dönerek şöyle derler: <Ey Rabbimi^! Bi^i ondan kurtart> Rabkri onlara: <Hani si^e bir şey emrettiğimde ona uyup bana itaat edeceğinin soylüyordunu%?> der ve onlardan kesin söz alıp: <Tekrar oraya mdinh!> diye emreder. Onlar ikinci defa cehennemi görünce ondan korkar ve geri dönerler: <Ey Rabbimi^! Bi% ondan çok korktuk, bi\ kendimizi oraya girmeye muktedir görmüyoru%> derler. Bunun ürerine Allah Teâlâ: <Hor ve bakir olarak girin oraya!> buyuracak." Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "Şayet onlar oraya ilk emredildiklerinde girselerdi, orası onlara setin ve esenlik bir yer olacaktı" diye İlave etti. el-Bczzâr ve el-Hâkim "sahihtir" diyerek rivayet etmiş, Zehebî de sahih olduğunu onaylamıştır.
Ebû Saîd (radiyalhhu anh)'dan rivayet edilen bir hadiste Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: "(Kıyamet gününde) Aklı kıt, çocuk ve fetret döneminde ölen kimse getirilir. Fetret döneminde Ölen kimse: <Bana ne kitap, ne de resulgeldi> der. Aklı kıt kimse: <Ey Rabbimf Bana akıl vermedin ki, onunla seni değil hayrı düşüneyim> der Çocuk ise: <Ben hayrı serden ayırabilecek yaşta değildim> der. Cehennemde onlara bir ateş hasırlanır ve: <Oraya girini%!> denilir. Allah'ın ilminde saîd (mutlu) olacağı kaydedilen normal mükelleflerden olsa bile, oraya girecektir. Allah'ın ilminde şaki (bedbaht) olacağı kaydedilen de normal mükellef olsa bile, oraya girmekten kaçınacaktır. Allah Teâlâ: <Yanımda olduğunu^ halde bana isyan ettiniy de, ben olmadan elçilerimi haydi haydi kabul etme^dini^î> diye acarlar."
Bunu eî-Bezzâr, zayıf bir ravi olan Atİyye el-Avfî tarikiyle rivayet etmiştir Tirmizî, özellikle kanallardan şahidi olması durumunda bu zatın rivayetlerini basen olarak kabui eder. [184] Bu hadisin de bir kaç rivayeti (versiyonu) olması hasebiyle basen olduğuna hükmedilebilir:
Enes (radiyallalıu anh)'ın rivayet ettiği hadiste Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: "Kıyamet günü dört grup insan getirilir: Çocuk, aklı kıt, fetret döneminde ölen ve çok ihtiyarlamış kimse. Her biri kendi mazeretini ileri sürünce Allah Teâlâ cehennemin onlara görünmesini murad eder ve şöyle der: <Ben kullanma kendilerinden elçiler gönderdim, ancak bugün ben si%e bi^at kendimin elçisiyim, girin şuraya!> îlm-i ilâhide şakı (bedbaht) olacakları yakılmış olanlar: <Ey Kabbimi^! Bi% cehennemden korktuğumu^ halde oraya nasılgiren'%/> der/er, llm-i ilâhide saîd (mutlu) olacakları takdir edilenler ise hemen harekete geçip hiî(la oraya girerler. Allah Teâlâ itaat etmeyenlere: <Si\ bana isyan ettini^j Skilerim gelmiş olsaydı, onlara daha çok isyan eder ve en amansı^ bir şekilde 'yalan lardmiî(> der. Böylece bir grup cennete, bir grup ta cehenneme girerler."[185] Bu hadisi el-Bezzâr ve Ebû Ya'lâ rivayet etmişlerdir.
Muaz b. Cebel (radiyallahuaııh)'m rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır: "Kıyametgünü, aklı kıt, fetret döneminde ölmüş ve küçük yaşta vefat eden kimseler ilâhî hutura getirilir. Aklı kıt kimse: <Yâ Rabbil Şayet bana akıl verseydin kendilerine akıl verdiğin kimseler benim kadar itaatkar olama%dı> der. Fetret döneminde ve küçükken Ölen kimseler ise buna benler şeyler söyleyecekler. Bunun ürerine Allah Teâlâ: <Si%e bir şey emretsem itaat eder misim%?> diye soracak, onlar: <Bvet!> diyecekler, Allah Teâlâ da: <Hay di gidin ve cehenneme airint> buyuracak. Şayet girselerdi cehennem onlara bir %arar vermeyecekti; fakat onlar oraya girmeleri durumunda cehennemin oraya giren herşeyiyok ettiği ^annına kapılacak pe hemen gerisin geriye dönecekler. Sonra Allah Teâlâ onlara ikinci ke% emredecek; ancak onlar tekrar dönecekler. Bunun üveyine Yüce Allah: <Si%i yaratmadan önce ne yapacağınızı biliyordum, bunu bilerek si^i yarattım ve ilmime göre hareket ettini^> buyuracak ve cehenneme: <Al bunları bağnna bas!> diye emredecek." Bunu Taberânî ve Ebû Nuaym [186] rivayet etmişlerdir.
Hafız İbn Hacer (mhimehullah) el-Isâbe'dc Ebû Tâlİb'in biyografisini İşlediği dördüncü bölümde bu konuya değinmiş ve şöyle demiştir: Biz Abdülmuttalib'in ve onun aile efradının söz konusu ilâhi emre "itaatkâr" olarak giren topluluktan olmalarını ve kurtulmalarını ümit ediyoruz. Ancak Ebû Tâlib, Resûlullah (sallallahu aleylıî vescllem)'in peygamberlik dönemini İdrak etti, ancak iman etmedi. Onun cehennemin yüzeyinde ve ateşin en az bulunduğu yerde olduğu farklı rivayetlerle nakledilmiştir.
Hafız Imâdüddîn Ibn-i Kcsîr de Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in anne ve babası ile fetret döneminde yaşayanlar hakkındaki "kıyamet günündeki (dört gruba tatbik olunacak) imtihan olayına" değinerek şöyle der: "Onlardan kimi Allah'ın emrine icabet edecek, kimileri de icabet etmeyecektir." Ancak Ibn-i Kesîr, Resûlulîah (sallallahu aleyhi vesellem)'in anne ve babasının icabet edenlerden olacakları hakkında bir görüş ortaya koymamıştır.
Bu konuda şüphe yok ki Allah Teâlâ, Resûlullah (sallaOahu aleyhi vesellem)'in şefaatıyla onları Hakk'ın dâvetine icabet etmeye muvaffak kılacaktır. Nitekim Temmâm Fevâidinde zayıf bir scnedle İbn Ömer'den şu hadis-i şerifi naldetmiştir: "Kıyametgünü olduğunda anne ve babama şefaat ederim."
el-Hâkim, İbn Mes'ud'den (radiyaliahu anh) sahih olarak şöyle bir rivayet nakleder: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e anne ve babası hakkında sorulduğunda: "Makam-ı Mahmud derecesine yükseltileceğim âna kadar onlar hakkında Kabbimden bir şey istemedim" [187] buyurdular. Bu ifadeden Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in Makam-ı Mahmud'a terfi edilmesiyle onlar için hayırli bit son talep edeceği anlaşılmaktadır ki, bu da imtihan sırasında onların ilâhi enire itaate muvaffak olmaları için şefaat etmesiyle gerçekleşecektir. Zira sahih hadîste İfade edildiği gibi Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Makam-ı Mahmud'a ulaşınca: "Habibim, iste! İsteğin yerine getirilecek, şefaat et, şefaatin kabul olunacak" diye hitap edilecektir. İşte bu makamda anne-babası hakkında böyle bir şey istediğinde talebi yerine getirilecektir.
Ebû Saîd en-Nisâburî'nin Şerefii'l-Mustafd da, Ömer el-Molla'nin da S/refindc Imtân b. Husayn'dan merfu olarak rivayet ettikleri: "Rabbimden ehl-i beytimden hiç bir kimsenin cehenneme girmemesini İstedin?. Kabbim bu isteğimi bana bahşetti"'hadisi de bu bağlamda zikredilebilir.
Ibn Cerîr, İbn Abbâs (radiyallahu anlı)'in Duhâ suresinde yer alan:
"Rabbin sana verecek, sen de razı olacaksın" âyet-i kerimesiyle ilgili olarak şöyle dediğini nakleder: "Muhammed (sallallahu alevhi vesellem)'in razı (hoşnut) olmasının bir anlamı da ehl-İ beytinden kimsenin cehenneme girmemesidir."
Bütün bu rivayetler birbirlerini desteklemektedir. Şöyle ki, zayıf hadis farklı rivayetlerle te'yid edilirse bu onu güçlü hale getirir. Bu bir usul-ü hadîs kuralıdır.
Taberânî'nin, Ümmü Hânî (radiyallahu anlıaj'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah (şallaliahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır: "Ba^ılanna ne oluyor da, onlar benim şefaatimin eh/4 beytime ulaşmayacağını zannediyorlar! Şüphesi^ şefaatim Hâe ve Hakem kabilelerine bile ulaşacaktır?[188]
Nihâye'dc: <Hâe ve Hakem> "Yebrin" çölünün ötesine düşen tenha bölgede bulunan iki kabile ismi olduğu ifade edilmiştir.
Ebû Ubeyd el-Bekrî, Ycbrin'in Sa'd b. Temîm yurdunun bulunduğu havalide bir çöl mıntıkası olduğunu söyler.
İmam Ebû Abdullah Muhammed b. Haîefetü'1-Abiy Müslim Şerhfnde "Şüphesi^ benim babam da, senin baban da ateştedir" hadisinin açıklaması ile İlgili olarak İmam Nevevî'nin [189] hadis hakkındaki "Kim kâfir olarak ölürse ateştedir, akrabalarının ona hiçbir faydası olmaz" sözünü naklettikten sonra şöyle der: Bu çok genel bir İfadedir. Oysa Süheyli (rahimehullah aleyh): "Bu konuda böyle söylememiz uj'gun değildir" der. Zİra Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadislerinde: "Ölülere uygun olmayan şeyler söylemek suretiyle dinlere eziyet etmeyim^!" buyurmuşlardır. Allah Teâlâ ise bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
'Muhakkak Allah ve Resulüne eziyet edenlere (incitenlere) Allah dünya ve ahirette lanet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azab hazırlamıştır." (Ahzab, 57) Allah Tcâlâ'mn, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) icİn anne ve babasını dirilttiği, ikisinin de O'na iman ettikleri ile ilgili rivayetlerin sahih olması muhtemeldir ki, Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem) bundan daha fazlasına lâyıktır. Zira Allah Teâlâ için hiçbir şey zor değildir.
el-Abiy, Nevevî'nin; "Putlara tapan ve fetret dönemlerinde Araplar gibi putperest bir hayat sürüp ölenlerin cehenneme gireceğini, bunun davetçİ ulaşmadan azab etmek anlamına gelmediğini, çünkü onlara İbrahim (aleyhisselâm) ve onun dışında diğer elçilerin davetlerinin ulaştığı" şeklindeki sözünü naklettikten sonra şunları söyler; Nevevî'nin sözündeki çelişkiyi iyi düşün! Zira kendilerine davetin ulaştığı kimseler fetret ehli değildirler. Fetret ehli ikİ peygamber arasındaki ara dönemde yaşayan kimselerdir. Kendilerine İsa (aleyhisselâm) gönderilmeyen ve Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e de yetİşemeyen Araplar gibi. Bu anlamıyla fetret, her iki peygamber arasında kalan zaman dilimini kapsar. Ancak İslam bilginleri fetret kavramıyla sadece Hz. İsa (aleyhisselâm) ve Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) arasındaki zamanı kasdederlet.
Kesin hüküm ifade eden nasslar, hüccet kaim olmadan ve davet gerçekleşmeden hiç kimsenin azaba tâbi olmayacağını ortaya koyduğuna göre, fetret ehli de azaba tâbi olmayacaktır.
Şayet sen "fetret ehlinin azab göreceğine dair sahih hadisler var1' diye itiraz edersen, ben de derim ki; Bunu Ukayl b. Ebî Tâlib üç şekilde cevaplamıştır.
1- O hadisler âhâd hadislerdir; âhâd hadisler de kesin hüküm İfade eden hadislerle çelişemez.
2- Allah sebebini en iyi bilir. Ancak azab, özellikle söz konusu hadislerde zikredilen kimselerle sınırlı olabilir.
3- Azab, söz konusu hadislerde ilâhi şeriatı değiştirip bozan ve özrü kabul edilmeyecek seviyede yeni bir sapık yol icad eden kimseler hakkındadır.
Fetret ehlini üç kısma ayırmak mümkündür;
1- Tcvhid inancım kendi düşünce ve tefekkürü ile bulan ve başka bir dine intİsab etmeyenler. Kuss b. Sâide, Zcyd b. Amı; b. Nüfeyl gibi. Bunlardan hak bir şeriate girenleri de vardır. Tübba' kavmi gibi.
2- İlâhi şeriatı değiştiren, bozan, şirk koşan, tevhide yanaşmayan, kendince bir din icad edip bir takım helal ve haramlar koyan kimselerin bulunduğu gruptur ki, bunlar çoğunluktadır. Amr b. Luhay gibi. Bu zat, ilk defa putlar adına adanan ve sütünden yanlızca misafirlerin faydalandığı "sâibe" denilen develeri serbest bırakan, "vasile" (biri erkek diğeri dişi olmak üzere ikiz doğuran koyun veya) devenin erkeğini putlara ilk defa kurban eden, on nesli dölleyen erkek deveyi (Hâm) putlar adına ilk serbest bırakan kimsedir. Bazıları, cinlere ve meleklere tapan, Allah'a evlad iftirasında bulunan, kendilerine tapmak edinip, oraya perdadarîar ve kapıcılar yerleştiren ve Lât, Uzza, Menât gibi putlar dikerek Kabe'ye nazire yapanların yine bu kimseler olduklarını ifade etmişlerdir.
3- Şirk koşmayan, tevhidi bulmayan, bir nebinin dinine girmemiş olan kendi başına yeni din ve yeni bir şeriat icad etmeyenler. Kısacası bütün ömrü bunlardan habersiz geçen kimsedir. Cahiliye döneminde de benzeri bir hayat süren kimseler vardı.
Ehl-i fetret üç kısma ayrıldığına göre bunlardan azaba tâbi tutulmaları gereken kısım ikinci kısımdır; zira bunlar mazur görülmeyecek türden bir küfre sapmışlardır.
Üçüncü kısım ise; onlar gerçek anlamda fetret ehlidirler ve daha önce de geçtiği üzere kesinlikle azab görmeyeceklerdir.
Birinci kısma gelince; Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm) gerek Kuss b. Sâide, gerekse Zeyd hakkında: "Şüphesi^ onlar tek bir ümmet olarak haşredüecekierdir" buyurmuştur.
Tübba' ve onun konumunda olanlar İse kendisinden önceki bütün dinleri nesneden İslam davetine yetişmedikçe, mensup oldukları dinin hükümlerine göre muameleye tâbi tutulacaklardır.
İkinci Görüş: Bu görüş sahipleri ise, Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem)'in anne ve babasının şirk koştuğuna dair elde bir delil olmadığını, aksine onların Hanif dini olan ataları İbrahim (aleyhisselâm)'ın dîni üzere olduklarını benimseyenlerdir. Nitekim Zeyd b. Amr b. Nüfeyl ve benzerleri cahiliye döneminde böyleydi.
Fahceddin er-Râzi (rahmctullah aleyh) de bu görüştedir. Râzi, daha da İleri giderek Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellemj'in Hz. Adem'e kadar tüm atalarının hep tevhid üzere olduklarını İfade etmiştir. Nitekim Esrâru't-Tenrfl adlı eserinde şunları söyler: Bazıları Azer'İn Hz. İbrahim (aleyhısselâm)'m babası değil, amcası olduğunu söylemiş ve buna bîrden çok delil getirmişlerdir. Bu delillerden birinin dayanağı ise şudur: "Şüphesiz peygamberlerin babaları kâfir olamazlar." Bu görüşü çok sayıda âyet-i kerime teyid etmektedir ki, bunlardan biri şu âyettir: "0 ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor/Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor)" (Şuârâ, 218-219) Ayetin mânâsı hakkında şöyle denilmiştir: "O'nun (sallallahu aleyhi vesellcm) nuru bir secde edenden, diğer secde edene aktarılıyordu." Bu takdirde âyet-i kerime Muhammed (sallallahu aleyhi vescllem)'in bütün atalarının müslüman olduğuna delâlet etmektedir. Bu da İbrahim (aleyhisselâm)'ın babasının kâfirlerden olmadığını kesin bir şekilde ortaya koymakta ve kâfir olanın amcası olduğunu teyid etmektedir. Bu konuda: "Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor)" âyeti daha başka mânâlara hamledilse de, rivayetler peygamberlerin atalarını istisna etmeksizin bütününden bahsetmesi ve konuda en ufak bir çelişkinin olmaması âyet-i kerimenin bütün ataları kapsamasını zorunlu kılmaktadır. Böyle olunca da ibrahim (aleyhissclâm)'m babasının puta tapanlardan olmadığı ortaya çıkar.
Fahreddin Râzi sözüne devamla şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm) su hadisi de O'nun atalarının müşrik olmadıklarına delalet etmektedir: "Ben hep iemi\ ataların sulbünden, yine temi\ annelerin nesline aktarıldım." Allah Teâlâ bir âyette: "Şüphesiz müşrikler necisdir" (Tevbe 28) buyurmaktadır. Böylece Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'in atalarından hiç birinin necis bîr müşrik olmaması gerekir.
Suyûtî (ohmemllah aleyh) şöyle der: Bu konuyla ilgili hem genel, hem de özel İfade eden deliller buldum. Umum ifade edenler iki bölümden meydana gelmiştir:
1- Sahih hadislerde Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in atalarının yaşadıkları kuşağın en hayırlıları oldukları İfade edilmiştir. Nitekim Buhârî'nin bir rivayetinde: "Ben nesiller boyu Ademoğlı/nun en hayırlı nesillerinden var edildim, sonra da şu içinde bulunduğum en hayırlı kuşakta dünyaya geldim." Gerek "Peygamberimizin pâk soyu" gerekse "Arapların fazileti" bölümlerinde bu anlamda çok sayıda hadis geçmişti.
2- Allah Teâlâ'nın yedi veya daha fazla kimseyle yeryüzünde yaşayan kimseleri korumak için yeryüzünü müslümansız bırakmayacağı rivayet edilmiştir.
Abdurrezzak Musannefte, İbnu'l-Münzir de TefsiAndc, Buhâri ve Müslim'in şartlarına uygun sahih bir senedle, Ali b. Ebi Tâlib'in (kemımallahu veçheli) şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Bütün yamanlar boyunca ye/yükünde hep yedi veya daha fa%la müslüman varolagelmiştir. Şayet bunlar olmasaydı, ye/yi/^ü ve ürerinde olanlar helak olurdu. "
İmam Ahmed, Ziîbd kitabında, "evliyanın kerametleri" bahsinde Buharı ve Müslim'in şartlarına uygun sahih\>\t senedle İbn Abbâs (ı-adıyallahuanh)'ın şu sözünü naldetmiştir. "Nûb (<ıkjbisse!âm)'dan sonra, Allah Teâlâ yeryüzünü en a^yedi müslümandan boş bırakmamıştır. Allah Teâlâ bunlarla ye/yükünü helak olmaktan
korumaktadır."
Sunulan bu iki delil karşılığında Suyûtî'nin söylediği açıklığa kavuşmuş olur. Çünkü şayet Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in ataları kendi zamanlarındaki söz konusu yedilerden biri ise bu durumda mesele ifade edildiği gibidir. Yok eğer söz konusu yediler onlardan başkaları ise o zamanda iki durumdan birisi söz konusudur: Ya başkalarının onlardan daha hayırlı olması gerekir ki bu, sahih hadislere aykırı bir husustur. Ya da sirk üzere olanların kendilerinden daha üstün olmaları gerekir ki, bu husus ta ,' icmâ ile bâtıldır. Çünkü âyette: "Şüphesiz mü'min bir köle müşrik bir kimseden daha hayırlıdır" (Bakara 221) buyurulmaktadır. Dolayısıyla yaşadıkları her devirde yeryüzünün en hayırlıları olmaları için Peygamberin atalarının tevhid üzere oldukları kesinleşmiş oldu.
Özel anlam ifade eden delile gelince: İbn Sa'd Tabakâfmda., İbn Abbâs (radivallalıu anh)'ın söyle dediğini nakletmiştir: "Nûh ve Adem (aleyhimasselâm) .'. arasında bulunan ataların hepsi İslam dini üzereydiler."
İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hatim, el-Bezzâr (Müsned'indc) ve el-Hâkim; (sahih olduğunu ifade etmiştir), İbn Abbâs (radiysdlahu adı)'dan naklediyorlar:"Adem ile Nûh arasında on asır (veya on nesil) vardı ve onların hepsi hak şeriat üzere idiler. Daha sonra ihtilafa düştüler de Allah Teâiâ onlara peygamberler gönderdi." Abdullah bin Mcsûd bir âyeti: 'insanlar tek ümmet idi, sonra ihtilaf ettiler" (Yunus 19) şeklinde kıraat etmiştir.
et-Ten^ıtdc Nûh (alcyhissclâm)'dan bahisle onun: "Rabbim beni, annemi, babamı ve evime mü'mİn olarak girenleri affcyle!" dîye dua ettiği aktarılır. f' Nuh'un oğlu Sam, Kur'an nassı ve icmâ ile mü'mindir; hatta bir sahabi 11 sözünde, onun peygamber olduğu bildirilmiştir. Bu bilgiyi İbn Sa'd, Zübeyr \ b, Bekkâr Muvaffakiyâtx& ve İbn Asâkir, Muhammed b. es-Sâib'den ' naîdetmİşlerdir. Ayrıca Erfahşez'in (Sâm'ın oğlu) İbn Abbâs'dan gelen bir rivayette iman sahibi olduğu ifade edilmiştir. Bunu, İbn Abdü'l-Hakem \ Tarih Aimı'dû rivayet etmiştir.
Erfahşez dedesi Nuh'a ulaşmış, Nûh da Allah Teâlâ'dan hilafet ve nübüvvetin evlatlarına intikali İçin dua etmişti. Erfahşez'in Tareh'e kadar olan neslinin de imanlı olduğu ifade edilmiştir. İbn Sa'd'm, Muhammed b. cs-Sâib kanalıyla Ebû Sîüih'den, onun da ibn Abbâs (radiyallahu anh)'dan rivayetinde: İnsanlar Bâbil'de Nûh (aleyhkselâm)'dan itibaren hep iman üzere hayat sürdüler. Ancak Ncmrud başlarına geçince insanları putlara tapmaya çağırdı, onlar da onun dediğini yerine getirdiler.
Bütün bunlardan Resûlullah (sallalklıu aleyhi vesellcm)'in atalarının Hz. Âdem'den Ncmrud zamanına gelinceye kadar hep iman üzere oldukları ortava çıkmıştır. Nemrud zamanında da ibrahim (aleyhisselâm) vardı. Şayet Azer İbrahim (aleyhisselâm)'in babası ise, bu durumda söz konusu silsileden istisna edilir. Yok eğer amcası ise, o zaman istisna yoktur. Bu sözle Azer'in Hz. İbrahim'in babası olmadığını kasdediyorum. Bunu İbn Ebi Şeybe ve
İbnu'l-Münzir Mücahid'den rivayet etmişlerdir ki, bu rivayetlerin bazı tarikleri sahihdîr. Yine İbnu'l-Münzir bunu İbn Cüreyc'den sahih, İbn Ebî Hatim de cs-Süddî'dcn sahih scnedlerle rivayet etmişlerdir.
Ayrıca dil yönünden Arapların amcaya da "baba" kelimesini mecazen kullandıkları seklinde bir yorum yapılmıştır. Suyûtî, bu konuyu uzun uzadıya ele almıştır; ancak genel kabulle örtüşmediğî için onları burada anlatma yoluna gitmedim.
Buhârİ'de ve diğer kaynaklarda vârid olan çok sayıda sahih hadislere ve ayrıca âlimlerin bu konuda birbirini destekleyen görüşlerine göre Araplar, İbrahim (aleyhisselâm)'dan beri onun getirdiği din üzere hayat sürmüş ve hiçbiri Amr b. Âmir el-Huzâî dönemine kadar inkarcılığa sapmamıştır. Amr b. Amir, Amr b. Luhay diye bilinen kimse olup, ilk defa putlara tapan, Hz. İbrahim dinini değiştiren, Arapları buna teşvik eden ve arkasından sürükleyen kimsedir. Amr b. Luhay, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in atalarından Kinâne'nİn zamanına yakın bir dönemde yaşamıştı. Bu konuda "Bİ'set" bölümünden önce yeterli açıklama yapılacaktır.
Daha sonra Hafız Suyûtî, Adnan, Meadd, Rebîa, Mudar, Huzcyme, Esed, İlyas ve Ka'b b. Lüeyy'in iman üzere bir hayat sürdüklerini ortaya koyan rivayetler zikretmiştir. Bunların her birinin biyografilerinin ele alınacağı ilerideki bölümlerde bu konuda geniş bilgi verilecektir.
Arkasından Suyûtî şöyle der: Bütün bunlardan Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem)'in atalarının Hz. Âdem'den Ka'b b. Lüeyy'e ve onun evladı Mürre'ye dek hepsinin iman üzere olduğu anlaşılmış oldu. Azer konusu ise ihtilaflıdır. Şayet o, İbrahim (aleyhisselâm)'in babası İse, bu durumda bütün atalar içerisinde bir istisna teşkil etmektedir; yok eğer amcası ise -kİ bu iki görüşten biridir- bu durumda atalar silsilesinin dışında kalacağı İçin söz konusu silsilenin şahinliği ve sağlamlığı ortaya çıkmış olur.
Mürre İle Abdülmuttalib arasında dört ata daha var ki, onlar hakkında bir nakile rastlamadım. Abdülmuttalib hakkında onun biyografisi ele ahnırken gerekli bilgiler verilecektir.
Allah, Hafız Şemseddin b. Nâsirüddîn ed-Dımaşkî'ye rahmet etsin! Bir şiirinde şöyle der:
Âhmea (sallallaku aleyhi ucscllcm) apaçık bir nür olarak atadan ataya geçti, O (sallallahu aleyhi vasdlcm) secde edenlerin yüzlerinde nep parıldadı.
Nesil be nesil birinden diğerine intikal etti, Nihayet en hayırlı Peygamber olarak dünyaya geldi.
Üçüncü Görüş: Bu görüş sahipleri Allah Teâlâ'nın, Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem)'in anne babasını diriltip O'na İman ettirdiğini savunmaktadırlar.
Çok sayıda âlim ve hadis hafızı bu konuda vârid olan; ancak ravi zinciri zayıf olan hadise dayanarak bu görüşe meyletmişlerdir.
Mevzu (uydurma) olmamasına rağmen İbnu'l-Cevzî söz konusu hadisi Mevduat ("Uydurma Hadisler") adlı eserinde zikretmiştir. İbnu's-Salâh (Ulûmu'l Hadis'te) ve ona tâbi olan diğer muhaddisler, İbnu'l-Cevzî'nin söz konusu eserde çok mütesâhil/gevşek davranarak uydurma olmamasına ve sadece zayıf, hatta hasen veya sahih olmasma rağmen bazı hadislerin mevzu (uydurma) olduğuna hükmettiğini ifade etmişlerdir.
Şeyhu'l İslam Ebû'1-Fadl İbn-i Hacer (rahmemlkh aleyh)'in kaleme aldığı ve el-KavlÜ'l-Aiüsedded fı\:Zebbi an Müsnedi Abmed diye isimlendirdiği kitabında "uydurma oldukları" gerekçesiyle Ibnu'l-Cevzî'nin Mev^ûâfmii aldığı bazı hadislerin İmam Ahmed'in Müsned'mdc yer aldığına işaret ettikten sonra sözkonusu hadislerin uydurma olmadığını, Ibnu'l-Cevzî'nin bunlar hakkında "mevzudur" demekle yanıldığını, bir kısmının uydurma derecesine ulaşmadığını ve sadece zayıf sayılabileceklerini, diğer bir kısmının İse, hasen ve sahih kategorisinde olduğunu ifade etmiştir. Bundan daha çarpıcı olanı da söz konusu hadislerin içerisinde Müslim'in Sahi/finde yer almış olanlar bîle var. Hatta İbn Hacer bu konuda şöyle der: "Müslim'in Sabi/finde tahric edilen bu hadise Ibnu'l-Cevzî'nİn mev^û (uydurma) hükmünü vermesi çok büyük bir gaflettir."
Buna benzer bir tenkidi, Ibn Hacer'in hocası ve asrının hafızı Zeynüddİn el-Irâkî yapmıştır. İbn Hacer'e ait bir eserde kendisinin İbnu'l-Cevzî'ye yönelik eleştirel bir çalışmaya başladığına dair bir bilgiye rastladım, ancak böyle bir çalışmaya muttali olmadım. Kendim İbnu'l-Cevzî'nin söz konusu eserde uydurma olduğuna hükmettiği hadislerin bir bölümü üzerinde araştırma yaptım ve mev^fı olmadığını gördüm. Onlardan bir kısmının Ebû Davud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce'nin .V;/;^«'lerinde, el-Hâkim'in Müstedre&ındc ve daha başka güvenilir kitaplarda olduğunu gördüm. O hadislerin her birini zayıf, hasen ve sahih gibi kategorilere ayırarak onları kapsamlı bir tc'lifte değerlendirdim ve en-Nüket el-Bedîiyyât A.le'1-Mev^ûât diye başlık verdim.1
Üzerinde durduğumuz söz konusu hadisler hakkında âlimlerin ve hadis hafızlarının çoğunluğu İbnu'l-Cevzî'ye muhalefet etmişlerdir. Hadisin mevzu değil "faziletler ve menkibeler" gibi konularda rivayeti caiz oian zayıf hadisler kabilinden olduğunu söylemişlerdir. Bunlar: el-Hâfız Ebû Beler el-Hatîb el-Bağdâdî, el-Hâfız Ebû'l-Kâsım İbn Asâkir, el-Hâriz Ebû Hafs İbn Şâhîn, el-Hâfız Ebû Kasım es-Sühcylî, İmam Kurtubî, e \luhibbüddîn et-Taberî, Allâme Nâsırüddîn İbnu'l-Münîr, el-Hâfız Fethuddîn İbn Seyidinnâs. es-Salâh es-Safedî ise bir manzumesinde bu hadisi aynı çerçevede değerlendirmiş, el-Hâfiz Şemsüddîn b. Nâsırüddîn ed-Dımaşkî de aşağıdaki beyitlerinde atıfta bulunmuştur:
Aıtan Teâlâ Peygamberine sayısız faziletler verdi,
O'na karsı Rauf ve Rakîm idi,
Hem annesini, nem de babasını diriltti,
Kendisine iman etmeleri için böyle bir lütujta bulundu.
Her şeye Kadir olan yüce Allan m böyle tasarrufunu peşinen kabul et
Zayıf olsa bile var böyle rivayet.
Faziletli âlimlerden biri bana, Şcyhü'l-İslam İbn-i Hacer'in kendi hattıyla bu konuyla ilgili olarak sorulan bir soruya bu beyitlerle cevap verdiğini gösteren bir fetvaya muttali olduğunu söyledi; ancak ben böyle bir fetvaya muttali olmadım. Ben bu konuyla ilgili olarak İbn-i Hacer'in ikinci görüşü serdederken naklettiğim görüşüne ulaşabildim.
Süheyîî (rahimehullah), er-Ravdu'l-Ünf isimli eserinin başında, "Resûlullah (saUallahu aleyhi vesellem)'in Rabbinden anne ve babasını diriltmesini talep ettiğini, Allah Teâlâ'nm da onları dirilttiğini ve ikisinin Resûlullah'a iman ettiklerini ve arkasından tekrar canlarını aldığını" ifade eden hadisi zikrettikten sonra şöyle der: "Allah Teâlâ her şeye kadirdir; onun rahmeti ve kudreti hiçbir konuda aciz değildir. Resulü de onun lütuf ve ihsanına herkesten daha layıktır."
Kitabının başka bir bölümünde Hz. Fâtıma'ya hitaben Resûlullah (salMahu aleyhi vesellem)'İn: "Şayet onlarla beraber kabristana kadar gitmiş olsaydın, babanın dedesi cenneti görene kadar cenneti göremezdin!" sözü hakkında şöyle der: "Hadİs metninde "senin deden" yerine "babanın dedesi" denmesi daha önce zikrettiğimiz, "Allah Teâlâ Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'İn anne ve babasını diriltip onların iman etmesini temin ettiği" hakkındaki zayıf hadisi kuvve tlendirmekted ir.
Süheylî'nin zikrettiği hadisi, İbnu'l-Cevzî Mevduat adlı eserinde zikretmemiştir. Kendisi farklı bir tarikle Hz. Peygamber'in sadece annesinin diriltilmesi ile ilgili bir hadis rivayet etmiştiı-. Söz konusu rivayet hem lafız, hem de içerik yönünden Süheylî'ninkinden farklıdır. Böylece onun müstakil/ayrı bir hadis olduğu anlaşılmıştır ki, hadis âlimleri bu hadisi kendisine muhalif olan hadisleri nesheden (diğerlerinin hükmünü ortadan kaldıran) hadis kabul etmiş ve diğerlerinden daha sonra söylendiğini, dolayısıyla aralarında bir çelişkinin de sözkonusu olmadığını ifade etmişlerdir.
Kurtubî ise bu konuda şöyle der: Allah Teâlâ'nın Resûluîlah (sallallahu aleyhi vesellem)'e olan lütf-u keremi vefatına kadar devam etmiştir. Anne ve babasını diriltme olayı da Allah'ın, Peygamberine bir ikram ve lütf-u ilâhisidir.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vescUem) anne ve babasının diriltilmesi ve onların Peygamber'e iman etmeleri ne akien, ne de şer'an imkansız bir olay değildir. Kur'an-ı Kerim'de, İsrailoğullarından öldürülen bir kimsenin diriltilmesi ve katilini haber vermesi; İsa (aleyhissdâm)'ın ölüleri diriltmesi ve nakledildiğine göre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in anne-babasınin diriltilmesini Rabbinden talep etmesi ve bunun gerçekleşip iman etmeleri imkansız bir şey değildir ve Resûluîlah (sallallahu aleyhi vesellem)'in Allah katında şeref ve değerini pekiştirmektedir.
Suyûtî, el-Mesâliku'l-Hımefâ adlı eserinde bu mevzuda ayrıntılı bilgiler vermiştir. Resûluîlah (sallallahu aleyhi vesellem)'in annesinin vefatı bölümünde bu konuda ayrıntılı bilgi verilecektir.
Sonuç
Âlimlerden bir grup yukarıda andığımız görüşleri yeterli ve ikna edici bulmamış ve Müslim'in rivayet ettiği hadis ile benzerlerini zahiri anlamlarıyla tevile çalışmışlardır. Dolayısıyla nesh veya başka bir yoruma yönelmemiş ve: "Hiçbir müslüman için Resûluîlah (sallallalıu aleyhi vesellem)'in anne ve babasının küfür ve imanından, azaba tâbi tutulup tutulmayacaklarından bahsetmek uygun değildir" demişlerdir.
Süheylî, er-Ravdu'l-Ünfdz Müslim'in naklettiği söz konusu hadisi zikrettikten sonra, şöyle der: "Bizim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in anne ve babası hakkında böyle şeyler söylememiz uygun değildir. Zira Rc6ÛJullah (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis-İ şeriflerinde: "ölülere hakaret ederek din/ere eziyet vermeyim? [190] buyurmaktadır, Allah Teâlâ da bir âyette:
"Şüphesiz Allah'a ve Resulüne eziyet verenler..." buyurmaktadır. (Ahzab, 57)
Mâliki imamlarından Kadı Ebû Bekr İbnu'l-Arabî'ye: "Resûluîlah (sallallahu ak\hı vesellem)'in babası ateştedir" diyen kimse hakkındaki soruyu: "Şüphesiz Allah'a ve Resulüne eziyet verenlere Allah dünyada da ahirette de lanet etmiştir" (Ahzab, 57) âyetine göre böyle diyen kimse Allah'ın lanetini haketmiştir" diye cevaplandırmıştır.
İbnu'l-Arabi sözüne devamla: "Hz. Peygamber'in babası hakkında ^atestedir> demekten daha büyük eziyet olamaz" demiştir.
Alimlerden bir grup ise beşinci bir görüşü benimsemişlerdir ki bu görüş je- "tevakkuftur, yani ne lehte, ne de aleyhte bir şey söylememektedir.
jSlitekîm Şeyh Tâcüddîn el-Fâkİhânî el-Fecrü'l-Münîr adlı eserinde: "Hz. peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in anne ve babasının durumunu sadece Allah bilir!" der.
el-Bâcî de Mupatta mn şerhinde şöyle der: Alimlerden bazılarının görüşü: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem)'e. ne mubah, ne de daha başka bir davranışla eziyet etmek caiz değildir. Ancak Peygamber dışındaki kimseler mubah fiillerinden dolayı tenkit edilebilirler, bunda bir sakınca yoktur. Mubah fiili işleyen kimse de -bu fiilinden dolayı başka birisine rahatsızlık vermiş olsa bile- günaha girmiş olmaz.
Onun içîn Ali b. Ebİ Tâlib, Ebû Cehil'in kızı ile evlenmek istediğinde Resûluîlah (sallallahu aleyhi vesellem): "Şüphesi^ Vatıma benden bir parçadır. Ben Allah'ın helal kıldığı bir şeyi haram kılıyor değilim, ancak Allah'a yemin olsun ki, Allah Kesûlü'nün kı%ı ile Allah düşmanının kı\ı bir adamda asla bir arada olama-^!" diye sitem etmişlerdir. Bu sözüyle Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) mubah bir fiille de olsa kendisine eza vermenin caiz olmadığı hususuna kızı Fâtıma (radiyallahn anhâ)'yı da dahil etmiştir. el-Bâcî bu görüşüne delil olarak ta: "Şüphesiz Allah'a ve Resulüne eziyet veren kimselere Allah dünyada da, ahirette de lanet etmiştir. Onlara horlayıcı bir azap hazırlamıştır. Mü'min erkek ve mü'min kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler şüphesİ2 bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir" (Ahzab, 57-58) âyet-i kerimelerini kullanmıştır.
Böylece âyet-i kerime mü'minlere eziyet etmemenin şartını bir şey yapmamalarına bağlamıştır. Hz. Peygamber'e eziyeti ise herhangi bir şartla kayıtlamamış tır.
İbn Asâkir Tarih'mdc Yahya b. Abdilmelik b. Ebî Utbe yoluyla tahric ettiği bir rivayette şöyle der: Ömer b. Abdulaziz'in valilerinden Nevfel b. el-Fürât bize şunları anlattı: Şam'ın devlet dairesinde güvenilir bir kâtip vardı. Bu kimse babası hırsızlıkla suçlanan birini Şam'ın kazalarından birine âmir tayin etti. Bu tayini Ömer b. Abdulaziz öğrenince, "Babası hırsızlıkla suçlanan bir kimseyi müslümanların başına nasıl da âmir tayin edersin!" diye çıkışınca kâtip: "Allah müzminlerin emirine hayır ve iyilik versin! Babasının falanca kimse olmasından bana ne! Ona bakarsan, Resûluîlah (sallallahu aleyhi rcseUem)*in babası da müşrikti" karşılığını verdi. Ömer derin bir âh çekti Sonra biraz sustu. Arkasından başını kaldırıp şöyle dedi: "Onun dilini mj elini ayağını mı keseyim? Boj'nunu mu vurayım? Hayatta kaldığım sürece bu adama hiçbir görev verilmesin!"
Suyûtî der ki: Bu meseleyi aşağıdaki şiir ile özetlemek İstedim:
şüphesiz Muhammen i Nebi olarak gönderen, Cin ve insanian O'nun sayesinde kurtardı haksızlıklardan. Anne ve babası için yaygın bir hüküm varan; ilim ehlinin kitaplarında bunun ham vardır. Bîr grup onları masum mütalâ ettiler, Kendilerini kurtaracak davetçi gelmeyen kimselerden kabul ettiler Kendilerine davet ulaşmayan kimselere uygulanacak hüküm Unlara azab olunmaması sekimde, beyanı var Kur an m.
Bunu çâfiî lerin tümü böyle benimsediler,
Eş 'arî'ler de Öyle kabul ettiler,
Bu konuda îsra suresinden delil ileri sürdüler.
Kur'an 'dan buna benzer deliller buldular,
Bazı fıkıh bilginleri bu konuyu ta lil ettiler,
Bahar rüzgarı kadar hoş bir mânâ buldular, rahreddin
er-Râ-zî bu konuda ışık tuttu herkese
Gönle şifa olan bilgi/er sundu ümmete.
Unlar fıtrat üzere doğdukları gibi yaşadılar,
ilâhî iradeye hiç karşı koymadılar,
Nebiyi, Mustafa nurunu nesilden nesile aktaran babalar
Hepsi tevhid üzere hayat sürdüler,
Adem (aleyhisselâm) dan babası Abdullah a kadar
Ne şirke düştüler, ne de haktan yüz çevirdiler,
Tevbe suresinde geçtiği gibi necıs diye tanım/anmış müşrikler,
Oysa ataları tümden temiz diye nitelenmişler,
Şuârâ suresinde O nun nesilden nesile
Secde edenler arasında aktarıldığı ifade edilir bile,
Bunlar rahreddin er-Râıî'nin sözüdür
Anlattığında göz yaşlan inci gibi dökülür
Arşın Rabbi O'nu en hayırlı mükâfatla mükâfatlandırsın/
Onu Nâim cennetlerine alsın/
Cahiliye döneminde bir grup dindar vardı,
O topluluk hak dinle, Hanifiikle bilinirdi,
Zeydb. Amrb. Nevfel ve Sıddîk bunlardandı,
Onlar her hangi bir şirke bulaşmamışlardı,
Subkî bunu bir makale ile §erneyledi,
art ekolünde böyle, başkası muteber değildi,
Hoşnutluk murakabesi hep oıdaık in üzerindeydi, '
O bir Ömür hep Hanif dini üzereydi,
Sonra Allah, ona Resulün arkadaşlığını nasib etti,
Cahiliyede dalâlet kabilinden hiç bir şeye bulaşmadı,
Annesi ve babası seçkin kimselerdendi,
Özellikle (annesi) tarif edilemeyecek bir çok mucizeler gördü
Bir grup âlim diriltildiklerini söyledi,
Tâ ki anne ve babası O na iman etti,
Ibn Şâhîn bu konuda bir hadis rivayet etti,
Ancak söz konusu hadis ri vay eten zayıf idi.
Kabul gören görüşlerin tümü böyledir,
Hepsi te lif edilmese de doyurucu bilgi içerir,
Bu görüşleri benimsemeyenlerin susması edeben evlâdır,
Fakat nerede anlayacak, insaflı kimse!
Allah'ın Nebisi Muhammed'e salât selam olsun!
Hanif dinini ayakta tutan kaldıkça O nun ruhu şâd olsun!.
İbn Abdülmuttalib
Abdülmuttalib kelimesi, tafebe kökünden müfte'il vezninde bir kelimedir. Ebû'l Haris ve Ebû'l-Bathâ' diye künyelenir. İsmi "Şeybetü'l-Hamd"dir. Süheylî, "Doğru olanı budur" der. Kendisine Amir de denir. Ancak Ebû Ömer (bin Abdİlberr): "Bu doğru bir rivayet değildir" der.
Neden Şeyhe diye isimlendirildiği konusunda farklı görüşler İleri sürülmüştür. "Doğduğunda saçlarının perçem bölgesinde beyazlık olduğu için kendisine bu ad verilmiştir" diyenler olduğu gibi; "Babası annesine bu adı takmasını tavsiye etmiştir" diyenler de vardır.
Abdülmuttalib diye isimlendirilmişinin hikayesi ise şöyleydi: Birgün babası Hâşim, Medine'ye tüccar olarak geldi ve Amr b. Zeyd b. Lebîd b. Hidâş b. Âmir b. Ganem b. Adiyy en-Neccâr'a misafir oldu. Bu arada Amr'ın kızı Selma'yı gördü ve onu çok beğendi. Ona Tâlib oldu ve babasından istedi. Babası da onu verdi ve çocukları olacağı zaman doğumunu ailesinin yanında yapmasını şart koştu. Hâşim, zifafa girmeden Medine'den ayrıldı. Döndüğünde ailesinin yanında zifafa girdi ve onunla birlikte bir kaç yıl orada kaldı. Sonra eşiyle birlikte Mekke'ye gitti. Doğumu yaklaşınca onu alıp ailesinin yanma getirdi ve kendisi oradan Şam'a gitti, ancak döncmedcn Gazze'dc vefat etti. Bu sırada hanımı Abdülmuttalib'j doğurdu. Abdülmuttalib Medine'de ycdi-sekiz yı\ kadar kaldı. Sonra Tİbâme'den el-Hâris b. Abdü Menaf dan bir kişi Medine'den geçiyordu. Ok yarışı yapan bir grup çocuk gördü. Onlardan bir genç hedefe isabet ettirince: "Ben Hâşim oğluyum, ben Bathâ'nm efendisinin oğluyum!" diyordu. O şahıs çocuğa: "Sen kimlerdensin küçük?" diye sorunca: "Ben Şeybc b. Hâşİm b. Abdü Menafim" cevabını verdi. Adam oradan Mekke'ye geldi. Muttalib b. Abdü Menaf, Hicr'de oturuyordu. Ona: "Kalk ey Ebe'l-Hâris!" diye seslendi: "Ben şu an Yesrib'den geliyorum, orada ok yarısı yapan bir grup delikanlı gördüm" diyerek Abdülmuttalib hakkında gördüklerini anlattı ve: "Şu ana kadar gördüğüm en yakışıklı delikanlıydı. Böyle bir çocuk başka yerde bırakılmaz!" dedi. Bunun üzerine Muttalib: "Gerçekten onu ihmal ettim!" diye haj'iflandı ve: "Allah'a yemin olsun ki onu getirene kadar aileme ve malıma dönmeyeceğim" dedi. el-Hâris ona devesini verdi ve Muttalib b. Abdü Menaf yola koyuldu. Nihayet bir akşam vakti Medine'ye, Ibn Neccâr'a geldi. Topluluğun içinde bir kaç genç gördü. Yeğenine baktı ve: "Bu Hâşim'in oğlu değil mİ?" diye sordu. Oradakiler de: "Evet, bu senin yeğenindir" dediler ve: "Şayet şu an onu beraberinde götürmek istiyorsan bundan annesini haberdar etme! Şayet haberi olursa, onu sana vermeyiz bunu bilesin" diye ilave ettiler. Bunun üzerine hemen devesini çökertti, sonra yeğenine: "Ey yeğenim! Ben senin amcanım! Scnİ akrabalarının yanma götürmek İstiyorum, haydi bin ve benimle gel!" dedi. Yemin olsun ki Abdüîmuttalİb, en ufak bir tereddüt yaşamadan hemen bineğin arkasına bindi, nihayet Muttalib de bineğe binerek ikisi yola koyuldular. Daha sonra annesi, amcasının onu alıp götürdüğünü öğrenince, oğluna üzüntüsünden şu beyitleri söyledi:
Onu varımızla yoğumuzla büyütüp yetiştirdik, Yakışıklı, boylu-boslıt bir delikanlı oldu. Annesinden habersizce, hile ve tuzakla çekilip alındı ' Amcasının velayet hakkı dayılarına galip geldi.
Onu, annesinin izniyle aldığım söyleyenler de olmuştur. Muttalib, Mekke'ye bir kuşluk vaktinde arkasında bu genç olduğu halde girdiğinde herkes çarşi-pazardaydı. Herkes onu selamlayıp "Hoş geldin!" diyor ve: "Bu yanındaki kim?" diye soruyordu. Muttalib: "Bu Yesrib'den satm aldığım kölem" cevabını veriyordu. Sonra onu Hazvere'ye götürüp yeni, güzel bir elbise satın aidi ve hanımı Hatice binti Said b. Sa'd b. Sehm'in yanma getirdi. Akşam olunca yeni elbisesini giydirip, onu Abdümenâf oğullarının toplandıkları meclise aldı. Orada durumu onlara anlattı. Daha sonra Abdülmuttalib bu elbiseyle Mekke sokaklarında dolaşmaya başladı. Kendisi çok tatlı bir simaya sahipti. Onu görenler: "Bu Muttalib'in kölesi (Abdülmuttalib)" demeye başladılar. Çünkü Muttalib Mekke'ye ilk girdiklerinde: "Bu kölem" demişti. Böylece ismi Abdülmuttalib (Muttalib'in kölesi) kaldı ve Şeybc ismi terkedildi. Abdülmuttalib dayılarını sık sık ziyaret eder, onlara saygı ve hürmet eder ve ikramda bulunurdu.
Belâzûrî, Muhammed b. es-Sâib ve daha başkalarından naklediyor: Abdülmuttalib, Kureyş'in önde gelen bilgelerinden ve görüşüne saygı duyulan kimselerdendi. Harb b. Ümeyye b. Abdi Şems b. Abdü Menaf da yakın dostlarındandı. Abdülmuttalib'in Üzeyne adında bir yahudi komşusu vardı. Bu yahudİ Tihâme pazarlarında ticaretle uğraşırdı. Bu durum Harb'in hoşuna gitmedi ve Kureyş gençlerini ona karşı kışkırttı. Onlara şöyle dedi: "Bu herif, kendisinin bir himaye edeni ve j^akınları olmaksızın memleketinize ve pazarınıza çok yüklü bir mal ile girip rahatça ticaret yapıyor. Allah'a yemin olsun ki, şayet onu öldürür ve malını alırsanız karşınıza onu sahiplenecek ve kanını taleb edecek kimse çıkmaz" dedi. Âmir b. Abdü Menaf b. Abdüddâı- b. Kusayy ve Sahr b. Amr b. Ka'b b. Sa'd b. Teym b. Mürre, adama saldırıp onu öldürdüler. Abdülmuttalib komşusunun katilini bilmiyordu. Durumu soruşturup olayın iç yüzünü öğrenince Harb b. Ümeyye'ye geldi. Olayı kınayıp komşusunun kanını taleb etti. Harb, katillere arka çıka ve onları teslim etmeye yanaşmadı. Abdülmuttalib ısrarla olayın faillerini İstedi, bu yüzden Harb ile aralarında sert tartışmalar geçti. Hatta bu sert inatlaşmalar nefret ve anlaşmazlığa dönüştü. Habeş kralı Necâşî'yi aralarını bulmaya davet ettiler. Ancak Habeş kralı aralarına girmekten çekindi. Bu sefer aralarında hakemlik yapmaya Nüfeyl b. Abdiluzza b. Rabâh b. Abdullah b. Kurt b. Rezâh b. Adiyy b. Ka'b b. Lüey'i -ki Ömer b. Hattab'm dedesidir- davet ettiler. Nüfeyl, Harb'e şöyle dedi: "Ey Ebâ Amr! Sen, senden daha güçlü, daha muktedir, daha saygın ve daha cömert birisiyle mi boy ölçüşüyorsun?! Şüphesiz sen de öfkeden uzak, şan-şÖhret sahibi, güçlü, kuvvetli ve sabırlı bîrisin. Akrabalık bağlarını da iyi gözetirsin. Fakat sen Öyle bir hasımlaşmaya kalktın ki!.." Bu arada Abdülmuttalib oradan ayrılıp gitti.
Harb de, Nüfeyl'e kızdı ve ona kaba davranıp şöyle dedi: "Ne talihsiz bir zamanda yaşıyoruz ki, başımızda senin gibi bir hakem var!" Zira Nüfeyl Arapların hakemiydi ve aralarındaki anlaşmazlıkları ona götürürlerdi. Nüfeyl, Harb'in bu tavrı karşısında şunları demiştir:
Şeyhe nin evlatları asil kişilerdir, bunu bilesin!
Korku ue sıkıntılı anlarda Meadd m en Önde gelenleridir
Önderleri Şeybc en hayırlı Önderdir
Sen onun makamına eri§ecek kimse değilsin,
by ıiarb! ben çeybe de seviyesiz davranışlar bulamazsın
Dünya hırsı olmayan ve hacılara su ikram eden
O kişiyle boy ölçüsemezsin!
Gergi hepiniz bir ağacın dallarısınız,
Ancak kimi dalda meyve, kiminde sadece çöp bulursun!
Bu olay üzerine Abdülmuttaİib, Harb ile dostluğunu kesti. Abdullah b. Cüd'an b. Amr- b. Ka'b b. Sa'd b. Teym b. Mürrc'yi yakın dost edindi. Öldürülen yahudinin diyeti olan yüz deveyi alıp 5^ahudinin amcasına teslim edene kadar Harb'in peşini bırakmadı. Ayrıca yahudinin malını da geri aldı tüketilen kısmını da kendi malından tazmin etti. el-Erkam b. Nadle b. Hâşim bununla ilgili şöyle der:
hy Harb! Sen fedakarlıkta geri kalmayan birini capbe aldın!
Asıl ve zirvelerde olan biriyle boy ölçüşmeye kalktın!
Belazûrî, Muhammcd bin cs-Sâib'den, o da hocalarından naklediyor: Abdülmuttalib'in "el-Herim" adında bir su kuyusu vardı. Cündüb b. el-Hâris es-Sakafî, Sakİf kabilesinden bir grupla birlikte kuyuyu sahiplenmeye kalktı. Abdülmuttaİib onları Kudâa'lı bir kâhine şikayet etti. Kâhin, Seleme b. Ebû Hayye b. el-Esharri b. Amir b. Salebe b. Sa'd b. Huzeyme idi. Evi Şam'daydı. Abdülmuttaİib Kureyş'ten, Cündeb de Sakif den bir toplulukla Şam'a doğru yola koyuldular. Kâhine vardıklarında, kırbalarına bağladıkları bir deri kuşağın arasına çekirge başı sakladılar. Kâhin: "Uçan, sağa-sola çarpıp ışık saçan, uzun kuyrukları olan, ayakları testere gibi bir şeyi benden sakladınız" dedi. "Daha açık konuş!" dediler. Kâhin: "Bundan daha açık söz olur mu?!" karşılığını verdi ve sözüne devamla: "Sözüm çok açık ve net değilse şunu derim: O, çekirge başıdır, bir deri kırbada, gerdanlığın arasındadır" deyince hepsi birden: "Doğru söyledin" dediler ve kendilerini tanıtıp meseleyi ona arzettiler. Kâhin: "Karanlığa ve aydınlığa, hürmet sahibi Kabe'ye yemin olsun ki, "Herim" denen su cömert Kureyş'Hye aittir. Bunun üzerine Sakîfliler öfkelenip kâhine: "Şan ve şöhreti daha çok olan, daha çok yemek yediren ve daha cesur olanımız lehine hüküm ver!" diye itiraz ettiler.
Abdülmuttaİib de: "Büyük hayırların sahibi, babası Mudar'ın efendisi, hacılara su hizmeti verenin lehine hüküm ver" diye karşılık verdi. Bunun üzerine kâhin de şunları söyledi:
Develerin Rabbme yemin olsun kî, Asalet ve cömertliğin zirvesi Alem/erin serveri bir peygamberin babası Hâ§im'in oğlu çeybe dedir, ey üakîf li
Dedesi: Abdülmultalib
iVadr oğullan saygın ve efendi kimselerdir
Tüm Mudar m içinde en asil ailedir.
Onları topraklarında ziyaret etmek ibadettir
Senim bu sözlerim onlara bir şehadetiir
Bilesiniz ki Sakîf firar eden bir köle idi
Yakalanıp salıverildi, yüce makamları hiç kaketmedi.
Abdülmuttaİib, Herim suyu ile ilgili bu davayı kazanınca, Allah'a şükrünü ifade etmek üzere büyük kazanlar kiralayarak develer boğazladı, tüm çevresindekileri davet edip onlara ikramda bulundu. Mekke dağlarına develer gönderip onları kuş ve kurtlar için kestirdi. Bundan dolayı oğlu Ebû Tâlib şöyle demiştir:
Herkesin elinin titrediği ve vermeye yanaşmadığı zamanlarda nİ2 Öyle yedirirh ki, kuşlara bile ikram ederiz.
Belâzûri, Muhammcd b. Sâİb (cahmemlhh akyh)'den naklediyor: Cüzam kabilesinden bir kervan hacdan dönerken, kendilerinden bir şahsı Mekke'de kaybettiler. Giderken Huzâfe b. Ganim b. Amir b. Avfla karşılaştılar, onu alıp bağladılar ve bitlikte yola koyuldular. Derken oğlu Ebû Lehcb'le birlikte Taifden dönmekte olan Abdülmuttalib'lc karşılaştılar. Abdülmuttalib'in gözleri görmediği İçin oğlu bineği sürüyotdu. Huzâfe ikisini görünce onlara seslendi. Abdülmuttaİib oğlu Ebû Leheb'e: "O ses neyin nesi?" diye sordu. Ebû Leheb: "Bu Huzâfe b. Ganim, bir kervanda bağlı" dedi. Abdülmuttaİib: "Onlara yetiş ve durumu öğren" dedi. Ebû Leheb onlara gidip durumu sordu, onlar da olayı anlattılar. Sonra Ebû Leheb gelip durumu Abdülmuttalib'e aktardı. Bunun üzerine Abdülmuttaİib: "Yanında bir şeyler var mı?" dedi. Ebû Leheb: "Allah'a yemin olsun ki, pek bir şeyim yok" karşılığını verdi. Abdülmuttaİib: "Anasız kalasıca! Git onlara yetiş ve elinde avucunda ne varsa ver ve adamı kurtar" dedi. Ebû Leheb hemen onlara gitti ve: "Hepiniz benim ticaretimi ve mali durumumu bilirsiniz, yemin ederim ki, sîze yirmi ukiyyc altın, on deve, bir o kadar merkep ve at vereceğim. İşte ridam (cübbem) sizde rehin kalsın" deyince onlar bu teklifi kabul ettiler ve Huzâfe'yİ serbest bıraktılar. Ebû Leheb onu alıp Abdülmuttalib'e getirdi. Abdülmuttaİib Ebû Lcheb'in sesini duyunca: "Babamın başı hakkı için dediklerimi yapmamışa benziyorsun, tekrar don ve dediklerimi yerine getir" diye seslendi. Ebû Leheb: "Babacığım, adamı getirdim, benimle birlikte" deyince Abdülmuttaİib: "Ey Huzâfe, sesini bana duyursana" dedi. Huzâfe de: "işte ben buradayım, anam babam sana feda olsun ey hacıların hizmetkan, beni clc terkine bindir" dedi. Abdülmuttaİib
de onu arkasına aldı ve öylece Mekke'ye geldiler. Huzâfe onunla iigilİ şu şiiri söyledi:
çeybetü l-Iiamd in yüzü
Ayam/atımı gökyüzünü dolunay gibi
Oğullan en hayırlıdır gençlerin
Kralların nesli gibidir nesilleri,
Hacı/ara su dağıtan ve hayırda yarışan tlâşim lerİ,
Abdi Menâf da Arapların efendisidir.
Onlar krallardır ve kral oğullarıdır,
Şahin yavrularıdır, onlardan şahin doğar,
Ne zaman onlardan bir genç görsen
Babasının idinden yürüdüğünü görürsün.
Onlar Bathâ'ya şeref ve izzeti yaydılar,
Bekrt oğullarının azgınlarını bu topraklardan uzaklaştırdılar.
Onlar hata ve kusurları affederler,
Tutarsız görüşler onlardan sadır olmaz,
nirgün ben bu âlemden göçersem dostlar
Şeybe ye kıyamete kadar teşekkürü borç bilin.
Kaside bundan daha uzundur, ancak özetini vermekle yetindik.
Yine Belâzûrî, Muhammed b. es-Sâib'den naklediyor: Abdülmuttalib saçlarına erken ak düşmesinden dolayı (kabilesi içinde) ilk defa saçma kına yakan kimsedir. Bazı Yemen krallarına gittiğinde onlar kına yakmasını önerdiler. O da, saçına kına yaktı. Yemcn'den ayrılıp Mekke yakınlarına vardığında yanma fazlaca aldığı kınadan saçlarına bir kere daha yaktı. Evine girdiğinde saçları karga renginde simsiyahtı. Hanımı el-Abbâs'ın annesi Nctîle: "Ey Şeybe! Bu ne güzel boya, keşke hep böyle yapsan!" deyince Abdülmuttalib şu şiirle mukabelede bulundu:
Keşke bu siyahlık devam etse hamd ederim
Geçip giden gençliğimi böylece telafi ederini
Gençliğimi doya doya yaşadım, fakat hayat kısadır
Netile, elbet bîr gün ya yaşlanacak ya da öleceğiz
Kışının eceli sona erince banıp olduğu hayat ve nimet ona fayda vermez.
Abdülmuttalib'den sonra Mekke'lilcr de kına yakmaya başladı.
Abdülmuttalib iri yarı, beyaz ve güzel yüzlü, uzun boylu ve dili fasih bir kimseydi. Onu gören kimse mutlaka onu sever ve beğenirdi. Hacılara sofra kurulması (Rifâde) ve onlara su verilmesi (Sikâye) hizmetlerini kendisi üstlenmişti. Kavmi arasında şan ve şeref sahibi bir kimseydi. Üzerinde krallara, has bir heybet ve nübüvvetin nurunun izlerini taşıyan bir sima vardı. Onun ahlak ve faziletleri sayılamayacak kadar çoktu.
O, Kureyş'in lideri ve efendisiydi. Kişilik olarak, baba ve aile yönünden, güzellik ve başarı bakımından kendisiyle boy ölçüşecek kimse yoktu.
Reşâti (rahmemllah aleyh) şöyle der: Abdülmuttalib, cahiliye döneminde içkiyi yasak eden kimseydi. Onun çok sayıda kız ve erkek evladı olmuştur. Onlarla ilgili bilgiler Rcsûlullah (salklkhu aleyhi vesellcm) 'in amcaları ve halaları hakkında bilgi verilirken açıklanacaktır. Yüzyirmi yaşında vefat etmiştir. Seksenbeş (veya başka bir yaşta) vefat ettiğini söyleyenler de olmuştur.
Mülâhaza
Süheylî (rahmetullah aleyh) şöyle der: Resûlullah (sallallalıu aleyhi vesellem) Ebû Tâlib'e: "Amca! <hâilabe illal!ab> diye keiimv-i şebaclet getir de onunla sana şahidlİk edeyim" demişti, ancak Ebû Tâlib'İn son sözü Abdülmuttalib dini üzere olduğunu ifade etmek olmuştu. Ebû Tâlib hakkındaki bu hadisin zahiri anlamı, Abdülmuttalib'in şirk üzere öldüğünü ortaya koymaktadır. (Süheylî) sözüne devamla: Mesudî'nin bir kitabında Abdülmuttalib hakkında farklı bilgiler gördüm. Burada, Abdülmuttalib'in, Resûlullah (salhlkhu aleyhi vescllem)'in peygamberlik alametlerini farkettiği için müslüman olarak vefat ettiği ifade edilmiştir. Allah en doğrusunu bilir.
Ancak şu kadar var ki: Dârimi'nİn Müsmd\ ve Ncsâî'nin Sijne/fınde Abdullah b. Ömer (radiyallaluı anh)'dan rivayette; Fâtima (radiyallahu anhâ)'nm Ensardan bir aileye taziyeye gittiğini gören Resûlullah (sallallalıu aleyhi vesellem) Fâüma'ya: "Yoksa onlarla kabristana kadar gittin mi?!" diye sordu. Hz. Fâtima (radiyallahu anhâ) ise: "Hayır gitmedim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "Şayet sen onlarla birlikte kabristana gitmiş olsaydın, habamn dedesi cennete girene kadar sen de giremezdin!" buyurdu. Bu hadisin zahirine bakılırsa Abdülmuttalib'in müslüman olmadığı anlaşılır.
İbnü's-Seken ise onu (Abdülmuttalib'i) sahabeye ayırdığı bölümde zikretmiş, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in onu rahip Bahira, Seyf b. Zî-Yezcn, Kuss b. Sâide ve onlar gibi bi'setten önce hanif hayat sürenlerle aynı kategoride değerlendirdiğini ifade etmiştir.
Söz konusu hadisi, Abbâs (radiyallahu anh) rivayet etmiştir ki, biz onu daha önce zikretmiştik. Hafız İbn Hacer el-İsâbe'dc İbnü's-Seken'i bu konuda eleştirmemiş, ancak Abdülmuttalib'in sahabenin dördüncü kategorisinde zikredilmesiyle ilgili olarak şöyle demiştir: "Dördüncü kategoride sahabe olarak takdim edilen bazı kimselerle ilgili olarak yanılgı ve hatalar yapılmıştır." İbn Hacer hu eleştiriyi yönelttikten sonra, hadisçilerin bu konuda benimsedikleri metodu izleyerek kendisine istinat edilecek önemli izahlar yapmıştır.
Zahir olan şu ki, İbnü's-Seken'in onu sahabelerin dördüncü kategorisinde zikretmesi O'nun (sallallahu aleyhi vesellem) peygamberliğini idrak etmemiş olmasındandır. Seyf b. Yezen gibi birisi nasıl sahabe sayılabilir! Zira Seyf b. Yezen Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in doğumundan yaklaşık uc yıl sonra vefat etmiştir. Gerçi Resûlullah (saOallahu aleyhi vesellem)'in bi'setini ikrar etmiş olsa bile yine sahabi diye isimlendirilemez. Çünkü bi'setten sonra onu görmemiştir, haddi zâtında hiç görmemiştir.
Ibn Hacer Te/^Mnde "Künyeler" bölümünde Ebû Tâlib'in biyografisini işlerken 'kıyamet günündeki imtihan meselesini' zikrettikten sonra şöyle der; "Biz Abdülmuttalib'in ve onun ehli beytinin itaatkarlar zümresinden cennete girenlerden olmalarını ümid ediyoruz!"
Bu konuda yeterli açıklamalar oğlu "Abdullah" ile ilgili bölümde geçmişti.
İbn Hâşim
Hâşİm ismi fıeşeme kökünden türetilmiş fail vezninde bir kelime olup, "kuru ve içi boş bir nesneyi kırmak" anlamına gelmektedir. Asıl ismi Amr el-Ulâ'dır. Amr ismi de, "beka (çok yaşama) ve ömür" anlamına gelen amere kökünden türetilmiştir. Bunu Ebû'1-Feth Ibn Cinnî (rahimdiulkh) Mübhic'dt zikretmiş ve bu fiilin kullanımı ile ilgili olarak Rbû'l-Kamâkim'e ait şu beyti şâhid göstermiştir:
Ya Rabbi onun ömründen benim ömrüme ilave et '.''. Ya Ilânİ benim bu adağımı kabul et.
Anlatıldığına göre İsa b. Ömer, Amr b. Ubeyd'e: "Niçin Amr diye isimlendirildin?" diye sormuş. O da şöyle cevap vermiş: "Amr, beka (çok yaşama) mânâsmdadır." Nitekim dua bağlamında: "Allah ömrünü uzatsın, sana uzun ömürler versin!" denilir.
İbn Dıhye (rahimehullah): Amcra fiili, yemin mânâsında kullanırsa, sadece amr (umr değil) şeklinde kullanılır, demiştir.
Nitekim bir âyet-i kerimede: "Resulüm! Hayatın/ömrün hakkı için onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar." (Hicr, 72) buyurulmaktadır.
Hâşim, tirid yemeğini Mekke'de ilk defa yapıp kavmine yediren kimse olması sebebiyle Hâşim diye anılmıştır. Zira Mekke halkı şiddetli bir kjthğa yakalanmışlardı. Hâşim, Filistin'e gidip oradan çok miktarda un ve peksimet türü yiyecekler satm aldı. Bunları develere yükleyip acele Mekke'ye döndü. Getirilen unlardan ekmek hazırlanmasını istedi, arkasmdan da bir deve kesti ve ikisini karıştırarak "tirid" yemeği yaptı. Bütün Mekke'lilere ikram etti. Durumları düzelinceye kadar onlara bu hizmeti verdi.
Kış yolculuğunu Habeşistan'a, yaz yolculuğunu Şam'a düzenleyen ve bu geleneği ilk yerleştiren kimsedir. Reşâtî şöyle der: Kureyş'in ticareti Mekke sınırlarının dışına çıkmazdı. Yabancılar alışveriş için Mekke'ye gelir ve onlardan bir takım eşyalar satın alırlardı. Hâşim, Şam'a ticaret seferleri düzenleyene kadar durum böyleydi. Yılın birinde, Hâşim Şam'a çıkarak Kayser'in (Bizans imparatorunun) misafirhanesine konuk oldu. Kendisi her gün bir koyun kesiyor ve onu büyük bir kazanda tirid yemeği yaptıktan sonra etrafmdakileri davet ediyordu. Kayser'e: "Burada Kureyş'ten bir adam var, ekmeği kırıyor, sonra üzerine çorba döküp ona et ilave ediyor" diye anlattılar. Halbuki yabancılar çorbayı kaplara koyar, sonra da ekmeği ona bandırıp yerlerdi. Kayser onu davet etti ve onunla hasbıhal etti. Hâşim'in konuşmaları Kayser'in hoşuna gitti ve kişiliği beğenisini kazandı. Bundan sonra Hâşim artik Kayser'in huzuruna rahatça girip çıkmaya başladı.
Hâşim, Kayser nezdindeki konumunu farkedİnce: "Ey kral! Ben ticaretle uğraşan Arab kavmine mensubum. Eğer onların ve ticaretlerinin güvenliğini sağlayacak bir emannâme/güven mektubu yazmayı uygun görürsen, onlar size Hicaz mamulü deriden yapılmış giysiler ve elbiseler getirir ve bunları sizin burada satarlar. Bu size çok ucuza malolur" teklifinde bulundu. Kayser, Hâşim'in bu teklifini kabul edip ona bir emannâme yazdı. Hâşİm emannâmeyi alıp yola koyuldu. Şam yolu boyunca uğradığı her Arap kabilesine kavmi için onların ileri gelenlerinden emannâme aldı (ifâf). Can ve mal güvenliğinin sağlanacağı hakkında teminat aldı. Ilâf, yol güvenliği için ahnan bir teminattı. Hâşim bu İlâfı kendi bölgesi ile Şam arasındaki ticaret yolu İçin almıştır. Hâşim, Mekke'ye gelip yazılı belgeyi Mekke'lilere verdi. Bu ahidnâme çok büyük berekete vesile oldu. Daha sonra Mekke'liler büyük bir ticaret kervanıyla yola çıktılar, Hâşim de onlarla birlikte çıkarak kendilerine eman alman güzergâha rehberlik yaptı. Onlarla Şam'a kadar geldi. Bu yolculuk esnasında Gazze'de vefat etti. Onun Hâşim olarak isİnvîendİrilmesinin sebebi budur.
Reşâti de bunu böyle nakletmiştir. Meşhur olan görüş anlatım da budur. Daha önce de geçtiği gibi Mekke'de söz konusu eyleminden dolayı Hâşim olarak isimlendirilmesi ile Kayser yurdunda aynı adla adlandırılmasında hiç bir engel yoktur. Allah en doğrusunu bilir.
Bundan böyle kardeşi Abdü Şems de Habeşistan'a Necâşi'ye gitti ve onlar için eman aldı. Yine diğer kardeşi Nevfel Irak'a Kisra'ya gidip onlar için ondan eman aldı. Muttalib ise Yemen'e Hımyer kralına gidip onlar için eman aldı.
Abdümenâfın oğulları olan Hâşim, Abdü Şems, Muttalib ve Nevfel'e Kureyş'İllerin efendileri ve kalkındırıcıları denirdi.
Onlar hakkında Abdullah b. Zibe'râ (rahimehullah) şöyle der: by kervamyla beldeler dolaşan adanıl Andümenâj evladının yurduna konak/asan yal Onlar her taraftan eman alanlardır hman yolculuğuna çıkan eder onlardır Varlıklı kimse yokken ma! ve servet sahibi olanlardır Misafirlere: Buyrun soframıza! diyenler onlardır Zenginlerini fakirleriyle kaynaştıranlar oonunda fakirleri varlık sahibi kılan onlardır Amru'l-Ula, kavmine tirid yemeği sundu Kış ve yaz yolculuklarını ilk o başlattı
Zübeyr b. Bekkâr el-Mııvafakiyyât isimli eserde Ömer b. Abdülazİz'den şunları nakleder: Cahİliye döneminde Kureyşliler bir nevi intihara girişirlerdi, şöyleki: İçlerinden bir aile maddi bir krizle yüzyüze geldiğinde çöle çıkar, üzerlerine bir çadır çeker, sonra da içine kapanır ve içlerine düştükleri durumdan kimse haberdar olmasın diye en sonuncuları helak oluncaya kadar orada kalırlardı. Ancak başlarına Hâşim b. Abdümenâf geçip saygın bir konuma gelince onlara: "Ey Kureyş topluluğu! izzet ve güç sayıca çokluğa bağlıdır. Siz artık Araplarm en varlıklıları ve en güçlülerisiniz. İntihar uygulaması da içinizden çoklarını alıp götürdü. Bu uygulamaya karşı bir teklifim var" diye bir konuşma yaptı. Hepsi birden: "Teklifin bizce makbuldür, emret, yerine getirelim" dîye karşılık verdiler. Bunun üzerine Hâşim: "Fakirlerinizi zenginlerinize katayım istiyorum. Her zengin aileye bîr fakir aileyi verip onları maddeten desteklemesini sağlayacağım. Zengin aile, yaz ve kış yolculuklarından elde ettiği gelirlerden fakir akrabasına yardım etsin. Yaz yolculuğu Şam'a, kış yolculuğu İse Yemen'e yapılacaktır. Böylece fakir, zengin ve varlıklı ailenin himayesinde t^atmı sürdürür ve bu da sizin bîr nevi intihara gidişinizi engellemiş olur." Hâşim'İn bu teklifine hepsi sıcak baktı ve: "Ne kadar güzel bir teklifi" dediler. Böylece Kureyşliler birlik ve eüc sahibi olmuşlardı.
Belâzûrî, İbn Abbâs (radiyallatıu anlı)'dan naklediyor: Allah'a yemin olsun ki, şüphesiz Kureyş'e ilk defa cmannâme alan ve ticaret kervanlarına geçiş izni çıkaran Hâşim'di. Yine Allah'a yemin olsun ki Kureyş, Hâşim'İn sayesinde ticarete el atıp bütün beldelerde seyahat eder duruma geldi.
Hâşim zengin bir kimseydi. Ziîhiccc'nin ilk gününde sırtını Kabe'ye, kapı tarafındaki "duvara yaslar ve: "Ey Kureyş topluluğu! Siz soy bakımından Arapların efendilerisiniz. Sizler Allah'ın evinin komşularısınız. Allah, İsmail oğullan içerisinde Ev'inin yönetimini size vermekle büyük bir ikramda bulunmuştur. Allah sizi komşunun komşusunu koruduğundan daha fazla korudu. Onun için Beyt'in misafirlerine ve ziyaretçilerine ikram ediniz. Onlar her bölgeden binbir türlü meşakkate kadanarak buraya geliyorlar. Onları ağırlayın ve elinizden gelen yardımı esirgemeyiniz. Şayet hepsinin ihtiyacını karşılayacak kadar malım olsa ben bunların ihtiyacını sizin adınıza giderir ve size bunu teklif etmezdim. Benim zulüm, haksızlık ve akraba hakkı geçmemiş ve haram bulaşmamış olan malımın temiz ve helal olanından çıkarıp ortaya koyuyorum. Sizden kim bunun benzerini yapmak isterse yapsın. Sizden şu Kabe'nin hürmetine ve Allah'ın evinin misafirlerinin şerefini muhafaza etmek adına, onlara yapacağınız yardımların, malınızın temiz olanından, zulümle elde edümemiş olanından, akrabalık haklan çiğnenmeden elde edileninden ve gasb yoluyla elde edilmeyeninden vermenizi rica ediyorum."
Ka'b b. Lüeyy oğullarının hepsi bu konuda büyük bir çaba ve gayret sarfediyorlardı. Mallarından helal olanı bu hizmet İçin ayırıyorlardı. Fakir aileler imkanları nisbetinde uygun bir miktar gönderirken, durumu iyi olanlar yüz Heraklİus miskaline baliğ olan miktarları Hâşİm'e getirip onu Darü'n-Nedve'ye bırakıyorlardı.
Hâşim her sene bu hizmet için çok miktarda malını tahsis ederdi. Zemzem kuyusunun bulunduğu yere deriden yapılmış su havuzları koydurur, Mekke'deki kuyulardan su getirtip onlara döktürürdü. Hacılar da onlardan su içerdi, Onlara Terviye gününden bir gün önce (7 Zilhicce'de) Mekke'de, sonra Mİna'da, sonra da Arafat'ta toplandıkları günde yemek ycdirırdi. Hâşim'İn hacılara yedirdiği yemek: Kâh ekmekle et, kâh ekmekle tereyağı, kâh kavrulmuş unla hurmadan yaptırdığı tirid yemeği idi. Hacılar memleketlerine dağılıncaya kadar ziyafet kesilmezdi.
(Hâşim) İnsanların en yakışıklısı ve en güzeliydi. Araplar onu Kidh en-Naddârve. el~Bedr (dolunay) isimleriyle anıyorlardı.
Ebû Sâ'd en-Nîsâburi (rahmctuUah aleyh) eş-Şeref\s\mX\ eserde onu şu sözlerle anlatır: "Nur onun yüzünde parlayan bir hilâl gibiydi, kim onu görürse onu sever ve onunla ülfet ederdi."
İncil'de onun vasıflarını gören Kayser, ona kızıyla evlenmesi için teklifte bulundu. Fakat o kabul etmedi.
Hâşim'İn evladları: Nadle, onunla künyelenirdi. Abdülmuttalib, soyu onunla devam etmiştir. Esed, Ali (radiyallahu anh)'ın annesi olan Fâtima binti Esed'in babasıdır. Ebû Sayfî, eş-Şifâ, Halde, Rukayye ve Habîbe.
Hz. Peygamber'in Erkek kardeşlen: el-Muttalib, Abdü Şems, Temâdur, Kâîabe Bunların annesi, Atike binti Mürre b. Hilâl b. Fâlic b. Zekvân b. Salebe b el-Hâris b. Behse b. Süleym es-Selemiyye'dir.
Nevfel, Ebû Amr (ismi Ubeyd'dir). İbn-i Kuteybe (tahimehullah) Ebû Amr ile ilgili olarak: "Onun nesli yoktu" der. Ümeyme. Bunların da annesi Vâfide binti Ebî Adiyy b. Abd'dir ve Mazin b. Sa'saa' oğullarındandır.
Hâşim ve Abdüşems'in ikiz olduğunu söyleyenler olmuştur. İlk doğanın Hâşim olduğu nakledilmiştir. Doğum esnasında birinin parmağı diğerinin alnına yapışık olduğu da aktarılan bilgiler arasındadır. Söz konusu parmağın ayrılması sırasında kan aktığı İçin aralarında kan davası olacağı şeklinde yorumlanmıştır.
Hâşim, babası Abdümcnâfdan sonra, Mekke yönetimini üstlendi ve Sıkâye (hacılara su dağıtma) ve Rifade (Hacılara sofra kurma) görevlerini yürüttü. Bundan dolayı Ümeyye b. Abdi Şems b. Abdü Menâf, Hâşim'i kıskandı ve ona dil uzattı.
Belâzûrî, Hişâm b. Muhammed b. es-Sâib (rahımehulkh) 'dan naklediyor: Ümeyye b. Abdüşems b. Abdümenâf varlıklı birisiydi. Hâşim'in yaptığı ikramların aynisini yapmaya kalktı. Fakat buna güç yetiremedi. Kureyş'ten bazıları bu konudaki beceriksizliği sebebiyle ona hakaret edip kınayınca öfkelenip, Hâşim'le kara gözlü, elli baş dişi deve kurban etmek ve Mekke'den on yıl sürülmek şartıyla mahkemeleşeceğini teklif etti. Aralarında hakem olarak kâhin cl-Huzâîy'i seçtiler. Bu zât, Amr b. el-Hamîk'in dedesiydî, evi de Usfan'daydı. Ümeyye, Ebû Hemhemc b. Abdülüzza el-Fihrî ile birlikteydi. Kızı da Ümeyye'nin nikahı altındaydı. Kâhin: "Aydınlık Ay'a, parlak yıldıza, yağmur yüklü bulutlara, gökte uçan kuşa, şüphesiz Hâşim Ümeyye'yi yarışta, güzel işlerde, Ebû Hemheme bunun böyle olduğunu haber verdi, işte!" dedi ve Hâşim'in lehine hüküm verdi. Hâşim develeri alıp boğazlattı ve Mekke'lilere ikram etti. Ümeyye de Şam'a gidip, orada on sene kaldî. Bu hâdise Hâşim oğulları ile Ümeyye arasında meydana gelen ilk düşmanlıktı.
Hâşim, Gazze'de yirmi (veya yirmibeş) yaşında İken vefat etti. Belâzûrî (rahmiehullah): "Bu görüş daha doğrudur, çünkü o, Abdümenâf oğullarından ilk vefat edendi" der. Sonra Abdüşems Mekke'de vefat etti ve Ecyâd'da defnedildi. Sonra Nevfel, Irak yolunda Selamân denen yerde vefat etti. Muttalib İse, Yemen yolunda Berdman'da öldü.
İbn Abdimenâf
Abdümenâf. Süheylî: "Menâf ismi, yükselme mânâsına gelen enâfc kökünden mefal vezninde bir kelimedir" der.adı Muğîre'dir. Muğîre, "düşmana akın eden, hamle yapan" anlamına gelir. Ayrıca, "urganı sağlamca bağlamak" anlamına da gelmektedir.
Künyesi, Ebû Şems'tir. Annesi Hübbâ'dır. Güzelliğinden dolayı kendisine Kamerü'l-Bathâ (Mekke'nin dolunayı) denirdi.
Abdümenâf denilmesinin sebebi de şudur: Annesi Hübbâ binti Huleye b, Hubşiyye b. Sclûl b. Ka'b b. Huzâa'dır. Onu doğurduğunda Menât isimli putun hizmetine adadı. Menât da o zamanlar Arapların büyük bîr putu idi. Bunun üzerine kendisi, Abdü Menât (Menât'm kulu) diye isimlendirildi. Sonra babası Kusay, Abdu Menât b. Kinâne ile aynı ismi paylaşüğını görünce Onu Abdümenâf diye değiştirdi.
Babasının hayatında Kureyş nezdinde büyük bir şerefe nail olmuş ve sözü dinlenir reis konumunu İhraz etmişti. Şâİr:
Kurayş bîr yumurtaydı sonra yarıldı
Onun gerçek sarısı Abdümenâf'a tansİs edildi. derken onu kastetmişti.
Belâzûrî, Zeyd b. Eşlem (rahımehullah)'dan naklediyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm) bir cariyenin:
Kurey§ bir yumurtaydı sonra yarıldı
Onun sarısı AbaUadâr a tahsis edildi.
beytini okuduğunu duyunca Ebû Bekir (radıyallahu anh)'a: "Ey Ebû Bekir! Şair bunu böyle mi söyledi?" diye sordu. Ebû Bekir (radiyallahu anh) da: "Hayır şüphesiz şair, Abdüddâr yerine Abdümenâf demiştir" diye cevap vermesi üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "Evet Öyle söylemişti" buyurdu.
Belâzûrî şöyle der: "Bazıları Muğîre'nin (yani Abdümenâfm), Kureyş'e Allah'a takvayı ve akrabalık bağlarını gözetmeyi tavsiye ettiğinin yazılı olduğu taş levhalar bulunduğunu İfade ettiler."
İbn Kusayy
Kusayy: "Uzaklaştı, uzak bir yere gitti" anlamına gelen kasaye kökünden türetilmiştir.
tbnü'l-Enbârî ve ez-Zeccâcî (rahimehullah) böyle ifade etmişlerdir.
Asal adi Zeyd'dir. Süheylî de Kusayy isminin fueyl vezninde ism-i tasgir olduğunu ifade etmiştir.
Reşâtî (rahimehullah) şöyle der: Babası Kilâb b. Mürre, Fâtıma binti Sa'd b Seyel [191] ile evlendiğinde, uzun olduğu için kendisine "ulu" anlamında cebel denilmişti);. Bundan dolayı da kendisine Kusayy adı takılmıştır. Sa'd hakkında şair şöyle der:
Savaş ortamı naa Saab. Şenel gibisini, Görmedim tüm insanlar içİnas Şafımİn avına aahşı gibi, Dalar süvarilerin peşine.
Fâtıma bînti Sa'd'dan, Kusayy ve Zühre adında iki çocuğu olmuştur Kusayy küçükken Kilâb öldü. Kusayy'ın annesi Fâtıma ondan sonra 'Rebîa b. Haram b. Dabbe ile evlendi. Böylece Kusayy daha küçükken annesiyle beraber Rebîa'nın yanına gitti.
Sühcylî: "O sırada Kusayy daha sütten kesilmemişti" der. Reşâtî ise şövle der: Fâtıma'nın Rebîa'dan Rizâh adında bir oğlu oldu. Dolayısıyla Rizâh Kusayy'ın üvey kardeşiydi. Kusayy, Rebîa'nın yanında büyüdü. Kavminden uzak bir yurtta yetiştiği için ona Kusa)'}' dendi.
Reşâti şöyle der: Hattâbî, Şam'a kadar kavminin İzini sürüp onları bİr araya getirdiği ve oradan Mekke'ye naklettiği için kendisine Kusayy ismi takıldı.
Reşâti şöyle der: Zeyd (Kusayy) İle Rebîa oğulları arasında bir anlaşmazlık zuhur edince ona: "Neden kendi kavmine gitmiyorsun?!" denildi. Kavminden uzak yaşadığı için kendisini ayıplamıslardı. Oysa Kusayy, Rebîa'dan başka bir baba tanımadığı için olanları gidip annesine anlattı ve kendisine söylenilenleri ona İletti. Bunun üzerine annesi: "Oğlum, sen ve baban en şerefli kimselerdensiniz. Sen Kilâb b. Mürre oğulların d ansın. Kavmin Mekke'de Beyt-i Haram'ın komşularıdır" dedi. Kusayy çıkıp Mekke'ye gitmeye karar verdi. Annesi: "Şimdi dur, Haram aylar gelsin, hacca giden Araplarla yola çıkarsın" dedi. Haram aylar girince Kuzâa'dan hacılarla birlikte Mekke'ye geldi. Haccını yerine getirip orada ikamet etti. Kureyş onun kadr-ü kıymetini büdİ, ona gereken saygıyı gösterdi ve ona reislik ve yöneticilik vermeyi kararlaştırdı. Kusayy, onların en uzak görüşlüsü, dili en fasih olanı ve en cömertleriydi- Mekke'ye bol miktarda mamul deri getirip onu satan ve epey yüklü para kazanan bir tacir, aniden hastalanması üzerine, malını Kusayy'a bağışladı. Kusayy'm sahip olduğu ilk servet bu idi. Bilahare ölen adamın varisi yoktu.
Bu sırada Huzâa'lılar Mekke'nin vadi bölgesini kontrollerinde tutarken, iCureyş'liler de dağ kovuklarına, Mekke'nin sınır bölgelerine ve çevresine yerleşmişlerdi. Kusayy, Huleyl b. Hubeyşiyetü'l Huzâî'nin kızı Hübbâ'yı jstedi- Huleyl Kusayy'ın sosyal konumunu öğrenince hemen muvafakat etti ve kızım onunla evlendirdi. O vakitte Huleyl, Kabe'nin ve Mekke'nin yönetimini üstlenmişti.
Kusayy, kayınpederinin yanında ikamet etti. Hübbâ ona- çok sayıda çocuk dünyaya getirdi. Çocuklarının sayısı artıp malı çoğaldıktan ve şan-söhretı her tarafa yayıldıktan sonra, Huleyl vefat etmiş ve Kabe'nin yönetimini kızı Hübbâ'ya vasiyet etmişti. Ancak Hübbâ: "Ben Beyt'in kapısını açıp kapayamam" deyince söz konusu vazife Ebû Gubşân'a tevdî edildi. Gubşân'm adı, el-Muhteriş b. Huleyl'dir. Gubşân'm aklî dengesi jjK bozuktu. Kusayy ondan Beyt'in yönetimini, bir deve ve bir tulum şarap |f karşılığında satın aldı. Bu alış-veriş Araplar arasında: lcEbû Gubşân'dan da yararına bir akş-veriş!" şeklinde bir atasözü haline geldi. Kusayy, Beyt'in anahtarını ondan alınca Huzâa'blar bunu hoş karşılamadı ve ileri geri söylenmeye başladılar. Kusayy'a ve Kureyş'e savaş ilan edîp, onları Mekke'den ve yönetiminden uzaklaştırmak üzere aralarında anlaştılar. Kusayy, kardeşi Rizâh b. Rebîa'dan yardım istedi. Rizâh kardeşleri ile beraber geldi. Arafat vakfe'sinden sonra dönüş emri ancak Sofe oğullan tarafından verilirdi. Cemrelerin atılışı bitip Mina'dan dönüleceği zaman, yine dönüş Sofe'li görevlinin izni İle olurdu. Cemreleri atma merasimi görevlinin atmasıyla başlar, halk ancak ondan sonra cemreleri atabilirdi. Her yıl olduğu gibi bu yıl da, Sofe'liler aynı hizmetleri üstlenmişlerdi. Kusayy yanında bulunan Kureyş'lİ, Kinâne'li ve Kudâa'lı kimselerle Akabe'de onların yanına vardılar. Kusayy ve beraberindekiler Sofe oğullarına: "Biz bu vazifeye sizden daha layıkız!" dediler. Aralarında çetin bir savaş başladı. İki taraf arasında çok kan döküldü. Sofe oğullan mağlup oldu, Kusayy da ellerinde bulundurdukları vazifeyi üzerine aldı. Bundan sonra Huzâa ve Benî Bekr Kusayy'dan uzak durdular. Kusayy'ın Sofe oğullarını bertaraf ettiği gibi, kendilerini de Mekke emirliğinden ve Kabe'nin hizmetinden ab koyacaklarını anladılar ve Kusayy'la ilgilerini kestiler. Bunun üzerine Kusayy, onlarla savaşmaya karar verdi. Huzâa'hlarla Benî Bekr'ler Kusayy'ın üzerine yürüdüler. Aralarında şiddetli bir savaş oldu, sonra birbirlerini ateşkese davet ettiler ve Araplardan bir adamın da hakem olmasını önerdiler.
Şedah diye bilinen Yâmer b. Avf b. Kâ'b'ı hakem tayin ettiler. O, Kusayy'ın Kabe'ye ve Mekke'nin yönetimine Huzâa'dan daha layık olduğuna karar verdi. Ayrıca Kureyş tarafından öldürülen Huzâa'hlarm kan bedelinin (diyetini) hükümsüz sayılmasına; Huzâa'lılar ve Benî Bekr'lerin ise, Kureyş'e ve Kinâne oğullarına olan diyetleri (kan bedelini) ödemelerine yirmi beş kişinin diyet bedeline, otuz kişinin de yaralanma diyetine ve Beyt'in yönetiminin de Kusayy'da olmasına karar verdi. Bir kısmının diyetini . kabul ederken diğerininkini reddetmesi sebebiyle Yâmer b. Avfa 'Şedah' ismi verildi.
Kusayy, Kabe'nin ve Mekke'nin yönetimini eline geçirdi. Dağınık yerlerde iskan eden kavmini Mekke'nin etrafına topladı, onlar da onu reis tayin ettiler. O zamanlar Mekke'de Mescid-i Harâm'da ev yoktu. İnsanlar gündüzleri Mescid-i Harâm'da bulunur, akşamları da oradan ayrılırlardı. Zira orada gecelemeyi uygun görmezlerdi. Orada eski ev de yoktu.
Arap dahilerinden olan Kusayy, Kureyş'lüeri bir araya getirdikten sonra olanlara şöyle seslendi: "Hepiniz Harem'de Beyt'in etrafında toplamanız nasıl olur! Allah'a yemin olsun ki, bu takdirde Araplar sizinle savaşı (göze alamaz) ve sizi buradan çıkarmaya da güç yetiremezler. Böylece sız de buraya yerleşir ve Arapların liderleri olursunuz!" Kureyş'liler de: "Sen bizim efendimiz ve yöneticimi zsin, görüşlerimiz senin görüşüne tâbidir" karşılığım verdiler. Bunun üzerine o da, onları Kabe'nin etrafına topladı ve oraya yerleştiler.
Kusayy, Ka'b b. Lüeyy oğullarından hükümdar olan ve kavmi tarafından hükümdar olarak benimsenip kendisine itaat edilen ilk zâttı.
Kabe'nin perdedarlığı (Hicâbe), hacılara su verme vazifesi (Sıkâye), yine hacılara yemek ikram etme (Rifâde), toplantı meclisinin İdare edilmesi (Nedve) ve sancak görevi (Liva) gibi Mekke'nin en önemli ve şerefli hizmetleri kendisine tevdi edildi. Kavmini bir araya getirmesi sebebiyle kendisi birleştirici anlamına gelen Mucemmi diye isimlendirildi. Bununla ilgili olarak şairin biri şöyle der:
Babanız Kusayy Mucemmi diye çağırılırdı
Allan onunla Finr'den kabileleri bir araya getirdi
Sizler Zeyd oğullarısınız, Zeya ise babanız
Onun sayesinde Baikâ'nm (Mekke'nin) şeref ve fazileti iki kat arttı.
Kusayy, Daru'n-Nedve'yi (danışma meclisi) yaptırdı. Nedve, toplanma mânâsına gelir. Çünkü onlar bir takım konuları görüşmek, konuşmak ve danışmak için orada toplanırlardı. Kureyş'Iilerden hiçbir kadının nikahı ve hiçbir erkeğin evlenme töreni Daru'n-Nedve'den başka yerde icra edilmezdi. Önemli meseleleri orada tartışır, savaş ve benzeri konularda bayrak ve sancak açma işlemi de yine bizzat Kusayy veya evladan tarafından orada yerine getirilirdi.
Ebû Ubeyde şöyle der: Kusayy, Mekke yönetimini ele geçirince kavmine şöyle seslendi: "Ey Kureyş topluluğu, şüphesiz sizler Allah'ın, onun evinin ,rp hareminin komşularısınız. Hacılar ise, Allah'ın evinin ziyaretçileridir onlar Allah'ın misafirleridir. Misafirlerin en fazla ikrama layık olanı Allah'ın misafirleridir. Aranızda yardımlaşıp onlara sofra kurun, onlara hac günlerinde yiyecek ve içecekler hazırlayın. Onlar buradan ayrılana kadar bu hizmetleri ifâ etmekten geri durmayın! Şayet benim malım mülküm kâfi gelse, ben bunu yalnız başıma karşılamaya çalışırdım."
Sonra onlara vergi koydu. Kureyş'den herkes malının belli bir miktarı ona ödüyor, o da bununla Mekke'de ve Arafat'ta hacılara yiyecek, içecek, süt ve benzeri şeyler hazırlıyordu. Bu gelenek İslam gelinceye kadar hep
devam etti.
Süheyli (rahmetullah aleyh) şöyle der: Kusayy, hacılara Mekke'nin dışında bulunan Meymûn ve diğer kuyulardan getirilen ve deriden bir havuzda toplanan sulardan ikram ediyordu. A.cûl isimli kuyu açılmadan önce su hizmeti böyle veriliyordu.
Belâzûrî, Ma'rûf b. Harrabûz ve daha başkalarından naklediyor: Kureyş, Kusayy'dan önce, Lüeyy b. Gâlİb'İn Mekke dışında açtırdığı kuyudan ve havuzlardan, dağların tepesindeki sarnıçlardan, Mürre b. Ka'b'ın Arafat'a yakın yerde açtırdığı kuyudan su ihtiyaçlarını temin ederdi. Daha sonra Kusayy bir kuyu açıp onu, el-Acûl dîye isimlendirdi. Bu, Kureyş'İn Mekke'nin İçinde açtığı ilk kuyudur. Hacılara ezgi okuyanlar bunu şöyle dile getirdi:
Biz Acul den su İçer sonra kalkar gideriz Şüphesiz Kusayy nem vefakar, nem doğrudur insanları doyurur, içirir ak§am saf sütle.
Başka birisi de şöyle demiştir:
Hacılara yemek yedirip karınlarını doyuran Kusayy dır, Onları etle, saf sütle ve tirıd ekmekle besleyen odur.
Kusayy'm, çocuklarına şöyle dediği rivayet olunur: "Kim bir alçağı yüceltirse, onun alçaklığına ortak olur. Kim bir kötü kişiyi sayarsa, onun kötülüğüne ortak olur. Sizin şerefinizi takdir etmeyen kimseye, kendisinin hakirliğini gösteriniz. Bu, dert ve hastalığı ortadan kaldıran bir tedavi yöntemidir. Acizlik iki türlüdür: Ya karşıdakinin delilli konuşması karşısında aciz kalmak, ya da maksadını düzgün bir şekilde ortaya koymaktan aciz kalmak. Kıskanç, gizli düşmandır. Kim kendi değerinden fazlasını isterse perişanlığı (mahrumiyeti) hak eder."
Kusayy, hacıların Müzdelife'den Arafat'a geçişte etrafı görebilmeleri için, Müzdelife'de ilk defa ateş yakma geleneğini icâd edendir. Kusayy sahip olduğu mevki, makam ve vazifeleri çocukları arasında paylaştırdı ve Abdümenâfa "Sikâye" ve "Nedve" vasifesini verdi. Servet ve nübüvvet onun soyundan geldi. Abdüddar'a "Hicâbe" ve "Liva" görevini-Abdüluzza'ya Mina günlerinde "Rifâde" ve "Dıyâfc" (ziyafeti) vazifelerini verdi.
.' Oğulları Kusayy'a hiç karşı gelmez ve emirlerini harfiyyen yerine getirirlerdi. Kusayy evlatlarından Abd'e ise, vadinin her iki tarafını verdi Abd'm evlatları diğerlerine baskın gelerek otorite ve yönetimi ellerinde tuttular.
Kusayy Mekke'de öldü. Ondan sonra evlatları Mekke'nin yönetimini üstlendi. Hacûn denilen yere defnedildi. Ondan sonra Araplar Ölülerini Hacûn'a defnetmeye başladılar.
İbn Kilâb
Kilâb: Bu isim düşmanla mücadele etmek ve boğuşmak anlamlarına gelen "mükâlebe^'den türetilmiş olabileceği gibi, Araplar nezdinde çoğalma ve kalabalığın sembolü olan köpek cinsinin (kelb) çoğulu olabilir. Nitekim Araplar 'kurtlar' anlamında "sibâ"', 'kaplanlar' anlamında da "enmâr" kelimelerini isim olarak kullanmışlardır. Bunları Süheylî ifade etmiştir.
"Mevrid" ve "el-Feth"de nakledildiğine göre İse, Kilâb avlanma}'i çok severdi ve av köpeklerine çok düşkündü. Hatta bunun için çok sayıda köpek beslemişti. Köpekleriyle bir yere uğradığında herkes: İşte ibn Mürre'nin köpekleri geldi, derdi. Bundan dolayı ona Kilâb dendi.
Mülâhaza: Ebû'd-Dukayş el-A'râbî'ye: "Neden evlatlarınızı Kilâb (köpekler), Zîb (kurt) gibi en çirkin isimlerle isimlendiriyorsunuz da, kölelerinize gelince "Merzûk" (bol rızıklı), "Rabâh" (bol kazançlı) gibi en güzel isimlerle isimlendiriyorsunuz?" diye bir soru yöneltildiğinde şu cevabı vermiştir: "Biz evlatlarımızı düşmanlarımız, kölelerimizi İse kendimiz için isimlendiririz." Bu cevabıyla evlatlarını düşmana karşı bir siper ve boğazına (atılmak üzere) hazırlanmış bir ok olarak gördüklerini ifade etmek ve onlara: "Çocuklarınız için bu isimleri seçiniz" demek istemiştir.
İbn Dıhye (rahmetullah aleyh) şöyle der: "Araplardan biri kendi dengiyle tartışmaya girerse veyahut kavgaya tutuşursa karşısındakini: Çık ey Kelb (köpek), veya Sibâ' (canavar) veya Nemîr (kaplan, panter) veya ey Alkame (Ebû Cehl karpuzu) ve benzeri isimlerle düelloya çağırırdı. Kilâb'm adı, Hakîm idi. el-Hakim, şeklinde olduğunu söyleyenlerin yanısıra isminin, el-Mühezzeb veya Urve olduğunu ifade edenler de olmuştur. Urve ismini, el-Cevvânî el-Mukaddime'dc nakletmiş tir.
el-Muhib b. cş-Şihâb b. el-Hâim: Birincisi daha doğrudur, der. Şairin biri şöyle der:
Hâkim b. Mürre herkesi sollaJı geçti insanlara insanda bulunup onlardan ezayı defetti.
Künyesi, Ebû Zühre'dir. O ilk defa altın ve gümüş süslü kılıçlan Kabe'de bulunduran kimsedir.
Şöyle ki, oğlu Kusayy, annesi tarafından dedesi olan Sa'd b. Seyel ilk defa kılıçlan altın ve gümüşle süsleyip, Kusayy'm annesi olan kızı Fâtıma ile Kilâb b. Mürre'ye iki süslü kılıç hedi}^ etti. Kilâb, bu iki kılıcı Kabe'nin sandukçasma koyup muhafaza etti. Bunu Ebû er-Rebî' zikretmiştir.
Annesi Hind binti Süreyi' b. Sâlebe'dir. Adının Naem olduğunu söyleyenler de olmuştur.
Belâzûrî: Birincisi daha doğrudur, der. Kusayy ve Zühre adlarında iki erkek çocuğu vardı. Daha önce. geçtiği üzere "Ebû Zühre" diye künyelenirdi. Zühre, daha önce ifade edildiği gibi Resûlullah (sallallalm aleyhi veseEem)'İn anne tarafından dedesidir.
Hafız İbn Hacer şöyle der: Neseb bilginlerine göre, meşhur olan Zühre'nin erkek ismi olduğudur. Bu konuda îbn-i Kuteybe, farklı görüş ortaya koymuş ve Zühre'nin kadın ismi olduğu zehabına kapılmıştır. Bu görüş neseb bilginlerinin İmamı Hİşâm b. el-Kelbî tarafından reddedilmiş ve Zühre'nin Muğîre gibi erkek ismi olduğunu ifade edilmiştir. Süheylî şöyle der: İbn-İ Kuteybe'nin görüşü makbul ve bilinen bir görüş değildir.
İbn Mürre
Mürre (acı): İsmin nereden türetİldiği hakkında çeşitli görüşler vardır.
1- Hanzala ve Alkame'nin ("Ebû Cehil karpuzu") içerdiği mânâdan alınmıştır. Araplar Hanzala ve Alkame isimlerini çok kullanmışlardır. İsmin sonundaki kapalı tâ (ö) da mübalağa içindir.
2- Araplar bazen kişiyi "acı" diye nitelerler. İşte Mürre ismi de bu kullanımdan alınma bir isimdir. Bunu Ebû Ubeyd ifade etmiştir. Bir şey aşırı bir şekilde acilaştığı zaman "merr^acilaştı" fiili kullanılır.
Süheylî şöyle der: Araplardan Temim b. Mür adlı birinin varlığı, bu ismin (Mürre) sonuna eklenen yuvarlak tâ'nm mübalağa için konulduğunu teyid etmektedir.
3- Süheylî şöyle der: Kanaatimce Mürre bitki ile isimlendirilen isimler grubundandır. Çünkü Ebû Hanife Mürre'nin sirkeyle yenen bir tür bakliyat olduğunu ve yapraklarının Hindiba yaprağına benzediğini ifade etmiştir.
4- Kuvvet ve kudret mânâsına gelen "Mirre" kelimesinden türetilmiş olabilir. Nitekim bir âyette: \û mirre" (kuvvet ve kudret sahibi) buyurulmaktadır (Necm 6). Yapağı işi sapasağlam ve muhkem yapan kimseye Arapça'da; merrejüfân denir.
5- "Ve o, saat daha belalı ve daha acıdır." (Kamer 46) âyet-i kerimesinde yer alan kullanımdan alınmış olabilir.
Bunu Ibn Dıhye, Ebû Ubeyde'den nakîetmiştir.
Künyesi, Ebû Yâkaza'dır. Annesinin adı Mahşiyye (Vahsiyye diyenler de olmuştur) binti Şeybân b. Muhârib b. Fihr'dir. Mürre'nin üç çocuğu vardı: Kilâb, Teym, (Ebû Bekir Sıddık (radiyallahuanh), cennetle müjdelenen Talhâ b. Ubeydullah'ın soyu bundan gelmiştir) ve Yâkaza. (Bununla künyelenmiştir, Benî Mahzurn'un soyu bundan gelmiştir) Son ikisinin annesi el- Bârika'dır.
İbn Ka'b
Ka'b: Bu ismin hangi kökten türetildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.
1- Bu kelime, gerek tulumda ve gerekse başka bir kap içerisinde donmuş tereyağı parçası anlamına gelen Ka'b'dan türetilmiştir. Nitekim keş peynirinin bir parçasına da Ka'b denir. ez-Zeccâcî ve es-Süheylî böyle zikretmişlerdir.
2- insanın ayak bileği, topuğundan {ka'b) alınma bir kullanımdır. Topuk,-ayak bölgesinden yüksek bîr'çıkıntı olduğu gibi, Ka'b da kendi kavmi içinde kadr-ü kıymeti, şerefi ve yüksek mevkii olduğu için kendisine bu ad verilmiştir. ez-Zeccâcî ve daha başkaları bu görüşü benimsemişlerdir.
3- "Mızrağın ucu" anlamına gelen ka'bu'(-kanât kullanımından alınmış bir isimdir. Bunu Ibn-İ Düreyd zikretmiştir. e%-Zeb/d& şöyle der: Kavmi içinde kadr-ü kıymeti, şerefi ve yüksek konumu sebebiyle bu isimle isimlendirilmiştir. Künyesi, Ebû Husays'dır.
Annesi, Mâviyyc bİnti Ka'b b. el-Kayn el-Kudâiyye'dir. Araplar içinde kadr-ü kıymeti yüce birisi olması sebebiyle, onun vefatını tarihi olayların belirlenmesinde bir başlangıç kabul etmişlerdir. Fil hadisesinin vuku bulduğu yıla kadar böyle devam etmişler, Fil yılı ile bu tarihî hadiseyi tarih düşmede başlangıç noktası kullanmışlardır. Daha sonra da Abdülmuttalib'in Ölümünü ayrı bir başlangıç olarak benimsemişlerdir.
Süheylî şöyle der: Ka'b b. Lüeyy, Arubc gününe Cuma ismini veren kimsedir. Bazıları ise: Arube, İslâm'ın gelişiyle Cuma diye isimlendirilmemiş tir, demişlerdir. el-Muhîb İbnu'1-Hâim, ikinciyi doğru bulmuştur.
Ibn-i Hazm şöyle der: 'Cuma günü' I s lamı bir isimdir, cahiliyede böyle bir isim yoktur. İnsanlar Cuma namazı için bir araya geldikleri ve toplandıkları (cevnâa) için bu ad verilmiştir.
e%-Zebî*de şöyle der: Abd b. Humeyd'in Ts/fzVin.de, sahih bir senedle İbn-i Sîrîn'in şöyle dediği nakledilmiştir: Medine halkı Cuma namazı farz kılınmadan ve Resûlullah (salkllahu aleyhi vesellem) Medine'ye gelmeden önce Cuma gününü isim olarak kullanıyorlardı. Arube gününü el-Cum'a diye İsimlendiren onlardır. Bu Ibn-i Hazm'ın söylediklerini destekler mahiyettedir. Bu konuyla ilgili etraflı bilgi, ikinci bölümde "Hadiseler ve olaylar" kısmında verilecektir.
Ka'b, kavmini bu günde toplayıp onlara hutbe irâd ederdi. Ebû Seleme b. Abdurrahman b. Avf (radiyallahu anh) şöyle der: Hutbesinde şöyle derdi: "Bundan sonra iyi dinleyin ve söylediklerimi belleyin. Anlayın ve öğrenin! Gece şiddetli karanlık, gündüz iyice aydınlıktır. Yer döşenmiş bir döşektir. Gökyüzü sapasağlam kurulmuş bir binadır. Dağlar yeri tutan sağlam kazıklardır. Yıldızlar birer yol göstericidir. Hiçbir şey boş yere yaratılmamıştır kİ, onlardan bigâne kalab ile siniz. Sonradan gelenler (tıpkı) Öncekiler gibidir. Erkek dişi gibidir. Gerek çift, gerek tek nihayet çürümeye mahkumdur. Akrabalık bağlarını gözetin. Akit ve ahidlerinizi yerine getirin. Soy ve neseblerinizi muhafaza edin. Mallarınızı bereketlendirip çoğaltın, verimli hale getirin. Bütün bunlar sizin kişiliğinizin gereğidir ve yapacağınız hayırların dayanağıdır. Hiç gidenlerden geri geleni gördünüz mü? Veya ölenlerden yeniden dirileni müşahede ettiniz mi? Varacağınız yurdunuz gözünüzün önünde! Gerçek gelecek sizin zannettiklerinizden farklıdır. Hareminize son derece saygı gösterin. Onu süslcyiniz ve kadrini yüceltiniz. Ona ait büyük haber gelecek, yüce şerefli Nebî oradan zuhur edecek! Mûsâ ve İsâ (aleyhisselâm)'lar bu haberle geldi." Sonra hutbesinde şöyle der:
Gündüzler ve geceler hep yeni haberler getirmektedir.
Haberin gece veya gündüz gelmesi bizim için biran-.
Herkes gaflet içerisinde iken Nebî Muhammed (sallallanu akyhî vcseucm) gelecek
Dosdoğru ve sağlam haberler getirecek!
"Allah'a yemin olsun ki, şayet benim işiten kulağım, gören gözüm, tutan elim ve yürüyen ayağım olsa, develerin koşusu gibi hızlı koşar ve davetine icabet ederdim." Sonra şöyle derdi:
Ah he§ke O'nun davetine erişebilsem!
Hakk'ı ve kendisini dışladıkları anda yanında olabilsem!
Resûlullah (sallalhhu aleyhi vesdlcm)'in gönderilmesi (bi'set) ile onun (Ka'b'm) ölümü arasında beş yüz altmış sene olduğunu Ebû Nuaym ve diğerleri rivayet etmişlerdir. Bazı rivayetlere göre hutbeye girişi ifade eden {amma /V^imdi) sözünü ilk kullanan Ka'b'dır. Üç erkek evladı vardı, onlar: Mürre, Husays (bununla künyelenirdi) ve Adiyy.
İbn Lüeyy
ismin hangi kökten türetildiği hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Birincisi: Le'y kelimesinden ism-i tasgirdir. Ancak Le'y kelimesinin ne olduğu hakkında da farklı görüşler vardır:
Ebû Zer el-Husenî'nin de bulunduğu bir grup dil uzmanı ile beraber Ibnu'l- Enbârî: Wıj, yaban öküzü, demektir, demişlerdir. Ebû Hanife ise: Le'y, inek demektir, der. Bir bedevinin: Bu ineğin kaç para? dediğini işittim der.
Sühcylî ise şöyle der: Le'y, ağırdan almak ve yavaş davranmak, anlamındadır.
ikincisi: Ordunun bayrağı, sancağı anlamındaki liva kelimesinden türetilmiştir.
Üçüncüsü: İbn Düreyd, kumsalın eğri büğrü olması anlamına gelen kviye fiilinden türetildiğini ifade etmiştir.
Künyesi Ebû Ka'b'dır. Kendisinin yedi erkek evladı vardı. Bunlar: Ka'b (kendisiyle künyelendiği), Amir (Süheyl b. Amr'm soyu bundandır), Sâme (bu üçünün annesi Mâviyye olup Umman'daki Benî Naciye kabilesi bunların soyundan gelmiştir). Huzeyme b. Lüeyy, soyu ayrı bir boy olup Kureyş'in Aiz koludur. Sa'd b. Lüey, sojaı ayrı bir boy olup Benî Bünâne diye tanınır. el-Hâris, Cüşem onun soyundan gelmektedir. Cüşem Lüey'İn köîesiydi. Onu himayesine aldı ve onu evlat edindi. Avf, Gatafan kolu onun soyundandır. Lüeyy'İn annesi Atike bînti Yahlud b. Nadr b. Kinâne'dir. Annesinin, Selma bİnti el-Hâris b. Temîm b. Hüzeyl b. Müdrike olduğunu söyleyenler de vardır.
Lüeyy, halim ve bilge birisiydi, küçüklüğünden beri hikmetli sözler söylerdi. Belâzûrî şöyle der: Lüeyy'İn şöyle dediği nakledilir: "Kİm yaptığı iyilikleri geliştirirse eskiyip gitmez, adı sanı unutulmaz. Unutulanın da ismi anılmaz. Kendisine iyilik edilen kimseye düşen onu yaymasıdır. iyilikte bulunan kimse de iyiliğini çok büyük görmemeli, onu daima gözünde küçük görüp gizlemelidir."
İbn Gâlib
Gâlib, aafeBc fiilinden türetilmiş İsm-i faildir.
Künyesi, Ebû Temîm'dir. İki çocuğundan başka çocuğu olmamıştır: Lüeyy ve Teym (onunla künyelenmiştir) Sakalının bir tarafı diğerinden daha kısa olduğu için, Tcymü'l-Edrem diye biiinir. Kureyş'liler arasında iki "Teym" vardı: Birisi, Teym b. Mürre, diğeri de Teym cl-Edrem'di. Kahin bir kimseydi. Annesi Leyla binti el-Hâris b. Temîm b. Hüzeyl b. Müdrike'dir.
İbn Fihr
Fihr ismi, uzun taş anlamındadır. Süheylî böyle ifade etmiştir. Hüşenî söyle der: el-Fihr, avuç dolusu büyüklükteki taşlara denir. Hem müzekker ve hem müennes bir isimdir.
Takvimü'l-MüfseetdiC Asmaî'den: "Kimjifır kelimesini müennes kullanırsa hata eder" sözü nakledilmiştir.
Künyesi Ebû Gâlib'dir. Annesi, Cendele binti Amit b. el-Hâris b. Mudâd el-Cürhümî'dir. Mekke'lilerin reisiydi. Evlatları: Gâlib, Esed, Avf, Cevn, Rays, el-Hârİs, Muharib (son ikisi Kureyş'İn Zavâhir kulundandı) ve Kay s. Ebû Bekir Muhammed b. Şihâb cz-Zührî'nin kavline, Beyhaki ve Hafız İbn Hacer'in bir çok kimseden naklettiklerine göre Kay s, Kureyş'in atasıdır.
İbn-i Şihâb şöyle söylüyor: "Arabm neseb bilginlerinden kimin görüşüne ulaşabildiysem, onlar, nesebi Fihr'den yukarıya doğru uzananların Kureyş'ten olmadıklarını ifade ettiler." eş-Şa'bî, Hişâm b. Muhammed el-Kelbî, Mus'ab b. Abdullah ez-Zübeyrî ve bir grub âlim de bu görüşü
benimsemişlerdir.
Hâflz Şerefüddin ed-Dimyâtî, Hafız Ebû'l-Fazl cl-Irâkî ve daha başkaları da bunu doğrulamışlardır.
Hafız Salahuddİn el-Alâî: Neseb bilginlerinin büyük çoğunluğu bu görüştedir, der.
Bazıları: Kureys, Nadr b. Kinâne ogullarındandir, demişlerdir. Muhammed b. İshak, Ebû Ubeydc Ma'mer b. el-Müsennâ ve Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm bu görüştedir. İmam Şâfıî (Allah hepsinden razı olsun) ve daha başkaları da aynı görüşü benimsemişlerdir.
el-Hâfız Salahuddîn el-Alâî şöyle der: Muhakkik âlimlerin kabul ettiği sahih görüş budur. Eş'as b. Kays (radiyalkhuanh)'ın rivayet ettiği hadis de bunu teyİd etmektedir. O şöyle der: Resûlullah (sallallaluı aleyhi vesellem) yanına Kİnde'den bîr heyetle geldi ve: "Ey Allah'ın Resulü, siz bizden değil misiniz?" diye sordum. Ancak Resûlullah (sallalhhu aleyhi vesellem): "Hayır bi% Nadr b. Kinâne oğullarından^ bı^ (mseb)de anneye tabi olmayıp bahamızdan da u^ak durmayıp." buyurdular. İbn Mâcc rivayet etmiştir. cl-Alâî de ravilerinin
güvenilir olduğunu İfade etmiştir.[192]
Hadisin delalet ettiği mânâ gayet açıktır: Yani, biz nesebi babaya dayandırıp onu annemize nisbet etme yoluna gitmeyiz. Kureyş'in İlyas b. Mudâr oğullarından geldiğim söyleyenler de olmuştur.
Üstad Ebû Mansur Abdulkâhir b. Tâhir, bunu et-Temîmiyye'den nakletmiş ve sahih olduğunu ifade etmiştir: O şöyle der:
Ebû Amr b. Ala, Ebû Hasen el-Ahfeş, Hammâd b. Seleme ve Ubeydutlah b. el-Hasen b. Sivâr, bunu tercih etmişlerdir. Ebû Esved ed-Düeli'den de benzeri bir rivayet nakledilmiştir.
Kureyş'in, Mudâr b. Nizâr oğullarının tümüne dendiğini ifade edenler de olmuştur. Bunu Üstad, Kaysiyye'den nakletmiştir. Mis'ar b. Kidâm da aynı görüşü benimsemiştir. Huzeyfe b. el-Yemân (radiyallahu anlı)'dan da benzeri bir rivayet nakledilmiştir.
Kureyş'in, Kusayy b. Kilâb oğulları olduklarını ifade edenler de olmuştur. Bunu Maverdî ifade etmiş ve Ebû Amr b. el-Esîr 'el-Câmî'de ve daha başkaları da ifade etmiştir. Müberred de bu görüştedir. en-Nûr'da şöyle der: Bu görüş batıl bir görüştür, sanki Rafızî'lerin görüşüne benziyor. Çünkü Ebû Bekir ve Ömer (radiyalkhu anhumâ)'larm Kureyş'den olmadıklarını gerektirmektedir. O ikisi, Kureyş'den olmaymca, o zaman hilafetleri de batıl olur. Bu da müslümanlarm İcmâ'ma aykırı bir görüştür.
Niçin Kureyş diye isimlendirildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür:
Kureyş ismi, denizde yaşayan ve denizin hem en büyük, hem de en kuvvetli kirş adındaki hayvanın ism-i tasgiridir. Söz konusu hayvan kuvvetinden dolayı başka hayvanları yer, kendisi başkasına yedirmez, hep başka hayvanlara üstün gelen bîr hayvandır. Aynî niteliklere haiz olduğu için de Kureyş'e bu ad verilmiştir. İbn-i Abbâs, Muâviye kendisine bu bağlamda bir soru sorduğu zaman bu cevabı vermiş, Vehb b. Zem'a b. Esed el-Cumahî'nin şu bej-itlerini delil getirmiştir:
Kureyş denen hayvan denizde yaşar insanlar onu Kurey§ kabilesine isim takar Zayıf-semız demeden hey canlıyı yutar Kuşlara yemeleri için tüy bile bırakmaz Şehirlerde yaşayan Kureyg kabilesi de aynı yolu tutar Ahir zamanda onlara bir Nebî uğrar ;(f onlardan bir kısmını Öldürüp yaralar Yeryüzünü atları ve adamları doldurur
Bunu İbn Asâkir nakletmiştir.
İbn Ebî Şeybe, Amr İbnu'1-Âs (radiyalkhu anlı)'in İbn Abbâs'a: "Neden Kureyş, Kureyş diye isimlendirildi?" diye bir soru sorduğunda: "Çok güçlü olan ve her hayvanı yiyen kirş adlı hayvana (köpekbalığına) benzetilerek bu isimle isimlendirilmiştir" cevabını verdiğini nakleder.
Muhammed b. SeSâm bu görüşü benimsemiş, Ebû Bekir b. el-Enbârî de bunu tercih etmiştir.
el-Mutarrizi (mhimehullah), bu hayvan (köpekbalığı) hakkında şöyle der: Şüphesiz o, deniz hayvanlarının kralı ve en güçlüsüdür. Kureyş de Arapların lideri, efendisi ve yöneticisi olduğu için Kureyş diye isimlendirilmiştir. Ticaretle uğraştıkları için kendilerine Kureyş dendiğini ifade edenler de olmuştur. Zira Arapça fcareşejufan kullanımı, ticaretle uğraşan, bir şeyler alıp satan mânâsındadir. Yine Kureyş isminin, mızrak ve sancakların üst üste yığılması anlamına gelen ifirâf kökünden türetildiğini söyleyenler de vardır.
İbnu'l-Enbârİ, tahriş etmek anlamına gelen taknş kökünden türetilen bir isim olduğunu ifade etmiştir. Bazıları tafcrîş'ın sözü süslemek ve güzelleştirmek anlamından alındığını söylemişlerse de, ez-Zeccâcî bu mânânın uzak bir İhtimal olduğunu, dilde bilinenin takriş'in tahriş anlamında olduğunu ifade ederek bu görüşe itiraz etmiştir.
Teftiş anlamına gelen tafcnş kökünden bir isim olduğunu iddia edenler de olmuştur. Çünkü onlar ihtiyaç sahibi fakir kimseleri teftiş edip araştırır ve ihtiyaçlarını giderirlerdi. Bunu bazı âlimler zikretmişlerdir.
Kureyş isminin, Kureyş b. Bedr b. Yahlûd b. en-Nadr b. Kinâne'nİn adından alındığını ifade edenler de vardır. O, Benî en-Nadr'ın rehberiydi ve ticaretle meşgul bir kimseydi. Araplar onun kervanını görünce: "Kureyş'in kervanı geldi, Kureyş'in kervanı (kafilesi) yola çıktı" derlerdi. Bunu Ebû Amr ve daha başkaları nakletmişlerdir. Bu, İbn Ishak'ın görüşünü desteklemektedir.
Daha önce de geçtiği gibi Kusayy b. Kilâb, Mekke'ye geldiği zaman onları toplayıp bir araya getirdiği için Kureyş diye isimlendirildiğini öne sürenler de olmuştur. Çünkü tafcnş Arapça'da toplanmak anlamına da gelmektedir. Bunu Ebû Amr ve daha başkaları nakletmişlerdir.
Bu böyle bilindikten sonra deriz ki: Kureyş İki gruptur; "Bitâh" ve "Zevahir." Bitâh: Mekke'ye "Kusayy cl-Ebtah" ile giren kimselerdir. Zevahir ise: Mekke'nin çevresinde ikamet eden ve Ebtah'a (merkez) girmeyenlerdir. Peygamber (sallalhhu aleyhi vesdlem)'in "cl-Ebtahi" İsminin açıklanması sırasında bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgilere yer verilecektir.
Kureyş kelimesinin nisbet ismi (ism-i mensubu) Kureşî ve Kunjşî şeklindedir. İkincisi "Kıyas" üzere olanıdır.
Fihr'in Kureyş'in bi?.zat kendisi olduğunu ifade edenler, birincisinin isim, ikincisinin ise lakap; veyahut birincisinin lakap, ikincisinin isim olduğu konusunda farklı iki görüş ileri sürmüşlerdir: ez-Zübeyr ve daha başkaları Fihr'in lakap, Kureyş'in de göbek ismi olduğunu tercih etmişlerdir. En iyisini Allah bilir.
Fihr'in yedi erkek evladı vardı: Galip, cl-Hâris, Esed, Avf, Reys, Cevn Muhâris. Kızı ise sadece bir taneydi ve adı Cendele idi.
İbn Mâlik
Meleke fiilinden, ism-i faildir. Çoğulu müllâk ve müllek şeklindedir.
Künyesi Ebû'l-Hâris'tir. Annesi Atike (lakabı İkrişe'dir) binti Advân b Amr b. Kays b. Aylin'dir. İrâbe binti Sa'du'l-Kaysiyye, diyenler de olmuştur. İsmi ile ilgili olarak daha başka şeyler de söylenmiştir. Mâlik'in Fihr'den başka evladı yoktu.
Onun hikmetli sözlerinden: Nice suretler (dış görünüş) var ki, Ötçle ve hakikatle çelişir ve ^âhirî süsüyle karşısındakini aldatır. Onun menfî jönlerini dene ve tecrübe et. Sakın dış görünüşe aldanma! Daima onun iç yüküne ve ö^üne yÖnel!
İbn Nadr
Nadr'ın asıl adı, Kays'dtr. Yüzünün güzelliği ve nurluluğundan dolayı kendisine Nadr denilmiştir. Kırmızı altın için kullanılan Nadr kelimesinden alınmış bir isimdir. Künye Ebû Yahlud'dur.
Erkek çocukları: Mâlik, Yahlud (bununla künyelenmiştir), es-Salt (annesi Berre binti Mürr b. Üdd b. Tâbiha b. İlyas b. Mudar'dır.)
Süheyl! şöyle der: Babasının ölümünden sonra Kinâne üvey annesiyle evlenmiş ve Nadr dünyaya gelmiştir. Geçmiş şeriatlerdekİ uygulamalara istinaden (cahiliye döneminde de) bu tür evlilikler mubahtı. Zİra bu cahiliye döneminde ihdas edilen haram uygulamalardan biri değildi. Neseb ile ilgili bir husustu. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de bir hadis-i şeriflerinde: "Ben meşru nikabdan (evliliklerden) dünyaya geldim, gayr-i meşru evliliklerden (sifah) değil!" buyurmuşlardır.
Allah Teâlâ da bir âyet-i kerimesinde:"Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin." (Nisa, 22) buyurmaktadır. Âyette geçen "geçmişte olan müstesna" ibaresi bunun İslam öncesi dönemde helal olduğunu göstermektedir. Ayette yet alan bu ifade Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in nesebinin hiçbir şekilde ayıpla nam ayacağı mesajını vermekte ve dedeleri arasında gayr-i meşru bir evliliğin vukûbulmadığını haber vermektedir. Zira Kur'an'da yasaklanan hiçbir husus için "geçmişte olan hariç' ifadesi kullanılmamıştır. Mesela "zinaya yaklaşmayınız" âyetinde (İsrâ 32) "geçmişte ulan müstesna" ifadesine yer verilmemiştir. Ayni şekilde haram ve günahlardan bahseden tüm âyederde benzeri bir kullanım mevcut değildir. İki kız kardeşi bir nikah altında bulundurmanın saklandığı âyette de aynı istisna vardır. Çünkü İki kız kardeşin bir nikah altında bulundurulması bizden öncekilerin şeriatında mubahtı. Nitekim Yakup (aleyhisselâm), Râcel ve kız kardeşi Leyya'yı bir nikah altında bulundurmuştu. Dolayısıyla burada da "geşmişte olan müstesna" ibaresi aynı rnânâ3ra dikkati çekmek ve aynı maksada mebni olmak üzere zikredilmiştir. gu inceliği Üstadımız el-Hâfız Ebû Bekr Muhammed b. el-Arabî («himehullahydan aldım. Ebû'r-Rebî' de SüheyÜ'nin bu söylediklerini ifade etmiş, onun verdiği bilgilere ilave olarak şunu zikretmiştir: Cahiliyye döneminde yaşayanların bir âdeti de, kişi öldüğü zaman ondan sonra adamın zevcesini (annesinden başka) büyük oğlu nikahına alırdı.
ei-Mevrîd'de şöyle der: Bu söze muttali olduğum zaman uzun bir müddet düşündüm. Çünkü adı geçen Berrc, Huzeyme b. Müdrİke'nin hanımı idi. Ondan sonra oğlu Kinâne b. Huzeyme onunla evlendi ve ondan en-Nadr b. Kinâne dünyaya geldi. Bunun da Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in nesebinde vukûbulduğunu epey bir tefekkür ettim. el-Medâînî tarikiyle Ebû'l-Huveyris'dcn, o da Ibn Abbâs'dan bize rivayet olunduğuna göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlar: "Beni cahiliyye dönemindeki gayr-i meşru ilişkilere bulaşmış hiç bir kadın dünyaya getirmedi. Beni ancak nikahı, ehli islam nikahı gibi olan nikahlı (iffetli) kadınlar dünyaya getirdi."
Ibnü'l-Kelbî (rahimclmllah) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in mensup olduğu soy şeceresine dair beş yüz annenin ismini yazdığını, ancak onlarda cahiliye dönemi ürünü (en ufak) bir kusurun bulunmadığım ifade eder.
Sonra Ebû Osman Amr b. Bahr el-Câhız'a ait el-Asnâm adlı kitapta şu ifadelerin yer aldığını gördüm: Kinâne b. Huzeyme üvey annesini, babasının vefatından sonra aldı. O da, Berre binti Edd b. Tâbiha b. İlyas b. Mudar İdi. Bu kadın, Esed b. el-Hûn b. Huzeyme'nin annesidir. Kinâne'den çocuğu olan bu kadın değil, kardeşinin kızı Berre binti Mürr b. Edd b. Tâbiha'dır.
0 da Cüşm b. Mürr'ün kız kardeşidir. Kinâne b. Huzeyme'nin hanımıydı ve ondan en-Nadr b. Kinâne dünyaya geldi, Kinâne'nin babasının ölümünden sonra, üvey annesini nikahına aldığını öğrenen çok sayıda kimse yanlış bir değerlendirme yapmıştır. Söz konusu yanlış değerlendirme isimlerinin benzerliği ve söz konusu İki kadının neseblerinin yakınlığından kaynaklanıyordu. Bu yüzden üstadlarımız ve neseb bilginleri aynı hataya düşmüşlerdir. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)'in nesebinde böyle bir evliliğin olmasından Allah'a sığınırım! Zİra Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis1 şeriflerinde şovle buyurmuşlardır: "Ben hep Islamın nikahı gibi nikahlardan intikal ederek sonunda anne ve babamdan dünyaya geldim."
Kim bunun dışında bir düşünceye kapılır ve öyle inanırsa küfre sapmış ve bu hadisin sıhhati konusunda şüpheye düşmüş olur. e^Zehr'dt Câhız'ın yukarıdaki sözleri nakledilmiş ve şu ifadelere yer verilmiştir: Câhız'ın sözlerinde Berre, Edd b. Tâbiha'nın kızıydı, onu Kinâne babası Ölünce almış fakat, Kinâne'den çocuğu olmadan Ölmüştür. Daha sonra Kinâne onun yeğeni Berre ile evlendi ve ondan çok sayıda çocuğu oldu.
e^Zeht'de şöyle der; Doğru olan budur. Bunun aksi rivayetler açık bir hatadır. Çünkü Hz. Peygamber (sallalkhu aleyhi veseîlem)'in şu sözüyle çelişmektedir: "Allah Teâlâ (hiçbir) anne ve babamı asla gayr-i meşru bir evlilikte
Oysa nakledilen olay ittifakla, gayr-i meşru bir ilişkidir ve hiç bir müslüman Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in pak nesebi ile ilgili böyle bir' düşünceye sahip olamaz! İşte yüreklere su serpecek ve onun acısını dindirip şüpheyi ortadan kaldıracak olan bu görüştür.
Ben derim ki: Câhız'ın yaptığı bu nefis tespit, elde edilmek için uğruna günlerce yolculuk yapılmaya layık bir tespittir.
Şüphesiz Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseîlem)'in pak nesebi hakkında zikrettiklerimiz bu tespiti destekler mahiyettedir. Sühcylî (rahmetullahi aleyh) Zübeyr'e, Zübeyr de sanki el-Kelbî'ye, Kelbî ise Belâzûrî'nİn naklettiğine dayanarak yukarıdaki rivayeti aktarmışlardır kİ, Kelbî metruk bir ravidir. Böyle bir rivayeti sika (güvenilir) birisi nakletse bile onun sözü, aradan uzun zaman geçtiği, kendisi olayın şahidi olmadığı ve ajanca Peygamberimizin pak nesebi hakkında vârid olan hadislerle çeliştiği için kabul edilmez.
Zemahşerî âyetteki istisnanın "tahrinY'dekİ mübalağayı ve ayrıca "ibaha" yolunu kapatmak için kullanıldığını ifade etmiştir. Yani, âyet-İ kerimenin mânâsı şöyledir: "Şayet geçmişte var olan o uygulamaya gücünü^yetiyorsa, uygulayın bakahm!! Zira böyle bir uygulama si^e haram kılınmıştır."
Zira Allah Teâlâ âyet-i kerimede geçmişte varolan söz konusu uygulamanın helal olabiliri İliğini muhal bir şarta bağlamıştır. O halde bunun helal olması mümkün değildi. Özellikle âyetin devamında bunun kötü bir fuhuş ve çok kötü bir yol olduğu bildirilmiştir. Bu uygulama iki kız kardeşin bir hikah altında bulundurulmasından farklıdır. Zira aynı istisnaî ifade olsa da, âyetin devamında o ana kadar vukûbulan uygulamanın bağışlandığına dair bir cümleye yer verilmiştir. Allah, Gafur ve Rahîm'dir. Burada, şu şiirdeki kullanıma benzer bir kullanım söz konusudur: Onların tek bir kusurları varsa eğer, o da A.§ın vuruşmadan dolayı kılıçlarının ağzı kırık olmasıdır.
Aslında şiirde taşlamaya (zemm) benzeyen bir üslupla övgü pekiştirilmektedir. Çünkü düşmanla vuruşmaktan dolayı kılıç ağızlarının kırılıp dökülmesi eğer bir kusursa, onların böyle bir kusuru söz konusudur. Oysa böyle bir şey kusur değil, cesaretin tâ kendisidir. Dolayısıyla bu İfade tarzında kusur muhal bir şeyle ilişkilendirilmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurudur: "Deve iğne deliğinden geçinceye kadar..." (A'râf 40) Devenin iğne deliğinden geçmesi muhal olduğu gibi, kâfirlerin cennete girmesi de muhaldir.
İmam et-Tîbî de yorumlarını bu eksende yapmış ve bu konuda ayrıntılı bilgilere yer vermiştir. Allah en iyisini bilir.
İbn Kinâne
Kinâne ismi, ok torbası anlamına gelen kincine1 den alınmıştır. Ok torbasının okları muhafaza etmesi gibi, kendisi de kavminin koruyucusu olduğundan bu İsimle isimlendirilmiştir.
ez-Zeccâcî şöyle der: Arapların ata sözlerinden biri de şudur: "Atıştan Önce ok torbası doldurulur."
Künyesi, Ebû'n-Nadr'dır. Annesi Avâne bintİ Sa'd b. Kays b. Aylan b. Mudâr'dır. Hind binti Amr b. Kays b. Aylan olduğunu ifade edenler de olmuştur.
Ebû'l-Hasen Sellâm b. Abdullah b. Sellâm b. el-İşbilî, Ebû Amr'ın, Amir el-Adnânî'nin oğluna vasiyetinde şöyle dediğini nakleder: "Ey oğlum, ben Kinâne b. Huzeyme'ye ulaştım. Kendisi saygın bir yaşlıydı. İlim ve faziletinden dolayı Araplar ona gelirdi. Şöyle derdi: <Şüphesiz Ahmed adında bir peygamberin Mekke'den zuhuru pek yakındır. O, insanları Allah'a, iyilik yapmaya, İhsanda bulunmaya ve güzel ahlaka davet edecek. O'na tabî olursanız izzet ve şerefiniz iki kat artar.>"
Ebû'r-Rebî' (rahimehullah) şöyle der: Kinâne b. Müdrike, Kabe'nin Hicr mahallinde uyurken rüyasında kendisine: "Ey Nadr'ın babası! Sen, ya geçimde bolluğu, ya uzun ömürlü olmayı, ya da zaman boyunca izzet ve şerefliliği seç!" denildi. O da: "Yâ Rab! Bunların hepsini isterim!" dedi ve bunların hepsi Kureyş'e verildi.
O'nun erkek evlatları: Milkân, en-Nadr (bununla künyelenmiştir), Amr ve Amir'dİr,
İbn Huzeyme
Huzeyme ismi, hazmc veya fıizme kelimesinin ism-i tasgirinden alınmış bir isimdir. Haznte de, hazm
kelimesinin tekili olup, sedir ağacına benzer bir ağaçtır. Ancak ondan daha kısa, daha geniş ve daha yoğun yapraklı olup olgunlaştığında siyah bîr şekil alan hurmaya benzer bir meyvesi vardır, lifinden'ip ve urganın yanısıra arı kovanı yapılır. Meyvesini insanlar yemez, ancak kargalar onu çok sever. Bu bilgileri Ebû Hanife ed-Dineverî (rahimehullah) ifade etmiştir.
cz-Zeccâcî, sedir ağacının yaprağı olduğunu ifade etmiştir. Hazeme kökünden masdar-ı merre olup, bir şeyi sıkı bağlamak, düzeltmek anlamlarına geldiğini söyleyenler vardır. Bunu Süheylî nakletmiştir.
Hi^me'nin ise, devenin burnuna geçirilen kıldan halka anlamında olduğu ifade edilmiştir.
el-Gurer el-Mudiyytf&e. şöyle der: Huzej^me ismi ile anılan mânâlar arasındaki ilişkiye değinene rastlamadım, ancak şu da var ki, söz konusu türe çili şlerde mutlaka bir ilişki olacak diye bir şart yoktur. Bu durum sadece : lakaplarda gözetilir.
Künyesi Ebû Esed olup, annesi Selmâ binti Eşlem b. el-Hâf b. Kudâa'dır. Seîma binti Esed b. Rebîa olduğunu söyleyenler de olmuştur.
Dört erkek evladı vardı: Kinâne, Esed (bununla künyelenmiştir), Esede ve el-Hûn.
Belâzûrî der ki: Anneleri Berre binti Mürr b. Edd b. Tâbiha olup, Teym b. Mürre'nin kız kardeşidir. Huzeyme, İnsanlara çok iyilikleri dokunan üstün ahlâk sahibi bir kimseydi. Hatta onun için şöyle denmiştir:
rluzeyrm ye gelince bütün güzellikler onda toplanmıştır, T\e geçmiştekiler ne de gelecekler arasında yerini tutacak yoktur.
İbn Habîb, İbn Abbâs (radiyalhlm anh)'dan sağlam bir senedle şöyle rivayet /etmiştir: "Huzeyme, İbrahim (aleyhisselâm)'jn dini üzere vefat etmiştir."
İbn Müdrike
Müdrike edrakc kökünden istn-i fail bîr isim olup, sonuna eklenen kapalı . jte (s) mübalağa içindir.
el-Kelbî, el-Belâzûri, Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, İbn Düreyd ve Mübcrred'in ifade ettiklerine göre asıl adı "Amr"dır. Sahih olan görüş budur. er-Radî eş-Şâtıbî daha da ileri giderek bu konuda İcmâ olduğunu iddia etmiştir.
İbn-i İshak, "Âmir" isminin zayıf bir rivayete dayandığını iddia etmiştir.
Künyesi, Ebû Hüzeyl'dir, Ebû Huzeyme olduğunu ifade edenler de olmuştur. Bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi şöyle nakledilir: Babası İlyas, evlatları Müdrike, Amr, Âmir ve Umeyr ile eşi Leyla binti Hulvân b. el-Hâf birlikte develerini otlatmak üzere meraya çıkmışlardı. Develerinden biri tavşandan ürkünce Amr peşinden koşup tavşanı yakaladı.
Bundan dolayı kendisine yetişen anlamına gelen Müdrike denildi. Âmir de tavşanı alıp pişirdi ve bundan dolayı kendisi pişiren anlamına gelen Tâbiha adı verildi. Umeyr ise, abasının altında gizlendiği için kendisine saklanan anlamında Kam'â diye isimlendirildi. Anneleri Leyla da salına salına yürüdüğü için oğlu İlyâs ona: Salına salına nereye gidiyorsun? diye seslenmiş ve bu yüzden kendisine: "Hindİf' denilmiştir.
Halil b, Ahmed: "Hande/e fiili kadınlara özgü bir yürüyüşü ifade eder" demiştir.
Ebû Muhammed Abdullah el-Batalyûsî (ralımetullahi aleyh) şöyle der: Âmir
tavşanı yakalayıp öldürünce, kardeşi Amr ona: "Senin avını ben pişireyim" dedi. Amt tavşanı pişirdi, Âmir de develere yetişip onları meraya getirdi. Olayı babalarına aktardıklarında onlara hitaben şöyle dedi:
Ey-Amir, sen develerimize yetiştin Ey Amr, sen de bize tavşan pisirdîn.
Umeyr'e ise: Sen de kötü bir şey yapıp, bizden saklandın! dedi.
Kam'â'nm neslinden gelen Amr b. Luhay b. Kam'a b. Ilyas'ın, İbrahim (aleyhisselâmj'ın dinini değiştirdiğini söyleyenler olmuştur. Bu husus ileride anlatılacaktır.
İbn İlyâs
îlyâs isminin başındaki "hemze" hemze-i vasıldır. İsim 'ümid'in zıddı olan "ye's" kökünden türetilmiş olup, ikinci harfi olan Lâm'ın ta'rif Lâm'ı olduğunu söyleyenlerin yanısıra sıfata işaret İçin geldiğini İfade edenler de olmuştur. Süheylî bunu doğrularken, İbnu'l-Enbârî başındaki hemzenin "hemze-i katı" olduğu görüşünü savunmuştur.
İlyâs İsminin hangi kökten türetildiği konusunda fark görüşler ileri sürülmüştür. Kimileri: Savaştan kaçmayan cesur kişi anlamına gelen ramimi elyes kullanımından alındığını söylemişlerdir. el-Belâzûrî ise bununla ilgili şöyle der: Bana el-Esrem, Ebi Ubeyde'den naklen şunları nakletti: Arapça zayıf ve nahif olma hali el-ye's sözcüğü ile tabir olunur. Nİtekİm şair şöyle der:
Su zayıf ve nahif olma halidir veya aşk derdidir, bütün cismimi sardı benim,
Aman benden uzak dur, bulaşmasını istemiyorsan.
ekAccâc da, İlyâs İsminin savaşta sebat eden, cesur ve atılgan anlamına g&l&n Jüfânün eiyes kullanımından alındığını ifade etmiştir, el-Esrem şöyle der: Hâlid b. Külsüm, efıjes kelimesinin aslanın bir niteliği olduğunu bildirdi.
Çoğulu da efyâs şeklindedir.
Herkesçe bilinen gerçek, isminin İlyâs olduğudur. Bazıları isminin Habîb, künyesinin ise Amr olduğunu ifade etmişlerdir.
Annesine gelince; onun Mead b. Adnan oğullarından olduğunu söyleyenlerin yanısıra, Taberî, onun er-Rebâb binti Hayde b. Meadd b. Adnan olduğunu ifade etmiştir, Hanfâ binti İyâd b. Meadd b. Adnan
olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bunu Ebû'r-Rebî', ez-Zübeyr'den nakletmiştir. Cürhüm'lü olduğunu savunanlar da vardır.
Bunu Ibn Hişâm zikretmiş ve İsminin ne olduğunu söylememiştir.
İbnü'z-Zübeyr anlatıyor: İlyâs yetişkin çağa geldiği zaman, İsmail oğullarının, atalarının gittikleri yolu ve hayat tarzını değiştirmelerini yadırgadı ve onlan ıslah etmeye koyuldu. Derken kavmi arasında kadr-ü kıymet sahibi oldu. Onları aynı görüş etrafında topladı. Onlar da kendisinden hoşnut oldular ve böylece onları atalarının yoluna tekrar çevirdi. Araplar, Lokman ve onun gibi hekim ve bilge kişilere gösterdikleri saygı ve tazimi ona da gösterdiler.
İbn-i Diriye: "Babası tüm mal varlığını Ilyâs'a vasiyet etmişti. İlyâs, eşsiz bîr güzelliğe sahip birisiydi" der.
Süheylî şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in: "llyas'a saygısızlık ve hakarette bulunmayım*^ %ira o, mü'min bir kimseydi" buyurdukları nakledilmiştir.
Mudar'm biyografisinden bahsederken bu konuda daha etraflı bilgi verilecektir. Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi vesellem) hac telbiyesinin îlyâs'a işitürildiğİ söylenmiştir.
İbnü'z-Zübeyr (cadiyailahu anh)'m ifade ettiğine göre, Kabe'ye ilk defa deve kurban edenin kendisi olduğu da söylenir.
İbn Mudar
Mudar ismi, mâtûr sözcüğünden alınmış olup, gramer açısından , çekimsizdir. Güzel ve cemal sahibi birisi oluşundan dolayı kendisine bu ad verilmiştir.
el-Kutebî: Sütten elde edilen madtre kelimesinden alınmış olduğunu söyler. Zira kendisi süt gibi beyaz tenliydi.
İsmi Amr, künyesi Ebû İlyâs'dır. Annesi, Şevde binti Akk b, Adnan'dır. Kendisine "Mudâru'l-Hamrâ" denirdi. Çünkü Araplar, beyaz tenliyi "el-Ahmer" kelimesiyle ifade ederlerdi. Bunu Süheylî zikretmiştir.
İbn Cerîr, el-Maverdî, ez-Zübeyr ve el-Belâzûrî, Ibn Abbâs (radiyallahu anh)'dan şöyle nakletmişlerdir: Nizâr b. Meadd'ın ölümü yaklaşınca, çocuklarına vasiyette bulunup onlara şöyle demiş: "Çocuklarım, kırmızı renkli deriden yapılmış olan şu çadırım ve benzeri diğer mallarım, Mudar'in; -bunun üzerine ona Mudar el-Hamrâ adı verildi- şu siyah kıl çadır ve benzeri diğer mallarım Rebîa'nın, şu siyah hizmetçi de İyâd'ındır." (Nizâr devamla:) "Şu mallar ve bu divan Enmâr'ındır. Onun üzerinde otursun." Enmâr da kendisine'düşen mallan aldı. "Şayet bu konuda herhangi bir müşkülünüz olursa ve paylaştırmakta anlaşmazlığa düşerseniz, Cürhüm'Iü Efâ'yı bulunuz."
Nitekim Nizâr vefat ettikten sonra aralarında anlaşmazlığa düştüler. Cürhüm'Iü Ef â'nın yanma gitmek üzere yola çıktılar. Yollarında gitmekte iken Mudar, otlanılmış bir çayırlık görür. Der ki: "Bu çayırdan otlamış olan devenin kesinlikle bir gözü kördür." Rebîa: "Göğsü aynı zamanda çukurdur," İyâd: "Kuyruğu kesiktir." Enmâr: "Ürkmüş kaçmıştır" derler. Fazla bir yol almadan, yolda kalmış bir adam görürler. Adam onlara devesini sorar. Mudar der İd: "Senin bu devenin bir gözü kör müydü?" Adam: "Öyledir" der. İyâd: "Kuyruğu kesik miydi?" diye sorar. Adam: "Evet" der. Enmâr: "Ürküp kaçmış mıydı?" diye sorar. Adam ona da: "Evet" der. Bunun üzerine adam: "Bunlar gerçekten benim devemin nitelikleridir. Bana onun nerede olduğunu söyleyiniz" der. Onlar İse devesini görmediklerine dair yemin ederler. Fakat adam onlan bırakmayıp şöyle der: "Benim devemin nitelikleri aynen sizin dediğiniz gibi iken sizleri asla bırakmam!"
Böylece Necrân'a varıncaya kadar beraber gittiler. Orada Cürhüm'Iü Efâ'yı bulup ona misafir oldular. Deve sahibi ona durumunu anlattı. Cürhüm'Iü onlara: "Peki, görmeden devesinin niteliklerini nasıl söyleyebildiniz?" diye sordu. Mudar dedi ki: "Ben çayırın bir tarafının otlanmış, bir tarafının dokunulmamış olduğunu gördüm. Bundan onun bir gözünün kor olduğunu anladım." Rebîa: "Ben onun ön ayaklarının birisinin sağlam bir şekilde yere basmış olduğunu ötekinin ise doğru dürüst İz bırakmamış olduğunu gördüm. Buradan onun göğsünün rahat olmadığını anladım" dedi. İyâd dedi ki: "Onun pisliklerinin bîr tarafta toplanmış olduğunu gördüğüm için, kuyruğunun kesik olduğunu anladım. Şayet kuyruklu olsaydı, pisliklerini sağa sola dağıtırdı." Enmâr da şöyle dedi: "Ben onun ürküp kaçmış bir deve olduğunu şundan anladım: Otları yoğun yerde otlamiş, sonra onu bırakıp otu daha yaramaz ve seyrek bir yerde gidip otlamış." Cürhüm'Iü, adama: "Bunlar senin deveni görmemiş. Git deveni ara" dedi.
Cürhüm'Iü daha sonra onlara kim olduklarını sorar. Onlar kim olduklarını bildirirler. Kendilerine: "Hoş geldiniz" deyip: "Ben sizlerin çok seviyeli kişiler olduğunuzu görüyorum, bununla birlikte sizin bana ihtiyacınız söz konusu olabilir?" diye sorduktan sonra, onlara yemek getirilmesini ister. Beraberce yer, içerler. Sonra Mudar şöyle der: "Bugün içtiğimiz şaraptan güzel şarap içmiş değilim. Ancak bunun meyvesi bir mezar üzerinde bitmiştir." Rebîa der ki: "Bugün yediğim etten daha güzel et yemiş değilim. Ancak bu hayvan köpek sütüyle beslenmiştir." iyâd der ki: "Ben bugün gördüğümüz tepeye tırmanan adam gibi kimse görmedim. Ancak o, bilinen babasından başka birisinin çocuğudur." Enmâr der ki: "Bizim işimize yarayacak bundan daha faydalı bir söz duymadım."
Cürhüm'lü söylenen bu sözleri işitince hayrete düştü ve hemen annesinin yanına giderek durumu sordu. Kadın ona, çok büyük serveti olan birisinin karısı olduğunu, fakat bunun bir türlü çocuğu olmadığını, bu mülkün başkalarına gitmesini istemediği için, başka birisiyle ilişki kurduğunu ve bunun sonucunda kendisine hamile kaldığını bildirdi. Sâki'ye de şarabin durumunu sordu. Ona şöyle dedi: "Ben bu şarabı babanın kabri üzerine dikmiş olduğum bir hurma ağacından yaptım." Çobana da etin durumunu sordu. Çoban ona: "Bu et başkası olmadığı için bir dişi köpek tarafından emzirilen bir koyunun etidir" dedi.
Bu sefer Mudar'a soruldu: "Sen şarabın böyle olduğunu nereden anladın?" Mudar: "Çünkü çok aşırı bir şekilde bir susuzluk bastı" dedi. Rebîa'ya da sözlerini neye dayanarak söylediği soruldu. O da: "Çünkü köpek etinin yağı üstte, koyunun ki ise dibinde olur" dedi. Sonra İyâd'a: "Benim başka babadan olduğumu nasıl bildin?" diye sorunca: "Çünkü yemek konduğunda bizimle beraber oturmadın, soyunun bozuk olduğunu anladım" cevabını verdi ve yanından böyle ayrıldılar. Bunun üzerine Cürhüm'lü gelip onlara: "Bana durumunuzu anlatın" dedi. Onlar da durumlarını anlattılar. Cürhüm'lü aralarında şu şekilde hüküm verdi: "Kırmızı çadır, dinarlar ve develer (bunlar kırmızı idî) Mudar'm; siyah kıl çadır ile siyah adar Rebîa'nın -onun için Rebîa'ya ei-Feres (at) ismi verildi-; siyah olan koyunlar ile küçük ayaklı koyunlar I yâd'in; tarla ve dirhemler ise Enmâr'ındır."
el-Belâzûrî, Muhammcd es-Sâib'den naklediyor: Mudar, develere ilk ezgi söyleyendir. Bunun sebebi de şu olmuştu: Bir seferinde devesinden düştü ve eli kırıldı ve: "Ah elim, elim" demeye başladı. Bunun üzerine develer, etrafına toplanmaya başladı. E1İ iyileşip deveye binecek duruma gelince, develere ezgi söylemeye başladı. Sesi de oldukça güzeldi. Belâzûrî ise şöyle der: Eli kırılan kendisi değil, kölesidir. Bunu görünce bağırmış, develer etrafında toplanmıştı. Böylece Mudar, İlk olarak develere ezgi söylemeyi icat etti. Sonra gelenler de buna İlaveler yaptılar.
Süheyli şöyle der: Bir hadiste şöyle buyurulur: '%ebza ve Mudar'a hakaret edip sövmeyim^ çünkü onların ikisi mÜ'min kimselerdi"[193]
İbn-i Habîb, sahih bir scnedle Saîd b. ei-Müseyyeb'den mürsel olarak şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah (sallaMıu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: "Mudar'a hakaret edip sövmeyiniz. Zira o, İbrahim milleti (dini) ü^ere idi"[194]
Bu hadisin benzerini ez-Zübeyr ve el-Belâzûrî, sahih bir senedle, Hasan-ı oasCj'den mürsel olarak rivayet etmişlerdir.
İbn-i Habîb, sahih bir senedle, İbn Abbâs (radiyaUahuanh)'dan şöyle rivayet etmiştir: Adnan'ın babası Eded, Adnan, Meadd, Rebîa, Mudar, Kays, Aylan, Teytn, Esed, Dabbe ve Huzeyme, İslam ve İbrahim milleti (dini) üzere ölmüşlerdir.
Mudar'm hikmetli sözlerinden: "Kim şer ekerse, pişmanlık biçer. En iyi iyilik çabuk olanıdır. Hayır ve faydanıza olan konularda nefsinizi zorkyıniz! Onu hevâ ve heveslerinden alıkoyunuz. İyilik, kötülük arasında sadece bir sabır vardır.''
Evlatları: İlyâs, Nâs (Aylan). Belâzûrî şöyle der: Mudar'm Aylan adında bir kölesi ona dadılık yaptığı için kendisine bu ad da verilmiştir. Onun için oğlunun (Kays b. en-Nâs) Kays b. Aylan b. Mudar diye isimlendirildiği de olmuştur. Bu ikisinin anneleri er-Rebâb'dır.
el-Cewânî şöyle der: Alimlerden bazıları şöyle der: Aylan, Kays'm oğlu değil babasıydı. Onun için ona: Aylân'm Kays'ı denirdi. Nitekim Kudâa hakkında da: Sa'd Huzeym, denirdi. Zira Huzeym de, Sa'd'ın bakıcısıydı. Ancak birinci görüş daha doğrudur, hocalarımızdan naklettiğimiz rivayet de budur.
İbn Nizar
Ebû'l-Ferec el-Ümevi şövle der: Bu isim, essiz mânâsına gelen tenevvür kelimesinden gelmektedir. Zira Nizar, döneminde eşsiz bir kimseydi.
Süheyli de şöyle def. Bu isim az olma anlamına gelen en-nevir kelimesinden gelmektedir. Zira Nizar doğduğu zaman babası, bugüne kadar aktarılagelen nübüvvet nurunu onun alnında görünce çok sevinmiş, kurbanlar kesip İnsanlara çok yemek yedirmiş ve "Bu doğan için bunlar az (nezr)'dir" demiştir. Bundan dolayı daNizâr diye adlandırılmıştır.
İmam Ebû'l-Hasan el-Mâverdî, A'lâmu'n-Nübüvve adlı eserinde onunla ilgili olarak şunları söyler: Nİzar'm ismi Haldân idi. Önde gelen birisi olup krallar nezdinde itibarı yüksekti. Ama bedenen zayıf birisiydi. Bir sefernide Pers kralı kendisine: "Neyin var, sana ne oldu Nizar?" diye sordu. Nizar kelimesi Farsça'da zayıf ve nahif anlamına gelmesi sebebiyle kral kendisini bu isimle çağırmıştır. Bununla ilgili olarak, Allâme el-Muhib b. Şihâbu'd-din b. el-Hâim: "Bu yorum gerçekten uzak bir ihtimaldir" der. Künyesi Ebû îyâd'dır. Ebû Rabia diyenler de olmuştur. Annesi Muane binti Cevşem'dir. 'Anna binti Cevşen' olduğunu söyleyenler de olmuştur. İsmi hakkında daha farklı şeyler de söylenmiştir. Ancak Cürhüm kabilesinden olduğu hususunda âlimler İttifak etmişlerdir.
İbn Meadd
Meadd kelimesinin nereden geldiği husununda farklı görüşler ileri sürülmüştür.
1- Mefal kalıbında bir kelimedir. Bunu İbnu'l-Enbârî ve ez-Zeccâcî Kutrub'dan nakletmişlerdir.
2- Feal kalıbında bir kelimedir. Arap dilinde: meade fi'l-ard "Falanca yeryüzünde seyr-ü sefere çıktı" şeklinde bir kullanıma yer verilir. ez-Zeccâcî, Muhtasaru\:Zâhir adlı eserinde ve Süheylî bu kullanıma yer vermişlerdir. Yalnız Süheylî Arapların bu sözünü "yeryüzünde bozgunculuk yaptı" şeklinde açıklar ve şöyle der: Özel isimler dışındaki isimler feal kalıbında ancak şeddeli gelebilir. Zira özel isimlerin dışındaki isimler şedde alırlar. Şemmar ve Kuşa'rîra gibi.
3- Ma'd kelimesinden gelmektedir. Süvarinin ayağını koyduğu yer, yani üzengi anlamındadır. ez-Zeccâcî Muhtasarı'^Zâhii'mde bunu böyle İfade etmiştir. Süheylî buna yakın bir değerlendirmeyi Ibnu'l-Enbârî'den nakleder ve el-Ma'deyn kelimesinden geldiğini, bunun da ata binen kişinin ayağını koyduğu üzengi anlamına geldiğini belirtir. Süheylî şöyle der: Son iki rivayete göre Meadd'ın aslı ma'd kökünden olup, kuvvet, güç mânâsına gelmektedir. Maide (mide) kelimesi de bundan türemiştir. Zeccâcî benzer bir görüşü ifade ettikten sonra şöyle der: Ma'd ismi Arapların, kişi güçlü ve kuvvetli olduğunda: Tema'dede er-racul ("adam güçlendi") kullanımından alınmış olma ihtimali vardır, Ebû'1-Feth b. Cinnî, Tasrifi Ebi Osman el-Mâ^infnm şerhinde şunları der: Çocuk güçlü ve gürbüz olduğu zaman Araplar: tema'dede'l-gulâm derler. Tema'dede kelimesi "hitab etti, ibadet etti ve konuştu" anlamlarına da gelebilir. Nitekim şair şöyle der:
Güçlü oluncaya kadar onu yetiştirdim, Yarış atı gibi büyüdü, gürbüz ve çevik oldu, Ancak gördüğüm karşılık İse sopayla dövülmek oldu.
Ömer (radiyallahu anh) bir sözünde: Tema'dedû yani "Meadd'ın ahlakını takının" demiştir. Künyesi Ebû Kudaa'dır. Ebû Nizar diyenler de olmuştur. Annesi, Mehded binti'1-Lihm b. Hâcib b. Cüdeys'tir. Bazıları da onun Tasem kabilesinden olduğunu söylemişlerdir. Belazurî birincisinin daha sahih olduğunu İfade etmiştir.
Cedis, ernîr vezninde; Tasem de ğales vezninde bîr kelimedir. Bu kabile Ad kavmine nıensub bir kabile olup soyları tükenmiştir.
Buhtu'n-Nasr zamanında Meadd b. Adnan 12 yaşındaydı. Ebû Ca'fer et-Taberî (rahmetullah aleyh) şöyle der: O zaman Allah Teâlâ Ermiya b. Halika'ya Buht'u-Nasr'a gitmesini ve kendisini Araplara musallat ettiğini bildirmesini, jvleadd'ı da, kendisine bir zarar gelmemesi için Burak'a bindirmesini, zira onun sulbünden, resullerin hatemi olacak bir Nebi yaratacağını bildirmesini istedi. Meadd Burak'a bindirilip Şam bölgesine getirildi. Meadd İsraıloğulları içerisinde büyüdü, orada Muane binti Cevşen denilen bir kadınla evlendi. Meadd'ın Irak topraklarına gönderildiği de söylenmiştir.
Mâverdî, A'lamu'n-Nû'büvve adlı kitabında şunları söyler: Buhtu'n-Nasr, Arap ülkelerini işgal ettiğinde Meadd'ı öldürmek istedi. Ancak Allah Teâlâ'nın o zamanki bir peygamberi onu ikaz etti ve onun zürriyetinden bir peygamber geleceğini haber verdi. Bunun üzerine Buhtu'n-Nasr onu himayesine aldı ve gereken iltifatı gösterdi.
Ebû'r-Rabî', Ibn Abbâs (radiyallahu anlı)'dan rivayet ettiği bir hadiste farklı bir anlatıma yer verir: Buhtu'n-Nasr Arap ülkelerini İşgal ettiği sırada, Allah Teâlâ ikİ melek gönderdi. Meadd'ı alıp götürdüler. Savaş bitince onu geri eetirdiler. O da, Tihame'deki yerine döndü. Mekke ve çevresinde Cürhüm kabilesinden dayılarıyla birlikte yaşıyordu. O zamanlar Mekke'de Kabe'nin idaresini elinde bulunduran kimseler de kalıyordu. Meadd onlara karıştı ve onlardan kız aldı. Burak'la taşman kişinin Adnan olduğunu söyleyenler de vardır. Ebû'r-Rabi, birinci görüşün daha doğru olduğunu ifade etmiştir.
Meadd'ın çocukları hakkında farklı görüşler İleri sürülmüştür. Abdulmelik b. Habib, onların 17 kişi olduklarını, bunlardan dokuzunun neslinin devam etmediğini, sekizinin de zürriyet sahibi olduklarım ifade etmiştir. Zürriyet sahibi olanlar:
Kudâa, babasının ilk çocuğudur. İsmi Amr'dır. Kavminden koptuğu için kendisine uzaklaşan anlamında Kudâa lakabı verilmiştir. Nizâr, îyadu'l-Ekber (Büyük İyad), Haydan, Ubeyd (okçudur), Cüteyt, Süleym ve Kanas. Nizar dışında hepsi Yemen'e taşınmışlardır. Sayıları hakkında başka şeyler de söylenmiştir.
Taberânî, Ebû Ürname el-Bâhilî (radiyallahu aah)'dan rivayetle şunları söyler: Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem)'in şöyle dediğini duydum: "Meadd b. Adnan'ın çocukları kırk kişi olunca Musa (akybhselam)'ın karargahına saldırıp onu talan ettiler. Bunun ürerine Musa (akyhımlam) onlara beddua etti. Allah Teâlâ, Musa'ya, onlara beddua etmemesini, %ira onlardan ümmî, uyana ve müjdeleyin bir peygamber olan Muhammed'in yuhûr edeceğini, a% bir rızkla yetinmelerine karşılık Allah'ın da onlardan a% amel isteyeceğini, "la ilahe illallah" sözüyle Allah Teâlâ'nın onları cennete koyacağım, Peygamberleri Muhammed b, Abdillah b. Abdilmuttalib'in mütevazı, hikmetle konuşan ve bilim sahibi olduğunu, O'nu en hayırlı Kureyş boyundan, KureysHn de en pak neslinden seçeceğini, ümmeti) le hayırlı bir sona erişeceğini haber verdi?[195]
ez-Zübeyr b. Bekkâr, Mekhûl (rahmemllah aleyh)'den naklediyor: Dahhâk b Meadd, adarına hurma lifinden yularlar geçirmiş ve üzerlerinde yünlü zırhlar giyinmiş oîan 40 kişilik Meadd oğullarından oluşan bir grupla İsrail oğullarına saldırdı. Onların bir kısmını öldürdüler, bir kısmını esir aldılar ve böylece zafer elde ettiler. İsrailoğulları Hz. Musa'ya şöyle dediler-Ey Musa! Sen içimizde olduğun halde, Meadd oğulları az bir grupla bize saldırdılar ve bizi perişan ettiler. Ya kalabalık bir grupla saldırsalardı halimiz nice olurdu! Onlara beddua et! Bunun üzerine Musa (aleyhisselâm) abdest aldı ve namaz kıldı. Zira Musa (aleyhisselâm) Allah'tan bir şey isteyeceği zaman namaz kılar ve şöyle derdi: Ya Rabbî! Meadd oğulları İsrailoğullarına saldırıp onların bir kısmını öldürdüler, bir kısmını esir aldılar ve onlara galip geldiler. Onlar da benden Meadd oğullarına beddua etmemi istediler, Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Ey Musa! Onlara beddua etme! Zira onlar benîm kullarımdır. Onlar ilk emrimde bu işe son verirler. Onların içinden hem kendisini, hem de ümmetini sevdiğim bir peygamber zuhur edecek. Hz. Musa: Ya Rabbî! Peygamberlerine olan sevginin Ölçüsü nedir? diye sordu. Allah Teâlâ da: Onun geçmiş gelecek tüm günahlarını bağışlayacağım, buyurdu.. Bu defa Musa: Pekİ onun ümmetine olan muhabbetinin ölçüsü nedir? diye sorunca Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Onlardan bağışlanma istej'eni bağışlarım, dua edenin duasmı kabul ederim. Bunun üzerine Hz. Musa: "Ya Rabbî! Beni de onlardan kıl, deyince Allah Teâlâ: Sen Önce geldin, onlar ise daha sonra geleceklerdir" buyurdu.
Mülâhaza: Dİ1 uzmanları, Meadd, Kureyş ve Sakîf isimlerinin müzekker (eril) ve munsarıf (çekimli) olduğu görüşündedirler.
İbn Adnan
Adnan. Bu isim Arapça'da adem kökünden türetilmiş olup bir yere yerleşme ve ikamet etme anlamına gelmektedir. Bunu İbnu'l-Enbârî, Zeccâcî ve daha başkaları ifade etmiştir.
Künyesi Ebû Meaddır. Belâzuri şöyle der: Kabe'ye ilk örtü giydirenin Adnan olduğu söylenir. Ona işlenmiş bir deri örtü giydirmişti.
Çocukları: Meadd, ed-Dîs, Ebiyy, E'ayy (E'iyy olduğu da söylenmiştir, doğrusu birincisidir) Udeyy (Bu kelimeyi, Belâzuri'nin Tariff'mm bir çok nüshasında böyle okunmuş olarak buldum.)
Sübeylİ, Aden b. Adnan hakkında bilgi vermiş ve şöyle demiştir: Aden bölgesi ona nisbet edilir. <?^-ZeVdc bu görüşe itiraz edilmiş ve Aden bölgesinin başka birisine nisbet edildiğini ifade etmiştir, En doğrusunu Allah bilir.
İbn İshak (tahmetullahi aleyh) Adnan'ın çocuklarından Akke İsminde birinin olduğunu söylemiş, ancak buna iki noktada itiraz yöneltilmiştir.
1- Akke'nin babası olan Adnan, Abdullah b. el-Ezd'in oğludur. İbnu'l-. Mualla, et~Terkîs adlı kitapta: "Akke âlimleri bu görüştedir" demektedir.
2- İbni İshak'ın söylediğini kabul etsek bile, Akke denen kimse Adnan'ın kendi soyundan olmayıp, el-Kelbi ve Belâzuri'nin zikrettiği üzere, ismi el-Haris b. ed-Dîs b. Adnan adında birinin oğludur.
Mülâhaza
Efendimiz Resûlullah (saMahu aleyhi vesellem)'in nesebi hakkında, üzerinde İcma edilen sahih görüşü yukarıda takdim ettik. Ama, Adnan'la İsmail arasındaki neseb bağında çelişki ve farklı görüşler söz konusudur. Hatta büyük çoğunluk Adnan'la İsmail arasındaki neseb zincirine karşı çıkını şiardır. Yalnız Adnan'ın İsmail'in soyundan olduğunda ihtilaf yoktur. İhtilaf, İkisinin arasmdakilerin sayısmdadir. Bu konuda soybilimciler ihtilaf etmişlerdir, hatta bir grup, aradaki bu halkanın tam olarak bilinemediğine kail olmuşlardır. İbn Sa'd'ın şu rivayetini buna delil göstermişlerdir: Peygamber (sallaüahu aleyhi vcsellem) nesebini zikrettiğinde Meadd b. Adnan b. Eded'e kadar sayar, ötesine geçmez, susar ve sonra da şöyle derdi: "Bztndaıı sonrasz için de soyhilimciler yalan söylemişlerdir." İbni Abbâs (radiyallahu anlı) da; "Şayet Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellem) bunu Öğrenmek isteseydi, elbette öğrenirdi" demiştir.
Söz konusu rivayetin senedinde yer alan Hişam ve babasının metruk râvi oldukları hadis âlimleri tarafından İfade edilmiş ve işlenen fıkirin yanlış olduğu vurgulanmıştır. Süheyli şöyle der: Sahih olan bu hadisin İbni Mcsud'un sözü olduğudur.
Bunun bilindiğini söyleyenler ise kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir; zira, Adnan'la İsmail arasında 4 kişinin olduğunu söyleyenlerin yanında, 7,8,9,10,15,20, 30, 38, 39, 40, 41 kişinin bulunduğunu söyleyenler de vardır. Bu konuyla ilgili görüş ve rivayetleri İbn Cerir, İbn Hibban, İbn Mesud ve diğer tarihçiler konuyu genişçe serdetmişlerdir. Biz bunların hepsini aktarmaya gerek görmüyoruz.
el-Hâfız İbn Hacer (rahimehullah) şöyle der: "Ben, İbn İshak'ın söylediklerine güvenmek gerektiği kanaatindeyim."
Ben de derim ki: Ebû'1-Fadl el-îraki de Elfiyetu's-Sîre adlı eserinde bu görüşün sahih olduğunu onaylamıştır.
el-Hâfız İbn Hacer şöyle der: Ondan daha evla olanı, Taberânî ve Hakim'in Ümmü Seleme (radiyaDahu anhâ)'dan rivayet ettikleridir: Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem)'i şöyle derken duydum: "Meadd, b. Adnan b. Eded b. Zend b. ei-Yerâ b. A'rak es-Se?-a'dzr." Ümmü Seleme, daha sonra Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şu âyet-i kerimeyi okuduğunu ekler:
"0 ilk Ad'ı da Semud'u da helak etti" (Necm 50-51) ve: "Bunların arasında sayılarını sadece Allah Teâlâ'mn bildiği pekçoklanm..." (Furkan 38) Ümmü Seleme, A'râk es-Serâ'run İsmail, Zend'in Hemeysa', Yerâ'nm ise Nebt olduğunu söylemiştir.
Derim ki: el-Hâkîm bunu doğrulamış, Zchebi de onaylamıştır. Hafız Nureddin el-Heyscmi de Mecmau'^Zevâid&e. bunu söylemektedir. Taberânî bunu Mu'cem es-Sağfr^de rivayet etmiştir. Senedindeki Abdulaziz b. İmrân Abdurrahman b. Avfın soyundandır. Buhârî ve bir grup muhaddis, Abdulaziz b. İmran'ı zayıf bulmuştur. İbn Hibban ise onu güvenilir kimselerden saymıştır.
Zend, Eded'in babasıdır. Darekutni (rahımehulkh) şunları söylemektedir: "Zend'İ sadece bu hadisten tanıyoruz. Kendisi, Zend b. el-Cevn olup şair Dülame'nin babasıdır.
Yerâ ile. ilgili olarak Hafız İbn Hacer, et-Tabsît'de şöyle der: "Yerâ, güzel kokulu bir ağaç" mânâsına gelmektedir. Sera İse, Hz. İbrahim'in oğlu olduğu içîn İsmail'e bu lakab verilmiştir. Zira ateş serâ'yı (toprağı) yakmadığı gibi, Hz. İbrahim'i de yakmamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Hafız İbn Hacer (rahimehullalı) der ki: Buna göre Mead b. Adnan, bazılarının da İfade ettiği gibi, İsa zamanında değil, Musa zamanında yaşamıştır, bu daha doğrudur. Zira Peygamberimizle Adnan arasındaki babaların sayısı yaklaşık yirmidir. Peygamberimizle İsa arasındaki süre 600 yıl olduğuna göre, Mead'ın İsa zamanında yaşamış olması oldukça uzak bir ihtimaldir. Kalcü ki, o nesillerin uzun ömürlü olduğu da bir gerçektir. Bazıları, Adnan'la İsmail arasındaki baba sayısının çok olmasından hareketle, Meryem oğlu İsa döneminde yaşayan Mead'la, İsmail arasında geçen babaların, uzun ömürlü olmalarına binaen 4 ve 5 olmasının uzak bir ihtimal olduğunu tercih etmişlerdir. Bunlar, daha önce değindiğim gibi, birinden kaçayım derken başka bir vartaya düşmüşlerdir.
En yakın ihtimal benim ulaştığım sonuçtur. Şöyle ki, eğer Mead b. Adnan'ın İsa zamanında yaşadığı doğruysa, bu takdirde onunla ismail arasında geçen babaların sayısının çok olması lazımdır. Eğer Musa zamanında yaşadığı doğruysa, bu takdirde de İkisi arasındaki sayının az olması gerekmektedir.
Nitekim Mead'ın biyografisinde, çocuklarının Musa'nın (aleyhisselâm) askerlerine saldırdıkları konUvSu geçmişti.
Süheyli şöyle der: Ümmü Seleme hadisi, bu bağlamda rivayet edilen en sahih hadistir. Bu hadisde yukarıda geçen ne Ömer'in sözüyle, ne de peygamberimizin: "Soybilimcikr yalan söylediler" sözüyle bir çelişki arz etmemektedir. Zira bu tevil edilmiş bir hadis olup orada sözü edilen İbnu'1-Yerâ b. A'râk'm es-Serâ olması muhtemeldir. Bu Peygamberimizin: "Hepini^ Adem'in çocuklarısınız Adem de topraktandır" sözü gibidir. Dolayısıyla bununla Hütneysa ve ondan sonraki halkaların İsmail'in kendi sulbünden olduğunu kastetmemektedir. Onun için bu ve benzeri teviller kaçınılmazdır. Çünkü tarihçiler, Adnan'la İbrahim arasındaki sürenin uzaklığında ihtilaf etmemektedirler. Dolayısıyla İbn İshak'm zikrettiği gibi, normal olarak ikİsİ arasında 4 veya 7, yahut 10 veya 20 babanın geçmiş olması mümkün değildir. Zira aradaki müddet tüm bunlardan daha uzundur. Çünkü Mead b. Adnan, Buhtu'n-Nasr zamanında 12 yaşındaydı. Bunu Taberi söylemiştir.
Derim ki: Hafız İbn Hacer'in yukarıda söylediklerini düşünürsen, Süheylî'ye verilecek cevabı içinde bulursun.
el-Cevvânî (rahimchullah) şöyle der: Neseb konusundaki ihtilafların sebebi Arapların yazılı metinlere sahip olmamalarıdır. Zira onlar birbirlerinden tevarüs ettikleri şifahi bilgiyi esas alıyorlardı. İhtilaf buradan kaynaklanmaktadî r.
Bu görüşlerden sonra, aşağıdaki isimlerle İlgili bir kaç mülâhaza arzedeccğİz:
1- İbn Düreyd şöyle der: Adnan'dan sonraki isimler Süryânice olup, bunları Arapça iştikakla/türetişle izah etmek güçtür.
2- İbnu'l-Mısrî adıyla meşhur Hafız Muhammed b. Ali et-Tevzerî (rahmetullah alevli) Hızaneti'l- Mahmudiyyc vakfındaki büyük boy 6 ciltlik Şekrâttsiyye Kasidesine yaptığı şerhte şöyle der: Bu yabancı İsimlerden dört veya daha fazla harfli olanların, yabancı ve marife isim oluşlarından dolayı gayr-ı munsarif olduklarında ihtilaf yoktur. Bunlardan üç harfli olanlar: Eğer orta harfleri harekeli ise, bu durumda yukardakİlerin hükmüne tabidirler, yok eğer orta harfi nun, Yerd gibi sakin ise (yani sessiz ise), bu durumda meşhur olan görüşe göre munsarif tirler.
3- Hafız İbn Hacer, el-Fet/fdc efendimiz Hz. İbrahim'in nesebini Nuh (aleyhisselâm)'a kadar dayandırdıktan sonra şunları söylemektedir: Soybilimcilerin büyük çoğunluğu ve ehli kitap, bu isimlerin bazılarının sadece okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Evet, İbni Hibban Ta/ih'inm baş kısmında bundan farklı bir zincir serdetmiştir; ancak bu sıradışı bir görüştür. Ibnu Dureyd Kitâbu'l-İştikâk adlı eserinde şöyle der: "İbrahim (aleyhisselâm)'m Adem (aleyhisselâm)'a kadarki nesebi sahihtir, o konuda en ufak bir ihtilaf yoktur. Zira bu Tevrat'ta vahiy ile sabittir. Orada soyları ve ne kadar yaşadıkları belirtilmiştir."
el-Cewânî, Mukaddime'de şöyle der: "Hz. Âdem ve İsmail arasındaki neseb sahihtir, bu konuda tarihçiler arasında en ufak bir ihtilaf yoktur Sadece babalarının isimlerinin değişik dillere aktarılmasından dolayı İhtilaf olmuştur."
4- Âlimler, nesebin Hz. Âdem'e kadar dayandırılmasının mekruh olması noktasında ihtilaf etmişlerdir. İbn İshak, İbn Cerîr ve daha başkaları bunun cevazına hükmetmişlerdir. İmam Mâlik (rahimehullah) ise, kendisine nesebini Hz. Adem'e kadar ulaştıran bir adamın durumu sorulduğunda bunu hos karşılamamış tır. Kendisine: 'Teki İsmail'e kadar, ne dersin?" denildiğinde bunu da çirkin bulmuş ve şöyle demiştir: "Bunun kesin böyle olduğunu ona kim bildirdi?" Aynı şekilde, ibrahim b. fülan b. fülan.. gibi peygamberlerin nesebinin de gerilere götürülmesini doğru karşılamamış tır. İmam Mâlik'in bu görüşü, Abdullah b. Muhammed b. Hüseyn eİ-Muaytî'nin kitabı er-Rdd nakledilmiştir.
İbn Üdd
Üdd. Ebû Ömer der ki: Tüm rivayetler "Adnan b. Eded" tarzını kullanırlar. Yalnız bir rivayet "Adnan b. Üdd b. Eded" İfadesini kullanmaktadır. e/-Ğurer'dc şöyle denir: "Anlaşıldığı kadarıyla bu isim e.d.d kökünden gelmektedir".
Annesi en-Na'câ binti Amr binti Tubba' Sad zî Kâiş el-Hinryerî'dir,
İbn Uded
Uded. Kelimenin geldiği kökle ilgili bir kaç görüş vardır.
1- Fuei kalıbında olup sevgi anlamına gelen vüdd kelimesinden gelmektedir. K harfi, U harfine dönüşmüştür.
2- Aslı edde olabilir. O da muazzam, büyük şey anlamına gelir. Allah Tcâlâ şöyle buyurur "Pek muazzam bir cür'ette bulundunuz!" (Meryem 89)
3- Elbiseyi yaydı anlamına gelen ededtü's-sevbe cümlesinde geçen eda kökünden geliyor olabilir.
4- Develer dışarı çıktı mânâsına gelen, eddeti'l-ibihs sözünden geliyor olabilir. Bunu İbnu'l-Enbârî Zebr'dc, ez-Zeccâcî ise Muhtasarında belirtmiştir.
İkinci bir görüşe göre edde kelimesinden geliyor olabilir. Nitekim şâz bir kıraatte yukarıdaki âyet-i kerime bu şekilde okunmuştur. Amr b. eî-Alâ' (rahmetullah aleyh) bu kelimenin mânâsını "büyük" diye tefsir etmiştir.
Annesi Hayye el-Kahtaniyye'dır.
İbn Yesa'
el-Yesa'. Aynı zamanda bir peygamber ismidir. el-Leysa' şeklinde telaffuz edenler de vardır. Hamza ve Kisâî de bu şekilde okumuşlardır. En'am ve Sâd surelerlindc geçen bu isim Hamza, Kisâî ve Halef tarafından böyle okunmuştur. Cumhur ise ilk şekliyle okumuşlardır. el-Metâlfde. şöyle denmektedir: "el-Yesa' yabancı bir isimdir ve gayrı munsariftir." Aslı Arapça olduğunu söyleyenler de vardır. Hak yolunda koşmasından veya ilminin genişliğinden dolayı ona "geniş" anlamında el-Yesa' denilmiştir.
İbn Hemeysa
el-Hemeysa Cevheri şöyle der: "Hemeysa, güçlü adam demektir." el-Cevvânî: "cl-Hemeysa', es-Semeyda' kahbmdadır. Çokları onu el-Hümeysa' olarak rivayet etseler de, doğrusu el-Hemeysa'dır" der. Süheylî şöyle der: "Hemeysa3, yakaran demektir. Annesi, Harise binti Mitdas b. Zür'a Zî Ruayn el-Himyerî'dir.
İbn Selâmân
Bunun hakkında her hangi bir bilgiye rastlayamadım.
İbn Nebt
Nebt. Nâbit de denir. Bunu, Emîr Ebû Nasr b. Mâkulâ (rahmetullah aleyh), Nâbit b. İsmail b. İbrahim bölümünde zikretmiştir. Nâbit b. Selâmân b. Hami b. Kayzâr b. İsmail b. İbrahim olduğunu söyleyenler de vardır. Bu son görüş, Cevvânî'nİn eu-Nesel/dc söylediklerine ters düşmektedir. O şöyle der: "Adnan b. Üdd b. Üded b. el-Yesa' b. cl-Hcmeysa' b. Selâmân b. Nebt." Dolayısıyla Selâmân'ı, Ncbt'ten önce zikretmiştir. İbnu'î-Cevzî de eî-Te/k&dc aynı şekilde nakletmektedir.
Annesi, Hâme binti 2,&yd h. Kchlân b. Sebc' b. Yeşceb b. Ya'rub b. Kahtân'dır.
İbn Hamel
Hamel. Annesi, el-Adiriyye binti Mâlik el-Cürhümî'dir.
İbn Kayzâr
Kayzâr. Kayzer ve Kayzur şeklinde telaffuz edenler de vardır. Süheylî şöyle demektedir: Anlamı, deve çobanı demektir. Zira kendisi İsmail'in deve çobanrydı. Bir başka yerde de şöyle der: Arap soybilimcilerden, kuvvetli bir rivayette Adnan'ın nesebinin, Kayzâr b. İsmail'e dayandığı nakledilmiştir Aynı rivayette Kayzâr'm, zamanının kralı olduğu ifade edilmektedir Kayzâr'ın anlamı, üstün kra/demektir.
Cevvânî şöyle der: İsmail'in çocukları yeryüzüne yayıldılar ve Aran kabilelerle karıştılar. Bunların bazıları dağılıp kayboldukları için soybilimciler Kayzâr'ın çocuklarından başkasının nesebini kaydedememişlerdir. Allah Teâlâ, İsmail'in oğlu ve Arapların babası olan Kayzâr'm çocuklarından onun dilini konuşan nesli çoğalttı.
Annesi hakkında Cevvânî şöyle der: O, Hâle binti'l-Hâris binti Midâd el-Cürhümî'dir.
İbn Mukavvam
Mukavvam. Mükavvim şeklinde de telaffuz edilmiştir.
İbn Nâhûr
Eğer kökü Arapçaysa, Nâhûr şeklindedir.
İbn Teyrah
Teyrah. Süheylî şöyle der: Eğer kökü Arapçaysa, terha kelimesinden teyrah vezninde bir kelimedir. Terab veya terha ise, hüzün anlamına gelmektedir. Teyrah yerine târih de denir.
İbn Ya'rub
Ya'rub. Gayr-ı munsarıf bir isimdir. İbnu Dureyd şöyle der: Sözdeki fesahati ifade eden a'rabe kelimesinden türemiştir. Ya da İnsanın kendisini ifade etmesi anlamındaki a'rabe kelimesinden türetilmiş olabilir. Ya'rub kelimesinin a'rabe kelimesinden gelmediğini İfade edenler de olmuştur.
İbn Yeşcub
Yeşcub. Hafız et-Tevzerî şöyle der: Helak olma anlamında gelen şecb kelimesinden gelmektedir. Araplar, çocuklarım düşmanları için temenni ettikleri çirkin manâlı isimlerle isimlendirmişlerdir.
İbn Nâbit
Nâbit. Nekcte fiilinden ism-i failidir.
İbn İsmâîl
İsmail. İsmaîn şeklinde de teleffuz edilmiştir. Bunu İmam Nevevî, et- adlı kitabında ifade etmiştir.
Allah'ın peygamberi ve resulüdür. Allah Teâlâ onu Cürhüm kabilesindeki dayılarına ve Hicaz topraklarındaki Amâlika kabilesine peygamber olarak gönderdi. Ona kimileri inandı, kimileri de inanmadı.
İstnâîl, diğer yabancı isimler gibi yabancı bir isimdir. Süheylî (tahmetullah aleyh): "Anlamı, Allah'a itaat eden kimsedir" demektedir. Kamus sahibi, y\atlaK\:Zevâhiri'n-~Nücûm diye bilinen Kur'an lugatinda şunları söylemektedir-. "Âdemoğullarından bu adla anılan ilk kişidir. Melekler içerisinde İsmail isminde birisi vardır ki, o da meleklerin emîrîdir. Yani dünya semasındaki meleklerin emîridir." İleride Miraç olayı anlatılırken bu konuya değinilecektir.
Bazıları bu ismin semia ("işitti, itaat etti") kökünden türetilmiş olduğu yönünde bir görüş ileri sürmüşlerdir ki, bu zorlamadır. Bu görüşü ileri sürenler bu ismin, semia fiili ile Allah mânâsına gelen "îl" kelimesinden mürekkeb olduğunu İfade etmişlerdir. Şöyle demişlerdir; İsmâîl, ifâıl vezninde bir isim olup mânâsı: "Allah'ın emrini duyup onu yerine getirdi" demektir. Feâlîl vezninde olduğunu söyleyenler de aynı mânâyı zikretmişlerdir. Onlar, "çünkü o, Allah Teâlâ'nın sözünü duydu ve ona itaat etti" demektedirler.
el-Matldd^ İsmail'in on özelliğinden bahsedilirken şunlar anlatılmıştır:
1- Onun dili Arapçaydı. Ben de derim ki: O apaçık Arapçayı konuşan ilk kimseydi. ez-Zübeyr b. Bekkâr ve Ebû Ca'fer en-Nahhas Edebü'l-KatiFdc Ali (kerramallahu vecheh)'den ResÛİUİlah (salhlhhu aleyhi vesellem)'İn şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: "Allah Teâlâ'nın apaçık Arapçayla dilini ilk çözdüğü kimse 14 yaşındaki İsmail'dir." [196] Bu rivayetin isnadı, el-Veth ve e%-Zehfde. söylendiği gibi, hasen'dir.
Sahiffde, İbni Abbâs (radiyaUahu anh)'dan rivayet edilen, zemzemin bulunuşu ve İsmail'in annesinin Cürhüm kabilesiyle beraber yaşaması ile İlgili hadiste şunlar geçmektedir: "Çocuk büyüdü ve onlardan Arapçayı öğrendi..." Rivayetin tamamı daha önce geçmişti.
Hafız İbn Hacer şöyle der: Bu hadîste, onun anne ve babasının dillerinin Arapça olmadığına İşaret vardır. Yine bu hadis, "Arapçayı ilk konuşan odur" Rivayetini zayıflatmaktadır. Bu, Hâkim'in Müstedrek'indeki İbn Abbâs (radiyalhhu anh)'ln hadisinde "Arapça'yı ilk konuşan, nutkeden İsmail'dir" [197] lafzıyla geçmektedir. Ardından da Hafız, yukardaki Ali (ketramalkhu vccheh)'dcn rivayet edilen hadisi zikretti ve şöyle dedi: "Bu kayıtla, yani onun fasih Arapça'yı ilk konuşan kişi olmasıyla iki rivayetin arası bulunur ki, boyler onun fasih Arapça'yı ilk konuşan kişi olduğu vurgulanmış olur, mutlak anlamda Arapça'yı ilk konuşan kişi değil... İsmail Arapça'nın temelini Cürhüm kabilesinden öğrendikten sonra, Allah Teâlâ açık ve fasih Arapcavı ona ilham etmiş, o da böylece onu rahatça konuşmuş olabilir,"
İbn Hişâm'm Şerafî b. Kutâme'den (rahimehullah) naldettiği rivayet de bu yorumu desteklemektedir. Rivayet şöyledir: "İsmail'in Arapçası, Ya'rub b Kah tan, Hımyer ve Cürhüm kabilelerinin Arapçasından daha fasih idi." Bu hadisteki ismail'in Arapçayı konuşan ilk kişi oluşu, kendi nesebiyle sınırlıdır Bu durumda Hz. İbrahim'in çocukları içerisinde ilk konuşan kimse olması kuvvetle muhtemeldir. İleride Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in "el-Arabî" ismini işlerken konuyu tamamlayıcı bilgiler verilecektir.
2- O, Peygamber (salMiahu aleyhi vesellem)'in nurunun merkezidir.
3- O, Halil (aleyhisselam) 'm oğludur.
4- O, Kabe'nin yapılışında babası Hz. İbrahim'in yardımcı sidir.
5- O, Halîl (aleyhisselam)'m ilk çocuğuydu.
6- Arapların soyu ona racidir.
7- O, Allah Teâlâ'nın kendisini imtihan ettiğinde, boğazlanmaya teslim olan kişidir.
8- O, Onun yerine büyük bir koç gönderdik" (Saffât 107) payesini kazanan kimsedir.
9- Allah Teâlâ onu Hz. Adem'in çocukları arasından seçmiştir. Müslim ve TİrmİZÎ, Vasile b. el-Eska (radiyallalıu anh)'dan, Resûlullah'in (sallalkhu aleyhi veseücm) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Allah, ibrahim'in çocuklarından ismail'i seçti." Hadîsin tamamı daha önce geçmişti.
10- Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) onunla iftihar etmiş ve "Ben iki kurban edilenin oğluyum"demiştir.
Bu rivayet Keşşafta da aynen böyle geçmektedir. Zeylaî ve Hafız İbn Hacer, her ilcisi de hadisleri tahric ederken onu bu lafızla bulamadıklarını söylemişlerdir.
Allah Teâlâ, İsmail'i Kur'an'da 12 isimle anmıştır:
[Meryem 54-55]; [Saffat 102] Ğulâm, Alîm, Halım, Müslim, Müstcslim, Amir (Ailesine namazı emrediyordu), Sâbir (Beni inşaallah sabredenlerden bulacaksın), Marziy (Rabbi katında kendisinden razı olunan biriydi), Sâdık, Resul, Nebî ve Mezkûr ("Kitap'ta İsmail'i zikret").
İsmâîl, Ishak (aleyhisselam)'dan daha büyüktü.
Hangisinin kurban edildiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Çoğunluğun görüşüne göre doğru olan İsmâîl (akyhisselâm)'ın kurban edildiğidir.
Ben diyorum ki, Allame İbnu'l-Kayyim, Zâdü'l-Mead'dz, bu konudaki değişik rivayetleri sıralamış, buna ters düşen görüşü yirmiden fazla noktadan reddetmiştir.
Onun soyundan, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vcsdlem)'den başka peygamber gelmemiştir. Kimilerince Hâlid b. Sinan'ın nakledilen (İsa'dan sonraki) fetret döneminde peygamber gönderilmiş olabileceği ifade edilmektedir ki bu mümkün değildir; çünkü Sahih-i Bubârf&e Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğu riveyet edilmiştir: "Ben, Isa b. Meryem'e en yakın olan kimseyim. Zira onunla benim aramda peygamber yoktur." [198] Fetret öncesinde de peygamber olması mümkün değildir; çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Senden önce, kendilerine uyarıcı gelmemiş olan kavmi uyarman için..." (Kasas 46). Bilginlerin büyük çoğunluğu, Allah Teâlâ İsmail'den sonra Araplara Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)'den başka bir peygamber göndermediğini zikretmişlerdir. Bununla İlgili olarak İbn Kesir ve Hafız İbn Hacer T'ethu'l-Bârfde şöyle demişlerdir: "Sahih-i Buhâri'deki bu hadîs, Hâlid b. Sinan'ın kıssasında anlatılan şeyleri zayıflatmaktadır. Zira hadis tereddütsüz sahih olup onunla çelişen rivayetlerde tenkide medar şeyler vardır. Veya söz konusu rivayetten kasıt şu olabilir: Fetret döneminde gönderilen peygamber ayrı şerİatle değil, sadece İsa'nın şeriatını yerleştirmek için gönderilmiş olabilir.
İsmail'in annesi: Hacerdİr. Acer de denilmiştir. Kıbti'dir.
Ebû Hureyre'nin rivayetine göre, Hz. İbrahim ve Sâre zorba bir hükümdarın (veya zorba bir kralın) hâkim olduğu bölgeye gelirler. İbrahim Sâre'ye: Bu zorba hükümdar, senin eşim olduğunu anlarsa, seni elimden alır. Eğer sana sorarsa ona: <Bu kardeşimdir de!> Gerçekten de sen benim din kardeşimsin" dedi. O kralın bölgesine girdiklerinde, krabn bazı adamları Sâre'yi gördüler ve hükümdar'a şöyle dediler: "Topraklarına çok güzel bir kadın girdi, senden başkasına yakışmaz." Kral Hz. İbrahim'e adam gönderip: "Kim bu?" diye sorunca İbrahim: "Kardeşim" dedi ve Sâre'ye dönüp: "Ey Sâre! Senden ve benden başka yeryüzünde mü'min yoktur. Ben bu adama, senin kardeşim olduğunu söyledim, beni yalan çıkarma!" dedi. Hükümdar onu çağırttı. Bu arada Hz. İbrahim namaza durdu. Sâre hükümdarın huzuruna girdiğinde, kalkıp abdest aldı ve namaz kıldı. Sonra "Ey Allahım! Eğer sana ve resulüne iman etmişsem ve namusumu esim hariç herkesten korumuşsam, şu kâfiri bana musallat etme!" diye dua etf Zorba duramayıp hemen elini ona uzatmaya kalktı. Ancak fena bir sekile]' kolu tutulup ayaklarında derman kalmaymcaya kadar sıkıldı. Sâre: "Eğer ölürse onu o kadın öldürdü" denecek diye korkmaya başladı. Bunun üzerine serbest bırakıldı. Bİr başka rivayette hükümdar Sâre'ye: "Benim için Allah'a dua et, sana zarar vermeyeyim" dedi. Sâre de dua etti ve serbest bırakıldı Sonra ikinci defa ona sarkıntılık etmek istedi. Bunun üzerine Sâre kalkın abdest aldı, namaz kıldı ve "Allahım! Eğer sana ve rasulüne iman etmişsem ve namusumu eşim hariç herkesten korumuşsam, şu kâfiri bana musallat etme!" diye dua etti. Bunun üzerine zorba yine aynı şekilde, hatta daha sert bir şekilde yakalandı ve ayağıyla yeri tekmeleyinceye kadar sıkıldı. Sâre yine: "Allahım! Eğer ölürse o kadın öldürdü diyecekler" demeye başladı. Bunun üzerine tekrar serbest bırakıldı." Yine bîr başka rivayette zalim hükümdar Sâre'ye: "Benim İçİn Allaha dua et ki sana zarar vermeyeyim" dedi. Sâre de dua edince hükümdar sıkıntıdan kurtuldu. Bunun üzerine görevlilerini çağırdı. Bİr rivayete göre de, Sâre'yi kendisine getirene: "Siz bana insan değil, bir şeytan getirmişiniz. Onu Hz. İbrahim'e geri götürün. Onu toprağımdan çıkarın ve ona hizmetçi olarak Hacer'i verin" dedi. Sâre Hz. İbrahim'e döndü. Kendisi namaz kılıyordu. Eüyle işarette bulunup "Ne oldu?" diye sordu. Sâre: "Allah kâfiri nasıl da rezil etti!" Bir başka ifadede ise: "Allah, kâfirin tuzağını boşa çıkardı ve bize Hacer'i hizmetçi kıldı" dedi. Bunu, Buharı sahih senetlerle, Müslim, Nesai, Bezzar ve İbn Hibban rivayet etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun.[199]
İmam Nevevi şöyle demektedir: Hacer, Ajnıul-Cer'de iskan eden zorba bir hükümdarındı. Burası Ba'lebek'e yakın bir yerdi. Bu zorba Hacer'i Sâre'ye hibe etmiş, Sâre de onu Hz. İbrahim'e hediye etmişti. Süheyli şöyle der: "Hacer bu kraldan önce, Mısır'daki Kibri krallardan bir kralın kız) idi." Taberi de Seyf b. Umeyr'den (veya bir başkasından) rivayet ettiği hadiste, Amr b. el-Âs'ın Mısır'ı kuşattığı zaman halkına şöyle dediğini zikretmektedir: "Peygamberimiz Mısır'ın fetholunacağını bize vâdetmişti. Aramızda bir akrabalık olması sebebiyle halkına iyi davranmamızı emretti." Bunun üzerine Mısırlılar ona: "Böyle çok uzak bir tarihte gerçekleştiği için onu ancak bir peygamber sürdürür ve hakkını muhafaza eder, dediler ve söz konusu tarihi hadiseyi şöyle anlatülar: Anneniz Hacer krallarımızdan birinin hanımıydı. Ayn-ı Şems halkıyla aramızda bir savaş çıktı. Bizim de bir Hz. İbrahim devletimiz vardı. Onlar, kralımızı öldürdükten sonra Hacer'i alıp gittiler. t Ee biradan da babanız Hz. İbrahim'e ulaşmıştır.
Hafız İbn Hacer şöyle der; "Hacer, Süryanice bir isimdir. Babasının Kıbti krallardan olduğu söylenmektedir. Hacer, Mısırdaki bir köy olan Hafn'lıdır. Ya'kubî, Hafn'ın o zamanlar bir şehir olduğunu söylemektedir. O simdi, Yukarı Mısır'ın Yukarı Mısır'ın doğu bölgesinde Eşmuneyn karşısında Ansına denilen yerleşim birimine bağlı bir köydür. Orada büyük tarihi kalıntılar vardır. Yukarda adı geçen zorbanın ismi Amr b. İmriü'l-ICays İbn Sebe'dir. Mısır'ın hâkimiydi. Bunu Süheyli zikretmiştir. İbnu Hisam'm et-Ticân'daSd görüşü de budur. Söz konusu hükümdarın isminin Sâdûf olduğu da söylenmiştir. Bunu da İbn Kuteybe ifade etmiştir. (Bu rivayete göre) o Ürdün kralıydı. İbnu Hişam et-Ticârı'du, bu görüşün kimden nakledildiğini zikretmiştir. Orada, İbrahim (akyhisselâm)'ın o hükümdardan buğday satın aldığı, Sâre'yi de un Öğütürken gördüğü, kendisine acıyıp Hacer'i bundan dolayı verdiği nakledilir.
Hz. ibrahim'i (aleyhisselâm) Sâre'nin kız kardeşi olduğunu söylemesine iten sebep konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Zira, bu zalim kişi Sâreyi ister kızkardeşi, isterse eşi olsun onu gaspedip kendi uhdesine almak istiyordu.
Bazıları şöyle demiştir: Bu kral sadece evli kadınlarla beraber olmak isterdi. Hafız İbn Hacer şöyle der: Konunun şu yönü vardır ki, İbrahim (aleyhisselâm) İki menfi tercih arasında en hafifini İşlemek istemiştir. Zira kralın Sâre'yi gasbetmesi kaçınılmazdı. Ama eğer kral, Sâre'nin hayatta olan bir eşi olduğunu bilseydi, bu durum, kıskançlık duygusu ile onu Öldürmeye, asmaya, bahsetmeye veya bir şekilde ona zarar vermeye sevkedebİlirdi. Ama Sâre'nin bîr kardeşi olduğunu öğrenmesi halinde, bu defa kıskançlık duygusu, kral tarafından değil, özellikle kardeş tarafından sergilenecekti. Kral bu durumda buna yeltenmeyecekti. Bazılara da şu görüşü ileri sürmüşlerdir: İbrahim (aleyhisselâm): "Eğer senin eşim olduğunu Öğrenirse, beni seni boşaman için zorlayabilir" düşüncesiyle bunu istemiş olabilir. Bu görüş Vehb b. Münebbih tarafından açıkça belirtilmiştir. Bunu Abd b. Humeyd Tefsirinde nakletmiştir.
Hafız Zekiyyüddin el-Münziri (rahimehullah), Hasiyeti/'s-Süneri'de ehl-i kitaptan birinden rivayetle, adı geçen zorbanın, evli olan kadınlara, eşleri öldürülmedikçe yaklaşmadığını zikretmektedir. İşte bundan dolayıdır ki Hz. ibrahim "o kardeşimdir" demiştir. Bunun karşısında eğer söz konusu hükümdar adil birisiyse onu kendisine nişanlıyacaktı. Yok, zalim birisiyse, bu durumda ölmekten kurtulmuş olacaktı. Bu da, benim daha önce vardığım tespitle örtüşmektedir. İbnü'l-Cevzi de, el-Münziri'ye yakın şeyler söylemiştir.
İbn İbrahim
îbrâhim, Allah'ın Nebî'si, Resulü, Halil'i (dostu)dur. Kendinden sonra .' Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) 'in geldiği, Peygamberlerin babasıdır. İbrahim ismi Arapça bir isim değildir, anlamı da: "Merhametli baba" demektir.
el-Matldda. şöyle denilmektedir; Muhakkik âlimlerin çoğuna göre bu İsim müştak (türemiş) değil câmid bir isimdir. Dili zorlamak suretiyle bazıları şöyle demişlerdir: İbrahim ismi; el-Berâ veya el-Ber' veyahut el-Berâe kelimeleriyle, tl-Heyemân veya el-Vehm veyahut el-Himme kelimesinden mürekkep bir isimdir, mânâsı da şöyledir: Allah 'tan gayn her şeyden u^ak durdu ve kalbi onun ^İkıiyle meşgul oldu.
Bazıları manâsıyla Ügilİ olarak şöyle demişlerdir: Hata ve günahtan kurtuldu, dostluk makamına geçmeye azmetti. Yine şöyle denilmiştir: Allah onu kendisine yakın kul olarak yarattı, o da samimi bir kalple ve bütün himmetiyle ona yöneldi. Şair şöyle der:
Aşk olmadan hasretten ölüyordum, çimdi kalbim aşkınla yanıp tutuştu. Kalb bana senin gu an karşında olduğunu gösterince, Sem her yerde görür oldum.
İbrahim İsmiyle ilgili değişik okuyuşlar vardır:
Birincisi: İbrahim. Meşhur olanı budur. İbnu Amir dışındaki yedi kıraat i.İmamı tüm Kur'an'da bu şekilde okumuşlardır.
İkincisi: İbrâhâm. Kur'an'da bazı yerlerde İbnu Amir böyle okumuştur.
Üçüncüsü: İbrâhavm.
Dördüncüsü: Ebraham. Bunu Ebû Hatim cs-Sicistânî, bazılarından nakletmiş tir.
Beşincisi: İbrahim. Abdurrahman b. Ebî Bekr tüm Kur'an'da böyle okumuştur.
Altıncısı: İbrâhum. 1 Bu alo okunuş şeklini el-Ferrâ nakletmiştir.
Yedincisi: İbrâheym.
Sekizincisi: İbrâhâm. Şâzz kıraatlerde böyle okuyanlar olmuştur.
Dokuzuncusu: İbrehim. Bunu Ebû Amr ed-Dânî, Abdurrahman b. Ebî Bekr'in okuyuşundan, es-Sa'lebî ise Abdullah b. ez-Zübeyr'den nakletmişlerdir. Allah hepsinden razı olsun.
el-Matla'da. şöyle denir: "İbrahim ismi, Ebârih, Ebârîh, Ebârime, Ebârihe, Berâhim, Berâhîm, Berâhimc ve Berât şeklinde çoğul yapılmıştır. İsm-i tasğîri (küçültme) ise: Büreyh'tir. Ubeyre ve Bureyhîm diyenler de olmuştur.
Künyesi, Ebû'd-Dîfân (misaafır babasıdır.
İkrime ve daha başkaları şöyle demişlerdir: O, Peygamberimiz tyluhammed (salkllahu aleyhi vesellem)'den sonra peygamberlerin en üstünüdür. Hafız İmaduddin b. Kesîr, Tarih'mdt bunu ifade etmiş ve delilleriyle ispat etmiştir. Dİğer imamlar da aynı görüşü paylaşmışlardır.
el-Bezzâr (rivayet metni kendisine aittir), İmam Ahmed ve el-Hâkim, (Müslim'in şartlarına uygun bir senedle) Ebû Hureyre (radiyallahu anh)'dan naklediyorlar: ÂdemoğuUarının en hayırlısı, Nûh5 İbrahim, Musa, İsa ve Vluhammed'dir. Bunların da en hayırlıları Muhammed (salkllahu aleyhi vesellem) sonra da İbrâhİm (akyhisselâm)'dır.
Bu gibi hususlar da, ancak nassla belirtilebilecek hususlardır. Bu da onun hadisin merfu hükmünde olduuğunu gösterir. ez-Zehebî AkJde'sindc, şeyhimiz Suyûtî de en-Nikâyede. bu görüşte olduklarını belirtmişlerdir.
Doğum yeri hakkında ihtilaf vardır. Şam'ın merkezine yakın Bence denen bölgede doğduğu söylenmiştir. Hafız Ebû Kasım b. Asâkir (rahmetulkh aleyh): "Doğrusu, onun Irak topraklarında yer alan Bâbil bölgesindeki Leyûsâ denen yerde doğmuş olmasıdır" demektedir.
Annesinin ismi Nubâ'dır. l^eyûsâ veya başka bir isminin olduğu da söylenmiştir.
Hz. Adem'in yaratılışından 2000 yıl sonra doğmuştur. Hz. İbrahim'le NûVı arasına 10 asır vardı. Bunu el-Hâkim, Vâkıdî'den naklen Müstedrek\& rivayet etmiştir.
îbrâhim, Önce Suryanice konuşuyordu. Nemrût'dan kaçıp ta nehri geçtiği zaman Ib fânice konuşmaya başladı. Nemrut kelimesi, yabancı ve Özel isim oluşundan dolayı gayr-ı munsariftir. Başına da harf-i tarif (Jı) gelmez.
Taberânî, güvenlirİ ravilerin bulunduğu bir ravi zinciri ile Ebû Ümâme (radiyallahu anh)'dan Resulullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: ''ibrahim'le Nuh araşma on asır vardır,"
Nemrut, Hz.İbrahim'in peşine adamlarını gönderip, onlara şunu demişti: "Suryanice konuşan bir genç bulduğunuz zaman, onu geri gönderin" Adamları, Hz.İbrahim'i yakalayıp da onu konuşturunca, Allah onun lisanını İbraniceye çevirdi. Bu olay da, nehri geçişi (abare) esnasında cereyan ettiği için, bundan dolayı Abranice İsmini almıştır. Süryaniceyle ilgili olarak ise İbn Sellam: "Allah, Hz. Âdem'e isimleri öğrettiği zaman, ona söz konusu isimleri meleklerden gizli (şiryanı) olarak öğretti, sonra dil ile telaffuz ettirdi; bundan dolayı bu dil Suryanice ismini aldı" demektedir.
Hz .İbrahim'in, İsmâîl (aleyhisselâm) dışında bir çok çocuğu daha vardı. el-Matldd% şöyle denir: İbrahim (aleyhisselâm)'ın hak yolunda, kendileriyle kerametlerin zirvesine nail olduğu on makamı vardır.
Birincisi: Talep makamı Bu Rabbimdir" (En'âm 76)
İkincisi: Davet makamı (Hac 27)
Üçüncüsü: Fazilet makamı makamını namazgah edinin" (Bakara 125)
Dördüncüsü: Fakr ve ihtiyaç makamı «^CaJl namaz kılanlardan eyle" (İbrahim 40)
Beşincisi: Nimet makamı O'dur" (Şuarâ 79)
Altıncısı: "Kıyamet gününde hatamın bağışlanmasını sadece ondan isterim'1(Şuarâ 82)
Yedincisi: Sevgi makamı "Rabbim! Ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster" (Bakara 260)
Sekizincisi: Ma'rifet makamı "Yâ Rabbî! Bana sonraki nesiller nezdinde hayırla yâdedilmeyi nasip eyle" (Şuarâ 84")
"İnsanları hacca davet et "İbrahim'in "Rabbim beni "Beni yedirip sulayan Bağışlanma makamı
Dokuzuncusu: Sakınma makamı "İbrahim çok ince ruhlu ve yumuşak birisiydi" (Tevbe 114)
Onuncusu: Veraset makamı. Burada, vasıtaları aşma makamına ulaştı ve şöyle dedi: "O benim halimi biliyor ya, artık hiç kimseden istekte bulunmaya gerek yok."
Tarihçiler şunları nakletmektedirler: Hz. İbrahim Irak'tan Şam'a hicret etti. Yaşı 175'e ulaşmıştı. 200'e ulaştığını ifade edenler de olmuştur. Mukaddes topraklarda defnedildi. Kabrinin o mübarek topraklarda olduğu kesindir, ancak Resûlullah (sallaüahu aleyhi veselkm)'in ve atası Hz. İbrahim'in kabrinden başka hiç bir peygamberin kabrinin kesin hadarla nerede olduğu belli değildir.
İlk sünnet olan kişiydi. İbn Ebî Şeybe, İbn Sa'd, İbn Hibbân ve el-Hâkim, sahih bir senedle Saîd b. el-Müseyycb tarikiyle Ebû Hureyre (radiyallahu anh) 'dan naklediyorlar: "Hz.İbrahim 120 yaşındayken baltayla sünnet edildi, bundan sonra da 80 yıl yaşadı."
Saîd b. el-Müseyyeb (rahimehullah) şöyle der: Hz.İbrahim ilk sünnet olan ve saçında akı gören ilk kişiydi. Saçında aklan görünce: tfYa Rab! Bu nedir?" diye sordu. Allah Teâlâ: "Vakardır ey İbrahim!" deyince Hz.İbrâhim: "Rabbim benim vakarımı artır!" dedi. Yine İbrahim ilk misafir kabul eden, bıyıklarını ve tırnaklarını kesen ve etek traşı olan ilk kişidir. Bunu İbn ivy vc Beyhakî Resûlullah'in sözü olarak rivayet etmişlerdir. Ebû Ya'lâ ve Ebû'ş-Şeyh AMkada, Musa b. Uley b. Rabâh'dan, o da babasından, İbrahim (aleyhisselâm)'ın 80 yaşındayken sünnet olmakla cmrolununca, aceleyle bir baltayla sünnet olduğunu, ağrıları artınca da Allah'a dua ettiğini, bunun üzerine de Allah Teâlâ'mn ona şu tavsiyede bulunduğunu rivayet etmektedirler: "Sen acele ettin, ben sana aletini de bildirecektim." Bunun üzerine Hz.İbrâhim: "Ya Rabbî! Emrini gecikmeli olarak yerine getirmiş olmaktan çekindim" dedi.
Buhârî ve Müslim, Ebû Hureyre (radiyallahu anh)'dan, Resûlullah (sallallahu aleyhi veselkm)'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "İbrahim 80 yaşındayken bir baltayla sünnet oldu." [200] Hafız İbn Hacer şöyle der: /balta—keser" kelimesi, Sahih-i Buhârf ain Asîlî ve Fâsî versiyonlarında yer almıştır. Buna karşılık bu İki zatın dışındakilerin rivayetinde kadûm şeklinde zikredilmiştir. Nevevî şöyle der: "Müslim'in ravileri de kadûm şeklinde nakletmiş!erdir. Ama bu kelimeden maksadın ne olduğu hususunda farklı şeyler söylenmiştir: Kimileri ism-İ mekan (yer ismi) olduğunu söylerken, kimileri de "Marangozun kullandığı aletin ismidir" demişlerdir. "Şam'da bir köydür," "Sürât'ta bir şehirdir" diyenler de olmuştur. Doğrusu İse, hadiste kastedilenin alet ismi olduğudur. Bu bilgileri verdikten sonra İbn Hacer, Uley b. Rabâh'ın rivayetini zikretti.
Sahib-i Bubâıfde, Ebû Hureyre (radiyallahu anh)'dan rivayet edilen hadiste, İbrahim (aleyhissclâm)'in 80 yaşındayken sünnet olduğu nakledilmiştir. Hâfiz İbn Hacer şöyle der: İbn Hibban'm ondan naklettiği merfu rivayete göre, İbrahim (aleyhisselâm)'ın 120 yaşındayken sünnet olduğu ifade edilmiştir. Anlaşılan bu rivayette bir şeyin belirtilmediği görülmektedir. Çünkü 120 yaş İbrahim'in tüm ömrünün miktarıdır. Derim ki: Bunu el-Hâkim rivayet etmiş ve o İkisinin şartlarına uygun ve sahih bulmuş, Zehebî de onu: "120 seneden sonra.." ibaresiyle merfu olarak zikretmiştir. Bunun bir benzeri Ebû Şeyh'in Akîka adlı kitabında merfu ve mevsul olarak, Evzai yoluyla Yahya b. Said'den, o Said b. el-Müseyyeb'den o da Ebû Hureyre'den nakledilmiştir. Burada: "Bundan sonra 80 yıl yaşadı" ilavesi vardır. Buna göre Hz.İbrâhim (aleyhısselâm) 200 sene yaşamış olmaktadır. Bazıları da: "Birincisi nübüvvetinin başlangıcından, ikincisi de doğumundan itibaren hesaplanmıştır" diyerek bu iki rivayetin arasını bulmuşlardır.
Vekî', İbrahim en-Nehâî'den naklediyor: Hz.İbrâhim pantolon benzeri bir şey giyen ilk kişidir. Yine ilk defa insanlar arasında hükmeden, ilk bileme ve törpülemc işini yapan, ilk sünnet olan, ilk misafir ağırlayan ve saçı ağararı ilk kişidir.
Vekî', Ebû Ityeyne'nin azadlısı Vâsil'dan şunu rivayet etmiştir: Allah Teâlâ Hz.İbrahim'e: "Sen benim katımda yer halkının en değerüsisin, secde ettiğin zaman avretini toprağa gösterme" diye vahyetti. Bunun üzerine pantolon ve benzeri birşey giyindi.
Deyîemî, Enes'den merfu olarak şunu rivayet etmiştir: "İlk fana yakan kişi H^lbrâhim'dir."
Ibn Ebî Şeybe Musanmfte ve eî-Bezzâr, Sa'd b. İbrahim (rahimehulkh)'darı minberde ilk hutbe okuyanın Hz.İbrâhîm olduğunu rivayet etmişlerdir.[201]
İbn Asâkir, Hassan b. Atiyye'den şunu rivayet etmektedir: "Lût (;deyhisselâm)'i esir alanlarla savaşmak için harekete geçtiğinde yaptığı gibi sağ sol ve orta kanat şeklinde ordu düzenlej^en ilk kişi İbrahim (aleyhisseîâm)'dır."[202]
el-Bezzâr ve Taberânî, Muaz b. Cebel'den, Resûlullah (saUallahu aleyhi veseüem)'in şu hadisini rivayet etmişlerdir: "Bir minber edinmeliyim. Zira babam ibrahim de edinmişti. Bir baston edinmeliyim. Zira babam ibrahim de edinmişti."
İbn Ebi'd-Dünya, er-Ramy (ok atma) kitabında İbn Abbâs (radiyallarm anh)'m: "İlk yay yapan kimse Hz.İbrahim'dir" dediğini rivayet etmiştir.
İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhaki (Suabu'İ-Iman'da) Ebû Hureyre (radiyalhhu anh)'dan, Resûlullah (salküahu aleyhi vesellem)'in: 'l/k misafir ağırlayan H^.lbrâbim'di" [203] buyurduğunu rivayet etmişlerdir.
İbn Sa'd, İbn Ebi'd-Dünya, Ebû Nuaym (el-Hilye'de), Beyhaki (eş-Şuab'da), İkrime (rahmetuUah alcyh)'den naklediyorlar: "İbrahim Halilu'r-Rahman (Rahmanın dostu) <misafirlerin babası> künyesiyle bilinirdi. Kimseyi kaçırmamak/dördürmemek için, sarayının dört kapısı vardı."
Beyhaki, Ata'dan (rahmetulkh aleyh) naklediyor: "Hz. İbrahim, yemek yemek istediğinde uzaklarda da olsa kendisiyle yemek yiyecek birisini arardı."
İbn Ebi'd-Dünya el-İhvan adlı kitapta, Hatip ise et-TaribJdc, Temim ed-Dari'den Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem)'in şu sözünü rivayet etmişlerdir: 'İlk misafirlerle kucaklaşan H^.İbrâbim 'dir." Salât-ü selâm, onun ve Peygamberimizin üzerine olsun."
İbn Sa'd, Muhammcd b. es-Saib'den (rahmetullah aleyh) şunu rivayet etmektedir: "Hz.İbrahim ilk misafir ağırlayan, ilk tirit yemeği yiyen ve saçında aldık gören ilk kişidir,"
Allah Teâlâ ona oldukça geniş bir mülk ve kalabalık bir hizmetçi ekibi vermişti.
İmam Ahmed, e^Zübd'dc, Mutarrifden (rahmetulkh aleyh) şöyle rivayet etmiştir: "Hz.İbrahim, dua ederek, kavminin hâlini Allah'a havale eden ilk kişidir."
İbn Ebi Şeybe Musannefte, Buhâri, Müslim ve Nesai merfu olarak İbn Abbâs'dan; İbn Ebi Şeybe, Said b. Cübeyr'den; Ebû Nuaym, Ubeyd b. Umeyr'den; İbnu Ebi Şeybe ve Ahmed b. Hanbel (e^Ziihd'de) Abdullah b. el-Hâris (radiyallahu a«h)'dan naklediyorlar: "insanlar kıyamet günü yalınayak ve çıplak olarak haşrolunacaklar. Allah Teâlâ şöyle diyecek: <Halil'imi çıplak görmeyeyim !> Bunun ürerine ibrahim'e beya^ elbisegydiriluektir."
Abdullah b. Hâris'in rivayeti ise şöyledir: "iki beya^ elbise giy dirilecektir. Onun için o sahnede ilk giyinen İbrahim (akyhimiâm) olacaktır. Sonra da Arş'ın sağındayken Resûlullah (süilalkha aleyhi mselkm)''e desenli cilbbesi gıy dirilecektir"[204]
İbn Ebi Şeybe, Ahmed b. Hanbel (e%:Zühd'de) ve Ebû Nuaym, Selman'dan (radiyallahu anh) şunu rivayet etmişlerdir: "İbrahim (aleyhisselâm)'ın üzerine aç iki aslan gönderildi. Onu yalayıp, sonra ona secde ettiler."
Vefat kıssası: Ölüm meleğine: "İbrahim'e yumuşak davran, ruhunu kolay bir şekilde teslim al!" denildi. Bunun üzerine ölüm meleği, pît-i fâni bir ihtiyar suretinde İbrahim bağında iken ruhunu teslim almaya geldi. İbrahim (aleyhisselâm) ölüm meleğini bu halde görünce ona acıdı ve bir sepet alıp onu üzümle doldurduktan sonra ihtiyarın Önüne koydu ve: "Buyur, ye!" dedi. Elini sepete daldırıyor, yiyormuş gîbi yaparak, üzümün sularını sakalına ve göğsüne damlatıyordu. Hz. İbrahim bu manzarayı görünce şaşkınlığını gizleyemedi ve "Uzun seneler sende birşey bırakmamış! Kaç yaşma geldin?" diye sordu. Ölüm meleği Hz. İbrahim'in yaşını hesaplayıp: "Şu kadar oldu" dedi. Hz. İbrahim: "Ben de aynı yaştayım. Demek senin gibi olmayı mı bekliyorum! Allahım benim canımı al!" dedi ve böylece Hz. İbrahim isteyerek ölümü seçti. Ölüm meleği de o an canını aldı. Bunu, İmam Ahmed ve Ebû Nuaym (Hilye'dt), KaVdan rivayet etmişlerdir.
Hz. İbrahim'in, İsmail dışında bir çok evladı vardı. Allah'ın salât-ü selamı ikisinin de üzerine olsun.
İbn Târah
Târah. el-Fetb ve en-Nutdı bu şekilde geçmektedir Anlam»_ egn demektir. Bununla kasdedılen tisi Azer'dır. Cevheri, bunun Arapça kökenli bir kelime olmadığını söylemiştir, "Arapça'dır" deyip, "yardım etme anlamına gelen â^ere kelimesinden türemiştir" diyenler de vardır. Târah ve Azer, bîr çok kimsenin ifade ettiği gibi ona ait İki isimdir. Bunu Süheyli df doğru kabul etmiş ve anlamının aynı zamanda eğri olduğunu ileri sürmüştür. Yine onun bir put olduğunu söyleyenler de olmuştur. Azer'in horlama ve azarlama anlamında bîr kelime olduğu da ifade edilmiştir, et-Tevzerî şöyle der: "Hz.İbrâhimin babasının Târah ve Azer diye iki ismi vardı" demiştir. Bu Hasan el-Basrî ve Süddi'nin görüşüdür, Allah ikisine de rahmet etsin.
Azer isminin yardımlaşma anlamına gelen muâ^ere kelimesinden türemiş olduğu da söylenmiştir. Zira Azer kavmine, putlara tapma konusunda yardım ediyordu. Azer'in, Hz.İbrâhim'in babasının ismi olması muhtemeldir. Bİr put ismi olduğunu ifade edenler de olmuştur, dolayısıyla putlara İbadete düşkün olduğundan bu isimle adlandırılmış olabilir. Ya da: "Azer'le ibadet eden kişi" kastedilmiş olabilir. Bu durumda mu^aj'hazfedilip muyafun ileyh onun yerine ikame edilmiş olur.
Dolayısıyla İbrahim (aleyhisselâm) 'm babası Azer'e atfen yöneltilen: Jlî i|3 'yj\ *Ji r~»fjl "Hani, İbrahim babası Âzer'e şöyle demişti" âyetinin (En'âm 74) (asıl) meali şöyledir: "Baba! Neden Azer putuna ibadet ediyorsun!" Arkasından bunu pekiştirmek ve açmak üzere de: "Yoksa sen putları mı ilah ediniyorsun!" demiştir. Bu da put ismidir. Sa'lebî şöyle der: Dedesi Hz.İbrâhim'in babasına önce Târah ismini koydu, ancak dedesi Nemrut'un putlarına koruma görevlisi tayin edildikten sonra babasının ismini Azer olarak değiştirdi.
İbn Nâhûr
Bu Nâhûr, İsmail'den önce geçen Nâhûr'dan başka birisidir. İbn Hişam, et-Tîcâritifa, 116 yıl; İbn Habîb ise 148 yıl yaşadığını söylemişlerdir.
İbn Şârûh
Şâtûh. İmam Suyûtî e/-Emâ/fde, İmam Nevevî ve et-Tevzerî böyle telaffuz ettiler. Cevvânî Sârüğ şeklinde okumuştur. Hama hükümdarı el-Melik el-Müeyyed, Şârû' şeklinde de telaffuz edildiğini söylemiştir. İbn Hişâm ise: "207 yıl yaşadı" demiştir.
İbn Râğû
Râğû. et-Tevzerî, Râ'û şeklinde okunduğunu nakletmektedir. Erğû veya fyıöv şeklinde de telaffuz edildiğini söyleyenler olmuştur. Anlamı ise, taksim eden, bölen, demektir. İbn Habîb, 232 yıl; İbnu'l-Kelbî ise, 260 yıl yaşadığını söylemişlerdir.
İbn Fâleh
Fâlağ şeklinde telaffuz edenler de olmuştur. İbn Hişâm et-Ticâtfda. şöyle der: Süryanice bir isimdir. Arapça karşılığı ise, vekil'dir. Hûd'un kardeşidir. Babası Cûdî dağında Arapça konuştuğunda, kendisi Arapça konuşmadı. 167 yıl yaşadı. İbnu'l-Kelbî "290 yıl", İbn Habîb ise "239 yıl" yaşadı demişlerdir. Cevvâni, annesinin adının Bîşâhâ olduğunu söylemiştir.
İbn Ayber
Ayber, Ca'fer vezninde bir kelimedir. Bu, Hafız İbn Hacer, Nevevî ve Tevzerî'nin görüşleridir. Abîr diye de telaffuz edilmiştir. İbn Habib 134 yıl, İbnu'l-Kelbî İse 463 yıl yaşadığını söylemişlerdir. Cevvâni onun Peygamber Hûd (aleyhisselâm) olduğunu söylemiştir. Sübcylî ve Hafız İbn Hacer ise: Hûd'un nesebi konusunda ağır basan görüş onun: "Hûd b. Abdullah b. Rabâh b. Hâdir b. Ad b. Avs. b. Âdem b. Sâm b. Nûh olduğudur, demişlerdir. Cevvâni: "Annesi Mercâne'ydi. Tâhke (pâk/iffetlİ) hanımlardandı" demiştir.
Mülahaza: Bunu Süheylî ve Tevzerî, Taberî'den rivayetle Âbir ile Fâlah arasında Kıynân adında (Tevzerî'yc göre Kaynen) bir baba olduğu nakledilmiştir. Ben de bunu Taberî'nin Târİh'İnde gördüm. Sihirbaz olması sebebiyle Tevrat'ta zikredilmemiştii\ Bazıları İbn Hazm'dan naklen, onun bu konuda Taberî'yi tenkit ederek onun (Ayber'in) adının Tevrat'ın bütün nüshalarında geçtiğini ifade etmiştir.
İbn Şâleh
Şâleh. Süheylî şöyle der: Anlamı da /ora/veya vekil demektir. İbn Hişâm: "363 yıl yaşadı" derken, İbn Habîb: "433 yıl yaşadı"; İbn Kelbî ise: "493 yıl yaşadı" demişlerdir. Babasının yerine geçmiştir.
İbn Erfahşez
Erfahşez. Hafız İbn Hacer der ki: "Emah^ ve Eljahşe^ diye de amlmıstır." en-Nûr yazan, el-FefbaZ sekimde okumuştur. Suheyk Bunun anlamı: ' Işık saçan kandildir" demiştir. "Şaz" kelimesi, Süryanice demektir.
Annesi, krallardan İbn Hanuh b. Yerd b. Kıynân b. Anûş'un kızıdır. İ Hişâm: "403 yıl yaşadı ve babasının yerini aldı" derken İbn Habîb: "460 yıl", İbn Kelbî ise: "468 yıl yaşadı" demişlerdir. Onun, Âbir (ki yerine geçmiştir) Mâlik ve Kıynân adlarında erkek çocukları vardı.
Erfahşez, Astronomi bilimi düşüncesini ortaya koyan ilk kişidir. Kendisi bunu, Tufan'dan önce içinde bu İlmin yazılı bulunduğu, toprağa gömülmüş bir tandırdan öğrenmiştir.
İbn Sâm
Sâm. Bu okuyuş şeklini İmam Ahmed ve Tirmîzî (basen ve sahih kabui etmiş), el-Hâldm, Semure b. Cündeb'den Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'in şöyle buyurduğunu nakletmİşlerdir: "Sâm Arapların, Ham Habeşîlerin, Yafes de Kumların atasıdır."[205]
el-Bezzâr ve İbn Ebî Hâtîm, Ebû Hureyre (radiyallalıu anlı)'dan şunu rivayet etmişlerdir: Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem) buyurdular ki: "Nuh'un.çocuklan üç tanedir: Sâm, Ham ve Yâ/es. Sâm'ın çocuktan Araplar, Perskr ve Romalılardır. Hayırlı olanlar da bunlardır. Yâfes'in çocuklan Ye'cüc, Me'cüc, Türkler ve Sakalibe'lerdir. Bunlarda ise hayır yoktur. Hâm'ın çocukları ise Kiptiler, Berbenler ve Zencilerdir. " [206] Bu hadisin senedi zayıftır.
Nevevî (rahimehullah) şöyle der: Nûh peygamber (aleyhisselâm), ruhunu teslim edeceği an oğlu Sâm'ı kendi yerine tayin etti. Sâm Tufan'dan 98 yıl önce doğmuştu. Sâm'ın, Nuh'un İlk oğlu olduğu da söylenir. İbn Hişâm şöyle der: "Sâm babasının yerine geçmişti ve insanların idaresini o üstlenmişti."
Vehb bin Münebbih şöyle der: Havariler Meryem oğlu İsa (aleyhisselâm)'a geldiler. İsa onları Nuh'un oğlu Sâm'ın kabrine götürdü. İsa: "Ey Sâm! Allah'ın izniyle bana cevap ver," dedi. Sâm Allah'ın kudretiyle hurma ağacı eibi dikildi. İsa: "Ne kadar yaşadın?" diye sordu. Sâm: " Dörtbin sene" dedi. İsa: "Dünya nasıldı?" diye sorunca Sâm: "iki kapısı olan bir ev gibi.. Bir kapıdan girdim, öbür kapıdan çıktım" dedi. Sâm ölüme karşı sabırsızdı. Nûh (aleyhisselâm), Rabbinden, Sâm isteyinceye kadar onu öldürmemesini talep etti. Derken bir gün Sâm rahatsızlandı ve ihtiyarlıktan dolayı şiddetli bir hastalığa tutuldu. Bunun üzerine Rabbinden ölümü istedi ve öldü.
Yakut, Mu'cemu'l-Buldaıf&z şöyle der: Neva, Şam'ın nahiyelerinden Horân'a bağlı küçük bir beldedir. Orası Eyyûb (aleyhisselâm)'m beldesidir. Sâm Î^vhısselâm)'ın kabri de oradadır. Allah'ın selamı ikisinin de üzerine olsun.
Mülahaza: Şam'b Şeyh Burhaneddin en-Nâcî, Ken^u'r-Râğibin el-Ufât Mevlid'inde şöyle der: "Ebû'i-Leys es-Semerkandî'nin Bostanımda söylediğinin aksine, Sâm peygamber değildir. Hem ondan, hem de onun izinden gidenlerden sakın."
İbn Sa'd Tabakât't% Zübeyr b. Bekkâr Muvaffdkıyat'ta., Kelbî'dcn (rahmemllah aleyh) Sâm'ın peygamber olduğunu rivayet etmişlerdir. Ancak Kelbî metruk bir ravidir. Hadisi rivayet edilmez.
İbn Nûh
Nûh. Allah'ın Nebisi ve Resûlü'dür. Nevevî şöyle der: Nûh, Arapça asıllı bir isim değildir. Meşhur olan munsarif oluşudur. "Munsarif ve gayri munsarif olması caizdir" diyenler de olmuştur. Arapça olup (ağlamak, feryad-fıgan etmek anlamındaki) nâha-yenûbu-nehv kökünden türemiş bir kelime olduğunu söyleyenler de olmuştur. Çünkü Nûh, nefsini kınayan ve haline ağlayan birisiydi.
Nûh diye İsimlcndirilmesinin sebebiyle ilgili farklı şeyler söylenmiştir: Kimileri: O, kavmi İçin ağlıyor, tevbe ve istiğfar yoluyla Allah'a teslim olmadan boğuldukları için çok üzülüyordu, bundan dolayı kendisine Nûh dendi, kimileri de alakası olmayan farklı şeyler söylemişlerdir. Bir grup da: "Onun ismi Abdulgaffar'dır" demişlerdir. O ikinci Adem'dir. Zira Hz. Adem'in soyu sadece Nûh (aleyhisselâm) sayesinde devam etmiştir.
Allah Teâlâ Nûh (aleyhisselâm)'ı bir çok âyet-i kerimede övmüştür. İbn Kuteybc de: "Hz. Nûh marangozdu" demiştir.
Taberânî, güvenilir ravilerin bulunduğu bir sencdle Ebû Ümâme (ı-adıyalhhu anh)'dan Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'in: 'Adem'le Nûh arasında on asır vardır" buyurduğunu rivayet etmiştir.[207]
Şa'bî (rahmetullah aleyh) el-Arâis'de: "Allah Teâlâ Hz. Nuh'u, Kabil'e ve Şît'itı çocuklarından ona tâbi olanlara gönderdi" demektedir.
İbn Abbâs (radiyallalıu anlı) şöyle der: Adem'in çocuklarından iki nesil vardı. Biri ovayı, diğeri ise dağı mesken edinmişti. Dağda İskan edenlerin erkekleri güzel, kadınları çirkindi. Ovadakilerin ise kadınları güzel, erkekleri çirkindi.
Bundan dolayı Kabil'in çocukları arasında fuhuş çoğaldı ve yeryüzünde fazlaca fcsad çıkarmaya başladılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara 50 yaşındayken Nûh (;ıleyhimasselâm)'i gönderdi. Nûh onlann arasında 950 yi) kaldı. Onları Allah'a davet ediyor, sakındırıyor ve Allah'ın azabıy]a korkutuyordu. Ama onlar bunların hiçbirine kulak asmadılar. Allah Teâlâ olanları bize şöyle nakleder: "(Nûh) şojdc dedi:
Rabbim ben kavmimi gece gündüz davet ettim ama benim bu davetim onlann ancak kaçışını artırdı." (Nuh 5-6)
Onlar Nuh'un bu çağrısına eziyetle karşılık veriyor ve azgınlıklarına devam ediyorlardı. Bunun üzerine Nûh Allah'tan istekte bulundu, Allah Teâlâ da ona şöyle vahyetti: "Kavminden iman edenlerden başkası iman etmeyecek" (Hûd 36) Allah Teâlâ rahimlerde ve daha sonra dünyaya gelecek olan nesillerde mü'min kalmadığını haber verince onlara şöyle beddua etti:
"Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden bir tek kişi bile bırakma."
(Nûh 26) Bunun üzerine Allah Teâlâ, ona gemi yapmasını emretti. Nûh; "Ey yüce Rabbim! Tahtayı nerede bulacağım?" dîye nida edince Allah Teâlâ: "Ağaç dik" emrini verdi. O da sağlam kerestesi olan ve gemi yapımında kullanılan sac (tik) ağacını dikti. Bunun üzerinden kırk yıl geçti. Bu süre zarfında onlara beddua etmedi. Allah Teâlâ, onların kadınlarını kısırlaştırdı ve çocukları olmaz oldu. Ağaçlar yetiştiğinde Allah Teâlâ onları kesmesini, kurutmasını ve onlardan gemi yapmasını emretti. Ona gemiyi nasıl yapacağını da öğretti. Kapısını yandan açtı. Geminin uzunluğu 80, genişliği 50, yükseldiği ise 30 zirâ'dı (zira, dirsekten omuza kadar bir mesafedir).
İbn Abbâs (radiyaUahu anh) şöyle der: Geminin uzunluğu 600 zira' idi. Allah Teâlâ Nuh'a, gemiye hayvanlardan her bir cinsten ikişer çift almasını emretti. Sonra kara ve deniz hayvanlarının tümünü ona şevketti. Gemiye ilk binen küçük bir papağan, son binen ise merkepti.
Gemideki mü'minlerin yedi kişi olduğu söylenmiştir. Bunlar: Nûh, çocukları Sâm, Hâm, Yafes ve çocuklarının eşleridir. Ayrıca kadm-erkek 8, 10, 72 ve 80 kişi olduklarını söyleyenler de olmuştur.
Nûh (aleyhisselâm) peygamberlerin en uzun ömürlüsüydü. Onun 1300 yıl yaşadığını söyleyenler bile olmuştur. Kendisine vahiy geldiğinde 350 yaşındaydı. Bundan sonra da 950 yıl insanları Allah'a davet etti.
e/-Mat/a'dz şöjrîe denir: Şeytanlardan sadece iki tanesi müslüman olmuştur: Peygamberimiz Muhammed'in (salkllalnı aleyhi vesellem) şeytanı ile, K[ûh (aleyhisselâm)'m şeytanı. İblis, Nûh (aleyhisselâm)'a: "Dinle, sana beş şey Eyleyeceğim" dedi. Hz. Nûh: "Sana inanmam!" karşılığını verdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Hz. Nuh'a: "Bu beş şeyde ona inan!" buyurdu. Nûh: "Söyle bakalım!" dedi. İblis: "Kibirden sakın; zira ben kibir sonucunda bu hale düştüm. Hasedden sakın; zira Kabil, kardeşi Hâbil'i hasedden öldürdü. Tarna'dan, aç gözlülükten sakın; zira Hz. Adem'in başına gelenler tamah yüzünden oldu. Hırsı bırak; zira Havva'nın başına gelenler hırs yüzündendi. Tûl-İ emeli de bırak; zira Hz. Âdem ile Havva'nın başına gelenler tûl-i emel yüzündendi."
Allah Teâlâ, Hz. Nuh'u şükreden kul olarak adlandırdı. el-Firyâbî, İbn Cerîr ve Hâkim (sahih demiştir) Selman (radiyaUahu anh)'dan naklediyorlar: "Nûh elbise giydiği veya yemek yediği zaman Allah Teâlâ'ya şükrederdi. Bundan dolayı şükreden kul olarak adlandırıldı."
Nesâî, Halcim ve Bezzâr, Ensar'dan bir sahabi kanalıyla Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'den Nûh (aleyhisselâm)'in şu öğütlerini rivayet etmişlerdir: "Nûh oğluna şöyle dedi: Sana bir öğütte bulunacağım, unutmayasın diye kısa tutacağım: Sana iki şeyi tavsiye ediyorum, iki şeyi de yasaklıyorum. Tavsiye ettiğim iki sey Allah'ı ve salih kullan hoşnut eder. O iki şey, Allah'a yakınlaşmayı sağlar. Sana "la İlahe illallah" sökünü tavsiye ediyorum. Zira gökyüzü ve yeryüzü birbirlerine yapışmış birer halka olsalar bu so^ onları ayırır, o ikisinin karşısında terapinin bir kefesine konsa onlara ağır basar. Yine sana "sübhânallahi ve bihamdihi" solünü tavsiye ediyorum. Zira bu mahlukatm duasıdır ve m ah lu kat bu sh\le n^ıklandırıhr.
"Yeryüzünde her şey onun hamdiyle teşbih eder. Ama sizler onların teşbihini anlamazsınız. Zira O Halım ve Gafûr'dur." (İsrâ 44) Sana yasakladığım iki şeye gelince, Allah ve onun salih kullan onlardan uzak dururlar, Şİrk ve kibirden uzak durmanı istiyorum."
Mülâhaza: İbn Mesud'dan merfu olarak şöyle bir rivayet nakledilmiştir: "Nûh banyo yaparken oğlunun kendisine baktığım gördü. Ona: <Ben banyo yaparken, bana mı bakıyorsun1. Allah rengini değiştirsin.'> dedi. Bunun ürerine oğlunun rengi değişti ve gencilerin babası oldu." Bunu el-Hâkim rivayet etmiş ve sahih olduğunu İfade etmiştir. Zehebî ise, senedinde zayıf olarak bilinen Muhammed b. Abdirrahman b. Ebî Leyla olduğundan dolayı bu hadisi cerh etmiş tir.'[208]
İmam Ahmed, İbn Sa'd, Ebû Davud, Tirmizî ve el-Hâkim, Ebû Musa el-Eşarî (radiyaUahu anh)'dan [Tirmizî ve Hâkim sahih olduğunu belirtmişlerdir) naklediyorlar: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: "Allah Teâlâ Adem'i, yeryüzünün tüm bölgelerinden alman birer avuç topraktan yaratmıştır. Onun için Adem'in oğulları aynen yeryüzünün yapısını yansıttılar. Bacıları kırmızı, bakılan beya%} bacıları siyah, bacıları da ara renklerdedir. Yine bakılan yumuşak, bakılan sert mizaçlı, bacıları iyi, bakılan da kötü huylu oldular.'[209]
İbn Lâmek
Lâmeki: Lemki veya Lembi şeklinde de telaffuz edilmiştir. et~Ticân!da. şöyle denir; Lâmeki İbranice, Lemki Arapça, Lemhl ise Süryanice'dir Mütevazi, alçak gönüllü anlamındadır.
Süheyii (rahmetullah aleyh) şöyle der: "O ilk ud yapıp musiki icra eden ve su elde etmek İçin araç gereç geliştiren kimsedir"
İbn Hişam, "770 yıl yaşadı" demiştir.
İbn Muttûşelh
Muttûşelh. (Metavaşlah, MeteveslilS). İbn Habİb, 960 yıl yaşadığını söylemiştir. Cevvânî: "Annesi Berûhâ'dır" demiştir. Müttüşelh'in kardeşleri vardı. Onlar öldüğü İçin kendisi babasının yerini almıştır.
İbn Hanûh
Hanûh. Ahnun da denilmiştir. Ahnuh şeklinde okuyanlar da olmuştur. Hanuh'un, İdris (aleyhisselâm) olduğunu ileri sürenler vardır.
Hâkim, Müstedrek'tc, zayıf bir senedle Vehb b. Münebbİh (mhmetullah alcyh)'den rivaj'et ettiğine göre kendisine İdris sorulduğunda şu cevabı vermiştir: "O Nuh'un babasının dedesidir. Nuh'un dedesi olduğunu söyleyenler de vardır." Hafız İbn Hacer şöyle der: Birinci görüş daha sahihtir, ikinci görüş ise mecazi anlamdadır, çünkü babanın dedesi de dede hükmündedir.
Bazıları, Nuh'un dedesi olduğu hususunda icma olduğunu nakletmişlerdir. Hafız İbn Hacer şöyle der: "Bu icma kesin değildir." Abd b. Humeyd ve İbn Ebi Hatim basen bir isnadla İbn Mesud (radmdlahu anh)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: "İfyas, İdris'tir; Yakup ise İsrail'dir." Bunun benzeri İbn Abbâs (radiya-ilahu anlı)'dan zayıf bir senedle rivayet edilmiştir.
Buna göre, eğer İlyas İdris ise, o zaman, Nuh'un onun soyundan değil, onun Nuh'un soyundan olması gerekir. Nitekim yüce Allah En'am id (8485) öl bsuresinde (84-85) şöyle buyurur:
"Daha önce Nuh'u hidayete erdirdik. Onun soyundan da Davud ve Süleyman'ı.." Âyeti kerimede bir çok peygamber sıralandıktan sonra: "İsa Ve İlyas'ı da.." şeklinde devam etmektedir. Bu da, Ilyas'ın Nuh'un soyundan olduğunu gösterir. "Onun soyundan" ibaresinde geçen "onun" zamirinden maksadın ]\[ûh veya İbrahim olması durumu değiştirmez. Zira Hz. İbrahim Nuh'un sovundandı. Dolayısıyla Hz. İbrahim'in soyundan olan, aynı zamanda Nuh'un soyundandır.
İbn İshak (cahmetullahi aleyh) el-Mübteda'da İlyas'ın nesebini şöyle zikretmiştir: İlyas b. Finhâs b. el-îzân b. Harun b. İmrân. Hâkim Müstedrek'tc. şöyle der: "İlim erbabı Nuh ve İdris hakkında farklı görüşler ileri sürdüler. Kimileri: "İdris ondan öncedir" demişlerdir. Ancak sahabenin çoğunluğu Nuh'un İdris'ten önce olduğu fikrindedir. Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî, İdris'in Nuh'un dedesi olmadığını, onun İsrail oğullarından olduğunu ifade etmiştir. Çünkü İlyas'ın İsrailoğullarmdan olduğuna dair rivayetler vardır. Buna delil olarak ta, İsrâ gecesindeki Peygamber (sallalkhu aleyhi veseUemVin su sözünü göstermiştir: "Hos seldin Salih peygamber ve salih kardeş!" Eğer dedelerinden olsaydı o zaman Hz. Âdem ve İbrahim gibi "ve salih evlat" derdi. Doğrusu bu, hoş bir istidlaldir. Ancak buna: "Bu söz tevazu ve iltifat kabilinden söylenmiş bir sözdür, zannedildiği gibi nass değildir" diye itiraz edilebilir. Bu noktaya Nevevî dikkat çekmiştir.
İbn İshak; "İddialarına göre Hanûh, İdris'tir" demek suretiyle bunun ehl-İ kitap kaynaklı bir görüş olduğuna İşaret etmiştir. el-Mâzerî şöyle der: "Tarihçiler İdris'in Nuh'un dedesi olduğunu zikretmektedirler. Eğer İdris'in resul olduğu doğruysa, bu takdirde soybilimcilerin "O, Nuh'tan öncedir" tespitinin doğru olmaması gerekir. Çünkü Resûlullah (salkllahu aleyhi vesdlem) şefaat hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Nuh'u getirin! Zira o, Allah'ın yeryüzü ehline gönderdiği ilk resulüdür." Yok eğer İdris resul değilse, bu durumda onların dediği geçerli olur ve o zaman İdris'in resul değil, nebî olduğu sonucuna varılmış olur."
Süheylî söyle der: Ebû Zer'den nakledilen uzun bir hadis, Hz. Âdem ve idris'in resul olduklarına nass teşkil etmektedir. Bunu Taberânî, el-Hâkim ve İbn Hibbân {sahih demişlerdir) rivayet etmişlerdir. Hadiste, "idris, hem nebî, hem de resuldü ve o, kalemle yayı ya\an ilk insandı" ifadelerine yer verilmiştir.
el-Hâkim, zayıf bir senedle Semure (mdiyallahu anh)'dan şöyle bir rivayet nakletmiştir: İdris beyaz, uzun boylu, büyük karınlı, geniş göğüslü, vücudu seyrek kıllı, başı çok saçlı bir adamdı. Gözlerinden birisi diğerinden daha
Hz. Peygamber'in M Nesebi büyüktü. Vücudunda hastalıktan kaynaklanmayan beyaz bir nokta vardı. İbn . Kuteybe ise ince sesli olduğunu ifade etmiştir.
Allah'ın kitaplarını ve İslam'ın öğretilerini çok incelemesinden dolayı kendisine İdris denilmiştir. O elbise dikip giyen ilk kimsedir. Ondan Önce insanlar deri giyiyorlardı. Davet ettiklerinden 1000 kişi ona icabet etti. Allah ruhunu teslim aldıktan sonra kendi içlerinde ihtilafa düştüler ve dinde olmayan bir takım şeyler ihdas ettiler.
İbn Kuteybe: "365 yaşında vefat etti" demektedir.
Mat/a'da. şöyle denilmektedir: "İdris'in, Süryanice'de ki karşılığı Hanûh olup, "çok ibadet eden kişi" anlamına gelmektedir. Arapça olmayan gayr-ı munsarif bir İsimdir. Ders ve dirâse kelimelerinden türeyip, "yazı" anlamında olduğunu söyleyenler de olmuştur İd, bu durumda Allah'ın indirdiği kitapları çok mütâla ettiğinden dolayı bu adla adlandırılmıştır. Çünkü o, Hz. Âdem'in ve Şit'in sahifelerini ezbere biliyordu. Hz. Âdem'in 51, Şit'in 20, kendisinin ise 30 sahifesi vardı ve o, tüm bu sahifeleri ezberliyor ve onları mütâla ediyordu. İdris ilk dikiş diken, semavi te'yidle matematik, astronomi, astroloji'den haber veren ilk kimsedir. Allah Teâlâ'nın duası sayesinde güneşin sıcağını hissetmemiştir. Melekler onunla birlikte olmayı, ona eşlik etmeyi isteyecek kadar Allah'a ibadet ederdi.
İbn Yerd
Yerd. Cevvânî ve el-Melİku'l-Müeyyed (Tarih'inde) bu şekilde telaffuz etmişlerdir. İbn Hişâm et-Tkâri'da şöyle demektedir: "Tevrat'taki ismi Yârid olup anlamı, sebat eden ve kontrol altma alan kimsedir. İncil'deki Süryanice ismi ise Yerd'dir. Arapça anlamı şudur: "Masiyete karşı kendini koruyan ve Allah'ın emirlerini yerine getiren." Davetinin sonuna geldiğinde Allah ruhunu teslim aldı. 962 yıl yaşadı. İbn Habîb ise: "895 yıl yaşadı" demiştir.
İbn Mehlâyîl
Mehlâyîl. Mehlâbîl şeklinde telaffuz edildiği de söylenmiştir. Süheylî övülmüş anlamına geldiğini söylemiştir. et-Tîcân'da. anlatılıyor: Babasının vasiyetiyle halkın idaresini üstlendi. İncil'deki Süryanice ismi Mehlâyîl olup mânâsı "Allah'ı teşbih eden kimse" demektir. Allah'ın emirlerine göre hareket etti. Ömrünün sonuna geldiğinde Allah ruhunu teslim aldı. 220 sene yaşadı. Süheylî şöyle der: "Putlara İbadet, onun zamanında başladı."
İbn Kaynen
Kaynen. Kaynân şeklinde olduğu da söylenmiştir. et-Tûân'da. şöyle denir: "Kaynân İbranicc'dir. Arap dilinde karşılığı "orta yollu, ifrat ve tefrite kaçmayan" demektir. İncil'deki ismi Kaynân'dir. Arapça karşılığı ise İsa'dır. O da babasının halifesidir. İlâhi hukuka riayet etmiştir. 120 yaşma ulaşmıştır. en-Nûfdz şöyle demektedir: "Hocalarımızdan biri, Antakya şehrini kuranın Kaynân olduğunu söyledi."
İbn Yân Eş
Yâneş. Enûş diyenler de vardır. et-Tîcâti'da.: "Süryanicesi İnûş olup doğru/sadık anlamındadır. 950 yaşına gelinceye kadar yeryüzünde Allah'ın emirlerini yaymaya çalıştı ve Allah'a itaat eden bir kul olarak yaşadı. Süheylî: "O, ilk hurma diken, Kabe'ye kapı yapan ve tohum eken kimsedir" demiştir. Ebû'l-Hasen b. el-Eşref Ebû'l-Abbâs Ahmed b. el-Kâdî el-Fâzıl (rahme tulkh aleyh): "Tohumu toprağa atan ilk kîmse Adem'dir. Zira o, toprağı sürüyor ve ziraat yapıyordu" demektedir. Cevvânî de: "Annesi Lebûd binti Âdem'dir. Onun erkek ve kız kardeşleri vardı, öldüler" demiştir.
İbn Şîs (Şit)
Şîs. Şiyâs olduğu da söylenmiştir. Çekimli olduğunu söyleyenlerin yanında, iki kelimenin de çekimsiz olduklarını söyleyenler de olmuştur. Şiyyes diyenler de vardır. "Allah vergisi" anlamındadır. İbn Hişâm şöyle der: Dünya onun ve onun zürriyetİ üzerine kurulduğu için kendisine "nusb" da denmiştir. Hz. Adem'in çocuklarının en güzeli, en faziletlisi, Hz. Adem'e en çok benzeyeni ve onun en çok sevdiğiydi. Babasının veliahtıydı. Tüm beşeriyyetin babasıdır. İnsanların soyu ona dayanmaktadır. 912 sene yaşamıştır.
İbn Âdem
Adem (aleyhisselâm). İnsanlığın babası, Halife adıyla da anılır. Adem isminin Süryanice olduğunu söyleyenler vardır. Ehl-i kitaba göre Âdâm şeklinde telaffuz edilir. Yabancı ve özel isim oluşundan dolayı gayr-ı munsariftir. Sa'lebî: "Âdâm ^\ İbranice'de toprak demek olup insanlığın babasına ad olmuştur. Daha sonra ikinci elif atılarak Âdem şeklinde telaffuz edildi. Arapça bir isim olduğunu söyleyenler olmuştur. Cevheri ve Cevâlikî de bu görüşdedir. el-Matlddv. ise bunun dışında bîrşey anlatılmamaktadır.
Bu kelimenin türetüişi ile ilgili farklı görüşler ileri sürülmüştür. JJdme kelimesinden efal vezninde olduğunu söyleyenlerin yanısıra, cdîm (toprak) kelimesinden türediğini ifade edenler de olmuştur. Çünkü o, topraktan yaratılmıştır. Bunu Firyâbî, İbn Sa'd, İbn Cerîr, İbn Ebî Hatim ve el-Hâkim rivayet etmişler ve el-Hâkim sahih olduğunu ifade etmiştir.
[1] Müellifin yaptığı bu kısaltmaları genellikle "açarak" vermeye çalıştık [Yusuf Özbek]
[2] Yazar, kitabın tümünde geçen ana ve alt başlıkları toplu olarak vermiştir. Ancak biz burada gerekli görmediğimiz İçİn vermiyoruz. Bunun yerine her cildin başında yer alan "içindekiler" bölümüne müracaat edebilirsiniz.
[3] îbn Adiy, el-Kûmil, 3/919; İbn Sa'd, Tabakât, 1-1/96; Multald Hindi, Ken~? (31916).
[4] Nesebi şöyledir: Abdurrahman b. Ali b. Muhammed b. Ali b. Ubeydullah b. Abdullah el-Bekrİ. Bu zat, Ebu Bekir es-Sıddık (i^aMıu anhym neslindendir. Künyesi, el-İmam Ehu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî'dir. Zehebî der ki: Tefsirde, vaazda ve tarihte mahir idî. Takriben 508 veya 510 yılında doğmuştur. Bkz. Tabakâtli'l-Miifcssmn, Suyun, 50 (50).
[5] O, Ka'b b. "Mâni' el-Himyeri'dİr. Künyesi Ebu İshak el-Habr'dır. Ehl-i kitaptan
müslüman olanlar arasındadır. Ondan Ebu Hüreyre, İbn Abbâs, Muaviyc ve tabıundan bir gaip kimse rivayette bulunmuştur, ibn Sa'd der ki: 32 senesinde vefat etmiştir. Bkz: el-\luiâsa, 2/366 (5964).
[6] Bkz: el-MüfredâîfiGaribi'I-Kitr'c'm, Râğıb el-îsfahâııî, s.245; JJsânu'l-Anıb, (snm) maddesi, 2120; el-Mu'cemu'l-l'asit, 1/455.
[7] Nesebi: Ali b. Muhammed b. Abdilmelik el-Kıramî cl-Hımyerî cl-F;âsî'dir. Künyesi, Ebu'l-Haseıı b. el-I<attân'du\ Hadis hafızlarından ve renkitçilerindendir. İbnu'1-Kâdî der ki: "O, Merâkeş'tekİ İlim talebesinin başıdır.'1 heyanu'l-l'ehm ve'l-îhâm ei-Vâkiîn jl KitâhiH-S\hkâm adlı kitap onun eseridir. H. 62B senesinde vefat etmiştir. Bkz: el-A'lâm, 4/331.
[8] Nesebi: Ali b. Hüseyn b. AH b. Ebi Talib cl-llâşimî'dir. Künyesi: Ebu'l-HÜseyn
Zeynulâbidin el-Medenî'dit. Mürsel olarak dedesinden, babasından, Hz. Aışc'den, Safiyy:e bint Huvev'den, Ebu Hüreyre'den, İbn Aljbâs'tan ve bir gruptan hadis rivayet etmiştir. Ondan da oğulları Muhammed, Ömer, Abdullah ve Zcyd; Zühri ve Hakem b. Uteybe rivayette bulunmuştur. Zührî demiştir ki: "Ne ondan daha faziletli bir Kureyşh; ne de ondan daha bilgili kimse gördüm!". Ebû Nuaym, onun 92 senesinde vefat ettiğini söyler. Başka tarih de söylenmiştir. Bkz: el-Hulâsa, 2/245-46.
[9] Bunu, Kexfıı'/~Hafâ'da (1/312) Aclûnî zikretmiş ve Îbnu'l-Kaîtan'ın el-Abkâm\n&A\\ naklettiğini söylemiştir. Bunun ardından Şebtamelsi'den naklen şunu söyler: "Nur ifadesiyle, Allah Teâlâ'mn zatıyla kâim bir nuru olduğu şeklinde zahirî bîr mana kastedilmemiştir. Çünkü bu, onun zatı İçin muhaldir. Zira nur, ancak maddelerle var olur. Öyleyse burada kastedilen, Allah Teâlâ'mn, Muhammed'in nurundan Önce kendisi için bit nur yarattığıdır. İşte Allah Teâlâ, kendi yaratması münasebetiyle bu nuru zatına izafe etmiştir."
[10] Müslim b. Haccac b. Müslim el-Kuşeyri en-Neysâburî. Sika, hafız bir ıravidir; hadiste Önder olmuş, eser vermiş bir fıkıh âlimdir. 57 yaşındayken 61 senesinde vefat etmiştir. Bkz: et-Takrîb, 2/245.
[11] Muhammed b. Yahya b. Ebi Ömer el-Adenî. Künyesi, Ebû Abdıllah el-Hâfız'dır. Mekke'de ikamet etmiştir. İbn Hibbân onu güvenilir sayar. Ebû Hatim de der kİ: "Sadak bir ravidir, ancak îbn Uyeyne'deıı uydurma hadis rivayet etmiştir. Buhârİ, 243 senesinde vefat ettiğini söyler. Bkz: el-Hıtlâsa^ 2/468.
[12] Abdullah b. Abbâs b. Abdilmuttalib b. Hasını b. Abclümenaf. Resûlullah (sttılıu akşhi vesdbu)'in amca oğludur. Hicretten üç sene önce doğmuştur. Resulullah (sJaltümitbİTİvcsellem) ona Kur'ân'ı iyi anlasın diye dua etmiştir. Geniş ilminden dolayı JMır (deniz) ve Habr diye adlandırılırdı. 68 senesinde Taifte vefat etmiştir. Bkz: et-Takrib, 1 /425.
[13] Süleyman b. Ahmed b. E\Tub b- Matİr cl-Lahmİ eş-Şâmi. Künyesi İLbû'l-lvasım'du:. Büyük muhaddişlerdendir. Aslı, Taberiyye-i Şam'a dayanır. Bu yüzden oraya nisbet edilir. Hadis sahasında üç Mu\mı'\ vardır. el-Mıt'cernu's-Sagir onlardan biridir. Ayrıca Tefsir, Evâi/ve. Delenin 'n-'S.iıbüvve ve dalın başka konularda da eserleri vardır. İT. 360 senesinde vefat etmiştir. Bkz: t'i-Alâm^/\2\\
[14] Abbâs b. Abdilmuttalib b. Hâşim. Resûlullah (saMdıu ataiıi veseflem)'in meşhur amcasıdır. 88 yaşında iken 32 senesinde veya daha sonrasında vefat etrnişfir. Bkz: et-Takrîb, 1/397-98.
[15] Saîd b. Mansvır b. Şu'bc cn-Xcsâî. Künyesi, Ebû Osman'dır. Cüzccan'da doğmuş, Belh'de yerişmişrır. Gezgin bir hafız idi. Süımh Tasnif etmiş, başkasının derlcycmediğı hadisleri derlemiştir. F.bû f Tühm der ki: ''Mu/k///, sebl bir vavıdır; eserler vermiş bindir." Harb cl-Kırmam de şöyle der: "'Ezberinden bize on bııı hadis yazdırdı." Ibıı Sa'd, 227 senesinde vefat ettiğini söyler. Bkz: cl-'Hulâsa, t/391.
[16] Muhammcd b. İbrahim b. Münzır. Künyesi libû Bekir en-ÎMsabun'dı,r. I'akihtır, Mekke'de yaşamıştır, önde gelen imamlardan biridir. Helal ve haram konusunda naklettiklerine uyulan bindir. İslam önderleri nezdinde muteber olmuş kitaplar tasnif ermiştir. el-İşrcifjî Ma'rifelİ'l-HıIâf, el-Smat f/s-S/iııeıı, el-İcmâ, el-lknâ ve el-Tefsir adlı eserleri bunlardan birkaçıdır. Kendisi müstakil mezhep sahibi idi, kimseyi taklid etmezdi. eş-Şeyh Ebû İshak, 309 veya 310 senesinde vefat ettiğini söyler. İbnuİ-ivatfan ise, 318 senesinde vefat ettiğini bildirmiştir. Bkz: Tabakâl, İbn Kadı Şuhbe, 1/98; Şes$mtii\Zeheb, 2/280.
[17] Ahmcd b. Hüseyin b. Ali. Künyesi, Ebû Bekir'dir. Hadis öndeıTerindcndır. Oncc Bağdat'a, sonra Kııfc'yc, Mekke'ye ve başka yerlere yolculuk etmiştir. Nihayet hadis almak için Nîsabuı'a gitmiş, Ölünceye kadar orada kalmıştır. es-Sünenü'l-Kübrâ, es-S'üuenü'sSMğrâ, T)e!âİlii'n-Knbüvve, et-Terâjb ve'l-Terbib, onun eserlerindendir. 458 senesinde vefat etmiştir., V>kz\ el-A'/âm, 1/116; Şe*rırâf/i'~rZcM, 3/304.
[18] Ali b. Hüseyin b. Hibemllah b. Abdullah, Ubü'l-Kasım İbn Asâkir. Şahilcrin ifıihan, zamanındaki hadis camiasının önderiydi. 'Yaribn Dımask adlı eserin ve daha başka t uy dalı kitapların sahibidir. H. 571 senesinde Rcccb ayında vefat etmiştir. Bkz: Tabakât, İbn Kadı Şuhbe, 2/14; Vefeyâtul-A'yâıı, 2/471.
[19] Muttaki Hındî, K^- (32056).
[20] Muhammcd b. Muhammed, İmam Hüccetu'l-îslâm, Zeynüddin Tibû Hamİd et-Tûsî cl-Gazâlİ. 450 senesinde Tus'da doğmuştur. Eser vermiş bir alimdir, et-lbyâ, el-Basıt, el-l W~ ve el-lhiiâsa onun eserlerinden bazılarıdır. 505 senesinde vefat etmiştir. Bkz: Tabakât, İbn Kadı Şuhbe, 1 /293; I 'efeyâtu'l-Ajân, 3/353.
[21] Takiyyuddin Ebû'UHasan Ali b. Abdülkâfl b. Ali es-Sübkî. Büyük üstadlardan ilim almış, hadis derleme, kitap tasnifi ve fetva işleriyle iştigal etmiştir. 456 senesinin Cemazıyelâhir ayının dördüne rastlayan Pazartesi günü vefat etmiştir. Bkz: Tabakâtu'l-Isnevî, 1/350; Tabakâtü's-Şâfuyye^ 6/146.
[22] Abdullah b. Muhammed b. Cafer b. Ilıbban el-Isbahanî, Ebû Muhammed. Hadis hafızlarındandır. Kendisine Ehû'ş-Şeyb denir. Tabakâtu'l-Mubaddhin bı-Jsbabaıı, Ahlâku'n-Nebiy ve -Adâbuh adlı eserler ona aittir. H. 369 senesinde vefat etmiştir. Bkz: e/A'Iâm, 4/120.
[23] Amhammed b. Abdullah b. Muhammed b. Hamdeveyh b. Nuaym b. el-Hakem, Hafız Ebû Abdillah el-Hâkim en-Neysabun. İbnu'1-Bey' diye maruftur. Müstedrek ve daha başka meşhur eserlerin sahibidir. 405 senesinin Safet* ayında vefat etmiştir. Bkz: Vefyâtu'l-A'yân, 3/408; Tabakât, İbn Kadı Şuhbe, 1/193.
[24] Ömer b. Reslân b. Nasır b. Salih b. Şıhab b. Abdilhâlik b. Abdilhakk, Şeyhülislam Siracüddin Ebû Hafs el-Bulkînî. Asrının üstadlarmdan hadis okudu. Sabah akşam talebelerle meşgul oldu- 805 senesinin Zilkade ayında vefat etmiştir. Kitabu Mehâsini'l-Ishlah ve hadis ilimleri sahasındaki îbnu Salah'm meşhur esen üzerine yazılan 7admînu Kitabi İbni's-Salâh adlı kitap onun eserlerindendir. Bkz: Tabakât, İbn Kadı Şuhbe, 4/36; Şe^erâîii'^-Zeheb, 7/51-
[25] Muhammed b. Ahmed b. Osman, Hafız, İslam tarihçisi, Ebû Abdillah ez-Zehebİ diye tanınır. Bin iki yüzden fazla beldede bulunmuş ve halk kitlelerinden tarihî rivayetleri toplamıştır. Sübkî der ki: "Asrının muhaddisi, bu sanatın yüklerim üssdenen hafızların sonuncusudur. İlmi araştırmalarda asrının önden olmuş bir şahsiyettir. 748 senesinin Zilkade ayında vefat etmiştir. Bkz: Tabakat, İbn Hidaye, 90; Tabaka/, İlin Kadı Şuhbe, 3/56.
[26] Amı* b. Evs: Durumu meçhuldür, münker haberler rivayet etmiştir. Bu hadisi, Müstedrek'inde el-Hâkim tahric etmiştir. Bu hadisin Ccndel b. Yâkk tarafından uydurulmuş olduğunu sanıyorum. Bkz. Mî^ânu'l-İ'tîdâl, 3/246.
[27] Ömer b. Hattab b. Nüfey b. Abdiluzza b. Reyah el-Kuraşî, Dört Halıfe'nin ikincisi. Menkıbeleri çoktur. 23 senesinin Zilhicce ayında şehit olmuştur. On buçuk yıl halifelik yapmıştır. Bkz: et-Takrîb, 2/54.
[28] Mahmud b. Muhammed b. İbrahim b. Cümle. Hatip, âlim ve âbid bir zâttır. Künyesi, Cemalüddin Ebû's-Senâ cl-Mahcî ed-Dımaşkî'dir. 707 senesinde doğduğu söylenir. Bil grup âlimden hadis dinlemiş, İbn Yunus'un el-TaYı^ adlı eserini ezberlemiştir. Amcası Kadı Cemaleddin'den fıkıh 'dersi almıştır. Şam Emevî Cami'inde ilme Önderlik ermiştir. Zahiriye medresesinde de ilimle meşgul olmuş, fetva ve ders vermiştir. Zehebî onu el-bAu'cemu'l-hluhtaİda. zikretmiş ve faziletli, dindar ve* mutasavvıf olduğunu söylemiştir, ibn Rafı de onun dindar, hayrı seven, ilimle meşgul olup eser veren bir zat olduğunu belirtmiştir. es-Sübkî de eî-Tabakâtü'l-Kübrffd'A, onun saygılı, mutasavvıf, dindar, ilim öğrenmeye düşkün olduğunu kaydederek, fıkıh ve hadis alanlarında benzen görülmemiş notlan olduğunu söylemiştir. 764 senesinin Ramazan ayında vefat etmiş, Kasiyûn mevkiinin eteğine gömülmüştür. İbn Kadı Şuhbe, 3/137; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, es-Sübkî, 6/248.
[29] Ebû Şııcâ' Şîreveyh b. Şchirdar b. Şîreveyh b. Fenahüsrev ed-Deylemî el-Hemdânî (H.
440-509). Muhaddıs, hafız ve tarihçi idi. Tarihti Hemedan, Firdeımı'I-Abyâr ne Rjyâdu'l-Ütıs onun eserlerindendir. Bkz. Tabakâtii'ş-Şâfnyye, cs-Sübkî, 4/229; Şe-^erâtü'-^-Zebeb, 4/23; Te~kıret///-l-hğb^ 4/1259\ Mirâ?/r/-Ce>?â>!,
[30] Selmânü'l-Fârisî, Ebû Abdillah b. el-İslam. Rivayet ettiği altmış hadisi vardır. Hz. Peygamber (adUalıu aleyhi veseöcm) Medine'ye geldiği sırada müslüman oldu, Hendek gazasına karıldı. Ebû Osman cn-Nchdi, Şurahbil b. Simt ve başkaları ondan rivayette bulunmuşlardır. Hasan el-Basrî der ki: "Selmân, oaız bin kişinin lideriydi; onlara yarısını döşek, yarısını da elbise yaptığı bir abâ içinde hıtab ederdi. Yiyeceğini kendi eliyle hazırlardı." Hz. Osman'ın hilafeti zamanında vefat etmiştir. Ebû Ubcydc, 36 senesinde vefat ettiğini ileri sürer. Bkz: el-Hulâsa, 1/401.
[31] Ab du mıhın an b. Abdullah b. Muhammed b. Ahmcd, Ebû'l-Kasım b. Ebi Talib el-Azefî el-Lahmî. Faziletli bir zâttır, hadisle iştigal ermiş, Mağribli âlimlerdendir. Ash Sebte'ye davanıt, vefan da Fas'la vuku bulmuştur, el-hââe bi ıkri'l-miişlehirîm miııel-nnıleehhİtin bi'l-ifâde adh eser ona aittir. Bkz: el-A 'lam, 3/313.
[32] Alı b. Ebi Talib b. Abdilmuttalib b. Hâşim el-Hâsimî. Resûlullah (sallaMıu'aIeyİTİvcsdlcm)'in amcasının oğlu, ayrıca damadıdır. İslâm'a İlk girenlerdendir. Hatta tercih edilen rivayete göre o, ilk müslüman olan kimsedir. Aşere-i mübeşşereden bindir. II. 40 senesinin Ramazan ayında vefat ermiştir. Ehl-i sünnetin icmasına göre vefat ettiği zaman Hz. Alı, yeryüzünde Adem oğullannın en faziletlisi olarak bulunuyordu. Tercihe şayan
rivayete göre, vefat ettiği zaman 63 yaşında idi. Bkz: ef-Takfib, 2/39.
[33] Ah b. Ebt'1-Evfâ: Takvasına tanık olunan, âbid, salih bir zât idi. Tarikat-ı Sûfiyyenm esrarını bilen, mutasavvıf biriydi. Bkz: et-Tabakâtıı'1-K.übrâ, Şa'rânî, 2/20-21.
[34] Abdullah b. Amr b. el-As b. \Tâil b. Hâşim b. Saîd b. Sa'd b. Schm es-Sehnıî, Ebû
Afuhammcd. İslam'a ilk girenlerden ve çok hadis rivayet edenlerdendir. Sahabeden ve fakih olan Abâdile'den (Abdullah'lardan) biridir. En sağlam rivayete göre, Harrc gecelerinde Zilhicce ayında, kimilerince de Taif tc vefat etmiştir. Takrîbıı't-Toh-^îb, 1/436.
[35] Müslim, 4/2044; kitabi-t'l-kader, babn huccaciAdem ve M ma (16-2653).
[36] İrbâd İbn Sâriye es-Sülemî, Ebû Nccih. Ehl-i Suffe'den bir sahabidir. Humus şehrinde ikamet etmiş, Hicri yetmişten sonra vefat etmiştir. Takrtbu't-Teb^ib, 2/17.
[37] Ahmed, Müsııed, 4/66, 128; Ebû Nuaym, De/âil, 1/9; tbn Kesir, el-Bidâye ı>en-Nihâye, 2/321; Heysem! de bu hadisi AfoWda (8/226) zikretmiş, Tabcrani ve Bezzar'a nisbet etmiştir.
[38] Ahmcd b. Muhammcd b. Hanbel b. Hilal b. Esed eş-Şcyhanî el-Mervczî. Bağdat'ta ikamet etmiştir; künyesi Ebû Abdillah'tiı*. lukıh imamlarından biridir. Güvenilir ve hafız bir lavıdır. 77 yaşında vefat etmiştir. et-Takrib, 1/24.
[39] el-Hüseyn b. Muhammed b. Abdıllah et-Tîbî. Meşhur bit imamdır; Şerhu'l-Mişkât, Mâşiyelu '/-Keşşafve daha başka eserlerin sahibidir. Gençliğinde büyük bir servet sahibiydi; bu servetini hayır yollarına harcaya harcaya bitirdi ve ömrünün sonunda fakır düştü. Çok cömert ve mütevazı bir zattı. İtikadı sağlamdı, çağında İslam ülkelerini istila eden filozoflara ve bidatçılara karşı şiddetli davranan, onların batıl itikadlarını reddeden bir yapısı vardı. Allah ve Resulü'ne muhabbeti sağlam ve Işkını ilimleri tedrisi sürdürmeyi prensip edinen bir âlimdi. Bkz. e/-Bedrn't-Tâii', 1/229.
[40] Abduri'ahman b. Ahmed b. Reccb es-Selâmî el-Bağdâdî ed-Dımaşld. Ebû'l-Ferec,
Zeynuddin. Hadis hafızı âlimlerdendir. Bağdat'ta doğmuş ve yetişmiş, Dımaşk'ta vefat etmiştir. Şerhti Câmii't-Tinmy, Câmhı'l-Vlfmı ve'1-Ilikem, Vedâituş-Şâm, el-hührâc ti Ahkâmi'l-Harâc, el-Kavâidu'l-Ftkbiyye, Letâifit'l-Meârif, Feflm'l-Bâri Şerhi Sahihi'l-Buhâr? (tamamlayamamıştır), Zey'lu l'abakâti'l-Uanâbik li'bni Ebi Ya'/â, ef-İktibâs min Mişkâü Vasiyyeti'n-Nebiy li'bni Abbâs, Ehvâhı'I-Kubur ve Keşfu'I-Kürbeti fi Vasfı Mâli Ebli'l-Ğıtrbeti adlı kitaplar onun eserleri arasındadır. 795 senesinde vefat etmiştir. Bkz. el-A lâm, 3/295.
[41] Muhammed b. İsmail b. İbrahim b. cl-Muğirc cl-Cu'fi, Ebû Abdullah el-Buhârî. Hıfzı sağlam, "dünyanın önderi" diye amian biriydi. H. 256 senesinin Şevval ayında 62 yaşındayken vefat etmiştir. et-Takrîb, 2/144.
[42] Imran b. Husayn b. Ubeyd b. Halef el-Huzâî, Ebû Necid. Mayber yılında müslüman olmuştur. Faziletli biriydi. 52 senesinde Basra'da vefat etmiştir. et-Takrîb, 2182.
[43] Buhârî, 4/'222; kitabı/ bedi'I-halk, babu fi kavlilfohi teâlâ {Vebumlle^,..} (3191).
[44] Meysere el-Fecr. Bu zât, Abdullah b. Şakik'ten rivayette bulunan Ebû Büdeyl b. Meysere cl-Ukaylî'dir. et-Tabûkâttt'l-Kiibrâ, İbn Sa'd, 7/42.
[45] Tirmizî bunu, kitabu'l-menâkıb, bab fi fadli'n-'Nebiy bölümünde (3609) Ebû Hüreyre hadisinden (5/585) tahric etmiş ve şöyle demiştir: "Bu, Ebû Hüteyre tariki itibariyle basen sahih garib hadistir. Biz bu hadisi sadece bu tarikten biliyoruz." Ayrıca bu hadisi el-Hâkim, Müstedrek'tt (2/609) kitaim'î-tarih, babu sjkri Merâkibib bölümünde; Bcyhaki ise Delâilü'n-Nübiivue'de (2/130) zikretmiştir.
[46] Muhatnmed b. Isa b- Sevre b. Musa b. Dahhâk es-Sülemî et-Tırmızî, libû Isa. Camî
adlı hadis kitabının sahibidir. Önde gelen âlimlerden biridir. H. 279 senesinde vefat etmiştir. et-Takrib, 2/198.
[47] Abdurrahman b. liseyle cl-Muradî, Ebû Abdillah es-Sunâbihî. Güvenilir bir ravıdir, tabmnun büyüklenndcndir. Hz. Peygamber (saMdıuafain vesdlem)'in vefatından beş gün sonra sonra Medine'ye gelmiş, Abdülmelik'in hilafeti zamanında vefat etmiştir. et-Takrib, 1/491.
[48] Ebû Nuaym, De/âi/, İS.
[49] Ahmed b. Abdillah b. Ahmed b. İshak b. Mıısn b. Mihran. Büyük hafız Ebû Nuaym el-Isfahanî. Fıkıh ile tasavvufu birleştirmiş, hadiste ilerlemiş bir âlimdir. e/-Hifye en meşhur esendir. Ma'rifetus-Sabâbe, Delâilu'n-Ntibüım ve Tarihu Isfahan da onun kıymetli kitaplarındandir. Hatıbü'l-Bağdadı der kî: "Üstadlarım arasında hafızası ondan daha sağlam birine rastlamadım." 336 senesinde Receb ayında doğmuştur. 430 senesinin Muharrem ayında da vefat ermiştir. Tabaka/, İbn Kadı Şuhbe, 1/202-203; el-A'lâm, 1/150; Mî^ânu'l-İ'tidâi, 1/52.
[50] Muhammed b. Hüscyn b. Abdillah, Ebû Bekir cl-Acurrî. Şafiî mezhebinde fakİh ve muhaddis biridir. (Bağdat kasabalarından olan) Acur şehrine nisbef edilmiştir. Orada doğmuş, 330 senesi öncesinde Bağdat'ta hadis tahsil etmiştir. Sonra Mekke'ye gitmiş, oraya yerleşmiş ve orada vefat etmiştir. Bir çok eseri vardır: Ahbânı Ömer ilmi Abdi/a^ Ah/Mu Hamekti'I-Kıtr'ân, Ablâku'I-Ulemâ, et-Teferriid ne'l-Usje, Hüsnii'l-Hıthık, eş-Şiibübât, Tağayyum'l-E^mine, e/ı-Nasfba, Kitabu7-Erbaî/ıe hadisen ve Kİ/abu's-Şeria onun belli başlı eserlerindendir.
Bkz. el-A'lâm, 6/97; Vefyâtu'l-A'yâu, 1/488.
[51] Saîd b. Übeyy, Ya'lâ b. Mürre'den; ondan da Abdullah b. Osman b. Huseym rivayet etmiştir. Onun bu iki ravinin kanahyla iki hadisi vardır. Bkz. el-Hıılâsa, 1/378.
[52] Atâ b. Kbı.Rebâh el-Kuraşt, El)û Muhammed cl-Cünedî el-Yemânî. İNIekkc'de yaşamış fakıh ve imamlardan biridir. Osman, Attab b. Esıd, Usame b, Zcyd, Hz. Aişe, Ebû llüreyre, Üramü Seleme, Ur\-e b. Zübeyr ve bir grupkan hadis rivayet etmiştir. Ondan da Eyyub, Habıb b. Ebi Sabit, Cafer b. Muhammed, Cerir b. Hazım, thn Güreye ve bir cemaat rivayette bulunmuştur. İbn Sa'd der ki: "Güvenilir, ilim sahibi, çok hadisi olan bir zât idi. Ta Mekke'ye ona fetva vermek için gelirlerdi. Ebû Hanıfe demiştir ki: "Arâ'dan daha üstün birini görmedim!". İbn Abbâs da, kendisine bir şey sorulduğunda demiştir ki: "Ey Mekke halkı! Yarımızda Atâ olduğu halde gelip bana mı soruyorsunuz?". Söylenildiğine göre 70 defadan fazla hac yaptı. Hammâd b. Seleme: "Atâ'nın Öldüğü senede, 114 senesinde hac yaptım" demiştir. Bkz: el-Hıtlâsa, 2/230.
[53] Ahmed b. Abdîlhalim b. Abdissclam b. Abdillah b. Ebı'l-Kasım el-Hıdr en-Nümeyrî el-Harrânî ed-Dımaşki el-Hanbelî, Ebû'l-Abbâs, Takiyyuddın îbn Teymıyye Şeyhülislam; Harran'da doğmuş, babası onu Şam'a götürmüştür. Orada yetişip meşhur olmuştur. Oradan verilen bir fetvayı araştırmak maksadıyla Mısır'a gitmiştir. Mısır halkından bir grup ona taassub göstermiş, bir müddet onu hapsetmiş, İskenderiye'ye sürmüşlerdir. Sonra serbest bırakılmış ve H. 712 senesinde tekrar Şam'a gitmiştir. 720 senesinde orada tutuklanmış , sonra tekrar serbest bırakılmıştır. Sonra yeniden hapsedilmiştir. Şam kalesinde tutuklu iken vefat etmiştir. Şam halkının tamamı cenazesine katılmıştır. Hikmet ilimlerinde çok araştırma yapan, dinde ıslah için çalışan biriydi. Tefsirde ve usulde mahir, lisanı fasih, kalemiyle dili birbirine yakın bir âlimdi. el-Fefâvâ —5 d/d-, el-lman, el-Clem'u beyne'I-Nak/i ve'i-Akl, Mtnhâcü's-Si-inne, el-Furkân beyne Evliyâiilabi ve ]iv!İyâVş-Şeylau eserlerinden bazılarıdır. H. 728 senesinde vefat etmiştir. Bkz. el-AHâm^ 1/144.
[54] Muhammet! b. Behadır b. Abdillah Bedrüddin Ebû Abdillah el-Mısrî ez-Zcrkeşî. Eser sahısi bir zattır. 645 senesinde doğmuş, Cemalüddin el-İsnevî ile Siracüddin el-Bulkini'den ders almıştır. Şam'da ve daha başka yerlerde hadis dinlemiştir. Ayrıca usul-i fıkıhta âlim ve edip bir zât idi. el-Karâfct es-Suğıi'da Kerimüddin Hangâh'ının şeyhliğini üstlenmiştir- 794 senesinin Recep ayında vefat etmiştir. Bkz: İbn Kadı Şulıbe, 3/167-68.
[55] Muhammed b. Sa'd b. Meni' cl-Hâşimî, Ebû Abdillah el-Basrî. Vakidi'nin kâtibidir. Bağdat'ta yaşamıştır. Tabaka/ adh meşhur eserin sahibidir. Güvenilir ve büyük hadis hafızlarından biridir. Velid b. Müslim, Hüşeym, Maan b. İsa, İbn Uleyye ve daha başkalarından rivayette bulunmuştur. Ondan ise İbn Ebi'd-Dünya ve Ahmed b. Yahya el-Belazüri rivayette bulunmuştur. Hatib der ki: "O, ilim, anlayış ve adalet sahibi biriydi. Onun hadisi, kendisinin doğruluğuna delalet eder. Zira o, rivayetinin çoğunda iyice bir araştırma yapardı." İbn Kalım, onun 230 senesinde Bağdat'ta vefat ettiğini söyler. el-Hulâsa, 2/406.
[56] Amİr b. Şerâhîl eş-Şa'bî, Ebû Amr. Güvenilir ve meşhur biı: ravi, faziletli bir fakihtir. Mekhûl der ki: "Fıkhı ondan daha iyi bilen birini görmedim." Yaklaşık seksen yaşında 100
senesinden sonra vefat etmiştir. et-Takrib, 1/387.
[57] İbnSa'd, 1/118.
[58] Hbû Sehl , Ahmed b. Muhammed b. Abdıllah b. Zıyad b. Abbad el-Katfcın el-Bağdadî el-Kattân. İmam, muhaddis ve güvenilir bir ravıdir. Hatib der ki: Çok dürüst, edîb ve şair bir şahsiyetti. 350 senesinde Şaban ayında vefat etmiştir. Doğum tarihi, 259 senesine rastlar. Bkz. SiyeruA'lâmi'a-Nübeiâ, 15/521-22.
[59] Hâkim, Müstedrek, 2/615; Beyhakî, Delâil, 5/489," et-Bidâye ve'n-Nibâye, İbn Kesir, 1/81, 2/322.
[60] Ahmed b. Amr b. Ebi Asım ed-Dahhâk b. Mahled eş-Şeybanî, Ebû Bekir b. Ebı Asım. Kendisine Ibnü'n-Nebîl de denir. Hadis âlimi, zâhid, çok seyahat eden, Basra'Iı bir zâttır. H. 269-282 yıllarında Isbahan'da kadılık yapmıştır. Yaklaşık 300 eseri vardır. Eİli bin hadisi içeren el-Müstıedu'I-Kebir, birkaç bin hadisi İhtiva eden el-Ahâd ve'l-Mesâm, Kliabu's-Sunne, ed-Diyâtvt el-Epâi/adh kitaplar onun eserlerinden bazılarıdır. Zenc fitnesi sırasında Basıa'daki kitapları elden gidince, elli bin hadisi ezberinden tekrar yazmıştır. Zehcbî der ki: "Kitaplarından bir kısmı elimize geçmiştir." H. 287 senesinde vefat etmiştir. Bkz. el-A'lâm, 1/189.
[61] Enes b. Malik b. Nadr cl-Ensâıî el-Hazrecî. ResûJullah (saDaMıu aleyhi vesdfemj'e iıizmet eden şahabıdır. On sene O'na hizmette bulunmuştur. Meşhur bir sahabidir. Yüz yaşını geçmişken 92 yılında vefat etmiştir. Bkz. et-Takrîb, 1/84.
[62] Abdullah b. Muhammed b. Ubeyd b. Süfyan, Ebû Bekir İbn Ebi'd-Dünya el-Kuraşî el-Emevî el-Bağdadi. Hadis hafızı olması yanında çok eser vermiş biridir. Abbasi halifesi Mu'tazıd'ı küçüklüğünde eğitmiş, daha sonra onun oğlu Müktefî'ye eğirim vermiştir. Birçok esen vardır. Eserlerinden yirmi kitap bizzat Zehebî'nin eline geçmiştir; daha sonra eserlerinin tamamının isimlerini resbİt etmiştir. Bunların sayısı 164 kitapçığa ulaşmıştır. Bazıları şunlardır: el-Ferec ba'de'ş-Şidde, Mekârimu'l-Abiâk, Zemmü'l-Melâhî, ei-Yakm, eş-Şükr, Kum'd-Uayf, el-Akl ve Fadbtb, Kasntl-Emel, el-İşraffiMenfcğli'l-Effâf, eî-A^amefi'Acâibi'l-Halk, Men Âfe ba'de'l-Mevt, Zemttıü'd-Dünya, Kitabu1-Cû\ Zemmü'l-Müskh; er-Rikka ve'i-Büka, es-Samt... Bağdat'ta doğmuş ve Bağdat'ta vefat etmiştir. el-A'lâm, 4/118; Tezkire, 2/18; Tarihti Boğdad, 10/89.
[63] Saîd b. Cübeyr el-Esedî el-Kûfî. Güvenilir ve fatih bir zâttır. Hz. Aışe, Ebû Musa ve benzerlerinden rivayeti murseldir. 95 senesinde, daha elli yaşını tamamlamamışken Haccac Zâlim'in gözü önünde katledilmiştir. Bkz. ei-Takrîb, 1/292.
[64] Kureyş b. Enes el-Ensârt cl-Hmevî. Künyesi Ebû Enes el-Basrî'dir. Güvenilir bir ravidir, ancak ömrünün son altı senesinde zihni karışmış M. 208 senesinde vefat etmiştir. Bkz. et-Takrib, 2/125.
[65] Küleyb b. Vâil el-Bekrî. Amcası Kays'tan rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Scvrî ve Hafs b. Cıyâs rivayette bulunmuştur. İbn Maîn onu güvenilir sayarken, Ebû Zür'a zayıf sayar. Buhâri'de tek hadisi vardır. Bkz. el-Hulâsa, 2/368.
[66] Ömer b. Ahmed b. Hibefullah b. Ebi Ceıâdc el-Ukaylî, Kemalüddin İbnü'1-Adîm. Tarihçi ve muhaddıstir. Haleb'de doğmuş, Şam, Filistin, Hicaz ve Il'ak'a seyahat etmiştir. Kahire'de vefat etmiştir. İsi lapların dan bazıları şunlardır: Buğyetu't-Tafeb fi Talibi Ha/eb -daha sonra bizzat kendisi bu kitabın muhtasarını da vapmıştır-, Sfıku'l-Vâdıl. H. 660 senesinde vefat etmiştir. sZ-A'/am, 5/40.
[67] Abdullah b. Es'ad b. Ali b. Süleyman b. Fellah Afıfnddin Ebû Muhammed el-Yâfiî. Şeyh, imam, ârıf-ı bıllah ve fıkıh bilgini, Hicaz şevhı. Önce Yemenli, sonra Mekkcli. 700 yılından az bîr zaman önce doğmuşrur. Küçüklüğünde devamlı evde durur, çocukların oynadığı oyunlara katılmazdı. Babası onda başarı belirtilerini görünce, onu Aden'e gönderdi. Orada ilimle iştigal etti. Allamc Ebû Abdillah el-Bassal ve Aden kadısı ve müftüsü olan Şercfüddin el-Hırâzî'den ilim aklı. Sonra memleketine döndü. Halveti, yalnızlığı ve dağlarda seyahati severdi. et-Tavaşî adıyla bilinen hocası Şeyh Ali'nin sohbetine katıldı. Onu tarikat yoluna sokan bu zattır. Sonra ilimle iştigal etmiş, el-Hâvi es-Sağirt ve Zeccac'm el-Cümel -a<\]l eserini ezberlemiştir. el-Hâvî adlı eseri Mekke Kadısı Necmüddin et-Taberi'ye okumuş, ondan hadis dinlemiştir- 768 senesinde Cemaziyelâhir ayında Mekke'de vefat etmiştir. Babu'l-Muallâ mezarlığında, Fııdayl b. İyaz'ın civarına gömülmüştür. Yâfiî, Mimyer kolundan bir Yemen kabilesine ntsbcti ifade eder. Bkz. et-Tabakât, îbn Kadı Şuhbe, 3/'95-96; el-A'lâm,4/198.
[68] Ahmed b. Ali b. Sabit b. Ahmed b. Mehdi. Hafız Ebû Bekir el-Hatibü'1-Bağdâdî. Şöhretli hadis hafızlarından biridir. 392 senesinde Cemaziyelâhir aymda doğdu. Kadı Ebû't-Tîb et-Taberî ve Ebûl-Hasan el-Mahâmilî'den fıkıh tahsil etti. Şeyh Ebû İshak eş-Şirâzî ve Iibû Nasr b. cs-Sabbâğ'dan da istifade etti. Hadisteki şöhreti, üstadlannın onun hakkındaki ifadeleri, seyahat ettiği şehirler ve bu konudaki eserleri, sözü uzatmaktan vareste kılar. Zira bu husustaki eserleri, altmışı geçer. Tarih/ Bağdad, bu eserlerden bindir, tbn Mâkûla der ki: "Resûlullah (saMahu akyhi vesettem)'in sözünü anlama, ezberleme, akılda tutma, illetlerini bilip sahihini, garibini, ferdini ve münkerinı ayırdetme yönüyle otorite sayılan âlimlerden biriydi." Yine der ki: "Darekutni'den sonra Bağdatlılar içinde onun benzeri yoktur." Şeyh Ebû îshak eş-Şira^İ şöyle der: "Hatıb Bbû Bekir, Darckutni'ye benziyordu. Hadisi anlayıp ezberlemede onun benzeriydi sanki." İbnü's-Sem'ânî onun hakkında şöyle der: "Heybetli, vakur, güvenilir, araştırmacı ve hüccet idi. Yazısı güzel, zabtı mükemmel ve lisanı fasih idi. Hafızlar onunla hitama ermiştir." Bir başkası da şöyle der: "Her gün ve gecede bir hatim yapardı. Ivur'an'ı güzel okurdu, sesi gürdü. 463 senesinde Zilhicce ayında vefat etmiş, Bişr-i Hafı'nin yanma gömülmüştür." İbn Hallikân da şöyle der: "İşittim ki Şeyh Ebû İshak, onun cenazesini taşıyanlardanmış. Çünkü o, ondan çok istifade etmiştir. Yanına bıraktığı kitaplardakı hadislere müracaat ederdi." Bkz. el-Tabakât, İbn Kadı Şuhbc, 1/240-41; el-A'/âm, 1/166; Vefeyâtü'/rA'yâfi, 1/76; Te-kiretii'l-Uıgâ^ 3/1135.
[69] Hasan b. Ebi'l-Hasen el-Basrî. Ümmii Seleme'nin ve Rübeyyi' bint en-Nadr, vahut Zeyd b. Sabif'ın azarlı kölesi. Künyesi Ebû Saîd'dir. Hidayet ve sünnet imamlarından biridir Kaderiyecİ olmakla suçlanmıştır, ancak aslı yoktur. Cündeb b. Abdîllah, Enes, Abdurrahman b. Semüre, Ma'kil b. Yesar, Ebû Bekre ve Semüre'den rivayette bulunmuştur Sahabeden bir topluluktan da mürsel rivayetleri vardır. Kendisinden ise Eyyub, Humcyd, Yunus, Katadc, A la taru'l-Vernik ve bir grup rivayette bulunmuştur. İbn Uleyye, 110 senedinde vefat ettiğini söyler. Bu tarih, Hz. Ömer'in hilafetinin son iki senesine rastlar. Ekz. e/-Hftlâsa, 1/211.
[70] Ahmed b. Amr b. Abdülhâh'k, Ebû Bekir el-Bezzâr. Hadîs âlimlerinden, hafız bir ravidir. Basra halkındandu*. Ahir-i ömmnde Isbahan, Bağdat ve Şam'da hadis tedris etmiştir. Remle'de vefat etmiştir. İki Müsııed'ı vardır. Bu ikisinden büyük olanına el-Babru'sjZâhir adını vermiştir. Diğer müsnedî küçüktür. Bkz. el-A'lâm, \l\W)\Mît(cmii'l-Vtidal, 1/59.
[71] Ebû Zerr el-Gıfâıî. 12 Nücebâdan biridir. İsmi hususunda bir çok görüş vardır ki en fazla kabul göreni Cündeb b. Cünâde'dir. Rivayet ettiği 281 hadis vardır. Bunlardan on iki tanesi Buharı ve Müslim'in birlikte Sabîh'lcnne aldıklarındandır. Ondan rivayette bulunanlar, ibn Abbâs, Enes, Ahnef, Ebû Osman eu-Nehdî ve bir gruptur.. Ebû Davud der ki: "İlimde ibn Mesud'a denk idî." Menkıbeleri çoktur. Îbııü'l-Medâiııî, onun Rebeze'de 32 yıhnda vefat ettiğini söylemiştir. Bkz. e!-Hıılâsa, 3/215.
[72] İsmail b. Abdurrahman cs-Süddî: Tabüûndandu*, aslen Hicaz'lıdır, Kufe'de yerleşmiştir. İbn Tağriberdî onun hakkında şöyle der: "O, tefsire, meğazi ve siyere dair eserler vermiş bindir. Tarihi olayları iyi bilen biriydi." 128 yılında vefat etmiştir. Bkz. el-A'lâttı,1/317,
[73] Muhammed b. Cerir b. Vczid b. Kesir b. Galib, Ebû Cafer er-Taberî cl-AmiİÎ cl-Brfgdadî. İmam, âlım, büjiik eserlerin ve meşhur Tejsıt'in sahibi. 224 senesinde doğmuş, %a'feranî ve Rebî' el-Muradİ'den fıkıh tahsil etmiştir. el-Hatib der ki: Ali b. Abdullah el-Lugavî'ııin şöyle dediğini işittim: "Ibn Cerir 40 sene boyunca her gün 40 yaprak yazardı." 86 '. yaşında iken 310 senesinin Şevval ayında vefat etmiştir. Bkz. ef-Tabakât, İbn Kadı Şuhbe,
[74] İsmail b. Kesir b. Dav b. Kesir b. Dav b. Zer' el-Kuraşî el-Busnıvi cd-Dımaşkî. 701 , senesinde doğmuştur. Şeyh Burhanüddin el-Fezâıi ile Şeyh Kemalüddin İbn Kadı : Suhbe'den fıkıh dersi almıştır. Sonra el-Mizzî'ye devam etmiş, ondan irim almıştır. Hadis , ikiline yönelmiş, çoğtmu İbn Teymiye'den almıştır. Isfahaui'den usul okumuşrur. Daha genç vaşinda sened, iller, raviler ve tarih konusunda uzmanlaşmıştır. ef-Bidâye ı/e'n-Nibâye adıyla bilinen tarihi yanında bit de Tefsir kaleme almıştır. 774 senesinde Şaban ayında vefat ermiştir. Hocası İbn Teymiye'nin yanındaki Sufiyye mezarlığına gömülmüştür. et-Tabakât, İbn Kfldı Şuhbe, 3/85-86; ed-Dâns, 1/36; eI-Bedru't-TâIi\ 1/153; Şe-erâtü\-Zebeb, 6/231.
[75] Ahmed, Müsned, 3/304; Beyhaki, 2/433; Mecmcm'^Zevâid, 8/259-261; Taberânî, M. el-Kebîr, 12/413; tbn Sa'd, Tabakât, 1/1/128.
[76] Bk2: Dîvamt'n-Nâlriğa, s. 73; EsmruV-Be/âğa, 128; el-Ikdü'l-Ferid, 2/22.
[77] Aiuhammed b. Saîd b, Hammad b. Abdillah es-Smhâcî el-Bûsîrî el-Mısrî Şerefüddin Ebû Abdıİlah. Şaîr bir kişiliği vardı. İskenderiye'de vefat etmiştir. Bîr sür divanı vardır. H. İ 696 senesinde vefat etmiştir. Bkz. el-A'lâm, 6/139; Fevâtü'l-Vefyât, 2/205.
[78] Rufey' b. Mthraıı er-Riyahî Ebû'l-Aliye el-Basrî.. Hz. Ömer'in arkasında namaz kılmış,
Hz. Ebû Bekir'in huzurunda bulunmuştur. Übeyy, AH, Huzeyfe ve bir grup sahabiden rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Katade, Sâbİt, Davud b. Ebi Hind ve bir grup rivayette bulunmuştur. Asım el-Ahvel der ki: "Başına dört kişiden fazla kişi toplanınca kalkıp orayı terkederdi." Muğire de der ki: "Mâvemünnehir'de ilk ezanı okuyan Ebû'l-Aliye'dir." Ebû Halde, 90 senesinde vefat ettiğini söyler ki, doğrusu da budur. Bkz. el
[79] Taberî, Tefsir, 1/435; Beyhakî, Delmlü'n-Nübüvve, 1/69; İbn Sa'd, Jabakât, 1/1/96; İbn Kesir, el-Bidâye ıv'/ı-Ntbaye, 2/275; el-Bağavî, Tefsir, 1/111.
[80] Ubade b. Sâmit b. Kays el-Ensârî cl-Hazrecî, Ebû'lA7elid cl-Mcdcnî. Akabe beyatmda bulunanlardan bindir. Bedİre kaUİmış meşhur şahabıdır. 72 yaşında iken 34 senesinde Remle'de vefat etmiştir. Muaviye'nin hilafetine kadar yaşadığı da söylenir. Bkz. et-Takrîb, 1/395.
[81] İbn Asâkir, Tarih, 1/39; Muttaki, Ken^ (35479).
[82] Ahmed b. Musa b. Murdeveyh el-îsbahanî, Ebû Bekir. Hafız, tarihçi ve müfessir.
Isbahan halkındaııdır. ef-Tarih, Tefsir/i'/-Kur'â/ı, Müs/ıedve Müstahrec adlı eserleri vardır. H. 410 senesinde vefat etmiştir. Bkz. el-A'Iâm, 1/261; Şe~erâtii'~-Zebeb, 3/190.
[83] Sudeyv b. Adan el-Bâbiiî, Ebû Umame. Meşhur bir sahabidir, 250 hadisi vardır. Şehr
b. Havşeb, Halid b. Ma'dân, Salım b. Ca'd ve Muhammed b. Ziyad el-lîlhânî ondan rivayette bulunmuştur. Denir kî: Büyük olsun, küçük olsun, uğradığı herkese selam verirdi. Ebû'l-Yeman, onun 81 yılında Humus'da vefaf ettiğini söylemiştir. Bkz. el-Hu/âsa, 1/473-74.
[84] MbnSa'd, Tabakaf,l/U9.
[85] Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî el-Mcdcnî el-Kûfî. Tâbiûnun ileri gelenlerinden biri. Ebû'd-Derda, Fudâle b. Ubeyd, Aişe ve Ebû Hüreyre'den rivayette bulunmuştur. Ondan ise İbnü'l-Münkedir, Yezid b. cl-Hâd ve Hakem b. Uteybe hadis rivayet etmiştir. İbn Avn der ki: "Kur'ân tc'vilini Kurazî'den daha iyi bilen birine rastlamadım." İbn Sa'd, onun güvenilir, muttaki ve çok rivayeti bulunan bîri olduğunu söyler. 119 veya 120 yılında vefat etmiştir. Bkz. el-Hulâsa, 2/453.
[86] Buhârî, 4/402, kİtabn'I-büyıVhabıı kemhiyjeti's-sabb fıl-esvâk (2125).
[87] Abdullah b. Selam b. el-Hâris el-Israilî el-Y^üsuft, Ebû Yûsuf. Hazreçlılerin müttefiki. Hz. Peygamber (saHhhu aleyhi vesellem), Medine'ye hicret ettiği zaman müslüman oldu. Hz. Ömer'le birlikte Kudüs'ün fethinde bulundu. 25 hadis rivayet etti. Hz. Peygamber (sJbHıu ahin vesdkm) onun cennetlik olduğuna şahitlik etti. Hakkında bazı âyetler nazil olmuştur. Kendisinden oğlu Yûsuf, Ebû Hüreyre ve Enes rivayette bulunmuştur. 43 senesinde Medine'de vefat ettiğinde ittifak edilmiştir. Allah ondan razı olsun. Bkz. el-Hulâsa, 2/64.
[88] Abdullah b. Abdirrahman b. el-Fadl b. Behram et-Temimi ed-Dârİmî es-Semerkandi, Ebû Muhammed. Hadis bafızlarındandır. Hicaz, Şam, Alışır, Irak ve Horasan'da bir çok kimseden hadis dinlemiştir. Semerkand'a kadı yapılmış, bir hüküm vermiş, ardından istifası iş ve istifa etmiştir. Akıllı, faziletli, müfessir, fakıh, muhaddis biriydi. Hadis sahasında vardır. Bkz. el-A'Iâm, 95; Te-kıretu'î-Huffâ^ 2/105.
[89] Heysemî bu hadisi MecmdAz (8/237) zikretmiş ve Ahmed'e isnad ermiş ve "seneddeki Ebû Sahr'ı tanımıyorum" demiştir. Diğer ravileri Sahih ravİleridir.
[90] Abdullah b. Mesud b. Gafil İbn Habib cl-Hüzelî, Ebû Abdmahman.. Büvük âlimlerdendir. Sahabidir ve menkıbeleri çoktur. Hz. Ömer onu Kufe'ye idareci yapmıştır. 32 yılında veya sonraki yılda Medine'de vefat etmiştir. Bkz. et-Taknb, 1/450.
[91] Ahmed, Miisaed, 1/416; Beyhakî, Delâilü'n-Niibüvve, 7/273; Heysemî, Mecma\ 8/234.
Heysemî bu hadisi Taberanı'ye isnad eimiş, senedinde Ata b. es-Sâıb'm olduğunu, bu zatın da muhtelit biri olduğunu ilave etmiştir.
[92] Yakub b. Süfyan b. Hasvan el-Fârisî el-Fescvi, Ebû Yusuf. Büyük hadis
hafızlanndandır. İran'daki Fesa şehri halkındandır. Hadis uğruna üç sene vatanından uzakta yaşamış, binden fazla hadis üstadından rivayette bulunmuştur. Basra'da vefat etmiştir, et-Tanlm'/-Kebir adında bir eseri vardır. H. 277 yılında vefat etmiştir. Bkz. el-A'lâm, 8/198.
[93] Sellâm b. Miskin b. Rebîa el-Ezdî, Ebû Ravh cl-Basıi. Muhaddis imam. Hasan, Katade ve Sâbit'ten rivayette bulunmuştur. Ondan da Yahya el-Kattan, İbn Mehdi, Ebû'l-Velid et-Tayâlısî ve Ebû Seleme et-Tebuzeki hadis rivayet etmiştir. Ahmed ve İbn Maın onu güvenilir sayar. 167 senesinde vefat etmiştir. Bkz. el-Hulâsa, 1/434.
[94] Mukâtil b. Hayyân el-Bekrî en-Nebatî, Ebû Bistam el-Belhî el-Harrâz. Mücahid, Urve ve Sâlim'den rivayette bulunmıştur. Ondan da İbrahim b. Edhem ve İbnü'l-Mübarek hadis rivayet etmiştir. İbn Maİn onu güvenilir sayar. Bkz. el-Hulâsa, 3/53.
[95] Abdullah b. Kays b. Suleym b. Hadâr, Ebû Musa el-Eş'aıi. Meşhur bir sahabidir. Önce Hz. Ömer, sonra da Hz. Osman onu emir tayin etmiştir. Sıffin vak'asındaki iki hakemden biridir. 50 senesinde vefat etmiştir. Ondan sonraki senede vefat ettiği de söylenmiştir. Bkz. et-Takrib,\fM\.
[96] Ebû Davud, 2/230, kitabu'i-cenâi^Zfâ).
[97] Süleyman b. el-Eş'as b. İshak b. Beşir b. Şeddad el-Ezdî, es-Sicisranî, Ebû Davud. Güvenilir bir hadis hafızıdır. Sünen ve başka eserlerin musannifidir. Büyük âlimlerdendir. H. 275 senesinde vefat etmiştir. Bkz. et-Takrib, 1/321.
[98] Ebû Nuaym, Delâil, 1/14. Suyûti de bunu ed-Diimi't-MensÛ!!ds (1/124) zikretmiş ve Ebû Nuaym'ı kaynak göstermiştir.
[99] Abdülhamid b. Ca fer b. Abdullah b. e.-Hakem b. Riff muhaddrs ve güveni bir rav.. 153 senemde ^ rivayetim delil olarak almıştır. Hadis! /><«» sayıla b.ı.d.ı. Bkz.
[100] Vehb b. Münebb,h b. Kârf d-Ebnhî cs-San^, Ebû Abd» «bir, Ebû Saîd ve bir g^an ri«y«ne bulunn^nn Kendiden Hemmam b. Nâfi ve bir kıs.m k.mselet nvaye.te ^^ sava, UO senesinde Yûsuf b. Ömer tarafindan öldürülmüştür. Buhau de
[101] Abdullah b. Müslim İbn Kuteybe ed-Dînevcri, Ebû Muhammed. Edebiyat bilginlerinden ve çok esef vermiş âlimlerdendir. Bağdat'ta doğmuş ve Kufc'ye yerleşmiştir. Bir müddet Dinevcr'in kadıbğını üstlenmiştir. Bu yüzden ed-Dîneverî şeklinde buraya nisbet edilmiştir. Bağdat'ta vefat etmiştir. Te'vîlu Muhtelifı'I-Hadis, Edebu'l-Kâtîb, el-Meârıf, Garibıt'l-Kıır'ân adlı eserler ona aittir. 276 senesinde vefat etmiştir. Bkz: el-A'lâm, A/MTI.
[102] imam Ahmed, Miisned 5/441; Ebû Nuaym, DelâillM, İbn Sa'd, Tabakâl 4/56 vd.
[103] Ebû Nuaym, De/ai/55.
[104] el Hâkim, 3/216; Taberani, el-Kebir 5/87.
[105] İtm Sa'd, Tabakât 1/1/106; İbn Kesir, ei-Bidaye ve'n-Nıhaye 2/240.
[106] O dönemde cinlerin yılan kılığına girdiklerine inanıldığı İçin onlara yemin etmiştir-(Mütercim)
[107] İbn Sa'd, Tabakât, 1/104; Ebû Nuaym, Delail, 40.
[108] Ebû Nuaym, Delâil, 210; ibn Sa'd Tabaka/, 1/157.
[109] Ebû Nuaym, Delâil, 38.
[110] Ebû Nuaym, De/âı/, 60.
[111] Amr b. Murre b. Sa'sa'a. Sahâbî'dir. el-A.'iâm, 5/85,86.
[112] Ebû Nuaym, Delâil, 18.
[113] Beyhakî, Şuabu'i-İmân 3/431, bâbfi'I-mmâsik (3984).
[114] Suyûti, Dürrü'l-Mensür 1/129; Bcyhakî de Detâİtde zikretmiştir. Ayrıca İbn Kesir, el-Bidâyt ıv'tı-Nibâye 2/299; Müttekî cl-Hindî, Ken^ü't-Ummâi, 34718.
[115] Bulıâri,^«w'a2/390 (908); Müslim, «arflörf 1/420-421 (151-602).
[116] Buhâri, hac 2/287 (1585); Müslim, hac 2/968 (398/1333).
[117] Tirmizi (3170); Hakim, Müstedrek 2/389; Beyhakî, Velâil 1/125, Muttaki el-Hmdî, cl-KenZ 34638.
[118] Beyhakî 5/158; İbn, Huzeyme 3/30; Heysemî, el-Mecma' 3/296. Hadiste İbn Sa'd v< başkalarının tevsik ettiği, ancak çoğunluk tarafından zayıf kabul edilen Abdullah b bulunmaktadır.
[119] Müslim, hac 2/966 (389-1329)
[120] Ahmed, Müsned6/207
[121] Ebu Davud, menâsik (duhulü 7-ka'be) 1/619; Tİrmizî, hac 3/223
[122] Tirmizî, hac (duhulü'l-ka'be) 3/223 (873)'de rivayet etmiş ve "Bu, hasen-sahih hadistir' demiştir. İbn Mâce, menâsik (duhulüH-ka'be) 2/1018 (3064).
[123] Buhâıî 3/546 (1600),(4188, 4255).
[124] Beyhakî 5/75; tbn 34740. Hibbân 1004; Suyûü, Vünü'lMensur 1/119, el-Muttakı el-Hindi,
[125] İbn Huzeyme, 2731
[126] Tilmizi 877, Ahmed, Müsneâ 1/307
[127] İbn Huzeyme 4/220. İsnadında Ebu'l-Cüncyd veya Ebu'l-Hüseyn Halid ed-Dafl1 bulunmaktadır ki, Yahya ibn Maiıı onun güvenilir olmadığın! söylemiştir.
[128] Buhâiî, hac 3/540(1598, 1605, 1610); Müslim, hac 2/925,926. AH (adiyallahu *nh)'dan nvaye edilen bölüm ise Sabthayttâa yer almamıştır.
[129] Buharı 3/555 (1611); Müslim 2/924 (246/1268).
[130] Tirmizî, hac 3/292 (959); Ncsâî 5/221, Beyhakî 5/80.
[131] Buhâri 3/540 (1597); Müslim (2/925-926),
[132] Hâkim, Miistednk 1/457, İbn Ccvzî, e/J/e/2/85.
[133] İbn Adiyy, Kâmil 1 /336; el-Aclımî, Keşfu 7-Ha/â 1 /417.
[134] Keşfu'l-Hafâ,\ I Mİ.
[135] el-Hatib, Tarih 6/328; Ibıı Cevzî, */-//*/2/575; Mütteki el-Hmdİ, el-Keıı^ ZAİAA.
[136] Müslim;/ftça// 4/1919 (132-2473); Ahmed, Miisned 5/175; Beyhakî, Sünen 5/147, İbn Sa'd, Tabaka/ 4/1/162; İbn Ebî Şeybe, 14/318.
[137] Tabeıânî, M. el-Kehîr 11/98; Hcysemî, Mecma' 3/289'da zikrettikten sonra Bezzâr Taberânî'yc nisbct ederek Bezzâr'm ricalinin Sahih şartlarına uygun olduğunu ifade etmiştir.
[138] îbn Mâce 2/1018. Suyûtî bu hadisle ilgili olarak şöyle der: Bu hadis dillerde meş olmuştur. Fakat hadis imamları sıhhati hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları sahih, hasen ve bazıları da zayıf kabul etmişlerdir ki, sahih olması daha tercihe şayandır. Z (3/34) şöyle denir; "Bunun isnadı Abdullah b. Müemmel'in zaafından dolayı zayıftır."
[139] Heysemî 3/290.
[140] Ahlned, Müsned 1/291
[141] Buhâiî, hac 3/531 (1591); Müs]im,jîfc« 4/2232 (57-2909).
[142] Bu iki ısım: "De k, W Beni dahi. edeceğin yere ^nut,,k ve ^karacasın yerden de hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Katından bir kuvvet ver." (îsrâ, 80) âyetinden alınmıştır.
[143] Şâfi'î, Müsned 1/295 (879); Buhârî, ce-auYsayd 4/50 (1832); Müslim, hac 2/987 (446-1354).
[144] Hevsemî Mecma' 3/286
[145] tbn Mâce (3110).
[146] Buhârî, cenah 3/253; İbn Mâce 3109.
[147] Buhâri 4/57 (1834); Müslim, 2/986 (440-1353)
[148] Abdürı-ezzak (9188); Suyütî, ed-Diirr, 1/122.
[149] Suyûtî, ed-Dürr, 1/22/, el-Mutmkı el-Hindi, e/-KeuZ (8874).
[150] Suyütî, ed-Dürr, 1/122.
[151] Müslim 2/992 (458-1362).
[152] Suyûtî ed-Dürr, 1/132.
[153] İbn Huzeyme (2792); Suyûrî ed-Dürr, 1/130.
[154] Müslim, imân 2/152 (268-166); İbn Mâce (2891); Ahmcd, Müsned \12\G.
[155] Heysemî, Mecma' 8/207. Heysemi, hadisi Taberânî'ye isnad etmiş ve: "Hadîsin ;$| senedinde metruk olan Yezîd b. Sinan er-Rahâvî var" demiştir.
[156] Müslim, hac 2/915 (216-1252); Ahmed, M«W 2/540.
[157] Buhârî 3/538 (1596); Müslim 4/2232 (58-2909).
[158] el-Hâkim, Müstedrek 4/86.
[159] Müslim, Fczâil 4/1782 (1-2276); Tirmizi (6/36); Ahmed, Mmııed 4/107; Buhârî, Tarih 1/4; liatıb, 7>/v7) 13/64.
[160] Hey semi, el-Mecma' 1 /94. Heyscmi, hadisi Bczzâr ve Taberâni'ye (Al. ûl-Evsafta) nisbet etmiş ve: "Senedinde el-Heysem b. Cemmâz var; bu zatı Ahmed, Yahya b. Ma'ın ve Bezzâr ~ayıj olarak nitelemişlerdir" demiştir.
[161] Taberâni, M. el-Kebir 12/445; İbn Adiyy, elKâmi/2/803.
[162] el-Hâkim, Müstedrek 4/S7; İbn Hacer, el-Usân 4/486; cl-Ukaylî, td-Du'afâ 3/348; Heysemi, Alecma' 10/55. Heysemi, hadisi Taberâni'ye (M. e/-E/,vafta) nisbet etmiş ve: "Senedinde yer alan el-Aİâ b. Amr cl-Hancfî'nin zayıf olduğu konusunda büfün hadisçiler ittifak etmişlerdir" demiştir.
[163] Tirmizi 3927; Ahmed, Hüsned 5/440; Taberâni, M. e/-Ket>ir 6/291; Flâkim, d-Müsîedrek 4/86; Ukaylî, ed-Du'afa 2/184.
[164] Hcysemİ, el-Mecma' 10/'56.
[165] Heysemi, et-Mecma'\()/Sd. Heyscmi, hadisi Taberâni'ye (M. e/-Evsafta) nisber etmiş ve: "Senedinde el-Heysem b. Cemmâz var; bu şahsın rivayetleri terkedilmiştir" demiştir.
[166] Buhârî, menâkib 5/12 (3495); Müslim, imân 3/1451 (2/1818).
[167] Buhârî, menâkib 6/532 (3500)
[168] Ahmed, Müsneâ\/\1\\ Tinnızı, menâkib 5/714 (3905); Hâkim, eZ-Müsfednk, ma'nfefi's-? 4/74'de rivayet etmiş ve sahih olduğunu ifade etmiş, Zehebı de onaylamıştır.
[169] Ahmed, Mîisned 4/101.
[170] Heysemi, Mecma' 10/28.
[171] Heysemı bu hadisi Tabcrâni'ye (M. et-Evsa/vc A4. e!-Kebir!dc) nisbet etmiştir. Hadisin isnadı haset? âıt.
[172] Hâkim, el-Mihîedrek 4/73; Buhârî, Edebü't-Müfred (75); el-Muttekı ci-Hmcü, el-Ken% (33814, 33989).
[173] el-hâbe 5/284.
[174] Ahmed, Müsmd 6/384; Kbû Nuaym, IJilye 10/306; Heysemı, el-Mema'\Q/2(>.
[175] Heysemı, d-Mecma' 10/27. Heysemı bu hadisi Tnberânİ'ye nisbet etmiş ve: "Senedinde tanımadığım raviler vat" demiştir.
[176] Ebû Nuaym,-De/-?//25.
[177] Buhâd, menakıb 3557.
[178] Tabeıâni, M. el-K*bir?>ft\; Ebû Hatim er-Râzi, */-İA/2693; İbn Kesir, el-Bulâye 2/257; Heysemi, M«mm 8/214.
[179] Suyun, ed-Düırü't-Meimır?>/295; el-Mııttaki el-Hindi, et-Keıı-7,2019.
[180] İbn Cerir, Tefsir 11/56; Beyhaki, Sünen 7/190; İbn Sa'd, Tabakan/1/32), Suyuti, eâ-Dtnıii'l-Mensur3/'294.
[181] ibn Sa'd, Tabokât \/\/2>2; Ebû Nuaym, De/âJ/24.
[182] Beyhaki, Sünen 7/190; Suyuti, ed-Dürrü'I-Mensur 3/'294.
[183] İbn Hacet-, el-Metâlib 4256.
[184] Heysemi, Mecmu' 7/219.
[185] Heysemi, Mecma' 7/219.
[186] İbn Adiy, ef-Kami/5/1170; Îbnül-Ccvzi ei-î/e/2/44\; Heysemi, Mecma'1/219.
[187] Taberâni, M. el-Kebîr 1698; Ebû Nuaym, Hilye 4/238.
[188] Hcyscmi, Meava'9/260. Hadisi Taberânî'ye nisbet etmiş ve: "Mürsel hadistir, ravileri güvenilir kimselerdir" demiştir.
[189] Müslim, kitab/ı'S-îma/ı 1/192 (247-203).
[190] el-Müttekî el-Hındi, el-Keıı- 37417
[191] Şairin: Tüm insanlar içinde cengaverj Görmedim Sa'd h. Şeye!gibi, dediği kişi bu Sa'd'dır. Sa'd'ın, ilk defa alün ve gümüşle kılıçlan süsleyen kimse olduğu söylenir.
[192] îbnMâce, 2612.
[193] Fetha'l-Bari 7/146.
[194] İbn Sa'd, Tabakâftn benzer lafızlarla taline etmiştir 1/1/30, el-AIütteki el-Hindi, r 33987.
[195] Heysemî, el-Meana' 8/221. Heyscmî, bu rivayeti Taberânî'ye nisber ettikten sonra senedinde cl-Hasan b. Farkad'ın bulunduğunu ve zayıf olduğunu ifade etmiştir.
[196] Suyutî bunu el-Mü^bir, 1/34'de zikretmiş ve Şirazî'nin Kİtâbu'l-Efkab'mz nisbet etmiştir.
[197] Hâkim slMüstednk (kifâbu't-tarib) 2/553; Suyûü, el-Mü^birl/M.
[198] Müslim fezail 4/1837, (145-2365)
[199] Buhârî, kitabu ehâdisi'i-enbijâ, 6/446; Müslim,/^?//4/1840 (154-2371); Ahmed b. Hanbel, Atar/rcrf, 2/403.
[200] Buhâri, kiül,»l-,nl,iya\m% P355); MüsHm,/^//4/1829 (151-2370)
[201] Suyûtî, ed-Dün'âc zikretmiş 1/115 ve onu Deyleraî'yc isnad etmiştir
[202] Bunu Suyûtî ed-Df/r/'de zikrermiş 1/115, ve onu îbn Asâkir'e isnad etmiştir.
[203] Suyuti, ed-Dürr, 1/115'te zikretmiş ve İbn Adiy ile Beyiıaki'ye isnad etmiştir.
[204] Buharı, 8/292 (4740).
[205] Tırmizi 3231; Ahmed, MüsneılS/9; Taberânî, M. el-Kebîr 7/254; İbn Kesir, el-Bldâye ve'n-Nihâye 1/115 ve Bkz. ed-Dürrü'l-Mensûr'3/327, Ken%t'l-Ummalİ2Y)5.
[206] Hâlam, el-Müstednk 2/546; ibn Adiyy, eI-Kâmll/9\ 9.
[207] Heysenıı' Mecma' 6/321'de İbn Abbâs'dan onun sözü olarak "Hz. Ademle Nûh amstnda 10 asır vardır" lafzıyla rivayet edip, Bczzar'a ısnad etmiş ve: "Senedinde Abudussamed b. Nu'man olup İbn Maîn onu hadİsre güvenilir bulduğunu söylemiştir.
[208] Kesfu'I-Haja, 1/299.
[209] T:nnizı 2955; Ebû Davud 4693; Alımed, Müsned 4/400; Hakim, Müstedrek 2/61 Taben, Tefsir 1/170; ibn Sa'd, Tabakât 1 /1 /6; Ebû Nuaym, Hıiye 2/104.
İslami Okul Okulların En Önemlisi