Hicretin Birinci Yılı (622-623 M - İslam Tarihi - 1. Sayfa
I- HİCRETİN BİRİNCİ YILI (622-623 M.)
"Doğrusu inanıp hicret
edenler Allah Yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd edenler ve muhâcirleri
barındırıp onlara yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin dostudurlar."
(el-Enfâl Sûresi,
72)
1- MEDİNE'DE GENEL DURUM
Medine, Mekke'nin
kuzeyinde, üç tarafı dağlarla çevrili, güneyi ise ovalık bir şehirdir. Havası
güzel, toprağı zirâate elverişli, hurmalıkları boldur.
Rasûlullah
(s.a.s.)'in hicreti esnâsında, Medine'de Evs ve Hazrec adlı iki Arap kâbilesi
ile, Kaynuka, Nadîr ve Kurayzaoğulları adlı üç Yahûdi kabîlesi vardı. Arap
kabileleri buraya "Seylü'l-arim" denilen sel felâketinden sonra Yemen'den;
Yahûdîler ise, Romalıların Kudüs'ü işgal ve tahriplerinden sonra Kudüs'ten gelip
yerleşmişlerdi.
Başlangıçta, bir
müddet Araplarla Yahûdîler iyi geçinmişlerse de, Yahûdîlerin çıkarcı
davranışları yüzünden zamanla araları açılmış, Arablar Yahûdîleri yenerek
Medine'de hâkim duruma gelmişlerdi. Fakat çok geçmeden Yahûdîlerin entrikaları
ile birbirlerine düştüler ve iki kardeş kabîle uzun yıllar birbirleriyle
savaştılar. Bu savaşların en sonuncusu Buâs Harbi'dir. Hicretten yaklaşık 5 yıl
önce sona eren ve bazı fâsılalarla tam 120 yıl süren bu savaşta her iki taraf da
büyük kayıp vererek zayıf düşmüşlerdir. Bu yüzden, Hicret esnâsında Yahûdîler,
özellikle iktisâdî yönden Medine'de hâkim durumda bulunuyorlardı.
Evs ve Hazrec
kabîleleri, aralarındaki bu düşmanlığın ancak Rasûlullah (s.a.s.)'in hakemliği,
İslâm'ın getirdiği adâlet, sevgi ve kaynaşma ile ortadan kalkabileceğini
anlayarak Müslümanlığa sımsıkı bağlandılar. Gerçekten Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
Medîne'ye gelmesiyle, bu iki kardeş kabile arasında asırlarca sürmüş olan kin ve
düşmanlıktan eser kalmamıştır.(144)
2- MESCİD-İ NEBÎ'NİN
İNŞÂSI
Hicret
esnâsında Medîne'de câmi yoktu. Rasûlullah (s.a.s.) namaz vaktinde nerede
bulunursa namazı orada kıldırırdı. İlk mescid, hicretin ilk günlerinde Kuba'da
yapıldı.
Hicret sırasında,
Rasûlullah (s.a.s.)'in devesinin çöktüğü, Halid b. Zeyd'in evinin karşısındaki
boş arsaya mescid yapılacaktı. Neccâroğullarından iki yetim çocuğa âit olan bu
arsayı, Neccâroğulları hibe etmek istedilerse de Peygamber (s.a.s.) Efendimiz
kabûl etmedi. Bedeli olan 10 miskal (40.9 gr) altını Hz. Ebû Bekir ödedi.
Arsada müşrik
kabirleri, yabâni hurmalar ve engebeler vardı. Kabirler başka yere nakledildi.
Hurma ağaçları kesildi, çukurlar düzlendi. Mescid'in yapımında bizzât Rasûlullah
(s.a.s.)'de bir işçi gibi çalıştı. Temeli taştan, duvarları kerpiçten, direkleri
hurma ağaçlarından yapıldı. Üzeri de hurma dallarıyla örtüldü; zemini ise
topraktı. Kıblesi Kudüs'e doğru olan bu mescid'in, biri mihrab'ın karşısındaki
ana kapı, biri Rasûlullah (s.a.s.)'in evine açılan kapı, diğeri de "Bab-ı
Rahmet" denilen kapı olmak üzere üç kapısı vardı. Kıble'nin değişmesinden sonra,
ana kapı ile mihrap yer değiştirdiler.(145/1)
3- HÂNE-İ SAÂDET'İN
İNŞÂSI ve RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN HZ. ÂİŞE İLE EVLENMESİ
İnşâsı 7 ay
süren Mescid'in bir tarafına Rasûlullah (s.a.s.) ve âilesinin ikameti için
odalar (hücreler) yapıldı. Bu odaların sayısı daha sonra dokuza çıkmıştır.
Odalardan her birinin genişliği 3-3,5 arşın, uzunluğu 5 arşın, yüksekliği ise
bir adam boyu kadardı. Hz. Aişe, Safiyye ve Sevde'nin odaları Mescid'in
güneyinde; Ümmü Seleme, Ümmü Habibe, Meymûne, Cüveyriye, Zeyneb bt. Cahş ve
Zeyneb bt. Huzeyme'nin odaları ise Mescidin kuzeyinde bulunuyordu. Rasûlullah
(s.a.s.)'in hâlen "Kabr-i Saâdet"inin bulunduğu yer, Hz. Âişe'ye tahsis edilen
oda idi.
Mescid ve
hücrelerin yapımı tamamlanınca, Hz. Peygamber (s.a.s.) misâfir kaldığı Halid b.
Zeyd'in evinden buraya taşındı. Evlâtlığı Zeyd b. Hârise ve Ebû Râfi'i Mekke'ye
gönderip kendi âilesi ile Ebû Bekir'in âilesini de Medine'ye getirtti. Kendi
âilesi, Hz. Hatice'nin vefâtından sonra evlendiği Zem'a kızı Hz. Sevde ile
kızları Ümmü Gülsüm ve Fâtıma idi. Kızlarından Rukiyye daha önce eşi Hz.
Osman'la birlikte hicret etmişti. Diğer kızı Zeyneb, kocası henüz müşrik olduğu
için gelemedi.(145/2) (Zeyneb, Bedir savaşından sonra hicret edebildi)
Ebû Bekir'in âilesi
ise, karısı Ümmü Rumân ile çocukları Abdullah, Esmâ ve Âişe'den ibâretti.
Bunlarla berâber Zeyd b. Hârise'nin eşi Ümmü Eymen ile oğlu Üsâme de Medine'ye
geldiler.
Hz. Ebû Bekir'in
kızı Âişe ile Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) hicretten önce Mekke'de iken
nişanlanmışlardı. Hicretten 8 ay sonra, Şevval ayında Medine'de evlendiler.
Böylece, Rasûlullah (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki mânevi bağ, akrabalık
bağı ile daha da kuvvetlenmiş oldu.
Hz. Âişe son derece
zeki, bilgili ve kültürlü bir hanımdı. Dinî hükümlerin, Müslüman kadınlara
öğretilmesinde büyük gayreti yanında, özellikle Rasûlullah (s.a.s.)'in ev ve
âile hayatıyla ilgili bilgileri Müslümanlar O'ndan öğrenmişlerdir. Kendisinden
2210 hadis rivâyet edilmiştir.
4- SUFFE ASHÂBI
(ASHÂB-I SUFFE)
Mescid'in bir
tarafına da, etrâfı açık, üstü hurma dallarıyla örtülü bir gölgelik, (çardak,
suffe) yapıldı. Evi ve âilesi olmayan fakir Müslümanlar burada kaldıkları için
onlara "Ashâb-ı Suffe" denilmiştir.
Suffe ashâbı son
derece fakirdi. İş buldukları zaman çalışırlar, diğer zamanlarda Mescidde ilim
ve ibâdetle meşgul olurlardı. Burası İslâm Târihinde ilk yatılı öğretmen okulu
durumundaydı. Bu okulun dershanesi mescid, yatakhanesi suffe, öğrencileri suffe
ashâbı, öğretmenleri de bizzat Rasûlullah (s.a.s.) idi. Medine'nin dışında yeni
Müslüman olan topluluklara İslâm'ı öğretmek üzere bir öğretmen göndermek
gerektiğinde, bunlar arasından gönderiliyordu. Sayıları 70 ile 400 arasında
değişen Suffe ashâbının ihtiyaçları, ashâbın zenginleri tarafından
karşılanıyordu. Rasûlullah (s.a.s.) her akşam bunlardan bir kısmını kendi
sofrasına alır, bir kısmını da ashâb arasına dağıtırdı. Getirilen sadakaları
tamamen bunlara gönderir, kendisine gelen hediyelerden de suffe ashâbı için
hisse ayırırdı.(146/1) Rasûlullah (s.a.s.)'den en çok hadis rivâyet etmiş olan
Ebû Hüreyre de suffe ashâbındandı.
5- FARZ NAMAZLARIN
DÖRT REKAT OLMASI
Mirâctan önce
Müslümanlar akşam ve sabah olmak üzere iki vakit namaz kılıyorlardı. Beş vakit
namaz mirâcta farz kılındı. Ancak, Hicretten önce, akşam namazının farzı üç
rekât, diğer vakitlerin hepsi de ikişer rekâttı, Hicretten sonra, öğle, ikindi
ve yatsı namazlarının farzları dört rekâta çıkarıldı. Sefer zamanlarında ise ilk
farz kılındığı sayıda bırakıldı.(146/2)
6- EZÂN'IN
MEŞRÛİYETİ
Mescid-i
Nebi'nin inşâsı bittikten sonra, namaz vakitlerinin Müslümanlara duyurulmasına
ihtiyaç duyuldu. Çünkü, namaza erken gelenler vaktin girmesini bekleyip
işlerinden kalıyorlar; geç gelenler ise cemâate yetişemedikleri için
üzülüyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.)
vahiy gelmeyen konularda ashâbı ile istişâre ederdi.(147) Bu konuda yapılan
istişâre esnâsında, namaz vakitlerinin "çan veya boru çalınarak, ateş yakılarak,
yüksek bir yere bayrak çekilerek duyurulması" teklifleri yapıldı. Rasûlullah
(s.a.s.), "çan çalmak Hristiyanların, boru çalmak Yahûdîlerin, ateş yakmak
Mecûsîlerin âdetidir." diyerek kabûl etmedi. Bayrak çekme teklifi de
beğenilmedi. İstişâre sonunda hiç bir şeye karar verilemedi.
Ensârdan Zeyd oğlu
Abdullah, rüyâsında elinde nâkûs (çan) bulunan birini görmüş, namaz vakitlerini
duyurmak için bu nâkûsu satın almak istemiş, Rüyâsında gördüğü bu zât ona:
-"Ben sana daha
güzelini öğreteyim" diyerek ezân lafızlarını söylemiş. Abdullah uyanınca,
Rasûlullah (s.a.s.)'e gelerek rüyasında gördüklerini haber verdi. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.):
-"İnşâllah hak
rüyâdır. Bilâl'in sesi seninkinden gür. Gördüğünü ona öğret. Namaz vaktinde
ezânı o okusun", buyurdu. Bilâlin okuduğu ezân, Medine'nin her tarafından
duyuldu. Aynı rüyâyı Hz. Ömer de görmüş, fakat Abdullah daha önce haber
vermişti.(148) Daha sonra Bilâl, sabah ezânlarına "es-salâtü hayrun minen-nevm"
(namaz uykudan hayırlıdır.) cümlesini de eklemiştir.
Ezân, şeâir-i
İslâmiye'dendir. Vâcib derecesinde kuvvetli bir sünnetdir. Yalnız rüyâ ile
değil, Rasûlullah (s.a.s.)'in sünneti ve daha sonra inen âyetlerle de
sâbittir.(149)
7- ENSÂR İLE
MUHÂCİRLER ARASINDA KARDEŞLİK
Mekke'li
Müslümanlar, dinleri uğrunda bütün servet ve varlıklarını Mekke'de bırakmışlar,
Medine'ye hicret ederek muhâcir olmuşlardı. Medineli Müslümanlar, onları kendi
nefislerine bile tercih ederek, her türlü yardımı yapmışlar, onların bütün
ihtiyâçlarını karşılamışlardı.(150) Fakat muhâcirler, ensâr'a yük oluyoruz,
kendi kazancımız yok, diye üzülüyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s.)
muhâcirlerin bu üzüntüsünü gidermek, aradaki sevgi ve samimiyeti güçlendirmek,
herhangi ayrılık belirtisini önlemek için Hicretin 7'inci ayında muhâcirlerle
ensârı, Mâlik oğlu Enes'in evinde topladı.(151) Burada, bir muhâciri, bir
ensârla kardeş yaparak 90 (veya 360 kişi asarında kardeşlik bağı kurdu.(152)
Ensâr, muhâcir kardeşlerini alıp evlerine götürdüler Mallarına ortak ettiler.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e başvurarak:
-Ya Rasûlallah,
hurmalıklarımızı, muhâcir kardeşlerimizle aramızda paylaştır... dediler.
Rasûlullah (s.a.s.):
-Hayır, mülkiyet
size âit. Muhâcir kardeşlerinizle birlikte çalışacak, mahsûlü paylaşacaksınız...
buyurdu.(153/1) İki taraf buna râzı oldular. Kardeşler birbirlerine o derece
bağlandılar ki, başlangıçta, zev'il-erhâmdan önce birbirlerine mirâsçı bile
oldular.(153/2)
Ensâr'dan Reb'i
oğlu Sa'd, muhâcir Avf oğlu Abdurrahman'a:
-Ben malca ensârın
en zenginiyim. Rasûlullah (s.a.s.) ikimizi kardeş yaptı. Malımın yarısı
senindir. İki zevcem var, dilediğini boşayacağım. Onu da nikâhlarsın... dedi.
Abdurrahman:
-Allah malını da,
zevceni de sana mübârek kılsın. Benim bunlara ihtiyâcım yok. Sen bana çarşıyı
göster... dedi.(154)
Abdurrahman
ticârete başladı, kısa zamanda zengin oldu. Muhâcirlerin büyük kısmı ticâretle
hayatlarını kazandılar.
Ensâr ve
muhâcirlerden belirli kimseler arasında Hz. Peygamber tarafından yapılan
kardeşlik, daha sonra "Mü'minler ancak kardeştirler"(el-Hucurât Sûresi, 10)
âyet-i celîlesiyle genişledi. Fakat bu kardeşliğin, mirâsla ilgili hükmü, Bedir
Savaşı'ndan sonra "...Akraba olanlar (mîrâs hususunda) Allah'ın Kitabında
mü'minlerden ve muhâcirlerden daha yakındır.." (el-Ahzâb Sûresi, 6) ve "Allah'ın
Kitâbında (mirâs hususunda) hısımlar birbirlerine daha yakındır." (el-Enfâl
Sûresi, 75) ayet-i kerimeleri ile kaldırıldı.(155/1) Çünkü muhâcirler, çalışıp
ticâret yaparak ilk sıkıntılı günlerinden kurtuldular. Bedir Savaşı
ganimetlerinden de yararlandıktan sonra, artık ensârın yardımına ihtiyaçları
kalmadı.
8- MÜSLÜMANLARLA
YAHÛDÎLER ARASINDA VATANDAŞLIK ANLAŞMASI
Rasûlullah
(s.a.s.) Mekkeli muhâcirlerle, Medineli ensârı kardeş yaparak birbirlerine
bağladıktan sonra, Medine'yi dış düşmanlara karşı müştereken savunmak üzere
muhâcirler, ensâr ve Medine'deki Yahûdîler arasında yazılı bir "vatandaşlık
anlaşması" yaptı. Bu anlaşmaya göre:
a) Diyet ve
fidyelere ait kurallar, eskiden olduğu şekilde devam edecek:
b) Yahûdîler kendi
dinlerinde serbest olacaklar;
c) Müslümanlarla
Yahûdîler, barış içinde yaşayacaklar,
d) İki taraftan
biri, üçünçü bir tarafla savaşırsa, diğer taraf yardımcı olacak,
e) Taraflardan biri
Kureyşle dostluk kurmayacak ve onları himâyesine almayacak,
f) Dışardan bir
tecâvüz olursa, Medine müştereken savunulacak,
g) İki taraftan
biri, üçüncü bir tarafla sulh yaparsa, diğer taraf bu sulhü tanıyacak,
h) Müslümanlarla
Yahûdîler arasında çıkacak her türlü anlaşmazlıkta Hz. Peygamber (s.a.s.) hakem
kabûl edilecekti. (155/2)
9- MEDİNE'DE
MÜSLÜMANLARIN DURUMU
Müslümanlar
Medineye göç etmekle rahata kavuşmuş olmadılar. Bir bakıma tehlike ve düşmanları
daha da çoğaldı. Hicretten önce karşılarında düşman olarak yalnızca Mekke
müşrikleri vardı. Hicretten sonra puta tapıcı müşrikler, münâfıklar ve Yahûdîler
olmak üzere üç sınıf düşmanla karşı karşıya geldiler.
a) Puta tapıcı
müşrik Arablar: Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde Kâbe'yi ve putlarını
ziyârete gelen Arab kabîleleri sâyesinde bol kazanç elde eden Mekkeliler, maddî
çıkarlarını putperestliğin yaşamasında gördükleri için, Müslümanlığa düşman
olmuşlar, Müslümanları yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.
Müslümanlığın, Şam ticâret yolu üzerinde bulunan Medine'de yayılması da onların
işine gelmedi. Bu sebeple hicretten sonra, Müslümanların peşini bırakmadılar.
Müslümanlığı henüz kuvvetlenmeden yok edebilmek için her tedbire başvurdular.
b) Yahûdîler:
Evs ve Hazrec kabîleleri arasındaki anlaşmazlığı körükleyerek onları zayıf
düşürüp, Medine'de ekonomik yönden hâkim duruma gelen Yahûdîlerin de,
Müslümanlık menfaatlerine uygun gelmemişti. Hz. peygember (s.a.s.) Efendimiz
bunlardan gelecek tehlikeleri önlemek için Yahûdî kabîlelerinin her biriyle ayrı
ayrı anlaşmalar yapmıştı. Fakat, bunlar anlaşmalara sâdık kalmıyorlar, Kureyş
kabîlesi ve Müslümanlara düşman olan diğer unsurlarla işbirliği yapıyorlardı.
c) Münâfıklar:
Hicretten önce Hazrec kabîlesinin ileri gelenlerinden Übeyy oğlu Abdullah'ın
(Abdullah b. Übeyy b. Selûl) Hazrec kabîlesine reis olması kararlaştırılmıştı.
Taraftarları ona süslü bir taç bile hazırlamışlardı. Müslümanlığın Medine'de
süratle yayılması ve Rasûlullah (s.a.s.)'in hicret etmesi, Abdullah'ın
reisliğine engel oldu. Bu yüzden Abdullah ve taraftarları Müslümanlığa düşman
oldular. Fakat mücâdele ve bozgunculuklarını daha etkili yapabilmek için, imân
etmedikleri halde Müslüman göründüler. Böylece bir de "Münafıklar zümresi"
meydana geldi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bunları bilyor, fakat ayıplarını
yüzlerine vurmuyordu.
Mekkeli müşrikler,
Medine'deki Yahûdîlerle münâfıkları, Müslümanlara karşı el altından devâmlı
teşvik ve tahrik ediyorlar, Medine etrafındaki müşrik Arab kabîleleriyle
anlaşmalar yaparak Medine'ye baskın yapmağa hazırlanıyorlardı. Münâfıkların
reisi Übeyy oğlu Abdullah'a bir mektup yazarak:
"Siz Muhammed
(s.a.s.)'in yurdunuzda barınmasına izin verdiniz. O'nu ya öldürmez veya bize
teslim etmez, yahut da Medine'den çıkarmazsanız hepinizi öldürmek, esir etmek ve
kadınlarınıza tecâvüzde bulunmak üzere Medine'yi basacağız" (156/1) diye
münâfıkları bile tehdit etmişlerdi. Medine'lilerin gözlerini korkutmak ve
Müslümanlara yardımcı olmaktan vazgeçirmek için bir defa da Câbir oğlu Kürz
komutasındaki bir çete ile Medine'lilerin mer'ada otlamakta olan hayvanlarını
sürüp götürmüşlerdi.
Görüldüğü üzere
Müslümanlar, Medine'ye hicretten sonra da güven içinde olmadılar. Bu yüzden
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Medine'nin savunmasıyla ilgili bütün tedbirleri
aldı. Medine'deki Yahûdîler ve Medine etrâfındaki müşrik Arab kabîleleri ile
saldırmazlık anlaşmaları yaptı. Etrafa seriyyeler (küçük askeri birlikler)
göndererek, düşmanın hareketlerini kontrol altına aldı. Mekkelilerin Şam ticâret
yolunu kapattı. Müşriklerin gece baskını ihtimâline karşı geceleri Medine
sokaklarında ashâb nöbet tuttu. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bile ancak
kapısında nöbet beklendiği zamanlarda endişesiz uyuyabiliyordu.(156/2)
10- İLK NÜFUS SAYIMI
Savunma ile
ilgili alınan tedbirler arasında, Müslümanların sayısını bilmeğe de lüzûm
görüldüğünden, Rasûlullah (s.a.s.) "Bana Müslüman olduklarını söyleyenlerin
isimlerini yazınız," buyurmuştur. Sayım sonunda Medine'de 1500 müslüman
bulunduğu anlaşılmıştır.(157)
11- İLK SERİYYELER
Rasûlullah
(s.a.s.) düşmanın hareketini kontrol altında tutmak, Medine'yi muhtemel bir
tecâvüzden korumak için, civârdaki bazı bölgelere "keşif kolları" (seriyye)
göndermiş, fakat kendilerine silahlı tecavüz olmadıkça çarpışma izni
vermemiştir.
Hicretin ilk
yılında üç seriyye gönderilmiştir. İlk seriyye, Hz Peygamber (s.a.s.)'in amcası.
Hz. Hamza komutasındaki 30 kişilik seriyyedir. İslâm'da ilk sancak bu seriyyeye
verilmiştir.
2'inci seriyye,
Rasûlullah (s.a.s.)'in amcalarından Hâris'in oğlu Ubeyde komutasında; 3'üncüsü
ise Sa'd b. Ebî Vakkas komutasında gönderilmiştir.
Bunlar Kureyş
kervanlarını takip için gönderilmişlerdi. İlk iki seriyyede karşılaşma olduğu
halde çarpışma olmamıştır. Sadece Sa'd b. Ebî Vakkas, ikinci seriyye'de bir ok
atmıştır ki İslâm'da Allah yolunda atılan ilk ok budur.
Bu seriyyeler,
hicretin 7-8 ve 9' uncu (Ramazan, Şevval ve Zilkade) aylarında gönderilmiştir.
Seriyye: Rasûlullah
(s.a.s.)'in kendisinin bulunmadığı küçük harp müfrezesi demektir. Rasûlullah
(s.a.s.)'in katıldığı ve bizzât idare ettiği askeri harekâta ise "Gazve" denir.
Seriyyeler, genellikle gece çıkarılan ve sayıları 5-400 arasında değişen askeri
birliklerdir. Gazvelerin sayısı 19'dur. Seriyyelerin sayısı daha çoktur.
(144) "Hepiniz, toptan
sımsıkı Allah'ın ipine (İslâm Dini'ne ve Kur'ân-ı Kerîm'e) sarılın. Allah'ın
üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinizin düşmanları idiniz de O,
kalblerinizi birleştirmişti. İşte O'nun bu nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz.
Siz bir ateş çukurunun kenarında iken sizi oradan da O kurtarmıştı." (Âl-i İmrân
Sûresi, 103)
(145/1) el-Buhârhi, 1/ 111; Tecrid Tercemesi, 2/306 (Hadis No: 270);
Zâdü'l-Meâd, 2/145-146; Tarih-i Din-i İslâm, 3/21-26
(145/2) Târih-i Din-i İslâm, 3/14
(146/1) Tecrid Tercemesi, 12/202-207 (Hadis No: 2027);Târih-i Din-i İslâm,
3/26-27
(146/2) Bkz. el-Buhârî, 1/93; Tecrid Tercemesi, 2/233, (Hadis No: 228); İbn
Hişâm, 260
(147) Bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 159
(148) Bkz. Ebû Dâvud, es-Sünen, 1/116 (Hadis No: 499), Mısır, 1371/1952; Tecrid
Tercemesi, 2/451, (Hadis No: 358);
(149) Bkz.el-Mâide Sûresi, 58; el-Cum'a Sûresi,9; Tecrid Tercemesi, 2/451 (358
No. lu hadisin açıklaması)
(150) Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imânı yerleştirmiş olan
kimseler (ensâr), kendilerine hicret eden muhâcirleri severler, onlara verilen
şeylerden dolayı, içlerinde bir çekememezlik duymazlar, zaruret içinde olsalar
bile, muhacirleri kendilerine tercih ederler... (el-Hâşr Sûresi,9)
(151) Tecrid Tercemesi, 7/99 (Hadis No: 1035); Zâdü'l-Meâd, 2/146
(152) Kimin kime kardeş olduğu için bkz. İbn Hişâm, 2/150-153; Tecrid Tercemesi,
7/102-106
(153/1) Tecrid Tercemesi, 8/66-69, (Hadis No: 1145)
(153/2) İmân idip hicret eden ve Allah yolunda malları ve canlarıyla cihâd eden
muhâcirlerle, bu muhâcirleri barındırıp onlara yardımcı olanlar (ensâr) bir
birlerinin velisidir. (el-Enfâl Sûresi, 72)
(154) Bkz. el-Buhârî 3/3 Tecrid Tercemesi, 6/407, (Hadis No:958)
(155/1) Tecrid Tercemesi, 7/99-106 (1035 numaralı hadisin izahı); Zâdü'l-Meâd,
2/146
(155/2) 47 maddelik bu yazılı antlaşmanın tam metni için bkz. İbn Hişâm, es
Sîretü'n-Nebeviyye, 2/147-150; Tuğ, Doç.Dr.Salih, İslâm Ülkelerinde Anayasa
Hareketleri, 31-40, İst., 1969; M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, 1/131-134,
İst., 1966
(156/1) Asrı Saâdet, 1/327
(156/2) Bkz. el-Buhârî, 4/İ; Tecrid Tercemesi, 8/372 (Hadis No: 1217)
(157) Bkz. el-Buhârî, 4/34; Tecrid Tercemesi, 8/483 (Hadis No: 1277)
İslami Okul Okulların En Önemlisi