Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 2. Sayfa

5. Bölüm Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'in: "Ben Fâtıma'lann Ve Âtike'lerin Oğluyum" Sözünün Anlamı 3

RESULÜLLAH (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)'İN ŞEREFLİ DOĞUMU.. 4

1. Bölüm Abdülmuttalib'in, Oğlu Abdullah'ı Zühreoğullarından Bir Kadınla Evlendirmesinin Sebebi 4

2. Bölüm Âmine'nin Resûlulfah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'e Hamile Kalışı Ve Bu Konuda Vuku Bulan Mucizeler 5

3. Bölüm Abdülmuttalib'in Oğlu Abdullah'ın Vefatı 7

4. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aieyhî Vesellem)'in Doğum Tarihi Ve Yeri 8

4. Bölüm Doğum yeri: 10

5. Bolüm Diğer Din Adamlarının Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vessellem)’in Doğumunu Haber Vermeleri 11

6. Bolüm Resûluilah'ın (Sallallahu aleyhi vesellem) Doğumu, O'nunla Birlikte Ortaya Çıkan Nûr, Yıldızların Dünya Semasına Sarkması, Elleri Üzerinde Secde Eder Bir Halde Doğması, Ebeliğini Yapan Abdurrahman B. Avf İn Annesi Şifa'nın Gördüğü Olağanüstü Şeyler 11

Mülâhazalar 13

7. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'İn (Bebekken) Altına Konulduğu Çömleğin Yarılması 14

8. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in Sünnetli Ve Göbeği Kesilmiş Halde Doğduğu. 15

Fâide. 16

Mülâhaza. 16

9. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’ in Beşikte İken Ay İle Konuşması Ve Bu Konudaki Beyanı 16

10. Bölüm Resûlullah Doğduğu Zaman İblfs'in Üzüntüsü, Göklere Çıkmaktan Alıkonulması Ve Gaipten Duyulan Sesler 17

11. Bölüm Dicle'nin Taşması, Eyvanın Çatlaması, Şerefelerin Yıkılması, Ateşlerin Sönmesi Ve Meydana Gelen Diğer Hâdiseler 18

12. Bölüm Dedesi Abdülmuttalib'in Hz. Muhammed'in Doğumuna Sevinmesi Ve O'na Muhammed Adım Vermesi 20

13. Bölüm Mevlid-i Şerif Kutlamalarının Düzenlenmesi, İnsanların Bu Kutlamalar Vesilesiyle Toplanmaları  Ve Bunun Makbul Olan Ve Olmayan Yönleriyle İlgili Âlimlerin Sözleri 21

PEYGAMBER (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)’IN EMZİRİLMESİ İLE İLGİLİ BÖLÜMLER   27

1. Bölüm Resûlullah'ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Süt Anneleri 27

2. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'İn Süt Kardeşleri 29

3. Bölüm Hz. Halime Ve Eşi'nin İslam'a Girmeleri 30

4. Bölüm Resûiullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'İn Süt Anneye Verilişi Ve Bu Bağlamda Gerçekleşen Mucizeler 32

Mülâhazalar 37

PEYGAMBER (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)’ÎN İSİM VE KÜNYELERİ 38

1. Bölüm Gelecek Bölümlere Giriş Mahiyetinde Bir Kaç Mülâhaza. 38

2. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in "Benim Beş Adim Vardır"  Sözü Ve Bunun Farklı Kanallardan Rivayetleri 38

Fasıl 40

3. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in Mübarek İsimlerinin Şerhi Ve Onlara Yönelik Mülâhazalar 41

Muhammed İsminin Ezelde Yazılı Olması; Peygamberlerin Yüzüklerine, Taşlara, Bitki Ve Hayvanlara Nakşedilmiş Olması 43

Mülâhazalar 44

4. Bölüm Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in Künyeleri 112

 


Nitekim İbn Sa'd, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Sa'd b. Cübeyr'derı (rahmetullah aleyh) şunu rivayet etmişlerdir: "Niçin Âdem diye adlandırıldığım ;    bilmiyor musunuz? Topraktan yaratıldığı için." Vezin gereği ve özel isim .   oluşundan dolayı da çekimsiz olarak kabul edilmiştir. "İki şeyi birbirine karıştırmak"   anlamına  gelen   edeme  fiilinden  türediğini   İfade  edenler de olmuştur.   Çünkü   o,   aslen   su  ve   topraktı.   İkisi   birbirine   karıştırılarak .     yaratıldı. Kasım b. Sabit Delâifde, Muhammed b. el-Müstcnir Kutrub'dan '.   rivayetle şunları söylemektedir: Eğer Âdem ismi edzm'dcn türetilmiş olsaydı .   o zaman fâale kalıbında olması gerekirdi ve hemzesi de kelimenin aslından olup, hiç bir sebep onu çekimsiz yapamazdı. Ama o ^^'dan türetilmiş ,;  olup ^/a/kalıbındandır. Süheylî şöyle der: Bu kabule şâyân bir görüş değildir. ',    Çünkü edim kelimesinden türemiş olması efal vezninde olmasına ve aslî .   hemzenin başına zâid bir hemzenin dahil olmasına engel değildir. Nitekim .,   edme kelimesinde de böyle bir şey söz konusudur.

Allah  Teâlâ'nın  "Ben   yeryüzünde  halife yaratacağım" (Bakara 30) sözündeki halife ismine/konusuna gelince, halîf ve halîfe^ kendinden öncekilerin yerini alan kişiye denir. Âdem de can diye adlandırılan bir grup yaratığın yerini almıştı. Ayrıca Âdem, gök meleklerinin r}! yerini de almıştı.

Allah  Teâlâ'nın  "Ben   çamurdan   bir   beşer yaratacağım" (Sâd 73) sözündeki beşer kelimesiyle İlgili şunlar söylenmiştir: Birçok işe "mübaşeret" (icra) ettiği için beşer diye adlandırılmıştır. Diğer taraftan "Yeryüzündeki beşaret ve beşâşetten dolayı beşer diye adlandırılmıştır" diyenler de vardır.

"İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?"

âyetîndeki (İnsan 1) "insan" kelimesine gelince, kendi cinsine duyduğu yakınlık ve ünsİyetten dolayı bu adı almıştır. Zira insan şu iki şeyin kendisinde bir araya geldiği bir varlıktır. Diğerlerine karşı yakınlık duyan ve ülfet eden, onlar tarafından ünsiyet duyulan ve ülfet edilen... Ayrıca insan sözcüğünün nevs kelimesinden türediği de söylenmiştir. Arzuladığı şeyin arkasında çok çaba harcayan kimse olmasından dolayı bu adla anılmıştır. "Inâs kelimesinden türemiştir" diyenler de vardır. înâs, görmek anlamında olup insan gözüyle zahiri ve batını görüp idrak ettiği için bu adla adlandırılmıştır.

Âdem'in yaratılış maddesi hakkında muhtelif âyetler vardır: Bir yerde "Onu topraktan yarattı" (Âl-i İmran 59), bir yerde «Çamurdan, balçıktan yarattı" (Saffât 11), bir yerde "Siyah, sert ve kaba çamurdan" (Hicr 26), bir yerde "Kuru, pişmiş   çamurdan"   (Rahman   14)   ifadeleri   geçmektedir.   Âlimler   şöyle demişlerdir: Bu âyetler tek maddeye göndermede bulunmaktadır ki, o da (çamurun asıl maddesi olan) topraktır. Bu âyetlerle Allah Teâlâ bize şunu bildirmektedir:   O'nu  topraktan  yarattığında  önce  çamur yapmış,  sonra siyah, sert bir çamura dönüştürmüş, sonra da kuru pişmiş çamur halini almıştır. Sa'lebî, İblisten bahseden  "Beni ateşten, onu çamurdan yarattın" (A'râf 14) âyet-i kelimesiyle ilgili olarak şöyle der: Âlimler şöyle demişlerdir: İblis, ateşin çamurdan üstün olduğunu söylerken yanılgıya   düşmüştür,   zira   bîr   kaç   noktadan   çamur   ateşten   üstündür: Birincisi: Çamurun özünde vakar, sükûnet, hilm, haya ve sabır vardır. Hz. Âdem'in   tcvbesİne  ve  tevazusuna  sebebiyet  veren  işte  bu  hasletlerdir. Bunlar da ona bağışlanma, seçkin kılma ve hidayet kazandırmıştır. Ateşin Özünde İse, hafiflik, taşkınlık, hiddet, tecavüz ve şaşkınlık vardır. İblİs'in kibirlenmesine sebebiyet veren de budur. Bu da onun lanetlenip helak olmasını sonuçlandırmıştır.

İkincisi: Cennet, toprağının misk olmasıyla nitelenmektedir. Orada ateş olduğuna dair bir rivayet yoktur.

Üçüncüsü: Çamurun aksine ateş azab aracıdır.

Dördüncüsü: Çamur, eşyayı bir araya getirir, ateş İse eşyanın ayrışmasını sağlar. Sahib-i Müslim''de, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in: "Allah, Adem'i Cuma (toplanma-biraraya gelme) günü yarattı." [1] dediği rivayet edilmiştir.

Allah Teâlâ, Hz. Âdem'i şu yönlerden üstün tutmuştur: Onu (kudret) eliyle yaratmış, meleklerini ona secde ettirmiş, onu cennetine yerleştirmiş ve seçmiş, neslini mükerrem kılmış, onlara tüm isimleri öğretmiş, peygamberlerin ilki kılmış, mukarreb meleklerinin bilmediklerini ona öğretmiş, onun soyundan da nebiler, resuller, velîler ve sıddıklar yaratmıştır. Tarih kitaplarında, onun 1000 sene yaşadığı konusunda genel bir kanaat oluşmuştur. el-Cevâhint'n-Nefâis fi Tahbîri Kitabi'l-Arâis adlı kitapta, diğer peygamberterle birlikte burada adı geçen peygamberlerin hayat biyografilerine geniş yer verdik. Bu kitabın tamamlanması hususunda Allah yardımlarını esirgemesin.

 

5. Bölüm Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)'in: "Ben Fâtıma'lann Ve Âtike'lerin Oğluyum" Sözünün Anlamı

 

Said b. Mansur, Taberânî, İbn Asâkir, güvenilir ravilerin bulunduğu bir senedle münekkid Hafi2 Ziyauddin el-Makdisi el-Muhtâradz (sahih olduğunu belirtmiştir) Sij'âbe b. Asım (radiyallahu anh)'dan naklediyorlar: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: "Be/? Süleym 'den Atike '/erin oğluyum." [2]

İbn Asâkir'in, Katâde'den mürsel olarak rivayet ettiği hadîs-i şerifte Resûlullah (sallallalıu aleyhi vesclîem) gazvelerinin birinde şöyle buyurmuştur: "Ben peygamberim, yalan değil. Ben Abdülmuttalib'in torunuyum. Ben Atike'terin oğluyum."[3]

Ali (radiyalkhu anlı)'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (salIaUalıu aleyhi vesellem), Ebû Eyyûb el-Ensarî ile at yarışı yapıp onu geçtiğinde şöyle buyurmuştur: "Ben Atikekrin oğluyum, (atını kastederek) bu da benim çevik ve asil atımdır."

İbn Asâkir, Ebû Bekir b. el-Berkî'den rivayetle şöyle der: Bazı ilim talipleri bana Allah Resulü (sailallahu aleyhi vcsdlem)'in Uhud günü "Ben Fâtıma'lann oğluyum"dediğini naklettiler. [4]

Kâmûs'ta. şöyle der: Ateke savaşta hamle yaptı, taarruzca geçti, demektir. Sonra şöyle der: Kadınlar için aynı fiil, şerefli olma anlamındadır. Atik, saygın ve duru anlamındadır. A tike de, aşılanan hurmaya ve makyajdan yüzü kırmızı]aşan kadına denir.

İbn Sa'd şöyle der: "A tike, lügatte, iffetli ve pak kadın anlamındadır." Sıhâh ve Kamus* ta. ise şöyle denilmektedir: Resûlullah (sallallalıu aleyhi vesellem) 'in büyük annelerinden dokuz tane Âtike vardır. Üç tanesi Süleym oğullarındandır. Bunlar: Âtike binti Hilâl b. Fâke b. Hilâl (Hâşim'in dedesinin annesidir). Âtike binti Mürre b. Hilâl b. Fâlec (Hâşim'in annesidir). Âtike binti el-Evkas b. Mürre b. Hilâl Ümmü Vehb (Abdimenâf b. Zühre'nin annesidir) o da Resûîullah (sailallahu aleyhi vesellem)'in annesi Âmine binti Vehb tarafından dedesidir. Diğer Âtike'ler ise, Süleym oğullarının dîşında kalanlardır.

en-Nihâye'de, Süleym oğullarından Âtike'lerin üç tane olduğu ifade edilir. Ancak Âtike binti Hilâl b. Fâlec'in, Kusay'ın babası Abdümenâfm annesi olduğu söylenir. es-Sıhâh ve Kâmûs'ta. zikredildiğine göre Kusayy'm annesi, Abdümenâfm annesidir. Her halükârda Kusayy'm oğlu Abdümenâfm annelerinin ismi hakkında bunun dışında başka şeyler de söylenmiştir. Bunlar daha önce geçmişti. Buna göre ya her birinin iki İsmi vardır, yahut ta onlardan birisi isim, diğeri lakab olabilir.

etı-Nibâye'de şöyle denilmektedir: O Âtike'Serden birincisi, ikincisinin halası; ikincisi de üçüncüsünün halasıdır.

İbn Asâkir'İn, Ebû Abdullah el-Adevî'den (rahmetullah aleyh) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sailallahu aleyhi vesellem)'in büyük annelerinden olan Âtike'lerin toplamı ondört tanedir. Bunların üçü Kureyş'li, dördü Süleym'li, ikisi Advan'lı, biri Hüzeyl'li, biri Kahtan'lı, biri Sakifli, biri Huzeyme'ye bağlı Esed kabilesinden, biri de Kudâa kabilesindendir.

İbn Sa'd (rahmetullah aleyh), Resûlullah (sailallahu aleyhi vesellem)'in büyük annelerinden Fâtıma'ların on tane olduğunu zikreder ve: "Âtike'lerin ve Fâtıma'larm babalarının İsimleri ile İlgili ihtilafın çokluğundan dolayı, onların İsimlerini tek tek sıralamayacağım" der.

Sonuç olarak, onların hepsi, o pak anneler cümlesindendir. Resûlullah (salMahu aleyhi vesellem)'in bunları Özellikle zikretmesinin sebebi ise, ya diğerlerine oranla daha faziletli olmaları, ya şöhretleri ya da bunun dışında

başka bir şeydir.

imam Halîmî (rahmetullah aleyh) şöyle der: Resûlullah (sailallahu aleyhi vesellem), bu sözüyle övünme gibi bir mânâyı kastetmemiştir. Tam aksine adı geçenlerin sosyal konumlarını ve derecelerini vurgulamak İstemiştir. Tıpkı: "Babam fakîhti" diyen kişinin bunu övünmek İçin değil, sadece kendini tanıtmak için söylemesi gibi. Diğer taraftan Resûlullah (sailallahu aleyhi vesellem) bununla şükür kabilinden Allah Teâlâ-nm kendisine, babalarına, annelerine olan nimetine işaret etmek istemiş olabilir. Üstünlük taslama veya övünme kastıyla söylenmemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

 

RESULÜLLAH (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)'İN ŞEREFLİ DOĞUMU

 

1. Bölüm Abdülmuttalib'in, Oğlu Abdullah'ı Zühreoğullarından Bir Kadınla Evlendirmesinin Sebebi

 

İbn Sa'd, İbnu'l-Berld, Taberânî, Hâkim ve Ebû Nuaym, Abdülmuttalib'in oğlu Abbâs'tan, o da babasından şöyle rivayet etmişlerdir: Bir kış yolculuğunda Yemen'e geldik. Ben, Yahudi bir âlimin misafiri oldum. Zebur'a inanan Ehl-i Kitab'tan bir adam bana: "Beyefendi kimlerden?" diye sordu. Ben: "Kureyş'ten" dedim. "Kureyş'ten kimlerden?" diye sordu. "Hâşim oğullarından" dedim. "Vücudunda bazı yerlere bakmama müsade eder misin?" diye sordu. ''Avret mahalli dışında evet" dedim. Burun deliklerimden bîrini açıp, içine baktı, sonra da diğerine baktı ve şöyle dedi: Şehâdet ederim ki bir elinde mülk, bir elinde nübüvvet vardır. Biz bunu Zühre oğullarında biliyorduk. Bu nasıl olur?! dedi. "Bilmiyorum" dedim. "Senin bir Şâa'n var mı?" dedi, "Şâa' ne?" dedim, "Eş, hanım" dedi. "Şimdilik hayır" dedim. O da: "Döndüğünde onlardan biriyle evlen!" dedi. Abdülmuttalib Mekke'ye döndüğünde Hâle bİnti Uheyb b. Abdümenâfla evlendi. Oğlu Abdullah'ı da Amine binti Vehb'le evlendirdi. O da Resûlullah (saMlahu aleyhi vcsellem)'i doğurdu. Kureyş: "Abdullah babasını geçti" dedi.

Beyhakî ve Ebû Nuaym, İbn Hişam'dan (rahmemllah aleyh) şunu rivayet etmişlerdir: Abdullah gözlerin gördüğü en güzel erkekti. Bir gün Kureyş kadınlarının yanma çıktı. İçlerinden bir kadın: "Hanginiz bu gençle evlenir ve onun anlındaki nuru elde eder? Çünkü ben onun anlında bir nûr görüyorum" dedi. Daha sonraları onunla Vehb'in kızı Amine evlendi.

Zübeyr b. Bekkâr, kâhine olan Şevde binti Zühre b. Kilâb'ın, bir gün Zühre oğullarına şöyle dediğini rivayet etmiştir: İçinizde bir uyarıcı kadın (veya uyarıcı doğuracak birisi) var, kızlarınızı bana getirin, dedi. Kızlarını kendisine getirdiler. Her biri için ayrı ayrı şeyler söyledi ve söylediği şeyler bir müddet sonra gerçekleşti. Nihayet, Vehb'in kızı Amine getirildiğinde: Uyarıcı veya öğütleyici doğuracak budur. Onun, büyük bir şanı olacak ve elinde her tarafı aydınlatacak bir burhanı olacaktır. Kendisine cehennem sorulduğunda: "Uyarıcı onunla ilgili bilgileri size haber verecektir" dedi.

 

2. Bölüm Âmine'nin Resûlulfah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'e Hamile Kalışı Ve Bu Konuda Vuku Bulan Mucizeler

 

Beyhakî, Yunus b. Bükeyr tarikiyle, İbn İshak'tan (rahmetulkh aleyh) şunları rivayet   etmiştir:   Abdülmuttaîib   bir  gün   oğlu  Abdullah'ı   elinden   tutun giderken Esed b. Abdüluzza b. Kusay oğullarından bir kadına uğradılar Kadın Abdullah'ın yüzüne baktığında: "Nereye gidiyorsun ey Abdullah?" diye  sordu.  Abdullah:  "Babamla gidiyorum" dedi.  Kadın:  "Senin adına kesilen develer kadar sana develer veririm, benimle şimdi evlen!" dedi Abdullah ona:  "Ben babamla beraberim ona muhalefet edemem, ondan ayrılamam,    ona    hiç    bir    konuda    karşı    gelmek    de    istemem"    dedi. Abdülmuttaîib onu aldı ve nihayet Vehb b. Abdümenâf b. Zühre'nin yanına geldiler. Vehb şeref ve soy bakımından, Zühre oğullarının efendisiydi. Onu Amine  bİnti  Vehb  b.  Abdümenâfla  evlendirdi.  Amine  soy ve  konum itibariyle Kureyş'in en faziletli kadınıydı. Abdullah, onunla zifafa girdi ve Amîne   Resûlullah   (sallallahu aleyhi vcseücm)'c   hamile   kaldı.   Sonra  Abdullah evinden ayrıldı ve daha önce kendisine bir teklifte bulunan kadına uğradı. Kadın bu defa hiç bir şey söylemedi. Abdullah ona: "Bakıyorum da dün bana teklif ettiklerini bugün teklif etmiyorsun!" dediğinde kadın: "Dün sana eşlik   eden   nûr,   bu  gün   sende  yok,   ayrılmış.   Bugün   artık  benim   sana ihtiyacım yoktur" karşılığını verdi.

Bu kadın kardeşi Varaka b. Nevfel'den -ki o, cahilij^e döneminde hristiyan olmuş ve semavî kitapları incelemişti- bu milletten İsmail'in soyundan bir peygamberin zuhur edeceğini duyuyordu. Bu konuda şu beyitleri söylemiştir, ismi Ummü Kattâl'dır:

Şı'mctİ gücün dahilindeki şeyi zayi ettin,                    

benin/e birlikte gelen nûr seni terk etmiş.              

Bize dopdolu uğradın, ke§ke onu zayi etmeseydin!   

O nuru orada, benden bagkasma bahşetmeseydm!         

Beni bugün bo§ ve yalnız sanma,                                                       

Keşke senden bir bebeğim olsaydı buydu bütün derdim. 

Lâkin, Zühre oğullarına nasip oldu o paye                                          

Allan bütün beşeriyeti kurtaracak ondan doğacak bebek/e.         

Zıihre oğullarından bir an aynlmayasm                                       

Bir bebeğe hamile olan Amine nin diyarından uzak durmayasm 

Ona baktığında Mehdi'yİ görürsün

Ona eşlik eden nura şahid olursun                                       

Tüm yaratıklar, hep birlikte onu umar,                                     

O bir imam ve bir hidayet rehberidir.

Zira Allah onu bîr nurdan yaratmıştır.

 O'nun nuru bizdeki zulmeti silip, yok etti.

Bu Raboimin işidir, Rabbîm onu korusun'

Gezip, oturduğu her yerde muhafaza buyursun!

Küfürden sonra Mekke halkını hidayete erdirir

Ondan sonra da oruç tutmayı farz kılar.

Bir başka olay:

Ebû Nuaym, Haraitî, İbn Asâkir, Atâ tarikiyle İbn Abbâs'tan; Beyhakî, Ebû Nuaym ve İbn Asâkir, İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan; İbnSa'd, Ebu'l-Feyyâd el-Has'amî'den; yine İbn Sa'd, Ebû Yezîd el-Medînî'den naklediyorlar: Abdülmuttaîib, onu evlendirmek üzere oğluyla }^ola çıktığında, Tubâle halkından kâhine bir kadına uğradı. Bu kadın semavî kitapları okumuştu. Kendisine Fâtıma binti Mur el-Has'amiyye denirdi. Kadın, Abdullah'ın yüzündeki nübüvvet nurunu farketti. Bunun üzerine ona: "Ey genç! Şimdi benimle evlenirsen, sana 100 deve veririm" dedi. Abdullah ona şöyle karşılık verdi:

rlaram mı, ölürüm daha iyi'.

Helâle sarımım bütün işlerimde bilesin!

Bunu sen nasıl istersin benden!

Saygın olan, ırzım ve dinini korur herkesten!

Sonra babasıyla birlikte gidip, Amine binti Vehb'le evlendi. Amine'nin yanında üç gün kaldı. Sonra aynı kadına uğradı. Bu defa kadın ona hiç bir şey söylemedi. Abdullah; "Bakıyorum da, geçenlerde bana teklif ettiğini teklif etmiyorsun?" dedi. Kadın: "Sen kimsin?" diye sorunca Abdullah: "Ben falanım" dedi. Ancak kadın: "Hayır, sen o kişi değilsin. Çünkü o gün anlında gördüğüm nuru şimdi göremiyorum. Benden sonra ne yaptın?" diye sordu. Abdullah olanları ona anlatınca kadın: "Vallahi ben iffetsiz kadınlardan değilim. Ama senin yüzünde bir nûr gördüm, ve o nurun bende olmasını istedim. Ancak Allah onu kendi murâd ettiği yere tevdi etti. Eşine git ve ona, yeryüzünün en hayırlısına hamile kaldığını haber ver" dedi ve şu beyitleri sıraladı:

Gürleyİp yağmak üzere olan parlak bir bulut gördüm,

Sağanak bir yağmur gibi bo şah verdi.

indirdiği suyun bir nuru vara},

Dolunay gibi etrafını aydınlatıverdi.

O şân benim olsun ümid ettim,

Ancak her isteyen matlubuna erişmez ki!

Allah'a yemin olsun kî, seni alan Zühre li kadın,     

Neyi alaığmı bilmez ki! Bir şey istediğin zaman İyi davran, çünkü Birbiriyle yanşan şans ve zenginlik sana yeter, bana yeter, ya sımsıkı kapan, la da sonuna kadar açılmış bîr si, Amine ondan istediğini elde edince Ondan- yüzçevirip istemez oldum ve dilim tutuldu. [5]

Ibn Sa'd, Yezid b. Abdillah b. Vehb b. Zema'dan, o da amcasından-Beyhaki de Ibn Ishak'tan (rahmetullah aleyh) şöyle rivayet etmişlerdir: Resûlullah (s.ıll.ıll.îhu aleyhi resellem)'e hamile kaldığında Amine'nin şöyle dediğini duyardık-Ona     hamile     olduğumu     anlamadığım     gibi,     kadınların     hamilelikte karşılaştıkları bir ağırlığı da hissetmedim. Ancak aniden hayızdan kesilmemi yadırgadım, yine de kısa bir süre sonra tekrar başlayacağını düşündüm. Bir gün  ben  uyku ile  uj^anıklık arasındayken,  bana  birisi geldi ve:  ''Hamile olduğunun  farkında mısın?" diye sordu.  ''Bilmiyorum" dedim.  "Sen bu ümmetin efendisine ve nebisine hamilesin! O gün pazartesi günüydü. Bunun en   büyük   alameti   de,   O'nun   doğumuyla   birlikte   Şam   topraklarındaki Busra'nm   saraylarını   dolduran   bir   nur   çıkacak.   Doğduğu   zaman   adını Muhammed koy!" dedi. Ben: "Bununla kesin hamile olduğumu anladım. Sonra o gelen bana gelmez oldu. Doğumum yaklaştığı zaman bana yine geldi ve şöyle dedi:

Onu tüm hased edenlerin şerrinden, Allan m korumasına hava/e ediyorum.

Amine şöyle derdi: "Ben bunu hep söylemeye başladım. Onu yakınımdaki kadınlara da söyledim, bana şöyle dediler: "Üzerinde, pazularmda ve boynunda demir muskalar bulundur!" Dediklerini yaptım. Ancak günler sonra kesildiğini görünce ben de onları takmaz oldum.

Şairin biri şöyle der:

Amine ona hami/e kaldı, onunla şeref buldu,                  

Tüm yaratıklar onun gelişini birbirlerine müjdeledi.     

Kolay bir hamilelikti, sana bile çekmedi,                           

Çöldeki vahşi hayvanlar bile gelişini müjdeledi.                     

Onun nuru müjdelenmez miydi!                                            

Zira O, Rabbimhden âlemlere rahmetti.                    

Amine'nin:  "Ona hamile iken  hiç  ağırlık hissetmedim"  sözüyle ilgili olarak ey-Zebr'de geçen Şeddâd hadisinde, bu sözün aksi söylenmektedir. Bu jki rivayet arasındaki çelişki "hamileliğin başlangıcında bir ağırlık hissedilmemiştir, hamileliğin ileriki dönemlerinde de, alışılagelenin dışında bir hafiflik/kolaylık hissetmiştir" şeklinde telif edilmiştir. Hafız Ebû Nuaym frahmetuUah aleyh) konuya bu şekilde açıklık getirmiştir.

Büreyde ve İbn Abbâs'dan nakledilen bir rivayette şöyle demişlerdir: Âmine, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'c hamileyken, rüyasında kendisine şöyle denmiştir: "Sen mahlukatın en hayırlısına ve âlemlerin efendisine hamilesin. Onu doğurduğun zaman adını Ahmed veya Muhammed koy. Veyahut da üzerine şunu as." Birden uyandığında baş ucunda, üzerinde şu beyitlerin yazılı olduğu bir altın sayfa görmüştür:

Onu tüm hasetçilen'n §errİnaen,

Bir olan Allah in korumasına havale ediyorum

Bütün mahlukatın da şerrinden

Duran ve hareket edenin herkesin,

Doğru yoldan sapanların,

Vesad için uğraşanların, Üfleyen veya düğümleyenlerin,

isyankâr, mütecaviz yaratıkların,

Her köşe başında durup,

Onu gözetleyenlerin şerrinden..

Yüce Allah'ın yardımıyla onların şerrini O'ndan savarım. A-llah'm yüce kudreti ve görünmeyen inayetiyle onu korumaya alırım. Allah'ın eli onların üstündedir. Allah O'nun düşmanlarının gölüne perde çekmiştir Onu kovanı aylar ve ona ne oturduğu yerde, ne uyurken, ne yürürken ve ne de başka bir yerde ikamet ederken, ne gecenin başında, ne de günün sonunda, hiç bir şekilde yarar veremezler.

Ebû Nuaym bunu çok zayıf bir senedle rivayet etmiştir. Ben de M ev] id kitaplarında yer alan meşhur bir kıssa olmasından dolayı ona dikkat çekmek istedim.

Hafız Ebû'1-Fadl el-Irakî, Mevlidin de, Amine'ye gelenin sözleri arasında

"Boynuna da şunu as!" cümlesine yer verilir.

Beyhakî, Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali (ıahimehulkh)'dan naklediyor: Amine, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'c hamileyken, ona Ahmed ismini vermekle emrolundu.

Beyhakî ve Hâkim (sahih demiştir) Hâlid b. Ma'dân'dan, o da Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in ashabından naklediyor: Bir gün ashab-ı kiram: "Ya Resûlullah! Bize kendini anlat!" diye bir ricada bulundular. Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellem) de şöyle buyurdular: "Ben, babam ibrahim'in duası, Isanın müjdesiyim. Annem bana hamile kaldığında, sanki kendisinden, Şam topraklarındaki Üusrâ'mn saraylarını aydınlatan bir nur çıktığını görmüştü.

İbn Sa'd ve İbn Asâkir, İbn Abbâs (radiyallahu anh)'dan naklediyorlar: Âmin şöyle demiştir: "O'na hamile kaldıktan doğum yapıncaya kadar en küçük bi meşakkat ve zorluk hissetmedim."

Hamileliğin başladığı gün konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştü kimileri Teşrik günlerinde hamile kaldığını ifade etmişlerdir.  Buna gör' Resûlullah    (saMahu   aleyhi   vcseliem)'in    doğumu    Ramazan'da   gerçeklesmi olmabdır. "Aşure günü hamile kalmıştır" denildiği gibi başka görüşler de ileri sürülmüştür.

Ebû Zekeriya Yahya b. Aiz (rahmetullah aleyh) O'nun doğumu hakkında şöyle demiştir: "Resûlullah (saMahu aleyhi vesellcm) annesinin karnında tarn dokuz ay kalmıştır. Bu süre zarfında, hamile kadınların karşılaştığı ağrı, sancı ve halsizlik gibi hiç bir durumla karşılaşmamıştır."

ef-Gurer'de şöyle denir: "Doğru olan da budur." Ayrıca hamilelik süresiyle ilgili olarak: "On aydır, sekiz aydır, yedi aydır" diyenler de olmuştur.

Mülâhaza: Hafız Ebû'l- Fadl el-Irakî (rahmetullah aleyh) şöyle der: "Geleceği üzere Âmine, doğum anında da kendisinden bir nur çıktığını görmüştür." Bu da değişik rivayetlerin muttasıl senetlerle aktarıldığını ortaya koyar. Ayrıca Amine'den iki kez nur ayrılmış olabilir: Biri, ona hamile olduğu zaman; ikincisi de, doğum, anında. Böyle bir telife gitmeye hiçbir engel de 3roktur. Böylece iki rivayet arasında bir tenakuz da söz konusu değildir.

eş-Şeyh (Suyûti) şöyle der: "Ona hamile kaldığında" sözü, hamilelik döneminde vuku bulan bir rüyadır. Ama doğum gecesi, ilerde geleceği üzere, bunu gözüyle görmüştür.

 

3. Bölüm Abdülmuttalib'in Oğlu Abdullah'ın Vefatı

 

İbn İshak (rahmetullah aleyh) şöyle der: Âmine, Resûlullah (salkllahu aleyhi vesellem)'e hamileyken Abdullah vefat etti.

İbn İshak'ın belirttiği bu görüş; aynı zamanda Vâkidî, İbn Sa'd ve Belâzûrî'nİn tercih ettiği görüştür. Zehebi bunu sahih kabul ederken, ibn Kesİr ise, meşhur olduğunu söylemiştir. İbnü'l-Cevzi: "Siyer âlimlerinin büyük bir böîümü bu görüştedir" demiştir. Bunu Hâkim rivayet etmiş ve sahih olduğunu ifade etmiştir. Zehebi de, Kays b. Mahramc'den rivayetiyle sahih olduğunu onaylamıştır.

İbn İshak dışındakiler şöyle demişlerdir: Bu, Âmine'nin iki ayî dolduğu zaman olmuştur. Yine, ''babası vefat ettiği zaman Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) beşikteydi" diyenler de olmuştur. "O iki aylık bebekti" diyenlerin yanısıra, 28 ve 9 aylık olduğunu savunanlar da olmuştur. Süheylî, Dûlâbî'denk bebek iken vefat ettiğini savunanların görüşünün, çoğunluğun görüşü VALa&  rivayet   etmiştir.   Ben   de   derim   ki:   Doğrusu   bu,   çok   kimsenin görüşüdür, çoğunluğun değil.

İbn Sa'd, Muhammed b. Ka'b'dan ve Eyyub b. Abdurrahman b. Ebi ca'Saa (rahmetullah aleyh)'den naklediyorlar: Abdullah, Kureyş kervanlarından biriyle birlikte ticaret için Şam bölgesinde bulunan Gazze'ye doğru yola çıktı. Alış-verişlerini tamamladıktan sonra oradan ayrılıp Medine'ye uğradılar. O sırada Abdullah hastalandı. Abdullah: "Ben, dayılarım Adiyy bin en-Neccâr oğullarının yanında kalacağım" dedi. Abdullah, onların yanında hasta olarak bir ay kaldı. Bu arada arkadaşları yola devam edip Mekke'ye varmışlardı. Abdülmuttalib onlara oğlunu sordu. "Hasta olarak onu dayıları Adiyy b. en-Neccâr oğullarının yanında bıraktık" dediler. Abdülmuttalib, en büyük oğlu Hâris'i peşine gönderdi. Hârİs, Medine'ye vardığında onu vefat etmiş ve Nabiğa'nın bahçesine defnedilmiş buldu. Hâris dönüp durumu bildirdi. Buna Abdülmuttalib, halaları ve kardeşleri çok üzüldüler. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) annesinin karnındaydı. Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah, vefat ettiği gün 25 yaşındaydı,

Vakîdi şöyle der: Abdullah'ın vefatı ve yaşı hakkındaki görüşler içerisinde en sağlamı budur. Hafız eS-Alâî ve İbn Hacer: "Vefat ettiğinde yaşı 18 idi" demişlerdir. Vakıdî: "Abdullah, Âmine dışında başka birisiyle evlenmedi, Amine de Abdullah dışında kimseyle evlenmedi" demiştir.

Allan, Resulün babasını katına aldı,

Eşsiz, yetim Resul ünü merhametiyle himaye etti.                                            

O yetime canım feda olsun!

İnci tanesi, yetim (tek) olduğunda daha güzeldir.

Bir latife: Ebû Hayyân (BahAnde) ve daha başkaları Cafer Sâdık (rahimehullah)'dan naklediyorlar: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), üzerinde hiç bir yaratığın hakkı olmasın diye yetim kalmıştır."

İbnü'1-İmâd, Kesfu'I-Esrâı1'da şöyle der: "Allah onu yetim olarak yetiştirdi. Zira her büyüğün temeli küçük; her basit ve küçük gibi görünenin sonu ise çok muhteşemdir. Ayrıca doruk noktasında elde ettiği izzet ve şerefin Allah kaynaklı olduğunu bilsin; sahip olduğu gücün anne, baba ve maldan değil, Allah'ın yardım ve inayetİyle olduğunu anlasın diye yetim olarak yetiştirdi. Bir diğer sebebi de fakir ve yetimlerin hâlinden anlayıp acıması içindir.

Resûlullah'm (sallallahu aleyhi vesellem) annesi Âmine, eşi için mersiyeler söjdedi. Bunu İbn İshak d-Mübkdddz, İbn Sa'd da Tabakâfdz zikretmişlerdir. Bir mersiyesinde şöyle demişti:

Toprak Hâsim'in oğlunu yuttu, yoketti

Bir metre çukura komşu etti     

hcel onu erken davet eyledi                          

Biranda aramızdan alıp götürü'verdi Yeryüzünde yoktur, onun gibisi Büyük kalabalıUarca taşındı naşı.

Yine, Kasım el-Veziri cI-Mağribi, Âmine'nin, Resûlullah'ın babası olan eşî Abdullah'a şu beyitlerle başlayan bir mersiye söylediğini nakletmistir: Hâsım in oğlu, karanlık bir çölde kurban oldu, Taşlar arasındaki dar bir çukura hapsoldu. Rahmet, yaşadığın kabrin dört bir yanını sulasm, İnci dolu bahar yağmuruna gametsin.

Muhammed b. Ömer el-Eslemî (rahmetullah aleyh) şöyle der: Abdullah Amine'ye Ummü Eymen'i, beş deve ve bir miktar koyunu miras bıraktı. İşte bunlar Resûlullah'a (salkllahu aleyhi vesellem) babasından kalan mirastı.

 

4. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aieyhî Vesellem)'in Doğum Tarihi Ve Yeri

 

Bu konuda ikî bölüm vardır: Birincisi: Doğumun günü, ayı, yılı hakkındadır.

Sahih olanı, Resûrullah (salkllahu aleyhi vesellem)'in Pazartesi günü doğduğudur. İmam Ahmed, Müslim ve Ebû Davud, Ebû Katade (radiyallahu anlı)'dan şunu rivayet etmişlerdir: Resûîullah (salîallahu aleyhi vesellem) Pazartesi günü   hakkında   soru   sorulduğunda   şöyle   demiştir:   "Pazartesi günü  benim doğduğum (yahut bana vahiy geldiği) gündür."[6]

Yakub b. Süfyan, İbn Abbâs (radiyallahu anlı)'dan naklediyor: Resûlullah (salîallahu aleyhi vesellem) Pazartesi günü doğdu, Pazartesi günü kendisine peygamberlik görevi verildi, Pazartesi günü vefat etti, Pazartesi günü Hacerü'î-Esved'i yerine koydu.

İbn Asâkir'in naklettiği bazı rivayetlerde şöyle denilmektedir: Mâide suresinin "Bugün dininizi tamamladım" âyet-i kerimesi Pazartesi günü nazil oldu. Bedir gazvesi de Pazertesi günüydü.

İbn Asâkir şöyle der: Bilinen, Bedir savaşı ve "Bugün dininizi tamamladım" âyetinin Cuma günü nazil olduğudur.

Zübeyr b. Bekkâr ve İbn Asâkir, Ma'ruf b. Hazzabûz'dan rivayetle şöyle demektedirler: Resûlullah (salîallahu aleyhi vesellem) Pazartesi günü fecirle birlikte doğdu.

Hafız Ebû'1-Fadİ Irakî, ei-Mevrid'de şöyle der: Doğru olan, Resûlullah (salîallahu aleyhi vesellem)'in gündüz doğduğudur. Siyer âlimlerinin naklettiği de budur. Ebû Katade hadisi de bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Dört Sünen sahibi, Said b. Müseyyeb'den (rahmetullah aleyh) naklediyorlar: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) gün ortasında doğdu. İbn Dıhye de bu görüşü benimsemiştir. Zerkeşî ise, hürde Şertivn&ç. bu rivayetin sahih olduğunu ifade etmiştir. Birisi bu konuda şu beyitleri söylemiştir:

Ey Hüdâ nın lütjunu insan ettiği an,

Mutluluğa boğdu âlemi o İnsan.

Rabiulevuel ayı ile o Habîbi getirdin,

Onu bütün aylardan üstün kıldın.

Hayırları ortaya çıkaran Nübüvvet ayı ile geldin,

Yıldızlar kadar sayılmayacak İnsanlar getirdin,

emanet ve risalet sende zuhur etti,

Mekke'nin tepe ve düzlük her köşesini yüceltti.

İbn Dihye (rahmetullah aleyh) şöyle der: "Doğumun gece olduğunu gerektireceğinden dolayı, <yıldızlarm doğum anında yeryüzüne sarktığını> dile getiren rivayetler zayıftır."

Zerkeşî şöyle der: Bu doğru bir gerekçe değildir. Zira, nübüvvet zamanı harikulade sahnelere müsait zamandır. Böyle bir ortamda, yıldızlar gündüz de sarkabilir.

Şairin biri şöyle der:

Ey kendisinde mutluluk ve afiyete ulaştığımız an, Alemlerin en hayırlısı Muhammed le geldin Onun doğumuyla sevincimiz tamamlandı Ahmed in doğumuyla ner şey kemale erdi.

Başka bir şair İse şöyle der:

Resullerin en hayırlısının doğumuyla,

Saadetlere garkolduk o anda,

Ne güzel andır o an,

En güzel bebeği, tüm şerefleri bahşeden o an.

İbn Kesir, Hafız İbn Hacer ve diğerleri: "Cumhur, doğumun Rabîu'levvel ayında olduğu görüşündedir" demişlerdir.

Süheyîi de: "İlim ehli nezdinde meşhur olan ve bilinen budur. Bazıları bu konuda icma olduğunu bile nakletmişlerdir" demiştir.

O güzelim Resulün lisân-ı hâli bize söyler, Doğru söz, dinleyene tatlı gelir

Benim ywzum, yaşadığım zaman ve aogum ayım

Hepsi banar içinde banardır.

Bazı meâni âlimleri şöyle der: ResûIuİlah'm (sallallahu aleyhi veseilem) doğumu bahar mevsimindeydi. Bahar da gecesi ve gündüzü ile, sicak-soğuk açısından en mutedil mevsimdir. Aynı şekilde kuruluk-rutubet yönünden en mutedildir, yerin Güneş'e yakınlığı da en normaldir, Ay ise bu mevsimde 13 14. ve 15. gecelerde en mutedil konumda yer alır. Yine Allah Teala O'nu (saJlallalm aleyhi veseilem) doğuran annede ve ebeliğini yapan kadında "emniyet ve şifa", dadısında "bolluk ve bereket" ve süt annesinde "hilm ve mutluluk" dolu mânâları cemederek en güzel mürebbileri/eğiticileri O'nun hizmetine verdi.

İbn İshak (rahmetullah aleyh) şöyle demektedir: Doğum Rabiu'levvel ayının 12'sinde oldu. Bunu İbn Ebi Şeybe de e/-Musannefde, Cabir ve İbn Abbâs'dan rivayet etmiştir. el-Gurefdç. şöyle denir: Rabiu'levvel'in İkisinde olduğunu söyleyenler de vardır. ef-Isâre'de bu görüş ilk olarak verilmiştir. Sekiz'inde diyenler de olmuştur. Ebû Ömer, yıldızların hareketlerini inceleyen bilginlerin/astrologların bunu doğruladıklarını nakletmiştir. İbn Dıhye de bunu tercih etmiştir. Hafız İbn Hacer ise: "Rivayetlerin çoğu bu tarihte birleşmektedir" demiştir. 10'u diyenler de vardır. Bunu Dimyatı, Cafer el-Balar'dan rivayet etmiş ve bu rivayetin sahih olduğunu ifade etmiştir. Yine 17 ve 18'inde (sabaha karşı) gerçekleştiğini söyleyenler de olmuştur.

İbn İshak (rahmetullah aleyh): "Doğum Fil yılında gerçekleşti" demiştir. İbn Kesir: "Çoğunluk nezdinde meşhur olan görüş budur" demiştir. Buhârî'nin hocası İbrahim b. Münzir el-Hizamî İse: "Bunda hiçbir âlimin en ufak şüphesi yoktur" demiştir. Halife b. Hayyât, İbnu'î-Cczzâr, ibn Dihye, İbnu'İ-Cevzi ve İbnu'l-Kayyim bir adım ileri giderek bu konuda icma olduğunu ifade etmişlerdir.

Beyhakî ve el-Hâkİm (Adi/stedrek'mdc rivayet etmiş ve sahih olduğunu belirtmiştir) -Zehebî 'Muhtasarında, sahih olduğunu onaylamış, Tarih-i Kebirinde de sahih olduğunu açıkça belirtmiştir- Yahya b. Maîn'den, o Haccâc b. Muhammed'den, o Yunus b. Ebî İshak'dan, o babasından, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs (radiyallahu anh)'dan nakîediyorlar: "Resûlullah (sallallahu aleyhi veseilem) Fil olayının vuku bulduğu gün (yani o yıl) doğdu."

Hafız İbn Hacer, Dürer şerhinde şöyle der: Söz konusu rivayet "Fil yılı" şeklinde bilinmektedir. Buna cevaben şöyle denilmiştir: Gün kelimesiyle mutlak vakit kastedilmiştir. Nitekim: "Fetih günü", "Bedir günü" denildiği gîbi. Eğer burada gerçekten "gün" kastediliyorsa, o zaman bu rivayet daha hususi bir ayrıntıya yer vermiş olmaktadır. İbn Hibbân Târi/f'mde bunu şöyle vurgulamıştır: "Resûlullah (sallallahu aleyhi veseilem) Fil yılında, Allah Teâlâ'nın Fil ordusuna, ebâbîl kuşlarını gönderdiği gün doğmuştur. Sonra Yahya b. Maîn'in İbn Mesûd'dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle bir ibare buldum: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Fil günü, yani Fil yılında doğdu."

İbn İshak, Ebû Nuaym ve Beyhakî, Muttalib b. Abdillah b. Kays b. Ivlahrame'den, o babasından, o da dedesinden: "Ben ve Resûlullah (sallallahu alevhi veseilem) Fil günü doğduk, biz yaşdaşız" dediğini rivayet etmişlerdir.

Osman b. Affan, Kubâs b. Eşyem el-Kinani el-Leysî'ye: Ey Kubâs! Sen mi büyüksün, yoksa Resûlullah mı?" diye sordu: Kubâs: "Resûlullah (sallallahu aleyhi veseilem) (Kadru kıymetçe) benden daha büyüktür. Ben ise O'ndan daha yaşlıyım. Resûlullah (sallallahu aleyhi veseilem) Fil yılında doğdu. O zaman annem beni, fillerin yeşil tersleri arasına götürür, gezdirirdi."

Buna dayanılarak: "Fil hadisesinden 50 gün sonra doğdu" diyenler de olmuştur. İbn Kesîr: "En meşhur olanı budur" demiştir. Süheylî ve el-Mesûdî bu görüşün doğru olduğunu ifade etmişlerdir. Süheylî ilave olarak bu rivayetin daha meşhur ve daha çok kimse tarafından onaylandığını belirtmiştir. "Fil hadisesinden 55 gün sonra doğdu" diyenler de vardır.

Ebû Bekir Muhammed b. Musa Havarizmî, şunları belirtmiştir: "Fil ordusu Mekke'ye geldiğinde, Muharrem ayının bitimine 13 gün kalmıştı." Bunu başkaları da söylemiş ve "Pazar günü vuku buldu" diye ilave etmişlerdir. O yılın Muharrem ayı da Cuma gününe denk geliyordu.

İbn Sa'd ve İbn Asâkir, Ebû Cafer el-Bâkır'dan (rahmerullah aleyh) rivayet etmişlerdir: "Fil ordusunun Mekke'ye gelişi, Muharrem'in ortasına rastlar; Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi veseilem) doğumu da bundan 55 gün sonradır." Hafız ed-Dimyâtî bu rivayetin sahih olduğunu ifade etmiştir. Yine 40 gün, bir ay 6 gün, 10 yıl, 30 yıl, 40 yıl, 70 yıl sonra diyenler de olmuştur.

Fİİ ordusunun Mekke'ye taarruzunun 23. yılında Ramazan ayının 12'sinde doğduğunu ifade edenler de vardır.

Safer ayında doğduğu da söylenmiştir. Ayrıca Rabİu'1-âhir, Muharrem'in bitimine   5   gün   kala   ve   Aşure   günü   (Muharrem'in   10'u)   doğduğunu söyleyenler de olmuştur.

Süheylî (rahmetullah aleyh) şöyle demektedir: Hesap uzmanları Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi veseilem) doğumunun miladî aylardan Nisan'a denk geldiğini söylemektedirler. Ve bu, Nisan'm 20'sine rasdamaktadır.

Zehebî, Târih islâm'da, şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi veseilem)'iti Rebîulevvel ayında doğmuş olduğu ve bunun Nisan'm 20'sine denk geldiği konusunu araştırdım, ancak bunun mümkün olmadığını gördüm. Onun için Nisan'da doğmuş olması imkansızdır. Ancak hicri yıla göre Ramazan'da doğduğunun kabul edilmesi durumunda miladîye göre Nisan ayında doğmuş olması mümkündür. imam Ebû'l-Hasan el-Mavcrdî (rahmetullah aleyh): "Resûlullah'ın (sallalkhu aleyh-eUem)   doğduğu  Rabîu'levvel  ayı,  Rûmî  aylardan  Şubat'm  20'sine  denk gelmektedir" demektedir.

Dimyatı (rahmetullah aleyh); "Koç burcunda doğmuştur" demiştir. en-NufA şöyle denir: "Bunun, Nisan'ın başlarında olması muhtemeldir, Mart ayında da olabilir."  Sonra, Süheylî şöyle demiştir:  "Burçlardan Başak burcunda doğdu. Bu, peygamberlerin doğum zamanıdır. Bunun için şöyle denmiştir:

Zaman olarak en iyi konum

Akrep ile Aslan burcu arasındadır, bilin/

Akrebin karnından sonra iki kıskacı gelir. Bunlar zararlı değildir. Akreb esas kuyruğuyla zarar verir. Onu Aslanın kuyruğu takip eder. O da Başak'tır. Aslan, kuyruğuyla değil, pençesi ve dişiyle zarar verir.

Ibn Dihye şöyle der: Sanırım Sühcyli Başak burcunu unutarak, Başak yıldızının (Arkturus) Aslan'la ilgili olduğunu zannetmiştir.

Ebû Abdullah b. el-Hâc (rahmetullah aleyh) ei-Medbal'dc şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcseUem) 'in doğumunun, Kur'an'ın indirildiği, içerisinde Kadir gecesinin bulunduğu, birçok faziletlerle dolu olan Ramazan ayında; yine gök ve yer yaratılali beri Allah'ın hürmet izafe ettiği haram aylarda; Şaban ayının 15. gecesinde ve Cuma günü veya Cuma gecesinde değil de, bir çok ulema nezdinde meşhur olan ve^sahih görülen görüşe göre Rebîulevvel ayında ve bir Pazartesi gününde vuku bulmasındaki hikmet nedir? diye sorulacak olursa, bu soruya dört noktadan cevap verebiliriz:

Birinci nokta: Allah Teâlâ'nm ağaç ve bitkileri Pazartesi günü yarattığına dair hadiste [7] önemli bir işaret vardır. O da şudur ki: Bununla Allah Teâlâ'mn insanoğlunun varlığının sebebi, onun İçin hayat iksiri, gönlünün sürürü, tedavi kaynağı, huzur vesilesi... olan maddeyi yarattığına işaret buyurmuştur.

Ikincİ nokta: O'nun (sallalkhu aleyhi vcsellem) Rebİulevvel ayında doğuşunun /ab/' (bahar) kelimesiyle ilginç bir irtibatı vardır. Zira bu kelime ümmetine müjde ve güzel mânâları izafe ediyor.

Şeyh Ebû Abdurrahman es-Sikıîlî (rahmetullah aleyh) şöyle der: Her insanın isminden dolayı bir nasibi, bir payı vardır. Bu kural kişiler için söz konusu olduğu gibi diğer yaratıklar için de böyledir. Gerçekten rabf (bahar) mevsiminde toprak, içerisinde barındırdığı sayısız nimetleri âdeta ilâhi bir sofra şeklinde takdim eder ki, kulların hayatları bunlara bağlıdır. Envâ-ı çeşit bitki ve ağaç bu mevsimde yeni bir hayata adım atar, güzel ve göz kamaştırıcı giysi ve kokularla kendilerine nazar kılanları büyüler. İşte bütün bunlar İlâhi nimetlerin gelişini ve bize dalga dalga yansımalarını müjdeler. Bu bp^evsimde, bir bahçeye girip envâ-ı çeşit çiçeklere baktığında sanki onların sana gülümsediklerini görürsün. Çiçeklerin de, senin için depoladıkları meyveleri, lisan-ı halleriyle sana haber verdiklerini müşahede edersin. Aynı şekilde toprak, üzerinde çiçekler gülümsemeye başladığı zaman, sanki lisan-ı halleriyle tüm bunları sana haber verir gibi olur.

Onun için Hz. Peygamberin (saUallahu aleyhi vesellem)  Rebîulevvel ayında doğumunda, yukarıda kısmen zikredildiği gibi bit takım işaret ve hikmetler vardır. Tüm bunlar, yüce Mevla tarafından, bu saygın Peygamberin kadr-ü kıymetine, O'nun âlemlere rahmet, mü'minlere müjde ve onları iki cihanda helaktan kurtaracağına dair apaçık işaretlerdir. Aynı zamanda O, azaplarının ertelenmesine sebep olduğu için kâfirler için de bir koruyucudur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sen, içlerinde olduğun halde Allah onlara azap edecek değildi" Böylece O'nun doğumuyla bereketler, bol nzık ve ihsanlar tecelli etmiş olmaktadır. Bu ihsanların en muazzamı da, Allah Teâlâ'nm kullan doğru yola iletmesi için Hz. Peygamber'! ihsan etmesidir.

Üçüncü nokta:  Hz. Peygamberin  (saUallahu aleyhi vesellem)  getirdiği İslam şeriadyle rabf (bahar mevsimi) arasındaki benzerliktir. Zira, rabf mevsimi, mevsimlerin en mutedili ve en iyisidir. Bu mevsimde ne rahatsız edici soğuk, ne de bunaltıcı bir sıcaklık olur. Gece ve gündüzünde anormal bir uzunluk yoktur, aksine bunların tümü normaldir. Bu mevsim, sonbaharda insanların bedenlerine isabet eden hastalıklardan ve arızî hallerden de uzaktır. Bu mevsimde  insanlar  daha  canlı,  daha  sakin ve  daha  rahat olurlar.   Zira bitkilerin  topraktan  çıktıkları  zaman  güç  ve  kuvvet  elde  ettikleri  gibi, 1    vücudlar.   da   bu   mevsimde   güç   ve   kuvvet   bulurlar.   Çünkü   ondan   yaratılmışlardır. Gece-gündüz ve sıcak-soğuk mutedil seyrettiğinden geceleri ibadet için, gündüzleri ise oruç için hoş ve güzel bir mevsimdir. İste bu Özelliklerle, bizden Öncekilerin üzerindeki yük ve ağırlıkları kaldıran ve bize kolaylıkları getiren İslam şeriatı İle bahar arasında bir benzerlik vardır.

Dördüncü nokta: Allah Teâlâ, doğumu bu ayda/mevsimde takdir etmek suretiyle zaman ve mekanların O'nunla (sallaUahu aleyhi vesellem) şereflenmesini istemiştir. O'nun zaman ve mekanlarla şereflenmesini değil... Hatta Allah Teâlâ O'nun yaşadığı zaman ve mekanlara, en büyük faziletin atfedilmesini ve hem cinsinden farklı bîr meziyete sahip olmasını murad etmiştir. O'nun doğumunu,   amellerin   çokça  kabul  edildiği   mübarek  gün  ve   gecelerde kırmamıştır.   Şayet   sözü   edilen   vakitlerde   doğmuş   olsaydı,   o   zaman Resûlullah (sallaUahu aleyhi vescUem)'in o vakitlerle şereflendiği vehmedilebilirdi. İşte onun için Allah Teâlâ O'nun doğumunu, O'na sevgisini ve büyük inayetini göstermek için, bu vakitlerin dışında takdir etmiştir.

 

4. Bölüm Doğum yeri:

 

Mekke'de mi, yoksa başka bir yerde mı doğdu&n . konusunda ihtilaf olmakla beraber, doğrusu çoğunluğun kabulü olan birinci .' şıkür.

Mekke'deki  doğum  yeri  hakkında ihtilaf edilmiş ve  şu görüşler ileri sürülmüştür:

Birincisi: Hâşim oğullarının iskan ettiği vadi diye tanınan bir vadide "doğum sokağı" diye bilinen sokaktaki bir evde doğduğudur. Ev AkıTirı elindeydi. İbnu'I-Esîr (rahmetullah aleyh) şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) evi Ebû Tâlib'in oğlu Akîl'e hibe etti. Aidi de vefat edinceye kadar onu eündc tuttu. Daha sonra çocukları onu, Haccâc'ın kardeşi Muhammed b. Yusuf a sattılar. Ayrıca, hicretten sonra, muhacirlerin evlerini sattıkları zaman Kureyş'e uyarak Akİl'in bu evi sattığını söyleyenler de olmuştur.

ikincisi; Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Hâşim oğullarına ait vadide doğmuştur. Bunu Zübeyr nakletmiştir.

Üçüncüsü: Radm'de doğduğudur.

Dördüncüsü: Usfan'da doğduğudur.

 

5. Bolüm Diğer Din Adamlarının Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vessellem)’in Doğumunu Haber Vermeleri

 

Ebû Nuaym ve Beyhakî, Hassan b. Sâbİt (tadiyalhhu anh)'dan naklediyorlar: Ben 7-8 yaşlarında, gördüğümü ve duyduğumu anlayabilecek yaşta bir gençtim. Bir gün bir yahudi, sabah erkenden yüksek bir evin üzerine çıkıp: "Ey Yahudiler!" diye seslendi. Yahudiler, çevresinde toplandılar, ben de olup bitenleri gözlüyordum. Adama: "Hayırdır, neyin var?" dediler. O da: "Bu gece Ahmed'in doğumunu haber veren yıldız doğdu" dedi.

İbn Sa'd, el-Hâkim ve Ebû Nuaym {basen bir senedle), Aişe (radiyallahu anhâ)'dan naklediyorlar: Yahudinin biri, Mekke'de oturuyor ve ticarede uğraşıyordu. Resûlullah (saliallahu aleyhi vcselkm)'in doğduğu gece olunca, Kureyşliîerin bulunduğu bir mecliste: "Ey Kureyşlilcr! Bu gece sizlerden dünyaya gelen oldu mu?" diye sordu. Onlar: "Vallahi bilmiyoruz" dediler. O: "Söyleyeceklerimi iyi dinleyin! Bu gece, bu son ümmetin peygamberi doğdu. İki omuzu arasında bir işaret vardır. İşaretin üzerinde atın yelesini andıran seyrek kıllar vardır, iki gece süt emmeyecek" dedi. Söylediklerinden hayrete düşmüş bir vaziyette insanlar oradan dağıldılar. Evlerine vardıklarında, herkes ailesini meseleden haberdar edince: "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın Muhammed adında bir oğlu dünyaya geldi" dediler. İnsanlar buluşup o yahudiye geldiler ve bu haberi ona ilettiler.

Yahudi: "Benimle gelin, onu göreyim" dedi. Dışarı çıktılar ve Âmine'nin yanma girip: "Oğlunu bize göster" dediler, Amine çocuğu onlara gösterdi. Sırtını açıp oradaki mührü görünce, yahudi baygın halde yere yıkıldı. Kendine gelince: "Hayırdır, ne oldu sana?" diye sordular. Bunun üzerine vahudi: "Vallahi nübüvvet, İsrail oğullarının elinden gitti! Buna sevindiniz mi ey Kureyşliler! Vallahi bu doğan size öylesine bir darbe indirecek ki, bu darbenin haberini doğudan batıya kadar herkes duyacak" cevabını verdi.

İbn Sa'd, Ibn Abbâs (radiyallahu anlı)'dan naklediyor: "Kurayza, Nadir, Fedek ve Hayber yahudİlerİ Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesclkm) daha peygamber olarak gönderilmeden önce, O'nun evsafını ve Medine'ye hicret edeceğini biliyorlardı. O doğduğunda yahudi din adamları: "Bu gece Ahmed doğdu, bu yıldız doğdu" dediler. Nübüvvetle görevlendirildiğinde: "Ahmed'e peygamberlik görevi verildi" dediler. Yahudiler bütün bunları biliyor, OJnu tanıyor   ve    evsafını    biliyorlardı,    ama    kin   ve   hasedden   bunu    açığa vurmuyorlardı.

Ebû Nuaym ve İbn Asâkir, Müseyyeb b. Şerik tarikiyle Muhammed b. Serik'ten, o Şuayb b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden rivayetle şöyle demektedirler: "Merrüzzahran'da Iys adıyla bilinen Şam'lı bir rahib vardı. Allah ona çok İlim vermişti. Kendisine ait bir kilise vardı. Mekke'ye gider ve insanlara şöyle derdi: "Ey Mekkeliler, içinizden yakında bir çocuk doğacak, tüm Araplar O'nun kontrolüne girecek, Arap olmayan milletlerin de memleketlerine sahip olacak. Tam O'nun zamanı şimdi. Kim O'na ulaşıp da tâbi olursa, istediğini elde eder; kim de O'na ulaşır ve karşı çıkarsa büyük bîr hüsrana  uğrar.  Allah'a yemin olsun  ki,  benim bereketli ve güvenli toprakları bırakıp, fakir ve korku dolu topraklara gelmemin tek sebebi O'nu bulmaktır." Bu rahip Mekke'de doğan her bir çocuğu araştırır ve "Henüz gelmedi" derdi. Nihayet Resûlullah (saliallahu aleyhi vesellem)'İn doğduğu günün sabahında, Abdülmuttalib evden çıkıp manastırına çekilen Iys'ın yanma geldi ve   kilisenin   kapısında   durdu.   Iys:   "Kim   o?"   diye   seslenince:   "Ben Abdülmuttalib'im" dedi. Rahib ona yaklaştı ve şöyle dedi: "O'nun babası ol! Size sözünü edip durduğum çocuk Pazartesi günü doğdu. Yine bir Pazartesi günü kendisine peygamberlik verilecek. O'nun yıldızı dün doğmuştu. Bunun delili ise, O şimdi rahatsızdır, üç gün sonra İyileşecek. Diline sahip ol. Hİç kimseye O'nun kadar hased edilmeyecek, aynı zamanda hiç kimse de O'nun kadar   sıkıntılara   ve   haksızlıklara   maruz   kalmayacak!"   Bunun   üzerine Abdülmuttalib: "Ne kadar yaşayacak?" diye sordu, rahib şöyle cevap verdi: "Ne kadar uzun yaşasa, 70'e ulaşmayacak, tek sayılarda vefat edecek; 61 veya 63 yaşında."

 

6. Bolüm Resûluilah'ın (Sallallahu aleyhi vesellem) Doğumu, O'nunla Birlikte Ortaya Çıkan Nûr, Yıldızların Dünya Semasına Sarkması, Elleri Üzerinde Secde Eder Bir Halde Doğması, Ebeliğini Yapan Abdurrahman B. Avf İn Annesi Şifa'nın Gördüğü Olağanüstü Şeyler

 

Ebû'l-Acfd'dan (rahmetullah aleyh) mürse] olarak rivayet edilen bir hadis-j şerifte Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmaktadır: "Annem beni doğurduğu %aman, kendisinden bir nurun yayıldığım ve bu nurla Busra 'daki sarayların aydınlandığını gördü [8] Bunu İbn Sa'd rivayet etmiştir. Hadisin ravileri güvenilir kimselerdir.[9]

Osman b. Ebi'l-As'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Annem, Amine'nin Resûlullah (saMahu aleyhi vesellem)'İ doğurduğu gece, doğum olayına şahİd olmuş ve bana şunları anlatmıştı: "Ev nereye baksam nurdan ibaretti. Yıldızların semaya çok yaklaştıklarını gördüm, neredeyse üzerime düşecekler sandım. Amine O'nu doğurduğunda, O'ndan bir nûr yayıldı, oda ve ev onunla aydınlandı. O kadar ki, nurdan başka bir şey göremiyordum."

İrbâd b. Sâriye (radiyallahu anlı)'in rivayetine göre Resûlullah (sallaliahu aleyhi veselkm) şöyle buyurmuşlardır: "Ben, Allah katında peygamberlerin sonuncusuyum" [10] Metin devam eden bu hadis-i şerifte: "Annemin gördüklerini bütün peygamberlerin anneleri de görmüştür" İfadesine yer verilmiştir. Gerçekten de Resûlullah (saMahu aleyhi vcsellem)'in annesi O'nu doğurduğu zaman, kendisiyle Şam saraylarının aydınlandığı bir nûr görmüştü. Bunu İmam Ahmed, el-Bezzâr, el-Hâkim ve îbn Hibbân rivayet etmişler; el-Hâkim ve İbn Hibbân aynı mamanda hadisin sahih olduğunu vurgulamışlardır.

|bn Hibbân, Halime (radiyallahu atıhâ)Jdan [11], o da Resûlullah (sallalkhu aleyhi rcseUeaı)'in annesi Amine'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bu oğlumun sâiü yüce olacaktır. Ben O'na hamile kaldım, ama sanki bir hamilelik yasamadım. Hamileliğim çok hafif geçti. O'na hamile olmamla büyük bir bereket gördüm. Sonra, O'nu doğurduğum zaman benden, Busra'daki develerin boyunlarını gösteren, yıldız şulesi gibi parlak bir nurun kendisinden çıktığını gördüm. Sonra, O'nu doğurdum, ama her çocuğun doğduğu gibi doğmadı; iki elini yere koymuş, başını gökyüzüne doğru kaldırmış bir vaziyette doğdu."

İbn Sa'd ve İbn Asâkir, İbn Abbâs (radiyallahu anlı)'dan, Amine'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Oğlum Muhammed (sallalkhu aleyhi vesellem) benden ayrıldığında, O'ndan doğu ile batı arasını aydınlatan bir nûr çıktı."

İbn Ebî Hatim, İkrime'den (rahmetullah aleyh) naklediyor: "Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem) doğduğunda yeryüzü bir nura garkoldu."

İmam Ahmed ve İbn Sa'd (basen bir senedle), Ebû Ümâme (ı-adiyaUalıu anh)'dan naklediyorlar: Bir gün: "Yâ Resûlallah! Bİze kendinizden bahseder misiniz?" diye sordum; şöyle buyurdular: "Ben babam ibrahim'in duası, Meıyem oğlu isa'nın müjdesinin eseriyim. Doğumum esnasında annem kendisinden, Şam saray lannı aydınlatan bir nurun %uhûr ettiğini gördü."

İbn Sa'd, değişik isnadlarla Muhammed b. Ömer el-Eslemî'den, o da Resûlullah (saMahu aleyhi vesellem)Mn annesi Amine'den naklediyor: "O'nu doğurduğumda, O'nunla birlikte doğu ve batıyı aydınlatan bir nûr zuhur etti. Sonra dizlerinin üzerine oturmuş ve elleriyle yere dayanmış bir vaziyette doğdu. Sonra yerden bir avuç toprak aldı ve başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Şam sarayları ve çarşıları O'ndan çıkan nurla aydınlandı. O derece aydınlandı kî, Busra'daki develerin boyunlarını gördüm."

Ondan zuhur eden nurla Busra'daki sarajdarm aydınlanması, Şam'ın Resûlullah (saUallahu aleyhi vesellem)'İn nübüvvetindeki önemine işarettir. Zira orası, O'nun mülk ve övünç yurdudur. Ka'b'ın zikrettiği gibi, daha önceki semavî kitaplarda şöyle denilmektedir: Allah Resulü Muhammed'in doğum yeri Mekke, hicret yeri Medine, mülkü de Şam'dır.

Şam'ın faziletine dâir bir takım hadisler vardır. Bunlardan bazılarını Hafız el-Münzirî et-Terğib ve't-Terhîb adlı kitapta zikretmiştir.

Bazıları, "Busra sarayları aydınlandı" sözüyle ilgili şöyle demişlerdir: Bu Resûlullah'm, basiretleri aydınlatmasına ve ölü kalbleri diriltmesine bir işarettir.

Doğumu esnasında O'nunla birlikte bir nurun çıkması, insanların O'nun getirdiği nurla hidayet bulmalarına ve şirk karanlıklarının yok olmasına işarettir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 

Allah'tan size bir nûr ve apaçık bir kitap gelmiştir. Allah onunla rızasına tabî olanları esenlik yollarına iletir. İzniyle onları karanlıktan çıkartıp, aydınlığa ulaştırır ve onları doğru yola iletir."

(Mâidc 16) İmam Ebû Şâme (tahractuOah aleyh) şöyle der: O'nun doğumu esnasında ortaya çıkan nûr, Kureyşliler arasında meşhur bir olay olmuş ve ondan çok söz etmişlerdi. Amcası Abbâs (radıyallahu anlı) daha önce zikredilen beyitlerinde buna işarette bulunmuş ve O'nun hakkında şöyle demiştir:

Sen doğduğun vakit yeryüzü ayam/andı Senin nurunla ufuk nura gar koldu

Bi2 de bu nûr ve bu ışık sayesinde              

Yürüyoruz doğru yol üzerinde                

Şu beyitleri söyleyene de Allah rahmet eylesin:              

Munammea Mustafa doğarken âlemimize

Sema O'nun parlak nuruyla aydınlandı                                   

O'nun güzel kokulan kâinatı kapladı                                   

Yakın ve uzak her yeri bürüdü o koku                

Alemler sevinçten naykınverdi

O'na: "Ho§ geldin! Ey doğan ay!" diye seslendi.

İbn Sa'd, Musa b. Ubeyde'den (rahmetullah aleyh), o da kardeşinden naklediyor: Resûlullah (sallallalm aleyhi vescllem) elleri yerde, başını gökyüzüne kaldırmış ve yerden bir avuç toprağı avuçlamış bir vaziyette doğdu. Bu haber Lihb kabilesinden bir adama ulaştığında, arkadaşına şöyle dedi: "Bu güzel haber doğruysa, bu çocuk yeryüzüne hâkim olacak."

İbn Sa'd ve Ebû Nuaym, kuvvetli bir senedle Hassan b. Atiyye'den (rahmetuUah aleyh) naklediyorlar: Resûlullah (saliallahu aleyhi vesellem) avuçlarını ve dizlerini yere koymuş, gözünü de gökyüzüne dikmiş bir vaziyette doğdu. Süheylî şöyle bîr ilavede bulunmuştur: Parmaklarını avucunda toplamış, (şehadet parmağını da uzatarak) sanki teşbih eder bir vaziyette doğdu.

Allâme   Şemsuddîn   el-Cevcerî   (cahmetullah  aleyh)   şöyle   der:   Resûlullah (saliallahu   aleyhi  vesclkm)'in   doğarken   gözünü   gökyüzüne   dikmesi,   şanının yüceliği, yüksek değeri ve tüm yaratılmışların efendisi olacağına bir işarettir. Bu O'nun (saUallahu aleyhi vesellem) gelişini gösteren bit' alametti ki, doğumundan sonra O'ndan sâdır olan ilk şey bu hareket oldu. Bunda düşünebilenlere doğumundan,   O'nun   (saUallahu   aleyhi  vesellem)   vefatına   kadar   olan   bütün tasarruflarının hikmet çerçevesinde vuku bulduğuna dâir İşaret vardır. Zİra O'nun, her zaman yüceliği artarak sürmekte, yaratıklara karşı üstünlüğü devam etmektedir. Başını gökyüzüne kaldırması, büyük bir şerefe İşarettir. Zira Resûlullah'm (saUallahu aleyhi vesellem) himmet ve azmi, daima yüce ve üstün olan şeylere müteveccihtir.

İbnu'l-Cevzî ef-Vefa'&z Ebû'l-Hüseyn b. el-Berâ'dan (rahmetuüalı aleyh) mürsel olarak naklediyor: Amine: "O'nu dizleri üzerine oturmuş ve gökyüzüne bakar vaziyette doğurdum. Sonra da yerden toprak avuçlayarak secdeye kapandı" demiştir,

îşârî tefsir âlimlerinden biri şöyle bir yorum yapmıştır: Isa (aleyhisselâm) doğduğunda "Ben Allah'ın kuluyum. 0, bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı" (Meryem 30) diyerek, kulluğunu ve rİsaletini haber vermiştir. Peygamberimiz (salkUahu aleyhi vesellem) ise secde halinde doğdu ve O'nunla birlikte doğu ile batıyı aydınlatan bir nûr zuhur etti. Yerden bir avuç toprak alarak, başını gökyüzüne kaldırdı.

Dolayısıyla    Hz.     İsa'nın    kulluğu    sözle     (söylemekle)    gerçekleşirken Muhammed   (sallallahu   aleyhi   vesellem) 'in   kulluğu   ise   bizzat   fiillerle   ortav' konmuştur.  İsa'nın risaleti bizzat O'nun haber vermesiyle ilan edilirke Muhammed   (sallallahu  aleyhi vesellem)'in   risaleti   ise   nurların   zuhûruyla  ila edilmişti.

Doğarken O'nun secde halinde doğması, O'nun ilk adımının Allah'a yakınlaşma olduğuna işarettir. Nitekim Allah Teâlâ: "Secde et ve yakinlaş" (Alak 19) buyurmuştur. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de; "Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde âmclır" buyurmaktadır. İSa (aleybissclâin)'ın hali kulluk (ubudiyyet) makamına; Muhammed (sallallahu alerhi vesellem)'in hâli ise, Allah Teâlâ'ya yakınlaşma (kurbiyet) makamına işaret etmektedir.

Şâİr şöyle der:

hy yaratıkların en şereflisi, kurb makamı sana hastır,

Sen tüm resullerin nâtemisin efendim.

Sen kıyametle bize şefaatçi,

Hem de tüm peygamberlere imamsın, efendim.

1 üce Allah tan sana,

Kutlu ve makbul bir selam ilettim.

Ebû Nuaym, Abdurrahman b. Avf (radiyallahu anh)'dan, o da annesi eş-Şifâ bİnti Amr b. Avf (radiyallahu anhâ)'dan şöyle naklediyor: Amine Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellem)'İ doğurduğunda O'nu ilk eline alan bendim. Ağlamaya başlayınca: "Allah sana rahmet eylesin (veya Rabbin sana rahmet etsin)!" diye bir ses duydum. Peşinden O'ndan süzülen bir nûr doğu ile batıyı aydınlattı, o kadar ki, Bizanslıların bazı saraylarını gördüm." Sonra O'nu giydirdim ve uyuttum. Çok geçmeden sağ tarafımda beni bir zulmet ve korku bürüdü, bir ürperti ve titreme hissetmeye başladım ve ardından: "O'nu nereye götürdün?" diyen bir ses duydum. Bu sese, "batıya" diye cevap verildi. Sonra bu korku ve endişe dolu sahne yok oldu. Sonra aynı hal bana bu defa sol tarafımdan musallat oldu. Yine "nereye götürdün O'nu? diyen bir ses duydum. Bu defa, "doğuya!" dedi. Allah O'nu peygamber olarak gönderİnceyc kadar bu sözler devamlı kulağımı çınlatıyordu.

 

Mülâhazalar

 

1- Suyûtî   (rahme tullah aleyh)   Fetâvâ'dz  şöyle  der:   Hadislerde,  Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in doğduğunda aksirdlğına dair açık ve sarih bir ifadeye rastlamadım.  Ibn  Sa'd'ın  Tabakâfı, Beyhakî'nin  DeMİfi,  Ebû Nuaym'm Delâih, İbn Asâkir'in Târîh'i ve el-Hâkim'in Müstedreföi gibi, Resûlullah'ın doğumunu anlatan hadislerin bulunabileceği kaynaklara müracaat etmeme rağmen, buna dair bir bilgi bulamadım. Ancak Abdurrahman b.  Avfın annesi Şifâ'nın rivayet ettiği (yukarıda bölümünün sonunda geçen) hadiste, aksıran kimseye Allah'tan rahmet dilediklerini belirten UşmH\ andıran bir lafız geçmiştir, Ama orada aksırma anlamına gelen utâs sözcüğü açıkça geçmemiştir.   Hadiste   geçen   istififâf  kelimesi   Arapça'da,   "çocuğun   ilk doğduğu andaki çığlığı" anlamına gelmektedir. Burada istifıfâf kelimesinin utâs anlamında kullanılmış olması ihtimali söz konusudur.  Sesi duyulan kişinin melek olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Allâme Şemsuddin cl-Cevcerî (rahmetullah aleyh) el-Mem^iyye şerhinde şöyle der: Istihlâl, her ne kadar "çocuğun ilk doğuşu sırasındaki çığlığı" anlamına geliyorsa da, burada "aksırma/hapşırma" anlamına yorulması da yakın bir ihtimaldir. Aynen, "sesi duyulan"ın melek olarak kabul edilmesi gibi.

2- Peygamber    âşıklarının    O'nun    (sallallahu    aleyhi    vesellem)    doğumu zikredildiğinde, O'na (sallallahu aleyhi vesellem) saygıdan dolayı ayağa kalkmaları bir âdet halini almıştır. Bu ayağa kalkış, dinde aslı olmayan bir bid'attır. Gerçek âşık ve zamanının Hassan b. Sâbit'i, Ebû Zekeriya Yahya b. Yusuf es-Sarsarî (rahimehullah) D/W»'ındaki bir kasidesinde şöyle der: Mustafa'yı altın harflerle övmek azdır En güzel hattatın yazısıyla, gümüş üzerine Eğer eşraf, O nun adını duyduğunda ayağa kalksa Saflar halinde diz üstü çokse, yine azan: Zira Allah, Ona ialtifen ismini yazdı Arş'a, Ey rütbelerin en yücesine sahih olan Habtbim, bunlar yine azdır.

Bir defasında Şeyhu'l-İslam el-Hâfız Takiyyuddîn Subkfyc ait bir dersin sonunda, kadı ve âyânm da bulunduğu bir mecliste birisi bu şiiri okumuş.

Şiirin "Eğer eşraf O'nun adını duyduğunda ayağa kalksa" beytine ulaşınca, esSarsari'nin söylediklerine imtisâlen Subkî derhal ayağa kalkmış. Oradakiler de ayağa kalkmış ve tatlı bir sahne oluşmuştu. Bunu, oğlu Şeyhu'l-İslarn Ebû'n-Nasr Abdulvehhab eş-Sa'rânî Tabakâtu'l-Kübrâ'd% anlatmıştır.

3- Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'in kendisiyle ilgili söylemiş olduğu-"Adil bir kral şamarımda dünyaya geldim" hadis-i şerifi halk arasında şöhret bulmuştur. Ancak Hafız İbn Hacer şöyle der: "Böyle bir hadisin aslı yoktur ye uydurmadır." Şeyh İmam Bedruddîn Zerkeşî (rahmetullah aleyh) el-Leâ&fe şöyle der: Hâliz Sem'âni, Ebû Bekr el-Hîrî (rahmetullah aleyh)'den şöyle bir olay rivayet etti: Bana salihlerden bir şeyh, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'i rüyasında gördüğünü ve O'na: "Ya Rasûlallah! <Ben: Âdil bir kral zamanında dünyaya geldim> dediğinizi işittim. Oysa ben el-Hâkİm Ebû Abdİllah el-Hâûz'a bunu sordum: <Bu haber yalandır. Resûlullah (sallallahu aleyhi veselîem) böyle bir şey söylemcdi> dedi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem): <Ebû Abdullah doğru söylemİş> buyurdu.

el-Halîmî eş-Şualrda. şöyle der: Bu hadis sahih değildir. Sahih olsa bile, "âdil" vasfı söz konusu kralı o gün için çağırıldığı bir isimle tanımlamak kabilinden bir kullanımdır, yoksa onu adaletle ve üstün vasıflarla nitelemek gayesiyle söylenmemiştir. Ya da hadiste geçen "âdil" vasfı, Persliler nezdindeki kabulüne ve bilinen niteliğine binaen anılmış olabilir. Nitekim Allah Teâlâ dışında bir ilah olmamasına rağmen Kur'an'da:

 "İlahları onlara  hiçbir fayda vermedi" (Hûd 101) seklinde bir kullanıma yer verilir. Dolayısıyla Allah'ın hükmüyle hükmetmeyen birini Resûlullah (sallallahu aieyhi vescilem) 'in "âdil" diye nitelemesi mümkün değildir.

Suyûtî, Düre/dc şöyle der: Beyhakî, Şuab'dsi der ki: Üstadımız el-Hâkim Ebû Abdullah, Nuşirevân hakkında rivayet edilen "Ben âdil hükümdar yamanında dünyaya geldim" hadisinin bâtıl (uydurma) olduğunu ifade etti. Daha sonra salih zâtlardan birisi Peygamber Efendimizi rüyada görüp, O'na Ebû Abdullah'ın değerlendirmesini aktarmış, Efendimiz de: "Ebû Abdullah doğru söylüyor, ben böyle bir şey söylemedim!" buyurmuştur.

el-Mekâsıd adh eserin sahibi şunları kaydeder: İbn Receb, Tabakafmds. biyografisini verdiği Şeyh Ebu Ömer b. Kudame el-Makdisi'nin; "Bir hadiste Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdiem)'in <Ben} âdil hükümdar Kisrâ yamanında doğdum> dediği yer alır" şeklindeki sözünü kaydeder ve <Bu hadis sahih değildir> diye de ekler. Çünkü senedinde inkıta (kopukluk) vardır. Sahih olsa bile-; oakleden kimse, hocasının anlattığını her ne kadar zaptetmiş olsa da, lafzını iyi kaydedememiştir. En doğrusunu Allah bilir.[12]

 

7. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'İn (Bebekken) Altına Konulduğu Çömleğin Yarılması

 

Ebu Nuaym, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Cahiliye devrinde geceleyin bir çocuk doğduğu zaman, onu bir kabın altına koyarlar, sabaha kadar onu Öylece bırakırlardı. Resûlullah (sallallahu aleyhi racllcm) doğunca onu da bir çömleğin altına koydular. Sabah olunca onu almaya gittiklerinde bir de baktılar ki, çömlek ikiye yarılmış. Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlcmj'in gözleri semaya doğru dikilmiş. Kadınlar bu duruma hayret ettiler.

İbn Sa'd, ravileri güvenilir olan bir senedle İkrime'den —mürse! olarak-şunu nakletmîştir: Annesi Resûlullah (sallallahu aleyhi vtscllcm)'i doğurduğunda onu bir çömleğin altına koymuş. Bunun üzerine gözleri iyice açılmış. Annesi bunu: "Bir de baktım ki gözlerini açmış, semâya bakıyor" sözleriyle ifade etmiştir.

Beyhaki, Ebu'l-Hasen et-Tennûhfnin [13] şöyle dediğini rivayet eder: Kureyş kabilesinde doğan bir çocuğu Kureyşli kadınlara teslim ederler, kadınlar da onun üzerine bir çömleği ters çevirip kapatırlar; çocuk, sabaha kadar o çömleğin altında öylece kalırdı. Rasulullah (sallallahu aleyhi vcscllcm) doğduğunda dedesi Abdülmuttalib, onu Kureyşli kadınlara teslim etti. Bilinen şekilde O'nun da üzerine bir çömlek koydular. Sabahleyin gelip baktıklarında çömleğin ikiye bölünmüş, Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsdlcm) 'İn de gözlerini açıp semaya dikmiş olduğunu gördüler. Onu alıp Abdülmuttalib'e getirdiklerinde: "Bunun gibi bir bebek görmedik. Yanına vardığımızda çömleğin yarılmış, kendisinin de gözlerini açıp semaya dikmiş olduğunu gördük!" dediler. Bunun üzerine Abdülmuttalib: "O'nu muhafaza edin. O'nun büyük bir adam olacağını veya bir iyiliğe mazhar olacağını ümid ediyorum" dedi.

Ibnü'l-Ceyzî'nin Ebu'l-Hüseyn b. e]-Berâ'dan —mürsel olarak- naklettim göre,   Hz.   Amine   bu   olayı   şöyle   anlatmıştır:   "Onun   üzerine   bir \a koymuştum; kabın parçalanmış olduğuna şahit oldum. Baktım ki süt aka baş parmağını emiyor..."

Bazı ehl-i işaret şöyle demiştir: Resûlullah (saüallahu aleyhi vcsdlem)'in üzerin konan çömleğin ikiye yarılması, onun (olağanüstü) durumunun zuhur edin yayılacağına, cehalet karanlığını yarıp onu izale edeceğine işarettir.

 

8. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in Sünnetli Ve Göbeği Kesilmiş Halde Doğduğu

 

Enes b. Mâlik (radiyalkhu ;mh)'m şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullah şöyle buyurdu: "A.llah katında değerli olduğumdan ötürü ben, sünnetli olarak doğdum ve hiç kimse edep yerimi göremedi."

Bu hadisi Taberâni, Ebu Nuaym ve îbn Asâkir farklı tarîklerden rivayet etmişlerdir. e^-Zehr adlı eserde bu hadisin senedinin ceyyid olduğu yazılıdır. Hafız Ziyaüddİn el-Makdisi bu hadisi sahih bulmuştur. Ayrıca bu hadis, Abbas b. Abdilmuttalib'in anlatımıyla verilmiştir. O rivayeti İbn Sa'd irad etmiş, Delailü'n-Nübüvve adlı eserinde Moğoltay o hadisin senedini hasen addetmiştir. Diğer taraftan bu hadisi Ibn Adiyy ve Ibn Asâkir, Abdullah bin Abbas'tan nakletmişlerdir. Aynı şekilde İbn Asâkir'in de Ebu Hüreyre'den benzer bir rivayeti vardır. Enes rivayetini ise Ebu Nuaym kaydetmiştir. Moğoltay De/aif'ınde şöyle der: "Bu hadis, ceyyid bir scnedle rivayet edilmiştir." Ibn Ömer hadîsini de Ibn Asâkir tahric etmiştir.

Alimlerden bir grup, Resul-i Ekrem'in (sallallahu aleyhi vcscllcm) sünnetli olarak doğduğu görüşünde karar kılmıştır. Hişam b. Muhammed b. es-Saib, el-Câmi' adlı kitabında; İbn Habib, el-Muhabbe/de; İbn Düreyd, el-Vişâtid&\ İbnü'l-Cevzî, el-İiel ve't-Telkîh'&e. bu hususa değinmiştir. Hâkim ise el-Miistedrek'tc şöyle der: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscllcm)'in sünnetli olarak doğduğuna dair mütevatir haberler mevcuttur." Zehebi ise onu tenkid ederek şöyle demiştir: "Ben bunları sağlam rivayet bile kabul etmiyorum; nasıl olur da bunlar mütevatir sayılır!?"

Bu soruna şöyle cevap verilmiştir: Haberlerin mütevatir olmasıyla, meşhur oldukları ve siyer kaynaklarında çok zikredildikleri kastedilmiş olabilir. Yoksa, hadis üstadları nezdinde bir terim olan sened yönünden mütevatir olduğu değil...

Diğer taraftan deniliyor ki; göğsünü yardığında Cibril O'nu (saüaüahu aleyhi vesdlcm) sünnet etmiştir. Bu rivayeti Ebu Bekre'den onun sözü olarak el-Hatib el-Bağdâdi vermiştir. Senedi ise sahih değildir. Zehebî, bunun miinker haber olduğunu söylemiştir. Zehebî der ki: Onu Arap âdetlerine göre Hedesi sünnet ettirmiştir. Bu rivayeti Ebu Ömer (bin Abdİlberr) kaydetmiştir. Ebu'1-Fadl el-Iraki, bunun senedinin sahih olmadığını söyler. Hafız Kutbuddin el-Haydari el-Hasâis adlı eserde: "Bana göre tercihe şayan olan, birinci rivayettir. Zayıf olmasıyla birlikte bunun delilleri, diğerlerinin jullerinden daha sağlamdır" mütalaasında bulunur.

Ben derim ki: Daha önce, bu hadisin ceyyid tariklerinin olduğunu, Hafız Diyâüddin el-Makdisî'nin bunları sahih kabul ettiğini serdetmiştik.

Zerkeşî de şöyle demiştir: "Diyâüddin el-Makdisî'nin sahih görmesi, Hâkim'in sahih görmesinden ilim adamları nezdinde daha üstündür."

Haydarı de şöyle der: "O'nun (sallallahu aleyhi vcseüem) sünnetli olarak doğmuş olması, bu şekilde doğmayanlarda bir eksiklik olduğunu gösterir" denecek olursa, buna şöyle karşılık verilir: Sünnetli doğması hususu durum O'nun hakkında kemalin son noktasını gösterir. Çünkü bu (kesilen) kılıf, bazan temizliğin mükemmel olmasına engel olur. Bir de elmadan alınacak lezzete mani olur. İşte bu yüzden Cenab-ı Hak Teâlâ, kulu ve Resulünü sünnetli, mesrur, mükemmel ve noksanlardan ve ayıplardan salim olarak yaratmıştır.

Bu görüşe karşı şöyle bir itiraz gelebilir: Eğer böyle olsaydı, niçin göğsü yarıldı da şeytanın ondaki payı olan sîyah kan pıhtısı kendisinden çıkarıldı? Eğer denildiği  gibi  olsaydı, Allah  onu bu maddeden  kurtulmuş  olarak

yaratırdı?

Ben bu soruya şöyle cevap veririm: Bu iki husus aynı değildir. Çünkü sünnet etme ve  zahiri durumları  gizleme, insanın müdahelesine ihtiyaç duyar. Allah teâlâ, O'nu bu durumdan kurtulmuş olarak yaratmıştır ki, hiç kimsenin   onun   üzerinde   bir   minneti   olmasın.   Temizliğin   mükemmel olmasında da durum böyledir. Şeytanın payı olan kan pıhtısının çıkarıldığı yer ise, kalptir. İnsanın kalpte olanlara muttali olması mümkün değildir. Eğer Allah Teâlâ peygamberini bu kan pıhtısından salim olarak yaratmış olsaydı, insanların bunun hakikatine muttali olması mümkün olmazdı. İşte bu sebeple Allah Teâlâ bunu kullarına Cebrail vasıtasıyla açıklamıştır ki, zahirinin    mükemmeliyetini    anladıkları   gibi,   batınının   da   mükemmel olduğunu   kesin   olarak   anlasınlar.   Buraya   kadar   aktarılanlar,   Sübkî'nin sözünden alınmıştır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'in göğsünün yarılması bölümünde bu konu ele alınacaktır.

İbn Sa'd ravileri güvenilir olan bir senedle İshak b. Ebi Talha'dan ~?nürsel olarak- Hz. Âmine'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir-. "O'nu temiz doğurdum. Kuzu doğar gibi onu doğurmadım. O'nun üzerinde kiri yoktu. (Rahimden) yere, elleri üzerine çökmüş, oturur vaziyette düştü O."

 

Fâide

 

Peygamberlerden bir grup sünnetli olarak doğmuştur. İbn Düreyd   <?/_ Vişâh adlı eserde; İbnü'l-Cevüî de et-Te/kılfdc Kâ'bu'l-Ahbar'dan rivayetle sözkonusu bu peygamberlerin onüç kişi olduğunu rivayet etmişlerdir. Yine İbnü'l-Cevzi, Muhammed b. Habib'den, bu peygamberlerin sayısının on dört  olduğunu  nakletmiştir.   Bu   iki   âlimden   her  biri,   diğerinin  rivayet etmediği haberleri vermiştir. Her ikisinin ittifak ettiklerine göre sünnetli doğan peygamberler şunlardır: Adem, Şis, Nuh, Lut, Yusuf, Şuayb, Musa Süleyman, Isa ve Muhammed (sakvâtullah aleyhim). Kâ'b ise şu peygamberleri ilave etmiştir: İdris, Sam ve Yahya. İbn Habib'in ilavesi şöyledir: Hud, Salih Zekeriyya   ve   Ress   Ashabının   peygamberi   Hanzala   b.   Safvan...   Bu rivayetlerin tümü ele alındığında on yedi peygamberin ismi öne çıkıyor. Bunların   ilki,   Hz.   Adem,   sonuncusu   da   Hz.   Muhammed'dİr.   eş-Şeyh (Suyûtî), Kalâidu'l-Fevâid adlı eserde bu peygamberlerin isimlerini manzum olarak şöyle saymıştır:

Rivayet edilmiştir ki, on yedi (peygamber) ki§i sünnet edilmiş halde yaratılmıştır. Me nûs oldukça bunları aklında tut:

Muhammed, Adem, idris, Şis, Nuh, Sâm, Hud, Şuayb, Yusuf, Musa.

Lut, Süleyman, Yahya, Salih, Zekeriyya, Ress halkına gönderilen peygamber Hanzala ve Isa...          

Allâme    Kadı    Abdüibasıt    el-Bulkinî    ise    —Allah    bizi    ondan faydalandırsın- şu beyitleri söylemiştir:

Peygamberler içinde sünnet/i olarak yaratılmış olan/ar, sekiz artı dokuz (on yedi) tanedir. Bunlar, tertemiz ve yüce insanlardır.

Bunlar, Zekeriyya, çit, idris, Yusuf, Hanzala, Isa, Musa, Adem...

Nuh, Şuayb, Sâm, Lut, Salih, Süleyman, Yahya, Hud ve sonuncusu Yasindir,

 

Mülâhaza

 

Bir kısım kimseler şöyie demiştir: "Sünnetli olarak yaratılmıştır" diye söylenmesi, mecazi bir ifadedir. Çünkü sünnet etmek, kesmektir. Halbuki söz konusu peygamberlerin durumu ise zahiren böyle değildir. Zira Allah Teâlâ, herhangi bir kesme olmaksızın onları bu şekilde yaratmıştır. Şu halde bu söz, sünnet edilen kimsenin niteliği gözönüne alınarak söylenmiştir, diye yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir.

 

9. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’ in Beşikte İken Ay İle Konuşması Ve Bu Konudaki Beyanı

 

Taberâni ve Beyhaki, Hz. Abbas'ın şöyle dediğini rivayet ederler: Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü! Senin peygamberliğini ispatlayan bir emare, İslam'a girmeme sebep oldu. Sen daha beşikteyken Ay'a parmağınla işaret ederek anlaşılmaz şeyler söylüyordun. Ay ise, kendisine gösterdiğin tarafa meylediyordu." Bunun üzerine Resûlullah (salkllahu aleyhi vcsdlcm) bana dedi ki: "Ben Ay ile konuşuyordum. 0 da benimle konuşuyor ve ağlamamam için beni avutuyordu. Arş'm altında secde ederken onun sesini işitiyordum."

İmam Ebu Osman es-Sabuni [14], el-Mieteyn adlı kitapta bu hadisi şöyle değerlendirir: "Bu, isnadı ve metni garib bir hadistir. Mucizeler konusunda ise basen sayılır."

Hâfiz'm Fethu'l-Bâti adlı eserinde ve Vâkidî'nin Siyerinde, Hz. Peygamber (salkllahu aleyhi vLsc!lcm)'in, doğduktan sonraki ilk günlerinde beşikte konuştuğu yer alır. İbn Seb' (rahmctulkhi nieyhj, el-Hasâis adlı eserinde, Resûlullah (salkllahu aleyhi vcscflcm)'in beşiğinin meleklerin saliamasıyla sallandığını ve ilk sözünün "Allahu ekberu kebîra, velbamdu lillabi kesim" olduğunu kaydeder.

Beşikte iken konuşan bîr çok kimse vardır. Şeyhimiz (imam Suyûtî) onların isimlerini Kalâidu'l-Fevâid adlı kitabında manzum olarak şöyle saymıştır:

Beşikte iken konuştu peygamber Muhammed. Musa, Isa, Halil ve Meryem.

Cüreyc'i beraat ettiren, Yusuf'a şahitlik eden. Ve Uhaud'un yanında bulunan çocuk. Bunu Müslim rivayet eder.

Zina ettiği ve bunu söylemediği iddia edilen bir cariyeden dolayı küçümsenen çocuk ta beşikte konuşmuştur.

Firavun zamanındaki hizmetçinin çocuğu da konuşmuştur.

Son olarak ta hidayet rehberi mübarek insan zamanında olmuştur bu hâdise.

En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

 

10. Bölüm Resûlullah Doğduğu Zaman İblfs'in Üzüntüsü, Göklere Çıkmaktan Alıkonulması Ve Gaipten Duyulan Sesler

 

Süheylî, Ebu'r-Rebî1 ve başkaları, Hafız Bakî b. Mahled'in [15] Tefsirinden naklen şu rivayeti vermişlerdir: "İblis, dört defa feryat etmiştir: Lanete uğradığında, yeryüzüne indirildiğinde, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vcscllcm) doğduğunda ve Fatiha sûresi indirildiği zaman."

İbn Ebi Hatim, Ikrime'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscllcm) doğduğu zaman İblis şöyle dedi: "Bu gece öyle bir çocuk doğdu İd, işimizi bozacak!". Bunun üzerine askerleri şöyle dedi: "Onun yanına gidip şaşırtsan ya!" İblis, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'e varın yaklaşınca Allah teâlâ Cebrail'i gönderdi. Cebrail ona ayağıyla öyle bir vurdu İd, fırlayarak tâ Aden'e düştü.

Zübeyr b. Bekkâr ve İbn Asâkir, Maruf b. Hazzebûz (rahmerullahi aleyh)'İn şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "İblis, yedi semayı gezip dolaşıyor, kolaçan ediyordu. Hz. İsa doğduğu zaman üçünden men edildi, artık dördüne ulaşabiliyordu. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vcscllcm) doğduğu zaman yedisinden de men edildi*"

el-Harâitî ve İbn Asâkir, Urve b. Zübeyr (rahmetullahi aleyh)'den şu rivayeti vermişlerdir: İçlerinde Varaka b. Nevfel, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Ubeydullah b. Cahş ve Osman b. Huveyris'in de bulunduğu Kureyş kabilesinden bir grup, bir putun başına toplanarak biraraya gelirlerdi. Yine bir gün putun yanına girdiklerinde onu yüzüstü yere düşmüş halde buldular. Bu durum onları şaşırttı. Kaldırıp onu eski haline getirdiler. Çok geçmeden sert bir şekilde yere devrildi. Yine onu eski haline getirdiler. Put üçüncü kez yere yıkıldı. Bunun üzerinde Osman şöyle dedi: "Mutlaka bu, meydana gelen bir hâdiseden ötürü böyle oluyor!" Bu hâdise, Resûlullah (sallallahu aleyhi usdlcm)'in doğduğu gece vuku bulmuştu. Bu olay üzerine Osman b. Huveyris şu şiiri terennüm etti:

Hey gidi, uzak ve yakından gelen yiğit kimselerin etrafında saf tuttuğu bayram putu!

Yüzüstü yere düşerek tersyüz olmuş! Bu nedir, bize söyle! Şu durum, Lir kend bilmezin işi midir: loksa azarlamak için mi ters döndürülüyorsun?

Eğer İşlediğimiz bir günahtan ötürü ise, doğrusu biz bu suçumuzu kabul ederek bundan rücu ediyor, günahtan yüzümüzü çeviriyoruz.

Yok eğer hor görülerek çevrilmiş ve mağlup edîlmişsen, sen, putlar İçinde bir efendi vs Rab değilsin!

Ravi olayın devamını şöyle anlatıyor: Putu kaldırıp eski haline getirdiler, put düz hale getirilince, putun karnından gelen ve açıktan işitilen bir sesin sahibi şöyle diyordu:

Yeryüzünün   doğusunda   ve   batısındaki   bütün   geni§   yolların   kendisinin   ışığı vesilesiyle aydınlandığı çocuk yüzünden, putlar hep birden dü§üp yere kapandı. Yeryüzü hükümdarlarının kalpleri hep birden korkuya kapılıp titredi. Bütün reislerin ateşi sönüp karardı. Perslerin Şahı en büyük sıkıntıya düşerek

geceledi.

Kahinlerden cinleri yüz çevirip, gizli haberleri getirmeyi bıraktı. Onlardan (artık) ne gerçeği, ne de yalanı haber veren vardır.

Ey Kusay nesli! Sapıklığınızdan yüzçevirip islâm'a, saadet yurduna dönün. Bu dalaletten uyanın (artık)!

el-Harâitî, Esma bİnt Ebi Bekr'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Zeyd b. Amr b. Nüfeyl ve Varaka b. Nevfel, Ebrahe'nİn Mekke'den dönüşünden sonra. Necaşi'nin yanına gittiler. Bu İkisi, başlarından geçeni anlattılar: Necaşi'nİn huzuruna girdiğimizde bize şöyle dedi: "Ey iki Kureyşli! Bana doğruyu söyleyin; sizin içinizden babasının kurban etmeyi murad ettiği ve kendisi adına fal oklarının en iyisi çıkan, böylece kurban edilmekten kurtulan ve yerine bir çok devenin kesildiği bir çocuk dünyaya geldi mi?" Bİz: (Abdullah'ı kasdederek) "Evet!" diye cevap verdik. O: "Onun ne yaptığı hakkında bilginiz var mı?" diye sordu. Biz de: "Bizden Amine adında bir kadınla evlendi, onu hamile bıraktı ve göçüp gitti (vefat etti)" dedik. "Doğurup doğurmadığını biliyor musunuz?" diye sordu. Varaka söze karıştı: "Ey hükümdar! Ben sana bir şey anlatayım. Ben bir gün bir putun yanına yaklaşmıştım, içinden gelen gizli bir sesin şöyle dediğini işittim:

Peygamber doğdu, hükümdarlar zelil oldu. Dalâlet uzaklaştı, şirk garı adım attı.

Sonra put baş) üzere yere devrildi." Zeyd ise şunları anlattı: "Onun hikayesi bende var, ey hükümdar! Ben de böyle bir gecede evden çıkarak Ebu Kubeys dağına gittim. Birdenbire orada yukarıdan yere inen, iki yeşil kanadı bulunan bir adam belirdi. Bu adam Ebu Kubeys dağının üzerinde durup Mekke'ye bakarak şöyle dedi: "Şeytan perişan oldu, pudar geçersiz

oldu, güvenilir zât doğdu." Sonra yanında bulunan bir örtüyü yere serin onunla doğuya ve batıya doğru havada gitti. Baktım ki, semânın altına kadar yükselmiş. Bir ışık parladı, az kalsın gözümü kör edecekti. Gördüklerim beni korkuttu. Sonunda kanatlarını çırptı ve Kabe'nin üzerine düştü. Ondan bir nur parladı ki, ta Tihâme'yi bile aydınlattı. Şöyle bağırdı: <Yeryüzü temiz oldu, ilkbaharına döndü> Sonra Kabe'deki putlara işaret etti, hepsi birden yere devrildi."

Bunun üzerine Necaşî şöyle dedi: "Ben de size başımdan geçen bir olavı anlatayım: Sizin bahsettiğiniz gecede ben de tek başıma kubbemde uyuyordum. Ansızın yerden bîr boyun ve baş çıktı, şöyle diyordu: <Fil sahiplerinin başına felaket geldi. Ebabil kuşları onlara pişmiş taşlar attılar. Haddi aşan, isyankâr Esrem (burnu yarık kişi) helak oldu. Mekke'li, Harem'li peygamber doğdu, Ona icabet eden mesut olur; ona karşı direnen İnatçı oiur> Sonra yere gömülüp kayboldu. Ben bağırmaya çalışıyordum, ancak konuşmaya büe güç ye tirem iy ordum. Kalkmak istedim, kalkamadım. Yanıma gelen halka dedim ki: "Habeşlileri yanıma sokmayın!" Kimseyi sokmadılar, nihayet Allah lisanımı ve ayaklarımı çözdü.

İbn Ebİ'd-Dünya, Abdurrahman b. Avf (radiyallahu anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi vcscllcm) doğduğu zaman, Ebu Kubeys dağından ve mezarlığın başındaki Hacun mevkiinden gelen bir ses duyuldu. Hacun dağından seslenen şöyle diyordu:

Yemin ederim ki, insanlardan hiç bir kadın böyle şerefti olmamış, insanlardan hiç bir di§İ böyle bir çocuk doğ uymamıştır.

iftihar sahibi Zühreii kadının doğurduğu gibi... Kabilelerin kınamasından uzak, şerefli...

Mahlukatm. en hayırlısı Ahmed'i doğurdu o. Çocuk da, babası da ne şereflidir'

Ebu Kubeys dağından seslenen ise şöyle diyordu:

Ey Batkâ'da -Mekke'de- oturanlar! işi birbirine karıştırmayın, akılla ayırdedin. Zühre oğullan sizin sırrınızdan sayılır. Geçmişte ve şimdi görünen de... Geçip gitmiş   veya  kalmış  insanlar iğinde  onun   benzerini haydi bize gösterin bakalım!

Yavrusu takva peygamber gibi olan birini getirin de görelim!

 

11. Bölüm Dicle'nin Taşması, Eyvanın Çatlaması, Şerefelerin Yıkılması, Ateşlerin Sönmesi Ve Meydana Gelen Diğer Hâdiseler

 

İbn Cerir ve başkaları şu hâdiseyi anlatırlar: İran Kisrâsı Ebrevîz, bir çok masraf ederek Dicle'nin kenarına bir kemer ile saltanatının gücünü göstermek için benzeri görülmemiş büyük bir bina yaptırmıştı. Kâhin, sihirbaz ve müneccimlerden maiyetinde üç yüz kişi vardı. Yanında adı Sâib olan bîi" de Arap bulunuyordu. Onu Yemen'den Bâzân göndermişti. Kisrâ'yı üzen bîr durum olursa, bu adamları toplar ve: "Bakın bakalım; bu is ne olacak?" diye onlara danışırdı.

Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllcm) doğduğu zaman, Kisrâ, sabahleyin baktı İd, herhangi bir ağırlık olmadığı halde, saltanatının gücü kırılmış, yaptırdığı bina çatlamış, Dicle yarılarak taşmış... Bunları görünce, üzüntüye kapıldı ve hemen kâhin, sihirbaz ve müneccimlerini çağırdı. İçlerinde Sâib de vardı. Onlara dedi ki: "Saltanatımın gücü kırıldı. Bildiklerinize göre bakın bakalım!" Bunun üzerine onların üstüne göklerin ağırlığı çökmüş, yeryüzü kararmıştı. Saİb, karanlık bir gecede bîr tepede etrafı gözetlerken, Hicaz tarafından parlak bir ışığın çıkıp doğuya ulaştığını gördü. Sabah olunca ayağının altında yeşil bir bahçe gördü. Bu gördüklerini şöyle yorumladı: "Eğer gördüğüm doğruysa, Hicaz'dan bir sultan çıkacak; doğuya kadar ulaşacak. Yeryüzü ona, hükümdarlara bahşettiği verimliliğin en üstününü bahşedecek."

Kâhin   ve   müneccimler,   aralarında   bunu   müzakere   ettikten   sonra birbirlerine şöyle dediler: "Allah'a yemin olsun ki, sizinle ilminiz araşma, ancak semâdan gelen bir hâdise girmiştir. O, gönderilen bir peygamberdir. Yahut   bu   hükümdarın   (Kisrâ'nm)   saltanatım   elinden   çekip   almak   ve iktidarını  devirmek üzere gönderilmiş biridir.  Eğer Kisrâ'ya bunu haber verirseniz,   mutlaka   sizi   Öldürür.   Bu   durumu   gizlemek   üzere   aranızda anlaşın."   Nihayet,   Kisrâ'ya,   bu   olayların   uğursuzluktan   ileri   geldiğini, zamanla bunun düzeleceğini söylemek üzere aralarında anlaştılar. "Sana iyi bir hesap yaparız, binan artık göçmez" diye hükümdara söylediler. Hesabı bitirdiklerinde  inşaatı  yapmasını  talep  ettiler.   Hükümdar  da  sekiz  ayda Dicle'nin etrafına kemer yaptı. Bu iş için büyük masraf etti. Nihayet bitirince adamlarına: "Onun sûra üzerine oturayım mı?" diye sorunca onlar: "Evet!" dediler. Bunun üzerine Kisrâ nehrin kıyısında, kemerin üzerine oturunca Dicle yine yarıldı ve bu yapı da temelinden oynadı. Hükümdar son anda kendini    kurtarıîabildi.    Bu    tehlikeden    kurtulunca    kâhin,    sihirbaz    ve müneccimlerini topladı, aralarından yüz kadarını idam ettikten sonra onlara şöyle dedi: "Bana ihanet edesiniz diye mi ben sizi yakınıma aldım ve malları üzerinize (su gibi) akıttım!?" Onlar da: "Ey hükümdar! Bizden öncekiler   V biz de (hesapta) hata ettik" diye cevap verdiler. Sonra bir hesap daha yapf] * ve inşaatı 3raptırmasinı istediler. Hükümdar onu da inşa etti, bitirdi.' On ^ üzerine  oturmasını  istediler,  ancak  hükümdar oraya  oturmaktan kork ** Aüna bindi, inşaatın üzerinde gezmeye başladı. Tam o esnada yine iris   ' yarıldı. Kendini son anda kurtarabildi. Adamlarım çağırdı ve şöyle dedi- ''V sizi   öldüreceğim,   ya   da   bana  doğruyu  söyleyeceksiniz!"   Onlar  da jsj doğrusunu anlatınca: "Yazıklar olsun size! Bana bunu haber verseydiniz be de yapacağımı yapardım!" dedi. Onlar da: "Bizi söylemekten korku engel oldu" dediler.

Jbn Ccrir Tarz/finde, Beyhaki ve Ebu Nuaym (her ikisi de) De/m/ adlı eserlerinde ve el-Harâİtl, Mahzum b. Hânı isnadıyla yüzelli yaşlarına varmış olan babası Hânİ'nin şöyle anlattığını naklederler:

Resûluflah'm (saüallahu aleyhi vesdlem) doğduğu gece Iran şahı Kisrâ'nın saravı sarsıldı.    Ondort    tane    balkonu    çöktü.    İran'ın    (Mccusi    dininin   hiç söndürülmeden yakılan) ateşi söndü. Bundan Önce bin yıldır hiç sönmemişti. Sava gölü çekilip kurudu. Ateşperest liderleri (rüyalarında) cins Arap atlarını çekip götüren çetin develer görmüşler. Dicle'nin de önü kesilip o ülkelere taşmıştı.   İran   şahmı   sarayının   durumu   korkutmuş   olduğundan,   cesur görünmek   için   buna   sabırlı   olmayı   arzu   ettiyse   de,   sonra   bu   durumu vezirlerinden   ve    ateşgede   bilginlerinden   gizlemenin    faydasız   olduğu kanaatına varıp tacını giyip tahtına oturup onları toplantıya çağırdı. Yanında toplandıkları zaman onlara: "Sİze ne için haber saldığımı biliyor musunuz?" dedi. Onlar da: "Hayır! Bize kral haber vermeden bilemeyiz" dediler. Tam bu   sırada  kendilerine  mecusiJik  ateşinin   söndüğünü  bildiren  yazı  geldi. Kralın tasası iyice arttı. Bilginlerden biri krala: "Allah krala iyilik versin; ben bu gece rüyamda gördüm ki..." diyerek gördüğü rüyayı anlattı. Kral da ona: "Ya Mubezan ("ey bilgin" anlamında)! Bu ne demek oluyor?" dedi. O da: "Bu, Arap topraklarında olacak bîr hâdisedir" diye cevap verdi. Bu kişi, ateşperestlerin  içlerinde  en  bilgini  idî.  İşte  durum  bu  hali  alınca Kisrâ; <Krallar   kralı   Kisrâ'dan   Nu'man   b.   Münzir'c.   Bana   derhal   dilediğimi sorabileceğim birini gönder> diyen bir mektup gönderdi. Nu'man da ona Abdü'l-Mesih b. Amr b. Hassan h.  Bukayle el-Gassani'yi yolladı. Adam gelince Kisrâ ona: "Dilediğim soruya cevap verecek ilim gücün var mı?" diye sordu. O da, "Kral bana soracağını sorsun. Bende buna dair bir bilgi varsa cevap veririm, yoksa onu bilen birini kendisine haber veririm" diye cevap verdi. Kral, gördüğü rüyayı anlatınca Abdü'l-Mesih: "Bu sorduğun şeyin bilgisi Şam civarında köylerden birinde oturan ve Satih adlı dayımda vardır" dedi. Kral da: "Ona git, sana sorduklarımı sor ve bana cevabını getir" dedi. Bunun üzerine bineğine atlayıp yola koyuldu ve Satih'in yanına ardı; bir de baktı ki adam Ölüm döşeğinde. Ona: Hayyakallah!> diyerek larrı verdi. Ancak Satih hiç cevap vermedi. Bunun üzerine Abdü'l-Mesih söylemeye başlayarak şunları okudu:

Çaqır mı olundu, yoksa lemen in efendisi duyuyor mu?...                         

Satih onun bu sözünü duyunca gözlerini açtı ve şöyle dedi:           

Ahdü 'I-Mesin (süratli bir deve üzerinde) batih e geldi.                        

Satih ise kahire ulaşmış halde idi.                                                                        

Abdü'l-Mesih'e: "Seni bana, gelip de saray balkonlarının çöküşü, ateşin sönüşü ve din adamlarının rüyada gördüğü Arap atlarım yenen develerin, Dicle'nin önü kesilip etrafına taştığının yorumunu sorasın diye Sasani kralı gönderdi. Ey Abdü'l-Mesih! Tilavet çoğaldığında, asa sahibi ortaya çıktığında, Semave vadisi taştığında, Sava gölü kuruduğunda, İran'ın ateşi söndüğünde artık Şam Satih'in Şam'ı olmayacaktır. İran'da yıkılan balkon sayısı kadar kral ve kraliçeler hükümran olacak. Olacak herşey olacaktır" dedi. Sonra Satih orada ruhunu teslim etti. Abdü'l-Mesih de Kisrâ'nın yanına o-elİp durumu haber verdi. Kisrâ sövle dedi: "Ohooo, bizden on dört kral daha ne zamana kadar hüküm sürecek de sonra bunlar olacak!?" Onlardan tam on tanesi sadece dört yıl hükümdarlık yapabildiler. Geri kalanlar da Hz. Osman'ın hilafetine kadar ancak hükmedebildiler.

İmam Ebu Abdillah Muhammed b.  Ebi  Zekeriyya Yahya b.  Ali eş- Şakrâtisî'ye [16] (Allah rahmet eylesin) şu beyitleri söylemiş:

Unun doğumu sebebiyle ufuklar aydınlandı. Ardından güneşin doğuşu ve oatışında görünmeyen seslerin müjdelen yetişti.

Kisrâ'nın sarayı temelinden sarsıldı. Kenarları kırılmış, eğilmiş olarak çöktü.

Bin yıldan beri sönmeyen Pers ateşi yanmadı. Kavmin nehri akmadı.

Onun doğumuyla putlar yere kapandı. Ateşten şule mazgalları, cinlere şuleler atmaya koyuldu.

İmam Ebu Abdillah Muhammed b. Said b. Hammad ed-Delâsî, Bûsîrî diye meşhur olan zât şöyle demiştir:

Peygamberin dünyaya gelişi, özündeki iyilik ve güzelliği ortaya çıkardı. başlangıcı ve bitimi ona bağlıdır.

Peygamberin doğduğu gün, o zaman putperest olan Perslerin, başlarına qeL musibet ve sıkıntılarla korkutulduklarını anladıkları bir gündür.

Kisrâ nın    sarayı,    dost    ve   askerlerinin    tekrar   biraraya   gelemeyecek dağılması gibi, o gece yarılıp çatladı.

Peygamberin    dünyaya    gelişi    ve    Kisrâ'mn    sarayının    yıkılması    sebebini üzüntüden, mecusilerİn taptıkları ateş sönmüş. üzüntüden kurumuştu.

Save §ekrindeki ateşperestler, gölün kurumasına çok üzüldüler.  Göle su almaî gidenler, su bulamadan öfkeyle döndüler.

Hüzün ve kederden sanki ateş, suyun rutubetini, su da ateşin alev ve hararetini almıştı.

Peygamberin dünyaya teşrifinde cinler, onun doğuşunu müjdelediler. O gün âleme nur saçıldı. Böylece de kak olan çeriai-i rAuhammediyye nem manen, kem de lafza? açıklanmış oldu (Cinler sesleniyor, nurlar saçılıyor, plak nem manen, nem d, maddeten ortaya çıkıyordu).

Onlar kör ve sağır olduklarından, peygamberin geliş müjdelerim işitmediler. Jnzâr edip korkutucu şimşeğini göremediler.

Kâhinleri, onlara, gerçeği ifade etmeyen, yalan yanlış dinlerinin ayakta kalmayacağını haber verdikten sonra bile, onlar, hakikati görmek ve anlamak istemediler.

Yeryüzündeki putların düşüp kırılmaları gibi gökyüzündeki yıldızların da düştüğünü gördükten sonra hâlâ gerçeği anlayamadılar.

Öyle ki hezimete uğrayan şeytanlar, vahyin geldiği semâdan birbirinin peşisıra kaçtık

Yine Kaside-i Hemtçiye'sindc şöyle demiştir:

Güneş   gibi   aydınlatıcıdır   senin   yüzün....    Koyu   bir   gece   onunla   açılmış, ,'par/amıştır.

Dinin sevinci olan doğum gecesinin gündüzünde de iftihar vardır.

Gaipten   gelen   müjdeler:   "Mustafa   doğdu,   kutlamak  hak   oldu" diye  psşpsşe gizildi.

Kisrâ nın eyvanı çöktü, hğer senden bir alamet olsaydı, bina çö'kmezdi. Her ateş evi, ateşin sönmesinden dolayı sıkıntıya ve belaya düştü. Perelerin su kaynakları yere gömülüp, kayboldu.  Onların ateşlerinin sönmesinde (a kaynakların) rolü var mıdır acaba?

a mübarek olsun. Havva'nın  Ahmed'e   hamile   olduğunu   ne   ondan   dolayı   loğusa   kaldığım   kim söyleyebilir??

Yehb'in kızı -Amine- onu kadınların erişemediği iftiharla doğurduğu gün, Ye daha önce bakire Meryem in ta§ıdığmdan daha üstününü kavmine getirdiği Onu doğurduğu gün, hükümdarlar onu  (Resûlullah (salUlahu aleyhi vasclkm'i) teşmit dti  Ş'fa ha^un <da sözüyle bize şifa verdi.

Başmı  yukarı  kaldırmış  vaziyette doğdu   O.   Bu  baş kaldırmada  her otoriteye karşı bir îma ve işaret vardır.

Gözlerini semâya dikmişti. Gözlerini diktiği yer, yüce ve üstün olmayı simgeliyor. Yıldızların parlaklığı ona doğru sarktı. Onun ışığıyla her taraf aydınlandı. Şam'da   Kayserin   sarayları   göründü.   Evi  Baiha'da   —Mekke'de-   olan   onları görüyordu.      

 

12. Bölüm Dedesi Abdülmuttalib'in Hz. Muhammed'in Doğumuna Sevinmesi Ve O'na Muhammed Adım Vermesi

 

İbn İshak, el-Vâkıdî ve daha başkaları naklediyorlar: Hz. Amine Resûlullah (salhllahu aleyhi vesellem)'i doğurunca dedesi Abdülmuttalib'e: "Bİr erkek evladın dünyaya geldi, gelip onu gör" diye haber gönderdi. O'na, hamile kaldığında gördüğü rüyayı ve rüyada kendisine söylenenleri, O'na hangi ismin verilmesi konusunda kendisine emredileni anlattı. Anlatıldığına göre Abdülmuttalib Hz. Muhammed'i (sallallahu aleyhi vesdlcm) alarak Kabe'ye gitti. Orada Allah'a dua etti ve bu torunu kendisine bahşettiği için ona şükretti. Daha sonra şöyle diyerek O'nu annesine götürdü:

Haındü senalar olsun yüce Allah a Bahşettiği için bana bu pâk evladı Bütün bebelerin efendisidir benim oğlum O'nu Kâbenin himayesine havale ederim. ...

Büyüsün de delikanlı olsun                        

Fasih ve beliğ bir haiib olsun.                   

O'nu Allah'ın korumasına havale ederim  

Her kin ve hased edenin şerrinden                              

Kem gözle bakan her varlıktan.               

Furkan'da Ahmed diye anılan Sen'sin      

Adı nak§olunan Aknıed Sen'sin [17]

Beyhakî,. Ebu'l-Hasan et-Tennûhî'den (rahmetullah aleyh) naklediyor-Resulullah (saJlallahu aleyhi vesellemJ'İn doğumunun yedinci gününe gelindiğin^ dedesi O'na kurban kesti ve Kureyş'i davet etti. Yemekten sonra Kureyşliler "Ey Abdülmuttalib adını ne koydun?" dediler. Abdülmuttalib-"Muhammed" dedi. Kureyşliler: "Neden aile halkının isimlerinden birini değil de " Muhammed adını koydun?" dediklerinde Abdülmuttalib-"Gökyüzünde Allah'ın, yeryüzünde de yarattıklarının O'nu övmelerini arzu ettim" karşılığını verdi.

Ebu Ömer ve Ebu'l-Kâsım b. Asâkir farklı tariklerle İbn Abbas'dan naklediyorlar: Resulullah (sallallahu aleyhi vcsellem) doğunca dedesi O'na bir koç kesti ve Muhammed adını koydu. Ona: "Ey Ebu'l-Hâris (Abdülmuttalib)! Neden atalarının birinin ismini takmadın da O'nu Muhammed diye isimlendirdin?" denildiğinde: "Gökyüzünde Allah'ın, yeryüzünde de yarattıklarının O'nu övmelerini arzu ettim" karşılığım verdi.

es-Süheylî ve Ebu'r-Rabî' anlatıyorlar: Abdülmuttalib gördüğü rüya üzerine Resûlulîah (sallallahu aleyhi vesellem)'e Muhammed adını koydu. Abdülmuttalib rüyasında sanki sırtından, bir ucu gökyüzünde, bir ucu yeryüzünde, bir ucu doğuda, bir ucu batıda bîr gümüş zincirin çıktığını görmüş. Sonra bu gümüş zincir sanki her yaprağında nur olan bir ağaca dönüşmüş ve doğu ve batıdaki insanların buna tutunduklarını görmüş. Abdülmuttalib bu rüyayı anlattığında kendisine "neslinden birinin doğacağı, doğu ve batı insanlarının O'na tâbi olacağı, gökyüzü ve yeryüzü halkının O'na övgüde bulunacakları" şeklinde tabir cdüdi. Abdülmuttalib bu rüyaya ve Resulullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'in annesinin anlattıklarına dayanarak O'na Muhammed adini koydu.

Allâme  ve  arif ibrahim  b.  Ahmed  er-Rakiy,  Resulullah   (sallallahu vcsellem)'İn doğumunu şu beyitlerle dîle getirir:

Bütün insanlar efendimizin doğum gecesini ayakta ibadet ederek geçirselerdi

Yine Kendilerine insan edilen nimetin ondabirinin şükrünü eda edemezlerdi

O gecenin insanlığa bahşettiği nimet

Hem kâfir, nem mümin için eşit

O nimet deniı gibi herkesi bürüdü

Hem yeri, hem göğü topluca sardı

hazl-ü keremiyle insanlığa O nu bağışlayana

Hamd-ü sena/ar olsun tâ kıyamete                       

O, Rahim olan Allah'ın tecellisiydi Ondan önce insanlık putların kölesiydi Her yeri küfür karanlıkları bürümüştü Putlar her tarafı doldurmuştu Fuhuş her yerde aleni işlenir olmuştu

Görenler hiç yadırgamaz olmuştu

Güçlü zayıfı hep ezmişti

Yetim toplumdan dışlanmıştı

Allah imdadlarma yetişti

Serİat-ı (jarrâ yi Muhammed getirmişti

Musa ve Isa çak önceleri zuhurunu haber verdiler

ibrahim h ismail O nun için dua ettiler

O nu bize lütuf olarak İhsan edene hamdü senalar olsun

Hepimizi yüce Allan şefaatine nail eylesin!

 

13. Bölüm Mevlid-i Şerif Kutlamalarının Düzenlenmesi, İnsanların Bu Kutlamalar Vesilesiyle Toplanmaları  Ve Bunun Makbul Olan Ve Olmayan Yönleriyle İlgili Âlimlerin Sözleri

 

el-Hâfız Ebu'UHayr es-Sehâvî (rahmetullah aleyh) F^/^'smda şöyle der: Mevlid kutlamaları ilk üç asırda seleften hiç kimse tarafından nakledilmemiş tir. Söz konusu kutlamalar bu tarihten sonra ortaya çıkmıştır. O günden bu güne kadar İslam ümmeti Resulullah (sallallahu aleyhi vcsellem)'in doğum ayını eşsiz ziyafetlerle kutlamakta ve bu gecelerde çeşitli sadakalar dağıtıp sevinçlerini izhâr etmektedirler. Bu ayda müslümanlar daha çok hayır yapmaya ve daha çok Kur'an okumaya özen göstermektedirler. Bu kutlu ayın   bereketini    üzerlerinde    çok   açık   bir   şekilde    müşahede    etmek mümkündür.

Kur'an okuyucuları "kurrâ"nın üstadı Ebu'1-Hayr b. el-Cezerî (rahmeaıllah aleyh) şöyle der: Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin doğduğu Rebîulevvel ayının en önemli hususiyetlerinden biri de yılın en huzurlu ve en güven dolu ayı olması, İstek ve arzuların elde edilmesi yolunda bir müjde

olmasıdır.

Derim ki: Krallardan kutlu doğumu ilk kutlayan, Erbil Atabeyi Muzaffer

Ebu Saîd Gökbörü b. Zeyneddîn Ali b. Büktekin'dir.

el-Hâfız İmâdeddîn b. Kesîr, Tâtilfindt şöyle der: Ebu Saîd Gökbörü kutlu doğumu Rebîulevvel ayında çok görkemli bir şekilde kutlardı. Kendisi yardımsever, kahraman, akıllı, cesur, âdil ve cömert bir kimseydi. Allah makamını   cennet   eylesin!   Şeyh   Ebu'l-Hattâb   b.   Dıhye   kudu   H^rv, hakkında et-Tenvîr fi Mevlidi'l-Beşîri'n-Ne^îr adında bir kitap telif ettiğinde on bin dinar mükâfat vermişti.

Sibt b. el-Cevzî, Mirâfü'^-Zaman'dû şöyle der: Muzaffer Gökbörü'nü yaptırdığı kutlu doğum törenlerine katılan birisi, onun bir töreninde beş bin baş kızarmış koyun, on bin tavuk, yüz bin kâse kaymak, yüz bin çanak yemek, otuz bin sahan tatlı saydığını aniatü. Onun yaptığı Mevlid törenlerine büyük âlimler ve mutasavvıflar katılır, onlara hü'atler ve hediyeler verirdi Meviide her yıl üç yüz bin dinar harcanırdı. Dünyanın her yerinden ve her sınıftan yabancılar için misafirhanesi vardı. Bu misafirhaneye her yıl yüz bin dinar harcardı. Her yıl iki yüz bin dinarı esirlere fidye olarak tahsis ederdi Her yıl Haremeyn ve Hicaz'a su temini için otuz bin dinar harcardı. Bunlar sadece bilinen ve görünenlerdi.

Hanımı Rabi'a Hatun bİnti Eyyûb (Salahaddîn Eyyûbî'nin kız kardeşi) Muzaffer Gökbörü'nün sadece beş dirhem değerinde bir pamuk gömlek giydiğini anlattıktan sonra: "Onun bu halini yadırgadığımda bana: <Beş dirhemlik elbise giyip geri kalanı sadaka olarak vermem, daha değerli bir elbise giyip fakirleri ve yoksulları ihmal etmemden daha hayırlıdır> karşılığını verdi" dedi.

Bütün âlimler onu hayırla yâdettiler. Bunlardan Nevevî'nİn hocası Hafız Ebu Şâme el-Bâ'isu ala hkati'l-Bid'a ve'l-Havâdis adlı kitabında: "Böyle bir amel (mevlid kutlaması) takdir edilir, yapana teşekkürler ve övgüler sunulur" demiştir.

İbn el-Cevzî de şöyle der: "Bu merasimler sadece İman ehlinin imanını arttırır, şeytanın da kahrolmasına sebep olur."

Allâme İbn Zafer şöyle der: Hatta ed-Dürrüil-M.unta%ınt&2. şöyle denilmiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i sevenler O'nun doğumuna sevinçlerini ifade için ziyafetler düzenlediler. İbn Kufi olarak tanınan üstad Ebu'l-Hasan, Kahire'de bu tür büyük ziyafet verenlerdendi. Kendisi hocamız Ebu Abdullah Muhammed b. en-Numan'ın hocasıdır. Cemâleddîn cl-Acemî el-Hemezânî de daha önce böyle ziyafetler vermiştir. Yusuf el-Haccâr da kendi çapında böyle bir mevlid ziyafeti vermiş ve rüyasında Resûlullah (sallalkhu aleyhi vescllem)'in bu tür mevlid ziyafetlerini teşvik ettiğini görmüştür.

Şam asıllı, Mısır doğumlu ve Mısır'da taş-tuğla mesleğini icra eden Yusuf b. Ali b. Zureyk'in evinde mevlid merasimi yaparken şöyle dediğini duydum: Yirmi yıl önce Resûlullah (sallaliahu aleyhi vesellem)'i rüyamda gördüm. Benim Şeyh Ebu Bekir "el-Haccâr adında bir arkadaşım vardı. Rüyamda Ebu Bekir ve ben sanki Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'in önünde oturuyorduk. Ebu Bekir sakalını tutarak ortadan ikiye ayırdı ve Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) e anlayamadığım bazı şeyler söyledi. Resûlullah (sallallahu aleyhi veselkm) ona cevap olarak şöyle buyurdu: "Eğer bu olmasaydı, şu ateşte olurdu." Sonra bana döndü ve elindeki çubuğu bana uzatarak: "Bununla vuracağım sana!" dedi. Ben: "Neden yâ Resûlallah? deyince: "Mevlidi ve sünnetleri terketmeyin" buyurdular. Yusuf der ki: Yirmi yıldır mevlid yapanm.

Yİne İbn Zureyk anlatmaya devam ediyor: Kardeşim Ebu Bekir el-Haccâc, Mansur en-Neşşar'ı şöyle söylerken duymuş: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i   rüyamda   gördüm,   bana:   "Ona   söyle,   mevlidi   terketmesin!" buyurdular.

Üstadımız Ebu Abdullah b. Ebî Muhammed en-Numan, Üstad Ebu Musa ez-Zerhûnî'nin şöyle dediğini işitmiş: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i rüyamda gördüm ve O'na, fıkıhçılarm mevlid zİyafetleriyle ilgili söylediklerini zikrettim. Bana: "Kim bize sevgisini izhâr ederse, biz de ona sevgimizi izhâr ederiz" buyurdu.

İbn Tabbâh adıyla tanınan Allâme Nasîruddîn el-Mübarek kendi hattıyla yazdığı bir fetvasında şöyle demiştir: Kim Resûlullah (sallallahu aleyhi veselkm)'in doğum gecesinde sadaka verse, bir grup insana ikramda bulunsa, onlara güzel sözler dinletse, insanda âhiret özlemini kamçılayan mevlidhâna elbise verse   ve   bunları   Resûlullah   (sallallahu   aleyhi   vesellem)'İn   doğumuna   olan sevincinden dolayı yetine getirse hepsi caizdir. Bunları yapan da niyetine göre sevap kazanır. Bu sadece fakirlerle de sınırlı olmamalıdır, şu kadar var ki ihtiyaç sahipleri ve fakirlere yönelik olması çok daha sevaptır. Ancak söz konusu   mevlid   törenlerine,   zamanımız   mevlidhânlarının   yaptığı   gibi uyuşturucu   otlar   yeme   ve   insanın   şehevî   arzularını   harekete   geçirme kabilinden günah uygulamalar karışıyorsa bu artık günah toplantısı olur.

el-Muhallis   el-Kutânî   diye   tanınan   Cemâleddîn   b.   Abdurrahman  b. Abdülmelİk şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in mevlidi her türlü tazime layıktır.  Zira O'nun doğduğu gün mübarek ve mukaddes kabul edilmiştir.   Resûlullah   (sallallahu  aleyhi vesclleın)'in   dünyaya   teşrifi   kendisinin yolundan gidenler için kurtuluş  sebebi,  cehennemi hak edenler için de azabın durmasına vesiledir. Bundan dolayı bu gün (doğum) cehennem ateşi yakılmadığı  Cuma  gününe  benzemektedir.   Zira Resûlullah   (sallallahu aleyhi vesellem) böyle haber vermişlerdir. Bundan dolayı mevlid için ziyafet sahibinin davetine icabet etmek, sevincini izhâr etmek ve tasaddukta bulunmak gayet yerindedir.

Allâme Zahîruddîn Cafer et-Tezmentî de şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)^ gereken saygı ve hürmeti göstermeleri ve O'nu çok sevmelerine rağmen -ki bizim hepimiz onlardan birinin sevgisinin zerresine ulaşamayız- selef-i sâlih bu mevlid merasimlerini yapmadılar. Eğer mevlid merasimini düzenleyen, fakir ve yoksulların doyurulmasını, Resûlullah'a salat ve selâm etmeyi ve salih kişileri bir araya getirmeyi amaçlıyorsa, bu d basenedir. Bu çerçevede icra edilen mevlid merasimleri için her zaman sev yazılır. Ancak sefihleri bir araya getirip oyun ve eğlenceye vesile olacak toplantılar haline getirilirse bu mendup değil, bilakis günahın tâ kendisidir Selef-i salihin yapmadığı uygulamalarda hayır yoktur. Zira Resûlullah (salklkh aleyhi vesellem): "Bu ümmetin ilk kuşağı ne ile ıslah olduysa, son kuşak aymstyla ıslah olacaktır" buyurmuşlardır.

Üstad Nasîruddîn şöyle der: Mevlid merasimleri sünnetten değildir Ancak bu günde tasaddukta bulunmak, Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem)'in varlık alemine teşrifinden dolayı sevgi izhâr etmek ve yanak, göz, kaş gibi mecazi aşkı seslendiren ve dünyevî şehveti dürten sözler yerine, ahireti hatırlatan ve dünyaj'a iltifat etmemeyi telkin eden toplantılar güzel ve hayırlı toplantılardır; yapan kişi de sevap kazanır. Zaruret olmaksızın bu vesileyle insanlardan bir şeyler istemek hoş değildir. Salih kişilerin, ikram edilen ziyafet yemeğini yemek, Allah'ı zikretmek ve Resûlullah'a salavât getirmek amacıyla toplanmaları, onların Allah'a yakınlıklarına ve sevaplarının artmasına vesiledir.

Ebu Şâmc diye tanınan Hafız Ebu Muhammcd Abdurrahman b. İsmail el-Bâisu alâ İnkâri'l-Bid'a ve'l-Havâdis adlı kitabında anlatılıyor: cr-Rebî', İmam Şafiî'nin şu sözünü bildirmiştir: Bİd'atlar iki türdür: Birincisi; Kitap, sünnet, icmâ ve eser'le çelişen bid'atlardır kİ, bunlar bid'at-ı seyyie'dir (kötü bid'at). İkincisi ise: bunlardan (sünnet-icmâ-Kur'an-eser) hiçbiriyle çelişmeyen ve hayırlı bir icraat ortaya ko)'an bid'atlardır ki, bunlar da bid'at-ı hasenedir. Hz. Ömer (radiyalkhu anlı), Ramazan'da cemaatle kılınan teravih namazıyla ilgili olarak: "Bu ne güzel bir bid'attır" buyurmuşlardır. Hz. Ömer buradaki bid'at sözüyle bunun daha önce olmayan bir uygulama olduğunu, ancak varolan ilkelerle çelişmediği için bunda hiç bir sakınca olmadığını ifade etmek istemiştir.

Derim ki: Çünkü Resûlullah (salklkhu aleyhi veseOem) Ramazan ayında kıyama teşvik etmiş, kendisi hvz.7.2.t bunu yapmış ve bir gece de sahabeden bazıları teravih namazında O'na uymuştur. Sonra Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem) şer'î bir emre dönüşmemesi için bunu mescidde cemaat olarak kılmayı uygun görmemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Bid'at-ı hasenenin yapılmasına, sevdirilmesİne ve İyi niyetle yapanın sevap ümid etmesine ittifakla cevaz verilmiştir. Bid'at-ı hasene şer'î kurallarla çelişmeyen her tür eylem olup yapılmasında şer'î hiçbir mahzur söz konusu değildir. Örneğin minber, kervansaray, medrese, sebilhanları inşa etmek gibi ilk dönemde olmayan şeyleri yapmak... Bunlar şeriatın teşvik ettiği iyi ve İhayırlı işler yapmaya ve takva konusunda yardımlaşmaya uygun amellerdir. 'Zamanımızda bu bağlamda icra edilen en güzel bid'at, Erbil şehrinde –Allah onu her zaman mamur etsin- yapılan mevlid kutlamalarıdır. Bu beldede her vjl Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem)'in doğum gününe tevafuk eden günde sadakalar dağıtılır, şenlik ve şölenler düzenlenir. Bu merasimler, fakirlere ihsanda bulunmanın yanısıra Resûlullah (saMahu aleyhi vcselkm)'in sevgisini kamçılamakta, mü'minin kalbinde O'na karşı saygı ve tazimi harekete geçirmekte ve âlemlere rahmet olan Hz .Peygamber'! bahşettiği için de Allah Teâlâ'ya şükür duygularını tazelemektedir.

Musul'da bunu ilk yapan, tanınan salihlerden Üstad Ömer b. Muhammed el-Molla'dır. Kendisini Erbil valisi ve diğerleri takip etmiştir.

Allâme Sadreddîn Mevhûb b. Ömer el-Cezcrî eş-Şâfıi şöyle der: Bu yapılmasında hiçbir sakınca olmayan bid'atlardandır. Bid'at sünnetle çelişmedikçe mekruh değildir. Resûlullah (saMahu aleyhi vcseilem)'in doğumu münasebetiyle açığa vurulan sevgi ve sevinç tezahürleri kişinin niyetine göre sevaba dahildir.

Başka bir yerde de şöyle der: Bu uygulama bid'attır, ancak hiçbir sakıncası olmayan bid'attır. Fakat bu vesileyle insanlardan bir şeyler istemek ve dilenmek caiz değildir. Eğer karşı tarafın bundan memnun olacağını biliyorsa veya tahmini o yönde ise, o zaman mevlid için yardım almak mubahtır. Mümkün olduğunca bunu kerahate götürmemek lazımdır.

Hafız İbn Hacer şöyle der: Mevlid merasimleri esasen bid'attır. İlk üç asır boyunca seleften böyle bir uygulama bildirilmemiştir. Buna karşılık hem müshet, hem de menfî tarafları vardır. Kim müsbet tarafını uygular ve menfîsinden kaçınırsa bu, o zaman bid'at-ı hasene olur.  Kim de böyle yapmazsa bid'at-ı seyyic'ye dönüşür. Bu uygulamanın sünnette önemli bir dayanağını gördüm. Buharı ve Müslim'de geçtiğine göre, Resûlullah (salklkhu aleyhi vesellem)   Medine'ye   geldiğinde  yahudilerin  Aşure  orucu  tuttuklarını gördü. Onlara: "Niçin bugün oruç tutuyorsunuz?" diye sorunca: "Bu gün Allah'ın   Firavun'u   suda   boğduğu  ve   Musa'yı   düşmanlardan   kurtardığı gündür. Biz Allah'a şükür olarak bu gün oruç tutuyoruz" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (salklkhu aleyhi vesellem):  "Ben Musa'ya (oruç için) simden daha yakınım" buyurdu ve o gün oruç tuttu. Müslümanlara da bu günü oruç tutmalarını emretti. Bu hadisten anlaşılan mesaj  şudur: İhsan edilen bir nimet veya savılan bir beladan dolayı muayyen bir günde Allah'a şükretmek makbul bir eylemdir. Allah'a şükür, namaz, oruç, sadaka ve tilavet gibi çeşitli ibadetlerle yerine getirilir. Rahmet Peygamberinin dünyaya teşrif etmesinden daha büyük nimet olabilir mi?! O günden daha büyük gün olabilir mi?!

Buna göre, anmanın Aşure günündeki Musa (aleyhısselâm) kıssasına mutabık olması için, bizzat mevlid gününe denk getirilmesi gerekir. Kim buna riayet etmez ve mevlidi ayın her hangi bir gününe, hatta bazıları gibi senenin

herhangi bir gününe yayarsa bu mevlid tartışmalı olur. Mevlidin Özüyle olanlar bunlardan ibarettir.

Mevlidin içeriği ise, daha önce ifade edildiği üzere Kur'an tilâveti, yemek ikramı, tasaddukta bulunma, Peygamber'] övücü şiirler ve ilahiler söylenerek kalpleri hayır ve âhiret amelleri yapmaya teşvik etme gibi şeylerle sınırlı olması gerekir. Fakat bunlara ek olarak eğlence ve semâ gibi uygulamalar mubah çerçevede icra edilip o günün sevincini ortaya koymaya vesile oluyorsa bunda bir sakinca olmadığı söylenebilir. Ancak İşin içine haram ve mekruh kabilinden şeyler karışıyorsa, bu asla makbul değildir. Olması gerekenin zıddına olan her uygulama bu çerçevede mütalâ edilmelidir.

Kur'an okuyucularının "kurrâ"nm üstadı Hafız Ebu'1-Hayr İbnu'I-Cezerî şöyle   der:   Ebu   Leheb   ölümünden   sonra   rüyada   görüldü.   Ona:   "Ne haldesin?" diye sorulduğunda: "Ateşteyim, ancak Pazartesi geceleri azabım hafifliyor ve  (parmağıyla işaret ederek)  bu iki parmağımın arasından şu kadarcik bir su içiyorum. Bu da Muharnmed'in süt annesi olan Süveybe'nin, bana,    O'nun   doğumunu   müjdelemesi   neticesinde   onu   azad   etmem sebebiyledir" dedi. Eğer Kur'ân'm kınadığı  kâfir Ebu Leheb Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellem)'İn doğumuna sevindiği için ateşte mükafatlandırılıyor s a, Allah'ın birliğine inanan Muhammed (sallallahu aleyhi vesdlem)'in ümmetinden bir müslümanın   çok   daha   sevinmesi   ve   Resûlullah   (sallallahu  aleyhi veseDem)'e sevgisini en üst seviyede ortaya koyması gerekir. Allah'a yemin olsun ki, yüce Allah'ın bu  kişiye mükâfatı,  keremiyle onu nâİm  cennete sokmak olacaktır!"

Hafız Şemseddîn Muhammed b. Nasıruddîn ed-Dımaşld benzeri şeyler ifade ettikten sonra şu mânâda beyitler söylemiştir:

Şayet Kur'an da 'elleri kurusun   diye zemmedilen kâfir Ebu Leheb m, Muhammed İn doğumuna sevincinden Pazartesi günleri azabı hafifletin yorsa, Tevnia inana üzere ölen ve Ömrü Muhammed'in aşkıyla dolup taşan Kişinin nail olacağı mükafatı hiç tahmin edebilir misin?!

Üstadımız Suyûtî Feiâvâ'smdz şöyle der: İnsanların bir araya gelip Kur'an okudukları, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in doğumu sırasında meydana eelen mucizeleri tefekkür ettikleri, kurulan İkram sofrasından nasiplerini yiyip ayrıldıkları mevlid törenleri bid'at-ı hasenedir ve Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'e saygı ve hürmeti içerdiği ve O'nun doğumuna olan sevinci açığa vurmaya vesile olduğu için de merasime iştirak eden bu eyleminden dolayı sevaba nail olur.

Yine Suyûtî şöyle der: İbn Hacer'in anlattıklarının dışında mevlid merasimlerinin sünnetten deliline vâkıf oldum. Şöyle ki Beyhakî, Enes (radiyallahu    anh)'dan     rivayet     ediyor     Resûlullah     (sallallahu    aleyhi    vesellem), peygamberlik geldikten sonra kendi adına akİka kurbanı kestirmiştir. Dedesi ^bdülmuttalib doğumunun yedinci gününde O'nun için akika kurbanı kestiğine ve akikanın da hayatta.sadece bir defa kesildiğine göre, O'nun bu eylemi Allah Teâlâ'nm kendisini âlemlere rahmet olarak göndermesine şükür kabilindendk. Resûlutlah (salMahu aleyhi vesellem) aynı şekilde zaman zaman bu nimetten dolayı şükür namazı kılmıştır. Bütün bunlar, bize, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in doğumundan dolayı Allah'a şükretmemizin ne kadar güzel olduğunu, bir araya gelip birbirimize maddi ve manevi ziyafetler sunmamızın bir ibadet ve mutluluk vesilesi olduğunu göstermektedir.

Sünen-i îbn Mâce'nin Şerifinde şöyle denir: Mevlid kutlamaları ser'an makbul olmayan uygulamalardan uzak olursa, yapılmasında yarar olan bid'at-ı hasene cümlesindendir. Şâir şöyle der:

A-lemlerin Efendisinin doğumu Dİzİm için insan oldu

O nun doğumuyla âlem nura garkoldu

Ey Anmed e cân-ı gönülden aşık olanlar

O nebinin doğum gecesi bizim için dolunaydır

O nun kadv-ü kıymetini bilmek boynumuza borçtur

Ancak bu takdirde hayatımız düzen bulur

Fakirleri doyurup yoksulları giydirelim

Darda kalanlara yardım elini uzatalım

Bunlar Muhammed Mustafâ nın hasletleridir

.Güç ve takatimiz oranında onları yaşatalım

Hayır ve hasenat O nun mutluluk vesilesiydi

O nun bundan başka hiçbir derdi yoktu.

Bİr başka şâir şöyle der:

Mustafâ nm doğumu, gönlümüzün baharıdır Ruh ve bedenimizin mutluluğu O ndadır O'nun doğumu her doğumun fevkinde, Bize ihsan ettiği şeref, her şerefin üstündedir. O nun nuru hâlâ kevni bürümüştür Rebîulevvel ay: bizim için hep bayramdır O nun doğumunu kutlamak şandır, şereftir Aşıkm maşukla buluştuğu andır.

Allâme Tâcuddîn el-Fâkihânj el-Mâlikî (rahmetullah aleyh) mevlid kutlamalarının bid'at-ı seyyje olduğunu ileri sürmüş ve konuyla ilgili telif ettiği kitabının mukaddimesinde şunları söylemiştir: Bizi "Peygamberlerin Efendisine" ümmet kılan, O'nunla doğru yola eriştiren ve selef-i salihin izinden   gitmeye   muvaffak   kılıp   şeriat-ı   Muhammediye'yi   kaynağından Öğreten, gönüllerimizi dinde olmayan bid'atlerden uzak tutup bize istikam bahşeden   Allah   Teâlâ'ya   hamd-ü   senalar   olsun!   Bize   yakın   nurların bahşettiği için ona hamd ederiz. Bizi istikâmet üzere daim kıldığı için on şükrederiz.    Allah'tan    başta    ilah    olmadığına,    onun    şeriki    ve'nazP bulunmadığına öncekilerin ve sonrakilerin efendisi Muhammed (sallallahu aleyh" vesellem)'in onun kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederiz. O'na, âJ-i beytine' ashabına, mü'minlerin anneleri olan ezvâcına kıyamete kadar salât ve selâm olsun!

İmdi!   Bazılarının  Rebîulevvel   ajanda   düzenledikleri   ve  mevlid   adını .'    verdikleri merasimler hakkında: "Bunun dinde yeri var mı? Bu bid'at mıdır?" gibi sorular yönelten ve net cevap bekleyen samimi insanlara deriz ki: Biz bu uygulamanın Kur'an ve sünnetten bir dayanağı olduğuna muttali olmuş ,    değiliz. Aynı şekilde dinde örnek sayılan ilk dönem âlimlerimizden de bu konuda   bize   ulaşan  bir  bilgiye  sahip  değiliz.  Dolayısıyla  bu  uygulama sünnete  ktibâdan   yoksun   ve   eğlenceye   düşkün   tipler   tarafından  ihdas edilmiştir. Zira bu uygulamayı farz, mendub, mubah, mekruh ve haram gibi kriterlere tâbi tuttuğumuzda, onun ne farz, ne mendub (zira mendub şer'i şerifin teşvik ettiği, ancak yapmayanı kınamadığı bir şeydir; oysa mevlid -...  bildiğim kadarıyla- şer'i şerifin İzin vermediği, sahabe, tabiîn ve dindarların yerine getirmediği bir uygulamadır); ne de mubahtır (çünkü dinde olmayan  bir uygulama ihdas etmek tüm müslümanların İttifakıyla mubah olamaz). Dolayısıyla bu uygulama ya mekruh, ya da haramdır. Böyle olunca da meseleye iki açıdan yaklaşabiliriz.

Birincisi: Bu durumda kişi eğer mevlid merasimini bizzat kendi malından olmak üzere ailesine, arkadaşlarına ve yakınlarına düzenler ve onlara İkramda bulunup bundan başka herhangi bir eylemde bulunmadan ve hiçbir günaha tevessül etmeden yerine getirirse, bu mekruh bir bid'attir; zira zamanlarının meşalesi ve bulundukları yerlerin zineti olan ilk İslam âlimleri böyle bir uygulamaya başvurmamışlardır.

İkincisi:   Mevlid  merasimine   "cinayet"  denecek  tarzda   uygulamaların karışması; İnsanlardan zorla bir şeyler toplanıp ikram olarak sunulması, çalgı aletleri eşliğinde şeytanın razı olacağı oyunların icra edilmesi, kızlı erkekli ortamda  şarkı  türkü  söylenmesi,  kadınların  bir araya geüp yüksek sesle eğlenmeleri, Kur'an ve zikir kabilinden ibadetleri alışılmışın dışında icra etmeleri   ve   Allah   Teâlâ'nın   kendilerini   her   an   gözettiklerinden   gafil olmalara... İşte bu tür uygulamalar insanın kabul edemeyeceği şeylerdir, Bu olsa    olsa    kalbi    kararmış    ve   günah   içerisinde   bocalayan   insanların yapabileceği bir şeydir. İşin garip tarafı bu tipler icra ettikleri bu merasimleri haram ve münker olarak görmek yerine bir ibadet olarak yerine getirdiklerini düşünmektedirler. Allah Teâlâ sonumuzu hayreylesin! İslam garip başladı ve garib olarak eski haline geri avdet edecektir! Üstad Kuşeyrî ne kadar güzel ifade etmiş:

içinde bulunduğumuz zamanda artık münker makbul, maruf ise münker addedilir oldu,

ilim ehline iki/at edilmezken, cahillere rütbe verilir oldu

Hak'tan fersah fersah   uzaklaşanların yücelttiği değerlerin geçmişte  esâmesi bile

Sıkıntı çekilemez bir ha! alınca takva ehline dedim ki:

İçinizde bulunduğunuz ortamı yadırgamayın, zira hayat nöbetiniz gurbet anında geldi-

İmam Ebu Amr b. el-Alâ' şöyle der: Garib olan uygulamalara hayret ve teessüfle bakan kimseler var oldukça insanlar hayır içinde yaşamaya devam ederler.

Diğer taraftan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseDem)'in doğduğu Rebîulevvel ay'ı aynı zamanda O'nun vefat ettiği aydır. Dolayısıyla Hz. peygamber (sallallahu aleyhi veselkm)'in doğumuna sevinmek, O'nun vefatına hüzünlenmekten daha evlâ değildir. Bu konuda söyleyeceklerimiz bunlardan İbarettir. Allah Teâlâ'dan hüsn-ü kabul niyaz ediyoruz.

el-Fâkihânî'nin bu konuda zikrettikleri bunlardan ibarettir.

Suyûtî, Fetâvasmdz el-Fâkihânî'nin sözlerini tenkit bağlamında şöyle der: Onun "Mevlİd merasimlerinin Kur'an ve Sünnet'te bir dayanağı yoktur" sözü karşısında şöyle deriz: Bir şeyi bilmemek onun var olmadığı anlamına gelmez. Nitekim Hafız İbn Hacer, Mevlid uygulamalarına Sünnet'ten bir dayanak bulmuştur. Ben de Sünnet'ten buna dair bir dayanak tespit ettim.[18]

Diğer taraftan "Bu Mevlid uygulamaları bid'attir... Dindar âlimler de böyle bîr uygulamaya yer vermemişlerdir." sözüne gelince ona şöyle karşılık verilebilir: Bu uygulamayı âdil, faziletli ve âlim bir yönetici ve muttaki bir insan ihdas etmiş ve onunla Allah Teâlâ'ya yakınlığı niyet ederek yerine getirmiştir. Onun tertip ettiği bu merasime âlim ve sâlih kişiler İştirak etmiş ve asla yadırgamamı şiardır. Aynı şekilde İbn Dihye bu uygulamayı onaylamış ve bu konuda bir kitap telif etmiştir. İşte bunların hepsi ehl-i takva ve mütedeyyin âlimlerdir ve tümü onu onaylamış ve uygulamasını teyid etmişlerdir.

"Bu uygulama mendub da değildir; çünkü mendub dediğimiz şey, şeriatın yapılmasını taleb cttİğİ şeydir..." sözüne gelince şöyle deriz: Mendubun şer'an yapılmasının taleb edilmesi bazen nas ile olur, bazen de kıyas ile. Mevlid uygulamaları da hakkında nas olmasa da aşağıda zikredeceğimiz iki temel prensibe dayalı olarak kıyas mevcuttur.

"Mubah olması da caiz değildir; çünkü dine sonradan sokulan bid'at uygulamalar bütün müslümanların icma'ı İle mubah olamaz..." sözleri de doğru değildir; çünkü bid'at sadece harama ve mekruha münhasır değildir, tam aksine bazen mubah, mendub ve farza da taalluk edebilir. İmam-ı Nevevî Tehtfbu'l-Esmâ ve'l-Lugâi adlı eserinde şöyle der: Şeriat dilinde bid'at, Hz. Peygamber zamanında olmayan uygulamalara denir. Basene ve seyyie olmak üzere iki kısma ayrılır. İzzüddîn b. Abdüsselâm el-Kavâid adlı eserinde şöyle der: Bid'at; farz, haram, mendub, mekruh ve mubah diye ayrılır. Bu konuda j^egane  kriterimiz,  bid'aü  şer'î  kriterlere  arzetmektir.   Eğer  farz kriterlerine uyar ve farz dairesine girerse farzdır, haram dairesine girerse haram, mendub dairesine girerse mendub, mekruh dairesine girerse mekruh mubah dairesine girerse de mubahtır. İzzüddm b. Abdüsselâm bu be' kısımdan her birine örnek vermiştir. Bu örneklerden birinde şöyle der Mesela okul ve kervansarayların inşâsı gibi İslam'ın ilk dönemlerinde mevcut olmayan her türlü güzel eylem bunlardandır. Yine teravih namazının cemaatle kılınması da bu çerçevede bir uygulamadır. Keza tasavvuf konusunda dakik meseleler üzerinde . kelam sarfetmek ile cedel il^ bunlardan olduğu gibi dînî meselelerde yeni gündeme gelen problemlere çözüm üretmek de bu çerçevede mütalaa edilebilir.

Beyhakî Menâkıbu'ş-Şâfıi adlı eserinde Imam-ı Şafiî (rahmetullah aleyhVden naklen şöyle der: "Dine sonradan ilave edilen uygulamalar iki türlüdür:

1- Kitap,   sünnet,   eser   ve   icma-ı   ümmete   ters   düşen   ve   onlarla örtüşmeyen türden uygulamalar bid'at-t dâîk (seyyiifdût.

2- Yukarıdaki kaynaklardan hiçbiriyle çelişmeyen hayırlı uygulamalardır ki bunlar, mezmum uygulamalar değildir. Nitekim Hz. Ömer (radıyaJlalm anh), Ramazan ayındaki teravih namazıyla ilgili olarak: "Bu ne güzel bid'attir" demiştir. Hz. Ömer (radiyallahu anh) bu sözüyle söz konusu teravih namazının cemaatle   kılınmasının  daha   önce  olmayan,   ancak  önceki   uygulamalarla çelişmeyen bir uygulama olduğunu ifade etmiştir.

Böylece Şeyh Tâcüddîn'in: "Mevlid uygulamasının mubah olması da caiz değildir..." sözü çürütülmüş oldu. Zira sonradan varolan Mevlid uygulamaları ne Kitab'a, ne sünnete, ne esere ve ne de icmâ'a muhalif bir uygulamadır. Dolayısıyla Şafiî'nin de ifade ettiği gibi, mezmum bîr uygulama değildir. Tam aksine Hz, Pe)rgamber ve O'ndan sonraki birinci asırda benzeri görülmeyen bîr ihsan çeşididir. Zİra hiçbir günaha tevessül etmeden insanlara ikramda bulunmak ta bir ihsandır ve İbn Abdüsselâm'm da ifade ettiği gibi teşvik ediien bid'atlardandır.

Şeyh Tâcüddîn'in, mevlidin haram olduğu ile ilgili açıklamalarına gelince, haddî  zâtında  söyledikleri  doğrudur.   Ancak  mevlide  giren   söz  konusu uygulamaların haram oluşu mevlidin bizzat kendisinden değil, mevlide izafe edilen uygulamalardan kaynaklanmaktadır. Aynı uygulamalar Cuma namazı için bir araya gelen insanlar tarafından icra edilmesi durumunda da, aynı çirkinliğe ve haramlığa muhatab olur. Dolayısıyla biz bu durumda Cuma namazı için bir araya gelmenin haram olduğu sonucunu çıkaramayız. Bu gayet açık bir şeydir. Aynı türden uygulamaları Ramazan gecelerinin ihya edildiği teravih namazlarında da müşahede ettik, ancak bu uygulamalardan dolayı   teravihi   haram   addetmemiz  mümkün   değildir.   Onun  için   şöyle dememiz  daha  doğrudur:  Teravih  namazı  için  bir araya gelmek  haddi zâtında sünnettir ve Allah'a tâattir. Ancak teravihe sokulan söz konusu uygulamalar çirkindir ve asla makbul değildir. Aynı şeyi mevlid uygulamaları için de söyleyebiliriz: Hz. Peygamberin doğumunu kutlamak üzere bir araya gelmek şer'an mendub ve tâat kabilinden bir uygulamadır. Ancak Mevlid merasimlerine izafe edilen söz konusu uygulamalar şer'an mezmum ve yasak

uygulamalardır.

"Hz.   Peygamber'in   doğumunun   gerçekleştiği   Rebîulevvel   ayı,   aynı gamanda Hz. Peygamber'in vefat ettiği aydır..." sözlerine gelince, ona şu cevabı veririz; Hz. Peygamber'in doğumu bizim için en büyük nimettir, vefatı   ise   en  büyük  musibetlerdendir.   İslam  dini  ihsan   edilen   nimete şükretmemizi   ve   bu   şükrümüzü   açığa   vurmamızı   teşvik   ettiği   gibi, musibetler karşısında  sabretmemizi  teşvik etmiştir.  Bu bağlamda olmak üzere  şer-İ   şerif bir  sevinç ve  şükür vesilesi  olan  doğum  anında akika kurbanı kesmemizi emretmiştir. Ancak ölüm musibeti karşısında böyle bir şeye  teşvik etmemiştir.  Böyle bir  şeye  teşvik etmek  şöyle  dursun,  aynı zamanda   sabırsızlığımızı   açığa   vurup   bağırmayı   feryâd-u    figân   edip dövünmeyi yasaklamıştır. Böylece şer'î kurallar Hz. Peygamber'in dünyaya teşrif ettiği böyle bir ayda, O'nun vefatına hüzünlenmek yerine, sevincimizi açığa vurmanın güzel bir eylem olduğuna delalet etmiştir, ibn Receb el-L^tâif adh eserinde, Râfizîlerin, Hz. Hüseyin'in ölümü sebebiyle Aşure gününü yas ve matem günü ilan etmelerini yerme bağlamında şöyle der: Allah ve Resulü peygamberlerin musibetlere dûçâr oldukları ve vefat ettikleri günleri matem ve yas günü ilan etmemizi cmretmemiştİr ki, onlardan daha alt mertebede olan kimselere böyle bir şeyi uygulayalım.

İmam Ebu Abdullah b. el-Hâcc (rahmetullah aleyh). el-Medbal adlı kitabında mevlid konusunu ele almış ve gerçekten önemli şeyler söylemiştir. Kitabını bir cümle ile özetlemek gerekirse şöyle diyebiliriz: Herhangi bir dini şiarı kutlamak ve bîr şükre olan sevinci izhar etmek kabilinden olan uygulamalar takdir edilmeli, haram ve münker uygulamaları içeren her türlü eylem de verilmelidir. Ben şimdi onun sözlerini parça parça nakletmeye çalışacağım:

"Mevlid    hakkındaki    değerlendirmemiz:    Müslümanların    en    büyük ibadetlerden   olduğuna   inanıp   dine   soktukları   uygulamalardan   biri   de, Rebîulevvel ayında yaptıkları mevlid merasimleridir. Bu merasimler bir çok bid'at ve haram uygulamayı içermektedir. Bunlardan biri, def ve zurna gibi çalgı aletleri eşliğinde şarkı söylemek. Onlar böyle uygulamalara başvurmak suretiyle Allah Teâlâ'mn faziletli kıldığı vakitleri bid'at ve uydurma şeylerle geçirmektedirler.  Şüphesiz     Hz.  Peygamber'in  doğumunun gerçekleştiği mübarek gecenin  dışında bu  uygulamalar  makbul  uygulamalar  değildir. Onun için bunların böyle bir gecede, bütün İnsanlığın efendisinin dünyaya teşrif ettiği bir zaman diliminde meydana gelmesi çok daha çirkin görülür ve yadsınır. Oysa böyle bir mübarek gecede daha fazla ibadet ve daha fazla hayır ve ihsanda bulunulup Allah Teâlâ'nm bize İhsan ettiği bu büyük nimete şükrümüzü yerine getirmeliyiz. Her ne kadar Hz. Peygamber (salkliahu aleyhi vcsellem) bizzat kendisi bu ayda diğer aylara oranla daha fazla ibadet etme yoluna gitmemişse de bu, O'nun ümmetine olan rahmet yansımalarından başka bir şey değildir. Zira kendisi ümmetine acıdığı için, bazı uygulamalar onlara farz kılınmasın diye yapmaya yanaşmıyordu. Ancak Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem) Pazartesi günü oruç tutma ile ilgili soru soran kişiye verdiği cevapta bu büyük ayın faziletine dikkat çekmişlerdir: "Pazartesi benim doğduğum gündür." Pazartesi gününün mübarek bîr gün oluşu, içinde yer aldığı Rebîulevvel ayının da mübarek bir ay olduğu sonucunu doğurmaktadır ki, biz ümmet-i Muhammed olarak bu aya gereken hürmeti göstermeli ve Allah Teâlâ'nm mübarek ve faziletli kıldığı aylar gibi bu ayı aynı şekilde üstün tutmalıyız. Zira Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem) bir hadis-i şeriflerinde-"Ben Adem oğullarının efendisiyim, bunda hiç bir övünme yoktur, Adem ve onun peşinden gelen bütün peygamberler benim sancağımın altında yer alacaklardır. " Allah Teâlâ'nın mübarek kıldığı zaman ve mekanlar söz konusu mübarek oluşlarını bizzat kendilerinden değil, onların içinde barındırdıkları mânâ ve ehemmiyetten kaynaklanmaktadır. Pazartesi gününün mübarek ve üstün bir fazilete sahip oluşu Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'in o günde doğmuş olmasından kaynaklandığı gibi, Rebîulevcl ayının mübarek ve fazileti aynı eylemden kaynaklanmaktadır.

Onun için, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'in mübarek gün ve gecelerde İbadet ve tâatini arttırdığı ve özel bir gayret içerisine girdiği prensibinden harekede, bu mübarek ayın girdiği an, O'na hakkıyla gerektiği kadar saygı ve hürmet gösterilmelidir. Nitekim Ibn Abbas (radiyallahu anh) şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi veseilem) hayır konusunda insanların en cömertleriydi, en cömert olduğu ay da Ramazan ayı idi." Dolayısıyla Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'in bu kabilden uygulamalarına ittibâ ederek gücümüz ve takatimiz nisbetinde bu vakidere özel bir önem affetmeliyiz.

Birisi çıkıp: "Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem) normal vakitlerde uyguladığı ibadet ve tâatleri, faziletli ve mübarek vakitlerde de aynen uygulamıştır, herhangi bîr farklı uygulamaya girmemiştir" şeklinde bir itiraz yöneltecek olursa, ona cevabımız şudur: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'in genel hayat çizgisinden anlaşıldığı üzere, O, ümmetinin yükünü hafifletmek istediği için böyle yapmıştır. Özellikle kendisiyle alâkalı hususlarda bu çok daha barizdir. Görmez misin ki, Hz. İbrahim (aleyhisselâm)'in Mekke'yi Harem bölgesi ilan etmesi gibi kendisi de Medine'yi Harem bölgesi ilan etmesine rağmen, sırf ümmetine kolaylık olsun diye Medine Harem'inin sınırları dahilinde avlanma ve ağaç kesme eylemlerine karşı herhangi bîr ceza koymamıştır. Bunu sırf ümmetine olan merhametine binaen yapmıştır. Kendi açısından çok önemli olan hususlarda da sırf ümmetine kolaylık olsun diye onlari yerine getirmekten kaçınmıştır.

Dolayısıyla bu mübarek ayı tazim etmek, fazlasıyla amel-i salih işlemek, tasaddukta bulunmak ve daha başka tâatleri ziyadesiyle yerine getirmekle olur. Müslüman bunları yapamıyorsa en azından bu ayın hürmetine, haram ve mekruhlardan uzak durmalıdır. Gerçi bu diğer zamanlar için de geçerli olan bir kuraldır, ancak özellikle bu ayda bunlara çok daha dikkat etmek gerekmektedir. Tıpkı Ramazan-ı Şerif ve diğer mübarek aylarda olduğu gibi, dinde yeri olmayan uygulamalardan ve bİd'atîerden uzak durulduğu gibi. Ancak itiraf etmek gerekir ki, zamanımızın insanları bunun tam aksine uygulamalar sergilemektedirler. Bu mübarek ay girer girmez oyun, eğlence ve çalgıya yönelmektedirler. Keşke sadece şarkı ve çalgıyla yetinselerdi! Ama bu kişiler çok daha ileri gidip mevîid merasimine, Kur'an-ı Kerim ile başlayıp kimin daha çekici bir sese sahip olduğunu tespit ettikten sonra insanları şeytanî his ve heveslere sevkedecek çılgınlıklara başvuruyorlar. İşin daha   da   vahimi,   güzel   sesiyle   şarkı-türkü    söyleyen   kişinin   yakışıklı, görünümü ve endamı yerinde birisi olmasına dikkat ediyorlar. Kırı tık ses ve hareketleriyle etrafında toplanan kadın ve erkekleri fitneye scvkediyorlar ve arkasından sayılamayacak oranda fesat ve bozgunculuklara meydan açmış oluyorlar.   Bu   uygulamalar   sonunda   karı   ile   koca   arasındaki   bağların kopmasına, boşanmaların ve aile yuvalarının yıkılmasına kadar gitmektedir. Çalgı   ve   eğlence   ortamında   icra   edilen   Mevlid   merasimlerinin   bu   tür olumsuzluklara   meydan   vermemesi   mümkün   değildir.   Ancak   Mevlid uygulamaları bu tür şeylerden uzak olur, sadece yemek ikramıyla sınırlı tutulur ve  niyet halis  olursa bu makbul bir uygulamadır. Yanı bid'at-ı hasene'dİr, çünkü bu, kişinin din ve takvasını arttırır. Her ne kadar selefin uyguladığı bir şey olmasa da.."

Ibnu'l-Hâcc'ın anlattıklarını özetlemek gerekirse şöyle demek mümkündün Mevlid merasimleri yerilmiş bir uygulama değildir, zemmedilen söz konusu merasimlere izafe edilen haram ve münker eylemlerdir. İbnu'l-Hâcc'm ilk vurguladığı husus bu mübarek ayın ziyadesiyle İbadet, tâat ve tasadduk kabilinden amellerle ihya edilmesidir. Bizim onayladığımız Mevlid şekli de budur zaten: Kur'an-ı Kerim tilâvetinden ve yemek İkramından başka bîr merasime yer verilmeyecektir ki, bu tamamen hayır, takva ve tâat anlamına gelsin.

İbnu'l-Hâcc'm     yukarıdaki     İfadelerinin     sonunda     geçen     "Mevlid uygulamaları bid'attir" sözüne gelince, bu ya daha önce ifade ettiği şeylerle çelişmektedir   yada   bid'at-ı    hasene   anlamında   kullanılmıştır;    nitekim konunun başında bunu açık bir şekilde ifade etmiştir. Veyahut onun bu sözü şöyle yorumlanabilir: Mevlid merasimleri hayırlı bir ameldir, ancak mevlid niyetiyle yapılması, yani işin niyet boyutu bid'attir. Nitekim yukarıda buna şöyle işaret etmişti: "Mevlid merasimlerinin, sadece mevlid niyetine yapılışı itibariyle bid'attir; zira selef-i sâlihînden hiçbirinin mevlid niyetiyle böyle bir hayırh amel icra ettikleri vârid olmamıştır." İbnu'l-Hâcc'm bu sözlerinden anlaşıldığı  kadarıyla  kendisi   söz  konusu  hayırlı  amelin  mevlid  niyetiyle yapılışını    hoş    karşılamamış tır.    Bunun    yanında    yemek    ikramını    ve mü'minlerin buna davet edilişini yadırgamamış tır. Doğrusu İbnu'l-Hâcc'm sözleri  dikkatli bir  şekilde okunursa, bu ifadeleri, daha önce  sözlerinin başında hayırlı eylemleri teşvik etmesi ve Peygamberlerin Efendisi'nin bu ayda   dünyaya   teşrifleri   vesilesiyle   Allah'a   şükredilmesin!   dile   getiren ifadelerle örtüşmektedir. Mevlid merasimine niyetin mânâsı da budur. O halde  sözlerinin  başında yapılmasını  teşvik ettiği  bir hayırlı  amelin bu kısmını tasvib etmemenin bir mânâsı kalmamaktadır. Zira hayırlı bir işin niyetsiz bir şekilde icra edilmesi tasavvur edilecek şey değildir. Şayet böyle bir şey tasavvur edilse de, ibadet vasfını almaz ve onun için sevap da söz konusu olmazdı. Çünkü hiçbir amel niyetsiz icra edilmez. Buradaki niyette, sadece bu mübarek ayda Hz. Peygamberin teşrif edişinden dolayı Allah'a şükürdür. Dolayısıyla mevlidin niyetinin mânâsı budur ve şüphesiz makbul bir niyettir.

Daha sonra İbnu'1-Hâcc şöyle der: "Kimileri de mevlidi ibadet kasdiyla değil, daha Önce düğün, nişan veya mevlid merasimleri münasebetiyle başkalarına verdiği şeyleri geri almak niyetiyle yapar. Sözkonusu verdipi şeyleri istemekten çekindiği için mevîid merasimini bahane ederek bu tut şeyleri geri devşirmeyi hedefler. Doğrusu bu, İçerisinde çok kötü nitelikleri barındırmaktadır. Herşeyden önce böyle yapmakla kişi münafıklık kisvesine bürünmüş olmaktadır. Yanı, içinde beslediği niyet başka, ortaya koyduğu eylem başka. Zahiren mevlid gibi güzel bir amel yerine getirip ahireti umduğu gözükürken, bâtınen dünyevî hesaplar yapmaktadır. Bunlardan . kimisi de, sırf para toplamak veyahut insanların medh-ü senasına ve , yardımına nail olmak gayesiyle Mevlid uygulamalarını yerine getirmektedir. Bu da herkesin anlayacağı gibi nahoş bir şeydir."

İbnuM-Hâcc'ın bu sözleri de daha öncekilere benzer tarzdadır. Zira burada hoş olmayan şey, kişinin kötü niyetidir, bizzat mevlid merasiminin kendisinde değildir. Suyûtfnin mevlid hakkında İbnu'l-Hâcc'a yönelttiği itirazlar bunlardan ibarettir. Allah kendisinden razı olsun. Doğru yola ileten Allah Teâla'dır.

 

PEYGAMBER (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)’IN EMZİRİLMESİ İLE İLGİLİ BÖLÜMLER

 

1. Bölüm Resûlullah'ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Süt Anneleri

 

Resûlullah   (sallallahu aleyhi vesellem)'!  emzirdiği   İfade   edilen  kadınların tamamı 10'dur.

1- Annesi. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i yedi gün emzirmiştir. Bu, •el~Memid  ve'l-Ğurer adlı   eserin   müellifinin   içinde   olduğu   bir   cemaat tarafından ifade edilmiştir.

2- Süveybe.   Oğlu  Mesruk'un   sütünden  O'na   süt vermiştir.   İbn Mende şöyle der: Müslüman olup olmadığı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.   Ebu  Nuaym:   "İbn  Mende'den  başka   onun   müslüman olduğunu zikreden kimseyi bilmiyorum" demiştir. Hafız İbn Hacer şöyle der:   İbn  Sa'd'ın   Tabakâfindo.  "Resûlullah   (sallallahu aleyhi vesellem)'in  süt anneleri"  bahsinde onun müslüman olmadığına delalet eden ifadeler vardır. Ancak bu, İbn Mende'nin naklettiği görüşü çürütmez. İbnu'l-Cevzî şöyle der: "Onun müslüman olduğuna dair elimizde herhangi bir delil yoktur." Hafız İbn Hacer der ki: "Oğlu Mesruk'un İslam'a girdiğine dair her  hangi bir  rivayete  rastlamadım,  ama İslam'a  girmiş  olması muhtemeldir."

Süveybe, Resûlullab (sallallahu aleyhi vesellem)'! Halime gelinceye kadar emzitdi. Süveybe, Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem)'den önce Hamza, sonra da Ebu Seleme b. Abdülesed'i emzirdi. .Kendisi Ebu Leheb'in azaldı kölesiydi.

Abdürrezzak, el-İsmailî ve Buharı (nikah kitabında "sizleri emziren süt anneleriniz" âyetinin yer aldığı bâbda) Urve'den naklediyorlar: Süveybe Ebu Leheb'in kölesidir, Ebu Leheb onu azad ettikten sonra Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'! emzirdi. Ebu Leheb öldükten sonra aile halfandan biri onu rüyasında çok kötü bir halde görmüş, ona: "Nelerle karşılaştın?" diye sorunca Ebu Leheb şu cevabı vermiş: "Aranızdan ayrıldıktan sonra hiç iyilik görmedim." Baş parmağıyla işaret parmağı arasındaki boşluğu göstererek: "Yalnız Süveybe'yi azad ettiğim için şu kadar bir boşluktan bana su içirildi."

es-Süheyli ve diğerleri onu rüyada görenin kardeşi el-Abbas olduğunu zikretmişlerdir. Bu rüya Ebu Leheb'in Bedir savaşından sonra ölümünden   bir   yıl   sonraya   tekabül   ediyordu.   Rüyada   Ebu   Leheb, Abbas'a: "Pazartesi günleri azabîm hafifletiliyor" demiş. Bunu şöyle yorumlamışlardır: "Çünkü o gün Süveybc ona kardeşinin oğiu Muhammed b. Abdullah (sallallahu aleyhi vcsellcm) 'in doğumunu müjdelemiş 0 da derhal onu (Suveybe'yi) kölelikten azad etmiştir. Bundan dolayı böyle bir mükâfata nail oldu."

ehĞurefdc şöyle der: Ebu Leheb'in onu ne zaman azad ettim konusunda farkla görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları; "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in doğumunu haber verince azad etti" demişlerdir ki doğrusu da budur. Önceleri Hz. Hatice onu azad etmek için Ebu Leheb'ten satın almak istedi, ancak Ebu Leheb buna yanaşmadı. Resuluîlah (sallallahu aleyhi vesellem) Medine'ye hicret edince Ebu Leheb onu azad etti. Bu, zayıf bîr görüştür.

Hafız İbn Hacer şöyle der: Bu rivayete daj^anarak kâfirin dünyada işlediği salih amelin ahİrette kendisine fayda vereceği görüşünü İleri sürenler olmuştur ki  "Onların yaptıkları herbir (iyi) işi ele alırız. Onu saçılmış zerreler haline getiririz, (değersiz kılarız)" (Furkan 23) âyet-i kerimesi bunu açık bir şekilde reddetmektedir. Diğer taraftan rivayet mürsel olup, Urve kimin anlattığını zikretmemiştir. Rivayet mavsul (muttasıl) olsa bile delil olarak kullanılamaz, zira o bir rüyadır ve onunla şer'î bir hüküm ortaya konamaz. Ancak Resûluilah (sallallahu aleyhi vesellem)'le ilgili olan bazî hususlar, bu konuda özel bir hükme tâbi olabilir. Ebu Talib'den azabın hafifletİIdiğini ifade eden sahih hadis bu cümledendir.

Ben de derim ki: Yukarıda da geçtiği gibi, âlimlerin büyük bir kısmı böyle özel bir uygulamanın olabileceğini ifade etmişlerdir. Beyhakî şöyle der: Kâfirlerin yaptıkları hayrın batıl olduğunu ifade eden nassların mânâsı şudur: Onlar söz konusu hayırlar sebebiyle ateşten ve cehennemden kurtulup cennete girmeyi hakedemezler. Ancak küfür dışında işledikleri günah ve suçların cezasının, yaptıkları hayırlara karşılık hafifletilmesi caizdir.

Kadı İyâz şöyle der: Kâfirlerin amellerinin kendilerine fayda sağlamayacağı, onlar sebebiyle hiçbir nimete nail olmayacakları ve azaplarının hafifletilmeyeceği hususunda icmâ vardır.

Hafız İbn Hacer der ki: Bu, Bej'hakî'nin zikrettiği ihtimali ortadan kaldırmıyor. Zira konuyla ilgili olarak vârid olan nassların hepsi küfür günahı ile ilgilidir. Ancak küfür dışmda kalan günahların hafifi etil meşine engel olabilir!

Kurtubî der ki: Bu tahfif nass ile adı geçenlere özel bir uygulamadır.

İbn el-Muneyyir el-Hâmisede şöyle der-. Burada İki meseleden söz etmek mümkündür; birincisi imkansızdır (muhal) ki o da küfrüyle beraber kâfirin itaatine itibar etmektir. Çünkü itaatin şartı sahih bir niyetle yapılmasıdır. Kâfirde de bu şart yoktur. İkincisi: Amellere sevap takdir edilmesi Allah Teâlâ'nm bir fazl-ı keremi olup, akıl bu konuda fikir . yürütemez. Eğer bu böyle kabul edilirse Ebu Leheb'in Suveybe'yi azad etmesi muteber taat olmaz. Ancak Allah Teâlâ Ebu Talib'e lütfettiği gibi £bu Leheb'e de böyle bir lütufta bulunması mümkündür, mesele tamamen şer'î nass'la sınırlıdır.

Hafız İbn Hacer şöyle der: Sonuç olarak söz konusu lütuf, kâfirlerden „ sâdır olan iyi amellere ikram olarak verilmektedir.

İbn Battal der ki: Allah Teâlâ Ebu Leheb'i, Suveybe'yi azad etmesi sebebiyle baş parmağı ile işaret parmağı arasındaki bir boşluk hacmindeki bir musluktan sulamışür. Nitekim Ebu Talib'in Resûlullah'ı koruduğu için çok hafif bir ateşte azab edildiği nakledilmiştir. Ebu Leheb, Resûlullah'a    eziyet   ettiği    için   Ebu   Talib   kadar   ilâhî   rahmetten

yar arlanamamış ti r.

el-Herevî'nin Ğâribu'l-H adisinde, rivayette yer alan nukre kelimesinin, "yanyana getirildiğinde baş parmak ile işaret parmağı arasında oluşan boşluk" anlamına geldiği ve Ebu Leheb'e söz konusu boşluktan akacak su miktarı su verildiği ifade edilmektedir.

Resûluilah (sallallahu aleyhi vesellem) ve Hatice (ıadıyalkhu anhâ) Süveybe'ye ikramda bulunurlardı. Resûluilah ona Medine'den elbise ve harçlık . gönderirdi. Bu, onun (Süveybe) Hayber fethinden sonra ölmesine kadar devam etti. Resûluilah (sallallahu aleyhi vesellem) ölümünden sonra oğlu Mesruk'u sordu. Ancak onun da öldüğü haberi verildi. Bu defa yakınları olup olmadığını sordu, onlardan da hiç kimse kalmadığını öğrendi.

3- Benî Sa'd'dan Haüme'nin dışında başka bir kadın

İbn Sa'd, İbn Ebî Muleyke'den şunları naklediyor: Hamza, Benî Sa'd h. Bekr kabilesinin bir ailesinde süt anneye verilmişti. Hamza'nın annesi de, Resûluilah (sallallahu aleyhi vesellem)'i süt annesi Halime'nin yanındayken

emzirdi.

4- Havle binti el-Munzir b. Zeyd b. Lebîd b. Hıddâş b. Amir b. Adiyy b. en-Neccâr (Bürdeti'l-Ensâriyye'nin annesi)

İmam Ebu'l Hasan İbrahim b. Yahya b. İbrahim -İbn el-Emin diye tanınır- Havle'nin Resûluilah (sallallahu aleyhi vesellemj'i emzirdiğini zikrettikten sonra: cl-Adevî ondan sözetti, ancak bu bir yanılgıdan ibarettir. Doğrusu İbn Sa'd, Ebu Ömer (bin Abdilberr) ve daha başkalarının zikrettiği, Hafız İbn Hacer'in de el-îsâbe'dc ifade ettiği gibi Havle, Resûluilah (sallallahu aleyhivesellem)'in oğlu İbrahim'i emzirmiştir.

İbn Haccr, Havle'nin nesebini zikrettikten sonra: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesetlcm)'in oğlunu emzirmiştir" der. "Oğlu" ibaresinin düşürüldüğü bazi nüshaların aksine, doğru olan budur. Bu yazılım hatasına dikkat çeken kimseyi görmedim. Daha sonra Kadı Bedreddîn b. Cemâa'nin oğiu Kadı Izzeddin'in es-Sîretu'l-A'îubtasara'smda., İbnü'1-Emîn, Havle'nin Resülullah (sallallahu aleyhi vcsellera)'i emzirdiğini zikretmesiyle büyük bir yanlışlık yaptığını, bazılarının da tetkik etmeden bunu kendisinden naklettiklerini ifade ettiğini gördüm ve buna çok sevindim, Allah'a şükrettim.

5- Ümmü Eymen Bereke

Bunu Kurtuhî zikretmiştir. Bilinen ve meşhur olan onun (Ümmü Eymen) süt annelerinden değil de, dadılarından olduğudur.

6-7-8- Ebu Ömer (bin Abdilberr) şöyle der: Resûlullah Benî Süleym'den üç kadına getirildi ve hepsinden süt emdi.

9- Ümmü Ferve

el-Mustağfırî bunu zikretmiş, sonra İbn Ishak'ın Resûlullah (sailaUahu aleyhi vesellem)'in  süt annesi  Ümmü   Ferve'den,  Resûlullah   (sailallalıu aleyhi .   . vesellem)'in şöyle buyurduğunu naklctmİştir:  "Yatağına ulandığı ^aman "Kul 1    yâ eyyuhel kâfırûn " suresini oku. Zira bu sure şirkten beraat vesikasıdır."

(Ümmü Ferve) Ebu Musa el-Medînî şöyle der: Bu hadisin ravisinde  İhtilafa düşülmüştür; kimileri Ferve, kimileri Fervc'nin babası, kimileri ise Ferve'nin annesi demişlerdir ki, bu sonuncusu en garibidir.

Hafız  İbn  Hacer el-Isâbe&e.  şöyle  der:  Doğrusu  bu  çok  açık bir yanlıştır.   Doğru   olan   hadisin   Ferve'nin   babasından   rivayet   edilmiş1   olmasıdır.  Sanki hata zannedip doğrusunun Ümmü Ferve  (Ferve'nin annesi) olduğunu düşünmüş ve böyle rivayet etmişler. Zira senedde yer alan zi'r sözcüğü sadece süt anne için değil, aynı zamanda onun eşi İçin de   kullanılır.   Sünen   sahipleri   bu   hadisi   İbn   İshak'tan,   o   Ferve   b. Nevfel'den, o da babasından naklen rivayet etmişlerdir. Aynı şekilde Ebu Davud   ve   Nesâî,   İsrail'in   rivayetiyle   sadece   ibn   ishak'tan   rivayet} etmişlerdir. Mutemed olan rivayet tariki budur.

10- Halime bintî Ebu Zueyb b. Abdullah b. Sicne b. Rizâm b. Nasıra b. Fusayye b. Sa'd b. Bekr b. Hevâzin

İbn İshak nesebini böyle vermiştir.

İbnu'l-Kelbî şöyle der: "Ebî Zueyb'in ismi, el-Hâris b. Abdullah b. Sicne'dir." el-Belâzûrî: "Sahih olan budur" der. Nevevî ise şöyle der: : "Halime'nin künyesi, Ümmü Kebre'dir. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in iv süt babasının (yani Halime'nin eşinin) adı da cl-Hâris b. Abdülüzza'dır.

 

2. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'İn Süt Kardeşleri

 

Allah'ın arslanı ve şehitlerin efendisi amcası Hamza (radiyallahuaoh):

Said b. Mansur, İbn Sa'd, Buhârî ve Müslim, İbn Abbas'dan naklediyorlar: Ali b. Ebî Tâlib, Resûlullah'a: "Hamza'nın kızıyla evlenseniz ya! Zira o, Kureyş'in en güzel kızıdır" deyince Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "0 benim süt kardeşimin kılıdır" [19] buyurdu.

Hz. Hamza (radiyallahu anlı), Halime ve Benî Sa'd'dan olan diğer süt annesi tarafından Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in süt kardeşidir.

Ebu Seleme: Abdullah b. Abdulesed b. Hilâl b. Abdullah b. Ömer b. Mahzum'dur ve İslam'a ilk girenlerdendir.

Buhârî ve Müslim'in SabilAennd& Zeyncb binti Ümmü Seleme'den nakledilen bir rivayete göre, Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü Habİbe, Hz. Peygamber'e: "Yâ Rcsûlallah! Kız kardeşim Azze ile evlensene!" diye teklifte bulununca Resûlullah (sallaUahu aleyhi vesellem): "Sen bunu ister misin?-" dîye sordu. Ümmü Habibe de: "Evet, hem bu iş İçin sana ısrar ediyorum. Hayırlı bir işte, kız kardeşimin bana ortak olmasını çok isterim" deyince Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "0 bana helal olmaz'' buyurdu. Bunun üzerine Ümmü Habibe: "Biz senin, Ebu Seleme'nin kızı İle evlenmek İstediğini duyuyoruz" dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "Ümmü Seleme'nin kı^ı mı?!" diye sordu. O da: "Evet" dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "O, benim üvey kızım olmasaydı biteyine bana helal olmamdı. Çünkü o, benim süt kardeşimin kılıdır. Süveybe, hem beni hem de Ebu Sekmeyi emzirmiştir. Kızlarınızı ve kız kardeşleriniz} bana teklif etmeyin?' [20] buyurdu.

Buhârî'nİn rivayetinde şu ilave de yer alır: Urve dedi ki: Süveybe, Ebu Lcheb'in cariyesİydİ. Onu azad etti. O, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i emzİrdi.

Abdullah b. Cahş (radiyallahu anh): Bunu Süheylî zikretmiştir. ez;Zehr adlı eserde bu görüş tenkit edilmiş ve: Sahih hadis kitaplarının ve siyer yazarlarının anlattıklarına göre Resûlulîah (sallallahu aleyhi veselkm)'in Hamza ile beraber Ebu Seleme Abdullah b. Abdulesed'le süt kardeşi olduğu hakkında bir ihtilaf sözkonusu değildir.  Onlardan hiçbiri Abdullah K Cahş'm     Resûlullah     (sailallahu    aleyhi    vesellcm)'İn     süt    kardeşi     oldufrn zikretmemişlerdir. Bana göre doğru olanı da budur. Süheylî'nin bunu K" hata sonucu zikrettiği anlaşılmaktadır. Buhârî'nİn Sahihinde geçtiği pik-Resûlullah    (sailallahu    aleyhi    vesellem),    Ebu    Seleme'yi    anarak    berah Süveybe'den  süt emdiklerini  ifade  etmiştir.  Ancak Süheylî yanlışlığı onun yerine İbn Cahş'ı zikretmiştir.

Halime'nin oğlu Abdullah b. el-Hâris b. Abdüluzza

Resûlullah (sailallahu aleyhi vesellem) ile beraber süt emmiştir. Beyhakî el-Alâî tarikiyle adının Damra olduğunu nakletmiştir. Doğrusunu Allah bilu-

Hafs b. el-Hâris: Hafız Ibn Hacer, onu el-İsâbe'dt zikretmiştir.

Ümeyye binti'l-Hâris: Ebu Saîd en-Nisâbûrî onu K. eş-Sereftt zikretmiş, Hafız İbn Hacer de doğrulamıştır.

Hizâme: Hüzâme olduğunu İfade edenler de olmuştur. el-Huşenî; "Doğru olan budur" der. Hizâme, Şeyma'dır. Resûlullah onlarda iken annesiyle beraber ona dadılık yapıyordu. İbn İshak, Yunus b. Bukeyr ve daha başkalarından rivayetle şöyle der: Hİzâme'nİn Şeymâ İsmi daha baskın geldi ve asıl adı ikinci planda kaldı ve annesiyle beraber Resûlullah'a baktı. Yine İbn İshak, Ebu Vccre es-Sa'dî'den şunları naklediyor: Şeyma Resûiullah'a varınca: "Ey Allah'ın Resulü! Ben sizin süt kardeşinizim!" dedi. Resûlullah: "Bunun alâmeti nedir?" diye sordu. Şeyma: "Seni taşırken sırtımdan ısırdığın şu ısırık" dedi. Bunun üzerine Resûlullah alâmeti bildi ve ona abasını yaydı ve: "Şunun ürerine oturuver" buyurdu. Sonra ona: "Eğer dilersen i^et ve ikram keminde yanımda kalabilirsin. Dilersen de sana ikramda bulunayım ve kavmine göndereyim" diye teldİftc bulundu. Şeyma: "İkramda bulun ve beni kavmime gönder" dedî. Resûlullah ona ikramda bulunup, sonra kavmine gönderdi. Sa'd b. Bekr oğulları Resulullah'ın ona Mekhûl adında bir hizmetçi çocuk ile bir cariye verdiğini, onların da bu hizmetçi çocuğu cariye ile evlendirdiklerini ifade etmişlerdir.

Ebu Ömer de benzer bir rivayeti zikrederek Resûlullah'in ona (Şeyma'ya) işlemeli elbise, üç köle ve bir cariye verdiğini ilave etmiştir.

e^:Zehr ve el-İsâbe'dc zikredildiğinc göre Muhammcd b. el-Muâlla ei-Terkîs adlı kitabında şöyle demiştir: Resûlullah'a oyun oynatırken şunları söylüyordu:

Allanım! Kardeşim Muhammed

Uzun ömürler nasip eyle                        .

Düşman ve nased edenleri     

Mahv-ü perişan eyle

O na kıyamet sahnesinde

İzzet ve şeref bahşeyle

M.unammed beşerin efendisi Yoktur hiç ö nun gibisi Yüzü dolunay gibi Herkesten durudur kalbi Kadını erkeği hepsi Cemaline yoktur eşi.

 

3. Bölüm Hz. Halime Ve Eşi'nin İslam'a Girmeleri

 

el-Hâfız İmaduddîn b. Kesir şöyle der: Hz. Halime'nin peygamberlik dönemine yetişmediği anlaşılmaktadır.

Hafız Ibn Hacer, Şerhu'd-Düm'dt şöyle der: Bu doğru olan görüş değildir. Çünkü Ebu Ya'lâ, Taberânî ve İbn Hibban, Abdullah b. Cafer'den Halime'nin kendisine hadis naklettiğini rivayet etmişlerdir ki, Abdullah peygamberlikten (bisetten) bir süre sonra doğmuştur. Hicretten yedi veya daha fazla yıl sonra Halime'den hadis rivayet etme imkanı olmuştur. Ondan önce olmamıştır. Çünkü o, babasıyla beraber hicretin yedinci yılında Habeşistan'dan geldiğinde daha küçük bir çocuktu. Hayber Savaşı o gün olmuştu. Halime ise bu süre zarfında veya bir yıl sonra el-CiVâne'ye gelmişti.

İbn Kesir yukarıdaki rivayetle ilgili olarak, Abdullah b. Ca'fer'in "bana Halime'den anlatıldığına göre.,." İbaresini esas alarak Halime'nin peygamberlik dönemini idrak etmediği sonucuna varmıştır. Hafız Ibn Hacer şöyle der: İbn Kesir, bunu Abdullah b. Ca'fer'in Halime'ye yetiştiğine kesin hükmetmeyi engelleyen bir illet olarak görmüş ve bu kanaata varmıştır. Fakat bu tahkikatta illet değildir. Zira Abdullah b. Ca'fer'in   ona  yetiştiğim  gösteren  deliller  çoktur  ve  hepsinin   senedi makbul senedlerdir.

İbn Sa'd, Sahih şartlarına uygun bir senedle Muhammed b. el-Münkedir'den mürsel olarak şunları rivayet ediyor: Resûlullah'ı emziren bir kadın ondan müsâde isteyip huzuruna girince Resûlullah: "Anneciğim! Anneciğim!" diye seslenip abasını ona yaydı ve üzerine oturttu.

"Halime'den bana anlatıldığına göre.." rivayetini şöyle değerlendirmek mümkündür İd, Abdullah kıssanın bir kısmını ondan (Halime'den) bir kısmını da  Halime'den dinleyenlerden  almış  olabilir. Veyahut ondan rivayet edenlerden dinleyip, sonra da bizzat ondan dinlemiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir! Moğoltay, Halime'nin iman ettiğine dair bir risale telif etmiştir ki, onu şöyle özetleyebiliriz:

Buhârî {edeb bölümünde), Ebu Davud, Taberânî ve İbn Hibbân (Sabisinde), Ebu et-Tufeyl'den naklediyorlar: Resûlullah (sallallahu alevhi vcsellem)'i ei-Ci'râne'de et taksim ederken gördüm. Ben o gün elinde deve kemiği ile dolaşan bir çocuktum. Birden bir kadın Resûlullah'm yakınına kadar geldi. Resûlullah ona abasını yaydı ve üzerine oturttu. Ben: "Kim bu kadın?" dîye sordum. Oradakiler: "Resûlullah'm süt annesidir" dediler.

Zehebî'nin: "Bunun Süveybc olması mümkündür" sözü söz götürür; çünkü Süveybe'nin hicri yedinci yılda vefat ettiğini ortaya koyan sağlam rivayetler vardır.

"Süt emme./rada" hadîsini zikrettikten sonra Moğoltay şöyle der: "Eğer bu iki hadisin vech-i istidlali nedir?" diye sorulursa şunu deriz: Öncelikle bu, Huneyn'e gelen kadının Resûlullah'm kız kardeşi olduğunu ileri sürenlerin şüphesini İzâle etmektedir. Çünkü onlara göre Halime'nin o zamana kadar yaşaması uzak ihtimaldir ve bu iki sahabe küçük olmalarına rağmen ondan (Halİme'den) bizzat rivayette bulunmuş olmaları bunu teyid eder mahiyettedir.

Hafız Ibn-İ Hacer, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in süt annesinin kendisini ziyaret etmesiyle ilgili olarak çok sayıda rivayete değindikten sonra şöyle der: Bu konunun değişik tariklerle rivayet edilmiş olması onun gerçekten vuku bulmuş olduğunu gerektirmektedir. Bütün tariklerin onun annesi olduğu konusunda ittifak etmiş olmaları, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) 'e gelenin kız kardeşi olduğunu İddia edenlere bir reddir. Bu fikri ortaya atan da Hafız ed-Dimyâtî'dİr. En doğrusunu Allah bilir.

Bir grup âlim onu sahabeler arasında zikretmiştir. Ebu Bekir Ahmed b. Ebî Hayseme Tari/Sinde "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'den hadis rivayet eden kadın sahabiler" başlığı altındaki "h" harfinde şöyle der: "Bunlardan birisi de Halime binti Ebî Züeyb'dir." Hafız Ebu Muhammed el-Münzirî Muhtasara Sünen-i Ebî Dâvud adlı eserinde şöyle der: "Halime, Resûlullah (sallallahu aleyhi veseltem)'in süt annesi olup müslüman olmuş, Resûlullah (sallallahu aleyhi veseîlem)'e hicret etmiş ve O'ndan hadis rivayetinde bulunmuştur."

Hafız Ebu'l-Ferec b. el-Cevzî (rahmetullah aleyh) el-Hadâik adlı eserinde şöyle der: Halime binti el-Hârİs, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Hatice (riidiyallahu anlı) ile evlendikten sonra O'na gelip yaşadığı bölgedeki kuraklıktan   yakındı..   Bunun   üzerine   Resûlullah   (sallallahu  aleyhi  vesdlem)

Hatice'yle durumu görüştü. Hatice (radıyallahu anlû) da ona kırk koyun ve bir deve verdi. Bilâhare Halime, peygamberlik geldikten sonra Resûlullah (sallallahu aleyhi veselkm)'e bir daha gelip müslüman olmuş ve biat etmiştir. Aynı şekilde eşi el-Hârİs de müslüman olmuştur.

Kadı Ebu'1-Fadl İyâz (rahmetullah aleyh) şöyle der: Halime es-Sa'diyye, Resûlullah (sallallahu aleyhi veseüem)'in yanına vardığında, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ona ridasını yayıp oturtmuş ve ihtiyaçlarını karşılamıştır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) vefat ettikten sonra da Ebu Bekir (radiyalkhu anh)'a  gelmiş,   o   da  Resûlullah   (sallallahu aleyhi vesellem) ^n  ona  gösterdiği iltifatın aynısını göstermiştir.

Derİm ki: Bu sözler Kadı İyâz'ın Şİfâ'smdz mevcuttur. İbn Sâd, Ömer b. Sa'd'dan mürsel olarak şunları naklediyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in süt annesi kendisine geldiğinde ridasını yayıp onu üzerine oturtmuş ve ihtiyacı ne ise onu karşılamıştı. Arkasından süt annesi Ebu Bekİr (radiyallahu anh) döneminde geldiğinde Ebu Bekir de ona İltifat etmiş ve Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in kendisine verdiği ikramın aynısıyla mukabelede bulunmuştur. Daha sonra Ömer (radiyallahu anh)'a gelmiş; o da aynı mukabelede bulunmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

İkinci Vecih:  "Anne"  kelimesi,  örfen ve  sözlük  anlamı  itibariyle sadece gerçek anne İçin kullanılır.  Kız kardeşine "anne"  kelimesinin

söylendiğine hiç rastlamadık.

Ebu Davud, sahih bir senedle Amr b. es-Sâib (rahmetullah aleyh)'den naklediyor: Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) otururlarken süt babası geldi. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) elbisesinin bir kısmını yayarak onu üzerine oturtmuştu. Daha sonra annesi geldi. Bu defa elbisesinin diğer tarafını yayıp onu üzerine oturttu. Daha sonra süt kardeşi  geldi.  Resûlullah   (sallallahu aleyhi vesellem)  kendini  toparlayıp  onu önüne oturttu.

Ebu Ömer (bin Abdilbcrr), Zeyd b. Eşlem (rahmetullah aleyh)'den, o da Ata b. Yesâr'dan naklediyor: "Abdullah'ın kızı ve Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)*in süt annesi Halime geldiğinde Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ayağa kalkıp ridasını yaydı ve onu oraya oturttu." Bu hadis mürsel olup isnadı ceyyidc&ı.

Üçüncü Vecih: "Hz. Peygamber'in yanına gelenin annesi olduğunu kabul ettik, peki onun o an müslüman olduğuna dair delil nedir?" diye bir itiraz yöneltilecek olursa şöyle deriz: Delil daha önce geçen rivayette zikredilen: "Müslüman oldu ve O'na biat etti" sözüdür. Aynı şekilde rivayetin devamında yer alan: "Resûluİlah (sallallahu aleyhi vesellem)'den hadis rivayet etti, başkaları da ondan rivayet naklettiler" sözüdür.

Hafız Moğoltay (rahmetullah aleyh) şöyle der: 838 yılının Rebîulevvel ayının bir Pazar gecesi rüyamda İsa b. Meryem (aleyhisselâm) \ gördüm Kendisine Resûlullah (saliatlahu aleyhi vesellem)'in süt annesi HaJime'vİ sorduğumda bana şu cevabı verdi: "Allah ondan razı olsun!" Hafi* Moğoltay sonra şunları ilave eder: Allâme Ebu'l Hasan Ali b. Câbir el-Hâşimî (rahmetullah aleyh) bize şu beyitleri okumuştu:

Muşta/a 'nın süt annesi olmakla Halime beçkin bir konumu ihraz etti bu vesile ile

Onun ikamet yeri Firaevs cennet/eridir

Nail olduğu makam ne güzel makarnan-.

Hafız Moğoltay (rahmetuUah aleyh) şöyle der: Ben de onun hakkında şu beyitleri j'azdım:

Halime çok yüce övgülere kavuştu

laş'adığı zaman diliminde bu başkasına nasib olmamıştı O Resûlullah a bakıp süt verdi ve O na sahabe oldu Herşeyden önemlisi Rahman m rızasına nail oldu

Halime'nin eşi Ebu Abdullah el-Hâris'e gelince, sahabe biyografisi konusunda eser telif edenlerin çoğu ondan sözetmemiştir. İbn İshak, Yunus b. Bükeyr'den naklettiği bir rivayette ona değinmiştir: Bana babam İshak b. Yesâr, Sa'd b. Bekr oğullarından birinden naklen şöyle anlattı: \ Resûlullah (saMalıu aleyhi vesel3cm)'İn süt babası el-Hâris b. Abdüluzza Mekke'de Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i ziyarete gelince Kureyş'liler ona şöyle dedi: "Ey Haris! Şu oğlunun dediklerini duymadın mı?" Bunun üzerine el-Hâris: "Ne diyor?" diye sorunca onlar: "O, insanların öldükten sonra bir daha dirileceklerini, Allah'ın ateşten hazırladığı bir yeri olduğunu ve kendisine isyan edenlere orada azab edeceğini, aynı şekilde kendisine itaat edenlere ikramda bulunacağı bir yurdu bulunduğunu iddia ediyor. Bizi birbirimize düşürdü, cemaatimiz târ-u mâr oldu" dediler. Bunun üzerine el-Hâris, Resûlullah (sallalJahu aleyhi vesellem)'e gelip O'na şöyle dedi: "Oğulcuğum! Kavminle aranda ne var?! Onlar sana kin ve nefret kusuyor ve senin kendilerine, insanların öldükten sonra bir daha dirileceklerini ve cennet veya cehenneme gireceklerini iddia ettiğini söylüyorlar." Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: "Evet, ben böyle bir şey söylüyorum. Şayet o gün gelip çatmış olsaydı babacığım senin elinden tutar ve bugünkü söylerimin doğruluğunu sana hatırlatırdım." Bunun üzerine süt babası el-Hâris iman etti ve güzel bir müslüman oldu. Müslüman olduğunda şöyle diyordu: "Sözlerinin doğruluğunu bana hatırlatmak üzere oğlum beni elimden tutup götürse cennete girinceye kadar inşallah bırakmaz." Ibn İshak şöyle der: Bana ulaştığına göre el-Hâris Resûlullah (saüallahu aleyhi veseüem)'in vefatından sonra müslüman olmuş.

 

4. Bölüm Resûiullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'İn Süt Anneye Verilişi Ve Bu Bağlamda Gerçekleşen Mucizeler

 

İbn îshak, İbn Râhaveyh, Ebu Ya'lâ, Taberânî ve İbn Hibbân (Allah hepsinden razı olsun) Abdullah b, Cafer (radiyallahu anh)'dan naklediyorlar. Ayrıca Beyhakî ve İbn Asâkir de İbn Abbas (radiyallahu aah)'dan -ki bu rivayetlerin   senedinde   tenkide   maruz   kalmış   raviter   vardır,   ancak çoğunluk rivayetlerin güçlü şahitleri mevcuttur- Beyhakî, Zührî'den; Ebu Ya'lâ ve Ebu Nuaym da Şcddâd b. Evs'den merfu olarak ve özet olarak; İmam Ahmed ve Dârimi, Utbe b. Abdullah'dan merfu olarak ve yine Özet olarak; yine Ebu Nuaym, Büreyde'den; İbn Sa'd, Ebu Nuaym ve İbn Asâkir, Yahya b. Yezîd es-Sa'dî'den; İbn Sâd, Zeyd b. Eslem'den Halime'nin olayını şöyle naklediyorlar:

Emzirmek gayesiyle kurak bir senede çocuk aramak üzere bir kaç kadınla birlikte Mekke'ye gittim. Yanımda bir de çocuğum vardı. Boz renkli ve çok ağır yürüyen bir merkebimiz vardı. Ona binmiştim. Yol arkadaşlarımız  da bu  yüzden  zaman  zaman bizi beklemek  zorunda kalıyor ve gecikiyorlardı. Yaşlı bir keçimiz vardı. Ama Allah'a and olsun ki, bir damla süt vermiyordu.  Geceleyin çocuğumuz açlıktan ağlayıp durur, bizi uyutmazdı. Ne benim mememde, ne de keçinin memesinde çocuğa içireceğimiz bir damla süt bulunurdu.

el-Avfî (rahmetullah aleyh), Halime'nin Mekke'ye girdiği an, şöyle diyen birinin sesini işittiğini nakleder:

A-tnine nin emin oğlu Munarnmea

Yaratıkların en efendisi ve en seçkin kuludur

O'nun Halime'den başka süt annesi yoktur

O ne kadar iyi ve emîn bir annedir

O her türlü kusurdan arınmış pâk bir annedir             

Temiz ve nenin bir insandır

Allah Teâlâ Peygamberini ondan başkasına teslim etmemiştir

Bu Allan Teâlâ iarapndan takdir edilmiş bir istir.

Halime (radiyallahu anhâ) devamla olayı şöyle anlatır: Nihayet Mekke'ye ulaşük.  Allah'a yemin olsun  ki, Resûlullah (srilallaim aleyhi vescllem) hangi emziriciye    sunulduysa,    öksüz    olduğu    söylendiğinde    hepsi    O'nu reddediyordu. Emdirmek için hiçbirimiz O'nu kabullenmedik ve: "O'nu emzirsek annesi bize ne verebilir ki?! Biz sadece babası olan çocuktan bir fayda   umabiliriz.   Annesi   bize   bir   şey  veremez   ki!"   diye   içimizden geçiriyorduk.   Yemin   olsun   ki,   benimle   gelen   arkadaşların   tamamı emzirmek   için   birer   çocuk   buldular.    Sadece   ben   bulamamıştım. Resûlullah   (sallallahu aleyhi vesellem) 'den  başka  çocuk  kalmamış,   O'nu  da almamıştık.   Geri   dönmek   üzereydik.   Kocam   Haris   b.   Abdüluzza'ya dedim İd: "Bir çocuk bulmadan arkadaşlarımla geri dönmek İstemiyorum, gidip   o   öksüz   çocuğu   alacağım."   Kocam:   "Böyle  yapmak  zorunda değilsin, ama dediğin gibi olsun. Belki Allah Teâlâ O'nda bizim için bereket   yaratır"   dedi.   Bunun   üzerine   gidip   Resûlullah   (sallallahu  aleyhi vesellem)'i aldım. O'nu alır almaz arkadaşlarımın yanına getirip yola çıktım. O'nu almaya geldiğimde' annesi Âmine bana şöyle dedi: "Ey Halime, bana üç gecedir:  <Oğlunu Sa'd oğullarından birine süt anneye ver!> Arkasından:  <Ebu Züeyb ailesinden birine süt anneye vcr> denildi." Bunun  üzerine  ben:   "Benim  eşim  Ebu Züeyb  ailesindendîr"  dedim. Arkasından Resûlullah  (sallallahu aleyhi vesc!lem)'e hamile kaldığı dönem ile doğum esnasında gördüklerini bana anlattı.

O'nu göğsüme koyup süt vermeye başladığım an memelerim bol süt ile doldu. Kana kana içti. Süt kardeşi de aynı şekilde kana kana içti ve doydular. Eve varınca kocam, o cılız keçimizin yanma gitti, bir de ne görsün: Keçinin memeleri sütle dolmuş! Sağdı, hepimiz içtik ve doyduk. O gece tok ve rahat uyuduk. Sabah olunca kocam bana: "Ey Halime! Allah'a yemin olsun ki, sen mübarek bir insan almışsın, O'nu aldığımız günün gecesinde evimize dolan hayır ve bereketi görmedin mi? Allah Teâlâ, bize bahşettiği bu hayrı daha da arttıracaktır" dedi. Ben: "Ben de bunu temenni ediyorum" dedim.

İbn-i Sa'd'ın, İshak b. Yahya'dan naklettiği bir rivayette yahudilerin Halime'nİn yanma geldi Merini, O'nun da onlara şöyle dediğini nakleder: "Bana bu oğlumun durumu hakkında bilgi verir misiniz!?; zira ben ona şöyle hamile kaldım, onu şöyle doğurdum, doğumu esnasında şunları gördüm" diyerek annesinin (Amine'nin) bana anlattığı şeyleri anlatüm. Bunun üzerine yahudiler birbirlerine: "O'nu öldürün!" dediler ve bana: "Bu yetim mi?" diye sordular. Ben ise: "Hayır, işte babası, ben de annesiyim" dedim. Bunun üzerine: "Eğer yetim olsaydı O'nu öldürürdük" dediler.

Halime (radiyallahu anhâ) devamla olayı şöyle nakleder: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'! Mekke'den alıp memleketimize doğru yola çıktık. Yemin olsun ki, o cılız bineğimiz, diğerlerini geride bıraktı. Öyle, bir hızlanmıştı ki, arkadaşlarım; "Halime, ne oluyor! Bu, bizimle beraber gelirken bindiğin o cılız hayvan değil mi?!" diye sormaya başladılar. Ben de: "Evet, tâ kendisi" diyordum. Bunun üzerine onlar da: "Vallahi bunda

bir iş var" diyorlardı.

Zührî'nin hadisinde, Halime (radiyallahu anhâ) 'nın Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'le Ukâz çarşısına uğradığı, O'nu bir kahinin görmesi üzerine: "Ey Ukâz'hlar! Şu çocuğu öldürün, zira yakında buraların sahibi olacak" dediği, bunun üzerine Halime'nİn O'nu alıp oradan ayrıldığı ve Allah Teâlâ'nın O'nu onlardan koruduğu nakledilir.

Halime (radiyallahu anhâ) devamla şöyle der: "Nihayet yurdumuza, yani Sa'd oğullan kabilesinin yaşadığı yere gelmiştik. O zaman dünyanın en kurak ve en kıtlık yeri olarak oradan başkasını bilmiyordum. Ama artık koyunlar sabah otlamaya çıkıyor, akşamleyin tok olarak dönüyorlardı. Bİz de    dilediğimiz    kadar   onlardan    süt   sağıyorduk.    Çevremizdeküerin davarları   İse,   bir   damla   bile   süt   veremiyor   ve   akşamleyin   eve   aç dönüyorlardı. Öyle ki, sahipleri çobanlarına öfkelenerek: "Yazıklar olsun size! Halime'lerin davarları nerede otlanıyorsa sîz de davarlarınızı orada otlatın"   diyorlardı.   Bunun   üzerine   çobanları,   davarlarını   bizimkilerin otladıkları yerlerde ödüyorlardı, ama akşamleyin davarları eve yine aç olarak dönüyordu. Bir damla bile süt veremiyorlardı. Bizimkiler ise eve tok    olarak    dönüyordu.    Resûlullah    (sallallahu    aleyhi    vesellem)'i    evime getirdiğimde Benî Sa'd'ın bütün evleri O'nun misk kokusuyla kokmaya başladı. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in sevgisi onların kalplerine işledi. Hatta   vücutlarında   herhangi   bir   rahatsızlık   belirmesi   durumunda Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in elini alıp rahatsız oldukları yere koyuyor ve orası Allah'ın izniyle hemen şifa buluyordu. Herhangi bir koyun veya develeri rahatsızlandığı zaman da aynı şeyi yapıyorlardı.

Ebu Nuaym, Halime'nİn çobanlarından naklediyor: Halime'nİn koyunları başlarını yukarı kaldırdıkları gîbi ağızlarındaki yeşil otları görür ve bunu dışkılarında gözlemlerdik. Ancak diğer koyunlar meraya geldiği gibi ağıllarına döner ve yiyecek bir tutam ot bulamazlardı.

Halime (radiyallahu anhâ) olayın devamını şöyle anlatır: Böylece iki yıl geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) diğer çocuklardan çok farklı bir şekilde gelişti. İbn Abbas'ın bir hadis-i şerifinde şöyle denir: Süt annesi Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i sütten kestiğinde ilk sözü: "Allahu ekber kebîrâ velhamâü lillâhi kesîrâ ve sübhânallâhi hukmten ve asîlâ" (Allah her şeyden büyüktür, O'na sonsuz hamd-ü senalar olsun, sabah akşam O'nu her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederiz.)

Yine Ebu Nuaym, Halime (radiyalkhu anhâ)'nın çobanlarından birinden naklen şöyle der: Resûluilah (sallallahu aleyhi vesellem) sütten kesİİinceye kadar iki yıl Halime'nin yanında kaldı. Ancak diğer çocuklardan çok farklı bir şekilde geliştiği için sanki dört yaşında gibiydi. İki yıl sonrasında ziyafet etmek maksadıyla O'nu annesine getirdiler. Ancak O'nun yüzü-suyu hürmetine gördükleri uğur ve bereket sebebiyle O'nu annesinde bırakmak istemiyorlardı. Mekke'ye doğru yola çıktıklarında Halime, Serer vadisinde Habeş'li bir grupla karşılaştı. Onlara yol arkadaşı olup Mekke'ye doğru yöneldi. Yoîda Habeş'liler Halime'ye bir takım sorular sordular. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'İ de çok dikkatli bir şekilde süzüp iki omuzu arasındaki peygamberlik mührüne ve iki gözündeki kırmızılığa dikkadice baktılar: "Gözünden herhangi bir rahatsızlığı var mı?" diye Halime'ye sorunca o: "Hayır, herhangi bir rahatsızlığı yok, ancak bu kırmızılık devamh gözlerinde var" cevabını verdi. Bunun üzerine Habeş'liler: "Allah'a yemin olsun ki, bu peygamberdir!" dediler. Halime (radiyallahu anhâ) devamla der ki: Mekke'ye varıp annesinin yanına ulaştığımızda ona: "Müsâde etsen de, bu yıl da oğlumuz yanımızda kalsa, çünkü biz Mekke'deki veba salgınına yakalanmasından endişeleniyoruz" dedim. Bırakmak İstememesine rağmen ısrarlarımız sonucunda annesi bu isteğimi kabul etti ve bizimle beraber geri gönderdi.

Ebu Nuaym'in Halime (radıyallahu anhâ)'nın çobanlarından bîrinden naklettiğine göre, Halime Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i alıp tekrar döndüğünde Zi'1-Mccaz denen yere uğramıştı. Orada kendisine çocukların gösterildiği bir kahin vardı. Kahin, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in gözlerindeki kırmızılığı ve peygamberlik mührünü gördüğünde: "Ey Araplar! Bu çocuğu öldürün! Zira bu çocuk sizin dininizin mensuplarını Öldürecek, onların putlarını kıracak ve size hakim olacaktır" diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine Halime, O'nu çarçabuk alıp oradan ayrıldı.

İbn-i Sa'd'ın rivayetinde şöyle der: Hüzelî kahin şöyle bağırmaya başladı: "Ey Huzeylî'ler ve ilahları! Bu çocuk gökten bir emir bekliyor." Kahin böyle deyip insanları Resûlullah (sallallabu aleyhi vesellem)'e kışkırtıyordu. Ancak bu kahin, çok geçmeden delirip küfür üzere ölmüştü.

İbn-i Sa'd'ın, Zührî'den naklettiği hadiste şöyle der: Halime, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in evden uzak bir yere gitmesine müsâde etmezdi. Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) gün ortasında kız kardeşi Şeyma ile beraber dışarı çıkmıştı. Bir an O'nu unutan Halime, fark eder farketmez peşlerine onları aramaya düştü. Nihayet O'nu Şeyma ile beraber bulduğunda: "Bu öğlen sıcağında dışarıda ne işiniz var?" diye ' sordu. Kızkardeşi Şeyma: "Anneciğim, kardeşim güneşten etkilenmedi; zira O'nu gölgeleyen bir bulut gördüm, durduğunda duruyor, yürüdüğünde ise O'nu takip ediyordu. Nihayet buraya kadar geldik" dedi. Bunun üzerine Halime: "Gerçek mi diyorsun kızım?" diye sordu. Şeyma da: "Evet anneciğim!" karşılığını verdi.

İki veya üç ay yanımızda kaldı. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sokağa çıkar, çocukların oyunlarını uzaktan seyreder ve aralarına girmezdi. Bir gün bana şöyle dedi: "Anneciğim, neden gündü% kardeşlerimi göremiyorum?" Bunun üzerine ben: "Onlar hayvanlarımızı otlatmaya çıkıyor ve geceden geceye ancak geliyorlar" dedim. Bu defa: "Beni de onlarla beraber gönder" dedi. Nitekim onlarla beraber hayvanları otlatmaya mutlu bir şekilde çıkıyor ve mutlu bir şekilde eve dönüyordu. Bİr gün yine onlarla beraber gitmişti. Tam o günün öğle vaktinde aniden kardeşi nefes nefese eve çıkageldi ve: "Anneciğim, babacığım, acele kardeşim Muhammed'e yetişin, zira Ölmek Üzere!" diye seslenmeye başladı. Ben: "Hayırdır, ne oldu?" deyince şunları anlattı: "Biz hayvanların başında dururken bîr adam gelip O'nu kucağına aldı ve dağın tepesine çıkardı. Göğsünü kasıklarına kadar yardı. İbn-i İshak'ın rivayetinde ise: "Üzerlerinde beyaz elbise bulunan İki adam O'nu geüp aldılar ve karnını yardılar. Hâlen karnını delik deşik etmektedirler. Bilmiyorum sonu ne oldu" ibaresi yer

almıştır.

Kocamla birlikte koşup yanına vardık. Dağın tepesinde oturmuş bir vaziyette bulunuyordu. Gözleri göğe dikilmiş haldeydi. Rengi sararmıştı. Üzerine kapanıp O'nu gözlerinden öptüm ve: "Canım sana feda olsun, hayırdır ne oldu?" dedim. Kendisi: "Kötü bir şey yok anneciğim" dedi ve olayı şöyle anlattı: "Ben ayakta dururken üç kişi geldi; birinin elinde gümüşten bir ibrik, ikincisinin elinde içi kar dolu yeşil zümrütten bir leğen vardı. Beni alıp dağın tepesine çıkardılar, sonra yumuşak ve rahat bir şekilde yere yatırdılar, sonra biri beni göğsümden kasıklarıma kadar yardı, ben herşeyi seyrediyordum, ancak en ufak bir ağrı hissetmedim, daha sonra elini vücuduma sokup İç organlarımı akardı ve o kat­ile yıkadı. Çok dikkatli bir şekilde yıkadıktan sonra tekrar onları yerine koydu." Beyhakî'nin İbn Abbas'dan, Ebu Ya'lâ ve Ebu Nuaym'in da Şeddâd b. Evs'den rivayet ettikleri hadiste böyle geçmektedir.

Müslim'in Sahilf'mdc ise olay şöyle anlatılmaktadır: "Cebrail (akyhimiâm) Peygamber (sallallahu aleyhi veselkm)'e gidip O'nu kucağına aldı, daha sonra yere yatırıp göğsünü yardı ve kalbini çıkardı. Daha sonra kalbini yarıp içinden kara ve pîhtılaşmış Ur kan parçası çıkardı ve: "İşte bu şeytanın payıdır!" dedi. Sonra yanında olan bir şeyle kalbini doldurdu ve onu tekrar yerine yerleştirdi. Arkasından onu nurdan bir nübüvvet mühriiyle mühürledi. Ben şu an damarlarımda ve mafsallarımda o mührün soğukluğunu hissediyorum. Daha sonra üçüncüsü aya3a , " kalkıp: "Yeter, bırakın onu, %ira Allah Teâlanın si?e emrettiğiniyerine getirdiniz" dedi ve bana yaklaştı. Sonra elini göğsümün üst kısmından kasıklarıma kadar koyup sıvazladı ve açılan yarık Allah'ın izniyle hemen kaynadı."

Abdullah b. Utbe'nin hadisinde olay şöyle anlatılır:  'Kartalı andırır iki beya% kuş bana doğru geldi Biri diğerine: "Bu mu?" dedi; o da: "Evet" cevabını ■! verdi. Gelip beni kucaklarına alıp götürdüler ve sırt üstü yere yatırdılar. Arkasından .;•; kamımı yarıp kalbimi çıkardılar. Peşinden kalbimi de yarıp ondan pıhtılaşmıs bir ,. kan parçası çıkardılar. Biri diğerine: "Bana kar suyu getir" dedi. Onunla içimi yıkadılar. Arkasından aynı kişi: "Bana dolu suyu getir!'' dedi. Kalbimi onunla da yıkadılar. Peşinden aynı kişi: 'Bana sekine'yigetir" dedi. Onu kalbime saçtılar. Sonra elimden-tutup beni yavaşça doğrulttu ve birincisi: "O'nu ümmetinden on kişi ile  tart" dedi.   Beni  onlarla   tarttı;  ben  onlardan  ağır geldim.   Sonra:   "Onu ümmetinden yü%_ kişi ile tart" dedi. Beni onlarla tarttı. Ben yine onlardan ağır geldim. Bu defa: "O'nu ümmetinden bin kişi ile tart!" dedi. Beni onlarla tarttı, ben yine onlardan ağır geldim. Bunun ürerine: 'Artık O'nu tartmayı bırak! Allah'a yemin olsun ki O 'nu bütün ümmetiyle tartacak olsan yine de 0 ağır gelir" dedi. Sonra beni bağırlarına basıp başımdan ve göklerimden öptüler ve: 'Ya Habiballab! Korkulacak  bir şey yok! Hakkında murad edilen hayrı buseydin için ferahla dolardı" dediler."

Halime (radiyailahu anhâ) olayın devamını şöyle anlatır: O'nu alıp Sa'd oğullarının bulunduğu yurda getirdim. Oradakiler: "Ey Halime! O'nu alıp kahine götür de O'na bakıp tedavi etsin" dediler. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem):   "Bende si^in bahsettiğini^ şeylerden eser yok! Ben kendimi gayet sağlıklı,  kalbimi de gayet rahat hissediyorum" dedi. Bunun üzerine herkes: "O'nu  cin  çarpmış!"  dediler.  Sonra  baskın gelip   beni  Muhammed'İ kahine götürme]^ ikna ettiler. Gidip durumu kahine anlattığımda: "Bırak olayı bizzat O'ndan dinleyeyim. Zira çocuk kendi gördüğü oiayı daha iyi anlatır" dedi  ve Muhammed'e:  "Anlat, çocuğum!" dedi. Muhammed (aleyhisselâm) başından geçen olayı anlattığında kahin ansızın ayağa kalkıp en yüksek sesiyle: "Ey Arap topluluğu! Sizi yakında pek büyük bir şer bekliyor! Bu çocuğu ve beraberinde beni Öldürün! Zira bu çocuğu eğer bırakir ve  uzun  bil" yaşa  erişmesine müsâde  ederseniz,  büyüklerinizi sefihlikle suçlayacak, rablerinizİ yalanlayacak ve sizi tanımadığınız bir rabbe ve yadırgadığınız bir dine davet edecek".

Halime der ki: Kahinin bu sözlerini işitir işitmez O'nu elinden aldım ve O'na: "Eğer bu hasta ise sen O'ndan daha hasta ve daha çok cinlerin tasallutuna maruz kalmışsın! Bunları söyleyeceklerini bilseydim, asla sana . getirmezdim! Sen kendini öldürecek birisini bul! Zira biz Muhammed'İ öldürmeyiz!" diye çıkıştım. O'nu alıp evime getirdim. Yanından seçtiğimiz her ev O'nun misk kokusunu alıyordu. Herkes: "Ey Halime! O'nu dedesine iade et ve uhdesinden kurtul!" diyordu. Eşim de: "O'nu annesine götürelim de tedavisini yapsın" diyordu. Allah'a andolsun ki ey Halime! Eğer bu çocuğun başına bir şey geldiyse o da falanların çekememezliğinden kaynaklanmıştır; zira onlar Muhammed vesilesiyle  bize akan bolluk ve bereketi çekemiyorlar. Biz O'nu evimize getirdiğimizde kurumuş bir kaç keçimiz varken şimdi bu sayı üçyüz'e ulaştı. Halime der ki: O'nu annesine götürmeye karar verdim. Ancak şöyle nida eden bir ses duydum: "Ey Mekke ovası, ne mutlu sana bugün, zi?a söz konusu nur, bin güzellik ve kemal bugün sana iade ediliyor! Sonsuza kadar o nurdan mahrum olmaktan eminsin artık!"

İbn Ishak şöyle der: En doğrusunu Allah bilir, ancak bazıları süt annesi Halime'nin Peygamber (salkllahu aleyhi vesellem)'i Mekke'ye getirdiği, sırada bir kalabalık arasında kaybolduğundan sözetmîşlerdir. Bunun üzerine Halime O'nu aramaya koyuldu, ancak bulamadı. Hemen dedesi Abdüİmuttaüb'e gelip: "Ben bu gece Muhammed'İ buraya getirmek üzere yola çıktım, ancak Mekke'nin yukarı tarafında beni kaybetti. Allah'a yemin olsun ki, O'nun nerede olduğunu bilemiyorum." Bunun üzerine Abdülmuttalib dua etmek üzere Kabe'ye gitti ve O'nun bulunması için dua etti. Be}'haki'nin rivayetinde Abdülmuttalib'İn şöyle dua ettiği nakledilir:

Allamm! Muhammeaim kayboldu

Kavmimin hepsi O nu aramaya çıktı, bulamadı.

İbn Sa'd ve Ibnu'l-Cevzi'nin rivayetinde ise Abdülmuttalib'İn şu duası nakledilir:

Allamm! Bana M-uhammea i geri ver O'nu oana geri vermen nimet olarak yeter O nu hana halef kılan Sensin O na rAunammea ismini koyan Sensin!

Bu duadan sonra Abdülmuttalib semadan şöyle bir ses işitti: "Ey insanlar! Feryad etmeyiniz! Şüphesiz Muhammed'in Rabbi vardır, O'nu yalnız bırakmaz ve zayi etmez!" Bunun üzerine Abdülmuttalib de: "Bize O'nun nerede olduğunu da haber ver" diye seslendi. Semadan gelen o ses: "O Tihame vadisinde bulunan sağdaki ağacın yanındadır" karşılığını verdi. Abdülmuttalib hemen oraya doğru yola çıktı. Varaka b. Nevfel de ona eşlik etti. Birlikte epey yol aldıktan sonra Peygamber (salkllahu aleyhi vescllem)'i söz konusu ağacın altında duruyor ve ağacın dallarıyla oynuyor halde buldular. Dedesi Abdüİmuttalib O'na: Ey çocuk sen kimsin? diye sordu.   O   da:   "Ben   Muhammed   b.   Abdullah   b.   Abdülmuttalib'im" cevabını verdi. Bunun üzerine Abdülmuttalib: "!Canım sana feda olsuni Ben deden Abdülmuttalib'im" dedi. Göz yaşlan arasında O'nu alıp öptü kucakladı ve bağrına bastı. Sonra da hayvanına bindirip Mekke'ye getirdi' Kureyş bu hayırlı sonuç üzerine rahatladı. Abdülmuttalib de yirmi deve' çok sayıda koyun ve sığır kesip onlan Mckke'îilere ikram etti.

Halime  der  ki;  Muhammed'i  annesine  götürdüğümüzde:   "Ey süt annesi! Çocuğu'ne diye geri getirdin, halbuki daha yanında kalması içjn çok ısrar etmiştin!" dedi. Bunun üzerine ben: "Doğrusu başına bir şeyler gelmesinden korktuk da O'nun için getirdim" dedim. Annesi: "Sizde bir hal var, durumunuzu olduğu gibi bana anlatın" deyip gerçeği anlatmamız noktasında ısrar edince Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in başından gecen olayları   ona  anlattık.   Annesi;   "Şeytanın  O'na  zarar vermesinden mi endişe ediyorsunuz?! Hayır! Allah'a yemin olsun ki şeytan O'na zarar vermek  İçin   fırsat  bulamayacaktır.   Vallahi,   oğlum   büyük   bir   adam olacaktır, O'nunla İlgili bazı şeyleri anlatayım mı?" Bİz: "Evet anlat" deyince sözüne şöyle devam etti: "O'na hamile kaldağımda karnımda O'nun kadar hafif ve zahmetsiz bir bebek düşünemezdim. Hamileliğim esnasında şöyle bir rüya gördüm: Sanki benden bir nur çıkmıştı, o nur Şam saraylarını aydınlatıp onları bana göstermişti. Doğumunu yaptığımda da diğer çocuklardan farklı,bir şekilde ellerini'yete dayamış, başını semaya dikmiş vaziyette yere düştü."

Halime der ki: Abdülrnuttalib'c O'nun başından geçen bütün şeyleri anlattığımda bana şöyle dedi: "Ey Halime! Bu oğlum ilerde büyük bir adam olacak! Keşke O'nun dönemine erişebilsem" Sonra en güzel şekilde yol azığımı hazırlayıp beni mutlu bir şekilde evime yolcu etti.

İbnu'î-Muaîla el-Ezdl ct-Terkîs adlı eserinde Halime (radiyallahu anhâ)'nm Pej'gamber (sallallahu aleyhi vesellem)Ji oynatırken söylediği şu üç mısrayı nakleder:

Ya Rabbi: O nu sen yarattın,

Ömrünü uzun eyle

O na en yüce makamı bahşeyle          

 O nun düşmanların tutaklarından

Masun ve mahfuz eyle!

İbn Sebu' (rahmetullah aleyh) Halime'nin şöyle dediğini nakleder: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sadece bir mememden süt emerdi. İkinci mememden kendisine süt vermek istediğimde bunu kabul etmezdi." Bazıları bu konuda şöyle bir yorum yapmışlardır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) kendisiyle beraber bir süt kardeşinin olduğunu anlamış ve âdil davranarak böyle bir keramet izhar etmişti. Kendisi fıtraten adalete ve paylaşmaya meyyal bir yaratılışa sahipti. O'na salat ve selam olsun!

el-Azcfı şöyle der: Resûlullah (sallaMm aleyhi vesellem)'İn doğduğu zaman diliminde kadınlar kendi çocuklarını emzirmeyi bir ayıp telakki ederlerdi. Bir başkası şöyle der: O dönemde annelerin çocuklarını süt anneye vermelerinin sebebi kendilerinden uzak ve gurbet diyarında yetişip büyümesini sağlamakü ki bu, onun daha sağlıklı ve dili kullanma noktasında daha fasih olmasına imkan tanıyordu. Yİne şöyle diyenler olmuştur: Arapların böyle bir âdete başvurmalarının sebebi kadınların çocuklarına ayıracakları zamanı eşlerine ayırma imkanı bulmasındandı. Bu son İddia Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) için geçerli değildir; çünkü sahih olan görüşe göre babası kendisi doğmadan vefat etmişti.

.el-Vâkidi şöyle der: İbn Abbas (radiyallahu anh) şöyle derdi: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) annesiıie geri getirildiğinde beş yaşındaydı." ibn Abbas dışındakiler yedi yaşında olduğunu ileri sürmüşlerdir.

cl-Umevi şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)  süt annesinden Mekke'ye son olarak döndüğünde altı yaşındaydı. Süt annesi O'nu her yıl dedesine ziyarete getirirdi. Halime, O'nu getirip ailesine teslim ettikten sonra sadece iki defa görmüştür. İlki Hz. Hatice İle evliliğinden sonra gerçekleşti ki, Halime gelip içinde bulunduğu kıtlık ve fakr-u zaruretten yakındı, bunun üzerine de Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Hatice (radiyallahu anh) İle görüşüp ona yirmi koyun ve yüklerini taşımak üzere bir de deve verdi. İkinci ise Huneyn günü gördü. Şair şöyle der: Hâşimî Muhammed İle Halime nail oldu Şeref ve izzette en yüce makamı ihraz elti r-O'nunla şereflendiğinde bolluk bereket gördü  

Bu bereket bütün Sa d oğullarını bürüdü.

Allâme İbn Câbir bir kasidesinde şöyle der:

Alemlerin hfendisini anınca gönüller huzur bulur

Allah katında en yüce makamı ihraz edenin şefaatine nail olur        

Musa'ya deniz bir yol gibi yarılmıştı O'na ise Ay ortadan ikiye ayrılmıştı          

Musa'nın asâ'sı sihri bâtıl kılmıştı

Cansız varlıklar Muhammed'in karşısında dile gelmişti .       

Hem anne, nem baba tarafı üstün bir şerefe sahipti

Her asırda gelen peygamberlerden yüksek bir mertebeye erişti

Kureys'in en İyi boyundan dünyaya geldi

Üstün şerefe sahip Beni Sa'a kabilesine süt çocuğu olmuştu.

Beni Sa'd'm fesahat ve belagatına varis oldu .          

Hâşim ve Fihr Serden hoşgörüyü devraldı

Halime O'na süt annesi olmakla

En büyük şerefi ihraz etmişti dünyada

O nu uhdesine alır almaz Halime

Göğüsleri süt doldu birdenbire

oüt emerken annesi Halim&'den

içsin diye kardeşi, içmedi diğer göğsünden

Hayvanlar süt ile doldu O nurt bereketinden

Daha önce bir damla bile sütü yokken

O nu'iaşıyan hayvan cûş-u hurıtşa geldi

Kafiledeki herkes buna şaşırıverdi

Gelirken kafilenin en gerisindeydi

Dönerken seferi birincilikle bitiriverdi

Ona:    Halime! öenın bu çocukta bir şeyler var!

Bil ki artık seninle mübarek birisi var!"

Bir ayda bir yıl gibi gelişirdi

Bir günde bir aylık kadar büyürdü

Her sabah yağlanmış ve kokulanmış uyanırdı

Gözleri sürmeli halde sabahlardı

En kurak bölgeye kısmeti düştü

O nun bereketıyle etraf nimete garkoldu

Cibril-i Emin O'nu ilk defa orada ziyaret etti

Hiç eziyet vermeden göğsünü yardı

O'nu pâk ve tertemiz kıldı

Daha şeytan O'na yol bulamaz oldu

O'nu îlim ve hilm ile yoğurdu

iman, sabır ve verâ ile doldurdu

Göğsünü yarmakla yüce Allah O na bîr ikramda bulundu

Yükünü sırtından alıp şanını yüceltti

Öfke nedir bilmezdi, her hali rıza idi

Alabildiğine verir, cimrilik nedir bilmezdi   

Beser olsa da melek ahlâkı vardı O'nda                 

Bütün bu mertebelere erdi biranda             

Arşın sahibi O nu müjdeci gönderdi          

Hidayete çağrı yaptı, İnsanları uyardı

Cehaletimizi hidayete tebdil eyledi

işimiz zor iken bizi selamete erdirdi

Salât ve selâm olsun- O na her an

Hayat devam ettikçe, döndükçe devran

Şerefü'd-Dîn el-Busİrî ise bir kasidesinde şöyle der: Süt çagmda şahsında mucizeler gerçekleşti Gören gözler onları ayan-beyan seyretti Yetim diye Onu almaya yanaşmadı bakıcılar Annesinden, alamayız bir şeyler   dediler Benİ Sa a kabilesinden genç bir hanım O'na talib oldu Fakir diye O nu başkası almaya hiç yanaşmadı O nu aldığında Halime nin sütü pınar gibi coştu Bir damla süt vermeyen hayvanlar sütle doldu taştı En kurak bölgede hayat canlılık buldu Peygamber bereketi herkesi bürüdü Cebrail göğsünü orada yardı Içinİ yıkayıp siyah bir parça çıkardı Küçükken daha ibadete ve yalnızlığa alıştı Mecib birisi olduğu hemen anlaşılmıştı Zaten kalbe ilahi hidayet girdi mi eğer Tüm azalar ibadete seferber olur

 

Mülâhazalar

 

1- Alimlerden biri şöyle der: "Meleğin: O'nu ümmetinden on kişiyle tart..." sözünde "tartma" izafî bir tartmadır. Dolayısıyla Resûluliah (sallallahu aleyhi vesellem)'İn bu anlamdaki ağırlığı ve rüçhânİyeti manevî ve fazilet rüçhaniyeti noktasındadır ki, bu da realiteyle örtüşmektedir. iki meleğin böyle bir şey yapmalarından kasıt ise Resûluliah (sallallahu aleyhi vesellem)>in bunu öğrenip ümmetine haber vermesi ve böyle İnanmalarını temin etmesidir. Zira bu itikadı bir meseledir. Bunu üstadımız Şeyhül­islam Burhaneddîn b. Yûsuf (rahmetullah aleyh)'e soru olarak gönderdiğimde bana kendi hattıyla cevaben şunları yazdı:

Bu hadis, Allah Teâlâ'nın soyut değerleri (mânâları) somut bir şekilde (kişilerle) ifade ettiğini ortaya koymaktadır ki, melek yanındakine: "O'nu bir kefeye, ümmetinden bin kişiyi de bir kefeye koy" demiştir. Melek bunu yerine getirdiğinde Resûluliah (sallallahu aleyhi vesellem)'e ait olan manevi ağırlık, bin kişiye ait olan kefenin ağırlığından daha baskın gelmiş ve âdeta muhataba Hz. Peygamber canibinde olan kefenin ağır basmasıyla ümmetine ait olan kefede bulunan bin kişinin âdeta kefeden O'nun üzerine   doğru   düşüştükleri   portresi   çizilmeye   çalışılmıştır.   Melekler Resûluliah (salkOahu aleyhi vesellem)'in ağır geleceğini bilip söz konusu ağırlığın bir mânâdan ibaret olup bütün ümmet karşı kefeye koyulacak olsa O'na ait meziyetlerin ağır geleceğini farkedince: "Bütün ümmet karşı kefeye konsa yine  kendisi   (Hz.   Peygamber)   ağır  gelecektir"  dediler.   Çünkü yaratıkların en hayırlısının sahip olduğu meriyetlere ve Allah Teâlâ'nı kendisine bahşettiği faziletlere denk gelecek başka fazilet ve meziyetle yoktur.

2- Süheylî (rahmetulkh aleyh) şöyle der: Süt anneliği hizmeti karşılığind ücret talep etmek Arapların çoğunda makbul değildi. Hatta onlarda söv] bir atasözü vardır: "Hür kadm aç kalır, ama göğsündeki süte dokunmaz "

Ancak Zebr adlı eserde bu atasözünün başka bir bağlamda söylendi&i ifade edilerek bu görüşe itiraz edilmiştir. el-Mufaddal ed-Dabbî (rahmetuBah aleyh) el-Fâhir adlı eserinde şöyle der: "Hür kadın acından ölür, ancak göğsüne dokunmaz" atasözü şöyle açıklanmıştır: Yani hür kadın acından ölür, ancak kendi ırzını ve başkalarına açmaması gereken yerleri açma yoluna gitmez. Muhammed b. Sa'd el-Irâkî Nü^hetü'i-Enfüs adi] eserinde benzeri bir bilgiye yer vermiştir.

el-Meydânî, Ebu Ubeyd'i destekleyici mahiyette şöyle der: Bu atasözünün mânâsı şudur: Kadın acından da öfse süt annesi olmaya tâüb olmaz.

Süheylî şöyle der: Bu uygulama Arapların bir kısmında yadırganmayan bir uygulamaydı. Halime, Sa'd oğulları içerisinde mutedil ve asil bir anneydi. Allah Teâlâ'nın Peygamberine onu süt annesi olarak seçmesi bunun en açık delilidir. O'na en pak ve en şerefli anne ve babaları seçtiği gibi.. Zİra süt neseb gibidir. Muhtemelen Halime kavminin kadınları ile beraber kuraklık dolayısıyla, kendilerini etkileyen kıtlık ve krizden kurtulmak maksadıyla emzirme talebinde bulunmuşlardır. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.    .

Amine (radıyallahuanhâ)'nın: "O'ndan daha hafif bir hamilelik görmedim" sözünden O'nun başka bir hamileliğinin söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu ifadeden daha sarih olan rivayetler de vardır. Ibn Sa'd şöyle der: Bize Amr b. Asım, ona ise Hemmâm b. İshak b. Abdullah şöyle nakletmiştİr: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in annesi şöyle dedi: "O'ndan önce bir kaç defa hamile kaldım, ancak O'ndan daha rahat bir hamilelik görmedim." Ibn Sa'd bildiriyor: Muhammcd b. Ömer el-Vâkıdl  şöyle dedi:  Bu bizce ve ilim ehli nezdinde bilinmeyen bir rivayettir. Zira Amine ve Abdullah'ın, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'den başka evlatları olmamıştır. Vâkıdî   şöyle   der:   Zührfnin   kardeşleri   Muhammed   ve  Abdullah, Zührî'den naklettiler:  Âmine  şöyle dedi:  "O'na hamile kaldım; ancak O'nu doğurduğumda en ufak bir zahmet ve meşakkat yaşamadım." Yİnc Vakıdfden nakledilen uzun bir rivayette şu ibare geçmektedir:

"O'nu doğurduğumda bütün kadınların hissettiği şeyleri hissetmedim ve en ufak bir zorluk yaşamadım."

Hafız İbn Hacer şöyle der: Eğer (yukarıdaki rivayetin râvisî olan) jshak b. Abdullah, Ebu Talha'nın oğlu ise o zaman bu rivayet mürseldir; arıcak râvilerî Sahih şartlarına uygun ravilerdir. Dolayısıyla Amine'nin Abdullah'dan bir düşük yapmış olması İhtimali mümkündür. Onun için Âmine bu sözüyle bu düşüğe atıfta bulunmuş olsa gerektir. Şayet Vâkıdî'nin sözlerini kabul edecek olursak rivayetleri böyle  telif etmiş

oluruz.

Ancak Sibt İbnu'l-Cevzî âdeti veçhile maksadını aşan sözler söyleyerek şöyle demiştir: "Bütün nakil ehli Amine'nin Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'den başka bir çocuğa hamile kalmadığı konusunda hem fikirdirler. Onun: "O'ndan daha rahat bir hamilelik yaşamadım" sözü mübalağalı tarzda rivayet edilen sözler cümlesindendir. Ya da bu söz fazla düşünülmeden sarfedilen bir söz kabilindendir." Ancak sözlerinin ne kadar zayıf olduğu hemen kendisini belli etmektedir. Yukarıda ifade ettiklerimiz ve söz konusu rivayetler arasındaki telifimiz hakikate daha yakındır.

Ben de derim ki: Bu konuda nakil olup olmadığı yönündeki hadisler Mevlid bahislerinde geçmişti, oraya müracaat edilebilir. En doğrusunu Allah bilir.

 

PEYGAMBER (SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM)’ÎN İSİM VE KÜNYELERİ

 

Bu konuyla ilgili çok sayıda âlim müstakil eser kaleme almıştır. Müfessir £bu Abdullah el-Kurtubi ve büyük âlim Zeynü'd-dîn Abdülbasıt b. el-Bulkînî gibi bazı âlimler de nazım halinde kasideler yazmış)ardır. Bulkîni bu konuyu çok nefis bir kasideyle işlemiş ve daha sonra ona çok faydalı bir şerh kaleme almıştır. Allah Teâlâ yaptığı bu çalışmayı kabul buyursun ve ecrini kat kat versin. Kendisi kasideye el-Isttfâ, şerhine de tJA/ejâ fi Şerhi'I-Jstıfa adını vermiştir.

Ancak o (Allah rahmet eylesin) isimleri harf sırasına göre tasnif etmemiştir. Doğrusu bu da aranılan ismİ bulmayı güçleştiriyor. Bu konuda en güzel telif Suyûtî'nin er-Riyâdu'f-Etfîka fi Şerhi Esmâi Hayri'I-Hûtika adlı eseridir. Her iki kitabı da gerektiği şekilde özetlemeye çalıştım. Bunun yanisıra ilave bilgileri İbn el-Kayyim'in Ce/âu'I-Efijâm ve Zâdü'l-Meâd adlı eserleri ile, el-Hâfız Ebu'1-Hayr es-Sehâvî'nin e/-KavIü'i-Bedf\ ve Ebu'1-Fazl Ahmed b. el-Hatib el-KastalanFnin el-Mevâhib adlı eserlerinden ve daha başka âlimlerin kitaplarından yararlandım.

îsim ve künyeleri dört bölümde topladım:

 

1. Bölüm Gelecek Bölümlere Giriş Mahiyetinde Bir Kaç Mülâhaza

 

Âlimler, "İsimler kişinin kendisine ve konumuna verilen önemi yansıttığı gibi, adlandırılanın büyüklüğüne de delalet eder" demişlerdir. Bu nedenle Arap dilinde isimlendirmelere büyük önem verildiği görülmüştür, imam Nevevi şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi veseflem) ile ilgili olarak zikredilen bu isimlerin çoğu -tl-Akîb ve e/-HâşiMe olduğu gibi- sıfattır ve isim olarak verilmeleri mecaz yoluyladır. Abdülbasıt Bulkîni el-lsttfa adlı eserinde şöyle der: "Bu isimlerin çoğu el-Mâhî, el-Mubtar ve benzerleri gibi sıfattır" diyenlere cevabımız şudur: Çoğunlukla kişiyi tanımlamaları ve onu başkalarından ayırdetmeleri noktasında müşterek fonksiyonlarından dolayı isimler sıfatlara yüklenir. Bu ise çoğunluğa riayeti eksen alan bir kullanım tarzıdır. İbn Asâkir şöyle der: Eğer isimler, Resûlullah (sallallahu aleyhi veselkm)'in sıfat veya niteliklerinden türetilirse o zaman sayıca bir hayli çok olur.

İbn cl-Kayyim ise şöyle der: Eğer Resûlullah'in (sallallahu aleyhi vesellem) isimleri övgü içerikli sıfatlardan türetilecek olursa, o zaman O'nun her vasfından bir isim oluşurdu. Ancak kendisine has olan veya çoğunlukla

Suyûtî şöyle der: Bu isimlerden çoğu lafzıyla gelmemiştir. Aksine m ve fiil kipinde gelmiştir. Kadı Iyaz, İbn Dihye ve daha başkaları ile cumh ^ özellikle de hadîs âlimleri bu ve Allah'ın İsimleri konusunda bu  benimsemişlerdir.

İbnu'l-Kayyim şöyle der: İsimler mânâların kalıpları ve ona delalet ed unsurlar olunca, hikmet, İsim ile mânâlar arasında bir irtibat ve münasebeti olmasını gerektirmektedir. Her şeyi bir hikmet dahilinde yaratan Haki Allah'ın hikmeti bu ilci unsur arasında bir iri-ih^mgktedir. Her şeyi bir hikmet dahilinde yaratan Hakîtn Allah'ın hikmeti bu ilci unsur arasında bir irtibatın olmamasını kabul etme? Hatta isimlerin müsemma (şahıs ve varlıklar) üzerinde etkileri olduğu gibi müsemmanm da isimler üzerinde güzellik, çirkinlik, hantallık, zariflik ve kesafet bakımından etkileri vardır. Nitekim şair şöyle der: Kişinin taşıdığı ismin içeriğine bakarsan eğer, p&utlaka isminden ona sirayet eaen bir mânâ varan:

Bunu böylece ortaya koyduktan sonra, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e, sıfatlarından/taşıdığı niteliklerden manâsıyla örtüşen isimler türetildiğini görürsün. Gerçekten yüce Allah Resulünün (sallallahu aleyhi vesellem) isimlerini, kendisine Övgü ve şükrü İçeren mânâlarla süslemiştir.

Başka bir âlim şöyle der: Esma, isim kelimesinin çoğuludur. Araplar bu kelimeyi müsemmâyı çağrıştıracak şekilde kullanmışlardır. Onun için isim kullanıldığı zaman müsemmâ anlaşılır. Buna göre isimlendirmede dört unsurun göz önünde bulundurulması gerekir: İsim, müsemmâ, ismi koyan ve tesmiye (İsimlendirme).

İsim: Zâtı (varlığı) tanımlayan veya başkalarından ayıracak şekilde onu belirgin kılan sözcüktür. Zeyd ismi gibi.

Müsemmâ: Kendisine verilen isimle başkalarından ayrılması kastedilen zâttır.

Müsemmi: İsmi koyan ve bu sözcüğü verendir.

Tesmiye: Bu sözcüğün o zada sınırlanmasıdır.

Mülâhaza: Gazzâlî, ResûJullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i, babasının isimlendirmediği isimlede veya bizzat kendisinin zatına vermediği adlarla adlandırmamızın caiz olmadığına dair ittifakı nakletmiş, Hafız İbn Hacer de el-Feth'dt bunu onaylamıştır. En doğrusunu Allah bilir.

 

2. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in "Benim Beş Adim Vardır" [21] Sözü Ve Bunun Farklı Kanallardan Rivayetleri

 

Bilesin kî Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in bu sözü Cübeyr b Mut'im, Tâbir b. Abdülah, Avf b. Mâlik, Ebu Musa el-Eş'arî, Huzeyfe b. el-Yemân, ibn Mes'ûd,  İbn Abbas ve  Ebu't-Tufeyl'den  (Allah hepsinden razı olsun) nakledilmiştir.

Cübeyr'in hadisini, oğlu Muhammed ve Nâfı'; Muhammed'den İse ez-Zührî, ondan da çok sayıda kimse (Süfyân b. Uyeyne, Şuayb b. Ebi Hamza, Ma'mer b. Râşid, Mâlik b. Enes ve Muhammed b. Meysere) rivayet etmiştir.

Süfyan'm Rivayeti

İmam Ahmed, Müslim ve Tİrmizi (el-Câmi' ve Şemâifdz) tarafından şu ibarelerle rivayet edilmiştir: "Benim beş adım vardır: Ben Muhammtd'i?n, ben Ahmed'im, ben Allah'ın benimle küfrü mahvettiği Mâhî'yim. Ben Öyle bir Hâşir'im (toplayıcıyım) ki bütün insanlar beni??? idimden haşrolunurlar (yani benim ardımdan haşrolunurlar).  Ben  kendisinden  sonra peygamber o/mayan Akib'im (sonuncuyum)."[22]

Buharı, Müslim ve Dârimî'nin rivayet ettikleri Şuayb'ın rivayetinin sözleri de Süfyan'm rivayetindeki gibidir. Ma'mer'in rivayetinin sözleri ise Buhârî, Müslim ve Taberâni'nin kitaplarında Süfyan'ın rivayetindeki gibidir. Bunlar "Beş" lafzını zikretmemişlerdir. Bu lafız İmam Mâlik ve Muhammed b. Meysere'nin rivayetlerinde geçmiştir. Mâlik'in rivayetini Yahya b. Bükeyr, ibn. Şihâb'dan, o da Muhammed b. Cübeyr'den nakletmiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: "Benim beş adım vardır: Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im, ben Allah'ın benimle küfrü mahvettiği Mâhî'yim. Ben öyle bir Hâşir'im (toplayıcıyım) ki bütün insan/ar benim idimden haşrolunurlar (yani benîm   ardımdan  haşrolunurlar).   Ben  kendisinden  sonra peygamber  olmayan Akib'im (sonuncuyum)." İbn Abdilberr şöyle der: Bu hadis Yahya'nın Mâlik'ten rivayetinde görüldüğü gibi mürseldir. Ma'n b. İsa ve başkaları ise ondan mevsûl olarak (yani Cübeyr'den) nakletmişlerdir. Dârekutnî bu hadisi Mâlik'in vehmen naklettiği rivayetler arasında zikretmiştir.

Suyun"  şöyle der:  Buhârî bu hadisi  ondan  (Mâlik'ten)  mevsul olarak rivayet etmiştir.

Hafız İbn Hacer şöyle der: Ma'n b. İsa'nın Mâlik'ten naklettiği rivayet mevsûldür. Buna karşılık çoğunluk, rivayetin "Mâlik'ten, o da Zühri'den, o ise Muhammed b. Cübeyr'den mürsei olarak" nakledildiğini ifade etmişlerdir Cüveyriye b. Esma ve Muhammed b. el-Mübarek'in, Abdullah b. Nafl'den onun da Ebu Avâne'den yaptıkları nakil Ma'n'm Mâlik'ten naklettiği mevsul rivayetle   örtüşmektedir.   Darekutni   de   bu   hadisi   el-Garâib'de   farklı   iki kişiden,   onlar   da   Mâlik'ten   rivayet   etmiş   ve   "Mâlik'in   talebelerinin çoğunluğu bu hadisi mürsel nvzyzt ettiler" demiştir.

İbn Hacer der ki: Bu hadis Mâlik'ten dışındakilerden mevsul (yani Cübeyr'in rivayeti) bîr hadis olarak bilinir. Yunus b. Zeyd, Ukayl ve Ma'mer muttasıl olarak nakletmiştir ki bu, Müslim'in Sabi/finde, yer almıştır. Aynı şekilde Şu'bc'den muttasıl rivayet edilmiştir ki bu versiyonu Buhârî tefsit'de nakletmiştir. Keza İbn Uyeync'den de muttasıl nakledilmiş olup bu rivayet Müslim ve Tirmİzi'de mevcuttur. Bu zatların hepsi hadisi Zühri'den nakl etmişi erdir.

Muhammed b. Meyserc'nin lafzı İse şöyledir: "Benim beş adım vardır: Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im, ben Allah'ın benimle küfrü mahvettiği Mâhfyim. Ben öyle bir Haşir'im (toplayıcıyım) ki, bütün insanlar benim idimden haşrolunurlar (yani benim ardımdan haşrolunurlar). Ben kendisinden sonra peygamber olmayan Akib'im (sonuncuyum)." Bunu Beyhakİ rivayet etmiştir.

Nâfî' b. Cübeyr'in babasından rivayeti ise şöyledir; "Ben Muhammed'im, hm Ahmed'im, ben Hâsir'im, ben Mâhî'yim; ben HâtimHm. Ben Akib 'im." Bunu, imam Ahmed, Beyhaki ve Ebu Nuaym rivayet etmişlerdir.

Suyum der ki: Bu rivayette altı isim sayılmıştır. Görüldüğü gibi Hz. Pcygamber'den "beş" lafzı varid olmamış tır. Bunun j-erine O: 'Benim isimlerim vardır" demiştir. Bundan anlaşılıyor ki Cübeyr bunlardan bir kısmını zikretmiş, veya hepsini zikretmiş, ama onlardan sadece bir kısmı nakledilmiştir.

Abdüîmelik b. Mervan, Nâfi'ye: Cübeyr b. Mut'im'in saydığı Resûlullah (saJlallahu aleyhi vesellem)'in isimlerinin kaç tane olduğunu biliyor musun? diye sorunca, Nâfî: "Onlar altı tanedir: Muhammed, Ahmed, Hatim, Haşir, Akib ve Mâhî" cevabını verdi ve arkasından bu isimleri açıkladı: "Haşir: Kıyametle birlikte şiddetli azaptan sizi uyarıcı olarak gelecek ve toplayacaktır. Akib olması da, diğer peygamberleri takip etmesi, onların peşinden gelmesindendir. Mâhî olması ise, Allah'ın O'nun vesilesiyle kendisine tâbi olanların kötülüklerini silip yok etmesindendir." Bunu Yakub b. Süfyan sika ravilerin yer aldığı bir senetle rivayet etmiştir. Aynı şekilde el-Hâkim {sahih olduğunu ifade ederek) Beyhaki ve Ebu Nuaym da rivayet etmişlerdir.

İbn Dihye şöyle der: Bu hadis, isnadı basen mürsei bir hadistir.

Suyûtî ise şöyle der: Bilâkis, bu hadis muttasıldır. Çünkü Nafı' bunu babasından rivayet etmiş, ancak Abdülmelİk'in sözünü daha önce zikretmesine binaen, onun adını zikretme mistir.

Câbir b. Abdillah (radiyallahu anh)'ın Rivayeti

Câbİr b. Abdillah bildiriyor: Resûlullah (saJlallahu aleyhi vesellem). buyurdular ki: 'Ben Ahmed'im, ben Muhammed'im, ben Öyle bir Hâsir'im (toplayıcıyım) ki, bütün ^insanlar benim idimden haşrolunurlar (yani benîm ardımdan haşrolunurlar). Ben Allah'ın benimle küfrü mahvettiği Mâhî'yim. Kıyamet günü Ham d sancağı elimde olacak. 0 gün peygamberlerin imamı ve onların şefaatçisi olacağım." Taberâni, Mu'cemu'l-Evsafta ve onun tarikiyle Ebu Nuaym rivayet etmiştir.

Hadisin Âişe, Enes, Ali, Üsâme b. Zeyd ve İbn Abbas'ın tariklerinden versiyonları vardır.

İbn Adiyy yukarıdaki sahabilerden naklediyor: Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem) buyurdular ki: 'Ben Ahmed'im, ben Muhammed'im, ben öyle bir Hâsir'im (toplayıcıyım) ki bütün insanlar benim idimden haşrolunurlar (yani benim ardımdan haşrolunurlar). Ben Allah'ın benimle küfrü mahvettiği Mâhî'yim. Ben peygamberlerin sonuncusuyum ve benden sonra peygamber yoktur. Ben Hâsir'im; bütün insanlar kıyamet günü etrafımda toplanacaklar. Ben rahmet, tevbe ve cihad resulüyüm. Ben diğer peygamberlerin peşinden gelen (Mukaffı) ve onları noktalayanım. Ben kâmilim (Kusem'im)."

Bu  hadisin  senedinde  yer  alan,  Ebu'l-Bahteri Vehb  b.  Vehb  hadis uydurmakla suçlanan bir ravîdir.'[23]

Avf b. Mâlik (radiyallahu anh)'in Rivayeti

Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ile birlikte dışarı çıkük. Derken bayram günlerinin birinde Yahudi havrasına girdik Onlar bizim girişimizi hoş karşılamadılar. Bunun üzerine Resûluliah (sallallahu aleyhi vesellem) onlara şöyle'buyurdu: "Ey Yahudi topluluğu! Allah'a yemin olsun ki ben Hâsir'im. Ben diğer peygamberlerin peşinden gelen Akib'im. Bütün peygamberlerin sonuncusuyum. ister

inanın, ister inanmayın" Sonra O'nunla beraber oradan ayrıldık. [24] Bu hadisi Ebu Nuaym rivayet etmiştir.

Ebu Musa (radiyallahu anh)'ın Rivayeti

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bize bazı İsimlerini zikretti; onlardan ezberimde kalanlar şunlar: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki-"Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im, ben peygamber kafilesini takip edeni»? (Mukajfi'yîm). Ben Hâşir'im. Ben tevbe ve rahmet peygamberiyim." Bunu Ebu Nuaym ve el-Mahamilî rivayet etmişlerdir. İmam Ahmed ve Müslim'in kitaplarında bu hadis şu lafızla geçmiştir: "O isimlerden bir kısmını alklımızda tuttuk, bir kısmını ise unuttuk: Resûluîlah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: "Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im. Ben Hâşir'im. Ben Akib ve Mukajfi'yim. Ben rahmet, tevbe ve cİhadpeygamberiyim."

Huzeyfe b. el-Yemân (radiyallahu anh)'m Rivayeti

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ile Medine yollarından birinde karşılaştım. Bana buyurdular ki: "Ben Muhammed'im. Ben Ahmed'im. Ben rahmet ve tevbe peygamberiyim. Ben peygamberler kafilesini takip eden son peygamberim. Ben Hâşir'im. Ben cihadpeygamberiyim." Bunu imam Ahmed ve Tİrmizi (Şemâifde) güvenilir ravilerle rivayet etmişlerdir.[25]

îbn Mes'ûd (radiyallahu anh)'ın Rivayeti

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'i Medine'nin yollarından birinde şöyle derken duydum: "Ben Muhammed'im. Ben Ahmed'im. Ben Hâşir'im. Ben peygamberler kafilesini takip eden son peygamberim. Ben rahmet peygamberiyim,"

İbn Abbas (radiyallahu anh)'m rivayeti:

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyrdulat" kî: "Ben Muhammed'im. Ben Ahmed'im. Ben Hâşir'im. Ben peygamberler kafilesini takip eden son peygamberim. Ben Hâtenm'l-Enbiyâ'yım." Bunu Taberâni, Dahhâk tarikiyle İbn Abbas'dan rivayet etmiştir. Ancak Dahhâk'ın, İbn Abbas'la görüşmüşlüğü sö^konusu

değildir[26]

Ebıı't-Tufeyl (radiyallahu anh)'m Rivayeti:

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: "Benim on adım vardır" Ebu't-Tufeyl der ki; Bunların sekizini aklımda tutabildim, iki tanesi ise unuttum. Onlar da: "Ben Muhammed'im, Ben Ahmed'im. Ben Fâtih'im ve son peygamberim. Ben ~Ebu'l-Kâsım'ım ve Hâşir'im. Ben Akib'im. Ben Allah'ın benimle küfrü silip mahvettiği Mâhî'yim." Seyf b. Vehb der ki: Bu hadisi Ebu Ca'fer'e naklettiğimde: "Ey Scyf! Sana diğer iki ismi söyleyeyim mi?" dedi. Ben:

"Evet" dedim. "Tâhâ ve Yasin" dedi. [27] Bunu İbn Murdeveyh, Ebû Nuavm ve Deylemî rivayet etmişlerdir.

İbn Dihye der ki: Bu hadisin ravi zinciri hiçbir değer ifade etmez; zira sened, hadis uydurmacısı Ebu Yahya ile zayıf kabul edilen Seyf adlı râvilerin etrafında dönüp dolaşmaktadır. Suyütî de bu tespiti onaylamıştır. Ancak mesele sanıldığı değildir. Çünkü iki tane Ebu Yahya et-Temîmî vardır. Biri: İsmail b. Yahya b. Ubeydullah b. Talha b. Abdullah b. Abdurrahman b. Ebi Bekr es-Sıddîk olup hadis uyduran ve herkesçe hadisi reddedilen budur. Buna karşılık hadisin senedinde yer alan kişi ise bu değildir. Zira ikincisi: Ebu Yahya İsmail b. İbrahim et-Teymî'dir. Babası da, o da bu şekilde isimlendirilmişlerdir. İbn Asâkir'in rivayetinde de böyle geçmekte olup Hafız İbn Hacer'in et-Taknb'de söylediği gibi bu zât, zayıftır. En doğrusu Allah bilir.

 

Fasıl

 

Kadı İyaz'ın talebelerinden muhaddis Ebu Abdullah Ahmed b. Muhammed el-Azefı ve Müslim sarihlerinden Ebu'l-Abbas cl-Kuttubi anlatıyorlar: Resûlullah (saMahu aleyhi vesellem): "Benim beş ismim vardır" sözünü, Allah Teâlâ O'nu diğer isimlerinden haberdar etmeden önce söylemiştir. İbn Asâkir'e göre bu konuda ikî ihtimal vardır:

Birincisi, bu 'beş1 sayısının Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e aidiyeti konusunda bir kesinlik yoktur. İbn Dihye ve Hafız İbn Hacer'in de söyledikleri gibi bu sayıda tartışmaya açık durum söz konusudur. İbn Hacer ek olarak: "Benim beş adım vardır" sözünde "beş" lafzının açık bir şekilde zikredilmiş olması bu ihtimali gündeme getirmektedir.

İkincisi, bu 'beş' sayısı bizzat Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e aİd olabilir. Ancak bu da İsimlerinin 'beş' ile sınırlı olmasını gerektirmez. Dolayısıyla 'beş' sayısı, muhatabın diğer isimleri bilmesine istinaden zikredilmiştir. Bu sözüyle Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sanki: "Benim beş üstün ve güzel adım vardır" demek istemiştir. Veya çok meşhur olduğu için bunları özellikle zikretmiş ve "Benim beş meşhur adım vardır" demek İstemiştir. Veyahut lafzın yükleneceği daha başka mânâlara istinaden bu "beş" sayısını özellikle anmış olabilir. Bu ihtimali İbn Dihye ve İbn Hacer ifade etmişlerdir. İbn Hacer ek olarak; "Veya bu sözüyle şunu kastetmiş olabilir: "Benim beş tane ismim vardır ki benden önce hiç kimse onlarla adlandırılmadı"

Kadı İyaz şöyle der; Bu isimler özellikle zikredilmiştir. Çünkü onlar daha önceki kitaplarda vardı ve önceki din mensubu ilim adamları tarafından biliniyordu. Bu görüşe: "Resûlullah (salkllahu aleyhi vesellem)'m eski kitaplardaki isimleri zikredilen isimlerden daha çoktur" şeklinde bir itiraz yöneltilmiştir

Suyûtî der ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'in: "Benim beş adım vardır" sözü O'nun bundan fazla ismi olmasına engel teşkil etmez. Çünkü "zikredilen sayıların tahsis edilmemesi gerektiği" genel bir kuraldır. Benzer bir kullanım: "Yedi sınıf insanı Allah Teâlâ Arş'tnın gölgesinde himaye edecek.." hadisinde de mevcuttur. Bu rakamı daha da yukarı çıkaran hadisler de varid olmuştur. Ben "yetmiş" rakamının varid olduğu rivayeti hatırlıyorum. Bunun gibi meşhur daha başka hadisler de vardır. Bu konuda İleride "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in Hususiyetleri" bahsinde daha ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

 

3. Bölüm Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in Mübarek İsimlerinin Şerhi Ve Onlara Yönelik Mülâhazalar

 

Kadı Ebu Bekr b. el-Arabi bildiriyor: Mutasavvıflardan biri: "Allah'ın bin, Resûlullah (sallallahu aleyhi'vesdlem)'in ise bir şerif adı vardır" demiştir.

Derim ki: Çoğunun etrafında farklı değerlendirmeler olmakla birlikte bin beşyüz isim kadar tespit ettim. Şimdİ Kur'an'da ve Sünnet'te geçmeyen her ismi sahibine dayandırarak zikrediyorum.

Muhammed: Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: o

"Muhammed ancak Allah'ın resulüdür' (Al-i İmrân 143) Ibnu'l-Kayyim şöyle der: Muhammed, hem alem (özel isim), hem de sıfattır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) hakkında bu iki hususu içermektedir. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) dışında bu isimle isimlendirilenler hakkında ise sadece alemdir. Allah Teâlâ ve Resûlullah (sallalklıu aleyhi vesellem)'in isimlerinde bu genel bir özelliktir; onların isimleri belli bir mânâya delalet etmelerinin yanısıra övgü eksenli mânâlar içermektedirler. Diğer isimlerin aksine bu isimlerdeki aleniliğin vasıfla buluşmasında herhangi bir tezatlık söz konusu değildir. Örneğin, Allah'ın Halik, Bârı', Musavvir ve Kahhâr isimleri aynı zamanda sıfat içerikli mânâlara delalet etmektedir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdletn)'İn isimleri de böyledir. Ancak bu isimler başkaları hakkında sadece isim mânâsı içerir ye sıfat eksenli mânâlara delalet etmezler.

Muhammed ismi Hamd sıfatından türetilmiş ismi mef ûl olup Mahmûd (Övülen, övgü) mânâsmdadır. Övülene övgüde bulunmayı, ona muhabbet, ta'zim ve ielâli içerir. Hamd'ın gerçek mânâsı da budur. Muhammed ismi Muazzam ve Mübeccel'de olduğu gibi müfa'al vezninde bir isimdir. Bu vezinle türetilen İsimler çokluğa delalet için kullanılır. Dolayısıyla bu vezinden ism-i fail türetilirse, bunun mânâsı, o fiili defalarca ve çok yapan İçişi olur. Muallim, müferrih, müfehhim isimlerinde olduğu gibi. Eğer ism-i mef ûl türetilirse o zaman mânâsı o fiilden çokça etkilenen ve tekrar tekrar onun etkisine giren kişi olur. Veya gerçek anlamda hamd'e layık olan kişi anlamına gelir. Dolayısıyla Muhammed, kendisine herkesin devamlı hamd ettiği kimse demektir. Memduh gibi. A'şâ şöyle der:

Her dert ve beladan uzak kalasın!

Çok övülen ve uğruna kanlar akıtılan asil kişi sen olasın.[28]

Muhammed ismi Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in en meşhur ve en yüce isimlerindendİr. Onun için Allah Teâlâ bu İsme özel değer atfetmiştir ki, kâfir: "Muhammedun Resûlullah" demedikçe ve O'nun adını telaffuz etmedikçe müslüman olamaz. Bu bağlamda Ahmed ismini telaffuz etmesi yeterli değildir. Ancak İmam el-Huleymî, "Ahmed Ebu'l-Kâsım" şeklinde telaffuz edilmesi durumunda şehâdetin caiz olacağını ifade etmiştir.

Yİne Muhammed isminin hususiyetlerinden birisi de, teşehhüdde anılmasının şart koşulmuş olmasıdır. Zİta teşehhüdde Ahmed ismini telaffuz yeterli değildir. Hutbede de durum aynıdır. Şerhu'l-Muhe^eb ve et-Tahkîk adlı eserlerde böyle ifade edilmiştir.

Yine bu İsmin hususiyetlerinden birisi de, dört harfli olup Allah lafzı İle aynı harf sayısında olmasıdır. Zira Allah ismi de dört harf ile yazılmaktadır.

Dİğer bir hususiyeti de, Allah Teâlâ'nın kendi ismini O'nun ismiyle Arş-ı alâ'da yanyana yazmış olmasıdır. Daha önce ifade edilmiş olmakla beraber İleride bu konuda tamamlayıcı bilgi sunulacaktır.

Bir başka hususiyeti ise, Allah Teâlâ'nın Muhammed ismini kendi Mahmûd isminden türetmiş olmasıdır. Hassan b. Sabit (radiyalhhu anlı) şöyle der.

Allan Teâlâ Peygamberinin ismini kendi ismiyle yanyana zikretmiştir Minareden müezzin bunu günde be§ dsja ilan etmektedir Allah Teâlâ Peygamberinin ismini kendi isminden türetmiştir Arşın sahibi Mahmûd, habîbi de Muhammed dır. [29]

Buharı,   Tarihu's-Sağîr adlı   eserinde  AIİ   b.   Yezid   (rahmetullah  aleyh)'den naklediyor: Ebu Talib şöyle derdi:

Allan Teâlâ O'nu yüceltmek için kendi İsminden O'na isim türetti Argın sahibi Allan Manmud, nabîbi de Muhammed aı'r.

O'nun Muhammed isminin hususiyederinden birisi de, harflerinin kesr ve bast ile sayı olarak karşılıklarının peygamberlerin sayışma eşit olmasıdır Zira sözkonusu toplam, 313 olan mürsellerİn sayısına denk düşmektedir.

Bir diğer hususiyeti de, Adem (aleylüsselâm)'ın cennette O'nun adıyla künyeleneceğidir. Bu ileride anlatılacaktır.

Ibnu'1-Imâd (rahmctullah aleyh) Kesfu'l-Esrâr kitabında ifade ettiği üzere Muhammed isminin hususiyetlerinden biri de, O'nun adının zikredilmesi sonucunda şeytanların Süleyman (aleyhisselâm)'ın emrine girmiş olmalarıdır. Yine O'nun isminin meziyetlerinden birisi de, Nuh (alcyhisselâm)'in gemisinin O'nun İsmiyle harekete geçmiş olmasıdır. Bazıları O'nun isminin ihtiva ettiği harfleri şöyle sembolize etmişlerdir: M (mim) harfi, küfrü İslam ile mahvetmek veyahut O'na tâbi olanların günahlarının mahvolacağı (silineceği)   anlamındadır.   Bazıları   bu   harfi  Allah   Teâlâ'nm   mü'minlere minnet ve ihsanı şeklinde yorumlamışlardır. Nitekim bir âyet-i kerimede:

"Allah Teâlâ mü'rrrinlere bir lütufta bulunmuştur..."

(Âl-i İmrân 164) buyurulmaktadır. Kimileri ise mîm harfini mülk diye yorumlamışlardır İd, buna göre ümmetinin sahip olduğu mülk ve iktidar O'nun sayesinde gerçekleşmiştir. Kimileri ise, mîm harfini Makam-ı Mahmûd diye yorumlamışlardır.

İkinci harf olan H (ha) harfi ile ilgili olarak da bazıları, yaratıkları arasında Aliah Teâlâ'nm hükmü ile hükmetmesi şeklinde yorumlarken, diğer bazıları Allah Teâlâ'nm ümmetini O'nun vesilesi ile ihya etmesi şeklinde yorumlamışlardır.

İsminde yer alan ikinci M (mîm) harfini ise, Allah Teâlâ'nm Hz. Muhammed (salkllahu aleyhi vesellem)'in ümmetine olan mağfireti şeklinde yorumlamışlardır.

D (dâl) harfini-ise, Allah'a davet eden davetçi şeklinde yorumlamışlardır. Nitekim Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de O'nu nitelerken:

"...ve Allah'ın izniyle insanları Allah'a davet eden bir davetçi olarak gönderdi" (Ahzâb 46) buyurmuştur.

Muhammed isminin, biraraya getirdiği harflerin aldığı özel şekil hakkında bazıları şöyle yorum yapmışlardır: Muhammed ismini oluşturan harflerin aldığı fizikî görünüm, yaratıkların o görünüm üzere yaratılmış olmasıyla bir ilişki halindedir. Zİra birinci harf olan mîm harfi insanın başı, ha harfi elleri, hâ harfinin iç kısmı İnsanın karnı, dış kısmı ise insanın sırt bölgesi, ikinci mîm harfi ise, insanın kalça bökesini, dâl harfi de ayaklama andırmaktadır. Bu bağlamda şair şöyle der:

Muhammed in öyle bir ismi vardır ki, Rahman olan Allan kulların} o §ekil üzere yarattı U ismin ayağı, ayağın üstünde, de sırf bölgesi Bağının altında da elleri vardır.

Ancak bu İfadelerde zorlama olduğu açıktır. Kadı Iyâz (rahmctullah aleyh) şöyle der: Allah Teâlâ'nm O'nu Muhammed ve Ahmed diye isimlendirmesinin zımnında akıllara hayret veren bir hikmet şudur ki: Allah Teâlâ O'ndan önce hiç kimseye bu isimleri nasib etmemiştir.

Ahmed ismine gelince, bu eski kitaplarda vardır. Bütün peygamberler bu isimde   bir   peygamberin   geleceğini   haber   vermişlerdir.    Bu   hususta kendilerine müjde verilmiştir. Böylece Allah Teâlâ O'nu kendi hikmetiyle korumuş ve O'ndan önce hiç kimse O'nun ismini almamıştır. Çünkü böyle bir şey olsaydı zayıf kalplere şüphe girerdi. Muhammed isminde de durum böyle    olmuştur.    Bu    ismi    hiçkİmse    çocuğuna    vermemiştir,    ancak Peygamber'in doğumu yaklaşınca gelecek peygamberin ismi Muhammed olacağJ herkesçe bilinir hale gelince bazıları gelecek peygamberin kendi çocukları olmasını ümid ederek onlara bu ismi vermişlerdir. Ama Allah Teâlâ peygamberliği kime bahşedeceğini en iyi bilendir. Nitekim Taberânî ve Beyhakî, Muhammed b. Adiyy b. RabîVnın babasına şöyle bir soru sorduğunu   naklederler:   "Babacığım,   cahiliye   döneminde   beni   neden Muhammed adıyla isimlendirdin?" Bunun üzerine babası şunları anlattı: Temîm kabilesinden bir grupla beraber yolculuğa çıkmıştım. Yolda bir nehirin   başında   konaklamıştık.   Yanımıza   bir   rahip   gelip:   "Ey   Arap topluluğu! Çok yakında sizden bir peygamber gelecek, O'na tâbi olun!" dedi.  Biz:  "Adı ne olacak?"  dîye  sorduk.  Rahip:  "Muhammed olacak" cevabını verdi. Tekrar memleketimize döndüğümüzde bizden herbirimizin bir erkek evladı oldu. Bundan dolayı adlarını Muhammed koyduk."

Cahiliye döneminde Muhammed ismiyle isimlendirilen kişilerin sayısı yirmiye yakındır. Allah Teâlâ, peygamberlik Efendimiz (salhllalıu aleyhi vesdlem)'e verilinceye kadar, bunların hepsini peygamberlik iddiasında bulunmaktan korumuş  veyahut onların  şahsında peygamberlik  emarelerinin  zuhûruna mânı oîmuştur. Bu kişilerden bazıları şunlardır:

1- Muhammed b. Ühayha b. el-Cülâh b. el-Harîş b. Cahcebâ b. Kelfe b Avf b. Amr b. Avf b. Mâlik b. Evs el-Kinânî el-Leysî. Abdan b. Osman der ki: Bana ulaştığına göre Muhammed adıyla j]k isimlendirilen kişi bu zâttır.

2- Muhammed b. Üsâme b. Mâlik b. Habîb b. el-Amber.

3- Muhammed b.' Hirmâz el-Hâris b. Mâlik b. Amr b. Temîm.

4- Muhammed b. Humrân b. Ebî Humrân. Adı Rabîa b. Mâlik el-Ca'fî, (Ş üvey'ir diye bilinir)

5- Muhammed   b.   Huzâî   b.   Alkame   b.   Hazâye   es-Sülemî.   (Benî Zekvan'dandır.)

6- Muhammed b. Havil cl-Hemdânî.

7- Muhammed b. Süfyân b. MücâşF (meşhur şair Ferezdak'ın dedesinin dedesi)

8- Muhammed b. Adİyy b. Rabîa b. Sevâd b. Cüşem b. Sa'd b. 'Ztyd Metât b. Temîm es-Sa'dî.

9- Muhammed  b.  Ukbe b. Uhayha b.  Cülâh  el-Evsî.  Bunu Belâzûrî zikretmiştir. Hafız b. Hacer der kİ: Bunun ilk zikredilen kişiyle aynı olup olmadığım bilmiyorum.

10- Muhammed b. Ömer b. Mûğfîl. (Hubeyb'in babası)

11- Muhammed  b.  el-Yuhmid  el-Ezdî.  Yemen  neseb  âlimleri  onun Muhammed diye ilk isimlendirilen kişi olduğunu İddia etmişlerdir.

12- Muhammed b. Yezid b. Amr b. Rabîa.

13- Muhammed b. el-Berr b. Tarif b. Utvâre b. Amir b. Leys b. Bckr b. Abdimenât b. Kinâne eî-Bekrî el-Utvârî

14- Muhammed b. el-Hâris b. Hudeyc b. Huveys

15- Muhammed el-Esedî.

16- Muhammed el-Fukaymî. Bu ikisini İbn Sa'd zikretmiş, ancak daha fazla bilgi vermemiştir.

Süheylî bunlardan sadece üçünü sayarken, Kadı lyâz yedi tanesini zikretmiştir. Onların içerisinde Muhammed b. Mesleme de vardır.

İbn Dihye ise, Muhammed b. Atvâre'yi (büyük dedesine nisbede Muhammed b. el-Bernüseb adıyla) zikretmiştir. Bunlar arasında İslam dönemine yetişip müslüman olan, Muhammed b. Rabîa'dır. ibn Sa'd, Beğavî, Belâzûrî, İbnu's-Seken, İbn Şahin ve daha başkaları onu sahabe arasında zikretmişlerdir.

Yukarıda ifade ettiğimiz veçhile İbnu'l-Esir'İn bu konuda bir görüş beyan etmemesinin hiçbir gerekçesi yoktur.

]yluhammed b. cl-Hâris olup bunu Hafız İbn Hacer, eI~İsâbe adlı eserinin üçüncü bölümünde zikretmiştir.

Allâme Abdülbâsit el-Bulkînî (rahmemlkh aleyh) Sertimde, onların isimlerini bir kasidesinde nazım olarak ifade etmiştir.

Hz.   Peygamber   Efendimizin   Muhammed   adıyla   isimlendİrilmesinİn sebebine gelince Beyhakî ve Ebu Ömer, İbn Abbas (ıadıyallahu anlımdan şunu naklediyorlar: Kureyş'liler Abdülmuttalib'e: "Ey Abdülmuttalib! Bu çocuğa neden aile halkından ve atalarından birinin ismini değil de, Muhammed ismini verdin?"  diye  sorunca Abdülmuttalib:  "Bu ismi vermekle gökte Allah'ın, yerde de yaratıkların O'nu övmelerini istedim" dedi. -    Abdülmuttalİb'in Hz. Peygamber ile İlgili gördüğü rüyayı daha önce zikretmiştik. Bu ismin uğur ve bereketi kabilinden olmak üzere Ebu Nuaym e/'Hiiyedç., Vehb b. Münebbih'den şunları naklediyor: İsrail oğullarından bir adam yüz yıl boyunca Allah'a isyan etmiş, sonra ölmüştü. İsrail oğullan onu alıp bir çöplüğe attılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ Musa (aleyhissclâm)^: "Git ve   onun  cenaze   namazım  kıl"  diye vahyedince  Musa   (aleyhisselâm):   "Ey Rabbım! Bütün İsrail oğulları onun sana yüz yıl boyunca isyan ettiğine şahittirler, nasıl namazını kılayım!" dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ Musa'ya şunları vahyettİ: "Evet, o böyle bir hayat sürdü, ancak her Tevrat açıhp onun içinde yazılı Muhammed ismini gördüğünde, onu öper ve gözlerine sürerdi. Ben onun bu amelini kabul ettim, günahlarını affettim ve onu yetmiş huri ile everdim."

Adem (aleyhisselâm)'m cennette Muhammed ismiyle künyelendİğine dair rivayetler vardır. İbn Adİyy, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Asâkİr, Câbir b. Abdullah (radiyalhhu anh)'dan; yine İbn Adiyy, Beyhakî ve İbn Asâkİr, Ali (radiyallahu anh)'dan merfu olarak; bir başka tarikte ibn Asâkİr, Ka'b (rahmetulhh aleyh)'den; Ebu'ş-Şeyh, Bekr b. Abdullah el-Müzenî'den; İbn Asâkir, Galib b. Abdullah el-Ukaylî (rahmetullah aleyh)'den naklediyorlar: "Cennette herkes kendi adıyla çağırılacaktır, sadece Adem (aleyhisselâm) Peygamber (sallallahu aleyhi vescüem)'e tâzİm ve hürmet olsun diye, Ebu Muhammed künyesiyle çağrılacaktır." Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi veseUem)'in şerefini ve kadr-ü kıymetini arttırsm.

 

Muhammed İsminin Ezelde Yazılı Olması; Peygamberlerin Yüzüklerine, Taşlara, Bitki Ve Hayvanlara Nakşedilmiş Olması

 

Ebu Ya'lâ ve Taberânî, Ebu Hureyre (radiyallahu anh)'dan; el-Bezzâr ise İbn Ömer (radiyallahu atıh)'dan Resûlullah (sallallalıu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduklarını naklediyorlar: "Semaya miraca çıkarıldığımda) hiç bir göğe uğramış olmayayım   ki,   orada   ismimin yapılı   olduğunu,   dolayısıyla   <Lâ Muhammedun    Resû/ullah>    kelime-i    tevhidin    nakşedilmişı.  [30] Bu hadisin, senedleri zayıf olan daha başka tarikleri de vardır. Suyûti (rahmetullah aleyh) şöyle der: Bu hadis, çok tariklerden rivayet edilmiş olması hasebiyle hasen bir hadistir; onu Ithâfu'l-Lebib bi-Beyâni Mâ Vudi'a Fî Mi'râci'l-Habib adlı eserimde geniş bir şekilde izah ettim.

Câbİr  b.   Abdullah   (radiyallalnı anlı)'dan   Resûlullah   (sallaJlahu aleyhi veseUemVin şöyle   buyurdukları   nakledilmiştir:    "Cennet   kapısında   <Lâ   ilahe   illallah Muhanımedun Resûlullah > yapılıdır.''[31]

Taberânî, Ubâde b. es-Sâmit'ten; el-Ukaylî ve Ibn Adiyy merfu olarak Câbİr (radiyaJlahu anh)'den şunları nakletmişlerdir: "Davıtd (akybisselâm)'tn oğlu Süleyman'ın yü^ük taşı semâdan indirilmiş, o da onu alıp parmağına takmıştı. .Yülüğün liderinde şöyle yakılıyordu: <Ben Allah'ım, benden başka ilah yoktur, Muhammed benim kulum ve Resulüm'dür>." Câbir'in rivayetinde: 'Lâ ilahe illallah Muhammedım Resûlullah" ibaresi geçmektedir.

Ibn Asâkİr, Ebu'z-Zübeyr'den, o da Câbir'den şunları naklediyor: Adem'in iki omuzu arasında: "Muhanımedun Resûlullah, Hâtemü'n-Nebiyyİn" yazılıdır.

cl-Bezzâr, Ebu Zerr'den merfu olarak; Beyhakî, Ömer (tadiyallahu anlı)'dan; el-Harâitî Kam'u'l-Hirs adlı eserinde Ibn Abbas'dan ve Beyhakî Ali (radiyallalm anh)'dan naklediyorlar: Allah Teâlâ'nin bizzat Kur'an-ı Kerim'de bahsettiği hazine, alandan bir levha olup içerisinde şunlar yazılıdır: 'Tİismillâbirrabmanirrahîm. Kadere iman edip de yırtınıp çırpınan kimseye şaşarım. Cehennemi hatırlayıp gülene de şaşarım. OlÜmii anıp arkasından gaflete düşene de şaşarım. La ilahe illallah Muhammedım Resûlullah." Bu hadislerin senedleri zayıftır.

İbn Zafer (rahmetullah aleyh) şunları nakleder: İbranice bir hatla bir taş üzerinde şu ifadelerin yazılı olduğu görülmüştür: "Allahım senin adınla! Rabbin katından hak olan şey apaçık bir Arapça ile geldi: La ilahe illallah Muhammedun Resûlullah. "Bunu Musa b. îmrânya^dı."

İbn Tuğrul  (rahmetullah aleyh)   en-Nutku'l-MeJJjûm adlı  eserinde birisinden şunları nakletmiştir: Bir adam adanın birinde yaprakları büyükçe, kokusu cok güzel, kocaman bir ağaca rastladı. Ağacın yeşil yapraklan üzerinde kırmızı ve beyaz renkte çok açık bir hatla şunlarm yazılı olduğunu gördü. Yazı   Allah   Teâlâ'nın   yaprak   üzerinde   kudretini   tecelli   ettirdiği   eşsiz güzellikte bir hilkati andırmaktadır. Üc satır halinde yaprak üzerinde şunlar yazılıdır: "La ilahe illallah, Muhammedun Resû/ullah, Allah katında din İslam'dır." İbn Merzûk  (rahmetullah aleyh)   Kaside-i Bürde'nin Şer/finde, Abdullah b. Mercan   (rahmetullah aleyh)'den  şunları   naklediyor:  Bİz  Hİnd   okyanusunun derinliklerinde iken bir deniz fırtınasına yakalandık. Yakınımızda olan bir adaya demirlediğimizde orada güzel kokulu kırmızı güllere tanık olduk. Güllerin yapraklan üzerinde beyaz bir hat ile: "Lâ ilahe illallah Muhammedun Resûlullah" yazılıydı. Aynı  şekilde beyaz güllerin üzerinde sarı bir hatla: <cRühman ve Rahim olan Allah'tan naîm cennetlerine bir beraattır. Lâ ilahe illallah Muhammedun Resûlullah"yazılıydı.

Birisinden şöyle nakledilmiştir:-"Bir kişiye bir balık getirilmişti. Balığın kulak konumundaki iki et parçasından birinde: Lâ ilahe illallah, diğerinde ise;

Muhammed Resûlullah yazılıydı."

Yine bir gruptan nakledildiğine göre kendileri sarı bir karpuz bulmuşlar. Karpuzun üzerinde beyaz renkte değişik tabiî yazılar varmış. Bu yazıların içerisinde Arapça ile bir tarafında "Allah" diğer tarafında da, "Ahmed'i a^ ve muzaffer kıldı" ibaresi çok net bir şekilde yazıbymış.

(Hicri) 807 veya 809 yılında bir üzüm tanesinin üzerinde çok harika bir siyah hatla "Muhammed" yazılı olduğu görülmüştür. Daha önce O'nun isminin Arş'a ve melekût aleminin değişik yerlerine yazılı olduğu ifade edilmiş ve orada yeterli bilgi verilmişti. Şair ne güzel demiş:

O'nun şan ve ş&rejî A.aem doğmadan önce zânir oldu Adem'den önce O'nun isimleri Arş'a hep nakşolundu.

 

Mülâhazalar

 

1- Muhammed adını kullanma ve çocukları bu adla isimlendirmenin fazileti konusunda herhangi bir sahih hadis vârid olmamıştır. Nitekim HâĞz Ebu'l-Abbas Takiyyuddîn b. Teymiye el-Harrânî (rahmerulhh aleyh) bu konuda şöyle der: Çocuklara O'nun Muhammed adını vermenin fazileti konusunda vârİd olan tüm rivayetler uydurmadır. Bu konuyla ilgili hadisleri müstakil bir Cü\ İçinde toplayan İbn Bükeyr'in bu rivayetleri de makbul değildir.

Buna karşılık Hafız İbn Hacer der ki: Bu konuda vârid olan hadislerin en sahihi, İbn Bükeyr'in, Ebu Ümâme (radiyaliahuanh)'dan merfu olarak naklettiği şu rivayettir: "Kimin bir erkek evladı dünyaya gelir de, bana olan sevgisi ve benim ismimin bereketini umarak onu Muhammed diye isİmlendirirse, o kişi çocuğuyla beraber cennettedir,' [32] Hadisin senedi muteber olup, İbn Hacer onu başka bir yerde hasen mertebesine çıkarmıştır.

Derim ki: Durum hiç te böyle değildir, zira hadisin senedinde İDrı Bükeyr'İn hocası olan Ebu'l-Hasan Hâmid b. Hammâd b. el-Mübarek b Abdullah vardır. Zchebî el-Mî^an'da, Hafız İbn Hacer de Usâ/ı'da: "Onun bu rivayeti uydurmadır, o bu rivayeti ile hadis tenkitçileri nezdinde tanınır " demektedirler. Üstelik bu ravinİn hocası konumundaki İshak b. Seyyar da hâli meçhul bîr ravidir.

Bu konuda vârid olan diğer bîr hadis Abdullah b. Ebu Râfî'in babasından naklettiği şu hadistir: ResûJullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şö)'le buyurduğunu işittim: "Şayet oğlunuza Muhammed adını koyarsam^ ona vurmayın ve ona eziyet etmeyin." Bu hadisi el-Bezzâr, Ebu Gassân b. Abdullah tarikiyle rivayet etmiştir; senedinde Ebu Gassân sebebiyle zayıflık vardır, diğer ravileri güvenilir kimselerdir.[33]

Yine Enes (radiyaliahu anlı)'dan merfu olarak şu hadîs nakledilmiştir: "Onlara Muhammed adını koyuyor, arkasından da küfür ediyorsunuz/" [34] Bu hadisi Ebu Davud ve Tayâlisî, el-Hakem b. Atiyye tarikiyle rivayet etmişlerdir. el-Bezzâr bu hadisle ilgili olarak: "Muteberdir" der. Hafız İbn Hacer et-Takr/I/de, "el-Hakem b. ' Atiyye sadûk'tur, ancak yanılgılara düştüğü hususunda cerhedilmiştir."

Cabir (radiyaliahu anlı)'dan nakledilen merfû hadiste ise: "Benim adımın bulunduğu sofra sahipleri günde iki ke% arimr/ar."[35]

Bu hadisi İbn Adiyy, Ahmed b. Kinâne eş-Şâmî tarikiyle rivayet etmiş ve bu ravi hakkında: "Hadisi münkerdir" demiştir. Zehebi Mi^ân'mdz, Hafız İbn Hacer de Usân'mds. bunun uydurma hadis olduğunu zikretmişlerdir. Suyûtî  (rahmetulklı aleyh)  şöyle der:  Bu hadisin nakledildiği başka bir tarik buldum  ve   içerisinde   Ahmed   b.   Kinâne  yoktu.   Ebu   Said   en-Nakkâş Mu'cemu'ş-Şuyuffundz şöyle der: Bize Ebu Bekir Muhammed b. Abdülhalik el-Bendenîcî bildirdi, ona Ebu Salih Şuayb b. el-Hasîb, ona el-Abbas b. Zeyd el-Bahrâni, ona Süfyan b. Uyeyne, Muhammed b. el-Münkedir'den, o da Cabir'den bu hadisi rivayet etti. Daha sonra Suyûtî (rahmetullah aleyh): "Bu raviler güvenilir kimselerdir" dedi.

İbn Abbas'ın hadisinde ise şöyle geçmektedir: "Kimin üç erkek evladı olur da onlardan birini Muhammed diye isimlendirmece cahilane bir tasarrufta bulunmuş olur." Bu hadisi İbn Adİyy ve Taberâni, Leys b. Said tarikiyle rivayet etmişlerdir. Bu hadîsi Musa b. A'yun, Leys'den, o da Mücahid'den, o da İbn Abbas'dan rivayet etmişlerdir. Hadisin rivayet zincirinde yer alan Mus'ab ve Leys zayıftırlar. Bu hadîsi aynı zamanda el-Haris b. Ebi Üsâme, İsmail b. Ebu İsmail tarikiyle rivayet etmiştir. Dârekutnİ şöyle der: "İsmail zayıf bir ravi olup merviyatı hüccet değildir."

Bu İki hadis bu konuda rivayet edilen en sağlam hadisler olup senedleri zayıftır.

el-îsâbe'de şöyle der: İbn Ebİ âsim, İbn Ebi Füdeyk tarikiyle, Cchrn b. Osman'dan, o da İbn Cüşeyb'den, o babasından şöyle nakletmiştir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular kİ: "Kim benim bereketimi umarak oğlunu benim ismimle isimkndirirse bereketim onu burur ve kıyamete kadar onun/a beraber olur." İbn Mende (rahmetullah aleyh) şöyle der: "Eğer hadisin senedinde yer alan bu Cüşeyb, Said b. Sümeyd'den rivayet eden Cüşeyb ise o ilk tabiilerden olup Ebu'd-Derdâ'nm ashâbındandır."[36]

2- Hafız Ebu'1-Hayr es-Sehâvî Fetâvâ"smds. şöyle der: Hz. Peygamber'e nisbet edilen hadisler içerisinde şöyle bir rivayet yer almamıştır: "Kim hamile olan eşinin karnındaki ceninin erkek olmasını istiyorsa elini hanımının karnına koyup: Eğer doğacak olan bebek erkek olursa adını Muhammed koyacağım, derse erkek olur." Ebu Şuayb Abdullah b. Hasan el-Harrânî, Atâ'dan şunları rivayet etmiştir: "Anne karnında olan ceninin adı Muhammmed diye niyet edilirse erkek olur."

Derim ki: İbnu'l-Cevzi'nin el-Mev^ûât isimli eserinde rivayet edildiği gibi bazıları bu hadisi Âişe binti Sa'd'dan, o da babasından peygamber sözü olarak nakletmişlerdir. Hadisin senedinde yer alan Osman b. Abdurrahman, cennettedir,"^ Hadisin senedi muteber olup, İbn Hacer onu başka bir yerde hasen mertebesine çıkarmıştır.

Derim ki: Durum hiç te böyle değildir, zira hadisin senedinde İbn Bükeyr'in hocası olan Ebu'J-Hasan Hâmıd b. Hammâd b. eJ-Mübarek b. AbduİJah vardır. Zehebî e/-Mı\an'da., Hafız ibn Hacer de Lisâu'da: "Onun bu rivayeti uydurmadır, o bu rivayeti ile hadis tenkitçileri nezdinde tanınır." demektedirler. ÜsteJik bu ravinin hocası konumundaki İshak b. Seyyar da hâli meçhuJ bir ravidir.

Bu   konuda   vârid   olan   diğer   bir   hadis   Abdullah   b.   Ebu   Hâfî'in babasından naklettiği şu hadistir: Resûluilah (saflallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu işittim: 'Şayet oğlunuza Muhammed adını koyarsam^ ona vurmayın ve ona eziyet etmeyin.'''Bu hadisi eJ-Bezzâr, Ebu Gassân b. Abdullah tarikiyle rivayet etmiştir;   senedinde  Ebu  Gassân  sebebiyle  zayıflık vardır,  diğer ravileri güvenilir kimselerdir.

Yine Enes (radiyallahu anlı)'dan merfu olarak şu hadis nakledilmiştir: "Onlara Muhammed adını koyuyor, arkasından da küfür ediyorsunuz?^ Bu hadisi Ebu Davud ve Tayâiisİ,  el-Hakem  b. Atiyye  tarikiyle rivayet etmişlerdir,  ei-Bezzâr bu  hadisle ilgili  olarak:   "Muteberdir" der.  Hafız ibn  Hacer et-Takrıb'de,   "eJ-Hakem   b.   Atiyye   sadûk'tur,   ancak   yanılgılara   düştüğü hususunda cerbediJmiştir."

Cabir   (radiyallahu aoh)'dan   nakledilen   merfu   hadiste  ise:    "Benim  adımın bulunduğu sofra sahipleri günde iki ke% arınırlar,"

İbn-i Maîn tarafından "kezzâb" (yalancı) diye nitelendirilmiştir. İbn Hibbâ ise şöyle der: "Güvenilir ravilcrden uydurma hadisler rivayet etmiştir."

Ibnu'n-Neccâr Târihi Bağdad'dz. Muhammed b.  Sellam b. Miskin h Bağdadî'den şöyle nakleder: Bize Vehb b. Vehb, ona Ca'fer. Muhammed b Ali, ona Ali b. el-Hüseyn, ona ise el-Hüseyn b. Ali b. Ebi Talib (radiyaUah' anh)'ın şu sözünü nakletti: "Kimin anne karnında bir bebeği olur da ona Muhammed ismini vermeyi niyet ederse, kız da olsa Allah onu erkek kılar." Vehb der ki: "Ben yedi oğluma öyle niyet ettim, hepsi erkek doğdu ve hepsine Muhammed adını koydum." Derim ki: Künyesi Ebu'l-Bahteri [37] oları bu Vehb  hadis  uydurmakla müttehem bir ravidir.  Suyûtî bunun başka rivayetlerini uydurma hadisler arasında zikretmiştir ve ilave etmiştir: "Vehb çok hadîs uyduran yalancı birisidir."

3- Buhâri (Sahih ve Tarilfinde), Nesâi ve Beyhaki Ebu Hureyre (radiyaMu anh)'dan naklediyorlar: "Resûlullah (saîlallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: "Ey Allah'ın kulları!Bakıp şaşırmıyor muşunu^? [38] Başka bir rivayette ise: "Görmüyor muşunu^!? Allah Teâlâ, benden Kureyş'in küfür ve lanetlerini nasıl savıyor! Küfrettiklerinde (yerilmiş anlamına gelen) mü^emmem diye küfrediyor, lanet ettiklerinde de mü^emmem diye lanet okuyorlar. Oysa ben (övülmüş anlamına gelen) Muhammed'im."

İzzeddin b. Abdüsselam Emâlisinde şöyle der: "Bu mantıklı bir rivayet değildir, zira Kureyşlİler İsme değil müsemmaya küfrediyorlardı (Yani İsmin bizzat kendisine değil, taşıdığı mânâ ve onu temsil zata sövüyorlardı). Oysa müsemma tektir. Bu nasıl mümkün olur? Hadis-İ şerifte verilmek istenen mesaj şudur: Allah Teâlâ benim Muhammed ismimi onların alaylı ve küfürlü dillerinden korudu."

Hafız İbn Hacer şöyle der: Kureyş kâfirleri Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e olan aşırı kinlerinden dolayı "övülmüş" mânâsına gelen Muhammed ismini anarak O'na küfretmiyorlardı. Onun için zıt anlambsi olan Müzemmem adını telaffuz ediyorlardı. Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem) 'i kötü bir bağlamda andıklarında: "Allah Müzemmem'e şu şu belaları versin!" diyorlardı. Oysa Müzemmem Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'İn ismi değildi ve onunla tanınmazdı. Dolayısıyla küfürleri (aslında var olmayan hayâli) başka birisine yönelik oluyordu.

Ahmed: Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de İsa'nın diliyle: "Size benden sonra gelecek olan ve adı Ahmed olan bir Resulü müjdeliyorum" (Saff 6) Âlimler Ahmed ismiyle ilgili olarak şöyle demişlerdir: Dünya yaratılab beri Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem))den Önce Ahmed diye isimlendirilen hiç kimse olmadığı gibi O'nun yaşadığı dönemde de Ahmed adını alan olmamıştır. Doğru olan görüşe göre peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra Ahmed ismini alan ilk kişi de Sibeveyh'in hocası el-Halil b. Ahmed'in babası olmuştur.

Müberred (rahmetullah aleyh) şöyle der: "Neseb âlimleri, araştırmalarına rağmen Peygamber (sallallalıu aleyhi vesellem)'den sonra el-Halil b. Ahmed'in babasından Önce adı Ahmed olan başka bir kimse bulamamışlardır.1' Hafız Ebu'1-Fazl el-Iraki şöyle der: "Ebu'n-Nadr Said b. Ahmed'in mevcudiyeti ileri sürülerek yukarıdaki tespite itiraz edilmiştir. Zira bu zat, el-Halil b. Ahmed'in babasından daha önce yaşamıştır." Ancak el-Irakİ'nin bu itirazı söz konusu kişinin asıl adının Yahmed olduğu ileri sürülerek bertaraf edilmiştir.   Ancak  İbn  Ma'in  Ebu'n-Nadr  hakkında  ısrarla:   "Onun  adı Ahmed'dir" demiştir.

İbn Dihye (rahmetullah aleyh) şöyle def: "Ahmed ismi özel bir isim olup fiilden değil sıfattan türetilmiştir. O sıfat da e fal vezni olup (üstünlük) ifade eder."

Ibnu'l-Kayyim, Cilâii'l-Efhâm ve Zâdü'l-Meâd adb eserlerinde şöyle der: Ahmed   İsminin   fail   veya   mefûl   mânâsında   olduğu   konusunda   farklı görüşler   ileri   sürülmüştür.   Bazıları   onun   fâİl   mânâsında   olup:   Allah'a başkalarından  daha  çok hamdeden anlamına geldiğini ifade  etmişlerdir. Buna göre  mânâsı; Allah Teâlâ'ya hamd-ü  senada bulunanların en  üst mertebesinde  olan kişi demektir. Başkaları ise mefûl mânâsında olarak bizzat O'nun en çok övülmeye layık kimse olduğunu ifade etmişlerdir. Buna göre    Ahmed    ismi    anlamca    Muhammed    ismine    denk    olmaktadır. Aralarındaki tek fark, Muhammed "çok çok hamdedilen" mânâsında iken, Ahmed "en çok hamdedilmeye layık olan kimsedir." Dolayısıyla Muhammed kemmiyet itibariyle daha çok övülen kimse iken, Ahmed nitelik itibariyle hamde başkalarından daha layık olan kimse demektir. Böylece iki isim de mefûl eksenli bir mânâya delalet etmektedirler ki bu nokta, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i   övme  bağlamında  daha  beliğ ve   daha  üstün  bir ifadedir. Tercih edilen görüş de budur. Şayet fâİl mânâsı kastedilseydi o zaman Hammâd diye isimlendirilmesi gerekirdi ki bu da 'çok hamdeden kişi' anlamına gelirdi. Buna göre Peygamber (sallallahu aleyhi veseUem) Allah Teâlâ'ya en çok hamdeden kişi mânâsına gelirdi. Eğer Allah Teâlâ'ya hamdetmesi göz önüne abnarak Ahmed diye isimlendirilmiş olsaydı o zaman Hammâd daha uygun isim olurdu. Nitekim ümmeti bu isimle anılmıştır. Ancak hem Muhammed, hem Ahmed ismi Peygamber (saJlaOahu aleyhi vesellem)'in ahlak ve meziyetlerinden hareketle türetilen iki isimdir. Bu konuda uzun uzadıya açıklamalarda bulunacak olursak konu epey uzar; kapsamlı nahiv kitaplarından bu konu hakkında daha detajdı malumata sahip olmak mümkündür.

İbnu'l-Kayyim (rahmetullah aleyh) şöyle der: Peygamber (sallalhhu aleyhi vesellem) kendi    şahsiyetinde    mânâların]    barındırdığı    hamd    eksenli    mânâlardan hareketle Muhammed ve Ahmed diye isimlendirilmiştir. Zira O hem Allah katında, hem melekler katında, hem peygamberler katında, hem de bütün yeryüzü insanları katında övülendir, bîr grup O'nu inkar etse de... Zira O'nda mevcut kemal sıfatları, her akıl sahibi insanın nezdinde makbul ve mahmûd sıfatlardır. Ancak inkar ve inada saparak cehalete sürüklenen ve bu

vasıflarından   habersiz   olan   kimseler,   söz   konusu   sıfadarın   kendisinde mevcut olduğunu bilseler O'na Övgüde bulunmaktan kaçı nam azlardı. Zira kemal sıfatlarıyla muttasıf olan herkes övülmeye layıktır. O'nun bu kemal vasıflarından habersiz olan kimseler ise gerçekte O'nu övmektedirler. Ama cehalet perdesi buna engel olmaktadır.

Kadı Iyaz, Süheyli ve İbnu'l-Kayyim birlikte şu değerlendirmeyi yaparlar: Peygamber    (sallallahu    aleyhiv veseîlem)'in    övmek    mânâsına    gelen    hamd kelimesinden  nasibi diğer bütün  peygamberlerden daha  fazla  olmuştur. Herşeyden önce O'nun isimleri Ahmed ve Muhammed'dir. Ümmeti darlık ve    ferahlık    anlarında   Allah    Teâlâ'ya    hamdettikleri    için    kendilerine 'Hammâdûn'   (çok. hamdedenler)   denilmiştir.   Namazları,   aynı   şekilde hutbeleri ve kitapları hamd ile başlar. Yemekten önce ve sonra, duanın bitiminde,   yolculuktan   dönüldüğünde   ilk   sözleri    hamd'dır.    Kıyamet gününde  elinde  hamd  sancağı  olacaktır.  Ümmetine  şefaat etmek üzere Rabbinin huzurunda secdeye kapanacağı zaman Rabbine hamd-ü senada bulunacaktır. Kendisi bütün herkesin gıpta edeceği Makam-ı Mahmüd'un sahibi  olacaktır. Makam-ı Mahmûd'da bulunacağı an oradakilerin hepsi; müsİümanı   kâfiri,   önceki   ve   sonraki   bütün   ümmetler   O'na   Övgüde bulanacaklar.

Mülâhaza: Kadı lyaz (rahmetullah aleyh) şöyle der: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Muhammed olmadan önce Ahmed idi. (Allah'a en çok hamdeden idi) O önceki semavi kitaplarda Ahmed diye isimlcndirilirken Kur'an-ı Kerim'de Muhammed diye anılmıştır. Bunun da sırrı şudur ki Peygamber (sallaUahu aleyhi vesellem), insanlar kendisine övgüde bulunmadan önce O rabbine hamdetti.

Suheyli şöyle der: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Ahmed isminden sonra Muhammed ismini aldı. Zira önce Rabbine hamdetti, Allah Teâlâ O'na peygamberlik ve  şeref ihsan etti.  Bu nedenle Ahmed  ismi Muhammed isminden Önce vardı. İsa (aleyhısselâm) O'ndan bahisle: "Adı Ahmed olan.." dedi. Musa (akyhisselâm) ise: Rabbi O'na: "Bu Ahmed'in ümmeti..." dediğinde şöyle   demişti:   "Allahım!  Beni   Ahmed'in  ümmetinden  kıl!"   Dolayısıyla Muhammed  adıyla  anılmadan  önce Ahmed  diye  anıldı.  Çünkü   O'nun Rabbine hamdi/övgüsü, insanların O'na olan övgüsünden önceydi. Kendisi dünyaya    teşrif   edip    peygamber    olarak    gönderildikten    sonra    fiilen Muhammed oldu. Şefaat makamında da öyle olacak; zira Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) orada Rabbini en layık övgülerle Övecek ve O'na karşı en çok hamdeden  kişi   olacak.   Sonra   ümmetine   şefaat  edip   onların   övgüsüne mazhar olacak.  Bu isimlerin varlık âlemine intikaline paralel olarak bu şekilde sıralanmasına dikkat eder ve düşünürsen Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)ıin  bu iki  isimle  tahsis  edilmesindeki hikmeti bir nebze  anlamış olursun.

Kadı lyaz ve Süheyli, Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem)'in Ahmed isminin Muhammed isminden önce var olduğunu açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Hafız   İbn   Hacer  e/-FetIfd&  ve  daha  başkaları   onları   bu   konuda  teyid etmişlerdir.

İbnu'l-Kayyim CJ/âu7-Efhâm ve Zâdü'l-Meâd adlı eserlerinde bu görüşü reddeder ve görüş sahiplerinin bu konuda hataya düştüklerini ifade eder. Daha   sonra   İbnu'l-Kayyim   ehl-i   kitabın   okuduğu   Tevrat   nüshasında Peygamber  (sallallahu aleyhi vesellem)'in Mâ^mâ^ adıyla zikredildiğini nakleder. Orada: "Oniki büyük doğacak, bu büyüklerden birinin adı mâ\mâ^ olacak" denilmektedir. İbnul Kayyım daha sonra şöyle bir değerlendirme yapar: Ehl-i kitaptan mümin âlimlere göre bu isimden kastın Peygamber (sallalhhu aleyhi vesellem)'in   olduğu   açsk  bir   şekilde   İfade   edilmiştir.   Yukarıdaki   metnin yeraldığı   Tevrat   şerhlerinden   birinde;   "Bu   iki   ayrı   yerde   geçen   isim Muhammed (sallallahu aleyhi vescllem)'in ismidir" denilmekte ve buna dair deliller geniş  bir  şekilde  zikredilmektedir.  Daha  sonra İbnu'l-Kayyim başka bîr Tevrat sarihinden, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Tevrat'ta geçen isminin yukarıda Tevrat sarihinin zikrettiğinden çok açık bir şekilde yer aldığım nakletmektedir.    Dileyen    İbnu'l-Kayyim'in    Ci/âu'I-Efhâm    adlı    eserine

müracaat edebilir.

İbnu'l-Kayyim'in bu tespitini teyid edecek çok sayıda rivayet mevcuttur. Kendisi şöyle der: "İsa (akyhisselâm) Kur'an-ı Kerim'in de ifade ettiği gibi Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'i Ahmed diye isimlendirmiş. Çünkü Tevrat'ta Ahmed ismi Muhammed isminden sonra yer almıştır. Ancak Kur'an-ı Kerim'de Ahmed ismi Muhammed isminden Önce nazil olmuştur. Dolayısıyla Muhammed ismi her iki kitaptaki sıralamaya göre iki Ahmed arasında yer almıştır."

Yukarıda bu iki ismin Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'in aynı zamanda iti niteliği olduğu zikredilmişti ki O'na ait evsaf ve nitelikler isim olmasına engel değildir ve  onların mânâları kastedilmiştir. Dolayısıyla Peygambe-,   (sallallahu aleyhi vesellcm)  bütün geçmiş ümmetler nezdindc bu İki niteliği ile tanınmıştır.

Rağıb (ralımetullalı aleyh) şöyle der: "Isa (aleyhisselam)'ın Peygamber (sallallahu alevhi ..    vesellem)'i özellikle bu isimle anması, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in ondan  ve ondan önceki peygamberlerden birisi olduğuna dikkat çekmek içindir 1 Zira Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem)'in sahip olduğu güzel hasletler ve ahlak ,   , başka hiçbir peygamberde kendi seviyesinde olmamıştır."

Mülâhaza: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vescüem)'in adını kullanmanın fazileti hakkında vârid olan hiçbir hadis sahih değildir. Enes b Mâlik'ten merfu olarak nakledilen bir hadisin metni şöyledir: "Al/ah Teâlâ'mn buhuruna iki kul getirilir ve her ikisinin cennete girmesi emredilir. Bu iki kul: <Ya Kabbi! Bh cennete girmeyi hangi amelimizden dolayı haketîik? Zira bi^i cennetle mükafatlandıracağın kayda değer bir amel işlemedik> derler. Bunun ürerine Hak. Teâlâ: <Ku/lanmf Ikini% cennete girinit^ %ira ben ismi Ahmed ve Muhammed olan hic kimsenin ateşe atılmamasına dair karar verdim>. " Bu hadis bâtıl ve uydurma bir hadîstir. Zehebî'nin ifade ettiği gibi, bu hadisi İbn Bükeyr, yalancı bir ravi olan Ahmed b. Abdullah ed-Dâri tarikiyle nakletmiştir. Üstelik bu adamın hocası Sadaka b. Musa ile babası durumu bilinmemeyen/meçhul ravİlerdir.

Mülâhaza: Ahmed ismi Arapça'da gayr-ı munsarıf (çekimsiz) olup cümledeki yeri ne olursa olsun alem/özel isim ve fiil vezninde olması sebebiyle esre ve tenvin seslerini kabul etmez.

el-Eberru: İhsan etti, iyi ve hayır amelde bulundu anlamına gelen berra fiilinin ism-i tafdîlidir, Aynı kökten olan birr sözcüğü bütün hayırları ve güzel amelleri ifade eden bir kelimedir. Birr kelimesi aynı zamanda doğruluk anlamında da kullanılır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulm ak tadır: "Kişi doğru oldukça Allah katında birr sahibi yakılır, yalana devam ettikçe de Allah katında yalana diye kaydedilir." Dolayısıyla sıdk ile birr eşit anlamlarda kullanılmaktadır. Birr kelimesinin çoğulu, ebrârvc berara şeklinde kullanılır.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem) mübarek şahsiyetlerinde en iyi evsaf ve nitelikleri barındırdığı, ihsan ve doğruluk noktasında eşine rastlanılmayan bir kişiliğe sahip olduğu İçin İnsanların en doğrusu olmaya herkesten daha layıktır.

Ebu Ali el-Hâtimî (rahmetullah aleyh) şöyle der: Edip ve şairler, Arapların söylediği en doğru beyİtin Ebu Iyas ed-Düeli'ye ait olduğu konusunda hemfikirdirler. O beyit de şudur:

Hiçbir deve sırtında taşımamıştır,

Munammed den dana doğru ve dana vefakar çirişini.

Bu isim Allah Teâlâ'mn Peygamber'ine ad olarak verdiği Esmâülhüsna'dandır. Allah Teâlâ'mn birr sahibi olması ise, ihsan eden veya vadinde sâdık olan ya da ihsanın yaratıcısı anlamına gelir.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ise muhsin ve sâdık birr sahibidir. Hz. peygamber'in (sallallahu aleyhi vesellem) manevi sıfatları konusunda bu hususa değinilecektir.

el-Ebtahî: Ebtah ismi, su yatağı; içerisinde küçük çakıl taşlarının 'toplandığı su yatağı anlamına gelmektedir. Burada kastedilen ise Mekke vadisidir. Bu vadi de Mekke ile Mina arasında kalan yer olup el-Muhassab mevkisinİn başlangıç noktasıdır. el-Ebtah aslında Arapça'da, dağlardan kopup gelen ve su yatağının üstünde kalan toprak parçası anlamına gelmektedir. Hassan b. Sabit Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i methettiği bir beyitinde şöyle der:

0 'mm mensıtb olduğu kabile, sam yüce bir kabiledir

Mensub olduğu Ebtah'h ata da ulu atadır[39]

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Mekke vadisinde yaşayan Kureyş'lİl erden olduğu için bu adla anılmıştır. Zira O'nun beşinci dedesi Kusayy, Mekke ve Kabe'nin idaresini uhdesine aldığında Mekke'yi kavmi arasında dört bölgeye ayırmıştı. Ka'b b. Lüeyy ve Amir b. Lüeyy oğulları sayıca çoğalınca Muhârıb ve el-Haris b. Fihr oğullarını Mekke'nin vadi kısmından çıkarıp onları Mekke'nin    kenar    bölgelerine    sürmüş    ve     Harem'in    çevresini    yurt edinmişlerdir.

Dolayısıyla Bitâh'lı (Mekke vadisinde ikamet eden) Kureyş'lilerden kasıt: Ka'b b. Lüeyy oğulları, Abdümenaf oğulları, Abdüddar oğullan, Mürre b. Kilâb oğullan, Mahzum b. Yakaza oğulları, Temim b. Mürre oğulları, Cümah ve Sehm b. Amr b. Husays b. Ka'b oğulları, Adiyy b. Mâlik oğulları ve Amir b. Lüey oğullarıdır.

Mekke'nin etrafında olan Kureyş'lilerc ise Kureyşu'^Zevâbir denirdi. Bunlar: Muhârib oğulları, el-Haris b. Fihr oğullan, el-Edrem b. Galib oğulları, Amir b. Lüeyy oğullarının tümüdür. Bu nedenle Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'İn dedesi Abdülmuttalib'e: "Ebtah'ın Seyyidi" denirdi.

el-Eblec: Eblec, güleryüzlü ve neşeli mânâsına geldiği gibi, keren ve ihsan sahibi kimse anlamına da gelmektedir. Onun için aydınlık gün-Arapça'da: sabâhuu eblec tabiri kullanılır.

el-Ebyad: Bu isim beyaz anlamında olup mecazen cömert kimse mânâsında kullanılır. Veyahut iffetten kinayedir. Nitekim Arapça'da: raculu ebyad ve inıreatun beydâ, ifadeleri tertemiz, pâk ve iffetli anlamında kullanılır Nitekim Ebu Talib Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i methettiği bir beyitinde şöyle der:

Yü^ti suyu hürmetine gökten yağmur dilenilen İffet sahibi Muhammed Yetimlerin melcei, dulların barınağıdır[40]

el-Etkâ: İmam Müslim, Cabir (radivallahu anh)'dan Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakleder: "Hepini1^ bilirsini^ ki ben sinn en takvalım^ en iyini% ve en doğru sö^lü olamm^ım." Arap JDili uzmanı Cevheri şöyle der: "Takİy, muttaki, tukâ ve takva isimleri hep aynı köktendir."

Takva kelimesi Arapça'da "az söz söylemek" anlamındadır. Bunu Arap Dili uzmanı Ibn Fâris ifade etmiştir. Diğer dilciler ise şöyle demişlerdir: Takva, "korkmak, dikkatli ve teyakkuz halinde olmak" demektir. Şirkin, günahların, şüphelerin, yapılması hoş olmayan eylemlerin akibetinden korkup teyakkuz halinde olmaktır. Takva aslında bir başka yönüyle Allah Teâîâ'ya itaat etmek suretiyle ona muhalefet etmekten sakınmak demektir.

Adamın bîri Ebu Hureyre (tadiyaJlalıu anlı)'a: "Takva nedir?" diye sorduğunda Ebu Hureyre şu cevabı vermişti: "Sen hîç dikenli yolda yürüdün mü?" Bunun üzerine adam: "Evet" dedi. Ebu Hureyre: "Peki ne yaptın?" dîye sordu. Adam: "Dikenleri farkcttİğim an yolumu değiştiriyordum (veya üzerinden atlıyordum)" dedi. Bunun üzerine Ebu Hureyre: "İşte takva budur" karşılığını verdi. Bunu İbn Ebi'd-Dünya Takva kitabında rivayet etmiştir. İbnu'l-Mu'tez (rahmetullah aleyh) bu mânâya işareten şöyle der:

Küçük-büyük günahı terket, takva budur işte!

Dikenli yolda yürüyüp dikenden sakınan gibi ol

Sakın küçük günahtır deyip onu küçümsemeyesm

Zira o koca dağlar küçük taşların bir araya gelmesinden oluşmuştur.

Takvanın  Allah  Teâlâ'ya   izafe   edildiği:  takva'mn ehlidir" (Müddessir 56) âyet-i kerime: "Allah Teâlâ azabından sakımlmaya layık en yüce varhk" anlamındadır.

Ali (radiyallahu anh)'a takvanın ne olduğu sorulduğunda şu cevabı vermiştir: "Takva, Cclİl olan Allah Teâlâ'dan korkmak, Kur'an-ı Kerim'İn mucibince aJrıel etmek, az ile kanaat edip âhiret günü için hazırlık yapmaktır."

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar: "Kul mahzurlu şeylerin içine düşmemek gayesiyle mahzurlu olmayan şeylerden u%ak durmadıkça "müttakin" ^umresinden (ehl-i takva) olama%.'[41]  Bunu İmam Ahmed rivayet etmiş, Tirmizi de rivayet zinciri hakkında basen-sabih hükmünü vermiştir.

Mülâhaza: "Ey Peygamber! Allah'tan sakın!" (Ahzab 1) âyetinin ihtiva ettiği emir: "Takva üzere olmaya sebat et!" anlamındadır. Nitekim bir başka âyet-i kerimede: "Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve Resulüne iman edin" (Hadid 28) Yanı, iman üzere hayat sürmeye devam edin, demektir.

el-Ecved: Cömertlik anlamına gelen cûd kelimesinden türetilmiş ism-İ tafdîl'dir. Mânâsı en cömert kimse demektir. en-Nehhâs (rahmetullah aleyh) şöyle   der:    "Cömert   kimse:    Haketmeyen   kİmeseye   ihsanda   bulunan, istenilmeden veren ve çok verip  fakr-u zarurete düşmekten korkmayan kimsedir. Onun için Arapça'da bol ve sağanak yağmur hakkında matarun cevâd deyimi kullanılır. Aynı şekilde parolayı almadan harekete geçen çevik ata Arapça'da ferasun cevâd tabiri kullanılır. Cûd kelimesi sehâvet kelimesi İle eşanlamlıdır. Ancak sahih olan görüşe göre sehâvet, cömertlikten bir derece daha alttadır. Zira sehâvet, ihtiyaç anında vermek mânâsına gelmektedir. Verimli araziye Arapça'da ardun sehaviyye denir. Kuşeyri'nin RiWe'sinde şöyle denir: Ehl-i tasavvuf şöyle demiştir: Kim sadece belli kimselere ihsanda bulunursa o sehâvet sahibidir. Kim de elinde bulunan malın büyük bir kısmını verir çok az kısmını da kendisine bırakırsa ona cevâd, kim de başkasını kendi nefsine tercih edip sıkıntıyı göze alırsa mü'sir (isâr sahibi) denir.

Bir dil uzmanı şöyle der: Sehâvet çok rahat bir şekilde infakta bulunmak demektir ki o da cûd'un ta kendisidir ki bunun zıddı da cimriliktir.

Buhârî ve Müslim, îbn Abbas (radiyalhlm anh)'dan şunu nakletmişlerdir: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu ay İse Ramazan ayıdır"

Ebu Ya'lâ, Enes  («diyallahu anh)'dan naklediyor: Resûlullah  (sallaüahu alevi: vescllem) buyurdular ki:   "Sz\e en cömert olanı haber vereyim mi? En cömert ola Allah'tır, ben de Adem oğullarının en cömerdiyim. "ı

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'in cömertliği bahsinde bu konu hakkında ayrıntılı bilgi verilecektir.

Ecvedü'n-Nâs: (İnsanların en cömerti).

el-Ecell: Celîl ve azîm anlamında olup mânâsı Allah ve kullar nezdinde en yüce ve en saygın kimse demektir.

el-Ecîr (Koruyan): Bu ismi el-Bulkînî daha önceki semavî kitaplardan nakletmiştİr. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellem) ümmetini ateşten koruyandır.

Suyûtî (rahmetullalı aleyh) şöyle der: Bulkinî'den başka bu ismi anan kimseyi görmedim. Ahyed isminin yanlış okunması neticesinde böyle bir ismin varlığı vehmedilmiş olabilir,

Uhâd: Tevrat'ın beşinci Sifr'İnde böyle geçmiştir. Ancak Tevrat'ta hâ harfinden sonra elif yoktur. Anlamı bir demektir. Bu mânâ bir kaç vecih ten doğrudur. Öncelikle Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem) peygamberlerin hâtemi ve sonuncusu olması itibariyle tek'tir. Aynı şekilde "peygamberlerin efendisi" olması noktasında tek'tir. Şeriatlerin en mükemmeli olan İslam semtinin kendisine ait olması hususunda tek'tir. Yine getirdiği dinîn kendine has hükümleriyle genel şefaat, Havz-ı Kevser ve Makâm-ı Mahmud gibi kendine ait özel alâmet-i farikaları olması [42] sebebiyle de tek'tir.

Suyûtî (rahmemllah aleyh) şöyle der: Uhâd ismi, Arapça'da vahi d isminden türetilmiş bir isimdir. Dolayısıyla Tevrat'ta yer alan bu İsmin, Arapça kaynaklı bir İsim olması muhtemeldir. Böylece bu isim, Allah Teâlâ'mn Peygamberine kendi adlarından verdiği bir ad olmaktadır. Allah Teâlâ'mn Vâhİd (bir) olması "zât ve sıfatlarında ortağının bulunmaması" anlamındadır.

el-Ehad: Allah'a yakınlık noktasında bütün yaratıklardan ayrılan ve bu anlamda tek olan mânâsmdadır. Bu kelimenin aslı vebad o\\xp ilk harf olan vav harfi hemzeye dönüşerek ehad olmuştur. Bu da Allah Teâlâ'nin isimlerinden olup onun hakkındaki mânâsı "kemal sıfatlarında yegâne ve tek olan   zât"   demektir.   Vâhid ile Ehad arasındaki   fark  şudur:  Vâhid,  zât noktasındaki tekliği, ehad ise sıfat noktasındaki tekliği ifade eder. Bazıları vâhid'in vasıl, ehad'in ise fasıl anlamında olduğunu söylemişlerdir ki, bu sözün açılımı şudur: Allah Teâlâ Vâhid isminin tecellisi ile kullarına nimeti vasletmiştir (ulaşnrmıştır); Ehad isminin tecellisi sonucunda da onlardan sıkıntı ve kederler infısâl olmuştur (uzaklaşmıştır).

el-Ahsen: Bunu Ebu Hafs en-Nesefî Tefsirinde zikretmiştir. Hüsn kelimesinden ef al vezninde türemiş bir sifat-ı müşebbehedir. Hüsn ise, insanın bütün âzalarının yerli yerinde ve mütenâsip olması anlamındadır, el-Ahsen'in anlamı, bütün kemal sıfatlarını kendi şahsında bulunduran kimse demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Muhsin olan ve Allah'ın dinine çağrıda bulunan kimseden daha iyi kim olabilir ki?!" (Fussilet4)

Abdürrezzak Tefsi?rmd& Ma'mer'den, o da Hasan el-Basrî (rahmetullah aleyb)'den şunları nakleder: Bu âyet-i kerimede kastedilen Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Zira O, hem Allah Teâlâ'mn en seçkin kulu, hem de onun yeryüzünde en çok sevdiği kuludur. Allah Teâlâ'mn davetine İcabet etmiş ve icabet ettiği şeye de insanları davet etmiştir.

Abd b. Humeyd, Enes (radiyalhhu anh)'den şunları nakleder: Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem) insanların en iyisi, en cömerdi ve en cesur ve kahramanıydı.

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'in hüsn-ü cemâli bahsinde bu konuda ayrıntılı bilgi verilecektir. Bûsirî bu bağlamda şöyle der:

Mânâ ve sûvetİ kemale eren O dur Her şeyi yaratan Allah O'nu kendine habîb §eçmݧtir O rtun hüsn-ü cemâlde bir benzeri yoktur ;    Hüsn-ü cemâlin özü hep O naa toplanmıglır Ibrıu'l-Fârİz ise şöyle der:

O'nun hüsn-ü cemâlini ne kadar niteleseler ae «    Asırlar geçer niielenemez de Nesefî (lahmetullah aleyh) şöyle der: Ahsen ismi Allah Teâlâ'mn Peygamberini kendi adlarından biriyle adlandırdığı isimlerdendir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Yaratanların en İyisi Allah, her şeyden münezzehtir." (Mü'minun 14)

el-Ahşem: Bu isim vakar ve sekine anlamında olan haşmet kökünden türetilmiştir. Buna göre Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem) insanların en ağırbaşlısı demektir.

Ahyed: Kadı İyâz bu ismin Tevrat'ta geçtiğini zikretmiştir Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ümmetini ateşten uzaklaştırdığı jçjn kendisine bu ad verilmiştir. İbn Abbas (radiyallahu anh)'dan merfû olarak söyle bir hadis nakledilir: 'Adım Kur'an'da Muhammed, İncil'de Ahmed ve Tevrat't Ahyeddir. Zira ben, ümmetimi ateşten u^ak tutar ve korurum." Bu hadisi İbn Adiyy ve İbn Asâkir zayıf bir senedle rivayet etmişlerdir. Şeyh Takİyyuddîn eş-Şumunnî, bu ismi Uhyed şeklinde okurken, eî-Halebî Ahyed ve Ahîd şeklinde telaffuz etmiştir. Mâverdî ise, âhid şeklinde okumuştur. Şerh'te ise şöyle "der: Bu ismin uzak durmak anlamına 'gelen bade fiilinden efal ölçüsünde bir isim olması muhtemeldir. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ümmetini batıl yoldan alıp sırat-ı müstakime ilettiği için kendisine bu ad verilmiştir. Ahyed ismi de, yabancı ve özel isim olması hasebiyle gayr-ı munsarif (çekimsiz) bîr isimdir. Fiil ölçüsünde ve özel İsim olması sebebiyle gayr-ı munsarif olduğunu söyleyen Arapça uzmanları da vardır.

Âhizu'l-Hucezât: Tamlamadan oluşan bir ismidir. Buharı ve Müslim, Ebu Hureyre (radiyallahu anlı)'dan Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: "Benimle ümmetimin misali ancak ve ancak ateş yakan bir adamın misali gibidir: Hayvanlar ve pervaneler onun içine düşmeye   uğraşırlar.   Ben   ise   si^in   eteklerinizden   tutuyorum,   sı%  ise   onun   içine atlıyorsunuz[43]

İmam Ahmed, Câbir (radiyallahu anh)'den Resûlullah (sallallahu aleyhi veseUem)'İn şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Benimle sizin misalini^ ateş yakan bir adamın misali gibidir ki; hemen cırcırlarla pervaneler içine düşmeye başlarlar. O kişi, bunları kovar. Ben de ateşten korumak için sizin eteğinizden tutuyorum. Halbuki siz

kaçıyorsunuz? [44]

Hadis-i şerifin: "Oysa ben ateşe düşmemeniz için sizi eteğinizden yakalamaya çalışıyorum" ifadesinde edebî bir üslup olan istiare vardır. Özellikle etek kelimesinin kullanılmasında edebi bir incelik yatmaktadır, zira bir tehlike ile yüzyüze olan birinin düşmesini önlemek için vücudundan yakalanacak en muhkem yer vücudun ortasını temsil eden etek mahallidir.

Âhizu's-Sadakât; Allah Teâlâ şöyle buyurur "Mallarından onları temizleyecek ve tezkiye edecek sadaka al..." (Tevbe 102) Her ne kadar bu âyet-i kerime Tebük gazvesine iştirak etmeyenlerle, tevbenin kabulü için nafile kabilinden istenen sadaka hakkında nazil olsa da, onun dışında kalan kimseler için de geçerli olduğu gibi farz olan zekat için de geçerlidir. Bu âyetin özel bir hâdiseye inişine binaen zekat vermek istemeyenler: "Biz zekatı sadece Resûlullah (sallallahu aleyhi vcseücm)'e veririz" diye bir bahane İleri sürmüşlerdir kİ, bu geçerli değildir. Burada Önemli olan Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'in yaptığı gibi zekatı erbabından alıp onu ehline teslim etmektir.

Ahrâbâ: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in İncil'de geçen adlarından olup mânâsı "peygamberlerin sonuncusu" demektir. İbn Ebî Şeybe Musannefindc, Mus'ab b. Sa'd'dan, o da Ka'b (rahmetullah aleyh)'den şu sözünü naklediyor: "Cennet kapısının kendisine ilk açılacağı kimse Muhammed (sallallahu aleyhi veselkm)'dir." Sonra Ka'b bize Tevrat'tan Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in bu İsminin geçtiği bİr âyet okudu.

el-Ahşâ Lillâh: (Allah'tan en çok haşyet eden) Suyûtî (rahmetullah aleyh) bunu Ebu Davud'un bir hadisinden almıştır. O hadis de şudur: "Allah'a yemin olsun ki, ben içinizde Allah'tan en çok haşyet duyan/korkan kimse olmayı ümid ediyorum."

İzzüddîn b. Abdİsselam (rahmetullah aleyh)  şöyle der: Hadisin mânâsında şöyle bir kapalılık göze çarpmaktadır: Haşyet dediğimiz şey, başına gelecek olan bir azabtan endişelenen ve korkuya kapılan birinin sergileyeceği bir psikolojik durumdur. Oysa kat'î deliller Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e hİç bir şekilde azab olunmayacağını ortaya koymaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur:  "O gün Allah Peygamberini rezil rüsvay etmeyecektir."  (Tahrim  8) Dolayısıyla Resûlullah  (sallallahu aleyhi vesellem) hakkında korku düşünülemıyeceğine göre korkunun bir üst derecesi olan haşyet,   onun   hakkında   nasıl   mümkün   olabilir?"    şeklinde   bir   soru yöneltilecek olursa, buna cevabimiz şudur: Unutkanlık Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) hakkında caizdir; dolayısıyla Resûlullah  (sallallahu aleyhi vesellem) kendisine azab edilmeyeceğini unutması durumunda korku denen halet-i nahiyeyi   yaşayabilir.   Diğer   taraftan   Resûlullah    (sallallahu   aleyhi   vesdlem)'in herhangi bir zaman diliminde de olsa  çok korktuğunu haber vermesi, kendisinde korkunun herhangi bir insanda tecelli ettiği miktardan daha fazla tecelli ettiği anlamına gelmez.

Haşyet, korku anlamındadır, ancak bazıları korkunun bir üst perdesi olduğunu ifade etmişlerdir. Heybet ise haşyetten bir üst seviyededir. Saîd b. Cübeyr (rahmetullah aleyh) şöyle der: Haşyet, seni günaha düşürmekten kurtaracak kadar korkmaktır. Resûlullah  (saMahu aleyhi vesellem)'in korkusu, Allah'ı tanıdığı bİlgİ oranında yüksekti. Bu konu "Resûlullah (sallallahu aleyhi veseliem)'İn korkusu" bölümünde tekrar ele alınacaktır.

Üstad Ali ed-Dckkâk (rahmetullah aleyh) şöyle der: Korku derece derecedir: Birincisi, korku olup bu imanın şartlanndandır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Eğer iman ediyorsanız, benden korkun." (Âl-i İmrân 175) İkincisi, haşyettir. O da ilmin şartlarındandır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  "Allah'ın kullarından ancak âlimler ondan korkar." (Fâtır 28) Üçüncüsü, heybettir. O da, marifetin şartlanndandır. Heybetin "Allah Teâlâ'nm celâlinden kalbin harekete geçmesi" mânâsında olduğunu ifade edenler olmuştur.

Ancak yukarıdaki âyetin: "Allah, âlim kullarından korkar" şeklinde kıraatine gelince bu kıraat meşhur bir kıraat değildir. Ancak Ebu Hayve, Ömer b. Abdülazîz ve Ebu Hanife'nİn âyet-i kerimeyi bu mânâyı verecek şekilde okumaları mecazi anlamdadır. Nitekim bu bağlamda şairin bîri şöyle der:

Sana olan saygımdan dolayı korkuyorum.

Zira senin bana karşı koyacak bir gücün olmadığını biliyorum.

Ahirmâh: Bulkini, bu ismin Şit (a:leyhfs5elâm)!ın sahifelerinde bulunduğunu ifade etmiş ve "çok iyi bîr müslüman" mânâsında olduğunu söylemiştir.

el-Ed'ac: Siyah, iri gö^lü anlamına gelmektedir. Bu konu ileride "Hz. Pej^gamber'in fizikî nitelikleri" bahsinde anlatılacaktır.

el-Edvem: Devam isminden türetilmiştir ve en çok devam eden, en devamlı mânâsindadır. Arapça'da devam kelimesi durgun, sükûnet anlamında da kullanılır. Nitekim Araplar: dâme'l-mâu "Su durgun ve hareketsiz oldu" şeklinde bîr kullanıma yer verirler. Nitekim Buharı ve Müslim'in Ebu Hureyre (radiyallahu anh)'den naklettikleri bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:

"Simden hiç birini^ durgun suya işeyip arkasından o suda boy abdesti almasın. [45] Peygamber (sallallahu aleyhi veseUem) de Rabbİne olan taâtinde en devamlı kul olduğu İçin bu adla adlandırılmıştır.

Buharı ve Müslim, Aişe (radiyallahu anhâ)'dan naklediyorlar: "Resûlullah (saüallahu aleyhi vesellem) devamlı amel eden birisiydi; sizden hanginizin O'nun gücünün yettiğine gücü yeter!"

Buna karşılık Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in kuşluk namazını devamlı kılmaması yukarıdaki hadisle çelişmez. Tirmizı'nin basen hükmünü verdiği bir hadis-i şerifte Ebu Saîd el-Hudrî anlatıyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem) kuşluk namazına öylesine devam ediyordu ki biz: "Artık asla bırakmayacak" diyorduk. Bazen de öylesine terkediyor ve ara veriyordu İd biz: "Bîr daha kılmayacak" diyorduk.

Ancak Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in amellerinde devamlılık hâkim olan uygulamaydı; bu nedenle bazen bir hikmete binaen bir uygulamayı bırakır ve ona ara verirdi. Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bir ara Ramazan gecelerini ihya ediyordu, ashab-ı kiramdan bazıları Resûlullah (sallallahu   aleyhi   vesellem)'in   bu   amelini   öğrenip   O'nunla   beraber   kılmaya kalkmaları üzerine kendilerine farz kılınmasın diye bu namazı bırakmıştı. Sabah  namazının  sünnetinin   daha  kuvvetli   olmasına  ve  kaza  vaktinin kerahet   vaktine   denk   gelmemesine   rağmen,   Resûlullah    (sallallahu   aleyhi vesellem)'in di şandan gelen bir heyetle ikindi vaktine kadar İlgilenmesi üzerine kaçırdığı öğlenin sünnetini hep kaza ettiği halde, bir vadide kaçırdığı sabahın sünnetini  neden hep kaza etmemiştir? diye sorulacak olursa şu cevabı veririz: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sabahın sünnetini kaçırdığı zaman bîr grup şahabı ile beraberdi, şayet onu kaza etme konusunda Özel bir gayret ortaya koymuş olsaydı, o zaman oradakilerin hepsi bunu yapma durumunda kalırdı. Zira ashab-ı kiramın benimsediği hayat prensiplerinden birisi de Resûlullah (sallallahu aleyhi veselkm)'e her hal ve hareketinde uymaktı, dolayısıyla Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) onu özellikle kaza etme yoluna gitseydi, bu onlara ağır gelebilirdi. Oysa öğlenin sünnetinde böyle bir durum söz konusu değildir. Veyahut Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sabahın sünnetini kaçırdığı zaman   sefer   halindeydi,   bu   sebeple   onu   özellikle   kaza   etme   yoluna gitmemişti. Ama öğlenin sünnetini kaçırdığı durumda böyle bir şey mevcut değildi.

Uzunu Hayr: (Hep hayır söz söyleyen) Aslında u%un kelimesi işitme aygıtı olan kulaktır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bütün sözlerine kulak kesildiği için bu isimle adlandırılmıştır. Arapça'da bu kabilden kullanılan başka deyimler de vardır, mesela gözcü veya casusa ayn (göz) tabir olunur. Allah Teâlâ bu isimle ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: > "Onlar: <0, kulaktır> derler. De ki: <0, sizin için hep hayır sözler sarfeden birisidir.>" (Tevbe 61) îbn Ebî Hâtim'in rivayetine göre İbn Abbas (radiyallahu anh) âyet-i kerimede söz konusu "kulak' terimim Resûlullah için sarfeden kişinin, münafık Nebtel b. el-Hâris b. Merve olduğunu söyler. Bu münafık Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) in yanına gelir, huzurunda oturur, O'nun sözlerini dinler, sonra da onları münafiklara naklederdi. Söz konusu kişinin cl-Cüiâz b. Süveyd olduğunu ifade edenler de olnıuştur.

Hasan-ı Basrî ve Mücâhid (radiyallahu anhumâ) şöyle demişlerdir: Ayet-İ kerimede geçen u%un (kulak) kelimesinin mânâsı: Bizim dertlerimizi dinleyen ve bizimle ilgilenendir. Zira Resûlullah (salkllalnı aleyhi vesdlem) kendisine her türlü derdini ve mazeretini dile getiren herkesi büyük bir sabırla dinlerdi. Arapça'da her türlü meseleyle ilgilenip onu dinleyene u^un (kulak) tabir olunur. Bu da bîr şeyin mahalline atfen verilen bir isimdir. Bu âyet-i kerimede geçen u^un (kulak) kelimesinin "dinlemek" anlamında kullanıldığını ifade edenler de olmuştur. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Allah Teâlâ Kur'an'ı tertil ü^ere gü^el bir ses/e okuyan Peygamber'e kulak verdiği kadar başka biç bir şeye kulak vermemiştir."

Alîah Teâlâ O'nu bu isimle nitelemiştir. Münafıklar bu kelimeyle O'nu yermeyi kastetmiş olmalarına rağmen, Allah Teâlâ Peygamber'ini medh ve takdir bağlamında yorumlamıştır. Ayet-i kerimedeki u°%un kelimesi İmam-ı Nâfı tarafından u%n şeklinde de okunmuştur.

Ibfi Atiyye şöyle der: Ayet-i kerimede geçen u^unu bayr, "sadece hayır ve hak şeyleri dinleyen" mânâsındadır. Bu terkub Asım kıraatında ucunun hayrım şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuş da yukarıda zikrettiğimiz Hasan-ı Basri'nin tefsiriyle örtüşmektedir. Yani, kim sizin mazeretlerinizi kabul ederse, bu sizin için hayırlı bir kimsedir, anlamına gelmektedir.

el-Azefî (rahmetullah aleyh) şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'İn u^unu bayr ismine gelince, bu isim Allah Teâlâ'nın Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'e verdiği bir fazilettir. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e en üst seviyede sesleri birbirinden ayırd etme meziyeti verilmiştir kİ, O, sadece hayır sesleri İşitir ve en güzel sese kulak verirdi.

Mülâhaza: Sihâh adlı lügatte şöyle denir: U^un kelimesi müennes (dişil) bir kelime olup onun tasgir ismi (küçültmesi) u^eyne şeklindedir.

el-Kfcah: (ilim ve fazilet noktasında herkesten üstün): Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in göğsünün yarıldiğı kıssada şu ifadelere yer verilir: "...Birincisi: <O'nu ümmetinden on kişi ile tart> dedi Beni onlarla tarttı; ben onlardan ağır geldim. Sonra: <O'nu ümmetinden yüz kişi ile tarf> dedi Beni onlarla tarttı. Benyine onlardan ağır geldim. Bu defa: <O'nu ümmetinden bin kişi ile tart> dedi. Beni onlarla tarttı, benyine onlardan ağır geldim. Bunun ürerine: <A.rtık O'nu tartmayı bırak1. Allah'a yemin olsun ki O'nu bütün ümmetiyle tartacak olsan yine de 0 ağır gelir> dedi."

Züheyr b, Sûred (radiyallahu anh) Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i övdüğü bir beyitinde şöyle der:

Eyer onların hepsini bürüyen bir nimetle onlara yetişmeseyâi, Ey insanların en faziletlisi, sen olmasaydın halleri nice olurdu.

Ercahu'n-Nâsi Aklen (Akıl bakımından insanların en üstünü): Ebu Nuaym, Vehb b. Münebbİh (rahmetullah aleyh)'den naklediyor: Yetmiş bir kitap okudum ve hepsinde Allah Teâlâ'nın dünya yaratılalı beri kıyamete kadar tüm insanlara verdiği aklın, Muhammed'in aklı yanında sadece bir kum tanesi kadar olduğunu gördüm. Zira Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) akıl noktasında insanların en üstünüdür.

"Resûlullah (sallallahu aleyhi veselkm)'in aklı ve zekası" bahsinde bu konuya ayrıntılı bir şekilde yer verilecektir.

el-Erham: Rahmet kelimesinden alınmış ef al öcüsünde bir isim olup   "insanların   en   merhametlisi"   anlamındadır.   Bu  husus   da  ileride anlatılacaktır.

Erhamu'n-Nâsi Bi'1-İyâlİ (ailesine en merhametli olan):  Bu  naktaya  "Resûlullah   (sallallahu aleyhi vesdlem)'in  şefkati"  bahsinde anlatılacaktır.

el-Ezecc: İki kaşı gür ve kavisli anlamındadır; bu da "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in özellikleri bahsinde" dile getirilecektir.

el-Ezkâ (tâhir, pâk anlamındadır): Bu da %ekat kelimesinden alınmış ef al ölçüsünde bir isim olup "bütün mahlûkâtın en temizi, en pakı" anlamındadır.

el-Ezher: Revnak ve güzellik anlamına gelen bir kelimedir. İmam-ı Müslim, Enes (radiyallahu anh)'dan şunları nakleder: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) gül gibİ açık renkli idî." İmam-ı Nevevî bu sözü şerh sadedinde şöyle der: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) beyaz ve nûr saçan bir sımaya sahipti." Bu hadis İbn-i Hibbân'ın Aişe (radiyallahu anhâ)'dan naklettiği: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) beyaz tenliydi" hadisiyle aynı mânâdadır. "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in yüz rengi" bahsinde bu konuya daha ayrıntılı bir şekilde yer verilecektir.

el-Esed: Müstakim/dosdoğru anlamındadır. S edede fiilinden ePal ölçüsünde bir isim olup "istikamet üzere olma, söz ve eylemlerde doğruya muvaffak olma" anlamındadır. Zira sedâd kelimesi Arapça'da "istikâmet ve doğruya  muvaffakiyet"   anlamında  kullanılır.   Sedîd ismi  de  "müstakim" anlamında kullanılır.

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), insanların en müstakimi, doğruya en çok muvaffak olanı idi. Zira ietihad kabilinden de olsa O'ndan sâdır bütün eylemler vahye dayalı idi. Bu nedenle O, içtihadında hata etmezdi. es-Sübkî de bu görüşü teyİd etmiştir. "ResûJulîah (sallallahu aleyhi veseIlem)'İn İsmeti" bahsinde bu konuya daha geniş bir şekilde yer verilecektir.

Eşcau'n-Nâs (insanların en şecaadisi); Savaş ve sıkıntı arımda azim ve gayrete gelmek anlamına gelen şecaat'ten alınma bir isimdir. Ahsen isminin, geçtiği yerde buna değinilmiştir. "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şecaati" bahsinde buna ayrıntılı bir şekilde yer verilecektir.

el-Eşeddu Hayâen Mine'l-Azrâi Fî Hidrihâ (En üstün haya sahibi): Haya "zemmedilmek korkusuyla nefsin bir şeyi yapmaktan imtina etmesidir." "Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) 'in hayası' bahsinde buna değinilecektir.

el-Eşııeb: Bu isim "dişlerin hoş ve latif haline verilen ve şeneb kelimesinden türetilen bir isimdir. "Hz. Peygamber (sallaOahu aleyhi vesellem)'in mübarek ağız ve dişleri"nin konu edİnildiğİ bölümde bu konuda geniş bir bilgiye yer verilecektir.

el-Esdak: Güç ve sebat anlamındadır. Mücadele anında güç ve sebat sahibi birisine Arapça'da racülün sidkun ifadesi kullanılır. Gerçekten de hak ve hukuk konusunda hiçkimse Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veselkm)'den daha güçlü ve sebat sahibi değildir. Zira O insanların en doğru sözlü olanı, hak konusunda en sebatlısı .ve Allah Teâlâ'nın hukuku karsısında en güçlüsüdür. Tirmİzi'nin Şemâif'm'dc A1İ (kcrramallahu vechehu)'dan naklettiği bir hadiste: "O, söz bakımından insanların en doğrusu idi" denilmektedir.

Bu İsım Allah Teâlâ'nın bizzat kendi Esmaülhüsna'sından Peygamberine verdiği bir isimdir. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

 "Söz olarak Allah Teâlâ'dan daha doğru kim olabilir!" (Nisa 122)

Esdaku'n-Nâsi Lehceten (Söz bakımından insanların en doğrusu); Bir önceki isimde mânâsı verilmiştir. Lehçe de Arapça'da dil, lisan anlamındadır. Yanİ lisan noktasında İnsanların en doğrusu ve en sâdıkıdır.

el-Etyab (En faziletli ve en şerefli): İnsanların en hoş kokulusu anlamına da gelir. Zira tîb Arapça'da "güzel koku" anlamında kullanılır.

el-Eazzu: "En şerefli, en aziz" demektir. İzzet kelimesi Arapça'da kuvvet ve galebe mânâsına gelir. Buna göre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) en güçlü, en galip kimse demektir.

el-A'zam: Hem fizİken, hem ahlaken insanların en üstünü demektir. Çünkü bu isim a^eme kökünden üstünlük sıfatına delalet eden bir isimdir. Azamet de "zat ve sıfatların kemaline" delalet eder ki bu da hüsnün ve kemalin zirvesidir.

el-A'lâ: Yükseklik ve yücelik anlamlarına gelen uluvv kelimesinden türetilmiş efal vezninde üstünlük sıfatıdır. Buna göre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) herkesten yüce ve yüksek bir konumdadır. Ebu Hafs en-Nesefı (cahmetullah aleyh) Tefsirinde şöyle der: Bu isim de Allah Teâlâ'nın kendi isimlerinden Peygamberine verdiği isimlerdendir. Nesefî bu bağlamda: "Ve 0 en yüce ufuktayken.." (Necm 7) âyetini delil getirmiştir: Doğrusu bu âyetin bu bağlamda delil olarak kullanılışı biraz şüphelidir.

Suyûtî   (rahmetullah aleyh)   şöyle  der:  "Doğrusu bu  âyet-İ  kerimenin Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in bu İsmiyle irtibatlandınlması, bana pek yerinde gelmiyor. Zira bu âyet-i kerîmeden önce geçen istevâ, denâ, fetedallâ, fekâne'deki  zamirlerin Hz.  Peygamber  (sallallahu aleyhi vesellem)'e  râci  olması müfessirler   nezdinde  makbul  bir  görüş   değildir.   Diğer   taraftan  âyet-i kerimede geçen el-a'la'nm Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)  İçin sıfat olarak kullanılması doğru değildir. Çünkü nahiv ilminde benimsenen kural odur    ki    zamir    aynı    anda    nitelenmez.    Zamirin    nitelenebileceğini söyleyenlerin    görüşü    zayıf   bir    görüştür.    elA'lâ    kelimesinin    İstevâ kelimesindeki zamirden hâl olması da pek doğru bîr değerlendirme değildir.

el-A'lamu billâh: Allah Teâlâ'yı zat ve sıfat noktasında en İyİ bilen kimse demektir. Nitekim İmam Ahmed'in rivayet ettiği zayıf bir hadiste Hz.  Peygamber  (saihllahu aleyhi vesellem)  şöyle buyurur;   'Ben İçinizde Allah'tan en çok korkanım ve ben içinizde ilahi emir veyasakları en iyi bilenim." Hz. Peygamber    (sallallahu    aleyhi    veselkm)'in    "âlim"    isminin    şerhinde    buna değinilecektir.

el-Ağarru: Şerif, kerim ve seçkin anlamındadır. Hassan b. Sabit (radiydlahu anlı) Hz, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i övdüğü bir beyitinde şöyle der:

O Kerim ve şerif birisidir, üzerinde nübüvvet mührü vardır AJİan katından olan bu mühür hep O'nu tasdik etmektedir.[46]

Efsahu'1-Arab: Bu isim bazı hadis metinlerinde geçmiştir. Allâme İmadüddin b. Kesir ve Suyûtî şöyle derler: Bu hadisin ravi zincirine rastlayamadık. Söz konusu hadislerden biri şudur: "Ben Arapça'yı en iyi konudanım, %ira ben Kureyş'tenim."

Bir hadis-i şerifte geçen "Ben dâd dilini en iyi telaffu^ edenim" sözü, "Ben A-rapçayı en iyi konuşanım" sözüyle aynı mânâdadır. Çünkü dâd harfi sadece Arapça'ya has bir harftir. Başka hiçbir dilde bu harf yoktur. Efsah (en fasih) sıfatı ise fesuha fiilinden türetilmiş ef al ölçüsünde bir sıfat olup "güzel konuşmak" anlamına gelmektedir. Sıbâh adlı lügatte şöyle denir: Arapça'da hem "fasih kişi", hem de "fasih kelam" ifadeleri geçer ve fasih kelimesi beliğ anlamında kullanılır. "Fasih lisan" terimi de "çok güzel ve rahat konuşan kimse" anlamındadır.

Fesahat bir yönüyle açık, net ve vazıh olmaya dayanmaktadır. Bu nedenle Arapça'da gün doğduğu ve ortalık aydınlandığı zaman, efsaba's-subbu denir. Aynı şekilde Arapça'da her açık ve beiirgin olan şeye mujsih denir. Fesahat hulûs/öz ve cevher anlamında da kullanılmaktadır; zira Arapça'da köpüğü alınıp tamamen duru hale gelen süt için efsaba'l-lebenu şeklinde kullanıma yer verilir. Bu konu "Hz. Peygamber (sallailahu aleyhi veseOem)'in hissi sıfatları" bahsinde ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

Ekseru'I-enbiyâi tebean (Tâbisİ en çok olan peygamber): Müslim, Enes b. Mâlik (radiyallahu anh)'dan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'in şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "öyle peygamberler vardır ki kıyamet günü ilahi hutura geldiklerinde beraberlerinde kendilerini tasdik eden bir kişiden başka tabileri olmayacak ".

Yine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem) Ebu Hureyre'den nakledilen bir hadis-İ şerifte şöyle buyurur: "Ben kıyamet gününde tâbısi en çok olan peygamber olmayı ümid ediyorum." Bu söz muhtemelen Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem) tarafından ümmetinin hali kendisine gösterilmeden Önce söylenmiştir. Bilâhare Allah Teâlâ Peygamber (sallallahu aleyhi veselkm)'in bu ümidini gerçekleştirmiştir. Bu konuya da "Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" bahsinde değinilecektir.

el-Ekrem: "Herkesten daha çok kerem sahibi" demektir. Alimlerden şu değerlendirmeyi yapanlar olmuştur: Kerem, hürriyet gibidir; ancak şu kadar var ki hürriyet hem büyük, hem küçük ihsanlar için kullanılırken, kerem sadece büyük İhsanlarda kullanılır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur "Allah katında en şerefliniz/keriminiz ondan en çok sakımmzdır." (Hucurât 13)

Dârimİ, İbn Abbas (radiyallahu anlı)'dan Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem)'in şöyle buyurduğunu nakleder: "Ben Allah midinde gelmiş-gecmiş bütün herkesten daha değerliyim/kerimim, bunu Övünmek için söylemiyorum.''[47]

Hz.  Peygamber  (sallallahu aleyhi vcsellem)'in Allah katında mazhar olduğu iltifat ve ikramlardan biri de Allah Teâlâ'nın bizzat O'nun hayatına yemin etmiş olması ve yapmaya çalıştığı yoğun ibadet konusunda kendisine şefkat edip miktarını azaltmasını istemesidir. Allah Teâlâ başka peygamberlerden böyle bir şey istememiştir, aksine onları daha çok ibadete teşvik etmiştir. O'nun  peygamberlerden   olduğuna,   mecnun/deli  olmadığına,  büyük  bir ahlak     üzere     bulunduğuna    ve     Allah    Teâlâ'nın     kendisini     başıboş bırakmadığına ve kendisine karşı en ufak bir kin ve nefret beslemediğine dair  yemin  etmiştir.  Avret  mahallini  hiçkimsenin  görmemesi  için   Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)  sünnetli olarak doğmuştur. Ölüm meleği huzuruna girmek ve pâk ruhunu  teslim  almak üzere izin istemiştir ki O'ndan  önce  hiçbir  peygambere böyle  bir iltifat gösterilmemiştir.  Hz. Peygamber     (sallallahu    aleyhi    vesellem)'in    bu    ismi     de    Allah    Teâlâ'nın Esmaülhüsna^sından kendisine verdiği isimlerdendir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: \/^\ &T,j (fVe rabbin ziyade kerem sahibidir" (Alak 3) Yani, O'nun sahip olduğu keremin üzerinde hiçbir kerem yoktur. Veya: Kullarına sayısız nimetleri veren ve onlara karşı halım davranıp nimetlere karşı nankörlük noktasında onlara cezada acil davranmayandır.

Ekremu'n-Nâs. Ekremu  veledi  Âdem:   Bu   isim   "Şefaat"   hadisinde açıklanacaktır.

el-İklîl (Taç): Söz konusu tâç peygamberlerin tacı olup Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem) haiz olduğu şeref ve yüceliğe binâen bu adla anılmıştır. Diğer taraftan sahip olduğu İslam ve Kur'an risâletinin kuşatıcı bir risalet olmasına binaen bu adla adlandırılmış olabilir. Öte yandan tâc da bası çevrelediği ve kuşattığı için bu ismi almıştır.

el-Emced: Şeref mânâsına gelen mecâ kökünden ef al vezninde bir üstünlük sıfatıdır.

el-Âmiru en-Nâhî: Emir ve nehiy köklerinden ism-i fail ölçüsünde bir isimdir. Zira Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: onlara iyiliği emreder ve münkeri yasaklar." (A'râf 157) İyiliği emretmek ve münketden alıkoymak, Cürcani'nin, Safiye sinde ifade ettiği gibi, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem) hakkında farz-ı ayn idi, oysa O'nun dışında kalan kimseler için farz-ı kifâyedir. Busirî (rahmetullah aleyh) kasidesinde şöyle der:

iyiliği emreden ve münkerden alıkoyan Peygamberimiz '"Yok" veya "evet" derken O'ndan dana iyi birisi yoktur

el-Azefi şöyle der: Emretme ve yasaklama gerçekte Allah Teâlâ'ya ait bir vasıftır, ancak Hz. Peygamber (sıdlallahu aleyhi vesellem) Allah ile kul arasında bir-vasıta olunca bu iki vasıf kendisine nİsbet edilmiştir. Zahiri boyutta emir veren ve yasaklayan odur. Ama Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem)'in vasıta olduğu delille sabit olmuş ve emir verme ve yasak koyma yetkisinin gerçek anlamda kime ait olduğu nakille İfade edilmiştir.

Emrin iki mânâsı vardır. Burada kastedileni: Bir şeyin yapılmasını istemektir. Ebu Ishak eş-Şİrâzi (rahmemllah aleyh) ve usûl âlimlerinden bir gruba göre emrin yüksek bir makamdan tevcih edilmesi gerektiği ifade edilmiştir, yani emir ve yasak konumunu İhraz eden kimse emre muhatap olan kimseden rütbe itibariyle daha üst mertebede olmalıdır. İmam Râzi, Amidi ve İbnu'l-Hacib de bu görüştedirler.

Eğer bu bilindiyse Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i "emreden ve yasaklayan" diye nitelemesinde Hz. Peygamber (salhlhhu aleyhi vesellem) şanının yüceliğine, İhraz ettiği konumun yüksek bir konum olduğuna ve kadr-ü kıymetinin bütün yaratıklardan üstün olduğuna delalet etmektedir. Buradan da emrettiği ve yasakiadiğı hususlarda Peygamber (sailallahu aleyhi vesellem)'e itaat etmek gerektiği sonucu doğmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Resul size ne verirse onu alın, size neyi yasaklarsa ondan uzak durun." (Haşr 7)

el-îmâm:  Hayır veya başka hususlarda  kendisine  tâbi  olunan önder mânâsındadır.

İmam   kelimesi:   "Seni   insanlara   imam yapacağım"   (Bakara   124)   âyetinde   geçtiği   üzere   tekil   şahsa   yönelik kullanılacağı gibi: "Bizi muttakilere imam kıl" (Furkan 74) âyetinde geçtiği veçhile çoğul zamire yönelik olarak ta kullanılır. Hassan (radıyallahu anlı) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i övdüğü bir beyitinde şöyle der:

Hz.   Peygamber   müminlere   imam   olup   onları   bütün   gayretiyle   hakka ulaştırmaya çalışır,

Onlara doğruyu öğretir, O'na itaat ederlerse hidayet bulurlar.  [48] Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e imam denilmesi, insanların O'na ittiba etmesi ve O'nun söz ve fiillerini merci kabul etmesi sebebiyledir.

tmâmu'1-Hayr: İbn Mâce, İbn Mesud (radiyallahu anh)'dan şunları nakleder: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi veselkm)'e salavât getirdiğiniz zaman O'nu en güzel şekilde yerine getirin. Zira siz söz konusu salavâtın Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e arz olunduğunu bilmiyor olabilirsiniz. Bunun üzerine etrafındakiler: O halde bize en güzel şekilde nasıl salavât getireceğimizi öğret, deyince İbn Mesud (radiyallahu anh) şöyle dedi: 'Allâhümme ic'al salavâtike ve rahmeteke veberakâtike ala seyyidi'l-mürselîn ve imâmi'l-muttekîn ve hâtemi'n-Nebiyym Muhammedin abdike'l-emîn ve Kesûlike İmâmi'l-hayri ve kâidi'l-hayri ve Resûli'r-rahmeti, Allâhümme ib'ashu el-makame'l-Mabmûde ellettiyağbituhu fîhî el-evvelûne ve'l-âhirûn."

(Allahıml Salavât, rahmet ve bereketlerini peygamberlerin efendisi, muttakîlerin imamı ve enbiyânın hâtemi, emin ve rahmet peygamberi olan Muhammed (sallallalm aleyhi Kse/kmj'e kıl. Allahım! O'nu evvelkilerin ve sonrakilerin gıpta ettiği makam-ı Mahmûd'a eriştir.)

Îmâmu'l-Alemîn: Alem kelimesi, âvâlim ve âlemin şeklinde çoğul yapılır. Zemahşerî bu kelimenin ilimden türetilip sadece akıllı varlıklara yönelik olduğunu ifade etmiştir. Ancak bu ismin Allah dışında kalan bütün varlıklara ad olması durumunda -ki bu görüş daha doğrudur- o zaman Allah Teâlâ'nın varlığına delalet eden alamet kökünden türetilmiş bir isim olur. O zaman da âlemin kelimesi bunun çoğulu olmamaktadır. Çünkü âlemin kelimesi  sadece akıllı  varlıklar için  kullanılan  cemi  müzekker bir çoğuldur.

İmam Begavî (rahmetuUah aleyh) şöyle der: Avalim/âlemlerin sayısı konusunda değişik görüşler ifade edilmiştir; Saîd b. el-Müseyyeb, altı yüz'ü denizlerde, dört yüz'ü de karada olmak üzere bin âlem olduğunu İfade ederken, Mukâtil b. Süleyman; kırk bin'i karada, kırk bin'i de denizde olmak üzere seksen bin olduğunu ileri sürmüştür. Ka'b İse; "Âlemlerin sayısını ancak Allah bilir" demiştir. "Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir." (Müddcssir 31)

İmâmu'l-ÂmÜîn: Amel eden kulların imamı, demektir.

İmâmu'l-Muttekîn: O'na tâbi olan ve getirdiği hidayetin peşinden giden kulların imamı, demektir. Muttekîn kelimesi, mutteki kelimesinin çoğuludur. Muttekî de, şirkten kendini koruyan ve şek ve şüphelerden uzak duran kimsedir.

Îmâmu'n-Nebiyyîn:  Bütün    peygamberlerin    imamı, demektir.

İmâmu'n-Nâs: İmam Ahmed ve Tirmizİ, Ubey b. Ka'b (radiyallahu anh)'dan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiş]erdir: "Kıyamet günü olduğunda ben, peygamberlerin imamı, onlann hatipleri ve şefaatçisi olacağım. Burnt övünmek için söylemiyorum." İmam Ahmed'in rivayetinde İse: "... insanların imamı olurum" şeklinde yer almıştır.[49]

Kıyamet günü Peygamber (sallallahu aleyhi vescUem)'e bu hususiyetlerin verilmesinin hikmeti "seyyidu'n-nâs" ismi İzah edilirken açıklanacaktır.

el-Emân: İmam Ahmed ve Tirmizi", Ebu Musa (radıyallahu anh)'dan naklediyorlar: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) döneminde iki ahd-ü emân vardı; bunlardan biri devre dışı kaldı; diğeri ise hâlâ geçerlidir. O iki ahd-ü emânın zikredildiği âyet-i kerime ise şudur

 "Sen onlann arasında iken Allah onlara azab edecek değildi ve onlar Allah'a istiğfar ettikleri sürece azaba dûçâr olacak değillerdi." (Enfal 33)

Tİrmizî'nİn rivayetinde ise Hz. Peygamber (saUaüahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlâ ümmetim için bana iki em an verdi. Ben bu âlemden göçüp gittikten sonra istiğfar kıyamete kadar si^in emânını^ olacaktır.'[50]

Evet, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ümmeti ve kavmi için azaba karşı bir eman/güvence idi, Zira Allah Teâlâ aralarında Resûlullah (sallallahu aleyhi v-eseUem) yaşadığı için azabı bir müeyyide olarak kullanmamıştır. Bazıları şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) hayatta kaldığı müddetçe ümmeti için en büyük emandır. Sünnet-i seniyyesi de hayatta kaldığı müddetçe O, hayatta gibidir. Ancak Sünnet'i ortadan kalkarsa o zaman fitne ve belaları bekleyin!.

el-Emene: Beyhakî, Ebu Musa (radiyallalmanh)'dan şunları nakleder: Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) başını göğe dikerek şöyle buyurdu: "Yıldırlar gökyüzünün emanıdırI güvencesidir. Eğer yıldık/ar yok olursa gök tehlike saçar. Ben de ashabımın güvencesiyim; ben aralarından ayrıldığım an, ashabım kötü şeylerle yü^ yü%e kalır. Ashabım da ümmetimin güvencesidirler; onlar gittikleri an, ümmetimi kötü şeyler bekleyecektir. [51]

Emene ismi güvence anlamındadır. AHah Teâlâ, vahyini Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e emanet ettiği için O'na bu ad verilmiştir. Emene'mn koruyan anlamında olduğunu ifade edenler olmuştur ki, buna göre Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ashabını bid'at, ihtilaf ve fitnelerden koruduğu ve muhafaza ettiği için O'na bu ad verilmiştir. Bu husus, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in "Allah Teâlâ bir ümmete rahmet etmeyi murad ederse, kendisinden önce peygamberinin ruhunu teslim alır" sözüyle çelişmez. Zİra bu hadis-i şerifte rahmetten muradın, onları helak etmek, hayvan suretine çevirmek ve3'a kendilerine vâdedilen fitnelerden emin kılmak anlamındadır. Veyahut güven kelimesi:  katından bir güven olsun diye sizi tatlı bir uykuya bürümüştü." (Enfal 11) âyetindeld anlamdadır. Mü'minler için azaba, kâfirler için İse âcil helak ve cezaya çarptırılmaya karşı bir güvence olduğu için Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) 'c bu ad verilmiştir.

el-Ümmetü (Bütün hayırları kendi şahsında toplayan, kendisine ittibâ edilen veyahut hayrı öğreten): Ümmet kelimesi Arapça'da topluluk ve cemaat mânâsına gelir. İbrahim (aleyhisselâm) gibi, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de âdeta topyekun bir ümmetin hâiz olamadığı güzel evsaf ve meziyetleri kendi şahsında topladığı İçin bu adla anılmıştır.

Elif, Lâm, Mîm; Elif, Lâm, Mîm, Râ; Elif, Lâm, Mîm, Sâd. Bunları İbn Dihye zikretmiştir. Ancak meşhur olan görüşe göre bunlar Allah Teâlâ'nın isimlerini sembolize eden harflerdir, Şayet İbn Dihye'nin iddiası doğru İse bunlar, bu takdirde Allah Teâlâ'nın Peygamberini kendi isimlerinden verdiği İsimler cümlesinden olur. Bu konuda geniş bilgiyi el-Kavhı'l-Câmi'u el-Vecfy e/-Hâdimu li'l-Kur'am'l-A%ı\ adlı eserimizde verdik,

el-Elmaiyyu: Kıvrak zeka ve keskin dile sahip olan kimse anlamında olup ateşin alevi ve etrafa saçtığı ışık anlamında olan lem'u'n-nâr kullanımından alınmıştır, el-elmaî kıvrak zekası sebebiyle "bir şeyin İpuçlarını görür görmez sonucunu kestiren anlamında" bir İsimdir. Nitekim Evs b. Hucr [52] bir beyitİnde şöyle der:

el-Elmaî Öyle bir kimsedir ki, Görmüş ve igiimi§ gibi tahminlerde bulunur

el-elma'vt el-yelma' da aynı mânâdadır. Sahih olan görüşe göre e\-yelmaiyyu da aynı anlamdadır, el-yelma' kelimesinin yalancı anlamına geldiği doğru değildir. el-Ezherî ve daha başka dil otoritelerinin de ifade ettiği gibi bu kelime Araplar nezdinde hep müsbet anlamda kullanılmıştır. Bunun için Ezherî:   "Bu   kelimenin  yalancı   anlamında   kullanıldığını   Leys'den  başka kimseden duymadım" der.

el-Amin: (Müttekî, pâk ve şerif mânâsına gelmektedir) Gönül huzuru, İtminan ve korkunun zevali anlamına gelen emin kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Mânâ olarak emân ve emânet kelimelerine yakındır. Allah Teâlâ O'nu kıyamet gününde cereyan edecek hadiselerden güvende kıldığı için Resûlullah (salkllahu aleyhi veseilem)'e bu ad verilmiştir. Zira Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: ^3 <üJl ıSy^n Ü }'y, "0 gün Allah Peygamberini rezil rüsvay etmeyecektir." (Tahrim 8) Bunun da hikmeti şudur: Resûlullah (sallallahu aleyhi veselleoı) o günün sıkıntısından güvende olacağı için, bütün gayretini ümmetine edeceği şefaate yöneltecektir. Zira o gün bütün peygamberler "nefsi nefsi!" diye seslenirken, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) "ümmeti ümmeti!" buyuracaktır. Dolayısıyla Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) söz konusu çetin sahneden güvende olmasaydı diğer peygamberler gibi kendisi de bizzat kendi nefsiyle meşgul olmak zorunda kalacaktı.

Resûlullah (sallaOahu aleyhi vesellem)'in güvende olduğu konusunda Taberânî'nin Mm'cemu'/-Evsafında senedi zayıf olan bir hadis yer almıştır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) yaratıkların şer ve tuzaklarından emin ve güvende idi. Çünkü Allah Teâlâ O'nu insanlardan korumuş ve muhafaza buyurmuştur. İlk peygamberlik yıllarında Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bir yere çıktığında amcası Ebu Talib O'nun peşine korumalar gönderirdi. Ancak: ^-lâı ^ ilLJJ lur. "Allah seni insanlardan koruyacaktır" (Mâide 67) âyeti nazil olunca Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) amcasına: "Amcacığım! Allah Teâlâ beni kendi korumasına aldı, doiayısryla benim artık korumaya ihtiyacım yok" buyurdu. Bu ifadeler Şerhu'n-Na^m'da. böyle geçmektedir. Ancak aynı kitapta konunun devamında: "Bu âyet-i kerime Tebuk gazvesinin yapıldığı sene nazil oldu" denilmektedir ki, söz konusu tarihte Ebu Talİb hayatta değildi. Zİra O, hicretten önce vefat etmişti. Dolayısıyla böyle bir çelişki söz konusudur. Allah Teâlâ en doğrusunu bilir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'İn: "Hay ber'de yediğim şehirli lokma hala ikide bir nüksedip vücudumu çok rahatsı^ ediyor" sözü yanlış anlaşılmamalı, zira yukarıdaki âyet Tebuk gazvesi senesinde nazil olmuştu. Oysa bu hadis-i şerifte anılan zehirli lokma daha önce Hayber'de vuku bulmuştu. Aynı şekilde Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in Uhud'da karşılaştığı ezâ ve cefâ da yanlış değerlendirilmemeHdir. [53] Çünkü âyet-i kerimede geçen "koruma"dan kasıt, ölüme yönelik tehditlerdir. Dolayısıyla ölüm mesabesinde olmayan durumlar söz konusu korumanın dışında tutulmuş olabilir. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'İn daha sonraları kendisi İçin koruma tayin etmesi vahye dayalı bir emirdir.

el-Emîn: Bunu İbn Fâris zikretmiştir. Anlamı da emanetine güvenilen ve diyanetine gıpta edilen güçlü demektir. Emme fiilinden fail mânâsında ve fa'îl ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  

"And olsun ki, o Kur'an şerefli bir elçinin sözüdür. 0 elçi güçlüdür, Arşın sahibi Allah'ın yanında değerlidir. Orada kendisine itaat edilen emin birisidir." (Tekvir 19-21) Âyet-i kerimelerde kastedilenin Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) olduğa ifade edilmiştir ki, Kadı Iyâz bu görüşü müfessirlerin çoğuna dayandırmıştır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) vakarından, doğru sözlü oluşandan, şahsiyetli ve Cahiliye pisliklerinden uzak durduğu için küçüklüğünden beri kendisine "emîn" denirdi. Ka'b b. Mâlik, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in bu yönüyle İlgili olarak şöyle der:

Emmair, herkes tarafından sevilen ve parmakla gösterilen birisidir Her§eye kahir ve kâdîr olan Â-llah tarafından bir mühürle teyia edilmiştir Kabe'yi inşâ ederken Kureyş'lilerin: "Bu gelen Emîn'dir, inşaallah" sözü ileride ele alınacaktır.

Müslim,  Ebu Saîd  el-Hudrî  (radiyalhhu anh)'dan merfu olarak şu hadisi nakleder:   "Si% bana güvenmiyor musunn^J Oysa ben semada Emîn'im; %ira bana sabah akşam semadaki/erin haberi gelir. [54] Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) vahyi kendi uhdesinde koruduğu ve tâat konusunda güçlü olduğu için kendisine Emîn.adı verilmiştir.

Emîn ismi, me'mûn (güvenilir) mânâsında olabilir; zira Arapça'da jeîl ölçüsü bazen mefûl mânâsında kullanılır. Dolayısıyla hem emîn, hem me'mûn isim olarak kullanılır. Allah Teâlâ vahyini kendisine emanet ettiği, kullarıyla arasında bir aracı kıldığı, hıyanetin zıddı olan emanet vasfını O'na en yüksek sevi}rede bahşettiği ve kendisini sıdk ve doğrulukla bezedİği İçin Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e bu ad verilmiştir. 

"Biz emaneti göklere ve yere arzettik..." (Ahzab 72) âyetinde geçen emanetten kasıt kullara farz kılınan şeylerdir. Bundan kastın kalbî anlamda niyet olduğunu ifade edenler olmuştur; zira Allah Teâlâ kullarına farzlarını emanet etmiş ve onlardan başkasına bunları vermemiştir. Dolayısıyla kim, tevhidi dışarıya yansıttığı gibi kendi iç dubasında da muhafaza ederse emaneti hakkıyla eda etmiş olur. Kİm de, böyle yapmazsa emaneti yerine getirmiş olmaz. Âyet-i kerimede geçen emanetin akıl mânâsında olduğu söyleyenler olduğu gibi, adalet mânâsında olduğunu ifade edenler de olmuştur. Daha başka görüş ifade edenler de vardır.  el-Ümmî: (Ümmî) Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Onlar ümmî peygamber olan Resule ittibâ ederler." (A'râf 157) Ummı, yazı yazmayı bilmeyen kimse demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte: "Bi% hesap-kitap bilmeyen ümmî bir topluluğu^' denmiştir. Ümmî kelimesi anne mânâsına gelen ümm kelimesine izafe edilmiş bir kelimedir. Sanki bu vasıfta olan kişi annesinden doğduğu hal üzere olan kişidir. Ümmîlik vasfı Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) hakkında bir mucizeyken O'nun dışında kalan kimseler için böyle değildir. Kadı İyâz şöyle der: "Çünkü Pe}rgambcr (sallidklıu aleyhi vesellem)'in en büyük mucizesi olan Kur'ân, ilim ve marifetle irtibatlı olup böyle bir mucizenin okurna-yazma bilmeyen ve hiç kimseden ders almayan ümmî birinin şahsında zuhur etmesi son derece ibrete şayandır ve beşeri bir mucizedir. Bu da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) için en ufak bir eksiklik teşkil etmez. Zira okuma-yazma, bilgi edinme noktasında sadece bir vasıtadır ve bizatihi maksat değildir. Dolayısıyla maksat hâsı! olunca, vasıtanın ehemmiyeti kalmaz.

Mülâhaza: Kadı Iyaz der İd: Kim Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i ümmî, yetim ve daha başka vasıflarla niteler ve bunu O'na ta'zİm ve nübüvvetini İspat bağlamında anarsa iyi ve güzel bir şeydir. Ancak bu vasıfları başka bir gaye ile zikreder ve kötü bir niyetle anarsa, katledilir veya durumuna göre te'dib edilir. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Emmî: Yukarıdaki âyet-i kerime el-emmî şeklinde de okunmuştur. İbn Atiyye (rahmetullah aleyh) şöyle der: Buna göre bu isim hedef ve maksat anlamına gelen el-emm kelimesine mensup olup Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bütün insanların maksûdu ve hedefi olduğu için bu adla anılmıştır. Zira bütün beşeriyet fiil ve uygulamalarında O'nu rehber edinirler. Bu mânâya göre el-emmiyjıı İsmİ Resûluîlah (sallallahu aleyhi vesellem) için bir başka isim olmaktadır. İbn Cinnî şöyle der: Muhtemelen bu isim el-Ümmî ile aynı mânâdadır. Ancak telaffuzunda farklı bir lehçe geçerlidir. Dolayısuda başka bir isim değil de başka bir okuyuş şekli sözkonusu olmaktadır.

En'umullâh: En'um nimet kelimesinin çoğulu olup ihsan mânâsmdadır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) beşeriyet için Allah katından bir nimet ve peygamber olarak gönderilişi onlar için bir rahmet olması sebebiyle bu adla adlandırılmıştır. O'nun peygamber olarak insanlığa bahşedilişi İle insanlık çok nimetlere mazhar olmuştur: İslâm, küfürden kurtuluş ve helak olmaktan güvende olma bu nimetlerin bazılarıdır.

Enfesü'1-Arab: Allah Teâlâ şöyle buyurur:  

"Size en seçkin kişi Resul olarak gelmiştir." (Tevbe 128) el- Hâkim, Ibn Abbas (radiyallahıı ',ınh)'dan ResÛlulîah (sallallahu aleyhi vesellem)'İn, Tevbe süresindeki: "Si%e kendi içinizden bir Resul geldi' âyet-i kerimesini enfeşiktim şeklinde okuduğunu rivayet etmiştir ki, bu da "en seçkininiz, kadr-u kıymetçe en yüksek olanınız1' şeklindedir. Zira enfes kelimesi "izzet, şeref ve yücelik" anlamına gelen nefâse kökünden efal ölçüsünde bir üstünlük ismidir. Nitekim Arapça'da "çok seçkin, değerli ve nadir inci" için durru'n-nefîs denir.

Alimlerin çoğunluğu bu âyet-i kerimede hkabîn Araplara yönelik olduğunu İfade etmişlerdir. Dolayısıyla Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Arapların en mükemmeli ve en seçkini ise bütün insanlığın da en seçkinidir. Arapların da diğer ırklardan üstünlüğü varsa, o da Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in kendi İçlerinden olmasıdır. Şair şöyle der:

Oğlu sayesinde yüce şereflere nail olan nice babalar vardır Nitekim Adnan sülâlesi Resûlullah ile şerefte zirveye çıkmıştır

Evfâ'n-Nâsi Zimâmen: (İnsanlar içerisinde hürmete en çok layık olan ve en fazla saygı ve itibar gören) Hassan b. Sabit (radiyaMm anlı) şöyle der: "Hiçbir binek sırtında Muhammed'den iyisini, O'ndan üstün ahd-üvefâ sahibini taşımamıştır."

el-Enveru'1-Mütecerradu: (En kuvvetli nuru şahsiyetinde bulunduran)

el-Evvâh: İbn Abbas (radıyallahu anlı) şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle dua ederlerdi: "Allakml Beni sana çok şükreden, seni çok anan, senden çok korkan, sana çok çok itaat eden, sana gönülden boyun eğen ve sana gönülden Hanan bir kul eyle." [55] Evvâh kelimesinin mânâsı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Onların tümünü ele alırsak Evvâh, duada huşu ve niyaz sahibi, her hatasından dolayı tevbe eden mü'min, Allah'a yönelen ve günah işlemeksizin ilâhi hukuka son derece riayet eden, yine günah işlemeden devamlı tevbe istiğfarda bulunan, halım, rahim ve itaatkâr, Allah'a gönülden bağlanan, devamlı korku ve endişe halinde yaşayan, Allah'ı zikredip Kur'an'ı çok tilâvet eden kimsedir. Bütün bu özellikler de Resûlullah (sallallahu aleyhi vesdlem)'İn şahsiyetinde mevcuttur.

el-Evsat: Âdil ve her şeyde en İyi demektir. Şair şöyle der:

Ey bütün insanların en âdili ve en seçkini!

Sen üstünlük noktasında Arapların en §erejlisisin Nitekim Allah Teâlâ İslam ümmetini şu âyet-i kerimede aynı vasıfla nitelemiştir: "İşte böylece sizi vasat bir ümmet kildik." (Bakara 143) Yani, sizi adalet sahibi, seçkin ve din sahibi kimseler faldık. Öteyandan sizler ifrat ile tefrit arasında vasat bir ümmetsiniz, demektir.

el-Evlâ: Yanİ, mü'minlere canlarından daha yafan, demektir. Zİra Resûlullah (saJlalîalm aleyhi vcsellem) herşeyde, din ve dünya İşlerinde mü'minlere nefislerinden, kendi canlarından daha yakındır. "Resûîullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" bahsinde bu konuya ayrıntılı bir şekilde yer verilecektir.

el-Evvel: Birinci olan, herkesi geçen veyahut önden gidip kendisine ittîbâ edilen kimse anlamındadır.

el-Âhir: Sonuncu anlamındadır. Bcyhakî'nin Miraç olayı ile ilgili olarak Enes (radiyallahu anh)'ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle anlatılır: Sonra Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem) yaratıklardan bir grup ile karşılaştı. Hepsi O'na: "Ey Evvel! Allah'ın selamı üzerine olsun! Ey Ahir! Allah'ın selamı üzerine olsun!. Ey Haşir! Allah'ın selamı üzerine olsun!" diye selam verince Cebrail (aleyhisselâm): "Ey Muhammed, selamlarına karşılık ver!" buyurdu. Yine İsrâ hadisesiyle İlgili olarak el-Bezzâr, Ebu Hureyre (radıyallahu anh)'dan şunları naklediyor: "Ben seni peygamberlerin ilki olarak yarattım ve onların sonuncusu olarak gönderdim."

Müslim, Ebu Hureyre (radiyalhhu anh)'dan Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakleder: "Be/ı kıyamet gününde Adem oğullarının efendisiyim, ben topraktan ilk diriltilecek olanım, ben ilk olarak şefaat edecek olanım, ben şefaati ilk kabul edilecek kimseyim. [56]

Bu iki isim aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. Allah Teâlâ'va nisbeti durumunda Evvel'in mânâsı şudur: Varhk âleminden evvel olan ve bu oluşunun bir başlangıç noktası olmayan Zât'tır. el-Âhir'in mânâsı ise: Allah Teâlâ her şey yok olduktan sonra varolan ve bu varlığının sonu olmayan Zât'tır. Kadı Iyâz şöyle der: Yani Allah Teâlâ'nın evveli olmadığı gibi sonu da yoktur, demektir.

Evvelu'r-Rusuli Halkan: Peygamberler içerisinde ilk yaratılan.

Evvelu Şâfîin: Yani şefaati ilk taleb edecek olan.

Evvelu Müşeffe'in: Şefaati ilk kabul edilecek olan. Şefaat, günahkarların affedİletnesîni Allah'tan talep etmektir. Resûlullah (sallallahu aleyhi vescllem)'in hasredilmesi bahsinde bu konu üzerinde durulacaktır.

Evvelu'l-Müslimîn: Yanis İslam dininde kendisine iktidâ edilen kimse.

Evvelu   Men  Tenşakku   Anhu'1-Arz: öldükten sonra ilk diriltilecek olan kimse. Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellem)'in haşri bahsinde bunun hakkında geniş bilgiye yer verilecektir.

Evvelu'l-Mü'rninîn: Yani,  iman konusunda kendisine ittîbâ edilen kişi.

Ayetullâh: Bu ismi Suyûtî zikretmiş ve hakkında her hangi bir açıklamada bulunmamıştır.

İbnu'l-Münzir, Mücâhid (rahmetullah alcyh)'den: "Varlığımızın ve birliğimizin delilerini onlara göklerde *ve... göstereceğiz" (Fussilet 53) âyetiyle ilgili olarak şunları nakleder: Ayet-i kerimede geçen "varlığımızın ve birliğimizin delillerinden kasıt Muhammed (sallallahu aleyhi vesellcm)'dir; çünkü O, Allah Teâlâ'ya delalet eden en zahir alâmettir. Râğıb (rahmeruDah aleyh) şöyle der: Âyet kelimesi, ey kökünden türetilmiştir ki, mânâsı "bir varlığı, başka bir varlıktan hareketle ortaya koyan, izhar eden" demektir. Veyahut "sığınmak" mânâsına gelen evâ fiilinden türetilmiş olup "maksada ulaşma noktasında kendisiyle istidlalde bulunulan şey" mânâsındadır.

Peygamber (sallallalm aleyhi vescllcm), hidayet yolu için bir alâmet olduğu idn bu adla adlandırılmıştır. O, ebedî mutluluk yolunda kendisiyle İstidlal edilen ve yol bulunan bir meşaledir.

"Allah'ın âyetini inkar edenler için şedîd bir azab vardır" (Âl-i İmran 4) âyetinde geçen "âyet" kelimesinden muradın Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olduğu ifade edilmiştir.

B Hafi ile Başlayan İsimler

el-Bâriu: "Fazilet ve ilim noktasında bütün akranlarını geçen", "akıl ve zeka noktasında onlardan üstün olan" anlamına gelen berâ'a kelimesinden türetilmiş bir isimdir.

el-Bâriklît: Kadı İyâz şöyle der: Bu isim Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in İncil'de geçen isimlerinden biridir. Mânâsı da Rûhu'i-Kudüs'tür. Sa'leb manâsıyla ilgili şöyle der: Hak ile batılı birbirinden ayıran kimse, demektir. Mânâsı ile ilgili olarak "hamd eden" diyenler olduğu gibi, "Allah'ı çok öven" anlamında olduğunu İfade edenler de olmuştur. Takiyyuddîn eş-Şumunnî (rahme rullah aleyh) şöyle der: incil uzmanlarının büyük çoğunluğu bu ismin "seçilmiş", "tercih" edilmiş anlamına geldiğini ifade etmişlerdir.

el-Bâtın: (Vahiy yoluyla bütün eşyanın bâtınına muttali olan) Bu da Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in isimlerinden olup, "gözle idrak edilmeyen ve onlar tarafından görülmeyen" ve "eşyanın batini yönüne muttali olup eşyanın hakikatini tanıma noktasında en ufak bir zorlukla karşılaşmayan" mânâsındadır. Kimileri "zâtıyla bâtın, âyetlerİyle zahir olan" şeklinde yorumlarken, bazıları da "künhü akıl ve duyularla idrak edilmeyen" şeklinde anlam yüklemişlerdir.

Hz. Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem) hakkındaki mânâsı da: "Allah Teâlâ'nm kendisine tahsis ettiği makama erişilmeyen kimse" demektir. Bu mânâya işaretle Kasîde-i Bürde'dc şöyle denir:

A.ciz bıraktı âlemi mânâsını anlamak Yanında yakınında acizlerden başka yok Gün gibidir U2aktan küçük görünür sana Yakından seyrine dal kamaştırır gözünü Dünyada hakikatin bilmek ne mümkün Onun  Halka teselli verir düşte bile gördümü  En son ilmi beşerin hakkında bildiği: Beşer'dir, cümle halkın O dur en hayırlısı                     

el-Bâliğ.

el-Beyân: Bu iki ismi Ebu'1-Fadl el-Kastallânî zikretmiştir.

el-Bâhir: Kisâî'nin Kasasü'l-Enbiyâ adb eserinde Allah Teâlâ'nm Musa (aleylüsselâm)'a şöyle dediği nakledilir: "Muhammed, nuru gözleri kamaştıran dolunaydır." Zira O'nun nuru, bütün peygamberlerin nuruna baskın geldiği ve kendisinden çok nurlanıldığı için bu ad verilmiştir. "Nuru/ışığı bütün yıldızların ışığına baskin gelen" anlamında kullanılan bedrim bahir kullanımından alınmış bir isimdir. Veyahut Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hüsn-Ü cemâliyle bütün yaratıklara baskın geldiği için bu adla anılmıştır. "Falanca kadın hüsn-ü cemâliyle bütün kadınlara baskın geldi" anlamında bir kullanımdan alınmıştır. Veyahut Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'İn hücceti açık ve zahir olduğu için kendisine bu ad verilmiş olabilir. Nitekim şair şöyle der:

Herkese üstün geldin, artık gizlenmeye hacet yok Ancak dolunayı göremeyen körlerle senin işin yok

el-Bâhî:   Hüsn-ü   cemâl   sahibi   demektir.   Behâ  kelimesinden alınmış fail ölçüsünde bir isim olup Bâbîve Behî şeklinde kullanılır.

el-Bahru (Deniz): Sözlük anlamı itibariyle karanın zıddı dır. Daha sonra geniş ve derin alanı işgal eden su kütlesine ad olmuştur. Büyük nehirlere de bahr denir. Aynı şekilde çevik ve atik ata da bahr ismi verilir. Hz. Peygamber   (sallallahu  aleyhi vesellem)'in   bu   adla   anılması   Kisâî'nin   Kasasu'l-Ettbiytfsmdo. geçen  şu  söze  binaendir:   "Allah Teâlâ peygamberlerinden birine  şöyle  demiştir:  Muhammed  engin bir denizdir." Yani, yararı ve faydası herkesi kaplayan birisidir. Deniz gibi hem kendisi tâbirdir, hem de içine   dâhil   olan   şeyi   temizleyici   bir   özelliğe   sahiptir.   Veyahut   Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) çok cömert olduğu için bu adla anılmıştır. Enes    (cadiyallahu   anh)    anlatıyor:    Hz.    Peygamber    (sallallahu   aleyhi   vesellem) kendisinden bir şey isteyeni asla eli boş geri çevirmemiştir. Bir gün adamın birisi   kendisinden  büyük  oranda  bir   koyun   sürüsü   talep   etti   de   Hz. Peygamber  (sallaüalıu aleyhi vesellem)  onun bu isteğini yerine  getirdi.  Bunun üzerine adam kavmine gelip: "Ey kavmim, hepiniz müslüman olunuz, zira Allah'a yemin  ederim ki, Muhammed elinde ne var, ne yok demeden ikramda bulunan büyük bir insandır" dedi. [57] "Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in cömertliği" bahsinde bu konuya değinilecektir.

el-Bed'u: Büyükler ve efendiler sayılmaya başladığında "ilk defa kendisinden başlanılan" mânâsındadır.

el-Bedî': Ebde'a kökünden feıl ölçüsünde bir sıfattır; mânâsı da "güzel yüz sahibi, eşsiz kimse" demektir. Bu da Allah Teâlâ'mn İsimlerinden olup "hiçbir maddesi olmadan yoktan var eden" kimse anlamındadır.

el-Bedr (Dolunay): Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) kemalinden ve haiz olduğu üstün şereften dolayı bu adla adlandırılmıştır. Kisâİ'nin Kasasu'l-E/ıbıjâ'sınds. Allah Teâlâ'nın Musa (aleyhısselâm)'a şöyle dediği nakledilir: "Muhammed nuru gözleri kamaştıran dolunaydır. O, parlak j^ıldız ve engin bir denizdir."

el-Berru: Bu isim ihsan, taat ve doğruluk anlamına gelen birr kelimesinden türetilmiş fail ölçüsünde bir isimdir. Berr ve bârr şeklinde kullanılan bu ismin çoğulu ebrâı'dn. Bârr kelimesinin çoğulu berare şeklinde de gelir. İdris Peygamber (aleyhısselâm)'dan şu hikmetli söz nakledilir: En faziletli birr şu üç haslettedir: Öfke anında doğruluk, sıkıntılı anlarda cömertlik ve muktedir iken affetmek.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

"Birr gü^el ahlaktır. [58]  Peygamber (salkllahu aleyhi vesellem)  bütün bu hasletleri şahsında topladığı için kendisine de bu ad verilmiştir. Birr aynı zamanda Allah  Teâlâ'mn Esmaülhüsna'sındandır.   O'na nisbetle mânâsı  da:  "Son derece ihsan sahibi ve vâdettiği şeylerde sadık olan" şeklindedir.

el-Berkalîtis: İbn İshak ve izinden giden siyer âlimleri şöyle demişlerdir: Bu isim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Rumca İsmidir. Suyûtî şöyle der: Bu ismin hem el-Berkalitis, hem el-Birkalitis şeklinde yazıldığını gördüm.

el-Bürhân: "Size Rabbinizın katından bir burhan geldi" (Nisa 174) âyet-i kerimesiyle ilgili olarak İbn Ebi Hatim, Süfyan b. Uyeyne'den şunları nakleder: Ayeti kerimedeki Bürhân'dan kasıt Muhammed (saîlallahu aleyhi vesellem)'dir. İbn Atiyye ve Nesefi de ayni görüşü ifade etmişlerdir.

Bürhân lügat mânâsı itibariyle hüccet anlamına gelir. Bazıları: "Yakın ifade eden açık hüccet anlamına gelir" demişlerdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de yukarıda andığımız iki mânâ ile zaten bir Bürhan'dır; zira O, Allah   Tcâlâ'nm   kullarına   karşı,   doğruluğuna   şehadet   eden   âyet   ve mucizelerle apaçık bir hüccettir. Bu isim de Allah Teâlâ'nın Peygamberini kendi Esmâu'l-Hüsnâ'smdan verdiği isimlerindendir. Nitekim İbn Mâce'nin rivayet ettiği bir hadiste böyle geçmektedir.

el-Beşer: İnsan mânâsına gelen bu kelime lügat mânâsı itibariyle "kıllarının azhğı sebebiyle vücudunun açık bir şekilde görünmesi" anlamına gelen beşere kökünden türetilmiştir. Zira vücudunun tamamı kıllarla ve yünle Örtülü olan hayvanlardan bu yönüyle ayrılmaktadır.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) beşerin en mükemmeli ve en yücesi olması hasebiyle bu adla anılmıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "De ki: Ben sadece sizin gibi bir beşerim" (Kehf 110) buyurulmaktadır. Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede bütün insanların beşeriyet vasfında eşit olduklarına dikkat çekmiştir. Üstünlük sadece insanın sahip olduğu    üstün    meziyetlerle   gerçekleşir.    Onun   için    âyet-i   kerimenin devamında: "Ancak bana vahyolunur" buyurulmaktadır. Bu da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'İn diğer insanlara üstün geldiği cihete işaret etmektedir. Buna göre mânâsı şudur: Benîm sizden ayrıcalığım vahiy ve risalet noktasındadır.

Büşra İsa: Müjde mânâsına gelen bişâret kökünden fa'lâ vezninde türetilmiş bir İsimdir. Allah Teâlâ İsâ (aleyhisselâm)'dan naklen şöyle buyurur: : "S\zq benden sonra gelecek olan ve adı Ahmed olan bir Resulü müjdeliyorum" (Saff 6) buyurmaktadır.   el-Müstedrek'tc   Peygamber   (sallallahu  aleyhi  vcseüem)>in   şöyle buyurduğu nakledilir: "Ben babam ibrahim'in duası ve Isâ'mn müjdesiyim"[59]

Mülâhaza: Daha     önceden     ümmetlerine     geleceği     müjdelenen peygamberler beştir: Muhammed, İsa, İshak, Yakub ve Yahya (aleyhimussdâm). Bim'üz bim'üz: İbn Dihye bu ismi Tevrat'a izafe etmiştir. I Yine ona göre içerdiği harflerin rakamsal değerlerinin toplamı 92 olup bu sayı   Peygamber   (sallallahu aleyhi veseüem)'in   isminin   ebced   sayısına  tevafuk 1 etmektedir.

Kadı İyaz Şifâ'dû bu ismin Mâ^mâ-\ şeklinde geçtiğini ifade eder. Suyûtî şöyle    der:    Kanaatimce    bu    isim    yanlış    okunarak    Bim '»^    şeklinde nakledilmiştir.   Derim   ki:   İbnu'l-Kayyim   de   Celâul-Ejhâm   adlı   eserinde  Tevrat'tan bir metinden naklen onu Mâ^mâ-^ şeklinde nakletmiş ve İbn Dihye'nin yukarıdaki sözlerine de yer vermiştir. Dolayısıyla bu ismin doğru şckJİ Suyûtf nin de İfade ettiği gibi Mâ%mâ% şeklindedir.

el-Belîğ: İçinden geçirdiği mânâları en beliğ ve en fasih surette ortaya koyan, demektir.

el-Behâ': İzzet ve şeref anlamına gelmektedir. Peygamber (sallaüahu aleyhi vesellem) İslam ümmetinin izzet ve şerefi ile medâr-ı iftiharı olması hasebiyle bu adla adlandırılmıştır.

el-Behiyy: Cemal sahibi ve akıllı kimse, demektir.

el-Beyyine: Apaçık delil demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  

"Kitap ehli ve puta tapanlardan Hakk'ı tanımayanlar, kendilerine açık delil gelinceye kadar bulundukları hallerden ayrılacak değillerdi. İşte o delil de Allah Tarafından gönderilen elçidir." (Beyyine 1-2) Elçiden murad da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'dir. İbn Atiyye der ki: Beyyine kelimesinin sonundaki kapalı "te" (*) harfi allâme ve nessâbe isimlerinin sonundaki kapalı "te" (S) gibi olup mübalağa içindir.

el-Beyân: Keşfetmek, İzhâr etmek ve maksadı en veciz ifadelerle ortaya koymak, demektir. Beyân ile tibyân arasındaki fark şudur: Beyân, hüccet olmadan bir şeyi ortaya koymak mânâsına gelirken, tibyân, hüccet ve delil ile bir gerçeği ortaya koymak anlamında kullanılmaktadır. Burada beyân, açıklayan mânâsına gelen mübeyyin kelimesi anlamında kullanılmış olabilir. Buna göre Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) insanlara emir ve yasakları beyân ettiği ve din konusunda ümmetine gizli kalan hususları açıkladığı için kendisine bu ad verilmiştir.

T Harfi ile Başlayan İsimler

et-Tâlî (Bir öncekini takip eden): Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sonra sana <hanif olan İbrahim milletinin peşinden git> diye vahyettik." (Nahl 123) Veya bu isim okumak mânâsına gelen tilavetten türetilmiş olabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Size kendi içinizden âyetlerimizi okuyan bir elçi gönderdiğimiz gibi." (Bakara 151)

et~Tezkire: Unutanın unuttuğu şeyi haurlamasina vesile olan ve gafili uyanmaya sevk eden şey, demektir. cr-Râgıb şöyle der: Tezkire, alâmet ve delilden daha genel bir mânâ ifade eder. Çünkü alâmet ve delil somut şeylere has İken, tezkire sadece somut şeylerle değil, aynı zamanda soyut şeyleri   de   içeren  bir  mânâya   sahiptir.   Peygamber   (sallaüahu aleyhi vesellem) insanlara ilâhî görev ve sorumlulukları hatırlattığı ve gafilleri uyanıklığa sevkettİği İçin bu adla anılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "0, muttaki kimseler için bir tezkiredir/öğüt ve hatırlatmadır." (Hakka   48)   Bu   âyet-i   kerimede   geçen   tezkire   kelimesinden   ("o"dan) muradın Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olduğu ifade edilmiştir.

et-Takiyy: Kadı İyâz şöyle der: Önceki ümmetlerden kalma bîr taşın üzerine şunlar nakşedilmişti: "Muhammed takî'dir, ıslahatçıdır, efendidir, emîn'dir." Bu isim takva kökünden feîl ölçüsünde bir İsimdir. M?ıttekî \s\ri\nm geçtiği yerde ayrıntılı açıklamalara yer verilecektir.

et-Telkît: Bu ismi Azefi zikretmiş ve: "Bu Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Rumca'daki ismidir" demiştir.

et-Tenzîl: "İnsanlığa gönderilen1' veyahut "kendisine Kur'an vahyedilen" mânâsmdadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: c "0, âlemlerin Rabbinden bir tenzildir." (Vakıa 80) Tenzil'den muradın 'Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)* olduğunu ifade edenlerin yanısıra, Kur'an olduğunu da ifade edenler de olmuştur. Birinci görüşe göre, âyet-i kerime: "O, Allah katından gönderilmiş bir resuldür" mânâsmdadır.

et-Tihâmî: Tİhâme'li demektir. Tihâme Mekke'nin isimlerindendir. Tihâme bölgesi, Necid bölgesinin aşağı tarafında kalan Hicaz topraklarına verilen addır. Havasının değişken oluşu sebebiyle bu adla adlandırılmıştır. İbn Fâris Tihâme'nin, "aşırı sıcak ve rüzgarın hareketsiz olduğu yer" anlamına geldiğini ifade eder.

 (Peltek) S ile Başlayan İsimler

Saniye İsneyni: Bu bir âyet-i kerimedeki kullanımdan alınmış bir isimdir. Mânâsı: İki kişiden biri. Söz konusu iki kişi de, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile Ebu Bekir Sıddîk (radıyallalm anlı)'dır. Bu ismin geçtiği âyet-i kerimede Pe)'gamber (sallallahu aleyhi vcseüem)'in Allah Teâlâ'ya karşı son derece edeb sahibi olduğuna, hem rahatlık, hem de sıkıntı anında söz konusu edeb dairesini çok iyi muhafaza ettiğine dair açık bir delil vardır. Şöyle ki Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem):   "Hüzünlenme,  %ira Allah bibimle beraberdir" diyerek Allah Teâlâ'nın ismini takdim etmiş ve O'na karşı saygı ve hürmetini çok ince bir İfade belirtmiştir.

es-Simâl: Bu ismi Suyûtî zikretmiş ve hakkında herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Kelime anlamı İtibariyle "yardıma koşan" ve "kifayet eden" anlamındadır. Peygamber (sallallahu aleyhi veseîlem)'in dedesi O'nu şu beyitle övmüştü:

Beyaz ten/İ rAuhammed in yüzü suyu hürmetine semâdan su tateb edilir

O, yetimlerin melcei, dulların hamişidir.

Dedesi Abdülmuttalib, Peygamber (sallallahu aleyhi veseîlem) İle beraber gelen hayır ve bereketi sezmesi üzerine daha O henüz küçük yaşta İken bu beyitleri söylemişti. Böylece dedesi Abdülmuttalib O'nun zahir halinden bâtın haline bir istidlalde bulunmuştu. Nitekim şair bu mânâda şöyle der;

Derûnunda hayır Barındıran birinin

O hayrın yüzüne yansıdığını görürsünüz, bunu iyİ bilin

Sima! ismi, sümâ! şeklinde de telaffuz edilmiş olup bu durumda mânâsı, "kendini tamamen Allah'a adayan ve O'nun herseye muktedir ve kâfi olduğuna gönülden inanan kimse" demektir.

C (cim) Harfi ile Başlayan İsimler

el-Câmî'

el-Cebbâr: Kadı îyâz ve İbn Dihye şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ Davud (alcyhisselâm)'a verdiği Ki tap'ta Peygamber (sallallahu aleyhi veseîlem)'i bu adla adlandırmıştır. Orada şöyle buyurmuştur; "Ey Cebbar! Kılıcını kuşan; zira senin kanun ve şeriatın, sağında bulunan kılıcın ve sahip olduğun güç ve hükümranlığın verdiği heybet gölgesinde tecelli edecektir."

Bu ismin Allah Teâlâ hakkındaki mânâsı ise: "Hefşeyi ıslah eden" veya "herşeyi kahr ve üstünlük yoluyla ıslah eden" veyahut "sânı yüc& kimse" demektir. Kimileri ise mânâsının "kibriyâ ve azamet sahibi" olduğunu söylemişlerdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vcsdlem) hakkındaki mânâsı ise şudur: Hidayet etmek ve onlara bilgi öğretmek suretiyle ümmetini ıslah eden, düşmanlarını kahreden, konum ve derecesi bütün beşerin üzerinde olan. Allah Teâlâ, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'c layık olmayan tekebbürü şu âyet-i  kerime  ile  ortadan  kaldırmıştır "Sen   onların üzerinde zorba değilsin." (Kâf 45)

Sihâh adlı lügatte şöyle denir: Cebr kelimesi, "kişiyi fakr-u zaruretten kurtarma" veyahut "kırık kemiği tedavi etme" anlamlarına gelir. Ecbera fiili, ala edatıyla beraber kullanıldığında "birini zorlamak" anlamına gelir. İbn

Dürcyd de şöyle der: "Cebbar, ahlakı yüce kimse" demektir. Aynı şekilde "insanlara zorbalık yapan kimse" anlamında da kullanılır. Nitekim İbn Abbas (radıyaOahu anh): "Sen onların üzerinde cebbar değilsin" âyet-i kerimesini "Sen onların üzerinde zorba birisi değilsin" şeklinde tefsir etmiştir. Aynı şekilde İbn Abbas bu âyet-i kerimenin "cihad" âyetiyle neshedildiğini ifade eder. Suyûtî şöyle der: Buna göre Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem) cihad âyetinden sonra kâfirlerin üzerine bir cebbar kesilmiştir. Diğer yandan bu mânâ Zebur'da geçen mânâ ile öttüşmektedir. Şerh adh eserde ise şöyle der: Bu âyet-i kerimenin anlamı şudur: 'Sen onları imana zorlayan bîrisİ değilsin, sen sadece bir davetçi ve bir hidayet rehberisin.'

el-Cedd: Nasibi büyük ve kadr-ü kıymeti yüce olan demektir. Cidd şeklinde telaffuz edilmesi durumunda "kadr-ü kıymet sahibi kimse" demektir. Buna göre "Peygamber (sallallahu aleyhi veseîlem)'in yaratıklar nezdinde değeri büyük", Hak Teala nezdinde ise "değeri yüce kimse" olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Cidd kelimesi aynı zamanda çaba ve gayret mânâsına gelir ki, buna göre Peygamber (sallallahu aleyhi veseîlem) "ibadet ve tâatta büyük gayret gösteren ve nefsini müsbet yöne yönlendiren kimse" demektir.

el-Celîl: Azîm ve büyük mânâsına gelen bir sıfattır. Bu İsmin Peygamber (sallallahu aleyhi veseîlem)'in niteliklerinden birisi olduğu ifade edilmiştir. Zira azîmin mânâsı, "çok değerli nitelikleri şahsında toplayan ve büyük bir şahsiyete sahip olan kimse" demektir. Celâl ile cemâl arasındaki farka gelince; celâl selbî bir sıfat İken, cemâl sübûtî bir sıfat olup Allah Teâlâ'nın Esmâu'î-Hüsnâ'smdandır. Mânâsı da "bütün celâl sıfatlarıyla muttasıf zât" demektir. Celâl sıfatı kemal sıfatlarına râcîdir. Kebîr/huyük sıfatı ise zâta yönelik kemal sıfatlara râcîdir. Azim sıfatı İse her ilcisine müteveccih bir sıfattır. Bunları İbnu'1-Esîr ifade etmiştir.

el-Kirmânî şöyle der: Şayet celâl, alâmet ve kibriyâ arasındaki farkı soracak olursan şöyle derim: PIcpsi eş anlamlı sıfatlardır. Kebîr'in/büyüğün zıddı küçük; celîl'in zıd anlamlısı ise, dakik (ince zayıf)tır. Azîm sıfatının zıd anlamlısı ise, hakîr (ufak ve değersiz) d ir. Bu sıfatlar Allah Teâlâ'ya izafe edildiğinde O'na layık mânâ murad edilir. Bazıları kibriyâ sıfatının zâta yönelik kemale, azamet sıfatının ise mutlak anlamda kemale tâcî olduğunu ifade etmişlerdir. Sühûtî sıfatların kemalinden kasıt, zıddınin geçerli olmamasıdır. Allah Teâlâ cebi, fena ve daha başka sıfatlardan münezzehtir.

el-Cehdam: Baş bölgesi geniş, yüzü yuvarlak, alnı ve göğsü geniş mânâsmdadır. Bütün bu vasıflar Peygamber (sallallahu aleyhi veseîlem)'in mübarek bedeninde mevcuttur.

el-Cevvâd: Cevââ isminin mübalağalı veznidir. Kuşeyrî («dımctullah aleyh) şöyle der: Cevâd/cömert, "harcarken en ufak bir zorluk ve tereddüt yaşamayan kimse" demektir. Cömertlik yolunda ilk mertebe sehâvettir, arkasından cûd, arkasından da îsâr gelir. Kim elindekinin bir kısmını verip bir kısmım kendinde tutarsa bu sebâvet sahibidir. Kİ m de elindekinin büyük bit­ki s mı m verir, az kısmını elinde tutarsa cûd sahibidir (cevâddır). Kim de sıkıntıya katlanıp karşısındakini kendi nefsine tercih ederse o îsâr sahibidir/musirdir. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi veseUem)'in cömertliği" bahsinde tafsilatlı bir şekilde anlatılacaktır.

el-Cevâd: İtaatkar ve sehâvet sahibi demektir. "Çok ikramda bulunan ve tâati fazla olan kimse" mânâsına gelen cûd kelimesinden bîr sıfattır.

H Harfiyle Başayan İsimler

el-Hâtim: Kadı İyâz şöyle der: Bu Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in daha önceki semavi kitaplardaki adlarmdandır. Bunu Ka'bu'l-Ahbâr nakletmiştir. Sa'leb şöyle der: Mânâsı: Ahlaken peygamberlerin en iyisi, demektir. Şerifte şöyle der: Bunu Şzfâ'nm güvenilir bir nüshasında Matem, Sihâh adlı lügatte ise Hatim şeklinde gördüm.

Sibâlfta. onun Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'in adlarından olduğu zikredilmemiştir. Orada: "el-Hâtim, kadıdır" denilmiştir. Aynı şekilde Divan'da. el-Hâtim şeklinde geçmektedir. Allah Teâlâ en doğrusunu bilir.

el-Hâşir: Bir hadis-i şerifte geçen "Be/2 öyle bir Haşir'im (toplayıcıyım) ki bütün insanlar benim idimden haşrolunurlar (yani benim ardımdan haşrolunurlar)" ifadesi hakkında farklı görüşler İleri sürülmüştür. Kimileri, "bütün İnsanlar benim zamanımda ve benim dönemimde haşrolunacaklar" şeklinde yorumlamışlardır. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra peygamber yoktur. Bazıları da "bütün insanlar benim müşahedem altında haşrolunacaklar" tarzında açıklamışlardır. Nitekim Allah Tcâlâ şöyle buyurmuştur:  "Resul de Sİze şahid olacak." (Bakara 143) Hattâbî ve Ibn Dİhye şöj'le derler: Bunun mânâsı: Bütün insanlar peşimden haşrolunacaklar. Yani Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem) önce, ümmeti de peşinden haşrolunacak. Zira Peygamber (saîlallahu aleyhi vesellem) hasrolunmak üzere ilk yaratılacak olandır, diğer ruhlar kendisinden sonra diriltilip O'na tâbi olacaklar.

Hattâbî şöyle der: Hadisin: "Bütün insanlar benim ayağım illere haşolunacaklardır" ibaresi bu mânâya delalet etmektedir. Azefî şöyle der: "Ayağım" ibaresi, izimden anlamındadır. Kimilerine göre "benim peşimden haşrolunacaklardır" tarzında bir anlam taşımaktadır. Zira kıyamet Peygamber (sallallahu aleyhi vescEem)'in peygamber olarak gönderilişinin hemen ismi peşinden  gerçekleşecektir.  Nitekim   Peygamber   (sallallahu aleyhi vescllem)   bir hadis-İ şeriflerinde: ''Kıyametle benim aramdaki mesafe şu iki parmağım arasındaki mesafe gibidir" buyurmuşlardır. [60] Hafız İbn Hacer şöyle der: Hadiste geçen "ayaktan" kasıt, zamandır. Bu durumda hadisin ifadesi şöyledir; "Benim iki ayağım üzere kalkmamla hasrın alâmetleri zuhur etmiş olacaktır." Bu da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra başka bir peygamber ve başka bir şeriatın gelmeyeceğine işarettir. Nâfî b. Cübeyr'in rivayetinde geçen şu ibare bunu teyid eder mahiyettedir: "Ben Hâşir'im, kıyametle aynı anda gönderildim." Hadisin   mânâsı   İle   İlgİH    olarak   bazıları:    "Bütün    ümmetler   benim müşahedem     altında     haşrolunacaklar"     demişlerdir.     Bu     ifadelerden Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in de haşrolunacağı hususu bir çok kimsenin zihninde bir soru işareti yaratmıştır. Zira hadis-i şerifte Hz. Peygamber'İn "Ben Hâşir'im/haşredenim" İfadesi yer almaktadır. Dolayısıyla Haşir olan birinin mahşûr/haşredilen kimse olması nasıl mümkündür? Bu soruya şöyle cevap verİlmişür: Fiilin faile isnadı izafet kabilinden bir isnad olup ufak bir ilişki  ve  irtibata  binaen bunu gerçekleştirmek mümkündür.  Dolayısıyla Peygamber  (sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmeti son ümmet, kendisi de son Peygamber olduğuna göre haşr direkt kendisine nisbet edilerek böyle bir izafet gerçekleştirilmiştir. Zira haşır hemen O'nun peşinden gerçekleşmiş olacaktır.

Mülâhaza:

Allah Teâlâ kendi zatına haşır eylemini isnad ederek: "0 gün Allah onları hasredecek" (En'âm 128); bir başka yerde ise: "Ve onları hasretti" (Kehf 47) buyurmaktadır. Dolayısıyla Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Haşir ismi de Allah Teâlâ'nın bizzat Esmâülhüsna'sından alınmış bir isim olmaktadır.

Hât Hât: Abdülbasıt Bulkînî, bu ismin Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Zebur'daki isimlerinden olduğunu ifade etmiştir.

el-Hâfız: Bu da Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup O'na nisbetle mânâsı, "bütün varlıkları yok olmadan muhafaza eden ve onları zıt unsurlardan koruyan"dır. Gazzali (rahmctullah aleyh) şöyle der: Kul hakkında kullanıldığında Hâfız'ın mânâsı şudur: Kim azalarını, kalbini ve dinini p-azabtan, şehvetten, nefsinden ve şeytanın aldatmasından korursa o hâfiz'dır. Hafız ismi, hafa^a kökünden/ö// ölçüsünde bir isimdir. Peygamber  (sallallahu aleyhi vcsellcm) vahyi ve ümmetini muhafaza ettiği İçin kendisine bu ad verilmiştir.

Peygamber (sallalialm aleyhi veseUem)'e unutkanlığın arız olmuş olması O'nun bu vasfına halel getirmez. Müslim'in, Aişe (radiyallahuanha)'dan rivayet ettiği bir hadisi şerifte Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bir gün mescidde Kur'an okuyan birinin sesini dinliyordu. "Allah bu kişiye rahmetini bol eylesin ki unutmuş olduğum bir âyeti kerimeyi bana hatırlattı" buyurdu. Ancak böyle durumların çok nadiren vukubulmuş olması ve hükmün çoğunluğa göre verilmesine binaen bu O'nun el-Hâfız olmasını en ufak bir şekilde yaralamaz. Bu konu "Peygamber (sallallahu alevin vesellem)'in ismeti" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Hâkim: Bunu İbn Dihye:  "İnsanlar arasında hükmetmen için biz sana Kur'an'ı indirdik" (Nisa 105) âyeti kerimesinden almıştır.

el-Hâmid: Hamd kökünden fail ölçüsünde bir İsimdir. Hamd de "Allah Teâlâ'ya lâyık-ı veçhile sena etmek ve O'na övgüde bulunmak" demektir. İbn Dihye; "Bu ismi Ka'b zikretti" der. İbn İshak (rahmetullah aleyh) şöyle der: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem)'in annesi bir gün şöyle diyen birini rüyasında görmüştür: "Sen mahlukatın en şereflisi ve âlemlerin efendisine hamilesin. Onu doğurduğun zaman ismini Muhammed koy; zira O'nun ismi Tevrat'ta Hâmid, İncil'de ise Ahmed'dir."

Hâmİlu Livâi'1-Hamd (Hamd sancağını taşıyan): Tirmizi, İbn Abbas (radiyallahu anlı)'dan naklediyor. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: "Ben Allah'ın sevgilisif Habib'iyim; bunu Övünmek için söylemiyorum. Ben kıyamet günü hamd sancağının sahibi ve taşıyıasıyım; bunu Övünmek için söylemiyorum. [61]

Suyûtî'ye: Hamd sancağının gerçek anlamda bir sancak mı, yoksa manevi anlamda sancak mı olduğu şeklinde bir soru sorulduğunda, onun manevi bîr sancak olduğunu ve onun hamd-ü senadan ibaret olduğunu İfade etmiştir. Çünkü sancağın hakikati, bildiğimiz üzere savaşta ordu komutanın taşıdığı bir semboldür. Dolayısıyla hadîs-i şeriften murad Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in bütün insanlığın önderi ve kıyamete kadar onların imamı olduğudur. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) kıyamet sahnesinde hamd ile tanıtılacaktır. İbnü'1-Esİr benzeri bilgileri: "Kevser havucundan her su içene bir sancak verilecektir" hadisini açıklarken vermiş ve söz konusu sancağın alamet mânâsında olduğunu ifade etmiştir, Yani buna göre Kevser havuzundan su için herkes insanlar tarafından o alamctiyle tanınacaktır. Zira sancak tanınmanın sembolüdür. Bu konu "Peygamber (sallalialm aleyhi vesellem)'in haşri" bahsinde ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır,

el-Hâmî: Ümmetini düşmanlarından koruyan ve helak olmaktan kurtaran mânâsındadır. Veyahut Kabe'yi ve Harem'i koruyup, isyankar ve günahkarları oradan uzaklaştıran kimse demektir. Veyahut Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellcm) nefsini muhafaza ettiği için bu adla anılmıştır.

el-Hâidu li-Ümmetihi mine'n-Nâr; (Ümmetini ateşten uzak tutan)

Habîbuilah: Habîb hem fail, hem mefûl mânâsına gelen muhabbet kökünden türetilmiş fefl ölçüsünde bir İsimdir. Bu İsim birçok hadis-i şerifte yer almıştır. Kadı İyaz şöyle der: Muhabbetin asıl anlamı: Muhibbin/sevenin muvafakat ettiği şeye meyletmesidir. Tabii İd bu anlam, kendisinden meylin sahih olacağı kimseler hakkındadır ve mahlukun mertebesidir. Hâlİk/yaradan ise bu gibi vasıflardan münezzehtir, onun için Allah Teâlâ'nm kuluna yönelik muhabbeti "onu mutluluğa muvaffak kılması, onu koruması, ona yakınlaşmaya giden vesileleri yaratması ve onu rahmetine garketmesİ"dir. Bunun en ileri derecesi de kalbinden bütün perdeleri kaldırıp bu sayede kalbiyle kendisini görmeye, gözüyle kendisini temaşa etmeye imkan vermesidir. O zaman kul:  "Bir de ben onu sevdim mi, işiten kulağı, gören gö'^ii, konuşan dili olurum' [62] hadis-i şerifinde ifade edilen mânâya mazhar olur.

el-Istifâ'da. şöyle denir: Şerbu'l-Mevâkıfta. İfade edildiği gibi bu konuda şöyle denebilir: Bizim Allah Teâlâ'ya yönelik muhabbetimiz manevi bir muhabbet olup Aliah Teâlâ'nm  mutlak kemal  sahibi olduğu düşüncesi üzerine kurulmuştur. Bu muhabbet devamlı olup hiç bir fütur ve gevşeklik kabul etmez. Oysa O'nun dışmdakilerine olan muhabbetimiz lezzet, şefkat veyahut hem lezzet hem şefkat içerikli bir kemali tasavvura dayanmaktadır. Aşık'ın ma'şukuna, nimete mazhar olanın nimet sahibine ve anne-babanın çocuğuna olan sevgisi bu türden bir muhabbettir. Sonra muhabbet bize göre rıza ve irade gibi olup itirazı kabul etmez. el-Irşâd adlı eserde İfade edildiği gibi, bu durumda Allah Teâlâ'ya yönelik muhabbet hakiki manâsıyla gerçekleşmez,   çünkü   o   bir  iradeden   ibarettir.   İrade   de   hep   teceddüt eden/yenilenen zâta yönelik olur ki, o da Allah Teâlâ'dır. Zira, onun evveli söz konusu değildir. İrade eden mevcut olmayan şeyi irade eder.

Ha/f//'dost ile habîb arasındaki fark şudur: Halil sınandıktan sonra sevilen kimse iken, habîb sınanmadan sevilen kimse demektir.

Muhabbet makamı Üe hullet I dostluk makamlarından hangisinin daha yüce olduğu konusunda farklı görüşler ifade ediimİştir. Kimileri, aynı mertebe olduğunu ifade etmiş ve halli habîbsiz, habîb de halîlsiz olamaz, demişlerdir. Bazıları ise, "muhabbet mertebesi daha üst mertebededir" demişler. Kadı İyâz, bu görüşü benimseyenlerin daha çok olduğunu ifade etmiştir. Zira Peygamber (sallaüahu aleyhi vesellem)'in habîb mertebesi ha/H mertebesinden daha yücedir. Bazıları ise, halîl/hullet derecesinin daha yüce olduğunu şu hadise dayandırarak ifade etmişlerdir: "Şayet ben Rabbim'den başka dost edinecek olsaydım, Ebu Bekr'İ dost edinirdim." Aynı şekilde muhabbet kelimesini, Fatıma, oğullan Hasan ve Hüseyin ve Üsâme'ye yönelik de kullanmıştır. Bu konu Ha/î/ isminde etraflı bîr şekilde ele alınacaktır.

Tasavvuf    ehli     muhabbetin     üstünlüğü     konusunda     güzel     sözler zikretmişlerdir: Halîl makamını ihraz eden İbrahim (aleyhisselâm):    "İşte biz böylece İbrahim'e semâvat ve arzın melekûtunu gösteririz" (En'âm 75) âyetinde belirtildiği gibi vasıta ile Allah'a ulaşmaya çalışırken, habîb makamını ihraz eden Peygamber (sallaüahu

aleyhi vcseilem): "İki yay, yahut ondan daha yakın mesafede oldu" (Necm 9) âyetinde ifade edildiği üzere vasıtasız ulaşmıştır, ibrahim (aleyhisselâm)'in mağfirete nail olması tama seviyesinde iken:  

"O Allah ki, benim suçumu affetmesini ümîd ederim/tamâ ederim" (Şuarâ 82), Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in mağfiret edilişi yakîn mertebesinde idi:

"Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayıp..." (Fetih 2)

Halîl olan İbrahim (aleyhisselâm) sıkıntı anında: "Allah bana kâfidir" derken, habîb olan Peygamber (sallallahu aleyhi veseUem): "Ey Peygamber! Allah sana kâfidir" (Enfal 64) diye hitaba mazhar olmuştur. İbrahim (aleyhisselâm) halîl makamında: "Benden sonrakiler içinde benim için bir lisan-ı sıdk ver" (Şuarâ 84) diye dua ederken,  Peygamber  (sallallahu aleyhi vesellem):   "Senin   şâmni yücelttik" (İnşirah 4) diye hitaba mazhar olmuştur. Yani, istemeden bu şeref ve itibar kendisine verilmiştir. İbrahim (aleyhisselâm) halîl makamında

Allah'a:  "Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzaklaştır" (İbrahim 35) diye dua ederken, habîb makamını ihraz eden Peygamber  (sallallahu aleyhi vesellem):

"Ey Ehl-i  Beyt!  Allah sizden günahı  gidermek ve sizi tertemiz kılmak İstiyor" (Ahzab 33) diye hitaba mazhar olmuştur.

Kâdl İyâz'ın verdiği bu bilgilerden Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in, İbrahim (aleyhisselâm)'dan daha üstün bir makamı ihraz ettiği anlaşılmaktadır. . Ancak bu üstünlük Peygamber (sallallahu aleyhi vese!lem)'in hullet/dost makamını da ihraz etmesinden kaynaklanmamaktadır. Zira hem Peygamber (sallaüahu aleyhi vesellem), hem İbrahim (aleyhisselâm) hullet ve muhabbet makamını İhraz etmişlerdi.   Hullet  muhabbetten  daha  özel  olsa da bu  durum  İbrahim (aleyhisselâm)'m  muhabbet vasfını  devre  dışı bırakmaz.  Aynı  şekilde Ebu Hureyre'den nakledilen Mîrac hadisinde Allah Teâlâ'mn Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e:   "Seni   dost   edindim"  (İsrâ  73)  buyurması Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'İn hullet makamını ihraz ettiğini açık bîr şekilde vurgulamaktadır. Alimler Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in bütün peygamberlerden üstün olduğunu ve hatta bütün yaratıklardan üstün olduğu konusunda hem fikirdirler. Bu konuda icmâ vardır. Kadı İyâz'ın: "Halîl makamını  ihraz  eden  İbrahim   (aleyhisselâm)  Allah Tcâlâ'ya vasıta yoluyla ulaşmaya    çalışırken..."    sözü    bu   bağlamda    kayda    değer   bir    mesaj vermemektedir. Zira söz konusu âyet-i kerimede verilmek istenen mesaj, Allah Teâlâ'ya ulaşmanın mağrifet yoluyla gerçekleşmesidir. Çünkü somut anlamda Allah Tcâlâ'ya ulaşmak mümkün olmayan bîr şeydir.

"Oysa habîb makamını ihraz eden Peygamber (sallalhhu aleyhi vesellem) vasıtasız ulaşmıştır" sözüne de aynı itiraz yöncltilebilir. Zira Allah Teâlâ'ya vâsıl olmak ancak mağrifetle mümkündür ki, bunda habîb veya halîl makamım ihraz etmiş olmanın herhangi bir üstünlüğü söz konusu değildir.

"Halîl mağfiretini ümid ve tama yoluyla dilerken.,.1' sözüne gelince, bu da halîl makamına yönelik bir yoruma pek uygun düşmemektedir. Özetle Kadı Iyâz, bu konuda muhabbet ve hullet gibi manevi bir illete bakmaksızın Peygamber   (sallallahu  aleyhi vcsellem)'in   diğer   peygamberlerden   üstünlüğünü vurgulamaktadır.

Habîbu*r-Rahmân (Rahman'ın sevgİlisi/habîbi): Bu isim Ebu Hureyre (mdiyallalıu anh)'dan nakledilen Mirâc hadisinde vârid olmuş, Bezzâr ve daha başka muhaddisler tarafından da rivayet edilmiştir.

Habentâ: Abdulbâsıt el-Bulkînî, bunun Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'in İncil'de geçen isimlerinden olduğunu İfade etmiştir. Mânâsı da "hak ile batılı ayıran" demektir.

el-Hicâzî: (Hicaz'lı) Hicaz'a izafetle .Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e verilen addır. Hicaz, Mekke, Ycmâme ve havalisini içine alan bir bölgedir. Tihâme ile Necd bölgelerini birbirinden ayırdığı için 'engel' mânâsında bu bölgeye Hicaz denmiştir.

Âaa Huccetullâhi ale'l-Halâik (Allah Teâlâ'nın yaratıklara karşı hücceti): eİ-Firdevs adlı eserde senedsiz olarak Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'den: "Ben Allah'ın hüccetiyim" şeklinde bir rivayete yer  verilmiştir. Hüccetin mânâsı ise, burhan veya delil demektir.

el-Hüccetu'1-Bâliğa: Hüccet "dosdoğru istikameti gösteren işaret" demektir. el-Bâliğa ise, "en ufak bir kusuru olmayan, mükümmel" demektir.

Hirzu'l-Ürnmiyyîn (Ürnmîlerin koruyucusu, onları kötülüklerden koruyan): Buhâfî ve daha başkaları, Atâ b. Yesâr'dan şunları nakletmişlerdir: Abduîlah b. Amr el-As (radiyallahu anh) ile buluştuğumda ona: "Bana Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in özelliklerini anlat" dedim. Şöyle dedi: Allah'a yemin olsun ki, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bazı özellikleriyle Tevrat'ta nitelenmiştir. Kur'an-ı Kerim'de de:   

 "Ey Peygamber, biz seni şahid, müjdeleyid ve uyarıcı olarak gönderdik" (Ahzab 45) buyurmaktadır. Peygamber (sailalkhu aleyhi vesellem) ümmîlerın hâmisi olarak gönderilmiştir.

Hİrz, "engellemek, mani olmak" demektir. Ümmİyyînden kasıt ise Araplardır. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm) onları azaptan ve zillet içerisinde bir hayat sürmekten korumuştur.

Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem) hem Arapların, hem de diğerlerinin hâmisi iken neden özellikle "ümmî Arapların hamişidir" diye şeklinde bir soru yöneltilecek olursa şöyle cevaplamak mümkündür. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bizzat Arapların içinde peygamber olarak gönderildiği için özellikle "Arap ümmîlerin hâmisi" şeklinde kullanılmıştır. Böylece Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in onlara özel bir ilgisi .olduğu vurgulanırken, İsrail oğullarına Arapların Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile nail oldukları şerefi hatırlatmaktadır. Aynı şekilde diğer millederin ümmilerinin onlara tâbi olduğuna dikkat çekilmiş olmaktadır.

el-Haremî: Mekke haremine nisbetle Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e Harem'U denilmiştir. Bunun üzerinde daha önce durulmuştu.

el-Harîs: Aşırı istek ve arzu mânâsına gelen hırs kökünden fâtl ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Size çok düşkün olan bir peygamber geldi." (Tcvbc 128) Yani, iman ve hidayetinize çok düşkün olan...

el-Harîsu ale'1-îmân: İmân etmenizi aşırı bir şekilde arzulayan, demektir.

Hizbullah: Hizb, grup; Hizbullah terimi ise, "Allah Teâlâ'nın muttekî kullan ve dininin yardımcıları" demektir.

el-Hasîb:   Hasîb   "kifayet   miktarı   ihsanda   bulunan   kimse" mânâsına gelir. "Yeterli bir bağış olarak..." (Nebe 36) âyet-i kerimesindeki hisâbâ kelimesi aynı anlamdadır. Aynı zamanda "saygı değer, muhterem, asıl ve şerefli kimse" mânâlarına da gelmektedir. Allah Teâlâ'nın isimlerinden    olan    Hasîb    İsmi    onun    hakkında    "muhâsib"    veyahut "mükâfatlandıncı"   mânâlarmdadır.   Gazzalî   şöyle   der:   Bu   isrnİn   kullar hakkında kullanılışı mecazîdir. Şöyle ki: Baba, oğluna gerekli rızık ve maişeti temîn etmesi anlamında hasîb'tir. Veyahut öğretmen, Öğrencisine bîr takım bilgiler aktarıp onu başkasına muhtaç bırakmaması anlamında hasîb'tir. Bu mânâ Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hakkında da doğru bir İfadedir: Çünkü Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ümmetinin hem din, hem dünyaya yönelik bütün ihtiyaçlarına cevap verecek ve onları başka bir peygambere ihtiyaç bırakmayacak öğretileri getirmiştir.

el-Hafîz: Bİr şeyi yok olmaktan kurtarmak anlamına gelen hıf\ kökünden feîl ölçüsünde bir isimdir. Eğer bu soyut anlamda bir koruma ise, onun zıddı nisyân/unutkanlıktır. Yok eğer somut anlamda bir koruma İse, o zaman zıddı "zayi etme"dir. Bu da Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. Her iki mânâyı  Allah  Teâlâ  hakkında kullanmak  isabetlidir.   Zira  her şey Allah Teâlâ'nın ilmi dahilinde muhafaza ve himaye altında olup onun bilgisine kesinlikle   nisyân/unutkanlık   arız   olmaz   ve   o,   bütün   varlıkları   zeval bulmaktan korumaktadır. Bazıları Allah Teâlâ hakkında Hafîz'in mânâsını şöyle açıklamıştır: Seni sır aleminde ağyardan, zahir âlemde de fâsık ve füccârdan korumaktadır.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hakkında: "Ben SİZİn Üzerinize hafîz değilim" (En'am 104) âyet-i kerimesinin mânâsı ise şudur: Ben sizin amellerinizi kayıt altına alıp ondan dolayı sizi hesaba çekecek değilim. Yine Allah Teâlâ'nın Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcin)'e hitaben:  

"Biz seni onların üzerine hafız göndermedik" (Şûra 48) âyet-i kerimesi şu anlamdadır: Biz seni onlan küfre sapmaktan ve günaha düşmekten koruyan birisi olarak göndermedik, Veyahut: Biz seni onların günah ve kötülüklerini kaydedip onları hesaba çekmen için göndermedik.

Bu âyet-i kerimenin cihad âyetiylc mensuh olduğu ifade edilmiştir. Buna göre Peygamber (sallalkhu aleyhi vcsellem) cihadla emrolunduktan sonra insanları küfre sapmak ve günahlarını engellemek üzere onlarla cihad ile emrolunmuştur. Birinci mânâya göre hafî% isminin açılımı böyledir, İkinci mânâya göre ise, Peygamber (salklkhu aleyhi vesellcm) kıyamet günü onların aleyhinde yaptıklarına şehadet etmesi noktasında onlara hajı^ olacaktır. Hafız ismi Hâfi^ isminden mânâca daha kuvvetlidir. Âi)

el-Hafiyy: Dürüst, latif anlamındadır.

el-Hakk: Kök itibariyle "vakıaya mutabık" mânâsına gelmektedir. Ancak burada Hakk'ı izhâr eden mânâsındadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Size Rabbinizin katından hakk geldi" (Yunus 108);

"Onlara hakk ve herşeyi açık ve net bir şekilde ortaya koyan Peygamber geldiğinde..." (Zuhmf 29); "Kendilerine geldiği zaman hakkı yalanladılar." (En'ara 5)) Bir görüşe göre bu âyet-i kerimelerde geçen hakk kelimelerinden kasıt Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem)'dir. Nitekim Allah Teâlâ bîr âyet-İ kerimede şöyle buyurur: 3=~ J^ "Ve Resulün hakk olduğuna şahid Oldular." (Âl-i İmran 86) Şefaat hadisinde ise: "Muhammed hakk'tır" denilmektedir. Bu İsİm aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup onun hakkındaki mânâsı; "varlığı ve ulûhiyyeti kesin olan" demektir. Veyahut "hikmetinin iktizâ ettiği veçhile eşyayı yaratan" demektir. Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem) hakkındaki mânâsı ise; "doğruluğu ve nübüvveti tahakkuk eden kimse" demektir.

Mülâhaza:

Fahreddİn Râzî sıdk ile hakk arasındaki farkı şöyle ortaya koyar: Sidk, bir şeyi vakıaya/realiteye nisbet etmektir. Hakk ise, vakıada olanı/realiteyi bir şeye nisbet etmektir.

el-Hakem: Hâkim veya 'engelleyen' anlamındadır. Bu da Allah' Teâlâ'nın isimlerinden olup onun hakkındaki mânâsı şudur: "Verdiği hükmü devre dışı bırakacak veya hükmünü doğrultup kusurlarını ortaya koyacak hiçbir varlığın bulunmadığı zât". Allah Teâlâ şöyle buyurur:  

"Yoksa Allah'tan başka hakem mi arayayım..." (En'am 114) Âyet-i kerimedeki hakem, engelleyici anlamındadır.

el-Hakîm: Abdulbâsit et-Bulkînî şöyle der: "Peygamber (sallaüahu aleyhi vesellem) Allah'ı hakkıyla tanıdığı, onun emirleriyle amel ettiği ve Rabb'ine boyun eğdiği için kendisine bu ad verilmiştir." Suyûtİ şöyle der: Bu isim hikmet kelimesinden feîl vezninde türetilmiş bîr isimdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  Peygamber, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğretir" (Cuma 2); "İşte bunlar Allah'ın sana hikmet kabilinden vahyettiği âyetlerdir" (îsrâ 39) Hem öğrenmek, hem öğretmek anlamında hikmetle muttasıf olan kişi hakimdir. "Allah Teâlâ hikmeti dilediğine verir..." (Bakara 269) âyet-i kerimesinde geçen hikmetten muradın ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: Kimileri peygamberlik, kimileri ICur'an'ı bilmek ve anlamak, kimileri İsabetli söz söylemek, kimileri kişiyi amel etmeye sevk eden ilim, kimileri Sünnet, kimileri de:   "Hikmetin başı Allah korkusudur" hadisine   dayanarak   "Allah   korkusudur"   demişlerdir.   Bu   hadisi   îbn Mürdeveyh   zikretmiştir.   Imam-i  Mâlik  şöyle  der:   "Gönlüme,  hikmetin <Allah Teâlâ'nın dinini kavramak ve onun fazilet ve rahmetinden kalplere yerleştirdiği bir sey>  olduğu doğuyor. Bunu şöyle bir misalle anlatmak mümkündür: Dünya işlerinde çok bilgili ve mahir birisinin din konusunda zayıf; dünya konusunda 2ayıf birisinin de dini meselelerde çok basiretli birisi olduğunu görürsün. Allah Teâlâ hikmeti bîrine verirken, bir diğerini de bundan mahrum etmektedir."

Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem) de zikrettiğimiz bütün mânâları şahsında toplayacak şekilde hakîm birisidir.

Şerh adlı eserde şöyle denir: Hakim, her şeyi kavrayan ve künhünü idrak eden kimse demektir. Hakîm ismi, itkân mânâsına gelen ihkâm'dzn türemiş olabileceği gibi, ıslah gayesine matuf olarak alıkoymak mânâsına gelen büküm'den de türetilmiş olabilir. Hüküm, hikmetten daha geneldir: Zira her hikmet hükümdür, ancak her hüküm hikmet değildir. Çünkü hüküm "müspet veya menfî anlamda birşey hakkında karar vermek" demektir. Veyahut hakîm, ^ü'l-hikme, yani "hikmet sahibi" demektir ki, o da en üstün şeyleri en üstün ilimlerle bilmek ve "ilim ve akılla hakk'ı yakalamak" demektir. Allah Teâlâ hakkındaki mânâsı ise şudur: Eşyayı bilmesi ve onu son derece muhkem yaratmasıdır. İnsan hakkında hakîmin mânâsı ise şudur: Varlıkları bilip hayırları işlemek.

El Halîm: İbri Dihye Peygamber (sallallalm aleyhi veseüem) 'in Tevrat'ta bu vasıfla anıldığım ifade eder. Hilm kökünden mübalağalı bir ism-i faildir. Hilm, kişinin tabiat ve karakterini kaplayınca Arapça'da o kişiye halîm denir.

Amcası Ebu Talib Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i övme bağlamında şöyle der:

O nalîmdir, msîddir, âdildir ve serkeş değildir Her an kendisiyle beraber olan bir ilânın dostudur

Hilm, problemler karşısında sabırlı ve tahammüllü olmak demektir. Zorluklara sabır ve yumuşakbaşlılıkla yaklaşmak ta hilmdîr. Müslim, İbn Abbas (radiyallalıu anh)'dan Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in el-Münzir b. Aiz b. el-Hârİs el-Asrî'ye şöyle dediğini nakletmİştir:  ''Sende Allah ve Resulü sevdiği iki haslet vardır: Hilm ve yumuşakbaşlıhk. " [63] Hadis-i şerifte geçen hilm, özellikle akıl anlamına gelir. Kadı Iyâz şöyle der: Hilm, sebep ve olaylar karşısında sabırlı ve sebatkar olmaktır. Bir başkası şöyle der: "Hilm, heyecan ve Öfke anında nefsi kontrol altına almak" demektir. Kâdi İyâz şöyle der; Tahammül ise, elem ve eziyet karşısında nefsine hâkim olmaktır, aynen sabır gibidir. Hilm'in çoğulu ablam şeklinde gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Yoksa    onlara    ahlâmı/akıüarı    bunu   mu emretmektedir?!" (Tur 32) Burada akıl, ona sebep olması sebebiyle hilm diye  adlandırılmıştır.  ibn Atiyye  şöyle  der:  Hilm,  sabır ve  tahammülle birleştiği an akıl oluşur.

Peygamber (sailaüahu aleyhi vesellem) insanların en halim'i idi. Tarİh boyunca her halım kimsenin bir kusuru ve sürçmesi olduğu görülmüştür. Ancak Peygamber (sallalkhu aleyhi vesellem) kendisine ezâ edildikçe daha çok sabır ve mukavemet etmiş ve Cahilİye eşrafına karşı hep hilm ile mukabelede bulunmuştur. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hilmi" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

Halîm ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'mn isimlerinden olup onun hakkındaki mânâsı: Cezayı vermekte acele etmeyen'dir. Halım ile hakûdl kindar arasındaki fark şudur: Kindar fırsatı ele geçirdiği gibi karşı taraftan intikamını alırken, halîm karşı tarafın tevbe etmesini beklemek üzere cezayı tecil edendir. Halîm ile affedici ve halîm ile sabırlı arasındaki fark af ve sabır maddelerinde ele alınacaktır.

el-Hulâhil:  Reis,    kahraman,    vakur   yönetici    anlamlarına gelmektedir. İstikrar mânâsına eelen hulul kelimesinden alınmış bir sözcüğe benzemektedir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i övme bağlamında şairin bîri şöyle der:

Bir toprak parçasıdır kir ancak  Dahî ve kavminin efendisi Munammed'e helâl olur Şair bununla Mekke'yi kastediyor. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: "Allah Teâlâ Ebrehe filerinin Mekke'ye girişini engelleyip onu Resulünün ve mii'minlerin barınağı kıldı. Mekke benden önce hiçbir peygambere hürmetini ihlâl edip kan dökmeye müsâde etmedi; bana sadece çok a% bir süre için haremini ihlâl etmeye müsâde etti. Artık benden sonra kıyamete kadar hic kimse Mekke'nin hürmetini ihlal etmeyecek. [64]

el-Hammâd:  Hamd kökünden türetilmiş bir isim olup  "çok hamd eden" anlamındadır.

Hammatâyâ: Ebu Nuaym, İbn Abbas (radmllahu anh)'dan şunları nakleder: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) daha önceki semavî kitaplarda şu adlarla anılıyordu: Ahmed, Muhammed, el-Mâhî, el-Mukaffî, Nebiyyü'l-Melâhim, Hamtâyâ, Fârkalîtâ ve Mâzrnâz.

Ebu Ömer (bin Abdilberr) şöyle der: Yahudilerden müslüman olan birine bu İsmin mânâsını sorduğumda bana şu cevabı verdi: Mânâsı, Harem bölgesini koruyan ve insanları haram işlemekten alıkoyandır. Şeyhülislam et-Takî eş-Şumunnî şöyle der: Bu isim, Hammakâyâ şeklinde telaffuz edilir, el-Herevİ Ganbu'l-Hadis'mde. şöyle der: Bu isim Himyâtâ şeklindedir, mânâsı da "Harem'in koruyucusu" demektir. İbn Dihye İse şöyle der: Mânâsı, Harem'i putlardan, zina ve fücurdan koruyan demektir.

Hamîd: Hamdeden veya kendisine hamdedilen mânâlarına gelen feîl ölçüsünde bir isimdir. 'Övgü' ve 'sena' anlamına gelen hamd kökünden türetilmiştir. Buna göre mânâsı:  "Ahlakı övülen ve fiilleri tasvip edilen kimse"  demektir. Veyahut "hiç kimsenin hamdetmedİğî  şekilde Allah'a hamdeden kimse" demektir. Veya "övülecek çok hasletlere sahip olan kişi" anlamına gelir.   Hamîd  ismi  de  Allah  Teâlâ'mn  isimlerinden  olup  ona nisbetle mânâsı: "Ezelde kendi nefsine hamdeden ve ebede kadar kulları tarafından hamdedilen kimse" demektir. Veyahut "bütün kemal sıfatlarıyla muttasif   olması   ve   bütün   nimetleri   bahşeden   yegane   kaynak   olması hasebiyle bütün övgüleri hakeden" demektir.

Hâ Mîm Âyn Sîn Kâf: İbn Dihye bu harfleri Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem))in isimleri arasında zikretmiştir. Maverdi onu Ca'fer b. Muhammed'dcn nakletmiştir. Ayru şekilde İbn Abbas (radiyallahu anh)'dan bu isimlerin Allah Teâlâ'ya ait isimler olduğu da nakledilmiştir.

el-Hanân: Rahmet ve şefkat demektir.

el-Hanîf: İslam dinine meyleden ve o din üzere daim olan kimse demektir. Veyahut "herkesin yöneldiği yolu bırakıp hak ve istikamet üzere olan kimse" demektir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Sonra sana, hanif olan/istikamet üzere olan İbrahim'in dinine tâbi ol dedik" (Nahl 123) Bazıları bu âyet-i kerimede geçen hanİf kelimesini Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'e râci olan zamirden hâl yapmış ve "tâhit olarak" mânâsını vermişlerdir. Nihaye'de şöyle denir: "Kullarımı hanif olarak yarattım" hadisinin mânâsı: 'Onları günahlardan arınmış olarak tertemiz yarattım.' Hadis: "Sizden bir kısmınız kâfir, bir kısmınız da mümindir" (Tcğâbun 2) âyetinin delaletiyle "bütün kulların hanif zümresinden yaratıldığı" gibi bir anlam ifade etmemektedir. İsrâ hâdisesinin anlatılacağı bölümde bu konuya ayrıntılı bir şekilde yer verilecektir.

el-Hayiyy: Aşırı haya sahibi kimse demektir. Haya da nefsin kötülüklerden kaçınması ve uzak durmasıdır.

Dârİmi, Sehl b. Sa'd (radiyallahu anh)'dan naklediyor: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellera) çok utangaç birisiydi; kendisinden bir şey istenildi mi mutlaka verirdi. Bu isim "Peygamber (sallailahu aleyhi veseflem)'in hayası" bahsinde ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

el-Hayy: Kabir aleminde hayat süren ve İlahi nimetlere mazhar olan.

Hı Harfiyle Başayan İsimler

el-Hâtim: Mühürleyen ve son noktayı koyan demektir,  el-Hâtem: Bunu İbn Dihye, Sa'icb'den nakletmiştir. Aynı şekilde İbn Asâkir'in, el-Mühimmât adlı eserinde şöyle der: Hâtem ismine gelince; mânâsı, "ahlaken ve yaratılış itibariyle peygamberlerin en güzeli" demektir. Peygamber (sallailahu aleyhi vesellem) bütün peygamberlerin sürür ve cemâl vesileleri olduğu için, insanın süs ve güzelleşme kabilinden takındığı yüzüğe benzetilmiştir. Bazıları ise şu yorumu yapmışlardır: Peygamberlik O'nunla noktalandığı için, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), bitirildiği zaman yazının altına    basılan    mühre    benzetilerek    bu    adla    anılmıştır.    Hatim    ise

"Peygamberlerin sonuncusu'1 anlamındadır. Bitirmek ve noktalamak anlamına hateme fiilinden türetilmiş ism-i fail ölçüsünde bir isimdir.

Hâtemu'n-Nebiyyîn: Allah Teâlâ şöyle buyurur: 

"Muhammed içinizden birisinin babası değildir. O sadece Allah'ın Resulü ve peygamberlerin hâtemidir/sonuncusudur" (Ahzab AO) İkinci bölümde geçen Nafı b. Cübeyr'in hadisinde bu İsim hakkında bilgi verilmişti.

Buhâri ve Müslüm, Ebu Hureyre (mdıyalkhu anh)'dan rivayet ediyorlar: Resûlullah (sallalhhu aleyhi vesellem) buyurdular ki: "Benimle diğer peygamberlerin misali, bir bina inşa eden, ona gü^el bir şekil veren adamın misali gibidir, insanlar o binayı dolaşır ve: <Bundan daha gü^el bina görmedik, yalnı^ şu kerpiç müstesna>

derler; işte o kerpiç benim!" [65] Bu hadis, "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in bi'seti ve özellikleri" bahsinde ayrıntılı bir şekilde açıklanacaktır.

Alimler Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in hâtemü'n-nebiyyîn / peygamberlerin sonuncusu olmasının hikmeti İle ilgili olarak değişik yorumlar yapmışlardır.

1. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'İn rahmete vesile olması.

2. llah Teâlâ O'na ikram olarak ümmetinin toprak altında çok fazla

kalmamalarını murad etmesi.

3. Biz, bizden önce yaşayan ümmetlerin her haline muttali olduk. Ancak Allah Teâlâ Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'e bir ikram olarak başka bir ümmetin, Muhammed ümmetine muttali olmaması için O'nun ümmetini son ümmet kıldı.

4. Şayet Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'den sonra bir peygamber gelecek olsaydı o zaman O'nun şeriatİni neshetmiş/devre dışı bırakmış olacaktı. Bu nedenle O'nun şeriatinin başka bir şeriat tarafından neshedilmesini muırad etmemiştir. İsa (aleyhisselâm)  semâdan ineceği zaman kendi şeriatiyle değil, Peygamber     (sallallahu    aleyhi    vesellem)'in    İslam    şeriatiyle    hükmedecektir. "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" bahsinde bu konuya yer verilecektir.

Burada "Peygamber (sallallahu aleyhi vese!lem)'den sonra peygamber olmayacak" ifadesinin mânâsı şudur: Peygamberlik vazifesiyle bir peygamber gelmeyecektir, her ne kadar İsa (aleyhisselâm) kendisinden sonra bir daha dünyaya teşrif edecek olsa da.

el-Hâzinu limâlillâh: İbn Dihye bu ismi Ebu Hureyre (radiyallahu anlı)'dan rivayet edilen şu hadisten almıştır: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: "Allah'ayemin olsun ki si^e ne hiçbirşey verir, ne de sin mahrum ederim; %ira ben sadece bir muhafızım, emrolunduğum cihete harcama yapanm" Bu hadisi İmam-ı Ahmed ve başkaları rivayet etmişlerdir. Nevevi şöyle der: Bu hadisin mânâsı şöyledir: Ben sahip olduğum şevlerin muhafızıyım; emrolunduğum şekilde taksimatta bulunurum, her şey Allah Teâlâ'nın iradesi dahilînde cereyan eder.

el-Hâşiu: Huşu, sükûn demektir. Ezheri şöyle der: Tehaşşu', tezellül anlamındadır. Muhkem'de ise şöyle denir: Haşaa fiili, "gözünü yere dikmek" demektir. Tasavvuf erbabı, huşû'yu, Allah'a teslimiyet anlamında tanımlamışlardır. Mutasavvu fi ardan biri şöyle der: Huşu, kalbin "Allah Teâlâ huzurunda büyük bir dikkatle durması" demektir. Hasan-ı Basri ise şöyle der: Huşu, "devamlı kalple beraber olan korku" demektir. Cüneydi Bağdadi ise şöyle der: Huşu, kalbin Allah Teâlâ karşısında alçalması/ zillete düşmesidir. Muhammed b. Ali et-Tirmizi şöyle der: Haşi, şehvet ateşi dinen, gönlünün dumanları sönen, kalbinden tazim nurları parıldayan ve şehvetleri köreîip kalbi dirileri kimse, demektir. Kuşeyri ise şöyle der: Huşû'nun mahallinin kalb olduğu konusunda bütün mutasavvıflar hemfikirdirler. Huşu', tevazuya yakın bir hâldir.

el-Hâdi': Sıhalf ta şöyle denir: Huda', tevazu demektir. Ezheri İse: Hudû, huşû'ya yakın bir hâldir; ancak huşu, beden, ses ve gözle gerçekleşirken, hudû boyunlarda tecelli eder.

el-Hâfid: "Yumuşak huylu" ve "mütevazı" demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sana tâbi olan müminlere   tevazu   kanadını   ger"   (Şuarâ  215)  Yani,   "fakir  ve  zayıf müminlere karşı mütevazi ol" demektir.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hükümranlığı İle zorbaları hizaya getirdiği için kendisine bu isim verilmiştir.

el-Hâfîd: Bu isim aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup ona nisbetle mânâsı: "Belaları defeden ve felaketleri izale eden"dir. Veyahut "ümmetinden  uzak tutmakla bedbahtları  alçaltan ve  mutluluğa ereştirmek suretiyle muttakilerin mertebelerini yücelten" demektir. lKtl el-Hâlis: Pâk, duru ve tertemiz anlamındadır.

eı-Habîr: Bu ismi Kadı İyaz ve İbn Dihye, "0 halde bilene sor" (Furkan 59) âyetinden almışlardır. Kadı Bekr b. el-Alâ şöyle der: Habîr, bu âyet-İ kerimede "soru sorması istenen Peygamber (sallalhhu aleyhi vesellem) dışındaki kimseler"dir. "Kendisine soru sorulan ve bilen konumunda olan" İse Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'dır. Bu isim aynı zamanda Allah Teâlâ'nın Peygamber'ini kendi isimlerinden biriyle adlandırdığı isimlerdendir. Allah Teâîâ'ya nisbetle mânâsı şudur: "Her şeyin künbünc muttali olan ve hakikatini bilen" demektir. Haber veren anlamında olduğunu ifade edenler de olmuştur. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) her iki mânâya göre bilen kimse konumundadır. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Allah Teâlâ'rim kendi gizli ilimlerinden öğrettikleri sebebiyle ilimde zirve noktadadır ve diğer taraftan O, Allah Teâlâ'nın kullarına bildirmeyi rnurad ettiği şeyleri ümmetine haber verendir. Habîr ile, Alîm ve Şehîd arasındaki fark, Şehîd isminin anlatıldığı yerde geçecektir.

Hatîbu'n-Nebiyyîn (Peygamberlerin hatibi): Şefaat hadisinde: "Kıyamet sahnesi kurulduğunda bütün peygamberlerin imamı ve hatibi olurum" buyurulmaktadır. Hatîb Arapça'da, hutbesi güzel, konuşması mükemmel demektir. Terim olarak 'minberden yapılan etkile konuşmaya' denmektedir. Hatîb kelimesi hatb kökünden türetilmiş olup önemli iş mânâsına gelmektedir. Zira Araplar önemli iş veya meseleyle karşılaştıklarında bir araya gelir ve o konuda müzakerelerde bulunurlardı. Veyahut hatib ismi muhatap kökünden türetilmiş olabilir, zira kişi hutbe ile karşısındaki muhatabına emir veya yasak kabilinden bir şeyler söylemektedir. Veyahut bu isim el-Bhtab kökünden türetilmiş olabilir, el-Ehtab 'bir çok unsuru bünyesinde toplayan şey' mânâsına gelir. Hutbe de birden çok mânâyı bünyesinde barındırdığı İçin bu adı almıştır.

Hatîbu'1-Ümem (Bütün ümmetlerin hatibi).

Hatîbu'l-Vâfidîne ale'Uâhi Teâlâ (Allah Teâlâ'nın huzuruna gelenlere hitab eden): Bu iki ismi Suyûtî zikretmiştir.

el-Halîl

Halîlurrahman (Rahmân'ın dostu): Bu iki ismi de Sehâvi zikretmiştir. Yalanda hullet/dostluk ismi üzerinde durulurken hakkında bilgi verile c ettir.

Halîlullah: Ahmed ve daha başka muhaddisler İbn Mes'ud (radiyallahu anh)'dan Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: "Şayet dost edinecek olsaydım Ebu Bekr'i dost edinirdim, ancak ben Allah'ın dostuyum" [66] Halîl ismi, sadakat ve muhabbet anlamına gelen hülle kökünden türetilmiş feîl vezninde, ancak fail anlamında bir isimdir. Şair şöyle der:

Oenin dostluğun ruhumun içine igledi ibrahim (aleynisselâm)'a da bu yüzden Halil dendi Konuştuğum zaman sözlerim Sen idi Oustugum an ise suskunluğum dert idi.

Resûlullah (sallallalm aleyhi vesellem)'in kalbinde barındırdığı muhabbetullah açısından bu mânâlar doğrudur. Bu ismin Allah Teâlâ'ya isnadı ise mecazidir. Hulletin kaynağının istifa olduğunu ifade edenler de olmuştur. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Allah için dost olduğu ve Allah İçin düşman olduğu için bu adla anılmıştır. Allah Teâlâ'nın Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'e yönelik dost olması ise "O'nu muzaffer kılması ve O'nu yaratıkları içerisinde en mükemmel bir konuma eriştirmesidir." Halil isminin ihtiyaç ve hacet mânâsına gelen hallet kökünden türediğİni ifade edenler de olmuştur. Buna göre Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) sadece Allah'tan istediği ve hacetini sadece ondan talep ettiği için bu adla anılmıştır. el-Vâhidi şöyle der: Birinci görüş tercih edilen görüştür, çünkü Allah Teâlâ Muhammed'in dostudur, Muhammed de Allah Teâlâ'nın dostudur. Şöyle demek doğru değildir: Hacet anlamında Allah Teâlâ Muhammed'in halll'idir.

Mülâhaza:  Hullet/dostluk   muhabetten   daha   yüce   ve   üstün   bir makamdır. İbnu'l-Kayyim şöyle der: Muhabbetin hullet'ten daha yüce bîr makam   olduğunu,   zira   ibrahim   (aleyhisselâm)   hullet  makamında   kalırken, Muhammed   (sallallahu   aleyhi  veselkm)'in   habîb   makamına   yüceldiğini   ifade edenler,  muhabbetin  daha  genel,  hullet'in  daha  dar ve  özel  olduğunu bilmemektedirler.  Zİra hullet muhabbetin neticesinde meydane gelen bir şeydir.   Peygamber   (sallaüahu   aleyhi  vesellem)   bir   hadis-i   şeriflerinde   "Allah Teâlâ'mn kendisini dost edindiğini, Aişe, babası Ebu Bekir, Ömer b. Hattab ve daha başkalarına özel bir muhabbet beslediğini" haber vermesine rağmen Allah'tan  başka  dostu  olamayacağını  ifade  buyurmuşlardır.  Aynı   şekilde Allah Teâlâ "tövbe eden, tâhir olan ve sabreden" kimseleri sevdiğini ifade buyurmaktadır.   Ama   O'nun   hulleti/dostluğu   İbrahim   ve   Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) ile sınırlıdır. İbnu'l-Kayyim bu konuda ayrıntılı bilgi verdikten sonra şöyle der: Bu tür değerlendirmeler Allah Teâlâ ve Resulü hakkında   yeterli   bilgiye   sahip   olmamaktan   kaynaklanmaktadır,   Zerkeşİ Bürde    kasidesinin    şerhinde    şöyle    der:    Bazıları    muhabbetin    hullet makamından üstün olduğunu iddia etmişlerdir. "Muhammed Habibullah" ve "İbrahim Halilullah" diyerek bu görüşlerini teyid etmeye çalışmışlardır. Oysa böyle bir görüş zayıftır, çünkü hullet daha özel, muhabbet ise daha genel bir şeydir. Allah Teâlâ: "Muhakkak ki Allah çok çok tövbe edenleri sever" (Bakara 222) buyurarak tövbe edenleri de sevdiğini ifade etmektedir. Aynı şekilde Allah Teâlâ'nın İbrahim (aleyhisselâm)'ı halîl/dost edindiğini ifade ettiği gibi Peygamber (sallallahu aleyhi vcsdlcm)'i halii edindiğine dair sahih rivayetler vardır.

el-Halîfe: Bir başkasına vekil olan ve onu temsil eden demektir.

Halife isminin sonundaki kapalı tâ harfi 0 mübalağa içindir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile Adem ve daha başka peygamberler de bu adla anılmışlardır. Zİra Allah Teâlâ İhtiyacı İçin değil, yeryüzünü imar etmek insanları İdare etmek ve onları kemale erdirmek ve emirlerini uygulatmak üzere peygamberleri halife seçmiştir. Zira kullar Allah Teâlâ'nın feyiz ve emirlerini vasıtasız bir şekilde alma kabiliyetine sahip değildirler.

Halîfetullah: İbn Dihye bu ismi Mirâc hadisinden almıştır. Zira Mİrâc hadislerinden birinde: "Ne gü^el kardeş, ne gü^el halife ve ne gü^el geliş.." buyurulmaktadır.

"A-llahıml Seferde sahibimi-^ sensin! Geride bıraktığımı^ coluk-çocuğun halifesi de sensin''hadis-i şerifinde halife ismi Allah Teâlâ'ya isnad edilmiştir. Dolayısıyla bu isim Allah Teâlâ'nın kendi isimlerinden birini Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e verdiği isimlerdendir. İbn Dihye şöyle der: Mânâsı da Vekîl, Baki ve Ahİr gibidir. Allah Teâlâ da "varlığın devamı ve temsil edilmesi noktasında herkesten daha layık olduğu" İçin bu adı almıştır. Suyûtî şöyle der: Halife İsminin Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hakkındaki mânâsı şudur: 'O, ilahi hükümlerin insanlar arasında tatbik edilmesi konusunda Allah Teâİâ'nm yeryüzündeki halifesidir. Vekîl mânâsına yakın bir mânâ ifade eder. Dİni ve şeriatİ baki anlamında da yorumlamak mümkündür. Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'in şeriati bütün şeriatleri temsil eden ve onlara halef olan bir şeriattir ki, kendisinden sonra bir şeriat ta gelmeyecektir. Peygamberlerin sonuncusu olması hasebiyle de Ahir/sonuncu mânâsında yorumlamak ta mümkündür.

el-Hayr: "İhsan" ve "yarar" mânâsında olup Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in varlığıyla ümmeti büyük bir nimete nail olduğu için bu adla adlandırılmıştır. Hayr ismi faziletli anlamına gelen fâzıl mânâsında da kullanılır. Veyahut fa^l ve ihsan mânâsında kullanmıştır. Hattâbi hocalarından naklen hayır ile fazl'in birbirinden farklı şeyler olduğunu, hayriyyetin çalışarak elde edilen, efdaliyetin İse kendiliğinden elde edilmiş bir şey olduğunu ifade etmiştir. Mesela Habeşli bir köle taat ve takva çokluğuyla Kureyş'li hür birisinden daha hayırlı olabilir, ama ondan faziletli olamaz,

Haym'l-Enbiyâ (Peygamberlerin en faziletlisi): Cevheri şöyle der: Hayr kelimesi faziletli anlamına gelen/s^/ mânâsmdadır.

Hîratullah (Allah'ın en seçkin kulu): Cevheri şöyle der: Arapça'da: Muhammed hîratullah denir ve Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)'in yaratıklar içerisinde en seçkin kulu olduğu kastedilir.

Hayru'l-Beriyye (Yaratıkların en hayırlısı). Hayru'n-Nâs (İnsanların en hayırlısı).

Bu İki ismi Sehâvİ zikretmiştir,

Hayru'l-âmilîn (Amel edenlerin en hayırlısı).

Hayru Halkillâh (Allah yaratıklarının en iyisi): Bu iki ismi İse Ibn Dihye zikretmiştir. Hadis-i şeriflerde çokça rastlanan bu isimlerin hepsi aynı mânâda olup "Peygamber (sallalkhu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri"nden bahsederken ayrıntılı bir şekilde açıklanacaktır.

Halk kelimesi, kökü itibariyle yaratılanlar anlamındadır.

Hayru Hâzihi'1-Ümme (Bu ümmetin en hayırlısı): Bu İsmi Ibn Dİhye, Buhârİ'nin Saîd b. Cübeyr'den naklettiği şu hadisten almıştır; Bana İbn Abbas; "Evlendin mi?" diye sordu. Ben: "Hayır!" cevabını verdim. Bunun üzerine: "Evlen! Zira bu ümmetin en hayırlısı en çok evlenendir" dedi ve "En çok evlenen" ile Peygamber (saüallalıu aleyhi vesellem) 'i kastetti. Bu konu Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) 'in evlilikleri bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

D Harfi ile Başlayan İsimler

Dâru'l-Hikme: Bu ismi Suyûti, Ali (kemunallahu vechehu)'dan rivayet edilen şu hadisten almıştır: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: "Be/? hikmetin evi, Ali de kapısıdır." Bu hadisi el-Hâkim el-Miistedrek adlı eserinde rivayet etmiş ve sahih olduğunu ifade etmiştir. Buna karşılık İbnu'l-Cevzi ise bu hadisin uydurma/mevzu olduğunu İddia etmiştir. Suyûti en-Nüket pe'l-Leâli adlı eserinde İbnu'l-Cevzİ'nin bu iddiasını çürütmeye çalışmıştır. el-AIâî ve İbn Hacer bu hadisle ilgili olarak: "Doğru olan bu hadisin hasen olduğudur; hadis ne sahih, ne de uydurmadır" değerlendirmesini yapmışlardır. el-Fevâid el-Mecmûa fi Beyâni'l-Bhâdisi'l-Mev^ûa adlı eserinde bu hadisi geniş bir şekilde ele aldım.

ed-Dâî ila'llah (Allah'a çağrıda bulunan): Buhâri ve Müslim, Câbir (radıyallahu anh)'dan şunları nakletmektedirler: Melekler Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellera) uyku halinde gelip: Birbirlerine: "O'nu bir benzetme ile niteleyin!" dediler, Bunun üzerine bir grup melek şöyle dediler: "Muhammed'in konumu, bir ev inşa ettikten sonra içerisine sofra kurup insanları ona davet eden kişinin konumu gibidir. Kim davet edene icabet

ederse o eve girmiş ve ziyafetten yemiş olur. Kim de davet edene icabet etmezse eve girmez ve ziyafetten de mahrum kalır." Bunun üzerine melekler: "Onu Muharnmed'e tevil edin ki anlasın" deyince melekler şöyle tevil ettiler: Ev, cennettir; davet eden ise Muhammed'dir. Kim Muhammed'e itaat ederse Allah'a İtaat etmiş olur. Kim de Muhammed'e isyan ederse Allah'a isyan etmiş olur."

Dâî: Bu sözcük, çağırmak anlamına gelen dua kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) insanları İlahi taate davet ettiği ve onları o konuda teşvik ettiği için kendisine bu ad verilmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede Allah Teâlâ: "Ve seni, İnsanları Allah'a davet edİCİ Olarak gönderdik" (Ahzab 46) buyurmaktadır. Allah'a davet etmek, iman ve ibadete davet etmek anlamındadır. Ayetin devamında "Allah'ın izniyle" kaydı vardır ki bu, "Allah'ın yardımı ve kolaylaştırması desteğiyle insanları tevhide ve İbadete davet eden" demektir. Bu kayıtla, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in yüklendiği tebliğ misyonunun ne kadar zor bir görev olduğuna ve bu görevin ancak Allah Teâlâ'nın kolaylaştırması ve desteği ile yerine getirileceğine İşaret vardır.

Mülâhaza: Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de bizzat kendisini davetçi diye nitelemiştir: '"Allah barış yurduna davet eder." (Yunus 25) Dolayısıyla bu isim de Allah Teâlâ'nın Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i kendi isimlerinden biriyle isimlendirdiği bir İsimdir.

ed-Dâmiğ: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e nasıl salavât getirileceğine dair Ali (ken-amallahu vecheh)'den rivayet edilen hadiste "bâtıl ve hurafa taraftarlarını bertaraf eden" şeklinde bir ifadeye yer verilmektedir. Bu hadis "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e salavât getirilişi" bölümünde açıklanacaktır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) "bâtılı hak ile yokettiği ve şirk ordusunu hak kılıcıyla darmadağın ettiği" için kendisine bu ad verilmiştir.

ed-Dânî: "Yaklaşmak" anlamına gelen âmâ fiilinden/&'/ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâ: J& US p "Sonra yaklaşarak yanına kadar geldi" (Necm 8) buyurmaktadır. Mirâc bahsinde Necm suresinin ilk âyetlerinin tefsir edildiği yerde bu isim hakkında geniş bilgiye yer verilecektir.

ed-DaVa (Davet): 'Kelime-i tevhid' demektir. Buna göre Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) kelimc-i tevhidin, yani "Lâi/âbe illallah" kelimesinin temsilcisi olmaktadır. Davet, aynı zamanda bildirmek mânâsındadır, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) "insanlara hidayet yolunu bildirdiği" için kendisine bu ad verilmiştir.

Da'vetu İbrahim: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Ben babam İbrahim'in duasiytm." Daha önce bu konuda bilgi verilmişti.

Da'vetu'n-Nebiyyîn (Peygamberlerin duası).  .     

Delîlu'1-Hayr (Hayra delalet eden). 

Dehtem: Güzel ahlak sahibi demektir.

Zâl Harfi ile Başlayan isimler

ez-Zâkir: Zikr kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Zikir "Allah Teâlâ'yı teşbih, takdis ve yüceltmek" mânânalarına gelmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Rabbini içinden yalvararak, korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma!" (A'râf 205)

Fahreddİn Râzi şöyle der; Buna göre zikir devamlı yerine getirilen bir ibadet olmalıdır. "Gafillerden olma!" ibaresiyle, imkan ve takat ölçüsünde Allah Teâiâ'nm celal ve kibriyasından bir an bile gafil olunmaması gerektiği mesajı verilmektedir. Peygamber (sallalkhu aleyhi vesellem) herkesten çok Allah'ı zikretmeye layık olan bir kul olduğu için bu adla adlandırılmıştır.

ez-Zuhr: Zahire ve azık mânasına gelmektedir.

ez-Zikr: Zikr, "güçlü ve cesaret sahibi" sahibi demektir. Aynı zamanda şeref ve övgü mânâlarına da gelir. Buikînî ve Ibn Dİhye şöyle derler: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bizzat kendisi şerif olduğu ve başkaları için şeref kaynağı olduğu için bu adla anılmıştır. Zira O bu ümmetin şerefi ve medar-ı iftiharıdır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:  "Allah size bir zikir, resul indirdi" (Talak 11) Bir grup zikir'den kastın Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) olduğunu ifade ederken, bazıları da ondan Cebrail'in kastedildiğini ifade etmişlerdir. Ondan kasıt "Kur'an'dır" diyenler de vardır.  Mücahid: 

"Dikkat edin! Allah'ın zikriyle kalpler huzura erer" (Ra'd 28) âyet-ı kerimesiyle ilgili olarak şöyle der: Bu âyet-i kerimede zikir'den kasıt, Muhammed ve ashabıdır.

ez-Zekkâr:   Bunu   Suyûtî,    ffBeni  sana  çok   zikredenlerden   eyle" hadisinden   almıştır.   Fa'âl  ölçüsünde   olan   yekkâr  ismi,   çok   zikreden manasındadır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Rabbine çok zikreden biri olduğu, uyku ve yakaza halinde, hareket ve sükûn halinde, ayakta ve otururken, kısacası bütün hal ve ahvâlinde Allah Teâlâ'ya dua halinde olduğu bilinen bir özelliğiydi. İbn Mâce, Âişe (radiyalkhıı anhâ)'dan şunları nakleder: "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) her an ve her hâl içerisinde Allah'ı zikrederdi."

Zikrullâh

ez-Zeker: Yüce ve büyük anlamlarına gelir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Kur'an çekerdir, onu başkalarına öğütleyin." en-Nihâye&ç. şöyle denir: Yani, Kur'an çok büyük bir Kitap'tır, onu yüceltin.

Zü't-Tâc: Taç sahibi, demektir. Taç'dan kasıt ise, sarıktır. Zira sarık o günkü Arapların tacıdır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in de bir sarığı vardı ve onu devamlı giyerdi. Bu konu 'Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in giyimi' bahsinde ayrıntılı bir şekilde izah edilecektir.

Zü'1-Cihâd: Cihat sahibi, demektir. Cihat kelimesi cehd kökünden türetilmiş bir isim olup "yorgunluk ve meşakkat" mânâlarına gelir. BU sözcüğün cühâ şeklindeki telaffuzu ise "güç, takat" anlamına gelmektedir. Buna göre Allah yolunda cîhat eden kişi, Allah için ve onun kelİme-i tevhidini yüceltmek için büyük gayret sarfeden kişi olmaktadır. Bunun bir sonraki aşaması İse, kalp ile yapılan cihaddır. O da şeytanı yenmek ve nefsi, heva ve heveslerden uzak tutmaktır. El ve dil ile cihad ise, iyiliği emredip kötülükten sakindırmaktır. Üstad Ebu Ali ed-Dekkâk (rahmetuüah aleyh) şöyle der: Kİm cihad etmek suretiyle zahirini tezyin ederse, Allah Teâlâ da müşahede yoluyla onun batınını süsleyip güzelleştirir.

Kuşeyri şöyle der: Mücahadenin esası ve Özü şudur: Nefsİ   alışılagelen âdetlerden alıkoyup onu arzu ve hevânın tersi istikamete yönlendirmektir.

Zü'1-Hatîm: Hatîm, el-Bürmâvî'nin de ifade ettiği gibi doğru olan görüşe göre Kabe'nin inşâsı dışında tutulan yerdir. Bazılarına göre Hatîm, iki Rükün ile Kâbe'nen kapısı arasındadır, İnsanlar orada büyük kalabalıklar oluşturdukları ve âdeta birbirlerini çiğnedikleri için buraya batım denilmiştir. Araplar tavaf ederken elbiselerini oraya bırakıp çürüyene kadar terk ettikleri için oraya hatîm dendiğini ifade edenler de olmuştur. Bazıları da günahları yok ettiği için o bölgeye bu ismin verildiğini iddia etmişlerdir. Diğer taraftan Kur'an'dan önceki semavî kitaplarda geçtiği üzere Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hatîm adıyla anılmıştır. Çünkü Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) o bölgeyi müşriklerden kurtarmış, oradaki putları çıkarmış ve Allah Teâlâ'ya ibadet edilen bir yer kılmıştır.

Zü'1-Havdi'l-Mevrûd: "Bütün ümmetin kendisinden su içeceği havuzun sahibi" demektir. "Peygamber (salkiklm aleyhi vesellem)'İn haşrİ" bahsinde bu konuya ayrıntılı bir şekilde ver verilecektir.

Zü'1-Huluki'l-Azîm (Yüce ahlak sahibi): "Peygamber (sallallahu aleyhi vescUem)'in güzel ahlakı" bahsinde bu isim hakkında bilgi verilecektir.

Zü's-Seyf (Kılıç sahibi): Bu da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'in önceki semavî kitaplarda geçen isimlerinden biridir. Peygamber (sallallahu aleyhi veselkm)'in bîrden çok kılıcı vardı. "Peygamber (sallalkhu aleyhi vesellem)'in savaşlarda" kullandığı harp âletleri' bahsinde bu konuya değinilecektir.

Zü's-Sekîne (Sekînet sahibi): Sekînet, sükûn kökünden türetilmiş^//? vezninde bir İsim olup "hal ve hareketlerde vakar ve teenni" anlamına gelmektedir. Sağânî'ye göre sekînet, rahmet anlamındadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sonra Allah, Resulüne ve mü'minlere sekîneti indirdi." (Fetih 26)

Zü's-Sırâti'I-Müstakîm: "Doğru yolun sahibi" demektir.

Zû Taybe: "Medine-i Münevvere'nin sahibi" demektir, içerisinde yaşayan insanların huzur ve güvende oluşları sebebiyle Medine'ye Taybe denmiştir. Bazıları, şirkten uzak olduğu için kendisine bu adın verildiğini İfade etmişlerdir.

Zü'1-İzze: İzzet sahibi demektir.

Zü'1-Atâyâ: İhsan sahibi demektir.

Zü'1-Fütûh (Zaferler sahibi): Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik." (Fetih 1) Âyet-i kerimede geçen söz konusu fetih Mekke veyahut Hudeybiyc fethidir. Henüz fetih gerçekleşmemesine rağmen âyet-i kerimede -dili geçmiş zaman kipinin kullanılması söz konusu fethin mutlak anlamda gerçekleşeceğine İşarettir.

Zü'1-Fadl: İhsan sahibi demektir.

Zü'1-Medîne: "Medine'nin sahibi" demektir.

 Zü'1-Mu'cizât   (Mucizeler   sahibi):   Bu   konu  hakkında İleride bilgi verilecektir.

Zü'1-Kadîb: "İnce kılıç sahibi" demektir. İncil'de Peygamber (sallallalıu aleyhi vescüem)'İn özelliklerinden bansedilirken şu ifadelere yer verilir: "Beraberinde demirden bir kılıç olacak ve onunla savaşacak."

Zü'1-Kuvve (Güç ve kuvvet sahibi): Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"And olsun ki, bu Kur'an şerefli bir elçinin sözüdür. 0 elçi güçlüdür. Arşın sahibi Allah'ın yanında değerlidir." (Tekvİr 19-20) Âyet-i kerîmede bahsedilen elçinin Peygamber (sallallahu aleyhi vesdkm) olduğu İfade edilmiştir. Bu görüşü Kadı İyâz, ulemânın çoğunluğundan nakletmiştir. Bazıları ise söz konusu elçiden Cebrail (aleyhisselâm)'in kastedildiğini iddia etmişlerdir. Kadı İyâz şöyle der: Bu isim Allah Teâlâ'nın kendi adını Peygamberine verdiği isimler cümlesindendir. Bu bahis "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'in şecaati" bölümünde ayrıntılı bir şekilde açıklanacaktır.

Zü'1-Makâmi'l-Mahmûd   (Makâm-ı  Mahmûd'un sahibi):    "Peygamber   (sallallahu   aleyhi   veselleoı)'in   şefaati"   bahsinde   buna değinilecektir.

Zü'l-Mîsem: "Alâmet veya güzellikler sahibi" demektir.

Zü'1-Hirâve: Asâ sahibi demektir. Satîh'in rivayet ettiği hadiste: "Ve asâ sahibi çıkıp geldi.:." denilmektedir. İbnu'1-Esîr şöyle der: Bu hadiste geçen "Asâ sahibi"nden kasıt Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem) çoğu kez asâsıyla dolaşırdı. Aynı şekilde elinde bir asâ ile birisi O'nun önünde yürürdü. Namaz kılacağı zaman o asayı toprağa sütre kılıp namazını edâ ederdi. Sahibu'l-Harâve isminin anıldığı yerde bu konuda ilave bilgiye yer verilecektir.

Zü'1-Vesîle: Vesile, cennette en yüksek derecedir. Sahih-i Müslim'de böyle nakledilmiştir, Vesîlc, lügat anlamı itibariyle "Allah'a yakın olmak ve onun katında bir yer edinmek" anlamına gelmektedir. "Peygamber (sallallalıu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri ile şefaati" bahislerinde bu konu hakkında bilgi verilecektir.

Mülâhaza: İsimlerin başına gelen •$ edatı sadece isimlerin başında kullanılır. Buna karşılık gramer uzmanı el-Müberred, zamirlerin başında kullanılışını da caiz görmüştür.

R Harfi İle Başlayan İsimler

er-Râcî: Ümit mânâsına gelen recâ kökünden türetilmiş fâtl ölçüsünde bir isimdir. Aynı zamanda "kalbin olması muhtemel bir şeye bağlanması"  anlamına gelir.  Bazıları  onu,  "cömert birisinden beklenen ihsandan emin olmak" şeklinde tarif ederken; başkaları, ''kalbin gerçekleşecek olan şeyden dolayı sevinme sidir" demişlerdir. Onun temenni ile arasındaki farkı şöyle izah etmişlerdir: Temenni, tembellik ile iç içe olup beraberinde gayret ve çaba olmayan bir durumdur. Ümit ise, bunun tam zıddır. Aynı şekilde ümit, gerçekleşmesi muhtemel olan şeylere yönelik iken; temenni, hem mümkün, hem de olanaksjz şeyler için söz konusudur. Çünkü temenninin mahiyetinde "gerçekleşsin, gerçekleşmesin bir şeyin meydana gelmesini sadece arzulamak" vardır. Temenniyi ifade için Arapça'da leyte edatı kullanılır. Bu husussa verilecek meşhur örneklerden biri de; "Keşke gençlik geri dönse" misalidir. Tereca/ümh ise, "gerçekleşmesi mümkün olan, ancak kesin olmayan şeyler" için kullanılır. Buna yönelik Arapça'da kullanılan edat İse k'alk edatı olup ona: "Umulur kî, düşman Ölür" misali verilebilir.

er-Râdi': Bu ismin varlığı şüphelidir.

er-Râzî: Bunu İbn Dihye: "Rabbin sana verecek, sen de razı olacaksın" (Duhâ 5) âyetinden almıştır. Razı, kendisine verilen şeyden dolayı kanaat eden, demektir. Rj%a kökünden alınmış _/z//ölçüsünde bîr isimdir. Kulun sıkıntılara karşı rızası, başına gelen şeyleri hoş karşılamasıdır. Rabb'in kuldan razı olması, onu emirlerine uyan, yasaklarından uzak duran birisi olarak görmesidir.

Müslim ve başkaları Abdullah b.  Ömer (radiyalîahu anh)'dan Peygamber (sallalİahu aleyhi vesellem)'in İbrahim (alcyliissdâm)'in:   "Rabbim, onlar insanlardan çok kimseyi doğru yoldan alıkoydular; onun için kim bana tâbi olursa bendendir, kim de bana karşı gelirse sen affeden ve merhamet edensin" (ibrahim 36) şeklindeki duası ile Isa (aleyhissdâm)'ın "Şayet onlara azap edersen onlar senin kullarındır" (Mâide 118) duasını nakleden âyetleri okuduktan sonra ellerini göğe kaldırıp: "Allahım, ümmetimi Ümmetim!" diye dua ettiğini ve ağlamaya başladığını, bunun üzerine Allah Teâlâ'nın: "Ey Cebrail! Muhammed'e git ve: <Biz seni ümmetin konusunda hoşnut edeceğiz, seni asla üzmeyeceğiz>" diye buyurduğunu nakle tmişl erdir.

İbn Dihye şöyle der:.Bu hadis, yukarıdaki âyetlerin tefsiridir.

er-Râğıb: Rağibe kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. "İrade etmek" ve "istekli olmak" anlamına gelmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede:

"Ve rabbine rağbet et/ onu çok arzula" (İnşirah 8) buyurulmaktadır. ibn Mesud şöyle der: "Âyet-i kerimenin anlamı şudur: Rağbetini Allah Teâlâ'ya yönelt, başkasına iltifat etme." İbn Abbas ise bu âyet-i kerimeye şu anlamı yüklemiştir: "Namazını bitirdiğin zaman hemen Rabbine yönel ve ondan ihtiyacını talep et!" Başka bir rivayette ise şöyle yorumlamıştır: "Cehennemden korkarak ve cennete rağbet ederek Allah Teâlâ'ya niyazda bulun" İbn Ebi Able, âyet-i kerimedeki fergab fiilini ferağğib "teşvik et" şeklinde okumuştur.

er-Râfi': "Kendisi sayesinde ümmetinin kadrü kıymeti yücelen ve dinine tâbi olunmakla şereflenen kimse' demektir. Bu aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. Allah Teâlâ'ya nisbet edildiğinde mânâsı şudur: Mutlu kılmak suretiyle müminleri yücelten, rahmetinden uzak -tutmak suretiyle de kâfirleri alçaltan,

Râkibu'l-Burâk (Burak'a binen): Bunu İbn Dihye zikretmiştir. Mİrâc bahsinde hakkında bilgi verilecektir.

Râkibu'1-Baîr: Bu da Peygamber (sallalİahu aleyhi veselkm)'in daha Önceki kitaplarda geçen isimlerinden biridir.

Râkibul-Cemel: İbn Dihye şöyle der: Bu isim Şa'yâ'ın (Zülkifl'in) kitabında geçmiştir. Zülkifl (aleyhisselâm) şöyle der: "Bana şöyle dendi: <Kalkıp dışarıyı gözetle ve gördüklerini bize haber ver.> Bunun üzerine ben, bîri merkep, diğeri deve üzerinde iki kişiyi gördüm. Biri bineğinden inip: <Bâbil ve putları düştü> dedi...."

İbn Dihye bunu şöyle tevil etti: Merkebe binen İsa'dır. Deveye binen ise Muhammed'dir. Çünkü Bâbil saltanatı Peygamber (sallalİahu aleyhi vesellem)'in ashabı tarafından ortadan kaldırılmış tır. Suyûtî şöyle der: Bu nedenle Necaşi, kendisine Allah Resûlü'nün (sallalİahu aleyhi vesellem) elçisinin mektubu geldiğinde iman etmiş ve şöyle demişti: "Ben şehadet ederim ki Musa'nın merkebe    binen    Peygamberi    müjdesi,    aynen    İsa'nın    deveye    binen Peygamberi müjdesi gibidir."

İbn Asâkir şöyle der: Peygamber (sallalİahu aleyhi vesellem) hem ata, hem merkebe binmesine rağmen neden özellikle "deveye binen" sıfatıyla anıldı? diye bir soru sorulacak olursa cevabımız şudur: Bununla Peygamber (sallalİahu aleyhi veseîlem)'in başka bir milletten değil de Araplardan geleceğine dair bir işaret vardır. Çünkü deve, sadece Araplara nisbet edilen bir binekti.

Râkibu'n-Nâka (Deveye binen): Bu da Peygamber (sallalİahu aleyhi vesellem)'in geçmiş ümmetlerin kitaplarında geçen adlanndandır.

er-Râcilu: Saçı ne tam dümdüz, ne de kıvırcık olan kimse demektir. Bu isim "Peygamber (saUallahu aleyhi vesellcm)'in hususiyetleri" bahsinde ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

er-Racîh: Herkesten üstün olan ve herkese baskın gelen, demektir. Ziyade ve fazlalık anlamına gelen rüçhân kökünden ^//ölçüsünde bir İsimdir. Arapça'da terazinin bir kefesi diğerine ağır bastığında: racehaH-mi^ân— "terazi ağır bastı" şeklinde bir kullanıma yer verilir.

er-Rahbu'1-Keff (Eli geniş): Yani "bol veren, ihsan sahibi" demektir. Peygamber (sallaîhhu aleyhi vesellem) her iki anlamda bu vasıfla nitelenmiştir.

Rahmetü'1-Ümme (Ümmetin rahmeti).

Rahmeten li'I-âlemîn: Allah Teâlâ şöyle buyurur:  "Biz   seni   ancak   âlemlere   rahmet   olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107) Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bütün yaratıklara rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdi. Mü'minin hidayetine vesile olması bîr rahmetti. Münafığın öldrülmemesi, kâfirin azabının tecil edilmesi noktasında da bir rahmetti.    -

Ebu Bekr b. Tahir (rahmetullah aleyh) şöyle der: Allah Tcâlâ Muhammed (saîlallahu aleyhi vesellem)'i rahmet zinetiyle tezyin etmiştir. Zİra Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)*in varlığı rahmettir. O'nun bütün evsaf ve nitelikleri insanlık için bir rahmetti. Hayatı rahmet, ölümü de rahmetti. Nitekim bîr hadis-i şeriflerinde Peygamber (saîlallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmaktadırlar: "Benim hayatım shjn için bir hayır ve berekettir. Ölümüm de aynı şekilde si^in için bir hayır ve berekettir.  [67] Bir başka hadİs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar: "Allah Teâlâ bir Ümmet hakkında rahmet murad ederse, o ümmetin peygamberinin canını daha önce alır. Onu âhıretyurduna daha önce davet eder."

Rahmetun   Muhdâtun:   (İnsanlığa   hediye   edilmiş   bir rahmet) el-Hâkim,   Ebu   Hureyre   (radiyallahu   anh)'dan   Peygamber   (saîlallahu   aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: 'Muhakkak ki ben insanlığa hediye edilmiş bir rahmetim. [68] Bu hadisi Taberânî: "Ben hediye edilmiş bir rahmet olarak gönderildim" şeklinde rivayet etmiştir. [69] İbn Diriye (rahmetullah aleyh) şöyle der: Bu hadisin mânâsı şudur: Allah Teâlâ beni kullara karşılığı beklenmeyen bir rahmet olarak gönderdi; zira hediye sahibi hediyesini karşısındakine acıdığı ve ona merhamet ettiği için verirse, ondan karşılık beklemez.

er-Raûf er-Rahîm: Allah Teâlâ şöyle buyurur: "And olsun ki içinizden size Öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız O'na ağır gelir. O size düşkün, mü'minlere şefkatli ve merhametlidir." (Tevbel28)

Ebu Bekir b. Fûrek (rahmetullah aleyh) şöyle der: Allah Teâlâ bu iki ismi kendi Esmâu'l-Hüsnâ'sından Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e vermiştir. Ke'fet (Rauf),  aşın rahmet demektir.  İbn Dihye  şöyle der: Bu rahmetin özelliği kötülükleri ve sıkıntıları defetmesİndendir. Rahmet İse iyi şeylerin gerçekleşmesini talep etmektir. Bu anlamından dolayı re'fet rahmetten önce zikredilmiştir.  Rahmet, Arapça'da şefkat mânâsına gelir. Bu yönüyle de Peygamber   (saîlallahu  aleyhi vesellem)   hakkında   doğru   bir   mânâdır;   zira   O, yaratıkların en şefkatlisidir.  Onlara karşı en yufka yüreklisidir. Bu mânâ Allah Teâlâ hakkında muhal olduğu için "isminin Allah Teâlâ'ya nisbetle mânâsı şudur: Kullara hayır dileyen, kulun haketmediği ecir ve sevabı veren ve hakettiği cezayı defeden. Abdülbâsit Bulkînî şöyle der: Re'fet ile rahmet arasındaki fark şudur: Re'fet, hareket noktası kula şefkatten kaynaklanan bir ihsan iken, rahmet hareket noktası kulun fakr-ü zarureti olan bir ihsandır.

er-Resûl: "Peygamber (saîlallahu aleyhi vesellem)'in bi' seti /peygamber olarak gönderilmesi" bahsinde bu isim hakkında bilgi verilecektir.

Resûlullâh (Allah'ın elçisi)

Resûlu'r-Rahme (Rahmet elçi si /peygamberi)

Resûlu'l-Melâhim: Cihat ve ga^a peygamberi, demektir. Melâhim, melhame kelimesinin çoğulu olup savaş alanı mânâsına gelmektedir. Savaşlarda   çok   kişinin   ölmesi   ve   cesetlerin   âdeta   yerlere   saçılmasına benzetilerek "et" mânâsına gelen lahm kökünden türetildiğini ifade eden dilciler olmuştur.

Raşîd: Kiişd kökünden feîl ölçüsünde bir isimdir. İstikamet anlamına gelmektedir, Raşîd ismi müstakim anlamına gelen râsid anlamındadır. Veyahut "hidayet eden, yol gösteren" anlamına gelen mürşid mânâsındadır. Allah Teâîâ şöyle buyurur: "Muhakkak ki sen doğru yola hidayet edersin" (Şûra 52) Yani, dosdoğru dine insanları iletir ve onlara kılavuzluk yaparsın. Peygamber (saUalkhu aleyhi vesellein)'in amcası Ebu Talib O'nu medih bağlamında şöyle der:

Munammed nalîm, raşîd, adildir, serkeş değildir Kendisinden gafil olmayan bir İlahın dostudur.

Raşîd ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup mânâsı, "hiçbir istişare ve rehberliğe ihtiyaç hissetmeden tasarrufları en mükemmel şekilde gerçekleşen zat" demektir. Veyahut "kulları maslahatlarına yönlendiren ve onlara maslahatlarının olduğu yeri gösteren zat" demektir.

er~Ridâ (Rıza)

er-Rtdvân: Allah Teâlâ'nm kullarından razı olduğunun alameti, demektir.

Rıdvânullah: Allah Teâlâ'nın kullarından razı olduğunun nişanesi, dernektir. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur

"Allah kendi rızasına tâbi olanları hidayete erdirir" (Mâide 16) Kendi rızasından kasıt kendi Resûlü'dür.

er-Refîk: Rjfk kökünden^//ölçüsünde bir isimdir. Rıfk İse "lütuf sahibi ve yumuşak mizaçlı olmak ve iyi muamelede bulunmak" demektir. Peygamber (salkllahu aleyhi vesellem) bu mânâları en üst seviyede temsil eden birisiydi.

er-Refîu'z-Zikr: Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ve senin zikrini/sânını yüceltmedik mi?" (İnşirah 4) İbn Hibban, Ebu Said el-Hudri (radiyallahu anlı)'dan Peygamber (sailallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Bir gün bana Cebrail gelip: Rabbin şöyle buyurmaktadır: <Senin tğkriniI sânını nasıl yücelttim bilir misin?> diye sordu." Bunun  üzerine  Peygamber  (sallaliahu aleyhi vesellemj;   "Allah daha iyi bilendir" deyince Cebrail: "Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Ben anıldığım %aman senin de anılman suretiyle ününü her tarafa yaydım. [70]

Abdülbasıt el-Bulkinî der ki: Rafîu'z-Zikr'in mânâsı, herkesten üstün dereceye sahip olan ya da isyan ve bataklığa saplanan bu ümmeti iman nuruyla yücelten anlamındadır. er-Rafı' ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerindendir.

Rafîu'd-Derecât: Suyûtî bu İsmi:   

"Ve bazılarınızı derece bakımından diğer bazılarınızdan üstün tuttum" (En'am 165) âyet-i kerimesinden almıştır. Ayette kastedilen de Peygamber (sallaliahu aleyhi vesellem) 'dİr. Nitekim Mücahid âyetin mânâsı ile ilgili olarak şöyle der: Peygamber (sallalkhu aleyhi vesellem) kendisinden hiçbir peygambere nasib olmayan üstün faziletlerle donaülmış ve onlardan üstün tutulmuştur. "Peygamber (sallaliahu aleyhi vesellem)'İn hususiyetleri" bahsinde bu konuya değinilecektir.

er-Rakîb: Eşya ve olayları müşahede edip onu hafızasında tutan, anlamındadır. Murakebe kökünden feîl ölçüsünde bir İsimdir. Murakabe de "gözetlemek, korumak" anlamındadır. Fazilet ehlinden birisi şöyle der: Murakabe, Allah Teâlâ'nın muttali kılması neticesinde kulun sahip olduğu bilgidir. Rakîb ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup mânâsı, derun ve vicdanlarda muttali olan, sırları bilen ve keşfedendir.

Rüknü'l-Mütavâdfîn: Şa'yâ/Zülküfl (aleyhisselâm)'a verilen Kitap'ta Peygamber (sallaliahu aleyhi vesellem) hakkında kullanılan isimlerdendir. "Peygamber (sallaliahu aleyhi vesellem)'in Tevrat ve İncil'deki vasıfları1' bahsinde geçmişti.

er-Rehhâb: Rzthb kökünden fa'âl ölçüsünde bir isimdir. Batbb kökü korku anlamındadır. Bu ismin ruhbanlık anlamına terebhub kökünden türemiş olma ihtimali yoktur. Zira Peygamber (sallaliahu aleyhi vesellem) ruhbanlığı yasakladığı için bizzat bu isimle anılması doğru değildir. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle der: "Allahıml Beni sana çok şükreden ve çok korkanfrehhâb eyle!" Bu hadisi İbn-İ Mace rivayet etmiştir.

er-Rûh: Ruh, cesedin kendisiyle ayakta durduğu güçtür. Peygamber (sallaliahu aleyhi vesellem) başta olmak üzere Kur'an, Cebrail, Rahmet ve Vahiy "Ruh" diye anılmışlardır. Zira bunların herbiri kulların hayatı için vazgeçilmez unsurlardır. Cesed ruh ile hayat bulduğu gibi, insanlık manen bunlarla hayat bulur. ^/J\ fj£ fe "Ruh'un ayağa kalktığı gün" (Nebe' 39) âyet-i kerimesinde geçen Ruh kelimesinin Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), Cebrail ve diğerleri anlamında olduğu ifade edilmiştir.

Ruhu'1-Hakk.

Ruhu'l-Kudüs: İbn Dihyc şöyle der: Bu iki isim İncil'de geçmiştir. Ruhu'l-Kudüs'ün anlamı da ''mukaddes ruh" demektir, yani her türlü kirden arınmış pâk ruh mânâsmdadır. Dolayısıyla Ruhu'l-Kudüs şeklindeki terkip, mevsufun sıfata izafesi kabilinden bir terkiptir. Bu terkipten kasıt ya Allah Teâlâ'dır -ki bu durumda Ruh'un O'na nisbeti teşrif ve ta'zim kabilinden olur- İsa (aleyhisselâm)'a, "Ruhullah" dendiği gibi. Ya da Ruh, Peygamber (sallallahu aleyhi veselkm)'dir ki, buna göre İzafet beyan için yapılmış olur.

 Z Harfi ile Başlayan İsimler:

ez-Zâcir: Alıkoymak ve yasaklamak anlamına gelen %ecr kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (sallaJIahu aleyhi vesellem) "günahları yasakladığı ve İnsanları onlardan alıkoymaya çalıştığı" için kendisine bu ad verilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "O onlara kötü şeyleri yasaklar." (A'râf 157)

ez-Zâhir: Nur yüzlü demektir. Kisâi'nin Kasasu 'l-~&nbiyâ adlı eserinde şöyle der: Allah Teâlâ MusaVa şöyle buyurdu: "Muhammmed parlak yıldızdır."

ez-Zâhid: Bu da Peygamber (sallaUahu aleyhi vesellem)'in daha önceki semavi kitaplarda geçen adlarındandır. Zühd, arzu etmek ve ilgi duymak anlamlarına gelen "rağbet"in zıddıdır. Helal olan şeylerin her zaman mubah olduğunu ifade edenlerin yanısıra zühdün sadece haramları terketmek, işlememek anlamına geldiğini, onun sadece haram olan şeylerde söz konusu olduğunu, zira haramdan sakınmanın vacip, helali işlemenin ise bir fazilet olduğunu ifade edenler de olmuştur. Zühd hakkında daha farklı şeyler söyleyenler de vardır.

Tirmizi, Ebu Zerr (radiyallahu anlı)'dan Peygamber (sallaUahu aleyhi vesellem)'İn şöyle buyurduğunu nakletmiş tir: "Dünyadan el-eiek çekmek, helali haram kılmak ve mal ve mülkünü dağıtmak değildir, ancak dünyadan el-etek çekmek) î(ühd, Allah Teâlâ'nın senin hakkında takdir edeceği şeye oranla sahip olduğun şeye daha çok güvenmen,  başına gelen musibetten dolayı sevap elde etmeye bakman ve sö\ konusu musibetin devamını dilemendir.[71]

"Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem)'in zühdü" bahsinde bu konuda yeterli bilgi verilecektir.

ez-Zâhî: Nur saçan güzel, konumu çok net, delili çok açık, hidayet ve fütüvvet hasletlerîyie beğenerek en yüce mertebeye ulaşan ve peygamberlik   makamına   layık   olmayan   her   kusurdan   münezzeh   olan, demektir.

Zaîmu'l-Enbiyâ: Zaîm, "bütün sorumlulukları üzerine alan kimse" demektir. Veyahut "kıyamet günü ümmetinin kurtuluşunu garanti eden" demektir. Ebu Davud sahih bir senedle Ebu Ümâme (radiyallahu anh)'dan Peygamber (sallaUahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakletmektedir:   "Ben,  haklı da oha tartışmayı ve çekişmeyi bırakan kimse için cennetin ortasında bir sarayın garantİsiyim.'[72]

ez-Zekiyyu:  Artmak  ve   pâk   olmak   anlamlarına   gelen   %ekât kökünden bir isimdir. Buna göre Zekiyy, tâbir ve pâk anlamına gelmektedir. "Peygamber (sallaUahu aleyhi veseUem) hakkında görülen rüyalar" bahsinde ifade edildiği  üzere,  Satıh   (ilerde  gelecek  olan)   Peygamber'!  nitelerken  şöyle diyordu:  "Yüce zat tarafından gelen ve yanında pâk vahiy bulunan bir peygamber Zİ Yezen'İn mülküne son verecek." İbn Dihye bu ismi: "Nitekim  kendi  içinizden  size âyetlerimizi okuyan, sizi arındıran... bir Resul gönderdik" (Bakara 151) âyet-i   kerimesinden  almıştır.   Suyûtî  şöyle  der:  Bu ismin  anılan  âyetten çıkarılması doğru değildir; çünkü âyette geçen %ekkâ fiilinin isim hali ^ekiyy şeklinde  değil  de  mü^ekkî şeklinde gelir.  Bu  nedenle  anılan   Zekiy ismi Peygamber   (sallaUahu aleyhi vesellem)   hakkında  sahih   olup   mânâsı  tâhir/pâk demektir. Nitekim %ekkâ kökü "temizlemek, pâk kılmak" anlamındadır.

Zelif: "Önde olan ve yakın olan kimse" demektir. Peygamber (sallaUahu aleyhi vesellem) hem fazilet, hem şeref yönünden bütün peygamberlerden önde olduğu için kendisine bu ad verilmiştir. Veyahut Allah Teâlâ'ya çok yakın olduğu için kendisine Zelifun denmiştir.

ez-Zemzemî: İbn Dihyc şöyle der: Zemzem'e nisbetle Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem) bu adla anılmıştır. Zemzem ise Allah Teâlâ'nm Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in dedelerinden İsmail'e ikram edilen suydu. Dolayısıyla Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu nisbete en layık olanlardandır.

ez-Zeyn: Hem fiziken, hem de ahlaken en iyi ve en mükemmel olan, demektir. Zeyn, sözlük anlamı itibariyle kötünün zıddıdır.

Zeynu Men Vâfâ'l-Kıyâme: Bu ismi Kadı İyaz zikretmiştir. Mucizeler bahsinde, "Kıyameti idrak edenlerin en iyisi, sana selam olsun!" sözü ileride anlatılacaktır.

S Harfi ile Başlayan îsimler

Sâbiku'1-Arab: Enes (radiyallahuanh)'dan nakledilen bîr hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Önde olanlar dört kişidir: Ben Arapların, Süheyb Branşların, Selmân derslerin I iranlıların, Bilal de Habeşilerin en önde gelenidir." Sabık ismî Önde olmak anlamına gelen sebk fiilinden fail ölçüsünde bîr isimdir. Bu fiil, fazilet anlamında mecazen kullanılır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Önde olanlar, önde olanlar.." (Vakıa 10)

Sâbik, "Allah Teâlâ'nın emirlerini yerine getirme konusunda çok atik davranan ve onun rızasını kazanma yolunda her türlü meşakkate katlanan" kimse demektir.

"insanlar üç kısımdır: (1) Hayatının başında hayırlı bir yola koyulan ve hep o yolda yürüyen kîmse en önde olan kimsedir. (2) Ömrünün İlk devresini günah ve gafletle geçiren, ancak daha sonra tevbe eden kimse İse yemtn/c&nnet haîkındandır. (3) Hayatına kötülüklerle başlayıp ölünceye kadar günahlar üzere hayat süren kimse de //W//cehennem ehlindendir" denilmiştir.

Sâbik isminin Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e verilmesi, herkesten önce cennet kapısını açacak olan kimse olmasındandır.

es-Sâbiku bi'1-Hayrât (Hayırlarda en önde olan).  es-Sâcid: Boyun eğen, itaat eden anlamındadır. Bu ismi Suyûtî: "Gecenin bir bölümünde Allah'a secde et" (İnsan 26) ve "Secde edenlerden ol" (Hicr 98) âyeti kerimelerinden çıkarmıştır. İkinci âyet-i kerime: "Bunlarla birlikte ibadet ve taatini sürdür" anlamındadır.,

Sebîlullah:  Bu  ismi İbn  Dihye "..Ve Allah'ın yolundan allkoyarlar" (Hac 25) âyet-i kerimesinden almıştır. Süddî'nin ifade ettiğine göre bu âyet-i kerimede geçen "Allah'ın yolundan" kasıt, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Bunu Süddî'den İbn Ebi Hatim rivayet etmiştir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in "Allah'ın yolu" şeklinde nitelenmesi, Allah'a ulaştıran bir vasıta olmasındandır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  "Küfre sapan ve insanları Allah'ın yolundan alıkoyanlar..." (Muhammed 1) Âyet-i kerimede geçen "..Ve İnsanları Allah'ın yolundan alıkoyanlar" ibaresinin mânâsı, "Muhammed (sallallahu ale^û vesellem)'in sıfatlarını gizleyenler" anlamındadır.

es-Sebit: Düz saçlı anlamına gelmektedir. "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in mübarek saçı" bölümünde bu isim hakkında bilgi verilecektir.

es-Sehiyy: Cömertlik anlamına gelen sebâ kökünden feîl Ölçüsünde bir isimdir,

es-Sedîd: İstikamet anlamına gelen sedâd kökünden feîl Ölçüsünde bir isimdir. Ancak bu îsîm Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hakkında müseddid—mustih/ ıslah eden anlamındadır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), ümmetinin dünyada durumlarını ıslah ettiği ettiği, ahİrette de şefaatiyle onların kusurlarını telafi edeceği için kendisine bu ad verilmiştir.

 es-Sirâcu'1-Münîr: Allah Teâlâ şöyle buyurur: 

"Ey Peygamber! Biz seni şâhid, müjdeleyici, uyarıcı, Allah'ın izniyle ona çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik." (Ahzab 45-46) Sirâcjkandil, hüccet, hida3^et eden ve yol gösteren mânâlarındadır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) nuruyla dünyayı aydınlattığı ve zuhûruyla küfür ve karanlıkları izale ettiği için kendisine "sİrâc/kandil" adı verilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Tıpkı kandilin karanlıkları aydınlatması gibi, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'in getirdiği din, bütün insanların önünü aydınlattığı ve onlara ışık tuttuğu için kendisine "sirâc" adı verilmiştir. Kimileri de şöyle demişlerdir: Tıpkı kandilin gözlen aydınlatması gibi, Allah Teâlâ O'nun nuruyla bütün basiretleri aydınlattığı için Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e kandil adı verilmiştir.

Âyeti kerimede geçen "jvrac/kandil''den kasıt güneştir. Resûluliah (sallallahu aleyhi vesellem) peygamber olarak gönderildiğinde yeryüzünü küfür ve cehalet karanlıkları kapladığı, hidayet ve yakin nuru ile söz konusu karanlıkları yok ettiği için kendisine "kandil" denmiştir. Kadı Ebu Bekir b. Arabi şöyle der: Âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Tek kandilden çok kandiller tutuştuğu ve bundan dolayı ışığından en ufak bir şey eksiltmediği için Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e kandil denmiştir. Aynı şeldlde bütün taat kandilleri Peygamber (hallallalm aleyhi vesdlem)'in kandilinden alınmıştır ki bu, O'nun ecrinden en ufak bir şey eksiltmemiş tir.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in güneşe benzerlisinde birçok hikmet \ ardır ki, bunlardan birisi şudur: Güneş, kendisinden önce zuhurunu müjdeleyen birinci ve ikinci tan ağarmadıkça doğmam. Aynı şekilde Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de bütün peygamberler tarafından müjdelendikten ve indirilen semavi kitaplar tarafından nitelendikten sonra gönderilmiştir. Bir diğer hikmeti ise şudur: Güneşin hem aydınlatma, hem de ısıtma yönü olduğu gibi Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in peygamberlik nuru evliyanın kalplerini aydınlatmıştır. Bunun yanisıra O'nun temsil ettiği kılıcın ateşleri ise düşmanlarının kalplerini yakmıştır. Bu benzetmenin hikmetlerinden biri de şudur: Güneş insanlığa rehber olduğu gibi Peygamber (sallaUahu aleyhi vesellem) de dalalet üzere olanlara hidayet vermiş ve insanları doğru yola yönlendirmiştir. Bir hikmeti de şöyle ifade edilmiştir: Güneş bütün gök cisimlerinin piri olduğu gibi, Pej'gamber (sallallahu aleyhi vesellem) de bütün peygamberlerin efendisidir. Allah Teâlâ Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'i aydınlatıcı bir kandil diye nitelerken aynı vasfı Güneş için kullanmamıştır; çünkü Güneş O'nun nurundan yaratılmıştır. Yine Güneşin hakimiyeti sadece dünya ile sınırlıdır; buna karşılık Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hakimiyeti ve nuru hem dünya, hem de ahİret için söz konusudur.

 Üstelik ahirette daha da büyük olacaktır.

Münir ismi mufil ölçüsünde birİsm-i fail olup «ir kökünden türetilmiştir.

Sirhalitas: Bunu Azefî zikretmiş ve Peygamber (sallallahu aleyhi\ vesellem)'in Süryanice adı olduğunu ifade etmiştir. Mânâsı da daha önce geçen Berkalitas isminin ifade ettiği mânâ ile aynıdır.

es-Serî':   Rabbinin   taatine   koşan,   acele   eden   mânâsındadır.

 Şiddetli anlamına da gelir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 "Muhakkakki Rabbin cezayı çabuk verendir." (A'raf 167) Yani,

şiddetli bir şekilde cezalandırandır. Yoksa cezada çabuk davranılması hilm sıfatıyla çelişir. Zira Halim daha önce ifade ettiğimiz gibi, kendisine isyan edene ceza vermede acele davranmayandır. Ayetin mânâsı ile ilgili olarak şöyle   bir  yorum   da  yapılmıştır:   Allah   Teâlâ  vakti  gelen   cezayı   çabuk görendir. Ceza tahakkuk ettiği an onu engelleyecek hiçkimse yoktur. .     

Sa'dullah: Bunu Sehâvi zikretmiştir.

Sa'du'l-Halâik

Saîd: Sa'd kökünden jfe7 ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâ ezelde kendisine saadet ve muduluğu vacip kıldığı ve ümmetine diğer ümmetlere karşı üstünlük sağladığı için Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu adla anılmıştır.

es-Selâm: Her kusurdan arınmış, her şek ve şüpheden münezzeh, demektir. Selamet kökünden gelmektedir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) varlığı ile ümmetini azaptan kurtardığı ve onları cezanın gerçekleşmesinden emin kıldığı için kendisine bu ad verilmiştir. Veyahut Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) her türlü kusurdan salim olduğu ve her türlü inhiraf ve şüpheden uzak olduğu için kendisine bu isim verilmiştir.

Selâm ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nın İsimlerinden olup onun hakkındaki mânâsı, zâtı her türlü çirkinlikten salim olan ve sıfatları her türlü noksanlıktan münezzeh bulunan varlık demektir. "Kulları helak olmaktan koruyan" anlamında olduğunu ifade edenler de olmuştur ki, bu durumda mânâ, kudrete râcİdir. Kimileri ise: 'Cennette müminlere selâmet bahşedecek kimse' anlamında olduğunu İfade etmişlerdir. Bunu Imamü'l-Haremeyn ifade etmiştir. Bazıları da: "Kulları zulmünden emîn kılan" demişlerdir. "Seçkin kullarına selâm eden" mânâsında olduğunu ifade edenler de olmuştur. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur  "Ve seçkin kullarına selam olsun!" (Nemi 59)

es-Sultân: Kral, hüccet ve burhan mânâlarına gelmektedir. İbn Atiyye'nin de ifade ettiği gibi, bürhân mânâsında kullanımı daha yaygındır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ahirette kullara karşı bir hüccet olduğu İçin kendisine bu ad verilmiştir. Aynı zamanda Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Allah Teâlâ'nın dünyadaki burhanı olduğu için kendisine bu isim bahşedilmiştir.

es-Semî': İşitmek anlamına gelen 'kökünden jul Ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  Âyetlerimizi ona göstermek için ... Muhakkak ki 0, işiten ve görendir." (İsrâ 1) Ayeti kerimede geçen 'O' zamirinin Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e râci olduğunu ifade edenler olmuştur. Mirâc makamında Allah Teâlâ'nın kelamını işitme şerefine nail olduğu için Pej^gamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e bu ad verilmiştir. Aynı zamanda bu isim Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup onun hakkındaki mânâsı: Sır ve derundaki her şeyi işitendir, Allah Teâlâ'nın işitmesi bir sıfat olup, bütün eşyayı kapsar.

es-Semiyy: Üstünlük ve yücelik anlamlarına gelen sümuvv kökünden feîl ölçüsünde bir isimdir. Yerden çok yüksek oluşuna binâen göğe de semâ denmiştir.

es-Senâ: Parıldayan ışık anlamına gelmektedir. Bir mânâsı da şeref ve yüceliktir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem) bu ümmetin şerefi ve medar-ı İftiharı olması sebebiyle kendisine bu ad verilmiştir.

es-Sened: Her şeyde kendisine itimad edilen ve her hususta kendisine başvurulan yüce ve büyük, demektir.

es-Seyyid: Arkasından gidilen ve sözü dinlenen reis demektir. "Kendisine sığınılan ve İhtiyaç anında kendisine başvurulan kimse" mânâsında olduğunu ileri sürenler de olmuştur. İfade ettiği diğer mânâlar da şöyledir: Rabbine itaat eden, âlim ve fakih, ilîm-ibadet ve verâ noktasında çok ileri mertebede olan, her konuda akranını geçen. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) zikredilen bu mânâların tümünü şahsında bulunduran kimsedir. Seyyid ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerindcndir. Nehhâs şöyle der: Bu isim sadece tarif edatı olmaksızın kullanılırsa insanlar hakkında isim olabilir. Nevevi (ırahmetullah aleyh) şöyle der: Ancak anlaşıldığı kadarıyla bu ismin ilim ve takvada üst mertebede olan kimseler için kullanılması caizdir; başkaları hakkında kullanılması İse mekruhtur.

el-Hâkim ve başkaları Büreyde (radiyallahu anh)'dan Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in   şöyle   buyurduğunu   nakletmişlerdir:    "Kişi fâsık   birisine:   <Ey seyyidj'efendi!> derse Kabbini öfkelendirmiş olur.[73]

Mülâhaza: İmam Ahmed, Mutarrif b. Abdullah b. eş-Şehhîr'den, o da babasından nakletmiştİr: Bir adam Peygamber (salhllahu aleyhi vescllem)'e gelip, "Sen Kurcyş'in seyyidİsin" dcdİ.  Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem): "Seyyic' Allah'tır" buyurdu. [74] Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in "Seyyidü'n-Nâs" adının açıklandığı yerde bu hadis hakkında bilgi verilecektir.

Seyyidu's-Sekaleyn: Yani, insan ve cinlerin seyyidi. İns ve cîn yeryüzünde yaşayan diğer canlılardan daha üstün tutuldukları İçİn özellikle anılmışlardır.

Seyyidü Veledi Âdem: Enes (radiyalhhn anh)'dan Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ben kıyamet günü Adem oğullarının seyyidiyim/' efen dişiyim." Bu konu 'Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'in hususiyetleri' bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

Seyyidu'n-Nâs: Şefaat hadisinde şu ibarelere yer verilmektedir: "Ben, kıyamet günü insanların seyyidiyim. Bunu nereden kapandığımı biliyor muşunu^? Allah Teâlâ gelmiş-geçmiş ümmetleri o gün tek bir yerde toplayacaktır. Ben onların hepsinin efendisi olacağım...''Bu hadis-i şerif uzun olup tüm peygamberlerin: "Nefsî, nefsi!" demeleri karşısında bütün insanların Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e koşuşmalarını dile getirmektedir.

Azefi şöyle der: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'İn hadisi şerifte özellikle "kıyamet günü" kaydını düşmesi söz konusu efendiliğin en yalın halde o gün zuhur edeceğini ve hiçkimsenin bu konuda kendisine karşı koyamayacağını vurgulamak içindir. Oysa kâfirler dünyada bu konuda O'nunla yarış ve rekabete girmişlerdi.

el-Hâkim'in rivayetinde: "Ben insanların.... Bunu Övünmek için söylemiyorum" ibaresi yer almaktadır. "Ui fabre "Bunu övünmek için söylemiyorum" İfadesi: "Bundan daha büyük ve daha üstün bir övünç vesilesi olamaz" şeklinde yorumlanabileceği gibi: "Nail olduğum bu üstün şeref ve meziyet Allah Teâlâ katından bir ikram olup, bu benim için bir övünç vesilesi değildir" şeklinde de anlaşılabilir.

Nevevi şöyle der: Hadis-i şerifte yer alan bu kullanım:

"Bugün mülk kimin? Söyleyin bakalım!" (Ğâfır 16) âyet-i kenmesindeki kullanım gibidir. Zira o günde mülk ve hükümranlık sadece Allah'ın, ondan sonra da O'nun'dur (sallallahu aleyhi vesellem). Ancak mecazen de olsa dünyada mülk ve saltanaü iddia eden kimselerin olması sebebiyle, kıyamet sahnesinde Allah Teâlâ söz konusu kimseleri azarlamak kabilinden bu soruyu yöneltmiştir. Nevcvi devamla şöyle der: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu sözü iki şeyden dolayı söylemiş olabilir: Birincisi: "Rabbınin nimetine gelince onu anlat" (Duhâ 11) âyetine imtisal maksadıyla söylemiştir. İkincisi ise, bunun ümmete tebliğ edilmesi ve onlar tarafından bilinip inanılması gereken hususlardan olmasına binaen söylemiştir.

Peygamber   (sallailahu aleyhi vesellem)'in:    "Beni Musa'dan   üstün   tutmayım [75] sözüne gelince: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), bunu "kendisinin bütün İnsanların seyyidi olduğunu bilmeden önce" söylediği ifade edilmiştir. Veya .    bunu tevazu kabilinden söylemiş olabilir. Veyahut Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)  bunu,  husumeti neticelendirecek ve karşı  tarafa noksanlık izafe edecek bir üstünlük olmaması gerektiğini vurgulama kabilinden söylemiştir. Veyahut   özellikler   noktasındaki    üstünlük   değil   de   bizzat   nübüvvet makamının  kendisinde  düşünülecek  bir  üstünlüğü  j'asaklamak gayesiyle söylemiş    olabilir.    Nevevi   devamla    şöyle   der:   Peygamberler   arasında özellikler noktasında elbette üstünlük vardır. Nitekim Allah Teâlâ: "Bu peygamberleri birbirlerinden üstün tuttuk" (Bakara 25)  buyurmaktadır.  Bu konu kitabımızın sonunda yer alan "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" ve "şefaat" ile ilgili bölümlerde ayrıntılı bir şekilde izah edilecektir.

es-Seyf: el-Hâkim rivayet ediyor: Ka'b b. Züheyr, Peygamber (sallaüahu aleyhi vcsellem)'e okuduğu meşhur Bânet Suâdu kasidesinde:

Resul Munammed in aydınlık ve nur saçan bir kına vardır ki O Hind kılıçlarından bîr kılıç olup düşmana meydan okur ![76]

beytine gelince Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem):  "Allah'ın kılıçlarından bir kılıçtır" buyurmuşlardır.

Seyf/kılıç, Arapça'da binden fazla ismi olup çoğulu esyâf, süyûf ve esyuf şeklinde kullanılmaktadır.

es-Seyfu'1-Muhaddem: Abdulbâsit Bulkînî, "kılıcıyla kırıp geçen ve etrafı dağıtan" anlamında olduğunu ifade etmiştir. Bu isim istiâre-i müraşşaha sanatını İçeren bir kullanım içermektedir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) küfür karanlıklarını dağıtıp yok ettiği ve hak dini izhâr ettiği için kılıca benzetilmiştir.

 Seyfu'I-îsIam: (İslam'ın kılıcı): Deylemî, Arcefe b. Şurayh (radıyallahu anlı)'dan merfu olarak şunu nakletmiştir: "Ben islam'ın, Bbu Bekir de riddet ehlinin kılıcıdır,"

Seyfullâh (Allah'ın kılıcı): Yukarıda hakkında bilgi verilmişti.

Ş Harfi ile Başlayan İsimler

eş-Şârî: "Rabbani âlim, ilmiyle amei eden muallim" mânâlarına geldiği gibi, "hak dini açıklayan" anlamına da gelmektedir. İzhâr etmek ve açıklamak anlamına gelen şere'a kökünden fail ölçüsünde bir İsimdir. Âlîmlerce Peygamber (sallalhhu aleyhi vesellem) hakkında çokça kullanılan bir isimdir. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu dini ve onun içerdiği hükümleri açıklayan yegane kaynaktır. Şer', din anlamındadır. Şeriat te aynı köktendir. Allah Teâlâ kendi zâtını aynı fiille nitelemiş ve söyle buyurmuştur: "Size din olarak şeriat ve hükümler getirdi." (Şûra 13) Dolayısıyla bı> da Allah Teâlânın isimlerinden bir isimdir.

eş-Şâfi': Şefaat isteğinde bulunan demektir.

el-Muşaffa': Şefaat yetkisi olan ve şefaati kabul edilen, demektir. Şefaat ise Allah Teâlâ'dan günahkarların affedilmesini talep etmektir.

eş-Şefî': Bu isim hakkında "Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'in şefaati" bahsinde bilgi verilecektir.

eş-Şâfî: Her türlü sıkıntı ve elemi gideren, ona şifa bahşeden ve ümmetine arız olan her derdi gideren, demektir.

eş-Şâkir: Yapılan iyiliğe karşılık, iyilik sahibine övgüde bulunmak anlamına gelen şükür kökünden/•«/ ölçüsünde bir isimdir. Şükrün keşfetmek ve ortaya çıkarmak anlamına gelen keşera kökünden alındığını ifade edenler de olmuştur. Kuşeyrî şöyle der: Şükrün hakiki anlamı, kulun Rabbinİn nimetini ikrar etmesidir. Bazıları da, "Şükür, kişinin aczini itiraf etmesidir" demişlerdir. Şükür üç kısımdır: Dille şükür; bu, nimeti itiraf demektir. İkincisi; erkân ile yapılan şükürdür ki, o da istikamet ve Allah'ın dinine hizmet ile muttasıf olmak demektir. Üçüncüsü ise, cinân/derûn ile yerine getirilen şükürdür ki, o da ilahi yasaklara uymakla beraber şühûd makamına ermeye çalışmak demektir.

Kadı İyâz şöyle der: Yaratıklar tarafından Hak Teâlâ'ya yapılan şükür, onun ihsanını bilmek ve bu hususun şuurunda olmak, anlamındadır. Hak Teâlâ'mn yaratıklara olan şükrü İse, yaptıklarından dolayı onları müka fadandı rmasıdır.

eş-Şekkâr: Bu isim şekûr isminden daha kuvvedi bir mânâya sahiptir. Şekûr ise Şâkit'&zn daha beliğ bir anlam taşımaktadır. İbn Mâce'nin rivayet ettiği bir hadiste Peygamber (salîallahu alevin vescllem) duaîarında şöyle buyurmuşlardır: "Kabbim!'Beni çok şükreden bir kul eyle!"

eş-Şekûr:  Mefûl   ölçüsünde   bir   isim   olup   "çok   şükreden" mânâsındadır. "Az şeye çok karşılık veren" anlamına da gelir. Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem) hiç kimsenin kendi üzerinde bir minneti olmasın diye aza   çok  ile   mukabele   ederdi.   Bu   isim   aynı   zamanda  Allah  Teâlâ'nın isimlerinden olup onun hakkındaki mânâsı: "Kulların az ameline çok ile karşılıkta bulunan" demektir. Kendisine verilen yemin üstünde bir gelişme gösteren  hayvan  için  Araplar:  ââbbetıın şekûr şeklinde  bir kullanıma  yer verirler ki, bu isim oradan alınma bir kullanımdır. Şekûr isminin Allah Teâlâ hakkındaki   bir   mânâsı   da:   Kullarına   övgüde   bulunan   ve   şükürlerine mukabele edip onları mükafatlandırandır.

Buharı ve Müslim, Muğire b. Şu'be (radiyallahu anlı)'dan naklediyorlar: Bir gün (çok ibadetten dolayı) Peygamber (salîallahu aleyhi vesdlem)'in mübarek ayakları şişmişti. Kendisine: "Yâ Resûlallah! Allah Teâlâ sizin gelmiş geçmiş bütün günahlarınızı affettiğini ilan etmişken neden İbadet konusunda kendinizi bu kadar yoruyorsunuz?" diye sordular. Bunun üzerine Peygamber (sallaflahu aleyhi vesdlem): "Çok şükreden bir kul olmayayım mî!" buyurdular.[77]

Şekûr İsmi şakır isminden daha beliğdir. Çünkü şâkir "verilen nimete şükreden" mânâsında iken, şekûr "bela ve musibete dahi şükreden" kimse demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Şâkir "mevcut olana şükür ile mukabelede bulunan" kimse iken, şekûr "elinden kaçırdığı ve kaybettiği şeye de şükreden" kimse demektir.

Rivayet edildiğine göre Şakîk el-Belhî (rahmetullah aleyh) bir gün Cafer b. Muhammed (radmdlahu anlı/a: "Fütüvvet nedir?" diye sordu. Cafer: "Peki sen ne dersin?" diye mukabelede bulununca, Şakîk şöyle dedi: "Bize bir nimet verilirse şükreder, verilmezse sabrederiz." Bunun üzerine Câfer-i Sâdık şöyle dedi: "Medine'nin köpekleri de böyle yaparlar!" deyince Şakîk: "Ey Allah Resulünün torunu, size göre fütüvvet nedir peki?" dîye sordu. Cafer: "Biz, bir nimete nail olduğumuzda başkalarını kendimize tercih ederiz, eğer bir nimete nail olmazsak şükrederiz" cevabını verdi.

eş-Şâhid: Âlim veya hâl-i hazıra muttali kimse demektir. Hazır bulunma mânâsına gelen şühûd kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ey Peygamber! Biz seni şâhid olarak gönderdik." (Fetih 8) Yani, biz seni Allah indinde kendileri hakkında şâhid olacağın kimselere gönderdik. Şehîd ismi izah edilirken ayrıca bu isim hakkında bilgi verilecektir.

eş-Şesn: El ve ayaklan iri, mânâsına gelmektedir. Bu iki nitelik Araplar nezdinde makbul olan ve övülen niteliklerdir. Kadı İyâz der ki: Şesn, el ve ayakları nahîf olandır. Bazıları da: "Şeşn, el parmakları iri olan kimsedir" demişlerdir. Bu haslet de erkekler için övülen bir haslettir. Zira suç ve kuvvete delalettir.

eş-Şedîd: Güç ve kuvvet anlamına gelmektedir. Allah Teâlâ sövle buyurun "Muhammed Allah'ın elçisidir. O'nun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetlidirler." (Fetih 29) Bu âyet-i kerime aynı zamanda: "Ve onlara karşı sert Ol" (Tahrim 9) âyctindekİ ifadeyi de açıklamaktadır. Hasan-ı Basrî şöyle der: "Ashâb-i kiram kâfirlere karşı öylesine tavizsizdiler ki, onların vücudlarına ve elbiselerine dokunmaktan bile uzak dururlardı."

eş-Şedkam: Beliğ ve hatip anlamına gelir. Müslim, Semura b. Cündeb (radiyallahu anlı)'dan rivayet ediyor: "Peygamber (sallalkhu aleyhi vesellem) güçlü bir hatipti.." Bu konu "Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem)'in mübarek ağzının özellikleri" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

eş-Şerîf: Yüce ve başkalarından üstün anlamına gelmektedir.

eş-Şifâ: Hastalıktan kurtulmak ve selâmete kavuşmak anlamına gelir. Allah Teâlâ Peygamber (salîallahu aleyhi veseilem)'in bereketiyle O'nun ümmetinden her türlü dert ve sıkıntıyı izale ettiği için kendisine bu ad verilmiştir. Bir âyet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Size Rabbinizden bir öğüt ve gönüllerinize şifâ olan bir Kitap geldi." (Yunus 57) Âyet-i kerimede geçen şifâdan kastın Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem) olduğunu ifade edenler olmuştur.

eş-Şems: (Güneş) Peygamber (salîallahu aleyhi vesellcm)'in bilinen gök cismi olan güneş ile isimlendirilmesi şeriatinin çok zahir olmasına vej'a yüceliğine binâendir. Zira Güneş, bütün gezegenlerden yüce bir konumdadır. Uzmanlara göre Güneş altıncı semâdadır.

Güneş, kendisinden en çok istifade edilen bir gök cismi olması hasebiyle Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem) onunla adlandırılmış olabilir. Zira yeryüzündeki hayat tamamen Güneşin varlığına bağlıdır. Peygamber (saMahu

aleyhi vesellem) kadr-ü kıymetinin yüceliği ve İhraz ettiği makamın büyüklüğü sebebiyle, şahsında barındırdığı kemal sıfatlarını ihata etmek mümkün değildir. Tıpkı yeryüzünden 160 -150 ve 120 diyenler de olmuştur- defa daha büyük olan güneşi ihata etmenin mümkün olmadığı gibi. Bütün peygamberlerin sahip olduğu nûr, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in nurundan geldiği için kendisine bu ad verilmiş olabilir. Bûsirî (rahmetullah aleyh) Burde kasidesinde şöyle der:

Gelen her peygamberin mucizelerinin

Kaynağıdır hepsinin ol nur-] Muhammedi'.

eş-Şihâb: Parlayan yıldız anlamına-gelmektedir. Allah Teâlâ gök cisimleriyle dünya semâsını her azgın şeytanlardan koruduğu gibi, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile dini her türlü inatçı ve kâfirden koruduğu için O'na bu ad verilmiştir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i medheden bir beyitinde Ka'b b. Mâlik şöyle demiştir:

Muhammea (sallallahu aleyhi vesellem) parlak bîr yıldızdır  O nun nuru diğer bütün yıldızlara baskındır

eş-Şehim: Bu isim, etkin ve hükümran efendi anlamına gelir.

eş-Şehîd: Bilgin ve tezkiye eden, adalet sahibi kimse demektir. Allah Tcâlâ sövlc buyurur: "Ve Resul size şahit

olacak." (Bakara 143) Yani, sizi tezkiye edip adalet sahibi (yani hak ve hukuku gözetecek) kimseler kılacak. Buharı, Ukbe b. Amir (radiyallahu anh)'dan naklediyor: Bir gün Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) evden çıkıp mescide girdi. Cenaze namazı kılar gibi Uhud'da ölen sehidere cenaze namazı kıldı. Sonra minbere çıkıp şöyle buyurdu: "Ben simden önce âbirete İntikal edeceğim, ben orada si%e şahit olacağım." [78] Şehit ismi aynı zamanda Allah Teâlânm isimlerinden olup mânâsı, "kendisine hiçbir şey gizli kalmayan" demektir.

İbnu'I-Esîr şöyle der: Şehîd ismi feîl ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâya mutlak anlamda ilim izafe edildiği zaman Alîm ismi kullanılır. İlim sıfatı gizli ve derûni meselelere izafe edildiği zaman Habîr, zahir eşyaya nisbet edildiği zaman Şehîd olur. Dolayısıyla her şehîd ve habîr aynı zamanda alîmâk. Ancak bunun tersi doğru değildir.

Şehîdin, kıyamet günü tanıdıklarına şehadette bulunması anlamına geldiğini ifade edenler de olmuştur. Buharî ve Müslim, Ebu Said el-Hudrî (radiyallahu anh)'dan naklediyorlar. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: "Kıyamet günü Nuh Peygamber çağmlıp kendisine: <Ümmetine tebliğ vazifesini yetine getirdin mi?> diye sorulacak. O: <Evet!> diye karşılık verecek. Bunun ürerine onun ümmeti çağmlıp kendilerine: <Nuh si%e ilahi daveti tebliğ etti mi?> diye sorulacak. Kendileri: <Bi%e herhangi bir uyarıcı veya bir peygambergelmedi> diyecekler. Bunun ürerine Nuh'a: <Sana kim şahit olacak?> diye sorulduğunda Nuh: <Muhammed ve ümmeti> cevabını verecek." işte: "İşte böylece SİZİ vasat bir Ümmet kildik" (Bakara 143) âyet-i kerimesinin ifade ettiği mânâ budur. [79] Vasat'tan kasıt âdil bir ümmettir. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" bahsinde ayrıntılı bir şekilde işlenecektir.

S Harfiyle Başlayan isimler

es-Sâbir: Sabır kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Sabır, nefsi feryad etmekten alıkoymak ve sıkıntılı durumlarda kendini tutmasını sağlamaktır. ihyada, şöyle denir: "Sabır, din sâikinin, nefsin sâikine karşı koymada sebat etmesidir." Ebu'l-Kâsım eİ-Kuşeyrî'nin Risalesinde İse şöyle denir: "Sabır iki türlüdür: Birincisi; kulun Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarına karşı sabretmesidir. İkincisi ise, ilahi emir ve yasakların yerine getirilişi esnasında kulun karşılaşacağı meşakkatlere katlanmasıdır." Cüneyd Bağdadî şöyle der: "Sabır, belli etmeden ve şikayette bulunmadan sıkıntılara katlanmaktır." İbn Atâ ise şöyle der: "Sabır, belâ ve musibetlere karşı hüsn-ü edeb ile mukabelede bulunmaktır." el-Ceridî şöyle der: "En ufak bir itirazda bulunmadan nimet ile sıkıntı hali arasında bir fark gözetmemektir." Bazıları İse şöyle tarif etmişlerdir: Sabır, kullara serzenişte bulunmaktan sakınmaktır. Buna göre kulun Allah Teâlâya serzenişte bulunmasında bir sakınca yoktur. Zira Allah Teâlâ Eyyûb (aleyhisselâm)'ı sabırla nitelerken şöyle buyurmuştur: 

 "Biz Eyyûb'u sabırlı bulduk." (Sad 44) Oysa Eyyûb (akyhisselâm) Allah Teâlâya şöyle serzenişte bulunmuştu: "Rabbim, ben bir sıkıntıya duçar oldum, sen de rahmet edenlerin en merhametlisİSİn." (Enbiya 83) Sabretmek, belâ ve musibet karsısında feryâd-ü figan etmemektir. Âlimlerden birisi şöyle der: Sabrın üç makamı vardır: Birincisi; şikayeti ve serzenişi terk etmektir ki bu, tövbe edenlerin derecesidir. İkincisi; takdir edilen şeye rıza göstermektir İd bu, zâhidlerin derecesidir. Üçüncüsü ise; Mevlânın her tasarrufunu sevgiyle ve muhabbetle .  karşılamaktır. Bu da sıddîklerin derecesidir.

Ali el-Havâs şöyle der: "Sabır, Kur'an ve sünnetin hükümlerini yerine getirme konusunda sebat etmektir." Alimlerden biri şöyle der: "Sabır, ya bedenî ya da nefsidir. Eğer nefse yönelik arzulara gösterilirse o zaman iffet adını alır. Musibete karşı olursa o zaman sabır adını alır. Zıddı da feryâd-ü figândır. Mala ve servete yönelik olursa nefsi zaptetmek şeklinde tecelli edet. Bunun zıddı da şımarmaktır. Savaş meydanında gösterilirse şecaat olur. Onun zıddı da korkaklıktır. Öfkeyi yenme noktasında tecelli ederse Mim adını alır. Zıddı da sefahattir. Konuşulmaması gereken şeyleri gizleme bağlamında tecelli ederse sır tutma adını alır. Hayatın teme! gereksinimlerinin dışında kalan şeylere yönelik olursa %uhd adını alır."

Allah   Teâlâ   şöyle  buyurur "Rabbinin   hükmü   İçin sabret." (Tur 48); "Sabret, senin sabnn ancak Allah Teâlâmn    tevfİkİyledîr."    (Nahl    127)    Peygamber    (sallallahu   aleyhi   vesellem) yukarıda zikredilen mânâların tümü itibariyle insanların en sabırlısıydı.

İbn Sâd, İsmail b. Ayyaş'tan nakleder: "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) insanların sıkıntılarına karşı insanların en sabırlısı idi."

Sâhîb: Muaşeret ve birliktelik anlamına gelen suhbe kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur  Arkadaşınız Muhammed ne yolunu şaşırdı, ne de haddi aştı." (Necm 2); "Arkadaşınız  Muhammed  asla   mecnun  değildir."

(Tekvir 22) İbn Dihye şöyle der: es-Sabib; alîm, hafız ve latif mânâsındadır. Sâhib ismi şu hadis-i şerifte Allah Teâlâ hakkında da kullanılmıştır; "Allakm! Sen yolculuk esnasında sahibimizin.." Abdülbâsıt Bulkînî şöyle der: S oh bet/arkadaşlık üç türlüdür: Birincisi; derece itibariyle senden üstün biriyle arkadaşlık etmektir ki, bu gerçekte hizmettir. Bu da mertebece üstün olan kişiyi yanlız bırakmamayı ve en kötü pozisyonlarda dahi ondan sâdır olacak şeylere katlanmayı gerektirir. İkincisi; mertebece kendisinden daha aşağıda olan biriyle arkadaşlık etmektir. Bu da derece itibariyle üstün olanın şefkatini, diğerinin de vakarını gerektirir. Adabı da, sıkıntıya düşürmeden derece itibariyle daha aşağıda bulunan kimseden sâdır olacak noksanlıklara dikkat çekmektir. Üçüncüsü ise; aynı mertebede olan iki kişinin arkadaşlığıdır. Bu da mertebece aynı seviyede olan ve akran konumunda bulunan kimselerin arkadaşlığıdır. Bu, fütüvvet ve arkadaşını kendine tercih etme hasletleri üzerine kurulmuş olması gereken bir arkadaşlıktır. Adabı da

arkadaşın kusurlarını görmemek ve kendisinden sadır olabilecek hataları i}'iye yormaktır. Kişi, iyi tarafa yoracak bir yorum geliştiremezse kendi nefsinde kabahati aramalıdır.

 Sâhibu'1-Ayât; Bunu Sehâvî zikretmiştir.

Sâhibu'1-Mu'cizât

Sâhibu'l-Ezvâci't-Tâhirât 

Sâhibu'l-Burhân 

Sâhibu'l-Beyân

Sâhibu't-Tâc: Bu isim İncil'de zikredilen İsimlerİndendİr.

Kadı İyâz, tâc ile sarığın kastedildiğini ifade eder.  Zira sarık, o zaman diliminde Araplara has bir nişaneydi.

Sâhibu't-Tevhîd: Tevhid     dininin     mümessili anlamındadır.

Sâhibu'1-Hayr

Sâhibu'd-Dereceti'l-ÂUyeti'r-Rafî'a

Sâhibu'r-Ridâ

Sâhibu's-Sücüd li'r-Rabbi'İ-Ma'bûd

sallallahu Hüccet,

Sâhibu'ş-Şer'i Sâhibu'I-Atâ

SâhibuH-Alâmâti'l-Bâhirât

Sâhibu'l-Uluvv ve d-Derecât

Sâhibu'l-Fadîle

Sâhibu'l-Ferec

Sâhibu'l-Kadem

Sâhibu'1-Mağnem

Sâhibu'l-Hucce: İbn Dihye şöyle der: Bu isim Peygamber aleyhi vesellem)'in daha  önceki  semavi kitaplarda geçen bir adidir, burhan  anlamındadır.  Bundan kasıt İse Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in beraberinde getirdiği mucizelerdir. Bu konu ileride ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

Sâhibu'l-Havdi'l-Mevrûd: Bu kitabın sonunda bu İsim hakkında bilgi verilecektir.

Sâhibu'l-Kevser: Aynı şekilde ilerideki bahislerde bunun hakkında bilgi verilecektir.'

Mülâhaza:

Dârekutnî ceyyid bir senedîe Aişe (radiyallahu anhâ)'dan merfu olarak şunları naklediyor: "Kim Kevser suyunun şırıltısını duymak istiyorsa parmağıyla kulacını tıkasın." Hafız Ccmaleddîn el-Mİzzî şöyle der: Yani kim Kevser'in su sesine benzer bir sesi duymak isterse parmağıyla kulağını kapatsın, demektir.

Sâhibu'l-Hatîm: Mirâc bahsinde bu isim hakkında bilgi verilecektir.

 Sâhibu'l-Hâtem: Bundan kasıt nübüvvet/ peygamberlik mührüdür. Peygamber (sallallalm aleyhi vcsellem)'İn zinet olarak kullandığı eşyalar bahsinde bunun hakkında bilgi verilecektir.

Sâhibu Zemzem: İbn Dihye ve ibn Haleveyh bunu zikretmişlerdir. Daha önce zemzem hakkında bilgi verilmişti.

Sâhibu's-Sultân: Kadı İyâz şöyle der; Bu da Peygamber (sallallalm aleyhi vesellem)'in geçmiş semavi kitaplardaki adlarındandır. Ibn Zafer'in bildirdiğine göre Şa'yâ/Zülkifl Peygamberin kitabında şöyle denilmektedir: "O'nun saltanat ve hükümranlığının alâmeti omuzundaki mühür ile tescil edilmiştir." ibranî asıllı bir rivayette ise bunun yerine ise şöyle denir: "O'nun omuzunda nübüvvet mührü vardır." Saltanat ve hükümranlıktan kasıt ise nübüvvettir. Sultan kelimesiyle ilgili olarak daha önce bilgi verilmişti.

Sâhibu's-Seyf: Bu İsim Peygamber (saüallahu aleyhi vesellcm)'in geçmiş semavî kitaplardaki vasfıdır. Bu ad, O'nun cihad peygamberi olduğuna delâlet eder. Semavi kitaplarda Peygamber (sallaDahu aleyhi vesellem)'in kılıcını kuşanmış ve Allah yolunda cihad eden bîr peygamber olduğu tasvir edilmiştir.

İmam Ahmed, İbn Ömer (radiyallahu anh)'dan Resûlullah (sallallalm aleyhi veseücm)'in   şöyle   buyurduğunu   nakleder:    "İmanlar  hiçbir  ortağı   olmaksızın yanlıkça Allah Teâlaya ibadet edinceye kadar onlarla savaşmak itlere gönderildim.>n

Bir nükte: İmam ve allâme Cemaleddin b. Nebâte, kılıç ile kalem arasında cerayan eden bir övünmeyi işleyen bir makale kaleme aldı. Orada kılıcın bir takım özellikleri ve kaleme olan üstünlüğü ifade edilirken Peygamber (sallallalm aleyhi vesellem)'in kılıç kuşandığı, ancak eline kalem almadığı belirtilir. Peygamber (sallallalm aleyhi vesellem)'in kılıçları İle ilgili bilgi, O'nun silahlarından bahseden bölümde verilecektir.

Sâhibu'ş-Şefâati'1-Uzmâ: Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" ve "şefaat" bahislerinde işlenecektir.

Sâhibu'1-Livâ': Buradaki livadan kasıt, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hami sancağıdır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in savaş esnasında sahabelerine verdiği sancak ta kastedilmiş olabilir. Buna göre sancak cihaddan kinaye olarak kullanılmış olur.

Sâhİbu'l-Mahşer: Mahşerin sahibi ifadesinden kasıt, mahşerde söz söyieme, şefaat etme, hamd sancağını taşıma, Makâm-ı mahmud'a erme ve Kevser havuzuna sahip olma anlamındadır. Zira mahşer alanında başka bir peygambere ait olmayan bir hususiyetin Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e ait olduğu açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Sâhibu'l-Midra'a: Peygamber (sallallalm aleyhi vcsdlem)'in İncil'de geçen adıdır. Midra'a, demir zırh anlamındadır. Bu isimde Peygamber (sallallalm aleyhi vesellem)'in cİhad ve gaza peygamberi olduğuna işaret vardır.

Sâhibu*l-Meş'ar: Bunu İbn Haleveyh zikretmiştir. Tefsir, hadis ve siyer kitaplarında Mcş'ar, Müzdelİfe bölgesine verilen bir isimdir. Bİr çok nişaneyi//mm barındırdığı için o bölgeye Aieş'ar denmiştir.

Sâhibu'l-Mirâc: Bu isim hakkında ileride bilgi verilecektir.

Sâhibu'l-Makâmi'l-Mahmûd: İbn Dihye şöyle der: Makâm-ı mahmûd'un şefaat olduğuna dair görüş bitliği vardır. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'in şefaati ve hususiyetleri" bahsinde ele alınacaktır.

veselkm)'in beraberinde getirdiği mucizelerdir. Bu konu ileride ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

Sâhibu'l-Havdi'l-Mevrûd: Bu kitabın sonunda bu isim hakkında bilgi verilecektir.

Sâhibu'l-Kevser: Aynı şekilde ilerideki bahislerde bunun hakkında bilgi verilecektir.'

Mülâhaza:

Dârekutnî ceyyid bir senedle Aişe (radiyallahu anhâ)'dan merfu olarak şunları naklediyor: "Kim Kevser suyunun şırıltısını duymak istiyorsa parmağıyla kulağım tıkasın." Hafız Cemaleddîn el-Mizzî şöyle der: Yani kim Kevser'in su sesine benzer bir sesi duymak isterse parmağıyla kulağını kapatsın, demektir.

Sâhibu'l-Hatîm: Mirâc bahsinde bu isim hakkında bilgi verilecektir.

 Sâhibu'l-Hâtem: Bundan kasıt nübüvvet/ peygamberlik mührüdür. Peygamber (salkMu aleyhi vesellem)'in zinet olarak kullandığı eşyalar bahsinde bunun hakkında bilgi verilecektir.

Sâhibu Zemzem: İbn Dihye ve İbn Haleveyh bunu zikretmişlerdir. Daha önce zemzem hakkında bilgi verilmişti.

Sâhibu's-Sultân: Kadı İyâz şöyle der: Bu da Peygamber (salkllahu aleyhi vesellem)'in geçmiş semavi kitaplardaki adlarındandır. İbn Zafer'in bildirdiğine göre Şa'yâ/Zülkifl Peygamberin kitabında şöyle denilmektedir: "O'nun saltanat ve hükümranlığının alâmeti omuzundaki mühür ile tescil edilmiştir." İbranî asıllı bir rivayette ise bunun yerine ise şöyle denir: "O'nun omuzunda nübüvvet mührü vardır." Saltanat ve hükümranlıktan kasıt ise nübüvvettir. Sultan kelimesiyle ilgili olarak daha önce bilgi verilmişti.

Sâhibu's-Seyf: Bu isim Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'m geçmiş semavi kitaplardaki vasfıdır. Bu ad, O'nun cihad peygamberi olduğuna delâlet eder. Semavi kitaplarda Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in kılıcını kuşanmış ve Allah yolunda cihad eden bir peygamber olduğu tasvir edilmiştir.

İmam Ahmed, İbn Ömer (radiyallahu anh)'dan Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in   şöyle   buyurduğunu   nakleder:    "İnsanlar  hiçbir  ortağı   olmaksızın yanlıkça Allah Teâlâya ibadet edinceye kadar onlarla savaşmak illere gönderildim.>n

Bir nükte: İmam ve allâme Cemaleddin b. Nebâte, kılıç ile kalem arasında cerayan eden bir övünmeyi işleyen bir makale kaleme aldı. Orada kılıcın bir takım özellikleri ve kaleme olan üstünlüğü ifade edilirken Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in kılıç kuşandığı, ancak eline kalem almadığı belirtilir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in kılıçları ile ilgili bilgi, O'nun silahlarından bahseden bölümde verilecektir.

Sâhibu'ş-Şefâati'1-Uzmâ: Bu konu "Peygamber  [80]   (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" ve "şefaat" bahislerinde işlenecektir.

Sâhibu'1-Livâ': Buradaki livadan kasıt, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hamd sancağıdır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in savaş esnasında sahabelerine verdiği sancak ta kastedilmiş olabilir. Buna göre sancak cihaddan kinaye olarak kullanılmış olur.

Sâhibu'l-Mahşer: Mahşerin sahibi ifadesinden kasıt, mahşerde söz söyleme, şefaat etme, hamd sancağını taşıma, Makâm-ı mahmud'a erme ve Kevser havuzuna sahip olma anlamındadır. Zira mahşer alanında başka bir peygambere ait olmayan bir hususiyetin Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e ait olduğu açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Sâhibu'l-Midra'a: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in İncil'de geçen adıdır. Midra'a, demir zırh anlamındadır. Bu isimde Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in cihad ve gaza peygamberi olduğuna işaret vardır.

Sâhibu'l-Meş'ar: Bunu İbn Haleveyh zikretmiştir. Tefsir, hadis ve siyer kitaplarında Meş'ar, Müzdelife bölgesine verilen bir isimdir. Bir çok nişaneyi/;<Mm barındırdığı için o bölgeye Meş'ar denmiştir.

Sâhibu'l-Mirâc: Bu isim hakkında ileride bilgi verilecektir.

Sâhibu'l-Makâmi'l-Mahmûd: İbn Dihye şöyle der: Makâm-ı mahmûd'un şefaat olduğuna dair görüş birliği vardır. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in şefaati ve hususiyetleri" bahsinde ele alınacaktır.

Sâhibu'l-Minber: İrtifa ve yükselmek anlamına gelen nebr kökünden alınmıştır. Bu konu hakkında ileride bilgi verilecektir.

Sâhibu'n-Na'leyn: Bu isim de Peygamber (saMahu aleyh, vesellem)'in İncil'de geçen isimlerindendir. R harfi ile başlayan isimlerde geçmişti. "Peygamber (saMahu aleyhi vesellem)'in giyim-kuşamı" bahsinde daha ayrıntılı bilgiye yer verilecektir.

Sâhibu'l-Hirâve: Bu da R harfi ile başlayan harflerde geçtiği üzere Peygamber (saMahu aleyhi vesellem)'in İncil'de geçen isimlerindendir. Hirâve, asâ mânâsına gelir. Allah en doğrusunu bilir kanaatimce bu asâ Kevser havuzu ile ilgili hadiste geçen asâ'dır: "Ben o %aman asamla insanları havuzdan alıkoyup sağ tarafa doğru çekmeye çalışırım." Nevevi şöyle der: Bu zayıf bir yorumdur; zira maksat, Peygamber (salklkhu aleyhi vesellem)'i insanların göreceği ve doğruluğuna istidlalde bulunacakları bir alâmet-i farika ile tarif etmektir. Aynı şekilde bu isimle Peygamber (saMahu aleyhi vesellem)'in geçmiş ümmetlere ait kitaplarda müjdelendiği mesajı verilmek istenmektedir ki bunu sırf âhiretteki asâ ile yorumlamak doğru değildir. Doğru olan da Peygamber (saMahu aleyhi vesellem)'in yürürken elinde asaya benzer bir şey taşıdığıdır. Aynı şekilde Peygamber (saMahu aleyhi vesellem)'in yürürken asasını önünde tuttuğunu ve namaz kılacağı an onu yere dikip namazını edâ ettiğini ifade edenler de olmuştur. İmam Ahmed Kitâbu\: ZühcTâe. Ebu'l-Müsenna el-Umlukî'den şunları nakleder: el-Umluki'ye, Peygamber (saMahu aleyhi vesellem)'in âsâ ile yürüyüşü hakkında bir soru yöneltildiğinde şu cevabı vermiştir: "Elde âsâ taşımak Allah Teâlâya karşı tevazu ve zilleti ifâde eder."

Sâhibu Lâ İlahe İllallah: Bu da Peygamber (saMahu aleyhi vesellem)'in Tevrat'ta geçen vasfıdır. Orada şöyle geçmektedir: "Allah Teâlâ dalalette olan bir milleti O'nunla doğru yola sevkedip, <Lâ ilahe illallah/Allah'dan başka ilah yoktur> demedikçe o peygamberin ruhunu teslim almayacaktır."

es-Sâdi': Alenî bir şekilde ortaya koymak anlamına gelen sadea kökünden fail  ölçüsünde   bir   isimdir.   Bu   ismi   Suyûtî

"Emrolunduğun şeyleri  haykır!"  (Hicr 94) âyet-i kerimesinden almıştır. Yani, Allah Teâlânın emirlerini gizleme ve açık bir şekilde ilan et!

es-Sâdık: doğruluk kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Buharı ve daha başkaları, İbn Mesud (radiyallahu anlı)'m kullandığı şu ibareyi rivayet  ettiler:   "Sâdık/  doğru  ve Masduk/sözleti  onaylanan  Peygamber  (sallallahu aleyhi vesellem) Cebrail (aleyhisselâm)'dan bize şunları nakletti..." İbn Dihye şöyle der: Sâdık ve Masdûk isimleri Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in bir alâmet-i farikasıydı. ez-Zübeyr b. Bekkâr, bir gün Ebu Cehl'in Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile karşılaşıp O'na şöyle dediğini nakleder: "Biz senin şahsını asla yalanlamayız, ancak senin getirdiğin şeyleri yalanlarız." Bunun üzerine Allah Teâlâ: "Onlar seni    yalanlamıyorlar,    ancak   zalimler   Allah'ın    âyetlerini    inkar ediyorlar."    (En'am   33)    Sâdık   ismi   aynı   zamanda   Allah   Teâlâ'nın isimlerindendir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Söz olarak Allah'tan daha doğru/ sâdık kim olabilir!" (Sad 87) Bu isim Mirâc bahsinde ele alınacaktır.

Sâidu'l-Mirâc: Çıkmak ve yükselmek anlamlarına gelen su'ûd kökünden^»?'/ölçüsünde bir isimdir. Dağa veya merdivene çıkıldığında Arapça'da saade kökü kullanılır. Mirâc bahsinde bu konuya yer verilecektir.

es-Sâlih: Mirâc hadisinde bütün peygamberlerin Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)'e: "Salih kardeş ve sâlih peygamber hoş geldin!" diyecekleri nakledilir. Sâlih kelimesi, içerisinde bir çok mânâyı barındıran bir kelimedir. Zeccâc şöyle der: Sâlih kişi Allah Teâlâ'ya karşı vazifelerini yerine getiren ve insanların hukukuna riayet eden kimsedir. el-Metâlfde şöyle denir: Sâlih kişi . kendisine yönelik hak ve hukuku ifâ eden kişidir.

es-Sabûr: Sabır kökünden feûl ölçüsünde bir isimdir. Sabûr, cezalandırma konusunda acele davranmayandır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) kavminin kendisine yönelik eziyetlerine karşı çok sabırlı idi. Sert davranmalarına karşın kendisi yumuşak davranırdı.

Uhud savaşında Utbe b. Ebî Vakkas'ın mübarek alt dişini kırmasına ve mübarek dudağını yaralamasına; Abdullah b.  Şihâb  ez-Zührî müslüman olmadan önce mübarek yüzünü yaralamasına, Abdullah b.  el-Kamie'nin mübarek yanağını yaralayıp  zırhın iki halkasının yanağına  saplanmasına vesile  olmasına rağmen, kendisine:  "Onlara beddua  et!"  dendiğinde  şu karşılığı vermiştir: "Allahım! Kavmime hidayet ihsan eyle! Zira onlar bilmiyorlar." Nitekim Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu konuda şu ilahi prensibi düstûr edinmişti: ^J)\ ^ "Senden önceki Ulu'l-Azm Sâhibu'l-Minber: İrtifa ve yükselmek anlamına gelen neb -kökünden alınmıştır. Bu konu hakkında İleride bilgi verilecektir.

Sâhibu'n-Na'leyn: Bu isim de Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in incil'de geçen isimlerindendir. R harfi ile başlayan isimlerde geçmişti. "Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'in giyim-kuşamı" bahsinde daha ayrıntılı bilgiye yer verilecektir.

Sâhibu'l-Hirâve: Bu da R harfi ile başlayan harflerde geçtiği üzere Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in İncil'de geçen isimlerindendir. Hirâve, asâ mânâsına gelir. Allah en doğrusunu bilir kanaatimce bu asâ Kevser havuzu ile ilgiü hadiste geçen asâ'dır: "Ben o %aman asamla insanları havuzdan alıkoyup sağ tarafa doğru çekmeye çakşırım." Nevevi şöyle der: Bu zayıf bir yorumdur; zira maksat, Peygamber (sallallahu deyhi vesellem)'i insanların göreceği ve doğruluğuna istidlalde bulunacakları bir alâmet-i farika ile tarif etmektir. Aynı şekilde bu isimle Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in geçmiş ümmetlere ait kitaplarda müjdelendiği mesajı verilmek istenmektedir İd bunu sırf âhiretteid asâ ile yorumlamak doğru değildir. Doğru olan da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'İn yürürken elinde asaya benzer bir şey taşıdığıdır. Aynı şekilde Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'in yürürken asasını önünde^uttuğunu ve namaz kılacağı an onu yere dikip namazını edâ ettiğini ifade edenler de olmuştur. İmam Ahmed Kitâbu\: Ziihddc Ebu'l-Müsenna el-Umlukî'den şunları nakleder: cl-Umîuki'ye, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in âsâ ile yürüyüşü hakkında bir soru yöneltildiğinde şu cevabı vermiştir: "Elde âsâ taşımak Allah Teâlâya karşı tevazu ve zilleti ifâde eder."

Sâhibu Lâ İlahe İllallah: Bu da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Tevrat'ta geçen vasfıdır. Orada şöyle geçmektedir: "Allah Teâlâ dalalette olan bir milleti O'nunla doğru yola sevkedip, <Lâ ilahe i Hail âh/Ali ah'd an başka ilah yoktur> demedikçe o peygamberin ruhunu teslim almayacaktır."

es-Sâdi': Alenî bir şekilde ortaya koymak anlamına gelen sadea kökünden   fail  ölçüsünde   bir   isimdir.   Bu   ismi   Suyûtî:  

"Emrolunduğun şeyleri  haykır!" (Hicr 94) âyet-i kerimesinden almıştır. Yani, Allah Teâlânın emirlerini gizleme ve açık bir şekilde ilan et!

es-Sâdık: Sıdk/doğruluk kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Buharı ve daha başkaları, İbn Mesud (radiyallahu anh)'ın kullandığı şu ibareyi rivayet  ettiler:   "Sâdık/  doğru ve Masdûk/sözlen  onaylanan  Peygamber /-allallahu aleyhi vesellem) Cebrail (aleyhisselâm)'dan bize şunları nakletti..." İbn Diriye "Vle der: Sâdık ve Masdûk isimleri Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'ın bir Şlâroet-i farikasıydı. ez-Zübeyr b. Bekkâr, bir gün Ebu Cehl'in Peygamber Llalhhu aleyhi vesellem) ile karşılaşıp O'na şöyle dediğini nakleder: "Biz senin ahsinı asla yalanlamayız, ancak senin getirdiğin şeyleri yalanlarız." Bunun Allah Teâlâ: Onlar Üzerine Allah Teâlâ  "Onlar seni yalanlamıyorlar, ancak zalimler Allah'ın âyetlerini inkar ediyorlar." (En'am 33) Sâdık ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. Bir âyet-İ kerimede şöyle buyurulur: "Söz olarak Allah'tan daha doğru/ sâdık kim olabilir!" (Sad 87) Bu isim Mİrâc bahsinde ele alınacaktır.

Sâidu'l-Mîrâc: Çıkmak ve yükselmek anlamlarına gelen su'ûd kökünden^// ölçüsünde bir isimdir, Dağa veya merdivene çıkıldığında Arapça'da saade kökü kullanılır. Mirâc bahsinde bu konuya yer verilecektir.

es-Sâlih: Mirâc hadisinde bütün peygamberlerin Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)'e: "Salih kardeş ve sâlih peygamber hoş geldin!" diyecekleri nakledilir. Sâlih kelimesi, içerisinde bir çok mânâyı barındıran bîr kelimedir. Zeccâc şöyle der: Sâlih kişi Allah Teâlâ'ya karşı vazifelerini yerine getiren ve insanların hukukuna riayet eden kimsedir. el-Metâlfât şöyle denir: Sâlih kişi . kendisine yönelik hak ve hukuku ifâ eden kişidir.

es-Sabûr: Sabır kökünden feûl ölçüsünde bir isimdir. Sabûr, cezalandırma konusunda acele davranmayandır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) kavminin kendisine yönelik eziyetlerine karşı çok sabırlı idi. Sert davranmalarına karşın kendisi yumuşak davranırdı.

Uhud savaşında Utbe b. Ebî Vakkas'ın mübarek alt dişini kırmasına ve mübarek dudağını yaralamasına; Abdullah b. Şihâb cz-Zührî müslüman olmadan önce mübarek yüzünü yaralamasına, Abdullah b. el-Kamie'nin mübarek yanağını yaralayıp zırhın iki halkasının yanağına saplanmasına vesile olmasına rağmen, kendisine: "Onlara beddua et!" dendiğinde şu karşılığı vermiştir: "Allahıml Kavmime hidayet ihsan eyle! Zira onlar bilmiyorlar." Nitekim Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu konuda şu ilahi prensibi düstûr

edinmişti: "Senden önceki Ulu'l-Azm peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret." (Ahkaf 35) Ulu'1-Azm peygamberler ise şunlardır: Nuh, İbrahim, Musa ve İsa.[81]

Sahur ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'mn isimlerindendir. Bu durumda mânâsı: Asileri cezalandırma ve azgınları sorgulama noktasında acele davranmayandır. Sabır ile hilm arasındaki fark şudur: Hilm, cezayı hissettirmez. Sabır ise hissettirir.

 es-Sabîh: Vücut ve yüz güzelliği sahibi, demektir. Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem) hüsn-ü cemal noktasında insanların en üstünü olduğu İçin bu isimle anılmıştır. Bu konu ''Peygamber (sallallalm aleyhi vesellem)'in hüsn-ü cemali" bahsinde daha geniş bir şekilde ele alınacaktır.

es-Sadûk: Çok doğru olan, her hareketi doğruluk olan kimsedir. Buna ihlas da denir. Bunun ilk mertebesi hem iç, hem dışın aynı olmasıdır. Vâsıtı şöyle der: Sıdk/doğruluk, tevlıid noktasında İçi dışı bir olmak, demektir.

es-Sıdk: Suyûtî bu İsmi şu âyet-i kerimeden almıştır:  "Allah'a karşı yalan söyleyenden ve kendisine geldiği zaman ^ıdkı yalanlayandan daha zalim kim olabilir?!" (Zümer 32)

es-Sıddîk:  Yakın seviyesinde inanan kimse, demektir. Sîddik, sözünü eylemle doğrulayan kimsedir.

es-Sırâtu'1-Müstakîm: Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in rivayet ettiğine göre Ebu'l-Aliye: "Bundan kasıt Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem)'dir" der. Bu yorumu cl-Hâkim, İbn Abbas'dan da rivayet etmiş ve ravi zincirinin sahih olduğunu ifade etmiştir. Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem) Allah'a ulaştıran bir vasıta olması hasebiyle kendisine bu ad verilmiştir. Sırat, yol demektir. Kimileri bu ismin, açık yol; kimileri ise, dümdüz yol için kullanıldığım iddia etmişlerdir. Müstakim ise, dosdoğru ve çok açık anlamına gelir.

es-SatVe: Öz ve seçkin demektir. İbn Mâce ve Hâkim'in Ömer (radiyallahu anh)'dan naklettikleri bir hadis-i şerifte, Ömer (radmdkhu anlı) Peygamber (saUallahu aleyhi vesellcm)'e: "Sen Allah'ın peygamberi ve seçkin kulusun" demiştir.

es-Safûh: Bu isim Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem)'in Tevrat'ta geçen vasıflarındandır. Tevrat'ta şöyle denilmektedir: "Kötülüğe karsı kötülükle mukabelede bulunmaz, onun yerine hep affeder ve görmezden gelir." Semai t dç. Peygamber (saUallahu aleyhi vesellcm)'den şunlar nakledilmiştir: Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem): "Söz ve fiillerinde çirkin olan, çarşı ve pazarlarda gereksiz yere bağırıp çağıran birisi değildi. Kötülüğe kötülükle mukabelede bulunmayan, hep affeden birisiydi." Sajûh ismi, affetmek anlamına gelen safb kökünden feûl ölçüsünde bir isimdir. Sihâh adlı sözlükte şöyle der: Safaha kökü "karşıdakinin kusurunu görmemek" mânâsına gelir. Şerifte, şöyle denir: Safaha, "hata ve kusurda bulunanları affetmek, hatalarını görmezden gelmek" mânâsına gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Onları en güzel bir şekilde affet." (Hicr 85) Safi kökünün ifade ettiği mânânın, afv kökünün ifade ettiği mânâdan daha beliğ-olduğunu ifade edenler olmuştur.

fji'rtti es-Safiyy: Komutan konumunda olan birinin elde ettiği ganimetlerden kendisi için ayırdığı kısma safij denir. Veîl ölçüsünde ancak mefui mânâsında bir İsimdir. Allah Teâlâ Peygamber (saUallahu aleyhi veseUem)'i bütün yaratıklar arasından seçtiği için kendisine bu ad verilmiştir. "Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem)'in pâk nesebi" bölümünde bu konu hakkında geniş bilgiye yer verilmiştir.

es-Smdîd: Kahraman ve kendisine itaat edilen anlamına geldiği gibi halım, cömert ve şerif mânâlarına da gelir.

es-Sayyin:   Korumak   anlamına   gelen   siyânet   kökünden feîl ölçüsünde bir isimdir.  Peygamber  (sallallahu aleyhi vesellem)  nefsini her türlü kötülükten, kalbini de her türlü şek ve şüpheden koruduğu için kendisine bu ad verilmiştir.

Dâd Harfi île Başlayan İsimler

Dâbıt/Zâbit: Sibak'ta şöyle denir: Dabata fiili korumak anlamına gelir. Hafîz ile Hâfi^ isimleriyle aynı mânâyı ifade etmektedir. Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem) kendisine gönderilen vahyi hıfzettiği ve üzerinde en ufak bir değişiklik yapma yoluna gitmediği için kendisine bu isim verilmiştir.

ed-Dâribu. bi'1-Hüsâm: Kılıcıyla küfrü darmadığm eden, anlamındadır.

ed-Dâri': Allah'a boyun eğen mânâsmdadır. Allah huzurunda yalvaran, yakaran ve zillete katlanan anlamına gelen dara'a kökünden faz/ ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem) Allah Teâlâ'va devamlı yalvarma, yakarma, niyaz ve tezellül halinde olduğu için kendisine bu ad verilmiştir. Allah Teâlâ şöyle b uyur ur: Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak an." (A'râf 205)

ed-Dahhâk (Mütebessim): Cesaret ve kahramanlığiyla savaşlarda düşmanların kanını akıtan, mânâsındadır.

ed-Dahûk (Çok mütebessim): İbn Paris'in, İbn Abbas (radiyallahu anh)'dan naklettiğine göre, Dahûk Peygamber (salklkhu aleyhi vesellem)'in Tevrat'ta geçen adlarmdandır. Tevrat'ta şöyle denmektedir: "O, çok mütebessim ve mücâhiddir, deveye biner, ihram giyer, kırıntı şeylerle yetinir ve kılıç kuşanır."

İbn Fâris şöyle der: Peygamber (sallallahu aleyhi vescOem) çok kaba ve bedevi kimselerle sık sık buluşmasına rağmen çok sempatik ve neşeli bir İnsan olması sebebiyle kendisine bu isim verilmiştir. O, hiç bir zaman suratı asık görülmemiştir; her zaman neşeli, tatlı edâiı bir İnsandı. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in neşesi ve tebessümü" bahsinde ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

 ed-Damîn: Kefalet mânâsına gelen dâmine kökünden feîî ölçüsünde bir isimdir. Buradaki kefalet, himaye ve riayet anlamındadır. Peygamber (sallaîlahu aleyhi vesellem) şefaat etmek suretiyle ümmetini himaye edeceği İçin kendisine bu ad verilmiştir. Buharî'de Sehl b. Sâd (ı-adiyaOahu anh)'dan Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem)'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kim dilini ve edep yerini koruyacağım garanti ederse ben de ona cenneti garanti ederim."[82]

ed-Dayğam:  Cesur   kahraman   ve   sözü   dinlenen   efendi, mânâlarına gelmektedir.

ed-Dıyâ': Kuvvetli ve güçlü ışık anlamına gelmektedir. Tıpkı karanlıklarda ışık ile yol alındığı gibi, akıl sahipleri kendileri vasıtasıyla yol bulmalarından dolayı, Peygamber (saflallahu aleyhi vesellem) ve Kur'an-ı Kerim bu adla anılmışlardır. Arnr b. Ma'dikerib (radiyallahu anlı) Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i öven bir beytinde şöyle der:

O'nun iç i dışı hikmettir, O nurdur,

O'nun hikmetine ve nuruna tâbi olan karanlıklardan kurtulur

 T Harfiyle Başlayan isimler

Tâbe Tâbe: Tâbe fiilinin tekrarıyla oluşturulan bir isimdir. Azeri şöyle der: Bu da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Tevrat'ta geçen adlarından olup mânâsı, hoş ve tatlı, demektir. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) her nerede anılırsa İyi ve güzel eserleriyle anılır.

et-Tâhir: Taharet kökünden fail ölçüsünde bir isim olup "maddî ve manevî kirlerden arınmış ve korunmuş olan" demektir. Taharet iki türlüdür: Biri maddî, diğeri manevî. Birincisi bilinen kirlerden arınmak iken, ikincisi bâtını kirlerden uzak durmak anlamındadır. Mezmum/kötü huyları bırakıp iyi ahlak ile bezenmek gîbi.

en-Nîsâbûrî şöyle der: Taharet, on iki çeşittir:

1- Kalp ve gönül temizliği ki bu, kalp ve gönlü Allah'tan gayrı her şeyden uzak tutmaktır.

2- Sır/derun temizliği; bu da müşahade mertebesine yükselmektir.

3- Göğüs temizliği, bu da ümid ve kanaattir.

4- Ruh temizliği, bu da haya ve heybettir.

5- Karın temizliği, bu da helal yemek ve iffetli olmaktır.

6- Beden temizliği, bu da şehevî arzuları terketmektir.

7- İki el temizliği, bu da verâ ve çalışmaktır.

8- Mâsiyet temizliği, bu da pişmanlık ve nedamettir.

9- Dil temizliği, bu da zikir ve istiğfardır.

10- Kusur temizliği, bu da kötü âkibete düçâr olmaktan korkmaktır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu evsafın tümünü şahsında barındırdığı

için kendisine Tâbir ismi verilmiştir, Çünkü Allah Teâlâ O'nun hem zahir ve bâtınını tâhir kılmış, hem de dış ve derûnunu tezkiye etmiştir. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in tahareti" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

et-Tabîb: Bunu Sehâvî ve Bulkînî zikretmişlerdir. Beden ve ruh tedavisi anlamına gelen tıbb kökünden^1//ölçüsünde bir İsimdir. Peygamber  (sallallahu aleyhi vescllem) bereketiyle ümmetinin bütün dertlerini izâle ettiği ve acılarını dindirdiği için kendisine bu ad verilmiştir.

et-Tırâzu'1-Mu'lem: Kendisiyle yol bulunan nişane, mânâsına gelmektedir. Tırâ^ sözlükte, elbisenin süsü anlamına gelir. Süs de elbiseye güzellik ve belirlilik kattığı gibi, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de bu ümmete şeref ve fazilet kattığı için kendisine bu ad verilmiştir. Mu'km kelimesi de alâmetten gelmektedir. Bir nesneyi diğerinden ayıran alâmet-i farikaya mıı'hm denir.

 Tâ Sîn;

sîn Mîm: Bu iki ismi İbn Dİhye ve Nesefî zikretmişlerdir. Bİr grup âlim de bu iki ismi Allah Teâlâ'nın isimleri arasında zikretmişlerdir. Bu İkİ isim de alfabenin tâ, sîn ve mim harflerinin yanyana dizilişinden ibarettir.

Tâhâ: Çok sayıda âlim bunu Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'in isimleri arasında zikretmişlerdir. İbn Mürdeveyh'in zayıf bir senedle Ebu't-Tufeyl (radiyallahu anh)'dan rivayet ettiği bir hadis-i şerifte bu isim vârid olmuştur. Bu ismin açılımını: "Ey bütün kusur ve günahlardan Tâhİr olan" şeklinde zikredenler olduğu gibi: "Ey her hayra hidayet eden" şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Bunu Vâsıtî zikretmiştir.

Tâhâ isminin Allah Teâlâ'nm İsimlerinden olduğunu ileri sürenler de olmuştur. Sûre başlarında hurûf-u mukatta'a İle vârid olan İsimler hakkında el-Kavlu'l-Câmiu'l-Vecî^ el-Hâdimu H'l-Kur'am'l-A%î% adlı eserimde geniş bir şekilde ele aldım.

et-Tahûr: Kendisi temiz olan ve başkalarını temizleyen, anlamındadır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bütün kusurlardan arınmış olduğu, ümmetini maddi manevi her türlü kirden arındırdığı için bu adla anılmıştır.

et-Tayyİb: Bu İsim de tâhir ve pak anlamlarına gelmektedir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'den daha pâk ve daha temiz kimse olmadığı için kendisine bu ad verilmiştir. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hem maddeten, hem manen her türlü beşerî eksikliklerden arındırılmıştır. O, her şeyiyle tâat ve kulluktan ibaretti.

Tirmizî, Şemâit&t Enes (radiyallahu anh)'m şöyle dediğini nakleder: "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in mübarek ter kokusundan daha hoş hiçbir misk veya güzel koku koklamış değilim." Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in mübarek ter kokusu" bölümünde ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

Yine: "Muhakkak ki Allah, Tayyib'dir/paktır, pâk olandan başkasını kabul et?ne%'' hadisinde bu isim Allah Teâlâ'ya ıtlak edilmiştir. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. Allah Teâlâ en iyisini bilir.[83]

Zı (peltek z) Harfiyle Başlayan İsimler

ez-Zâhir: Bu ismi İbn Diriye ve el-Bulkînî zikretmişlerdir. Vazıh veya kahir anlamındadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "O'nu bütün dinlere galib ve kahir kılmak için Resulünü hidayet ve hak dinle gönderen odur." (Tevbe 33) Zuhur kökü Arapça'da üstünlük ve galip olma anlamlarına gelir. Aynı zamanda Zahir ismi Allah Teâlâ'nın İsimlerinden olup mânâsı, "her şeyde tecelli eden ve çok açık bir şekilde varlığını gösteren, apaçık kudret sahibi olan" demektir.

ez-Zafûr: Bu ismi Sehâvî ve Bulkîni zikretmişlerdir. Kurtuluşa ermek ve başarmak anlamlarına gelen %afere kökünden faul ölçüsünde bir isimdir.

Ayn Harfiyle Başlayan İsimler

el-Âbid: Bunu İbn Dihye zikretmiştir. "İtaat etmek" anlamına gelen abede kökünden ^7 ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ' "Sana yakın gelinceye kadar Allah'a ibadet ve tâatte   bulun."   (Hicr  99)   Peygamber   (sallallahu aleyhi vesellem)'in  ibadetlere devamlılığı mütevâtir hadislerle nakledilen ve herkesçe bilinen bir şeydir.

el-Âdil: Verdiği hükümlerde adaletten şaşmayan, haksızlık ve kayırmada bulunmayan müstakim kimse, demektir. Adi kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in amcası Ebu Tâlib O'nu övgü bağlamında şu beyti söylemişti:

O nahmdh; rasîddir, âdildir, serke§ değildir

Kendisini bir an hile inmal etmeyen bîr ilânın dostudur.

el-Âjrif: Çok sabırlı veya âlim mânâsındadır. Ebu'I-Kâsım el-Kuşeyrî (kaddesaüahu skrahu) şöyle der: Alimlerin dilinde mağfiret iîmin tâ  kendisidir, zira her ârîf âlimdir, her âlim de ariftir. Mutasavvıflar nezdinde  ma'rifet, bütün hal ve hareketlerinde Allah Teâlâ'yı gözeten, sonra kötü huylarından sıyrılıp nefsi emmâresinin dayattığı şeylerden uzak duran, halk içinde onlardan uzak yaşayan, nefsin âfetlerinden arınan kimseye denir. Bu kişiye arif, içinde bulunduğu duruma da ma'rifet derler. Ma'rifetin emarelerinden birisi de heybetin hâsıl olmasıdır. Zira onlara göre ma'rifet  noktasında mertebe kaydeden kişinin Allah'a karşı korku ve heybeti de artar. Tıpkı korku imanın şartı olduğu gibi, heybet te onlara göre ma'rifetin bir şarödır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Allah Sİze kendini sakındırır." (Al-İ İmran 28) Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur:   "Eğer iman ediyorsanız benden korkun." (Âl-i İmran 175) Allah korkusu ilmin şarüarındandır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  

 "Allah'tan hakkıyla ancak âlim kullan korkar." (Fâtır 28) Ma'rifet, sekine ti; ilim de sükûn halini gerektirir.

Şİbîî (rahmetullah aleyh) şöyle der: Arifin İlişkisi yoktur, sevenin şikayeti yoktur; ümit edenin kararı ve Allah'tan kaçışı yoktur. Zünnûn-u Mısrî şöyle der: Peygamberlerin ruhları ma'rifet meydanında yarıştılar da Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)'in ruhu vuslat ravzasına ilk varan ruh oldu.

"Allah Teâlâ'yı bilen mi/arif mi, yoksa onun hükümlerini bilen âlim mi daha üstündür?" şeklindeki soruya Izzüddîn Abdüsselâm (kaddesalkhu sirrahu) şu cevabı vermiştir: Arif daha üstündür; çünkü İlmin şerefi öğrenilen şeyin sere fiyle/değeriyle Ölçülür. Ma'rifet de Allah Teâlâ'nm sıfatlarının bilinmesi olduğuna göre o daha üstündür.

"Allah'tan hakkıyla ancak âlim kulları korkar" âyetinde âlim'den murad ise, Allah Teâlâ'yı ve sıfatlarını bilen ariflerdir. Nitekim İbn Abbas (radiyallahu anh)'dan böyle bir rivayet nakledilmiştir. Onun için âyet-i kerimedeki âlimler lafzını ariflerin dışındaki bir sınıf hakkında yorumlamak doğru değildir. Zİra onların çoğunda Allah korkusu hâkim değildir. Dolayısıyla âlimler lafzı, sadece Allah'ı tanıyan ve ondan korkan ariflere yöneliktir. Bazılarının: "Üçüncü şahıslara yansıyan ameller, sadece kişinin kendisi ile sınırlı olan amellerden daha iyidir" şeklindeki sözlerini şöyle cevaplamak mümkündür: İman bütün amellerden üstündür; ancak o, üçüncü şahıslara direkt yansımayan ve kişinin kendisiyle sınırlı kalan bir ameldir. Yine Peygamber (salkllahu aleyhi vesellem), namazın hemen akabindeki

teşbih işlemini, nafile kabilinden yapılan tasadduklardan üstün tutmuştur. Böylece tasadduk dediğimiz amelin fakirlere yansıyan bir yönü. olmasına rağmen teşbih ondan daha üstün değerlendirilmiştir.

el-Âdid: Bunu Abdülbâsit el-Bulkînî zikretmiştir. Yardım eden, anlamındadır. "Yardım etti" mânâsına gelen adade fiilinden fail ölçüsünde bir isimdir.

el-Afî: Sehâvî ve Bulkînî zikretmişlerdir. Küçük hataları affeden ve onları görmezden gelen, anlamındadır. 

el-Âlim

el-Alîm: İbn Dihye âlim İle alîm isimlerini beraber ele almış; Kadı İyâz da ikisi arasındaki mânâ farkını şöyle ifade etmiştir: Alim, dünyevî ve uhrevî hakikatleri İdrak eden anlamında iken, Alîm ismi, mübalağa vezni ol-an feîl ölçüsünde olduğu için daha kuvvetli bir mânâ içermektedir.

Bu iki isim aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. Alim isminin Allah Teâlâ hakkındaki mânâsı: Dünyevî ve uhrevî olayların hakikatlerini idrak edendir. Alzm'in mânâsı ise: En kemal seviyede ilim sahibi olan demektir. Peygamber (salhllahu aleyhi vesellem) Allah Teâlâ'nm İlminden en çok paya sahip olduğu, arz ve semânın melekûtuna muttali olduğu, gayb kabilinden çok şeyleri keşfen tattığı,, bütün semavî kitaplardaki ilimleri ihata ettiği, geçmiş ümmederin siyer ve tarihlerine muttali olduğu, Arap dilinin fesahat ve belagatına vâkıf olduğu, Arap tarihi ve edebiyatını iyi bildiği ve mükemmel bir hitabete sahip olduğu için Allah Teâlâ kendisine bu iki ismi vermiştir. Bütün bu başlıkların ayrıntılı açıklamaları ilerki bölümlerde gelecektir.

el-Âmil: Azeri, İbn Seyyidi'n-Nâs ve Suyûtî bu ismi zikretmişlerdir. Muhtemelen bu isim: "Ey kavmim! Siz kendi konumunuza göre amel edin, zira ben de amel edenim" (Hûd 93) âyet-i kerimesinden alınmıştır. Tirmizî Şemailde, Alkame (rahmetullah aleyh)'den şunları nakleder: Âişe (radiyallahu anhâ)'ya: "Peygamber (saMahu aleyhi vesellem) ibadet için özel günler seçer miydi?" diye sorduğumda Âişe şu cevabı verdi: "O, devamlı ibadet eden birisiydi. Sizden hanginiz Peygamber (sdlallahu aleyhi vesellem)'in güç yetirdiği ibadete güç yetirebilir?!"

el-Âil: Bunu Abdülbâsit Bulkînî zikretmiştir. Fakir mânâsındadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur  "Seni fakir bulup zengin etmedi mi?" (Duhâ 7) Yani, Allah Teâlâ sana ganimetlerden bir hisse tahsis

edip seni 7,engîn kılmadı mı? Veyahut kalbini rengin kılmadı mı? mânâsındadır. Derim ki: Allah Teâlâ O'nu fakirlikten sonra zenginlikle nitelemişken bir daha fakir diye İsimlendirilmesi akla yatkın değildir.

el-Abd: Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'in babası Abdullah'ın biyografisinden bahsederken bu isim hakkında bilgi verilmişti. "Mirâc" bölümünde bu konuya ayrıntılı bir şekilde yer verilecektir.

Abdullah: Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Allah'ın kulu ibadet etmek üzere ayağa kalktığında..." (Cin 19) el-KaPİu'1-Câmî' adli eserimde bu İsim hakkında geniş bilgi verilmiştir.

Ebu Davud, Ömer (radiyallahu aoh)'dan Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'in şöyle buyurduğunu nakleder:   "Allah Teâlâ'ya en sevimli isimler Abdullah ve Abdurrahma/ı'd/r." [84] imam cl-Hüscyn b. Muhammed ed-Demgânî (rahmemllah aleyh)  Şevkn'1-Arûs ve  Üııs/ı'n-Nüfûs adlı  eserinde Ka'bu'l-Ahbâr (rahmctııJlah aleyh)'den   şunları   nakleder:   "Peygamber  (sallallalm aleyhi vesellem)>in  Arş   ehli nezdindeki ismi Abdulhamîd, diğer melekler nezdindeki İsmi Abdülmedd, peygamberler  nezdindeki   ismi   Abdülvehhâb,   şeytanlar  nezdindeki   ismi Abdulkahhâr, cinler nezdindeki ismi Abdurrahîm, dağlar nezdindeki ismi Abdulhalik,   yeryüzü   halkı    nezdindeki   ismi    Abdulkâdir,   deniz   halkı nezdindeki     ismi    -Abdülmühcymin,    balıklar    âlemi    nezdindeki    ismi Abdulkuddûs, haşarat alemi nezdindeki ismi Abdulgayyâz, vahşi hayvanlar nezdindeki ismi Abdürrezzâk, yırtıcı hayvanlar nezdindeki ismi Abdüsselâm, küçük-büyük baş  hayvanlar nezdindeki ismi Abdülmü'min, kuşlar âlemi nezdindeki    ismi    Abdulgaffâr'dır."    el-Kavlıı'l-Bedî    adlı    eserde    böyle nakledilmiştir. Bu rivayete/7"/; bir rivayettir. Daha sonra Ibnu'l-Cevzî'nin et-Tebsira adlı eserinde bunu Ka'b'dan naklettiğini gördüm.

el-Udde: Bulkînî zikretmiştir. Udde, zor ve sıkıntılı anları savmak için kenara konan azık anlamına gelir. Peygamber (sallalla.hu aleyhi vcsellem) kıyamet sahnesinde ümmeti için bir medet olduğu ve ümmetin kurtuluşa ermesini üstlenen birisi olduğu için kendisine bu ad verilmiştir.

el-Adlu: Şehâdeti yeterli olan veya doğru yol üzere olan kimse demektir. el-Adl ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup mânâsı, asalet veya istikamet noktasında kemal sahibi olan, demektir. Aynı zamanda dilediğini yapan ve kullar üzerinde hüküm ve tasarruf yetkisi kendisinde bulunan kimse anlamına gelir.

el-Arabiyyu: Mirâc ile ilgili vârid olan hadislerde Musa (aleyhisselâm) Peygamberi iniz'e hitaben şöyle demiştir: "Hoş geldin, Arap peygamber!" Bunu Hasan b. Arefe Çölünde rivayet etmiştir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm) nesebi itibariyle Araplara mensub olduğu İçin kendisine bu ad verilmiştir.

Araplar çeşitli kısımlara ayrılır:

Aribe Araplar. Bunlar hâlis Araplardır. Dokuz kabile olup İrem ve Nûh (aleyhisse)âm)'m oğlu Sâm'ın oğullarıdır. Onlar da: Ad, Scmûd, Ümeym, Ubeyd, Tasm, Cedîs, İmlik, Cürhüm ve Vebâr'dır.

İsmail (aleyhisselâm) Arapça'}'i bunlardan öğrenmiştir. Abdüİmelİk b. Habîb (ralımemllah aleyh) şöyle der: Adem (aleyhisselâm)'ın cennetten getirdiği dil Arapçaydı. Zamanla bu dil değişikliğe uğrayarak Süryanİceye dönüştü. Süryanice, Arap yarımadasında Suma denilen yere nisbetledir. Tufandan Önce Nuh (aleyhisselâm) kavmiyle burada yaşıyordu. Süryanice, Arapça katışıldı bir dil idi ve Nuh (aleyhisselâm)'in tufanında bulunanların hepsi bu dili konuşuyordu. Sadece Cürhüm adında birisinin dili öz Arapçaydı. Gemiden ayrılıp yeryüzüne dağıldıklarında Nuh (aleyhisselâm)'in oğullarından olan İrem, bu kişinin kızıyla evlendi. Arapça, oğulları olan Avs b. Ad, Ubeyd, Câsir, Semûd ve Ccdîs'e intikal etti. Anne tarafından dedeleri olduğu için Ad kavmine Cürhüm adı verildi. Süryanice ise, Sâm'ın oğlu Erfahşez'in nesliyle sınırlı kaldı. Zürriyye tinden olan Kahtân'a kadar Süryanice hâkimdi. Kah tan Yemen civarındaydı. İsmail oğulları da Yemen'c gittiklerinde, Kahtân oğulları Arapçayı onlardan öğrendiler.

Suyûtî şöyle der: Sihâh adlı sözlükte geçen: "Yağrub b. Kahtân Arapça'yı İlk konuşanlardandı" sözü Süryaniceyi konuşanlar arasında, Yağrub b. Kahtân Arapçayı ilk konuşan kimseydi, şeklinde anlaşılmalıdır.

Kahtân oğulları Arapların ikinci kısmıdır ki, bunlara mütearribe/ sonradan Arap olanlar denir. Sihâb'ta şöyle denir: Bunlar öz be öz Arap olan kimseler değildi.

el-Müsta'ribe: Bunlar da öz Araplar değillerdi. İbn Dihye şöyle der: Bunlar İsmail oğulları ile Meadd b. Adnan oğullarıdır. en-Nehhâs (rahmetullah aleyh) şöyle der: Kur'an'm indiği Arapça İsmail'in Arapçasıdır. Himyer ve Cürhüm kabilelerinin konuştuğu Arapça ise, farklı bir Arapçaydı, fasih bir Arapça değildi. ez-Zübeyr Kitâbu'tt-Neseb'&e bu görüşü benimser ve onu teyid eder. Aynı şekilde Ebu Bekir b. Ebi Davud Kitâbıt'1-Masâbift.t bu görüşü benimser. Bu konu İsmail (aleyhisselâm)'m biyografisinin anlatıldığı yerde geçmişti, daha ilerki konularda ayrıntılı bir şekilde hakkında bilgi verilecektir.                

el-Urvetü'1-Vüskâ: Din konusunda en sağlam tutanak ve dayanak, veyahut Allah Teâlâ'nın rızasına ulaştıran yol mânâsmdadır, Ebu . Abdurrahman cs-Sülemî (rahmctulkh aleyh): "Kim tâğûtu inkar eder ve Allah'a iman ederse, urvetu'l-vüskâya tutunmuş olur" (Bakara 265) âyet-i kerimesinde geçen urvetu'l-vüskâdan. kastın Peygamber (saflallahu aleyhi vescllem) olduğunu ifade etmiştir. Bazıları da ondan İslam'ın kastedildiğini iddia etmişlerdir.

el-Azîz: İzzet kökünden feîl ölçüsünde bir isim olup 'güçlü, kuvvetli' mânâsmdadır. İzzet, insanı her zaman galip kılan bir şeydir. Aziz de, çok az zuhur eden, ancak fazl-u keremi herkesi bürüyen, kimse demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  "İzzet, Allah'ın ve Resûlünündür" (Münafîkun 8) Yani, galibiyet ve azamet sadece o ıkisinindir. "İzzet tümden Allah'ındır" (Nisa 19) âyet-i kerimesindeki izzet'ten kasıt ise, ulûhiyycti, yaratmayı, diriltmeyi, öldürmeyi ve sonsuzluğu/bekayı kapsayan kemal noktasındaki izzettir. Bilesin ki bu, . tamamen Allah Teâlâ'ya mahsus bir şeydir.

Azîz, Allah Teâlâ'nın Peygamberini Esmâu'l-Hüsnâsından biriyle adlandırdığı isimlerdendir. Allah Teâlâ hakkındaki mânâsı ise şudur: Kendisine karşı  koyulamayan ve her zaman galip olan, eşi ve benzeri olmayan, azîz kılan. Bu mânâlar aynı zamanda Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem) için de geçerlidir.

İsmet: Bunu Abdülbâsit el-Bulkînî zikretmiştir. İsmet, keramet yoluyla evliyanın kendisine tutunduğu ve şefaat yoluyla âsilerin kendisine sığındığı kimse demektir. İsmet, koruyan, himaye eden mânâsına gelen âsim anlamındadır. Tıpkı Arapça'da adf'm âdil mânâsında kullanılması gibi.

İbn Sa'd ve Taberânî, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in amcası Ebu Talib'in kurak ve sıkıntılı yıllar vuku bulunca, Resûlullah (sallaliahu aleyhi vescllem)'i alıp O'nun yüzü suyu hürmetine yağmur duasına çıktığını rivayet etmişlerdir. Bir gün amcası O'nu alıp Ebu Kubeys dağına çıkarmış ve O'nu vesile kılarak gökten rahmet taleb etmişti. Ebu Talib, Resûlullah (sallaliahu aleyhi vesellem)'İ övgü bağlamında şunları söylemişti:

Beyaz tenli Munammeain yüzü suyu hürmetine semâdan su taleb edilir, O, yetimlerin melcei, dulların hamişidir.

İsmet, masum mânâsında da kullanılır; tıpkı lokma kelimesinin ma/kûm/yutuhn anlamında kullanıldığı gibi. İsmet, sözlükte bilezik gibi bileğe tablan şeyler için kullanılır. Ancak el-Mevâkifte. ifade edildiği üzere terim anlamı "Allah Teâlâ'nın peygamberleri günah İşlemekten koruması" dır.

İsmetulİâhi Tealâ: el-Firdevs adlı eserde ravi zinciri zikredilmeksizin Enes (radiyallahu anlı)'den Resûlullah (sallaliahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Ben Allah'ın ismetiyim, ben Allah'ın hüccetiyim."

el-Atûf: Atf kökünden faul ölçüsünde bir İsİm olup şefkatli mânâsına gelmektedir. Resûlullah (sallaliahu aleyhi vescllem) ümmetine karşı son derece şefkat ve merhamet sahibi olduğu için kendisine bu ad verilmiştir. Resûlullah (sallaliahu aleyhi vesellem)'e yazdığı bir mersiyesinde Hassan b. Sabit şöyle der:

Müminlere son derece şefkatlidir şefkat kanadı hep onların üzerindedir.[85]

el-Azîm: Ulu ve büyük mânâlarına gelmektedir. Akamet sözlükte bir şeyin haddi zâtında mükemmel olup başka hiçbir şeye ihtiyaç hissetmemesi anlamında kullanılır. Ayım ile celîl arasındaki farkı daha önce izah etmiştik. Kadı İyâz ve İbn Dİhye şöyle derler: Bu İsİm Tevrat'ta şu İfade ile geçmektedir: "Büyük bir ümmet için büyük bir Peygamber doğacak." Zira Resûlullah (sallaliahu aleyhi vesellem) yüce bir kişiliğe sahiptir, o yüce ahlak sahibidir. Bu isim de Allah Teâlâ'nın peygamberini kendi Esmâ'sından adlandırdığı bir isimdir. Allah Teâlâ hakkındaki mânâsı ise şudur: Sânı yüce, hiçbir varlığın kendisine erişemediği, azamet mertebelerinin en zirvesinde olan zât. Dolayısıyla Allah Teâlâ'yı akıllar idrak etmekten âcizdir. Onun azametinin başlangıcı, kibriyâsmın da sonu yoktur.

el-Afuw: Bunu Kadı İyâz ve İbn Dihye zikretmişlerdir, e I-Afi ismiyle aynı mânâdadır; ancak bu, ondan daha beliğdir. Afi ismi sadece affetmeye delalet ederken, ikincisi "çok affeden" mânâsmdadır. Hatta sadece bir tür hatayı affeden kimseler için afuv değil de ^kullanılır.

Kadı İyâz'ın da ifade ettiği gibi afuvv, hilm ve sabır arasında şöyle bir fark vardır: Affetmek/afuvv cezalandırmamak iken, hilm cezalandırmaya sevk eden yollan kesmek demektir. Sabır ise, çekilen acı ve sıkıntılara karşı nefsi dizginlemek demektir. Af'ûc safi arasındaki fark daha önce ifade edilmiştir. Afuvv ile gafur arasındaki farka ileride değinilecektir. .   Hassan b. Sabit Peygamberimizi Övgü bağlamında şöyle der:

K.ü'çük hataları affeder, özürleri kabul eder,

Onlar iyi amelde bulunurlarsa Allah daha cömert davranır

Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem) herkesten çok insanları affeden ve hatalarını görmezden gelen kimse olması sebebiyle bu isimle anılmıştır. Bu konu "Resûlullah (salkllahu aleyhi veselîem)'in affetmesi" bahsinde daha ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

el-Afîf: Bu ismi İbn Dihye zikretmiştir. İffet kökünden jeîl ölçüsünde bir isim olup "mekruh şeylerden nefsini alıkoyan ve şüphelerden uzak duran" anlamındadır. İffet ise nefsin, şehvetin galebesine karsı direnişini ortaya koyan bir durumdur. Ka'b (radiyallahu anh) Resûlullah'ı övgü bağlamında şöyle demiştir:

O nun önderliğinde erişilmez bir saygınlığa ulaştık,

O hak ile gelen, iffetli ve tasdik edilmiş bîr Peygamberdir.

İbn Dihye şöyle der: Resûlullah (salkllahu aleyhi vesellem) geçmiş semavi kitaplarda bu vasfıyla zikredilmiştir. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) insanların en iffetlisiydi. Her âbid ve zâhİd birinin gençliğinde bir sürçmesi ve bir taşkınlığı olmuştur. Bu insan tabiatının kaçınılmaz bir sonucudur. Ancak bundan tek müstesna bir şahsiyet varsa o da Resûlullah (sallalkhu aleyhi vesellem)'dir.     Bu    bahis    "Resûlullah     (sallallahu    aleyhi   vescllem)'in    çocukluğu"

bölümünde ayrıntılı bir şekilde izah edilecektir.

el-Alâme: Bunu Suyûtî ve Bulkînî zikretmişlerdir. Alâmet, şâhid ve nişane anlamına gelmektedir. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) hidayet yolu için bir nişane ve alâmet olduğu için kendisine bu ad verilmiştir.

el-Alem:   Azeri  zikretmiştir.  Bu da  nîşâne ve  alâmet mânâsına gelmektedir.

Alemu'1-İmân: İmânın nişanesi.  Alemu'l-Yakîn: Yakînin nişanesi.

el-Aliyy: Bunu Azefî ve İbn Dihye zikretmişlerdir. Yüce mertebe sahibi kimse demektir. el-Aliyy, aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup mânâsı: "Zâtı idrak edilemeyecek kadar yüce, sıfatları tasavvur edilemeyecek kadar büyük kimse" demektir. Veyahut "azametini akılların idrak etmekten âciz kaldığı, sıfatlarını da dillerin tasvir edemediği zât" demektir.

el-îmâd:   Azefî   zikretmiştir.   Sıkıntı  ve   zor   anlarda  kendisine sığınılan efendi mânâsına gelir.

el-Umde: Bunu da Azefî zikretmiştir. Sıkıntı ve zor anlarda kendisine sığınılan cesur ve kahraman anlamına gelmektedir.

el-Ayn: Bunu da Azefî zikretmiştir. elAyn kelimesi Arapçada çok mânâlara gelmektedir. Bu mânâlardan birisi, görme duyusu olan gözdür. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ümmetine doğru yolu gösterdiği ve kötü yoldan sakındırdığı için kendisine bu ad verilmiştir. Baş bölgesi göz İle şeref bulup vücudun diğer organlarına üstün geldiği gibi, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) İslam ümmetini diğer ümmetlerin üstünde bir şerefe nail kıldım için kendisine bu ad verilmiştir. Nitekim âyet-i kerimede

"Siz insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz." (Âl-i İmran 114) Bu âyet-i kerimede aynı zamanda Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in diğer peygamberlerden daha üstün olduğuna dâir delâlet vardır. İslam ümmeti içerisinde insanların Allah kaünda değerlen takva esasına göre belirlenmiş olması,   tâbi   oldukları   peygamberin   kemaline   bağlı   bîr   şeydir.   Ayn kelimesinin  ifade ettiği mânâlardan biri  de  "altın ve herşeyin özü"dür. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bütün peygamberlerin en faziletlisi ve en şereflisi     olması     sebebiyle    bu     İsimle     anılmıştır.     Bir     mânâsı     da efendi/seyyİddir. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bütün insanların efendisi olduğu için bu isimle adlandırılmıştır. Ayn ismi aynı zamanda pınar için de kullanılır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de özü itibariyle pak olan ve su gibi başkalarını temizleyen niteliklere sahip olduğu için bu adla anılmıştır. Bir mânâsı  da,  İnsan  topluluğudur.   Resûlullah   (sallallahu aleyhi vesellem)   insanlar arasında son derece saygın ve heybet sahibi olduğu İçin bu adla anılmıştır. Nitekim Bûsirî şöyle der:

Yalnız iken ol Resul heybette yeganedir Askerleri içince bir komutan, bir efendi gibidir,

Yenbûu'1-Mâ':  Resûlullah  (sallallahu aleyhi vesellem)  hikmetin kaynağı ve rahmetin madeni olması sebebiyle bu adla anılmıştır. 

Aynu'1-Izz

Gayn Harfiyle Başlayan İsimler

el-Gâlib: Galip ve kahir anlamlarındadır. Aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup onun hakkındaki mânâsı şudur: İsteseler de, istemeseler de  yaratıkları   üzerinde  emirleri  uygulanan  ve  muradı  yerine getirilen, demektir.

el-Gatamtam: 'Yüce ahlak sahibi' mânâsına gelmektedir. 

el-Gafûf: Resûîullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in Tevrat'ta zikredilen sıfadarındandır.   Tevrat'ta   şu   ibare   geçmektedir:   "...   ancak   affeder   ve bağışlar." Aynı zamanda Allah Teâlâ'nin isimlerindendir. Gaffar ismiyle aynı mânâdadır.   Yani,   "mü'min   kullarından   dilediğinin   günahını   örten   ve kınamak   suretiyle   onu   a}yuka   çıkarmayan"   demektir.   İmam-ı   Gazzâlî (rahmetullah aleyh)  şöyle der:  Gafur ismi içerisinde,  Gaffar isminde olmayan mübalağa   eksenli   bir  mânâ  vardır.   Şöyle   ki;   Gaffar ismi   çok   affeden mânâsına gelirken, Gafur ismi hem affetmeyi, hem de bunun en kemal noktada gerçekleştiğini ifade eder. Ebu Bekir b. Talha şöyle der: Gafur ismi Afuvv İsminden daha özel bir mânâya sahiptir; çünkü Gafur ismi örtmek anlamına  gelen ğafara  kökünden   alındığı   için   hem  af,   hem  de   örtme mânâlarını içermektedir.  Örtmek de tümüyle affetmeyi gerektirir. Ancak Afuvv ismi affetmeyi içermesine rağmen örtmeyebilir. Zira affeden karşı tarafın kusurunu görmezden gelir, ama tamamen Örtmez. Dolayısıyla her Afuvv Gafû/âur, ancak her Gafur Afuvv değildir.

el-Ganiyy: Allah Teâlâ şöyle buyurur: : "Seni fakir bulup zengin etmedi mi?" (Duhâ 7) Gmâ/zenginlik üç türlüdür: Birincisi: Bir varlığa ihtiyaç hissetmemektir kİ, bu da sadece Allah Teâlâ'ya mahsustur. İkincisi:  "Asıl ^enginlik, gönül yengin ligidir " [86]  hadisi ile işaret edilen zenginliktir. Üçüncüsü ise: Çok mala sahip olmaktır ki:

"Kim  zengin  ise  elini  yetimlerin  malına  sürmesin"  (Nisa  6)  âyet-i kerimesiyle kastedilen budur.

Ganiy ismi Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup mânâsı: "Hiçbir şeye ihtiyaç duymayan ve herşey kendisine muhtaç olan" demektir. Gazzâlî şöyle der: Kullara nisbede Ganiyy isminin mânâsı, "Allah'tan başka hiç kimseye ihtiyaç hissetmeyen kimse" demektir. İşte Resûîullah (sallaüahu aleyhi vesdlem) de böyleydi.

el-Gavs: Sıkıntılı ve zor anlarda kendisinden yardım dilenen kimse demektir.

el-Giyâs: el-Gays, bol yağmur ve bereket mânâsındadır. Resûîullah (sallaüahu aleyhi vescllem) insanların en cömerdi olduğu için kendisine bu ad verilmiştir. Bir defasında Resûîullah (sallallahu aleyhi vesellem) yağmur duasına çıkmış ve anında bereketli bir yağmur boşalmıştı. Amcası Rbu Talib bu bağlamda O'nu şöyle medhetmişti:

Beyaz tenli Muhammed in yüzü suyu hürmetine semâdan su taleb edilir,

O, yetimlerin sığmağı, autların hamişidir.

Bu konu "Resûîullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in misyonu ve getirdiği risaletin mahiyeti" bölümünde ayrıntılı bîr şekilde ele alınacaktır.

F Harfiyle Başlayan İsimler

el-Fâtih: Bu isim Ebu't-Tufeyl (radiyallahu anh)'m Resûîullah (sallallahu aleyhi vesellem)'den rivayet ettiği hadiste zikredilmişti. Aynı zamanda: "Ve beni Fâtih ve Hatim kıldı" ifadelerinin yer aldığı Mirâc hadisinde de ele alınacaktır.

Abdurrezzak el-Musamıefte, Ma'mer'den, o Eyyüb'den, o da Ebu Kilâbe'den Resûîullah (sallallahu aleyhi veseüem)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştİr: "Ben, Fâtih ve sonuncu peygamber olarak gönderildim. Bana ö\lü sö% kabiliyeti verildi."

Kadı Iyâz ve İbn Dihye şöyle demişlerdir: Fatih ismi de Allah Teâlâ'nin Peygamberine Esmâu'l-Hüsnâ'sından verdiği isimlerdendir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Rabbimiz! Kavmimizle aramızdaki o ihtilafları hak ile hükme bağla, zira sen hüküm verenlerin en hayırhsısın." (A'raf 89) } "Sonra Allah sizinle bizim aramızda hak ile hükmedecektir;

zira o, Fettâh/hak ile hükmedendir ve Alîm'dir." (Scbe' 26) Bu âyet-i kerimelerde geçen fâtih kelimesi, hüküm veren /hükmeden anlamındadır. Zira Arapça'da feth kökü yargılamak, hükmetmek anlamlarına da gelir. Veyahut Fâtih ismi Allah Teâlâ hakkında riüik ve rahmet kapılarını açan ve kullarını tıkandıkları ve içinden çıkamadıkları meselelerden kurtarıp önlerini açan anlamındadır. Veyahut kalplerini ve basiretlerini hak yol için açandır. Onlara yardım eden mânâsına da gelir. Resûîullah (sallallahu aleyhi vesellem) yaratıklar arasında Allah Teâlâ'nin hükmüyle hükmettiği, onları sırat-ı müstakime ilettiği ve onları zulüm ve haksızlıklardan koruduğu için kendisine   Fâtih   denmiştir.   Veya   hidayet   yoluyla   önlerini   açtığı,   hayır kapılarını araladığı ve kendilerine yardım ettiği için bu ad verilmiştir. Allah Teâlâ'nın hitabını açtığı için kendisine bu adın verildiğini ifade edenler olduğu gibi, İslam ümmetinin hidayet kapısını ilk açan, kendilerine kapalı  olan İlim kapısını aralayan anlamında olduğunu ifade edenler de olmuştur.  Nitekim Ali (kerramallahu veçheli) Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) için: "Tıkanan yolları açan" cümlesini kullanmıştır. Suyûtî şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) peygamberlerin yaratılış noktasında ilk olduğu veyahut şefaat kapısını ilk açan kimse olduğu için kendisine bu ad verilmiştir. Bu mânâ, Resûlullah (salkllalm aleyhi vesellem)'in adları olan el-Uvvel ve ile Örtüşmektedir.

Derim   ki:   Fâtih   ismi   ile   ilgili   olarak   zikredilen   bütün   bu   mânâlar Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) 'in şahsında mevcuttur.

el-Fârik: Azefî şöyle der: Bu, Resûîullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in Zebur'da geçen ismi olup mânâsı hak ile batılı birbirinden ayıran demektir. Fârik İsmi açıklamak ve fazilet anlamına gelen faraka kökünden fail ölçüsünde bir isimdir.

el-Fârkalît: Bu isim B harfinde geçtiği üzere Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellcm)'in daha önceki semavî kitaplarda geçen isimlerindendir. Bu, İbn Abbas'dan rivayet edilmiştir.. Sâleb, bu İsmin "hak ile batılı birbirinden ayıran" mânâsında olduğunu ifade eder. Ahmcd b. Hamza el-Kirmânî (ı-ahmetullah          aleyh)           Garîbu't-Tefsir'd.t          şöyle          der:          Mânâsı, zemedilmeyen/kötülenmeyen    anlamındadır.    Ebu    Ubeyd    el-Bekrî    de "hakkın ruh"u anlamında olduğunu ifade etmiştir.

el-Fâzıl: Kamil, âlim ve güzel anlamlarına gelir. Zira fa^i kökü Arapçada ilim mânâsında da kullanılır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: "And olsun ki biz Davud'a katımızdan fazl verdik." (Sad 10) Yani, "ilim verdik" anlamındadır. "Çok fazilet sahibi" anlamına gelir ki, o da üstün derece demektir. Fazilet, noksanlığın zıddıdır.

el-Fâik: Her şeyin en iyisi ve en üstünü anlamlarına gelir. Sibdb'ta. şöyle denir: Faka fiili kişinin fazilet ve şeref noktasında akranlarından Önde olması ve onları geçmesi anlamında kullanılır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bütün yaratıkların en seçkini ve en üstünü olduğu için kendisine bu ad verilmiştir. Veyahut Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) neseb itibariyle bütün yaratıkların en üstünü, fazilet ve edep noktasında da en üst mertebede olanı olduğu için kendisine bu ad verilmiştir.

el-Fettâh: Fâtih anlamındadır. Ancak ondan daha beliğdir. Aynı zamanda "yardım eden" mânâsına da gelir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Eğer fetih istiyorsanız, o tahakkuk etmiştin" (Enfal 19) Yani, zafer istiyorsanız o tahukkuk etmiştir, anlamındadır. Aynı zamanda Fettâh ismi Allah Teâlâ'nın İsimlerinden olup mânâsı: İsyana karşılık nimet kapılarını kapatmayan ve unutkanlık sebebiyle rahmet kapılarını örtmeyendir. Veya nefislere tevfik kapışım açan, kalplere de tahkik kapısını aralayan demektir. Bir mânâsı da: İnâyetiylc her kapalı olanı açan, hidâyetiyle her zoru keşfeden demektir.

el-Fecr: Sabah anlamına gelir. Fecr, (sözlükte) bir şeyi büyük parçalar halinde ayırmak anlamındadır. Kadı İyâz: "Fecr'e yemin olsun ki..." âyetinden Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in kastedildiğini ifade eder. Zira İman O'ndan doğup her tarafa yayılmıştır.

el-Fahr: Büyük ve yüce mânâlarına gelir.

el-Fahm: Yine yüce ve azamet sahibi anlamlarındadır.

el-Fedgam: Yüce, azîm, cemal ve güzellik sahibi demektir.

el-Ferd: En güzel sıfatlara yanlız başına sahip olan ve yaratılışında yegâne olan anlamındadır. Ferd kelimesi, vâbid/tek kelimesinden daha özel bir mânâya sahiptir. Ferd, nev'İ şahsına münhasır olan ve başkası tarafından hiçbir yönü paylaşılmayan kimse demektir. Çoğulu füradâ şeklinde gelir.

el-Ferat: Sahih-i Bubarfde. yer alan bir hadis-i şerifte Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurur: "Ben simden önce Kevser havucuna varacağım. Ben kıyamette si^e şahitlik yapacağım. [87] el-Ferat, suya daha önce varıp arkadan gelenlere gerekli hazırlıkları yapan ve onlar için su hazırlayan kimse demektir. Böylece Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) kendisini, önden gidip arkadaşları için hazırlık yapan kimseye benzetmiştir. Ebu Ubeyd böyle yorumlamıştır. İmam-ı Müslim'in rivayeti de bunu teyid etmektedir: "Ben Kevser bavuluna simden önce gideceğim..." [88] Bazıları bunu: "Ben önden, siz peşimden  Kevser  havuzuna varacağız"   şeklinde  yorumlamışlardır.   Zira Peygamber   (sallallahu aleyhi vcsellem)   ümmetine   şefaat  etmek  üzere  önlerine geçecektir.

el-Fasîh: Fesahat kökünden feîl ölçüsünde bir isimdir. Fesahat terim olarak "sözün açık ve anlaşılır olması"dır. Bu konu "Peygamber  (sallallahu aleyhi vesellem)'in fesahati" bahsinde ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

el-Fazl: İhsan mânâsına gelmektedir. Peygamber (sallallahu ty\yı vescllem) bu ümmet İçin, hatta bütün insanlık İçin Allah Teâlâ'nm bir fazıl ve ihsanı olması sebebiyle bu adla anılmıştır. Fasgl kelimesi, kamil ve şerefli anlamlarına gelen /^/mânâsında olabilir.

Fazlullah: Maverdî (rahmetullah aleyh): "Allah'ın sizin üzerinize olan fazlı ve rahmeti olmasaydı, çok azınız hariç tümden şeytana uyardınız" (Nisa 83) âyetinin tefsirinde fazıldan muradın Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olduğunu ifade etmiştir.

el-Fatin: Kesbe dayalı bir bilgi olmaksızın anlama ve çabuk kavrama yetisine sahip kimse anlamına gelen jıtnat kökünden alınmış bir isimdir.

el-Felâh: Azefî bunun Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'in Zebur'da geçen İsimlerinden olduğunu ifade etmiştir. Mânâsı da, batılı yok edendir. Suyûtî şöyle der: Bana Öyle geliyor ki bu isim Arapça asıllı bir isim değildir, zira felah Arapça'da başarı ve kurtuluş anlamlarına gelir. Nevcvî hâüslim .5W/inde şöyle der: İyilik/ hayır mânâlarını felah kelimesinden daha iyi ifade edecek Arapça bir kelime }?oktur. Dolayısıyla bu ismin Arapça kökenli olması pek uzak bir ihtimal değildir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) başkasında bulunmayan iyilik hasletlerini şahsında bulundurduğu için bu adla anılmıştır. Veyahut Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem) kurtuluşa ve felaha sebep olduğu için bu isimle anılmış olabilir,

el-Fehim: Abdüîbâsit Bulkînî şöyle der: Çabuk anlayan ve  kavrayan anlamındadır. Fehm/kavrayış, sözlük anlamı İtibariyle, bir şeyin kalp ve irfan yoluyla bilinmesidir. Terim anlamı itibariyle zihnî bir fonksiyondur ki insan, dış dünyaya yönelik kaz animi arını ve eşyaya ait tasavvurunu onunla gerçekleştirir. Veyahut fehim, ince mânâları idrak eden ve sorunları kolaylıkla halleden kimse demektir.

Fâtihu'l-Künûz: Hazineleri açan demektir.     . .

Fietü'l-Müslimîn:  Bu  ismi   Suyûtî   zikretmiştir.   Sanki Suyûtî bu ismi İbn Ömer (radiyallahu anh)'ın şu rivayetinden almıştır: İbn Ömer (radiyallahu anlı) bir gün bir müfrezede iken şöyle bir olay yaşadığını anlatır: Derken   müfrezedekiler  kaçışmaya  başladı,   ben   de   onlar  arasındaydım. Biraraya geldiğimizde:  "Eyvah, cihaddan kaçıp gazaba müstehak olduk" demeye başladık. Daha sonra: "Kendi durumumuzu Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e  arzedelİm;  şayet bir  dönüşümüz varsa  tövbe  ederiz; yok eğer tövbemiz ve geri dönüşümüz yoksa, Medine'den çeker başka yere gideriz" dedik. Bir gün- sabah namazından Önce Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile buluşmak  üzere   mescide   geldik.   Peygamber   (sallallahu  aleyhi vesellem)   çıkıp geldiğinde ellerini öpüp O'na:   'Yâ Kesûlallah,  bi% cihaddan firar eden/eri^" dedik. Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem): "Hayır si-^ firar edenler değil, tekrar taarruza geçmek ü^ere mevtlerinize çekilenlersiniz'' buyurdular. Biz: "Ama biz cihaddan firar ettik" diye ısrar edince bu defa Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem): "Ben nıüslümanlann birliğiyim" buyurdular. Bu hadisi Ebu Davud, {basen hükmünü vererek) Tirmizî ve Nesâî rivayet etmişlerdir.

el-Hattâbî  (rahmetullah aleyh)  şöyle der:   Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu ifadeleriyle onların mazur olduklarım ifade etmeye çalışmıştır. "Kim o gün savaşmak için bir tarafa çekilmek ya da başka bir birliğe katılmak dışında arkasını döner kaçarsa..." (Enfal 16) âyet-İ kerimesinin taşıdığı mânâ da budur.

Kâf Harfiyle Başlayan İsimler

el-Kârî: Bu ismi Abdüîbâsit el-Bulkînî zikretmiştir. Mânâsı da kerîm ve cömerttir. İkram etmek mânâsına gelen kira kökünden fail ölçüsünde bir isimdir.

Buharî ve Müslim'in rivayet ettikleri "vahyin başlangıcıyla ilgili hadiste şu ifadelere yer verilmiştir: "Hayır, asla! Allah Teâlâ seni asla üzmeyecek! Zira sen yakınlarını gözeten, zayıf ve düşkünlere yardım eden, fakirlere ikramda bulunan, misafirini de ağırlayan birisin." Bu sözlerin mânâsı şudur ki, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) sahip olduğu bu üstün meziyetlerden dolayı herhangi bir sıkıntıya düçâr olmayacaktır.

el-Kâsim: Azefî, İbn Dihye ve Bulkînî zikretmişlerdir. Her şeyi yerli yerine koyan, âdil taksimat yapan mânâsındadır. Vermek anlamına gelen kasm kökünden fail ölçüsünde bir İsimdir. Buharı:   "Zira ben sadece taksim ediciyim, veren Allah'tır" hadisini rivayet etmiştir.

el-Kâdî: Hükmetmek ve meseleyi kesin bir sonuca bağlamak anlamlarına gelen kadâ kökünde fail Ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (saUalkhu aleyhi vesellem) davada bulunmaksızın ve delil ortaya koymaksızin hüküm verme yetkisine sahip olduğu için kendisine bu ad verilmiştir. Bu görüşü ibn Dihye ifade etmiş ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadisi delil olarak kullanmıştır. Yine Peygamber (saUalkhu aleyhi vesellem)Mn hususiyetlerinden birisi de, bizzat kendisi ve çocukları için hüküm verebilir ve kendisine şahidlik yapacak olanın şahidliğini de kabul edebilir. Bu Huzeyme (radiyallahu anlı)'in kıssasında açık bir şekilde görülür. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) öfke halinde de hüküm ve fetvada bulunabilir. Bu durum başkası için bir mani ise de kendisi için böyle bir şey söz konusu değildir; çünkü Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şeytandan korunmuştur (ma'sumdur).

el-Kânit: Bu ismi Bulkînî zikretmiştir. İtaat eden, boyun eğen anlamlarındadır. 'Kunût kökünden fail ölçüsündedîr. Kunût, niyaz içerisinde ibadet ve tâate sarılmak mânâsindadır. Kânit İsmi, huşu ve namazda kıyam halini uzun tutan kimse anlamına da gelir.

el-Kâid: Bunu da Bulkînî ifade etmiştir. İnsanlara rehberlik yapan, onları kötü yoldan kurtarıp hidayet yoluna sevk eden anlamındadır.

Tirmizî, Hnes (radiyallahu anh)'dan naklettiği bir hadis-İ şerifte Peygamber (sallallahu aleyhi vesellera) şöyle buyurmuşlardır: "Sağa sola kaçıştıkları ve korktukları şamarı onların rehberi benim."

 Kâiud'l-Gurri'l-Muhaccelîn: Bunu Kadı İyâz ve Bulkînî zikretmişlerdir. Ğurr kelimesi "alnında beyazlık bulunan a"lar için kullanılır. Mubaccel de, "ayaklarında beyazlık bulunan hayvanlar"a denir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) secde izleri alınlarında olan ümmetini kastederek böyle bir benzetme yapmıştır. Buharı ve Müslim şöyle bir hadis rivayet etmişlerdir: "Ümmetim kıyamet günü abdestin bir i%i olarak alınları ve ayaklan bembeja-^ oldukları halde çağrılacaklar." "Peygamber (saUalkhu aleyhi vesellem)'İn hususiyetleri" bölümünde bu konu ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

Kâidu'1-Hayr: Bunu Suyûtî, İbn Mâcc'nin rivayet ettiği bir hadisten almıştır. Hadis imâm isminde geçmişti. Orada Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in her türlü hayrın kılavuzu olduğu ve ümmetini hayırlara delalet ettiği ifade edilmektedir.

el-Kâil: Bunu Abdülbâsıt el-Bulkînî zikretmiştir. Sözü geçerli olan hâkim mânâsindadır.

el-Kâİm: Sehâvî zikretmiştir. Açıklaması el-Kayyim isminde verilecektir.

el-Kattâl: İbn Fâris, İbn Abbas (radiyallahu anh)'dan şunları nakleder: "Kattâl, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Tevrat'taki adlarındandır." Tevrat'ta şöyle denilmektedir: "O'nun adı Ahmed'dir, mütebessimdir, çok cihad yapan birisidir." Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) cihada çok düşkün olduğu ve bir an önce küfrü yoketmek noktasında büyük gayret gösterdiği için kendisine bu ad verilmiştir.

el-Katûl: Bu ismi de Sehâvî zikretmiştir.

Kuşem: İmam Ebu İshak el-Harbî (rahmetullah aleyh) Peygamber (saUallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakleder: "Bana bir melek gelip: <Sen kusemsin, dosdoğru bir ahlaka ve mutmain bir nefse sahipsin> dedi." İbn Dihye Kuşem İsminin, vermek anlamına gelen kasm kökünden geldiğini İfade etmiştir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) çok cömert ve ihsan sahibi olduğu için kendisine bu ad verilmiştir.

Kuşem isminin toplamak anlamına gelen kasm kökünden geldiğini ifade edenler de olmuştur. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bütün hayırlı haslet ve faziletleri şahsında topladığı İçin kendisine bu ad verilmiştir.

Kasûm: Bu ismi Sehâvî zikretmiştir. Kuşem İsmiyle aynı mânâdadır.

Kademe Sıdkin: Buharî'nin, Zeyd b. Eslem'den naklettiği bir hadiste: "Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk kademesi olduğunu müjdele" (Yunus, 2) âyetinde geçen kademe sıdkin'dcn kastın Rcsûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) olduğu ifade edilmiştir. İbn Murdeveyh âyetle ilgili olarak, Ali (radiyallahu anh)'dan: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in mü'minlerc şefaatçi olduğu vurgulanmaktadır" sözünü nakletmiş tir. Aynı şekilde Ebu Saîd el-Hudrî'den benzer bir rivayet nakletmiş, Kadı İyâz da bu yorumu Hasan-ı Basrî ve Katâde'den nakletmiş tir.

Kuşeyrî (rahmemlkh aleyh) şöyle der: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) islam i ümmetine bahşedilmiş bir rahmet kadem'idİr.

Kadem, ayak demektir. Arapça'da hem müzekker, hem de müennes bir .' isimdir. Ancak burada kastedilen mânâ, hayır ve fazilette önde olmak ve herkesi geçmektir. Szdfe'a. İzafesi (kademe szdk), şeref ve faziletteki zİyadeüğe delalet eder. Resûlullah (sallallahu aleyhi veselîem) bu konuda daima en önde idi.

Kadmâyâ: Resûlullah (sallallahu aleyhi veselîem)'İn Tevrat'taki ismidir. Daha önce geçen Ahrâyâ vezninde bir isim olup "herkesi geçen, birinci" . mânâsındadır.

el-Kureşî: Kureyş'e nisbeten verilmiştir. "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in mübarek nesebİ"nin anlatıldığı yerde bu konuda bilgi verilmişti.

el-Karîb: İbn Dihye, mânâsının "Allah'a yakın" olduğunu söylemiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Sonra yaklaştı, derken yere doğru sarktı. Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı." (Neon, 8-9) Yani, Resûlullah (sallallahu aleyhi veselîem) Allah Teâlâ'ya o kadar yaklaştı ki, aralarındaki mesafe iki yay kadar yahut ondan daha az idi. Yoksa Allah Teâlâ mekandan münezzehtir. Mirâc bahsinde bu âyet üzerinde durulacaktır.

Diğer taraftan tevâzuundan dolayı insanlara yakın olma, anlamındadır. Yakınlık iki türlüdür: Birincisi, kulun Rabbine yakınlığıdır ki, bu da her an tâat ve kulluk halinde olmaktır. Yakınlığın, kişinin "Allah'a İman ve onu tasdik etmesi, sonra da imanını ihsan ve tahkik mertebesine çıkarması" anlamında olduğunu söyleyenler de olmuştur, ikincisi İse, Hakk'ın halka yakın olmasıdır ki o da, Allah Tcâlâ'nm kullarına dünyada verdiği irfan, âhirette İse bahşettiği şühûd ve ayan (kendi cemâlini görme) yakınlığıdır. Abdullah b. Hanîfe: "Yakınlık nedir?" diye sorulduğunda: "Tâadere sarılmak suretiyle senin ona; muvaffakiyetini devam ettirmekle de onun sana yaklaşmasıdır." Karfb, Allah Tcâlâ'nm isimlerİndcndir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Kullarım beni sana sorarlarsa, bilsinler ki,  ben yakınım  (Karîb'im)." (Bakara, 186) Yani, "ben ilmen onlara yakınım, onların hiç bir hali bana gizli kalmaz" demektir.

el-Kutb: Azefî şöyle der: eİ-Kutb: Bir topluluğun efendisi, onların emîri ve ihtiyaç anında başvurdukları yegane mercii demektir. Çoğulu: Aktâb, Kuiûb ve Kitabe şeklindedir.

el-Kamer: Bilinen gök cismi olan Ay demektir. Av, dolunay halini abp üzerinden üç gece geçtiği zaman, ışığı bütün yıldızlara baskın geldiği için kendisine kamer denilmiştir. Zira, bundan önceki evresine hilal denir. Resûlullah (sallallahu aleyhi veselîem) insanlığa getirdiği hidayet nuruyla küfür karanlıklarını   silip   yokettiği   için   bu   adla   adlandırılmıştır.   el-Kisâî'nin,

Kasasu'/-Enbiyasında  Allah  Tcâlâ'nm  Musa   (alcyhisselâm)'a   şöyle  hitâbettiği nakledilir: "Muhammed büyük bir okyanus ve parlak bir Ay'dır."

el-Kavîyy (Güçlü): Allah Teâlâ şöyle buyurur: "O güçlüdür, Arş sahibinin yanında değerlidir" (Tekvîr, 20) Âyette kastedilenin Resûlullah (sallallahu aleyhi veselîem) olduğunu söyleyenler olduğu gîbi, Cebrail (aleyhisselâm) olduğunu ifade edenler de olmuştur. Beyzavî Tefsirinde şöyle der: Kuvvet bir dizi mânâya delalet eder ki, bunların en basiti "imkan", en ilerisi de "tam kudret"tir, Allah Teâlâ da Kadir olup güç ve kudret sahibidir.

el-Kayyim: Kadı İyâz şöyle der: Bu isim: "Ben kayyimim" hadisinde geçmektedir. Kayyim İse, bütün kâmil hasletleri şahsında toplayan olgun insan demektir, Ben hadisi bu lafzıyla görüp rivayetine rastlayamadım; kanaatimce doğrusu "Ben kusemim" şeklindedir. Kayyim şeklinde yazılması, Kusem'in açıklaması sadedinde olabilir. Peygamberlere dair yazılan kitaplarda Davud (aleyhisselâm)'m şöyle dediği de nakledilir: "Allahım! Fetret döneminden sonra Sünnet'İ ikâme edecek Muhammed'i bize gönder." Suyûtî, Kayyim isminin, bilinen "ikâme eden, uygulayan" anlamında kullanılmış olabileceğini de ifade etmiştir. Âmidî (rahmetullah aleyh), Cüreybe b. el-Lesîm el-Esedî'nİn Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in huzuruna gelip müslüman olduğunu ve şu beyitleri huzurunda söylediğini nakletrniştir:

Ben kendi dinimi bırakıp yeni bir dine girdim Zaten boğazıma kadar günahlara boğulmuştum, Ey dini uygulayan Peygamber! Bize istikamet ver Tövbe! Bir dana günaha uğmrsam eğer!

Kayyim, aynı zamanda Allah Teâlâ'nm i simi erindendir. Nitekim bir hadİs-i şerifte: "Allahım! Sen yerin, göğün ve ikisi arasındaki bütün varlıkların kayyimisin I ayakta tutanısın" buyurulmaktadir. İbn Dihye Kayyim isminin kâim mânâsında olduğunu ifade eder. Ancak Abdülbâsıt el-Bulkînî Kayyim isminin, kâim isminden daha beliğ olduğunu ifade eder. Kayyim ismi ile Kayyûm ve Kayyâm isimleri arasındaki fark şudur: Kayyûm ve Kayyâm isimleri sadece Allah Teâlâ'ya mahsus olup, Kayyim'in aksine medh/övme/tazim dışında kullanılmazlar.

Kâf Harfiyle Başlayan İsimler

el-Kâff: İbn Asâkİr, mânâsının bütün insanlığa gönderilen kimse olduğunu ifade etmiştir. Ancak Kâffe kelimesinden, ism-i fail türetilmesi mümkün olmadığı için bu değerlendirme isabetli değildir. Asıl mânâsı "insanları günah ve masiye ti erden alıkoyan" demektir.

el-Kâffe: Abdülbâsit el-Bulkînî "kuşatıcı ve toplayıcı" anlamında olduğunu ifade eder. Kâffetii isminin sonunda yer alan kapalı "t" mübalağa içindir. Engellemek mânâsına gelen keffe kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: seni bütün İnsanlığa gönderdik." (Sebe' 28) Zemahşerî şu yorumu yapıyor: Herkesi kuşatan bir risalede gönderdik, çünkü bir şey kuşatıcı olduğu zaman, kendi dairesi içerisinde bulunan kişinin dışarıya çıkmasını engeller. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi veselletn)'in hususiyetlcri"nİn açıklandığı bölümlerde tafsilatlı bir şekilde ele alınacaktır.

el-Kâfî: Bu ismi Abdülbâsit Bulkînî zikretmiştir. "İhtiyacı gidermek ve İstenileni yerine getirmek" anlamına gelen kifayet kökünden  ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), kıyamet gününde şefaat etmek suretiyle ümmetinin ihtiyacını yerine getireceği için kendisine bu ad verilmiştir. Veyahut Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm): "Seninle alay edenlerin hakkından biz geleceğiz" (Hicr 95) âyeti kerimesinin ifade ettiği üzere, en azılı düşmanları olan müşriklerin şerrinden korunduğu içîn kendisine bu ad verilmiştir. Bir mânâya göre kâfi, mekfî (mef ûl) anlamında olmuş olur. Zira Arapça'da böyle çok kullanımlar vardır.

el-Kâmİl: Hem yaratılış, hem de ahlaken mükemmel olan demektir.

el-Kesıru's-Samt: Bu ismi Abdülbâsit Bulkînî zikretmiş ve "az konuşan, gereksiz yere konuşmayan" anlamında olduğunu ifade etmiştir. Bu isim "Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'in manevi nitelikleri" bahsinde daha geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Kefîm: Kadı Iyâz şöyle der: "Cömert ve ihsan sahibi", veya "bütün hayır ve şeref eksenli hasletleri şahsında toplayan" veyahut "yasaklara bulaşmamak suretiyle kendi nefsini arındıran ve nefsini kerîm kılan" mânâlarında olduğunu ifade etmiştir. Daha önce: kerîm bir elçinin getirdiği sözdür" (Hakka 40) âyet-i kerimesinde geçen "kerîm elçinin" Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olduğu ifade edilmiştir. Bir görüşe göre de, bundan kasıt Ccbrâü (aleyhisselâm)'dır. Âyette geçen "elçi"den kasıt, Cebrail (aleyhisselâm) olsa ve devamında "arkadaşınız Muhammed mecnun değildir" (Tekvir 22) şeklinde bir ifade yer alsa bile, bu, Zamahşerî'nİn iddia ettiğinin aksine, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in rütbesinin Cebrail'in rütbesinden aşağıda olduğu anlamına gelmez. Zira O'nun "mecnun olmadığını" ifadeden kasıt, bu vasfı kendisine yakıştıran kâfirlere cevap vermektir; Cebrail ile O'nun (sallallahu aleyhi vesellem) farklı mertebelere hâiz olduklarını beyan etmek değildir.

Kerîm ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nm isimlerinden olup fazıl ve ihsan sahibi anlamındadır. Affeden, yüce ve sonsuz hayır sahibi mânâlarında olduğunu ifade edenler de olmuştur. Bu mânâların hepsi Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem) hakkında da sahihtir.

el-Kefîl: Başına geçtiği kimselerin her türlü sorumluluğunu üstlenen kimse demektir. Sorumluluğu üstlenmek ve garanti etmek anlamlarına gelen kefalet kökünden feîl ölçüsünde bir İsimdir. Pej^gamber (sallallahu aleyhi vesellem) şefaat yoluyla ümmetine kurtuluşu ve felâhi garanti ettiği için kendisine bu ad verilmiştir. Mef ûl mânâsında olduğunu ifade edenler de olmuştur. Buna göre Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) kendisine yardım ve zafer garantilenen bir kimse olduğu için bu adla anılmıştır. Veyahut kefil ismi, rahmet ve nimet anlamlarına gelen kefl mânâsında olabilir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de Hak Teala katından bir nimet ve bütün yaratıklara bir rahmet olduğu İçin kendisine bu ad verilmiştir.

Kendîde: İbn Dihye bunun Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Zebur'da geçen isimlerinden olduğunu ifade etmiştir.

el-Kenz: Lügat itibariyle kent?, nadide, eşsiz, nefis mânâlarına gelir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de eşsiz bir kişiliğe sahip olduğu veyahut dünya ve âhiret mutluluğumuz O'nun vasıtasıyla gerçekleştiği için kendisine bu ad verilmiştir.

Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd: İbn Dihye bunu Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in isimleri arasında zikretmiştir. Bu ismi Allah Teâlâ'nm isimleri arasında zikredenler de olmuştur. Bu konuda el-Kavlu'l-Câmî adlı eserimizde geniş malumata yer verilmiştir.

el-Kevkeb: Bunu Abdülbâsit Bulkînî zikretmiştir. "Bir cemaatin efendisi ve süvarisi" anlamlarına geldiği gibi, herkesçe kullanılan "gezegen"anlamına da gelmektedir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in getirdiği şeriat] yıldız gibi vazıh ve onun kadar yüce olduğu için kendisine bu ad verilmiştir.

Lam harfiyle Başlayan İsimler

el-Lebîb: Bulkînî zikretmiştir. Akıllı ve zeki anlamına gelen kbeb\ kökünden/ei1/ Ölçüsünde bir isimdir.

el-Lisân: İbn Dihye ve Bulkînî zikretmişlerdir. Lügat anlamı itibariyle "konuşma organı" olan dil için kullanılır. Ancak aynı zamanda "mektup" ve "bir topluluğun sözcüsü" anlamlarında da kullanılır. Burada kastedilen mânâsı da budur. Çoğulu elsim, elsun, lüsun şeklinde gelir. Lesen ise, "fesahat" ve "belagat" mânâlarında kullanılır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) fesahat ve belagat itibariyle âdeta bîr dil külliyatı hükmünde olduğu İçin kendisine bu ad verilmiştir.

İbrahim (aieyhısseiâm)'m  "Ve sonra gelenler arasında benim için bir lisân-ı sıdk kıl" (Şuarâ 84) duasında yer alan lisân-ı sıdk't&n kastın Peygamber (sallallahu aleyhi vesellera) olduğunu İfade edenler de olmuştur. Buna göre İbrahim (aleyhisselâm) Allah Teâlâ'dan, kendi zürrİyetinden hakkı ikâme edip insanları doğruya irşâd eden birisini göndermesini istemiş, Allah Teâlâ da Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) ile duasına İcabet etmiştir.

el-Levzeiyy: Abdülbâsit Bulkînî zikretmiştir. "Zeki, fasih ve kıvrak zeka sahibi" anlamlarına gelir. Hulâhil isminin geçtiği yerde hakkında bilgi verilmişti.

el-Leys; Güçlü-kuvvetli, cesur, fasih mânâlarına gelmektedir.

Mim Harfiyle Başlayan İsimler

el-Mu'temen: "Emanetine binâen kendisine güvenilen ve dindarlığına gıpta edilen kimse" demektir. Korumak ve himaye etmek anlamlarına gelen i'timân kökünden mejûl ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellera) vahyi koruduğu ya da İslam ümmetine kıyamette şahid olacağı için kendisine bu ad verilmiştir.

el-Müemmel: Kendisinden hayır ümid edilen kimse demektir.

el-Müemmem: Bu ismi Bulkînî zikretmiştir. "Himâyesi herkes tarafından ümid edilen" kimse demektir.

el-Müeyyed: Takviye etmek, desteklemek ve yardım etmek anlamlarına gelen teyid kökünden türetilmiş mejul ölçüsünde bir isimdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Seni yardımıyla ve mü'minlerle teyid eden odur." (Enfal 62)

el-Müeyyid: Yardım eden, güçlü ve kuvvetli anlamlarına gelir.

el-Mâu'1-Maîn: Suyu temiz ve duru olan pınar demektir.

el-Me'mûn: Bu ismi de Bulkînî zikretmiştir. "Din konusundaki emanetine güvenilen" kimse demektir. Bu İsim de i'timân kökünden türetilmiş mtfûl ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) kendisinden en ufak bir kötülük beklenmeyen kimse olduğu için kendisine bu ad verilmiştir.

el-Mü'men: Hicaz ehli bunu ei-Mûmen şeklinde telaffuz etmişlerdir. Nitekim bu kökten türeyen kelimeleri Verş ve Sûsî, Ebu Amr'dan naklen böyle kıraat etmişlerdir. el-Mü'men şeklindeki okuyuş ise Temîm lehçesine göredir. el-Mü'men, "iman ile muttasıf' kimse demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "0 halde Allah'a ve kelimelerine/Kur'an'a iman eden ümmî Peygamber olan Resule İman edin." (A'raf 158) Âyet-i kerimede geçen "iman etmek", "tasdik" anlamındadır. İman İsmi güven anlamına gelen emn kökünden alınmıştır. Zira mü'mîn, dünyadaki cezalardan, âhirette ise azaptan güvende olan kimse demektir.

el-Mâcid: Çok fazl-u ihsan sahibi demektir. Aynı zamanda güzel ahlak sahibi, müsamahakâr ve şerif anlamlarına da gelir. "Üstün şeref sahibi" ve "faydası ve yardımı çok" anlamlarına gelen mecd kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Develer çok verimli ve otlak bir meraya girdiklerinde Arapça'da mecedet el-ibilu denilir. İyâs b. Seleme b. el-Ekvâ (radiyalkhu anlı) bir beytinde şöyle der:

Ahlakı güzel, herkese faydası dokunan biridir, Sözleri hak, muamelesinde rahmet sahibidir.

Mâcid, aynı zamanda Allah Teâlâ'nm isimlerindcndir. Gazzâlî (rahmetuDah aleyh) şöyle der: Allah Teâlâ'nm Mâcid ve Mecîd isimleri; "zâtı itibariyle şerif, fiilleri ve tasarrufları herkes tarafından övülen ve ihsanı bol olan" demektir.

Dolayısıyla bu isim Celîl, Vehhâb ve Kerim isimlerinin içerdiği bütün mânâları içermektedir.

el-Mâhî: İkinci bölümde Cübeyr'in hadisinde bu isim: "Ben, Allah Teâlâ'nm, kendisiyle küfrü mahvedeceği/yok edeceği Mâbi'yim" şeklinde geçmişti. . Kadı Iyâz şöyle der: Yani, Mekke'den, Arap yarımadasından ve fethedilmesi takdir edilen yerlerden küfrü söküp atacağım, mânâsındadır. Dolayısıyla hadis-i şerifte geçen mahvetmek "zuhur" ve "galebe" anlamındadır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Onu bütün dinlere Üstün kliması İçin..." (Tevbe 33) el-Hâkim ve Beyhakî'nin basen ve muttasıl senedİerle Cübeyr (radiyallahu anh)'dan naklettikleri başka bir rivayette, İbn Dihye'nin rivayetinin aksine: "Ben Mâbî'yim" buyurulmaktadır. Peygamber (sallallalm aleyhi vesellem) aynı zamanda kendisine İttibâ edenlerin küçük günahlarını sildiği için kendisine bu ad verilmiştir.

Mâzmâz: Bu isim, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in daha önceki semavî kitaplarda geçen adı olup mânâsı hoş, güzel demektir. Imam-ı Şümünnî (rahmerullah aleyh) bu ismin Mâzmâz şeklinde telaffuz edildiğini ifade etmiştir.

el-Mânih:  Bol   ihsanda   bulunmak,   anlamına   gelen   mene'a kökünden^?'/ölçüsünde bir isimdir.

el-Mâni': Ehl-i taâti düşmanlardan koruyan, onları himaye edip muzaffer kılan, anlamındadır. el-Mâni'u aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup mânâsı, "yarattığı sebeplerle insanları helak olmaktan koruyan, engelleyen" anlamındadır. Bir mânâsı da "ihsanı hakketmeyeni ilahi nimetten mahrum ldlmak"tır. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem)'in şöyle dua ettiği rivayet edilmektedir: "Allahıml Senin ihsanını engelleyecek hiç kimse yoktur, ihsanını kendisinden engellediğin kimseye de en ufak bir ihsanda bulunacak hiç kimse yoktur." Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın herhangi bir kimseyi ihsanından mahrum bırakması hikmettir; ihsanda bulunup ona nimet bahşetmesi ise rahmettir.

el-Mübârek: Büyük bereket sahibi demektir. Bereket sözlük anlamı itibariyle "artmak" demektir. Bereketin bütün hayır mânâları içeren bir terim olduğu ifade edilmiştir. Bu kullanımlardan olmak üzere bir âyet-i kerimede   şöyle   buyurulur:  "BİZ   O    Kur'an'l mübarek/bereketli bir gecede inzal ettik." (Duhân 3) Yani, "bütün hayır türlerini içerisinde toplayan bir gecede indirdik" demektir. Hassan b. Sabit (radiyaOahu anh) bir beytinde şöyle der:

Ba§ta Allah ve melekler olmak üzere

Sâlin kullar da salât eltiler mübarek Anmed'e.[89]

Abbas b. Mirdâs (radiyallahu anlı) de şöyle der:         

iman ettim Allah'a, kul oldum ona

Yüz çevirdim beni helake sürükleyen herkesten ,       

Bütün kalbimle yüzümü çevirdim. Mekke ye

Orada biat ettim mübarek Anmed'e

isa'dan sonra hak Kuran ile bîzİ irsâd eden O'dur

Bütün güzel hasletleri şansında toplayan O dur.

Azefî şöyle der: Allah Teâlâ, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in şahsında bereket kıldığı ve O'nu sevaba vesile ettiği için kendisine bu ad vedilmiştir. O'nun rahmet ve bereketi vesilesiyle Allah Teâlâ O'nun ashabını, en faziletli amelleri  işleyen bir nesil  kılmış, ümmetini  de diğer ümmetlerden üstün

tutmuştur. Isa (aleyhisselâm)'ın Kur'an-ı Kerİm'dc geçen: "Nerede olursam beni mübarek kıl" (Meryem 31) duasında geçen mübarek kelimesi "insanlara çok fa3'dah kimse" anlamındadır.

el-Muberra': Her türlü yerilmiş çirkin sıfattan uzak olan kimse demektir. "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in terinin misk gibi güzel kokması" bölümünde bu isim hakkında ayrıntılı bilgiye yer verilecektir.

el-Mübtehil: Allah'a yalvaran, niyaz eden ve yakaran anlamlarındadır. Niyaz ve yakarma anlamına gelen ibtihâl kökünden ism-i fâîldir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  

"De   ki:   Gelin,   oğullarımızı   ve   oğullarınızı,

kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden dua ve niyazda bulunalım." (Âl-i İmrân, 61) Yani, "Allah'ın laneti içimizdeki yalancılara olsun!" diyelim demektir.

el-Mübeşşir: İyi haber/müjde anlamına gelen bişâret kökünden ism-i faildir. Allah Teâlâ söyle buyurur:  "Onları elim bir azabla müjdele!" (Tevbe 34) Yani, "onları uyar!" demektir. Bu ifade, istihza ve alay mânâsı içeren bir İstiaredir.

el-Meb'ûsu bi'l-Hak: Hak ile gönderilen demektir. Peygamber (salkllahu aleyhi vesellem) bütün beşeriyete hak ile gönderildiği için bu adla anılmıştır.

el-Mübelliğ: Kendisine verilen misyonu olduğu gibi yerine getiren kimse demektir. Mesajı yerine getirmek ve verilen misyonu îfâ etmek anlamına gelen tebliğ kökünden ism-i faildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: 

"Ey Elçi! Rabbin katından sana indirilen vahyi telbiğet."(Mâide67)

el-Mubîh: Daha önceki ümmetlere haram kılınan şeyleri ümmetine mubah kılan kimse demektir. Bu konu "Peygamber (salkllahu aleyhi vesellcm)'in hususiyetleri" bahsinde ele alınacaktır.

el-Mübîn: Ortaya çıkarmak ve açıklamak anlamlarına gelen tebyîn kökünden ism-i faildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  'insanlara kendilerine gönderilen vahyi açıklayasın diye..." (Nahl 44)

el-Mütebettîl: Suyûtî ve Bulkînî bu ismi zikretmişlerdir. İbadet ve -tâatiylc kendini tamamen Allah'a teslim eden hâlis kul demektir. İhlas ve gönülden Allah'a bağlanmak anlamına gelen tebettül kökünden İsm-i faildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ve ona gönülden bağlan." (Müzemmil 8) Yani, ibadet ve tâatini sadece onun için yap. Peygamber (salkllahu aleyhi vesellem)'in: "İslam'da ruhbaniyyet ve tamamen mabede kapanmak yoktur" sözünden murad ise evlenmemek ve nikah sünnetinden uzak durmaktır. Evlenmediği için de Meryem (aleyhasselâm) 'a el-Betül denilmiştir.

el-Mütebessim: Bunu, İbn Dihye ile Abdülbâsıt Bulkînî zikretmişlerdir. Güleç olmak anlamına gelen tebessüm kökünden ism-i faildir. Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem) hep güleç yüzlü olduğu ve herkesi mütebessim bir yüzle karşıladığı için kendisine bu ad verilmiştir. "Peygamber (salklkhu aleyhi vesellem)'in gülmesi ve tebessümü" bölümünde bu konu hakkında ayrıntılı bilgiye yer verilecektir.

el-Mutteba': Bu ismi Suyûtî ve Bulkînî zikretmişlerdir. Tâbi olmak ve uymak mânâlarına gelen ittibâ kökünden ism-i mefûldür. el-Muitebâ ise "söz ve fiillerinde kendisine uyulan kimse" demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Allah'a ve Resulüne iman edin! O Resul ki, Allah'a ve kelimelerine iman eder, O'na İttibâ edin/uyun." (A'raf 158) Bu âyet-i kerime ile Allah Teâlâ hem sözlerinde, hem de fiillerinde Peygamber (salklkhu aleyhi vesellem)'e ittibâ etmemizi emir buyurmaktadır. Dolayısıyla hem sözlerinde, hem de fiillerinde O'na uymak bizim için farzdır. Zira O, kendi nevasından hic bir şey söylemez ve masum olduğu için haram fuller O'ndan sâdır olmaz. Mükemmel bir şahsiyete sahip olduğu için de mekruh cinsinden eylemler de O'ndan sâdır olmaz. Hatta bazıları şöyle demişlerdir: Mekruh dediğimiz fiil, bize nisbetle mekruhtur; Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) için böyle bir şey söz konusu değildir. Mesela Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in abdest alırken uzuvlarını üçer değil de birer defa yıkaması bu türdendir. Zira birer defa yıkamak bizim için mekruhtur. İmam-ı Nevevî âlimlerden naklen abdestte uzuvları birer defa yıkamanın Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hakkında üç defa yıkamaktan daha efdal olduğunu naklctmiştir.

el-Muterabbis: Bu ismi İmam Şemsüddîn el-Burmâvî (rahmetulhh aleyh) Ricâlu'I-Umde adlı eserinde şu âyet-i kerimeden almıştır: "De ki,  bekleyin;  zira ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim." (Tûr 31) Yani, "siz benim hakkımda gerçekleşmesini temenni ettiğiniz şeylerin gerçekleşmesi İçin bekleyin. Ben de Allah Teâlâ'nm bana, size karşı vâdettiği zaferi beklemekteyim" demektir.

el-Muterahhim: Terabbum kökünden ismi faildir.

el-Mutedarriu fi'd-Duâ: Allah'a gönülden boyun eğen demektir. D âti' isminde hakkında bilgi verilmişti.

el-Mutkin: Akıllı, zeki ve işini sağlam yapan anlamındadır.  el-Muttakî: îttekâ kökünden ism-i faildir. Jütkâ isminde hakkında bilgi verilmişti.

el-Metluvv: Bu ismi Abdülbâsit Bulkînî zikretmiştir. İttibâ etmek ve uymak anlamına gelen tühıv kökünden ism-i mefûldür.

el-Metlû aleyh: Kendisine tilâvet edilen kimse demektir. Cebrail (aleyhissclâm) Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem)'c Kur'an'l tilâvet ettiği ve O'na Kur'an'ı öğrettiği için kendisine bu ad verilmiştir.

el-Mütemekkin: Kabe'de gömülü olan bir taşın üzerine şunların yazıldığı görülmüştür: "Mütemekkin, Allah'a yönelen seçkin kulum." Mütemekkin ise, "herkesin kendisine İtaat edip uyduğu, dininin her şeye galip geldiği ve şöhretinin her tarafa yayıldığı kimse" demektir. Temekkün hakikat ehlinin bir vasfıdır. Hal ve riyazat erbabının vasfı ise tekvindir. Zira kul seyr-ü sülük halinde ise, tekvin sahibidir; çünkü her an bir makamdan diğerine .intikal etmektedir. Ancak vâsıl olduğu an temekkün etmiş olur.

Ebu Ali ed-Dakkâk (rahmetullah aleyh) şöyle der: Musa (aleyhisselâm) tekvin sahibi idi; zira Allah'ın kelamını işittiğinde geri dönmüş ve bu hal onu tesiri altına almıştı. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ve Musa baygın vaziyette yere yıkıldı." (A'raf 143) Muhammed (aleyhisselâm) ise temkin sahibidir; zira o Allah'a vâsıl olduktan sonra geri döndüğünde müşahede ettikleri onu etkisi altına almamıştı. Bu bağlamda Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Göz kaymadı ve sınırı aşmadı." (Necm 17)

el-Mütemmimu  li-Mekârimi'l-Ahlâk:   Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen, demektir. İmam Ahmed, Ebu Hureyre    (radiyallahu   anh)'dan    Peygamber    (sallallahu   aleyhi   vesellem)'in    şöyle buyurduğunu nakletmiştir: 'Ben gü^el ahlakı tamamlamak ü%ere gönderildim. [90] Güzel ahlak da dinin emirlerİndendİr. Mekârim kelimesi mekrume'mn., ahlak, kelimesi de buluk kelimesinin çoğuludur.

el-Mütemmem: Hem ahlaken, hem de fiziken mükemmel olan demektir.

el-Müteheccid: Aliah Teâlâ şöyle buyurur: "Gecenin bir kısmında teheccüde kalk." (İsrâ 79) "Peygamber (saleyhi vesellem)'in ibadeti' bölümünde bu konu hakkında geniş bilgi verilecektir.

el-Mütevassit: Şefaat sahnesinde Allah Teâlâ ile kullan arasında aracı olan ve ikisi arasında gidip-gelen demektir.

el-Mütevekkil: Allah Teâlâ şöyle buyurur:  

"Hiç ölmeyen diri/hay olan Allah'a tevekkül et." (Furkan 58) Sahih-i BaharfdCy Abdullah b. Amr (radiyallahu anh)'dan nakledilen bir hadis-i şerifte bu ismin Peygamber (sallallahu aleyhi veseUem)'in Tevrat'ta geçen isimlerinden olduğu nakledilmektedir. İmam-s Şâfıî (rahmcmllah aleyh) şöyle der: Bu âyet-i kerime ile Allah Teâlâ Peygamberini tenzih etmiş ve O'nun kadrini yüceltmiştir. Çünkü insanlar, tevekkül konusunda değişik sınıflara ayrılırlar: Kimisi   nefsine   tevekkül   eder/dayanır,   kimisi   ailesine,   kimisi   şöhretine, kimisi   güç  ve   otoritesine,   kimisi   sanatına,   kimisi   servetine,   kimisi   de başkalarına güvenip dayanır. Bunların hepsi aslında Ölümlü olan birisine itîmad etmekte ve bel bağlamaktadırlar.  Oysa Allah Teâlâ Peygamberini bütün     bunlardan     tenzih     etmiş     ve     sadece     kendisine     tevekkül etmesini/dayanma sı m emretmiştir. en-Nahşabî şöyle der: Tevekkül, Allah'ın emanet   olarak  verdiği   bedeni   kulluk  yolunda  kullanmak,   kalbi   sadece rububiyyet makamına bağlamak ve Allah Teâlâ ile huzur bulmaktır. Bu kula Allah Teâlâ bir şey verirse şükreder, vermediği zaman da sabreder. Bazıları İse, tevekkülü: Allah Teâlâ'ya güvenmek ve hükmüne yakîn derecesinde inanmak şeklinde tarif etmişlerdir. Ancak bununla beraber sünnete ittibâ kabilinden   mutlaka tevekkül  edilmesi  gereken yerlerde  tevekkül   etmek gerekir.

Üstad Ebu'l-Kâsım el-Kuşeyrî şöyle der: Tevekkülün mahalli kalptir, herşeyİn Allah'tan geldiğine kanaat ettikten sonra zahiren onu icra etmede herhangi bir sakınca yoktur. Tevekkül neticesinde söz konusu şey gerçekleşmezse Allah'ın tedbir ve takdiriyle gerçekleşmemiş olur, o şey gerçekleşir ve olumlu bir şekilde neticelenirse de Allah'ın yol göstermesi ve kolaylaştırmasıyla gerçekleşmiş olur.

Nakledildiğine göre İbrahim Ethem, Şaklk-i Belhi'ye zühd yoluna nasıl girdiğini sorunca şu cevabı almış: Bir gün yanlız başıma dolaşırken kanadı kırık bir kuş gördüm. Arkasından kanatları sağlam bir kuş gagasına bir çekirge almış olduğu halde, kanadı kırık kuşun yanma gelip çekirgeyi ona İkram etti. Bunun üzerine ben dünyanın arkasına koşmayı bırakıp kendimi İbadete verdim." Bunun üzerine İbrahim ona: "Peki sen kanadı kırık kuşun yerine neden kanatlan sağlam kuş olmayı tercih etmedin?! Böylece ondan daha efdal olurdun! Zira Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyururlar:

Veren el alan elden daha hayırlıdır. [91] dedi.

el-Metîn: Bu ismi Sehâvî ve Bulkînî zikretmişlerdir. Güçlü, kuvvetli anlamlarına gelir. Aynı zamanda metîn Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup mânâsı, 'güç ve otoritesi en üst konumda olan kimse' demektir.

el-Müsebbet: Bulkînî zikretmiştir. İstikrar ve temekkün anlamına gelen   sebat  kökünden  ism-i  meful  bir  isimdir.   Allah  Teâlâ  bir  âyet-i kerimede    şöyle    buyurur:    "Şayet     bİZ    sana    sebat vermeseydik..." (İsrâ 74) Allah Teâlâ kalbim islam dini üzere sebat ettirdiği için Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu adla anılmıştır.

el-Müsebbit: Bu ismi de Bulldnî zikretmiştir. Kendisine tâbi olanları islam dini üzere sebat ettiren, anlamındadır. Sehâvî, 'isteği yerine getirilen ve-duası icabet edilen kimse' anlamında olduğunu ifade etmiştir.

el-Mücâdil: Bu ismi de Bulkînî zikretmiştir. İşini en iyi derecede yapan veya mücadele eden' anlamındadır. Cidal kökünden ism-i fail bir isimdir. Cidal de, daha baskın ve galib gelmek gayesiyle sözle yapılan münazara ve münâkaşaya denir. Ancak lügat anlamı itibariyle cidal, 'bir isi en sağlam şekilde yapmak' demektir. İpi sağlam bağlamak ve binayı sağlam bir şekilde inşâ etmek bağlamında cedek fiili kullanılır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Onlarla en iyi şekilde mücadele et." (Nahl 125)

Yani, şiddete ve kabalığa başvurmadan onlarla en j'umuşak bir şekilde mücadele et, demektir.

el-Mücâhid: Cihâd kökünden ism-i faildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:    "Ey   Peygamber!   Kâfir  ve münafıklarla Cİhâd et." (Tahrim 9) Yani, kâfirlere karşı kılıçla münafıklara karşı da sözle veya hadleri ikâme etmekle veya gizli yönlerini ifşa etmekle onlarla mücadele et, demektir.

el-Müctebâ: Istıfâ/seçme anlamına gelen ictibâ kökünden ism-i me fuldür.

 el-Müctehid: ibadet ve tâat konusunda çok gayret eden kimse demektir. İctihad kökünden ism-i faildir. İctihad da, yapılması amaçlanan bir şey uğrunda bütün gücüyle çalışmak, gayret etmek anlamındadır.

el-Mucîb: Ecâbe kökünden ism-i faildir.

el-Mucîr: Bu da ecâre kökünden ismi faildir. Mânâsı da kendisinden medet umanın imdadına koşan ve kendisine sığınanı zor konumdan kurtarandır.

el-Mecîd: Şanı yüce ve kadr-u kıymet sahibi demektir. Asil ve saygın anlamına gelen mecd kökünden ism-İ faildir. Hem mâcid hem de mecîd şeldinde kullanılır. Aynı zamanda mecid ismi Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup mânâsı ihsan ve fazilet sahibi ve bütün tasarrufları güzel olan demektir. Veyahut: Cemal vasıflarında hiçbir varlığın kendisine ortak olmadığı ve şanının yüceliği noktasında hiçbir varlığa benzemeyen demektir.

el-Mehacce: Hacce kökünden mefale vezninde bir isim olup, "yönelmek" mânâsındadır. Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem), insanların kendisine yöneldiği birisi olması hasebiyle bu adla anılmıştır.

el-Muharrid: Cihada veya ibadete teşvik eden, anlamındadır. Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurur:  "Ey Peygamber! Mü'minleri cihada teşvik et." (Enfal 65)

el-Muharrimu li'z-Zulm: Zulmü yasaklayan, demektir. Zulüm de hak sınırlarını aşmak anlamına gelir. Bu konu ileride geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Mahföz: Htfc kökünden mefûl ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem) de şeytandan korunmuş olduğu için bu adla anılmıştır. Buharı, Ebu Hureyre (radiyallahu anh)'dan Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'İn bir namazın akabinde şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Şeytan karşıma akıp beni namazdan alıkoymak istedi, ancak Allah Teâlâ ona karşı bana güç verdi ve onu mağlub etti." [92]  hadis Peygamber (sallallahu aleyhi veselîem)'in şeytandan korunduğunu göstermektedir.

Şöyle bir soru sorulabilir: "Peki neden şeytan Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e musallat edildi? Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in olduğu yerde şeytanın bulunmaması gerekmez miydi?!" Zira Buharı ve Müslim'in Sa'd b. Ebî Vakkas'dan rivayet ettiklerine göre Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Ömer  (radiyallahu anh)'a hitaben  şöyle buyurmuşlardır:   "Her hangi bir yolda

yürürken şeytan seninle karşılaşsa kaçacak bir delik arar ve yolunu değiştirir.[93]

Bu soruya cevabımız şudur: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şeytandan ve onun desiselerinden zaten korunmuş olduğu için şeytanın O'na arız olmasıyla, O'ndan kaçması eşittir. Ancak Ömer (radiyallahu anh) bu yüce mertebeye ermediği için ona nisbede şeytanın kendisinden kaçması daha evlâ idi. Şu da var ki, Ömer (radiyallahu anh)'dan kaçan şeytanın bizzat kendi şeytanı olmaması ihtimali söz konusudur. Zira O'nun kendi şeytanı O'ndan kaçmıyordu; hatta herkes gibi kendisini takip etmekle sorumlu olduğu icİn bîr an dahi O'ndan ayrılmıyordu.

el-Muhakkem: Bu ismi Abdülbâsıt Bulkînî zikretmiştir. Kadı veya hâkim mânâsmdadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Hayır! Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan münâkaşa ve anlaşmazlıklarda seni hakem tayin etmedikçe iman etmiş olamazlar." (Nisa 65)

el-Muharrim: Haramı açıklayan demektir. Haram da Allah Teâlâ'nm yasakladığı ve yapılmasına ruhsat vermediği şeylerdir.

el-Muhalîil: Helali şeriat olarak getiren demektir. Helal de Allah Teâlâ'nın şer'an yapılmasını müsade ettiği şeylerdir.

el-Mahmûd: Bu ismi Kadı İyâz, İbn Dihye ve Azefî zikretmişlerdir. Mânâsı da, herkesçe takdir edilen haslet ve meziyetlerinin çokluğuna binâen Övülmeye layık olan kimse demektir. Hassan b. Sabit (radiyallahu anlı) Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'e yazdığı bir mersiyede şöyle der:

Allan O na kendi isimlerinden   Mahmûd   İsmini verdi

Arsın sahibi vAanmûa, kendisi rdunammed İdi.[94]

el-Muhîd: Baülı terk edip Hakk'a yönelen, demektir. Veyahut ümmetini batıl yoldan abp onları sırat-i müstakime yönelten kimse demektir.

el-Muhbit: Bu İsmi Sehâvî zikretmiştir. el-Evvâh isminde hakkında bilgi verilmişti. Mubbit, huşu ve tevazu sahibi demektir.

el-Muhbir: İbn Dİhyc zikretmiştir. Mânâsı, kendisine gönderilen vahyi Allah adına tebliğ eden kimse demektir.

el-Muhtâr: Seçmek ve kendine ayırmak mânâsına gelen ihtiyar kökünden ism-i mefûldür. Dârimî, Ka'bu'l-Ahbâr'dan şunları nakleder: Tevrat'ta şöyle denir: "Muhammed Allah'ın elçisidir. O benim seçilmiş kulumdur; O ne kaba, ne de haşin birisidir. Çarşılarda bağırıp çağıran ve kötülüğe kötülükle karşılık veren birisi değildir."

el-Muhtass:  "Kendine    ayırmak"    anlamına    gelen    ihtisas kökünden ism-i mefûldür, Allah Teâlâ, bizzat kendisi için seçtiği ve bütün yaratıklarına tercih ettiği için Pe)'gamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu adla anılmıştır.

el-Muhtassu bi'1-Kur'ân: Bulkînî zikretmiştir. "Kur'an için seçilen" demektir. Kur'ân kelimesi küfrân ve rüçhân gibi bir masdardır. Kur'an-ı Kerîm daha önceki bütün semavî kitapları cemettiği için bu adı almıştır. Veyahut Kur'an-ı Kerîm bütün ilimlerin özünü topladığı için kendisine bu ad verilmiştir.  Zira bir âyet-i kerimede buna işaretle söyle buyurulur: "Ve bu Kur'an herşeyi açıklayan bir kitaptır."

(En'am l'54) Bİr başka âyet-i kerimede ise şöyle buyurulur: "Biz bu Kur'an'ı herşeyi açıklayan bir kitap olarak indirdik." (Nahl 89) Kur'an-ı Kerîm, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e İndirilen kitap olup onunla Özdeşleşmiştir. Tıpkı Tevrat'ın Musa (aleyhisselâm), İncil'in de İsa (alcyhısselâm) ile özdeşleştiği gibi. Kur'an kelimesi lügat anlamı itibariyle "harf ve kelimeleri birbirine bağlayarak okumak" anlamına gelmektedir.

el-Muhtassu bi âyin lâ tenkati': "Eskimeyen ve sonu olmayan âyetlerin kendisine vahyedildiğİ kimse" demektir. Zira Kur'an-ı Kerim'in âyetleri eskimez ve inkitâya maruz kalmaz âyetler olup onlar kıyamete kadar bakî kalacak, zaman yenilendikçe yenilenecek ve hiçbir zaman tarihe karışmayacaktır. Zira Kur'an-ı Kerîm, âyetlerden meydana gelmektedir, o da Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in diğer mucizelerinin aksine kıyamete kadar bakî kalacaktır. Peygamber (salMahu aleyhi vesellem)'İn diğer mucizeleri O'nun hayattan irtihâliyle son bulmuştur. Ama Kur'an-ı Kerîm ebediyen bakî kalacaktır. Bu konu "Mucizeler" bahsinde daha ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.

el-Muhattem: "Yüzük edinmek" anlamına gelen îehatteme kökünden ism-i mefûldüt. "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'İn zinet ve süsü" bahsinde bu konu daha geniş bir şekilde ele alınacaktır. el-Mubattem ismi aynı zamanda "peygamberlik mührü ile mühürlenen" anlamına da gelir ki, bu konu da "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'in mübarek vücudunun özellikleri" bahsinde ele alınacaktır.

el-Mahsûsu bi'1-îzzi: İzzet ve şeref kendisine mahsus olan kimse demektir.

el-Mahsûsu bi'1-Mecd: Şeref ve asalet kendisine has olan kimse demektir.

el-Mihdam: Abdülbâsit Bulkînî zikretmiştir.  Efendi, şerif ve vüce mânâlarına gelmektedir.

el-Muhlis:  Bu  ismi  de Bulkînî zikretmiştir.  Mânâsı Allah'a taatinde riyadan uzak duran ve ibadetinde samimi olan kimse demektir. Doğruluk ve riyadan uzak durmak anlamına gelen iblas kökünden ism-i fiildir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyuruîur: "De ki: Ben sadece dinimi Allah'a has kılarak ona kulluk ederim." (Zümer 14) Ebu'l-Kâsım Kuşeyri şöyle der: İhlas, ibadet ve tâati hulûs-u kalp ile sadece Allah  Teâlâ'ya has  kılmaktır.  Veyahut,  kulun  kendi fillerini,  yaratıkların mülâhaza ve murakabesinden uzak tutmasid.tr. Muhlis ile sâdık arasındaki t ark   şudur:   Muhlis,   rîyâ   sahibi   olmayan   İdmse   iken;   sâdık,   kendini beğenmeyen ve gurura kapılmayan kimsedir.

el-Müddessir: Allah TeâJâ şöyle buyurur: Ey örtüsüne bürünen Peygamber! Kalk ve etrafını korkut!" (Müddessir 1) Buharı ve Müslim, Câbİr b. Abdillah (radiyajlahu anh)'dan Peygamber (sallallahu ale\hi   vescllem)'in    kendisine   gelen    vahyi    anlatırken    şöyle    buyurduğunu nakletmişlcrdir:  "Bir gün yürürken aniden semadan bir ses işittim. Gölümü yukarı kaldırdığımda Hıra 'da yanıma gelen meleği gördüm.  Yer ile göğü kaplayacak kadar büyük, bir kürsünün ürerinde oturuyordu. Ondan ürktü m ve hemen dönüp eve geldim: Beni Örtün,   beni örtün,  demeye  başladım..." [95]  Bunun  üzerine:   "Ey  Örtüsüne bürünen Peygamber! Kalk ve etrafını uyar!" âyeti nazil oldu. Dolayısıyla "müddessir/Örtüsüne bürünen" ismi, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in ilk vahiy anlarında yaşadığı bir olaydan alınma bir isimdir.

el-Medenî:  Medine-i Münevvere'ye  nisbetle  kendisine  bu  ad verilmiştir. "Medine'nin fazileti" bölümünde hakkında bilgi verilecektir.

Medinetü'l-İlm: Bu ismi Tİrmizî ve daha başka muhaddİsler. merfu olarak rivayet etmişlerdir:  "Ben ilmin şehri, Ali de kapısıdır." [96] Doğru olan bu hadisin basen bir hadis olduğudur. Nitekim Hafız el-Alâî ve Hafız

İbn   Hacer   bu   görüştedirler.   Suyûtî,   Teh^îbu'l-Mev^îtat ve   en-Nüket  adlı eserlerinde bu hadis hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir.

el-Müzekkir: Tebliğ eden ve öğüt veren anlamındadır. Tebliğ ve öğüt anlamına gelen tezkire kökünden ism-i faildir. Allah Teâlâ sövle buyurur:  "Öğüt ver; zira sen sadece bir uyarıcısın." (Gaşiye 21) Yani, "kullarımı uyar ve onlara Kur'an'ımı öğütle ve mesajlarımı ilet" demektir.

el-Mezkûr: Sehâvî bu ismin geçmiş semavi kitaplarda geçtiğini ifade etmiştir.

el-Mer'u: Kâmil/olgun insan, demektir. Mürüvvet ise ahlakî anlamda "insanlık" demektir. Cevheri şöyle der: Adamın biri eî-Ahnefe mürüvvetin ne olduğunu sorunca şu cevabı aldı: "Geniş bir ahlaka sahip olman ve her türlü kötülükten uzak durmandır." Bazıları da: "Nefsini her türlü kirden koruman ve onu insanlar nezdinde kötü düşürecek hareketlerde bulunmaman" şeklinde tarif etmişlerdir. Cafer-i Sâdık (radiyallahu anh) ise şöyle tanımlamıştır: "Mürüvvet, insanların elindekine tama edip zelil olmaman, zillete düşmemen, İnsanlardan bir şeyler istemeyip onlar nezdinde çekilmemen bir insan konumuna düşmemen, cimrilik yapıp insaniar tarafından lanetlenmemen ve insanları tanımazdan gelip onlar tarafından dışlanmamandır." Yine: "Alenî ve aşikâr yapman durumunda utanacağın şeyi, gizli halinde de yapmamandir" ve "O bütün iyi vasıfları cem eden bir İsimdir" şeklinde de tarif edenler olmuştur. Ömer b. Hattâb (radiyallahu anh) şöyle der: "Mürüvvet ild çeşittir: Birincisi; zahirî mürüvvettir ki bu, riyasettir. İkincisi ise; bâtını mürüvvettir İd, o da ahlâk, erdemlilik ve iffettir."

İmam Ahmed ve Ebu Davud, Aİşe (radiyallahu anhâ)'dan merfu olarak şunu nakletmişlerdir: "Haddler (şer'i ce%a gerektiren suçlar) hariç dürüst ve iffetli insanimin küçük hatalarını görmemden gelin." Bu hadisi İmâm-ı Şafiî ve İbn Hibbân (Sahih'mde): "iffetli ve dürüst insanların kellelerini/basit hatalarım affedin" şeklinde rivayet etmişlerdir. İmam-ı Şafiî şöyle der: Hadis-i şerifte geçen %evu'l-hey'ât, kötülükle ve şer eylemlerle tanınmayan ancak basit hatalar işieyebilen kimselerdir. Mâverdî şöyle der: Zelle/basit hata ile ilgili olarak iki görüş ileri sürülmüştür. Birincisi; bunların küçük günahlar olduğu söylenmiştir. Bir görüşe göre İse, İtaat ve takva ehlinin içine düştüğü İlk günah/mas İye tür.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) mürüvvet eksenli bütün müsbet mânâları şahsında topladığı için kendisine bu ad verilmiştir. Zühcyr b. Surad, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e hitaben şu beyti söylemiştir:

Ey Allah m Resulü, kerem eyle ben kemter kuluna, Bütün gü-zel hasletler sende, bütün ümidimiz sende!

el-Mürtecâ: Ümid anlamına gelen recâ kökünden ism-i mefuldür. Peygamber (sallalkhu aleyhi vcsellcm) sıkıntıları giderme ve kıyamet sahnesindeki zor pozisyondan kurtulma noktasında bütün insanların ümidi olması sebebiyle bu adla anılmıştır.

Bulkînî, bu ismi el-Mürted şeklinde okumuştur. Buna göre Peygamber (sallaUahu aleyhi vesellem) ümmetine yapacağı şefaatin kabulünü Allah'tan dileyecek olan kimse olması hasebiyle bu adla anılmıştır. Buharı ve Müslim Ebu Hureyre (mdiyallahu anh)'dan Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduklarını nakletmişlerdir: 'Her peygamberin kabul edilen bir duası vardır. Her peygamber bu duasını dünyada kullanmıştır. Ben ise, duamı ümmetime şefaat olarak seçtim. Allah'a ortak, koşmadan ölen herkese şefaatim ulaşacaktır. "

el-Murtezâ: Mevlâsı tarafından razı olunan kimse demektir. Yani, "sevilen ve seçilen kimse" demektir.

el-Mürettil: Kur'an'ı açık ve seçik bir şekilde okumak anlamına gelen kökünden ism-i faildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ve Kur'an'ı tertil üzere oku!" (Müzzemmil 4)

Tirmizî, Hafsa (radiyallahu anhâ)'dan şunları nakleder: "Peygamber (sallaUahu aleyhi vesellem) Kur'an'dan bir sureyi alır ve onu tertil üzere okurdu. Öyle ki, o sure O'nun okuyuşuyla kendisinden uzun olan bir sureden daha uzun gibi olurdu." Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Kur'an okuması" bölümünde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Merhûm: Rabime kökünden ism-i mcfûl ölçüsünde bir İsimdir. Rahmetin mânâsı daha önce açıklandı.

Merhame: Ebu Nuaym, Hissinde İbn Abbas (radiyallahu anh)'dan merfû olarak şu hadisi nakletmiştir: "Ben rahmet ve ga^âI cıhadpeygamberi olarak gönderildim, tacir ve çiftçi birisi olarak gÖnderilmedim. [97] Yani, mü'minlere rahmet, kâfirlere ise şiddet peygamberi olarak gönderildim. Allah Tcâlâ, Peygamber (sallalkhu aleyhi vesellem) ve O'nun ashabı ile ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Onlar kâfirlere karşı şiddetli ve tavizsiz, kendi aralarında ise merhamet sahibidirler." (Fetih 29)

el-Mürsel: Azefî ve İbn Dihye zikretmişlerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  

"İnkar edenler: <Sen gönderilmiş peygamber değilsin!> diyorlar. De ki: <Benimle sizin aranızda Allah'ın ve yanında ilahi Kitabın bilgisi bulunanların şahid olması yeter!>" (Ra'd 43) Mürsel ismi nsâlet kökünden rmıf al ölçüsünde bir isimdir. Mürsel ile resul arasındaki fark şudur: Mürsel devamlı gönderilmeyi gerektirmez, hatta sadece bir defa gönderilmesi mürsel olması için yeterlidir; ancak resul birden çok ilahi hitaba mazhar olmayı ve gönderilmeyi gerektirir.

el-Mürşid: Hâdî/hidayet veren ve kılavuzluk eden anlamındadır. Doğru yola delalet etme anlamına gelen ersede kökünden ism-i faildir.

Merğame: Bu ismi ibn Dihye zikretmiştir. Sihâh adlı sözlükte, "Kâfirleri %elilkılmak ü^eregönderildim" şeklinde bir hadise yer verilmiştir.

el-Murağğib: Bu ismi Bulkînî zikretmiştir. Rağğabe kökünden ism-i faildir. Peygamber (sallaUahu aleyhi vesellem), insanları Allah Teâlâ'ya ibadet ve tâate teşvik ettiği ve Allah katındaki hayır ve berekete davet ettiği için kendisine bu ad verilmiştir. Zeyd b. Ali  Rabbine rağbet et" (İnşirah 8) âyet-i kerimesini "insanları Rabbinin mağfiretini taleb etmeye ve sevabını arzulamaya teşvik et" şeklinde yorumlamıştır.

el-Müzekkî: Suyûtî zikretmiştir. Allah Teâlâ Peygamber (sailallahu aleyhi vesellem) için: "Ve onları tezkiye eder/arındırır" (Bakara 129) buyurur. Yanİ, "onları şirk bataklığından ve günah kirlerinden arındırır" demektir.

el-Müzzemmil: Allah Tcâlâ şöyle buyurur: "Ey örtüsüne bürünen! Geceleyin kalk ve namaz kili" (Müzzemmil 1) "Peygamber (sailallahu aleyhi vesellem)'in bi's eti/peygamber olarak gönderilişi" bölümünde bunun hakkında geniş bilgiye yer verilecektir.

el-Müzemzem: Kalbi zemzem suyu ile yıkanmış kimse demektir. "Peygamber (sailallahu aleyhi vesdlem)'in göğsünün yanlışı" bölümünde yer alan "O'nun mübarek vücudunun nitelikleri" bahsinde geniş bilgiye verilecektir.

Muzîlu'I-Gumme: Gidermek ve yok etmek anlamlarına gelen i%âk kökünden ism-i faildir. Ğumme ise sıkıntı ve dert anlamına gelen ğamme kökünden bir isimdir. Ğamme kökü sözlük anlamı itibariyle "örtmek" anlamına gelir. Bulutlar güneşin ışığını örttüğü için gamam diye adlandırılmıştır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de yakın nuru ile, şek ve şüphe karanlıklarını izâle ettiği, İslam dininin üzerinden şirk engellerini kaldırdığı ve muttakîlerin kalplerinden gaflet perdelerini kaldırdığı için bu adla anılmıştır.

el-Musebbih: Teşbih eden ve zikreden anlamlarındadır. Müsebbib ismi, teşbih kökünden ism-i faildir. Teşbih de Allah Teâlâ'yı yaratıklara ait olan bütün vasıflardan tenzih etmek demektir. Abdülbâsıt Bulkînî teşbih ile tenzih ve takdis arasındaki farkı şöyle belirtir: Takdis, Allah Teâlâ'yı, rububiyyet makamına layık olmayan her türlü şeyden. tenzih etmektir. Tenzih ise, onu beşeri bütün vasıflardan tenzih etmektir. Teşbih de, Allah Teâlâ'yı bütün yaratıklara ait olan vasıflardan tenzih etmektir.

el-Müstecîb: Bu ismi de Abdülbâsıt Bulkînî zikretmiştir. Mânâsı, İtaat eden demektir. İcabet eden mânâsına gelen istecâbe kökünden ism-i faildir. Allah Teâlâ söyle buyurur: "SİZİ çağıracağı gün ona hamd ederek çağrısına icabet edersiniz." (İsrâ 52) Müstedb isminin müstecâb, 3'anİ icabet edilen mânâsında kullanılmış olması da mümkündür. Namaz anında da olsak, bizi çağırdığı zaman davetine icabet etmemiz ve ona İtaat etmemiz farz olduğu için Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'e bu ad verilmiştir. Namazı bırakıp O'nun davetine icabet etmemiz durumunda namazımız dahi batıl olmaz. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" bahsinde ele alınacaktır.

el-Müste'îz: Allah Teâlâ'ya iltica etmek, ona sığınmak ve ondan medet ummak anlamlarına gelen aı\ kökünden ism-i faildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  "Kur'an'ı  okuyacağın  zaman Allah'a sığın" (Nahl 98), "Şeytandan sana bir vesvese dokunursa Allah'a sığın." (Fussilet 36) Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'in Kur'an-ı Kerim kıraati anında, seferde konaklanacağı anda ve kısaca her hal-ü kârda şeytandan, onun vesvesesinden ve tüm yaratıkların şerrinden Allah'a sığınması bilinen bir uygulamadır. Zira çok sayıda    sahih    hadis    bu    gerçeği    vurgulamış ür.    Âlimlerden    bazıları istiâzenin/Allah'a sığınmanın, sadece Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hakkında farz olduğunu ifade etmişlerdir. Bizim istiâzemiz bu anlamda O'na İttibâen gerçekleşmektedir.

el-Musteğfıru min Gayri Me'sem: Günahı olmaksızın tevbe ve istiğfarda bulunan demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Rabbini hamd ederek onu teşbih et ve ona tevbe ve İstiğfarda bulun." (Nasr 3) İbnü's-Sünnî, İbn Ömer (radiyallahu anh)'dan şunları nakleder: Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem)'in tek bir oturumda yüz defa tevbe ve istiğfarda bulunduğunu sayardık. Sözüne başlamadan hep: "Kabbiğfiî'lt ve tuh ahyye inneke ente't-Tevvâbu'r-Rahîm/Rabbim beni affet ve tevbemi kabul buyur, %ira sen tevbeleri çok kabul edensin ve çok merhamet sahibisin'' diye dua ederlerdi. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in tevbe ve istiğfarı" bölümünde daha geniş bîr şekilde ele alınacaktır.

el-Müstağnî: Bunun mânâsı el-Ganiyy isminde geçmişti.

el-Müstakîm: İstikâmet kökünden ism-İ faildir. İstikâmet ise ileride anlatılacaktır. Müstakim, kişiliğine bir noksanlık getirecek en ufak bir eğriliği olmayan kimse demektir. Veyahut dosdoğru yol üzere olan kimse demektir. Daha önce Hasan-ı Basrî ve Ebu'l- Ali'yeden  "BİZİ sirat-1 müstakime/ doğru yola ilet" (Fatiha 6) âyet-i kerimesindeki sırat-ı müstakîm'den kastın Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olduğu İfade edilmişti. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." (Hûd 112) Yani, hak yoldan şaşmadan emrolunduğun yol üzerinde yürümeye devam et. Ebu'l-Kasım cl-Kuşeyrî şöyle der: İstikâmet, öyle bir derecedir ki kişi, onunla kemale erer. O dereceye vasıl olmakla bütün hayırlar tecelli eder. îlk mertebesi de nefsi te'dip etmektir. Onu takip eden mertebe ise, sır perdelerinin aralanmasıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: İstikâmet, bilinen şeylerin dışına çıkmak, şekil ve âdetlerden uzak durmak ve dosdoğru bir şekilde Hak Teâlânın huzurunda kıyam etmektir.

el-Müsedded: Bu ismi Suyûtî, İbn Ebî Hâtim'in Vehb'den naklettiği rivayette Allah Teâlânın Şa'yâ (aleyhıssdâm)'a söylediği şu sözden almıştır: "Ben O'nu her İyi ve güzele İleteceğim."

el-Müsrâ bih: Bir gece vakti Mirâc'a çıkarılan demektir. Isrâ kökünden ism-i mefûldür. Mirâc bahsinde ayrıntılı bir şekilde hakkında bilgi verilecektir.

el-Mes'ûd: Abdulbâsıt Bulkînî ve İbn Dihye zikretmişlerdir. Allah Teâlâ'mn ihsanda bulunduğu ve mesud ve bahtiyar ettiği kimse demektir.

 eî-Müsellim: Her şeyde Allah Teâlâ'ya tevekkül eden ve itirazsız bir şekilde her şeyini ona teslim eden demektir.

el-Mesîh: Mübarek mânâsına gelir. Aynı şekilde birinin hastalık veya kusur yerlerini mcshedip ona şifa veren kimse demektir. Diğer taraftan ayak tabanı düz olan kimse mânâsına da gelmektir. Peygamber (sallallahu aleyhi veselkm)'in "mübarek ayaklarının tabanlarının düz olduğunun" anlatıldığı bölümde bu konu hakkında geniş bilgiye yer verilecektir. İsa (aleyhisselâm) da bundan dolayı Mesih dîye adlandırılmıştır. Mesih kelimesinin İfade ettiği mânâlarla ilgİlî olarak Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile İsa (aleyhisselâm) arasındaki ortak özellikler şu on noktada toplanmıştır;

1- Isa (aleyhisselâm) hastalık ve kusur sahibini meshettiğİ gibi şifa bulurdu, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de böyleydi. Bu konu mucizeler bahsinde ele alınacaktır.

2- Isa   (aleyhisselâm)   yüzünün  güzelliği  ve   cemâline   binâen  Mesih- diye adlandırılmıştı; zira Mesih sözlük mânâsı İtibariyle "yüz güzelliğine sahip kimse'   demektir.   Peygamber   (sallallahu aleyhi vesellem)'in   de   eşî   ve   benzeri olmayan bir hüsn-ü  cemâle  sahip  olduğu bilinen bir hakikatti.  Nitekim "Pej'gamber    (sallallahu   aleyhi   vcsellem)'in    hüsn-ü    cemali"    bahsinde    buna değinilecektir.

3- Mesih ismi güçlü ve kuvvetli erkek mânâsına da gelir. Bunu İbn Fâris İfade etmiştir.

4-  Sıddîk/çok   doğru   kimse   mânâsına   da   gelir.    Bunu   el-Asmaî zikretmiştir.

5- Mesih'in bir mânâsı da, gümüş parçası demektir. Isa (aleyhisselâm) da beyaz/kırmızı   tenli   olduğu  için   kendisine   bu  ad  verilmişti.   Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de aym tene sahipti. Nitekim "Peygamber (sallallahu aleyhi veselkm)'in mübarek vücud rengi" bahsinde bu konuya değinilecektir.

6-  Mesihin bir mânâsı da kılıç demektir. Bunu el-Mutarriz ifade etmiştir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de Allah Teâlâ'mn kılıcı olması itibariyle bu mânâ O'nun hakkında gayet yerinde ve açıktır.

7- Yeryüzünü dolaşan ve kat'eden mânâsına da gelir. Zira Isa (aleyhisselâm) bazen  Şam'da,  bazen  Mısır'da ve bazen başka bir yerde bulunuyordu. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de yedi kat göğü kat'etmişti.

8- Allah Teâlâ'mn günahlarını sildiği kimse mânâsına da gelmektedir.

9- Cebrail'in meshettiği ve bereketlendirdiği kimse anlamına da gelir. Son iki mânâyı Ebu Nuaym zikretmiştir.

10- İsa (aleyhisselâm) yağ ile mesh edilmiş, yağ sürülmüş bir vaziyette doğdu. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de gülerek ve sünnetli bir halde doğmuştu. Nitekim   Allah   Resulünün   (sallallahu  aleyhi  vesellem)   dadısı   Ümmü   Eymen anlatıyor: "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) sabah olduğunda âdeta bütün bedeni yıkanmış ve yağ sürülmüş gibi sabahlardı. Oysa diğer çocuklar saçı başı birbirine dolaşmış halde olurdu." Ebu Ubeyd şöyle der: "Kanaatimce Mesih isminin aslı, Meşîh şeklindedir. Arapça'ya Mesih olarak girmiştir."

el-Muşâvir: İstişare anlamına gelen müşâverd kökünden ism-i faildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Onlarla her konuda İstişare et." (ÂI-i İmrân 159) İbn Ebî Hatim, Ebu Hureyre (radiyallahu anh)'dan şunları nakleder: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'den çok arkadaşlarıyla istişare eden başka kimse görmedim." Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in ashabiyla İstişare etmesi" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Muşezzeb: Bu ismi Bulkînî zikretmiştir. Uzun ve boylu-boslu mânâsmdadır.

el-Müşerrid: Düşmana göz dağı vermek ve herkese ibret olacak şekilde onu cezalandırmak anlamına gelen teşrîd kökünden İsm-i faildir. Bİr âyet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Onları yakaladığın zaman öyle bir ceza ver ki, o ceza onların dışındakilere de İbret olsun." (Enfal 57) Yani, savaşta onları yakaladığın zaman öyle bir ceza ver ki, daha başkalarına da ibret olsun ve sana karşı en ufak bir cüret sergileycmesinler.

el-Muşeffa: Şefaat edip şefaati kabul olunan demektir. Şefaat ise günahkârların affı için Allah Teâlâ'dan talepte bulunmak demektir. "Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem)'in şefaati" bahsinde bu konu üzerinde durulacaktır.

el-Meşfû': Bu ismi İbn Dihyc zikretmiştir. Suyûtî şöyle der: Bu ismin şefaat kökünden türetilmiş olma ihtimali yoktur, çünkü bu kökten türetilmiş olsaydı ism-i mefûlü müşeffa' şeklinde olurdu.

Muşakkah: Hamdetmek mânâsına gelen şakaha kökünden ism-i mefûldur.   İbn   Zafer   şöyle   der:   Bu   isim   Şa'yâ/Zülküfl   (aleyhisselâm)'in kitabında geçmiştir, orada şu ibare geçmektedir: "O, benim gözümün nûrı kulumdur; vahyim O'na inecektir. O, bütün insanlar arasında benirr adaletimi yayacak, benim emirlerimi onlara telkin edecek. O, kahkahayla, gülmez ve çarşı ve sokaklarda sesini yükseltmez. Kör gözleri, sağır kulakları ve mühürlenmiş kalpleri açacak. O'na verdiklerimi başka hiçkimseye vermeyeceğim. Dili hep Allah'ı övecek, çok uzaldardan gelip herkesi mutlu edecek, yeryüzü halkının Allah'ı tevhid ve tekbir etmelerini sağlayacak, hiçbir zaman zayıf düşüp mağlup oîmayacak, asla his ve heveslere meyletmeyecek, zayıf grup olan salih kullar O'nunla asla zelil olmayacak, tam aksine onları güçlendirecek ve teyid edecek. O, mütevazilerin sığmağı olacak. O, Allah'ın nuru olup o nur hiç sönmeyecek."

el-Meşhûd:  Verdiği  emirler ve  koyduğu yasaklar  herkes tarafından   müşahede   edilecek   kimse   demektir.   Allah   Teâlâ   bir   âyet-i kerimede: "Şahid olana da, şahid olunana da yemin ederim kî..."   (Buruc  3)   buyurmaktadır.   Kurtubî  âyette  geçen  şâhid'den  kastın peygamberler, meşhûd'dan kastın da Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellem) olduğunu ifade etmiştir. Bu yorumunu da şu âyet ile teyid ifade etmiştir:

"Allah peygamberlerden ahid almıştı: <And olsun ki size Kitap ve hikmet verdim; sizde olanı tasdik eden bir peygamber gelecek, O'na mutlaka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz, inkar edip bu ahdi kabul ettiniz mi?> demişti. <İkrar ettik> demişlerdi de: <Şahid olun! Ben de sizinle beraber şahitlerdenim> demişti." (Âli İmran, 81)

el-Muşîh: Göğüs İle karnı aynı hizada olan kimse demektir. Kadı Iyâz şöyle der: Muşîh, göğsü geniş anlamındadır.

el-Muşîr: Doğruya işaret eden ve doğru yolu gösteren anlamındadır. Peygamber (sallaOalm aleyhi vesellem) samimi bir nasihatçi olduğu için kendisine bu ad verilmiştir.

el-Musâfih: Tokalaşmak ve müsafaha etmek anlamlarına gelen musâfaha kökünden ism-i faildir. İmam-ı Nevevî (ı-ahmetullah aleyh) şöyle der: iki kişinin buluşması anında tokalaşmaları, üzerinde icmâ edilen bir sünnettir. Tokalaşma ânında güler yüzlü olmak ve karşıdaki insana dua etmek müstehabtır. Bu konu "Peygamber (saOallahu aleyhi vcsellem)'in musafahası" bahsinde daha geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Musâri': Mağlub etmek ve karşısındakini yere yıkmak anlamlarına gelen sara a kökünden ism-i faildir. Beyhakî, Peygamber (sallaüahu aleyhi vescllem)'in Ebu'l-Eşedd cl-Cumahî (ismi Kelda'dır) ile güreşe tutuşup onu yendiğini nakleder. Ebu'l-Eşedd öylesine güçlü ve kuvvetli birisiydi ki, sığır postunun üzerinde durur ve etrafından on kişi postu çekip onu yerinden oynatamazlardı. Deri post paramparça olur, ancak kendisi bir milim sağa sola kaymazdı. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vese!lem)'in şecaati ve kuvveti" bahsinde daha geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Misbâh: Kandil demektir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) manevi nuruyla bütün âfâkı aydınlattığı için kendisine bu ad verilmiştir.

Musahhihu'l-Hasenât: Zİra hayr-u hasenatın kabulünün j^egâne şartı Peygamber (saüaöalıu aleyhi veseUem)'e iman etmektir.

el-Musaddik: Emrolunduğu şeye boyun eğen ve ona gönülden bağlanan mânâsında olan saddaka fiilinden ism-i faildir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) kendisine Allah Teâlâ*dan vahiy getiren Cebrail  (aleyhisselâm)'ı tasdik ettiği ve getirdiği haberlere gönülden inandığı için kendisine bu ad verilmiştir.   Allah   Teâlâ    şöyle   buyurur: "Sıdkı/doğruyu getiren ile doğruyu tasdik eden..." (Zümer 33) Doğruyu getiren ve ona iman edenin Peygamber (sallallahu aleyln vesellem) olması hasebiyle bu âyet-i kerimede kastedilenin yine Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olduğu ifade   edilmiştir.   Nitekim   bu   âyet-i   kerimeden  Peygamber   (sallallahu aleyhi vescOem)   ve   ümmeti   kastedildiği   için   âyetin   devamı   çoğul   kip   şeklinde gelmiştir: "İşte  onlar  muttakîlerin  tâ   kendileridir." (Zümer 33) Âyet-i kerimeye: "Doğruyu getiren grup ile onu tasdik edenler işte  onlar muttakîlerin  tâ  kendileridir"  şeklinde  de  anlam yüklenmiştir. Bunun yanısıra Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem) kendisinden önce gönderilen semavi kitapları tasdik ettiği için kendisine bu adın verildiğini ifade edenler de olmuştur. Nitekim bir âyet-i kerimede: "Sonra sizin elinizdekileri tasdik eden bir Resul geldi" (Âl-ı İmran 81) buyurulmuştur.

el-Musaddak: Doğrulanan, tasdik edilen mânâsındadır. islam ümmeti Peygamber (sallallahu aleyhi veseUem)'in getirdiği dini ve vahyi tasdik ettiği için O'na bu ad verilmiştir.

el-Masdûk: Sâdık   isminin   geçtiği   yerde   hakkında   bilgi  verilmişti.

el-Mustafâ: Bu    da    Peygamber    (sallallahu   aleyhi   veselle y ısimlerındendır.    Öz   mânâsına   gelen   sajvet   kökünden   isnvi   mefûU  * "Peygamber   (sallallahu aleyhi vescllem)'in  pâk  soyu"   oluşu   bölümünde  Ai) Ü Teala'nın kendisini bütün yaratıklar arasında seçtiğine dair çok sayıda h a geçmişti. -                                                                           el-Muslih: Isiah etmek ve doğru yolu açmak anlamlarına gelen ıslah kökünden ism-i faildir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem) şirk ve sapkinlT yok ederek ilahi dini ıslah ettiği ve hidayete erdirmek suretiyle yaratıkla? doğru yolu gösterdiği için kendisine bu ad verilmiştir.

el-Musallâ: "Kendisine salavât getirilen" kimse demektir. 1 el-Masûn: Daha önce hakkında bilgi verilmişti. 1 el-Midham: Ulu, şerif ve yüce demektir.

el-Mudarî: Dedelerinden Mudar'a nisbetle kendisine bu ad verilmiştir. "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in pâk soyu" bahsinde dedeleri hakkında bilgi verilmişti.

el-Mudf: Aydınlatan ve nur saçan anlamlarındadır. Aynı zamanda Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ^iyâ'/ışik diye de isimlendirilmiştir. Ziya ile nûr arasındaki fark daha önce zikredilmişti.

Ka'b, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i medhettiğİ bir beytinde şöyle demişti:

Resûlullan bu aleme gönderilmiş bir nurdur O'nun nuru ışık saçan yıldızlardan da güçlüdür

el-Mutâ': Emrine itaat edilen ve kendisine uyulan demektir. Tâat kökünden ism-i mefûldür. Allah Tcâlâ şöj'le buyurur:  "Allah'a itaat edin ve Resulüne itaat edin." (Nisa 59) Bir görüşe göre "Kendisine itaat edilen ve orada emin olan" (Tekvir 21) âyet-i kerimesinde "kendisine itaat edilen"den muradın Peygamber (sallallahu aleyhi olduğu ifade edilmiştir.

el-Mutahhar: Bu ismi İbn Dihye Ka'b'dan nakletmiştir. Suyuü şöyle   der:   Bu   ismin   d-Mutahhir şeklinde  de   olması   muhtemeldir.   1&2-Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şirk kirinden arınmış olduğu için kendisin bu ad verilmiştir. Mutahhar şeklinde telaffuz edildiği zaman taharet kökünde ism-i mefûl olur. Buna göre mânâsı da hem maddeten, hem manen, zahiren, hem de bâtınen pâk ve temiz olan, demektir.

el-Mutf: Evvâb isminde İbn Mâce'nin naklettiği bir hadis-i şerifte geçmektedir. Teslim olmak anlamına gelen tav' kökünden ism-i faildir. İsm-i fail formu hem mut? hem de tâi' şeklinde gelir.

el-Muzaffer:   Bu   ismi   Sehâvî   zikretmiştir.   Kendilerine   karşı gelenlere muzaffer olan ve yardım olunan kimse demektir.

el-Ma'rûf: Hayır ve ihsanlarıyla bilinen ve tanınan kimse demektir.

el-Mu'azzar: Tazim edilen ve kendisine saygı duyulan kimse demektir. Bu isimle bir Öncekini İbn Dihye zikretmiştir. Allah Teala şöyle buyurur "Ve O'nu teyid edesiniz ve O'na saygı ve hürmette bulunasinız diye..." (Fetih 9) Bir başka âyet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyurur: "O'na iman eden, O'nu destekleyen ve teyid eden..." (A'râf 157) Bu âyet-i kerimeyle Allah Teala, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e saygı, tazim ve ikramın farz olduğunu ifade buyurmuştur. Onun için: "Seslerinizi Peygamber'in sesinden yüksek tutmayın!" (Hucurat 2) âyet-i kerimesinde emredilen ve O'nun huzurunda alçak sesle konuşulmasını telkin eden bu âyetteki hüküm de bu kabildendir. "Peygamber (sallallalıu aleyhi vesellem)'e tazim ve hürmetin farz oluşu"nun anlatılacağı bölümde bu konu hakkında geniş bilgiye yer verilecektir.

el-Ma'sûm: Allah Tcâlâ şöyle buyurur: "Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Mâide 67) "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in ismeti"nîn anlatıldığı bolümde bu konu hakkında geniş bir şekilde durulacaktır.

el-Mu'tî: İhsanda bulunan kimse demektir. Ata kökünden ism-i faildir. Aynı zamanda Allah Teâiânın isimlerindendir.

el-Mu'azzam: Azîm ve büyük mânâsına gelen akamet kökünden ısm-i mefûldür. el-Mua^am, şanı yüce, otoritesi büyük ve azamet Mertebelerinin en zirvesinde olan ve-böylece akılların onu idrakten âciz kaldıkları kimse demektir.

el-Mu'akkib: Daha  önce  geçen   el-Akib  mânâsmdadır.   Zira eygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bütün peygamberlerin peşinden gelmiştir, ü  Arapça'da   akkabe  fiili   "peşinden   gelmek"   anlamında  kullanılır,  bir  mânâsı  da,  kendisinden  sonra  kendisini  temsil  edecek zürriyet bırakandır. Peygamber (sallalkhu aleyhi vcsellem) de Hz. Fâüma (radiyalkhı anhâ)'nm çocukları kanalıyla kıyamete kadar nesli ve zürriyeti devam ettiğ için bu adla anılmıştır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetlerinder biri de Hz. Fâtima'dan olan torunlarının kendisine nisbet edilmesidir. Bı konu ileride geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Muallim: Hayra ve iyiliğe irşâd eden anlamındadır. Dâtimî biı hadiste Peygamber (sallallahu aleyhi veseHem)'in: "Ben sadece muallim olarak gönderildim" buyurduğunu naldetmiştir. Hassan b. Sabit (radiyalkhu anh) da şöyle der:

O, doğruyu öğreten bir muallimdir insanlık O na tabi olursa doğru yolu bulur.'[98]

el-Muallem: Tâlim kökünden İsm-İ mefûldür. "Öğretilen" ve "bilgilendirilen" demektir. Allah Teala şöyle buyurur: "Ve sana bilmediklerini öğretti." (Nisa 113) Yani, "eşya ve hadiseler hakkında, kalbin esrarı konusunda, gayb aleminin sırları, din ve şeriat hükümleri hakkında daha önce bilgin olmadığı hususlara seni irşâd etti ve bu konuda sana yol gösterdi" demektir.

Muallimu Ümmetihî: Ümmetinin muallimi demektir.

el-Mu'lin: Davetini açık bir şekilde ortaya koyan demektir. Hz. Alî (radiyalkhu anlı)'m "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'c salât ve selâm getirme" ile ilgili olarak: "Hakkı hak ile ilan eden..." bujoırduğu nakledilmiştir.

el-Muallâ: Herkesten   üstün   kılman   demektir.   Yüceltmek, yükseltmek  ve   üstün   tutmak   anlamlarına  gelen   taliye  kökünden  ism-İ mefûldür.

el-Muammam: "Sarık giyen"  demektir.  Bu İsim,  Peygamber (sallallalıu aleyhi vescllem)'in daha önceki semavi kitaplarda geçen isimlerindendir.

el-Mu'în: Yardım eden anlamına gelmektedir. Hatice (ı-adıyallahn anhâ) şöyle der: "Zira Sen hayır yolda insanlara yardım eden birisin."

el-Muğrem: Allah'a aşık ve onu çok seven demektir.  el-Mağnem: Her şeyin en iyisi ve en özü demektir.

el-Muğnî: Fazl ve ihsan sahibi demektir. İhtiyacı giderecek şekilde İhsanda bulunmak anlamına gelen ignâ kökünden ism-i faildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sırf Allah ve Resulü, Allah'ın lütfuyla kendilerini zengin etti diye şimdi öc almaya kalmaya kalktılar." (Tevbe 74) Bu âyet-i kerimede Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e teşrif ve taltifin yamsıra, makamının yüceliğine dikkat çekilmektedir. Zira Allah Tcâlâ âyet-i kerime Peygamber'ine bahşettiği fetihler ve' O'na kazandırdığı ganimetlerle, müminlere ihsan eden ve onları zengin kılan birisi olarak kendi ismiyle yanyana takdim etmektedir.

el-Miftâh: Kapalı yerleri açan demektir.

Miftâhu'l-Cenne: Cennetin anahtarı, demektir. Zira cennet ilk defa O'na açılacaktır.

el-Müfehham: Saygı duyulan ve ta'zİm edilen demektir. Buradaki saygı maddi ve fiziki değil de manevi bir saygı ve tazimdir. 

el-Mifdâl: Cömertlik ve kerem sahibi demektir.

el-Mufaddal: Yani, bütün yaratıklardan üstün tutulan demektir. Teşrif etmek ve saygı göstermek mânâsına gelen tafdîl kökünden ism-i mefûldür. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Allah tarafından bütün yaratıklardan üstün tutulduğu ve en yüce mertebeyle tahsis edildiği İçin bu adla anılmıştır.

el-Müfellec: Dişleri aralıklı kimse demektir.

el-Muflih: Fetâb kökünden ism-i faildir, Kurtuluşa eren ve felah bulan demektir.

el-Muktesid: "İstikamet" ve "adalet" mânâlarına gelen kasade kökünden iftiâl ölçüsünde bir İsimdir.

el-Mustakîm: Dosdoğru   ve   istikamet   üzere   olan   kimse demektir.

el-Muktefî: Peygamberlerin peşinden gelen, mânâsına gelmektedir. Bu ismi üstadımız Ebu'1-Fadl b. el-Hatib zikretmiştir.

el-Mukaddes: Allah Tcâlâ Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i geçmiş ümmetlere ait kitaplarda böyle isimlendirmiştir. Mânâsı da, "günah ve kusurlardan arındırılmış" veyahut "kötü ahlak ve mezmum vasıflardan temizlenmiş" demektir. Allah Teâlâ'nm isimlerinden biri de d-Tııddûi'dür.

Mânâsı da: Zâtma layık olmayan noksanlıklardan ve hüdûs emarelerinden arınmış, demektir.

el-Mukaddis:  Kendisine    tâbi   olanları   şirk   pisliklerinden arındıran, demektir.

el-Mukaddem: Daha önde tutulan demektir. Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem) Allah tarafından hem yaratılış, hem rütbe ve şeref noktasında diğer peygamberlerden önde tutulduğu için kendisine bu ad verilmiştir Busirî Mirâç'tan bahisle şöyle der:

Takaİm etti Ssm peygamberlerin tümü

Nitekim takdim eder memdununu nadimleri

el-Mukaddim: "Öne geçiren, takdim eden" anlamlarındadır. Ümmet-i Muhammcd Peygamber (salîallahu aleyhi vcseliem) sebebiyle diğer ümmetlerden önde olduğu ve onlardan üstün tutulduğu İçin kendisine bu ad verilmiştir.

el-Mukrî: Okutan mânâsına gelir. Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem) ümmetine Kur'an'j okutan kimse olduğu için bu adla anılmıştır. Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste Peygamber (salkllahu aleyhi vesellem)'in Ubey b. Ka'b (tadiyallahuanh)'a şöyle dediği nakledilir: "Allah Tea/a bana, Kur'an'ı sana okumamı emretti." [99] Tabiî buradaki okuma talebenin, istifade etmesi İçin hocanın talebesine okuması kabilinden bir okumadır. Aynı zamanda bu hadis-i şerifte Ubey (radiyalkhu anh)'a yönelik rabbani bir iltifat da sozkonusudur.

el-Muksit: "Adaletli olmak ve âdil davranmak" anlamlarına gelen aksata kökünden ism-i faildir. el-Muksit ismi aynı zamanda Allah Teâlânm isimlerinden biri olup, mânâsı "hükmünde âdil olan ve zalime karşı mazlumun yanında olan kimse" demektir.

el-Mukassİm: Taksim eden demektir.

el-Maksûs aleyh: Kendisine en iyi haberlerin aktarıldı^ kimse demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: sana en güzel kıssaları anlatıyoruz." (Yusuf 3)

el-Mukaffî: "Kendisinden   sonra  peygamber  olmayan"   kimse demektir. "Kendisinden önceki peygamberlerin izinden giden" mânâsına da elir.

el-Mukavvam: İstikamet üzere olan kimse demektir.

Mukîlu'l-Aserât: Hataları affeden demektir. Mukîmu's-Sünne: Sünneti ikâme eden demektir. Bu isim, Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem)'in Tevrat ve Zebur'da geçen isimlerindendir. Abdullah  b.  Amr  (radiyallahu anh)'dan  nakledilen  bir hadis-i  şerifte  şöyle denilmektedir:  "insanlar, La ilahe illallah demek suretiyle, eğri olan din istikâmet bulmadıkça Allah o peygamberin ruhunu teslim almayacaktır." Bir başka rivayette ise şöyle buyurmaktadır: "Eğri olan sünneti doğrultmadıkça Allah O'nun ruhunu teslim almayacaktır." Zebur'da Davud (aleyhisselâm) şöyle demiştir: "Allahım, bize    fetretten    sonra    sünneti    ikâme    edecek   Muhammed'i   gönder!" "Peygamber   (salîallahu  aleyhi veselkm)'in   faziletleri"   bölümünde   bu   konuya değinilmişti.

el-Müktefî billâh: Bütün işlerini Allah'a teslim eden ve her halinde ona tevekkül eden demektir.

el-Mükerrem: Her türlü İkram ve şerefe nail olan demektir.  

el-Mükerrim: İkram eden, değer veren anlamındadır. Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem) meclisinde bulunan kimselere ikram eden ve ona değer veren birisi olduğu için bu adla anılmıştır.

el-Mukfî

el-Mukellem: Mirâç'ta Allah Teâlâ'nm hitabına birebir mazhar olduğu İçin Peygamber (salîallahu aleyhi vesellem) bu adla anılmıştır. Bu konu hakkında ileride bilgi verilecektir.

Şöyle bir soru yöneltilebilİr: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Allah Teâlâ ile hitaba mazhar olmasına rağmen neden Musa (aleyhisselâm) gibi kendisine "kelimullâh" sıfatı verilmemiştir? Cevabı şudur: Bu vasfa hâiz olan herkesin kelim diye anılması şart değildir. Mükellem de aynı mânâyı ifade etmektedir.

el-Mekkî; Yurtların en şereflisi Mekke'ye nisbetle Mekke'li demektir.

el-Mekîn: Bir grup âlim bu ismi: Kuran, Arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli  bir elçinin getirdiği sözdür." (Tekvir,19-21) âyct-i kerimesinden almışlar dir.

el-Melâhimî: Cihad peygamberi demektir.

el-Melâz: Kendisine sığınılan kimse demektir. Amcası Ebu Talib O'nu bir beyitinde şöyle övmüştür: Hâşim oğulları O na sığınır Onlar O nunla nimet ve huzur bulur.

el-Mülebbî: İtaat eden, samimi, icabet eden ve seven anlamlarına gelmektedir.

el-Melce': Kendisine sığınılan makam demektir.

el-Melhame: Cihad peygamberi olduğu için bu adla anılmıştır. Zira melhame cihad ve gaza yeri demektir.

Mulakka'l-Kur'an: Cebrail (aleyhisselâm)'dan Kur'an ve daha başka vahiyleri abp onu ümmetine tebliğ eden kimse demektir. Allah Teala şöyle buyurur: "Sen Kur'an'ı Hakîm ve Alîm olan Allah katından almaktasın." (Nemil 6)

el-Melîk: Mülk kökünden feîl ölçüsünde bîr isimdir. Melik aynı zamanda Allah Teâlânın isimlerinden olup onun hakkındaki mânâsı, icad ve yaratmaya muktedir olan demektir. Bir mânâsı da bütün herşeyî kontrolünde tutan ve herşey üzerinde tasarruf sahibi olan demektir.

el-Melik: İnsanları idare eden mânâsına geldiği gibi, izzet ve güç sahibi mânâlarına da gelir. Melik ismi aynı zamanda Allah Teâlânm isimlerinden olup mânâsı, zât ve sıfatlarıyla varlıklardan müstağni olan, yaratıklardan hiçbirisinin kendisinden müstağni olamadığı zât demektir. Melik isminin, yokluktan İcâd etmeye ve yaratmaya muktedir olan kimse anlamında olduğu da İfade edilmiştir.

el-Melf: "Sadece Allah ile yetinen vej'a hükmü yerinde olan" kimse demektir.

el-Memnûh: Rabbi katından dünyevi ve uhrevî her hayra mazhar olan demektir. Bir mânâsı da ümmetine dünyevî ve uhrevî her hayrı bahşeden kimse demektir.

el-Memnû': Kendini şeytandan ve düşmanlarından koruyacak güç ve kuvvete sahip kimse demektir. Bir mânâsı da, Allah Teâlâ'nm kendisini düşmanlardan ve kötü âkibetlerden koruduğu kimse demektir.

el-Münâdî: Allah Teâlâ'ya veyahut tevhid dinine davet eden/ çağrıda bulunan kimse demektir. Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurur:, "Rabbimiz! Biz imana çağıran bir münâdî duyduk." (Âl-i İmran 193) İbn Ebî Hâtim'in rivayetine göre İbn Cüreyc (iahmetuMı aleyh) bu âyet-İ kerimede geçen "münâdî" isminden Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in kastedildiğini ifade etmiştir.

el-Münâdâ:   Cebrail   (aleyhisselâm)'m  lisanıyla  İsra  gecesi  Allah . Teâlâ'ya "davet edilen" kimse demektir.

el-Münteceb 

el-Müntehab: Bu   iki   isim   "seçilen"   ve   "ihtiyar"   edilen anlamındadır.

el-Müntasir

el-Müncid: Yardım eden, kadri yüce olan demektir. Yükselmek ve yücelmek anlamlarına gelen encede kökünden ism-i faildir.

el-Münhaminnâ: İbn İshak şöyle der: Bu Peygamber (salhllahu  aleyhi vesellem)'in İncil'de geçen adlarından olup mânâsı Muhammcd'dir.

el-Münzir: (Uyarıcı) Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sen  Sadece btr uyarıcısın." (Ra'd 7) în^ârkökü "korku ile beraber tebliğ etmek  ve uyarmak anlamlarında kullanılır.

el-Münezzelu aleyh

el-Munsif: Âdil demektir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)  bütün insanlardan daha âdil olduğu için bu adla anılmıştır.

el-Mansûr: Destek gören ve yardıma mazhar olan demektir. 

el-Münkiz: "Sıkıntılı bir halden kurtarmak" anlamına gelen inkâ^  kökünden   ism-i   faildir.   Peygamber   (sallallahu aleyhi vesellem)   kıyamet   günü  ümmetim şefaat ile kurtaracağı için bu adla anılmıştır. Hassan b. Sabit, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e yazdığı bir mersiyesinde şöyle der: Kendisine tâbi olanı Rahman olan Allan a götürür[100]

"Yoksa sen ateşte olanı  mı kurtaracaksın!?"

 (Zümer 19) âyet-i kerimesinden kasjt ise şudur: Sen, ne kadar imana davet etsen de azabı hak edeni kurtarmaya gücün yetmez.

Minnetullâh: Allah Tcala şöyle buyurur; "Kendi içlerinden birini elçi olarak göndermek suretiyle Allah Teâtâ mü'minlere bir lütufta bulunmuştur." (ÂJ-i İmran 164) Peygamber (sallallahtı aleyhi vesellem) 'den istifade eden ve O'nun hidayetinden yararlanan mü'minler okluğu için özellikle onlar âyet-i kerimede anılmıştır,

el-Münîb: ei-Evvâh İsminde hakkında  bilgi verilmişti.  Münih, ibadet ve tâatle Allah'a yönelen kimse demektir, Miinîb ile tâib ve evvâb arasındaki fark şudur: Tâib/tövbe eden, İlahi azab korkusuyla yasaklardan vazgeçen demektir. Miinîb ise, Allah'tan haya ettiği için günahlardan dönen kimse demektir. Evvâb da, övülen vasıflara tazimden dolayı günahlardan ve yasaklardan dönen kimse demektir. Inâbenin evliya ve mukerreb kullara has bir vasıf olduğunu söyleyenler olmuştur. Allah TeâJâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurur:  "Ve münîb bir kalp ile gelen.." (Kâf 33) Ancak tövbe bütün mü'minlerin sıfatı olup buna işareten Allah Teâlâ şöyle buyurur "Ey mü'minler, toptan Allah'a tövbe edin. " (Nûr 31) Evvâb ise, peygamber ve mürseline has bir sıfat olup Allah Teâlâ buna işareten: "0, ne güzel kuldu, o evvâb birisiydi" (Sâd 30) buyurur.

el-Münîr: Getirdiği öğretilerle müminlerin kalplerini aydınlatan demektir.

el-Mühâb: Güç ve kudretine binaen herkesin kendisinden korktuğu kimse demektir. Korku mânâsına gelen heybet kökünden ism-i me fuldür.

îljyâ'da. şöyle denir: Heybet, celâl ve tazim eksenli bir korku olup korkudan daha özel bir mânâ içermektedir. Zira normal korkuda tazim söz konusu değildir. Pej^gamber (salhllahu aleyhi vesellem) düşmanlarını bîr aylık mesafeden korkuya sevkedecek bir heybete sahip olduğu için bu adla anılmıştır. Bu konu "Peygamber (sallalhhu aleyhi vescUem)'in hususiyetleri" bahsinde daha geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Muhacir; Mekke'den Medine'ye hicret ettiği için bu adla anılmıştır. Bu konu "hicret" bahsinde daha geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Muhdât: Bir   hadis-i   şeriflerinde   Peygamber   (sallalhhu  aleyhi vesellem) şöyle buyururlar: "Ben sadece doğru yola iletilen bir rahmetim. "

el-Mühdî: İrşâd eden ve hayır yola delalet eden demektir. Allah Teala şöyle buyurur: seni  doğru yola iletsin

diye..."  (Fetih 2)  Hassan b. Sabit (radiyalkhu anh) Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e yazdığı bir mersiyede şöyle der:

Hidayet rehberi olan Peygamber toprakla bu!u§tu

Toprağa ayak basanların en hayırlısı' Bİ2İ bırakıp uzaklara gitme![101]

el-Mühezzeb: Her türlü kirlerden arınmış ve temiz ahlaka sahip kimse demektir. Teb^îb kökünden ism-i mefûldür.

el-Müheymin: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in amcası Abbas'ın O'na bu isimle hitap ettiği nakledilmiştir. Bu isim Kur'an-ı Kerim'de şöyle geçmektedir: 

"Kuran'ı, önce gelen Kitabı tasdik ederek ve ona şahit olarak gerçekle sana İndirdik."(Mâide,48.) İbn Ccrîr, Mücahid (rahmemllahaleyh)'den âyet-i kerimede geçen Müheymİn'den kastın, Kur'an konusunda kendisine güvenilen, Kur'an kendisine emanet edilen Muhammed (aleyhisselam) olduğunu ifade etmiştir.

Müheymin ismi Arapça'da heymene kökünden ism-i fail olup gözaltında tutan ve müşahede eden mânâlarına gelmektedir. Müheymin ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup, mânâsı herşeyi müşahede eden ve gözetip koruyan anlamındadır. Rakîb ismiyle aynı anlamda olduğunu ifade edenler olduğu gibi, yaratıklar üzerinde yegane tasarruf sahibi mânâsında olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bazıları ise mümin ve emin mânâlarında olduğunu ifade etmişlerdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ümmetine şahid olan, mümin ve emin anlamında müheymindir.

el-Mevrûdu Havduhu: Kıyamet günü Kevser havuzu etrafında insanların çevresinde toplandığı kimse demektir. "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm)'in hususiyetleri, bi'seti ve haşri" bahsinde bu konuya değinilecektir.

el-Mûsal: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)*in Tevrat'ta geçen adı olup mânâsı "rahmete nail olan" demektir.

el-Mu'tâ Cevâmie'l-kelim (Kendisine özlü sözler,.söyleme yeteneği verilen): Bu isim hakkında da "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" bahsinde bilgi verilecektir.

el-Mûhâ ileyh (Kendisine vahyedilen): Bu isim hakkında "Peygamber (sallallahu aleyhi vcsellcm)'in bi'seti" bahsinde bilgi verilecektir.

el-Mevlâ: Allah Teala şöyle buyurur: "Peygamber mü'minlere kendi nefislerinden daha yakındır." (Ahzab 6) Buharı ve Müslim, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu nakîetmişlerdir:   "Ben her mü'minin dünya ve âhirette en yakın dostuyum; kim  dünyada kendisinden sonra miras olarak bir mal bırakırsa o mal varislerine intikal eder. Şayet bir mü'min gerisinde borç veyahut tahmin edilmesi gereken bir şey bırakırsa alacaklıları    gelsin     bunun     karşılığım     benden     istesinler,     %ira     ben     onun mevlâsıyımj'velisiyim."[102] Ihnu'1-Esîr şöyle der: Mevlâ kelimesinin on altı mânâsı vardır: En yakın, mâlik, seyyid, azâd eden, ihsan eden, yardım eden, seven, tâbi   olan,   dayı,   amca   oğlu,   müttefik,   kavminin   efendisi,   enişte,   köle, kendisine ihsan olunan, bir işi deruhte eden. Bu mânâların çoğu hadis-i şeriflerde vârid olmuştur. Dolayısıyla kullanıldığı bağlama göre en uygun mânâyı  vermek  mümkündür.   Bu  hadis-i   şerifte  İse  seyyid,  ihsan  eden, yardım eden ve seven mânâkırı en uygun mânâlardır. Mevlâ, aynı zamanda Allah Teâlânm isimlerinden olup ona nisbeten bu mânâlara Mâlik de İlave edilir.

Mûzmûz: Bu konuda Bulkınî şöyle der: Bu isim Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)'in İbrahim'in sahifelerinde geçen adîdir.

el-Mev'iza: Kalplere tesir edecek şekilde hayır ve güzel şeyleri hatırlatmak anlamına gelen vâ\ kökünden alınmış bir isimdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bütün kullara kıyametin yaklaştığını Öğütlemiş ve bu bağlamda insanlara vâz-u nasihatte bulunmuş olması hasebiyle bu adla adlandırılmıştır.

el-Muvekkar: İlim ve vakar sahibi demektir. Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem) bulunduğu meclislerde insanların en vakuru olduğu için bu adla anılmıştır. Bu isim hakkında el-Mu'a^ar isminin geçtiği yerde bilgi verilmişti.

el-Mûkin: Zİhne tam anlamıyla nakşetmek ve şüphe kalmayacak şekilde pekiştirmek anlamına gelen eykane fiilinden ism-i faildir. Râgıp şöyle der: İkan, magrifet ve dirayetten daha üstün bir mertebedir; çünkü îkan ilmin sıfatların d andır. Allah Teâlâ: "llme'l-Yakın..." (Tekasür 5) buyurmuştur.    Onun    için   Arapça'da    nm'rifetu'l-yakm   ve    dirâyetü'l-yakîn denilmez.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Allah'ın birliğine, sıfatlarına ve kendisine indirilen vahye en üst düzeyde iman ettiği ve en ufak bir şek veya şüpheye düşmediği İçin kendisine bu acı verilmiştir. Kadı İyâz'm ifade ettiği pibi bütün müslümanlar bu konuda icmâ etmişlerdir.

Meyzmeyz: Bulkînî bunun Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in Tevrat'ta geçen isimlerinden olduğunu ifade etmiştir.

el-Mîzan: "Kitabı ve Mîzân'ı hak   İle   İndiren   Odur"    (Şûra   17)   âyet-i   kerimesinde   geçen   mîzân'ın Peygamber   (sallallahu   aleyhi  vesellem)   olduğu   ifade   edilmiştir.   Bunu   İmam Mahmud b.  Hamza  el-Kirmânî  Garibinde bildirmiştir.  Mîzân hakkında "indirdi" fiilinin kullanılması doğru bir kullanım mıdır? şeklinde bir soru yöneltilecek olursa cevabımız şudur: Bu kullanım: "Allah Sİze Öğüt, Resul İndirdi" (Talak 10) âyetinde geçen kullanım gibidir.

el-Muyessir:  Din   konusunda   kolaylaştırıcı   olan   demektir. Kolaylık anlamına gelenyusr kökünden İsm-i faildir. Müslim, Câbir (radiyaüahu anlı)'den Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hanımlarına hitaben:  "Allah beni kolaylaştırıcı olarak gönderdi" buyurduğunu nakletmiştir. Aİşc (radiyallahu anhâ) şöyle der: "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) iki tercih arasında bırakıldığında mutlaka kolay olanım tercih ederdi."

el-Muyemmem: Maksûd anlamına gelmektedir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) kıyamet günü bütün yaratıkların maksûdu ve selâmete nail olmaları noktasında onların sığınağı olması hasebiyle bu adla anılmıştır. Allah Teala en iyisini bilir.

N Harfiyle Başlayan İsimler

en-Nâbiz: Nebeşv  kökü   iltifat   etmemek,   atmak,   iade   etmek mânâlarına gelir. Bu isim:  "Onların  sana  karşı   bir hıyanette  bulunmalarından  korkarsan onlarla yaptığın ahdi  at/boz" (Enfal 58) âyet-i kerimesinden alınmıştır.

en-Nâciz: Verdiği  sözü  yerine  getiren  demektir.   Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu konuda kendisine erişilmeyecek bir mertebedeydi.

en-Nâs: Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Yoksa Allah Teâlânın fazl-u kereminden verdiği şeylerden dolayı insanları mı kıskanıyorlar!" (Nisa 54) Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve Ibn Ebî Hâtİm, Ikrime (radiyallahu anh)'dan bu âyet-i kerimede gecen "insanlar"dan kasdın "Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem)" olduğunu nakletmişlerdİr. İbn Cerir, Mücahid'den benzer bir rivayet nakletmiştir. Bu kullanım özelin, genele ıtlâki kabilinden bir kullanımdır. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bütün insanların en yücesi olduğu için bu adla anılmıştır. Veyahut kendisi bütün insanların sahip olduğu güzel hasletleri şahsında topladığı için bu adla anılmıştır.

en-Nâsih: Nesh eden, devre dışı bırakan anlamındadır. Nesh, şer'i bir hükmü ikinci bir şer'i hükümle askıya almak ve devre dışı bırakmak demektir.  Peygamber  (sallallahu aleyhi vesellem)  de  kendisinden önceki bütün şeriatleri nesh ettiği için bu adla anılmıştır. Onun için akaid esaslarında tercih edilen görüş odur İd, bizden Önceki şeriatlere ait hükümleri nesh eden bir hüküm vârid olmasa da onlar mutlak anlamda bizim için hiçbir hüküm ifade etmez. Ancak bazıları: "Bizim semtimizde onu nesh eden bir nas olmadığı durumlarda geçmiş ümmetlere ait şeriatler bizim için de geçerlidir" demişlerdir. Bulkînî şöyle der:'- Üstadımız Şeyhu'l-İslam Ebu Zekeriyyâ el-Münâvî'nin bu bağlamda şöyle dediğini işittim: İtikad edilmesi gereken odur ki,   Peygamberimiz   Muhammed   (sallallahu  aleyhi  vesellem)'in   getirdiği   şeriat O'ndan önceki bütün şeriatleri nesh etmiştir, bunda en ufak bir tereddüt yoktur. "Nesh eden bir nas vârid olmadıkça bizden öncekilerin şeriat! bizim için de geçerlidir" diyenler, bununla, bizim şeriatimizin o hükmü tasvib etmesi ve onaylaması durumunda geçerlidir, yoksa bu durumda biz daha önceki seriatlerle amel etme durumundayız, demek değildir.

Mülâhaza:

Allah Teâlâ bizzat kendi zatına nesh fiilini isnad etmiş ve: J "Biz her hangi bir âyeti nesh eder veya onu

unutturursak, ondan daha iyisini veyahut benzerini getiririz" (Bakara 106) buyurmuştur.

en-Nâsik: Âbid mânâsında olup "ibadet" mânâsına gelen nüsük kökünden/#//ölçüsünde bir isimdir.

en-Nâşir: Naşir ismi, dürüldükten ve kaybolduktan sonra bir şeyi açığa çikaran demektir. Yaymak anlamına gelen neşr kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) İslam'ı yaydığı ve ahkama yönelik prensipleri ortaya çıkardığı için kendisine bu ad verilmiştir. Veyahut naşir ismi daha önce geçen haşir mânâsında olabilir.

en-Nâsib: Bu ismi İbn Dihye zikretmiştir. Suyutî şöyle der: Nâsib isminin, dinin hükümlerini açıklayan anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu durumda Nâsib ismi yolun tayin edilmesi için belli yerlere konan işaretler anlamında olan rrnsuh kökünden türetilmiş olur. Veyahut İslam dinini ikame eden, uygulayan anlamındadır. Aynı şekilde bu İsim: "Bir isi bitirdiğin zaman bir başkasına yönel" (İnşirah 7) âyetinde geçen fensab kökünden alınmış olabilir. Bulkînî nâsib İsminin, "ibadet ve tâatta gayret eden" mânâsında olduğunu ifade etmiştir. Buna göre yukarıdaki âyet, İbn Abbas (radiyallahu anh)'m ifade ettiği gibi: "Namazını bitirdiğin zaman duaya yönel ve Rabbine yalvar" anlamındadır. A}?et-i kerimenin tefsiriyle ilgİH olarak Hasan-ı Basrî'den şu tevil nakledilmiştir: "Cihadını bitirdiğin an kendini ibadete ver." Yukarıdaki âyet-i kerimenin geçtiği surede Allah Teâlâ Peygamber (sallallahn aleyhi vesellem)'e verdiği nimetleri saydıktan sonra, göğsünün yarılması, yükünün hafifletilmesi ve zorluk ve meşakkatten sonra mutlaka bir kolaylığın tecellî edeceğini bildirmesi... gibi hususları zikrederek sılanü ve meşakkatlerin geçeceğini vadettikten sonra O'nu şükre teşvik etmiş ve Özellikle İbadete yönelmesini emretmiştir. O'na: "Kendini ibadete ver ve bir ibadeti bitirdiğin an bir başkasına yönel" demiştir.

en-Nâsih: Bunu İbn Dihye zikretmiştir. Bu İsmi İbn Dihye Miraç gecesi peygamberlerin Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)'e hoşgeldin bağlamında: "Hoşgeldin, Rabbinin risale tini tebliğ edip ümmetini hayra teşvik eden ümmî Peygamber" sözünden almıştır.

Hattabî (rahmetullah aleyh) şöyle der: Nasihat, iyi ve güzeli insanlara telkin etmek demektir. Lügat mânâsı itibariyle iflas anlamındadır. Bir başka dil uzmanı şöyle demiştir: Nasihat, dünya ve "âhiret kurtuluşunu sağlayan eylemleri yerine getirmek" demektir. Elbisenin dikildiği ip anlamına gelen mssâh kökünden alınmıştır. Bir başka dil uzmanı şöyle der: Nı/suh/nasihat, lügat mânâsı itibariyle "eksik yeri ve boşluğu kapatmak" anlamındadır. Nasihat de İnsanın eksik kalan yönünü telafi etmeye yönelik olduğu içİn bu

adla anılmıştır.

en-Nihâje'dc şöyle denir: Nasihatin türetildiği nüsııh kökü, "balın petekten ayrılıp süzülmesi" anlamına gelir. Nasihat eden kişi de bahn petekten süzülüp alınması gibi, karşısındakine manen duru ve saf bir şahsiyet kazandırmaya calışü&ı için bu adla anılmıştır.

Nâsiruddîn: Bu ismi Abdülbâsıt Bulkînî zikretmiştir. Dini kâfirlerden kurtaran demektir. Nasır kelimesi mı sara şeklinde çoğul yapılır.

Alim'İn çoğulu ulemâ gibi. Din kelimesi de lügat anlamı itibariyle tâat, mükâfat, ceza, ahd ve şeriat anlamlarına gelir. Burada kastedilen ise bütün dinlerin en şereflisi olan İslam dinidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Allah katında din İslam'dır." (Al-i İmran 19) Bazıları dini, "akıl sahiplerini kendi tercihleri ile iyi ve güzele ileten İlahi bir lütuf şeklinde tarif etmişlerdir,

en-Nâdir: Bu ismi de Abdülbâsit Bulkînî zikretmiştir. Güzellik ve zerafet anlamına gelen nedâret kökünden fail ölçüsünde bir isimdir.

en-Nâtiku bi'I-Hak: (Hakk'ı konuşan) Bu ismi Sehâvî zikretmiştir.

en-Nâzir men Halfehu: "Arkasında bulunanı gören" demektir. Bu isim en-Nâdiru min Halfıhi şeklinde de okunmuştur kî, bu da "önünü gördüğü gibi arkasını da gören" demektir. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in mübarek gözlerinin evsafı" bahsinde geniş bîr şekilde ele alınacaktır.

en-Nâhî: Yasaklayan anlamındadır. Amir isminin geçtiği yerde hakkında bilgi verilmişti.

en-Nebiyy: "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'İn bi'seti" bahsinde hakkında bilgi verilecektir.

Nebiyyu'r-Râha: Kâha, rahatlama ve kolaylık anlamlarına gelir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ümmetini şirk yorgunluğu ve meşakkatinden kurtardığı için kendisine bu ad verilmiştir. Veyahut Peygamber (sallallahu aleyhi vescllem) daha önceki şeriatlerdeki katı hükümleri getirdiği şeriatle hafiflettiği ve rahatlattığı için kendisine bu ad verilmiştir. Zira daha önceki ümmetlerde tevbe durumunda nefsin öldürülmesi ve necaset mahallinin temizliği için o bölgenin kesilmesinin şart koşulması gibi ağır ceza ve sorumluluklar vardı.

Nebiyyu'f-Rahme: "Rahmet Peygamberi" demektir. Daha Önce rahmet İsminin geçtiği yerde hakkında bilgi verilmişti.

en-Nebiyyu's-Sâlih: Mirâc hadisinde peygamberler ile melekler Muhammed (sallallahu aleyhi vesellcm)'c: "Hoş geldin ey sâlih Peygamber!" demişlerdir. Bu isim Sâlih isminin geçtiği yerde anlatılmıştı.

Nebiyyu'l-Abmer; ve

Nebiyyu'l-Esved:  Yani   ins   ve   cin;  Arap   ve  Acem'in   ' Peygamberi demektir.                                 

Nebiyyu't-Tevbe: Tevbe, dönmek anlamına gelir. Sehl (rahmemllah aleyh) şöyle der: Tevbe, ibadet ve tâat noktasında İhmalkarlığı terkedip bir an önce Allah'a yönelmektir. İmamu'l-Haremeyn şöyle der: Tevbe, kula izafe edilerek kullanıldığında insanın hatalarından dönüp onlara pişman olması anlamına gelir. Allah Teâlâ'ya izafe edildiğinde ise onun bahşettiği nimetlerin kullara geri verilmesi anlamına gelir.

Nebiyyu'l-Harameyn: Mekke     ve      Medine'nin peygamberidir.

Nebiyyu Zemzem: "Kabe'nin faziletleri bahsinde" zemzem hakkında bilgi verilmişti.

Nebiyyu'l-Merhame: Rahmet   isminin   geçtiği   yerde hakkında bilgi verilmişti.

Nebiyyu'l-Melhame: Cihad peygamberi demektir. Nitekim Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis-i şeriflerinde: "Ben kılıç ile gönderildim " buyurmuşlardır.

Nebiyyu'l-Melâhim: Yukarıdaki isim ile aynı mânâdadır. 

en-Nebe': Önemli haber anlamına gelir. Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede "Birbirlerine hangi şey hakkında soru soruyorlar? 0 büyük haber hakkında mı soru soruyorlar" (Nebe1, 1-2) buyurmuştur. Burada geçen haberden kastın "Kur'an" olduğunu ifade edenler olduğu gibi, ondan Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in kastedildiğini ifade edenler de olmuştur.

en-Necm: Genel kullanımda yıldız mânâsına gelmektedir. Yıldız, yön tayininde rehberlik vazifesi gördüğü gibi, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de iman yolunda insanlara kılavuzluk ettiği için bu adla anılmıştır. İmam Cafer b. Muhammed şu yorumu yapmıştır: "İnen yıldıza yemin olsun ki" (Necm 1) âyetiyle ilgili olarak; yıldızdan kasıt Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Yıldızın inişi ise Mirâc gecesi gerçekleşmiştir.

en-Necmu's-Sâkib: Nuru ve ışığı ile karanlıkları delen yıldız demektir. Sülemî (rahmetullah aleyh) şöyle der: Ayet-i kerimede geçen: "Işığı karanlıkları delen yıldız"dan (Târik 3) kasıt Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) Mir.

en-Necîb: İnsanlar arasından seçilmiş, şerefli ve kerîm kimse demektir.

en-Necîd: Mahir kılavuz veyahut herkesin aciz kaldığı konularda cesur olan kimse demektir. Necd kökünden^// ölçüsünde bir isimdir.

Neciyyullâhi Teala: Râgıb (rahmetullah aleyh) şöyle der: Necîyy, münâcat eden demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur bibimle konuşması için yanımıza yaklaştırdık. " (Meryem 52) İniecâ fiili Arapça'da "kendine sırdaş edinmek" mânâsında da kullanılır.

en-Nedb: Bu ismi Bulkînî zikretmiştir. Necip ve zarif anlamlarına gelir. Çoğulu nüdiib ve nüdebâ şeklindedir.

en-Nezîr: Uyarmak anlamına gelen ne%era kökünden feil ölçüsünde bir   isimdir.   Ne^îr ile   resul arasındaki   fark   şudur:   uyararak   ve korkutarak haber vermek anlamına gelirken; resul sadece haber vermek ve iletmek anlamında kullanılır. Peygamber (sallalîahu aleyhi vescllcm) insanları ilahi azaba karşı uyardığı ve onları azaptan sakındırdığı için bu adla anılmıştır. Aynı şekilde görevlendirildiği şeriatin hükümlerini tebliğ eden her mübelliğe de ne^îr denmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Okuma işi bitirilince de kavimlerini uyarmak üzere geri döndüler." Nezîr aynı zamanda resul olarak da adlandırılır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  "..Biz seni müjdeci ve uyana olarak gönderdik."

(Furkan 56) Yani itaat edenlere müjdeci, isyan edenlere uyarıcı olarak seni gönderdik.

en-Nesîb: Bilinen bîr soydan gelen demektir. Neseb aynı atalara mensub  kimseler için  kullanılır.   Peygamber  (sallalkhu aleyhi vesellem)'in pâk nesebi de neseblerin en şereflisidir. Bu konu daha önce geçmişti. en-Nasîh: Nasihat kökünden^// Ölçüsünde bir isimdir. en-Nİ'me: Nimet, en iyi hal üzere olmak demektir. Nimet, cins bir isim olup hem az, hem de çok nimete mazhar olanlar için kullanılır. In'âm ise, başkalarına ihsan anlamındadır. în'âm fiili  sadece akıllı varlıklar için kullanılır. Dolayısıyla: "Falanca bineğine in'amda bulundu" denmez. dİ) I Ni'metullâh: Allah'ın nimeti demektir.

Buharı, İbn Abbas (radiyallahu anb)'dan: "Onlar Allah'ın nimetine küfürle karşılık verdiler" (İbrahim 28) âyetiyle ilgili olarak şunları rivayet etmiştir: Allah'a yemin olsun ki âyet-i kerimede kastedilenler Kureyş kâfirleridir; nimet ise, Muhammed (sallalîahu aleyhi vesellem)'dir. Zira O, Allah'ın bir nimetidir. Ömer (radiyallahu anh) da: "Evet onlar Kureyş kâfirleridir; nîmetise, Muhammed (salkllahu aleyhi vcsellem)'dir. Ibn

Cerîr ve İbn Ebî Hatim, es-Süddî'den: "Allah'ın nimetlerini tanıyor, ancak arkasından onu inkar ediyorlar" (Nahl 83) âyetiyle ilgili olarak şu yorumu bildirdiler: "Âyet-i kerimede geçen nimet, Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Zira onlar Muhammed (saliaUahu aleyhi vesellem)'in kendilerine gönderilen bir elçi olduğunu biliyorlardı."

en-Nakiyy: Her türlü maddi ve manevi kirden arınmış demektir. Zira Arapça'da nafajy, temiz ve pak anlamındadır.

en-Nakîb: Nccâr oğullarının reisi olan Ebu Ümâme Esad b. Zürâre vefat edince onlar Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e -gelip: tcYâ Resûlallah, onun yerine bize bir reis tayin et!" demişlerdi. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de: "Si% benim dayılarımsını^ ve ben si^in nakibini-^İm/temsilcininim" buyurmuşlardı. İşte Nakîb İsmi, bu hadİs-i şeriften alınmıştır. Nakîb isminin manâsıyla ilgili olarak farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, kavmine şahid olan; bazıları, kavminin güvenilen kişisi; bazıları da kavminin her türlü sorumluluğunu üstüne alan kimse demişlerdir. Nakîb sorumlu olduğu kişilerin her halinden haberdar olan kimse mânâsına da gelmektedir.

en-Nûr: Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Size Allah katından bir nur ve açık bir kitap geldi." (Mâide 15) Bir grup âlim şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerimede geçen nurdan kasıt Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurur:  "Allah yerin ve göğün nurudur.

Onun nuru...." (Nur 5) İbn Murdeveyft," İbn Abbas (radıyallahu anh)'dan şu sözünü nakleder: Bu âyet-i kerimede geçen nûr'dan kasıt Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'dir. İbn Cerîr, İbnVAbbas (radiyallahu anh)'m yukarıdaki âyet-i kerimenin tefsirini Ka'b'a sorduğunu ve kendisinden şu cevabı aldığını nakletmistir. "O'nun nuru penceresiz bir oyuğa benzer." Bunu Allah Teâlâ  Resûlullah   (salkllahu aleyhi vcsellem)'in  kalbi  için  misal  vermiştir.   pencerenin içinde bir lamba vardır." Lamba da Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in kalbidir. "Lamba cam İçerisindedir. " Cam ise Resûlullah (sallallahu aleyhi vcsellem)'in göğsüdür. "Cam sanki inciden bir yıldız gibidir." Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in göğsü inciden bir yıldıza benzetilmiştir. "Neredeyse ateş değmese de yağı ışık verir." Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) konuşmasa da nübüvveti zahirdir.

Taberânî ve İbn Asâkir, İbn Ömer (radiyallahu anh)'dan şunları naldetmişlerdir: "Penceresiz bir oyuğa benzer" Bundan kasıt Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in gönül âlemidir.  Camdan kasıt kalbidir. Lambadan

kasıt, kalbindeki nurdur. "Mübarek bir zeytin ağacının yağından   yakılır."  Ağaçtan  kasit,  İbrahim  (aley-hisselâm)'ın  şeccresidir.   "O ağaç  ne doğuya,   ne de  batıya  mensuptur." Yani, ne yahudi, ne de hırı s ti yandır. Sonra İbn Ömer (radiyalklm anlı) şu âyet-i kerimeyi okudu "İbrahim ne yahudi,   ne   de   hıristiyandı;   ancak   o,   Allah'a   teslim   olmuş   bir müslümandı; o aynı zamanda müşriklerden de değildi." (Al-i İmran 65) Bunu İbn Ebî Hatim, Mukâtil b. Hayyan'dan rivayet etmiştir. Abdullah b. Rcvahâ (radiyaJliihu anlı) şöyle der:

O Peygamber-i zîşân m şahsında apaçık âyetler olmasaydı (J nun şskh şaman zaten sana ne olduğunu haber verirdi.

Kadı Iyâz şöyle der: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm) yüklendiği misyonun çok açık ve net olması ve getirdiği öğretilerle mümin ariflerin kalplerini nurlandırması sebebiyle Av/r adıyla adlandırılmıştır.

Bu   isim   aynı   zamanda   Allah   Teâlâ'nın   isimlerinden   olup   onun hakkındaki mânâsı "nuru yaratan" demektir. Aynı zamanda o, yer ve göğü nurlarla aydınlatan olduğu gibi, hidayet yoluyla mü'minlerin kalplerini de aydınlatandır. Nur, ışıktan daha kuvvetli bîr şeydir. Bazıları  "her tarafa yayılan ve görme duyusuna İşJev kazandıran şeydir" demişlerdir. Nûr iki çeşittir:   Basiret gözüyle  idrak   edilen  nurdur  ki  o,   aldın,   Kur'an'ın  ve Peygamber (saöallahu aleyhi vescüem)'in nuru gibi ilahi bir nurdan intişar etmiştir. İkincisi   İse,   maddi   gözle   idrak   edilen   nurdur   ki   Güneş,   Ay  vb.   gök cisimlerinden İntişar eden nurdur. Daha Önce nur ile ışık/%iya arasındaki farka değinilmişti.

Şayet ışık nurdan daha kuvvetli İse neden Allah Teâlâ:  "Allah yerin ve göğün nurudur" âyet-i kerimesinde Allah Teâlâ kendi zâtını nur ile nitelemiştir? diye bir soru yöneltilecek olursa şu cevabı veririz: Allah Teâlâ bizzat kendi bâtını nur yerine ışığa benzetseydi, o zaman akıllı varlıklardan hiç kimse yolunu şaşırmazdı. Oysa Allah Teâlâ İlmi ezelisinde insanların bir kısmının şakî/bedbaht, bir kısmının ise saîd/muflu olacağına hükmetmiştir. Görmezmisin ki, gündüz Güneşin ışığından dolayı hiç kimse yolunu şaşırmaz, ama geceleyin Ay olsa da yolunu şaşıranlar çoktur. Buradan Peygamber (salhllahu aleyhi vescllem)'in ışık/%iya yerine nur ile adlandırılmasının hikmeti tecelli etmiş olmaktadır. Allah Teâlâ O'nu Güneşin nuru yerine, lambanın nuruna benzetmiştir. Zİra güneşin nuru süfli aleme müteveccih İken, marifet nuru lamba gibi sadece ulvî âleme müteveccih olur, Aynı şekilde Güneşin nuru sadece gündüz söz konusu iken, marifet nuru lamba gibi ihtiyaç anında gece işrâk eder. Diğer taraftan Güneşin nuru bütün yaratıklara şâmil iken, marifet nuru lamba gibi sadece bazılarına yönelik olur.

Nûru'1-Ümem: (Bütün ümmetlerin nuru) Bu ismi Sehâvî zikretmiştir. Bütün ümmetlerin nuru, onlara hidayet bahşeden anlamındadır.

Nûrullâhülezî Lâ Yutfe': Bu ismi Sehâvî zikretmiştir. Allah'ın sönmeyen nuru mânâsındadır.

Nûn: Bunu İbn Asâkir zikretmiştir. Bazıları:

"Nün. Kaleme ve kendisiyle yazı yazılana yemin olsun ki" (Kalem 1) âyet-i kerimesinde geçen nûn'un Peygamber (salkllahu aleyhi vesellem)'in isimlerinden olduğunu ifade etmişlerdir. Bu ismin Allah Teâlâ'nın Esmâu'l-Hüsnâ'smdan olduğunu ifade edenler de olmuştur. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

H Harfiyle Başlayan İsimler

el-Hâdî: Hidayet kökünden fail ölçüsünde bir İsimdir. Hidayet lügat mânâsı itibariyle "delâlet etmek" ve "kılavuzluk yapmak" anlamındadır.   Allah   Teâlâ   şöyle   buyurur:  

"Muhakkak ki sen sırat-ı müstakime iletirsin." (Şûra 52) Hâdîismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isimlerinden olup ona nisbetle mânâsı, kullarına marifet yolunu gösterip rubûbiyyetini İkrar ettiren demekür. Veyahut, kullarına maişet yollarına ileten, demektir. Hidayet terim anlamıyla, insanda imana giden yolu yaratmaktır. Bu da sadece Allah Teâlâ'nın vasfıdır ki, bir âyet-i kerimede "Sen sevdiğine hidayet edemezsin" (Kasas 56) buyurulmuştur. Aynı şekilde hidayet "açıklamak" ve "zarif bir şekilde delalet etmek" anlamlarında kullanılır ki, bu vasıf hem Allah Teâlâ, hem de Peygamber (sallallahu aleyhi vesellcm) hakkında geçerlidir. Yine hidayet dua, yani davet etmek anlamında da kullanılır. Bir âyet-i kerimede  "Her ümmetin bir çağırıcısı vardır" (Ra'd 7) buyurulmaktadır.

el-Hâşimî: Babasının dedesine nisbetle Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'e verilmiş bir addır. "Peygamber (sallallalıu aleyhi vesellem)'İn pak nesebi" bahsinde hakkında bilgi verilmişti.

el-Hecûd: Çok teheccüd  sahibi demektir.   Teheccüd de Allah Teâlâya tâat gayesiyle gece yapılan ibadettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: 

 "Gecenin bir kısmında farzlara ilaveten kalkıp İbadet et." (İsrâ 79) Begavî bu âyet-i kerimeye şöyle mânâ vermiştir: "Allah'ın sana farz kıldığı şeylere ilave olarak kalkıp gece namaz kıl!" Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi veseUem)'in hususiyetleri" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Hüdâ: Delâlet etmek ve doğru yolu göstermek mânâsındadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Size Rabbinizden bir hidayet geldi." (Necim 23) Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e hidayet ismi mübalağa kabilinden verilmiş bir isimdir. İmam Ahmed, Ebu Ümâme (radiyalkhu anh)"dan şunları nakleder: Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem) buyurdular ki: "Allah beni âlemlere rahmet, müminlere de hidayet olarak gönderdi." Aill AjJA Hediyyetullah: (Allah'ın hediyesi)

el-Hümâm: Bu ismi Abdülbâsit Bulkînî zikretmiştir. Mânâsı yüce hükümdar, demektir.

el-Himme: Seyyid, yiğit ve cömert anlamındadır.

el-Heyyin: Bu ismi de Bulkînî zikretmiştir. Vakar ve sükûnet sahibi demektir.

Vâv Harfiyle Başlayan İsimler

el-Vâcid: Bilgin vÜyahut zengin anlamındadır. Gönül zenginliği anlamına gelen vecede kökünden ism-i fâüdir. Vâcid ismi aynı zamanda Allah Teâla'nın isimlerinden olup mânâsı "her şeyi bilen veyahut her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise hiç kimseye muhtaç olmadığı zât" demektir.

el-Vâsit: Bu ismi İbn Dihye zikretmiştir. Sıhâh adlı sözlükte şöyle denir: Vâsıt ismi, gerdanlığın ortasında yer alan değerli taş mânâsmdadır. "Peygamber (saüalkhu aleyhi vescöem)'in pâk nesebi" bahsinde hakkında bilgi verilmişti.

el-Vâid: Bu ismi de İbn Dihye zikretmiştir. Va'd kökünden ism-i fail ölçüsünde bir ismidir. Va'd ismi, mutlak anlamda hep hayır ve olumlu şeylerde kullanılır. Va'îd şeklinde kullanıldığında ise karine yoluyla "tehdit" anlamına gelir.

feJıjfi el-Vâsi': Cömert olan ve çok veren demektir. Vâsi' ismi aynı zamanda Allah Tcâlâ'nın isimlerinden olup ona nisbetle mânâsı, her şeyi ihata eden veya rızkı bütün kullarına şamil olan veyahut rahmeti her şeyi kaplayan, karşısında muhtaç olmaksızın veren; bilen ve mutlak zengin olandır.

el-Vâdi': Ümmetinden zorluk ve meşakkatleri gideren demektir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurur:  'Ve onlardan ağırlıkları kaldırır." (A'raf 157) Âyet-i kerimede geçen "ağırlık" (ısr), insanı serbest hareket etmekten alıkoyan ağırlık mânâsına gelmektedir. Ancak âyetti kerimede kastedilen, "sorumluluk/mükellefi ye t" ekseninde bir ağırlıktır. Tıpkı İsrailoğullanna yönelik bir takım hükümlerde olduğu gibi; zira onlara tevbenin sıhhati için nefislerini öldürmeleri şartı ve günah isleyen uzuvların kesilmesi gibî ağır hükümler getirilmişti. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi vesdlem)'in hususiyetleri" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Vâ'iz: Bu ismi İbn Dihye: "De ki ben size bir şeyi ÖğÜtlÜyorum" (Sebe' 46) âyet-i kerimesinden almıştır. İbnul-Fâris şöyle der: Vaaz, korkutmak anlamındadır. Halil b. Ahmed ise şöyle der: Vaaz, hayrı ve kalplerin yumuşadığı güzel şeyleri hatırlatmak demektir. Cevheri şöyle der: Vaaz, nasihat etmek ve olayların sonuçlarına dikkat çekmektir.

el-Vâfî: Lügat mânâsı itibariyle tam ve eksiksiz demektir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de hem fıziken, hem de ahlaken en mükemmel seviyede olduğu ve aklen herkesten üstün olduğu için bu adla anılmıştır. Hassan b. Sabit (radiyallahu anlı) Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'İ övmek bağlamında şöyle der:

O lıer yönüyle mükemmeldir, yıldız misali rehberdir Bütün semavi kitaplara ışık tutan dolunaydır.

el-Vâli: Hükümdar, hâkim ve kral anlamlarındadır. İktidar ve hükümranlık anlamlarına gelen velayet kökünden fail ölçüsünde bir isimdir. Yüce mertebelere yakın, şerif kimse anlamına da gelir. Zira yakınlık anlamına gelen velâ kökünden türetilmiş olması muhtemeldir. Vali İsmi aynı zamanda Allah Teâla'nın isimlerindendir. Ona, nisbetle mânâsı yukarıda geçtiği gibidir.

el-Vecîh: Allah katında itibarı yüksek kimse demektir.

el-Veri': Takva sahibi demektir. Veri' ismi, şüphelerden uzak duran kimse demektir. İbn Yunus-(tahmetullah aleyh) şöyle der: Verâ, her şüpheden uzak durmak ve her an nefsi hesaba çekmek demektir. Bu konu "Peygamber (sallallahu aleyhi veseilem)'in verâsı" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

el-Vesîm: Güzel yüzlü kimse demektir.

el-Vesîle: Vesile, araç demektir. Peygamber (sallaDahu aleyhi vesdlcm) kullar İle Allah Teâlâ arasında bir araç olduğu için bu adla anılmıştır.

el-Vasiy: Bir başkasının yerini alan ve ona halife olan demektir. Peygamber (sallalkhu aleyhi vesellem) geleceğini müjdeleyen, risaletini haber veren ve kendisine ittiba edilmesini teşvik eden İsa (aleyhisselâm)'dan sonra tebliğ ve ilahi risalet vazifesini yerine getirdiği için bu adla anılmıştır.

el-Vefîy: Ibn Dihye şöyle der: el-Vefıy ismi ahlaken ve fıziken tam ve mükemmel olan kimse demektir. Vefa kökünden feîl ölçüsünde bir isimdir. Peygamber (sallalkhu.aleyhi vesellem) sözüne bağlılık ve ahdine vefa noktasında insanların en mükemmeliydi. eİ-Eberr isminin geçtiği yerde Kadı Iyaz'm konuyla ilgili açıklamaları geçmişti. Aynı şekilde Herakiiyus Peygamber (sallallalm aleyhi vesellem)'in en azılı düşmanı olan Ebu Süfyân'a: "Hiç sözünden döndüğü vaki midir?" diye sorduğunda: "Hayır!" demişti. Bu isim aynı zamanda Allah Teâlâ'nın isİmlerindendir.

Veliyyu'1-Fazl: İhsan sahibi demektir.

el-Veli: Yardım eden, dost, ümmetin bütün maslahatlarını üzerine alan demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:  "Sizin dostunuz sadece Allah ve onun Resulü'dür." (Mâide 55) "Allah'ı seven" veyahut "velayet ile muttasıf olan" kimse mânâlarına da gelir. Velayet de "hakikati keşfetmek, engelleri aşmak ve yaratıkların gizli yönleri üzerinde tasarruf etmek" demektir. Kuşeyri şöyle der: Velînin iki mânâsı vardır. Birincisi, "Allah Teâlâ'nin her türlü meselesini üstlendiği ve bir an olsun kendisini nefsine bırakmadığı kimse" demektir. Buna göre velî mefûl anlamında edilgen bir mânâ ifade etmektedir, ikincisi ise, fail anlamında etken bîr mânâdır ki o da "Allah Teâlâ'ya kulluğu ve taati kendisine vazife edinen kimse" demektir. Bu İsim Allah Teâlâ'nin İsİmlerindendir. Zİra Allah Teâlâ: "O Veli ve Hamîd'dir" (Şûra 28), "Allah iman edenlerin Veli'sidir/dostudur." (Bakara 257) Yanı, onlara yardımı üstlenir, bütün İhtiyaç ve maslahatlarını gözetir, anlamındadır.

el-Vehhâb: Karşılık beldcmeden harcamak anlamına gelen hibe kökünden fa'âl ölçüsünde bir isimdir. Bu konu "Peygamber (salhllahu aleyhi vesellcm)'in cömertliği" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır.

Vehhâb ismi aynı zamanda Allah Teâlâ'nin isİmlerindendir. Mânâsı da "kifayet miktarı kadar ve çok vermeden dolayı sahip olduğu mülk azalmayan zât" demektir. Allah Tcâîâ en doğrusunu bilir.

Y Harfi ile Başlayan İsimler

el-Yetîm: Yütm kökünden feîl ölçüsünde bir isimdir. Yetim, buluğ çağma gelmeden babasını kaybeden kimse demektir. Diğer canlılarda annesini kaybeden kimse için yetim kullanılır. Aynı zamanda Arapça'da tek olan her şey yetim diye adlandırılır. Mesela tek ve eşsiz anlamında "yetim inci" kullanılır  "Seni yetim bulup barındırmadı mı?" (Duhâ 6) âyet-i kerimesini de bu mânâ ekseninde tefsir edenler olmuştur. Buna göre âyete şöyle mânâ vermişlerdir: Seni Kureyş'in içinde eşi ve benzeri olmayan birisi bulup barındırmadı mı?

Yâsîn: Bir grup âlim bunu Peygamber (saüallalm aleyhi vesellem)'in isimleri arasında zikretmişlerdir. Bu isim İbn Murdeveyh'in Ebu't-Tufeyl'den naklettiği, Beyhaki'nin de Muhammcd b. el-Hanefıyye'den rivayet ettiği yorum olarak geçmiştir.

el-Yesribî: Medine'nin Cahiliyye dönemindeki ismine nisbede Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'e bu ad verilmiştir. Medine'nin bu ad ile adlandırılmama sı gerektiğine dair bir emir vardır. Bu konu Medine'nin faziletlerinin ve isimlerinin geçtiği bölümde anlatılacaktır.

Mülâhaza: Buraya kadar zikredilen isimlerden anlaşılacağı üzere Allah Teâlâ Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'i kendi isimlerinden bir çoğu ile isimlendirmiştir. Bu İsimler "Peygamber (sallalhhu aleyhi vesellem)'in hususiyetleri" bahsinde geniş bir şekilde ele alınacaktır. Allah Teâlâ en doğrusunu bilendir.

 

4. Bölüm Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in Künyeleri

 

İmam Allâme Ebu's-Saâdât Mecduddin el-Mübarek İbnu'1-Esir (ı-ahmetuîlah aleyh) el-Murassa' adlı eserinde şöyle der: Künye, kinayeden alınma bir isimdir. Kinaye de bir kelimenin zikredilip zahiri anlamı dışında bir mânânın kastedilmesi demektir. İsim hali kinye ve künye şeklinde kullanılır, çoğulu da künâ şeklinde gelir. Künye babanın en büyük erkek evladının başına "Ebu" sözcüğünün getirilmesiyle yapılır. Mesela, "Ebu Hasan", "Ebu Zeyd' denir. Künye muhataba saygı ve tazim gayesiyle başvurulan bir kullanımdır. Muhatabın ismi açıkça ve yalın bir şekilde zikredilmemesi hassasiyetinden hareketle ihdas'edilmiştir. Şair şöyle der:

Ona hitab ederken künyesini kullanırım

Asla ona lakap takmam, lira o ne kötü şeydir.

Künye eksenli kullanım sadece insanlara yönelik bir kullanımdır. Araplarda künye kullanımı ile ilgili şöyle bir hadise nakledilir: Arap krallarından birinin bir oğlu olmuş ve oğlunu kendi yerine hazırlamak üzere özel bir ortamda yetiştirmeyi düşünmüş. Tam eğitim cağına geldiğinde, kendisini eğiten hocaların ahlakıyla ahlaklanıp boşa vakit geçirmesin diye kral ona bulunduğu saraydan uzak bir yerde özel bir yer hazırlamış. Çocuk için özel bir yer hazırladıktan sonra ona her türlü ilrnİ ve siyasi adabı öğretecek hocaları oraya toplamış. Onlarla aynı ortamı paylaşması ve davranışlarını o ortamda geliştirmesi için dünyada ihtiyacı olan her şeyi o ortama taşımış ve yanına akranlarından bir grup çocuk yerleştirmiş. Kral her sene başı orada çocuğu olan babaları da yanına alarak oğlunu ziyaret edermiş. Bir defasında oraya vardıklarında kralın oğlu babasına beraberindekilerin kimler olduğunu sorunca babası: "Bu falanın babası' (Ebu Füîan), şu falancanın babası (Ebu Fülan).." diye yanındaki zevatı böyle takdim edermiş. Dolayısıyla çocuk o zevatı çocuklarının isminden hareketle tanırdı. İşte künye kullanımı Araplarda bu olaydan alınma bir kullanımdır.

İbnu'1-Esir (rahmetullah aleyh) künye ile ilgili daha bir çok önemli Mülâhazalar zikretmiştir ki burası yeri değildir. Söz konusu Mülâhazalara bir takım İlavelerde bulunarak onları Sefîmtü's-Selâme adlı eserimde zikrettim.

Bu girişten sonra Peygamber (saliallahu aleyhi vesellem)'in çok sayıda künyesi olduğunu İfade edebiliriz. Bunlar:

Ebu'l-Kâsim: Bu, Peygamber (saliallahu aleyhi vcsellem)'in en meşhur künyesiydi.

Buhâri ve Müslim Enes (radiyalkhu anlı) 'dan şunları naklediyorlar: Resulullah (saliallahu aleyhi vesellem) bir gün Bakî mezarlığında yürürken: "Ey Ebu'l-Kâsım!" dîye seslenen birisini duymuş ve yüzünü ona dönmüştü Bunun üzerine adam: "Ya Resûlallah" Sizi değil falancayı kastettim" dedi. Bunun üzerine Resulullah   (sallallahu   aleyhi  vesellem): "Benim   ismimi   kullanın,   ancak   künyemi kullanmayın; ^ira ben aranırda Kâsım'ım/paylaştırıcıyım' [103] buyurdu. Hadisin zahirinden, Resûluîlah (sallaUahu aleyhi vesellem)'in bu sözünden dolayı Ebu'l-Kâsım dîye künyelendiği anlaşılmaktadır.

el-Azefi ve Vezir Ebu'l-Hasan Sellam b. Abdullah el-BahiIi e^-Zehair ve'l-A'lâk fi âdâbİ'n-Nüfûsi ve-Mekârimi'l-Ablâk adlı eserinde şöyle derler: Resulullah (saliallahu aleyhi vesellem) kıyamet günü cennet halkına cenneti taksim edeceği için kendisine Ebu'l-Kasım denmiştir. Suyûtî (rahmetuHah aleyh) şöyle der: Siyer uzmanlarının büyük çoğunluğu tarafından benimsenen görüşe göre Resulullah (saliallahu aleyhi vesellem), oğlu Kâsim'm ismi ile künyelenmİştİr. Kasım, Resulullah (saliallahu aleyhi vesellem) ilk doğan ve İlk vefat eden evladıydı. Resulullah (saliallahu aleyhi vesellem) dışında kalan kimselerin Ebu'l-Kâsım künyesini kullanmaları konusu "Peygamber (saliallahu aleyhi vese]km)'in hususiyetleri" bahsinde ele alınacaktır.

Ebu İbrahim: Beyhaki De/âifde Enes (radiyallahu anh)'dan şunları nakleder: Peygamber (saliallahu aleyhi vesellem)'in Mâriye'den olan oğlu İbrahim doğunca bu durum Peygamber (saliallahu aleyhi vesellem)'e malum olmuştu. Hemen Cebrail (aleyhısselâm) O'na gelip: "Esselâmu Alcyke ya Ebâ İbrahim!" dedi.

Ebu'l-Erâmü: Bu ismi İbn Dihyc zikretmiş ve: "Bunu e-^-Zehâir ve'l-A'Iâk sahibi.zikretti" demiştir. Mânâsı, dulların hamişidir.

Ebu'l-Mü'minîn: Allah Teâlâ şöyle buyurur

"Peygamber müminlere nefislerinden daha evlâdır, O'nun hanımları onların anneleridir." (Ahzab 6) Übeyy b. Ka'b yukarıdaki âyeti: "Kendisi de onların babasıdır" şeklinde ilave ederek kıraat etmiştir. Yani, Peygamber (saliallahu aleyhi vesellem) şefkat ve rahmet noktasında müminlerin babası konumundadır. Allah Teâlâ en doğrusunu bilir.

 



[1] Müslim, kitahu'l-cuma 2/585 (17-854).

[2] Taberânî, M. el-Kebîr 7/201; Beyhaki, Delâi/ü'n-Niibüvfe 5/135; Heysemi Mecma' S/222, daha sonra hadisi Taberânî'ye ısnad etmiş ve: "Râvileri Sahih şartlarına uygundur" demiştir.

[3] Buharı, 6/81 (2864)'de Bera'daıı "BenÂtike'lerin (pak kadınların) oğluyum"kısmı olmaksızın rivayet edilmiş tir.

[4] Teli ^b-uTârih-i Dimaşk, 1/289.              

[5] Bu ikî bey t Rûvdu'l-Unufl/l&O ve el-Bidâye ve'n-Nıhâye'de. (2/250) yer almaktadır.

[6] Müslim, kıtabu's-sıyâm 2/819 (162497); Ahmed, Mimıed 2/200.

[7] Ahmed, Müsned 2/121.

[8] İbn Sa'd, TabakâU VV96,

[9] Busra, Şam'a bağlı bir beldedir. el-Misketü'l-Faibddz söyle denir: Busra, Sam beldeleri içerisinde bu Muhammedi nurun girdiği ilk şehirdir. Şam beldeleri içerisinde ilk fethedilen şehir de burasıdır.

[10] Ebû Nuaym, Velâil, 1/9; Taberî, Tefsir, 28/57; Beğavî, Tefsir, 1/111.

[11] Tam İsmi: Halime binti Ebu Abdullah bin el-Hâıis es-Sa'dî el-Bikrî'dir. Peygamber'in sür annelerinden olup el-Hâris bin Abduluzzâ'nm karışıdır. Hudeybiye kırsalında yaşamakta ve zaman zaman Mekke'ye gelerek emzirmek üzere çocuk almakta idj. Hazret-i Peygamber'in bababı Abdullah Ölünce annesi Amme'den O'nu teslim alarak Hudeybiye'de Benû Sa'd kırsalında ve daha sonra Medine'de bir süre emzirdikten sonra annesine teslim etmiştir. Halime, Peygamberimiz Hatice ile evlendikten sonra Mekke'ye gelerek kuraklıktan şikayet etmesi üzerine Hatice ona 40 koyun hediye etmiştir. Peygamberliğin zuhurundan sonra kocası İle birlikte Huzûr-u Saadete gelerek müslüman olmuşlardır. Huncyn günü Cenab-ı Peygamberin yanına geldiğinde ayağa kalkarak onu karşılamış ve ridâsını yere sererek üzerine oturtmuştur. Bkz. el-A'lâm (2/271)

[12] Beyhaki bu rivayeti eş-Şuab'da. (4/305, 5195) vermiştir. Huleymî der ki: Bazı cahillerin diline doladığı, Peygamberimiz'c (sallallahu aleyhi veselîem) nisbet edilen âdil hükümdar Enûşirvan zamanında doğmuş olduğu haberi, asılsızdır. Üstadımız Ebu Abdİllah el-Hafız, bu hadisin asılsız olduğunu söylemiştir. Sonra bazı salîh zatlar rüyasında Peygamberimizi görmüş ve Ebu Abdillah'ın kendilerine bu haberin asılsız olduğunu söylediğim nakletmişler, O da bu hadisin yalan ve asılsız olduğunu tasdik etmiş ve: "Be/ı bunu söylemedim!"demiş.

[13] et-Tennûhî nisbesi, Bahreyn'de ikamet etmiş Teıınuh kabilelerine nisbeli ifade eder. Lübbü'I-Lübab, 1/188.

[14] İsmail b. Abdirrahman b. Ahmed b. İsmail, Ebu Osman es-Sabunî. Horasan memleketlerinde hadis ehlinin öncülerinden. Ehl-İ sünnet ona, oradaki Şeyhülislam lakabını vermiştir. Nîsabur'da yaşayıp orada ölmüştür. Akıdelü's-Selef, el-fusûl fı'l-Usül adlı eserleri vardır. H. 449 senesinde vefat etmiştir. Bkz; el-A.'lâm, 1/317; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 3/117.

[15] Bakİ b. Mahled b. Yezid, Ebu Abdurrahman el-Endülüsî el-Kurtubî. Hafız, müfessir, ataştirmacı. Endülüslüdür. Bir Tefsiri vardır. İbn Beşkcvâl, benzerinin telif edilmediğim söyler. Hadis sahasında bir Müsnedi vardır ki bunu sahabe isimlerine göre tertip etmiştir. Sahabe, rabıûn ve sonrakilerin fetvalarını içeren bir esen olduğu da söylenmektedir. H. 267 senesinde vefat etmiştir. el-A'lâm, 2/60.

[16] Abdullah b. Yahya b. Ali, Rbu Muhammed eş-Şakta tisi et-Tev7.cn. Mâliki fakihidir. Şâirlerdendir. Tevzer'de doğmuştur. Babası ona ilim öğretmiş, bununla yetinmeyip Kayravan'a seyahat etmiş, oranın ulemasından ilim almıştır. H. 429 senesinde Doğuya göçmüştür. Mısır'daki Perene savaşına katılmış, kasidesini orada söylemiştir- Sonra Tevzer'e dönmüştür. Vefat edene kadar da fetva verip ders okutmuştur, Ta'/îk alâ Mesâi/ mıne'i-Müdevvene, Vedâilu's-Sahabe, el-İ'lâm bi-Mıt'a^âti'n-Nebiy adlı eserleri vardır. H. 466 senesinde vefat etmiştir. el-A '/âm, 4/144-145.

[17] el-Bidâye ve'n-Nibâye 2/264-265; er-Rawh'/-Ü/ıüfl/184.

[18] Suyuü'nin söz konusu tespiti ile ibn Hacer'in Sünnet'ten bulduğu dayanak daha önce zikredilmişti.

[19] Nesâi 6/100; İbnAIâce (1938); Taberâni, M. el-Kebîr 12/181; Ahmed, Müsned 1/329.

[20] Buhâri, nikah 9İAZ (5101, 5106, 5107, 5123, 5372)

[21] Buhâfî,  menâkib 5/24(3532);  Müslim 4/1728(124-65/1/1; İbn Abdılben:,  İbn Sa'd,  Tabaka/

[22] Yukanda adı geçen yerlerde.

[23] İbn Adiyy, el-Kâmill I (A; Ebu Nuaym, De/ai/, 1/12.

[24] Ahmed, Mi/sned6/25.

[25] Ahmed, Müsmâ 5/405; Tirmızi, Semai! 2/228.

[26] Ahmed, Müs/ıed4/B\; tbn Hibban (2095); Tabeıinî, M. e/-Kebir2/U8; tbn Sa'd, TabaAât 1/1/65; Beyhaki, De/ai/1/125.

[27] Kadı İyaz,£/> 1/448.

[28] A'şâ, Divan, s. 58, 59; Epaî, 9/81 (Bulak bas.)

[29] Hassan ibn Sabit, Divan, s. 54-55 (Dara'l-Kıitubi'l-îlmiyye bas.)

[30] Hatib,   Tarih  5/444;   Suyûfî,   ed-Dütr 4/152.   Suyûtî  bu   rivayeti  Bezzar'dan nakletmiştir. Ebu Hureyrc'den nakledilen benzer bir rivayeti de Taberânî (M. ef-Evsai) ve Ibn Asakir'e dayandırmıştır.

[31] İbnu'I-Cevzî, el-îlel 1/235; Ukaylî, ed-Du'afa 1/33; Heysemı, el-Mecma' 9/114. Heysemi hadisi Tabcrânî'ye  (M.  el-Evsaft-A.)  dayandırmış ve:   "İsnadında Hasan b. Salih'in amca oğlu Eş'as vardır, kendisi zayıftır, onu tanımıyorum" demiştir.

[32] Acluni, İbn Asâkir'c nisbet ederek Keşfu'l Hajdda. (2/393) zikretmiştir. Suyûtî, Muhtasara't-Meu-^ûafKiL, "Bu hadis bu konuda vârid olan en sağlam hadis olup isnadı basendir" demiştir. Aynı şekilde hadisi îbnu'-l-Cevzi Adevrttâftu (î/157), Suyûtî el-Leâü el-Masnû'dâz 1/55, el-Fetenni de Te^kiretiil-Mevduâftu (s. 89) zikretmişlerdir.

[33] cl-Aclunî, Keşfu'l-Hafâ 1/94. Hadisi Bezzâr, Ebu Rafı'den, Hatib de Ali'den: "Çocuğunuza Muhammed adını verirsem^ ona ikramda bulununum, mecliste ona yer acınıp ve onu ü^mey/ni^' İbaresiyle rivayet etmişlerdir.

[34] Heysemi, el-Mecma' 8/51. Heysemi hadisi Ebu Ya'lâ ve Bezzar'a dayandırmış ve: "Senedinde el-Hakem b. Atiyye vardır. İbn Maîn bu zatı güvenilir kabul ederken, diğer cerh imamları onu zayıf görmektedirler. Senedinde yer alan diğer ravilef Sahih şartlarına uygun ravilerdir" demiştir.

[35] İbn Adiy, el-Kâmildt. 1/172; İbn Hacer, Usanu'I-Mî-^an 1/775; Suyûtî, el-Leâli 1/52.

[36] el-Muttaki el-Hindi, el-Ken- (45221)

[37] Mi^anu%ltida!-341353-354

[38] Buhârî, menakıb 6/641 (3533)

[39] Hassan b. Sabit, Divan 60-64.

[40] Beyit el-îkdü'l-Ferîd'âc Şİİ'Sİ ve 4/264) Ebu Talib'e ııisbet edilmiştir.

[41] Tîmuzi. 2451; Ibn Mâce 4215, Beyhala 2/335; Taberinî (M. ,1-KeMMe) 7/169.

[42] Heysemi, Mecmâ, 9/16. Heysemi hadisi Ebu Ya'la'ya dayandırmış ve: 'Senedinde yer alan Süveyd b. Abdülaziz metruktür" demiştir. Aynî şekilde hadisi Ibn Hacer, el-Metâlib'âz (3077) ve el-Mutteki el-Hindi, Ke/ı^de (28771) zikretmişlerdir.

[43] Müslim,/*^/4/1789(17/2284); Tirmızı 2874. 

[44] Müslim, je^aıl (19-2285); Ahmed, Miisned 3/3^*2; Beyhak, Delâih'n-tiübüvve, 1/367.

[45] Buhârî, kitahu'l-vüdû' 1/346(239); Müslim, taharet 1/235 (96-282).

[46] Hassan, Divan 54.

[47] Dârimı, 1/26; İbn Kesir 2/357.

[48] Hassan, Divan s. 62.

[49] Tirmizi 3613; Ibn Mâce 4314; Ahmed, Müsned 5/137; Hâkim, el-Müsîeârek 1/71; İbn Adiyy, el-Kâml 4/1448.

[50] Tirmizi 3082; Kadı İyaz, Şifâ 1/118; ed-Dürrü'I-Metısur3/İSI.        

[51] Müslim,/^//4/1961(207-2531)   

[52] eş-Şİ'r m's-Şuam \12O2; Eğâm 7/158, 8/47,14/93, 10/58.

[53] İbn Adıyy, el-Kâmi! 3/1239; Zehebi, el-Mi-ân 3263; el-Muîtekı el-Hindi, ,32189.

[54] Buhâı-Î, meğay 5/326(4351); Müslim, ykâi 2/742 (144-1064).      

[55] Ahmed,AMr««/1/227; İbn IIibbân2414.

[56] Müslim,/^»/4/1782 (3-2278).

[57] Müslim,/«3»74/1806(57-2312.

[58] Müslim, Zwr 4/1980(14-2553); Tirmizi (2389); Ahmcd, Mihned 4/182; Bcyhaki, Sünen 10/142; Hâkim, el-Müstedrek 2/14.

[59] Hâkim, el-Müstedrek. 2/600.

[60] Buhârî, rikak U/347 (6504); Müsüm,_/?*w* (133-2951).

[61] Tirmizi (3616).

[62] Buhâlî, 11/340 (6502).

[63] Müslim, iman 1/48 (25/17) 

[64] Buhâri, diyat 9/8 (6880); Müslim, bav 2/988 (447-1355).  

[65] Buhâri, menâhb 5/24 (3534); Müslım,/^//4/1791 (2286)

[66] Ahmed, Müsned 1/462; ibn Sa'd, Tabakât 2/2/25.

[67] Ackmi, Keşfu'l-Hafâ 1/442.

[68] Beyhaki, Delâilu'n-Nübüvve 6/299; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye 6/299; İbn Sa'd, Tabakat 1/1/127; İbn Adiyy, e/-Kâm/4/lS46.

[69] Taberâni, M. es-Sağtr 1/195; İbn Abdilbeii, Câmiu Beyâni'I-İlm veFadlihi 1/154.

[70] İbn Hibbân 1772; Taberi, Tefsir30/151; Hcysemî, Mecmû'%/251. Heysemî hadisi Ebu Ya'la'ya dayandırmış ve isnadının hasen olduğunu ifade etmiştir.

[71] Tirmizi 2340; el-Muttaki el-Hmdi, e/-Kenz60S9.

[72] Ebu Davud 4800; Beyhaki, Sünen 10/241; Tabcrâni, M. ef-KebirS/Ml.

[73] Hakim, et-Müsteıirek 4/311; Hatib, Tarih 5/454; Îbnu'l-Mübarck, ZüM2/5\.

[74] Ebu Davud 4806; Ahmed, Hüsneâ 4/24; İbn Sa'd, Tabakât 1/2/52; İbn Adiyy, el-Kâmi 2/592.

[75] Müslim,/^//4/1844 (160-2373).

[76] Ka'b, Divan 66; ef-Şi'r w'f-Ş#'arâ 1/155; ei-İkdu'l-'Fefid-2/9\.

[77] Buhârî, tefsir 8/584 (4836); Müslim, 4/2171(79-2819).

[78] Buhâri, cenâisi 3/248(1344).

[79] Buhârî, tefsir 6148 (4487).

[80] Ahmed, Müsned 2/50.

[81] Suyıitî, ed-Dürrü'l-Mensûr 2/'298

[82] Buhârî, rikâk 11/308(6474).

[83] Müslim, ^#2/703 (65-1015).

[84] Ebu Davud 4949; el-Hatib, 7W; 10/323.          

[85] Hassan, Divan 62.

[86] Buhâri, rikâk 11/271 (6446); Müslim, <çkât 2/126 (120/1051).

[87] Buhflrî,_y?fcff 9/83 (70497.

[88] Müslim,>;^/4/1802 (45-2305).

[89] Hassan, Divan s, 65-66,

[90] Malik, Muvatta 904; Beyhakı,  Sünen  10/192; Hakim, el-Mmkdrek 2/613; el-SYluttaki el-Hindi, el-Ken^!969.

[91] Buhâıî, zekât 3/294(1429); Müslim, %kât 2/717(94-1033).

[92] Buhâri, kitabu'l-amelfi's-saiâi, 2/143(1210).

[93] Buhâri, kitabu bedVİ-halk, 4/256(3294); Müslim, jfcç«/4/1864(22-2396)

[94] Hassan, Divan s.54.

[95] Buharı", tefsir t i2U (4925); Müslim, imân 1/193(255-161).

[96] Hakim, el-Müstedrtk 3/126; Feteni, Tezkire 95; Zehebi, Mi^an 429; Ukaylı, ed-Duûfâ 3/150; Taberâni, M. ei-Kebir 11/66; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye 7/359; Heyscmi, Mecma' 91117. Heysemi hadisi Tabcrânt'ye nisbet etmiş ve "Senedde ver alan Abdüsselam b. Salih el-Hercvi zayıf bir ravidir" demiştir.

[97] Ebu Nuaym, el-Hifye 4/72; el-Mutteki el-Hindi, Ken&V-Ummâ! 10500.

[98] Hassan, Divan s. 62.

[99] Müslim,^//4/1915 (121-799).

[100] Hassan, Divan s.62.

[101] Hassan, Divan s.95.

[102] Buhâri, istikraz^ 5/75(2399).

[103] Buhâri, iH/n 1/64- (110) (Ebu Hureyre'den); Müslim, adâb 3/1682 (1/213)