Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 1.3 - 1.Cilt
Ekonomik Sistemin Başlıca Özellikleri
3- Tabiî Sınırlar İçinde Ekonomik Eşitsizlik
Bireylerin Toplumla İlişkileri
Cinsiyet İlişkilerinin Evrenselliği
Evlilik İlişkilerinin Mahiyeti
Oftalmoloji (Göz Hastalıkları)
HZ. MUHAMMEDİ SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
1- Allah'ın Hükümranlığına İtaat
Isı
Kur'an-ı Kerim, insanın dikkatini, Allah'ın kuvvet ve azametine çekmek için ısı ve ısı kaynaklarından bahseder; böylelikle insanlar, bu güç kaynaklarını kendi yararlarına kullanır ve Rablerine şükrederler. Onlara, kuvvetin gerçek ve esas kaynağını unutmamayı hatırlatır. "O Allah ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şİmdİ siz ondan yakıp duruyorsunuz." (36: 80). Vakıa Suresi'nde:
"Şimdi çakıp yakmakta olduğunuz ateşi bana haber verin: Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa biz miyiz yaratan? Biz bu ateşi bir ibret ve sahradaki yolculara bir menfaat kıldık." (56: 71-73).
"Hani o (Hz. Musa), bir ateş görmüştü de, ailesine: 'Durun. Benim gözüme bir ateş ilişti, belki size bir kor getiririm.' " (20: 10). Ve yine: "Bir vakit Musa, ehline şöyle demişti: 'Ben cidden bir ateş gördüm; size ondan ya bir haber getireceğim, yahut parlak bir ateş koru getireceğim. Olur ki, ateş yakar ısınırsınız.' " (27: 7; 28: 29).
Nahl Suresi'nde, "Allah, size kendinizi sıcak ve soğuktan koruyacak elbiseler yaptı." (16: 81). Bu cümleden olarak, Kur'an şunu da belirtir: "Ve göige ile sıcaklık müsavîolurf' (35: 21).
Kur'an-ı Kerim, yukarıda aktafılan ince ve çok anlamlı pasajda, insanı, ısının çeşitli fayda ve kullanımlarını anlamaya çağırır, (24: 35), ısının bu yanını belirten pek çok başka ayet de vardır: " 'Bana demir pikleri getirin, tam iki ucu denkleştiği vakit körükleyin,' dedi. Nihayet demiri bir ateş haline koyduğu vakit: 'Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim.' dedi." (18: 96). "Bir de süs eşyası veya alet yapmak için, ateşte üzerini yakıp erittikleri madenlerden de bunun gibi bir köpük vardır." (13: 17). Aşağıdaki ayet de, onun diğer bir halini anlatır: "Üstünüze saf ateşten bir alevle, bir duman salıverilir. Onları engelleyip kurtulamazsınız." (55: 35).
Zümer Suresi'nde de şöyle buyurulur: "O kâfirlerin üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da ateşten tabakalar var. işte Allah, böyle kullarını korkutur." (39: 16).
Kur'an-ı Kerim, ateşten yaratılmış varlıklardan da bahseder: "Cinleri de daha Önce dumansız ateşten yarattık." (15: 27). Rahman Suresi'nde: "Cinleri de dumansız saf bir ateşten yarattı." (55: 15). Kur'an-ı Kerim, şu satırlarda, ateşin fonksiyonlarından birinin de ışık temini olduğunu söyler: "Onların hali, o kimsenin hali gibidir ki, o ateş yaktı da çevresini aydınlattığı zaman, tam o sırada Allah ışıklarını yok edince, kendilerini karanlıklar içinde bıraktı." (2: 17).
Kur'an-ı Kerim, aşırı sıcak ve soğuk arasında yaşama durumundan da bahseder: "Orada koltuklar üzerine dayanmış bir haldedirler. Orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler..." (76: 13). Bu ayet, insan hayatındaki aşın sıcaklıkların etkilerini de belirtir. Aşağıdaki ayette tekrar şunları görüyoruz: "Orada ne bir serinlik tadacaklar, ne de içilecek bir şey ... işlediklerine uygun olan kaynar su ve irin içecekler." (78: 24-25).
Vakıa Suresi'nde: "Onlar ateşin alevi ve kaynar su içindedirler. Kapkara bir dumanın gölgesi altındadırlar... O gölge ne serinlik verir, ne de bir fayda..." (56: 42-44).
Nur Suresi'nde: "Allah, gökte dağ halindeki birikintilerden dolu indirir de, dilediği kimseye bununla musibet veriyor. Dilediğinden de onu bertaraf ediyor." (24: 43).
Bütün bu ayetler, değişik sıcaklıkların insan hayatı üzerindeki etkilerini gösteriyor.
Atom tarihine yeni bir element sunan ve bu çalışma sahasındaki müslüman bilim adamlarına teşvik sağlamak suretiyle yepyeni boyutlar getiren başka ayetler de vardır. El-Nezzem, Bakillanî, ibni Rüşd (Averroes) ve el-Gazali gibi meşhur filozof ve bilim adamlarının dünyaya sunduğu atomistik fikir ve kavramlar için, Kur'an'dan faydalandıkları muhakkaktır. Onlar, "Atomistik görüş açısına dayanan tabiat felsefesini izah ettiler." islâm ilâhiyatçıları, "Dünyanın ilk teşekkü-lündeki İlâhî iradeyi teyit etmek için atomiz-mi düşündüler!' (Islamic Science, s. 135-150). Müslüman bilim adamları ve âlimler, her şeyin, Yaratıcı'sının kanunlarıyla yönetilen evrenin bir parçası olduğunu ve atomistik fikrinin hiçbir istisnası bulunmadığım düşündüler. Böylece, insanlık tarihinde atomik dünya görüşünü ilk defa sunan ve geliştiren müslüman bilginleri olmuş ve bunlar da kaynak olarak Kur'an-ı Kerim'i almışlardır. Bu fizik görüşüne dikkat çeken birkaç Kur'an ayeti aşağıda verilmiştir: "Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinizden gizli değildir; ne bundan daha küçük, ne de daha büyük... Ancak bunların hepsi, apaçık bir kitapta yazılıdır." (10: 61).
Saba Suresi'nde de şöyle buyuruluyor: "O'n-dan göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa hepsi muhakkak bir Kİtab-ı Mübin-dedir." (34: 3).
Bu ayetler, insanın dikkatini açıkça, maddenin atomdan da küçük (zerre) parçasına çeker ve onu bulmak için bir fırsat tanır. Bunun için, müslüman bilim adamları, ilâhiyatçıları ve mistiklerinin, daha sonraki nesillerin üzerinde çalışması ye de insanlığın faydası için keşifler yapmasını sağlayacak olan atomizm görüşü hakkında, birçok materyal bırakmalarına şaşmamak gerekir.
Elektrik
Kur'an-ı Kerim'de, elektriklenmeye sebep olan, bulut oluşumu ve şimşek hakkında pek çok ayet vardır: "Yahut onların hâli, gökten boşanan yağmura tutulmuşların hâli gibidir ki, o gökte yoğun karanlıklar var, bir gök gürültüsü, bir şimşek var. Yıldırımlardan ölüm korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Allah ilim ve kudreti ile kâfirleri kuşatandır. O şimşek, neredeyse gözlerini kapıp alıverecek; onları aydınlatınca da ışığı altında yürürler ve karanlık çökünce durup kalırlar. Allah dileseydi, onların işitme ve görmelerini de giderirdi." (2: 19-20).
Ra'd Suresi'nde şunları okuruz: "Size korku ve ümit içinde şimşeği gösteren, yağmur yüklü bulutlan meydana getiren O'dur. Onu, gök gürültüsü, hamd ile, melekler de, Allah-tan korkarak teşbih ederler... Allah yıldırımlar gönderip onunla dilediğini çarpar'' (13: 12-13).
Rum Suresi'nde: "Yine O'nun alâmetlerin-dendir ki size hem korku, hem arzu vermek için şimşeği gösteriyor. Gökten bir yağmur indiriyor da, onunla arza, ölümünden sonra can veriyor." (30: 24).
Nur Suresi'nde: "Görmedin mi ki Allah bulutlan sürüklüyor; sonra bulutların arasım topluyor. Sonra onu bir yığın haline getiriyor. İşte görüyorsun ki yağmur bunların arasından çıkıyor. Allah gökte dağ halindeki birikintilerden dolu indirir de, dilediği kimseye bununla musibet veriyor. Dilediğinden de onu bertaraf ediyor. Şimşeğinin parıltısı ner-de ise gözleri ahverecek." (24: 43).
Ölçü Ve Tartılar
Müslümanlar, değişik şeylerin ağırlıklarını, özellikle belirli ağırlıkları ölçmede, bilimsel bir alet olan terazilerin gelişmesinde çok çaba göstermişlerdir. Onlar bu hususta, ölçülerin ve ağırlıkların doğruluğu (Mizan) üzerinde kuvvetle duran Kur'an-ı Kerim'den büyük bir teşvik görmüşlerdir: "Ölçeği ve tartıyı tam ve doğru yapın.*' (6: 152). A'râf Su-resi'nde: Ölçü ve tartıyı tam yapın; insanların eşyasını eksik vermeyin; yeryüzünü ıslahından sonra bozmayın. Eğer bana inanırsanız, şu söylediklerim sizin için hayırlıdır." (7: 85). İnsanları, mutlaka bu kurallara uyması ve hangi durumda olursa olsun, diğer kişilere haksızlık etmemesi emredilir: "Ölçekte ve tartıda adaleti yerine getirin. İnsanların mallarını eksiltmeyin ve yeryüzünde fesat çıkararak fenalık etmeyin." (11: 85).
Bu, kâinattaki bütün sistemin adalet üzerine dayanmasından ve adaletsizliğin bu sistemi bozarak, doğru dengeyi altüst etmesinden dolayıdır. "O Allah'tır ki hakkı beyan için kitabı ve adaleti indirdi" (42: 17). Rahman Suresi' nde şunları okuyoruz: "O göğü yükseltmiştir, ölçüyü koymuştur. Ki ölçü ve adalette hududu aşmıyasımz. Bir de tartıyı adaletle tutun da teraziyi noksan etmeyin" (55: 7-9). İnsanlara, Peygamber @, tarafından getirilen Allah'ın Yolu'nu takibetmele-ri ve devam ettirmeleri hatırlatılır: "Biz, Kıyamet Günü için, adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramı-yacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesap görenler olarak da, biz kâfiyiz." (21: 47).
Tartıları ağır gelenler için iyi haberler, hafif gelenler için ise kötü haberler vardır: "O zaman kimin hasenat tartıları ağır gelirse, işte onlar zafere kavuşacaklardır. Kimin de tartıları hafif gelirse, işte kendilerini hüsrana düşürenler bunlardır; cehennemde de ebedî olarak kalacaklar." (23: 102-103).
Karia Suresi'nde şunları görüyoruz: "İşte o vakit, kimin tartıları ağır gelmişse, artık, o hoşnut bir hayattadır. Fakat kimin de tartıları hafif gelmişse, artık onun yeri uçurumdur." (101: 6-9 ve 7: 8-9).
Kur'an-ı Kerim'deki doğru tartı ve ölçü üzerindeki ısrar, bütün müslüman nesilleri, değişik şeylerin ölçüm ve tanımında standart birimler tesbit etmeye ve onu doğru yapmaya yöneltti. Her şehirde, sayıcılar (muhasip) olarak bilinen memurlar, standart ölçü ve .tartıların, insanlar tarafından kullanılmasını kontrol etmekle görevlendirildiler. İslâm bilim adamları, çeşitli metal, mineral ve alaşımların özgül ağırlıklarını Ölçmek için kullanılan bilimsel aletler geliştirmeye de özen gösterdiler. Bu bilginler arasında, el-Birûnî, Ebû Hatim el-Asfazanî, Ebû el-Rahman el-Kazinî, Cabir İbni Hayyan ve el-Neyrizî vardır.
Ses
Kur'an-ı Kerim ve hadislerde, ultrasonik (ses-ötesi) ile ilgili pasajlar da vardır. Sesötesi, insan işitmesinin en üst sınırının ötesindeki ses dalgalarıdır; dolayısıyla insan bunları işite-mez. Kur'an, aşağıda Allah'ın işitmesinden bahseder. "De ki: "Onların ne kadar durduklarını en iyi Allah bilir; göklerin ve yerin gaybmı bilmek O'na mahsustur. O, öyle mükemmel görür, öyle mükemmel işitir ki...' " (18: 26). Saba Suresi'nde: "De ki: 'Eğer ben yamlırsam, ancak kendi nefsimin aleyhine yanılırım. Eğer doğru yolu bulmuş-sam, bu da Rabbimin bana vahy vermesiy-ledir. Şüphesiz O çok iyi işitendir ve yakın olandır.' " (34: 50). Allah, kâinatın efendisi olduğu için, insanlara işitme duyusunu verir veya alarak onları sağır yapar: "Doğrusu Allah dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde bulunanlara işittiremezsin..." (35: 22).
Kur'an-ı Kerim, cin adı verilen yaratıkların işitmelerinin esrarlı güçlerinden bahseder, fakat onlar dahi, göğün alt tabakasında olanları işitemezler: "Gerçekten biz, yakın göğü yıldızlardan ibaret bir süsle donattık. İtaatten çıkan her şeytandan koruduk. O şeytanlar, melekler topluluğunun kelâmını dinleyemezler. Uzaklaştırılırlar, onlara devamlı bir azap var." (37: 6-9). Cin Suresi'nde şunları görürüz: "Doğrusu biz semayı yokladık da, onu çok kuvvetli bekçiler ve kayan ateşlerle doldurulmuş bulduk. Halbuki biz haber dinlemek için göğün bazı yerlerine otururduk; fakat şimdi, kim dinleyecek olursa, kendisini gözetleyen bir ateş buluyor." (72: 8-9). Tur Suresi'nde: "Yoksa onların üzerine çıkıp vahiy dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyle ise dinleyicileri, açık bir delil getirsin." (52: 38).
Kur'an-ı Kerim, aynı zamanda Peygamber @'ın işittiği vahiylerin mahiyetinde de bahseder: "Ben, seni peygamberliğe seçtim. Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle." (20: 13). Yine aynı surede: "Sana vahy tamamlanmazdan evvel, okumaya kalkma. 'Rabbim! Benim ilmimi artır.' de.' " (20: 114). Allah'ın değişik peygamberlerine gelen vahiylerin aynı olduğu görülür. "Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahy ettiğimiz gibi, sana da vahyettik." (4: 163).
Şu da, insanoğluyla Allah'ın haberleşme yollarından biridir: "Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (kulunun kalbine dilediği düşünceyi doğurarak), yahut perde arkasından konuşur; yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder...'' (42: 51).
Ses çeşitleri hakkında fikir veren pek çok Kur'an-ı Kerim ayetleri vardır: Bunlar; normal insan sesi, şimşek sesi, onun ötesinde ultrasonik ses, cin sesi, Allah'tan gelen vahiy sesi ve hatta insan hariç bütün hayvanlar tarafından işitilen, azap altındaki Ölünün sesi gibi seslerdir.
Ağırlıksızlık
Kur'an-ı Kerim'de, yeryüzü atmosferinin üzerindeki evrende bir insanın (veya eşyanın) genel durumundan ve ağırsızlıktan bahseden işaretler muhtemelen vardır. Hacc Suresi'nde şunları okuruz: "Allah için halis müslüman-lar, O'na ortak koşmayanlar olun. Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kendisini kuşlar kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer." (22: 31).
Tırmanan ve nefes almakta güçlük çeken (havadaki oksijen azlığı sebebiyle) bir insanın durumu En'âm Suresi'nde şu şekilde tasvir edilir: "Allah, kime hidayet etmeyi dilerse, İslâm'a onun göğsünü açar, gönlüne genişlik verir. Her kimi de sapıklığa bırakmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar..." (6: 125).
5- Matematik
Kur'an-ı Kerim ilmiyle teşvik edilen ve desteklenen müslümanlar, sayılar ilmi (ilmül adet) ve sayma ilmi (ilmül hesap) ile işe başladılar ve bunlar, îslâmî bilimler içinde, Önemli bir yer işgal etti. Diğer bilimlerde olduğu gibi, İslâm'daki matematiksel çalışmaların kaynağı da Tevhid' (Allah'ın Birliği) inancıdır. Müslümanların matematiğe olan sevgileri, doğrudan doğruya Bir Allah'a olan inançlarının (Tevhid) ana rakamıyla ilgilidir Allah Birdir. Bunun için, sayılar arasında bir sayısı, kaynağın en doğru ve en açık sembolüdür. Ve sayılar serisi, insanı çokluktan bire götüren bir merdivendir.
İhvan-ı Safa'nın görüşlerinin özeti şöyle söylenebilir: "Gerçekten, insanların ruhlarındaki sayıların şekli, cevherde mevcudatın şekillerine tekabül eder. Bu bilgiyle, Allah'a varmak isteyen kişi, kademe kademe diğer matematiksel ve tabii bilimlerle metafiziğe ulaşır. Sayıların ilmi, ilimlerin çatısı, hikmet unsuru, İlâhî bilimlerin kaynağı, mânanın direği, ilk iksir ve büyük bir simyadır." (Isla-mic Science, s. 75-93).
Sayıların sembolik rolü, İslâm tarihinin ilk devirlerindeki matematik çalışmalarında, daha fazla önem taşımıştır. BİR sayısı, hem çalışmanın başlangıcı, hem de sonu olarak mümtaz bir yer tuttu. Sayıların bu kalitatif ve manevî boyutu, geleneksel Pisagor kavramını, "İbrahim Pisagoryanizmi, şeklinde kolayca İslâmîleştirdi. Sayı ve rakamların sembolik rolünü içinde toplayan BİR, 'BİR OLANIN' mesajıyla aydınlanır." (Islamic Science, s. 75-93).
Matematik çalışmalarının bu görüşü;İslamî dünyadaki bilginin her branşında düzen, denge ve uyum ortaya çıkardı. Aynı şekilde müslümanları matematiğin değişik branşlarına cezbeden ve onların yaklaşık bin yıllık bir sürede matematiksel bilimlere birçok katkıda bulunmalarına vesile olan da, İslâm maneviyatının total spektrumu içerisindeki bu unsurdan dolayıdır." (Islamic Science, s. 75-93).
Böylece, sayılar hakkındaki çalışmalar, Kur'an-ı Kerim'den teşvik ve cesaret almış oluyordu. Diğer bir deyişle, Tevhid, bütün bilgilerin kaynağıdır; çünkü bütün bilgiler ondan dağılır ve insanın dünyasını zenginleştirir. İnsanın cehaleti bilgiyle, yokluk da bollukla yer değiştirdi; çünkü tevhid, insanı cehaletin yalnızlığından çekip, ilmin ışığına ulaştırır. Bu ise; Allah'ın nuruyla, düşünen ihsanın iç dünyasının aydınlanmasını, dünyadaki madde bolluğu (fazlallah) ile de dış dünyasının zenginleşmesini getirir. İnsanın manevî olduğu kadar, maddî olarak da gelişmesi böylece sağlanır.
Müminun Suresi'nde şu cümleler vardır: (Allah), buyuracak: 'Dünyada ne kadar seneler sayısınca kaldınız.' Onlar derler ki: 'Bir gün, yahut bir günden az kaldık. İşte sayanlara sor.'. (Allah) buyuracak: 'Bilmiş olsanız, hakikaten pek az kaldınız.' " (23: 112-114).
Ve Allah'ın nimetleri konusunda: "Eğer Allah'ın bunca nimetini teker teker saymaya kalkışsanız, onu bitiremezsiniz...' (14: 34).
Nahl Suresi'nde şunları okuyoruz: "Halbuki Allah'ın nimetini teker teker saymaya kalkışsanız, sayamazsınız." (16: 18). Sayıların kullanılması, bazı ibadet şekilleri konusunda da geçer: "Size farz kılınan oruç, sayılı günlerdir. O günlerde sizden kim hasta, yahut seferde olur da iftar ederse, tutamadığı günler sayısınca sıhhat bulduğu ve rahat ettiği başka günlerde oruç tutar... Allah size, kolaylık diler, size güçlük dilemez; hem buyuruyor ki, kaza borcunuzu tamamlayasınız da size hidayet ettiği şekilde Allah'ı tekbir ile yüceltesiniz, gerek ki şükredersiniz." (2: 184-185). Yine aynı surede: "Bir de sayılı günlerde Allah'ı tekbir ile zikredin. Kim, iki günde Mİna'dan dönmek için acele ederse, ona günah yoktur. Mina'da geri kalana da günah yoktur." (2: 203).
Kur'an-ı Kerim, değişik olaylarda ve farklı yerlerde hesaplamalardan ve belirli sürelerden bahseder. "Bu itibarla aleyhlerine acele etme. Çünkü biz onların günlerini saydıkça sayıyoruz." (19: 84). Yine aynı surede: "Yemin olsun ki, onların adedini bilmiş ve teker teker saymıştır. Kıyamet günü de, her biri O'na tek başına olarak gelecektir." (19: 94-95). Cin Suresi'nde şunlar buyurulur: "Nihayet o vadolundukları azabı gördükleri vakit; kimin yardımcısının daha güçsüz ve sayısının daha az olduğunu öğreneceklerdir." (72: 24). Devamında:"Allah,elçilerininyap-tıklarını ilmiyle kuşatır ve herşeyi bir bir sayar." (72: 28): Tevbe Suresi'nde: "Allahjın haram ettiği belirli ayların sayılarına uydurmak için, onu bir sene helâl, bir sene d$ haram sayıyorlar..." (9: 37). Müddessir Suresinde şöyle yazılıdır: "Biz o ateşin muhafızlarım hep meleklerden kıldık. Sayılarım da ancak kâfir olanlar için bir fitne yaptık,'' (74: 31). Hud Suresi'nde: "Biz o gfinü ancak sayılı bir müddet için geriye bırakıyoruz." (11: 104).
Kur'an-ı Kerim, inanmayanlara verilecek cezalardan da bahseder: "O yahudiler: 'Bize sayılı birkaç günden başka asla cehennem ateşi dokunmaz.' dediler." (2: 80). "Bu yüz çevirişlerinin sebebi şudur: Çünkü onlar, sayılı birkaç günden başka bize asla ateş dokunmaz demektedirler." (3: 24). Hûd Suresi'nde ise: "Andolsun ki onların azabım sayılı bir süreye kadar ertelesek, 'Onu alıkoyan nedir?' derler." (11: 8).
Hesaplar, Kur'an'ın belli diğer bölümlerinde de vardır: "Onu, ucuz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar. Hakkında rağbetsiz bulunuyorlardı." (12: 20). Şahitlik konusu için şunlar söylenir: "Ve içinizden adalet sahibi iki erkeği de şahit yapın. Şahitliği Allah için yapın!" (65: 2). Bakara Suresi'nde: "Erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun! Eğer iki erkek bulunmazsa, o halde doğruluğuna güvendiğjniz şahitlerden bir erkekle iki kadın gerekir." (2: 282).
Nisa Suresi'nde: "Kadınlarınızdan zina edenlere karşı içinizden dört şahit getirin!" (4: 15).
Nur Suresi'nde: "İffetli müslüman kadınlara zina iftira edenler, sonra dört şahit getirmeyenler, işte bunlara seksen değnek vurun, bunların şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyin." (24: 4).
"Buna dört şahit getirselerdi ya... Madem ki şahit getiremediler, o halde onlar, Allah katında yalancıdırlar." (24: 13). Maide Suresi1 nde: "Ey iman edenler! Sizden birinize ölüm hali geldiği zaman, vasiyyet vaktinde içinizden adalet sahibi iki kimseyi, yahut yolculukta iken ölüm musibeti başınıza gelmişse, milletinizden olmayan iki adamı şahit tutun... Eğer gayri müslim İki şahidin yalancılık gibi kötü belleri çıkar da buna hak kazanırlarsa, o zaman mirasçılardan haksızlığa uğramış iki kişi bunların yerine geçer ki, bunlar şahit olmaya daha lâyık kimselerdir. Sonra Allah'a şöyle yemin ederler: 'Billahi, bizim şahitliğimiz, o iki kimsenin şahitliğinden daha doğrudur. Biz hakkı çiğneyip tecavüz etmedik. Tecavüz etsek, şüphesiz ki, zalimlerden oluruz." (5: 106-107).
Bütün bu ayetler, müslüman matematikçilere matematiğin iki cephesi (adet ilmi, hesap ilmi) üzerindeki çalışmalarında ve sosyal meselelerle ilgili en ince problemleri, İlâhî rehberliğin ışığında çözmelerinde, ilham kaynağı olmuştur.
Kur'an-ı Kerim, güneş ve ayın tasvir edildiği çeşitli olaylarda matematiksel meselelerden bahseder. "O Allah'tır ki, güneşi bir ışık ve ayı da bir nur yaptı, miktarlar ve ölçüler tayin buyurdu ki senelerin sayısını ve hesabı bilesiniz. Allah, bunları ancak hak ve hikmet olarak yarattı." (10: 5). İsrâ Suresi'nde de şu sözler vardır: "Biz, geceyi ve gündüzü kudretimize delâlet eden iki alâmet yaptık da, sonra gece alâmetini giderip yerine gündüz alâmetini gösterici kıldık, ki Rabbiniz-den bir lütuf arayasınız, yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz. Biz, her şeyi apaçık olarak beyan ettik." (17: 12). En'âm Suresi'nde şunları okuyoruz: "Geceyi de istirahat için, güneşi ve ayı da vakit ölçüsü kılandır?1 (6: 96). Kur'an'ın bu ve diğer pek çok ayetleri, insanın dikkatini, bir taraftan Allah'ın haşmet ve azametine çeker, diğer taraftan onun açık alâmetleri olan güneş ve aya, bunların yılların hesaplanması, zamanın belirlenmesindeki rollerine dikkat çeker. Böylece insanın, hesabın kantitatif (nicel) yanıyla boğulması, onların sembolik tesirini Örter ve ortadan kaldırırken, Allah'la olan ilişkileri sayı ve rakamların kalitatif (nitel) yanını diri ve taze tutar. Müslüman bilim adamları, bunu, aynı zamanda Allah'la olan yakın münasebetlerini devam ettirirken, matematik bilimine olan ansiklopedik katkılarıyla ispat etmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim, Allah'ın yarattıklarının çokluğundan da bahseder. "Muhakkak Rabbi-niz, O Allah'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı." (7: 54)
Hûd Suresi'nde: "Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur." (11: 7). Furkan Suresi'nde: "O Allah'tır ki, göklerle yeri ve aralarında olanları altı günde yarattı," (25: 59). Secde Suresi'nde: "Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur." (32: 4). Kaf Suresi'nde: "Celâlim hakkı için, Biz gökleri, Biz göklerle yeri ve aralarmdakilerİ altı günde yarattık ve Biz bir yorgunluk da duymadık." (50: 38). Bu ayetler, astronomi ve fizik bölümlerinde tartışıldığı gibi, zamanın mânasına yeni boyutlar kazandırdı. Onlar, Allah katındaki sayısal çoklukların, bize görünen şeklinden tamamen farklı olduğunu gösterirler. Allah katında altı gün, insan yıllarının binlercesi olabilir. Zamanın bu yanına aşağıdaki ayette daha fazla ışık tutulur: "Bununla beraber, Rab-binin katında bir gün sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. (22: 47). Secde Suresi'nde: "Sonra bir günde, O'na yükselir ki, miktan', sizin saydıklarınızdan bin yıldır." (32: 5). Meariç Suresi'nde, biz tekrar şunları görüyoruz: "Melekler ve Cebrail, miktarı elli bin yıl olan, o derecelere bir günde yükselirler." (70: 4).
Bu ayetler, insanları sayılar ve rakamlar dünyasında daha derinleşmeleri ve problemleri-. ne doğru cevaplar alabilmek için yeni metotlar ve teknikler geliştirmeleri hususunda teşvik ederek, matematiğe yeni malzeme ve yeni boyutlar sağlamıştır. İnsanlar, Kur'an-ı Kerim Hakikatinin gerçek manasını anlamaya çalışmışlar ve bu hakikatin izah edilmesinde gerekli aletleri keşfetmek için her türlü çabayı sarfetinişlerdir. Doğal olarak, bu, kişileri, İlâhî İlim ile uygunluk içinde matematik dünyasında yeni fikirler üretmeye yöneltmiştir. Belki, matematiği, bütün bilimlerin çatısı, hikmet unsuru ve İlâhî bilimlerin kaynağı olarak tesis eden faktörlerden biri de budur ve ona İslâmî bilimler içinde "imtiyazlı bir yer" vermiştir. (Islamic Science, s. 75-93).
Yine, Kur'an-ı Kerim, göklerin ve yerin yaratılma işleminde matematikçilere, düşünmek için pek çok nimet sunmuştur: "Sonra semaya yönelerek onları, yedi gök halinde düzenleyen O'dur.O her şeyi hakkıyla bilendir." (2: 29). Talâk Suresi'nde şunları okuruz: "Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır." (65: 12).
Müminin Suresi'nde, şu sözler vardır: "O yedi göğün Rabbi kim? O çok büyük Arş'ın Rabbi kim?" (23: 86). Nahl Suresi'nde tekrar: "Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmış?" (7: 15).
Bunlar ve bunun gibi pekçok ayetler insana, İlâhî bilgiyi telkin eder ve ona yaratıcılığın maksadını ve biçimini anlatır. Bunlar aynı zamanda, insanı kendi bilgisine yeni bilgiler katmasını da teşvik eder.
Kur'an-ı Kerim, şu sözlerde, ekinlerin çoğalmasından bahseder: "Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli, her başağa yüz taneli yedi başak veren bir tohumun hali gibidir..." (2: 61). Yusuf Suresi'nde: "(Bir gün Mısır) Kral(ı) dedi ki: 'Ben yedi semiz ineği, yedi cılız ineğin yediğini, yedi yeşil başak ve bir o kadar da kuru başak görüyorum? " (12: 43). Özellikle ilk ayetler, hem ziraî üretimdeki, hem de bahçıvanlıktaki istatistiki konular üzerinde dikkatleri toplar. Ziraî ve bah-çesel ürünlerin çoğalması ve gerekli sayısal formülleri bulmak için araştırma yapmaya teşvik eder.
Sayılar ve rakamlardan, diğer'yerlerde de bahsedilir: "Doğrusu, Allah, gökleri ve yeri yarattığı günkü kesin hükmünde, ayların sayısı, Allah katında on iki aydır." (9: 36). Allah'ın tam ve mutlak kudret sahibi olması konusunda da şunları okuruz: "Eğer yerdeki bütün ağaçlar kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz daha katılarak mürekkep olsa; yine Allah'ın kelimeleri tükenmez." (31: 27).
Kehf Suresi'nde de şu sözler vardır: "Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak Rabbİmin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi." (18: 109). Şüphesiz ki, bu ayet, matematik dünyasına yeni bir unsuru takdim eder ve insanı felsefe ve metafizik alanına götürür. Matematikçi, değişik problemlerin çözümü için'çokluk dünyasına davet edilir, fakat Allah'ın haşmet ve azameti karşısında yenilerek, bilgisinin, daha çok artması ve aydınlatılması için İİâhîTeosofi'ye —Tevhid— geri dönmeye zorlanır. Diğer bir deyişle, matematikçi, birlik tarafından, çokluğa gitmeye çağırılır, fakat daha büyük ve daha kuvvetli bir inançla birliğe geri döner.
Miras kanunlarında, matematikçi için pek çok araştırma alanı mevcuttur: "Ana-baba ve akrabanın bıraktığı maldan erkeklere pay vardır. Kadınlara da, ana-baba ve akrabanın bıraktığı maldan pay vardır. Bunlar az ya da çok takdir edilmiş birer paydır." (4: 7).
Payların ayrıntıları şu ayetlerde gösterilmiştir: "Allah, evlâdınızın mirastaki durumu hakkında size şöyle emrediyor: Çocuklardan erkeğe, iki dişi payı kadar vardır. Eğer, çocukların hepsi dişi olmak üzere ikiden fazla iseler, onlara ölümün terkettiği malın üçte ikisi ve eğer dişi tek ise ona da yansı var. ölünün ana-babası İçin, eğer çocuğu varsa, her birine terekesinden altıda bir, fakat çocuğu yoksa ve ölüye yalnız ana-babası varis oluyorsa, anasına üçte bir vardır. Eğer ölenin kardeşleri varsa annesinin hissesi altıda birdir. (Bu hükümler) ölünün borcu ödenip yaptığı vasİyyeti yerine getirildikten sonradır... Zevcelerinizin çocuğu yoksa geriye bıraktıkları malın yarısı sizindir. Eğer onların çocuğu varsa size, bıraktıkları maldan dörtte bir hisse vardır; fakat bu hisseler, yapacakları vasiyyeti ve borcu ödedikten sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa zevcelerinize, bıraktığınız maldan dörtte bir hisse ve eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınız maldan onlara sekizde bir var; ancak bu hüküm, yapacağınız vasiyyeti ve borcu ödedikten sonradır.' '
"Eğer bir erkek veya bir kadının, çocuğu ve babası bulunmadığı halde mirasına konulu-yorsa ve onun ana bir erkek kardeş veya ana bir kız kardeşi bulunuyorsa, herbirine altıda bir ve bu birden daha çoksalar, kız ve erkek üçte bir hissede eşit olarak ortaktırlar, zarar vermek olmamalıdır. Bütün bu hükümler, Allah'tan bir vasiyyet ve emirdir. Allah âlimdir, hakimdir." (4: 11-12). Yine aynı surede: "De ki, Allah size ikinci dereceden mirasçılar hakkında fetva veriyor: 'Şayet çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunan, kimse ölürse bıraktığının yarısı kız kardeşe kalır. Fakat kız kardeşinin çocuğu yoksa kendisi ona tamamen varis olur. Eğer İki kız kardeş kalmışsa, bıraktığının üçte ikisi onlaradır. Eğer kardeşler, erkekli ve dişili olursa, erkek için iki dişi payı kadar vardır. Şaşırırsınız diye, Allah size açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (4: 176). Bu ayetler, miras kanunları ile onların İslâm toplumu üzerindeki ekonomik ve ahlâkî etkilerinin matematiksel cephesine çok ilgi gösterilmesine neden olmuşlardır.
İbadetin değişik biçimlerinde de, hesaplamalara ve sayılmalara ihtiyaç vardır: Meselâ günlük namaz vakitleri: "Çünkü namaz, müminler üzerine, vakitleri belirli bir farz olmuştur." (4: 103).
Kur'an-ı Kerîm'de İsrâ Suresi'nde şu âyetler yer alır: "Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl." (17: 79). Ve Tâhâ Suresi'nde: "Güneşin doğmasından ve batmasından evvel Rabbini hamd ile teşbih et! Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün etrafında da teşbih et ki, Allah'ın rızasına eresin?' (20: 130). Günlük namaz vakitleri, Kur'an-ı Kerim'in bu ayetlerinde beyan edilmiştir ve her namaz, uygun zamanında eda edilmelidir, aksi halde önemini kaybeder. O, matematikçilere, yalnız dünyanın çeşitli yerlerindeki namaz vakitlerini tesbit etmek için değil, aynı zamanda namaz vakitlerinin çizelgesinin hikmet ve faydasını bulmak için de, kuvvetli bir destek olmuştur. Yine, onların namazın bu iki cephesini araştırmaları, görüşlerini çok genişletmiş, onları yaratıcılarına ve onun tecellilerine daha fazla yakınlaştırmıştır.
Zekat ödemesi de bir takım hesaplara, ihtiyaç gösterir: "Onların mallarından bir zekât al ki, onunla kendilerini temize çıkarmış, mallarına bereket vermiş olasın." (9: 103). İyi müminlerin bazı vasıfları da şöyle belirtilir: "Allah'ın rızasını istemek ve kalplerindeki imanı sağlamlaştırmak, kuvvetlendirmek için mallarını harcayanların hâli de bir tepe üzerinde bulunan bir bahçenin hâline benzer." (2: 265). Müminun Suresi'nde şu sözler vardır: "Onlar ki zekâtlarını verirler!' (23: 4). Bu zorunlu vergi, müslümanlara, Allah'a ve topluma karşı olan sosyal ve ahlâkî vazifelerini hatırlatır. Müslümanların zekâtlarını titizlikle hesaplamaları ve onu, bu fondan yardıma ihtiyacı olanlar arasında dikkatlice dağıtmaları istenmiştir. Zekât, Peygamber @'ın, bu konudaki direktiflerine göre hesaplanmalıdır. (Bütün varlık tiplerinde % 2,5; maden ocakları ve definelerde % 20; sulanan arazilerde % 5; sulanmayan arazilerde % 10; davarlar için % 1-2,5 arası değişen oranlarda zekât verilir.) Bu, dikkatli bir hesaplama ister. Zekatın takdirinde olduğu kadar, faydalananlar arasındaki dağıtımında da pekçok matematiksel işlemi vardır.
Aynı suretle, hesaplamalar, Ramazan ayındaki oruç vakitlerinde de gereklidir: "Ey müminler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de oruç farz kılındı. Gerek ki oruç sayesinde fenalıklardan konmasınız... Sizden her kim Ramazan ayında hazır bulunursa o ayı oruç tutsun, kim hasta olur yahut seferde bulunursa, oruç tutamadığı günler sayısınca sıhhat ve ikamet halinde orucunu kaza etsin. Allah size kolaylık diler, size güçlük dilemez; hem buyuruyor ki, kaza borcunuzu tamamlayasiniz da size hidayet ettiği şekilde Allah'ı tekbir ile yüceltesiniz, gerek ki şükredersiniz." (2: 183-185).
Yine en mükemmel ve dengeli yaklaşım, diğer ibadet şekillerinde olduğu gibi oruçta da devam ettirilir. İnananların aşırı bir zorluk ve meşakkate uğramaksızın, bu kuralları gözetmeleri istenir. Bu, matematikçilere, orucun, yılın farklı mevsimlerinde ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki tam oruç vakitlerini hesaplamak için büyük fırsatlar verir. Aynı zamanda, daha iyi ibadet edecek takva sahibi olmalarını sağlar. Orucun, haccın bir takım rükünlerini tamamlaması da söz konusudur: "Kim umresini bitirip ondan faydalanarak haccı yaparsa, kolayına gelen bir kurban kesmek vacib olur. Bu hüküm, Mescid-i Ha-ram'da oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah'ın azabı cidden çok şiddetlidir." (2: 196).
Oruç, kişilerin yaptığı bazı hataları telâfi'etmek İçin de emredilmiştir: "Allah, sehven ve kasıtsız olarak yaptığımız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat bile bile yaptığınız yeminler yüzünden sizi sorumlu tutar. Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden on fakir doyurmak, yahut giydirmek, yahut bir köle azad etmektir. Bunlara gücü yetmeyen üç gün oruç tutar. İşte yemin ettiğiniz vakit, yeminlerinizin kef-fareti budur. Bununla beraber yeminlerinizi bozmaktansakın. Allah ayetlerini size böyle açıklıyor ki, şükredesiniz." (5: 89).
Acelecilik ve düşüncesizlikle yapılan ziharın (nikâhı kendine haram kılmak) kefareti de eğer erkek diğer yollarla cezasını ödemeye muktedir değilse, oruçla karşılanabilir. "Karılarına zihar yapanlar, sonra dediklerini geri almak için dönecek olanlar, birbiriyle birleşmeden önce, bir köle azat etmek vardır... Fakat ki, bulamazsa, yine cinsi münasebette bulunmadan önce, arka arkaya iki ay oruç tutmak vardır. Ona da gücü yetmiyen altmış yoksulu doyursun. Bu açıklama Allah'ı ve Rasulü'nü tasdik edesiniz diyedir." (58: 3-4).
Bütün bu değişik ibadet biçimleri hakkındaki ayetlerde, matematiksel meselelerin araştırılmasına teşvik ve Yaratıcı'nın rahmet ve şevketinin anlaşılmasına da pekçok fırsat vardır. O, Birlik'teki (Tevhid) huzur için, hayatın maddî meşgaleleri ve maneviyat arayışı arasında, bilimsel bir denge sağlar. Bilimsel işlerle meşgul olan kişi, yaratıcısı ile bir rabıta kurar ve onun dünyevî meşguliyetleri, ruhî ilerlemesine mâni olmaz, tersine onun imanını kuvvetlendirmesinde yardımcı olur ve onun daha iyi, daha içten ibadet etmesini sağlar.
Peygamber @'m vazifesi, mesaj iletmektir; fakat hesap, Allah'ın elindedir. "Onların hesabından sana bir sorumluluk ve senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur." (6: 52). Ra'd Suresi'nde: "Sana düşen ancak tebliğdir. Hesabı görmek yalnız Bize aittir."(13: 40). Şuara Suresi'nde: "Onların hesabı ancak Rabbime aittir; eğer iyice düşünseydiniz, bunu bilirdiniz... Ben ancak bir uyarıcıyım" (26: 113-115). Ğaşiye Suresi'nde: "Artık sen nasihat et. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onlar üzerine zorlayıcı değilsin... Muhakkak ki, onların dönüşleri Bi-ze'dîr. Sonra onların hesaplarım görmek de yalnız Bize aittir." (88: 21-26).
Allah, hesapta çok âdildir ve her kişi yaptıkları için Ödüllendirilecektir. "Bu, Allah herkese yaptığının karşılığını vereceği için böyledir. Doğrusu, Allah, hesabı çabuk görür. " (14: 51). Bakara Suresi'nde şunları görürüz: "Onların kazandıkları hayır ve duadan nasipleri vardır. Allah, hesabı çabuk görür." (2: 202). Mümin Suresi'nde: "Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz ki Allah, hesabı çabuk görendir!' (40: 17). Allah, kullarından herhangi birine hesapsız ihsanda bulunabilir.
"Allah dilediği kimseye hesapsız rızık verir." (24: 38). Mümin Suresi'nde: "... İşte onlar cennete girerler, orada hesapsız olarak rızık-landırıhrlar?' (40: 40).
Al-ifmrân Suresi'nde: " 'ButtAlİah katında-dır' cevabını vermişti. Şüphe yok ki Allah dilediğini hesapsız olarak rızıklandırir."
dirilirler, günahkârlar ise kötü bir karşılık bulurlar: "Dünyada Rablerinin emrine itaat edenler için, ahirette daha güzeli vardır. Allah'ın emrine itaat etmiyenler ise yeryüzünde bulunan her şey ve daha bir katı onların olsa, kurtulmak için hepsini verirlerdi. İşte hesaplan kötü olanlar bunlardır." (13-18).
Her kişinin hesabı, tam bir adaletle görülecek, hiç kimseye bir haksızlık yapılmayacaktır. "Kıyamet günü için, doğru teraziler kurarız. Hiçbir kimse, hiçbir haksızlığa uğratılmaz- Yapılan amel bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesap görenler olarak da Biz yeteriz." (21: 47).
Zilzal Suresi'nde şunları okuruz: "Zira kim, zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görür. Kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezasını görür." (99: 7-8). Bu da, Allah'tan gizlenmiş hiçbir şey kalmayacağının delilidir. "Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinizden gizli değildir; bundan daha küçüğü ya da daha büyüğü... şüphesiz apaçık bir Kitap'tadır." (10: 61).
Sebe Suresi'nde şu sözler vardır: "Doğrusu gaybı bilen Rabbim hakkı için, kıyamet muhakkak size gelecektir. O'ndan, göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi, muhakkak bir apaçık Kitap'tadır." (34: 3).
En'âm Suresi'nde; matematiğin bu yanına daha fazla ışık tutulur: "Ölçeği ve tartıyı doğru yapın!" (6: 152 ve 11: 85). A'râf Suresi'nde: "Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun!" (7: 85). Şûra Suresi'nde: "Gerçekten, Kitabfı ve ölçüyü indiren Allah'tır." (42: 17). Hadid Suresi'nde: "And olsun ki, Biz peygamberlerimizi belgelerle gönderdik ve beraberinde kitap ve adalet İndirdik ki, insanlar adaletle ayakta dursunlar." (57: 25).
Doğru yolda olanlar, iyi bir ödülle ödüllen- Bu ayetler, hem matematikçiler, hem de istatikçiler için temel adalet prensiplerini sergiler. Onlar her şey için âdil davranarak, son derece doğrulukla hesaplarını yapıp, bitirmelidirler. Hesaplarda hiçbir fark ve çelişkiye izin vermez; yüzde yüz doğruluk ve kesinlik ister. Bu ruh ve şevk, insanlara Kur'an çalışmaları tarafından verildi. Matematikçilerin hesaplarında tam ve doğru olmaları, sadece yaptıklarının içerdiği kısımlar için değil, aynı zamanda onlara sağlanan rakam ve sayıların temelindeki doğru bilgiyi elde etmek için ve hangi şart altında olursa olsun adaletli davranmak için, istenir. Böylece, Kuran çalışmaları, bu çizgideki denklemleri ve diğer matematiksel problemleri araştırmaya matematikçileri teşvik etmiştir. Bu teşvik, sadece, bilimsel çizgide, verilerinin temelindeki figürleri bulup hesap etmek için değil, aynı zamanda matematikçilerin bu sonuçlardan giderek Yaratıcı'yla yakın ilgisini devam ettirmesi için de olmuştur. Bunun içindir ki, matematiğin İslâmî bilimlerde imtiyazlı bir yer işgal ettiği ileri sürülür.
Kur'an-ı Kerim'de, bu düşünceyi doğrulayan ve benzer araştırmayı teşvik etmiş olan başka ayetler de vardır. "Biz, herkese gücünün yettiğini teklif ederiz." (6: 152). Bakara Su-resi'nde: "Herkese ancak gücü nisbetinde teklifte bulunulur." (2: 233). Yine aynı surede: "Allah bir kimseye, ancak gücü yettiği kadar teklif eder. Herkesin kazandığı hayrın sevabı kendine ve yaptığı fenalığın zararı da yine onadır." (2: 286). Allah'ın mülkünde tam bir adalet ve denge vardır, Allah bu adalet ve dengenin insan faaliyetinin her alanında, özellikle, bütün endüstriyel ve bilimsel Çalışmaların temelini teşkil eden sayı ve rakamlar alanında devam ettirilmesini ister. Ve bütün matematikçi ve hesap yapanların üzerinde, en iyi hesabeden Allah'ın Zatı vardır: "Allah, hesap sorucu olarak yeter." (4: 6). Ahzab Suresi'nde: "Allah, hesap görücü olarak yeter." (33: 39). Nisa Suresi'nde: "Allah, ner şeyin hesabını gereği gibi yapandır." (4: 86) buyurulmaktadır. "Böylece, Allah'ın Birliği (Tevhid) felsefesinin pek benzeri, matematik bilimini ve sayıları da, nüfuz edip istilâ eder. Aynı ahenk, denge, birlikten çokluğun dökülmesinin farkına varış ve İslâmî ruhaniyeti karakterize eden, çokluğun birliğe dönüşü, en doğru bir tarzda, kendini İslâmî sanat ve mimaride belli eder. Matematiğin kutsal karakteri, İslâmî dünya görüşünün hiçbir yerinde sanatta olduğu kadar aşikâr değildir. Öyle ki sanatta, aritmetik ve geometrinin yardımıyla, madde asilleştirilir ve sonuçta hasıl olan mukaddes çevre, çokluk içindeki BÎR'in her yere yansıması şeklinde tezahür eder." (Islamic Science, s. 75-93)
Kur'an çalışmalarıyla verilmiş olan teşvikler, matematik sahasındaki araştırmaları büyük boyutlara ulaştırdı ve müslüman bilim adamlarının bu alanda yeni teknikler geliştirmesine imkân verdi. Hint rakamlarından Arap rakamlarını geliştirdiler, sıfırı icat ettiler ve Cebir ilmini geliştirdiler. Kayda değer matematikçiler şöyle sıralanabilir: Harzemî, Ab-dül Hasan el-Uklidusî, Abdul Hasan el-Nesevî, Cabir İbni Hayyan, Şemseddin el-Bunî, el-Karacî, el-Birûnî, Gayeseddin Cemşid el-Kaşânî, Şeyh Bahaeddin Amibî, Molla Muhammed Bekir Yezdî, Tusî, Abdul Ab-bas İbni Bana el-Marakuşî, !bni Hamza el-Mağribî, Abdul Abbas İbni el-Haym el-Mİsri, Bedreddin el-Meridinî, Beni Musa, Ebû'l Abbas el-Neyrizî Ebû Abdullah el-Mahenî, Ebû'l Vefe el-Buzcanî, Sehl el-Kuhî, Abdül Cud, Hayyam el-Battanî, Ha-baş el-Hasib, Ebû Nasır İbni Yunus, Karba-nî, Ebû Cafer el-Kazımî, Abdul Hasan el-Bastî, el-Kalsadî, Sabit ibni Kurra, Muhammed İbni Şakır, Ali İbni Ömer el-Kâtibî, Kut-büddin el-Şirazî ve Cabir İbni Eflak.
6- Tarih
Kur'an-ı Kerim, tarih çalışmalarına tamamen yeni bir yaklaşım getirir. O, insanlık tarihinin sıfırdan başlayan sürekli bir terakki ve inkişaf görüşüne binaen veya maddî ve mimarî ilerlemeye dayalı basit bir terakki olarak araştırılmasına karşı çıkar.
İnsanlık tarihi çalışmalarına ait bu iki yaklaşım, îslâmî telakkiye sadece zıt değil, aynı zamanda karşıdır. Bu yaklaşım, eski Mısır, Babil, Asur, Yunan ve Roma medeniyetlerine hayran ve onu methetmeye matuftur. Yukarıdaki ölçülere göre, bugünkü Batı medeniyetinin en iyi ve en ileri, hatta Peygamber @ ve ashab zamanından da ileri olduğu kabul edilir.
İslâm, insanoğlu hakkındaki hükmünü onun maddî ilerlemelerine bakmaksızın, kendi koyduğu kriterlere göre verir. Bir milletin büyük veya küçük, ileri veya geri, medenî veya bedevî, kültürlü veya kültürsüz olup olmadığı, Kur'an tarafından konan ölçülere olan mesafelerine göredir. "Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu, aşağıların en aşağısı kıldık. Yalnız, inanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır. Onlara kesintisiz ecir vardır." (95: 4-6). Böylece, îslâmî görüş açısına göre, insanın, maddî gelişmesi veya bilimsel, teknolojik ilerlemesine bakılmaksızın, yeryüzünde bulunduğu iki mertebe vardır: Hem 'yaratıkların en iyisi, hem de aşağıların aşağısı. Eğer Allah'a inanır ve O'nun yolunu izlerse, 'yaratıkların en iyisi,' mertebesindedir; fakat Allah'a inanmadığı ve O'nun yolunu reddettiği zaman da 'aşağıların aşa-ğısıdır.' Bu açıkça gösterir ki; büyük ve müessir bile olsa, herhangi bir medeniyetin, maddî hatta ilmî bakımdan gelişmesi, insanın ilerlemesinin ölçüsü veya kriteri olamaz. Doğru kriter veya ölçü, İlâhî Kanuna dayanıp, dayanmamasıdır. İslâm, insan tarihini bu doğrultuda inceler. Zamanlarında yeryüzüne sadece zor ve şiddetle hâkim olan, fakat Allah'a inanmayan bütün insanlar, bilgisiz ve cahildir. Bu standarda göre Mısır, Yunan ve Roma gibi eski kültürler, cahiliye kültürleri olarak düşünülürken, Peygamber @'ın nesli, nesillerin en iyisidir.
İslâm, insan tarihini dünya sınırları içine hapsetmez; sadece bu konuda, farklı milletlerin başarılarına hüküm vermez, onların temiz, ilerlemiş veya geri kalmış olup olmadığına bakmaz. Bunun tam tersine insanlar hakkında hüküm verirken, dinî ve dünyevî başarılarını hesaba katar, çünkü hayatlarının bu iki cephesi birbirinden ayrılmaz. Tarihin, bütünlüğü içinde incelenmesi gerekir; ancak ondan sonra, insanlar üzerinde hüküm verilebilir, islâm, tarihi baştan sona kadar İnceler ve sonra her iki uçta onu muhakeme eder. Kur'an-ı Kerim, bundan şu şekilde bahseder: "Sizi yaratan O'dur; kiminiz inkarcı,-kiminiz mümindir. Allah, yaptıklarınızı görendir." (64: 2). Hûd Suresi'nde şunları okuruz: "Sizi yeryüzünde yaratıp, orayı imar etmenizi dileyen O'dur. Öyleyse O'ndan mağ-firçt dileyin, sonra da O'na tövbe edin." (11: 61). İnananlar da, inanmayanlar da büyük medeniyetler inşa edebilir ve ileri gidebilirler; fakat inananlar bütün zenginlik ve gelişmişliklerini, kendilerini Allah'a yaklaştırması için kullanırlarken, inanmayanlar da bunları kendilerini Allah'tan uzaklaştırmak, hayatın kötü yanlarına yaklaştırmak için kullanırlar.
Fakat Allah, sadece onun mesajına inananları derecelerine göre yükseltir ve yüceltir: "Allah, içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah işlediklerinizden haberdardır!' (58: 11). Al-i îmrân Suresi'nde şunlar yazılıdır: "Gevşemeyin, üzülmeyin. İnanmışsanız mutlaka en üstünsünüz." (3: 139). Kur'an-ı Kerim'in 'bu ayetleri açıkça ifade eder ki, insanın yalnız maddî baraşüan, son ve gerçek başarısı için yeterli değildir. O, kriterlerden sadece biridir ve dünyadaki güçlerin ve madde kaynaklarının doğru kullanımı, gerçek yükselmenin inşasında yardımcı olabilir. Allah, insanı belli bir amaç için yarattı, onun başarılarına karar vermek için kendi kriterini koydu. Kur'an-ı Kerim, bu görüş açısından, eski milletler ve insanlardan bahseder. Kimi milletlerin yükseldiği, kiminin de yok olduğu, ancak Allah'ın peygamberlerine inananların başarılı olduğunu söyler, Allah'a inanmayan ve O'nun emrettiği yoldan gitmeyenler de vardır. Onlar, ilimlerini geliştirmişler, askerî ve politik başarılar kazanmışlar ve büyük maddî ilerleme kaydetmişlerse de, bunların inanmayanlara bir yararı olmamıştır; çünkü, insanın bu dünyada olduğu kadar ahiret için de iyi olması hedefini gösteren İlâhî emre uymamışlardır. Bunun için, bu standarda göre hüküm verilirse, Mısır, Babil, Asur, Yunan ve Roma gibi eski medeniyetlerin çoğu bilgisizliğin ve agnotisizmin temsilcileri olarak düşünülür. Bu milletlerden, İlâhî ilme inanmamanın hiçbir işe yakama-dığından başka öğrenilebilecek bir ders yoktur.
Kur'an-ı Kerim, böyle milletlerin hazin sonunu şöyle tasvir eder: "Onlar Allah'ın düzeninden güvende miydiler? Allah'ın düzeninden ancak mahvolacak millet güvende olur. Sahiplerinden sonra yeryüzüne mirasçı-olan kimselere halâ şu açıkça anlaşılmadı mı ki, Biz dileseydik onları da suçlarının cezasma uğratırdık. Kalplerini kapatıp mühürleriz de, bir şey duymazlar. Ey Muhammedi İşte kasabalıların haberlerini sana anlatıyoruz. And olsun ki onlara peygamberleri belgeler getirdi; önceleri yalanladıklarından ötürü inanamadılar. Allah kâfirlerin kalplerini böylece kapatıp mühürler. Onların çoğunda ahde bağlılık'görmedik, çoğunu fa-sık kimseler olarak bulduk.'' (7: 99-102).
"Böylece Hz. Muhammed @, insan tarihinin incelenmesi için yeni bir model ortaya koydu. Peygamber @, tarihin, ne geçmişteki milletlerin can sıkıcı hikayesine de başarılarının muhteşem kaydı olduğunu, ancak insanın başarısızlıklarının ciddî ve hazin hikayesi olduğunu gösterdi. Ne yazıktır ki başarılı olan hiçbir millet, yerine geçtiği milletlerin daha önce düştükleri hatalardan ders almamıştır. Eğer insanlar, kendilerinden önce hüküm süren, mamur ve müreffeh ülkelerin sahiplerinin, niçin sonunda yıkıldıkları ve tamamıyla yok oldukları sorusunu ciddî bir şekilde düşünmüş olsalardı, bu hal onlara yol gösterecekti. Cevap, onların hatalı inanç ve amellerinden dolayı yok olduklarını gösterecektir. İlâhî kanuna göre, bir milletin düşüşü, daha önceki milletlerin tarihinden ve anıtlarının yok oluşundan ders almayı ihmal ederek kendi kendilerini aldattıkları zaman vuku bulur." (The Meaning of the Qur'an, Cilt IV, s. 57). Böylece, İslâmî tarih bilimi, diğer tarih bilimlerinden bahsetmesine ve yer vermesine rağmen, yaklaşım ve metot bakımından, onlardan bütünüyle farklıdır. İslâmî tarih biliminin öz ve cevheri, Allah'a itaat ve ibadettir. Kur'an-ı Kerim bu prensibi şöylece özetler: "Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratınışımdır." (51: 56). beyyine Suresi'nde şunları buyurul-maktadır: "Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardir. Dosdoğru olan din de budur." (98: 5). Bu İlâhî ibadet kavramı, modern Batı toplumları da dahil olmak üzere, materyalist toplumlar tarafından, çok dar, sınırlı ve katı olarak telakki edilir; fakat gerçekte, o son derece şümullüdür ve insan faaliyetinin bütün sahalarını kapsar. Bu kavram, muhakkak ki geçmiş birkaç nesil zamanında, ibadet sadece şeklî olarak düşünüldüğü için, zayıflamış ve daralmıştır; fakat İslâm'daki gerçek ibadet kavramı bu değildir: O, insan hayatının her cephesini kapsar, inanışları, hareketleri, düşünceleri, hisleri ve davranışları gibi Kur'an, bu ibadet kavramından şu sözlerle bahseder: "Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir." (6: 162).
Bu ayet açıkça gösterir ki, ölüm dahil insanın bütün hayatı, Alemlerin Rabbi olan Allah içindir. Bunun için, İslâmî ibadet kavramı, insanın hissettiklerini, düşüncelerini ve yaptıklarını tamamen içine alır. O, her inanandan kendisini, ruh ve bedeniyle; aklı ve kalbiyle tamamen Allah'a ve O'nun emirlerine teslim etmesini ister. Bunun daha fazla izahı Bakara Suresi'ndedir: "Ey İnananlar! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşrnanmızdır." (2: 208). Bu, İslâm tarih metodolojisinin, çok kapsamlı olduğunu ve diğer metodoloji tiplerine hiç benzemediğini ortaya koyar. İslâmî metodoloji hiçbir şeyi atlamadan, ihmal etmeden kaydeder ve İlâhî ölçüyle takdir edip, hüküm verir; çünkü her şey ve her ruh Allah'tan gelir ve ona dönecektir. Bütün sadakatimiz, bunun için, Allah'a olmalıdır; çünkü, Allah'ın Zatı hariç bütün hayat bu dünyada sona erecektir: "Sizden önce neler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin de, yalancıların sözünün ne olduğuna bir bakın. Bu Kur'an, insanlara bir açıklama, sakınanlara yol gösterme ve bir öğüttür." (3: 137-138).
Milletler yaşayışları, medeniyetleri ve başarıları hakkındaki gerçek, îslâmî tarih bilimi metodolojisinde değişmemiş olarak kalacaktır. Sanat, mimari, felsefe, bilim ve askerî seferleri gibi bütün işleri, değerleri artırıp eksiltmeden tasvir edilecektir. Kur'an, geçmişteki milletlerin tarihîni ve medeniyetini, onların maddî, kültürel veya politik başarılarından herhangi bir şeyi ihmal etmeden ve atlamadan anlatmıştır. "Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin." (26: 128-131). Bunun gibi, Semûd kavmi, peygamberlerini reddettiler, o zaman peygamberleri onlara şöyle dedi: "Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Allah'tan sakının, bana itaat edin." (26: 146-150). Fira-vun'un kavmi Hz. Musa @'ı reddettiği zaman, o şöyle dua etti: " 'Ey Rabbimiz! Doğrusu sen Fİravun'a ve erkanına ziynetler ve dünya hayatında mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan şaşırmaları için mi? Rabbimiz! Mallarını yok et, kalplerini sık; çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar.' dedi." (10: 88). Kur'an-ı Kerim, değişik olaylarda, o insanların maddî başarılarından söz eder. Kendilerine İlâhî mesajı getiren Allah'ın peygamberleriyle olan mücadelelerini anlatırken, şunları söyler: "Onlardan önce Nuh milleti, Âd, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semûd, Lût milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır. Hepsi peygamberleri yalanladı da, azabımı hakettiler." (38: 12-14). Firavun, başarılarıyla şöyle övünmdü: " 'Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?' " (43: 51).
Böylece tarihî olaylar, olduğu gibi anlatılır ve tarihteki kişiler, başarıları ve ilerlemeleri takdir edilip değerlendirilerek, İlâhî standarda göre yargılanır. Onlar hayatlarını ve çabalarını Allah yolunda kavradılar mı, ölümlerini de aynı yolda karşıladılar mı? Yoksa, inanmayanlar olarak hayatlarını geçirdiler ve Öyle öldüler mi? Biz tarihteki Ad, Semûd ve diğerleri gibi kavimlerin hayat ve başarılarını, aynı standarda göre değerlendirirsek, onların tamamen cahiliyyet içinde yaşayıp öldükleri sonucuna varırız. (The Meaning of the Qur'an, Cilt IV, s. 57).
Kur'an-ı Kerim, tarih ilmine, objektif ve kişisel olmayan bir tarzda eski milletlerin yükselişi ve düşüşünü, adaletli, objektif ve tarafsız bir yolla incelemesi için büyük bir destek sağlamıştır. Daha önce de tartışıldığı gibi, onun, hiçbir şey İlâve edip çıkarmadan doğruyu araması, Hz. Muhammed @'ı takip edenlere, tarihteki olaylara bakışta, büyük tarafsızlığı ve bağımsız karar vermeyi Öğretti. Onlar bir olayın veya dokümanın gerçekliğini araştırırken, büyük özen gösterdiler, onu herhangi bir ilâve veya çıkarma yapmadan olduğu gibi kaydettiler. Kur'an-ı Kerim, onlara aynı zamanda tarihî kronolojiyi öğretti. Onlar da, bundan tarihî olayları kronolojik olarak düzenlemek için yeni bir metodoloji geliştirdiler. Böylece, Kur'an ilminin sayesinde, müslümanlar tarihâ olayları sîs-tematize etmeye ve onu astronomik temele yaklaştırmaya muktedir oldular. Kur'an'ın diğer bir katkısı da müslüman âlimlerin tarihsel birliği ve devamlılığı görmelerini ve onu bir tarihî gelişme işlemi olarak incelemelerini sağlaması oldu. Diğer bir deyişle, Kur'an, insan tarihiyle bir bilim olmalarını ve tarihsel olayları, bir felsefî tarih kavramı olarak izah etmelerini mümkün kıldı.
Onların, Kur'an-ı Kerim tarafından başlatılan ve teşvik edilen gerçeği bulma tutkuları, tarihî verileri toplamalarına ve sonra onların doğruluk ve gerçekliğini takdir etmelerine yol açtı. Standard ve kriterleri düşünüp bulmalıydılar. Özellikle, Peygamber @'ın hayat hikâyesinin incelenmesinde, materyalleri, olayları ve sözlü ifadeleri toplarken, aşırı derecede ihtiyatlı davrandılar ve herbirinin doğruluğunu, çok katı standartlara göre kontrol etmeye azamî çaba sarfettiler. Peygamber @'ın biyografisinin incelenmesi, başlı başına bir bilim ve tarih kültürü olarak gelişti. Müslümanların tarihe bakış açısındaki objektiflik, tarafsızlık ve bağımsız karar duygusu, Hz. Muhammed @'ın öğretisinden, dolayısıyla da büyük mucize Kur-an'dan kaynaklanıyordu. Tarihî kronoloji de, hayatın her sahasının incelenmesinde disiplini, rasyonalleştirmeyi ve sİstematikleştirme-yj öğreten Kur'an İlminin direkt bir sonucuy-•du. Böylece modern tarih ve tarihin bilimsel incelenmesinin temelleri, bilgi edinmek ve onu bütün yönlerde insanlığın yararına kullanmak için, Kur'an tarafından eğitilmiş, telkin ve teşvik edilmiş olan Muhammed @'ın tabilerince atılmıştı.
Kur'an ve sünnet bilgilerini yayma arzusu, Peygamber @'m ashabını, öğrenme merkezleri kurmaya yöneltti; öte yandan Peygamber @'ın söyledikleri hakkında hata yapma korkusu, onların çalışmalarının doğru, âdil ve gerçek olmasını sağladı. Onlar,- Peygamber @ tarafından uyarılmıştı: "Kim benim hakkımda bilerek yalan söylerse, cehennemde yerini hazırlasın." Bu ifade, onun yolundan gidenler üzerinde büyük etki yaptı ve şüpheli oldukları hiçbir şeyi kaydetmediler. Doğru söz ve metni bulmak için, endişe veya kayırma söz konusu olmadan, "hadis eleştirisi" yapıldı. Babanın oğlunu kötüledi-ğine, oğulun babayı, kardeşin kendi akrabalarını ve arkadaşların birbirlerini, Allah korkusundan başka hiçbir korku ve kayırma olmadan eleştirdiğine, bu esnada rastlanabilir. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu gösteren bu hadis eleştirisi, Peygamber @'ın sağlığında başladı. Ali, Abdullah b. Amr, Ömer, Ubey b. Ka'b dahil olmak üzere, Peygamber @'ın pek çok ashabı, onun hayatında hadisi araştırmaya ve doğruluğunu tahkik etmeye başladılar. Herhangi bir şeyi Peygamber @'a atfetmeden önce, son derece dikkatli davrandılar ve kaydetmeden evvel de iyice tetkik ettiler. Ebu Bekir, Ömer, Ali, tbni Ömer ve Aişe, Peygamber @ 'a atfedilen ifadelerin, kabul edilip kaydedilmeden Önce, iyice araştırılıp, doğruluğunun tahkik edilmesi konusunda önayak olmuşlardır. (M. M. Azamî, Studies İn Hadith Methodology and Literatüre, s. 46-80).
Daha sonraları, bu, bir ifadenin Peygamber @'ın hadisi olarak kabulü için, çok sert ve katı kuralların esasını ortaya çıkardı. Hadislerin gruplara ayrılması ve hadis literatüründe bir nakil metodolojisi, herhangi bir hadisin doğruluğunun ve gerçekliğinin araştırılması ve doğru olmayan hadisin literatüre geçmesinin önlenmesini sağlamak üzere ortaya kondu. Zincirin devamlılığı gibi pek çok kural muhafaza edilmeliydi; bir söz ne tasfiye edilmeli, ne de noksanlığı haiz olmalıydı. Ve yine, bir hadis, nakledenlerinin birindeki hata, isnadın kesikliği yüzünden olan zayıflık veya tesadüfi sebeplerden oluşan zayıflık dolayısıyla reddedilebilirdi. Böylece, ansiklopedik boyutlu bilgi, gerçek ve doğru hadisler muhafaza edilip, yanlış ve hatalı olanlar çıkarılarak, hadisler ve onların doğru ve kesin nakilleri üzerine kuruldu. Doğru gerçekleri bulmak ve onları, sistematik bir şekilde tarafsız ve objektif olarak kaydetmek için, aynı araştırma ve soruşturma ruhu, tarih çalışmasına da uygulandı.
Tarih çalışmalarında İslâmî metodoloji hakkında daha fazla üzerinde durmayı gerektiren bir nokta da şudur: Daha önce belirtildiği gibi İslâmî metodoloji bize, tarihsel olayları ve insanları, İslâm'a göre takdir ve tahlil edebileceğimiz bir ölçü verir. Burada esas soru kendini gösterir: Bu dünyadaki insan hayatının nihaî hedefi nedir? Eğer, hayat fikri açık değilse, tarih, aslında hiç tarih demek olmayan, olay ve hikayelerin toplanmasından ibaret olacaktı. Tarih, tarihsel olayların yorumunu, değişik gerçekleri inceledikten ve o gerçeklerin kronolojisini araştırdıktan sonra yapar. Fakat, yorumun temeli ile o olayları ölçme ve takdir etmedeki kriter ne olacaktır?
Sekülaristler ve materyalistlere göre, bu dünyadaki insan hayatının en son hedefi, mater-yalistik bir medeniyet inşa etmek ve hayatı kabiliyet ve imkânlarımızla zevkli bir hale getirmektir. Böyle bir tarih bilimi, maddî ilerleme, askerî güç, politik etki ve hayatın maddî zevkleri için imkânlar sağlamadan ibaret olacaktır.
Bununla beraber o, sanat, düşünce, ahlâk ve insan değerleri gibi, hayatın maddî olmayan değerlerine de küçük bir yer verir; fakat bu çalışmalarının son derece önemsiz bir bölü-vmünü teşkil eder. İslâmî tarih bilimi, diğer taraftan, başka tarih bilimlerinin bahsetmediği veya istemediği herhangi bir şeyi ihmal etmemek kaydıyla, oldukça farklı bir yöntem benimser. Allah'ın birliği inancına dayandığından, insanın bu dünyadaki hayat amacının Allah'a ibadet olduğunu düşünür. Daha önce de belirtildiği gibi, bu, İslâmî tarihin dip kayasıdır ve her şey bu temelde değerlendirilip, hüküm yerilir, (The Meanİng of the Qur'an, Cilt IV, s. 57).
Önceki milletlerin tarihî hikayeleriyle dolu Kur'an-ı Kerim, tarih çalışmalarında, ilk müslümanlara çok kuvvetli destek olmuştur. Kur'an-ı Kerim, pekçok milleti, yaşayışlarını, medeniyetlerini, yükseliş ve düşüşlerini anlatır ve insanın dikkatini, yeryüzündeki hayatın bir gün sona ereceği ve Rabbine döneceği gerçeğine çeker. Milletler geldiler, gittiler, fakat Allah'ın Zatı ezelî ve ebedîdir. "Eğer siz bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da benzeri bir yara almıştır. Allah'ın, gerçekten inananları belirtmesi ve içinizden şahitler edinmesi, Allah'ın inananları arıtması ve inkâr edenleri yok etmesi için, insanlar arasında bu günleri bazan lehe, bazan aleyhe döndürür dururuz. Allah zulmedenleri sevmez." (3: 140-141). Bu, insanın yaratılışı arkasındaki gerçeği gösterir ve önceki milletleri değerlendirmek, başarılarını Ölçmek için önemli bir prensip ortaya koyar. Bu, Allah'ın bütün elçilerine verilen takdir prensibidir: "Andolsun ki Musa'y1 ayetlerimizle, 'Milletini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve Allah'ın günlerini onlara hatırlat* diye göndermiştik." (14: 5).
Kur'an-ı Kerim, aynı zamanda, tarihin diğer bir gerçeğini de gösterir ve şu sözlerle milletlerin yaşayışlarındaki bu değişiklik sürecindeki hikmeti izah eder: "Allah'ın insanları birbiriyle savması olmasaydı yeryüzünün düzeni bozulurdu..." (2: 251). Bu, daha fazla açıklanır: "Eğer gerçekten onların heveslerine uysaydı, gökler, yer ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi." (23: 71). Bu, milletten millete manzaranın nasıl benzediğini, insan faaliyetinin çeşitli alanlarında gelişme kaydettikleri halde, boş arzular peşinde koşarak nasıl bozulduklarını ifade eder. Sonra, onların yerini birçok sahada daha iyi olan milletler aldı; fakat onlar da tedricen aynı bozulmaya uğradılar ve mahvolup gittiler. Bu, insanın bütün tarihidir ve doğal olarak, müslümanlara tarihin gerçeklerini incelemelerini ve onu bilimsel, sistematik bir şekilde günümüze getirmelerini telkin etmiştir.
Kur'an-ı Kerim, kısaca, her milletin nasıl yaşadığını, muvaffak olduğunu ve yanlış hayat tarzları benimseyerek nasıl mahvolduğunu da anlatır: "Kendilerinden önce olan Muh, Âd, Semûd milletlerinin, İbrahim milletinin, Medyen ve altüst olmuş şehirler ve halkının haberleri onlara gelmedi mi? Peygamberleri onlara belgeler getirmişlerdi. Allah onlara zulüm etmemiş, onlar kendilerine yazık etmişlerdir." (9: 70). İbrahim Suresi'nde de şunları okuyoruz: "Sizden önce geçen Nuh, Âd, Semûd milletlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri —ki onları Allah'tan başkası bilmez— size ulaşmadı mı?..." (14: 9). Furkan Suresi'nde de şunları okuyoruz: "Nuh milletini birçok nesilleri de yerle bir ettik. Her birine misaller vermiştik ama, dinlemedikleri için hepsini kırdık geçirdik!' (25: 37-39). Kur'an'ın her milletin tarihini, kültürünü, medeniyetini, mimarî başarılarını, askerî çabalarını ve politik güçlerini anlatan bu ve diğer ayetleri, tarih çalışmalarına büyük teşvik sağladı. Bu çalışmalarla da, bir milletin tarihî bir olayının değerini takdir ederken yeni prensipler ve yeni bir metodoloji uygulayarak, İslâmî tarih biliminin gelişmesine yol açtı ve İbni Haldun, el-Mesûdî, Miskaveyh, İbni Hallikan, el-Birûnî, el-Mekrisî, Yakat ve İbni Asakîr gibi tarihçilerin yetişmesini sağladı. Bu arada, îbni İshak, İbni Hişam, İbni Esir, Ebû el-Fida, el-Dahebî, el-Kelbî, el-Vakidî, İbni Saad ve İb-n'l- Mukaffa gibi ünlü, daha Önceki dönemlerin yazarlarından da bahsedilmelidir.
7- Antropoloji
Hz. Muhammed @, aynı prensipleri antropoloji çalışmalarına da uyguladı. Islâmî yaklaşıma göre, ilk erkek ve kadın yaratıldı ve Allah'a itaat etmelerini, doğru hayata yönelmelerini mümkün kılmak İçin, gerekli ilâhî direktif ve öğütler, kendilerine verildi. Ve bütün insanlık, kendilerine Allah'ın ve yaratıcılığının doğru ilmi verilen, bir çift ebeveynden doğmuştur. Kur'an-ı Kerim, bu tarih olayından, şu şekilde bahseder: "O vakti hatırla ki, Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.' demişti... Ve Adem'e bütün isimleri öğretti." (2: 30-31). Ve Nisa Su-resi'nde şunları okuyoruz: "Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini vare-den ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının." (4: 1).
Bu ayetler, hiçbir şüphe gölgesi bırakmaksızın, önce bütün insanlığın Bir'den ve aynı ebeveynden doğduğunu, Darvvin'İn evrim teorisinin bir sonucu olmadığını ortaya koyar. İlk erkek ve kadın bizim gibi insanlardı. İlk olarak, bir insan yaratıldı ve sonra, ondan diğer insanlar türeyıp, yeryüzüne dağıldılar. İkinci olarak, ona, Allah'ın ilmi ve onu yeryüzünde yükseltecek hayat görüşü verildi. Diğer bir deyişle, ilk insan çifti, çevresindeki problemleri, ihtiyaç ve isteklerine göre çözebilecek bilgiyle donatıldı. Onlar, önderliği Allah'tan aldılar ve İlâhî kanun gereğince başarılı ve huzurlu bir hayat yaşadılar. Bu, insanın diğer türlerden geliştiği, başlangıçta bilgisizlik içinde olduğu ve tedricen daha İyi, daha kültürlü yaşamayı Öğrendiği fikrini, tamamen tekzip eder. Üçüncü olarak, insan gelişme kaydetti, edepli ve terbiyeli bir hayat yaşadı. Tabii bu hal, Allah'ın kanununa itaat ettiği ve fazilet, doğruluk ve adaleti, toplumdaki sosyal hayatı kadar, kendi kişisel halatında da uyguladığı sürece devam etti. Fa-
kat Allah'ın yolunu unutup şeytanın ve kendisinin isteklerine boyun eğdiği zaman, küfür, zulüm ve istismarla dolu bir hayata doğru sürüklenmeye başladı. Dördüncü olarak, insan çevresinin çocuğu değildir; fakat bunun aksine, inanışları, düşünceleri, hareketleri ve hayat felsefesi, çevresini onun ideolojik amacına hizmet edecek şekilde biçimlendirdi.
Çevrenin insanı köle yaptığı ve hayatını şekillendirdiği fikri, bir agnostik (Allah'ın bi-linemiyeceğine İnanan) veya dinsiz kişiye hoş gelebilir. Fakat, Allah'a inanan ve hayatı İlâhî kanunla düzenlenen bir insan, böyle fikirlerden etkilenemez. Böyle bir kimse için, yalnız çevreyi değil, aynı zamanda hayatını, duygu ve düşüncelerini de şekillendiren ve bir kalıba sokan 'Tevhid' İnancıdır. îslâmî tarih, bu inancın, Kur'an'da şu sözlerle anlatılan bir ümmeti nasıl oluşturduğunu gösterir: "Siz, İnsanlar için ortaya çıkarılan... hayırlı bir ümmetsiniz" (3: 110). Mamafih, bu, çevrenin İnsanı kesinlikle etkilemeyeceği anlamına gelmez. Muktedir olduğu kadar etkisini gösterir; fakat İslâm her nereye gittiyse, her çevrede bulabildiği en iyiyi içine aldı ve onu Tevhid doktrini doğrultusunda yeniden şekillendirdi. Çevrenin bozukluklarını düzeltti, onları doğru yönlere çevirdi ve îslâmî prensipler, değerler ve fikirlerle uygun hale getirdi.
Bu şekilde, Kur'an-ı Kerim tarafından insanın yaratılışına tutulan ışık, çoğunlukla tahmine dayanan, kazılıp çıkarılmış kemiklerden geliştirilmiş düşünceden, çok daha doğru, güvenilir ve önemlidir: "Davud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet, hevese uyma; yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, onlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır!' (38: 26 ve 40: 64).
8- Coğrafya
Hz. Muhammed @, ne bir coğrafyacıydı, ne de amacı coğrafyaydı; fakat ona verilen İlâhî Kitap coğrafya dahil, bütün ilim dallarında, insanın merakını, çabasını ve sanılarını uyaran bilgiler yönünden, son derece geniş kapsamlıdır. Sadece yeryüzü değil, fakat bütün evren, onun için çalışma konusu oldu. O, yaratıcısının elçisi olarak kendi durumunu anladı, o halde yeryüzü üzerinde bir kontrol tesis etmeli ve doğal kuvvetleri kendi yararına kullanmaya çalışmalıydı. Bu tip KurL an Öğretisiyle teşvik edilmiş ve canlandırılmış olan müsiümanlar, çok açık bir çalışma sahası olan tabiat ve uzayın sırlarını çözmek için kollan sıvadılar. Kur'an-ı Kerim İnsanları tekrar tekrar, yeryüzünü dolaşmaya ve Allah'ın emirlerine riayet etmeyenlerin aki-betini görmeye çağırır. "... yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki kendilerinden önce geçenlerin sonlarının ne olduğunu görsünler?" (12: 109). Hacc Suresi'nde şunları okuruz: "Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir'' (22: 46).
Kur'an-ı Kerim'de bahsedilen pekçok coğrafî arazi sistemi vardır; bu şekilde insanın dikkati çekilir ve oturdukları yerin tabiatım araştırmak için böyle yerler bulmaya teşvik edilir. Zûlkarneyn hikayesinde, ordularıyla üzerine yürüdüğü ve coğrafyacılar için heyecan ve mucize kaynağı olarak kalmış olan pek çok yer zikredilir: "Sonunda, güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü." (18: 86). Sonra o, başka bir yeri ziyaret etti: "Sonunda, güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbise, bina gibi şeylerle Örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu." (18: 90). Yolculuklarından bir başkasında bir yere vardı ki:
"Sonunda, iki dağın arasına varıncajorada nerdeyse hiç lâf anlamayan bir millete rastladı." (18: 93). Sonra oradaki insanlar, Zül-karneyn'den, onları Ye'cüc ve Me'cüc'den koruması için kuvvetli bir set yapmasını istediler: "Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım. 'Bana demir kütleleri getirin' dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: 'Körük-leyin.' dedi. Demirler akkor haline gelince: 'Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim' dedi. Artık Ye'cüc ve Me'cüc onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler." (18: 95-97).
Sonra Mağara Arkadaşları olayı, müslüman coğrafyacıların çok ilgisini çekti. O dağlar ve o genç insanların saklandıkları mağaralar neredeydi? O dağlan ve mağaraları bulmak için önemli araştırmalar yapılmıştır. Yine, Musa Peygamber @ ve Allah'ın ilim Öğrettiği adam olayında, coğrafyacılar İçin enteresan olan, Hz. Musa @'ın, Allah'ın ilim verdiği kişiyle buluştuğu umulan "İki denizin birleştiği yer" tabiri vardır. (18: 60).
Kur'an-ı Kerim'de, coğrafyacıların dikkatini çeken ve onları bu konuda büyük araştırmalar yapmaya yönelten, sayısız ayet vardır. Kur'an-ı Kerim, Hicir halkının, dağlarda nasıl evler yontup kurduklarından bahseder (15: 82). Bu da coğrafyacılara büyük bir imkân tanır ve araştırmaları için bir temel tedarik eder.
Kur'an-ı Kerim'in pek çok ayeti, âlimlerin dikkatini, dağların muhtelif fonksiyonlarına ve yararlarına çeker. Onlar yerin ha/eketini tesbit eder ve onu sabit bir pozisyonda tutar: "Yoksa yeri yaratıkların oturmasına elverişli kılan ve aralarında ırmaklar meydana getiren, yeryüzüne sabit dağlar yerleştiren, iki deniz arasına engel koyan mı?" (27: 61). Kur'an-ı Kerim, dağların tesbit etme fonksiyonundan, çeşitli olaylarda özel bir vurguyla söz eder. Allah, yeryüzünü, geniş bir halı olarak insanın ayaklan altına serdi ve İnsanoğlunun sakin hayatını bozmamak için yerin yuvarlanmasını, sağa sola sallanmasını önleyecek bir daimî kuvvet olarak da büyük dağlar yerleştirdi (16: 15). Lokman Suresi'nde, şu sözleri okuyoruz: "... sizi sallar diye yeryüzüne sabit dağlar koymuş..." (31: 10 ve 78: 7).
Dağların, -başka pek çok yararları da vardır: Bölge iklimini etkilemesi, yağmur çekmesi, diğer değişik şeyler için hammade temin etmesi vs. Kur'an-ı Kerim, bundan şöyle bahseder: "Allah, yarattıklarından size gölgeler yapmış, dağlarda sığınacağınız barınaklar varetmiş, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, harpte sizi koruyacak zırhlar vermiştir." (16: 81). Nur Suresi'nde şunlar buyurulur: "Bilmez misiniz ki, Allah bulutları sürer, Sonra onları bir araya getirip üstüste yığar, sen de onların arasından yağmur yağdığını görürsün. Gökten içinden dolu bulunan dağlar gibi bulutlar indirir, dilediğini ona uğratır, dilediğinden de uzak tutar." (24: 43). Ve yine Lokman Suresi'nde: "... orada her türlü canlıyı yaymıştır. Gökten su indirip orada her hoş çiftten yetiştirmişizdirf' (31: 10 ve 79: 33). Bütün bunlar, coğrafyacıların bu sırların derinliklerine inmelerini, Yaratıcı'nın, tabiî ihsanlarının faydalarını ve sınırsız kullanımlarını açıklamalarım sağlayacak, Allah'ın yaratıcılığının harikulade akisleridir.
Kur'an-ı Kerim, ayrıca ormanlık ve fidanlıkların kullanımlarından da bahseder: "Yoksa, gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği, güzel güzel bahçeler meydana getiren mi?..." (27: 60). Nahl Suresi'nde şunlar yazılıdır: "Yukarıdan size su indiren O'dur. Ondan içersiniz; hayvanları otlattığınız bitkiler de onunla biter." (16: 10). Yasin Suresi'nde: "Yaş ağaçtan size ateş çıkarandır. Ondan ateş çıkarandır." (36: 80). En'âm Suresi'nde: "O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan bitirdiğimiz yeşilden —birbirine benzeyen ve benzemeyen— yığın yığın taneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar çıkardık. Ürün verdiklerinde ürünlerine, olgunlaşmalarına bir bakın. Bunlarda, inananlar için, şüphesiz, deliller vardır." (6: 99).İnsanlara daima,yeryü-zünde kendisi İçin pekçok ihsanda bulunan Allah'ın nimet ve lütuflan hatırlatılır. Denizin yararlarından da şu şekilde bahsedilir: "Taze et yemeniz, takındığınız süsleri edinmeniz ve Allah'ın bol nimetinden faydalanmanız için denize —ki gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün— boyun eğdiren de O1 dur. Artık belki şükredersiniz." (16: 14). Denizcilik imkânlarından da söz edilir: "... yollar ve işaretler meydana getirmiştir. Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar." (16: 16).
Bu şekilde, coğrafyacıların, Allah'ın yaratış sırlarım ve mucizelerini araştırmalarını sağlamak ve bunu devam ettirmek için, hiçbir madde ve yakıt eksikliği yoktur. Gerçekte, Kur'an, Yaratılışın her kısmında Allah'ın alâmetlerini gören insanlar için sabit bir ilham, bilgi ve müjde kaynağıdır: "Allah'a yönelik her kula öğüt ve bir belge olarak yeryüzünü yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik, orada her güzel türden yetiştirdik. Gökten bereketli bir su indirdik, kullara rızık olmak üzere onunla bahçeler, beçilecek taneli ekirtler, küme küme tomurcuklan olan boylu hurma ağaçları yetiştirdik." (50: 7-11).
Kur'an-ı Kerim, ayın değişik safhalarından, mevsimlerin değişmesinden, gece ve gündüzün yer değiştirmesinden ne kadar güzel bahseder! "Güneşi ışıklı ve ayı nurlu yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için, aya konak yerleri düzenleyen O'dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır; bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor. Gece İle gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah' in göklerde ve yerde yarattıklarında, O'na karşı gelmekten sakınanlar için ayetler vardır." (10: 5-6). Gece-gündüz gerçeği şöyle de anlatılmıştır: "Onlara bir delil de gecedir; gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverırler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah'ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Ay'a erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler." (36: 37-40).
Kur'an-ı Kerim, Allah'ın diğer bir harika sisteminden bahseder. Bu sistemde, tatlı ve tuzlu olmak üzere iki tip su biraraya gelir, fakat açık denizlerde ayrı kalırlar: "Birinin su^ yu tatlı ve kolay içimli, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da, karışmalarına engel olan bir sınır koyan Allah-tıf.' (25: 53). Kur'an, okyanuslardaki su akıntılarından ve denizin diğer yararlarından da söz eder: "Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine karıştırmamak üzere salıvermiştir... Ru iki denizden de inci ve mercan çıkar" (55: 19-22).
Sonra, Kur'an-ı Kerim, çevresel faktörü ve onun, Allah'ın yarattıklarının fiziksel özellikleri üzerindeki etkisini de gözler önüne serer: "İnsanlar, yerde yürüyenler ve davarlar da böyle türlü türlü renktedirler. Allah'ın kulları arasında O'ndan korkan, ancak bilginlerdir.." (25- 28). Rum Suresi'nde de şunları okuruz: "Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, Onun varlığının belgelerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır." (30*22).
Kur'an-ı Kerim'in bu ayetleri ve Allah'ın muhteşem dünyasını tasvir eden benzer pasajlar, bilimsel coğrafya çalışmalarını teşvik etti, gece ve gündüzün değişmesindekî ve ayın dünya etrafında olan hareketlerindeki ilmî gerçekleri, dünyanın yuvarlaklığı kavramını ve onun insan için muhtelif fonksiyonlarını ve içeriklerini keşfettiler. Dünyanın çapı ve aya, güneşe olan uzaklıkları, onlar tarafından hesaplandı. Yunanlılar veya Romalılar tarafından kesinlikle bilinmeyen bu ve diğer coğrafî gerçekler müslümanlar tarafından bulundu. Ve müslümanlar, Avrupalıların iddia ettiği gibi Yunanlıların etkisiyle değil, Kur'an öğretisinin direkt bir sonucu olarak bilimsel coğrafya çalışmalarına başladılar.
Müslümanlar arasında coğrafî araştırmayı teşvik eden diğer faktörler arasında, Mukad-' des Mekke şehrine yapılan yıllık Hacc olayı vardı. Müslümanlar, Mekke'yi dünyanın merkezî noktası olarak düşündüler ve merkez noktasından değişik şehir ve kasabalara kolaylıklaerişilebilecekyolları,aradaki mesafeleri ve yönleri bulmaya çalıştılar. Her yerin, Mekke'ye göre doğru yönünü tesbit etmek, müslümanların namazlarını, Mekke yönüne dönerek eda etmeleri açısından da lüzumluydu. Müslümanlık kuzey, güney, doğu ve batıda o kadar uzak mesafelere yayıldı kî, her bölgenin Mekke'ye göre mevkii ve istikametini bulma gayretleri, gitgide önem kazandı. Bu, eskiden olduğundan daha kesin ve doğru bir şekilde, yüzlerce şehir ve kasabanın enlem ve boylamlarının tesbitini sağladı. Pusulanın icadı da, Mekke'nin, dünyanın diğer yörelerine göre kesin istikametini bulma çabasıyla mümkün oldu. Yine, günlük ibadetler, her namazın ve orucun tam vaktini tesbit etmeyi gerekli kıldı. Dünyanın değişik kısımlarında günün belli bir süresinde O'nun için oruç tutma ve muayyen vakitlerde O'na İbadet etme çabası, bu konularda büyük araştırma ve gayretlere yol açtı.
Hitti, coğrafya alanında müslümanların bilimsel çalışmalarını desteklemede, Kabe ve ibadetin etkisini, tamamıyla kabul eder: "Mukaddes Hacc müessesesi, camilerin Mekke'ye doğru yönlerinin tayini, namaz vakitlerinde Kabe'nin cihetini tesbit ihtiyacı, müslümanların coğrafya çalışmalarına dinî bir saik gücü vermiştir. Dünyanın her tarafında enlem ve boylamların tayinini zarurî kılan astronomi, bilimsel nüfuzunu ilâve etti buna. 7. ve 9, asırlar arasında, müslüman tüccarlar hem deniz, hem kara yoluyla doğuda Çin'e ulaştı, güneyde Afrika'nın en uzak kıyılarına ve Zenzibar adasına vardı, kuzeyde Rusya'ya girdi ve batıya doğru daha fazla ilerlemelerine, yalnızca 'Karanlıkların Denizi Atlantik'in korkunç dalgalan mâni olabildi." (Philip K. Hitti, History of the Arabs-, s. 383)
Coğrafya dahil her şeyin bilgisini elde etmek için esas destek, Arap'ları dünyanın dört bîr yanından bilgi bulmaya yönelten, Kur'an ve Peygamber @'ın hadisinden gelmiştir. Bu araştırmada onlar, coğrafî bilgi aramalarında çok faydalı olduğu isbat edilmiş olan araç ve gereçleri buldular. Müslümanlar, coğrafî alanda ilerlerken, bu aletler onların daha sistematik ve bilimsel çalışma yapmalarını mümkün kıldı. Fakat bu, onların coğrafya çalışmalarının hiçbir şekilde, Greklerce teşvik edildiği anlamına gelmez, çünkü bilgiye teşvik, Vahiy tarafından halihazırda sağlanmış durumdaydı. Vahiy de onları, diğer insanların faydalı çalışmalarını tefsir etmek suretiyle var olan bütün bilgilerin kazanılması için desteklemiştir. Bununla beraber, onlar, değişik bölge ve arazilerde çalışmalarını devam ettirdiler, Grekler ve Romalılar dahil olmak üzere önceki milletlerce bilinmeyen yeni coğrafî bilgi alanları keşfettiler.
Biz ilave edebiliriz ki, coğrafya çalışmalarına daha ileri bir destek sağlayan diğer faktör, müslümanların, yeryüzünün ve onun zenginliklerinin hakiki varisleri olduğunu ve bundan dolayı vazifelerinin, bu zenginlik ve gizli güç kaynaklarından nasıl istifade edi-leceğinibilmek yolunda çaba sarfetmeleri gerektiğini idrak etmeleriydi. Kur'an-i Kerim, bundan şu şekilde bahseder: "Verdikleriyle denemek İçin sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O'dur." (6: 165). Yunus Suresi'nde de şunları okuyoruz: "Sonra, onların ardından, nasıl davranacağınıza bakmak için sizi yeryüzünde onların yerine geçirdik." (10: 14). Yine, şu ayeti görüyoruz: "Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O'dur..." (2: 29). Kur-an'ın böyle ayetleri, ilk müslümanları, Allah'ın onlara bahşettiği servetleri ve arazileri bulmak için büyük bir gayrete getirdi. Bu İlâhî itici güç, Arapları, Rablerinin Mesajını yaymak için, değişik bölge ve yerlere götürdü ve varisi oldukları diğer topraklan bulmak için coğrafî çalışma hızlarını artırdı.
Kur'an, insanı, göklerin ve yerin yaratılışına ve Allah'ın yeryüzündeki mucizelerinin önemine derin bir şekilde bakarak, onları anlamaya çağırır: "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardına gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde sürülen gemilerde, Allah'ın gökte indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır." (2: 164). Bu husus, aynı şiddet ve kuvvetle Âl-i İmrân Suresi'nde de belirtilir: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır. Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: 'Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.' derler..." (3: 190-191).
Bu, gerçekten mümin için ana tema ve değerlendirme kıstasıdır. O, yeryüzünün ve göklerin bütün zenginliklerinin varisidir ve bunları, insanlığın yararına kullanacaktır, fakat aynı zamanda, kendisinin yeryüzündeki pozisyonunu da unutmayacaktır. O, evrenin bütün mucizelerini ve zenginliklerini düşünüp, bu harikulade şeyleri yaratan Rabbine hamdeder. Muhakkak ki, bilgi ve akıl sahibi insanlar, Allah'ın yarattıklarından insanlık için pekçok fayda ve alâmet çıkarabilirler: "Yeri düzleyen, orada dağlar, nehirler var eden, her türlü üründen çift çift yetiştiren, gündüzü geceyle bürüyen de O'dur. Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için ibretler vardır." (13: 3).
Büyük güzellik ve teşvikle dolu böyle pasajlar, Kur'an-ı Kerim'de pek çok olayda tekrarlanır ve böylece coğrafî alandaki araştırmalar desteklenirken, aynı zamanda insanın, yeryüzündeki esas pozisyonu ve Allah'ın kulu ve elçisi olarak görevi, kendisine hatırlatılır. İslâm coğrafyacılarının en tanınmışları şunlardır: el-Karizmî, el-Birunî, el-Makdisî, el-Yakubî, el-Kudameh, İbni Rüşd, Ebû Zeyd el-Belhî, el-İstaksî, İbni Havkal, İbni Batu-ta, el-Hemedanî, Yakut İbni Abdullah el-Hamavî ve büyük coğrafyacı, ansiklopedist el-Mesudî (History of the Arabs, s. 392).
9- Tabiî Bilimler
Giriş
Doğal bilimler, İslâm'da, bilimlerin diğer önemli bir tamamlayıcı parçasıdır. Aynı içerikte fiziksel dünyanın tasvirî tarafını inceler: Bütün şeyler, Allah'ın yarattıklarıdır ve insan, onların incelenmesinde Allah'ın pek çok alâmetini bulabilir. Bu bilimlerin çalışılması, gerçekten Öğrenicilerin kalplerindeki dinî hisleri canlandırır, gönüllerine Allah'ın büyüklüğünü ve azametini hissettirir. Ve bunun sonucu olarak onlar, Allah'ı daha fazla sever ve ondan korkarlar. Bu, Allah'ın hayret verici olaylarım açıkça gözler önüne sermek için Kur'an'ın metodolojisidir; öyle ki insanlar, bu şekilde, kendi gözleriyle görüp, tüm Yaratış felsefesini anlayabilsinler. (Mu-hammed Kutup, Mekke Eğitim Konferansına sunduğu tebliğ, 1977) Kur'an-ı Kerim, bunu çok basit bir şekilde şöyle anlatır: "O-nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?" (41: 53). Bu, İslâm'da bilim ve dinîn bir ve aynı şey olduğu konusunda, müminin aklında hiçbir şüphe bırakmaz. Biri, diğerinin emrindedir. Her İkisi de, biri diğerine yardım ederek ve onu tamamlayarak, içinden çıkılmaz bir şekilde birbirlerine bağlanmışlardır. Din, inananların dikkatlerini çekip onları etrafa bakmaya Yaratıcı'nın sırlarım keşfedip anlamaya çağırırken, bilim de Allah'ın mucize dünyasını ortaya koyar ve inananların kalplerini korku ve dehşetle doldurur.
Her şey, bu dünyanın Tek Sahibi ve Hâkim'i olan Allah'ındır ve "doğal" kelimesinin, O1 nun evreninde hiç yeri yoktur. "Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah her şeye hakkıyla Kâdir'dir." (3: 189). Maide Su-resi'nde şunları okuyoruz: "Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların hükümranlığı Allah'ındır. O, her şeye kâdir'dir." (5: 120 ve 5: 19). Ve yine, şu sözleri buluyoruz: "Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dilediğini yaratıl?' (42: 49). Bu ayet, Allah'ın, bütün şeylerin Yaratıcısı olduğunu, çok kesin bir biçimde ortaya koyar. Bütün maddeyi yaratan, ona değişik biçim ve şekiller veren ve farklı özellik ve nitelikler ihsan eden O'dur. Isıyla genişletir, soğukla büzer. Su donduğu zaman genişler ve hacimce büyür. Bir ele-.mentin, diğer elementlerle karıştırıldığında kimyasal reaksiyonu, değişik elementlerle başkalaşır: Su diye isimlendirilen bu harika sıvıyı kim yaratmıştır? îki elementten oluşmuştur, biri (Hidrojen) tutuşur, diğeri (Oksijen) tutuşmaz. Oksijen kendisini yakmaz, fakat diğer elementlerin yanmasına yardım eder; bu iki element su denilen bileşiği oluşturduklarında, bu da ateşi söndürür. Böyle şaşırtıcı özellik ve nitelikleri haiz elementleri Allah'tan başka kim yaratabilirdi? Allah'ın ismi, bu şeyler münasebetiyle zikredildiği zaman, nankör kişiler, onun "doğaüstü bir elementi tamamen mekanik bir prosese sokmak" olduğunu söyler (Darwin). Bazıları da şunu beyan ederler: "Şimdi tamamen bilgiyle donatılmış ve çevresinin tek efendisi olan insanın, bilgisizlik ve yardımsızlık anlarında, zarurî olarak Tanrı'ya atfettiği kuvvet halini alması gerekir ve kendisi Tanrı olur." (Julian Huxley).
O, bilgi ve bilimdeki ilerlemelerine rağmen, ne cahil bir insandır! Ve Allah'ın dünyasındaki diğer şeyler ve yaratıklarla karşılaştırıldığında oldukça çaresiz olsa bile, ne gururlu ve kibirlidir! O, ne küçücük bir şeyi yaratabilir, ne de Allah'ın yardımı olmaksızın güçlü, kuvvetli hayvanlarla başedebilir. Kuran, insana, değişik tarzlarda, Allah'ın geniş dünyasındaki, zayıf ve aciz durumunu hatırlatır ki düşünebilsin, gerçek durumunu an-layabilsin ve Allah'a şükretsin! Kur'an-ı Ke-nm ateş armağanından şu sözlerle bahseder: 'Söyleyin; yaktığınız ateşin ağacını var eden sizler misiniz, yoksa onu Biz mi var ederiz?" (56: 71-72). Mülk Suresi'nde insana, su nimeti hatırlatıhr:"De ki,'eğer suyunuzçekilirse, söyleyin, size kim temiz su kaynağı ge-tirebİlîr!" (67: 30). Yine, onlara çok faydalar sağlayan vahşi hayvanların ehlileştirilmesinde Allah'ın lütfü hatırlatılır: "Kudretimizle kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara sahip olmaktadırlar. Onları kendilerinin buyruğuna verdik; bindikleri de, etini yedikleri de vardır" (36: 71-72). Hacc Suresi'nde, insan, eğer gücü yeterse, ufacık bir şeyi yaratmaya davet edilir: "Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah'ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de istenen de aciz." (22: 73). Böylece bütün yaratıcılık güçleri, dünyada ve evrenin diğer kısımlarında vuku bulan her şey yöneticisi ve denetleyicisi olan Kâinat'ın Efendisi'ne, Yaratıcı'ya geri döner. Hiçbir diğer oluşum, bu konuda O'na ortak değildir. Bu ne derecede bir cahiliyet-tir? Ve bu ne müstesna bir davranış! Siz Allah'ın adını zikrediyorsunuz ve onlar, bu "doğaüstü bir elementin tamamen bilimsel bir prosese sokulmasıyla" korkutuluyorlar. Bu acayip ve kendi içinde çelişkili değil midir? Sİz bütün yaratıcılığı tabiata atfediyorsunuz, sonra ondan bahsedilmesinin, bilimsel araştırmaya zararlı olduğunu iddia ediyorsunuz. Sizin için tabiatı tanımlamak mümkün müdür? O, bu yaratıcılık rolünü nasıl ve ne zaman üstlendi? Tabiat (doğa), kâinatın tek yaratıcısı mıdır? Şimdi herkesin, Tek Yaratıcı olan Allah'ı unutup da, yaratıcı olarak tabiata mı inanması gerekecek? Ne saçma, çapraşık ve müphem bir fikir! Bu çılgın insanlar, hiçbir bilimsel haklı sebep göstermeksizin, niçin ve hangi otoriteyle, Ya-ratıcı'nın ezelî ve ebedî olan ismini değiştirmek zorunda kalıyorlar? Kavramlara, gerçek bilimsel ruha aykırı olan isimler verilmiyor mu? Bunların bilimsel dayanağı bir tarafa bırakın, hiçbir temele sahip olmadığı gerçektir.
Kur'an-ı Kerim, böyle çılgın insanlar ve onların çılgın fikirlerini, son derece ince, fakat bilimsel bir tarzda ele ahr:'*(Ey Muhammed)
De ki: 'Allah'ı bırakıp taptığınız şeyleri görüyor musunuz? Yeryüzünde ne yaratmışlar bana göstersenize! Yoksa Allah'la ortaklıkları göklerde midir? Eğer doğru sözlü iseniz, size indirilmiş bir Kitap veya intikal etmiş bir bilgi kalıntısı varsa bana getirin' (46: 4). Eğer, iddianızı destekleyecek herhangi bir bilimsel delil bulamazsanız, muhakkak ki öyle olacaktır, dürüst bir doğruluk arayıcısı olarak, önünüzdeki gerçekleri dikkatlice tartma-lısınız. "Hİç yaratan yaratamayana benzer mi? îbret almaz mısınız?" (16: 17). Kur'an-ı Kerim, onların, herhangi bir şeye ait bir fikir veya inanç taşımıyan kalplerindeki katılığa da değinir: "Onlar, yaratan olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratanlar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır; Allah'a kesin olarak inanmıyorlar." (52: 35-36). "Yoksa, üzerine çıkıp vahiy dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin." (52: 38). Son olarak, Kur'an-ı Kerim, böyle kılı kırk yaran teorileri bırakarak, gerçeği kabul etmek için, onları aklıselim sahibi olup, daha iyi hüküm vermeye çağırır: "Sizi yaratan Biziz; halâ tasdik etmez misiniz? Söyleyin, akıttığınız meniden insanı yaratan siz misiniz, yoksa Biz mi yaratmaktayız? Ölümü aranızda Biz tayin ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerine getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek kimse önümüze geçemez. Andolsun ki, İlk yaratmayı bilirsiniz, yine de düşünmez misiniz? Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler mi-siniz,yoksa Biz mi bitiriyoruz? Dilersek Biz onu, çer-çöp yaparız, şaşar kalırsınız da şöyle dersiniz: 'Doğrusu borç altına girdik, hatta yoksun kaldık.' " (56: 57-66).
Kur'an metodolojisi, İslâm metodolojisi için, o da bütün kâinatın birliğine, onun yaratılışına, idare ve idamesine önderlik eden Yaratıcının Birliği hakkındaki araştırmaların bilimsel metodolojisi için kaynak teşkil etmiştir. Kur'an, Allah'ın fiziksel dünyasındaki gizli sırlar ve fevkalâde hazineler için yapılan bütün İslâmî bilimsel araştırma ve incelemelerin arkasında bir destek unsuru olmuştur. Bilimsel araştırmalar, insanı, Allah'ın hayret ve dehşet verici gücünü görmeye Ve tasdik etmeye muktedir kılar ve bu da müs-Iüman bilim adamının Allah'a imanını kuvvetlendirir ve onun, Allah'a daha iyi inanmasını ve ibadet etmesini sağlar. Bu da, îs-lâm'da bilim ve dinî inanç arasında hiçbir çelişki ve çatışma olmamasındandır. Her ikisi birdir ve aynı şeydir —İslâm bilimdir ve bilim İslâm'dır— herbiri diğerini kuvvetlendirir.
10- Jeoloji
Jeoloji, yer kabuğunu, katmanlarını, onla-rın ilişkilerini ve değişikliklerini inceler. Daha Önce belirtildiği gibi, Hz. Muhammed @'ın dünyaya getirmiş olduğu, Allah'ın en büyük, armağanlarından biri, doğruluğun araştırılması ve o konudaki çabaların desteklenmesi idi. Sonucun kendiniz, aileniz veya akrabalarınız için önemine aldırmadan, daima gerçeği aramalı ve onu her durumda desteklemelisiniz. Her çaba, herhangi bir meselenin gerçeğini bulmak ve sonra ona korkusuzca tâbi olmak için gösterilmelidir. Böylece insan, Bir Allah'ın varlığındaki kesin gerçeğe tâbi olup, Yaratılışının her alanındaki gerçeği arar. Ve bu gayret, insan için araştırma ve bilgi kapısını açar. Bu sebepten, Kur'an-ı Kerim çalışmaları, doğrulukları ve tabiattaki fiziksel olayların arkasındaki daha derin gerçekleri araştırmak için kuvvetli bir şevk sağlar; bu da jeoloji dahil olmak üzere doğal bilimler konusunda yeni bilgiler bulmaya götürür. Yerin yüzeyindeki büyük şekil değişimi, yapısı, havanın aşındırmaları, fosiller, kayalar vs.
Müslüman bilim adamlarının, başından beri, diğer bilgi sahalarına dönmeden Önce, jeoloji çalışmalarına büyük ilgi ve heves duymaları, sürpriz değildi. Şu da Kur'an'ın et-kişiydi ki, müslüman jeologlar, Allah'ın mülkü dışında, katiyyen çalışmadılar. Bundan dolayı, Allah'la olan münasebetleri, bilgileri ve yeni jeolojik gerçekleri keşfetmelerinden Ötürü, oldukça kuvvetlenmişti. Onların, bilgisizliğin veya sekülaristlerin yaptığı gibi 'horizontal biyolojik evrim'in dar sokaklarında dolaşmalarına, "doğal nizamdan ilâhî Sebebi dışlayarak" (Islamic Science, s. 51-54) kendilerinin yarattığı boşluğu doldurmalarına ihtiyaçları yoktu. Onlar, Kur'an çalışmalarının ışığında biliyorlardı ki, gidişleri doğruydu ve araştırma istikametleri hakkında hiç şüpheye düşmediler, çünkü jeolojik bilgi, inandıklarını doğruladı ve bu münasebetle Allah'a ve O'nun getirdiği hayat tarzına imanını güçlendirdi.
Kur'an-ı Kerim, yerkabuğunun genel stabi-litesinden şöyle bahseder: "Yoksa yeri, yaratıklarının oturmasına elverişli kılan ve aralarında ırmaklar meydana getiren, yeryüzüne sabit dağlar yerleştiren, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Hayır; çoğu bilmezler." (27: 61). Mülk Suresi'nde şunları okuyoruz: "Yeryüzünü, size boyun eğdiren O'dur; öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah'ın verdiği rızık-lardan yiyin; sonunda dönüş O'nadır." (67: 15). Bu Kur'an ayetleri, bütün tabloyu idare eden emir ve kumandayı açıklar ve Allah'ın varlığı ve mevcudiyeti hakkında hiç şüphe bırakmaz. O aynı zamanda şu gerçeği de açığa kavuşturdu: İnsanlığın, korkusuzca ve huzur içinde yaşayabilmesi için, yeryüzünü sabit ve stabil yapan yalnız ve yalnız Allah'tır. Bu, aşağıdaki satırlarda daha fazla açıklanır: "Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağlan yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır?' (79: 30-33). Bu ayet, dağların pek çok faydasını ortaya koyar, çünkü dağlar insan ve davar hayatının esası olan suyun depolanması ve tedricen dağıtılması için ana biriktiri-ciler olarak görev yaparlar. Yine bu ayet, yeryüzündeki her şeyin, insanın rahatına ve ona bel bağlayan daha basit hayat şekillerine hizmet etmek için yapılmış ve düzenlenmiş olduğunu gösterir. Yine Allah'ın bir lütfü olan yeryüzü ve onun gerçek ve gizli kaynaklarından İnsanın zekâ ve girişimleriyle faydalanılır. (Yusuf Ali, The Holy Qur'an, s. 79). O, aynı zamanda Islâmî felsefe ve bilimin merkez noktasının, çalışmalarının her sahasında hakim kalması gerektiğini hatırlatır. Bu merkez noktası da, fiziksel dünyadaki bütün bu mucizelerin, bir Allah'ın yarattıkları olduğudur.
Kur'an, dağların oluşumu sırasında, yer ka-buğundaki kıvrılma olaylarından da bahseder: "Yeryüzünde, sarsılmayasımz diye sabit dağlar, nehirler ve belki yolunuzu bulursunuz diye yollar ve işaretler meydana getirmiştir:1 (16: 15). Zariyat Suresi'nde: "Yeryüzünü Biz yapıp döşedik, ne güzel döşeyiciyiz." (51: 48). ayeti kerimesini okuruz. Nuh Suresi'nde ise şu sözler vardır: "Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollar ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için, onu size yayan O'durT (71: 19-20). Dağların, yer kabuğunun stabi-litesindeki bu fonksiyonu, aşağıdaki ayette daha açık bir şekilde açıklanır: "Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da onun için birer direk kılmadık mı?" (78: 6-7). Kur'an-i Ke-rim'in bu ayetlerinde, bir konuşma şekli olarak çok güzel ve ince kelimeler kullanılmıştır: Yeryüzünden, ayaklarımızın altına serilmiş geniş bir halı olarak söz edilir; dağlardan da, halının (güneşin etrafında olduğu kadar kendi ekseni etrafındaki) hareketleri yüzünden sallanmasını veya yuvarlanmasını önlemek için, bir sabitleştirme vasıtası rolü oynayan 'kazıklar' diye bahsedilir.
Kur'an-ı Kerim, bundan, Ğaşiye Suresi'nde de bahseder: "Dağlara bakmazlar mı, nasıl dikilmiş? Yere de bakmazlar mı, nasıl döşenmiş?" (88: 19-20). Aşağıdaki ayet, dağların gerçek fonksiyonunu belirtmesi açısından, daha da spesifiktir:" Yeryüzüne de sizi sarsmaması için büyük dağlar yerleştirdi." (31: 10). Bütün bu ayetlerde, insana, onlardan yararlanabilsin ve Rabbine şükretsin diye, Allah'ın lütuf ve ihsanları hatırlatılır. Eğer yeri oturulabilir ve dengeli yapmada ve gıdalarını temin etmede, Allah'ın rahmeti bu denli olmasaydı, insanların yeryüzündeki mevcudiyetleri, öyle rahat ve kolay olmayacaktı.
Kur'an-ı Kerim, şu sözlerde, taşların bazı özelliklerini ve mahiyetlerini belirtir: "Sonra kalpleriniz yine taşlaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır; yarılıp su çıkan vardır; Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir." (2: 74). İsrâ Suresi'nde de lan okuruz: "De ki: îster taş veya demir ya da kalbinizde büyüttüğünüz başka bir yaratık olun, yine de dirileceksiniz." (17: 50-51). Ahzab Suresi'nde de şöyle belirtilir: "Doğrusu Biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da, onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir." (33: 72). Fil Suresi'nde şunlar vardır: "Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi." (105: 3-4). Aşağıdaki ayet gösterir ki, taşlar, yanan bir ateşe konursa, ısı şiddeti kat kat artar: "Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun; onun yakıtı insanlarla taşlardır." (66: 6). Bazı taşlardan, kırıldıkları zaman sular çıkar: "Musa, milleti için su aramıştı; 'Asanla taşa vur' dedik; ondan on iki pınar fişkirdı.herkes içeceği yeri bildi." (2: 60 ve 7: 160). Kamer Suresi'nde de şunları okuruz: "Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık." (54: 12).
Depremlerden de şu şekilde söz edilir: "Buyruğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine de Rabbinin katından, işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık" (11: 82). Hicr Suresi'nde şunları okuyoruz: "Tanyeri ağarırken, çığlık onları yakalayıverdİ. Memleketlerini alt üst ettik, üzerlerine sert taş yağdırdık. Bunda görebilen insanlar İçin ibretler vardır." (15: 73-75) Zariyat Suresinde de şu sözler geçer: "Elçiler: 'Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik' dediler." (51: 32-34). A'râf Suresi'nde de: "Bir zaman da ü-zerlerine dağı, bir gölge gibi kaldırmıştık, üstlerine düşecek sanmışlardı..!' (7: 171). Ankebût Suresi'nde de şunları okuyoruz: "Kimine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini bir çığlık yok etti, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Onlara, Allah zulmetmiyordu; fakat onlar kendilerine yazık ediyorlardı." (29: 40).
Kur'an-ı Kerim'de, dağlardaki taşların canlı olduğu ve yaşayanların yaptıkları gibi hissettikleri fikrini veren oldukça fazla pasaj vardır:"^ Muhammed)Eğer Biz Kur'an'ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen, onun Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu misalleri, insanlar düşünsünler diye veriyoruz." (59: 21). Sâd Suresi'nde şöyle buyurulur: "Doğrusu Biz, akşam-sabah onunla beraber teşbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik." (38: 18). Sebe Suresi'nde: " 'Ey dağlar ve kuşlar! Davud teşbih ettikçe siz de onu tekrarlayın' diyerek, andolsun ki ona katımızdan lütufta bulunduk." (34: 10). Ve yine Enbiya Suresi'nde: "Davud'la beraber teşbih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık." (21: 79). A'râf Suresi'nde: "Rabb'i dağa tecelli edince, onu yer ile bir etti." (7: 143). Ra'd Suresi'nde: "Eğer Kur^ an ile dağlar yürütülmüş veya yeryüzü parçalanmış yahut ölüler konuşturulmuş olsaydı, kâfirler yine de inanmazlardı." (13: 31). İbrahim Suresi'nde: "Şüphesiz onlar düzenlerini kurdular; oysa dağlan yerinden oynatacak olsa bile, bu düzenleri hep Allah'ın elindeydi." (14: 46). Meryem Suresi'nde de: "Rahman'a çocuk isnat etmelerinden ötürü, nerdeyse gökler paralanacak, yer yarılacak, dağlar göçecekti." (19: 90-91).
Hesap gününde, yerle birlikte dağların da kesin sonu, Kur'an'da pek çok ıstırap veren ve dehşet saçan kelimelerle şöyle anlatılır:"(Ey Muhammed) Sana dağlan sorarlar; de ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin.' " (20: 105-107). Nemi Suresi'nde: "Dağlan yerinde donmuş gibi durur görürsün, oysa onlar bulutlar gibi geçerler" (27: 88). Meariç Suresi'nde: "Gök, o gün erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış pamuğa döner." (70: 8-9). Tekvîr Suresi'nde: "Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman; yıldızlar düşüp söndüğü zaman; dağlar yürütüldüğü zaman..." (81: 1-3). Kur'an'ın bütün bu ayetleri, dağların bugünkü şekillerinin nihaî yok edilmesine işaret eder. Bu yok edilişte, dağlar parçalara ayrılacak, toz veya pul haline dönüşecek ve bulutlar gibi geçeceklerdir. Bu, aynı zamanda dünyanın diğer bir sonsuz gerçeğini de belirtir. O gerçek, kâinat ve onun ihtiva ettiği her şeyin, dilediği zaman onu yok edebilecek ve ondan tamamen farklı diğer bir dünyayı yaratabilecek Yaratıcı'ya ait olduğudur. "Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır." (67: 16). Bundan dolayı, İnsanın, Yaratıcının Kanunu içindeki kendi geçici ve hassas rolünü tamamen kavrayarak, bu dünyada yaşaması gereklidir.
Kur'an-ı Kerim, yüksek rakımlarda hissedilen rahatsızlık ve zahmete benzer bir şeyden bahseder: "Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar." (6: 125). Kuran, yerkabuğunda azalma veya daralma gibi bazı değişikliklerden de söz eder: "Şimdi memleketlerini her yandan eksilttiğimizi görmüyorlar mı?.." (21: 44). Biz, yer ve göklerdeki kaynakların, tamamen insanın emrine verildiğini ve kişinin onu kendi yararına kullanabilecek güç ve kabiliyete sahip olduğunu biliyoruz. Kaf Suresi'nde şöyle buyurulur: "Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu bunlarda düşünen kimseler için dersler vardır." (45: 13). Lokman Suresi'nde şunları görüyoruz: "Allah'ın göklerde olanları da, yerde olanları da buyruğunuz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz? İnsanlardan, Allah hakkında hiçbir bilgisi olmadan, doğruluk rehberi ve aydınlatıcı bir Kitap bulunmadan tartışanlar vardır!' (31: 20). Bu ayetler, gökler ve yerdeki her şeyin, Allah'a ait olduğunu ve onu, insanlığın kullanımına sunduğunu gün gibi açığa çıkarır. Görünen ve görünmeyen bütün kaynaklar, insanın kullanması ve ondan yararlanması içindir. Bununla beraber, kişi, sahip değil, yalnızca Sahib'in bir vekili olduğunu unutmamalıdır. Burada yaşamalı ve verilen şeyleri kullanmalı, fakat bu şeyler üzerinde kendi bağımsızlığını ve hâkimiyetini iddia etmeye kalkışmamalıdır.
Bu çalışmalar, Allah'a doğru ibadet eden, efendisini ve O'nun yaratış mucizelerini müdrik, tanınmış bilim adamları üretti. Onlar tamamen anladılar ki: "Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu teşbih eder; O'nu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız." (17: 44). Onlar, şunun da farkındadırlar ki: "Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Bütün işler Allah'a döndürülür." (57: 5). Meryem Suresi'nde buyurulur: "Göklerde ve yerde olan her şey Rahman'a baş eğmiş kul olarak gelecektir." (19: 93).
Böylece; Kur'an, ihlasla kulluk etmenin yanında öğrenme kabiliyeti büyük insanları ortaya çıkarmıştır. Bunlar içinde el-Birunî, Ce-lâleddin es-Suyutî, Abdüllâtif el-Sedenî, Ze-keriyya el-Kazvinî ve İbni Sina gibi jeologlar bulunmaktadır.
11- Mineraloji
Mineral bilimi, Kur'an'dan büyük bir destek alan tabiî bilimler içinde, en önemli çalışma sahalarından biridir. Mineraloji, üstü kapalı olarak bir taraftan simya, kimya ve metalürji ile, diğer taraftan tıpla ilgilidir. (Isla-mic Science, s. 52-54). Müslüman mineraloglar, kendi araştırma çalışmaları için, Kur'an-dan büyük teşvik gördüler. Kur'an-ı Kerim, yalnız bitkilerde değil, kayalar ve minerallerde bulunan fevkalâde renk uyumu ve çeşitlerinden bahseder: "Allah'ın gökten su indirdiğini görmez misin? Biz onunla türlü türlü renkte ürünler yetiştirmiş; dağlarda da beyaz, kırmızı, siyah ve türlü renkte yollar va-retmişizdir." (35: 27).
Sebe Suresi'nde, demirin kullanılmasına dair bir bölüm vardır: " 'Geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut! diye ona demiri yumuşak kıldık." (34: 10-11). Bakırın kullanılması da şöyle geçer: "Onun için su gibi erimiş bakır akıttık." (34: 12). Kehf Suresi'nde şu ayeti okuruz: " 'Bana demir kütleleri getirin' dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: 'Körükleyin,' dedi. Demirler akkor hale gelince: 'Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim.' dedi." (18: 96). Hadîd Suresi'nde buyuruluyor ki: "... pek sert olan ve insanlara birçok faydası bulunan demiri var ettik. Bu, Allah'ın dinine ve peygamberine gör-meksizin yardım edenleri meydana çıkarması içindir." (57: 25). Bu ayet, açıkça gösterir ki; insanın maksadı, hayatın çeşitli meşgalele-riyle uğraşırken, Allah'ın peygamberlerinin yolunu izlemek, barış ve güvenlik içinde mutlu bir şekilde yaşayabilmek için, yeryüzünde doğruluk, iyilik ve adalet sistemini tesis etmede onlara yardımcı olmaktır. Bu ruh, İslâmî bilimlerin tam bir hiyerarşi içinde olmasına yol açar ve insanlığa, göklerde ve yerde Yaratıcı'nm bir kanunu altında olan her-şeyin Birliğini, Bir Allah'ı öğretir.
Kur'an-ı Kerim, değişik yerlerde değerli metallerden de sözeder: "Orada altın bilezikler ve inciler takınırlar." (22: 23). İnsan Su-resi'nde şu sözler yer alır: "Çevresinde gümüş kaplar ve billur kâseler dolaştırılır. Billurları gümüş gibi parlaktır, onları ölçüp ölçüp dağıtırlar." (76: 15-16). Aynı surede: "Üstlerinde, ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır; gümüş bileziklerle süslenmişlerdir." (76: 21). Rahman Suresi'nde, şu sözler geçer: "Bu iki denizden de inci ve mercan çıkar. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?" (55: 22-23). Bu ayet, insanların kendi kullanımları için yeryüzünden buldukları bütün bu madde ve minerallerin, Allah'ın lütuflarından bir kısmı olduğunu ve kişilerin O'na hamdetmesi gerektiğini hatırlatır. "Onlar yakut ve mercan gibidirler. Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? (55: 58-59).
İnsanlara, özellikle, ziynetlerdeki güzelliği ve değeri açısından değerli metaller, altın ve gümüş cazip gelir. Bunun için Kur'an, cimrilik ve harisliğe karşı uyararak, özellikle bu iki metalden bahseder: "Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarfetmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele." (9: 34). "Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü gösterildi. Bunlar, sadece dünya 'hayatının geçimidir. Oysa gidilecek yerin, güzeli Allah katmdadır." (3: 14). Yine aynı surede şunları görüyoruz: "Doğrusu inkâr edip, inkarcı olarak ölenlerin hiçbirinden,yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye vermiş olsa bile, bu kabul edilmeyecektir. İşte elem verici azap onlaradır, onların hiç yardımcıları yoktur." (3: 91). Bu ayetler, İslâm'ın değerinin ölçüsünü gösterir, maddî ve manevî hayat arasında hiçbir çelişki olmadığını ortaya koyar.
Kur'an-ı Kerim,bu metallerden başka bağlarlardan da bahseder:"Orada altın bilezikler takınırlar." (18: 31). Fatır Suresi'nde: "Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler!' (35: 33). Zuhruf Suresi'nde: "Onlar için altın kadeh ve tepsiler dolaştırılır." (43: 71). "Eğer bütün insanlar (küfre meyledip) tek bir ümmet olma durumuna gelmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri mev-divenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları kerevetleri gümüşten yapar ve altın bezeklerle işlerdik." (43: 33-35).
Bu ayetler, gerçekten Allah'tan korkan, O-nun ibretlerini anlayan ve peygamberlerinin yolundan giden insanlar için bir hikmet dersi verir. Onlar, Allah'ın mülkünde, her bilgi ve gerçek arayıcısının üstün gerekçelerinin göstergesidirler. Bu ayetler, aynı zamanda, Allah'ın peygamberinin yoluna inananların, fiziksel dünyada O'nun alâmetlerini aramak için Kur'an çalışmalarında bir teşvik unsuru bulmuş oldukları gerçeğinin de gösterici-sidirler. Kur'an'ın bu ayetleri, insanın dilediği herhangi bir şeyi kullanabileceğini, kendisi yararına olacak herhangi bir iş, çalışma veya dünya faaliyetiyle meşgul olabileceğini açıkça ortaya koyar. Bu, insanın dünyadaki yaşama standardını yükseltmeye çalışması açısından iyi ve güzeldir. Fakat, çeşitli ihtiyaçlarını karşılamada kullandığı bu güzel ve renkli şeylerin, Allah tarafından yaratılmış olduğunu ve bunun için Rabbine şükretmesi gerektiğini unutmamalıdır. Bunun en iyi yolu da, insanlığa Peygamber @ vasıtasıyla gönderilen Allah'ın kanununa itaat etmektir. Bu, mineraloji dahil birçok bilgi sahasındaki araştırmaları teşvik etmiş ve aşağıdakiler gibi pekçok bilim adamının yetişmesine yol açmıştır: el-Kindî, el-Câhız, Nasır İbni Yakub et-Temimî, Muhammed İbni Zekeriy-ya er-Razî, Muhammed İbni Ahmet et-Temimî, İbni Sina, el-Birunî, Mesleme İbni Vedde el-Kurtubî el-Mecritî, Abdulabbas et-Tifaşî, Nasreddin et-Tusî, Abdülkasım el-Kazanî (Kâşanî), Kazvini, Hamdullah Mus-tavfî, Şemseddin el-Akfanî, İbn'el-Esîr, İb-n'el-Cevzî ve Davud el-Antakî.
12- Biyoloji
Biyoloji ilmi, canlı varlıklarda ortaya çıkan olaylarla ilgilenir. (Encyclopaedia Britanni-ca, Cilt III). Canlı varlıklar, yeryüzünde bitki hayatının en basit şeklinden, insan hayatının en karmaşık biçimine kadar uzanır. Hayatın, insanca bilinen, cinler ve melekler gibi diğer biçimleri de vardır; fakat bunlar, bizim faaliyet alanımızın dışında kalırlar, çünkü bilgimiz o hayatı anlayamaz. Taşların bile bir hayatı vardır.
İslâmî bilimlerde, tabiat bilgisi; sürekli herşeyin birbiriyle ilişkili olduğu bir bütün olarak ele alınır. İslâm'a göre Allah'ın yarattığı bu evren tümüyle tek bir organizmadır. Ve tabiat bilgisi, içinde mineralojiden zoolojiye kadar belirli doğal bilimlerin yeşerdiği her şeyi kapsayan ve tamamlayan bir kalıp olarak merkezî bir rol oynamıştır. Doğal bilimler, tabiat düzeni bilgisinin muayyen formlarını, bir metafizik! ve kozmolojik tabiatın evrensel prensipleriyle bütünleştirmeye çalışmıştır. Yine, tabiatı, yalnız diğer fiziksel ve biyolojik biçimleri ve insanın bu biçimlerle karşılıklı ilişkileri hususunda değil, çoğunun Allah'ın alâmetleri ve mucizeleri olarak, basitçe çözümlenmesinden ziyade uzun uzadıya düşünülmesi şeklinde incelemeyi istemiştir." (Encyclopaedia Britannica, Cilt III).
Müslüman bilim adamları ve onların bilgilerini dindarlık sınırları içinde tutan, Kuran çalışmalarının tesiridir. Onlara destek vererek bilimsel faaliyetlerini olduğu kadar inançlarını da düzenleyen bir ideali oluşturur bu tesir. Biyolojik araştırmaları sırasında, onlar Allah'ın yaratıcılık gücünün tamamen farkındadırlar ve bu alandaki yeni bilgiler onları, ateistler ve modern batılı bilim adamlarının aksine, Allah'a yaklaştırır. Batılı bilimciler, doğal bilimleri yalnız bir düzeyde inceler; tabiatın, Allah'ın evreninde "bir yekûn ve organik bir bütün olarak" doğru tasvirini asla düşünmezler. (Islamic Sdence, s. 49-71). Dar yaklaşımlarıyla kör-leşmiş olarak, Yaratıcı'nın yarattığı her parçadaki mucizeleri ve harikaları farkedemez-ler. Canlı organizmanın hangi parçası, bilinci canlandırmaz? Tohumu, topraktan dışarıya kim filizlendirir? Sapları, yer çekiminin aksine, yukarı doğru kim iter? Çiçeği kim açtırır, meyvayı kim verdirir? Ona lezzet, renk ve kokuyu kim verir? Bütün bu şeyleri, Allah'tan başka kim yapar? Bütün evren, Yaratılışın sırları ve mucizeleriyle doludur, gören gözleri, düşünen ve anlayan kalpleri olan herkese Yaratıcı'nın açık bir hatırlatıcısıdır.
Kur'an-ı Kerim'in teşviki, doğal bilimlerde tanınmış bilim adamlarının yetişmesine yol açmıştır. Bunların arasında İbni Kuteybe, el-Kazvinî, ed-Dimaşkî, el-Mesudî,el-Câhız,lb-ni Sina, el-Farabî, ve Abdüllâtif sayılabilir.
Hayatın Menşei (Kaynağı)
Kur'an-ı Kerim'e göre, yeryüzündeki bütün hayat suyla başladı: "İnkâr edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? İnanmıyorlar mı?" (21: 30). Bu ayet, yeryüzündeki hayatın orijini hakkındaki İslâmî görüş açışım, açık bir şekilde ortaya koyar. Yeryüzündeki hayatın, Allah'ın emriyle sudan yaratıldığı konusunda hiç şüphe bırakmaz. Ve sonra, tedricî olarak, Yaratıcı'sının kanununa göre, zamanla değişik şekiller ve biçimler aldı. Bununla beraber, o, suyun hayatın bütün türleri için lüzumlu olduğunu gösterir. Ölü dünyaya hayat veren yağmurun mucizesi hakkındaki günlük gözlemimiz, herkesçe malumdur. "... Gökten su indiren O'dur. Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik." (20: 53). En'âm Suresi'ndeşu sözler vardır: "O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik. Ondan bitirdiğimiz yeşilden, —birbirine benzeyen ve benzemeyen— yığın yığın taneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağlan, zeytin ve nar çıkardık." (6: 99). Kur'an-ı Kerim aynı gerçeğe, diğer bir şekilde de ışık tutar; Nahl Suresı'nde: "Allah gökten su indirir ve ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Kulak verenler için bunda ibret vardır." (16: 65). Hacc Suresi'nde de şunları okuyoruz: "Yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat, Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır, her güzel bitkiden çift çift yetiştirir." (22: 5).
13- Botanik
Kur'an-i Kerim,Allah'ın bitkiler alemindeki mucizelerinden ve bu dünyanın suyla nasıl hayat bulduğundan, ayrıntılarıyla bahseder. Çorak ve ölü bir toprak, yağmur aldığı zaman, canlı ve her çeşit bitkiyle dolu bir hal alır: "Kupkuru gördüğün yeryüzünün, Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçmesi, kabarması, Allah'ın varlığının belgelerin-dendir." (41: 39). Kâf Suresi'nde şunlar geçer: "Gökten bereketli bir su indirdik, kullara rızık olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, küme küme tomurcukları olan boylu hurma ağaçları yetiştirdik. O su ile ölü yeri dirilttik:' (50: 9-11). En'âm Suresi'nde: "Çardaklı ve çardaksızbağları inşa eden Allah'tır. Tadlan çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı —birbirine benzer ve benzemez şekilde— yaratan O'dur." (6: 141). Nahl Suresi'nde de: "Yukarıdan size su indiren O'dur. Ondan İçersiniz; hayvanları otlattığınız bitkiler de onunla biter. Allah onunla size ekinler, zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve her türlü ürünü yetiştirir. Düşünen kimseler için bunda ders vardır." (16: 10-11).
Allah'ın bitki dünyası, yalnız meyva ve diğer ürünlerin çeşitleriyle dolu değildir, aynı zamanda sıkı bir denge ve muayyen bir modeli devam ettirir. Allah'ın sıkı disiplin ve düzeni içinde, renk, meyva, çiçek ve ürün farklılığı mevcuttur. "Yeri yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik; orada her şeyi bir ölçüye göre bitirdik." (15: 19). Kamer Suresi'nde: "Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre ya-ratmışızdır.." (54: 49).
Allah tekrar, insanlar için, aynı suyla sulanan fakat değişik renk, tat ve lezzete sahip ürün çeşitlerinin büyümesindekİ, pek çok alâmetine değinir: "Yeryüzünde, hepsi de aynı su ile sulanan, birbirine komşu toprak parçaları,'tek ve çok köklü üzüm bağları, ekinler, hurma ağaçlan vardır. Fakat onları şekil ve lezzetçe birbirinden farklı kılmışızdır. Düşünen kimseler İçin bunda ibretler vardır." (13: 4).
Kur'an, bitkiler alemindeki, hayret veren üreme işlemine, dikkatleri çeker. Fakat diğer tip olan aseksüel üreme işleminden bahsetmeden, sadece seksüel olanını zikreder. Bu da şundan dolayıdır: "Seksüel üreme, kendisini doğurana benzeyen yeni bir bireyin ortaya çıkmasını amaçlar, halbuki aseksüel olan İse gerçek bir üreme değil, sadece bir çoğalmadır." (The Bible, The Qur'an and Science, s. 185-197). "O ki, ... gökten bir su indirdi; Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik." (20: 53). Lokman Suresinde şunları okuyoruz: "Gökten su indirip orada her hoş çiftten yetiştirmişizdir." (31: 10). Hacc Suresi'nde: "...fakat Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabanr,her güzel bitkiden çift çift yetiştirir:' (22: 5). Ra'd Suresi'nde: "...her türlü üründen çift çift yetiştiren,..., O'dur." (13: 3). Şuara Suresi'nde: "Yeryüzüne bakmazlar mı? Orada, bitkilerden nice güzel çiftler yetiştirmişizdir. Şüphesiz bunlarda Allah'ın kudretine işaret vardır, ama çoğu inanmazlar." (26: 7-8).
Üretim prosesi, tohumların çimlenmesîyle doruk noktasına ulaşır. Kur'an-ı Kerim, bitkiler alemindeki Allah'ın bu fevkalâde mucizelerinden, şu şekilde bahseder: "Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır..." (6: 95). Kur'an, bitkiler âleminde kompenantlann çift halde bulunuşundan sözeder: "Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden nice çiftleri yaratan Allah münezzehtir." (36: 36). Bu konuda hatırlanacak en önemli şey, bitkilerin aleminde değişik şe-killerdeki dikkate değer ve mükemmel üretim proseslerinin yöneticisinin, Allah olduğudur. Bu, İslâmî bilimlerin ve bütün çalışma sahalarının köşetaşıdır ve müslüman bilim adamlarının hepsi, tekrar tekrar bu noktayı vurgulamışlardır. Gerçekte, bitkiler alemindeki bu şaşırtıcı, ulvî ve mükemmel Örnekler, yalnızca, insanın Allah'a ve O'nun yaratıcı gücüne olan inancını ve imanını güç -lendirmeye yardım eder. Ve Kur'an, hayatı n bu çok güzel ve etkileyici gerçeklerinin, Ysf-ratıcı'nın haşmet ve azametini insana iyic^s anlattığından sözeder.
Kur'an çalışmaları, bu alanda da, pek çok: bilim adamının ortaya çıkmasına neden olmuştur: Câbir İbni Hayyan, Ebû Nadir İt>~ ni Şumeyl, Ebû Zeyd el-Ensari, İbni es-Sıkkit, Ebû Sa'd el-Asmaî, Ali İbni Rabbarj el-Tahavî, Huneyn İbni İshak, Razî, Ebû Ha-nife ed-Dinavarî, İbni Sina, îbni Baccah, İbni Rüşd, İbni el-Avvam, Gafikî, îbni el-Baytar, Abdüllatif el-Bağdadî, el-Kazvinî. Şemseddin el-Nuveyrî, Hamdullah Mustav-fî, El-Cuzalî, Ömer İbni el-Vardî ve Molla Sadra.
14- Zooloji
Hayvanların hayatını inceleyen bilime, KurL an'da, hayatın diğer yanlarını inceleyen bilimlerden daha az yer verilmez. Hayatın bu yanı, yine, Yaratıcı'nın haşmet ve azametini yeni boyutlarla ortaya koyar ve insanın dikkatini hayvanlar âlemine çeker; öyle ki, kişi, Allah'ın ölçüsüz bağış ve ihsanları için O'na hamdedip, hem de onlardan istifade ederek, Rabbinin mucizelerini gözleyip incelesin ve anlayabilsin. Kur'an'da değişik içeriklerde, hayvan hayatına ışık tutan pek çok pasaj vardır. Şu satırlar, İnsanın aklına, yeryüzündeki bütün hayatın orjinini getirir: "... bütün canlıları sudan meydana getirdiğini bilmezler mi? İnanmıyorlar mı?.." (21: 30). Nur Su-resi'nde de şunları okuyoruz: "Allah, bütün canlıları sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayaklı yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şüphesiz her şeye Kâ-dir'dir." (24: 45).
Kur'an-ı Kerim, bazı hayvanlardan, onların insanlık için kullanım ve yararlarından bahseder; hayvanlar âlemini, fevkalâde başkalık, güzellik ve cazibesiyle tasvir eder. Kur1 an'dan birkaç pasaj, insana Yaratıcı'nın lütuf ve İhsanını göstermek için buraya alınmıştır. Hayvanlar alemindeki üreme işlemi şu satırlarda geçer: "Doğrusu, atıldığında meniden erkek ve dişiyi, iki çift yaratan O'dur." (53: 45-56). Zuhruf Suresi'nde şöyle buyurulur: "O ki bütün çiftleri yarattı ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti." (43: 12). En*-âm Suresi'nde, değişik davar çeşitlerinin insanlık için büyük faydalarından sözedilir: ' 'Hayvanları da yük ve kesim için yaratan Allah'tır. Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin... Allah sekiz çift hayvan yaratmıştır. Koyundan iki ve keçiden iki... Deveden iki, sığırdan iki yaratmıştır. (6: 142-144). Nahl Suresi'nde şunlar beyan edilir: "Hayvanları da yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Onların etlerini de yersiniz. Onları getirirken de, gönderirken de zevk alırsınız. Kendi kendinize zor varacağınız memleketlere, yüklerinizi taşırlar. Doğrusu Rabbiniz şefkatlidir, merhametlidir. Sizin için, atları, katırları ve merkepleri binek ve süs hayvanı olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha nice şeyleri de yaratır. Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah diltseydi hepinizi doğru yola iletirdi." (16: 5-9).
Kur'an-ı Kerim, insanların olduğu gibi hayvanların da organizasyon ve planlama bakımından çok gelişmiş topluluk hallerinden de bahseder: "Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi topluluklardır. Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra Rablerine toplanacaklardır." (6:38). Kur'an-ı Kerim'de değişik hayvan türlerinin davranışlarına atıflar da vardır. Arı toplulukları şu şekilde tasvir edilir: "Rabbinbal ansına: 'Dağlarda, ağaçlarda've hazırlanmış kovanlarda yuva edin; sonra her çeşit üründen ye; sonra da Rabbinin işlemen için gösterdiği yollardan yürü' diye öğretti. Karınlarından insanlara şifa olan çeşitli renklerde bal çıkar. Düşünen bir millet için bunda İbret vardır." (16: 68-69). Örümcekler ve onların davranışlarından da şöyle bahsedilir: "Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Evlerin dayanıksızı ise örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler..." (29: 41). Karıncaların hayatı, Nemi Suresi'nde ge-çer:"Sonundakarıncalarınbulunduğu vadiye geldiklerinde bir karınca: 'Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman'ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin,' dedi." (27: 18). Sonra kuşların hayatı tasvir edilir. Kuşlar, gök atmosferinde nasıl dengede durular? "Onları Allah'tan başka tutan kimse yoktur. İnanan millet için bunda dersler vardır!' (16: 79). Mülk Suresi'nde de şunları okuyoruz: "Üzerlerinde kanat çırpan dizi dizi kuşları görmezler mi? Onları havada Rahman olan Allah'tan başkası tutmuyor; doğrusu, O, her şeyi görendir." (67: 19). Kur'an-ı K°rim, şu satırlarda yine davarların faydalarını açıklamaya ve telkin etmeye devam eder: "Hayvanlarda da size ibretler vardır. Bağırsakların-dakiler ile kan arasından, içenlere halis ve içimi kolay süt içiririz." (16: 66). Bu ayette, saf sütün dişi davarın işkembesinde oluşma işleminin mükemmelliği anlatılır. Çünkü yedikleri yemler, mahiyet, renk ve yararlılık açısından tamamen farklı olan kan, pislik ve saf süte dönüşür.
Süt oluşmasının başlangıç prosesi hakkında Kur'an'ın açıkladıkları, kimya ve fizyoloji alanlarında sindirim sistemiyle ilgili modern keşifler yapılmadan önce, insanlarca kesinlikle bilinmiyordu. Bunun için Kur'an'daki bu bilginin varlığı, "herhangi bir insan açıklaması değildir. Allah tarafından, peygamberine gönderilen bir Vahiydir."
İnsan'ın Yaratılışı
Kur'an-ı Kerim, insanın orijinine çok önem verir ve insanlığın yaran için, bazı olaylarda, değişik içeriklerle yaratılış gerçeğinden bahseder: "Oysa sizi merhalelerden geçirerek O yaratmıştır." (71: 14). Mütevazi orijini de kendisine hatırlatılır: "Ey insanoğhı! Seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?" (82: 6-8). "O, erkek ve kadının beli ile göğüsleri arasından atılagelen bir sudan yaratılmıştır." (86: 6-7). Döllenme İşlemi, çıplak insan gözüyle görülmeyen çok küçük bir sıvı miktarıyla meydana gelir: "Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyİ kan pıhtısına çe-vİrdİk, kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık yaptık: Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir." (23: 13-14). Kıyamet Sure-si'nde şunlar geçer: "O, akıtılan bir meni damlası değil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuş, sonra Allah onu yaratıp şekil vermişti. Ondan, erkek dişi iki cins yaratmıştı. Bunları yapan Allah'ın Ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? Elbette yeter." (75: 37-40).
Kur'an-ı Kerim, birçok olayda, İnsanın üremesi konusunda, döllenme sıvısının bileşiminden bahseder: "Bİz, insanı katışık bir nutfeden yaratmişızdır; onu deneriz; bu yüzden, onun işitmesini ve görmesini sağlamı-şızdır." (76: 2). Bu ayet, aynı zamanda, yaratılışın esas sebebini ortaya koyar: İnsan, eğer dünyada doğru yolda kalmak istiyorsa, bu sebebi unutmamalıdır. Secde Suresi'nde şunları okuyoruz: "... insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun Özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır. Size kulaklar, gözler, kalpler verilmiştir. Öyleyken, pek az şükrediyorsunuz." (32: 8 9).
Mürselât Suresi'nde de: "Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi? Ölçtük, biçtik. Ne güzel biçim vereniz Biz." (77: 20-23). Döllenmeden sonra, yumurtanın dişinin organında yerleşmesi aşaması, şu satırlarda geçer: "Dilediğimiz belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız; sonra sizi çocuk olarak çıkartırız, böylece yetişip ergenlik çağına varırsınız, Kiminiz öldürülür, kiminiz de ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki, bilirken bir şey bilmez olur." (22: 5). Döllenmiş yumurtanın beslenmesi de, Kur'an'da zikredilir: "O insanı alâktan (rahme sımsıkı yapışan maddeden) yarattı." (96: 2).
Böylece, Kur'an-ı Kerim, rahimde, insan gelişmesinin farklı aşamalarını açıkça belirtir; görünmeyen bir sıvı miktarıyla döllenme, sıvının bileşimi, yumurtanın dişi genital organlarında yerleşmesi,embriyonun evrimi,duyguların ve tenasül uzuvlarının ortaya çıkması, vb. yumurtanın döllenmesi işlemi ve onun rahimde kademe kademe büyümesini anlatan bütün bu referanslar, Rasulullah @'a bu bilginin, Yaratıcının zatı tarafından verildiğini açıkça gösterir. Öyle ki, insan, Yaratı-cı'ya göre durumunu bilsin, anlasın, doğru nasihatlardan iyi bir ders alsın ve gerçek yolu takibetsin.
Bu, keza, bazı insanların zihinlerinde oluşan pekçok soru ve problemi de çözer. Bu karmaşık işlemin yapıcısı ve yöneticisi kimdir ve küçücük bir damlasıvıda sayısız spermleri kim yaratmıştır? Onlar yumurtayı nasıl döl-lerler ve onları başka zamanlarda değil de muayyen zamanlarda kim biraraya getirir? Döllenmiş yumurtanın bileşimi nasıl oluşur ve bütün döllenme işlemini kim yönetir? Yumurtanın, döllenmeden sonra dişi organında yerleşmesi ve orada gelişmesi işlemini kim kontrol eder? Ona, farklı karakterler, şekiller, renkler ve özellikleri kim verir? Onu, embriyodan yeni bir şekle (ki, o insandır) kim dönüştürür? Sonra ona duygulan, üreme organlarını, işitme, görme ve anlama kabiliyetlerini kim verir? Bunlar ve diğer birçok soru, Allah'tan başka bir şeye inanmıyorsanız, cevapsız kalır. Hayvan hayatı ve onun yaratılma işlemi üzerindeki derin araştırmalar, insanı doğrudan Allah'a götürür; çünkü, Mutlak Kudret ve Kuvvet sahibi Allah'ın varlığı olmaksızın, böyle muhteşem bir hayvanat alemi, insan anlayış ve kavrayışının ötesindedir. Her akıllı insan, aynı sonuca gelecektir: " 'Ey Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından Jcoru.' derler." (3: 191).
Bu çalışmalar, büyük müslüman bilim adamlarına şevk verdi: Ebu Nadir İbni Şu-meyl, el-Asmaî, İbn'el-Arabî Ebu Ubeyde İbni Sellem, Ebu Hatim es-Sicistanî, Bişr İb-nİ el-Mu'tamir, Ebu İshak en-Nazzâm, el-Câhız,el-Kindî, ei-Farabî, İbni Kuteybe, Bu-zurgbin Şehreryar Remhürmüzî, İbni Sina, İbni Bâcce, İbni Rüşd, el-Kazvİnî, ed-Dımaşkî, en-Nuveyrî, el-Cildakî ve Kemaled-dîn ed-Dâmirî, Ahmed İbn Yahya el-Ömerî ve el-Kalkaşandî bunlar arasındadır.
15- Ekonomi
İnsanın ekonomik problemi, daima, fertten cemiyete kadar dikkatleri cezbetmiş ve bu zor, fakat önemli meselenin çözümü için, çeşitli girişimlerde bulunulmuştur. Bu tarihî problemin âdil ve dengeli çözümünü bul-1 makta, fertler ya da cemiyetler ya tamamen başarısızlığa uğradılar ya da kısmî bir başarı elde ettiler. Bu girişimlerin çoğu, bir aşırı uçtan diğerine gitti geldi ve insanlar doğru dengelerini kaybettiler. Ya kişisel hakları korumada çok ileri gittiler ve toplumun ortak yararlarını ihmal ettiler (kapitalist sistemde olduğu gibi), ya da kişinin haklarına tümüyle zarar verdiler (komünist sistemde olduğu gibi). Diğer taraftan İslâm, toplumun menfaatlerine zarar vermeyen kişisel özgürlüğe saygı duyar. Kişisel haklar ve toplum hakları arasında doğru ve âdil bir denge kurar. Gerçekte, İslâm bize, ekonomik prensiplerle, kişisel özgürlük ve toplum menfaatleri arasında hiçbir uyuşmazlık olmayacak şekilde toplumsal yapıyı organize etmeyi sağlar. Kötü yanlarım bir tarafa bırakarak, komünizm ve kapitalizmin avantajlarını biraraya getirir. Cemiyette sermaye büyümesinde veya yatırım hızında azalma korkusu olmaksızın, tüm bir iş ve hizmet fırsatı oluşturur.
Ekonomik Prensipler
Daha önce belirtildiği gibi, Allah'ın üstünlüğü, İslâm'da her şeyin temelidir; mahiyetinin ne olduğu (manevî mi, politik mi, ekonomik mi olduğu) hiç önemli değildir. Allah, yeryüzündeki her şeyin yaratıcısı ve sahibidir. Her şeyi, bütün insanlık için yaratmıştır. "Bütün göklerin ve yerin mülkü O'-nundur; ve bütün işler O'na döndürülür'' (57: 5). Bakara Suresi'nde de şunları okuyoruz: "O, o yaratıcıdır ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı!' (2: 29). Böylece, bu İlâhî mirastaki payını almak için çaba sarfet-mesi, her bireyin doğuştan kazandığı hakkıdır ve hiç kimse, bu konuda rengi, inancı veya ırkı dolayısıyla hak iddia edemez. Bütün bireyler, bu hakkı eşit olarak ister ve bu hak, hiç kimsenin elinden kanunla alınamaz veya bunun aksine, kimseye diğerlerine göre öncelik hakkı verilemez. Diledikleri herhangi bir şekilde hayatlarını kazanmak için, insanlar arasında hiçbir fark olmadığı gibi bir fert, ırk veya grup üyesine de herhangi bir ayırım, kesinlikle yoktur. Herkes, hayatını nasıl kazanacağı gibi,ekonomik konularda eşit fırsat ister. Aynı şekilde üretim, tüketim, değişim veya dağıtım konusunda herhangi bir kimseye ayrıcalık veren özel haklar ortaya çıkarabilecek, (renk, inanç ve ırk bakımından insanlar arasında) hiçbir ayırım söz konusu değildir. Bütün insanlar, yeryüzünde, geçinme paylarını almaya gayret etmek için eşit bir hak arzularlar. Bütün vatandaşlarının, maişetlerini teminde eşit fırsatlar ve âdil bir imkâna sahip olduklarından emin olmak, İslâm Devleti'nin görevidir. (Ebû'l Âlâ Mev-dûdi, Islamic Way of Life, s. 66-80). Kişinin hayatını kazanması için girişim ve iş hürriyeti gibi etkinlikler kanun içinde kaldığı ve haram bir işi kapsamadığı sürece, İslâmî devlet tarafından emniyet ve garanti altına alınmıştır. Her kim, dürüst ve sıkı bir çalışmayla, hayatını kazanmaya gayret ederse, bu sistemde bol fırsat bulacaktır; fakat dürüst olmayan bir kişi veya kuruluş, böyle bir sistemde refaha asla ulaşamaz. Hile, irtikâp, haksız kazanç, dolandırıcılık, rüşvet, istismar, vb. gibi faaliyetlere kalkışan kişiler, cezadan başka bir şey kazanamayacaklardır, (islam in Focus, s. 126-130).
Ekonomik Sistemin Başlıca Özellikleri
İslâm ekonomik sistemi, diğer ekonomik sistemlerden mahiyet, şekil ve amaç bakımından, temelinden farklıdır. O, komünizm ve kapitalizm iki aşırı ucu arasında, kötü yanlarını bir tarafa bırakıp, iyi yanlarını muhafaza ederek, orta yolu benimsemiş ve böylece insanın ekonomik problemlerini çözmeye çalışmıştır. Ne, birey veya toplum menfaatine zarar verecek mutlak bir hürriyete, ne de, sisteminin kuvvetini merkezî kaynağı olan bireyin şahsiyetini (ego) tahrip edecek totaliter sistemi (hükümetinkişisel işlere ve Özel teşebbüslere aşırı şekilde karışması) tavsiye eder.
Bireye, iş ve teşebbüs hürriyeti verilir. Bu şekilde o, hayatını kazanmak için sağlıksız bir yarışma ve rekabet yerine, işbirliği ve yardım ruhunu geliştirmeye vesile olacak bir tarzda faaliyetlerini organize etmek hakkını, serbestçe kullanabilir. Ahlâkî eğitim ve öğretim, kişinin görüşünü değiştirir. Böyle bir insan, toplumun diğer üyelerine karşı hiçbir rekabeti arzulamaz. Fakat bunun yerine, ekonomik savaşlarında meslektaşlarına yardım etmeyi dinî ve ahlâkî bir vazife sayar veya en azından hayat mücadelesinde onlara engel olmaz. Bu davranış, insanlar arasında sevgi, işbirliği, yardım, fedakârlık ve kardeşlik hislerini geliştirir. Refah, bolluk, iyileştirme konusundaki yararlarıyla bir bütün olarak, toplumun her kesiminde maksimum verimliliğe ulaştırır. Bu siyaset, bir kişiyi ihmal etmeden veya bir diğerini kayırmadan, bütün sahalarda fertlerin olduğu kadar toplumların da arzularını karşılar. Bu sistemde hiçbir hak kaybolmaz; hiçbir hürriyet kısılmaz; hiçbir servet parçası, kanunsuz bir şekilde zorla alınmaz; sonuç olarak, açgözlülük, rekabet, bencillik gibi musibetler ortadan kaybolur veya sağlam istikametlere kaydırılır. (A.A. Mansur, islam Allah's Eternal Jurisp-rudence, s. 150-159).
İslâm'ın kendi hayat felsefesi vardır. Buna göre, bir müslümanın bu dünyadaki hayatı, daha sonraki sonsuz hayatında geçici bir aşamadır. Bunun için, o, hayatının her anını, ebedî hayatını iyileştirmek için kullanmalıdır. Bu, onun bütün zihinsel ve fiziksel imkânlarını, mümkün maksimum sınıra kadar kullanmasını gerektirir. Çünkü, bu hayatı maksimum olarak değerlendirmeden, ebedî hayatı iyileştİremez. Diğer bir deyişle, ahiret-teki başarısı, bu dünya kaynaklarından, en iyi ve en doğru bir şekilde yararlanmasına bağlıdır. Kur'an-ı Kerim, bir insanın gayretle ve dürüstlükle kazandığı serveti, 'Allah'ın nimetleri', 'Allah'ın lütfü', 'Temiz şeyler', 'Allah'ın serveti' vb. olarak zikreder. Aynı zamanda, ahiret hayatını iyileştirmek için bu dünyada çok çalışılmasını salık verir: "Allah'ın sana verdiği mal ile ahiret yurdunu iste! Dünyadan nasibini de unutma!" (28: 77). Ve Allah'ın elçisi, bir müslümanın, dürüst çaba göstermesini zorunlu kıldı: "Farz ibadetlerden sonra, dürüst bir şekilde hayatını kazanmak gelir."
Şurası muhakkaktır ki, bu hayatın gayesi ahi-retteki gerçek başarıya erişmek olsa bile, bir müslümanın, fiziksel dünya kaynaklarından yararlanması açısından her türlü dürüst ve itinalı çabayı göstermesi gerekir. Ahiretteki hedefe varabilmesi, insanın, sadece başkalarına hizmet etmesiyle olur. Bu, insanları diğer kişilerin gereksinimleri karşısında sorumlu hissettirir ve onları toplumun faydası için bazı şahsî menfaatlerinden fedakârlık etmeye teşvik eder; o münasebetle de kişileri bencillik, açgözlülük ve haksızlık sefaletinden kurtarır. Bu, insan çabasının ve kazandığı servetin gerçek kavramı ve hakikatidir, (islam in Focus, s. 126-130).
Kur'an-ı Kerim, bundan dolayı serveti insanlar için bir deneme olarak telakki eder. Kim, onu bundan sonraki ebedî hayatım iyileştirmek için kullanmıştır? Kim, nefsinin dünyadaki şehvanî arzularında onu harcamış ve Allah'ın gazabını kazanmıştır?: "Verdikle-riyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O'dur. Doğrusu Rabbinin cezalandırması süratlidir. Şüphesiz O bağışlar, merhamet eder." (6: 165).
Bu ayet, öncelikle, kâinattaki her şeyin Allah'a ait bulunduğunu ve bütün insanların, Allah'ın yeryüzündeki, halifeleri olduğunu açıkça ortaya koyar. Onlar, bütün mülkleri, Allah'tan bir emanet olarak ellerinde tutuyorlar, bu yüzden o malları, Allah'ın emirleri ve gösterdiği yol doğrultusunda kullanmalı ve işletmelidirler. İkinci olarak Allah, bu mülk ve kuvvet emanetini, insanların ellerine, değişik derecelerde verdi; bazıları daha fazla, diğerleri daha az alırken, bîr kısmı da henüz hiçbir şeye sahip olamadılar. Dünya hayatı basitçe bir denemedir ve insanlara değişik derecelerde verilen, yukarıda da sözü geçen şeylerin hepsi, yalnız deneme vasıtalarıdır. İnsanların, emanetin şartlarına ve süresine göre, bu malları ve kuvvetleri nasıl kullandığı konusunda kayıtlarına devam e -dilir. Bu denemenin sonucu, her adamın (ve kadının) ahiretteki mertebesini belirleyecektir. (The Meaning of the Qur'an, cilt III, s. 174). Bunun hepsi, İslâm ekonomik sisteminde, bireyin inanç, tatbikat .teşebbüs,mesleğin tipi ve maişet mücadelesinde tam bir hürriyeti gösterir.
Bu görüş, aynı zamanda, dünyadaki hayat mücadelesini, bireyin hayatında bir anahtar faktör durumuna getirir. O, manastır hayatını reddeder ve yeryüzündeki elçilik vazifelerini ve emanetin şartlarını yerine getirmek amacıyla, tam bir gayret ve kuvvetle ekonomik sahaya girmek için gösterilen olumlu çabayı destekler. Bundan dolayı, bu davranış, bir tarafta manastırcıhk, diğer tarafta sekü-larizm veya materyalizm olmak üzere, her İki aşırı görüşe karşı koyar. O, ne bütün ekonomik faaliyetleri ayıp, ekonomik mücadeleleri de günah sayarak insanın sadece manevî gelişmesini aşırı vurgulamış, ne de kişinin manevî veya ahlâkî yanını hiçe sayarak, bütün dikkatleri sadece maddî şeylerin kazanılmasına hasretmiştir. Hayatın her alanında dengeli bir hareket seyrini benimsemiştir. Kişi, ne bedeninin ihtiyaçlarını hiçe sayarak nefsini tamamen manevî faaliyetlere vermeli, ne de hayatın moral değerlerini önemsemiyerek hek şeyi sadece ekonomik faydasıyla değerlendirmelidir.
islâm, bireyin ve toplumun başarısının, kişinin maddî ve manevî ihtiyaçları arasındaki ayarlamaya bağlı olduğunu Önemle belirtir. "Toplumun yararlarını olduğu kadar, kişisel menfaatleri de korumak için, bedenin ve ruhun ihtiyaçları arasında doğru bir denge muhafaza edilmeli, Manevî hayat, kişinin ekonomik mücadelesinden ayrıldığı zaman, insan, ekonomik sistemdeki istikrarı davam ettirmek için gerekli olan dengeyi kaybeder. Sonuç olarak, kişi, hayatın iki kavramı arasında, işbirliği ve karşılıklı sevgi yerine, düşmanlık ve rekabet görürse bu durum toplumda karmaşıklık ve bozulmaya yol açar.
İslâm, dengeyi muhafaza etmeyi ve ekonomik düzeyde çabaları sürdürürken ahlâkî ve manevî değerleri de devam ettirmeyi Öğretir. Fakat, diğer iki zıt görüşü de uygun bulmaz. Manastırcıhk hayatın işlemez felsefesi olarak reddedilir: "Bizim gerekli kılmadığımız, fakat kendilerinin güya Allah'ın rızasını kazanmak için ortaya attıkları ruhbaniyete bile gerçeği gibi riayet etmediler." (57: 27). "Bizim gerekli kılmadığımız" ifadesi, bu hayat görüşünün tabii olmadığını ve Allah'ın insanı, bu içgüdüyle yaratmadığını, fakat kişinin kendisini ona zorladığını açıkça gösterir. Allah, muhakkak ki, insanın bu dünyadaki boş istekler ve beyhude zevklerden vazgeçmesini ve Allah'ın rızasına götüren yola dönmesini ister. Fakat O, mağara karanlıklarında-ki kasvetli hayatı da, cami veya kilise köşelerindeki aralıksız meşguliyeti de tavsiye etmez, istemez. Allah'a hizmet, bu dünya mücadelesi ve hengamesi içinde, saf ve sade bir hayat yaşayarak verilir. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, s. 1507).
Ve yine: "Allah, dinini muzaffer kılmak için sizi seçti. Babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin üzerinize bir güçlük de yüklemedi." (22: 78). Bu şu demektir: "Size verilen akide, çok basit ve açıktır, itaat etmek zorunda olduğunuz kanunlar ve düzenlemeler de, son derece pratiktir. Onların sınırları içinde, muktedir olduğunuz ölçüde ilerlemekte serbestsiniz. Bu ayet, müslümanların hayatlarının, daha önceki toplumların papazlar ve kanun koyucular tarafından inandırılmış olduğu faydasız ve anormal kısıtlamalardan azade olduğunu belirtmek içindir!' (The Meaning of the Qur'an, Cilt VII, s. 227). A'râf Suresi'nde şunları okuyoruz: "Onlara haram ettikleri temiz şeyleri helâl kılar, murdar şeyleri de üzerlerine haram kılar. Onların ağır yüklerini,üzerlerindeki bağları indirir." (7: 157). Bu, onları, hukukçularının kılı kırk yarmalan, manevî liderlerinin aşırı dindarlıkları ve insanların aldatıldığı hurafeler, kısıtlamalar ve kurallar sonucu ortaya çıkmış olan yüklerden kurtarmıştır. (A.g.e., Cilt IV, s. 77).
Allah'ın elçisi, islâm'da asetisizm (riyazat) hayatına hiç yer olmadığını, kesin olarak beyan etmiştir. Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir ki: "islâm çok kolay ve sadedir. Her kim onda zorluk meydana getirirse, bu zorlukların altında kalır. Sen hayatta orta yolu benimse, itidali elden bırakma ve mutlu ol!" (Buharı). Peygamber @'dan rivayet edilen başka bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Ben size, kolay ve uygun bir din ile gönderildim." (Mişkât).
Kur'an'ın bu ayetleri ve Allah'ın Elçisi'nin sözleri şunu gösterir; Asetisizm, insan hayatına doğru bir yaklaşım değildir; çünkü o, sadece doğaya aykırı değil, aynı zamanda geriye götürücüdür, insanın tabiî içgüdülerini tahrip eder, bundan dolayı da kültür ve medeniyetinin gelişmesine engel olur. "Kadın ve erkeğin tabiî ilişkileri meselesi, medeniyetin en belli başlı problemidir ve onun doğru, makul çözümü, mutluluk, refah ve istikrarı, diğer bir deyişle yeryüzüne cemiyet hayatını getirir. Cinsiyetler arasındaki ilişkilerin bir çeşidi, hayvanı veya tamamen seksüel mahiyette olanıdır: Onun tek gayesi, neslin çoğalmasıdır. Diğer ilişki insanî olandır; bu da iki cinsi, herbirinin fıtrî yeteneklerine göre hayatın ortak hedeflerine ulaşmada işbirliği için, biraraya getirmeyi amaçlar. Bu işbirliğini sağlamak için, cinsî sevgi, erkek ve dişi arasında bağlayıcı kuvvet rolü oynar, böylece hayvanî ve insanî faktörler, insanı, sadece medeniyetin ilerlemesi ve korunması için çalışmaya değil, aynı zamanda bu fonksiyonu yerine getirecek kişileri temin etmeye de zorlar. Bundan dolayı, refah ve istikrar, diğer bir deyişle medeniyet, tamamen iki unsurun dengeli ve tam bir işbirliğine dayanır!' (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, Purdah and the Status of Woman in islam, s. 87). Asetisizm hayatı veiıayatın bu gayesini inkâr eder.
Aynı veçhile, islâm diğer hayat görüşünü de, yani ekonomik ihtiyaçların tatmininin hayatın bütün gayesini oluşturduğu görüşünü de reddeder: "Yalnız dünya hayatını isteyen kimselere bakma. Bu onların ulaştıkları bilginin seviyesini gösterir." (53: 29-30). Yunus Suresİ'nde şunları okuruz: "öldükten sonra huzurumuzda hesap vereceklerini umma-yıp da dünya hayatına razı ve onunla emniyet içinde olanlar, bir de delillerimizden gafil bulunanlar... işte bunların, elde ettikleri kötü ameller sebebiyle varacakları yer Cehennem ateşidir." (10: 7-8). Hiç şüphe yoktur ki; "Eğer bir insan, dünya hayatını, başka hiçbir hayat olmadığı şeklinde yönlendi-rirse, bu dünyadaki tüm amellerinin hesabını vermesi gerekeceğinden korkusu olmayacaktır. Bunun için, onun bu hayattaki tek gayesi, ne yapıp yapıp, dünyada refah, mutluluk, şöhret ve güç kazanmak olacaktır?' (The Meaning of the Qur'an, cilt V, sh. 12). Bu davranış tabiî olarak insanı yanlış yollara götürecek ve onu Allah'ın gazabına uğratacaktır, islâm, bu iki farklı hayat görüşü arasında dengeli bir yol teklif eder: "Kimi de 'Ey Rabbimiz, bize dünyada da iyiyi, ahirette de iyiyi ihsan et; ve bizi cehennem azabından koru!' der." (2: 201). iyi hâl (hasene) burada, kişinin başkasını istismar etmeden, meşru vasıtalarla elde ettiği ekonomik refah demektir. O, âdil ve dürüst yollarla kazanılır. Aynı zamanda, kişisel ihtiyaçların tatmini ve toplumun iyileştirilmesi içindir. Bu ayette, ona her iki dünyanın en iyisini, bu dünyada refah ve mutluluk, öteki dünyada da başarı vermesi için, insanın Allah'a dua etmesi tavsiye edilir.
Kur'an-ı Kerim'in aşağıdaki ayetlerinde, Allah'ın nimetlerinden faydalanması ve böylece de maneviyatına da katkısı olabilecek bu dünya hayatının fizikî zevklerinden tat alması, insana açıkça anlatılır: "Bugün temiz ve pâk nimetler size helâl kılındı." (5: 5). "De ki: 'Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti, temiz ve hoş rızikları kim haram etmiş?' De ki: 'Bu ziynet ve hoş rızık, dünya hayatında iman edenler içindir.' " (7: 32). Soruda kastedilen fikir şudur: Allah'ın kendisi, kulları için temiz, iyi ve hoş şeylerin hepsini yarattığı için, kullara bunları gayri meşru kılan O'nun iradesi olamaz. Bunun için, eğer bir dinî, ahlâkî veya sosyal sistem, bu şeyleri gayri meşru veya iğrenç bir hâle sokar veya onları insanın manevî evrim ve ilerlemesinde engel olarak telâkki ederse; bu, sistemin-Allah'tan gelmediğinin açık bir delilidir." (Mevdûdi, A.g.e., sh. 12).
Peygamber @, bu prensibi şu şekilde izah etmiştir: "Sizin en iyiniz, ahiret için bu dünyayı, dünya için de ahireti bırakmayanınız ve insanlara yük olmayanınız dır." Rasulullah @ burada inananlara, hayat mücadelesinin ahlâkî ve ekonomik yanlan arasındaki gerçek uyumun arzu edildiği intibaını vermiştir. İnsan, ne Allah'ı unutup hayatın maddî vasıtalarını elde etmek için bu dünyaya bağlanmalı, ne de ekonomik mücadeleyi terke-derek tamamen manevî hayata yönelmelidir. Ancak her şeyi, hakiki perspektifi içinde muhafaza etmelidir. Peygamberimizden şu ha-dİs nakledilmiştir: "Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın!" O, İnsanların kendileri için oluşturduğu bütün yanlış dinî görüşleri reddetti ve dinin, bu dünyadan nefret etmeyi Öğretmediğini, ayrıca dünyaya kin duymanın, kendi içinde insanı dürüst ve dindar yapmadığını belirtti.
Böylece, islâm insanın ekonomik ve manevî yanlarını, en dengeli bir biçimde koordine etmeye çalışır; zira birindeki bir eksiklik, öte-kindeki eksikliğe götürür. Sonuç olarak, bir taraftan dünyanın ekonomik meşgaleleriyle uğraşırken, diğer taraftan hayatlarında Allah'ın varlığını hiç hatırdan çıkarmayan insanlar buluruz. Kur'an-ı Kerim bu insanları şöyle över: "Nice adamlar vardır ki, bunları ne bir ticaret, ne de bir alışveriş Allah'ı anmaktan, namazı gereği üzere kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyan" (24: 37). Peygamber @'a, hayattaki bu gerçek uyumu devam ettirmesi tavsiye edilir: "Sabah ve akşam Allah'ın rızasını dileyerek Rablerİne dua eden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut; dünya hayatının süsünü arzu edip de, gözlerini onlardan başkasına çevirme!.." (18: 28).
Bu, inananlara, hayatta gerçek uyum ve dengeyi sürdürmelerini, bu dünyayı aşırı derecede sevmeyip ondan tümüyle de nefret etmemelerini öğreten, gerçek hayat görüşüdür. Bu görüş, insanın ahlâkî ve manevî ilerlemesi için gerekli olan ekonomik ihtiyaçların tatminini sağlar; çünkü kişi belli başlı ihtiyaçlarını tatmin etmediği sürece, ne iyi bir İnsan olabilir, ne de ahlâkî standartlarını iyi-leştirebilir. Şu da bir gerçektir ki, yoksul insanların dinleri ve ahlâkî standartlarının zayıf olması muhtemeldir. Bunun için İslâm, ekonomik sisteminde her bireyin belli başlı ihtiyaçlarını temin için gerekli tedbirleri almıştır. Peygamber @ "Yoksulluk, insanı inançsızlık sınırına götürür" demesi, her bireyin ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğini ifade eder.
Bu, şüphesiz İslâm'ın insan medeniyetine en Önemli katkısıdır. İnsana, manevî hayatını iyileştirmek için maddî hayatını da iyileştirmesi gerektiğini Öğretir. Bu ahlâki hayat kavramı, taban tabana zıt hayat görüşleri arasında takviye edilebilir bir köprü olagelmiştir. Bir taraftan, bu dünyadaki her şeyin, insanın kullanımı için olduğunu açıklar, diğer taraftan, kişinin sorumlulukları üzerinde de ' önemle durur. Kişi kendinden, ailesinden, akrabalarından, milletinden ve bütün insanlıktan sorumludur. însan, servetinden kendisi yararlanırken, aynı şekilde, başkalarının da o servetten faydalanmasına izin vermelidir. Böylece İsiâm, insanın bencilliğini, diğerkâmlığa kanazile ederek ve hayatın maddî yanını manevî yanıyla uyum içinde tutarak, insanlığa, en karmaşık ve zor problem için pratik bir çözüm getirmiştir. O, insanı, adalet ve eşitlik temeline dayalı bir ekonomik sistemi tesis etmek için, hayatın maddî ve manevî yanlarından faydalanmaya muktedir kıldı. Bu gaye de, kişinin, açgözlülük ve rekabet hislerine kapılmak yerine, toplumun faydalı ve yardımsever bir üyesi olmasını sağlayan ahlâkî bir eğitim ve öğretimle, çok basit bir şekilde başarıldı.
İslâm hem işçi, hem de işveren üzerine ahlâkî yükümlülükler koyar. Allah, işçiye, işini gayretli, verimli ve dürüst bir şekilde yapmasını emreder. Allah'ın Elçisi'nin, şu hadisi nakledilmiştir: "Eğer bir kişi, bir işi üstlenirse, Allah, o kişinin işi iyi ve verimli bir şekilde yaptığını görmek ister; çünkü Allah, iyidir, güzeldir ve O her şeyin iyi ve güzel bir şekilde yapıldığını görmekten hoşlanır." İş gittiği zaman, o iş için âdil ve uygun bir üc--eti almak işçinin hakkıdır. İşveren, iş biter bitmez, uygun bir ücret ödemekle yükümlüdür. Abdullah b. Ömer, Rasulullah @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "İşçiye ücretini, teri kurumadan veriniz!" (İbni Mâce). Ebu Hureyre'den şu hadis nakledilmiştir: "Kıyamet gününde düşman olacağım kişiler vardır. Onlardan biri, bir işçi çalıştırıp, onun işi bittiği zaman, ücretini vermeyendir." (Buharı). Bu yorumlarla birlikte, İslâm ekonomik sisteminin belli başlı özellikleri, aşağıda özetlenmiştir.
1- Kişisel Özgürlük
İnsan, herhangi bir şeyi yapmak, bir meslek edinmek veya kazandığını, dilediği gibi kullanmak ister. "İslâm, bir insanın, ahlâka aykırı ve asosyal olmaması kaydıyla, bilgisini, hünerini ve gücünü kullanarak muktedir olduğu kadar çok kazanç elde etmesine izin verir ve ister istemez maddî veya sosyal farklılaşmaya yol açar, yetenek ve enerji eşitsizliğini gözönüne alır. Fakat, bütün cemiyet bir organizma olduğundan, kazancın birkaç elde toplanmasına götüren yolları da yasaklar. Şu husus, Kur'an-ı Kerim'in vaazettiği bir emirdir: Ekonomik hayat, öyle iyi organize edilmelidir ki, servetin büyük bir kısmı, Özel kasalarda kilitli kalmasın. Bütün dinler gibi, İslâm yardımı telkin eder; ancak, bütün bir yıl kullanılmadan kalan meblağ için kişiyi önemli bir vergiyle yükümlü kılmak suretiyle, diğer akidelerden de öte gitmiştir. Sonra İslâmî miras kanunu birkaç kişinin şahsî girişim ve kişisel çabalarıyla hayata yeniden başlaması için, nisbî bir fırsat eşitliği oluşturarak, ana paranın dağıtımında bir vasıta olarak kullanılır. (Halife Ebû'l Hakim, islam and Communism, s. 167-168).
Şu hususta da kesinlikle hiç şüphe yoktur: "Eğer İslâm, toplumda tam ve gerçek olarak yerleşir ve onun bütün bölümleri de doğru yerlerinde tanzim ve tertip edilirse, içinde ne çok milyonerler, ne de çok fakir ve yoksullar olan, sosyal bir sistem gelişecektir. İnsanların büyük çoğunluğu, makul ölçüde iyi halli olacaktır." (Ebû'l Kelam Azad, Tarijaman-ul-Qur'an, Cilt II, s. 132).
2- Mülkiyet Hakkı
İslâm, kişinin kendi malını onun hakkı olarak kabul etmiş, fakat ona, toplumun ortak menfaatine zarar vermeyecek bir sınıra kadar izin vermiştir. Başka bir deyişle, bireyle toplum arasında öyle sıkı bir ilişki tesis etmiş ve geliştirmiştir ki, onlar, aralarında herhangi bir aşikâr çatışma olmadan, birlikte çalışırlar. Bireyin aynı zamanda olan (eşzaman) iki kapasitesi vardır: Bağımsız bir kişi olarak kapasitesi ve toplumun bir üyesi olarak kapasitesi. Bir kapasiteye verdiği karşılık, bazan diğerine verdiğinden daha büyük olabilir; fakat Allah, sonunda her İkisini birleştirip uyumlu bir hale getirir. Böyle bir inanışa dayanan sosyal görüş, bireyi toplumundan ayırmaz ve onları birbirinin üstesinden gelmeye çalışan iki uyuşmaz kuvvet olarak saymaz." (Muhammed Kutup, islam the Mi-sunderstood Religİon, s. 154-156).
Bu sistem, her ikisinin mahzurlarını bir yana bırakıp, değerlerini birleştirerek, komünizm ve kapitalizm arasında bir ahenk kavramına dayanır. Onu oldukça zararsız kılan bazı kısıtlamalarla, prensipte, özel mülkiyete izin verir. İslâm, kişilerin tabii arzularının, mülkiyetin tam olarak gelişmesine imkân verir ve insan tabiatının temayüllerini, hem toplum, hem de birey için en iyi olacak bir biçimde, tatmin etmeye çalışır. Böylece İslâm, kamu menfaatine uygun bir özel mülkiyet modeli koymuştur. İnsan doğal olarak, kazanca, servete meyleder ve bu İslâm tarafından kabul edilir: "Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek onlara güzel gösterilmiştir. Fakat bunlar, dünya hayatının geçici menfaatidir." (3: 14). Hadid Suresi'nde şunları okuyoruz: "Biliniz ki, dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme, mal ve evlatta bir çoğalıştır" (57: 20).
İslâm, bireye mülkiyet hakkını tanır ve bu görüş, müslüman bir toplumda ekonomik hayatın temelini oluşturur. Bireyin bu hakkı esastır ve Kur'an tarafından da kabul edilir: "Onların mallarında, yoksul ve mahrumun bir hakkı vardı." (51: 19). Nİsâ Suresi'nde şöyle buyurulur: "Erkeklerin kendi kazandıklarından bir payı var, kadınların da kendi kazandıklarından bir payı vardır." (4: 32). Yine aynı surede: "Yetimlere baliğ oldukları zaman mallarını verin. Helâli harama değişmeyin. Yetimlerin mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır." (4: 2).
Bu ayetler, kişinin mülk edinme, miras alma ve dilediği zaman ve şekilde malını satma hakkı olduğunu kabul eder. Aynı zamanda malın hırsızlık, haydutluk ve bir kimsenin malına, zorla veya hileyle sahip olmanın diğer biçimlerinden korunması gibi, mülkiyet hakkıyla birlikte giden bütün diğer haklan da tasdik eder. Kişilerin mallarının korunması için bir garanti verir ve suçlulara ağır cezalar önerir: "Erkek hırsızla kadın hırsızın, yaptıklarına karşılık ve Allah'tan bir azap olmak üzere, ellerini kesin." (5: 38). Yine, mala sahip olan birey, aynı zamanda akrabalarından miras almaktan da hoşlanır. Bu miras hakkı İslâm tarafından kabul edilir; fakat bu kabul, sadece insanların mülkiyet hakkına sahib olmaları halinde geçerlidir: "Ana-baba ve akrabanın bıraktığı maldan erkeklere pay vardır. Kadınlara da, ana-baba ve akrabanın bıraktığı maldan pay vardır; o malın azından da çoğundan da takdir edilmiş birer pay..." (4: 7).
İslâm, mülk edinme ve tasarruf hakkını, insandaki tabii bir içgüdü olarak telâkki eder ve bunun için, onu bozmanın veya ortadan kaldırmanın uygun ve âdil olduğunu düşünmez. Özel mülkiyette hiçbir zarar yoktur; çünkü, malın elde edilmesinde kişisel çabaları teşvik edecek ve bu şekilde topluma büyük fayda sağhyacaktır. Bu da, toplumun bireye yarar sağlamada kendi rolünü oynayacağı adalet ruhunun doğal sonucudur. Eğer birey, karşılıklı taviz olmaksızın, topluma yararlı olmak için gösterdiği çabada yalnız bırakılsaydı, bu ona haksızlık olacaktır. Şayet sosyal adalet, toplumda tesis edilirse, haklar ve ödevlerin, birey ve toplum tarafından eşit olarak paylaşılması kesinlikle gereklidir.Birey toplumun kalkınması için çalışırsa, toplumun da, bireyin çalışmalarında müşkülata uğramaması için ona gerekli imkânları temin etmesi gerekir.
Bununla beraber, bu mülkiyet hakkının mutlak olmadığı belirtilebilir. İslâm, bireyin bu hakkını kabul eder, fakat onu, bu hakkı dilediği biçimde kullanması için tamamen serbest bırakmaz. Özel mülkiyetin İslâm sisteminin esaslarını tehlikeye düşürecek ve bu şekilde, gerçek hedefin tahrip edecek bir dereceye kadar büyümesi hoş görülmez. Bundan dolayı, İslâm bu hakkı, kesinlikle zararsız hale koyan sınırlar içerisine yerleştirdi. Toplumu, özel mülkiyeti organize etmek için gerekli kanunları yapmada ve toplumun yararı gerektirdiği zaman onları değiştirmede yetkili kıldı. (Muhammed Kutub, islam the Mi-sunderstood Religion, s. 154-156). Birey belirli haklan ister; fakat aynı zamanda, bu hakları ona veren topluma karşı da yükümlülükleri ve ödevleri vardır. Şüphesiz, mala sahip olmak, almak, satmak ve miras kişinin hakkıdır; ancak bu hak, topluma karşı borçlu olduğu muayyen yükümlülükler ve ödevlerle birlikte vardır. Diğer bir deyişle, kişinin mülk edinme hakkı mutlak değildir; fakat onunla birlikte olan yükümlülüklerle kısıtlanmış ve sınırlandırılmıştır.
Birey şunu anlamalıdır: Kendisi sadece aslında topiuma ait olan malı elinde tutan bir emanetçidir; bunun için, malın kullanımında toplumun yerleştirdiği kısıtlamaları severelc kabul etmelidir. Buna rağmen, kişi malını kullanmakta ve ondan faydalanmakta serbesttir; ancak, diğerlerinin haklarına tecavüz etmez veya toplumun ortak menfaatlerine zarar vermez. Kısıtlamalar, cemiyetin asi ve kötü niyetli mal sahiplerinin bulunduğu kesimdeki böyle eğilimleri kontrol etmek içindir. Kibar ve dürüst mal sahipleri, haklarını, bu sınırlamaların tesir etmediği bir şekilde, serbestçe kullanmayı ister.
İşte şahsî mülkiyet ve kamu mülkiyeti gibi iki zıt görüş arasında hakiki denge bu şekilde tesis edilir. Birey, mülkiyet hakkından hoşlanır, toplum da suistimal veya kötüye kullanma durumlarında bu hakkın sınırlandırılması veya elden alınması hakkını saklı tutar. Gerçekte bu, mal veya diğer servet şekillerinin uygun olarak kullanılmasında tam bir sosyal adalet garanti eden, yegâne siyasettir.
Malın kullanılmasını muhtemelen etkileyen diğer bir faktör de, malın dönmesidir. İslâm, maun sirkülasyonunun çok geniş olmasını ister; bu şekilde o, toplumda yayılır ve küçük bir grup insanın tekelinde kalmaz. Miras ve yardım (isteğe bağlı ve zorunlu yardımlar) kanunları, servetin sirkülasyon alanının genişlemesine kısmen yardım eder; fakat gene de böyle kaynakların merkezîleştirilmesi ihtimali vardır. Bunun için İslâm, kurallar koydu ve böyle ölçülere ihtiyaç hissedildiği zaman, gerekli adımları atması için topluma yetki verdi. Toplum, bir organizma olduğundan, İslâm, gücünü ve kudretini devam ettirmek için, kanın sağlıklı bir vücuttaki dolaşımı gibi, servetin toplumun bütün kesimlerinde düzgün bir akışını sağlamak ister. Bu sağlıklı bir toplumun belirtisidir. İslâm onu, o şekilde organize eder ki, servet özel hazinelerde kalmaz, geniş bir sirkülasyona uğrar, islâm, insanları, kazançlarının (ihtiyaçlarının üstündeki) bir kısmını, toplumdaki fakir ve muhtaç kişilere, sadece Allah rızası için vermeleri konusunda teşvik eder. Sonra, fa-kir ve kimsesizlerin kullanımı için, servetin fazlası üzerinden zekât adı verilen zorunlu bir vergiyle onları, yükümlü kılar. Miras kanunu, servetin, ölünün akrabaları arasında dağıülmasıyla daha ileri bir yardımda bulunur. (Economic Doctrines of islam, I. Cilt, Afzalur Rahman).
Şu husus da ilave edilebilir: Özel mülkiyet ve kamu mülkiyeti, kendi daireleri içinde sınırlıdır; fakat çok iyi bir dengeyle ve eşit bir tarzda birbirine bağlıdır, öyle ki, özel mülkiyet, toplumun ortak menfaatlerini tehlikeye düşürmemek veya başkalarının haklarına zarar vermemek için, ne lüzumsuz bastırılır, ne de tamamen gevşek bırakılır. Özel mülkiyetin, üretim alanında ilerlemesine izin verilir, fakat dağılım alanında, özellikle toplu* mun diğer üyelerinin hak ve menfaatleriyle karışacak gibi olduğu zaman, kısıtlıdır. Fakat, büyük değeri haiz ve toplum yararına olan şeylerde, özel mülkiyete kesinlikle izin verilmez.
3- Tabiî Sınırlar İçinde Ekonomik Eşitsizlik
İslâm, insanlar arasındaki ekonomik eşitsizliği kabul eder, fakat bu eşitsizliğin daha fazla büyümesine müsaade etmez; farklılığı makul, insaflı ve doğal sınırlar içinde sürdürmeye çalışır. İnsanlar arasında ekonomik eşitsizliğin varlığı, sadece doğal değil, aynı zamanda insan kişiliğinin (ego) gelişmesi ve nefsin temizlenmesi için gereklidir; bu eşitsizliğin varlığı olmasaydı, insan, bu amacı başarmanın Önemli, fakat esas bir vasıtasından mahrum olacaktı. Bundan dolayı, İslâm, bireye, ulvî vasıflarım kullanma ve geliştirme fırsatı vermek için, toplumda makul sınırlar içinde kalan ekonomik eşitsizliğe ve özel mülkiyete izin verir.
Bol kaynaklara sahip insanlar, minnettarlık, iyilik ve fedakârlık gibi gizli vasıflarını geliştirirken, geçinme şartları iyi olmayanlar, sabırlı, hoşgörülü ve halinden Tnemnun olmayı öğrenecektir. Eğer ekonomik eşitsizlikler, komünistlerde olduğu gibi, sunî vasıtalarla kal di nisaydı, birey kendisindeki bu ulvî vasıfları geliştirme fırsatı bulamayacaktı ve gerçekten, ekonomik mücadeledeki büyük bir itici güç ortadan kalkacaktı. Sonuç olarak, birey, tabiatın, kendisine gelişmesi için sağladığı geniş bir hareket sahasından mahrum olacaktı.
Servetin eşitsiz dağılımına, yalnız yeni bir eşit dağıtımın çare olabileceği söylenir. Fakat, komünist sistem altında bile ispat edilmiş ol-, duğu gibi, bu hipotez doğaya ve kullanıma uygun değildir. Aşağıdaki husus, her toplumun gelişmesi ve başarısı için kesinlikle gereklidir: İnsanlar arasında bulunan yetenek, zekâ ve yeterlilik farklılıkları ile işlerin mahiyetindeki farklılıklar, topluma verdikleri hizmetlerdeki ve ekonomik ihtiyaçlardaki doğal farklılıklar, hizmetlerinin karşılığı olarak, belli bir sınıra kadar korunmalıdır/ İnsanların, fizik, yetenek, zekâ ve diğer vasıfları arasında eşitlik olamaz, dolayısıyla ekonomik eşitlik ihtimali de söz konusu değildir. (Muhammed Kutup, islam the Mİsun derstood Religion, s. 162-164).
Kur'an-ı Kerim, bu ekonomik eşitsizlikleri kabul eder: "Allah, O'dur ki, sizi arzın halifeleri yaptı ve derecelerle kiminizi kiminizin üstüne çıkardı. Bu sizi, size verdiği şeylerle imtihan etmek içindir." (6: 165). Zuhruf Su-resi'nde şunlar buyürulur: "Birbirlerine iş gördükleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık."(43: 32). Kur'an-ı Kerim'in bu ayetleri, insan hayatında açıkça görülen üç temel gerçeği beyan etmiştir. Birincisi; yeryüzündeki ve kâinattaki her şey Allah'a aittir ve burada kendisine kullanımı ve istifadesi için pek çok şey verilmiş insan O'nun elçisidir. İkincisi; Allah, temsilcilerini, emanetlerine göre farklı sınıflara ayırmıştır. Bazılarına, geniş şans tanınmış, çalışma için daha büyük yetenek ve güç verilmişken, bir kısmına da diğerlerine göre daha az imkân ve yetenek sunulmuştur. Üçüncüsü ise, bu hayatın, sadece bir imtihan olduğu gerçeğidir. İnsanlara bu güçleri ve imkânları veren Allah, bir gün onları, emanetleri nasıl kullandıkları hakkında yargılayacaktır.
Kur'an-ı Kerim, hayatın insan için, nefsinin arıtılması ve toplumun ıslahı yönünde kendisine sağlanmış olan imkânları ve güçleri ne dereceye kadar değerlendirdiğini anlamak açısından bir deneme olduğu gerçeğini ortaya koyar. Bu da, İslâm'ın toplumdaki ekonomik farklılaşmaları sürdürmesi ve onu kaldırmayı tercih etmemesinin esas sebebidir. Burada, İslâm'ın gerçekte, sınıflı toplum sistemini tavsiye etmediği ve onaylamadığı belirtilebilir. O sadece, hayat gerçeklerinin beyan edilmesidir. İnsanların, her toplumda, rütbe ve maişet bakımından farklı olduğunda hiç şüphe yoktur; komünist ülkelerde bile, insanların hepsi aynı ücreti almaz ve seçilmiş kişiler de, hizmette eşit muamele görmezler. Sonuç olarak, insanlar arasında rütbe, kazanç ve varlık bakımından fark olması, kaçınılmaz bir gerçektir.
Rütbe ve varlık farkları; yöneticiler ve yönetilenler, efendiler ve köleler vb. gibi sınıf sistemlerinin ortaya çıkmasına yol açmadığı, herkes ülke kanunları Önünde eşit muamele gördüğü ve fakirlerle zenginler arasında aşılmaz mesafeler ve haksız engeller oluşmadığı sürece, İslâm'da meşrudur ve izin verilmiştir. (Muhammed Kutup, a.g,e, s. 162-164). islâm insanlar arasındaki bu doğal farklılıkları kabul eder, ancak onları makul bir düzeyde tutmaya çalışır ve onların doğal sınırları aşmasına müsaade etmediği gibi, cemiyeti sınıflara ayırmaya'da izin vermez. Bu sınıflı toplumlarda birinin varlığı, diğerinin yokluğu demek olur ve bu hal İnsanlar arasında tabii nüfuz ve baskı unsuru olur.
Bu eşitsizlikleri doğal sınırları içinde muhafaza etmek için, İslâm, belirli ahlâkî ve meşru ölçüler getirir. O, insanlara, servet farklılıklarını, Allah'ın bu dünyada onları denediği bir vasıta olarak telakki etmelerini öğretir. Müminler şuna inanırlar ki, onlar burada, kendi ekonomik güçleri içinde bir denemededirler. Allah, kimine servet ve güç bolluğu bahşederek, insanların onu nasıl kullanıp sarfettiklerîni gözler; acaba onlar, o varlığı, kendi çaba ve zekalarıyla elde ettikleri şahsî mallan olarak mı sayıyorlar? Yoksa, Allah'ın bir nimeti olarak düşünüp, başkalarının da onda payı olduğuna mı inanıyorlar? Diğer taraftan, fakirler de kendi zor durumları içinde imtihana tabidirler: Bu durum onların Allah'a inançlarını kaybettirecek de, zenginlere karşı kindar ve kıskanç olmalarına mı yol açacak? Yoksa, imanlarım muhafaza edip, mevcut durumlarında sabırla ve hoşgörüyle daha iyisi için çalışacaklar mı?
Âdil Farklılıklar
İslâm, makul sınırlar içindeki servet farklılıklarına izin verir. Ancak, bu farklılıkların; büyük bir çoğunluğu açlık ve sefalet içinde bırakırken, bazılarının lüks içinde yaşamalarına müsaade etmez. Bu servet ve rütbe farkları, doğal ve makul sınırları aşmamalı-dır; çünkü eğer aşarsa, bu hal, o toplumun sonu olacaktır. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Bir memleketi helak etmek istediğimiz zaman^ o memleketin zevke düşkün varlıklarına itaat emrederiz. Onlar, orada boyun eğmezler, itaat etmezler. Artık o memleket helak olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz." (17: 16). Bu kişiler, zengin ve fakir arasındaki farkı artırırlar ve servetteki eşitsizliklerin, doğal ve âdil sınırlar dışına taşmasına sebep olurlar. Sonuç olarak, toplumdaki grupların karşılıklı rekabet ve husumeti, insanın ekonomik hayatını tahrip eder.
Peygamber @, doğal olmayan eşitsizlikler ve dolayısıyla toplumun tahribine yol açan bu durumu bir hadisinde şöyle ifade etmiştir: "Eğer herhangi bir kişi, bir şehirde bir gece geçirmiş ve aç kalmışsa Allah'ın o şehri koruma vaadi, artık sona ermiştir." (Müsned İmam Ahmed). Diğer bir hadis-i şerif: "Aranızdaki bir kişinin imanı, kendisi için istediğini, kardeşi (İslâm'daki) için istemedikçe kemâle ermez.'' (Buharı). Hiç şüphe yoktur ki, İslâm, insanlar arasında belli bir noktanın ötesindeki servet veya rütbe farklılıklarını istemez. Çünkü böyle bir hal, kin ve husumet doğurur, ayrıca toplumun farklı bölümleri arasında, kıyasıya bir sınıf çatışmasına ve dolayısıyla toplumun parçalanmasına yol açar. Ekonomik eşitsizlikler, haksız yönlere döner ve "fakirler", toplumun "zenginleri" elinde güçsüz köleler olursa, bu durum, o insanların yokolması için bir belirticidir. İslâm, hiçbir durumda, böyle bir halin doğmasına izin vermez. Ekonomik eşitsizliklerin, makul ve doğal sınırların ötesine gitmesini önlemek, gerekli bazı tedbirlerin alınmasına bağlıdır. Gerçekte, böyle bir durum, tam anlamıyla işleyen bir İslâm toplumunda, kesinlikle ortaya çıkmaz. Böyle bir toplumda, kazancın fazlası üzerinden verilen çeşitli yardım fonlarıyla birlikte, zekat ve miras kanunu da işlerliktedir.
Özetlersek, İslâm, insanlar arasındaki servet farklılıklarını kabul etmesine rağmen, temel ihtiyaçlarda eşitliği tercih eder ve toplumun bütün üyeleri için geçinme (maişet) hakkım savunur. Zenginin serveti, fakirin yoksulluğunu ağırlaştırmak demek değildir; çünkü o, Allah'tan bir emanettir. Kur'an ve Sünnet'-de belirtildiği gibi, yoksulluğu kaldırmak veya azaltmak için kullanılmalıdır. Hakikaten, zenginin varlığı, toplumun fakir üyeleri için bir yük değil, bir nimet olarak düşünülmelidir. Eğer zenginler, servetlerinin kullanımında yeterli sorumluluk duygusunu göstermez-lerse, o zaman, onları prensiplerini tutmaya zorlamak devletin görevidir; ve eğer devlet hazinesi, fakirlerin İhtiyaçlarını karşılamaya yetmiyorsa, o zaman da, servet fazlasının bütününü veya bir kısmını zorla almak, devletin meşru hakkıdır. Bu durum, yoksulların temel ihtiyaçlarını karşılamak için yapılır ve zenginler, ekonomik zorunluluklarım yerine getirmiş olsalar bile geçerlidir. Çünkü, peygamberimizin bir hadisine göre: "Bir kişinin servetinde, zekattan başka pay da vardır." Bununla beraber, herkesin aynı veya benzer geçinme vasıtalarına sahip olması gerekmediği de belirtilebilir; istenen ve kesinlikle geçerli olan, herkesin temel ihtiyaçlarını karşılayacak yeterlikte olmasıdır. (Economic Doctrines of Islam,ciltI,AfzalurRahman).
4- Sosyal Güvenlik
îslâmî sistem, kanunen ve ahlaken, üyelerinin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumludur. Sosyal yardım servisleriyle birlikte, kamunun idamesi sorumluluğunu da üstlenmesi, İslâmî sistemin kendine has özelliğidir. Her vatandaşın temel ihtiyaçları garanti altındadır. Kamu idamesi prensibi, müslüman toplumun bütün yapısında kendini gösterir. Birey, kendisi, ailesi, yakın akrabaları, içinde yaşadığı toplum ve son olarak, bütün insanlık için sorumlu tutulmuştur. İslâm, mensuplarına öyle bir ahlâkî eğitim ve öğretim verir ki, onlar zenginliği sadece kendileri için değil, aynı zamanda ailelerinin diğer fertlerine ve toplumun fakir, kimsesiz üyelerine yardım etmek için de isterler, Peygamber @, sosyal refahın muhafazasında kişisel sorumluluğu, şu misalle anlatmıştır: "Allah'ın koyduğu hudutlara uyan ve uymayan insanlar, birlikte bir gemi satın alan insanlara benzerler. Bunların bazıları geminin üst katında, bazıları da alt katında bulunurlar. Altta bulunanlar, su alıp getirmek için üst kata gitmeye mecburdurlar. Bunlar, su almak için yukarı gitmektense, bulundukları yerden bir delik açmanın daha uygun olacağını, böylece hem kendilerinin yukarı çıkıp inme sıkıntısından kurtulacaklarını, hem de yukarda-kileri rahatsız etmeyeceklerini düşünürler. Eğer, yukarıdakiler bunların istediklerini yapmaya izin verirlerse, hepsi birlikte yok olurlar, fakat onların bu işi yapmalarına mâni olurlarsa, sadece kendilerini değil, gemideki diğer bütün insanları da korumuş olurlar'' (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, Economic Prob--lem of Man, s. 25-26).
Peygamber @, kişisel refah ile kamu refahı arasındaki ilişkiyi, bu veciz ifadesiyle anlatmıştır; birkaç insanın hareketi, bazan bütün toplumu bozabilir. Eğer, toplumun zenginliğinin büyük kısmının birkaç kişide toplanmasına müsaade edilir de, bunlar da o parayla lüks içinde yaşar veya o paranın üstüne otururlarsa ve de böylece toplumun büyük bir çoğunluğu, kendi haklarından mahrum kalırsa, bütün ekonominin eninde sonunda, batması mukadderdir. Bu durumda, İslâm devletinin yapması gereken vazifesi vardır. Gerçekde, hiçbir kimse, topluma karşı olan sorumluluğundan kaçamaz; çünkü her kişi, İslâmî toplumda, aynı anda hem gözeten, hem de gözetilen olarak telakki edilmiştir. Peygamber @, insanın bu çift taraflı sorumluluğunu şu sözlerle ifade etmiştir: "Hepiniz çobansınız ve sürülerinizden (kıyamet gününde) sorumlusunuz." (Buharı ve Müslim).
Aynı şekilde, toplum da kendi katındaki zayıf ve kötü hayattan, Allah'a karşı sorumludur. O, zayıfları kuvvetlendirmekle ve temel ihtiyaçlarını karşılamak için, fakirlere yeterli imkânları sağlamakla yükümlüdür. Aynı zamanda, zengin ve fakir arasındaki farkın doğal sınırların ötesine çıkmasını önlemek de toplumun vazifesidir; eğer bu durum ortaya çıkarsa, toplum, servetteki farklılıkları doğal ve âdil sınıflara çekmek için gerekli adımları atmakla mükelleftir. Ve yine toplum, zayıf ve yetimlerin mal ve mülklerini sömürücülerden korumakla da yükümlüdür.
İslâm toplumu, cemiyetteki zayıf ve düşkünlerin hayat gereksinimlerinin sağlanmasından da mesuldür. Eğer hazinede yeterli fon yoksa, devlet, ihtiyaç sahiplerinin gereksinimlerini karşılayabilmek için zenginlere vergi koyabilir. Çünkü eğer bir kimse, bir gün aç, çıplak veya barınaksız bırakılırsa, bütün cemiyet, Kıyamet gününde Allah'a karşı sorumlu olacaktır. Bunun için, fakirliğin kökünü kurutmak gayesiyle, cemiyetin, mensupları arasında kardeşlik ruhu, doğal sevgi ve işbirliğini geliştirmeye çaba sarfetmesi kesinlikle gereklidir. Fakir ve düşkünleri acınacak hallerinde yalnız bırakmak büyük bir suç ve günahtır. "Dini yalan sayanı gördün mü. Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur?' (107: 1-3). Cehenneme atılacak olan günahkârın özelliklerinden biri de şöyle anlatılmıştır: "Çünkü o, yüce Allah'a inanmazdı. Yoksulun yiyeceğiyle ilgilenmezdi. Bu sebeple bugün burada onun bir acıyanı yoktur." (69: 33-35).
Kur'an-ı Kerim'in bu ayetleri, fakir ve muhtaç insanlar açlıktan ölürken, zenginlerin lüks hayat içinde yaşadıkları bir cemiyetin vahim durumunu belirtirler. Böyle bir durum, eğer düzeltilmezse, sonunda tüm toplumun mahvına sebep olur. Bunun için, İslâm toplumu böyle bir durumu hoşgörüyle karşılayamaz ve onu kökünden yok etmek için gerekli her adımı atar. Kur'an-ı Kerim, zenginin malında fakirin bîr hakkı olduğunu vurgular (51: 19). Peygamber @ da, zenginlerin ve onların lüks hayatlarının, fakir işçilerin emeğinin sonucu olduğunu söyleyerek, fakirin bu hakkını belirtmiştir. Bundan dolayı, her kişinin, böyle bir yardıma ihtiyacı olan erkek ve kadına yardım etmesi istenir. Kişisel kaynaklar, fakir ve muhtaçların gereksinimlerini karşılamada yetersiz kalırsa, İslâm toplumu, onlara yardım etmek için, kendi kaynaklarını harekete geçirmelidir. Böylece İslâm, kişisel ve sosyal hedeflerin aynı olması prensibine dayanarak, mümkün olan bütün biçimlerde sosyal hayatı organize etmeye çalışır. Bu şekilde, değişik hareket sahasındakiler, problemlerin çözümünde etkinliklerini artıran işbirliği yönüne giderler.
5- Sosyal Adalet
Yeryüzünde sosyal adalet sisteminin tesis edilmesi, Allah'ın elçilerinin en önemli görevlerinden biriydi. Onlar, zaman zaman, böyle bir toplumu oluşturmada, İnsana yol göstermek için gönderildiler. Hz. Muham-med @, peygamberler silsilesinin en sonun-cusuydu: "Celâlim hakkı için, biz peygamberlerimizi açık belgelerle gönderdik ve insanların doğru hareket etmeleri için peygamberlere ölçü indirdik. Bir de demiri İndirdik. Onda hem çetin bir sertlik, hem de insanlar için birçok menfaatler vardır." (57: 25).
Bu ayette, üç şeyden söz edilir. Bunlar, ilâhî yolgösterimi, doğruluk ve kanunları bozanlara karşı müeyyideler uygulamak İçin de Kanun otoritesini temsil eden, Kitap, ölçü ve demirdir. Diğer bir deyişle, bu ayet, Allah'ın peygamberlerinin büyük görevini bçlirtir. Onlara, amaçlarına,ulaşabilmek için Kitap ve ölçü verilmiştir. Bu şekilde insanların gereksiz aşırılıklarını kontrol edebilir ve onları dengede tutabilirler. Şurası da unutulmamalıdır ki, denge sadece ahlâkî ve manevî değildir; aynı zamanda insan hayatının her cephesini kapsar. İnsanın, bütün sosyal hayatında adaleti tesis etmek gereklidir. Ve ekonomik alanda uyum ve itidalin devamı, kuvvet olmadan hemen hemen imkânsızdır. Bu ayette, politik gücün önemi vurgulanmıştır.
İslâm, Allah ve insan ilişkilerinde bir dengenin sürdürülmesini istediği gibi, benzer şekilde, ekonomik alandaki aşırılıkların kötü sonuçlarından insanı korumak için insan ilişkilerinin düzenlenmesinde de bir denge (ölçü ve adalet) kurmayı ister. Bu, İslâm'ın insanın sosyal hayatının sadece bir cephesinde değil, tümünde adaletin tesis edilmesini İstemesinin nedenidir.
Üretim: İslâm, mensuplarının, servetlerini elde ederken insanları sömürmesini veya haksız metotlar uygulamasını yasaklar; fakat bu amaçla, bütün iyi vasıtalardan faydalanmalarına izin verir. Aynı zamanda, bireyin, mülk edinme ve serbest çalışma hakkını da kabul eder. Fakat bu hakların kötüye kullanılmasını ve suistimal edilmesini hoş görmez. Diğer bir deyişle, İslâm, insanların para kazanmalarına, âdil ve meşru vasıtalarla servet elde etmelerine karşı çıkmaz, onun istemediği, servetin kazanılmasında yanlış ve haksız vasıtaların kullanılmasıdır.
Kur'an-ı Kerim, her müslümanın hayatını kazanmak için kendi kabiliyeti ve gücüne göre mücadele etmesini zorunlu kılar. Kur'an'da, bütün dünyanın, geçinme vasıtalarıyla dolu olduğu ve insanın kendi çabasıyla onları bulması gerektiği anlatılır. Peygamber @ dişiyle, insanın gayretinin önemini belirtmiştir: "Müsl umanın, namazdan sonraki en önemli görevi, meşru rızık aramasıdır." Diğer bir olayda da şöyle buyurmuştur: "Sabah namazını kıldıktan sonra rizıklarınızı talep etmeden uyumayınız." İslâm, insanlardan, rızkını aramak için sıkı ve devamlı bir çaba isterken, âdil ve doğru yollan benimsemelerini, gayrimeşru ve yanlış olanlarından sakınmalarını emreder.
İslâm, kapital oluşumuna karşı da aynı davranışı benimser. O, para kazanmayı yasaklamaz; yasaklanan şey, stokçuluk yapılması veya anti-sosyal faaliyetler için para yığılma-sıdır. İslâm, insanlara, tüketerek, yatırım yaparak veya ihtiyaç sahiplerine vererek, servetlerini bir sirkülasyonda tutmalarını öğütler. Zekât vergisi, servetlerini stok yapmak isteyenlere karşı, kuvvetli bir koruyucu Ölçüdür.
Tüketim: Aynı adalet prensibi, tüketim alanlarında da insanlara hükmeder. Hem cimriliği, hem de müsrifliği yasaklayarak, iki aşırılık arasında orta bir yol önerir: "Elini boynuna bağlayıp —cimri olma ve büsbütün de onu açıp israf etme ki, sonra pişman olursun ve eliboş açıkta kalırsın." (17: 29) Fur-kan Suresi'nde yine şöyle buyurulur: "Onlar ki, harcadıkları zaman israf etmezler, cimrilik de yapmazlar ve harcamalar bu ikisi arası ortalama olur." (25: 67). Peygamber @ da bunu şöyle açıklamıştır: "Gelir ve gider arasındaki Ölçülülük, maddî hayat zevkinin yarısıdır." İslâm, bu alandaki hedefine ulaşmak için, ahlâkî veya sosyal hasarlara sebep olacak bütün gider yollarını yasaklamıştır. Kazanç fazlasının, lüks tüketim yerine, doğruluk, fazilet ve kamu refahı hizmetlerinde kullanılmasının daha iyi olduğunu savunmuştur.
Dağıtım: İki katlı bir amacı başarmak için, dağıtım alanında hâkim olan esas prensip de, adalet ve iyiliktir. İlki, servet birkaç elde top-lanmamah, fakat cemiyet içinde devamlı sir-küle etmelidir. İkincisi, milli servetin üretiminde payı olan değişik insanlar, âdil ve tarafsız olarak ödüllendirilmelidir. İslâm, servet eşitsizliklerinin belli bir noktayı aşmasına izin vermez ve onları makul sınırlar içinde tutmaya çalışır. Servetin büyümesi ve birikmesini kontrol etmek için de, stokçuluğu ve harcamadan biriktirmeyi yasaklar ve paranın cemiyetin yararına harcanmasında ısrar eder.
Varlık konusunda İslâm'ın temel görüşü şudur: "Bu dünyada Allah'ın yarattığı bütün geçinme vasıtaları, insanlığın gerçek ihtiyaçlarını temin etmeye yöneliktir. Bunun için, eğer, bir İnsan, talihinin dönmesiyle, ihtiyaçlarının gerektirdiğinden daha fazla bu vasıtalara sahip olursa, bu, diğer insanların hakkı olan bir fazlalığın ona ulaştığı anlamına gelir. O halde niçin bu fazlalığı kendisi için tutmalıdır? Onu ihtiyacı olanlara devretmelidir. İslâm, bu fazlalığın, daha fakir insanların ihtiyaçlarını karşılamak için topluma teslim edilmesi gerektiğini belirtir; Öyle ki bu şekilde milli servet, bütün insan sınıfları, arasında dolaşımını devam ettirebilsin. Ahlâkî eğitim, insanları, hayatın bu gerçeğinin bilincine ulaştırır, bu arada da meşru Ölçüler, cemiyette dengeli bir servet akışını sağlar ve onun muayyen bir noktada gereğinden fazla toplanıp toplanmadığını kontrol eder. (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, Economic Problem of Man, s. 25-26).
Mübadele (Değiş Tokuş): İslâm, aynı prensibi, bütün değiş tokuş biçimlerine de uygular. Adalet ve doğruluk esasına dayanan mübadele yollarına izin verir; fakat haksız olanları, muhtemelen kavga ve davalara yol açacakları, kumara benzeyenleri, faiz (riba) veya hile unsuru ihtiva edenleri, birinim kazancının diğerinin kaybına bağlı olanları yasaklar. Bunlar, kısmen bütün değişim biçimlerini sağlıksız ve sosyal olarak zarar verecek unsurlardan arındırmak, kısmen de bütün değişim alanında adalet prensibini pek sıkı bir şekilde uygulanmak için tavsiye edilir.
6- Sosyal Ve Ferdî Refah
İslâm, sosyal ve kişisel refahı, birbirine karşıt ve rakip olmaktan ziyade, tamamlayıcı olarak kabul eder ve bundan dolayı, zıt fakat birbirini bütünleştirici menfaatleri ahenk içinde tutmaya çalışır. O, kişinin ve toplumun menfaatlerinin karşılıklı olduğunu düşünür; eğer kişi refaha ererse, toplum da erer ve toplum bolluk içindeyse, kişi de daha iyi durumda olur. Fakat bu, sadece bireylerin kişisel ve toplum menfaatleri arasında tam bir uyumu sürdürdükleri zaman mümkün olur; bu şekilde bireyler, kişisel ihtiyaçlarını karşılarken, direkt veya indirekt olarak toplumun menfaatlerine zarar vermezler. Eğer kendileri yararlanırlarsa, diğerlerinin de o yarardan pay almalarına izin verirler; ve eğer girişimlerinden bir çıkar elde edemezlerse, ondan faydalanabilecek diğer kişilerin hatırı için girişimlerini tamamlarlar. Her bireyin, diğerlerinin refahında payı bulunması ve kişisel ve sosyal refahın İslâm ekonomik sisteminde birbirlerini tamamlayıcı olmaları bu şekilde gerçekleşir. Diğer bir deyişle, kişisel ve sosyal refah birbiriyle yakından bağlıdır.
Böylece, İslâm ekonomik sistemi, kişisel ve sosyal menfaatler arasında tam bir uyum görüşüne dayanır. O ne bireyi toplumdan ayırır, ne de onun refahının, toplumunki İle zıt olduğunu kabul eder. İslâmî toplumun gayesi, mensupları arasında ihtiyaçlarına göre geçim vasıtalarını âdil ölçüler İçinde sağlayıp, dağıtmak olduğundan, dağıtım organizasyonu biçimini tesbit etmede hiç zorluk çekmez. Üretim vasıtalarının bireye veya cemiyete verilmesinin öyle büyük bir ehemmiyeti yoktur. Üretim vasıtaları kendisine tev-dî edilen kişi, onu bir emanetçi olarak gözetir ve yukarıda bahsedilen gayeye erişmede devletle işbirliği yaptığı ve herkes için sosyal refah ve İlerlemeyi garanti eden atmosferi oluşturmada yardımcı olduğu sürece, diğerleriyle birlikte o vasıtalardan yararlanma hakkına sahiptir. Bu sistemde, üretim vasıtalarına kimin sahip olduğu önemli değildir;
önemli olan, gayedir. Eğer o gayeye, insanlar arasında üretim vasıtalarının vb. dağıtıl-masıyla ulaşılabilirse, o zaman onlar, insanlar arasında dağıtılır; diğer taraftan, eğer kamu mülkiyeti daha uygun olacaksa, üretim vasıtaları cemiyete verilir. (Muhammed Kutup, islam The Misunderstood Religion, s. 154-155).
İslâm, sistemindeki uyumu devam ettirmek için üyelerinin eğitim ve öğretiminde pratik metotları benimser ve insanın bencillik içgüdüsünü tasfiye etmeye çalışır. Mensupları arasındaki ilişkiler için doğru ahlâkî tavrın oluşmasına daha büyük bir önem verilir; öy-, le ki, kişilerin akıllarındaki hırs, sadece zap-tedilmemelİ, aynı zamanda maddî başarı ve manevî hazzın yüksekliklerine yüceltilmeli-dir. Ahlâkî eğitimle birlikte, o, toplumdaki kötü arzular ve uzlaşmaz kuvvetlere hâkim olmak için belirli kısıtlamalar da getirir. Onun meşru ölçüleri iki çeşittir:
a- Pozitif,
b- Negatif.
a- Pozitif ölçüler, toplumdaki fakir ve muhtaçlar yararına bütün tasarruflardan % 2,5 oranındaki zekât ödemesini kapsar. Ölmüş insanın bütün malının dağıtımı, gerçek varisleri arasında, miras kanununa göre yapılır.
b- Negatif ölçüler, insanları, topluma zararlı olan, aşağıda belirtilmiş hareketlerden alıkoymak içindir: Faizin yasaklanması (bütün biçimlerde), servet yığılması ve kumar, spekülasyon, karaborsacılık, ihtikâr, istismar, ahlâka aykırı kazançlar, rüşvetten elde edilen gelir, dürüst olmayan ve aldatıcı işler, lüks ve savurgan yaşayış, alkol alma ve sosyal servetteki kişisel tekeller gibi bütün anti-sosyal ve zararlı faaliyetler. Bu meşru ölçüler, İslâm ekonomik sisteminin sınırlarıdır, fakat esas olarak, insanların manevî eğitimine güvenilir. (Economic Doctrines of islam, Afzalur Rahman, Cilt II.).
Kur'an-ı Kerim çalışmaları, ziraatin insanlık yararına gelişmesi için insan çabalarına itici bir güç olmuştur.
İnsanın, Allah'a ve O'nun emirlerine itaat dahilinde üstlendiği her çaba ve hareketinin, faziletli bir iş olduğunu belirten İslâmî ibadet felsefesi, müslümanların ziraat, sulama ve bahçıvanlık dahil olmak üzere bütün alanlarda inceleme yapması için bir cesaret ve teşvik kaynağıdır.
16- Ziraat
Ziraat, temel endüstriydi ve İslâm dünyasının belkemiğini oluşturmuştu; çünkü zamanın imalat endüstrileri için hammaddeleri olduğu kadar, yiyecekler için de önemli ürünleri sağlamıştı. Hz. Muhammed @, bu yöndeki çabaları büyük ölçüde desteklemişti. Bir keresinde, "Yarın kıyamet kopacağını bilseniz bile, bir ağaç dikmelisiniz." ve yine "Bir kişinin toprağı varsa, onu işlesin veya kardeşine ödünç versin! {Fakat onu işlenmemiş bırakmasın)" buyurmuştu (Mişkât). İnsanları kullanılmamış arazileri işlemeye teşvik eden şöyle bir hadis-i şerif vardır: "Sahipsiz toprağı geliştiren kİşİ, onun üzerinde en çok hakka sahiptir. Allah'a ve O'nun peygamberine ait olan dışında, (herkes için) ayrılmış toprak vardır." (Mişkât). Peygamber @'ın birçok ashabı, Medine'de ziraatle meşgul olmuşlardı. Ali İbni Ebî Talip, Amr b.el-Âs,Rafi* b. Hadîc ve Zübeyr bunlar arasındaydı. Onların hepsi ürünleri çoğaltmak için gübre kullanmışlardı.
Ekin tarlalarının ve üzüm bağlarının büyümesi ve çiftçilik hakkında ayetler içeren Kur'an-ı Kerim, bu faaliyetlere çok önemli bir destek vermiştir. Ürünlerin birkaç katına çıkarılması ve miktarlarının olduğu kadar, niteliklerinin de iyileştirilmesi için çeşidi yollar önermişti. Bu dinî cephe, müblüman-lan, ziraatte daha aktif bir rol almaya, zira-ati iyileştirmek için uğraşmaya ve genişletmeye teşvik etti. Kur'an-ı Kerim'in pek çok ayeti, insan çabalarım, ziraat sektörü yönünde yoğunlaştırmak için yardımcı oldu: "Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her basara yüz taneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir." (2: 261). Burada, pratik hayatta samimi çaba harcayan herkes için zengin ve çok fazla bir ürün fikri vardır.
Kur'an-ı Kerİm'de, Allah'ın çeşitli bitki türlerinin büyümesindeki mucizelerini anlatan pek çok pasaj vardır: "O gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik. İçlerinden bir yeşillik çıkardık. Ondan da birbiri üzerine binmiş taneler çıkarırız..." (6: 99). Kâf Suresi'nde şöyle buyurulur: "Gökten de bereketli bir yağmur indirip, onunla bahçeler ve biçilecek ekinler bitirmekteyiz." (50: 9). Ve yine şunları okuruz: "Sonra toprağı iyice yarmakta ve orada taneli ekinler üzümler, sebzeler, zeytinler, yoncalar... bitirmekteyiz." (80: 26-28). Bu ayet, çiftçilerin sıkı çalışmasıyla, toprağın sürülmesi, İşlenmesi ve tohum ekilmesi işlemlerini anlatır ve sonra Allah, tohumların, zengin taneler ve meyvalar vermesi için, bulutlardan yağmur gönderir. Nahl Suresi'nde şöyle buyurulur: "Gökten sizin için bir yağmur indiren O'dur. İçecek ondandır; hayvanlarınızı içinde otlattığınız ot ve ağaçlar da ondandır. Allah, sizin için, o su ile ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve her türlü ürünü yetiştirir. Elbette bunda düşünecek bir topluluk için bir ders vardır." (16: 10-11).
İslâm'ın din ve insan hayatı görüşünü bir bütün halinde sunan Kur'an'ın pek çok ayeti, ziraat alanındaki araştırma ve çalışmalarda teşvik unsuru olmuştur. Kur'an-ı Kerim çalışmalarının bir sonucu olarak, çeşitli ziraat alanlarındaki araştırmalar, İslâm çağının ilk zamanlarında başlamış ve ziraî endüstrinin yayılmasında şu şaşırtıcı sonuçlan üretmiştir: Üretimde artma, ürünlerin kalitelerinin ve çeşitlerinin iyileştirilmesi ve toprağın yoğun olarak işlenmesindeki tecrübeler. Müslümanlar, gittikleri yerlere yeni ürünler götürmüşler, ayrıca sadece bu yeni ürünler ve yeni bir ziraat modeliyle değil, o bölgelerde yiyecek üretim modelini tümüyle değiştirerek, ülkeleri zenginleştirmişlerdir.(S. Hüseyin Nasr.Isl. Science). Mevcut ziraat teknolojisini iyileştirmişler, böylece o da endüstrinin gücünü artırmıştır. Gerçekte, "İslâm ziraatı, toprak, su, bitkiler ve hayvanların akıllı bir şekilde nasıl kullanılacağına dair, değerli bir bilgi hazinesi içerir."(S. Hüseyin Nasr, a.g.e., s. 218). Müslümanlar tarafından zira-atte yapılan önemli birçok bilimsel çalışma kaydedilmiştir. Bu alandaki tanınmış isimler: Yahya b. Musavayh, Huneyn b. İshak, Ahmed b. Ebu Bekr b.Vahşiyye, Ebû'l Hasan el-Kurtubî,Ebû'l-Kâsım ez-Zahrâvî,Ab-durrahman b. Vafid el-Lahmî (Abencenif), Ebu Ömer b. Haccac el-İşbilî, Ebu Zekeriy-ya b. Avvam, Ömer b. Yusuf ve
17- Bahçıvanlık (Bahçecilik)
Ziraat ve bahçecilik, birbiriyle yakından ilişkilidir ve birinin büyümesi, diğerinin büyümesine yol açar. Bu endüstri de, Kur'an-ı Ke-rim'den büyük destek almıştır. Meyvalar, daima insanların günlük yiyeceklerinin önemli bir parçasını oluşturmuşlardı; müslümanlar da bundan hariç tutulamazdı. Kur'an-ı Ke-rim'den destek almalarından dolayı, bu konu, müslümanlarla daha büyük bir önem kazandı. Kur'an'da, bahçeciliğin değişik şekillerde büyüme ve gelişmesine dikkat çeken, birçok teşvik edici pasaj vardır: "Çardaklı ve çardaksız üzüm bağlarını, tatları ve yemişleri muhtelif hurmaları, hububatı, zeytinleri, narları, birbirine hem benzer, hem de benzemez bir halde meydana getiren Allah'tır." (6: 141). Nahl Suresi'nde: "Allah, sizin için, o su ile ekinler, zeytinler, hurmalıklar, üzümler ve her türlü ürünü yetiştirir. Elbet bunda düşünecek bir topluluk için bir ders vardır..." {16: 11). Abese Suresi'nde de: "Böylece onda taneler, üzümler, yoncalar, zeytinlikler, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz. Bunlar sizin ve hayvanlarınız için geçimliktir:' (80: 27-32).
Kur'an-ı Kerim'in bu ayetleri, insanın dikkatini, değişik tip bahçelere çeker; zeytin ve hurma gibi yüksek meyva ağaçları olan çok iyi gelişmiş bahçeler, üzüm ve incir gibi dikkatli bakılmış ve büyütülmüş meyva ağaçları, hayvanların beslenmeleri için otlama alanları. Böylece o, değişik bahçe tiplerinin ve meyva ağaçlarının, insan çabasıyla geliştiğini ortaya koyar. Burada, Bahçeciliğin, sadece meyva ve sebzeleri kapsamadığını, çeşitli çiçeklerin yetiştirilmesine kadar uzandığını belirtebiliriz. Kur'an-ı Kerim'in öğretisi, sadece lüzumlu mahsullerin ve meyvaların değil, aynı zamanda insanlar İçin bir zevk ve güzellik kaynağı olanların da yetiştirilmesine yol açmıştır. Bunun için, Kur'an-ı Kerim, bitkilerin yanısıra, çeşitli bitkilerin de büyütülmesini teşvik etmiştir. Kur'an'ın cennet bahçelerini tasvir etmesi, müslümanlar için bahçelerini o şekilde geliştirmeleri yolunda realistik bir benzetme sağladı ve bahçeciliklerini o çizgilerde geliştirmek için büyük çaba harcadılar. Müslürnanlar da meyva ağaçlarını ve diğerlerini dikkatlice düzenlediler ve Kur'an'da anlatıldığını gördükleri bahçeler ve sarayların arasında akan su yollan yaptılar: "Sakınanlara vaad edilen Cennet şöyledir: Orada temiz su, ırmaklar , tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Hem orada meyvaların her çeşidi onlarındır?' (47: 15). Yasin Suresi'nde de şunları okuyoruz: "Gerçekten Cennetlik olanlar, bugün pek güzel eğlenceyle meşguldürler. Kendileri ve zevceleri, ağaçların gölgeleri altında tahtlar üzerine yaslanmışlardır ve her istedikleri onlarındır." (36: 55-57). Kur'an-ı Kerimdeki bu ve benzer diğer ayetler, İslâm dünyasında bahçeciliğin gelişmesine büyük bir itici güç verdi ve insanları, bahçecilik alanında daha fazla araştırma yapmaya şevketti. Ayrıca, ziraatle beraber düşünülen ve ondan ayrılması hemen hemen imkânsız olan hayvan yetiştiriciliğine de destek sağladı. O günlerde, ziraat ve hayvan yetiştiriciliği, aynı kişiler tarafından yapılıyordu. Bu endürstri, ziraatle birlikte, Kur'an-ı Kerim çalışmalarından büyük bir güç aldı: "Hayvanları da yük ve kesim için yaratan O'dur... Sekiz çift yarattı: Koyundan erkek ve dişi olarak iki, keçiden de iki... deveden de iki, sığırdan da iki olmak üzere erkek ve dişi çiftler yarattı." (6: 142-144). Sonra, Kur'an, insanların hayvanlardan çeşitli şekillerde yararlanmalarından bahseder: "Hayvanları da O yarattı. Bunlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Onların etlerini de yersiniz. O hayvanları, getirirken ve götürürken, onlarda sizin için bir zevk ve güzellik var. Kendi kendinize zor varacağınız memleketlere yüklerinizi taşırlar. Muhakkak ki Rabbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir. Sizin için atları, katırları, merkepleri binek ve süs hayvanı olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha nice şeyleri de yaratır." (16: 5-8).
Kur'an-ı Kerim, Allah'ın çeşitli şekillerde, nasıl rızık verdiğine dikkatleri çeker. Burada da O'nun mucizelerinin pek çok alâmeti vardır. "Hayvanlarda da size bir ibret vardır; bağır-saklarındakiler ile kan arasindan,içenlere halis ve içimi kolay süt İçiririz." (16: 66). Aynı surede şunları okuyoruz: "Allah, size evlerinizi bir dinlenme yeri kıldı. Hayvanların derilerinden, yolculukta ve ikamet zamanlarınızda kolayca taşıyacağınız çadırlar, yün, tüy ve kıllarından bir süre kullanacağınız giyimlikler ve geçimlikler var etmiştir?' (16: 80). Mü'minûn Suresi'nde de şu sözler geçer: "Ehlî hayvanlarda da sizin için muhakkak bir ibret vardır. Karınlanndaki sütten size içiririz. Sizin için onlarda daha birçok faydalar vardır. Onların etlerinden de yersiniz. Bir de hem hayvanların, hem gemilerin üzerinde taşınırsınız." (23: 21-22).
Böylece, Kur'an çalışmaları hayvan yetiştiriciliğinin, mandıracılık, davar yetiştirme, et ve yün için koyun besleme gibi çeşitli yana-lanlardaki araştırmaları teşvik etmiştir.
18- Sulama
Su, daima ziraatin başarılı olması için gerekli bir faktör olmuştur. Bunun için insanlar su kaynaklarını ziraî amaçlar için kullanmaya çalışmışlardır. Arap yarımadasında suya duyulan istek toprağın yapısından ötürü daha fazla olmuştur. Burada, Kur'an yine müslü-manlara daha ileri bir teşvik sağlamıştır: "Yeryüzüne sarsılmayasınız diye sabit dağlar, nehirler, belki yolunuzu bulursunuz diye yollar ve işaretler meydana getirmiştir." (16: 15). Bakara Suresi'nde, dikkatler dolaylı yoldan bu ihtiyaca çekilir: "Hangi biriniz, kendisi ihtiyarlamış ve çocukları da güçsüzken, altlarından ırmaklar akan, hurma, üzüm ve her çeşit meyveleri bulunan bahçesinin, ateşli bir kasırganın kopmasıyla yanmasını ister." (2: 266). Büyük sulama sistemi olan önceki kavimlerin durumu hatırlatılır, günahlarından ötürü hepsi yokolup gitmiştir: "Onlardan önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmediler mi? Biz, onlara, yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları verdik; gökten üzerlerine bol bol yağmur gönderdik. Altlarından akan ırmaklar meydana getirdik. Öyle iken, yapmış oldukları günahlar sebebiyle onları helak ettik de, arkalarından başka yeni nesiller yetiştirdik!' (6: 6). "Firavun, halkına şöyle seslendi: 'Ey kavmim! Mısır'ın mülk ve saltanatı ile şu altımdan akan (sarayımın altından) büyük nehir benim değil mi?' " (43: 51). Sonra, altından ırmaklar akan güzel cennet tasviri, ilk müslümanlarca kullanılan sulamaya yol göster-naiştir.Âl-İ İmrân Suresi 'nde şöyle buyuru-lur: "İşte onların mükâfatı, Rablerinden bir mağfiret ve ağaçları altından ırmaklar akan cennetlerdir." (3: 136). Tevbe Suresi'nde ise şunları okuruz: "Allah, müminlerin erkeğine ve dişisine, ağaçları altından ırmaklar akan cennetler vaat buyurdu, içlerinde ebedî olarak kalacaklar; hem Adn cennetlerinde güzel meskenler..." (9: 72, 22: 14, 18:-31).
Allah, ayrıca, bu dünya hayatındaki doğruluklar için, maddî ilerleme vaadeder: "Üzerinize bol bol yağmur indirsin. Sizi mallar ve oğullarla desteklesin, sizin için bahçeler var etsin, ırmaklar akıtsın." (71: 11-12). Kur'an-ı Kerim, şu gerçeğe de dikkatleri çeker: Su ve güç kaynakları, onlardan faydalanması için, insanın emrine verilmiştir. "Gökleri ve yeri yaratan gökten yağmur indiren ile size nzık olarak çeşitli ürünler yetiştiren, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri nehirleri de sizin emrinize veren Allah'tır." (14: 32).
Kur'an-ı Kerim'in böyle ayetleri, bu alanda yoğun araştırmalara vesile oldu ve toprağın tabiatına, suyun elverişliliğine göre farklı tipte kuyular, sulama sistemleri ve büyük barajlar inşa etmek için müslümanları teşvik etti. Büyük sulama projeleri bütün dünyada müslümanlarca üstlenildi ve böylelikle ziraî endüstri bütünüyle değiştirildi. Pek çok su kaldıran alet, yeraltı sulama metotları, su toplayan barajlar ve diğer sulama teknolojisi, Kur'an-ı Kerim'in desteğinin bir sonucu olarak, müslümanlar tarafından geliştirildi. Kur'an, onların her İki dünyanın menfaatlerinden zevk alabilmelerini sağlayacak yeni bir hayat felsefesi ortaya koydu. "Görmediniz mi ki, Allah, göklerdekini ve yerde olanı hep menfaatiniz için birer sebep kılmıştır. Açık ve gizli her türlü nimetlerini sizin faydalanmanıza vermiştir." (31: 20). Casiye Su-resi'nde şöyle buyurulur: "Bir de göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi katından sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz ki bunda, düşünecek kimseler için dersler vardır?' (45: 13).
Burada şu husus kaydedilebilir: Bütün bu ihsanlar, insana yeryüzündeki su ve güç kaynaklarını kendi yararı ve tüm insanlağın zenginleştirilmesi yolunda kullanıp istifade edebilmesi için, Yaratıcısı ve Rabbinden özel bir lütuftur. Böylece İnananlar, Rablerine hamd etmek ve O'nuri rızasını kazanmaktan olduğu kadar, çalışmalarının semeresini görmekten de mutlu olurlar; çünkü müminin her hareketi bir ibadet, faziletli bir ameldir. Gerçekte bu, müslümanlara maddî ilerlemeler-deki gayretleri için, ilâve bir teşvik olmuştu.
19- Ticaret
Kur'an çalışmaları, teşebbüs ruhunu teşvik etmek suretiyle ticaret ve tüccarlığı da canlandırmıştır. İslâm'da, maddiyat ile maneviyat arasında hiçbir sınırlama yoktur; çünkü Allah'ın emrine itaat ederek yapılan bütün hareketler fazilet hareketleri ve ibadettir. Eğer, bütün faaliyetlerinizde Allah'ın yolunu takip ediyorsanız, camide namaz kılmanız, tarlada çalışmanız, her zamanki ticaret göreviniz için açık denizlerde seyahat etmeniz veya çocuklara ders vermekle meşgul olmanız arasında bir fark yoktur. Bütün bu faaliyetler, dininizin bir parçasıdır ve Allah katında ibadet olarak sayılır. "Sonra namaz bitince yeryüzüne dağıhn; Allah'ın fazlından rızık arayın. Allah'ı çok anın ki, kurtulabi-lesiniz." (62: 10). Yıllık Hacc farizesi süresince, müslümanların gelirlerini artırmak için ticaret ve diğer İşleri yapmalarına izin verilmiştir." (Hacc mevsiminde) Rabbinizin fazlından ticaret istemeniz size günah değildir." (2: 198). Bu ayet, Hacc mevsiminde, maddî bir şey olan ticaret veya iş yapmaya izin verilmediği şeklindeki yanlış kanıyı da ortadan kaldırır. Bu gösterir ki, insan İlâhî kurallara uyar ve sonra hayatını kazanmak için bir takım alışveriş veya girişimlerde bulunursa, gerçekte o, Allah'ın rahmetini dilemektedir. Allah'ın razısıyla birlikte, rahmetini dilemekte yanlış hiçbir şey yoktur. (The Meanİng.of the Qur'an, Cilt I, s. 152-153).
Ticaret ve tüccarlığa, Kur'an tarafından büyük bir İtici güç verilmiştir ve ilk müslümanlar Allah'ın fazlını aramak için çok uzaklara gitmişlerdi. Bu, başka ülkelere ve insanlara, Allah'ın mesajını götürmek için çok uygun ve etkili bir yoldu. Müslümanlar, iş yapmak, kendileri için diğer insanları ve onların yaşayış tarzlarını görmek, insanlar arasında 'tebliğ' imkânları oluşturmak amacıyla, yeryüzünde seyahat etmeye teşvik edilmişlerdir. Eğer Araplar ticarî amaçlarla şehirlerini terkedip, Çin, Doğu Hint Adaları, Malaya ve Filipinler gibi ülkelere gitmeselerdi. İslâm, böyle çok kısa bir sürede, kuzey, güney, doğu ve batıdaki uzak ülkelere yayılamazdı. Bu uzak ülkelere giden Arap tüccarları, kendi şahıslarında gösterdikleri dürüstlük ve dindarlık örnekleriyle, Allah'ın mesajını, o insanlar arasında yaydılar. Bütün bu ticarî macera ve girişimlerin gerisinde Kur-an'ın teşviki vardı. Bu teşvik, deyim yerindeyse, müslümanları ülkelerinden çıkarıp, yabancı memleketlere itti. Burada, görünüşte amaç iş gezileriydi; halbuki gerçekte, insanlar arasında İslâm'ı tebliğ etmek gibi çok daha ulvî ve yüksek bir gaye vardı.
Kur'an-ı Kerim, müslümanları, Allah'ın mülkünde dolaşıp, Yaratıcı'nın mucizelerini bulmak için gayrete getirdi: "Yeryüzünü, size boyun eğdiren O'dur; öyleyse arzın sırtlarında dolaşın, Allah'ın verdiği rızıktan yiyin." (67: 15). Nuh Suresi'nde şunları okuruz: "Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollar ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için onu (arzı) size yayan O'dur." (71: 19-20). En'âm Suresi'nde de şöyle buyurulur: "Sizi arzın halifeleri yapan O'dur:' (6: 165 ve 35: 39). Allah'ın yeryüzündeki elçisi olarak, ilk müslü-manlar, onun her parçasını dolaşmanın ve orada neler olup bittiğini görmenin, dinî görevleri olduğunu düşündüler. Bu görev dürtüsü, onları, çok uzak yerlere götürdü ve iyi müslümanlar olarak, insanlar arasında ticarî ilişkileri geliştirmek maksadıyla oralara gittiler. Onların, gittikleri her yerde Allah'ın lüt-funu aramak için Kur'an'dan aldıkları teşvik, yabancı ülkeleri aramalarının doğal nedeni olmuştu. "Sonra bir delil olan geceyi giderip, yerine bir delil olan gündüzü gösterici kıldık ki, Rabbinizden bir lütuf arayası-nızr (17: 12). Kur'an-ı Kerim, onları, pek çok amaçla seyahate çıkmaları ve eğer yabancı ülkelerde yollarını bulmakta güçlük çekerlerse, yıldızların yol göstericiliğini aramaları konusunda uyarmıştır: "Karanın ve denizin karanlıklarında doğru yolu bulaşınız diye, sizin için yıldızları yaratan O'dur:' (6: 97). Bununla birlikte, onlar, deniz ve kara yolculukları yapmaya ve Allah'ın kendileri için tedarik ettiği şeyleri araştırıp bulmaya çağrılır: "Allah'ın göklerde olanları da, yerde olanları da buyruğunuz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?" (31: 20). Bunun için, uzaklara gitmek ve Allah'ın lütfunu aramak, insanın görevidir: "Görmedin mi ki, Allah, bütün yerdekileri ve emriyle denizde yürüyen gemileri hep sizin buyruğunuz altına verL miş olduğunu?" (22: 65).
İnsan, deniz yolculukları yapmak ve okyanusun zenginliklerinden faydalanmak için teşvik edilir. Zira gemilerini yabancı ülkelere götürmede yardımcı olmak üzere rüzgârlar yaratılmıştır: "Sizi karada ve denizde gezdiren Allah'tır. Hatta siz gemide olduğunuz zaman, güzel bir rüzgârla, o gemi içindekilerle giderken, onlar ferahlanırlar." (10: 22). Sebe Suresi'nde şunları okuruz: "Süleyman-ın emrine de rüzgâr verdik; gündüz estiğinde bir aylık mesafeye gidip, akşamda bir aylık mesafeden gelirdi. " (34: 12). İlk müslümanlar, uygun alize rüzgârlarının tüm avantajlarından faydalanıp, yıl boyunca doğuya ve batıya seyahatler yaptılar ve hem deniz, hem de kara yoluyla, uluslararası Ölçüde geniş ticarî ilişkiler düzenlediler. Kur'an-ı Kerim, uygun (alize) rüzgârlarından şu şekilde bahsedip, inananları gayrete getirir. "Rüzgârları müjdeleyiciler olarak göndermesi, size nimetini tattırması buyruğuyla gemilerin yürümesi, lütfundan rızık istemeniz O'nun belgelerindendir. Olur ki şükredersiniz." (30: 46).
Allah'ın fazlı geneldir ve bütün yaratıkları eşit olarak fayda sağlar; fakat inananların hali, diğerlerininkinden tümüyle farklıdır. Onlar, Yaratıcı'lanyla olan yakın temaslarını, bolluk ve refahta olduğu kadar, sıkıntıda da sürdürürler ve Allah'a nimetlerinden dolayı şükrederler. Denizde veya karada, ister ticaretle, ister başka bir meşgaleyle uğraşsınlar, onlar daima Rablerini hatırlarlar ve O'na şükrederler; çünkü bilirler ki, her şey doğrudan Allah'ın lütfuyla olur ve son dönüşleri O'nadır. Diğer bir ayet, insanlara Rablerinin Fazlını hatırlatır: "Rabbiniz bol nimetinden elde edesiniz diye sizin için denizde gemileri yüzdürür. O size merhamet eder." (17: 66). Nahl Suresi'nde de şöyle bu-yurulur: "Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun, hem Allah'ın fazlından nasip arayasımz diye, hem de olur ki şükredersiniz." (16: 14) .Bu ayetler, ilk müs-lümanlar için, ticarî ilişkilerini milletler arası düzeyde geliştirmek için yabancı ülkelere yaptıkları deniz maceralarında teşvik ve haz kaynağı olmuştur. Müslüman gemileri, 10. asırda Çin, Kore, Doğu Hint Adaları ve Filipinler sahillerine, ondan çok daha erken, muhtemelen 8. asırda da Afrika'nın doğu kıyıları, Madagaskar ve Hindistan'a ulaşmışlardı.
Bütün bunlar, kısmen ticarî ilişkiler için, kısmen de o ülkeleri ve insanları tanımak üzere Kur'an çalışmalarının doğurduğu bir sonuçtu. Yukarıda sayılanların hepsi, insanın evrensel kardeşliğine katkıda bulunmuştu ve Allah'ın elçileri olarak müslümânların sorumluluğu dahilindeydi. Kur'an'da, insanı deniz yolculuklarına ve deniz ticaretine yönelten ve onu Allah'ın sağladığı imkânları kullanmaya teşvik eden pek çok ayet vardır: "Emri gereğince denizde yüzmek üzere ge~ ,mileri, lütfedip verdiği rızkı aramanız için denizi buyruğunuz altına veren Allah'tır. Belki artık şükredersiniz." (45: 12).
Aynı şekilde, Kur'an'ı Kerim kara yoluyla yapılan ticareti de önermiştir: "O ki, yeryüzünü sizin için bir döşek yaptı, orada sizin için yıllar açtı." (20: 53). Zuhruf Suresi'nde de şu sözler vardır: "O, size yeri bir döşek yaptı. Onda doğru gidesiniz diye de yollar açtı." (43: 10). Bu, müslümanlara, deniz ve kara yoluyla dünyanın diğer kısımlarına yayılmak, oradaki insanlarla ilişkilerini geliştirmek ve bu amaçla büyük ticarî şirketler kurmak için yeni bir itici güç verdi. Gemileri ve ticaret kervanları, yıl boyunca başka ülkelere hareket etti ve ticareti büyük çapta geliştirdiler.
İlk müslümanlar, deniz ve kara yoluyla, dünyanın bütün bilinen kısımlarıyla bağlantı kurdular.
Şu bir tarihî gerçektir ki, müslümanlar, 8. asrın başlarından, 14. asrın sonlarına kadar ticaret ve endüstri alanlarında üstündüler. Akdeniz dahil olmak üzere doğu ve batı okyanuslarına hükmediyorlardı. Philip K. Hitti şöyle der: "Ortaçağ'ın ilk dönemi boyunca, diğer milletlerin hiçbiri, insanların ilerlemesine, Arapların yaptığı kadar önemli bir katkıda bulunmamıştır... Arap gemileri pasifikte Doğu Hint Adaları, Filipinler ve Çin'in doğusuna ve batıda Atlantik'in ortasındaki adalara kadar gittiler." Ernest Renan'a göre: "Onların seyahat tutkusu, Arap karakterinin en çarpıcı Özelliklerinden biriydi ve onların 14. ve 15. asırlarda, büyük İspanyol ve Portekiz gemiciliği devirlerine kadar, medeniyet tarihinde derin bir iz bırakmalarına yardımcı olmuştu. Hiç kimse, insandaki evren idrakini genişletmede ve ona, tüm gerçek ilerleme için gerekli olan, yaşadığı gezegen hakkında tam bir fikir vermede, Araplar kadar çok katkıda bulunmamıştı." ('Cöntributions of Musfims to Science' adlı kitapta Haydar Bammat tarafından aktarılmıştır.)
Müslümanların, 14. yüzyıldan çok önceleri gemicilik teknikleri geliştirdikleri bir gerçektir. Onlar, batı dünyasında bilinmezken çok önceleri pusulayı kullanmışlardı. "Araplar, gemici pusulasını icat ettiler ve bilim araştırmaları ya da ticaret amacıyla dünyanın her tarafına seyahat ettiler. Hint Denizi'nde, Hindistan kıyılarında ve Malaya yarımadasında sömürgeler kurdular. Çin bile kapılarını, müslüman sömürgecilere ve ticaret erbabına açtı. Onlar, Azor adalarını keşfettiler ve hatta Amerika'ya kadar uzandıkları tahmin edilmektedir. Eski kıtaların sınırları içinde, onlar, bu tür gayretlere her yönde eşsiz ve de emsalsiz bir hız verdi. Çünkü Peygamber @ ashabına çalışmayı bir görev olarak aşılamıştı. Endüstriyel uğraşlara, dindarlık izi bırakmış, ziraat ve ticaretin Allah katında değerli olduğunu bildirmişti. Bu kaidelerin doğal sonuçlan olarak, tüccarlar, genelde endüstriyel sınıflar saygı görürdü." Yazar yine devamla, "Refah günlerinde İspanyol Arapları, binden fazla gemiden oluşan bir ticaret filosuna sahipti. İstanbul'la, müs-lümanlar büyük bir ticareti ellerine geçirdiler; Karadeniz ve Akdeniz'in doğu kıyılarından Asya'nın içlerine kadar yayıldılar, Hindistan ve Çin limanlarına ulaştılar ve Afrika kıyıları boyunca Madagaskar'a kadar uzandılar!' 10. asrın ortalarında, Avrupa, bugün Caffrarİa olduğu durumdayken, Abdül Kasem gibi münevver Endülüslüler, ticaret ve pazarlama prensipleri hakkında ilmî eserler yazıyorlardı." (Emir Ali, The Spirit of islam, s. 391-392).
Bütün bunlar, dışarı çıkmak, diğer ülkeler ve insanlar arasında Allah'ın fazlını aramak ve de onlara Allah'ın mesajını götürmek için yapılan İlâhî davete dikkatleri çeken, Kur'-an çalışmalarının direkt bir sonucuydu. Bu, müslümanları, ticaret amacıyla, deniz ve kara yoluyla dünyanın diğer kısımlarına sürdü ve böylelikle, dünyanın diğer insanlarıyla birlikte kendileri için, asırlardır zevk duydukları büyük ticarî başarıların temellerini oluşturdu. "Yeryüzünde gezip dolaşın; Allah mahlukatı nasıl yaratmıştır?" (29: 20). Kur-an'daki bu ve benzer pek çok ayet, insanları, dünyanın diğer bölgelerine seyahat etmeye, başka insanlarla karşılaşmaya, onlardan hikmet dersleri almaya ve bu seyahatlerle Allah'ın fazlını aramaya çağırır. Bununla beraber, bunların alelade yolculuklar olmadığı ve fakat kâinatın yaratıcısının davetiyle gerçekleştiği bilinmeli. Bundan dolayı, onlara özel önem verilmelidir. Daha Önce belirtildiği gibi, bu seyahatler, aslında, ticaret ve pazarlama vesilesiyle, Allah'ın fazlını aramak için yapılmıştı. İnsanların evlerini terk etmelerindeki görünen ve maddî sebep ise, daha iyi ve daha mamur bir hayat isteğiydi.
Yabancılarla temas kurmak ve karada, denizde Allah'ın alâmetlerini gözlemekle hikmetleri ve başka dersleri Öğrenmek için, insanlara şiddetle tavsiye edilen bir gayesi de vardı. Fakat bunlardan en önemlisi, bu kara ve deniz yolculuklarından sağlanan ve sağlanması muhtemel olan faydalardı. Müslümanlar diğer ülke ve insanlarla temas ettikleri zaman, onlara ulvî üstün inanış, değer ve hayat tarzlarını götürdüler. Diğer insanlar, onların ahlâki ve manevî tarafları yanında üstün davranışlarını da görebildiler. Onları, hayatın her sahasında diğer insanlara karşı üstün kılan şeyin ne olduğunu, giderek anlayıp araştırdılar. Böylece, yavaş yavaş fakat emin bir şekilde,bu ulvî hayat tarzınasem-pati duydular ve bu da, İlâhî mesajın, diğer ülkelere yayılması için bir yol açtı. İşte İslâm, müslüman tüccarların ticarî menfaatleri için gittikleri Çin, Doğu Hint Adaları, Malaya ve Filipinler gibi uzak ülkelere bu şekilde yayıldı. Yirmi-otuz yıl içinde, müs-lümanların iyi hareketleri ve örnek hayat tarzları, gittikleri yerlerdeki insanları öylesine etkiledi ki, müslüman inancını kabul etmeye karar verdiler. Bizim bu fikrimiz, Rrown'un şu gözlemleriyle de doğrulanmıştır: "Biz, kendimizle, bugünkü hayatımızda mevcut olan haberleşme imkânlarımızdan dolayı Övünmekteyiz. Fakat bu, 14. yüzyılda İslâm'ın birleştirici etkisi ve onun evrensel ortamı olan Arap lisanının yardımıyla, bir fikir veya felsefî doktrinin, Tunus'tan Tebriz'e veya SeviPden' Semerkand'a bugünkü gibi çabuk iletilmesi yanında su götürür." (E.G. Brovvne, Arabian Medicine, s. 107-108).
20- Arkeoloji
Arkeoloji, eski çağların, özellikle tarih öncesi devresinin bilimidir (The Oxford Con-cise Dictionary). O, tamamen eski çağların ve antik şeylerin yapısına işaret eder; fakat onun asıl önemi zaman zaman genellikle inceleme ve araştırmalar zirciriyle tesbit edile-gelmiştir. Arkeoloji bir dereceye kadar, herhangi bir topluluğun ilk devirlerine ait olan her şeyi içine almasıyla tanımlanmıştır. (Enc-yclopedia Britannica, Cilt II, s. 333). Bir ulusun tarih öncesi kültürel başarılarını ortaya çıkarmak için, uluslararası düzeyde büyük harcamalar yapılır. İlerlemelerinin derecesi, sanat ve mimarî alanlarında gösterdikleri başarıyla ölçülür. Güzel binalar ve heykeller, büyük bir medeniyetin ve maddî ilerleyişin işareti olarak kabul edilir. Bütün arkeolojik çabalar, onların manevî yanlan veya Yaratıcılarına karşı davranışları gözönüne alınmadan, bir topluluğun geçmişteki tüm tarihi üzerinde toplanır.
Kur'an-ıKerim, farklı bir açıdan ve bambaşka bir amaçla arkeolojik çalışmalardan sö-zeder. O, heybetli yapılarını, saraylarını ve büyük heykellerini takdir etmek için değil, onların bu dünyada nasıl yaşadıklarını görmek İçin, kişinin dikkatini eski insanlara çeker. Onlar bu dünyada, Yaratıcının hâkimiyetini kabul etmeden, bağımsız olarak mı yaşamışlardı, yoksa Allah'a inanmışlar ve O1 nun peygamberlerinin yolunu izlemişler miydi? İlâhî hayat kurallarına mı, yoksa sadece nefislerinin kötü isteklerine mi uymuşlardı? Eğer Allah'ın kanununa itaat etmişler ve bütün hayatlarını ona göre düzenlemişlerse, onlar başarılıydılar. Diğer taraftan, şeytanın peşinden gitmişlerse, büyük kültürler, medeniyetler ve imparatorluklar tesis etmiş olsalar bile, Allah katında başarısızdılar. Onların hepsi bilgisizdi ve cahiliyyet İçinde yaşamışlardı. Büvük başarı ve ilerleme kaydetmelerine rağmen, Kur'an'a göre, gayri medenî ve kültürsüz olabilirler. Bu zamanda olduğu gibi, geçmişteki İnsanlar hakkında da karar vermek için tavsiye edilen ölçü, imandır. Her kim Allah'a inanır ve iyi, doğru olarak hareket ederse, o başarılıdır, medenîdir ve ilerlemiştir; ve her kim inanmıyorsa, o da başarısızdır, gayri medenidir ve geri kalmıştır. "Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Bakî kalacak olan salih ameller ise, Rabbi-nin katında, sevapça da hayırlıdır, amel olarak da hayırlıdır." (18: 46).
Kur'an-ı Kerim, Allah katında hangi tip insanın ve hangi çeşit hareketin övgüye değer ve iyi, neyin kötü ve fena olduğunu gösteren bir örnek verir: "Kâfirlere ve müminlere iki adamın halini misal getir: Birine her türlü üzümden iki bağ vermişiz ve her iki bağın da etrafını hurmalarla çevirmiş, aralarında ekinler bitirmiştik. Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi, hiçbir şeyi noksan bırakmamışlardı. İkisinin ortasından bir de nehir akıtmıştık. Bu adamın (başkaca) gelirleri de vardı. Bundan dolayı, arkadaşıyla konuşurken; 'Ben, malca senden daha zenginim, nüfusça da senden daha kuvvetliyim' dedi. Kendisine şöylece yazık ederek bahçesine girerken; 'Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. And olsun ki eğer Rabbime döndürülürsem, orada bundan daha iyisini bulurum' dedi. Arkadaşı ona hitap ederek; 'Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? İşte o benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman; Bu Allah'tandır, benim kuvvetimle değil, Allah'ın kuvveti ile olmuştur.de-men gerekmez mi? Rabbim bana, senin bahçenden daha iyisini verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir afet indiriverir de bahçen yerle bir olur. Yahut suyu çekilir de bir daha onu bulamazsın.' Nitekim ürünleri yok edildi, bağın altüst olmuş çardakları karşısında sarf ettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuştu-rup: 'Keşke Rabbime kimseyi ortak koşma-saydım.' diyordu. Ona Allah'dan gayri yardım edecek bir topluluğu da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı. Burada kudret ve hâkimiyet varlığı gerçek olan Allah'ındır. Mükâfatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden hayırlı olan da O'dur!' (18: 32-44).
Böylece Kur'an-ı Kerim, arkeoloji çalışmalarına, Batı'nınkinden çok farkh*bir yaklaşım getirmiştir. Allah'ın peygamberlerini inkâr eden önceki milletlerin sonunu görüp, kendisi için bir ders alabilsin diye, geçmiş tarih olayları, insanın dikkatine sunulmuştur. Mümin Suresi'nde şöyle buyurulur: "Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden çok daha kuvvetli, yeryüzünde bıraktıkları eserler daha sağlam olan öncekilerin sonuçlarının nasıl olduğunu görmezler mî? Kazandıkları onlara bir fayda vermemiştir." (40: 82). Kur'an-ı Kerim, insanları, etraflarına bakıp günahkârların akibetlerini görmeye çağırır: "Nice memleketler vardı ki, zulüm yapıyörlarken biz onları helak ettik. Artık çatıları çökmüş, kuyuları metruk, yüksek sarayları bomboş kalmıştır. Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, orada onları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir." (22: 45-46). Eğer yine gözleyen gözlerle bakarsanız: "Nice memleketlere haksız olduk-. lan halde, mehil vermiştim. Sonunda onları yakalayıverdim. Dönüş ancak O'nadır." (22: 48). Kur'an-ı Kerim'de, insana, ülkeyi baştanbaşa dolaşıp, arkeolojik kalıntıları görmesini ve eski insanların tarihini incelemesini tavsiye eden pek çok pasaj vardır.
Dünyanın her köşesinde, yıkılmış ve terkedilmiş saraylar, kıral şatoları, çok güzel döşenmiş binalar, göz alıcı bahçeler ve tamamen bir harabe halinde olan bakımsız kuyular bulabilirsiniz. Bir zamanlar kocaman binaların ayakta duran ve yıkılmış duvarları, o insanların sonunu gösteren yeterli bir delildir. Bunlar, Allah'ın peygamberlerini ve onların mesajlarını reddedenlerin korkunç sonuna tanıklık eder. Aynı zamanda, insan tarihin diğer bir temel gerçeğine işaret eder:
Milletlerin hareketlerini yöneten, Allah'ın prensipleri ve genel kuralları vardır. Allah1 in emirlerine itaat eden, O'nun prensiplerine uyan bir millet, ahirette olduğu gibi bu dünyada da kazançlıdır. Ve Allah'ı inkâr edip, O'nun kanununu reddeden ve şeytanın yolunu-izleyen bir millet de, Allah tarafından yokedilir ve hem bu dünyada, hem de ahirette günahlarının kötü sonuçlarından zarar görür.
Bu dünyada, gören gözler için, kendilerinden önce günahları yüzünden kaç milletin yok olup gittiğini gösteren pek çok örnek vardır: "Biz nice memleketleri yok etmişizdir: Geceleyin veya gündüz uykularında iken baskınımıza uğramışlardır. Azabımız kendilerine geldiği zaman; 'Gerçekten biz haksızdık.' ..." (7: 4-5). Kur'an-ı Kerim, ilerlemiş ve sonra yanlış hayat tarzlarını benim semeleriyle kendi kendilerini helak eden pek çok .milletlerden örnekler verir. Nuh kavminden bahseder: "Bunun üzerine Nuh'u yalanladılar. Biz de Nuh'u ve kendisiyle beraber gemide bulunanları kurtardık ve ayetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Çünkü onlar, kör bir milletti." (7: 64). Yunus Suresi'nde şunları okuyoruz: "Nuh'u yalancı saydılar. Biz de onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık. Bunları Ötekilerin yerine geçirdik. Ayetlerimizi. yalanlayanları suda boğduk. Uyarılanlardan söz dinlemeyenlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bak." {10: 73). Şuara Suresi'nde şu sözler geçer: "Nuh kavmi, peygamberleri inkâr etti... Bunun üzerine biz, onu ve beraberindekileri, dolu gemi içinde taşıyarak selâmete çıkardık. Sonra da arkar sından geride kalanları boğduk." (26: 105, 119-120). Kur'an-ı Kerim, sonra gelecek nesillere hitap eder ve onların dikkatlerini, anlamaları ve ondan gerekli sonuçlan çıkarmaları için bu tarihî olaya çeker: "Doğrusu bunda bir ders vardır. Öyle iken onların çoğu inanmamıştır." (26: 121).
Nuh @'ın kavmini, Âd @'ın kavmi takibet-ti: "Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u gönderdik... Hûd, onlara şöyle dedi: 'Artık Rabbi-nizin azap ve öfkesini hak ettiniz. Allah'ın hiçbir delil İndirmediği, putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin, doğrusu ben de bekleyenlerdenim.' dedi. Nihayet Hûd'u ve beraberindeki iman edenleri, rahmetimizle kurtardık ve ayetlerimizi yalan sayan iman etmemiş olanların kökünü kestik." (7: 65, 71-72). Hûd Suresi'nde şunları okuyoruz: "Onlar da dediler ki: 'Ey Hûd, sen bize bir belge getirmeden, senin, sözünden Ötürü tanrılarımızı terketmeyiz ve sana inanmayız... İşte bu Rablerinin ayetlerini bile bile inkâr eden peygamberlerine kafa tutan ve her inatçı zorbanın emrine uyan Âd milletidir. Onlar hem bu dünyada, hem ahiret gününde lanete uğradılar. Bilin ki Âd milleti Rablerini inkâr etti ve yine bilin ki Hûd'un milleti Âd, Allah'ın rahmetinden uzaklaştı." (11: 53, 59-60). Yine Kur'an-ı Kerim, Âd kavminin kaderinden, kendi yararlarına bir hikmet dersi almaları için, insanların dikkatlerini çeker: "Böylece onu yalanladılar. Biz de onları helak ettik. Bunda şüphesiz ki ders vardır, ama çoğu inanmamıştır." (26: 139) .
Onların soyundan gelen Semûd kavmi de, Rablerinin peygamberini kabul etmediler. "Semûd (kavmine) de kardeşleri Salih'i (gönderdik)... O kibirlenerek iman etmeyenler: 'Doğrusu biz, o sizin iman ettiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.' dediler... Bu yüzden onları şiddetli bir sarsıntı yuttu da oldukları yerde di-züstü çöküverdiler." (7:73, 76, 78). HûdSu-resi'nde şöyle geçer: "Onlar, 'Ey Salih! Sen, bundan önce aramızda iyilik beklenir bir kimse idin. Şimdi, babalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi vazgeçirmek mi istiyorsun? Doğrusu senin bizi çağırdığın şeyden şüphe ve endişedeyiz! dediler... Buyruğumuz gelince, Salih'i ve beraberinde iman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmet olarak o günün rezilliğinden kurtardık... O zulmedenleri ise, korkunç çığlık tuttu. Oldukları yerde çöküverdiler. Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki, Semûd milleti Rabbini inkâr etmişti. Bilin ki, Semûd milleti Allah'ın rahmetinden uzaklaştı." (11: 62, 66-68).
Aynı şekilde Medyen kavmi de peygamberlerini reddettiler ve diğerleri gibi aynı yoldan gittiler. "Medyen kavmine de kardeşleri Şu-ayb'ı peygamber gönderdik... Milletinin İnkâr eden ileri gelenleri, 'Dinimizi bırakıp Şu-ayb'a uyarsanız, andolsun ki siz kaybedersiniz.' dediler. Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler. Şuayb'ı yalanlayanlar, yurtlarında sanki yaşamamışlar gibi oidular, izleri bile kalmadı. Mahvolanlar Şuayb'ı yalanlayanlar oldu!' (7:85, 90-92). Hûd Suresi'nde şunları okuyoruz: "Onlar dediler ki: 'Ey Şuayb! Babalarımızın taptıkları şeyleri terk etmemizi, yahut mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı men eden senin namazın mıdır? Doğrusu aklı başında, yumuşak huylu birisin! dediler... Buyruğumuz gelince Şuayb'ı ve beraberinde iman edenleri tarafımızdan bir rahmet olarak kurtardık. Haksızlık yapanları korkunç bir çığlık yakaladı, oldukları yerde çöküverdiler. Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki, Semûd milleti Allah'ın rahmetinden uzaklaştığı gibi Medyen halkı da uzaklaştı." (II: 87, 94-95).
Peygamberlerini reddeden Lût kavmi de aynı akıbete uğradı: "Buyruğumuz gelince, o memleketin altını üstüne getirdik; o üzerine de Rabbinin katından, işaretli olarak yığın, yığın sert taş yağdırdık." (11: 82). Firavun ve kavmi de, peygamberi inkâr etmişlerdi. "Bu peygamberlerden sonra, Musa ile Harun'u, Firavun ve erkanına ayetlerimizle gönderdik.
Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir millet oldular." (10: 75). Böylece milletler, birbiri peşisıra dünyayı devraldılar, ancak Allah'ın peygamberlerini reddedip, Şeytan'ın kötü yolunu İzleyerek kendilerini helak ettiler. Diğerleri, kötü işleri yüzünden yok olup giderken, sadece Allah'ın mesajına inananlar kurtuldu. Birçok kavim sırayla dünyaya varis oldu, fakat onların pek azı, gerçekten ilâhî mesaja inandılar. Kur'an-ı Kerim, ticarî gezileri sırasında, Önceki milletlerin harabelerine uğramaları gerektiğini, insanlara belirtir. "Andolsun ki bu putperestler belâ yağmuruna tutulmuş olan kasabaya uğramışlardı. Onu görmediler mi? Hayır, tekrar dirilmeyi ummuyorlardı." (25: 40).
Böylece Kur'an-ı Kerim, inanmayanların, başka ülkelere yaptıkları gezilerde (kendileri için) gördükleri harabelerin nadir bir manzara olduğu fikrine karşı çıkıyor. Etrafta, önceki milletlerin enkazının delillerini taşıyan ve komşu ülkelere yapılan gezilerde görülmesi gereken pek çok yer vardır. "Sizden önce neler geçmiştir. Onun için yeryüzünde gezin de yalancıların sonu ne olmuştur görün." (3: 137, 6: 11). Saffât Suresi'nde şunlari okuyoruz: "Sonra diğerlerini helak etmiştik. Elbette siz, sabah ve akşam onların üzerinden geçersiniz. Artık düşünüp ibret almaz mısınız?" (37: 136-138). Yusuf Suresi'nde is*e: "Şimdi kâfirler, kendilerinden önce gelen inkarcıların akibetlerinin nasıl olduğuna bakıp ibret almak için yeryüzünde dolaşmıyorlar mı? Muhakkak ki, ahiret yurdu, Allah'tan korkanlar için hayırlıdır. Halâ bunu düşünüp akletmeyecek misiniz?" (12: 109; 27: 69). "Hilelerinin sonunun nasıl olduğuna bak. Biz onları ve kavimlerini toptan helak ettik. İşte, küfürleri yüzünden çökmüş, harabeye dönmüş evleri! Bunda, bilen bir kavim için şüphesiz ders vardır." {27: 51-52).
Eğer siz böylece seyahat ederseniz, pek çok eski milletin Rablerini reddettiğini ve kötü sonla karşılaştığını göreceksiniz, "Size, sizden önce gelen Nûh kavminin, Ad kavminin, Semûd kavminin ve onlardan sonra da tafsilatını ancak Allah'ın bildiği kavimlerin haberleri gelmedi mi? Onlara peygamberleri belgelerle gelmişlerdi de ellerini ağızlarına götürüp şöyle demişlerdi: 'Biz, sizinle gönderilene inanmıyoruz. Bizi davet ettiğiniz şeyden de şüphe ve endişe içindeyiz.' Peygamberleri de şöyle demişti: 'Gökler ve yeri yaratan Allah'ın birliğinden mi şüphe ediyorsunuz? O, günahlarınızı bağışlamak İçin sizi hak dine çağırıyor ve belirli bir vakte kadar size müsaade ediyor: Onlar da dediler ki: 'Siz de bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıkları şeylerden çevirmek istiyorsunuz. O halde, doğruluğunuzu ispat eder açık bir delil getiriniz. Peygamberleri onlara şöyle dedi: 'Evet, biz de sizin gibi ancak bir insanız; fakat Allah, kullarından dilediğine iyilikte bulunur. Allah'ın izni olmadıkça da sîze bir delil getirmeyiz. Müminler ancak Allah'a güvensinler. Bize yollarımızı gösteren Allah'a niçin güvenmeyelim? Bize ettiğinize elbette katlanacağız. Güvenenler ancak Allah'a güvensinler!" (14: 9-12).
Bu ayetler açıkça gösterir ki, Allah'ın yolunu reddedenler bu dünyada ve ahirette ziyandadırlar. Allah'a inanan ve O'nun yolunu izleyenler ise kesin olarak kazançlıdırlar. Sa'd Suresi'nde şöyle buyurulur: "Onlardan evvel Nuh milleti, Âd, sarsılmaz saltanıtın sahibi firavun, Semûd, Lût milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı, işte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır. Hepsi peygamberleri yalanladı da azabımı-hakettiler." (38: 12-13-14). Furkan Suresi'nde şöyle geçer: "Gerçekten Musa'ya o kitabı verdik.... 'Haydi ayetlerimizi yalanlayan o kavme gidin.1 dedik, nihayet onları (Firavun ve kavmini) tamamen helak ettik, Nuh kavmini de... Âd kavmini de, Semûd kavmini de, (Şuayb'ın) Ress ashabını da, bunların arasında geçen birçok nesilleri de helak ettik. Bunlardan herbirine nasihat olarak nice misaller anlattık. Fakat, iman etmediklerinden hepsini tamamen helak ettik." (25: 35-39).
Kur'an-ı Kerim'den alınan bu ayetler, ilk milletlere ait hazineler ve arkeolojik bulgular hakkında hüküm vermek için, ölçüsünü açık bir şekilde ortaya koymuştur. Onların mimarî, sanat ve maddî ilerleme sahasındaki durumları ve başarıları, peygamberleriyle olan ilişkileri çerçvesinde görülüp, değerlendirilecektir. Onlar, peygamberlere inanmışlar ve günlük hayatlarında onların gösterdiği yolu izlemişlerse, medenî ve kültürlü insanlar olarak telâkki edilecekler, fevkalade bir düzen içindeki kültürleri ve medeniyetleri, diğer milletleri her sahada örnek teşkil edecektir. Fakat eğer, onlar peygamberlere inanmak yerine reddetmişlerse, maddî ve bilimsel gelişmelerine rağmen, kendileri gayri medenî, uygarlıkları da cahiliyet düzeni içinde addedilecekti. Kur'an-ı Kerim, Allah'ın peygamberlerini inkâr eden önceki milletlerin mal ve servetleri konusunda, bundan, özel olarak bahsetmiştir. Zuhruf Suresi'nde şunları okuyoruz: "Firavun, kavmine şöyle seslendi: 'Ey kavmim, Mısır'ın mülk ve saltanatı ile memleketimde akan büyük ırmaklar benim değil mi? Artık görmüyor musunuz? Yahut ben zavallı ve neredeyse konuşamayan bu kimseden daha üstün değil miyim?' " (43: 51-52). Kasas Suresi'nde şu sözler geçer: "Firavun, 'Ey ileri gelenler, sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum. Ey Ha-man! Benim için toprak üzerine bir ateş yak, tuğla hazırlayıp bana bir ktıle yap, çıkar belki Musa'nın tanrısını görürüm. Doğrusu ben Musa'yı yalancılardan sanıyorum.' O Firavun ve askerleri, yeryüzünde hakları olmayarak büyüklük tasladılar ve zannettiler ki, bİ2e döndürülmeyecekler." (28: 38-39). Bu, Allah'ı inkâr eden, hayattaki her şeyi bu dünya zenginliği ve zevklerinden ibaret sayan ve Kıyamet İnancını da tümüyle reddeden insanların davranışlarım açıkça gösterir. Âd kavmi de, onlardan farklı değildi. "Siz her tepeye bir koca bina kurup boş şeyle mi uğraşırsınız? Dünyada ebedî kalacakmışsınız gibi, bir takım saraylar ve havuzlar da ediniyorsunuz? Hem yakaladığınız vakit, merhametsizce, zorbaca yakalıyorsunuz... Size bildiğiniz şeyleri verenden sakının, size davarlar ve oğullar verenden, bahçeler ve akarsular ihsan edenden,... Onlar dediler ki: 'Sen öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da bizce farkı yoktur... Biz azaba uğratılmayız.' " (26: 128-138). Semûd kavminin davranışları da aynıydı. Onlar da, Âd kavmi gibi,"dünya malıyla gururlandılar ve peygamberlerinin uyanlarını hiçe saydılar: "Allanın sizi Âd milleti yerine getirdiğini, ovaların da, köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde yerleştirdiğini hatırlayın. Allah'ın nimetlerini anın, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." (7: 74).
Kur'an-ı Kerİm'de, insanın tarihî ve arkeolojik kayıtlarından söz eden pek çok örnek vardır. Bu örneklerde, çeşitli kavimlerin büyük maddî gelişmelere, politik ve askerî güçlere sahip oldukları halde, Allah'a ve Kıyamet gününe inanmadıkları için nasıl yok-olup gittikleri anlatılır. Onların dünyadaki başarılarının, sadece Allah'ın emrine itaat ederek yapılan iyi amelleri tartıp kaydeden doğruluk terazisinde hiçbir değeri yoktur. Bu, Kur'an nazarında, eski milletler ve medeniyetleri hakkında karar1 vermek için gerekli ölçüdür. Bu kriterle yaşayan bir millet kültürlü, medenî ve ileridir, onun medeniyeti de, Allah katında, diğer insanlar için Örnektir. Diğer taraftan, bu Ölçüyü kabul etmeyen bir kavim de, gayri medenî ve barbardır, onun medeniyeti de Allah katında, sadece bir cahiliyel gösterisidir. Bütün arkeolojik araştırmalar, amaçlan için, eski uygarlıklar ve kültürlerin sınıflandırılma ve tanınmasında bu modeli izleyeceklerdir.
Bu konuda, üstünde durulması gereken diğer bir nokta da, arkeolojik çalışmaların, Kur'an tarafından yalnızca uyarıcı bir amaçla başlatıldığı, bunun için bütün araştırmaların o çizgide yürütülmesi gerektiğidir. Gelecek nesillere bazı hikmet dersleri vermek istenir, öyle ki, atalarının yaptığı hataları tekrar etmesinler, hareketlerini, Allah'ın peygamberlerinin öğretici ışığında yönlendirsinler. "Peygamberlerin başlarından geçenlerden, sana anlattığımız her şey senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar. Sana bu belgelerle gerçek; inananlara da öğüt ve hatırlatma gelmiştir:' (11: 20).
Tâhâ Suresi'nde şunları okuyoruz: "Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böyle anlatırız. Şüphe yok ki, sana tarafımızdan bir Kitap verdik"(20: 99). Şüphesiz ki, Kur'an, çeşitli içeriklerde, insanın geçmiş tarihini anlatır; fakat baştan sona esas tema, atalarının hatalarını tekrarlamamaları için, insanlara yol göstermek ve faydalanmalarını sağlamak amacıyla, daima öğüt veren bir görünümdedir. Birçok vakada, böyle anlatımlar, şu sözlerle son bulur: "Muhakkak ki bunda bir ders var, Öyle iken onların çoğu inanmamıştır." (26: 121, 158 ve 11:120). Bununla beraber, öğüt veren not bütün insanlar için geneldir, fakat sadece inanan akıllı kişiler onlardan ders alır. Secde Suresi'nde şunları okuyoruz: "Şimdi yurtlarında gezip dolaştıkları, kendilerinden önce nice nesilleri yok etmiş olmamız onları, doğru yola sevk etmez mi? Bunlarda şüphesiz ibretler vardır. Dinlemezler mi?" (32: 26).
Bu, hayatın maddî yanının cazibesi ve parıl-tisıyla, yoldan çıkmamaları için, insanları uyarmak amacıyla, Kur'an-ı Kerim'in pek çok bölümünde de tekrar edilir. "Ey insanlar! Rabbİnizden sakının. Babanın oğlu, oğu-lun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın." (31: 33). Fatir Suresi'nde de şöyle buyurulur: "Ey insanlar! Allah'ın vaadi vuku bulacaktır. O halde, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın." (35: 5). Aslında, insanın yaratılış gayesi, onun, dünya zevkleri, varlıkları ve güçleri ortasında nasıl
davranacağını denemektir. O, bu hayat zevk-leri içinde kendisini unutup, Yaratıcısını inkâr mı ediyor? Yoksa, bu dünyanın tüm zevk ve cazibelerine rağmen, dirayetli davranıp, Rabbini ve peygamberini hatırdan çıkarmıyor mu? Bu, onun yaratılışının esasıdır: "Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan O'dur. O güçlüdür. Bağışlayandır." {67: 2). Bu ayet, insanın yaratılışındaki gayeyi kesin olarak ortaya koyar; ve bu, İslâm'da arkeolojik araştırmalarla önceki milletler hakkında hüküm vermek için ölçüdür. Kur'an-ı Kerim'in başka bir ayetinde, bunun daha ileri bir izahı vardır. "Biz, yeryüzünde olan şeyleri, yer halkına bir süs yaptık ki, insanların hangisinin daha güzel bir amelde bulunacağını imtihan edelim."
Böylece, Kur'an'ın, arkeoloji çalışmalarına yaklaşımı, modern Batı dünyasınınkinden tamamıyla farklıdır. Batı dünyası, sadece eski insanların, zamanlarında mimarî, sanat ve heyk,el alanındaki dünyevî başarılarını inceler ve gelişmeleriyle başarılarını bu maddî şeylerle ölçer. Onların inanışlarına, ahlâklarına ve hayat tarzlarına hiç önem vermez. Allah'a veya tanrılara inanmaları, peygamberleri kabul veya inkâr etmeleri, modern arke-olojistleri hiç ilgilendirmez. Ahlâka aykırı bir hayat tarzını benimsemeleri, hayatlarını ahlâksızlık ve kötülük içinde geçirmeleri, batılının arkeolojik sonuçlarım etkilemez; çünkü böyle şeyler, onun çalışmasının bir parçası değildir.
21- Mimari
Diğer bütün İslâmİ bilimler gibi, mimarlık ve gelişmesi de Kur'an'dan ve onun hayat felsefesinden etkilenmiş ve onun tarafından yönlendirmiştir. İslâm itikadının ruhu, farklı yapı modellerini bir arada tutar ve onları çoklukta Birlik ruhunu temsil eden bir şekle sokar. Bu, İslâm mimarisinin de yegâne özelliğiydi. O, aynı zamanda farklı, hatta zıt unsurlar arasındaki ahenk ve dengenin dikkate değer mânâsını da yansıtır. Çünkü mimarî dahil olmak üzere İslâmî bilimlerin esası, kâinattaki her şey arasındaki karşılıklı ilgi ve uyumdur. Doğal çevre ile su, hava ve ışık gibi, insan hayatına gerekli olan doğal kuvvet ve unsurlar arasında, şehir planlamasında olduğu gibi, İslâmî mimari planı bakımından tam bir denge mevcuttur. Şehir içinde ikamet, ibadet veya iş binaları, caddeler ve şehir hayatının diğer temel ihtiyaçlarını planlarken, müslüman mimarlar, bölgede mevcut doğal faktörlerden azamî ölçüde istifade etmişlerdi. Sıcak bölgelerde, günün sıcak saatlerinde, gecenin serin havasını muhafaza etmek için dar sokaklar yapıldı. Sıcaklığın çok yüksek olduğu yerlerde konutları havalandırmak için, rüzgâr kuleleri inşa edildi ve sıcak öğle saatlerini geçirmek ve sarnıçlarda suyu soğuk muhafaza etmek için, alt bodrum katları kullanıldı.
Böylece İslâm medeniyeti, çevreyle denge görünümü içinde, yeterlilikle güzelliği birleştiren mimarisinde, mevcut doğal faktörlerin maksimum ölçüde kullanılmasını tavsiye eder. Bu prensip altında, müslüman bir mimar sıcak çevrede, ısının bir yandan öbür yana maksimum ölçüde geçmesine izin veren geniş cam pencereler kullanmaz ve binayı soğutmak için de dış güçlerden azamî şekilde istifade eder. Aynı şekilde, İslâm mimarisinde ve şehir planlamasında ışığın kullanımı, İlâhî Varlığın bir hatırlatıcısı, bir zevk kaynağı ve bir tabiî aydınlatma vasıtası ve
kaynağı şeklindedir. Bu şekilde, İslâmî mimari, şehirlerde ve binalarda, barış ve güzellik atmosferi oluşturmada geleneksel bilgi ve teknikleri kullanır, aynı zamanda da bilimler arasındaki doğal denge ve ahengi yansıtarak, tabiî çevreyle dengeyi sürdürür. Kısaca, islâm mimarisi iki temel prensibi aksettirir: "Herhangi bir işlemde mümkün olduğu kadar çok enerji tasarruf etmek ve doğal çevreye en az zarar veren gücün en kolay elde edilen şeklini kullanmak. Bu amaç için ısı temininde güneşten, evlerin ve fabrikaların havalandırılmasında rüzgârdan, endüstriye güç sağlanmasında sudan; en ileri derecedeki kullanım ve yeterlilik güzellikle birleştirilerek, azamî şekilde istifade edilmelidir." (Seyyid Hüseyin Nasr, Islamic Science, s. 227-234).
Kur'an-ı Kerim.mûkimlere maksimum rahatlık, zevk ve güzelliği sunan ve doğal faktörleri en az israfla azamî şekilde kullandırarak, doğal çevreyle tam bir muvazene içinde olan ideal bir mimari stilini ortaya koyar. Âl-i İm-rân Suresi'nde çok basit kelimelerle şöyle anlatılmıştır: "Fakat Rablerinden korkanlar Allah katında konutlar bulunan, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler vardır. Allah katındaki şeyler, iyi olanlar için daha hayırlıdır." (3: 198). Tevbe Suresi'nde: "Ağaçlan altından ırmaklar akar Cennetler vaad buyurdu, içlerinde ebedî olarak kalacakları; hem Adn cennetlerinde güzel meskenler..." (9: 72). Secde Suresi'nde; "İman edip de salih amelleri işleyenlere, amellerine karşılık varacakları cennet konakları vardır." (32: 19). Diğer bir deyişle, onların normal ikametleri, doğal bîr çevrenin güzelliğiyle birlikte, bir evin alışılmış bütün imkânlarını, rahatlığını ve huzurunu içeren bahçelerde olacaktır.
Kur'an-ı Kerim, bu bahçelerin, başka ilâve imkânlarından da şu şekilde bahseder, "İman edip salih ameller işleyenleri, ağaçlan altından ırmaklar akar cennetlere koyacağız. Orada ebedî olarak kalıcıdırlar... Hem de onları en koyu gölgeliklere yerleştireceğiz." (4: 57). Ra'd Suresi'nde; takva sahiplerine vaat olunan cennetin hali şöyle: "Altından ırmaklar akar, yiyecekleri ve gölgesi devamlıdır." (13: 35). Onların mutlu yaşayışının bu özelliği, şu ayette.açıkça anlatılmıştır: "Orada tahtlar üzerine dayanmış bir haldedirler. Orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler. Gölgeleri üzerlerine sarkmış meyvaları da bol bol önlerine konmuştur." (76: 13-14). Mürselât Suresi'nde: "Doğrusu takva sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarındadırlar. Canlarının istediği meyva-lar arasındadırlar." (77: 41-42).
Doğal bir çevre ortasındaki, bu ideal yapı tasvirleri, İslâmî çağın ilk asırlarında mimari tarzını etkiledi ve pek çok mimarî şaheser üretilmesine yol açtı. Meselâ Gırnata'daki El-hamra Sarayı, Kurtuba ve Sevil'deki büyük ve güzel camiler, Kurtuba yakınındaki Medinetü'z-Zehra, Kudüs'teki Kubbetü's-Sahrâ, Kahire'deki îbni Tulün camii, Akra1 daki Taç Mahal. İspanya, Kuzey Afrika, Hindistan, Türkistan, İran ve diğer müslüman ülkelerde sayısız cami, Kur'an çalışmalarından doğan mimari stil ve tarzların haşmet ve azametini gösteren deliller taşır. Bu binalann, özellikle camilerin, bütün yapısal güzelliği ve sadeliği, yaratıcının büyüklüğünü ve haşmetini hatırlatır. Kahire'deki Amerikan Üniversitesi Başkanı, Dr. Jonh S. Bade-an'ın şu sözleri, bu gerçeğe tanıklık eder: "Sadelik ve vakarıyla, İbni Tulün Camii, İçinde dua ve ibadet edip, Allah'a yakınlık hissettiğim bir yerdi." (Robert L. Gulick, Jnr., Muhammed The Educator, s. 85-86).
İslâmî mimarî, diğer insanların, özellikle müslümanlardan pek çok şey alan Avrupalıların mimarî üslûp ve tarzları üzerinde kalıcı bir iz bıraktı. "Piza, Cenova, Siena, Firenze ve diğer İtalyan şehirleri, koyu ve açık taşların münavebe İle kullanılması gibi, benzer mimarî uygulamaları aldılar. Yukarıda söylenen usul, Avrupalıların Ortaçağ boyunca sıkı ticarî ilişkiler içinde oldukları bir şehirden, Kahire'den alınmıştı. Müslümanların 'yağmacılar' olarak isimlendirdikleri Haçlılar, yapıların sağlamlaştırılması hakkındaki fikirleri, Saraken'lerden (Haçlı seferleri sırasında müslümanlara verilen ad) almışlardı. Mimarlık tarihi otoriteleri, sivri uçlu kemerlerin İcadını, Mısırlı ve Suriyeli müslüman mimarlara atfederler. Sivri kemer kesinlikle, 'Tudor' kemeri de muhtemelen, benzer orijinlidir. Muhtemelen, yüzeylerin traseri (ağ şeklinde taş süsü) modeli ve hatta pen-cerelerdeki çubuk traserisi de, İslâmî kökenlidir. Bir evde kadınların bölümlerini gizlemek için, bir camide de paravana olarak kullanılan tahta kafesler veya maşrabiyye, İngiliz metal parmaklıklarında kopya edilmiştir. Avrupa'daki bütün kiliselerin kubbelerinin, Kudüs'teki Kubbet üs-Sahra'dan taklit edildiği söylenir. Bunlar, İslâmî mimarinin, diğer milletlerin ve insanların mimarî üslûplarını, nesiller boyu nasıl etkilediğini gösteren, sadece birkaç Örnektir.
Eğer modern yönetimler, şehir planlamalarında İslâmî modeli kullanmış olsalardı, o, Şehir hayatını her yerde tehdit eden çevre problemini çözmekle kalmayacak, aynı zamanda, büyük şehirlere nüfûs akışım kesinlikle azaltacak ve minimum bir dıştan rahatsız edilme ve maksimum bir kendine yeterlilik ile, yakın doğal çevreleriyle uyum içinde yaşayan, mutlu ve huzurlu cemiyetlerin tesisinde yardımcı olacaktı.
İslam mimarisinin pek çok diğer cephesi arasında, çevreyle karakterize olması üstündür. Müslümamn, bu dünya hayatını seyahatta-ki bir yolcunun hayatı olarak hissetmesi ve kalıcı evinin başka yerde olduğunu kabul etmesi, Kur'an'ın İslâm inancının etkisiyledir. Bunun için, o, asgari düzeyde rahatsız eden bir çevreyle huzur ve uyum içinde yaşamaya çalışmıştır ve onun mimarî modelleri ve şehir planlamaları, tamamen bu hayat felsefesini yansıtır. "Müslüman, çevresiyle bir denge İçinde yaşamıştır, çünkü mevcudiyetin bütün düzeylerine hükmeden ve tabiat dünyasını idare eden kanunların metafizik kayna- • ğı olan evrensel yasalara, kendini teslim etmiştir. Allah'la, O'nun yasasıyla ve kendi düzeyinde, evrensel nizamın denge ve ahengini yansıtan doğal çevreyple, barış ve uyum içinde bir hayat sürmüştür." (Seyyid Hüseyin Nasr, a.e.e.. sh. 227-234)
22- Psikoloji
Giriş
Kur'an-ı Kerim, insan için, yol gösteren bir kitaptır ve insanı, bu dünyada mutlu, faziletli ve huzurlu bir hayat sürebilmesi için doğru hayat tarzına davet eder. Bu, her bireye kendi menfaati için benimsemesi amacıyla yapılan açık bir davettir. Onu, kendi hür iradesiyle kabul etmek veya reddetmek bireye bağlıdır. Bu davetin ve mesajın mahiyeti şunu açıkça ortaya koyar: Herhangi bir dış baskı olmadan, bu rehberi, kendisi için düşünmek, anlamak ve tartmak, sonra da onu faydalı bulursa kabul etmek veya doğruluğuna ikna olmazsa reddetmek, kişinin vicdanına kalmış bir iştir. Bununla beraber, her-şey açıkça İzah edilmiş, hakkında hiçbir şüphe bırakılmamıştır. Kur'an-ı Kerim, onu kesin bir şekilde açıklar: "Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile bâtıl iyice ayrı İmi ştır.Tağu-tu inkâr edip Allah'a inanan kimse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah İşitendir, bilendir." (2: 256). Bu da, İslâm itikadının ve onun hayat tarzının kişiye zorla kabul ettirilmediğinin açık bir göstergesidir. Anlatıldığı gibi bu, bir inanç meselesidir; kişinin vicdanını ilgilendirir, bunun için insan zorlanamaz.
Kur'an, insanların vicdanına başrurur; Rab-lerini reddedip, inkâr etmeden önce, onlara iyice düşünüp taşınmalarım tavsiye eder. "De ki: 'Üstün delil Allah'ın delilidir. O dilesey-di, elbette hepinizi birden hidayete erdirirdi.' " (6: 149). Ve Nahl Suresi'nde: "Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydİ, sizin hepinizi hidayete erdirirdi." (16: 9).İnsan Suresi'nde: "Doğrusu biz ona, gerçek yolu gösterdik; buna kimi şükreder, kimi de nankörlük..." (76: 3).
Kur'an-i Kerim, sonra, insanlara tezini sunar: "De ki: 'Konuştuğunuz ortaklardan gerçeğe eriştiren var mıdır?', de ki: 'Ama Allah gerçeğe eriştirir. Gerçeğe eriştiren mi, yoksa birisi götürmezse gidemeyen mi uyulmaya daha lâyıktır. Ne biçim hüküm veriyorsunuz." (10: 35). Nemi Suresi'nde de şöyle bu-yurulur: "Ey Rasulüm de ki: 'Hamd olsun Allah'a, selâm olsun onun seçtiği kullarına... Allah mı iyidir, yoksa O'na ortak koştukları putlar mı? Yoksa gökleri ve yeri yaratıp da sizin için gökten bir yağmur indiren mi? Bir su ki, onunla, sizin bir ağacını bitiremeyeceğiniz güzel bahçeler meydana getiren mi? Hayır onlar taptıklarını Allah'a eşit tutan bir millettir. Yoksa, yeri bir mesken yapıp da ortasından ırmaklar akıtan, ona ait sabit dağlar yaratan ve iki denizin ortasına bir engel koyan mı? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Hayır, onların çoğu (tevhidi) bilmezler. Yoksa, sıkıntıya düşen kimse dua ettiği zaman, onun duasını kabul edip fenalığı gideren, sizi yeryüzü sahipleri kılan mı? Allah1 in yanında başka bir tanrı mı? Pek kıt düşünüyorsunuz. Yoksa, karaların ve denizlerin karanlıklarında size yol gösteren ve selâmete çıkaran, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci gönderen mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Allah, koştukları eşlerden yücedir, münezzehtir. Yoksa, yaratan, sonra da veren mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı?' De ki: 'Eğer doğru sözlülerden iseniz açık delilinizi getirin.' De ki: 'Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur! Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. Ahire-te ait bilgileri yeterli midir? Hayır, ondan şüphe etmektedirler. Hayır, ona karşı kördürler." (27: 59-66).
Allah ile putlar arasında hiçbir karşılaştırma yapılamayacağı, politeist (çok tanrıcı) ve kâfirlerin bile inkâr edemeyeceği kadar açıktır. Bununla beraber bu soru onlara, hatalarını göstermek için soruldu. Çünkü akıllı bir insan, kendisi için hiçbir yararı olmayan bir şey yapmaz. Eğer politeistler, Allah'tan uzaklaşmış, bazı putlara ibadet etmiş, bütün isteklerini onlara sunmuş ve onlar için kurbanlar kesjnişlerse, onda kendileri için bazı menfaatler bulunduğunu düşünmüş olmalıdırlar. Bunun için bu ayetlerde, onlardan iyice düşünmeleri ve hangisinin daha iyi olduğunu söylemeleri istendi. Tanrıları mı, -yoksa bir tanrı, Allah mı? Kendi tanrılarının daha iyi olduğunu söylemeye cesaret edemezlerdi. Böylece, kendi çaplarında Allah'ın daha iyi olduğunu kabul etmeleri, her alanda inançlarının temelini sarsacaktı; çünkü daha iyiyi bırakıp, aşağılık bir şeyin peşinden gitmek, son derece akıl dışı bir davranış olurdu. Bu ayetlerde Allah'ın haşmeti, azameti ve gücü, onlara bu anlatılanların ilâhlannca yapıldığı sorulup, bu şekilde putlarının masalları yok edilerek, adım adım açıklanmıştır. Bu tartışmalar, psikoloji çalışma ve araştırmalarında geniş ufuklar açmıştır. Yine kâfirlere, Kıyamet gününe inanmayı reddettikleri zaman, 'Tevhid' tartışması sunuldu: "Şöyle demişlerdi: 'Biz ölüp de bir toprak ve bir yığın kemik olduğumuz zaman mı diriltileceğiz? Andolsun ki, biz ve daha önce de babalarımız tehdit edilmişti. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değil' De kî: 'Biliyorsanız söyleyin yer ve onda bulunanlar kimindir?' Onlar diyecekler ki: 'Allah'ındır.' Sen de de ki: 'O halde düşünüp ders almaz mısınız?' Yine de ki: 'O yedi göğün Rabbi kim? O çok büyük Arş'ın Rabbi kim?' Allah'tır' diyecekler. De ki: 'O halde Allah'tan korkmaz mısınız?' De ki: 'Her şeyin hükümranlığı elinde olan kimdir ki, daima o koruyup hükmediyor, kendisi asla korunmaya muhtaç olmuyor? Eğer biliyorsanız, cevap verin' Yine 'Allah'tır' diyecekler. Onlara de ki: 'O halde nasıl aldanıyorsunuz?' " (23: 82-89).
Aynı psikolojik muhakeme ve tartışma, kâfirleri Kıyamet gününe inandırmak için ortaya konmuştur. Onlara, kendi ruhlarını ve geçmiş tarihlerini tetkik etmeleri önerilir: "Kendi kendilerine, Allah'ın gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları gerçek olarak ve belirli bir süre için yarattığım düşünmezler mi? Doğrusu insanların çoğu Rablerine kavuşacaklarını inkâr ederler. Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce geçmiş kimselerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Ki onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Yeryüzünü kazıp alt-üst ederek onlardan çok imar etmiş kimseydiler ve onlara belgelerle peygamberler gelmişti. Böylece Allah onlara zulmetmiyor, onlar kendilerine zulmediyörlardı." (30: 8-9). Nemi Suresi'nde şunları okuyoruz: "İnkâr edenler: 'Biz ve babalarımız toprak olduğumuz vakit mi, sahiden biz mi çıkarılacağız? Andolsun ki bununla biz de ve daha önce babalarımız da tehdit edilmişti. Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil...' De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın!...' " (27: 67-69).
Sonra, bu insanların, her ilkbahar yağan yağmurlarla, ölü toprağın hayata dönüşünün az rastlanır bir olay olmadığını düşünmeleri istenir: "O, ölüden diri çıkarır, diriden de ölü çıkarır. Toprağa, ölümünden sonra hayat verir; işte siz de kabirlerinizden böyle çıkarılacaksınız." (30: 19). Aynı surede şunları okuyoruz: "Gökten su indirip, Ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi, O'nun varlığının belgelerindendir. Şüphesiz bunlarda düşünen kavim için dersler vardır." (30: 24)
Kur'an-ı Kerim'de, psikoloji bilimindeki yeni araştırma alanlarını gösteren, pek çok benzer pasaj vardır. Aynı şekilde, peygamberlik doktrini konusunda, sağduyu sahibi kişilerin kesinlikle kabul edemeyeceği sert tartışmalar ortaya koydular: "Karşılarında açık saçık ayetlerimiz okunduğu zaman, 'Bu adam, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymaktan başka bir şey istemiyor. Bu Kuran düpedüz uydurmadan başka bir şey değil' derlerdi. Hak, inkâr edenlere geldiğinde; 'Bu apaçık bir sihirdir.' demişlerdi. Halbuki biz, onlara, okuyacakları bir kitap vermemiş ve senden önce de onlara bir uyarıcı göndermemiştik. Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı, oysa bunlar evvelki kâfirlere verdiklerimizin onda birine erişememişlerdi. Böyleyken peygamberimizi yalanladılar. Beni inkâr etmek nasıl olur?" (34: 43-45). Sonra, insanlara, Allah'ın peygamberini inkâr edişin sonuçlarını iyice düşünmeleri salık verilir: "De ki: 'Sİze bir tek Öğüdüm var: Allah için, ikişer ikişer ve teker teker kalkınız, sonra da düşününüz. Göreceksiniz ki arkadaşınızda bir delilik yoktur. O, yalnız çetin bir azabın öncesinde sizi uyarmaktadır.' De ki: 'Sizden bir ücret istersem, ücret sîzin olsun; benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. O, her şeye şahittir.' De ki: 'Görünmeyenleri en iyi bilen Rabbim, bâtılı hak ile ortadan kaldırır.' " (34: 46-48).
Aynı tür tartışmalar, başka bir şekilde Yunus Suresi'nde de tekrarlanır: "Böyle iken, ayetlerimiz müşriklere birer açık delil olarak okunduğu zaman, karşımızda hesap vermeyi ummayanlar: 'Bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir.' dediler. De ki: 'Onu kendiliğimden değiştiremem; ben, ancak bana vahyolunana uyarım. Ben, Rabbime karşı gelirsem, gerçekten büyük bir günün azabından korkarım.' De ki: 'Eğer Allah dile-seydİ, ben Kur'an'i size okumazdım ve hiçbir suretle allah onu size bildirmezdi. Bilirsiniz ki, ben İçinizde bundan önce bir Ömür durdum. Bunu hiç düşünmez misiniz? Artık Allah'a bir yalan iftira eden veya onun ayetlerine yalan diyenden daha zalim kim olabilir? Şüphe yok ki mücrimler kurtulamazlar." (10: 15-17).
Allah'ın varlığını İnkâr edenlere karşı yapılan bu tartışma çizgisi, inanmıyanları, peygamberin onları, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, daima kendi yararlarına olacak bir yola davet ettiğine ikna etmek ve vicdanlarım doyurmak için, Kur'an-ı Kerim tarafından, değişik içeriklerde çok farklı biçimlerde ele alınmıştır: "Andolsun ki, biz Kur'an'da insanlara türlü türlü misal gösterip açıkladık. Fakat, insanların çoğu nankör olmakta direndiler." (17: 89). Aynı psikolojik yaklaşım, insanlığı, ilgilendiren ve beşikten mezara kadar, maneviyat ve ahlâktan sosyal ve siyasal meselelerine değin hayatın bütün alanlarını kaplayan tüm sorunlarda, Kur'an'ın her tarafında görünür. Bu, kişiye, insan psikolojisine değişik açılardan bakan yeni çalışma sahaları aramak için, pek çok fırsat sağlar.
Kur'an-ı Kerim, aşağıda belirtildiği gibi, insanın bazı kötü vasıflarından söz eder okuyoruz: "Allah'ın fazlından kendilerine verdiği şeye cimrilik edenler, hiçbir zaman onu kendilerine hayırlı sanmasınlar. Aksine bu, kendileri için bir serdir." (3: 180). Nisa Suresi'nde şöyle buyurulur: "Allah, kendini beğenip böbürlenenleri sevmez. Onlar cimrilik ederler, insanlara cimrilik tavsiyesinde bulunurlar." (4: 36-37). Hümeze Suresi'nde şu sözler geçer: "Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline. Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır." (104: 1-3). Muhammed Suresi'nde de: "İşte sizler Allah yolunda sar-fetmeye çağrılan kimselersiniz. Kiminiz cimrilik yapıyor. Ama cimrilik yapan bilsin ki, ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur!' (47: 38).
Yalan ve İkiyüzlülük: Bu da, insanlarda bulunan diğer bir psikolojik özelliktir. "O halde pis putlardan kaçının, yalan sözden sakının." (22: 31). Tevbe Suresi'nde: "Nihayet Allah'a verdikleri sözden caydıkları ve yalan söylemeyi âdet edindikleri İçin, Allah da bu işlerin sonunu, kalplerine kıyamet gününe kadar devam edecek bir nifak soktu" (9: 77).
İsraf: Kur'an-ı Kerim, insanlardaki bu kötü huydan şu şekilde söz eder: "... Bununla beraber, (malını) saçıp savurma! Çünkü israf edenler, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rabbine karşı pek nankördür." (17: 26-27).
İstismar etme: Âl-i İmrân Suresi'nde şöyle buyurulur: "... Haksızlık kim yaparsa, kıyamet günü yaptığı ile gelir. Sonra da hakstz-iık yapılmaksızın herkese kazandığı iyilik veya kötülüğün karşılığı ödenir." (3: 161).
Gıybet ve İftira: Hucurat Suresi'nde şunları okuyoruz: "Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz ölü kardeşinizin etini yemek ister mi? Bundan tiksinirsiniz. O halde Allah'tan korkun.' " (49: 12).
Hased: Bakara Suresi'nde şöyle buyurulur: "Kitap ehlinden çok kimseler hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra nefislerin-dekİ hasedlerinden Ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmeyi isterler." (2: 109). Nisa Suresi'nde de: "Yoksa, Allah'ın fazlından insanlara verdiği nimetlere hased mi ediyorlar?"
Kibir ve Benlik: Nisa Suresi'nde: "Allah, kendini beğenip övünenleri sevmez." (4: 36). Benî İsrail Suresi'nde: "Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü sen, ne yeri delebilir, ne de boyca dağlara ulaşabilirsin." (17: 37).
Bunlar bir topluluğun sosyal normlarını bozan, kötü huyların bir kısmıdır ve Kur'an-ı Kerim, çok açık olarak, sorunlarım olduğu gibi inceleyip, muhtemel çözümleri önermeleri için, ilâhiyatçıların, politikacıların, yöneticilerin ve psikologların dikkatini böyle kişilere çeker.
İnsanlar Arasındaki İlişkiler
Kur'an-ı Kerim, insan ilişkilerine değişik içeriklerde ışık tutar: "Ey iman edenler! Bİr kavim, diğer bir kavimle alay etmesin; olur ki alay edilenler kendilerinden daha hayırlı bulunurlar. Birtakım kadınlar da diğer kadınlarla eğlenmesin; olur ki eğlenceye alınanlar kendilerinden daha hayırlı olurlar. Hem birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. İnandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir isimdir... Kim de tövbe etmezse, İşte onlar zalimlerdir." (49: 11).
Kardeşler arasında 'arabuluculuk' şöyle tavsiye edilir: "Müminler, ancak kardeştirler. Öyleyse dargın olan kardeşlerinizin aralarını düzeltin; Allah'tan sakının ki size acısın." (49: 10). Karşılaştığınız zaman, birbirinizi samimiyetle selâmlayın. "Ayetlerimize iman edenler sana geldiği zaman şöyle de: 'Size selâm olsun.' " (6: 54). "Size bir selâm verlid-ği zaman, siz ondan daha güzeli ile karşılık verin veya aynıyla mukabele edin!" (4: 86). Daima iyi şeylerde yardımlasın. "İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda bir-' birinizle yardımlasın, günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmaym" (5: 2). Ve "İnsanlara güzellikle söyleyin!" (2: 83). "İyiliği emret ve fenalıktan alıkoy!" (31: 17). Şu da inananların vasfıdır: "Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, fenalıktan alıkoyarlar, namazı gereği üzere kılarlar, zekâtı verirler." (9: 71). Onlar, toplumda muaşeret adabına uyarlar: "Ey İman edenler! Size meclislerde 'Yer açın' denildiği zaman hemen yer açın ki, Allah da size genişlik versin. 'Kalkın* denilince de kal-kıverin ki, Allah iman edenlerinizi ve kendilerine ilim verilenleri ise, derecelerle yükseltsin. AHah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." (58: 11).
Bireylerin Toplumla İlişkileri
Bireylerin devletle olan ilişkileri, son derece sıkı ve âdil kurallara dayanır: "Allah ve Ra-sulu bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkek ve kadın için, kendi işlerinden dolayı başka yolu seçmek yaraşmaz. Kim Allah'a ve Rasulüne isyan ederse, muhakkak açık bir şekilde sapmış olur." (33: 36). Hucurat Su-resİ'nde şu sözler geçer: "Ey iman edenler!
Eğer sîze bir fasık, bir haber getirirse, onu araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme fenalık edersiniz de ettiğinize pişman olursunuz. Biliniz kî, aranızda Allah'ın Peygamberi var. Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, muhakkak kötü duruma düşerdiniz." (49: 6-7). İnsanların, kamu sırlarını ve menfaatlerini koruması istenir: "Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu yayarlar. Halbuki o haberi peygambere veya kendilerinden buyruk sahibi olanlara götür-selerdi, onlardan som 7 çıkarmaya kadir olanlar onu bilirdi. Eğer Allah'ın nimet ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyardınız." (4: 83).
İnsan Tabiatının İncelenmesi
Kur'an-ı Kerim, toplumdaki kişilerin davranışlarını etkileyen ve tayin eden, insan tabiatının bazı temel özelliklerinden bahseder. "Çoğunluk olma iddiası sizi öyle meşgul etti ki, kabirlere ziyaretle ordakileri de sayacak oldunuz. Hayır, yakında bileceksiniz." (102: 1-3). Fatır Suresi'nde buyurulur: "Kötü işi kendisine güzel gösterilip te onu güzel gören kirnse, kötülüğü hiç işlemeyene benzer mi? Doğrusu Allah dilediğini şaşırtır, dilediğine de hidayet verir." (35: 8).
Aşağıdaki ayette, insanın acaip özelliklerinden bir diğeri zikredilir: "İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine bülün gönlünü vererek O'na yalvarır. Sonra, katından ona bir nimet verdiği zaman, önceden Allah'a yalvarmış olduğunu unutur da, Allah'ın yolundan saptırmak için Allah'a ortaklar koşmaya başlar." (39: 8). Ve yine aynı surede: "İnsanın başına bir sıkıntı gelince, bize yalvarır; sonra kendisine tarafımızdan bir nimet verdik mi? 'Bu, bana, ancak bilgimden dolayı verilmiştir.' der." (39: 49).
Eğitim Esası, Gayesi Ve Usulü
Bütün eğitimin esası, tüm insan bilgisinin başı ve sonu olan Tevhid (Birlik)dir. "Muhakkak ki ilâhınız Birdir. O, göklerle yerin ve aralanndakilerin Rabbidir. Güneşin doğduğu yerlerin de Rabbidir:' (37: 4-5). Tâhâ Suresi'nde şöyle buyurulur: "Sizin ilâhınız, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan ancak Allah'dır. O'nun ilmi her şeyi kuşat-mıştırr (20: 98).
peygamberler, Allah tarafından insanlara yol göstermek üzere gönderildiler; onların esas görev ve gayesi, daha iyi bir şekilde anlayıp hareket edebilsinler diye, insanları tam olarak eğitmekti: "Kendilerine O'nun ayetlerini okuyan, onları temizleyen, kendilerine Kur'an ve Şeriat Öğreten bir peygamber gönderen O'dur. Halbuki bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler," (62: 2). Yunus Sure-si'nde: "Ey insanlar! İşte s\z% Rabbinizden bir öğüt, kalplerdeki şüphelere bir şifa ve müminler için bir hidayet ve rahmet olan Kuran geldi." (10: 57). Maide Suresi'nde: "Ey Yahudi ve Hıristiyanlar! Kitab'dan gizleyip durduğunuzun çoğunu size açıkça anlatan ve çoğundan da geçiveren peygamberimiz gelmiştir. İşte size, Allah'tan bir Nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları o nurla selâmet yollarına İletir. Ve onları, izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp doğru yola götürür." (5: 15-16). Kur'an açıklar: "Hak geldi ve bâtıl yok oldu gitti. Zaten bâtıl daima ortadan kalkmaya mahkûmdur. Biz Kur'an'dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O zalimlerin ise ancak kaybını artırır." (17: 81-82).
Kur'an, doğru bilgi ve Öğrenmenin, sadece Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gelebileceği gerçeğini, açıkça ortaya koyar: " 'Ey kavmim, başıma gelen nedir? Ben sizi kurtuluşa davet ediyorum, siz İse beni ateşe çağırıyorsunuz. Beni Allah'ı inkâr etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise, sizi Azız olan, Gaffar olan Allah'a davet ediyorum." (40: 38, 41-42). Ve Casiye Suresi'nde: "Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Onun için sen o şeriata uy da, ilmi olmayanların arzu ve isteklerine tâbi olma! Bu Kur'an, insanlara hak ölçüleri gösteren nurlardan ibarettir ve şüphesiz iman edecek bir toplum için hidayettir, rahmettir!' (45: 18, 20). Nemi Suresi'nde: "Halbuki buna dair bir bilgileri yoktur, ancak zanna tâbi oluyorlar. Zan ise, hak olan ilmin yerini tutmaz. Onun için, sen, o bizim Kur'anımızdan yüz çevirip de yalnız dünya hayatım isteyen kimselere bakma!" (53: 28-29).
Bu ayetler, doğru bilginin, sadece Allah'ın peygamberi vasıtasıyla geldiğini ve bundan başka bir kaynağa dayanan eğitim ve öğretimin, basit bir tahmin ve zandan ibaret olduğunu, dolayısıyla insanlığa herhangi bir yararı olamayacağını açıkça gösterir. "Kâfirlerin çoğu, sırf kuru bir zanna uyarlar. Fakat zan, gerçekten hiçbir şey İfade etmez" (10: 36). Bu çalışma tipi, bilim adamları arasında, eğitsel psikoloji üzerinde çeşitli araştırmaları başlatmış olabilir. Kur'an, faziletli ve doğru İnsan örnekleri vermek suretiyle, kişilere bir model çizmiştir. "Bu süre, hikmetle dolu Kur'an'ın ayetleridir. Güzel iş yapanlara bir hidayet ve bir rahmettir. O kimselerdir ki, namazı gereği üzere kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de onlar yakînen iman ederler. İşte bunlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve kurtulacak olanlar da, işte bunlardır'1 (31: 1-5). Daha kuvvetli sözler: "Yoksa ahiretin azabından korkarak ve Rab-binin rahmetini umarak, o gece saatlerinde kalkıp secde ve kıyam halinde ibadet eden mi? De ki: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' Ancak gerçek akıl sahipleri anlaif' (39: 9).
Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin doğru yolunu izleyenlerin, cahüiyeti izleyenlerden, iman ve amel bakımından çok üstün olduğunu be-lirtin"(Ey Rasulüm)'Göklerin ve yerin Rab-bi kimdir?' diye sor da, 'Allah'tır' de. Yine şöyle de: 'Kendi kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarara sahip olmayan, Allah'tan başka birtakım veliler mi ediniyorsunuz?' De ki: 'Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıkla aydınlık eşit olur mu?' " (13: 16). Ve yine, Fatır Suresi'nde şunları okuyoruz: "Ne gözleri kör olanla gözleri gören, ne karanlıklarla aydınlık, ne gölge ile sıcaklık müsa-vî olur. Dirilerle ölüler hiç de bir olmaz. Doğrusu Allah, dilediği kimseye işittirirse de sen, kabirde bulunanlara işittirecek değilsin!' (35: 19-22).
Aynı şekilde, Kur'an-ı Kerim, eğitimin üslubu konusunda, onu toplum için daha etkin ve faydalı hale getirmek için bir yol çizer: "(EyRasulüm)insanları-Kur'an'la, güzel söz ve nasihatla Rabbinin yoluna davet et. Onlara karşı, en güzel olan bir mücadele ile mü-"cadele yap!" (16: 125). Bu ayet, eğitimin esas metodunu ve prensiplerini, her zaman için iyi olan nazik ve ikna edici sözler içinde ortaya koyar. "Herkesi Allah'ın Yoluna davet etmeli, O'nun âlemşümul isteğini açıklamalıyız. Bunu yaparken, hikmet ve ihtiyatı elden bırakmamalıyız. İnsanlarla kendi sevi yelerinde görüşmeli ve onları, az veya çoV kendi bilgi ve tecrübelerinden açıklamalarla ikna etmeye çalışmalıyız. Sözlerimiz katı, kırıcı ve kendini övücü değil, nazik, saygılı ve dikkatleri çekici bir tarzda olmalıdır. Tavrımız ve mücadelemiz, haşin, sert değil, nazik ve çok mültefit bir model üzerinde biçimlen-dirilmelidir. Bu şekilde dinleyici, kendi kendine şunları söyleyebilmelidir: 'Bu adam, sadece mantık dahilinde hareket etmiyor, beni kızdırıp tahrik etmeye çalışmıyor. Kendisindeki imam, samimiyetle açıklamaya çalışıyor. Ve onun gerekçesi insan sevgisi ve Allah sevgisidir? (Yusuf Ali, The Holy Qur'an, s. 689).
Bu direktifler, İslâm'ın öğretilmesi ve anlatılması ile meşgul olan kişiler için çok önemlidir. Bu kişilerin, iki şeyi gözönüne almaları istenir: Hikmetli ve güzel söz (vaaz). Hikmetten kasıt, öğretim veya sohbette tam bir teenni içinde hareket edilmesi ve körü körüne basma kalıp sözlerin tekrarlanmamasıdır. İnsan, öğrencilerinin veya dinleyicilerinin durumuna, yeteneğine ve aklına uygun bir mülâhaza vermeli ve durumun ihtiyacına göre, bilgiyi veya mesajı iletmelidir. Ayrıca, her durumda bir ve aynı metodu kullanmaktan kaçınmalı, ancak dikkatli inceleyip, öğrencinin veya dinleyicinin gerçek hastalığını teşhis etmeli ve sonra onları, kalpleriyle birlikte kafalarına da içtenlik ve etkinlikle yaklaşarak tedavi etmelidir.
Ve güzel söz de (vaaz) iki şeyi ifade eder (Yusuf Ali, The Holy Qur'an, s. 689): "İnsan, hitap ettiği kişiyi sadece muhakeme yoluyla değil, hislerine de başvurarak İnandırmaya çalışmalıdır. Aynı şekilde, kendini, sadece kötülük ve yoldan sapışları ayıplayan bir mücadeleye sokmamalı, insan tabiatında yerleşmiş bulunan kötülüklerden tiksinmeye ikna etmeye de gayret etmelidir. Kötülüklerin kötü sonuçlarına karşı da uyarmalıdır. Bundan başka, hitabettiği kişiyi, doğru ve güzel amellerin İyi haline ve mükemmeliyetine, akılcı bir yolla inandırmakla kalmayıp, onda bu amellere karşı ilgi ve sevgi de oluşturmalıdır. Öğüt verme (veya öğretme), hitap edilen kişinin saadeti için samimi bir ilgiyi gösterecek bir tarzda yerine getirilmelidir. Öğüt verici (veya öğretmen)nin, karşısındakini hakir gördüğü ve kendisinin üstünlük duygusundan zevk aldığı izlenimini verecek hiçbir şey yapılmamalı ve söylenmemelidir. Aksine, öğüt verici (veya öğretmen)nin, kendisinin doğruyu bulması ve mutluluğu için kuvvetli bir arzu ile dolu olduğunu hissetmesi gerekir." (Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, cilt VI. sh, 106-107).
'En İyi yol* (veya en iyi üslup), kişinin tatlı bir dile sahip olması, asil bir karakter göstermesi, makul ve cazip deliller vermesi, polemik ve mücadeleye girmekten kaçınması demektir. İnsanlarla, iyi bir üslup içinde tartışan biri, suçlamalara, hileli tartışmalara veya hakaretlere başvurmaz, mücadelede, onu yenmek ve üstünlüğü dolayısıyla takdir kazanmak için, muhalifiyle alay etmez. Çünkü, bu şeyler sadece İnatçılık ve dikkafalılı-ğa sebep olur. Bunun aksine, karşısındakini, sade ve mütevazi bir şekilde ikna etmeye çalışacak, onun hileli tartışmalara geldiğini hissettiği zaman, sapıklıklarında çok daha ileri gitmemesi için, onu yalnız bırakacaktır. (The Meaning of the Qur'an, Cilt VI, s. 106-107).
'Hikmet' ve 'güzel söz'ün kullanımı, İbrahim Peygamber @ ile Babil Kiralı misalinde çok güzel bir şekilde gösterilmiştir: "Allah, kendisine hükümranlık verdi diye İbrahim ile Rabbi hakkında mücadele eden Nemrud'u görmedin mi? İbrahim ona: 'Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür' dediği vakit o Nemrud; 'Ben de diriltir, öldürürüm.' demişti- İbrahim: 'Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir' deyince, o küfreden Nemrud şaşırıp tutuldu. Allah zalimler kavmini muvaffak etmez." (2: 258). Bu anlattm tekniği ve metodu, doğaldır ve muhtemelen çok daha etkilidir, çünkü yersiz ve gereksiz tartışmaları önler. Aynı metot, Fi-ravun'Ia karşılaştığında, Musa Peygamber @ tarafından da kullanılmıştır: "Firavun şöyle dedi: 'Âlemlerin Rabbi de kimdir?' 'Mu-" sa dedi ki: 'Kesin olarak inanacaksınız bilin ki O, göklerle yerin ve aralarında bulunan her şeyin Rabbidir;' Yanında bulunan kimselere: 'Duymuyor musunuz' dedi. 'O, sizin de Rabbinizdir, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.' dedi. Firavun: 'Herhalde size gönderilen peygamberiniz ancak delidir.' dedi. Musa dedi ki: 'O, doğu ile batının ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir; eğer aklınız varsa anlarsınız.' Firavun şöyle dedi: 'Yemin ederim ki, eğer benden başka bir ilâh edinirsen, mutlak ve muhakkak seni zindanda bulunan kimselerden yaparım.' Musa dedi ki: 'Sana, peygamberliğimi apaçık ispat edecek bir delil (mucize) getirdimse de mi?' Firavun: 'Eğer doğru söyleyenlerdensen, haydi getir onu' dedi. Bunun üzerine Musa âsâ-smı bırakıverdi; apaçık bir ejderha oluverdi. Bir de elini çekti çıkardı; o da bakanlara bembeyaz kesiliverdi." (26: 23-33).
Öğretimdeki bu mücadele çizgisi, bilim adamlarına, metodolojide sınırsız araştırma sahaları sağladı ve artık, henüz insanlıkça bilinmeyen bilgi okyanuslarını keşfetmek ve açığa çıkarmak, bilim adamlarına bırakıl mıştır.
Endüstri
Kur'an-ı Kerim, modern endüstri dünyasında son derece olağan olan gerilimlerin ve çatışmaların, nasıl elimine edilmesi veya minimuma indirilmesi gerektiği hakkında bilgiler de vermişti. O, hayat felsefesini ve ahlâk prensiplerini, insanlığın yararı için, çok sade bir şekilde açıklamıştır. "Bir de Allah'ın bazınıza, diğerinden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklerin kendi kazandıklarından bir payı var, kadınların da kendi kazandıklarından bir payı vardır. İsteklerinizi Allah'ın fazlından ve kereminden isteyin. Gerçekten Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (4: 32).
Bu ayette Allah, modern çağda sosyal ve endüstriyel hayatta iyi ilişkileri ve barışı sürdürmek için belli başlı malumatı vermiştir. Aİlah, insanlara başkalarının mallarına karşı haris ve kıskanç olmamayı öğretti, çünkü O, hikmet-i ilâhisiyle, bütün insanları aynı yaratmamıştı.
Allah, her şeyi tam olarak bildiği için birini güzel, diğerini daha az güzel yarattı. Birine ahenkli, diğerine kulaklara hoş gelmeyen bir ses verdi. Birini güçlü bir fiziğe, diğerini zayıf bir yapıya sahip kıldı. Birini darlık, ötekini bolluk içinde yarattı. Birine bol kaynaklar bahşederken, diğerine kıt verdi. Küçük bir düşünme kişiyi, insan kültüründeki çeşitliliklerin sadece, tam bilgi ve hikmete dayanan farklılık ve ayrımlara uygun olduğuna inandırır. Bundan dolayıdır ki, bîr çeşidin diğeriyle olan çelişkisi, insanların bu farklılıkları şiddetlendirmeye ya da tümüyle ortadan kaldırmaya çalıştıkları zamanlar ortaya çıkar. İnsanların herhangi bir şeydeki üstünlüklerinden dolayı başkalarını kıskanma eğilimi, kıyasıya rekabet, husumet, sınıf çatışması ve benzeri sapmaları husule getirir. Böyle bir zihniyete sahip kişi, Allah'ın fazlından, kendisine vermediğim gayri meşru bir şekilde ele geçirmeye çalışır. Bu ayette Allah, müslü-manlara böyle bir zihniyetten kaçınmalarını ve kendilerini, diğer kişileri kıskanmaktan berî tutmalarını tavsiye etmiştir. Bununla beraber insan, Allah'a kendisine ihsan etmesi için dua edebilir, ancak Allah, kendisi için neyi uygun görüyorsa, onu verecektir, çünkü her şeyi hakkıyla bilen yalnız O'dur. (The Meaning of the Qur'an, Cilt II, s. 120).
Kur'an-ı Kerim, toplumdaki çeşitli grup ve hizipler arasında bir husumet ve çatışma kaynağı olmasın diye, çalışan insanların ücretlerinde insaf ve adaleti temin eden diğer temel prensipten de bahseder: "Hakikaten insan için kendi çalıştığından başkası yoktur." (53: 39). Bu, insanların yaptıkları her şeye karşılık verilmesini belirten evrensel prensiptir ve fizik dünyasında olduğu kadar, maneviyat dünyasında da doğrudur. "İşte o bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandıkları
kendilerine, sizin de kazandığınız sizindir. Onların yaptıklarından siz sorumlu değilsiniz." (2: 134; 141). Yine aynı surede: "Öyle bir günden korkun ve sakının ki, o gün hepiniz Allah'a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese dünyada kazandığı amellerin karşılığı tamamen verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır." (2: 281). "Allah bir kimseye, ancak gücünün yeteceği kadar yükler. Herkesin kazandığı iyilik kendine ve yaptığı fenalığın zararı da yine onadır." (2: 286). Bu manevî prensip, herhangi bir İnsanın yaptığı işin tam karşılığını almasının esasıdır ve insanların sosyal hayatındaki çeşitli uyuşmazlıkların çözümünde yegâne kullanılabilir ve âdil yoldur.
Politika
Kur'an-ı Kerim, geçmişteki politik liderlerin, halkı ve onların zayıflıklarını nasıl sömürüp, üzerlerinde kendi mütecaviz ve zalim hâkimiyetlerini tesis ettiklerinden sözeder. Firavunların müstebit hareketlerinden bahseder: "Firavun dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için toprak üzerine bir ateş yak, tuğla hazırlayıp bana bir kule yap; çıkar belki Musa'nın ilâhım görürüm. Doğrusu ben Musa'yı yalancılardan sanıyorum.' O Firavun ve askerleri, yeryüzünde haklan olmayarak büyüklük tasladılar ve zannettiler ki, bize döndürülmeyecekler." (28: 38-39). Yine aynı surede şunları okuyo-ruz:"(Ey Muhammed)İnanan bir kavim için sana Musa ve Firavun olayını olduğu gibi anlatacağız. Çünkü Firavun memleketin başına geçmiş ve ahalisini parçalara bölüp kendisine bağlamıştı. Onlardan bir topluluğu ezmek isteyerek, oğullarını boğazlattırıyor, kadınlarını diri bırakıyordu. Şüphesiz o bozguncunun biriydi." (28: 3-4). Zuhruf Sure-si'nde şunlar geçer: "Firavun, kavmine şöyle seslendi: 'Ey Kavmim, Mısır'ın mülk ve saltanatı ile şu altımdan akan büyük nehir benim değil mi? Artık görmüyor musunuz? Yoksa ben nerde ise meramım anlatamıyacak, hakir ve zayıf durumda olan bu kimseden daha üstün değil miyim? Böylece kavmini küçümsedi. Ama onlar da yine ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış fasık bir kavim idiler." (43: 51-52, 54).
Kur'an-ı Kerim, sonra, Allah'ın nasıl yoksul halkı güçlendirip yükseltmek, zalimi de al-çaltmak istediğini belirtir. "Biz de istiyorduk ki, o yerde ezilmekte olanlara lütfedelim, onları hayırda önderler yapalım ve onları vâris kılalım." (28: 5). Bu ayetlerde, politik manzaranın bütün görünüşü, bozulması, pazarlık teknikleri, kitle psikolojisi ile inanç ve düsturların başkan ve liderlerce yönlendirilmesi, çok güzel ve etkileyici bir şekilde özetlenmiştir.
Bu şekilde, Kur'an-i Kerim, Âd kavminin kibrinden bahseder. "Siz her yüksek yere koca bir bina kurup boş şeyle mi uğraşırsınız? Dünyada ebedî kalacakmışsınız gibi, bir ta-kırn saraylar mı ediniyorsunuz? Hem yakaladığınız vakit, merhametsizce, zorbaca yakalıyorsunuz." (26: 128-130). Ve Semûd kavmine: "Siz burada bahçelerde, pınarların başında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız?... Bir de dağlardan neş'e ve zevkle evler yontuyorsunuz." (26: 146-149).
Sonra Kur'an-ı Kerim devlet görüşünü, politik, meşru güç ve fonksiyonlarını da belirtir.
Kanun Hâkimiyeti
Kur'an-ı Kerim, kanun hâkimiyetini şu sözlerde toplar: "Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkekle mümin bir kadına kendi işlerinden dolayı Allah'ın ve Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçmek yaraşmaz. Kim Allah'a ve Rasulüne isyan ederse, muhakkak açık bir sapıklık etmiş olur." (33: 36). Nûr Suresi'nde: "Müminler, aralarında hüküm vermek için, Allah'ın kitabına ve peygamberine çağrıldıkları vakit, onların sözü ancak: 'Dinledik ve itaat ettik.' demeleridir: İşte bunlar, saadete erenlerdir." (24: 51). Ve yine aynı surede: "Bir de münafıklar: 'Allah'a ve Rasulüne inandık ve itaat ettik.' diyorlar da, sonra bunun arkasından bir zümresi yüz çeviriyor. Bunlar müminler değillerdir. Aralarında hüküm vermek İçin, o münafıklar, Allah'ın kitabına ve Peygamberine çağrıldıkları vakit bir de bakarsın, onlardan bir fırka yüz çeviriyor." (24: 47-48).
Liderlik
Kur'an, bu konuda açık direktifler getirmiştir: "Ey inananlar! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Sonra bir şey hakkında çekiştiniz mi, hemen onu Allah'a ve Rasulüne arzediniz; eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız..." (4: 59). Âl-i İmran Suresi'nde şunları okuyoruz: "Ey müminler! Din kardeşlerinizden başkasını dost edinmeyin: Onlar size fenalık yapmakta, fesat çıkarmakta kusur etmezler ve sıkıntıya girmenizi arzu ederler." (3: 118). Ve Nisa Suresi'nde: "Halbuki o haberi, Peygamber'e ve müminlerden kumandanlara iletseler, elbette onun yayılıp yayılmaması gerektiğini onlardan öğrenirlerdi." (4: 83). Bakara Suresi'nde: "Hatırlayın ki bir vakit İbrahim'i, Rabbi bir takım emirlerle imtihan etti. İbrahim, o emirleri tamamen yerine getirdi. Allah: 'Ben, seni insanlara imam yapacağım.' buyurdu. İbrahim: 'Benim zürriyetimi de imam yap.' diye yalvardı. Allah, 'Senin zürriyetinden olan zalimler benim imametime nail olamaz.' buyurdu." (2: 124).
Yönetim Prensipleri
Kur'an-ı Kerim, Yönetim prensiplerini şu şekilde hülâsa eder: "Andolsun ki peygamberlerimizi belgelerle gönderdik ve beraberlerinde kitap ve Ölçü İndirdik ki, insanlar adaletle hareket etsinler. Bir de demiri indirdik. Onda hem çetin bir sertlik, hem insanlar için birçok faydalar vardır. Çünkü Allah, kendisine ve peygamberlerine kendisini görmedikleri halde, yardım edenleri belli edecek. Şüphe yok ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye galiptir." (57: 25). Sonra Kur'an-ı Kerim, müs-lümanların bu fonksiyonlarından şöyle bahseder: "Siz beşeriyet için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder, fenalıktan alıkorsunuz ve Allah'a imanınızda devam edersiniz." (3: 110). Hacc Suresi'nde şöyle bu-yurulur: "Onlar, o müminlerdir ki, eğer kendilerini yeryüzünde yerleştirirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve fenalıktan da alıkoyarlar. Bütün işlerin sonu Allah'a dönecektir!' (22: 41).
Böylece, herkes için adaletli ve doğru yönetim, devletin ana görevidir. "Allah, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hüküm vermenizi emreder." (4: 58). Nahl Suresi'nde: "Muhakkak ki Allah adaleti, iyilik yapmayı ve akrabaya bakmayı emreder; zinadan, fenalıklardan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyeder. Size böylece tuta-sınız diye öğüt verir." (16: 90). Maide Suresi'nde: "Ey inananlar! Allah için hakkı ayakta tutup gözeten şahitler olur. Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe götürmesin. Âdil olun ki, o, takvaya en çok yakın olandır. Allah'tan korkun. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır?' (5: 8). En'âm Suresi'nde: "Konuştuğunuzda, —hısım ve akrabanız bile olsa— sözünüzde âdil olun." (6: 152).
Temel İnsan Hakları
Islâmî bir devletin bütün vatandaşları, aşağıdaki dokunulmaz haklara sahip olmayı ister:
Fikir ve İnanç Özgürlüğü: "Dinde zorlama yoktur..." (2: 256). Yunus Suresi'nde şöyle buyrulur: "... O halde sen mi insanları mü'-min olmaları için zorlayacaksın?" (10: 99).
Özel Mülkiyet Hakkı: "Aranızda birbirinizin mallarını (hırsızlık, kumar ve gasp gibi) haksız sebeplerle yemeyin. Bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hâkimlere (rüşvet olarak) aktarmayın." (2: 188).
Aynı Fikirde Olmama Hakkı: Kur'an'da okuyoruz: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Sonra bir şey hakkında çekiştiniz mi, hemen onu Allah'a ve Rasulüne arzediniz; eğer Allah'a ve ahıret gününe inanıyorsanız." (4: 59).
Mahremlik Hakkı: Nur Suresi'nde şöyle bu-yurulur: "Ey inananlar! Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere izin almadan ve sahiplerine selâm vermeden, girmeyin." (24: 27).
Toplanma Özgürlüğü: ÂI-i îmrân Suresi'nde: "içinizden, insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacak bir top luluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir." (3: 104).
Kişisel Sorumluluğa Saygı: En'âm Suresi'nde şöyle buyurulur: "Herkesin kazanacağı ancak kendine aittir. Kimse, başkasının yükünü çekemez." (6: 164). Fatır Suresi'nde ise: "Günahkâr bir kimse, başkasının günahını çekmez. Günah yükü ağır gelen bir kimse, günahlardan bir kısmının taşınmasına çağır-sa da yükünden bir şey taşınmaz, isterse bir yakını olsun." (35: 18).
Maişet Hakkı: Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır." (51: 19).
Devletin Vatandaşlarına Karşı Haklan:
Devletin, insanlar üzerinde eşit olarak muayyen, hakları vardır.
Sadakat: Nisa Suresi'nde şunları okuruz: "Ey inananlar! Allah'a itaat edin. Peygam-ber'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin." (4: 59).
Kanuna İtaat: Bunu, A'râf Suresi'nde bulabiliriz: "Yeryüzünü, ıslahından sonra bozmayın. İnanırsanız, bilin ki şu söylediklerim sizin için hayırlıdır!' (7: 85). Ve Mâide Sure-si'nde, yeryüzünde karışıklık ve fesat çıkaranlar için, ceza emrolumır: "Allah'a ve Pey-gamberi'ne karşı savaşa kalkışanlarla yeryüzünde fesada çalışanların cezası, ancak Öldürülmeleri, asılmaları yahut sağ elleriyle sol ayaklarının çapraz olarak kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir." (5; 33).
İyilik ve Erdemde Yardımlaşma: "İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda bir-birinizle yardımlasın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmaytn. Allah'tan korkun, -^linkü Allah'ın azabı çok şiddetlidir?' (5: 2).
Savunmaya İştirak: Nisa Suresi'nde şunları okuruz: "Ey inananlar! Size ne oldu ki; Size 'Allah yolunda topluca savaşa çıkın' dendiği zaman, yere çöküp kaldınız? Yoksa ahi-retten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat ahiretin yanında dünya hayatının zevk ve faydası pek az bîr şeydir. Eğer emrolunduğunuz bu savaşa çıkmazsanız, Allah sizi, çok acıklı bir azaba uğratır ve yerinize başka bir kavim getirir. Siz de savaşa çıkmadığınızdan dolayı O'na zerrece zarar veremezsiniz,Allah her şeye kadirdir?' (9: 38-39).
Savaş Psikolojisi: Kur'an-ı Kerim, çeşitli içeriklerde, savaş meselelerinden ve onların, insanlığın yararına olan etkin çözümlerinden bahseder.
Maneviyat: Müminlere şöyle anlatılır: "Allah'ın izniyle, nice az bir topluluk, daha çok bir topluluğa üstün gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir." (2: 249). Bu sözler, zor durumlarda, güven telkin eder. Enfâl Suresi'nde: "Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. İçinizden sabır ve sebat edecek yirmi kişi bulunursa, onlar iki yüz kişiye galebe ederler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfirlerden bin kişiye galebe çalarlar. Çünkü onlar, gerçeği ve neticeyi anlayamıyan bir kavimdirler." (8: 65). Daha ileri giderek, şeytanın planlarının zayıf ve inananlara karşı başarısız olduğunu söyler: "İnananlar, Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğût yolunda harbederler. O halde siz şeytanın dostları ile savaşın. Muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır." (4: 76).
Kur'an-ı Kerim, inananların ruhlarını daha da yükseltir: "Kim Allah yolunda savaşır da öldürülürse, yahut düşmanına üstün gelirse, ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz." (4: 74). Yine: "Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, Allah, Cennet kendilerinin olmak karşılığında satın almıştır. Onlara vaat olunan cennet haktır ki, Tevrat'da, İncil'de ve Kur'an'da sabittir. Allah'tan ziyade ahdine vefa eden kimdir? O halde, yaptığınız bu hayırlı alışverişten dolayı sevinin. İşte bu, çok büyük bir saadettir." (9: 111). Saff Suresi'nde: "Biliniz ki, Allah, kendi yolunda, birbirine kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlıyarak çarpışanları sever!' (61: 4). Şehitler ölü değil, diridirler: "Allah yolunda öldürülenlere: 'Onlar ölülerdir,' demeyin. Hakikatte onlar diridirler. Fakat siz anlayıp bilemezsiniz." (2: 154).
Kur'an-ı Kerim'in bu ayetleri, bilim adamlarına, çeşitli faktörlerin, başarılı bir ordunun maveniyatım kurma ve güçlendirmede oynadıkları rolü, incelemek için geniş bir araştırma sahası temin eder.
Kur'an-ı Kerim, bu konuda, bilim adamlarınca dikkatlice incelenmesi gereken diğer bir faktörden bahseder: "O vakit Allah sana, onları rüyanda az gösteriyordu. Eğer sana, o düşmanları çok gösterseydi yılacak ve savaş hususunda ihtilâfa düşecektiniz. Fakat Allah bundan sizi kurtardı." (8: 43). Aynı surede şunları da okuyoruz: "O vakit Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: 'Şüphesiz ki 6en sizinle beraberim, inananları destekleyin. Kâfirlerin kalplerine korku salacağım, artık boyunlarım vurun, parmaklarını doğrayın! Bu onlara, Allah'a ve Rasulüne karşı koyma-lanndandır." (8: 12-13). İnananlara, meleklerin yardımı vaadedİldi: "Ö vakit (Bedirde) müminlere şöyle diyordun: 'Rabbinizin üç bin melek indirmekle yardım etmesi size yetmeyecek mi? Evet, eğer siz sabrederseniz ve Peygamber'e itaatsizlikten sakınırsanız, onlar da hemen üzerinize gelecek olurlarsa, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir. Bu yardımı Allah size, sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yoksa zafer, ancak Azîz ve Hakîm olan Allah'tandır.' " (3: 124-126).
Savaş Hazırlıkları: Kur'an-ı Kerim, savaş hazırlıklarının, sadece ülkenin savunması için değil, aynı zamanda düşmanın, savaşı düşünmemesi amacıyla caydırıcı olarak da gerektiğine işaret eder: "Müminlerden özür sahibi olmaksızın cihaddan geri kalanlarla, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlar bir olmazlar. Allah, mallarıyla ve canlarıyla savaşanları, derece bakımından, oturanlardan üstün kılmıştır." (4: 95). Nisa Sure-si'nde şunları okuyoruz: "İnananlar, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlara, Allah katında daha büyük dereceler vardır. İşte bunlar, dünya ve ahiret saadetine kavuşanlardır." (9: 20). Enfâl Su-resi'nde: "İnkâr edenler asla öne geçtiklerini sanmasınlar. Çünkü onlar sîzi aciz bırakamayacaklardır. Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar her türlü kuvvet ve cihad için, bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki, bununla Allah düşmanını, kendi düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de Allah'ın bildiği diğer düşmanları korku-tasmız. Allah yolunda ne harcarsanız, onun sevabı eksiksiz size ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız." (8: 59-60). Savaştan geri dönenler için ciddi bir kınama vardır: "Ey inananlar! Toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkalarınızı çevirmeyin, kaçmayın. Kim böyle bir günde kâfirlere arka çevirip kaçarsa —ancak tekrar düşmana atılmak için kendini kaçar gibi göstererek aldatmak veya başka birliğe katılıp savaşmak için müstesna— muhakkak ki o, Allah'ın gazabına uğramıştır. Onun yeri cehennemdir ve o ne kötü dönüş yeridir." (8: 15-16).
Kur'an-ı Kerim, diğer taraftan, düşmanlara karşı dayanıklılık üzerinde durur: "Ey inananlar! Bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman, dayanın ve Allah'ı çok anın ki, kurtulabilesiniz. Allah'a ve O'nun Rasulü-ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve başarısızlığa uğrarsınız. Bİr de sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir." (8: 45-46). Aynı kesin tavır, m'üslümanlarla antlaşmalarını tekrar tekrar bozanlara karşı da tavsiye edilir: "Allah katında, yeryüzünde yaşayanların en kötüsü, muhakkak ki inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler. Onlar kendileriyle muahede (antlaşma) yaptığın kimselerdir ki sonra her defasında sözleşmelerini bozuyorlar. Onun için, o ahdlerini bozanları harpte yakalarsan kendilerine yapacağın ağır muamele ile arkalarındakileri dağıt. Olur ki düşünürler de ibret alıp ahdi bozmaktan sakınırlar." (8: 55-57).
Bununla beraber, Kur'an-ı Kerim, eğer düşman barışa meylederse barışı tavsiye eder: "Eğer düşmanlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah'a güven. Allah onların sözlerini işiticidir, bilicidir. Eğer sana hile yapmak isterlerse, muhakkak Allah sana kâfidir. O'dur ki, seni yardımıyla ve müminlerle teyid etti." (8: 61-62). Fakat, eğer düşman tarafından bir hainlik ihtimali varsa, müslümanların, onlarla olan antlaşmalarını bozmalarına izin verilir: "Eğer seninle muahede yapan bir kavimden de sözleşmeye aykırı bir hainlik alâmeti duyarsan, savaş açmadan önce ahidlerini reddettiğini doğruca kendilerine ilân et. Çünkü Allah, hainleri sevmez." (8: 58).
Bunlar, savaşın idaresi hususunda birkaç talimattır ve muhtemelen, bilim adamlarının yeni faydalı ve işe yarar bilgi alanları bulmak için, bu konuda çok geniş araştırmalara girişmelerine yol açmıştır.
Psikiyatri-Psikanaliz
Kur'an'da, değişik içeriklerde insanın kişiliğini analiz etmekten bahseden ve dikkatleri bu bilimin çalışmalarına çeken sayısız pasaj vardır. Aslında, Kur*an-ı Kerim, insanla ve çeşitli problemleriyle, aklını ve kişiliğini tahlil etmek suretiyle ilgilenerek, psikiyatri çalışmalarını başlatmıştır, Rasulullah @'ın Arap halkının psikolojisini bilmesi, mesajının çeyrek asırdan çok daha az bir sürede muvaffak olup bütün Arap Yarımadası'na yayılma-sındaki payı gözardı edilmemelidir. Onun mesajı, sadece hayatında Arap yarımadasının her tarafında yayılmakla kalmadı, aynı zamanda insanların kalplerinin derinliklerine inerek ve hayata yeni değerler, fikirler ve görüşler getirerek, onlara tamamen yeni bir ruh aşıladı. Bu, Hz. Muhammed @'a Allah tarafından verilen kitabın mucizesiydi. O, tüm insan psikolojisini tahlil etti ve aklın her köşesi ve bucağı, Kur'an sayfalarında ortaya serildi. Bundan dolayı Hz. Muhammed @ için hiçbir sorun yoktu; çünkü o, nerede, ne zaman ve nasıl gireceğini ve insanların akıllarında ne arayacağım biliyordu. Kişiliklerinin her cephesi, onun için açık bir kitaptı. Bu yüzden, bizim için şunu söylemek yanlış olmaz: Kur'an, Hz. Muhammed @'m ellerinde modern psikiyatrinin temellerini attı ve insanlığın yararına daha ileri araştırmalar için, insanın aklının kapısını açtı.
Kur'an-ı Kerim'in tümü, bu konuya örnek olabilecek ayetlerle doludur: fakat, metodolojisini göstermek ve bu konuya yaklaşmak için, bunların sadece birkaç tanesini aktaracağız:
1- "Allah, gökleri ve arzı gerçek bir kanun ile yarattı. O, kâfirlerin koştukları ortaklardan berîdir ve çok yücedir. İnsanı bir meniden yarattı. Bir de bakarsın ki o, apaçık bir müjdeci olmuştur" (16: 3-4).
2- "Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki, insanlar, yanlarından geçerler de, bunlardan ibret almayıp yüz çevirirler. Onların çoğu, ortak koşmadan Allah'a İman etmezler. Artık onlar, Allah'ın azabından kendilerini saracak bir musibet gelivermesinden veyahut haberleri yokken ansızın kıyametin kendilerine gelmesinden emin mi oldular?" (12: 105-107).
3- "Onlar, kendi aralarında düşünmediler mi ki, Allah göklerle yeri ve aralarında-kileri, ancak hakkı yerleştirmek ve muayyen bir vakit için yarattı. Bununla beraber, gerçekten insanların çoğu Rablerine kavuşmayı İnkâr ederler. Onlar, yeryüzünden gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetinin ne olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kuvvetçe kendilerinden daha şiddetli idiler: Toprağı ekip aktarmışlar ve onu kendilerinin imarından daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara mucizelerle ve açık ayetlerle gelmişlerdi. Öyleyse Allah, onlara zulmetmiyordu, fakat kendileri nefislerine zulmediyorlardı. Sonra fenalık yapanların akıbeti Cehennem oldu. Çünkü onlar, Allah'ın ayetlerini yalanlamışlardı ve onları eğlenceye alıyorlardı.'1 (30: 8-10).
4- "Allah'ın kudretine delâlet eden alâmet-lerindendir ki, sizin aslınız olan Âdem'i bir topraktan yarattı. Sonra da siz bir«insan-olunca, çoğalıp yayılıyorsunuz. Yine O'nun alâmetlerindendir ki, kendilerine meyü ve ülfet edesiniz diye, sizin için, kendi cinsinizden zevceler yarattı ve aranızda bir sevgi ve bir merhamet icat etti. Şüphesiz ki bunda, düşünecek bir kavim için alâmetler var... Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin birbirinden ayrı olması da O'nun alâmetlermdendir. Şüphesiz ki bunlarda, bilenler için ibretler var... Gece ve gündüz uyumanız ve fazlından rzık aramanız da O'nun alâmetlerindendir. Şiphesiz ki bunda, dinleyen bir kavim için ibretler v;\r... Yine O'nun alâmetlerindendir ki size hım korku, hem arzu vermek için şimşeği gösteriyor. Gökten bir yağmur indiriyor da om nla arza, ölümünden sonra can veriyor. Şüphesiz bunda, aklını gereği üzre kullanacak br kavim için ihtıetler var..." (30: 20-24).
5- "Nice memleketler vardı ki, zulüm ya-pıyorlarken biz onları helak ettik de damları çökmüş, duvarları üzerlerine yıkılmış, kuyuları metruk, sarayları bomboş kalmıştır. Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalpleri işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler körolmaz, fakat sinelerin içindeki kalpler de körlesin Bir de senden acele azap istiyorlar. Elbette Allah, vaadinden caymaz. Bununla beraber Rabbi-nin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Zulmedip dururlarken kendilerine mühlet verdiğim nice memleket halkı vardı ki, ben onları azabımla yakalayıvermiş-tim. Sonunda muhakkak dönüş. Banatiır?' (22: 45-48).
6- "Yoksa o kötülükleri İşleyip duranlar, kendilerini, iman edip salih ameller işleyenler gibi yapacağız, hayat ve ölümlerini bir tutacağız mı sandılar? Ne fena hüküm veriyorlar. Halbuki Allah gökleri ve yen adaletle yarattı. Hem de herkese kazandığının karşılığı verilmek için... Onlara asla haksızlık edilmez." (45: 21-22).
7- "Hem şöyle dediler: 'Hayat ancak bizim bu dünya hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak dehir (zaman) helâkeder.' Halbuki onların buna dair, bir İlimleri de yoktur. Onlar sadece zan peşinde koşarlar. Kendilerine açık açık ayetlerimiz okunduğu zaman, delilleri ancak şunu demekten ibaret olmuştur: 'Haydi, babalarımızı getirin, doğru iseniz', De ki: 'Sizi Allah diriltiyor, sonra sizi O öldürecek. Sonra da sizi, vukuunda şüphe olmayan kıyamet günü toplayacaktın' Fakat insanların çoğu bilmezleri (45: 24-26).
8- "Kâfirlerden bir kısmına, dünya hayatının zineti olarak verdiğimiz ve onları, bunda fitneye düşürmek için, kendilerine fayda temin ettiğimiz şeye sakın rağbetle bakma. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır." (20: 131).
9- "Ne verde, ne de nefislerinizde bir musibet başa gelmez ki, biz onu yaratmazdan önce, bir kitapda (Levh-i Mahfuz'da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. Elde edemediğinize üzülmeyesiniz ve size verdiğine de güvenip sevinmeyesiniz. Allah, çok öğünüp kurulanın hiçbirini sevmez. Onlar, o kimselerdir ki, hem cimrilik ederler, hem de insanlara cimriliği emrederler. Her kim yüz çevirirse, bilsin ki Allah, Ga-nî'dir (Hiçbir şeye muhtaç değildir), Hamîd-dir (Hamd edilmeye lâyıktın)." (57: 22-24).
Psikoterapi
Kur'an-ı Kerim, aklî (ve fizikî) sıkıntıların, psikolojik vasıtalarla tedavisinden de bahseder: "Kulumuz Eyyûb'u da hatırla. Hani o, Rabbine şöyle nida etmişti: 'Gerçekten şeytan bana yorgunluk ve azab verdi.' 'Ayağınla yere vur. İşte hem yıkanacak, hem içecek serin bir su' dedik."(38: 41-42). Yasin Suresi nde: "Eğer dileseydik, o kâfirlerin gözlerini silme kör ederdik de hak yola koşar, yarış ederlerdi. Fakat şimdi onlar nasıl görecekler? Bir de dileseydik, kılıklarını oldukları yerde çirkin bir şekle çevirirdik de ne ileri gidebilirlerdi, ne dönebilirlerdi." (36: 66-67). Yine Yusuf Suresi'nde: "Şimdi siz, benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne bırakın; gözü görür hale gelir... Fakat, hakikaten müjdeci gelip de gömleği yüzüne bırakınca, gözü açılı verdi." (12: 93-96).
Enfâl Suresi'nde şu sözler geçer: "O vakit Allah sana, onları, rüyanda az gösteriyordu. Eğer sana, o düşmanları çok gösterseydi korkacaktınız ve savaş hususunda ihtilâfa düşecektiniz. Fakat Allah, bundan sizi kurtardı. Çünkü O, bütün kalplerdekini hakkıyla bilendir. O vakit düşmanla karşılaştığınız sırada, Allah, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Çünkü Allah, mukadder olan işi yerine getirecekti. Bütün işler Allah'a döndürülün" (8: 43-44). Ve yine aynı surede: "O size,(Bedir savaşınd^ korkudan emin olmak için hafif bir uyku veriyordu ve üzerinize gökten bir Ve yine aynı surede: "Allah kendi katından bir güven işareti olarak sizi hafif bir uykuya daldırmıştı. Sizi arıtmak, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalblerinizi pekiştirmek ve sebatınızı artırmak için gökten size su indirmişti. Rabb'in meleklere vahyediyordu ki: 'Ben sizinle beraberim, inananları destekleyin.' İnkâr edenlerin kalblerine korku salacağım; vurun boyunlarının üstüne, vurun onların her parmağına!" (8: 11-12). Âl-i İm-ran Suresi'nde de şöyle buyurulur: "Allah'ın kendilerine hiçbir güç, indirmediği şeyleri, Allah'a ortak koştuklarından dolayı inkâr edenlerin kalblerine korku salacağız..." (3: 151).
Ahzâb Süresi'nde şunları okuyoruz: "Kitap ehlinden olup o kâfirlere yardım edenleri, Allah kalplerine korku düşürerek kalelerinden indirdi de bir kısmını öldürüyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz." (33: 26). Haşr Suresi'nde: "Ehl-i kitaptan kâfir olanları, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur. Siz çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da tahkimatlarının, kendilerini koruyacağını zannetmişlerdi. Fakat Allah, onları, hesap etmedikleri taraftan bastırdı ve kalplerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini, hem kendi elleriyle, hem müminlerin elleriyle harabediyor, yıkıyorlardı. Düşünün de ibret alın, ey basiret sahipleri!..." (59: 2).
.Bunlar, Kur'an-ı Kerim'in bazı vakaları, başarılı ve etkili bir şekilde psikoterapiyle nasıl ele aldığını gösteren bazı örneklerdir, bu konuda çalışmak ve insanlığın yararına yeni bilgi alanları keşfetmek için, bilim adamlarına bir temel oluştururlar.
23- Sosyoloji
Kur'an-ı Kerim insan için rehber bir kitaptır; haddi zatında, insanın ve sosyal hayatının incelenmesi, onun esas gayesini oluşturur. Bu rehberliğin başarılı olması için, rehberin, insanın sosyal problemleri, kişilerin tabiatı, onların sosyal, ahlâkî ve dinî âdetleri, değerleri ve hayat tarzları, kısacası onların tüm hayat davranışları ve faaliyet sahalarir nm mükemmel bilgisine sahip olması gerekliydi. İşte Kur'an-ı Kerim, bunu yaptı. O, insanı, onun tabiatım, fikirlerini, değerlerini, müesseselerini ve hatta ahlâkî ve manevî görüşlerini yöneten, etkileyen ve biçimlendiren belli başlı prensipleri İnceledi ve tahlil etti. Böylece, bir cihetle Kur'an-ı Kerim, Rehber Kitap olmasına ilâve olarak, sosyoloji biliminde geniş bir muhakeme sağlar. Kur'an-ı Kerim sosyolojisinin ana hatları aşağıda toplanmıştır:
Genel
Kur'an-ı Kerim, insanı başarıya götüren veya mahvına sebep olan yollan, kısaca şöyle özetler: "Gerçekten insan ziyandadır; ancak, iman edip de salih ameller işleyenler, birbirine hakkı vesabrıtavsiye edenler müstesnadır:' (103: 2-3). Sosyal ilişkiler konusunda bu, daha fazla açıklanır: "Gördün mü, o hesap gününü inkâr edeni!.. İşte bu kimsedir ki, itip kakıyor yetimi; yoksulu yedirmeye de teşvik etmez. Artık şiddetli azap olsun namaz kılanlara ki, onlar namazlarından gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar ve zekâtı vermezler." (107: 1-7). Tekâsûr Suresi'nde: "Soy-sopunuzla öğünmek, sizi öyle meşgul etti ki....Kabirlere varıncaya kadar ziyaret ettiniz. Hayır! İleride bileceksiniz. Yine sakının. İleride bileceksiniz. Sakının, eğer kesin bir bilgiyle bilseydiniz. Andolsun, o kızgın ateşi muhakkak göreceksiniz. Yine andolsun, onu, muhakkak kesin bir görüşle göreceksiniz. Sonra andolsun, o gün nimetin şükründen muhakkak sorulacaksınız." (102: 1-8).
Sosyal Yapı
Aile: Aile, insan toplumunun ilk ve temel birimidir, toplumun gücü ve iyiliği, ailenin gücüne ve iyiliğine bağlıdır. Bunun için, İslâm, ailenin ve onun bütün mensuplarının birliğine, doğruluğuna, iyiliğine ve ıslahına büyük önem verir.
Aile ve Evlilik: İslâm, bir ailenin inşası için tek sağlıklı yolun evlilik olduğu tezini kabul eder. Bundan dolayı evlilikte ısrar eder. "Bir de içinizden bekârları ve kölelerinizle cariyelerinizden salihleri evlendirin. Eğer fukara iseler, Allah onlara fazlından rızık ihtiyaçlarını giderir. Allah'ın ihsanı geniştir, Alimdir. Evlenmeye imkân bulamayanlar, Allah fazlından onların ihtiyacını giderinceye kadar, iffetli kalmaya çalışsınlar." (24: 32-33).
Evlilikteki Hedefler
(a) İnsan Neslinin Devamı: Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur: "Ey insanlar! Sizleri bir tek
şahıstan yaratan, o şahıstan da eşini vücuda getiren, ikisinden birçok erkeklerle kadınlar üreten Rabbinizden korkun ve günaha girmekten sakının." (4: 1). Bakara Suresi'nde ise: "Kadınlarınız, çocuk yetiştiren ekin tar-lanızdır. O halde tohum ekilen tarlanıza, nasıl isterseniz öyle varın. Kendileriniz İçin ileriye hazırlık yapın; önceden iyi ameller gönderin. Allah'tan korkun ve muhakkak onun huzuruna varacağınızı bilin. Takva sahibi müminlere Cenneti müjdele." (2: 223).
(b) İffetin Korunması:Mâide Suresi'nde şöyle okuyoruz: "Namuslu, zina yapmamış ve gizli dostlar edinmemiş olduğunuz halde, müminlerden hür ve iffetli kadınlarla, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınları, mehirlerİni verip nikahlayınca, onlar size helâldir." (5: 5). Nisa Suresi'nde de şunlar buyurulur: "Onun için fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmi-yerek namuslu yaşadıkları halde, o cariyeleri sahiplerinin izniyle nikah ediniz ve mehir-lerini güzellikle kendilerine veriniz." (4: 25).
(c) Huzur ve Muhabbet Kaynağı: Rum Suresi'nde şunları buluruz: "Yine O'nun alâ-metlerindendir ki, kendilerine meyil ve ülfet edesiniz diye, sizin için, kendi cinsinizden zevceler yarattı ve aranızda bir sevgi ve bir merhamet icat etti. Şüphesiz ki bunda, düşünecek bir kavim için alâmetler var." (30: 31). A'râf Suresi'nde de: "Sizi bir nefisten yaratan ve bu nefisten de, gönlü kendisine meyledip rahat etsin diye, zevcesini yaratan O'dur." (7: 189).
(d) Evlilikte İmanın Önemi: Bakara Suresinde şöyle geçer: "Ey müminler! Allah'a ortak koşan kadınlarla, onlar iman etmedikçe evlenmeyin. İmanı olmayan bir kadın, sizi imrendirse bile, iman etmiş bir cariye elbette ondan daha hayırlıdır. Müşrik erkekler de iman etmedikçe onlara mümin kadınları nikahlamayın; bîr kâfir size hoş görünse bile. Mümin köle elbette ondan daha hayırlıdır. Onlar sizi cehenneme çağırırlar. Allah ise izniyle Cennet'e ve mağfirete davet ediyor da ayetlerini insanlara beyan buyuruyor. Gerek ki düşünüp ibret alsınlar." (2: 221).
Ve Nûr Suresi'nde: "Kötü sözler, kötü kimseler için; kötü kimseler de, kötü söz ve işler İçindir. Temiz olan söz ve işler ise, temiz kimselere ve temiz olan kimseler de, temiz söz ve işlere lâyıktır." (21: 26). Yine aynı surede: "Zina eden. bir erkek, ancak zina eden bir kadınla, veya bir müşrike ile evlenmek ister. Zina eden bir kadını da, ancak zina eden bir erkek veya müşrik bir kimse nikah etmek ister." (24: 3).
(e) Yasaklanmış Evlilikler: İslâm, Nisa Suresi'nde belirtildiği gibi, bazı akrabalarla evlenmeyi yasaklar: "Bir de babalarınızın nikahladığı kadınları kendinize nikahlamayın.
Cahiliyyet devrinde geçen affedilmiş geçmiştir. Şüphe yok ki o, pek çirkindi; Allah'ın buğzuna sebepti, o ne fena bir âdet idi!... Size şunları nikahlamak haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları, süt analarınız, süt kızkardeşleriniz, karılarınızın anaları, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olma himayenizdeki üvey kızlarınız. Eğer üvey kızlarınızın ana-larıyla zifafa girmemiş iseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Öz oğullarınızın zevceleri ile evlenmeniz ve iki kızkar-deşi birlikte nikahlamanız da haramdır. Ancak cahiliyyet devrinde geçen affedilmiş geçmiştir. Allah, şüphesiz ki cahiliyyet devrinde olan kötü işleri bağışlayıcı, İslâm'da itaat edenlere merhamet edicidir.
Sahip olduğunuz cariyeler müstesna, diğer bütün nikâhlı kadınlarla evlenmeniz size haram kılındı. Bunlar üzerinize Allah yazısı olarak haramdır. Haram kılınanların dışında kalanlar size helâl kılındı. O halde, onlardan hangisi ile faydalandınızsa mehirlerini kendilerine verin ki, farzdır. O mehri takdir edip, kesiştikten sonra, aranızda anlaşmanızda da size bir günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, kemal üzere bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir.
Sizden her kim, hür olan mümin kadınları nikâh edecek bir zenginliğe kudreti olmazsa, ona da ellerinizin altındaki mümin cariyelerinizden efendilerinin rızası ile nikahlamak var. Allah, imanınızı çok iyi bilendir.
Hep biribirinizdensinİz. Onun için fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmiyerek namuslu yaşadıkları halde, o cariyeleri sahiplerinin izniyle nikâh ediniz ve mehirlerini güzellikle kendilerine veriniz. Eğer onlar, evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, o vakit hür kadınlar üzerine gerekli bulunan cezanın yarısı kendilerine lâzım gelir. Bu cariye hikâhlama müsaadesi, sizden zinaya düşme korkusunda bulunanlar içindir. Sabretmeniz !se, sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir." (4: 22-25).
(f) Poligami (çok evlilik): İslâm yasak ilişkilere de, metres tutmaya da izin vermez, sadece evlilik yoluyla olan ilişkilere müsaade eder. İnsan tabiatını gözönüne alarak, dört hanıma kadar izin verir. "Eğer yetim kızların haklarını gözetemiyeceğinizden korkar-sanız, size helâl olan dîğer kadınlardan ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikah edin; ve eğer bu şekilde de adalet yapamayacağınızdan korkarsanız bir tane seçin yahut sahip olduğunuz cariyelerle yetinin. îşte bu bir zevce, yahut cariyelerle yetinmeniz adaletten çıkmamanıza daha yakındır." (4: 3). Ve yine aynı surede: "Kadınlar arasında sevgide eşitlik yapmaya hırs gösterseniz bile, asla buna gücünüz yetmez. O halde büsbütün birine meyledip diğerlerini askıda kalmış gibi bırakmayın. Eğer nefsinizi düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız gerçekten Allah, günahlarınızı çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir^' (4: 129).
(g) Herbirinin Haklan ve Yükümlülükleri:
İslâm, toplumundaki rollerine göre, karı/kocaya özel haklar verir:
1- Genel: Bakara Suresi'nde şöyle okuyoruz: "Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde haklan vardır. Yalnız erkekler, kadınlar üzerine daha üstün bir dereceye sahiptirler." (2: 228). Ve Nisa Suresi'nde: "Erkekler, kadınlar üzerine idareci ve hâkimdirler. Çünkü Allah, birini, diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler inallarından harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar ve Allah kendilerini koruduğu cihetle, kocalarının gıyabında ırz ve mallarını muhafaza ederler." (4: 34).
2- Kocanın vazifeleri: Birincisi, Nisa Suresinde: "O halde, onlardan hangisi ile fayda-landınızsa mehirlerini kendilerine verin ki, farzdır. O mehri takdir edip kesiştikten sonra, aranızda anlaşmanızda da sîze bir günah yoktur." (4: 24). Yine aynı surede: "Nikâh ettiğiniz kadınların mehirlerini seve seve verin. Şayet ondan bir kısmını gönül hoşluğu ile kendileri size bağışlarsa, onu afiyetle, rahatça yiyin." (4: 4). İkincisi, Bakara Suresi1 nde belirtilir: "Onları, zengin olan kudretine göre, fakir olan da gücü yettiği kadar güzellikle faydalandırsın. Bu, ihsan edenler üzerine borç bir haktır." (2: 236). Talâk Suresinde: "Genişliği olan (boşanmış kadınlara ve süt annelere), genişliğinden nafaka versin; rızkı dar olan da, Allah'ın ona verdiğinden harcasın." (65: 7). Üçüncüsü, Nisa Suresinde açıklanır: "Onlarla iyi geçinin. Eğer, kendilerinden hoşlanmadınızsa, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur?' (4: 19). Tegabûn Suresi'nde: "Ey iman edenler! Haberiniz olsun ki, zevcelerinizle evlâtlarınızdan bir kısmı, size bir nevî düşmandır. O halde onlardan sakının. Bununla beraber afv eder, kusurlarına bakmaz, günahlarını örterseniz, şüphe yok ki Allah, Gâfur'dur, Ra. him'dir." (64: 14). Bakara Suresi'nde: "Siz kadınları boşadığınız zaman, iddetlerini bitirmeye yakın, onları ya iyilikle tutun veya iyilikle boşayın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak tutmayın. Bunu kim yaparsa, nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın ayetlerini şaka yerine tutmayın." (2: 231).
3- Eş Olarak Kadınların Vazifeleri: Birincisi; Nisa Suresi'nde belirtildiği şekilde şöyledir: "İyi kadınlar itaatkârdırlar ve Allah'ın kendilerini koruduğu cihetle kocalarının gıyabında ırz ye mallarını muhafaza ederler." (4: 34). İkincisi; Yine aynı surede: "Eğer bir kadın, kocasının geçimsizliğinden veya yüz çevirmesinden endişe ediyorsa, bir anlaşma İle aralarını düzeltmelerinde karı-koca üze-rina günah yoktur. Sulh en hayırlı bir iştir. Zaten nefislerde kıskançlık hazırlanmıştır. Eğer İyi geçinip arayı düzeltir, zulüm ve geçimsizlikten sakınırsanız, elbette Allah, yapacağınız her şeyden tamamen haberdardır?' (4: 128). Üçüncüsü; tekrar Nisa Suresi'nde: "Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin. Sonra uslanmazlarsa, kendilerini yataklarında yalnız bırakın. Yine dinlemezlerse (hafifçe) dövün. Size itaat ettikleri takdirde kendilerini incitmeye bir bahane aramayın." (4: 34).
4- Barışma: Aynı surede şunları okuyoruz: "Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişeye düşerseniz bir hakem erkeğin ailesinden ve bir hakem de kadının ailesinden kendilerine gönderin. Bu mutavassıt hakemler, gerçekten barıştırmak isterlerse, Allah, karı-koca arasındaki dargınlık yerine geçim verir. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilendir, her şeyin aslından haberdardır?' (4: 35).
5- Evlenme ve Boşanma Haklan: İslâm, karı ve kocaya, evlilik ve boşanma meselelerinde eşit haklar verir ve özellikle kocaya tavsiyesi; şefkat ve cömertlikle muameledir.
(h) Genel Kurallar: İslâm, toplumda iyilik ve İffeti sürdürmek ve desteklemek için belirli genel kurallar koymuştur: "Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan beri alsınlar ve ırzlarını zinadan korusunlar. Bu, kendileri için daha temizdir. Muhakkak ki Allah, onların bütün yaptıklarından haberdardır. Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, zinetlerini açıp göstermesinler. Ancak bunlardan kendiliğinden görünmesi zaruri olan müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üzerine koysunlar. Zinetlerini ancak şu kimselere göstersinler: Kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut kendi oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kendi oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kendi erkek kardeşlerine, yahut erkek kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşlerinin oğullarına, yahut müslüman kadınlarına, yahut ellerindeki cariyelere, yahut ihtiyacı olmayan acuzelere, yahut henüz kadınların gizli yerlerinin farkına varmamış olan çocuklara. Gizledikleri zinetleri bilinsin diye, ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah'a tövbe edin ki, dünya ve ahiret saadetine kavuşasınız." (24: 30-31). İnsanları ahlâksızlıktan caydırmak için, suçlularına ceza öngörülür: "Zina eden kadınla, zina eden erkeğin herbirine yüz değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara Allah'ın dini hususunda merhametiniz tutmasın. Müminlerden bir topluluk da, bunların ceza tatbikinde şahit olsun."" (24: 2).
Ebeveyn ve Akrabalar: Sosyal yapıdaki ikinci Önemli birim, ebeveyn ve akrabalardır. İslâm onların da hakları üzerinde durur ve onlara karşı iyi kalpli müşfik olmaya çağırır: "Biz, insana, ana babasını da tavsiye ettik. Anası, onu, meşakkat üstüne meşakkatle taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki sene içindedir: 'Hem bana, hem de ana babana şükret, dönüş ve geliş ancak banadır? " (31: 14). İsrâ Suresinde şunları okuruz: "Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, ana babaya güzellikle muamele edin, eğei onlardan biri veya ikisi, senin yanında ihtiyarlık haline ulaşırsa, sakın onlara öf bile deme ve onlan azarlama. İkisine de iyi ve yumuşak söz söyle. İkisine de acıyarak tevazu kanadını indir ve şöyle de: 'Ey Rabbim! Onlar, beni küçükken terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.' " (17: 23-34).
Nahl Suresi'nde şunları okuyoruz: "Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emrediyor." (16: 90). İsrâ Suresi'nde: "Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver." (17: 26). "Mala olan sevgisine rağmen, malı akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esirlere harcayan, namazı gereği üzere kılan ve zekâtı veren kimsenin; ahidleştikleri zaman sözlerine sadık kalanların, ihtiyaç ve sıkıntı hallerinde, cihad ve savaşlarda sabredenlerin hayrıdır?' (2: 177) Nisa Suresinde de şöyle bu-yurulur: ' 'Anaya, babaya ve akrabaya da iyilik edin?' (4: 36).
Fakat ana-babaya itaat, onların dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak ve iyi muamele etmek üzere yapılır, inançsızlığa değil...: "Bununla beraber, ana-baban, bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, bu takdirde kendilerine itaat etme. Onlara, dünyada iyi bir şekilde sahiplik et ve bana yönelenin yolunu tut" (4: 36).
Fakir ve Muhtaçlar:Sosyal yapının üçüncü birimi, toplumun zayıf üyeleri olan ve cemiyetin iyiliğine, cömertliğine ve yardımına ihtiyacı bulunan fakir ve muhtaçlardır. Kur'-an-ı Kerim onlara büyük Önem vermiş ve onların menfaatlerini gözetmeyen insan ve toplumları ayıplamıştır; "ölünün terekesi (mirası) bölünürken vereseden olmayıp ölüye yakınlığı bulunanlar, yetimler ve yoksullar hazır bulunurlarsa, gönüllerini almak için, o bölünen maldan kendilerine bir şey verin ve onlara güzel söz söyleyin! Bakara Suresi'nde: "Malı (fakir) akrabaya, yetimlere yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere, köle ve esirlere harcayanların... hayrıdır." (2: 177).
Bu insanlara karşı müşfik ve cömert olmayanlar, şiddetli bir cezayla uyarılırlar: "Gördün mü o hesap gününü inkâr edeni!... İşte bu kimsedir ki, itip kakıyor yetimi; yoksulu yedirmeye de teşvik etmez." (107: 1-3). Nisa Suresi'nde: "Anaya babaya iyilik edin; akrabaya da, öksüzlere de, yoksullara da..." (4: 36). Aynı surede: "Yetimlere baliğ oldukları zaman mallarını verin. Helâli, harama değişmeyin." (4: 2). Ve yine aynı surede: "Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler karınlarına ancak bir ateş yerler ve yakında alevli bir ateşe gireceklerdir." (4: 10).
Genelde Toplum: Sosyal yapının dördüncü cephesi, genel olarak toplumun kendisidir. İslâm, toplumun bütün mensuplarının iyi ve cömert muamele etmesi için açık direktifler verir. Mensuplarının, cemiyete borçlu otduk-farı görevlerini yerine getirmesine ve birbirlerinin haklarına riayet etmelerine büyük önem verir. Onlar, iyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirleriyle yardımlaş-malî, günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmamahdırlar (5: 2). "Bütün müminler, birbirlerinin yardımcılarıdır." (9: 71). "İnsanlara güzellikle söyleyin." (2: 83). "Ayetlerimize iman edenler sana geldiği zaman şöyle de: 'Allah'ın selâmeti üzerinize olsun' Rabbiniz size rahmet ve merhamet vaat buyurdu." (6: 54). "Bİr selâmla selâmlan-dığmız zaman, siz ondan daha güzeli ile karşılık verin veya aynıyla mukabele edin." (4: 86). "İki kardeşinizin aralarını düzeltin!' {49: 10). "Birbirinizden ayrılıp dağılmayın." (3: 103). "Müminler ancak kardeştirler. Birbirinizi ayıplamayın ve kötü lâkaplarla atışmayın." (49: 10-11).
Kur'an-ı Kerim, diğer insanların haklarından da şu şekilde bahseder: "Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya ve babaya iyilik edin; akrabaya da, öksüzlere de, yoksullara da, yakın komşuya da, yakın arkadaşa da, yolda kalmışa da, ellerinizdeki kölelere de... Allah, kurumlu ve böbürlenen kimseleri sevmez." (4: 36). .Ve Tövbe Suresi'nde şöyle buyurulur: "Zekâtlar Allah tarafından bir farz olarak ancak şunlar içindir: Fakirler, miskinler, zekât toplayanları, kalpleri müslümanhğa ısındırılmak istenenler, köleler, borçlular, Allah yolunda-kiler ve yolda kalmışlar, Allah Alîm'dir, Ha-kîm'dir." (9: 60).
Peygamber @'ın şu hadis-i şerifleri, bu konuya açıklık getirmiştir: "Sizin hiçbiriniz, kendisi için istediğini, (din) kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz." "Müslüman toplum, karşılıklı sevgi ve ilgi konusunda bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu, acı çekerse, bütün beden ona uykusuzluk ve ateşle cevap verir.". "Bir müminin, diğer bir müminle ilişkisi, bir binanmki gibidir, bir parçası diğerini kuvvetlendirir." (Mişkât).
Böyle bir öğreti, bir toplumda, yüksek seviyelerde iyilik, hayır ve adalet oluşmasına yardım eder ve sadakatle çalışarak, kültür ve medeniyetlerinin zenginleşmesinden hoşlanan bütün mensuplara bariz, emniyet ve mutluluk vaadeder.
Evrensel Cemaat: Bu da, toplum yapısının beşinci ve son cephesidir. İslâm'ın milletlerarası ilişkileri, bütün insanlığın, aynı orijine sahip olduğu gerçeğine dayanır. Bunun için, insan olarak, onların hepsi eşittir. Ve hem bireysel, hem de kollektif seviyede birbirleriyle samimi ve dostça ilişkileri sürdürmelidirler (4:. 1). Karşılıklı anlaşma ve sözleşmelere saygı duymalıdırlar (6: 91). Diğer insanlara dürüstçe muamele etmeli (16: 92), düşmanlarına karşı bile adaleti yerine getirmeli ve tarafsızlara saygı göstermeli (4: 89-90). Barışın tesisi ve idamesi için hiçbir çabadan kaçınmamalı (8: 61) ve bunları insan kardeşliği adına yapmalıdırlar (49: 3).
Eğitim: İslâm, Tevhid (Allah'ın Birliği) inancının üzerinde ehemmiyetle durur ve onun eğitiminin amacı, Rablerinin isteklerine göre düşünen, planlayan ve hareket eden, Allah'a muti ve doğru kullar oluşturmaktır, pratikte, gayesi, herkes için iyilik, fazilet ve adalet sistemi tesis etmektir, öyle ki insanlar, tam bir güvenlik içinde, mutlu ve kanaatkar bir hayat sürdü rebilsinler. Şu sözlerle temjzlik derecesini ortaya koyar: "Rabbini yücelt, giydiklerini temiz tut, kötü şeyleri terke devam et. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabbinin rızası için sabret!" (74:3-7).
Kur'an-ı Kerim, eğitimiyle ne tip insan oluşturmak istediğini gösterir: "Namaz kılan o kimseler ki, onlar namazlarına devamlıdırlar, yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, onlar ki, hesap gününü tasdik ederler. Onlar ki, Rablerinin azabından korkarlar; çünkü Rablerinin azabında^ emin bulunulmaz. Onlar ki, avret yerlerini korurlar. Ancak zevcelerine ve cariyelerine müstesna... Bu sının aşmak isteyenler işte onlar aşın gidenlerdir. Onlar ki, emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler. Onlar ki, şahitliklerinde dürüstlük yaparlar. Onlar ki, namazlarını gözetirler. İşte bunlar, Cennet'lerde ikram olunanlardır." (70: 23-35).
Sonra, Allah'a şüretmeyen ve O'nun istediğinden tamamen farklı olanlara ait bir örnek verir: "Fakat insan, her ne zaman Rab-bİ, onu imtihan edip de ona ikram eyler, nimetler verirse; o vakit: 'Rabbim bana ikram etti.' der. Ama her ne zaman, onu imtihan edip de rızkını kendisine daraltırsa; o vakit de: 'Rabbim bana hor baktı' der. Hayır, doğrusu siz yetime cömert davranmıyorsunuz. Miskini de yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl haram ayırmadan yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz." (89: 15-20).
Bu ayetler, bir İslâm toplumunda eğitimin amacını ve felsefesini izah eder.
Organizasyon
Bir İslâm toplumunun tüm organizasyonu, imana dayanır ve o toplumun Üyeleri de, Allah'a İnanmak ve O'nun istekleri doğrultusunda hareket etmek zorundadırlar: "îman edip, hicret edenler ve Allah yolunda cihad yapanlarla, bir de muhacirleri barındırıp yardım edenler var ya, işte onlar, gerçek müminlerdir. Bunlara bir mağfiret ve cömertçe ve-rilmiş rızıklar vardır. O kimseler ki, sonradan iman getirdiler ve hicret edip sizinle beraber mücahede yaptılar, bunlar da sizdendir." (8: 74-75).
Bütün bunlar birbirlerinin koruyucu arkadaşı ve İslâm toplumunun üyesidirler. İslâm'a iman etmeyenler ise, onun katına gelip, müs-lümanlarınki gibi sorumluluklar üstlenme-dikçe, İslâm toplumunun üyeleri değildirler: "Artık tövbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse, dinde kardeşleriniz olurlar. Biz ayetleri, anlayacak bir kavme açıklarız." (9: 11). Kur'an-ı Kerim, bu toplumun belli başlı özelliklerinden bahseder: "Müminler, ancak kardeştirler." (49: 10), Mümînûn Suresi'nde: "işte bu dininiz, esasta bir tek dindir. Ben de Rabbinizim. Artık benden korkun." (23: 52).
İnananlara, bu mesajı kabul etmeyen akrabalarıyla dost olmamaları emredilir: "Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz, İman üzerine küfrü tercih edip seviyorlarsa, onları dostlar edinmeyiniz. Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, nefislerine zulmedenlerdir." (9: 23). Bu, inanmayanlar akrabaları bile olsa, inananların onlara karşı tutumlarını açıklar. Onlara, aslında, tavsiye edildiği gibi, yardım edip, müşfik davranmanın hiçbir sakıncası yoktur (29: 8), fakat onları kendi cemaatinizin bir üyesi, bir dost olarak kabul edemezsiniz. Bu ilişki, tamamen bir cemaati oluşturan iman kardeşleri için saklı tutulmuştur. Bununla beraber, İslâm, diğer kişilere iyi davranmayı tavsiye eder. "Allah din hususunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarından da çıkarmamış kimselere sadakat göstermenizden, onlara iyilik etmenizden, onlara adaletli davranmanızdan sizi alıkoymaz; doğrusu Allah âdil olanları sever.
Allah, sizi, ancak din hususunda sizinle savaşan ve sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım eden kimselerden; onlara dostluk etmenizden meneder. Kim de onlara dostluk ederse, işte bunlar, zalim olanlardır." (60: 8-9).
Bu ayetler, İslâm toplumu üyeliği hakkındaki, ayrıca bu topluma mensup olanlar ve olmayanlarla ilişkilerinin mahiyeti hususunda ki direktifleri açıkça ortaya koyar.
Sosyal Katmanlaşma
İslâm'da, kast, ırk veya ulus temelinde hiçbir ayırım yoktur. İnananlar, ait olduğu ırk veya ulusa hiç aldırılmadan, o toplumun üyesidirler ve haddi zatında, diğer herhangi bir üyeyle eşit hak ve görevler talep ederler. Onlar, aralarındaki sevgi ve şefkati geliştiren bir iman zinciriyle birbirlerine bağlanmışlardır ve çoğu zaman kardeşlerini, kendilerinin üstünde tutarlar. "Muhacirlerden önce, Medine'yi yurt ve iman evi edinenler, kendilerine hicret edip gelenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı nefislerinde bir çekememezlik duymazlar: kendilerinde ihtiyaç bile olsa, (onları) nefisleri üzerine tercih ederler. Kim de nefsinin hırsından korunursa, işte bunlar kurtulanlardır. Onlardan sonra gelenler şöyle derler: 'Ey Rabbimiz! Bizi ve iman ile bizden önce inanmış kardeşlerimizi bağışla; iman etmiş olanlar için kalplerimizde bir kin bırakma.' " (59: 9-10).
Bu, bir İslâm toplumu üyeleri arasında mevcut olan derin sevgi ilişkilerinin gerçek bir tasvirini verir. Karşılıklı ilişkilerinin mahiyeti ve düşmanlarıyla olan münasebetleri ayrıca iyilik ve faziletlerinin derecesi. Fetih Suresinde şu şekilde belirtilmiştir: "Muhammed Allah'ın peygamberidir. Onun beraberinde bulunanlar, kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları, rüku ve secde ederlerken, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk isterlerken görürsün. Onlar yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar. İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur. İncirdeki vasıfları da şu: Onlar, filizini çıkarmış bir ekine benzerler. Derken o filizi kuvvetlendirmiş de kalınlaşmış, nihayet gövdeleri üzerinde doğrulup kalkmış; ekincilerin hoşuna gi diyor." (48: 29).
Barış Ve Düzen Meselesi
îslâm, barış, erdem ve adalet demektir. Bunları bozan herhangîbir şey, İslâm toplumu tarafından çok ciddi olarak ele alınır. İnananlara, şüphe ve vesveseden uzak temiz ve saf bir hayat yaşamalarını tavsiye eder: "Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının: çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın. Bir kısmınız, bir kısmınızı çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz ölü kardeşinizin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Muhakkak ki Allah tövbeleri kabul edendir, çok merhametlidir!' (49: 12).
Peygamber @'ın, inanan kadınlardan söz alması istenmişti: "Mümin kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına isnadda bulunmamak, herhangi bir iyilik hususunda sana isyan etmemek üzere sana söz verdikleri zaman, biatlerini kabul et. Onlar için Allah'tan mağfiret ditelMö 12). Eğer, sonra, kanunu bozarlarsa, kınanırlar: "O fasıklar ki, Allah'ın kendilerinden aldığı sözü sağlama bağladıktan sonra, O-nun ahdini bozarlar ve Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi ayırırlar, yeryüzünde fesad ve bozgunculuk yaparlar. İşte bunlar, ziyanda kalanlardır!' (2: 77).
İnanların, cana kıymaları,zina, işlemeleri ve başkalarının mallarını yemeleri yasaklanmıştır. (17:31-34). Ve bütün edebe aykırı hareketler: "De kî: 'Rabbim şunları haram etti; butün fenalıkları, açığını ve gizlisini, her türli günahı, haksız yere tecavüzü ve Allah'a hiç bir zaman bir burhan indirmediği herhang
bir şeyi ortak koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri Allah'a isnad etmenizi." (7: 33). Enam Suresi'nde şunları okuyoruz: "De ki: 'Geliniz, size Rabbiniz neleri haram etmiştir söyleyeyim: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın, anaya-babaya iyilik edin, fakirlik yüzünden çocuklarınızı öldürmeyin,' Sizin de, onların da rızkını biz veririz. Kötülüklerin açığına da, gizlisine de yanaşmayın. Allah'ın muhterem kıldığı nefsi haksız yere Öldürmeyin, işte bu yasaklara riayet etmeyi, Allah size tavsiye etti, olur ki düşünür ve akıl erdirirsiniz. Yetimin malına, buluğ çağına varıncaya kadar, malını en güzel bir şekilde koruyup çoğaltmak hizmetinden başka bir surette yaklaşmayın. Ölçeği ve tartıyı tam ve denk getirin. Biz, herkese gücünün yeteceği kadar yükleriz. Söz sahibi olduğunuz zaman, davacı veya davalı hısım ve akrabanız bile olsa, hep adaleti gözetin. Allah'a karşı verdiğiniz sözlerinizi, yemin ve adaklarınızı yerine getirin. İşte Allah, iyi düşünesinİz diye, size bunları emretti." (6: 151-152).
Böylece islâm, kanun ve nizamı sürdürmek için, esas olarak kişisel disipline ve vatandaşlarının her birinin görev duygusuna tâbidir.
İslâm, onları, hayatlarını, İslâm toplumunun edepli ve huzurlu mensupları olarak geçirmeleri ve Allah'ın sınırlarından (Hududul-lah) uzak durmaları için, ahlâkî ve manevî eğitimiyle ve zihinsel kültür programıyla hazırlar. Allah korkusu (takva), onlarda, yönlendirici ve ıslah edici bir kuvvet olarak rol oynayan ve müslümanları, Allah'ın kanunu içinde tutan ibadet sistemiyle geliştirilir. Böylece, ahlaRî ve manevî eğitim ile öğretim, cemiyetteki barış ve düzeni sürdürmek için, İslâm'ın temel vasıtasıdır. Fakat kanunun bozulduğu yerde istisnalar varsa, o zaman, suçlu için kefaret gibi caydırıcı niteliğe haiz, şiddetli cezalara hükmeder. Öldürme vakalarında, hayat için hayat (5: 45); zina için yüz so-Pa (24:2), iffetli kadınlara zina iftira edenlere seksen sopa (24:4) emredilir. Aslında, Kur'an-ı Kerim'de suçlular için bazı ceza kanunları vardır, ama esas caydırıcı olan, Allah korkusu ve Kıyamet günündeki cezadır. "Odur ki sizi bir tek nefisten inşâ etti. Sizin için bir kalış ve bir emânet olarak konuluş yeri ve süresi vardır. Gerçekten biz, anlayan bir toplum için ayetleri geniş geniş açıkladık." (6: 98).
Böylece Kur'an-ı Kerim,sosyoloji araştırma ve çalışmalar için bir bilgi deposu tedarik eder. Çeşitli yerlerde, insanlığın yararına, kişilerin sosyoloji dünyasındaki gizli sırlara yönelten bir ışık bulabilmeleri için, üstü kapalı sözler ve tavsiyeler vardır.
24- Cinsiyet Bilimi
İslâmî eğitim çok geniştir ve bütün araştırma alanlarını kapsar. Evlilik ilişkileri alanında yeni çığırlar açmış ve evli bir çiftin, uygun ve faydalı bir cinsiyet eğitimini şart koşmuştur. Her iki aşırı görüşü de reddetmiştir. Bir tarafta seksi, cinsî arzularını tatmin vasıtası olarak alan ve sadece cinsî şehvet, müstehcenlik, çapkınlık ve zevkine düşkünlük hareketlerine müptelâ olan ve bu ilişkiyi ayıp, yüzkarası ve gülünç bir hale getirenler... Diğer tarafta, ondan tamamıyla geri duran ve cinsiyet hakkındaki alelade bir konuşmayı bile ayıp ve günah sayanlar... Bu arada İslâm, bu iki aşırı görüş arasında bir "orta yol" önermiş ve evlilik ilişkilerinin ne ondan çekinilmesi gereken bir günah olduğunu, ne de onu şehvet kaynağı haline getiren ve herkesle serbestçe uygulanabilen bir oyun olduğunu söylemiştir. Bu tür ilişkilere, belirli sınırlar içinde izin verilir ve karı ve kocanın ikisine de muayyen yükümlülükler getirir.
Cinsiyet İlişkilerinin Evrenselliği
İnsandaki cinsiyet içgüdüsü, açlık ve susuzluk gibi, çok kuvvetli ve etkindir. Kişinin insanî ve hayvanı ilişkileri arasında bir denge kurmak için, onun hafifletilmesi gereklidir ve arzu edilir. İnsanlık tarihi, bu ilişkideki hafif bir rahatsızlığın, kültürel ve sosyal düzende büyük tahribatlar yapabileceğini gösterir. Bu içgüdü, sadece kuvvetli değil, aynı zamanda tatlı ve hoştur ve ona serbestlik verilirse, çok tehlikeli bir hale gelir. Bu güdü, insanlık tarihi boyunca birçok erkek ve kadın tarafından çeşitli isimler altında istismar edilmiştir: Bazısı ona 'sanat' demiş, bir başkası 'güzel sanat' olarak İsimlendirmiştir. Halâ ondan 'romantik edebiyat' veya 'estetik' olarak sözedenler vardır ve onlar bunu, hayatın değerlendirilmesi ve insanın ince duygularının doyurulması için gerekli telâkki ederler. Onlar, hafif meşrep ve şehvanî zevke verilen isme aldırmaksizm, hayâsızlık ve ahlâksızlığa yönelirler ve işledikleri bu yüz kızartıcı hareketler sebebiyle sonunda helak olup giderler.
Aynı şey, İnşanın bu İçgüdüsünü tamamen bastırmaya çalışan kültür ve medeniyetlerin de sonudur, çünkü onlar tabiata karşı kaybedileceği muhakkak bir savaş veriyorlar. Tabiat yenilgiyi kabul etmez, fakat onu ezmeye çalışanları tamamen imha eder. Bu davranış negatif ve aslında beşeriyetin yok edilmesidir. Onun bastırılması sebat, azim ve cesaret gibi bütün insan özelliklerini yok edecek, insanın düşünme ve muhakeme yetenekleriyle birlikte fizikî gücünü de tahrip edecektir. "Böylece, cinsî dürtünün bastırılması, insanın dini ortadan kaldırarak, onun bütün kabiliyetlerini eziyor, zaptediyor; çünkü insandaki gücü doğuran belli başlı şey, onun cinsî güç ve kabiliyetidir." (Ebû'l Âlâ Mev-dudi, Purdah, Lahore, 1967, s. 140-144)..
İnsanın bu içgüdüsünü, zevkine ve rahatına düşkünlük veya tamamen çekilme gibi aşırılıklardan orta bir yola döndürmek ve sonra onu, makul ölçüde uygun sınırlar içinde düzenlemek, her sağlıklı ve dindar toplumun ilk görevidir. (A.g.e., s. 140-144).
İslâm, erkek ve kadının bu ilişkisini, akıl ve fıtrî gerçek temeline dayanarak düzenlemeye çalıştı. Onun ilk belli başlı ve evrensel gerçeği, Zariyat Suresi'nde beyan edilir: "Her şeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz" (1: 49). Ve yine: "Arzın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmeyecekleri şeylerden, çift çift yaratan Allah çok yücedir." (36: 36). Bu, seks hayatı muammasının bütün yaratıklarda varolduğu gerçeğini açıkça belirtir: İnsanda, hayvan hayatında, bitki hayatında ve hiç bilgiye sahip olmadığımız diğer yaratılış biçimlerinde, hatta öyle ki, madde yapısının birbirine zıt enerji çiftlerinden müteşekkil olduğu söylenir. Böylece, bütün kâinat çiftlerin ilişkileri üzerinde yaratılmıştır. Diğer bir deyişle, bu büyük makinanın bütün parçaları, çiftler halinde yaratılmıştır ve kişinin bu dünyada görebildiği her şey, gerçekten, bu çiftlerin karşılıklı birbirlerine tesir etmelerinin sonucudur. İkinci evrensel gerçek, çiftler halinde yaratılışın asıl ve tabiî gayesinin, kendi türlerinin herbirinin üreme ve çoğalması olduğudur. "Size kendi cinsinizden çiftler varetmiştir. Davarlardan da çiftler... Sizi bu tarzda yaratıp üretiyor!' (42: 11). Ve Bakara Suresi'nde: "Kadınlarınız, çocuk yetiştiren ekin tarlanızdır." (2: 223). Kur'an-ı Kerim'İn bu ayetleri ilk olarak şunu gösterir: İnsan neslinin çoğalması konusunda, insan diğer hayvanlar gibidir. Cinsî dürtü insanın, yeryüzünde neslini üretmek ye canlı tutabilmek için, hayvanî fakat doğal iç-güdüsüdür. Meşru bir dürtüdür, bastırılması gerekir; fakat onun tatmini için makul ve tam fırsat verilmelidir. İkinci olarak, insan çiftlerinin ilişkileri, hayvan çiftlerinden farklıdır. İnsan çiftlerinin fizikî yapıları, çiftçi ile tarlası arasında olduğu gibi, kalıcı bir ilişki içinde olmalarına yardım edecek şekilde düzenlenmiştir. Onları, daimi ve yakın bir ilişki içinde tutar. Üçüncü olarak, bir İnsan çifti arasındaki doğal biyolojik cinsi cazibe, çok kuvvetlidir ve diğer hayvanlarınkiyle aynı mahiyettedir. Bir türün her üyesi, çok kuvvetli bir üreme dürtüsü hisseder ve güdüsel olarak karşı cinsin diğer üyelerine çekilir. Eğer bu dürtü, tamamen disiplin altına alınıp kontrol edilmezse, cinsî kargaşaya yol açar ve İnsanı, katıksız zalim bir hayvan haline getirir.
Evlilik Müessesesi
İnsandaki, güçlü ve kuvvetli biyolojik cinsî dürtünün, biraz disiplin ve kontrol altına alınması gereklidir; aksi halde üremesiyle idame ve muhafaza ettiği varsayılan cemiyeti yok edebilir. İslâm, bu içgüdünün değerini ve hayvanlar alemindeki gibi kontrolsüz bırakıldığında ortaya çıkabilecek tehlikeleri tamamen kabul eder. Bunun için, cinsî ilişkileri evlilikle sınırlamıştır. Evliliği savunur, bekârlığı tavsiye etmez.
Bir müslüman için normal ve doğal hayat tarzı, evlenmek ve bir aile kurmaktır. Bu, bir müslümanın evlilik İlişkileriyle tabiî cinsî içgüdüsünü tatmin etmesi için açılmış tek yoldur. Cinsî ilişkileri, evliliğin sınırları dışında yasaklamıştır. "Zinaya da yaklaşmayın; çünkü o, pek çirkin ve kötü bir yoldur!' (17: 32). Evlilikte bile, müslümanlar için belirli kısıtlamalar vardır. İlki, o, evlilik İçin muayyen ilişkileri yasaklar (4: 24). İkincisi, bir ve aynı zamanda evlenilebilecek kadın sayısını sınırlar: "Eğer yetim kızların haklarını gözetemiyeceğinizden korkarsanız, size helâl olan diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar nikah edin ve eğer bu şekilde de adaletsizlik yapacağınızdan korkarsanız bir tane seçin, yahut sahip olduğunuzla yetinmelisiniz." (4: 3). Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti, kadın sayısını dörtle sınırlar ve bütün eşler arasında adaletin temin edilmesi şartını koyar. Böylece, bütün eşler arasında adaletin uygulandığı, dörde kadar bir poligamiye müsaade eder. Adalet yapamayacak olanlara, sadece bir eş tavsiye edilir.
İslâm, tnı kısıtlamalarla cinsî aşırılıklara, sapıklıklara ve hatta cinsî gücün bastırılmasına kapısını kapadı ve halktan olan kadınlarla evliliğe müsade etti: "Haram kılınanların dışında kalanlar size helâl kılındı. O halde, onlardan hangisi ile faydalandınızsa, mehirle-rini kendilerine verin ki, farzdır!' (4: 24). Bu şekilde, cinsel ilişkiler evlilik içinde sadece meşru kılınmamış, aynı zamanda iyi ve erdemli bir hareket olarak tavsiye edilmiştir. Peygamber @, onu izleyenlere evlenmelerini hararetle önermiştir. Abdullah b. Mes'ud-un rivayet ettiğine göre, Allah'ın Rasuiü şöyle buyurmuştur: "Gençler, sizi destekleyecek bir hanımla evlenin, zira bu sizi yabancı kadınlara bakmaktan muhafaza eder ve ahlâksızlıktan korur." Enes rivayet etmiştir: "Bir insan evlenince, dininin yansını tamamlarntır." Yine Enes şöyle nakletmiştir: "Allah a vardıklarında saf ve temiz olmak isteyenler, hür kadınlarla evlensinler.' * Ve Ebu Umame de, Allah'ın Rasulü'den şu hadisi rivayet etmiştir: "Allah korkusundan sonra, bir müminin, emir verdiği zaman itaat eden, yüzüne baktığı zaman onu sevindiren, bir şeyi yapmasını istediği zaman ona sadık olan ve yokluğunda malını ve iffetini koruyan bir kadına sahip olması, kazanabileceği en iyi şeydir." (Mişkât).
Kur'an-ı Kerim'in bütün bu emirleri ve Peygamber @'ın rehberliği, islâm'ın cinsî ilişkileri nasıl evlilikle sınırlandırdığını ve bunun dışındaki bütün biçimlerdeki yollan yasakladığını gösterir. İslâm, bu tabiî içgüdünün, her yönden övgüye değer olan evlilik ve bir aile kurulmasıyla, tabiî bir biçimde tatmin edilmesine izin verilmiştir. (Mevdûdi, a.g.e., s. 141-143).
Böylece İslâm, evlilik müessesesiyle İnsanın tabiî iç güdüsünün cinsî ve heyecan verici yanını başarılı bir şekilde doyurdu, aynı zamanda gerilimi azalttı ve meşru üremeyi düzenledi. Fakat bu, meselenin bir yanıdır. Diğer yanı ise, insan medeniyetinin üzerinde inşa edildiği temeli oluşturan aile içi birlik ve grup dayanışmasıdır. Cinsî ilişkiler çiftler arasında sadece karşılıklı değil, aynı zamanda derin bir manevî ilişkiyi de gerektirir. Zür-riyet sevgisi de tabiîdir. (A.g.e., s. 138-158). "Anası onu meşakkat üstüne meşakkatle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki sene içindedir." (31: 14).Ahkâf Suresi'nde: ' 'Anası onu zahmetle taşıdı ve onu zahmetle doğurdu. Onun taşınması ile sütten kesilme müddeti otuz aydır." (46: 15).
Çiftler arasındaki tabiî sevgi, kan ve evlilik münasebetinden hasıl olan meyveleri vasıtasıyla, milletleri, hasılı medeniyeti oluşturmaya ve perçinlemeye yardım eder. "Hem O Allah'tır ki, sudan bir İnsan yarattı da, ona soy sop verdi." (25: 54). Hucurat Suresi'nde: "Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Hem de sizi soylara ve kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tamyasınız." (49: 13). Böylece evlilik, nesli kan bağıyla oluşturmak suretiyle, insan toplumunun temel ve doğal müessesesi ile kültür ve medeniyetinin gelişmesini temin eder. Bu şekilde evlilik müessesesi, insan neslinin üremesi ve organize bir sosyal hayatın tesisi gibi çift taraflı bir amaçla hizmet etmiştir.
Evlilik İlişkilerinin Mahiyeti
Karı ve koca hakları, İslâm'da adalet ve hakkaniyet prensiplerine göre tayin edilir. Her iki cins de insan olarak eşitlik temeline dayanan hak ve ödevler isterler; kadınlar erkeklerle aynı haklara sahiptirler. "Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler, kadınlar üzerine daha üstün bir dereceye sahiptirler." (2: 228). Bu şekilde, sosyal haklara bakıldığında, kan ve koca birbirleriyle tam bir eşitlik isterler; fakat koca, ailenin reisi olarak, bir yönetim komitesi üyeleri arasında başkan veya reisinki gibi, 'emsal içinde baş ortak' olmanın avantajından yararlanmayı arzu eder.
Aile ilişkilerinin esas mahiyeti ve amacı şöyle anlatılır: "Kadınlarınız, çocuk yetiştiren ekin tarlanızdır. O halde tohum ekilen tarlanıza, nasıl isterseniz öyle varın. Kendileriniz için ileriye hazırlık yapın, önceden iyi ameliler gönderin. Allah'tan korkun ve muhakkak onun huzuruna varacağınızı bilin." (2: 223). Karı-koca arasında cinsî İlişkiler konusundaki çok ince meseleler, burada kültürel, sosyal âdetler ve Örnekler veya kişisel mülâhazalara dokunulmadan, geniş bir şekilde zikredilmiştir. Seks ahlâkında, usûl, zaman ve yer çok önemlidir. Hz. Peygamber @, bu meselede çok yüksek bir standart koymuştur. Her şeyde saflık ve temizlik istediği gibi, cinsî eğitimde de bunu hatırlatmıştır. "Seks utanılacak, hafife alınacak veya aşın derecede müptelâ olunacak bir şey değildir. O, kocanın toprağı sürmesine benzetilir, onun için ciddî bir iştir, ekini biçmek İçin tohum atar. Fakat, bu tohumu mevsimi dışında ve toprağı bozup zedeleyecek bir şekilde atmaz. Akıllı ve makûldür, başıboş hareket etmez." Teşbihten insanlara dönersek, karşılıklı saygının her çeşidi istenir, fakat hepsinin üstünde, bu meselelerde bile, işin bir manevî cephesi olduğunu hatırlamayız. Canlarımızı ve Allah'a karşı sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. "Fıtrî günah fikri bu dünya insanları tarafından ortaya atıldı. Eldeki Mez-mur'da yer alan şu pasaj, ana-babaya derin saygıyı emreden İslam'ın reddettiği bir anlayıştır: 'İşte, ben fesat içinde doğdum. Ve anam günah içinde bana gebe kaldı.' (Zebur 51: 5).Halis bir sevginin ürünü olan her çocuk, tertemiz doğar.Bekârlık.zorunlu bir erdem değildir." (The Holy Qur'an, s.88). Kadınların, sadece erkeklerin zevki için yaratılmadığı, Resul Muhammed @'ın öğretİIeriyle açıklık kazanmıştır. Bu ilişki, bir çiftçi ile tarlası arasındaki kadar ciddi bir olaydır. Çiftçi, tarlasına sadece zevk ve eğlence için değil, aynı zamanda işleyerek ondan bazı ürünler elde etmek için de gider. Karşılıklı ilişkide, zevk ve eğlencenin önemi bulunduğu, fakat aslında üremeye vesile olduğu ve yardım ettiği bir gerçektir. Erkek, karısına çocuk olması için gider, fakat bu üreme olayı sırasında bu ilişkiden sonsuz zevk alır. Bu, çiftçinin, tarlada tohum ekerken güzel manzaradan ve serin rüzgârdan hoşlanması gibidir. Bununla beraber, kanun, yeşermenin fiili metoduyla ilgilenmez, sadece adamın, başka bir yere değil de kendi tarlasına gitmesini vaa-zeder. (Ebu'l Âlâ Mevdudi, The Meaning of the Qur'an, cilt I, s. 162).
Karı-koca ile çiftçi ve tarlası arasındaki bu teşbih, seks uzmanlarının, pekçok cilt kitapta tam ve etkin bir şekilde izah edemeyecekleri seks ilişkilerinin ansiklopedik bilgisini içerir. Allah'tan korkan ve faziletli insanların incelik ve terbiyesini gözlemleyerek, karı-koca arasındaki yakın, sıkı-fıkı, fevkalâde muhab-betli ve sıcak ilişkiyi, çok güzel bir şekilde ortaya koyar. Çiftçinin çiftliğine büyük bir bağlılığı vardır, onu daima gözetir. Tarlalarını sulaması, sürmesi, gübrelemesi, otlardan temizlemesi ve tohum atmaya hazırlaması gerekir. Çiftçi daha herhangi bir hazırlığı olmadan âni bir kararla tarlaya gidip de tohumunu ekmez. Fakat, tohumu ekmeden önce birçok hazırlık yapıyor. Tarladaki bu ön çalışma, yeşerme işleminin bir parçasıdır ve iyi bir ürün alınması için kesinlikle gereklidir. Tarladaki bu hazırlıklar konusunda, çiftçinin yapacağı herhangi bir dikkatsizlik, ürünün kalitesini olduğu kadar miktarını da kötü bir şekilde etkileyebilir.
Karı-koca durumu da aynı şekildedir. Koca da ansızın eve giderek, karısını yakalayıp tohumlarını ektikten sonra üreme işlemini bi-tirmemelidir. Bu vakadaki zararın, bazan telâfisi mümkün olmaz; çünkü kadın, tarlanın aksine son derece hassastır, uygun bir şekilde dikkate ve doyuma ihtiyacı olan heyecanları, hisleri ve kuvvetli tutkuları vardır. Er-kekden beden ve ruhça daha nazik, ince ve yumuşaktır. Koca, onu bu işleme hazırlamak ve canlandırmak için, yeterli zaman ayırmalıdır. Hz. Peygamber @, pek çok olayda arkadaşlarına, çok fazla kelimeyle olmasa da, erkeğin tam bir hareketten önce karısıyla oynamasının gerekliliği ve arzu edildiğini izah etmiştir. Bir keresinde, hanımlarının yanına gitmek istediklerinde, erkeklerin, önceden bir mesaj göndermelerinin daha iyi olduğunu belirtmiştir. Mesajla neyi kasdettiği sorulduğunda, eşlerle bir süre oynamanın daha iyi olacağını söylemişti. Hz. Peygamber @'ın bu hadisi, bir ibarede, cinsi eğitim okyanusunu içerir.
Câbir'den rivayet edilmiştir: Onlar, seferden dönüşlerinde Medine yakınlarındayken, Hz. Peygamber @ şöyle buyurdu: "Kadınların, karmakarışık saçlarını tarayıp hazır olabilmeleri için, akşamlan yanlarına girmeden önce biraz bekleyin!" Aynı seferde, Câbir, Peygamber @'a, bir dulla evlendiğini söyleyince, o şöyle cevapladı: "Neden, onun seninle, senin onunla oynayıp eğleneceğin bir bakireyle evlenmedin?" Ma'kıl b. Yesâr, Peygamber @'dan rivayet etmiştir: "Muhabbetli ve doğurgan kadınlarla evlenin!" Abdurrah-man b. Salim babasından, büyük babasının Allah'ın Peygamberi'nden şunları naklettiğini rivayet etmiştir: "Bakirelerle evlenin, çünkü tatlı dudakları ve verimli rahimleri vardır, küçük bir şeyle çok tatmin olurlar." (Mişkât) Bu, gerçek bir üreme hareketinde, aşk oyunlarının önemini ve anlamını gösterir. En karmaşık ve nazik problemi, edepten ayrılmadan ve pratik düşünceyi ihmal etmeden, zamanın sıradan insanına anlatmak için, çok basit bir lisan kullanılır, önlerinde bütün imkânlar ve anatomik, fizyolojik veriler bulunan modern seks psikolojisi uzmanları, Kur'an ve Sünnet'in verdiği cinsî eğitimdeki gözlemleri ve kısa bilgileri tamamen doğrularlar. Onların yaptıkları, sadece, ResuluIIah @'ın basit, edepli fakat kapsamlı seks eğitimini ayrıntılarıyla düzenlemek ve genişletmektir. Dr. Norman Haire şöyle söylüyor:''Çoğunlukla olduğundan daha fazla dikkate alınması gereken bir gerçek, aşk oyunlarının, cinsî hayatın, bir unsuru olarak, cinsî hareketin kendisinden daha az önemli olmadığıdır. Onun verdiği zevkin dışında, aşk oyunlarının tam hakkını vermek İçin, fizyolojik önemi ihmal edilmemelidir. Fonksiyonu iki taraflıdır; birincisi, kadın ve erkeğin cinsî heyecanları arasında, aynı zamanda orgazm olmalarını zorlaştıran ve çoğunlukla engelleyen eşitsizlikleri azaltmaya yardımcı olur. Şurası çok iyi bilinir ki, kadının, genellikle doruk noktasına ulaşması için daha fazla zamana ihtiyacı vardır; eğer bu ihmal edilirse, erkeğin orgazmının arkasından doyumsuz kalır. Bu sadece bir zaman meselesi değildir, aynı zamanda kadının, temasın başlangıcındaki hazırlıksızlığıdır.
Yukarıdakini daha açıklamak için, bunu, bir kadınla bir erkeğin, buluşmak üzere bir dağa tırmanışına benzetebiliriz. Dağın tepesi orgazma tekabül eder. Bir durumda erkek ve kadın, aynı seviyeden tırmanışlarına başlarlar, fakat kadın o kadar yavaş yürür ki, onun tepeye varmasına kadar, diğeri inmeye başlamıştır (doruğa daha önce ulaşmıştır). Diğer durumda, her,ikisi de aynı süratle giderler,, fakat kadın daha aşağı bir seviyeden başlar ve tepeye yine erkekten sonra varır. Her iki durumda, mesele öyle düzenlenebilir ki, erkek, çıkışa başlamadan önce, eşine uygun aşk oyunuyla bir başlangıç yapar; o zaman, kadın onun önünde başlar ve böylece doruğa beraberce ulaşırlar.
Bu, oynaşmanın ilk gayesidir. Bununla beraber, kadın tepeye Qnce ulaşırsa zararı yoktur, çünkü adam onu her zaman takip edebilir. Halbuki tersi yıkıcıdır, çünkü adam, o zaman, kadının doruğa ulaşmasına yardımcı olamaz. (Ve bu, kadında soğukluk ve diğer anormalliklere neden olarak, fizyolojik ve psikolojik komplikasyonlara yol açabilir.)
Oynaşmanın ikinci fonksiyonu, belki de daha önemlidir. O, böyle ilk oyunun günah ve ahlâk bozucu olmadığını ve aynı zamanda, tabiatın kendisinin, ona, çoğaltmayı kolaylaştırmak için ihtiyaç duyduğunu kanıtlar. Her insan, eğer iki eş yeteri kadar uyarılmaz-sa, cinsî hareketin hemen hemen imkânsız olduğunu bilir." (Encyclopaedia of Sexual Knowledge, Londra, sh. 172). Bakara Suresi'nde, bu ilişkiye daha fazla ışık tutulur: "Oruç gecesi, kadınlarınıza yaklaşmanız, size helâl kılındı. Onlar, sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz." (2: 187). Bu ayete göre, karı-koca arasındaki ilişki, elbise ve beden gibidir. Çok yakın ve içiçedir, bedenin kusurlarını gizler ve onu, uygun olmayan bir dış iklimden korur. Aynı şekilde, karı ve koca birbirlerinin sırlarına ve kusurlarına çok yakındırlar. Birbirlerine rahatlık, himaye, destek ve zevk verirler. Onlar, herbiri-ni mutluluğa ve gerçek bîr zihin huzuruna götüren, karşılıklı sevgi, şevkat, süs ve zevk kaynağıdırlar. Bu ilişkinin diğer bir cephesi, utanılacak bir şey olmadığıdır; o, yeme-içme gibi tabiî bir içgüdüdür ve uygun zamanında ve başkasının yiyeceğiyle değil," kendisi-ninkiyle doyurulmahdır (yani, kişinin kendi eşiyle). Böylece, İslâm karşılıklı cinsel ilişkiye sadece evlilikte izin verir, o da sosyal ilişkiyi kuvvetlendirir, manevî ve ahlâkî saflığı ve temizliği artırır.
Karı-kocanın karşılıklı hakları, Araf Suresinde zikredilmiştir: "Sizi bir nefisten yaratan ve bu nefisten de, gönlü kendisine meyledip rahat etsin diye eşini yaratan O'durT (7: 189). Bu da, karşılıklı hak ve ödevlere yol açan, karşılıklı ilişkilerinin Allah'ın rızasına matuf olduğunu eşlere hatırlatır. Biz, Allah'ın yarattıklarıyız, O'nun isteği, bizim için iyilik ve adalet ölçüsü ve standartıdır. Onun için karşılıklı hak ve ödevlerimiz, Allah'ın kanunundan çıkar. "Ey insanlar! Sizleri bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini vücuda getiren, ikisinden birçok erkeklerle kadınlar üreten Rabbinizden korkun!" (4: I). O, insan hakları hakkındaki kanun ve kurallara güzel bir giriştir, "Özellikle aile hayatının pürüzsüz bir şekilde işlemesi hakkında. Bir taraftan insanlar, Allah'ın gazabından kurtulmak için O'ndan korkmaya teşvik edilmişler, diğer yandan bütün insanların, bir ve aynı ebeveynden çıktıkları ve böylece birbirleriyle yakından bağlı oldukları hatırlatılmıştır." (The Meaning of the Qur'an, Cilt II, s. 94). Bu yüzden, bu ilişkiden doğan haklara saygı göstermek kadar, yükümlülük ve bağları da sıkıca gözetmek zorundadırlar. Hz. Peygamber @, kadm haklarının üzerinde önemle durmuştur, o derecede ki, Veda Hacc'ında, şöyle söyleyerek kadın haklarını özellikle belirtmiştir: "Kadınlar hususunda Allah'dan korkun." Yine O'ndan rivayet edilmiştir: "Sizin en iyiniz, hanımlarına iyi dav-rananızdır.", "İnananlar arasında, kâmil i-mansahibi olanlar,ailelerine en müşfik davrananlardır." (Mişkât).
Kadın Hakları
Rasulullah @ modern tarihte, kızlar, kızkar-deşler, anneler ve eşler olarak kadınlara kesin haklar garanti eden ilk kişiydi. Peygamber @, kadınların statüsünü, sade eşya ve oyuncak olmaktan, bütün konularda erkeklerle eşit, saygıdeğer insanlar olmaya çıkardı. Bulundukları pozisyon ne olursa olsun hürmet görür ve şefkatle muamele edilirler. Kızlar olarak, ebeveynlerinin sevgi ve iyiliğini isterler. Kızkardeşler olarak, erkek kardeşlerinin ve ailenin diğer üyelerinin saygısını talep ederler. Anneler olarak, onlara yaşlılar ve gençler tarafından hürmet edilir ve herkes için onur ve cazibe merkezi olurlar. Ve eşler olarak, ailenin bütün üyelerinden iyi dilek alır ve hüsn-ü kabul görürler. Hepsinden öte, kocalarından sevgi ve şefkat beklerler.
İslâm, erkek ve kadın arasındaki biyolojik ve psikolojik farklılıkları kabul etmiş ve bunun için bu gerçeğe, toplumdaki kendi hak ve yükümlülüklerini gerçeğe, toplumdaki kendi hak ve yükümlülüklerini tespit etmede gerekli yardımı yapmıştır. Kadın hakları, aşağıdaki üç temel prensibe dayanır: "Birincisi, ailede düzenin sürdürülmesi için erkeğe verilen yetkinin, yönetici ve yönetilen arasındaki ilişkinin, efendi ve kölesininkine dönüşmemesi için, suistimal edilmemesi gerekir. İkincisi, kadına, doğal kabiliyetlerini sosyal çerçeve içinde maksimuma çıkabilmesini sağlayacak bütün fırsatların verilmesini tavsiye eder, öyle ki, kadm medeniyetin gelişmesinde etkin bir rol oynayabilsin. Üçüncüsü, kadının, bir kadın olarak ilerleme ve gelişmenin en yüksek basamağına erişmesi mümkündür. Ancak erkek olmak, onun haklarından değildir. Erkekçe bir hayat için eğitilmek, ne kendisi, ne de toplum için İyidir ve o böyle bir hayatta başarılı da olamaz.
İslâm, görünürde bu prensipleri muhafaza ederek, kadına geniş sosyal ve ekonomik haklar sağladı, statüsünü yükseltti. Kadın haklan ve statüsünün korunması için, dünyada eski veya modern sosyal yapılarda görülmediği bir tekilde, sisteminde böyle ahlâkî ve yasal te linatlar verdi." (Purdah, s. 150-158).
1- Kadın, kocasından bir mehir alma ve geçimin;n temin edilmesi konusunda garanti isteme hakkına sahiptir. Mamafih, kadın zengin olabilir, ama, bu durum, kocanın kadına bakma ve maişetini temin etme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz (A.g.e., s. 156-158). Kocasından, babasından, çocuklarından ve diğer yakın akrabalarından miras alma hakkına da haizdir. Bütün bu varlık, onun malıdır, onu kullanabilir, yatırım yapabilir veya onu dilediği bir tarzda başkalarına verebilir.
2- Erkek veya kadın herhangi birinin, toplumda sahip olduğu bütün sosyal haklan ister.
a- Koca seçiminde tamamen hürdür ve hiç kimse, onu, açık isteği ve muvafakati olmaksızın, herhangi biriyle evlendiremez.
b- Eğer kocasıyla yaşamak istemez, ondan hoşlanmaz veya erkek zalim ve iktidarsız ise, ondan ayrılmak (veya boşanmak) için bütün yasal haklara sahiptir.
c- Karı ve koca, yasal ve sosyal meselelerde, tamamen eşit muamele görürler. Yasa, kadın ve erkek arasında, hayatın, malın, şeref ve itibarın korunması konusunda bir ayırım yapmaz.
3- Kadın, ilim ve kültür eğitimi elde etmek için, erkekle aynı haklara sahiptir ve İslâm, bu konuda, erkek ve kadın arasında hiç fark gözetmez. Bununla beraber, kadının alacağı eğitim ve öğretimin, erkekle farklı olabileceğini kabul eder. İslâmî görüş açısına göre, kadın için doğru ve uygun eğitim tipi, onu iyi bir eş, iyi bir anne ve iyi bir ev hanımı olmaya hazırlayacak şekilde olmalıdır. (A.g.e., s. 150-158).
4- Kadın, evlilikten sonra, kızlık soyadını değiştirmeyip, muhafaza edebilir.
5- Aslında, İslâm kadına gerçek kurtuluş ve özgürlüğü verdi, kadınlık statüsünü vakar, onur ve cazibe ile yüceltti. Batı'da sık sık işitilen, kadın haklan ve özgürlükleri kavramı, 14 asır önce İslâm Peygamberi*nin @ yaptığı devrim mahiyetindeki çağrının yankısıdır. "Erkeklerin kendi kazandıklarından bir payı var, kadınların da kendi kazandıklarından bir payı vardır." (4: 32). Allah, erkek ve kadın arasında bir avırım yapmaz, çünkü: "Sizleri bir tek şahıstan yaratan, o şahıstan da eşini vücuda getiren... Rabbinizden korkun." (4: 1) der.
"Erkek ve kadm,aralarında t>ir tercih yapılmaksızın, herhangi bir şöhret ve şeref mevkiine ulaşabilirler." (A.g.e., s. 156-158). Rab-leri, onların dualarına şöyle icabet buyurdu: "Muhakkak ki ben, içinizden gerek erkek ve gerek dişi olsun hayır işleyen hiç kimsenin yaptığını zayi etmem." (3: 195). Ve Nisa Su-resi'nde: "Erkek ve kadından kim, bir takım salih amellerde bulunursa, işte bu gibiler, Cennet'e girerler ve zerre kadar zulmedilmezler!' (4: 124). Bakara Suresi'nde: "Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde haklan vardır." (2: 228). Hz. Muhammed @'ın kadın haklarına katkısı, tarihte herhangi bir başkasının yaptığından çok daha büyük olmuştur. Çünkü, kadınların statüsünü, bugün gördüğünüz şekle yükselten odur. Ebeveynlere, kız doğumunun ayıp ve utanç getirmediğini, aksine kızların büyütülüp, eğitilmesinin, onların kurtuluşu için bir vasıta olduğunu vurgulamıştır. Yİne buyurmuştur ki: "Bir erkek için, dünya nimetleri arasındaki en iyi nimet, afif bir eştir." Abdullah b. Ömer'den şöyle rivayet edilmiştir: Peygamberimizin hayatı boyunca, ashabı, kendilerini ilgilendiren bir emir gönderilir korkusuyla, hanımlarına çok müşfik davrandılar ve peygamberimizin ir-tihaline kadar, hanımlarıyla istedikleri gibi konuşamadılar (kaba davranmadılar). Gerçekte, kadınlar, Rasulullah @'da haklarının ve sosyal statülerinin merhametli sempatik ve kuvvetli bir savunucusunu bulmuşlardır. (A.g.e., s. 156-158).
Hiç şüphe yoktur ki, Hz. Peygamber @, sadece erkeklerin kadınlar hakkındaki zihniyetini değil, kadınlarınkini de değiştiren ve bir 'cahiliyet' zihniyeti olan fasıklık yerine, gerçek bilgi ve akıl esasına dayanan doğru bir zihniyet tipi oluşturan bir insandı. Sonra o, insanların manen ıslah edilmesini yeterli bulmadı, aynı zamanda erkeğin kadın haklarına tecavüzüne karşı kanunla himayeeden bazı düzenlemeler de yaptı. Bundan da Öte, kadınları, icabında kanuna gidebilecekleri yasal korunma haklarına sahip olduklarından haberdar etti. (Hammudhab Abd el-Ati, The Family Structure in islam, s. 169-170). Bu tip eğitim ve öğretimin sonucu; erkek ve kadının, insanlığın iki eşit ve gerekli Icomponenti ve kültür ile medeniyetin gelişmesi için eşit derecede Önemli olarak gözö-nüne ahnmasıydı. Her ikisinin kendi dünyalarında ifa ettikleri hizmetler, eşit olarak faydalı, değerli ve elzemdir. Ne erkeklik muteberdir, ne de kadınlık yüz kızartıcı bir şeydir. Eğer her ikisi çalışır, kendi özel faaliyet alanlarında, onlardan istendiği şekilde, görevlerini yerine getirirlerse, başarıya ulaşacaklar, ilerleyecekler ve toplum da ondan yararlanacaktır (A.g.e., s. 169-170).
Kadınların Yükümlülükleri
Kadınların yükümlülükleri, kocaların hakkıdır ve bunun tersi de geçerlidir. Kadının esas yükümlülüğü, ikisi için başarı ve nimet olan bir evlilik yapmaktır. Haddi zatında, kocasının rahatını, zevkini ve mutluluğunu temin etmek onun ödevidir. Kocası işten geri döndüğü zaman, onun yanında kendini huzur ve mutluluk içinde hissetmesi için en iyi elbiselerini giymesi ve süslenmesi gerekir. Kadının yükümlülüklerini tesbit etmek İçin en Önemli kriterlerden biri, 'evliliğin amacıdır. O amaca hizmet eden ve ondan çıkan her şey, kadının görev alanı içine düşer. Hukukçular, evliliğin amacını zevk, arkadaşlık ve haz olarak telâkki ederler. Evliliğin amaçlarından biri ve ailenin evrensel bir fonksiyonu olarak da meşru münasebeti kabul ederler. Bunun için, isteğe cevap vermek ve kendini cazip, yeterli ve yardıma hazır bir hale getirmek, kadının görevidir. Kocanın isteği reddedilemez. Kadın, erkeği mahrum edemez; çünkü Kur'an-ı Kerim onlara, birbirlerini rahatlatmalarını söyler. (A.g.e., s. 169-yO). Hz. Peygamber @, erkeğin bu hakkı üzerinde önemle durmuştur, şöyle ki, kadın-ar> hasta ve hayız durumunda olmadıkça, onlar için daima hazır olacaklardır.
Ebu Hüreyre, Allah'ın Rasulü'nden şöyle rivayet etmiştir: "Kocasının yatağına çağrılan bir kadın onu reddeder ve erkek geceyi kızgın geçirirse, melekler sabaha kadar kadına lanet ederler." Talik b. Ali ise şöyle rivayet etmiştir: "Bir erkek, karısını isteğini karşılamak üzere çağırırsa, ocak başında bile olsa icabet etmelidir!' Ebu Said'e göre, Allah'ın Rasulü, günde iki sure okuyan ve sık sık oruç tutan SaTfan b. El-Muattal'ın karısına, bir sure okumasını ve sadece kocasının izniyle oruç tutmasını, çünkü kocasının genç bir adam olduğunu ve ondan uzak kalmaması gerektiğini söyledi (Mişkât). Kadın, erkeğe karşı nazik ve kibar olmalı, onu gücendir-memeli veya hislerini incitmemelidir. Özellikle kocasının yokluğunda, onun bilgisi ve rızası olmaksızın herhangi bir erkeği evinde ağırlayamaz. Kadının bu yükümlülükleri, en iyi şekilde Kur'an-ı Kerim'de anlatılmıştır: "İyi kadınlar itaatkârdırlar ve Allah kendilerini koruduğu cihetle, kocalarının gıyabında ırz ve mallarını muhafaza ederler!' (4: 34). Bu, inananların şu dualarında daha ayrıntılıdır: "EyRabbimiz! Bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin sürûru (aydınlığı) olacak iyi kimseler ihsan et ve bizi takva sahiplerine önder yap." (25: 74).
Kur'an-ı Kerim'in bu ayetleri kısaca, fakat şümullü olarak, kadınların, kocalarına karşı görevlerini belirtir. Kadın, eğer yükümlülüklerini yerine getirmek isterse vefalı, dürüst ve doğru sözlü olmalıdır. Bedeni, tümüyle kocasının hakkıdır, başka hiç kimseye, hiçbir suretle izin veremez. Aynı şekilde, kocanın izni veya rızası olmadan, kadına bıraktığı malı veya parasını boşa harcamaması, başkalarına vermemesi veya satmaması gerekir; çünkü kocasının bütün mülkü veya serveti onun emaneti ndedir.
25- Fizyoloji
Bilimin bu dalı da Kur'an-ı Kerim araştırmalarından büyük bir destek görmüştür. Allah-in en asil yaratığı olduğundan dolayı, insanın bizzat kendisi tabiî olarak araştırmacıların büyük ilgisini çekmiştir. İnsanın fizik yapısı asırlar boyunca mistiklerin, teolog ve tabiplerin araştırmalarının bir bölümünü oluşturmuştur. .Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de, Allah'ın "Hâlık" sıfatını (Allah'ın yaratıcılığını) özellikle de insanın yaratılmasını Allah'ın bir işareti olarak takdim ederek tıbbın bu dalına daha ileri bir teşvik sağlamıştır. Bu, insan vücudu üzerindeki deney ve araştırmalara yol açmış ve İslâm'da fizyoloji ve anatomi ilminin kurulmasını sağlamıştır. Mistik, filozof ve tabiplerin meşhurlarından el-Gazalî, İbn Arabî, Molla Sadra,Ab-dülmecid, el-Beydavî, Mansur b. Muham-med, İbni Fakih İlyas bu konulardaki çalışmalara oldukça fazla vakit ayırmışlardır.
Kur'an-ı Kerim'de bilim adamlarını düşünmeye sevkedip tıbbın bu dalında araştırma yapmaya teşvik eden birçok ayet vardır. Meselâ Kur'an-ı Kerim'den alınan aşağıdaki ayetler kişiyi, insanı ve onun yaratılış ve yapısal sürecini, tefekküre sevketmiştir: "... Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım...' " (15: 28). el-Müminun Suresi'nde ise şunları okumaktayız: "Biz insanı (Adem'i) muhakkak ki çamurun özünden yarattık. Sonra Adem'in neslini sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık; o et parçasında kemikler yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah-ın şâm ne kadar yücedir." (23: 12-14). Yine Târik Suresi'nde şunları görürüz: 'Atılan bir sudan yaratıldı. O su, bel kemiği ve göğüs kemikleri arasından çıkar." (86: 6-7). Kuru toz ve inorganik maddelerin protoplazma (veya organik madde) haline, onların hayvan şekline ve sonunda tamamen yeni bir oluşum olarak da insan haline dönüşmesi İlâhî bir mucize değil midir? Bu, insanın kendi içinde Allah'ın alâmet ve hikmetlerini taşıdığının açık bir İfadesidir. (Yusuf Ali, The Holy Qur'an, s. 876).
Allah'ın hikmet ve alâmetleri, kendi ruhundan insana üflendikten sonra ortaya çıkmıştır. "Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve insanı başlangıçta çamurdan yaratan. Sonra insanın neslini bir nutfeden, bayağı bir sudan yapan. Sonra onu düzeltip tamamlayan ve bizzat kendi kudretinden ona ruh koyan Allah'tır. Sizin için kulaklar, gözler, kalpler yarattı. Öyleyken pek az şükrediyorsunuz." (32: 7-9). Birçok devreden sonra akıllı ve şerefli bir yaratık halkedildi, "Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık." (95: 4). Bu yaratık ise bütün çalışmalarına konu teşkil etmiştir. Fakat Allah bu yaratığa kendi ruhundan üflediği ve onu Hâlık sıfatının bir alameti haline getirdiği içindir ki insan, müs-lüman bilim adamlarının özel ilgisini çekmiştir. Büyük İslâm tabipleri "Kur'an araştırmalarından" çok feyiz almış olmalıdırlar. Bunlardan meşhur olanları şöylece sıralanabilir: îbni Sina, İbni Rüşt, Muhammed b. Zekeriyya er-Razî, İbni Tufeyl, İshak b. İmran, İbni el-Cezzar, İbni el-Mutran, Fah-ruddin er-Razî, Ebû Mervan b. Zuhr, İbni Ebî Usaybî, İbni el-Kıftî, İbni Hallikan, el-Mecusî, Curis b. Tahtiyûsi ve Cebrail Bahti-yûsî gibi diğer aile fertleri, Kuşta b. Luga, et-Temimî, el-Beledî, İbni Zehr, Seyyid Zeyn ed-Din İsmail, el-Hüseyn el-Cüranî, Kutb'd-Din eş-Şirazî, Ebû Hamid Muhammed es-Semerkandî, Necm ed-Din Mahmud eş-Şirazî, Gıyaseddin Muhammed el-Isfahanî, Baha ed-Devleh olarak da bilinen Muhammed Hüseynî Nurbahşî, Hakim Muhammed, Mir Muhammed Zaman, Mansur b. Fakih İlyas, Hakim Sadra, Fethullah Gilanî, Hacı Başa Hızr, Ali b. Rıdvan, Abdül Lâtif el-Bağdadî ve Ali Useybih.
26- Kimya
Kimya ilmi de Kur'an-ı Kerim'den hissesine düşen teşvik payını almıştır. İnsan ve onun bütün çevresi, elementler ve Allah'ın kanunlarına göre bir dizi kombinezon sonucu hasıl olan değişik maddelerden ibarettir. İnsanın balçıktan yaratılmasında belki de birleşme ve değişmeyle ilgili İlâhî Kanunların hükmü altında çalışan topraktaki değişik maddeler arasındaki kimyasal reaksiyonların rolü vardır. Yer ve göğün altı İlâhi devrede yaratılması ve kâinatın sudan halk edilmesi, Allah tarafından yapılmış olan birleşme ve değişim kanununa göre hasıl olmuştur. Yerin, göklerin ve insanın yaratılmasıyla ilgili Kur1 an'daki ayetler açıkça bilim adamlarının aklına elementlerin kombinezonu yoluyla yeni maddeler yapılması ve değişik oranlardaki bazı komponentlerin kimyasal reaksiyonlarını araştırma fikrini sokmuş olabilir. Allah-m hâl değiştirme gücünü ortaya koyan aşağıdaki ayetler, bilim adamlarını belli oranlardaki birkaç elementin karışımı yoluyla, kimyasal şekil değişimi ihtimalini düşünmeye ve bunu kullanmaya yöneltmiş olabilir. "Biz Allah'ın verdiği renge girmişiz. Kim Allah'tan daha güzel renk verebilir?" (2: 138).
Sonra ilâhiyatçıların, filozofların ve bilim adamlarının birçok asırdır yapmış oldukları araştırmalarda odak noktası olan, insanın yaratılışına bir göz atınız. "O, sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm ecelini takdir edendir." (6: 2). Hicr Suresi'nde, şunu okuruz: "Andolsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık." (15: 26). Şu ifadeler de Fatır Suresi'ndedir: "Allah sizi bir topraktan, sonra bir tıutfeden yarattı" (35: II). Ve Allah insanın yaratılışını, onun zürriyeti için bir alâmet kıldı. "Allah'ın kudretine delâlet eden alâmetlerindendir ki, sizin aslınız olan Adem'i bir topraktan yarattı, sonra da siz bir insan olunca, çoğalıp yayılıyorsunuz." (30: 20). Bu ayetler açıkça dikkatleri, insanın yaratılış olgusuyla onun teşekkül ettiği ve yaşıyan bir organizma olarak davranışlarından etkilendiği maddelerin, muhtemel kimyasal reaksiyonları üzerine çeker.
Yine, kâinatın ve içerisindeki her şeyin yaratılışı aşağıdaki ayetlerde ifade edilir: "Sonra Allah buhar halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne, ikiniz de isteyerek veya istemeyerek gelin meydana çıkın' dedi. Onlar 'biz isteyerek geldik' dediler. Böylece gökleri yedi kat olarak iki günde yarattı, bir de her gök ehline emrini vahyetti." (41: 11-12). Ayrıca Hûd Suresi şöyle der: "Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'durî' (11: 7). Yer ve göklerin buluttan tekâmül edici bir tarzdaki bu yaratılışı insanın dikkat ve ilgisini çekmiştir. Daha sonra da sudan bütün hayatın yaratılışı zikredilir, "O kâfir olanlar, görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Bütün canlıları sudan yarattık. Halâ inanmıyorlar mı?" (21: 30).
Bu dünyada her şey çiftler halinde yaratılmıştır: "Her şeyden çift çift yarattık ki, iyice düşünesiniz" (51: 49). Yasin Suresi'nde şunları okuruz: "Yerin yetiştirdiklerinden kendi evlâtlarından ve daha bilmeyecekleri Damıtma fırını. Câbir b. Hayyan'ın kimyasal fırınlar hakkında yazdığı ve latinceye çevrilen eserlerinde yer alan örneklerden.
şeylerden, çift çift yaratan Allah çok yücedir!' (36: 36). Kur'an-ı Kerim'deki bu ve benzer ayetler, Allah'ın yaratış işlevi ve bu olaydaki zıt unsurlar üzerinde insanı düşünme ve akıl yürütmeye davet eder. Bu, birçok gö ren gözü, kendilerini de değişik maddeler arasındaki reaksiyonlar ile beraber müşaha-de etme ve yeni maddelere götüren kimyasal değişiklikleri araştırmaya yöneltmiş olabilir.
Cansız maddeler kimyasal reaksiyonlar ile nasıl yeni bir organizma - insan meydana getirebilir? İnsanın yaratıldığı toprak ya da balçığın içerisinde neler vardır? Ve maddelerin hangi reaksiyonları bu asil yaratığı husule getirdi? Bu ve buna benzer diğer birçok soru, asırlar boyunca ilim adamlarının aklını kurcalamış ve onları, iki ve daha fazla madde karışımından faydalı şeylerin nasıl hasıl olabileceğini görmek için, deney yapmaya sev-ketmiştir. Aşağıdaki ayetler onları bu deneyleri yapmaya teşvik etmiş olabilir. "Allah taneleri ve çekirdekleri çimlendirip yaratandır. Ölüden diri çıkarır, diriden de Ölüyü çıkaran O'dur." (6: 95). Yine Yunus Suresi'nde, "De ki: 'Size gökten ve yerden rızık veren kim?' O kulak ve gözlerin, sahibi kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor?" (10: 31). Kur'an-ı Kerim'deki bu ayetler, maddelerin karıştırılması yoluyla daha güzel ve faydalı maddelerin bulunabileceğine açıkça işaret eder ve hatta değişik komponentlerin kimyasal reaksiyonlar yoluyla bazı canlı formlarının meydana gelebileceğini de gösterir. Her halükârda bu ayetler insanın çaba ve araştırmalarını bu istikamete çeker.
Ayrıca, aşağıdaki ayetlerde açıklanan ve insanlar tarafından hergün izlenen birçok fiziksel olay, insan dikkatini elementlere ve değişik maddelerin kimyasına çekebilir. "Çünkü taşların öylesi var ki içinden nehirler kaynar, taşar; öylesi var ki, yarılıp ondan çeşme gibi şarıl şarıl su akar." (2: 74). A'râf Suresi'nde: "Toprağı verimli olan güzel bir memleketin nebatı Rabbinin izni ile çıkar. Çorak topraktan kavruk bitki çıkar, tşte ayetleri şükredecek bir kavim için böyle açıklarız."
(7: 58) ifadesini görürüz. Ayrıca bal kimyasında olduğu gibi, değişik maddelerin muhtelif kombinezonlarda yapı, özellik ve kullanım değişikliklerindeki Hakkın sanat mucizeleri bilim adamlarına ölmez bir mesaj ni-teIİğİndedir: "Senin Rabbin bal arısına da şöyle vahyetti: 'Dağlardan ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine ev edin, sonra meyvelerin hepsinden ye de, Rab-bin sana has kıldığı yayıhm yollarına çık. O arıların karınlarından renkleri muhtelif bal çıkar ki onda insanlar için şifa vardır. Doğrusu bunda da düşünecek bir topluluk için büyük ibret var?' (16: 68-69). Bu olayda, kimya ile uğraşan ilim adamlarına, maddelerin karıştırılması sonucu, bunlardan orjinalleri ile yapı, özellik ve etkileri bakımından hiçbir ilgisi bulunmayan yepyeni maddelerin oluşabileceği hakkında açık bir mesaj vardır.
Önceden de açıklandığı gibi, Kür'an-ı Kerim, kelimesi kelimesine bir bilim veya kimya kitabı değildir, aksine, insan oğluna indirilmiş bir Rehber kitaptır. O, insanın birçok problemiyle ilgili, bilgi birikimi sağlayacak ve insan hayatının değişik sahalarındaki araştırmalara kapı aralayacak olan birçok konuya işaret eder. Böylece biz de Kur'an'ın değişik yerlerinde, bizi kimya sahasında daha ileri araştırma ve çalışmalara sevkedecek unsurlar bulmuş oluruz. Haliyle, müslüman bilim adamlarının kimya sahasındaki teşviklerini Kur'an-ı Kerim çalışmalarından elde etmiş olmalarına hiç de şaşmamak gerekir. Kur-an-ı Kerim'de değişik metallerin çeşitli hallerinden bahsedelir. O, altın ve gümüşten, değerli (3: 14 ve 9: 34), lüks hayat işareti, (43: 33-53); ve Cennette Allah'ın lütfunun numunesi (22: 23 ve 18: 31) bir maden olarak bahseder. Demirden, faydalı bir maden, (57: 25); sert bir maden (17: 51), yapılarda kullanılan kırmızı-sıcak bir madde (18: 96), kendisinden zırh ve zincir gibi aletlerin yapıldığı bir madde (34: .10) ve Cehennemdeki ceza aleti (22: 21) olarak bahsedilir. Bir de kurşun ve bakırdan, yapılarda kullanılacak yardımcı maddeler (18: 96) olarak bahsedilir; ayrıca kömür tozundan da bahsedilmiştir. (14: 50).
Kur'an-ı Kerim atomdan ve ondan büyük veya küçük maddelerden de; insan davranışlarıyla ilgili olarak (99: 7-8), atom ağırlığından büyük veya küçük hiçbir şeyin Allah'a gizli kalamayacağı anlatılırken (10: 61 ve 34: 3), göklerde ve yerde hiç kimsenin hiçbir şeye, hatta bir atom ağırlığında olsa bile sahip olamayacağına, mülkiyetin sadece Allah'a ait olduğunun ifadesi sırasında (34: 22) bahseder. Bundan başka ısıtmada hasıl olan ek-sotermal ve endotermalreaksiyonlardanda; cehennem sakinlerinin gıdasını (44: 45-46) (Bu kitabın Jeoloji bölümüne de müracaat ediniz.) anlatırken bahsedilir.
Bu ve buna benzer diğer Kur'an-ı Kerim ayetleri kimya ilmine büyük bir katkı sağlamış, ve İslâm medeniyetinde bu sahada büyük adamların yetişmesine öncülük etmiştir. Kimya ilmine bu adı (el-kimya) dahi Araplar vermişlerdir. Bu alanda yetişmiş büyük isimler şunlardır: Cabir İbni Hayyan, Cabir el-Cusî, İbni Muhammed el-Hasib, Osman İbni Süveyd, Zun-Nûn el-Mısrî, Muhammed İbni Zekeriyya er-Râzî, el-Farabî, İbni Sina, Abdülhakim Muhammed el-Kasi, Ebu Mes-leme el-Macritî. Ebu'l Hasan el-Ceyyanî, Şems ed-Din el-Bunî, Muhammed İbni el-Hacı el-Tilimsanî, Abdul Kasım el-Kuşayrî, Abdul Kasım el-Irakî, İzzeddin Aydamur el-Cildakî ve İznikli Ali Bey.
el-Birûnî'nin "Mîzan ül-Hİkme" diye adlandırdığı kimyasal hassas terazisi.
27- Tıp
Diğer bilimler gibi, tıp ilmi de itici gücünü Kur'an ve onun felsefesinden almıştır. Yine diğer bilimlerde olduğu gibi ahenk ve denge prensibleri burada da işlemiş ve tıp ilmini etklerniştir. Önceden tartışıldığı gibi, tabiattaki uyum ve denge prensibi İslâm tarafından kabul edilen ve İslâmî araştırmaların her sahasını kapsayan evrensel (külli) bir prensiptir. Bundan dolayı "Bünyeler ile mizaçlar arasındaki ilişkinin tabiata İslâmî yönden bakışın bir parçası olması" (Islamic Science, s, 153-184), şaşılacak bir durum değildir. Bu görüş İslâm tıbbına ait araştırma ve çalışmaları etkilemiştir. Böylece, "Tıbbî pren-siblerin de, diğer İslâmî İlimlerde olduğu gibi, kökleri Isîâmî imandadır. (Islamic Science, s. 153-184) ifadesinin gerçekten uzak olduğu söylenemez. Aslında, bütün tıp ilmi, Kur'an araştırmaları ve tslâmî inanç ile sıkı bir ilişki içerisindedir. Tıbbî sahadaki bütün araştırmalar ise, Hz. Peygamber @'ın toplum sağlığı (hijyen) ve sıhhatli yaşamaya ait hadisleri ve Kur'an'm emirleri dolayısı ile İslâmî inancıyla ilişkidedir. Bu cümleden olarak İslâm şeriatı, yıkanmaya, temizlenmeye, genel hijyene, beslenme alışkanlıklarına, sağlıklı besinlere ve "vücudu ve vücut sağlığını etkileyen diğer bütün unsurlara" (Islamic Science, s. 153-184) ait direktif koymuştur.
Yine, burada tıp ile îslâm arasında, başka bir anlamda da çok sıkı bir bağ olduğu görülmektedir. İnsan vücudu, ruhun meskeni olarak düşünülür ve dolayısıyla "can ve ruh ile sıkı bir işbirliği halindedir." (Islamic Science, s. 153-184). Burada bir ikilem göze çarpar. İlkinde, vücut, meşhur darbı mesele göre (el-insan remz el-vücud) varoluşun sembolüdür. Burada beden ruh ve cana son derece muhtaçtır. Çünkü bu alemde ruh ve can olmadan beden insan olmaz. İkincisinde insan, mevcut olabilmesi için dış yapısını iyi ve sıhhatli bir durumda sürdürmeye mecburdur. Bu bakımdan iç yapısının mevcudiyeti ( can ve ruhj öncekine yani bedene muhtaçtır. Bundan dolayı, insanın iç ve dış yapısı yönünden sıhhatli bir durumda olabilmesi için vücut bakımı ve sıhhat, tıp ve din için önemli bir mesele haline gelmiş olur. "Müslüman tabipler, bütün varoluş düzenleri ile bir yaratığın diğeri üzerindeki karşılıklı etki ve tepkileri arasındaki uygunluğun farkındaydılar. Onlar, bundan dolayı tıbbın konusunu teşkil eden insanı, ruh ve can yoluyla iç ve mak-rokozmİk hiyerarşi İçerisinde de diş yapısı itibarıyla nazar-ı dikkate aldılar. Ve yine bu müslüman tabipler, tıp prensiblerini bilimin ve onun işaretleri olan metafizik ve kozmolojinin prensipleri içerisinde araştırmışlardır. İslâmî tıbbın tarihi orijininde ne olduğu, onun dayandığı prensipler, îslâm metafiziği ve kozmoloji biliminin yardımı olmadan anlaşılmaz." (Islamic Science, s. 153-184).
İlk müslümanları tıbbî çalışmalara yönelten ikinci etken bizatihi insan vücudu İdi. İnsan vücudunun anatomi ve fizyolojisi, filozof, ilâhiyatçı ve tabiplere geniş bir çalışma sahası sağladı. Kur'an çalışmaları da insan vücuduna ait çalışmaları teşvik etti, zira insan vücudu Allah'ın ayetlerinden biri idi. İnsan en mükemmel ve asil yaratık olduğundan, onun vücudunu ilgilendiren araştırmalar, Allah'ın hikmetlerini doğru bir şekilde anlamak için lüzumlu ve Önemli kabul edilmiştir. Kur'an-ı Kerim, insanı, Allah'ın hikmetlerini bulabilmek ve yaratılış gayesini tamamen kavrayabilmek için kendisine ait yaradılış hadiselerine bakmaya davet eder. O Allah'ın alâmetlerini, insanın içinde takdim eder. ' 'Arzda da gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler var. Nefislerinizde de birçok alâmetler var. Halâ görmez misiniz?" (51: 20-21). Rum Suresi'nde şunları görürüz: "Sizi topraktan yaratması Allah'ın kudretine delâlet eden alâmetlerdendir. Sonra da insan olarak çoğalıp yayılırsınız." (30: 20). Yine Fissilet Suresi'nde: "O'nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar onlara hem yeryüzü etrafında, hem bizzat nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz." (41: 53) ifadelerini buluruz. jjac Suresİ'nde de şunları okuruz: "Ey insanlar! Eğer yeniden yaratılacağınız hakkında şüphede iseniz (düşünün) biz sizi toprakın yarattık; sonra bir nutfeden; sonra pıh-tılaşmış bir kandan; sonra belli belirsiz bir et parçasından ki size kudret ve hikmetimizi beyan edelim.*' (22: 5).
Gıda Düzenlemeleri
Kur'an-ı Kerim'İn bu ayetleri İnsan dikkatini kendi üzerine çeker ve onu önemle kendi vücudu ve ruhunu ve aralarındaki karşılıklı münasebetleri incelemeye davet eder. Gerçekte insan kendi bedeninde Allah'ın varlığına ait kuvvetli deliller bulacak ve Allah'ın onu ve bu alandaki diğer şeyleri gayesiz yaratmadığını idrak edecektir, (3: 191). Bundan dolayı bedeni sıhhatte tutmak gerekir ki diğer şeyler (yani can ve ruh) de sıhhatte olsun ve insana maddî ve manevî sahada yardım edebilsin. Onun için diyet, İslâm tıbbında önemli bir yer tutmuştur. İslâm bazı gıdaları kötü etkileri yüzünden yasaklamış ve bütün diğer saf, temiz ve güzel şeylere müsaade etmiştir: "De ki: 'Allah'ın kulları için çıkardığı zine-ti, temiz ve hoş rızıkları kim haram etmiş?' De ki: 'Bu ziynet ve hoş rızık, dünya hayatında inananlar içindir. Kıyamet gününde de yalnız onlar içindir! Böylece ayetleri bilen kimselere açıklıyoruz.' " (7: 32). Ve Bakara Suresİ'nde şunları okumaktayız: "Ey müminler! Rızıklandırdığımızın temizlerinden yeyin, ve Allah'a şükredin..." (2: 172). Daha sonra insanlara genelde temiz ve saf şeyleri yemeleri ve düşmanları olan şeytana uyup da Şüpheli, pis ve zararlı şeyleri yememeleri tavsiye edilir: "Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yeyin, şeytana ayak uydurmayın. Çünkü o hakikaten size apaçık bir düşmandır." (2: 168). Buradaki saf kelimesi helâl anlamınadır, onun için şüpheli şeyler de, haramlar listesinde sayılmasalar bile, haram olabilirler. Neyin saf, neyin değil ayır-oedilebilmesi için şuna dikkat edilmelidir: İs-larn prensiplerine göre pis olmayan her şey saftır. Güzel tada aykırı olmayan her şey saftır veya kültürlü insanlar tarafından yaygın olarak iğrenç bulunmayan her şey saftır. (The Meaning of the Qur'an, Cilt III, s. 19).
Kur'an-ı Kerim, bu yenebilir gıdaların genel özelliklerini açıkladıktan sonra yasaklanmış yiyecekleri de şu şekilde tanımlar: "Allah size, ancak leşi, domuz etini ve bir de Allah-tan başkası adına kesilen hayvanı haram kıldı. Kim de bu haram şeyleri yemeye zarureti olursa, taşkın ve mütecaviz olmaksızın yiyebilir. Muhakkak Allah Gâfur'dur, Rahimdir." (16: 115 ve 2: 173). Bu dört şey, sebebi Allah tarafından çok iyi bilindiğinden dolayı kesinlikle müslümanlara haram kılınmıştır. Mamafih bunlar üzerinde yapılan araştırmalarda bazılarının (ölü eti, kan ve domuz eti) insan sağlığına, bazılarının (domuz eti gibi) ise ahlâki sağlamlığa, diğerlerinin ise (Allah'tan başkaları adına boğazlananlarda-ki gibi) ruh sağlığına zararlı oldukları gösterilmiştir. Aşağıda sayılanlar da haram yiyecekler listesi içerisindedir: "Size şunlar haram kılındı: Ölü hayvan, akmış kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan hayvan, bir de henüz canı üzerinde iken yetişip kesmediğiniz boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından boynuzlanmış, canavar tarafından parçalanmış hayvanlar, dikili taşlar üzerinde kesilenler, fal okları ile kısmet aramanız. İşte bunlar yoldan çıkarır." (5: 3).
Bir insan gözü anatomisi. Göz hekimliği üzerine yazılan bir eserden alınma. (Kahire Ulusal Kütüp.).
Alkol de, zararı faydasından fazla olduğundan dolayı haram kılınmıştır (2: 219): "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar, fal okları hep şeytanın işinden pis birer şeydir. Onun için bunlardan sakının kî, kurullasınız. Muhakkak şeytan, içki ve kumar yüzünden aranızda düşmanlık ve kin düşürmek; sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz, bunlardan sakınmaz mısınız?" (5: 90-91). İçki ve kumarın bu fizikî, ahlakî, sosyal ve ruhî zararları Kur'an-i Kerim'in yukarıdaki ayetlerinde açıkça ortaya konmuştur.
Dengeli Beslenme
Kur'an-ı Kerim, insan vücudunun büyümesi, kuvvetlenmesi ve tamiri için gerekli çok faydalı şeyleri ihtiva eden ve hayvanı protein, yağ, kalsiyum, demir, tuz vs. içeren dengeli diyet için gerekli çok faydalı uyarılarda da bulunmuştur. Dana eti, balık, taze süt, peynir ve meyveler en dengeli,diyetler olarak kabul edilirler. Kur'an-ı Kerim, birçok yerde hayvan proteininin insan diyeti için Önemli olduğunu ima eder: "Andolsun ki, elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldiler. 'Selâm sana' dediler. O da onlara: 'Size de selâm' dedi ve hemen gidip kızartılmış bir buzağı getirdi." (11: 69). Zariyat Suresi'nde de: "İbrahim'in ikram edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi? Hani onlar, İbrahim'in yanına girip selâm vermişlerdi. O da selâm vermiş, 'Tanınmadık bir kavim,' demişti. Hemen bir bahane ile ailesine giderek bir semiz dana getirdi ve onu önlerine koydu. 'Yemeğe buyurmaz mısınız?' dedi." (51: 24-27), şeklinde ayetleri görürüz. Ayrıca Kur'an-ı Kerim, kuş ve kümes hayvanlarından da sevilecek et cinsi olarak bahseder: "Arzu ettikleri kuş etleri ile..." (56: 21).
Balık da insan tarafından çokça tüketilen ve protein bakımından çok zengin bir gıdadır. Bu taze gıda maddesi hakkında da Kur'an-ı Kerim'de ayetler vardır: "Yine denizden taze et yiyesiniz ve ondan giyip takınacağınız
bir zinet çıkarasınız diye, denizi hizmetinize bağlayan O'duif' (16: 14). Fatır Suresi'nde: "Her iki denizden de taptaze et yersiniz." (35: 12), ifadesini görürüz. Kur'an-ı Kerim, ayrıca, genelde hayvanî proteinin insan diyeti için önemini şu şekilde açıklar: "Hayvanları da O yarattı. Bunlarda sizin için soğuktan koruyucu yünler ve bir takım menfaatler var. Hem onlardan yersiniz de." (16: 5). "Allah O'dur ki, sizin için davarlar yarattı, onlardan binek edinesiniz diye... Onların etlerini de yersiniz." (40: 79).
Taze sütün önemi de şu ifadeler ile açıklanır: "Ehil hayvanlarda sizin için muhakkak ders vardı r.Kannlarmdaki sütten size içiririz. Sizin için onlarda daha birçok faydalar vardır. Hem onların etlerinden de yersiniz!' (23: 21). Nahl Suresi'nde de şunları görürüz: "Gerçekten süt veren hayvanlarda da size bir ibret vardır. Sîze onların karnındakiler ile kan arasından halis bir süt İçiriyoruz ki, İçenlerin boğazından afiyetle geçer." (16: 66).
Beslenmede meyvalarm faydası şu sözlerle İzah edilmiştir: "Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvalarmdan da şerbet, şıra ve güzel bir rızık edinirsiniz. Muhakkak ki bunda aklı olup düşünen bir topluluk için bir alâmet var?' (16: 67). "Türlü türlü meyvelikler, ağaçları göğe doğru yükselen bahçeler, hurmalıklar ve nice çayırlar. Sizin ve davarlarınızın menfaati için yarattık." Rahman Suresinde şunları görürüz: "İçlerinde çeşitli mey-veiar, hurma ve nar var. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edersiniz." (55: 68-69). Salih kullar cennette bütün meyvelerle müjdelenmişlerdir: "Hem onlara çeşitli meyve var; hem onlara istedikleri her şey var." (36: 57). Zuhruf Suresi'nde: "Sizin için orada çok meyvalar vardır; onlardan yiyeceksiniz." (43: 73). Ve Vakıa Suresi'nde: "Bir de seçtikleri meyvelerle," (56: 20) ve "Ve tükenmeyen, yenmesi yasaklanmayan birçok meyveler arasında..." (56: 32-33), mealinde ayetlere rastlarız. Yine Kur'an-ı Kerim, özellikle değişik meyve çeşitlerinden müteşekkil, Allah'ın birçok Iütfunu hatırlatır: "Size hurmalıklardan, üzümlüklerden bağlar bahçeler yaptık. İçlerinde sizin için birçok yemiş-,er var." (23: 19).
Kur'an-ı Kerim, dengeli beslenme için lüzumlu ilâve elementleri de gözardı etmez: "Meyveler ve nice çayırlar. Bunlar sizin ve hayvanlarınız için geçimliktir:1 (80: 31-32). Nâziât Suresi'nde: "O arzdan suyu ve otlak yeri meydana getirmiştir. Dağlan yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır!' (79: 31-33). Yunus Suresi'nde: "Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz su gibidir. Onunla, gerek insanların, gerekse hayvanların yiyeceği ürün ve bitkiler yetişip birbirine karışmıştır." (10: 24) ayetlerini görürüz. Aşağıdaki ayetlerde insan diyetinde ana kısımları oluşturan bütün meyve çeşitleri, sebzeler ve salatalar zikredilir: "O, gökten su indirendir. Sonra her çeşit nebatı biz onunla bitirip çıkardık. İçlerinden bir yeşillik çıkardık. Ondan da yığın yığın taneler çıkarırız. Hurma ağacının tomurcuklarından birbirine yakın salkımlar, üzümlerden bağlar, yaprakları birbirine benzer ve meyvaları benzemez olduğuhalde zeytin ve nar ağaçları bitirdik. Ürün verdiklerinde ürünlerine, olgunlaşmalarına bir bakın. Bunlarda inananlar için şüphesiz deliller vardır." (6: 99).
Kur'an-ı Kerim'in bu ayetleri üzerinde birazcık muhakeme ile, imanın merkezini oluşturan Tevhid'in, insan hayatının her safhasını ve insan uğraşlarının bütün alanlarını içine aldığını görmek mümkündür. Matematik, astronomi, fizyoloji, gıda kimyası, hangi alanda çalışırsanız çalışın, Tevhid ilmin esasıdır ve ona şöyle veya böyle danışmadan ileriye doğru bir adım atmanız dahi muhaldir, zira her şeyin başlayış ve bitiş noktası Allah1 tır. İşte bu müslüman ve müslüman olmayan bilim adamları arasındaki büyük mihenk ta-Sidır. Müslüman bilim adamı, tevhid ruhunun hayatındaki bütün atom ve elementleri ihata ettiğini görür ve ona göre her şey ve her ilim Allah'tan gelir ve yine O'na döner. Bu hayatın her safhasında ve bilimlerin her kademesinde de böyledir. İnsanların gıda alış-
kanlıkları ve diyetleri de bu kavramın içindedir. Allah'ın insanlar için, değişik kaynaklardan çeşitli gıda ve içecekleri yaratması, bilenler ve anlayanlar için, bir başına, Allah-ın lütuf ve azametinin büyük bir işaretidir.
Kadir-i Mutlak olan Allah, lütfunu, Sina çöllerinde Hz.Musa@ ile dolaşırlarken İsrail oğullarına bahşetti ve onlara hayvanı proteinden müteşekkil gıda ihsan etti. "Size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve bu helâl rızkımızdan yeyin dedik" (2: 57). A'râf Suresi'nde ise şunları görmekteyiz: "Kendilerine kudret helvasıyla bıldırcın indirdik ve onlara 'Size rızık olarak verdiğimizin temiz olanlarından yeyin' dedik." (7: 160). Fakat şükürsüz insanlar Allah'tan iyi gıdalarım en kötüleriyle değiştirmesini istediler: " ' Ey Musa, bir çeşit yemeğe dayanamayacağız. Artık sen bizim için Rabbine dua et de, arzın yetiştirdiği şeylerden, sebze, kabak, sar-mısak, mercimek, soğan yetiştirsin' dediniz de, Musa da O hayırlı olanı, şu daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?' dedi." (2: 61). Bu ifade açıkça proteinlerin diğer yeşillik ve sebzelere üstünlüğünü göstermektedir.
İslâm tıbbında sıhhat, vücudun normal nizamı, hastalık ise bu nizamın bozulması olarak kabul edilir. Hastalık dengesizliğe neden olur. İlaç ise, vücudu normal nizamına sokmak gayesi ile, bu dengesizliği ortadan kaldıracak kadar verilir. Vücut, sıhhat durumunu yansıtan bu denge halini muhafaza İçin gerekli kudret, mukavemet ve kuvvete de sahiptir. İlaçlar, hastalıkların sebep olduğu durumlarda vücuda yardım ederler, fakat bu yardım çok kısıtlıdır. Şu halde, ilaçlar, hastalıkların tedavisinde esas unsurlar olarak kabul görmezler. (Islamic Science, s. 153-184). Fakat tedavi, Peygamber @'m buyurduğu gibi, hastalık sebebinin ortadan kaldırılması yönünde tavsiye edilmiştir: "Allah şifasını göndermediği bir hastalığı indirmemiş-tir." Cabir, Allah Rasulü'nün şöyle dediğini zikretmektedir: "Her hastalığın bir ilacı vardır. O ilaç, o hastalığa tatbik edilirse, Allah'ın izni ile iyi olur." Usame b. Ferik'e göre, Allah'ın Elçİsi'ne, tıbbî tedaviye başvurup vurmamak hususunda sorulduğunda, O şöyle cevap verdi: "Evet, Allah'ın kullan, tıbbî tedaviye başvurunuz. Allah, tedavisini halket-mediği hiçbir hastalık yaratmamıştır. Bunun bir istisnası vardır ki o da ihtiyarlıktır?' (Miş-kât).
Kur'an-ı Kerim, balın insanoğlu için tıbbî gayelerle çokça kullanılırlığından bahseder: "Senin Rabbin bal arısına da şöyle vahyet-ti: 'Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine ev edin, sonra meyvaların hepsinden ye de Rabbinin sana has kıldığı yayılım yollarına çık! O arıların karınlarından renkleri muhtelif bal çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Doğrusu bunda da düşünecek bir topluluk için büyük ibret var." (16: 68-69). Balda, değişik hastalıklara karşı büyük bir şifanın mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan her kademedeki araştırma, bu tabiî şerbetin sayılamayacak kadar faydası olduğunu göstermektedir. Kalp hastalıklarına karşı son derece etkili ve faydalı olup vücut zaafiyetlerinde hazır glikoz olarak kullanılır. Gözler için de çok faydalıdır ve eğer düzenli olarak kullanılır İse, gençler birkaç yıl içinde gözlüklerinden kurtulurlar. O, çiçek
ve meyvelerin en iyi haldeki sularım ve şekerlerini ihtiva ettiğinden, birçok hastalıkta ilaç olarak kullanılır. Bozulmadığı için de diğer ilaçların muhafazasında kullanılır. Diğer şeyleri de çürümeden korur. Bu, neden alkole bir alternatif olarak balın asırlardan beri kullanılmakta olduğunun sebebidir. Eğer arı kovam, şifalı bitkilerin bulunduğu bir alanda kurulacak olursa, o kovanın balı, sadece basit bir bal olmayıp, bu şifalı otların esanslarını da ihtiva edecektir. Eğer arı bu şifalı otların esanslarını toplamak gayesi ile meto-dik bir şekilde kullanılacak olursa, hiç şüphe yok ki ondan elde edilecek esanslar, la-boratuvarda elde edilenlerden çok daha iyi ve faydalı olacaklardır. (Ebu'l Âlâ Mevdü-di, The Meaning of the Qur'an, Cilt VI, s. 80-81).
Rasulullah @'ın İlaçları
Peygamber @'ın hastalıklar ve onların tedavileri hakkında birçok hadisi mevcuttur. Bu hadisler hadis kitaplarında: "Tıbb-ı Nebevi" adı altında ayrı bahisler olarak toplanmışlardır. Bu da, İslâmî tıbba, daha İslâmî çağın başlangıcında dinî bir veçhe vermiştir. Yine bu, İslâmî bilimlerin hepsinin bütün bilimlerin kaynağı olan "Tevhid" ile nasıl bir bütünlük içinde olduğunu göstermektedir.
Ebu Derda, Rasulullah @'m şöyle dediğini söylemektedir: "Allah hastalık ve şifayı yeryüzüne beraber gönderdi ve her hastalık için bir şifa görevlendirdi, şu halde tıbbî yoldan tedavi ol, fakat haram şey kullanma." Bu şunu açıkça ortaya koymaktadır ki Hz. Peygamber @, insanların hastalık ve sıhhatle-rindeki ihtiyaçları hakkında son derece akılcıdır. Bunun yanında da İslâm'ın ana doktrinlerinden de asla taviz vermemektedir. O, insanların, hakiki tıbbî tedaviye başvurmalarına müsaade ediyor, fakat çağımızda politeist ve kâfirlerin normalde kullandıkları haram, günah ve bâtıl şeyler hakkında da uyarıyor. Ebu Hureyre'ye göre Hz. Peygamber @ pis ilaçları yasaklamıştır. (Mişkât el-Mesâbih, James Rabson'un İngilizce'ye çevirisinden, Cilt II, s. 945-957).
Yeme Alışkanlığı
Peygamber @'ın şöyle dediği ifade edilmiştir: "Mide vücudun sarnıcıdır ve damarlar onun içine dalarlar. Eğer mide sıhhatte ise damarlar da sıhhatlidirler. Eğer kötü bir durumun içinde iseler o zaman hastalanırlar." Burada inananlara dikkat edecekleri bir ibret vardır. Müslümanlar midelerine dikkat etmeli ve mideyi bozacak çeşitli gıdalardan sakınmalıdırlar. Mideyi aşırı çalışma ve dış basınçtan korumak için Hz. Peygamber @ kendi yolundan gidenlere, midelerini tamamen doldurmadan sofradan kalkmalarım tavsiye etmiştir. Diğer bir deyimle, daha bir sürü şey yiyebilecek gibi iken kaşıklarını bırakmalarını istemiş ve bununla da onları birçok hastalıktan korunmuş olacağım haber vermiştir. Gerçekten Rasulullah @, kendi yolundan gelenlerin çok açık, temiz ve sıhhatli bir yeme alışkanlığı kazanmaları için büyük çaba göstermiştir. Yemek başında ve sonunda ellerini yıkamalarını istemiş, yemeğe Allah'a şükürle başlamalarını önermiş, sağ elle yemek yemeyi emretmiş, acıkmadan sofraya oturmamayı, çok fazla yememeyi, sıcak yemeklerle beraber soğuk su içmemeyi, yeyip-içmeyi fakat aşın gitmemeyi Önermiştir. Bilindiği gibi aşırı gıda aşırı şişmanlık ve dia-bet gibi birkaç vasıta ile hastalığa davetiye çıkarır. O, insanın en kötü zaaflarından birinin onun midesi olduğunu ifade eder. Yemeğe oturduğunuzda midenizin üçte birini gıda ile, üçıe birini su ile doldurunuz, diğer üçte birini ise kendinize ayırınız (yani boş bırakınız) der. Kur'an: "Yeyİniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez." (7: 31) buyurur. O, insanlardan tencere ve bakraçlarının üzerlerini örtmelerini ve su kırbalarını yıkamalarını istemiştir.
Yeme alışkanlığında, insanoğluna birçok lütuf bahşeden Allah'ı anma itiyadının kazanılmasına çok Önem atfedilmiştir. İnananlar yemeye Allah'a dua ile başlamalıdırlar. Enes, Hz. Peygamber @'ın şöyle buyurduğunu ifade ediyor: "Eğer bir kimse yemek yerken Allah'ı anarsa veya bir şey içerken O'na şükrederse, Yüce Allah bundan hoşlanır." Ebu Ey-yub, Hz. Peygamber @'ın yerken veya içerken şöyle dediğini nakleder: "Hamd yiyecek ve içecekleri veren Allah'adır, yutmayı kolaylaştıran ve çıkacak yeri de yaratan O'dur!' Ebu Hureyre, Rasulullah @'dan şu şekilde rivayet etmiştir: "Yeyip de şükredenler, oruç tutup da sabredenler gibidirler!' Selman, nimete şükrün, Tevrat'a göre ondan sonra ellerin yıkanması ile olacağını söylemiştir. Ayrıca Hz. Peygamber @ ise, nimete şükrün yemeğe başlamadan ve yemek bittikten sonra-ellerin yıkanmasında olduğunu belirtmiştir. Ebu Hureyre, Allah Rasulü'nün şöyle dediğini rivayet eder: "Eğer bir kimse yağlı elleri ile bir gece geçirirse ve başına bir şeyler gelirse, bunda kendisinden başka suçlayacağı kimse yoktur." Peygamber @ ayakta iken su içmeyi, yatarken de yemek yemeyi yasaklamıştır. Ebu Cuhayfe, Hz. Peygamber @'dan şöyle rivayet eder: "Ben uzanırken yemem."
İbni Abbas, Peygamber @'m içerken su kaplarına üflemeyi yasak ettiğini ifade etti. Ebu Saİd el-Hudrî de.Hz. Peygamber @'ın su içine üflemeyi yasakladığını söyledi. Birisi su içinde tozlar gördüğünü ifade edince, o da, onları dışarı dökmesini söyledi. Yine birisi bir nefeste suya kanamadığını ifade edince, o, yine, tası ağzından ayır, nefes al, bir daha iç buyurdu. İbni Abbas da Hz. Peygamber @'dan şöyle rivayet etmiştir: "Develer gibi nefes almadan su içmeyiniz. İki veya üç seferde, her bir arada nefes alarak ve su kabına üflemeden İçiniz."
Rasulullah @, az yemenin üzerinde Önemle durmuştur. Ebu Hureyre aşın yemek yiyen birisinin, müslüman olduktan sonra az yemeye başladığını söyledi. Bu Peygamber @'a iletilince o, "Müslümanlar bir barsakları ile, inanmıyanlar ise yedi barsakları ile yemek yer" buyurdu. Ebu Hureyre bir başka rivayetinde ise Hz. Peygamber @'ın süt hakkında: "Müslüman bir barsağına, inanmıyanlar ise yedi barsağına da içer." buyurduğunu ifade etti. Ebu Hureyre gıdada tasarruf hakkında da şu hadisi rivayet etti: "İki kişilik yemek üç kişiyi, üç kişilik yemek de dört kişiyi doyurur." Cabir ise şu hadisi rivayet etmiştir: "Bir kişilik yemek iki kişiye, iki kişilik yemek dört kişiye, dört kişilik yemek de sekiz kişiye yeter." O ayrıca şöyle dendiğini de söylemiştir: "Eğer yiyecekleri ölçülü dağıtırsanız şükretmiş olursunuz." (Mişkat el-Mesabih, s. 945-957).
Tedavi
Peygamber @ zaman zaman ashabı hastalanınca onlara bazı tedavi şekilleri önermiştir. Peygamber @'ın ashabına zaman zaman tavsiye ettiği ilaç ve tedavi şekilleri oldukça uzun bir liste oluşturur. Aşağıda bazı Önemli İlaç ve tedavi şekilleri verilmiştir.
Ağızdan Alınan İlaçlar
Bal: Hz. Peygamber @ balı bir sürü hastalık için tavsiye etmiştir. İbni Abbas'ın rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber @ şöyle buyurur: "Tedavi üç kısımdır. Bu üç kısımdan biri bal İle olanıdır." Ebu Hureyre-den rivayet edilen bir hadis ise: "Eğer bir kimse her ay üç sabah bal yerse, onda hiçbir ağır hastalık olmaz." şeklindedir. Abdullah b. Mes'ud'un rivayet ettiği hadiste ise AHah-ın elçisi şöyle der: "İki ilaçtan yararlanın, bal ve Kur'an-ı Kerim." Ebu Said el-Hudrî şöyle der: Adamın biri Hz. Peygamber @'a gelip kardeşinin barsaklarının bozuk olduğunu söyledi. Hz. Peygamber @ da ona kardeşine bal vermesini önerdi. O adam, Rasulullah @'ın dediğini yaptı ve sonra Peygamber @'a gelerek dedi ki: "Kardeşime bal verdim, fakat barsakları daha da bozuldu." Bu iş üç kere tekrarlandı ve adam dördüncü kere yeniden Peygamber @'ın huzuruna geldi. Peygamber @ dördüncü kere de bal vermesini söyleyince, adam balın ishali artırmaktan başka bir şey yapmadığını ifade etti. Bunun üzerine Rasulullah @: "Allah doğru söyledi, fakat senin kardeşinin barsakları yalan söylüyor." şeklinde cevap verdi. Bundan sonra tekrar bal verdi ve hasta bu sefer şifa buldu. Son araştırmalar balın birçok hastalıklarda, çok faydalı olduğunu göstermiştir. Nezlede ve kalp hastalıklarında son derece etkilidir. Kan ve cilt hastalıkları ile göz hastalıklarında da faydalıdır. Sindirimi kolaylaştırır. İçindekilerin analizinden balın 3 yönde etkili olduğu gösterilmiştir: a) Güzel bir besleyici olarak, b) Koruyucu olarak, c) Bazı hastalıklarda bir ilaç olarak. İçerisinde, kalsiyum, sülfür, karbon, fosfor, demir, magnezyum, kİor, sodyum, potasyum ve iyot mevcuttur.
Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadis şu şekildedir: "Çörek otu ölüm hariç her şeye devadır." Seleme,"ayaktaki hiçbir yara veya kanama yoktur ki Hz. Peygamber @ onlara kına koymamış olsun." dedi. Bu konuda Hz. Aişe de şu hadisi rivayet etti: "El-Aliye (Medine yakınlarında bir köy)'de yetişen ayva hurmasında şifa vardır. Sabahleyin aç karnına yendiklerinde panzehir etkisine sahiptirler. Enes ise: "Çocuklarınızın bademcikleri şişerse onları sıkmayınız, fakat kust tatbik ediniz (ud-i Hindi tozu macunu-kust macunu)" hadisini rivayet etti.
Ümmül Münzir dedi ki: "Rasulullah @ yanında Hz. Ali olduğu halde bana geldiler. Bu sırada bizde olgun hurmalar asılı idi. O yemeye başladı, Ali de yedi, fakat Hz. Peygamber @ onu durdurdu ve 'Ali sen yeme, nekahattesin' buyurdu. Bunun üzerine ben pancar ve arpa İle birşeyler hazırladım. Hz. Peygamber @ bunun üzerine: 'Ali sen bundan al, bunun sana daha çok faydası olur.' buyurdu. Sa'd'ın ifadesine göre, kalbinden rahatsız olduğunda, Hz. Peygamber @'e müracaat etmiş. Hz. Peygamber @ ona hekim Haris bin Kalada'ya gitmesini ve yedi ayva hurmasını çekirdekleri ile döv.üp kendisine vermesini söylemiş." Hz. Aişe şöyle dedi: "Rasulullah @ kavunu taze hurma ile beraber yer ve şöyle derdi: 'Birinin ateşi, diğerinin soğuğu ile kırılır, birinin soğuğu da diğerinin ateşi ile' " Peygamber @ öd ağacı suyunu bademcik iltihabı ve plörezi İçin tavsiye etmiştir: "Bunun bademcik şişmelerinde burundan plörezide ise ağızdan alınmasını önermiştir!' (Mişkat el-Mesabih, James Rob-son, İngilizce Çevirisi, Cilt Ii, s. 945-957).
Hz. Aişe şöyle rivayet ediyor: "Ailem ateşten bitap düştüğünde Peygamber @ bir kâse (un-su-yağ veya tereyağı ile hazırlanmış > çorba hazırlamamızı ve bundan azar azar içmemizi emretti. Sonra da şöyle ekledi: 'O, üzüntüyü giderir ve hasta kalbi, sizin kirli yüzünüzü su ile yıkamanız misali kirlerinden temizler." Hz. Aişe ve Rafi b. Ha-dî'ye Rasulullah @'dan şöyle rivayet ettiler: "Ateş, cehennem sıcağının şiddetindendir, şu halde onu suile soğutunuz;' Ümeys'in kızı Esma'ya göre, Peygamber @ ona kabızlıkta hangi gevşeticiyi kullandığını sormuş, o da sütleğen otu kullandığını söylemiş. Bunun üzerine RasuluHah @ onun çok acı olduğunu söyledi. Bundan sonra Hz. Esma sinameki kullanmaya başlamış. Daha sonra Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuş: "Eğer ölüme karşı ilaç ihtiva eden bir şey olsaydı, o ancak sinameki olurdu."
Peygamber @ ayrıca, yer mantarının bir çeşit kudret helvası olduğunu ifade etmiş ve ek-sterisinin göz hastalıklarına iyi geleceğini söylemiştir. Ebu Hureyrededi ki: "Rasulullah @ üç-beş-veya yedi adet mantar alıp onları ezdi, suyunu bir şişeye doldurdu ve gözü sulanan bir köle kızın gözüne losyon olarak tatbik etti ve kız tedavi oldu." İbni Abbas, Peygamber @'dan şu hadisi rivayet etmiştir: "Rastık (sürme) (Antimonlu taş) kullanın, çünkü o görüşünüzü netleştirir, saçları büyütür." Hz. Abbas, Peygamber @'ın ayrıca şöyle dediğini de söyler: "İlaç olarak uyguladıklarınızdan en iyisi, ağızdan yudum yudum içilen, burundan çekilen ile hacamat ve müshiilerdir. Göze uygulananın en İyisi rastıktır (sürme). O görüşü berraklaştırır, saçı büyütür."
Plörezi (Zatiilcenp)
Zeyd b. Erkam, Hz. Peygamber @'ın plöre-ziyi deniz "kustus"u ve zeytinyağı ile tedavi etmeyi önerdiğini rivayet etti. Başka bir hadiste de yine aynı şahıs, Hz. Peygamber @'ın zeytinyağı ve sıcak tatbikatı önerdiğini rivayet etmiştir.
Hz. Peygamber @'n tavsiye ettiği diğer tedavi yöntemleri hacamat ve dağlamadır. İbni Abbas ve diğer sahabilerden rivayet edilen bir hadis mevcuttur: "Üç şeyde şifa vardır: Hacamat, bal şerbeti, ateşle dağlama." Hacamatta basınç altında kan akıtma, dağlamada ise sıcak demir veya kostiklerle yaranın koterize edilmesi esastır. Cabir'in rivayetine göre Ubey kolunun orta damarından oklanmış, Peygamber.® anu dağlamış. Aynı şekilde Sa'd b. Muaz da kendi kendini aynı yerden yaraladığında yine koterizasyona başvurulmuştur.
Rasulullah @'m hizmetçilerinden Seleme söyle demiştir: "Baş ağrısını çekip de Rasulullah @'dan hacamat tavsiyesini almayan veya bacak ağrısından muzdarip olup da kına uygulaması telkin edilmeyen hiçbir kimse yoktur.'' Ebu Kâbisa el-Amiri şöyle dedi: "Peygamber @ başının tepesinden ve iki omuzu arasından kendisine hacamat yaptırır ve şöyle derdi: "Eğer bir kimse bu kanları akıtırsa hastalık görmez, hatta hiçbir tıbbi tedaviye tabi .tutulmazsa bile." Cabir, kendisinin ve Hz. Peygamber @'ın bir kontüz-yondan (ezilmeden) dolayı kalçalarının üst kısmında hacamat yaptırdıklarını söylemiştir. Anlaşılmaktadır ki Hz. Peygamber @ bazı ağrılar ve hipertansiyon için sık sık kendişine hacamat yaptırmıştır.
O, kehanet, sihir ve diğer İslâm öncesi hurafelerin kullanılmasına şiddetle karşı çıkmış ve nezlenin insandan insana geçtiğine inanmıştı. Bu cümleden olarak o, lekeli humma bulunan bir kasabadaki hiç kimsenin dışarı çıkmamasını dışardan da hiç kimsenin oraya girmemesini emretmiştir. Ayrıca Rasulullah @, cüzzamlı hastalarla teması enfeksiyonun yayılma korkusu ile sakıncalı bulmuştur. Amr b. As'tan rivayet edildiğine göre, babasının emri altında bir adam vardı ve bu adamda tüberküloz tipte lepra hastalığı vardı. Hz. Peygamber @ ona haber gönderip: " Biz senin biatini kabul ettik, şimdi sen evine dön" dedi. (Mişkât el-Mesâbih).
Anlaşılmaktadır ki Rasulullah @ bazı hastalıklar için ilaç ve tedaviler tavsiye etmiş ve insanlar O'ndan bu konuda tavsiyeler almak için başvuruda bulunmuştur. Bundan dolayı Hz. Peygamber @'ın tıbbî uyarıları İslâ-mî tıbbın önemli bir kısmını oluşturmuştur.
Onun öğretisinde bir tıbbî görüşün takdiminde de, İslâmî inacın esas temasını oluşturan Tevhid akidesi ön plandadır. Peygamber @ bu bilim sahasında da Kur'an-ı Kerim'in söylediklerinden istifade etmiştir. İnsanlara, her türlü şifanın ancak Allah'ın elinde olduğunu hatırlatarak şöyle demiştir: "Her hastalık için bir ilaç vardır, eğer o ilaç hastalığa uygulanır ise, Allah'ın emri ile şifa hasıl olur." Büyü ve sihir hakkında şöyle buyurdu: "Sizin sadece söyleyeceğiniz şudur: *Ey insanların Rabbi, zararını defet ve şifasını ver. Şifa verici ancak sensin. Senin müsaaden olmadan hiçbir ilaç, hiçbir hastalığı iyi edemez." (Mişkât el-Mesâbih). Kur'an-ı Kerim ayetlerinin de, tıp İlminin hakiki değeri hakkındaki ifadeleri, İlaç alınmasının lüzumuna ve fakat mutlaka Allah'a güvenilme-sinin gerektiğine işaret etmektedir: "De ki: 'Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindin' " (6: 162).
Hijyen Ve Sıhhat
Kur'an-ı Kerim, vücut, elbiselerin ibadet yerlerinin temizliği ile genel hijyen üzerinde önemle durmuştur. Günlük ibadet, inananlarda zarafet ve temizlik itiyadını geliştirmiştir. İbadet pis bir vücut ve kirli elbiselerle yapılamayacağı için, müslümanlar vücut ve elbiselerini temiz tutmak zorundadırlar. Bundan dolayı onlar kendilerini ve elbiselerini her çeşit kirden armdırmahdırlar. islâm, günlük ibadetlerde, günde beş sefer ellerini ve yüzlerini yıkamayı, haftada en az bir sefer de vücutlarım yıkamayı zorunlu küar.Zaten müslümanlar ibadetlerinden önce abdest almak zorundadırlar. "Ey İman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi yıkayın. Başınızı mesnedin, ayaklarınızı da yıkayın. Eğer cünup iseniz boy ab-desti alın. Allah size bir güçlük getirmez, fakat sizi tertemiz yapmak ister." (5: 6).
Rasulullah @ da temizliğe, bilhassa her namazda abdest almaya son derece önem vermiştir. Hz. Ali şu hadisi rivayet etmiştir: "Namazın anahtarı abdesttir" Yine: "Cennetin anahtarı ibadet, ibadetin anahtarı ise temizlik ve abdesttir!' hadisini de Hz. Ali rivayet etmiştir. Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre bir gün Peygamber @ ashabına sormuş: "Sizlerden biriniz evinin önünde akan bir derede gündü beş kere yıkanırsa onda kirden eser kalır mı?" Sahabiler'hayır1 kalmaz diye cevap verirler. Rasulullah @ bunun üzerine: "Günde beş kere kılınan namaz da bunun gibidir. Bütün günahları silip süpürür;' Abdest maddî kirleri, namaz ise manevî kirleri {yani günahları) temizler. Abdest, burun, gözler, dişler, yüz, ayaklar ve saçın günde beş kere yıkanmasından ibarettir.
Peygamber @ her namazdan önce dişlerin temizlenmesine büyük önem vermiştir. O, müslümanlara her Cuma günü ve her cinsi temas sonunda gusul almayı zorunlu kılmıştır. Kadınlar da, aylık periyotlarının bitiminde ibadete başlamadan önce yıkanmak zorundadırlar.
Elbiselerin temizlenmesi de o kadar Önemlidir. Kur'an-ı Kerim, elbiselerin temizlenmesinin önemini şu şekilde belirtir: "Ey Adem-oğullari! Her namazınızda süslü elbisenizi giyiniz." (7: 31). Hz. Peygamber @ temizliği tavsiye ve teşvik etmiştir ve kendilerini devamlı temiz tutan insanları nasıl tasvip ettiğini şu sözleri ile ifade etmiştir: "Temizlik imanın yarısıdır!' Kur'an-ı Kerim şöyle der: "Allah pisliklerden pak olanları sever." (2: 222) Kur'an-ı Kerim ve Sünnet'deki bu ve buna benzer ikazlar, ilk müslümanlan şahsî hijyen ve temizlik konularında etkilemiş ve bu konuda büyük çalışma ve araştırmaların yapılmasına vesile olmuştur. Oruç da İslâm'ın önemli bir ibadeti olup, bir mide temizliği eksersizidir. Bu ibadet, bir yıl boyunca vücutta toplanmış olan zehirli maddelerin yakılmasına imkân verip, vücudun sonraki yıla en iyi şekilde girmesini sağlar.
Ana karnında Ölen çocuğu çıkarmak için yaplan ameliyatlarda kullanılan bazı âletler. ez-Zühre-î Kitâb üt-Tasrifte belirtmektedir.
Burada bahsettiğimiz İslâmî yeme alışkanlığı ve ikazlar, şahsi hijyene olduğu kadar halk sağlığına da büyük katkılar sağlar. Müsade edilen gıda çeşitleri ve ne şekilde yenecekleri hakkında Kur'an-ı Kerim ve sünnet öğretisi sağlık ve hijyen ile yakm bir ilgi gösterir. (Islamic Science, a.g.e., s. 153-184).
Cerrahi
Kur'an-ı Kerim'de, özellikle cerrahi ve anatomik girişimlerden bahseden ayetler yoktur, fakat ima ve tefsir kabilinden olmak üzere, birçok âlim bu konuda aşağıdaki ayetleri zikrettiler: "Senin göğsünü genişletmedik mi? Senden yükünü hafifletip kaldırmadık mı? Öyle ki sırtını çıtırdatıp bükmüş idi." (94: 1-3). Bu konuda, Rasulullah @ çocukluğunda süt annesinin yanındayken vuku bulan bir olay, hadis ve tarih kitaplarında zikredilmektedir: "Mekke'den döneli birkaç ay olmuş idi ki,o ve süt kardeşi koyunlarımızı otlatmakta iken, kardeşi koşarak bize geldi ve dedi ki: 'Beyazlar giymiş iki adam gelip benim Ku-reyşli kardeşimi götürüp yatırdılar ve karnını açtılar ve yıkadılar.' Biz hemen onun yanına koştuk ve onu ayakta ve solgun bir yüzle bulduk. Onu yanımıza alıp ne olduğunu sorduk. O şöyle dedi: 'Beyazlar giymiş iki kişi geldi ve beni yatırarak karnımı açtı. Karnımda bir şeyler aradılar ama ne aradıklarını bilemiyorum.' "
Yukarıda zikredilen ayetler, anlatılan olay Ut birleştirildiği zaman cerrahinin ve anatom: çalışmalarının bir başlangıcı olabilir ve İslâm medeniyetinin ilk devrelerinde birçok tabibi tıbbın bu sahasında çalışmaya teşvik etmiş olabilir. Meşhur tabiblerden, İbnî Sina. Abdul Kasım el-Zührevî, İbni Nefis, İbni el-Küf ve Şemdeddin Ahfazî gibilerinin cerrahî operasyon yapmaları şaşırtıcı olmasa gerektir.
Oftalmoloji (Göz Hastalıkları)
Oftalmoloji de, Kur'an'dan kendi payına düşen teşviki görmüş ve bu konudaki araştırmalar Kur'an tarafından tembih edilmiştir. Peygamber @ da bazı göz hastalıklarının tedavisinde bal kullanılmasını tavsiye etmiştir. Kur'an-ı Kerim'deki birçok ayetin, müslü-man bilim adamlarını oftalmoloji İlmi hakkında araştırma yapmaya yönelttiği aşikârdır. "Şimdi senden perdeni açtık; Artık bugün gözün keskindir." (50: 24). Rasulullah @'ın bu ayeti gözlerinden rahatsız olanlara okumayı tavsiye ettiği söylenir. Bundan dolayı şüphesiz, müslüman bilim adamlarının oftalmoloji sahasındaki araştırma başlattıkları ve bu araştırmaların birçok göz hastalığını iyi eden ilaçların bulunmasına veya görmeyi düzeltecek yolların keşfedilmesine imkân verdiğine şüphe yoktur. Bu hususa, Kur'an-ı Kerim'in aşağıda verilen ayetleri açıkça işaret etmektedir." "Canlarının isteyeceği ve gözlerinin hoşlanacağı ne varsa oradadır." (43: 71). Ayrıca Furkan Suresi'nde şunları okuruz: "Ey Rabbimiz bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözümüzün aydınlığı olacak İyi kimseler ihsan et" (25: 74). Bu ayetler, bazı şeylerin görüşü rahatlatacağına, bazılarının ise onu azaltacağına delalet etmektedir. Diğer bir deyimle, bu ayetler
şunu göstermektedir: Göz hastalıklarında, onu düzeltecek veya daha etkili görmeyi sağlayacak tedavilerin bulunması insan bilgisi dahilindedir.
Kur'an-ı Kerim, gözün görme kabiliyetini nasıl kaybedebileceğini izah etmektedir: "O şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek; onları aydınlatınca da ışığı altında yürürler ve karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah di-leseydi onların işitme ve görme duyularını da giderirdi." (2: 20). Aynı surede: "Allah onların kalplerine, kulaklarına mühür vurmuştur. Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır." (2: J) ifadesini görürüz. Yine Câsiye Su-resi'nde: "Allah kulağını ve kalbini mühür-leyip gözüne de bir perde çekmiştir!' (45: 23) denmektedir. Mülk Suresİ'nde şunları okumaktayız: "Sonra gözü, tekrar tekrar çevir; nihayet o göz, zelil ve hakir olarak sana döner." (67: 4). Bu ayetler bazı göz hastalıklarının tabiatına işaret etmekte ve bu sahadaki araştırmaları yol gösterir bir mahiyet ar-zetmektedir. Bunlar, bilim adamlarına, bu konudaki araştırmalarına devam etmeleri hususunda yeterli bir teşvik ve yönlendirme sağlamıştır. Nur Suresi'ndeki bir ayet şöyle demektedir: "Şimşeğin parıltısı nerdeyse gözleri alıverecek"(24: 43). İslâm medeniyeti içinde Zerrindest (Altın el) diye de bilinen Ebu Ruh Muhammed el-Curanî, Huneyn b. İshak ve Ali b. İsa gibi büyük oftalmologların yetişmesine vesile olan Kur'an-ı Kerimdin bu telkininden başkası değildir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
HZ. MUHAMMEDİ SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
YÖNETİCİ VE DEVLET ADAMI
Giriş
Yüzyıllar boyu Arap Yarımadası yönetimden mahrum kalmıştı. Doğuda Fars, batıda Roma imparatorlukları bölgeye hâkimdi. Bu imparatorluklar Arapları doğrudan yönetmemelerine rağmen büyük etkinliğe sahiptirler. Araplar klan ve kabilelere bölünmüşlerdi; her kabile kendi kabile reisi'tarafından yönetilmekteydi. Mekke'de de yerleşim merkezinin yönetimi Kureyş reislerinin elindeydi. Kabileler arasında sık sık çarpışmalar başgöstermekte ve müttefik güçlerin varlığında çatışmalar bütün bölgeye yayılmaktaydı. Kabile kan davaları sıklıkla yıllarca süren, fazlaca kan dökülen savaşlara dönüşmekteydi. Yağmalama ve ganimet alma olağandı, kuvvetli kabileler tarafından saldırıya uğrayıp köleleştirildiklerinden zayıf kabileler acınacak sefil bir hayata sahiptiler. Genelde İbrahim @'m dininden gelmekteydiler; ancak bu dinin temel öğretilerini tamamen unutup puta tapıcılığa dönmüşlerdi. Belli başlı dini merkezleri olan Kabe, ağzına kadar putlarla doluydu.
Rasulullah @ bu çevrede doğdu. Siyasi olarak Araplar yüzlerce kabileye bölünmüşlerdi. Sürekli savaşta olmalarına ilaveten hayli ahlâk dışı bir hayat sürdürüyorlardı; içki, kumar ve zina toplumun bütün sınıflarında, özellikle varlıklılar arasında yaygındı. Mu-hammed @ peygamberlik görevine 40 yaşında başladı; 23 yıl içerisinde bu parçalanmış topluma birlik getirerek onlara yeryüzünün bu parçasında ilk kez kanun ve nizamı yerleştiren kuvvetli bir merkezi yönetim armağan etti. Bir insanın karanlık ve cehaletin ortasında tek başına kıyam etmesi ve yurdunun insanlarını kendine katılan birkaç kişi dışında tüm insanlığa rağmen bilgi ve iyilik ışığına çağırması mucizeden başka bir şey değildir. O uğraşına aralıksız devam etti ve çeyrek yüzyıldan daha az bir sürede tüm kavimleri İslâm Bayrağı altında birleştirmeyi başardı; onlara kendisinden sonra da gelişen,-aynı zamanda tüm komşu kurulu imparatorlukları yenip hepsini İslâm kardeşliği bağıyla birleştiren güçlü, kuvvetli, merkezi bir yönetim sağladı.
Siyaset Felsefesi
Rasulullah @ bu kaotik ve savaş tutkunu ülkede sadece kanun ve düzeni kurmakla yetinmemiş, onlara fert ve bir bütün olarak toplumun temel haklarını ifade eden anayasa ilkelerinin dokunulmazlığını güvence altına alan, işlerlik sahibi bir yönetim sağlayan en dengeli ve en mükemmel yazılı anayasayı da armağan etmiştir. Bu anayasa, hâkimiyetin sadece Allah'a verildiğini, O'nun gerçek-mutlak hükümdar (el-Hakîm) ve yaratıklarının yöneticisi (el-Vali) olduğunu, böylece O'nun kanunlarına mutlaka itaat edilmesi ve İzlenmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktır. Dünya üzerinde vekil olarak yönetim hakkının herhangi bir aileye, zümreye ya da sınıfa değil bir bütün olarak ümmete ait olduğunu kabul eder. Yanısıra, anayasanın kendisi kadar kutsal ve dokunulmaz olan kesin ve sahih haklan ferde garanti eder. Bu prensipler islâm anayasasının çekirdeğini teşkil eder ve kalıcı yönetim sistemi ile gücün ve yetkinin intikali ilkesini güvence altına alır. Anayasanın gölgesinde fertlerin temel haklarının güvence altına alınması Ra-sulullah @'ın siyaset ilmine yapmış olduğu en saygın katkıdır.
Siyasi Esaslar
Hz.Peygamber @'ın yönetiminin diğer bir hususiyeti de toplumda adalet, iyilik ve fazilet sistemini meydana getirmesi; renk, akide ve ırk ayrımı gözetmeden tüm insanlara adalet ve eşitliği garanti etmesidir. Düşmanları bile adaleti başka birindan değil, sadece Re-sulullah @'dan sağlayacaklarını bilirlerdi. Açık ve gizli entrikalarına ve düşmanlıklarına rağmen çekiştikleri meseleleri ona getirirlerdi. Rasulullah @, uzunluğu ve genişliği boyunca Arap Yarımadası'nda hak ve adalet üzerinde yükselen idarî ölçüleri ortaya koyarak toplumun her kesimi arasında adaleti tarafsızca uyguladı. Gerek kendi kişisel misalı, gerekse yerel yöneticiler ve vergi toplayıcılarına gönderdiği emirleri ile herkese karşı doğru ve âdil olan yönetimin önemini ve bu yönetime olan ihtiyacı vurgulamıştır: "Allah'a en sevgili ve diriliş günü O'na en yakın olan olan kişi âdil yönetici (imam) olacaktır". "Eğer yetkili kılımrsan Allah'tan kork ve âdil davran." "Herhangi birisi Allah tarafından müslümanları ilgilendiren mesele üzerine yetkili kılınır ve onları ihtiyaçları, .yoksulluğu ve zaruretleriyle ilgilenmekten yüz çevirip kaçınırsa, Allah da onun ihtiyaçları, yoksulluğu ve zaruretinden yüz çevirir." (Mişkât). Bu şekilde adalet ve eşitliğin devletindeki bütün insanlara uygulanmasını sağlamak İçin elinden geleni yapmıştır. Rasulullah @, içerisinde iyiliğin (maruf) teşvik edildiği, kötülüğün (münker) engellendiği bir toplum oluşturmak amacıyla etkili adımlar attı. Toplumun moral değerlerini zayıflatıp sonunda helâka götüren ahlâksızlık ve müstehcenliğe bulaşmadan terbiyeli, dürüst, temiz ve huzur dolu bir yaşantı sürülebilmesi için toplumda maruf ve münker hassasiyetinin gelişmesi gerekliydi. Toplu halde yaşamayı iyilik ve ahlâk kavramları üzerine organize etmek ve bunun elde edilmesinde yardımcı olacak bütün faktörleri teşvik etmek, engelleyici faktörleri menetmek O'nun insanlara miras olarak bıraktığı yönetim ve idarenin çarpıcı bir özelliğidir. Rasul'ün şöyle dediği rivayet olunur: "Nefsim elinde olan Allah adına yemin ederim ki, ya marufu (iyi ve doğru) emreder, münkeri (çirkin ve yanlış) nehyedersiniz ya da Allah size kendisinden şüphesiz bir ceza yollar. Sonra siz Allah'a yakarırsmız da cevap da alamazsınız." (Mişkât)
Rasulullah @ devletin her vatandaşına geçinme hakkı tanıyarak Allah'ın hükümranlığını yeryüzünde tesis etmekte gerçekten başarılı oldu. O'nun yönetimi tarafından yoksulların, yetimlerin ve düşkünlerin haklan tamamen dikkat edilip gözetildi; hiçkimse açlıktan ölmeye ya da dilenmeye terk edilmedi. Fakir ve düşkünlerin toplumun zengin üyelerinin mallarından alınması gerekli hakka (zekât) sahip olduklarını Rasulullah ashabına ısrarla belirtti. Bu pay onların meşakkatlerinin karşılığıydı; yardım olarak değil iadesi gerekli bir hak olarak onlara geri verilmeliydi. Kur'an bunu gerçek inananların özellikleri arasında zikreder. "Ve onların mallarında da dilenip-isteyen ve (iffetlerinden dolayı istemeyen) yoksullar için bir hak vardır." (51; 19) "Ve onların mallarında belirli bir hak vardır; saile ve yoksula" (70; 24,25). Kur'an yoksulların bu hakkını tanımayanları, normal günlük ihtiyaçlarını karşılamakta onlara yardımcı olmayanları lânet-lemektedir. Şu ayetler cehennemlikleri tanımlamakta ve onları neyin cehenneme getirdiği anlatılmaktadır:"... Çünkü o, büyük olan Allah'a iman etmiyordu, düşküne yemek vermeye önayak olmuyordu," (Hakka Suresi; 69: 33-34). "işte yetimi itip-kakan, yoksulu doyurmaya önayak olmayan odur." (Maun Suresi; 107: 2-3).
Rasulullah @, zekâttan farklı olarak mal üzerinde verilmesi gerekli olan başka bir hakkın varlığından bahsetmiştir: "Bir müs-lüman diğer bir müslümanı çıplakken giydi-rirse, Allah da onu cennettin yeşil giysileriyle giyindirir; bir müslüman diğer bir müslümanı açken doyurursa A'lah'da onu cennetin meyveleriyle doyurur ve bir müslüman diğer bir müslümana susamışken su verirse, Allah da ona içmek için akan saf şaraptan verir" (Mişkât). Bu Kur'an ayetleri ve Rasulullah @'ın sözleri, onun kurmak istediği toplum şekli için açık izler taşımaktadır; bir toplum ki içerisinde hiçbir yoksul ve düşkünün ölmeye terkedilmediği, aksine daha az talihli tüm üyelerinin ekonomik ihtiyaçlarını bütünüyle karşılayacak yeterli sosyal adalet ve sosyal güvenlik sisteminin hem devlet, hem de fert düzeyinde gerçekleştiği bir toplum. İşte bu toplum Muhammed @'ın planladığı, kurduğu ve haleflerine bıraktığı toplumdur ki, çeyrek yüzyıldan kısa bir sürede bu toplumun, kurulmasını başarmıştır. Problemlerinin büyüklüğüne, diğer uluslar ve toplumların ulaşmak için çok uzun zaman harcadıkları hedeflere erişmekteki zarafet ve çabukluğuna dikkat ediniz. Halkını önce mükemmel öğretim, delil sunma ve muhakeme yoluyla Allah'ın hükmüne boyun eğmeye alıştırdı, içlerindeki edep ve adalet fikirlerini geliştirdi, gerek mahir gerekse akıllı karar ve çabalarıyla onlara siyasi ve dînî birlik getirdi, ülkede kanun ve nizamı kurdu; sonra da onların tüm kabullerini kökten değiştiren inkılâbî sosyal değişiklikleri sundu. Sayılan bütün bu başarılar Rasulullah @'ın âdil ve müşfik idaresinin sonuçlarıydı.
Pratiğe Yatkın Politika
Allah'ın Rasulü Muhammed @'ın siyaset felsefesine diğer büyük katkısı da istişare kavramıdır. Otokratik ya da aristokratik bir yönetim yerine her düzeyde istişare esasına dayalı yönetimi ortaya koymuştur ki bu, hal-km kaynağıdır. Küçük ya da büyük olduğuna bakılmaksızın her düzeydeki idari ve siyasî kararlar halkın temsilcileri ile hususî istişareden sonra Rasulullah @ tarafından alınırdı. O, halkın refahını ilgilendiren tüm meselelerde insanları istişareye başvurmalarını teşvik eder ve kişisel uygulamaları ile onlara örnek oluştururdu. Herhangi birinin sayıca çok az olsalar bile diğer insanların meselelerinde yetkili kılındığında onlarla istişare etmeden, istek ve rızalarını öğrenmeden hareket etmemesi gerektiğini, aksi takdirde Adalet Günü'nde şiddetli bir akibetle karşılaşacağını ısrarla belirtirdi. Demiştir ki; "On (ya da daha fazla) kişiyi yönetmiş olan her kişi kıyamet gününde Allah-u Teâlâ'nm huzuruna elleri boynuna zincirlenerek gelecek; ya adaleti ile serbest bırakılacak, yahut günahları yüzünden helak edilecektir.", "Kullarının işlerini üzerine alması Allah tarafından dilenmiş birisi iyi bir müşavere ile bunları korumazsa cennetin güzel kokusunu koklayamaz." (Mişkât). Abdullah b. Ömer tarafından yapılan bîr rivayette Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz. Halk üzerine yönetici (imam) olan bir çobandır ve sürüsünden sorumludur; erkek, ev sakinlerinin çobanıdır ve sürüsünden mesuldür; kadin, kocasının eviyle ve çocuklarla görevli çobandır ve onlardan sorumludur; köle, sahibinin malı üzerinde çobandır ve ondan mesuldür. Bu yüzden her biriniz bir çobansınız ve her biriniz sürüsünden mesulsünüz.'' (Miş-kât). Rasulullah @'ın bu sözleri onun diğer insanların, hatta kişinin birkaç kişilik ailesinin bile meselelerine ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Milyonlarca insanın katıldığı, milyonlarca insanı ilgilendiren devlet meselelerine nasıl önem verilmesi gerektiğini de gösterir. Mutlak hükmedici Allah tarafından insanları ilgilendiren meselelerde onlarla istişare etmesi "Ve onlarla istişare et. Sonra bir karar aldığında Allah'a güven." (3: 159) ayeti ile Rasulullah @'a emredilirken, bir ya da birkaç kişi, asıl vekil olan insanlarla istişare etmeksizin ülke meselelerini yürütme sorumluluğunu nasıl üstlenebilir? Nitekim, ülke sorunlarının çözülmesinde her seviyede istişare prensibini ortaya koyan ve yönetime gerçek âdil bir kimlik kazandıran Rasulullah @'dır.
Ehil Kişi Tayini
Allah'ın Rasulü @'m yönetim ölçülerinin bize yansıyan diğer bir yönü de sorumluluk mevkilerine- tayinde seçimin sadece yeterlilik üzerine kurulması ile adaylar arasında kesin bir eşitliğin sağlanmasıdır. Muhammed @, İslâm'ı benimsemiş Kureyş ileri gelenlerini bir tarafa bırakarak yöneticileri, komutanları ve zekât tahsildarlarını sıradan insanlar içerisinden atadı. Cafer (Rasul'ün yeğeni) ve Halid b. Velid gibi insanlar sıradan birer asker olarak görev yaparken, köle olan Zeyd b. Haris'i onlara kumandan tayin etti. Yirmili yıllarının başlangıcında bir genç olan Üsame b. Zeyd liderliği altında, o ana kadar gönderilen bütün kuvvetlerden daha büyük bir ordu görev yaptı ki Ali, Osman, Ömer, Ebu Bekir, Abdullah b. Cerrah ve diğerleri (Allah hepsinden razı olsun) onun komutası altındaydılar. Sonraları Üsame'nin izniyle, Rasulullah @ Ebu Bekir'i danışmanı olarak kullanabilmişti. Benzer şekilde Rasûl @ sosyal statülerine bakmaksızın İnsanları sadece ehil olmalarıyla diğer üst-düzey sorumluluk görevlerine tayin etti. Sıklıkla yaptığı gibi sefer için ayrıldığı anlardan birinde fakir ve âmâ olan İbn Maktum'u vekili olarak bıraktı. Böyece o, bütün insanlara benzer ve eşit davranılması, sosyal statü gözönünde bulundurulmadan sadece ehliyet hususuna bakılarak normal ya da üst-düzey vazifelerine âdilce tayinlerde bulunulması için kendi uygulamalarıyla örnek oluşturmuştur. Zaten bu husus onun tarafından bir hukuk ilkesi olarak ortaya konmuştur.
Kısım 1
Anayasa
Rasul Muhammed @ insanlığın siyasî tarihinde yazılı anayasa fikrini ortaya koyan ve beşikten mezara kadar insan hayatının her yönünü kapsayan şümullü bir anayasayı insanlığa armağan eden ilk insandır. İyi bir anayasanın bütün temel ilkelerini içeren bu temel nizam, İslâm Devleti'nin yapısını, faaliyet alanını ve hedefini, yönetim organlarının fonksiyon ve yetkilerini, vatandaşların hak ve sorumluluklarını, savaşta ve barışta devletin diğer yönetimlerle ilişkisini ortaya koyar. Bu anayasanın ilk kaynağı insan ak-tivitesinin her alanını yönlendiren emir ve öğretileri kapsayan Kur'an'dır. Anayasanın ikinci kaynağı Kur'an öğretisine canlı bir şekil verip Allah'tan gelen vahiy ışığında insanın bütün yaşantısını içeren siyasî bir sistem geliştiren Rasulün Sünneti'dir. İslâm Devleti'nin yapısını teşkil etmekte yardımcı olan üçüncü faktör, ayrılıkları ileri gelen âlimlerin konsesyumuna sunma prensibidir. Ancak bu sonuncu kaynak Kur'an ve Sünnetle kıyaslandığında ikincil derecede önemi haizdir. Şimdi İslâm Anayasası'nın temel ilkelerini sırasıyla inceleyelim.
1- Allah'ın Hükümranlığına İtaat
Kur'an, devletin bu kavramı kabulüne büyük önem atfederek, itaati bütünüyle kâinatın ya-ratıcısı ve hükümdarına mahsus kılar. "Hüküm yalnızca Allah'ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan yol (din) işte budur." (12: 40). Bu âyet bütün insanlığa tek olan Allah'tan başkasına itaat etmemeleri gerektiğini gösteren açık bir emirdir. Ve bu emir hayatında ahlâkî, ruhî, toplumsal, siyasî, kısaca tüm yönünü kapsar. Kur'an hayatın tüm bu cephelerinde İnsanın Allah'a itaat etmesini ve sadık kalmasını apaçık ilan etmiştir. "... Ve Rab-bi'ne ibadette (itaatte) hiç kimseyi O'na ortak tutmasın." (18: 110), "Haberiniz olsun, yaratmak da, emretmek te (yalnızca) O'nun-dur." (7: 54). Kur'an Allah'ın yalnızca yaratıcı ve ilâh olmadığını, aynı zamanda hük-medici (el-Hakem) ve Melik olduğunu zikreder. "De ki: insanların Rabbine sığınırım, insanların Melikine (yöneticisine, sahibine) ve insanların gerçek ilâhına.," (114: 1-3). Melik ve hükmedici olarak Allah dilediğine yeryüzünün yönetimini verir. "De ki: Ey mülkün sahibi Allah'ım, sen dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın..." (3: 26). Kur'an'ın şu ayeti Allah'ın hakimiyetinin siyasî ve hukukî yönünü gösterir: "Rabbinden size indirilene uyunuz, O-ndan başka (öyle isimlendirilen) velilere (dostlara, koruyuculara, yardımcılara) uymayın..." (7: 3). Allah'ın emirlerine itaat etmeyen ve uymayanları Kur'an Özellikle inanmayanlar (kâfirler) olarak isimlendirir. "Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte onlar kâfir olanlardır." (5: 44), "Onlar zalim olanlardır." (5: 45), "Onlar fasık olanlardır." (5: 47). Allah'ın hükümranlığı ilkesi Kur'an'da çeşitli söz dizinleriyle açıklanır, ancak hepsinde de O'nun kanununun ve O'-nun gösterdiği yaşam yolunun mutlak üstünlüğü fikri hâkimdir. "Siz O'nu bırakıp ancak sizin ve atalarınızın taptığı bir takım (anlamsız, boş) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yalnız AlIah'mdır.O,kendisindenbaşka-sına kulluk etmemenizi em ret m iştir. Dos doğru olan yol (din) işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (12: 40), "Allah ile birlikte başka ilâhlar edinme, yoksa kınanmış ve kendi basma (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun. Senin Rabbİn yalnız kendisine kulluk(ve itaat) etmenizi emretti." (17: 22-23).
Bu ayetlerle, Kur'an Allah'ın siyasî ve hukukî hükümranlığı kavramını aydınlatmaktadır. Müslüman fakihler arasında hukukî hükümranlığın kesinlikle ve öncelikle Allah'a has olduğu hususunda tam bir ittifak vardır. Al-lame Amidî'ye göre; "Bil ki, Allah'tan başka hiçbir hükümran yoktur ve O'nun verdiğİ emirler dışında hiçbir emir itaat edilmeye değer değildir!' Şeyh Muhammed Kadirî şöyle yazmıştır: "Emretmek Allah'a has yetki olduğundan O'nun dışında hiçbir kimseye emretme yetkisi verilmemiştir. Bu, tüm müs-lümanların ortaklaşa kabul ettikleri bir husustur." (Ebu'I-Alâ Mevdudî, The Islamic Low Constitution), Bu yüzden, bir devleti İs-lâmî yapan ilk ve önde gelen prensip Allah'ın hâkimiyeti kavramını kabul etmesidir. Allah'ın hukukî ve siyasî hükümranlığını kabul eden; O'nun kanununa, sunduğu yaşam şekline itaat eden ve her kayıt ve şart altında O'nu ibadet edilmesi gerekli yüce tek güç olarak tanıyan devlet, gerçekten İslâm Dev-leti'dir.
2- Rasulullah @'a İtaat
Rasuîullah @ yeryüzünde Allah'ın siyasî ve hukukî hükümranlığını temsil eden yegane yetkili kimsedir. Bu yüzden Allah'ın hükümranlığını kabul eden kimseler üzerinde Allah Rasulü'nün itaate hak kazanması, ilk prensibi kabul etmenin tabiî bir sonucudur. Bütün müslümanlar ferdî olduğu kadar toplum platformunda da, Rasul @'m kararlarını itirazsız kabul etmek, Rasul @ tarafından konan modele itaat etmek ve bunu uygulamak zorundadır. Aşağıda gösterildiği üzere Kuran bu ilkeyi çok net bir şekilde açıklamıştır.
(a) "Bîz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik." (4: 64), (b) "Kim Rasul'e itaat ederse gerçekte Allah'a itaat etmiştir." (4: 80), (c) "Rasul size ne verdiyse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan da sakının." (59: 7), (d) "Biz sana Kitab'i hak olarak indirdik ki, şübhesİz, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hüküm veresin." (4: 105), (e) "Hayır, öyle değil; Rabbinean-dolsun,aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp, sonra senin verdiğin hükme, içlerinde bir burukluk duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, İman etmiş olmazlar." (4: 65).
Böylece, anayasanın ikinci prensibi yukarıda zikredilen Kur'an ayetlerinden çıkarılabilir ki, ilk prensiple birlikte hukukun önemli bir kaynağı olarak kabul edilir. Yönetim, yasama, yürütme ve yargı organlarının hiçbirisi Rasulullah @'m sünnetine başvurmaksızın hareket edemez.
3- Vekâlet (Hilâfet)
Anayasa'mn üçüncü temel prensibi İslâm Devleti 'nin statüsü ile ilgilidir ve şu ayetle açıklanmıştır; "Allah içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara vaadetmiş-tir; hiç şüphesiz, onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacaktır." (24: 55). Ayet anayasanın üç temel ilkesini birlikte aydınlatmaktadır, a) İslâm Devleti müstakil hükmetme statüsüne değil, vekâlet statüsüne sahiptir, b) Vekâlet (hilâfet) herhangi bir şahsa, gruba ya da aileye verilmiş olmayıp, bütün müslüman topluluğuna aittir. Bu iki mefhum vekâletle ilgili bölümde (Kısım 6)' açıklanacaktır. Bu iki ilke İslâm Devleti'nden hükümranlık statüsünü uzaklaştırmakta ve onu bizzat hükümran olan Allah'ın vekili yapmaktadır, c) Vekâlet (hilâfet) İlkesi sadece ve sadece Allah'a inanıp, salih amel işleyenlere, diğer bir deyişle söz ve amelde gerçek mümin olanlara (salihûn) mahsustur. Onlar diğer mabudlara itaatten bütünüyle uzaktırlar, kendilerini tüm samimiyetleri ile tek ilâh (Allah)'a ibadet ve itaat etmeye adamışlardır, sadece O'nun Hükümranlığını, Melikliğini ve Rabliğini tanırlar. Yeryüzünde hilâfet gerçekte bu insanlara vadedil-miştir; sadece 'dudak servisiyle yetinen' ve yaptıklarıyla sözlerini yalanlayanlara değil. Bu sonuncular ne bu mevkiîye lâyıktırlar, ne de bu vaat onları kapsar.
Gereksiz yanlış anlamalardan ve yorumlardan kaçınmak İçin yazıda sıklıkla kullanılan hilâfet kelimesinin anlamını açıklamak tevcihe şayandır. Hilâfet kelimesi üç anlam taşır. Birincisi, Allah tarafından bağışlanan güç ve otoritenin taşıyıcısını ya da sahibini gös-
İslami Okul Okulların En Önemlisi