Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 1.4 - 1.Cilt
5- Devlet Başkanı (Emir) Ve Diğer Görevlilerin Nitelikleri
6- Devlet Teşkilatı Riyasetinde Kadının Bulunmaması
8- Nihaî Otorite Olarak Kur'an Ve Sünnet
9- Kanun (Şeriat'ın) Üstünlüğü Ve Hâkimiyeti
11- Gayri Müslimlerin (Zımmîlerin) Haklan
İSLÂM DEVLETİ'NİN YAPISI VE KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ
İslâm Devleti'ne İtaatin Derecesi
3- Emir Sahiplerine (Ulu'l-Emre) İtaat:
4- Nihâî Otorite Allah Ve Rasulü'dür:
İSLÂM DEVLETİ VE VEKÂLET KAVRAMI
Teokrasi Ve Vekillik (Hilâfet)
İSLÂM DEVLET ORGANLARININ YAPILARI VE YETKİLERİ
Devlet Organları Arasındaki İlişkiler
RASULULLAH @'IN ROLÜ VE STATÜSÜ
Ülke Meselelerinin Yürütülmesi
Devlet Kararnameleri (Ferâmîn)
1- Vaatlerin Yerine Getirilmesi
Necran Halkı İçin Rasulullah @'m Himayesi
Medine'de Yahudilerle Yapılan Antlaşma
Dumetü'l-Cendel Yöneticisi Ukeydir İle Sulh
Hadramut Meliki Vâil b. Hucr İle Sulh
Muttarif b. el-Kahin el-Bahilî ile Sulh
ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE DIŞ POLİTİKA
2- Antlaşmaü Gayri Müslim Ülkeler
2- Antlaşmalı Gayri Müslim Kabileler...
3- Antlaşması Bulunmayan Gayri Müslimler
Habeşistan Kralı Necâşi Asham'a İlk Mektup
Habeşistan Kıralı Necâşi Asham'a İkinci Mektup
Bahreyn Yöneticisi Miinzir b. Sâvâ
Uman Yöneticileri Ceyfer Ve Abd el-Cülendâ
terir. Bu mânada Adem @'ın tüm nesli yeryüzünde vekildir. İkincisi, Allah'ın hükümranlığını tanıyan ve Allah tarafından Rasu-1Ü aracılığıyla ulaştırılan şeriat kanunu ışığında hilafet güç ve otoritesini kullananları gösterir. Bu manasıyla da yeryüzünde Allah-ın hükümranlığını kabul ettiği için bunu hakkeden gerçek müminler halife olarak isimlendirilebilirler. Diğer yönden, kâfirler ve zalimler O'nun mülkünde O'nun verdiği salâhiyeti O'na isyan etmekte kullanmaktadırlar. Üçüncüsü, iktidar sahibi bir otorite ya da ulusu diğeri ile değiştirmek anlamım taşır. Bu anlamlardan üçüncüsü birinden miras alma ya da teslim alma manasında kullanılırken İlk ikisi temsil etme vurgusuna sahiptir. Anlaşılacağı üzere, yukarda alıntılanan ayetlerde zikredilen vekillik, Allah'ın hükümranlığına samimiyetle inanan ve ülkenin meselelerini O'nun hukukuna uygun olarak çözümleyen yönetim ve otoriteyi göstermektedir. Bu ayetlerde zikredilen hilâfet kavramını yalnızca otorite ve güç olarak alan kişilerin, hilâfet kurumu hakkında yanlış sonuçlara ulaşmaları, şüphe ve karanlık vadilerinin çıkmazlarına saplanıp, Allah'ın dosdoğru dininden sapmaları muhtemeldir. (Ebu'l-AlâMevdudî,'The Islamic Lawand Constitution').
4- Hilafetin Yapısı
Hilâfetin yapısı ve nasıl görev yaptığı "...İşler kendi aralarında şûra iledir?' (42: 38) ayeti ile açıklanmıştır. Şu ayetlerle de Rasulullah @'ın şûra toplantılarım başlatması istenmiştir: "Ve (yapacağın) işler husususunda onlarla müşavere et. Bir kez azmedersen de artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah kendine tevekkül edeni sever." (3: 159). Bu ayetle müslümanlara meselelerini tek yönlü ya da keyfi değîl, aralarında ortaklaşa İstişare ile karara bağlamaları emredilmektedir. Gerçekte istişare vekillik kurumunun temel bir direği, îslâmî yaşantının önemli bir niteliğidir. O, anayasanın bir parçasıdır, Allah'ın açık emirlerinden biridir. İhlâli aslında Allah'ın kanununun ihlâlidir.
İstişare prensibi, insanların rızası olmadan kurulmuş olan otoriter yönetimlerin her türünü, monarşik ya da diktatörlük farketmez, dışlar. (A.g.e.).
5- Devlet Başkanı (Emir) Ve Diğer Görevlilerin Nitelikleri
Kur'an, İslâm Devleti'nin bütün görevlileri, temsilcileri ve çalışmaları için genel nitelikler ortaya koymuştur. Diğer insanlara örnek olması beklenen devlet başkanı, danışmanları ve yardımcıları bu nitelikleri daha yüksek bir seviyeye çıkarmalıdır. Bu nitelikler aşağıda gösterildiği üzere Kur'an da değişik şekillerde zikredilmiştir.
a- Şefkat, Yumuşaklık. "Allah'tan bir rahmet dolayısıyladır ki, onlara yumuşak dav-randın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çevrenden dağılır giderlerdi." (3: 159), "Güzel davrananlara daha güzel karşılık ve fazlalık vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne de bir zillet. İşte onlar cennet halkıdır; orada ebedî kalacaklardır." (10: 26), "Allah sana nasıl ihsan ettiyse, sen de öyle ihsan et." (28: 77).
b- İyilik. "İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen) en güzel olan şeyle(kötülüğü) sav, o zaman görürsün ki seninle aralarında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.'' (41: 34), "Kötülüğü en güzel şeyle sav; biz onların (seni ne kötü sıfatlarla) nitelediklerini bileniz." (23: 36), "Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu ibret alanlara bir öğüttür." (11: 114).
c- Sabır. "Artık sen de sabret; peygamberlerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi. Onlar için acele de etme." (46: 35), "Ey iman edenler,sabır ve namazla yardım dileyin.Mu-hakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir." (2: 153), "Sana isabet edene (musibetlere) karşı sabrederek dayan, çünkü bunlar azme-dilmesi gereken işlerdir." (31: 17), "Onların söylediklerine sabret ve güzel bir şekilde onları terket." (73: 10).
d- Af. "Affetsinler ve hoş görsünler. Allah-ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayandır, esirgeyendir" (24: 22), "Af yolunu benimse, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir." (7: 198), "Yine de onları affet, aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever." (5: 13), "Öfkelerini yenerler ve insanları affederler; Allah da güzel davrananları sever."(3: 134).
e- Hoşgörü. "Allah'tan başka yalvardıkla-rına sövmeyin ki, sonra onlar da haddi aşarak bilmeden Allah'a sövmesinler. İşte böyle, biz her ümmete yaptıklarını süslü (çekici) gösterdik. Sonra onların dönüşleri Rab-binedir ve O onlara ne yaptıklarını haber verecektir." (6: 108), "Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir yükümlülük, senin hesabından da onlara bir yükümlülük yok ki onları kovup ta zalimlerden olasın." (6: 52), "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim ta-ğutu inkar edip Allah'a inanırsa, o kopma-yan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (2: 256).
f- Tevazu. "İnsanlara yanağını kibirlenerek çevirme ve böbürlenerek yeryüzünde yürüme. Zira Allah, kendini beğenip böbürlenen insanı sevmez." {31: 18), "Ve Rahman'ın kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler,cahiller kendilerine laf atarlarsa 'selâm' derler." (25: 63), "Boş laf (konuşanlara) rastladıklarında vekar ile geçip giderler." (25: 72).
g- Adalet. "İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder" (4: 58), "Söylediğiniz zaman, yakınınız dahi olsa, adil olun" (6: 153), "Andolsun biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı da İndirdik." (57: 25), "Ey inananlar! Allah için adaletle şahitlik edenlerden olun, bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. Âdil davranın, bu takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haber alandır." (5: 8).
h- Emanet ve Ahde Bağlılık. "Ve onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Onlar namazlarını gereği üzere devamlı kılarlar; işte vâris olacaklar onlardır. Ki onlar Firdevs'e vâris olacaklar, orada ebedi olarak kalacaklardır." (23: 8-11), "Hiç şüphesiz, Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi emreder." (4: 58), "Ahitleştiğiniz zaman, Allah'ın ahdini tam yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Çünkü Allah'ı üzerinize kefi! (şahit) kılmışsımzdır. Şüphesiz, Allah yaptıklarınızı bilir". (16: 91).
Kur'an'da değişik yerlerde zikredilen bu niteliklerin bir kısmı şu ayetlerde biraraya toplanmıştır; "Onlar ki kendilerini yeryüzünde iktidar sahibi kıldığımızda, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, marufu emrederler, münkerden sakındırırlar." (22: 41), "Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; ga-zaplandıkları zaman bağışlarlar. Rablerinin çağrısına icabet ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işleri kendi aralarında şûra iledir; kendilerine verdiğimiz rıziktan infak ederler." (42: 37-38), "Yoksa biz, iman edip de salih amelde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla (bir) mi tutacağız? Yoksa muttakileri fâcirlerle (bir) mi tutacağız." (38: 28), "De ki: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak aklı selim sahible-ri öğüt alıp düşünmektedir." (39: 9) Rasulullah @ da çeşitli vesilelerle bu nitelikleri şu sözleriyle açıklamıştır;
a- "Vefatımdan sonra en iyi şeyleri kendilerine ayıran ve beğenmediğiniz hareketlerde bulunan yöneticiler göreceksiniz."
b- "İyi insanlar arasında —bir parçası olmadıkça— sorumluluk makamından çok fazla nefret eden kimseler bulacaksınız."
c- "Allah herhangi bir kulunu müminlerin idaresine vazifeli kılar, o kimse de idaresin-dekİlere hıyanet ederek ölürse, Allah o kimseye cenneti haram kılar."
d- "idaresi altında bulunanlara adaletle hükmeden âdil kimseler Rahîm olan Allah'ın İndinde nurdan minberler üzerinde otururlar."
e- "Kıyamet gününde Allah indinde kulları arasında en hayırlı mevkide olan âdil ve şefkatli imâm (halife), en kötü durumda olan ise zalim ve insafsız imam olacaktır.
f- "Allah herhangi bir kulun idaresi altına başkalarını verir, o kişi de işi bir istişare ile onları korumaz ise cennet kokularını kokla-yamaz." (Daha fazla bilgi için istişare bölümüne bakınız).
g- "En kötü çobanlar yumuşak huylu olmayanlardır.",
h- "Ey Allah'ım! Her kim ümmetimin bir işi üzerine tayin olunur da onları meşakkate düşürürse, sen de onu meşakkate düşür. Ve her kim ümmetimin bir işi üzerine tayin olunur da onlara rıfk ile muamele ederse, Sen de ona yumuşaklık göster."
i- "Akılsız yönetimlerden koruması için sizleri Allah'a emanet ediyorum." sözü üzerine kendisinden ne olduğunu sorulunca Ra-sulullah @ şöyle cevap verdi; "Benden sonra huzuruna girenlerce yanlış olduğu bilinen fakat zulmünde yardımcı olunan yöneticiler ortaya çıkacaktır. Onların benimle bir ilgileri yoktur, benim de onlarla bir ilgim yoktur. Ancak onların huzuruna girmeyen, yanlışlıklarına inanan ve zulümlerinde yardımcı olmayanlar vardır ki, onlar bana aittir (bendendir), ben de onlara."
j- "Bir yönetici insanlara karşı töhmette bulunmaya çalıştığı zaman onları ifsat eder."
k- Muaviye'ye öğüt verirken Rasulullah @ Şöyle demiştir: "Yetkili kılınırsan Muaviye, Allah'tan kork ve âdil davran." (Mişkât)
l- "İmamlarınızdan (yöneticilerinizden) en hayırlısı, sizi seven ve sizin tarafınızdan sevilenlerdir. Siz onlara dua ederseniz, onlar da size dua ederler. Onların en senlisi, sizi sevmeyen, sizin tarafınızdan sevilmeyen, size lanet eden, sizin de kendisine lanet ettiğiniz kimselerdir."
m- "Allah'a yemin ederim ki bu göreve,biz-den talep eden ya da arzu duyan birini getirmeyeceğim." Mekke'yi gösterir Osmanlı üslûbu kitap süsü (XVIII. yüzyıl).
n- "Ebu Zerr, sen zayıfsın; o bir emanettir ki kıyamet günü rüsva ve pişmanlıktır. Yalnız o emaneti ehil olup alan ve hakkıyla başaran müstesna."
o- "Post peşinde koşan kişi ne^dimizde en güvenilmez kişidir."
p- Ebu Bekr, sorumluluk taşıyan bir tayin hakkında sorduğunda Rasuluİlah @ şöyle buyurdu: "Elde etmeye çalışmayanlar içindir, hırslı olanlar için değil. Kaçınıp sakınanız içindir, karışanlar için değil. Kendileri istemeden teklif edilenler içindir, kendi hak; lan olduğunu iddia edenler için değil!' (Ebu'I Alâ Mevdudî, The Islamic Law and Consti-tution).
Emirler genel olsa bile dürüst, şefkatli, güvenilebilir, Allah'tan korkan, zeki, bilgili, samimi, âdil, mütevazi ve hoşgörülü kimselerin sorumluluk gerektiren mevkilere atanması gerektiği açıkça belirtilmektedir. Özel bir sorumluluk yüküne haiz devlet başkanlığı, bu başkanın danışmanlığı ve yardımcılığı görevlerine gelince, bu mevkilere getirilecek insanların seçiminde ve tercihinde daha fazla ihtimam gösterilmesi gereklidir.
6- Devlet Teşkilatı Riyasetinde Kadının Bulunmaması
Bu konuda Kur'an ve Sünnet'te emirler vardır: "Allah'ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler kadınlar üzerine sorumlu-yöneticilerdir." (4: 34). "Allah'ın kiminizi kiminizden üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri istemeyiniz. Erkeklerin kendi kazandıklarından bir payı olduğu gibi,kadınların da kendi kazandıklarından bir payı vardır'4 (4: 32). "Erkeklerin kadınlar üzerinde sahip oldukları hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde haklan vardır. Ancak erkeklerin onlardan bir üstün dereceleri vardır.." (2: 228). Rasuluİlah @ da, Ebu Bekir'in rivayet ettiği "Kadınları emir edinen bir kavim felah bulmaz" hadisiyle (Buhârî, Neseî, Tirmizî)
İslâm'ın kamu hukukuyla ilgili en önemli bir kuralını koymuştur. Buna göre, İslâm hukukunda 'Amme velayeti' denilen devlet teşkilatı başkanlıkları; yasama, yürütme ve yargıya ait sorumluluk makamları ancak erkek bir vatandaş tarafından temsil olunur. Bu tür, millet otoritesini temsil edecek mevkiye kadın seçilemez. Çünkü kadının fıtratı birçok yönden bu çok ağır vazifeyi yerine getirmeye müsait değildir. Bunun için İslâm hukukunda kadının ahm-satım, şehadet, şirket, vesayet, vekâlet, veraset ve hibe gibi her türlü medenî akit tasarrufları geniş ölçüde geçerli ve ticari alandaki uğraşıları meşru olduğu halde yasama, yürütme ve yargıya ait riyasete seçilebilmesi hususu kadın için bir hak kabul edilmemiştir.
7- İslâm Devleti'nin Amacı
İslâm Devleti'nin amacı şu ayette genel hatlarıyla biraraya getirilmiştir; "Onlar (o kimselerdir) ki kendilerini yeryüzünde yerleşik kılıp iktidar sahibi kıldığımızda, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, marufu emreder, münkerden sakındırırlar." (22: 41). Bu yüzden İslâm Devleti sadece ülke içinde ve dışında barış ve nizamı muhafaza edip, toplumun refahı için çalışmakla kalmayacak, ülkede maruf sistemini de yerleştirecektir. Gerçekte onun ilk görevi maruf ve fazileti teşvik edip emretmek, münkeri kötüleyerek kökünden yok etmektir. Bu amaçlara ulaşmakta 'namazın dosdoğru kılınmasını ve zekâtın verilmesini' sağlamak etkili bir vasıtadır. İçlerinde bulunan maruf ve fazilet lehine hislerini, rnünkere karşı kinlerini geliştirmek için müminler hayatlarında bu iki disiplini canlı tutmakla emredilmişlerdir.
8- Nihaî Otorite Olarak Kur'an Ve Sünnet
Yasama, yürütme ve yargı alanlarındaki tüm olaylarda nihaî otorite Allah'ın Kitab'ına ve Rasulullah'ın Sünneti'ne aittir. "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Rasul'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer •herhangi bir hususta çekişirseniz —Allah'a ve ahiret gününe (gerçekten) inanıyorsanız— onu Allah'a ve Rasul'üne götürünüz. Bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından da daha güzeldir." (4: 59). Bu ayetle üç önemli anayasal mesele aydınlatılmıştır. İlk olarak, müs-lümanlar her halükârda hem ferden, hem de topluca Allah'a ve Rasulü'ne itaat etmek zorundadırlar; bu itaat her çeşit diğer itaatler üzerinde bir önceliğe sahip olmalıdır. Bunun da tabiî bir sonucu olarak, diğerlerine itaat bütünüyle öncelikle itaate göre ayarlanmalıdır. Bu husus şu Kur'an ayetleriyle de desteklenir. "Allah ve Rasulü bir işte hüküm verdiği 2aman artık inanmış bir erkek ve bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçim hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse gerçekten o apaçık bir sapıklığa düşmüştür." (33: 36). Kim Allah'ın indirdi-ğiyle hükmetmezse onlar kâfir... zalim ...(ve) fasık olanlardır!' (5: 44-45-47). Aynı husus Rasulullah @'ın şu sözleriyle de desteklenmiştir;
a- "Masiyetle emrolunmadıkça, hoşgörsün ya da görmesin, müslümanın her hususta ulû'1-emri dinlemesi ve itaat etmesi gereklidir. Masiyetle emrolunduğunda ne dinlemek, ne de itaat etmek söz konusudur.
b- "Kulağı kesik kötürüm bir köle bile sizin üzerinize âmir olsa Allah'ın Kitabına uygun yönettikçe onu dinleyin ve itaat edin".
c- "Masiyete (Allah'a itaatsizlikte) kula itaat yoktur. İtaat ancak marufta (İslâm'a aykırı olmayan, iyilikte) dir"
d- "Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur." (Mişkât)
Yukarıda geçen Kur'an ayetleri ve Rasulullah @'ın sözleri yasama, yürütme ve yargı organlarının Kur'an ve Sünnet'in açık hükümleri karşısında herhangi bir yetkiye sahip olmadıklarını kesinlikle göstermektedir. Kur'an ve Sünnet'in öğretileriyle herhangi bir şekilde çatışacaksa, yasama organı herhangi bir kanunu çıkaramaz; yürütme organı herhangi bir emir veremez. Aynı şekilde Kur'an ve Sünnet'e göre doğru olan kararları da reddedemezler.
Anayasaya ait önemli hususlardan ikincisi, hiçbir gayri müslimin İslâm Devleti'nde yönetici olamamasıdır. Bu hak sadece müslü-manlara aittir. "Sizden olan emir sahiplerine itaat edin..." (4: 59). Hakikaten aşikardır ki ideolojik bir devlette onun Öğretisine inanmayan vebunugünlük hayatında uygulamayan kişi o devletin lideri haline gelemez. Zaten gelebilecek olması îslâmî hayatın ruhu ve öğretisini gülünç duruma düşürürdü.
Üçüncü olarak yukarıdaki söz konusu ayet (4: 59), insanlara ulûl-emr ve yöneticilerden farklı görüş sahibi olma hakkını verir. Emir ve yurttaşlar arasında çıkacak anlaşmazlıklarda mesele kararlan nihaî olan Kur'an ve Sünnet'e götürülür. Kur'an ve Sünnet'in ışığında sorunu çözümleyecek olan sürekli mahkemeler ya da bu sorunlar için özellikle oluşturulmuş yasama organları tarafından karara bağlanır.
9- Kanun (Şeriat'ın) Üstünlüğü Ve Hâkimiyeti
Kur'an'da, yeryüzünde âdil ve maruf sistem kurmak için görevlendirildiklerinden müslü-manlara dost ya da düşman, akraba ya da yabancı, herkese adaletle davranmalarını emreden birçok pasaj vardır. Gerçekte yeryüzünden adaletsizliği, kokuşmuşluğu, fışkı ve tüm münkeri yok edip adaleti ikame etmek Allah rasullerinin görev ve amaçları arasındadır." Şüphesiz, Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder." (4: 58). "Ey iman edenler, Allah için adaletli şahitler olarak hakkı ayakta tutanlar olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. Âdil davranın, bu takvaya daha yakındır." (5: 8). Bu ayetler müslümanlara dost ya da düşmanlıklarına bakmaksızın herkese âdil davranmalarım emretmektedir. Adaletin her düzeyde, herkese uygulanması İslâm Anayasası'nın en önemli esaslarından biridir, Rasulullah @ bizzat insanlar arasında adaletle davranmış ve bunu her müslümana emretmiştir.
a- Veda Hutbesinde şunları söylemiştir; "Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, canlarınız, mallarınız ve ırzlarınız da öyle mukaddestir. (Mişkât)
b- "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Mu-hammed'in Allah elçisi olduğuna şehadet eden bir müslümamn kanı akıtılamaz; ancak (haksız yere) adam öldürmesi, evlendikten sonra zina etmesi ve irtidat etmesi müstesna." (Ebu'1-Alâ Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'ân). Rasulullah @'ın bu sözleri hayat, mal ve namusun dokunulmazlığını sadece müslüman-lara garantiliyor görülüyorsa da İslâm Dev-leti'nde yaşayan tüm gayri müslimlere de aynı dokunuzmazlıkların verileceği hususunda fakihlerin icması vardır. (Daha fazla bilgi için İstişare bölümüne bakınız, Kısım 7 ). Bu yüzden İslâm Devleti'nin tüm vatandaşları bu dokunulmazlıktan faydalanırlar. Hukukî yargılama olmaksızın hiç kimse hapsedilemez; namus ya da mülküne herhangi biri tarafından zarar verilemez. Şeriatın hükümranlığı ilkesi İslâm Devleti'nde bütünüyle yürürlüktedir, bütün insanların hakları ve çıkarları anayasa ile eşit şekilde garanti edilip korunur. Bu devlette, mahkemeden özel yetki belgesi olmaksızın hiç kimse tutuklanamaz, hiç kimse muhakeme edilmeden hapsedilemez. İslâm hukukunun bu yönü 4. Halife Ali (r.a.) tarafından Haricilere söylediği şu sözlerle açıklanmıştır. "Kan dökmedikçe, anarşiye yol açmadıkça, kuvvete başvurmadıkça istediğiniz yerde yaşayabilir, istediğiniz yere göçedebilirsiniz. Ancak bunlardan birini yaparsanız sizinle savaşırım."
Bu sözler, devlete ya da ferde karşı suç islenmediği müddetçe, siyasî farklılıklar yüzünden bir kimseye ya da topluluğa karşı kanunen harekete geçilemeyeceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda İslâm hukukunun yöneten ve yönetilen arasında herhangi bir fark tanımadığını, aralarındaki ihtilafları, eşitliği temel hak alarak adaletle hallettiğini göstermektedir. Vefatından önce Rasulullah @, karşılığım verebilmek için herhangi birinin kendisine karşı bir şikayeti olup-olmadığmı sormuştur. Raşid halifeler de aynı prensiplere dayanarak insanları adaletle yönetmişler, adaletin söz konusu olduğu hiçbir meselede taraf tutmamışlar, hiç kimse aleyhine ayırım gözetmemişlerdir.
10- Sosyal Güvenlik Sistemi
İslâm Devleti Anayasası'nın diğer bir ayırt edici özelliği de sınıf, inanç ve rengine bakmaksızın tüm yurttaşlarına geçim garantisi vererek sosyal güvenliklerini sağlamasıdır. Ülkede hiç kimse muhtaç ve düşkün olarak terkedilmez, devlet tarafından bakımları üstlenilir. Bu, devletin ahlâkî olduğu kadar hukukî bir sorumluluğudur. Kur'an bu sorumluluğu şu sözlerle belirtir:
a- "Onların mallarında dilenip isteyen ve (iffetinden dolayı istemeyen) yoksullar için bir hak vardır." (51: 19).
b- "Onların mallarından bir miktar sadaka (zekât) al kî, bununla onları temizlemiş-arındırmış olursun ve onlara dua et." (9: 103). Rasulullah @ aynı prensibi şu sözleriyle açıklamaktadır;
a- "Allah, müslümanlar üzerine zekâtı zorunlu kıldı. O, aralarındaki zenginlerden toplanmalı ve aralarındaki ihtiyaç sahiplerine dağıtılmalıdır."
b- "Devlet, velisi olmayan kimsenin velisi-dir."
c- "Her kim borçlu olarak ölür ve arkasında bunu ödemek için mal bırakmaz ise ödeme sorumluluğu benimdir (yani ulu'I-emrin). Ancak mal bırakmışsa sorumluluk mirasçılarındır."
d- "Biri arkasında mirasçı bırakmazsi, mirasçısı benim; hem sorumluluklarını (borçlarını) yerine getirmek, hem de varlığını miras almak için" (Mişkât).
Bunlar tüm yoksul ve düşkünlerin ihtiyaçlarını karşılamak için sosyal güvenlik sistemini kurmanın İslâm Devleti'nin anayasal bir sorumluluğu olduğu; bunu tamamen yerine getiremez ise yetki sahibi kişilerin Allah'ın kanununu ihlâl etmiş olacakları ve bu yüzden muhakeme edilecekleri; ayrıca Hesap Günü'nde kötü bir akibetle karşılaşacakları anlamını taşır.
11- Gayri Müslimlerin (Zımmîlerin) Haklan
İslâm Devleti ideolojik bir devlettir; bu yüzden de kendi amaçlarına ulaşmak için en âdil ve en etkili şekilde tedbirler almıştır. Bununla beraber, kendi topraklarında yaşayan gayri müslimlere Önem vermemezlik etmez; eşitlik ve adaleti esas alarak onların çıkarlarını korur, onlara ayrı hak ve imkânları garanti eder. Pratikte müslümanlann ve gayri müslimlerin haklan arasında bir fark yoktur. Her ikisi de aynı sivil (medenî) hakları kullanırlar, ülkenin ceza yasası önünde aynı cezaya boyun eğerler. Müslümanlar ve gayri müs-limler arasında haklar, imtiyazlar ve ülke kanunları önünde cezalandırılma açısından tamamıyla eşitlik vardır, bu hususlarda bir imtiyaz söz konusu değildir. Rasulullah @, bir gayri müslimi (zimmî) öldüren müslümanın Ölümüne hükmetmiş ve "zayıflar için ıslahı e'de etmekle sorumluyum" demiştir. 4. Ra-Ş'd Halife Ali (r.a.) aynı prensibi açıklamış ve "malları ve canlarının bizimkiler kadar kutsal-dokunulmaz kalacağı esası üzerine zınımîlik pozisyonunu kabul etmişlerdir!' de-miŞtir (Mişkât).
Tüm ferdî problemlerinde Şeriat kanunlarına tabi olmayacaklar ve kendilerinin özel kanunlarına göre meseleleri hükme bağlanacaktır. Bizzat Rasulullah @ tarafından Yemen ve Necran hıristiyanları ile Medine Ya-hudilerine verilen serbestlik ile gayri müslimlerin inanç özgürlüğü garanti altına alınmıştır. Bu haklar, onların özel kanunlarına saygı kadar ibadet ve dinî ayinlerini yerine getirme özgürlüğü ile ibadet mahallerinin güvenliği hususlarını da kapsar. Hatta ülkenin savunmasında malî katkı olarak cizye ödemeyi kabul ettikleri takdirde askerî görevden de muaf tutulurlar. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, The Islâmic Law and Constitution).
Yukarıdan beri açıklanan bu on bir ilke İslâm Anayasası'mn esaslarıdır, İslâm Devleti'nin yürürlükteki siyasetini yönlendiren temel çizgilerdir. Bu ilkelerin herhangi bir parçasına herhangi bir tecavüz şeriat kanunlarına açıkça karşı gelmektir, bu yüzden de gayri meşrudur.
KISIM 2
İSLÂM'IN DEVLET SİSTEMİ
İslâm Devlet anlayışı, ülke olaylarını halletmek için tasarlanmış bağımsız kurallar dizisi şeklinde olmayıp, Rasul Muhammed @'a vahyedüen ilâhî kanunlarla düzenlenen hayat sisteminin ayrılmaz bir parçasını oluşturan ilkelerden meydana gelir. İslâm'ın siyaset felsefesi, dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanan müphem siyasî sistemlerden büsbütün farklıdır. İnsan aktivitesinin değişik alanlarını —siyasî, ekonomik, sosyal ya da ahlâkî olabilir— kapsayan engin hayat programı, onun kabulü zorunlu temel esaslarından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden, devlet sisteminin yapısı ve ruhu hakkında gerçek bir tanım elde etmeden önce, İslâm ideolojisinin kökleri ve esasları olan ilk prensipleri incelemek ve anlamak gereklidir. İslâm ideolojisinin ardındaki tüm felsefe 'Tevhid'dir; Allah ve O'nun ilâhî rehberliği... Allah'ın tüm peygamberleri, Âdem @'dan Muhammed @'a kadar, insanlık için aynı rehberliği getirmişlerdir: İnsanların yaratıcısı, Rabbî ve Hâkimi tek ilâh Allah'tır ve İnsanlar O'nun kanunlarına itaat etmeli, O'nun kanunlarında yol göstericilik aramalıdır.
Fakat insanoğlu şu ya da bu şekilde bu İlâhî Çağrı'ya direnmiş ve diğer insanlar üzerine kendi hâkimiyetini zorla kabul ettirmeye çalışmıştır {26: 29). Çeşitli şekillerde ortaya çıkan insanın insan üzerindeki bu tahakkümü yeryüzündeki tüm kötülüklerin asıl sebebidir. Çeşitli formlar (2: 258), isimler (28: 38) ve yaftalar (45: 24) insanları yanlış yönlendirmek için icat edilmektedir, ancak tüm bu hilelerin altında yatan amaç diğer insanlar ve uluslar üzerinde üstünlük ve tahakküm kazanmaktır. İktidara susamış ve zeki insanlar diğer insanlar üzerinde tahakküm kurmak ve ilâhhk iddiasında bulunmak için zaman zaman kendi slogan ve planlarını uydurmaktadırlar. Bazıları tanrıymış gibi tavır takınmakta, diğerleri tanrının temsilcileriy-miş pozlarına bürünmekte ve hatta bazıları tanrıymış gibi ulus ya da tabiatı yaratmak iddiasıyla diktatörlük gücünü üzerine almaktadır. Mamafih, tüm bu görünüşte farklı felsefelerin sonucu her zaman aynı olmaktadır: zulüm, istibdat, baskı, adaletsizlik, sömürü ve insanın insan üzerine tahakkümü. Rasul @ bu gerçeği şu kudsî hadisle belirtmiştir: "Rahim olan Allah buyurdu ki; 'İnsanı uysal bir tabiatta yarattım. Sonra şeytan yaklaştı ve onları inançlarından uzaklaştırıp kötü yola sevketmeyi başardı, onlar için neyi meşru kıldımsaonu yasakladı.' " İnsanlık tarihi birbiri ardınca kavimlerin sefaleti ve ız-dırap çekmesi ile sonuçlanan bu tür aykırı zihniyetler ve felsefelerle doludur. Gerekli anlarda, insanın insan üzerindeki tahakkümünü kırmak, hepsine eşitlik esasına uygun davranarak ilâhî kanunların güzelliği ve adaleti altında toplamak için Allah rasulleri göndermektedir. Allah'ın tüm haberlerinin mesajı aynı idi: "... Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur." (11: 50, 7: 59). Allah'ın rasulleri değişik kavimlere, değişik zamanlarda geierek onları İlâhî Rehberliğe davet etmişlerdir (16: 36, 28: 47, 35: 24 vb.)
Nihayet peygamberlerin sonuncusu Muhammed @ geldi ve dedi ki: "Gerçekten sizin Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istiva etti. (O), geceyi, durmadan kovalayan gündüzle bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nun-dur." (7: 54), "Oysa onlar yalnızca dini Allah'a has kılan hanifler olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emrolunmadı-lar." (98: 5). Rasul @, onları insana kölelik (kula kulluk) bağlarından, boyunduruğundan kurtaracak olan İlâhî Rehberliğe davet etti, İlâhî Adalet sistemi içerisinde onlara gerçek eşitlik ve özgürlüğü verdi: "O (Rasul) ki, kendilerine iyiliği emreder, kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, zincirleri kaldırıp atar." (7: 157).
Allah'ın Hâkimiyeti
Daha önce de görüldüğü gibi İslâm siyasî sisteminin başlangıç nostası, İslâm Devleti'nin temel kaidesi ve dayanağı Allah'ın hâkimiyetidir. Bu temel kaideye göre tüm insanlar fert fert olduğu gibi topluca da insanlara hâkim olmada, kanun yapmada, insanlara emir vermekte tüm yetki ve güçleriyle gerçek hük-medici (el-Hakem) ve kanun koyucu olan Allah'a itaat etmek zorundadırlar.
Kavram Olarak Hükümranlık: Siyaset terminolojisinde hükümranlık, bir kişi, kişiler ya da bir kurum tarafından insanların kontrol altında tutulması ve insanlara mutlak üstünlük anlamı taşır. Egemen olanların sözleri kanundur; hukuken her şart altında onlara itaat etmek zorunda olan insanlar üzerinde emir ve kanunlarını zorla kabul ettirme hususunda karşı gelinemez haklara sahiptirler. Bu emirleri ihlâl etmek ya da karşı çıkmak hususunda hiç kimse yasal bir güce sahip değildir. Tüm haklar egemenlerin arzularına bağlı olarak verilir ya da alınır. Diğer bir İfadeyle, kanun koyucunun verdiği haklardan başka hak yoktur. Kanunlar egemen olanların isteğiyle yapılır veya iptal edilir; tüm vatandaşlar bu kanunlara itaat etmek zorundadırlar; ancak hükümran hiçbir kanuna bağlı değildir. Bu yüzden o kesin güç ve otoriteye sahiptir; onun kararlarını sorgulayabi-lecek hiç kimse yoktur. Hatta onun davranışları iyi ve kötü, doğru ve yanlış olmanın kriteridir. O ne yaparsa ya da emrederse doğrudur, iyidir; ve neyi yasaklarsa yanlıştır, kötüdür. Hukukçuların görüş açısından egemenlik kavramının anlamı ve mahiyeti budur (Ebu'1-Alâ Mevdudî, The Islamic Law and Constitution).
Tarihî süreç İçerisinde egemenlik kelimesinin kullanılageldiği farklı anlamlar şunlardır;
a- Hukukî hükümran; ülkenin tabi olduğu hukuka göre yasama ya da hükümetin idaresi görevini üstlenen kişi ya da kişiler.
b- Siyasî ya da anayasal hükümran; ... herhangi bir anda gerçek otoritenin nihaî olarak kendilerinde kaldığı kişiler topluluğu. Bazen siyasî hükümranlık "kollektif egemenlik" de belirtilir. Egemenlik tanımları arasından şöyle bir alıntı yapılabilir: "Antlaşma yaparak ya da feshederek savaş ve barış problemlerinde kanunlar, ölüm cezası, sürgün, para cezası hususlarında, görev sürelerinin sonunda kişilerin hesaplarının ve idarelerinin kontrol edilmesi konularında karar vermek." (Encyclopedia Britani-ca, cilt 32, sayfa 737-739). Kısaca egemenlik, kanun yapımında, yönetme yürütme ve yargı alanında mutlak güce sahip olmaktır. Mesela, İngiliz Parlamentosunun egemenliği bunun bir örneği olarak gösterilebilir.
Ancak hukukçular ve siyaset bilimi uzmanları insanlar ya da kurumlarla ilgili olarak bu gücün tam anlamıyla nerede bulunduğu, bu mutlak güce gerçekte kimin sahip olduğunu bulmakta ayrılığa düşmüşlerdir. Toplumda egemenliğin tüm niteliklerini üstünde toplamış bir şahsı henüz bulamamışlardır. Aristo'ya göre, vatandaşların toplam olarak tanımladığı devlette en üstün güç bir, birkaç ya da birçok kişiye teslim edilebilir. Onun görüşünde devletin asıl ayırt edici yönü kendi kendine yeterliliktir, egemenlik değil. Orta çağlarda Roma kanunlarının etkisiyle mutlak egemenlik teorisi hukukçuların yazılarında da gelişti ve imparator hükümran olarak görüldü. Ancak imparatorun gücü zayıfladığında yeni bir hükümranlık ölçüsü kabul edildi; dışa karşı bağımsızlık. Mücadele üç güç arasında idi; Kilise, Roma İmparatorluğu (devlet) ve büyük toprak sahipleri (tüzel kişilikler ile birlikte). Bodin'in devlet kuramı, o yıllarda Fransa'daki mevcut devlete uygun düşen, bir çeşit hukukî egemenlik teorisi de sayılabilecek despotizm teorisiydi.
Egemenliğin toplumsal sözleşmeden kaynaklandığı şeklindeki gözde teori ise Hobbes, Rousseau ve Locke 'in görüşleridir. Sosyoloji uzmanları arasındaki yaygın eğilim egemenlik hususuna çok az ehemmiyet vermeleri ve egemenliğe yüksek organize toplumların önemsiz bir olaymış gibi bakmalarıdır. Bazen egemenlik toplumun organize olmuş şekli ya da genel isteği olarak tanımlanmakta, kralların ya da parlamentoların onun direksiyonu gibi davrandığı düşünülmektedir.
'Egemenlik toplumda mukimdir' (Woodrow Wİlson). Ayrıca Platon ve Aristo kanunun egemenliğinden bahsederler. Plato der ki: "Kanunun yöneticilerden üstün, yöneticilerin kanundan aşağı olduğu ülkenin kurtulduğunu düşünürüm." Aynı görüş birçok Alman hukukçu tarafından da ifade edilmiştir: "Sadece kanunda varlığını bulan, kanun içinde var olan; Özel ve halkla ilişkileri yalnızca hukukî nizam tarafından düzenlenen devlet fikri." (Encyclopedia Britannica,cilt 32, sayfa 737-739).
Böylece egemenliğin hakiki karakteri Özellikle göstermektedir ki insanoğulları arasında tek tek hükümranlığın tüm güç ve niteliklerine sahip herhangi birini bulmak pratik olarak imkânsızdır. Diğer otoriteler, ulusal yapılar ve şirketler arasında bile hükümranlığın tüm özelliklerine haiz olduğunu iddia edebilecek bir yapıyı belirlemek imkânsızdır. "Hüküm ya da her ne olursa olsun egemenlik hiç kimseye ait değildir; ancak ve ancak kadir-i mutlak (el-Kaadir ve el-Muktedir) olan Allah'a mahsustur" şeklindeki hâkimiyet görüşü Kur'an'da tekrar tekrar yinelenerek vurgulanmaktadır; "Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı, mülkiyeti) yalnız Allah'ındır. Ve sizin için Allah'tan başka ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı vardır" (2: 107), "Biliyorsanız (söyleyin) her şeyin melekütü (mülkü ve yönetimi) elinde olan, koruyup kollayan, fakat kendisi koruyup kollan(maya muhtaç olmayan kimdir? de" (23: 88), "O Allah'tır ki O1 ndan başka ilâh yoktur, Meliktir (bütün mülkün sahibi ve yöneticisidir), Kuddüs'tür (çok mukaddestir); Selâm'dır (barış ve esenlik verendir); Mümindir (aman ve güvenlik verendir); Müheymin'dir (koruyup gözetendir); Azîz'dir (üstün ve güçlü olandır); Cebbar1 dır (dilediğini zorla da yaptırandır); Müte-kebbir'dir (en büyüktür). Allah (müşriklerin) ortak koştukları şeylerden münezzehtir, O Allah ki, yaratan, var eden, şekil ve suret verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu teşbih etmekte (şanını yüceltmekte)dir. O, Azız (üstün ve güçlü olan), Hakim (hüküm ve hikmet sahibi)dir." (59: 23-24). O'nun Azîz ve Rabb oluşu ek olarak şu ayetlerde de ortaya konur: "Hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah'a aittir. İşte Rabbim Allah budur. O'na dayandım, O'na güvendim. O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden çiftler, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Bu (düzen içi)nda sizi üretiyor. O'nun zâtına benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir. Göklerin veyerinanahtarlanOhundur.O dilediğine rızkı açar-genişletir ve kısar. Çünkü O her şeyi bilendir." (42: 10-12). Rasulul-lah @ şu sözlerle sadece Allah'a uymak ve hizmet etmekle öğütlenmiştİr; "(Tarafımdan) de ki: 'Ben, dini yalnızca O'na has kılarak Allah'a ibadet etmekle emrolundum!' 'Ve ben müslümanların ilki olmakla da emrolundum' De ki; 'Ben Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.' "De ki; 'Ben dinimi yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet ediyorum.' " (39: 11-14). Hiç şüphesiz, üstünlük ve hükümranlık her şeyin başı ve sonu (el-Evvel ve el-Âhir) olan Allah'a aittir. "Herşeyin melekütü (hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne yücedir. Ve siz O'na döndürüleceksiniz" (36: 83).
Bu hususta dikkat edilmesi gerekli diğer bir nokta, herhangi bir kişiyi mutlak egemenlik gücüyle donatmakta bir doğruluk payı yoktur. Herhangi bir birey, birey grubu ya da kurum hangi mantıkî ya da makul temeller üzerine diğer insanlar için neyin doğru ya da yanlış, neyin iyi ya da kötü olduğunu belirleme hakkına sahip bulunduğunu iddia etmektedir? Hangi sebeplere dayanarak ve niçin hükümranlık gücüne sahip olsunlar? Sadece bir teklifin insanlar tarafından kabulü herhangi biri İçin hükümranlık statüsünü haklı çıkarmaya yetmeyeceği için genel konsensüse (fikir birliğine) dayanarak böyle bir yetkiye sahip çıkılamaz. Çünkü hâkimiyetin, kâinatın yaratıcısı ve Rabbi olan Allah'ın zatına ait olması hasebiyle insanlar bu yetkiyi birbirlerine tevdii etme selâhiyetine sahip değillerdir. "Gerçekte sizin Rabbiniz o Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşı istiva etti. (O), geceyi, durmadan kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki yaratmak da, emretmek de (yalnızca) O'na mahsustur?' (7:34).
Bu ayetler göklerin ve yerin hâkimiyetinin yalnızca Azîz ve Hakîm olan Allah'a ait olduğu hususunda hiçbir şüpheye mahal bırakmaz. Kur'an bunu sık sık zikrederek şunlara dikkat çekiyor; Allah , kâinatın sadece yaratıcısı değil, aynı zamanda hükümranı ve yöneticisidir (el-Melik ve el-Vâli); kâinatı yarattıktan sonra O, kâinatla bütün ilişkilerini kesmiş, kâinat olaylarına bigâne kalmış olmayıp, aksine her an, kâinatın her parçasını yönetir; hâkimiyetin tüm gücü hakikatte O'-nun yed'indedir; her şey O'nun emri altındadır, O'na itaatkârdır; ve herkesin, her şeyin kaderi sadece O'nun yed'indedir. Bu yolla Kur'an, Allah'a karşı şirk ve isyan gibi yanlışlıklara yol açan esas yanlışlıklara, yanlış anlayışlara karşı çıkmaktadır. 'Tanrının kâinat olaylarıyla ilgilenmediği' şeklindeki inanç kaçınılmaz olarak 'insanın kaderinin başka insanlar tarafından yapıldığı ya da yokedildiği' inancına —ki bu yüzden o insan bu insanların önünde eğilecektir— veya 'kendi kaderinin kendisini oluşturduğu' inancına yol açacak ve kişi kendinin Allah-tan bağımsız olduğu sanısına kapılacaktır.
Zikrettiğimiz bu çarpık mülâhazalara inanmak açıkça çok güçtür. Kur'an'da ortaya konan 'göklerde ve yerde Allah'ın hâkimiyeti' kavramı açıkça gösterir ki, bu dünyanın sınırlı bir süre için ve sınırlı bir otoriteye sahip zayıf, Ölümlü yöneticilerinin aksine Melik olan Allah'ın hükümranlığı kavramı aksi teorilerin temelinin yanlışlığını gösterir. Çünkü Kur'an'da ortaya konan Melik'lik kavramına hiçbir beşerî kural uyamaz. Çünkü bu kavramda Melik benzeri hükümranlık gücünü üzerine alan ya da iddia eden birisine yer yoktur; çünkü bu kavram insanın dinî çerçevede tek ibadet edilecek, siyasî ve politik çerçevede tek hükümrân varlık olarak yalnızca Allah'ı kabul etmesini gerekli kılar. Şu cümleler Allah'ın aynı zamanda niçin hâkimiyet sahibi Melik olarak tanınması gerektiğini açıklar; "Allah kâinatın yalnız yaratıcısı değil, fakat aynı zamanda hükümranı ve yöneticisidir. Kâinatın yaratılmasından sonra başkası lehine ne yönetmekten vazgeçti, ne de yaratıklarının bir parçasını bağımsız kıldı, tersine, tüm kâinatın fonksiyonunu kendi yed'inde tutmuştur. Gün ve gece birbirini kendi kendine değil, fakat mevcut sistemi tamamıyla durdurmaya ya da değiştirmeye kadir olan Allah'ın emriyle takip etmekteler. Benzer şekilde, güneş, ay, yıldızlar kendi tabiatlarında bir güce sahip değillerdir; fakat tamamıyla O'nun emri altındadırlar ve O'nun emri altında köleler gibi çaresiz, zorunlu fonksiyon görürler?' (Encyclo-pedia Britanica, cilt 32, sayfa 737-739).
Bu husus Kur'an'ın başka ayetlerinde şu ifadelerle açıklanır; "De ki; 'Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden alırsın dilediğini aziz kılar, dilediğini alçartırsın. İyilik senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye kadirsin? Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın; ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın; dilediğini hesapsız rızıklandırırsın.' " (3: 36-37). İnsanlar Allah'tan uzaklaştırılmanın kötü akıbetiyle uyarılmışlardır: "Göklerin de yerin de mülkünün Allah'a ait olduğunu bilmez misin? (O) dilediğini azaplandırır, dilediğini bağışlar. Allah her şeye kadirdir." (5: 40), "Göklerin, yerin ve içerisinde bulunanların tümünün mülkü Allah'ındır. O, her şeye kadirdir." (5: 120), "Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır, diriltir ve öldürür. Sizin için Allah'tan başka ne bir veli, ne de bir yardımcı vardır." (9: 116).
Kur'an Allah'ın hükümranlığını destekleyen bu beyyine silsilesini devam ettirip, insanların yeryüzündeki yaşantılarının çeşitli yönlerini yansıtan ve uzun uzun düşündüren sorular sorar: "De ki; 'Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden, ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri kim düzenleyip yönetiyor?' Onlar 'Allah' diyecekler. De ki; 'Peki siz yine de korkup sakınmayacak mısınız?' " "İşte bu sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Hakikatten sonra sapıklıktan başka ne var? Öyleyse nasıl (haktan sapıklığa) çevriliyorsunuz?" "Böylece Rabbinin, yoldan çıkanlar için söylediği' onlar gerçekten iman etmezler' sözü gerçekleşmiş oldu." "De ki; 'Sizin şirk koştuklarınızdan ilk defa yaratacak, sonra yarattıklarını tekrar yaratacak var mı? De ki; 'Allah ilk defa yaratır, sonra onu çevirip tekrar yaratır. ÖyleySe nasıl (doğru yoldan) çevriliyorsunuz?' De ki-'Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştıracak var mı?' De ki; 'Allah hakka götürür Hakka götüren mi uyulmaya daha lâyıktır yoksa (tutulup) yola götürülmedikçe kendisi doğru yolu bulamayan mı? O halde neyiniz var? Nasıl hükmediyorsunuz?' " {10: 31-35).
Dahası, hiçbir insan bu tür eşsiz kudreti barındırma kapasitesinde değildir, çünkü insanların meselelerinde adalet ve eşitlikle yasamak, yürütmek, hükmetmek ve yönetmek için o (insan) ne yetenek ve bilgiye, ne de uygulamaya yönelik kapasite ve isteğe sahiptir. İnsanoğlu tarafından her ne tür hükümranlık iddia edilirse edilsin, her zaman adaletsizlik ve baskıyla sonuçlanmıştır; çünkü bu her şeytanî sistemin doğal bir sonucudur. Kur'an bunu şu sözlerle tesbit eder; "Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kâfirdir... zalimdir... fasıklardır." (5: 44-47). Diğer taraftan gerçek müminler daima ilâhî otoriteye itaat ederler: "Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız — artık onu Allah'a ve Rasulü'ne götürün. Bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir?' (4: 59). "Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasulü'ne çağrıldıkları zaman mümin olanların sözü ancak 'işittik ve itaat ettik' demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır. Kim(ler) Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederse ve Allah'tan korkup sakınırsa işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler onlardır?' (24: 51-52). Allah'ın dileğine itaat etmeyenler sadece kâfirlerdir." Şunları görmüyor musun, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarım söylüyorlar da tağutun önünde muhakeme olmak istiyorlar! Oysa kendileri onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onlan'iyice saptırmak istiyor... Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle itaat edilmesinden başka bir amaçla göndermedik." (4: 60-64). Allah'ın tüm rasulleri insanların meselelerine adalet ve eşitlikle karar vermek için Allah tarafından gönderilen 'Rehberlerdir; kendi isteklerine uymazlar, yanlış da yapmazlar. Davut @ peygambere de yeryüzünde iktidar verilirken tıpkı diğer rasuller eibi Rab tarafından açık emirler de verilmiştir. "Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryüzünde halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet, istek ve tutkularına uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphe yok, Allah'ın yolundan sapanlara, Hesap Günü'nü unutmalarından dolayı çetin bir azap vardır." (36: 28). Rasul Muham-med @ da aynı şekilde insanlar arasında Allah'ın kanunları ile, adaletle hükmetmekle emrolundu. "Aralarında Allah'ın indirdiğiy-le hükmet, onların heva (istek ve tutkularına uyma ve onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın" (5: 45). Tabiî ve kanunî olarak hükümranlığın her ikisi de Allah'tadır. Birkaç haddini bilmez ve inatçı dışında insanların çoğu Allah'ın tabiî otoritesini ve fiilî otoritesini de tanır, sorulduğunda açıkça kabul eder. Kur'an şu ifadelerle insanların dikkatlerini bu gerçeğe çekmek ister: "Andolsun, onlara 'Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim (sizin yararınıza çalışmaları için) boyun eğdirdi?' diye sorsan, şüphesiz 'Allah' derler. O haide nasıi Allah'ın (birliğinden) döndürülüyorsunuz?" ... "Onlara 'Gökten su indirip de ölümden sonra yeryüzünü dirilten kimdir?' diye soracak olursan, şüphesiz 'Allah' diyecekleri' (29: 61-63)... "Andolsun, onlara 'Kendilerini kim yarattı?' diye soracak olsan, elbette 'Allah' derler. Öyleyse nasıl (haktan) çevriliyorlar?" (43: 87). Şu ayetlerde olay biraz daha fazla açıklanır; "De ki: 'Biliyorsanız (söyleyin) yeryüzü ve onun içindekiler kimindir?' 'Allah'ındır' diyecekler. 'Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?' de. 'Yedi göğün Rabbi ve büyük Arşın Rab-bi kimdir?' de. 'Allah'tır diyecekler. De ki; 'Yine de korkup sakınmayacak mısınız?' 'Biliyorsanız (söyleyin) her şeyin melekütü (mülk ve yönetimi) elinde olan, koruyup kollayan fakat kendisi korunup kollanfmaya ihtiyacı ol)mayan kimdir?' de. 'Allah'a aittir' diyecekler. 'O halde nasıl oluyor da böyle büyükleniyorsunuz?' de" (23: 84-89).
Bu Kur'an ayetleri şu gerçeği açıkça tesbit eder: Kâfirler bile kâinat, gök cisimleri ve bunların içinde bulunan her şeyin yaratıcısının Allah, bunların çalışmalarının AllahL ın kontrolü altında olduğunu bilmekte ve inanmaktalar. Böylece onlar Allah'ın tabiî hükümranlığını, hatta kanunî olanını bile kabul etmektedirler, fakat buna rağmen en azından hareketleriyle Allah'tan başka güçlere dayandıklarından, diğer güçlerin, kurumların ya da şeylerin olayların akışında söz sahibi oldukları hususunda ısrar etmektedirler ve böylece kendi sözlerini yalanlamaktadırlar.
KISIM 3
HÂKİMİYET KAVRAMI
Hâkimiyet kavramı iki realite üzerine kurulmuştur. Birincisi, Allah, insanı da içine alan tüm kainatın yaratıcısı (Hâlık), gözeticisi koruyucusu (Müheymin-Kayyum), sahibi (Vâris) ve hükümrândır (Melik); ikincisi, insan yeryüzünde Allah'ın vekili ve âciz bir kuludur, kendi iyiliği için hükümran olan Allanın kanunlarına itaat eder. Yeryüzündeki bütün kötülüklerin ve kargaşanın asıl sebebi insanın, insanı gerçekte olmadığı halde kendi kendisinin sahibi ve hükümranı olarak kabul eden yanlış felsefeye inanmasıdır. Gerçek sahip ve hükümran Allah'tır. Peygamber Yusuf @ şu sözleriyle bu anlayışı dile getirir. "Doğrusu ben, Allah'a iman etmeyen, ahireti de inkâr eden bir kavmin dinini terk ettim. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub-un dinine uydum. Allah'a herhangi bir şeyi şirk koşmamız bize yaraşmaz. Bu (tevhîd), bize ve bütün insanlara Allah'ın bir lütfudur, ancak insanların çoğu şükretmezler... Birbirinden farklı çeşitli ilâhlar mı, yoksa Kah-har olan bir tek Allah mı daha hayırlıdır? siz, O'nu bırakıp, ancak sizin ve atalarınızın taptığı bir takım (anlamsız, boş) cisimlere tapıyorsunuz. Hüküm yalnız Allah'ındır. O yalnız kendisine kulluk etmemizi emretmiştir, dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (12: 37-40). Aynı husus Kur'an'ın diğer bir ayetinde şu şekilde açıklanır: "Gerçekte sizin Rabbiniz O Allah'tır ki, gökleri, yeri altı günde yarattı, sonra Arşı istiva etti. (O) geceyi, durmadan kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki yaratmak da, emir de (yalnızca) O'na mahsustur." (7: 54). Âyet, herhangi bir şüphe bulutunun Ötesinde yaratıklarını tamamıyla kontrol eden yalnız bir yaratıcı-İlâh'ın olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. O aynı zamanda yaratıkların hükmedicisi (Melik)dir, tüm varlıklar O'na, O'nun kanunlarına İtaat ede Şüphesiz, O hakiki ve kuvvetli (Metîn yöneten-hükümrandır ki, herhangi bir forrr da yardım ya da desteğe ihtiyaç duymaks; zın bütün mülkünü tek başına kontrol ve ku manda eder. Bu görüş Kur'an'ın diğer bh çok ayetinde genişçe açıklanmıştır. "De ki insanların Rabbine sığınırım, insanların Me likine (yöneticisine) ve insanların gerçel ilâhına" (114: 1-3). "Deki; Ey mülkün sahi bi Allah'ım, sen dilediğine mülkü verirsin vı dilediğinden mülkü çekip alırsın." (3: 26) "Ve Rabbine ibadette (itaatta) hiç kimsey ortak tutmasın." (18: 110). İnsanlar çok açıl kelimelerle emredİlmelidir ki; "Rabbinizder sine indirilene uyunuz, O'ndan başka (öylt isimlendirilen) velilere uymayınız." (7: 3; Ayet, insanların serahatle Allah'ın Rasulı aracılığıyla gönderilen İlâhî Rehberliği kabul etmeye davet eder. Yalnızca İlâhî Rehberlik, insanları kendileri ve dünya hakkında gerçek bilgiyle donatır; onlara bu hayatın amaç ve hedefini açıklar; sonra onlara, yüksek ruhî ve ahlâkî prensiplere dayalı kültür ve mede-niyetiyle birlikte sosyal sistemlerini nasıl kuracaklarını öğretir. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, The Meaning Of The Qur'an, cilt 4, sayfa 8-9). Yukarıda zikredilen ayet aynı zamanda insanları Allah'tan başkalarının yollarını izlememeleri, eğer izlerlerse kültür ve uygarlıkları da dahil tüm sosyal sistemlerinin tamamen harap olacağı hakkında uyarır. "Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kâfir... zalim... fasık olanlardır," (5: 44-47), Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların heva (istek ve tutkularına uyma ve onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın." (5: 49).
Kanunî Hâkimiyet
Allah'ın tüm yaratıkları üzerinde tabiî hükümran ve yönetici olduğunu, kâinatın İçerisindeki her şeyin O'nun emir ve kanunlarına itaat ettiğini, tüm kâinatın çalışmasında bunun tabiî ve görünür olduğunu görmüştük. Bunun bir sonucu olarak yasal hâkimiyetin de O'na ait olması gereklidir. Kuran Allah'ın kanunî hâkimiyeti üzerinde ısrarla durarak, bu gerçeği şu sözlerle ifade eder; "Hüküm yalnız Allah'ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir." (12: 40). "Rabbinizden size indirilene uyunuz, O'ndan başka (öyle isimlendirilen) velilere (dostlara, koruyuculara, yardımcılara) uymayın..." (7: 3). Allah'ın kurallarına ya da kanunlarına uymayanlar kâfirler ve zalimlerdir. (5: 44-45). Ayetler Allah'a inanmayı, O'nun hakikatte hükümran olduğu kadar yürürlüktehükümrânkabul etmeyi gerekli kılmaktadır. Hukukî olduğu kadar siyasî, yasama ve yargısal olduğu kadar da yürütmeye ait tüm otorite Allah'a has kılınmıştır. Bu şekliyle Allah'a inanmayan ya da O'nun kudretinden herhangi bir şüpheye düşen ancak ve ancak bir kâfirdir.
Nitekim siyasî ve hukukî hâkimiyet sadece ve sadece Allah'a has bir yetkidir, hiç kimse O'nunla birlikte bu yetkiyi paylaşamaz. Bu hükümranlık anlayışı İslâm Hukukî ve Siyasî sisteminin vazgeçilmez prensiplerindendir; en kutsal ve uzlaşmaların ötesinde kabul edilir. Allah'ın hükümranlığını hukukî ve siyasî platformda tanıyıp ilân etmedikçe; her kayıt ve şart altında emirlerine itaat edilmesi gereken 4En Yüce Güç' olarak Allah'ı kabul etmedikçe ve kendisini şu sözlerle O'nun itaatine adamadıkça "Allah'tan başka hükümran yoktur ve O'ndan başkası tarafından verilen emirler itaat edilmeye değmezler."; ya da diğer bir âlimin sözleriyle: "Emretme, Sırf Allah'a mahsus bir hak olduğundan, O'nun dışında hiç kimse emir verme selahiyetine sahip değildir." diyemedikçe hiçbir devlet gerçekte İslâmî olamaz. Bütün müslümânlar bu hususta hemfikirdir. (Ebu'1-Âla Mevdudî, 'The Meaning Of The Our'an, cilt 4, s. 8-9).
KISIM 4
İSLÂM DEVLETİ'NİN HEDEFİ
Kur'an ve Sünnet'e göre, İslâm Devleti'nin amacı ve hedefi Allah'ın hoşlandığı erdemleri (maruf), tebası arasında oluşturmak, devam ettirmek ve geliştirmek; O'nun hiç hoşlanmadığı kötülükleri (münker) önlemek ve kökünden sökerek yaşantılarından defetmek-dir. Böylece insanın refah ve ilerlemesine mani olan sömürü, zulüm, müstehcenlik ve kargaşanın toplumda mümkün olan her yöntemle önlenmesi, bastırılması ve men edilmesi gerekirken, Allah'ın hoşlandığı alçak gönüllülük, iyilik, fazilet, barış ve adalet meziyetleri Ümmet'in hayatında bütün anlamlarıyla değerlendirilmeli, geliştirilmesi ve teşvik edilmelidir. Bu yüce ideale ulaşmakta üyelerini kendi öz disiplini, öz kültürü ve öz temizliği içerisinde yetiştirmek ve eğitmek için kendi öz moral disiplinini kullanır. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'Islamic Way Of Life', sh. 42-45).
Allah'ın hoşlandığı ve 'iyi, erdemli ve başarılı bir toplumun temelleri' olan bu ahlâkî prensiplerin sürekli yapılmasına büyük Önem vermiştir. "Onlar ki kendilerini yeryüzünde iktidar sahibi kıldığımızda, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, marufu emrederler, münkerden sakındırırlar." (22: 41). "Ândol-sun, biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte Kitab'ı ve Mîzan'ı indirdik." (57: 25). Rasulullah @'da bu hususu şu sözleriyle açıklamıştır; "Allah, Kur'an'Ia yok etmediği şeye devlet (otorite) vasıtasıyla son verir". Bu da göstermektedir ki, İslâm Devleti'nin ana gayesi toplumun iyilik ve refahı için İslâm'ın tavsiye ettiği reformları etkili kılıp uygulamaktır. O'nun ayrıca özelliği iyilik ve erdemi, maruf hayat şeklini halka kazandırması; kötülük ve zararlı, münker hayat tarzını men etmesidir. (Dr. Said Ramazan, 'Theocracy Ruled Out' başlıklı makale, 'Concept Of The Islamic State', sh. 29-31).
Aşağıdaki cümleler İslâm Devleti'nin gayesini ve bu sistemin mimarları olmaları beklenen yönetici ve idarecilerin temel karakterlerini bütünüyle ortaya koymaktadır. Yeryüzünde kendilerine iktidar ve güç verildiğinde şu şekilde davranırlar:
a- Şahsî hayatlarında itaat ve takva yolunu benimserler. Karakterleri günah lekelerinden, Allah'a itaatsizlikten, kibir ve gururdan beridir. Davranışları naziktir, alçak gönüllülük ile hareket ederler, Rabblerine dua ederler ve insanların toplu hayatlarında salât sistemini oluştururlar.
b- Mal varlık ve kaynakları, şehevî ve lüks şeylere boşu boşuna harcanmaz. Aksine, topluluğun servetinin eşit bir şekilde dağılması (59: 7) ve devletin refah fonksiyonunun tamamen yerine getirilebilmesi için 'zekât'ı oluşturur ve organize ederler.
c- Devletin gücünü kötülük (münker) ve günahın yok edilmesi; iyilik (maruf) ve doğruluğun oluşturulması ve arttırılması için kullanırlar (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'The Islamic Law and Constitution' sh. 176-192).
Aynı konu Kur'an'ın diğer bir ayetinde şu ifadelerle açıklanır; "Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz." (3: 110). Âyetin de açıkça ortaya koyduğu gibi İslâm Devleti'nin amacı; toplumda marufu oluşturmak ve münkeri yok etmek; insanları bütün meseleleriyle birlikte Allah'a teslim olmaya ve Allah'ın rehberliğine uygun hareket etmeye davet etmektir. Kendileri iyilik ve adaletin en güzel örneğini sunarlar, diğer insanların da Hakk ve Hayy olan Allah'a, İslâm Nizamı'na ve Kâinat Hükümrânı'nin sosyal reformlarına boyun eğmeleri için ellerinden gelen bütün gayreti sarfederler.
Gerçekte, her insanın diğer insanlara yaklaşımında hem ferdî, hem de sosyal platformu kapsayan hayatın sistematiğinde eşitlik ve adaleti kurmak Allah rasullerinin görevleridir. Bu sistem, bir yönüyle birey açısından yaratıcısının, kendisinin ve hayat boyunca temasta bulunacağı diğer insanların haklarını bilmesini gerektirirken diğer yönüyle, toplumdan her türlü baskı ve ifratı kaldırmakta yardımcı olmak, aşırılığın sakıncalarından her yönüyle insan kültür ve medeniyetini korumak gibi prensibler üzerine kurulu sosyal bir sistem oluşturmayı amaçlar. Sosyal yaşantının her alanında âdil olan gerekli denge (mîzan) kurulmuştur; toplumun her parçası haklarını adalet çerçevesinde alırken en yoğun sorumluluk duygusuyla görevlerini yerine getirirler. Diğer bir deyişle, peygamberlerin hedefleri toplumda gerek ferdî, gerekse toplum düzeyinde adaleti gerçekleştirmektir. İnsanların karakterlerinde, hayat tarzlarında ve davranışlarında mîzanı oluşturmak için peygamberler her kişinin hayatında adaleti hâkim kılmak istemişlerdir. Diğer bir istekleri de insan hayatının sosyal cephesini bütünüyle adalet ilkesi etrafında toplamaktır; öyle ki ortak maddî, ahlâkî ve manevî menfaatleri için toplum ve fert birbiriyle yarışmasın, yardımlaşsın; çekişmesin, birlikte hareket etsin. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'The Me-aning of The Qur'an, cild 5, sh. 322).
Bütün bunlar göstermektedir ki, İslâm Devleti insanları doğruya kanalize etmekte negatif değil, pozitif bir rol oynar. Onları sadece hürriyetlerine yapılan dış müdahalelerden ve iç sömürüden korumaz; aynı zamanda Allah'ın Kİtab'ı ve Rasul'ün Sünneti'ne göre bütün yurttaşlarının menfaati için mükemmel bir sosyal adalet sistemi oluşturmayı amaçlar. Kur'an tarafından övüldüğü üzere, insanlar arasında kötülük ve fitnenin her türünü bertaraf etmek ve menetmek, iyilik ve doğruluğun her çeşidini geliştirmek ve teşvik etmek için çalışır. İslâm Siyaset Sistemi1 nin, İslâm Devleti'nin vazgeçilmez temellerinin ve hedeflerinin arkasında bu felsefe ve ideoloji yatar. (3: 104).
Genel hatlarıyla İslâm Devleti'nin çağrısı ur'an'ın şu ifadeleriyle özetlenebilir: "Allah üe birlikte başka ilâhlar edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yar-jıiTicısız) bırakılmış olursun. Senin Rabbin canları emretti:
1- Yalnız kendisine kulluk (ve itaat) etmeli-sin.
2- Anne-babaya iyilikle davran; ikisinden birisi ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağma ulaşırsa onlara 'öf bile deme ve onları azarlama. Onlara güzel söz söyle; onlara düşkünlükten dolayı alçak gönüllülük kanadını ger ve 'Rabbim, onlar beni küçükken nasıl (acıyıp) terbiye ettilerse, Sen de onları (acıyarak) esirge' de. Rabbiniz, içinîzdekini daha İyi bilir. Eğer siz salihler olursanız, şüphesiz O'da (kendisine) yönelip tövbe edenleri bağışlayıcıdır.
3- (Seninle) akrabalığı olanlara, yoksullara ve yolda kalmışa hakkını ver.
4- (Malını gereksiz yere) saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.
5- Eğer (elin dar olduğu için) Rabbinden umduğun bir rahmeti bekleyerek onlardan yüz Çevirecek olursan, bari onlara yumuşak söz
söyle.
6- El(ler)ini boynuna bağlamış yapma, büsbütün de açık tutma, sonunda kınanır, pişmanlık içinde kalırsın. Rabbin dilediğine rızkı açar, (dilediğine) kısar. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir.
7- Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı Öldürmeyin; onlara da size de rızkı biz veririz. Şüphesiz onları öldürmek büyük bir günahtır.
8- Zinaya yaklaşmayın, çünkü o çirkin bir hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur.
9- Allah'ın haram kıldığı cam haksız yere öldürmeyin. Kim zulmen öldürürse, onun velisine yetki vermişizdir (öldürülenin hakkını arar; ancak o da) öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü o, gerçekten yardım görmüştür.
10- Ergenlik çağına yaklaşıncaya kadar —o da en güzel tarzda olması— dışında yetimin malına yaklaşmayın.
11- Ahde vefa edin, çünkü (insana) ahd(in)den sorulacaktır.
12- Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, dosdoğru bir teraziyle tartın. Bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir.
13- Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.
14- Yeryüzünde kabara kabara (kibirle) yürüme, çünkü sen ne yeri yırtabilirsin, ne de dağlara (boyca) erişebilirsin. Bunların hepsi kötü olan, Rabbİnin katında hoş görülmeyen şeylerdir. Bunlar Rabbinin sana vahyet-tiği hikmetlerdendir..." (17: 22-39).
15- "... Rabbim ancak kötülükleri gerek açığını gerek gizlisini;
16- Günahı ve haksız yere (isyan ve) saldırıyı ... haram kılmıştır." (7: 33).
17- "Şüphesiz, Allah adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder.
18- Hayâsızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder.
19- Tutasmız diye öğüt verir'' (16: 90).
Bu maddeler sadece Allah'tan başkasına tapınmayı yasaklamakla kalmayıp, insanların hiçbir itirazda bulunmadan yalnızca Allah'a boyun eğmeleri, itaat ve hizmet etmeleri gerektiğini bildiren geniş kapsamlı emirleri oluştururlar. İslâm Devlet manifestosunun bu maddeleri yalnızca ahlâkî sınırlamalar getirmekle kalmayıp, tüm İslâmî sistemin temellerini oluşturur. Bu ilâhî rehberlik prensipleri, dereceli olarak üyeler arasında cömertlik, sempati ve yardımlaşma duygularını oluşturarak bütün İslâmî sistemi etkiler. Ve son tahlilde, bu maddeler İslâmî sistemin çok çeşitli şekillerde düzenleyicisi ve kanunların yol gösterici temelleri olurlar. Kişi için olduğu kadar, İslâm toplumunun ortak davranışlarına da rehberlik yaparlar. Bu rehberlik sebebiyledir ki, bu manifesto üzerine bina edilmiş İslâm Devleti'nin yöneticileri, idarecileri ve kumandanları tiranhğın,gaddarlı-ğın,kibirin,gururunvekendinibeğenmişliğin bütün izlerinden kurtulmuşlardır; o kadar ki, savaş meydanında bile bu boş niteliklerin birini en ufak bir şekilde gösterecek bir kelimeyi ağızlarına almazlar. Yürüyüşleri, giyimleri, oturdukları yer ve vasıtaları tevazuları-nı gösterir. Kısaca, onların tavırları 'müstekbirane' değil, kibirsiz sıradan insanların davranışlarıdır. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'The Meaning Of The Qur'an, cilt 6, sh. 137-143).
Özetlemek gerekirse, İslâm Devleti'nin gayesi, insanlar arasında dürüstlük, güvenirlik ve adalet prensiplerini yerleştirmek ve yüceltmek; kötülük ve fitneyi onların hayatlarından silip sakındırmaktır ki, sonuçta hepsi iffetli, mutlu ve huzur dolu bir Ömür sürdü-rebilsin.
KISIM 5
İSLÂM DEVLETİ'NİN YAPISI VE KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ
İslâm Devleti, insan hayatının her yönünü kapsayan şümullü bir devlettir. İnsan akti-vitesinin hiçbir parçası onun sosyal reformları ve ahlâkî kuralları tarafından etkilenmemiş ya da dokunulmamış olarak bırakılmamıştır. O kişisel ya da özel olaylar arasında ayırım yapmaz ve her ikisini de benzer şekillerde düzenler. Bununla birlikte yapısı ve işleyişi bakımından komünist ve totaliter devletlere benzemez. Çünkü, birincisi, tüm bu düzenlemeler insanları kendi kontrolleri altında toplamak için herhangi bir temsilci-insan tarafından düzenlenilmez; aksine bu tür kişisel motivlerden münezzeh olan kâinatın yaratıcısı (Halik), Rabbi ve hükümranı (Hakem) tarafından hükme bağlanır. İkinci olarak, bütün bu düzenlemelerin amacı insanların ferden ve topluca refahıdır, ki bu da insanların önceden görerek uygun ve etkili şekilde karar verebilecekleri bir husus değildir. Üçüncüsü, o, ülkelerinde hemen hemen diktatörlük yönetimi kuran komünist ve totaliter devletlerde yapıldığı gibi kişisel özgürlüğü kısıtlama ya da baskı altına alma yoluna gitmez. İnsanlar bu devlette, modern demokratik yönetim şekilleri altında olduğundan daha fazla özgürlüğe sahiptirler.
Gerçekte, İslâm Devleti totaliter ve kapitalist devletler arasında orta bir yer işgal eder. O, ne kişilere yavan bir geçim karşılığı her şeyin bütünüyle sıkı disiplin veya denetim altına alınmasına inanan komünist devletler gibi diktatöryaldır, ne de toplumun genel zararı pahasına, özgürlük adına her tür sömürü ve sefahatin yapılmasına lisans çıkaran kapitalist devletler gibi ferdin sınırsız özgürlüğüne inanır. Kötülüklerinden arındırılmış şekliyle her sistemin en iyi yönlerini barınidare edilen halk kitlesi bakımından jdeal bir itidal örneği sunar. Gerçekten, toplumsal çıkarları tehlikeye almaksızın fertlere eksiksiz özgürlük veren, âdil ve yararlı kanunları kararlaştırıp yürütebilmesi için devlete kişisel özgürlükleri sınırlayıp baskı altına almayan yetkiler veren bir siyaset felsefesi ortaya koymuştur. Böylece kişisel ve toplumsal çıkarlar arasında mükemmel bir denge oluşturur, komünist ve kapitalist toplumlarda olduğu üzere birbirinin rakibi ve düşmanı kılmak yerine hoşgörüyü esas alarak birbirinin tamamlayıcısı olacak şekilde her ikisinin bütünleşmesini teşvik eder. Çünkü İslâm'ın siyaset felsefesi, bütünüyle adalet ve iyilik kavramları üzerine kurulmuştur; doğru ve yanlış, iyi ve kötü arasında ayırım yapar; yaratıklarını en iyi bilen Âlîm, Hakîm ve Kaadir olan Allah'ın vahyinden kaynaklanır.
İslâm Devleti'nin diğer bir niteliği de ideolojik devlet olduğudur. Hizip, ırk ya da ulusal fikirler üzerine değil Kur'an ve Rasul Mu-hammed @'in Sünneti'nden kaynak olduğu ideoloji üzerine kurulmuştur. Devlet kurumları, bu ideolojinin kaynağı ve temelleri olan İlâhî Kanun'u yürürlükte kılmak ve uygulamak için sadece bir vasıtadır. İnanç ve ideolojisinin temel prensiplerine inanan ve uygulayan kişiler tarafından idare edilmesinin ve yönetilmesinin gerekliliği, bu devletin diğer bir vazgeçilmez esasıdır. İdeolojinin temel esaslarına inanmayan ve uygulamayan kişilerin, o ideolojik kuralları ve reformları uygulamakla ilgilenmeleri beklenilmez; ideolojinin üzerinde çalışmalan,Öğrenmeleri,gaye ve ruhunu anlamaları ise hiç mi hiç ümit edilmez. Bu yüzden İslâm'a inanan, İslâm'ı bütünüyle anlayan ve prensiplerini uygulayan kişiler tarafından yürütülmesi tamamen rasyoneldir.
Yapısından da anlaşılacağı üzere, İslâm Devleti ideolojisi herhangi bir coğrafi, sosyal ya da dil sınırı tanımaz, hayat manzumesini ve reformlarını bütün insanlığa sunar. Programını kabul eden kişiler sınıflarına, renklerine ve ırklarına bakılmaksızın onun üyeleri olur, onun uygulamalarına katılırlar. Onun temel siyasetinin formüle edilmesinde katılım hakkı açık olan sebeplerle İslâm'a inanmayan kimselere verilmez. İşte yine burada İslâm Devleti yapısı ve hedefi açısından da komünist devletlerden hayli farklıdır. Herhangi bir düzeyde devletin temel politikasını formüle etmekte katılım hakları yoksa da gayri müslim yurttaşlar yürütme (icra) fonksiyonuna katılırlar, bu alanda yüksek görevler alabilirler; devletin diğer yurttaşları gibi tüm sivil, siyasî ve sosyal haklardan faydalanırlar. İslâm inancını kabul etmeye zorlanmazlar, İslâm'ı kabul etmeseler de herhangi bir sosyal ya da sivil haktan mahrum edilmezler. İnanç özgürlüğü, konuşma özgürlüğü ve yerleşme özgürlüğüne bütünüyle sahiptirler. Ülkenin kanunlarını ihlâl etmedikçe, diğerlerinin haklarına el uzatmadıkça hoşlandıkları yerde yaşayabilirler. Canlan, malları ve haysiyetleri devlet kanunları ile korunmuş ve garanti edilmiştir. Kendi dini ve kültürel geleneklerini devam ettirebilir, keadi kültürel değerlerine ve dini normlarına göre yaşayabilirler. Allah'ın kanununa göre her-birine İslâm Devleti'nin yasaları Önünde kayırma ve aleyhte ayırım yapılmaksızın adaletle muamele edilir. Bu diğer devletler de hemen hemen hiç bulunmayan ayırt edici bir özelliktir.
İslâm Devleti'ne İtaatin Derecesi
Devlete itaatin derecesi, sadakat ve bağlılığın merkezinde sadece Allah'ın —ve O'nun izniyle Rasulünün— bulunduğunu açıkça ortaya koyan hükümranlık anlayışı tarafından belirlenir. Bu husus Kur'an'm ayetleriyle açıkça bildirilmiştir. "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, RasuPe ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz —Allah'a ve Ahi-ret gününe (gerçekten) inanıyorsanız— onu Allah ve Rasulü'ne götürün. Bu dajıa hayırlı ve sonuç bakımından da daha güzeldir." (4: 59).
Bu ayet İslâm Devleti'nin bütün dinî, siyasî, sosyal ve kültürel aktivitelerini kapsayıp onun siyasî sisteminin temellerini ortaya sermekte ve anayasanın ilk prensibini oluşturmaktadır. Aynı zamanda, İslâm Devleti'ne olan itaatin yapısı ve derecesini açıklayan beş önemli esası da ihtiva etmektedir.
1- Allah'a Sadakat:
Kur'anî Hükümranlık anlayışı, İslâm Devle-ti'nde tüm sadakatlerin merkezinde kimin olduğunu ve kimin kanunları ile değerler manzumesine itaat edilmesi gerektiğini net bir şekilde açıklamıştır. Allah tek başına gerçek hükümrandır; tek itaat merciidir. Bir müs-lümanın ilk ve önde gelen görevi Allah'a itaatkâr bir kul (abd) olarak boyun eğmesidir, tüm diğer görevler ikinci derecededir. Gerek ferden, gerekse sosyal yönden sadakat
merkezinde sadece Allah vardır ve tüm diğer sadakatlar buna bağlıdır. Müslümamn diğerlerine itaati Allah'ın izin verdiği ölçüdedir, diğerlerine Allah'ın emirlerine uygun şekilde itaat eder ki, Rasul "Yaratıcıya isyan hususunda yaratılmışa itaat yoktur." buyurarak bu prensibi açıklamıştır.
2- Rasul'e Bağlılık:
İkinci önemli ilke Allah Rasulü'ne itaat ve sadakattir. Rasul @'a itaat Allah'ın emirlerine İtaatin içerisindedir. Gerçekte bu, Allah'a olan itaatin pratik bir göstergesidir. O-nun kişiliğine bağlı bir hak olmayıp ilâhî Emrin bir sonucudur; çünkü mümin, Allah'a ancak O'nun Rasulü'ne itaat ederek kulluk edebilir. Rasul, İlâhî mesajın alındığı yegâne güvenilir ve sahih kaynaktır. Rasulullah @'m dışında Allah'la temasa geçmenin ya da O'nun İlâhî Rehberliği'ni kabul etmenin bir yolu yoktur. Bu yüzden Rasul @'a itaat şüphesiz Allah'a itaattir; Rasûl @'a itaatsizlik Allah'a itaatsizliktir. Rasul @'ın sözüyle; "Kim bana itaat etmezse, hakikatte Allah'a itaat etmemiştir." ve Kur'an'ın ayetiy-le; "Kim Rasul'e itaat ederse, gerçekte Allah'a itaat etmiştir." (4: 80).
3- Emir Sahiplerine (Ulu'l-Emre) İtaat:
Konumuza ışık tutan ve yukarıda zikredilen ayet-i kerimede (4: 59) ortaya konan üçüncü esas, emir sahiplerine —ki bu da yönetim demektir— itaattir. Fakat yöneticiye itaat, ancak Allah'a ve Rasulü'ne itaattan sonra gelir ve bu ikisine bağlıdır. Bu kitabın başka yerlerinde de açıklandığı üzere, yöneticiye ya da yönetime itaat şartlara bağlıdır. Onlar Allah ve Rasulû'ne itaat ederler, Şerîat-ın ruhuna bütünüyle uyarlarsa, ancak o zaman kendilerine itaat olunur. Eğer Şeriat'a karşı gelirlerse onlara itaat zorunlu olmayıp, "doğru" savunulur. Arapça "um'l-emr" (otorite verilmiş kimseler) tabiri çok geniş bir kavramdır. Müslümanları ilgilendiren meselelerde her nasılsa yetki sahibi olan tüm kişiler, âlimler, düşünürler, siyasî liderler, idareciler, mahkemede görevli yargıçlar, kabile şefleri... ve benzerlerini kapsar. Kısaca, müs-lümanlar arasından herhangi bir şekilde otorite verilmiş kişilere itaat edilmelidir; onlarla mücadeleye girerek İslâm toplumunun ya-şantısmdaki huzuru bozmak doğru değildir, ancak şu şartlarla ki; otorite sahipleri (a) — müslüman olmalı, (b) — Allah'a ve Rasul-üne itaatkâr olmalılar. İlgili ayetler net bir şekilde ortaya koymuş ve Rasulullah @ tarafından tamamen açıklanmış bu iki temel şart emir sahiplerine olan itaatin vazgeçilmez ilkeleridir. (Ebu'I-AIâ Mevdudî, 'The Mea-ning Of The Qur'an 'cilt, 2, sh. 132-137).
4- Nihâî Otorite Allah Ve Rasulü'dür:
İlgili ayetten (4: 59) çıkarılan dördüncü prensip nihaî otoritenin Allah ve Rasulü'ne ait olduğudur. İnsanlar ya da insanlarla yönetim arasındaki anlaşmazlıklarda, anlaşmazlık konusu Allah'a ve Rasulü'ne götürülmelidir; Onların hükümleri de son ve kesindir. Böylece İslâm Devleti'nde her hususta nihaî otorite Allah ve Rasulü'dür. Her meselede müslümanlar yol göstericilerini Kur'an ve Sünnet'te aramalılar ve anlaşmazlıkta oldukları bütün konulan onlara götürmelidirler. Fakat herhangi özel bir konuda onlarda bir hüküm bulmazlarsa, karar vermek İçin İstişarelerini sürdürmelidirler. "Eğer bilmiyor iseniz zikir sahiplerinden (bilenlerden) sorunuz." (16: 43).
5- Siyasî Hürriyet:
İlgili ayetle ülkenin tüm vatandaşlarına siyasî Özgürlük garanti etmekte ve yöneticileriyle ayrılığa düşebilecekleri bildirilmektedir. Ancak bu durumda, meseleleri Kur'an ve Sün-net'e sunmalılar ve onların kararına bağlı kalmalıdırlar. Diğer bir deyişle, tüm anlaşmazlık hususları İslâm Şeriatı'na göre hükmedecek olan fakihe havale edilmeli ve bu nihâî olmalıdır.
KISIM 6
İSLÂM DEVLETİ VE VEKÂLET KAVRAMI
Daha Önce de açıklandığı üzere, bütün siyasî ve hukukî hükümranlık sadece Allah'a aittir. Allah'ın siyasî hükümranlığı, devletin gerçek başkanının O olması ve devletin tüm yürütme işlerinin direkt O'nun emirleri altında olması anlamına gelir. Siyasî hükümranlık aynı zamanda şu anlamları da kapsar: Allah'ın otoritesi ve hükümranlık gücü kendi isteği dışında hiçbir güç tarafından sınırlandırılamaz, dışarıdan yüklenmiş herhangi bir kurala da bağlı değildir. Allah'ın Hukukî Hükümranlığı, tüm kanun ve yasama gücünün yalnız Allah'ın olduğunu O'nun kanun-yapıcı ve kanun-koyucu olduğunu; bu tür yetkilerin sadece ve sadece Allah'a mahsus olduğunu ve O'nun kanun-yapıcı yetkisini paylaşacak ya da O'nun yasama gücünü kısıtlayacak ya da paylaşacak herhangi birisi ihtimalinden münezzehtir. Bütün yargı, yasama ve muhakeme etme yetkisi O'na aittir.
Bir toplum ya da devlet en geniş ifadeyle insanla ilişkili tüm meselelerde Allah'ın ve Rasulü'nün hâkimiyetini kabul eder etmez, Allah ve Rasulü'nün yeryüzündeki temsilcileri olurlar. Allah'ın vekilleri olarak onlar çifte statüye sahiptirler. İlki, tüm hükümranlık yetkisinin Allah'a ve Rasulü'ne ait olması nedeniyle Allah ve Rasulü'yle ilişkilerinde kısıtlı bir hükümranlık yetkisine sahip bir devlet durumunda olmalarıdır. Gerçek anlamıyla hükümranlık yetkisindeki herhangi bir iddia Allah'a ve Rasulü'ne karşı açık bir isyan ve kendi İslâmî karakterini inkâr anlamını taşır. İkinci statü ise, diğer dünya devletleri ile ilişkilerindeki vekillik statüsünde, yani diğer devletlerin de rol oynadığı idari meselelerde bütünüyle hâkimiyet gücünü kullanan bir devlet pozisyonunda olmasıdır.
Vekilliğin diğer bir cephesi de onun belirli bir sınıfa, gruba ya da aileye değil, ümmete ait olmasıdır. Bu yetki yalnızca AJlah tarafından belirlenen sınırlar içerisinde kullandır. Yetki toplumabir bütün olarak verildiğinden yönetim ya da hükümet, bir bütün olarak toplum yahut onların uygun gördükleri, seçtikleri temsilciler tarafından uygun görülüp, rızaları alınarak oluşabilir. Ve ancak onların güvenine sahip oldukları müddetçe bu görevde kalıp fonksiyon gösterebilirler.
Böylece, İslâm Devleti Allah'ın yeryüzündeki vekili olarak Allah adına hareket eder ve konulan sınırlar içerisinde O'nun isteğini ve hükmünü yerine getirir. Devlet, hükümranlık gücünü İlâhî Kanun hudutları içerisinde kullanır. Aynı zamanda insanlar adına vekâlet hakkını da kullanır. Bazı kişileri kendi adlarına hareket etmesi için seçseler de gerçekte bu hakkın sahipleri insanlardır. Yöneticiler toplumun (gerçek vekilleri) güvenini sağladıkları müddetçe görevde kalırlar (Ebu'1-Alâ Mevdudî, The Meaning Of The Qur'an, cilt 4, sh. 8-9).
Vekâlet (Hilâfet)in Yapısı
İslâm'ın siyasî sistemi 3 asıl unsur üzerine kurulmuştur: Tevhid (Allah'ın birliği), Risa-let (Rasulullah @'m peygamberliği) ve Hilâfet (vekâlet). Bu sistem kâinatın ve tüm mahlukâtm yaratıcısı (Halik, Mâlik ve Hakemi) olan bir tek tanrı tarafından yaratıldığı, ayakta tutulduğu ve yönetildiği şeklindeki ebedî gerçeği tanır. Yalnız O emretme hakkına sahiptir; insanın da içinde bulunduğu tüm yaratıklar nezdinde yalnız O itaat edilme selâhiyetine haizdir. O'nun istekleri ve hükümleri insanlara rasuUer aracılığıyla hükümler ihtiva eder, kitap seklinde ulaşmış; bunun yorumu ve örneklenmesi, sözleri ve fiilleriyle sistemin kalıcı ve güzel bir modelini oluşturan rasuller tarafından yapılmıştır. Hilâfet kavramı temsilcilik mefhumunu kapsar. İnsan yeryüzünde Allah'ın temsilcisi (vekili) olarak hareket eder, Allah tarafından çizilen sınırlar içerisinde yine Allah tarafından kendine verilen güce dayanarak İlâhî otoriteyi kullanır. (Ebu'l Alâ Mevdudî, Is-lamic Way Of Life, sh. 42-52).
Vekillik fonksiyonunun yerine getirilmesi dört esaslı kayıt altındadır. İlki, gerçek otorite Allah'ta bulunur; ikincisi, insan sadece O'nun kanunlarını uygular; üçüncüsü, bu kavramların uygulanması kesinlikle O'nun tarafından çizilmiş sınırlar içerisinde olmalıdır; dördüncüsü, O'nun kanunlarının uygulanmasında, insan, O'nun isteklerini ve hükümlerini yerine getirir. Böylece, Allah-ın hükümranlığı altında bulunan insan halifeliği, O'nun tarafından çizilmiş sınırlar içerisinde, O'nun istek ve hükümlerini yerine getirmek için kurulmuştur (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'Islamic Way Of Life', sh. 45-52). Herhangi bir sınıf veya grup değil tüm insanlık vekillik yetkisiyle donatılmıştır. Her kim vekillik şartlarını kabul etmeye hazırlanırsa, o kişi bütün toplum için hilâfet sorumluluğunu omuzlayacaktır. Bu husus her üyesinin Allah'ın vekili olma yetkisine ve hakkına sahip olduğu İslâmî yönetimin başlangıç noktasıdır. Herhangi bir ayırım gözetmeden İslâm ümmetinin bütün üyeleri eşit şekilde bu hakka sahiptirler. Ülkenin meselelerini çözecek makam bireylerin azalarıyla oluşturulacak ve bu makamın gücü ve yetkisi gerçekte üyelerin yetki ve gücüyle bu makama atanması sonucu oluşacaktır.
Yönetim Türü
Pratikte hangi tür halk yönetiminin alınacağı, hâkim olan şartlara, zaman ve mekânın gereklerine bağlı olacaktır. Kur'an ve Sünnet bu hususta sessizdir. Rasulullah @ ya da Kur'an tarafından uygun görülen yahut tavsiye edilen spesifik bir müessese şekli yoktur. Hastalığı esnasındaki davranışlarından zımnen anlaşılacağı üzere Rasulullah @ bu-nıeseleyi halletmek istemiş ancak, belki de İlâhî takdir ve talim sebebiyle, toplumun tabiî müşavere ile çözmesi için.bilerek ve isteyerek kapıyı açık bırakmıştır. Bu yüzden herhangi bir şüpheye mahal bırakmaksızın kesinlikle söylenebilir ki, İslâm'da idare ya da halk yönetiminin bir şekli zorunlu kılınmamıştır. Vekillik şartlarını yerine getiren ve toplumun üyeleri tarafından uygun görülen herhangi bir form, belirli bir zaman ve mekânda ülke meselelerini yürütmesi için müs-lümanlar tarafından adapte edilebilir. Adapte edilen bu form, halifeliğin hedef ve gayelerini etkili bir şekilde yerine getirdiği müddetçe yürürlükte kalabilir, ancak halk yönetiminin herhangi bir formu İslâm'ın siyasî sisteminde önemli bir unsur kabul edilmez.
Temel unsur, Allah'ın vekili olma şartlarını yerine getiren yönetimdir ki, üyelerinin yetkili şekilde uygun gördüğü ve zorlama ya da tecavüz olmadığı müddetçe hangi yolla kurulduğu önemli değildir. Nitekim bu temel unsur her askerî diktatör ya da demagogun toplumun meselelerini sahiplenmesine, sonra da zorlayıcı yahut baskıcı metodlarla onaylarını almasına imkân tanımaz. İslâm siyaset sisteminde vekillik şartlarından sonra üyelerin onayı da temel bir faktördür. Vekilliğin temel prensibi bozulmaksızın üyelerin isteği ve onayı göz-ardı edilemez, baskı altına alınamaz. Temsilci ya da yönetici ancak bu iki şart yerine getirildiğinde üyeler adına fonksiyon görür. Onların onayı olmadan iktidara gelirse ya da iktidarı elde ettikten sonra güvenlerini kaybedecek olursa, toplumun hukukî temsilcisi olma özelliğini kaybeder.
Aynı şekilde İslâm; ırk, aile veya varlık üzerine kurulu yetki yahut imtiyaz tanımadığı için yönetimin kalıtsal (babadan oğula... vb.) şeklinin İslâm siyasetinde yeri yoktur. Irk, aile, varlık gibi faktörler fertlerin onayını almış ve gerçek anlamıyla onların temsilcisi olmuş bir kişinin değerini ne yüceltir, ne de al-çaltır.
Yönetim ve yönetici bireylerin temsilcisidir, onların uygun gördüğü şekilde onlarca seçilmiştir; ancak yetkisini onlardan almaz. O, yetkisini yöneten ve yönetilenlerin beraberce bağlı oldukları Allah'ın kanununa itaatle kazanır. İslâm'ın siyasi sözleşmesi yöneten (yahut yönetim) ile yönetilenler arasında yapılmaz, fakat bütünleşmiş yöneten-yönetilenler ikilisi ile Allah arasında gerçekleşir; ahlâkî ve hukukî olarak yöneten ve yönetilen birlikte Allah'a karşı görevlerini yerine getirmekle,sorumludurlar. Yöneten, Allah'ın hükmünü yerine getirmekle, üyeler ise, —yöneten İlâhî kurallara bağlı kaldıkça—, ona yardımcı olmak ve desteklemekle yükümlüdürler. Yönetici Allah'ın kanunlarını gözetirse üyelerin yardım ve işbirliğini hak eder, ancak yönetici Allah'ın kanunundan saparsa üyelerinden bekleyeceği sadakat ve destek hakkını kaybeder. Diğer taraftan ya da herhangi bir fert gerekli yardımı ve işbirliğini yerine getirmekte hata eder ise, yönetime karşı olduğu gibi Allah'a karşı da suç işlemiş olurlar.
Bu yüzden vekillik şartlarını yerine getirdikleri ve masiyetle emretmedikleri müddetçe yetki verjlmiş kişilere, hoşlansın ya da hoşlanmasın, itaat edilmesi müslümanın zorunlu bir görevidir. Yönetime itaat sadece marufta zorunludur. Rasulullah'ın şöyle dediği rivayet olunur; "Sizler üzerine iyilikle birlikte kötülük yapan yöneticiler hükümran olacaktır. Sizlerden kötülüklerine karşı koyanlar sorumluluktan kurtulacaktır. Kötülükten hoşlanmayanlar da cezadan kurtulacaklardır. Ancak bu yöneticileri münkerde tasvip edip onlara uyaniar cezaya uğrayacaklardır!' Ashabının "Bu yöneticilere karşı savaşmayacak mıyız?" sorusu üzerine Rasul "Hayır, sizinle namazı kıldıkları müddetçe, hayır" cevabını verdi." Buradaki 'salât'tan maksat, yönetim sistemindeki salât kurumudur. Bu hadis, prensipte bir yönetimi İslâmi yapacak minimum şartı açıkça ortaya koymaktadır. Eğer yönetim bu şartı yerine getirirse itaat müslümanlar açısından, genel şartlar da göz önüne alınarak, zorunludur. Ve eğer yönetim İslâm'ı terk ederse, bu tür bir yönetimi devirmekte müslümanlar tamamıyla haklıdır. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'The Mea-ning Of The Qur'an', cilt 2, sh. 133). Rasul @ bariz olarak ortaya koymuştur ki, "Ma-siyette (Allah'a isyanda) itaat yoktur" (Müslim).
Rasulullah @'m, yöneticilere itaatin Allah'ın kanunları dairesinde geçerli olduğunu vurgulayan pek çok hadisi vardır. İbn-i Ömer (r.a.) tarafından Rasul @'m şöyle buyurduğu rivayet olunur: "Masiyetle emrolunma-dıkça hoşgörsün görmesin müslümanın her hususta Ulu'I-Emri dinlemesi ve itaat etmesi gereklidir. Masiyetle emrolunduğunda ne dinlemek, ne de itaat etmek vardır." Ali (r.a.) da Rasul @'dan şunu rivayet eder; "Masiyette kula itaat hakkı verilmemiştir. İtaat ancak maruftadır."
Teokrasi Ve Vekillik (Hilâfet)
Hilâfet, 'Kıralların İlâhî hakkı' ya da 'Papa otoritesi' diye isimlendirilen hususlardan yapıca ve fonksiyonca tamamen farklıdır. Allah'ın vekilliği belirli bir ferde, sınıfa veya kavme değil, bir bütün olarak topluma aittir. Hiç şüphesiz bu, Allah'ı kendilerinin hükümranı kabul eden, O'nun İlâhî kurallarını kendilerine hayat şekli olarak benimseyen ve uygulayan müslüman toplumun (ümmetin) ortak hakkıdır. "Allah içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara vaadet-miştir; hiç şüphesiz, onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacaktır." (24: 55). Vekillik, gerçek anlamda halkın yöneten olmasıdır; bu yüzden temelde ve işlevde yönetimin monarşik, teokratik ve Papalık formlarına karşıttır. Aynı zamanda insanların mutlak hükümranlık gücüne sahip oldukları batılı laik demokrasilerden de farklıdır, ki bu sonuncu formda insanların isteği ülkede en üstün gücü oluşturur. Oysa hilâfet yönetimi altında insanlar sadece tek başına hükümran olan Allah'ın vekilidirler. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, *The Islamic Law and Constitution' sh. 210).
Batılı yazarlar, bilerek ya da bilmeyerek, vekilliğin fonksiyonu ve yapısı hakkında şaşırmışlar; yüzyıllar süren devlet-kilise mücadelesi ve bu mücadelenin çağrıştırdığı kötülük ve dehşet dolu görünümü hatırlayarak onu batılı teokrasi anlayışıyla mukayese etmişlerdir. Gerçekte, batı zihniyetinde var olan teokrasi felsefesi, "İslâmî düşünceye yabancıdır; çünkü İslâm kişisel ya da kurumsal hiçbir bedenî oluşumu Allah'ın temsilcisi olduğunu iddia edecek şekilde yetkili kılmamış-tır. Allah Allah'tır, insansa insan. Rasul vahyin taşıyıcısıdır ve Peygamberin vefatıyla her ikisi de (peygamberlik ve vahiy) noktalanmıştır". (Dr. Said Ramazan, 'Concept Of The Islamic State' kitabındaki Theocracy Ruled Out' isimli makalesi, sh. 29-31). Rasulullah @ ardında Allah'ın kanunlarını bırakmıştır, fakat bunlar mabud değildir, ancak ve ancak Allah'ın kanunlarıdır. Bütün müminler bu kanunlara itaat ederler. Hiç kimse özel imtiyaz sahibi olduğunu iddia edemez; çünkü Allah indinde hepsi işitirler. Herkes, Özel bir imtiyaz iddia etmeksizin 'İlâhî Metin' üzerine konuşma hakkına sahiptir, anrak son söz 'İlâhî Metin'indir.
Batıdaki devlet-kilise çatışmasının diğer bir veçhesi de dinin kişi ile tanrısı arasında özel bir konu haline gelmesidir. Bu da yavaş yavaş dini meselelerde imtiyaz sahibi kişilerin ya da saint (aziz)ler gibi belirli bir sınıfın kutsallık kazanmasına yol açtı. İslâm'da böyle bir anlayışyoktur; yerine, dini yaşantının gerçek özünü oluşturan nafile ibadetlerin gizliliği vardır ki, bu tür bir 'gizlilik' kişi ya da kişiler grubu için İslâm'da herhangi bir tip 'kutsallık' oluşturmaz. Nafile ibadetler gizlilik içerisinde yapılırken, müslümanlar üzerinde bağlayıcılığı olan ilâhî kurallarla yönetilirler. İlâhî kuralların hâkimiyeti doruk noktasındadır, öyle ki Muhammed @'ın insan olarak hareketleri bile bu kurallara bağlıdır, hiçbir kayıt altında bu kuralları çiğne-yemez. (Dr. Said Ramazan, a.g.e.). "Ey nebi, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek Allah-ın sana helâl kıldıklarını niçin sen kendine haram kılıyorsun?" (66: 1). Ayet net bir şekilde gösterir ki, İlâhî kanunlar en üstündür, hiç kimse onun sınırlarını aşmak yetkisine sahip değildir, Rasul @'ın kendisi bile, Allah'ın haram kıldığını hiç kimse helâl kılamaz; helâl kıldığını da hiç kimse yasaklayamaz. Bu kuraİ her konuyu kapsar; hiç kimse İlâhî kanunların üzerinde addedilmemiş-tir. Gerçek İslâm Devleti'nde İlâhî Kanunun üstünlüğü bütünüyle yürürlüktedir. Hiç kimse davranışlarının sonuçlarından kaçamaz, çünkü hiçbir kişi ya da topluluk özel imtiyaza sahip değildir, İlâhî Kanun'un üzerinde bir dokunulmazlık barındırmamaktadır. Herkes Allah'a itaat eder; herkes O'nun hükümlerine muhataptır, bağımlıdır.
Daha önce de açıklandığı üzere Allah'ın vekili tüm toplumdur. Bu yüzden de bireyler hilâfete eşit katılımda bulunurlar, toplumdaki sosyal pozisyonu veya doğumu esas alan bir ayırım yahut bölünme toplumda görülmez. Bütün fertler toplumda eşit statü ve pozisyon sahibidir. Kişiler arasındaki değerlendirmede tek kriter onların kabiliyet ve karakterleridir. Kur'an bunu şu ayetle açıkça ortaya kor: "Ey insanlar, gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasmız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz sizin Allah katında en üstün olanınız takvaca en ileri olanımzdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır." (49: 13). Aynı ilkeyi Rasulullah @ da şu sözleriyle açıklamıştır; "İman ve takva dışında hiç kimsenin diğerlerine üstünlüğü yoktur. Bütün insanlar Adem'in soyundandır ve Adem de balçıktan yaratıldı... Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba üstünlüğü yoktur. Ne beyaz adamın siyah adama, ne de siyah adamın beyaza üstünlüğü vardır. Üstünlük ancak takva iledir. "Hz. Peygamber @ Mekke'nin fethinden sonra Kureyşli-lere şöyle seslenmiştir: "Ey Kureyş halkı, Allah, cahiliye günlerinize ait kibrinizi ve atalarla gururlamşınızı söküp attı. Ey insanlar, hepiniz Adem'in soyundansınız, Ademde balçıktan yaratıldı. Hangi kavimden olursanız olun soyunuzdan gurur yoktur. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba karsı bir üstünlüğü yoktur. Doğrusu Allah indinde en hayırlınız, takvaca en üstün olanınızdır."
Bu sözler aynı zamanda, sosyal statü veya doğumu nedeniyle hiçbir kişi ya da topluluğun kendi fıtrî yeteneklerinin ve kişiliğinin gelişmesini engelleyecek, yahut geciktirecek kayba uğramasının söz konusu olmadığını ifade ederler. Diğer bir deyişle, herhangi bir kısıtlamaya gidilmeksizin bütün fertler için eşit ilerleme imkânları sağlanır ve herkes kendi kişisel dirayeti, yeteneği, yararlılığı ve eğitimine dayanarak yapabileceği en iyi ilerlemeyi yapmakta özgürdür (Ebu'1-Alâ Mevdu-dî, a.g.e.)
KISIM 7
İSTİŞARE KAVRAMI
İstişare kavramı, İslâm siyasî sisteminde büyük bir öneme sahiptir. Rasulullah @'m kendisi idarî meselelerde sahabesiyle daima istişarede bulunmuş ve uygulamaları bu kavramın önemini geniş bir şekilde kabul ettirmişti. Öncelikle, ilgili kavramın çeşitli yönlerini incelemek yerinde olacaktır. Kur'an, Rasulullah @'a şu şekilde öğüt vermektedir: "Allah'tan bir rahmet dolayısıyladır ki onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için mağrifet dile. Ve (yapacağın) işler konusunda onlarla müşavere et. Bir kez azmedersen de artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah kendisine tevekkül edenleri sever." (3: 159). Kur'an bu kavramı müslümanların Özelliklerinden biri olarak zikretmektedir. "Rabblerinin çağrısına icabet ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işleri kendi aralarında şûra iledir." (42: 38). Aynı ilke Rasul @ tarafından, Hz. Ali'nin şu sorusu üzerine açıklanmıştır: "Ey Allah-ın Rasulü, senin irtihalinden sonra hakkında ne Kur'an'da ne de sende bir şey bulamadığımız bir problemle karşılaşırsak ne yapalım?" Rasulullah @ şöyle cevaplandırmıştır: "Ümmetimden (Allah'a ve O'nun hükmüne) itaatkâr olanları bir araya toplayıp istişare için meseleyi onlara sor. Yalnızca bir ferdin görüşlerini esas alarak sakın karar verme." (Alûsî, Ruhu'l-Meânî, Avrupa İslâm Konsülü tarafından yayımlanan 'Concept Of The İslamic State', kitabından aktarılmıştır.)
Yine Rasulullah @'dan rivayet olunur ki: "Doğru olmadığım iyice bildiği halde kardeşine bununla nasihat eden kişi muhakkak onun güvenine ihanet etmiştir." (Ebu Da-vud).
Kur'an istişareden bahsetmiş, ancak uygulanmasında Özel bir yöntemi teklif ya da emret memiştir. Rasulullah @ nihaî kararı olmadan önce daima hikmet ve bilgi sahibi sahabeleri ve iman etmiş kabilelerin temsilcileriyle istişarede bulunmuştur. Fakat ne Kur'an'da, ne de Rasulullah @'ın Sünneti'nde, müşavere edileceklerin sayısı, seçim, görev süreleri ile ilgili sıkı ve sabit kurallar vardır. Bu meseleler tamamıyla müslümanların takdirine bırakılmıştır. Bu da göstermektedir ki, temsilcilik şeklinin kendisi esas istişare kavramının yanında ne çok önemli, ne de vazgeçilmezdir. İstişare herhangi bir şekilde ya da formda yapılabilir. Genel bir seçimle seçilmiş özel temsilciler ya da seçim heyetleri vasıtasıyla direkt ya da indirekt yapılabilir; müşavere heyeti birkaç üyeden oluşabileceği gibi İslâm Devleti'nin her bilgesini temsil eden çok sayıda üyeye sahip bir ya da iki meclisten oluşabilir. (Muhammet Hamidul-lah, 'Introduction to islâm' sh. 93-105). Bütün bu meseleler, zaman ve konumun icaplarına göre tesbit edilebilmesi için topluma bırakılmıştır. (Concept Of The Islâmic State, Issued By The Islâmic Counsil Of Euro-pe). Önemli olan istişarenin İslâmî yönetimin temelini oluşturmasıdır. Genelde halkın hayatını etkileyecek önemli ülke meselelerinde istişare edebilmek için her yönetici ya da yönetimin, temsil ettikleri halkın güvenine sahip, karakterce dürüst danışmanlar her zaman bulunmalıdır.
Bütün bunlar, istişarenin İslâm'ın siyasî yapısında çok önemli olduğunu gösterir. Müşaverede bulunmaksızın insanların meselelerini yürüten herhangi bir kimse sadece ca-hiliyyeyi izlemekle kalmaz, aynı zamanda Allah'ın açık emirlerine karşı da gelmiş olur. İslâm'ın müşavereye niçin bu kadar önem verdiği aşağıda açıklanmıştır:
1- Bir kişinin, iki ya da daha fazla kişiyi ilgilendiren hususlarda, ilgili kişilere danışmaksızın sadece kendi muhakemesiyle karar vermesi kesinlikle yanlıştır, adaletsizliktir. Ortak yararlılığın olduğu meselelerde hiç kimse sadece kendi yargısını kullanma hakkına sahip değildir. Adalet, kararın alınma-sında konuyla ilgili insanlara danışılmasını gerektirir ve mesele çok fazla orandaki insanlarla ilişkiliyse, o zaman karar alma mekanizmasına bu insanların temsilcileri katılmalıdır.
2- Bir parça düşünmek, ortak meselelerde insanların kendi yargılarını ya diğerlerinin haklarını gasbetmekte ya da diğerlerine göre kendilerini daha üstün saymakta kullanmaya çalıştıklarını gösterecektir. Bu yaklaşımların her ikisi de ahlaken serdir, inananların bunlarla herhangi bir pay sahibi olması beklenemez. Mümin, ne diğer insanların haklarını haksız yere gasp edecek kadar bencildir, ne kendisini tüm bilgi ve hikmeti muhafaza ediyor sanacak kadar kibirli ve kendini beğenmiştir,
3- Diğer insanların hak ve refahlarını ilgilendiren bir meselede karar vermek şüphesiz büyük bir sorumluluktur. Allah'tan korkup sakınan ve Adalet Günü'nde Rabbinin huzurundaki hesabının ne kadar korkunç olacağını bilen birisi, bu tür meselelerin yükünü taşımaya asla cesaret edemez. Bu tür hareketler ancak Allah'tan ve Adalet Günü1 nden korkmayan kimseler tarafından yapılabilir. Allah'tan korkan bir kişi umumî çıkarları ilgilendiren konularda tabiî olarak istişare vasıtasıyla karar vermeye çalışacaktır; öyle ki umumun iyiliği için en güzel ve en âdil karara ulaşabilsin ve eğer bilmeyerek bir hata yapılacak olursa hatanın yükü yalnız bir kişinin üzerine düşmesin.
Bu üç delil, istişarenin İslâm ahlâkî öğretisinin gerekli bir sonucunu oluşturduğunu ve müşavereden herhangi bir sapmanın İslâm'ın nefret ettiği büyük bir leke olduğunu belirtir. İslâmî hayat şekli büyük ya da küçük umumî meselelerde müşavere prensibinin uygulanmasını gerektirir. Ev içi meselelerde karı ve koca birlikte çaba gösterip problemlerini karşılıklı danışma ile çözmelidirler; erişkin çocuklar varsa onlar da istişareye katılmalıdırlar. Bir kabileyi ya da küçük bir yerleşim merkezini ilgilendiren meselelerde kabilenin ya da yerleşim merkezinin tüm üyeleri birlikte karar vermelidirler. Ve eğer bu mümkün değilse genel menfaatleri temsil eden heyet ya da konsül tarafından mesele karara bağlanmalıdır. Ve bir ulusu ilgilendiren meselelerde, insanlar tarafından bir esas yönetici seçilmeli, bu lider yönetici de ilgili meseleleri halkın temsilcileri olarak seçilen kişilere ya da halkın tamamen güvenine maz-har olmuş insanlarla uygun bir şekilde istişarede bulunarak karara bağlamahdır. Lider yönetici, görevde halkın kendisim istediği, kendisine güven duyduğu müddetçe görevde kalmalı, konsültasyon ile bu güvenin kaybolduğu açıkça ortaya konur konmaz bu görevi hemen terk etmelidir. Gerçekte hiçbir güvenilir kişi, insanların güveneni kaybettikten sonra bu makamda kalmak istemez; ne görevde kalmak için zor kullanır, ne de bu görevi işgal etmek için hilekâr ve gayri meşru yolları benimser. Ne de insanların kendi özgür istekleriyle temsilcilerini seçemeyecekleri, fakat kendi seçtiği kişileri zorla seçtireceği yöntemleri kullanmak ister. Ancak güvenilmez ve kötü niyetli kişiler görüntüde istişareyi korurken bu tür adımlar atabilir ki, bunlar ne Allah'tan, ne de Kıyamet Gümi'nden korkanlardır.
İstişare Kurumu bu yüzden şu beş şartı gerektirir. İlk olarak tartışılan konunun yaşantılarını ve haklarını etkileyeceği kişiler, konuyla ilişkili görüşlerini tamamıyla açıklama ve meselelerinin nasıl halledilmekte olduğundan bütünüyle haberdar edilme hakkına sahip olmalıdırlar. Meseleleriyle ilgilenen yönetici payına herhangi bir hata, eksiklik ya da ihmalkârlık görürlerse hakl'annr korumak için bunu durdurma yetkisine sahip olmalıdırlar. Herhangi bir durumda yapılan hataları düzeltmek ya da ıslah etmek yolu bulamazlarsa devlet başkanlarını ve yöneticilerini değiştirebilmelidirler. İnsanların protestosunu kuvvet kullanarak önlemek, onları ilgilendiren olaylarda onları karanlıkta tutmak, meselelerini tek yönlü yürütmek, sonra da ülke meselelerini istişareyle çözdüklerini halka açıklamak samimiyet ve ciddiyetten uzak bir tutumdur.
İkincisi, İnsanları topluca ilgilendiren meselelere bakmakla kim görevlendirilirse görevlendirilsin halkın rızası ile atanmış olmalıdır; bu muvafakat ise özgürce açıklanan bir rıza olmalı; zorlamayla, şantajla korkutma veya terfi, kârlı bir mevkii vaadi ile elde edilmiş ya da hile ve desise ile kazanılmış — gerçekte hakiki bir rıza sağlamıyacağından— olmamalıdır. Devletin başı olmak için âdi ve yanlış her metodu deneyen kişi aslında hiçbir göreve değmez. İnsanların içten rızaları ile seçilen kişi bu makama lâyıktır.
Üçüncüsü, sadece ümmetin tam güvenini kazanmış kişiler müşavere heyetine alınmalıdır. Açıktır ki parayla satın alınan ya da baskı, hile ve İnsanları yanlış yönlendirerek göreve getirilen kimseler temsilci olarak isimlendi-rilemezler.
Dördüncüsü, müşavere heyetinin üyeleri inançlarına ve bilgilerine uygun olarak fikirlerini açıklayabilmeliler, ki bu amaçla da tamamıyla hür olmaları gerekir. Korku, zorlama, kâr vaadi veya diğer baskılarla heyet üyelerinin görüşlerini açıklamaları önlenirse artık buna istişare dışında bir ad bulmak gerekir. Cebir ve baskının hiçbir türüne mahal bırakmadan özgür, samimi, tarafsız müşavere esastır; aksi takdirde tüm işlem hü-kümsüzleşecek ve müşaverenin sadece ismi kalacaktır.
Beşincisi, müşavere heyetinin oy birliği ile ya da çoğunluğun oyuyla ulaşıp verdiği tavsiye, devlet başkanı tarafından kabul edilmelidir. Çünkü bu yolla heyetçe kararlaştırılmış bir husus varken yönetici kişi ya da kişiler grubu ülke sorunlarım kendi görüşlerine göre halletmeye yetkili ise, yine tüm müşavere prosesi anlamsızlaşacak ve hepten önemini yitirecektir. Yukarıda anlatılan ayetle, Allah, "İşlerinde istişare edenler" dememekte, aksine "İşleri kendi aralarında şûra iledir" buyurmaktadır. Bu yüzden sadece istişare amacıyla danışmak bu emri yerine getirmez; hangi mesele olursa olsun emrin yerine getirilmesi için oy birliği ile ya da çoğunlukla alınan şura kararının devlet başkanı tarafından pratiğe aktarılması gereklidir. (Avrupa İslâm Konsülü tarafından yayınlanan 'Concept of the Islamic State')
Müslümanların tüm işlerinin istişare ile karara bağlanacağından hiç şüphe yoktur. Ülke işlerinde söz sahibi yönetici ya da yönetim hiçbir işi şura ehliyle görüşmeksizin yürütmemekle emrolunmuştur. Bu emir ailevî, otokrat veya diktatörlük yönetimlerini otomatik olarak dışlar. Aynı zamanda istişare anlayışının ruhuna aykırı olduğundan yönetici ya da yönetimin anayasaya nezaret etme yetkisini reddeder. Yönetim hangi formda olursa olsun, ümmete direkt ya da temsilcileri vasıtasıyla ind'irekt olarak danışmalıdır. Kur'an ve Sünnet müşaverinin alacağı şekil hakkında suskundur. Bununla birlikte müs-lümanlar tarafından adapte edilebilecek nisbî temsil şeklini Önerir gibi gözüken dolaylı referanslar vardır; "Ve Musa, tayin ettiğimiz (buluşma) vakt(i) için kavminden yetmi$ adam seçti." (7: 155). Yine aynı surede "Biz onları (Yakub'un on iki oğlundan gelen) 12 kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su istediğinde Musa'ya (Asanla taşa vur!) diye vah-yettik. Taştan 12 göze fışkırdı. Böylece her kabile su içeceği yeri öğrenmiş oldu." (7: 160).
Bunlar, herhangi bir mesele üzerinde son kararı almadan önce durumun uygun bir şekilde değerlendirmesi gerektiğini öneren iki Kur'anî Örnektir. Musa Peygamber @ tüm durumu değerlendirdikten sonra İlâhî Rehberlik vasıtasıyla kavminin istek ve arzularını tamamen tatmin edecek ölçüleri benimsedi. Musa @, temsilcileri vasıtasıyla kavminin isteklerini yeterli şekilde öğrenmeye muktedir olmuştur ki, burada yönetici ya da yönetimin her zaman kamouyuyla temasta olması gerektiği şeklindeki temsil etmenin ana ilkesi ortaya çıkmaktadır. İnsanların temsilinde hangi metodun kullanıldığı önemli değildir. Önemli olan temel prensiplerin sürekli tavizsiz gözlenmeleridir. Bununla birlikte uygun, etkıii ve yeterli bir usulü bulmak için çaba harcanmalıdır ki, toplumun ve yöneticin 'şûra müessesesi' danışma organı olarak gerekli özel rolünü yerine getirebilsin. Hatta toplum, temel yapısını öyle tasarlama-hdır ki, herhangi bir yönetici ya da yönetim; halkına, özel temsilcilerine danışmaksızın icraatına imkân tanıyan tüm kapılar kapanmalıdır. Ve eğer herhangi bir an istenmeyen böyle bir yönetim ortaya çıkarsa güçlük veya kan dökülmeye mahal bırakmadan yönetimi uzaklaştıracak geçerli bir prosedür, canlı bir yapı bulunmalıdır.
Müşavere kurumunun yapısı ve amacı hakkında yapılan bu açıklamalardan sonra temel bir husus da akılda tutulmalıdır. Müşavere heyeti (şûra) faaliyetlerinde tamamıyla bağımsız, özgür değildir. Allah tarafından ortaya konduğu üzere şeriat sınırlarıyla "herhangi bir meselede ayrılığa düşerseniz, onu son karar için Allah'a ve Rasulü'ne iletin, sizin işlerinizde karar verme hakkı Allah ve Rasulü'nündür" şeklinde özetlenebilecek Kur'an emriyle kayıt altına alınmıştır. Diğer bir ifadeyle, müminler Kur'an ve Sünııet'in ihtiva ettiği tüm meselelerde Allah \e Rasu-lü'nün kararlarına tamamıyla bağlıdırlar. Allah ve Rasulü'nün verdiği kararlara riayet etmekten başka bir seçenekleri de yoktur. Nitekim metnin ne anlama geldiği, amacına tamamıyla ulaşılabilmesi için pratiğe nasıl aktarılacağı gibi hususları müzakere edebilirler, ancak Kur'an ve Sünnet'te açıkça ortaya konmuş olan meseleleri tartışamazlar ve bu meseleler üzerinde kişisel görüş beyan edemezler. (Muhammed Hamidullah, 'Intro-duction to islâm' sh. 33-105).
İstişare Usûlü
Müşavere Prosesinde bir takım anlaşma noktalan bulabilmek için ilk dönem Hilâfet yönetiminin form ve yapısını inceleyelim. Ra-sulullah @'ın kendisi İslâm Devleti'nin ilk başkanı ve yöneticisi olmuştur. Herhangi birilerinin oylarıyla seçilmemiştir, fakat mutlak Hâkim Allah tarafından Haberci (Rasul) ve devlet başkanı olarak seçilmiştir. O devlet başkanı olarak görevde 10 yıl kadar kalmış ve devletle ilgili bütün kararları sahabe-şiyle müşaverede bulunarak almıştır: inançları uğruna her-tür fedâkârlıkta bulunan ve büyük gayret gösteren sahabeler onun müşavere heyetinin ilk üyeleri olmuşlardır. Öyle ki müslümanların bütünüyle güvenine sahip ensar ve muhacirleri kapsamaktaydı. Bu yüzden onlar tabiî bir seçim prosesi ile şûra kurulunun üyesi olmuşlardı. Tüm toplum onlara güvenmekte, onlara saygı duymaktadır. Onlar da Rasulullah @'a bütün seferlerinde arkadaşlık etmekteydiler.
İlk halife Ebu Bekir (r.a.), açıkça ümmetin oylarıyla seçilmiştir. O, Rasulullah @ döneminde ensar ve muhacirin arasında ileri gelen kişilerle ülke meselelerinde istişarede bulunmuştur. Vefatından önce ensar, muhaci-rûn ve İslâm toplumunun diğer bölümlerinden Medine'de bulunanların ileri gelenleriyle görüşmüş; en güvenilir, en uygun ve en kabul edilebilir olarak Ömer (r.a.)'ı bulmuş, bu yüzden de Müslüman Devlet'in Emîri (başkan) ı olarak O'nu görevlendirmiştir. Birçok halk gruplarıyla ayrı ayrı ya da topluca yaptığı sayısız istişare, görüşme, sohbet ve düşünme sonucu müslümanlara şöyle seslenmiştir: "Halefim olarak gösterdiğim kişiyi emîriniz olarak kabul etmek istiyor musunuz? Allah şahidimdir ki, bu hususta en iyi sonuca ulaşmak için çevirmediğim taş kalmadı (her çabayı gösterdim). Kendi akrabam olan birini aday göstermiyorum, halefim olarak Hattab Oğlu Ömer'i gösteriyorum. Bu yüzden onu dinleyin, ona itaat edin." Orada toplanmış olan halk "Duyduk ve kabul ettik" diye karşılık verdi. (Ebu'1-Alâ Mevdu-dî, <Tefhimu'l-Qur'an'îng. cilt: 4, sh. 508-510).
Böylece Ömer (r.a.)'ın ismi, müşavereler sonrası Ebu Bekir (r.a.) tarafından önerilip tavsiye edilerek müslümanların onayına sunuldu. Onayladıkları zaman, Ömer (r.a.), Devletin Emîr'i olarak resmen İlân edildi. Ömer (r.a.) ömrünün sonuna yaklaşırken bir sonraki Emîr'i belirli bir süre içinde kendi aralarından seçmeleri için müslürhanlar arasından en güvenilen en hak sahibi 6 kişilik bir istişare heyeti tayin etti. Görev süresi içersinde müşavere heyeti bu vazifeyi aralarındaki en güvenilen, en hak sahibi kimseye, insanların genelde eğilimini ortaya çıkarmak için şehri dolaşacak olan Abdurrahman bin Avf'a havale ettiler. O da toplumun çeşitli kesimleriyle —erkekler, kadınlar, hatta okul öğrencileri, İslâm'ın diğer ülkelerinden gelerek Mekke'de hac görevini ifa edip sonra da Medine'yi ziyaret eden hacılarla görüştü. Umumî Hissiyatı bulmak için uzun süren yoğun çabalar sonrası —ikincisinin daha fazla olmak üzere— müşavere heyetinin iki üyesinin, Ali ve Osman (r.a.) halkın geniş desteğine sahip oldukları sonucuna ulaştı. Osman (r.a.) için müslümanlann en büyük desteğini bulduğundan, Abdurrahman bin Avf onu Emîr olarak açıkladı ve halk da onu liderleri olarak kabul etti.
Osman {r.a.)'m acıklı ölümünden sonra, Ra-sulullah @'ın bazı sahabeleri Ali (r.a.)'a gelip Emirlik vazifesini kabul etmesini istediler, çünkü bu sorumluluğu yüklenecek ondan daha uygun başka kimse yoktu. Ali (r.a.) başlangıçta bu isteği reddetti, ancak sahabeler ısrar ettiğinde; "Böyle olmasını istiyorsanız mescide gelin, çünkü benim Emîr kabul edilmem müslüman kitlelerin rızasına aykırı gizli bir tarzda olamaz." dedi. (Taberi, cilt: II, sh. 612). Halk toplanıp Rasulullah @'ın mescidine ulaştıklarında ittifakla olmasa da büyük bir çoğunlukla Ali (r.a.)'ı Emîr olarak kabul ettiler. Ali (r.a.) ölümcül yarayı alıp ölmek üzereyken, büyük oğlu Hasan (r.a.)'ı kendilerine Emîr olarak kabul etmelerine izin verip vermeyeceği sorulduğunda, şöyle cevap vermiştir: "Ne böyle yapın derinine de bunu yasaklarım.Kendi isteklerinize göre karar verebilirsiniz."
Bunlar Emîr seçimi ve müşavere prosesi İçin bütün uygulamaların toplamıdır. Nitekim bu uygulamalar açıkça şu gerçekleri gösterir; birincisi İslâm Devlet Emiri'nin seçim ya da ataması tümüyle halkm isteklerine bağlıdır ve hiç kimse kendisini Emîr olarak zorla empoze etmek hak ve selahiyetine sahip değildir. İkincisi, bu vazife hiç kimsenin tekelinde değildir; onda bir kişinin, sınıfın ya da ailenin babadan gelen hakkı yoktur. Üçüncüsü, bu mesele, zorlama ve kaba kuvvet olmaksızın müslüman halkın kendi hür iradesiyle karara bağlanmalıdır.
Hemen hemen aynısı Emîr'in müşavere heyetinin seçiminde de geçerli ortak noktalardır. Rasulullah @'dan dördüncü halife Ali (r.a.)'a kadar geçen dönemde ya İslâmî mücadelelerin başlangıcından beri Rasul @'la birlikte olanlar ya da sonradan büyük fedakârlık, hikmet, yetenek ve bilgi sahibi olmalarıyla göze çarpanlar müşavere heyetini oluşturmuşlardır. Bu insanlar en güvenli ve hak sahibi kişilerdi, Rasulullah @'ın, sonraki dönemlerde raşid halifelerinin olduğu kadar müslümanlann da güvenini kazanmışlardı. Bu insanlar bilgileri, yetenekleri ve İslâm davasına olan hizmetleri sebebiyle hem ensar, hem de muhacirûndan seçilmiş kişilerdi, ümmetin her kesiminden yardım ve desteğe sahiptiler.
Rasulullah @'ın vefatından sonra ümmetin bu temsilcileri doğrudan şura heyetine alındılar. Modern anlamıyla bir oylama ya da seçim yoktu; buna bir ihtiyaç ta yoktu. Çünkü bu insanlar hizmetleri, bilgileri ve yetenekleriyle biliniyorlardı ve tüm müslüman toplumun güvenine sahiptiler. Müşavere anlayışına göre gerekli olan, yönetim ve yönetimle ilgili meselelerin insanların ya da temsilcilerinin tasvibiyle yürütülmesidir. Temsilciler ümmetin güvenine sahip oldukları müddetçe nasıl seçildikleri önemli değildir; yönetim tamamıyla ümmeti temsil ettiği sürece seçiliş şekli onun yapısını ve fonksiyonunu herhangi bir şekilde etkilemiyecektir. Müşavere heyetine hizmetleri, tecrübeleri, bilgileri ve göze çarpan çabalarına göre yeni üyelerin alınma prosedürü müslüman toplumun genel tasvibini kazanma şeklinde idi, sürek-lj olarak yönetime genç üyelerin kabulü müşavere heyetine yeni, taze kuvvet ve idrak kazandırmak, aynı zamanda genç nesil arasında şûra lehine güven ve emniyet sağlamak imkânını vermekteydi. Yönetimin tüm kararları bu organın tavsiyesiyle alınırdı. Burada tekrar işaret edilebilir ki, Emîr hoşlandığı birini şura heyetine tayin edemezdi; ve etmedi de. Rasulullah @'ın ve onun raşid halifeleri zamanında yalnız büyük saygınlıkları, zekâları ve dürüstlükleriyle bilinen kişiler bu heyette hizmet ifâ etmişlerdir. (Gazali, 'İhya-u Ulumu'ddîn' Kitab 1 (İng.)sh. 109-113).
Yukarıdaki ifadeler açıkça göstermektedir ki Emîr, müşavere heyetine evetçi adamlarını toplama selahiyetine kesinlikle sahip değildir. Çünkü seçilecek kişiler kabiliyetli, bilgili ve ayrıca insanların güvenine sahip olmak zorundadır. Burada sadece bilgi ve kabiliyetler değil, aynı zamanda insanların güvenine sahip kişilerin nasıl seçileceği sorusu ortaya çıkacaktır. İslâm herhangi özel bir seçim metodu ya da şekli için kesin ve sıkı kurallar ortaya koymamıştır; bu yüzden görevlerini yeterince ve etkili yapabilen, halkın da güvenine sahip bu tür insanları seçmemizi sağlayacak herhangi bir sistem İslâm'ın Siyasî Sistemi içerisine kabul edilebilir. Her ne kadar devlet başkanının ve onun müşavere ya da yasama kurulunun seçim şekli hakkında Kur'an ve Sünnet suskunsa da, bu her iki makamda görev yapmaya ehil insanların kişilik ve nitelikleri gözönünde tutularak Kuran ve Sünnet'ten özel prensipler çıkanlabi-linir. Emîrlik vazifesi büyük sorumluluklar taşır, sıradan bir insan tarafından yeterli ve etkili olarak yerine getirilemez. Emîrlik vazifesi sadece yetenek, tecrübe ve ülkenin uygulamaya yönelik meselelerinde detaylı bilgiyi yeterli görmez, aynı zamanda karakter olarak doğruluk, dürüstlük ve Allah'a kuvvetli iman etmeyi gerektirir. Fevkalâde yetenek ve hüner sahibi bir kişi 'seküler' bir devlette faydalı ve başarılı yönetici olduğunu gösterebilir, anca,k Allah'a inancı yoksa, dürüst karakter sahibi değilse İslâm Devleti'nde bir "of fice boy "a bile uygun görülmez. Benzer şekilde şura ve yasama heyeti üyeleri hayli bilgili ve dürüst, Allah'a kuvvetli iman sahibi kişiler olmak zorundadırlar.
Metod
İslâm Devletİ'nİn en yüksek vazifelerinde bulunacak bu kimselerin seçiminde en iyi yol hangisidir? Seçmek gerçekten zor bir görevdir, ancak seçmenler olarak sorumluluklarım anlayacak kapasitedeki kişilere emanet edilebilir. Açıktır ki bu kadar Önemli bir görev modern zamanların demagogları tarafından kolayca yanlış, yönlendirilebilen cahil kimselere emanet edilmez. Seçiciler her adayın seçileceği göreve uygunluğunu bir müslüman olarak değerlendirebilecek yetenek ve bilgiye sahip olmalıdırlar. Yoksa, bunlarsız tüm prosedürsaçma hale gelecek, devlet cahil ve kötü kişilerin ellerine düşebilecektir. Rasulullah @'ın şu sözlerinde olduğu gibi "Cahil kişinin cehaleti, günahkârın haddi aşmasından daha zararlıdır."
Kişileri yüksek görevlere seçme işlemi ehil olmayan kişilere verilmesi hem devlet, hem de halk için tehlike ile sonuçlanır. Bu yüzden Rasulullah @, bilginin elde edilmesini her mümin erkek ve mümin kadın için farz kılmıştır. Rasul @ bilginin herhangi bir türünü belirtmedi, yalnızca bilginin önemini vurguladı. Böylece davranış bilgisini öğrenmek kadın ve erkek tüm müslümanların vazifesidir. Kendilerine tevdî edilen vazifeler ve ak-tiviteler hakkında daha fazla bilgi ve malumat edinmeliler, öğrenmeliler. Üzerlerinde farklı sorumlulukların bulunması nedeni ile seçiciler, bu üst düzey makamların ve bu makamlardan beklenen hareket türü hakkında bilgi edinmeleri mecburidir. (Taberi-den naklen Ebu'I-Alâ Mevdudî, 'The Isla-mic Law and Constitution' sh. 223, 224).Bil-ginin yerini tutacak bir şey de yoktur. Kuran ısrarla belirtir ki; " '... De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' 'Hiç şüphesiz, doğrusu ancak aklı" selim sahipleri öğüt alıp düşünmektedir' " (39: 9). Bu ayetle iki tür insan karşılaştırılmaktadır. Sıradan yaşantılarında Allah'ın emirlerine itaat etmeyen, fakat zorlukla karşılaştıkları zaman Allah'a yönelenler; normal yaşantılarında Allah'ın emirlerine itaat 6den ve O*nun yolunu izleyen diğerleri. İlk grup insanlar 'cahil" olarak isimlendirilmektedir, batılı tipte üniversitelerden derece alsa bile. İkinci tipteki insanlar öğrenen 'bilgili* kişiler olarak isimlendirilmektedir, hatta bir üniversiteye devam etmeseler, diploma almasalar bile. Çünkü asıl bilgi hakkın, gerçeğin ve insanın nihaî başarısı ve muvaffakiyeti için esas olan bu bilgilerin ışığında gerekli davranışların bilinmesidir. Yukarıdaki ayet bu iki tip insanın hiçbir zaman eşit olmayacağı hususunu da ifade eder (Mevdudî, a.g.e.).
Bu nokta, diğer bir surede şu sözlerle daha fazla vurgulanmıştır: "Kör olanla (basiretle) gören bir değildir. Karanlıklarla aydınlıklar da (bir olmaz)." (35: 19-20). Bu ayetler yine insanların bu iki tipini karşılaştırıp, eşit olmayacaklarını anlatır. Gerçeği hiç önem-semeyip, kendi hayat yolunu körce takip edenler ve Allah'ın izhar ettiği gerçeği net bir şekilde görüp, hayatını O'nun elçisinin öğretisine uygun olarak yönlendirenler vardır. Bu iki grup insan benzer olamazlar; ne meselelere yaklaşımında.ne de kaçınılmaz sonlarında. Burada körlük cehaletle, görme ise bilgiyle kıyaslanmıştır. Kur'an sık sık nur ve karanlık kelimelerini sırasıyla bilgi ve cehalet manalarında zikreder. "Gerçekten size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi. Allah, rızasını arayanları, peşinde gidenleri bununla esenlik (kurtuluş) yollarına iletir ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletir!' (5: 15-16).
Rasulullah @ da şu sözleriyle bu bilginin önemini açıklamıştır: '*Ey insanlar, Rabbi-nizden ilim isteyiniz, bir diğerinizi aklınızı kullanmakla öğütleyiniz. Nelerle emrolundu-ğunuzu, nelerden nehyolunduğunuzu öğreniniz. Biliniz ki Öğrenmenizde size derece verecek akhnizdır ve biliniz ki akıllı kişi Allah'a itaat edendir; yüzü çirkin, vücudu bodur, derecesi düşük, görüntüsü pejmürde olsa bile. Cahil kişi Allah'a isyan edendir; görüntüsü güzel, vücudu uzun, tavırları güzel, konuşması akıcı olsa bile." Diğer bir sözü de şöyledir: "Aklı olgunlaşmadıkça insanın güzel ahlâkı kemâle ermez, aklı olgunlaşınca da Allah'a itaat eder, O'nun düşmanı şeytana isyan eder." (Gazali, a.g.e.). Zikredilen ayet ve hadisler açıkça ortaya koymaktadır ki Allah'a itaat etmekte ve O'nun hayat nizamını uygulamakta kullanılmadıkça akıl ve bilgi yalnız başlarına bîr öneme haiz değildirler. Allah'ı Allah'ın istediği gibi bilmeksizin çok küçük bir faydalanmadır. Bu yüzden, kişileri üst kademe .görevlerine seçecek insanların sadece akıl sahibi olmaları yeterli değildir. İslâm'ın temel prensiplerini teori ve pratikte açık ve sahih bir şekilde anlamış da olmalıdır; bu iki nitelikle donanmadıkça görevlerini uygun şekliyle yerine getirmeye muktedir olamazlar. Bu sebepten dolayıdır ki batı tipi seçim sistemini adapte etmek ve doğru şekliyle yerine getiremiyecek bu insanlara seçme selâhİyeti vermek bütünüyle yanlışa düşürecektir.
Kişiyi eğitecek, ilk olarak kendi kendine karar verecek akı! ve yetenek; ikincisi kendisinden ya da düşmanlarından kaynaklanmasına bakmaksızın Hakk'ı bilecek bunu her kayıt altında destekleyecek karakter ve dürüstlük; üçüncüsü hakiki bir müslüman olarak sorumluluklarının bilgi ve şuur; dördüncü '"olarak da adaylar hakkında yeterli bilgi seviyesine ulaştırmak fevkalâde gereklidir (Mişkât).
Devletin başkanlığı ve şûra heyeti için aday gösterilenler bu nitelikler, özellikle bilgi, sağlam karakter ve dürüstlük hususlarına fazlaca sahip olmalılar. Bunun yanısıra, insanlar tarafından iyice tanınmalı, onların güvenlerine mazhar olmalıdırlar. Rasulullah @'ın uygulamaları açıkça göstermektedir ki, ülke meselelerinde sadece halkın güven ve sevgisine mazhar olan, İslâm davasına hizmet eden, büyük muhakeme yeteneğini barındıran bilgili kimselerle müşaverede bulunulmuş, hiçbir zaman karar verme yeteneğine ya da muhakemesine sahip olmayan sıradan insanlara danışılmamıştır. Kur'an insanlara önemli ülke meselelerini kendi ellerine almamalarını, bunları Rasulullah @'a ya da bilgili ve anlayışlı kimselere havale etmelerini öğütlemektedir; "Onlara güven ya da korkuyla ilgili bir haber gelse onu yaygınlaştırı-verirler. Oysa onu Peygambere ve onlardan olan emir sahiplerine götürselerdı (götürmüş olsalardı), onlardan 'sonuç çıkarabilenler' onun ne olduğunu bilirlerdi!' (4: 83). İlk dört halife kendi istişarelerinde Rasulullah @'ın bu tavrını aynen izlemişler ve kendi müşavere heyetine çok dürüst, bilgili ve hikmet sahibi insanlar atamışlardır. Bu seçimlerinde çok titiz olup heyette her zaman halkın güvenine sahip takva sahibi kişileri toplamışlardır.
Prensip olarak herhangi bir yönetim formuna ya da bunun seçiliş prosedürüne İslâm-dabir karşı çıkış yoktur, yeter ki İslâm'ın yönetimden beklediği gayeler ve hedefleri yeterince etkin gerçekleştirilsin. Bununla birlikte geçmiş tarih ve günümüz seçmenlerle ve adaylarla ilgili yukarıda zikredilen prensipler istişare prosedüründe yerine getirilmedikçe ideolojik İslâm devletinin gaye ve hedeflerinin gerçekleştirilemiyeceği gerçeğinin yalanlanmaz şahitliğini taşımaktadır. Bu hususta herhangi bir dikkatsizlik ya da yumuşaklık İslâm ideolojisine ve devletine büyük zararlar verebilir. Dahası, kendi adına herhangi bir görev ya da makam araması kişinin kendisi için olumsuz nitelik oluşturmaktadır, çünkü Rasulullah @, Ebu Musa'nın bir görev için isteğini cevaplarken şöyle demiştir; "Allah'a yemin ederim ki bu göreve, bizden talep eden ya da arzu duyan birini ge-tirmiyeceğim." Diğer bir rivayette; "Post peşinde koşan kişi nezdimizde en güvenilmez kişidir." Ebu Zerr Rasulullah @'tan kendisini yönetici yapmasını istediğinde, Rasulullah @ şunu söylemiştir: "Ebu Zerr, sen zayıfsın; o bir emanettir ki kıyamet günü rüsvay ve pişmanlıktır.Yalnız o emaneti ehil olup alan ve hakkıyla başaran müstesna." (Miş-kât). Kendileri için herhangi bir sorumluluk makamını istemeyen ve bu tür bir ağır sorumluluk yüklendiğinde vazifelerinin tamamıyla farkında bulunan, bunlar; dürüstlükle, yeteneklerinin en iyi şekliyle toplumun menfaatine yapan ve yalnızca Allah'ın rızasını arayan kişileri bulmak ne kadar zordur.
KISIM 8
İSLÂM DEVLET ORGANLARININ YAPILARI VE YETKİLERİ
İslâm anayasasındaki hükümranlık anlayışı çeşitli devlef organlarının yetkisini sınırlandırmıştır. Allah'ın hükümranlığı tarafından onlara verilen sınırlar içerisinde doğal olarak yetkilerini kullanıp çalışırlar. Allah tarafından konulmuş sınırları ihlâl etmezler. "İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır, sakın bunları aşmayın. Kim(ler) Allah'ın sınırlarını aşarsa onlar zalimlerdir." (2: 229), Kur'an şu sözlerle organların fonksiyonel sınırlarını net bir şekilde tanımlar: "Ey imân edenler, Allah'a itaat edin Rasul @'e ve sizden olan emîr sahiplerine itaat edin. Eğer harhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz —Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız— onu Allah ve Rasulü'ne götürün. Bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından da daha güzeldir." (4: 59). Verilen bu sınırlar içerisinde, devletin üç ana organının kendi meselelerini halletmesi beklenir.
Yasama
Hükümranlık üzerinde yapılan mülâhazalar ışığında yasama organının Kur'an ve Sün-net'e aykırı herhangi bir yasa koyamayacağı açıktır.Yasama organı Kur'an ve Sünnette ortaya konmuş hükümleri ıslah etmek ya da, bunlara karşıt bir kanun ortaya koymak yetkisine sahip değildir. Bununla birlikte Kurban ve Sünnet'Ie açıklanmış hususlarda çelişmeyen yasalar çıkarabilir.
Allah ve Rasulü tarafından hüküm verilmiş konulara dokunamaz, tüm üyeleri bu konuda dİretse ve bu hususta bütün müslüman topluluğun desteğine sahip olsalar bile. Bu tür bir cüret ancak İnanmayanlar tarafından gösterilebilir; çünkü mümin Allah ve Rasu-lü'nün emirlerine karşı gelmeyi düşünmeye bile cesaret edemez.
Yasama organı, Kur'an ve Sünnet'in açık hükümlerini kurallar, düzenlemeler, şartlar ve bölümler şeklinde kanun olarak biraraya toplayabilir. Şeriat hangi noktalarında birden fazla yorum olduğuna karar verebilir. Kurban ve Sünnet'in sessiz kaldığı ya da Kur'an ve Sünnet'te açık emirlerin olmadığı meselelerde kanun yapabilir. Bununla birlikte bu tür kanunların yapımında her zaman İslâm1 in genel ruhunu gözönünde bulundurmak için bütün gayretini göstermelidir.
Yürütme (İcra)
Yürütme organının asıl fonksiyonu Kur'an ve Sünnet'i ihtiva eden Şeriat kanunlarını yürürlükte tutmak ve İlâhî emirlerin ışığında iyilik, takva, adalet prensipleri üzerine kurulu bir toplum oluşturmaktır. Yürütme organına itaat Allah ve Rasulü'ne itaata bağlıdır: "Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına (he-vasma) uyan ve işinde hep aşırılığa giden kişiye itaat etme." (18: 28). "Ve Allah'ın sınırlarını aşanların emirlerine de itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, ıslah etmezler." (26: 151-152).
Rasulullah @ da yürütmeye itaatin sınırlarını şu sözlerle net bir şekilde açıklar:
a- "Kulağı kesik bir köle bile sizin üzerinize amîr olsa Allah'ın kitabına uygun yönettikçe onu dinleyin ve itaat edin."
b- "Kafas: kuru üzüm gibi siyah olan Habeşli bir kök size amîr olsa,onu dinleyin ve itaat edin."
c- "Masiyetle emrolunmadıkça hoş görsün ya da görmesin, müslümanın her hususta Ulu'l-Emr'i dinlemesi ve itaat etmesi gereklidir. Masiyetle emrolunduğu zaman ne dinlemek, ne de İtaat etmek söz konusudur."
d- "Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa İtaat yoktur." (e) "Yöneticisinde hoşlanmadığı bir husus gören kişi sabretme-jidir; çünkü İslâm toplumundan bir karış ayrılıp bu hal üzere Ölen İslâm öncesi cahiliye niensuplannınki gibi ölmüştür." (f) "Masi-yette (Allah'a itaatsizlikte) kula itaat hakkı verilmemiştir. İtaat ancak marufta (İslâm'a aykırı olmayan hususlarda)dır" (Mişkât).
Yargı (Kaza)
Yargı (İslâm ıstılahında: kaza) organının yetki sınırı da şeriat kanunları tarafından iyice tanımlanmıştır. İçerisinde çalışması gereken sınırlardan bir kısmı ilk hâkim olan Rasu-lullah @'a seslenirken Kur'an tarafından tes-bit edilmiştir: "Aralarında Allah'ın indirdi-ğiyle hükmet ve onların heva (istek, tutku) larına uyma ve onların Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın" (5: 49). Aynı surede dünyada Allah'ın kurallarına göre hükmetmeleri ya da bu kurallara uymaları gerektiği açıklanmaktadır: "Yoksa onlar halâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için, hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?" (5: 50).
Rasulullah @, yargının yapısını ve faaliyet alanını bütünüyle açıklamıştır. Muaz bin Ce-bel'i Yemen'e kadı olarak gönderirken ona, bir olay olduğunda nasıl hükmedeceğini sormuş, o da Allah'ın kitabına göre hükmedeceği cevabını vermiştir. Rasulullah @, Allanın kitabında bir iz bulamazsan ne yapacağını sorduğunda Muaz bin Cebel, Allah Ra-sulü'nün Sünneti'ne göre hareket edeceğini söylemiştir. Allah Rasulü'nün Sünneti'nde de bir iz bulamazsa ne yapacağı sorulduğunda ise cevabı, iyi hüküm vermek için elinden gelen bütün çabayı göstereceği (ictihad) ve güçlük çıkarmayacağı şeklinde olmuştur. Bunun üzerine Rasulullah @ onun göğsünü ok-şamış ve "Allah'ın Rasulü'nü memnun eden Şeyle Rasul'ün habercisini donatan Allah'a hamd olsun" demiştir. (Mişkât).
Kur'an Allah'ın kanunlarıyla hükmetmeyen kimseleri kesinlikle kâfir (5: 44), zalim (5: 45), ve fasık (5: 47) olarak nitelemektedir. Rasulullah @ şu sözleriyle hâkimlere hükmetmeleri ile ilgili olarak öğüt vermektedir: "İki kişi önünüze bir dava getirdiğinde, diğerinin söyleyeceklerini dinlemeden birincisinin lehine karar vermeyin. Çünkü âdil karar verebilmeniz için net bir fikir edinmeniz daha hayırlıdır" Ve yine şöyle söylemektedir: "Hâkim zulmetmedikçe Allah onunla birliktedir, hâkim ne zaman adaleti terkeder-se Allah da onu terkeder, şeytan da kendisini o hâkime rapteder" Diğer bir hadis te şu şekildedir. "Hiçbir hâkim öfkeli iken iki kişi arasında hüküm vermemelidir" (Mişkât).
Devlet Organları Arasındaki İlişkiler
Kur'an da bu konuyla ilgili hususî ve açık emirler bulunmamakla birlikte Rasulullah @'ın uygulamaları bize rehber prensipler vermektedir. Uygulamalar göstermektedir ki, devlet başkanı ülkedeki en yüksek yetki sahibidir. O hem yürütme, hem yasama, hem de yargı organının başkanıdır. Bununla birlikte bu üç bölüm devlet başkanının kontrolü altında birbirinden ayrı ve bağımsız şekilde görevini sürdürür. Devlet başkanı, kimsenin özel meselelerine karışamaz, ancak herhangi bir meselede son başvuru ya da referans ona yapılır.
Yürütme organı,direkt olarak devlet başkanının emir ve kontrolü altında çalışır. Yargı organına gelince, atamaları o yapar ancak normalde ne bir hâkimi görevden alabilir, ne de onun yargı hükmünü etkileyip değiştirebilir. Hâkimler yargıya ait meselelerinde yürütmeden tamamıyla bağımsız hareket ederler. Devlet başkanı aleyhine herhangi bir cezaî ya da sivil dava önüne getirilirse onun mevkisine bakmaksızın,hâkim diğer davalara baktığı gibi bu davaya da aynı tarzda bakar. Çünkü İslâm kanunları sırf bir kimsenin daha yüksek sosyal, politik ve ekonomik statüsü nedeniyle insanlar arasında bir ayırım yapmaz. Kanun karşısında insanlar arasında tamamiyle eşitlik vardır. Kanun üstündür, esastır; devletin tüm bölümleri, branşları ve organları eşit olarak ona bağlıdır. Herhangi bir hususta devlet organları arasında bir anlaşmazlık olursa mesele Allah ve Ra-sulü'ne —ki bu da İslâm kanunu demektir— götürülmelidir. "Müminlerden iki topluluk çarpışacak olurlarsa, aralarını bulup düzeltin. Şayet biri diğerine haksızlıkla tecavüzde bulunacak olursa, artık haksızlıkla tecavüzde bulunanla, Allah'ın buyruğuna dö-nünceye kadar savaşın; (Allah'ın buyruğuna) sonunda dönerlerse artık aralarını adaletle bulun ve (her hususta) âdil davranın. Şüphesiz, Allah adaletle hareket edenleri sever." (49: 9). Aralarında anlaşmazlık âdil bir şekilde çözüldükten sonra her iki taraf da kararı saygıyla karşılayıp şeriat kanunlarına bağlı kalmalıdır. "Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman artık inanmış erkek ve kadın için o işte kendi isteklerine göre seçim hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasulü'ne karşı gelirse (isyan ederse), gerçekten o apaçık bir sapıklığa düşmüştür." (33: 36).
Her bölümün haklarının ve imtiyazlarının tümüyle korunabilmesi için devlet organları ve bölümleri arasındaki çeşitli anlaşmazlıkların aralarında bir ayırım ve bölünmeye gidilmeksizin kanuna göre büyük bir özenle âdil bir karara bağlanması küllî öneme haizdir." Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!... Doğrusu Allah, işitendir, görendir." (4: 58).
Yönetimin Görevleri
İslâm anayasası altında şekillenen yönetim çok şefkatli, hürmetkardır. Meselelerin yürütülmesinde, İlâhî emirler tarafından yönlendirilen yönetim insanlara merhametli ve nazik olmakla em rol un muştur, zalim ve baskıcı olmakla değil. Daha önce de zikredildi-ği gibi yönetimin birçok görevi vardır. Ülkede tslâmî hayat sistemini oluşturmak için hukukî zorunluluk altında bulunduğu anayasal prensiplere göre, yönetimle görevli kişilerin zikredilenler dışında ülke meselelerini güzel bir şekilde idare etmeleri de zorunlu görevleri arasındadır. Rasulullah @, bu insanların faydalanabilmeleri için takip eden prensipleri açıklamıştır,
a- "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, korkutmayın."
b- "Sevindirin, korkutmayın."
c- "İnsanlar üzerinde yetkili kılınmış kişi kapısını müslümanlara veya günahkâra ya da ihtiyacı olana karşı kapatırsa, ne kadar ihtiyaç duyarsa duysun —ihtiyacı, zarureti halinde— Allah da rahmetinin kapısını ona kapatacaktır."
d- "Herhangi birisi Allah tarafından müslümanları ilgilendiren bir mesele üzerine yetkili kılınır ve onların ihtiyaçları, yoksulluğu ve zaruretiyle ilgilenmekjerı yüz çevirirse, Allah da onun ihtiyaçları, yoksulluğu ve zaruretinden yüz çevirir". (Mİşkât). Ve, her şeyden önce yönetim insanları ilgilendiren işleri en âdil ve haklı şekilde yerine getirmelidir. "Andolsun, biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar dîye, onlarla birlikte Kitab'ı ve mizanı indirdik." (57: 25). "Onlar ki kendilerini yeryüzünde iktidar sahibi kıldığımızda, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, marufu emrederler, münkerden sakındırırlar." (22: 41). Umumî olarak müslüman uluslar ve yönetimler insanların meselelerinde adalet ve hakkaniyet anlayışıyla hükmetmekle emrolunmuslardır. (4: 58), (Daha fazla bilgi için Temel İnsan Hakları kısmına bakınız.)
KISIM 9
RASULULLAH @'IN ROLÜ VE STATÜSÜ
Anayasa ile ilgili kısımda (Kısım 1) tartışıldığı üzere, Rasulullah @'a itaat İslâm'ın ikinci temel prensibidir. Rasul @'a itaat eden Allah'a itaat eder, bunun tersi de doğrudur. Hakikaten pratikte Allah'a itaat sadece Allah'ın yeryüzünde yetkili tek elçisi olan Ra-sulü'ne itaat yoluyla gerçekleşir. Bu yüzden Rasul @'m emirlerine itaat ve riayet etmek tslâm anayasasının vazgeçilmez bir temel ilkesi olduğu gibi, kişinin inancının bir parçasıdır O her ne emrederse müminler manen ve hukuken itaat etmekle yükümlüdürler. Değişik bir ifadeyle Allah tarafından tayin edilen ve ferdî fikirler için çok kısıtlı bir saha bulunan tüm inanç, ibadet ve yasal meselelerde, Rasut @'ın tefsiri ve tatbikî kesinlik ifade eder ve bütün inananlar tarafından tartışmasız itaat edilmesi ve izlenmesi gerekir. Bu sebebledir ki, Rasui @, İslâm'da emsalsiz bir pozisyona sahiptir. Birincisi, Allah'ın elçisi, görevlisi ve İlâhî vahyin alıcısı olarak, İslâm'ın dinî yapısının lideridir, başkanıdır, ikincisi, Allah'ın Rasulü ve tslâm devletinin başkanı olarak, o, anayasanın yürürlüğe konması, tefsiri ve tatbikinden sorumludur. Bu iki yönlü pozisyonuyla onun rolü ve statüsü Allah tarafından açıkça tanımlanmış ve belirlenmiş olduğundan Rasul @'a itaat tüm müminler üzerine bir zorunluluktur.
Kur'an Rasulullah @'m mevkisini açıkça tanımlamakta ve bu konuda hiçbir şüphe bırakmamaktadır. "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik," "Hayır öyle değil; Rabbinize andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde burukluk duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, »man etmiş olmazlar:' (4: 64-65). "Kim de Rasulullah @-ın rolü ve kendisine dosdoğru yol apaçık belli olduktan sonra, Rasul'e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir sondur o!" (4: 115). "Kim Rasul'e itaat ederse gerçekte Allah'a itaat etmiştir." (4: 80). "Rasul size ne verdiyse artık onu alın, sizi neden sakındırdıysa artık ondan d^ sakının:' (59: 7).
Bu Kur'an ayetleri müslümanlara bütün meselelerde herhangi bir itirazda bulunmaksızın Rasul @*a itaat etmelerini açıkça emretmektedir. Ebu Hureyre, Rasulultah @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Size bir şey yapmanızı emrettiğimde yapabildiğinizce bu emre riayet edin. Yasakladıklarımdan da uzak durun" (Buharı ve Müslim). Abdullah b. Mesud, bir kez "Allah şöyle şöyle yapan kadınlara lanet eder" demiştir. Bunu duyan bir kadın ona gelip Kur'an'da kendisinin gözüne böyle bîr şey çarpmadığından, bunu nereden aldığını ya da çıkardığını sordu; Abdullah b. Mesud, eğer Kur'an'ı okumuş olsaydı bulacağını belirterek kadına şu ayeti okuyup okumadığını sordu. "Rasul size ne verdiyse artık onu alın, sizi nederTde sakındırdıysa artık ondan da sakının" (59: 7). Ka-dın bu ayeti okumuş olduğunu söyledi. Bunun üzerine Abdullah b. Mesud, Rasulullah @'ın bunu yasakladığını söyledi. Kadın artık meseleyi anladığını beyan etti. (Buharı ve Müslim).
İslâm'da Rasulullah @'ın yeri, müminlere onu bu hayattaki her şeyden daha çok sevmekle emreden hadisle gösterilmiştir. "Sizden biriniz beni çocuğundan, babasından, malından ve tüm insanlıktan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz," (Müslim). O, bizler için sadakatin odak noktası kılınmıştır, çünkü Allah'ı hakiki şekliyle kavramamızı, ahiret günündeki hesap verme sorumluluğumuzu, velhasıl kâinatın Mâliki ve Hâkemi (hükümrânı) ile İlişkili insan yaşantısının tüm boyutlarını onun ve yalnız onun vasıtasıyla öğrendik, öğrenmekteyiz. Rabbimi-ze giden dosdoğru yolu gösteren Muhammed @'dır. insanı yaratıcısına yaklaştıran asıl şahıs O'dur. Bu nedenle Kur'an şöyle buyurmaktadır: "(Ey Muhammed) de ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın'. Allah bağışlayandır, esirgeyendir" (3: 31).
Nitekim, yeryüzünde İyilik, fazilet ve adalet sistemini kurmak için İlâhî prensipler, sosyal ve siyasî problemlere uygulamakla uğraşırken, Rasul @ devlet başkanı olarak hareket etmiştir. Değişik nitelikteki çok çeşitli problemlerle uğraşmak ve her meselede, zamanın ihtiyaçlarını, gereklerini ve keyfiyetini de gözönünde bulundurarak, İlâhî rehberliğin ışığında doğru hareket şeklini belirlemek zorundaydı. Belirtilen bu pozisyonda, kendi muhakemesini esas alarak karar verip hareket etmekteydi. Kur'an'da bu tür bir olay şu sözlerle anlatılmaktadır. "Ey Peygamber, mümin kadınlar sana gelip Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını Öldürmemek, elleri ve ayaklan arasında bir iftira düzüp uydurmamak (başka erkekten edindikleri gayri meşru olan bir çocuğu kocalarına nisbet etmemek), maruf konusunda sana İsyan etmemek hususunda, sana biat ederlerse, onların bi-atlarını kabul et ve onlar İçin Allah'tan mağfiret dile." (60: 12).
Kur'an'm bu ayeti Rasul @'a devlet başkanı olarak itaatle ilgili iki Önemli noktayı ifade etmektedir. İlki Rasul @'m münkerİ emretmeyeceği hakkında en ufak bir şüphe bulunmasa bile Rasul @'a itaatin maruf (iyilik ve adalet) şartına bağlanmış olması, ki böylece ilâhî kanunun sınırları dışında hiçbir yaratığa itaatin olmayacağını net bir şekilde açıklamaktadır. Devlet başkanı olarak hareket eden Rasulullah @ 'a itaat maruf şartına bağlı ise, nasıl diğer yönetici ve idareciler te-bealarından şartsız ve sınırsız itaat isterler? Rasul @ bu prensibi şu sözüyle açıklamıştır: "Masiyette (Allah'a itaatsizlikte) kula itaat hakkı verilmemiştir. İtaat ancak marufta (İslâm'a aykırı olmayan hususlarda, iyilikte)'dir."
Bu konuda konuşan Abdurrahman Zeyd b. Eşlem, "Allah sana itaatsizlik etmememizi söylemiyor, ancak O, marufta sana itaatsizlik etmememizi istiyor" demiştir. Allah, Rasul @ itaati böyle bir şarta bağlamışsa, başka biri marufun dışında bir husus için nasıl itaati isteyebilir? Ebu Bekir el-Cassas şunları yazmıştır: "Allah, kendi Rasulü'nün ma-rufdan başka bir şey emretmeyeceğini bilir, bununla birlikte Ona itaatsizliği maruf olan şeyde yasaklamaktadır ki, hiç kimse bu ayetten Allah'a itaatsizliği emrettiklerinde bile yöneticilere itaat edilmesi gerektiği hükmünü çıkaramasin. Rasul'ün sözleri de bunu desteklemektedir. Her kim Allah'a isyanda bir yaratığa İtaat ederse, Allah o yaratığı onun üzerine tesbit eder" Alame Alusî der ki, bu emir iktidarda olanlara (ulu'1-emr) itaatin her kayıt ve şartla zorunlu olduğu şeklindeki cahiliye fikrini yalanlamaktadır. Rasul @ hiçbir zaman maruftan başka bir şey emretmediği halde bile Allah, Rasulü'ne it-tatı maruf şartına bağlamıştır, ki mânası yaratıcıya kimsenin itaat edilmeye hakkı olmadığı hususunda insanları uyarmaktır. (Ebu'l-alâ Mevdudî, 'Tefhimu'l Qur'an\ cilt 5, sh. 446-447).
Yukarıda zikredilen ayetle ortaya konan ikinci hukukî nokta da fevkalâde ehemmiyete haizdir. Bu ayet beş olumsuzun yanısıra sadece bir olumlu emir vermektedir, maruf olan her hususta Rasul @'a itaat etmeleri gerektiğinin. O yıllarda kadınların işledikleri beş büyük günahı saymakta ve olardan uzak kalmaları için kadınlardan söz almaktadır.
Yapmaları gerekli olan davranışların, maruf ve âdil bir listesini vermemekte, fakat Rasul @ maruf namına onlara her ne emrederse itaat edeceklerine dair onlardan vaat almaktadır. Şüphesiz bu iyi davranışlar Kur'an'da zikredilenlerinkinden ayrıdırlar, bunlara itaat de müslümanlar için zorunludur. Bu yüzden, ayet toplumu İslâm'ın amaçladığı seviyeye yükseltmekle gerekli çok yönlü reformları toplumda uygulamak için Rasulullah @'a geniş yetki tanındığını telkin etmektedir.
Onun tüm kararlan ve emirleri, ister Kur-an'da, isterse Kur'an dışından olsun, müminler için yükümlülük oluşturur. Rasulullah @'ın biat alırken müminleri Kur'an'dan zikredilmeyen birçok kötülükten uzak durmalarını emretmesinin ve onlara değişik emirler vermesi de sahip olduğu geniş yetki sebebiyledir. Yetki sahibi oluşu Rasul @'ın birçok hadîsiyle de desteklenmiştir. (Islamic Surveys; Islâmic Politeal Thought'). Ki şüphesiz, Rasulullah @'ın tüm bu emir ve kararlarına Onun diğer emirleri gibi itaat edilmeli ve uygulanmalıdır.
İslâm'da Rasuiullah @'m rolü hususunda bir tartışma ya da farklı görüşler kesinlikle mevcut değildir. O, dinin ve devletin başkanıdır; Allah'ın yegâne elçisi olarak sözleri, tefsirleri ve hareketleri kesinlik ifade eder; emirlerine tüm inananlar tarafından itaat edilmeli ve izlenmelidir; ve önemlisi Rasulullah @'ın kararı hakkında kalbinde en ufak bir şüphe bulunduran gerçek bir mümin değildir (4: 65). İslâm şeriatının ve İslâm devletinin lideri olarak Rasulullah @'ın rolü ve pozisyonunu gerektiği şekilde anlamaksızın bazı oryantalistlerin onun hayatının çeşitli yönlerini eleştirmeye ve rastgele hükümler vermeye kalkmaları onların namına üzüntü veren bir durumdur. Oryantalistlerin çoğunluğu dürüst ve tarafsız bir kritik yapabilme şerefine bile sahip değillerdir. Bu yüzden çoğunluğunun gerçek Önemlerini kavramadan ilgisiz olayları ele alıp, sonra da köstebek tümseğinden dağ çıkarmaya-öküzün altında buzağı aramaya;... çabalayan bu batılı gözlemcilerin uzun tarihi içerisine dalmak beyhude bir çaba olacaktır. Örnek olarak Mont-gomery Watt'ı alalım. O, ne ümmetin Önemini, ne Rasulullah @'ın bekçi değil uyarıcı olduğunu, ne de İslâm devletinin gayesini anlamış, fakat, aşağıdaki örnekleri gibi çeşitli ifadelerle İslâm devletinin başkanı olan Rasul @'ın rolü üzerine hükümler icat etmiştir.
"Muhammed, diğer kabile şeflerinden daha üstün değildi"; "Bir tür hakemdi, bir çeşit keyfi hareket edendi"; "İlk on yılındaki mukayeseli zayıflığı"; " 'Allah'a ve RasulüL ne itaat edin' ifadesine bizim yaptığımız yorum tüm müminlerin Muhammed'in kararlarına itaat etmesinin beklenmediği şeklindedir; Muhammed'in güç ve yetkisindeki artış yeni anayasal anlaşmalardan kaynaklanmamakta, fakat O'nun askerî zaferleri ve bir seri başarılı seferlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır"; "Hakem olarak Muhammed'in getirildiği durumlar dışında birçok sivil ve seküler olaylar vardır"; "Muhammed'in biyografisini okuyan vasat bir Avrupalı ya da Amerikalı okuyucunun O'nun devlet başkanlığı pozisyonu hakkında yanlış, hatta kötü bir husus olduğunu hissetmemesi çok zordur; Muhammed siyasî istekle suçlandığında Kur'an O'na sadece bir uyarıcı olduğu şeklinde cevap vermesini telkin eder." Bu ve benzeri birçokları ferdî alanda olduğu kadar sosyal alanda da takvalı hayatını, iyilik saçan ve âdil çalkantılı geniş Arap Yarımadası'na tüm tarihî boyunca sahip olamadığı emniyet ve barışı kazandırmadaki benzersiz başarısını bile tanımadan Muhammed @'ın yaşantısının birçok yönünü eleştirmektedirler. Bunlara ek olarak insanlığın büyük bir bölümüne birlik, barış ve gaye mefhumunu —tarihte bir benzeri daha bulunmayan 23 yıl gibi kısa bir sürede— kazandırdı. Fakat bu peşin hükümlü ve sahtekâr araştırıcılar Rasul Muhammed @'ın büyüklüğünü değerlendirebilecek kadar anlayış ve görüş sahibi değillerdir. Onlar çeşitli bölünmelerine dokunarak bir fili tarif etmeye uğraşan kör insanlar gibidirler.
KISIM 10
TEMEL İNSAN HAKLARI
İslâm, toplumda ferdin temel özgürlüğü ile insan haklarının korunması ve idamesine büyük önem atfeder. Fakat İslâm'da özgürlük anlayışı batılı toplumlardakinden oldukça farklıdır. Batılı ferdî hürriyet anlayışı her şeyin ölçüsünün insan olduğu sanısı üzerine kurulmuştur. İslâm'da ise, Allah en yüce ve en üstündür, insan sadece yaratıcısına kulluk etmek için vardır. Tüm hareketlerinden O'na karşı sorumludur. Allah'a karşı olan görevleri onun hem diğer fertlere, hem de topluma olan görevlerini kapsar. Bu yüzden batı toplumlarının tersine İslâm'da kişilerin hakları her ferdin Allah'a karşı yükümlülükleriyle korunur. Aİlah'a karşı olan görevler Kur'anî Hukukullah (Allah'a karşı olan görevleri) ve hukuku'1-ibad (kullara, topluma karşı olan vazifeleri) kavramlarıyla açıklanır. Bunlardan ilki bedenin ve ruhun sağlığı için gerekli olan çeşitli ibadet formlarını kapsayıp, kişisel bir renge haiz iken; ikincisi insanların benzerleriyle ilişkilerini kapsayıp, sosyal bir yöne sahiptir. Bütün davranışlarda Ahiret günü Allah'a hesap verme şuuru, bu hakların korunması için gerekli dokunulmazlığın kontrol mekanizmasını oluşturur. İnananların hareketlerini belirleyen, bu niyetin (şuurluluk ve idrak) kuvvetliliği ve gücüdür. Benzer şekilde İslâm devleti de Allah'a karşı sorumlu olduğundan ferdin temel özgürlüğünü ve insan haklarını koruma yetkisini barındırır. İslâm'da insan hakları ve ferdî Özgürlük insan yapısı kanunlarıyla batının mekanik yaklaşımından daha iyi olan makus fakat şuurlu çabalarıyla korunur. İslâm doğru inanç ve doğru harekete daha çok önem verir; çünkü doğru bir inanç üzerine kurulmadıkça, şuurlu ve bilerek yapılmadıkça insan hareketleri hiçbir zaman doğru olamaz. Bu bilinçli kasıt, niyet, bütün meselenin özüdür. Rasulullah @, Allah'ın kanunlarına itaat dairesinde müminin amelde bulunma niyeti, kanunla emredilmiş davranışlara dış uyum göstermesinden daha efdal olduğunu (en-njyyeti'I-mu'minin khairun mine'f-amalin) söylemiştir. Bu tür niyet insanın iç dünyasından kaynaklanacağı için, İslâm önde gelen amacının salihler, muttaki-ler ve sıddıklar oluşturmak olduğunu vurgulamaya fevkalade özen göstermiştir. Diğer taraftan batı dünyasının prosedürü sosyal, siyasî, iktisadî ve diğer kurumların ferdin karakterini etki altına almaya yeterli olduğuna inanarak insanın iç benliğini dışardan etkilemeyi çabalamaktır (A. K. Brohi, 'The Challenge of islâm' kitabında 'islâm and Human Rights' bölümü, sh: 176-192).
En güzel ve fıtrî olan İslâm'ın yaklaşımıdır. Ferde Özgürlüğünü verir, fakat sadece varlığının Allah'a karşı sorumlu ve hesap verici olduğu üzerinde ısrar eden dinî bir çerçeve içerisinde. Hemen burada işaret edilebilir ki İslâm, fikirlerini açıklama ve pratiğe aktarma özgürlüğünü verir; ancak irtidat, müstehcenlik ve fesada müsaade etmez. Bu tür sorumsuz hareketlerin tümü diğer ülkelerde de benzerleri görülebileceği üzere kesinlikle kısıtlanmıştır. Ayrıca, İslâm'da insan hakları herhangi bir coğrafi sınırla ya da devletle sınırlanmış değildir; aksine evrensel karakterdedir, kültür insanlığa tanınmıştır. İnsan haklarına savaşta ya da barışta, her tür kayıl ve şart altında saygı gösterilmeli, riayet edilmelidir. İslâm'ın ortaya koyduğu temel haklar aşağıda anlatılmıştır. (Ebu'l Alâ Mev-dudî, Islamic Way of Life' sh: 47-50).
a- Yaşama hakkı: İnsan hayatı kutsal ve dokunulmazdır; haksız yere bir mazerete (kati kısası gibi) dayanmaksızın alınamaz. "Hakka dayalı olma dışında Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın." (/6:151). İsra Suresi 17:33 ayetinde cana kıymayı yasaklamaktadır. Ayetler insanın beş durum dışında, dokunulmaz haklardan biri olan insan hayatının kutsallığım açıklamaktadır ki, bunlardan üçü Kur'an'da, ikisi Rasul @'ın sünnetinde zikredilmiştir: 1- Haksız yere adam öldürmek,
2- İslâm'ın tebliğine mani olucu mücadelede bulunmak,
3- Kurulu İslâm Devleti'ne karşı isyan ya da karışıklığa sebep olmak,
4- Evlilikten sonra zîna etmek,
5- İrtidat.
b- Haysiyet ve Mülkiyetin Korunması: Rengine, inancına ya da ırkına bakmaksızın bü-tün vatandaşlarının haysiyet ve mülkiyetinin korunması İslâm Devleti'nin bir görevidir. "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin; bile bile günah olan bir biçimde insanların mallarından bir kısmını yemek için onları hâkimler(in önün)e atmayın!' (2: 188). Rasulullah @, Mekke'yi son ziyaretinde, veda haccında İslâm devletinin temel prensiplerini şu kelimelerle ifade etti: "Şüphesiz bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise... canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir... İslâm kanunlarına karşı bir cürüm işlemedikçe hayatları benden (ki Devlet demektir) korunmuştur... diğerlerinin canlarının ve mallarının kutsallığını bozmadıkça canları ve malları bizim için kutsaldır. Niyetlerini yargılayacak yalnızca Allah'tır." (Buharı). "Ey iman edenler, bir topluluk (diğer) bir toplulukla alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da (diğer) kadınlarla alay etmesinler, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Birbirinizde kusur aramayın; birbirinizi en olmadık kötü lâkaplarla çağırmayın. İnandıktan sonra kötü ad(la çağrılmak), ne kötü bir şeydir! Kim tövbe etmezse, İşte onlar zalimlerin ta kendileridir... Ey inananlar, zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır!' (49: 11-12). Bu ayetler, insanların toplum içinde diğer insanların haysiyetlerine, şereflerine dokunmalarını net bir şekilde yasaklar...
c- Dinî Özgürlük: Devletin her vatandaşı kendi seçtiği inanç ya da dini uygulamakta Özgür olup, bütünüyle vicdan hürriyetine sahiptir. "Eğer onlar yüz çevirecek olurlarsa (üzülme); biz seni onlar üzerine bir gözetle-yıci olarak göndermedik. Sana düşen yalnızca tebliğdir." (42: 48). Hak ve bâtıl insanlara açıkça gösterilmiş ve zihinlerinde bunlarla ilgili bir şüphe bırakılmamıştır. İyilik için ödül, kötülük için ceza hikmeti, hakkın isteyerek kabul edilmesine ya da reddedilmesine bağlıdır; yoksa din özgürlüğünün maksadı tamamen ortadan kaybolur, dinde zorlamanın olmamasının sebeplerinden biri de budur (2: 256). Her fert kendi inancına uygun şekilde dinini yaşama hakkına sahiptir. Rasulullah @, Medineli yahudilere ve Nec-ranlı hıristiyanlara tümüyle inanç hürriyetini garanti etmiş ve bu uygulamaya onun halifeleri de titizlikle bağlı kalmışlardır. İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) aynı inanç özgürlüğünü Filistinli hıristiyanlara da tanımıştır.
Allah'ın Rasulü Muhammed @'m takipçileri gayri müslimlerin tapındıkları objelerini, liderlerini ya da inançlarını kötü dille anmamak, uygun sınırlar içerisinde kalmak ve onlara karşı toleranslı davranmakla emredilmişlerdir. "Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, sonra onlar da haddi aşarak bilmeden Allah'a söverler!' (6: 108). "İçlerinden zulmedenler hariç olmak üzere, kitap ehliyle ancak en güzel tarzda mücadele edin." (29: 46). Bu öğüt sadece ehli kitaba hasre-dilmemektedir; geneldir ve diğer dinlerin mensupları için de uygulanır. (Ey Muhammed), sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel bir şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete gelenleri de en iyi bilendir." (16: 125). Diğer insanların dinlerini müsamaha ile karşılama prensibi Rasul @'ın takipçileri tarafından titizlikle korunmuştur.
İslâm inancı tüm insanlığı Allah'ın yarattığı bir aile ya da "her üyesinin diğer üyeler üzerinde çoban ya da koruyucu olacağı, bütünün iyiliği için kendisini sorumlu hissedeceği toplum" şeklinde birlikte yaşamaya davet eder. (A. K. Bhöri, 1976, Londra Konferansı Bildirisi). Allah'ın hükümranlığına ve Me-liküğine inananlar ırk, renk, inanç ve doğum ayrılıklarının eriyip yok olduğu ve hep birlikte kardeşçe yaşadıkları İslâm toplumunun üyeleridir. "Ey insanlar, gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve bırbirinizle tanışmanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Hİç şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız, korkuca en ileri olamnızdır," (49: 13).
d- Konuşma Özgürlüğü ve Muhalif Olabilme Hakkı: Bu ifadeler İslâm toplumunun üyelerine sağladığı diğer bir temel hakkı gösterir. Temel Tevhid anlayışına karşı fikirleri açıkça propaganda etmemek ve müstehcenliğe özendirmemek kaydıyla kişi tamamıyla düşünce ve ifade özgürlüğüne sahiptir. Gayri müslimler bile fikirlerini açıkça ifade etmekte özgürdürler. "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; Rasul'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz —Allah'a ve Ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız— onu Allah ve Rasulü'ne götürün. Bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından da daha güzeldir!' (4: 59).
Bu ayet diğer bir yönüyle insanlara yöneticiler ile farklı olabilme hakkını vermektedir.
Tüm müminler, yönetenler ve yönetilenler, Allah ve Rasulü'ne itaat etmelidirler; ancak yöneticiye itaat, onların da Allah ve Rasulü'ne itaat etmeleri şartına bağlıdır. Bu yüzden insanlar sadece düşünce ve ifade özgürlüğüne değil, yönetimdeki kişilerden farklı fikirleri benimseme serbestliğine de sahiptirler. Dördüncü halife Ali (r.a.) tarafından bu nokta,Hariciler kendisine karşı isyanda bulundukları zaman güzelceaçıklanmıştın'Kan dökmemek, kargaşalığa yol açmamak ve teröre başvurmamak şartıyla nereye isterseniz göçebilir, her nereyi isterseniz orada yaşayabilirsiniz. Ancak bunlardan biri için suçlu bulunursanız, sizinle savaşırım.' ('Concept of the Islamic Law', sh: 26-28). Bu sözler Kur'an ve Sünnet'in sessiz kaldığı konularda İslâm'ın düşünce, İfade ve eylem özgürlüğüne müsaade ettiği gerçeğini ortaya koymaktadır, Diğer bir ifadeyle her ferd İslâm'ın temel inancına aykırı olmadığı herhangi bir konuda konuşup, fikir beyan etme özgürlüğüne sahiptir.
Bu özgürlük hakkını kuvvetlendiren ve ağırlık veren İslâm'ın diğer bir anlayışı "Emri bi'1-maruf ve nehyi ani'l-münker" (İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktır. Ancak bu görevi fert, bütünüyle düşünce ve ifade özgürlüğüne sahipse yerine getirebilir. Gerekli haklarını kullanamaması sebebiyle totaliter rejim ya da diktatörlük altında hiç kimse marufu emredemez. Bu yüzden, düşünce ve ifade özgürlüğü bu temel görevin yerine getirilmesi için gerekli şarttır. Bu seviyede inançla ilgili olmayan meselelerde Ra-sul @'ın bile kendi fikrini ashabı üzerine zorlamadığına işaret etmek ilginç olacaktır. Medine'ye gelip insanların hurma ağacını aşıladıklarını gördüğünde hayretini ve hoşnutsuzluğunu ifade etmiştir. O yıl insanlar hurma ağaçlarını aşılamadılar fakat aşılamamanın üründe büyük bir kayba yol açtığını görmüşlerdi. Rasul @'a bunu ilettiklerinde Ra-sulullah @: "Bu benim kişisel görüşümdür, bu tür meselelerde benim görüşüm doğru da olabilir, yanlış da." buyurarak şöyle devam etmiştir: "Dünyevî olaylara ait bütün görüşlerim bunun ışığı altında alınmalıdır; insanlar dünyevî işlerine görüşerek ya da doğrudan doğruya tecrübe ve bilgilerine dayanarak halletme hakkına sahiptirler. Bazı durumlarda onlar benden daha çok bilgi sahibi olabilirler ve Allah tarafından insanlara iletmek üzere görevlendirildiğim meseleler, şüphesiz, inanç ve İslâm kanunlarıyla ilgili hususlarla sınırlandırılmıştır. "Başka bir hadisinde şunları beyan buyurmuştur: "Ben yalnızca bir beşerim, ne zaman size dinle ilgili bir şey emretsem, itaat edin. Ancak size kendi fikrimi söylediğimde sadece bir beşerim; dünyevî meselelerinizi daha iyi biliyor olabilirsiniz." (Dr. Ali Abdil Wahid Wafi,' Human Rights in islâm' sh: 3-12).
e- Çalışma Özgürlüğü: İslâm insanlara meşru olmak kaydıyla kişinin istediği işte çalışma, hoşlandığı herhangi bir mesleği icra etme hakkını tanır. Görev ve meslekle ilgili konularda ırk, renk yahut inanç bariyerlerini tanımaz; fertlere hoşlandıkları ve mesleğin kurallarına uygun şekilde ehil oldukları bir çalışma alanını seçme özgürlüğünü bütünüyle sağlar. Fizikî ya da zihnî her türlü emeği saygın, hürmete lâyık kabul eder; yapılan işlere gerçek itibar ve değerini verip, erkekle erkek yahut kadınla kadın arasında yaptığı işi temel olarak herhangi bir ayırım gözetmeyi men eder.
İslâm, çalışmanın ve yeryüzünün doğal kaynaklarını kullanma çabalarının önemini belirtmiştir. "Sizin için yeryüzünü boyun eğdiren O'dur. Şu halde onun üzerinde yürüyün ve O'nun rızkından yiyin, sonra da dönüş O'nadır." (67: 15). Allah'ın tüm peygamberleri çoban olarak çalışmışlardır. Ebu Hu-reyre tarafından aktarılır ki Rasulullah @ şöyle demiştir: "Allah çoban olarak çalışmamış hiç bir peygamber göndermemiştir. Ashabı bunun kendisi için de geçerli olup olmadığını sorduklarında şöyle cevaplamıştır: "Evet bazı qırat karşılığı Mekke halkı için çobanlık yapmıştım." (Buharı). Musa @ da Medyen'de yıllarca çoban olarak çalışmıştır.
Rasul @ bir kere şöyle buyurmuştur: "Sizden hiç biriniz kendi öz elleriyle kazandıklarından daha hayırlısını yemiş değildir." Böylece İslâm çalışmayı teşvik eder ve bir ayırım gözetmeksizin kişinin kendisi için herhangi bir çalışma alanını seçme hakkını saygıyla karşılar.
f- Temel İhtiyaçların Karşılanması Hakkı:
Her ferdin kendi ailesinin temel ihtiyaçları-. nı karşılayabilmesi İslâm devleti tebasının temel hakları arasında yer alır. "Ve onların mallarında da dilenip-isteyen ve (iffetlerinden dolayı istemeyen) yoksullar için bir hak vardır?' (51: 19). Hakperest ve gerçekçi bir kişinin değerlendirmesi, zenginlerin mallarında fakir ve düşkünlerin hisse sahibi olduklarını ve zenginlerin de bu kişilere fazla mallarından bir hisseyi vermeye her zaman hazır oldukları şeklinde olacaktır. İslâm devleti toplumdaki fakirlerin asli ihtiyaçlarını karşılamak için zenginlerden bu hisseyi toplama hukuki yükümlülüğündedir. Sure-i Tev-be'de salih bir ameli kötüye karıştıranlar hakkında şunlar söylenir: "Onların mallarından bir miktar sadaka (zekât) al ki bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Ve onlara dua et." (9: 103).
Zekât prensibi Rasulullah @'ın aktarılan şu sözleriyle daha da açıklığa kavuşur: "Allah, müslümanlar üzerinde zekâtı farz kıldı. O, aralarındaki zenginlerden toplanmalı ve aralarındaki ihtiyaç sahiplerine dağıtılmalıdır." (Buharı ve Müslim). İslâm devletinin vazifesi ile ilgili olarak şunları buyurmuştur: "Devlet, velisi olmayan herkesin velisidir." (Ebu Davud, Tirmizî, İbni Mace, Darimî, Müsned-i Ahmed). "Biri arkasında mirasçı bırakmazsa, mirasçısı benim; hem sorumluluklarını (borçlarını) yerine getirmek, hem de varlığını miras almak için." (Buharı ve Müslim). "Her kim borçlu olarak ölür ve bunu ödemek için arkasında mal bırakmaz ise, ödeme sorumluluğu benimdir (yani ulu'l-emrin). Mal bırakmışsa sorumluluk mirasçılarındır!' (Buharî ve Müslim).
Zikredilen Kur'an ayetleri ve Rasul @'ın hadisleri, kendisini gözetemeyen fert ve ailelerin temel ihtiyaçlarını sağlama sorumluluğunu yüklemek İslâm devletinin ana görevleri arasında yer aldığı hususunda hiçbir şüpheye mahal bırakmamaktadır. (Daha ayrıntılı bilgi için, Sosyal güvenlikle ilgili kısma bakınız).
g- Kanun Önünde Eşitlik Hakkı: İslâm, ırklarına, sınıflarına, inançlarına, renklerine, uluslarına ya da cinslerine bakmaksızın tüm fertlere eşit haklar verilmiş erkeklerle erkek, kadınlarla kadın arasındaki tüm sunî ve insan yapısı ayırımı ortadan kaldırmıştır. "Ey insanlar, gerçekten biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız, korkuca en ileri olanınızdır." (49: 13). Rasul @ bu noktaya Veda Hutbesi'hdeki şu sözleriyle açıklık kazandırmıştır. "Ey insanlar! Şüphesiz Rabbiniz birdir ve şüphesiz babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız ve Adem de balçıktan yaratılmıştır.
Allah katında en değerliniz, en iyi ameli ola-mnızdır. Hiç kimse soy, kabile ya da rengi dolayısıyla bir diğerinden üstün değildir."
İslâm, medeni hukuk açısından müslim ve gayri müslimler arasında da tam bir eşitlik tesis etmiştir. Gayri müslimler müminlerle birlikte aynı sivil haklara sahiptirler; kendi özel kanunlarına göre çözümlenen kişisel ve dini meseleleri hariç aynı kanunlar her ikisine de uygulanır. Medenî ve ceza hukuku yönünden mümin ve gayri müslim arasında kesinlikle bir fark yoktur. Kişisel hukuk ile dini meseleler yönünden ise gayri müslimler tamamıyla Özgürdürler, herhangi bir müdahaleye muhatap değillerdir. Bu haklarla ilgili olarak İslâm devleti ve azınlıklar arasında bir de anlaşma vardır. Ahitlerinin şartlarına sadık kaldıkları ve karşı gelmedikleri müddetçe haklarından mahrum kalmazlar. Bu haklar geri alınmaz ve değiştirilmez nitelikte olup İslâm anayasası tarafından teminat altına alınmıştır. ('Islamic Way of Life', sh: 47: 50).
Medenî haklar bakımından diğer önemli bir nokta da, İslâm'ın kanun önünde yönetici ile sıradan bir vatandaş ya da zengin ile fakir arasında bir ayırım gözetmemesi, farklı dav-ranmamasıdır. Aynı kanun sosyal ve politik statülere bakılmaksızın tüm vatandaşlara tatbik edilir. Bu kuralın istisnası yoktur. Rasul @, ve nesli de aynı kuralın hükmüne bağlıdırlar. Rivayet edilir ki, vefatından önce Rasul @' kendisine karşı sahip olunabilecek hakları yerine getirebilmek için insanlara seslenerek Öz varlığını hak sahiplerinin talep etmelerini istemiştir. Ve hanımı Hz. Aişe'nin rivayetine göre, Allah tarafından konulmuş bir ceza için Üsame aracı olmaya çalışırken Rasul @ şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim ki, kızım Fatıma çalmış olsaydı, onun da elini keserdim. "Benzer şekilde ikinci halife Ömer (r.a.) hakkında normal bir insan tarafından yapılan bir talebin yerine getirilmesi için bir bölgesel yönetim başkanı olan Cebele b. Eyhem'i zorlamıştır. Amr b. As tarafından yapılan yöneticiler için hukukî konuda teklifini de Ömer (r.a.) reddetmiştir. (Daha ayrıntılı bilgi için Sosyal Güvenlik kısmına bakınız).
h- Özel Mülkiyet Hakkı: İslâm, ferde mülk edinme hakkını tanıyıp meşru vasıtalarla kazanacağı her tür mülke sahip olmasına izin verir. Bilgi, yeteneği ve çabası ile kazanabileceği kadar çok mülkünün olmasına rıza gösterir. Bu diğer insanların mallarını gayri meşru yollarla almamalarını insanlara İslâm'ın öğütlemesi gerçeğiyle açıklanabilir. "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin; bile bile günah (olan) bir biçimde insanların mallarından bir kısmını yemek için onları hâkimlerin önün)e atmayın." (2: 188). Onlara varlıklarını hayırda harcamaları da emredilir: "Onların mallarında dilenip isteyen ve (iffetlerinden dolayı isteyemeyen) yoksullar için bir hak vardır." (51: 19). "Ey inananlar! Ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olduğu gün gelmezden önce, size rı-zık olarak verdiklerimizden (Allah için) in-fak edin" (2: 254). Ferdin bu hakkı Kur'an'ın şu ayetiyle de teyid edilir: "Erkekler için kendi kazandıklarından bir pay, kadınlar için de kendi kazandıklarından bir pay vardır." (4: 32).
i- Özel Hayatın Gizliliği: Her ferdin kendi evindeki yaşantısını gizlilik içerisinde tutma selahiyeti İslâm tarafından tanınmış temel kişisel haklardan biridir. "Ey inananlar! Kendi evlerinizden başka evlere, İzin almadan ve halkına selâm vermeden girmeyin." (24: 27). Bu hakkın kutsallığını korumak için şunlar öğütlenir: "Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın), biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinizin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrenip tiksindiniz. Allah'tan korkup sakının, şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir." (49: 12). "Ey iman edenler! Sağ ellerinizin malik olduğu (köleleriniz ve cariyeleriniz) ile sizden olup henüz ergenlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar (odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler; sabah namazından önce, Öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu üçü sizin için mahrem (va-kit)lerdir." (24: 58). Bunlar, İslâm devletinin tüm yurttaşlarına kâinatın Rabbi ve hükümdarı olan Allah tarafından son rasulü @ ara-c,l,ğ1yla verilen ve anayasa ile garanti edilen temel haklardan bir kısmidir. Bu haklar kesinlikle dokunulmazlığa sahiptir; her ne olursa olsun fert Allah'ın hukuk manzumesinin sınırlarını ihlâl etmedikçe bu haklarını, engelleyici yasal yetki hiçbir otoriteye verilmemiştir.
KISIM 11
MEDİNE'DE
Problemler Ve Çözümler
Hazreç ve Evs kabilelerinin daveti üzerine Muhammed @ Medine'ye geldiğinde, Mek-keli müslümanlar da Medine'ye hicret kervanına çoktan katılmışlardı. Tedricen tüm Hazreç ve Evs mensupları İslâm'ı benimsedi ve Medine, küçük mümin topluluğun Muhammed @'ın liderliği altında barış ve güvenlik İçerisinde yaşayabildikleri bir merkez haline geldi. Ancak bu küçük topluluk dahili-harici muhtelif sorunlarla karşılaştı. Herhangi bir insan, ne kadar mahir ve güçlü olursa olsun, bu kompleks problem yükü ve baskısı altında ezilirdi. Ancak bu müşkil, beklenmedik meselelerin teker teker Rasulul-lah @ tarafından başarılı bir şekilde çözülüp hakkından gelinmesi, siyasî meselelerde devlet adamlığmdaki hikmet ve ileri görüşlülüğünü gösteren Rasul @ ilk anda çok güç bir durumla yüz yüze geldi. Muhacir aciz, çaresiz, fakir ve geçim vasıtalarından yoksundu; Kureyş, bu küçük topluluğu yok etmek için Medine'ye saldırı tehditlerinde bulunuyordu; yahudiler müminlere karşı Kureyş ile gizlice anlaşıyordu; Medine civarındaki Arap kabilelerinin çoğunluğu bu yeni inanca düşmanlık besliyordu ve halihazırda Medineli müslümanlar arasında sayıları hızla artan münafıklar grubu vardı.
Bu çetin şartlar altında Rasulullah @ yeni kurulmuş İslâm Devleti'ni sosyal, ekonomik ve siyasî olarak güçlendirecek, onun siyasî otoritesini oluşturmak içeri ve komşu kabile bölgelerde kanun ve nizamın muhafazasını sağlamak için bir dizi tedbirler aldı. Medine çevresinde yaşayan kabile şefleriyle ve yahudilerle çeşitli şekillerde anlaşmalar yaptı. Alınan tedbirler siyasî nitelikte olup Rasul @'m müslümanlar için güvenli ve emin bir yer oluşturmasına yardım etmekteydi. Medine'ye ulaşmasından sonra Peygamber @ tarafından alınan temel tedbirler aşağıda sıralanmaya çalışılmıştır:
1- İslâm Kardeşliği: Müslümanları sosyal ve ekonomik yönden yakınlaştırmak ve tek bir topluluk haline getirmek için Rasulullah @ Mekkelİ muhacirler ve Medineli ensar arasında karşılıklı kardeş bağını oluşturdu. Yüzlerce mümin bütün servet ve mülklerini arkalarında bırakarak Medine'ye gelmişlerdi; gelir kaynaklan yoktu ve sayıları her geçen gün yeni muhacirlerin eklenmesiyle artmaktaydı. Medine küçük bir tarım toplumuydu ve bu koca problemlerle başa çıkamazdı. Bu yüzden en etkili ve en hoşnut edici tarzda bu insanların ekonomik sorunlarını çözen ve mucizevî bir tarzda güçlü ve sarsılmaz bir toplumun temellerini oluşturan hikmet ve gerçeğe dayalı kardeşlik esası büyük bir öneme haizdi. Muhacirler tacirdiler, ensar ise çiftçi. Kardeşlik bağıyla birlik oluşturduklarında birbirlerine yük olmadan kendi paylarına düşen vazifelerini başarıyla yerine getirdiler. Rasul @ onlardan Allah'ın rızası için birer kardeş edinmelerini istediğinde, insan fert fert muhacirlerden birini kardeş olarak seçti. Yardım etmek ve Rasulullah @ tarafından oluşturulan bu kardeşliği hiçbir zaman bozmamak üzere söz verdiler (Marshall G. S. Hodgson, 'The Ventura of İslam', cilt: 1. sh: 193). Bu kardeşlik, muhacir ile ensar arasında dostluk kurdu, birbirlerine yakm-laştırdı ve yersiz-yurtsuz yüzlerce muhacirin sorununu fazla sıkıntıya yol açmadan dostane bir tarzda çözülmesine yardım etti.
2- Yahudiler İçin Özgürlük: Medine civarında, Kureyş'le iş bağlantıları ve Medinelilerle sıkı bir ilişkileri bulunan güçlü ve etkin birçok Yahudi kabilesi vardı. Bu kabileler tarafından yapılabilecek, gelebilecek herhangi bir fesat ve isyan ihtimaline karşı müslüman topluluğunun çıkarlarını korumak gerekirdi. Bu sebeple Rasulullah @ dışarıdan gelecek saldırılara karşı Medine'nin beraberce korunması için bu kabilelerin liderleriyle görüşüp, müstakil anlaşmalar yaptı. Bu anlaşmalara göre, yahudilerin din ve düşünce özgürlükleri islâm devleti tarafından garanti ediliyor, canlan ve mülkiyetleri korunuyor, tüm formlarıyla cürüm gayri meşru kabul ediliyordu, hakikatte Medine'de tamamıyla yepyeni bir toplum meydana getiriliyordu: Medine'nin tüm çekişmeli kabileler ensar, muhacir ve yahudilerle birlikte bir toplum içerisinde eritilip kaynaştırılıyordu; artık bütün bu insanlar Medine devletinin eşit haklara sahip tebaası idi.
Bu belge insanlık tarihi için önemli bir dönüm noktasıdır. İnsanlara Özgürlük hakkını garanti eden ilk yazılı devlet anayasası idi. Yahudiler için de tarihlerinde yeni bir düzen başlıyordu. İnanç ve ibadet özgürlüklerini, hayat ve mülk güvenliklerini teminat altına alan hürriyet beratı veriliyor, devletin diğer vatandaşlarıyla eşit şekilde muamele edileceği hükme bağlanıyordu. Bu dokümanın dikkate değer diğer bir yönü Medine devletinin tartışmasız başkanı olarak Muhammed @'ın hukukî ve siyasî otoritesini oluşturması idi.
3- Medine Devleti Anayasası: Rasulullah @, Rahman ve Rahim olan Allah'ın adına muhacir ve ensarı ilgilendiren bir doküman hazırladı ki, belge yahudileri de kapsamakta olup yahudilerin haklarını teminat altına alıyordu. Rasul Muhammed @ tarafından hazırlanan belge Kureyşli ve Yesripli müminler ile onları takip eden, onlara katılan, onlarla sıkıntıya katlananlar arasındaki ilişkiyi düzenliyordu. Bu belgenin temel maddeleri için "Anlaşmalar" bölümüne (16. bölüm) bakınız.
Bu belge sadece Muhammed @ 'ı Medine İslâm devletinin başkanı olarak tanımakla kalmayıp, aynı zamanda Mekke-i Mükerreme-nin tüm mukaddesliği ile Medine'yi de kutsal bir şehir olarak tanır. Eşsiz devlet adamının olağan üstü olan bir ürünü eşit siyasal ve sosyal statü sağlıyarak Medine'deki
Müslüman ve yahudilerİ ihtiva eden tek bir toplum oluşturdu, bir ayırım yapmaksızın tüm vatandaşlara bütünüyle dinî özgürlüğümü sağladı. Geçici de olsa iç barışı ve müminlerin dikkatlerini tebliğ ile dış saldırılardan korunma gibi daha önemli diğer meselelere yöneltmelerini sağladı.
4- Anlaşmalar: Gerekli tedbirleri şekillendirme ve yerine getirmedeki insiyatif ve ba-rlşı Muhammed @'ın büyük devlet adamlığının, diplomatik ferasetinin ve etkili liderliğinin göstergesidir. Siyasî beraberliği ve İslâm devletinin otoritesini oluşturduktan sonra Rasulullah @ Medine çevresindeki çeşitli kabilelerle müzakereler başlatıp, dostluk anlaşmaları imzaladı. Bu vaat, Benî Mudlic, Benî Damra, Cuheyne, Benî Gifâr, Müsey-Gatafân, Huzâa, Esca ve Amr bin İkri-me bu kabileler arasında yer almakta idi. Bu paktiar ve anlaşmalar Muhammed @'ın Medine ve civarında geniş bir dost veya tarafsız kabileler bloku oluşturmasına yardım etti; Kureyş'in Medine üzerine bir seri saldırı başlattığında artık korkusuzca karşı koyabileceklerdi.
Medine bölgenin politikasında aktif bir rel oynamaya başladı. Bir batılı yazara göre; "Muhammed'in toplumu çeşitli seviyelerde hem müslüman ve hem de gayri müslimleri içeren şekle bürünmüştü. Sadece inançlı yeni bir grup ve hatta yerel bir devrimci birlik dönemi çok gerilerde kalmış hem dinî yapı, hem de siyasî yapı yönünden Mekke'de olduğundan daha fazla organize olmuş heterojen öğelerden oluşan, Muhammed'in kurduğu siyasî yapı Arabistan civarında bulunan diğer ulusların devletleri gibi otoritesi gittikçe artan ve Önemsenmemesine karşılık-sız kalmayacak yetkin yönetime sahip net bir devlet statüsüne ulaşmıştı. Muhammed, Kur'an ve İslâm'ın prensiplerini öğreten, zekâtı toplayan ve muhtemel anlaşmazlıkları karara bağlayarak kavgaları önleyip barışı koruyan elçiler göndermekteydi. Böylece Me-dirıeli müminler Hicaz'ın büyük bir bölücünde, hatta bunun ötesinde, âdil ve dinî bir yaşantı şekli oluşturma görevini üstlendiler?' (Marshall G. S. Hodgson, 'The Venture of islâm, cilt: 1, sn: 193, London, 1974).
5- Devriye Sistemi: Komşu bölgelerde barış ve nizamın korunması, düşman hareketleri ve tasarıları hakkında bilgi edinilmesi için Rasulullah @ bölgede geniş çaplı bir devriye sistemi (seriyye) organize etti. O, yapacakları görevlere göre 15 ile 500 kişi arasında değişebilen kuvvetlerden oluşan devriyeleri yakın bölgelere farklı amaçlarla göndermiştir; barış ve nizamın sağlanması, savaşa karışan kabilelerin kontrol altında tutulması; müminlere karşı çıkan ya da düşmana yardım eden kabilelerin cezalandırılması; insanları müminlere karşı kışkırtan, entrika düzenleyerek müminlerin çalışmasına engel olan liderlerin tekdir edilmesi; müminlerin güç ve kuvvetinin gösterilmesi ve düşmanın tesir altında bırakılması önde gelen hedefleri oluşturmaktaydı. Askerî gayeden barış oluşturma ye idari amaçlara kadar değişken nitelikteki hedeflere ulaşmak için hicretin 1. ve 9. yılları arasında Rasulullah @ tarafından çeşitli büyüklükte toplam 65 devriye gönderilmiştir.
Hac Sertifikası. XII. Yüzyılda (Hicri VI. yy.) uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra hac görevlerini yerine getiren müminlere Mekke ve Medine'de verilen belge.
6- İstişare: Sosyal, siyasî askerî ve idarî tüm meselelerde istişareye başvurulması prensibini tanıtması insanoğlunun siyaset felsefesine Peygamber @'ın yaptığı eşsiz bir katkıdır. O. Allah tarafından bütün önemli konularda istişareye başvurmakla emrolunmuştur (3: 159). Ve o da kurulu bir yapı haline gelene kadar istişare geleneğini çok etkili ve maharetli şekilde insanlara sundu. Prensip, başkalarını ilgilendiren meselelerde dikkat ve sorumluluk hissiyle hareket etmelerini ve olayla alâkası olan kişilere danışmalarını insanlara hatırlatmaktadır. Kendi özel yaşantısında ve halkla ilişkilerinde Muhammed @ istişare prensibini tüm boyutlarıyla tatbik edip, ülke meselelerini de daima istişare ile karara bağlamıştır.
İstişare, ülke olaylarında büyük bir öneme haizdir. Muhammed @ istişareyi en geniş şekliyle kullanmış ve onu İslâm sisteminde önemli bir kurum haline getirmiştir. Yüzyü-ze kaldığı güç problemlerde en iyi çözümü bulmak için daima ashabıyla görüşmüştür.
Mesele özellikle askerî ise enine-boyuna müzakere edip, bir çözüm de bulunduğunda gecikmeksizin bir an önce uygulamaya konurdu. Müşterek İstişare ile tüm insanlar görüşmeye katılma,kendi tekliflerini sunma fırsatım elde ediyor, sonuçlara en iyi çözüm bulunuyordu. Aynı zamanda kendi meselelerinin karara bağlanmasında tüm halkın katılımına fırsat veriyor, böylece, olaylar hakkında karanlığa terkedilmeyip tüm insanların durumundan haberdar olmaları sağlanıyordu. Bu proses, akıl ve pratik İhtiyaç üzerine kurulmuştur. Karar bütün insanların katılmasıyla alındığında muhtemelen idare etkinliği daha da artar. Devletin her ferdinde güven ve itimat oluşur, yönetim aktif bir destekleyici olması için onu harekete geçirici bir unsur ve bir gaye ile donatır. Bunların yanı-sıra, her fert kendisini bütünün bir parçası olarak görür; bu yüzden de onun birliğini, bütünlüğünü savunmakta her çabayı gösterir. Kurulu sisteme karşı çıkma ve isyan hevesi dizginlenip bastırılır.
Böylece istişare metodu, taraftarlarının çabalarına daha bir dinçlik, daha bir şevk, ülkedeki siyasî hayata daha bir bütünlük kazandırmaktadır.
7- Savaş Bulutları: Rasulullah @ herhangi biriyle şahsî kavgaya sahip değildi. O, insanları sadece kendi iyilikleri için Allah'ın yo-. luna davet etmiştir. İnsanlardan günahkâr ve fesat dolu yaşayışlarını terketmelerini ve fazilet, iyilik ve adaletli yolu benimsemelerini istemiştir. Onlardan kendisi için herhangi bir bedel de talep etmemiştir. Ancak halkı ona karşı çıkarak kötü muamelede bulundular, ona ve ashabına büyük meşakkat çektirdiler, sonunda kendi Öz yurdunu zorla terket-tirip komşu Medine şehrine göç etmesine sebep oldular, nitekim, onu orada bile rahat bırakmadılar. Medine üzerine akınlar ve saldırılar organize etmişlerdi. Muhammed @ Kureyş'in saldırgan güçlerine karşı kendi savunmasını oluşturmak ve savaş politikasının temellerini ortaya koymak zorunda kaldı. Onun gayesi insanları öldürmek değil, Allah'ın dosdoğru yoluna getirmek idi. Onun savaş politikasının tüm esasları yalnızca düşmanı zayıflatmak, korkutmak ya da cesaretini kırmaktan ibaretti, öyle ki düşman Ra-sul @'ın görevine direnmeyi, karşıtlığı, hasımlığı terkedebilsin ve barış içinde yaşasın. O savaş anında, hatta zaferden sonra bile düşmanlardan birini öldürmeye ya da yok etmeye çalışmadı, sadece onların askerî güçlerini zayıflatarak ya da yok ederek onları güçsüz ve acizleştirmeye çalıştı. Bu yüzden o, kendisine karşı fiilî savaşı sürdüren yahut bu tür aktivitelere girmesi muhtemel olanlara karşı düşmanın saldırısını uzaklaştırmak için sadece gerekli ve zarurî olduğu kadar askerî kuvvete başvurdu. Askerî hareketle ilgisi bulunmayan düşmanlar dahil, tüm diğer insanlar etkilerinden korundu. Tarafsız kabilelerin ve insanların haklan hürmetle karşılanıp tamamıyla gözönünde tutulur; ve onların güvenliğini sağlamak için tüm pratik tedbirler alınırdı (Arab kabilelerinin haritasına bakınız).
KISIM 12
KANUN VE NİZAM
Pers ya da Roma'nmki gibi bütün ülkede kanun ve düzeni koruyacak, kollayacak herhangi bir merkezî yönetime veya disipline edilmiş ve ahenkli ulus görünüme tarihi boyunca hiçbir zaman sahip olmamıştı. Siyasî anlamda coğrafik sınırlar bile net ve belirli değildi. Genel olarak yarımada kendi kabilelerinin problemlerini yoluna koyan kabile liderlerinin hükmü altında bulunuyor, her kabile kendi özel meselelerini kendisi hallediyordu. Ancak sıklıkla önemsiz konular üzerine aralarında savaş patlak vermekte ve yıllarca devam etmekteydi. Ülke bu kabile savaşları yüzünden parça parça olmuştu. Geçimlerin asıl kaynağı diğer kabileleri ve ticaret kervanlarını ele geçirip yağmalamak olan kabileler vardı. Ülkede kanun ve düzen yoktu, hiçbir kimse gece kendi evinde bile kendisini güvencede hissedemezdi. Beytullah'ın muhafızı pozisyonları nedeniyle Kureyş güvenlik içerisindeydi ve ticaret kervanlarının da tüm iklimlerden dokunulmadan geçmesine izin verilirdi. Muhammed @ bu insanlar arasına onları Allah'ın dosdoğru yoluna çağırmak ve ülkede kanun ve nizamı kurmak için gönderildi, ki insanlar böylece barış ve güven içinde yaşayabilsin. Şüphesiz Allah indinde en kötü şey kan akıtma ve insanların inançlarım özgürce yaşayamadıkları, yaşantılarını korkusuzca devam ettiremedikleri zorbalık sistemidir. "Bu sebeple, İsrailoğul-'arina şöyle yazdık: Kim bir başka cana kiy-mamış ya da yeryüzündeki bozgunculuk yapmamış bir nefsi öldürürse sanki tüm insanları öldürmüş gibi olur:' (5: 32). Ve Sure-i Bakara'da şunu okuruz, "O, işbaşına geçti m> (ya da sana sırtını çevirip gitti mi) başlar yeryüzünde bozgunculak yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye. Allah da fesadı (bozgunculuğu ve kışkırtıcılığı) sevmez. (2: 205).
Ülkede barış ve düzeni oluşturmak için Ra-sulullah @, cahilî yaşantı şekline alışmış bu tür fesatçı ve eşkiyaya karşı çok güçlü tedbirler almak zorunda kaldı. Medine'nin güvenliğini sağladıktan sonra dikkatini bu önemli noktaya çevirdi. Komşu bölgelerdeki kabile ileri gelenlerine kurulu bir yönetimin varlığını ve cahiliye günlerinin gayri meşru aktivitelerinin bundan sonra tolere edilmeyeceğini göstermek son derece gerekliydi. Bu amaçla çevre bölgede düzenli bir devriye sistemi sürdürdü. Çeşitli büyüklükteki devriyeler Medine'ye komşu bölgelere ve İslâm Devleti'nin etkisi genişledikçe güneyde Yemen'e, kuzeyde Dumatu'l Cendel ve .ötesine doğuda Tayy ve Bahreyn'e kadar gönderildiler. Esas amaçları: Gabbah, Ummu Karte, el-Kedid, Halid b. Velid, Husmâ ve Zeyd b. Haris Seriyyelerinde olduğu gibi hırsızlar, yağmacılar ve diğer fesat çıkarıcıları cezalandırmak ve aktiviteleri kontrol altına almak; Lihyân, Beni Salebe ve Mute Seriyyelerinde olduğu gibi katillerin gerekli cezalarını vermek; Kutbe b. Âmir, Abdullah b. Huzafe ve Uyeyne b. Hisn Seriyyelerinde olduğu gibi isyanı bastırmak idi. Bu tür seriy-yeler genellikle ülkenin çeşitli bölümlerine kanun ve nizamı sürdürmek ve suçluları cezalandırmak için gönderildi. Disiplinli ilgili bu titiz ve ısrarlı tedbirlerde Rasulullah @ 10 yıl gibi kısa bir sürede Arabistan Yanma-dası'nın çalkantılı ve kaotik durumunu bir düzene sokmayı başardı.
Amaç güçlük çıkaranların, bozguncuların ülkede barış ve düzeni bozmasını önlemek ol-duğundan,onları disiplinize edecek her türlü çaba gösterilmekte idi. öyle ki, onlar terör, isyan ve bozgun hareketlerinden sakınsınlar; onları öldürmek ya da topluca gözetmek için çalışılmamıştır. Dine muhalefet durumunda insanlara karşı silahlı isyan düzenlemediler-se onlara karışılmıyor veya dokunulmuyordu, ülkedeki barışı ve düzeni rahatsız etmediği müddetçe asude muhalefet tamamıyla hoş görülürdü. Açık bir isyan olduğunda amme hukuku ve düzenini en az bozacak ve en az can kaybına yol açacafc şekilde askerî müdahale ile durdurulurdu. İsyancılar düşmanca hareketlerini terkedip silahlarım barışçıl bir şekilde teslim ettikleri zaman genel affa uğrarlardı. Çünkü amaç onları öldürmek değil, barış ve düzeni bozmalarını önlemekti. Geri çekilip veya ortadan kaybolup gayri meşru hareketlerini terk ettiklerinde Rasul @ ve sahabesinin onları asla takip etmemelerinin sebebi de budur.
Suç, Statü Ve Özgürlük
Çeşitli suçlar için cezanın Kur'an ve Sünnet tarafından belirlendiğine burada işaret edilebilir. Bu nitelikteki herhangi bir suç işlendiğinde yargı her suç için gerekli görülen cezalardan oluşan kesin emire sahiptir. Rasul @, şeriatın emirlerini yerine getirmek hususunda çok titiz idi; cezanın verilmesinde zengin ve yoksul, akraba ve yabancı, dost ve düşman arasında bir ayırım gözetmezdi.
Kureyş kabilesinden bir kadının hırsızlık yaptığı anlaşılıp suçlu bulunduğunda Rasul @ onun elinin kesilmesini emretti. Bazı sahabeler cezanın hafifletilmesi için arabuluculuk yapmaya çalıştılar. Muhammed @ ashabını biraraya toplayarak onlara önceki kavimlerin yoksulları cezalandırmaları, zenginleri ise suçlarını görmemezlikten gelmeleri nedeniyle yok edildiklerini anlatarak şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki eğer kızım Fatıma hırsızlık yapsa, onun da ellerinin kesilmesini emrederdim." Burada hatırlanması gerekli diğer bir nokta, adaletin yerine getirilmesi ve kanun ile düzenin sağlanmasında İslâm'ın tam tarafsızlığı zorunlu kılmasıdır. Her olay mutlak adaletin temelleri üzerine kendi usûlüne göre karara bağlanmalı ve emîr ya da yöneticilerin kişisel kin vs. duygularının adaletin yönüne herhangi bir şekilde etkisi bulunmamalıdır. Rasul @ kendi örnek davranışlarıyla şüphe, herhangi birine karşı muhtemel suç işleme niyeti ya da geçerli temelleri olmayan sahte ithamlar üzerine hiç kimsenin kovuşturulamayacağım,ta-ciz edilemeyeceğini veya hapse atılmayacağını göstermiştir. Sadece şeriatın sınırlarını çiğneyecek somut suç işleyen kişiler kovuşturmaya uğrarlar; en ufak bir şüphe varsa hiçbir şahıs polis merkezine götürülemez.
Kişisel özgürlük İslâm'da kutsal dokunulmazlıktır ve Allah tarafından sosyal statüleri, ırkları, inançları ve ulusları dikkate alınmadan tüm insanlara verilmiştir; hiç kimse âdil bir sebebe dayanmaksızın sırf şüpheyi esas alarak bunlara dokunamaz. İnsanların haklarını haksız yere ihlâl eden emîr ya da idareci Allah'ın kanunlarının kutsallığını ve dokunulmazlığını tanımamış demektir. İslâm Hukuku'nun bu yönü 4. halife Hz. Ali (r.a.) tarafından Hariciler için söylediği şu sözlerle açıklanmıştır: "Herhangi bir suç İşlemedikçe ya da kurulu yönetime karşı açık isyan çıkarmadıkça ülke içerisinde dolaşmakta serbestsiniz. Ancak bunlardan birini yapacak olursanız ülkede kanun hukuk ve nizamın korunması için size karşı gerekli tavrı alırım."
Bu sözler devlete karşı bir suç işlememiş kişileri hiçbir yöneticinin, emîr ya da üst düzey idarecinin kilit altında tutma hakkına sahip olmadıkları gerçeğini açıkça ortaya kor. Zaten Rasul @ da kişinin farklı politik veya dini görüşler nedeniyle kovuşturmaya uğramaması veya hapsedilmemesi gerektiğini kesinlikle berrak kılmıştır. İnsanlar yöneticilerinden ya da üst düzey idarecilerinden fark-\ı düşüncelere sahip olmakta özgürdürler ve şeriat kanunlarını çiğnemediği ve barış içerisinde yaşadığı müddetçe koğuşturamazlar, hapsedernezler.
Ancak başkalarının malı, namusu ve canı için herhangi bir saygı duymayan onların mallarını yağmalayan, kadınlara tecavüz eden, ayrım yapmadan erkeklerini öldüren eşkiya ve korsanlar mümkün olan en ağır ceza ile muamele görürler, merhametlik gösterilmez. Yakalanana ya da çatışmada ölene kadar takip edilirler ve onlara çok ağır bir ceza da tayin edilmiştir. "Allah'a ve Rasulü-ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, ancak Öldürülmeleri, asılmaları ya da elleri ile ayaklarının çarpraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir." (5: 134).
Rasulullah @, bu tür suçlular için sert cezaları emretmiştir. Böyle bir olay Rasul @'m Ureyne'ye el-Gabbah isimli otlak arazisinde yaşamalarına izin vermesi üzerine ortaya çıktı. Bu kişiler sürüyü yağmaladılar, uzaklara sürdüler ve Rasulullah @'ın yardımcısı Ya-sir'i öldürdüler. Bunlar yakalanıp ibret olması için çok ağır cezaya çarptırılmışlar, asılmışlardır. Soyguncuların ve bozguncuların hareketlerini engellemek, civar bölgelerde kanun ve nizamın devamını sağlamak amacıyla çeşitli zamanlarda Rasulullah @ 13 sefer göndermiştir. Bu seferlerden ikisi, Benu Lih-yân ve el-Gabbah kendi komutası altında yerine getirilmiş, diğer onbirine ise ashabı komuta etmiştir. Bunlar; el-Kuretâ, et-Taraf, Husmâ, Vadiu'1-Kurâ, Ummu Karfe, Urey-ne, Abdullah el-Leysî, Uyeyne b. Hisn, Kut-be b. Âmir b. Haddan, el-Mudlic ve el-Karşî.
Rasulullah @, isyanı bastırmak, âsilerin hareketlerini kontrol altına almak ve bölgede barışı oluşturmak için ülkenin farklı bölgelerine çeşitli büyüklükte 27 sefer düzenlemiştir. Bu tür seferlerin 6'sına katılmıştır ki isimleri el-Kudr, Zu'1-emer, Buhran, Zâtu'r-Rikâ, Dumatu'l-Cendel, ve Benî Muslik'tir. Diğer 21 sefere ashabı komuta etmiştir: Katan'a Abdullah b. Uneys, Ukkâşe b. Muhsan; Beni Salebe, el-Camum, Abdullah b. Atik; Fe-dek ve Turabe'e, Ömer b. Hattab; Beni Ki-lab'a Ebu Bekir, Sa'd b. Beşir el-Ensarî, Abdullah el-Leysî Uyeyne, el-Suleymî, Fedek'e karşı el-Kadid ve el-Leysî, el-Esadî, el-Gıfarî; Vadi'l-Kurâ'a Ebu Katade b. Rib'i ve Tayy'a Ali b. Talib.
Ülkede soyguncular, âsiler ve her çeşit bozguncular kol gezmekteydi, bu yüzden başarılı olmak son derece güç bir işti, ancak Rasulullah @ bütün bu yıkıcı kuvvetleri bastırmayı ve kanun ile nizamı oluşturmayı başardı. Güçlük çıkaran bölgeler düzenli gözetim ve devriyesi ile üstesinden geldi. Adiy b. Hatem İslâm'ı benimsediğinde Rasul @'ın şöyle dediği rivayet olunur: "Allah bu dini öyle bir şekilde tamamlayacaktır ki, Sana'-dan Hadramut'a seyahat eden bir deve sürücüsü sadece Allah'tan korkacak ya da kurtlardan ürkecektir." (Ebu Davud). Buha-rî'nin rivayetine göre: "Allah bu çalışmayı öyle bir şekilde tamamlayacaktır ki, Hira'-dan gelen bir kadın Kabe'yi ziyaret edecek ve Allah'tan başkasından korkmayacaktır" Adiy, hiç kimseden korkmadan bir kadının Hira'dan hareketle Beytu'l-haram'ı ziyaret ettiğini bizzat kendi gözleriyle gördüğünü ifade etmiştir. Bu hadis, Arabistan Yarımada-sı'nda yalnız bir kadının bile ülkenin bir yerinden diğerine soyguncu ve hırsız korkusu olmadan rahatlıkla seyahat edebileceği düzeyde barış ve güvenliği Peygamber @'ın hayatı boyunca kurduğu gerçeğini teyid eder.
Bir oryantalistin sözleriyle: "Fetihlerin hızından daha fazla şaşırtıcı olan fetihlerin düzenli karakterleridir. Savaş yılları sırasında bazı yıkımların olması kaçınılmazdı; ancak Araplar, genellikle harabe izleri bırakmak yerine insanların ve kültürlerin yeniden bütünleşmesine öncülük etmişlerdi. Muhammed'in halefleri, raşîd halifeleri, miras olarak bıraktığı yönetim ve hukuk yapısı ve Bedevi kuvvetleri kontrol ederek değerini kanıtlamıştır, îslâm uygar dış dünyaya girmiştir. Ancak yağmacılar güruhunun kaba hurafeleri olarak değil, Doğu Roma'nın Hıristiyanlığı ve Fars'in Zerdüşt dinine onların kendi topraklarında meydan okuyabilecek saygın ve doktrin emreden manevî bir güç olarak. Kabİle-vî içgüdünün ve Bedevî geleneklerinin zaman zaman isyan ve iç savaş sekimde patlak verdiği doğrudur; ancak bunlar da sonunda sadece yeni emperyal iktidar düzenine olan ihtiyacın ve bu iktidar gücünün daha etkili bir şekilde artmasına yardım ediyordu." (H. AR. Gibb'Mohammedanism', sh: 3).
KISIM 13
YÖNETİM
Rasulullah @ Kureyşlilerin baskı ve zulümleri yüzünden kendi öz yurdu Mekke'yi ter-kedip Devlet başkanı olacağı Medine'ye yerleşti. Birkaç yıl içerisinde Medine'nin nüfuzu her yönde genişledi ve on yıldan daha kısa bir sürede Rasul @ tüm Arabistan Yarı-madasi'nı yönetmeye başladı. Yönetim için ne eğitim görmüşlüğü, ne de tecrübesi vardı; ne de böyle bir göreve talipti ki, gerekli hazırlıkları yapabilsin. Yer değişimi ile birdenbire takdir onu Medine Devleti'nin Baş-kanlığı'na yerleştirdi. Fakat eğitilmiş, profesyonel veya doğuştan lider olan yöneticiler bile idarecilik hususunda onun ülkenin meselelerinde takip ettiği yöntemden ders alabilirler. Ülke meselelerim halletmekte insanlığa miras olarak büyük bir bilgi birikimi bırakmıştır ki, eğer biz problemlerimizin çözümü için dürüst ve samimice başvuracak olursak, bu birikim yeryüzünün çehresini ta-mamiyle değiştirir ve ona hayat için daha iyi bir yer kılar.
O devlet başkanı idi, fakat sıradan bir vatandaş gibi yaşayıp sade bir hayat sürdü. Halkının her zaman kendisini bulup ilişki kurması mümkündü. Halkı ile arasında bir engel yoktu. Varlık ve iktidar denizinde yoksul ve mütevazi yaşadı. Hükümranlık tacı ve âsâsı isteğinden, ihtişam ve şöhret ihtiyacından münezzehti. O cazip, çekici kişiliği ve mükemmel davranışları ile insanların kalbine hükmetti. Ne çalışmalarında kendisine yardım edecek idarî ya da bürokratik personeli, ne de kendisine yardım edecek heybetli görev binası vardı. Ülke meselelerini mescid-den ya da evinden idare ederdi. Yasama, yürütme ve yargı için değişik bölümler yoktu. Yasama, yürütme ve yargı işlevlerini tek başına ve yürüten kişi idi. Dost, düşman, tamdık ayırımı yapılmaksızın adaleti son derece tarafsızca ve âdilâne (4: 48, 5: 9), idare ise büyük yeterlilik ve etki ile ertelen meksizin yerine getirilirdi. Emirler, yöneticilere, zekât toplayıcılarına, idarecilere, askerî komutanlara, elçilere ve İslâm Devleti'nin öteki çalıklarına iletilirdi. Bütün bu güç ve otoriteye rağmen diğer insanlarla çalışırken hiç kim-ge onu diğerlerinden ayıramazdı. O, yönetici ve yönetilenler arasında herhangi bir ayı-rırn gözeten kimselerden hiç mi hiç hoşlanmazdı- Yöneticilere öğütleri, ülke meselelerini yürütenler için daima rehber çizgiler olarak kalacaktır. "Herhangi birisi Allah tarafından müslümanlan İlgilendiren bir mesele üzerine yetkili kılınır ve onların ihtiyacı, yoksulluğu ve zaruretiyle ilgilenmekten yüz çevirirse Allah da onun ihtiyaçları, yoksulluğu ve zaruretlerinden yüz çevirir!' buyurmuştur. (Mişkât). Rasulullah @'ın yönetimi bir yazar tarafından şu sözlerle tanımlanır: "Dinî yapının olduğu kadar devletin de başkanı; o, bir kişide birleşmiş Sezar ve Papa idi; ancak o papanın yanlış hak iddiası bulunmaksızın papa, Sezar'ın lejyonları olmaksızın Sezar'dı; tayin edilmiş bir geliri ve daimi silah altında bulunan bir ordusu olmaksızın. Ve eğer herhangi birisinin gerçekten dosdoğru yönettiğini söylemeye hakkı varsa o kişi Muhammed'dir, çünkü o gücün vasıtaları ve dayanakları olmaksızın bütün iktidara sahipti." (Boswarth Smith, 'Mohammed and Mohammedanism').
Ülke Meselelerinin Yürütülmesi
İdarenin değişik yönlerini kapsayan, ülke meselelerinin bütün yükü omuzlarına konduğunda Rasulullah @ 50 yaşının üzerindeydi. Bütün devlet olaylarında yeterliliğin devam ettirilmesi için şu meselelerle ilgilenmek zorundaydı: Taşra yöneticilerinin ve toplayıcıların atanması ve yazışmalar, zekât ve cizyenin hesabı, bu gelirlerin gözetimi ve hakkı olanlar arasında uygun şekilde dağıtımı, maddî varlığın kabileler arasında taksimi, çeşitli tiplerdeki devriyelerin organizesi, medenî ya da cezaî davalara bakılması, Arabistan1 ın farklı bölgelerindeki çeşitli kabilelerin isyan ve yıkıcı hareketlerinin kontrol altına alınması için tedbirler, kabul edilecek yabancı elçiler ve kabile heyetleri için gerekli düzenlemeler, çeşitli idarî görevliler için emir ve direktifler yayınlama, İslâm'a yeni giren kişilerin eğitimi ve ikametgâh tertibi, önemli siyasî problemlerin çözümü, İslâm devleti çalışanlarının gözetilmesi ve çalışmalarının değerlendirilmesi, önceki hükümlerin değiştirilmesi, ve daha birçokları. Uzak bölgelerin meselelerinin idaresi için yöneticiler ve idareciler atadı, ancak merkez ve civar bölgelerin meselelerini şahsen kendisi yerine getirdi (Daha detaylı bilgi için 'Askerî Lider' bölümüne bakınız).
Allah'ın vekili olmanın getirdiği bu görev ve mecburiyetler Rasul @'a bir yük, bir ağırlık yükleyip sağlığını etkilemiştir, ki hayatının son yılında teheccüd namazını oturur şekilde kılması bu konuyla ilgilidir. Abdullah b. Şakik, Aişe (na.)'dan Rasul @'m oturarak namaz kılıp kılmadığını sormuş ve Aişe (r.a.) olumlu cevap vermiştir. (Ebu Davud). Devlet başkanı, yargı organının reisi, silahlı kuvvetlerin başkomutanı, İslâm Şerıatı'nın lideri ve kanun yapıcı olarak Rasul @'ın aslî görevleri ve zorunlulukları aşağıda özetlenmiştir. Bütün idarî, askerî, siyasî ve sosyal meselelerde öğüt-teklif veren müşavere heyetine sahip olmasına rağmen yardımsız yerine getirmek zorunda olduğu fiilî karar verme ve uygulama onun kişisel göreviydi. Çeşit çeşit sorumluluk ve işlevlerine rağmen idarî işlerini büyük etkinlik, hız ve dakiklikle yerine getirirdi. Rasul @'ın tüm yerel yöneticilerine, idarecilerine ve toplayıcılarına, din ve devletle ilgili meseleler hakkındaki sorulara ve problemlere soruşturmanın kabul edildiği günden itibaren üç gün içinde cevap verilmesi için talimat yolladığı rivayet edilir.
Başkumandan
Silahlı kuvvetlerin başkumandanı olarak bütün askerî meselelerle ilgilenmekteydi. Medine'ye ulaştıktan sonra, her yönden o kadar çok düşmanla karşılaştı ki, özellikle Ku-reyş'ten olmak üzere ani bir saldırıya karşı her zaman ihtiyatlı olmak zorundaydı. Bazı zamanlar geceleri de uyuyamadı, özellikle Uhud Savaşı sonrası bütün gece uyanık kaldı. Bunlar çok zor zamanlardı, fakat kararlılık ve sebatıyla bunlardan sıyrılmasını bildi. Küçük seriyyeler, Rasul @'ın ileri gelen sahabelerinin emri altında gönderilirdi, ancak büyük seferler bizzat onun komutası altında gerçekleştirilirdi. Rasul @ toplam olarak 27 sefere başkanlık etti, bunlardan 12'si Kureyş'e, bunların komşuları olan Beni Sa-kif ve Hevazin kabilelerine, yahudilere, ve Bizans İmparatorluğu'na karşı olan büyük çaplı seferlerdi, tam anlamıyla zaferi, kısmî yenilgiye çeviren okçuların hatasıyla bozulan Uhud Savaşı dışında tüm bu seferleri büyük bir başarıyla tamamlamıştır. On yıl içerisinde düşmanları bütünüyle yenilgiye uğratılıp, askerî güçleri ezildi ve tüm Arabistan Yarımadası Medine'nin hâkimiyeti altına girdi.
Bununla birlikte onun askerî liderliği ile alışılagelmiş askerî komutanların liderliği arasında belirgin bir fark vardır. Savaşı Rasul @ başlatmadı ve diğerlerini savaş için tahrik etmedi. Harbe zorlandığında, diğer materyalist komutanlar gibi savaşmamıştır. Onun amacı savaşıp düşmana karşı zafer kazanmak değil, onların askerî güçlerini asgarî can kaybıyla yok etmek ve ülkede barış ve düzeni oluşturmaktı, ki böylece İnsanlar faziletli, iyi ve âdil bir hayat sürebilsinler. Onun askerleri de, savaşta cam ve malı yok eden, zaferde gasbeden ve yağmalayan sıradan askerlerden değildi. Onlar bütünüyle ahlâk, tevazu, dindarlık timsaliydiler; liderlerinin emrine lafız ve ruhça itaat ederlerdi. (Detaylı bilgi için 'Muhammed: Askerî Lider' bölümüne bakınız).
Bu hususlar Rasul @'ın komutanlarına verdiği talimatların nitelikleriyle gösterilmiştir. "Rasul, her ne zaman ordu ya da müfreze üzerine bir komutan tayin edecek olsa, ona maiyetindeki müslürnanlara muamelesi hakkında Allah'tan korkmasını emreder ve sonra şöyle derdi: 'Allah adına Allah'ın yolunda savaşın, Allah'a inanmayanlarla mücadele edin. Savaşın fakat kandırmayın, emanı bozmayın, insanları sakatlamayın, küçükleri ya da kadınları öldürmeyin. Müşrik bir düşmanla karşılaşacak olursanız onlara üç alternatif sunun. Hangisini seçerlerse siz de kabul edin ve kendinizi onlardan sakının. Onları İslâm'ı kabule davet edin. Kabul ederlerse siz de kabul edin ve kendinizi onlardan sakının. Sonra onlardan muhacirler yurduna hicret etmeleri için bulundukları yeri ter-ketmelerini isteyin; böyle yaparlarsa muhacirlerle aynı hak ve göreve sahip olacaklarını bildirin. Eğer hicret etmezlerse bedevi müminler olarak kabul edileceklerini, askerlere katılıp müminlerle birlikte savaşmadıkları müddetçe ganimet ve diğer devlet gelirlerinden faydalanamayacaklarını, bunun dışında diğer inananlarla birlikte aynı ilâhî kanunlara muhatap olduklarını haber verin. Fakat müslüman olmayı reddederlerse cizye Ödemeye davet edin. Kabul ederlerse siz de edin, kendinizi onlardan sakının. Eğer bunu da kabul etmezlerse Allah'tan yardım dileyin ve onlarla savaşın.' " (Müslim Conduct of State, sh: 239).
Yargı
Yargı bölümü Rasulullah @ tarafından kurulup organize edildi. Yerel sivil ve cezaî davaları çözmek ve adaleti yürütmek için kadılar (hâkimler) çeşitli taşra ve idarî bölgelere tayin edilmişlerdi. Bu göreve yapılan başlıca önemli tayinler; Muaz b. Cebel ve Ali b. Ebu Talib Yemen'e, Abdurrahman b. Avf ve Ebu Ka'b diğer bölgelere şeklindeydi. Ebu Bekir, Ömer ve Osman (r.a.) da zaman zaman kadılık görevini yerine getirmek üzere tayin edilmişlerdi. Ancak Medine ve çevre bölgeyle ilgili adlî meseleler Rasulullah @ tarafından şahsen ilgilenilirdi.
Adlî meselelerin halli için özel bir mahkeme salonu ya da binalar; ayrılmış düzenli saatler olmadığı için Peygamber @ evinde ya da mescidde bir dakika için bile dinlenemezdi. Günün ve gecenin her saatinde halkın kendisine gelebileceği durumdaydı. Evinin önünde herhangi bir görevli bulundurmadığından insanlar uygun olmayan zamanlarda bile ona gelmeye devam ederlerdi. Kur'an bu tür insanlara şu öğüdü vermektedir: "Sana odaların ötesinden seslenenlerin çoğu aklet-meyen kimselerdir. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette (bu) kendileri için daha hayırlı olurdu." (49: 4-5). O, genellikle kadınların davalarını evde, er-keklerinkini ise mescidde dinlerdi. Hadis ki-tablan hem sivil, hem cezaî nitelikteki ona getirilen bu tür olaylarla doludur.
O, bütün davalarda Kur'an'm ihtiva ettiği hukukun ışığında mutlak doğruluk ve adaletle hükmederdi. Nitekim her dava tarafların ortaya koyduğu deliller esas alınarak karara bağlanacağından tarafların yalan aktarma ve uydurma yoluna gitmemeleri, ancak şahitliklerini dürüstlük ve samimiyetle sunmaları öğütlenirdi. Kur'an bu tür olaylarda hilekârlığı deneyen kişileri uyarır: "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin; bile bile günah (olan) bir biçimde insanların mallarından bir kısmım yemek için onları hâkimlerin önün)e atmayın." (2: 188). Rasulullah @ insanları şu sözleriyle uyarır: "Her şeyden önce ben bir beşerim. Bana getirilen bir davada hitabını hasmından daha iyi İfade eden birinin beni kendi lehine karar vermeme İkna etmesi ihtimal dahilindedir. Ancak şurası anlaşılmalıdır ki bu yolla kazanılan, benim lehime verdiğim hükme rağmen gerçekte onun cehennemden bir parça kazanması anlamındadır." (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'The Meaning of the Qur'an', cilt 1, sh. 143).
Yürütme
Yürütme organının başkanı olarak Rasul @'ın asıl işlevi ülke meselelerini hızla ve yeterli bir şekilde idare etmek, ülkede kanun ve nizamın devamını sağlamak ve onu harici saldırılarda olduğu gibi dahili ifsat ve isyanlardan korumak idi. Uzak bölge ve yerleşim bölgeleri için yöneticiler ve idareciler atarken Medine ve komşu bölgelerin yönetimi direkt onun kontrolü altındaydı. Bazen b. Saman Yemen'e, Sher b. Saman ve o öldürüldüğünde yerine Halid b. Said el-As Sa-na'ya, Ebu Musa el-Eşarî Zâbid ve Aden'e, Umâre b. Hazım Necran'a, Yezid b. Ebu Sûf-yan Teymâ'ya, Attab b. Esîd Mekke'ye, Ali b. Ebu Talib gelirlerin toplayıcılığına, Amr b. el-As Umman'a, Alâ b. el-Hadramî Bahreyn'e, Zîyad b. Lebid Hadramüt'a ve Muaz b. Cebel de askerî yöneticiliklerden başka birçok bölgeye idareci olarak atandılar.
Ülkedeki genişleyen bölgesel siyasî faaliyetlerin gereklerine uygun olarak yöneticiler, idareciler ve gelir toplayıcılarının tayini gerçekleşti. Bütün Arap Yarımadâsı'nda onun hayatı boyunca İslâm'ın nüfuzu altına giren tüm bölgeler içerisinde Yemen en geniş ve kültürce faal olanıydı ki Halid b. Saîd San-a'nın, Muhacir İbni Ummiyye Kinda'nın, Zi-yad b. Lebid Hadramût'un, Muaz b. Cebel Cund'un, Ebu Musa el-Eşari Zâbid, Zana ve kıyı bölgelerinin yöneticiliğine atandılar.
Yerel yöneticiler kontrolleri altındaki bölgedeki adlî fonksiyonlar ve gelirlerin toplanması ile birlikte bölgenin genelde idaresi ile sorumlu idiler, ancak öncelikli asıl görevleri, insanları İslâm'a davet etmek ve onlara İslâm'ın temel prensiplerini anlatmak idi. Bölgenin idarecisi ve yöneticisi olmalarının yanısıra bu insanlar islâm ve ahlâkının Öğreticileri idiler. Her ne zaman bu insanlar görevlerini üzerlerine almak için yola çıkacak olsalar bundan önce Rasulullah @ mutlaka onların görevini açıkça belirler ve bunların dürüst, âdilâne ve yeterli olarak yerine getirilmesini ısrarla belirtirdi. Muaz b. Cebel, gitmek için hazırlandığında Rasul @ tarafından şöyle öğütlenmiştir: "Kitap ehline gidiyorsun. Onları 'levhid' kelimesine davet et. Kabul ederlerse, onlara Allah'ın gece ve gündüz süresince beş kez namazı farz kıldığını anlat. Kabul .ederlerse, onlara Allah'ın zekâtı farz kıldığım anlat. Bu onların zenginleri arasından toplanmalı, onların yoksulları arasında dağıtılmalıdır. Kabul ederlerse kendilerini zulmedilenlerin bedduasından korumalarını öğütle, çünkü onunla Allah arasında bir engel yoktur." (Mişkât)
Rasulullah @'a, devletin yüksek bir kademesine tayin etmezden önce çoğunlukla kişilerin bilgi seviyesi, adaleti yerine getirişindeki davranışı ve onu yorumlayışı şeklinden memnun kalırdı. Muaz b. Cebel Yemen'e gönderilirken Rasul @ ona "Muaz! Hukukî bir meselede nasıl hüküm verirsin?" diye sormuş, o da "Kur'an'la" diye cevaplamıştı. Ra-sul'ün "Aradığını O'nda bulamazsan ne yaparsın?" sorusuna ise "Hadisle" diye cevap verdi. Rasul "Eğer hadiste de bir iz bulamazsan ne yaparsın?" diye sorduğunda Muaz-ın cevabı "Kendi görüşüme göre karar veririm" oldu. Bunun üzerine Rasul "Rasu-lü'nün elçisine Rasulü'nün'kıymet verdiği şeyi bahşeden Allah'a hamdederim." dedi. (Tİrmizî).
Rasulullah @ aynı zamanda yerel yöneticilerine insanlara karşı hürmetkar, nazik, âdil ve cömert olmalarım, kapılarını hiçbir zaman onlara kapamamalarını öğütlerdi. Ashabından birini böyle bir görevle gönderirken, Ebu Musa'nın rivayetine göre Rasulullah @ şunları söylemişti: "Müjdeleyin, korkutmayın; kolaylaştırın, zorlaştirmayın." Ebu Bûrde'nin rivayetinde, ravinin dedesi "bu Musa ve Muaz'ı Yemen'e gönderirken Rasul @; "Kolaşlaştırın, zorlaştirmaym; müjdeleyin, korkutmayın; birbirinize uyun, tartışmayın." buyurmuş ve Muaz'a insanlara en güzel tavrıyla muamele etmesini öğüt-lemistir. (Mişkât).
Gelirler
O dönemde beş tür gelir kaynağı vardı: Ganimet, fey, zekât, cizye ve haraç. İlk ikisi hariç diğerleri yıllık gelir kaynaklarıdır. Ganimet zaman zaman ortaya çıkan, fırsata göre oluşan bir gelir kaynağıdır. Düşmanın yenilgisinden sonra ondan kazanılan her şey devlete ait olan 1/5 hisse hariç normalde askerler arasında bölüştürülürdü. "... Bilin ki, ganimet olarak ele geçirdiğiniz şeylerin beşte biri muhakkak Allah'a, Rasulü'ne ve (Rasul ile) akrabalığı bulunanlarla, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir..." (8: 41).
Genellikle Rasulullah @ 1/5'i ayırdıktan sonra kalanı savaşa katılanlar arasında paylaştırıcı. İki özel durumda, o bu paylan muhacirlere (Beni Nadir vakasında) ve Mekke-lilere (Huneyn Zaferinde) verdi; diğer zamanlar 1/5'ini alıkoyarak ganimeti yukardaki Kur'an ayetine uygun şekilde askerler arasında paylaşırdı. 1/5'lik bu hisse (humus)nin büyük bir çoğunluğu ayette zikredilen hak sahibi kimselere dağıtılmış ve çok az bir kısmı Rasul @'m şahsî masrafları için alıkon-muştur. Fey geliri de zaman zaman ortaya çıkan bir gelir şeklidir. Ganimet arasındaki fark birincisinin savaşta düşmanla çarpışan askerlerin çabalan vesilesiyle elde edilirken, ikincisinin savaşmaksızm sadece Allah'ın lut-fuyda elde edilmesidir. Fey'de düşman savaşmadan teslim olur, bütün mal ve varlıkları müminlerin eline geçer. Bunun başlıca harcama yerleri Kur'an'ın şu ayetinde teker teker sayılmıştır; "Allah'ın Rasulü'ne onlardan verdiği feye gelince, ki siz buna karşı (bunu elde etmek için) ne ar, ne de deve sürünüz. Ancak Allah, kendi elçilerini dilediği kimselerin üzerine salar (onlara üstün getirir), Allah her şeye güç yetirendir. Allah'ın o (fethedilen) kent halkından Rasulü'ne verdiği fey Allah'a, Rasul'e, (Rasul'e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir." (59: 6-7).
Rasulullah @ genellikle bu kaynaklardan elde edilen bütün geliri yoksullara, muhtaçlara ve Kur'an'da zikredilen diğer hak sahiplerine harcardı. Zekât gelirleri ise en çok toplandığı bölgenin yoksul halkına olmak üzere Kur'an'da zikredilen (9: 60) sekiz gruba sarfedilirdi. Bu onun muntazam uygulaması idi, kendisi titizlikle bunu tatbik eder ve takipçilerine de riayet etmeleıini öğütlerdi. Cizye, ülkenin gayrı müslim yetişkin nüfusunun ödemekle yükümlü olduğu bir çeşit koruma vergisi idi, ancak orduda hizmet etmek isteyen kişi bu vergiden muaf tutulurdu. Haraç gayri müslim çiftçilerden toprak sahipliği hakkının karşılığı olarak alınırdı. Bu, İslâm devletinin görevlileri ile çiftçiler arasında karşılıklı anlaşmayla ürünün sabit bir oranını kapsardı ve genellikle ürün cinsinden ödenirdi. Hayber, Fedek, Vadi'1-Kurâ ve Teymâ topraklan Rasul @ 'm döneminde haraç arazileri idi. Cizye ve haraç gelirleri askerle; İn teçhizatını, diğer savaş masraflarını karşılamak için sarfedilirdi. Bütün müminler acil bir durumda gönüllü askerlerdi. Bu kaynaklara gelir olarak ne ulaşırsa ulaşsın, onlar arasında Rasulullah @ tarafından paylaştırılırdı. Kişilerin isimleri ve ödenekler ona göre yapılırdı. Genellikle ilk olarak daha önce köle olmuş kimselere hisseleri verilirdi. Çünkü onlar ne diğer gelir kaynaklarına ne de bir mülke sahiptiler.
Boş Toprakların İhyası
Arabistan toprakları çoğunlukla, kumlu çöldür. Medine ve Taif'te olduğu gibi çok az arazi ekilebilirdi. Halkın bazısı tarımla, bazısı ticaretle uğraşır, diğerleri ise hayatlarını yağma ve soygunla kazanırlardı. Can ve mallarının güvende olmamasının asıl sebebi çoğunun sürekli işi olmaması idi. Bu yüzden Kanun ve düzenin sağlanması için toprağın yeni yerleşime uygun şekilde organize edilmesi zorunluydu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde çokça arazi parçası vardı. Rasulullah @ çeşitli vesilelerle insanları yeni toprakların ihyası için teşvik etmiştir. Aişe (r.a.)'nin rivayetine göre Rasul @ şöyle buyurmuştur: "Sahibi olmayan toprağı ihya eden onu en çok hak edendir" "Eğer bir kimse kurak toprakları ihya ederse, o ona aittir" (Mişkât).
Ra ,ul @, boş arazilerin kullanılmasını teş-v'K etmenin yanında, bu hedefe ulaşmak için !>azı tedbirler aldı. Kendisine ait olan Beni Nadir'in tarla ve bahçelerini muhacirlere ve bazı ensara tahsis etti. Hayber toprakları onları eken yahudilerin ellerinde bırakıldı, bazılarının mülkiyetine ürünü yahudilerle paylaşmak üzere yönetim tarafından el kondu, diğerleri Hudeybiye Anlaşmasında Rasul @ ile birlikte bulunan muhacir ve ensar arasında dağıtıldı ki ürünü yahudilerle paylaşacaklardı. Benzer şekilde Eyle, Ezrun, Necran ve diğer kısımlardaki ekili araziler belirli şartlarla ya yönetimle ya da sahiplik hakkı yönetime verilmiş başka bir müslümanla ürünü paylaşacak oian sahiplerine bırakıldı.
Bütün boş topraklar Rasul @ tarafından ashabı arasında hibe olarak dağıtıldı. Vail'e Hadramût'taki arazi, Bilal b. Haris'e bir parça ekilebilir toprakla bir kısım madenler bağışlandı. Zübeyr'e Medine'de, Ömer'e Hay-ber'de ve Beni Rafa'a'ya Zumtel-Cendel'de arazi verildi. Genel olarak ekilebilir boş araziler ve işlenebilir madenler üretimi teşvik için özel mülkiyete verilirken halkın kullanacağı temel gayri menkuller devletin mülkiyetinde bırakıldı. Huma olarak isimlendirilen birçok otlak sahası tüm toplumun yararına devletin kontrolü altında kaldı.
Zekât Ve Cizye Tahsildarları
İnsanların zekâtı Rasulullah @'a isteyerek ödemelerine rağmen bu toplama için yeterli ve hoşnut edici bir usul değildi. Bu yüzden Rasulullah @, hicretin 9. yılının başlangıcından itibaren her kabile için ayrı ayrı toplayıcı görevliler atadı. Bunlar ülkeyi dolaşıp her kabileden zekât ve haraç toplarlar ve Rasul @'a getirirlerdi. Genelde, her kabilenin başkam onun toplayıcısı olarak atanırdı ve bu atamalar çoğunlukla geçici idi. Rasul @ bu göreve atama yaparken şu kuralları gözetmişti.
1- Tahsildarlara her çeşit maldan alınacak olan zekât miktarım açıkça gösteren bir belge verildi. Onların zekâtı en iyilerini seçerek ya da fazlaca almalarına izin verildi. Bütün tahsildarlar bu kuralları dikkatlice uyguladılar ve Rasul @ tarafından çizilen sınırları aşmadılar. Hatta bazı kimseler zekâtı fazla ödemek istedilerse de kabul etmediler.
2- Arabistan'da en yaygın mülk koyun, keçi ve deve sürüleriydi ki, bu sürüler çöl ya da dağlardaki vadilerde otlanırdı. Tahsildarlar bu bölgelere gitmek ve zekâtı mahallinde toplamakla emrolunmuşlardı. İnsanlara zekâtlarını ödemek için yerleşim merkezlerine gitme zahmeti verilmiyordu.
3- Görevliler topladıkları zekâtı getirdiklerinde hesaplarını şahsen Rasul @ kontrol ederdi. O, zekât mükelleflerinden hediye alınmasını kesinlikle yasaklamıştır.
4- Zekât ve sadaka fonları Rasul @ ve ailesi için yasaktı, bu yüzden onun ailesinden hiç kimse tahsildarlık görevine atanamazdı. Ab-dulmuttabil b. Zara'a b. Haris ve Fadl b. Ab-bas Rasul @'dan kendilerini tahsildar olarak atamasını, böylece bu görevdeki ödemeden bir miktar para biriktirip evlenmeye güç yetireceklerini söylediklerinde^ Rasul onlara, sadakanın bütün âli Muhammed için yasaklanmış olduğunu anlattı.
5- Tüm tahsildarlar Rasul @ tarafından atanırdı; kendilerini bu görev için teklif edenler Rasul @ tarafından reddedilirdi. Bir kez •ki kişi Ebu Musa el-Eşari ile birlikte gelip bu görevi istediler. Rasul @ Ebu Musa'ya
doğru dikkatlice bakarak ne istediğini sordu. Bu iki kişinin bu amaçla geldiklerini asla bilmediğini söyledi. Rasul @ onların bu isteklerini reddetti ve "Kendilerinin tahsildar olarak atanmasını isteyenleri kabul etmeyiz*' dedi. Sonra da Ebu Musa el-Eşari'yi teklif bulunmaksızın tayin etti.
6- Tahsildarlara, ihtiyaçlarına uygun ücret ödenirdi. Rasul @ belirlenmiş orandan daha fazlasını alanın imanını kötüye kullanmakla suçlu olacağını halkın önünde ilân etmişti. Rasul @ bir tahsildarın ihtiyacı kapsamını şu sözleriyle açıklamıştır: "Tahsildarımız ailesinin geçimi için harcamaya, eğer hizmetçisi varsa onun için harcamaya, eğer evsizse bir eve yetecek harcamaya ihtiyaç duyar, fakat herhangi biri bundan fazlasını alırsa o ihanet içinde ve imandan yoksundur!'
Kıymet Takdiri (İhtisab)
İnsanların ticarî aktivitelerini, satışlarını, satın almalarını, ticaret ahlâkını ve alışkanlıklarını denetleyecek bir bölüm henüz oluşturulmamıştı; ancak bu fonksiyonu bizzat Ra-sulullah @ yerine getirmekte ve zaman zaman kişinin dinî görevlerini gözden geçirip bu alandaki yanlışları düzeltmekteydi. O, aynı zamanda onların ticarî ilişkilerini de denetlemekte ve riba (faiz) ya benzer ticaret formlarını yasaklamakta idi. O, gayrı meşru ticaret şekillerini bildirir, bunlara itaat etmeyenleri cezalandırırdı.
Bazen gerekli araştırma ve soruşturmaları yapmak için alış-veriş merkezlerine ve pazarlarına şahsen giderdi. Bu gezilerinin birinde bir yığın hububat gördü. Elini hububatın içine sokunca alt kısmının nemli olduğunu anladı. Sahibinden bunun sebebini soruşturduğunda, satıcı, yağmur nedeniyle ıslak olduğunu söyledi. O zaman Rasul @ şöyle buyurdu: "İnsanların bunu görmesin? Neden İzin vermiyorsun?" (Mişkât). Onun değerlendirme ve denetim görevleri arasında en önemli olanı toplayıcılarınla idi. Toplayıcı görevliler zekât ve sadakayı toplayıp geldiklerinde bütün toplananlarla hesapları onlardan alıp gayri meşru bir şeyin yapılıp yapılmadığını ya da gerekli olandan daha fazla alıp almadıklarını anlamak İçin en ince ayrıntıya kadar kontrol ederdi. Yine bu tür bir kontrol esnasında bir toplayıcının 'bunlar halkındır' deyip teslim ettiğini, şunlar da bana hediye verildi' deyip alıkoyduğunu görünce Rasul @: "Öyleyse niçin evinde oturduğun halde hediye gelmiyor" demiştir ve genel bir hutbe vererek insanların bu tür hediyeleri kabul etmelerini kesinlikle yasaklamıştır. "Birisini idarî bir mevkiîye tayin edip, tahsisatla yetkili kıldığımızda, fazladan aldığı her şey hıyanettir!' Adiyy bin Amir'e Rasul @'ın şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Bir kimseyi kendi adımıza mal tahsiline memur kıldığımızda bizden bir iğne ya da daha fazlasını saklarsa hıyanet etmiş demektir. Kıyamet gününde sakladığı şeyi de beraberinde getirir." (Mişkât).
Devlet Kararnameleri (Ferâmîn)
Çalışmayı sağlam ve sağlıklı esaslar üzerine kurmak için değişik karar ve emirlerin yayınlanması hayatî öneme haizdi ve Rasul @ tarafından alınan ilk tedbirlerdi. Uygun bir şekilde kayıt edilmeyi gerektiren geniş çaplı konular ve korunulması gerekli belgeler var-, di. Rasulullah @, Arabistan içerisindeki ve civarındaki krallara, devlet başkanlarına, çeşitli kabile reislerine mektuplar yazdı; değişik Arap kabileler ve yabancı devletlerle anlaşmalar yaptı; birçok müslüman kabileye, devlet İdarecilerine, yöneticilerine ve toplayıcılarına emirler ve kararnameler gönderdi; Özel askerî kayıtlar hazırladı. Bunlar ve Rasul @'ın diğer birçok resmî düzenlemeleri düzgünce kaydedilmesi ve korunması gerekli belgeleri sürekli olarak arttınyordu. Rasul @ bu faaliyetler için bir bölüm oluşturdu ve Zeyd b. Sabit'i yöneticisi olarak atadı. Daha sonraları da zaman zaman Muaviye ve diğer bazı sahabelerin de bu görevleri yerine getirmeleri istendi.
Barıştırma
Bu; Rasul @'m diğer büyük göreviydi. O, kabileler ve insanlara arasındaki ihtilâfları gidermek ve onları evrensel kardeşlik ülküsü etrafında toplamak için gönderildi. Bu yüzden Arap kabilelerinin fertleri arasındaki ayrılıkları ve kavgaları nasıl hoş görebilirdi? Her ne zaman kabileler arasında bu nitelikte bir anlaşmazlık olduğunu işİtse onları barıştırmaya çalışırdı. Anlaşmazlıktaki tarafları görmek için bizzat gider ve ayrılıklarım dostça halletmeye çalışırdı. Arap kabileleri arasında sıklıkla meydana gelen bu tür olaylar bazan da bölgenin barışını da tehdit edecek boyutlara ulaşırdı ve Rasul @ bütün meşguliyetlerini bırakarak gecikmeksizin olay mahalline gitmek zorunda kalırdı. (Boswarth Smith, "Mobammed and Moharnmeda-nism').
Hukukî Görüş (Fetva)
Önemli dinî meselelerde hukukî görüş beyan etmek ve karar vermek İçin İslâm âlimlerini atamasına rağmen, nebî (haberci), şeriatın kaynağı ve başkam olması nedeniyle bu alandaki asıl görev Rasul @'m omuzlarında idi.
Günlük hayattan kaynaklanan çeşitli meseleler üzerinde bu tür hukukî görüş beyan etmenin belirlenmiş bir zamanı ve mekânı yoktu. İnsanlar İslâm'ın temel öğretileri ya da insan hayatının her yönünü kapsayan İslâm kanunları ve kararlarının ayrıntıları ile ilgili sorularım günün her anında Rasul @'a sorabilirlerdi ve sorarlardı; cevaplarını herhangi bir formaliteye ihtiyaç duymadan orada hemen alırlardı.
Bu tür sorular ve cevaplar hakkında ayrıntıh bilgiler hadis kitaplarının ilimle ilgili bab-larında bulunabilir. İnsanlar gün boyu ve akşamın geç vaktine kadar ona gelirler, îslâm-ın değişik yönleri üzerine türlü türlü sorular sorarlar ve cevaplarını alarak hoşnut olurlardı. Tüm fıkıh ilmi, insanların sualleri vasıtasıyla Rasulullah @'dan elde edilen ve çeşitli şekillerde korunan bu bilgi birikimi üzerine bina edilmiştir. Sonraları gelişerek ikinci halife Hz. Ömer'in hilafeti esnasında İslâm Hukuku'nun mükemmel, yeterli ve tecrübeli bir bölümü (itfa) haline geldi (Bosworth Smith, a.g.e.)
Misafirlerin Ağırlanması
Ya İslâm'ı benimsemek ya da araştırıp öğrenmek için Rasulullah @'a gelen sürekli bir insan akımı vardı. Bütün bu insanlar onun konuklarıydı ve onun tarafından ağırlanırdı. Rasul @ bu misafirlerin karşılanması ve ağırlanması için Bilal'i görevlendirdi. Bazı insanlar elbisesiz gelirlerdi ve Rasul @ bu insanlara giysiler sağlardı; bazan evinde verecek bir şeyi olmazdı ve Bilal'e onların yiyecek ve giyecekleri için ödünç olarak gerekli düzenlemelerde bulunmasını emrederdi. Bazan çok sayıda yoksul ve muhtaç insanlar büyük gruplar halinde ona gelir, o da ashabını toplar ve onlardan bu kişileri giyindirmelerini ve yedirmelerini talep ederdi. Rasul @'m cömertliğini ve müşfikliğini bilenler için Medine'de bu tür olaylar nadir değildi; onlar her zaman bir şeye ihtiyaç duysalar Rasul @'a gelirlerdi. Mekke'nin fethinden sonra, ki artık dinî ve siyasî heyetler Arabistan'ın her tarafından Medine'ye akın akın gelmekteydiler, bu görevin ehemmiyeti oldukça arttı. Rasul @ bunların statü ve durumlarına göre kalacak yerleri ve yiyecekler için düzenlemeler yapmak; yanısıra yolculuklar için harcamalarını karşılamak, diğer maddî problemlerini çözümlemek ve gerekli hediyeleri sağlamak zorunda idi. Bütün bunlar insanlar üzerinde lehte müsbet etki yapmaktaydı. Neticede o, haleflerine, kendi yaptığı gibi heyetleri her zaman ağırlama ve hediyeler verme görevini miras bıraktı. (Boswarth Smith, a.g.e.).
Mektuplar
İnsanları Allah'ın dosdoğru yoluna çağırmak Rasulullah @'ın aslî görevi idi ve bu amaçla o, ülke içinde ve dışındaki kabile reislerine ve devlet başkanlarına mektuplar yazdı. Rasul @'ın baş kâtibi, dilleri İbrâni-ce (Hebrew) olan yahudİIerle peygamberin daha kolay ileşitim kurabilmesi için İbrâni-ce öğrenen Zeyd b. Sabit idi. Zaman zaman bu görevi yerine getiren diğer yazıcılar, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Zübeyr, Amr b. el-As, Abdullah b. el-Erkam, Sabit b. Kays, Muğire b. Şube, Halid b. Velid, Halid b. Sa-id b. el-As (r.a.) idiler.
Rasul @'ın kırallara ve yöneticilere mektupları genellikle Âmir b. Fuheyr, Umman şeflerine mektupları Ubey b. Ka'b ve Hudeybi-ye Anlaşması ise Hz. Ali tarafından yazılmıştır. (Boswarth Smith, a.g.e.) Katan b. Haris'e mektup Sabit b. Kays tarafından yazılmıştır. Genelde bu görev vahyin baş kâtibi olan Zeyd b. Sabit tarafından yerine getirilirdi. (Rasul'ün orijinal mektuplarının fotoğraflarına bakınız).
Diğer Kabilelerle Anlaşmalar
Rasulullah @ hayatı boyunca değişik insanlarla anlaşmalar yaptı. Bu anlaşmaların İlki hicretin 7. yılında Hayber, Fedek,Vadi'l-Kurâ, Teymâ yahudileri ile yapıldı. Anlaşmalar cizye ayeti inmeden parafe edilmiş olmasına rağmen anlaşmaların karşılıklı karara bağlanmış maddeleri bundan sonra da sürdürüldü. Bu bölgenin yahudilerinin, diğer yurttaşların haklarının tümüne sahip İslâm devletinin vatandaşlar; olarak yaşamaları üzerine mutabakat sağlandı. Onlar topraklarını ekecekler ve toprakların gerçek sahipleri olan İslâm Devleti ya da müslüman fertlere ürünün yansını ödeyeceklerdi.
Cizye ayetleri hicretin 9. yılında vahyolundu. Bundan sonra hıristiyan ya da yahudilerle yapılan tüm anlaşmalar onların cizye ödemeleri şartını taşıyacak şekilde yapıldı. Necran hıristiyanlanyla anlaşma onların müslüman-lara cizye ödemeleri, karşılığında da canlarının ve mallarının müminlerce korunacağı şartıyla imzalandı. Benzer anlaşmalar müminlerle Suriye (Şam) bölgesinde yaşayan hıristiyan ve yahudiler arasında da imzalandı. Anlaşmalar bölümünde müzakere edildiği üzere hicretin 9. yılındaki Tebük seferinden sonra tslâm Devleti ile Dumatu'l-Cendel, Eyle, Makna, Cebra, Ezruh, Tûbalah ve Carş yahudileri arasında ayrı ayrı anlaşmalar imzalandı. Yemen yahudileri ve Bahreyn zer-düştleri, İslâm Devleti'ne cizye ödemek şartıyla benzer anlaşmalar yaptılar.
Zaman ve yer sınırı olmaksızın Rasul @'ın yıl boyunca hergün yapmak zorunda olduğu bu görev ve mesuliyetlerin kapsam ve nitelikleri onun devlet başkanı olarak tamamen yalnız başına yaptığı görevin büyüklüğünü gösterir. Görevlerinin ağırlığı hudutsuz, sinirlendirici, yorucu ve sürekliydi. Çalışmasının zihnî ve hissî gerginliği diğer bir insan için dayanılmaz ve ezici olurdu. Ancak Allah'ın Rasulü Muhammed @ onu güzellik ve nezaketle karşıladı ve misyonunu, diğer insanların yüzyıllarca ulaşamayacakları bir misyonu on yıldan dahakısabirsürede başarıyla tamamladı. Kur'an Rasul @'in mizacı ile örnek kişiliğini ve ümmete muamele ediş tarzını övmektedir: "Allah'tan bir rahmet dolayasıyladır ki onlara yumuşak dav-randın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çevrenden dağılır giderlerdi." (3: 159). Rasulul-lah @ son derece nezaketli kişiliği ile her kimle ilişkide bulunsa kendisini sevdirirdi ve onların kalplerini, hayranlıklarını kazanırdı. Hatta onun sevgisi ve iyi kalpli davranışlarıyla düşmanları bile onun dostları ve destekçisi oldular.
Görevlerinin sınırsız olmasına rağmen işlerini hiçbir zaman etkilemedi, geciktirmedi, herhangi bir gevşeklik göstermedi, aksine bunları zamanında ve en etkili şekilde yerine getirdi. Her şeyi zarafetle, güzellikle yapardı ve ashabına da yapmalarını tavsiye ederdi; çünkü Allah güzeldir ve güzeli sever. Çok çeşitli görevleriyle birlikte o insanlarla devamlı ilişkiyi sürdürürdü, insanlar her ne kadar ona ihtiyaç duysalaf onu görebilirlerdi. Onun kapısı, gündüz ya da gece insanlara açıktı, onları Rasul @'dan uzak tutacak nöbetçi-kapıcı yoktu. O insanların gerçek bir dostuydu; her zaman bulunabilen, güçlük dönemlerinde öğüt, sıkıntıda yardım, üzüntüde teselli idi. Şüphesiz o insanların isteklerini temsil ederdi; halk için, halkla birlikte, halkın yönetiminin güzel bir örneğini verdi.
KISIM 14
SAVAŞ SİYASETİ
Allah Rasulü Muhammed @ insanlar için gerçek bir velinimet idi. Onların ıstırap ve meşakkatlerini azaltmak için gönderildi, savaşmak için gelmedi, fakat savaşa zorlandı. Bu konudaki tutumunu kendine tabî olanlara öğüt verirken şu kelimelerle kesin bir şekilde ifade etmiştir. "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz, Allah'tan afiyet ve selâmet dileyiniz. Karşılaştığınız zaman da sabredin. Ve biliniz ki Cennet kılıçların gölgesi altındadır" (Riyazu's-Salihîn). Bu hadis kesinlikle ortaya koymaktadır ki, İslâm'da barış esastır; savaş istisnadır (hastalık gibi) ve düşmanlarının hareketleriyle zorunlu kılınır. Fakat o geldiğinde müminler onu cesaret ve kararlılıkla karşılarlar, kanlarının son damlasına kadar savaşırlar. Bu prensip Peygamber @ tarafından başka bir vesileyle: "Ben rahmet peygamberiyim" ve "hem güler, hem de savaşırım" sözleriyle açıklanmıştır. Bir başka rivayette: "Düşmanla karşılaşmak için istekli olmayın; belki de onlarla imtihan olunursunuz, fakat şunu söyleyin 'Ey Allah'ım! Bizlere yardım et ve onların kuvvetini bizden uzak tut.' " (Dr. Muhammed Hamidullah, 'The Müslim Con-duet of State, Lahor, 1977, sh: 159). Bu hadisler İslâm'ın savaşa yaklaşımındaki dengeli görüşünü ortaya kor. Herhangi birine, hatta açık düşmanlarına karşı savaş benzeri akti-viteleri başlatmaz, ancak düşmanın faaliyetleriyle başlatıldığında da savaşı yürütmekte bir zaaf göstermez. Sırtlarını dönüp savaştan kaçınan kişiler için ağır cezaları (8: 16). ve Allah'ın yolunda cihat ederken öldürülenler için ise Cennet'te mutlu-saadet dolu bir hayatı bildirir (3: 169, 2: 154, ve 4: 74).
Pratik uygulamaları ile Peygamber @ tarafından ortaya konan ikinci eşsiz prensip düşmana merhametli ve insancıl muameledir. Savaşın kötülük ve dehşetini azaltmak ve onu daha insancıl kılmak için bütün gayretini gösterdi. Savaş gerçeğine medenî ve insancıl kavramlarını kazandırması Muhammed @'ın insanlık uygarlığına yaptığı en büyük katkılardan biridir. O, kadim ulusların kaba, barbar âdet ve alışkanlıklarını temizledi ve bunların yerine âdil, iyiliğe yönlendirici ve insancıl evrensel kuralları yerleştirdi. Gerçekten o, savaşla İlgili uluslararası kuralları kodife etti ve savaşa modern uluslararası yaklaşım için gerekli temelleri ortaya koydu.
Savaşın Kuralları
Silahlı kuvvetlere başvurmak İslâm tarafından kesinlikle kayıtlanmış ve yalnızca belirli şartlarda izin verilmiştir: "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez." "Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten daha kötüdür. Onlar size orada saldırmadıkça, Mescid-i Haram yakınında onlarla savaşmayın. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen oracıkta öldürün; kâfirlerin cezası işte böyledir." "Eğer onlar (savaşa) son verirlerse, siz de vazgeçin. Allah bağışlayandır, esirgeyendir." "(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din (yalnızca) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." "Haram ay, haram, aya karşılıktır, hürmetler (de) karşılıklıdır. Öyleyse kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın; Allah'tan korkup sakının ve bilin ki Allah, (günahtan) kaçınanlarla beraberdir." (2: 190-194).
Bu Kur'an ayetleri, savaşın İslâm'a göre meşru olacağı rehber prensipleri ortaya koymaktadır.
1- Başka bir motiv olmadan yalnızca Allahın adıyla ve Allah'ın rızası için savaşılmalı-dır. Peygamber @'ın bir hadisinde 'tlâhi-kelimetullah için savaşan kişinin Allah'ın, yolunda olduğu' açıklanır.
2- Düşman saldırısına karşı savunmada sa-vaşılmahdır.
3- Müslümanlar adına bir tecavüz olmamalıdır.
4- Savaştaki çatışmada müslümanlar düşmanı saldırı ve baskıyla işgal ettikleri bölgeden geri püskürtmek ve her nerede bulurlarsa düşmanı öldürmek hakkına sahiptirler.
5- Beytu'l-Makdîs bölgesinde kendini savunma dışında savaş olmamalıdır.
6- Müslümanca yapılan tüm anlaşmalara ve akitlere titizlikle saygı gösterilmelidir.
7- İnsanlara İslam'ı zorla kabul ettirmek için savaşılmamalıdır.(2:256). Kişisel şöhret veya hâkimiyetin genişlemesi için savaş yoktur.
Rasul @'ın Uygulamaları
Yukarda zikredilen düzenlemeler ışığında, Peygamber @ Medine'deki hayatının dokuz yılında düşmana karşı savaş operasyonlarını, aşağıdaki prensipleri titizlikle gözeterek gerçekleştirdi.
1- Vaatlerin Yerine Getirilmesi
Rasulullah Muhammed @, diğer insanlarla °lan tüm anlaşmalar ve paktlara, bunlardan gelmesi muhtemel ya da potansiyel kayıp veya kazanca bakmaksızın sadık kalırdı. Genellikle insanlar, kendi yararlarına olduğu müddetçe ahitlerine sadık kalırlar, fakat kendilerinin çıkarlarına ters düştüğünde ahitle-rini bozarlar. İslâm vaatlerini daima yerine getirmesini İslâm Devleti'nin zorunlu görevi kılmıştır." Ahitleştiğiniz zaman, Allah'ın ahtini tam yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Çünkü Allah'ı üzerinize vekil kılmışızdır. Şüphesiz, Allah yaptıklarınızı bilir." "Bir topluluk, diğer bir topluluktan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için gelişkindir diye, yeminlerinizi aranızda bir bozucu unsur yaparak, ipliğini kuvvetle —eğirdikten sonra bozup— çözen (kadın) gibi olmayın!" (16: 91-92). Bu ayet, kendi çıkarları için diğer insanlarla anlaşmaya giren, fakat sonraları, onlardan herhangi bir çıkar elde etmenin sona erdiğini anladıklarında ahitlerini bozan ya da çiğneyen kişilere işaret etmektedir.
Diğer İnsanlarla olan ahitlerimizi ve anlaşmalarımızı yerine getirmemiz üzerinde ısrar eden birçok Kur'an ayeti vardır: "Hayır, kim ahdini yerine getirir ve (günahtan) sakınırsa, kuşkusuz Allah da muttakileri sever" "Allah'a ahdini ve yeminlerini, az bir paha karşılığı satanlar var ya,işteonlariçin ahirette bir pay yoktur. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır!' (3: 76-77). "Söylediğiniz zaman yakınınız da olsa âdil olun ve Allah'a verdiğiniz ahdi tutun. Hatırlayıp öğüt alasınız dİ-ye (Allah) bunları size vasiyet etti." (6: 152).
Rasulullah @ uygulamalarıyla bu politikanın doğruluğunu ortaya koydu. Hudeybiye anlaşması yazıldığı fakat henüz imzalanmadığı bir dönemde, Ebu Cendel b. Süheyl demirle zincirli bir halde ona gelmiş ve yardım istemişti. Bunun üzerine anlaşmayı Kureyş adına imzalamak için gelmiş bulunan Süheyl b. Amr "Bu anlaşmaya göre iadesini istediğim ilk kişi budur!' dedi. Rasul @, Ebu Cen-del'den Süheyl'e dönerek "Ey Ebu Cendel!; bizimle bu insanlar arasındaki anlaşma biraz önce bir sonuca bağlandı, öyleyse Allah bir çıkış yolu gösterene kadar sabret." dedi. (Tabaqât-ı İbni Sa'd).
2- Sivillerin Hakları
İslâm, savaşta çarpışan her iki tarafa katılmayan, tarafsız kişilerin haklarına bütünüyle hürmet eder. Müslümanlarla anlaşma yapan ve bunu ihlâl etmeyen kişiler de koruma altındadır. "Ancak anlaşma yaptığınız müşriklerden (anlaşmadan) bir şeyi eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka; artık onların anlaşmalarını süresi bitene kadar tamamlayın, şüphesiz Allah muttaki olanları sever." (9: 4). Hatta İslâm Devleti İle bir anlaşması bulunan bir ülkede yaşayan müslümanlar zulme uğrasalar ve yardım isteseler bile İslâm Devleti anlaşmalarına bağlı kalmak ve anlaşmaya aykırı durumlarda kardeşlerine yardım etmemek zorundadır. "İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar onlarla velayetiniz yoktur. Fakat din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım etmeniz üzerinize bir yükümlülüktür, ancak aranızda anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhine değil." (8: 72). Anlaşmaya aykırı olmadıkça düşmanlar o ülkeye mülteci olarak kabul edilseler bile anlaşmaların hükümleri ikmal edilmelidir; düşmanı takip ederek onların topraklarına girilemez." Şayet yine yüz çevirirlerse, artık onları tutun ve her nerede ele geçirirseniz öldürün. Onlardan ne bir veli (dost) edinin, ne de bir yardımcı. Ancak sizinle aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınanlar ya da hem sizinle, hem de kendi kavimleriyle savaşmaktan göğüslerine sıkıntı basıpdasize gelenler hariç, onlar dokunulmazdır?' (4: 89-90).
3- Savaş İlânı
Eğer herhangi bir topluluk ahitlerini bozar ya da anlaşma maddelerini ihlâl ederse onlara karşı herhangi bir askerî harekette bulunulmadan önce hususî ve resmî bir şekilde gereken uyarıda bulunulmalıdır. Eğer düşmanca davranışlarında ısrar ederlerse o zaman İslâm Devleti onlara savaş İlân etme hakkına sahiptir. Onlar anlaşma konularını açıkça ihlâl etmişlerse veya müslümanlara ya da müttefiklerine karşı askerî harekette bu-lunmuşlarsa Rasuf @'ın Mekke zaferinde yaptığı gibi müslümanlar savaşı ilân etmeden saldırma seçeneğine sahiptirler. Bunun-
la birlikte, meselelerin düşmanca bir tavırla ele alınmaması ve anlaşma bozulmadan önce yeterli ehemmiyetin verilmesi daha iyidir. "Eğer bir kavmin ihanet edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve âdil bir tutumla (onlarla olan anlaşmayı yüzlerine) at; gerçekten Allah ihanet edenleri sevmez." (8: 58).
Bu ayet, karşı taraf anlaşmanın şartlarını ta-mamiyle gözetse bile anlaşmayı tek taraflı olarak sonlandırma kararını almayı gayri meşru kılmaktadır. Rasul @ bu ayeti uluslararası siyasetinin temeli yapıp, emretmiştir ki: "Bir toplulukla anlaşma yapmış kimse süresi bitene kadar onunla bağlıdır. Eğer zorlanırsa, o kimse anlaşmayı diğer tarafın önüne atsın ki, sonuçta her ikisi de eşit bir pozisyonda bulunabilsin." (Ebu'I-Alâ Mev-dudî, The Meaning of the Qur'an' cilt: 4, sh: 145).
4- Savaş Esirleri
Peygamber @ savaş esirlerinin öldürülmelerini kesinlikle yasaklamış, onlara merhametli ve müşfik davranmalarını ashabına emretmiştir. Kur'an inananların bu niteliğini şu ayetlerle anlatır: "Yoksula, yetime ve esire O'nun sevgisi için yemek yedirirler. Biz, size, ancak Allah'ın rızası için yedirmekteyiz; sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Çünkü biz asık suratlı, çok zorlu bir gün(ün azabın)dan ötürü Rabbimizden korkarız, (derler)." (76: 8-10). Rasul @ savaş esirlerine merhametli ve şefkatli davranmalarını öğütlerdi. Bedir Muharebesi esirleri, ki yıllarca müminlere zulmeden, bazılarına büyük yaralar veren Mekkelilerdi, müminler tarafından merhametle muamele olundular.
Kur'an insanlara esirlerden fidye almalarını ya da onlara iyi muamele edip salıvermelerini öğütler. "Öyleyse, inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarım vurun, sonunda onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da, artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra da ya bir lütuf olarak (onları bırakın) ya da bir fidye (karşılığı salıverİn). Harp, ağırlıklarını bırakmcaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yapın)." (47: 4). Rasul @'m normal uygulaması tüm savaş esirlerinin serbest bırakılması idi. Mağlup olanların köle edilip savaşın ganimeti olarak dağıtıldığı üç hadise vardır. Beni Ku-reyza yahudileri kendileri tarafından görevlendirilen tarafsız hakemin kendi kanunlarına uygun olarak verdiği karar üzerine esir edildiler. Havazîn halkı da köle edinildiler; ancak İslâm'ı benimsediklerinde kendi istekleriyle serbest bırakıldılar. Beni Mustalik kabilesi de aynı kaderi paylaştılar, ancak Peygamber @ kabile şefinin kızıyla evlenince müslüman askerler artık Rasul @'ın yakın akrabası olan tüm köleleri serbest bıraktılar. Rasul @, esirleri bazan altın veya gümüş, ba-zan eşya, mızrak yahut savaş gereçleri cinsinden ücret mukabilinde serbest bıraktı; bazan da esirlerden özgürlükleri karşılığında belirli sayıdaki müslüman çocuklarına okuma-yazma öğretmeleri istendi. Ödeyemeyen ve öğretemeyenler ise karşılıksız özgür kılındılar. (Dr. Muhammed Hamidullah'ın 'Conduct of State' sh: 217).
Peygamber @, savaş tutsaklarına çok merhametli muamelede bulunurdu. Huneyn Gazvesi esirlerini de Beni Mustalik vakasında olduğu gibi onları çoğunlukla serbest bıraktı. Bedir savaşı esirlerinin bir kısmı fidye karşılığı serbest bırakıldı, diğerlerinden hürriyetleri karşılığı mümin çocuklara okuma-yazma öğretmeleri istendi; ve ne fidye ödeyebilen, ne de öğretebilen kalanlar da özgür kılındı.
5- Barış
Düşmanı barışa doğru meylettirmeyi başardıkları her an Rasulullah @ barış yapmak için hazırdı. Zaten o, herhangi biriyle savaşı başlatmadı, ancak düşmanları tarafından savaşa zorlandı. Savaşta asıl amacı saldırıyı önlemek, zulmü ortadan kaldırmak ve yeryüzünde barışı ikame etmek idi. Kur'an bu prensibi şu ayetlerle izah eder: "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et. Şüphesiz O, işitendir, bilendir!' "Eğer sana hîle yapmak isterlerse Allah sana yeter. O ki seni yardımlarıyla ve müminlerle destekledi." (8: 61-62).
Eğer düşman silahları bırakır ve sığınmak için gelirse, ona karşı savaşmazsm: "Sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve barış (şartlarını) size bırakırsa, artık Allah, sizin için onlar aleyhinde bir yol kılmamıştır." (4: 30)) Benzer şekilde, düşman kampından herhangi biri sığınmak için sana gelirse, onları öldü-remezsin, ancak onlara barış sunarsın: "Eğer müşriklerden biri senden 'eman (sığınma) isterlerse' ona eman ver ve yanına al; öyle ki Allah'ın sözünü işitsin, sonra onu güvenlik içinde olacağı bir yere ulaştır. Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir." (9: 6).
6- Mağluplara Yapılan Muamele
Rasul @ tüm mağluplara merhamet, şefkat ve cömertlikle muamele etti. Gerçekten Ra-sul @ bütün zaferlerinde âlicenaplık gösterdi. En büyük zaferi hiç kan dökülmemiş olan Mekke'nin fethidir. Mekke'deki on üç yılı boyunca ona ve arkadaşlarına karşı yapmadık kötülük bırakmayan, Medine'ye hicret ettiklerinde onlara karşı savaş açan, böylece dökülen kanlardan sorumlu olan Kureyş liderleri Rasulullah @'ın önüne geldiklerinde kendilerine "Ey Kureyşliler, size şimdi ne yapılacağını düşünüyorsunuz?" şeklinde soruldu. Rasul @ bunun üzerine "Bugün hiç başa kakma ve ayıplama yok; sizi Allah affetsin, serbestsiniz." O aynı şekilde diğer yenilmiş topluluklara karşı da merhametle davranarak hepsini serbest bıraktı.
Bununla birlikte, savaş esirleriyle ilgili olarak İslâm bazı genel prensipler ortaya koymuştur. Yenilgiye uğrayanları iki kategoriye ayırır: Savaşmaksızm barış yoluyla İslâm hâkimiyetini kabul edenler ve savaştan sonra teslim olanlar. İlk grup savaştan önce ya da savaş sırasında İslâm hâkimiyetini gönüllü olarak kabul edenler; müminlerle yaptıkları antlaşmanın hükümlerine göre muamele olunurlar. Antlaşmanın hükümlerini değiştirmeyi ya da bu kişilere farklı davranılmasını Rasul @ kesinlikle yasaklamıştır: "Dikkat edin! Bir kimse antlaşmalı insanlara karşı haddi aşarsa, onların haklarını azaltırsa veya onlara taşıyabileceklerinden daha fazlasını yük-lerse, yahut rızalarına muhalif onlardan bir şey alırsa Kıyamet günü o kişiye karşı hasım olarak çıkacağım." Hadis, bu insanlara yapılacak muamelelerin bütünüyle antlaşmanın hükümlerine bağlı olduğunu gösterir. Antlaşmanın hükümlerinin herhangi birini değiştirmek meşru değildir. Onlara karşı yapılacak her türlü saldırı meşru addedilmeyecek, canları, şerefleri ve* mallan korunacaktır. Peygamber @ bu tür barış antlaşmalarını Necran hıristiyanları ile yaptı ve onların haklarını Allah ve Rasulü'nün koruması ve teminatı altında garanti etti.
İkinci kategoridekiler sonuna kadar savaşan ve ancak güçleri tamamıyla ezilip yok edildiği kasaba ve yerleşim merkezleri müslümanlar tarafından işgal edildiğinde teslim olan topluluklardır. Bu tür olaylarda İslâm-ın genel prensibi onları gayri müslim azınlıklar (zımmîler) olarak kabul etmek ve savaştan önce yaşadıkları şekilde bırakmaktır. Fakat düşmanın topluca kışkırtma, ihanet ve isyan etmesi gibi belirli durumlarda yerleşim bölgelerinden sürülürler. Askerî güçlerini ortadan kaldırmak amacıyla saldırganlık vasıtalarına elkonur, tıpkı Beni Kaynuka ve Be-nİ Nâdir yahudilerinde olduğu gibi. Bunların sürekli düşmanca hareketlen İslâm Dev-leti'nin başkenti için daimi bir tehlike oluşturmaktaydı, hiçbir yönetim hemen kapısı önündeki dert kaynağına göz yumamazdı. Rasul @ onlara İslâm Devleti'nin eşit haklara sahip vatandaşları olarak barış içinde yaşamaları için her fırsatı tanıdı, ancak onlar düşmanlıklarını, ona ve onun inancına karşı duydukları kini ne terkettiler, ne de saklayıp gizlediler. Âdil ve rasyonel bakış açısından tek pratik çözüm devletin başşehri içerisindeki bu acil tehlikeyi uzaklaştırmaktı.
Üçüncü tip sayılabilecek topluluklar ise suçlarının niteliği ikinci kategoridek ilerle hemen hemen aynı, fakat İslâm Devleti'nin güvenliği için çok ciddi tehlikeli olanlardır; Beni Kurayza olayında olduğu gibi. Bunlar kendi olaylarının eski arkadaşları Sa'd b. Muaz tarafından karara bağlanmasını istemişler, o da bunların kitapları olan Tevrat'a göre hükmetmişti; bütün muharip erkekler öldürüldü, kadınlar ve çocuklar esir edildi. Nitekim bu o günlerdeki muzafferlerin normal davranışlarıydı. Yanısıra hakemin kendi teklifleri ve kendi seçimleri ile atanması sebebiyle genel hakemlik kurallarına göre hakemin hükümleri tamamıyla bağlayıcı idi.
Hemen hemen bütün Arap kabileleri İslâm'ı kabul ettiler, ancak Necran ve Gatafan hıristiyanları gibi bunun dışında kalan insanlar cömert ve müşfik bir muamele görüp, savaşkan önceki yaşamış oldukları şekilde bırakıldılar. Cizye diye adlandırılan vergi karşılığı canları, mallan ve din özgürlüklerinin
korunması garanti edildi. Beni Kaynuka, Beni Nâdir ve Beni Kurayza yahudilerininkine benzer suçlar işlediklerinden Hayber yahu-dileri kendi istekleri üzerine yaşadıkları yerde bırakıldılar. Ancak Hayber'de ikamet eden Beni Nâdir yahudilerinin düşmanca hareketleri arttığında, Hayber halkının da bunu tasvip ettiği anlaşılınca, ancak barış içerisinde kaldıkları müddetçe yaşayabilecekleri, devlete karşı savaş hareketlerine karışırlarsa topraklardan sürülecekleri şeklinde uyarıldılar.
7- Kadınlar Ve Çocuklar
Rasulullah @ ne zaman bir seriyye gönderecek olsa, komutanlarına kadınları, çocukları ve hasta insanları öldürmemeleri talimatını verirdi. Savaş esirlerinin öldürülmesi de yasaklandı.
8- Kureyş'le Savaş
Peygamber @ ve ashabını yurtları Mekke'den ayrılıp, Medine'ye yerleşmek zorunda bırakan Kureyşliler, onlara burada da rahat yaşamalarına izin vermemişti. Hicretin ilk beş yılında Kureyşliler, Medineli müslümanları ve onların inançlarını ilelebet ortadan kaldırmak için mütecaviz üç askeri akın düzenlediler. Ancak Peygamber @'ın cesareti, kararlılığı, askerî ve siyasî dehası onların bu plânlarını boşa çıkardı. Hendek Savaşındaki son akınları ile de morallari tamamıyla çöktü. Sonraları Rasulullah @'a karşı herhangi bir askerî saldırıyı başlatacak cesaret ve güçleri kalmadı. Askerî yenilgiye uğradılar (Bedir Muharebesinde), moral yenilgisine katlanmak zorunda kaldılar (Uhud Harbinde), utandırıcı psikolojik yenilgiye düştüler (Hendek Savaşında). Saldırgan askerî plânları bütünüyle ezildi ve Rasul @'a karşı etkili bir aksiyondu bulunmaya hiçbir zaman cesaret edemediler. Bu husus, Kureyşliler Hendek muharebesinden geri çekilmelerini takiben Rasulullah @ tarafından haber verilmişti. Düşmanlarının geleceğe yönelik plânlarını doğru bir şekilde değerlendirmesi ve kuzeyde Hayber yahudileri, kuzeydoğuda Gatafan ve Kasra kabileleri ile güneyde Kureyş şeklindeki müttefik üçlü kuvveti bütünüyle ezmek için kendi plânlarını hazırlaması onun siyasî ileri görüşlülüğünü göstermektedir.
Ülkede kanun ve nizamın yeniden düzenlenmesinden önce kuzey ve güneydeki iki güçlü düşmanlık merkezini askerî ve siyasî yönden yoketmek veya en azından etkisiz hale getirmek gerekliydi. Bunlarla aynı anda yüz-yüze gelip karşılaşmak ve istenen sonuca ulaşmak, eğer imkânsız değilse de, çok güçtü. Diğer bir alternatif askerî güçlerini teker teker yok etmek ise de Medine'nin iki güçlü düşman arasında olması sebebiyle, Rasulullah @ Mekke'ye doğru ilerleyecek olsa Hayber yahudileri müttefikleri Gatafânlarla Medine'ye saldırabilecekleri için pratik bir çözüm değildi. Güç ve ayırtedici.bir durumdu. Bu yüzden pasifleştirmek, böylece diğerini yok etmek için kendine zaman kazandırmak amacıyla Peygamber @ iki güçten biriyle barış antlaşması akdetmeyi düşündü.
Mesele, tarafsızlaştırmak için bu tür bir dostluk yahut tarafsızlık antlaşmasının kiminle yapılması gerektiğine karar vermekti. Gata-fân ve Kasara kabileleri yerleşik değillerdi. Geçimlerinin esas kaynağını yağma ve çapulculuğun oluşturduğu göçebe insanlardı. Ahlâkî kaideleri ya da hayat ilkeleri yoktu. Herhangi bir kayıt altında onlara güvenilmezdi. Hayber yahudileri kültür ve ırk yönünden Araplardan farklıydılar. Çoğu Medine'den sürülerek mallarından mahrum kalmış olup, malların ve evleri geri verilmedikçe bunu unutacak da değillerdi. Bu insanlar kapitalisttiler; varlıklarını ve mülklerini her şeyden çok severlerdi, başka şeylerle tatmin olamazlardı. Yanısıra güvenilir de değildiler; çünkü ne zaman dönmelerinin kendi faydalarına olacağını düşünürlerse, sözlerinden dönerlerdi. Sonuç olarak bu iki topluluktan herhangi biriyle barış antlaşması beklentisi parlak değildi ve bunlardan özellikle yahudiler çok zengin olduklarından kazanılacak bir zafer müslümanlara büyük ganimet getirecekti. (Dr. Muhammed Hamidullah, 'The Müslim Conduct of State', 1977 sh. 159).
Diğer taraftan bütün muhacirler Mekke'den gelmişlerdi, Kureyşlilerle de akraba idiler. Birkaç yıldır süren acımasız mücadele ve savaşa rağmen Kureyş'in çoğunluğu barış ve uzlaşma istiyordu. Ayrıca, müminlerin kıblesi ve hac merkezi Kabe, Mekke'de idi. Ku-reyşlilerin bütün Araplarla ekonomik ve kültürel ilişkileri vardı ve Arap yarımadasındaki topluluklardan daha fazla marifet ve idrak sahibi idiler. Sözlerine riayeti ve karakterce sağlamlıkları gibi değerli meziyetleri vardı. Kabilevî refahları için tüm mal varlıklarını ve sahip olduklarını feda edebilirlerdi. Devlet meselelerinin yönetiminde diğer Arap kabilelerinden daha yetenekli, daha mahir idiler. Bu şartlar altında Kureyş'in İs-lâmla hidayet bulması onların imhasından daha faydalı olacaktı.
Pratik ve duygusal bakış açısından Kureyş-le antlaşma umudu yahudilerle olandan daha kullanışlı ve daha cesaret verici idi. Kureyş'in müslümanlarla barış yapmaya yanaşması daha muhtemeldi. Onlar zaten üç savaşta moral ve askerî hezimete uğramışlardı ve Rasulullah @'i askerî yönden mağlup ede-miyeceklerini bilmekteydiler.Kureyş'in gücü zamanla azalırken Rasul @'ın gücü ve etkinliği her geçen gün artmaktaydı. Ticaret yollarının müslümanlar tarafından bloke edilmesi sebebiyle ekonomik baskı altındaydılar. O sıralar Hicaz kıtlığın pençesinde idi ve yiyecek malzemelerinin merkezi olan Yemen1 de İslâm'ın nüfuzu altına girmişti. Bu yüzden Kureyş büyük sıkıntı içerisindeydi. Varlıklı Mekkeliler bile kıtlıktan etkilenmişlerdi. Ancak bu tesirlerin en kötü olduğu bir dönemde Mekke'nin kıtlığa uğramış fakir ve düşkünlerine yardım etmek için Rasulullah @, Yemen'in liderine onların hububat malzemelerini yenilemelerini ve buna da beşyüz dinar eklemelerini emretmiştir. Rasul @'ın bu iki göze çarpıcı iyi niyet gösterisi Mekke halkının kalbini kazandı ve müminler için olumlu bir atmosfer oluşturdu. Aynı sıralarda Rasul @, Habeşistan'a göç eden ve orada kocasının hıristiyanlığı seçtiği Ebu Sûfyan'm kızı Habibe ile evlenmek için akit-leşmişti. (Dr. Muhammed Hamidullah, a.g.e.).
Bu süre zarfında oluşan diğer güzel olaylar, iki şehir halkı arasındaki karşılıklı hediyeleş-melerdi. Savaşların yasaklandığı kutsal şehirde düşmanın en sıkı mensubu dahi yakalansa bir zarar verilmeden bırakıldığı Hac mevsimi de yaklaşmaktaydı. Müminler Kâbeyi kıbleleri, dinlerinin bir parçası ve İnançlarının beş temel direğinden biri olan haccın merkezi olarak kabul ediyorlardı. Bütün bunlar Kureyşliler ve Mekke'nin diğer insanları üzerinde müslümanlar lehine çeşitli psikolojik etkileri elbette bırakacaktı. Kabe'nin muhafızları olarak Kureyşliler özel bir imtiyaz hakkına sahiptiler, merkezî bölgeye yerleşirlerdi; nitekim bu prestijlerini korumak zorundaydılar. Bu yüzden uygun bir fırsat gözlüyorlar ve bu yönde Rasulullah @'ın ilk adımı atmasını bekliyorlardı. Kadere bağlı olarak, Rasul @'ın önceden haber verdiği şekilde Romalıların elinde Perslerin yenilgisi de bu sıralarda gerçekleşmiş ve bu da Mekkeli-leri Rasulullah @ ve onun getirdiği din lehine etkilemişti.
Rasulullah @, iki şehir halkını siyasî, hissî ve psikolojik çerçevede etkileyen bu faktörleri dikkatlice mütalâa ederek İslâm tarihinde dönüm noktası olarak bilinen tarihî bir karar aldı. Hac aylarında Umre için Mekke1 ye gitme kararı, gerçek bir devlet adamının mahir hamlesi ve siyasî dirayeti idi. Müslümanlar Kureyş'le savaş halinde iken Mekke1 ye gitmeyi başka bir kimse aklının ucundan bile geçirmezdi. Ancak Peygamber @ bu plânı düşündü; eğer cömert sınırlarla yapılırsa Kureyş'i kendilerine yaklaştıracağını umut ediyordu. Allah'ın lütfuyla Rasul @'ın umduğu üzere umre seyahati, hükümlerine göre aralarında 10 yıl süreyle barışı vaadeden Hudeybiye antlaşmasıyla neticelendi. Hu-deybiye antlaşması tarihin bütün akışım değiştirdi. Mekkelilere müslümanlarla serbestçe karşılaşma ve önyargısız olarak fikir teatisinde bulunma imkânı verdi. Bu antlaşmadan sonraki iki yıl içinde diğer zamanlara göre daha fazla insanın müslüman olduğu söylenmektedir. Halid b. Velid ve Amr el-As gibi insanlar bu dönemde müslüman olmuşlardı. (Dr. Muhammed Hamidullah, a.g.e.).
Kureyşle barışı sağlayan Rasul @, ardından Hayber yahudileri problemini halletmeye yöneldi. Onları şaşırttı ve fazla güçlükle karşılaşmadan tüm müstahkem yerleri ele geçirdi. Mekkeliler antlaşmanın şartlarını ihlâl ettiler, böylece ertesi yıl Rasulullah @, Mekke üzerine yürüdü ve şehri kan dökülmeden ele geçirdi. (Ayrıntılı bilgi için "Eşsiz Bir Askerî Lider" bölümüne bakınız.). Kuzeyde ve doğuda karşıtlarını teker teker, kolaylıkla ve fazla kan dökmeden yoketme tarzı, Peygamber @'ın siyasî ileri görüşlülüğünü gösterir. O, kendisinin de ortalarında kaldığı askerî açıdan kendinden çok üstün iki güçle karşı karşıya idi. Her ikisini de çok zarif ve başarılı şekilde pasifize etmesi, onun devlet adamı olarak büyüklüğüne şahitlik eder. Kureyş ve yahudilerine yaşlı devlet adamlarının siyasî manevraları, onun kolay fakat müstesna siyasî ve askerî hareketleri karşısında büsbütün başarısızlığa uğradı. Bu iki süper gücün boyun eğdİrilmesi İle Araplara karşı savaş pratik olarak kazanıldı ve kalanlar İslâm'ın bayrağı altında sessizse toplandı, ki bu Arap Yarımadası Rasulullah @'ın siyasî mücadelesinin aşılması gerekli son engeliydi. Böylece onun siyasî etkinliği tüm Arap Yarımadası üzerine yayıldı ve Medine, kuzeyde Roma İmparatorluğu sınırına, güneyde Arap Denizi'ne ve doğuda Pers İmparatorluğu sınırına kadar uzanan İslâm devletinin karşı gelinmez başkenti olarak tanındı. (Rasul @'ın vefatındaki Arabistan siyasî haritasına bakınız).
9- Yahudilerle Savaş
Peygamber @ Medine'ye geldiğinde, Mekke1 nin puta tapıcılanyla ve Arabistan'ın diğer müşrikleriyle yaptığı mücadelede, kitap ehli olduklarından yahudilerin kendisiyle işbirliği yapacakları ve yardımcı olacakları beklenirdi ki bu yüzden Rasulullah @ onlarla iyi ilişkileri ilerletmeye çabaladı. Onların da tek tanrıya inanmaları ve ibadet etmeleri nedeniyle onları müdafaa da etti. Erken dönemlerde onlarla aynı kıbleyi de (Darusse-lâm) kullandı. Bu faktörler aralarında güzel ve dostça ilişkilerin kurulmasına yardımcı oldu. Rasulullah @ da Medine civarında yaşayan üç büyük Yahudi kabilesiyle barış antlaşmaları yapmayı başardı. Onları, ortak düşmanlara karşı Medine'nin topluca savunulması şeklindeki kendi fikri etrafında toplaması Rasul @ için büyük bir diplomatik zafer idi. İlk zaferini, yabancı saldırılara karşı ortak savunma anlaşmasını imzalatarak yahudiler karşısında kazandı. Bu insanlarla temas kurmaktaki sıralaması ile devlet adamı olarak yeteneğini gösterdi. Onları ilk olarak, ortak bir savunma planı oluşturmaya; ikincisi, Rasulullah @'ın herhangi bir düşmanını korumamayı; üçüncüsü Medine'nin Mekke gibi kutsallığım tanımaya ikna etti. Bu antlaşma sadece Medine halkım muhtemel bir iç tehlikeden ve dikkatlerini dış savunmada yoğunlaştıramama hatasından korumakla kalmadı, aynı zamanda kurulu yönetim merkezi imajı vermeye başlayan Medine Devleti'nin başkanı olarak Rasul @'ın otoritesini oluşturdu.
Bu antlaşma, Yahudi kabilelerini ortaya' konan şartlar ve maddelere bağımlı kılıyor ve ihlâllerinin yapılacak hukukî işlemlerle yargılanacağını gösteriyordu. Bir yönüyle de maddeleri ihlâl ederlerse Medine'den kovu-lacaklarını ortaya koyuyordu ki, bu husus yine Medineli yahudilerle bu tür ittifak oluş-turmasındaki Muhammed @'ın derin ileri görüşlülüğünü ve dirayetli diplomasisini aydınlatıp ortaya çıkarmaktadır. Bu yöntemlerle o, yahudileri toplumun müslümanlarla aynı kanunî ve sosyal haklara sahip, tüm görev ve hakları eşitçe paylaşan üyeleri yapmaya çalıştı. Eğer samimiyetle işbirliği yapsalar, antlaşmanın müeyyidelerine göre orta düşmanlara karşı müslümanlarla birlikte savaşacak olsalardı, sonraki dönemlerin tarih haritaları farklı olabilirdi. Ancak onların hesabına talihsizlik ki, ahidlerine bağlı kalmadılar ve müslümanlara karşı İslâm'ın düşmanları ile gizli antlaşmalar yaparak entrikalar çevirmeye başladılar. Fakat onların Medine içindeki veya dışındaki tüm bu düşmanlıkları, entrikaları ve isyan hareketlerine rağmen Rasulullah @'ın statüsü her geçen gün güçlenmekte idi.
Takibeden olaylar, büyük askerî güçlere rağmen siyasî ve askerî strateji sahasında Pey-gamber'ın yahudilere üstün geldiği gerçeğinin delilleridir. Şeytanî plân ve düzmeceleri, Rasul @'ın çabuk ve zamanlı hareketleri tarafından tüm cepheleriyle engellendi.ve büsbütün yenik düştüler. Gerçekte Rasulullah @'in siyasî ileri görüşlülüğü ve devlet adam-lılığı onlara herhangi bir yönde ilerleme fırsatını asla vermedi. Muhammed @'ın büyüyen gücü önünde kendilerini aciz ve güçsüz, askerî ve siyasî teşebbüslerini sonuçsuz bulduklarında, ona ve ailesine karşı iğrenç, adi iftira ve bühtan kampanyasına başladılar. Diğer insanlara karşı Muhammed @'ın üstünlük ve kuvvet kaynağının onun ahlâkî mükemmelliği olduğunu biliyor ve diğer saldırıları başarısız olurken ahlâkı üzerine yapacakları saldırının belki de başarılı olabileceğini düşünüyorlardı. Onun ailesi hakkında yanlış söylentiler, dedikodular yaydılar ve onun üzerine iftira ataklarını başlattılar. Ancak, Allah'ın lütfü ile onun sabırhlığı ve metaneti, düşmanlarının plânlarını bütünüyle etkisiz kıldı.
Sonunda, müslümanlarla yaptıkları barış antlaşmasını ihlâl eden, ısrarlı düşmanca hareketleri İle herhangi bir konuda güvenilemeyeceklerini ve İslâm Devleti için sürekli tehlike olarak kaldıklarını gösterdiklerinde, onlara karşı gerekli tavrın alınması kararlaştırıldı. Gerçekte sınırlarını sürekli iç tehlikeden güvence altına alabilmek için onları İslâm Devleti'nden sürmekten başka bir alternatif yoktu. Diğer bir özellik olarak, Rasulullah @ her kavme karşı askerî harekatı en elverişli anda gerçekleştirip, onlara hazırlık yapma ya da müttefiklerini yardıma çağırma fırsatı vermemiştir. Beni Kaynuka, müminlerin Bedir Savaşı'nda Kureyşlilerle karşılaştıkları kriz saatlerinde antlaşmayı ihlâl etti. Müslümanlara yardım etmek yerine düşmanlarla gizlice anlaştı. Beni Kaynuka'ya zaman tanınmadı, kuşatma altına alındı; on beş günlük kuşatmadan sonra teslim oldular ve Medine'den sürüldüler. Beni Nâdir ise Uhud Harbi'nde antlaşmayı bozdu ve Ku-reyş'le işbirliğine gitti. Onlar da Medine'den kovuldular. Benzer şekilde Beni Kureyza da antlaşmayı, müslümanların her yönden düşman tarafından muhasara edildiği Hendek Savaşı'nda İhlâl etti. Savaş sonrasında Rasulullah @ onların küçük kalelerini kuşattı ve yirmi beş günlük muhasaradan sonra durumlarına eski dostları Sa'd b. Muaz tarafından karar verilmesi şartıyla teslim oldular. Rasul @ tasvip etti. Sa'd b. Muaz da Tevrat'ın hükmüne göre savaşçı erkeklerin öldürülmesi, kadın ve çocukların esir edilmesi ve mallarının müslümanlar arasında paylaştırılması kararını verdi.
Bütün bu yahudi kabilelerinin serüvenleri Rasulullah @'m onların dostluğunu kazanmaya ve bir tek toplumun üyeleri olarak eşit statü vermeye nasıl çalıştığım gösterir. Ancak onlar herhangi bir şekilde karşılık vermediler ve kriz zamanlarında da şu ya da bu şekilde hainliklerini kanıtladılar. Düşmanlarının düzenlerini faydasız ve etkisiz hâle çevirerek bu güçlüklerden başarıyla sıyrılması yalnızca Allah'ın yardımı ve Rasul @'ın siyasî muhakeme ve ileri görüşlülüğü iledir. Bu kovulmuş kabileler Hayber'de yerleşerek müslümanlara karşı entrika çevirmeye devam ettiler. Bu yüzden yaptığı Hudeybiye antlaşması ile Kureyş'ten salim olarak Rasul @ sessizce Hayber'e doğru yürüyüşe geçip onları salim bir şekilde yakaladı. Tüm muhkem yerleri teker teker ele geçirildi ve topraklardan elde ettikleri ürünün yarısını müslümanlara vermek şartıyla barış içinde yaşadıkları müddetçe burada kalmalarına izin verildi. (Ayrıntıh bilgi İçin "Eşsiz Bir Askerî Lider" bölümünün 'Yahudilere Karşı Savaş' kısmına bakınız).
10- Diğer Savaşlar
Medine'nin etkinliği her yerde yayılır ve on yıldan kısa sürede Araplar İslâm'ın bayrağı altında birlik olurken, doğuda Pers, kuzeyde Bizans komşu yönetimleri Rasulullah @'ın hızla yayılan gücü karşısında vesveseye kapıldılar. Bizanslılar hazırlık yaparak İslâm Devleti'nin kuzey sınırlarında 100.000 kişilik bir kuvvet yığdılar. Haber Peygamber @'a ulaşınca 30.000 kişiden oluşan bir kuvvet toplayarak Tebük'e yürüyüşe geçti, ancak Bizans kuvvetlerini kendi ülkelerinin iç kısımlarına çekilmiş olarak buldu. Bu bölgede yaklaşık yirmi gün kadar bekledi ve bu arada birçok hıristiyan liderleriyle barış paktları yaptı.
Bu askerî harekâtın hem ülke içinde, hem de ülke dışında ulaşılması zor neticeleri, çok geniş ölçüde siyasî yankıları olmuştu. Komşu Bizans ve Pers devletlerine Araplara karşı tutumlarını ve yaklaşımlarını değiştirmek zorunda olduklarını gösteren bir uyarıydı; artık Araplar kan davalarıyla uğraşan bölünmüş kabileler değillerdi, tersine halkına karşı yapılacak herhangi bir saldırıyı karşılayacak kadar güçlü ve kuvvetli merkezî bir yönetime sahiptiler. Bu yüzden, komşu yönetimler ülkenin sınırlarına saygı göstermek ve Arap sınırlarından uzak durmak zorundaydılar. Aynı zamanda bu sefer, Medine yönetimine karşı kampanya yürüten karşıt Arap kabilelerinin şevkini kırdı. 30.000 kişilik gücün Bizans kuvvetlerini karşılamak için Suriye sınırına doğru ilerlediğini ve sonrada başarıyla döndüğünü görünce düşmanca plânları kesin bir şekilde başarısızlığa uğradı. Hiçbir zaman bu kadar kuvvetli bir yönetim meydana getirememişlerdi. Diğer taraftan, bu tür kabile lideri üzerinde lehte bir etkiyle onların Medine yönetimine katılmalarını ve °rtak dış düşmanlara karşı onu daha da güçlendirmelerine yol açtı.
KISIM 15
SAVAŞ ESİRLERİ VE AF
O dönemlerde hem doğuda, hem de batıda savaş esirleriyle ilgili kurallar manzumesi yoktu ve genellikle esirler muzaffer tarafça köle edinilip kötü muameleye tâbi tutulurlardı. İnsanın gaddarlık tarihi, eğlence için esirleri arslanlar önüne atan Romalılar devrinde ayyuka çıkmıştı. Savaş esirlerinin durumu her yerde acıklı idi. Savaş esirlerinin kıymetini yücelten ve onlara yaratılmış insan olarak muamele eden Rasulullah @'dı. İslâm, bu insanları İki kategoriye ayırarak inceler: Düşmanlar tarafından esir alınan müs-lümanlar ve İslâm devleti tarafından esir alınan gayri müslimler.
Müslüman Savaş Esirleri
Müslüman esirlerinin fidye miktarını ödeyerek salınmasını sağlamaya çalışmak bütün müslümanların, hem ferdî, hem de içtimaî, ahlâkî ve dinî yükümlülükleridir. Bir fert için fidye ödemek iyilik ve merhametin göstergesi olarak değerlendirilirdi. Müslümanlara, varlıklarını mümin savaş esirlerinin serbest bırakılması için harcamalarını teşvik eden birçok ayet ve hadis vardır. Bu aynı zamanda, ibadetleri yerine getirmekteki yanlışlık ve eksikliklerin tamamlayıcısı sayılır. Kur'an, kişinin varlığını tutsakların salınması için harcanmasını gerçek bir (itaat ve takva) (2: 177) olarak isimlendirir; yemin bozma (5: 89), hatayla bir mümini öldürme (4: 92) ve kadınlara 'zihar'da bulunmanın keffareti olarak zikreder. İslâm devleti, müslüman tutsakların serbest bırakılmasını sağlamaya çalışmakla görevlidir. Zekâtlarının bir bölümü esirlerin fidyesi olarak kullanılır. (9: 60). Fidye esir(ler)in sahibi ferde ya da onları elinde tutan devlete Ödenebilir.
Müminleri, tutsakların salımmıyla görevlendiren Rasul @'ın konuyla İlgili birçok hadisi vardır. Şöyle dediği rivayet olunur: "Her kim mümin bir köleyi azat ederse, Allah da her tutsağa karşı onun vücudunun bir bölümünü, mahrem bölümleri de dahil, cehennem azabından azad edecektir." Bir Bedevî Arap, Rasul @'a gelip kendisini Cennet'e götürecek bir amel öğretmesini istedi. Rasul @'ın cevabı: "Bir kişiye hürriyetini bağışla ve bir köleyi salıver." oldu. Bedevi ikisinin farklı olup olmadığını sorduğunda ise: "Hayır, bir kişiye hürriyetini bağışlaman o işi tek başına senin yapman; bir köleyi salıvermen ise onun ücretine yardımcı olmandır." dedi. Amr b. Abbas'ın rivayetine göre Rasul @ "Kişi, bir müminin hürriyetini bağışlarsa, bu onun Cehennem'den fidyesi olacaktır." buyurmuştur. Başka bir rivayette şunları söylemiştir: "En güzel sadaka, bir kölenin salınması için şefaattir." (Mişkât).
Gayri Müslim Savaş Esirleri
Daha önce de işaret edildiği gibi, İslâm barış dinidir; ancak kendisine karşı kuvvet uygulandığında savaşa katılmaya mecbur kalmıştır. Olaylar bu yola döküldüğünde, müminler düşmanlarının askerî gücü bütünüyle sindirilinceye kadar ellerinden gelen en iyi şekilde savaşmakla emredilmişlerdir. Barışa meyletmeden ve savaş esiri olmadan önce düşmanın savaşım gücünü yok etmek zorundadırlar. "Hiçbir peygambere, yeryüzünde ağır bas(ıp küfredenlere karşı kesin bir zafer kazan)ıncaya kadar esir alması yakışmaz." (8: 67). "Öyleyse, inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun, sonunda onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanında da (esirler için) bağı sımsıkı tutun." (47: 4). Her iki ayette müminlere ancak düşmanı tamamıyla yenilgiye uğrattıktan, savaş alanında çarpışan güçlerini yok ettikten sonra savaş esirleri alabileceklerini açıkça ifade eder.
Esirlere Yapılan Muamele
İnsanın diğer hareket alanlarında olduğu gibi, İslâm bu sahada da insanlık için eşsiz örnekler ortaya koymuştur. Savaş esirlerini öldürmek yahut herhangi bir tarzda kötü muamelede bulunmak kesinlikle yasaklanmıştır. Merhamet ve şefkat yapılacak muamelenin esaslarını oluşturur. Rasul @, "Hakîr düşen topluluğun, saygınlığına hürmet gösterin." buyurmuştur. Savaş esirleri hiçbir zaman rnüslümanlar için çalıştırılmamışlardır. (Dr. Muhammed Hamidullah, ' 'Müslim Conduct of State, s. 215-221). Rasul @ ashabına öğütlemiştir ki: "Tutsaklar içinde çocuklu bir kadın varsa çocuğundan ayırılma-malıdir, ne de yakın akrabalar birbirinden." Esirlere toplumdaki statülerine uygun şekilde davranılmalıdır. Kur'an-ı kerim bir (iyilik ve takva) niteliklerinden birini şu ifadelerle zikreder: "Yoksula, yetime ve esire O-nun sevgisi için yemek yedirirler. 'Biz size, ancak Allah'ın rızası için yedirmekteyiz; sizden ne bir karşılık bekliyoruz, ne de bir teşekkür. Çünkü biz asık suratlı, çok zorlu bir gün(ün azabın)dan ötürü Rabbimizden korkarız.' derler." (76: 840). '
Rasulullah @ daima ashabına tutsaklara merhamet ve cömertlikle davranmalarını öğütlerdi. Müslümanlara Mekke'de on üç yıl boyunca baskı ve zulüm uygulayan, onları yurtlarından ayrılmaya zorlayan Mekkeliler, Bedir savaşı sonrası esir olarak Medine'ye getirildiğinde, Rasul @ ashabına onlara karşı müşfik olmalarını ve cömert davranmalarını emretti. Ashabı da onun sözlerine hem lâfız, hem de mânaca itaat etti. Medine'de hapishane yoktu, tutsaklar salınana kadar müminler arasında dağıtıldı. Müminler tutsaklara son derece merhametli ve muhabbetli davrandılar. Onlara kendilerininkinden daha iyi yiyecekler verdiler; kendilerine ve ailelerine sağladıklarından daha fazla rahatlık sağladılar. Kendileri hurma yerken, onları münasip yemeklerle beslediler. Tutsakların elbiseleri eskidiğinde Rasulullah @ onlara yenilerini verdi. Tutsaklardan biri daha sonra şunları söyleyecekti: "Allah, Medine halkını mübarek kılsın, kendileri hurmayla idare ederken bizlere zaten az olan buğday ekmeği verdiler."
Serbest Bırakılma Ve Genel Af
Kur'an-ı Kerim'de savaş esirlerinin salıveril-mesiyle ilgili açık emirler vardır: "Esirler için bağı sımsıkı tuttuktan) sonra da ya bir lütuf olarak (onları bırakın), ya da bir fidye {karşılığı salıverin.). Harp ağırlıklarını bırakın-caya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yapın.)" (47: 4). Bu Kur'an ayetine göre savaş esirleri ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da fidye aldıktan sonra serbest bırakılırlar. Ra-sulullah @ hayatı boyunca Kur'an'ın bu emriyle hareket etti. Kendi komutası yahut ashabının komutası altında düzenlenen toplam yetmiş sekiz seferin büyük bir kısmında tutsak almaktan kaçındı ve sadece askerî harekâtları ile ülkede barış ve düzeni teminat altına almak için çalıştı. Düşmanın kaçtığı veya mukavemet göstermediği takdirde, Rasul @, onları esir almak yahut öldürmek amacıyla peşlerinden gitmedi. Seferlerin çoğu büyük bir kabiliyetle uygulanıp düşman hazırlıksız yakalandı; ya kaçtılar ya da teslim oldular. Rasul @ veya ashabı tarafından tutsak alındığı olaylar çok nadirdir.
Bununla beraber, herhangi bir savaşta müs-lümanlar tarafından savaş esirleri alınacak olsa, Rasul @ kendi payına düşenleri salı-verirdi. Diğer müminler de ona uymak için kendi paylarına düşen esirleri serbest bırakırlardı. Böylece, müslümanlar ve ilgili savaşan kabile arasında barış yeniden ikame edildikten hemen sonra savaş esirleri salıverilirdi. Huneyn Savaşı'nda Hevazin kabilesinden altı bir tutsak alındı, fakat bunlardan bir heyet merhamet için Peygamber @'a başvurduklarında, o kendi hissesine düşenleri serbest bıraktı ve kendi hissesinden feragat ettiğini halka ilân etti, Bunu duyar duymaz muhacir ve ensardan oluşan müminler paylarından vazgeçtiler, sonuçta Hevazin kabilesinin bütün tutsakları serbest bırakıldılar.
El-Kudr Seferİ'nde Yaser isimli bir genç yakalandı, Rasulullah @ onu serbest bıraktı. El-Kirede tarafına Zeyd b. Haris'in yaptığı seferde Furat b. Hayyan adında bir kabile şefi ele geçirildi, Rasulullah @ tarafından salındı. El-Mureysî Seferi'nde elde edilen iki yüz Benî Mustalıklı tutsak, bazısı fidye, bazısı da karşılıksız serbest kılındılar. Ukkaşe b. Muhsan el-Esedî'nin el-Gamar üzerine yaptığı seferde ve Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'ın Zu'1-Kissa seferinde ele geçirilen birer kişi de serbest bırakıldı. Zeyd b. Haris'in Benî Sü-leym üzerine yaptığı seferde bir kadın ve kocası yakalanıp Rasulullah @'ın emriyle serbest bırakıldılar. Husmâ seferinde ise yüz kadın çocuklarıyla ele geçirildi, ancak Rasul @ salıverilmelerini emretti. Damre seferinde Ebu Süfyan b. Harb tarafından Peygamber @'ı öldürmek için gönderilen bir şahıs ele geçirildi, fakat yine Rasulullah @ tarafından serbest bırakıldı. Hayber seferinde yahudi-ler bozguna uğratıldılar ve savaş esiri edildiler; ancak istekleri üzerine, toprakları işlemeye devam edip, ürünü müslumanlarla eşitçe paylaşmak şartıyla bırakıldılar. Benzer şekilde Benî Kaynuka ve Benî Nadir kabileleri Rasulullah @ tarafından yenilgiye uğratıldılar. Rasul @ onları savaş tutsağı yapmadı, ancak islâm Devleti'ne karşı ihanet hareketlerinde bulunup entrika çevirdiklerinden Medine'den sürüldüler. BenîKurey-za olayı, onların Peygamber @'ı kabul etmeyip, yerine eski dostları Sa'd b. Muaz'ın hakem olarak karar vermesini istemeleri sebebiyle farklı cereyan etti. Sa'd b. Muaz da onları kendi Tevrat kurallarına göre yargılayıp cezalandırdı; erkekler öldürüldü, kadınlar ve çocuklar savaş esiri edildiler ve müslümanlar arasında dağıtıldılar.
Sa'd b. Beşir el-Ensâri'nin Yemn ve Cebar Seriyyesinde, iki kişi yakalandı ancak Rasulullah @ onları serbest bıraktı. Benî Kina-ne'nin bir kısmına karşı Halid b. Velid'in seferinde Halid b. Velid'in hatasıyla bazı kimseler öldürüldü, diğerleri esir edildi. Rasu-lullah @ bunu işitince: "Ey Allah'ım! Ha-lid'in işlediği günahtan kendimi suçlu buluyorum." dedi ve öldürülen kimseler için kan bedelini ödemek ve diğerlerinin kayıplarını karşılamak için Ali b. Ebî Talib'İ gönderdi. (İbni Sa'd, s. 182-183). Uyeyne b. Hisn el-Marazî'nin Benî Temim seferinde on bir erkek, on bir kadın ve otuz çocuk ele geçirildi, ancak şeflerinin Medine'ye gelip Rasul @'a müracaat etmesi üzerine hepsi iade edildi. Tayy seferinde Adiy b. Hatim'in kızkar-deşinin de içinde bulunduğu birçok savaş tutsağı alındı, Medine'ye getirildiklerinde fidye karşılığı serbest birakıldalır. Adiy b. Hatim'in kizkardeşi, fidyesini ödeyecek kimsesi yoktu. Rasulullah @ onu serbest bıraktı ve kendisine binek vererek evine geri yolladı.
Tutsakların fidyesi konusunda sadece bir misal vardır. Bedir'de 70 kişi esir alındı, zenginler fidye karşılığı serbest bırakıldı. İçlerinden okuma-yazma bilenlere on müslüma-na okuma-yazma öğretmeleri şartıyla hürriyetlerini koruyabilecekleri anlatıldı. Hem fidye Ödeyemeyecek, hem de öğretemeyecek durumda olanlar karşılık gözetilmeksizin serbest bırakıldılar. Bedir Savaşı'nın dışındaki bütün olaylarda esirler serbest bırakılırken herhangi bir fidye alınmaksızın salındılar. Bütün bu seferler sırasında Rasulullah @'ın, artık hiçbir Arabın köle edilemeyeceği şeklindeki son prensibi açıklandı ki, bu da sonradan II. Raşid Halife Ömer tarafından bütün fethedilen ülkelere yayılarak bu ülkelerin yerleşik halkının köle edilemeyeceği şekline getirildi.
Genel Af
Mekke fethi esnasında Rasulullah @'ın ta-vırlarındaki âlicenaplık ve merhametin insanlık tarihinde bir eşi-benzeri yoktur. Mekke halkı on üç yıl boyunca Rasul @'a ve ashabına her türlü zulmü ve kötülüğü yapmış, Rasulullah @'ı öldürmeyi plânlamış ve yurdunu terkederek Medine'ye hicret etmesine yol açmış idi. Hatta Medine'de bile Rasul @ ve arkadaşlarını rahat bırakmayıp Rasulullah @'ı ve dinini ortadan kaldırmak için diğer Arap kabilelerinin desteğiyle sürekli akın ve saldırılarda bulunmuşlardı. O kadar çok cürüm işlemişler, o kadar çok suçsuz insan kanı akıtmışlardı ki, Kureyş ileri gelenlerine verilecek herhangi bir ceza hakettiklerinin yanında hafif kalırdı. Şimdi bütün bu insanlar on bin askeriyle Mekke'yi fetheden Rasulullah @'ın merhametine muhtaçtılar. Askerleri onun emrini bekliyordu; bir sözüyle Mekke sokakları kan ırmaklarına dönebilirdi. Ancak o şahsı için herhangi birinden öç almadı. O bütünüyle müşfik ve mağfiretli idi; Mekke halkı da bundan en çok istifade edenler oldu. Rasulullah @ onları toptan affederek 'Genel Af ilân etti. Silahlarını bırakanlar, Ebu Süfyan'ın evine sığınanlar, evlerine çekilip kapılarını kapatanlar veya Kabe'ye girenler, hepsinin güvenliği teminat altına alındı. Hiçbiri esir alınmadı, kan da akıtılmadı. Şüphesiz Allah Rasulü Muhammed @ insanlık için gerçekten rahmettir.
Genel Politika
Savaş esirlerine merhamet ve güzellikle muamele edilirdi; esaretleri süresince çalıştırılmazlardı. Devlete karşı isyan etmiş veya cinayet işlemiş olanlar dışındakiler öldürül-mezdi. Normal şartlar altında savaş esirleri için ölüm cezası hoş görülmezdi (Dr. Muhammed Hamidullah, Müslim Conduct of State, s. 215-221). Genelde müminler esir almaktan sakınırdı, kaçan düşmanı takip de etmezlerdi; ancak ne zaman esir edinseler vakaların çoğunda onları karşılıksız salıverirler, Bedir Muharebesi'nde olduğu gibi bazan da fidye karşılığı, ki bu durumda da fidye ödemeye güç yetiremeyenler karşılıksız olmak üzere, salınırlardı. Nitekim İslâm'da savaş esirlerinin kökleştirilmesi zorunlu bir davranış değildir, sadece düşmanın savaş gücünü imha etmek amacıyla izin verilmiştir, jvlüslümanların üstünlüğü yerleştiği ve barış ile nizam zulmün yerini aldığı zaman müminler savaş esiri almamışlardır. Bu husus Rasulullah @'ın, Arapların köleleştirilmesini yasaklayan emri ve bu emrin bir uzantısı olarak Hz. Ömer'in bunu fethedilen bölgelerin insanlarını kapsayacak şekilde değerlendirmesi ile desteklenmektedir.
Savaş esirleri, düşman elindeki müslüman savaş esirleriyle mübadele edilirler. Rasulul-lah @'ın hayatında da şartlara ve düşman elindeki esir sayısına bağlı olarak bir gayri müslim savaş esirinin bir mümin savaş esi-riyle değiştirilmesinin örnekleri vardır. Ebu Bekir'in Fazara seferinde esir edilen güzel bir kız, Kureyşliler tarafından "Mekke'de esir tutulan birkaç müslümanla mübadele edildi." (Sahih-i Müslim, Abdullah Sıddıkî'nin İngilizce Çevirisi, Cilt 3, s. 953).
Hemen burada zikredilmelidir ki, tutsakların askerler arasında dağıtılmasından önce İslâm kuvvetlerinin komutanı onlara en güzel olduğunu düşündüğü şekilde davranmakta özgürdür; ancak dağıtımdan sonra her askerin kendi payıyla ilgili rızası esastır. He-vazin kabilesi esirleri bu hususun güzel bir örneğini teşkil ederler. Rasulullah @ müminlere tutsaklarını salıvermelerini emretmedi, ancak ona uymak için kendi istekleriyle salıverdiler. Bu olay aynı zamanda, savaş esiri alma geleneğini azaltmak ve minumum hale getirmek için birçok tedbir olmasına rağmen İslâm'ın bu müesseseyi iptal etmediğini de gösterir.
Kölelik Müessesesi
Kölelik müessesesi ne İslâm tarafından başlatılmış, ne de bir müessese haline sokulmuştur. İslâm geldiğinde, o, zaten her kavmin sosyal sisteminde oluşmuş ve kökleşmişti. Genelde, halkın yaşantısının esaslı bir parçası haline gelen bu uygulamayı yasal düzenlemeler yahut sosyal reformlar durduramazdı. Bu müesseseyi büsbütün kaldırmak, yok etmek bir disiplin için ne pratik, ne de makul idi. Bu yüzden, İslâm statükoyu görünüşte kabul etti ve devam ettirdi, fakat kölelerin statülerini ve şartlarını ıslah etmek, onları özgür kılarak müminleri iyilik ve takvaya ulaşmalarını teşvik etmek için bir kısmının daha önce açıklandığı pratik tedbirler aldı. İslâm'da kölenin statüsü, sahibinin seviyesine yükseltilmiştir, öyle ki her ikisi de sosyal ve ekonomik yaşantılarında eşit haklardan faydalanırlar. Rasulullah @, izleyicileri olan müminlerin yiyecek, giyecek ve barınak hususlarında kölelerine kendileriyle eşit muamele etmelerini istemiştir. Ebu Zerr'in rivayetine göre Rasulullah @: "Allah kerdeş-lerinizi sizin idareniz altına koymuştur. Öyleyse, kim kardeşlerinin idarecisi kılınırsa onlara kendi yediğinden yedirsin, kendi giydiğinden giydirsin. Onlara güçlerinin yeteceğinden fazlasını teklif etmesin. Eğer ağır bir iş yaptıracaksa kendisi de yardım etsin." buyurdu. (Ebu'l Âlâ Mevdudi, el-Cihad fi'-İslam, Urduca sf. 253-262). Ebu Hureyre'-nin rivayetinde ise Rasulullah @, "Birinizin hizmetçisi (yahut kölesi) yemeğinizi hazırlar ve kokusu ile sıcağına yakın olduktan sonra size getirirse, sizinle oturtup birlikte yesin; ancak eğer topluluk çok. yemek de miktarca az ise ona bir-iki lokma versin." buyurdu. (Mişkât).
Ebu Hureyre'nin diğer bir rivayetinde Rasulullah @, şunları söylemiştir: "Söylediklerinde masum iken kölesini suçlayan kişi kıyamet gününde cezalandırılacaktır." İbn-i Ömer de Rasulullah @'dan şunu rivayet eder: "İşlemediği bir suç nedeniyle hizmetçisini (yahut kölesini) tokatlayan veya döven kişi için keffaret borcu onu azad etmektir." Ebu Mes'ud el-Ensarî demiştir ki: "Kölelerimden birini döverken ardımdan 'Ebu MesL ud: Bil ki, Allah senin üzerinde, senin kölelerinin üzerinde olduğundan daha fazla güce sahiptir.' diye bir ses işittim. Dönüp Allah'ın Rasulünü gördüğümde 'Ey Allah'ın Rasulü, Allah'ın rızası için o şu andan İtibaren hürdür! dedim. 'Eğer bunu yapmamış olsaydın, ateş seni kaplayacaktı.' şeklinde cevap verdi." (Ebu'l Âlâ Mevdûdi, *E1-Cihad fi'1-İslam', Urduca, sf. 253-262). "Köle" olarak çağırıldıklarında kendilerini küçültülmüş, hakaret edilmiş hissederler. Bu sebeple, Rasulullah @, ashabına "kölem" yahut "cariyem" diye hitap etmemelerini, yerine "oğlum" yahut "kızım" diye seslenmelerini öğütlerdi. Kölelerin de sahiplerine "Rabbim" dememelerini isterdi, çünkü sadece Allah, insanların Rabbidir.
Ebu Bekir, Rasulullah @'dan rivayet eder ki: "Elinin altında bulunanlara kötü davranan kişi Cennet'e giremeyecektir." Abdullah'ın b. Ömer'in rivayetinde: "Bir kimse Rasulullah @'a gelip: 'Ey Allah'ın Rasulü, bir köleyi ne kadar sık affetmeliyim?' şeklinde sual yöneltti. Rasulullah @ da cevap vermedi. Soruyu soran kişi sorusunu üç kez tekrarladıktan sonra Rasulullah @'ın cevabı 'Onu günde yetmiş kez affet' oldu." Diğer bir zaman Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Kölelerinize çocuklarınız gibi cömertlikle muamele edin ve yediklerinizden yedirin." Ebu Hureyre' nin rivayetine göre Rasulullah @: "Size kimlerin günahkâr olduğunu haber ve-reyİm. Onlar yalnız başlarına yerler, kölelerini döverler ve onlara yardımdan sakınırlar?' demiştir. (Mişkât).
Ali b. Ebî Tâlib şöyle söylemiştir: "Allah'ın Rasulü bana kardeş olan iki genç hediye etti. Ben de bunlardan birini sattım. Sonradan bana 'Adamın ne oldu, Ali?' sorusunu yöneltti, sattığımı söylediğimde 'Onu geri al! Onu geri al!' dedi." Bir cariyeyi çocuğundan ayıran kişi, Rasulullah @'ın bunu yasaklaması üzerine hareketini düzeltip bir daha cariyeyi çocuğundan ayırmadı. Abdullah b. Mes'ud, tutsakların getirildiğinde Rasulullah @'ın aileleri bölmekten hoşlanmadığı için onları ailecek dağıttığını anlatır. (Mişkât). Rasulullah @ köleleri ile evlenmek isteyenlere kolaylık gösterir, fakat boşanmalarında güçlük çıkarırdı. Bir şahıs cariyesini evlendirmiş, sonra da onu kocasından ayırmak istemişti. Cariye Rasulullah @'a şikayette bulundu, Rasulullah @ da mescidde kalkarak, "Size ne oluyor da köleleri evlendiriyor sonra da ayırıyorsunuz? Evlenme ve boşanma hakkı sadece kadın ve kocaya aittir." buyurdu. Ebu Zerr acem bir köleye kötü sözler söylemiş, o da Rasulullah @'a bu hususta şikayette bulunmuştu. Rasulullah @, Ebu Zerr'i azarladı ve "Sende cahiliyetten halâ bir parça var. Köleleriniz kardeşlerinizdîr, Allah onları sizin idarenize vermiştir. Mizacınıza uymuyorsa satın, ancak Allah'ın yarattıklarına zarar vermeyin. Yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin. Güçleri yetmediği şeyleri teklif etmeyin. Şayet ağır bir iş teklif ederseniz, onlara yardım ediniz." buyurdu. (Mişkât).
Her ne zaman kendisine köle ulaşsa onları serbest bırakırdı; ancak onlar kendilerini Resul @'ın merhameti ve cömertliğinden kurtaramazlardı. O, kölelere karşı son derece merhametli İdi; vefatından önceki son vasiyetlerinden biri, "Köleler hususunda Allah-tan korkun." idi. Bu merhametin bir sonucudur ki, birçok gayri müslimlerin köleleri kaçarak ona sığındılar. Rasulullah @ da daima onlara hürriyetlerini verirdi. Savaş ganimetleri dağıtılırken köleler de kendilerine düşen gerekli payları alırlardı. Yeni özgür kılınmış kişiler herhangi bir varlığa sahip olmamaları nedeniyle hisselerine ilk kavuşanlar olurdu.
Bu yüzden İslâm'daki kölelerin statüsünü diğer uygarlıklarda olanla karıştırmak yanlıştır. Terim olarak, 'köle' ismiyle nitelenebilirler, ancak pratikte, sahipleri ile eşit ve onların kardeşleri olarak muamele görürler. Sahibinin, kızını kölesiyle evlendirdiği sonra da onu kendi mülkiyetine mirasçı kıldığı başka bir uygarlık var mıdır? İslâm uygarlık tarihi bu tür örneklerle doludur. Rasulullah @, kendi yeğenini özgür kıldığı kölesi Zeyd b. Harise'ye verdi. Sıradan insanlardan konuş-mayıp onların örneklerini bir tarafa bırakaK bile, kızlarını köleleriyle evlendiren birçok hükümdar vardır. Bir kiralın kızını kö-ı siyle evlendirmesi, ölümünden sonra da kölenin bu kiralın halefi olması nedeniyle kuucuları kıral kölesi olan ve 'köle hanedan-1,5ı1 olarak bilinip Hindistan'ı yöneten bir nanedanhk vardır.
İslâm uygarlığında kölelik kavramı normalde sahip olduğundan bütünüyle farklı bir anlama sahiptir. Hatta bu lafzî kavram bile İslâm devleti tarafından alınan, yukarda da gözden geçirilmiş olan tedbirler vasıtasıyla yavaş yavaş ortadan kayboldu. İnananlar sadece takvah olmak için değil, aynı zamanda zayıflıklarının ve hatalarının kefareti olarak köleleri serbest bırakmaya teşvik edilmişlerdir. Manevî arınma ve başarıya ulaştıran, ancak zor ve sarp olan yolu izlemeleri için yönlendirilirler. "Fakat o, sarp (olan) yokuşa göğüs geremedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bİr boynu (kölelik zincirinden) çözmek (özgürlük vermek)tir!' (30: 11-3). Ayet, bu tür meselelerde ahlâkî eğitimin önemini açıkça ortaya koymaktadır. İslâm, insan karakterini öyle bir noktaya iletir ki, kişi insanca olanın dışında bir tarzla insanoğluna ilişkiye girmekten tiksinip kaçınır. Bütün insanlık aynı ana-baba'dan gelir ve bu yüzden hepsi kardeştirler; Allah'ın nazarında eşittirler (49: 10-13). Fertler arasında bir ayırım yoktur. Çünkü onlar aynı insan ırkının üyeleridirler. Böyle olduklarından birbirlerine eşit davranmak zorundadırlar. Toplumdan kölelik kurumunu yavaş yavaş yok edecek yolu açan bu duygu ve şuur, İslâm ahlâk eğitimiyle inkişaf eder. Başka bir uygarlık veya hayat şekli bu uygulamayı toplumdan söküp atmak için İslâm'dan daha fazlasını yapmış değildir. İslâm bütün bunları, gönül rızası ile yapılan çabalarla; insan-'ar arasında ayırım, kötü muamele ve adaletsizlik için tiksinti oluşturarak, sosyal, ekonomik veya politik pozisyonlarına göre değil, fazilet ve takva ile insan onur, şeref ve statülerini yükselterek başardı.
Bütün bunlara ek olarak, kölelik müessesesiyle ilgili statükoyu devam ettirmeyi gerektiren diğer faktörler de vardı (İbni Sa'd, s. 182-183) ki bunlar aşağıda sıralanmaktadır.
1- O dönemlerde tutsakların değişimi sistemi yoktu. Düşman müminleri yakalayıp köle olarak tuttuklarında, müminler de tutsakları köle olarak korumaktan başka alternatife sahip değillerdi. Düşman, esirlerin değişimi için müslümanlar tarafından ayarlandıklarında tutsakların şahmını için antlaşmayı ilk başlatan müminler olurdu. Rasulullah @ bu metodu düşmanın mutabık olduğu birkaç fırsatta kullandı.
2- Bazan savaş öyle cereyan ederdi ki, bir köy veya kasabanın tüm erkekleri ölür, kadın ve çocuklara bakacak hiç kimse kalmazdı. Bu şartlarda dul kadınları ve çocuklarını gözetmenin tek yolu onları muhafaza altına almaktı. Kadınlara koruma ve onur sağlamanın en iyi yolu müslümanların onlarla aile bağlan kurmalarına izin verip, onları ve çocukları ailenin üyeleri olarak himaye etmekti. Bu hem onları İslâm toplumunun saygın üyeleri yapar, hem.de bu durumlarda sıklıkla görülen ahlâksızlık ve zina kapılarını kapatırdı.
3- İslâm sadece şartlarının gerektirdiği durumlarda (47: 4 ve 8: 76) savaş esirlerinin alınmasına izin vermiş, onu emretmemiştir. Bu izni kullanıp kullanmamak müslüman-lara bağlıdır. Rasulullah @ zamanında düşmana karşı 78 sefer düzenlendi ve bunların çok az bir kısmında esir alındı. Çoğunda düşman kaçtı, müminler ne onları izlemek, ne de savaş esiri olarak almak için bir çaba gösterdiler. Savaş esiri aldıkları durumların çoğunda da onları serbest bıraktılar. Rasulullah @'ın bu uygulamaları halefleri tarafından da gerek şeklen, gerekse ruhen takip edildi. İkinci Raşit Halife Ömer döneminde birçok memleket fethedildi, ancak savaş esiri alınmadı. Sadece, çetin bir mücadeleden sonra fethedilen Mısır'ın bazı sakinleri savaş esiri yapılıp Medine'ye, halifeye gönderildiler, ancak halife onları serbest bırakarak memleketlerine gönderdi.
Böylece Rasul @ ve onun Raşit Halifeleri1 nin yaşantılarıyla sundukları örneklikleri, kölelik uygulamasının ne esaslı, ne en iyi, ne de en çok beğenilen olduğu, fakat esirlerin karşılıklı değişim geleneğinin yokluğunda zorunlu yol olarak kabul edildiğini ortaya koyar.
4- İslâm, mecburi hallerde sadece savaş esirlerinin köle yapılmasına izin vermiştir. Kadim çağlardan beri uygulandığı şekliyle özgür insanları yakalayıp köle olarak satmak, İslâm'da kesinlikle yasaklanmış ve lanetlenmiştir. Rasul @ buyurmuştur ki, "Kıyamet günü hasmı olacağım üç (tür) insan vardır; benim adıma söz verip sonra da haince hareket eden kişi; hür bir insanı satıp para alan kişi; bir kişiyi kiralayıp bütün işleri yaptırdıktan sonra ona ücretini ödemeyen kişi." (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, 'El-Cihad fi'1-İslam', Urduca, s. 253-262).
Gönüllü İlga
Yukarıdaki açıklamalar, zorunluluk altında ve lüzumlu zamanlarda İslâm'ın kölelik uygulamasına izin verdiği fakat niteliğini ve faaliyet alanını değiştiren reformları ortaya koyduğunu gösterir. Gerçekte, direkt reformun imkânsız olduğu yerde statükoyu devam ettirip, ondaki bütün kötülükleri kaldıran ıslahatları sunması İslâm'ın genel bir prensibidir. Uzun süreden beri uygulanan kökleşmiş gelenek nedeniyle kötülüğü bütünüyle birden kaldırmak imkânsızdı, fakat şeklini korurken ruhunu (özünü) değiştirerek İslâm onu kabul edilebilir bir sosyal yapıya çevirdi. Kullanılan yöntemler aşağıya sıralanmıştır.
(a) Takvalı Davranışlar... İslâm, bir köleyi hür kılan, yahut onun hürriyetini kazanmasına yardım eden fazilet ve iyilik hareketlerine büyük önem verir. Allah'ın rızası için müslümanları köle azad etmeye teşvik eden birçok Kur'an ayeti vardır (30: 11-13). Rasul @ ashabı arasında kölelere karşı sevgi bağlarının ve onları hür kılmak İstediğinin oluşması olgusunun güzelliğini çeşitli vesilelerle ifade etti. Bir kez bir bedevi gelip Rasul @\ sordu: "Ey Allah'ın Rasulü! Beni yapmamla cennete götürecek bir amel söylermisin?" Rasul @'m cevabı: "Kölelerini serbest kıl ve insanların boynundan kölelik yükünün kaldırılmasına yardımcı ol." oldu. Diğer bir hadisinde "Her kim bir mümini özgür kılarsa vücudunun her parçası o kölenin parçaları karşılığında cehennemden korunacaktır!' buyurdu. Bir başka vesileyle de şunları söyledi: "Her kim bir mümin canı serbest bırakırsa, bu onun cehennemden korunması için kefaret olur."
Kölelerini serbest bırakmalarında insanları daha fazla teşvik etmek için Rasul @ şu prensibi açıkladı:Ne kadar daha fazla değerli ve daha fazla sevilen köle azad edilirse, Allah nazarmdaki fazilet ve iyilik o kadar olacaktır. Rasui @'a Ebu Zerr sordu: "Hangi köleyi azad etmek daha eftaldir?" Rasulul-lah @ şöyle cevapladı: "Sahibi nezdine en pahalı ve insanlar nezdinde en çok sevilendir." Benzer şekilde kadın köleye iyi bir eğitim ve öğretim vermek, özgür kılmak, sonra da onunla evlenmek İslâm'da takva davranışı olarak mütalâa edilir. Ayrıca, İslâm çeşitli günahlar ve hatalar için kefaretler tayin etmiştir ki, köle azadı en büyük kefaret sayılır. Böylece, İslâm her yönüyle kölelerin salınmasını teşvik etmiştir.
(b> Güzel Muamele... Köleliğin kötü yönlerini azaltan diğer bir yol kölelere daha iyi muamele etmeyi teşvik etmektir. Rasul @ her zaman ashabına kölelerine iyi ve merhametli olmalarını emretti. Ashabını bu konuyla ilgili olarak sık sık azarladı. Kölelik çok eski bir müessese idi. Kölelerine kötü davranan ve döven insanların zihnini sık sık bozup, baştan çıkarmakta idi. Daha önce de söz konusu edildiği gibi kölelere kardeşlerimiz gibi davranılması üzerinde ısrarla durulmuştur. Süveyl b. Mukarrin, yedi kardeş olduklarını, en küçük kardeşlerinin sahip oldukları tek köleyi dövmesi üzerine Rasul'ün köleyi serbest bırakmalarını emrettiğini anlatıştır. Bütün bu direktifler kölelerin toplu-un üyeleri olarak rahat ve şerefli kalmala-rı içindir.
ic\ Kanuni Haklar... İslâm kölelere o kadar cok hukukî haklar vermiştir ki, onlar neredeyse hür insanlarla eşit hale gelmişlerdir. Ceza hukukunda hürlerle aynı güvenlik hak-kma sahiptirler. Bir köleyi öldüren, mal varlığını çalan, kadınlarının şerefine leke süren veya bedenî yaralanmalara yol açan kişi, ister hür ister köle olsun, bu suçlan hür insanlara karşı işlemiş gibi aynı şekilde cezalandırılır. Aynı şekilde, medenî hukuk onların mülkiyet hakkını tanır ve bunu kullanmakta onlara geniş bir yetki verir. Sahipleri bile onların mallarını rızaları dışında kullanmaya selâhiyetli değillerdir. Onlara bedenî zarar veremezler, onların hanım veya kızlarıyla gayri meşru ilişkiye giremezler.
Kanundan öte, İslâm toplumu onlara diğer üyeleriyle eşit statü verir. Sosyal hayatta onların statüsü hür bir insandan daha az veya daha aşağı değildir. Hayatın her sahasında; bilgi, siyaset, din, sosyal meseleler., vb., ilerlemenin bütün yolları onlara açıktır, köle olmaları onlar için bir engel teşkil etmez. Ra-sûlulkh @în halasının kızı Zeyneb, Rasûlul-lah'mazadlıkölesiZeydile evlendi. İmam Hüseyin cariye olarak getirilen Pers prensesi ile evlendi. İmam Zeynel Âbidin bu cariyeden doğmuş olup, nesli, İslâm'ın güzideleri arasında en mükemmel olanı sayılır. Tabiin'in ileri gelenhukukçuları arasında yer alan Salim b. Abdillah ve Kasım b. Muhammed b. Ebu Bekir'in anneleri cariye idi. Tabiin'in liderlerinden ve bir mistik disiplin sahibi imam Basri bir kölenin oğlu idi. Tabiin'in mümtaz şahsiyetlerinden sayılan ünlü mu-haddis Muhammed b. Sayr'in yine bir kölenin oğlu idi. İmam Malik'in hocası Nâfi, Abdullah b. Ömer'in kölesi idi. Önde gelen müçtehidlerden Ebu Abdurrahman Abdullah b. Mübarek, Mübarek isimli bir kölenin oğludur. Müfessirlerin imamlarından biri olan İkrime bir köle idi. Ünlü siret yazan Muhammed b. İshak, Yaser isimli bir kölenin torunu idi.
İmam Muhiddisin Alâ b. Ebî Rebah, Yemenli imam Tâvûs b. Keysân, Mısırlı İmam Yezid b. Habib, Suriye'li İmam Mekhul, Cezayirli İmam Me'mun b. Mehran, Horasanlı İmam Dihak ve Kûfeli İmam İbrahim Nefaî gibi İslâm edebiyatının ünlü isimleri hep köle idi. Selman-ı Farisî de bir köle idi ki Hz. Ali, onun hakkında "Ehli beytten birisidir:' der^ di. Hakkında Hz. Ömer'in sık sık "Bilâl, efendimizin kölesidir, bizim ise efendimiz-dir." dediği Bilâl, Habeşli bir köle idi. Hz. Ömer tarafından yerine namaz kıldırması istenilen Suheyb, Romalı bir köle idi. Hz. Ömer'in ölümü esnasında "Eğer bugün yaşıyor olsaydı, onu hilâfet makamına aday gösterirdim." dediği Salim, Ebu Huzeyfe'nin bir kölesi idi. Bir köle çocuğu olan Usame b. Zeyd, hayatının son günlerindeki Rasul @ tarafından müslüman kuvvetlerin komutasına atandığında Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğerleri bu orduda onun komutası altında idiler.
Kölelere gösterilen bu hürmet, ahlâkî eğitim ve manevî öğretim vasıtasıyla İslâm tarafından ortaya konan reformların sonucu idi. îs-lâmî canlılığın zayıfladığı sonraki dönemlerde bile, köle olmalarına rağmen iki nesil boyunca Hindistan'ı yöneten Kurbeddin Ay-bek, Şemsettin İletmiş ve Gıyasettin Balaban gibi isimlere rastlamaktayız. Zamanın en büyük hükümdarlarından olan Gazneli Mahmud, bir Türk köle ailesine mensuptu. Mısır'ı yüzyıllarca yöneten Memlük'lerin isimleri bile onların köle oldukları fikrini verir.
Bir gerçeği tekrar edelim; İslâm, kölelik müessesesinin niteliğini ve gayesini bütünüyle değiştirdi; bunu Avrupa ve Amerikalıları da kapsayan diğer uluslar tarafından uygulanan kölelikle karşılaştırmak kesinlikle yanlıştır. İslâm uygarlığında köle olmak ne bir lekedir, ne de İlerleme yoluna bir engel. Köle, her mevkiye yükselebilir, hatta sahibinin kızıyla evlenerek kral bite olabilir. Öyleyse, onlar kelimenin bugün Batı'da kullanılan sıradan anlamıyla 'köle' olarak isimlendirilemezler. Öğrenim, din, siyaset, vs. kapsayacak şekilde hayatın her yönünde önderler olabilen, hükümdarlık yahut ordu komutanlığı yapabilen insanlara kim 'köleler' gözüyle bakabilir. Eğer bu 'kölelik' ise o halde hürriyet nedir?
İslâm'ın kölelik kurumunu nasıl ıslah edip, onu artık kölelik ve özgürlüğün ayırt edilmesi zor olan bir seviyeye yükselttiği böylece anlaşılmış oldu. Şüphesiz 'kölelik' kelimesi kaldı, ancak yapısı bütünüyle değişti. (Ebû'l Alâ Mevdûdi, 'El~Cihad fi'1-İslâm', Urduca, sf. 253-262).
KISIM 16
ANTLAŞMALAR
Rasulullah @ yerel kabileler ve Arabistan yarımadasını çevreleyen devletlerin yöneticileriyle birçok antlaşmalar yapıp, bu antlaşmaların şartlarına titizlikle bağlı kaldı. Antlaşma yaptığında, hiçbir zaman antlaşmayı ilk ihlâl eden olmadı. Bu onun politikasının önde gelen prensiplerinden biri idi. O, her zaman sözlerine ve antlaşmalarına riayet eder, takipçilerine de böyle davranmalarını tavsiye ederdi. Şöyle dediği rivayet olunur; "İman eden söz verdiğinde yerine getirir, münafık ise söz verdiğinde ihanet eder." Komutanlarına daima emanı bozmamalarını emrederdi. Kur'an buyurur ki: "Ey iman edenler! Bağlandığınız sözleri yerine getirin." (5: 1). Antlaşma ve ahitin mükellefiyetleri, fertlere verilen vaadlerin çok ötelerinde öneme sahiptir. Bu yüzden Kur'an-ı Kerim bunlara riayet edilmesi üzerinde ısrarla durur: "Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan veliler edinmeyin. Şayet yine yüz çevirirlerse, artık onları tutun ve her nerede ele geçirirseniz öldürün. Onlardan ne bir veli edinin, ne de bir yardımcı. Ancak sizinle aralarında antlaşma bulunanlara sığınanlar hariç." (4: 89-90).
Ayete göre İslâm Devleti'nin antlaşmaya bağlı taahhütleri olan bir ülkeye sığınmadıkları müddetçe bu tür münafıkların kanı meşrudur. Eğer sığınırlarsa müminlerin onları takip etmeleri yasaklanmıştır. Bu onların kanının kutsallığından değil, yapılmış olan antlaşmanın ve bu antlaşmanın müeyyidelerinin dokunulmazhğındandır. İslâm Devleti her kayıt ve şart altında diğer devletlerle yaptığı antlaşmanın şartlarına bağlı kalmakla yükümlüdür. Kendisi ile antlaşman olduğu bir devletin topraklarına sığınan düşmanları takip edip öldüremez. Kur'an-ı Kerim, müminlere karşı savaşmayan ve tarafsız kalan insanların haklarına saygı gösterilmesini de. emreder: "Ancak antlaşma yaptığınız müşriklerden (antlaşmadan) bir şey eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka; artık onların antlaşmalarını süresi bitene kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, muttaki olanları sever." (9: 4).
Ancak antlaşma mükellefiyetlerinin daima karşılıklı olduğu unutulmamalıdır. Karşı taraf sadık kalırsa, müslümanlar da antlaşmaya riayet etmek zorundadırlar; benzer şekilde, karşı taraf ihanet edip antlaşmayı parçalamak için bir fırsat bekliyorsa, benzer davranışlarda bulunmaya müslümanlar da hak kazanır. "Eğer bir kavmin ihanet edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve âdil bir tutumla (onlarla olan antlaşmayı yüzlerine) at; gerçekten Allah ihanet edenleri sevmez:' (8: 58). "Öyleyse, onlar size dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın, şüphesiz Allah muttaki olanları sever. Evet (Allah ve Rasulü'nün yanında onların bir ahdi) nasıl olabilir ki? Eğer size karşı galip gelselerdi size karşı ne 'akrabalık bağlarını', ne de 'sözleşme hükümlerini' gözetip tanırlardı!' (9: 7-8). Diğer taraf mükellefiyetleri bozmadıkça İslâm Devleti'nin antlaşmayı saygıyla karşılayacağı şüphesizdir.
Rasulullah @, Medine'ye geldiğinde içerden ve dışardan pek çok meseleyle yüzyüze geldi. Kureyş'in saldırıları, Medine'nin yahudi-leri ve münafıkların ifsat ve İsyanlarıyla kar-şılaşiı. Medine'nin güvenliğini sağlamak ve Kureyş saldırılarına karşı savunma gücünü artırmak için yahudiler ve diğer Araplarla farklı niteliklere sahip muahedeler ve paktlar yaptı. Rasul @ Medine civarındaki kabilelerin elinden geldiğince dostluklarını kazanmaya, onlarla dostluk antlaşmaları ve Paktları yahut en azından herhangi bir ta-ra'ı destekleyip onlar için savaşmamalarını sağlayan antlaşmalar yapmaya çalıştı. Bun-lar vasıtasıyla, o, Kureyş'e karşı şümullü konumunu, en azından siyasî pozisyonunu pekiştirmeyi başaracaktı. Rasul @, hicretin ilk yılında el-Ebva seferinde, Medine şehir sınırlarında ve Medine'den yaklaşık 8 mil uzaktaki Benî Damra kabilesinin şefi ile tarafsızlık antlaşması imzaladı. "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu Muhammed'-in Benî Damra'ya hitaben (yazılmış) bir vesikasıdır." sözleriyle Rasul @ adına yazılan bu tarafsızlık belgesi, Rasul @'ın Benî Damra'ya, Benî Damra'nın da Rasul @'a karşı savaşmayacağını; Rasul @'a karşı ordu hareket ettirmeyeceklerini ve onun düşmanlarına yardım etmeyeceklerini tesbit ediyordu. Diğer taraftan canlarının ve mallarının teminat altına alınacağını; bir saldırı olduğunda onlara yardım edileceğini ve müslümanların din adına savaşmaları dışında yardıma çağrıldıklarında Rasul @'e yardım edeceklerini hükme bağlıyordu. (İbni Sa'd,Tabakat -Şibli Nûmanî, Siret-en-Nebi).
Hicret'in 2. yılında Zu'1-Uşeyre seferinde Medine'den yaklaşık 9 mil uzaktaki Benî Müdlic ile benzer bir antlaşma sonuçlandırıldı. Bu kabile Benî Damra'nın müttefiki idi, bu yüzden bunlarla antlaşma imzalamak güç olmadı. Aynı sıralarda Medine'den 30 mil uzaktaki Benî Cüheyne kabilesi ile de Benî Cuheyne'nin her iki tarafla (Mekke ve Medine'de) eşit ilişkilerde bulunacağı ve savaşta birini desteklemeyeceği şeklinde bir tarafsızlık antlaşması yapıldı. (Siret-en-Nebî). Aynı yıl Kızıldeniz kıyısında yaşayan Benî Gı-far ile de bir antlaşma imzalandı. Rasulullah @, kendisine yapılan herhangi bir saldırıda yardım etmemeleri şartıyla, onlara karşı yapılacak bir saldırıda yardımda bulunma teminatı veriyordu. Rasul @, Medine'ye geldiğinde Medine civarında yaşayan üç yahu-di kabilesiyle ortak savunma paktı oluşturarak, statüsünü pekiştirdiğini daha önce zikretmiştik.
Benî Damra İle Sulh
1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2- Bu Allah'ın Rasulü Muhammed'den Benî Damra'ya hitaben (yazılmış) belgedir.
3- Onların canlan ve malları korunacaktır.
4- Dışardan zalimane bir saldırı karşısında yardım olunacaklardır.
5- Müminlerin Allah yolunda savaşmaları dışında, denizde (bir tüy) ıslanıncaya kadar su bulunduğu müddetçe onların Rasule yardım etmeleri zorunludur.
6- Bu hususlarda onlar Allah ve Rasulü'nün güvencesine sahip olacaklardır.
7- Antlaşmalara sadık kalıp, sözlerini ihlâlden ve kötülükten sakındıkça yardım olunacaklardır. (İbni Sa'd, a.g.e., Şibli Numanî a.g.e. Dr. Muhammed Hamidullah 'Political Life of the Prophet' Urduca, s. 361-376).
Benî Cüheyne İle Sulh
Benzer bir pakt Benî Cüheyne adına kabilenin liderlerinden Mecdî b. Amr ile tanzim edildi. Anlaşma şu maddeleri kapsıyordu:
1-Onların canları ve mallan himaye altına alınacaktır.
2-Din ve aile sebepleri ile yapılanlar müstesna, kendilerine zulm edenlere veya harp edenlere karşı onlara yardım edilecektir.
3-Göçebe olan mensupları antlaşmanın maddelerini gözetir ve sözlerini ihlâl etmekten sakınırlarsa, aynı haklardan yararlanacaklardır.
4- Bütün yardımlar, gerçekte, Allah'tan beklenir. (Sîret en-Nebî)
Benî Ğıfar İle Sulh
Bedir Savaşı'na yakın zamanda imzalanan antlaşmanın maddeleri şunlardır:
1- Bu vesika Allah'ın Rasulü Muhammed ile Benî Ğıfar için yazılmıştır.
2- Onlar müslümanlarla birlikteymiş gibi sayılacaklar; müminlerle aynı hak ve vazifelerle mükellef sayılacaklardır.
3- Rasul canları ve mülkleri için Allah ve Rasulü'nün güvencesini taahhüt eden bu antlaşmayı imzaladı.
4- Tecavüz ile üzerine yürüyen düşmana karşı onlara yardım edilecektir.
5- Deniz ıslak kaldığı müddetçe, savaşın dinî olması müstesna Rasul onları yardımcı çağırdığında icabet edeceklerdir ve bu onların üzerine bir mükellefiyettir.
6- Bu belge cinayet karşısında adaletin yürütülmesini engellemeyecektir. (İbn-i Sa'd, a.g.e., Şibli Numanî a.g.e.)
Benî Eşcâ İle Sulh
Kabile Medine'nin kuzeyinde, Suriye'ye olan ticaret yolu üzerinde yer alırdı. Antlaşmanın esas maddeleri şunlardır:
1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2- (Bu), Nuaym b. Mes'ut b. Ruhayle el-Eşcaî'nin Muhammed'le yaptığı dostluk antlaşmasıdır.
3- Uhud dağı yerinde kaldığı ve deniz ıslatmaya devam ettiği müddetçe, o, Muham-med'e karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma üzerine dostluk antlaşmasını akdetmiştir.
4- Bu belge Ali tarafından yazılmıştır. (İbni Sa'd, a.g.e.)
Beni Huzâa İle Sulh
Yemen kaynaklı olup, Mekke yakınlarında ikamet eden bu kabile Muhammed @ ile dostluk ve yardımlaşma antlaşması yapmışlardı. Benî Bekr saldırdığında, Benî Bekr'in müttefikleri olan Kureyşliler de bunların katline katıldı. Böylece Huzâa'nın Rasul @'ın müttefiki olması nedeniyle Hudeybiye antlaşması bozuldu. Benî Huzâa ile yapılan dostluk ve yardımlaşma antlaşmasına göre müminler mütecavizin saldırısında onlara yardım etmekle yükümlüydüler. Canları ve mallan Allah ve Rasul @'m teminatı altında İdi. (Dr. Muhammed Hamidullah, a.g.e.)
Benî Eşlem İle Sulh
Benî Eşlem, Benî'Huzâa kabilesinin bir kolu idi. Rasul @ onlarla da aşağıdaki şartlarla antlaşma yapmıştır:
1- Onların üzerlerine haksız olarak saldıranlara karşı yardım edilecektir.
2- Rasul çağırdığında yardım etmek onlar için zorunludur.
3- Göçebeleri de mukim olanlarla aynı hak ve vazifelere sahip olacaklardır.
4- Nerede yaşarlarsa yaşasınlar muhacirlerle aynı haklara sahip olacaklardır.
5- Bu belge Alâ b. el-Hadramî tarafından yazılmıştır. (Dr. Muhammed Hamidullah, a.g.e.,)
Benî Abd B. Adiy İle Sulh
Benî Abd b. Adiy kabilesi de muhtemelen Hicret'in 5. yılında Rasul @ ile tarafsızlık ve ittifak antlaşması imzaladı. Bu kabile çok cesur ve savaşçı olup Mekke'nin civarında ya-şardı. Rasul @'a da, Kureyş'e de karşı savaş-
mak istemediklerini, ancak diğer savaşlarda yardım etmeye hazır bulundukları şeklindeki mesajı bir heyetle birlikte Rasul @'a gönderdiler ki, bu teklifi Rasul @ da kabul etti.
Hudeybiye Banş Antlaşması
Ve Hicret'in 6. yılında Hudeybiye Barışı Ra sul @ ve Kureyş arasında izleyen şartlarla im zalandı:
1- Her iki tarafın da barışı koruyacağı ve diğerine musallat olmayacağı on sene süresince savaşın kaldırılması üzerinde antlaşülar. Kureyşliler ne müslümanlara karşı savaşacak, ne de müslümanlar üçüncü kişilerle savaşırken diğerlerine yardım edeceklerdir, fakat tarafsız kalacaklardın
2- Tarafsızlığı bozan gizli yardım hareketleri ve sadakatsizlik yapılmayacaktır.
3- Her kim antlaşma yapıp Muhammed'in ittifakına girmek isterse girebilir ve her kim Kureyş'le antlaşma imzalayıp, onlarla ittifaka girmek isterse girebilir.
4- Velisinin izni olmadan Kureyş'ten kim Mu-hammed'e gelirse Kureyş'e geri iade edilecek, fakat Muhammed'in ashabından (irtidad ederek) Kureyş'e gelenler iade edilmeyeceklerdir.
5- Muhammed ashabı ile bu yıl geri dönecek, gelecek yıl ashabı ile Kabe'ye girecektir. Burada üç gün kalabilecekler ve beraberlerinde yalnızca yolculuk silahlan olan kılıçları —kılıçlar kınlarında— bulundurabileceklerdir, (îbni Sa'd, Tabagat, s. 120-121).
Antlaşmanın şartlan açıkça Kureyş lehine idi; ashabın çoğunluğunun hoşuna gitmese de, müminlerin mesajlarını Kureyşliler ve diğer Araplar arasında yayabilmeleri için yeni ufuklar açan bu antlaşmaya Rasulullah @ olumlu yaklaşmıştı ve zaman bu antlaşmanın Muhammed @'m en büyük siyasî zaferi, hem de savaşla değil, barışla kazanılan siyasî zaferi olduğunu ispatladı. Bu antlaşmanın bir zafer olduğu Kur'an-ı Kerim'in şu ayetleriyle ifade edilir: "Hiç şüphesiz, biz sana apaçık bir fetih olarak (zafer yolunu tıkayan bütün engelleri ve kapılan) fethettik." (48: 1).
Hicret'in 9. Yılında, Tebük seferi esnasında müslümanlar Kayser Heraklius'un kuvvetleri ile yüz yüze geldiler, ancak Rasulullah @ civar bölgelerdeki hıristiyan liderlerle birkaç antlaşma yapmayı başardı. Medine'den 150 mil uzaklıkta bulunan Dûmet'ul Cendel hı-ristiyanlarımn reisi Ukeydir b. Abdi'l Melik el-Kindî ile Medine devletine cizye ödemeleri kaydıyla bir barış antlaşması yaptı. Ra-sul @ ona üzerinde başparmağının baskısı bulunan ve genel af lütfunu ihtiva eden bir belge verdi. Cerbâ ve Ezrub yahudileri de Ra-sul @'a gelerek benzer bir barış antlaşması imzalayıp Rasulullah @'a cizye ödemeyi kabul ettiler.
Eyle yahudilerinin reisi Yuhanne b. Ru'be altın bir haç taşıyarak şahsen Rasulullah @'a gelip itaat edeceklerini bildirdi. Rasulullah @ onunla ahitleşip bir de mektup verdi ki, mektubun muhtevası şöyleydi: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu Allah'ın Ra-sulü Muhammed'den Yuhanne b. Ru'be ve Eyle halkına bir emniyet belgesidir. Onların gemileri ve deniz vasıtaları, karada ve denizde Allah'ın ve Rasulü Muhammed'in ve onlarla beraber olan Şam, Yemen ve Bahreyn halkının da teminatı altındadır. Onların herhangi birinden bir hades zuhur ederse, mal ve servetleri kendilerini kurtaramayacaktır, zapteden müminler için güzel bir ganimet olacaktır. Eyle halkının toprakları içinde akıp giden sudan onları menetmek helâl olmaz. Gerek karada, gerekse denizde gelip geçmekte oldukları yollarından onları men etmek de doğru değildir." (Muhammed Hü-seyn Heykel, 'The Life of Muhammed', sh. 449).
Rasulullah @'ın ordusunun korkusundan Bizans kuvvetlerinin ülke içlerine çekilmesi Medine'nin siyasî moralini, kuzey ve doğuda Roma ve Pers nüfusu altındaki bölgelerde Medine'nin faaliyetlerini destekleyen önemli bir etkisi oldu. Müslümanların etkinliği Arap Yarımadası'nın sınırlarının dışına taştı; artık sınır bölgelerinde yaşayan kabileler hıristiyanlar ve araplar Medine ile dostça ilişkilere sahip olmayı tercih ediyorlardı, liderlerinin çoğunluğu himaye için Rasulullah @ ile antlaşmalar yapıyorlardı.
Peygamber @ Medine'ye döndüğünde Zîrû-ayn, Meâfir ve Hemdân kabilelerinin de mensubu olduğu Himyer kıralhklanndan bir heyeti kendini bekler buldu. Cevaba yazdığı mektupta şunları beyan etti: "Ben kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'ın size hidayet vermesi ile mesulüm. Bizans diyarından dönerken elçileriniz Medine'de bize ulaştı. Tarafınızdan gönderdiğiniz ve haber verdiğiniz hususu bana bildirdiler. Bize îslâm-ınızı ve müşriklerle aranızdaki mukaletenizi haber verdiler. Allah hidayeti İle size yol göstermiştir. Şayet ıslah olmuşsanız Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederseniz, namaz kılarsanız, ganimetlerden Allah'a ve Rasulü'ne ait 1/5 hamsu ve safiyyi ayırırsanız... İşte bunlar müminler üzerine Allah'ın farz kıldıklarıdır. Daha fazlasını vere», kendine iyilik etmiş olur. Kim bu ahkâmı yerine getirir, İslâmlığını açığa vurur ve müşriklere karşı müminlerin yanında yer alırsa, o müminlerden olur. Onlar lehine olan onun da lehine, onların aleyhine olan onun da aleyhindedir. Yahudilerden ve hıristiyanlardan kim İslâm'ı kabul ederse, o müminlerdendir. Onlar lehine olan onun da lehine, onlar aleyhine olan onun da aleyhinedir. Kim yahudiliğinde ve hıristiyanlığında devam ederse ondan men olunmazlar, ancak cizye vermeleri gerekir... Kim bunu Rasul'e eda ederse onun için Allah ve Rasulü'nün zimmeti vardır. Kim de bundan sakınırsa o da Allah ve Rasulü'nün düşmanıdır.
Seni kutluyor ve Himyer halkına hayırlı muamele etmeni emrediyorum, ihanet etmeyiniz, yanlışlığa düşmeyiniz. Rasulullah sizin hem zengininizin, hem de fakirinizin dostudur. Şüphesiz ki zekât, Muhammed'e ve ehli beytine helâl değildir; o bir zekâttır ki, onunla fakir müslümanlara ve yolda kalmış olanlara yardım edilir... Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun." (İbni İshak, "The Life of Muhammed")
Rasulullah @, Amr b. Hazm'ı şu direktifleri taşıyan bir mektupla Yemen halkına gönderdi: "Bu Allah ve Rasulü'nden açık bir uyarıdır. Ey inananlar, ahidlerinize sadık olun. Bu emirler Allah Rasulü'nden Amr b. Hazm'a, onu Yemen'e gönderirken verilmiştir. Rasul @ tüm yaptıklarında takvayı gözetmesini ister,çünkü Allah hayırda bulunanlarla ve takva ehliyle beraberdir ve o hakla davranılmasını emreder, tıpkı Allah'ın kendisine emrettiği gibi. Ve o insanlara güzel haberi vermeli ve buna uymalarını emretmeli-dir. Kendi isteğiyle samimi olarak İslâm'a dönen ve müslüman olan, İslâm dinine itaat eden yahudi veya hırisüyan artık müslüman-dır. Onların sahip olduğu hak ve vazifelere sahiptir. Her kim de yahudiliğini ve hıristi-yanlığım sıkıca korursa ondan men olunamaz. Erkek ya da kadın, köle ya da hür her yetişkin bir altın dinar ya da eşdeğerini elbise olarak ödemelidir. Kim bunu eda ederse Allah'ın Rasulü'nün ve bütün inananların zimmetine sahiptir." (İbni İshak, a.g.e).
İslâm'ın bölgede hızla artan etkinliği karşısında Umman ve Bahreyn kolonileri Perslerle o,lan ilişkilerini kestiler ve Allah Rasulü ile antlaşma imzalayarak müslümanlara katıldılar.
Necran Halkı İçin Rasulullah @'m Himayesi
1- Allah'ın Rasulü Muhammed'den Necran halkına.
2- Necran halkı kendileri için tayin edilen sabit orana uygun olarak her çeşit meyveden, tahıldan ve sürüden Rasul'e cizye Ödeme yü-kümlülüğündedirler.
3- Onlardan her ne alınırsa —zırh, at, deve veya eşya— tesbit edilen hesaba göre alınacaktır.
4- Yemen'le müslümanlar arasında bir savaş durumunda Necran halkı 30 zırh, 30 at ve 30 deve vereceklerdir.
5- Onlardan ödünç alınan şeylerde herhangi bir zarar ya da kayıp benim elçilerim tarafından ödenecektir.
6- Necran halkının ve mahiyetinde bulundurduklarının hazır bulunsun ya da bulunmasın canlan, malları ve İnançları Allah Rasulü'nün korunması altındadır.
7- İbadet yerleri ve dinî hürriyetleri de korunacaktır.
8- Piskoposlardan, rahiplerden ve savaş kaçkınlarından hiçbirinin yeri değiştirilmeyecek-tir.
9- Statüko titizlikle korunacaktır, mülkiyetlerinde her ne varsa ister bol, ister kıt olsun değiştirilmeyecektir.
10- Ne faizin yer aldığı herhangi bir iş yapmaya, ne de cahiliye (günlerinde dökülen) kan davalarını ortaya sürmeye haklan vardır.
11- Onlardan birisi bir hak talebinde bulunursa, mesele aralarında adaletle halledilir. Ne haksızlık yapmalarına, ne de onlara haksızlık yapılmasına izin verilir.
12- Baskı ve zorlama olmaksızın kendi istekleriyle dürüst hareket etmeleri şartıyla bu belgede zikredilenler Rasul Muhammed'in sorumluluğu ve Allah'ın ebedî koruması dadır.
Şahitler: Ebu Süfyan b. Harb, Gaylan Amr, Benî Nasr'dan Mâlik b. Avf, Akra b. Habis, Billİ'nin kardeşi Mesturu b. Amr, Muğire b. Şube ve Emir Mevla (Abdullah) Ebu Bekr. (îbni İshak).
Rasulullah @ Medine'nin üç yahudi kabilesiyle antlaşmalar yaptı, ancak onlar bu antlaşmayı ilk bozan taraf oldular. Benî Kaynu-ka, antlaşmalarını Bedir savaşı esnasında bozdu. Peygamber @ onlara giderek yükümlülüklerini hatırlattı, fakat onlar Rasul @'la küstahça konuşup, ona henüz gerçek savaşçı erkeklerle karşılaşmadığım söylediler. Benzer şekilde, Benî Nadir sözlerini Uhud Harbi sırasında çiğneyip müslümanların düşmanlarıyla gizlice antlaştılar. Rasulullah @ onlara gittiğinde, onu öldürmek için bir plân tasarladılar. Benî Kurayza daha iyi değildi. Antlaşmalarını Hendek Savaşı sırasında Medine muhasara altındayken bozdular. Rasul @'la olan antlaşmaları hatırlatıldığında küs-tahlaştılar ve düşmanca davranışlarını devam ettirdiler. Rasul @, kendi başlattıkları savaşta yenilgiye uğrattıktan sonra Hayber yahudİ-leri ile sulh yaparak 'barış içerisinde kaldıkları müddetçe burada yaşayabileceklerini ve eğer yıkıcı hareketlerle uğraşırlarsa, isyan ederlerse veya düşmanla antlaşırlarsa Hay-ber'den sürüleceklerini' anlattı. Onlar Hay-ber'de ikinci halife Hz. Ömer tarafından İslâm Devleti'ne karşı entrikalara tekrar başlamaları sebebiyle sürülene kadar yaşadılar.
Rasulullah @, Medine dışındaki yahudi kabileleri ile de çeşitli antlaşmalar yaptı, ancak bu antlaşmaların nitelikleri de aynı idi. Bu antlaşmalardan bazıları aşağıda gösterilmiştir.
Maknâ'h Benî Cüneyh'le Sulh
Bunlar Kızıldeniz kıyısında Eyle'ye komşu olarak yaşayan yahudi kabilesiydi. Rasul @ elçisini Maknâ halkına şu belgeyle gönderdi.
1- Bu mektubum size ulaşır ulaşmaz, sizler emniyette olacaksınız.
2- Sizin için Allah ve Rasulü'nün zimmeti vardır.
3- Şüphesiz ki Allah'ın Rasulü sizin bütün fenalıklarınızı ve hatalarınızı affetmektedir.
4- Size karşı hiçbir zulüm ve tecavüz olmayacaktır.
5- Allah'ın Rasulü sizi koruyacaktır, bizzat kendini koruduğu gibi.
6- Düşmanınızla barış sonucu elde ettiklerinizi, savaş ganimetlerinizi, dokumalarınızı, silâhlarınızı, yük hayvanlarınızı veya kölelerinizi Allah'ın Rasulü ve Rasulün elçisi tarafından bağışlananlar dışında Allah'ın Rasulü ile paylaşmak (sizlerin) hukukî bir mecbur iyetinizdir.
7- Siz hurmalıklarınızın mahsulünü, avladığınız balıkların ve eğirdiğiniz ipliklerin 1/4'ünü vereceksiniz; bundan sonra cizye ve angaryadan muaf tutulacaksınız.
8- Başınızdaki emîriniz ancak sizin aranızdan veya Rasulullah'ın ehlinden olacaktır. (İbni İshak, a.g.e).
Benî Ğadiy İle Sulh
1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2- Bu belge, Allah'ın Rasulü Muhammed-den Benî Ğadiy yahudilerinedir.
3- Üzerlerine vecibe olan sabit miktardaki cizyeyi ödeyeceklerdir.
4- İsyan etmeyecekler, sadakatsizlik de etmeyeceklerdir.
5- Onlar ülkeden sürgün edilemezler.
6- Onlar bu antlaşmayı gece ve gündüz bozacak değillerdir.
Halid b. Said tarafından yazılmıştır.
Benî Arız İle Sulh
1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2- Bu belge Allah Rasulü Muhammed'den Benî Arîz yahudilerinedir.
3- Onlar her sene hasad zamanı Rasul'e 10 vesk buğday, 10 vesk arpa, 10 vesk de hurma ödeyeceklerdir. (Vesk: Yaklaşık 200 kg. lık bir ölçektir.)
4- Herhangi bir saldırıya konu olmayacaklardır.
Halid b. Said tarafından yazılmıştır. (İbni İs-hak, a.g.e)
Ezruh Halkı İle Sulh
1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2- Bu, Allah Rasulü Muhammed'den Ezruh halkına belgedir.
3- Bu insanlar her sene recep ayında cizye olarak 100 dinar ödeyeceklerdir.
4- Bu insanlar Allah ve Rasulü Muhammed1 in himayesi altındadır.
5- Onlardan müslümanlara merhamet ve ihsanla muamele edenlere Allah kefildir.
6- Müslümanlardan biri tehlike karşısında onlara sığındığında onu emniyetle misafir edenler de Allah'ın kefaleti altındadır.
7- Kendilerinden bir hades zuhur etmedikçe, ortaya konan şartlara bağlı kaldıkları sürece emniyet altında olacaklardır. Herhangi bir ihlâl halinde Rasul onlara savaş açmadan önce, onları haberdar edecektir. (İbni İshak, a.g.e).
Cerbâ Halkı İle Sulh
Cerbâ halkı ile yapılan antlaşma hemen hemen Ezruh halkı ile yapılan mukavele ile aynıdır.
1- Bu, Rasul Muhammed'den Cerbâ halkına bir belgedir.
2- Onlar Allah ve Rasulü'nün emanı altındadırlar.
3- Her yıl recep ayında cizye olarak 100 dinar ödeyeceklerdir.
4- Allah onların kefilidir.
Medine'de Yahudilerle Yapılan Antlaşma
Rasulullah @'ın yaptığı en önemli antlaşma Medineli yahudilerle imzaladığıdır. Bu sadece bir antlaşma değildir, Rasul @ adına bir beyanattır. Antlaşma hem lider ve idareci olarak Rasulullah @'ın, hem de Medine İslâm Devleti' nin merkezi otoritesinin sürekli oluşmasını sağladı. Aynı zamanda ülkenin tek hukuk ve tek hukukî otorite ile yönetimini meydana getirdi. Bu antlaşmanın temel maddeleri şunlardır:
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
1- Bu kitap (yazı), Allah'ın peygamberi Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla, yine onlara sonradan katılanlar ve onlarla birlikte cihad edenler arasındaki ilişkileri düzenlemek için tanzim olunmuştur.
2- İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler.
3- Kureyşli muhacirler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile kan diyetlerini ve savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında makul bilinen esaslara ve adalet temeline göre ödemeye iştirak edeceklerdir.
4- Benî Avf'lar kendi aralarında âdet olduğu veçhile evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edecekler. Ve müslümanların teşkil ettiği harp esirlerinin fidye-ı necatını müminler arasında iyi ve makul bilinen kaidelere ve adalet esaslarına göre Ödemeye katılacaklardır.
5-8- Benî Sâideler, Benî Harisler, Benû Cü-semler ve Benî Neccârlar aynı şekilde davranacaklardır.
9-11- Benî Amr b. Avf'lar, Benî Nebit'ler ve Benu Evs'ler de benzer şekildedir.
12- Müminler kendi aralarında malî mesuliyet altında olanların fidye-i necatlarını ve kan diyetini borçlarını ödeyip, onları bu durumda bırakmayacaklardır.
13- Hiçbir mümin diğer bir müminin rızasına muhalif anlaşma yapmayacaktır.
14- Takva sahibi müminler, kendi aralarında ahlâksızlık, husumet, kötülük ve adaletsizlik çıkarmak isteyenlere karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evladı bile olsa hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.
15- Hiçbir mümin, bir kâfir yüzünden bir mümini Öldüremez: Bir mümin aleyhine bir kâfire yardım edemez.
16. Allah'ın zimmeti (himaye ve teminatı) bir tektir. Müminlerin en ehemmiyetsizlerinden birinin himayesi onların hepsi için hüküm ifade eder. Zira, müminler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlâsi (dostu, kardeşi) dırler.
17- Yahudilerden bize tâbi olanlar yardım ve eşitliği hak kazanırlar, zulme uğramazlar, düşmanlarına yardım da edilmez.
18- Müminler arasında sulh tektir, bölünmezdir. Müminler Allah'ın yolunda savaşırken hiçbir mümin ayrı bir barış anlaşması yapamaz.
19- Şartlar (bütün sulh antlaşmalarında) herkes için âdil ve eşit olmalıdır.
20- Harbe iştirak eden bütün (askerî) birlikler birbirleri ile münavebe edeceklerdir.
21- Müminler birbirlerinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını alacaklardır. Takva sahibi müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunanlardır.
22- Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canını himaye altına alamaz ve bir mümine karşı onunla ittifak edemez.
23- Herhangi bir kimse haksız yere bir müminin ölümüne sebep olur da maktulun velisi rıza göstermezse, kısas hükümlerine tâbi olur, Bu durumda bütün müminler bir kişi gibi ona karşı olurlar, ancak bunlara sadece bu kaidelerin tatbiki için harekette bulunmak helâl olur.
24- Bu sahife (yazı)de bulunanları kabul eden, Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan bir mümin için katile yardım etmesi ve onu barındırması helâl değildir. Allanın gazabı ve laneti kıyamet gününde ona yardım eden ve sığınacak yer sağlayan kimse üzerine olacaktır, ondan ne bir fidye, ne de bir tövbe kabul olunacaktır.
25- Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey (karar için) Allah'a ve Rasulü'ne götürülecektir.
26- Yahudiler, müminler lehine savaşa devam ettikleri müddetçe, savaş masraflarına iştirak edeceklerdir.
27- Benî Avf yahudileri müminlerle birlikte bir toplulukturlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendile-rinedir. Buna bizzat kendileri ve mevlâları dahildir. Yalnız, kim ki haksız bir fiil irtikap eder veya bir cürüm işlerse, o sadece kendine ve aile efradına zarar vermiş olacaktır.
28-35- Bu madde Benî Neccâr, Benî Haris, Benî Sâide, Benî Cüşem, Benî Evs, Benî Sa'lebe ve Benî Sa'lebe'nin bir kolu olan Benî Ceğne ve Benî Şüteybe'ye de aynen uygulanacaktır.
36- Sadakat, ihanete karşı bir korunmadır. Sa'lebe'nin mevlâları da Sa'labeler gibi mütalâa olunacaktır. Yahudilerin yakın dostları da bizzat yahudîler gibi kabul edilecektir.
37- İnananlardan hiç kimse Muhammed @'m izni olmaksızın savaşa çıkmayacaktır. Rasul de bir yaranın intikamının alınmasını engellemeyecektir.
38- Kendisine zulüm etmedikçe bir kimseyi öldüren, kendisini ve ailesini öldürmüş demektir.
39- (Bir harp vukuunda) yahudilerin masrafları kendi üzerlerinedir. Müslümanların-ki de kendi üzerlerine.
40- Bu belgede yer alan kimselerle savaşanlara karşı onlar aralarında yardımlaşa-caklardır.
41- Onlar karşılıklı danışma ve dayanışmada bulunmaya çalışacaklardır. Sadakat, ihanete karşı bir korunmadır.
42- Kişi müttefiklerinin yanlışlıklarından sorumlu değildir.
43- Zulmedene yardım edilmeyecektir.
44- Yahudiler, müslümanlarla birlikte harp ederken savaş bitene kadar masraflarını kendileri yüklenecektir.
45- Bu belgede yer alan kişiler için Yesrib Vadisi mukaddes bir yerdir.
46- Himaye altındaki yabancı(lar) haksızlık yapmadıkça, cürüm işlemedikçe bizzat himaye eden gibidir.
47- Bu sahifede gösterilen kişiler arasında muhtemelen çatışmaya yol açacak anlaşmazlık veya zıtlık oluştuğunda mesele Allah'a ve Rasulü Muhammed'e götürülmelidir. Allah bu belgeye en iyi ve en kuvvetli riayet edenlerle beraberdir.
48- Ne Kureyşüler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himaye altına alınmayacaklardır.
49- Antlaşma yapan taraflar, Yesrib'e saldırı halinde birbirlerine yardımcı olacaklardır.
50- Şayet yahudiler (müslümanlar tarafından) bir sulh akdine katılmaya davet olu-nurlarsa iştirak etmelidirler ve onlar aynı şeyi müslümanlardan isterlerse müminlere karşı aynı hakka sahip olacaklardır. Din hususunda girişilen savaş halleri müstesnadır.
51- Her bir kişi ait olduğu taraftaki hissesinden sorumludur. Evs yahudileri ve dostları bu belgede bulunan kimselerle aynı haklara sahiptirler. Sadakat, ihanete karşı korunmadır. Kazanan kendi nefsi için kazanmıştır.
52- Allah bu belgeyi uygun görür. Bu yazı haksız ve cürüm işleyen kişi ile ceza arasına engelleyici olarak girmez. Haksız ve zalim olmadıkça savaşa çıkan da, Medine'de kalan da emniyette olur. Allah iyinin ve takvalı kişilerin koruyucusudur. Muhammed Allah'ın Rasulü'dür.
Bu antlaşma Medine şehrinin siyasî yapısında köklü değişiklikler yapıp, ona yeni bir kimlik kazandıran tarihî bir belgedir. Bu belgenin temel başarıları aşağıda özetlenmiştir.
1- Belgede yer alan taraflara kesin haklar ve görevler verdi. Müminler (ensar ve muhaci-rûn), yahudiler, onların müttefikleri ve yardımcıları hepsi bu haklardan eşit olarak pay aldı. Bu yönüyle belge, Medine ve civar bölge insanlarının —hak ve sorumluluklarını tescil etmektedir.
2- Medine ve civar bölgede, Medine merkez yönetiminin etkinliğini kurdu.
3- Rasulullah @, bu andan sonra Medine halkının, yahudiler de dahil, tartışmasız yöneticisi ve lideri olarak tanınıyordu. Yasama, yürütme ve yargı yetkilerini elinde tutuyor ve her hususta nihai otorite oluyordu.
4- Yahudiler, Peygamber @'ı yalnızca hükümran olarak kabul etmiyorlar, aynı zamanda Medine'yi de Mekke gibi kutsal bir şehir olarak tasdik ediyorlardı. Rasul @'m hukukî hususlarda nihaî otoriterliğini kabul ediyorlar ve onun kararları hepsi tarafından kabul görüyordu.
5- Bu belge, politikaya asîl bir muhteva yük-lüyordu. Bütün materyalist ve seküler yaklaşımlara karşı olarak politikaya ahlâk disiplinini getiriyordu. Allah tüm otorite ve hukukun kaynağı, Muhammed @ da, O'nun Rasulü ve kulu olarak tanınıyordu.
6- Ülkede kanunun hakimiyetini sağladı. Tek olan o kanun ki sınıfları, inançları, ırkları ve renklerine bakılmaksızın herkese uygulandı. Muhammed @'ın şahsı bile bundan ayrı değildi. Herhangi bir şekilde kanuna müdahale kesinlikle yasaklandı. Müminler, yahudiler ve diğerlerine kanun önünde aynı biçimde muamele edilip, bir ayırıma gidilmedi.
7- Heterojen ve çok uluslu nitelikteki toplum yapısından bir toplum oluşturulması diğer köklü bir atılım idi. Dünyanın geri kalan kısmına karşı müslümanlar, yahudiler ve müttefikleri tek hukuk ve tek otorite ile tek toplum olarak birbirlerine kenetlendiler. Böylece birlik duygusu Medine halkının arasında vahdet ve dayanışma ruhunu olgunlaştırıp düşmanlara karşı sarsılmaz bir yapı oluşturmalarını sağladı.
8- Savaş durumunda Rasulullah @'ın müttefik kuvvetlerin baş komutanı olarak kabul edilmesini sağladı.
9- Herkese eşitlik, hareket özgürlüğü kazandırıp, onları insan kardeşliği bağı altında bir araya topladı. Onları eşit seviyeye getirdi; ensar ve muhacirûn, yahudiler ve müttefikleri siyasî ve kültürel olarak eşitti.
10- Savaş ve barış meselesini Medine merkezî otoritesininin temel meselesi yaptı, diğer bir ifadeyle başka bir kavme yahut otoriteye karşı savaş ilân etmek veya onlarla barış yapmak yetkisi bütünüyle Rasulullah @'a verildi. Yahudiler ya da diğerleri herhangi bir dış güçle ittifaka girmek, yahut onlara savaş ilân etmek yetki ve gücüne sahip değillerdi.
11- Askerî hizmet mecburî kılındı; her yurttaşın katılması gerekmekte idi.
12- Bollukta ve musibette olduğu kadar, savaş ve barışta da müslüman ve yahudilerin birbirlerine yardımcı olmaları zorunlu kılınıyordu.
13- Tüm hukuki işlemlerde Rasulullah @'ın kararı nihaî ve kesindi.
14- İntikam peşinde koşma yetkisi fertlerden merkezî yönetime aktarılıyordu. Fertler artık bundan sonra kanunları kendileri uygulamaya kalkışmayacaklar, merkezî yönetime gitmek zorunda kalacaklardı.
15- Belgede yer alan taraflara Kureyşlilere yardım etmek veya himaye sağlamak yasaklandı. Ancak antlaşmanın bu hususu yahu-dilerce uygulanmadı. (Dr. Muhammed Ha-midullah, 'The First Written Constitution İn the World\ s. 12-30).
Rasulullah @ İslâm Devleti'nde barış ve nizamın devamı için Arabistan'ın çeşitli mfts-lüman kabileleri ile de antlaşmalar yapmıştır ki, bunlardan bazıları aşağıda gösterilmiştir.
Dumetü'l-Cendel Yöneticisi Ukeydir İle Sulh
Ukeydir İslâm'ı kabul ettiğinde Rasul @ ona şu belgeyi gönderdi.
1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2- Bu Allah Rasulü'nden Ukeydir'e yazılan bir s ahi fedin
3- Su bakımından zengin olmayan, etrafı çevrilmemiş, ekilmemiş ve ihmal edilmiş bütün topraklar, zırhlar, tırnaklı hayvanlar ve kale Ukeydir'indir.
4- Etrafı duvarlarla çevrili hurma bahçeleri ve ekili topraklarda bulunan su kaynaklan Dumetü'l-Cendel halkına aittir.
5- Hayvanlarınız otlaklardan mahrum edilmeyecektir, 1/5 humusu Ödemek şartıyla zekât gerekmediği durumlarda sürüleriniz sayılmayacaktır; otlaklar size yasak edilmeyecektir.
6- Tamamıyla olgunlaşmış hurmaların dışında sizden (1/10 oranındaki) öşür alınmayacaktır.
7- Namazı zamanında kılacaksınız, zekâtı hakkıyla vereceksiniz.
8- Bütün bunlar için Allah'ın taahhüdü ve garantisi altındasınız. İyi niyetimizden ve ahde vefamızdan emin olabilirsiniz.
9- Buna Allah ve hazır bulunan müslüman-lar şahittir.
Hadramut Meliki Vâil b. Hucr İle Sulh
1- Rasul Muhammed'den Hadramut Meli-kî Vâil b. Hucr'a.
2- Sen İslâm'ı kabul ettin, bu yüzden ben, elindeki kaleleri ve toprakları sana bırakıyorum.
3- Senden 1/10 öşür alınır, bu esnada adalet sahibi iki zat da hazır bulunur.
4- Din kaim olduğu müddetçe sana zulmedilmez. Rasul ve müminler bu hususta sana yardımcıdırlar.
Bahtta Halkı İle Sulh
Bu belge Nahşal b. Malik el-Vâilî için yazıldı.
1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
2- Bu belge Allah Rasulü Muhammed'den Nahşal b. Mâlik ve İslâm'ı seçen Benî Vâil-li arkadaşlarınadır; namazı ikame edin, zekât ödeyin, Allah ve Rasulü'ne itaat edin. Rasul'ün savaş ganimetlerindeki hissesini ve 1/5 humusu Ödeyin; İslâm'a şehadet edin ve gayri müslimleri bırakın.
3- Hepiniz Allah'ın himayesi altındasınız. Allah'ın Rasulü Muhammed sizi her türlü zorbalıktan koruyacaktır.
4- Yurtlarından uzaklaştırılmamaları ve (ürünün 1/10) öşrünü ödememeleri onların hakkıdır.
Osman b. Affan tarafından yazılmıştır. (İb-ni İshak, a.g.e.)
Muttarif b. el-Kahin el-Bahilî ile Sulh
1- Bu belge Allah'ın Rasulü Muhammed'den Muttarif b. el-Kahin el-Bahilî'ye ve Bahila halkına.
2- Her kim kıraç araziyi ihya ederse o toprak artık onundur.
3- Her otuz sığır için bir sığır, her kırk koyun için bir yaşındaki bir koyun, her elli deve İçin altı yaşındaki bir deve ödemek halkınızın görevidir.
4- Tahsildarların otlak dışında zekât toplamaya yetkileri yoktur.
5- Bütün halkınız Allah'ın emanı altında güven içindedirler. (İbni İshak, a.g.e.)
Rasulullah @, Arabistan, Necran, Bahreyn ile Arap Yarımadasını çevreleyen kuzey, doğu ve güney bölgeleri müslüman ve gayri müslim halklarıyla birçok antlaşmalar yapıp, birlikte bulunmayı garanti etti ve antlaşmalarını bozmadıkça onlara hürmet gösterdi. Yaptığı bütün antlaşmalara sadakatle ve samimiyetle bağlı kaldı ve sadece düşmanla işbirliği yaparak ya da İslâm Devleti'ne karşı yıkıcı hareketlerle, antlaşmanın kendi paylarına düşen kısmını ihlâl eden kişilere karşı askerî eyleme geçti.
Kureyş Rasulullah @'la barış antlaşması yaptı, ancak antlaşmayı ilk bozan da onlar oldu. Yenilemek istediler, ancak Rasul @ Medine'ye bu amaçla gelmiş olan heyetleri ile görüşmeyi reddetti. Onun antlaşma yapıp,
sonra da bozduğu hiçbir örnek yoktur. Hedefi barış olduğu için ülkede bu amaçla antlaşmalar yaptı. Onu yurdunu terketmeye zorlayan, sonra da ona karşı savaş hazırlıkları yapan Kureyşlilerdi. Benzer şekilde, şehirde yaşayanlar arasında barış içinde birliği sağlamak için dış saldırılara karşı ensar ve ya-hudiler arasında konfederasyon oluşturulmasında ilk büyük adımı atan Rasul @'dı. Bu antlaşmanın şartlarını ilk çiğneyenler yahu-diler oldu. Rasulullah @, vecibelerini hatırlattığı zaman da, küstahça davranıp karşı koydular.
Bu tür antlaşmalarda hatırlanması gereken diğer bir husus da, karşı tarafın ihanetleri ortaya çıkar (8: 58) ya da antlaşmanın müeyyidelerini çiğner (9: 7-8) ise antlaşmanın açıkça yüzlerine fırlatılıp, artık barışın olmadığını onlara bildirme şartıdır. Ayete göre, yukarda zikredilen sebeplerle antlaşma iptal edilmek istenirse; "Açık ve âdil tutumla onların (metni) yüzlerine at"ılmalıdır. Diğer tarafın antlaşma şartlarına titizlikle,uygun şekilde uymadıklarını hissetseler yahut karşı tarafın antlaşmaya ilk fırsatta ihanet edeceklerinden korksalar bile antlaşmayı tek taraflı bir kararla sona erdirmek müminler İçin meşru değildir. Bu yüzden, ayet sanki hiç antlaşma olmamış tavrıyla karşı tarafa muamele edilmesini yasaklar. Diğer taraftan bu ayet müslümanlara diğerlerine karşı herhangi bir tedbir almadan önce onlara antlaşmanın sona erdiğini açık ifadelerle haberdar etme bağımlılığını getirir. Bu, karşı tarafın her nasılsa antlaşmanın halâ yürürlükte olduğu şeklinde bir yanlış anlayışını ortadan kaldırır.
Rasulullah @, devletler ve kabileler arası politikasında bu ayeti esas aldı. Buyurdu ki; "Bir toplulukla antlaşma yapmış kimse süresi bitene kadar onunla bağlıdır. Eğer zorlanırsa, o kimse antlaşmayı diğer tarafın önüne atsın ki, sonuçta her ikisi de eşit şartlarda bulunabilsin." (Ebû'1-Âlâ Mevdûdi "The Meaning of the Qur'an). Diğer bir hadisinde ise, bu prensibi bütün diğer meselelere de şamil kıldı: "Haince davranmayın, size karşı hainlikte bulunana bile!' Ve bu prensibi müslümanların zihinlerine o kadar derin kazıdı ki, bu prensip onlarca hem lâfzen, hem de ruhen uygulandı. (Ebû'l Ala Mev-dûdi, a.g.e.) Ancak bu prensibin bir istisnası vardır. Karşı taraf antlaşmayı bilfiil, açıkça ihlâl ettiği durumlarda antlaşmanın bozulduğu ve fesh edildiği açıktır. Bu durumda "açık ve âdil bir tutumla antlaşmanın yüzlere atılmasına" gerek yoktur, çünkü karşı taraf yaptıklarıyla, antlaşmanın yeniden imzalanmadıkça bağlayıcı olmadığını açıkça göstermiştir. Burada dikkat edilmesi gereken durum, diğer tarafın zihinlerinde şüphe kalmaması için taraflardan birinin antlaşmayı çiğnemesi açık, apaçık olmalıdır.
Rasulullah @, yaptığı bütün ahitlerde bu prensibe titizlikle riayet etti. Medineli yahu-dilerin olaylarında, onlara karşılıklı mükellefiyetlerini hatırlatmak ye antlaşmayla ilgili statülerini belirlemek için ya şahsen gitti, ya da birini gönderdi. Antlaşmanın şartlarını ihlâl ettikleri her durumda bunu tekrarladı. Rasul @'a karşı, yahut antlaşmalarına dikkat etmediklerini hareketleriyle açıkça ortaya koydukları zaman, işte o zaman onlara karşı harekete geçildi. Buna ait tek istisna Kureyş'le olan Hudeybiye antlaşmasında görülür. Onlar müslümanların müttefikleri olan Benî Huzâa'ya sebepsiz yere saldırıp erkeklerini acımasızca öldürerek antlaşmanın şartlarım çiğnediler. Bu yüzden Rasulullah @ saldırıdan Önce onlara antlaşmanın iptal olduğunu haber vermeye gerek duymadı. Antlaşmayı ihlâl eden Kureyşlİlerin hareketleriyle ilgili aşağıdaki şartlar Peygamber @'ın misilleme hareketinin haklılığını ispat eder: "Birincisi Kureyş tarafından antlaşmanın ihlâli o kadar göze çarpıcı idi ki, ihlâlin olduğu hususunda kesinlikle bir şüphe yoktu. Antlaşmanın bittiğini ikrar ettikleri için Ebu Süfyan'ı Medine'ye antlaşmayı yenilecek için gönderdiler. Antlaşmanın sona erdiğini bilmeleri bir delil olmasına rağmen, yukardaki prensibin tek istisnasının ancak antlaşmayı ihlâl eden, bozulduğunu bilen ve bunu da ikrar eden kişilere karşı hükmetmenin haklı olduğunu göstermez. İhlâl herkes için berrak ve şüphenin ötesinde ise istisnanın haklılığı kabul edilebilir. İkincisi, antlaşmanın bozulmasından sonra Rasul @, sözüyle, davranışıyla ya da imâlanyla her ne şekilde olursa olsun antlaşmanın onlar tarafından bozulmasına rağmen halâ yürürlükte olduğunu imâ etmedi, ne de böyle anlaşılabilecek türde ilişkiyi devam ettirdi. Bütün rivayetler, Ebu Süfyan tarafından yapılan 'antlaşmayı yenileme tekliflerini' reddettiğini gösterir. Üçüncüsü, Kureyş'e karşı askerî harekâtta bulundu; savaş niyetlerini gizli tutarak dışa barış gösterisinde bulunmadı." (Ebû'l Ala Mevdudi, a.g.e.).
Bu şekilde Rasulullah @ kendi uygulamaları ile düşman bozmadıkça antlaşmalara hürmet edilmesini ve uyulması gerektiğini gösteren bir örnek oluşturdu. Karşı taraf bozarsa durumun icaplarına uygun olarak müs-lüman devlet ya yeni bir antlaşma imzalar ya da diğer gerekli tedbirleri alır. Yukarıdaki ayet (8: 58). İslâm DevletPnin dış politikasını yönlendiren genel prensipleri de ortaya kor.
1- Müslümanlar, önce kendileriyle antlaşan-lar, sonra da çıkarlarına uygun düştüğü için antlaşmayı bozanlara karşı savaşmak zorundadırlar. Bu, kanunlarına uymak üzere müs-lümanlarla antlaşma yapan, sonra da İslâm Devleti'ne karşı ayaklanan toplulukları da kapsar.
2- Müminlerle yaptıkları antlaşmalara uyan, ancak müminler ve inançları için daima tehlike oluşturacak muhalif ve düşmanca davranışlara sahip olan İnsanlar, İkinci tipi oluştururlar. Bu durumda, müminler antlaşmayı açıkça sonlandırmalı, onları bundan haberdar etmeli, sonra da onlara karşı uygun tavırları takınmalıdırlar.
3- Antlaşmalarının bütün önemini kaybettirecek sıklıkta antlaşmalarını bozanlar ve müminlerin itibarına zarar vermek için insanî ve ahlâkî kuralları çiğneyen insanlar sonuncu gruba girerler ki, bunlara gelince, pişman olup İslâm Devleti'ne itaat etmedikçe, müs-lümanlar onlara savaş ilân etmekle mükelleftirler.
KISIM 17
ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE DIŞ POLİTİKA
Uluslararası ilişkilerin ve antlaşmaların amacı yeryüzünde kanun ve nizamı oluşturmaktır, tâ ki farklı kültür ve inançtaki insanlar zulüm ve savaş korkusu olmadan barış içinde yaşayabilsinler. İslâm Devleti'nin asıl amaçlarından biri dünyada barışı kurmak olduğundan, bu hedefe ulaşmakta işbirliği yapmaya hazır ülkelerle barış ve nizamı kurmak, sürdürmek için her tür çabayı gösterir. Bu tür bir ilişki kurmak isteyen her ülkeyle dostça bir antlaşmaya girmeye ve işbirliği yapmaya her zaman hazır ve isteklidir. Bu antlaşmayı ve şartlarını karşı taraf resmen bozmadıkça, kendisi de bozmaz. Antlaşmalara ve paktlara hürmet etmek İslâm'ın temel bir prensibi olup, müminlerin bunları İhlâl etmelerine müsaade etmez. Bununla birlikte, karşı taraf antlaşmayı bozduğunda müminler artık antlaşmanın şartlarına bağlı olmayıp, serbestçe hareket etme hakkına sahiptirler. Uluslararası ilişkilerde, İslâm Devleti mümkün olduğu derecede gerek barış ve düzenin kurulması, gerekse düşmanlık ve çatışmalardan kaçınmak için elinden geleni yapar. Ancak anlaşmazlığı çözecek barışçı vasıtalar tükendiğinde savaşa katılır.
Rasulullah @'ın uygulamalarını takip ederek İslâm Devleti, dış ilişkilerini üç kategoride sınıflandırmıştır.
1- Müslüman ülkeler.
2- Gayri müslim, ancak antlaşmak ülkeler (mu'ahid).
3- Gayri müslim ve antlaşmasiz ülkeler.
1- Müslüman Ülkeler
İki müslüman ülke arasındaki sulh münasebeti, Allah'a İnançları ve O'nun kanunlarına itaatlerinin tabiî bir sonucudur. Bu barış ancak müslüman ülkelerden birinin İslâm'ı terketmesi (irtidad) ile bozulabilir. Aralarında bir antlaşmazlık varsa ve taraflardan biri diğerine karşı saldırıda bulunmuşsa, diğer müslüman devletler ahlâkî ve hukukî açıdan saldırılan ülkeye saldırgana karşı yardım etmek, müzakere, hakem ve benzerî usûllerle aralarında adalet üzere barışı kurmaya çalışmak mecburiyetindedirler. "Müminlerden iki topluluk çarpışacak olursa aralarını bulup düzeltin. Şayet biri diğerine haksızlıkla tecüvüzde bulunacak olursa, artık, haksızlıkla tecavüzde bulunanla Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar savaşın; (Allah'ın buyruğuna) sonunda dönerlerse artık aralarını adaletle bulun ve (her hususta) âdil davranın. Şüphesiz Allah âdil olanları sever. Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup, sakının: umulur ki rahmet edilirsiniz." (49: 9-10).
Bütün müslümanlar Allah'ın kanununa uymak zorundadırlar. Kardeşlik ve iman bağlarıyla birbirine bağlı tek ümmettirler; hiçbir coğrafî sınır, ulusal menfaat yahut kabi-levî bağlılık onları bölemez. Renkleri, dilleri, ırkları ve ulusları farklı olmasına rağmen hepsi kardeştirler, biri tarafından verilen taahhüt bütün ümmetçe kabul edilip, gözetilir. Rasulullah @ buyurdu ki: "Bütün müminler tek bir parçadır, onlardan en acizi bile onlar adına eman vermeye yetkili kılınmıştır! ' Müminler kadın veya köle tarafından verilen emanı kabul ederler. Rasulullah @, bir kadın tarafından verilen emanı şu sözleriyle kabul etti: "Senin koruduğunu biz (de) koruruz, ey Ümmü Hânî!" Irak'taki bir kasaba sakinlerine bir köle tarafından verilen emanı Hz. Ömer kabul ederek şunları söyledi: "Allah, verilen sözlerin yerine getirilmesini övmüştür; vaadlerinizi yerine getirinceye kadar iman sahibi de değilsiniz; 0 halde onlara olan sözlerinizi tutun ve onları yalnız bırakın." (Abdurrahman Azzam, The Eternal Message of Muhammed, s. 132-143).
2- Antlaşmaü Gayri Müslim Ülkeler
Mümin bir devlet ile antlaşmalı bir gayri müslim devlet arasındaki ilişkiler antlaşmanın şartlan tarafından belirlenir. Müslüman devleti hukuken antlaşmanın şartlarına bağlı kalmak zorundadır; aralarındaki ilişkinin niteliği bu şartların niteliği ve çerçevesi ile belirlenir. Antlaşmanın maddelerinde tanımlandığı şekliyle gayri müslimlerin bütün hak ve görevleri İslâm Devleti tarafından hürmetle karşılanıp garanti edilir. Yabancı müdahalesi ve istilâsında, koruma sözü ve eman hususunda müslüman devlet sözüne sadıktır, onları elinden geldiğince düşmanlardan korur. Nitekim, Halid b. Velid'in Hınıs (Eme-sa) hıristiyanlarını Bizans İmparatoru He-raklius'un saldırısından koruyamadığında yaptığı gibi herhangi bir an onların güvenliğini sağlayamazsa koruma vergilerini (cizye) iade eder. Cizyelerini geri verirken Halid b. Veüd şöyle söylüyordu: "Sizi savunmamız karşılığında bir iyiniyet göstergesi olarak verdiğiniz cizyeyi alıyorduk, ancak şimdi sizi koruyamadığımız için iade ediyoruz." (Abdurrahman Azzam, 'The Eternal Message of Muhammed', s. 132-143).
İslâm, andın kutsallığı üzerinde önemle durur. Ahdin kutsallığı İslâm kardeşliğinin mükellefiyetlerinden de üstündür. "... İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edene kadar sizin vesayetiniz yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse, yardım etmeniz gerekir. Ancak aranızda antlaşma bulunan bir topluluğun aleyhine değil" (8: 72). Ayet, müminlere yardıma çağrıldıklarında haksızlığa, zulme ve baskıya uğrayan kardeşlerine yardım etme görevini hatırlatır. Ancak bu durumda bile devlet veya kabilelerle (uluslararası) yaptıkları antlaşmalarına ve evrensel kabul görmüş ahlâk yasalarına uymakla emrolunm uslardır. Bu yüzden de antlaşma-h oldukları ülkede yaşayıp baskıya uğrayan kardeşlerine yardım edemezler. Antlaşma hem İslâm Devleti, hem de İslâm Devleti sınırları içerisinde yaşayan müminler için bağlayıcıdır. İslâm Devleti'nin dışında ikamet eden müminler antlaşmanın yükümlülükleri açısından özgürdürler. Rasulullah @, Hu-deybiye antlaşması sırasında yardım için kendisine zincirler içerisinde gelen Ebu Cendel'i Kureyşlilere geri vermek zorunda kalmıştı. Ancak Ebu Cendel bu antlaşmanın dışında kaldığından sonraki olaylar cereyan edebilmiştir.
Anlatılanları doğrulayan diğer bir Kur'an-ı Kerim ayeti de; "... ve şayet o (maktul) kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine bir diyet ödemek ve bir mümin köleyi azad etmek gerekir." (4: 92). Ayet açıkça şu kuralı ortaya kor; İslâm Dev-leti'yle antlaşmalı olan gayri müslim bir ülkenin vatandaşı hata ile öldürülürse, diyet ücretini tazminat olarak ödemek mecburiyeti vardır. Ayetin diğer bir yönü de, İslâm devletinde antlaşmanın yükümlülüklerine ne kadar büyük önem verildiğini ortaya koymasıdır. Bu mükellefiyetler büyük kıymete haiz olup, İslâm şeriatınca da yüksek derecede Öncelik verilmiştir. Dost ya da düşman, bütün dış güçlerle yapılan antlaşmaların şartlarına bağlı kalınmasını Kur'an en kuvvetli ifadelerle vurgular. Ne olduğu, nelerin gelişeceği önemli değildir; müminler diğer ülkelerle olan antlaşmalarını ve ahitlerini ilk ihlâl edenler olmamalıdır.
3- Antlaşmasız
Gayri Müslim Ülkeler
Ortak çıkarları İlgilendiren meselelerde tüm gayri müslim ülkelerle olan İlişkiler dünyada daha fazla barış, iyilik ve adalete yol açacak dostluk ve yardımlaşma esasları üzerine kuruludur. "İyilik ve takva hususunda yar-
dımlasın, günah ve haddi aşmada yardımlaş-mayın, Allah'tan korkup sakının. Çünkü Allah'ın azabı pek çetindir." (5: 2). Şu ayet, İslâm Devleti'nin diğer devletlerle olan ilişkilerinin eşitlik ve adalet esaslarını ortaya kor: "Ey inananlar, Allah için adaletle şahitlik edenler olun, bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. Âdil davranın, o takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup sakının." (5: 8). Bu ayetle Allah, müminleri kendilerinden önce gelenlerin uyguladıkları adaletsizliklere karşı uyarıp, onlara dost da olsalar, düşman da olsalar insanlar arasında her zaman adaletle hükmetmelerini emreder: "Şüphesiz, Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder." (4: 58).
Bu ayetler insan İlişkilerinde adaletin önemini vurgular ve müminlere gerek ferdî ve kollektif,gerekse millî ve milletlerarası düzeylerde de adaletli davranmalarını emreder. Bu sebeple, savaşta ve barışta ister kendi yurttaşlarıyla, isterse diğer devletlerin yurt-taşlarıyla İlgili olan hususlarda âdil olmak, müminlerin kollektif bir müessesesi olan İslâm Devleti'nin görevlerinden biridir. Eğer devlet ilgilendiği meselelerden bîrinde adaletten kaçınacak olursa, artık o toplumda adalet kalmaz. (Ebû'l Alâ Mevdûdİ, 'The Is-lamic Law and Constitution', s. 258-253). Şu ayetle Rasul @'ın kendisine de her kayıt ve şart altında adaletle davranması emrolunur: "Sana da (Ey Muhammed), Kur'an'ı, önce gelen Kitab'ı tasdik ederek ve ona şahid olarak gerçekle indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heveslerine uyma!.."{5: 48). ' 'Andolsun biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte Kitab'ı ve Mizan'ı da indirdik." (57: 25). Bu suretle, İslâm'ın dış ilişkilerini yönlendiren temel prensip müslü-man ve gayri müslimlerin devlet meseleleri açısından tamamen eşit olmasıdır. Uluslararası hukuk tarihinde, yabancıların haklarını savaş ve barış esnasında ayırım ve tahdit gözetmeden ilk kabul edenler müslümanlardır. İslâm Devletİ'nin temel ideolojisi tüm kâinat ve insanların yaratıcısı ve Rabbi olan Allah'ın hükümranlığı olduğundan bütün insanlara dinî tolerans ve adalet elzemdir. (Dr. Muhammed Hamidullah, 'Introduction to islam', s. 102-105).
İslâm, insanları kardeş bilir; sınıflarını, inançlarını, ırklarını, renklerini gözetmeden tüm insanlara eşit statü verir. Kur'an-ı Kerim bu evrensel insan hakları anlayışını şu ayetlerle ortaya koyar:
a- "Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratıp, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip-yayan Rabbİnizden korkup sakının." (4: 1).
b- "O'dûr sizi bir tek nefisten yaratan, (sizin İçin) bîr kalış yeri, bir de emanet yeri var eden." (6: 98).
c- "Ey insanlar, gerçekten Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışa-sıniz diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır." (49: 13).
Bu ayetler, insanın ortak nesebini ve bu yüzden de birbirleriyle eşit hak ve imtiyazlara sahip ortak kardeşliklerini herhangi bir şüpheye mahal bırakmaksızın ortaya kor. Sonra ayetler konuyu biraz daha açarak coğrafî, etnik yahut dinî farklılıklarına bakmaksızın her üyesinin eşit haklardan faydalandığı, tek bir topluluk oluşturduğu gerçeğini açıklar ki, pek çok olan bu ayetlerden ikisi şunlardır:
a- "İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi." (2: 213).
b- "İnsanlar, tek bir ümmetten başka bir şey değillerdi; sonra ayrılığa düştüler. Eğer Rab-bin'den geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilmiş (işleri bitirilmiş) olurdu." (10: 19). Tek neseb ve tek topluluk prensibini oluşturduktan sonra Kur'an-ı Kerim, insanların hepsinin yaratıcısı olan Allah'ın Rasulü'nün cihan şümul çağrısına, ırk ve dil farklarını yok eden, farklı insanlar arasında evrensel sevgi, hoşgörü ve kardeşlik sağlayan çağrısına davet eder.
a- "Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat in-, sanların çoğu bilmezler." (34: 28).
b- "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107).
c- "Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ayetler (işaretler-ibretler) vardır." (30: 22).
d- "Şüphesiz iman edenler(le) yahudiler, hı-ristiyanlar ve sâbiîler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe inanır, salih amellerde bulunursa, elbette onlara Rabb'leri katında mükâfat vardır; onlar için korku da yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır." (2: 62).
e- "Gerçek şu ki, iman edenlerle yahudiler, sabiler ve hıristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar için korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir." (5: 69).
Bunlar ve diğer birçok Kur'an-ı Kerim ayetleri, İslâm'ın kardeşlik açısından insanlar arasında herhangi bir engel tanımadığı ve onlara bütünüyle eşit siyasî, kültürel ve sosyal statüler verdiği gerçeğini ortaya kor. Aynı prensip, uluslararası ilişki ve münasebetlerde de onlara uygulanır. Diğer ulusları ilgilendiren meseleler mutlak adalet ve eşitlikle eie alınır. İnananlara, bütün insanlara sonuçlan her ne olursa olsun adaletle davranmalarını emreden pek çok ayet vardır. "Ey iman edenler, kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhinde bile olsa, adaleti ayakta tutarak Allah için şahitlik edenler olun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir; çünkü Allah ikisine de sizden daha yakındır. Öyle ise adaletten dönüp nevalarınıza uymayın." (4: 135). Böylece İslâm Devleti, İslâm milletinin temsilcisi olarak yalnızca adaletli olmakla kalmayacak, diğer insanlar ve uluslar için örnek olarak adaleti ayakta tutacaktır. Ayetler açıkça göstermektedir ki, tarafgirlik,şahsî çıkar,korku yahut iltimas olmadan, adalet yalnızca Allah'ın hoşnutluğu için yapılmalı ve dost yahut dost olmayan bütün yabancı devletlerle İlişkilerindeki tavrıyla İslâm Devleti bunu sağlamalıdır.
Benzer şekilde, devletler arasındaki dostça İlişkileri ve barış unsurlarını ilerletmede her zaman ilk davranan, öncü olan İslâm Dev-leti'dir. Güvenilmez ve hain olsalar bile düşman istediği zaman müminler onlarla barış yapmak ve Allah'a güvenmekle emrolunmuş-lardır. "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et. Şüphesiz O, işitendir, bilendir. Eğer sana hile yapmak isterlerse Allah yeter." (8: 61-62). Ayet, müminlerin diğer kişi ve ülkelerle olan ilişkilerinin Allah'a güven temelleri üzerine kurulduğunu göstermektedir. Onlar savaşta ve barışta düşmanlarını cesaretle karşılarlar. Düşman barış yapmayı istediğinde, müminler onların samimiyetsizlik ve ihanetlerinden korkarak antlaşmadan kaçınmayıp tersine barış yapmayı görevleri bilirler; çünkü düşmanın niyetini sadece Allah bilir. Müminler için barışa meyleden düşmanla savaşmak yasaklanmıştır: "Ancak sizinle aralarında antlaşma bulunan bir kavme sığınanlar yahut hem sizinle, hem de kendi kavimleriyle savaşmaktan göğüslerine sıkıntı basıp ta size gelenler hariç (onlar dokunulmazdır). Allah dileseydi, onları sizin başınıza musallat ederdi, sizinle savaşırlardı. O halde sizden uzak durur, sizinle savaşmazlar ve barış (şartları)ı size bırakırlarsa, artık Allah sizin için onlar aleyhinde bir yol kılmamıştır." (4: 90).
Müminlerin sadece kendilerine karşı saldırganlıkta bulunan ve yeryüzünde zulme sebep olan kişilere karşı savaşmasına izin verilmiştir. "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları nerede yakalarsanız Öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten daha kötüdür." (2: 180-181). Bu ayet müminlere "savaş araçlarının şahsî menfaat, bencillik, ulusal kazançlar ya da misilleme olmaması gerektiği; bu yüzden de ne kendilerine karşı duran ne de çalışmalarına engel olan tarafsız ülkelerle savaşmamaları" şeklinde uyarır. Böylece, İslâm devleti, bütün tarafsız ülkelerin kendi meselelerini kendilerinin belirleyip halletmesi hakkını saygıyla karşılar.
Bunların yanısıra, Rasulullah @ da savaşın daha insanî olmasını sağlamak amacıyla ayrıntılı emirler vermiştir. Müminler, ölü vücutları bozmamak; sebepsiz yere ürün ve meyve ağaçlarını tahrip etmemek ve hayvanları Öldürmemek; barbarlık, gaddarlık ve vandalizmin hiçbir şekline katılmamakla em-rolunmuşlardır. (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, 'The Meanİng of the Qur'an). Belli başlı kuvvetlerle dostça ilişkiye girmek ve devam ettirmekle mükellef kılınmışlardır. "Allah sizi, sizinle din hususunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah sizi, ancak sizinle din hususunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım edenlerle dost olmaktan meneder. Artık kim onları dost edinirse, işte onlar zalim olanların ta kendileridir." (60: 8-9).
Sadece karşılık vermelerine izin verilmiştir: "Öyleyse, kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın; Allah'tan korkup sakının ve bilin ki Allah, (günahtan) kaçınanlarla beraberdir." (2: 194). "Eğer bir topluluğa ceza verecekseniz, size verilen cezanın misliyle ceza verin; ama sabrederseniz, an-dolsun ki o, sabredenler için daha hayırlıdır" (16: 126). Ayetler, müminlerin uluslar arası ilişkilerin sınıf, renk, inanç ve ırk ayırımı yapmadan insanlar arasında eşitliği araştırarak, iyi niyet ve adalet prensipleri üzerine kurulduğunu göstermektedir. Yeryüzünde ba-rış ve nizamı sağlamaya gayret ederler. Öyle ki insanlarbarış, saadet, İffet ve adalet içinde yaşamaya sahip olabilsin.
paha önce de açıklandığı gibi, müminler savaş esirleri problemine yeni bîr yaklaşım getirdiler. Allah tarafından onlara karşı makul ve ih anla davranmakla emrolundular. "İhsanın karşılığı ihsandan başkası mıdır?" (55: 60). "Güzel davrananlara daha güzel karşılık ve fazlalık vardır; onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne de bir zillet. Işie onlar cennet halkıdır; orada ebedî kalacaklardır." (10: 26). Rasulullah @ ve ashabı Bedir Muharebesi esirlerine yaptıkları muamele ile esirlere karşı iyilik ve cömertliğin ebedî örneğini oluşturdular. (Ayrıntılı bilgi için 'Savaş Esirleri ve Af bölümüne bakınız.).
Rasulullah @'ın Uygulamaları
Rasulullah @, komşu kabileler ve devletlerle samimi politik ilişkilerini devam'ettirmekte çok dikkatli idi. Elçileri ve heyetleri her zaman büyük hürmetle karşılardı. Medine'de kaldıkları sürece onlarla bizzat kendisi ilgilenir, onları gözetir ve onlara nizmet ederdi. Bu elçi ve heyetlere hizmette ona yardımcı olmakta ashabı sık sık ısrar ederdi, ancak o, onların kendi konuğu olduğunu, bu yüzden de onların ihtiyaçlarını kendisinin gözetmesi gerektiğini söyleyerek ashabının hizmetine izin vermezdi. Rasul @, bütün kabilelerle dostça ilişkiyi sağlamakla kalmadı, onların ortak problemlerini de adalet ve eşitlikle çözdü. Bu ilişkiler niteliğine göre, yukarda açıklandığı gibi, devletler ve kabilelerle üç sınıfta incelenebilir.
1- Müslüman Kabileler...
Rasulullah @'m Medine'ye hicretine kadar müslüman olmuş çok az Arap kabilesi vardı. Ancak bazı kişilerin çabaları, kendi kabilelerinin çoğu mensubunu İslâm'a çevirdi.
Bu kişiler arasında Tufeyl b. Emr el-Devsî, Ebû Zerr el-Gıfarî ve Azd Kabilesinden Dammâd b. Ta'lebe vardı. Bedir savaşından sonra aralarında Müzeyne, Eşça, Cüheyne ve Eslem'in de bulunduğu Medine civarındaki birçok kabile İslâm'ı kabul etti. Bütün bu kabileler Medine'nin etkinliği dışında kalmasına rağmen her hususta İslâm kardeşliğinin üyeleri olarak muamele gördüler. Ancak Medine yönetimiyle antlaşmah kabileye karşı olmamak şartıyla resmen talep olmadıkça, ne Medineli müslümanlar onlara yardım etmek, ne de onlar birincilerin yardımına gelmek yükümlülüğü altında idi. Nitekim, her ikisi de kendi hesabına diğer bir topluluğa karşı gerekli şekilde davranmakta serbestti.
Hudeybiye antlaşmasından sonra öyle bir olay izlendi ki, kendi şehirlerini terkedip kaçan müslüman olmuş Kureyşli genç erkekler antlaşmanın müeyyideleri nedeniyle Medine'ye kabul edilmediler. Bu gençlerden Ebu Cendel, Rasulullah @'a yardım için başvurduğunda, Rasul @ "Bu insanlara yerdiğimiz sözü biliyorsunuz, ihanetin dinimize girmesi doğru değildir." dedi. Ebu Cendel sordu:
"Bana dinimden ötürü işkence yapacak olan putperestlere mi döndürüleceğim?" Rasul @ cevaben, "Git ve sabret ya Ebu Cendel, Allah muhakkak sana ve seninle birlikte olan (aciz)lere bir kurtuluş, bir çıkış yolu gösterecektir:' buyurdu. (İbni İshak, sf. 507-508).
Bu insanlar, Kureyş'in Suriye'ye ulaşmakta kullandığı yol üzerinde Kızıldeniz kıyısında Zu'1-Merva bölgesinde el-Is mevkiinde yaklaşık 70 kişilik bir grup oluşturdular. Kureyş kervanları için büyük güçlüğe sebep oluyorlardı. Rasulullah @ bunlar hakkında, herhangi bir harekette bulunmuyordu; sonunda Kureyşliler antlaşmanın bu şartım iptal etmesini ve bu insanları Medine'ye almasını Rasulullah @'dan istediler. (İbn İshak, sf. 507-508).
2- Antlaşmalı Gayri Müslim Kabileler...
Rasulullah @ Medine'ye hicret ettiğinde birçok düşmana karşı yalnız olduğu kritik ve hassas dengeyi gördü. Suriye ile ticaret yollarını kapayarak Kureyş üzerine baskı uygulamak için komşu gayri müslim Arap kabilelerden, özellikle Kızildeniz kıyısındakiler-den dostlar edinmenin faydalı olacağını düşündü. Medine'ye komşu Benî Damra, Benî Ğıfar, Benî Müdlic, Benî Müzeyne, Eşcü ve Emir b. îkrime kabileleriyle ve Mekke civarında yaşayan Huzâa'lı Benî Abd b. Adiy1 lerle dostluk antlaşması yaptı.
Kuzeydoğuda Necid bölgesindeki Araplarla, uzak doğuda Uman, Hadramut ve Bahreyn halklarıyla, güneyde Yemen bölgesinde hıris-tiyanlarla, ve kuzeyde Cerbâ, Ezruh, Eyle (Uk-ba), Hudâa ve Dûmetu'l-Cendel yahudi ve hı-ristiyanlan ile antlaşmalar sonuçlandırdı. Hayber yahudileri yenilgiye uğradıklarında burada kalmalarına izin verilmesini istediler. Rasulullah @ da, topraklan ekmeleri ve ürünün yansını müminlere ödemeleri şartıyla kabul etti ve müminlerle yahudiler arasmda bu mevzuda antlaşma imzalandı. Bütün bu antlaşmalarda Rasul @, antlaşmalı tarafın cizye diye İsimlendirilen vergiyi ödemeleri karşılığında can ve mal güvenliklerini garanti etti. Antlaşmaların müeyyidelerine uygun şekilde bütün antlaşmalı taraflar eşit ve âdil muamele edilirdi. Rasulullah @ bütün bu antlaşmaları daima saygıyla karşılayıp neticelerine göre hareket etti ve hiçbir zaman antlaşmayı ilk bozan taraf olmadı. Müminlerle olan antlaşmalarından ilk dönenler her zaman karşı taraf oldu.
Kureyş, müminlerin müttefiki olan Huzâa kabilesinin erkeklerini Kabe'de acımasızca öldürerek Hudeybiye antlaşmasının şartlarını açıkça ihlâl etti. Sonraları Hayber, Vâdi'l-Küra ve Fedek yahudileri de antlaşmalarını benzer şekilde bozdular. Hicret'in 9. yılından sonra, kuzeyde Suriye'den güneyde Ye-men'e; batıda Kızıldenİz'den kuzey doğuda Necİd, uzak doğuda Bahreyn, Uman ve Hadramut'a kadar hemen hemen tüm Arap yarımadası islâm'ı kabul etti. Suriye bölgesinde yaşayan birçok hıristiyan ve yahudi İslâm'ı kabul etmemekle birlikte, Rasulullah @'la antlaşmalar yaparak can ve mallarının güvenliği karşılığında cizye ödemeye razı oldular. Dumetû'l-Cendel, Eyle, Cerbâ, Ezruh, Caris, Makna ve Tabale halkları bunlardandır. Bahreyn'li Zerdüşt'ler ve Yemen'li hıris-tiyanlar da aynı şekilde Rasul @'la ahitler gerçekleştirdiler. (Seerah Ibni İshak, İngilizce tercüme, sf. 653-659). Rasul @'ın aşağıdaki hadisi, onun fertlere ve ülkelere olan sözle-rininasıl sadakat ve İncelikle tuttuğunu gösterir. "Ahit yapıldıktan sonra (antlaşmalı olduğu) kişiye zarar verip, zulüm yapan veya onun haklarını azaltıp kısan veya ondan antlaşmada olmayan bir şeyi alan kişinin kıyamet gününde hasmı ben olacağım." (Mişkât).
Rasulullah @'ın uygulamaları öyle kabul ettirici idi ki, ashabı gayri müslim kabile ve ülkelerle yaptıkları antlaşmalarına titizlikle bağlı kalıp, yapabildiklerince karşı tarafın hakkını gözettiler. Onların canlarını ve mallarını düşmanlarından korumayı ve haklarını garanti etmeyi imkânsız bulduklarında da, bu amaçla aldıkları parayı (ki cizyedir) onlara geri iade ettiler. Benzer bir olay, müslü-manlar Suriye'de Bizans kuvvetleriyle çarpışırken Hums'dan geri çekilmek zorunda kalmaları üzerine meydana geldi. İslâm Ordu-su'nun kumandanı Ebu Ubeyd b. el-Cerrah, güvenliklerini sağlayamadıklarından ödenmesini de haketmediklerini belirterek cizye olarak toplanan miktarı yerleşim merkezinin reislerine iade etti. (İbni hişam, Seerat un-Nebî, Urduca, Karaçi, 1975).
3- Antlaşması Bulunmayan Gayri Müslimler
Rasulullah @ gayri müslim kişi ve devletlerle olan ilişkilerinde İslâm'ın genel prensiplerine titizlikle bağlı kaldı. Gerek ferdî, gerekse devlet seviyesinde müminler ve gayri müslim-ler arasındaki bütün meseleleri dost ve düşman arasında ayırım yapmadan her tarafça da kabul edilen deliller esas alınarak mutlak adaletle hükme bağladı. İslâm Devleti'ni ziyaret eden yabancıların hakları tamamıyla saygın kabul edilip korundu. Yabancı yönetimlerin elçileri vakar ve hürmetle karşılandı; kendilerine, yabancı bir yönetimin temsilcilerine gösterilebilecek bütün itibar gösterildi. Onları bizzat Rasul @ gözetti, ihtiyaçlarını karşıladı ve ağırladı.
Rasulullah @ Habeşistan, Bizans, Mısır ve diğer komşu devletlerden elçileri kabul etti, onlara yönetimlerinin resmî temsilcileri olarak davranıp ağırlama ve muamele hususunda aynı protokolü izledi. Elçiler, Rasul @ için kırallarmdan ve reislerinden hediye ve armağanlar getirdiler, karşılığında Rasul @ da kı-ralları ve reisleri için hediyeler ve armağanlar gönderdi. Rasul @ Rum kralı Sezar He-raklius'a elçisi olarak Dihye b. Halife el-Kelbî el-Kazracî'yi gönderdi. Heraklius cevaben, elçisiyle birlikte şahsen hizmet için gelmeyi çok istemesine rağmen ülke meselelerinin müsaade etmediğini anlatan bir özür mektubuyla hediyeler gönderdi. Rasul @'ın mektubu Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle devam ediyordu; "İslâm'ı kabul edersen selâmet bulursun; müslüman olursan Allah iki kat ecir verir; şayet yüz çevirirsen bütün te-banın günahı senin üzerinedir."
Amr b. Umeyye ed-Damrî, Cafer b. Ebî Ta-lib ve diğerleriyle birlikte yanlarında Rasul @'dan bir mektupla Habeşistan kiralı Ne-caşi'ye gönderildi. Mektupta şöyle demekteydi; "Allah'ın Rasulü Muhammed'den Habeş meliki Asham Necaşi'ye. Ben sana olan nimetinden dolayı kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a hamdederim. O Melik'tir, Kuddüs'tür, Selâm'dır, Mü'min'dir, Mühey-min'dir. Ben şehadet ederim ki Meryem oğlu İsa Ruhullah'tır, O'nun kelimesidir. O'nu iffetli, her türlü dünya kirinden ve fitnesinden temizlenmiş olan Meryem'e ilka etmiştir ki, o da İsa'ya hamile kalmıştır. Allah onu tıpkı Adem'i kendi eliyle ve kendi nefhi ile yarattığı gibi kendi ruhundan ve nefhinden varatmıştır. Ben seni eşi-arkadaşı olmayan Allah'a itaat etmeye, bana uymaya ve bana gelene inanmaya çağırıyorum, çünkü Allah'ın Rasulü'yüm. Sana daha önce müslüman bir grupla birlikte amcamın oğlu Cafer'i göndermiştim. Sana geldiklerinde gururuna kapılmadan onları ağırla, seni ve askerlerini Allah'a davet ediyorum. Şüphesiz ki ben tebliğ ve ihtar görevimi tamamladım, öyleyse nasihatimi kabul ediniz. Selâm hidayete tâbi olan kimselere olsun." (İbni İshak, "See-rat Rasulullah" A. Guillamme'nin İngilizce Çevirisi, Karaçi, 1971, sf. 655-669).
Necaşi'nin cevabî mektubu da şöyledir: "Allah'ın Rasulü Muhammed'e Necaşi Asham b. Ebcer'den, Selâm sana olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi de. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah beni İslâm'a kavuşturdu. İsa'nın durumunu izah ettiğin mektubun bana ulaştı. Yerin ve göğün Rab-bine yemin ederim ki, muhakkak İsa, senin söylediğinden bir fazla değildir. Bize gönderdiğinizle öğrendik. Amcan oğlunu ve arkadaşlarını misafir ettik. Ben şehadet ederim ki, sen Allah'ın Rasulüsün, haksin ve tasdik edilmişsin. Sana ve senin adamın amcan oğluna beyat ettim. Onun önünde Rabbil âlemin olan Allah için İslâm'ı kabul ettim. Sana oğlum Ürinâ'yı gönderiyorum. Çünkü ben ancak kendime mâlikim, eğer sana gelmemi istersen ey Allah'ın Rasulü, gelirim. Ben şehadet ederim ki söylediklerin haktır." (İbni İshak, a.g.e.).
Rasul @ benzer bir mektubu Abdullah b. Huzâfe ile Pers Kralı Kisra'ya gönderdi. Kral mektubu okuyunca onu parça parça yırttı, elçiye kötü davrandı ve Yemen bölgesi yöneticisi Bâzân'a gönderdiği yazıda Hicaz'a kuvvetli kişiler gönderip, mektubu yazan kişiyi kendisine getirmesini istedi. Bu fedailer Medine'ye geldiklerinde, Rasul @ onlara, Kis-ra'mn oğlu Şirveyh tarafından öldürüldüğünü açıkladı. Benzer mektuplar diğer yönetici ve reislere de gönderildi: Salit b. Amr el-Âmirî, Yemâme Meliki Hevze b. Ali'ye; Alâ b. el-Hadramî, Bahreyn meliki Münzir b. Sâ-vâ'ya; Amr b. As, Uman Melikine; Hatib b. Ebî Beltea, Rasuİ @'a hediyeler gönderen İskenderiye meliki Mukavkıs'a; Şûce b. Vehb el-Esedî, Şam Valisi Haris b. Ebî Şemir el-Gassanî'ye. Aynı muhtevadaki diğer mektuplar Arap Yarımadası sınırlarındaki çeşitli kabilelere ve devlet başkanlarına yazılmıştır. Bir kısmı cevaplandırılıp elçilerini hediye ve armağanlarla gönderirken, diğer kısmı da cevaplandırmaya gerek görmedi. Mısır'ın Kıptî Meliki, Rasul @'ın orijinal mektubunu korumuş gözükmektedir ki, mektup Topkapı müzesi (İstanbul)nde görülebilir. Necran Hı-ristiyanları Rasul @'la barış antlaşması yapmışlardı. Daha sonra dinî meseleler üzerinde tartışmak üzere Rasul @'a bir heyet gönderdiler, ancak anlaşamadıklarından Rasu-lullah @ onları Allah'ın lanetini yalancılar üzerine okumaya davet etti. Kur'an-ı Kerim bu olayı şu sözlerle zikreder: "Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında sizinle çekişip tartışmalara girerlerse, de ki: 'Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lânetleşelim de Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim." (3: 61). Ancak onlar Rasulullah @'ın vazifesinin doğruluğuna o kadar ikna olmuşlardı ki, meydan okumayı kabul edemediler. Gayri müslim yurttaşlar olarak İslâm Dev-leti'ne isteyerek itaat ettiler, Rasul @'dan hem dinî, hem de idarî meselelerde özerklik ihsan eden berat aldılar. Temel şartları taşıyan antlaşma da yazıldı. (Muhammed Ha-midullah, Muhammed Rasulullah, sf. 103-104).
Uluslararası Hukukun Esasları
İslâm bütün insanlığın dinidir; insanların evrensel kardeşliğini ilân eder ve renklerine, ırklarına, uluslarına bakmaksızın tüm insanları evrensel aileye katılmaya davet eder. "Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratıp, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinizden korkup sakının." (4: 1). "Ey insanlar, gerçekten Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbiri-nizle tanışasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz, Allah katında sizin en üstününüz takvaca en ileri olanımzdır" (49: 13). Ayet, tüm insanlığın ortak ebeveyn ve ortak kan bağı ile tek topluluk olduğu hususunda hiç şüphe bırakmamaktadır. Bu yüzden, aynı siyasî birliğe katılmamaları ya da kendilerini bir araya getirecek ortak İnanca sahip olmamaları için hiçbir sebep yoktur. Rasulullah @, onlar için bu Tevhid mesajını getirip, onları inanç kardeşliğine davet etti. "Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler?' (34: 28). *'O halde nereye kaçıp gidiyorsunuz? O (Kur'an), âlemler için yalnız bir zikir (öğüt, hatırlatma, hüküm ve düşünme)dir. Sizden doğru bir istikamet tutmak isteyenler için." (81: 26-28).
Bu suretle, İslâm tüm insanlığı ortak kardeşliğe toplamak ister, ancak fıtratı sebebiyle bu birlik çağrısını insanlar topluca kabul etmediler ve her zamanki gibi bölünmüşlüklerini devam ettirdiler. Bu yüzden ikinci çözüm olarak, îslâm insanları en azından eşitlik ve adalet temelleri üzerinde güzel ve dostça ilişki sahibi olmaya ve iyi komşular olarak yaşamaya çağırır. (Ayrıntılı bilgi için 'Antlaşmalar' kısmına bakınız).
KISIM 18
DİPLOMASI
Rasulullah @, Medine'ye geldiğinde her yönden düşmanla sarılı idi; güneyde Kureyş, kuzeyde Hayber yahudileri ve Gatafan kabilesi, içeriden ise yahudi kabileleri ve münafıklar sürekli tehlike oluşturmakta idi. Aslında bütün Arabistan ona karşı idi. İçerdeki ve dı-şardaki çeşitli tehlikeleri teker teker harikulade tarzda ortadan kaldırması ve biraraya gelerek kendisine karşı birleşik bir güç oluşturmalarına fırsat vermemesi, onun siyasî ileri görüşlülüğünün ve diplomasisinin belgesidir. İlk on yıl içinde bütün bu güçleri politik diplomasisi önünde pasivize etti ve o Arap Yarımadası'nın tartışılmaz hâkimi oldu. O, bütün Arap kabilelerini bir yönetim altına toplayıp birleştiren, onlara barış ve esenlik sağlayan ilk insandı. Bu onun askeri strateji ve savaş başarılarından çok siyasî yeteneğinin ve diplomatik manevralarının bir sonucu idi.
Onun ileri görüşlülüğü Benî Kaynuka, Benî Nadir ve Benî Kurayza kabileleri ile karşılıklı, antlaşmalar yapmasını sağladı. Bu antlaşmalar ona en azından, nefes alacak vakit ve neticede bütün dikkatini dış savunmada yoğunlaştırma imkânı sağladı. Medineli yahudiler zengin ve refah içindeydiler; Medine çevresinde de büyük siyasî nüfuza sahiptiler. Onlar, inançlarından ve atalarından dolayı kibirlendiler ve Arap müşriklerini kendilerinden aşağı görürlerdi. Onları ortak güvenlik sorunlarını görüşmek için masa başında toplayıp bunun önemine ve gerekliliğine inandırmak, sonra da onların hem antlaşmanın şartlarını kabul etmelerini, hem de kendisini Medine'nin tartışılmaz yöneticisi olarak tanımalarını sağlamak Rasulullah @ açısından büyük politik diplomasi ile dikkate değer planlama ve manevra gerektirmiş olmalıdır. Bu antlaşma, Rasul @'ın yönetici olarak konumunun herkesçe kabul edildiği Medine Devleti'nin temellerini fiilen ortaya koydu. Rasul @ bu antlaşmanın imzasından sonra Medine devletinin fiilî ve yasal (de facto) yöneticisi oldu.
Bu antlaşma, aynı zamanda ihanet, isyan veya muahedenin şartlarına karşı gelme hallerinde sürgün içinde siyasî temel sağlıyordu. Böyleee bu ahitleşme şehir güvenliğini güçlendirirken başlangıçta onların siyasî ve manevî baskılarını kıran, sonra da 'dar'us-selâm'dan çıkartan iki kenarlı bir silah idi. Diğer yahudi toplulukları da (Hayber, Fedek, Vâdi'1-Kurâ ve Teyma'lı) ahitlerini bozduklarında Arap Yarımadası'ndan sürüldüler. Böylece Arap Yarımadası yıkıcı unsurlardan tamamıyla temizlenip 'dar-us-selâm1 (barış ülkesi) olarak isimlendirildi. Yukarıda anlatılanlar Rasulullah @'ın siyasî dehası ve ileri görüşlülüğü ile güç problemlerden birini nasıl halledip Arap topraklarını yabancı ve düşman unsurlardan temizlediğini göstermektedir.
Benzer şekilde, o, Kureyş'in siyasî faaliyet ve tesirini askerî harp hilelerinden çok, siyasî hareketleriyle kırdı. Kureyşliler Rasulullah @ 'a karşı yaptıkları üç savaşta hem askerî, hem de manevî açıdan yenilgiye uğramışlardı. Her ne kadar askerî güçleri ezilmediyse de, psikolojik olarak tümüyle yılıp Peygamber @'la daha fazla savaşmak için dayanma kuvvetlerini kaybettiler. Ancak Kabe'nin muhafızları olarak baştan başa tüm Arap Yarı-madası'nda büyük hürmet, bağlılık ve tesire sahip olmaları sebebiyle Rasulullah @'a karşı düşmanlık ve savaşta zayıflık göstermediler, lâkin Rasul @ onların durumlarını anladı ve hac mevsimi geldiğinde siyasî hareketini başlattı. O, askerî çözümün her iki tarafta çokça cana malolacağını ve istenilen cevap olmadığını biliyordu. Bunun yamsıra, Mekke halkının imha edilmesi İslâm açısından da kazanç değildi, çünkü o insanlar, Arapların liderleri idiler, İslâm'ı kabul ederlerse İslâm'a faydalı olabilecek liderlik tecrübesi ve yeteneğine sahiptiler. Bu yüzden o, herhangi bir askerî seferin yapabileceğinin çok çok ötesindeki sonuçlara ulaşacak siyasî bir plan tasarladı ve hac ayları esnasında Umre yapmaya karar verdi.
Bu, Rasulullah @ lehine gerçekten çok etkili ve ferasetli bir hareketti. Bu aylar süresince düşmanlar bile Kabe'ye girmekten men edilmezdi; bu yüzden Kureyşlilerin müminleri durdurmaları çok güçtü; durdursalar, Araplar arasında kendilerine karşı kötü duygular oluşurdu. Rasulullah @ bütün bu faktörleri düşünerek, kurban sahibi ve ihramh bin dört yüz kişiyle Umre yapmak için yola koyuldu. Kureyşliler bunu haber aldıklarında onu Mekke yolunda durdurmak için atlı ve yaya kuvvetlerini gönderdiler. Ancak Rasulullah @ izlediği yolu değiştirerek Hudey-biye'ye rahatlıkla ulaştı ve çeşitli kaynaklar vasıtasıyla barış teşebbüslerine başladı. Muhacirlerle kan bağı olan ve artık savaştan bıkan Kureyşlilerin çoğu bu fırsatı memnuniyetle karşıladılar. Uzun müzakereler sonrası sulh şartları karara bağlanarak Kureyş ve Rasulullah @ arasında barış antlaşması imzalandı. Antlaşma sadece barışı kurmakla kalmayıp, serbest görüşme ve serbest dialog yollarını da açtı. İslâm tarihinin akışını değiştirdi; artık Mekke üzerine zafer sadece an meselesi idi. Hudeybiye Antlaşması Rasulullah @'ın en büyük siyasî zaferi idi .ki, İslâm1 m ve Peygamber @'ın siyasî ve manevî tesirinin enine ve boyuna bütün Arabistan'a yayılması için gerekli yolu açtı. Hiçbir askerî zafer bu siyasî antlaşmanın İslâm adına yaptığı kadar geniş ölçülü ve kalıcı sonuçlar ile onun Arabistan'daki etkisine ulaşamazdı.
Hudeybiye antlaşması aynı zamanda Mekke'nin fethi yolunu da oluşturdu. Kureyş'in, Rasulullah @'ın müttefiklerini öldürerek antlaşmayı bozmaları, onları bu nedenle cezalandırmak ve kan dökmeksizin şehri ele geçirmek için âdil ve makul bir sebep sağladı. Birkaç yıl önce Mekke'den uzaklaştırılıp dost bir şehire hicret eden kişi, on yıl içinde büyük bir güçle geri dönüp Mekke'yi fethetti. Kureyş herhangi bir direnmeye cesaret edemedi ve daha önce uzaklaştırdıkları kişiye sessizce teslim oldu. Düşmanın savaş gücünü ve ruhunu bütünüyle yok eden, kendisine de bu kadar kısa bir sürede böyle büyük güç ve etkinlik kazandıran Rasulullah @'ın siyasî dehası idi. Bu hareketin diğer bir faydası daha önceleri kuvvetli düşmanları olan birçok kişinin artık onun destekleyicileri ve İslâm'ın hizmetçileri olmasıdır.
Kureyş'in yenilgisinden sonra, Rasulullah @'m gayesine karşı Arap direnci pratik olarak sona erdi ve yüzlerce heyet ya İslâm'ı kabul etmek ya da Medine Devleti'nin siyasî hükümranlığına sığınmak için Medine'ye akın akın gelmeye başladı. Diplomasisinin yeterli olduğu durumlarda hiçbir zaman askerî güç kullanmaması Peygamber @'ın başlıca prensiplerindendi. "Mekke'nin teslim olmasından sonra askerî operasyonlar hemen hemen hiç devam etmedi. Arabistan'ın büyük bir bölümü politik diplomasisi ve ahlâkî tesiri ile ona itaat etti." (H.A.R. Gibb, 'Mohammedanism', sf. 20-21). Araplar Rasulullah @ İle Kureyş arasındaki mücadelenin sonucunu bekliyorlardı. Mekke'yi fetheder etmez Rasulullah @'ın inancının doğruluğuna ikna oldular ve Mekke'nin fethini takip eden iki yıl içerisinde tüm Arap Yarımadası İslâm'ın tesiri altına girdi. Rasulullah @'m, yenilgilerinden sonra Kureyş'e karşı asil davranışı, onun en büyük düşmanlarının bile İslâm'ı benimsemeleri İçin daha fazla cesaret sağladı. Rasul @ sadece kendine ve ashabına yapılanları affetmekle kalmadı, Huneyn gazvesinde ganimet olarak aldığı bereketli serveti onlar arasında cömertçe bölüştürdü, ölçüsüz servet ve deve sürüleri verdi.
Kendi payına Rasulullah @'ın bu cömertlik ve âlicenaplığı, hızla tüm Arabistan'a yayıldı ve birçok kişi malî yardım için ona koşuştu. Bu faktörler de İslâm'ın Arap kavimleri arasında yayılmasına yardımcı oldular, öyle ki Hicret'in on birinci yılı başlangıcında Rasulullah @ vefat ettiğinde, İslâm, yarımadanın her parçasına yayılmıştı.
Ülkenin kuzeyinde Suriye'de, güneyinde Yemen ve Necran'da yaşayan hıristiyan ve ya-hudiler İslâm'ı kabul etmediler, ancak barış antlaşmaları yaparak İslâm Devleti'nin hakimiyetini tanıdılar. Herhangi bir saldırıda canlarının ve mallarının güvenliğinin garanti edilmesi karşılığı Medine yönetimine koruma vergisi (cizye) ödemeye de razı oldular.
Araplarla uğraştıktan sonra ülkenin kuzeyindeki Bizans İmparatorluğuna karşı herakâ-ta başladı. Bu hareket askerî olmaktan daha ziyade siyasî bir seferdi. Çatışma olmadı, ancak kuzeyde Medine Devleti'nin otoritesini ilk kez kurup, Bizans'la olan sınırları teminat altına aldı. Bu, o zamana kadar Arabistan'ı kendilerinin vesayeti altında gören, bu yüzden de çok az ehemmiyet veren komşu devletlere, özellikle Bizans ve Persli-lere, artık, Arabistan'da gerekli hürmeti göstermek zorunda oldukları hakkıyla kurulmuş bir devlet olduğuna İşaret ediyordu. Aynı zamanda, çok az olmalarına rağmen lokal hasım kabileleri, Medine yönetiminin ufak tefek düşmanlıklar ve kabile kuvvetinin ötesinde büyük bir güce sahip olduğu şeklinde bütünüyle uyararak diğer bir faydalı amaca hizmet etti. Bu yüzden bu kabileler sessizce itaat ettiler ve Medine'ye karşı düşmanca tavırlar takınmaya asla cesaret edemediler.
Peygamber @'ın Başarıları
Daha önce hiç kimsenin yapamadığını başarması, yani Arap Yarımadası'nı birleştirip barış ve esenlik getirmesi bunu da on yıldan daha az bir sürede başarması Rasulullah @'m diplomasisinin, dehasının ve siyasî ileri görüşlülüğünün bir sonucudur. Sadece Arap kabileleri, yahudiler ve Kureyş'le yaptığı dirayetli ve mahir görüşmelerle Medine Devleti'ni kurdu, ona muhkemlik, güvenlik, güç ve iktidar kazandırdı. Medine'ye karşı başlattıkları ilk seferden başlamak üzere ilk beş yıl içinde Kureyş'in saldırganlık gücü yok edildi. Rasul @'ın ustaca planlaması ve diplomasisi karşısında Kureyş'in tüm plan ve projeleri perişan oldu ve Arabistan üzerinde Rasul @'ın üstünlüğünü pratik olarak kuran bir antlaşmayı imzalamak zorunda kaldılar. Bütün bu başarılar şerefi, dehası ve dirayeti ile karşı çıkanları en az savaş ve kan dökülmesiyle yenip yeryüzünde barış ve nizamı kuran Rasulullah @'a aittir.
Yönetici olarak, adaletle hükmedip insanların hayat tarzını ve sosyal düzenini bütünüyle değiştirdi. Anarşiyi kanun ve nizamla, kabi-levî kan davalarını bütünlük ve disiplinle, iç bölünme ve çatışmaları kardeşlik bağı sayesinde, zulüm ve katli adalet ve hayata hürmetle, müstehcenliği ve zinayı edep ve iffet ile, fışkı takva ve fazilet ile, sınıf ayırımını eşitlikle ve hepsinden önemlisi putlara tapmayı Allah'a itaatle değiştirdi.
Bir yazarın ifadesiyle: "O, onları aşağılayıcı ve kan dökücü hurafelere tapar buldu; tek olan Allah inancıyla onları kurtardı. Onların dağınık ve birbirleriyle daimi savaşmakla meşgul olduklarını gördü; onları kardeşlik ve muhabbet bağlarıyla birleştirdi. Hatırlanmayacak kadar eski zamandan beri yarımada ahlâki açıdan zifirî karanlıkla kuşatılmıştı. Manevî hayat bütünüyle bilinmiyordu. Ne yahudilik, ne de hıristiyanlık Arap zihninde herhangi bir beka imajı uyandırdı. İnsanlar hurafe, zulüm ve fısk içerisinde yüzüyordu. Akrabayla zina ve küçük kız çocuklarım öldürme şeklinde şeytanî âdet çok yaygındı. En büyük erkek çocuk, babasının dul eşini mal gibi, geri kalan mülkle birlikte miras alırdı. Merhametsiz babalar kendi öz kızlarını canlı canlı gömerlerdi. Kureyş ve Kin-da kabilelerinde yaygın olan bu cürüm tıpkı Hindu Rajpot'lar arasında olduğu gibi bir gurur vesilesi olarak değerlendirilirdi. Yeniden yaratılma ve iyi ile kötü için hesap verme fikri pratikte insan hareketlerinin moti-vi olarak bilinmiyordu. Allah'ın Rasulü Mu-hammed @'dan sadece birkaç yıl önce Arabistan'ın durumu bu idi. Bu birkaç yıl ne büyük değişikliklere şahit oldu!
"Gökyüzü'nün melekleri bu topraklar üzerinden hakikaten geçti ve geçip şimdiye kadar yarım barbarlığın en iğrenç uygulamaları içinde boğulan bu insanların kalplerine muhabbet harmanını üfledi. Bir zamanların beşerî ya da ilâhî bütün kanunlarının kınanıp mahkum edildiği, lanetlendiği, nedamet duymadan ihlâl edildiği bu ahlâkî çöl, çiçek bahçesine dönüştürüldü. Puta tapıcılık anılmaya lâyık olmayan kötülükleriyle birlikte bütünüyle yok edildi. Üyelerinin çoğunluğunun Önceki uygarlığın etkisinden henüz çıkmadığı topluluktan kendisine bağlananları nasihat yoluyla etkili bir şekilde puta tapı-cılıktan kurtaran yegâne büyük din Örneğini İslâm oluşturur. Bu fenomen haklı olarak İslâm'ın mümtaz zaferi ve kurucusunun de-halığının en göze çarpan delili olarak kabul edilmiştir."
"Rasulullah @'ın görevi artık tamamlanmıştı. Onun diğer zamanların ve ülkelerin peygamberlerinden, bilgelerinden ve filozoflarından üstünlüğü, bütün bu başarıları hayatı süresinde ulaşılmasındadır.
"Geçen gün, daha dün doğduğu şehirden uzaklaştırılan, Allah'ın Kelâm'ım anlatmak için gittiği yerden taşlarla kovalanan müte-vazi mübelliğ, dokuz yıl gibi kısa bir sürede halkını ahlâkî ve ruhî aşağılığın dipsiz derinliğinden iffet ve adalet anlayışına yükseltti." (Emir Ali, 'The Spirit of islam', sf. 109-112).
Herhangi bir büyüklük, devlet adamlığı, yöneticilik, standardıyla değerlendirildiğinde Muhammed @, biraraya konmuş diğerlerinin hepsinden daha ağır basar. Eğer halihazırdaki yöneticiler ve devlet adamları Allah Rasulü Muhammed @'ın izini takip etseler, hayatlarında onun dürüstlüğü, cömertliği, adaleti ve diğer meziyetlerinin bir parçasını bile uygulasalardı, dünyada zulüm ve adale-sizlik had safhada olmazdı.
Rasulullah @'ın Mektupları
Rasulullah @, ülkenin çeşitli bölgelerinde bulunan kabile şeflerine, zekât ve vergi (cizye) toplayıcılarına ve kendi temsilcilerine zekâtla ilgili düzenleme ve kuralları, Kur'an-ın emirlerini, mal ve toprakların bağış belgelerini ve farklı nitelikteki diğer düzenlemeleri ihtiva eden pek çok mektup yazdı; ancak onun en Önemli mektupları Arap Yarımadası çevresindeki sekiz devlet başkanı ve kiralına yazdıklarıdır, ki bu mektupları ashabından sekiz kişiyle gönderdi. Bu mektuplar Hicret'in 6. yılında, Hudeybiye Antlaş-ması'ndan sonra yazılıp, İslâm'ı kabul etmeleri için davet niteliği taşıyorlardı. Mektuplar "besmele" (Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla) ile başlıyor, ardından "Allanın Rasulü Muhammed'den" ibaresi geliyor, mektubun yazıldığı kimsenin ismi yer alıyordu. Kısaca mesaj verildikten sonra her mektup, hemen hemen şu şekilde sona eriyordu: "İslâm'ı kabul edersen selâmet bulursun, şayet Allah'ın bu mesajından yüz çevirirsen bütün tebaanın günahı senin üzerine olacaktır!' ve mektubun sonunda "Allah Rasulü Muhammed" mührü bulunuyordu.
Habeşistan Kralı Necâşi Asham'a İlk Mektup
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın Rasulü Muhammed'den Habeş Kralı Necaşi Asham'a. Ben sana olan nimetinden dolayı kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a hamdederim. O Melik'tir, Kuddüs'tür, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir. Ben şehadet ederim ki, Meryem oğlu İsa Ruhul-lah'tır, O'nun kelimesidir. Onu iffetli, her türlü dünya kirinden ve fitnesinden temizlenmiş olan Meryem'e göndermiştir ki, o da İsa'ya hamile kalmıştır. Allah onu tıpkı Adem'i kendi eliyle ve kendi nefhi İle yarattığı gibi kendi ruhundan ve nefhinden yaratmıştır. Ben seni, eşi-ortağı olmayan Allah'a itaat etmeye, bana uymaya ve bana gelene inanmaya çağırıyorum, çünkü Allah'ın rasulüyüm. Sana müslümanlardan bir grupla birlikte amcam oğlu Cafer'i göndermiştim. Sana geldikleri zaman gurura kapılmadan onlan ağırla. Seni ve askerlerini Allah'a davet ediyorum. Ben tebliğ ve ihtar görevini tamamladım, öyleyse nasihatimi kabul ediniz. Selam hidayete tâbi olan kimselere olsun."
Bu mektup, diğer muhacirlerle Habeşistan'a hicret eden amcası oğlu Cafer'e Rasul @ tarafından o ülke kiralıyla bir tanışma ve davet vesilesi olarak verildi.
Habeşistan Kıralı Necâşi Asham'a İkinci Mektup
Rasulullah @, Amr b. Umeyye ed-Damrî'yi aşağıdaki mektupla Habeş Kiralına gönderdi. "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasulü Muhammed'den Habeş Kiralı Necâşi Asham'a. Selâm hidayete tâbi olanlar ve Allah ve Rasulüne iman edenler üzerine olsun. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur; O birdir, eşi ve ortağı yoktur; zevce ve evlattan müstağnidir. Muham-med O'nun kulu ve Rasulü'dür. Seni İslâm'a çağırıyorum, çünkü ben O'nun Rasulü'yüm. İslâm'ı kabul et, selâmet bulursun. 'Ey ehl-i Kitap, bizimle aranızda müsâvî (ve âdil) olan bir kelimeye gelin, (şöyle) diyerek; Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah'ı bırakıp kimimizi Rabb-ler edinmeyelim.' Eğer yine yüz çevirirlerse deyin ki: 'Şahit olun, biz muhakkak müs-lümanlardanız! Şayet iman etmekten kaçınırsan kavminden bütün hıristiyanların günahı senin üzerinedir. Allah Rasulü Muham-med (mührü)" (Dr. Muhammed Hamidul-lab, *Political Life of the Messenger of God', Urduca, sf. 162-265).
Necaşî, Rasul @'ın elçisini büyük bir saygıyla karşılayıp elçinin hakettiği bütün saygıyı gösterdi ve İslâm'ı kabul etti. Rasul @'a yazdığı mektupta cevaben şunları söyledi: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasulü Muhammed'e Necaşî As-ham b. Ebcer'den. Selâm sana olsun, Allah-ın Rahmeti ve Bereketi de. Kendisinden baş-
ka hiçbir ilâh olmayan Allah beni İslâm'a iletti. İsa'nın durumunu zikrettiğin mektubun bana ulaştı. Yerin ve göğün Rabbine yemin ederim ki, muhakkak İsa, senin söylediklerinden bir fazla değildi. Bize gönderdiğinle öğrendik. Amcan oğlunu ve arkadaşlarım misafir ettik. Ben şehadet ederim ki sen Allah'ın Rasulüsün, haksin ve tasdik edilmişsin. Sana ve senin temsilcin amcan oğluna beyat ettim. Onun önünde kendimi Âlemlerin Rabbine teslim ettim. Sana oğlum Ürinâ'yı gönderiyorum. Sadece kendime mâlikim, eğer sana gelmemi istersen ey Allanın Rasulü, gelirim. Ben şehadet ederim ki söylediklerin haktır. Selâm sana olsun, ey Allah'ın Rasulü:' (İbni İshak).
Necâşi şahsen İslâm'ı kabul etmesine rağmen, ülkesinin halkını İslâm'a döndüreme-di. Onun müslüman olduğu Necâşi'nin ölümü üzerine, Rasulullah @'m Medine'de gıyabında cenaze namazını kıldırdığını anlatan Buharî'nin rivayet ettiği hadisle doğrulanmıştır. İkinci mektup Necâşi'nin selefine gönderildi ki, muhtemelen olumlu cevap alınamadı.
Rum İmparatoru Hiraki
Rasulullah @, Rum İmparatoru Hirakl'e elçi olarak Dihye b. Halife el-Kelbî'yi görevlendirdi. Elçi mektubu teslim etti, kıral okudu ve şöyle dedi: "Biliyorum ki sizin efendiniz Allajı tarafından gönderilen bir rasuldür, bizim de Kitab'ımızda görüp beklediğimiz odur. Fakat ben can güvenliğim konusunda Romalılardan korkmaktayım, korkmasay-dım ona tâbi olurdum. Rahip Duğaturu'l-Üskul'a git ve ona efendini anlat, çünkü o Romalılar arasında benden büyüktür, sözü de benimkinden daha çok tutulur. Sana ne söyleyeceğini Öğren." Böylece Dihye, Rahib'e giderek Rasulullah @'dan getirdiklerini ve Rasul @'ın Hirakl'ı davetini anlattı. Duğaturu'l-Üskul dinledikten sonra, "Efendiniz gönderilmiş bir rasuldür; biz onu sıfatbiliyoruz, Kutsal Kitabımız'da onun smin rastlıyoruz." dedi. Üzerindeki siyah dysileri çıkararak beyaz giysilerini giydi, âsâ-sinı aldı ve kilisede bulunan Romalılara giderek: "Ey Rum halkı, bize Ahmed'den bizi Allah'a çağıran bir mektup geldi. Ben şe-hadet ederim ki Allah'tan haşka hiçbir ilâh yoktur, Ahmed Allah'ın kulu ve rasulüdür." dedi. Rum halkı hep birlikte onun üstüne saldırarak öldürünceye kadar dövdüler. Dih-ye b. Halife, Hirakl'e gidip olanları anlatınca Hirakl şöyle dedi: "Onlardan korktuğumuzu, Duğâtur'un onlarca en önde gelenleri olduğunu ve sözünün bizimkinden daha çok sayıldığım söylemiştim." (İbni İshak).
Sonraları Hirakl, Bizans ülkesini ziyaret eden Arap tacirleri ve onların lideri Ebu Süfyan'a pekçok sorular sordu, soruşturmalar yaptı; sonucunda Resul Muhammed @'ın doğruluğunu kabul etti. Mamafih İslâm'a girmedi, Rasul @'ün elçisine nezaketle muamele etmekle yetindi.
Hirakl'e gönderilen mektubun mahiyeti şu şekildeydi; "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın Rasulü Muhammed'den Rum Sezan Hirakl'e. Kim 'dosdoğru yola' girerse güvenliğe kavuşur. İslâm'ı kabul edersen selâmet bulursun; müslüman olursan Allah iki kat ecir verir; şayet yüz çevirirsen bütün tebeamn günahı senin üzerinedir. Allah1 in Rasulü Muhammed (mührü)"
Mısır Kıralı Mukavkıs
Rasulullah @, Hâtıb b. Ebî Belka'yı Mısır ve İskenderiye Kiralına mektupla gönderdi. Hâtıb, Kirala mektubu vererek İslâm'ın temel öğretilerini açıkladı. Mukavkıs İslâm'ı kabul etmedi, ancak elçilere saygı ve hürmetle muamele edip, Rasul @'a cevabî mektupla hediyeler gönderdi. Hediyeler iki cariye —ki Maria isimli olanı İbrahim'in annesidir— ve sonraları düldül olarak bilinen beyaz bir katırdan ibarettir. Kıral, mektubu fildişi kutuya koyup korumuştur ki, kutu ve mektup Topkapı müzesinde (İstanbul) görülebilir. Mektubun muhtevası şu şekildeydi: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın kulu ve Rasulü Muhammed'den Kıptî'lerin büyük Kiralı Mukavkıs'a. Selâm, hidayete tâbi olanlara olsun. Seni İslâm'a davet ediyorum. İslâm'ı kabul et ki, selâmet bulasın. Allah ecrini iki kat verir. Eğer yüz çevirirsen bütün kıptî halkının günahı senin üzerine olur. 'Ey Ehl-i Kitap, bizimle aramızda müsavi (ve âdil) olan bir kelimeye gelin, (şöyle) diyerek: 'Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah'ı bırakıp da kimimizi Rabbler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki 'Şahit olun, biz muhakkak müslumanlardanız' Allah'ın Rasulü Muhammed (Mühür)" (Tabe-rî).
Bahreyn Yöneticisi Miinzir b. Sâvâ
Rasulullah @, ashabından Alâ b. el-Hadramî'yle Bahreyn valisi Münzir b. Sâvâ1 ya bir mektup gönderdi. Vali mektubu okuduktan sonra İslâm'ı kabul etti, halkından pek çokları da. Sonra Rasul @'a gönderdiği mektupta şöyle söyledi: "Ey Allah'ın Ra-sulü, mektubunu Bahreyn halkının Önünde okudum. Bazıları İslâm'ın çekiciliğine kapılıp kabul etti, bazıları hoşlanmadı ve yahu-dilerle mecusilere katıldılar. Senden emirlerini göndermeni rica ediyoruz." Rasulullah @ mektubu cevapladı:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,Al-lah'ın Rasulü Muhammed'den Münzir b, Sâ-vâ'ya. Senin için eşi-ortağı olmayan Allah'a hamdederim. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu ve rasulüdür. Sana Kudret ve Celal sahibi Allah'ı hatırlatırım. Muhakkak ki nasihat eden onunla kendisi de nasihatlanmış olur. Elçilerime itaat eden ve emirlerimi yerine getiren bana İtaat etmiştir. Onların Öğütlerini dinleyen, benim öğütlerimi dinlemiştir. Elçiler seni övdüler. Ben de sen ve senin kavmin için aracılığı kabul ettim. Müminleri iman ettikleri hal üzere bırak. Kabul etmeyenleri bağışladım, bu yüzden onların Özürlerini kabul et. Doğru olduğun müddetçe seni görevinden uzaklaştıracak değiliz. Yahudi ve mecusî olarak kalanların da cizye ödemeleri gereklidir. (Allame Hafız îbni Kayyım, Zâdül* Mead, c. III).
Pers Kıralı Kisrâ
Rasulullah @ Abdullah b. Huzâfe ile Kisra-ya onu İslâm'a davet eden bir mektup gönderdi ki, mektubun muhtevası şöyleydi:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasulü Muhammed'den Pers Kiralı Kisra'ya. Selâm hidayete tâbi olan, Allah'a ve Rasulüne inanan kimseler üzerine olsun. Bu (mektup), Allah'ın bir tek olduğunu ve O'nun beni bütün insanlığa, her yaşayan canın Allah'tan korkması için rasul olarak gönderdiğine hüccetim. İslâm'ı kabul edersen, selâmet bulursun, aksi takdirde halkının günahı senin üzerine olacaktır. Allah'ın Rasu-lü Muhammed (mührü)" (Taberî) Mektubu okuduğunda, Kisra onu paramparça yırttı ve Rasulullah @'ın elçisine kötü davrandı. Sonra Yemen Valisi'ne mektup yazdı, Hicaz'a iki kuvvetli adam gönderip bu kişiyi kendisine getirmelerini istedi. Bu iki fedai Medine'ye ulaştığında, Rasulullah @ onlara Kiralın bir gece önce kendi oğlu tarafından öldürüldüğünü haber verdi. Yemen'e geri döndüklerinde haberin doğru olduğunu öğrendiler ve İslâm'ı kabul ettiler. (İbni İshak).
Uman Yöneticileri Ceyfer Ve Abd el-Cülendâ
Amr b. Âs'ın Rasulullah @ adına Uman yöneticilerine götürdüğü mektubun mahiyeti şöyleydi: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Abdullah oğlu Muhammed'den Ceyfer ve Abd el-Cülendâ'ya. Selâm, hidayete tâbi olanların üzerine olsıuı. Sizi İslâm'a davet ediyorum. İkiniz de müslüman olun, selâmet bulursunuz; çünkü ben tüm insanlar İçin Rasul olarak gönderildim, tâ ki hayat sahiplerine Allah korkusunu hatırlatayım,Ke-lâm'ın inkarcılar üzerindeki üstünlüğünü göstereyim. Her ikiniz İslâm'ı kabul ederseniz, sizi idarenizin başında bırakırım. Şayet kaçınırsanız dikkat edin ki mülkünüz yakında sizden alınacaktır; askerlerim sizin topraklarınızı işgal edecektir. Nübüvvetim saltanatınız üzerine gafip gelecektir." Mektup Ebî b. Ka'ab tarafından yazıya dökülüp sonuna Rasul @'ın mührü eklenmişti. İki kardeş arasındaki tartışma ve müzakereden sonra her ikisi de İslâm'ı kabul edip, Rasulul-lah @'m elçisinin zekât toplamasına izin verdiler ve ülkede İslâm Hukuku'nun geçerliliğini resmen ilân ettiler. (Allame Hafız İbni Kayyım, a.g.e.).
Yemâme Reisi Hevze b.Ali:
Rasulullah @, Yemâme reisine, Salît b. Amr el-Âmirî'yi şu mektupla gönderdi: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Ra-sulü Muhammed'den Hevze b. Ali'ye. Selâm hidayete tâbi olanlar üzerine olsun. Bil ki, çok yakında benim dinim uzakta ve yakında en üstün olacaktır. Bu yüzden İslâm'ı kabul et ve selâmete er. İslâm'ı kabul edersen, ülken senin mülkiyetin ve idaren altında ka-lacaktır;' Yemâme Reisi mektubu okudu; Rasul @'m elçisine saygı ve nezaketle davrandı; Rasul @'a mektup yazıp, önce pazarlık yapmak sonra da İslâm'ı kabul etmek istediğini söyledi. Eliyle hediyeler takdim etti ve Rasul @ için de pamuk giysi gönderdi, ancak Mekke fethinden hemen sonra küfür üzere Öldü. (Allame Hafız İbni Kayyım; a.g.e.).
Şam Valisi Haris b. Ebî Şemir
Rasulullah @'ın elçisi Şûce b. Vehb el-Esedî'nİn Şam valisine götürdüğü mektup şu şekilde idi; "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın Rasulü Muhammed'den Haris b. Ebî Şemir'e. Selâm, hidayete tâbi olanlar, Allah'a inanan ve O'nu tasdik eden kimseler üzerine olsun. Sizi bir tek olan, eşi ve benzeri bulunmayan Allah'a inanmaya davet ediyorum. Ülken (seninle birlikte güven içinde) kalacaktır. Allah'ın Rasulü Muham-med (mührü)". (Allame Hafız İbni Kayyım, a.g.e.) Haris bunları okuyunca fazlasıyla öfkelendi ve "O kim olur da benim yurdumu benden alıyor? Onunla savaşacağım." dedi. Ancak Rasul @'ın elçilerine kötü davranma-yıp, kibarca geri yolladı. Rasulullah @ bunu duyunca, onun mülkünün helak olacağını söyledi. (Allame Hafız İbni Kayyım, a.g.e.)
Diğer Yöneticilere Mektuplar
Rasulullah @, Arap Yarımadası'ni çevreleyen diğer ülkelerin yöneticilerine ve valilerine de İslâm'a davet mektupları gönderdi. Bunlar içerisinde İslâm'ı kabul eden Nehd hâkimine; çok eskiden kurulmuş Gassan na-mıyla anılan yönetimin meliki Cebele, ki İslâm'ı kabul etti, Kayser tarafından çağırılıp İslâm'ı terketmesi emredildi, kabul etmedi, hapsedildi ve öldürüldü; Dumetü'l-Cendel reisi Ukeydir, ki İslâm'ı kabul etti; Taif ve Ye-men'in bir parçasının meliki olan Zülkela' Hamyerî, ki Yemen'e hâkim, güçlü Kumlâl ailesine mensuptu, kendisini tanrı olarak adlandırır ve insanlara kendi önünde secde etmesini emrederdi, İslâm'ı kabul ettiği gün onsekiz bin köleyi azad etti, vardı. (Gazi Mu-hammed Süleyman,'Rahmatul Lila'lamin', c I. sf. 149-161). Rasulullah @ Yemen'e ük olarak Halid b. Velid'i gönderdi, ancak başarılı olamaması üzerine yerine Ali b. Ebî Talib'i gönderdi. Necrân'ın pekçok müşrik kabilesi İslâm'ı kabul etti, fakat hıristiyanfar cizye ödeyerek Rasulullah @'dan ibadet özgürlüğü ve barış garantisi almayı faydalı buldular. Perslerin atadığı bir vali olan Bâzân kendiliğinden İslâm'ı kabul etti, kısa bir süre. sonra ölene kadar Necrân valisi olarak görevine devam etti. Yerine oğlu Şehr geçti. Bölgeye sonraları zekât ve diğer vergileri toplamak İçin Muaz b. Cebel gönderildi. Muaz b. Cebel bu görevi yerine getirirken bölgeden bölgeye giderek İslâm'ın öğretilerini ve emirlerini insanlara öğretti. Rasulullah @ KufeL nin güney doğusunda bulunan Samave yurdunun kralı Nufasa'I-Di'li'ye de bir mektup gönderdi ki, muhtemelen kıral da İslâm'ı kabul etti. (Dr. Muhammed Hamidullah, 'Mu-hammed Rasulullah', sf. 106).
Rasulullah @, değişik kişilere farklı niteliklerde yüzlerce mektup yazdı ki, bir çoğu hadis, siret ve tarih kitaplarında bu güne kadar korunmuştur. Bu mektupların çoğu Ra-sul @ tarafından ülkenin değişik bölümlerinde bulunan görevlilere yazılmış olup, idarî emirler ve fertlere arazi ve mal bağışlayan fermanlar kadar İsâm, zekâtın toplanması ve dinî meseleler hakkında direktifler ihtiva ediyordu. Bu mektuplardan bir kısmı aşağıda verilmiştir:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın Rasulü Muhammed'den Benî Sa'd'a. Selâm sana olsun. Senin için eşi-ortağı olmayan Allah'a hamdederim. Benî Tayy'ın kuyu ve topraklarına yaklaşma (ki bu sahiplik yahut tasarruf hakkıdır), çünkü onların kuyuları senin için helâl değildir. Kabul eden-lerinki müstesna, onların topraklarına girme. Her kim Allah'ın Rasulü Muhammed'e itaatsizlik ederse, Rasul onun için mesul değildir. (Benî Azra'dan olup onların veziri olarak atanan) Kada' b. Amr onları terbiye etmelidir?' (Halid b. Velİd tarafından yazılmıştır). (İbni Sa'd, 'Tabaqat', Cilt II, sf. 34-74).
Peygamber @, toprak bağışı ile ilgili fermanı da şu sözlerle yazdırdı: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu, Allah'ın Rasulü Muhammed tarafından Cüheyne kabilesine bir bağış belgesidir?' Rasul, onlara üzerine sınır çizdikleri ve sürüp ektikleri Sufi-ne arazisini verdi. Bu konuda her kim onlarla tartışacak olursa olsun buna hakkı yoktur, (Benî Cüheyne'nin) talepleri ve davaları haklıdır." Bu belge Alâ b. Ukbe tarafından yazılmıştır. (İbni Sa'd, a.g.e.).
Diğer bir ferman da şu şekildedir: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasulü Muhammed'den Zübeyr b. Avvam'a. Onlara Şuvak'ın yukarı ve aşağı bölümlerini verdim. Hiç kimse onlarla bunlar hususunda tartışmamalıdır." Belge, Hz. Ali tarafından yazıya dökülmüştür.
Rasulullah @'ın insanları İslâm'a davet eden mektuplarına tipik bir örnek: "Bahreyn melikine, barışsever olduğun için kendisinden başka ilâh olmayan, eşi ve benzeri bulunmayan Allah'a hamdederim. Seni tek tanrıya inanmaya davet ediyorum ki Allah'tır. O'na ve Rasulü*ne inan ve itaat et. Bu senin için daha hayırlıdır. Selâm, hidayete tâbi olan kişilere olsun."
Rasulullah @'ın Amr b. Mu'kadel-Cüneyne ve BenîHurak'aşu meyanda mektup yazdığı rivayet olunur: "Onların aralarından her kim İslâm'ı benimser, namazı ikame eder, zekâtı öder, Allah ve Rasulü'ne itaat eder, savaş ganimetlerinden Rasul'ün tesbit edilmiş hissesini ve humsu verir, İslâm'a şehadet eder ve inanmayanlardan uzak durursa Allah ve Rasulü'nün koruması altındadır. Eğer müs-lümanlara borçlu iseler, artık sadece ana parayı geri ödeyeceklerdir. Rehin üzerindeki faiz hükümsüzdür. Her kim onlara katılırsa, onlarla aynı hakka sahip olacaktır."
Rasul @, Eşlem kabilesine mensup Huzâa halkına şu sözlerle himaye verdi: "Onların arasından her kim inanır, namazı ikame eder, zekâtı öder ve Allah'ın dinine samimi olarak bağlı kalırsa, zalimlere karşı yardım olunacaktır. Onlar da Rasul'e yardım etmeye mecbur olacaktır. Onların göçebe olanları mukimleriyle aynı haklara sahip olacaktır, istedikleri yere de göçebileceklerdir." Belge Alâ b. el-Hadramî tarafından yazıya dökülmüş ve şahitlik edilmiştir. (İbni Sa'd, a.g.e.).
Bütün bunlar, sıradan kabile şeflerinden, devlet başkanlarına, meliklerine, kırallıklar ve imparatorluklara kadar yayılan değişik inanlara Rasulullah @ tarafından yazılmış mektupların geniş çeşitliğini ve farklı niteliklerini gösterir. (Rasulullah @'ııı orijinal mektuplarının fotoğraflarına ve indekse bakınız)- İlginç ve açıklayıcı bir mektup, halkına dönmek üzere olan bir kabile reisine verildi ki (Vâil b. Hucr yurduna dönerken kendi isteği üzerine) Rasul @ tarafından şu sözlerle yazdırılıyordu: "Muaviye! İktidar sahibi zengin kişilere yaz! 'Namazı ikame edin, dı-şarda otlayan yahut içerde kalan sığırlar üzerinde olan zekâtı ödeyin. Sahibinin sayım zamanı hayvanları dağıtarak hile yapması, onları karıştırması veya zekât toplayıcısının, hayvanları bağlayıp o kişinin yerine getirmesi caiz değildir. Hayvanları otladıklan yerde saymak, sadakayı hesaplamak ve sahiplerine hayvanları kendi kaldığı yere getirmelerini emretmemek toplayıcıların görevleridir; sahipleri de hayvanlarını gizlememelidir. Onlar müslüman ordusuna yardım etmek mecburiyetindedirler.' " (İbn Sa'd, a.g.e.).
Benî Harîs b. Ka'b: Rasulullah @, Halid b. Velid'i bu insanlara gönderirken ona insanları İslâm'a davet etmesini ve saldırıdan Önce üç gün beklemesini tembih etti. Benî Haris İslâm'ı kabul etti, Halid b. Velid Rasul @'m cevabî mektubu ulaşması üzerine Kays b. Hüseyin Zü'1-Gassân, Yezid b. Abdülme-dan, Yezid b. el-Muhaccel, Abdullah b. Ku-rad ez-Ziyadî, Şeddâd b. Abdullah el-Kenanî ve Amr b. Abdullah el-Dibabî'den oluşan Benî Haris heyetiyle birlikte Medine'ye hareket etti.
Heyet, Rasul @'a gelince "Biz şehadet ederiz ki, sen Allah'ın Rasulü'sün. Allah'dan başka ilâh yoktur." dediler. Rasul @ da "Ve ben şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, ben de Allah'ın Rasulü'yüm." cevabını verdi. Heyet kavmine döndükten sonra zekât toplaması ve onları din hususunda eğitmesi için Rasulullah @ Amr b. Hazm el-Ensarî'yi gönderdi, sonraları da emir ve direktiflerini içeren bir mektup yolladı.
Rifâ'a b. Zeyd el-Cüzamî: Hudeybiye Ant-laşması'ndan sonra el-Dübeyt kabilesine mensup Rifâ'a b. Zeyd, Rasulullah @'a gelerek İslâm'ı kabul etti. Rasul @'a içlerinde bir kölenin de bulunduğu çeşitli hediyeler takdim etti. Rasul @, kabilesini İslâm'a de-vet eden bir mektubu ona verdi. Rifâ'a halkına döndüğü zaman tüm kabile topluca İslâm'ı kabul etti.
Seleme: Aynı yıl —Hicret'in onuncu yılı— Habib el-Seleme liderliğinde yedi kişiden oluşan Seleme heyeti Rasul @'a geldi. Aynı yılın Razaman ayında Gassân ve Gâmid heyetleri de Medine'ye ulaştı.
Abdiil-Kays: Aynı yıl hıristiyan olan Carud b. Amr b. Haraş b. el-Mualli, Abdül-Kays heyetiyle birlikte geldi. Rasul @ onu İslâm'a davet etti, O da "Ey Muhammed, dinimi sizin dininiz için terk ediyorum. Bu yeni dinin hak olduğu hakkında teminat ver." dedi. Rasul @, karşılığında buyurdu ki; "Sana temin ederim ki Allah seni senin ilk dininden daha hayırlı bir dine iletti".". Carûd b. Amr ve bütün arkadaşları İslâm'ı kabul etti." (İbni İshak, a.g.e.).
Diğer Heyetler: Hicret'in onuncu yılında değişik heyetler İslâm'ı benimsemek için Medine'ye geldiler ki, bunlar arasında Muha-rib; Rahavarmin; Necrân'dan Âkıb ile Say-yad; Benî Abbas ve Halaf da vardı. (Tarih-i Taberî, Cilt I, sf. 460-478).
Benî Âmir b. Sa'sa: Benî Âmir'in bu heyeti Âmir b. Tufeyl, Erbad b. Kays, Rabia b. Malik b. Cafer ve Cennar b. Selma b. Caferi1 den oluşmaktaydı. Âmir b. Tufeyl habis biri olup Rasul @'ı öldürmek istiyordu. Arkadaşları ona kendilerinin bütünüyle İslâm'ı benimsediklerini, bu yüzden onun da böyle davranmaması gerektiğini anlattılar. Rasulullah @'la tenhada özel olarak görüşmek istedi. Ancak bu isteği yerine getirilmeyince, Medine'ye atlı ve yaya kuvvetleriyle geri döneceği şeklinde tehdit savurarak uzaklaştı.
KISIM 20
HEYETLER YILI
Mekke Rasulullah @'ın eline geçip Kureyş İslâm'ı benimsediği zaman, pratikte Arapların ona karşı koymaları için dayanakları kalmadı. Hepsi müslümanlarla Kureyş arasındaki çatışmanın sonucunu bekliyorlardı, çünkü Kureyş bölgede hâkim ve etkin kuvvet sayılıyordu. Beytullah (Kâbe)'ın koruyucuları olarak da geri kalan Arabistan halkının lideri ve rehberi idiler. Onların Rasulullah @'a İtaat etmeleri Araplar için Muham-med @'ın peygamberliğinin bir belgesi idi. Ülkenin her tarafından kabile ve klanların reis ve liderlerinin heyetleri İslam'ı kabul etmek için akın akın Medine'ye geldi. Hicret'in onuncu yılına doğru tüm Arabistan Yarımadası İslâm'ın bayrağı altında toplandı. Kur'an-ı Kerim bunu şu sözleriyle zikreder; "Allah'ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğün zaman Rabbini hamd ile teşbih et. O'ndan mağfiret dile." (110: 1-3). Heyetler, Mekke'nin fethinden hemen sonra hicretin sekizinci yılında gelmeye başladılar ve hicrî on birinci yılm ilk aylarında onun vefatına kadar devam ettiler.
Müzeyne: Müzeyne büyük bir kabile olup Mudar yönünden Kureyş ile ortak soya sahiptiler. Rasul @'ın önde gelen sahabelerinden Müzeyne sancağının taşıyıcısı, İsfahan1 m fatihi Numan İbni Mükrine bu kabiledendi. Bu, Rasul @'la görüşjnek için gelen ilk heyetti. Hicret'in beşinci yılında Medine'ye gelip, İslâm'ı kabul eden heyet dört yüz kişiden oluşuyordu. (Allame Şibli Nu'manî, "Seeratun Nabiyy', Cilt II, sf. 37).
Benî Temim: Benî Temim kabilesi İslâm hakkında bilgi edinmek için Rasulullah @'a bir heyet gönderdi. Heyet Utarid b. Hacib b. Zürare, Akra b. Habis, Zibirkan b. Bedr (Benî Sa'd'dan), Amr b. Ethem ve Habbab b. Zeyd gibi Benî Temîm'in ileri gelenleriydi. Dilbilimine ait lengüistik müzakerelerde tamamlamak üzere şiirlerini yanlarında getirdiler, ancak İslâm'ı kabul ederek döndüler. Rasuf @ onlara değerli hediyeler verdi. (İbni İs-hak, 'The Life of Muhammed' İngilizce tercüme, sf. 627-648).
Benî Sa'd b. Bekr: Benî Sa'd, Dimam b. Sa-lebe'yi Rasulullah @'a gönderdi. Dimam Medine'ye ulaştığında ashaba sordu: "Hanginiz Abdulmuttalib'in oğludur? Ona sert bazı sorular soracağım, sakın incinmeyin." Rasul @, ona, ne isterse sormasını söyledi. O da "Senin Rabbin adına, (söyle) bütün insanlara Rasulü olarak seni O mu gönderdi?" Rasulullah @: "Evet, Allah'a andolsun, beni O gönderdi." buyurdu. Dimam aynı şekilde Allah'ın günde beş kez namazın kılınmasını, zekâtın ödenmesini, yılda bir ay oruç tutulmasını ve Mekke'ye haccedilmesin! emredip emretmediğini sordu. Rasul @ da hepsine aynı şekilde cevap verdi. Sonunda Dimam, "Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın Rasulü'dür. Bu emirleri yerine getireceğim, neyi yapmamı yasakladınsa ondan da sakınacağım; ne bunlara ekleyeceğim, ne de bunları azaltacağım." dedi. Sonra kabilesine dönerek Rasul @'dan işittiklerini anlattı. Dimam b. Sa'lebe o kadar samimi ve dürüst idi ki, hepsi İslâm'ı benimsediler; gün batmadan önce müslüman olmamış tek bir kadın veya erkek kalmadı. (İbni İs-hak, a.g.e.).
Ferve b. Mesik el-Muradî: Ferve b. Mesîk el-Muradî, halkının çoğunun öldürüldüğü Razm savaşında Hamdan'a karşı acı bir yenilgi aldı. Bu yüzden Kinde Kırallığını ter-kederek Rasulullah @'a geldi. Rasul @ onu Murad, Zubeyd ve Mezhic valiliğine, Halid b. Said b. As'ı da bu bölgenin zekâtla ilgili işlerine atadı. (İbni İshak, a.g.e.).
Benî Zubeyd: Amr b. Mâ'dİkerb, Benî Zübey bir kısım insanlarla Rasulullah @'a gelerek İslâm'ı kabul etti. Amr, müslüman olarak kaldı, ancak Rasul @'ın ölümünden sonra Ferve b. Mesîk'in idaresine karşı çıktı.
Kinde: Aşa b. Kays sekiz süvarilik Kinde heyetinin başkanı olarak Medine'ye geldi ve Rasul @'la ve Mes'ud'Ia görüştü. İslâm'ı daha önce kabul etmişlerdi, ancak kenarları ipekli elbiseler giyiyorlardı. Rasul @ onlara erkekler için ipek elbisenin yasak olduğunu anlattığında heyet üyeleri bunları yırtıp yere fırlattılar. (İbni İshak, a.g.e.).
el-Azd: Sûred b. Abdullah b. el-Azdî kabilesinden bir heyetle Rasulullah @'a gelerek İslâm'ı kabul etti.
Cüreş: Cüreş halkı temsilcilerini Peygamber @'a göndererek İslâm'ı kabul ettiler. Rasul @ onlara atlan, binek develeri ve öküzleri için belirli işaretler ile yerleşim yerleri civarındaki araziden oluşan özel bir rezevr verdi.
Himyer Kralı: Himyer krallarım temsilen Haris b. Abdulkulal, Nuaym b. Abdulkulal ve Zü'1-Ru'ayn, Meârif ve Hemdan prensi Nu-man ile Zür'a Zü'll Yemen'i temsilen Malik b. Murra el-Rahavî'yi politeizmi terkedip İslâm'ı kabul ettiklerine dair mesajla gönderildiler. Heyet Rasul @'a Tebük seferinden dönüşte ulaştı. Rasul @ da krallara İslamcın temel emirlerini açıklayan uzun bir mektup yazdı. Mektupta şunlar da zikrediliyordu: "Eğer bir hıristiyan ya da yahudi, müslüman olursa artık o aynı hak ve sorumluluklara sahip inanandır. Dinine (yahudilik ya da hıristiyanlık) bağlı kalan ise ondan me-nedilemez. Ancak onlar cizye ödemek zorundadırlar. Allah Rasulü'ne cizyesini ödeyen Allah ve Rasulü'nün zimmetine sahiptir, ödemekten kaçman ise Allah ve Rasulü'nün düşmanıdır." (İbni İshak, a.g.e.).
Ferve b. Amr el-Ziihrî: Ferve b. Amr el-Zührî Nıfasa kabilesine mensup olup Bizans İmparatorluğu'nun sınırlarına yakın Ma'an ve civar Suriye bölgelerinde yerleşen Araplar için Bizans valisi idi. Rasulullah @'a İslâm'ı kabul ettiği haberiyle birlikte çeşitli armağanlar ve bir katır hediye gönderdi. Ancak haber Bizanslılara ulaşınca Ferve'yi öldürdüler. el-Zührî'nin rivayetine göre Ferve şöyle demiştir: "Müslümanların reisine söyleyin ki, tüm bedenimi ve kemiklerimi Rabbime teslim ettim." {İbni İshak, a.g.e.).
Tufeyl b. Amr ed-Devsî: Tufeyl İslâm'ı kabul ederek halkına dönüp, onları İslâm'a davet etti. Çok az kimse davetine icabet etti. O da tekrar Medine'ye dönerek Rasulullah @'dan zinaya kapılmış olan ve bu yüzden İslâm'ı kabul etmeyen halkı için dua etmesini istedi. Rasulullah @, Tufeyl'in kabilesine Sırat-ı Müstakîm'i göstermesi için Allah'a yakardı. Tufeyl kabilesine tekrar geri döndüğünde başarıyla karşılaştı. Yetmiş kişilik heyetle geri geldi, ancak Rasul @ Hayber'de idi. Heyetle birlikte Hayber'e hareket edip, Rasul @'a halkının İslâm'ı kabul ediş haberini ulaştırdı.
Su'âdî: Hicret'in sekizinci yılında yalnız başına gelmiş olan Su'âdî'li Ziyad b. el-Hâris bu kez kabilesinden on iki kişiyle birlikte geldi. Sa'd b. Abbâd onları gözetmek üzere atandı. Heyetin geri dönüşünden, sonra İslâm bu kabile içeresinde de hızla yayıldı. (Tarih-i Taberi, Cilt I, sf. 460-478).
Sakif: Sakif iki liderin kontrolü altındaydı ki, bunlardan biri Kureyş'in güvenine sahip sayılan Urve b. Mes'ud Rasul @'a gelerek İslâm'ı kabul etti. On hanımı vardı, İslâm'ı kabul edince bunlardan altısını boşadı. Geri halkını İslâm'a davet etti, lâkin halkı kabul etmedi. Evinin üst kutında namaz kılarken bir gün okla vurularak öldürüldü. Ölümünden sonra dini kabilesi içinde hızla yayıldı; kabilenin ileri gelenlerinden oluşan ve başkanlığını Abdi Yaleyn'in yaptığı bir heyet Medine'ye gönderildi. Heyet bir süre Medine-de kalıp müslümanların yaşayış tarzlarını ve davranışlarını inceledi ve İslâm'ı kabul etmeden önce şartlar öne sürerek dediler ki:
1- "Ey Allah'ın Rasulü, halkımızın çoğu evinden uzaklarda hayatını sürdürür, zina yapmadan da yaşayamaz. Zina bizler için meşru kılınmalıdır.
2- "Bizim bütün ticaretimiz faiz üzerine kuruludur. Bu yüzden faiz bizler için caiz kılınmalıdır."
3- "Bize içki haram kıhnmamahdır, çünkü biz çokça üzüm üretiyoruz, bu da bizim ti-caretimizdir."
Rasulullah @, liderlerin yaptığı bu üç isteği de reddetti. Ertesi gün heyet tekrar Rasulullah @'a gelerek putları hakkında sordu. Kendilerine putun kırılması gerektiği anlatılınca bunu yapmaktan bağışlanmalarını istediler. Rasul @ bunu kabul ederek Halid b. Ve-lid'i putları kırması için gönderdi. Nitekim bundan sonra heyet İslâm'ı kabul edip kavimlerine döndüler, kavimleri de bütünüyle İslâm'ı benimsedi, ki daha önceleri bu insanlar namaz kılmaktan, zekâtı ödemekten, ci-had etmekten istisna edilmelerini istemişlerdi.
Benî Eşa'riye: Yemenli Eşa'riye kabilesi yedi kişiden oluşan bir heyeti Rasulullah @'a gönderdi. Bunlar kendilerini mümin olarak adlandırmaktaydılar. Rasul @ dünya ve inanç farklarının ne olduğunu sorduğunda şöyle cevaplandırdılar: "Biz on beş özelliğe sahibiz, beşi inançla ilgilidir, beşi sizlerin emrettiği amellerdir ve kalan beşi bizlerin Önceden yapageldiklerimizdİr. Daha önceden bildiklerimiz varlıkla minnettar olmak, musibette sabırlı olmak, Allah'ın dilemesini (mukadderat) kabul etmek, hükümde doğruluğu korumak ve düşmanlarımızın talihsizliklerine sevinmemek." Rasulullah @ da şöyle buyurdu: "Bunları size öğretenler büyük bilgeler ve ferasetli kişiler olmalı ki, ilimlerinden peygamber oldukları anlaşılıyor. Bildiklerinizi 20'ye tamamlayacak beş şey de size ben öğreteyim.
1- Yiyemiyeceğiniz (ki ihtiyaç duymadığınız) şeyleri toplamayın.
2- İçinde yaşamayacağınız evi yapmayın.
3- Yarına bırakmak zorunda kaldığınız şeylerde yarışmayın.
4- Kendisine dönmek, dönüp kendinizi sunmak zorunda olduğunuz Allah'tan korkun.
5- Sonsuza kadar yaşayacağınız yerde size yardım edecek şeyler isteyin!' (Gazi Muham-med Süleyman Mansurpurî, 'Rahmatul Lila'lamin' Cilt 1, sf. 162-192).
Hemdân: Rasulullah @, İslâm'a davet etmesi için Yemen'de mukim olan bu kabileye Halid b. Velid'i gönderdi. Halid b. Velid bir süre kalmasına rağmen burada İslâm yayılmadı. Rasul @ da aralarında İslâm'ı yaygınlaştırmak için Ali b. Ebu Talib'i vazifelendirdi. Hz. Ali başarılıydı, tüm kabile İslâm'ı kabul etti. Ali b. Ebî Talib'in bunu anlatan mektubunu okuduğunda Rasulullah @ memnun oldu, Allah'a hamdetti ve "Selâm Hemdân üzerine olsun." dedi. Mektubu getiren heyet İslâm'ı kabul eden, ancak Rasul @'ı kendi gözleriyle görmek isteyen kişilerden oluşuyordu. (Mansurpuri, a.g.e.).
Necib: Necib kabilesinden on üç kişi mal varlıklarının ve sürülerinin zekâtlarıyla birlikte Rasulullah @'a geldiler. Peygamber @ onlardan zekâtı geri götürüp, kendi kabilelerinin yoksul ve düşkünlerine vermelerini istediğinde heyet cevaben, getirdiklerinin fakirler ve düşkünlere dağıtıldıktan sonra arta kalan zekât olduğunu açıkladı. Kur'an ve Sün-net'i öğrenmek için fevkalâde istekliydiler. Rasulullah @ bu amaçla Bilâl'i görevlendirdi, onlara hediyeler verip yurtlarına gönderdi. (Mansurpurî, a.g.e.).
Benî Sa'd Hazim: Bunlar Huza'akabilesinin bir kolu idiler. Heyet yurtlarına geri döndüğünde tüm kabile İslâm'ı kabul etti.
Benî Esed: Benî Esed heyeti Vâbise b. Ma-bed ve Talha b. Huvaylid'in içinde bulunduğu on kişiden oluşuyordu. Rasul @ onlara çeşitli yöntemlerle fala bakmalarını ve gelecek İçin kehanette bulunmalarını yasakladı. (Mansurpuri, a.g.e.).
Bhara': Medine'ye gelen bu insanlar aralarında lüks sayılabilecek yiyecekleri kendilerine ikram eden Mikdâd'a misafir oldular. peygamber @ da aynı yiyeceklerden yedi, Allah'ın rahmetiyle heyet evden ayrılıncaya kadar yiyecekler tükenmedi. Her gün kendilerine sunulan yiyeceklerden hoşnut oldular, bunun Peygamber @'m duası vesilesiyle olduğu Mikdâd tarafından kendilerine açıklanması da İslâm'ın gerçekliği hususundaki inançlarını kuvvetlendirdi. Medine'de bir süre kalarak Kur'an'ı ve İslâm'ın esaslarını öğrendiler.
Benî Ezra: Hicret'in dokuzuncu yılında Medine'ye gelen bu heyet Hamza b. Numan ile on dokuz kişiden oluşmaktaydı. Rasulullah @ onlara yakında Şam (Suriye')'ın fethedİ-lebileceği ve Herkül'ün topraklarından kaçacağını müjdeledi. Kâhinlere başvurmamalarım, Kurban Bayramı dışında hayvanları kurban etmemelerini söyledi. İslâm'ı kabul ettiler, Rasulullah @ onları hediyelerle uğurladı.
Havlen: Hicret'in onuncu yılında Medine1 ye gelen ve on kişiden oluşan heyetin üyeleri Allah'a ve Rasulü'ne inandıklarını, Rasulullah @'ı görmek için geldiklerini ifade ettiler. Rasul @ da "Her kim beni görmek için Medine'ye gelirse kıyamet günü komşum olacaktır^' buyurdu. Sonra sanemlerini (put) sordu, kendisine Allah'ın lütfuyla İslâm inancının sanemle yer değiştirdiğini anlattılar. Kendilerini yıllarca aldatan putlarını kırmışlardı. Rasul @ kendilerine dinî mükellefiyetlerini, özellikle sözlerinde durmalarını, rehinleri geri ödemelerini, komşularına iyi muamelede bulunmalarını ve herhangi birine karşı zalim olmamalarını —çünkü zalimlik kıyamet gününde meklûm olacaktır.—
Muhârib: On kişiden oluşan Muhârib heyetinin ihtiyaçlarını gözetmekle Bilâl görevlendirildi. Rasulullah @ bunlardan biriyle Ukaz panayırında karşılaşmış, o kişi de Rasul @'a kötü davranmıştı. Daha önceki bu davranışı için af dilediğinde Rasul @, İslâm'ın küfür günlerinde yapılanların hepsini iptal ettiğini belirtti.
Gassan: Gassân kabilesinden üç kişi Rasulullah @'a gelerek İslâm'ı kabul ettiler. Yurtlarına döndüler, ancak kabilelerini İslâm'a kazandırmakta başarılı olamadılar. Heyet üyelerinden birisi, Übeyde b. Cerrah'ın Şam (Suriye)'ı fethettiği zamana kadar hayatta kaldı.
Benî Eys: Rasul @'ın vefatından dört ay kadar önce gelip Necrân'da ikamet eden bu kabilelerin temsilcileri İslâm'ı kabul ettiler. Medine'ye gelip Rasul @'la birlikte yaşamak için tüm topraklarım ve sürülerini satma teşebbüsünde bulundular, fakat kendilerinden yurtlarında yaşamaları, Allah'tan korkmaları, bu durumda hiçbir şeyin amellerini azaltmayacağı anlatıldı.
Gamid: Benî Gamid'in on kişilik heyeti hicretin onuncu yılında Rasulullah @'ı ziyaret ederek, İslâm'ı benimsediler. Rasul @ onlara Kur'an'ı ve İslâm'ın temel prensiplerini öğretmek üzere İbn-i Ka'b'ı görevlendirdi. Yurtlarına dönerken de kendilerine İslâm'ın aslî hükümlerini kapsayan bir mektup verildi. (Mansurpuri, a.g.e.).
Benî Fizara: Rasulullah @ Tebük seferinden döndüğü zaman Benî Fizara'dan on beş kişi Medine'ye uğradı. Rasul @'la görüşüp İslâm'ı kabul ettiler. Rasul @'ın sorulan üzerine, kavimlerinin acıklı durumunu anlattılar; kuraklık tüm bostan ve ekinlerini mahvetmişti, kabile arkadaşları açlıktan ölüyorlardı. Rasul @'dan kendileri için dua etmesini ve aracılıkta bulunmasını istediler. Rasulullah @ şöyle buyurdu: "Allah bu tür şeylerden münezzehtir. O'nun huzurunda kim aracılık edebilir? Yer ve gökyüzünün hüküm sahibi O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur." Nitekim onlar için sadece yağmur duasında bulundu. (Mansurpurî, a.g.e.).
Necrân: Rasulullah @, Necrân hıristiyanla-nna onları İslâm'a davet eden bir mektup yazdı. Bunun üzerine yaklaşık altmış hıris-tiyan ileri gelenlerinden oluşan bir temsilciler kurulu Medine'ye geldi. Başpiskoposları, —ki unvanı Roma Sezan tarafından verilmişti— Ebu Harise b. Alkame idi. Heyet çeşitli konular hakkında sordular, Rasulullah @ da vahiyle cevap verdi. Bu görüşme esnasında şu ayet nazil oldu: "Ey ehl-i kitap! Bizimle aranızda müsavî (ve âdil) olan bir kelimeye gelin, (şöyle) diyerek: 'Allah'tan I aşkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah'ı bırakıp da birbirlerimi-zi Rabler edinmeyelim' (Buna rağmen) eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit olun, biz muhakkak müslümanlardamz.' " (3: 64). Rasulullah @ İslâm'a davet ettiğinde onlar zaten müslüman olduklarını söylediler. Rasul @ da İsa ve Haç'a taptıkları sürece müslüman olamayacaklarını anlattı. Bunu kabul etmemeleri üzerine tarafların yalancılar üzerine lânetleşeceği heybetli toplantıya (müba-hele) davet edildiler. Kur'an-ı Kerim bu olayı şu ifadeyle zikreder: "Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle 'çekişip tartışmalara girerlerse' de ki: 'Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı İânetleşelim de, Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.' " (3: 61). Bu tür bir toplantıya katılacak cesaretleri yoktu, Rasulullah @'a haraç ödemeyi kabul ettiler. Rasul^© ibadet özgürlüklerini, can, mülk ve şereflerini teminat altına alan bir mektup yazıp verdi. (Mansurpu-ri, a.g.e.).
Benî el-Bekkâ: Muaviye b. Sûrb. Abbad b. el-Bekkâ'nın da içerisinde bulunduğu üç kişilik Benî el-Bekkâ heyeti Hicret'in dokuzuncu yılında Rasul @'a vâsıl oldu; Rasulullah @ onların misafir evinde kalmalarını istedi, hediyeler verdi ve tekrar yurtlarına gönderdi. Yaklaşık yüz yaşında olan Muaviye'nin isteği üzerine Rasulullah @ dua için Muaviye'nin vücudunu oğdu, oğlu Beşir b. Muaviye'nin de yüzünü sıvazladı.
Mürre: Rasul @'ın Tebük seferi dönüşünde, Medine'ye gelen Mürre heyetinin başkanlığını Haris b. Avf yapıyordu. Mürre sakinleri Lukay b. Galib kabilesine mensuptular. Yurtları kuraklığa maruz kaldığından Rasul @'dan kendileri için dua etmesini istediler. Rasul @ yağmur duasında bulundu, aynı gün Mürre yurduna yağmur yağdı. Her on liderlerine yirmi gümüş uqiye olmak üzere çeşitli hediyeler verildi. (Tabaqat, İbn Sa'd, Cilt II, sf. 84-163).
Benî Sa'lebe: Hicret'in sekizinci yılında Rasulullah @'ı görmek için gelen BenîSa'lebe heyeti dört kişiden oluşuyordu. Heyet ve kabile daha Önceden İslâm'ı benimsemişlerdi. Diğer heyetlerde olduğu gibi, Rasul @, Bi-lâl'den heyet üyelerine hediyeler vermesini İstedi. Bilâl'ın getirdiği hediyeler arasında fert başına beş gümüş uqiye de vardı.
Benî Kılâb: Hicret'in dokuzuncu yılında dostları Ka'b b. Mâlik'le birlikte Rasulullah @'ı görmek için gelen Lebîb b. Rebi'a ve Cebbar b. Seimâ dahil on kişiden oluşan heyet Remle binti el-Haris'in evinde kaldı. İslâm'ın öğretilerini ve esaslarını Rasul @'ın kendileri için gönderdiği Dahhâk b. Süfyan Kılâbî'den Öğrenmişlerdi.
Rüveys b. Kılâb: Amr b. Malik, Rasul @'ı ziyaret ederek İslâm'ı kabul edip kabilesine döndü. Ancak halkr, Benî Akil b. Ka'b'ı, kendilerini cezalandırdıkları gibi onları ce-zalandırmadıkça müslüman olmayacaklarını söylediler. Amr b. Mâlik onlardan birini öldürdü. İslâm'ı kabul ettikten sonra bir günah işlediğinin farkına varan Amr b. Mâlik, Rasu! @'a gelerek af diledi, Rasulullah @ danktı, fakat onu affetti. (Mansurpuri, a.g.e.).
İslami Okul Okulların En Önemlisi