Hicretin Dokuzuncu Yılı (630-631 M - İslam Tarihi - 1. Sayfa
IX-HİCRETİN DOKUZUNCU YILI (630-631 M.)
1- ELÇİLER YILI (Senetü'l-vüfûd)
"Allah'ın yardımı ve
zafer günü gelip,insanların akın akın Allah'ın dînine girdiklerini görünce;
Rabbını överek tesbih et; O'ndan bağışlanma dile. Çünkü O, tevbeleri dâima kabûl
edendir".
(en-Nasr Sûresi,
1-3)
Arabların, Hz.
İbrâhim'in soyundan gelmeleri ve Kâbe'nin muhâfızı olmaları sebebiyle Kureyş'e
büyük saygı ve bağlılıkları vardı. Hudeybiye Barış Anlaşmasıyla, Kureyş
tarafından Müslümanların siyâsi varlığı tanınınca, Arap kabîleleri Medine'ye
sefâret hey'etleri göndermeğe başlamışlardı. Hicretin 8'inci yılında, puta
tapıcı müşrik Arapların din merkezi olan Mekke fethedilmiş, Kureyş Kabîlesi
Müslüman olmuştu. Bunun Araplar üzerindeki tesiri çok büyük oldu. Müslümanlığın
önünde hiç bir kuvvetin duramayacağını anladılar. Artık, Arabistanın her
tarafında Müslümanlık sür'atle yayılıyordu. Arabistanın çeşitli bölgelerinde
yaşayan kabîleler, Müslüman olmak veya Müslüman olduklarını bildirmek ve kabûl
ettikleri İslâm Dini'nin esâslarını öğrenmek üzere, Hz. Peygambere heyetler
gönderdiler. Bunların sayısı 70'i aşmaktadır. İlk hey'et, Hevâzin Kabilesi'nden
Hicreti 8'inci yılında gelmişti. Son heyet ise, Yemen'deki Neha‘ Kabilesi'nden,
Hicretin 11'inci yılı Şevval ayında gelen hey'ettir. Söz konusu sefâret
hey'etlerinin çoğu, hicretin 9'uncu yılında gelmiştir. Bu yüzden hicretin 9'uncu
yılına "Senetü'l-vüfûd" (Elçiler yılı) denilmiştir.
Rasûl-i Ekrem,
kendisine gelen bu sefâret hey'etleriyle bizzât ilgilenir, onlara ikrâmda
bulunur, her kabîlenin hâline ve âdetlerine göre onlarla konuşurdu. Ayrılırken
de münâsib hediyeler verir, Müslümanlığı öğretmek üzere onlara yetişkin
öğretmenler, mürşidler gönderirdi. Rasûlüllah (s.a.s.) bu mürşidlere:
- Kolaylaştırın,
güçleştirmeyin. Müjdeleyin, korkutup nefret ettirmeyin (365), diye tenbihde
bulunuyordu.
Necrân Hey'eti
Necrân, Yemen
tarafında, Mekke'ye 7 konak mesâfede, ahâlisi Hıristiyan olan büyük bir şehirdi.
Rasûlüllah (s.a.s.) Necrân Hıristiyanlarına bir mektup gönderip, ya Müslüman
olmalarını, yahut da cizye vermelerini istemişti.(366) Bunun üzerine emirleri
Abdülmesih Âkıb'ın riyâsetinde Medîne'ye 14 kişilik bir hey'et gönderdiler.
Hey'ette, en büyük âlimleri Ebu'l-Hâris ile kardeşi Kürz b. Alkame de vardı. Hz.
İsâ hakkında Rasûlüllah (s.a.s.)'le tartışmaya girdiler. Rasûlüllah (s.a.s.)
onlara:
- Gelin,
çocuklarımız, kadınlarımız, hepimiz bir yerde toplanalım, Sonra, "Allah'ın
lâneti yalancıların üzerine olsun," diye duâ ve niyâzda bulunalım, var mısınız,
dedi.(367) Necrânlılar korktular, bu teklife yanaşmadılar. Cizye vermeği kabûl
edip ayrıldılar.
Râhib Ebu'l-Hâris,
kardeşi Kürz ile konuşurken:
- Yemin ederim ki,
beklediğimiz ümmî peygamber budur.
- O halde neden
bunu açıkça söyleyip ona uymuyorsun?
- Sebebi,
bizimkilerin yaptıkları. Bize mevki, şeref ve servet verdiler. Eğer Müslüman
olursam., bunların hepsini alırlar.(368) Kürz, bu konuşmayı gizli tuttu, daha
sonra müslüman olunca açıkladı
2- ŞÂİR KÂ'B'IN İSLÂM'I KABÛLÜ
Kâ'b, İslâm'dan önce
(câhiliye döneminde) şiirleri Kâbe duvarlarına asılan "Mualleka" şâirlerinden
Züheyr'in oğludur. Kâ'b da babası gibi güçlü bir şâirdi. Fakat devâmlı olarak
Hz. Peygamber (s.a.s.) ve İslamiyeti hicvederdi. Bu yüzden Raûlüllah (s.a.s.)'in
"yakaladığınz yerde öldürün" dediği kimseler arasında bulunuyordu.
Mekke fethedilince,
Tâif'e kaçmıştı. Tâif halkı da Müslüman olunca, sığınacak yer bulamadı. Kardeşi
Büceyr daha önce Müslüman olmuştu. Kâ'b'a bir mektup yazdı. Rasûlüllah (s.a.s.)
'in, Müslüman olup af dileyenleri bağışladığını anlattı. Medine'ye gelip
Müslüman olmasını öğütledi. Başka kurtuluş yolu yoktu.
Kâ'b Rasûlüllah
(s.a.s.) 'i öven bir şiir hazırlayıp gizlice Medineye geldi. Sabah namazında
Mescide gidip Rasûlüllah (s.a.s.)'le birlikte sabah namazını kıldı. Namazdan
sonra Rasûlüllah (s.a.s.) 'in önünde diz çökerek oturdu:
- Yâ Rasûlallah,
Kâ'b, geçmişine tevbe ederek Müslüman oldu. Huzûrunuza getirsem, onu affeder
misiniz? diye sordu.
- Evet, diye cevâb
alınca kendini tanıttı.
- Kâ'b bin Züheyr
benim, dedi. Ensârdan biri üzerine atılıp hemen Kâb'ı öldürmek istedi. Fakat Hz.
Rasûlüllah (s.a.s.) izin vermedi.
- O, tevbe etti,
Müslüman olarak geldi, buyurdu. Bunun üzerine Ka'b önceden hazırladığı
kasidesini okumağa başladı.(369)
"Rasûlüllah, her
şeyin kendisiyle aydınlandığı bir nurdur, Şerri kesip atmak için çekilmiş
Allah'ın kılıçlarından biridir." anlamındaki beyitler Rasul-i Ekrem (s.a.s.)'in
pek hoşuna, gitmişti. Hemen bürdesini (hırkasını) çıkarıp, şâire giydirdi. Bu
yüzden bu şiir "Kaside-i Bürde" adıyle şöhret buldu. (370)
3- HATEM TÂÎ'NİN KIZI
Tay kabîlesi,
Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır içinde bulunuyordu. Rasûlüllah (s.a.s.)
150 kişilik bir kuvvetle Hz. Ali'yi bu kabîle üzerine gönderdi. Hz. Ali ansızın
Tay kabîlesine vardı. Burada bulunan puthaneyi yıkıp putu kırdı. Bir çok esir ve
ganimetle Medine'ye döndü. Kabîle reisi meşhûr Hâtem Tâî'nin oğlu Adiyy ise
Sûriye'ye kaçtı.
Esirler arasında
Hatem Tâî'nin kızı da vardı. Hz. Peygamber (s.a.s.)'e:
- Yâ Rasûlallah,
babam öldü, kardeşim kaçtı, fidye ödeyebilecek bir şeyim yok. Babam cömert bir
insandı, kabîlesinin ulusuydu. Esirleri kurtarır, fakirleri doyurur felâkete
uğrayanlara yardım ederdi. Kimseyi boş çevirmez, isteğini reddetmezdi. Kurtulmam
için ben de sana sığınıyorum, dedi.
Rasûlüllah (s.a.s.)
onu serbest bıraktı. Elbise ve yol harçlığı vererek, Sûriye'ye kardeşinin yanına
gönderdi.(371) Kız kardeşi, Adiyy'e Hz. Peygamber (s.a.s.)'in fazilet ve
âlicenablığını anlatınca o da Medine'ye gelip Müslüman oldu.
4- TEBÜK GAZVESİ (Recep 9 H./Eylül 630 M.)
"Yakın bir kazanç ve
normal bir yolculuk olsaydı, sana uyarlardı. Fakat çıkılacak yol, onlara uzak
geldi. Kendilerini helâk ederek, "gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık,"
diye Allah'a yemin edeceklerdir. Allah, onların yalancı olduklarını elbette
biliyor."
(et-Tevbe Sûresi,
42)
Tebük, Medine'nin 14 konak kuzeyinde, Medine ile Şam'ın ortasında bir kasabadır. Buraya kadar gelindiği için bu sefere "Tebük Gazvesi" denilmiştir. Rasûlüllah (s.a.s.)'in bizzât katıldığı en son gazvedir. Tebük Seferinde savaş olmamış, fakat pek çok güçlük yenilerek kuvvetli bir ordu hazırlanmış, koca Bizans imparatorluğuna meydân okurcasına, askerî ve siyâsî büyük başarılar elde edilmiştir.
a) Gazvenin Sebebi
Hıristiyanlığın temsilcisi olan Bizans İmparatorluğu, Arabistan'ı işgal etmek
hevesindeydi. Bunun için, Sûriye'de ve Arabistan'ın kuzeyinde bulunan Hıristiyan
Arapları, Müslümanlara karşı savaşa hazırlıyordu. Müslümanlığın Araplar arasında
sür'atle yayılmağa başlaması, Hıristiyanların taassubunu körüklüyordu.
Bu sırada Medine'ye
yağ tâcirleri gelmişti. Bizans İmparatorluğunun Gassan, Lahm, Cüzâm... gibi
kabîlelerle işbirliği yaparak, Müslümanlara karşı büyük bir hazırlık içinde
olduğunu haber verdiler. Rasûlüllah (s.a.s.) esâsen bu bölgeden emîn değildi.
Sûriye ve Şam tarafından yapılacak bir baskından endişe etmekteydi. Bu haber
üzerine hemen Bizans'a karşı seferberlik ilân etti.
b) Sefer
Hazırlığı
Yol uzun, düşman kuvvetliydi. Üstelik, yaz mevsiminin en sıcak günleriydi.
Kuraklık yüzünden kıtlık vardı. Hurmalar olgunlaşmış, hasat mevsimi gelmişti. Bu
mevsimde hurma gölgelerini bırakıp, aç susuz uzun bir yolculuğu göze almak,
gerçekten zordu. Nitekim, bu seferin yapıldığı günlere Kur'an-ı Kerim'de
"sâatü'l-usre" (güçlük zamanı) denilmiştir.(372) Kur'ân-ı Kerîm'deki bu deyimden
alınarak, bu sefere "Gazvetü'l-usre", orduya da "Ceyşü'l-usre" adı verilmiştir.
Rasûlüllah (s.a.s.)
sefer hazırlığı yaparken, düşmanın haber almaması için, maksadını gizli tutar,
seferin nereye yapılacağını açıklamazdı. Bu seferde, gidilecek yer uzak,
yolculuk zordu. Askerin buna göre hazırlanması için Rasûlüllah (s.a.s.) Bizans
üzerine gidileceğini açıkça bildirdi. Bütün kabîlelere ve Mekke'ye haber
gönderip gönüllü mücâhidlerin Medine'de toplanmalarını istedi.
Münâfıklar ilk anda
yan çizdiler. Akla, hayâle gelmedik bahâneler uydurup sefere katılmamak için
izin istediler.(373) Bunlarla da kalmayıp sefere katılacak müslümanları
caydırmaya çalıştılar.(374) Ubey oğlu Abdulllah:
- Muhammed Bizans'ı
ne sanıyor. O'nun ashâbıyla birlikte esir düşeceğini gözümle görmüşcesine
biliyorum, diyordu.(375) Bedevîlerden bir kısmı da mâzeret uydurup izin
istemişlerdi. (376) Hâlis Müslümanlar arasında bile,(377) bu meşakkatli
yolculuğu göze almayıp ağır davrananlar ve sefere katılmayanlar (378) olmuştu.
Fakat başta
Rasûlüllah (s.a.s.) olmak üzere ashâbın azim ve gayreti bütün engelleri yendi.
Etraftaki kabîlelerden gelen akın akın mücâhidler, Medine'de toplanmağa başladı.
Kısa zamanda 30 bin kişilik büyük bir ordu toplandı. Bunun 10 bini atlı, 12 bini
develiydi. Kıtlık sebebiyle askerin bir çoğunun techizâtı tam değildi.
Rasûlüllah (s.a.s.) zenginlerin ordu için bağışta bulunmasını istedi. Herkes
elinden geldiğince bağış yaptı. Kadınlar bilezik ve küpe gibi ziynet eşyalarını
verdiler. Hz. Ebû Bekir, malının tamâmını; Hz. Ömer yarısını bağışladı.(379) En
büyük bağışı ise Hz. Osman yaptı: Bütün silah ve teçhizâtıyla birlikte 300 deve
ile bin dinâr altın.(380) Bu büyük bağışı sebebiyle Hz. Peygamber ellerini açıp:
"Allah'ım , ben
Osman'dan râzıyım, Sen de razı ol," diye duâ etmişti".(381)
Yapılan bağışlarla
silah ve bineği olmayan fakir mücâhidler teçhiz edildi. Sefere katılmak
istedikleri halde, binek ve azık bulamayanlar da vardı. Bunlardan 7 kişi
Rasûlüllah (s.a.s.)'a gelerek:
- Ey Allah'ın
Rasûlü, gazaya gitmek istiyoruz, fakat yiyecek azığımız, binecek devemiz yok,
demişlerdi. Rasûl-i Ekrem:
- Sizi bindirecek
deve kalmadı, deyince ağlayarak ayrılmışlardı(382) Bu sabeple bunlara "Bekkâûn"
(yani ağlayanlar) ünvanı verilmişti.(383) Daha sonra bunlara da binek temin
edildi.(384)
Rasûlüllah (s.a.s.)
Recep ayında bir perşembe günü Medine'den çıktı.(385) Ordugâhını, Medine dışında
"Seniyyetü'l-vedâ" denilen ayrılık tepe'sinde kurdu. Hz. Ali'yi Medine'de
kaymakam (vekil) bıraktı. Herkes sefere çıkarken Medine'de oturmak, Hz. Ali'ye
ağır geliyordu. Hemen silahlanıp yola çıktı. Ordu Seniyyetü'l-vedâ'dan
ayrılmadan yetişti.
- Beni kadınlar ve
çocuklar içinde mi bırakıyorsun? dedi. Rasûlüllah (s.a.s.):
- Yâ Ali, bana
nisbetle sen, (Tur'a giderken) Musâya nisbetle Harûn'un yerinde olmağa razı
değil misin? Şu kadar ki, benden sonra Peygamber yoktur(386), buyurdu. Hz. Ali
de Medine'ye döndü.
c)Münâfıkların
Tutumu
Ordu, seniyyetü'l-vedâ'dan hareket edince, münâfıkların bir kısmı, reisleri
Abdullah b. Übeyy ile geri döndü. Sefere katılanlar, yolculuk sırasında da
bozguncu tutumlarını sürdürdüler. Bir konaklama sırasında Rasûlüllah'ın (s.a.s.)
devesi Kasvâ kaybolmuştu. Münâfıklardan Zeyd b. Ebî Salt:
- Tuhaf şey,
Muhammed peygamberim der, göklerden haber verir, oysa devesinin nerede olduğunu
bilmiyor, demişti. Bu küstahça sözleri Rasûlüllah (s.a.s.) duyunca:
- Vallahi, ben
yalnızca Allah'ın bana bildirdiklerini bilirim. Allah bana şimdi bildirdi.
Kasvâ, şu iki dağın arkasındaki vâdîde yuları bir ağaca dolanıp kalmıştır.
Haydi, oradan getirin, buyurdu.(387)
Münâfıkların
yaptıkları bütün bu mel'anetler, çevirdikleri dolaplar, sefer esnâsında günü
gününe inen Kur'ân ayetleriyle teşhir edilmiştir.(388) Münâfıkların iç yüzleri
ve kirli çamaşırları apaçık ortaya çıktığı için Tebük Seferi'ne "Gazve-i fâdıha"
(Rüsvaylık gazvesi) de denilmiştir.
d) Tebük'ten Dönüş
Uzun ve
meşakkatli bir yolculuktan sonra Tebük'e varıldı. Fakat gerek Bizans, gerekse
Arap kabîlelerinde hiç bir harekete rastlanmadı. 30 bin kişilik muazzam Müslüman
ordusu Hıristiyan Arap kabîlelerini yıldırmıştı. Medine'ye gelen haberlerin
asılsız olduğu anlaşıldı. İslâm ordusunun kuvvet ve azameti gösterilmiş, maksat
hâsıl olmuştu. Bu yüzden daha fazla ileriye gitmeğe lüzûm görülmedi. Rasûlüllah
(s.a.s.) Tebük'de bulunduğu esnâda o bölgede bulunan Eyle, Cerbâ, Ezruh,
Dûmetü'l-cendel gibi bazı küçük Hıristiyan beylikleriyle anlaşmalar yaptı. Bu
beylikler yıllık cizye ödeyerek İslâm hâkimiyetine girmeği kabûl ettiler.
Müslümanlar, Tebükte 20 gün kaldıktan sonra Ramazanın ilk günlerinde Medine'ye
döndüler.
e) Mescid-i Dırârın Yaktırılması
Münâfıklar, Kubâ
Mescidi'nin yakınında bir mescid yaptılar. Maksatları, Kubâ Mescidi'nin
cemâatini bölmek, Müslümanlar arasına ayrılık sokmaktı. Münâfıklardan bir hey'et
Tebük seferinden dönerken Rasûlüllah (s.a.s.)'ı karşıladılar. Yaptıkarı mescidde
namaz kılmasını ricâ ettiler. Ancak bu esnâda, Tevbe Sûresi'nin 107-108'inci
âyetleri indi. İbâdet için değil, fitne ve fesât ocağı olarak yapılan bu binada
Rasûlüllah (s.a.s.)'ın namaz kılmasına izin verilmedi. "Sakın bunların
mescidinde namaz kılma".(389) buyruldu. Rasûlüllah (s.a.s.) Medine'ye dönünce,
Mâlik b. Dühşem ile Ma'n b. Adiyy'e hemen bu mescidi yıkıp yakmalarını emretti.
Onlar da derhal Rasûlüllah (s.a.s.) 'in emrini yerine getirdiler.(390)
İki ay kadar sonra,
münâfıkların başı olan Übeyy oğlu Abdullah öldü. Müslümanlar da onun
kötülüklerinden kurtulmuş oldular.
f) Medine'ye Giriş
Rasûlüllah (s.a.s.)'in ordusu ile birlikte dönmekte olduğu Medine'de duyulunca, bütün halk, kadınlar ve çocuklar sokaklara döküldü. Şiirler ve neşîdeler söyleyerek, orduyu Seniyetü'l-vedâ'da parlak bir merâsimle karşıladılar.
g) Sefere
Katılmayanların Durumu
Rasûlüllah
(s.a.s.) Medine'ye gelince doğru Mescid'e gitti, iki rek'at namaz kıldı. Sefer
dönüşlerinde önce mescide gidip iki rek'at namaz kılmak âdetiydi.(391) Sonra
Mescid'de oturup ziyâret ve tebrikleri kabûl etti. Sefere katılmamış olanların
herbirinin mâzeretini dinledi, haklarında Allah'tan mağfiret diledi. Özürleri
olmadığı halde, Tebük Seferi'ne iştirak etmeyen üç kişi için:
- Allah hakkınızda
hüküm verinceye kadar bekleyin, buyurdu. Müslümanların bunlarla konuşmalarını
yasakladı. Tam 50 gün bunlarla kimse konuşmadı, kimse selâmlarını almadı.
Vakitlerini üzüntü ile ve gözyaşları içinde geçirdiler. Sonunda, tevbelerinin
kabûl edildiği bildirildi.
(Haklarındaki hüküm
) geri bırakılan üç kişi ise, yeryüzü bütün genişliğiyle başlarına dar geldi.
Vicdanları da kendilerini sıkıştırdı. Allah'a karşı, Allah'tan başka sığınacak
bir yer olmadığını anladılar. Allah da eski hallerine dönmeleri için tevbelerini
tabûl etti. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabûl edici ve esirgeyicidir.(392)
(Tevbe Sûresi, 118)
5- HZ. EBÛ BEKİR'İN HAC EMİRLİĞİ (Zilhicce 9H./Şubat 631 M.)
Haccın sebebi olan
Kâbe, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmâil tarafından Mekke'de yapılmıştır. İnşâat
tamamlandıktan sonra Cibrîl (a.s.), tavâfın ve hac ibadetinin nasıl yapılacağını
amelî olarak onlara göstermiş, Hz. İsmâil de Hicaz halkına öğretmişler. Ancak,
Hz. İbrâhim'in tebliğ ettiği dini hükümler zamanla unutulmuş, Mekke
putperestliğin merkezi olmuştur. Hz. İsmâil'in öğrettiği hac usûlü yavaş yavaş
değişmiş yerini putperestlerin haccı almıştır.
İslâm'dan önce
müşrik Araplar, içinde günah işlenilen elbiselerle Kâbe ziyâret edilemez,
derlerdi. Bu sebeple Kâbe'yi çırıl çıplak tavâf ve ziyaret ederlerdi.(393)
Hicretin 9'uncu
yılında hac farz kılındı.(394) Fakat o sene Rasûlüllah (s.a.s.) haccetmedi. Hz.
Ebû Bekir'i Hac Emiri olarak Mekke'ye gönderdi.
Hicretin 8'inci
yılında Mekke fethedilmiş, Kâbe putlardan temizlenmiş, Mekke halkı Müslüman
olmuştu. Ancak henüz Müslüman olmayan müşrik kabîleler hâlâ Kâbe'yi çırıl çıplak
tavâf ediyorlardı. Diğer taraftan, Hicretin 9'uncu yılında hac, "nesî"
uygulaması yüzünden belirli zamanından önce yapılacaktı.
Bilindiği üzere,
oruç, hac, kurban gibi ibâdetlerin vakitleri kamerî aylara göre tesbit edilir.
Kamerî yıl (ay senesi), yaklaşık 354 gün, Güneş yılı ise yaklaşık 365 gündür.
Aradaki 11 günlük fark sebebiyle, hac günleri her yıl yer değiştirir; bazen yaz,
bazanda kış mevsimine gelir. Hac mevsimini çok sıcak veya çok soğuk aylara
rastlatmamak, sâbit bir mevsimde (ilkbaharda) tutmak için Araplar üç yılda bir,
seneye bir ay ekleyerek o yılın aylarını 13'e çıkarırlardı. Buna "nesî"
deniyordu. Böylece hac mevsimi değişmez, fakat, aylar yer değiştirirdi. 33
senede bir, aylar yerine gelirdi.(395) Nitekim, Hicretin 10'uncu yılında kamerî
aylar aslî yerine geldiler. Kur'an-ı Kerîm, müşrik Arapların bu çirkin âdetini
yasaklamıştır.(396)
Hz. Peygamber
(s.a.s.) hac farizasını aslî günlerinde edâ etmek istediğinden o yıl hacca
gitmedi. Hz. Ebû Bekir'i Hac Emiri tâyin etti. Medine'den hacca gitmek isteyen
300 kişi de Hz. Ebû Bekir'le gittiler.
Hz. Ebû Bekir yola
çıktıktan sonra, müşriklerle münâsebetleri düzenleyen hükümler indi.(397)
Bunların müşriklere duyurulması gerekiyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) Hz. Ali'yi de
bu iş için gönderdi. Hz. Ali yolda Hz. Ebû Bekir'e yetişti.
- Hac Emiri yine
sensin, ben Tevbe Sûresi'nin yeni inen ilk âyetlerindeki hükümleri müşriklere
tebliğ ile görevliyim, dedi.
Hz. Ebû Bekir,
Zilhicce'nin 8'inci günü Mekke'de bir hutbe okuyarak, haccın nasıl yapılacağını
anlattı. Müslümanlar, Hz. Ebû Bekir'in anlattığı şekilde haccettiler. Müşrikler
kendi bildiklerini yaptılar.
Hz. Ali ise,
Zilhicce'nin 10'uncu günü Mina'da bir hutbe okudu. Hz.Peygamber (s.a.s.)
tarafından gönderildiğini bildirdi. Tevbe Sûresi'nin ilk âyetlerini yüksek sesle
okuduktan sonra:
1- Müslümanlardan
başka hiç kimse Cennete giremez.
2- Bu yıldan sonra
hiç bir müşrik Kâbe'ye yaklaştırılmayacak.
3- Hiç kimse
Kâbe'yi çıplak tavâf etmeyecek.
4- Kimin Hz.
Peygamber (s.a.s.)'le anlaşması varsa, müddeti bitinceye kadar ona uyulacak,
dedi.(398)
Bu ilândan sonra
çok geçmedi. Bütün Arabistan Müslüman oldu. O yıldan sonra da hiç bir müşrik
Mekke'ye bırakılmadı.
(365) el-Buhârî 1/25 ve
4/26; Tecrid Tercemesi, 1/65 (Hadis No: 63)
(366) Zâdü'l-Meâd, 3/81
(367) Âl-i İmrân Sûresi, 61; Tecrid Tercemesi, 10/412-414 (Hadis No:1650)
(368) Zâdü'l-Meâd, 3/80
(369) İbn Hişâm, 4/144-158; Târih-i Din-i İslâm, 4/ı-445
(370) Bu hırka Kâ'b'ın ölümünden sonra mirâscıları tarafından 20 bin dirhem
(yaklaşık 60 kg.) gümüş karşılığında Emevî Devletinin kurucusu Muâviye'ye
satılmıştır. Emevîlerden Abbâsilere, Mısırın Yavuz Sultan Selim tarafından feth
edilmesiyle de "Mukaddes emânetler" arasında Osmanlılara geçti. Halen Topkapı
Sarayı Müzesi "Hırka-i Saâdet Dâiresi"nde, III. Murat tarafından yaptırılmış
olan mahfaza içinde korunmaktadır.
(371) İbn Hişâm, 4/226; Târih-i Din-i İslâm, 3/481
(372) et-Tevbe Sûresi, 117; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/277; Tecrid Tercemesi,
10/445-446
(373) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 49; Tecrid Tercemesi, 10/446-447
(374) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 81
(375) Târih-i Din-i İslâm, 3/485
(376) Bkz.et-Tevbe Sûresi, 91
(377) Bkz. et-Tevbe Sûresi,38-39
(378) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 117-118
(379) Târih-i Din-i İslâm, 3/483; İbnü'l Esîr, a.g.e., 2/227; Tecrid Tercemesi,
10/450
(380) Zâdü'l-Meâd, 3/3; bkz. Buhârî, 3/198 ve 4/202; Tecrid Tercemesi, 8/275
(Hadis No: 1174)
(381) İbn Hişâm, 4/161; Tecrid Tercemesi, 10/450
(382) et-Tevbe Sûresi, 92; Tecrid Tercemesi, 10/451
(383) İbn Hişâm, 4/161; Zâdü'l-Meâd, 3/3-4; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/277
(384) Bu yediden biri olan Ulbe bin Zeyd, bir gece teheccüt namazından sonra göz
yaşlarıyla şöye niyâz etmişti:
-"Allah'ım! Sen cihâdı emrettin ve ona bizi teşvik ettin. Fakat, Peygamberinle
birlikte gazaya gitme kudretini bana vermediğin gibi, Peygamberinin elinde beni
bindirecek binek de bırakmadın. Allah'ım Sen bilirsin ki, ben üzerime düşen mal,
can ve nâmus borcunu her bâdirede veren bir kulunum."
Sabah namazından sonra Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
Bu gece mal, can sadakası veren nerede, diye sordu. Kimse cevâp vermeyince;
ikinci defa sordu. Bunun üzerine Ulbe kalktı. Rasûlüllah (s.a.s.): Müjde sana ey
Ulbe, yemin ederim ki sen zekât ve sadakaları kabul olunanlar divânına yazıldın,
buyurdu. (Zâdü'l-Meâd, 3/4; Tecrid Tercemesi, 10/455; ibn Hişâm, 4/161)
(385) el-Buhârî, 4/6; Riyazüs-Sâlihîn Tercemesi, 2/310 (Hadis No: 960)
(386) el-Buhârî, 5/129; İbn-Hişâm, 4/163; Tecrid Tercemesi, 10/456 (Hadis
No:1658)
(387) İbn Hişâm, 4/166; Zâdü'l-Meâd, 3/7; Tecrid Tercemesi, 10/457; İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/279
(388) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 66-68
(389) Bkz. Tevbe Sûresi, 107-108
(390) İbnHişâm, 4/173-174; Zâdü'l-Meâd, 3/19; Tecrid Tercemesi, 5/377-378
(391) el-Buhârî 4/40; Tecrid Tercemesi, 8/497 (Hadis No: 1287)
(392) Bu üç kişinin geçirdikleri çok sıkıntılı 50 günün tafsilâtı için bkz.
el-Buhârî, 5/130-135; Tecrid Tercemesi, 10/464-485 (Hadis No: 1659);
Riyâzü's-Sâlihin Tercemesi, 1/27 (Hadis No: 21)
(393) el-Hakayık, 1/67; Tecrid Tercemes, 6/45 ve 6/156 (Hadis No: 803)
(394) Bkz. Âl–i İmrân Sûresi, 97
(395) Bkz. Hak Dini Kur'ân Dili, 3/2532; M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi,
2/87-94
(396) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 37
(397) Bkz. et-Tevbe Sûresi, 1-36; Tecrid Tercemesi, 2/245-248 (Hadis No: 240 ve
izahı)
(398) İbn Hişâm, 4/190-191
İslami Okul Okulların En Önemlisi