Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 1.1 - 1.Cilt

BİRİNCİ BÖLÜM... 1

HZ. MUHAMMEDİ: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM... 1

ALLAH'IN KULU VE RASULÜ.. 1

KISIM 1. 1

ANA HATLARIYLA HAYATI. 1

1- Arabistan Ve Arap Halkı 1

Benî İsmail 2

İsmail'in Kurban Edilme Olayı 3

Kabe. 4

2- Muhammed @ : İnsanlığa rahmet 5

Mekke'deki Hayat 5

Doğum.. 5

Çocukluğu. 5

Gençliği 6

Hılf-ul Fudûl Anlaşması 6

Kabe'nin İnşası 6

Yetişkinliği 6

Evliliği 7

Hakkı Arayış. 7

Peygamberlik. 7

Habeşistan'a Hicret 8

Kureyş'in Müslümanlara Karşı Boykotu. 8

Üzüntü Yılı 8

Miraç. 8

Akabe Bey'atı 8

Medine'ye Hicret 8

İslâmî Takvim.. 9

3- Medine'deki Hayat 9

Medine. 9

Mescid-i Nebevi 9

Kardeşlik. 9

Yahudilerle Antlaşma. 9

Organizasyon. 10

Oruç. 10

Zekât 10

Kıblenin Değişmesi 10

Kureyş'le Savaş. 10

Bedir Gazası 10

Uhud Savaşı 10

Ahzab (Hendek) Savaşı 11

Hudeybiye Antlaşması 11

Tebük Seferi 12

Veda Haccı 12

Vefatı 12

KISIM 2. 12

MUHAMMED : MÜKEMMEL İNSAN.. 12

1- Mükemmel İnsan. 12

2- Nezaket 14

3- Şefkat 16

Fakirlere Karşı Davranışı 16

Çocuklara Karşı Davranışı 17

Kölelere Karşı Davranışı 17

Kadınlara Karşı Davranışı 18

Hayvanlara Karşı Davranışı 19

Akrabaya Karşı Davranışı 20

Yetimlere Karşı Davranışı 20

Düşman Ve Kâfirlere Karşı Davranışı 20

4- Sevgi Ve Merhamet 21

5- Affedicilik. 22

6- Cömertlik. 23

7- Misafirperverlik. 25

8- Fedakârlık. 26

9- Sadelik. 26

10- Tevazu. 28

11- Haya. 29

12- Samimiyet 29

13- Doğruluk Ve Dürüstlük. 31

14- Alışverişte Doğruluk. 32

15- Adalet 33

16- Sözünü Yerine Getirmek. 34

17- Takva Ve Doğruluk. 35

18- İtidal 36

19- Azim.. 37

20- Cesaret 37

21- Latife. 38

KISIM 3. 39

MUHAMMED: MÜKEMMEL ÖRNEK İNSAN.. 39

Giriş. 39

1- Çocukluğu. 39

2- Yetişkinliği 40

KISIM 4. 42

ALLAH'IN ELÇİSİ (RASULÜ) 42

1- Allah'ın Rasulü. 42

1- Mulıammed @: Peygamber (Rasul-Elçi) 42

2- Peygamberler De İnsandı 42

3- Peygamberler Hakkında Yanlış Kanaatler 43

4- Peygamberdin Yüksek Değeri 43

5- Önceki İnsan Topluluklarının Hepsine Peygamber Gönderilmesi 44

6- Önceki Peygamberlerle Aynı Dinin Getirilmesi 44

2- Hedef Ve Gaye. 44

1- Öğretmen Ve Veli 44

2- Kur'an Yorumcusu. 45

3- Lider Ve Rehber 45

4- Kanun Koyucu. 45

5- Hâkim.. 45

6- Yönetici 46

7- Uyarıcı Ve Müjdeleyicı 46

8- İyiliği Emreden, Kötülüğü Nehyeden. 46

3- Peygamber @'a Selâm Ve Salât Getirmenin Önemi 46

Anlamı 46

Önemi 47

Usûl 47

Mecburî Veya İhtiyarî 48

Salâtın Fazileti 49

Muhtelif Vesilelerle Salât 50

Sonuç. 51

KISIM 5. 51

MUHAMMED @’IN PEYGAMBERLİĞİNİN DELİLLERİ. 51

1- "Kutsal Metinlerden Deliller 51

Açık Deliller Eski Ahid (Tevrat) 52

Yeni Ahid (İncil) 53

 

Sunuş

 

İnsan için doğru yol, Yaratıcısı ve Sahibi olan Allah'a muti bir hayat sürmektir. Böyle bir itaat da bilgi ve imana muhtaçtır. Allah Teâlâ, lütuf ve ihsâmyla, insanı sadece kişisel çaba­larıyla bu bilgiyi elde etme gibi güç bir İşten esirgemiş; bu bilgiyi, insanlar arasından seçti­ği peygamberlere vahyederek, onlara, çağrısı­nı ve öğretisini diğer insanlara götürmelerini ve doğru yolu göstermelerini emretmiştir. Akıl nimetine sahip her insanın, Allah'ın ger­çek peygamberim tanıması, ona ve öğretisine inanması, itaat edip izinden gitmesi kulluğu­nun gereğidir.

Rabbimiz Kitab'ında şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Andolsun ki, sizin için, Allah'ı ve âhireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kim­seler için Allah'ın elçisi (Rasûlullah) en güzel Örnektir." (33: 21).

Rabbimizin bütün insanlığa hakikat elçisi ola­rak gönderdiği Son rasûl Hz. Muhammed sal-lallahu aleyhi vesellem'in hayatının her yönü, ayrıntısıyla ve sahih bir şekilde bize ulaştırıl­mıştır. Ondört yüzyıl geçmesine rağmen, ta­rihteki resmi o.kadar açık ve eksiksizdir ki, sanki onu gözlerimizle görmekteyiz. Hiçbir insanın biyografisi onunki kadar iyi bir şekil­de muhafaza edilmiş değildir... Hayatımızın her safhasında onun rehberliğini arayabilir ve onun örnek hayatından dersler alabiliriz.

Peygamberimizin sîreti (biyografisi) üzerine Türkçe'de yayınlanan eserler genellikle muh­tasar veya kronolojik "İslâm Tarihleri" şek­lindedir. Okuyucunun bunlardan pratik istifa­desi hayli müşkül olmaktadır.

Hicrî 15. yüzyıl kutlamaları çerçevesinde Londra'da, başkanlığını Afzalur Rahman'ın yaptığı Sîret Vakfı'nca yeni bir usûl kullanı­larak hazırlanan bu Ansiklopedinin istifadede istenilen kolaylığı sağlayacağına inanıyoruz.

Encyclopaedia of Seerah'nin çevirisi olan bu eser hazırlanırken bölümler arasında yapılan takdim ve tehirlerle, bazı konularda Türkçe kaynaklardan teyid ve tafsil yönünde faydala­nılmış, adı geçen eserlere yeri geldikçe atıf-lard^ bulunulmuştur.

Bu çalışmanın hedefi, sîreti kısımlara ayıra­rak, ayrıntılarıyla okuyucuya sunmaktır. Pey­gamberimiz Hz. Muhammed @'i rasûl, eğiti­ci, hâkim, kumandan, devlet adamı, tacir, aile reisi gibi her yönüyle ele alıp, getirdiği yeni dinin manâsını ve etkisini İncelemektedir. Bu haliyle Sîret Ansiklopedisi, konusunda Türk­çe'de mükemmel bir kaynak eser olmaya namzettir.

Gayret bizden, başarı ise Allah'tandır.

 

Önsöz

 

Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin "sîreti", her zaman olduğu gibi bugün de İslâm Dini'ni mükemmel şekil­de anlamanın yegâne yoludur. Bu yüzden, in­sanlığa Hz. Muhammed @'in öğretisini, ahlâk ve hayat tarzını götürmek her şeyden önde gelen görevimizdir.

Onun şahsiyeti, insan hayatını her yönüyle ve her sahada aydınlatır. Davranışları İnsanlai için mükemmel bir örnektir. O, hayatı boyun­ca, her insan gibi beşerî duygularla, arzularla, acılarla, zorluklarla; pek çok durumla karşı­laşmıştır. Fakat onun ahlâkı hep kusursuzdu, O tam bir fazilet ve adalet sahibi, insanî hata ve zaaflardan âri bir insandı.

Hz. Muhammed @'in hayatının hangi meslek ve işte olursa olsun, kadm-erkek her çağdaki insanın, ferdî hayatlarında olduğu gibi top­lumsal hayatlarında da mutluluk ve selâmete ulaşabilmek İçin uyması gerekli mükemmel bir örnek olduğu görülecektir.

Bu çalışma, Allah'ın yeryüzündeki Son Elçi­sinin gayret ve sevgili hâtırasına âciz bir kat­kı olarak, Hz. Muhammed @'in Hicret'in 1400. yıl kutlaması münasebetiyle, Sîret An­siklopedisi adı altında, onun örnek hayatım muhtelif yönleriyle insanlığa sunmak gayesiy­le meydana getirildi. Çalışmada Rasûlullah @'in hayat tarzı vurgulanarak, hayatının muhtelif sahalarına ışık tutulmakta ve böylece insanlara onun ömek hayatından, iyiliğinden, takva ve faziletinden faydalanma imkânı ve­rilmektedir.

Afzalur Rahman Londra, Temmuz 1981

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

HZ. MUHAMMEDİ: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM

ALLAH'IN KULU VE RASULÜ

 

KISIM 1

 

ANA HATLARIYLA HAYATI

 

1- Arabistan Ve Arap Halkı

 

Arap yarımadası düzensiz bir dikdörtgen şeklinde olup, dünya haritasında merkezi bir yer işgal etmektedir. Yarımada kuzeyde Fi­listin ve Suriye, kuzey-doğuda Irak ve tran, doğuda Basra Körfezi, güneyde Umman De­nizi ve Aden Körfezi, batıda Kızıldeniz ve Afrika kıtasıyla çevrilidir. Allah'ın rasulü Muhammed @'ın doğduğu sıralarda, Arap yarımadası kuzey-batı ve kuzey-doğuda çök­mekte olan Roma ve Fars imparatorlukları­nın tehdidi altındaydı.

Arapların merkezî bir idaresi bulunmamak­taydı. Esas olarak ayrı ayrı kabileler halinde göçebe hayatı yaşayan Araplar, sık sık ara­larında kabilevî kan davası ve kavgalara gir­mekteydiler. Bu yüzden siyasette fiilen hiç­bir etkileri yoktu. Farslılar ve Romalılar, ül­kelerini işgal etmedikleri, hatta saldırmadık-. lan halde Araplara tebalan gibi muamele et­mekteydiler.

Soy itibariyle Araplar, încil (Tekvin, X. bö-lüm)'de Eber olarak işaret edilen Benî Kâh-tan (Kâhtanoğulları) ve Benî îsmail (Ismail-oğulları) neslindendir. Hz. İsmail, İbrahim @ peygamberin Mısırlı hanımı Hâcer'den ol­ma büyük oğludur. İbrahim @ Babil Kıral-lığı'nın başşehri Ur'da doğmuş, fakat ailesi ve halkının Allah'ı İnkâr eden (ateist) inanç­larını tasvip etmemesi yüzünden ülkesini ter­ke zorlanmıştı. Ayrılırken yanında onun tev-hidî dinine inanan yeğeni Lût @ da bulun­maktaydı. Kur'an-ı Kerîm hadiseyi şöyle izah etmektedir: "Peki, dedi (İbrahim), 'Siz Al­lah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Aklınızı kullanmıyor musunuz?' Dediler:'Onu yakın, tanrılarınıza yardım edin, eğer bir iş yapa­caksanız?' Biz de: 'Ey ateş, İbrahim'e serin ve esenlik ol!' dedik. Ona bir tuzak kurmak İstediler. Biz de asıl kendilerini hüsrana uğ­rattık. Onu ve Lût'u kurtarıp, âlemlere be­reketli kıldığımız bir yere getirdik." (21: 66-71) Ankebut Suresi'nde şu ifadeyi görüyoruz: "Kavminin (İbrahim'e) cevabı sadece; 'Onu öldürün, yahut yakın' demeleri oldu. Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır. (İbrahim kav­mine) dedi ki; 'Siz dünya hayatında birbiri­nizi sevmek için Allah'ı bırakıp bir takım putlar edindiniz. (O putlara tapmanız dünyada aranızda bir sevgi meydana gelmesine ebep olsa bile) daha sonra kıyamet günün­le birbirinizi inkâr eder ve lanetlersiniz. Va-acağımz yer de ateştir ve hiçbir yardımcınız la yoktur.' Bunun üzerine Lût ona inandı ve kavmine) dedi ki; 'Ben, Rabbim(in emret-iği yer)e hicret edeceğim. Çünkü O, (mut-ak) galiptir, hikmet sahibidir'." (29: 24-26). 'ine Saffât Suresi'nde buyurulduğuna gö-e: "(ibrahim) '(elinizle) yonttuğunuz şeylere tıi tapıyorsunuz?' dedi. 'Oysa sizi de yaptı-ınız (bu şeyler)İ de Allah yaratmıştır'. 'Onun ;in bir bina yapın da onu (o binada) ateşe tın' dediler. Ona bir tuzak kurmak istedi-;r, biz de (onların tuzaklarını boşa çıkardık), •nları zelil kıldık. (İbrahim) dedi ki; 'Ben tabbime gideceğim. O beni doğru yola ile-2cek.' " (37: 95-99).

İbrahim @, ülkesini Sare ve yeğeni Lût @ e birlikte terketti. Filistin'e yerleşerek İnsan-ır arasındaki tebliğ vazifesine devam etti. Bu ayeyle Mısır'a da giderek oradaki insanları Allah'ın Dini'ne davet etti. ihtiyarlığında şöyle dua ettiği kaydedilmektedir: " Ey Rab-bim, bana salihlerden (bir çocuk) lütfet!' Ona halım bir erkek çocuk müjdeledik." (37: 100-101). İsmail, İbrahim @'ın ikinci hanı­mı Hâcer'den oldu. Kur'an, İsmail'in buluğ çağma erdiği sıralarda, Sare'den de İshak'ın doğduğu haberini şöyle vermektedir: "... ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjde­lediler. Bunun üzerine zevcesi hayretle geldi ve (elleriyle) yüzünü kapayarak; '(Ben) kısır bir kocakarı(yım)!' dedi. (Melekler) dediler ki; 'Bu böyledir, Rabbin söylemiştir. Doğrusu O, Hakîm olandır, bilendir'" (51: 28-30). Hicr Suresi'nde de: "Korkma, biz sana âlim bir oğlun olacağını müjdelemeye geldik' de­mişlerdi. (İbrahim) 'Ben kocamışken bana müjde mi veriyorsunuz?' deyince, 'Sana ger­çeği müjdeledik, umutsuzlardan olma' de­mişlerdi." (15: 53-55) buyurulmaktadır.

ismail @'ın neslinden gelip Arap yarımada­sına yerleşenlere 'Araplar' denmiştir. Filis­tin'de yaşayan ve çoğu dünyanın başka yer­lerine göçen İshak @'m neslinden olanlar da 'îsrailoğulları' olarak bilinmişlerdir.

 

Benî İsmail

 

İsmail'in bebekliğinde Hz. ibrahim, Rabbi tarafından oğlunu Mekke'deki mukaddes Kabe topraklarına götürüp —büyüdüğünde Allah'ın kelâmını yayması için— orada bı­rakmakla emrolundu. İbrahim @ emre uya­rak hanımı Hacer'İ bebeğiyle birlikte Mek­ke'ye götürüp, orada bıraktı. Hadise Sahih-i Buhari'de şöyle anlatılmaktadır: (İbn-i Ab-bas rivayet ediyor:) "İbrahim @, Hâcer ile henüz süt çocuğu olan İsmail'i Filistin'den alıp, Mekke'nin bulunduğu yere geldi. Bu ana ile oğlu, Beyt-i Şerifin bulunduğu ma­halde büyük bir ağacın yanına bıraktı. O gün henüz Mekke şehri kurulmamıştı, çöldü. Ne bir insan, ne de içecek su yoktu. İbrahim @, bu ana oğula bir dağarcık hurma ile bir kır­ba su bırakmıştı. Ayrılırken Hâcer'in 'Ken­dilerinin böyle bırakılıp gitmesi bir ilâhî emir

neticesi midir?' sofusuna cevaben 'evet, emr-i ilâhî ile' kendilerini bıraktığını söyledi. Hâ­cer; 'öyle ise Allahu Teâlâ bizi zayi etmez' diye tevekkül etti. İbrahim @, Hâcer ile İs­mail'den ayrıldıktan ve bunlar tarafından gö­rülmeyecek derecede uzaklaştıktan sonra, orada Beyt-i Şerif mahalline dönüp ellerini kaldırarak dua etti: "Rabbimiz! Ben çocuk­larımdan kimini, senin Beyt-i Haram'ımn ya­nında ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rab­bimiz! Namazı kılsınlar diye (böyle yaptım). İnsanların gönüllerini onlara meylettir, şük­retmeleri için onları ürünlerle nzıklandır! (14: 37).

Annesi İsmail'i emzirmeye ve bitene kadar kırbasından su vermeye birkaç gün devam et­ti. Daha sonra Hâcer ve bebeği susuzluk çek­meye başladı. Susuzluktan ağlayan çocuğu­nu çaresiz orada bırakıp çölün aşağısına doğ­ru gitti. Yardım aradı; fakat kimseyi göreme­di. Safa ve Merve tepeleri arasında bazen yü­rüyerek, bazen de —bilhassa oğlunu göreme­diği tümseklerde— koşarak yedi defa gidip geldi. Ne var ki kimseyi göremediği gibi, su da bulamadı. İbn-i Abbas'ın rivayetine göre Hacc'ın ifasında say yapılmasının (Safa ve Merve arasında koşma) sebebi budur. Hâcer bu gidip gelişlerinin yedincisinde Merve'ye çıktığında bir ses duydu. Susup dikkatini bu sese çevirdi. Sesi tekrar duyunca; *Ey kişi, se­sini bana duyurdun, bana yardım edebilir misin?' dedi. Aniden Zemzem'in yerinde bir melek gördü. (İbrahim bin Nâfi ve İbn-i Cu-reyc'e göre) Hâcer, topuğuyla su çıkana ka­dar toprağı kazarken Cebrail'i görmüştü. Hâcer kırbasını doldurmaya başladı. Dol­durdukça daha çok su kaynamaktaydı. İbn-i Abbas'ın rivayetine göre Peygamberimiz @, 'Allah İsmail'in anasına rahmetini göstermiş­tir; o (Hâcer) Zemzem'i olduğu gibi bırak-saydi (etrafını kum ile çevirmeseydi) akan bir dere olurdu.' buyurmuştur. Böylece Hâ­cer su içti ve çocuğuna da içirdi. Melek ona 'Burada mahv ve perişan olacağınızı sana­rak korkma. Burası, bu çocuk ve babası ta­rafından inşa edilecek Allah'ın evidir. Ve Al­lah, bu evin halkını zarara uğratmayacaktır. dedi. Bu durum bir süre devam etti. Daha sonra Cürhümîlerden bir grup Kedâ dağı yo­luyla gelerek Mekke'nin aşağı kısmında ko­naklamak İstediler. Sudan mahrum böyle ateşîn bir mahalde Zemzem'in bulunması konaklamalarına çok elverişliydi. Hâcer'den ona yakın bir yere yerleşmeleri için izin iste­diler. O da, suyun asıl sahibinin kendisi ol­duğunun kabul edilmesi şartıyla müsade ver­di. Rasulullah @ şöyle buyurdu: 'Şimdi İs­mail'in annesi, pek ziyade muhtaç bulundu­ğu cana yakın arkadaşları, Cürhümî kadın­ları bulmuş oluyordu.' Böylece gelen Cürhü-mîler oraya yerleştiler. Sonraları diğer insan grupları da orayı mekân tuttular. Bunlardan bir kısmı ev bark yaptıklarından artık Mek­ke civarı bayındır bir hale girmeye başladı. İsmail, bunlar arasında yetişip büyüdü. Li­sanı İbranî olan İsmail, yine onların arasın­da fasih Arapça Öğrendi. Artık bu asîl ve ne­cip genç Cürhümîler yanında yüksek bir şe­ref ve itibar kazanmıştı. Zemzem'in yegâne sahibi İsmail'e herkes hürmet ediyordu. Ev­lilik çağına gelince Cürhümîler onu kendi­lerinden asîl bir ailenin kızı ile evlendirdiler.

 

İsmail'in Kurban Edilme Olayı

 

İbrahim @, İsmail'in çocukluğunda (muh­temelen 11-13 yaşlarında) Mekke'yi ikinci de­fa ziyaret ederek gördüğü rüya hakkında oğ­luyla konuştu. Kur'an, bu olayı şöyle anlat­maktadır: "Çocuk kendisinin yanısıra yürü­meye başlayınca; 'Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyo­rum, (düşün) bak, ne dersin?' dedi. (İsmail) 'Babacığım, ne ile emrolundunsa yap; İnşa-allah sabredenlerden olduğumu göreceksin' dedi. Böylece ikisi de (Allah'a) teslimiyet gös­terip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: 'Ey İbrahim! Rüyayı doğruladın, işte biz iyi davrananları böylece mükâfatlandırırız' diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir imti­han idi. Ona, fidye olarak büyük bir kurban­lık verdik." (37: 102-107)

Bu hadise Mekke yakınlarında Mina'da vu­ku bulmuştur. Her yıl Zilhicce ayının onuncu gününde, dünyanın her tarafında müslü-manların Allah'a koyun, keçi, deve ve sığır kurban etmesiyle anılmaktadır. İbrahim @'ın ikinci ve küçük oplu İshak henüz doğ­mamıştı. Ancak başarılı ve şerefle çıktığı bu imtihandan sonra Allah ondan razı oldu. Ona Rabbmdan bir mükâfat olarak ikinci bir oğul sahibi olacağı haberi verildi. Kur'an bu olayı Saffat Suresi'nde şöyle izah eder: "Sonra gelenler arasında 'İbrahim'e selâm olsun' diye ona (iyi bir ün) bıraktık. İşte iyi­leri böylece mükâfatlandırırız... Ona iyiler­den bir peygamber olacak îshak'ı müjdele­dik." (37: 108-112). Kur'an, kimin kurban edildiği konusunu hiçbir şüpheye yer bırak­madan anlatmaktadır. Hatta İncil'de bulu­nan çelişkiler dahi dürüst bir gözlemciyi, kurban edilmesi gerekenin büyük oğul İsmail olduğu sonucuna götürür. İsmail @ ve İs­hak @'ın doğum hadisesi İncil'in muhtelif anlatımlarında şöyle açıklanmaktadır:

"Ve bu şeylerden sonra, vaki oldu ki, Allah İbrahim'i deneyip ona dedi: Ey İbrahim; ve o: İşte ben, dedi. Ve dedi: Şimdi oğlunu, sev­diğin biricik oğlunu, İshak'ı, al ve Moriya diyarına git ve orada sana söyliyeceğim dağ­ların biri üzerinde onu yakılan kurban ola­rak takdim et." (Tekvin 22: 1-2). Bu ifadede açık bir çelişki bulunmaktadır. Allah, İbra­him'den oğlu İshak'ı kendisi için kurban et­mesini söylemekte, aynı zamanda İshak'ın tek oğul olduğu vurgulanmaktadır. İncil'in diğer ifadeleri, İshak'ın tek oğul olmadığını açıkça göstermektedir: "Ve Abramın (İbra­him) karısı Sara ona çocuk doğurmadı; ve Sara'nın bir cariyesi vardı, bir Mısırlı vardı, ve onun adı Hacardı. Ve Sara Abrama dedi: İşte, Rab beni doğurmaktan alıkoydu; rica ederim, cariyemin yanına gir, belki ondan çocuklarım olur. Ve Abram Saranın sözünü dinledi. Ve Abramın karısı Sara, cariyesi Mı­sırlı Hacan aldı, ve onu kocası Abrama, ka­rısı olmak üzere verdi; Abram Kenan diya­rında oturduktan on sene sonra idi. Ve Ha-carın yanına girdi, ve o gebe kaldı; ve gebe  deyi de buluyoruz: "Ve Rabbın meleği ona dedi: İşte, sen gebesin, ve bir oğul doğura­caksın, ve onun adını İsmail koyacaksın..." (Tekvin 16: 11). Yine aynı bölümden okuma­ya devam ediyoruz: "Ve Hacar Abrama bir oğul doğurdu, ve Abram Hacarın doğurdu­ğu oğlun adını İsmail koydu. Ve Hacar Ab­rama İsmail'i doğurduğunda Abram seksen altı yaşında idi." (Tekvin 16: 15-16)

Ondan sonra, İbrahim @ yüz yaşındayken ikinci oğlu İshak'ın Sare'dan doğum müj­desini (İncil'de) şu kelimelerle aldı: "Ve Al­lah İbrahim'e dedi: Senin karın Sara'ya ge­lince, onun adını Sara çağırmayacaksın, fa­kat onun adı Sare olacaktır. Ve onu müba­rek kılacağım ve ondan da sana bir oğul ve­receğim... ve onun adını İshak koyacaksın... Ve İbrahim, oğlu İsmail'i, ve evinde doğan­ların hepsini, ve parası ile, satın alınanların hepsini, İbrahim evinin adamları arasında her erkeği aldı, ve Allah'ın kendisine söyle­miş olduğu gibi, aynı o günde gulfeleri etin­de sünnet etti. Ve İbrahim gulfe etinde sün­net olunduğu vakit, doksan dokuz yaşında idi. Ve oğlu İsmail gulfesinin etinde sünnet olunduğu vakit, on üç yaşında idi." (Tekvin 17: 15-25). İncil'in başka bir kısmında İs­hak'ın doğum tarihine işaret edilmektedir: "Ve İbrahim, oğlu îshak kendisine doğdu­ğu zaman, yüz yaşında idi." (Tekvin 21:5).

Yukarıda İncil'deki ifadelere şöyle bir göz gezdirildiğinde İsmail'in on dört yaşına ka­dar İbrahim @'ın tek oğlu olduğu anlaşıl­maktadır, îshak'ın ise tek oğul olmadığı açıktır. Çünkü İshak, ikinci oğuldur. Dinî kurbanlar tarihi üzerine yapılacak küçük bir araştırma dahi, sadece en çok sevilen ve tek olan şeyin kurban edildiğini göste­recektir. İbrahim @'ın özellikle bir hayli yaşlıyken doğan tek oğlu, şüphesiz ölçüleme­yecek kadar fazla sevilmiş olmalıdır. Daha sonra Allah ondan her şeyden daha çok sev­diği tek oğlunu kurban etmesini istemiştir. Yukarıda ele alınan Kur'an'daki ifadeler, Almaktadır. Ayrıca şu sonuçlara işaret etmek­tedir: Önce, İbrahim @ çocuksuz iken Al­lah'a salih bir çocuk için dua etmiştir. (37: 100). Bunun üzerine ona salih bir oğulun müjdesi verilmiştir. İkinci olarak, çocuk ko­şup oynayabilmeye başlayınca İbrahim @'dan onu kurban etmesi istenmiştir. {37: 102). Üçüncüsü; İbrahim @'a doğum müj­desi verilen ve kurban edilmesi istenen, hiç­bir şüpheye yer vermeyecek şekilde anlaşıl­maktadır ki, onun ilk ve tek çocuğudur. Açıktır ki, bu çocuk İsmail'dir. Dördüncü olarak: Kur'an'da geçen kelimeler İbrahim @'ın iki çocuğu İsmail ve İshak'ın doğum müjdesini verirken Kur'an'da geçen kelime­ler, iki oğulun farklı özelliklerine de işaret etmektedir. İsmail için yumuşak huylu (ha-lîm), İshak için de ilim sahibi (âlim) ifadesi kullanılmıştır. İki çocuğun bu özelliklerini hayatın fiilî gerçeklerine yaklaştırdığımızda İsmail sabırlı ve yumuşak huyuyla, diğer oğul hikmet ve âlim sıfatıyla tasvir edilen îs-hak'dan daha münasiptir. Kur'ân'dan anla­dığımıza göre Kurban Emri halîm çocuk içindir, çünkü âlim çocuk henüz doğmamış­tır. Beşinci husus; İshak'ın doğum müjdesi­ni verirken Kur'an'daki ifade tarzından da Kurban istenen çocuk olamayacağı sonucu­na varabiliriz. Kur'an'da İshak'ıp doğum müjdesi verilirken, aynı zamanda, İbrahim'in torununun, İshak'dan Yakub @'m olacağı müjdesi de verilmektedir. (11: 71). İbrahim @'a doğacak bir oğulla birlikte ondan do­ğacak bir torunun da müjdelenmesi ve aynı zamanda bu oğulun kurban edilmek İsten­mesi çok mantıksız görünmektedir. Bu du­rum tamamen aynı çocuktan bir torun olma­sını icap ettirir. Zaten İshak'ın doğum ha­beri verilirken İbrahim @'a onun salihlerden bir peygamber olacağı da söylenmiştir. (37: 112). Oğluyla torunu salihlerden olacak ve insanlara önder olmak için vahiy alacaklar­dır. (21: 72-73), Yukarıda ifade edilen gerçek­lerden anlaşıldığı gibi Kurban Emri'nin İs­hak için olmadığı, fakat ondan yıllar önce doğan, sabır sahibi diğer oğlu için olduğu aşikârdır. (Mevdûdî.  Sîreti     Ayrıca kurban hadisesinin Suriye ve Filistin-de değil, fakat Mekke yakınlarında MinaL da gerçekleştiğine dair başka tarihî kaynak­lar da vardır. İbn-i Abbas ve Âmir b. Şurah-bil, Kabe içinde kurban edilen koçun boy­nuzlarını gördüklerine şehadet etmişlerdir. Güvenilir ve açık tarihî deliller, boynuzların Abdullah bin Zübeyr'in zamanına kadar Ka­be'de bulunduklarını göstermektedir. Boy­nuzlar Haccac bin Yusuf'un Kâbe^ıin bir kısmını mancınıkla tahrip ettiği Mekke'yi kuşatması sırasında kaybolmuşlardır. Hadi­senin Suriye ve Filistin'de ve îshak @'la vu­ku bulmayıp, Mekke'de İsmail @ ile gerçek­leştiğinin en büyük delili, İsmail @'ın kur­ban olayının dünyadaki milyonlarca bağlı­larının o günden bu güne her yıl Hacc za­manında Mekke'de anmalarıdır. Bu görev 4500 yıldır müslümanlar (İbrahim @'ın ta­kipçileri) tarafından her yıl fiilen İsmail @ silsilesinden gösterilerek yaşatılmaktadır. İs­hak @'ın soyundan gelenlerin böyle bir kur­ban çizgisi yoktur. (Mevdûdî, Age. sh., 49-90).

 

Kabe

 

Daha önce izah edildiği gibi, İsmail @, an­nesinin izniyle Mekke'ye yerleşmiş olan Cür-hümîler arasında büyüdü. İbn-i Abbas'ın naklettiği Buharî'den bir hadise göre Cür-hümîlerden bir kızla evlendi. Ancak, babası Mekke'yi üçüncü kez ziyaret ettiğinde, bu evliliği onaylamadı ve hanımını boşamasını is­tedi. Sonra babasının da kabul ettiği başka bir Cürhümî kızla evlendi. Bu evlilikten on iki çocuğu oldu. Daha sonra İbrahim @, oğ­lu İsmail'i annesiyle birlikte otuz yıl önce bu kıraç, ıssız ve tenha Faran vadisine (Mekke-de) yerleştirmesinin asıl gayesini gerçekleştirmek İçin Mekke'ye geldi (muhtemelen dör­düncü defa), tbn-i Abbas'dan nakledilen Bü-hârî'nin bir hadisine göre; "İsmail Zemze­min yanında bir ağaç altında oturmuş ok ya­parken, birden bire İbrahim @ geldi. Onu görünce İsmail ayağa kalktı ve baba-oğul ku­caklaştı. İbrahim: 'İsmail! Allah bana bir-şey emretti'dedi. İsmail, 'Rabbin ne emret-tiyse onu yapmalısın' şeklinde cevap verdi. İbrahim @, 'bu işte bana yardım eder mi­sin?' diye sordu. İsmail de yardım edeceğini söyledi. Bunun üzerine İbrahim @ vadinin etrafında daha yüksek bir yeri göstererek Al­lah'ın orada bir ev (beyt) yapmasını emret­tiğini söyledi. Böylece baba oğul Beytullah (Kâbe)'ın temelini attılar. İsmail'in taşıdığı taşları İbrahim @ yerleştirdi. Duvarlar yük­selince İbrahim @ bugün Makam-ı İbrahim diye bilinen taşı getirdi ve üzerine çıkarak ye­niden taşları yerleştirmeye başladı. Bu iş, du­varlar iyice yükselinceye kadar sürdü. (Mev-dûdî Age. sh., 49-90).

Kur'an-ı Kerîm bu Ev'e ve inşasına şöyle te­mas etmektedir: "Beyti (Kabe) insanlar için toplanma ve güven yeri kılmıştık. İbrahim' in yerini namaz yeri edinin, dedik. Beytimi, ziyaret edenler, kendim ibadete verenler, rü­kû ve secde edenler için temiz tutun diye İb­rahim ve İsmail'e emretmiştik. İbrahim: 'Rabbim! Burasını emin bir şehir kıl, halkın­dan Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır' demişti. Allah da: 'İn­kâr edeni dahi az bir müddet geçindirir, son­ra da onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakırım, ne kötü sonuç' buyurmuştu. İb­rahim ve İsmail Beytin (Kabe) temellerini yükseltiyordu. 'Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur, şüphesiz ki Sen işitensin, bilensin' de­diler. 'Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlar­dan kıl, soyumuzdan da Sana teslim olan­lardan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yolla­rımızı göster, tövbemizi kabul buyur; çünkü tövbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak sensin.' " (2: 125-128).

Aynı zamanda kendilerine rehberlik edecek bir peygamber için de dua ettiler: " 'Rabbi­miz! İçlerinden onlara senin ayetlerini oku­yan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları (her kö­tülükten) arıtan bir peygamber gönder. Doğ­rusu Azîz ve Hakîm olan ancak Sen'sin"' (2: 129). Bu Beyt, Allah'ın insanlaı için verdiği İlk Ev olarak tarif edilmektedir. Aslında bütün insanoğlu için tahsis edilen mübarek ve doğru yolu gösteren ilk mabet Mekke'de­dir. Orada işaretler vardır; (meselâ) Makam-ı İbrahim; her kim oraya girerse güvenlik için­de olur:"BuEv'e Haccetmesi (imkânı olan) inananlara bir vecibedir, fakat kim inkâr ederse bilsin ki Allah âlemlerden müstağni­dir (yarattıklarının hiçbirine muhtaç değil­dir). (3: 96-97). O zamandan beri Kabe her türlü düşmandan korunma yeri ve Mekke halkı için bir geçim vasıtası olmuştur. Her­kes onlara Revtuiinh sahip oldukları için saygı duymuşlardır. Ti­caret kervanları en ufak tehlike korkusu ol­madan oradan geçebilmişlerdir. Sonra, bin­lerce, milyonlarca hacı Mukaddes Mabed'i her yıl ziyaret etmekte ve orada yaşayanla­ra, alış-veriş yaparak bütün yıl için geçimle­rini sağlama imkânı vermektedir. Kur'an, Mekkelilere bahşedilen büyük rahmete işa­ret etmekte, Yaratıcılarının onlara verdiği kutsal görevi hatırlatmaktadır: "Kureyş'in yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve an­laşması sağlanmıştır, öyleyse kendilerini ye­dirip, açlıktan kurtaran ve onları korkutan güvene kavuşturan bu Evin Rabbine kulluk etsinler." (106: 1-4).

Allah burada, Kureyş'e, sadece Allah'ın Ma-bedi'nin muhafızı oldukları için büyük fay­dalar sağlandığına işaret etmektedir. Dahi. önce türlü saldırı ve kargaşa ortamında in­sanlar evlerinde dahi öldürülmekte veya esir edilmekteydiler. Kimsenin günvenliği yoktu. Kureyşliler sadece prestij ve şeref sahibi ol­makla kalmıyor, tam bir emniyet ve ticarî ba­kımdan da güvenceye kavuşuyorlardı.

İsmail @ öldüğünde Kabe'nin muhafızlığı büyük oğlu Nâbit'e geçti. Onun da ölümün­den sonra Cürhümîler bu işi üstlendi; fakat bunlar zamanla zalimleştiler ve yoldan çık­tılar. İnsanlar onların zulmünden öyle sıkıl­dılar ki, Benî Kinane'den Benî Bekr b. Abd Menat ve Benî Huzaye'den Gubşanhlar, Cür-hümîlere karşı birleşip savaşarak Mekke'den çıkardılar. Cürhümîlerin Yemen'e dönmesin­den sonra Kabe muhafızlığı Benî Huzayeli Gubşanlıların eline geçti ve dört asır kadar bunların elinde kaldı. Bu kabilenin liderle­rinden Amr b. Luhay, Suriye'den Hübel de­nilen bir put getirerek Kabe'ye yerleştirdi. Za­manla başkalarının putları da getirilince Ka­be putlarla doldu. Daha sonra Kusay b. Kı-lâb Benî Kinane kabilesinin de yardımıyla, Mekke'yi hâkimiyeti altına aldı. Devrinde bilgi, hüner ve iyi idaresiyle Mekke halkının tartışmasız lideri oldu. Ölümünden sonra, karşılıklı istişare sonucu Kabe ile ilgili hiz­met işleri şu şahıslara verildi: Kapı muhafızlığı, savaşta bayraktarlık ve meclis (Dâr'ün Nedve) Beni Abd-üd Dâr'a; hacıların yeme içme ihtiyaçlarını karşılamak ve ilk yardım hizmetleri Beni Abd-i Menaf'a (O da ikili an­laşma ile Hâşim'e devretmiştir) bölünmüş­tür.

Hâşim bu şerefe lâyık olmuş, iyilik ve cö-mertliğiyle halkın önderi olarak ün kazan­mıştır, ölümünden sonra kardeşi Muttalib halefi olmuş ve onun ölümünden sonra ye­ğeni, Hâşim'in oğlu Abdulmuttalib olarak bilinen Rasulullah @'ın dedesi su temini (hi-câbet) ve ilk yardım (rİfade) hizmetlerini yüklenmiştir. Abdulmuttalib ayrıca Cürhü­mîlerin Mekke'den çekilirken doldurdukla­rı Zemzem kuyusunu da açmıştır. Çok mer­hametli ve cömert bir insandı. Torunu Mu-hammad b. Abdullah @, Allah tarafından dünyaya son resul (elçi) olarak seçilmiştir. Bazılarına göre Kureyş, en-Nadr b. Kinâne1 nin unvanıdır. Fakat âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre Malik b. Nadr'ın oğlu Fehr-in lakabıdır ve onun soyundan gelenlere Ku­reyş denmektedir. (Mevdûdî, A.g.e. s. 49-90).

 

2- Muhammed @ : İnsanlığa rahmet

 

Mekke'deki Hayat

 

Şon Peygamber Muhammed @, Allah'ın da­ha önceki peygamberlerinin getirdikleri şe­riatların tamamen kaybolduğu, insanlığın ce­halet karanlığında körü körüne yolunu ara­dığı bir zamanda Arabistan'da doğdu. Arap­lar, ataları İbrahim @ ve İsmail @'ın dinle­rini unutmuş ve Allah'ın Evi Kabe'de put ve taşlara tapmaya başlamışlardı. Musa @ ve İsa'nın takipçileri fiilen onların getirdikleri dinlerini kaybetmişlerdi. İlâhî öğretileri de­ğiştirip, tahrif etmiş ve diğer fikirlerle karış­tırmışlardı. Hem yahudiler, hem de hıristi-yanlar için tevhid esası fiilen manasını kay-

betmişti. Diğer yandan Araplar putlara tap­makta, (politeist) şirk karanlığı içinde yüz­mekteydiler. Allah'ın son peygamberi, tüm dünyanın, Yaratıcı'nın mesajını unuttuğu ve şirkin içinde kaybolduğu bir sırada doğdu.

 

Doğum

 

Rasulullah @ miladi 570. yılın Rebiülevvel ayının 12'sinde Pazartesi günü Arabistan'da (şimdiki Suudi Arabistan) Kureyş'in asîl ai­lesi Benî Hâşim soyundan dünyaya geldi.

 

Çocukluğu

 

Muhammed @ yetim olarak doğmuştur. Ba­bası, doğumundan Önce ölmüştü. Mekke'­nin asîl ailelerinin geleneklerine göre bir süt annesine (Halime) verildi. Süt annesi Hali-me'nin köyünde birlikte birkaç yıl yaşadı. Bu arada Mekke'ye üç-beş defa annesini ziyarete götürülmüş olabilir. Çocuk, annesine dört veya beş yaşındayken geri getirildi. Annesi, Muhammed @'ı altı yaşındayken Medine'­ye bir ziyaret için götürdü. Dönüşünde an­nesi vefat etti. Mekke'ye Muhammed @'ı Ümmü Eymen adlı bir köle getirdi.

Annesinin vefatından sonra çocuğun velaye­tini dedesi Abdülmuttalip üstlendi. Ancak çok geçmeden dedesi de vefat etti. Muham­med @ sekiz yaşındaydı. O zaman amcası Ebu Talİb ona baktı ve vesayeti altına aldı.

Muhammed @, on-on iki yaşlarında Mek­ke civarında koyun güttü. Ebu Hureyre'ye göre Peygamber @, "Allah hiçbir peygam­ber göndermemiştir ki, çobanlık yapmasın" buyurmuştur. Yanındakiler, "Sen de yaptın mı?" diye sorduklarında, "Evet, ben de bir­kaç kırat (bir para birimi veya yer adı) karşı­lığında Mekke halkının koyunlarını güttüm" diye cevap vermiştir. O zamanlar koyun ve keçi çobanlığı Arabistan'daki o yaşlardaki her çocuğun yaptığı işti. Muhammed @ önce Musa @, İsa @, ve Davut @ da

Hatta Muhammed @, diğer çocuklar gibi yaramaz veya oyuna düşkün bir çocuk de­ğildi.Oldukça sakin, dürüst ve titizdi.Hiçbir zaman hileli ve yararsız oyunlar oynamaz, bu tür oyun oynayan çocukların yanından uzaklaşırdı. Daima diğer İnsanlara, bilhas­sa, fakir, dul ve yetimlere yardıma koşardı.

Amcası Ebu Talib ona karşı çok nazikti ve onu kendi çocuğu gibi yetiştirdi. Muhammed @, amcasına çok bağlı olup, onunla olduk­ça mutlu yaşıyordu.-On iki yaşlarındayken amcasıyla birlikte Suriye'ye bir ticaret ker-vanıyla gitti. Bu seyahat sırasında hıristiyan rahip Bahîrâ, Ebu Talib'e yeğeninin Allah*-ın peygamberi olacağını ve ülkesine dönüp çocuğa iyi bakmasını söyledi.

 

Gençliği

 

Muhammed @, hayatım kazanmak için her türlü dürüst işi yapmaya hazır, çok çalışkan bir gençti. Amcasından ticarî faaliyetleri öğ­renerek tüccar olmuştu, ilk zamanlar amca­sıyla birlikte ticaret kervanlarıyla Suriye ve çevresindeki ülkelere gitmiş, sonraları da ken­di başına ticaret yapmaya başlamıştı. Bütün insanlarla olan münasebetlerinde iyi ve dü­rüsttü. Sakin ve huzurlu bir hayat sürmek­te, zengin-fakir bütün Mekke" halkından say­gı görmekteydi.

Gençliğinde de kuvvetli bir tek ilâh'inancın-da olup, çok-tanncılıktan (şirk) nefret etmek­teydi. Hiçbir zaman Mekkelilerin şirk için­deki merasimlerine katılmamıştı. Dürüst, mütavazi, terbiyeli, nezih ve iyi huyluydu. Kuvvetli ve pırıl pırıl, tertemiz bir şahsiyete sahipti. Görüşen her insan ona saygı ve gü­ven duymaktaydı. Arkadaşlarına karşı sami­mi, müşfik ve nazik; fakir ve muhtaçlara cö­mert, candan ve yardımsever; herkese karşı doğru ve hürmetkardı. Dostlarına olduğu gi­bi düşmanlarına karşı yerdiği söze kesinlik­le sadık ve emîn idi.

Rasulullah @'ın gençliğinde dahi sade ve mütevazi bir hayatı vardı; gurur ve kibiri hiç sevmezdi. Fakirlerin, dul ve yetimlerin acı ve dertlerini onlara yardım ederek paylaşırdı. Kumar, içki, bayağı kavgalar gibi gençlik ara­sında yaygın olan kötü huylardan sakınmış-tır. Mekke halkını tertemiz karakteriyle et­kisi altına almış, Sadık ve Emîn olarak bi­linmekteydi.

 

Hılf-ul Fudûl Anlaşması

 

Muhammed @, bölgede barışın temini, deh­şet ve haksızlığın bastırılması, zayıf, fakir ve muhtaçların haklarını desteklemek için Mek-keli kabileler arasında bir ittifak oluşturul­ması, çalışmalarına çok faal bir şekilde ka­tıldı.

 

Kabe'nin İnşası

 

Kabe, Faran vadisinin aşağı bir noktasında yer aldığından, daima yağmur ve sel altında kalmıştı. Mekke halkı sel sularını durdurmak için değişik usuller denemişler, fakat her te­şebbüsleri başarısızlıkla sonuçlanmış ve bi­na seller tarafından tahrip olmuştu. Bu yüz­den, Mekke halkı Kabe'yi yeniden inşa et­meye karar verdi. Beytin değişik yerleri Mek­ke'nin ileri gelen aileleri arasında bölüşüle­rek hiçbir ihtilaf çıkmadan uyum içinde ta­mamlandı. Sıra Hacer-ül Esved taşının yerine konmasına geldiğinde bu ileri gelen aile­ler arasında ihtilaf çıktı. Herkes Mukaddes Taşı yerine yerleştirme şerefine sahip olmak istemekteydi. Bu önemli konunun kan dökül­mesine yol açabileceği korkusu yaşanırken, ferasetli, yaşlı bir adamdan (Ebu Ümeyye, di­ğer adıyla Huzeyfe b. Muğire) gelen teklif herkes tarafından kabul edilerek durumu kurtardı. Teklife göre, ertesi sabah Kabe'ye ilk giren meseleye karar verecekti.

Ertesi sabah Kabe'ye ilk giren Muhammed @ oldu. Onu Beytullah'a girerken görenler sevinçle "el-Emîn geldi, el-Emîn geldi!" di­ye bağırdılar. Hepsi Muhammed @'m kara­rını kabul edeceklerini açıkladılar. Muham­med @ çok mahirane ve ferasetli bir karar wHi. Kureyş'in muhtelif kabilelerinin liderlerinden yere serdiği bir örtünün köşelerin­den tutmalarını istedi. Hacer-ül Esved'i ör­tünün üstüne koydu ve onlardan hep bera­ber kaldırmalarım istedi. Örtü yeterince yük­selince Hacer-ülEsved'i kaldırdı ve kendi el­leriyle yerine yerleştirdi.

Böyle, fevkalade güç bir durum Muhammed @*ın daha gençliğindeki feraset ve basiretiyle dostça çözümlendi. Aynı zamanda Allah bu mukaddes taşı, gerçek yerine dünyadaki Son Peygamberi'nin elleriyle koydurtmuş oldu ve Mekkeli putperestler bu büyük şereften kendi kararlarıyla mahrum kaldılar.

 

Yetişkinliği

 

Yaşı ilerledikçe Muhammed @'ın iyi ve doğ­ru hasletleri arkadaşları içinde, Mekke ve çevresinde yaşayanlar arasında meşhur oldu. Olgunluk kazandıkça dürüst ve faziletli bir insan olarak şöhret kazandı. Mekke halkı ona saygı duymakta, Emîn (güvenilir) ve Sa­dık (doğru) namlarıyla çağrılmakta ve insan­lar kıymetli varlıklarını ona emanet etmek­teydiler,

Şöhreti büyürken o, kendisini kuşatan top­lumdaki çöküşü hissetmekte ve sık sık şim­di Cebel-i Nur olarak da bilinen Hira Dağı­na gitmekteydi. Muhammed @ orada tefek­küre dalmakta ve yaşanan cehalet, şer ve put perestlik karanlığından çıkış yolu üzerine dü şünmekteydİ.

 

Evliliği

 

Muhammed @, 25 yaşına geldiğinde Mel ke'de dürüst, faziletli ve Allah'a saygılı b: tüccar olarak tanınmaktaydı. Fakirlere, du lara yardım eder, zayıf ve yetimlere sevgi gö terirdi. Zengin ve saygın bir dul olan Hüve lid kızı Hatice, Muhammad @'ın iyilik \ dürüstlüğünden çok etkilenmişti. Hatice kıı yaşında, iki defa evlenmiş bir duldu, öne ki iki kocasından iki oğlu ve bir kızı ve epey bir serveti vardı. Evlenme teklifini Nüfeyse binti Münye vasıtasıyla yaptı. Muhammed @ da bu teklifi kabul etti. Evlenerek yıllarca sü­ren mutlu, başarılı ve huzurlu bir evlilik ha­yatları oldu. Bu evlilikten her ikisi de ölen iki oğul ile dört kızları oldu. Hz. Hatice ya­şadığı sürece, Muhammed @'a hanımlık ya­pan tek eşiydi. O, Peygamberimiz @ 51 yaş­larındayken vefat etti. İlk hanımının vefatın­dan sonra Muhammed @ on defa daha ev­lendi. Hz. Aişe'nin dışındakilerin hepsi ko­cası vefat etmiş veya boşanmış kadınlardı. Evliliklerinin bir kısmı, müslümanların dul­larına yardım, bazısı da düşman kabilelerle iyi ilişkiler kurmak veya kadının kabilesini şereflendirmek gayesiyle yapılmıştı. Hanım­larının hepsine sevgi, şefkat, nezaket ve ada­letle muamele etmiştir.

 

Hakkı Arayış

 

Bu yılları Muhammed @ hakkı arama ça­basıyla geçirdi. Çağının azgın şer güçleri ta­rafından çok taciz edilmekteydi. Çevresine hâkim olan günah ve cehalet karanlığından çıkış yolu bulma gayretlerinde hanımı en bü­yük destekçisi idi. Çoğu zaman yayma yiye­cek alarak Hira dağına gidip, günlerce kal­maktaydı. Muhammed @ Mekkeli putpe­restlerin çok tanrılı fikirlerine hiçbir zaman inanmadı. Sık sık ataları İbrahim @ ve İs­mail @'ın ilâhına merak ve tefekkür etmek­teydi. Muhammed @'m gerçeği arayışı Kur-an'da şöyle anlatılmaktadır: "Seni şaşırmış bulup doğru yola iletmedi mi?" (93: 7). Mu­hammed @ cehalet ve şirk ortamında doğ­muştu. Ailesi, putlarla dolu olan Kabe'nin muhafızlığını ve hizmetini yapmaktaydı. Atalarının tevhidî inancını ararken, Allah'­ın gösterdiği yolu Hira dağında buldu.

 

Peygamberlik

 

Her zamanki gibi Hira dağında tefekküre dalmışken Cebrail geldi. Ona "Oku!" dedi. Olay hiç beklenmedik bir anda ve anî olmuştu. Sakin ve sessiz ortamda gelen sesle irkil-mişti. Nihayet, "Ben okuyamam!" diye ce­vap verdi. Melek isteğini tekrarladı ama yi­ne aynı cevabı aldı. Melek üçüncü defa; "Ya­ratan Rabbinin ismiyle oku. O insanı alâk-tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sa­hibidir. O (insana) kalemle (yazmayı) öğret­ti." (96: 1-5).

Bu olay, Muhammed @'ın aldığı ilk vahiy olup, risaletinin başlangıcıydı. O sırada 40 yaşındaydı. Eve geldiğinde, Meleğin tezahü­rü ve bu yüce göreve kendisinin seçilmesiyle şaşkın bir durumdaydı. Sırtına yüklenen bü­yük yük ve görevinin ağırlığı düşüncesiyle bi­raz da sarsılmıştı. Olayı tümüyle hanımına anlattı. Hz. Hatice onun mizacında birisine hiçbir zarar gelemeyeceğini ve Allah'ın onu tüm şeytanların şerrinden koruyacağını söy­ledi. Onu yanına alarak hıristiyanlığı benim­semiş ve yaşlı bir bilge olan amcasının oğlu Varaka b. Nevfel'in yanına götürdü. Varaka, Muhammed @'a Hira dağında olanları din­ledikten sonra, Meleğin, kendinden önceki Peygamberlere de vahiy getiren Cebrail ol­duğunu söyledi. Muhammed @'ın düşman­ları tarafından şehrinden çıkarılacağını da söyledi. Kendisinin de kesinlikle onu destek­leyeceğini ilâve etti.

Bir müddet aradan sonra vahiy gelmeye devam etti. Rasulullah @, sessizce fakat sebatla tevhid inancını tebliğ etmekte idi. Akraba­larına, arkadaşlarına, yakın dostlarına doğ­ru yaşama yolunu telkin etmeye devam etti. Hanımı Hz. Hatice, İslâm'ı ilk kabul eden oldu. Daha sonra yakın arkadaşları teker te­ker İslâm cemaatine girmeye başladılar. Çok yakın arkadaşı Ebu Bekir, Kölesi Zeyd, am­casının oğlu Ali ve daha sonra Osman b. Af-fan, Talha, Zübeyr ve Abdurrahman b. Avf müslüman oldular.

Bu yüce davet üç yıl gizlice devam etti. Da­ha sonra Allah İslâm dinini herkese açıkça tebliğ etmelerini emretti: "O halde sen emlara aldırma." (15: 94). Ve Şuara Suresi'nde: "O halde sakın Allah'ın yanında başka bir tanrı tutup ona yalvarma, yoksa azap edi­lenlerden olursun. (Önce) en yakm akraba­nı uyar." (26: 213-214). buyurulmaktadır.

Muhammed @, Allah'ın emrine uyarak Ku-reyş'in erkeklerini topladı ve onları İslâm dİ-nine davet etti. Allah'ın birliğini anlatarak müşriklerin yolunu takip etmemeleri için on­ları uyardı. Kureyş halkı Rasulullah'ın anlat­tıklarına çılgınca tepki gösterdiler. Onunla alay ettiler ve küçümsediler.

Rasulullah @, Mekkeli liderlerin —bilhassa amcası Ebu Leheb ve Ebu Cehil— fesat ve düşmanlığına rağmen tebliğini sürdürdü. Ancak, müşriklerin artan düşmanlığı yanı-sıra doğru, samimi ve Allah sevgisi taşıyan fertler yavaş yavaş İslâm cemaatine girmeye devam ettiler. Bilâl Ammar bin Yâsir, Hab-bab gibi fakir ve zayıflar İslâm'a İhtida etti­ler. Bunlar da diğer müslümanlar gibi Mek­ke'nin ileri gelenlerinin işkence, zulüm ve baskılarına maruz kaldılar. Muhammed @'m getirdiği dine muhalefet gittikçe arttı. Fakat hiçbir şey onu engelleyemediği gibi, şevkini de kırmadı. Üzerine pislik ve dikenli çalılar atıldı. İğrenç sözler söylendi. Herşe-ye rağmen o, devamlı artan bir azim ve gay­retle çabalarım sürdürdü.

 

Habeşistan'a Hicret

 

Allah'ın Peygamberi'ne ve ashabına yapılan baskı ve zulümler iyice yoğunlaştığında, sek­sen kadar müslümana, Kızıl Deniz'in karşı yakasındaki komşuları dost ülke Habeşis­tan'a hicret etmelerine izin verildi. O zaman­lar Habeşistan iyi ve âdil bir hükümdar olan hıristiyan Necaşi tarafından idare edilmek­teydi.

Nübüvvetin altıncı yılında Ömer ve amcası Hamza da müslüman oldular. Onların da İs­lâm'a girmesiyle müslümanlarm bilek gücü maya başladılar. Buna karşı Kureyş'in ileri gelenleri dehşete düşerek bu hareketi önle­mek için biraraya gelmişlerdi.

 

Kureyş'in Müslümanlara Karşı Boykotu

 

Kureyşliler Rasulullah @'a ve müslümanla-ra yaptıkları tüm tehdit, zulüm ve işkencele­rin etkili olmadığını ve müslürnanların sayı­ca istikrarlı olarak arttığını gördüler. Bu du­rumda amcası Ebu Tâlib'den Muhammed @'ı kendilerine vermesini istediler. Ebu Tâ-lib'in bu teklifi reddetmesi üzerine Mekke-nin bütün kabileleri Muhammed @'ın gel­diği Haşimoğulları soyuna sosyal ve ekono­mik boykot uyguladılar. Haşimoğulları Ka­be civarında bir tepenin yanındaki Şi'b-i Ebî Tâlib'e (şimdi Şuayb Ali denmektedir) sığın­dı. Üç yıl boyunca çoğu günler açlık, susuz­luk ve acı çektiler. Boykot, Peygamberliğin yedinci yılından, onuncu yılma kadar sürdü.

 

Üzüntü Yılı

 

Boykotun kalkışından hemen sonra Peygam­berimiz @ müşfik amcasıyla sadık ve sevgi­li hanımını kaybetti. Aynı yıl içinde Ebu Tâ-lib ile Hz. Hatice'nin vefatı Peygamberimizi yalnız ve aile desteğinden mahrum bıraktı. Bu durumu fırsat bilen Kureyşliler tehdit ve baskılarını artırdılar.

Rasulullah @, tevhidi inancını insanlara teb­liğ için, Mekke'ye otuz mil uzaklıkta, dağ­lar arasındaki Taif şehrine gitti. Fakat Taif-liler tarafından da insafsızca taşlanarak sal­dırıya uğradı. Çok kötü yaralanarak yarı bay­gın bir hale düşmüştü. Yaralarından akan kanlar ayaklarına inmekteydi. Yine de onlara beddua etmedi.

 

Miraç

 

Muhammed @ yalnız kalarak hakarete uğramaktaydı. O sırada Allah onu miraç ile şe­reflendirdi. Bu olay Kur'ân'da İsra Suresi1 nde şöyle anlatılmaktadır: "Kulu (Muham-med'i) geceleyin Mescİd-i Haram'dan (Ka­be) ona bir kısım ayetleri göstermek için, çev­resini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren (Allah'ın) şant yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir." (17: 1).

O gece Muhammed @, Cebrail tarafından, Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya ve oradan da kâinatın esrar ve mucizelerini göstermek için semanın en üst noktasına varıp, Cenab-ı Al­lah'ın huzuruna götürüldü. Miraç hadisesi, Muhammed @'m son peygamber olduğu­nun ve onun dininin Kıyamet gününe kadar insanoğluna rehberlik edeceğinin bir işare­tiydi.

 

Akabe Bey'atı

 

Nübüvvetinin on birinci yılında Hacc için Medine'den gelen altı kişi Muhammed @'ı gördü.  Bunlar İslâm'a girerek Medine'ye döndüler. Ertesi sene Medine'den on iki ha­cı daha geldi. Bunlar da İslâm dinini kabul ederek: "Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayaca­ğız, hırsızlık yapmayacağız, insanları ve ço­cukları öldürmeyeceğiz. Allah'ın Peygambe-ri'ne hayırlı olan her işte itaat edeceğiz." di­ye yemin ettiler. Bu olay Birince Akabe Bey1 atı olarak bilinmektedir.

Bir yıl sonra, Nübüvvetin on üçücü yılında Hacc amacıyla Medine'den ikisi kadın 75 müslüman geldi. Muhammed @'m Mekke'­den ayrılmayı düşündüğünü görünce, onu Medine'ye davet ettiler. Ve: "Ey Allah'ın Ra-sulü, her şartta, varlıkta ve yoklukta, sevinç ve tasada, hepimiz sana itaat edeceğiz. Kim­seye fenalık yapmayacağız. Hiçbir kınama­dan korkmaksızın, Allah yolunda ve Allah için daima Hakkı söyleyeceğiz!' diyerek ye­min ettiler. Bu da İkinci Akabe Bey'atı'dır.

 

Medine'ye Hicret

 

Bütün çabalara rağmen İslâmî uyanışı önle-yemeyince gözü dönen Mekkeli liderler, işi temelli halletmeye karar verdiler. Geceleyin Rasulullah @'a suikast düzenlemeyi karar­laştırdılar. Ancak Muhammed @, Cebrail vasıtasıyla düşmanlarının planlarından ha­berdar oldu. Hemen o gece Mekke'yi terket-mekle emrolundu: "İnkâr edenler, seni tu­tup bağlamaları, öldürmeleri ya da (yurtla­rından) çıkarmaları için sana düzen kuruyor­lardı. Onlar düzen kurarken Allah da düzen­lerini bozuyordu. Allah düzen yapanların en iyisidir." (8: 30).

Rasulullah @, Hz. Ali'den kendisine ema­net edilen değerli eşyaları sahiplerine geri vermek için kendi yatağına girmesini istedi. Sessizce, etrafı müşriklerle çevrili evden kim­seye görünmeden çıktı. Hz. Ebu Bekir ile bir­likte Medine'ye doğru yola çıktı. Düşman­ları onu her yerde ararken, onlar, Mekke'ye on kilometre uzaklıkta Sevr dağındaki Sevr mağarasında üç gün, üç gece saklandılar. Hadiseye Kur'an'da şöyle temas edilmekte­dir: "Eğer siz ona yardım ederseniz, iyi bi­lin ki, Allah ona yardım etmişti: Hani yal­nız iki kişiden biri olduğu halde, inkâr edenler, kendisini (Mekke'den) çıkardıkları sıra­da ikisi mağarada iken arkadaşına 'Üzülme, Allah bizimle beraberdir!' diyordu..:1 (9: 40).

Ertesi sabah Mekke'nin ileri gelenleri Mu-hammed @'ın yatağında Hz. Ali'yi bulun­ca çok öfkelendiler. Onu bulmaya azmetti­ler. Rasulullah @'ı ölü veya diri yakalayana büyük bir ödül vadettiler. Bunlara rağmen, Peygamber @ ile Hz. Ebu Bekir Medine'ye salimen vardılar.

 

İslâmî Takvim

 

Daha sonra, Allah Rasulü'nün Medine'ye hicret yılı İslâmî Takvim'in başlangıç yılı ka­bul edildi. Bu takvim, Hicrî Muharrem ayı­nın (kamerî ay) birinci günü başlar. (15 Tem­muz, 622. M.S.)

 

3- Medine'deki Hayat

 

Medine

 

Rasulullah @ ve Hz. Ebu Bekir kendilerini bekleyen Medine halkı tarafından sevgi ve coşkuyla karşılandı.

 

Mescid-i Nebevi

 

Rasulullah @'ın Medine'ye varınca yaptığı ilk Önemli iş, müslümanların toplu olarak ibadet edebilecekleri, dinî, sosyal ve diğer fa­aliyetlerin yürütüleceği bir mescid inşa etmek olmuştur. Mescidin arsası iki yetimden sa­tın alınmıştır. Peygamber @, ashabıyla bir­likte mescidin tamamlanabilmesi için çok ça­lışmıştır. Mescid-i Nebevi olarak bilinen bu camiye Kur'an'da şöyle temas edilmektedir: "... Ta ilk günden beri takva üzere kurulan mescid elbette içinde namaza durmana da­ha uygundur. Orada arınmak isteyen insan­lar vardır. Allah da arınmak isteyenleri se­ver." (9: 108).

 

Kardeşlik

 

Rasulullah @'ın Medine'de yaptığı ikinci önemli iş, Mekke'den hicret eden Muhacir­ler ile Medineli Ensar (yardımcılar) arasın­da kardeşlik tesis etmek olmuştur. Böylece hem yurdundan çıkarılmış insanların iltica problemi kısmen çözümlenmiş, hem de müs-lümanlar arasındaki kardeşlik bağları kuv­vetlenmiş oldu. Tesis edilen İslâm kardeşli­ğine göre Ensar tüm mülkünü, her şeyini Mekke'de bırakarak muhtaç duruma düşen Muhacirlerle paylaşacaktı. Kur'an-ı Kerîm bu olaya Enfâl Suresi'nde işaret etmektedir: "Onlar ki inandılar hicret ettiler, Allah yolar ki (yurtlarına hicret edenleri) barındırdı­lar ve yardım ettiler; işte onlar, birbirlerinin velisi (yardımcısı, koruyucumu) dhierT (8: 72).

Ensar ve Muhacirler bu şekilde kardeşlik ba­ğıyla bütünleşti. Hatta, Medine'nin Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki uzun zamandan beri sürüp gelen husumet dahi unutuldu. Kur'an'da bu durum ise şöyle anlatılmakta­dır: "... Allah'ın size olan nimetini hatırla­yın. Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Al­lah) kalplerinizi birleştirdi, O'nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz." (3: 103).

 

Yahudilerle Antlaşma

 

Resulullah @'ın müslümanların Medine'de­ki durumunu sağlamlaştırmak bakımından attığı önemli bir adım da, komşu Yahudi ka-bileleriyle şehrin savunması için karşılıklı vardım üzerine anlaşmak olmuştur. Bu ant-

1- Hürriyet Beyannamesi

Bu antlaşma bir hürriyet beyannamesi ola­rak insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır. Müslümanlara olduğu gibi yahudiler için de düşünce ve ibadet özgürlüğü bu antlaşmay­la garanti edilmektedir. Aynı zamanda bun­ların mülk ve canlan da teminat altına alın­maktadır. Rengi, inancı ne olursa olsun bü­tün insanlar için barış ve özgürlük sağlan­makta ve her türlü suç gayri meşru ilân edil­mektedir. Ve bu antlaşma, aslında, insanlık tarihinin ilk yazılı anayasasıdır. Bununla, tüm Medine vatandaşlarına özgürlük tanın­maktadır.

2- Ortak Savunma

Bu antlaşma Medineli müslüman ve yahu­diler arasında dostane ve samimi ilişkilerin kurulması için bir teşebbüs olmuştur. Aynı zamanda iki halkın bir arada barış içinde ya­şayarak, şehrin tüm saldırganlardan korun­ması amaçlanmıştır.

3- Rasulullah'in Liderliği

Bu antlaşma ile Rasulutlah @ her meselenin uygulanmasında fiilen Medine Devleti'nin başkanı olmuştur. Her işin denetimi Rasu-lullah @ tarafından yapılacaktır. İhtilâflar­da ve diğer meselelerde Allah ve O'nun Ra-sûlüne müracaat edilecektir. Hasım gruplar arasında doğabilecek çekişme ve kavgalara Medine Devleti'ndeki düzen ve barışın de­vamı için hakemlik yapacaktır.

 

Organizasyon

 

Müslümanların Medine'deki durumlarının sağlamlaştırılarak yerleştirilmelerinden son­ra, toplum tedricen Tevhidi Kanun (şeriat) te­meline göre düzenlenmeye başladı. Toplu­mun beslenme, içecek, evlenme, ticaret, suç ve ceza, savaş ve barışla ilgili meseleler, soshükmüne bağlandı. Rasulullah @, Medine halkının tartışılmaz lideri, hükümdar, hâkim ve komutanıydı artık.

 

Oruç

 

Hicretin ikinci yılında, yetişkin her müslü-manın Ramazan ayında oruç tutması farz kı­lındı. Bu emir Kur'an'da; "Ey inananlar, siz­den öncekilere yazıldığı gibi, korunmanız için sizin üzerinize de oruç yazıldı." (2: 183), ayetiyle ifade edilmektedir.

 

Zekât

 

Bütün zengin müslümanlara mallarının bir kısmım zekât olarak vermeleri Allah tarafın­dan emrolundu: "Onların mallarında muh­taç ve yoksullar için bir hak vardı..." (51: 19)

 

Kıblenin Değişmesi

 

Müslümanlar Mekkedeyken Kudüsteki Mescid-i Aksa'ya yönelerek namazlarını kı­larlardı. Medineye geldiklerinde, Rasulullah @ kıblelerini Kabe'ye çevirmekle emrolun­du. Bu durum, İsrailli peygamberlerin çağı­nın Muhammed @'m gelmesiyle sona erdi­ğinin açık bir işaretiydi. Artık, Kabe'nin bü­tün müslümanların dinî merkezi olarak te­sisinin tam zamanıydı: "Yüzünün göğe doğ­ru çevrilip durduğunu (haber beklediğini) gö­rüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın bir kıb­leye döndüreceğiz. Yüzünü Mescid-i Ha-ram'a doğru çevir. Nerede olursanız yönle­rinizi o yöne çevirin. Kitap verilenler, bunun Rableri tarafından bir gerçek olduğunu bi­lirler." (2: 144).

 

Kureyş'le Savaş

 

Kureyşli müşrikler, müslümanların Medine1 de dahi huzur içinde yaşamasına uzun süre müsaade etmediler. Müslümanların Medine1 de gittikçe kuvvetlenmeleri, müşrik liderle­rin Kabe'nin koruyucuları olarak prestijine, sosyol ve ekonomik olarak Önderliklerine karşı bir tehdit olarak görülmekteydi.

 

Bedir Gazası

 

Hicrî ikinci yılda, Mekke'nin İleri gelenleri bin silahlıyla Medine'ye saldırdılar. Müslü­manlar, müşriklere karşı bir kısmı on dört -on altı yaşlarında çocuklardan oluşan, sa­dece 313 kişi toplayabilmişlerdi. Rasulullah @, Allah'a İslâm düşmanlarına karşı kendi­lerine yardım etmesi için şöyle dua etti: "Rabbim! Niyaz ediyorum, Vaadini unutma. Rabbim! Eğer bu ufacık İslâm kuvveti yok olursa, Sana ibadet eden kimse kalmayacak."

Peygamber @'ın duası kabul olundu ve ilâ­hî yardım vaadi geldi. Kur'an'da Allah; "Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: 'Ben size birbiri ardınca bin melek ile yar­dım edeceğim' diye cevap vermişti." (8:9) bu­yurmaktadır.

Her şeyden Önce müslümanlar, kendilerini yı­kayan yağmurla dinçleştiler, ruhlarını taze­leyip kumdaki durumlarını sağlamlaştırdılar.

Kur'an bu olayı şöyle anlatır: "O zaman si­zi, Allah'tan bir güven olmak üzere hafif bir uyku buruyordu, üzerinize sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (içinize attığı kötü düşün­celeri) sizden gidermek, kalplerinizi (birbi­rine) bağlamak ve ayakları(nızı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu." (8:11). Ve onların moralini artırarak cesaret­lendirmek için İlâhî Yardım haberi verilmek­tedir: "Rabbin meleklere 'Ben sizinle bera­berim, inananları destekleyin; Ben inkâr edenlerin yüreklerine korku salacağım; vu­run onların boyunlarım, parmaklarını!' di­ye vahyetti." (8: 12).

Düşmanlar öldürüldü. Bu arada müşrikler, birçok önderleri dahil yetmiş ölü, yetmiş de esir verdiler. Müslümanlar ise on dört şehid verdiler. Kur'an bu zaferi şöyle anlatır: "Siz zayıf durumda iken Allah size Bedir'de de yardım etmişti." (3: 123).

 

Uhud Savaşı

 

Ertesi yıl Mekkeli müşrikler Medine'ye ta­mamı silahlı 3000 kişiyle tekrar saldırdılar. Hedefleri önceki yılki mağlubiyetin intika­mımı almaktı. Rasulullah @ 700 kişiyle yo­la çıkarak Medine'ye birkaç kilometre uzak­lıktaki Uhud'da konakladı. Peygamber @ Uhud dağındaki geçide hâkim olmak ve düş­manların arkadan yapabilecekleri bir saldı­rıya karşı koymak üzere elli okçuyu görev­lendirdi. Okçulara, zafer veya mağlubiyet, ne ulursa olsun görevlendirildikleri mevkileri kesinlikle terketmemeleri emrolundu.

Savaş başlayıp düşmanın geri çekilmesiyle, birçok okçu düşmanlarından ganimet topla­mak için mevkilerini terkettiler. Geçidi sa­vunmasız bulan düşman süvarisi Halid b. Ve-lid'in komutasında arkadan saldırıya geçti. Allah'ın Rasulüne itaat etmeyen bazı adam­ların açgözlülüğü yüzünden zafer bir anda bozguna dönüştü.

Rasulullah @, süren savaşın şiddetiyle yara­landı ve dört dişini kaybetti. Sonunda müslümanlar yetmiş şehid ve kırk yaralı verdi­ler. Düşmanın kaybı ise sadece otuz kişiydi. Rasulullah @'ın amcası Hz. Hamza da şe-hidlerin arasındaydı. Kur'an'da bu savaşa şu ifadeyle temas edilmektedir: "And olsun ki, Allah, size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz, ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra savaş içinde (bu hususta) çekiştiniz ve isyan etti­niz. Kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyor­du. Sonra Allah sizi denemek için geri çevi­rip, bozguna uğrattı..." (3: 152).

 

Ahzab (Hendek) Savaşı

 

Hicrî beşinci yılda, Mekke'nin önderleri tüm Arabistan beldesinde 10.000 kişi toplayarak Medine üzerine yürüdüler. Müslümanlar şehri korumada kararlıydılar. Şehrin etrafı­na hendek kazdılar. Medine etrafındaki ku­şatma dört hafta kadar sürdü. Fakat, bir gece düşman şiddetli soğuk ve fırtınaya tutularak dehşete kapıldı. Tam bir kargaşa içinde geri çekildiler. Mekkeli müşriklerin güçlerinin so­nu gelmişti. Kur'an buna şöyle işaret etmek­tedir: "Ey mü'minler! Allah'ın size olan ni­metini hatırlayın, hani bir zamanlar size or­dular gelmişti de, Biz onların üzerine bir rüz­gâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiş­tik. Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Hani onlar yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişler­di. Gözler kararmış, yürekler ağızlara gelmiş­ti. Allah katında türlü zanlarda bulunuyor­dunuz." (33:9-10).

 

Hudeybiye Antlaşması

 

Rasulullah @, Hicrî altıncı yılda 1400 mü­minle birlikte Mekke'ye hacc için yola çıktı. Müslümanlar Mekke'nin Cidde tarafında birkaç kilometre uzaklıkta bir yer olan Hu-deybiye'de konakladılar. Rasulullah @, Hz. Osman'ı Kufeyş'in ileri gelenleriyle Hacc şartlan üzerinde müzakere etmek üzere gön­derdi. Ancak, Hz. Osman dönmediği gibi cî dürüldüğüne dair bir söylenti de yayıldı. Peygamber @ bütün ashabını toplayarak onla­ra İslâm yolunda her şeylerini, hatta gerekir­se canlarını dahi vereceklerine dair yemin et­tirdi. Bu olay Rıdvan Bey'atı olarak bilinir. Kur'an olaya şu ifadeyle temas eder: "Allah, ağacın altında sana bey'at ettiklerinde mü­minlerden razı olmuştur. Gönüllerindekinİ bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi." (48:18).

Mekkeli liderler bu olayı duyunca endişele­nerek Rasulullah @ ile bir antlaşma imza­lamaya karar verdiler. Bu antlaşmaya Hudey­biye Musahalası denilmektedir. Maddeleri aşağıdaki gibidir:

1- O yıl müslümanlar Medine'ye geri dö­necekler.

2- Ertesi yıl Hacc için Mekke'ye gelebile­cekler. Ancak sadece üç gün kalabilecek­ler.

3- Müslümanlar, Mekkeli hiçbir müslüma-m Medine'ye kabul etmeyecekler. Mek­ke'de kalmak isteyene de engel olmaya­caklar.

4- Mekkeli bir müslüman Medine'ye gider­se iade edilecek. Fakat Medineli bir müs­lüman Mekke'ye giderse, Medineli müs-lümanlara iade edilmeyecek.

5- Kureyşliler müslümanlara saldırmaya­cak, müslümanlara karşı başkalarına da­yardım etmeyecek. Müslümanlar bir di­ğer grup ile savaştığında da tarafsız ka­lacaklar.

Bu maddeler çok ağır ve müslümanların aleyhineydi. Tabiî olarak Hz. Ömer gibi pek çok müslüman çok üzgün ve kızgındı... Fa­kat Rasulullah @ antlaşmayı Allah'ın em­riyle kabul etmişti. Oysa uzun dönemde müslümanların rahat bırakılması bakımın­dan hayırlı olmuştur. Kur'an bu olayı şöyle anlatır: "Biz sana apaçık bir fetih verdik, la ki Allah, senin günahından, geçmiş ve gele­cek olanı bağışlasın ve sana olan nimetini ta­amlasın ve seni doğru yola iletsin. Ve Al­lah sana şanlı bir zafer versin." (48: 1-3).

 

Suriye'ye yerleşmelerini emretti. Daha son­ra Benî Nâdir kabilesinden Medine'yi terket-meleri istendi. Onlar da barış anlaşmasını ye­nilemeyi kabul etmemiş, üstelik Rasulullah @'ın hayatına da suikast teşebbüsünde bulunmuşlardı.

Benî Kureyza kabilesi de anlaşmayfihlâl et­ti. Hendek Savaşı sırasında müminler, müş-riklerce her taraftan kuşatıldığında müşrik­lerle gizli temaslarda bulunarak yardım etti­ler.

Düşman yenilgiye uğratıldıktan sonra Pey­gamber @ bu kabileyle uğraşmaya başladı. Barış anlaşması imzalamaya yanaşmayan bu kabile savaşa yönelik hazırlıklara da girişmiş­ti. Bir ay kadar süren muhasaradan sonra teslim oldular. Müslümanlardan, akibetleri-ne eski arkadaşları Sad b. Muaz'm karar ver­mesini dilediler. O da, Tevrat'ın emirleri uya­rınca bütün erkeklerin öldürülmesi, kadın ve çocukların esir edilmesi ve varlıklarına sa­vaş ganimeti olarak el konması kararına var­dı.

Kur'an bu olayı şöyle anlatır: "Kitap ehlin­den onlara yardım eden (Kureyza yahudİ)le-rini de kalelerinden indirdi ve kalplerine kor­ku düşürdü. Bir kısmını Öldürüyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz. Topraklarım, ev­lerini, mallarını ve henüz ayak dahi basma­dığınız yerleri Allah size miras olarak verdi. Allah her şeye kadirdir." (33: 26-27).

Hayber'e giden yahudi kabileleri müslüman-lara olan husumet ve entrikalarını hararetle sürdürdüler. Bu yıllarda Mekkeli müşrikleri müslümanlara karşı faal olarak destekledi­ler.

Rasulullah @, artık onları cezalandırmak mecburiyetin deydi. Hicrî yedince yılın Mu­harrem ayında 1400 kişiyle Medine'nin kuzey-doğusunda tahkim edilmiş bir yer olan Hayber üzerine yürüdü.

Yirmi günlük bir muhasaranın neticesinde yahudi kaleleri müslümanlar tarafından fet-holundu. Yahudilere, barış içinde yaşamak, arazilerini ekmek ve ürünün yarısını müslü-manlara vermek şartiyle Hayber'de kalma iz­ni verildi. Kur'an'da Hayber zaferine şöyle işaret edilmektedir: "Topraklarını, evlerini, mallarını ve henüz ayak dahi basmadığınız yerleri Allah size miras olarak verdi. Allah her şeye kadirdir." (33-27). Fetih Suresi'nde de şu ifade vardır: "yine onlara alacakları birçok ganimetler bahşeyledi. Allah aziz (üs­tünedir, hikmet sahibidir." (48: 19).

 

Tebük Seferi

 

Tebük, Medine'nin kuzeyinde 500 kilomet­re kadar uzaklıkta bir yerdir. Romalılar, Gas-san, Lahm, Cüzam gibi kabilelerin yardımıy­la Medine'ye saldırmayı planlıyorlardı. Ra­sulullah @, tedbir olarak Roma împarator-luğu'nun tehdidine karşılık vermeye karar­lıydı. Otuz bin kişiyle Tebük'e doğru yola çıktı. Fakat düşman gelmedi. Orada yirmi gün kalarak bölgedeki kabile reisleriyle ba­rış anlaşması yaptı.

 

Veda Haccı

 

Mekke'nin fethiyle Rasulullah @ ve Kureyş-Iiler arasındaki savaşın sonucunu beklemekte olan pek çok insan, onun dininin doğrulu­ğuna ikna olarak İslâm'a girmeye başladı. Arabistan'ın her tarafından Medine'ye İslâm dinine girmek için heyetler gelmekteydi. Mekke'nin fethinden sonra binlerce insan dalga dalga İslâm Cemaati'ne dahil oldu.

Allah'ın dininin vahyi tamamlanmış ve İs­lâm bütün Arap yarımadasına yayılmıştı. Peygamber @ artık görevini tamamlamıştı. Hicretin onuncu yılında Rasulullah @ Son Hacc'm hazırlığını yapmaktaydı. Veda Hut­besini Arafat'ta, ülkenin her tarafından ge­len    100.000'i aşkın müslüman dinledi.

Rasulullah @, bu hutbede Tevhid inancının ve hesap gününün önemini vurguladı. Her müslümanın can, şeref ve mülkünün kudsiyeti üzerinde durdu. Kadın hakları ve faiz ya­sağı konularını da önemle anlattı. Ve niha­yet müslümanlara, Allah'ın Kitabı'nı ve ken­di sünnetini bıraktığını söyledi. Şayet bu iki­sine sımsıkı sanlırlarsa hiçbir zaman yanlı­şa düşmeyeceklerini açıkladı.

 

Vefatı

 

Veda Hacc'ı dönüşünden iki ay sonra Rasu-lullah @ hastalandı ve hicrî on birinci yılın (Risaletin 23'ncü yılı) Rebiülevvel'inl2'sinde Pazartesi günü vefat etti. (Temmuz 633/M). Allah'ın rahmeti ve selamı onun ve yolun­dan gidenlerin üzerine olsun.

 

KISIM 2

 

MUHAMMED : MÜKEMMEL İNSAN

 

1- Mükemmel İnsan

 

Bu dünya şu veya bu sahada büyüklüğünü göstermiş binlerce insana şahit olmuştur. Bir kısmı mührünü tarih sayfalarına da basmış­tır. Nice büyük krallar, savaşçılar, fatihler, fi­lozoflar, kanun adamları, şairler ve kuman­danlar bu dünyadan gelip geçtiler. Hepsi de şöyle veya böyle insanların hayatlarını bir dö­nem için etkilemiştir. Ancak hiçbirinin etki­si ebedî ve kalıcı olmamıştır. Böyle adamla­rın kimisi insan hayatını bazı yönleriyle et­kileyebilmişlerdir. Fakat hiçbiri insan haya­tım her yönüyle, tamamen etkileyememiştir. Hayatı bütünüyle etkileyen sadece Allah'ın rasulleri olmuştur. İnsanlığa fazilet ve iyilik getirerek günah ve zulüme karşı mücadele et­mişlerdir. Zamanlarının hâkim sistemlerini ekonomik, sosyal ve siyasî olarak aşırılık, fe­nalık ve yolsuzluklardan paklamışlardır. Ha­yatın her anına adalet ve iyiliği hâkim kıl­mışlardır. Peygamberler, bu köklü inkılâbı, tevhidi öğreti ve örnek hayatlarıyla yapmış­lardır. Baskı ve zora dayanmaksızın; sadece toprak ve ülkelere değil, insanların kalpleri­ne de hükmettiler. Çünkü onlar insanlık için gerçekten hayırlıydılar. Gece-gündüz ve kar­şılık beklemeksizin insanların mutluluğu ve kurtuluşu için çaba sarfettiler. Seçkin kabi­liyet ve şahsiyetleriyle çok sayıda insan bu dünyadan geçti. Fakat hiçbirinin yaşantısı, günlük hayatının tüm teferruatına kadar bi­linmemektedir. Hatta, İbrahim @, Musa @ ve İsa @ gibi tarihi değiştiren ve insanlığın hayatını tevhidî dinleri ve şahsî örnek hayat­larıyla etkileyen peygamberlerin dahi hayat­larından, gelecek nesillere bıraktıkları, bili­nen fazla bir şey yoktur.

Onların öğretileri kaybolmuş veya değişerek hakikî şekillerini kaybetmiştir. Hayatları, söz ve davranışları hakkındaki kayıtlar eksiktir.Hayat hikâyeleri tamam olmayıp, milyonlar­ca insanın hayranlık ve saygı duyduğu mü­kemmel hayat ve şahsiyetlerini yeterince gös­termemektedir. Öğretilerinin bazı kısımları zamanla tahrif olmuş ve başka düşüncelerle karışmış olduğundan, gelecek nesillere vah­yi ve peygamberlerin sünnetini intikal etti-rernemiştir. Hiçbir din, hatta öğreti, bir pey­gamber veya uygulayıcısı olmadan insanlığa telkin olunamamıştır. Muhakkak ki Öğreti­cinin şahsiyeti ve fiilî örnek verebilme kabi­liyeti, öğreti ve misyonun başarısı bakımın­dan çok önemlidir.

Tarihte hayatı tamamiyle kaydedilen tek pey­gamber Muhammed @ 'dır. Hayatında geçen önemli olaylarla birlikte, ömrünün, doğu­mundan vefatına kadar tamamı, günlük ha­yatı tarih sayfalarına geçmiştir. Bütün söz, iş, hareket, ilişki ve karakterinin teferruatı saklıdır. Hatta nasıl yürüdüğü, oturması, ibadet etmesi gibi hayat tarzının ince detay­ları dahi bilinmektedir. Saç, göz ve yüzü ne renkti? Nasıl giyinirdi? Namazlarda, yatma­dan önce ve sonra, at veya deveye bindiğin­de, yemekten önce ve sonrası, veya yeni bir elbiseyi ilk giydiğinde hangi duaları okurdu. Aile hayatı nasıldı? Hanım ve hizmetçileri­ne nasıl davranırdı? Kısacası evde, mescid-de ve dışarıdaki hayatı ashabında tamamen bilinmekteydi ve açık bir kitap olarak gele­cek nesillerin faydalanması ve hayatlarını dü­zenlemesi için kaydedildi.

Rasulullah @'ın şümullü ve mükemmel ha­yatı, her yaş ve meslekteki kadın-erkek bü­tün insanlık için ideal bir örnektir. Muham­med @ sadece bir peygamber değildi. Aynı zamanda da bir insandı O. Öğretisi cami içinde kalmadı. Şahsî ve sosyal ilişkilerinde insanlara iyi, doğru ve âdil olmayı öğretti. Evde hammlarıyla konuşur; çarşıda ahş-veriş esaslarını anlatırdı. Ülke dışından heyetler geldiğinde devletlerarası meselelere temas ederdi. Bu şekilde milletlerarası hukukun te­meli de atılmıştı. Savaş zamanı savaş ve ba-nş hukukunu ortaya koyardı. Ashabıyla ih­tilaflara karar verirken, onlara muhakeme etmenin, medenî ve ceza kanunları vermişti. Devlet içinde kişi ve grupların haklarını ko­rumak için, daha sonra İslâm Devleti'nin anayasası olan hükümler vermişti.

Kısaca, ömrü boyunca Rasulullah @, muh­telif safhalar geçirdi. Doğrudan pekçok olayı yaşadı. Çocukluğunda süt ailesinin yanında çobanlık yaptı. Mekke'de aile ve komşuları­nın sürülerini güttü. Daha sonra geçimini sağlamak için bir süre tüccarlık yaptı. Evle­nerek çocuk sahibi oldu ve ailesiyle mutlu bir hayat yaşadı. Medine'de ise toplumun baş­kanı oldu; hâkimlik, yöneticilik ve komutan­lık gibi muhtelif fonksiyonları icra etti. Gö­rüldüğü gibi Muhammed @ değişik yerlerle engin bir tecrübe sahibi, farklı şartlardaki in­san ihtiyaçları hakkında bir hayli bilgi sahi­bi olmuştur.

Rasulullah @, tüm tecrübelerini gelecek ne­sillere bırakmıştır. Getirdiği din orijinal ha­liyle Kur'an'da, söz ve davranışları ise Ha­dis kaynaklarında mahfuzdur. Bu kayıtlar­da ahlâk, maneviyat, iktisat, sosyoloji ve si­yaset ile ilgili meseleler mevcuttur. Din mut­lak, mükemmel ve insanın zaaflarından aza­de idi. Sağ veya sol her türlü aşırılığa izm ver­meyerek bize doğru ve mutedil yaşamayı öğ­retmektedir. İlâve olarak bu din, insanın bü­tün ihtiyaçlarını karşılayan pratik bir dindir. Her şeyin üstünde İlâhî vahiy ve Rasulullah @'ın hayatı müslümanlar için bir Örnek ol­mak ve daima nesiller boyu insanlığa ışık tut­mak üzere canlıdır.

Rasulullah @'ın hayatı insanlara iyilik, tak­va, ferdî ve sosyal hayatlarında başarı için mükemmel bir model ve örnektir. İnsanlar, onun mesajından "ışık", hayatından "rehberlik" bulacaktır; İkisi bir arada insan­lığın ahlâk, maneviyat ve hayatın sosyal ala­nında mükemmellik mücadelesinde yolunu aydınlatan ebedî kaynaklardır.

Bu büyük İnsanın şahsiyetini Kur'an, Kalem Suresi'nde şöyle izah eder: "Şüphesiz sen bü­yük bir ahlâka sahipsindir." (68:4) Kur'an-in ifadesiyle Muhammed @'ın şahsiyet ve karakter düzeyi diğer insanların çok üzerin­dedir. Işıldayan şahsiyeti, örnek hayatı ve ge­tirdiği İlâhî mesaj ile, çevreleyen karanlığı ay­dınlatan bir mücevher gibiydi.

RasuİulIah @'ın özellikleri hakkında soru soran birisine Hz. Aişe "Kur'an onun ahlâ­kıdır." cevabını vermiştir. O, Kur'an'ı insan­lara sadece lafzen öğretmemiş, aynı zaman­da hükümlerini de uygulamıştır. Muhammed @, Kur'an'ın uygulamadaki mükemmel bir örneğidir. Kur'an ne emrediyorsa uymuş, ne­yi yasaklıyorsa herkesten fazla sakmmıştır. Kur'an'ın emrettiği İyiliği herkesten çok be­nimsemiş; onun hoş görmediğini herkesten çok reddetmiştir. RasuİulIah @, hanımı Hz. Aişe'ye göre, hiçbir kölesine kötü davranma­mış ve şahsı adına intikam davası gütmemiş-tir.

RasuİulIah @'a sekiz yaşından itibaren on yıl hizmet eden Enes'in kendi rivayetine gö­re, bu zaman zarfında RasuİulIah @ hiçbir zaman verdiği bir zarardan ötürü dahi onu suçlamamıştır. RasuİulIah @'ın ailesinden biri Enes'i suçladığında Peygamberimiz onu yalnız bırakmalarını isterdi. Câbir'in rivaye­tine göre RasuİulIah @: "Allah beni iyi ah­lâkı tamamlamak üzere gönderdi." (Mişkât) buyurmuştur.

RasuİulIah @ mükemmel bir insan olmakla beraber, sade bir insan hayatı yaşamıştır. Fa­kirlere, dul ve yetimlere yardım etmiştir. Za­yıflara karşı nazik ve müşfik; yabancı ve yol­culara sıcak davranırdı. Çok eza çekmesine rağmen, kimseye zarar vermedi. Dostlarına candan ve sevgiyle; düşmanlarına karşı ise affedici ve merhamet ile muamele ederdi. Görevinde samimi ve fedakâr; işinde iyi ve doğru; dostunu olduğu gibi düşmanını da yargılarken hükmünde âdil idi. Kısaca bü­tün iyilik ve mükemmellik Muhammed @'ın şahsında toplanmıştır.

Bu kadar büyük bir insan zaman ve mekâ­nın üstüne çıkar. Her çağın insanı onun hayatında muhtelif sahalarda kendisine rehber­lik edecek bir şey bulacaktır. Kur'an, haya­tın bu veçhesine şöyle temas etmektedir: "Andolsun ki sizin için, Allah'ı ve ahİreti ar­zu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için Al­lah'ın elçisinde (RasuİulIah @'da) en güzel bir örnek vardır." (33: 21).

O, insanoğlunun günlük yaşayışında, Al­lah'a, hesap gününe inananların alacağı mü­kemmel bir örnek ve rehberdir.

 

2- Nezaket

 

Ona niçin mükemmel insan dendiğini gör­mek için Rasulullah @'ın hayatının değişik veçhelerini birer birer ele alalım.

Muhammed @, çok nazik ve iyi huylu bir insandı. Hanımı Hz, Aişe, Hz. Ali ve Enes gibi sahabeden pek çok kişinin rivayetine gö­re Rasulullah @ iyi ve güzel huylu olup, bü­tün insanlara çok nazik davranırdı. Her za­man mütebessimdi. Yüzünde daima ışılda­yan bir parlaklık ve neşe ifadesi vardı. Ebu İshak'ın rivayetine göre el-Berea'ya Rasulul­lah @'ın yüzünün bir kılıç kadar parlak olup olmadığı sorulduğunda "Hayır, ay kadar parlaktır" şeklinde cevap vermiştir. Yine Ab­dullah b. Amr'ın rivayetine göre Rasulullah @, âdet üzere kullanılan hiçbir kötü sözü ağ­zına almamıştır. O, "Aranızda en iyi olanı­nız, en iyi ahlâka sahip olanınızdır." derdi. Rasulullah @'a göre bu dünyada çok hafif görünen nezaket, Hesap Günü'nde çok ağır­lığa sahip olacaktır. (Mişkât).

Câbir b. Abdullah'ın ifadesine göre Rasulul­lah @ kendisini her gördüğünde daima te­bessümle selamlar ve hüsnü kabul gösterir­di. Abdullah b. Haris, Muhammed @'dan daha nazik hiçbir insan görmediğini söyle­miştir. Rasulullah©, birisiyle karşılaştığında selâm verirdi. Onunla özel olarak konuşmak isteyen olduğunda, o yanından ayrılmadık­ça Rasulullah @ yüzünü başka tarafa çevir­mezdi. Aynı şekilde herhangi bir kimse ile musafaha yaptığında karşısındaki elini sal-madıkça o elini bırakmazdı. Peygamber @ ashabıyla toplu olarak bir arada oturduğun­da ayrıcalıklı bir yere oturmazdı. Hatta öy­le olurdu ki, Medine'ye gelen yabancı heyet­ler mescidde oturan Rasulullah @'in.kim ol­duğunu ayırdedemezlerdi.

Bir defasında, Habeşistan hükümdarından °ir heyet geldiğinde Rasulullah @ onlara kendi misafiri gibi muamele etti. Kaldıkları süre içinde onlara hizmet etti ve lüzumlu her hizmeti kendisi sağladı. Ashabı, misafirlere hizmeti kendilerinin yapmak istediklerini ri­ca ettiklerinde Rasulullah @, onlara kendi­lerini olduğu gibi Habeşlileri de yine kendi­sinin ağırlayacağını söylemiştir. Bedir sava­şında bulunan Utbân b. Mâlik'in anlattığı­na göre, gözlerinin zayıfladığını hissedince Rasulullah @'a giderek evini ibadet yeri ya­pabilmek için kendi evine gelip orada namaz kılmasını rica etmiştir. Ertesi gün, Rasulul­lah @ Hz. Ebu Bekir'le birlikte erkenden Ut­bân b. Mâlik'in evine giderek iki rekat na­maz kılmışlardır. (Mişkât).

Peygamber @, Ukbe b. Âmir İle birlikte dağ­lar arasında dar bir geçitten geçiyorlardı. Ra­sulullah @ deve üzerinde, Ukbe b. Âmir fte yayaydı. Ukbe'ye deveye binme sırasının gel­diğini söyleyince Ukbe, kendisinin binek üze­rinde, Allah Rasulü'nün ise yaya kalmasının doğru olmayacağını düşündü. Fakat Rasu­lullah @ deveden inerek onu zorla bindirdi.

Rasulullah @ sataşma, istihza ve insanların kaba söz ve davranışlarına daima hoşgörüyle bakmış, şikâyetçi olmamıştır. Zeyneb ile ev­lendiği zaman verdiği velime yemeğinde mi­safirlerin çoğu gece geç vakte kadar kalarak aralarında konuşmaya devam etmişlerdir. Bu durum, Peygamber @'e büyük terslik ve güç­lük çıkarmıştı. Fakat yine de onlara karşı ağ­zından bir söz çıkmamıştı. Bunun üzerine, Allah müslümanlara birbirleriyle ilişkilerinde daha ince ve kibar olmayı öğretmek üzere vahyini gönderdi: "Ey inananlar! Peygam­berin evlerine, yemeğe çağrılmaksızın vakit­li vakitsiz girmeyin; fakat davet edüirseniz,gi-rin ve yemeği yiyince dağıhn. Sohbet etmek için de girip oturmayın. Bu haliniz Peygam­beri üzüyor, o da sîze bir şey söylemeye çe­kiniyordu. Allah gerçeği söylemekten çekin­mez. Peygamberin eşlerinden bir şey isteye­ceğinizde onu perde arkasından isteyin. Bu sayede sizin gönülleriniz de, onların gönül­leri de daha temiz kalır. Bundan sonra ne Al­lah'ın peygamberini üzmeniz ve ne de onun eşlerini nikahlamanız asla caiz değildir. Doğ­rusu bu Allah katında büyük şeydir." (33: 53)

Adamın biri evine gelmek için Rasulullah @'dan izin istedi. O da gelmesini söyledi; fa­kat ailesine de bu adamın kabilesinin iyi bir ferdi olarak bilinmediğini haber verdi. Evi­ne geldiğinde Rasulullah @ onu çok İyi kar­şılayarak gayet kibar ve nazik muamele ede­rek konuşmuştur. Hz. Aişe bu duruma şa­şırmıştı. Misafir gittiğinde bu şahsın iyi bi­risi olmadığım bilmesine rağmen, ona niçin bu kadar iyi ve candan davrandığını sordu. Rasulullah @, Allah indinde en kötü insa­nın; küstah ve kötü söz söylediği için insan­ların görüşmeyi kestiği insan olduğunu söy­lemiştir. (Mişkât).

Yahudilerin Rasulullah @ ve İslâm'a karşı husumetleri açık bir hakikatti. Fakat yine de Peygamber @ onlara daima İyilikle muamele etmiş ve onlara hiçbir garez gütmeksizin açık kalpli davranmıştır. Yahudiler, müslüman ka­dınlara kötülükle muamele etmiş, Allah Ra-sulü'ne kötü sözler söylemiş, hatta suikast te­şebbüsünde bulunmuşlardır. Bütün bunlara rağmen^ahudilere olan davranışını değiştir­medi. Onlara daima nezaketle muamele et­miştir.

Rasulullah @'ın meclisi devamlı kalabalık olduğundan sonradan gelenlere yer kalmaz­dı. Sahabe, ona yakın yerleri de çabucak dol­dururdu. Bundan sonra gelenler için ise Pey­gamber @ kendi hırkasını yere sererdi. Bir defasında Ci'râne denilen yerde insanlara et dağıtırken Rasulullah @'m yanına bir kadın geldi. Rasulullah @ ona büyük saygı göster­di. Sorulduğunda bu kadının onun süt an­nesi olduğu öğrenildi. Yine bir gün Peygam­ber @ otururken yanına süt babası geldi. Ra­sulullah @ oturması için hırkasının bir kö­şesini açtı. Birazdan da süt annesi geldi. Ona da hırkasının ikinci köşesini açtı. Sonra da süt kardeşi gelince, onu da önüne oturttu.

Bir gün Ebu Zer'i aradı; fakat evde yoktu. Kısa bir ^üre sonra Ebu Zer, Peygamber @ yatağa uzanmışken çıka geldi. Rasulullah @ onu görence ayağa kalkarak kucakladı. Ca­fer de Habeşistan'dan döndüğünde onu da kucaklayarak alnından öptü. İnsanları se­lamlamada önce davranan hep o olurdu. Yol­da yürürken gördüğü kadın, erkek, çocuk herkese selâm verirdi. Bir defasında yürür­ken rastladığı müslüman ve münafıkların ka­rışık olduğu bir grubu topluca selamlamış-tır. (Mişkât).

Enes şöyle demiştir: "Bir gün Rasulullah @ beni bir şey yapmak için gönderdi, ben de (kendi kendine) 'Allah'a and olsun ki gitme­yeceğim.' dedim. Fakat Allah'ın Rasulü'nün emrettiğini yapmam gerektiğini kalbimde hissettim. Bu yüzden yola çıktım. Sokakta oynayan çocuklarla karşılaştım. Arkamdan yanaşmış olan Rasulullah @ aniden ensem­den yakaladı. Dönüp baktığımda gülerek, 'Emrettiğim yere gittin mi küçük Enes?' di­ye sordu. Ben de, 'Evet, oraya gidiyorum, ey Allah'ın Rasulü,' diye cevap verdim. Rasulul­lah @ bana hiçbir şey söylemeden gülümse­di"

Hz. Ali'nin rivayetine göre, Rasulullah @ bir yahudi doktora birkaç dinar borçluydu. Ya­hudi borcunu ödemesini isteyince, Rasulul­lah @: "Sana verecek hiçbir şeyim yok," de­di. Yahudi de: "Muhammed, parayı alma­dan ayrılmayacağım,'' diye cevap verdi. Ra­sulullah @ da: * 'O zaman ben de seninle otu­rurum," dedi. Ve gerçekten de öyle yaptılar. Rasulullah @ öğleyin, ikindi vaktinde, ak­şam, gece ve ertesi sabah yahudi yanınday-ken namaz kıldı. Sahabe de yahudiyi tehdit ettiler. Rasulullah @ durumun farkındaydı. Ashabı Rasulullah @'a: "Ey Allah'ın Rasu­lü, bu yahudi seni esareti altına mı aldı?" di­ye sordular. Rasulullah @: "Aramızda akit yapılan birisine karşı kötülük yapmaktan Rabbim beni alıkoymuştur?' buyurdu. Daha sonra güneş yükseldiğinde yahudi: "Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yi­ne şehadet ederim ki, sen Allah'ın elçisisin. Mülkümün yarısını Allah yoluna vakfediyo­rum. Allah'a yemin ederim ki sana öyle davranmamın sebebi Tevrat'ta; 'Muhammed b. Abdullah, doğum yeri Mekke, hicret ettiği yer Tabe ve hükümdarlığı Suriye'de olan,' şeklinde tarif edilenin sen olup, olmadığını anlamak içindi. Sıkıntılı olduğunda kaba ve­ya sertleşip bağırmazdı. Ağzından hiç kaba, kötü bir söz çıkmamıştır." (Mişkât)

Bir defasında birisinden kırk say (hububat ağırlık ölçüsü) borç almıştı. Adam daha son­ra muhtaç duruma düşünce Rasulullah @'a gelerek alacağını istedi. Adam bir şey söyle­yecekken Rasulullah @: "İyilikten başka hiçbir şey söyleme, çünkü borcunu ödeme bakımından ben borçluların en iyisiyim," di­yerek kırk say borcuna karşılık, kırk say da onun iyi niyetine karşılık bir jest olarak sek­sen say ödemiştir.

Rasulullah @ bir deve satın almıştı. Bir müd­det sonra satıcı gelerek çok sert bir ifadeyle parasını istedi. Sahabe adamın üzerine yü­rümek istediyse de Rasulullah @ onu bırak­malarını, çünkü alacaklının daima alacağı­nı isteme hakkı olduğunu söyledi. Yine bir başka alacaklı Rasulullah @'dan kaba bir ta­vırla alacağım istediğinde Ömer b. Hattab onun üzerine yürüdü. Peygamber @: "Ey Ömer, dur! Benden borcumu ödememi, on­dan da sabırlı olmasını istemen daha doğru olur" buyurdu. (Mişkât)

Meclisinde bulunan hiç kimse Rasulullah @'ın kendine karşı kaba veya küçümseyici bir tavrını dahi hissetmemiştir. Söz veya ha­reketle hiç kimseye hakaret etmemiş, gücen-dirmemiştir. Hiç kimse ondan kötü bir söz işitmemiştir. Hiç kimseye arkasını dönmez­di. Meclisinde oturan herkes azami derece­de saygı ve şerefli muamele gördüğünü his­sederdi. Arkadaşlara nazik davranmanın ha­yırlı bir iş, her hayırlı işin de bir sadaka ol­duğunu söylemiştir. Yine Rasulullah @: "İçinizde en iyi olanınız şahsiyet ve ahlak olarak en iyi olanımzdır." buyurmuştur. Bir defasında da içi dışından, dışı da içinden gö­rülebilenlere Cennet'te yüksek köşkler bu­lunduğunu müjdelemiştir. Bunu işiten bir Bedevi bu binaların kimler için olduğunu sordu. Rasulullah @ da, bunların nazik ve tatlı konuşanlar için olduğunu söylemiştir.

İbn Ömer, Ebû Hureyre ve Ebu Derde gibi pekçok sahabenin rivayetine göre Rasulullah @, Hesap Günü'nde müminlerin tartısında nezaketten fazla hiçbir şeyin ağır gelmeyece­ğini, çünkü Allah'ın kaba ve terbiyesiz insan­ları sevmediğini söylemiştir. Yine başka bir rivayete göre terbiyeli bir insan iyi ilişkisin­den ötürü namaz kılan, oruç tutan biri gibi sevap kazanır. Bir defasında Rasulullah @ 'a hangi amellerin insanları Cennet'e götüreceği sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: "Allah korkusu ve iyi ahlâk." (Mişkât)

Rasulullah @'dan Ebu Derda'mn rivayetine göre, bir parça nezaket verilen insana bir ha­yır verilmiştir. Bir parça nezaketten mahrum insan da hayırdan yoksundur. Câbir'in riva­yetine göre Resulü Ekrem @: "Hesap gü­nünde bana yakın oturacak olan, içinizde ba­na sevgili olanlar, iyi ahlâk ve terbiye sahibi olanlarımzdır." buyurmuştur. (Mişkât)

Rasulullah @ kendisiyle konuşanı dikkatle dinler, yüzünü karşısındakinden başka bir yere çevirmezdi. Her kim olursa olsun kar­şısındakine sadece yüzünü döndürmekle ye­tinmez, tüm vücudunu ona çevirirdi. Onun­la temas eden herkes onun özelliklerinden derinden etkilenirdi. Onunla işi olan, Rasu­lullah @'ın iyi huyu, nezaketi ve dostane davranışlarına hayran olurdu. Ebu Zer'in ri­vayetine göre Rasulullah @: "Kardeşlerini­ze iyi davranınız, yolunu kaybedene yolunu göstermeniz ve herkesin geçtiği bir yoldan bir taş veya dikeni kaldırmanız sizin için bir sa­dakadır." buyurmuştur. Peygamber @, dav­ranış ve ahlâkını düzelten herkesin Cennet­te köşklere sahip olacağını müjdelemiştir. (Mişkât)

Birgün Rasulullah @'a bir yahudi gelir ve onu "Esselamualeyküm" (barış üzerine ol­sun) demek yerine "Essam aleyküm" (Ölüm sana...) diye selamlar. Hz. Aişe, sinirle sert bir cevap verir. Rasulullah @ hanımını sus­turarak, "Aişe, sert kelimeler kullanma; nâ­zik ol; Allah her şeyde ılımlı olanı sever!' de­miştir. (Mişkât)

Kısaca Allah Rasulü Muhammed @ nazik, terbiyeli, iyi ahlâklı, güzel huylu ve ılımlı, mükemmel bir insan modelidir. Bu ahlâkı çölün sert, kaba ve cahil insanlarına vererek, onları dünyanın Öğreticileri ve önderleri kıl­mıştır. Kadın-erkek, zengin-fakir, büyük-küçük herkese karşı davranışı aynıydı. Her­kesle medenî, nazik ve terbiyeli konuşurdu. Şahsî hayat örneğiydi diğer insanlara ahlâ­kını öğretti.

Kur'an-ı Kerim, Muhammed @'ın nitelikle­rini şöyle anlatır: "Allah'ın rahmeti sebebiy­ledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağı­lır, giderlerdi." (3: 159)

Muhammed @'ın kendini herkese sevdiren gayet yumuşak mizacı yukarıda ifade edil­diği gibi "Allah'ın Rahmetidir". İşte Rasu­lullah @'ın bu özelliği, sayısız insanın kal­bini bağlamış, deştiğini sağlamış ve dostları kadar can düşmanlarının dahi hayranlığını kazanmıştır.

 

3- Şefkat

 

Allah'ın elçisi Muhammed @, nazik ve ter­biyeli olduğu kadar da müşfik idi. İnsanla­ra sevgi ve şefkatle muamele eder, hatta düş­manlarına karşı dahi sertlikte bulunmazdı. Ona dikenli çalı, taş ve pislikler atan, her tür­lü fenalığı yapan, canına kastedenler dahi şefkatten başka bir davranış görmemiştir. Dost-düşman herkese şefkat göstermiştir. Al­lah, Kur'an-ı Kerim'de Rasulünün bu özelli­ğine şöyle temas etmektedir: "Allah'ın rah­meti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi." (3: 159). Ra­sulullah @'ın müşfik, yumuşak tabiatı ken­dini genç-yaşlı, zengin-fakir, kadın-erkek her­kese sevdirmişti.

Çocuğunda Muhammed @, diğer yaşıtları gibi hiç kimseyle çekişip kavga etmemiştir. Yaşlılara olduğu gibi, gençlere de daima na­zik, müşfik ve dostça davranmıştır. Olgun­luk çağına eriştiğinde fakir, yetim ve dullara olan şefkat ve yakınlığıyla tanınmaktaydı. Peygamber olduktan sonra, insanlara olan şefkatinin sının yoktu^ Enes şöyle demiştir: "Ben, Allah'ın Rasulü'ne on yıl hizmet et­tim. Bana bir defa dahi 'ayrp' veya 'şunu ni­ye yaptın?' veya 'şunu niye yapmadın?' de­memiştir? ' Medine'de, devletin başkanı oldu­ğu zaman düşmanlarından intikam alma gü­cüne eriştiğinde, azılı düşmanları da dahil tüm savaş esirlerine şefkatle muamele etmiş­tir.

 

Fakirlere Karşı Davranışı

 

O, zenginlere olduğu gibi, fakirlere de iyi ve müşfik davranırdı. Hatta fakirlere, maddî re­fah eksikliğini telafi etmek gayesiyle daha da iyi ve müşfik davranırdı. Bir gün, Mekke-nin ileri gelenleriyle oturmuş, îslâm'ı tebliğ ederken fakir ve âmâ birisi olan Abdullah b. Ümmi Mektûm çıka geldi ve Rasulullah @'a bir şey sormak istedi. Mekkeli önderlere ha­raretle îslâm'ı anlatmaya dalmış olan Rasu­lullah @, âmâ şahsın daha sonra gelerek is­tediğini alabileceğini düşünerek onunla ilgi­lenmedi.

Mekkeli önderlere tebliğ gayesiyle bir müs-lümana önem vermeme şeklindeki bu hafif ihmal, Allah tarafından hoş karşılanmamış ve Rasulullah @'a karşı Kur'an'da şöyle bu-yurulmuştur: "Surat astı ve döndü. Kör geldi diye. Ne bilirsin, belki o arınacak. Yahut öğüt dinleyecek de öğüt, kendisine yarayacak. Kendisini zengin görüp, tenezzül etmeyene gelince; sen ona yöneliyorsun. Onun arınma­sından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, (Allah'tan) korkarak gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun. Hayır, bu bir öğüttür. Di­leyen onu düşünüp, öğüt alır." {80: 1-12)

Rasulullah @'a ve dinine en fazla destek olanların fakir ve ihtiyaç sahibi olduğu tari­hî bir gerçektir. Rasulullah @ namaz kılmak için Beytullah'a girerdi. Mekkeli Önderler ona güler ve alaya alırdı. Sa'd b. Ebî Vakkas sahabe içinde nisbeten biraz daha varlıklı idi ve kendisini fakirlerden daha üstün görür­dü. Rasulullah @ ona: "Sen başarı ve geçi­mini fakirlere borçlusun." demiştir.

Abdullah b. Amr el-Âs şöyle rivayet etmiş­tir: "Bir gün Mescid-i Nebevî'de otururken fakir muhacirler mescidin bir kısmında hal­ka halinde oturuyorlardı. Bir müddet sonra RasuluJlah @ gelerek içlerine oturdu. Onu görünce, ben de onların içine girerek otur­dum. Rasulullah @; 'Fakir muhacirlere müj­deler olsun. Onlar cennet bahçelerine zen­ginlerden kırk yıl önce girecekler.' buyurdu. Bunları duyanların sevinçten yüzlerinin par-ladığını görünce, ben de onlardan biri veya onlarla olmayı arzuladım." Ebu Zer de: "Dostum bana yedi şeye riayet etmemi em­retti. İlki, fakirleri sevmek ve onlara yakın olmaktı." (Mişkât)

Bir gün Hz. Peygamber @ bir mecliste otururken önlerinden bir adam geçti. Yanında oturan adama geçen hakkındaki görüşünü sorunca; "Allah'ım! Öyle bir adamdır ki ev­lenmek istese müşerref olur, birisi için ara­cılık yapsa kabul olur.'' cevabını aldı. Rasu­lullah @ sustu. Biraz sonra aynı yerden bir adam daha geçti. Rasulullah @ aynı adama aynı soruyu tekrar sordu. Adam: "Ey Allah1 in Rasulü, bu fakir muhacirlerden biridir. Evlenmeye kalkıştığında Reddolunur. Başka­sı için aracılık yapsa başarısız olur. Bir şey söylemek istese duyulmaz!' deyince, Rasulul­lah @: "Bütün dünya zenginle dolu olsa, bu adam hepsinden daha iyidir!' buyurdu. (Miş­kât).

Rasulullah @ sık sık, "Ey Allah'ım! Beni fa­kir bir insan olarak yaşat; bana fakir bir in­san olarak ölümü nasip et ve beni fakirlerin arasında dirilt!' şeklinde dua ederdi. Hanı­mı Hz. Aişe, "Niçin, ey Allanın Rasulü?" diye sordu. Rasulullah @: "Çünkü onlar Cennete zenginlerden kırk yıl önce girecek­lerdir!' buyurdu, Rasulullah @ devamlı, "Ey Aişe! Hiçbir zaman muhtaç birini kapından boş çevirme. Verebileceğin yarım bir hurma dahi olsa. Aişe! Fakirleri sev, yakınma al ki, Allah kıyamet gününde seni yakınına alsın." demiştir. Ebu Derda'nın rivayetine göre Ra­sulullah @: "Bana aranızdaki zayıfları ara­yıp bulun, çünkü sizin geçinmeniz, size yar­dım edilmesi, yalnız aranızda zayıfların bu­lunması yüzündendir!' demiştir. Bir gün Hz. Ebû Bekir, fakir muhacirlerden Selman ve Bilal'e sertlikle muamele etti. Peygamber @ Ebu Bekir'e: "Onları kırmadın değil mi?" diye sordu. Bunun üzerine Hz. Bekir gidip onlardan özür diledi. Onlar da affettiler. (Mişkât)

İbn Cerİr'İn rivayetine göre bir gün Rasulul­lah @ ile birlikte otururken bir kabile geldi. Paçavralarla giyinmiş, yan çıplak, yalın ayak, bir deri bir kemik kalmış, kılıçları boyunla­rına asılmış, sersefil bir vaziyetteydiler. On­ları bu vaziyette gören Peygamber @ çok müteessir oldu. Yüzünün rengi değişti ve zih­ni altüst olarak içeri girdi. Sonra dışarı çıkarak Bilal'den ezan okumasını istedi. Na­mazdan sonra cemaati toplayarak insanlar­dan kabile halkına yardım etmelerini istedi.

Rasulullah @ fakir, zayıf ve toplumun dü­şük kesimterindekilerine karşı çok müşfik ve merhametliydi. Cariye sahiplerinden, onla­rı okutup eğitmeleri, iyi muamele etmeleri­ni, azad edip evlenmelerini isterdi. Zekâtın her kabileden ve şehirden mutlaka toplana­rak aynı kabile ve şehrin fakir ve muhtaçla­rına dağıtılması Rasulullah @ tarafından ke­sinlikle sağlanmıştır. Ashabı da onun bu uy­gulamasına sımsıkı sarılmış ve bir şehrin ze­katını başkasına göndermemiştir.

İnsanlardan hizmetçilerine iyi ve nazik mu­amele etmelerini, iyi besleyip, giyindirmele­rini ve onlara hiçbir zaman kötülük yapma­malarını istemiştir. Hz. Ebu Bekir'in rivaye­tine göre Rasulullah @: "Kölelerine kötü ve kaba muamele edenler Cennete girmeyeceklerdir" buyurmuştur. Ebû MesL ud'un rivayetine göre, bir gün kölesine vu­rurken bir ses işitti: "Ebu Mes'ud, bilmeliy­din!" Arkasına döndüğünde Rasulullah @'ı gördü. Rasulullah @ devamla "Allah'ın se­nin üzerinde olan hakkı, senin kölen üzerin­de olandan daha fazladır." buyurdu. Ebû Mes'ud bu olaydan sonra bir daha hiçbir kö­lesine vurmadığını söylemiştir. Ebu Zer'in ri­vayetine göre Rasulullah @ ona, nerede olur­sa olsun Allah'tan korkmasını; iyilik yapma­sını, böylece günahlarının temizleneceğini ve insanlara şefkatle muamele etmesini söyle­miştir. Bir defasında Medine'de kıtlık vardı. Abbad b. Şurahbil adlı aç bir adam bir bah­çeye girdi. Birkaç hurma yedi ve bir miktar da hırkasına koydu. Bahçenin sahibi onu ya­kalayıp dövüp, elbiselerini soydu. Fakir adam bahçe sahibiyle birlikte Rasulullah @'m yanına gelerek bahçe sahibini şikayet etti- Rasulullah @ bahçe sahibine dönerek, "O cahildi, sen ona öğretmeliydin; o açtı, sen onu doyurmahydın." dedi. Ve bahçe sahibi adamın elbisesini iade etti. Ayrıca ona ken­di anbarmdan altmış say buğday verdi." (Mişkât)

 

Çocuklara Karşı Davranışı

 

Amr b. Saîd, Enes'den şöyle rivayet etmiş­tir: "Çocuklara karşı Rasulullah @'dan da­ha müşfik davranan kimse görmedim."

Sahabe'den birinin anlattığına göre, çocuk­luğunda Ensar'dan birinin bahçesine gider, taş atarak hurma düşürüp toplardı. Bir gün bu yüzden Rasulullah @'ın huzuruna götü­rüldü. Rasulullah @ sordu: "Niye taş atıyor­sun?" Çocuk, "Hurma toplamak İçin." di­ye cevap verdi. Bunun üzerine Rasulullah: "Sakın taş atarak düşürme, sadece yerdeki hurmaları ye." demiştir.

Rasulullah @ seyahat dönüşlerinde, önce karşılayan çocuklara selâm verir ye onları bi­neğinin önüne ve arkasına bindirirdi. Bir gün, yanında küçük kızı Hesne ile birlikte Halid b. Said, Peygamber @'a geldi. Rasu­lullah @, kıza "Sene" dedi. Hesne Habeşis­tan'da doğmuştu. Habeş dilinde "Sene", "Hesne" demekti. Kız, Rasulullah @'ın sır­tında bulunan Peygamberlik Mühürü'yle oy­namaya başladı. Halid, kızını azarlayınca Rasulullah @ onu susturarak çocuğun oy­namasına İzin verdi.

Enes şöyle demiştir: "Ben namazım Rasu­lullah @ kadar kısa ve düzgün kılan hiçbir imamın arkasında namaz kılmadım. Bebek ağlaması duyduğunda, namazı, bebeğin an­nesi sıkılabilir diye kısa tutardı!' Ebu Kata-de'nin rivayetine göre Rasulullah @: "Na­maza başladığımda, uzun tutmaya niyetleni­rim; fakat bir bebek ağlaması işitince, bebe­ğin annesinin duygularını bildiğimden nama­zı çabuk kılarım." demiştir. (Mişkât)

Onun sevgi ve şefkati sadece müslüman ço­cuklarına mahsus değildi. Bütün çocuklara karşı aynı duyguyu taşırdı. Bir savaşta, sa­vaşan kuvvetler arasında çocuklar da bulun­maktaydı ve çocuklar ölmüştü. Olayı öğre­nince Rasulullah @ çok müteessir oldu. Ra­sulullah @'a birisi: "Ey Allah'ın Rasulü! Onlar müşriklerin çocuklarıydı." deyince, Muhammed @: "Müşriklerin dahi çocuk­ları sizden daha iyidir. Sakın çocukları öl­dürmeyin! Sakın çocukları öldürmeyin" bu­yurmuştur. Mevsimin ilk meyvesi getirildi­ğinde, onu topluluğun en küçük ferdine ver­mek onun sünnetiydi. Çocukları çok sever ve onları öperdi. Bir gün çocukları öperken bir bedevi gelerek "Çocukları çok seviyor­sun. Benim on çocuğum var ve daha birini bile öpmedim." deyince, Rasulullah @ "Al­lah senin gönlünden merhamet ve şefkati çe­kip çıkarmıştır, ben ne yapabilirim" diyerek cevap vermiştir. (Mişkât)

Sahabeden Câbir b. Semra çocukluğunda ge­çen bir olayı şöyle anlatmaktadır: "Bir de­fasında Rasulullah @'la birlikte namaz kıl­mıştım. Namazdan _sonra evine gittiğinde ben de onunla gittim. Yanımıza başka çocuk­lar da katıldı. Diğer çocuklarla birlikte beni de öptü. "Mekke'den hicret ettikten sonra Medine'ye girdiği zaman Ensardan bazı kü­çük kızlar evlerinin önünde sevinçle şarkı söylüyorlardı. Yanlarından geçerken Rasulul­lah @: "Ey kızlar! Beni seviyor musunuz?" dedi. Kızlar da "Evet, ey Allah'ın Rasulü" deyince, Muhammed @: "ben de sizi sevi­yorum!' demiştir. Yusuf b. Abdullah'ın an­lattığına göre doğduğunda duası için Rasu­lullah @'a götürülmüştür. Rasulullah @ ku­cağına alarak 'Yusuf adını teklif etti. Başın­dan okşayarak bebek için Allah'a dua etmiş­tir.

Özetle, Rasulullah @ çocuklara karşı çok müşfikti. Onları çok sever ve daima büyük şefkat ve nezaketle muamele ederdi.

 

Kölelere Karşı Davranışı

 

Rasulullah @ bilhassa kölelere karşı çok şef­katliydi. Ashabına, "Onlar sizin kardeşleri-nizdir; yediğinizden yedirin; giydiğinizden giydirin" derdi. Köle aldığında azad ederdi. Fakat onun şefkat ve cömertliğinden ötürü köleler ayrılmak istemezdi. Zeyd b. Haris, bir köleydi. Muhammed @ onu azad etti ve onu almaya gelen babasıyla gidebileceğini söyle­mesine rağmen o babasıyla gitmeyi reddede­rek, Rasulullah @'la kalmayı tercih etmiş­tir.

Köleler kendilerine köle denmesinden utanı­yordu. Muhammed @, ashabına "kölem" veya "cariyem" yerme, "oğlum" veya "kızım" diye hitap etmelerini tavsiye eder­di. Kölelere de sahiplerine "Rab" dememe­lerini, çünkü sadece Allah'ın "Rab" oldu-' ğunu söylerdi. Kölelere o kadar müşfikti ki, ölmeden son vasiyeti, "Köleler hususunda Allah'tan korkun." olmuştur. İslâm'ı seçen­lerden biri de Ebu Zer'di. Bir defasında bir Arap köleye kötü davranmıştı. Köle de Ra­sulullah @'a şikayet etti. Rasulullah @, Ebu Zer'i azarlayarak: "Sen hâlâ cahilsin. Köle­ler senin kardeşlerindir. Allah sana onlardan fazla kuvvet vermiş; onlar senin meşrebine uymuyorlarsa sat o zaman. Allah'ın yarat­tığına zarar verme. Yediğinden yedir; giydi­ğinden giydir. Yapabileceklerinden fazla iş yükleme, Şayet fazla iş verirsen, sen de on­lara yardım et." demiştir. (Mişkât)

Bir gün Ebu Mes'ud Ensarî kölesini döver­ken arkasından bir ses geldi: "Ebû Mes'ud, Allah senden daha güçlüdür ve Allah'ın sen­de, senin kölen üzerinde olan hâkimiyet hak­kından daha fazla hakkı vardır." Ebû Mes'­ud dönünce Rasulullah @'ı gördü. Rasulul­lah @: "Bırakmasaydm sana cehennem ateşi değerdi!' dedi. İnsanlar kölelerini evlendirir-di. Fakat istedikleri zaman da zorla ayırır­lardı. Adamın biri kölesini cariyesiyle evlen-dirmİşti. Sonra da onları ayırmak istedi. Kö­le, bu durumu mescidde vaaz eden Rasulul­lah @'a şikayet etti. Rasulullah @: "İnsan­lar neden köleleri Önce evlendirir, sonra da ayırırlar? Evlenme ve boşanma hakkı yalnız karı ve kocaya aittir!' buyurdu. Kölelere karşı o kadar şefkatliydi ki, müşriklerin köleleri kaçıp ona gelmek isterlerdi. O da kölelere hürriyetlerini verirdi. Savaş ganimetleri da­ğıtıldığında köleler de haklarını alırdı. Yeni azad olan köleler henüz sermayeleri olma­dığından paylarını öncelikle alırlardı.

Birgün adamın biri Peygamber @'e gelerek "Ey Allah'ın Rasulü! Kölelerin kaça kadar hatasını affetmem gerekir?" diye sordu. Ra-sulullah @ ses çıkarmayınca soruyu üç defa tekrarladı. O, üçüncüsünde cevapladı: "Her gün onları yetmiş defa affet." Birisinin pek memnun olmadığı iki kölesi vardı. Bu yüz­den onları azarlar ve döverdi. Fakat köleler yine bildiklerini okurdu. Adam, Rasulullah @'a giderek şikayetçi oldu ve ne tavsiye ede­ceğini sordu. Rasulullah @ cezaların hata­lara denk olması halinde iyi olacağını, ceza­ların aşırı olması halinde Allah'ın da onu ce­zalandıracağını söyledi. Bunu duyan adam üzüntüsünden ağlamaya başladı. Rasulullah @ Kur'an-ı Kerim'den şu ayeti okudu: "He­sap Günü'nde adalet terazileri kuracağız." (21: 47). Sonra o kişiye Kur'an okuyup oku­madığını sordu. Bunun üzerine adam da; "Ey Allah'ın Rasulü! Onları benden ayırsam daha iyi olur. Şahit ol, onlar artık hürdür­ler." dedi.

 

Kadınlara Karşı Davranışı

 

Muhammed @, kadınlara karşı da şefkat ve sevgiyle muamele ederdi. Oysa, o zamanlar kadınlara çok kötü muamele edilmekteydi. Muhammed @ onlara toplumda erkekler ka­dar şeref ve değer vermiştir. Hz. Ömer şöyle anlatmaktadır: "Biz, Mekke'de kadınlara pek saygı göstermezdik; fakat Medine'de da­ha iyi muamele görmüşlerdir. Rusulullah @ söz ve emirleriyle kadm haklarını sağlamış­tır. Böylece kadınların durum ve statüsü kuv­vetlenmiştir." (Mişkât)

Rasulullah @'m çevresinde devamh erkek­ler bulunmaktaydı. Bu yüzden kadınlar onu dinleme zamanı ve meselelerini açabilme fır­satı bulamamaktaydılar. Bu amaçla kadın­lar Rasulullah @'dan kendilerine bir gün tahsis etmesini rica ettiler. Muhammed @ bu isteği kabul ederek kadınlar için bir gün ayır­dı. Genellikle kadınlar nazik ve zayıf bir ya­pıya sahip oldukları için kadınlara Özel bir itina gösterir ve onlara çok nazik davranırdı. Kadınlar, bu şekilde sorunları hakkında çekinmeksizin serbestçe soru sorarlardı.

Bir seyahat sırasında Enceşe adlı Habeşî bir köle develerin önünde giderken şarkı söylü­yordu. Rasulullah @'ın hanımlarından ba­zıları da beraberlerindeydi. Enceşe şarkı söy­lerken develer daha hızlı gidiyordu. Rasulul­lah @: "Enceşe! Dikkat et, cam (kadınlar) kırılmasın." dedi. (Mişkât)

Esma bint Humeys İslâm'ın ilk dönemlerin­de Habeşistan'a göç edenlerdendi. Hayber seferi sırasında Medine'ye dönmüşlerdi. Bir gün Esma, Hafsa'yı görmeye geldi. Orada bulunan Ömer, Esma'yı görünce Hafsa'ya: "Bu kadın kimdir?" diye sordu. Hafsa; "Umeys kızı Esmâ'dır" dedi. Ömer "A, bu kadm Habeşli Esma mıdır?" deyince Esma: "Evet, öyle!" diye cevap verdi. Ömer Esma­ya: "Medine'ye hicret faziletinde biz sizi geç­tik! Biz Rasulullah @'a sizden daha lâyık, daha yakın bulunuyoruz!" demesi üzerine Esma sinirle: "Asla! Biz evimizden uzakta bize eziyet eden garip Habeşî'ler arasında ya­şarken, hayatımızdan korkuyorduk. Oysa siz, açları doyurucu Rasulullah'la yaşadınız!' de­di. Bu arada eve Rasulullah @ da geldi. Es­ma: "Ey Allah'ın Rasulü! Ömer şöyle şöyle dedi!' deyince, Rasulullah @ sordu: "Sen ne cevap verdin?" Esma tüm konuşmayı anlat­tı. Bunun üzerine Peygamber @; "Ömer'in benim üzerimde senden daha fazla hakkı yoktur. Ömer ve arkadaşları yalnız bir defa hicret ettiler, oysa siz iki kere." dedi. Bu olay Medine'de duyulunca Habeşistan'a göç edenler Esma'ya koştular ve tekrar tekrar Ra­sulullah @'ın sözlerini dinlediler. (Buharı -Tecridi Sarih Tercümesi)

Bir gün, çok sayıda kadın akrabası Peygam­ber @'in etrafına oturmuş, yüksek sesle ko­nuşuyorlardı. Ömer içeri girince hepsi çekildi ve Muhammed @ güldü. Ömer: "Ey Allah-ın Rasulü, Allah seni hep mütebessim kılsın. Niçin güldün?" diye sordu. Rasulullah @, Ömer'in onları korkuttuğunu; Ömer'in se­sini duyunca hepsinin saklandığını söyledi.Ömer, kadınları kastederek: "Benden değil, Rasulullah'tan korkun." dedi. Kadınların hepsi, "Sen Rasulullah'dan daha hiddetli­sin." dediler. Bir bayram günü Aişe'nin evin­de yüzünü örtmüş uyuyordu. Bayram oldu­ğu için küçük kızlar şarkı söylüyordu. Eve gelen Ebu Bekir, çocuklara susmalarını söy­ledi. Bunun üzerine Muhammed @: "Bırak söylesinler, bugün onlara bayramdır." dedi.

Muhammed @'m iyi huyu ve nazik davra­nışı yüzünden kadınlar ona sorular sorarlar­dı. Ashabı kadınların cüretine şaşardı. Fakat, Rasulullah @ onlara hoşnutsuzluk göster­mezdi. Ebu Said, Aişe, Enes, îbni Abbas ve Câbir gibi pek çok sahabenin rivayetine gö­re Rasulullah @ şöyle demiştir: "İki veya üç kız evladı veya kardeşi olup da bunlara iyi davranan herkes Cennet'e gidecektir."

 

Hayvanlara Karşı Davranışı

 

Muhammed @ herkese namütenahi şefkat duyardı. Hayvanlara karşı da böyle davranır­dı. Bütün cahil ve eğitimsiz toplumlar gibi Araplar da hayvanlarına kötü davranırlardı. Arabistan'da devenin boynuna genellikle bir halka takılırdı. Bu uygulama Rasulullah @'ın emriyle durduruldu. İnsanlar, hayvan­lar canlı oldukları halde üzerlerinden et ke­serek pişirip yerlerdi. Bu yaygın uygulama­ya da son verildi. Hayvanların tüy ve kuy­ruklarının kesilmesi de yasakladı. Muham­med @, kuyruğun hayvanların fırçası ve ye­lpazesi, tüylerinin de yorganları olduğunu söylemiştir. Rasulullah @ ayrıca hayvanla­rın fazlaca çalıştırılmalarını yasaklamış ve 'Hayvanların sırtını iskemleniz gibi kullan­mayın." demiştir. Hayvan dövüştürme de ka­nun dışı kılınmıştır. Başka bir âdet de, bir hayvanı bir yere bağlıyarak onun üzerinde atış talimi yapmaktı. Bu da yasaklanmıştır.

Bir gün Rasulullah @ yolda yüzü dağlanmış bir merkep görünce; "Allah'ın laneti onu dağlayanın üzerinedir."demiştir. İnsanlar de­ve ve koyunları ayırdetmek amacıyla dağlama yoluyla işaretlemekteydi. Bu amaçla hay­vanların sadece pek duyarlı olmayan yerle­rinin dağlanmasına izin verilmiştir. Enes'in anlattığına göre bir ağıla gittiğinde Rasulul­lah @'ı koyunların kulaklarını dağlarken görmüştür. (Mişkât)

Bir kere Ashabıyla bir yolculuktayken din­lenmek amacıyla durdular. Oraya bir kuş yu-murtlamıştı. Birisi yumurtayı alınca kuş bü­yük bir korku içinde kanatlarını çırpmaya başladı. Peygamber @ yumurtayı alarak ku­şu kimin ürküttüğünü sordu. Adam "Ben yaptım, ey Allah'ın Rasulü" dedi. Rasulul­lah @ "Geriye koy." dedi. Elindeki bir bez parçasına sarılı kuş yavruları olan sahabe­nin biri Peygamber @'e gelerek "Çalılardan ses duyup gidince, bu yavruları gördüm ve tutup aldım. Olanları gören anneleri de ba­şımın üstünde uçarak dönüp durdu." dedi. Rasulullah @ adama kuşları geriye götürme­sini söyledi. Bir gün Rasulullah @, yolda aç­lıktan karnı sırtına yapışmış bir deve görün­ce sahibine, "Konuşamayan bu hayvanlara muamele ederken Allah'tan kork" demiştir. Muhammed @ kendisi hayvanları beslemiş, deve bağlamış ve süt sağmıştır." (Mişkât)

Rasulullah @ sahabesine bir hikâye anlat­mıştır. Adamın biri seyahate çıkmış. Bir ara çok susamış. Bir kuyu bulunca içine girip su içmiş. Kuyudan çıktığında susamışhğından tuzlu îoprağı yalayan bir köpekle karşılaşmış.

Hayvanın da kendisi gibi susamış olduğunu düşünerek tekrar kuyuya girip su kırbasını doldurarak, çıkıp köpeğe içirmiş. Allah da onun bu davranışından razı olarak onu Cen-net'e göndermiştir. Kedisini açlıktan öldüren bir kadının Cehennem'e gideceğine dair an­latılan başka bir hikaye de vardır.

Rasulullah @ hayvanlara karşı çok nazik ve müşfik idi. Ashabına da, yemek için kestik­lerinde dahi iyi ve nazik davranıp, mümkün mertebe az acı çektirmelerini tavsiye ederdi. Onları asgari acıyla kesebilmek için çok kes­kin bıçakla kesmelerini istemiştir. Ayrıca bı­çağı hayvanın gözü önünde veya kesilmeden hemen Önce bilemeyi yasaklamış, bu işin hayvanı kesim için getirilmeden önce yapıl­masını istemiştir. (Mişkât)

Rasulullah @ söz ve haliyle herkese iyi, na­zik ve dost olmayı göstermiştir. Ebu Hurey-re'nin rivayetine göre Rasulullah @: "Dost ve müşfik olun" demiştir. Enes ve İbni Mes1 ud'un rivayetlerine göre de Rasulullah @ şöyle demiştir: "Her yaratık Allah'ın evlat­ları gibidir. Allah'a en sevgili olanlar, O'nun evlatlarına şefkatli davrananlardır!' Rasulul­lah @ Aişe'nin rivayetine göre: "Allah şef­katlidir ve müşfik olmayı sever. Katılığa ver­mezken, müşfiklere hiçbir şeye vermediği ka­dar verir." demiştir. Yine Aİşe'den rivayetle -Rasulullah @: "Şefkat gösterene bu dünya­da da, öteki dünyada da hayırlar verilecek­tir. Fakat, şefkatten mahrum olanlar bu ve Öteki dünyadaki hayırdan mahrum kalırlar." buyurmuştur.

İbni Mes'ud'un rivayetine göre Rasulullah @ şöyle söylemiştir: "Size kimin Cehennem­den, Cehennemin de kimden uzak tutuldu­ğunu söyleyeyim mi? Nazik, müşfik, merha­metli, cana yakın ve yumuşak huylu herkes" (Mişkât).

Rasulullah @, bu davranış tarzım kendi ör­nek hayatıyla ashabının kalplerine nakşet-miştir. Ashabı da diğer insanlara örnek ol­muştur. Şu olay buna işaret etmektedir: Abdullah b. Cafer'in anlattığına göre bir gün, bir otlaktan geçerken, keçi sürüsüne çoban­lık yapan Habeşî bir köle görmüştür. Bir kö­pek gelerek çobanın önüne oturmuş, o da bir dilim ekmek çıkararak köpeğe vermiş. Kö­pek yiyince ikinci ve sonra da üçüncü dilim­leri vermiş. Durumu gören Abdullah, köle­ye efendisinin kendisine kaç dilim ekmek ver­diğini sormuş. O da "gördüğün kadar" ce­vabını vermiş. Abdullah neden bütün ekme­ğini köpeğe verdiğini sorunca köle, köpeğin oraya alt olmadığını, yiyecek umuduyla uzaktan gelmiş olabileceğini, onun bu çaba­sının boşa çıkmasını istemediğini söylemiş­tir. Abdullah bu olaydan öyle etkilenmiş ki köleyi sahibinden otlak ve keçi sürüsüyle bir­likte satın almış ve onu azad edip, keçileri ve otlağı kendisine vermiştir. Köle ona teşek­kür ederek tüm sürü ve otlağı hayır için bah­şedip, oradan ayrılmıştır.

 

Akrabaya Karşı Davranışı

 

Rasulullah @ akrabalarına karşı çok iyi ve nazik idi. Ashabına da ana-baba ve akraba­larına aynı şekilde davranmalarını tavsiye ederdi. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre bi­risi Rasulullah @'a sormuş: "Benim üzerim­de en fazla hakkı olan kimdir?" Rasulullah @ da: "Annen" cevabını vermiş. Adam on­dan sonra kimin geldiğini sorunca Rasulul­lah @ "Baban" demiştir. Ye sormaya devam ettiğinde, "Yakın akrabaların" cevabını al­mıştır.

Abdullah b. Mesud'un anlattığına göre; "Nebiyyi Ekrem @'a amellerin hangisi Al­lah'a daha sevgilidir?" diye sordum. "Vak­tinde kılman namazdır." buyurdu. "Sonra hangisi?" diye sordum. "Ana-babaya ihsan ile iyilik yapmandır" buyurdu. "Sonra han­gisi?" dedim "Allah yolunda cihad" buyur­du. (Buharî). Ebu Bekir'in kızı Esma'nın an­lattığına gö-re, Kureyş'le arada anlaşma ol­duğu dönemde bir gün yanına gelmiş, o da Rasulullah @'a giderek sormuş: "İslâm'a karşı olan annem bana geldi. Ona sevgi ve nezaket gösterecek miyim?" Rasuluilah @: "Evet, öyle davran" buyurmuştur. (Mişkât).

İbni Ömer, Rasuluilah @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Merhametli birisinin yapa­cağı ilk şeylerden biri, ölümünden sonra ba­basının arkadaşlarına iyi davranmaktır." Enes'in rivayet ettiğine göre Rasuluilah @: "Rızkını artırıp, ömrünü uzatmak isteyen akrabalarına iyi davransın." demiştir. Ebu Hureyre ve sahabeden diğerlerinin rivayeti­ne göre Rasuluilah @ şöyle demiştir. "Rahm (akrabalık bağları) rahman kelimesinden alınmıştır. (Bu yakınlık) sık ağaçların birbi­rine sarılmış kökleri gibidir. Allah, sizi bir­lik içinde tutanı ben de kendime bağlı tuta­rım. Sizi ayıranla ben de bağımı koparırım" buyurmuştur. Abdullah b. Ebu Avf, Rasu­luilah @'ın şöyle dediğini duyduğunu ifade etmiştir: "İçlerinden akrabalık bağlarını ke­senin olduğu bir topluluğa rahmet inmez." Enes'den rivayet edildiğine göre Rasuluilah @: "Canım elinde olan hakkı için, kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için de istemedi­ğiniz sürece inanmış olamazsınız". Ebu Hu-reyre'nin rivayetine göre Rasuluilah @: "Al­lah'a yemin ederim ki mümin değildir." diye üç defa tekrarlamıştır. Kim için söylediği so­rulunca Rasuluilah @: "Komşusunun, zarar gelmeyeceğinden emin olmadığı kimse" ce­vabım vermiştir. (Mişkât).

Bahsettiğimiz bu esas, İslâm'ın insan ilişki­lerinin temelini teşkil eden ilkelerinden biri­dir. Allah: "Rabbin yalnız kendisine tapma­nızı ve anaya babaya iyilik etmenizi emretti, ikisinden birisi yahut ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa onlara karşı "öf" bile demeyesin, onları.azarlamayasın. Onla­ra güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçak gö­nüllülük kanatlarını ger ve: 'Rabbim! Kü­çükken beni yetiştirdikleri için sen de onla­ra merhamet et.' de" (17: 23-24) buyurmak­tadır. Lokman Suresi'nde de: "Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tav­siye etmişizdir. Annesi onu, güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı. Ço­cuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bana ve ana-babana şükret diye tavsiyede bu­lunmuşuzdur. Dönüş Banadır." (31: 14) buyurulmuştur.

İnsanın varoluş gayesi, Allah'a kulluk etmek ve diğer yaratıklara hayırlı ve merhametli ol­maktır. "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya, akrabaya, Ök­süzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin." (4: 36). Aynı emir, geçmiş milletlere de verilmişti: "Biz İsrailoğullarından şöyle söz almıştık: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, anaya-babaya, yakınlara, ye­timlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsan­lara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin!" (2: 83).

 

Yetimlere Karşı Davranışı

 

Rasuluilah @ bütün insanlara merhametli davranmış ve yolundan gidenlerden de aynı şeyi istemiştir. Fakat bilhassa yetimlere çok merhametli davranırdı. Ashabından da ay­nı hassasiyeti göstermelerini istemiştir. Sev-bân'ın rivayet ettiğine göre Rasuluilah @ şöyle demiştir: "Kaderi yalnız dua değişti­rir, ömrü yalnız şefkat uzatır ve günah işle­yenin rızkı kesilir.". Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "Müslümanlar içindeki en güzel ev, iyi mu­amele edilen bir yetimin olduğu evdir. Müs­lümanlar İçindeki en kötü ev de, kötü mua­mele edilen bir yetimin olduğu evdir." (Mişkât)

Ebu Ümâme'nin rivayetine göre Rasulullah @: "Kim Allah rızası için bir yetimin başı­nı okşarsa elinin değdiği her saç için sevap alacaktır.' dedikten sonra iki parmağını bir­leştirerek; 'Ve kim vesayetindeki kız veya er­kek yetim çocuğa iyi davranırsa, o ve ben bu iki parmak gibi Cennet'te beraber olacağız." demiştir. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasulullah @: "Kim dul veya fakir biri ya­rarına çalışır, gayret ederse Allah yolunda ça­lışmış gibidir." demiştir. Yine Ebu Hureyre'­nin rivayetine göre birisi Rasulullah @'a katı kalpli olarak şikayet edildiğinde: "Yetimle­rin başını okşayın ve fakirleri doyurun." bu­yurmuştur. (Mişkât)

 

Düşman Ve Kâfirlere Karşı Davranışı

 

Allah'ın Rasulü Muhammed @ dost düşman herkese merhametle muamele etmiş ve asha-bma da bunu telkin etmiştir. Ebu Basra el-Gıfarî'nin anlattığına göre, inançsızken Me­dine'ye gelmiş ve Rasulullah @'ın misafiri olarak kalmıştır. Akşam, keçilerinin hepsin­den süt içmiş, fakat Rasulullah @ tek bir ke­lime dahi etmemiş. O gece Rasulullah @ ve ailesi aç yatmıştır. Benzer bir olay da Ebu Hureyre tarafından rivayet edilmektedir. Bir gece inançsızlardan biri Rasulullah @'a mi­safir olmuş. Akşam yedi keçinin tamamının sütünü teker teker içmiş. Ancak Peygamber @'da hiçbir kızgınlık veya hoşnutsuzluk emaresi görülmemiş. Rasulullah @'ın bu davranışı üzerine ertesi sabah adam İslâm'a girmiş ve keçilerden yalnız birinin sütüyle ye­tinmiştir. Ebu Hureyre'nin Medine'de bera­ber yaşadığı annesi kâfirlerdendi. Rasulullah @ hakkında kötü konuşurdu. Ebu Hureyre, annesinden şikayetçi olduğunda Rasulullah @ onun İçin dua etmiştir. Bilâl, evinin işle­rini idare ettiğinden Peygamber @'a çok ya­kındı. Bir gün kâfirlerden biri Bilâl'e zenci diye hitap etmiş ona keçilerini otlattıracağı­nı ve bu iş süresince dinlenmeyeceğini söyle­miştir. Konuşmayı duyan Rasulullah @ kâ­fire bir şey söylememiştir. {Mişkât)

Medine'deki münafıklar meselesi Rasulullah @ ve ashabı için büyük bir imtihan olmuş­tur. Ancak Rasulullah @ onlara da şefkat ve anlayışla davranmıştır. Abdullah b. Ubeyye ve yolundan gidenler şeklen İslâm'a girmiş, fakat kalben tasdik etmemişlerdi. Onların Uhud savaşında ve pek çok olaydaki davra­nışı İslâm'a zarar vermekteydi. Buna rağmen Rasulullah @ onlara da merhametli davran­maktaydı. İbn Ubey Öldüğünde oğlu Abdul­lah'ın ricası üzerine Rasulullah @ kendi gömleğini ona kefen olarak vermiştir.

Yahudiler de Rasulullah @'ın ve getirdiği di­nin düşmanlarıydı. Fakat Peygamber @ on­lara da merhametle davranmıştır. Bİr gün Rasulullah @ bir yahudinin hasta oğlunu görmek için evine gitmiştir. Çocuğu İslâm'a davet ettiğinde çocuk izin için babasına bak­mış. Babasının izin vermesi üzerine de İs­lâm'ı kabul etmiştir. Yine bir gün, bir yahu­dinin cenazesi yoldan geçerken Rasulullah @ ölüye saygı işareti olarak ayağa kalkmıştır. Bir defasında da yahudinin biri Rasulullah @'a gelerek bir müslümanı kendisine haka­ret ettiği gerekçesiyle şikâyet etmiştir. Bunun üzerine Rasulullah @ o müslümanı çağıra­rak tekdir etmiştir. Rasul @, ashabıyla bir­likte Hudeybiye vadisinde sabah namazını eda ederken yetmiş seksen kadar kâfir na­maz esnasında müslümanları katletmek amacıyla Tenîm dağından aşağı sessizce in­mişlerdi. Ancak kötü emellerine ulaşamadan yakalanarak Rasulullah @'ın önüne çıkarıl­dılar. Rasulullah @ onlara iyi davranmış ve hepsini serbest bırakmıştır.

Aslında Hz. Muhammed @ herkese, her şartta merhametle muamele etmiş ve hiç kimseye ne kötü davranmış ne de kin beslemiştir

 

4- Sevgi Ve Merhamet

 

Allah'ın Rasulü Muhammed @, herkese sev­gi ve merhamet dolu bir insandı. Arkadaş­larını çok sever, düşmanlarına bile merhamet gösterirdi. Sevgi ve muhabbet sembolüydü. İnsanoğluna yaşayan bir merhamet örneğiy­di. Kâinatın Yaratıcısı, onu âlemlere rahmet olsun diye göndermişti; "(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gön­derdik." (21: 107).

Onun sevgi ve merhameti sadece Arap veya diğer insanlara mahsus değildi. İnancı, ren­gi veya ırkı, makam veya cinsiyeti ne olursa olsun Allah'ın yarattığı tüm mahlukata yö­nelikti. Rasulullah @ hayvanları sever, tüm ashabının da hayvanlara merhamet göster­mesini emrederdi.

Ebu Hureyre'nin rivayetine göre bazı insan­lar Rasulullah @'a gelerek müşriklere bed­dua etmesini rica ettiler. Bunun üzerine Ra­sulullah @ hırsla, "Ben dünyaya beddua et­mek için gönderilmedim; ben yalnız rahmet olarak gönderildim." buyurmuştur. Ebu Hu­reyre'nin başka bir rivayetine göre Rasulul­lah @ şöyle demiştir: "İnanmadıkça Cen-net'e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de inanmış (mümin) olamazsınız. Yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim: Kendi aranızda herkese selâm veriniz." Yine Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasulullah @: "Müminlerin birbirine karşı göstereceği altı hususiyet vardır. Bunlardan sonuncusu, bir müslüman hapşırdığında 'Allah'ın rah­meti üzerine olsun (Yerhemükullah)' denme­si, müslümanın yüzüne karşı veya gıyabın­da samimi dav rami maşıdır.' demiştir." (Miş-kât) Allah Rasulü Muhammed @ örnek şah­sı hayatıyla sevgi ve merhameti öğretmiştir, ^abir b. Abdullah'ın rivayetine göre Rasu-'ullah @; "Allah, başkalarına merhamet et­meyene merhamet etmez." buyurmuştur. Hz. Ai'in anlattığına göre Rasulullah @'a gelen göçebe bir Arap: "Sen çocukları öper mi­sin? Biz öpmeyiz." diye sormuştur. Rasulul­lah @ da: "Allah sizden rahmeti çekip al­mışsa, ben ne yapabilirim." cevabını vermiş­tir. Numân b. Beşîr'in rivayetine göre Rasu­lullah @: "Müslümanlar arasında sevgi, mu­habbet ve yakınlık öyledir ki, tek bir vücut gibidirler. Birinin derdi olduğunda diğerleri de onunla aynı telaşla birleşir." buyurmuş­tur. Yine Numân'ın rivayetine göre Rasulul­lah @ şöyle demiştir: "Müminler, tek bir vü­cut gibidir. Gözü ağrıdığında diğer uzuvlar etkilenir, başı ağrıdığında diğer uzuvlar da etkilenir."

Ebu Mûsâ el-Eşarî'nin rivayetine göre Ra­sulullah @: "Müminler parçalan birbirini tamamlayan bina gibidir?' buyurduktan son­ra parmaklarını iç içe sokarak, "Cennet'te bulunanlar üç kısımdır. Biri: Merhamet sa­hibi, akraba ve müslümanlara müşfik olan­dır?' demiştir. Abdullah b. Amr'ın rivayet et­tiğine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "Merhametli olanlar, Rahim Olan'm göste­receği rahmete mazhar olurlar. Siz dünyada-kilere merhamet gösterirseniz, Rabbİniz olan Allah da size merhamet gösterecektir." İbni Abbas'm rivayetine göre Rasuîullah @: "Kü­çüklerimize merhamet büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir." buyurmuştur. (M iş kât)

Rasulullah @, yolundan gidenlerden Allah rızası için yaratıkları sevmelerini istemiştir. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasulullah @: "Kıyamet Günü'nde Yüce Allah diyecek ki, 'Benim şanım için birbirini sevenler ne­rede? Benden başkasının gölgesinin olmadığı bu günde onları gölgemde barındıracağım' " buyurmuştur. Muaz b. Cebel de Rasulullah @'m şöyle dediğini rivayet etmiştir: "En Yü­ce olan Allah, 'Sevgim, birbirini Rızam için sevenlere, Rızam için bir arada oturanlara, Rızam için birbirine verenleredir.' buyurmuş­tur." İbni Abbas'ın rivayetine göre Rasulul­lah @ Ebu Zerr'e sormuştur: "İyiliğin han­gi tarafı en sağlam tutunacak bir yerdir, ey Ebu Zerr?" Ebu Zerr, Allah ve O'nun Rasulü'nün en iyi bildiğini söyleyince, Rasulul-lah @: "Allah Rızası için verip, Allah Rıza­sı için sevmek." cevabını vermiştir.

Münafıklar ve Medine yahudileri, Rasulul-lah @- ve onun getirdiği dini küçük düşür­mek için azami gayret sarfetmiş ve hatta İs­lâm düşmanlarıyla birlikte, yeni kurulmuş olan Medine Devleti'ni yıkıp liderini öldür­mek için planlar yapmışlardır. Rasulullah @ onlara yine de merhamet göstermiş ve hiç­bir zaman sertlikle muamele etmemiştir. Ömer'in rivayet ettiğine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "Allah'ın kullan arasında ne peygamber, ne de şehid olan, fakat Kıyamet Günü'nde Peygamberler ve şehİdlerce arzu edilen insanlar vardır." Rasulullah @'a kim­ler olduğu sorulduğunda, "Allah Rızası için birbirini seven ve akraba veya ortak mülk sa­hibi olmadığı halde birbirine hediye veren­lerdir." dedikten sonra şu ayeti okumuştur: "İyi bilin ki Allah'ın dostlarına korku yok­tur, onlar üzülmeyeceklerdir de," (10: 62). Ebu Zerr'in rivayetine göre: "Cennet'te üze­rinde açık kapılı yıldız gibi parlayan zümrüt odaların bulunduğu yakut sütunlar vardır." diyen Rasulullah @'a orada kimlerin otura­cağı sorulması üzerine: "Allah için birbirini seven, Allah için birarada oturan ve Allah için birbirini ziyaret edenler." cevabını ver­miştir." (Mişkât)

Şu veya bu kimse arasında hiçbir ayırım yap­madan herkese merhamet göstermiştir. Kı­sacağı insanlara olan sevgi ve merhameti son­suzdu.

 

5- Affedicilik

 

Allah Rasulü @'ın başka bir büyük hasleti de, şahsî sebeplerden ötürü hiç kimseden asla intikam almaması ve azılı düşmanlarını da­hi affetmesidir. Hz. Aişe'nin söylediğine göre Rasulullah @, kimseden kendi namına inti­kam almamıştır. Yine Hz. Aişe'nin anlattı­ğına göre, Rasulullah @, hiçbir zaman ya­kışıksız veya müstehcen sözü ağzına almaz, sokakta yüksek sesle konuşmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, buna mukabil ba­ğışlar, affederdi. Kureyşliler onu tekdir etti­ler, alay ettiler, hakir gördüler, sataştılar, sal­dırdılar, sövdüler. Medine'ye hicret ettiğin­de Rasulullah @'ı öldürmeye çalıştılar. Ona karşı birçok savaş açtılar. Fakat o, 10.000 ki­şilik bir orduyla Mekke'ye muzaffer olarak girdiğinde hiç kimseden intikam almadı. Herkesi affetti. Birçok savaşta yer alan can 'düşmanı Ebu Süfyan ve evinde bulunanları dahi bağışladı.

Rasulullah @'m İslâm'a davet gayesiyle şe­hirlerini ziyaret ettiğinde onu taşlatan Taif1 in önderleri de affedilmiştir. Medineli mü­nafıkların lideri Abdullah b. Ubey de bağış­landı. Ki o, hayatı boyunca Rasulullah @ ve İslâm'a karşı çalışmış, dinine engel olabilmek amacıyla Rasulullah @'ın itibarını düşür­mek yolunda her fırsatta tevessül etmiştir. Uhud Savaşında 300 taraftarını geri çekerek müslümanların adeta belkemiğini kırmıştır.

İslâm Peygamberi ve müslümanlara karşı hasmane hareket ve entrikalara girişmişti. Rasulullah @'ın hanımı Hz. Aişe hakkında İftira atarak Rasulullah @'ı yandaşlarıyla birlikte gözden düşürmek amacıyla "ifk" hadisesini ortaya atan da oydu. Allah, Kur-an'da cevap vermektedir: "O yalan haberi uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu ken­diniz için kötü sanmayınız. Bilâkis o sizin için hayırlı olmuştur. Onlardan her birine ka­zandığı günah (karşılığı ceza) vardır. İçlerinden elebaşılık yapana da büyük azap vardır?' (24: 11)

Fitne ve Allah'ın Rasulü @'a zarar vermek amacıyla Mescid-i Dırar'ı inşa eden de oy­du. "Zarar vermek, inkâr etmek, müminle­rin arasını açmak Allah ve Peygamberi'ne karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescid kurup: 'İyilikten başka bir niyetimiz yoktu' diye yemin eden­lerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahiddir." (9: 107). Mekke müşriklerini müs-lümanlara karşı savaş açmak için sürekli teş­vik eden, entrikalar yapan oydu. Eğer bir ve­sileyle Medine'ye dönerse, daha güçlü olan zayıf olanı kovacaktır, diyen de oydu: "Di­yorlar ki, Andolsun, eğer Medine'ye döner­sek daha şerefli olanlar alçakları oradan çı­karacaktır.' Oysa, şeref Allah'a, peygambe­rine ve inananlara mahsustur. Ancak müna­fıklar bilmezler!' (63: 8). Bütün bu günah ka­yıtlarına rağmen Muhammed @ onu affet­miş ve ona daima nezaketle muamele etmiş­tir.

Medine yahudileri sürekli müslümanlara kar­şı düşmanca faaliyetler içinde olmuşlardır. Fakat RasuluUah @ yine de onları affetmiş ve onlara da çok nazik davranmıştır. Uhud savaşında Muhammed @'ın amcası Hamza-yı hunharca şehid eden Habeşî köle de Mek­ke'nin fethinden sonra İslâm'a girerek Rasu­luUah @'a gelmiş ve bağışlanmıştır. Ebu Süf-yan'ın karısı Hind, Uhud savaşında Hz. Hamza'nın göğsünü yararak ciğer ve kalbi­ni parçalamıştır. O da sessizce Rasulullah @'a gelerek İslâm'ı kabul etmiştir. Rasulul­lah @ onu kabul etmiş, ancak "Gözüme az görün, bana amcam Hamza'yı hatırlatıyor­sun." demiştir.

Ebu Cehil'in oğlu İkrime, Rasulullah @ ve Islâmın büyük bir düşmanıydı. Mekke'nin fethinden sonra bu beldeyi terkederek Ye-men'e gitmiştir. Karısı ise müslüman olarak, onu Peygamber @'ın yanına getirdi. Rasu-Jullah @ onu memnuniyetle karşılayarak şu sözlerle selâmladı: "ey göçmen süvari, hoş geldin." Mekke'nin önderlerinden biri Saf-fan b. Umaye, Peygamber @ ve İslâm'ın bü­yük bir düşmanıydı. Hz. Peygamber @'ı öl­dürmesi için bir ödül vaadiyle Amir b. Vah-hab'ı göndermişti. Mekke fetholunduğunda Cidde'ye kaçtı ve oradan da deniz yoluyla Ye-men'e geçmeyi ümid ediyordu. Amir b. Vah-hab, Rasulullah @'a gelerek, "Ey Allah'ın Rasulü! Saffan b. Ümaye, kabilesinin önde­ridir. Korkudan kaçtı ve kendisini denize ata­cak dedi. O da korunma altına alındı. Geri­ye döndüğünde Rasulullah @'dan düşün­mek için iki ay süre istedi. Ona dört ay müh­let verildi ve daha sonra kendi isteğiyle müs­lüman oldu.

Habir b. el-Esved de İslâm'ın ve Rasulullah @'m azılı düşmanlarından biriydi. Rasulul­lah @'m Zeyneb'e acı çektirmişti. Zeyneb ha­mileydi ve Medine'ye hicret ediyordu. Mek-keli müşrikler ona engel oldular ve Habir b. El-Esved, Zeyneb'i kasten deveden aşağı at­tı. Zeyneb fena yaralanmıştı ve çocuğunu dü­şürdü. Habir bunun gibi pek çok suç işlemiş­ti. Fetihten sonra İran'a kaçmak istediyse de, daha sonra Rasulullah @'a geldi. Rasulul­lah @ onu da affetti.

Medine devrinde, çevredeki kabileler, İslâm ırmağına katılırken Benî Hanife, kabilesi halâ isyankârdı. Liderlerinden Hamâme müslü-manlar tarafından yakalanarak Peygamber @'e getirildi. O da Hamâme'nin mescidin di­reğine bağlanmasını emretti. Rasulullah @ Mescide giderek Hamâme'ye isteğini sordu. O da: "Ey Muhammed! Şayet beni öldürür-sen bir katili öldürmüş olacaksın; şayet ba­na şefkat gösterirsen saygın bir insana lütufta bulunmuş olacaksın; bedel olarak para ister­sen sadece söyle, sana veririm." dedi. Rasu­lullah @ cevap vermedi. Hamâme aynı so­ruyu üç gün tekrarladıktan sonra Rasulullah @ salınmasını emretti. Hamâme bu davra­nıştan derinden müteessir olmuştu. Yıkan­dıktan sonra mescide gelip, Kelime-i Şeha-det getirerek müslüman oldu ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasulü, hiçbir insan gözümde senin kadar nefret ve tiksinti uyandırmıyordu. Fakat şimdi, hiç kimse gözümde senin kadar sevgili değil. Hiçbir din gözümde se-nİn dininden kötü değildi. Fakat şimdi be­nim İçin en mükemmel din o. Hiçbir şehir­den senin şehrinden fazla nefret etmezdim. Fakat artık aynı şehri her şehirden daha çok seviyorum." (Siret, İbni İshak)

Düşmandan intikam almak normal olarak görülen tabiî bir uygulamadır. Fakat Pey­gamber @ hiçbir zaman intikam almamış­tır. Bütün düşmanlarını affetmiş, onlara şe­ref ve değer vermiştir. Rasulullah @: "Rab-bim bana, intikam alacak gücüme rağmen düşmanlarımı affetmemi; benimle ilişkisini kesenle görüşmemi; ve beni mahrum bıraka­na vermemi emretmiştir." demiştir. Rasulul­lah @ risalete kadar dahi hiç intikam peşin­de koşmamış, aksine dua etmiş ve affetmiş-tir. (9: 84); fakat peygamberliğinden itibaren düşmanlarına beddua bile etmemiştir. Uhud savaşında dört dişi kırılmış, baş ve yüzün­den yaralanmıştı. Ashabı keder ve hırs için­deyken ondan düşmanlarına beddua etme­sini İstemişlerdi. Onlara da, insanlara bed­dua etmek için değil, Allah'ın yoluna davet için gönderildiğini ifade etmiştir. Ve kendi­sini anlamayan halkının affı için Allah'a dua etmiştir. Zalimlerin, Kureyşlilerin saldırıları tahammül sınırını aştığı zaman ashabı Ra­sulullah @'dan onlar için beddua etmesini rica ettiklerinde Rasulullah @ şöyle dua et­miştir: "Ey Allah'ım! Halkımı affet, çünkü onlar cahiller." Hamâme, müslüman olunca Mekke'ye göndermekte olduğu tahılı kesti. Mekke'nin tahıl üretimi olmadığından tama­men onun gönderdiği tahıla bağlıydılar. Bu durum Mekkeliler için büyük bir tehlike ifa­desiydi. Bîzar ve şaşkınlık içinde Rasulullah @'a başvurdular. Rasulullah @, Hamâme'-ye mektup yazarak Mekke'ye tahıl gönderil­mesinin devamını sağladı. Oysa onlar, Mek­ke'de üç yıl müslümanlara boykot uygulayan, tek bir tahıl tanesi geçmesine İzin vermeyen­lerin bizzat kendileriydi. Ama o bütün bun­ları unuttu. Kendine ve diğer müslümanlara karşı işledikleri suçları ve yaptıkları zulmü affetti.

Bir gün'Rasulullah @'ı öldürmeye niyetle­nen biri yakalanarak huzuruna getirilmiş ve o da affedilmiştir. Hudeybiye antlaşmasının yürürlükte olduğu dönemde Ten'îm dağın­dan Rasulullah @'ı öldürmek maksadıyla inen seksen kişilik grup da yakalanınca, af­fedilerek serbest bırakılmışlardı. Hayber'de yahudi bir kadın Rasulullah @'ın yemeğine zehir koymuştu. Yemeği tadınca zehiri far-kettİ. Bunun üzerine yahudiler toplatıldı. So­ruşturma sonucu yemeğe zehir koydukları­nı kabul ettiler. Rasulullah @ onlara bir şe> demeden affetti. Taif halkı Rasulullah @'la ve diniyle alay etmiş ve taşlarla onu hırpala­mışlardı. Kanlar İçinde bir bahçeye sığındı­ğında bir melek gelerek isterse dağı üstleri­ne yıkarak Taif halkını mahvedeceğini söy­lediğinde Rasulullah @: "Hayır, onların ço­cukları Allah'a kulluk edebilirler." cevabın: vermiştir. (Siret, İbni İshak)

Rasulullah @, kendine karşı yapılan suç ve ya saldırıyı ne kadar büyük olursa olsun af federdi. O, bağışlayıcılık ve merhamet sem bolüydü. Kur'an-ı Kerim bunu işaret etmek tedir: "(Ey Muhammed) Sen af yolunu tut bağışla, uygun olanı emret, cahillere aldırı; etme." (7: 199)

Günahı daima affederek ve şefkatle davra narak önlerdi. Çünkü panzehir mutlaka ze hirden daha iyiydi. Sevginin nefreti önleye ceği ve saldırganlığın yenileceğine inanmış v< göstermiştir. İnsanların cehaletini İslâmî bil giyle ortadan kaldırdı. Bağışlayıcılığıyla in sanları günah ve suça esaretten kurtarmış vı onları İslâm'ın dostları yapmıştır. Kur'an-Kerim'deki şu ayetin âdeta tam bir timsali ol muştur: "İyilik ve kötülük bir değildir. Seı fenalığı en güzel şekilde sav. O zaman, se ninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (41: 34)

Peygamber @, Kur'an-ı Kerim'in canlı örne ği olduğundan doğruluk ve affedicüikte eş görülmemiş bir insandı. Kur'an-ı Kerim ina nanlara başka İnsanların hatalarını affetme; tavsiye etmiştir. Bu emrin fiiliyatta en güzel Örneği, Muhammed @'ın hayatıdır. Rasulul-lah @ Kur'an-ı Kerim'İn her ayetini inanan­lara talim etmiş ve bizzat kendisi Kur'an-ı Ke-rim'in pratiği olmuştur: "Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler yakınlarına, yoksulla­ra, Allah yolunda göç edenlere (bir şey) ver­memeye yemin etmesinler, affetsinler, geçsin­ler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhametlidir?' (24: 22) ÂI-i İmrân Suresi'nde: "Onlar, bol­lukta ve darlıkta sarfederler, öfkelerini yener-ler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever." (3: 134). Muhammed @ bu ayette tarif edilen insan tipinin mü­kemmel bir örneğidir. O affedici ve merha­metliydi, diğer insanların hata ve yanlışları­nı hep görmezlikten gelmiştir.

 

6- Cömertlik

 

Allah'ın Rasulü Muhammed @, tabiatı ge­reği çok cömert ve hayırsever bir insandı. îb-ni Abbas'a göre Rasulullah @ insanların en cömertiydi. Bilhassa Ramazan ayında daha da cömertleşirdî. Rasulullah @ ömrü boyun­ca bir şey isteyen hiçbir kimseye "hayır" de­memiştir. Bir defasında, kendisini yalnız da­ğıtıcı ve veznedar olarak nitelemiş, her şeyi verenin Allah olduğunu söylemiştir. Bir gün Rasulullah @'a gelen bir adam, keçi sürü­sünün geniş bir sahaya yayılmış olduğunu gördü. Yardım isteyince Rasulullah @ bütün sürüyü ona verdi. Geriye dönen adam hal­kına İslâm'ı kabul etmelerini, çünkü Mu­hammed @'ın fakirlik korkusu olmayacak kadar cömert olduğunu söyledi. Rasulullah @'ın verecek hiçbir şeyi olmadığı sırada ya­nına yardım isteyen bir şahıs geldi. Rasulul­lah @ adama kendi adına borçlanmasını ve daha sonra kendisinin Ödeyeceğini söyledi. Orada bulunan Hz. Ömer, Rasulullah @'a Allah'ın ona taşıyabileceğinden fazlasını yüklemediğini söyledi. Rasulullah @ ses çı­karmadı. Orada bulunanlardan biri yardım teklif edince Peygamber @ gülerek memnu­niyetle karşıladı. Bir defasında da bir dilen­ci için yarım vask zahire borç aldı. Alacaklı istemeye geldiğinde Rasulullah @ yarısı bor­cu, yarısı da hediye olarak bir vask zahire verdi.

Allah Rasulü Muhammed @ yardım isteyen herkese yardım ederdi ve bir şeyi olmadığın­da da daha sonra edeceğine söz verirdi. Ra­sulullah @'ın bu tavrı sonucunda insanlar öyle cüretkâr olmuşlardı ki, bir gün namaz kıldığı sırada yanına gelen bir bedevi elbise­sinden tutarak "Karşılanması gereken bir ih­tiyacım var, ne yazık ki aklımdan hiç çıkmı­yor, sen karşılayabilir misin?" dedi. Rasulul­lah @ bedeviyle birlikte oradan ayrılıp ihti­yacını halletti. Daha sonra dönerek namazı kıldı. Bazan, Rasulullah @'ın bir şey satın alıp, satıcıya hediye ettiği olmuştur. Bir defasında İbni Ömer'den bir deve satın almış ve hemen Abdullah b. Ömer'e hediye etmiş­tir. Başka bir zaman da Câbir'den bir şey sa­tın almış ve kendisine hediye olarak geri ver­miştir, (Mişkât)

Rasulullah @ hiçbir öğün yemeğini yalnız ye­memiş, daima ashabını davet etmiştir. Bir sa­vaşta yanında 130 ashabı bulunmaktaydı. Bir keçi satın aldı. Kestikten sonra ciğerinin kı­zartılmasını emretti. Hazırlanınca ashabına dağıttı. Orada bulunmayanlara da bir pay ayırdı. Ne zaman bir şey alsa onu bitirme­den rahat edemezdi. Müminlerin annesi Üm-mü Seleme'nİn rivayetine göre Rasulullah @ bir gün eve canı sıkkın bir vaziyette geldi. Ümmü Seleme meselenin ne olduğunu sor­du. Rasulullah @ önceki gün yedi dinar al­dığım ve bu paranın geceye kadar yatağın üzerinde kaldığını ve dağıtılmadığını söyle­di. Onları dağıtana kadar Rasulullah @ ra­hat edememişti.

Ebu Zerr'in rivayet ettiğine göre, bir gece bir­likte yürürken Rasulullah -@ ona şöyle de­miştir: "Ebu Zerr, benim için Uhud dağı al­tına dönse, borçlarımı ödedikten sonra ben bir dinarın bende üç gün kalmasını istemez­dim." Bir gün Fedek kabilesinin reisi Rasu­lullah @'a deve yükü tahıl göndermişti. Bi­lâl bunları satarak Rasulullah @'ın bir ya-hudiye olan borcunu ödedi. Daha sonra da haber vermek üzere Rasulullah @'a geldi. Rasulullah @ artan bir şeyin olup olmadı­ğını sorunca, Bilâl, arttığını söyledi. Rasu­lullah @: "Tamamı gitmeden ayrılamam." dedi. Bilâl verilecek kimse olmadığım söy­ledi. Peygamber @ geceyi mescidde geçirdi. Ertesi gün, Bilâl gelerek Rasulullah @'a Al­lah'ın onu ferahlattığını söyledi. Her şey da­ğıtılmış, geriye hiçbir şey kalmamıştı. Rasu­lullah @ Allah'a hamd edip, evine gitti. Bi­raz sonra birden dışarıya çıktı. Etrafındaki­ler şaşırmıştı. Rasulullah @ namaz esnasın­da evinde bir miktar altın bulunduğunu ha­tırladığını ve unutarak altının bütün gece ev­de kalmasından korktuğunu söyledi. Eve gi­rerek hemen altını hayır işlerine harcamak amacıyla dışarı çıktı. (Mişkât)

Rasulullah @ Huneyn savaşından elde edi­len ganimeti dağıttıktan sonra geri dönüyor­du. Durumu öğrenerek her taraftan gelip yo­luna çıkan bedeviler sadaka istediler. Kala­balık tarafından iyice sıkıştırılan Rasulullah @ bir ağacın gölgesinde durdu. Bedeviler el­bisesini çekiştirirken, Rasulullah @'ın elbi­sesi vücudundan çıkarak ellerine geldi. Ra­sulullah @: "Elbisemi verin; şu dağ kadar develerim olsaydı, size hepsini verirdim. O zaman beni ne cimri, ne yalancı, ne de na­mert bulurdunuz!' dedi. O daima ölenlerin borçlarım öderdi. Borçlu Ölenlerin, borçla­rının kendisi tarafından ödenmesi için haber verilmesine ilişkin talimatlar vermiş ve yü­rürlüğe koymuştur. (Mişkât)

Bir gün Rasulullah @ ashabıyla oturur­ken bir bedevi gelerek elbisesinin köşesinden çekerek; "Muhammedi Bu mülk ne senin­dir, ne babanın. Bana bir deve yükü ver." de­di. Rasulullah @'ın devesini arpa ve hurma yükleyerek aldı. Bir defasında Bahreyn'den vergi olarak yüklü miktarda bir para alınmış­tı. Rasulullah @, bu paranın cemaatine har­canmasını emretti. Namazdan sonra, Rasu­lullah @ önüne gelen herkese dağıtmaya baş­ladı. Bedir Savaşından sonra çok fakir dü­şen Abbas'a ayağa kalkıp yürüyemeyeceği kadar çok verdi. Hiçbir şey kalmadığında el­bisesini silkeleyerek ayağa kalktı. (Mişkât) Rasulullah @, o kadar cömertti ki, hiç kim­se hiçbir zaman onun kadar cömert olamaz. Ne alırsa alsın başkalarına verir ve hediyeyi alandan daha fazla haz duyardı. Kimseyi evinden eli boş çevirmezdi ve muhtaçlara kendi ihtiyaçlarına nazaran öncelik verirdi. Muhtelif türlerde yardım etmiştir; bazan he­diye verirdi, bazan ödünç aldığı şeyi daha fazla veya daha iyi olarak geriye döndürür, bazan satın aldığı bir şeyi fiyatından fazla öderdi; bazan hediye, bazan bağış, bazan da sadaka. İnsanlardan hediye kabul eder; fa­kat fazlasıyla onlara da hediye verirdi. İnsan­lara kendisi gibi hediye vermelerini de söy­lemiştir. Haris birisiyle karşılaştığında daha cömert ve yardımsever olmasını tavsiye eder­di.

Ebu Hureyre'nin rivayet ettiğine göre Rasu-lullah @ şöyle demiştir: "Cömert insan Al­lah'a, Cennet'e ve insanlara yakındır. Cehen­nem ateşinden ise uzaktır. Cimri insan ise Al­lah, Cennet ve insanlardan uzak, Cehen-nem'e yakındır. Cahil fakat cömert insan, Al-laha cimri fakat çok ibadet eden (abid) in­sandan daha sevgilidir." Ebu Said el-Hudrî'nin rivayetine göre de Rasulullah @: "Müminde şu iki haslet bulunamaz: cimri­lik ve kötü huy!' buyurmuştur. Ebu Bekr'in rivayetine göre Rasulullah @ Cennet'e üç grubun girmeyeceğini ve bunlardan birinin hasis insan olduğunu ifade etmiştir. (Mişkât)

Rasulullah @ cömertliğin fazileti üzerinde durmuş ve cimri huyluluğu kınamıştır. "Al­lah'ın kitabına uyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir ti­caret umarlar. (Umarlar ki Allah) onlara üc­retlerini tam ödesin ve lütfundan onlara faz­lasını da versin. Çünkü O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir." (35: 29-30) Ve Bakara Şuresi'nde: "... Verdiğiniz her hayır kendiniz içindir. Yalnız Allah'ın rıza­sını kazanmak maksadıyla verirseniz, verdi­ğiniz her hayır, size tastamam verilir ve hiç hakkınız yenmez." (2: 272). Ve Âl-i İmrân Şuresi'nde: "Sevdiğiniz şeylerden harcama-dıkça asla iyiliğe erişemezsiniz. Ne harcar­sanız mutlaka Allah bilir." (3: 92)

Cimriliğin hazin sonu da açıklanmıştır: "Al­lah'ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı ol­duğunu sanmasınlar, bilâkis bu onların kö-tülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah işledikleriniz­den haberdardır?' (3: 180) Ve Leyi Suresi'ndeL "Ama, cimrilik eden, kendini Allah'tan müs­tağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kim­senin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız. O kimse ölüp ateşe yuvarlandığı zaman, malı ona fayda vermez." (92: 8-11) Kur'an-ı Ke-rim'de inananların mallarından Allah rızası için fakir ve muhtaçlara vermelerini isteyen pek çok ayet vardır. Tegâbun Şuresi'nde. "Eğer Allah (nzasın)a güzel bir borç takdi­minde bulunursanız, onu sizin için kat kat yapar ve sizi .bağışlar. Allah karşılık veren­dir, Halîm'dir." (64: 17).

Rasulullah @'ın tüm hayatı insanoğluna cö­mertlik ve hayır örneğiydi. Ashabından da aynı şeyleri istemiştir. Enes'in rivayetine gö­re Rasulullah @ şöyle demiştir: "Ümmetim­den muhtaç olanın ihtiyacını karşılayan bi­ri, beni hoşnut etmiş olur; beni hoşnut eden, Allah'ı hoşnut etmiş olur; Allah da hoşnut olduğu kimseyi Cennet'ine gönderir." Yine Enes'in rivayetine göre Rasulullah @: "Sı­kıntıda olan birine yardım edene Allah yet­miş üç mağfiret kaydeder. Bir tanesi tüm sa­adetini kapsar; yetmiş ikisi de Kıyamet Gü-nü'ndeki dereceler için mertebe olarak ayrı­lır." buyurmuştur. Ebu Hureyre'nin anlattı­ğına göre, Rasulullah @'a katı kalpli birisi şikayet edildiğinde, Rasulullah @: "Ben ye­timlerin başlarını okşar, fakirleri doyuru­rum" demiştir. (Mişkât)

İbni Abbas, Rasulullah @'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Komşusu açken tok yatan bizden değildir." Ebu Hureyre, Rasulullah @'dan müminin sade ve cömert vasıflarına sahip olması gerektiğini rivayet eder. Kısa­cası, Rasulullah @ kendisine fazlalık hiçbir şey bırakmayacak kadar cömert ve hayırse­verdi (Mişkât)

 

7- Misafirperverlik

 

Allah Rasulü Muhammed @ aynı zamanda çok misafirperver bir insandı. Risaletten ön­ce dahi, misafirperver ve cömert bir insan ol­duğu bilinmektedir. Kimse yanından eli boş ayrılmamıştı. Fakir, muhtaç, dul ve yetimle­ri beslerdi. Medine'de ise zengin-fakir, dost-düşman, gelen herkese açık namütenahi mi­safirperver, cömert ve ikramkârdı. Her taraf­tan çok sayıda insanlar gelirdi. Rasulullah @ onları ağırlar, bizzat kendisi hizmet ederdi. Kimse ondan bir şey almadan geriye dönme­mişti.

Onun misafirperveliği yalmz müslümanlara mahsus değildi. Sınıfı, dini ne olursa olsun tüm insanlar buna mazhar idi. Müşrikler ve yahudiler hep onun misafiri olmuşlar ve hiç­bir ayırıma tâbi olmaksızın ağırlanmalardır.

Habeşistan'dan bir hıristiyan heyeti geldiğin­de, Rasulullah @, onları kendi evinde ağır­lamış ve kendisi hizmet etmiştir. Bir defasın­da müşriklerden birisi ona misafir olmuştu. Ona bir keçinin sütünü verdi ve müşrik ta­mamını içti. îkinci keçininki verildiğinde onu da içti. Rasulullah @, adam doyana kadar süt verdi. Bu şekilde, müşrik yedi keçinin sü­tünü içti. Bazan, öyle olmuştur ki, misafir­leri evde ne var, ne yok herşeyi yemişler, Ra­sulullah @ ve ailesine yiyecek hiçbir şey kal­mamış ve aç yatmak zorunda kalmışlardır. Bu, Rasulullah @'ın hayatında çok görülen olaylardandı. Evde konuk bulunduğunda, Rasulullah @ sık sık kalkarak konuklarının rahatını kontrol ederdi. Sahabe arasında en fakir ve muhtaç kesim Ashabı Suffe idi. Bun­lar, ashabın daimi misafirleriydi. Ancak, ço­ğunlukla Rasulullah @'ın misafiri olurlar­dı. Bir defasında Rasulullah @ "İki kişilik yiyeceği olanlardan üçünü, dört kişilik yiye­ceği olan da beşini misafir etsin." demiştir. Ebu Bekir Ashabı Suffe'den üçünü, Peygam­ber @ 'da on kişiyi yanında götürdü. (Mişkât)

Ashabı Suffe'den Ebu Hureyre, geçirdiği aç­lıkla ilgili üzücü bir olay anlatmıştır: "Bir gün son derece aç bir halde ana yolda otu­rurken Ebu Bekir yoldan geçiyordu. Onun aciz halime dikkatini çekebilmek İçin Kur-an'daki bir ayet hakkında soru sordum. Hâ­lime pek dikkat etmeden yanımdan geçti. Aynı şey Ömer'le de oldu; onun da dikkati­ni çekemedim. Daha sonra Rasulullah @ yoldan geçiyordu. Beni görünce gülümseye­rek, 'Benimle gel.' dedi. Eve vardığımızda Ra­sulullah @ gördüğü bir bardak sütün nere­den geldiğini sordu. Hediye olarak geldiğini öğrenmesi üzerine benden bütün Suffe hal­kını getirmemi istedi. Ben de herkesi getir­dim. Rasulullah @ bana bir bardak sütü her­kese dağıtmamı söyledi." Mikdad'ın anlat­tığına göre, iki arkadaşıyla birlikte açlıktan o kadar güç duruma düşmüşler ki gözleri görmez olmuş. Bazılarından temel ihtiyaç­larına cevap vermelerini talep etmişler, fakat reddolunmuşlar. Sonunda Rasulullah @'a gelmişler. Rasulullah @ onları evine götürüp, üç keçi göstermiş ve bunların sütlerini içme­lerini söylemiştir. Onlar da keçileri sağarak sütlerini içmişlerdir. (Mişkât)

Bir gün, Rasulullah @ Suffe halkını topla­yıp Hz. Aişe'nin evine gitmiştir. Hz. Aişe-den, evde yiyecek ne varsa getirmesini iste­di, O da pişirdiği her şeyi ortaya getirdi. Ra­sulullah @'ın daha fazla istemesi üzerine bir miktar hurma getirdi. Bundan sonra son ola­rak büyük bir bardak dolusu süt geldi. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasulullah @: "Allah'a ve ahiret gününe inanan, misafir­lerine ikram etsin; Allah'a ve ahiret gününe inanan, komşularına eza etmesin; Allah'a ve ahiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun." demiştir. (Buharî) Mikdâd b. Ma'dîkerb, Rasulullah @'dan şu sözleri duy­duğunu ifade etmiştir: "Bir müslüman mi-safİr olur da, ona bir şey ikram edilmezse her müslümanın mülk ve ürününden —ağırlama halinde yetecek kadar— ona vererek yardım etmesi bir vecibedir." Ebu Said'in rivayetine göre de Rasulullah @ şöyle demiştir: "Fa­kirleri yiyeceğinizle besleyin ve müminler üzerine nezaketinizi tevcih ediniz." (Mişkât)

İbni Abbas'm rivayet ettiğine göre Rasulul­lah @: "Yemeğin bıçağın deve hörgücüne gelmesinden daha çabuk verildiği eve hayır gelir." demiştir, Ömer b. Hattab'ın rivayeti­ne göre Rasulullah @: "Ayrı ayrı yemeyin, birlikte yeyin. Çünkü Allah'ın rahmeti top­luluk üzerinedir" buyurmuştur. Ebu Hurey-re'nin rivayetine göre de Rasulullah @ şöyle demiştir: "Kişinin misafirini kapıya kadar geçirmesi sünnetin bir parçasıdır." İbni Ab-bas'dan nakledildiğine göre Rasulullah @: "Kim müslüman bir yetimi beslerse, Allah onu mutlaka Cennet'e gönderir!' buyurmuş­tur. Süheyl b. Sa'd'a göre Rasulullah @ ken­disinin o şahsa Cennet'te (işaret ve orta par­maklarını göstererek) öyle yakın olacağını söylemiştir. Buharî'nin Ebu Şüreyh'den nak­lettiğine göre Rasulullah @: Allah'a ve ahi-ret gününe inanan, misafirlerine ikram etsin demiştir. Sahabe sordu: "İyi misafirperver­lik ne kadar sürer?" Rasulullah @: "Bir gün, bir gece." dedi. Daha sonra da: "Üç gün!' diyerek cevap verdi. Ayrıca Rasulullah @, dul ve miskinlere bakmanın, Allah yo­lunda savaşmak veya gündüz oruç tutup, ge­ce namaz kılmak gibi olduğunu ifade etmiş­tir.

Peygamber @ misafirperverliği sözle ve ken­di sünnetiyle ashabına öğretmiştir. "O hal­de gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun, (buyruklarını) dinleyin, itaat edin, kendi iyi­liğinize olarak (mallarınızdan) harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir." (64: 16). Allah, Baka­ra Suresi'nde: "Ey inananlar! Kazandıkla­rınızın temizlerinden ve size yerden çıkardık­larımızdan sarfedin... Allah için yaptığınız her harcamayı yahut adadığınız her adağı Al­lah bilir, zalimlerin yardımcısı yoktur." (2: 267-270) buyurmaktadır. İnsan Suresi'nde de: "Yoksula, yetime ve esire, O'nun sevgisi için yemek yedirirler. Biz size sırf Allah rı­zası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve te­şekkür beklemiyoruz." (76: 8-9) buyurmak­tadır.

Fakiri doyurmayan veya konuksever olmayan günahkâr insan ise yerilmektedir: "Hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yok­sula yemek vermeğe (birbirinizi) teşvik etmi­yorsunuz. Mirası helal-haram demeden (hak gözetmeden) yiyorsunuz. Malı da pek çok se­viyorsunuz." (89: 17-20). Ve Beled Suresi'nde: "Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek ve­ya açlık gününden akraba olan yetimi, ya­hut toprağa serilmiş bir yoksulu doyurmak­tır." (90: 13-16). Maun Suresi'nde: "Öksüzü iten kakan, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur." (107: 2-3) buyürulmakta-dır.

 

8- Fedakârlık

 

Allah Rasulü Muhammed @'ın en çok göze çarpan özelliği, onun İslâm mücadelesinde ve başkaları için yaptığı fedakârlıklardır. İs­lâm için, diğer insanlar için her türlü feda­kârlıkta bulunmuş, hatta en çok sevdikleri­nin isteklerinden, rahatlarından feda etmiş­tir. Kızı Fatma'yı, geldiğinde büyük bir sev­giyle ayakta karşılayıp alnından öpecek ka­dar severdi. Fatma büyük bir yokluk İçinde yaşadı. Un öğüten bir değirmen üzerinde ça­lışır, kuyudan su getirirdi. Avuç içleri un öğütmekten aşınmış ve su kırbası taşımak­tan çökmüştü. Babasına gelerek bir hizmet­çi kadın istedi. Bunun üzerine, Rasulullah @: "Ben halâ Ashabı Suffe için bir şey yapa­mıyorum. Bu mesele tatminkâr bir çözüme ulaşmadan diğer meselelere giremem." şek­linde cevap vermiştir.

Nakledildiğine göre Zübeyr ve Fatma'nın kızları Rasulullah @'a gelerek yoksulluktan yakındılar. Rasulullah @ 'dan bir savaştan el­de edilen bir veya iki cariye talep ettiler. Ra­sulullah @ da Bedir harbi yetimlerinin da­ha önce istediklerini söyledi. Bir gün Hz. Ali'nin bir şey istemesi üzerine Rasulullah @: "Sana verip Ashabı Suffe'yi ölüme ter-ketmem imkânsızdır." diye cevap vermiştir. Rasulullah @ insanların refah ve mutlulu­ğu için uğraşırken kendi veya çok sevdikleri­nin çıkarlarına hiç önem vermemiştir. Bir de­fasında Rasulullah @'a bir kadın elbise ver­mek istedi. Rasulullah @'m da ihtiyacı var­dı ve kabul etti. Birisi, elbisenin güzelliğini methedince Peygamber @ onu üzerinden çı­kararak adama verdi. Rasulullah @ meclis­ten ayrılınca orada bulunanlar adama kız­dılar: "Rasulullah @'ın buna ihtiyacı oldu­ğunu biliyordun. Başkasının isteğini hiç ge­riye çevirmediğini de biliyordun." Adam söylenenleri kabul etmiş, fakat elbiseyi bir rah­met olarak istediğini ve kefen için saklaya­cağını söylemiştir.

Allah'ın Rasulü Muhammed @ bütün ha­yatını fakirlik içinde geçirmiş, fakat yine de kimsenin isteğini reddetmemiştir. İslâm'ın zaferlerinden sonra, büyük toprak ve bağlar elde edilmiş, ancak Rasulullah @ hepsini da­ğıtmıştır. Bir adam, ölümünde yedi tane ba­ğının Rasulullah @'a verilmesini vasiyet et­mişti. Rasulullah @ hepsini' hayır işlerine sarfetmiş, tüm mahsûl fakir ve muhtaçlara dağıtılmıştır. Ashabdan birisi evlenmişti. Fa­kat düğün yemeği (velime) olarak vereceği hiçbir şeyi yoktu. Rasulullah @ Hz. Aişe ile un gönderdi. Kendilerine ise hiçbir şey kal­mamıştı. Bir defasında uzaktan gelen birisi Rasulullah @'da kaldı. Akşam yemeği ola­rak sadece keçi sütü vardı. Misafir hepsini içti. Hiçbir şey kalmadığı için Rasulullah @ ve ailesi geceyi aç geçirdiler. Bir önceki ge­ceyi de aç geçirmişlerdi. Rasulullah @ feda­kâr davranışlarıyla başkalarına Örnek olmuş ve ashabı da onun izinden yürümüştür: "Da­ha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gö­nüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; on­lara verilenler karşısında içlerinde bir çeke-memezlik hissetmezler; kendileri zaruret için­de bulunsalar bile onları kendilerinden ön­de tutarlar. Nefsin tamahkârlığından koru-nabilmiş kimseler, işte onlar, saadete eren­lerdir." (59: 9) Rasulullah @'ın hayatında, kendini hiçe sayan ve yaptığı fedakârlıklara dair yüzlerce olaya şahit olunmuştur.

 

9- Sadelik

 

Rasul Muhammed @ çok sade bir insan olup, tüm hayatı sadelik içinde geçmiştir. Hareketlerinde şeklîlik ve resmiyet bulun­mazdı. Devlet başkanı ve halkın tartışmasız lideri olduğu zaman bile ne verilirse yer, ka­lın ve kaba elbiseler giyerdi. Tek başına veya bir meclisteyken tereddüt etmeksizin yere, toprağa veya hasır üstüne otururdu. Kuru ek­mek yemiş, günlerce sadece hurma ile idare etmiştir. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Enes'den Buharî'nin nakletti­ğine göre "Nebî @'a en sevimli esvab bürd-i yemânî (pamuktan veya ketenden dokun­muş) elbise giymekti."

İbni Ömer, Rasulullah @'ı Kabe'nin avlu­sunda elleriyle dizlerini tutmuş otururken, Mahreme'nin kızı Kayle ise Rasulullah @'ı mescidde elleri bacaklarını sarmış, müteva-zi bir halde gördükleri nakledilmiştir. Ebu Katâde de Rasulullah @'ı akşamleyin istira­hat için yattığında sağ tarafı üzerine yattığı­nı, daha sonra sabahdan önce yattığında ise dirseğini yere koymuş ve başını elinin ayası­na yaslamış yattığını gördüğünü söylemiştir. (M iş kât)

Müminlerin annesi Ümmü Seleme'nin söy­lediğine göre Rasulullah @'ın yatış yönü me­zardaki gibiydi. Rasulullah @ başı camiye doğru gelecek şekilde uyurdu. İbni Mes'ud1 un söylediğine göre Rasulullah @ kamış ha­sır üzerinde uyumuş ve kalktığmda hasırın izleri vücuduna geçmiştir. Bunu görünce, "Ey Allah'ın Rasulü, senin İçin bir şeyler ha­zırlayıp yaymamızı istemez misin?" diye sor­du. Rasulullah @: "Benim dünyayla İşim ne, ben bir ağacın gölgesinde bir an dinlenen, daha sonra kalkıp ayrılacak olan bir yolcu gibiyim." diye cevap vermiştir. Ebu Ümâme1 nin rivayetine göre Rasulullah @ şöyle de­miştir: "Rabbim Mekke vadisini benim için altına çevirmeyi teklif etti, fakat ben, 'Hayır Yarabbim! Gün aşırı yiyeyim ve aç kala­yım. Aç olduğum zaman Sana yakaracağım ve Seni hatırlayacağım; doyduğum zaman da Sana dua edip, şükredeceğim." Ubeydullah b. Mihsân'm rivayetine göre Rasulullah @: "İçinizden biri salim kafa ile, sıhhati yerin­de ve günlük yiyeceğine sahip olarak sabah yerinden kalkarsa bütün dünya onun olmuş gibidir." demiştir. (Mişkât)

Hz. Aişe'nin söylediğine göre ölümüne ka­dar Peygamber @'ın ailesi ard arda iki gün idare edecek kadar arpa ekmeğine sahip ol­mamıştır. Hz. Ömer şöyle söylemiştir: "Ra­sulullah @'ı görmeye gittiğimde, onu kamış­tan bir hasır üzerinde yattığını gördüm. Ha­sırla arasında bir örtü bulunmadığı için ha­sırın izleri yanlarına çıkmıştı. Hurma yap­rağından doldurulmuş deri bir yastığa yas­lanmıştı. Bunun üzerine, 'Ey Allah'ın Rasu-lü, Allah'a halkını zenginleştirmesi için dua et. Çünkü O, Allah'a kulluk etmeyen Fars ve Bizanslıları zenginleştirmiştir.' dedim. Rasu­lullah @ da: "Böyle mi düşünüyorsun, İbm Hattab? O insanlara güzel şeyler sadece bu dünyada verilmiştir.' şeklinde cevap verdi." Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasulullah @: "Senden daha aşağı insanlara bak, sen­den üstünlere değil. Böyle yaparsan AUah-ın lütfunu küçük görmezsin." demiştir- Ebu Talha: "Rasulullah @'a açlıktan şikayet edip, elbisemizi kaldırarak karnımıza koyduğumuz taşı gösterdik. Bunun üzerine Rasulullah @ da elbisesini kaldırınca, onun karnı üzerin­de iki taş olduğunu gördük." demiştir.

Muaz b. Cebel, Rasulullah @ kendisini Ye-men'e gönderdiği zaman: "Sefahat içinde ya­şamaktan sakın, çünkü Allah'ın hizmetçile­ri sefahat içinde yaşamazlar." diye söyledi­ğini rivayet etmiştir. Hz. Ali'nin rivayetine göre Rasulullah @: "Kim Allah'ın verdiği az rızıkla yetinirse, Allah da onun az ameliyle iktifa eder." demiştir. İmran b. Husayn'ın ri­vayetine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "Allah, çocuğu olduğu halde dilenmekten kaçınan mümin kulunu sever." (Mişkât)

Rasulullah @ sade yaşamayı severdi. Ailesi­nin de sade bir hayat sürmesini ve gösterişli hayattan kaçınmalarını isterdi. Kadınlar için altın ziynete izin verilmiş olmasına rağmen, kendi hanımlarının bunları takmasından hoşlanmazdı. Bir gün kızı Fatma'nın boy­nunda altın bir kolye görünce: "İnsanların, Rasulullah'ın kızı boynuna ateş takmış de­meleri hoşuna gider mi?" demiştir. Bir de­fasında da Hz. Aişe'nin kollarında bilezik­ler görmüş ve şöyle demiştir: "Onların yeri­ne safranla boyanmış darasstan bilezikler taksan daha iyi olur." O daima sade kıyafet­ler giyerdi. Ancak Hz. Ömer onun cumala­rı, bayramlarda ve başka ülkelerden heyetle­ri kabul ettiği zaman gösterişli kıyafetler giy­mesini isterdi. Bir kere, bir dükkanda ipek bir elbise gören Hz. Ömer, Rasulullah @'dan cuma günleri ve dış heyetleri kabul ederken giymek için onu satın almasını rica etti. Ra­sulullah @ şöyle cevap verdi: "Bunu, ahiret-ten alacağı bir payı olmayan giysin." Peygam­ber @, çoğu zaman kalın elbiseler giyerdi. Yatağı ise, bazan bir kaba battaniye, bazan hurma yaprağıyla doldurulmuş deri, bazan da basit, kaba bir kumaştı. Hanımı Hafsa-nın anlattığına göre bir gece yumuşatmak için Rasulullah @'ın yatağına dört kat bez koydu. Fakat ertesi sabah, Rasulullah @ memnun olmamıştı. İslâm Devleti'nin Ye-men'den Suriye'ye kadar yayıldığı Hicret'in dokuzuncu y'ılında, bu Devlet'İn hâkiminin yalnız bir yatağı, bir de su kırbası vardı. Hz. Aişe'nin rivayet ettiğine göre Rasulullah @ vefat ettiğinde, evde bir miktar arpadan baş­ka yiyecek bir şey yoktu.

Bir gün Hz. Ömer, Peygamber @'ın evine geldiğinde evdeki eşyanın halini farketti. Ra­sulullah @'ın sadece vücudunun alt tarafı­nı örtebilecek kadar elbisesi vardı. Evde yal­nız basit bir yatakla, ceviz lifleriyle doldu­rulmuş bir yastık, odanın bir kenarında bir miktar arpa ve bir köşede ayaklarının yanın­da da bir hayvan derisi bulunmaktaydı. Ya­tağının yanlarında su kırbaları asılıydı. Bu manzara karşısında Hz. Ömer'in gözleri ya­şarmıştı. Rasulullah @, Ömer'e ağlamasının sebebini sordu. O da; "Ey Allah'ın Rasulü, niçin ağlamayayım. Yatağın lifleri vücudun­da iz bırakmış. Bütün eşyanla birlikte ufa­cık bir ev bu, ne varsa ortada. Bizans'ın Kay-ser'i, Fars'ın Kisrâ'sı debdebe içinde yaşar­ken, sen, Allah'ın Rasulü, Seçilmiş İnsan böyle mi yaşayacaksın?" dedi. Bunun üze­rine Rasulullah @, "Ey İbni Hattab! Bilmez misin ki onlar bu dünyayı, biz ise ahireti seç­mişiz?"

Kısacası, Peygamber @, sevdiği gibi sade bir hayat yaşadı. Hayatının her anından zevk al­dı. Ashabına da kendi hayatının örneğiyle sa­de yaşamak ve sefahatten uzak durmayı öğ­retmiştir.

 

10- Tevazu

 

Hz. Muhammed @ aynı zamanda çok mü­tevazı bir insandı. Ne Medine'deki başarısın­dan önce, ne de sonra asla kibirlenmemiş, hep tevazu içinde yaşamıştır. Rasıılullah @'ın tevazu hakkında sahabe tarafından nakledilen, hadis ve tarih kitaplarının kay­dettiği yüzlerce olay vardır. Bu hadislerden birkaçını nakledelim: Bir seyahatte İken Sa-habe'den birkaç kişi yemek için bir keçi kes­meyi kararlaştırdılar. Aralarında İş bölümü yaptılar; biri kesecek, biri derisini yüzecek, bir diğeri de pişirecek. Rasulullah @ da ateş için odun toplayacağını söyledi. Ashabı İse odun toplama işini de kendilerinin yapacak­larını söyleyince, Rasulullah @: "Gerçekten isteyerek bunu yapacağınızı biliyorum. An­cak ben cemaatte mümtaz bir durumda bu­lunmaktan hoşlanmam. Böyle insanları Al­lah da sevmez." buyurmuştur. (Mişkât)

Ömer'in rivayet ettiğine göre Rasulullah @: "Beni övmede hıristiyanların İsa'yı övdük­leri gibi aşırı gitmeyin. Onlar İsa'yı Allah'ın oğlu durumuna yükseltmişti. Ben Allah'ın bir kuluyum; bu yüzden bana Allah'ın kulu ve elçisi deyin." buyurmuştur. Enes'in anlat­tığına göre Rasulullah @ hastaları ziyaret eder, cenaze törenlerine katılır, merkebe bi­ner, kölelerin davetini kabul ederdi. Benî Ku-rayza savaşında, eyer ve dizgini hurma yap­raklarından yapılmış bir merkebe binmişti. Yine Enes'in rivayetine göre; Rasulullah @ sadece arpa ve kuru ekmekten oluşan yemek davetlerini tereddütsüz kabul etmiştir.

Enes'in anlattığına göre Rasulullah @,. Hacc'a yaşlı bir yük devesinin üstünde git­mekteydi. Üzerinde dört dirhem dahi etme­yecek basit bir hırka bulunduğu halde şöyle dua etti: "Allah'ım, bu Hacc'ı ün ve göste­rişten uzak bir Hacc eyle." Bu olay Muham- 'ın tevazu ve kulluğunun büyüklüğünü ve Kadir olan Allah'a teslimiyetinin de­recesini göstermiştir. Enes'in anlattığına gö­re, ashabı Rasulullah @'ı dünyada her şey­den daha çok severdi. Yine de dışarıdan gel­diğinde, Rasulullah @ sevmediği için ayağa kalkmazlardı. Bu olay, da Rasulullah @'ın emsalsiz alçak gönüllülüğünün işaretidir. Ra­sulullah @, insanların kendisini krallar ve­ya hükümdarların karşısında durulduğu gi­bi ayakta karşılamasından hoşlanmazdı. Hz. Aişe'ye Rasulullah @'ın evdeki hareketleri hakkında soruldu. O da, Rasulullah @'ın sı­radan bir insan gibi ev işlerinden çoğunu yaptığını söyledi. Elbisesini diker, ayakkabı­larını ve gömleğini tamir eder, keçilerin sü­tünü sağar ve ev süpürürdü. Fakir ve köle­lerle yemeğini paylaşır ve beraber yerdi. En fakirlerin hastalarını evlerinde ziyaret ederdi. Fakir ve muhtaçlarla Öyle otururdu ki, onlardan ayırdedilemezdİ. Bir meclise gitti­ğinde, bulduğu yere otururdu.

Rasulullah @ sıradan hürmetkar unvanlar­la dahi çağrılmaktan hoşlanmayacak kadar mütevaziydi. Bir defasında adamın biri şöy­le seslendi: "Ey efendi! Efendimin oğlu! En iyimiz ve en iyimizin oğlu!" Rasulullah @: "Ey insanlar takva sahibi olun ki, şeytan si­zi yolunuzdan saptırmasın. Ben Abdullah oğlu, Allah'ın kulu ve Rasulü (Elçisi) Mu-hammed'im. Bana Allah'ın verdiğinden baş­ka paye vermenizi istemiyorum'' dedi. Bir gün, birisi Rasulullah @'ı; "Yaratıkların en iyisi!' diye çağırdı. Bunun üzerine Rasulul­lah @ mahlukatın en iyisinin İbrahim @ ol­duğunu söyledi. Abdullah b. Sahbere şöyle demiştir: "Benî Amir'den bir heyetle hep be­raber ona gittiğimizde 'Rabbimizsin!' dedik. O da, 'Yaratıkların Rabbi Allah'tır.' diye ce­vap verdi. Sonra biz; 'Sen bizim en iyi ve en mükemmelim izsin.' dedik. Rasulullah @:* Konuştuğunuzda dikkat edin de, Şeytan sizi yanıltmasın! dedi." Hz. Ömer de, Peygam­ber @'ın minberde hutbe irad ederken; "Hı­ristiyanların Meryem Oğlu'nu batıl üzere methettikleri gibi, siz de beni methetmekte mübalağa etmeyiniz. Şüphesiz ki, ben bîr ku­lum. Dolayısıyla bana: Allah'ın kulu ve O-nun Rasulü deyiniz!" buyurduğunu işittim demiştir (Buharı). Mekke'ye fatih olarak gir­diğinde hiç de bir fatih gibi gururlu ve ki­birli değildi. Yüzünde şefkat ve alçak gönül­lülüğün bir ifadesi vardı. Başını tevazudan öyle öne eğmişti ki, başı devesinin eğerine de-ğiyordu. Hayber savaşında, fetihten sonra şehre dizgini hurma ağacının kabuğundan yapılmış bir merkep üzerinde girdi.

Oğlu İbrahim'in vefat ettiği gün tesadüfen güneş tutulmuştu. İnsanlar, Rasulullah @'ın kederini kutsî varlıkların da paylaştığını dü­şündüler. Rasulullah @ bütün ashabım mes­cide toplayarak şöyle seslendi: "Ey insanlar! Bilin ki güneş tutulması Allah'ın işaretlerin­den biridir. Kimsenin Ölüm veya doğumu üzerine vuku bulmaz." Hz. Ömer mimber-den şöyle hitabetti: "İnsanlar birbirine kar­şı mütevazi olmalıdır. Çünkü ben Rasulul­lah @'dan şu sözleri işittim: 'Allah rızası için mütevazi olan, Allah tarafından yüceltilecek-tir." îyaz b. Hımar'ın rivayetine göreRasu-lullah @: "Allah bana mütevazi olmanızı, birbirinize karşı gururlanıp, baskı yapmama­nızı emretti." demiştir. (Mişkât)

Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "İnsanlar yalnız Cehen-nem'e yakın olacak ölmüş atalarıyla Övün­meyi kessinler. Yoksa Allah indinde burnuyla hayvan pisliği yuvarlayan bir böcekten da­ha düşük olurlar." Allah, İslâm öncesi cahi-liyye devrinin gurur ve atalarıyla övünme âdetini kaldırmıştır. Kişi ya sadece Allah'a inanan, takva sahibi bir mümin ya da sade­ce sefil bir günahkârdır. Bütün insanlar Adem @'ın oğludur. Adem @ ise topraktan yaratılmıştır. Yine Ebu Hureyre'nin rivaye­tine göre Rasulullah @, "Kim Allah rızası için alçak gönüllülüğü benimserse, O'nun ta­rafından derecesi yükseltilecektir." demiştir. Allah'ın rasullerinin fonksiyonlarından biri de, insanlara mütevazi olmayı öğretmektir: "Senden önce de ümmetlere elçiler (peygam­berler) gönderdik. (İnkârlarından dönüp bize) yalvarsınlar diye onları darlık ve sıkıntı­ya sokmuştuk. Hiç değilse, onlara şiddetimiz geldiği zaman yalvarmak, yakarmak değil miydiler?.." (6: 42-43)

Musa Peygamber @ da insanlara mütevazi olmayı tavsiye etmişti: "Onlara; 'Şu şehirde oturun, dilediğiniz gibi yiyip için, Allah'a ni­yaz edip, bizi affet deyin ve secde ederek ka­pısından girin; Biz de hatalarınızı bağışlarız, iyi davrananlara daha da artıracağız.' denmiş­ti." (7: 161). Görüldüğü gibi, alçak gönüllü­lük doğru ve takva sahibi insanların özelli­ğidir.

Allah'ın elçisi Muhammed @ hep mütevazi yaşamış ve ashabına da aynı şeyi öğretmiş­tir. Onun günlük hayatında ne kadar alçak gönüllü olduğuna dair pek çok olay zikre­dilebilir. O, sıradan bir insan gibi yaşamış ve kendi hayat örneğiyle büyük bir insanın na­sıl mütevazi yaşayacağını göstermiştir.

 

11- Haya

 

Allah'ın elçisi Muhammed @ çok iffetli ve utangaçtı; aslında tam manasıyla bir namus sembolüydü. Sahabe'den pek çok kimsenin rivayet ettiğine göre, genç kızlardan daha ha­ya sahibi ve utangaçtı. Hiçbir zaman yüksek sesle veya yakışıksız bir tavırla konuşmamış-tır. Ahş-veriş için pazara çıktığında insanla­rın yanından yavaşça ve tebessüm ederek ge­çerdi. Bazı insanlar Kabe'nin yanında yıka­nırken veya çıplak tavaf ederken Rasulullah @ bu tip davranışlardan hoşlanmazdı. Bir mecliste istemediği bir şey duyduğu zaman insanların yüzüne karşı bir şey söylemezdi. Fakat yüzünün rengi duygularını yansıtır ve ashabı da böylece ihtiyatlı olurdu.

Ebu Said el-Hudrî şöyle demiştir: "Rasulul­lah @ bakire kızdan daha hayâlıydı. Asha­bı, Rasulullah @'ın bir şeyden hoşlanıp hoş­lanmadığını yüzünden anlardı." Hz. Aişe, Rasulullah @'ın hayasızca, ağzının içi görü­lecek şekilde güldüğünü görmediğini, sade­ce gülümsemekle yetindiğini söylemiştir.

Câbir b. Semûre'nin rivayetine göre Rasulul­lah @ konuşkan değildi. Açık ve sükûnetle konuşurdu. Hz. Aişe şöyle demiştir: "Rasu­lullah @ sizin konuştuğunuz gibi hızlı ko­nuşmaz, yamndakİlerin daha sonra hatırla­malarını kolaylaştıracak şekilde kelimeler arasında bir müddet duraklardı.'' İbni Ömer'in anlattığına göre Ensar'dan bir zat, kardeşini hayâlı olmaya karşı ikaz ederken, oradan geçen Rasulullah @ şöyle demiştir: "Onu yalnız bırak, haya imanın parçasıdır." İmran b. Hüseyin'in rivayetine göre Rasulul­lah @"Hayâ imandandır ve hayâlı olan kişi ise Cennet'tedir. Ahlâksızlık kalbin katılığın-dandır. Kalbi katı olan kişi ise Cehennem'-dedir.'' buyurmuştur.

Zeyd b. Talha'nın rivayetine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "Haya ve iman biraradadır; biri gittiğinde diğeri de peşinden gider." Yine aynı şahsın rivayetine göre Rasulullah @ "Her dinin bir hususiyeti vardır ve İslamc­ın hususiyeti ise hayadır." buyurmuştur. Ebu Hureyre şöyle rivayet etmiştir: "Rasulullah @ (sunulan) hiçbir yemek hakkında yorum yapmamıştır. İstediğinde yemiş; istemediğin­de ise (menfi bir yorum yapmadan) bırak­mıştır." Enes'in rivayetine göre de Rasulul­lah @: "Kaba söz ayıptan başka bir şey ge­tirmez. Haya da girdiği yeri süsler." buyur­muştur. Hz. Aişe'nin bir rivayetinde Peygam­ber @ şöyle demiştir: "Cezasını ben bile çe­kecek olsam, hiç kimsenin kabahati hakkın­da konuşmak istemem." (Mişkât)

İbni Mes'ud, Rasulullah @'ın şöyle dediği­ni rivayet etmiştir: Ashabımdan hiç kimse bana bir diğeri hakkında bir şey söylemesin. Çünkü, hiç birinizin yanına (ön yargılı) kö­tü niyetle çıkmaktan hoşlanmam. Abdullah b. Müslim'in rivayetine göre Rasulullah @: "Haya önceki peygamberlerin dinlerinin bir patçasıdır. Ondan yoksun olan her istediği­ni yapabilir." demiştir. Rasul Muhammed @'ın çok hayâlı ve iffetli bir insan olduğu tarihî bir vakıadır. Kendi örnek hayatıyla bu­nu ashabına talim ettirmiştir.

O her işini kendisi yapardı. Sahabe'den iki kişinin anlattığına göre Rasulullah @'ı gör­mek İçin evine gittiklerinde onu bir tamir işiyle uğraşırken buldular. Onlar da Rasulul­lah @'a yardım ettiler. İş bittiğinde Allah1 in Rasulü onlara dua etti.

Muhammed @, daha çocukken Kabe'nin ta­mirine taş taşıyarak yardım etmişti. Kabe'­deki cami ve Medine'deki Mescid-i Nebevi­nin inşasına katılmıştı. Hendek Savaşı'nda Medine'nin müdafaası için hendek kazmış-tı. Evde ve dışarıda sıradan insan gibi çalış­mıştı. Peygamberlik veya Medine Devleti'nİn Başkanlığı gibi, büyük vazifelerin olması ge­reken ayrıcalığını hiçbir zaman göstermemiş­tir. Bir tüccar ve peygamber olarak MekkeL de, Devlet Başkanı ve Allah'ın Rasulü ola­rak Medine'de statü olarak çok mütevazi bir hayat yaşamıştır. Statü olarak Mekke'deki tüccardan, Medine'deki Devlet Başkanlığına yükselmesi, onun mütevazi ve ahlâk timsali hayatına en ufak bir değişiklik getirmemiş­ti. Vefatından önce devleti güneyde Yemen­den, kuzeyde Suriye'ye kadar yayıldığında da ahlâkı ve tevazuu aynıydı.

Enes'in anlattığına göre, Rasulullah @ de­velere yağ sürmüş, keçi ve develeri kendi el­leriyle damgalamıştır. Rasulullah @ sahabe­den Habbab b. el-Erett'i bir savaşta görev­lendirmişti. Habbab'ın evinde başka erkek yoktu, kadınlar da süt sağmasını bilmiyor­lardı. Rasulullah @, her gün evlerine gide­rek keçi ve sığırlarını sağmıştır. Medine'de­ki cariyeler ona gelerek yardım etmesini is­terlerdi. Rasulullah @ da çekinmeksizin on­larla gider ve işlerine yardım ederdi. Abdul­lah b. Ebî Evfâ'nın söylediğine göre Rasu­lullah @ hiç kibir göstermeksizin veya aşa­ğılanma gibi hisse kapılmadan dul ve muh­taçların işlerini yapardı. Rasulullah @ mes-cidde tam namaza durmak üzereyken bede­vinin biri gelerek, gömleğini tutmuş ve; "Bi­raz işim var, sonraya bırakırsam unutabili­rim. Bu yüzden evvelâ işimi gör." demiştir. Bunun üzerine Peygamber @ hemen mescid-den çıkarak bedevînin işini görmüş ve daha sonra namaz kılmıştır.

Abdullah b. Mes'ud, Rasulullah @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir. "Size kimlerin Ce-hennem'den, Cehennem'in de kimlerden uzak tutulduğunu söyleyeyim mi? Nazik, müşfik ve yanında kolay yaşanılabilen, ca­na yakın ve yumuşak huylu insanlar."

 

12- Samimiyet

 

Allah'ın Elçisi Muhammed @, hayatı boyun­ca arkadaşlarının iyiliği ve saadeti için, aza­mî derecede samimiyetle çalışmıştır. Bütün zamanını, gayretini, varını-yoğunu cahil Arap halkını İslâm ışığıyla aydınlatmak için çalışmış; hatta Cehennem ateşinden kurtar­maya çalıştığı insanların ellerinden çile ve ız-dırap çekmiştir.

Tamamen bir cehalet ve günah içinde yaşa­yan, kendileri için neyin iyi, neyin kötü ol­duğunu bile bilmeyen insanların halene üzü­lürdü. Onları günahkâr, bedbahd hayattan kurtarıp, iyilik ve Allah yoluna ulaştırmak istiyordu. Onların acı söz ve şiddetli muha­lefetine zaman zaman üzülmüş, kırılmış, fa­kat asla umudunu kaybetmemiş ve yolundan dönmemiştir. Allah ayetleriyle onu rahatla­tıyordu: "Kâfirlere (inkarcılara) ve münafık­lara (iki yüzlülere) itaat etme; veziyetlerine aldırma; Allah'a güven, güvenilecek olarak Allah yeter." (33: 48)

Rasulullah @, Mekke'de iken Allah'ın dini­ni tebliğ gayesiyle büyük bir sabır, aşk ve sa­mimiyetle kapı kapı dolaşmış, fakat karşılı­ğında hakaret görmüştür. O yine de insan­ları hak yola, iyilik yoluna teşvik etmiştir. Bir vesileyle Allah, elçisini ferahlatmak için şu ayeti nazil etmiştir: "Biliyoruz, onların de­dikleri elbette seni üzüyor, gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Al­lah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar." (6: 33) Ma-îde Suresi'nde de şöyle buyurulmaktadır: "Yalana kulak verirler, haram yerler. Sana gelirlerse, İster aralarında hüküm ver, İster onlardan yüz çevir; eğer onlardan yüz çevi­rirsen, sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah âdil olanları severi (5: 42).

Maruz kaldığı hakaret ve ezaya rağmen, Ra­ insanları İslâm'ın ışığına daveti sürdürdü. İnsanları Ha'.-k'a ulaştırma müca­delesinde sadece Allah rızası için gece gün­düz çalıştı. Hiçbir zaman bir kar-şılık veya mükâfat beklemedi, "... De ki: 'Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak akrabalık sevgisini diliyorum.' " Ve Sa'd Su­resi'nde de, şu ifadeyi görüyoruz: "(Ey Mu­hammed) de ki: 'Buna karşılık sizden bir üc­ret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey id­dia eden kimselerden de değilim.' " (38: 86)

Rasulullah @'ın tüm hayatı, İslâm'ı anlatır­ken gösterdiği samimiyet ve aşkla doludur. Yakınlarını Safa tepesine ilk topladığında, Allah'ın emrine uyarak şöyle hitabetti. "Ey Kureyş halkı! Size şu tepelerin arkasında bir ordu olduğunu söylesem bana inanır mısı­nız?" Hepsi, tek bir ağızdan, "Evet, biz se­ni her zaman, doğru, samimi ve emin bul-muşuzdur!", Bunun üzerine Rasulullah @ onları, gayet açık ve sade bir şekilde Tevhid akidesini anlatarak İslâm'a davet etti ve in­karcılığın sonuçları hakkında onları uyardı. Ne yazık ki hiç kimse onun hüsnü niyetle ya­pılan, samimi tebliğini dikkate almadı. Am­cası Ebu Leheb'in de içinde bulunduğu ba­zıları ona hakaretler yağdırdılar. Ancak Ra­sulullah @ sabırla ve samimiyetle insanların hayrı ve iyiliği için olan çabalarını devam et­tirdi, (siret-i İbni İshak).

Kendi yakınlarını da evine davet etti. Çok et­kili kısa bir konuşma yaparak İslâm'ın temel ilkelerini anlattı. Sonra da, "ey akrabalarım, size bu dünyada da, ahirette de refah ve rrmt-luluk getirecek bir şey getirdim." dedi. Ço­cuk olan Ali'den başka yine hiçbiri'onu des­teklemedi. Fakat, Rasulullah @ davasında o kadar samimiydi ki, tüm hakaret, düşman­lık, baskı ve zulüme rağmen mücadelesini sürdürdü.

Bir gün Kureyş'in ileri gelenlerinden biri Ra­sulullah @'a gelerek; "Ey Muhammed, sen bizim tanrılarımızı incittin, içimize tartışma ve bozgunculuk tohumları ektin, dayanışma­mızı, birliğimizi bozdun, hepimize üzüntü ve dert getjrdin. Eğer zenginlik istiyorsan, seni ülkemizin en zengini yapalım. Güç, iktidar ve liderlik istiyorsan, seni başımız yapalım. İstediğin güzel bir kadın varsa, söyle, hemen senin olacaktır. Eğer hastaysan en iyi dok­toru bulup tedavi ettirebiliriz." dedi. Bütün bunları sessizce dinleyen Rasulullah @: "Ben mal ve zenginlik istemiyorum; kral ve­ya hükümdar olmak gibi bir arzum da yok; hiçbir kadını da istemiyorum; hasta da de­ğilim. Tekliflerinizin hiçbiri beni ilgilendir­miyor. Ben yalnız Allah'ın aciz bir kuluyum. O Allah ki, beni size Elçisi (Rasulü) olarak, Uini'ni inkâr ettiğiniz takdirde azab İle ikaz etmek ve Dini'ne iman ettiğiniz takdirde ise Rahmet ile müjdelemek üzere gönderdi. Bu dini kabul ediyorsanız peşimden gelin. O za­man hem bu dünyanın, hem de öteki dün­yanın mahsulünü toplarsınız." demiş ve şöyle devam etmiştir: "Güneşin bir elime, ayı di­ğer elime koysanız, yine davamdan dönmem. Rabbimin verdiği göreve devam edeceğim." (Siret-i İbni İshak)

Rasulullah @'ın davasındaki samimiyetinin bundan iyi ispatı olabilir mi? O Mekkeli müşrik liderlerinin teklif ettiği bu dünyanın tüm maddî zenginlik ve unvanlarını reddet­miştir. Oysa onlara sadece-bazı temel ilke­lerde taviz verecekti. Şayet Allah'ın Dini'ni yaymakla emredilmemiş olsaydı veya davasın­da samimi olmasaydı, muhalifleriyle kolay­ca taviz vererek uzlaşır ve bu dünyanın mal, zenginlik, zevk ve makamlarına sahip olur­du. Ancak o, bu önemsiz cazibenin çok üze­rindeydi. Kendisini davasına samimiyetle adamıştı. Rasulullah @'ın samimiyeti hak­kında Thomas Cariyle şöyle demiştir: "Ya­ratılışı icabı sahip olduğu bu sadakatte Öyle bir şey var ki, güneş, ay veya yaratılan başka şeylerden daha kıymetli. Her şeye Kadir Olan'ın izin verdiği sürece o orada konuşa­caktır. Güneş'e ve Ay'a rağmen, bütün Ku-reyş'e, herkese ve her şeye rağmen. Öyle ol­malıdır. Muhammed böyle cevap verdi; ve söylendiğine göre, gözyaşlarına boğularak."

"Yo! Hayır! Parıldayan kara gözleriyle ve ge­niş sosyal ruhuyla Sahra'nın bu yürekli oğlu, ihtiras ve hevesten başka duygularla do­luydu. Sessiz ve büyük bir ruh; o gerçekten samimiydi. İçtenliği de yaratılışının gayele-rindendi. Hiçbir şayia bu tartışılmaz gerçe­ği gizleyemez. 'İşte ben!' Böyle samimiyet, bizim tabirimizle ancak ilâhî bir gerçeğe da­yanabilir. Böyle bir insanın sözü ancak doğ­rudan Yaratıcıya bağlıdır." Ve Cariyle şöyle devam etmektedir: "Ciddî, samimi bir ka­rakter; lâkin hoş, candan, sıcak kanlı, şaka­cı." (Thomas Cariyle, Tarihte Kahramanlar ve Kahramanperestlik, sf. 289-294).

Allah Rasulü Muhammed @, maddî, sosyal veya siyasî olarak hiçbir karşılık almadan ömrünü insanlığın kurtuluşu yolunda müca­deleyle geçirmiştir. İnsanlığın iyiliğini kalbin­de taşımış ve hayatını Allah'dan aldığı vah­yin ışığında bu uğurda geçirmiştir. Sıradan bir insan gibi sade bir hayatı vardı. Kendi evi­nin işini görür, hırkasını diker, ayakkabıla­rını, duvarları tamir ederdi. Mesciddeyken insanlar arasında onlardan biri olarak — herhangi bir farklı durumda olmaksızın— otururdu. Öyle ki kimin Peygamber ve hü­kümdar olduğu farkedilmezdi. Onun karak­terine şöyle bir bakmakla bile, Allah tarafın­dan verilen görevindeki büyük samimiyet gö­rülürdü. Her şeyin üstünde, onun mücade­lesi maddî kazanç veya dünyevî şan ve şöh­ret için değil, fakat Allah'ın şâm ve insanlı­ğın kurtuluşu içindi.

Rasulullah @'ın bütün hayatı, onun iyilik ve takvasını bilen ve tasdik eden insanlar ara­sında geçmiştir. İnsanlar, onun samimi, iç­ten ve dürüst olduğunu ve insanları sevdiği­ni biliyorlardı. Rasulullah @ kendilerine, al­dığı vahyi nasihat ederken, kötülük ve hata­larına işaret ederken niçin ona sırt çevirecek­lerdi, Hepsi kendi iyilikleri içindi. Peygam­ber @ bunları gösterdi ve tekrar tekrar, usan­madan içlerinde yaşadığı hayata bakmaları için yalvardı. "(Ey Muhammed), de ki: 'Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım, size de hiç bildirmezdi. Daha önce yıllarca aranız­da bulundum, hiç düşünmüyor musunuz?' " (10: 16).

 

13- Doğruluk Ve Dürüstlük

 

Şüphesiz, hiç kimse Allah'ın Elçisi'nden da­ha dürüst ve doğru olamaz. Rasulullah @ bunu hayatıyla göstermiştir. Onun bu özel­likleri insanları derinden etkilemişti. Mu-hammed @ fakir bir yetim idi. Amcasının yanında ticarete başlamış, fakat kısa zaman­da dürüstlüğü ve alış-verişteki adaletiyle her­kes tarafından tanınmış ve saygı görmüştür, o, "Sadık" ve "Emîn" olarak tanınmaktay­dı. Zengin, fakir herkes Muhammed @'ı bu namlarla çağırırdı. Kabe'nin tamiri esnasın­da mukaddes Hacer-ül Esved taşını yerine koyma konusunda Mekkeli kabileler arasın­da ihtilaf çıktığında, Kabe'ye ertesi sabah ilk girenin koymasını kararlaştırdılar. O sabah Kabe'ye ilk giren Muhammed @ olunca, herkes el-Emîn ve es-Sadık'ın gelmesine ve Hacer-ül Esved'i yerine koyacak olmasına çok sevindi.

Ancak, Muhammed @'a peygamberlik gel­diğinde Mekkeli müşrikler onu reddettiler. Hakaret ettiler, deli, büyücü dediler, iftira at­tılar, kötü yolları denediler. Fakat ona hiç­bir zaman yalancı diyemediler. Bir defasın­da Kureyş'in önderleri bir araya gelmiş onun hakkında konuşuyorlardı. En tecrübelileri olan Nadr b. Haris şöyle dedi: "Ey Kureyş! Başınıza gelen bu belâdan kurtulmanızı sağ­layacak bir plan bulamadınız. Muhammed çocukluğundan itibaren içinizde, gözünüz önünde büyüdü. Aranızda en sevilen, en doğru, en dürüst oydu. Şimdi, o olgunluğa erişip size bunları sunduğunda, bu sefer, o bir sihirbazdır, kâhindir, şairdir, delidir di­yorsunuz. Allah için ben onun söyledikleri­ni işittim. O sizin söylediklerinizin hiçbiri de-ğ!İ. Başınıza gelen yepyeni bir derttir." En azılı düşmanı Ebu Cehil, sık sık şöyle söy­lerdi: "Muhammed, sana yalancısın demiyo­rum, ama bana göre senin söylediklerin doğ­ru değil." (İbni İshak, Hz. Muhammed'in Hayatı) Kim, Muhammed @'ı onunla yüksek ahlâ­kı için evlenen, hanımı Hatice'den daha iyi tanıyabilir? Hatice, Kureyş'in en faziletli ka-dınlarmdandı. Şerefli, asil ve zengindi. Ko­cası Ebu Hâle ölmüş, dul kalmıştı. Hatice ti­caretle uğraşıyordu. Kâr ortaklığı esasına gö­re kervanlarıyla ülke dışına gidecek adam­lar tutardı. Muhammed @'ın doğruluk, gü­venilirlik ve şerefli ahlâkından haberdar olunca onu çağırttırarak mallarını Suriye1 ye götürerek satmasını teklif etmiştir. Suri­ye dönüşü ahş-veriş sonuçlarını Hatice'ye ge­tirdiğinde, eline aldığı malların değeri iki kat-na çıkmıştı. Hatice, Allah'ın şereflendirme­si için gerekli vasıfları haiz, asil, azimkar ve akıllı bir kadındı. Ve Hatice, Muhammed @'a giderek; "Ey amcamın oğlu, senin, ak­rabalığımız sebebiyle, halkın içindeki iyi şöh­retin, güvenilirlik, doğruluk ve güzel ahlâkını görüyorum." dedi. Daha sonra da Hatice, Muhammed @'a evlenme teklifinde bulun­du.

Hatice, ilk vahyin gelmesinden sonra şaşkın­lık İçinde olan Muhammed @'ı teskin etti: "Allah seni esirgesin, Ey Ebû'l Kasım (Mu­hammed @ ilk oğlu Kasım'in doğumundan sonra bu nam ile çağrılmaktaydı). Allah se­ni hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Çünkü sen doğrusun, emanete riayet eder­sin, akrabanı gözetirkin, merhametlisin ve güzel ahlaklısın." (İbni İshak, A.g.e. s. 82-106).

Rasul Muhammed @, Kureyşlileri Safa Tepesi'nde toplayıp onlara; "Ey Kureyş! Şu dağların arkasında size karşı hazırlanan bir ordu var desem, bana inanır mısınız?" diye sorduğunda, bilâ istisna hepsi tek bir ağız­dan, "Evet, çünkü senden hiçbir yalan söz İşitmedik!' diyerek onun dürüstlük ve doğ­ruluğunu yeminle tasdik etmişlerdi. Çünkü, Muhammed @, aralarında kırk yıl boyunca kusursuz, lekesiz bir hayat yaşamıştı. Kur­an bu olaya işaret etmektedir: "De ki: 'Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size de bildirmemiş olurdu. Daha önce yıl­larca aranızda bulunmuştum, hiç düşünmü­yor musunuz?' " (10: 16)

Aralarında tertemiz, faziletli ve ahlâklı bir hayat sürmüş ve bu durum azılı düşmanlar-nın çoğu tarafından dahi takdir edilmiştir. İç­lerindeki en doğru ve emin insanın Muham­med @, olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden, Kur'an-ı Kerim, Mekkelilerin onun hayatına bakıp,anlamalarını istiyordu.Oinsanlaraya-lan söylemez iken Allah'a nasıl yalan söyler­di! Roma Kayseri Rasulullah @'d n kendi­sini ve halkını İslâm'a davet eden bir mek­tup aldığında, o sırada ülkesinde bulunan bir Arap tüccarı çağırmış ve sormuştu: "Siz pey­gamberlik iddiasından önce Muhammed'in hiç yalan söylediğini gördünüz mü?" Tüc­car, Muhammed @'ın hiç yalan söylemedi­ğini söyleyince Kayser: "Sana onun hiç ya­lan söyleyip, söylemediğini sordum. Sen de söylemediğini ifade ettin. Şayet o, Allah'a karşı yanlış konuşmuş olsaydı, eminim ki in­sanlara karşı yalan söylemekten hiç sakın­mazdı." demiştir. Kayser'in daha sonra da Muhammed @'ın diğer insanlara karşı ge­nel olarak nasıl davrandığını ve onlarla nasıl iyi ilişki kurduğunu sorması üzerine, Arap tüccarı Ebu Süfyan, şöyle cevap vermiştir: "Muhammed asil doğmuştur; doğru ve emindir ve hiçbir söz veya taahhüdünden dönmemiştir. Yolundan gidenlerden Allah-tan başka kimseye kulluk ve ibadet etmeme­lerini istemektedir. Herkese ve sayıları art­makta olan takipçilerine, şefkat, nezaket, müsamaha, Allah'a bağlılık tavsiye etmek­tedir." (Fakir Said Vahdeddin, The Benefac-tor, Crescent Yayınları, 1964, Maryland, sf. 56-57)

Rasulullah @ bütün ömrü süresince uygu­ladığı, doğru ve güvenilir hayat tarzını her­kese tavsiye etmiştir. Ebu Saİd el-Hudrî'nin rivayetine göre Rasulullah @ şöyle demiştir:

"Doğruluğunu bildiğiniz bir şeyi söylemeni­ze engel olan insanlarla ilişki kurmayın." Ebu Rahman b. Ebu Kurad'ın rivayet ettiği­ne göre Rasulullah @ şunları söylemiştir: "Allah'ı ve Rasulünü seven, Allah ve Rasu-lünün sevgisine mazhar olmak isteyen, ko­nuştuğunda doğruyu söylesin, kendine gös­terilen güvene lâyık olsun ve iyi bir komşu olsun." (Mişkât)

Thomas Cariyle Muhammed @'m doğrulu­ğundan şöyle bahseder: "Fakat, ilk çağların­dan itibaren düşünceli ve saygılı bir insan olarak bilinirdi. Herkes onu el-Emîn (Güve­nilir, doğru) olarak adlandırmıştı. Doğruluk ve sadakat timsali bir insan; yaptığı, söyle­diği, düşündüğü her şeyde doğru. Etrafında-kilerin söylediğine göre ciddi, samimî ve doğ­ru konuşurdu. Güvenip-dayanılabilecek, kar­deş gibi samimi gerçek bir insandı!' Ve de­vamla şöyle anlatılmaktadır: "İman, Allah'­ın bildirdiği mucize değil midir? Muham­med'in bütün ruhu, ona İhsan edilen büyük hakikatle ateşlenmiştir. Allah onu vahye mazhar ederek, ölüm ve karanlıktan muha­faza ederek şereflendirmiştir, O, tüm mah-lukatın bildiğine bağlıydı. 'Muhammed Al­lah'ın Rasulü'dür' ile ifade edilen de başka bir şey değildir:'(Cariyle, sh. 287-292)

Rasulullah @'ın tertemiz ahlâkı ve Hakk'a uygun yaşayışı düşmanları da dahil, herke -sjn takdirini toplamıştı. Herkesi de en sonun­da başarıya ulaştıran doğruluğa teşvik etmiş­tir, "Müminlerden Allah'a verdikleri sözü ye­rine getiren adamlar vardır. Kimi ahdini ye­rine getirmiş (şehid düşmüşler), kimi de (şe-hadeti) beklemektedir. Sözlerini asla değiş­tirmemişlerdir. Ki Allah, doğrulan doğruluk-larıyla mükâfatlandırır; iki yüzlülere de di­lerse azabeder veya tövbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (33: 23-24)

 

14- Alışverişte Doğruluk

 

Allah'ın Rasulü Muhammed @, peygamber­liğin gelişinden sonra olduğu gibi, risaletten önce de diğer insanlarla yaptığı alışverişte dürüst ve doğru idi. Olgunluk çağına erişti­ğinde tüccar olmuş ve Arabistan'ın kuzeyin­deki ülkelere seferlere çıkmıştı. Başkalarının parasıyla büyük bir basiretle ticaret yapmış ve büyük kârlar sağlamıştır. Mekke halkı onun bu alışverip kabiliyetine ve dürüstlü­ğüne hayrandı. Yavaş yavaş ünü yayıldı ve in­sanların güvenini kazandı. Kendisine önce işini ona güvenerek teslim eden, daha sonra da onunla evlenen Hatice'yi etkileyen, onun doğruluğu ve alışverişteki dürüstlüğüydü. Onun bu özelliğini, peygamberlikten önce de kendisiyle iş yapan herkes övmekteydi. Ri­saletten sonra ashabına da ticarette doğru ve dürüst olmayı tavsiye etmiştir. Numan b. Be-şir'in rivayetine göre Rasulullah @ şöyle de­miştir: "Helâl da, haram da açıktır. Fakat ikisi arasında bazı şüpheli şeyler vardır ki pek çok insan bilmez. Şüpheli şeylerden sakınan dinini ve şerefini lekesiz olarak korur. Şüp­heli şeylere giren ise, hayvanlarını kamu ara­zisi etrafında otlatan çobanın biraz sonra da o arazinin içinde otlatacağı gibi harama da düşer." (Buharı ve Müslim) Abdullah b. Mes'ud da Rasulullah @'ın şu sözlerini nak­letmişsin "Mecburi olan görevlere ilâve ola­rak, helâl rızık kazanmak için çalışmak da mecburi bir görevdir." Rafî, b. Hadic'in an­lattığına göre Rasulullah @ en iyi kazancın hangisi olduğu sorusuna şu cevabı vermiş­tir: "Kendi ellerinizin emeğiyle ve meşru alış­veriş vasıtasıyla kazandıklarınız." (Ahmed). Câbir'in rivayetine göre Rasulullah @ şöyle demiştir:. "Satarken, satın alırken ve bir şey talep ettiğinde müşfik ve yumuşak başlı ola­na Allah rahmetini gösterir." (Buharı)

Ebu Saîd'in rivayetine göre Rasulullah @: "Doğru ve güvenilir tüccar;peygamber, doğrular ve şehidlerle birlikte olacaktır." buyur­muştur. (Tirmizî, Darİmî ve İbni Mace). Hu-zeyfe'nin rivayet ettiğine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "Bir zaman, bir adam vardı. Canım almak için Azrail @ geldiğinde ada­ma ömründe hiç iyi bir şey yapıp yapmadı­ğını sordu. Adam da bilmediğini söyledi. Melek düşünmesini isteyince, adam bildiği tek şeyin kendisinin iş icabı alışveriş yaptığı, ödemeler için bol zaman tanıdığı, fakirlerin borcunu İse affettiğini söyledi. Bunun üze­rine Allah adamı Cennet'e gönderdi." (Bu-harî ve Müslim).

Rasulullah @ alışverişte doğru davranma­yanları açıkça ikaz etmiştir. Abdullah b. Mes'ud'un rivayetine göre şöyle demiştir: "Haram bir mal edinen ve ondan hayır için veren kimsenin hayrı kabul olmaz; ondan se­vap da alamaz. Kendisine kalan kısmı İse onu cehenneme götürecektir!' (Ahmed). Ebu Be­kir ise Rasulullah @'m şöyle dediğini anlat­mıştır: "Haram ile beslenen hiç kimse Cen­net'e girmeyecektir." Muhammed @'ın ha­yatında, onun İnsanlarla yaptığı alışverişlerde ne kadar âdil, dürüst ve doğru olduğunu gös­teren çok sayıda olay vardır.

Arabistan'da, müslüman olarak Rasulullah @'ı görmeye gelen, Saib adlı meşhur bir tüc­car vardı. Müslümanlar onu Rasulullah @'a övücü sözlerle tanıttılar. Rasulullah @: "Ben onu sizden daha iyi tanıyorum." dedi. Saib de: "Anam babam ona feda olsun. O benim ortağımdı ve alışverişte daima dürüst ve ter­temizdi!' demiştir. Bir gün Rasulullah @ bi­risinden borç olarak hurma aldı. Birkaç gün geçer geçmez, adam gelip borcunu istedi. Ra­sulullah @, Ensar'dan birisine borcunu öde­mesini talep etti. Adama verilen hurmalar, onun Rasulullah @'a verdiklerinin kalitesin­de değildi. Bu durumda alacaklı adam veri­len hurmaları kabul etmedi. Bunun üzerine, Ensar'dan olan zat, bu durumu Peygamber @'a bildireceğini söyleyince, alacaklı: "Evet, eğer Allah'ın Rasulü âdil olmayacaksa, kim­den adalet bekleyeceğiz?" diye cevap verdi. Bunu duyan'Rasulullah @ gözlerinden yaş gelerek; "Çok doğru" demiştir.

Bir defasında da Rasulullah @ bedevinin bi­rinden bir miktar borç almıştı. Bedevi Ra­sulullah @'a gelerek sert bir tavırla borcu­nu istedi. Sahabe'den orada bulunanlar, ada­mı yaptığı küstahlık sebebiyle azarlayarak; "Sen kiminle konuştuğunu biliyor musun?" dediler. Bedevi de: "Ben alacağımı istiyo­rum." şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine Rasulullah @: "Aslında onu dekteklemeli-siniz. Çünkü o konuşma hakkına sahip." de­miş ve ashabından borcunu ödemelerini ve üstüne de bir miktar fazla vermelerini rica etmiştir. Bir savaşta, Câbir b. Abdullah En-sarî, Rasulullah @'a refakat etmekteydi. De­vesi oldukça ağırdı. Yolculuğun sonunda ise tamamen bitkinleşmiş ve çok ağırlaşmıştı. Rasulullah @ deveyi önce satın aldı, daha sonra da deveyi ona geri verdi. Parasını da onda bırakarak "Her ikisi de senin olsun." dedi. Başka bir sefer de birisinden bir deve ödünç almış ve yerine daha iyi bir deveyi ge­ri vererek şöyle demiştir: "İnsanların en ha­yırlısı, borcunu memnuniyet ve sevinçle öde­yenlerdir.' '

Bir gün Bedevinin biri deve eti satmaktaydı. Peygamber @ evde bir miktar kuru hurma olduğunu düşünerek bir bir vask karşılığın­da biraz et satın aldı. Eve geldiğinde ise ev­de hurma olmadığını gördü. Bedeviye gide­rek eti hurma karşılığı satın aldığını, fakat evde hurmanın bulunmadığını söyledi. Be­devi aldatıldığını söyleyerek bağırmaya baş­ladı. Etraftaki insanlar Rasulullah @'ın hiç kimseyle haksız bir ahş-veriş yapmayacağı­nı söylediler. Rasulullah @ da: "Bırakın onu, çıkışma hakkına sahiptir." dedi, sonra da adamı Ensar'dan bir kadına göndererek, hurmaları almasını rica etti. Bedevi hurma­ları alıp döndüğü sırada Rasulullah @ asha-bıyla oturuyordu. Adam, Rasulullah @'ın nezaket, sabır, affedicilik ve alışverişteki dü­rüstlüğünden müteessir olmuştu. Rasulullah @'ı görünce; "Muhammed! Allah sana da­ha iyi bir mükâfat versin; sen tüm fiyatı as­lında iyilikle ödemiştin" dedi.

Bir gün Medine dışında bir kervan konakla­mıştı. Kırmızı bir develeri vardı. Tesadüfen oradan geçen Rasulullah @ devenin fiyatını sordu. Söyledikleri fiyatı da hiç tartışmadan kabul etti. Devenin yularından tutarak şeh­re doğru yürüdü. Satıştan sonra, kervanda-kiler deveyi pek fazla tanımadıkları birisine sattıklarını düşünerek pişman oldular. Ker­vanda bulunan bir kadın: "Rahat olun, bun­dan daha 'temiz ve nurlu yüze sahip başka bir insan görmemiştik." dedi. Yani, böyle bir insan aldatamazdı. Akşam olunca, Muham-med @ onlara devenin fiyatı olan yiyecek ve hurmaları gönderdi. Huneyn savaşında, Ra­sulullah @'m bazı teçhizata ihtiyacı vardı. Müşriklerden olan Safvan'dan kendisine zin­cirden örülmüş bir miktar zırh ödünç verme­sini rica etti. Safvan, "Muhammedi Senin bunlara el koymaya niyetin mi var?" diye so­runca, Rasulullah @: "Hayır! Sadece ödünç alıyorum. Şayet kaybolan olursa, onların de­ğerini öderim." diyerek kırk takım zincirli zırhı ödünç olarak almıştır. Savaştan sonra, bazı zırhlar kaybolduğunu ve onların değe­rini ödeyebileceğini söyleyince, Safvan: "Ey Allah'ın Rasulü! Kalbim önceki gibi değil şimdi. Yani, İslâm'ı kabul ediyorum. Artık telâfi edecek bir şey yok." demiştir.

 

15- Adalet

 

Allah Rasulü Muhammed @'ın hayatı, onun kadar âdil ve hakkaniyete riayet eden başka bir insan olmayacağını ispat etmiştir. Daha genç bir tüccarken, dürüst, doğru ve âdil bir işadamı olarak şöhret kazanmıştır. Tüm in­sanlarla, doğru ve adalete uygun alışveriş yapmıştır. Yine gençliğinde, Kabe'nin yeni­den inşaatı sırasında Hacer-ül Esved'in kim tarafından yerine konacağı konusunda ihti­lâf çıkmıştı. Bu durumda, Muhammed @ herkesi memnun eden, büyük ve kanlı bir kavgayı önleyen çok âdil bir çözüm yolu tek­lif etmişti.

Medine Devleti'nin Başkanı olduğunda, bü­tün davalarda, renk, inanç ve ırk ayırımı gözetmeksizin herkese adalet ve fazilet ile hük­metmiştir. Bir defasında, Kureyşli bir kadın hırsızlıktan suçlu bulunmuştu. Bazıları, Ku-reyş'in şerefini korumak için kadını cezadan kurtarmak İstediler. Olayı örtbas etmeye ça­lışıyorlardı. Üsame b. Zeyd'den araya girme­sini istediler. O da Rasulullah @ 'dan kadını affetmesini rica etti. Bunun üzerine, Rasu­lullah @ hiddetle; "İsrail oğulları işte bu yüzden helak olmuştur. Onlar, kanunları fa­kirlere uygular, zenginleri ise affederlerdi" dedi. Abdullah b. Sehl yeğeni Muhise ile bir­likte, hurmaların bölüşümü için Hayber'e gitmişti. Abdullah'ı yolda yürürken öldürdü­ler ve cesedini de bir hendeğe attılar. Muhi­se durumu Rasulullah @'a şikâyet etti. Ra­sulullah @ sordu: "Abdullah'ın yahudiler ta­rafından Öldürüldüğüne yemin edebilir mi­sin?" Muhise de kendi gözleriyle görmedi­ğini söyledi. Bunun üzerine Rasulullah @, yahudileri yemine davet etmeleri gerektiğini söyledi. Muhise: "Onların yeminine nasıl gü­venebiliriz? Onlar yalan yere yüz kere da­hi olsa yemin ederler." dedi. Hayber'de ya-hudilerden başka yaşayan kimse yoktur. Bu bakımdan Abdullah'ı Öldüren de mutlaka bir yahudiydi. Fakat hiçbir görgü şahidi yoktu. Rasulullah @, yahudilere hiçbir şey sorma­dı ve devlet hazinesinden yüz deve kan-bedeli ödedi.

Tank Muharbi'nin rivayet ettiğine göre, Ra­sulullah @ Mescid-i Nebevi'de vaaz verirken Ensar'dan bir zat gelerek: "Ey Allah'ın Ra-sulü! Bu insanlar Benî Halba kabilesine mensuplar. Bunların ataları bizim aileden bi­risini öldürmüşler. Ona karşılık biz de on­lardan adamların asılmasını talep ediyoruz.'' dedi. Rasulullah @ şöyle cevap verdi: "Ba­banın intikamı oğlu üzerinden alınamaz." Sahabe'den Ebu Hadred el-Eslemî bir yahu-diye borçlanmıştı. Oysa, karşılığında verebi­leceği üzerindeki elbiseden başka hiçbir şeyi yoktu. Yahudiden ödeyebilmesi için bir va­de talep ettiyse de yahudi bunu kabul etme­di ve sahabeyi yanına alarak Rasulullah @ 'a geldi. Durumu dinleyen Rasulullah @, saha­beden borcunu ödemesini istedi. Ebu Hadret el-Eslemî yine aciz ve çaresiz durumunu izah etti. Bununla beraber, Hayber seferin­den bir şeyler alabileceğini ilave etti. Rasu­lullah @ ne dediğini birkaç kez sordu, fakat aynı mazeretle karşılaştı. Bunun üzerine, Ra­sulullah @ sahabenin pantolonunu yahudi-ye verdi, sarığını ise beline sardı.

Rasulullah @ adalet vasfıyla o kadar meş­hurdu ki, en azılı düşmanı olan yahudiler da­hi aralarındaki ihtilâfları ona getirir, o da önüne getirilen davaları onların kanunları­na göre çözümlerdi. Allah'ın emirlerine tam manasıyla riayet edirdi: "Onlar yalana ku­lak verirler, haram yerler. Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet, yahut onlardan yüz çe­vir; yüz çevirirsen sana zarar veremezler. Eğer hükmederken aralarında adaletle hü­küm ver. Allah âdil olanları sever." (5: 42). Adalet, hükmün; kendisine veya ailesine kar­şı da olsa herkese ve her şartta uygulanması demektir. "Ey inananlar! Kendiniz, ana-babamz ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa Allah için şahid olarak adaleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltilirseniz veya yüz çevirirseniz bi­lin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haber­dardır!' (4: 135), Rasulullah @ hayatı boyun­ca kendi aleyhine de olsa yakınları veya sev­dikleri aleyhine de olsa adaleti tam mana­sıyla uygulamıştır. Önüne gelen her davaya, dost-düşman ayırdetmeden, kimseden kork­madan, zengin-fakir kimseyi kayırmadan adaletle bakmıştır.

Düşmanlarının davalarını dahi tam bir ada­let ve hakkaniyetle çözmüştür. Düşmanları kendi meselelerini korkmadan ve çekinme­den ona getirmişlerdir. Çünkü onlar bile sa­dece Muhammed @'dan âdil hüküm göre­ceklerini biliyorlardı. Adalet mevzubahis ol­duğunda, Rasulullah @, dost-düşman ayır-detmezdi. "Ey inananlar! Allah için adalet­le şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Âdil davranın, takvaya yakışan budur. Al­lah'tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızı haber almaktadır." (5: 8). Sevilenler veya ta­rafsız olunan kişilere karşı âdil olmak mut­laka bir fazilettir. Ancak, gerçek büyüklük, birisinin açık düşmanlarına âdil muamele et­mesidir. Medine İslâm Devleti'nin yönetici­si Muhammed @, yahudi ve müşrikler da­hil tüm düşmanlarına daima âdil davranmış­tır. Rasulullah @ savaş ganimetlerini dağı­tıyordu. Etrafını kalabalık bir insan toplu­luğu çevirmişti. Bir adam gelerek Rasulullah @'a ağırlığını da vererek yaslandı. Rasulul­lah @ elindeki ince bir sopayla adama ha­fifçe vurdu. Sopanın ucu kazara adamın ağ­zına isabet etmiş ve ağzı biraz çizilmişti. Ra­sulullah @'ın ondan aynı şeyi kendisine ya­parak öcünü almasını istemesi üzerine adam: "Ey Allah'ın Rasulü! Seni affediyorum." de­di.

Allah Rasulü @ hayatı boyunca başkaları­nın işlerini adaletle yargılamış, ashabına da âdil olmalarını öğütlemiştir. Ebu Saîd'in ri­vayet ettiğine göre Rasulullah @ şöyle bu­yurmuştur: "Kıyamet Günü'nde insanların Allah'a en yakın ve sevgilisi âdil lider olacak­tır. Ve Allah'ın nazarında insanların en kö­tüsü ve O'na en uzak olanı da zalimdirler." Hz. Ali'nin rivayetine göre Rasulullah @ ona şöyle demiştir: "sana iki kişi muhakeme için geldiğinde, hiçbir zaman diğerini dinleme­den, birini dinleyerek karar verme. Ancak o zaman, ikisini dinlediğinde, doğruyu bulman mümkün olabilir." Muaviye de Rasulullah @'dan şöyle rivayet etmiştir: "Fakir, muh­taç ve yoksullara kapısını kapayan bir hâki­me, yoksul ve ihtiyacı olduğu zaman Allah kapısını kapar." (Mişkât).

Rasulullah @, ölüm döşeğindeyken şu açık­lamayı yapmıştı: "Birisine bir borcum var­sa, veya birisini kırdiysam, yahut birisinin rnal veya şerefine zarar verdiysem, işte şah­sını, işte şerefim, işte mülküm, benden inti­kamını bu dünyada alsın!" Çevresinde tam "ir sükunet vardı. Sadece bir kişi birkaç dir­eni talep etti ve hemen ödendi.

 

16- Sözünü Yerine Getirmek

 

Hz. Muhammed @'ın başka bir büyük hu­susiyeti de, onun daima verdiği sözü yerine getirmesiydi. Neye söz vermişse, zamanında yerine getirmiştir. Risaletten önce dahi, dü­rüst, doğru ve mükemmel karakteriyle tanın­maktaydı. İnsanlar, mücevher ve paralarını ona emanet edecek kadar çok güveniyorlar­dı. Bu güvenilirliği, ona el-Emin namını ka­zandırmıştı. Düşmanları onu nasıl öldüre­ceklerini tasarlarken, o kendisine bırakılan emanetleri nasıl sahiplerine iade edeceğini düşünüyordu. Medine'ye hicret edeceği ak­şam, Rasulullah @ müşrikler tarafından sa­rılan evinde, kendisine emanet edilen para ve mücevherleri sahiplerine ulaştırması için ya­tağında daha çocuk olan Ali'yi bırakmış ve sessizce Medine'ye hicret için evden ayrılmış­tır. (İbni İshak)

Düşmanları da onun doğruluğunu tasdik et­mişlerdir. Kayser'in Ebu Süfyan'a, Muham­med @ hakkında sorduğu sorulardan biri de sözünde durup durmadığı olmuştur. Ebu Süfyan, Muhammed @'ın hiçbir sözünden dönmediğini itiraf etmek mecburiyetinde kalmıştır. Azılı düşmanlarından Sufyan b. Ümeyye, Mekke fetholununca Yemen'e geç­mek gayesiyle Cidde'ye kaçmıştı. Umeyr b. Vehb Rasulullah @'a gelerek Sufyan hakkın­da konuştu. Rasulullah @ Umeyr'e sarığını vererek, "Bu onun emniyetinin teminatına bir işarettir!' dedi. Umeyr, Süfyan'a Rasulul­lah @'ın sarığıyla birlikte giderek, emniye­tinin teminat altında olduğunu ve kaçması­na gerek olmadığını söyledi. Geri dönerek Rasulullah @'a geldiği zaman, 'Bana eman veriyor musun?' diye sorunca, Rasulullah @: 'Evet, veriyorum'cevabını verdi. Bir köle olan Ebu Rafi, Medine'ye Kureyş'in elçisi olarak gelmişti. Rasulullah @'ı gördüğünde İslâm-ın hak din olduğunu anladı ve "Ey Allah'ın Rasulü! Müşriklere asla dönmeyeceğim." de­di. Rasulullah @ ise şu cevabı verdi: "Ben ne anlaşmayı bozabilirim, ne de elçiyi yanımda alıkoyabilirim. Oraya gittiğin zaman da aynı şekilde düşünürsen, geriye dönebilirsin!' Bunun üzerine Ebu Rafi Mekke'ye döndü ve İslâm'a girdi.

Hudeybiye antlaşmasındaki şartlardan biri de, Mekke'den Medine'ye gidecek müslü-manlann talep edilmesi halinde Mekkelilere geri verilmesiydi. Antlaşma yapıldıktan son­ra, Ebu Cendel, Mekke'de hapsedildiği zin­dandan kaçmış ve zincirli bir vaziyette Me­dine'ye ulaşmıştı. Onu bu halde gören müs-lümanlar üzüntüden sarsılmıştı. Ancak, Ra-sıılullah @ şöyle dedi: "Ey Ebu Cendel! Sab­ret. Ahdimizden dönemeyiz". Allah sana ya­kında bir yol açacaktır." Bunun üzerine, Ebu Cendel Mekke'ye döndürülmüştür. Sahabe­den Huzeyfe b. El-Yemân ve bir arkadaşı Mekke'den gelirken müşrikler tarafından ya­kalanmıştı. Mekkeliler onların Rasulullah @'a gitmemesi için ısrar ediyorlar, fakat on­lar da bunu kabul etmiyorlardı. Sonunda, Bedir savaşına müslümanlar safında katıl­mamaları şartıyla serbest bırakıldılar. Rasu­lullah @'a gelerek tüm olayı anlattılar. On­lar için ciddi bir doğruluk sınavıydı bu:Müs-lümanlar sayıca çok azdılar. Öte yandan müşriklere karşı savaşacak adama ihtiyaç vardı. İki adamın dahi onlara katılması önemli bir katkı olacaktı. Bu durumda Ra­sulullah @: "Siz geriye dönün; her halükâr­da sözünüze riayet edeceğiz. Bizim, yalnız ve yalnız Allah'ın yardımına ihtiyacımız var." buyurmuştur.

Peygamber @ maliyeti ne olursa olsun, düş­manlarına karşı bile ahdine riayet etmiş ve asla sözünden dönmemiştir. Kur'an-ı Kerim'i öğütlemiş, onu hayatına uygulamış, insanla­ra da Allah'ın emrettiğini öğretmiş ve talim etmiştir. "Ahidleştiğiniz zaman Allah'ın ah­dini yerine getiriniz. Allah'ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri boz­mayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir." (16: 91) Ve İsrâ Suresi'nde de şöyle buyurul-maktadır: "... Ahdi de yerine getirin, doğ­rusu verilen ahidde sorumluluk vardır" (17: 34).

Rasulullah @ Kur'an-ı Kerim'i açık hüküm­lerine ve ruhuna tam manasıyla uyarak ya­şamış ve böylece insanoğluna, dost düşman herkese karşı ahid ve sözlere uyulması bakı­mından örnek olmuştur.

Abdullah b. Ebu Hamza, kendi rivayetine göre Muhammed @'dan (asaletten önce) bir şey satın almıştı. Rasulullah @'a ödenecek bir miktar kalmıştı. Bu Ödeme için ona gi­deceğine dair söz vermiş, fakat verdiği sözü de unutmuştu. Muhammed @'ın kendisini bekleyeceği yere gittiğinde onu halâ kendi­sini bekliyor buldu. Muhammed @: "Bana büyük bir mesele ve güçlük çıkardın. Üç gün­dür burada seni bekliyorum." dedi. Abdul­lah b. Amir'in anlattığına göre, annesi bir gün, evlerinde Rasulullah @'la otururken kendisini çağırmış ve "Buraya gel, sana bir şey vereceğim." demiştir. Rasulullah @ ne ve­receğini sorunca, bir miktar hurma verece­ğini söyledi. Rasulullah @: "Şayet ona.bir şey vermeseydin, sana bir yalan günahı ya­zılacaktı." buyurmuştur. Abdullah b. Amr-ın rivayetine göre Rasulullah @ şöyle buyur­muştur: "Dört haslete sahipseniz dünyada sahip olduklarınız (Hesap Gününde) duru­munuza etki etmez. Bunlardan İlk ikisi ah­de vefa ve Hakk'ı söylemektir."

Ebu Cuhayfe, şunları anlatmıştır: "Rasulul­lah @'ı saçları aklaşmış beyaz tenli bir adam alarak gördüm. Torunu Hasan b. Ali ona benzerdi. Bize on üç genç dişi deve verilme­sini emretmişti. Fakat, biztdeveleri almak İçin gittiğimizde develeri almadan onun ölüm ha­beri ulaştı. Daha sonra Ebu Bekir halife olunca, 'Rasulullah @'ın verilmiş sözü olan kim varsa gelsin." dedi. Ben de kalkıp ona giderek Rasulullah @'ın verdiği sözden bah­settim. Ebu Bekir de develerin bana verilme­sini emretti." (Tirmİzî)

 

17- Takva Ve Doğruluk

 

İnsanların, Allah'a en çok bağlı, en fazla tak­va sahibi, en doğru ve hayırlısı Muhammet! <@'dır. Allah'tan en fazla korkan ve fakirli­ğe yakın bir düzeyde yaşayan odur. Medine Devleti'nin başkanı olduğu zaman dahi, bü­tün savaş ganimetlerini halka dağıtır, kendiv si ise fakirlik içinde yaşardı. Bu açlık için­deki hayattan usanan hanımlarından bazı­ları Rasulullah @'dan daha fazla zahire is­temekteydi. Beytül Mal (devlet hazinesi)'e gi­ren miktardaki malın halka dağıtıldığını gör­düklerinde kendi hisselerini istemekteydiler. Rasulullah @, dünyevî hoşnutluğun, Allah'­ın Rasulü, onun eş ve akrabaları için olma­dığını açıklamaya çalışıyordu. Onlar için bunları diğer insanlara bırakarak dinî bir ha­yat yaşamak daha hayırlıydı. Ancak, hanım­ları taleplerinde ısrar edince ilâhî emir gel­di: "Ey Peygamber! Eşlerine söyle! 'Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size müt'a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer Allah'ı, peygam­berini, ahiret yurdunu istiyorsanız (bilin ki), Allah içinizden iyi davrananlara büyük bir ecir (mükafat) hazırlamıştır?' (33: 28-29). Bu­rada Rasulullah @'ın hanımlarına yalnız dünyevî refah ve gösteriş peşindeyseler Ra­sulullah @'m evinde yerlerinin olmadığı açıkça ifade edilmektedir. Rasulullah @'m hanımları olarak onlardan, diğer kadınlara takva ve iyilik örneği olmaları ve dünyevî zevkler peşinde koşmamaları beklenmekte­dir.

Bu ikazdan sonra, Rasulullah @'ın hanım­larının hepsi fakirlik içinde de olsa Allah'ın Rasulüyle birlikte yaşadıkları hayatı sevinç­le kabullenmişler, hiçbiri, dünyevî refah ve konfor için o mübarek evden ayrılma yolu­nu seçmemiştir. Bu dünyanın alelade bazı zevklerini Allah'ın Rasulü ile birlikte yaşa­dıkları faziletli, iyi ve Allah yolundaki bir ha­yat için gerçekten arzu ederek bırakmışlardı.

Rasulullah @ vefat ettiği zaman, zırhı üç say arpa karşılığında bir yahudiye rehin bırakıl­mıştı. Öldüğünde üzerinde bulunan elbise ise yama içindeydi. Halbuki, o devirde artık Su­riye'den Aden'e kadar bütün Arabistan fet-holunmuş ve Medine altın ve gümüşle dol­muştu. İslâm'da aşırılık ve rahipler gibi, dün­ya nimetlerinden kendini mahrum bırakmak yasaklanmıştır. Nitekim, Rasulullah @ ara sıra güzel kıyafetler giymiş, iyi yemekler ye­miş, fakat fıtratı İcabı dünya hayatının zevk­lerinden kaçınmıştır. Aişe'nin anlattığına gö­re, Muhammed @'ın ailesi onun ölümüne dek hiçbir zaman ard arda iki günün kâfi miktarda arpa ekmeğine sahip olmamıştır. (Mişkât)

Said-i Makbürî'nin, Ebu Hureyre'den nak­lettiğine göre, kızartılmış koyun yiyen bazı insanlar, oradan geçmekte olan Ebu Hurey-re'yi de davet ettiler. Ebu Hureyre bu teklifi şunları söyleyerek reddetti:'^Rasulullah @, arpa ekmeğinden dahi olsa hiçbir zaman tam doyana kadar yemek yemeden bu dünyadan geçti." Hz. Ömer de şöyle demiştir: "Rasu-lullah @'ı görmeye gittiğimde, altına bir şey serili olmadan, kamıştan bir hasır üzerinde yatıyordu. Hasırın izleri Rasulullah @'ın vü­cuduna çıkmıştı. Hurma lifleriyle doldurul­muş deri bir yastığa yaslanmıştı. 'Ey Allah'ın Rasulü, Allah'a halkını zenginleştirmesi için dua et. Çünkü O, kendisine kulluk ve iba­det etmeyen Fars ve Bizanslıları bile zenginleştirmiştir' dedim. Rasulullah @ da: 'Böyle mi düşünüyorsun, İbni el-Hattab? Onlar iyi şeylere yalnızca bu dünyada sahip­ler, cevabım verdi." Ebu Hureyre'nin rivaye­tine göre, Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'ın verdiği az rızıka razı olursa, Allah da onun yaptığı küçük şeylerden razı olur." Hz. Aişe'nin anlattığına göre de, Mu-hammed @'m aynı anda üstündekinden baş­ka giyebileceği ikinci bir elbisesi olmamıştır. Yine Hz. Aişe'nin rivayetine göre Rasulul­lah @, Medine'de vefatına dek, ömründe tam manasıyla hiç doymamıştır. Bir gün, aç birisi Rasulullah @'a gelerek yiyecek istemiş­tir. O da aç adamı hanımlarından birisine göndermiştir. Oradan aldığı cevap ilginçtir. Evde sudan başka hiçbir şey yoktur. Bunun üzerine, Rasulullah @ adamı ikinci hanımı­na gönderdi, fakat ondan aynı cevabı aldı. Bu şekilde sekiz hanımına gönderdi, fakat hepsi de sudan başka bir şeyler olmadığını söyledi.

Enes'in rivayet ettiğine göre, bir gün Rasu­lullah @'ı görmeye gittiğinde, onu midesini bir bezle hafifçe bağladığını görmüştür. Bu­nun sebebini sorduğunda, orada bulunanlar­dan biri açlıktan olduğunu söylemiştir. Ebu Talha'nın rivayetine göre, o da Rasulullah @'ı bir gün mescidde, yerde yatarken gör­müştür. Açlığın şiddetinden bir o yana, bir bu yana dönmekteydi. Çoğu zaman olduğu gibi açlıktan sesi çıkmaz, Sahabe de duru­mu anlardı. Ebu Talha evine gelerek, hanı­mından götürmek için biraz yiyecek istedi. Hanımına Rasulullah @'m açlıktan sesinin zor çıktığını ve yiyeceği ona götüreceğini söy­ledi. Rasulullah @ çoğu sabahlan hanımla­rına yiyecek istemek için gider, fakat olumsuz cevap alırdı. O zaman da o gün oruç tu­tacağını söylerdi. (Mişkât)

Rasulullah @ takva içinde yaşar, insanlar­dan da öyle yaşamalarını isterdi. Ebu Zerr­in rivayetine göre Rasulullah @ şöyle buyur­muştur: "Ne beyaz derilinin siyaha, ne de Arab'ın Acem'e üstünlüğü vardır. Üstünlük ancak takvadadır." Cübeyr b. Nüfeyr, Rasu­lullah @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bana mal biriktirmem ve tüccar olmam vahyolunmamıştır. Bana şu vahyolunmuştur: 'Rabbinin Şanını yay, secde edenlerden ol ve Rabbine kulluk et.' " Abdullah b. Amr'ın anlattığına göre Rasulullah @'a en mükem­mel insanan kim olduğu sorulması üzerine şu cevabı vermiştir: "Kalbi kirden arınmış ve dili doğru söyleyenler'' Etrafındakiler 'dili doğru olanı' anladıklarını, fakat 'kalbi kir­den arınanları' anlamadıklarını söylemeleri üzerine Rasulullah @: "Pâk olan, günahtan, şüphe, hile, yalan ve hasetten arınmış olan." buyurmuştur. Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin söy­lediğine göre adamın biri Rasulullah @'a ge­lerek kısaca nasihat etmesini rica etmiştir.

Bunun üzerine Rasulü Ekrem @: "Namaza durduğunda, sanki son namazınmış gibi kıl. Yarın pişman olacağın bir şey söyleme. Ve in­sanların sahip olduklarına arzu duymayı bı­rak." diye öğüt vermiştir.

Muaz b. Cebel, Rasulullah @'m şöyle dedi­ğini rivayet etmiştir: "Bana en yakın olan, nerede ve kim olursa olsun takva sahipleri­dir." Namazda ayaktayken, çoğu zaman sa­atlerce Kur'an okur, hatta bazan yorgunluk­tan bacakları şişerdi. Gelmiş ve gelecek ka­bahatleri Allah tarafından affedilmiş (48: 2) olmasına rağmen, Allah'tan en fazla o kor­kar, Allah'a herkesten fazla ibadet ve dua ederdi. İnsanların en takvalısı ve en doğru­su oydu. Ama bu vasıflarıyla hiç övünme-miştir. Aksine çok mütevaziydi. Ümmü Alâ el-Evseriye'nin rivayetine göre, Rasulullah @ şunları söylemiştir: "Allah'a andolsun ki, ben Allah'ın Rasulü olmama rağmen, O'nun bana veya size ne yapacağını bilmiyorum."

Muhammed @ diğer insanların ulaşması mümkün olmayan derecede takva sahibi bir insandı. O, insanlar arasındaki ayırımın tüm ölçütlerini paramparça etmiş ve onları tak­va ve doğruluk esasına göre değerlendirmiş­tir: "Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir er­kekle, bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en de­ğerliniz, (O'na karşı gelmekten) en çok sa-kınanazdır. Allah bilendir, haber alandır." (49: 13) Onun davet ettiği din, ferdî ve sos­yal hayatta fazilet, takva ve doğruluk; insan­lara adalet üzerine muamele; başkalarının suç ve hatalarını bağışlamak; cömert ve ha­yırsever olmak ve anlaşmaya bağlılık üzeri­ne kuruluydu. İşte bu davranış tarzları insan­ları takva sahibi kılar ve Allah'a yaklaştırır. "... İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, gü­nah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah'ın azabı çe­tindir." (5: 2) Yine Maİde Suresi'nde şu ifa­deyi görüyoruz: "... Âdil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızı haber almaktadır?' (5: 8)

 

18- İtidal

 

Allah'ın Rasulü Muhammed @ hayatının her adımında tam bir itidal örneğiydi. İnsan­lara, harcama yaparken kendi imkânları da­hilinde kalmalarını, ne müsrif olmalarını, ne de kendilerini herşeyden mahrum bırakma­larını tavsiye ederdi. Mallarından bir şey is­teyene verilmesini öğütlemiştir: "Elini boy­nuna bağlama (cimri kesilme), tamamen de açma (tutumsuz olma), yoksa pişman olur, açıkta kalırsın." (17: 29). Rasulullah @, in­sanlığa iki aşırı uç olan savurganlık ve cim­rilik arasında itidalin altın kuralını vermiş­tir; ne normalmasraf ve hayır harcamaların­da aşırı gitmek, ne de bunları cimrice çok kısmak. Bu kuralı hayatlarında uygulayan in­sanlar övülmüştür: "Onlar, harcadıkları za­man ne israf ederler, ne de cimrilik; ikisi ara­sında orta bir yol tutarlar." (25: 67).

Rasulullah @, kendi hayatıyla bu itidal ku­ralını, yerken, giyinirken ve ibadet ederken göstermiştir. Abdullah b. Amr b. el-Âs'ın an­lattığına göre, kendisini tamamen ibadete hasretmeye, gündüzleri oruç tutup, geceleri Kur'an okumaya karar vermiştir. Babası onu genç bir kadınla evlendirmişti. Bir gün, ba­bası, gelinine oğlu hakkında sordu. Gelini de: "Çok takva sahibi bir insan, ne uyumak için yatağına gelir, ne de kimseyle İlişki ku­rar." deyince, babası, Abdullah'a çok kızmış ve onu çok iyi bir kadınla evlendirdi­ğini, onunsa kadını ihmal ettiğini söylemiş­tir. Fakat bunun sebebi İbadete olan iştiyakı idi. Babası, Abdullah'ı Rasulullah @'a şika­yet etti. Bunun üzerine Rasulullah @ Abdul­lah'a şöyle dedi: "İşittiğime göre her gün oruç tutup, bütün geceyi de ibadetle geçiri-yormuşsun." Abdullah doğru olduğunu söy­leyince Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Böyle yapma, fakat bazı günler tut, bazan da ye; geceleri ibadet et, uyu da. Çünkü, siz­de vücudunuzun da hakkı vardır; gözünü­zün de hakkı vardır; uykusuzluk onları zayıf düşürür; hanımınız, çocuklarınız ve ak­rabalarınızın da üzerinizde hakları vardır" (Mişkât)

Benzer bir hadis de, Buharı tarafından nak­ledilmiştir. Ashab'dan bazıları Rasulullah @ 'a gelerek kendilerini sadece ibadete has­redip, ibadetle meşgul olacaklarım söylemiş­tir; biri bütün gece namaz kılacağını; başkası hiç ara vermeden, devamlı oruç tutacağını, diğeri de hiç evlenmeyeceğini ve kadınlara yaklaşmayacağını söylemiştir. Bunun üzeri­ne Rasulullah @ şöyle demiştir: "Allah'a an-doisun ki, içinizde Allah'tan en fazla korkan ve ona karşı sorumluluklarını en fazla bilen benimdir. Fakat, ben dahi bazı günler oruç tutar, bazı günler ise tutmam. Gündüz oruç­lu olduğu gibi, gece de namaz kılarım; ka­dınlarla da evlenirim. Benim yolumu beğen­meyenin benimle de bir ilgisi yoktur!'

Enes'in rivayetine göre, Rasulullah @ şöyle demiştir: "Kendinize karşı zalim olmayınız. Bazı kavimler, kendilerine karşı aşırı gittik­leri için Allah onları cezalandırmıştır. On­ların kalıntılarını kilise ve manastırlarda gö­rebilirsiniz." Rasulullah @, inzivaya çekilip normal dünyevî zevklerden mahrum kalma­yı yasaklamıştır. Sürekli tek başına ibadet et­meyi de hoş görmemiştin O, insanlara her İn­san gibi yaşamalarını söylemiştir. Çünkü, Al­lah'a hizmet bu dünyanın dağdağa ve tela-şesi içindedir. İnsanların içine karışmayı ve onlar arasında kendilerini düzene sokmala­rını, böylece günahlara karşı durmayı ve ge­rektiğinde büyük güçlükler karşısında Ada­let ve Hak savaşı vermeyi öğrenmelerini söy­lemiştir. (Mişkât)

Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle dediği­ni rivayet etmiştir: "İnsanı kurtaracak üç şey vardır. Mahvedecek de üç şey vardır. Kurta­racak olanlar gizli, aşikar Allah korkusu, ho­şuna gitse de gitmese de doğruyu söylemek ve zenginken de, fakirken de aşırı gitmeyip itidal üzere olmaktır?' Yine Ebu Hureyre Ra­sulullah @'ın şu mealde sözlerini nakletmiş-tir: "Din kolay bir yoldur. Kim aşırı giderse ondan sapmış olur. Bu yüzden doğru yolu takip edin. En iyi şekilde onu yaşayarak Al­lah'ın rızasına kavuşun." Jbni Abbas da Ra­sulullah @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Peygamberliğin yirmi beşte biri iyi ahlâk, mutedil olmaktır?' Yine rivayet edildiğine gö­re Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "İtidal, amellerin en güzelidir." (Mişkât)

Rasulullah @, peygamber ve Medine Devle-ti'nin başkanı olmasına rağmen mutedil bir hayat yaşamıştır. Hayatın normal zevklerini tadmış, normal bir insan gibi evde ve dışarı­da çalışmıştır. Özei ve sosyal hayatında Hak ve Adalet ilkelerini desteklemiş ve hayattaki aşırılıklardan kaçınmıştır. Mekke'de bir tüc­car ve Medine'deki devlet reisi olarak tüm hayatında sadelik hâkimdi. Bütün ömrünce, ifrat ve tefritten sakınmış ve şahsî hayatıyla ashabına ve tüm insanlığa da benzer bir mu­tedil hayat yaşamaları için örnek olmuştur.

 

19- Azim

 

Allah'ın Rasulü Muhammed @, hayatı bo­yunca, var gücüyle amacı uğrunda mücade­le etmiştir. Bir yetim olarak doğmuş, anne ve büyükbabasını da çocukken kaybetmişti. Doğru ve güvenilir namını, kendisi, zor ve sürekli sarfettiği gayretiyle kazanmıştır. Kırk yaşında peygamber olmuş ve Mekke'de azim ve sabırla çalışmalarıyla birkaç yıl içinde yüz­lerce insanı İslâm'a döndürmüştür. Altmış dört yaşında vefat ettiği zaman, daha önce cehalet karanlığında olan yüz binlerce Arap, İslâm'ın Nuru'yla aydınlanmıştı. Hızlı ha­berleşme ve ulaşım vasıtalarının bulunmadığı bir devirde bu mükemmel inkılâbı emeğiyle, sıkı bir çalışma sonucu gerçekleştirmiştir. Tüm bunların Allah'ın Yardım ve Rahmeti­ne bağlı olduğu bir vakıadır. Fakat Allah'ın Yardımı da sadece sabırlı olanlara ye çok ça­lışanlara vaadedilmiştir. Muhammed @, Al­lah'ın Dini'ni insanlara yaymak gayesiyle azimle çalıştı ve Allah da onun gayretini ba­şarıya ulaştırdı. Bu başarının şerefi Rasulul-lah @'a aittir. Bugün, dünyanın dört yanın­da milyonlarca insan, Allah'ın zaferini hay­kırmakta, O'na ibadet etmekteyse, bunu, Al­lah'ın yardımıyla gerçekleştiren bir insana borçludur: Muhammed @.

Rasulullah @ çok sabırlıydı. Davası yolun­da durmaksızın yürümüş, kâfirlerin zulmü­ne göğüs germiş, asla ümidini kaybetmemiş veya aceleci olmamıştır. Allah, eski peygam­berlerin metanet ve azmini överek, Muham­med @'dan bu yüce insanların izinden git­mesini istemiştir. "O halde, sen de peygam­berlerden azim sahiplerinin sabrettikleri gi­bi sabret; inkarcılar için acele etme..." (46: 35). Bir yerde bu ayet, Allah'ın son peygam­berine azim ve sabır katkısıdır. Tarih de onun bu özelliğini teyid etmektedir. Başından so­nuna dek, İslâm'a olan her katkı Rasulullah @'ın azirri ve sebatına eklenmektedir. Tek başına bir adam, hiçbir dış yardım olmaksı­zın, şirkin kalbinde kıyama durmuş ve insanları Tek İlah'a ve Tek Hakk'a çağırmıştır. Müşrikler de ona karşı çıkmış, onun dinine engel olmak ve hatta onu öldürmek için bü­tün güçlerini seferber etmişlerdir. Fakat o, bu şiddetli muhalefet fırtınasının ortasında sert bir kaya gibi durmuştur. Nihayet, Allah'ın Rasulü Muhammed @'ın büyük azim ve me­taneti karşısında hepsi geri durmuştur.

Ona, en cesur insanın dahi azmini kırabile­cek kadar, her tür nişan, makam, paye ve mülk teklif edilmiş, ancak, yine de yolundan dönmemiştir. Tüm karşı çıkma ve tahriklere rağmen Muhammed @ işine şevkle devam etmiştir. Mekke'nin önderleri onun şehrine üç defa, onun ordusundan kat kat kalabalık büyük ordularla saldırmış, fakat Rasulullah @ asla umudunu yitirmemiş, direnmiş ve so­nunda onları yenmeyi başarmıştır.

 

20- Cesaret

 

Rasul Muhammed @'ın büyük bir cesareti vardı. Çok sayıda tehlike ve belâ ile aynı an­da karşılaşmış; fakat asla herhangi bir zayıf­lık veya korkaklık göstermemiştir. Mekkeli-lerin baskı ve muhalefetinin dayanılmaz ha­le geldiği sırada, amcası Ebu Talip şöyle de­miştir: "Bütün bu anlattıkların hakkında ko-nuşmasan olmaz mı? Kendi kendine inan* fa-Jcat başkalarıyla uğraşma. Konuşursan, ileri gelen insanları kızdırır, kendini ve hepimizi tehlikeye atarsın, o kadar?' Rasulullah @ ise şöyle cevap vermiştir: "Güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar, yine yolumdan dön­mem." Bu cevap, Rasulullah @'ın sahip ol­duğu ilâhî cesaretin en güzel ifadesidir.

Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "Canımın elinde olanın hakkı için, müminler arasında, onlarla uz­laşmadığımda benim arkamda kalmakla ye­tinmeyen insanlar yok mu? Allah yolunda sefere çıkıldığında geri durmam. Canımın elinde olanın hakkı için, Öldürülüp hayata tekrar gelmeyi, sonra tekrar öldürülmeyi ar­zularım." (Buharî ve Müslim). Sehl b. Saîd de Rasulullah @ 'in şöyle dediğini rivayet et­miştir: "Allah yolunda bir gün bile sınırda durmak, bu dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır." (Buharî ve Müslim). Ka'b b. Ma-lik'in anlattığına göre Rasulullah @ ne za­man bir sefere çıkmaya niyetlense, sefer za­manı gelene kadar herhangi bir yere gidecek­miş gibi davranırdı. Rasulullah @ Tebük se­ferine çıkmadan bu uzun yolculuk ve azılı düşmanla karşılaşmadan son derece hararet içindeydi. Müslümanlara düzen içinde nasıl hareket edeceklerini, sefer için silah ve teç­hizatlarını hazırlamalarını ve nereye gidecek­lerini açıkladı. (Buharî) Rasulullah @ büyük cesaret ve yüreklilik gösterdiği, tam olarak hiç yenilmediği çok sayıda savaşa katılmış­tır. Bedir Savaşında, zamanın silahlarıyla do­nanmış 1000 savaşçıdan müteşekkil bir orduya karşı iyi donatılmamış, içinde çocuk­ların da bulunduğu 313 kişiyle karşı çıkmış, yine de en ufak bir korku veya ürkeklik ema­resi görülmemiştir. Karşılarındaki bu ağır kuvvete karşı büyük bir cesaretle savaşmış ve savaşı kazanmıştır. Savaşın ateşi İçindeyken, müslümanlar korunma ve destek için ona ba­kıyorlardı. Uhud savaşında, kazanılmak üze­re olan zafer, bazı askerlerin hatası sonucun­da kısmî bir yenilgiye dönüşmüştü. Müslü­manlar, Rasulullah @'ın öldüğüne dair çı­kan yanlış bir söylentinin etkisiyle, tam bir kargaşa içinde etrafa koşuşmaktaydılar. Ama o, yine her zamanki gibi sakin idi. Sadık as­habından bazılarıyla birlikte dişlerini kaybet­tikten sonra bile, diğer müslümanlar, Rasu­lullah @'ın bulunduğu yeri öğrenerek etra­fına toplanana kadar savaşa devam etmiştir. Ondan sonra da Rasulullah @'ın cesurane önderliğinde çetin bir savaşa giriştiler. Niha­yet düşman, savaşın kesin sonucu ortaya çık­madan çekildi.

Huneyn savaşında, düşmanın ok yağmuru karşısında dine yeni girenler tam bir karga­şa içinde meydandan kaçınca, ordunun ge­riye kalan kısmı da telaş içinde onları takip etmişti. Muhammed @ ve sadık bazı sahabi bozulmadan direnmişti. Rasulullah @, ka­çan müslümanları çağırarak yeniden savaşa teşvik etmiştir. Bu çağrı üzerine bütün müs­lümanlar yeniden toplanarak saldırıya geç­miş ve günün galibi olmuşlardır. Savaşa ka­tılanlardan Berâ b. Azib savaştayken kaçıp kaçmadıkları sorulduğunda; "Evet, kaçtığı­mız doğru. Ancak, Rasulullah @'ın sebat ederek, yerini terketmediğine şahitlik ederim. Allah için savaşın en kızgın anında onun ya­nına sığındık. Aramızdaki en cesur kimse­ler de onunla birlikte direnenlerdi." demiş­tir. Ve Enes de Rasulullah @'ın herkesten ce­sur olduğunu söylemiştir. Bir gün, Medine-de düşmanların saldırdığı şayiası yayıldı. Halk savaşmaya hazırlandı. Yine başta olan Hz. Peygamber @ idi. Eyerini dahi takma­dan, hayvanına çıplak olarak atlamış ve bü­tün muhtemel tehlike yerlerine sürmüştür. Sonunda hiçbir tehlike olmadığı haberiyle dönmüştür. Muhammed @, kendi elleriyle, kimseyi öldürmemiştir. Übey b. Halef onun can düşmanıydı. Bedir harbinden sonra fid­ye ile salındığında at üstündeyken Übey b. Halef Peygamber @'ı öldüreceğini söyledi. Zaten, bu amaçla beslenip, desteklenmişti. Müslümanlar, onu alıkoymak istediyseler de, Rasulullah @ bırakmalarını söyledi. Übey-in Peygamber @'ın üzerine at sürmesiyle Ra­sulullah @ ashabından birinin elinden bir mızrak alarak Übey b. Halefin üstüne yü­rüdü; mızrağın ucunu yavaşça boynuna doğ­ru itti. Übey b. Halef bağırarak at üstünde kaçmaya başladı. Etraftaki insanlar, bu ufak yara yüzünden niçin bu kadar korktuğunu sorunca, şu cevabı verdi: "Evet, yara küçük, ama Muhammed'in elinden bu!" bir müd­det sonra bu yaradan öldü.

 

21- Latife

 

Peygamberlik vazifesiyle birlikte Muhammed @ çok şen, neşeli ve latif bir insandı. Ciddi ve zor bir işle görevli olmasına rağmen, alı­şılmış dinî liderlerin aksine, arkadaşlığı ne sıkıcı, ne kasvetli, ne de monotondu. Bilâ-ki, tatlı, sevinçli ve neşe doluydu. Sık sık as-habıyla şakalaşır ve gülerdi. Abdullah b. Ha­ris, Rasulullah @'dan daha hoş ve mütebes-sim kimse görmediğini söylemiştir. Ebu Hu-reyre'nin rivayet ettiğine göre Muhammed @ şakalaşmak derecesine varan samimi sözlerle onların içine karışırdı. Yalnız Rasulullah @'ın şakalarında da yanlış söz bulunmaz­dı. Latifeleri de doğru şeyler üzerine olurdu. Sahabe'den bazıları sormuştu: "Ey Allah'­ın Rasulü! Bize şaka yapar mısın?" Rasulul­lah @: "Doğru sözden başkasını söylemem." (Tirmizî) Enes'in rivayetine göre, bir defa­sında, birisi Rasulullah @'dan bir binek hay­van istemişti. Rasulullah @ da, ona bir dişi-deve yavrusu vereceğini söyledi. Adamın dişi-deve yavrusunu ne yapacağjnı söylemesi üze­rine Rasulullah @ şöyle demiştir: "Dişi-deveden doğmayan bir deve var mıdır?" Yi­ne Enes'in rivayetine göre, bir gün Rasulul­lah @ ona, "Ey iki kulaklı" (çok yumuşak-başlı anlamında) diye seslenmiştir. (Tirmizî ve Ebû Davud). Aynı sahabenin rivayetine göre, Rasulullah @ onlarla sık sık şakalaşır ve gülerdi. Bir gün, Rasulullah @, "Küçük kuşu"nun ölümünde çok üzülen Enes'in kü­çük kardeşine sormuştur: "Ebu Ümeyr, nu-heyr'e (küçük serçene) ne oldu?" Enes'in an­lattığına göre, yaşlı bir kadın Rasulullah @ 'a gelmiş ve Cennet'e gidebilmesi için ona dua etmesini rica etmiştir. Rasulullah @'ın "Hiç­bir yaşlı kadın Cennet'e girmeyecektir!" de­mesi üzerine, kadın üzülerek ağlamaya baş­lamıştır. Bunun üzerine, Rasulullah @, as­habından kadına Cennet'e gireceğini, fakat genç bir kız olarak gireceğini söylemelerini istemiştir. Avf b. Malik'in anlattığına göre, Tebük seferinde küçük bir çadırda oturmakta olan Rasulullah @'a selâm vererek gelmiş­ti: "Rasulullah @, (Girin) diyerek cevap ver-di. Ben de, 'Her tarafım mı, ya Rasulullah?' diye sordum. O da, 'lamamın1 cevabını ver­di ve içeri girdim!*

Bir gün, Hz. Ali yerde toprak içinde kalmış bir vaziyette uyuyordu. Muhammed @, te­sadüfen oradan geçerken Hz. Ali'ye şöyle seslendi: "Uyan Ebu Turab (toprak babası) "Bu olaydan sonra, bu hitap onun lakabı ol­muştur. İbni Ömer'e, Peygamber @ ve asha­bının gülüp, latife yapıp yapmadıkları sorul­duğunda, onların kalplerinde dağdan daha ağır bir iman taşıdıkları halde bunları yap­tıklarını söylemiştir. Cabir b. Semure'nin an­lattığına göre, Rasulullah @, kendisini müs-lüman olduğu andan itibaren daima iyi kar­şılamıştı, hatta onun tebessüm etmediğini görmediğini söylemiştir.

Enes'in anlattığına göre, Zahir b. Harun adlı bir zat çölden hediyelerle birlikte Rasulullah @'a gelirdi. Rasulullah @ da ayrılacağı va­kit Zâhir'in ihtiyaçlarını tedarik ederdi. Ra­sulullah @, onun bir bedevi, kendisinin de şehir adamı (medenî) olduğunu söylerdi. Sert yapılı bir adam olmasına rağmen, onu sever­di. Bir gün, Rasulullah @, ürünlerini sattığı sırada Zâhir'e yaklaşmış ve arkadan ona sa­rılmıştır. Kim olduğunu göremiyordu. Bu yüzden Zahir, "Bırak gideyim! Kim bu?" dedi. Fakat arkasına döndüğünde Rasulul­lah @'ı görünce, sırtını, Rasulullah @'ın göğsüne yasladı. Rasulullah @: "Kim bir kö­le satın alacak?" dedi. Zahir; "Ey Allah'ın Rasulü! Allah için, işe yaramaz mallar bu­lursun!" deyince, Rasulullah @ şöyle demiş­tir; "Ama Allah indinde, sen değersiz bir mal değilsin!'

 

KISIM 3

 

MUHAMMED: MÜKEMMEL ÖRNEK İNSAN

 

"Andolsun ki, Allah'ın Rasulü; sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için en güzel örnektir!' Kur'an-ı Kerim, Ahzâb Suresi (33): 21. âyet.

 

Giriş

 

Rasulullah @, mükemmel bir takva, itidal ve adalet örneğiydi. İnsanlara güzel ahlâk ve dürüst hayatı sadece telkin etmemiş, aynı za­manda kendi hayatında uygulamıştır. KurL an'in Övdüğü hasleti herkesten fazla benim­semiş, yasaklanan davranışlardan herkesten fazla sakınmıştır. Bir defasında, Hz. Ayşe'­ye Rasulullah @'m huyunu sorduklarında, onun huyunun Kur'an olduğunu söylemiş­tir. Genç-yaşlı, fakir-zengin,. yönetici-yönetilen herkesin, hayatından alacağı büyük dersler vardır. İnsanlık, onun izinden gide­rek bu dünyada gerçek başarıya, kurtuluş ve iyiliğe ulaşabilir. Şu anda olduğu gibi tüm çağların ve gelecek nesillerin onun hayatın­dan öğreneceği önemli dersler vardır. Onun hayatından, her kadın ve erkek, günah ve ce­haletin karanlık vadisinden çıkaracak yeter­li ışığı kendi adlarında bulacaklardır. İlim, hayır ve mutluluk dünyasına ışıldayan bir ışık. Şüphesiz, hepimizin ahlâk ve sosyal dav­ranışlarımızın temizlenip, paklanmasına yar­dım edecek, böylece bizim sosyal hayatta da­ha iyi, barış ve selâmet içinde yaşamamızı sağlayacaktır.

Muhammed @ bir yetim olarak doğmuş ve çocukluğunu fakirlik içinde geçirmiştir. An­cak en büyük servet olan doğru ve çalışkan bir genç şöhretini de kazanmıştır. Onun, se­vecen ve müşfik davranışı, dürüst ve Hakk'a uygun hayatı ve güzel ahlâkı tüm Mekke halkının hayranlık, sevgi ve saygısına mazhar ol­muştu. Genç bir adam olduğunda, Muham­med @, dürüst bir tüccar, nazik, müşfik, sa­dık bir koca olarak biliniyordu. Daha son­ra Medine Devleti'nin Başkanı ve savaşta mü'minlerin kumandanı olarak, merhametli, affedici, hayırsever ve âdil bir insan olarak ün yapmıştı. Her sahadan kadın-erkek her­kesin, onun hayatından gerçek bir örnek ala­cağına ve bu kahraman önderin, onları ger­çek başarı ve mutluluğa ulaştıracağına şüp­he yoktur.

 

 

 

 

1- Çocukluğu

 

Rasulullah @, her genç insanın, günlük ha­yatında rehber alabileceği gerçekten ttyğun bir örnektir. Çocukluğunda, nazik ve iyi huy­luydu. Diğer çocukların aksine, yaramazlık veya edepsizlik yapmazdı; sakin ve kendine hâkim bir çocuktu. Gençliğinde, mükemmel ve kusursuz bir ahlâkı vardı. "Tek olan Al­lah'a tam olarak inanmıştı. Her şeyiyle gü­venilir bir dosttu o, yardımsever, yol göste­rici. Merhametliydi, nazik, müşfik ve cana-yakm; daima saygılı, doğru ve samimi; tüm anlaşma ve sözlere tamamen sadıktı. Kumar, içki, kavga, şehvet ve diğer insanlar arasın­da yaygın olan ayıp, kötü ve bayağı davra­nışlardan uzak dururdu!' (Abdul Hamid Sıd-dıkî, Muhammed'in Hayatı, Lahore, 1969, sf. 62.) Muhammed @, gençliğinde de müs­tehcen, edebe aykırı hiçbir şeye yaklaşma­mış; tüm bu yıllar boyunca tertemiz ve mu­tedil ahlâklı bir hayat yaşamıştır. Birkaç de­fa, böyle bayağı zevklerin tuzağına tam düş­mek üzereyken, iradesi ve karakterinin sağ­lamlığı onu bunlardan uzak tutmuştur.

"Söylendiğine göre, Muhammed @ çoban­lık yaptığı sırada yanında bulunan arkada­şına işini üstlenmesini rica etti. O da, o za­manlar diğer gençlerin devam ettiği eğlence yerlerine gidip, geceyi orada geçirmek üzere Mekke'ye doğru yola çıktı. Şehre varmadan, yol üstünde bir evdeki düğün Muhammed @'ın dikkatini çekti. Evden etrafa yayılan sesleri dinlemek için orada durdu ve bu ara­da uykuya daldı. Başka bir sefer de, yine aynı amaçla Mekke'ye giderken dikkatini hoş bir müzik çekmiş ve yolda dinlemek amacıyla otururken uyuya kalmıştı." (Muhammed, Hüseyn Heykel, Muhammed'in Hayatı, U.S.A., sf. 59)

Şehir hayatının cazibesi ve günah dolu ha­yatı onun İlgisini çekmiyordu. Gençliğinde dahi mazbut ve barış içinde bir hayatı vardı.

Genç insanlar da Muhammed @'ın örnek hayatını takip ederep sakin, namuslu ve mu­tedil yaşayabilirler. Böylece, günah ve aylak­lığın karanlık yollarına düşmekten; kendile­rine ve topluma türlü türlü sorun çıkarmak­tan kurtulacaklardır. Gençler, boş vakitleri­ni Muhammed @'ın yaptığı gibi topluma da­ha yapıcı ve faydalı faaliyetlerde kullanabi­lirler. "O, her türlü gösterişten, caka, kibir, görkem ve debdebeden hoşlanmazdı. Çocuk­ların konuşmasına katılır, fakir, yaşlı ve za­yıfların acılarını paylaşırdı." (Abdul Hamid Sıddıkî, Muhammed'in Hayatı, Lahore, 1969, sf. 62) Muhammed @'in sosyal dav­ranış ve faaliyetleri, her devrin genç nesilleri için ebedî bir örnektir. "O, tıastaları ziyaret eder, komşulara karşı düşünceli ve saygılı; gençlere nazik, yaşlılara hürmetkar davranır­dı. Dul ve yetime, yardıma muhtaçlara, za­yıflara, dertliye, haksızlığa uğrayana daima yardım için hazırdı." (Fakir Seyid Vahded-din, Hayır Sahibi, sf. 6)

Onun dürüst ve doğruluğu, sosyal davranışı öyle etkileyiciydi ki, insanlar ona es-Sadık (Doğru) ve el-Emin (Güvenilir) derdi.

Rasulullah @, gençliğinin en dinç ve güzel devresinde Hilfrul-Fudul adıyla oluşturulan birliğe devrinin fenalık ve adaletsizlikleriyle mücadele etmek amacıyla faal olarak katıl­mıştır. Fakir, zulüm ve adaletsizlik kurban­larının haklarını savunmak bu birliğin ana gayesiydi. Bu anlaşmaya katılanların hepsi amaçlarına ulaşmak için Allah önünde söz verdiler. Muhammed @ sonraları bu ahid-den şöyle bahsederdi: "Bu anlaşma yerine kırmızı develer teklif etselerdi dahi reddeder-dim.Bugün, kim bu anlaşmaya davet etse, he­men kabul ederim." (Muhammed Hüseyn Heykel, Muhammed'in Hayatı, U.S.A., sf. 57) Gençliğinde o kadar doğru ve faziletliy­di ki, bu özelliğinin bir kimsenin dikkatini çekmemesi mümkün değildi. Onun gençliği hakkında Thomas Carlyle'nin tespitleri ol­dukça aydınlatıcıdır: "Ancak, ilk çağlardan itibaren, o düşünceli bir insan olarak işaret edilirdi. Doğru ve sadık; yaptığı her işte, ko­nuştuğu her sözde, her düşüncesinde doğru bir insan. Bütün hayatı boyunca onu, sağ­lam karakterli, samimi gerçek bir adam ola­rak görürüz. Onun güzelliğini herkes duy­muştur; onun güzel, zarif, ferasetli ve arif yü­zünü." Genç erkek ve kadınlara Muhammed @'ın gençlik numunesini göstermenin tam zamanıdır: Onun gençliğini gerçekleri öğre­nerek ve halkının sorunlarına çözüm yollan bularak nasıl değerlendirdiği görülecektir. O, kendini halkına hizmetle meşgul etmiş ve ha­yatın faydasız meşgalelerine vaktini harca­mamıştır.

Günümüz gençliğinin duçar olduğu ve bat­tığı günah ve fenalıklar etkin olarak ancak gençliğin Rasulullah @*m gençlik günlerinin ışığında eğitilerek yöneltilmesiyle mümkün­dür. Böylece, umudunu yitirmiş karanlık ruhlar aydınlatılabilir. Günah ve suç fütur­suzluğunda dolaşan herkese barış ve mutlu­luk getirilebilir. Hepsinden öte, suçlu ve ay­lakların verimsiz,yıkıcı ve asosyal hareketle­rinden yapıcı ve faydalı sahalara, dönmelerine yardımcı olacaktır. Böylelikle Muham-med @'ın hayat örneği, milyonlarca genci se­fil bir hayattan ve diğer günahlardan sağlık­lı bir sosyal hayata döndürerek, milyonlarca aileye huzur ve mutluluk getirebilir.

Yetişkinliği

Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem'in Görünüş Ve Şahsiyeti

Ümmü Ma'bed şöyle demiştir: "Göz alıcı güzellik ve zerafette bir adam gördüm. Yüzü parlak, davranış ve yürüyüşü lâtif İdi. Vücudu ne geniş ne de zayıf olmayıp, güzel ve oranlıydı. Gözleri koyu siyah, uzun kirpikleri vardı. Sesi gür, fakat sert değildi. Göz bebekleri koyu siyah, çevresi ise bembeyazdı. Kaşları ne tamamen birbirinden ayrı, ne bitişikti. İki kaşı seyrek tüylerle ayrılmıştı. Kaşlarının sonu keskindi, Saçı koyu siyahtı. Geniş sakalı ve uzun boynu vardı. Sessizken ağırbaşlıydı. Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı. Konuşması parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı. Çok konuşkan olmadığı gibi konuştuğunda tutuk da değildi. Sesi uzaktan ışıtıldiğinde gür, fakat oldukça hoş, yakından ışıtıldığinde İse tatlı ve sıcaktı. Rasulullah @ orta boyluydu. Ne kaba derecede uzun, ne de kısaydı. Ashabı arasında en güzel görünen oydu. En fazla şeref ve fazilet sahibi oydu. Ashabı hep onun etrafında, sözlerini dikkatle dinler, emirlerini büyük bir istekle ve süratle yerine getirirdi. Ona itaat edilirdi ve çok sevilirdi. Ancak o, hiçbir zaman kötü ve kaba davranmadı."

 

2- Yetişkinliği

 

Erginliğe ulaştığı zaman, Muhammed @, emin ve doğruluk vasıflarıyla iyice tanınmış­tı. Şu anda insanların kıymetli varlıklarını bankalara bıraktıkları gibi, o zaman Mekke halkı da mücevher ve paralarım ona bıraka­cak kadar güveniyordu. İslamî Tevhİd aki­desini tebliğe ve putlara karşı çıkmaya baş­ladıktan sonra, Kureyşliler Muhammed @'a düşman olmuşlar, onun peygamberliğine muhalefet etmişler, fakat yine de değerli eş­yalarını onda muhafaza etmişlerdi. Rasulul­lah @ ve ashabı üzerlerinde baskı ve zulüm iyice arttığında Medine'ye hicret etmeye ka­rar verdi. O gece, müşrikler Rasulullah @'ın evini sarmıştı. Amaçları Rasulullah @'ı öl­dürmekti. Fakat o, görevinin öyle bilincin­deydi ki, kendisine emanet edilen bütün de­ğerli eşyaları ertesi gün sahiplerine dağıtmak üzere Ali'ye bıraktı. Kabe'nin inşaatı sırasın­da Hacerül Esved taşının yerine konması hakkında Kureyşliler arasında çıkan ve kan­lı bir kavgaya dönüşmek üzere olan ihtilâfı da yine zeki bir planla genç Muhammed @ çözmüştü.

Muhammed @, daha sonra olgunluk devre­sinde olduğu gibi gençliğinde de çok sade ve faziletli bir hayat yaşamış ve her tür dünyevî eğlencelerden uzak durmuştur. İbni İshak'a göre: 'Allah'ın elçisi büyürken, Allah onu putperestliğin kötülüklerinden muhafaza et­mekteydi. Çünkü, o olgunluğa erdiğinde İn­sanlığın en iyisi, en mükemmeli olacaktı; mükemmel bir karakter ve ahlâka sahip, mü­kemmel bir komşu, en nazik, en müşfik, en doğru ve güvenilir insan. Yüce ve erdemli bir hayat ile kötülük ve ahlâksızlıklardan korun­muştur. Çünkü Allah onu peygamberlikle şe-reflendirecekti." Hz. Ali'nin anlattığına gö­re, bir gün Rasulullah @'a hiç putlara iba­det edip etmediğini sormuşlardı. Rasulullah @, putlara asla ibadet edip, tapınmadığını söylemiştir. Hiç içki içip içmediği sorulduğunda da hiç ağzına almadığını söylemiştir. Rasulullah @ bu davranışları, peygamberlik­ten önce dahi hiç sevmediğini, ahlâksızlık ve putperestliği, cehalet ve küfrün utanç verici işleri olarak gördüğünü söylemiştir.

Tarihte, Muhammed @'dan daha iyi peşin­den gidilecek bir örneği kim bulabilir? Üs­tün bir hayat düsturu, yüksek bir ahlâka sa­hip ve mükemmel bir insan. Gençliğinin do-ruğundayken çoğu insanın genç ve güzel bir kızla evlenmek istediği bir zamanda, kendi­sinden on beş yaş daha büyük, kırk yaşında bir dulla evlenmiştir. O vaktinin çoğunu te­fekkür ile geçiriyordu. Çevresini kuşatan ah­lâkî çöküş; kabilevî çekişme ve savaşlar, pu­tperestlik, karanlığa boğulmuş halkının gü­nahları onu rahatsız ediyordu. Çoğu zaman, Mekke yakınındaki Hira dağında günlerce insanlığı ilgilendiren bu konularda tefekkür ederdi. Rahim olan Allah'a, insanları karan­lık, cehalet ve günah vadilerinden kurtarması için dua, ederdi. Ama, Allah'ın Rahmeti'nin yakın zamanda kendisine peygamberlik ola­rak İneceğini de bilmiyordu; "... Allah sana Kitab'ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmedi­ğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana olan lüt­fü ve büyüktür." (4: 113). Ve Kasas suresin­de ne şöyle buyurulmaktadır: "Sen, sana bu Kitab'm verileceğini ummazdın. O, ancak Rabbi'nin bir Rahmeti'dir. O halde sakın kâ­firlere uyma." (28: 86).

Evlendiğinde, hanımı Muhammed @'a Zeyd adlı bir köle hediye etmiş, o da hemen Zeyd'i azad etmiştir. Ancak, Zeyd onun sevgi, şef­kat, nezaket ve cömertliğinden öyle etkilen­mişti ki, ana-babasına dönmeyi kabul etme­miş, hayatının geri kalan kısmını velinime-tiyle birlikte geçirmeyi tercih etmiştir. Daha sonra, Muhammed @, Zeyd'i yeğeni Zeynep ile evlendirmİştir.

Şüphesiz, Muhammed @'ın ahlâk ve huyu, onunla herhangi bir vesileyle teması olan, dost-düşmân herkesi etkilemiş ve hayran bı­rakmıştır. Onu öldürmek için büyük gayret sarfeden düşmanları dahi onun hakkında iyi konuşmaktaydılar. Onun dinine pek çok şah­sî, nefsî, sosyal ve ekonomik sebeplerden kar­şı çıkmalarına rağmen, onun doğruluk, dü­rüstlük ve iyiliğini her zaman Övmüşlerdir. Muhammed @, tarihin hiçbir devrinde gö­rülmemiş bir karakter sahibi olarak yetişmiş­tir. Onun her hareketi, insanların daha iyi, mutlu ve kardeşçe yaşamaları için örnek ola­rak tarih sayfalarına geçmiştir. O, ashabına da aynı hayat tarzını öğretip, onları da eği­terek, cahil bedevi Arap halkından yirmi üç yıl içinde Hak ve Adalet meşalesini taşıyan bir ordu çıkarmıştır.

Rasulullah @, Arap yarımadasının tek lide­ri olduğu zaman dahi sade ve mütevazi bir hayat sürmekteydi. Fethedilen muhtelif yer­lerden büyük miktarda para ve kıymetli eş­ya gelmekteydi. Ancak, bütün bu güç ve ik­tidar, onun sade hayat tarzında en ufak bir değişikliğe yol açmamıştı. O, sadelik ve ka­naat sembolüydü. Maddî hiçbir varlığa eği­lim duymazdı. Meselâ, Benî Nadir kabilesi liderinin kızıyla evlenirken dahi tören son de­rece sadeydi. Davetlilere, kendi yemeklerini beraberinde düğün yemeği olarak getirme­leri rica edilmişti. Acaba, tarih, düğünün za­fer zenginlikleri arasında böylesine kutlayan başka bir fatih gösterebilir mi? (Abdül Ha-mid Sıddıkî, The Life of Muhammed, La­hor, sf. 291.)

Rasulullah @, hayatının her safhasında aşı­rılıklardan sakınmış ve dengeli bir hayat ya­şamıştır. Yolundan gidenlere de aynı hayat tarzını Öğütlemiştir. "Yavrum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülüğü önle, başına gelene sabret; doğrusu bunlar azmedilmeye değer iş­lerdir." (31: 17). "Ey inananlar! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de (onlar) kendilerinden daha iyidirlir. Kadınlar da (di­ğer) kadınlarla alay etmesinler, belki de on­lar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi ayıplamayın; birbirinizi kötü lakaplarla ça­ğırmayın; inandıktan sonra kötü bir ad (yol­dan çıkmış olmak) ne kötü bir şeydir! Kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerdir. Ey ina­nanlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şey­lerini araştırmayın; biriniz diğerinizi arkasın­dan çekiştirmesin; hangi biriniz ölü karde­şinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksi­nirsiniz; Allah'tan sakının, şüphesiz Allah tövbeleri daima kabul edendir, çok esirgeyen­dir." (49: 11-12). Yine Lokman Suresi'nde şu ayeti görüyoruz: "İnsanlardan (küçümseye­rek) yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Zira Allah, kendini beğenip övünen kimseyi sevmez. Yürüyüşünde tabiî (ne ça­buk, ne yavaş; ölçülü) ol; sesini kıs. Seslerin en çirkini şüphesiz merkeplerin sesidir." (31: 18-19) Ve Nur Suresi'nde de şu sözlerle kar­şılaşıyoruz: "Ey İnananlar! Kendi evleriniz­den başka evlere, izin almadan, (seslenip) halkına selâm vermeden girmeyin. Eğer dü­şünürseniz bu sizin için daha iyidir." (24: 27). Yine aynı surede şöyle buyurulmaktadır: "(Ey Muhammedi) mü'min erkeklere söy­le: Gözlerini bakılması yasak olandan çevir­sinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu, on-larm arınmasını daha iyi sağlar. Allah yap­tıklarından şüphesiz haberdardır. Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması ya­sak olandan çevirsinler, iffetlerini korusun­lar. Süslerini, kendiliğfhden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Başörtülerini yakala­rının üzerine salsınlar. Süslerini kimseye gös-termesinler..:' (24: 30-31)

Sosyal mevki: "Ey insanlar! Doğrusu Biz, si­zi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Sizi ce­maatler ve kabileler haline koyduk ki, birbi­rinizi kolayca tanıyasmız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah bilendir, haber­dardır." (49: 13).

İşte bu, Rasul @'a bahşedilen ve onun da rengi, ırkı, inancı ne olursa olsun bütün in­sanlığı davet ettiği en yüce ahlâktır.

 

KISIM 4

 

ALLAH'IN ELÇİSİ (RASULÜ)

 

"(Ey Muhammedi) De ki: 'Ey insanlar, ben Allah'ın hepiniz için gönderdiği Elçisiyim..; Kur'an-ı Kerîm, A'raf Suresi (7): 158. âyet.

 

1- Allah'ın Rasulü

 

1- Mulıammed @: Peygamber (Rasul-Elçi)

 

Rasulullah @, Allah tarafından daha önce gönderilen peygamberlerin, halklarına teb­liğ ettikleri aynı dinle gönderilmiştir. Bu da Hakk'a ulaşmanın tek yoludur: "Ey insan­lar! Rasul size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. İnanın, bu sizin hayrınızadır.." (4: 170). Ve A'râf Suresi'nde şöyle buyurulmak­tadır; "De ki: 'Ey insanlar! Ben, göklerin ve yerin hükümranı (sahibi) Allah'ın elçisiyim. O'ndan başka tanrı yoktur. O, diriltir, öldü­rür. Gelin Allah'a ve O'nun ümmi (okuma yazması olmayan) peygamberi olan elçisine inanın —ki o da Allah'a ve sözlerine inan­mıştır. Ona uyun ki doğru yolu bulaşınız." (7: 158).

Peygamber'in gelişine Nisa Suresi'nde şu ifa­deyle işaret edilmektedir.: "Ey insanlar! Rab­binizden size apaçık bir nur indirdik." (4: 174). Yine aynı surede: "Fakat Allah sana indirdiğini kendi bilgisiyle indirmiş olduğu­na şahidlik eder, melekler de şahidlik eder­ler. Şahid olarak Allah yeter." (4: 166).

Ankebut Suresi'nde de şöyle buyurulmaktadır: "(Ey Muhammedi) Sana Kitab'ı böyle­ce indirdik; kendilerine Kitap verdiklerimiz, ona inanırlar; bunlardan da ona inanan bu­lunur. Ayetlerimizi kâfirlerden (inkarcılar­dan) başkası irtkâr etmez." (29: 47). Nisa Su-resi'nde şu ifade yer alır: "... Seni insanlara peygamber (rasul-elçi) olarak gönderdik, şa-hid olarak Allah yeter." (4: 79)

Allah, ondan önceki peygamber (elçi)lere ol­duğu gibi Muhammed @'a da vahyetmiştir: "Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberle­re vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Ni­tekim İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Ha­run'a ve Süleyman'a da vahyetmiş ve Da­vud'a da Zebur'u vermiştik." (4: 163)

Ona verilen .din daha Önceki peygamberlere verilen dinin aynısıydı: "Allah, Nuh'a buyur­duğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ku: 'Dine bağlı kalın, ondan ayrılığa düşme­yin.' ..." (42: 13)

"(Ey insanlar!) Biz size, üzerinizde şahidlik edecek bir elçi gönderdik; nasıl ki Firavun'a da bir elçi göndermiştik." (173: 15). Rasulul-lah @, çağının insanlarım ve bütün gelecek nesilleri uyarmak, iyi işlere, sadakatlerine, se­vap ve günahlarına şahit olarak gönderilmiştir.

 

2- Peygamberler De İnsandı

 

Hz. Muhammed @ Allah'ın Rasulü (Peygamberi-Elçisi)ydü. İnsanlığa rehber ola­rak gönderilmişti. Ondan önce gönderilen bütün peygamberler de insandılar. Diğer in­sanlar gibi tabiî bir insan hayatı yaşamışlar­dır. Evlenmişlerdi, çocuk sahibi olmuşlar, acı ve ızdırap çekmişler, Allah aşkına güçlükle­re göğüs germişlerdir. Muhammed @ da müstesna değildi. O da diğer peygamberler gibi bir İnsandı. Sadece Allah aşkı için, İs­lâm için acı, ızdırap zulüm ve güçlüklere gö­ğüs germiştir.

Allah'ın Rasulü Muhammed @, Allah tara­fından insanlara rehber olması için gönde­rilmiştir. Kâfirlerin (inkarcıların) önderleri insanlara şöyle demişlerdi: "Bu da sizin gi­bi bir insandan başka bir şey değildir. Siz­den üstün olmak istiyor. Şayet Allah (elçi göndermek) dileseydi, melekleri indirirdi. Biz ilk atalarımızdan (beri) böyle bir şey işitme-dik." (23: 24)

Nuh Peygamber'in halkı da aynı şeyleri söy­lemişti: "Kavminden, kendilerine dünya ha­yatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve ahirete kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı (ileri gelenler) dedi ki: 'Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yedi­ğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz, o takdirde siz, mutlaka ziyana uğrayanlardan olacaksınız.' " (23: 33-34)

Musa @ ve kardeşi Harun @ peygamberler de benzer bir durumla karşılaşmıştı: "Kav­mi bize köle iken, bizim gibi şu iki adama mı inanacağız." (23: 47)

Aynı muhalefet, Mekkeli kâfirler tarafından Allah'ın Rasulü Muhammed @'a karşı da yapılmıştı. "Dediler ki: 'Bu Peygamber'e ne oluyor ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor? Ona kendisiyle beraber uyarıcı olarak bir me­lek indirilmeli değil mi?', 'Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya besleneceği bir bah­çe olsaydı ya!' " (25: 7-8). İsraSuresi'ndeşu ifadeyi görüyoruz: "İnsanlara doğruluk reh­beri geldiği zaman, inanmalarına engel olan, sadece: 'Allah, bir insanı mı elçi gönderdi?' demeleridir." (17: 94)

Kâfirlerin bu düşüncelerini Kur'an-ı Kerim vurgulayarak reddetmektedir. Onlara açıkça, insanlara yalnız bir insanın önderlik yapa­bileceğini belirtmektedir: "Dekk.'Eğer yer­yüzünde yerleşip dolaşanlar, melek olsalar­dı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik.' " (17: 95)

Kur'an-ı Kerim'de, Allah'ın elçilerinin de diğer insanlar gibi olduğu, aynı şekilde yiyip, içtiğini ve tabiî bir hayat yaşadığı anlatılmak­tadır: "(Ey Muhammedi) Senden önce yal­nız kendilerine vahyedilen erkeklerden baş­kasını peygamber göndermedik. Eğer bilmi­yorsanız zikir ehline (eski Kitap sahiplerine) sorun. Biz onları yemek yemeyen cesetler yapmadık. (Onlar) ölümsüz de değildi." (21: 7-8) Furkan Suresi'nde de şöyle buyurulmak-tadır: "(Ey Muhammed!) Senden önce gön­derdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz, yemek yerler, sokaklarda gezerlerdi. (Ey in­sanlar!) Sabreder misiniz diye sizi birbirinizle sınarız. Rabbin her şeyi görür." (25: 20)

Ra'd Suresi'nde şunları okuyoruz: "Andol-sun ki senden önce nice elçiler (rasuller) gön­dermiştik, onlara da eşler ve çocuklar ver­dik. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber (rasul) bir ayet getiremez. Her şeyin vakti ve süresi yazılıdır." (13: 38)

Aynı şekilde, son Peygamber @ da gayet açık sözlerle diğer insanlar gibi olup, Allah tara­fından insanlığa önder olarak seçildiğini açıklamıştır. "De ki: 'Ben de sizler gibi bir insanım, ancak bana Rabbinizin tek bir Tanrı olduğu vahyolunuyor..." (18: 110).

 

3- Peygamberler Hakkında Yanlış Kanaatler

 

İnsanlar arasındaki yaygın bir yanlış kanaat ta, peygamberlerin olağanüstü güçlere sahip olduğudur. Bazı insanlar, peygamberlerin, Hesap Günü'nde mükâfat ve ceza üzerinde sözü olduğunu; kader ve kazayı değiştirme gücüne sahip olduklarını; günah ve sevapla­rın sahibi olduğunu, insanlara fayda ve za­rar verebileceklerini; tabiattaki tüm kuvvet­lerin onların kortrolünde olduğunu ve görül­meyen güçlere sahip olduklarını sanırlar.

Böyle düşünceler insanlar arasında oldukça yaygındı. Bu yüzden, inananlar Rasulullah @'dan değişik şeyler istemiştir: "Şöyle söy­lediler: 'Bize yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız! 'Veya hurmalıkların, bağların olup, aralarında ırmaklar akıtma­lısın. Yahut da iddia ettiğin gibi, göğü tepe­mize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.' 'Veya altın bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin — ama oradan okuyacağımız bir kitap indir-mezsen, yine o yükselmene inanmayacağız.' De ki: 'Fesübhanallah! Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim?' " (17: 90-93)

Kur'an, peygamberlerin tabiat üstü güce sa­hip oldukları şeklindeki bütün bu yanlış fi­kirleri reddetmektedir. Peygamberlerin, Al­lah'ın emri olmadan kimseye ne faydası, ne de zararı olabileceğini; ne de Allah isteme­den kendi kendilerine bir zararı önleyemeye­ceğini belirtmektedir. "De ki: 'Ben Rabbi-me karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım.' O gün kim azabdan alıkonursa, şüphesiz o kimse rahmete erişmiştir. Bu apa­çık bir kurtuluştur. Allah sana bir sıkıntı ve­rirse, O'ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik verirse, başkası onu engelleyemez. O her şeye Kâdir'dtf' (6: 15-17).

Rasulullah @'dan şöyle demesi istenmekte­dir: "De ki: 'Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durum­da değilim..' " (10: 49). Yine Peygamber @'a tabiatüstü bir kuvveti olmadığı ve gayb (gö­rünmeyen) hakkında bilgi sahibi olmadığı­nı açıklaması söylenmiştir: "De ki: 'Size Allah'ın hazineleri elimdedir, demiyorum; gay-bı da bilmiyorum; size ben meleğim demi­yorum, ben ancak bana vahyolana uyuyo­rum.' ..." (6: 50). Ve A'râf Suresi'nde şöyle denmektedir: "De ki: 'Allah'ın dilemesi dı­şında ben bir fayda ve zarar verecek durum­da değilim. Görülmeyeni bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gel­mezdi. Ben sadece, inanan bir topluluğu uya­ran ve müjdeleyen bir peygamberim.' " (7: 188)

Rasulullah @ Hak Yolu'nun rehberidir. Fa­kat Hesap Günü'nde insanlar için ceza veya mükafata karar vermeye yetki-ve gücü yok­tur. "De ki: 'Ben Rabbimden (gelen) açık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. Acele istediğiniz (azab) da elimde değildir. Hüküm ancak Allah'ındır. O hükmedenle­rin en iyisi olarak gerçeği anlatır! De ki: 'Ace­le istediğiniz şey elimde olsaydı, benimle ara­nızda iş bitmiş olurdu.' Allah zalimleri en iyi bilendir!' (6: 57-58)

Peygamber @, insanlara sadece yol gösterir, onların hareketlerinden sorumlu değildir: "(Ey Muhammed) Onlara vaatettiğimiz aza­bın bir kısmını sana göstersek de, senin canım alsak da, senin vazifen sadece tebliğ et­mektir. Hesap görmek de Bize düşer." (13: 40)

Rasulullah @ yalnız yol göstermektedir. İn­sanları ne zorla doğru yola getirmekle yü­kümlü, ne de onların kalbini Hak din olan İslâm'a çevirmeye gücü yeter. "Sen, ölülere şüphesiz ki işittiremezsin; dönüp giden sa­ğırlara da çağrıyı duyuramazsın. Körleri sa­pıklıktan vazgeçirip, doğru yola döndüre-nıezsin; ancak ayetlerimize inananlara sen duyurabilirsin; işte onlar müslümanlardır" (27: 80-81) Fatır Suresi'nde de şöyle buyu­rulmaktadır: "... Allah dilediğine işittirir. Sen kabirlerde olanlara işittiremezsin. Sen sade­ce bir uyarıcısın. Biz seni müjdeleyici ve uya­rıcı olarak, gerçekle gönderdik. Her ümmet içinde mutlaka bir uyarıcı gelmiştir!' (35: 22-24).

 

4- Peygamberdin Yüksek Değeri

 

Peygamber @'ın şeref ve mevkiî, Allah'a sa-dakatında ve O'nun Dinini kendine vahye-dildiği gibi, en ufak bir değişiklik yapmak­sızın insanlara tebliğindedir, "... Sana gelen ilimden sonra .onların keyiflerine uyarsan, şüphesiz zalimlerden olursun." (2: 145). Ve aynı surede şu ifadeyle karşılaştyoruz: "... Sa­na gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sa­na ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz." (2: 120)

Yunus Suresi'nde de şöyle buyurulmaktadır: "De ki: 'Onu kendiliğimden değiştiremem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım! " (10: 15).

 

5- Önceki İnsan Topluluklarının Hepsine Peygamber Gönderilmesi

 

Muhammed @ yeni bir şey getirmemiştir. Ondan önce de, bütün insan toplulukları

arasında insanlığa rehber olmaları için Al­lah'ın Kitap verdiği rasuller vardı. "Şüphe­siz Biz seni, müjdeci ve uyarıcı olarak ger­çekle gönderdik. Geçmiş her ümmet içinde de mutlaka bir uyarıcı geçmiştir." (35: 24). [sfahl Suresi'nde de şu sözler buyurulmuştur: "Andolsun biz, her ümmet içinde: 'Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının' diyen bir elçi gönderdik." (16: 36). Muhammed @ da uya­rıcı ve müjdeleyici rasul (elçi)lerden biriydi, "işte ilk uyaranlar gibi bu da (Muhammed @) bir uyarandır." (53: 56). Yasin Suresi'nde de şunları okuyoruz: "Sen elbette doğru yol üzerinde gönderilmiş elçilerdensin. Bu, ba­balan uyarılmadığından gafil kalmış bir kav­mi uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah'ın indirdiği Kur'an'dır." (36: 3-6).

Ahkâf Suresi'nde şöyle buyurulmaktadır: "De ki: 'Ben yeni çıkmış ilk peygamber de­ğilim. Benim ve sizin başınıza gelecekleri bil­mem. Ben ancak bana vahyolunana uymak­tayım ve ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." (46: 9).

Âl-i İmrân Suresi'nde de şu ayeti okuyoruz: "Muhammed sadece bir peygamber (elçi)dir. Ondan önce de peygamberler geçmişti." (3: 144).

 

6- Önceki Peygamberlerle Aynı Dinin Getirilmesi

 

Muhammed @ ondan öncekiler gibi bir pey­gamber olduğundan, ona verilen Din de, ön­ceki peygamberlere verilen dinlerin aynısıy­dı. Allah'a, bize gönderilene, Musa ve isa'ya verilene ve peygamberlere Rableri ta­rafından verilene inanırız. Onlar arasında bir ayırımı yapmayız. Biz Allah'a teslim olanlarız' deyin. Eğer sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz Çevirirlerse, şüphesiz onlar çıkmazdadırlar..'' (2: 136-137).

Muhammed @'m diğer peygamberler gibi Allah'ın peygamberi olduğuna şüphe yoktur.

O, insanoğluna önceki peygamberlere veri­lenle aynı dini, saf, sade, en ufak bir değiş­tirme ve karıştırma yapmaksınız, en güzel şe­kilde tebliğ etmek için gelmiştir. Allah'ın son rasulü Muhammed @, önceki rasulleri red­detmek, tekzib etmek veya onların dinini ya­lanlamak için gelmemiştir. "Sonra, seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık; ona uy, bilmeyenlerin heveslerine uyma." (45: 18).

 

2- Hedef Ve Gaye

 

Kur'an-ı Kerim, son rasul Muhammed @'ın yeryüzüne Allah'ın nizamını hâkim kılmak, insanların barış ve mutluluk içinde yaşaya­cakları bir düzen kurmak için gönderildiği­ni anlatmaktadır. O, hayatı boyunca, insan­ları Allah'ın Kanunu'na tabi kılmak için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Bu amacın gerçekleşmesi ve böyle kutsal bir sistemin te­sisi için önce insanların buna hazır olması gerekiyordu. İnsanların eğitilerek temizlen­mesi lâzımdı. Onlara Allah'ın Kanunu an­latılarak, dünyaya iyi, âdil ve Hakk'a dayalı bir sistemin kurulması için kendilerini bek­leyen ağır görevlere hazırlanmaları gerekiyor­du.

Rasulullah @'a bu görev aşağıda izah edi­len değişik sıfat ve konumlarda verilmişti. O da aldığı Tevhidî Vahiy doğrultusunda ve rehberliğinde bütün gücüyle bu göreve lâyık olmaya çalışmıştır.

 

1- Öğretmen Ve Veli

 

İbrahim Peygamber @, İsmail'in neslinden bir peygamber çıkarması, onları eğitip temiz­lemesi için Allah'a dua etmişti: "İbrahim ve İsmail Ev'in (Kabe'nin) temellerini yüksel­tiyordu: 'Rabbimiz (yaptığımızı) kabul bu­yur. Şüphesiz Sen işitensin, bilensin.' 'Rab­bimiz! Bizi Sana teslim olanlardan kıl, nes­limizden de Sana teslim olan bir ümmet çı­kar; bize ibadet yerlerimizi göster, tövbemi­zi kabul buyur. Zira, tövbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin, Sen!' " (2: 127-129)

İbrahim Peygamber @'ın duası kabul olmuş ve Araplar arasından onları temizleyerek ve eğiterek doğru yola iletecek bir peygamber çıkmıştı: "Nitekim, Biz size aranızdan ayetlerimizi oyukacak, sizi her kötülükten temiz­leyecek, size Kitab'ı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir rasul (peygam­ber) gönderdik." (2: 151).

Cuma Suresi'nde şunları okuyoruz: "Kitap­sız kimseler arasından, kendilerine ayetleri­ni okuyan, onları arıtan, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O1 dur. Onlar, daha önce, şüphesiz apaçık bir sapıklık içindeydiler..." (62: 2). Âl-i İmrâri Suresi'nde de şöyle buyurulmuştur: "Andol-sun ki Allah, daha önce açık bir sapıklık içindeyken mü'minlere, ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitap ve hikmeti öğre­ten, kendilerinden bir peygamber gönder­mekle büyük bir lütufta bulunmuştur." (3: 164)

Kur'an-ı Kerim'deki bu ayet, Hasulullah @'m üç amacını açıklamaktadır:

1- İnsanlara Allah'ın emirlerini açıklamak ve göstermek.

2- İnsanlara, Kitabı ve Kitap'ta anlatılan­ların gayesini anlayabilmek için hikmeti öğretmek. Hikmet, aynı zamanda insan­lar için Allah'ın Kanunu'na göre doğru karar verme kabiliyeti, sağduyusu de­mektir.

3- Onların kalplerini, hareket ve ahlâklarını yanlış ve günahlardan arındırmak ve ye­rine, güzel huy, ahlâk ve hareket sahibi kılmak.   Arındırmanın  iki  bakımdan önemi vardır. İlki, arındırma vücut ve ru­hun bütün kir ve günahlardan temizlen­mesi demektir: ikincisi de vücut ve ru­hun kendi tabiî ve fıtrî kabiliyetlerine gö­re beslenip, geliştirilmesidir. İnsanların peygamberler tarafından temizlenmesi her ikisini de içermektedir.

 

2- Kur'an Yorumcusu

 

Rasulullah @, Allah tarafından Kur'an-ı Kerim'in emir ve talimini insanlara açıklıkla izah etmek için gönderilmiştir. Bu görev, sa­dece Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini nakletmek­ten öte bir iştir. Rasulullah @, Kur'an-ı Ke-rim'i kendi hadis ve sünnetiyle (söz ve dav­ranış örneğiyle) açıklamıştır. "Açık deliller­le ve Kitap'larla sana da bu zikri (Kur'an'ı) indirdik ki; kendilerine indirileni insanlara açıklayasın, ta ki düşünüp öğüt alsınlar." (16: 44).

Şüphesiz, Kur'an ayetlerinin tam anlaşılma­sı için müfessirin izahına ihtiyaç vardır. Muh­telif gruplar arasındaki görüş ayrılıklarının da ortadan kaldırılması ve onlara Allah'ın emirlerinin anlatılması da Peygamber @'ın görevleri arasındadır: "Allah'a andolsun ki, senden önceki ümmetlere de (peygamberler) gönderdik; şeytan onlara yaptıkları şeyleri güzel gösterdi. O bugün de onların dostudur. Onlar için acı bir azap vardır. Sana Kitabı indirdik kî, hakkında ayrılığa düştüğü şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için yol gösterici ve rahmet olsun." (16: 63-64).

Maide Suresi'nde şöyle buyurulmuştur: "Ey Kitap Ehli, elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada size Elçimiz geldi, gerçekleri açıklıyor ki, 'Bize bir müj-deleyicİ ve uyarıcı gelmedi' demeyesiniz. İş­te müjdeleyici ve uyarıcı geldi."Allah her şeye 'kadirdir.1' (5:" 19)

Rasulullah @ bu şekilde insanların bütün şüphelerini kaldırmakta ve onları cehalet küfründen (karanlığından) ilmin nuruna (ışı­ğına) kavuşturmaktadır.

 

3- Lider Ve Rehber

 

Rasulullah @ insanlara aynı zamanda bir li­der, rehber, önder ve imam olmuştur: "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağış­lasın. Allah bağışlayan, esirgeyendir.' De ki: Allah'a ve peygambere itaat edin.' Eğer yüz Çevirirlerse, bilsinler ki Allah, kâfirleri sevmez." (3: 31-32). Allah'ın kullarına olan sev­gisi onların Allah'ın Rasulünü rehber ve ön­der olarak takip etmeyi kabul etmeleri şar­tına bağlıdır: "Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Rasul'e ve sizden olan emir sahibine itaat edin. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa dü­şerseniz —Allah'a ve ahiret gününe inanmışsanız— onu Allah'a ve Rasulüne gö­türün..." (4: 59).

Son karar yetkisi Allah'a ve O'nun Rasulü­ne aittir. Rasulüne itaat etmeyen Allah'a et­memektedir. Rasulullah @'ın otoritesini hiç kimse tehdit edemez. Rasulullah @'dan yüz çeviren mü'min (inanmış) değildir. "Ey iman edenler, Allah'a ve Rasulüne itaat edin. İşit­tiğiniz halde ondan dönmeyin." (8: 20). Te-ğabun Suresi'nde şu ayet bulunmaktadır: "Allah'a itaat edin, Rasul'e (Peygamber'e) itaat edin. Eğer bundan yüz çevirirseniz (bi­lin ki) Rasulümüze düşen apaçık tebliğdir." (64: 12).

Arafat'ta hacılar.

Allah-u Teala, Rasulünü İnsanlara önder ve rehber olarak tayin etmiş ve insanların ona itaat etmelerini emretmiştir. Allah'ın sevgi ve hoşnutluğunu kazanmanın, O'nun Rasulü­nü sevmek ve yolundan gitmekten başka bir yolu yoktur.

 

4- Kanun Koyucu

 

Rasulullah @, sadece Allah'ın emirlerini açıklamakla kalmamıştır. Allah'ın izniyle ona, onlara iyilikle emredip, kötülükten neh-yetmek yetkisi de verilmiştir. "... O peygam­ber onlara, uygun olanı emreder ve fenalık­tan meneder, temiz şeyleri helâl, murdar şey­leri haram kılar; onların ağır yüklerini indi­rir, zor tekliflerini hafifletir. O peygambere inanan, hürmet eden, yardım eden, onunla gönderilen nura uyanlar yok mu? İşte onlar saadete erenlerdir." (7: 157).

Bu ayet, Allah'ın, peygamberine kanun koy­ma yetkisi verdiğinin açık bir ifadesidir. Ra­sulullah @, insanların bazı şeyleri yapma­larının şer'î (kanunî) olduğunu ilân etmeye, bazı şeyleri ise yasaklamaya tam yetkilidir. İzin verdiği veya yasakladığı her şey şüphe­siz Allah'ın emirleriyle ilgilidir. Rabbinin gü­cü, işareti ve izni olmadan en ufak bir şeye İzin veremez veya yasaklayamazdı. "O, ken­diliğinden konuşmamaktadır. Onun konuş­ması ancak bildirilen bir vahiyledir." (53: 3-4). Allah da, insanların, Rasulullah @'m em­rettiklerine uymalarım ve yasakladıklarından sakınmalarını istemiştir. "Allah ve Rasulü-ne inanın, size varis kıldığı şeylerden sarfe-din. Sizden, inanıp da, sarfeden kimselere büyük bir ecir (mükâfat) vardır." (57: 7).

 

5- Hâkim

 

Rasulullah @'ın gönderiliş gayelerinden bi­ri de, onun insanlar arasındaki davalarda Al­lah'ın Kanunu ışığında hüküm vermektir. Onun hâkim olarak mevkii peygamberlikten ayrı değildi. Bu fonksiyon da, ona Allah ta-

rafından verilmiştir: "Biz sana Kitabı gerçek ile gönderdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin..." (4: 105). Şûra Suresi'nde de şöyle buyurulmuş-tur: "... Ve de ki: 'Ben Allah'ın indirdiği Ki-tab'a inandım; aranızda adalet ile hükmet­mekle emrolundum.' ..." (42: 15).

Nur Suresi'nde şu ayeti kerimeyi görüyoruz: "Aralarında hüküm verilmek üzere Allah'a ve Rasulüne çağırıldıkları vakit inananların sözü ancak; 'İşittik, itaat ettik.7 demeleridir?' (24: 51). Nisa Suresi'nde de şöyle buyurul-muştur: "Onlara: 'Allah'ın indirdiğine ve Peygamber'e gelin!' dendiğinde, münafıkla­rın (iki yüzlülerin) senden büsbütün uzak­laştıklarını görürsün. Başlarına kendi işledik­lerinden ötürü bir musibet çattığında sana gelip: 'Biz sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak İstedik.' diye Allah'a yemin ediyorlar... Biz her peygamberi ancak, Allah'ın izniyle, ita­at olunması için gönderdik... Hayır, Rabbi-ne andolsun ki, aralarında çekiştikleri şey­lerde seni hakem tayin edip, sonra senin ver­diğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmaz­lar." (4: 61-65).

 

6- Yönetici

 

Kur'an-ı Kerim, Muhammed @'m Allah ta­rafından insanları yönetmek için gönderil­diğini muhtelif vesilelerle açıkça ifade etmek­tedir: Bu görev, onun Allah'ın Rasulü-Elçisi olma görevinin bir parçasıdır. "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izni ile İtaat edilmek­ten başka bir amaçla göndermedik..;' (4: 64). Yine aynı surede, "Kim Rasul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse (bilsin ki), Biz seni onlara bekçi gönderme­dik." buyurulmuştur. (4: 80). Fetih Suresi1 nde de şu Kelamullah'ı görüyoruz: "Sana bi­at edenler gerçekte Allah'a biat etmektedir­ler..." (48: 10). Muhammed Suresi'nde şöyle buyurulmaktadır: "Ey İnananlar! Allah'a ve Rasulüne itaat edin, işlerinizi boşa çıkarma­yın." (47: 33).

Ahzâb Suresi'nde bu konu daha da açık ola­rak ifade edilmiştir: "Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanan bir er­kek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seç­me hakkı yoktur. Kim, Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (33: 36).

Mü'minlere, aralarındaki bütün ihtilâfların çözümü için bunları Allah'a ve Rasulüne ge­tirmeleri emrolunmaktadır: "Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Rasule ve sizden emir sa­hiplerine itaat edin. Eğer bir şeyde çekişir­seniz, —Allah'a ve ahiret gününe inanmışsanız— onun hallini Allah'a ve Ra­sulüne bırakın..." (4: 59).

 

7- Uyarıcı Ve Müjdeleyicı

 

Rasulullah @, aynı zamanda, kâfirleri Al­lah'ın Dini'ni kabul etmemeleri ve bunun elim sonuçları bakımından uyarmak ve kor­kutmak, öte yandan, inananları Hüküm Gü-nü'ndeki mükâfat ve fecirleri müjdelemek­le görevliydi: "Ey Peygamber! Biz seni şa­hit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik." (33: 45).

Fatır Suresi'nde şöyle denmektedir: "Sen sa­dece bir uyarıcısın. Biz, seni gerçek ile bir­likte müjdeleyicı ve uyarıcı olarak gönder­dik. Geçmiş her ümmet içinde mutlaka bir uyarıcı bulunagelmiştir." (35: 23-24). Sebe Suresi'nde de şöyle buyurulmaktadır: "Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler." (34: 28).

 

8- İyiliği Emreden, Kötülüğü Nehyeden

 

Rasulullah @'ın hayatında diğer bir Önemli amaç da, iyi ve Hakk'a uygun olan işleri teş­vik ve emretmek; şer olan işleri engellemek­tir. O, hayır ve selâmetin insanlar arasında yayılması, yeryüzünde âdil ve Hakkaniyet'e uygun bir düzeni kurmak için gönderilmiş­tir. "... O ki, kendilerine iyiliği emreder, kö­tülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, kötü şeyleri haram kılar..." (7: 157).

Peygamber @, bütün bu fonksiyonları, Al­lah'ın Rasulü sıfatıyla üstlenmiş ve,bunları büyük gayretiyle yerine getirmiştir.

 

3- Peygamber @'a Selâm Ve Salât Getirmenin Önemi

 

Anlamı

 

Kur'an-ı Kerim bütün müslümanları, Allah1 m Dini'ni insanlığa yaymak için büyük ça­ba sarfeden ve Allah yolunda onlara önder­lik eden, Peygamber @'ı övmeye, ona dua etmeye ve esenlik dilemeye çağırmaktadır. "Allah ve melekleri peygamberine salât et­mekte (övmekte)dir. Ey inananlar, siz de ona salât ve selâm getirin." (33: 56). Selâm ve sa-lâtın manasım müslümanların idrak etmesi

"Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salât etmektedir. Ey inananlar, siz de ona salât edin, içtenlikle selâm edin."

Kur'an-ı Kerîm, Ahzâb Suresi (33): 56. âyet.

Allah tarafından salât, rahmet ve kulunun sânını yüceltmek anlamına gelir. Meleklerin salât) da burada yine peygamberin şanını yüceltmek demektir. Ayrıca meleklerin mü'minlere salât etmesi, onlar için bağış dilemeleridir. Mü'minlerin salâti ise dua anlamındadır. Yüce Allah, bütün mü'minlere, peygamberine salât ve selam getirmelerini emretmektedir. Yani onun için rahmet ve esenlik dilemelerini, böylece ona saygı göstermelerini istemektedir. Ömürde bir kere olsun. Hz. Peygamber @'a salât ve selam getirmek farzdır. Bir rivayete göre onun adı her anıldığında salât ve selam getirmek vâcibdir. "Allahümme sallı ala Muhammedin" demek salât, "esselâmu aleyke eyyühe'n-nebiyyü" demek selamdır. Rasulullah @'dan rivayet edilen birçok salâvât-ı şerife vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salât ve selam getirmek, bize karşı peygamberin sevgisini çeker ve onun, bize şefaat etmesine sebep, kendimiz için de rahmet olur. (Prof, Dr. Süleyman Ateş, Kur'an-ı Kerim ve* Yüce Meali, sh. 425):

çok önemlidir. Ancak böylece, daha önceki ümmetlerin peygamberlerini överken düştük­leri tuzaklardan ve dolayısıyla doğru yoldan sapmalarından korunabilirler. Bu ayette ge­çen kelimeler sallû ve teslimâ'dır. Sallu sa­lât, Allah'a peygamber @ için dua etmek de­mektir. Teslimâ (selâm) da peygambere, ba­rış ve emniyet, esenlik dilemektir. Salât, ay­nı zamanda, selâm ve selâmet anlamı taşı­makta ve Allah'a, peygamberine rahmet, esenlik ve selâmet vermesi için dua etmek­tir. Bu iki kelime; dua, barış, selâm, övgü ve esenlik anlamlarını taşır. Allah ve melekle­ri, bunları Peygamber @'a göndermekte ve müslümanlardan da aynı şeyi istemektedir.

Allah tarafından salât; rahmet ve kulunun şanını yüceltmek anlamına gelir. Meleklerin salâtı da yine peygamberin sânını yüceltmek demektir. Mü'minlerin salâtı ise dua anla­mındadır.

 

Önemi

 

Şimdi de salât ve selâmın önemini ele ala­lım. (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, Tefhimül Kur'an, İng. Cilt IV, sf. 122-128). Bu kelimeler Al­lah ile ilgili olarak kullanıldığında, Allah'ın peygamberine karşı çok merhametli olduğu ve onu övmesi anlamına gelir. Onu ve işini övmekte şanını yüceltmekte; selâm ve salâ-tını tevcih etmektedir. Salavât, ayrıca İnsan­ların ve Şeytanın şerrinden Allah'ın Rasulü1 nü muhafaza etmesidir. Allah'ın peygambe­rine şeref ve selâmet lütfettiğini gösterir. Sa-lavat, meleklerle ilgili kullanıldığında, melek­lerin Rasulullah @'a büyük bir sevgi ve şef­katle saygı göstermesi, Allah'a onu mağfiret etmesi, şanını çok ve daha çok yüceltmesi, dininin sancağını yüceltmesi, onun Şeriatı­nı (hayat tarzını) yayması ve onu makamla­rın en şereflisine —Makamı Mahmud— ulaştırmasını dilemeleri anlamına gelir.

Salavat, müminler tarafından yapıldığında, dua, övgü ve selâm anlamlarına gelir. İmam Buharî'nin Ebû'l-Aliyye'den naklettiğine göre Allah'ın salât'ı, Peygamber'İn yüceltilmesi ve övülmesi ve melekler önünde methedîlme-sidir. Onun adı ezan, İkamet, Cuma ve Bay­ram hutbelerinde Allah'ın yüce ismi ile bir­likte anılmaktadır. Allah dinini tüm dünya­ya yaymış ve diğer hayat tarzları, dinler üze­rine hâkim kılmıştır. Bu Rasumllah @'ın bu dünyada zafer ve övgüsüdür. Ve Ahiret'te de o, bütün yaratılanların üstünde olacak, mev­kilerin en yükseğine —Makam-ı Mahmud'a— çıkarılacaktır. (Mevlânâ Müftü Muhammed Safi, Maarifel-Kur'an, İng., Cilt VII, sf. 221-225).

Yukarıda işaret edilen, Allah'ın Rahmeti'nin Rasulü üzerine olduğunu, meleklerinin de onu desteklediklerini açıkça göstermektedir. Allah ve melekleri Rasulullah @'ı destekler­ken, kâfirler ve şeytan nasıl ona engel olabi­lir? Bu ayetle, müsltimanlara iki şey yapma­ları emrolunmaktadır: İlki, sallû aleyhi ve ikincisi sellimû teslimâ. Salât, sonrasında âlâ gelirse üç anlama gelir: Birincisi, birisine kar­şı sevgi ve muhabbet ile eğilim göstermek­tir;'ikincisi, birisini övmek ve yüceltmek; üçüncüsü, birisine dua etmektir. Salât keli­mesi Allah'a atfedildiğinde üçüncü anlam­da kullanılamayacağı açıktır. Çünkü, Allah-m birisinden bir şey istemesi veya temenni et­mesi düşünülemez. Bu yüzden sadece ilk iki anlam anlaşılabilir. Ancak, bu tabir melek­ler veya insanlarla ilgili olarak kullanıldığın­da üç anlamı da taşır. Bu anlamda, salât; sev­gi ve muhabbet, övgü ve yüceltme, Allah'a rahmet ve selâmet için dua demektir.

Selâm kelimesi de üç mâna taşır. İlki her tür zarar, şer ve eksiklikten muhafaza ve tam bir emniyet içinde olmak demektir. İkincisi, se­lâm; düşmanlık, husumet, çatışmanın olma­dığı barış ve esenlik demektir. Üçüncüsü de, selâmlama ve karşılama anlamıdır.

Müslümanlara, Rasulullah @ için Sellimû Teslimâ demek emri, Peygamber @'ın em­niyet ve selâmeti için dua etmeleri anlamına gelir. İkincisi, onu tüm kalpleriyle, mal ve canlarıyla desteklemeleri ve her şeyleriyle onun davasının mücadelesini vermeleri de­mektir. Aynı zamanda ona karşı gelmekten sakınmaları ve tam manasıyla teslim olup, yolundan gitmeleridir.

 

Usûl

 

Bu ayet vahyolunduğunda, Sahabe'den ba­zıları Rasulullah @'a sordular: "Ey Allah-ın Rasulü; Sen bize selâm usulünü öğrettin:

'Es-Selâmu aleyke eyyuhe nebiyyi ve rahmu-tuAllahı ve berekâtuhu.' (Selâm senin üzeri­ne olsun ey Peygamber ve Allah'ın rahmet ve bereketi de), ve seninle karşılaştığımızda, 'Es-Selâmu aleyke ya Rasulullah' (selam se­nin üzerine olsun, ey Allah'ın Rasulü). Peki sana salât göndermenin usulü nasıldır?"

Bu soruya cevap olarak Rasulullah @, muh­telif münasebetlerle insanlara salâtı öğret­miştir. (Ebû'l Âla Mevdûdi, Tefhimül Kur1 an, Cilt IV, sf. 123-128). Ka'b b. Ucre'nin ri­vayet ettiğine göre Rasulullah @ salât hak­kında şunları söylemiştir: (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Mu-hammedin kema salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahime inneke hamidün mecid. Alla­hümme barik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin Kemâ barekte alâ İbrahime ve âli İbrahime inneke hamidün mecid): "Al­lah'ım! Muhammed'e ve onun yolundan gi­denlere, İbrahim'e ve onun yolundan giden­lere rahmet ettiğin gibi rahmet et! Muhak­kak ki sen övülmüşsün. Allah'ım! Muham­med'e ve onun âline, İbrahim'e ve âline ha yır ve bereket verdiğin gibi hayır ve bereke" ver. Muhakkak ki sen; Övülen ve sânı yüce olansın!"

Zikredilen salât'la ilgili bu hadis, ufak ifade farklarıyla meşhur altı hadis kitabımn(kütü-bü sitte) hepsinde mevcuttur. Raviler arasın­da İmam Ahmed, îbni Ebî Hatem, İbni Cu-reyr, İbni Ebî Şeybe ve Abdurrezzak da bu­lunmaktadır. İbni Abbas, Ebû Hamid Saî-dî, Ebû Said Bedri, Ebû Said Hudri, Büreyde b. Husayb, Ebû Hureyre ve Talha'nın da dahil olduğu başka sahabeler Rasulullah @'dan benzer şekilde salâtı rivayet etmişler­dir. Sözlerde çok az farklılıklar olmakla be­raber anlamları tamamen aynıdır. Bu kelime­lerde izaha ve değerlendirmeye muhtaç bir­kaç nokta bulunmaktadır.

Evvela, hepsinde, Rasulullah @, kendisine salavat göndermenin en güzel yolunu öğret­miştir. Bu da Allah'a şöyle dua etmektir: ''Allah'ım! Muhammed @ üzerine salât gönder. Bu ifadeyle, Rasulullah @ açıkça göstermektedir ki, ona ne kadar salât gön­dermekle en iyi dileklerini yollasalar da, ona lâyık olanı, yeterince yerine getirmiş, onu de­ğerini tam manasıyla bilmiş olamazlar. Onun müminler üzerindeki yükümlülük, nimet ve hayrı çok büyüktür. Onları cehalet ve inanç­sızlık karanlığından (küfürden) bilgi ve iman ışığına (nuruna) ulaştırmıştır. Bu yüzden güçlerinin yettiğince, ne kadar çalışırlarsa ça­lışsınlar, Rasulullah @'m hakkını ödeyemez­ler. Bunun için, Peygamber @, ashabına ken­disine salât göndermesi için Allah'a dua et­melerini söylemiştir. Gerçekten de insanlar onu övmekle, ona ne görev ve mevkiinin kar­şılığını verebilir, ne de onun şerefi ve mevki­ine bir şey ekleyebilirler. Onun şeref ve sânı­nı, onun mevkiîni yükseltecek olan ancak Allah'tır. İnsanlar, onun ifadesi ve ölçülme­si mümkün olmayan nimet ve hayırları için yeterli şükran ve kadri asla tamamen ve hak­kıyla gösteremezler. Onun insanlığa olan hiz­metinin karşılığını ancak Allah ödeyebilir. Aslında, Peygamber @'a salât göndermenin Allah'a, ona salât göndermesi için dua et­mekten başka bir yolu da yoktur. Başka bir ifadeyle, biz insanlar, kendi kendimize Ra­sulullah @'a lâyık salavat göndermeye muk­tedir olmadığımız için, Allah-u Teâlâ'ya ken­di namımıza ona salavat göndermesi için dua etmekteyiz.

İkincisi, salât sadece Muhammed @'ın ai­lesine değil, onun yolundan gidenleri içer­mektedir. Kur'an-ı Kerim'de bu kelime bu emrolunmuştur. Böylece, peygamberlerine zaten çok borçlu ve sorumlu oları müminle­rin ona salât göndermelerinin önemini da­ha da artırmaktadır. Bu yüzden, müslüman-lar, Rasulullah @'a salât göndermek konu­sunda çok hassas olmalıdırlar. Peygamber @'a salât gönderenlerin, bu hareketle Allah ve meleklerine katılmış olmaları onların iyi­lik ve faziletlerini göstermektedir. (Emin Ah-sen Islahı, Tudabbar-i Kur'an Cilt V, s. 265).

Rasulullah @'ın öğrettiği en güzel salât her namazın son ka'desinde okunmaktadır. Bu­nunla beraber, hadislerde rivayet edilen ufak kelime farkları bulunan salât şekilleri de var­dır, ama hepsinin manası aynıdır. Esas Ra­sulullah @'ın talim ettiği şekliyle salavat'ın içinde hem salât, hem de selâmın olmasıdır.

 

Mecburî Veya İhtiyarî

 

Şimdi de şu soruyu soralım: Peygamber @'ın her adı anıldığında ona selâm ve sâlât getir­mek zorunlu mu, yoksa ihtiyari midir? Bü­tün âlimler, fakihler ve müfessirler bunun se­vap ve müstehap olduğunda ittifak etmek­tedirler. Rasulullah @'a salât ve selâm gön­deren herkese Allah tarafından mükâfat var­dır; fakat bunu ihmal edenlere de Allah bir ceza vermeyecektir. Ancak, adının her anılı-şında Rasulullah @'a salât ve selâm gönder­mek, İslâm ananesi ile tesis ve teyid edilen normal bir hareket ve gelenek haline gelmiş­tir. Özellikle Sünnet ile salavat nizama kon­muştur. Namazda Rasulullah @'a selâm ve salât göndermek İslâmî uygulama ile yerleş­miştir. Allah'ın yukarıda zikredilen ayeti üze­re, her insanın ömründe bir defa dahi olsa Rasulullah @'a salât göndermesi hususun­da bütün mezhepler müttefiktir. Bu ayetle Allah'ın bunu emrettiği gayet açıktır. Ancak, Kur'an'da emredilen salata verilecek önemin yapısı ile ilgili olarak âlimler arasında fark­lar vardır.

İmamı Şafi'ye göre, namazın sonunda teşeh-hüdde iken Rasulullah @'a salât göndermek anlamda pek çok yerde geçmektedir. (2: 49-50; 3:11; 7:130; ve 40:4 6)

Üçüncüsü, Rasulullah @ tarafından öğreti­len bütün salât şekilleri, ona karşı nezaket ve saygı gösterilmesine ve İbrahim ve âlî İb­rahim'e gönderildiği gibi, ona da selâm gön­derilmesine işaret etmektedir. Şüphesiz, Al­lah, başka insan ve toplumlara göstermedi­ği kadar ihsanını İbrahim ve takipçilerine göstermiştir. (3:33; 4:54; 4:125; ve 16:121-123). O ve takipçileri peygamberlikle şereflendiril­miş, onlara Kitab'm bilgisi ihsan edilmiştir. Allah'a ve O'nun peygamberler vasıtasıyla indirdiği vahye inanan müslüman, hıristiyan, musevî herkes ittifakla onun Önderliğini ka­bul etmektedir. Hatta başka inanç sahipleri de, onun adını kitaplarında ilk önderler ara­sında bulurlar ve mühim şeklî farklar olma­sına rağmen ona saygı gösterirler. Bu yüzden, Rasulullah @ izleyicilerinden; Allah'a İbra­him @'a ve izleyicilerine gönderdiği gibi, kendisine de salât ve selâm göndermesi için dua etmelerini istemiştir.

Dördüncüsü,Peygamber@'asalât gönderen­ler ona bir iyilikte bulunmamakta,fakat, bu konuda Allah ve melekleriyle birleşerek, Al­lah'ın rahmetine lâyık olmaktadırlar. Had­di zatında, Allah'ın rahmetine ve meleklerin dua ve selâmına mazhar olan Rasulullah @'ın başkalarının duasına hiç ihtiyacı yok­tur.

Beşincisi, müslümanların bu hareketi, onla­rı sadece nifak hastalığından kurtarmakla kalmayacak, aynı zamanda Allah'ın rahmet ve mağfiretine lâyık adayları yapacaktır. (Emin Ahsen Islahı, Tudabbar-ı Kur'an, Cilt V, sh. 265).

Altıncısı, bu ayette Allah'ın inananlara Ra-' sulullah @'a salât gönderilmesini emrediş Şekli de, onun kıymet ve mevkiini artırmış­tır. Allah, onu kendi ve melekleri namına sa­lata işaret etmekte, daha sonra da mümin­lerden aynı şeyi istemektedir. İnananlara, Al­lah ve meleklerinin yaptıkları şeyi yapmak mecburidir. Salâtı terkederse namazı fâsid olur. Sahabe'den, İbni Mes'ud Ensarî, İbni Ömer ve Cabir b. Abdullah ve tabiinden Şey-be, İmam Muhammed Bekir, Muhammed b. Ka'b Kurzi ve Mukatib b. Hayyan da aynı gö­rüştedirler. Fakihler arasında İshak b. Rahû-ye ve son günlerinde Ahmed b. Hanbel de bu görüşü desteklemişlerdir. İmam Ebu Ha-nife ve İmam Mâlik'in de dahil olduğu fa-kihlerİn çoğunluğu herkesin ömründe en az bir defa salavat göndermesinin farz olduğu görüşündedirler. Bu tam Kelime-i Şehadet gi­bidir. Yani birisi, Allah'ın vahdetini (tevhid) ve Muhammed @'ın peygamberliğini (risa-let) bir defa tasdik etmekle bu farzı yerine getirmiş olur. Aynı şekilde, birisi Peygamber @'a, bir defa salât gönderirse, (salat' alâ'n-nebiy) yükümlülüğünden kurtulmuş olur. Ondan sonra, Kelime-i Şehadet gibi, salât da bir defa olsun yerine getirdiği için farz de­ğildir artık.

Ancak salâtın namazda okunmasını mutla­ka farz kabul eden başka mezhepler vardır. Bunu namazda teşehhüd okumasıyla sınır­lamazlar. Salâtın her duada farz olduğunu kabul edenler de vardır. Bazıları da Rasulul­lah @'ın her zikredildiğinde salât getirme­nin farziyeti görüşündedirler. Bir görüşe göre de, bir mecliste Muhammed @'ın adı kaç de­fa geçerse geçsin, bir defa salât getirmek farzdır.

Bu farklı görüşlere rağmen salâtın namaz.daki mecburiyeti açıktır. Çünkü, ashabı Ra­sulullah @'a nasıl salât göndereceklerini sor­duğunda bu şekilde göstermiştir. Rasulullah @'ın ilk takipçilerinden sonraki nesillere ka-darki (selef ve halef) bütün âlim, fakih ve müfessirler yaklaşık aynı görüştedir. Bu yüz­den, bunun sadece İmamı Şafi'nin görüşü olduğunu söylemek doğru olmaz. İbni Ab-bas tarafından nakledilen ve Tirmizî, Ah-med, Ebu Davud, Nesei ve İbni Huzeyme-nin kaydettiği bir hadis de bunu destekle­mektedir: Rasulullah @'ı Allah'a hamdet-meden ve salât göndermeden niyat ettiğini işitti. Rasululiah @ duasını çok çabuk yap­tığını söyledi. Daha sonra da, dua eden bi­risinin evvelâ Allah'a hamd etmesini, daha sonra peygamberine salât göndermesini, on­dan sonra da İstediği şey için dua etmesini söyledi. İbnİ Mace'nin rivayetine göre Rasu­lullah @ şöyle demiştir: "Abdestsiz namaz olmaz, Besmele'siz abdest olmaz ve Peygam-ber'e salât göndermeksizin namaz olmaz." Yine İbni Mace'nin Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet ettiğine göre başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Peygambere salât gönder­diğiniz zaman güzel bir şekilde gönderin ki, ona sunulma ihtimali olsun." (İbni Kesir, Tef­sir, Böl. 22, sf. 31-35).

İmam Ahmed, Rasulullah @'m şöyle dedi­ğini rivayet etmiştir: "Kimin yanında adım anılırsa, bana salât göndersin. Bir salât gön­derdiği için Allah ona on sevap gönderir." Ebu Davut et-Tayâlisî'nin rivayetine göre bir salât rahmet getirir ve on gühanın affına se­bep olur. (Müsned). Hz. Ali'nin rivayet etti­ğine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "Ha­sis İnsan, benim adımın anıldığında bana sa­lât göndermeyen kişidir." (Tirmizİ ve Ahmed Hasan b. Ali'den naklen). Başka bir hadiste böyle birinin en cimri adam olduğu İfade edilmektedir. Başka bir hadiste Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "benim adım zikredil-diğinde, orada bulunup da bana salât gön­dermeyen insana yazıklar olsun. Ramazanın tamanını geçirip de günahları affolmayan kimseye yazıklar olsun. Ana-babasından birinin olsun yanında yaşlılığa erip de, onun Cennet'e girmesine sebep olmadığı kimseye yazıklar olsun." (Tirmizî)

Rasulullah @'ın bu sözleri, Rasulullah @'a salât getirilmesi gerektiği yolundaki görüşü teyid etmektedir. Bu görüş Tehanî Safi ve el-Halimî'nin de içinde bulunduğu bir grup âlim ve fakih tarafından da desteklenmek­tedir. (İbni Kesir, Tefsir, XXII, sh. 31-35)

 

Salâtın Fazileti

 

Salâtın mecburiyeti bakımından fikir ayrı­lırları bulunmaktadır. Fakat, salâtın, fazile­ti, iyiliği, büyük bir mükâfata vesile olması hususunda bütün ümmet fikir birliğindedir. Hiçbir müminin bu nokta üzerinde en ufak bir şüphesi olamaz. Rasulullah @'ın adını duyan ve okuyan her müslüman, hemen, kendiliğinden samimiyetle ona salât gönde­recektir. Aksi düşünülebilir mi? Kİm velini­metine minnettar olmaz ki? En cimri insan bile velinimetine şükranını ifade için bir anını sakınır? Kim insanlığa Muhammed @'dan daha hayırlı olabilir? İnsanın kalbinde ne ka­dar fazla iman ve İslâm olursa, Rasulullah @'ın hayrını daha çok takdir ederse, o ka­dar çok salât niyaz eder. Başka bir deyişle bir insanın salâtının bolluğu ve sıklığı, onun Muhammed @?m Şeriatı (Hayat tarzı) ile olan ilgisini, içindeki iman ve şükranın de­recesini gösterir. Bu yüzden Rasulullah @' kendisine salât gönderen salata devam ettiği sürece, meleklerin de hayır dua ettiğini söy­lemiştir. (Ahmed ve İbni Mace, —Ebû'l Âlâ Mevdûdi, Tefhimül Kur'an, İng., Cilt IV, sh. 123-128).

Rasulullah @'m, salâtın faziletine işaret eden çok sayıda hadisi mevcuttur. îbni Mes'ud-un rivayetine göre Rasulullah @ şöyle demiş­tir: "Kıyamet Günü'nde bana en yakın olan bana salât gönderenler olacaktır." (Nesei ve Dârimî). Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöy­le dediğini rivayet etmiştir: "Hiç kimse ba­na, (Allah'ın izniyle) karşılığını vermeyece­ğim bir selâm vermeyecektir!' (Ebu Davud ve Beyhakî). Aynı Sahabenin rivayetine gö­re Rasulullah @ şöyle demiştir: "Bana sa­lât, dua edin; çünkü nerede olursanız olun, sizin salâtınız bana ulaşır." (Neseî). Ebu Tal-ha'nın anlattığına göre, Rasulullah @ bir gün yüzünde neşeli bir ifadeyle gelerek şöy­le demiştir: "Cebrail @ geldi ve bana Rab-bimin şöyle dediğini söyledi: 'Ümmetinin hd birinin —Benim onlara on misli nimetimle— sana salât ve selâm göndermelerinden hoş­lanmaz mısın Muhammed?' " (Neseî ve Da-rimî).

Übey b. Kâ'b'ın anlattığına göre bir gün Ra­sulullah @*a sık sık salât gönderdiğini söy­lemiş ve ona ne kadar salât gönderilmesi ge­rektiğini sormuştur. Rasulullah @ istediği kadar gönderebileceğini söylemiştir. Übey b. Kâ'b duasının dörtte birini salata ayırmayı-teklif edince, Rasulullah @: "Ne kadar is­tersen, fakat artırırsan senin için daha İyi olur." cevabını vermiştir. Yarısını teklif edin­ce, Rasulullah @ yine: "Ne kadar istersen, fakar artırırsan, senin için daha iyi olurT de­miştir. Übey b. Kâ'b, daha sonra, duasının üçte ikisini ona salât göndermeye tahsis ede­ceğini söyleyince de aynı cevabı almıştır. Du­asının tamanını salât'a tahsis edeceğim söy­lemesi üzerine ise Rasulullah @: "Sen o za­man endişeden âri olursun ve günahların da kefarete uğrar." demiştir. (Tirmizî). Abdul­lah b. Mes'ud şunları anlatmıştır: "Ben ve Rasulullah, Ebu Bekir ve Ömer'le birlikte namaz kılıyorduk. Oturunca, önce Allah'a hamdettim, sonra da Rasulullah @'a salât duası okudum. Daha sonra da kendim için dua ettim. Rasulullah @: 'İstersen, istediğin sana verilir; istersen istediğin sana verilir' de­di." (Tirmizî). Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın Şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kim meza­rımda bana salât dua ederse, ben onu duya­rım. Kim de bana uzaktan salât niyaz eder­se, salâtı bana ulaşır:1 (Beyhakî). Abdullah b. Amr da şöyle demiştir: "Bir kimse Rasu­lullah @'a bir defa salât ederse, Allah ve me­lekleri ona yetmiş sevap yazar." (Ahmed). Rüveyli'nin rivayetine göre Rasulullah @ Şöyle demiştir: "Kim Muhammed'e 'Allahım, Kıyamet Günü'nde onu yanına al' diye­rek salât ederse, benim şefaatimden emin olur." (Ahmed). Ömer b. Hattab'a göre, bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Dua yer ile gök arasında durdurulur. Rasulullah @'a sa­lât niyaz etmeden yükselmez." (Tirmizî, Miş-kât el-Mesâbih)

Bir gün, bütün hayatı boyunca devamlı Pey­gamber @'a salât göndereceğini söyleyen bi­risine Rasulullah @ şu cevabı vermiştir: "O zaman bu dünyadaki ve uhrevî bütün arzu­ların yerine gelir." (Ahmed). Rasulullah @'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bana (sık sık) salât gönderin. Çünkü bu sizin zekâtı-nızdır. Ve bunun için beni vesile yapın. Cen-net'te sadece bir kişiye bahşedilecek yüksek bir makam vardır. Benim bu şahıs olmam şa­şırtıcı olmaz." (Ahmed) (Y. Allame İbni Ke­sir, Tefsir, İng., Bölüm 22, sh. 31-35)

 

Muhtelif Vesilelerle Salât

 

Müminlerin, Rasulullah @'a salât dua etme­leri gereken pek çok hal vardır. Bu, bazen farz, bazen ise sadece övülen ve arzu edilen bir iştir.

1- Ezan: Müsned'de rivayet edildiğine gö­re Rasulullah @ şöyle demiştir: "Ezan'ı duyduğunuzda müezzinin söylediklerini tekrar edin ve sonra da bana salât gön­derin. Bir salât için Allah size on sevap verir... Dinleyin: Benim vesilem ile dua eden için şefaatim haktır." (Ahmed).

2- Camiye Girerken ve Çıkarken: Fatıma-nın rivayetine göre Rasulullah @, cami­ye hem girerken, hem de çıkarken salât ve selâm okurdu. Ve Hz. Ali de şöyle de­miştir: "Camiye girdiğinizde Rasulul-lah'a salât niyaz edin." (Ahmed)

3- Teşehhüd: Namazın son kadesinde âlim ve fakihlerin çoğunluğuna göre teşehhüd okurken salât farzdır.

4- Cenaze Namazı: Rasulullah @'ın sün­netine göre, her cenaze namazını kılar­ken salât okunur. İlk tekbirden sonra, Fatiha Suresi okunur; ikinci tekbirden sonra Rasulullah @'a salât gönderilir; ve üçüncü tekbirden sonra da ölen için dua edilir. (Neseî).

5- Bayram Namazı: Velid b. Ukbe İbni Mes'ud, Ebu Musa ve Huzeyfe'ye gele­rek Bayram namazındaki tekbir hakkın­da sordu. Abdullah b. Mes'ud şöyle de­di: "Tekbir al ve Allah'a hamdet, sonra da Rasulullah @'a salât oku, sonra da dua et. Sonra tekbir al, aynısını yap. Sonra da tekbir al ve Kur'an oku. Daha sonra da tekbir getirerek rükûa git Tek­rar düzeldiğinde, Allah'a hamd et ve Ra­sulullah @'a salât getir ve dua et. Yine tekbir getirerek aynı şeyi yap ve rükûya git." Ebu Musa ve Huzeyfe de bunu te-yid etti. '

6- Duanın Sonunda: Hz. Ömer'in rivaye­tini göre, "Salât okumana kadar dua yerle gök arasında asılı kalır!' (Tirmizî).

Başka bir hadiste de, duanın başında, or­tasında ve sonunda salât getirilmesi ge­rektiği ifade edilmiştir. Kunut duasında da salâtın önemli bir yeri vardır.

7- Cuma Günü: Rivayet edildiğine göre Ra­sulullah @, günlerin en hayırlısının Cu­ma günü olduğunu söylemiştir. "Bana sık sık salât dua edin. Salâtmız bana ula­şır." Sahabenin, "Bizim salâtımız sana, sen mezardayken nasıl ulaşır?" diye so­runca, Rasulullah @; Allah, toprağın paygamberlerin cesetlerini yemesine izin vermez." cevabını vermiştir." (Ahmed) Başka bir rivayete göre Rasulullah @: "Cuma günleri çok salât okuyun.. Çün­kü o gün melekler yanınızdadır. Kim ba­na salât okursa, salât daha bitmeden ba­na ulaşır." demiştir. "Ölümünden sonra da mı?" diye sorduklarında Rasulullah @, Allah'ın toprağın peygamberlerin ce­setlerini çürütmesini yasakladığını söy­lemiştir. "Allah'ın rasulleri diridirler ve Rablerİ   tarafından   rızıklandırılırlar.'' (Ebu Davud ve Neseî) Cuma günü ve ge­cesi çokça salât getirmeyi tavsiye eden çok sayıda benzer hadis vardır.

8- Cuma Hutbesi: Cuma hutbesinde salat okunması farzdır, Salât okunmadan hut­be eksik ve geçersizdir. Çünkü bu da bir ibadet şeklidir. Bu ibadetle de Allah'a hamd ve zikrullah mecburidir. Zikrullah ile, ezan ve duada olduğu gibi, Rasulul­lah @'a salât mecburî olur. Bu görüş İmam Safi ve Ahmed'in de dahil oldu­ğu pek çok ileri gelen âlim ve fakihlere aittir.

9- İhramdakiler: İhramdaki insanların da Allah'a hamd ile salât okumalarının ge­rektiği rivayet edilmektedir: Hz. Ömer'e göre Rasulullah @ şöyle demiştir:"Mek­ke'ye vardığımızda, Kabe'yi tavaf etme­yi bitirip, Makam-ı İbrahim'de iki rekat namaz kılmalısınız. Sonra Beytullah'ı görünceye kadar Safa'ya çıkın. Burada dururken yedi defa tekbir getirin; Allah'a hamdedin ve Rasulullah'a salât ve ken­diniz için dua edin. Sonra Merve'ye gi­din ve aynısını yapın." (İbni Kesir, Tef­sir, İng. Böl. 22, sh. 31-35).

 

Sonuç

 

Salâtın fazileti hususunda bütün mezhepler arasında ittifak vardır. Rasulullah @ 'a salât göndermek çok hayırlı ve mübarek bir ha­reket olup, bunu çok yapanın mevkiini yü­celtir. Allah'ın nazarında, onun hayır dere­cesi yükselir. Kalbi, bütün kir ve dünyevî kö­tülüklerden arınır ve Cennet'e nail olur. Hü­küm Günü'nde Rasulullah @'ın şefaatine mazhar olacaktır. Bu davranış, sünnet-i mü-ekkededir ve herkes tarafından kabul gör­müştür. Rasulullah @'ın devrinden beri, na­mazda son kadede okunmaktadır. îmam Sa­fi, İmam Ahmed ve çok sayıda âlim ve fa-kih bunu farz kabul etmekte ve salâtın okun­madığı namazı eksik ve fasid kabul etmek­tedir.

Eğer bir mecliste, Rasulullah @'ın adı anı-lırsa, ona salât getirilmesi tavsiye edilir ve is­tenen bir harekettir. Ancak âlim ve fakihler bunun farziyeti üzerinde ihtilaf etmektedir­ler. Çoğunluğu, herhangi bir mecliste veya konuşmada Muhammed @'ın adı zikredil-diğinde, müminler olarak ona salât gönder­menin övülmeye değer ve saygılı bir davra­nış olduğu görüşündedir. Bu hareket, faille­rinin Allah nazanndaki mevkiini yüceltir ve onlara büyük bir hayır getirir. Fakat bu mec­buri değildir. Bu durumda salât etmeyen bir cezaya maruz kalmaz. Çünkü, Rasulullah @'m adının bir mecliste veya konuşmada her zikredilişinde ona salât dua etmemek ne bir suç, ne de günahtır.

Gerçi, yukarıdaki durumda salât'ı ihmal eden kişiler Rasulullah @'a salât dua etme­nin getireceği büyük iyilik, ruhî haz ve yük­sek mevkiînden mahrum olurlar. Ama bun­dan ötürü bir ceza görmezler. Bu konuda sa­lâtın faziletine ve bundan kaçınmanın talihsizliğine işaret eden Rasulullah @'ın çok sa­yıda hadisi vardır. Bazı hadislere göre, bu insanlar, büyük bir hayırdan mahrum kalacak­lardır. Bir kısmı da bunların karakter olarak zavallılığını vurgulamaktadır. Diğer bazı ha­dislere göre de, bu salâttan sakınan insanlar Allah'ın rahmetinden mahrum, kendilerini (ahlaken ve ruhen) tahrip etmiş kimselerdir. Bazı hadisler, böyle insanları cimri olarak ni­telemektedir. Şüphesiz, bütün bu hadislerde en kötü insanın velinimetini tanımayan in­san olduğunu göstermektedir. Velinimetine şükrünü elinden geldiğince, en iyi ve saygılı şekilde yerine getirmek, her insanın uyacağı basit ahlâk kuralıdır.

Kim, Muhammed @'dan daha büyük bir ve­linimet olabilir? İnsanlığı, cehalet ve şer ka­ranlığından aydınlığa, bilgi, iman ve mutlu­luğa ulaştıran Muhammed @'dan? Onun efendiliğini tanımayan ve ona saygılı davran­mayan şüphesiz zavallı bir cimri olup, iyi ve mükemmel bir karakterden mahrumdur. O cezalandırılmayacak; fakat bütün bu fazilet­ten kendi ahmaklığından ötürü yoksun ka­lacaktır. Bu yüzden, böyle bir insan Rasu­lullah @'a salât göndermemekle büyük bir hayır kaybına uğramakla beraber: Hesap Günü'nde bu davranışından dolayı ne yü­kümlü olacak, ne de bir cezaya uğrayacak­tır.

Bu hususta ele alınacak başka bir nokta da Rasulullah @'a salât dua etmekten imtina eden cimrilerin kimliğiyle ilgilidir. Mutlaka bu, gerçek bir müslümanın tarifi değildir. Her müslüman Rasulullah @'a, adı her anıl­dığında —bazan kaçırılmakla beraber— sık sık salât dua eder. Cimri olan insan, salât­tan kaçınmayı alışkanlık haline getiren, Ra­sulullah @'a saygı veya onun hayat tarzını benimsemeyen kişidir. Böyle bir kimse için müslümanlık, sadece soydan gelen, nüfus ka­ğıdında yazılı bir kimliktir. Bununla beraber ele aldığımız muhtelif hadislerin ışığında, Rasulullah @'ın isminin her zikredilişinde ona salât getirmeyen herkesin melun, aşağı­lık, iyilikten yoksun olduğunu ve Hesap Günü'nde cezalandırılacaklarını söylemek de doğru olmaz. Bu aşırı bir görüş olup, her­hangi bir hadis ve yerleşmiş islâm geleneğiyle de bağdaşmamaktadır. Alimlerimizin çoğun­luğu, salâtı tavsiye etmiş, övülen ve müste-hap bir hareket olarak görmüştür. Bu fikir­leri de, kuvvetli hadislere ve yerleşmiş îslâm geleneğine dayanmaktadır. Bu durumda, sa­lâtı farz kabul eden âlimler küçük bir azın­lığı teşkil eder. Bunların görüşleri ise zayıf, güvenilir, olmayan hatta uydurma hadislere dayanmaktadır.

Ancak, bütün âlim, fakih ve düşünürlerimi­zin sık sık Rasulullah @'ın adını duymaları halinde salât getirmeleri de yerleşmiş bir ge­lenektir. O kadar ki, bütün hadis kitapları­mız salâtla doludur. Rasulullah @'ın adı ne zamar karşımıza çıksa, "sallallahu aleyhi ve-sellem (Allah'ın salât ve selâmı onun üzeri­ne olsun)" ibaresi hemen ardından yazılmış­tır.

Özel" olarak, îslâmî hareket tarzı, salât ve se­lâmın bir arada okunmasını gerektirir. Yal­nız salât getirmekte bir günah olmamakla beraber, her şeye rağmen, selâmla tamamla­mak tavsiye edilmiş ve övülmüştür.

 

KISIM 5

 

MUHAMMED @’IN PEYGAMBERLİĞİNİN DELİLLERİ

 

1- "Kutsal Metinlerden Deliller

 

Her rasulün kendinden sonra gelecek rasulü haber vermesi ve yolundan gelenlere de ha­lefini takip etmelerini emretmesi, Tevhİdi-İlâhi dinlerde bir usul ve gelenektir. Son ola­rak İncil'de işaret edilen bazı rasuller ümmet­lerini son elçinin geleceği konusunda muh­telif şekillerde uyarmıştır. Bazıları son rasu­lün adını Muhammed veya Ahmed olarak belirtmiş; bir kısmı da, onun bariz fonksi­yonlarını ve elde edeceği şeyleri açıklamış; bazıları da onun özelliklerini saymıştır. Tev­rat ve İncil'de Allah'ın son rasulünün dün­yaya gelmesinden bahseden kısımlara rastlı­yoruz. Bunlar kısaca aşağıda özetlenmiştir.

 

Açık Deliller Eski Ahid (Tevrat)

 

Ahmed. Yahudilere, Süleyman Peygamber @'ın mabedi yıkıldığı ve sürgünde bulun­dukları zaman büyük bir rasulün geleceği müjdelenmişti. Ve bütün milletleri sarsaca­ğını ve bütün milletlerin Hamda'sı (değerli şeyleri) gelecek; ve bu evi izzetle dolduraca­ğım, orduların Rabbi diyor... Bu evin sonra­ki izzeti öncekinden büyük olacak, ordula­rın Rabbi diyor; ve bu yerde Şalom'u (selâ­met) vereceğim, ordular Rabbinin sözü. (Haggay II, 7-9) Hamda kelimesi, hemen he­men tavsiye edilir, övülmeye lâyık, arzu edi­len beklenen mânasına gelen 'Ahmed' ile ay­nı anlamdadır. İslâm. Aynı şekilde, Şalom kelimesi de islâm ile tam manasıyla aynı anlamdadır. Her iki­si de 'selâmet, barış, itaat ve teslimiyet' de­mektir. (Prof. Abdul Ahad Davud, Muham-med in the Bible —İncil'de Muhammed—, sh. 22-127).

Eski Ahid (Tevrat) da, bu görüşü kuvvetlen­diren başka bir tahmin de vardır: "İşte, size elçimi göndereceğim ve önümdeki yolu ha­zırlayacağım, o, aniden bu mabede gelecek­tir. O, sizin arzu ettiğiniz sizi sevindirecek Ahid'in elçisi Adon (yani Rab)dur..Bak, ge­liyor, demektedir sahiplerin Rabbi." (Mala-ki, III, 1). Allah'ın son elçisi (rasulü)nin, ma­bede aniden gelişi Kur'an'da da doğrulan­maktadır: "Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini müba­rek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Al­lah'ın şâm yücedir. Doğrusu O, işitendir, gö­rendir." (17:1).

Muhammed @: Tekvin'deki bir haber de Muhammed @'ın Allah'ın vaad edilen elçi­si olduğuna işaret etmektedir: "Saltanat Ya-huda'dan ve Kanun-vericinin ayaklan arasın­dan Şilo'nun gelişine kadar uzaklaşmayacak-tır." (Tekvin XXV. 1). Bu kelime Şilua'ya benzemektedir. Muhtemelen, bir lisandan di­ğerine çevirilirken böyle bir değişikliğe uğ­ramıştır. Haddi zatında, ''Yahova'nın Havarisi" tabiri, Muhammed @ 'm resmî sı­fatı olan "Allah'ın Rasulü (EIçisi)"ne teka­bül etmektedir. Zaten, o bölgede "hüküm­ranlık ve kanun" ile çok kuvvetli bir hâki­miyeti tesis edenin Muhammed @'ın oldu­ğunu söylemeye gerek bile yoktur. Rasulul-lah @ kesinlikle eski tahrif olmuş Yahudili­ğin saltanatı yerine, arza, Rabbinin ve Şeri-atı'nın Nihaî Hâkimiyetini tesis etmiştir.

Eğer Şİlo veya Şilua salim ve emin anlamla­rında da alınsa, tam olarak Muhammed @'a uymaktadır. Gençliğinde, Mekkeliler ona, °nıın dürüst ve doğruluğundan ötürü "el-Errdn" (güvenilir) ve "el-Sadık" (doğru) der­lerdi.

Daniel Peygamber'in Rüyası. Daniel Pey-gamber'in gördüğü rüya ise, mecazî de olsa, Muhammed @'ın gelişine işaret etmektedir. "Tanrı'nın dört rüzgârı büyük denize doğ­ru gümbürdüyordu. Derin denizden çıkan ilk canavar kanatlı bir aslandır; sonra dişleri arasında üç parça et tutan ayı şeklinde bir hayvan ikinci olarak öne çıkar. Bunu müt­hiş bir hayvan takip eder; gelen dört başlı, dört kanatlı kaplandır. Dördüncü hayvan ön­cekilerden daha korkunç ve vahşidir. Bu ba­şında on boynuzu, demirden dişleri olan hil­kat garibesi bir canavar, bir devdir. Boynuz­larından biri yükselmektedir. İşte, bu boy­nuzun üstünde insan ağzı ve gözleri vardır. Ve En Yüksek Olan'a karşı büyük şeyler söy­lemeye başlar. Birdenbire göz kamaştıran bir ışık arasında, ışıktan bir alevin üstündeki te­kerlekli nurdan olan Kürsüsüne oturmuş bir vaziyette semadan Tanrı'nın hayali göründü, önünde nurdan bir ırmak akmakta; milyon­larca kutsal yaratıklar Ona hizmet ediyor ve onbinlercesi de önünde duruyordu. Hüküm Kürsüsü olağanüstü bir dönemini sürüyor­du; kitaplar açıldı. Canavarın vücudu ateşle yakıldı, fakat küfreden boynuzu, 'Bar Neşe' —Adamın Oğlu— bulutların üstüne alınıp, güç, şeref ve ebedî hükümranlık aldığı Tanrı'ya sunulana kadar yaşayacaktır." (Daniel VII).

Tarihî olaylara baktığımızda, şer güçlerin dünyada yaygınlaştığı ve insanlara her yerde zulmedildiği görülür. Bu rüyada bilinmeyen bir dönemde Rabbin yardımıyla hayırlı ge­liş ve bölgeye yayılışı gösterilmektedir. 'Bar Neşe' (Adamın Oğlu) ye Şoltana (saltanat), yağar ve melkute (melekût) bahşedilmiştir. Bunlar ülke, şan ve egemenlik anlamına gel­mektedir. 'Bar Neşe', bütün diğer kıralhkla-rı ezmeye ve arzda Rabbin kanununu tesis et­meye yetkili kılınmıştır. Bu tarif, hiç kimseyle değil, sadece Allah tarafından yetki verilen (53: 2-4) ve Miraç gecesinde İlâhî işaretlere, mucizelere mazhar olan, Allah'ın şeriatını, hayır ve adaleti arza hâkim kılan Muham-med @'a uymaktadır.

Davud Peygamber @'ın Kerameti. Davud Peygamber de, Allah'ın yetkili ve güçlü bir elçisi (rasulü) nin geleceğine işaret eden bir rüya görmüştü: "Rab, efendime dedi: Ben düşmanlarını senin ayakların altına koyun-caya kadar sağımda otur." (Matta XXII. 44: Markos XII. 36 ve Luka XX. 42) Allah'ın, düşmanlarım ezmesi için ilâhî yetkiyi vere­ceği bu kutsal insandan Davud Peygamber @ 'efendim' diye bahsetmektedir. Bu, İsa Peygamber @ olamaz. Çünkü, o hükümran­lığı haiz değildir. Ayrıca Peygamber @'ın oğ­lu olup olmadığı sorulduğunda, kendisi olmadığını söylemiştir. Barnaba İncili'nde İsa @'nın cevabı açıkça ifade edilmektedir: "Tanrı, İbrahim ve İsmail arasında Ahid ya­pıldı." Ve "en yüce ve övülen" Davud vası­tasıyla îshak'ın olmayıp, İsmail'in neslidir." (Prof. Abdul Ahad Davud, Muhammed in the Bible, —İncil'de Muhammed—, sf. 22-127).

Bu durum, Davud Peygamber'in sözlerine baktığımızda daha da doğrulanmaktadır. Davud @ ona 'efendim' veya 'Adon'um' de­mektedir. Davud Peygamber @'den sonra, Muhammed @'den başka kim peygamber­lerin 'Efendisi' olabilir. Ona, 'Peygamberlerin önderi-efendisi' (Seyyid el-Mürselin) de denmektedir. Çünkü, Miraç gecesinde Rasu-lullah @ Allah'ın mucizelerine mazhar ol­madan önce, Kudüs'te bütün peygamberle­rin önünde, onlara namaz kıldırmıştır. Mu­hammed @'dan başka hiçbir peygamber bu şerefe nail olmamıştır.

Ahİd'in Efendisi ve Elçisi. Muhammed @'a başka bir atıf da, tahmin şeklinde yapılmış­tır. Malakî Kitabı'nda şöyle ifade edilmiştir: "İşte! Size elçimi göndereceğim ve önümdeki yolu hazırlayacağım; o aniden bu mabede ge­lecektir. O, sizin arzu ettiğiniz, sizi sevindi­recek Ahid'in elçisi Adon'dur. Bak, geliyor, demektedir sahiplerin Rabbi." (Malakî, III, 1). Bu tahmin beş noktaya işaret etmektedir. İlki, "benim için yol açacak"; ikincisi, "ani­den Kudüs Mabedi'ne gelecektir."; üçüncü­sü, "O Ahid'in (İbrahim Peygamber'e yapı­lan) Elçisi (Rasulü) dir."; dördüncüsü, o di­nin elçisi (rasulü) dir; ve beşincisi, Hüküm Sahibi Rab'dir.

Her şeyden önce, bu tahminden beri görü­len o ki, Allah'ın dininin yolundaki bütün engelleri temizleyen Muhammed @'dan baş­kası değildir. Allah'ın dinini sıradan bir ima­nın anlayıp uygulayabileceği kadar, sade ve açık vaazetmiş, kolaylaştırmıştır. O, tüm in­sanlık için, yeryüzünde barış, adalet ve İyili­ğin tesisi için evrensel bir din verilen tek in­sandır. İbrahim Peygamber @'ın dinini 'hâ­kim kılan, insanların kalbine tek olan Allah1 in şanım ve sevgisini nakşeden yine odur. İkincisi, "o aniden mabede gelecektir." ifa­desidir. Miraç gecesi aniden Kudüs'de olan ve peygamberlere namazda imamlık eden de Muhammed @'dır. Üçüncüsü, 'Ahid'in Elçisi' olarak nitelenebilecek de daha önce de ifade edildiği gibi Muhammed @'dır. Dördüncü olarak, Musa @'dan beri bağım­sız bir dini kuran Muhammed @'dan başka peygamber yoktur. İslâm dinini açıklayarak, musevîlik ve hıristiyanhğın âdet ve gelenek­lerini kaldıran ve İbrahim @'ın tevhidi di­nine bağlayan yine odur. Beşincisi, Musa (S)'in zamanından beri devrinin şeytanî ve şer kuvvetlerine karşı mücadele eden, onları yok etmek için büyük ordular kuran ve Allah'ın gerçek ve saf dinini insanlığa tesis eden yal­nız Muhammed @'dır. (Prof. Abdul Ahed Davud, a.g.e., 22-127).

Bir Peygamberin Ayırdedici Özellikleri. Al­lah'ın gerçek peygamberinin açık bir işareti Yeremya'da şu sözlerle açıklanmıştır. "İslâm (Şalom) ı haber veren Peygamber, bu pey­gamber sözünün gelişinde, gerçekten Allah tarafından gönderilen bir Peygamber olarak bilinecektir." (Yeremya, XXVIII, 9) Gerçek­ten de insanları Allah'ın dinine davet etmek ve kendiliğinden bir şey söylemediğini ve an­cak kendisine vahyolunana davet ettiğini söy­lemek, Muhammed @'ın ayırdedici bir özel­liğidir. "De ki: 'Ben de ancak sizin gibi bir insanım; bana tanrınızın tek bir Tanrı oldu­ğu vahyolunuyor..'"(18: 110). Fussilet Sure-si'nde de şöyle buyurulmaktadır: "De ki: 'Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, tarîrınızın bir tek Tanrı olduğu vahyediliyor. O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin. Or­tak koşanların vay haline!'"(41: 6). Yerem-ya'ya göre her gerçek peygamber İslâm di­nini tebliğ etmiştir. (Prof. Abdul Ahed Da­vud, a.e.g., 22-127). "İslâm (Şalom)'ı tebliğ eden Peygamber, bu Peygamber sözünün ge­lişinde, gerçekten Allah tarafından gönderi­len bir Peygamber olarak bilinecektir'' Şüp­hesiz, o zamandan beri insanlara saf olarak İslâm'ı (İbrahim'in tevhidi dinini) tebliğ eden ve diğer bütün hayat tarzlarını reddeden Mu­hammed @'dır. "İbrahim ne yahudi, ne de hıristiyandı; dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi." (3: 67).

İslâm Dünyada Allah'ın Hükümranlığıdır.

Daniel'den bir pasaj da, İslâm'ın gelişiyle Al­lah'ın Hükümranlığının dünyaya hâkim ol­duğunu teyid etmektedir. "Hükümranlık su­nanın altındaki bu hükümranlığın azameti ve egemenliği En Yüksek olan Azizlerin hal­kına verilecektir; onun (halkın) hükümran­lığı ebedî bir hükamdarlık olacak ve bütün icareler ona itaat ve "hizmet edeceklerdir." (Daniel, VII, 22 ve 27). Daniel'in bu tahmini de İslâm'ın devlet konularında din ayırı­mı yapmayışı ve bunları aynı şeyin iki veç­hesi olarak ele almasına uymaktadır. Bu, in­sanların günlük hayatlarına, işlerine hükme­den ve Allah'ın arzdaki Hâkimiyet ve Şeria­tını tesis eden bir dindir. Diğer bir ifadeyle, Allah'ın Dini aynı zamanda Allah'ın hüküm­lerinin cari olduğu, dünyevî egemenliğidir. Ve bu tahminden bu yana, Muhammed @'dan başka Allah'ın hiçbir rasulü (elçisi) bunu te­sis etmemiştir.

 

Yeni Ahid (İncil)

 

Aynı şekilde, Yeni Ahid (İncil)'de de Mu­hammed @'ın geleceğine açıkça işaret eden pek çok kısımlar mevcuttur. Bunlar, ya doğ­rudan onun ismini zikretmekte ya da onun hareketleri veya fonksiyonlarının özellikleri­ne atıf şeklindedir. Bunlardan birkaçını ör­nek olarak vermekte fayda vardır.

Baptist John (Yahya Peygamber).Yahudiler, kim olduklarını öğrenmek amacıyla ona ra­hiplerini göndermişti. "O ise, 'Ben Mesih de­ğilim' diye itiraf etti. Yine sordular : 'O za­man kimsin? İlyas mısın sen?' Yine 'Hayır' dedi. 'Sen o peygamber misin?' diye sordu­lar 'Hayır' dedi. Ve tekrar sorarak şöyle de­diler: 'Öyleyse sen Mesih, İlyas veya o pey­gamber değilsen, niçin vaftiz ediyorsun?' " (Yuhanna, I, 20-25). O peygamber denen İsa değildir; ancak Muhammed @ olabilir. Çün­kü Yahya Peygamber @, nübüvvetini ve teb­liğini ve o peygamberin geleceğini haber ver­meyi İsa'nın yaşadığı dönemde sürdürmüş­tür. Bundan da Öte, Yahya @'ın verdiği o peygamberin, kendinden 'daha güçlü' şeklin­deki tarifi İsa'ya değil, fakat Muhammed @'a uymaktadır. "Yahya onlara cevap verip, dedi: Ben sizi su ile vaftiz ediyorum; fakat benden sonra gelen birisi vardır ki, benden daha güçlüdür; ben onun çarığının bağını çözmeye bile lâyık değilim. O sizi ruh ve ateş ile kutsayacaktır." (Yuhanna, I, 26-27). "Sonra" edatı, İsa @'ın o peygamber ola­mayacağını   sarih  olarak   göstermektedir.

 (Prof. Abdul Ahad Davud, incil'de Muham­med, sf. 156-263). Çünkü İsa @ ve Yahya @ aynı çağda yaşamışlardır. 'Sonra1 edatı ise belirsiz bir geleceğe atıf ifadesidir. Ve bu ha­berden sonra, Muhammed @ 'dan başka hiç­bir peygamber yeryüzünde ateş ve şeref ile tesis etmemiştir. Yahya @'ın verdiği bu ha­bere göre, su ile kutsama Şilah'a (Yani Al­lah'ın Rasulü) gelip insanları 'ruh ve ateş' ile kutsayana kadar devam edecektir. Muhteme­len, Yahya @ Bakara Suresi'nde ifade edi­len Kur'anî kutsamaya işaret ediyordu: "... Allah'ın boyası. Kimin boyası Allah'mkin-den daha güzeldir?..." (2: 138).

İsa @, İsa Peygamber, adı öğreten anlamı­na gelen 'Perakliytos' veya 'Paraklet' veya 'Parakalon' olan ve ebedî sürecek başka bir peygamberin geleceğini haber vermiştir. "Ben Peder'e ibadet edeceğim ve O size baş­ka bir teselli edici (peraklitos) gönderecek ki, o sizinle ebediyyen kalabilir." (Yuhanna, XIV, 16). Peraklitos kelimesi, 'meşhur', 'bilinen' ve 'övgüye lâyık' demektir. Bu da tamamen 'Ahmed'le aynı mânaya gelir. Isa @'ın Arapça veya İbranice kullandığı asıl ke­lime, önce Latince'ye sonra İngilizce'ye çe-virilirken Öyle değişmiştir ki, orijinal şeklini bulmak güçtür.

Bununla beraber, tahrif olmuş ve değişmiş şekliyle de olsa peraklitos veya xerakletos ke­limesi de, Ahmed veya Muhammed'in anla­manı uygun asıl isme gerçekten işaret etmek­tedir. Kur'an-ı Kerim, İsa Peygamber @'ın kendisinden sonra Ahmed isimli bir peygam­berin geleceğini haber verdiğini doğrulamak­tadır: "Meryem oğlu İsa da: 'Ey İsrail oğul­ları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayan, benden sonra gelecek olan Ahmed adlı peygamberi müjdeleyen, Allah'ın size gönderdiği bir peygamber (el-Çİ)im.' demiştir..." (61: 6).

İsa @, peygamber geldiği zaman ona şahit­lik edecek ve adını açığa vuracaktır. "Baba­dan size göndereceğim Tesellici (veya öven, Ahmed) Baba'dan çıkan hakikat Ruhu geldiği zaman o bana şahitlik edecektir." (Yu­hanna, XV, 26). Ve Muhammed @ gerçek­ten de onun mucizevî ve şerefli doğumuna ve yüksek mevkiine şu sözlerle şahitlik etmiş­tir: "Melekler demişti ki: 'Ey Meryem! Al­lah seni, kendisinden bir kelime ile müjdeli­yor: Adı Meryem oğlu İsa Mesih'dir; dün­yada ve ahirette şerefli ve (Allah'a) yakın olanlardandır.' " (3: 45). Rasulullah @ İsa @'nın düşmanları tarafından öldürülmedi­ğini de, çarmıha gerilmediğini de açıkça bil­dirmiştir: " 'Biz Allah'ın elçisi Meryem oğ­lu İsa Mesih'i öldürdük! demelerinden ötü­rü... Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fa­kat onlar öyle göründü. Onun hakkında an­laşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuş­ku içindedirler. O hususta bir bilgileri yok­tur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin ola­rak öldürmediler. Hayır, Allah onu kendisi­ne yükseltti. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.' (4: 157-158).

Isa @, aynı zamanda Ruhul Kudüs'ün on­lara rehberlik ederek Doğru Yol'a ulaştıra­cağını ve kendiliğinden bir şey söylemeyip, sadece Rabbinin kendisine vahyettiğini söy­leyeceğini haber vermiştir. "Mamafih, o, Ru­hul Kudüs geldiği zaman, o sizi tam Hakk'a götürecektir; fakat o ne duyarsa, onu konu­şacaktır:' (Yuhanna, XVI, 13). Kur'an-ı Ke­rim de bu görüşü kesinlikle desteklemekte ve Rasulullah @'ın sadece kendine vahyoluna-m söylediğini teyid etmektedir: "Arkadaşı­nız sapmamış ve azmamıştır. O, kendiliğin­den konuşmamaktadır. Onun konuşması an­cak, bildirilen bir vahiy iledir!' (53: 2-4).

İncil'deki Diğer Haberler. Pek çok Peygam­ber, son Peygamberin İshak @' in soyundan olmayıp, ismail @'ın neslinden geleceğini ve onun şeriatının bütün diğer kanun ve sistem­lere hâkim olacağını haber vermiş ve ona karşı çıkanların mahvolacağına işaret etmiş­lerdir. "İsa onlara dedi: 'Siz Kitap'ta inşa edenlerin reddettiği taşı okumadınız mı? Ay­nısı köşenin başı olmuştur? Bu Rabbinizin işi­dir ve bizim gözümüzde olağanüstüdür. Bu yüzden Tanrı'nın Hükümranlığı sizden alınacak ve ondan meyveler getiren bir millete verilecektir. Ve bu taşın üstüne kim düşerse parçalanacaktır: Ve o kimin başına düşerse onu un gibi dağıtacaktır." (Matta, XXI, 42-44) Bu haberde reddedilen taş, çocuk iken annesiyle birlikte Faran (Mekke) vadisine gönderilen, fakat soyundan bu dünyaya Al­lah'ın Son Peygamberi'nin geleceği, İbrahim @'m büyük oğlu İsmail @'dır.

Eski Ahid (Tevrat). Son Peygamberin gel­mesi ile ilgili benzer işaretler Eski Ahid'de de bulunmaktadır. Bunlardan bazısı aşağı­da ifade edilmektedir. "Allah'ın Rab sizin için aranızdan kardeşlerinden benim gibi bir peygamber çıkaracak, onu dinleyeceksiniz. Nasıl ki Hareb'de toplantı gününde: Bir da­ha Allah'ım Rabbim Sesini işitmeyeyim ve artık bu büyük ateşi görmeyeyim ve ölme­yeyim, diye Allah'ın Rabden istedin. Ve Rab sana dedi ki, 'Onlar bütün konuştuklarını doğruca söylediler. Ben onların kardeşleri arasından onlar için sizin gibi bir peygam­ber çıkaracağım. Onun ağzına Benim Söz­lerimi koyacağım ve onlara Benim emretti­ğimi söyleyecek. Ve kim, onun Benim ismim­le söyleyeceği Sözlerimi dinlemezse, Ben, Kendim ondan bunu isteyeceğim." (Tesniye, XVIII, 15-19).

Bu da Yeni Ahid (İncil)deki tahmini doğru­lamaktadır. (Yuhanna, I, 21-25 ve Rasullerin işleri III, 22 ve VII, 37). Kur'an-ı Kerim de bu haberi, Peygamber @'m kendiliğinden bir şey söylemediğini fakat sadece ona vahyolu-nanı söylediğini ifade ederek teyid etmiştir. (53: 2-4).

O Peygamber'in, Musa @ gibi olacağı şek­lindeki bu tahmine göre, ordulara hükmeden ve yeryüzünde Tanrı Hükümranlığını ve Şe­riatını hâkim kılan, güçlü birisidir. İsrailo-ğullarının kardeşleri'nin Araplardan başka­sı olmadığı açıktır. Ve Araplar (İsmailoğul-ları) arasında Muhammed @'dan başka hiç kimse peygamberliğinserdetmemiştir." (Ey insanlar!) Doğrusu biz size, üzerinize şahit­lik edecek bir elçi gönderdik; nasıl ki Firavun'a da bir elçi göndermiştik.' (73: 15). Bu ayet, Musa @'ın, Firavun ve çağının İnsan­larına şahit olarak gönderildiği gibi, Mu­hammed @'ın da kendi çağının (yani, günü­müz) insanlarına, onları kötülüğe karşı uyar­mak ve doğrulara iyi haberler vermek için gönderildiğini açıkça belirtmektedir.

Musa Peygamber @ da ashabının ileri gelen­lerinden birisiyle konuşurken Rasulullah Muhammed @ hakkında gayet açık olarak bahsetmiştir, "Ve bu Tanrı'mn adamı Mu­sa'nın İsrailoğullarım ölümünden önce kut-sadığıdır. O şöyle dedi: 'Rab Sina'dan geldi. Ve onlara Seir'den doğdu. Paran dağından parladı. Ve muhaddeslerin on binleri İçinden geldi. Onlar için sağında ateşli ferman var­dı. Evet, o halkım seviyordu.' " (Tesniye XXXIII, 1-3). Burada, tarihte, Allah'ın düş­manlarına karşı peygamberlerine yardım et­tiği açıkça görülen birkaç olaya atıf vardır. Böyle bir olay Sina'da, Firavun'un şer güç­lerine karşı ona meydan okuması ve yıkma­sı için gerekli güçle teçhiz edilip, yetkilendir­diği Musa @ ile vuku bulmuştur. Bir başka atıf da, Mekke'nin fethine yapılmaktadır. Rasulullah @, on bin sahabesinin başında Mekke şehrinin kurulduğu Faran (Paran) Dağı'na yürümüştür. Şer kuvvetleri nihayet bu sefer sonunda ezilmişti. Düşmanlar, sa­vaşmaya dahi cesaret edememişler ve kan dö­külmeden teslim olmuşlardır. Bu olay Mu­hammed @'m gelişine işaret eden özellikle­ri doğrulamaktadır. İlâhî (Allah tarafından gönderilen) kitaplarda, muhtelif peygamber­lere onların hayatlarında sadece önemli bir olaya atıfda bulunarak işaret etmek yerleş­miş bir gelenektir. Kur'an-ı Kerim de bu tek­niği muhtelif vesilelerle kullanmıştır. "And olsun incire, zeytine, Sina Dağına. Bu emin şehire (Mekke'ye). Biz gerçekten insanı en mükemmel şekilde yarattık..." (95: 1-4). Bu ayetlerin son kısmında Allah-u Teâlâ insanı en mükemmel şekilde yarattığını ifade etmiş­tir. Bunu isbat etmek İçin dört büyük rasu-lünü (elçisini) örnek vermekte, fakat sadece iki meyveye (incir ve zeytin) ve iki şehire atıf­ta bulunmaktadır. Nuh @ (Suriye), İsa @