Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 1.4 - 1.Cilt

4- Hilafetin Yapısı 1

5- Devlet Başkanı (Emir) Ve Diğer Görevlilerin Nitelikleri 1

6- Devlet Teşkilatı Riyasetinde Kadının Bulunmaması 2

7- İslâm Devleti'nin Amacı 3

8- Nihaî Otorite Olarak Kur'an Ve Sünnet 3

9- Kanun (Şeriat'ın) Üstünlüğü Ve Hâkimiyeti 3

10- Sosyal Güvenlik Sistemi 3

11- Gayri Müslimlerin (Zımmîlerin) Haklan. 3

KISIM 2. 3

İSLÂM'IN DEVLET SİSTEMİ. 3

Allah'ın Hâkimiyeti 3

KISIM 3. 3

HÂKİMİYET KAVRAMI. 3

Kanunî Hâkimiyet 3

KISIM 4. 3

İSLÂM DEVLETİ'NİN HEDEFİ. 3

KISIM 5. 3

İSLÂM DEVLETİ'NİN YAPISI VE KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ. 3

İslâm Devleti'ne İtaatin Derecesi 3

1- Allah'a Sadakat: 3

2- Rasul'e Bağlılık: 3

3- Emir Sahiplerine (Ulu'l-Emre) İtaat: 3

4- Nihâî Otorite Allah Ve Rasulü'dür: 3

5- Siyasî Hürriyet: 3

KISIM 6. 3

İSLÂM DEVLETİ VE VEKÂLET KAVRAMI. 3

Vekâlet (Hilâfet)in Yapısı 3

Yönetim Türü. 3

Teokrasi Ve Vekillik (Hilâfet) 3

KISIM 7. 3

İSTİŞARE KAVRAMI. 3

İstişare Usûlü. 3

Metod. 3

KISIM 8. 3

İSLÂM DEVLET ORGANLARININ YAPILARI VE YETKİLERİ. 3

Yasama. 3

Yürütme (İcra) 3

Yargı (Kaza) 3

Devlet Organları Arasındaki İlişkiler 3

Yönetimin Görevleri 3

KISIM 9. 3

RASULULLAH @'IN ROLÜ VE STATÜSÜ.. 3

KISIM 10. 3

TEMEL İNSAN HAKLARI. 3

KISIM 11. 3

MEDİNE'DE.. 3

Problemler Ve Çözümler 3

KISIM 12. 3

KANUN VE NİZAM... 3

Suç, Statü Ve Özgürlük. 3

KISIM 13. 3

YÖNETİM... 3

Ülke Meselelerinin Yürütülmesi 3

Başkumandan. 3

Yargı 3

Yürütme. 3

Gelirler 3

Boş Toprakların İhyası 3

Zekât Ve Cizye Tahsildarları 3

Kıymet Takdiri (İhtisab) 3

Devlet Kararnameleri (Ferâmîn) 3

Barıştırma. 3

Hukukî Görüş (Fetva) 3

Misafirlerin Ağırlanması 3

Mektuplar 3

Diğer Kabilelerle Anlaşmalar 3

KISIM 14. 3

SAVAŞ SİYASETİ. 3

Savaşın Kuralları 3

Rasul @'ın Uygulamaları 3

1- Vaatlerin Yerine Getirilmesi 3

2- Sivillerin Hakları 3

3- Savaş İlânı 3

4- Savaş Esirleri 3

5- Barış. 3

6- Mağluplara Yapılan Muamele. 3

7-  Kadınlar Ve Çocuklar 3

8- Kureyş'le Savaş. 3

9- Yahudilerle Savaş. 3

10- Diğer Savaşlar 3

KISIM 15. 3

SAVAŞ ESİRLERİ VE AF. 3

Müslüman Savaş Esirleri 3

Gayri Müslim Savaş Esirleri 3

Esirlere Yapılan Muamele. 3

Serbest Bırakılma Ve Genel Af. 3

Genel Af. 3

Genel Politika. 3

Kölelik Müessesesi 3

Gönüllü İlga. 3

KISIM 16. 3

ANTLAŞMALAR.. 3

Benî Damra İle Sulh. 3

Benî Cüheyne İle Sulh. 3

Benî Ğıfar İle Sulh. 3

Benî Eşcâ İle Sulh. 3

Beni Huzâa İle Sulh. 3

Benî Eşlem İle Sulh. 3

Benî Abd B. Adiy İle Sulh. 3

Hudeybiye Banş Antlaşması 3

Necran Halkı İçin Rasulullah @'m Himayesi 3

Maknâ'h Benî Cüneyh'le Sulh. 3

Benî Ğadiy İle Sulh. 3

Benî Arız İle Sulh. 3

Ezruh Halkı İle Sulh. 3

Cerbâ Halkı İle Sulh. 3

Medine'de Yahudilerle Yapılan Antlaşma. 3

Dumetü'l-Cendel Yöneticisi Ukeydir İle Sulh. 3

Hadramut Meliki Vâil b. Hucr İle Sulh. 3

Bahtta Halkı İle Sulh. 3

Muttarif b. el-Kahin el-Bahilî ile Sulh. 3

KISIM 17. 3

ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE DIŞ POLİTİKA.. 3

1- Müslüman Ülkeler 3

2- Antlaşmaü Gayri Müslim Ülkeler 3

3- Antlaşmasız. 3

Gayri Müslim Ülkeler 3

Rasulullah @'ın Uygulamaları 3

1- Müslüman Kabileler... 3

2- Antlaşmalı Gayri Müslim Kabileler... 3

3- Antlaşması Bulunmayan Gayri Müslimler 3

Uluslararası Hukukun Esasları 3

KISIM 18. 3

DİPLOMASI. 3

Peygamber @'ın Başarıları 3

Rasulullah @'ın Mektupları 3

Habeşistan Kralı Necâşi Asham'a İlk Mektup. 3

Habeşistan Kıralı Necâşi Asham'a İkinci Mektup. 3

Rum İmparatoru Hiraki 3

Mısır Kıralı Mukavkıs. 3

Bahreyn Yöneticisi Miinzir b. Sâvâ. 3

Pers Kıralı Kisrâ. 3

Uman Yöneticileri Ceyfer Ve Abd el-Cülendâ. 3

Yemâme Reisi Hevze b.Ali: 3

Şam Valisi Haris b. Ebî Şemir 3

Diğer Yöneticilere Mektuplar 3

KISIM 20. 3

HEYETLER  YILI. 3

 

terir. Bu mânada Adem @'ın tüm nesli yer­yüzünde vekildir. İkincisi, Allah'ın hüküm­ranlığını tanıyan ve Allah tarafından Rasu-1Ü aracılığıyla ulaştırılan şeriat kanunu ışı­ğında hilafet güç ve otoritesini kullananları gösterir. Bu manasıyla da yeryüzünde Allah-ın hükümranlığını kabul ettiği için bunu hak­keden gerçek müminler halife olarak isim­lendirilebilirler. Diğer yönden, kâfirler ve za­limler O'nun mülkünde O'nun verdiği salâ­hiyeti O'na isyan etmekte kullanmaktadır­lar. Üçüncüsü, iktidar sahibi bir otorite ya da ulusu diğeri ile değiştirmek anlamım ta­şır. Bu anlamlardan üçüncüsü birinden mi­ras alma ya da teslim alma manasında kul­lanılırken İlk ikisi temsil etme vurgusuna sa­hiptir. Anlaşılacağı üzere, yukarda alıntıla­nan ayetlerde zikredilen vekillik, Allah'ın hü­kümranlığına samimiyetle inanan ve ülkenin meselelerini O'nun hukukuna uygun olarak çözümleyen yönetim ve otoriteyi göstermek­tedir. Bu ayetlerde zikredilen hilâfet kavra­mını yalnızca otorite ve güç olarak alan ki­şilerin, hilâfet kurumu hakkında yanlış so­nuçlara ulaşmaları, şüphe ve karanlık vadi­lerinin çıkmazlarına saplanıp, Allah'ın dos­doğru dininden sapmaları muhtemeldir. (Ebu'l-AlâMevdudî,'The Islamic Lawand Constitution').

 

4- Hilafetin Yapısı

 

Hilâfetin yapısı ve nasıl görev yaptığı "...İş­ler kendi aralarında şûra iledir?' (42: 38) ayeti ile açıklanmıştır. Şu ayetlerle de Rasulullah @'ın şûra toplantılarım başlatması istenmiş­tir: "Ve (yapacağın) işler husususunda on­larla müşavere et. Bir kez azmedersen de ar­tık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah ken­dine tevekkül edeni sever." (3: 159). Bu ayet­le müslümanlara meselelerini tek yönlü ya da keyfi değîl, aralarında ortaklaşa İstişare ile karara bağlamaları emredilmektedir. Gerçek­te istişare vekillik kurumunun temel bir di­reği, îslâmî yaşantının önemli bir niteliğidir. O, anayasanın bir parçasıdır, Allah'ın açık emirlerinden biridir. İhlâli aslında Allah'ın kanununun ihlâlidir.

İstişare prensibi, insanların rızası olmadan kurulmuş olan otoriter yönetimlerin her tü­rünü, monarşik ya da diktatörlük farketmez, dışlar. (A.g.e.).

 

5- Devlet Başkanı (Emir) Ve Diğer Görevlilerin Nitelikleri

 

Kur'an, İslâm Devleti'nin bütün görevlileri, temsilcileri ve çalışmaları için genel nitelik­ler ortaya koymuştur. Diğer insanlara örnek olması beklenen devlet başkanı, danışman­ları ve yardımcıları bu nitelikleri daha yük­sek bir seviyeye çıkarmalıdır. Bu nitelikler aşağıda gösterildiği üzere Kur'an da değişik şekillerde zikredilmiştir.

a- Şefkat, Yumuşaklık. "Allah'tan bir rah­met dolayısıyladır ki, onlara yumuşak dav-randın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çev­renden dağılır giderlerdi." (3: 159), "Güzel davrananlara daha güzel karşılık ve fazlalık vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne de bir zillet. İşte onlar cennet halkıdır; orada ebedî kalacaklardır." (10: 26), "Allah sana nasıl ihsan ettiyse, sen de öyle ihsan et." (28: 77).

b- İyilik. "İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen) en güzel olan şeyle(kötülüğü) sav, o zaman görürsün ki seninle aralarında düşmanlık bu­lunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiş­tir.'' (41: 34), "Kötülüğü en güzel şeyle sav; biz onların (seni ne kötü sıfatlarla) niteledik­lerini bileniz." (23: 36), "Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu ibret alanlara bir öğüttür." (11: 114).

c- Sabır. "Artık sen de sabret; peygamber­lerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi. Onlar için acele de etme." (46: 35), "Ey iman edenler,sabır ve namazla yardım dileyin.Mu-hakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir." (2: 153), "Sana isabet edene (musibetlere) karşı sabrederek dayan, çünkü bunlar azme-dilmesi gereken işlerdir." (31: 17), "Onların söylediklerine sabret ve güzel bir şekilde on­ları terket." (73: 10).

d- Af. "Affetsinler ve hoş görsünler. Allah-ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayandır, esirgeyendir" (24: 22), "Af yo­lunu benimse, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir." (7: 198), "Yine de onları affet, aldı­rış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları se­ver." (5: 13), "Öfkelerini yenerler ve insan­ları affederler; Allah da güzel davrananları sever."(3: 134).

e- Hoşgörü. "Allah'tan başka yalvardıkla-rına sövmeyin ki, sonra onlar da haddi aşa­rak bilmeden Allah'a sövmesinler. İşte böy­le, biz her ümmete yaptıklarını süslü (çeki­ci) gösterdik. Sonra onların dönüşleri Rab-binedir ve O onlara ne yaptıklarını haber ve­recektir." (6: 108), "Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir yükümlülük, senin hesabından da onlara bir yükümlülük yok ki onları kovup ta zalimlerden olasın." (6: 52), "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim ta-ğutu inkar edip Allah'a inanırsa, o kopma-yan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (2: 256).

f- Tevazu. "İnsanlara yanağını kibirlenerek çevirme ve böbürlenerek yeryüzünde yürü­me. Zira Allah, kendini beğenip böbürlenen insanı sevmez." {31: 18), "Ve Rahman'ın kul­ları yeryüzünde tevazu ile yürürler,cahiller kendilerine laf atarlarsa 'selâm' derler." (25: 63), "Boş laf (konuşanlara) rastladıkların­da vekar ile geçip giderler." (25: 72).

g- Adalet. "İnsanlar arasında hükmettiği­niz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder" (4: 58), "Söylediğiniz zaman, yakınınız da­hi olsa, adil olun" (6: 153), "Andolsun biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insan­lar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla bir­likte kitabı ve mizanı da İndirdik." (57: 25), "Ey inananlar! Allah için adaletle şahitlik edenlerden olun, bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. Âdil davranın, bu takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup sa­kının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan ha­ber alandır." (5: 8).

h- Emanet ve Ahde Bağlılık. "Ve onlar ema­netlerine ve ahitlerine riayet ederler. Onlar namazlarını gereği üzere devamlı kılarlar; işte vâris olacaklar onlardır. Ki onlar Firdevs'e vâris olacaklar, orada ebedi olarak kalacak­lardır." (23: 8-11), "Hiç şüphesiz, Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi emreder." (4: 58), "Ahitleştiğiniz zaman, Allah'ın ah­dini tam yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Çünkü Allah'ı üze­rinize kefi! (şahit) kılmışsımzdır. Şüphesiz, Allah yaptıklarınızı bilir". (16: 91).

Kur'an'da değişik yerlerde zikredilen bu ni­teliklerin bir kısmı şu ayetlerde biraraya top­lanmıştır; "Onlar ki kendilerini yeryüzünde iktidar sahibi kıldığımızda, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, marufu emrederler, münkerden sakındırırlar." (22: 41), "Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; ga-zaplandıkları zaman bağışlarlar. Rablerinin çağrısına icabet ederler, namazı dosdoğru kı­larlar, işleri kendi aralarında şûra iledir; ken­dilerine verdiğimiz rıziktan infak ederler." (42: 37-38), "Yoksa biz, iman edip de salih amelde bulunanları yeryüzünde bozguncu­luk çıkaranlarla (bir) mi tutacağız? Yoksa muttakileri fâcirlerle (bir) mi tutacağız." (38: 28), "De ki: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak aklı selim sahible-ri öğüt alıp düşünmektedir." (39: 9) Rasulullah @ da çeşitli vesilelerle bu nitelik­leri şu sözleriyle açıklamıştır;

a- "Vefatımdan sonra en iyi şeyleri kendi­lerine ayıran ve beğenmediğiniz hareketler­de bulunan yöneticiler göreceksiniz."

b- "İyi  insanlar arasında  —bir  parçası olmadıkça— sorumluluk makamından çok fazla nefret eden kimseler bulacaksınız."

c- "Allah herhangi bir kulunu müminlerin idaresine vazifeli kılar, o kimse de idaresin-dekİlere hıyanet ederek ölürse, Allah o kim­seye cenneti haram kılar."

d- "idaresi altında bulunanlara adaletle hükmeden âdil kimseler Rahîm olan Allah'ın İndinde nurdan minberler üzerinde oturur­lar."

e- "Kıyamet gününde Allah indinde kulla­rı arasında en hayırlı mevkide olan âdil ve şefkatli imâm (halife), en kötü durumda olan ise zalim ve insafsız imam olacaktır.

f- "Allah herhangi bir kulun idaresi altına başkalarını verir, o kişi de işi bir istişare ile onları korumaz ise cennet kokularını kokla-yamaz." (Daha fazla bilgi için istişare bölü­müne bakınız).

g- "En kötü çobanlar yumuşak huylu olma­yanlardır.",

h- "Ey Allah'ım! Her kim ümmetimin bir işi üzerine tayin olunur da onları meşakkate düşürürse, sen de onu meşakkate düşür. Ve her kim ümmetimin bir işi üzerine tayin olu­nur da onlara rıfk ile muamele ederse, Sen de ona yumuşaklık göster."

i- "Akılsız yönetimlerden koruması için siz­leri Allah'a emanet ediyorum." sözü üzeri­ne kendisinden ne olduğunu sorulunca Ra-sulullah @ şöyle cevap verdi; "Benden son­ra huzuruna girenlerce yanlış olduğu bilinen fakat zulmünde yardımcı olunan yöneticiler ortaya çıkacaktır. Onların benimle bir ilgi­leri yoktur, benim de onlarla bir ilgim yok­tur. Ancak onların huzuruna girmeyen, yan­lışlıklarına inanan ve zulümlerinde yardım­cı olmayanlar vardır ki, onlar bana aittir (bendendir), ben de onlara."

j- "Bir yönetici insanlara karşı töhmette bu­lunmaya çalıştığı zaman onları ifsat eder."

k- Muaviye'ye öğüt verirken Rasulullah @ Şöyle demiştir: "Yetkili kılınırsan Muaviye, Allah'tan kork ve âdil davran." (Mişkât)

l- "İmamlarınızdan (yöneticilerinizden) en hayırlısı, sizi seven ve sizin tarafınızdan se­vilenlerdir. Siz onlara dua ederseniz, onlar da size dua ederler. Onların en senlisi, sizi sevmeyen, sizin tarafınızdan sevilmeyen, si­ze lanet eden, sizin de kendisine lanet ettiği­niz kimselerdir."

m- "Allah'a yemin ederim ki bu göreve,biz-den talep eden ya da arzu duyan birini ge­tirmeyeceğim." Mekke'yi gösterir Osmanlı üslûbu kitap süsü (XVIII. yüzyıl).

n- "Ebu Zerr, sen zayıfsın; o bir emanettir ki kıyamet günü rüsva ve pişmanlıktır. Yal­nız o emaneti ehil olup alan ve hakkıyla ba­şaran müstesna."

o- "Post peşinde koşan kişi ne^dimizde en güvenilmez kişidir."

p- Ebu Bekr, sorumluluk taşıyan bir tayin hakkında sorduğunda Rasuluİlah @ şöy­le buyurdu: "Elde etmeye çalışmayanlar için­dir, hırslı olanlar için değil. Kaçınıp sakına­nız içindir, karışanlar için değil. Kendileri is­temeden teklif edilenler içindir, kendi hak; lan olduğunu iddia edenler için değil!' (Ebu'I Alâ Mevdudî, The Islamic Law and Consti-tution).

Emirler genel olsa bile dürüst, şefkatli, gü­venilebilir, Allah'tan korkan, zeki, bilgili, sa­mimi, âdil, mütevazi ve hoşgörülü kimsele­rin sorumluluk gerektiren mevkilere atanma­sı gerektiği açıkça belirtilmektedir. Özel bir sorumluluk yüküne haiz devlet başkanlığı, bu başkanın danışmanlığı ve yardımcılığı gö­revlerine gelince, bu mevkilere getirilecek in­sanların seçiminde ve tercihinde daha fazla ihtimam gösterilmesi gereklidir.

 

6- Devlet Teşkilatı Riyasetinde Kadının Bulunmaması

 

Bu konuda Kur'an ve Sünnet'te emirler var­dır: "Allah'ın, bazısını bazısına üstün kılma­sı ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler kadınlar üzerine sorumlu-yöneticilerdir." (4: 34). "Allah'ın kiminizi ki­minizden üstün kılmaya vesile yaptığı şeyle­ri istemeyiniz. Erkeklerin kendi kazandıkla­rından bir payı olduğu gibi,kadınların da kendi kazandıklarından bir payı vardır'4 (4: 32). "Erkeklerin kadınlar üzerinde sahip ol­dukları hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde haklan vardır. Ancak erkeklerin on­lardan bir üstün dereceleri vardır.." (2: 228). Rasuluİlah @ da, Ebu Bekir'in rivayet etti­ği "Kadınları emir edinen bir kavim felah bulmaz" hadisiyle (Buhârî, Neseî, Tirmizî)

İslâm'ın kamu hukukuyla ilgili en önemli bir kuralını koymuştur. Buna göre, İslâm huku­kunda 'Amme velayeti' denilen devlet teşki­latı başkanlıkları; yasama, yürütme ve yar­gıya ait sorumluluk makamları ancak erkek bir vatandaş tarafından temsil olunur. Bu tür, millet otoritesini temsil edecek mevkiye ka­dın seçilemez. Çünkü kadının fıtratı birçok yönden bu çok ağır vazifeyi yerine getirme­ye müsait değildir. Bunun için İslâm huku­kunda kadının ahm-satım, şehadet, şirket, vesayet, vekâlet, veraset ve hibe gibi her tür­lü medenî akit tasarrufları geniş ölçüde ge­çerli ve ticari alandaki uğraşıları meşru ol­duğu halde yasama, yürütme ve yargıya ait riyasete seçilebilmesi hususu kadın için bir hak kabul edilmemiştir.

 

7- İslâm Devleti'nin Amacı

 

İslâm Devleti'nin amacı şu ayette genel hat­larıyla biraraya getirilmiştir; "Onlar (o kim­selerdir) ki kendilerini yeryüzünde yerleşik kılıp iktidar sahibi kıldığımızda, namazı dos­doğru kılarlar, zekâtı verirler, marufu emre­der, münkerden sakındırırlar." (22: 41). Bu yüzden İslâm Devleti sadece ülke içinde ve dışında barış ve nizamı muhafaza edip, top­lumun refahı için çalışmakla kalmayacak, ül­kede maruf sistemini de yerleştirecektir. Ger­çekte onun ilk görevi maruf ve fazileti teş­vik edip emretmek, münkeri kötüleyerek kö­künden yok etmektir. Bu amaçlara ulaşmak­ta 'namazın dosdoğru kılınmasını ve zekâ­tın verilmesini' sağlamak etkili bir vasıtadır. İçlerinde bulunan maruf ve fazilet lehine his­lerini, rnünkere karşı kinlerini geliştirmek için müminler hayatlarında bu iki disiplini canlı tutmakla emredilmişlerdir.

 

8- Nihaî Otorite Olarak Kur'an Ve Sünnet

 

Yasama, yürütme ve yargı alanlarındaki tüm olaylarda nihaî otorite Allah'ın Kitab'ına ve Rasulullah'ın Sünneti'ne aittir. "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Rasul'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer •herhangi bir hususta çekişirseniz —Allah'a ve ahiret gününe (gerçekten) inanıyorsanız— onu Allah'a ve Rasul'üne götürünüz. Bu da­ha hayırlıdır ve sonuç bakımından da daha güzeldir." (4: 59). Bu ayetle üç önemli ana­yasal mesele aydınlatılmıştır. İlk olarak, müs-lümanlar her halükârda hem ferden, hem de topluca Allah'a ve Rasulü'ne itaat etmek zo­rundadırlar; bu itaat her çeşit diğer itaatler üzerinde bir önceliğe sahip olmalıdır. Bunun da tabiî bir sonucu olarak, diğerlerine itaat bütünüyle öncelikle itaate göre ayarlanma­lıdır. Bu husus şu Kur'an ayetleriyle de des­teklenir. "Allah ve Rasulü bir işte hüküm ver­diği 2aman artık inanmış bir erkek ve bir ka­dın için o işte kendi isteklerine göre seçim hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulüne kar­şı gelirse gerçekten o apaçık bir sapıklığa düşmüştür." (33: 36). Kim Allah'ın indirdi-ğiyle hükmetmezse onlar kâfir... zalim ...(ve) fasık olanlardır!' (5: 44-45-47). Aynı husus Rasulullah @'ın şu sözleriyle de desteklen­miştir;

a- "Masiyetle emrolunmadıkça, hoşgörsün ya da görmesin, müslümanın her hususta ulû'1-emri dinlemesi ve itaat etmesi gerekli­dir. Masiyetle emrolunduğunda ne dinlemek, ne de itaat etmek söz konusudur.

b- "Kulağı kesik kötürüm bir köle bile si­zin üzerinize âmir olsa Allah'ın Kitabına uy­gun yönettikçe onu dinleyin ve itaat edin".

c- "Masiyete (Allah'a itaatsizlikte) kula ita­at yoktur. İtaat ancak marufta (İslâm'a ay­kırı olmayan, iyilikte) dir"

d- "Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur." (Mişkât)

Yukarıda geçen Kur'an ayetleri ve Rasulul­lah @'ın sözleri yasama, yürütme ve yargı organlarının Kur'an ve Sünnet'in açık hü­kümleri karşısında herhangi bir yetkiye sa­hip olmadıklarını kesinlikle göstermektedir. Kur'an ve Sünnet'in öğretileriyle herhangi bir şekilde çatışacaksa, yasama organı her­hangi bir kanunu çıkaramaz; yürütme orga­nı herhangi bir emir veremez. Aynı şekilde Kur'an ve Sünnet'e göre doğru olan karar­ları da reddedemezler.

Anayasaya ait önemli hususlardan ikincisi, hiçbir gayri müslimin İslâm Devleti'nde yö­netici olamamasıdır. Bu hak sadece müslü-manlara aittir. "Sizden olan emir sahipleri­ne itaat edin..." (4: 59). Hakikaten aşikardır ki ideolojik bir devlette onun Öğretisine inan­mayan vebunugünlük hayatında uygulama­yan kişi o devletin lideri haline gelemez. Za­ten gelebilecek olması îslâmî hayatın ru­hu ve öğretisini gülünç duruma düşürürdü.

Üçüncü olarak yukarıdaki söz konusu ayet (4: 59), insanlara ulûl-emr ve yöneticilerden farklı görüş sahibi olma hakkını verir. Emir ve yurttaşlar arasında çıkacak anlaşmazlık­larda mesele kararlan nihaî olan Kur'an ve Sünnet'e götürülür. Kur'an ve Sünnet'in ışı­ğında sorunu çözümleyecek olan sürekli mahkemeler ya da bu sorunlar için özellikle oluşturulmuş yasama organları tarafından karara bağlanır.

 

9- Kanun (Şeriat'ın) Üstünlüğü Ve Hâkimiyeti

 

Kur'an'da, yeryüzünde âdil ve maruf sistem kurmak için görevlendirildiklerinden müslü-manlara dost ya da düşman, akraba ya da yabancı, herkese adaletle davranmalarını em­reden birçok pasaj vardır. Gerçekte yeryüzünden adaletsizliği, kokuşmuşluğu, fışkı ve tüm münkeri yok edip adaleti ikame etmek Allah rasullerinin görev ve amaçları arasın­dadır." Şüphesiz, Allah size emanetleri ehli­ne vermenizi ve insanlar arasında hükmetti­ğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi em­reder." (4: 58). "Ey iman edenler, Allah için adaletli şahitler olarak hakkı ayakta tutan­lar olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi ada­letten alıkoymasın. Âdil davranın, bu takvaya daha yakındır." (5: 8). Bu ayetler müslümanlara dost ya da düşmanlıklarına bakmaksı­zın herkese âdil davranmalarım emretmek­tedir. Adaletin her düzeyde, herkese uygulan­ması İslâm Anayasası'nın en önemli esasla­rından biridir, Rasulullah @ bizzat insanlar arasında adaletle davranmış ve bunu her müslümana emretmiştir.

a- Veda Hutbesinde şunları söylemiştir; "Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu ayla­rınız nasıl mukaddes bir ay ise, canlarınız, mallarınız ve ırzlarınız da öyle mukaddestir. (Mişkât)

b- "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Mu-hammed'in Allah elçisi olduğuna şehadet eden bir müslümamn kanı akıtılamaz; ancak (haksız yere) adam öldürmesi, evlendikten sonra zina etmesi ve irtidat etmesi müstes­na." (Ebu'1-Alâ Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'ân). Rasulullah @'ın bu sözleri hayat, mal ve na­musun dokunulmazlığını sadece müslüman-lara garantiliyor görülüyorsa da İslâm Dev-leti'nde yaşayan tüm gayri müslimlere de ay­nı dokunuzmazlıkların verileceği hususunda fakihlerin icması vardır. (Daha fazla bilgi için İstişare bölümüne  bakınız, Kısım 7 ). Bu yüzden İslâm Devleti'nin tüm vatandaşları bu dokunulmazlıktan faydalanırlar. Huku­kî yargılama olmaksızın hiç kimse hapsedi­lemez; namus ya da mülküne herhangi biri tarafından zarar verilemez. Şeriatın hüküm­ranlığı ilkesi İslâm Devleti'nde bütünüyle yü­rürlüktedir, bütün insanların hakları ve çı­karları anayasa ile eşit şekilde garanti edilip korunur. Bu devlette, mahkemeden özel yetki belgesi olmaksızın hiç kimse tutuklanamaz, hiç kimse muhakeme edilmeden hapsedile­mez. İslâm hukukunun bu yönü 4. Halife Ali (r.a.) tarafından Haricilere söylediği şu söz­lerle açıklanmıştır. "Kan dökmedikçe, anar­şiye yol açmadıkça, kuvvete başvurmadıkça istediğiniz yerde yaşayabilir, istediğiniz yere göçedebilirsiniz. Ancak bunlardan birini ya­parsanız sizinle savaşırım."

Bu sözler, devlete ya da ferde karşı suç islen­mediği müddetçe, siyasî farklılıklar yüzünden bir kimseye ya da topluluğa karşı kanu­nen harekete geçilemeyeceği gerçeğini orta­ya koymaktadır. Aynı zamanda İslâm huku­kunun yöneten ve yönetilen arasında herhan­gi bir fark tanımadığını, aralarındaki ihtilaf­ları, eşitliği temel hak alarak adaletle hallet­tiğini göstermektedir. Vefatından önce Ra­sulullah @, karşılığım verebilmek için her­hangi birinin kendisine karşı bir şikayeti olup-olmadığmı sormuştur. Raşid halifeler de aynı prensiplere dayanarak insanları ada­letle yönetmişler, adaletin söz konusu oldu­ğu hiçbir meselede taraf tutmamışlar, hiç kimse aleyhine ayırım gözetmemişlerdir.

 

10- Sosyal Güvenlik Sistemi

 

İslâm Devleti Anayasası'nın diğer bir ayırt edici özelliği de sınıf, inanç ve rengine bak­maksızın tüm yurttaşlarına geçim garantisi vererek sosyal güvenliklerini sağlamasıdır. Ülkede hiç kimse muhtaç ve düşkün olarak terkedilmez, devlet tarafından bakımları üst­lenilir. Bu, devletin ahlâkî olduğu kadar hu­kukî bir sorumluluğudur. Kur'an bu sorum­luluğu şu sözlerle belirtir:

a- "Onların mallarında dilenip isteyen ve (iffetinden dolayı istemeyen) yoksullar için bir hak vardır." (51: 19).

b- "Onların mallarından bir miktar sada­ka (zekât) al kî, bununla onları temizlemiş-arındırmış olursun ve onlara dua et." (9: 103). Rasulullah @ aynı prensibi şu sözleriyle açıklamaktadır;

a- "Allah, müslümanlar üzerine zekâtı zo­runlu kıldı. O, aralarındaki zenginlerden top­lanmalı ve aralarındaki ihtiyaç sahiplerine dağıtılmalıdır."

b- "Devlet, velisi olmayan kimsenin velisi-dir."

c- "Her kim borçlu olarak ölür ve arkasın­da bunu ödemek için mal bırakmaz ise ödeme sorumluluğu benimdir (yani ulu'I-emrin). Ancak mal bırakmışsa sorumluluk mirasçı­larındır."

d- "Biri arkasında mirasçı bırakmazsi, mi­rasçısı benim; hem sorumluluklarını (borç­larını) yerine getirmek, hem de varlığını mi­ras almak için" (Mişkât).

Bunlar tüm yoksul ve düşkünlerin ihtiyaç­larını karşılamak için sosyal güvenlik siste­mini kurmanın İslâm Devleti'nin anayasal bir sorumluluğu olduğu; bunu tamamen ye­rine getiremez ise yetki sahibi kişilerin Al­lah'ın kanununu ihlâl etmiş olacakları ve bu yüzden muhakeme edilecekleri; ayrıca He­sap Günü'nde kötü bir akibetle karşılaşacak­ları anlamını taşır.

 

11- Gayri Müslimlerin (Zımmîlerin) Haklan

 

İslâm Devleti ideolojik bir devlettir; bu yüz­den de kendi amaçlarına ulaşmak için en âdil ve en etkili şekilde tedbirler almıştır. Bununla beraber, kendi topraklarında yaşayan gayri müslimlere Önem vermemezlik etmez; eşit­lik ve adaleti esas alarak onların çıkarlarını korur, onlara ayrı hak ve imkânları garanti eder. Pratikte müslümanlann ve gayri müs­limlerin haklan arasında bir fark yoktur. Her ikisi de aynı sivil (medenî) hakları kullanır­lar, ülkenin ceza yasası önünde aynı cezaya boyun eğerler. Müslümanlar ve gayri müs-limler arasında haklar, imtiyazlar ve ülke ka­nunları önünde cezalandırılma açısından ta­mamıyla eşitlik vardır, bu hususlarda bir im­tiyaz söz konusu değildir. Rasulullah @, bir gayri müslimi (zimmî) öldüren müslümanın Ölümüne hükmetmiş ve "zayıflar için ıslahı e'de etmekle sorumluyum" demiştir. 4. Ra-Ş'd Halife Ali (r.a.) aynı prensibi açıklamış ve "malları ve canlarının bizimkiler kadar kutsal-dokunulmaz kalacağı esası üzerine zınımîlik pozisyonunu kabul etmişlerdir!' de-miŞtir (Mişkât).

Tüm ferdî problemlerinde Şeriat kanunları­na tabi olmayacaklar ve kendilerinin özel ka­nunlarına göre meseleleri hükme bağlana­caktır. Bizzat Rasulullah @ tarafından Ye­men ve Necran hıristiyanları ile Medine Ya-hudilerine verilen serbestlik ile gayri müslim­lerin inanç özgürlüğü garanti altına alınmış­tır. Bu haklar, onların özel kanunlarına say­gı kadar ibadet ve dinî ayinlerini yerine ge­tirme özgürlüğü ile ibadet mahallerinin gü­venliği hususlarını da kapsar. Hatta ülkenin savunmasında malî katkı olarak cizye öde­meyi kabul ettikleri takdirde askerî görevden de muaf tutulurlar. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, The Islâmic Law and Constitution).

Yukarıdan beri açıklanan bu on bir ilke İs­lâm Anayasası'mn esaslarıdır, İslâm Devle­ti'nin yürürlükteki siyasetini yönlendiren te­mel çizgilerdir. Bu ilkelerin herhangi bir par­çasına herhangi bir tecavüz şeriat kanunla­rına açıkça karşı gelmektir, bu yüzden de gayri meşrudur.

 

KISIM 2

 

İSLÂM'IN DEVLET SİSTEMİ

 

İslâm Devlet anlayışı, ülke olaylarını hallet­mek için tasarlanmış bağımsız kurallar dizi­si şeklinde olmayıp, Rasul Muhammed @'a vahyedüen ilâhî kanunlarla düzenlenen ha­yat sisteminin ayrılmaz bir parçasını oluştu­ran ilkelerden meydana gelir. İslâm'ın siya­set felsefesi, dünyanın çeşitli ülkelerinde uy­gulanan müphem siyasî sistemlerden büsbü­tün farklıdır. İnsan aktivitesinin değişik alan­larını —siyasî, ekonomik, sosyal ya da ah­lâkî olabilir— kapsayan engin hayat progra­mı, onun kabulü zorunlu temel esaslarından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden, devlet sis­teminin yapısı ve ruhu hakkında gerçek bir tanım elde etmeden önce, İslâm ideolojisi­nin kökleri ve esasları olan ilk prensipleri in­celemek ve anlamak gereklidir. İslâm ideo­lojisinin ardındaki tüm felsefe 'Tevhid'dir; Allah ve O'nun ilâhî rehberliği... Allah'ın tüm peygamberleri, Âdem @'dan Muham­med @'a kadar, insanlık için aynı rehberliği getirmişlerdir: İnsanların yaratıcısı, Rabbî ve Hâkimi tek ilâh Allah'tır ve İnsanlar O'nun kanunlarına itaat etmeli, O'nun kanunların­da yol göstericilik aramalıdır.

Fakat insanoğlu şu ya da bu şekilde bu İlâhî Çağrı'ya direnmiş ve diğer insanlar üzerine kendi hâkimiyetini zorla kabul ettirmeye ça­lışmıştır {26: 29). Çeşitli şekillerde ortaya çı­kan insanın insan üzerindeki bu tahakkümü yeryüzündeki tüm kötülüklerin asıl sebebi­dir. Çeşitli formlar (2: 258), isimler (28: 38) ve yaftalar (45: 24) insanları yanlış yönlen­dirmek için icat edilmektedir, ancak tüm bu hilelerin altında yatan amaç diğer insanlar ve uluslar üzerinde üstünlük ve tahakküm kazanmaktır. İktidara susamış ve zeki insan­lar diğer insanlar üzerinde tahakküm kur­mak ve ilâhhk iddiasında bulunmak için za­man zaman kendi slogan ve planlarını uydurmaktadırlar. Bazıları tanrıymış gibi tavır takınmakta, diğerleri tanrının temsilcileriy-miş pozlarına bürünmekte ve hatta bazıları tanrıymış gibi ulus ya da tabiatı yaratmak id­diasıyla diktatörlük gücünü üzerine almak­tadır. Mamafih, tüm bu görünüşte farklı fel­sefelerin sonucu her zaman aynı olmaktadır: zulüm, istibdat, baskı, adaletsizlik, sömürü ve insanın insan üzerine tahakkümü. Rasul @ bu gerçeği şu kudsî hadisle belirtmiştir: "Rahim olan Allah buyurdu ki; 'İnsanı uy­sal bir tabiatta yarattım. Sonra şeytan yak­laştı ve onları inançlarından uzaklaştırıp kö­tü yola sevketmeyi başardı, onlar için neyi meşru kıldımsaonu yasakladı.' " İnsanlık ta­rihi birbiri ardınca kavimlerin sefaleti ve ız-dırap çekmesi ile sonuçlanan bu tür aykırı zihniyetler ve felsefelerle doludur. Gerekli an­larda, insanın insan üzerindeki tahakkümü­nü kırmak, hepsine eşitlik esasına uygun davranarak ilâhî kanunların güzelliği ve ada­leti altında toplamak için Allah rasulleri gön­dermektedir. Allah'ın tüm haberlerinin me­sajı aynı idi: "... Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur." (11: 50, 7: 59). Allah'ın rasulleri değişik kavimlere, değişik zamanlarda geierek onları İlâhî Reh­berliğe davet etmişlerdir (16: 36, 28: 47, 35: 24 vb.)

Nihayet peygamberlerin sonuncusu Muham­med @ geldi ve dedi ki: "Gerçekten sizin Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istiva etti. (O), ge­ceyi, durmadan kovalayan gündüzle bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna bo­yun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bi­lin ki yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nun-dur." (7: 54), "Oysa onlar yalnızca dini Al­lah'a has kılan hanifler olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emrolunmadı-lar." (98: 5). Rasul @, onları insana kölelik (kula kulluk) bağlarından, boyunduruğun­dan kurtaracak olan İlâhî Rehberliğe davet etti, İlâhî Adalet sistemi içerisinde onlara gerçek eşitlik ve özgürlüğü verdi: "O (Rasul) ki, kendilerine iyiliği emreder, kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkla­rı, zincirleri kaldırıp atar." (7: 157).

 

Allah'ın Hâkimiyeti

 

Daha önce de görüldüğü gibi İslâm siyasî sis­teminin başlangıç nostası, İslâm Devleti'nin temel kaidesi ve dayanağı Allah'ın hâkimi­yetidir. Bu temel kaideye göre tüm insanlar fert fert olduğu gibi topluca da insanlara hâ­kim olmada, kanun yapmada, insanlara emir vermekte tüm yetki ve güçleriyle gerçek hük-medici (el-Hakem) ve kanun koyucu olan Al­lah'a itaat etmek zorundadırlar.

Kavram Olarak Hükümranlık: Siyaset termi­nolojisinde hükümranlık, bir kişi, kişiler ya da bir kurum tarafından insanların kontrol altında tutulması ve insanlara mutlak üstün­lük anlamı taşır. Egemen olanların sözleri kanundur; hukuken her şart altında onlara itaat etmek zorunda olan insanlar üzerinde emir ve kanunlarını zorla kabul ettirme hu­susunda karşı gelinemez haklara sahiptirler. Bu emirleri ihlâl etmek ya da karşı çıkmak hususunda hiç kimse yasal bir güce sahip de­ğildir. Tüm haklar egemenlerin arzularına bağlı olarak verilir ya da alınır. Diğer bir İfa­deyle, kanun koyucunun verdiği haklardan başka hak yoktur. Kanunlar egemen olanla­rın isteğiyle yapılır veya iptal edilir; tüm va­tandaşlar bu kanunlara itaat etmek zorun­dadırlar; ancak hükümran hiçbir kanuna bağlı değildir. Bu yüzden o kesin güç ve oto­riteye sahiptir; onun kararlarını sorgulayabi-lecek hiç kimse yoktur. Hatta onun davra­nışları iyi ve kötü, doğru ve yanlış olmanın kriteridir. O ne yaparsa ya da emrederse doğ­rudur, iyidir; ve neyi yasaklarsa yanlıştır, kö­tüdür. Hukukçuların görüş açısından ege­menlik kavramının anlamı ve mahiyeti bu­dur (Ebu'1-Alâ Mevdudî, The Islamic Law and Constitution).

Tarihî süreç İçerisinde egemenlik kelimesinin kullanılageldiği farklı anlamlar şunlardır;

a- Hukukî hükümran; ülkenin tabi olduğu hukuka göre yasama ya da hükümetin ida­resi görevini üstlenen kişi ya da kişiler.

b- Siyasî ya da anayasal hükümran; ... her­hangi bir anda gerçek otoritenin nihaî ola­rak kendilerinde kaldığı kişiler topluluğu. Bazen   siyasî   hükümranlık   "kollektif egemenlik" de belirtilir. Egemenlik tanım­ları arasından şöyle bir alıntı yapılabilir: "Antlaşma yaparak ya da feshederek savaş ve barış problemlerinde kanunlar, ölüm ce­zası, sürgün, para cezası hususlarında, gö­rev sürelerinin sonunda kişilerin hesapları­nın ve idarelerinin kontrol edilmesi konula­rında karar vermek." (Encyclopedia Britani-ca, cilt 32, sayfa 737-739). Kısaca egemen­lik, kanun yapımında, yönetme yürütme ve yargı alanında mutlak güce sahip olmaktır. Mesela, İngiliz Parlamentosunun egemenli­ği bunun bir örneği olarak gösterilebilir.

Ancak hukukçular ve siyaset bilimi uzman­ları insanlar ya da kurumlarla ilgili olarak bu gücün tam anlamıyla nerede bulunduğu, bu mutlak güce gerçekte kimin sahip oldu­ğunu bulmakta ayrılığa düşmüşlerdir. Top­lumda egemenliğin tüm niteliklerini üstün­de toplamış bir şahsı henüz bulamamışlar­dır. Aristo'ya göre, vatandaşların toplam ola­rak tanımladığı devlette en üstün güç bir, bir­kaç ya da birçok kişiye teslim edilebilir. Onun görüşünde devletin asıl ayırt edici yönü kendi kendine yeterliliktir, egemenlik değil. Orta çağlarda Roma kanunlarının etkisiyle mut­lak egemenlik teorisi hukukçuların yazıların­da da gelişti ve imparator hükümran olarak görüldü. Ancak imparatorun gücü zayıfla­dığında yeni bir hükümranlık ölçüsü kabul edildi; dışa karşı bağımsızlık. Mücadele üç güç arasında idi; Kilise, Roma İmparatorlu­ğu (devlet) ve büyük toprak sahipleri (tüzel kişilikler ile birlikte). Bodin'in devlet kura­mı, o yıllarda Fransa'daki mevcut devlete uy­gun düşen, bir çeşit hukukî egemenlik teo­risi de sayılabilecek despotizm teorisiydi.

Egemenliğin toplumsal sözleşmeden kaynak­landığı şeklindeki gözde teori ise Hobbes, Rousseau ve Locke 'in görüşleridir. Sosyo­loji uzmanları arasındaki yaygın eğilim ege­menlik hususuna çok az ehemmiyet verme­leri ve egemenliğe yüksek organize toplum­ların önemsiz bir olaymış gibi bakmalarıdır. Bazen egemenlik toplumun organize olmuş şekli ya da genel isteği olarak tanımlanmak­ta, kralların ya da parlamentoların onun di­reksiyonu gibi davrandığı düşünülmektedir.

'Egemenlik toplumda mukimdir' (Woodrow Wİlson). Ayrıca Platon ve Aristo kanunun egemenliğinden bahsederler. Plato der ki: "Kanunun yöneticilerden üstün, yöneticile­rin kanundan aşağı olduğu ülkenin kurtul­duğunu düşünürüm." Aynı görüş birçok Al­man hukukçu tarafından da ifade edilmiş­tir: "Sadece kanunda varlığını bulan, kanun içinde var olan; Özel ve halkla ilişkileri yal­nızca hukukî nizam tarafından düzenlenen devlet fikri." (Encyclopedia Britannica,cilt 32, sayfa 737-739).

Böylece egemenliğin hakiki karakteri Özel­likle göstermektedir ki insanoğulları arasın­da tek tek hükümranlığın tüm güç ve nite­liklerine sahip herhangi birini bulmak pra­tik olarak imkânsızdır. Diğer otoriteler, ulu­sal yapılar ve şirketler arasında bile hüküm­ranlığın tüm özelliklerine haiz olduğunu id­dia edebilecek bir yapıyı belirlemek imkân­sızdır. "Hüküm ya da her ne olursa olsun egemenlik hiç kimseye ait değildir; ancak ve ancak kadir-i mutlak (el-Kaadir ve el-Muktedir) olan Allah'a mahsustur" şeklin­deki hâkimiyet görüşü Kur'an'da tekrar tek­rar yinelenerek vurgulanmaktadır; "Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü (hükümran­lığı, mülkiyeti) yalnız Allah'ındır. Ve sizin için Allah'tan başka ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı vardır" (2: 107), "Biliyorsanız (söyleyin) her şeyin melekütü (mülkü ve yö­netimi) elinde olan, koruyup kollayan, fakat kendisi koruyup kollan(maya muhtaç olma­yan kimdir? de" (23: 88), "O Allah'tır ki O1 ndan başka ilâh yoktur, Meliktir (bütün mül­kün sahibi ve yöneticisidir), Kuddüs'tür (çok mukaddestir); Selâm'dır (barış ve esenlik ve­rendir); Mümindir (aman ve güvenlik veren­dir); Müheymin'dir (koruyup gözetendir); Azîz'dir (üstün ve güçlü olandır); Cebbar1 dır (dilediğini zorla da yaptırandır); Müte-kebbir'dir (en büyüktür). Allah (müşriklerin) ortak koştukları şeylerden münezzehtir, O Allah ki, yaratan, var eden, şekil ve suret ve­rendir. En güzel isimler O'nundur. Gökler­de ve yerde olanların tümü O'nu teşbih et­mekte (şanını yüceltmekte)dir. O, Azız (üs­tün ve güçlü olan), Hakim (hüküm ve hik­met sahibi)dir." (59: 23-24). O'nun Azîz ve Rabb oluşu ek olarak şu ayetlerde de ortaya konur: "Hakkında ihtilâfa düştüğünüz her­hangi bir şeyde hüküm vermek Allah'a ait­tir. İşte Rabbim Allah budur. O'na dayan­dım, O'na güvendim. O göklerin ve yerin ya­ratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden çiftler, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Bu (dü­zen içi)nda sizi üretiyor. O'nun zâtına ben­zer hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir. Göklerin veyerinanahtarlanOhundur.O di­lediğine rızkı açar-genişletir ve kısar. Çünkü O her şeyi bilendir." (42: 10-12). Rasulul-lah @ şu sözlerle sadece Allah'a uymak ve hizmet etmekle öğütlenmiştİr; "(Tarafımdan) de ki: 'Ben, dini yalnızca O'na has kılarak Allah'a ibadet etmekle emrolundum!' 'Ve ben müslümanların ilki olmakla da emrolun­dum' De ki; 'Ben Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.' "De ki; 'Ben dinimi yalnızca O'na halis kılarak Allah'a ibadet ediyorum.' " (39: 11-14). Hiç şüphesiz, üstünlük ve hükümranlık her şe­yin başı ve sonu (el-Evvel ve el-Âhir) olan Al­lah'a aittir. "Herşeyin melekütü (hükümran­lık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne yü­cedir. Ve siz O'na döndürüleceksiniz" (36: 83).

Bu hususta dikkat edilmesi gerekli diğer bir nokta, herhangi bir kişiyi mutlak egemen­lik gücüyle donatmakta bir doğruluk payı yoktur. Herhangi bir birey, birey grubu ya da kurum hangi mantıkî ya da makul temeller üzerine diğer insanlar için neyin doğru ya da yanlış, neyin iyi ya da kötü olduğunu belir­leme hakkına sahip bulunduğunu iddia et­mektedir? Hangi sebeplere dayanarak ve ni­çin hükümranlık gücüne sahip olsunlar? Sa­dece bir teklifin insanlar tarafından kabulü herhangi biri İçin hükümranlık statüsünü haklı çıkarmaya yetmeyeceği için genel kon­sensüse (fikir birliğine) dayanarak böyle bir yetkiye sahip çıkılamaz. Çünkü hâkimiyetin, kâinatın yaratıcısı ve Rabbi olan Allah'ın za­tına ait olması hasebiyle insanlar bu yetkiyi birbirlerine tevdii etme selâhiyetine sahip de­ğillerdir. "Gerçekte sizin Rabbiniz o Allah'­tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, son­ra Arşı istiva etti. (O), geceyi, durmadan ko­valayan gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyet­te (yaratan O'dur). İyi bilin ki yaratmak da, emretmek de (yalnızca) O'na mahsustur?' (7:34).

Bu ayetler göklerin ve yerin hâkimiyetinin yalnızca Azîz ve Hakîm olan Allah'a ait ol­duğu hususunda hiçbir şüpheye mahal bırak­maz. Kur'an bunu sık sık zikrederek şunlara dikkat çekiyor; Allah , kâinatın sadece ya­ratıcısı değil, aynı zamanda hükümranı ve yöneticisidir (el-Melik ve el-Vâli); kâinatı ya­rattıktan sonra O, kâinatla bütün ilişkilerini kesmiş, kâinat olaylarına bigâne kalmış ol­mayıp, aksine her an, kâinatın her parçasını yönetir; hâkimiyetin tüm gücü hakikatte O'-nun yed'indedir; her şey O'nun emri altın­dadır, O'na itaatkârdır; ve herkesin, her şe­yin kaderi sadece O'nun yed'indedir. Bu yol­la Kur'an, Allah'a karşı şirk ve isyan gibi yan­lışlıklara yol açan esas yanlışlıklara, yanlış anlayışlara karşı çıkmaktadır. 'Tanrının kâ­inat olaylarıyla ilgilenmediği' şeklindeki inanç kaçınılmaz olarak 'insanın kaderinin başka insanlar tarafından yapıldığı ya da yokedildiği' inancına —ki bu yüzden o in­san bu insanların önünde eğilecektir— veya 'kendi kaderinin kendisini oluşturduğu' inancına yol açacak ve kişi kendinin Allah-tan bağımsız olduğu sanısına kapılacaktır.

Zikrettiğimiz bu çarpık mülâhazalara inan­mak açıkça çok güçtür. Kur'an'da ortaya ko­nan 'göklerde ve yerde Allah'ın hâkimiyeti' kavramı açıkça gösterir ki, bu dünyanın sı­nırlı bir süre için ve sınırlı bir otoriteye sa­hip zayıf, Ölümlü yöneticilerinin aksine Me­lik olan Allah'ın hükümranlığı kavramı ak­si teorilerin temelinin yanlışlığını gösterir. Çünkü Kur'an'da ortaya konan Melik'lik kavramına hiçbir beşerî kural uyamaz. Çün­kü bu kavramda Melik benzeri hükümran­lık gücünü üzerine alan ya da iddia eden bi­risine yer yoktur; çünkü bu kavram insanın dinî çerçevede tek ibadet edilecek, siyasî ve politik çerçevede tek hükümrân varlık ola­rak yalnızca Allah'ı kabul etmesini gerekli kı­lar. Şu cümleler Allah'ın aynı zamanda ni­çin hâkimiyet sahibi Melik olarak tanınma­sı gerektiğini açıklar; "Allah kâinatın yalnız yaratıcısı değil, fakat aynı zamanda hüküm­ranı ve yöneticisidir. Kâinatın yaratılmasın­dan sonra başkası lehine ne yönetmekten vazgeçti, ne de yaratıklarının bir parçasını bağımsız kıldı, tersine, tüm kâinatın fonksi­yonunu kendi yed'inde tutmuştur. Gün ve ge­ce birbirini kendi kendine değil, fakat mevcut sistemi tamamıyla durdurmaya ya da de­ğiştirmeye kadir olan Allah'ın emriyle takip etmekteler. Benzer şekilde, güneş, ay, yıldız­lar kendi tabiatlarında bir güce sahip değil­lerdir; fakat tamamıyla O'nun emri altında­dırlar ve O'nun emri altında köleler gibi ça­resiz, zorunlu fonksiyon görürler?' (Encyclo-pedia Britanica, cilt 32, sayfa 737-739).

Bu husus Kur'an'ın başka ayetlerinde şu ifa­delerle açıklanır; "De ki; 'Ey mülkün sahi­bi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin, dile­diğinden alırsın dilediğini aziz kılar, diledi­ğini alçartırsın. İyilik senin elindedir. Ger­çekten Sen, her şeye kadirsin? Geceyi gün­düze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın; ölü­den diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın; dilediğini hesapsız rızıklandırırsın.' " (3: 36-37). İnsanlar Allah'tan uzaklaştırılmanın kö­tü akıbetiyle uyarılmışlardır: "Göklerin de yerin de mülkünün Allah'a ait olduğunu bil­mez misin? (O) dilediğini azaplandırır, dile­diğini bağışlar. Allah her şeye kadirdir." (5: 40), "Göklerin, yerin ve içerisinde bulunan­ların tümünün mülkü Allah'ındır. O, her şeye kadirdir." (5: 120), "Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır, diriltir ve öldü­rür. Sizin için Allah'tan başka ne bir veli, ne de bir yardımcı vardır." (9: 116).

Kur'an Allah'ın hükümranlığını destekleyen bu beyyine silsilesini devam ettirip, insanla­rın yeryüzündeki yaşantılarının çeşitli yön­lerini yansıtan ve uzun uzun düşündüren so­rular sorar: "De ki; 'Göklerden ve yerden si­ze rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden, ölüyü di­riden çıkaran kimdir? Ve işleri kim düzenle­yip yönetiyor?' Onlar 'Allah' diyecekler. De ki; 'Peki siz yine de korkup sakınmayacak mısınız?' " "İşte bu sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Hakikatten sonra sapıklıktan başka ne var? Öyleyse nasıl (haktan sapıklı­ğa) çevriliyorsunuz?" "Böylece Rabbinin, yoldan çıkanlar için söylediği' onlar gerçek­ten iman etmezler' sözü gerçekleşmiş oldu." "De ki; 'Sizin şirk koştuklarınızdan ilk de­fa yaratacak, sonra yarattıklarını tekrar yaratacak var mı? De ki; 'Allah ilk defa yara­tır, sonra onu çevirip tekrar yaratır. ÖyleySe nasıl (doğru yoldan) çevriliyorsunuz?' De ki-'Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştıra­cak var mı?' De ki; 'Allah hakka götürür Hakka götüren mi uyulmaya daha lâyıktır yoksa (tutulup) yola götürülmedikçe kendi­si doğru yolu bulamayan mı? O halde neyi­niz var? Nasıl hükmediyorsunuz?' " {10: 31-35).

Dahası, hiçbir insan bu tür eşsiz kudreti ba­rındırma kapasitesinde değildir, çünkü insan­ların meselelerinde adalet ve eşitlikle yasa­mak, yürütmek, hükmetmek ve yönetmek için o (insan) ne yetenek ve bilgiye, ne de uy­gulamaya yönelik kapasite ve isteğe sahiptir. İnsanoğlu tarafından her ne tür hükümran­lık iddia edilirse edilsin, her zaman adalet­sizlik ve baskıyla sonuçlanmıştır; çünkü bu her şeytanî sistemin doğal bir sonucudur. Kur'an bunu şu sözlerle tesbit eder; "Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte on­lar kâfirdir... zalimdir... fasıklardır." (5: 44-47). Diğer taraftan gerçek müminler daima ilâhî otoriteye itaat ederler: "Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız — artık onu Allah'a ve Rasulü'ne götürün. Bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha gü­zeldir?' (4: 59). "Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasulü'ne çağrıldıkları zaman mümin olanların sözü ancak 'işittik ve itaat ettik' demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır. Kim(ler) Allah'a ve Rasulü'ne ita­at ederse ve Allah'tan korkup sakınırsa işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler onlardır?' (24: 51-52). Allah'ın dileğine itaat etmeyenler sa­dece kâfirlerdir." Şunları görmüyor musun, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarım söylüyorlar da tağutun önün­de muhakeme olmak istiyorlar! Oysa kendi­leri onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şey­tan da onlan'iyice saptırmak istiyor... Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle itaat edil­mesinden başka bir amaçla göndermedik." (4: 60-64). Allah'ın tüm rasulleri insanların meselelerine adalet ve eşitlikle karar vermek için Allah tarafından gönderilen 'Rehber­lerdir; kendi isteklerine uymazlar, yanlış da yapmazlar. Davut @ peygambere de yeryü­zünde iktidar verilirken tıpkı diğer rasuller eibi Rab tarafından açık emirler de verilmiş­tir. "Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryü­zünde halife kıldık. Öyleyse insanlar arasın­da adaletle hükmet, istek ve tutkularına uy­ma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphe yok, Allah'ın yolundan sapanlara, Hesap Günü'nü unutmalarından dolayı çe­tin bir azap vardır." (36: 28). Rasul Muham-med @ da aynı şekilde insanlar arasında Al­lah'ın kanunları ile, adaletle hükmetmekle emrolundu. "Aralarında Allah'ın indirdiğiy-le hükmet, onların heva (istek ve tutkuları­na uyma ve onların, Allah'ın indirdiği şey­lerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sa­kın" (5: 45). Tabiî ve kanunî olarak hüküm­ranlığın her ikisi de Allah'tadır. Birkaç had­dini bilmez ve inatçı dışında insanların ço­ğu Allah'ın tabiî otoritesini ve fiilî otorite­sini de tanır, sorulduğunda açıkça kabul eder. Kur'an şu ifadelerle insanların dikkatlerini bu gerçeğe çekmek ister: "Andolsun, onla­ra 'Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim (sizin yararınıza çalışmaları için) boyun eğdirdi?' diye sorsan, şüphesiz 'Allah' der­ler. O haide nasıi Allah'ın (birliğinden) dön­dürülüyorsunuz?" ... "Onlara 'Gökten su indirip de ölümden sonra yeryüzünü dirilten kimdir?' diye soracak olursan, şüphesiz 'Allah' diyecekleri' (29: 61-63)... "Andolsun, onlara 'Kendilerini kim yarattı?' diye sora­cak olsan, elbette 'Allah' derler. Öyleyse na­sıl (haktan) çevriliyorlar?" (43: 87). Şu ayet­lerde olay biraz daha fazla açıklanır; "De ki: 'Biliyorsanız (söyleyin) yeryüzü ve onun için­dekiler kimindir?' 'Allah'ındır' diyecekler. 'Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?' de. 'Yedi göğün Rabbi ve büyük Arşın Rab-bi kimdir?' de. 'Allah'tır diyecekler. De ki; 'Yine de korkup sakınmayacak mısınız?' 'Bi­liyorsanız (söyleyin) her şeyin melekütü (mülk ve yönetimi) elinde olan, koruyup kol­layan fakat kendisi korunup kollanfmaya ih­tiyacı ol)mayan kimdir?' de. 'Allah'a aittir' diyecekler. 'O halde nasıl oluyor da böyle büyükleniyorsunuz?' de" (23: 84-89).

Bu Kur'an ayetleri şu gerçeği açıkça tesbit eder: Kâfirler bile kâinat, gök cisimleri ve bunların içinde bulunan her şeyin yaratıcı­sının Allah, bunların çalışmalarının AllahL ın kontrolü altında olduğunu bilmekte ve inanmaktalar. Böylece onlar Allah'ın tabiî hükümranlığını, hatta kanunî olanını bile ka­bul etmektedirler, fakat buna rağmen en azından hareketleriyle Allah'tan başka güç­lere dayandıklarından, diğer güçlerin, ku­rumların ya da şeylerin olayların akışında söz sahibi oldukları hususunda ısrar etmektedir­ler ve böylece kendi sözlerini yalanlamakta­dırlar.

 

KISIM 3

 

HÂKİMİYET KAVRAMI

 

Hâkimiyet kavramı iki realite üzerine kurul­muştur. Birincisi, Allah, insanı da içine alan tüm kainatın yaratıcısı (Hâlık), gözeticisi ko­ruyucusu (Müheymin-Kayyum), sahibi (Vâ­ris) ve hükümrândır (Melik); ikincisi, insan yeryüzünde Allah'ın vekili ve âciz bir kulu­dur, kendi iyiliği için hükümran olan Allan­ın kanunlarına itaat eder. Yeryüzündeki bü­tün kötülüklerin ve kargaşanın asıl sebebi in­sanın, insanı gerçekte olmadığı halde kendi kendisinin sahibi ve hükümranı olarak ka­bul eden yanlış felsefeye inanmasıdır. Ger­çek sahip ve hükümran Allah'tır. Peygamber Yusuf @ şu sözleriyle bu anlayışı dile geti­rir. "Doğrusu ben, Allah'a iman etmeyen, ahireti de inkâr eden bir kavmin dinini terk ettim. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub-un dinine uydum. Allah'a herhangi bir şeyi şirk koşmamız bize yaraşmaz. Bu (tevhîd), bize ve bütün insanlara Allah'ın bir lütfudur, ancak insanların çoğu şükretmezler... Birbi­rinden farklı çeşitli ilâhlar mı, yoksa Kah-har olan bir tek Allah mı daha hayırlıdır? siz, O'nu bırakıp, ancak sizin ve atalarını­zın taptığı bir takım (anlamsız, boş) cisim­lere tapıyorsunuz. Hüküm yalnız Allah'ın­dır. O yalnız kendisine kulluk etmemizi em­retmiştir, dosdoğru olan din işte budur, an­cak insanların çoğu bilmezler." (12: 37-40). Aynı husus Kur'an'ın diğer bir ayetinde şu şekilde açıklanır: "Gerçekte sizin Rabbiniz O Allah'tır ki, gökleri, yeri altı günde yarat­tı, sonra Arşı istiva etti. (O) geceyi, durma­dan kovalayan gündüze bürüyüp örter; gü­neşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğ­miş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki ya­ratmak da, emir de (yalnızca) O'na mahsus­tur." (7: 54). Âyet, herhangi bir şüphe bulu­tunun Ötesinde yaratıklarını tamamıyla kont­rol eden yalnız bir yaratıcı-İlâh'ın olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. O aynı zaman­da yaratıkların hükmedicisi (Melik)dir, tüm varlıklar O'na, O'nun kanunlarına İtaat ede Şüphesiz,  O  hakiki ve  kuvvetli (Metîn yöneten-hükümrandır ki, herhangi bir forrr da yardım ya da desteğe ihtiyaç duymaks; zın bütün mülkünü tek başına kontrol ve ku manda eder. Bu görüş Kur'an'ın diğer bh çok ayetinde genişçe açıklanmıştır. "De ki insanların Rabbine sığınırım, insanların Me likine  (yöneticisine) ve insanların gerçel ilâhına" (114: 1-3). "Deki; Ey mülkün sahi bi Allah'ım, sen dilediğine mülkü verirsin vı dilediğinden mülkü çekip alırsın." (3: 26) "Ve Rabbine ibadette (itaatta) hiç kimsey ortak tutmasın." (18: 110). İnsanlar çok açıl kelimelerle emredİlmelidir ki; "Rabbinizder sine indirilene uyunuz, O'ndan başka (öylt isimlendirilen) velilere uymayınız."  (7: 3; Ayet, insanların serahatle Allah'ın Rasulı aracılığıyla gönderilen İlâhî Rehberliği kabul etmeye davet eder. Yalnızca İlâhî Rehberlik, insanları kendileri ve dünya hakkında ger­çek bilgiyle donatır; onlara bu hayatın amaç ve hedefini açıklar; sonra onlara, yüksek ruhî ve ahlâkî prensiplere dayalı kültür ve mede-niyetiyle birlikte sosyal sistemlerini nasıl ku­racaklarını öğretir. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, The Meaning Of The Qur'an, cilt 4, sayfa 8-9). Yukarıda zikredilen ayet aynı zamanda in­sanları Allah'tan başkalarının yollarını izle­memeleri, eğer izlerlerse kültür ve uygarlık­ları da dahil tüm sosyal sistemlerinin tama­men harap olacağı hakkında uyarır. "Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte on­lar kâfir... zalim... fasık olanlardır," (5: 44-47), Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların heva (istek ve tutkularına uyma ve onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kıs­mından seni şaşırtmalarından sakın." (5: 49).

 

Kanunî Hâkimiyet

 

Allah'ın tüm yaratıkları üzerinde tabiî hü­kümran ve yönetici olduğunu, kâinatın İçe­risindeki her şeyin O'nun emir ve kanunla­rına itaat ettiğini, tüm kâinatın çalışmasın­da bunun tabiî ve görünür olduğunu gör­müştük. Bunun bir sonucu olarak yasal hâkimiyetin de O'na ait olması gereklidir. Kur­an Allah'ın kanunî hâkimiyeti üzerinde ıs­rarla durarak, bu gerçeği şu sözlerle ifade eder; "Hüküm yalnız Allah'ındır. O kendi­sinden başkasına kulluk etmemenizi emret­miştir." (12: 40). "Rabbinizden size indirile­ne uyunuz, O'ndan başka (öyle isimlendiri­len) velilere (dostlara, koruyuculara, yardım­cılara) uymayın..." (7: 3). Allah'ın kuralları­na ya da kanunlarına uymayanlar kâfirler ve zalimlerdir. (5: 44-45). Ayetler Allah'a inan­mayı, O'nun hakikatte hükümran olduğu ka­dar yürürlüktehükümrânkabul etmeyi gerek­li kılmaktadır. Hukukî olduğu kadar siyasî, yasama ve yargısal olduğu kadar da yürüt­meye ait tüm otorite Allah'a has kılınmıştır. Bu şekliyle Allah'a inanmayan ya da O'nun kudretinden herhangi bir şüpheye düşen an­cak ve ancak bir kâfirdir.

Nitekim siyasî ve hukukî hâkimiyet sadece ve sadece Allah'a has bir yetkidir, hiç kimse O'nunla birlikte bu yetkiyi paylaşamaz. Bu hükümranlık anlayışı İslâm Hukukî ve Siyasî sisteminin vazgeçilmez prensiplerindendir; en kutsal ve uzlaşmaların ötesinde kabul edilir. Allah'ın hükümranlığını hukukî ve siyasî platformda tanıyıp ilân etmedikçe; her ka­yıt ve şart altında emirlerine itaat edilmesi gereken 4En Yüce Güç' olarak Allah'ı kabul etmedikçe ve kendisini şu sözlerle O'nun ita­atine adamadıkça "Allah'tan başka hüküm­ran yoktur ve O'ndan başkası tarafından ve­rilen emirler itaat edilmeye değmezler."; ya da diğer bir âlimin sözleriyle: "Emretme, Sırf Allah'a mahsus bir hak olduğundan, O'nun dışında hiç kimse emir verme selahiyetine sa­hip değildir." diyemedikçe hiçbir devlet ger­çekte İslâmî olamaz. Bütün müslümânlar bu hususta hemfikirdir. (Ebu'1-Âla Mevdudî, 'The Meaning Of The Our'an, cilt 4, s. 8-9).

 

KISIM 4

 

İSLÂM DEVLETİ'NİN HEDEFİ

 

Kur'an ve Sünnet'e göre, İslâm Devleti'nin amacı ve hedefi Allah'ın hoşlandığı erdem­leri (maruf), tebası arasında oluşturmak, de­vam ettirmek ve geliştirmek; O'nun hiç hoş­lanmadığı kötülükleri (münker) önlemek ve kökünden sökerek yaşantılarından defetmek-dir. Böylece insanın refah ve ilerlemesine ma­ni olan sömürü, zulüm, müstehcenlik ve kar­gaşanın toplumda mümkün olan her yön­temle önlenmesi, bastırılması ve men edilme­si gerekirken, Allah'ın hoşlandığı alçak gö­nüllülük, iyilik, fazilet, barış ve adalet me­ziyetleri Ümmet'in hayatında bütün anlam­larıyla değerlendirilmeli, geliştirilmesi ve teş­vik edilmelidir. Bu yüce ideale ulaşmakta üyelerini kendi öz disiplini, öz kültürü ve öz temizliği içerisinde yetiştirmek ve eğitmek için kendi öz moral disiplinini kullanır. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'Islamic Way Of Life', sh. 42-45).

Allah'ın hoşlandığı ve 'iyi, erdemli ve başa­rılı bir toplumun temelleri' olan bu ahlâkî prensiplerin sürekli yapılmasına büyük Önem vermiştir. "Onlar ki kendilerini yeryüzünde iktidar sahibi kıldığımızda, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, marufu emrederler, münkerden sakındırırlar." (22: 41). "Ândol-sun, biz elçilerimizi apaçık delillerle gönder­dik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte Kitab'ı ve Mîzan'ı indirdik." (57: 25). Rasulullah @'da bu hususu şu söz­leriyle açıklamıştır; "Allah, Kur'an'Ia yok et­mediği şeye devlet (otorite) vasıtasıyla son ve­rir". Bu da göstermektedir ki, İslâm Devle­ti'nin ana gayesi toplumun iyilik ve refahı için İslâm'ın tavsiye ettiği reformları etkili kı­lıp uygulamaktır. O'nun ayrıca özelliği iyi­lik ve erdemi, maruf hayat şeklini halka ka­zandırması; kötülük ve zararlı, münker ha­yat tarzını men etmesidir. (Dr. Said Rama­zan, 'Theocracy Ruled Out' başlıklı makale, 'Concept Of The Islamic State', sh. 29-31).

Aşağıdaki cümleler İslâm Devleti'nin gaye­sini ve bu sistemin mimarları olmaları bek­lenen yönetici ve idarecilerin temel karakter­lerini bütünüyle ortaya koymaktadır. Yeryü­zünde kendilerine iktidar ve güç verildiğin­de şu şekilde davranırlar:

a- Şahsî hayatlarında itaat ve takva yolunu benimserler. Karakterleri günah lekelerinden, Allah'a itaatsizlikten, kibir ve gururdan be­ridir. Davranışları naziktir, alçak gönüllülük ile hareket ederler, Rabblerine dua ederler ve insanların toplu hayatlarında salât sistemi­ni oluştururlar.

b- Mal varlık ve kaynakları, şehevî ve lüks şeylere boşu boşuna harcanmaz. Aksine, top­luluğun servetinin eşit bir şekilde dağılması (59: 7) ve devletin refah fonksiyonunun ta­mamen yerine getirilebilmesi için 'zekât'ı oluşturur ve organize ederler.

c- Devletin gücünü kötülük (münker) ve gü­nahın yok edilmesi; iyilik (maruf) ve doğru­luğun oluşturulması ve arttırılması için kul­lanırlar (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'The Islamic Law and Constitution' sh. 176-192).

Aynı konu Kur'an'ın diğer bir ayetinde şu ifa­delerle açıklanır; "Siz, insanlar için çıkarıl­mış hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz." (3: 110). Âyetin de açıkça ortaya koyduğu gibi İslâm Devleti'nin amacı; top­lumda marufu oluşturmak ve münkeri yok etmek; insanları bütün meseleleriyle birlik­te Allah'a teslim olmaya ve Allah'ın rehber­liğine uygun hareket etmeye davet etmektir. Kendileri iyilik ve adaletin en güzel örneği­ni sunarlar, diğer insanların da Hakk ve Hayy olan Allah'a, İslâm Nizamı'na ve Kâ­inat Hükümrânı'nin sosyal reformlarına bo­yun eğmeleri için ellerinden gelen bütün gay­reti sarfederler.

Gerçekte, her insanın diğer insanlara yaklaşımında hem ferdî, hem de sosyal platformu kapsayan hayatın sistematiğinde eşitlik ve adaleti kurmak Allah rasullerinin görevleri­dir. Bu sistem, bir yönüyle birey açısından yaratıcısının, kendisinin ve hayat boyunca te­masta bulunacağı diğer insanların haklarını bilmesini gerektirirken diğer yönüyle, top­lumdan her türlü baskı ve ifratı kaldırmak­ta yardımcı olmak, aşırılığın sakıncalarından her yönüyle insan kültür ve medeniyetini ko­rumak gibi prensibler üzerine kurulu sosyal bir sistem oluşturmayı amaçlar. Sosyal ya­şantının her alanında âdil olan gerekli den­ge (mîzan) kurulmuştur; toplumun her par­çası haklarını adalet çerçevesinde alırken en yoğun sorumluluk duygusuyla görevlerini ye­rine getirirler. Diğer bir deyişle, peygamber­lerin hedefleri toplumda gerek ferdî, gerek­se toplum düzeyinde adaleti gerçekleştirmek­tir. İnsanların karakterlerinde, hayat tarzla­rında ve davranışlarında mîzanı oluşturmak için peygamberler her kişinin hayatında ada­leti hâkim kılmak istemişlerdir. Diğer bir is­tekleri de insan hayatının sosyal cephesini bütünüyle adalet ilkesi etrafında toplamak­tır; öyle ki ortak maddî, ahlâkî ve manevî menfaatleri için toplum ve fert birbiriyle ya­rışmasın, yardımlaşsın; çekişmesin, birlikte hareket etsin. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'The Me-aning of The Qur'an, cild 5, sh. 322).

Bütün bunlar göstermektedir ki, İslâm Dev­leti insanları doğruya kanalize etmekte ne­gatif değil, pozitif bir rol oynar. Onları sa­dece hürriyetlerine yapılan dış müdahaleler­den ve iç sömürüden korumaz; aynı zaman­da Allah'ın Kİtab'ı ve Rasul'ün Sünneti'ne göre bütün yurttaşlarının menfaati için mü­kemmel bir sosyal adalet sistemi oluşturma­yı amaçlar. Kur'an tarafından övüldüğü üze­re, insanlar arasında kötülük ve fitnenin her türünü bertaraf etmek ve menetmek, iyilik ve doğruluğun her çeşidini geliştirmek ve teş­vik etmek için çalışır. İslâm Siyaset Sistemi1 nin, İslâm Devleti'nin vazgeçilmez temelle­rinin ve hedeflerinin arkasında bu felsefe ve ideoloji yatar. (3: 104).

Genel hatlarıyla İslâm Devleti'nin çağrısı ur'an'ın şu ifadeleriyle özetlenebilir: "Al­lah üe birlikte başka ilâhlar edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yar-jıiTicısız) bırakılmış olursun. Senin Rabbin canları emretti:

1- Yalnız kendisine kulluk (ve itaat) etmeli-sin.

2- Anne-babaya iyilikle davran; ikisinden bi­risi ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağma ulaşırsa onlara 'öf bile deme ve on­ları azarlama. Onlara güzel söz söyle; onla­ra düşkünlükten dolayı alçak gönüllülük ka­nadını ger ve 'Rabbim, onlar beni küçükken nasıl (acıyıp) terbiye ettilerse, Sen de onları (acıyarak) esirge' de. Rabbiniz, içinîzdekini daha İyi bilir. Eğer siz salihler olursanız, şüp­hesiz O'da (kendisine) yönelip tövbe eden­leri bağışlayıcıdır.

3- (Seninle) akrabalığı olanlara, yoksullara ve yolda kalmışa hakkını ver.

4- (Malını gereksiz yere) saçıp savurma. Çün­kü saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri ol­muşlardır; şeytan ise Rabbine karşı çok nan­kördür.

5- Eğer (elin dar olduğu için) Rabbinden um­duğun bir rahmeti bekleyerek onlardan yüz Çevirecek olursan, bari onlara yumuşak söz

söyle.

6- El(ler)ini boynuna bağlamış yapma, büs­bütün de açık tutma, sonunda kınanır, piş­manlık içinde kalırsın. Rabbin dilediğine rız­kı açar, (dilediğine) kısar. Çünkü O, kulla­rından haberi olandır, görendir.

7- Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı Öldür­meyin; onlara da size de rızkı biz veririz. Şüphesiz onları öldürmek büyük bir günah­tır.

8- Zinaya yaklaşmayın, çünkü o çirkin bir hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur.

9- Allah'ın haram kıldığı cam haksız yere öl­dürmeyin. Kim zulmen öldürürse, onun ve­lisine yetki vermişizdir (öldürülenin hakkı­nı arar; ancak o da) öldürmede aşırı gitme­sin. Çünkü o, gerçekten yardım görmüştür.

10- Ergenlik çağına yaklaşıncaya kadar —o da en güzel tarzda olması— dışında yetimin malına yaklaşmayın.

11- Ahde   vefa   edin,   çünkü   (insana) ahd(in)den sorulacaktır.

12- Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, dosdoğru bir teraziyle tartın. Bu daha hayır­lıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir.

13- Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.

14- Yeryüzünde kabara kabara (kibirle) yü­rüme, çünkü sen ne yeri yırtabilirsin, ne de dağlara (boyca) erişebilirsin. Bunların hepsi kötü olan, Rabbİnin katında hoş görülme­yen şeylerdir. Bunlar Rabbinin sana vahyet-tiği hikmetlerdendir..." (17: 22-39).

15- "... Rabbim ancak kötülükleri gerek açı­ğını gerek gizlisini;

16- Günahı ve haksız yere (isyan ve) saldırı­yı ... haram kılmıştır." (7: 33).

17- "Şüphesiz, Allah adaleti, ihsanı, yakın­lara vermeyi emreder.

18- Hayâsızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı ya­sak eder.

19- Tutasmız diye öğüt verir'' (16: 90).

Bu maddeler sadece Allah'tan başkasına ta­pınmayı yasaklamakla kalmayıp, insanların hiçbir itirazda bulunmadan yalnızca Allah'a boyun eğmeleri, itaat ve hizmet etmeleri ge­rektiğini bildiren geniş kapsamlı emirleri oluştururlar. İslâm Devlet manifestosunun bu maddeleri yalnızca ahlâkî sınırlamalar ge­tirmekle kalmayıp, tüm İslâmî sistemin te­mellerini oluşturur. Bu ilâhî rehberlik pren­sipleri, dereceli olarak üyeler arasında cö­mertlik, sempati ve yardımlaşma duyguları­nı oluşturarak bütün İslâmî sistemi etkiler. Ve son tahlilde, bu maddeler İslâmî sistemin çok çeşitli şekillerde düzenleyicisi ve kanun­ların yol gösterici temelleri olurlar. Kişi için olduğu kadar, İslâm toplumunun ortak dav­ranışlarına da rehberlik yaparlar. Bu rehber­lik sebebiyledir ki, bu manifesto üzerine bi­na edilmiş İslâm Devleti'nin yöneticileri, ida­recileri ve kumandanları tiranhğın,gaddarlı-ğın,kibirin,gururunvekendinibeğenmişliğin bütün izlerinden kurtulmuşlardır; o kadar ki, savaş meydanında bile bu boş niteliklerin bi­rini en ufak bir şekilde gösterecek bir keli­meyi ağızlarına almazlar. Yürüyüşleri, giyim­leri, oturdukları yer ve vasıtaları tevazuları-nı gösterir. Kısaca, onların tavırları 'müstekbirane' değil, kibirsiz sıradan insan­ların davranışlarıdır. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'The Meaning Of The Qur'an, cilt 6, sh. 137-143).

Özetlemek gerekirse, İslâm Devleti'nin ga­yesi, insanlar arasında dürüstlük, güvenirlik ve adalet prensiplerini yerleştirmek ve yücelt­mek; kötülük ve fitneyi onların hayatların­dan silip sakındırmaktır ki, sonuçta hepsi if­fetli, mutlu ve huzur dolu bir Ömür sürdü-rebilsin.

 

KISIM 5

 

İSLÂM DEVLETİ'NİN YAPISI VE KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ

 

İslâm Devleti, insan hayatının her yönünü kapsayan şümullü bir devlettir. İnsan akti-vitesinin hiçbir parçası onun sosyal reform­ları ve ahlâkî kuralları tarafından etkilenme­miş ya da dokunulmamış olarak bırakılma­mıştır. O kişisel ya da özel olaylar arasında ayırım yapmaz ve her ikisini de benzer şe­killerde düzenler. Bununla birlikte yapısı ve işleyişi bakımından komünist ve totaliter dev­letlere benzemez. Çünkü, birincisi, tüm bu düzenlemeler insanları kendi kontrolleri al­tında toplamak için herhangi bir temsilci-insan tarafından düzenlenilmez; aksine bu tür kişisel motivlerden münezzeh olan kâi­natın yaratıcısı (Halik), Rabbi ve hükümra­nı (Hakem) tarafından hükme bağlanır. İkin­ci olarak, bütün bu düzenlemelerin amacı in­sanların ferden ve topluca refahıdır, ki bu da insanların önceden görerek uygun ve etkili şekilde karar verebilecekleri bir husus değil­dir. Üçüncüsü, o, ülkelerinde hemen hemen diktatörlük yönetimi kuran komünist ve to­taliter devletlerde yapıldığı gibi kişisel özgür­lüğü kısıtlama ya da baskı altına alma yolu­na gitmez. İnsanlar bu devlette, modern de­mokratik yönetim şekilleri altında olduğun­dan daha fazla özgürlüğe sahiptirler.

Gerçekte, İslâm Devleti totaliter ve kapita­list devletler arasında orta bir yer işgal eder. O, ne kişilere yavan bir geçim karşılığı her şeyin bütünüyle sıkı disiplin veya denetim al­tına alınmasına inanan komünist devletler gi­bi diktatöryaldır, ne de toplumun genel za­rarı pahasına, özgürlük adına her tür sömü­rü ve sefahatin yapılmasına lisans çıkaran ka­pitalist devletler gibi ferdin sınırsız özgürlü­ğüne inanır. Kötülüklerinden arındırılmış şekliyle her sistemin en iyi yönlerini barınidare edilen halk kitlesi bakımından jdeal bir itidal örneği sunar. Gerçekten, toplumsal çıkarları tehlikeye almaksızın fertlere eksiksiz özgürlük veren, âdil ve yararlı ka­nunları kararlaştırıp yürütebilmesi için dev­lete kişisel özgürlükleri sınırlayıp baskı altı­na almayan yetkiler veren bir siyaset felsefe­si ortaya koymuştur. Böylece kişisel ve top­lumsal çıkarlar arasında mükemmel bir den­ge oluşturur, komünist ve kapitalist toplum­larda olduğu üzere birbirinin rakibi ve düş­manı kılmak yerine hoşgörüyü esas alarak birbirinin tamamlayıcısı olacak şekilde her ikisinin bütünleşmesini teşvik eder. Çünkü İslâm'ın siyaset felsefesi, bütünüyle adalet ve iyilik kavramları üzerine kurulmuştur; doğ­ru ve yanlış, iyi ve kötü arasında ayırım ya­par; yaratıklarını en iyi bilen Âlîm, Hakîm ve Kaadir olan Allah'ın vahyinden kaynak­lanır.

İslâm Devleti'nin diğer bir niteliği de ideo­lojik devlet olduğudur. Hizip, ırk ya da ulu­sal fikirler üzerine değil Kur'an ve Rasul Mu-hammed @'in Sünneti'nden kaynak olduğu ideoloji üzerine kurulmuştur. Devlet kurum­ları, bu ideolojinin kaynağı ve temelleri olan İlâhî Kanun'u yürürlükte kılmak ve uygula­mak için sadece bir vasıtadır. İnanç ve ideo­lojisinin temel prensiplerine inanan ve uygu­layan kişiler tarafından idare edilmesinin ve yönetilmesinin gerekliliği, bu devletin diğer bir vazgeçilmez esasıdır. İdeolojinin temel esaslarına inanmayan ve uygulamayan kişi­lerin, o ideolojik kuralları ve reformları uy­gulamakla ilgilenmeleri beklenilmez; ideolo­jinin üzerinde çalışmalan,Öğrenmeleri,gaye ve ruhunu anlamaları ise hiç mi hiç ümit edilmez. Bu yüzden İslâm'a inanan, İslâm'ı bütünüyle anlayan ve prensiplerini uygula­yan kişiler tarafından yürütülmesi tamamen rasyoneldir.

Yapısından da anlaşılacağı üzere, İslâm Dev­leti ideolojisi herhangi bir coğrafi, sosyal ya da dil sınırı tanımaz, hayat manzumesini ve reformlarını bütün insanlığa sunar. Progra­mını kabul eden kişiler sınıflarına, renklerine ve ırklarına bakılmaksızın onun üyeleri olur, onun uygulamalarına katılırlar. Onun temel siyasetinin formüle edilmesinde katı­lım hakkı açık olan sebeplerle İslâm'a inan­mayan kimselere verilmez. İşte yine burada İslâm Devleti yapısı ve hedefi açısından da komünist devletlerden hayli farklıdır. Her­hangi bir düzeyde devletin temel politikası­nı formüle etmekte katılım hakları yoksa da gayri müslim yurttaşlar yürütme (icra) fonk­siyonuna katılırlar, bu alanda yüksek görev­ler alabilirler; devletin diğer yurttaşları gibi tüm sivil, siyasî ve sosyal haklardan fayda­lanırlar. İslâm inancını kabul etmeye zorlan­mazlar, İslâm'ı kabul etmeseler de herhangi bir sosyal ya da sivil haktan mahrum edil­mezler. İnanç özgürlüğü, konuşma özgürlü­ğü ve yerleşme özgürlüğüne bütünüyle sahip­tirler. Ülkenin kanunlarını ihlâl etmedikçe, diğerlerinin haklarına el uzatmadıkça hoş­landıkları yerde yaşayabilirler. Canlan, mal­ları ve haysiyetleri devlet kanunları ile korun­muş ve garanti edilmiştir. Kendi dini ve kül­türel geleneklerini devam ettirebilir, keadi kültürel değerlerine ve dini normlarına göre yaşayabilirler. Allah'ın kanununa göre her-birine İslâm Devleti'nin yasaları Önünde ka­yırma ve aleyhte ayırım yapılmaksızın ada­letle muamele edilir. Bu diğer devletler de he­men hemen hiç bulunmayan ayırt edici bir özelliktir.

 

İslâm Devleti'ne İtaatin Derecesi

 

Devlete itaatin derecesi, sadakat ve bağlılı­ğın merkezinde sadece Allah'ın —ve O'nun izniyle Rasulünün— bulunduğunu açıkça or­taya koyan hükümranlık anlayışı tarafından belirlenir. Bu husus Kur'an'm ayetleriyle açıkça bildirilmiştir. "Ey iman edenler, Al­lah'a itaat edin, RasuPe ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer herhangi bir şey­de anlaşmazlığa düşerseniz —Allah'a ve Ahi-ret gününe (gerçekten) inanıyorsanız— onu Allah ve Rasulü'ne götürün. Bu dajıa hayırlı ve sonuç bakımından da daha güzeldir." (4: 59).

Bu ayet İslâm Devleti'nin bütün dinî, siyasî, sosyal ve kültürel aktivitelerini kapsayıp onun siyasî sisteminin temellerini ortaya ser­mekte ve anayasanın ilk prensibini oluştur­maktadır. Aynı zamanda, İslâm Devleti'ne olan itaatin yapısı ve derecesini açıklayan beş önemli esası da ihtiva etmektedir.

 

1- Allah'a Sadakat:

 

Kur'anî Hükümranlık anlayışı, İslâm Devle-ti'nde tüm sadakatlerin merkezinde kimin ol­duğunu ve kimin kanunları ile değerler man­zumesine itaat edilmesi gerektiğini net bir şe­kilde açıklamıştır. Allah tek başına gerçek hükümrandır; tek itaat merciidir. Bir müs-lümanın ilk ve önde gelen görevi Allah'a ita­atkâr bir kul (abd) olarak boyun eğmesidir, tüm diğer görevler ikinci derecededir. Gerek ferden, gerekse sosyal yönden sadakat

merkezinde sadece Allah vardır ve tüm di­ğer sadakatlar buna bağlıdır. Müslümamn diğerlerine itaati Allah'ın izin verdiği ölçü­dedir, diğerlerine Allah'ın emirlerine uygun şekilde itaat eder ki, Rasul "Yaratıcıya isyan hususunda yaratılmışa itaat yoktur." buyu­rarak bu prensibi açıklamıştır.

 

2- Rasul'e Bağlılık:

 

İkinci önemli ilke Allah Rasulü'ne itaat ve sadakattir. Rasul @'a itaat Allah'ın emirle­rine İtaatin içerisindedir. Gerçekte bu, Al­lah'a olan itaatin pratik bir göstergesidir. O-nun kişiliğine bağlı bir hak olmayıp ilâhî Emrin bir sonucudur; çünkü mümin, Allah'a ancak O'nun Rasulü'ne itaat ederek kulluk edebilir. Rasul, İlâhî mesajın alındığı yegâ­ne güvenilir ve sahih kaynaktır. Rasulullah @'m dışında Allah'la temasa geçmenin ya da O'nun İlâhî Rehberliği'ni kabul etmenin bir yolu yoktur. Bu yüzden Rasul @'a itaat şüphesiz Allah'a itaattir; Rasûl @'a itaatsiz­lik Allah'a itaatsizliktir. Rasul @'ın sözüy­le; "Kim bana itaat etmezse, hakikatte Al­lah'a itaat etmemiştir." ve Kur'an'ın ayetiy-le; "Kim Rasul'e itaat ederse, gerçekte Al­lah'a itaat etmiştir." (4: 80).

 

3- Emir Sahiplerine (Ulu'l-Emre) İtaat:

 

Konumuza ışık tutan ve yukarıda zikredilen ayet-i kerimede (4: 59) ortaya konan üçüncü esas, emir sahiplerine —ki bu da yönetim demektir— itaattir. Fakat yöneticiye itaat, ancak Allah'a ve Rasulü'ne itaattan sonra gelir ve bu ikisine bağlıdır. Bu kitabın baş­ka yerlerinde de açıklandığı üzere, yönetici­ye ya da yönetime itaat şartlara bağlıdır. On­lar Allah ve Rasulû'ne itaat ederler, Şerîat-ın ruhuna bütünüyle uyarlarsa, ancak o za­man kendilerine itaat olunur. Eğer Şeriat'a karşı gelirlerse onlara itaat zorunlu olmayıp, "doğru" savunulur. Arapça "um'l-emr" (otorite verilmiş kimseler) tabiri çok geniş bir kavramdır. Müslümanları ilgilendiren mese­lelerde her nasılsa yetki sahibi olan tüm ki­şiler, âlimler, düşünürler, siyasî liderler, ida­reciler, mahkemede görevli yargıçlar, kabile şefleri... ve benzerlerini kapsar. Kısaca, müs-lümanlar arasından herhangi bir şekilde oto­rite verilmiş kişilere itaat edilmelidir; onlar­la mücadeleye girerek İslâm toplumunun ya-şantısmdaki huzuru bozmak doğru değildir, ancak şu şartlarla ki; otorite sahipleri (a) — müslüman olmalı, (b) — Allah'a ve Rasul-üne itaatkâr olmalılar. İlgili ayetler net bir şekilde ortaya koymuş ve Rasulullah @ ta­rafından tamamen açıklanmış bu iki temel şart emir sahiplerine olan itaatin vazgeçilmez ilkeleridir. (Ebu'I-AIâ Mevdudî, 'The Mea-ning Of The Qur'an 'cilt, 2, sh. 132-137).

 

4- Nihâî Otorite Allah Ve Rasulü'dür:

 

İlgili ayetten (4: 59) çıkarılan dördüncü pren­sip nihaî otoritenin Allah ve Rasulü'ne ait olduğudur. İnsanlar ya da insanlarla yöne­tim arasındaki anlaşmazlıklarda, anlaşmaz­lık konusu Allah'a ve Rasulü'ne götürülme­lidir; Onların hükümleri de son ve kesindir. Böylece İslâm Devleti'nde her hususta nihaî otorite Allah ve Rasulü'dür. Her meselede müslümanlar yol göstericilerini Kur'an ve Sünnet'te aramalılar ve anlaşmazlıkta olduk­ları bütün konulan onlara götürmelidirler. Fakat herhangi özel bir konuda onlarda bir hüküm bulmazlarsa, karar vermek İçin İs­tişarelerini sürdürmelidirler. "Eğer bilmiyor iseniz zikir sahiplerinden (bilenlerden) soru­nuz." (16: 43).

 

5- Siyasî Hürriyet:

 

İlgili ayetle ülkenin tüm vatandaşlarına siyasî Özgürlük garanti etmekte ve yöneticileriyle ayrılığa düşebilecekleri bildirilmektedir. An­cak bu durumda, meseleleri Kur'an ve Sün-net'e sunmalılar ve onların kararına bağlı kalmalıdırlar. Diğer bir deyişle, tüm anlaş­mazlık hususları İslâm Şeriatı'na göre hük­medecek olan fakihe havale edilmeli ve bu nihâî olmalıdır.

 

KISIM 6

 

İSLÂM DEVLETİ VE VEKÂLET KAVRAMI

 

Daha Önce de açıklandığı üzere, bütün siya­sî ve hukukî hükümranlık sadece Allah'a ait­tir. Allah'ın siyasî hükümranlığı, devletin gerçek başkanının O olması ve devletin tüm yürütme işlerinin direkt O'nun emirleri al­tında olması anlamına gelir. Siyasî hüküm­ranlık aynı zamanda şu anlamları da kapsar: Allah'ın otoritesi ve hükümranlık gücü kendi isteği dışında hiçbir güç tarafından sınırlan­dırılamaz, dışarıdan yüklenmiş herhangi bir kurala da bağlı değildir. Allah'ın Hukukî Hükümranlığı, tüm kanun ve yasama gücü­nün yalnız Allah'ın olduğunu O'nun kanun-yapıcı ve kanun-koyucu olduğunu; bu tür yetkilerin sadece ve sadece Allah'a mahsus olduğunu ve O'nun kanun-yapıcı yetkisini paylaşacak ya da O'nun yasama gücünü kı­sıtlayacak ya da paylaşacak herhangi birisi ihtimalinden münezzehtir. Bütün yargı, ya­sama ve muhakeme etme yetkisi O'na aittir.

Bir toplum ya da devlet en geniş ifadeyle in­sanla ilişkili tüm meselelerde Allah'ın ve Ra­sulü'nün hâkimiyetini kabul eder etmez, Al­lah ve Rasulü'nün yeryüzündeki temsilcileri olurlar. Allah'ın vekilleri olarak onlar çifte statüye sahiptirler. İlki, tüm hükümranlık yetkisinin Allah'a ve Rasulü'ne ait olması ne­deniyle Allah ve Rasulü'yle ilişkilerinde kı­sıtlı bir hükümranlık yetkisine sahip bir dev­let durumunda olmalarıdır. Gerçek anlamıy­la hükümranlık yetkisindeki herhangi bir id­dia Allah'a ve Rasulü'ne karşı açık bir isyan ve kendi İslâmî karakterini inkâr anlamını ta­şır. İkinci statü ise, diğer dünya devletleri ile ilişkilerindeki vekillik statüsünde, yani diğer devletlerin de rol oynadığı idari meselelerde bütünüyle hâkimiyet gücünü kullanan bir devlet pozisyonunda olmasıdır.

Vekilliğin diğer bir cephesi de onun belirli bir sınıfa, gruba ya da aileye değil, ümmete ait olmasıdır. Bu yetki yalnızca AJlah tarafından belirlenen sınırlar içerisinde kullandır. Yet­ki toplumabir bütün olarak verildiğinden yö­netim ya da hükümet, bir bütün olarak top­lum yahut onların uygun gördükleri, seçtik­leri temsilciler tarafından uygun görülüp, rı­zaları alınarak oluşabilir. Ve ancak onların güvenine sahip oldukları müddetçe bu gö­revde kalıp fonksiyon gösterebilirler.

Böylece, İslâm Devleti Allah'ın yeryüzündeki vekili olarak Allah adına hareket eder ve ko­nulan sınırlar içerisinde O'nun isteğini ve hükmünü yerine getirir. Devlet, hükümran­lık gücünü İlâhî Kanun hudutları içerisinde kullanır. Aynı zamanda insanlar adına vekâ­let hakkını da kullanır. Bazı kişileri kendi ad­larına hareket etmesi için seçseler de gerçekte bu hakkın sahipleri insanlardır. Yöneticiler toplumun (gerçek vekilleri) güvenini sağla­dıkları müddetçe görevde kalırlar (Ebu'1-Alâ Mevdudî, The Meaning Of The Qur'an, cilt 4, sh. 8-9).

 

Vekâlet (Hilâfet)in Yapısı

 

İslâm'ın siyasî sistemi 3 asıl unsur üzerine kurulmuştur: Tevhid (Allah'ın birliği), Risa-let (Rasulullah @'m peygamberliği) ve Hi­lâfet (vekâlet). Bu sistem kâinatın ve tüm mahlukâtm yaratıcısı (Halik, Mâlik ve Ha­kemi) olan bir tek tanrı tarafından yaratıl­dığı, ayakta tutulduğu ve yönetildiği şeklin­deki ebedî gerçeği tanır. Yalnız O emretme hakkına sahiptir; insanın da içinde bulundu­ğu tüm yaratıklar nezdinde yalnız O itaat edilme selâhiyetine haizdir. O'nun istekleri ve hükümleri insanlara rasuUer aracılığıyla hükümler ihtiva eder, kitap seklinde ulaşmış; bunun yorumu ve örneklenmesi, sözleri ve fiilleriyle sistemin kalıcı ve güzel bir mode­lini oluşturan rasuller tarafından yapılmış­tır. Hilâfet kavramı temsilcilik mefhumunu kapsar. İnsan yeryüzünde Allah'ın temsilci­si (vekili) olarak hareket eder, Allah tarafın­dan çizilen sınırlar içerisinde yine Allah tarafından kendine verilen güce dayanarak İlâ­hî otoriteyi kullanır. (Ebu'l Alâ Mevdudî, Is-lamic Way Of Life, sh. 42-52).

Vekillik fonksiyonunun yerine getirilmesi dört esaslı kayıt altındadır. İlki, gerçek oto­rite Allah'ta bulunur; ikincisi, insan sadece O'nun kanunlarını uygular; üçüncüsü, bu kavramların uygulanması kesinlikle O'nun tarafından çizilmiş sınırlar içerisinde olma­lıdır; dördüncüsü, O'nun kanunlarının uy­gulanmasında, insan, O'nun isteklerini ve hükümlerini yerine getirir. Böylece, Allah-ın hükümranlığı altında bulunan insan ha­lifeliği, O'nun tarafından çizilmiş sınırlar içe­risinde, O'nun istek ve hükümlerini yerine getirmek için kurulmuştur (Ebu'1-Alâ Mev­dudî, 'Islamic Way Of Life', sh. 45-52). Her­hangi bir sınıf veya grup değil tüm insanlık vekillik yetkisiyle donatılmıştır. Her kim ve­killik şartlarını kabul etmeye hazırlanırsa, o kişi bütün toplum için hilâfet sorumluluğu­nu omuzlayacaktır. Bu husus her üyesinin Allah'ın vekili olma yetkisine ve hakkına sa­hip olduğu İslâmî yönetimin başlangıç nok­tasıdır. Herhangi bir ayırım gözetmeden İs­lâm ümmetinin bütün üyeleri eşit şekilde bu hakka sahiptirler. Ülkenin meselelerini çöze­cek makam bireylerin azalarıyla oluşturula­cak ve bu makamın gücü ve yetkisi gerçekte üyelerin yetki ve gücüyle bu makama atan­ması sonucu oluşacaktır.

 

Yönetim Türü

 

Pratikte hangi tür halk yönetiminin alınaca­ğı, hâkim olan şartlara, zaman ve mekânın gereklerine bağlı olacaktır. Kur'an ve Sün­net bu hususta sessizdir. Rasulullah @ ya da Kur'an tarafından uygun görülen yahut tav­siye edilen spesifik bir müessese şekli yok­tur. Hastalığı esnasındaki davranışlarından zımnen anlaşılacağı üzere Rasulullah @ bu-nıeseleyi halletmek istemiş ancak, belki de İlâhî takdir ve talim sebebiyle, toplumun ta­biî müşavere ile çözmesi için.bilerek ve iste­yerek kapıyı açık bırakmıştır. Bu yüzden herhangi bir şüpheye mahal bırakmaksızın ke­sinlikle söylenebilir ki, İslâm'da idare ya da halk yönetiminin bir şekli zorunlu kılınma­mıştır. Vekillik şartlarını yerine getiren ve toplumun üyeleri tarafından uygun görülen herhangi bir form, belirli bir zaman ve me­kânda ülke meselelerini yürütmesi için müs-lümanlar tarafından adapte edilebilir. Adap­te edilen bu form, halifeliğin hedef ve gaye­lerini etkili bir şekilde yerine getirdiği müd­detçe yürürlükte kalabilir, ancak halk yöne­timinin herhangi bir formu İslâm'ın siyasî sisteminde önemli bir unsur kabul edilmez.

Temel unsur, Allah'ın vekili olma şartlarını yerine getiren yönetimdir ki, üyelerinin yet­kili şekilde uygun gördüğü ve zorlama ya da tecavüz olmadığı müddetçe hangi yolla ku­rulduğu önemli değildir. Nitekim bu temel unsur her askerî diktatör ya da demagogun toplumun meselelerini sahiplenmesine, son­ra da zorlayıcı yahut baskıcı metodlarla onaylarını almasına imkân tanımaz. İslâm si­yaset sisteminde vekillik şartlarından sonra üyelerin onayı da temel bir faktördür. Vekil­liğin temel prensibi bozulmaksızın üyelerin isteği ve onayı göz-ardı edilemez, baskı altı­na alınamaz. Temsilci ya da yönetici ancak bu iki şart yerine getirildiğinde üyeler adına fonksiyon görür. Onların onayı olmadan ik­tidara gelirse ya da iktidarı elde ettikten son­ra güvenlerini kaybedecek olursa, toplumun hukukî temsilcisi olma özelliğini kaybeder.

Aynı şekilde İslâm; ırk, aile veya varlık üze­rine kurulu yetki yahut imtiyaz tanımadığı için yönetimin kalıtsal (babadan oğula... vb.) şeklinin İslâm siyasetinde yeri yoktur. Irk, aile, varlık gibi faktörler fertlerin onayını al­mış ve gerçek anlamıyla onların temsilcisi ol­muş bir kişinin değerini ne yüceltir, ne de al-çaltır.

Yönetim ve yönetici bireylerin temsilcisidir, onların uygun gördüğü şekilde onlarca seçil­miştir; ancak yetkisini onlardan almaz. O, yetkisini yöneten ve yönetilenlerin beraber­ce bağlı oldukları Allah'ın kanununa itaat­le kazanır. İslâm'ın siyasi sözleşmesi yöneten (yahut yönetim) ile yönetilenler arasın­da yapılmaz, fakat bütünleşmiş yöneten-yönetilenler ikilisi ile Allah arasında gerçek­leşir; ahlâkî ve hukukî olarak yöneten ve yö­netilen birlikte Allah'a karşı görevlerini ye­rine getirmekle,sorumludurlar. Yöneten, Al­lah'ın hükmünü yerine getirmekle, üyeler ise, —yöneten İlâhî kurallara bağlı kaldıkça—, ona yardımcı olmak ve desteklemekle yü­kümlüdürler. Yönetici Allah'ın kanunlarını gözetirse üyelerin yardım ve işbirliğini hak eder, ancak yönetici Allah'ın kanunundan saparsa üyelerinden bekleyeceği sadakat ve destek hakkını kaybeder. Diğer taraftan ya da herhangi bir fert gerekli yardımı ve işbir­liğini yerine getirmekte hata eder ise, yöne­time karşı olduğu gibi Allah'a karşı da suç işlemiş olurlar.

Bu yüzden vekillik şartlarını yerine getirdik­leri ve masiyetle emretmedikleri müddetçe yetki verjlmiş kişilere, hoşlansın ya da hoş­lanmasın, itaat edilmesi müslümanın zorun­lu bir görevidir. Yönetime itaat sadece ma­rufta zorunludur. Rasulullah'ın şöyle dediği rivayet olunur; "Sizler üzerine iyilikle birlik­te kötülük yapan yöneticiler hükümran ola­caktır. Sizlerden kötülüklerine karşı koyan­lar sorumluluktan kurtulacaktır. Kötülükten hoşlanmayanlar da cezadan kurtulacaklar­dır. Ancak bu yöneticileri münkerde tasvip edip onlara uyaniar cezaya uğrayacaklardır!' Ashabının "Bu yöneticilere karşı savaşma­yacak mıyız?" sorusu üzerine Rasul "Ha­yır, sizinle namazı kıldıkları müddetçe, hayır" cevabını verdi." Buradaki 'salât'tan maksat, yönetim sistemindeki salât kurumu­dur. Bu hadis, prensipte bir yönetimi İslâmi yapacak minimum şartı açıkça ortaya koy­maktadır. Eğer yönetim bu şartı yerine geti­rirse itaat müslümanlar açısından, genel şart­lar da göz önüne alınarak, zorunludur. Ve eğer yönetim İslâm'ı terk ederse, bu tür bir yönetimi devirmekte müslümanlar tamamıy­la haklıdır. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'The Mea-ning Of The Qur'an', cilt 2, sh. 133). Rasul @ bariz olarak ortaya koymuştur ki, "Ma-siyette (Allah'a isyanda) itaat yoktur" (Müs­lim).

Rasulullah @'m, yöneticilere itaatin Allah'ın kanunları dairesinde geçerli olduğunu vur­gulayan pek çok hadisi vardır. İbn-i Ömer (r.a.) tarafından Rasul @'m şöyle buyurdu­ğu rivayet olunur: "Masiyetle emrolunma-dıkça hoşgörsün görmesin müslümanın her hususta Ulu'I-Emri dinlemesi ve itaat etme­si gereklidir. Masiyetle emrolunduğunda ne dinlemek, ne de itaat etmek vardır." Ali (r.a.) da Rasul @'dan şunu rivayet eder; "Masiyette kula itaat hakkı verilmemiştir. İtaat ancak maruftadır."

 

Teokrasi Ve Vekillik (Hilâfet)

 

Hilâfet, 'Kıralların İlâhî hakkı' ya da 'Papa otoritesi' diye isimlendirilen hususlardan ya­pıca ve fonksiyonca tamamen farklıdır. Al­lah'ın vekilliği belirli bir ferde, sınıfa veya kavme değil, bir bütün olarak topluma ait­tir. Hiç şüphesiz bu, Allah'ı kendilerinin hü­kümranı kabul eden, O'nun İlâhî kuralları­nı kendilerine hayat şekli olarak benimseyen ve uygulayan müslüman toplumun (ümme­tin) ortak hakkıdır. "Allah içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara vaadet-miştir; hiç şüphesiz, onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yer­yüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacaktır." (24: 55). Vekillik, gerçek anlamda halkın yö­neten olmasıdır; bu yüzden temelde ve işlev­de yönetimin monarşik, teokratik ve Papa­lık formlarına karşıttır. Aynı zamanda insan­ların mutlak hükümranlık gücüne sahip ol­dukları batılı laik demokrasilerden de fark­lıdır, ki bu sonuncu formda insanların iste­ği ülkede en üstün gücü oluşturur. Oysa hi­lâfet yönetimi altında insanlar sadece tek ba­şına hükümran olan Allah'ın vekilidirler. (Ebu'1-Alâ Mevdudî, *The Islamic Law and Constitution' sh. 210).

Batılı yazarlar, bilerek ya da bilmeyerek, ve­killiğin fonksiyonu ve yapısı hakkında şaşır­mışlar; yüzyıllar süren devlet-kilise mücade­lesi ve bu mücadelenin çağrıştırdığı kötülük ve dehşet dolu görünümü hatırlayarak onu batılı teokrasi anlayışıyla mukayese etmişler­dir. Gerçekte, batı zihniyetinde var olan te­okrasi felsefesi, "İslâmî düşünceye yabancı­dır; çünkü İslâm kişisel ya da kurumsal hiç­bir bedenî oluşumu Allah'ın temsilcisi oldu­ğunu iddia edecek şekilde yetkili kılmamış-tır. Allah Allah'tır, insansa insan. Rasul vah­yin taşıyıcısıdır ve Peygamberin vefatıyla her ikisi de (peygamberlik ve vahiy) noktalanmış­tır". (Dr. Said Ramazan, 'Concept Of The Islamic State' kitabındaki Theocracy Ruled Out' isimli makalesi, sh. 29-31). Rasulullah @ ardında Allah'ın kanunlarını bırakmıştır, fakat bunlar mabud değildir, ancak ve an­cak Allah'ın kanunlarıdır. Bütün müminler bu kanunlara itaat ederler. Hiç kimse özel imtiyaz sahibi olduğunu iddia edemez; çün­kü Allah indinde hepsi işitirler. Herkes, Özel bir imtiyaz iddia etmeksizin 'İlâhî Metin' üzerine konuşma hakkına sahiptir, anrak son söz 'İlâhî Metin'indir.

Batıdaki devlet-kilise çatışmasının diğer bir veçhesi de dinin kişi ile tanrısı arasında özel bir konu haline gelmesidir. Bu da yavaş ya­vaş dini meselelerde imtiyaz sahibi kişilerin ya da saint (aziz)ler gibi belirli bir sınıfın kut­sallık kazanmasına yol açtı. İslâm'da böyle bir anlayışyoktur; yerine, dini yaşantının ger­çek özünü oluşturan nafile ibadetlerin gizli­liği vardır ki, bu tür bir 'gizlilik' kişi ya da kişiler grubu için İslâm'da herhangi bir tip 'kutsallık' oluşturmaz. Nafile ibadetler giz­lilik içerisinde yapılırken, müslümanlar üze­rinde bağlayıcılığı olan ilâhî kurallarla yö­netilirler. İlâhî kuralların hâkimiyeti doruk noktasındadır, öyle ki Muhammed @'ın in­san olarak hareketleri bile bu kurallara bağ­lıdır, hiçbir kayıt altında bu kuralları çiğne-yemez. (Dr. Said Ramazan, a.g.e.). "Ey ne­bi, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek Allah-ın sana helâl kıldıklarını niçin sen kendine haram kılıyorsun?" (66: 1). Ayet net bir şe­kilde gösterir ki, İlâhî kanunlar en üstündür, hiç kimse onun sınırlarını aşmak yetkisine sahip değildir, Rasul @'ın kendisi bile, Al­lah'ın haram kıldığını hiç kimse helâl kıla­maz; helâl kıldığını da hiç kimse yasaklayamaz. Bu kuraİ her konuyu kapsar; hiç kim­se İlâhî kanunların üzerinde addedilmemiş-tir. Gerçek İslâm Devleti'nde İlâhî Kanun­un üstünlüğü bütünüyle yürürlüktedir. Hiç kimse davranışlarının sonuçlarından kaça­maz, çünkü hiçbir kişi ya da topluluk özel imtiyaza sahip değildir, İlâhî Kanun'un üze­rinde bir dokunulmazlık barındırmamakta­dır. Herkes Allah'a itaat eder; herkes O'nun hükümlerine muhataptır, bağımlıdır.

Daha önce de açıklandığı üzere Allah'ın ve­kili tüm toplumdur. Bu yüzden de bireyler hilâfete eşit katılımda bulunurlar, toplumda­ki sosyal pozisyonu veya doğumu esas alan bir ayırım yahut bölünme toplumda görül­mez. Bütün fertler toplumda eşit statü ve po­zisyon sahibidir. Kişiler arasındaki değerlen­dirmede tek kriter onların kabiliyet ve karak­terleridir. Kur'an bunu şu ayetle açıkça or­taya kor: "Ey insanlar, gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasmız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz sizin Allah katında en üstün olanınız takvaca en ileri olanımzdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır." (49: 13). Aynı ilkeyi Rasulullah @ da şu sözleriyle açıklamıştır; "İman ve takva dışında hiç kimsenin diğerlerine üstünlüğü yoktur. Bü­tün insanlar Adem'in soyundandır ve Adem de balçıktan yaratıldı... Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba üstün­lüğü yoktur. Ne beyaz adamın siyah adama, ne de siyah adamın beyaza üstünlüğü vardır. Üstünlük ancak takva iledir. "Hz. Peygam­ber @ Mekke'nin fethinden sonra Kureyşli-lere şöyle seslenmiştir: "Ey Kureyş halkı, Al­lah, cahiliye günlerinize ait kibrinizi ve ata­larla gururlamşınızı söküp attı. Ey insanlar, hepiniz Adem'in soyundansınız, Ademde balçıktan yaratıldı. Hangi kavimden olursa­nız olun soyunuzdan gurur yoktur. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba kar­sı bir üstünlüğü yoktur. Doğrusu Allah in­dinde en hayırlınız, takvaca en üstün olanınızdır."

Bu sözler aynı zamanda, sosyal statü veya doğumu nedeniyle hiçbir kişi ya da toplulu­ğun kendi fıtrî yeteneklerinin ve kişiliğinin gelişmesini engelleyecek, yahut geciktirecek kayba uğramasının söz konusu olmadığını ifade ederler. Diğer bir deyişle, herhangi bir kısıtlamaya gidilmeksizin bütün fertler için eşit ilerleme imkânları sağlanır ve herkes ken­di kişisel dirayeti, yeteneği, yararlılığı ve eği­timine dayanarak yapabileceği en iyi ilerle­meyi yapmakta özgürdür (Ebu'1-Alâ Mevdu-dî, a.g.e.)

 

KISIM 7

 

İSTİŞARE KAVRAMI

 

İstişare kavramı, İslâm siyasî sisteminde bü­yük bir öneme sahiptir. Rasulullah @'m ken­disi idarî meselelerde sahabesiyle daima is­tişarede bulunmuş ve uygulamaları bu kav­ramın önemini geniş bir şekilde kabul ettir­mişti. Öncelikle, ilgili kavramın çeşitli yön­lerini incelemek yerinde olacaktır. Kur'an, Rasulullah @'a şu şekilde öğüt vermektedir: "Allah'tan bir rahmet dolayısıyladır ki on­lara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yü­rekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için mağrifet di­le. Ve (yapacağın) işler konusunda onlarla müşavere et. Bir kez azmedersen de artık Al­lah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah kendisine tevekkül edenleri sever." (3: 159). Kur'an bu kavramı müslümanların Özelliklerinden biri olarak zikretmektedir. "Rabblerinin çağrısı­na icabet ederler, namazı dosdoğru kılarlar, işleri kendi aralarında şûra iledir." (42: 38). Aynı ilke Rasul @ tarafından, Hz. Ali'nin şu sorusu üzerine açıklanmıştır: "Ey Allah-ın Rasulü, senin irtihalinden sonra hakkın­da ne Kur'an'da ne de sende bir şey bulama­dığımız bir problemle karşılaşırsak ne yapa­lım?" Rasulullah @ şöyle cevaplandırmıştır: "Ümmetimden (Allah'a ve O'nun hükmü­ne) itaatkâr olanları bir araya toplayıp isti­şare için meseleyi onlara sor. Yalnızca bir fer­din görüşlerini esas alarak sakın karar ver­me." (Alûsî, Ruhu'l-Meânî, Avrupa İslâm Konsülü tarafından yayımlanan 'Concept Of The İslamic State', kitabından aktarılmıştır.)

Yine Rasulullah @'dan rivayet olunur ki: "Doğru olmadığım iyice bildiği halde kar­deşine bununla nasihat eden kişi muhakkak onun güvenine ihanet etmiştir." (Ebu Da-vud).

Kur'an istişareden bahsetmiş, ancak uygu­lanmasında Özel bir yöntemi teklif ya da emret memiştir. Rasulullah @ nihaî kararı olma­dan önce daima hikmet ve bilgi sahibi saha­beleri ve iman etmiş kabilelerin temsilcileriyle istişarede bulunmuştur. Fakat ne Kur'an'da, ne de Rasulullah @'ın Sünneti'nde, müşa­vere edileceklerin sayısı, seçim, görev süre­leri ile ilgili sıkı ve sabit kurallar vardır. Bu meseleler tamamıyla müslümanların takdi­rine bırakılmıştır. Bu da göstermektedir ki, temsilcilik şeklinin kendisi esas istişare kav­ramının yanında ne çok önemli, ne de vaz­geçilmezdir. İstişare herhangi bir şekilde ya da formda yapılabilir. Genel bir seçimle se­çilmiş özel temsilciler ya da seçim heyetleri vasıtasıyla direkt ya da indirekt yapılabilir; müşavere heyeti birkaç üyeden oluşabileceği gibi İslâm Devleti'nin her bilgesini temsil eden çok sayıda üyeye sahip bir ya da iki meclisten oluşabilir. (Muhammet Hamidul-lah, 'Introduction to islâm' sh. 93-105). Bü­tün bu meseleler, zaman ve konumun icap­larına göre tesbit edilebilmesi için topluma bırakılmıştır. (Concept Of The Islâmic Sta­te, Issued By The Islâmic Counsil Of Euro-pe). Önemli olan istişarenin İslâmî yöneti­min temelini oluşturmasıdır. Genelde halkın hayatını etkileyecek önemli ülke meselelerin­de istişare edebilmek için her yönetici ya da yönetimin, temsil ettikleri halkın güvenine sahip, karakterce dürüst danışmanlar her za­man bulunmalıdır.

Bütün bunlar, istişarenin İslâm'ın siyasî ya­pısında çok önemli olduğunu gösterir. Mü­şaverede bulunmaksızın insanların meselele­rini yürüten herhangi bir kimse sadece ca-hiliyyeyi izlemekle kalmaz, aynı zamanda Al­lah'ın açık emirlerine karşı da gelmiş olur. İslâm'ın müşavereye niçin bu kadar önem verdiği aşağıda açıklanmıştır:

1- Bir kişinin, iki ya da daha fazla kişiyi il­gilendiren hususlarda, ilgili kişilere danış­maksızın sadece kendi muhakemesiyle karar vermesi kesinlikle yanlıştır, adaletsizliktir. Ortak yararlılığın olduğu meselelerde hiç kimse sadece kendi yargısını kullanma hak­kına sahip değildir. Adalet, kararın alınma-sında konuyla ilgili insanlara danışılmasını gerektirir ve mesele çok fazla orandaki in­sanlarla ilişkiliyse, o zaman karar alma me­kanizmasına bu insanların temsilcileri katıl­malıdır.

2- Bir parça düşünmek, ortak meselelerde insanların kendi yargılarını ya diğerlerinin haklarını gasbetmekte ya da diğerlerine gö­re kendilerini daha üstün saymakta kullan­maya çalıştıklarını gösterecektir. Bu yakla­şımların her ikisi de ahlaken serdir, inanan­ların bunlarla herhangi bir pay sahibi olması beklenemez. Mümin, ne diğer insanların haklarını haksız yere gasp edecek kadar ben­cildir, ne kendisini tüm bilgi ve hikmeti mu­hafaza ediyor sanacak kadar kibirli ve ken­dini beğenmiştir,

3- Diğer insanların hak ve refahlarını ilgi­lendiren bir meselede karar vermek şüphe­siz büyük bir sorumluluktur. Allah'tan kor­kup sakınan ve Adalet Günü'nde Rabbinin huzurundaki hesabının ne kadar korkunç olacağını bilen birisi, bu tür meselelerin yü­künü taşımaya asla cesaret edemez. Bu tür hareketler ancak Allah'tan ve Adalet Günü1 nden korkmayan kimseler tarafından yapı­labilir. Allah'tan korkan bir kişi umumî çı­karları ilgilendiren konularda tabiî olarak is­tişare vasıtasıyla karar vermeye çalışacaktır; öyle ki umumun iyiliği için en güzel ve en âdil karara ulaşabilsin ve eğer bilmeyerek bir hata yapılacak olursa hatanın yükü yalnız bir kişinin üzerine düşmesin.

Bu üç delil, istişarenin İslâm ahlâkî öğreti­sinin gerekli bir sonucunu oluşturduğunu ve müşavereden herhangi bir sapmanın İslâm'ın nefret ettiği büyük bir leke olduğunu belir­tir. İslâmî hayat şekli büyük ya da küçük umumî meselelerde müşavere prensibinin uy­gulanmasını gerektirir. Ev içi meselelerde ka­rı ve koca birlikte çaba gösterip problemle­rini karşılıklı danışma ile çözmelidirler; eriş­kin çocuklar varsa onlar da istişareye katıl­malıdırlar. Bir kabileyi ya da küçük bir yer­leşim merkezini ilgilendiren meselelerde kabilenin ya da yerleşim merkezinin tüm üye­leri birlikte karar vermelidirler. Ve eğer bu mümkün değilse genel menfaatleri temsil eden heyet ya da konsül tarafından mesele karara bağlanmalıdır. Ve bir ulusu ilgilendi­ren meselelerde, insanlar tarafından bir esas yönetici seçilmeli, bu lider yönetici de ilgili meseleleri halkın temsilcileri olarak seçilen kişilere ya da halkın tamamen güvenine maz-har olmuş insanlarla uygun bir şekilde isti­şarede bulunarak karara bağlamahdır. Lider yönetici, görevde halkın kendisim istediği, kendisine güven duyduğu müddetçe görev­de kalmalı, konsültasyon ile bu güvenin kay­bolduğu açıkça ortaya konur konmaz bu gö­revi hemen terk etmelidir. Gerçekte hiçbir gü­venilir kişi, insanların güveneni kaybettikten sonra bu makamda kalmak istemez; ne gö­revde kalmak için zor kullanır, ne de bu gö­revi işgal etmek için hilekâr ve gayri meşru yolları benimser. Ne de insanların kendi öz­gür istekleriyle temsilcilerini seçemeyecekleri, fakat kendi seçtiği kişileri zorla seçtireceği yöntemleri kullanmak ister. Ancak güvenil­mez ve kötü niyetli kişiler görüntüde istişa­reyi korurken bu tür adımlar atabilir ki, bun­lar ne Allah'tan, ne de Kıyamet Gümi'nden korkanlardır.

İstişare Kurumu bu yüzden şu beş şartı ge­rektirir. İlk olarak tartışılan konunun yaşan­tılarını ve haklarını etkileyeceği kişiler, ko­nuyla ilişkili görüşlerini tamamıyla açıkla­ma ve meselelerinin nasıl halledilmekte ol­duğundan bütünüyle haberdar edilme hak­kına sahip olmalıdırlar. Meseleleriyle ilgile­nen yönetici payına herhangi bir hata, eksik­lik ya da ihmalkârlık görürlerse hakl'annr korumak için bunu durdurma yetkisine sa­hip olmalıdırlar. Herhangi bir durumda ya­pılan hataları düzeltmek ya da ıslah etmek yolu bulamazlarsa devlet başkanlarını ve yö­neticilerini değiştirebilmelidirler. İnsanların protestosunu kuvvet kullanarak önlemek, onları ilgilendiren olaylarda onları karanlıkta tutmak, meselelerini tek yönlü yürütmek, sonra da ülke meselelerini istişareyle çözdük­lerini halka açıklamak samimiyet ve ciddiyetten uzak bir tutumdur.

İkincisi, İnsanları topluca ilgilendiren mese­lelere bakmakla kim görevlendirilirse görev­lendirilsin halkın rızası ile atanmış olmalı­dır; bu muvafakat ise özgürce açıklanan bir rıza olmalı; zorlamayla, şantajla korkutma veya terfi, kârlı bir mevkii vaadi ile elde edil­miş ya da hile ve desise ile kazanılmış — gerçekte hakiki bir rıza sağlamıyacağından— olmamalıdır. Devletin başı olmak için âdi ve yanlış her metodu deneyen kişi aslında hiç­bir göreve değmez. İnsanların içten rızaları ile seçilen kişi bu makama lâyıktır.

Üçüncüsü, sadece ümmetin tam güvenini ka­zanmış kişiler müşavere heyetine alınmalıdır. Açıktır ki parayla satın alınan ya da baskı, hile ve İnsanları yanlış yönlendirerek göreve getirilen kimseler temsilci olarak isimlendi-rilemezler.

Dördüncüsü, müşavere heyetinin üyeleri inançlarına ve bilgilerine uygun olarak fikir­lerini açıklayabilmeliler, ki bu amaçla da ta­mamıyla hür olmaları gerekir. Korku, zor­lama, kâr vaadi veya diğer baskılarla heyet üyelerinin görüşlerini açıklamaları önlenir­se artık buna istişare dışında bir ad bulmak gerekir. Cebir ve baskının hiçbir türüne ma­hal bırakmadan özgür, samimi, tarafsız mü­şavere esastır; aksi takdirde tüm işlem hü-kümsüzleşecek ve müşaverenin sadece ismi kalacaktır.

Beşincisi, müşavere heyetinin oy birliği ile ya da çoğunluğun oyuyla ulaşıp verdiği tavsi­ye, devlet başkanı tarafından kabul edilme­lidir. Çünkü bu yolla heyetçe kararlaştırılmış bir husus varken yönetici kişi ya da kişiler grubu ülke sorunlarım kendi görüşlerine göre halletmeye yetkili ise, yine tüm müşavere pro­sesi anlamsızlaşacak ve hepten önemini yi­tirecektir. Yukarıda anlatılan ayetle, Allah, "İşlerinde istişare edenler" dememekte, ak­sine "İşleri kendi aralarında şûra iledir" bu­yurmaktadır. Bu yüzden sadece istişare ama­cıyla danışmak bu emri yerine getirmez; hangi mesele olursa olsun emrin yerine getirilmesi için oy birliği ile ya da çoğunlukla alınan şura kararının devlet başkanı tarafından pratiğe aktarılması gereklidir. (Avrupa İslâm Kon­sülü tarafından yayınlanan 'Concept of the Islamic State')

Müslümanların tüm işlerinin istişare ile ka­rara bağlanacağından hiç şüphe yoktur. Ül­ke işlerinde söz sahibi yönetici ya da yöne­tim hiçbir işi şura ehliyle görüşmeksizin yü­rütmemekle emrolunmuştur. Bu emir ailevî, otokrat veya diktatörlük yönetimlerini oto­matik olarak dışlar. Aynı zamanda istişare anlayışının ruhuna aykırı olduğundan yöne­tici ya da yönetimin anayasaya nezaret etme yetkisini reddeder. Yönetim hangi formda olursa olsun, ümmete direkt ya da temsilci­leri vasıtasıyla ind'irekt olarak danışmalıdır. Kur'an ve Sünnet müşaverinin alacağı şekil hakkında suskundur. Bununla birlikte müs-lümanlar tarafından adapte edilebilecek nisbî temsil şeklini Önerir gibi gözüken dolaylı re­feranslar vardır; "Ve Musa, tayin ettiğimiz (buluşma) vakt(i) için kavminden yetmi$ adam seçti." (7: 155). Yine aynı surede "Biz onları (Yakub'un on iki oğlundan gelen) 12 kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su iste­diğinde Musa'ya (Asanla taşa vur!) diye vah-yettik. Taştan 12 göze fışkırdı. Böylece her kabile su içeceği yeri öğrenmiş oldu." (7: 160).

Bunlar, herhangi bir mesele üzerinde son ka­rarı almadan önce durumun uygun bir şekil­de değerlendirmesi gerektiğini öneren iki Kur'anî Örnektir. Musa Peygamber @ tüm durumu değerlendirdikten sonra İlâhî Reh­berlik vasıtasıyla kavminin istek ve arzula­rını tamamen tatmin edecek ölçüleri benim­sedi. Musa @, temsilcileri vasıtasıyla kavmi­nin isteklerini yeterli şekilde öğrenmeye muk­tedir olmuştur ki, burada yönetici ya da yö­netimin her zaman kamouyuyla temasta ol­ması gerektiği şeklindeki temsil etmenin ana ilkesi ortaya çıkmaktadır. İnsanların temsi­linde hangi metodun kullanıldığı önemli de­ğildir. Önemli olan temel prensiplerin sürekli tavizsiz gözlenmeleridir. Bununla birlikte uy­gun, etkıii ve yeterli bir usulü bulmak için çaba harcanmalıdır ki, toplumun ve yöneti­cin 'şûra müessesesi' danışma organı ola­rak gerekli özel rolünü yerine getirebilsin. Hatta toplum, temel yapısını öyle tasarlama-hdır ki, herhangi bir yönetici ya da yönetim; halkına, özel temsilcilerine danışmaksızın ic­raatına imkân tanıyan tüm kapılar kapanma­lıdır. Ve eğer herhangi bir an istenmeyen böy­le bir yönetim ortaya çıkarsa güçlük veya kan dökülmeye mahal bırakmadan yönetimi uzaklaştıracak geçerli bir prosedür, canlı bir yapı bulunmalıdır.

Müşavere kurumunun yapısı ve amacı hak­kında yapılan bu açıklamalardan sonra te­mel bir husus da akılda tutulmalıdır. Müşa­vere heyeti (şûra) faaliyetlerinde tamamıyla bağımsız, özgür değildir. Allah tarafından ortaya konduğu üzere şeriat sınırlarıyla "her­hangi bir meselede ayrılığa düşerseniz, onu son karar için Allah'a ve Rasulü'ne iletin, si­zin işlerinizde karar verme hakkı Allah ve Rasulü'nündür" şeklinde özetlenebilecek Kur'an emriyle kayıt altına alınmıştır. Diğer bir ifadeyle, müminler Kur'an ve Sünııet'in ihtiva ettiği tüm meselelerde Allah \e Rasu-lü'nün kararlarına tamamıyla bağlıdırlar. Al­lah ve Rasulü'nün verdiği kararlara riayet et­mekten başka bir seçenekleri de yoktur. Ni­tekim metnin ne anlama geldiği, amacına ta­mamıyla ulaşılabilmesi için pratiğe nasıl ak­tarılacağı gibi hususları müzakere edebilir­ler, ancak Kur'an ve Sünnet'te açıkça ortaya konmuş olan meseleleri tartışamazlar ve bu meseleler üzerinde kişisel görüş beyan ede­mezler. (Muhammed Hamidullah, 'Intro-duction to islâm' sh. 33-105).

 

İstişare Usûlü

 

Müşavere Prosesinde bir takım anlaşma nok­talan bulabilmek için ilk dönem Hilâfet yö­netiminin form ve yapısını inceleyelim. Ra-sulullah @'ın kendisi İslâm Devleti'nin ilk başkanı ve yöneticisi olmuştur. Herhangi birilerinin oylarıyla seçilmemiştir, fakat mut­lak Hâkim Allah tarafından Haberci (Rasul) ve devlet başkanı olarak seçilmiştir. O dev­let başkanı olarak görevde 10 yıl kadar kal­mış ve devletle ilgili bütün kararları sahabe-şiyle müşaverede bulunarak almıştır: inanç­ları uğruna her-tür fedâkârlıkta bulunan ve büyük gayret gösteren sahabeler onun müşavere heyetinin ilk üyeleri olmuşlardır. Öy­le ki müslümanların bütünüyle güvenine sa­hip ensar ve muhacirleri kapsamaktaydı. Bu yüzden onlar tabiî bir seçim prosesi ile şûra kurulunun üyesi olmuşlardı. Tüm toplum onlara güvenmekte, onlara saygı duymakta­dır. Onlar da Rasulullah @'a bütün seferle­rinde arkadaşlık etmekteydiler.

İlk halife Ebu Bekir (r.a.), açıkça ümmetin oylarıyla seçilmiştir. O, Rasulullah @ döne­minde ensar ve muhacirin arasında ileri ge­len kişilerle ülke meselelerinde istişarede bu­lunmuştur. Vefatından önce ensar, muhaci-rûn ve İslâm toplumunun diğer bölümlerin­den Medine'de bulunanların ileri gelenleriyle görüşmüş; en güvenilir, en uygun ve en ka­bul edilebilir olarak Ömer (r.a.)'ı bulmuş, bu yüzden de Müslüman Devlet'in Emîri (baş­kan) ı olarak O'nu görevlendirmiştir. Birçok halk gruplarıyla ayrı ayrı ya da topluca yap­tığı sayısız istişare, görüşme, sohbet ve dü­şünme sonucu müslümanlara şöyle seslen­miştir: "Halefim olarak gösterdiğim kişiyi emîriniz olarak kabul etmek istiyor musu­nuz? Allah şahidimdir ki, bu hususta en iyi sonuca ulaşmak için çevirmediğim taş kal­madı (her çabayı gösterdim). Kendi akrabam olan birini aday göstermiyorum, halefim ola­rak Hattab Oğlu Ömer'i gösteriyorum. Bu yüzden onu dinleyin, ona itaat edin." Orada toplanmış olan halk "Duyduk ve kabul ettik" diye karşılık verdi. (Ebu'1-Alâ Mevdu-dî, <Tefhimu'l-Qur'an'îng. cilt: 4, sh. 508-510).

Böylece Ömer (r.a.)'ın ismi, müşavereler son­rası Ebu Bekir (r.a.) tarafından önerilip tav­siye edilerek müslümanların onayına sunul­du. Onayladıkları zaman, Ömer (r.a.), Devletin Emîr'i olarak resmen İlân edildi. Ömer (r.a.) ömrünün sonuna yaklaşırken bir son­raki Emîr'i belirli bir süre içinde kendi ara­larından seçmeleri için müslürhanlar arasın­dan en güvenilen en hak sahibi 6 kişilik bir istişare heyeti tayin etti. Görev süresi içersin­de müşavere heyeti bu vazifeyi aralarındaki en güvenilen, en hak sahibi kimseye, insan­ların genelde eğilimini ortaya çıkarmak için şehri dolaşacak olan Abdurrahman bin Avf'a havale ettiler. O da toplumun çeşitli ke­simleriyle —erkekler, kadınlar, hatta okul öğrencileri, İslâm'ın diğer ülkelerinden ge­lerek Mekke'de hac görevini ifa edip sonra da Medine'yi ziyaret eden hacılarla görüştü. Umumî Hissiyatı bulmak için uzun süren yo­ğun çabalar sonrası —ikincisinin daha faz­la olmak üzere— müşavere heyetinin iki üye­sinin, Ali ve Osman (r.a.) halkın geniş des­teğine sahip oldukları sonucuna ulaştı. Os­man (r.a.) için müslümanlann en büyük des­teğini bulduğundan, Abdurrahman bin Avf onu Emîr olarak açıkladı ve halk da onu li­derleri olarak kabul etti.

Osman {r.a.)'m acıklı ölümünden sonra, Ra-sulullah @'ın bazı sahabeleri Ali (r.a.)'a ge­lip Emirlik vazifesini kabul etmesini istedi­ler, çünkü bu sorumluluğu yüklenecek on­dan daha uygun başka kimse yoktu. Ali (r.a.) başlangıçta bu isteği reddetti, ancak sahabe­ler ısrar ettiğinde; "Böyle olmasını istiyor­sanız mescide gelin, çünkü benim Emîr ka­bul edilmem müslüman kitlelerin rızasına ay­kırı gizli bir tarzda olamaz." dedi. (Taberi, cilt: II, sh. 612). Halk toplanıp Rasulullah @'ın mescidine ulaştıklarında ittifakla olma­sa da büyük bir çoğunlukla Ali (r.a.)'ı Emîr olarak kabul ettiler. Ali (r.a.) ölümcül yarayı alıp ölmek üzereyken, büyük oğlu Hasan (r.a.)'ı kendilerine Emîr olarak kabul etme­lerine izin verip vermeyeceği sorulduğunda, şöyle cevap vermiştir: "Ne böyle yapın de­rinine de bunu yasaklarım.Kendi istekleri­nize göre karar verebilirsiniz."

Bunlar Emîr seçimi ve müşavere prosesi İçin bütün uygulamaların toplamıdır. Nitekim bu uygulamalar açıkça şu gerçekleri gösterir; bi­rincisi İslâm Devlet Emiri'nin seçim ya da ataması tümüyle halkm isteklerine bağlıdır ve hiç kimse kendisini Emîr olarak zorla empoze etmek hak ve selahiyetine sahip de­ğildir. İkincisi, bu vazife hiç kimsenin teke­linde değildir; onda bir kişinin, sınıfın ya da ailenin babadan gelen hakkı yoktur. Üçün­cüsü, bu mesele, zorlama ve kaba kuvvet ol­maksızın müslüman halkın kendi hür irade­siyle karara bağlanmalıdır.

Hemen hemen aynısı Emîr'in müşavere he­yetinin seçiminde de geçerli ortak noktalar­dır. Rasulullah @'dan dördüncü halife Ali (r.a.)'a kadar geçen dönemde ya İslâmî mü­cadelelerin başlangıcından beri Rasul @'la birlikte olanlar ya da sonradan büyük feda­kârlık, hikmet, yetenek ve bilgi sahibi olma­larıyla göze çarpanlar müşavere heyetini oluşturmuşlardır. Bu insanlar en güvenli ve hak sahibi kişilerdi, Rasulullah @'ın, son­raki dönemlerde raşid halifelerinin olduğu kadar müslümanlann da güvenini kazanmış­lardı. Bu insanlar bilgileri, yetenekleri ve İs­lâm davasına olan hizmetleri sebebiyle hem ensar, hem de muhacirûndan seçilmiş kişi­lerdi, ümmetin her kesiminden yardım ve desteğe sahiptiler.

Rasulullah @'ın vefatından sonra ümmetin bu temsilcileri doğrudan şura heyetine alın­dılar. Modern anlamıyla bir oylama ya da se­çim yoktu; buna bir ihtiyaç ta yoktu. Çün­kü bu insanlar hizmetleri, bilgileri ve yete­nekleriyle biliniyorlardı ve tüm müslüman toplumun güvenine sahiptiler. Müşavere an­layışına göre gerekli olan, yönetim ve yöne­timle ilgili meselelerin insanların ya da tem­silcilerinin tasvibiyle yürütülmesidir. Temsil­ciler ümmetin güvenine sahip oldukları müd­detçe nasıl seçildikleri önemli değildir; yö­netim tamamıyla ümmeti temsil ettiği süre­ce seçiliş şekli onun yapısını ve fonksiyonu­nu herhangi bir şekilde etkilemiyecektir. Mü­şavere heyetine hizmetleri, tecrübeleri, bilgi­leri ve göze çarpan çabalarına göre yeni üye­lerin alınma prosedürü müslüman toplumun genel tasvibini kazanma şeklinde idi, sürek-lj olarak yönetime genç üyelerin kabulü mü­şavere heyetine yeni, taze kuvvet ve idrak ka­zandırmak, aynı zamanda genç nesil arasın­da şûra lehine güven ve emniyet sağlamak imkânını vermekteydi. Yönetimin tüm karar­ları bu organın tavsiyesiyle alınırdı. Burada tekrar işaret edilebilir ki, Emîr hoşlandığı bi­rini şura heyetine tayin edemezdi; ve etmedi de. Rasulullah @'ın ve onun raşid halifeleri zamanında yalnız büyük saygınlıkları, zekâ­ları ve dürüstlükleriyle bilinen kişiler bu he­yette hizmet ifâ etmişlerdir. (Gazali, 'İhya-u Ulumu'ddîn' Kitab 1 (İng.)sh. 109-113).

Yukarıdaki ifadeler açıkça göstermektedir ki Emîr, müşavere heyetine evetçi adamlarını toplama selahiyetine kesinlikle sahip değil­dir. Çünkü seçilecek kişiler kabiliyetli, bilgili ve ayrıca insanların güvenine sahip olmak zorundadır. Burada sadece bilgi ve kabiliyet­ler değil, aynı zamanda insanların güvenine sahip kişilerin nasıl seçileceği sorusu ortaya çıkacaktır. İslâm herhangi özel bir seçim me­todu ya da şekli için kesin ve sıkı kurallar or­taya koymamıştır; bu yüzden görevlerini ye­terince ve etkili yapabilen, halkın da güve­nine sahip bu tür insanları seçmemizi sağla­yacak herhangi bir sistem İslâm'ın Siyasî Sis­temi içerisine kabul edilebilir. Her ne kadar devlet başkanının ve onun müşavere ya da yasama kurulunun seçim şekli hakkında Kur'an ve Sünnet suskunsa da, bu her iki makamda görev yapmaya ehil insanların ki­şilik ve nitelikleri gözönünde tutularak Kur­an ve Sünnet'ten özel prensipler çıkanlabi-linir. Emîrlik vazifesi büyük sorumluluklar taşır, sıradan bir insan tarafından yeterli ve etkili olarak yerine getirilemez. Emîrlik va­zifesi sadece yetenek, tecrübe ve ülkenin uy­gulamaya yönelik meselelerinde detaylı bil­giyi yeterli görmez, aynı zamanda karakter olarak doğruluk, dürüstlük ve Allah'a kuv­vetli iman etmeyi gerektirir. Fevkalâde yete­nek ve hüner sahibi bir kişi 'seküler' bir dev­lette faydalı ve başarılı yönetici olduğunu gösterebilir, anca,k Allah'a inancı yoksa, dü­rüst karakter sahibi değilse İslâm Devleti'nde bir "of fice boy "a bile uygun görülmez. Benzer şekilde şura ve yasama heyeti üyeleri hayli bilgili ve dürüst, Allah'a kuvvetli iman sahibi kişiler olmak zorundadırlar.

 

Metod

 

İslâm Devletİ'nİn en yüksek vazifelerinde bu­lunacak bu kimselerin seçiminde en iyi yol hangisidir? Seçmek gerçekten zor bir görev­dir, ancak seçmenler olarak sorumluluklarım anlayacak kapasitedeki kişilere emanet edi­lebilir. Açıktır ki bu kadar Önemli bir görev modern zamanların demagogları tarafından kolayca yanlış, yönlendirilebilen cahil kimse­lere emanet edilmez. Seçiciler her adayın se­çileceği göreve uygunluğunu bir müslüman olarak değerlendirebilecek yetenek ve bilgi­ye sahip olmalıdırlar. Yoksa, bunlarsız tüm prosedürsaçma hale gelecek, devlet cahil ve kötü kişilerin ellerine düşebilecektir. Rasu­lullah @'ın şu sözlerinde olduğu gibi "Ca­hil kişinin cehaleti, günahkârın haddi aşma­sından daha zararlıdır."

Kişileri yüksek görevlere seçme işlemi ehil ol­mayan kişilere verilmesi hem devlet, hem de halk için tehlike ile sonuçlanır. Bu yüzden Rasulullah @, bilginin elde edilmesini her mümin erkek ve mümin kadın için farz kıl­mıştır. Rasul @ bilginin herhangi bir türü­nü belirtmedi, yalnızca bilginin önemini vur­guladı. Böylece davranış bilgisini öğrenmek kadın ve erkek tüm müslümanların vazifesi­dir. Kendilerine tevdî edilen vazifeler ve ak-tiviteler hakkında daha fazla bilgi ve ma­lumat edinmeliler, öğrenmeliler. Üzerlerin­de farklı sorumlulukların bulunması nede­ni ile seçiciler, bu üst düzey makamların ve bu makamlardan beklenen hareket türü hak­kında bilgi edinmeleri mecburidir. (Taberi-den naklen Ebu'I-Alâ Mevdudî, 'The Isla-mic Law and Constitution' sh. 223, 224).Bil-ginin yerini tutacak bir şey de yoktur. Kur­an ısrarla belirtir ki; " '... De ki: "Hiç bi­lenlerle bilmeyenler bir olur mu?' 'Hiç şüp­hesiz, doğrusu ancak aklı" selim sahipleri öğüt alıp düşünmektedir' " (39: 9). Bu ayetle iki tür insan karşılaştırılmaktadır. Sıradan yaşantılarında Allah'ın emirlerine itaat etme­yen, fakat zorlukla karşılaştıkları zaman Al­lah'a yönelenler; normal yaşantılarında Al­lah'ın emirlerine itaat 6den ve O*nun yolu­nu izleyen diğerleri. İlk grup insanlar 'cahil" olarak isimlendirilmektedir, batılı tipte üni­versitelerden derece alsa bile. İkinci tipteki insanlar öğrenen 'bilgili* kişiler olarak isim­lendirilmektedir, hatta bir üniversiteye devam etmeseler, diploma almasalar bile. Çünkü asıl bilgi hakkın, gerçeğin ve insanın nihaî başarısı ve muvaffakiyeti için esas olan bu bilgilerin ışığında gerekli davranışların bilin­mesidir. Yukarıdaki ayet bu iki tip insanın hiçbir zaman eşit olmayacağı hususunu da ifade eder (Mevdudî, a.g.e.).

Bu nokta, diğer bir surede şu sözlerle daha fazla vurgulanmıştır: "Kör olanla (basiret­le) gören bir değildir. Karanlıklarla aydınlık­lar da (bir olmaz)." (35: 19-20). Bu ayetler yine insanların bu iki tipini karşılaştırıp, eşit olmayacaklarını anlatır. Gerçeği hiç önem-semeyip, kendi hayat yolunu körce takip edenler ve Allah'ın izhar ettiği gerçeği net bir şekilde görüp, hayatını O'nun elçisinin öğ­retisine uygun olarak yönlendirenler vardır. Bu iki grup insan benzer olamazlar; ne me­selelere yaklaşımında.ne de kaçınılmaz son­larında. Burada körlük cehaletle, görme ise bilgiyle kıyaslanmıştır. Kur'an sık sık nur ve karanlık kelimelerini sırasıyla bilgi ve ceha­let manalarında zikreder. "Gerçekten size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi. Allah, rızasını arayanları, peşinde gidenleri bununla esenlik (kurtuluş) yollarına iletir ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlı­ğa çıkarıp dosdoğru bir yola iletir!' (5: 15-16).

Rasulullah @ da şu sözleriyle bu bilginin önemini açıklamıştır: '*Ey insanlar, Rabbi-nizden ilim isteyiniz, bir diğerinizi aklınızı kullanmakla öğütleyiniz. Nelerle emrolundu-ğunuzu, nelerden nehyolunduğunuzu öğre­niniz. Biliniz ki Öğrenmenizde size derece verecek akhnizdır ve biliniz ki akıllı kişi Allah'a itaat edendir; yüzü çirkin, vücudu bodur, de­recesi düşük, görüntüsü pejmürde olsa bile. Cahil kişi Allah'a isyan edendir; görüntüsü güzel, vücudu uzun, tavırları güzel, konuş­ması akıcı olsa bile." Diğer bir sözü de şöy­ledir: "Aklı olgunlaşmadıkça insanın güzel ahlâkı kemâle ermez, aklı olgunlaşınca da Allah'a itaat eder, O'nun düşmanı şeytana isyan eder." (Gazali, a.g.e.). Zikredilen ayet ve hadisler açıkça ortaya koymaktadır ki Al­lah'a itaat etmekte ve O'nun hayat nizamını uygulamakta kullanılmadıkça akıl ve bilgi yalnız başlarına bîr öneme haiz değildirler. Allah'ı Allah'ın istediği gibi bilmeksizin çok küçük bir faydalanmadır. Bu yüzden, kişi­leri üst kademe .görevlerine seçecek insanla­rın sadece akıl sahibi olmaları yeterli değil­dir. İslâm'ın temel prensiplerini teori ve pra­tikte açık ve sahih bir şekilde anlamış da ol­malıdır; bu iki nitelikle donanmadıkça gö­revlerini uygun şekliyle yerine getirmeye muktedir olamazlar. Bu sebepten dolayıdır ki batı tipi seçim sistemini adapte etmek ve doğru şekliyle yerine getiremiyecek bu insan­lara seçme selâhİyeti vermek bütünüyle yan­lışa düşürecektir.

Kişiyi eğitecek, ilk olarak kendi kendine ka­rar verecek akı! ve yetenek; ikincisi kendisin­den ya da düşmanlarından kaynaklanması­na bakmaksızın Hakk'ı bilecek bunu her ka­yıt altında destekleyecek karakter ve dürüst­lük; üçüncüsü hakiki bir müslüman olarak sorumluluklarının bilgi ve şuur; dördüncü '"olarak da adaylar hakkında yeterli bilgi se­viyesine ulaştırmak fevkalâde gereklidir (Mişkât).

Devletin başkanlığı ve şûra heyeti için aday gösterilenler bu nitelikler, özellikle bilgi, sağ­lam karakter ve dürüstlük hususlarına faz­laca sahip olmalılar. Bunun yanısıra, insan­lar tarafından iyice tanınmalı, onların güven­lerine mazhar olmalıdırlar. Rasulullah @'ın uygulamaları açıkça göstermektedir ki, ülke meselelerinde sadece halkın güven ve sevgi­sine mazhar olan, İslâm davasına hizmet eden, büyük muhakeme yeteneğini barındı­ran bilgili kimselerle müşaverede bulunul­muş, hiçbir zaman karar verme yeteneğine ya da muhakemesine sahip olmayan sıradan insanlara danışılmamıştır. Kur'an insanlara önemli ülke meselelerini kendi ellerine alma­malarını, bunları Rasulullah @'a ya da bil­gili ve anlayışlı kimselere havale etmelerini öğütlemektedir; "Onlara güven ya da kor­kuyla ilgili bir haber gelse onu yaygınlaştırı-verirler. Oysa onu Peygambere ve onlardan olan emir sahiplerine götürselerdı (götürmüş olsalardı), onlardan 'sonuç çıkarabilenler' onun ne olduğunu bilirlerdi!' (4: 83). İlk dört halife kendi istişarelerinde Rasulullah @'ın bu tavrını aynen izlemişler ve kendi müşa­vere heyetine çok dürüst, bilgili ve hikmet sa­hibi insanlar atamışlardır. Bu seçimlerinde çok titiz olup heyette her zaman halkın gü­venine sahip takva sahibi kişileri toplamış­lardır.

Prensip olarak herhangi bir yönetim formu­na ya da bunun seçiliş prosedürüne İslâm-dabir karşı çıkış yoktur, yeter ki İslâm'ın yö­netimden beklediği gayeler ve hedefleri ye­terince etkin gerçekleştirilsin. Bununla bir­likte geçmiş tarih ve günümüz seçmenlerle ve adaylarla ilgili yukarıda zikredilen pren­sipler istişare prosedüründe yerine getirilme­dikçe ideolojik İslâm devletinin gaye ve he­deflerinin gerçekleştirilemiyeceği gerçeğinin yalanlanmaz şahitliğini taşımaktadır. Bu hu­susta herhangi bir dikkatsizlik ya da yumu­şaklık İslâm ideolojisine ve devletine büyük zararlar verebilir. Dahası, kendi adına her­hangi bir görev ya da makam araması kişi­nin kendisi için olumsuz nitelik oluşturmak­tadır, çünkü Rasulullah @, Ebu Musa'nın bir görev için isteğini cevaplarken şöyle de­miştir; "Allah'a yemin ederim ki bu göreve, bizden talep eden ya da arzu duyan birini ge-tirmiyeceğim." Diğer bir rivayette; "Post pe­şinde koşan kişi nezdimizde en güvenilmez kişidir." Ebu Zerr Rasulullah @'tan kendi­sini yönetici yapmasını istediğinde, Rasulul­lah @ şunu söylemiştir: "Ebu Zerr, sen za­yıfsın; o bir emanettir ki kıyamet günü rüsvay ve pişmanlıktır.Yalnız o emaneti ehil olup alan ve hakkıyla başaran müstesna." (Miş-kât). Kendileri için herhangi bir sorumluluk makamını istemeyen ve bu tür bir ağır so­rumluluk yüklendiğinde vazifelerinin tama­mıyla farkında bulunan, bunlar; dürüstlük­le, yeteneklerinin en iyi şekliyle toplumun menfaatine yapan ve yalnızca Allah'ın rıza­sını arayan kişileri bulmak ne kadar zordur.

 

KISIM 8

 

İSLÂM DEVLET ORGANLARININ YAPILARI VE YETKİLERİ

 

İslâm anayasasındaki hükümranlık anlayışı çeşitli devlef organlarının yetkisini sınırlan­dırmıştır. Allah'ın hükümranlığı tarafından onlara verilen sınırlar içerisinde doğal ola­rak yetkilerini kullanıp çalışırlar. Allah ta­rafından konulmuş sınırları ihlâl etmezler. "İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır, sakın bun­ları aşmayın. Kim(ler) Allah'ın sınırlarını aşarsa onlar zalimlerdir." (2: 229), Kur'an şu sözlerle organların fonksiyonel sınırlarını net bir şekilde tanımlar: "Ey imân edenler, Al­lah'a itaat edin Rasul @'e ve sizden olan emîr sahiplerine itaat edin. Eğer harhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz —Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız— onu Allah ve Rasulü'ne götürün. Bu daha hayırlıdır ve so­nuç bakımından da daha güzeldir." (4: 59). Verilen bu sınırlar içerisinde, devletin üç ana organının kendi meselelerini halletmesi bek­lenir.

 

Yasama

 

Hükümranlık üzerinde yapılan mülâhazalar ışığında yasama organının Kur'an ve Sün-net'e aykırı herhangi bir yasa koyamayacağı açıktır.Yasama organı Kur'an ve Sünnette or­taya konmuş hükümleri ıslah etmek ya da, bunlara karşıt bir kanun ortaya koymak yet­kisine sahip değildir. Bununla birlikte Kurb­an ve Sünnet'Ie açıklanmış hususlarda çeliş­meyen yasalar çıkarabilir.

Allah ve Rasulü tarafından hüküm verilmiş konulara dokunamaz, tüm üyeleri bu konu­da dİretse ve bu hususta bütün müslüman topluluğun desteğine sahip olsalar bile. Bu tür bir cüret ancak İnanmayanlar tarafından gösterilebilir; çünkü mümin Allah ve Rasu-lü'nün emirlerine karşı gelmeyi düşünmeye bile cesaret edemez.

Yasama organı, Kur'an ve Sünnet'in açık hü­kümlerini kurallar, düzenlemeler, şartlar ve bölümler şeklinde kanun olarak biraraya top­layabilir. Şeriat hangi noktalarında birden fazla yorum olduğuna karar verebilir. Kurb­an ve Sünnet'in sessiz kaldığı ya da Kur'an ve Sünnet'te açık emirlerin olmadığı mese­lelerde kanun yapabilir. Bununla birlikte bu tür kanunların yapımında her zaman İslâm1 in genel ruhunu gözönünde bulundurmak için bütün gayretini göstermelidir.

 

Yürütme (İcra)

 

Yürütme organının asıl fonksiyonu Kur'an ve Sünnet'i ihtiva eden Şeriat kanunlarını yü­rürlükte tutmak ve İlâhî emirlerin ışığında iyilik, takva, adalet prensipleri üzerine ku­rulu bir toplum oluşturmaktır. Yürütme or­ganına itaat Allah ve Rasulü'ne itaata bağ­lıdır: "Kalbini bizi zikretmekten gaflete dü­şürdüğümüz, kendi istek ve tutkularına (he-vasma) uyan ve işinde hep aşırılığa giden ki­şiye itaat etme." (18: 28). "Ve Allah'ın sınır­larını aşanların emirlerine de itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, ıslah etmezler." (26: 151-152).

Rasulullah @ da yürütmeye itaatin sınırla­rını şu sözlerle net bir şekilde açıklar:

a- "Kulağı kesik bir köle bile sizin üzerinize amîr olsa Allah'ın kitabına uygun yönettik­çe onu dinleyin ve itaat edin."

b- "Kafas: kuru üzüm gibi siyah olan Habeşli bir kök size amîr olsa,onu dinleyin ve itaat edin."

c- "Masiyetle emrolunmadıkça hoş görsün ya da görmesin, müslümanın her hususta Ulu'l-Emr'i dinlemesi ve itaat etmesi gereklidir. Masiyetle emrolunduğu zaman ne dinlemek, ne de İtaat etmek söz konusudur."

d- "Ya­ratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa İtaat yoktur." (e) "Yöneticisinde hoşlanmadığı bir husus gören kişi sabretme-jidir; çünkü İslâm toplumundan bir karış ay­rılıp bu hal üzere Ölen İslâm öncesi cahiliye niensuplannınki gibi ölmüştür." (f) "Masi-yette (Allah'a itaatsizlikte) kula itaat hakkı verilmemiştir. İtaat ancak marufta (İslâm'a aykırı olmayan hususlarda)dır" (Mişkât).

 

Yargı (Kaza)

 

Yargı (İslâm ıstılahında: kaza) organının yet­ki sınırı da şeriat kanunları tarafından iyice tanımlanmıştır. İçerisinde çalışması gereken sınırlardan bir kısmı ilk hâkim olan Rasu-lullah @'a seslenirken Kur'an tarafından tes-bit edilmiştir: "Aralarında Allah'ın indirdi-ğiyle hükmet ve onların heva (istek, tut­ku) larına uyma ve onların Allah'ın indirdi­ği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmaların­dan sakın" (5: 49). Aynı surede dünyada Al­lah'ın kurallarına göre hükmetmeleri ya da bu kurallara uymaları gerektiği açıklanmak­tadır: "Yoksa onlar halâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir top­luluk için, hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?" (5: 50).

Rasulullah @, yargının yapısını ve faaliyet alanını bütünüyle açıklamıştır. Muaz bin Ce-bel'i Yemen'e kadı olarak gönderirken ona, bir olay olduğunda nasıl hükmedeceğini sor­muş, o da Allah'ın kitabına göre hükmede­ceği cevabını vermiştir. Rasulullah @, Allan­ın kitabında bir iz bulamazsan ne yapacağı­nı sorduğunda Muaz bin Cebel, Allah Ra-sulü'nün Sünneti'ne göre hareket edeceğini söylemiştir. Allah Rasulü'nün Sünneti'nde de bir iz bulamazsa ne yapacağı sorulduğun­da ise cevabı, iyi hüküm vermek için elinden gelen bütün çabayı göstereceği (ictihad) ve güçlük çıkarmayacağı şeklinde olmuştur. Bu­nun üzerine Rasulullah @ onun göğsünü ok-şamış ve "Allah'ın Rasulü'nü memnun eden Şeyle Rasul'ün habercisini donatan Allah'a hamd olsun" demiştir. (Mişkât).

Kur'an Allah'ın kanunlarıyla hükmetmeyen kimseleri kesinlikle kâfir (5: 44), zalim (5: 45), ve fasık (5: 47) olarak nitelemektedir. Rasulullah @ şu sözleriyle hâkimlere hük­metmeleri ile ilgili olarak öğüt vermektedir: "İki kişi önünüze bir dava getirdiğinde, di­ğerinin söyleyeceklerini dinlemeden birinci­sinin lehine karar vermeyin. Çünkü âdil ka­rar verebilmeniz için net bir fikir edinmeniz daha hayırlıdır" Ve yine şöyle söylemekte­dir: "Hâkim zulmetmedikçe Allah onunla birliktedir, hâkim ne zaman adaleti terkeder-se Allah da onu terkeder, şeytan da kendisi­ni o hâkime rapteder" Diğer bir hadis te şu şekildedir. "Hiçbir hâkim öfkeli iken iki ki­şi arasında hüküm vermemelidir" (Mişkât).

 

Devlet Organları Arasındaki İlişkiler

 

Kur'an da bu konuyla ilgili hususî ve açık emirler bulunmamakla birlikte Rasulullah @'ın uygulamaları bize rehber prensipler vermektedir. Uygulamalar göstermektedir ki, devlet başkanı ülkedeki en yüksek yetki sa­hibidir. O hem yürütme, hem yasama, hem de yargı organının başkanıdır. Bununla bir­likte bu üç bölüm devlet başkanının kontrolü altında birbirinden ayrı ve bağımsız şekil­de görevini sürdürür. Devlet başkanı, kim­senin özel meselelerine karışamaz, ancak herhangi bir meselede son başvuru ya da referans ona yapılır.

Yürütme organı,direkt olarak devlet başka­nının emir ve kontrolü altında çalışır. Yargı organına gelince, atamaları o yapar ancak normalde ne bir hâkimi görevden alabilir, ne de onun yargı hükmünü etkileyip değiştire­bilir. Hâkimler yargıya ait meselelerinde yü­rütmeden tamamıyla bağımsız hareket eder­ler. Devlet başkanı aleyhine herhangi bir ce­zaî ya da sivil dava önüne getirilirse onun mevkisine bakmaksızın,hâkim diğer davala­ra baktığı gibi bu davaya da aynı tarzda ba­kar. Çünkü İslâm kanunları sırf bir kimsenin daha yüksek sosyal, politik ve ekonomik statüsü nedeniyle insanlar arasında bir ayı­rım yapmaz. Kanun karşısında insanlar ara­sında tamamiyle eşitlik vardır. Kanun üstün­dür, esastır; devletin tüm bölümleri, branş­ları ve organları eşit olarak ona bağlıdır. Her­hangi bir hususta devlet organları arasında bir anlaşmazlık olursa mesele Allah ve Ra-sulü'ne —ki bu da İslâm kanunu demektir— götürülmelidir. "Müminlerden iki topluluk çarpışacak olurlarsa, aralarını bulup düzel­tin. Şayet biri diğerine haksızlıkla tecavüz­de bulunacak olursa, artık haksızlıkla teca­vüzde bulunanla, Allah'ın buyruğuna dö-nünceye kadar savaşın; (Allah'ın buyruğuna) sonunda dönerlerse artık aralarını adaletle bulun ve (her hususta) âdil davranın. Şüp­hesiz, Allah adaletle hareket edenleri sever." (49: 9). Aralarında anlaşmazlık âdil bir şe­kilde çözüldükten sonra her iki taraf da ka­rarı saygıyla karşılayıp şeriat kanunlarına bağlı kalmalıdır. "Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman artık inanmış erkek ve kadın için o işte kendi isteklerine göre seçim hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasulü'ne karşı gelirse (isyan ederse), gerçekten o apaçık bir sapıklığa düşmüştür." (33: 36).

Her bölümün haklarının ve imtiyazlarının tümüyle korunabilmesi için devlet organları ve bölümleri arasındaki çeşitli anlaşmazlık­ların aralarında bir ayırım ve bölünmeye gi­dilmeksizin kanuna göre büyük bir özenle âdil bir karara bağlanması küllî öneme ha­izdir." Şüphesiz Allah, size emanetleri ehli­ne vermenizi ve insanlar arasında hükmetti­ğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi em­reder. Bununla Allah, size ne güzel öğüt ve­riyor!... Doğrusu Allah, işitendir, görendir." (4: 58).

 

Yönetimin Görevleri

 

İslâm anayasası altında şekillenen yönetim çok şefkatli, hürmetkardır. Meselelerin yü­rütülmesinde, İlâhî emirler tarafından yön­lendirilen yönetim insanlara merhametli ve nazik olmakla em rol un muştur, zalim ve bas­kıcı olmakla değil. Daha önce de zikredildi-ği gibi yönetimin birçok görevi vardır. Ülke­de tslâmî hayat sistemini oluşturmak için hu­kukî zorunluluk altında bulunduğu anaya­sal prensiplere göre, yönetimle görevli kişi­lerin zikredilenler dışında ülke meselelerini güzel bir şekilde idare etmeleri de zorunlu görevleri arasındadır. Rasulullah @, bu in­sanların faydalanabilmeleri için takip eden prensipleri açıklamıştır,

a- "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, korkutmayın."

b- "Sevindirin, korkutmayın."

c- "İnsan­lar üzerinde yetkili kılınmış kişi kapısını müslümanlara veya günahkâra ya da ihtiya­cı olana karşı kapatırsa, ne kadar ihtiyaç du­yarsa duysun —ihtiyacı, zarureti halinde— Allah da rahmetinin kapısını ona kapatacak­tır."

d- "Herhangi birisi Allah tarafından müslümanları ilgilendiren bir mesele üzeri­ne yetkili kılınır ve onların ihtiyaçları, yok­sulluğu ve zaruretiyle ilgilenmekjerı yüz çe­virirse, Allah da onun ihtiyaçları, yoksullu­ğu ve zaruretinden yüz çevirir". (Mİşkât). Ve, her şeyden önce yönetim insanları ilgilendi­ren işleri en âdil ve haklı şekilde yerine ge­tirmelidir. "Andolsun, biz elçilerimizi apa­çık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar dîye, onlarla birlikte Kitab'ı ve mizanı indirdik." (57: 25). "Onlar ki ken­dilerini yeryüzünde iktidar sahibi kıldığımız­da, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verir­ler, marufu emrederler, münkerden sakındı­rırlar." (22: 41). Umumî olarak müslüman uluslar ve yönetimler insanların meselelerin­de adalet ve hakkaniyet anlayışıyla hükmet­mekle emrolunmuslardır. (4: 58), (Daha fazla bilgi için Temel İnsan Hakları kısmına ba­kınız.)

 

KISIM 9

 

RASULULLAH @'IN ROLÜ VE STATÜSÜ

 

Anayasa ile ilgili kısımda (Kısım 1) tartı­şıldığı üzere, Rasulullah @'a itaat İslâm'ın ikinci temel prensibidir. Rasul @'a itaat eden Allah'a itaat eder, bunun tersi de doğrudur. Hakikaten pratikte Allah'a itaat sadece Al­lah'ın yeryüzünde yetkili tek elçisi olan Ra-sulü'ne itaat yoluyla gerçekleşir. Bu yüzden Rasul @'m emirlerine itaat ve riayet etmek tslâm anayasasının vazgeçilmez bir temel il­kesi olduğu gibi, kişinin inancının bir par­çasıdır O her ne emrederse müminler ma­nen ve hukuken itaat etmekle yükümlüdür­ler. Değişik bir ifadeyle Allah tarafından ta­yin edilen ve ferdî fikirler için çok kısıtlı bir saha bulunan tüm inanç, ibadet ve yasal me­selelerde, Rasut @'ın tefsiri ve tatbikî kesin­lik ifade eder ve bütün inananlar tarafından tartışmasız itaat edilmesi ve izlenmesi gere­kir. Bu sebebledir ki, Rasui @, İslâm'da em­salsiz bir pozisyona sahiptir. Birincisi, Al­lah'ın elçisi, görevlisi ve İlâhî vahyin alıcısı olarak, İslâm'ın dinî yapısının lideridir, baş­kanıdır, ikincisi, Allah'ın Rasulü ve tslâm devletinin başkanı olarak, o, anayasanın yü­rürlüğe konması, tefsiri ve tatbikinden so­rumludur. Bu iki yönlü pozisyonuyla onun rolü ve statüsü Allah tarafından açıkça ta­nımlanmış ve belirlenmiş olduğundan Rasul @'a itaat tüm müminler üzerine bir zorun­luluktur.

Kur'an Rasulullah @'m mevkisini açıkça ta­nımlamakta ve bu konuda hiçbir şüphe bı­rakmamaktadır. "Biz hiçbir peygamberi, Al­lah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik," "Hayır öyle değil; Rabbinize andolsun, aralarında çekiş­tikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde burukluk duymak­sızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, »man etmiş olmazlar:' (4: 64-65). "Kim de Rasulullah @-ın rolü ve kendisine dosdoğru yol apaçık belli olduk­tan sonra, Rasul'e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndü­ğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir sondur o!" (4: 115). "Kim Rasul'e itaat ederse gerçekte Allah'a itaat etmiştir." (4: 80). "Rasul size ne verdiyse artık onu alın, sizi neden sakındırdıysa artık ondan d^ sakının:' (59: 7).

Bu Kur'an ayetleri müslümanlara bütün me­selelerde herhangi bir itirazda bulunmaksı­zın Rasul @*a itaat etmelerini açıkça emret­mektedir. Ebu Hureyre, Rasulultah @'ın şöy­le dediğini rivayet etmiştir: "Size bir şey yap­manızı emrettiğimde yapabildiğinizce bu em­re riayet edin. Yasakladıklarımdan da uzak durun" (Buharı ve Müslim). Abdullah b. Mesud, bir kez "Allah şöyle şöyle yapan ka­dınlara lanet eder" demiştir. Bunu duyan bir kadın ona gelip Kur'an'da kendisinin gözü­ne böyle bîr şey çarpmadığından, bunu ne­reden aldığını ya da çıkardığını sordu; Ab­dullah b. Mesud, eğer Kur'an'ı okumuş ol­saydı bulacağını belirterek kadına şu ayeti okuyup okumadığını sordu. "Rasul size ne verdiyse artık onu alın, sizi nederTde sakın­dırdıysa artık ondan da sakının" (59: 7). Ka-dın bu ayeti okumuş olduğunu söyledi. Bu­nun üzerine Abdullah b. Mesud, Rasulullah @'ın bunu yasakladığını söyledi. Kadın ar­tık meseleyi anladığını beyan etti. (Buharı ve Müslim).

İslâm'da Rasulullah @'ın yeri, müminlere onu bu hayattaki her şeyden daha çok sev­mekle emreden hadisle gösterilmiştir. "Siz­den biriniz beni çocuğundan, babasından, malından ve tüm insanlıktan daha çok sev­medikçe iman etmiş olamaz," (Müslim). O, bizler için sadakatin odak noktası kılınmış­tır, çünkü Allah'ı hakiki şekliyle kavrama­mızı, ahiret günündeki hesap verme sorum­luluğumuzu, velhasıl kâinatın Mâliki ve Hâ­kemi (hükümrânı) ile İlişkili insan yaşantısı­nın tüm boyutlarını onun ve yalnız onun va­sıtasıyla öğrendik, öğrenmekteyiz. Rabbimi-ze giden dosdoğru yolu gösteren Muhammed @'dır. insanı yaratıcısına yaklaştıran asıl şa­hıs O'dur. Bu nedenle Kur'an şöyle buyur­maktadır: "(Ey Muhammed) de ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın'. Allah bağışlayandır, esirgeyendir" (3: 31).

Nitekim, yeryüzünde İyilik, fazilet ve adalet sistemini kurmak için İlâhî prensipler, sos­yal ve siyasî problemlere uygulamakla uğra­şırken, Rasul @ devlet başkanı olarak hare­ket etmiştir. Değişik nitelikteki çok çeşitli problemlerle uğraşmak ve her meselede, za­manın ihtiyaçlarını, gereklerini ve keyfiyeti­ni de gözönünde bulundurarak, İlâhî rehber­liğin ışığında doğru hareket şeklini belirle­mek zorundaydı. Belirtilen bu pozisyonda, kendi muhakemesini esas alarak karar verip hareket etmekteydi. Kur'an'da bu tür bir olay şu sözlerle anlatılmaktadır. "Ey Peygamber, mümin kadınlar sana gelip Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina et­memek, çocuklarını Öldürmemek, elleri ve ayaklan arasında bir iftira düzüp uydurma­mak (başka erkekten edindikleri gayri meş­ru olan bir çocuğu kocalarına nisbet etme­mek), maruf konusunda sana İsyan etmemek hususunda, sana biat ederlerse, onların bi-atlarını kabul et ve onlar İçin Allah'tan mağ­firet dile." (60: 12).

Kur'an'm bu ayeti Rasul @'a devlet başkanı olarak itaatle ilgili iki Önemli noktayı ifade etmektedir. İlki Rasul @'m münkerİ emret­meyeceği hakkında en ufak bir şüphe bulun­masa bile Rasul @'a itaatin maruf (iyilik ve adalet) şartına bağlanmış olması, ki böyle­ce ilâhî kanunun sınırları dışında hiçbir ya­ratığa itaatin olmayacağını net bir şekilde açıklamaktadır. Devlet başkanı olarak hare­ket eden Rasulullah @ 'a itaat maruf şartına bağlı ise, nasıl diğer yönetici ve idareciler te-bealarından şartsız ve sınırsız itaat isterler? Rasul @ bu prensibi şu sözüyle açıklamış­tır: "Masiyette (Allah'a itaatsizlikte) kula ita­at hakkı verilmemiştir. İtaat ancak marufta (İslâm'a aykırı olmayan hususlarda, iyilik­te)'dir."

Bu konuda konuşan Abdurrahman Zeyd b. Eşlem, "Allah sana itaatsizlik etmememizi söylemiyor, ancak O, marufta sana itaatsiz­lik etmememizi istiyor" demiştir. Allah, Ra­sul @ itaati böyle bir şarta bağlamışsa, baş­ka biri marufun dışında bir husus için nasıl itaati isteyebilir? Ebu Bekir el-Cassas şun­ları yazmıştır: "Allah, kendi Rasulü'nün ma-rufdan başka bir şey emretmeyeceğini bilir, bununla birlikte Ona itaatsizliği maruf olan şeyde yasaklamaktadır ki, hiç kimse bu ayet­ten Allah'a itaatsizliği emrettiklerinde bile yöneticilere itaat edilmesi gerektiği hükmü­nü çıkaramasin. Rasul'ün sözleri de bunu desteklemektedir. Her kim Allah'a isyanda bir yaratığa İtaat ederse, Allah o yaratığı onun üzerine tesbit eder" Alame Alusî der ki, bu emir iktidarda olanlara (ulu'1-emr) ita­atin her kayıt ve şartla zorunlu olduğu şek­lindeki cahiliye fikrini yalanlamaktadır. Ra­sul @ hiçbir zaman maruftan başka bir şey emretmediği halde bile Allah, Rasulü'ne it-tatı maruf şartına bağlamıştır, ki mânası yaratıcıya kimsenin itaat edilmeye hakkı olma­dığı hususunda insanları uyarmaktır. (Ebu'l-alâ Mevdudî, 'Tefhimu'l Qur'an\ cilt 5, sh. 446-447).

Yukarıda zikredilen ayetle ortaya konan ikin­ci hukukî nokta da fevkalâde ehemmiyete haizdir. Bu ayet beş olumsuzun yanısıra sa­dece bir olumlu emir vermektedir, maruf olan her hususta Rasul @'a itaat etmeleri gerektiğinin. O yıllarda kadınların işledikleri beş büyük günahı saymakta ve olardan uzak kalmaları için kadınlardan söz almaktadır.

Yapmaları gerekli olan davranışların, maruf ve âdil bir listesini vermemekte, fakat Rasul @ maruf namına onlara her ne emrederse itaat edeceklerine dair onlardan vaat almak­tadır. Şüphesiz bu iyi davranışlar Kur'an'da zikredilenlerinkinden ayrıdırlar, bunlara itaat de müslümanlar için zorunludur. Bu yüzden, ayet toplumu İslâm'ın amaçladığı seviyeye yükseltmekle gerekli çok yönlü reformları toplumda uygulamak için Rasulullah @'a geniş  yetki  tanındığını telkin etmektedir.

Onun tüm kararlan ve emirleri, ister Kur-an'da, isterse Kur'an dışından olsun, mümin­ler için yükümlülük oluşturur. Rasulullah @'ın biat alırken müminleri Kur'an'dan zik­redilmeyen birçok kötülükten uzak durma­larını emretmesinin ve onlara değişik emir­ler vermesi de sahip olduğu geniş yetki se­bebiyledir. Yetki sahibi oluşu Rasul @'ın birçok hadîsiyle de desteklenmiştir. (Islamic Surveys; Islâmic Politeal Thought'). Ki şüp­hesiz, Rasulullah @'ın tüm bu emir ve ka­rarlarına Onun diğer emirleri gibi itaat edil­meli ve uygulanmalıdır.

İslâm'da Rasuiullah @'m rolü hususunda bir tartışma ya da farklı görüşler kesinlikle mev­cut değildir. O, dinin ve devletin başkanıdır; Allah'ın yegâne elçisi olarak sözleri, tefsir­leri ve hareketleri kesinlik ifade eder; emir­lerine tüm inananlar tarafından itaat edilmeli ve izlenmelidir; ve önemlisi Rasulullah @'ın kararı hakkında kalbinde en ufak bir şüphe bulunduran gerçek bir mümin değildir (4: 65). İslâm şeriatının ve İslâm devletinin li­deri olarak Rasulullah @'ın rolü ve pozis­yonunu gerektiği şekilde anlamaksızın bazı oryantalistlerin onun hayatının çeşitli yön­lerini eleştirmeye ve rastgele hükümler ver­meye kalkmaları onların namına üzüntü ve­ren bir durumdur. Oryantalistlerin çoğunlu­ğu dürüst ve tarafsız bir kritik yapabilme şe­refine bile sahip değillerdir. Bu yüzden ço­ğunluğunun gerçek Önemlerini kavramadan ilgisiz olayları ele alıp, sonra da köstebek tümseğinden dağ çıkarmaya-öküzün altında buzağı aramaya;... çabalayan bu batılı göz­lemcilerin uzun tarihi içerisine dalmak bey­hude bir çaba olacaktır. Örnek olarak Mont-gomery Watt'ı alalım. O, ne ümmetin Öne­mini, ne Rasulullah @'ın bekçi değil uyarıcı olduğunu, ne de İslâm devletinin gayesini anlamış, fakat, aşağıdaki örnekleri gibi çe­şitli ifadelerle İslâm devletinin başkanı olan Rasul @'ın rolü üzerine hükümler icat etmiş­tir.

"Muhammed, diğer kabile şeflerinden da­ha üstün değildi"; "Bir tür hakemdi, bir çeşit keyfi hareket edendi"; "İlk on yılındaki mukayeseli zayıflığı"; " 'Allah'a ve RasulüL ne itaat edin' ifadesine bizim yaptığımız yo­rum tüm müminlerin Muhammed'in karar­larına itaat etmesinin beklenmediği şeklin­dedir; Muhammed'in güç ve yetkisindeki ar­tış yeni anayasal anlaşmalardan kaynaklan­mamakta, fakat O'nun askerî zaferleri ve bir seri başarılı seferlerinin bir sonucu olarak or­taya çıkmaktadır"; "Hakem olarak Muham­med'in getirildiği durumlar dışında birçok sivil ve seküler olaylar vardır"; "Muham­med'in biyografisini okuyan vasat bir Avru­palı ya da Amerikalı okuyucunun O'nun devlet başkanlığı pozisyonu hakkında yan­lış, hatta kötü bir husus olduğunu hissetme­mesi çok zordur; Muhammed siyasî istekle suçlandığında Kur'an O'na sadece bir uya­rıcı olduğu şeklinde cevap vermesini telkin eder." Bu ve benzeri birçokları ferdî alanda olduğu kadar sosyal alanda da takvalı haya­tını, iyilik saçan ve âdil çalkantılı geniş Arap Yarımadası'na tüm tarihî boyunca sahip ola­madığı emniyet ve barışı kazandırmadaki benzersiz başarısını bile tanımadan Muham­med @'ın yaşantısının birçok yönünü eleş­tirmektedirler. Bunlara ek olarak insanlığın büyük bir bölümüne birlik, barış ve gaye mefhumunu —tarihte bir benzeri daha bu­lunmayan 23 yıl gibi kısa bir sürede— ka­zandırdı. Fakat bu peşin hükümlü ve sahte­kâr araştırıcılar Rasul Muhammed @'ın bü­yüklüğünü değerlendirebilecek kadar anla­yış ve görüş sahibi değillerdir. Onlar çeşitli bölünmelerine dokunarak bir fili tarif etme­ye uğraşan kör insanlar gibidirler.

 

KISIM 10

 

TEMEL İNSAN HAKLARI

 

İslâm, toplumda ferdin temel özgürlüğü ile insan haklarının korunması ve idamesine bü­yük önem atfeder. Fakat İslâm'da özgürlük anlayışı batılı toplumlardakinden oldukça farklıdır. Batılı ferdî hürriyet anlayışı her şe­yin ölçüsünün insan olduğu sanısı üzerine kurulmuştur. İslâm'da ise, Allah en yüce ve en üstündür, insan sadece yaratıcısına kul­luk etmek için vardır. Tüm hareketlerinden O'na karşı sorumludur. Allah'a karşı olan görevleri onun hem diğer fertlere, hem de topluma olan görevlerini kapsar. Bu yüzden batı toplumlarının tersine İslâm'da kişilerin hakları her ferdin Allah'a karşı yükümlülük­leriyle korunur. Aİlah'a karşı olan görevler Kur'anî Hukukullah (Allah'a karşı olan gö­revleri) ve hukuku'1-ibad (kullara, topluma karşı olan vazifeleri) kavramlarıyla açıklanır. Bunlardan ilki bedenin ve ruhun sağlığı için gerekli olan çeşitli ibadet formlarını kapsa­yıp, kişisel bir renge haiz iken; ikincisi insan­ların benzerleriyle ilişkilerini kapsayıp, sos­yal bir yöne sahiptir. Bütün davranışlarda Ahiret günü Allah'a hesap verme şuuru, bu hakların korunması için gerekli dokunul­mazlığın kontrol mekanizmasını oluşturur. İnananların hareketlerini belirleyen, bu ni­yetin (şuurluluk ve idrak) kuvvetliliği ve gü­cüdür. Benzer şekilde İslâm devleti de Al­lah'a karşı sorumlu olduğundan ferdin temel özgürlüğünü ve insan haklarını koruma yet­kisini barındırır. İslâm'da insan hakları ve ferdî Özgürlük insan yapısı kanunlarıyla ba­tının mekanik yaklaşımından daha iyi olan makus fakat şuurlu çabalarıyla korunur. İs­lâm doğru inanç ve doğru harekete daha çok önem verir; çünkü doğru bir inanç üzerine kurulmadıkça, şuurlu ve bilerek yapılmadık­ça insan hareketleri hiçbir zaman doğru ola­maz. Bu bilinçli kasıt, niyet, bütün mesele­nin özüdür. Rasulullah @, Allah'ın kanun­larına itaat dairesinde müminin amelde bulunma niyeti, kanunla emredilmiş davranış­lara dış uyum göstermesinden daha efdal ol­duğunu (en-njyyeti'I-mu'minin khairun mine'f-amalin) söylemiştir. Bu tür niyet in­sanın iç dünyasından kaynaklanacağı için, İs­lâm önde gelen amacının salihler, muttaki-ler ve sıddıklar oluşturmak olduğunu vurgu­lamaya fevkalade özen göstermiştir. Diğer ta­raftan batı dünyasının prosedürü sosyal, si­yasî, iktisadî ve diğer kurumların ferdin ka­rakterini etki altına almaya yeterli olduğu­na inanarak insanın iç benliğini dışardan et­kilemeyi çabalamaktır (A. K. Brohi, 'The Challenge of islâm' kitabında 'islâm and Human Rights' bölümü, sh: 176-192).

En güzel ve fıtrî olan İslâm'ın yaklaşımıdır. Ferde Özgürlüğünü verir, fakat sadece varlı­ğının Allah'a karşı sorumlu ve hesap verici olduğu üzerinde ısrar eden dinî bir çerçeve içerisinde. Hemen burada işaret edilebilir ki İslâm, fikirlerini açıklama ve pratiğe aktar­ma özgürlüğünü verir; ancak irtidat, müs­tehcenlik ve fesada müsaade etmez. Bu tür sorumsuz hareketlerin tümü diğer ülkelerde de benzerleri görülebileceği üzere kesinlikle kısıtlanmıştır. Ayrıca, İslâm'da insan hakları herhangi bir coğrafi sınırla ya da devletle sı­nırlanmış değildir; aksine evrensel karakter­dedir, kültür insanlığa tanınmıştır. İnsan haklarına savaşta ya da barışta, her tür ka­yıl ve şart altında saygı gösterilmeli, riayet edilmelidir. İslâm'ın ortaya koyduğu temel haklar aşağıda anlatılmıştır. (Ebu'l Alâ Mev-dudî, Islamic Way of Life' sh: 47-50).

a- Yaşama hakkı: İnsan hayatı kutsal ve do­kunulmazdır; haksız yere bir mazerete (kati kısası gibi) dayanmaksızın alınamaz. "Hak­ka dayalı olma dışında Allah'ın öldürülme­sini haram kıldığı cana kıymayın." (/6:151). İsra Suresi 17:33 ayetinde cana kıymayı ya­saklamaktadır. Ayetler insanın beş durum dı­şında, dokunulmaz haklardan biri olan in­san hayatının kutsallığım açıklamaktadır ki, bunlardan üçü Kur'an'da, ikisi Rasul @'ın sünnetinde zikredilmiştir: 1- Haksız yere  adam öldürmek,

2- İslâm'ın tebliğine mani olucu mücadelede bulunmak,

3- Kurulu İs­lâm Devleti'ne karşı isyan ya da karışıklığa sebep olmak,

4- Evlilikten sonra zîna etmek,

5- İrtidat.

b- Haysiyet ve Mülkiyetin Korunması: Ren­gine, inancına ya da ırkına bakmaksızın bü-tün vatandaşlarının haysiyet ve mülkiyetinin korunması İslâm Devleti'nin bir görevidir. "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle ye­meyin; bile bile günah olan bir biçimde in­sanların mallarından bir kısmını yemek için onları hâkimler(in önün)e atmayın!' (2: 188). Rasulullah @, Mekke'yi son ziyaretinde, ve­da haccında İslâm devletinin temel prensip­lerini şu kelimelerle ifade etti: "Şüphesiz bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise... can­larınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukad­destir... İslâm kanunlarına karşı bir cürüm işlemedikçe hayatları benden (ki Devlet de­mektir) korunmuştur... diğerlerinin canları­nın ve mallarının kutsallığını bozmadıkça canları ve malları bizim için kutsaldır. Ni­yetlerini  yargılayacak  yalnızca  Allah'tır." (Buharı). "Ey iman edenler, bir topluluk (di­ğer) bir toplulukla alay etmesin, belki ken­dilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da (di­ğer) kadınlarla alay etmesinler, belki kendi­lerinden daha hayırlıdırlar. Birbirinizde ku­sur aramayın; birbirinizi en olmadık kötü lâ­kaplarla çağırmayın. İnandıktan sonra kötü ad(la çağrılmak), ne kötü bir şeydir! Kim töv­be etmezse, İşte onlar zalimlerin ta kendile­ridir... Ey inananlar, zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır!' (49: 11-12). Bu ayetler, insanların toplum içinde di­ğer insanların haysiyetlerine, şereflerine do­kunmalarını net bir şekilde yasaklar...

c- Dinî Özgürlük: Devletin her vatandaşı kendi seçtiği inanç ya da dini uygulamakta Özgür olup, bütünüyle vicdan hürriyetine sa­hiptir. "Eğer onlar yüz çevirecek olurlarsa (üzülme); biz seni onlar üzerine bir gözetle-yıci olarak göndermedik. Sana düşen yalnız­ca tebliğdir." (42: 48). Hak ve bâtıl insanlara açıkça gösterilmiş ve zihinlerinde bunlar­la ilgili bir şüphe bırakılmamıştır. İyilik için ödül, kötülük için ceza hikmeti, hakkın is­teyerek kabul edilmesine ya da reddedilme­sine bağlıdır; yoksa din özgürlüğünün mak­sadı tamamen ortadan kaybolur, dinde zorlamanın olmamasının sebeplerinden biri de budur (2: 256). Her fert kendi inancına uy­gun şekilde dinini yaşama hakkına sahiptir. Rasulullah @, Medineli yahudilere ve Nec-ranlı hıristiyanlara tümüyle inanç hürriyeti­ni garanti etmiş ve bu uygulamaya onun ha­lifeleri de titizlikle bağlı kalmışlardır. İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) aynı inanç özgürlüğü­nü Filistinli hıristiyanlara da tanımıştır.

Allah'ın Rasulü Muhammed @'m takipçi­leri gayri müslimlerin tapındıkları objeleri­ni, liderlerini ya da inançlarını kötü dille an­mamak, uygun sınırlar içerisinde kalmak ve onlara karşı toleranslı davranmakla emredil­mişlerdir. "Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, sonra onlar da haddi aşarak bil­meden Allah'a söverler!' (6: 108). "İçlerin­den zulmedenler hariç olmak üzere, kitap eh­liyle ancak en güzel tarzda mücadele edin." (29: 46). Bu öğüt sadece ehli kitaba hasre-dilmemektedir; geneldir ve diğer dinlerin mensupları için de uygulanır. (Ey Muham­med), sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel bir şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin yolundan sa­panları en iyi bilendir ve O, hidayete gelen­leri de en iyi bilendir." (16: 125). Diğer in­sanların dinlerini müsamaha ile karşılama prensibi Rasul @'ın takipçileri tarafından ti­tizlikle korunmuştur.

İslâm inancı tüm insanlığı Allah'ın yarattığı bir aile ya da "her üyesinin diğer üyeler üze­rinde çoban ya da koruyucu olacağı, bütü­nün iyiliği için kendisini sorumlu hissedece­ği toplum" şeklinde birlikte yaşamaya davet eder. (A. K. Bhöri, 1976, Londra Konferan­sı Bildirisi). Allah'ın hükümranlığına ve Me-liküğine inananlar ırk, renk, inanç ve doğum ayrılıklarının eriyip yok olduğu ve hep bir­likte kardeşçe yaşadıkları İslâm toplumunun üyeleridir. "Ey insanlar, gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve bırbirinizle tanışmanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Hİç şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız, korkuca en ileri olamnızdır," (49: 13).

d- Konuşma Özgürlüğü ve Muhalif Olabil­me Hakkı: Bu ifadeler İslâm toplumunun üyelerine sağladığı diğer bir temel hakkı gös­terir. Temel Tevhid anlayışına karşı fikirleri açıkça propaganda etmemek ve müstehcen­liğe özendirmemek kaydıyla kişi tamamıyla düşünce ve ifade özgürlüğüne sahiptir. Gayri müslimler bile fikirlerini açıkça ifade etmek­te özgürdürler. "Ey iman edenler, Allah'a ita­at edin; Rasul'e ve sizden olan emir sahiple­rine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz —Allah'a ve Ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız— onu Allah ve Rasulü'ne götürün. Bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından da daha güzeldir!' (4: 59).

Bu ayet diğer bir yönüyle insanlara yöneti­ciler ile farklı olabilme hakkını vermektedir.

Tüm müminler, yönetenler ve yönetilenler, Allah ve Rasulü'ne itaat etmelidirler; ancak yöneticiye itaat, onların da Allah ve Rasu­lü'ne itaat etmeleri şartına bağlıdır. Bu yüz­den insanlar sadece düşünce ve ifade özgür­lüğüne değil, yönetimdeki kişilerden farklı fi­kirleri benimseme serbestliğine de sahiptir­ler. Dördüncü halife Ali (r.a.) tarafından bu nokta,Hariciler kendisine karşı isyanda bu­lundukları zaman güzelceaçıklanmıştın'Kan dökmemek, kargaşalığa yol açmamak ve te­röre başvurmamak şartıyla nereye isterseniz göçebilir, her nereyi isterseniz orada yaşaya­bilirsiniz. Ancak bunlardan biri için suçlu bulunursanız, sizinle savaşırım.' ('Concept of the Islamic Law', sh: 26-28). Bu sözler Kur'an ve Sünnet'in sessiz kaldığı konular­da İslâm'ın düşünce, İfade ve eylem özgür­lüğüne müsaade ettiği gerçeğini ortaya koy­maktadır, Diğer bir ifadeyle her ferd İslâm'­ın temel inancına aykırı olmadığı herhangi bir konuda konuşup, fikir beyan etme özgür­lüğüne sahiptir.

Bu özgürlük hakkını kuvvetlendiren ve ağır­lık veren İslâm'ın diğer bir anlayışı "Emri bi'1-maruf ve nehyi ani'l-münker" (İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktır. Ancak bu görevi fert, bütünüyle düşünce ve ifade özgürlüğüne sahipse yerine getirebilir. Gerekli haklarını kullanamaması sebebiyle totaliter rejim ya da diktatörlük altında hiç kimse marufu emredemez. Bu yüzden, dü­şünce ve ifade özgürlüğü bu temel görevin yerine getirilmesi için gerekli şarttır. Bu se­viyede inançla ilgili olmayan meselelerde Ra-sul @'ın bile kendi fikrini ashabı üzerine zor­lamadığına işaret etmek ilginç olacaktır. Me­dine'ye gelip insanların hurma ağacını aşı­ladıklarını gördüğünde hayretini ve hoşnut­suzluğunu ifade etmiştir. O yıl insanlar hur­ma ağaçlarını aşılamadılar fakat aşılamama­nın üründe büyük bir kayba yol açtığını gör­müşlerdi. Rasul @'a bunu ilettiklerinde Ra-sulullah @: "Bu benim kişisel görüşümdür, bu tür meselelerde benim görüşüm doğru da olabilir, yanlış da." buyurarak şöyle devam etmiştir: "Dünyevî olaylara ait bütün görüş­lerim bunun ışığı altında alınmalıdır; insan­lar dünyevî işlerine görüşerek ya da doğru­dan doğruya tecrübe ve bilgilerine dayana­rak halletme hakkına sahiptirler. Bazı du­rumlarda onlar benden daha çok bilgi sahi­bi olabilirler ve Allah tarafından insanlara iletmek üzere görevlendirildiğim meseleler, şüphesiz, inanç ve İslâm kanunlarıyla ilgili hususlarla sınırlandırılmıştır. "Başka bir ha­disinde şunları beyan buyurmuştur: "Ben yalnızca bir beşerim, ne zaman size dinle il­gili bir şey emretsem, itaat edin. Ancak size kendi fikrimi söylediğimde sadece bir beşe­rim; dünyevî meselelerinizi daha iyi biliyor olabilirsiniz." (Dr. Ali Abdil Wahid Wafi,' Human Rights in islâm' sh: 3-12).

e- Çalışma Özgürlüğü: İslâm insanlara meş­ru olmak kaydıyla kişinin istediği işte çalış­ma, hoşlandığı herhangi bir mesleği icra et­me hakkını tanır. Görev ve meslekle ilgili ko­nularda ırk, renk yahut inanç bariyerlerini tanımaz; fertlere hoşlandıkları ve mesleğin kurallarına uygun şekilde ehil oldukları bir çalışma alanını seçme özgürlüğünü bütünüy­le sağlar. Fizikî ya da zihnî her türlü emeği saygın, hürmete lâyık kabul eder; yapılan iş­lere gerçek itibar ve değerini verip, erkekle erkek yahut kadınla kadın arasında yaptığı işi temel olarak herhangi bir ayırım gözet­meyi men eder.

İslâm, çalışmanın ve yeryüzünün doğal kay­naklarını kullanma çabalarının önemini be­lirtmiştir. "Sizin için yeryüzünü boyun eğ­diren O'dur. Şu halde onun üzerinde yürü­yün ve O'nun rızkından yiyin, sonra da dö­nüş O'nadır." (67: 15). Allah'ın tüm peygam­berleri çoban olarak çalışmışlardır. Ebu Hu-reyre tarafından aktarılır ki Rasulullah @ şöyle demiştir: "Allah çoban olarak çalışma­mış hiç bir peygamber göndermemiştir. As­habı bunun kendisi için de geçerli olup ol­madığını sorduklarında şöyle cevaplamıştır: "Evet bazı qırat karşılığı Mekke halkı için çobanlık yapmıştım." (Buharı). Musa @ da Medyen'de yıllarca çoban olarak çalışmıştır.

Rasul @ bir kere şöyle buyurmuştur: "Siz­den hiç biriniz kendi öz elleriyle kazandık­larından daha hayırlısını yemiş değildir." Böylece İslâm çalışmayı teşvik eder ve bir ayırım gözetmeksizin kişinin kendisi için her­hangi bir çalışma alanını seçme hakkını say­gıyla karşılar.

f- Temel İhtiyaçların Karşılanması Hakkı:

Her ferdin kendi ailesinin temel ihtiyaçları-. nı karşılayabilmesi İslâm devleti tebasının te­mel hakları arasında yer alır. "Ve onların mallarında da dilenip-isteyen ve (iffetlerin­den dolayı istemeyen) yoksullar için bir hak vardır?' (51: 19). Hakperest ve gerçekçi bir ki­şinin değerlendirmesi, zenginlerin malların­da fakir ve düşkünlerin hisse sahibi olduk­larını ve zenginlerin de bu kişilere fazla mal­larından bir hisseyi vermeye her zaman ha­zır oldukları şeklinde olacaktır. İslâm dev­leti toplumdaki fakirlerin asli ihtiyaçlarını karşılamak için zenginlerden bu hisseyi top­lama hukuki yükümlülüğündedir. Sure-i Tev-be'de salih bir ameli kötüye karıştıranlar hakkında şunlar söylenir: "Onların mallarından bir miktar sadaka (zekât) al ki bunun­la onları temizlemiş, arındırmış olursun. Ve onlara dua et." (9: 103).

Zekât prensibi Rasulullah @'ın aktarılan şu sözleriyle daha da açıklığa kavuşur: "Allah, müslümanlar üzerinde zekâtı farz kıldı. O, aralarındaki zenginlerden toplanmalı ve ara­larındaki ihtiyaç sahiplerine dağıtılmalıdır." (Buharı ve Müslim). İslâm devletinin vazi­fesi ile ilgili olarak şunları buyurmuştur: "Devlet, velisi olmayan herkesin velisidir." (Ebu Davud, Tirmizî, İbni Mace, Darimî, Müsned-i Ahmed). "Biri arkasında mirasçı bırakmazsa, mirasçısı benim; hem sorumlu­luklarını (borçlarını) yerine getirmek, hem de varlığını miras almak için." (Buharı ve Müs­lim). "Her kim borçlu olarak ölür ve bunu ödemek için arkasında mal bırakmaz ise, ödeme sorumluluğu benimdir (yani ulu'l-emrin). Mal bırakmışsa sorumluluk miras­çılarındır!' (Buharî ve Müslim).

Zikredilen Kur'an ayetleri ve Rasul @'ın ha­disleri, kendisini gözetemeyen fert ve ailele­rin temel ihtiyaçlarını sağlama sorumluluğu­nu yüklemek İslâm devletinin ana görevleri arasında yer aldığı hususunda hiçbir şüphe­ye mahal bırakmamaktadır. (Daha ayrıntılı bilgi için, Sosyal güvenlikle ilgili kısma ba­kınız).

g- Kanun Önünde Eşitlik Hakkı: İslâm, ırk­larına, sınıflarına, inançlarına, renklerine, uluslarına ya da cinslerine bakmaksızın tüm fertlere eşit haklar verilmiş erkeklerle erkek, kadınlarla kadın arasındaki tüm sunî ve in­san yapısı ayırımı ortadan kaldırmıştır. "Ey insanlar, gerçekten biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz, Allah katında sizin en üstün ola­nınız, korkuca en ileri olanınızdır." (49: 13). Rasul @ bu noktaya Veda Hutbesi'hdeki şu sözleriyle açıklık kazandırmıştır. "Ey insanlar! Şüphesiz Rabbiniz birdir ve şüphesiz ba­banız da birdir. Hepiniz Adem'in çocukla­rısınız ve Adem de balçıktan yaratılmıştır.

Allah katında en değerliniz, en iyi ameli ola-mnızdır. Hiç kimse soy, kabile ya da rengi dolayısıyla bir diğerinden üstün değildir."

İslâm, medeni hukuk açısından müslim ve gayri müslimler arasında da tam bir eşitlik tesis etmiştir. Gayri müslimler müminlerle birlikte aynı sivil haklara sahiptirler; kendi özel kanunlarına göre çözümlenen kişisel ve dini meseleleri hariç aynı kanunlar her iki­sine de uygulanır. Medenî ve ceza hukuku yönünden mümin ve gayri müslim arasında kesinlikle bir fark yoktur. Kişisel hukuk ile dini meseleler yönünden ise gayri müslimler tamamıyla Özgürdürler, herhangi bir müda­haleye muhatap değillerdir. Bu haklarla il­gili olarak İslâm devleti ve azınlıklar arasın­da bir de anlaşma vardır. Ahitlerinin şartla­rına sadık kaldıkları ve karşı gelmedikleri müddetçe haklarından mahrum kalmazlar. Bu haklar geri alınmaz ve değiştirilmez ni­telikte olup İslâm anayasası tarafından temi­nat altına alınmıştır. ('Islamic Way of Life', sh: 47: 50).

Medenî haklar bakımından diğer önemli bir nokta da, İslâm'ın kanun önünde yönetici ile sıradan bir vatandaş ya da zengin ile fakir arasında bir ayırım gözetmemesi, farklı dav-ranmamasıdır. Aynı kanun sosyal ve politik statülere bakılmaksızın tüm vatandaşlara tat­bik edilir. Bu kuralın istisnası yoktur. Rasul @, ve nesli de aynı kuralın hükmüne bağlı­dırlar. Rivayet edilir ki, vefatından önce Ra­sul @' kendisine karşı sahip olunabilecek hakları yerine getirebilmek için insanlara ses­lenerek Öz varlığını hak sahiplerinin talep et­melerini istemiştir. Ve hanımı Hz. Aişe'nin rivayetine göre, Allah tarafından konulmuş bir ceza için Üsame aracı olmaya çalışırken Rasul @ şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim ki, kızım Fatıma çalmış olsaydı, onun da elini keserdim. "Benzer şekilde ikinci ha­life Ömer (r.a.) hakkında normal bir insan tarafından yapılan bir talebin yerine getiril­mesi için bir bölgesel yönetim başkanı olan Cebele b. Eyhem'i zorlamıştır. Amr b. As ta­rafından yapılan yöneticiler için hukukî konuda teklifini de Ömer (r.a.) reddetmiştir. (Daha ayrıntılı bilgi için Sosyal Güvenlik kıs­mına bakınız).

h- Özel Mülkiyet Hakkı: İslâm, ferde mülk edinme hakkını tanıyıp meşru vasıtalarla ka­zanacağı her tür mülke sahip olmasına izin verir. Bilgi, yeteneği ve çabası ile kazanabi­leceği kadar çok mülkünün olmasına rıza gösterir. Bu diğer insanların mallarını gayri meşru yollarla almamalarını insanlara İs­lâm'ın öğütlemesi gerçeğiyle açıklanabilir. "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle ye­meyin; bile bile günah (olan) bir biçimde in­sanların mallarından bir kısmını yemek için onları hâkimlerin önün)e atmayın." (2: 188). Onlara varlıklarını hayırda harcamaları da emredilir: "Onların mallarında dilenip iste­yen ve (iffetlerinden dolayı isteyemeyen) yok­sullar için bir hak vardır." (51: 19). "Ey ina­nanlar! Ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olduğu gün gelmezden önce, size rı-zık olarak verdiklerimizden (Allah için) in-fak edin" (2: 254). Ferdin bu hakkı Kur'an'ın şu ayetiyle de teyid edilir: "Erkekler için ken­di kazandıklarından bir pay, kadınlar için de kendi kazandıklarından bir pay vardır." (4: 32).

i- Özel Hayatın Gizliliği: Her ferdin kendi evindeki yaşantısını gizlilik içerisinde tutma selahiyeti İslâm tarafından tanınmış temel ki­şisel haklardan biridir. "Ey inananlar! Ken­di evlerinizden başka evlere, İzin almadan ve halkına selâm vermeden girmeyin." (24: 27). Bu hakkın kutsallığını korumak için şunlar öğütlenir: "Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın), biriniz diğeri­ni arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinizin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrenip tiksindiniz. Allah'tan korkup sakının, şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir." (49: 12). "Ey iman edenler! Sağ ellerinizin malik olduğu (köle­leriniz ve cariyeleriniz) ile sizden olup henüz ergenlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar (odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler; sabah namazından önce, Öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve yatsı namazın­dan sonra. (Bu üçü sizin için mahrem (va-kit)lerdir." (24: 58). Bunlar, İslâm devletinin tüm yurttaşlarına kâinatın Rabbi ve hüküm­darı olan Allah tarafından son rasulü @ ara-c,l,ğ1yla verilen ve anayasa ile garanti edilen temel haklardan bir kısmidir. Bu haklar ke­sinlikle dokunulmazlığa sahiptir; her ne olursa olsun fert Allah'ın hukuk manzume­sinin sınırlarını ihlâl etmedikçe bu haklarını, engelleyici yasal yetki hiçbir otoriteye verilmemiştir.

 

KISIM 11

 

MEDİNE'DE

 

Problemler Ve Çözümler

 

Hazreç ve Evs kabilelerinin daveti üzerine Muhammed @ Medine'ye geldiğinde, Mek-keli müslümanlar da Medine'ye hicret ker­vanına çoktan katılmışlardı. Tedricen tüm Hazreç ve Evs mensupları İslâm'ı benimse­di ve Medine, küçük mümin topluluğun Mu­hammed @'ın liderliği altında barış ve gü­venlik İçerisinde yaşayabildikleri bir merkez haline geldi. Ancak bu küçük topluluk dahili-harici muhtelif sorunlarla karşılaştı. Herhangi bir insan, ne kadar mahir ve güç­lü olursa olsun, bu kompleks problem yükü ve baskısı altında ezilirdi. Ancak bu müşkil, beklenmedik meselelerin teker teker Rasulul-lah @ tarafından başarılı bir şekilde çözü­lüp hakkından gelinmesi, siyasî meselelerde devlet adamlığmdaki hikmet ve ileri görüş­lülüğünü gösteren Rasul @ ilk anda çok güç bir durumla yüz yüze geldi. Muhacir aciz, çaresiz, fakir ve geçim vasıtalarından yok­sundu; Kureyş, bu küçük topluluğu yok et­mek için Medine'ye saldırı tehditlerinde bu­lunuyordu; yahudiler müminlere karşı Ku­reyş ile gizlice anlaşıyordu; Medine civarın­daki Arap kabilelerinin çoğunluğu bu yeni inanca düşmanlık besliyordu ve halihazırda Medineli müslümanlar arasında sayıları hızla artan münafıklar grubu vardı.

Bu çetin şartlar altında Rasulullah @ yeni kurulmuş İslâm Devleti'ni sosyal, ekonomik ve siyasî olarak güçlendirecek, onun siyasî otoritesini oluşturmak içeri ve komşu kabi­le bölgelerde kanun ve nizamın muhafaza­sını sağlamak için bir dizi tedbirler aldı. Me­dine çevresinde yaşayan kabile şefleriyle ve yahudilerle çeşitli şekillerde anlaşmalar yaptı. Alınan tedbirler siyasî nitelikte olup Rasul @'m müslümanlar için güvenli ve emin bir yer oluşturmasına yardım etmekteydi. Me­dine'ye ulaşmasından sonra Peygamber @ tarafından alınan temel tedbirler aşağıda sı­ralanmaya çalışılmıştır:

1- İslâm Kardeşliği: Müslümanları sosyal ve ekonomik yönden yakınlaştırmak ve tek bir topluluk haline getirmek için Rasulullah @ Mekkelİ muhacirler ve Medineli ensar ara­sında karşılıklı kardeş bağını oluşturdu. Yüz­lerce mümin bütün servet ve mülklerini ar­kalarında bırakarak Medine'ye gelmişlerdi; gelir kaynaklan yoktu ve sayıları her geçen gün yeni muhacirlerin eklenmesiyle artmak­taydı. Medine küçük bir tarım toplumuydu ve bu koca problemlerle başa çıkamazdı. Bu yüzden en etkili ve en hoşnut edici tarzda bu insanların ekonomik sorunlarını çözen ve mucizevî bir tarzda güçlü ve sarsılmaz bir toplumun temellerini oluşturan hikmet ve gerçeğe dayalı kardeşlik esası büyük bir öne­me haizdi. Muhacirler tacirdiler, ensar ise çiftçi. Kardeşlik bağıyla birlik oluşturdukla­rında birbirlerine yük olmadan kendi pay­larına düşen vazifelerini başarıyla yerine ge­tirdiler. Rasul @ onlardan Allah'ın rızası için birer kardeş edinmelerini istediğinde, insan fert fert muhacirlerden birini kardeş olarak seçti. Yardım etmek ve Rasulullah @ tara­fından oluşturulan bu kardeşliği hiçbir za­man bozmamak üzere söz verdiler (Marshall G. S. Hodgson, 'The Ventura of İslam', cilt: 1. sh: 193). Bu kardeşlik, muhacir ile ensar arasında dostluk kurdu, birbirlerine yakm-laştırdı ve yersiz-yurtsuz yüzlerce muhacirin sorununu fazla sıkıntıya yol açmadan dos­tane bir tarzda çözülmesine yardım etti.

2- Yahudiler İçin Özgürlük: Medine civarın­da, Kureyş'le iş bağlantıları ve Medinelilerle sıkı bir ilişkileri bulunan güçlü ve etkin bir­çok Yahudi kabilesi vardı. Bu kabileler tara­fından yapılabilecek, gelebilecek herhangi bir fesat  ve isyan ihtimaline karşı müslüman topluluğunun çıkarlarını korumak gerekir­di. Bu sebeple Rasulullah @ dışarıdan gele­cek saldırılara karşı Medine'nin beraberce korunması için bu kabilelerin liderleriyle gö­rüşüp, müstakil anlaşmalar yaptı. Bu anlaş­malara göre, yahudilerin din ve düşünce öz­gürlükleri islâm devleti tarafından garanti ediliyor, canlan ve mülkiyetleri korunuyor, tüm formlarıyla cürüm gayri meşru kabul ediliyordu, hakikatte Medine'de tamamıyla yepyeni bir toplum meydana getiriliyordu: Medine'nin tüm çekişmeli kabileler ensar, muhacir ve yahudilerle birlikte bir toplum içerisinde eritilip kaynaştırılıyordu; artık bü­tün bu insanlar Medine devletinin eşit hak­lara sahip tebaası idi.

Bu belge insanlık tarihi için önemli bir dö­nüm noktasıdır. İnsanlara Özgürlük hakkı­nı garanti eden ilk yazılı devlet anayasası idi. Yahudiler için de tarihlerinde yeni bir düzen başlıyordu. İnanç ve ibadet özgürlüklerini, hayat ve mülk güvenliklerini teminat altına alan hürriyet beratı veriliyor, devletin diğer vatandaşlarıyla eşit şekilde muamele edile­ceği hükme bağlanıyordu. Bu dokümanın dikkate değer diğer bir yönü Medine devle­tinin tartışmasız başkanı olarak Muhammed @'ın hukukî ve siyasî otoritesini oluşturması idi.

3- Medine Devleti Anayasası: Rasulullah @, Rahman ve Rahim olan Allah'ın adına mu­hacir ve ensarı ilgilendiren bir doküman ha­zırladı ki, belge yahudileri de kapsamakta olup yahudilerin haklarını teminat altına alı­yordu. Rasul Muhammed @ tarafından ha­zırlanan belge Kureyşli ve Yesripli müminler ile onları takip eden, onlara katılan, onlarla sıkıntıya katlananlar arasındaki ilişkiyi dü­zenliyordu. Bu belgenin temel maddeleri için "Anlaşmalar" bölümüne (16. bölüm) bakı­nız.

Bu belge sadece Muhammed @ 'ı Medine İs­lâm devletinin başkanı olarak tanımakla kal­mayıp, aynı zamanda Mekke-i Mükerreme-nin tüm mukaddesliği ile Medine'yi de kut­sal bir şehir olarak tanır. Eşsiz devlet ada­mının olağan üstü olan bir ürünü eşit siya­sal ve sosyal statü sağlıyarak Medine'deki

Müslüman ve yahudilerİ ihtiva eden tek bir toplum oluşturdu, bir ayırım yapmaksızın tüm vatandaşlara bütünüyle dinî özgürlüğü­mü sağladı. Geçici de olsa iç barışı ve mü­minlerin dikkatlerini tebliğ ile dış saldırılar­dan korunma gibi daha önemli diğer mese­lelere yöneltmelerini sağladı.

4- Anlaşmalar: Gerekli tedbirleri şekillen­dirme ve yerine getirmedeki insiyatif ve ba-rlşı Muhammed @'ın büyük devlet adamlı­ğının, diplomatik ferasetinin ve etkili lider­liğinin göstergesidir. Siyasî beraberliği ve İs­lâm devletinin otoritesini oluşturduktan son­ra Rasulullah @ Medine çevresindeki çeşitli kabilelerle müzakereler başlatıp, dostluk an­laşmaları imzaladı. Bu vaat, Benî Mudlic, Benî Damra, Cuheyne, Benî Gifâr, Müsey-Gatafân, Huzâa, Esca ve Amr bin İkri-me bu kabileler arasında yer almakta idi. Bu paktiar ve anlaşmalar Muhammed @'ın Me­dine ve civarında geniş bir dost veya tarafsız kabileler bloku oluşturmasına yardım etti; Kureyş'in Medine üzerine bir seri saldırı baş­lattığında artık korkusuzca karşı koyabile­ceklerdi.

Medine bölgenin politikasında aktif bir rel oynamaya başladı. Bir batılı yazara göre; "Muhammed'in toplumu çeşitli seviyelerde hem müslüman ve hem de gayri müslimleri içeren şekle bürünmüştü. Sadece inançlı ye­ni bir grup ve hatta yerel bir devrimci birlik dönemi çok gerilerde kalmış hem dinî yapı, hem de siyasî yapı yönünden Mekke'de ol­duğundan daha fazla organize olmuş hete­rojen öğelerden oluşan, Muhammed'in kur­duğu siyasî yapı Arabistan civarında bulu­nan diğer ulusların devletleri gibi otoritesi gittikçe artan ve Önemsenmemesine karşılık-sız kalmayacak yetkin yönetime sahip net bir devlet statüsüne ulaşmıştı. Muhammed, Kur'an ve İslâm'ın prensiplerini öğreten, ze­kâtı toplayan ve muhtemel anlaşmazlıkları karara bağlayarak kavgaları önleyip barışı koruyan elçiler göndermekteydi. Böylece Me-dirıeli müminler Hicaz'ın büyük bir bölü­cünde, hatta bunun ötesinde, âdil ve dinî bir yaşantı şekli oluşturma görevini üstlendiler?' (Marshall G. S. Hodgson, 'The Venture of islâm, cilt: 1, sn: 193, London, 1974).

5- Devriye Sistemi: Komşu bölgelerde barış ve nizamın korunması, düşman hareketleri ve tasarıları hakkında bilgi edinilmesi için Rasulullah @ bölgede geniş çaplı bir devri­ye sistemi (seriyye) organize etti. O, yapacak­ları görevlere göre 15 ile 500 kişi arasında de­ğişebilen kuvvetlerden oluşan devriyeleri ya­kın bölgelere farklı amaçlarla göndermiştir; barış ve nizamın sağlanması, savaşa karışan kabilelerin kontrol altında tutulması; mü­minlere karşı çıkan ya da düşmana yardım eden kabilelerin cezalandırılması; insanları müminlere karşı kışkırtan, entrika düzenle­yerek müminlerin çalışmasına engel olan li­derlerin tekdir edilmesi; müminlerin güç ve kuvvetinin gösterilmesi ve düşmanın tesir al­tında bırakılması önde gelen hedefleri oluş­turmaktaydı. Askerî gayeden barış oluştur­ma ye idari amaçlara kadar değişken nitelik­teki hedeflere ulaşmak için hicretin 1. ve 9. yılları arasında Rasulullah @ tarafından çe­şitli büyüklükte toplam 65 devriye gönderil­miştir.

Hac Sertifikası. XII. Yüzyılda (Hicri VI. yy.) uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra hac görevlerini yerine ge­tiren müminlere Mekke ve Medine'de verilen belge.

6- İstişare: Sosyal, siyasî askerî ve idarî tüm meselelerde istişareye başvurulması prensibi­ni tanıtması insanoğlunun siyaset felsefesi­ne Peygamber @'ın yaptığı eşsiz bir katkı­dır. O. Allah tarafından bütün önemli konu­larda istişareye başvurmakla emrolunmuştur (3: 159). Ve o da kurulu bir yapı haline gele­ne kadar istişare geleneğini çok etkili ve ma­haretli şekilde insanlara sundu. Prensip, baş­kalarını ilgilendiren meselelerde dikkat ve so­rumluluk hissiyle hareket etmelerini ve olayla alâkası olan kişilere danışmalarını insanla­ra hatırlatmaktadır. Kendi özel yaşantısında ve halkla ilişkilerinde Muhammed @ istişa­re prensibini tüm boyutlarıyla tatbik edip, ül­ke meselelerini de daima istişare ile karara bağlamıştır.

İstişare, ülke olaylarında büyük bir öneme haizdir. Muhammed @ istişareyi en geniş şekliyle kullanmış ve onu İslâm sisteminde önemli bir kurum haline getirmiştir. Yüzyü-ze kaldığı güç problemlerde en iyi çözümü bulmak için daima ashabıyla görüşmüştür.

Mesele özellikle askerî ise enine-boyuna mü­zakere edip, bir çözüm de bulunduğunda ge­cikmeksizin bir an önce uygulamaya konur­du. Müşterek İstişare ile tüm insanlar görüş­meye katılma,kendi tekliflerini sunma fırsa­tım elde ediyor, sonuçlara en iyi çözüm bu­lunuyordu. Aynı zamanda kendi meseleleri­nin karara bağlanmasında tüm halkın katı­lımına fırsat veriyor, böylece, olaylar hakkın­da karanlığa terkedilmeyip tüm insanların durumundan haberdar olmaları sağlanıyor­du. Bu proses, akıl ve pratik İhtiyaç üzerine kurulmuştur. Karar bütün insanların katıl­masıyla alındığında muhtemelen idare etkin­liği daha da artar. Devletin her ferdinde gü­ven ve itimat oluşur, yönetim aktif bir des­tekleyici olması için onu harekete geçirici bir unsur ve bir gaye ile donatır. Bunların yanı-sıra, her fert kendisini bütünün bir parçası olarak görür; bu yüzden de onun birliğini, bütünlüğünü savunmakta her çabayı göste­rir. Kurulu sisteme karşı çıkma ve isyan he­vesi dizginlenip bastırılır.

Böylece istişare metodu, taraftarlarının ça­balarına daha bir dinçlik, daha bir şevk, ül­kedeki siyasî hayata daha bir bütünlük ka­zandırmaktadır.

7- Savaş Bulutları: Rasulullah @ herhangi biriyle şahsî kavgaya sahip değildi. O, insan­ları sadece kendi iyilikleri için Allah'ın yo-. luna davet etmiştir. İnsanlardan günahkâr ve fesat dolu yaşayışlarını terketmelerini ve fa­zilet, iyilik ve adaletli yolu benimsemelerini istemiştir. Onlardan kendisi için herhangi bir bedel de talep etmemiştir. Ancak halkı ona karşı çıkarak kötü muamelede bulundular, ona ve ashabına büyük meşakkat çektirdi­ler, sonunda kendi Öz yurdunu zorla terket-tirip komşu Medine şehrine göç etmesine se­bep oldular, nitekim, onu orada bile rahat bırakmadılar. Medine üzerine akınlar ve sal­dırılar organize etmişlerdi. Muhammed @ Kureyş'in saldırgan güçlerine karşı kendi sa­vunmasını oluşturmak ve savaş politikasının temellerini ortaya koymak zorunda kaldı. Onun gayesi insanları öldürmek değil, Al­lah'ın dosdoğru yoluna getirmek idi. Onun savaş politikasının tüm esasları yalnızca düş­manı zayıflatmak, korkutmak ya da cesare­tini kırmaktan ibaretti, öyle ki düşman Ra-sul @'ın görevine direnmeyi, karşıtlığı, ha­sımlığı terkedebilsin ve barış içinde yaşasın. O savaş anında, hatta zaferden sonra bile düşmanlardan birini öldürmeye ya da yok et­meye çalışmadı, sadece onların askerî güç­lerini zayıflatarak ya da yok ederek onları güçsüz ve acizleştirmeye çalıştı. Bu yüzden o, kendisine karşı fiilî savaşı sürdüren yahut bu tür aktivitelere girmesi muhtemel olan­lara karşı düşmanın saldırısını uzaklaştırmak için sadece gerekli ve zarurî olduğu kadar as­kerî kuvvete başvurdu. Askerî hareketle il­gisi bulunmayan düşmanlar dahil, tüm di­ğer insanlar etkilerinden korundu. Tarafsız kabilelerin ve insanların haklan hürmetle karşılanıp tamamıyla gözönünde tutulur; ve onların güvenliğini sağlamak için tüm pra­tik tedbirler alınırdı (Arab kabilelerinin ha­ritasına bakınız).

 

KISIM 12

 

KANUN VE NİZAM

 

Pers ya da Roma'nmki gibi bütün ülkede ka­nun ve düzeni koruyacak, kollayacak her­hangi bir merkezî yönetime veya disipline edilmiş ve ahenkli ulus görünüme tarihi bo­yunca hiçbir zaman sahip olmamıştı. Siyasî anlamda coğrafik sınırlar bile net ve belirli değildi. Genel olarak yarımada kendi kabi­lelerinin problemlerini yoluna koyan kabile liderlerinin hükmü altında bulunuyor, her kabile kendi özel meselelerini kendisi halle­diyordu. Ancak sıklıkla önemsiz konular üzerine aralarında savaş patlak vermekte ve yıllarca devam etmekteydi. Ülke bu kabile sa­vaşları yüzünden parça parça olmuştu. Ge­çimlerin asıl kaynağı diğer kabileleri ve tica­ret kervanlarını ele geçirip yağmalamak olan kabileler vardı. Ülkede kanun ve düzen yok­tu, hiçbir kimse gece kendi evinde bile ken­disini güvencede hissedemezdi. Beytullah'ın muhafızı pozisyonları nedeniyle Kureyş gü­venlik içerisindeydi ve ticaret kervanlarının da tüm iklimlerden dokunulmadan geçme­sine izin verilirdi. Muhammed @ bu insan­lar arasına onları Allah'ın dosdoğru yoluna çağırmak ve ülkede kanun ve nizamı kurmak için gönderildi, ki insanlar böylece barış ve güven içinde yaşayabilsin. Şüphesiz Allah in­dinde en kötü şey kan akıtma ve insanların inançlarım özgürce yaşayamadıkları, yaşan­tılarını korkusuzca devam ettiremedikleri zorbalık sistemidir. "Bu sebeple, İsrailoğul-'arina şöyle yazdık: Kim bir başka cana kiy-mamış ya da yeryüzündeki bozgunculuk yapmamış bir nefsi öldürürse sanki tüm in­sanları öldürmüş gibi olur:' (5: 32). Ve Sure-i Bakara'da şunu okuruz, "O, işbaşına geçti m> (ya da sana sırtını çevirip gitti mi) başlar yeryüzünde bozgunculak yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye. Allah da fesadı (bozgun­culuğu ve kışkırtıcılığı) sevmez. (2: 205).

Ülkede barış ve düzeni oluşturmak için Ra-sulullah @, cahilî yaşantı şekline alışmış bu tür fesatçı ve eşkiyaya karşı çok güçlü ted­birler almak zorunda kaldı. Medine'nin gü­venliğini sağladıktan sonra dikkatini bu önemli noktaya çevirdi. Komşu bölgelerde­ki kabile ileri gelenlerine kurulu bir yöneti­min varlığını ve cahiliye günlerinin gayri meşru aktivitelerinin bundan sonra tolere edilmeyeceğini göstermek son derece gerek­liydi. Bu amaçla çevre bölgede düzenli bir devriye sistemi sürdürdü. Çeşitli büyüklük­teki devriyeler Medine'ye komşu bölgelere ve İslâm Devleti'nin etkisi genişledikçe güney­de Yemen'e, kuzeyde Dumatu'l Cendel ve .ötesine doğuda Tayy ve Bahreyn'e kadar gön­derildiler. Esas amaçları: Gabbah, Ummu Karte, el-Kedid, Halid b. Velid, Husmâ ve Zeyd b. Haris Seriyyelerinde olduğu gibi hır­sızlar, yağmacılar ve diğer fesat çıkarıcıları cezalandırmak ve aktiviteleri kontrol altına almak; Lihyân, Beni Salebe ve Mute Seriy­yelerinde olduğu gibi katillerin gerekli ceza­larını vermek; Kutbe b. Âmir, Abdullah b. Huzafe ve Uyeyne b. Hisn Seriyyelerinde ol­duğu gibi isyanı bastırmak idi. Bu tür seriy-yeler genellikle ülkenin çeşitli bölümlerine kanun ve nizamı sürdürmek ve suçluları ce­zalandırmak için gönderildi. Disiplinli ilgili bu titiz ve ısrarlı tedbirlerde Rasulullah @ 10 yıl gibi kısa bir sürede Arabistan Yanma-dası'nın çalkantılı ve kaotik durumunu bir düzene sokmayı başardı.

Amaç güçlük çıkaranların, bozguncuların ül­kede barış ve düzeni bozmasını önlemek ol-duğundan,onları disiplinize edecek her türlü çaba gösterilmekte idi. öyle ki, onlar terör, isyan ve bozgun hareketlerinden sakınsınlar; onları öldürmek ya da topluca gözetmek için çalışılmamıştır. Dine muhalefet durumunda insanlara karşı silahlı isyan düzenlemediler-se onlara karışılmıyor veya dokunulmuyor­du, ülkedeki barışı ve düzeni rahatsız etme­diği müddetçe asude muhalefet tamamıyla hoş görülürdü. Açık bir isyan olduğunda am­me hukuku ve düzenini en az bozacak ve en az can kaybına yol açacafc şekilde askerî mü­dahale ile durdurulurdu. İsyancılar düşman­ca hareketlerini terkedip silahlarım barışçıl bir şekilde teslim ettikleri zaman genel affa uğrarlardı. Çünkü amaç onları öldürmek de­ğil, barış ve düzeni bozmalarını önlemekti. Geri çekilip veya ortadan kaybolup gayri meşru hareketlerini terk ettiklerinde Rasul @ ve sahabesinin onları asla takip etmemeleri­nin sebebi de budur.

 

Suç, Statü Ve Özgürlük

 

Çeşitli suçlar için cezanın Kur'an ve Sünnet tarafından belirlendiğine burada işaret edi­lebilir. Bu nitelikteki herhangi bir suç işlen­diğinde yargı her suç için gerekli görülen ce­zalardan oluşan kesin emire sahiptir. Rasul @, şeriatın emirlerini yerine getirmek husu­sunda çok titiz idi; cezanın verilmesinde zen­gin ve yoksul, akraba ve yabancı, dost ve düş­man arasında bir ayırım gözetmezdi.

Kureyş kabilesinden bir kadının hırsızlık yap­tığı anlaşılıp suçlu bulunduğunda Rasul @ onun elinin kesilmesini emretti. Bazı saha­beler cezanın hafifletilmesi için arabuluculuk yapmaya çalıştılar. Muhammed @ asha­bını biraraya toplayarak onlara önceki ka­vimlerin yoksulları cezalandırmaları, zengin­leri ise suçlarını görmemezlikten gelmeleri nedeniyle yok edildiklerini anlatarak şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki eğer kızım Fatıma hırsızlık yapsa, onun da ellerinin ke­silmesini emrederdim." Burada hatırlanma­sı gerekli diğer bir nokta, adaletin yerine ge­tirilmesi ve kanun ile düzenin sağlanmasın­da İslâm'ın tam tarafsızlığı zorunlu kılma­sıdır. Her olay mutlak adaletin temelleri üze­rine kendi usûlüne göre karara bağlanmalı ve emîr ya da yöneticilerin kişisel kin vs. duy­gularının adaletin yönüne herhangi bir şekil­de etkisi bulunmamalıdır. Rasul @ kendi ör­nek davranışlarıyla şüphe, herhangi birine karşı muhtemel suç işleme niyeti ya da ge­çerli temelleri olmayan sahte ithamlar üze­rine hiç kimsenin kovuşturulamayacağım,ta-ciz edilemeyeceğini veya hapse atılmayacağını göstermiştir. Sadece şeriatın sınırlarını çiğ­neyecek somut suç işleyen kişiler kovuştur­maya uğrarlar; en ufak bir şüphe varsa hiç­bir şahıs polis merkezine götürülemez.

Kişisel özgürlük İslâm'da kutsal dokunul­mazlıktır ve Allah tarafından sosyal statüle­ri, ırkları, inançları ve ulusları dikkate alın­madan tüm insanlara verilmiştir; hiç kimse âdil bir sebebe dayanmaksızın sırf şüpheyi esas alarak bunlara dokunamaz. İnsanların haklarını haksız yere ihlâl eden emîr ya da idareci Allah'ın kanunlarının kutsallığını ve dokunulmazlığını tanımamış demektir. İslâm Hukuku'nun bu yönü 4. halife Hz. Ali (r.a.) tarafından Hariciler için söylediği şu sözler­le açıklanmıştır: "Herhangi bir suç İşleme­dikçe ya da kurulu yönetime karşı açık isyan çıkarmadıkça ülke içerisinde dolaşmakta ser­bestsiniz. Ancak bunlardan birini yapacak olursanız ülkede kanun hukuk ve nizamın korunması için size karşı gerekli tavrı alırım."

Bu sözler devlete karşı bir suç işlememiş ki­şileri hiçbir yöneticinin, emîr ya da üst dü­zey idarecinin kilit altında tutma hakkına sa­hip olmadıkları gerçeğini açıkça ortaya kor. Zaten Rasul @ da kişinin farklı politik veya dini görüşler nedeniyle kovuşturmaya uğra­maması veya hapsedilmemesi gerektiğini ke­sinlikle berrak kılmıştır. İnsanlar yöneticile­rinden ya da üst düzey idarecilerinden fark-\ı düşüncelere sahip olmakta özgürdürler ve şeriat kanunlarını çiğnemediği ve barış içe­risinde yaşadığı müddetçe koğuşturamazlar, hapsedernezler.

Ancak başkalarının malı, namusu ve canı için herhangi bir saygı duymayan onların mallarını yağmalayan, kadınlara tecavüz eden, ayrım yapmadan erkeklerini öldüren eşkiya ve korsanlar mümkün olan en ağır ce­za ile muamele görürler, merhametlik gös­terilmez. Yakalanana ya da çatışmada ölene kadar takip edilirler ve onlara çok ağır bir ceza da tayin edilmiştir. "Allah'a ve Rasulü-ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde boz­gunculuk yapmaya çalışanların cezası, ancak Öldürülmeleri, asılmaları ya da elleri ile ayak­larının çarpraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir." (5: 134).

Rasulullah @, bu tür suçlular için sert ceza­ları emretmiştir. Böyle bir olay Rasul @'m Ureyne'ye el-Gabbah isimli otlak arazisinde yaşamalarına izin vermesi üzerine ortaya çık­tı. Bu kişiler sürüyü yağmaladılar, uzaklara sürdüler ve Rasulullah @'ın yardımcısı Ya-sir'i öldürdüler. Bunlar yakalanıp ibret olma­sı için çok ağır cezaya çarptırılmışlar, asıl­mışlardır. Soyguncuların ve bozguncuların hareketlerini engellemek, civar bölgelerde ka­nun ve nizamın devamını sağlamak amacıy­la çeşitli zamanlarda Rasulullah @ 13 sefer göndermiştir. Bu seferlerden ikisi, Benu Lih-yân ve el-Gabbah kendi komutası altında ye­rine getirilmiş, diğer onbirine ise ashabı ko­muta etmiştir. Bunlar; el-Kuretâ, et-Taraf, Husmâ, Vadiu'1-Kurâ, Ummu Karfe, Urey-ne, Abdullah el-Leysî, Uyeyne b. Hisn, Kut-be b. Âmir b. Haddan, el-Mudlic ve el-Karşî.

Rasulullah @, isyanı bastırmak, âsilerin ha­reketlerini kontrol altına almak ve bölgede barışı oluşturmak için ülkenin farklı bölge­lerine çeşitli büyüklükte 27 sefer düzenlemiştir. Bu tür seferlerin 6'sına katılmıştır ki isim­leri el-Kudr, Zu'1-emer, Buhran, Zâtu'r-Rikâ, Dumatu'l-Cendel, ve Benî Muslik'tir. Diğer 21 sefere ashabı komuta etmiştir: Katan'a Abdullah b. Uneys, Ukkâşe b. Muhsan; Be­ni Salebe, el-Camum, Abdullah b. Atik; Fe-dek ve Turabe'e, Ömer b. Hattab; Beni Ki-lab'a Ebu Bekir, Sa'd b. Beşir el-Ensarî, Ab­dullah el-Leysî Uyeyne, el-Suleymî, Fedek'e karşı el-Kadid ve el-Leysî, el-Esadî, el-Gıfarî; Vadi'l-Kurâ'a Ebu Katade b. Rib'i ve Tayy'a Ali b. Talib.

Ülkede soyguncular, âsiler ve her çeşit boz­guncular kol gezmekteydi, bu yüzden başa­rılı olmak son derece güç bir işti, ancak Ra­sulullah @ bütün bu yıkıcı kuvvetleri bas­tırmayı ve kanun ile nizamı oluşturmayı ba­şardı. Güçlük çıkaran bölgeler düzenli göz­etim ve devriyesi ile üstesinden geldi. Adiy b. Hatem İslâm'ı benimsediğinde Rasul @'ın şöyle dediği rivayet olunur: "Allah bu dini öyle bir şekilde tamamlayacaktır ki, Sana'-dan Hadramut'a seyahat eden bir deve sü­rücüsü sadece Allah'tan korkacak ya da kurtlardan ürkecektir." (Ebu Davud). Buha-rî'nin rivayetine göre: "Allah bu çalışmayı öyle bir şekilde tamamlayacaktır ki, Hira'-dan gelen bir kadın Kabe'yi ziyaret edecek ve Allah'tan başkasından korkmayacaktır" Adiy, hiç kimseden korkmadan bir kadının Hira'dan hareketle Beytu'l-haram'ı ziyaret et­tiğini bizzat kendi gözleriyle gördüğünü ifa­de etmiştir. Bu hadis, Arabistan Yarımada-sı'nda yalnız bir kadının bile ülkenin bir ye­rinden diğerine soyguncu ve hırsız korkusu olmadan rahatlıkla seyahat edebileceği dü­zeyde barış ve güvenliği Peygamber @'ın ha­yatı boyunca kurduğu gerçeğini teyid eder.

Bir oryantalistin sözleriyle: "Fetihlerin hızın­dan daha fazla şaşırtıcı olan fetihlerin dü­zenli karakterleridir. Savaş yılları sırasında bazı yıkımların olması kaçınılmazdı; ancak Araplar, genellikle harabe izleri bırakmak ye­rine insanların ve kültürlerin yeniden bütün­leşmesine öncülük etmişlerdi. Muhammed'in halefleri, raşîd halifeleri, miras olarak bırak­tığı yönetim ve hukuk yapısı ve Bedevi kuvvetleri kontrol ederek değerini kanıtlamıştır, îslâm uygar dış dünyaya girmiştir. Ancak yağmacılar güruhunun kaba hurafeleri ola­rak değil, Doğu Roma'nın Hıristiyanlığı ve Fars'in Zerdüşt dinine onların kendi toprak­larında meydan okuyabilecek saygın ve dok­trin emreden manevî bir güç olarak. Kabİle-vî içgüdünün ve Bedevî geleneklerinin zaman zaman isyan ve iç savaş sekimde patlak ver­diği doğrudur; ancak bunlar da sonunda sa­dece yeni emperyal iktidar düzenine olan ih­tiyacın ve bu iktidar gücünün daha etkili bir şekilde artmasına yardım ediyordu." (H. AR. Gibb'Mohammedanism', sh: 3).

 

KISIM 13

 

YÖNETİM

 

Rasulullah @ Kureyşlilerin baskı ve zulüm­leri yüzünden kendi öz yurdu Mekke'yi ter-kedip Devlet başkanı olacağı Medine'ye yer­leşti. Birkaç yıl içerisinde Medine'nin nüfu­zu her yönde genişledi ve on yıldan daha kı­sa bir sürede Rasul @ tüm Arabistan Yarı-madasi'nı yönetmeye başladı. Yönetim için ne eğitim görmüşlüğü, ne de tecrübesi var­dı; ne de böyle bir göreve talipti ki, gerekli hazırlıkları yapabilsin. Yer değişimi ile bir­denbire takdir onu Medine Devleti'nin Baş-kanlığı'na yerleştirdi. Fakat eğitilmiş, profes­yonel veya doğuştan lider olan yöneticiler bi­le idarecilik hususunda onun ülkenin mese­lelerinde takip ettiği yöntemden ders alabi­lirler. Ülke meselelerim halletmekte insanlı­ğa miras olarak büyük bir bilgi birikimi bı­rakmıştır ki, eğer biz problemlerimizin çö­zümü için dürüst ve samimice başvuracak olursak, bu birikim yeryüzünün çehresini ta-mamiyle değiştirir ve ona hayat için daha iyi bir yer kılar.

O devlet başkanı idi, fakat sıradan bir vatan­daş gibi yaşayıp sade bir hayat sürdü. Hal­kının her zaman kendisini bulup ilişki kur­ması mümkündü. Halkı ile arasında bir en­gel yoktu. Varlık ve iktidar denizinde yok­sul ve mütevazi yaşadı. Hükümranlık tacı ve âsâsı isteğinden, ihtişam ve şöhret ihtiyacın­dan münezzehti. O cazip, çekici kişiliği ve mükemmel davranışları ile insanların kalbi­ne hükmetti. Ne çalışmalarında kendisine yardım edecek idarî ya da bürokratik perso­neli, ne de kendisine yardım edecek heybetli görev binası vardı. Ülke meselelerini mescid-den ya da evinden idare ederdi. Yasama, yü­rütme ve yargı için değişik bölümler yoktu. Yasama, yürütme ve yargı işlevlerini tek ba­şına ve yürüten kişi idi. Dost, düşman, tam­dık ayırımı yapılmaksızın adaleti son derece tarafsızca ve âdilâne (4: 48, 5: 9), idare ise büyük yeterlilik ve etki ile ertelen meksizin ye­rine getirilirdi. Emirler, yöneticilere, zekât toplayıcılarına, idarecilere, askerî komutan­lara, elçilere ve İslâm Devleti'nin öteki çalı­klarına iletilirdi. Bütün bu güç ve otorite­ye rağmen diğer insanlarla çalışırken hiç kim-ge onu diğerlerinden ayıramazdı. O, yöneti­ci ve yönetilenler arasında herhangi bir ayı-rırn gözeten kimselerden hiç mi hiç hoşlan­mazdı- Yöneticilere öğütleri, ülke meselele­rini yürütenler için daima rehber çizgiler ola­rak kalacaktır. "Herhangi birisi Allah tara­fından müslümanlan İlgilendiren bir mesele üzerine yetkili kılınır ve onların ihtiyacı, yok­sulluğu ve zaruretiyle ilgilenmekten yüz çe­virirse Allah da onun ihtiyaçları, yoksullu­ğu ve zaruretlerinden yüz çevirir!' buyurmuş­tur. (Mişkât). Rasulullah @'ın yönetimi bir yazar tarafından şu sözlerle tanımlanır: "Di­nî yapının olduğu kadar devletin de başka­nı; o, bir kişide birleşmiş Sezar ve Papa idi; ancak o papanın yanlış hak iddiası bulun­maksızın papa, Sezar'ın lejyonları olmaksı­zın Sezar'dı; tayin edilmiş bir geliri ve daimi silah altında bulunan bir ordusu olmaksızın. Ve eğer herhangi birisinin gerçekten dosdoğ­ru yönettiğini söylemeye hakkı varsa o kişi Muhammed'dir, çünkü o gücün vasıtaları ve dayanakları olmaksızın bütün iktidara sahip­ti." (Boswarth Smith, 'Mohammed and Mohammedanism').

 

Ülke Meselelerinin Yürütülmesi

 

İdarenin değişik yönlerini kapsayan, ülke me­selelerinin bütün yükü omuzlarına kondu­ğunda Rasulullah @ 50 yaşının üzerindey­di. Bütün devlet olaylarında yeterliliğin de­vam ettirilmesi için şu meselelerle ilgilenmek zorundaydı: Taşra yöneticilerinin ve toplayı­cıların atanması ve yazışmalar, zekât ve ciz­yenin hesabı, bu gelirlerin gözetimi ve hak­kı olanlar arasında uygun şekilde dağıtımı, maddî varlığın kabileler arasında taksimi, çe­şitli tiplerdeki devriyelerin organizesi, medenî ya da cezaî davalara bakılması, Arabistan1 ın farklı bölgelerindeki çeşitli kabilelerin isyan ve yıkıcı hareketlerinin kontrol altına alınması için tedbirler, kabul edilecek yaban­cı elçiler ve kabile heyetleri için gerekli dü­zenlemeler, çeşitli idarî görevliler için emir ve direktifler yayınlama, İslâm'a yeni giren kişilerin eğitimi ve ikametgâh tertibi, önem­li siyasî problemlerin çözümü, İslâm devleti çalışanlarının gözetilmesi ve çalışmalarının değerlendirilmesi, önceki hükümlerin değiş­tirilmesi, ve daha birçokları. Uzak bölgele­rin meselelerinin idaresi için yöneticiler ve idareciler atadı, ancak merkez ve civar böl­gelerin meselelerini şahsen kendisi yerine ge­tirdi (Daha detaylı bilgi için 'Askerî Lider' bölümüne bakınız).

Allah'ın vekili olmanın getirdiği bu görev ve mecburiyetler Rasul @'a bir yük, bir ağırlık yükleyip sağlığını etkilemiştir, ki hayatının son yılında teheccüd namazını oturur şekil­de kılması bu konuyla ilgilidir. Abdullah b. Şakik, Aişe (na.)'dan Rasul @'m oturarak namaz kılıp kılmadığını sormuş ve Aişe (r.a.) olumlu cevap vermiştir. (Ebu Davud). Dev­let başkanı, yargı organının reisi, silahlı kuv­vetlerin başkomutanı, İslâm Şerıatı'nın lideri ve kanun yapıcı olarak Rasul @'ın aslî gö­revleri ve zorunlulukları aşağıda özetlenmiş­tir. Bütün idarî, askerî, siyasî ve sosyal me­selelerde öğüt-teklif veren müşavere heyeti­ne sahip olmasına rağmen yardımsız yerine getirmek zorunda olduğu fiilî karar verme ve uygulama onun kişisel göreviydi. Çeşit çe­şit sorumluluk ve işlevlerine rağmen idarî işlerini büyük etkinlik, hız ve dakiklikle yeri­ne getirirdi. Rasul @'ın tüm yerel yönetici­lerine, idarecilerine ve toplayıcılarına, din ve devletle ilgili meseleler hakkındaki sorulara ve problemlere soruşturmanın kabul edildi­ği günden itibaren üç gün içinde cevap ve­rilmesi için talimat yolladığı rivayet edilir.

 

Başkumandan

 

Silahlı kuvvetlerin başkumandanı olarak bü­tün askerî meselelerle ilgilenmekteydi. Me­dine'ye ulaştıktan sonra, her yönden o ka­dar çok düşmanla karşılaştı ki, özellikle Ku-reyş'ten olmak üzere ani bir saldırıya karşı her zaman ihtiyatlı olmak zorundaydı. Bazı zamanlar geceleri de uyuyamadı, özellikle Uhud Savaşı sonrası bütün gece uyanık kal­dı. Bunlar çok zor zamanlardı, fakat karar­lılık ve sebatıyla bunlardan sıyrılmasını bil­di. Küçük seriyyeler, Rasul @'ın ileri gelen sahabelerinin emri altında gönderilirdi, an­cak büyük seferler bizzat onun komutası al­tında gerçekleştirilirdi. Rasul @ toplam ola­rak 27 sefere başkanlık etti, bunlardan 12'si Kureyş'e, bunların komşuları olan Beni Sa-kif ve Hevazin kabilelerine, yahudilere, ve Bi­zans İmparatorluğu'na karşı olan büyük çaplı seferlerdi, tam anlamıyla zaferi, kısmî yenilgiye çeviren okçuların hatasıyla bozulan Uhud Savaşı dışında tüm bu seferleri büyük bir başarıyla tamamlamıştır. On yıl içerisin­de düşmanları bütünüyle yenilgiye uğratılıp, askerî güçleri ezildi ve tüm Arabistan Yarı­madası Medine'nin hâkimiyeti altına girdi.

Bununla birlikte onun askerî liderliği ile alı­şılagelmiş askerî komutanların liderliği ara­sında belirgin bir fark vardır. Savaşı Rasul @ başlatmadı ve diğerlerini savaş için tah­rik etmedi. Harbe zorlandığında, diğer ma­teryalist komutanlar gibi savaşmamıştır. Onun amacı savaşıp düşmana karşı zafer ka­zanmak değil, onların askerî güçlerini asga­rî can kaybıyla yok etmek ve ülkede barış ve düzeni oluşturmaktı, ki böylece İnsanlar fa­ziletli, iyi ve âdil bir hayat sürebilsinler. Onun askerleri de, savaşta cam ve malı yok eden, zaferde gasbeden ve yağmalayan sıradan as­kerlerden değildi. Onlar bütünüyle ahlâk, te­vazu, dindarlık timsaliydiler; liderlerinin em­rine lafız ve ruhça itaat ederlerdi. (Detaylı bilgi için 'Muhammed: Askerî Lider' bölü­müne bakınız).

Bu hususlar Rasul @'ın komutanlarına ver­diği talimatların nitelikleriyle gösterilmiştir. "Rasul, her ne zaman ordu ya da müfreze üzerine bir komutan tayin edecek olsa, ona maiyetindeki müslürnanlara muamelesi hak­kında Allah'tan korkmasını emreder ve son­ra şöyle derdi: 'Allah adına Allah'ın yolun­da savaşın, Allah'a inanmayanlarla mücadele edin. Savaşın fakat kandırmayın, emanı boz­mayın, insanları sakatlamayın, küçükleri ya da kadınları öldürmeyin. Müşrik bir düş­manla karşılaşacak olursanız onlara üç al­ternatif sunun. Hangisini seçerlerse siz de ka­bul edin ve kendinizi onlardan sakının. On­ları İslâm'ı kabule davet edin. Kabul eder­lerse siz de kabul edin ve kendinizi onlardan sakının. Sonra onlardan muhacirler yurdu­na hicret etmeleri için bulundukları yeri ter-ketmelerini isteyin; böyle yaparlarsa muha­cirlerle aynı hak ve göreve sahip olacakları­nı bildirin. Eğer hicret etmezlerse bedevi mü­minler olarak kabul edileceklerini, askerlere katılıp müminlerle birlikte savaşmadıkları müddetçe ganimet ve diğer devlet gelirlerin­den faydalanamayacaklarını, bunun dışında diğer inananlarla birlikte aynı ilâhî kanun­lara muhatap olduklarını haber verin. Fakat müslüman olmayı reddederlerse cizye Öde­meye davet edin. Kabul ederlerse siz de edin, kendinizi onlardan sakının. Eğer bunu da ka­bul etmezlerse Allah'tan yardım dileyin ve onlarla savaşın.' " (Müslim Conduct of Sta­te, sh: 239).

 

Yargı

 

Yargı bölümü Rasulullah @ tarafından ku­rulup organize edildi. Yerel sivil ve cezaî da­vaları çözmek ve adaleti yürütmek için kadılar (hâkimler) çeşitli taşra ve idarî bölge­lere tayin edilmişlerdi. Bu göreve yapılan baş­lıca önemli tayinler; Muaz b. Cebel ve Ali b. Ebu Talib Yemen'e, Abdurrahman b. Avf ve Ebu Ka'b diğer bölgelere şeklindeydi. Ebu Bekir, Ömer ve Osman (r.a.) da zaman za­man kadılık görevini yerine getirmek üzere tayin edilmişlerdi. Ancak Medine ve çevre bölgeyle ilgili adlî meseleler Rasulullah @ ta­rafından şahsen ilgilenilirdi.

Adlî meselelerin halli için özel bir mahkeme salonu ya da binalar; ayrılmış düzenli saat­ler olmadığı için Peygamber @ evinde ya da mescidde bir dakika için bile dinlenemezdi. Günün ve gecenin her saatinde halkın ken­disine gelebileceği durumdaydı. Evinin önünde herhangi bir görevli bulundurmadı­ğından insanlar uygun olmayan zamanlarda bile ona gelmeye devam ederlerdi. Kur'an bu tür insanlara şu öğüdü vermektedir: "Sana odaların ötesinden seslenenlerin çoğu aklet-meyen kimselerdir. Eğer onlar, sen yanları­na çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette (bu) kendileri için daha hayırlı olurdu." (49: 4-5). O, genellikle kadınların davalarını evde, er-keklerinkini ise mescidde dinlerdi. Hadis ki-tablan hem sivil, hem cezaî nitelikteki ona getirilen bu tür olaylarla doludur.

O, bütün davalarda Kur'an'm ihtiva ettiği hu­kukun ışığında mutlak doğruluk ve adaletle hükmederdi. Nitekim her dava tarafların or­taya koyduğu deliller esas alınarak karara bağlanacağından tarafların yalan aktarma ve uydurma yoluna gitmemeleri, ancak şahit­liklerini dürüstlük ve samimiyetle sunmala­rı öğütlenirdi. Kur'an bu tür olaylarda hile­kârlığı deneyen kişileri uyarır: "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin; bile bi­le günah (olan) bir biçimde insanların mal­larından bir kısmım yemek için onları hâ­kimlerin önün)e atmayın." (2: 188). Rasu­lullah @ insanları şu sözleriyle uyarır: "Her şeyden önce ben bir beşerim. Bana getirilen bir davada hitabını hasmından daha iyi İfa­de eden birinin beni kendi lehine karar ver­meme İkna etmesi ihtimal dahilindedir. Ancak şurası anlaşılmalıdır ki bu yolla kazanı­lan, benim lehime verdiğim hükme rağmen gerçekte onun cehennemden bir parça kazan­ması anlamındadır." (Ebu'1-Alâ Mevdudî, 'The Meaning of the Qur'an', cilt 1, sh. 143).

 

Yürütme

 

Yürütme organının başkanı olarak Rasul @'ın asıl işlevi ülke meselelerini hızla ve ye­terli bir şekilde idare etmek, ülkede kanun ve nizamın devamını sağlamak ve onu hari­ci saldırılarda olduğu gibi dahili ifsat ve is­yanlardan korumak idi. Uzak bölge ve yer­leşim bölgeleri için yöneticiler ve idareciler atarken Medine ve komşu bölgelerin yöne­timi direkt onun kontrolü altındaydı. Bazen b. Saman Yemen'e, Sher b. Saman ve o öl­dürüldüğünde yerine Halid b. Said el-As Sa-na'ya, Ebu Musa el-Eşarî Zâbid ve Aden'e, Umâre b. Hazım Necran'a, Yezid b. Ebu Sûf-yan Teymâ'ya, Attab b. Esîd Mekke'ye, Ali b. Ebu Talib gelirlerin toplayıcılığına, Amr b. el-As Umman'a, Alâ b. el-Hadramî Bah­reyn'e, Zîyad b. Lebid Hadramüt'a ve Muaz b. Cebel de askerî yöneticiliklerden başka bir­çok bölgeye idareci olarak atandılar.

Ülkedeki genişleyen bölgesel siyasî faaliyet­lerin gereklerine uygun olarak yöneticiler, idareciler ve gelir toplayıcılarının tayini ger­çekleşti. Bütün Arap Yarımadâsı'nda onun hayatı boyunca İslâm'ın nüfuzu altına giren tüm bölgeler içerisinde Yemen en geniş ve kültürce faal olanıydı ki Halid b. Saîd San-a'nın, Muhacir İbni Ummiyye Kinda'nın, Zi-yad b. Lebid Hadramût'un, Muaz b. Cebel Cund'un, Ebu Musa el-Eşari Zâbid, Zana ve kıyı bölgelerinin yöneticiliğine atandılar.

Yerel yöneticiler kontrolleri altındaki bölge­deki adlî fonksiyonlar ve gelirlerin toplan­ması ile birlikte bölgenin genelde idaresi ile sorumlu idiler, ancak öncelikli asıl görevle­ri, insanları İslâm'a davet etmek ve onlara İslâm'ın temel prensiplerini anlatmak idi. Bölgenin idarecisi ve yöneticisi olmalarının yanısıra bu insanlar islâm ve ahlâkının Öğ­reticileri idiler. Her ne zaman bu insanlar gö­revlerini üzerlerine almak için yola çıkacak olsalar bundan önce Rasulullah @ mutlaka onların görevini açıkça belirler ve bunların dürüst, âdilâne ve yeterli olarak yerine geti­rilmesini ısrarla belirtirdi. Muaz b. Cebel, git­mek için hazırlandığında Rasul @ tarafın­dan şöyle öğütlenmiştir: "Kitap ehline gidi­yorsun. Onları 'levhid' kelimesine davet et. Kabul ederlerse, onlara Allah'ın gece ve gün­düz süresince beş kez namazı farz kıldığını anlat. Kabul .ederlerse, onlara Allah'ın zekâtı farz kıldığım anlat. Bu onların zenginleri arasından toplanmalı, onların yoksulları ara­sında dağıtılmalıdır. Kabul ederlerse kendi­lerini zulmedilenlerin bedduasından koru­malarını öğütle, çünkü onunla Allah arasın­da bir engel yoktur." (Mişkât)

Rasulullah @'a, devletin yüksek bir kademe­sine tayin etmezden önce çoğunlukla kişile­rin bilgi seviyesi, adaleti yerine getirişindeki davranışı ve onu yorumlayışı şeklinden mem­nun kalırdı. Muaz b. Cebel Yemen'e gönde­rilirken Rasul @ ona "Muaz! Hukukî bir meselede nasıl hüküm verirsin?" diye sor­muş, o da "Kur'an'la" diye cevaplamıştı. Ra-sul'ün "Aradığını O'nda bulamazsan ne ya­parsın?" sorusuna ise "Hadisle" diye cevap verdi. Rasul "Eğer hadiste de bir iz bulamaz­san ne yaparsın?" diye sorduğunda Muaz-ın cevabı "Kendi görüşüme göre karar veririm" oldu. Bunun üzerine Rasul "Rasu-lü'nün elçisine Rasulü'nün'kıymet verdiği şe­yi bahşeden Allah'a hamdederim." dedi. (Tİrmizî).

Rasulullah @ aynı zamanda yerel yönetici­lerine insanlara karşı hürmetkar, nazik, âdil ve cömert olmalarım, kapılarını hiçbir za­man onlara kapamamalarını öğütlerdi. As­habından birini böyle bir görevle gönderir­ken, Ebu Musa'nın rivayetine göre Rasulul­lah @ şunları söylemişti: "Müjdeleyin, kor­kutmayın; kolaylaştırın, zorlaştirmayın." Ebu Bûrde'nin rivayetinde, ravinin dedesi "bu Musa ve Muaz'ı Yemen'e gönderirken Rasul @; "Kolaşlaştırın, zorlaştirmaym; müjdeleyin, korkutmayın; birbirinize uyun, tartışmayın." buyurmuş ve Muaz'a insanla­ra en güzel tavrıyla muamele etmesini öğüt-lemistir. (Mişkât).

 

Gelirler

 

O dönemde beş tür gelir kaynağı vardı: Ga­nimet, fey, zekât, cizye ve haraç. İlk ikisi ha­riç diğerleri yıllık gelir kaynaklarıdır. Gani­met zaman zaman ortaya çıkan, fırsata göre oluşan bir gelir kaynağıdır. Düşmanın yenil­gisinden sonra ondan kazanılan her şey dev­lete ait olan 1/5 hisse hariç normalde asker­ler arasında bölüştürülürdü. "... Bilin ki, ga­nimet olarak ele geçirdiğiniz şeylerin beşte biri muhakkak Allah'a, Rasulü'ne ve (Rasul ile) akrabalığı bulunanlarla, yetimlere, yok­sullara ve yolculara aittir..." (8: 41).

Genellikle Rasulullah @ 1/5'i ayırdıktan sonra kalanı savaşa katılanlar arasında pay­laştırıcı. İki özel durumda, o bu paylan mu­hacirlere (Beni Nadir vakasında) ve Mekke-lilere (Huneyn Zaferinde) verdi; diğer zaman­lar 1/5'ini alıkoyarak ganimeti yukardaki Kur'an ayetine uygun şekilde askerler arasın­da paylaşırdı. 1/5'lik bu hisse (humus)nin büyük bir çoğunluğu ayette zikredilen hak sahibi kimselere dağıtılmış ve çok az bir kıs­mı Rasul @'m şahsî masrafları için alıkon-muştur. Fey geliri de zaman zaman ortaya çı­kan bir gelir şeklidir. Ganimet arasındaki fark birincisinin savaşta düşmanla çarpışan askerlerin çabalan vesilesiyle elde edilirken, ikincisinin savaşmaksızm sadece Allah'ın lut-fuyda elde edilmesidir. Fey'de düşman savaş­madan teslim olur, bütün mal ve varlıkları müminlerin eline geçer. Bunun başlıca har­cama yerleri Kur'an'ın şu ayetinde teker te­ker sayılmıştır; "Allah'ın Rasulü'ne onlardan verdiği feye gelince, ki siz buna karşı (bunu elde etmek için) ne ar, ne de deve sürünüz. Ancak Allah, kendi elçilerini dilediği kim­selerin üzerine salar (onlara üstün getirir), Allah her şeye güç yetirendir. Allah'ın o (fethedilen) kent halkından Rasulü'ne verdiği fey Allah'a, Rasul'e, (Rasul'e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kal­mışlara aittir." (59: 6-7).

Rasulullah @ genellikle bu kaynaklardan el­de edilen bütün geliri yoksullara, muhtaçla­ra ve Kur'an'da zikredilen diğer hak sahip­lerine harcardı. Zekât gelirleri ise en çok top­landığı bölgenin yoksul halkına olmak üze­re Kur'an'da zikredilen (9: 60) sekiz gruba sarfedilirdi. Bu onun muntazam uygulama­sı idi, kendisi titizlikle bunu tatbik eder ve takipçilerine de riayet etmeleıini öğütlerdi. Cizye, ülkenin gayrı müslim yetişkin nüfu­sunun ödemekle yükümlü olduğu bir çeşit koruma vergisi idi, ancak orduda hizmet et­mek isteyen kişi bu vergiden muaf tutulur­du. Haraç gayri müslim çiftçilerden toprak sahipliği hakkının karşılığı olarak alınırdı. Bu, İslâm devletinin görevlileri ile çiftçiler arasında karşılıklı anlaşmayla ürünün sabit bir oranını kapsardı ve genellikle ürün cin­sinden ödenirdi. Hayber, Fedek, Vadi'1-Kurâ ve Teymâ topraklan Rasul @ 'm döneminde haraç arazileri idi. Cizye ve haraç gelirleri as­kerle; İn teçhizatını, diğer savaş masraflarını karşılamak için sarfedilirdi. Bütün mümin­ler acil bir durumda gönüllü askerlerdi. Bu kaynaklara gelir olarak ne ulaşırsa ulaşsın, onlar arasında Rasulullah @ tarafından pay­laştırılırdı. Kişilerin isimleri ve ödenekler ona göre yapılırdı. Genellikle ilk olarak daha ön­ce köle olmuş kimselere hisseleri verilirdi. Çünkü onlar ne diğer gelir kaynaklarına ne de bir mülke sahiptiler.

 

Boş Toprakların İhyası

 

Arabistan toprakları çoğunlukla, kumlu çöl­dür. Medine ve Taif'te olduğu gibi çok az arazi ekilebilirdi. Halkın bazısı tarımla, ba­zısı ticaretle uğraşır, diğerleri ise hayatlarını yağma ve soygunla kazanırlardı. Can ve mal­larının güvende olmamasının asıl sebebi ço­ğunun sürekli işi olmaması idi. Bu yüzden Kanun ve düzenin sağlanması için toprağın yeni yerleşime uygun şekilde organize edil­mesi zorunluydu. Hicaz ve Yemen bölgele­rinde çokça arazi parçası vardı. Rasulullah @ çeşitli vesilelerle insanları yeni toprakla­rın ihyası için teşvik etmiştir. Aişe (r.a.)'nin rivayetine göre Rasul @ şöyle buyurmuştur: "Sahibi olmayan toprağı ihya eden onu en çok hak edendir" "Eğer bir kimse kurak toprakları ihya ederse, o ona aittir" (Mişkât).

Ra ,ul @, boş arazilerin kullanılmasını teş-v'K etmenin yanında, bu hedefe ulaşmak için !>azı tedbirler aldı. Kendisine ait olan Beni Nadir'in tarla ve bahçelerini muhacirlere ve bazı ensara tahsis etti. Hayber toprakları on­ları eken yahudilerin ellerinde bırakıldı, ba­zılarının mülkiyetine ürünü yahudilerle pay­laşmak üzere yönetim tarafından el kondu, diğerleri Hudeybiye Anlaşmasında Rasul @ ile birlikte bulunan muhacir ve ensar arasın­da dağıtıldı ki ürünü yahudilerle paylaşacak­lardı. Benzer şekilde Eyle, Ezrun, Necran ve diğer kısımlardaki ekili araziler belirli şart­larla ya yönetimle ya da sahiplik hakkı yö­netime verilmiş başka bir müslümanla ürü­nü paylaşacak oian sahiplerine bırakıldı.

Bütün boş topraklar Rasul @ tarafından as­habı arasında hibe olarak dağıtıldı. Vail'e Hadramût'taki arazi, Bilal b. Haris'e bir par­ça ekilebilir toprakla bir kısım madenler ba­ğışlandı. Zübeyr'e Medine'de, Ömer'e Hay-ber'de ve Beni Rafa'a'ya Zumtel-Cendel'de arazi verildi. Genel olarak ekilebilir boş ara­ziler ve işlenebilir madenler üretimi teşvik için özel mülkiyete verilirken halkın kulla­nacağı temel gayri menkuller devletin mül­kiyetinde bırakıldı. Huma olarak isimlendi­rilen birçok otlak sahası tüm toplumun ya­rarına devletin kontrolü altında kaldı.

 

Zekât Ve Cizye Tahsildarları

 

İnsanların zekâtı Rasulullah @'a isteyerek ödemelerine rağmen bu toplama için yeterli ve hoşnut edici bir usul değildi. Bu yüzden Rasulullah @, hicretin 9. yılının başlangıcından itibaren her kabile için ayrı ayrı toplayı­cı görevliler atadı. Bunlar ülkeyi dolaşıp her kabileden zekât ve haraç toplarlar ve Rasul @'a getirirlerdi. Genelde, her kabilenin baş­kam onun toplayıcısı olarak atanırdı ve bu atamalar çoğunlukla geçici idi. Rasul @ bu göreve atama yaparken şu kuralları gözetmiş­ti.

1-  Tahsildarlara her çeşit maldan alınacak olan zekât miktarım açıkça gösteren bir bel­ge verildi. Onların zekâtı en iyilerini seçerek ya da fazlaca almalarına izin verildi. Bütün tahsildarlar bu kuralları dikkatlice uygula­dılar ve Rasul @ tarafından çizilen sınırları aşmadılar. Hatta bazı kimseler zekâtı fazla ödemek istedilerse de kabul etmediler.

2- Arabistan'da en yaygın mülk koyun, keçi ve deve sürüleriydi ki, bu sürüler çöl ya da dağlardaki vadilerde otlanırdı. Tahsildarlar bu bölgelere gitmek ve zekâtı mahallinde toplamakla emrolunmuşlardı. İnsanlara ze­kâtlarını ödemek için yerleşim merkezlerine gitme zahmeti verilmiyordu.

3- Görevliler topladıkları zekâtı getirdiklerin­de hesaplarını şahsen Rasul @ kontrol eder­di. O, zekât mükelleflerinden hediye alınma­sını kesinlikle yasaklamıştır.

4- Zekât ve sadaka fonları Rasul @ ve ailesi için yasaktı, bu yüzden onun ailesinden hiç kimse tahsildarlık görevine atanamazdı. Ab-dulmuttabil b. Zara'a b. Haris ve Fadl b. Ab-bas Rasul @'dan kendilerini tahsildar ola­rak atamasını, böylece bu görevdeki ödeme­den bir miktar para biriktirip evlenmeye güç yetireceklerini söylediklerinde^ Rasul onlara, sadakanın bütün âli Muhammed için yasak­lanmış olduğunu anlattı.

5- Tüm tahsildarlar Rasul @ tarafından ata­nırdı; kendilerini bu görev için teklif eden­ler Rasul @ tarafından reddedilirdi. Bir kez •ki kişi Ebu Musa el-Eşari ile birlikte gelip bu görevi istediler. Rasul @ Ebu Musa'ya

doğru dikkatlice bakarak ne istediğini sor­du. Bu iki kişinin bu amaçla geldiklerini as­la bilmediğini söyledi. Rasul @ onların bu isteklerini reddetti ve "Kendilerinin tahsildar olarak atanmasını isteyenleri kabul etmeyiz*' dedi. Sonra da Ebu Musa el-Eşari'yi teklif bulunmaksızın tayin etti.

6- Tahsildarlara, ihtiyaçlarına uygun ücret ödenirdi. Rasul @ belirlenmiş orandan da­ha fazlasını alanın imanını kötüye kullan­makla suçlu olacağını halkın önünde ilân et­mişti. Rasul @ bir tahsildarın ihtiyacı kap­samını şu sözleriyle açıklamıştır: "Tahsilda­rımız ailesinin geçimi için harcamaya, eğer hizmetçisi varsa onun için harcamaya, eğer evsizse bir eve yetecek harcamaya ihtiyaç du­yar, fakat herhangi biri bundan fazlasını alır­sa o ihanet içinde ve imandan yoksundur!'

 

Kıymet Takdiri (İhtisab)

 

İnsanların ticarî aktivitelerini, satışlarını, sa­tın almalarını, ticaret ahlâkını ve alışkanlık­larını denetleyecek bir bölüm henüz oluştu­rulmamıştı; ancak bu fonksiyonu bizzat Ra-sulullah @ yerine getirmekte ve zaman za­man kişinin dinî görevlerini gözden geçirip bu alandaki yanlışları düzeltmekteydi. O, ay­nı zamanda onların ticarî ilişkilerini de de­netlemekte ve riba (faiz) ya benzer ticaret formlarını yasaklamakta idi. O, gayrı meş­ru ticaret şekillerini bildirir, bunlara itaat et­meyenleri cezalandırırdı.

Bazen gerekli araştırma ve soruşturmaları yapmak için alış-veriş merkezlerine ve pazar­larına şahsen giderdi. Bu gezilerinin birinde bir yığın hububat gördü. Elini hububatın içi­ne sokunca alt kısmının nemli olduğunu an­ladı. Sahibinden bunun sebebini soruşturdu­ğunda, satıcı, yağmur nedeniyle ıslak oldu­ğunu söyledi. O zaman Rasul @ şöyle bu­yurdu: "İnsanların bunu görmesin? Neden İzin vermiyorsun?" (Mişkât). Onun değer­lendirme ve denetim görevleri arasında en önemli olanı toplayıcılarınla idi. Toplayıcı görevliler zekât ve sadakayı toplayıp geldik­lerinde bütün toplananlarla hesapları onlar­dan alıp gayri meşru bir şeyin yapılıp yapıl­madığını ya da gerekli olandan daha fazla alıp almadıklarını anlamak İçin en ince ay­rıntıya kadar kontrol ederdi. Yine bu tür bir kontrol esnasında bir toplayıcının 'bunlar halkındır' deyip teslim ettiğini, şunlar da ba­na hediye verildi' deyip alıkoyduğunu görün­ce Rasul @: "Öyleyse niçin evinde oturdu­ğun halde hediye gelmiyor" demiştir ve ge­nel bir hutbe vererek insanların bu tür hedi­yeleri kabul etmelerini kesinlikle yasaklamış­tır. "Birisini idarî bir mevkiîye tayin edip, tahsisatla yetkili kıldığımızda, fazladan al­dığı her şey hıyanettir!' Adiyy bin Amir'e Ra­sul @'ın şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Bir kimseyi kendi adımıza mal tahsiline memur kıldığımızda bizden bir iğne ya da daha faz­lasını saklarsa hıyanet etmiş demektir. Kıya­met gününde sakladığı şeyi de beraberinde getirir." (Mişkât).

 

Devlet Kararnameleri (Ferâmîn)

 

Çalışmayı sağlam ve sağlıklı esaslar üzerine kurmak için değişik karar ve emirlerin ya­yınlanması hayatî öneme haizdi ve Rasul @ tarafından alınan ilk tedbirlerdi. Uygun bir şekilde kayıt edilmeyi gerektiren geniş çaplı konular ve korunulması gerekli belgeler var-, di. Rasulullah @, Arabistan içerisindeki ve civarındaki krallara, devlet başkanlarına, çe­şitli kabile reislerine mektuplar yazdı; deği­şik Arap kabileler ve yabancı devletlerle an­laşmalar yaptı; birçok müslüman kabileye, devlet İdarecilerine, yöneticilerine ve topla­yıcılarına emirler ve kararnameler gönderdi; Özel askerî kayıtlar hazırladı. Bunlar ve Ra­sul @'ın diğer birçok resmî düzenlemeleri düzgünce kaydedilmesi ve korunması gerekli belgeleri sürekli olarak arttınyordu. Rasul @ bu faaliyetler için bir bölüm oluşturdu ve Zeyd b. Sabit'i yöneticisi olarak atadı. Daha sonraları da zaman zaman Muaviye ve di­ğer bazı sahabelerin de bu görevleri yerine getirmeleri istendi.

 

Barıştırma

 

Bu; Rasul @'m diğer büyük göreviydi. O, ka­bileler ve insanlara arasındaki ihtilâfları gi­dermek ve onları evrensel kardeşlik ülküsü etrafında toplamak için gönderildi. Bu yüz­den Arap kabilelerinin fertleri arasındaki ay­rılıkları ve kavgaları nasıl hoş görebilirdi? Her ne zaman kabileler arasında bu nitelik­te bir anlaşmazlık olduğunu işİtse onları ba­rıştırmaya çalışırdı. Anlaşmazlıktaki tarafları görmek için bizzat gider ve ayrılıklarım dost­ça halletmeye çalışırdı. Arap kabileleri ara­sında sıklıkla meydana gelen bu tür olaylar bazan da bölgenin barışını da tehdit edecek boyutlara ulaşırdı ve Rasul @ bütün meşgu­liyetlerini bırakarak gecikmeksizin olay ma­halline gitmek zorunda kalırdı. (Boswarth Smith, "Mobammed and Moharnmeda-nism').

 

Hukukî Görüş (Fetva)

 

Önemli dinî meselelerde hukukî görüş beyan etmek ve karar vermek İçin İslâm âlimlerini atamasına rağmen, nebî (haberci), şeriatın kaynağı ve başkam olması nedeniyle bu alan­daki asıl görev Rasul @'m omuzlarında idi.

Günlük hayattan kaynaklanan çeşitli mese­leler üzerinde bu tür hukukî görüş beyan et­menin belirlenmiş bir zamanı ve mekânı yok­tu. İnsanlar İslâm'ın temel öğretileri ya da insan hayatının her yönünü kapsayan İslâm kanunları ve kararlarının ayrıntıları ile ilgili sorularım günün her anında Rasul @'a so­rabilirlerdi ve sorarlardı; cevaplarını herhangi bir formaliteye ihtiyaç duymadan orada he­men alırlardı.

Bu tür sorular ve cevaplar hakkında ayrıntıh bilgiler hadis kitaplarının ilimle ilgili bab-larında bulunabilir. İnsanlar gün boyu ve ak­şamın geç vaktine kadar ona gelirler, îslâm-ın değişik yönleri üzerine türlü türlü soru­lar sorarlar ve cevaplarını alarak hoşnut olur­lardı. Tüm fıkıh ilmi, insanların sualleri va­sıtasıyla Rasulullah @'dan elde edilen ve çe­şitli şekillerde korunan bu bilgi birikimi üze­rine bina edilmiştir. Sonraları gelişerek ikinci halife Hz. Ömer'in hilafeti esnasında İslâm Hukuku'nun mükemmel, yeterli ve tecrübe­li bir bölümü (itfa) haline geldi (Bosworth Smith, a.g.e.)

 

Misafirlerin Ağırlanması

 

Ya İslâm'ı benimsemek ya da araştırıp öğ­renmek için Rasulullah @'a gelen sürekli bir insan akımı vardı. Bütün bu insanlar onun konuklarıydı ve onun tarafından ağırlanır­dı. Rasul @ bu misafirlerin karşılanması ve ağırlanması için Bilal'i görevlendirdi. Bazı insanlar elbisesiz gelirlerdi ve Rasul @ bu in­sanlara giysiler sağlardı; bazan evinde vere­cek bir şeyi olmazdı ve Bilal'e onların yiye­cek ve giyecekleri için ödünç olarak gerekli düzenlemelerde bulunmasını emrederdi. Ba­zan çok sayıda yoksul ve muhtaç insanlar bü­yük gruplar halinde ona gelir, o da ashabını toplar ve onlardan bu kişileri giyindirmele­rini ve yedirmelerini talep ederdi. Rasul @'m cömertliğini ve müşfikliğini bilenler için Me­dine'de bu tür olaylar nadir değildi; onlar her zaman bir şeye ihtiyaç duysalar Rasul @'a gelirlerdi. Mekke'nin fethinden sonra, ki ar­tık dinî ve siyasî heyetler Arabistan'ın her ta­rafından Medine'ye akın akın gelmekteydi­ler, bu görevin ehemmiyeti oldukça arttı. Ra­sul @ bunların statü ve durumlarına göre ka­lacak yerleri ve yiyecekler için düzenlemeler yapmak; yanısıra yolculuklar için harcama­larını karşılamak, diğer maddî problemleri­ni çözümlemek ve gerekli hediyeleri sağla­mak zorunda idi. Bütün bunlar insanlar üze­rinde lehte müsbet etki yapmaktaydı. Neti­cede o, haleflerine, kendi yaptığı gibi heyet­leri her zaman ağırlama ve hediyeler verme görevini  miras  bıraktı. (Boswarth  Smith, a.g.e.).

 

Mektuplar

 

İnsanları Allah'ın dosdoğru yoluna çağır­mak Rasulullah @'ın aslî görevi idi ve bu amaçla o, ülke içinde ve dışındaki kabile re­islerine ve devlet başkanlarına mektuplar yazdı. Rasul @'ın baş kâtibi, dilleri İbrâni-ce (Hebrew) olan yahudİIerle peygamberin daha kolay ileşitim kurabilmesi için İbrâni-ce öğrenen Zeyd b. Sabit idi. Zaman zaman bu görevi yerine getiren diğer yazıcılar, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Zübeyr, Amr b. el-As, Abdullah b. el-Erkam, Sabit b. Kays, Muğire b. Şube, Halid b. Velid, Halid b. Sa-id b. el-As (r.a.) idiler.

Rasul @'ın kırallara ve yöneticilere mektup­ları genellikle Âmir b. Fuheyr, Umman şef­lerine mektupları Ubey b. Ka'b ve Hudeybi-ye Anlaşması ise Hz. Ali tarafından yazılmış­tır. (Boswarth Smith, a.g.e.) Katan b. Haris'e mektup Sabit b. Kays tarafından yazılmıştır. Genelde bu görev vahyin baş kâtibi olan Zeyd b. Sabit tarafından yerine getirilirdi. (Rasul'ün orijinal mektuplarının fotoğrafla­rına bakınız).

 

Diğer Kabilelerle Anlaşmalar

 

Rasulullah @ hayatı boyunca değişik insan­larla anlaşmalar yaptı. Bu anlaşmaların İlki hicretin 7. yılında Hayber, Fedek,Vadi'l-Kurâ, Teymâ yahudileri ile yapıldı. Anlaşmalar ciz­ye ayeti inmeden parafe edilmiş olmasına rağ­men anlaşmaların karşılıklı karara bağlan­mış maddeleri bundan sonra da sürdürüldü. Bu bölgenin yahudilerinin, diğer yurttaşla­rın haklarının tümüne sahip İslâm devletinin vatandaşlar; olarak yaşamaları üzerine mu­tabakat sağlandı. Onlar topraklarını ekecek­ler ve toprakların gerçek sahipleri olan İslâm Devleti ya da müslüman fertlere ürünün ya­nsını ödeyeceklerdi.

Cizye ayetleri hicretin 9. yılında vahyolundu. Bundan sonra hıristiyan ya da yahudilerle ya­pılan tüm anlaşmalar onların cizye ödeme­leri şartını taşıyacak şekilde yapıldı. Necran hıristiyanlanyla anlaşma onların müslüman-lara cizye ödemeleri, karşılığında da canla­rının ve mallarının müminlerce korunacağı şartıyla imzalandı. Benzer anlaşmalar mü­minlerle Suriye (Şam) bölgesinde yaşayan hı­ristiyan ve yahudiler arasında da imzalandı. Anlaşmalar bölümünde müzakere edildiği üzere hicretin 9. yılındaki Tebük seferinden sonra tslâm Devleti ile Dumatu'l-Cendel, Eyle, Makna, Cebra, Ezruh, Tûbalah ve Carş yahudileri arasında ayrı ayrı anlaşmalar im­zalandı. Yemen yahudileri ve Bahreyn zer-düştleri, İslâm Devleti'ne cizye ödemek şar­tıyla benzer anlaşmalar yaptılar.

Zaman ve yer sınırı olmaksızın Rasul @'ın yıl boyunca hergün yapmak zorunda oldu­ğu bu görev ve mesuliyetlerin kapsam ve ni­telikleri onun devlet başkanı olarak tamamen yalnız başına yaptığı görevin büyüklüğünü gösterir. Görevlerinin ağırlığı hudutsuz, si­nirlendirici, yorucu ve sürekliydi. Çalışma­sının zihnî ve hissî gerginliği diğer bir insan için dayanılmaz ve ezici olurdu. Ancak Al­lah'ın Rasulü Muhammed @ onu güzellik ve nezaketle karşıladı ve misyonunu, diğer in­sanların yüzyıllarca ulaşamayacakları bir misyonu on yıldan dahakısabirsürede başa­rıyla tamamladı. Kur'an Rasul @'in miza­cı ile örnek kişiliğini ve ümmete muamele ediş tarzını övmektedir: "Allah'tan bir rah­met dolayasıyladır ki onlara yumuşak dav-randın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çev­renden dağılır giderlerdi." (3: 159). Rasulul-lah @ son derece nezaketli kişiliği ile her kimle ilişkide bulunsa kendisini sevdirirdi ve onların kalplerini, hayranlıklarını kazanırdı. Hatta onun sevgisi ve iyi kalpli davranışla­rıyla düşmanları bile onun dostları ve des­tekçisi oldular.

Görevlerinin sınırsız olmasına rağmen işle­rini hiçbir zaman etkilemedi, geciktirmedi, herhangi bir gevşeklik göstermedi, aksine bunları zamanında ve en etkili şekilde yeri­ne getirdi. Her şeyi zarafetle, güzellikle ya­pardı ve ashabına da yapmalarını tavsiye ederdi; çünkü Allah güzeldir ve güzeli sever. Çok çeşitli görevleriyle birlikte o insanlarla devamlı ilişkiyi sürdürürdü, insanlar her ne kadar ona ihtiyaç duysalaf onu görebilirler­di. Onun kapısı, gündüz ya da gece insanla­ra açıktı, onları Rasul @'dan uzak tutacak nöbetçi-kapıcı yoktu. O insanların gerçek bir dostuydu; her zaman bulunabilen, güçlük dönemlerinde öğüt, sıkıntıda yardım, üzün­tüde teselli idi. Şüphesiz o insanların istek­lerini temsil ederdi; halk için, halkla birlik­te, halkın yönetiminin güzel bir örneğini ver­di.

 

KISIM 14

 

SAVAŞ SİYASETİ

 

Allah Rasulü Muhammed @ insanlar için gerçek bir velinimet idi. Onların ıstırap ve meşakkatlerini azaltmak için gönderildi, sa­vaşmak için gelmedi, fakat savaşa zorlandı. Bu konudaki tutumunu kendine tabî olan­lara öğüt verirken şu kelimelerle kesin bir şe­kilde ifade etmiştir. "Ey insanlar! Düşman­la karşılaşmayı temenni etmeyiniz, Allah'tan afiyet ve selâmet dileyiniz. Karşılaştığınız za­man da sabredin. Ve biliniz ki Cennet kılıç­ların gölgesi altındadır" (Riyazu's-Salihîn). Bu hadis kesinlikle ortaya koymaktadır ki, İslâm'da barış esastır; savaş istisnadır (has­talık gibi) ve düşmanlarının hareketleriyle zo­runlu kılınır. Fakat o geldiğinde müminler onu cesaret ve kararlılıkla karşılarlar, kan­larının son damlasına kadar savaşırlar. Bu prensip Peygamber @ tarafından başka bir vesileyle: "Ben rahmet peygamberiyim" ve "hem güler, hem de savaşırım" sözleriyle açıklanmıştır. Bir başka rivayette: "Düşman­la karşılaşmak için istekli olmayın; belki de onlarla imtihan olunursunuz, fakat şunu söyleyin 'Ey Allah'ım! Bizlere yardım et ve onların kuvvetini bizden uzak tut.' " (Dr. Muhammed Hamidullah, 'The Müslim Con-duet of State, Lahor, 1977, sh: 159). Bu ha­disler İslâm'ın savaşa yaklaşımındaki dengeli görüşünü ortaya kor. Herhangi birine, hatta açık düşmanlarına karşı savaş benzeri akti-viteleri başlatmaz, ancak düşmanın faaliyet­leriyle başlatıldığında da savaşı yürütmekte bir zaaf göstermez. Sırtlarını dönüp savaş­tan kaçınan kişiler için ağır cezaları (8: 16). ve Allah'ın yolunda cihat ederken öldürülen­ler için ise Cennet'te mutlu-saadet dolu bir hayatı bildirir (3: 169, 2: 154, ve 4: 74).

Pratik uygulamaları ile Peygamber @ tara­fından ortaya konan ikinci eşsiz prensip düş­mana merhametli ve insancıl muameledir. Savaşın kötülük ve dehşetini azaltmak ve onu daha insancıl kılmak için bütün gayretini gösterdi. Savaş gerçeğine medenî ve insancıl kavramlarını kazandırması Muhammed @'ın insanlık uygarlığına yaptığı en büyük katkılardan biridir. O, kadim ulusların ka­ba, barbar âdet ve alışkanlıklarını temizledi ve bunların yerine âdil, iyiliğe yönlendirici ve insancıl evrensel kuralları yerleştirdi. Ger­çekten o, savaşla İlgili uluslararası kuralları kodife etti ve savaşa modern uluslararası yak­laşım için gerekli temelleri ortaya koydu.

 

Savaşın Kuralları

 

Silahlı kuvvetlere başvurmak İslâm tarafın­dan kesinlikle kayıtlanmış ve yalnızca belir­li şartlarda izin verilmiştir: "Sizinle savaşan­lara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşı­rı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri sev­mez." "Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıka­rın. Fitne, öldürmekten daha kötüdür. On­lar size orada saldırmadıkça, Mescid-i Ha­ram yakınında onlarla savaşmayın. Fakat on­lar sizinle savaşırlarsa, hemen oracıkta öldü­rün; kâfirlerin cezası işte böyledir." "Eğer onlar (savaşa) son verirlerse, siz de vazgeçin. Allah bağışlayandır, esirgeyendir." "(Yeryü­zünde) fitne kalmayıncaya ve din (yalnızca) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zalimlerden başka­sına düşmanlık yoktur." "Haram ay, haram, aya karşılıktır, hürmetler (de) karşılıklıdır. Öyleyse kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın; Allah'tan korkup sakı­nın ve bilin ki Allah, (günahtan) kaçınanlarla beraberdir." (2: 190-194).

Bu Kur'an ayetleri, savaşın İslâm'a göre meş­ru olacağı rehber prensipleri ortaya koymak­tadır.

1- Başka bir motiv olmadan yalnızca Allahın adıyla ve Allah'ın rızası için savaşılmalı-dır. Peygamber @'ın bir hadisinde 'tlâhi-kelimetullah için savaşan kişinin Allah'ın, yolunda olduğu' açıklanır.

2- Düşman saldırısına karşı savunmada sa-vaşılmahdır.

3- Müslümanlar adına bir tecavüz olmama­lıdır.

4- Savaştaki çatışmada müslümanlar düşma­nı saldırı ve baskıyla işgal ettikleri bölgeden geri püskürtmek ve her nerede bulurlarsa düşmanı öldürmek hakkına sahiptirler.

5- Beytu'l-Makdîs bölgesinde kendini savun­ma dışında savaş olmamalıdır.

6- Müslümanca yapılan tüm anlaşmalara ve akitlere titizlikle saygı gösterilmelidir.

7- İnsanlara İslam'ı zorla kabul ettirmek için savaşılmamalıdır.(2:256). Kişisel şöhret veya hâkimiyetin genişlemesi için savaş yoktur.

 

Rasul @'ın Uygulamaları

 

Yukarda zikredilen düzenlemeler ışığında, Peygamber @ Medine'deki hayatının dokuz yılında düşmana karşı savaş operasyonları­nı, aşağıdaki prensipleri titizlikle gözeterek gerçekleştirdi.

 

1- Vaatlerin Yerine Getirilmesi

 

Rasulullah Muhammed @, diğer insanlarla °lan tüm anlaşmalar ve paktlara, bunlardan gelmesi muhtemel ya da potansiyel kayıp ve­ya kazanca bakmaksızın sadık kalırdı. Ge­nellikle insanlar, kendi yararlarına olduğu müddetçe ahitlerine sadık kalırlar, fakat ken­dilerinin çıkarlarına ters düştüğünde ahitle-rini bozarlar. İslâm vaatlerini daima yerine getirmesini İslâm Devleti'nin zorunlu göre­vi kılmıştır." Ahitleştiğiniz zaman, Allah'ın ahtini tam yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Çünkü Allah'ı üzerinize vekil kılmışızdır. Şüphesiz, Allah yaptıkla­rınızı bilir." "Bir topluluk, diğer bir toplu­luktan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için gelişkindir diye, yeminlerinizi aranızda bir bozucu unsur yaparak, ipliğini kuvvetle —eğirdikten sonra bozup— çözen (kadın) gi­bi olmayın!" (16: 91-92). Bu ayet, kendi çı­karları için diğer insanlarla anlaşmaya giren, fakat sonraları, onlardan herhangi bir çıkar elde etmenin sona erdiğini anladıklarında ahitlerini bozan ya da çiğneyen kişilere işa­ret etmektedir.

Diğer İnsanlarla olan ahitlerimizi ve anlaş­malarımızı yerine getirmemiz üzerinde ısrar eden birçok Kur'an ayeti vardır: "Hayır, kim ahdini yerine getirir ve (günahtan) sakınır­sa, kuşkusuz Allah da muttakileri sever" "Allah'a ahdini ve yeminlerini, az bir paha karşılığı satanlar var ya,işteonlariçin ahirette bir pay yoktur. Allah kıyamet gününde on­larla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır!' (3: 76-77). "Söylediğiniz zaman yakınınız da olsa âdil olun ve Allah'a verdi­ğiniz ahdi tutun. Hatırlayıp öğüt alasınız dİ-ye (Allah) bunları size vasiyet etti." (6: 152).

Rasulullah @ uygulamalarıyla bu politika­nın doğruluğunu ortaya koydu. Hudeybiye anlaşması yazıldığı fakat henüz imzalanma­dığı bir dönemde, Ebu Cendel b. Süheyl de­mirle zincirli bir halde ona gelmiş ve yardım istemişti. Bunun üzerine anlaşmayı Kureyş adına imzalamak için gelmiş bulunan Süheyl b. Amr "Bu anlaşmaya göre iadesini istedi­ğim ilk kişi budur!' dedi. Rasul @, Ebu Cen-del'den Süheyl'e dönerek "Ey Ebu Cendel!; bizimle bu insanlar arasındaki anlaşma bi­raz önce bir sonuca bağlandı, öyleyse Allah bir çıkış yolu gösterene kadar sabret." dedi. (Tabaqât-ı İbni Sa'd).

 

2- Sivillerin Hakları

 

İslâm, savaşta çarpışan her iki tarafa katıl­mayan, tarafsız kişilerin haklarına bütünüyle hürmet eder. Müslümanlarla anlaşma yapan ve bunu ihlâl etmeyen kişiler de koruma al­tındadır. "Ancak anlaşma yaptığınız müşrik­lerden (anlaşmadan) bir şeyi eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka; artık onların anlaşmalarını süresi bi­tene kadar tamamlayın, şüphesiz Allah mut­taki olanları sever." (9: 4). Hatta İslâm Dev­leti İle bir anlaşması bulunan bir ülkede ya­şayan müslümanlar zulme uğrasalar ve yar­dım isteseler bile İslâm Devleti anlaşmaları­na bağlı kalmak ve anlaşmaya aykırı durum­larda kardeşlerine yardım etmemek zorun­dadır. "İman edip de hicret etmeyenlere ge­lince, onlar hicret edinceye kadar onlarla ve­layetiniz yoktur. Fakat din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım etmeniz üzerinize bir yükümlülüktür, ancak aranızda anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhine değil." (8: 72). Anlaşmaya aykırı olmadıkça düşmanlar o ülkeye mülteci olarak kabul edilseler bile anlaşmaların hükümleri ikmal edilmelidir; düşmanı takip ederek onların topraklarına girilemez." Şayet yine yüz çevirirlerse, artık onları tutun ve her nerede ele geçirirseniz öl­dürün. Onlardan ne bir veli (dost) edinin, ne de bir yardımcı. Ancak sizinle aralarında an­laşma bulunan bir kavme sığınanlar ya da hem sizinle, hem de kendi kavimleriyle sa­vaşmaktan göğüslerine sıkıntı basıpdasize gelenler hariç, onlar dokunulmazdır?' (4: 89-90).

 

3- Savaş İlânı

 

Eğer herhangi bir topluluk ahitlerini bozar ya da anlaşma maddelerini ihlâl ederse on­lara karşı herhangi bir askerî harekette bu­lunulmadan önce hususî ve resmî bir şekil­de gereken uyarıda bulunulmalıdır. Eğer düş­manca davranışlarında ısrar ederlerse o za­man İslâm Devleti onlara savaş İlân etme hakkına sahiptir. Onlar anlaşma konularını açıkça ihlâl etmişlerse veya müslümanlara ya da müttefiklerine karşı askerî harekette bu-lunmuşlarsa Rasuf @'ın Mekke zaferinde yaptığı gibi müslümanlar savaşı ilân etme­den saldırma seçeneğine sahiptirler. Bunun-

la birlikte, meselelerin düşmanca bir tavırla ele alınmaması ve anlaşma bozulmadan ön­ce yeterli ehemmiyetin verilmesi daha iyidir. "Eğer bir kavmin ihanet edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve âdil bir tu­tumla (onlarla olan anlaşmayı yüzlerine) at; gerçekten Allah ihanet edenleri sevmez." (8: 58).

Bu ayet, karşı taraf anlaşmanın şartlarını ta-mamiyle gözetse bile anlaşmayı tek taraflı olarak sonlandırma kararını almayı gayri meşru kılmaktadır. Rasul @ bu ayeti ulus­lararası siyasetinin temeli yapıp, emretmiş­tir ki: "Bir toplulukla anlaşma yapmış kim­se süresi bitene kadar onunla bağlıdır. Eğer zorlanırsa, o kimse anlaşmayı diğer tarafın önüne atsın ki, sonuçta her ikisi de eşit bir pozisyonda bulunabilsin." (Ebu'I-Alâ Mev-dudî, The Meaning of the Qur'an' cilt: 4, sh: 145).

 

4- Savaş Esirleri

 

Peygamber @ savaş esirlerinin öldürülmele­rini kesinlikle yasaklamış, onlara merhametli ve müşfik davranmalarını ashabına emret­miştir. Kur'an inananların bu niteliğini şu ayetlerle anlatır: "Yoksula, yetime ve esire O'nun sevgisi için yemek yedirirler. Biz, si­ze, ancak Allah'ın rızası için yedirmekteyiz; sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bek­liyoruz. Çünkü biz asık suratlı, çok zorlu bir gün(ün azabın)dan ötürü Rabbimizden kor­karız, (derler)." (76: 8-10). Rasul @ savaş esirlerine merhametli ve şefkatli davranma­larını öğütlerdi. Bedir Muharebesi esirleri, ki yıllarca müminlere zulmeden, bazılarına bü­yük yaralar veren Mekkelilerdi, müminler ta­rafından merhametle muamele olundular.

Kur'an insanlara esirlerden fidye almalarını ya da onlara iyi muamele edip salıvermele­rini öğütler. "Öyleyse, inkâr edenlerle kar­şılaştığınız zaman hemen boyunlarım vurun, sonunda onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da, artık (esirler için) bağı sımsı­kı tutun. Bundan sonra da ya bir lütuf olarak (onları bırakın) ya da bir fidye (karşılığı salıverİn). Harp, ağırlıklarını bırakmcaya (sa­vaş sona erinceye) kadar (böyle yapın)." (47: 4). Rasul @'m normal uygulaması tüm sa­vaş esirlerinin serbest bırakılması idi. Mağ­lup olanların köle edilip savaşın ganimeti olarak dağıtıldığı üç hadise vardır. Beni Ku-reyza yahudileri kendileri tarafından görev­lendirilen tarafsız hakemin kendi kanunları­na uygun olarak verdiği karar üzerine esir edildiler. Havazîn halkı da köle edinildiler; ancak İslâm'ı benimsediklerinde kendi istek­leriyle serbest bırakıldılar. Beni Mustalik ka­bilesi de aynı kaderi paylaştılar, ancak Pey­gamber @ kabile şefinin kızıyla evlenince müslüman askerler artık Rasul @'ın yakın akrabası olan tüm köleleri serbest bıraktılar. Rasul @, esirleri bazan altın veya gümüş, ba-zan eşya, mızrak yahut savaş gereçleri cin­sinden ücret mukabilinde serbest bıraktı; ba­zan da esirlerden özgürlükleri karşılığında belirli sayıdaki müslüman çocuklarına okuma-yazma öğretmeleri istendi. Ödeyeme­yen ve öğretemeyenler ise karşılıksız özgür kı­lındılar. (Dr. Muhammed Hamidullah'ın 'Conduct of State' sh: 217).

Peygamber @, savaş tutsaklarına çok mer­hametli muamelede bulunurdu. Huneyn Gazvesi esirlerini de Beni Mustalik vakasın­da olduğu gibi onları çoğunlukla serbest bı­raktı. Bedir savaşı esirlerinin bir kısmı fidye karşılığı serbest bırakıldı, diğerlerinden hür­riyetleri karşılığı mümin çocuklara okuma-yazma öğretmeleri istendi; ve ne fidye öde­yebilen, ne de öğretebilen kalanlar da özgür kılındı.

 

5- Barış

 

Düşmanı barışa doğru meylettirmeyi başar­dıkları her an Rasulullah @ barış yapmak için hazırdı. Zaten o, herhangi biriyle savaşı başlatmadı, ancak düşmanları tarafından sa­vaşa zorlandı. Savaşta asıl amacı saldırıyı ön­lemek, zulmü ortadan kaldırmak ve yeryü­zünde barışı ikame etmek idi. Kur'an bu prensibi şu ayetlerle izah eder: "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Al­lah'a tevekkül et. Şüphesiz O, işitendir, bi­lendir!' "Eğer sana hîle yapmak isterlerse Al­lah sana yeter. O ki seni yardımlarıyla ve mü­minlerle destekledi." (8: 61-62).

Eğer düşman silahları bırakır ve sığınmak için gelirse, ona karşı savaşmazsm: "Sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve barış (şart­larını) size bırakırsa, artık Allah, sizin için onlar aleyhinde bir yol kılmamıştır." (4: 30)) Benzer şekilde, düşman kampından herhangi biri sığınmak için sana gelirse, onları öldü-remezsin, ancak onlara barış sunarsın: "Eğer müşriklerden biri senden 'eman (sığınma) isterlerse' ona eman ver ve yanına al; öyle ki Allah'ın sözünü işitsin, sonra onu güvenlik içinde olacağı bir yere ulaştır. Bu, onların el­bette bilmeyen bir topluluk olmaları nede­niyledir." (9: 6).

 

6- Mağluplara Yapılan Muamele

 

Rasul @ tüm mağluplara merhamet, şefkat ve cömertlikle muamele etti. Gerçekten Ra-sul @ bütün zaferlerinde âlicenaplık göster­di. En büyük zaferi hiç kan dökülmemiş olan Mekke'nin fethidir. Mekke'deki on üç yılı bo­yunca ona ve arkadaşlarına karşı yapmadık kötülük bırakmayan, Medine'ye hicret ettik­lerinde onlara karşı savaş açan, böylece dö­külen kanlardan sorumlu olan Kureyş lider­leri Rasulullah @'ın önüne geldiklerinde kendilerine "Ey Kureyşliler, size şimdi ne yapılacağını düşünüyorsunuz?" şeklinde soruldu. Rasul @ bunun üzerine "Bugün hiç başa kakma ve ayıplama yok; sizi Allah affetsin, serbestsiniz." O aynı şekilde diğer yenilmiş topluluklara karşı da merhametle davranarak hepsini serbest bıraktı.

Bununla birlikte, savaş esirleriyle ilgili ola­rak İslâm bazı genel prensipler ortaya koy­muştur. Yenilgiye uğrayanları iki kategoriye ayırır: Savaşmaksızm barış yoluyla İslâm hâ­kimiyetini kabul edenler ve savaştan sonra teslim olanlar. İlk grup savaştan önce ya da savaş sırasında İslâm hâkimiyetini gönüllü olarak kabul edenler; müminlerle yaptıkları antlaşmanın hükümlerine göre muamele olu­nurlar. Antlaşmanın hükümlerini değiştirme­yi ya da bu kişilere farklı davranılmasını Ra­sul @ kesinlikle yasaklamıştır: "Dikkat edin! Bir kimse antlaşmalı insanlara karşı haddi aşarsa, onların haklarını azaltırsa veya on­lara taşıyabileceklerinden daha fazlasını yük-lerse, yahut rızalarına muhalif onlardan bir şey alırsa Kıyamet günü o kişiye karşı hasım olarak çıkacağım." Hadis, bu insanlara ya­pılacak muamelelerin bütünüyle antlaşma­nın hükümlerine bağlı olduğunu gösterir. Antlaşmanın hükümlerinin herhangi birini değiştirmek meşru değildir. Onlara karşı ya­pılacak her türlü saldırı meşru addedilme­yecek, canları, şerefleri ve* mallan koruna­caktır. Peygamber @ bu tür barış antlaşma­larını Necran hıristiyanları ile yaptı ve onla­rın haklarını Allah ve Rasulü'nün koruması ve teminatı altında garanti etti.

İkinci kategoridekiler sonuna kadar savaşan ve ancak güçleri tamamıyla ezilip yok edildiği kasaba ve yerleşim merkezleri müslümanlar tarafından işgal edildiğinde teslim olan topluluklardır. Bu tür olaylarda İslâm-ın genel prensibi onları gayri müslim azın­lıklar (zımmîler) olarak kabul etmek ve sa­vaştan önce yaşadıkları şekilde bırakmaktır. Fakat düşmanın topluca kışkırtma, ihanet ve isyan etmesi gibi belirli durumlarda yerleşim bölgelerinden sürülürler. Askerî güçlerini or­tadan kaldırmak amacıyla saldırganlık vası­talarına elkonur, tıpkı Beni Kaynuka ve Be-nİ Nâdir yahudilerinde olduğu gibi. Bunla­rın sürekli düşmanca hareketlen İslâm Dev-leti'nin başkenti için daimi bir tehlike oluş­turmaktaydı, hiçbir yönetim hemen kapısı önündeki dert kaynağına göz yumamazdı. Rasul @ onlara İslâm Devleti'nin eşit hak­lara sahip vatandaşları olarak barış içinde ya­şamaları için her fırsatı tanıdı, ancak onlar düşmanlıklarını, ona ve onun inancına kar­şı duydukları kini ne terkettiler, ne de sakla­yıp gizlediler. Âdil ve rasyonel bakış açısın­dan tek pratik çözüm devletin başşehri içe­risindeki bu acil tehlikeyi uzaklaştırmaktı.

Üçüncü tip sayılabilecek topluluklar ise suç­larının niteliği ikinci kategoridek ilerle hemen hemen aynı, fakat İslâm Devleti'nin güven­liği için çok ciddi tehlikeli olanlardır; Beni Kurayza olayında olduğu gibi. Bunlar kendi olaylarının eski arkadaşları Sa'd b. Muaz ta­rafından karara bağlanmasını istemişler, o da bunların kitapları olan Tevrat'a göre hükmet­mişti; bütün muharip erkekler öldürüldü, ka­dınlar ve çocuklar esir edildi. Nitekim bu o günlerdeki muzafferlerin normal davranışla­rıydı. Yanısıra hakemin kendi teklifleri ve kendi seçimleri ile atanması sebebiyle genel hakemlik kurallarına göre hakemin hüküm­leri tamamıyla bağlayıcı idi.

Hemen hemen bütün Arap kabileleri İslâm'ı kabul ettiler, ancak Necran ve Gatafan hı­ristiyanları gibi bunun dışında kalan insan­lar cömert ve müşfik bir muamele görüp, sa­vaşkan önceki yaşamış oldukları şekilde bı­rakıldılar. Cizye diye adlandırılan vergi kar­şılığı canları, mallan ve din özgürlüklerinin

korunması garanti edildi. Beni Kaynuka, Be­ni Nâdir ve Beni Kurayza yahudilerininkine benzer suçlar işlediklerinden Hayber yahu-dileri kendi istekleri üzerine yaşadıkları yer­de bırakıldılar. Ancak Hayber'de ikamet eden Beni Nâdir yahudilerinin düşmanca ha­reketleri arttığında, Hayber halkının da bu­nu tasvip ettiği anlaşılınca, ancak barış içe­risinde kaldıkları müddetçe yaşayabilecekle­ri, devlete karşı savaş hareketlerine karışır­larsa topraklardan sürülecekleri şeklinde uyarıldılar.

 

7-  Kadınlar Ve Çocuklar

 

Rasulullah @ ne zaman bir seriyye gönde­recek olsa, komutanlarına kadınları, çocuk­ları ve hasta insanları öldürmemeleri talima­tını verirdi. Savaş esirlerinin öldürülmesi de yasaklandı.

 

8- Kureyş'le Savaş

 

Peygamber @ ve ashabını yurtları Mekke'­den ayrılıp, Medine'ye yerleşmek zorunda bı­rakan Kureyşliler, onlara burada da rahat ya­şamalarına izin vermemişti. Hicretin ilk beş yılında Kureyşliler, Medineli müslümanları ve onların inançlarını ilelebet ortadan kal­dırmak için mütecaviz üç askeri akın düzen­lediler. Ancak Peygamber @'ın cesareti, ka­rarlılığı, askerî ve siyasî dehası onların bu plânlarını boşa çıkardı. Hendek Savaşında­ki son akınları ile de morallari tamamıyla çöktü. Sonraları Rasulullah @'a karşı her­hangi bir askerî saldırıyı başlatacak cesaret ve güçleri kalmadı. Askerî yenilgiye uğradı­lar (Bedir Muharebesinde), moral yenilgisi­ne katlanmak zorunda kaldılar (Uhud Har­binde), utandırıcı psikolojik yenilgiye düştü­ler (Hendek Savaşında). Saldırgan askerî plânları bütünüyle ezildi ve Rasul @'a karşı etkili bir aksiyondu bulunmaya hiçbir zaman cesaret edemediler. Bu husus, Kureyşliler Hendek muharebesinden geri çekilmelerini takiben Rasulullah @ tarafından haber ve­rilmişti. Düşmanlarının geleceğe yönelik plânlarını doğru bir şekilde değerlendirmesi ve kuzeyde Hayber yahudileri, kuzey­doğuda Gatafan ve Kasra kabileleri ile gü­neyde Kureyş şeklindeki müttefik üçlü kuv­veti bütünüyle ezmek için kendi plânlarını hazırlaması onun siyasî ileri görüşlülüğünü göstermektedir.

Ülkede kanun ve nizamın yeniden düzenlen­mesinden önce kuzey ve güneydeki iki güç­lü düşmanlık merkezini askerî ve siyasî yön­den yoketmek veya en azından etkisiz hale getirmek gerekliydi. Bunlarla aynı anda yüz-yüze gelip karşılaşmak ve istenen sonuca ulaşmak, eğer imkânsız değilse de, çok güç­tü. Diğer bir alternatif askerî güçlerini teker teker yok etmek ise de Medine'nin iki güçlü düşman arasında olması sebebiyle, Rasulul­lah @ Mekke'ye doğru ilerleyecek olsa Hay­ber yahudileri müttefikleri Gatafânlarla Me­dine'ye saldırabilecekleri için pratik bir çö­züm değildi. Güç ve ayırtedici.bir durumdu. Bu yüzden pasifleştirmek, böylece diğerini yok etmek için kendine zaman kazandırmak amacıyla Peygamber @ iki güçten biriyle ba­rış antlaşması akdetmeyi düşündü.

Mesele, tarafsızlaştırmak için bu tür bir dost­luk yahut tarafsızlık antlaşmasının kiminle yapılması gerektiğine karar vermekti. Gata-fân ve Kasara kabileleri yerleşik değillerdi. Geçimlerinin esas kaynağını yağma ve çapul­culuğun oluşturduğu göçebe insanlardı. Ah­lâkî kaideleri ya da hayat ilkeleri yoktu. Her­hangi bir kayıt altında onlara güvenilmezdi. Hayber yahudileri kültür ve ırk yönünden Araplardan farklıydılar. Çoğu Medine'den sürülerek mallarından mahrum kalmış olup, malların ve evleri geri verilmedikçe bunu unutacak da değillerdi. Bu insanlar kapita­listtiler; varlıklarını ve mülklerini her şeyden çok severlerdi, başka şeylerle tatmin olamaz­lardı. Yanısıra güvenilir de değildiler; çünkü ne zaman dönmelerinin kendi faydalarına olacağını düşünürlerse, sözlerinden dönerler­di. Sonuç olarak bu iki topluluktan herhan­gi biriyle barış antlaşması beklentisi parlak değildi ve bunlardan özellikle yahudiler çok zengin olduklarından kazanılacak bir zafer müslümanlara büyük ganimet getirecekti. (Dr. Muhammed Hamidullah, 'The Müslim Conduct of State', 1977 sh. 159).

Diğer taraftan bütün muhacirler Mekke'den gelmişlerdi, Kureyşlilerle de akraba idiler. Birkaç yıldır süren acımasız mücadele ve sa­vaşa rağmen Kureyş'in çoğunluğu barış ve uzlaşma istiyordu. Ayrıca, müminlerin kıb­lesi ve hac merkezi Kabe, Mekke'de idi. Ku-reyşlilerin bütün Araplarla ekonomik ve kül­türel ilişkileri vardı ve Arap yarımadasında­ki topluluklardan daha fazla marifet ve id­rak sahibi idiler. Sözlerine riayeti ve karak­terce sağlamlıkları gibi değerli meziyetleri vardı. Kabilevî refahları için tüm mal varlık­larını ve sahip olduklarını feda edebilirler­di. Devlet meselelerinin yönetiminde diğer Arap kabilelerinden daha yetenekli, daha mahir idiler. Bu şartlar altında Kureyş'in İs-lâmla hidayet bulması onların imhasından daha faydalı olacaktı.

Pratik ve duygusal bakış açısından Kureyş-le antlaşma umudu yahudilerle olandan da­ha kullanışlı ve daha cesaret verici idi. Ku­reyş'in müslümanlarla barış yapmaya yanaş­ması daha muhtemeldi. Onlar zaten üç sa­vaşta moral ve askerî hezimete uğramışlardı ve Rasulullah @'i askerî yönden mağlup ede-miyeceklerini bilmekteydiler.Kureyş'in gücü zamanla azalırken Rasul @'ın gücü ve etkin­liği her geçen gün artmaktaydı. Ticaret yol­larının müslümanlar tarafından bloke edil­mesi sebebiyle ekonomik baskı altındaydılar. O sıralar Hicaz kıtlığın pençesinde idi ve yiyecek malzemelerinin merkezi olan Yemen1 de İslâm'ın nüfuzu altına girmişti. Bu yüz­den Kureyş büyük sıkıntı içerisindeydi. Var­lıklı Mekkeliler bile kıtlıktan etkilenmişler­di. Ancak bu tesirlerin en kötü olduğu bir dönemde Mekke'nin kıtlığa uğramış fakir ve düşkünlerine yardım etmek için Rasulullah @, Yemen'in liderine onların hububat mal­zemelerini yenilemelerini ve buna da beşyüz dinar eklemelerini emretmiştir. Rasul @'ın bu iki göze çarpıcı iyi niyet gösterisi Mekke halkının kalbini kazandı ve müminler için olumlu bir atmosfer oluşturdu. Ay­nı sıralarda Rasul @, Habeşistan'a göç eden ve orada kocasının hıristiyanlığı seçtiği Ebu Sûfyan'm kızı Habibe ile evlenmek için akit-leşmişti. (Dr. Muhammed Hamidullah, a.g.e.).

Bu süre zarfında oluşan diğer güzel olaylar, iki şehir halkı arasındaki karşılıklı hediyeleş-melerdi. Savaşların yasaklandığı kutsal şehir­de düşmanın en sıkı mensubu dahi yakalan­sa bir zarar verilmeden bırakıldığı Hac mev­simi de yaklaşmaktaydı. Müminler Kâbeyi kıbleleri, dinlerinin bir parçası ve İnançları­nın beş temel direğinden biri olan haccın merkezi olarak kabul ediyorlardı. Bütün bunlar Kureyşliler ve Mekke'nin diğer insan­ları üzerinde müslümanlar lehine çeşitli psi­kolojik etkileri elbette bırakacaktı. Kabe'nin muhafızları olarak Kureyşliler özel bir imti­yaz hakkına sahiptiler, merkezî bölgeye yer­leşirlerdi; nitekim bu prestijlerini korumak zorundaydılar. Bu yüzden uygun bir fırsat gözlüyorlar ve bu yönde Rasulullah @'ın ilk adımı atmasını bekliyorlardı. Kadere bağlı olarak, Rasul @'ın önceden haber verdiği şe­kilde Romalıların elinde Perslerin yenilgisi de bu sıralarda gerçekleşmiş ve bu da Mekkeli-leri Rasulullah @ ve onun getirdiği din lehi­ne etkilemişti.

Rasulullah @, iki şehir halkını siyasî, hissî ve psikolojik çerçevede etkileyen bu faktör­leri dikkatlice mütalâa ederek İslâm tarihin­de dönüm noktası olarak bilinen tarihî bir karar aldı. Hac aylarında Umre için Mekke1 ye gitme kararı, gerçek bir devlet adamının mahir hamlesi ve siyasî dirayeti idi. Müslü­manlar Kureyş'le savaş halinde iken Mekke1 ye gitmeyi başka bir kimse aklının ucundan bile geçirmezdi. Ancak Peygamber @ bu plâ­nı düşündü; eğer cömert sınırlarla yapılırsa Kureyş'i kendilerine yaklaştıracağını umut ediyordu. Allah'ın lütfuyla Rasul @'ın um­duğu üzere umre seyahati, hükümlerine gö­re aralarında 10 yıl süreyle barışı vaadeden Hudeybiye antlaşmasıyla neticelendi. Hu-deybiye antlaşması tarihin bütün akışım değiştirdi. Mekkelilere müslümanlarla serbestçe karşılaşma ve önyargısız olarak fikir teatisin­de bulunma imkânı verdi. Bu antlaşmadan sonraki iki yıl içinde diğer zamanlara göre daha fazla insanın müslüman olduğu söylen­mektedir. Halid b. Velid ve Amr el-As gibi insanlar bu dönemde müslüman olmuşlar­dı. (Dr. Muhammed Hamidullah, a.g.e.).

Kureyşle barışı sağlayan Rasul @, ardından Hayber yahudileri problemini halletmeye yö­neldi. Onları şaşırttı ve fazla güçlükle karşı­laşmadan tüm müstahkem yerleri ele geçir­di. Mekkeliler antlaşmanın şartlarını ihlâl et­tiler, böylece ertesi yıl Rasulullah @, Mek­ke üzerine yürüdü ve şehri kan dökülmeden ele geçirdi. (Ayrıntılı bilgi için "Eşsiz Bir As­kerî Lider" bölümüne bakınız.). Kuzeyde ve doğuda karşıtlarını teker teker, kolaylıkla ve fazla kan dökmeden yoketme tarzı, Peygam­ber @'ın siyasî ileri görüşlülüğünü gösterir. O, kendisinin de ortalarında kaldığı askerî açıdan kendinden çok üstün iki güçle karşı karşıya idi. Her ikisini de çok zarif ve başa­rılı şekilde pasifize etmesi, onun devlet ada­mı olarak büyüklüğüne şahitlik eder. Kureyş ve yahudilerine yaşlı devlet adamlarının si­yasî manevraları, onun kolay fakat müstes­na siyasî ve askerî hareketleri karşısında büs­bütün başarısızlığa uğradı. Bu iki süper gü­cün boyun eğdİrilmesi İle Araplara karşı sa­vaş pratik olarak kazanıldı ve kalanlar İs­lâm'ın bayrağı altında sessizse toplandı, ki bu Arap Yarımadası Rasulullah @'ın siyasî mücadelesinin aşılması gerekli son engeliy­di. Böylece onun siyasî etkinliği tüm Arap Yarımadası üzerine yayıldı ve Medine, kuzey­de Roma İmparatorluğu sınırına, güneyde Arap Denizi'ne ve doğuda Pers İmparator­luğu sınırına kadar uzanan İslâm devletinin karşı gelinmez başkenti olarak tanındı. (Ra­sul @'ın vefatındaki Arabistan siyasî hari­tasına bakınız).

 

9- Yahudilerle Savaş

 

Peygamber @ Medine'ye geldiğinde, Mekke1 nin puta tapıcılanyla ve Arabistan'ın diğer müşrikleriyle yaptığı mücadelede, kitap ehli olduklarından yahudilerin kendisiyle işbir­liği yapacakları ve yardımcı olacakları bek­lenirdi ki bu yüzden Rasulullah @ onlarla iyi ilişkileri ilerletmeye çabaladı. Onların da tek tanrıya inanmaları ve ibadet etmeleri ne­deniyle onları müdafaa da etti. Erken dö­nemlerde onlarla aynı kıbleyi de (Darusse-lâm) kullandı. Bu faktörler aralarında güzel ve dostça ilişkilerin kurulmasına yardımcı ol­du. Rasulullah @ da Medine civarında ya­şayan üç büyük Yahudi kabilesiyle barış ant­laşmaları yapmayı başardı. Onları, ortak düşmanlara karşı Medine'nin topluca savu­nulması şeklindeki kendi fikri etrafında top­laması Rasul @ için büyük bir diplomatik zafer idi. İlk zaferini, yabancı saldırılara kar­şı ortak savunma anlaşmasını imzalatarak yahudiler karşısında kazandı. Bu insanlarla temas kurmaktaki sıralaması ile devlet ada­mı olarak yeteneğini gösterdi. Onları ilk ola­rak, ortak bir savunma planı oluşturmaya; ikincisi, Rasulullah @'ın herhangi bir düş­manını korumamayı; üçüncüsü Medine'nin Mekke gibi kutsallığım tanımaya ikna etti. Bu antlaşma sadece Medine halkım muhte­mel bir iç tehlikeden ve dikkatlerini dış sa­vunmada yoğunlaştıramama hatasından ko­rumakla kalmadı, aynı zamanda kurulu yö­netim merkezi imajı vermeye başlayan Me­dine Devleti'nin başkanı olarak Rasul @'ın otoritesini oluşturdu.

Bu antlaşma, Yahudi kabilelerini ortaya' ko­nan şartlar ve maddelere bağımlı kılıyor ve ihlâllerinin yapılacak hukukî işlemlerle yar­gılanacağını gösteriyordu. Bir yönüyle de maddeleri ihlâl ederlerse Medine'den kovu-lacaklarını ortaya koyuyordu ki, bu husus yi­ne Medineli yahudilerle bu tür ittifak oluş-turmasındaki Muhammed @'ın derin ileri görüşlülüğünü ve dirayetli diplomasisini ay­dınlatıp ortaya çıkarmaktadır. Bu yöntemler­le o, yahudileri toplumun müslümanlarla ay­nı kanunî ve sosyal haklara sahip, tüm gö­rev ve hakları eşitçe paylaşan üyeleri yapma­ya çalıştı. Eğer samimiyetle işbirliği yapsa­lar, antlaşmanın müeyyidelerine göre orta düşmanlara karşı müslümanlarla birlikte sa­vaşacak olsalardı, sonraki dönemlerin tarih haritaları farklı olabilirdi. Ancak onların he­sabına talihsizlik ki, ahidlerine bağlı kalma­dılar ve müslümanlara karşı İslâm'ın düş­manları ile gizli antlaşmalar yaparak entri­kalar çevirmeye başladılar. Fakat onların Me­dine içindeki veya dışındaki tüm bu düşman­lıkları, entrikaları ve isyan hareketlerine rağ­men Rasulullah @'ın statüsü her geçen gün güçlenmekte idi.

Takibeden olaylar, büyük askerî güçlere rağ­men siyasî ve askerî strateji sahasında Pey-gamber'ın yahudilere üstün geldiği gerçeği­nin delilleridir. Şeytanî plân ve düzmeceleri, Rasul @'ın çabuk ve zamanlı hareketleri ta­rafından tüm cepheleriyle engellendi.ve büs­bütün yenik düştüler. Gerçekte Rasulullah @'in siyasî ileri görüşlülüğü ve devlet adam-lılığı onlara herhangi bir yönde ilerleme fır­satını asla vermedi. Muhammed @'ın büyü­yen gücü önünde kendilerini aciz ve güçsüz, askerî ve siyasî teşebbüslerini sonuçsuz bul­duklarında, ona ve ailesine karşı iğrenç, adi iftira ve bühtan kampanyasına başladılar. Di­ğer insanlara karşı Muhammed @'ın üstün­lük ve kuvvet kaynağının onun ahlâkî mü­kemmelliği olduğunu biliyor ve diğer saldı­rıları başarısız olurken ahlâkı üzerine yapa­cakları saldırının belki de başarılı olabilece­ğini düşünüyorlardı. Onun ailesi hakkında yanlış söylentiler, dedikodular yaydılar ve onun üzerine iftira ataklarını başlattılar. An­cak, Allah'ın lütfü ile onun sabırhlığı ve me­taneti, düşmanlarının plânlarını bütünüyle etkisiz kıldı.

Sonunda, müslümanlarla yaptıkları barış antlaşmasını ihlâl eden, ısrarlı düşmanca ha­reketleri İle herhangi bir konuda güvenileme­yeceklerini ve İslâm Devleti için sürekli teh­like olarak kaldıklarını gösterdiklerinde, on­lara karşı gerekli tavrın alınması kararlaştı­rıldı. Gerçekte sınırlarını sürekli iç tehlike­den güvence altına alabilmek için onları İs­lâm Devleti'nden sürmekten başka bir alter­natif yoktu. Diğer bir özellik olarak, Rasulullah @ her kavme karşı askerî harekatı en elverişli anda gerçekleştirip, onlara hazırlık yapma ya da müttefiklerini yardıma çağır­ma fırsatı vermemiştir. Beni Kaynuka, mü­minlerin Bedir Savaşı'nda Kureyşlilerle kar­şılaştıkları kriz saatlerinde antlaşmayı ihlâl etti. Müslümanlara yardım etmek yerine düş­manlarla gizlice anlaştı. Beni Kaynuka'ya za­man tanınmadı, kuşatma altına alındı; on beş günlük kuşatmadan sonra teslim oldu­lar ve Medine'den sürüldüler. Beni Nâdir ise Uhud Harbi'nde antlaşmayı bozdu ve Ku-reyş'le işbirliğine gitti. Onlar da Medine'den kovuldular. Benzer şekilde Beni Kureyza da antlaşmayı, müslümanların her yönden düş­man tarafından muhasara edildiği Hendek Savaşı'nda İhlâl etti. Savaş sonrasında Ra­sulullah @ onların küçük kalelerini kuşattı ve yirmi beş günlük muhasaradan sonra du­rumlarına eski dostları Sa'd b. Muaz tara­fından karar verilmesi şartıyla teslim oldu­lar. Rasul @ tasvip etti. Sa'd b. Muaz da Tev­rat'ın hükmüne göre savaşçı erkeklerin öldü­rülmesi, kadın ve çocukların esir edilmesi ve mallarının müslümanlar arasında paylaştırıl­ması kararını verdi.

Bütün bu yahudi kabilelerinin serüvenleri Rasulullah @'m onların dostluğunu kazan­maya ve bir tek toplumun üyeleri olarak eşit statü vermeye nasıl çalıştığım gösterir. An­cak onlar herhangi bir şekilde karşılık ver­mediler ve kriz zamanlarında da şu ya da bu şekilde hainliklerini kanıtladılar. Düşmanla­rının düzenlerini faydasız ve etkisiz hâle çe­virerek bu güçlüklerden başarıyla sıyrılması yalnızca Allah'ın yardımı ve Rasul @'ın si­yasî muhakeme ve ileri görüşlülüğü iledir. Bu kovulmuş kabileler Hayber'de yerleşerek müslümanlara karşı entrika çevirmeye devam ettiler. Bu yüzden yaptığı Hudeybiye antlaş­ması ile Kureyş'ten salim olarak Rasul @ ses­sizce Hayber'e doğru yürüyüşe geçip onları salim bir şekilde yakaladı. Tüm muhkem yer­leri teker teker ele geçirildi ve topraklardan elde ettikleri ürünün yarısını müslümanlara vermek şartıyla barış içinde yaşadıkları müd­detçe burada kalmalarına izin verildi. (Ayrıntıh bilgi İçin "Eşsiz Bir Askerî Lider" bö­lümünün 'Yahudilere Karşı Savaş' kısmına bakınız).

 

10- Diğer Savaşlar

 

Medine'nin etkinliği her yerde yayılır ve on yıldan kısa sürede Araplar İslâm'ın bayrağı altında birlik olurken, doğuda Pers, kuzey­de Bizans komşu yönetimleri Rasulullah @'ın hızla yayılan gücü karşısında vesvese­ye kapıldılar. Bizanslılar hazırlık yaparak İs­lâm Devleti'nin kuzey sınırlarında 100.000 kişilik bir kuvvet yığdılar. Haber Peygamber @'a ulaşınca 30.000 kişiden oluşan bir kuv­vet toplayarak Tebük'e yürüyüşe geçti, an­cak Bizans kuvvetlerini kendi ülkelerinin iç kısımlarına çekilmiş olarak buldu. Bu böl­gede yaklaşık yirmi gün kadar bekledi ve bu arada birçok hıristiyan liderleriyle barış paktları yaptı.

Bu askerî harekâtın hem ülke içinde, hem de ülke dışında ulaşılması zor neticeleri, çok ge­niş ölçüde siyasî yankıları olmuştu. Komşu Bizans ve Pers devletlerine Araplara karşı tu­tumlarını ve yaklaşımlarını değiştirmek zo­runda olduklarını gösteren bir uyarıydı; ar­tık Araplar kan davalarıyla uğraşan bölün­müş kabileler değillerdi, tersine halkına karşı yapılacak herhangi bir saldırıyı karşılayacak kadar güçlü ve kuvvetli merkezî bir yöneti­me sahiptiler. Bu yüzden, komşu yönetim­ler ülkenin sınırlarına saygı göstermek ve Arap sınırlarından uzak durmak zorunday­dılar. Aynı zamanda bu sefer, Medine yöne­timine karşı kampanya yürüten karşıt Arap kabilelerinin şevkini kırdı. 30.000 kişilik gü­cün Bizans kuvvetlerini karşılamak için Su­riye sınırına doğru ilerlediğini ve sonrada ba­şarıyla döndüğünü görünce düşmanca plân­ları kesin bir şekilde başarısızlığa uğradı. Hiçbir zaman bu kadar kuvvetli bir yönetim meydana getirememişlerdi. Diğer taraftan, bu tür kabile lideri üzerinde lehte bir etkiyle onların Medine yönetimine katılmalarını ve °rtak dış düşmanlara karşı onu daha da güç­lendirmelerine yol açtı.

 

KISIM 15

 

SAVAŞ ESİRLERİ VE AF

 

O dönemlerde hem doğuda, hem de batıda savaş esirleriyle ilgili kurallar manzumesi yoktu ve genellikle esirler muzaffer tarafça köle edinilip kötü muameleye tâbi tutulur­lardı. İnsanın gaddarlık tarihi, eğlence için esirleri arslanlar önüne atan Romalılar dev­rinde ayyuka çıkmıştı. Savaş esirlerinin du­rumu her yerde acıklı idi. Savaş esirlerinin kıymetini yücelten ve onlara yaratılmış insan olarak muamele eden Rasulullah @'dı. İs­lâm, bu insanları İki kategoriye ayırarak in­celer: Düşmanlar tarafından esir alınan müs-lümanlar ve İslâm devleti tarafından esir alı­nan gayri müslimler.

 

Müslüman Savaş Esirleri

 

Müslüman esirlerinin fidye miktarını ödeye­rek salınmasını sağlamaya çalışmak bütün müslümanların, hem ferdî, hem de içtimaî, ahlâkî ve dinî yükümlülükleridir. Bir fert için fidye ödemek iyilik ve merhametin göster­gesi olarak değerlendirilirdi. Müslümanlara, varlıklarını mümin savaş esirlerinin serbest bırakılması için harcamalarını teşvik eden birçok ayet ve hadis vardır. Bu aynı zaman­da, ibadetleri yerine getirmekteki yanlışlık ve eksikliklerin tamamlayıcısı sayılır. Kur'an, kişinin varlığını tutsakların salınması için harcanmasını gerçek bir (itaat ve takva) (2: 177) olarak isimlendirir; yemin bozma (5: 89), hatayla bir mümini öldürme (4: 92) ve kadınlara 'zihar'da bulunmanın keffareti olarak zikreder. İslâm devleti, müslüman tut­sakların serbest bırakılmasını sağlamaya ça­lışmakla görevlidir. Zekâtlarının bir bölümü esirlerin fidyesi olarak kullanılır. (9: 60). Fid­ye esir(ler)in sahibi ferde ya da onları elinde tutan devlete Ödenebilir.

Müminleri, tutsakların salımmıyla görevlen­diren Rasul @'ın konuyla İlgili birçok hadi­si vardır. Şöyle dediği rivayet olunur: "Her kim mümin bir köleyi azat ederse, Allah da her tutsağa karşı onun vücudunun bir bölü­münü, mahrem bölümleri de dahil, cehen­nem azabından azad edecektir." Bir Bedevî Arap, Rasul @'a gelip kendisini Cennet'e gö­türecek bir amel öğretmesini istedi. Rasul @'ın cevabı: "Bir kişiye hürriyetini bağışla ve bir köleyi salıver." oldu. Bedevi ikisinin farklı olup olmadığını sorduğunda ise: "Ha­yır, bir kişiye hürriyetini bağışlaman o işi tek başına senin yapman; bir köleyi salıvermen ise onun ücretine yardımcı olmandır." dedi. Amr b. Abbas'ın rivayetine göre Rasul @ "Kişi, bir müminin hürriyetini bağışlarsa, bu onun Cehennem'den fidyesi olacaktır." bu­yurmuştur. Başka bir rivayette şunları söy­lemiştir: "En güzel sadaka, bir kölenin sa­lınması için şefaattir." (Mişkât).

 

Gayri Müslim Savaş Esirleri

 

Daha önce de işaret edildiği gibi, İslâm ba­rış dinidir; ancak kendisine karşı kuvvet uy­gulandığında savaşa katılmaya mecbur kal­mıştır. Olaylar bu yola döküldüğünde, mü­minler düşmanlarının askerî gücü bütünüy­le sindirilinceye kadar ellerinden gelen en iyi şekilde savaşmakla emredilmişlerdir. Barışa meyletmeden ve savaş esiri olmadan önce düşmanın savaşım gücünü yok etmek zorun­dadırlar. "Hiçbir peygambere, yeryüzünde ağır bas(ıp küfredenlere karşı kesin bir za­fer kazan)ıncaya kadar esir alması yakış­maz." (8: 67). "Öyleyse, inkâr edenlerle kar­şılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun, sonunda onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanında da (esirler için) bağı sımsıkı tu­tun." (47: 4). Her iki ayette müminlere an­cak düşmanı tamamıyla yenilgiye uğrattık­tan, savaş alanında çarpışan güçlerini yok et­tikten sonra savaş esirleri alabileceklerini açıkça ifade eder.

 

Esirlere Yapılan Muamele

 

İnsanın diğer hareket alanlarında olduğu gi­bi, İslâm bu sahada da insanlık için eşsiz ör­nekler ortaya koymuştur. Savaş esirlerini öl­dürmek yahut herhangi bir tarzda kötü mu­amelede bulunmak kesinlikle yasaklanmış­tır. Merhamet ve şefkat yapılacak muame­lenin esaslarını oluşturur. Rasul @, "Hakîr düşen topluluğun, saygınlığına hürmet gös­terin." buyurmuştur. Savaş esirleri hiçbir za­man rnüslümanlar için çalıştırılmamışlardır. (Dr. Muhammed Hamidullah, ' 'Müslim Conduct of State, s. 215-221). Rasul @ as­habına öğütlemiştir ki: "Tutsaklar içinde ço­cuklu bir kadın varsa çocuğundan ayırılma-malıdir, ne de yakın akrabalar birbirinden." Esirlere toplumdaki statülerine uygun şekil­de davranılmalıdır. Kur'an-ı kerim bir (iyi­lik ve takva) niteliklerinden birini şu ifade­lerle zikreder: "Yoksula, yetime ve esire O-nun sevgisi için yemek yedirirler. 'Biz size, ancak Allah'ın rızası için yedirmekteyiz; siz­den ne bir karşılık bekliyoruz, ne de bir te­şekkür. Çünkü biz asık suratlı, çok zorlu bir gün(ün azabın)dan ötürü Rabbimizden kor­karız.' derler." (76: 840). '

Rasulullah @ daima ashabına tutsaklara merhamet ve cömertlikle davranmalarını öğütlerdi. Müslümanlara Mekke'de on üç yıl boyunca baskı ve zulüm uygulayan, onları yurtlarından ayrılmaya zorlayan Mekkeliler, Bedir savaşı sonrası esir olarak Medine'ye ge­tirildiğinde, Rasul @ ashabına onlara karşı müşfik olmalarını ve cömert davranmaları­nı emretti. Ashabı da onun sözlerine hem lâ­fız, hem de mânaca itaat etti. Medine'de ha­pishane yoktu, tutsaklar salınana kadar mü­minler arasında dağıtıldı. Müminler tutsak­lara son derece merhametli ve muhabbetli davrandılar. Onlara kendilerininkinden da­ha iyi yiyecekler verdiler; kendilerine ve ai­lelerine sağladıklarından daha fazla rahat­lık sağladılar. Kendileri hurma yerken, on­ları münasip yemeklerle beslediler. Tutsak­ların elbiseleri eskidiğinde Rasulullah @ onlara yenilerini verdi. Tutsaklardan biri daha sonra şunları söyleyecekti: "Allah, Medine halkını mübarek kılsın, kendileri hurmayla idare ederken bizlere zaten az olan buğday ekmeği verdiler."

 

Serbest Bırakılma Ve Genel Af

 

Kur'an-ı Kerim'de savaş esirlerinin salıveril-mesiyle ilgili açık emirler vardır: "Esirler için bağı sımsıkı tuttuktan) sonra da ya bir lütuf olarak (onları bırakın), ya da bir fidye {kar­şılığı salıverin.). Harp ağırlıklarını bırakın-caya (savaş sona erinceye) kadar (böyle ya­pın.)" (47: 4). Bu Kur'an ayetine göre savaş esirleri ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da fidye aldıktan sonra serbest bırakılırlar. Ra-sulullah @ hayatı boyunca Kur'an'ın bu em­riyle hareket etti. Kendi komutası yahut as­habının komutası altında düzenlenen toplam yetmiş sekiz seferin büyük bir kısmında tut­sak almaktan kaçındı ve sadece askerî hare­kâtları ile ülkede barış ve düzeni teminat al­tına almak için çalıştı. Düşmanın kaçtığı veya mukavemet göstermediği takdirde, Rasul @, onları esir almak yahut öldürmek amacıyla peşlerinden gitmedi. Seferlerin çoğu büyük bir kabiliyetle uygulanıp düşman hazırlıksız yakalandı; ya kaçtılar ya da teslim oldular. Rasul @ veya ashabı tarafından tutsak alın­dığı olaylar çok nadirdir.

Bununla beraber, herhangi bir savaşta müs-lümanlar tarafından savaş esirleri alınacak olsa, Rasul @ kendi payına düşenleri salı-verirdi. Diğer müminler de ona uymak için kendi paylarına düşen esirleri serbest bıra­kırlardı. Böylece, müslümanlar ve ilgili sa­vaşan kabile arasında barış yeniden ikame edildikten hemen sonra savaş esirleri salıve­rilirdi. Huneyn Savaşı'nda Hevazin kabile­sinden altı bir tutsak alındı, fakat bunlardan bir heyet merhamet için Peygamber @'a baş­vurduklarında, o kendi hissesine düşenleri serbest bıraktı ve kendi hissesinden feragat ettiğini halka ilân etti, Bunu duyar duymaz muhacir ve ensardan oluşan müminler pay­larından vazgeçtiler, sonuçta Hevazin kabi­lesinin bütün tutsakları serbest bırakıldılar.

El-Kudr Seferİ'nde Yaser isimli bir genç ya­kalandı, Rasulullah @ onu serbest bıraktı. El-Kirede tarafına Zeyd b. Haris'in yaptığı seferde Furat b. Hayyan adında bir kabile şe­fi ele geçirildi, Rasulullah @ tarafından sa­lındı. El-Mureysî Seferi'nde elde edilen iki yüz Benî Mustalıklı tutsak, bazısı fidye, ba­zısı da karşılıksız serbest kılındılar. Ukkaşe b. Muhsan el-Esedî'nin el-Gamar üzerine yaptığı seferde ve Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'ın Zu'1-Kissa seferinde ele geçirilen birer kişi de serbest bırakıldı. Zeyd b. Haris'in Benî Sü-leym üzerine yaptığı seferde bir kadın ve ko­cası yakalanıp Rasulullah @'ın emriyle ser­best bırakıldılar. Husmâ seferinde ise yüz ka­dın çocuklarıyla ele geçirildi, ancak Rasul @ salıverilmelerini emretti. Damre seferinde Ebu Süfyan b. Harb tarafından Peygamber @'ı öldürmek için gönderilen bir şahıs ele geçirildi, fakat yine Rasulullah @ tarafından serbest bırakıldı. Hayber seferinde yahudi-ler bozguna uğratıldılar ve savaş esiri edil­diler; ancak istekleri üzerine, toprakları iş­lemeye devam edip, ürünü müslumanlarla eşitçe paylaşmak şartıyla bırakıldılar. Ben­zer şekilde Benî Kaynuka ve Benî Nadir ka­bileleri Rasulullah @ tarafından yenilgiye uğratıldılar. Rasul @ onları savaş tutsağı yapmadı, ancak islâm Devleti'ne karşı iha­net hareketlerinde bulunup entrika çevirdik­lerinden Medine'den sürüldüler. BenîKurey-za olayı, onların Peygamber @'ı kabul etme­yip, yerine eski dostları Sa'd b. Muaz'ın ha­kem olarak karar vermesini istemeleri sebe­biyle farklı cereyan etti. Sa'd b. Muaz da on­ları kendi Tevrat kurallarına göre yargılayıp cezalandırdı; erkekler öldürüldü, kadınlar ve çocuklar savaş esiri edildiler ve müslüman­lar arasında dağıtıldılar.

Sa'd b. Beşir el-Ensâri'nin Yemn ve Cebar Seriyyesinde, iki kişi yakalandı ancak Rasu­lullah @ onları serbest bıraktı. Benî Kina-ne'nin bir kısmına karşı Halid b. Velid'in seferinde Halid b. Velid'in hatasıyla bazı kim­seler öldürüldü, diğerleri esir edildi. Rasu-lullah @ bunu işitince: "Ey Allah'ım! Ha-lid'in işlediği günahtan kendimi suçlu bulu­yorum." dedi ve öldürülen kimseler için kan bedelini ödemek ve diğerlerinin kayıplarını karşılamak için Ali b. Ebî Talib'İ gönderdi. (İbni Sa'd, s. 182-183). Uyeyne b. Hisn el-Marazî'nin Benî Temim seferinde on bir er­kek, on bir kadın ve otuz çocuk ele geçiril­di, ancak şeflerinin Medine'ye gelip Rasul @'a müracaat etmesi üzerine hepsi iade edil­di. Tayy seferinde Adiy b. Hatim'in kızkar-deşinin de içinde bulunduğu birçok savaş tut­sağı alındı, Medine'ye getirildiklerinde fid­ye karşılığı serbest birakıldalır. Adiy b. Ha­tim'in kizkardeşi, fidyesini ödeyecek kimse­si yoktu. Rasulullah @ onu serbest bıraktı ve kendisine binek vererek evine geri yolla­dı.

Tutsakların fidyesi konusunda sadece bir mi­sal vardır. Bedir'de 70 kişi esir alındı, zen­ginler fidye karşılığı serbest bırakıldı. İçle­rinden okuma-yazma bilenlere on müslüma-na okuma-yazma öğretmeleri şartıyla hürri­yetlerini koruyabilecekleri anlatıldı. Hem fid­ye Ödeyemeyecek, hem de öğretemeyecek du­rumda olanlar karşılık gözetilmeksizin ser­best bırakıldılar. Bedir Savaşı'nın dışındaki bütün olaylarda esirler serbest bırakılırken herhangi bir fidye alınmaksızın salındılar. Bütün bu seferler sırasında Rasulullah @'ın, artık hiçbir Arabın köle edilemeyeceği şek­lindeki son prensibi açıklandı ki, bu da son­radan II. Raşid Halife Ömer tarafından bü­tün fethedilen ülkelere yayılarak bu ülkele­rin yerleşik halkının köle edilemeyeceği şek­line getirildi.

 

Genel Af

 

Mekke fethi esnasında Rasulullah @'ın ta-vırlarındaki âlicenaplık ve merhametin in­sanlık tarihinde bir eşi-benzeri yoktur. Mek­ke halkı on üç yıl boyunca Rasul @'a ve ashabına her türlü zulmü ve kötülüğü yapmış, Rasulullah @'ı öldürmeyi plânlamış ve yur­dunu terkederek Medine'ye hicret etmesine yol açmış idi. Hatta Medine'de bile Rasul @ ve arkadaşlarını rahat bırakmayıp Rasulul­lah @'ı ve dinini ortadan kaldırmak için di­ğer Arap kabilelerinin desteğiyle sürekli akın ve saldırılarda bulunmuşlardı. O kadar çok cürüm işlemişler, o kadar çok suçsuz insan kanı akıtmışlardı ki, Kureyş ileri gelenlerine verilecek herhangi bir ceza hakettiklerinin yanında hafif kalırdı. Şimdi bütün bu insan­lar on bin askeriyle Mekke'yi fetheden Ra­sulullah @'ın merhametine muhtaçtılar. As­kerleri onun emrini bekliyordu; bir sözüyle Mekke sokakları kan ırmaklarına dönebilir­di. Ancak o şahsı için herhangi birinden öç almadı. O bütünüyle müşfik ve mağfiretli idi; Mekke halkı da bundan en çok istifade edenler oldu. Rasulullah @ onları toptan af­federek 'Genel Af ilân etti. Silahlarını bı­rakanlar, Ebu Süfyan'ın evine sığınanlar, ev­lerine çekilip kapılarını kapatanlar veya Ka­be'ye girenler, hepsinin güvenliği teminat al­tına alındı. Hiçbiri esir alınmadı, kan da akı­tılmadı. Şüphesiz Allah Rasulü Muhammed @ insanlık için gerçekten rahmettir.

 

Genel Politika

 

Savaş esirlerine merhamet ve güzellikle mu­amele edilirdi; esaretleri süresince çalıştırıl­mazlardı. Devlete karşı isyan etmiş veya ci­nayet işlemiş olanlar dışındakiler öldürül-mezdi. Normal şartlar altında savaş esirleri için ölüm cezası hoş görülmezdi (Dr. Mu­hammed Hamidullah, Müslim Conduct of State, s. 215-221). Genelde müminler esir al­maktan sakınırdı, kaçan düşmanı takip de etmezlerdi; ancak ne zaman esir edinseler va­kaların çoğunda onları karşılıksız salıverir­ler, Bedir Muharebesi'nde olduğu gibi bazan da fidye karşılığı, ki bu durumda da fidye ödemeye güç yetiremeyenler karşılıksız ol­mak üzere, salınırlardı. Nitekim İslâm'da sa­vaş esirlerinin kökleştirilmesi zorunlu bir davranış değildir, sadece düşmanın savaş gü­cünü imha etmek amacıyla izin verilmiştir, jvlüslümanların üstünlüğü yerleştiği ve barış ile nizam zulmün yerini aldığı zaman mü­minler savaş esiri almamışlardır. Bu husus Rasulullah @'ın, Arapların köleleştirilmesini yasaklayan emri ve bu emrin bir uzantısı ola­rak Hz. Ömer'in bunu fethedilen bölgelerin insanlarını kapsayacak şekilde değerlendir­mesi ile desteklenmektedir.

Savaş esirleri, düşman elindeki müslüman savaş esirleriyle mübadele edilirler. Rasulul-lah @'ın hayatında da şartlara ve düşman elindeki esir sayısına bağlı olarak bir gayri müslim savaş esirinin bir mümin savaş esi-riyle değiştirilmesinin örnekleri vardır. Ebu Bekir'in Fazara seferinde esir edilen güzel bir kız, Kureyşliler tarafından "Mekke'de esir tutulan birkaç müslümanla mübadele edil­di." (Sahih-i Müslim, Abdullah Sıddıkî'nin İngilizce Çevirisi, Cilt 3, s. 953).

Hemen burada zikredilmelidir ki, tutsakla­rın askerler arasında dağıtılmasından önce İslâm kuvvetlerinin komutanı onlara en gü­zel olduğunu düşündüğü şekilde davranmak­ta özgürdür; ancak dağıtımdan sonra her as­kerin kendi payıyla ilgili rızası esastır. He-vazin kabilesi esirleri bu hususun güzel bir örneğini teşkil ederler. Rasulullah @ mümin­lere tutsaklarını salıvermelerini emretmedi, ancak ona uymak için kendi istekleriyle sa­lıverdiler. Bu olay aynı zamanda, savaş esiri alma geleneğini azaltmak ve minumum ha­le getirmek için birçok tedbir olmasına rağ­men İslâm'ın bu müesseseyi iptal etmediği­ni de gösterir.

 

Kölelik Müessesesi

 

Kölelik müessesesi ne İslâm tarafından baş­latılmış, ne de bir müessese haline sokulmuş­tur. İslâm geldiğinde, o, zaten her kavmin sosyal sisteminde oluşmuş ve kökleşmişti. Genelde, halkın yaşantısının esaslı bir parçası haline gelen bu uygulamayı yasal düzen­lemeler yahut sosyal reformlar durduramaz­dı. Bu müesseseyi büsbütün kaldırmak, yok etmek bir disiplin için ne pratik, ne de ma­kul idi. Bu yüzden, İslâm statükoyu görünüş­te kabul etti ve devam ettirdi, fakat kölele­rin statülerini ve şartlarını ıslah etmek, on­ları özgür kılarak müminleri iyilik ve takva­ya ulaşmalarını teşvik etmek için bir kısmı­nın daha önce açıklandığı pratik tedbirler al­dı. İslâm'da kölenin statüsü, sahibinin sevi­yesine yükseltilmiştir, öyle ki her ikisi de sos­yal ve ekonomik yaşantılarında eşit haklar­dan faydalanırlar. Rasulullah @, izleyicileri olan müminlerin yiyecek, giyecek ve barınak hususlarında kölelerine kendileriyle eşit mu­amele etmelerini istemiştir. Ebu Zerr'in ri­vayetine göre Rasulullah @: "Allah kerdeş-lerinizi sizin idareniz altına koymuştur. Öy­leyse, kim kardeşlerinin idarecisi kılınırsa on­lara kendi yediğinden yedirsin, kendi giydi­ğinden giydirsin. Onlara güçlerinin yetece­ğinden fazlasını teklif etmesin. Eğer ağır bir iş yaptıracaksa kendisi de yardım etsin." bu­yurdu. (Ebu'l Âlâ Mevdudi, el-Cihad fi'-İslam, Urduca sf. 253-262). Ebu Hureyre'-nin rivayetinde ise Rasulullah @, "Birinizin hizmetçisi (yahut kölesi) yemeğinizi hazırlar ve kokusu ile sıcağına yakın olduktan sonra size getirirse, sizinle oturtup birlikte yesin; ancak eğer topluluk çok. yemek de miktar­ca az ise ona bir-iki lokma versin." buyur­du. (Mişkât).

Ebu Hureyre'nin diğer bir rivayetinde Rasu­lullah @, şunları söylemiştir: "Söylediklerin­de masum iken kölesini suçlayan kişi kıya­met gününde cezalandırılacaktır." İbn-i Ömer de Rasulullah @'dan şunu rivayet eder: "İşlemediği bir suç nedeniyle hizmet­çisini (yahut kölesini) tokatlayan veya döven kişi için keffaret borcu onu azad etmektir." Ebu Mes'ud el-Ensarî demiştir ki: "Kölele­rimden birini döverken ardımdan 'Ebu MesL ud: Bil ki, Allah senin üzerinde, senin köle­lerinin üzerinde olduğundan daha fazla gü­ce sahiptir.' diye bir ses işittim. Dönüp Allah'ın Rasulünü gördüğümde 'Ey Allah'ın Rasulü, Allah'ın rızası için o şu andan İti­baren hürdür! dedim. 'Eğer bunu yapmamış olsaydın, ateş seni kaplayacaktı.' şeklinde ce­vap verdi." (Ebu'l Âlâ Mevdûdi, *E1-Cihad fi'1-İslam', Urduca, sf. 253-262). "Köle" ola­rak çağırıldıklarında kendilerini küçültül­müş, hakaret edilmiş hissederler. Bu sebep­le, Rasulullah @, ashabına "kölem" yahut "cariyem" diye hitap etmemelerini, yerine "oğlum" yahut "kızım" diye seslenmeleri­ni öğütlerdi. Kölelerin de sahiplerine "Rabbim" dememelerini isterdi, çünkü sa­dece Allah, insanların Rabbidir.

Ebu Bekir, Rasulullah @'dan rivayet eder ki: "Elinin altında bulunanlara kötü davranan kişi Cennet'e giremeyecektir." Abdullah'ın b. Ömer'in rivayetinde: "Bir kimse Rasulul­lah @'a gelip: 'Ey Allah'ın Rasulü, bir kö­leyi ne kadar sık affetmeliyim?' şeklinde su­al yöneltti. Rasulullah @ da cevap vermedi. Soruyu soran kişi sorusunu üç kez tekrarla­dıktan sonra Rasulullah @'ın cevabı 'Onu günde yetmiş kez affet' oldu." Diğer bir za­man Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Kö­lelerinize çocuklarınız gibi cömertlikle mu­amele edin ve yediklerinizden yedirin." Ebu Hureyre' nin rivayetine göre Rasulullah @: "Size kimlerin günahkâr olduğunu haber ve-reyİm. Onlar yalnız başlarına yerler, kölele­rini döverler ve onlara yardımdan sakınırlar?' demiştir. (Mişkât).

Ali b. Ebî Tâlib şöyle söylemiştir: "Allah'ın Rasulü bana kardeş olan iki genç hediye et­ti. Ben de bunlardan birini sattım. Sonradan bana 'Adamın ne oldu, Ali?' sorusunu yö­neltti, sattığımı söylediğimde 'Onu geri al! Onu geri al!' dedi." Bir cariyeyi çocuğundan ayıran kişi, Rasulullah @'ın bunu yasakla­ması üzerine hareketini düzeltip bir daha ca­riyeyi çocuğundan ayırmadı. Abdullah b. Mes'ud, tutsakların getirildiğinde Rasulul­lah @'ın aileleri bölmekten hoşlanmadığı için onları ailecek dağıttığını anlatır. (Miş­kât). Rasulullah @ köleleri ile evlenmek is­teyenlere kolaylık gösterir, fakat boşanmalarında güçlük çıkarırdı. Bir şahıs cariyesini ev­lendirmiş, sonra da onu kocasından ayırmak istemişti. Cariye Rasulullah @'a şikayette bulundu, Rasulullah @ da mescidde kalka­rak, "Size ne oluyor da köleleri evlendiriyor sonra da ayırıyorsunuz? Evlenme ve boşan­ma hakkı sadece kadın ve kocaya aittir." bu­yurdu. Ebu Zerr acem bir köleye kötü söz­ler söylemiş, o da Rasulullah @'a bu husus­ta şikayette bulunmuştu. Rasulullah @, Ebu Zerr'i azarladı ve "Sende cahiliyetten halâ bir parça var. Köleleriniz kardeşlerinizdîr, Al­lah onları sizin idarenize vermiştir. Mizacı­nıza uymuyorsa satın, ancak Allah'ın yarat­tıklarına zarar vermeyin. Yediklerinizden ye­dirin, giydiklerinizden giydirin. Güçleri yet­mediği şeyleri teklif etmeyin. Şayet ağır bir iş teklif ederseniz, onlara yardım ediniz." bu­yurdu. (Mişkât).

Her ne zaman kendisine köle ulaşsa onları serbest bırakırdı; ancak onlar kendilerini Re­sul @'ın merhameti ve cömertliğinden kur­taramazlardı. O, kölelere karşı son derece merhametli İdi; vefatından önceki son vasi­yetlerinden biri, "Köleler hususunda Allah-tan korkun." idi. Bu merhametin bir sonu­cudur ki, birçok gayri müslimlerin köleleri kaçarak ona sığındılar. Rasulullah @ da dai­ma onlara hürriyetlerini verirdi. Savaş gani­metleri dağıtılırken köleler de kendilerine dü­şen gerekli payları alırlardı. Yeni özgür kı­lınmış kişiler herhangi bir varlığa sahip ol­mamaları nedeniyle hisselerine ilk kavuşan­lar olurdu.

Bu yüzden İslâm'daki kölelerin statüsünü di­ğer uygarlıklarda olanla karıştırmak yanlış­tır. Terim olarak, 'köle' ismiyle nitelenebilir­ler, ancak pratikte, sahipleri ile eşit ve onla­rın kardeşleri olarak muamele görürler. Sa­hibinin, kızını kölesiyle evlendirdiği sonra da onu kendi mülkiyetine mirasçı kıldığı başka bir uygarlık var mıdır? İslâm uygarlık tarihi bu tür örneklerle doludur. Rasulullah @, kendi yeğenini özgür kıldığı kölesi Zeyd b. Harise'ye verdi. Sıradan insanlardan konuş-mayıp onların örneklerini bir tarafa bırakaK bile, kızlarını köleleriyle evlendiren bir­çok hükümdar vardır. Bir kiralın kızını kö-ı siyle evlendirmesi, ölümünden sonra da kö­lenin bu kiralın halefi olması nedeniyle kuucuları kıral kölesi olan ve 'köle hanedan-1,5ı1 olarak bilinip Hindistan'ı yöneten bir nanedanhk vardır.

İslâm uygarlığında kölelik kavramı normal­de sahip olduğundan bütünüyle farklı bir an­lama sahiptir. Hatta bu lafzî kavram bile İs­lâm devleti tarafından alınan, yukarda da gözden geçirilmiş olan tedbirler vasıtasıyla yavaş yavaş ortadan kayboldu. İnananlar sa­dece takvah olmak için değil, aynı zamanda zayıflıklarının ve hatalarının kefareti olarak köleleri serbest bırakmaya teşvik edilmişler­dir. Manevî arınma ve başarıya ulaştıran, an­cak zor ve sarp olan yolu izlemeleri için yön­lendirilirler. "Fakat o, sarp (olan) yokuşa gö­ğüs geremedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bİr boynu (kölelik zin­cirinden) çözmek (özgürlük vermek)tir!' (30: 11-3). Ayet, bu tür meselelerde ahlâkî eğiti­min önemini açıkça ortaya koymaktadır. İs­lâm, insan karakterini öyle bir noktaya ile­tir ki, kişi insanca olanın dışında bir tarzla insanoğluna ilişkiye girmekten tiksinip ka­çınır. Bütün insanlık aynı ana-baba'dan ge­lir ve bu yüzden hepsi kardeştirler; Allah'ın nazarında eşittirler (49: 10-13). Fertler ara­sında bir ayırım yoktur. Çünkü onlar aynı insan ırkının üyeleridirler. Böyle oldukların­dan birbirlerine eşit davranmak zorundadır­lar. Toplumdan kölelik kurumunu yavaş ya­vaş yok edecek yolu açan bu duygu ve şuur, İslâm ahlâk eğitimiyle inkişaf eder. Başka bir uygarlık veya hayat şekli bu uygulamayı top­lumdan söküp atmak için İslâm'dan daha fazlasını yapmış değildir. İslâm bütün bun­ları, gönül rızası ile yapılan çabalarla; insan-'ar arasında ayırım, kötü muamele ve ada­letsizlik için tiksinti oluşturarak, sosyal, eko­nomik veya politik pozisyonlarına göre de­ğil, fazilet ve takva ile insan onur, şeref ve statülerini yükselterek başardı.

Bütün bunlara ek olarak, kölelik müessesesiyle ilgili statükoyu devam ettirmeyi gerek­tiren diğer faktörler de vardı (İbni Sa'd, s. 182-183) ki bunlar aşağıda sıralanmaktadır.

1- O dönemlerde tutsakların değişimi siste­mi yoktu. Düşman müminleri yakalayıp kö­le olarak tuttuklarında, müminler de tutsak­ları köle olarak korumaktan başka alterna­tife sahip değillerdi. Düşman, esirlerin deği­şimi için müslümanlar tarafından ayarlan­dıklarında tutsakların şahmını için antlaşma­yı ilk başlatan müminler olurdu. Rasulullah @ bu metodu düşmanın mutabık olduğu birkaç fırsatta kullandı.

2- Bazan savaş öyle cereyan ederdi ki, bir köy veya kasabanın tüm erkekleri ölür, kadın ve çocuklara bakacak hiç kimse kalmazdı. Bu şartlarda dul kadınları ve çocuklarını gözet­menin tek yolu onları muhafaza altına al­maktı. Kadınlara koruma ve onur sağlama­nın en iyi yolu müslümanların onlarla aile bağlan kurmalarına izin verip, onları ve ço­cukları ailenin üyeleri olarak himaye etmekti. Bu hem onları İslâm toplumunun saygın üye­leri yapar, hem.de bu durumlarda sıklıkla gö­rülen ahlâksızlık ve zina kapılarını kapatırdı.

3- İslâm sadece şartlarının gerektirdiği du­rumlarda (47: 4 ve 8: 76) savaş esirlerinin alınmasına izin vermiş, onu emretmemiştir. Bu izni kullanıp kullanmamak müslüman-lara bağlıdır. Rasulullah @ zamanında düş­mana karşı 78 sefer düzenlendi ve bunların çok az bir kısmında esir alındı. Çoğunda düşman kaçtı, müminler ne onları izlemek, ne de savaş esiri olarak almak için bir çaba gösterdiler. Savaş esiri aldıkları durumların çoğunda da onları serbest bıraktılar. Rasu­lullah @'ın bu uygulamaları halefleri tara­fından da gerek şeklen, gerekse ruhen takip edildi. İkinci Raşit Halife Ömer döneminde birçok memleket fethedildi, ancak savaş esiri alınmadı. Sadece, çetin bir mücadeleden son­ra fethedilen Mısır'ın bazı sakinleri savaş esi­ri yapılıp Medine'ye, halifeye gönderildiler, ancak halife onları serbest bırakarak mem­leketlerine gönderdi.

Böylece Rasul @ ve onun Raşit Halifeleri1 nin yaşantılarıyla sundukları örneklikleri, kölelik uygulamasının ne esaslı, ne en iyi, ne de en çok beğenilen olduğu, fakat esirlerin karşılıklı değişim geleneğinin yokluğunda zo­runlu yol olarak kabul edildiğini ortaya koyar.

4- İslâm, mecburi hallerde sadece savaş esir­lerinin köle yapılmasına izin vermiştir. Ka­dim çağlardan beri uygulandığı şekliyle öz­gür insanları yakalayıp köle olarak satmak, İslâm'da kesinlikle yasaklanmış ve lanetlen­miştir. Rasul @ buyurmuştur ki, "Kıyamet günü hasmı olacağım üç (tür) insan vardır; benim adıma söz verip sonra da haince ha­reket eden kişi; hür bir insanı satıp para alan kişi; bir kişiyi kiralayıp bütün işleri yaptır­dıktan sonra ona ücretini ödemeyen kişi." (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, 'El-Cihad fi'1-İslam', Urduca, s. 253-262).

 

Gönüllü İlga

 

Yukarıdaki açıklamalar, zorunluluk altında ve lüzumlu zamanlarda İslâm'ın kölelik uy­gulamasına izin verdiği fakat niteliğini ve fa­aliyet alanını değiştiren reformları ortaya koyduğunu gösterir. Gerçekte, direkt refor­mun imkânsız olduğu yerde statükoyu devam ettirip, ondaki bütün kötülükleri kaldıran ıs­lahatları sunması İslâm'ın genel bir prensi­bidir. Uzun süreden beri uygulanan kökleş­miş gelenek nedeniyle kötülüğü bütünüyle birden kaldırmak imkânsızdı, fakat şeklini korurken ruhunu (özünü) değiştirerek İslâm onu kabul edilebilir bir sosyal yapıya çevir­di. Kullanılan yöntemler aşağıya sıralanmış­tır.

(a) Takvalı Davranışlar... İslâm, bir köleyi hür kılan, yahut onun hürriyetini kazanma­sına yardım eden fazilet ve iyilik hareketle­rine büyük önem verir. Allah'ın rızası için müslümanları köle azad etmeye teşvik eden birçok Kur'an ayeti vardır (30: 11-13). Rasul @ ashabı arasında kölelere karşı sevgi bağlarının ve onları hür kılmak İstediğinin oluş­ması olgusunun güzelliğini çeşitli vesilelerle ifade etti. Bir kez bir bedevi gelip Rasul @\ sordu: "Ey Allah'ın Rasulü! Beni yapmam­la cennete götürecek bir amel söylermisin?" Rasul @'m cevabı: "Kölelerini serbest kıl ve insanların boynundan kölelik yükünün kal­dırılmasına yardımcı ol." oldu. Diğer bir ha­disinde "Her kim bir mümini özgür kılarsa vücudunun her parçası o kölenin parçaları karşılığında cehennemden korunacaktır!' bu­yurdu. Bir başka vesileyle de şunları söyle­di: "Her kim bir mümin canı serbest bıra­kırsa, bu onun cehennemden korunması için kefaret olur."

Kölelerini serbest bırakmalarında insanları daha fazla teşvik etmek için Rasul @ şu prensibi açıkladı:Ne kadar daha fazla değerli ve daha fazla sevilen köle azad edilirse, Al­lah nazarmdaki fazilet ve iyilik o kadar ola­caktır. Rasui @'a Ebu Zerr sordu: "Hangi köleyi azad etmek daha eftaldir?" Rasulul-lah @ şöyle cevapladı: "Sahibi nezdine en pahalı ve insanlar nezdinde en çok sevilen­dir." Benzer şekilde kadın köleye iyi bir eği­tim ve öğretim vermek, özgür kılmak, sonra da onunla evlenmek İslâm'da takva davra­nışı olarak mütalâa edilir. Ayrıca, İslâm çe­şitli günahlar ve hatalar için kefaretler tayin etmiştir ki, köle azadı en büyük kefaret sa­yılır. Böylece, İslâm her yönüyle kölelerin sa­lınmasını teşvik etmiştir.

(b> Güzel Muamele... Köleliğin kötü yönle­rini azaltan diğer bir yol kölelere daha iyi muamele etmeyi teşvik etmektir. Rasul @ her zaman ashabına kölelerine iyi ve merhametli olmalarını emretti. Ashabını bu konuyla il­gili olarak sık sık azarladı. Kölelik çok eski bir müessese idi. Kölelerine kötü davranan ve döven insanların zihnini sık sık bozup, baştan çıkarmakta idi. Daha önce de söz ko­nusu edildiği gibi kölelere kardeşlerimiz gi­bi davranılması üzerinde ısrarla durulmuş­tur. Süveyl b. Mukarrin, yedi kardeş olduk­larını, en küçük kardeşlerinin sahip olduk­ları tek köleyi dövmesi üzerine Rasul'ün köleyi serbest bırakmalarını emrettiğini anlat­ıştır. Bütün bu direktifler kölelerin toplu-un üyeleri olarak rahat ve şerefli kalmala-rı içindir.

ic\ Kanuni Haklar... İslâm kölelere o kadar cok hukukî haklar vermiştir ki, onlar nere­deyse hür insanlarla eşit hale gelmişlerdir. Ceza hukukunda hürlerle aynı güvenlik hak-kma sahiptirler. Bir köleyi öldüren, mal var­lığını çalan, kadınlarının şerefine leke süren veya bedenî yaralanmalara yol açan kişi, is­ter hür ister köle olsun, bu suçlan hür insan­lara karşı işlemiş gibi aynı şekilde cezalan­dırılır. Aynı şekilde, medenî hukuk onların mülkiyet hakkını tanır ve bunu kullanmak­ta onlara geniş bir yetki verir. Sahipleri bile onların mallarını rızaları dışında kullanma­ya selâhiyetli değillerdir. Onlara bedenî za­rar veremezler, onların hanım veya kızlarıy­la gayri meşru ilişkiye giremezler.

Kanundan öte, İslâm toplumu onlara diğer üyeleriyle eşit statü verir. Sosyal hayatta on­ların statüsü hür bir insandan daha az veya daha aşağı değildir. Hayatın her sahasında; bilgi, siyaset, din, sosyal meseleler., vb., iler­lemenin bütün yolları onlara açıktır, köle ol­maları onlar için bir engel teşkil etmez. Ra-sûlulkh @în halasının kızı Zeyneb, Rasûlul-lah'mazadlıkölesiZeydile evlendi. İmam Hüse­yin cariye olarak getirilen Pers prensesi ile evlendi. İmam Zeynel Âbidin bu cariyeden doğmuş olup, nesli, İslâm'ın güzideleri ara­sında en mükemmel olanı sayılır. Tabiin'in ileri gelenhukukçuları arasında yer alan Sa­lim b. Abdillah ve Kasım b. Muhammed b. Ebu Bekir'in anneleri cariye idi. Tabiin'in li­derlerinden ve bir mistik disiplin sahibi imam Basri bir kölenin oğlu idi. Tabiin'in mümtaz şahsiyetlerinden sayılan ünlü mu-haddis Muhammed b. Sayr'in yine bir köle­nin oğlu idi. İmam Malik'in hocası Nâfi, Ab­dullah b. Ömer'in kölesi idi. Önde gelen müçtehidlerden Ebu Abdurrahman Abdul­lah b. Mübarek, Mübarek isimli bir kölenin oğludur.  Müfessirlerin imamlarından biri olan İkrime bir köle idi. Ünlü siret yazan Muhammed b. İshak, Yaser isimli bir köle­nin torunu idi.

İmam Muhiddisin Alâ b. Ebî Rebah, Yemenli imam Tâvûs b. Keysân, Mısırlı İmam Yezid b. Habib, Suriye'li İmam Mekhul, Cezayirli İmam Me'mun b. Mehran, Horasanlı İmam Dihak ve Kûfeli İmam İbrahim Nefaî gibi İs­lâm edebiyatının ünlü isimleri hep köle idi. Selman-ı Farisî de bir köle idi ki Hz. Ali, onun hakkında "Ehli beytten birisidir:' der^ di. Hakkında Hz. Ömer'in sık sık "Bilâl, efendimizin kölesidir, bizim ise efendimiz-dir." dediği Bilâl, Habeşli bir köle idi. Hz. Ömer tarafından yerine namaz kıldırması is­tenilen Suheyb, Romalı bir köle idi. Hz. Ömer'in ölümü esnasında "Eğer bugün ya­şıyor olsaydı, onu hilâfet makamına aday gösterirdim." dediği Salim, Ebu Huzeyfe'nin bir kölesi idi. Bir köle çocuğu olan Usame b. Zeyd, hayatının son günlerindeki Rasul @ tarafından müslüman kuvvetlerin komutası­na atandığında Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğerleri bu orduda onun komutası al­tında idiler.

Kölelere gösterilen bu hürmet, ahlâkî eğitim ve manevî öğretim vasıtasıyla İslâm tarafın­dan ortaya konan reformların sonucu idi. îs-lâmî canlılığın zayıfladığı sonraki dönemler­de bile, köle olmalarına rağmen iki nesil bo­yunca Hindistan'ı yöneten Kurbeddin Ay-bek, Şemsettin İletmiş ve Gıyasettin Bala­ban gibi isimlere rastlamaktayız. Zamanın en büyük hükümdarlarından olan Gazneli Mahmud, bir Türk köle ailesine mensuptu. Mısır'ı yüzyıllarca yöneten Memlük'lerin isimleri bile onların köle oldukları fikrini ve­rir.

Bir gerçeği tekrar edelim; İslâm, kölelik mü­essesesinin niteliğini ve gayesini bütünüyle değiştirdi; bunu Avrupa ve Amerikalıları da kapsayan diğer uluslar tarafından uygulanan kölelikle karşılaştırmak kesinlikle yanlıştır. İslâm uygarlığında köle olmak ne bir lekedir, ne de İlerleme yoluna bir engel. Köle, her mevkiye yükselebilir, hatta sahibinin kızıyla evlenerek kral bite olabilir. Öyleyse, onlar ke­limenin bugün Batı'da kullanılan sıradan an­lamıyla 'köle' olarak isimlendirilemezler. Öğ­renim, din, siyaset, vs. kapsayacak şekilde hayatın her yönünde önderler olabilen, hü­kümdarlık yahut ordu komutanlığı yapabi­len insanlara kim 'köleler' gözüyle bakabi­lir. Eğer bu 'kölelik' ise o halde hürriyet ne­dir?

İslâm'ın kölelik kurumunu nasıl ıslah edip, onu artık kölelik ve özgürlüğün ayırt edilme­si zor olan bir seviyeye yükselttiği böylece an­laşılmış oldu. Şüphesiz 'kölelik' kelimesi kal­dı, ancak yapısı bütünüyle değişti. (Ebû'l Alâ Mevdûdi, 'El~Cihad fi'1-İslâm', Urduca, sf. 253-262).

 

KISIM 16

 

ANTLAŞMALAR

 

Rasulullah @ yerel kabileler ve Arabistan ya­rımadasını çevreleyen devletlerin yöneticile­riyle birçok antlaşmalar yapıp, bu antlaşma­ların şartlarına titizlikle bağlı kaldı. Antlaş­ma yaptığında, hiçbir zaman antlaşmayı ilk ihlâl eden olmadı. Bu onun politikasının ön­de gelen prensiplerinden biri idi. O, her za­man sözlerine ve antlaşmalarına riayet eder, takipçilerine de böyle davranmalarını tavsi­ye ederdi. Şöyle dediği rivayet olunur; "İman eden söz verdiğinde yerine getirir, münafık ise söz verdiğinde ihanet eder." Komutanla­rına daima emanı bozmamalarını emreder­di. Kur'an buyurur ki: "Ey iman edenler! Bağlandığınız sözleri yerine getirin." (5: 1). Antlaşma ve ahitin mükellefiyetleri, fertlere verilen vaadlerin çok ötelerinde öneme sa­hiptir. Bu yüzden Kur'an-ı Kerim bunlara ri­ayet edilmesi üzerinde ısrarla durur: "Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan ve­liler edinmeyin. Şayet yine yüz çevirirlerse, artık onları tutun ve her nerede ele geçirir­seniz öldürün. Onlardan ne bir veli edinin, ne de bir yardımcı. Ancak sizinle aralarında antlaşma bulunanlara sığınanlar hariç." (4: 89-90).

Ayete göre İslâm Devleti'nin antlaşmaya bağ­lı taahhütleri olan bir ülkeye sığınmadıkları müddetçe bu tür münafıkların kanı meşru­dur. Eğer sığınırlarsa müminlerin onları ta­kip etmeleri yasaklanmıştır. Bu onların ka­nının kutsallığından değil, yapılmış olan ant­laşmanın ve bu antlaşmanın müeyyidelerinin dokunulmazhğındandır. İslâm Devleti her kayıt ve şart altında diğer devletlerle yaptığı antlaşmanın şartlarına bağlı kalmakla yü­kümlüdür. Kendisi ile antlaşman olduğu bir devletin topraklarına sığınan düşmanları ta­kip edip öldüremez. Kur'an-ı Kerim, mümin­lere karşı savaşmayan ve tarafsız kalan insan­ların haklarına saygı gösterilmesini de. emreder: "Ancak antlaşma yaptığınız müşrik­lerden (antlaşmadan) bir şey eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka; artık onların antlaşmalarını süresi bi­tene kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, muttaki olanları sever." (9: 4).

Ancak antlaşma mükellefiyetlerinin daima karşılıklı olduğu unutulmamalıdır. Karşı ta­raf sadık kalırsa, müslümanlar da antlaşma­ya riayet etmek zorundadırlar; benzer şekil­de, karşı taraf ihanet edip antlaşmayı parça­lamak için bir fırsat bekliyorsa, benzer dav­ranışlarda bulunmaya müslümanlar da hak kazanır. "Eğer bir kavmin ihanet edeceğin­den kesin olarak korkarsan, sen de açık ve âdil bir tutumla (onlarla olan antlaşmayı yüzlerine) at; gerçekten Allah ihanet eden­leri sevmez:' (8: 58). "Öyleyse, onlar size dü­rüst davrandıkça siz de onlara dürüst dav­ranın, şüphesiz Allah muttaki olanları sever. Evet (Allah ve Rasulü'nün yanında onların bir ahdi) nasıl olabilir ki? Eğer size karşı ga­lip gelselerdi size karşı ne 'akrabalık bağla­rını', ne de 'sözleşme hükümlerini' gözetip tanırlardı!' (9: 7-8). Diğer taraf mükellefiyet­leri bozmadıkça İslâm Devleti'nin antlaşma­yı saygıyla karşılayacağı şüphesizdir.

Rasulullah @, Medine'ye geldiğinde içerden ve dışardan pek çok meseleyle yüzyüze gel­di. Kureyş'in saldırıları, Medine'nin yahudi-leri ve münafıkların ifsat ve İsyanlarıyla kar-şılaşiı. Medine'nin güvenliğini sağlamak ve Kureyş saldırılarına karşı savunma gücünü artırmak için yahudiler ve diğer Araplarla farklı niteliklere sahip muahedeler ve paktlar yaptı. Rasul @ Medine civarındaki kabile­lerin elinden geldiğince dostluklarını kazan­maya, onlarla dostluk antlaşmaları ve Paktları yahut en azından herhangi bir ta-ra'ı destekleyip onlar için savaşmamalarını sağlayan antlaşmalar yapmaya çalıştı. Bun-lar vasıtasıyla, o, Kureyş'e karşı şümullü ko­numunu, en azından siyasî pozisyonunu pe­kiştirmeyi başaracaktı. Rasul @, hicretin ilk yılında el-Ebva seferinde, Medine şehir sınır­larında ve Medine'den yaklaşık 8 mil uzaktaki Benî Damra kabilesinin şefi ile tarafsız­lık antlaşması imzaladı. "Rahman ve Ra­him olan Allah'ın adıyla. Bu Muhammed'-in Benî Damra'ya hitaben (yazılmış) bir ve­sikasıdır." sözleriyle Rasul @ adına yazılan bu tarafsızlık belgesi, Rasul @'ın Benî Dam­ra'ya, Benî Damra'nın da Rasul @'a karşı sa­vaşmayacağını; Rasul @'a karşı ordu hare­ket ettirmeyeceklerini ve onun düşmanları­na yardım etmeyeceklerini tesbit ediyordu. Diğer taraftan canlarının ve mallarının temi­nat altına alınacağını; bir saldırı olduğunda onlara yardım edileceğini ve müslümanların din adına savaşmaları dışında yardıma çağ­rıldıklarında Rasul @'e yardım edeceklerini hükme bağlıyordu. (İbni Sa'd,Tabakat -Şibli Nûmanî, Siret-en-Nebi).

Hicret'in 2. yılında Zu'1-Uşeyre seferinde Medine'den yaklaşık 9 mil uzaktaki Benî Müdlic ile benzer bir antlaşma sonuçlandı­rıldı. Bu kabile Benî Damra'nın müttefiki idi, bu yüzden bunlarla antlaşma imzalamak güç olmadı. Aynı sıralarda Medine'den 30 mil uzaktaki Benî Cüheyne kabilesi ile de Benî Cuheyne'nin her iki tarafla (Mekke ve Medine'de) eşit ilişkilerde bulunacağı ve savaş­ta birini desteklemeyeceği şeklinde bir taraf­sızlık antlaşması yapıldı. (Siret-en-Nebî). Ay­nı yıl Kızıldeniz kıyısında yaşayan Benî Gı-far ile de bir antlaşma imzalandı. Rasulul­lah @, kendisine yapılan herhangi bir saldı­rıda yardım etmemeleri şartıyla, onlara kar­şı yapılacak bir saldırıda yardımda bulunma teminatı veriyordu. Rasul @, Medine'ye gel­diğinde Medine civarında yaşayan üç yahu-di kabilesiyle ortak savunma paktı oluştura­rak, statüsünü pekiştirdiğini daha önce zik­retmiştik.

 

Benî Damra İle Sulh

 

1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2- Bu Allah'ın Rasulü Muhammed'den Be­nî Damra'ya hitaben (yazılmış) belgedir.

3- Onların canlan ve malları korunacaktır.

4- Dışardan zalimane bir saldırı karşısında yardım olunacaklardır.

5- Müminlerin Allah yolunda savaşmaları dı­şında, denizde (bir tüy) ıslanıncaya kadar su bulunduğu müddetçe onların Rasule yardım etmeleri zorunludur.

6- Bu hususlarda onlar Allah ve Rasulü'nün güvencesine sahip olacaklardır.

7- Antlaşmalara sadık kalıp, sözlerini ihlâl­den ve kötülükten sakındıkça yardım oluna­caklardır. (İbni Sa'd, a.g.e., Şibli Numanî a.g.e. Dr. Muhammed Hamidullah 'Political Life of the Prophet' Urduca, s. 361-376).

 

Benî Cüheyne İle Sulh

 

Benzer bir pakt Benî Cüheyne adına kabile­nin liderlerinden Mecdî b. Amr ile tanzim edildi. Anlaşma şu maddeleri kapsıyordu:

1-Onların canları ve mallan himaye altına alınacaktır.

2-Din ve aile sebepleri ile yapılanlar müs­tesna, kendilerine zulm edenlere veya harp edenlere karşı onlara yardım edilecektir.

3-Göçebe olan mensupları antlaşmanın maddelerini gözetir ve sözlerini ihlâl etmek­ten sakınırlarsa, aynı haklardan yararlana­caklardır.

4- Bütün yardımlar, gerçekte, Allah'tan bek­lenir. (Sîret en-Nebî)

 

Benî Ğıfar İle Sulh

 

Bedir Savaşı'na yakın zamanda imzalanan antlaşmanın maddeleri şunlardır:

1- Bu vesika Allah'ın Rasulü Muhammed ile Benî Ğıfar için yazılmıştır.

2- Onlar müslümanlarla birlikteymiş gibi sa­yılacaklar; müminlerle aynı hak ve vazifelerle mükellef sayılacaklardır.

3- Rasul canları ve mülkleri için Allah ve Ra­sulü'nün güvencesini taahhüt eden bu ant­laşmayı imzaladı.

4- Tecavüz ile üzerine yürüyen düşmana karşı onlara yardım edilecektir.

5- Deniz ıslak kaldığı müddetçe, savaşın di­nî olması müstesna Rasul onları yardımcı ça­ğırdığında icabet edeceklerdir ve bu onların üzerine bir mükellefiyettir.

6-  Bu belge cinayet karşısında adaletin yü­rütülmesini engellemeyecektir. (İbn-i Sa'd, a.g.e., Şibli Numanî a.g.e.)

 

Benî Eşcâ İle Sulh

 

Kabile Medine'nin kuzeyinde, Suriye'ye olan ticaret yolu üzerinde yer alırdı. Antlaşmanın esas maddeleri şunlardır:

1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2- (Bu), Nuaym b. Mes'ut b. Ruhayle el-Eşcaî'nin Muhammed'le yaptığı dostluk ant­laşmasıdır.

3- Uhud dağı yerinde kaldığı ve deniz ıslat­maya devam ettiği müddetçe, o, Muham-med'e karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma üzerine dostluk antlaşmasını akdetmiştir.

4- Bu belge Ali tarafından yazılmıştır. (İbni Sa'd, a.g.e.)

 

Beni Huzâa İle Sulh

 

Yemen kaynaklı olup, Mekke yakınlarında ikamet eden bu kabile Muhammed @ ile dostluk ve yardımlaşma antlaşması yapmış­lardı. Benî Bekr saldırdığında, Benî Bekr'in müttefikleri olan Kureyşliler de bunların kat­line katıldı. Böylece Huzâa'nın Rasul @'ın müttefiki olması nedeniyle Hudeybiye ant­laşması bozuldu. Benî Huzâa ile yapılan dostluk ve yardımlaşma antlaşmasına göre müminler mütecavizin saldırısında onlara yardım etmekle yükümlüydüler. Canları ve mallan Allah ve Rasul @'m teminatı altın­da İdi. (Dr. Muhammed Hamidullah, a.g.e.)

 

Benî Eşlem İle Sulh

 

Benî Eşlem, Benî'Huzâa kabilesinin bir ko­lu idi. Rasul @ onlarla da aşağıdaki şartlar­la antlaşma yapmıştır:

1- Onların üzerlerine haksız olarak saldıran­lara karşı yardım edilecektir.

2- Rasul çağırdığında yardım etmek onlar için zorunludur.

3- Göçebeleri de mukim olanlarla aynı hak ve vazifelere sahip olacaklardır.

4- Nerede yaşarlarsa yaşasınlar muhacirler­le aynı haklara sahip olacaklardır.

5- Bu belge Alâ b. el-Hadramî tarafından ya­zılmıştır.   (Dr.   Muhammed   Hamidullah, a.g.e.,)

 

Benî Abd B. Adiy İle Sulh

 

Benî Abd b. Adiy kabilesi de muhtemelen Hicret'in 5. yılında Rasul @ ile tarafsızlık ve ittifak antlaşması imzaladı. Bu kabile çok cesur ve savaşçı olup Mekke'nin civarında ya-şardı. Rasul @'a da, Kureyş'e de karşı savaş-

mak istemediklerini, ancak diğer savaşlarda yardım etmeye hazır bulundukları şeklinde­ki mesajı bir heyetle birlikte Rasul @'a gön­derdiler ki, bu teklifi Rasul @ da kabul etti.

 

Hudeybiye Banş Antlaşması

 

Ve Hicret'in 6. yılında Hudeybiye Barışı Ra sul @ ve Kureyş arasında izleyen şartlarla im zalandı:

1- Her iki tarafın da barışı koruyacağı ve di­ğerine musallat olmayacağı on sene süresin­ce savaşın kaldırılması üzerinde antlaşülar. Kureyşliler ne müslümanlara karşı savaşacak, ne de müslümanlar üçüncü kişilerle savaşır­ken diğerlerine yardım edeceklerdir, fakat ta­rafsız kalacaklardın

2- Tarafsızlığı bozan gizli yardım hareketleri ve sadakatsizlik yapılmayacaktır.

3- Her kim antlaşma yapıp Muhammed'in ittifakına girmek isterse girebilir ve her kim Kureyş'le antlaşma imzalayıp, onlarla ittifa­ka girmek isterse girebilir.

4- Velisinin izni olmadan Kureyş'ten kim Mu-hammed'e gelirse Kureyş'e geri iade edilecek, fakat Muhammed'in ashabından (irtidad ederek) Kureyş'e gelenler iade edilmeyecek­lerdir.

5- Muhammed ashabı ile bu yıl geri döne­cek, gelecek yıl ashabı ile Kabe'ye girecek­tir. Burada üç gün kalabilecekler ve beraber­lerinde yalnızca yolculuk silahlan olan kılıç­ları —kılıçlar kınlarında— bulundurabile­ceklerdir, (îbni Sa'd, Tabagat, s. 120-121).

Antlaşmanın şartlan açıkça Kureyş lehine idi; ashabın çoğunluğunun hoşuna gitmese de, müminlerin mesajlarını Kureyşliler ve di­ğer Araplar arasında yayabilmeleri için yeni ufuklar açan bu antlaşmaya Rasulullah @ olumlu yaklaşmıştı ve zaman bu antlaşmanın Muhammed @'m en büyük siyasî zafe­ri, hem de savaşla değil, barışla kazanılan si­yasî zaferi olduğunu ispatladı. Bu antlaşma­nın bir zafer olduğu Kur'an-ı Kerim'in şu ayetleriyle ifade edilir: "Hiç şüphesiz, biz sa­na apaçık bir fetih olarak (zafer yolunu tı­kayan bütün engelleri ve kapılan) fethettik." (48: 1).

Hicret'in 9. Yılında, Tebük seferi esnasında müslümanlar Kayser Heraklius'un kuvvetleri ile yüz yüze geldiler, ancak Rasulullah @ ci­var bölgelerdeki hıristiyan liderlerle birkaç antlaşma yapmayı başardı. Medine'den 150 mil uzaklıkta bulunan Dûmet'ul Cendel hı-ristiyanlarımn reisi Ukeydir b. Abdi'l Melik el-Kindî ile Medine devletine cizye ödeme­leri kaydıyla bir barış antlaşması yaptı. Ra-sul @ ona üzerinde başparmağının baskısı bulunan ve genel af lütfunu ihtiva eden bir belge verdi. Cerbâ ve Ezrub yahudileri de Ra-sul @'a gelerek benzer bir barış antlaşması imzalayıp Rasulullah @'a cizye ödemeyi ka­bul ettiler.

Eyle yahudilerinin reisi Yuhanne b. Ru'be al­tın bir haç taşıyarak şahsen Rasulullah @'a gelip itaat edeceklerini bildirdi. Rasulullah @ onunla ahitleşip bir de mektup verdi ki, mektubun muhtevası şöyleydi: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu Allah'ın Ra-sulü Muhammed'den Yuhanne b. Ru'be ve Eyle halkına bir emniyet belgesidir. Onların gemileri ve deniz vasıtaları, karada ve deniz­de Allah'ın ve Rasulü Muhammed'in ve on­larla beraber olan Şam, Yemen ve Bahreyn halkının da teminatı altındadır. Onların her­hangi birinden bir hades zuhur ederse, mal ve servetleri kendilerini kurtaramayacaktır, zapteden müminler için güzel bir ganimet olacaktır. Eyle halkının toprakları içinde akıp giden sudan onları menetmek helâl ol­maz. Gerek karada, gerekse denizde gelip geçmekte oldukları yollarından onları men etmek de doğru değildir." (Muhammed Hü-seyn Heykel, 'The Life of Muhammed', sh. 449).

Rasulullah @'ın ordusunun korkusundan Bizans kuvvetlerinin ülke içlerine çekilmesi Medine'nin siyasî moralini, kuzey ve doğu­da Roma ve Pers nüfusu altındaki bölgeler­de Medine'nin faaliyetlerini destekleyen önemli bir etkisi oldu. Müslümanların etkin­liği Arap Yarımadası'nın sınırlarının dışına taştı; artık sınır bölgelerinde yaşayan kabi­leler hıristiyanlar ve araplar Medine ile dost­ça ilişkilere sahip olmayı tercih ediyorlardı, liderlerinin çoğunluğu himaye için Rasulul­lah @ ile antlaşmalar yapıyorlardı.

Peygamber @ Medine'ye döndüğünde Zîrû-ayn, Meâfir ve Hemdân kabilelerinin de mensubu olduğu Himyer kıralhklanndan bir heyeti kendini bekler buldu. Cevaba yazdığı mektupta şunları beyan etti: "Ben kendisin­den başka hiçbir ilâh olmayan Allah'ın size hidayet vermesi ile mesulüm. Bizans diyarın­dan dönerken elçileriniz Medine'de bize ulaş­tı. Tarafınızdan gönderdiğiniz ve haber ver­diğiniz hususu bana bildirdiler. Bize îslâm-ınızı ve müşriklerle aranızdaki mukaletenizi haber verdiler. Allah hidayeti İle size yol gös­termiştir. Şayet ıslah olmuşsanız Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederseniz, namaz kılarsanız, ganimetlerden Allah'a ve Rasulü'ne ait 1/5 hamsu ve safiyyi ayırırsanız... İşte bunlar müminler üzerine Allah'ın farz kıldıklarıdır. Daha fazlasını vere», kendine iyilik etmiş olur. Kim bu ahkâmı yerine getirir, İslâmlı­ğını açığa vurur ve müşriklere karşı mümin­lerin yanında yer alırsa, o müminlerden olur. Onlar lehine olan onun da lehine, onların aleyhine olan onun da aleyhindedir. Yahu­dilerden ve hıristiyanlardan kim İslâm'ı ka­bul ederse, o müminlerdendir. Onlar lehine olan onun da lehine, onlar aleyhine olan onun da aleyhinedir. Kim yahudiliğinde ve hıristiyanlığında devam ederse ondan men olunmazlar, ancak cizye vermeleri gerekir... Kim bunu Rasul'e eda ederse onun için Al­lah ve Rasulü'nün zimmeti vardır. Kim de bundan sakınırsa o da Allah ve Rasulü'nün düşmanıdır.

Seni kutluyor ve Himyer halkına hayırlı muamele etmeni emrediyorum, ihanet etmeyi­niz, yanlışlığa düşmeyiniz. Rasulullah sizin hem zengininizin, hem de fakirinizin dostu­dur. Şüphesiz ki zekât, Muhammed'e ve eh­li beytine helâl değildir; o bir zekâttır ki, onunla fakir müslümanlara ve yolda kalmış olanlara yardım edilir... Allah'ın selâmı, rah­meti ve bereketi üzerinize olsun." (İbni İshak, "The Life of Muhammed")

Rasulullah @, Amr b. Hazm'ı şu direktifle­ri taşıyan bir mektupla Yemen halkına gön­derdi: "Bu Allah ve Rasulü'nden açık bir uyarıdır. Ey inananlar, ahidlerinize sadık olun. Bu emirler Allah Rasulü'nden Amr b. Hazm'a, onu Yemen'e gönderirken verilmiş­tir. Rasul @ tüm yaptıklarında takvayı gö­zetmesini ister,çünkü Allah hayırda bulunan­larla ve takva ehliyle beraberdir ve o hakla davranılmasını emreder, tıpkı Allah'ın ken­disine emrettiği gibi. Ve o insanlara güzel ha­beri vermeli ve buna uymalarını emretmeli-dir. Kendi isteğiyle samimi olarak İslâm'a dö­nen ve müslüman olan, İslâm dinine itaat eden yahudi veya hırisüyan artık müslüman-dır. Onların sahip olduğu hak ve vazifelere sahiptir. Her kim de yahudiliğini ve hıristi-yanlığım sıkıca korursa ondan men oluna­maz. Erkek ya da kadın, köle ya da hür her yetişkin bir altın dinar ya da eşdeğerini elbi­se olarak ödemelidir. Kim bunu eda ederse Allah'ın Rasulü'nün ve bütün inananların zimmetine sahiptir." (İbni İshak, a.g.e).

İslâm'ın bölgede hızla artan etkinliği karşı­sında Umman ve Bahreyn kolonileri Perslerle o,lan ilişkilerini kestiler ve Allah Rasulü ile antlaşma imzalayarak müslümanlara katıl­dılar.

 

Necran Halkı İçin Rasulullah @'m Himayesi

 

1-  Allah'ın Rasulü Muhammed'den Necran halkına.

2- Necran halkı kendileri için tayin edilen sabit orana uygun olarak her çeşit meyveden, tahıldan ve sürüden Rasul'e cizye Ödeme yü-kümlülüğündedirler.

3- Onlardan her ne alınırsa —zırh, at, deve veya eşya— tesbit edilen hesaba göre alına­caktır.

4- Yemen'le müslümanlar arasında bir savaş durumunda Necran halkı 30 zırh, 30 at ve 30 deve vereceklerdir.

5- Onlardan ödünç alınan şeylerde herhangi bir zarar ya da kayıp benim elçilerim tara­fından ödenecektir.

6- Necran halkının ve mahiyetinde bulundur­duklarının hazır bulunsun ya da bulunma­sın canlan, malları ve İnançları Allah Rasu­lü'nün korunması altındadır.

7-  İbadet yerleri ve dinî hürriyetleri de ko­runacaktır.

8-  Piskoposlardan, rahiplerden ve savaş kaç­kınlarından hiçbirinin yeri değiştirilmeyecek-tir.

9- Statüko titizlikle korunacaktır, mülkiyet­lerinde her ne varsa ister bol, ister kıt olsun değiştirilmeyecektir.

10- Ne faizin yer aldığı herhangi bir iş yap­maya, ne de cahiliye (günlerinde dökülen) kan davalarını ortaya sürmeye haklan vardır.

11-  Onlardan birisi bir hak talebinde bulu­nursa, mesele aralarında adaletle halledilir. Ne haksızlık yapmalarına, ne de onlara hak­sızlık yapılmasına izin verilir.

12-  Baskı ve zorlama olmaksızın kendi istek­leriyle dürüst hareket etmeleri şartıyla bu bel­gede zikredilenler Rasul Muhammed'in so­rumluluğu ve Allah'ın ebedî koruması dadır.

Şahitler: Ebu Süfyan b. Harb, Gaylan Amr, Benî Nasr'dan Mâlik b. Avf, Akra b. Habis, Billİ'nin kardeşi Mesturu b. Amr, Muğire b. Şube ve Emir Mevla (Abdullah) Ebu Bekr. (îbni İshak).

Rasulullah @ Medine'nin üç yahudi kabile­siyle antlaşmalar yaptı, ancak onlar bu ant­laşmayı ilk bozan taraf oldular. Benî Kaynu-ka, antlaşmalarını Bedir savaşı esnasında bozdu. Peygamber @ onlara giderek yüküm­lülüklerini hatırlattı, fakat onlar Rasul @'la küstahça konuşup, ona henüz gerçek savaş­çı erkeklerle karşılaşmadığım söylediler. Ben­zer şekilde, Benî Nadir sözlerini Uhud Har­bi sırasında çiğneyip müslümanların düş­manlarıyla gizlice antlaştılar. Rasulullah @ onlara gittiğinde, onu öldürmek için bir plân tasarladılar. Benî Kurayza daha iyi değildi. Antlaşmalarını Hendek Savaşı sırasında Me­dine muhasara altındayken bozdular. Rasul @'la olan antlaşmaları hatırlatıldığında küs-tahlaştılar ve düşmanca davranışlarını devam ettirdiler. Rasul @, kendi başlattıkları savaşta yenilgiye uğrattıktan sonra Hayber yahudİ-leri ile sulh yaparak 'barış içerisinde kaldık­ları müddetçe burada yaşayabileceklerini ve eğer yıkıcı hareketlerle uğraşırlarsa, isyan ederlerse veya düşmanla antlaşırlarsa Hay-ber'den sürüleceklerini' anlattı. Onlar Hay-ber'de ikinci halife Hz. Ömer tarafından İs­lâm Devleti'ne karşı entrikalara tekrar baş­lamaları sebebiyle sürülene kadar yaşadılar.

Rasulullah @, Medine dışındaki yahudi ka­bileleri ile de çeşitli antlaşmalar yaptı, ancak bu antlaşmaların nitelikleri de aynı idi. Bu antlaşmalardan bazıları aşağıda gösterilmiş­tir.

 

Maknâ'h Benî Cüneyh'le Sulh

 

Bunlar Kızıldeniz kıyısında Eyle'ye komşu olarak yaşayan yahudi kabilesiydi. Rasul @ elçisini Maknâ halkına şu belgeyle gönder­di.

1- Bu mektubum size ulaşır ulaşmaz, sizler emniyette olacaksınız.

2- Sizin için Allah ve Rasulü'nün zimmeti vardır.

3- Şüphesiz ki Allah'ın Rasulü sizin bütün fenalıklarınızı ve hatalarınızı affetmektedir.

4- Size karşı hiçbir zulüm ve tecavüz olma­yacaktır.

5- Allah'ın Rasulü sizi koruyacaktır, bizzat kendini koruduğu gibi.

6- Düşmanınızla barış sonucu elde ettikleri­nizi, savaş ganimetlerinizi, dokumalarınızı, silâhlarınızı, yük hayvanlarınızı veya kölele­rinizi Allah'ın Rasulü ve Rasulün elçisi ta­rafından bağışlananlar dışında Allah'ın Ra­sulü ile paylaşmak (sizlerin) hukukî bir mec­bur iyetinizdir.

7- Siz hurmalıklarınızın mahsulünü, avladı­ğınız   balıkların   ve   eğirdiğiniz   ipliklerin 1/4'ünü vereceksiniz; bundan sonra cizye ve angaryadan muaf tutulacaksınız.

8- Başınızdaki emîriniz ancak sizin aranız­dan veya Rasulullah'ın ehlinden olacaktır. (İbni İshak, a.g.e).

 

Benî Ğadiy İle Sulh

 

1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2-  Bu belge, Allah'ın Rasulü Muhammed-den Benî Ğadiy yahudilerinedir.

3- Üzerlerine vecibe olan sabit miktardaki cizyeyi ödeyeceklerdir.

4- İsyan etmeyecekler, sadakatsizlik de etme­yeceklerdir.

5- Onlar ülkeden sürgün edilemezler.

6- Onlar bu antlaşmayı gece ve gündüz bo­zacak değillerdir.

Halid b. Said tarafından yazılmıştır.

 

Benî Arız İle Sulh

 

1-  Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2-  Bu belge Allah Rasulü Muhammed'den Benî Arîz yahudilerinedir.

3- Onlar her sene hasad zamanı Rasul'e 10 vesk buğday, 10 vesk arpa, 10 vesk de hur­ma ödeyeceklerdir. (Vesk: Yaklaşık 200 kg. lık bir ölçektir.)

4-  Herhangi bir saldırıya konu olmayacak­lardır.

Halid b. Said tarafından yazılmıştır. (İbni İs-hak, a.g.e)

 

Ezruh Halkı İle Sulh

 

1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2- Bu, Allah Rasulü Muhammed'den Ezruh halkına belgedir.

3-  Bu insanlar her sene recep ayında cizye olarak 100 dinar ödeyeceklerdir.

4- Bu insanlar Allah ve Rasulü Muhammed1 in himayesi altındadır.

5- Onlardan müslümanlara merhamet ve ih­sanla muamele edenlere Allah kefildir.

6- Müslümanlardan biri tehlike karşısında onlara sığındığında onu emniyetle misafir edenler de Allah'ın kefaleti altındadır.

7- Kendilerinden bir hades zuhur etmedik­çe, ortaya konan şartlara bağlı kaldıkları sü­rece emniyet altında olacaklardır. Herhangi bir ihlâl halinde Rasul onlara savaş açmadan önce, onları haberdar edecektir. (İbni İshak, a.g.e).

 

Cerbâ Halkı İle Sulh

 

Cerbâ halkı ile yapılan antlaşma hemen he­men Ezruh halkı ile yapılan mukavele ile ay­nıdır.

1- Bu, Rasul Muhammed'den Cerbâ halkı­na bir belgedir.

2- Onlar Allah ve Rasulü'nün emanı altın­dadırlar.

3- Her yıl recep ayında cizye olarak 100 di­nar ödeyeceklerdir.

4- Allah onların kefilidir.

 

Medine'de Yahudilerle Yapılan Antlaşma

 

Rasulullah @'ın yaptığı en önemli antlaşma Medineli yahudilerle imzaladığıdır. Bu sade­ce bir antlaşma değildir, Rasul @ adına bir beyanattır. Antlaşma hem lider ve idareci olarak Rasulullah @'ın, hem de Medine İs­lâm Devleti' nin merkezi otoritesinin sürekli oluşmasını sağladı. Aynı zamanda ülkenin tek hukuk ve tek hukukî otorite ile yöneti­mini meydana getirdi. Bu antlaşmanın temel maddeleri şunlardır:

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

1- Bu kitap (yazı), Allah'ın peygamberi Mu­hammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla, yine onlara sonradan katılanlar ve on­larla birlikte cihad edenler arasındaki ilişkileri düzenlemek için tanzim olun­muştur.

2- İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler.

3- Kureyşli muhacirler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile kan diyetlerini ve sa­vaş esirlerinin fidyesini müminler arasın­da makul bilinen esaslara ve adalet te­meline göre ödemeye iştirak edecekler­dir.

4- Benî Avf'lar kendi aralarında âdet oldu­ğu veçhile evvelki şekiller altında kan di­yetlerini ödemeye iştirak edecekler. Ve müslümanların teşkil ettiği harp esirle­rinin fidye-ı necatını müminler arasında iyi ve makul bilinen kaidelere ve adalet esaslarına göre Ödemeye katılacaklardır.

5-8- Benî Sâideler, Benî Harisler, Benû Cü-semler ve Benî Neccârlar aynı şekilde davranacaklardır.

9-11- Benî Amr b. Avf'lar, Benî Nebit'ler ve Benu Evs'ler de benzer şekildedir.

12-  Müminler kendi aralarında malî mesu­liyet altında olanların fidye-i necatları­nı ve kan diyetini borçlarını ödeyip, on­ları bu durumda bırakmayacaklardır.

13-  Hiçbir mümin diğer bir müminin rıza­sına muhalif anlaşma yapmayacaktır.

14- Takva sahibi müminler, kendi araların­da ahlâksızlık, husumet, kötülük ve ada­letsizlik çıkarmak isteyenlere karşı ola­caklar ve bu kimse onlardan birinin ev­ladı bile olsa hepsinin elleri onun aley­hine kalkacaktır.

15-  Hiçbir mümin, bir kâfir yüzünden bir mümini Öldüremez: Bir mümin aleyhi­ne bir kâfire yardım edemez.

16. Allah'ın zimmeti (himaye ve teminatı) bir  tektir. Müminlerin en ehemmiyetsizlerin­den birinin himayesi onların hepsi için hüküm ifade eder. Zira, müminler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlâsi (dostu, kardeşi) dırler.

17- Yahudilerden bize tâbi olanlar yardım ve eşitliği hak kazanırlar, zulme uğramaz­lar, düşmanlarına yardım da edilmez.

18-  Müminler arasında sulh tektir, bölün­mezdir. Müminler Allah'ın yolunda sa­vaşırken hiçbir mümin ayrı bir barış an­laşması yapamaz.

19-  Şartlar (bütün sulh antlaşmalarında) herkes için âdil ve eşit olmalıdır.

20-  Harbe iştirak eden bütün (askerî) birlik­ler birbirleri ile münavebe edeceklerdir.

21-  Müminler birbirlerinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını alacaklardır. Takva sahibi müminler en iyi ve en doğ­ru yol üzerinde bulunanlardır.

22-   Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mal ve ca­nını himaye altına alamaz ve bir mümi­ne karşı onunla ittifak edemez.

23-  Herhangi bir kimse haksız yere bir mü­minin ölümüne sebep olur da maktulun velisi rıza göstermezse, kısas hükümle­rine tâbi olur, Bu durumda bütün mü­minler bir kişi gibi ona karşı olurlar, an­cak bunlara sadece bu kaidelerin tatbi­ki için harekette bulunmak helâl olur.

24-  Bu sahife (yazı)de bulunanları kabul eden, Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan bir mümin için katile yardım etmesi ve onu barındırması helâl değildir. Allan­ın gazabı ve laneti kıyamet gününde ona yardım eden ve sığınacak yer sağlayan kimse üzerine olacaktır, ondan ne bir fidye, ne de bir tövbe kabul olunacaktır.

25- Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey (karar için) Allah'a ve Rasulü'ne götürülecektir.

26- Yahudiler, müminler lehine savaşa devam ettikleri müddetçe, savaş masraflarına iş­tirak edeceklerdir.

27- Benî Avf yahudileri müminlerle birlikte bir toplulukturlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendile-rinedir. Buna bizzat kendileri ve mevlâ­ları dahildir. Yalnız, kim ki haksız bir fiil irtikap eder veya bir cürüm işlerse, o sa­dece kendine ve aile efradına zarar ver­miş olacaktır.

28-35- Bu madde Benî Neccâr, Benî Haris, Benî Sâide, Benî Cüşem, Benî Evs, Benî Sa'lebe ve Benî Sa'lebe'nin bir kolu olan Benî Ceğne ve Benî Şüteybe'ye de aynen uygulanacaktır.

36- Sadakat, ihanete karşı bir korunmadır. Sa'lebe'nin mevlâları da Sa'labeler gibi mütalâa olunacaktır. Yahudilerin yakın dostları da bizzat yahudîler gibi kabul edilecektir.

37- İnananlardan hiç kimse Muhammed @'m izni olmaksızın savaşa çıkmayacak­tır. Rasul de bir yaranın intikamının alın­masını engellemeyecektir.

38-  Kendisine zulüm etmedikçe bir kimseyi öldüren, kendisini ve ailesini öldürmüş demektir.

39- (Bir harp vukuunda) yahudilerin masraf­ları kendi üzerlerinedir. Müslümanların-ki de kendi üzerlerine.

40-  Bu belgede yer alan kimselerle savaşan­lara karşı onlar aralarında yardımlaşa-caklardır.

41- Onlar karşılıklı danışma ve dayanışma­da bulunmaya çalışacaklardır. Sadakat, ihanete karşı bir korunmadır.

42- Kişi müttefiklerinin yanlışlıklarından so­rumlu değildir.

43-  Zulmedene yardım edilmeyecektir.

44- Yahudiler, müslümanlarla birlikte harp ederken savaş bitene kadar masraflarını kendileri yüklenecektir.

45- Bu belgede yer alan kişiler için Yesrib Va­disi mukaddes bir yerdir.

46-  Himaye altındaki yabancı(lar) haksızlık yapmadıkça, cürüm işlemedikçe bizzat himaye eden gibidir.

47- Bu sahifede gösterilen kişiler arasında muhtemelen çatışmaya yol açacak anlaş­mazlık veya zıtlık oluştuğunda mesele Allah'a ve Rasulü Muhammed'e götürül­melidir. Allah bu belgeye en iyi ve en kuvvetli riayet edenlerle beraberdir.

48- Ne Kureyşüler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himaye altına alınmaya­caklardır.

49- Antlaşma yapan taraflar, Yesrib'e saldı­rı halinde birbirlerine yardımcı olacak­lardır.

50- Şayet yahudiler (müslümanlar tarafın­dan) bir sulh akdine katılmaya davet olu-nurlarsa iştirak etmelidirler ve onlar ay­nı şeyi müslümanlardan isterlerse mü­minlere karşı aynı hakka sahip olacak­lardır. Din hususunda girişilen savaş hal­leri müstesnadır.

51- Her bir kişi ait olduğu taraftaki hissesin­den sorumludur. Evs yahudileri ve dost­ları bu belgede bulunan kimselerle aynı haklara sahiptirler. Sadakat, ihanete kar­şı korunmadır. Kazanan kendi nefsi için kazanmıştır.

52- Allah bu belgeyi uygun görür. Bu yazı haksız ve cürüm işleyen kişi ile ceza arasına engelleyici olarak girmez. Haksız ve zalim olmadıkça savaşa çıkan da, Medi­ne'de kalan da emniyette olur. Allah iyi­nin ve takvalı kişilerin koruyucusudur. Muhammed Allah'ın Rasulü'dür.

Bu antlaşma Medine şehrinin siyasî yapısın­da köklü değişiklikler yapıp, ona yeni bir kimlik kazandıran tarihî bir belgedir. Bu bel­genin temel başarıları aşağıda özetlenmiştir.

1- Belgede yer alan taraflara kesin haklar ve görevler verdi. Müminler (ensar ve muhaci-rûn), yahudiler, onların müttefikleri ve yar­dımcıları hepsi bu haklardan eşit olarak pay aldı. Bu yönüyle belge, Medine ve civar böl­ge insanlarının —hak ve sorumluluklarını tescil etmektedir.

2- Medine ve civar bölgede, Medine merkez yönetiminin etkinliğini kurdu.

3- Rasulullah @, bu andan sonra Medine halkının, yahudiler de dahil, tartışmasız yö­neticisi ve lideri olarak tanınıyordu. Yasama, yürütme ve yargı yetkilerini elinde tutuyor ve her hususta nihai otorite oluyordu.

4- Yahudiler, Peygamber @'ı yalnızca hü­kümran olarak kabul etmiyorlar, aynı za­manda Medine'yi de Mekke gibi kutsal bir şehir olarak tasdik ediyorlardı. Rasul @'m hukukî hususlarda nihaî otoriterliğini kabul ediyorlar ve onun kararları hepsi tarafından kabul görüyordu.

5- Bu belge, politikaya asîl bir muhteva yük-lüyordu. Bütün materyalist ve seküler yak­laşımlara karşı olarak politikaya ahlâk disip­linini getiriyordu. Allah tüm otorite ve hu­kukun kaynağı, Muhammed @ da, O'nun Rasulü ve kulu olarak tanınıyordu.

6- Ülkede kanunun hakimiyetini sağladı. Tek olan o kanun ki sınıfları, inançları, ırkları ve renklerine bakılmaksızın herkese uygulan­dı. Muhammed @'ın şahsı bile bundan ayrı değildi. Herhangi bir şekilde kanuna müdahale kesinlikle yasaklandı. Müminler, yahu­diler ve diğerlerine kanun önünde aynı bi­çimde muamele edilip, bir ayırıma gidilmedi.

7- Heterojen ve çok uluslu nitelikteki toplum yapısından bir toplum oluşturulması diğer köklü bir atılım idi. Dünyanın geri kalan kıs­mına karşı müslümanlar, yahudiler ve müt­tefikleri tek hukuk ve tek otorite ile tek top­lum olarak birbirlerine kenetlendiler. Böylece birlik duygusu Medine halkının arasında vahdet ve dayanışma ruhunu olgunlaştırıp düşmanlara karşı sarsılmaz bir yapı oluştur­malarını sağladı.

8- Savaş durumunda Rasulullah @'ın müt­tefik kuvvetlerin baş komutanı olarak kabul edilmesini sağladı.

9- Herkese eşitlik, hareket özgürlüğü kazan­dırıp, onları insan kardeşliği bağı altında bir araya topladı. Onları eşit seviyeye getirdi; en­sar ve muhacirûn, yahudiler ve müttefikleri siyasî ve kültürel olarak eşitti.

10- Savaş ve barış meselesini Medine merke­zî otoritesininin temel meselesi yaptı, diğer bir ifadeyle başka bir kavme yahut otoriteye karşı savaş ilân etmek veya onlarla barış yap­mak yetkisi bütünüyle Rasulullah @'a veril­di. Yahudiler ya da diğerleri herhangi bir dış güçle ittifaka girmek, yahut onlara savaş ilân etmek yetki ve gücüne sahip değillerdi.

11- Askerî hizmet mecburî kılındı; her yurt­taşın katılması gerekmekte idi.

12- Bollukta ve musibette olduğu kadar, sa­vaş ve barışta da müslüman ve yahudilerin birbirlerine yardımcı olmaları zorunlu kılı­nıyordu.

13- Tüm hukuki işlemlerde Rasulullah @'ın kararı nihaî ve kesindi.

14- İntikam peşinde koşma yetkisi fertlerden merkezî yönetime aktarılıyordu. Fertler ar­tık bundan sonra kanunları kendileri uygulamaya kalkışmayacaklar, merkezî yönetime gitmek zorunda kalacaklardı.

15- Belgede yer alan taraflara Kureyşlilere yardım etmek veya himaye sağlamak yasak­landı. Ancak antlaşmanın bu hususu yahu-dilerce uygulanmadı. (Dr. Muhammed Ha-midullah, 'The First Written Constitution İn the World\ s. 12-30).

Rasulullah @ İslâm Devleti'nde barış ve ni­zamın devamı için Arabistan'ın çeşitli mfts-lüman kabileleri ile de antlaşmalar yapmış­tır ki, bunlardan bazıları aşağıda gösterilmiş­tir.

 

Dumetü'l-Cendel Yöneticisi Ukeydir İle Sulh

 

Ukeydir İslâm'ı kabul ettiğinde Rasul @ ona şu belgeyi gönderdi.

1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2- Bu Allah Rasulü'nden Ukeydir'e yazılan bir s ahi fedin

3- Su bakımından zengin olmayan, etrafı çev­rilmemiş, ekilmemiş ve ihmal edilmiş bütün topraklar, zırhlar, tırnaklı hayvanlar ve kale Ukeydir'indir.

4- Etrafı duvarlarla çevrili hurma bahçeleri ve ekili topraklarda bulunan su kaynaklan Dumetü'l-Cendel halkına aittir.

5-  Hayvanlarınız otlaklardan mahrum edil­meyecektir, 1/5 humusu Ödemek şartıyla ze­kât gerekmediği durumlarda sürüleriniz sa­yılmayacaktır; otlaklar size yasak edilmeye­cektir.

6- Tamamıyla olgunlaşmış hurmaların dışın­da sizden (1/10 oranındaki) öşür alınmaya­caktır.

7- Namazı zamanında kılacaksınız, zekâtı hakkıyla vereceksiniz.

8- Bütün bunlar için Allah'ın taahhüdü ve garantisi altındasınız. İyi niyetimizden ve ah­de vefamızdan emin olabilirsiniz.

9-  Buna Allah ve hazır bulunan müslüman-lar şahittir.

 

Hadramut Meliki Vâil b. Hucr İle Sulh

 

1- Rasul Muhammed'den Hadramut Meli-kî Vâil b. Hucr'a.

2- Sen İslâm'ı kabul ettin, bu yüzden ben, elindeki kaleleri ve toprakları sana bırakıyo­rum.

3- Senden 1/10 öşür alınır, bu esnada adalet sahibi iki zat da hazır bulunur.

4- Din kaim olduğu müddetçe sana zulme­dilmez. Rasul ve müminler bu hususta sana yardımcıdırlar.

 

Bahtta Halkı İle Sulh

 

Bu belge Nahşal b. Malik el-Vâilî için yazıl­dı.

1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2- Bu belge Allah Rasulü Muhammed'den Nahşal b. Mâlik ve İslâm'ı seçen Benî Vâil-li arkadaşlarınadır; namazı ikame edin, ze­kât ödeyin, Allah ve Rasulü'ne itaat edin. Rasul'ün savaş ganimetlerindeki hissesini ve 1/5 humusu Ödeyin; İslâm'a şehadet edin ve gayri müslimleri bırakın.

3- Hepiniz Allah'ın himayesi altındasınız. Al­lah'ın Rasulü Muhammed sizi her türlü zor­balıktan koruyacaktır.

4- Yurtlarından uzaklaştırılmamaları ve (ürü­nün 1/10) öşrünü ödememeleri onların hak­kıdır.

Osman b. Affan tarafından yazılmıştır. (İb-ni İshak, a.g.e.)

 

Muttarif b. el-Kahin el-Bahilî ile Sulh

 

1- Bu belge Allah'ın Rasulü Muhammed'den Muttarif b. el-Kahin el-Bahilî'ye ve Bahila halkına.

2- Her kim kıraç araziyi ihya ederse o top­rak artık onundur.

3- Her otuz sığır için bir sığır, her kırk ko­yun için bir yaşındaki bir koyun, her elli de­ve İçin altı yaşındaki bir deve ödemek halkı­nızın görevidir.  

4- Tahsildarların otlak dışında zekât toplamaya yetkileri yoktur.

5- Bütün halkınız Allah'ın emanı altında gü­ven içindedirler. (İbni İshak, a.g.e.)

Rasulullah @, Arabistan, Necran, Bahreyn ile Arap Yarımadasını çevreleyen kuzey, do­ğu ve güney bölgeleri müslüman ve gayri müslim halklarıyla birçok antlaşmalar yapıp, birlikte bulunmayı garanti etti ve antlaşma­larını bozmadıkça onlara hürmet gösterdi. Yaptığı bütün antlaşmalara sadakatle ve sa­mimiyetle bağlı kaldı ve sadece düşmanla iş­birliği yaparak ya da İslâm Devleti'ne karşı yıkıcı hareketlerle, antlaşmanın kendi payla­rına düşen kısmını ihlâl eden kişilere karşı askerî eyleme geçti.

Kureyş Rasulullah @'la barış antlaşması yaptı, ancak antlaşmayı ilk bozan da onlar oldu. Yenilemek istediler, ancak Rasul @ Medine'ye bu amaçla gelmiş olan heyetleri ile görüşmeyi reddetti. Onun antlaşma yapıp,

sonra da bozduğu hiçbir örnek yoktur. He­defi barış olduğu için ülkede bu amaçla ant­laşmalar yaptı. Onu yurdunu terketmeye zor­layan, sonra da ona karşı savaş hazırlıkları yapan Kureyşlilerdi. Benzer şekilde, şehirde yaşayanlar arasında barış içinde birliği sağ­lamak için dış saldırılara karşı ensar ve ya-hudiler arasında konfederasyon oluşturulma­sında ilk büyük adımı atan Rasul @'dı. Bu antlaşmanın şartlarını ilk çiğneyenler yahu-diler oldu. Rasulullah @, vecibelerini hatır­lattığı zaman da, küstahça davranıp karşı koydular.

Bu tür antlaşmalarda hatırlanması gereken diğer bir husus da, karşı tarafın ihanetleri or­taya çıkar (8: 58) ya da antlaşmanın müey­yidelerini çiğner (9: 7-8) ise antlaşmanın açıkça yüzlerine fırlatılıp, artık barışın olma­dığını onlara bildirme şartıdır. Ayete göre, yukarda zikredilen sebeplerle antlaşma iptal edilmek istenirse; "Açık ve âdil tutumla on­ların (metni) yüzlerine at"ılmalıdır. Diğer ta­rafın antlaşma şartlarına titizlikle,uygun şe­kilde uymadıklarını hissetseler yahut karşı tarafın antlaşmaya ilk fırsatta ihanet edecek­lerinden korksalar bile antlaşmayı tek taraflı bir kararla sona erdirmek müminler İçin meşru değildir. Bu yüzden, ayet sanki hiç antlaşma olmamış tavrıyla karşı tarafa mu­amele edilmesini yasaklar. Diğer taraftan bu ayet müslümanlara diğerlerine karşı herhangi bir tedbir almadan önce onlara antlaşmanın sona erdiğini açık ifadelerle haberdar etme bağımlılığını getirir. Bu, karşı tarafın her na­sılsa antlaşmanın halâ yürürlükte olduğu şeklinde bir yanlış anlayışını ortadan kaldı­rır.

Rasulullah @, devletler ve kabileler arası po­litikasında bu ayeti esas aldı. Buyurdu ki; "Bir toplulukla antlaşma yapmış kimse sü­resi bitene kadar onunla bağlıdır. Eğer zor­lanırsa, o kimse antlaşmayı diğer tarafın önüne atsın ki, sonuçta her ikisi de eşit şart­larda bulunabilsin." (Ebû'1-Âlâ Mevdûdi "The Meaning of the Qur'an). Diğer bir hadisinde ise, bu prensibi bütün diğer meselelere de şamil kıldı: "Haince davranmayın, si­ze karşı hainlikte bulunana bile!' Ve bu pren­sibi müslümanların zihinlerine o kadar de­rin kazıdı ki, bu prensip onlarca hem lâfzen, hem de ruhen uygulandı. (Ebû'l Ala Mev-dûdi, a.g.e.) Ancak bu prensibin bir istisna­sı vardır. Karşı taraf antlaşmayı bilfiil, açık­ça ihlâl ettiği durumlarda antlaşmanın bo­zulduğu ve fesh edildiği açıktır. Bu durum­da "açık ve âdil bir tutumla antlaşmanın yüzlere atılmasına" gerek yoktur, çünkü kar­şı taraf yaptıklarıyla, antlaşmanın yeniden imzalanmadıkça bağlayıcı olmadığını açık­ça göstermiştir. Burada dikkat edilmesi ge­reken durum, diğer tarafın zihinlerinde şüp­he kalmaması için taraflardan birinin antlaş­mayı çiğnemesi açık, apaçık olmalıdır.

Rasulullah @, yaptığı bütün ahitlerde bu prensibe titizlikle riayet etti. Medineli yahu-dilerin olaylarında, onlara karşılıklı mükel­lefiyetlerini hatırlatmak ye antlaşmayla ilgi­li statülerini belirlemek için ya şahsen gitti, ya da birini gönderdi. Antlaşmanın şartları­nı ihlâl ettikleri her durumda bunu tekrar­ladı. Rasul @'a karşı, yahut antlaşmalarına dikkat etmediklerini hareketleriyle açıkça or­taya koydukları zaman, işte o zaman onlara karşı harekete geçildi. Buna ait tek istisna Kureyş'le olan Hudeybiye antlaşmasında gö­rülür. Onlar müslümanların müttefikleri olan Benî Huzâa'ya sebepsiz yere saldırıp er­keklerini acımasızca öldürerek antlaşmanın şartlarım çiğnediler. Bu yüzden Rasulullah @ saldırıdan Önce onlara antlaşmanın iptal olduğunu haber vermeye gerek duymadı. Antlaşmayı ihlâl eden Kureyşlİlerin hareket­leriyle ilgili aşağıdaki şartlar Peygamber @'ın misilleme hareketinin haklılığını ispat eder: "Birincisi Kureyş tarafından antlaşma­nın ihlâli o kadar göze çarpıcı idi ki, ihlâlin olduğu hususunda kesinlikle bir şüphe yok­tu. Antlaşmanın bittiğini ikrar ettikleri için Ebu Süfyan'ı Medine'ye antlaşmayı yenile­cek için gönderdiler. Antlaşmanın sona er­diğini bilmeleri bir delil olmasına rağmen, yukardaki prensibin tek istisnasının ancak antlaşmayı ihlâl eden, bozulduğunu bilen ve bunu da ikrar eden kişilere karşı hükmetme­nin haklı olduğunu göstermez. İhlâl herkes için berrak ve şüphenin ötesinde ise istisna­nın haklılığı kabul edilebilir. İkincisi, antlaş­manın bozulmasından sonra Rasul @, sö­züyle, davranışıyla ya da imâlanyla her ne şekilde olursa olsun antlaşmanın onlar tara­fından bozulmasına rağmen halâ yürürlük­te olduğunu imâ etmedi, ne de böyle anlaşı­labilecek türde ilişkiyi devam ettirdi. Bütün rivayetler, Ebu Süfyan tarafından yapılan 'antlaşmayı yenileme tekliflerini' reddettiğini gösterir. Üçüncüsü, Kureyş'e karşı askerî ha­rekâtta bulundu; savaş niyetlerini gizli tuta­rak dışa barış gösterisinde bulunmadı." (Ebû'l Ala Mevdudi, a.g.e.).

Bu şekilde Rasulullah @ kendi uygulamala­rı ile düşman bozmadıkça antlaşmalara hür­met edilmesini ve uyulması gerektiğini gös­teren bir örnek oluşturdu. Karşı taraf bozar­sa durumun icaplarına uygun olarak müs-lüman devlet ya yeni bir antlaşma imzalar ya da diğer gerekli tedbirleri alır. Yukarıda­ki ayet (8: 58). İslâm DevletPnin dış politi­kasını yönlendiren genel prensipleri de orta­ya kor.

1- Müslümanlar, önce kendileriyle antlaşan-lar, sonra da çıkarlarına uygun düştüğü için antlaşmayı bozanlara karşı savaşmak zorun­dadırlar. Bu, kanunlarına uymak üzere müs-lümanlarla antlaşma yapan, sonra da İslâm Devleti'ne karşı ayaklanan toplulukları da kapsar.

2- Müminlerle yaptıkları antlaşmalara uyan, ancak müminler ve inançları için daima teh­like oluşturacak muhalif ve düşmanca dav­ranışlara sahip olan İnsanlar, İkinci tipi oluş­tururlar. Bu durumda, müminler antlaşma­yı açıkça sonlandırmalı, onları bundan ha­berdar etmeli, sonra da onlara karşı uygun tavırları takınmalıdırlar.

3- Antlaşmalarının bütün önemini kaybetti­recek sıklıkta antlaşmalarını bozanlar ve mü­minlerin itibarına zarar vermek için insanî ve ahlâkî kuralları çiğneyen insanlar sonun­cu gruba girerler ki, bunlara gelince, pişman olup İslâm Devleti'ne itaat etmedikçe, müs-lümanlar onlara savaş ilân etmekle mükel­leftirler.

 

KISIM 17

 

ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE DIŞ POLİTİKA

 

Uluslararası ilişkilerin ve antlaşmaların ama­cı yeryüzünde kanun ve nizamı oluşturmak­tır, tâ ki farklı kültür ve inançtaki insanlar zulüm ve savaş korkusu olmadan barış için­de yaşayabilsinler. İslâm Devleti'nin asıl amaçlarından biri dünyada barışı kurmak ol­duğundan, bu hedefe ulaşmakta işbirliği yap­maya hazır ülkelerle barış ve nizamı kurmak, sürdürmek için her tür çabayı gösterir. Bu tür bir ilişki kurmak isteyen her ülkeyle dostça bir antlaşmaya girmeye ve işbirliği yapmaya her zaman hazır ve isteklidir. Bu antlaşmayı ve şartlarını karşı taraf resmen bozmadıkça, kendisi de bozmaz. Antlaşmalara ve paktla­ra hürmet etmek İslâm'ın temel bir prensibi olup, müminlerin bunları İhlâl etmelerine müsaade etmez. Bununla birlikte, karşı ta­raf antlaşmayı bozduğunda müminler artık antlaşmanın şartlarına bağlı olmayıp, ser­bestçe hareket etme hakkına sahiptirler. Uluslararası ilişkilerde, İslâm Devleti müm­kün olduğu derecede gerek barış ve düzenin kurulması, gerekse düşmanlık ve çatışmalar­dan kaçınmak için elinden geleni yapar. An­cak anlaşmazlığı çözecek barışçı vasıtalar tü­kendiğinde savaşa katılır.

Rasulullah @'ın uygulamalarını takip ede­rek İslâm Devleti, dış ilişkilerini üç katego­ride sınıflandırmıştır.

1-  Müslüman ülkeler.

2- Gayri müslim, ancak antlaşmak ülkeler (mu'ahid).

3- Gayri müslim ve antlaşmasiz ülkeler.

 

1- Müslüman Ülkeler

 

İki müslüman ülke arasındaki sulh münase­beti, Allah'a İnançları ve O'nun kanunları­na itaatlerinin tabiî bir sonucudur. Bu barış ancak müslüman ülkelerden birinin İslâm'ı terketmesi (irtidad) ile bozulabilir. Araların­da bir antlaşmazlık varsa ve taraflardan biri diğerine karşı saldırıda bulunmuşsa, diğer müslüman devletler ahlâkî ve hukukî açıdan saldırılan ülkeye saldırgana karşı yardım et­mek, müzakere, hakem ve benzerî usûllerle aralarında adalet üzere barışı kurmaya ça­lışmak mecburiyetindedirler. "Müminlerden iki topluluk çarpışacak olursa aralarını bu­lup düzeltin. Şayet biri diğerine haksızlıkla tecüvüzde bulunacak olursa, artık, haksız­lıkla tecavüzde bulunanla Allah'ın buyruğu­na dönünceye kadar savaşın; (Allah'ın buy­ruğuna) sonunda dönerlerse artık aralarını adaletle bulun ve (her hususta) âdil davra­nın. Şüphesiz Allah âdil olanları sever. Mü­minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşle­rinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup, sakının: umulur ki rahmet edilirsi­niz." (49: 9-10).

Bütün müslümanlar Allah'ın kanununa uy­mak zorundadırlar. Kardeşlik ve iman bağ­larıyla birbirine bağlı tek ümmettirler; hiç­bir coğrafî sınır, ulusal menfaat yahut kabi-levî bağlılık onları bölemez. Renkleri, dille­ri, ırkları ve ulusları farklı olmasına rağmen hepsi kardeştirler, biri tarafından verilen ta­ahhüt bütün ümmetçe kabul edilip, gözeti­lir. Rasulullah @ buyurdu ki: "Bütün mü­minler tek bir parçadır, onlardan en acizi bile onlar adına eman vermeye yetkili kılınmış­tır! ' Müminler kadın veya köle tarafından ve­rilen emanı kabul ederler. Rasulullah @, bir kadın tarafından verilen emanı şu sözleriyle kabul etti: "Senin koruduğunu biz (de) ko­ruruz, ey Ümmü Hânî!" Irak'taki bir kasa­ba sakinlerine bir köle tarafından verilen emanı Hz. Ömer kabul ederek şunları söy­ledi: "Allah, verilen sözlerin yerine getiril­mesini övmüştür; vaadlerinizi yerine getirin­ceye kadar iman sahibi de değilsiniz; 0 halde onlara olan sözlerinizi tutun ve onları yal­nız bırakın." (Abdurrahman Azzam, The Eternal Message of Muhammed, s. 132-143).

 

2- Antlaşmaü Gayri Müslim Ülkeler

 

Mümin bir devlet ile antlaşmalı bir gayri müslim devlet arasındaki ilişkiler antlaşma­nın şartlan tarafından belirlenir. Müslüman devleti hukuken antlaşmanın şartlarına bağlı kalmak zorundadır; aralarındaki ilişkinin ni­teliği bu şartların niteliği ve çerçevesi ile be­lirlenir. Antlaşmanın maddelerinde tanım­landığı şekliyle gayri müslimlerin bütün hak ve görevleri İslâm Devleti tarafından hürmet­le karşılanıp garanti edilir. Yabancı müdaha­lesi ve istilâsında, koruma sözü ve eman hu­susunda müslüman devlet sözüne sadıktır, onları elinden geldiğince düşmanlardan ko­rur. Nitekim, Halid b. Velid'in Hınıs (Eme-sa) hıristiyanlarını Bizans İmparatoru He-raklius'un saldırısından koruyamadığında yaptığı gibi herhangi bir an onların güvenli­ğini sağlayamazsa koruma vergilerini (cizye) iade eder. Cizyelerini geri verirken Halid b. Veüd şöyle söylüyordu: "Sizi savunmamız karşılığında bir iyiniyet göstergesi olarak ver­diğiniz cizyeyi alıyorduk, ancak şimdi sizi ko­ruyamadığımız için iade ediyoruz." (Abdur­rahman Azzam, 'The Eternal Message of Muhammed', s. 132-143).

İslâm, andın kutsallığı üzerinde önemle du­rur. Ahdin kutsallığı İslâm kardeşliğinin mü­kellefiyetlerinden de üstündür. "... İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edene kadar sizin vesayetiniz yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse, yardım etme­niz gerekir. Ancak aranızda antlaşma bulu­nan bir topluluğun aleyhine değil" (8: 72). Ayet, müminlere yardıma çağrıldıklarında haksızlığa, zulme ve baskıya uğrayan kardeş­lerine yardım etme görevini hatırlatır. Ancak bu durumda bile devlet veya kabilelerle (ulus­lararası) yaptıkları antlaşmalarına ve evrensel kabul görmüş ahlâk yasalarına uymakla emrolunm uslardır. Bu yüzden de antlaşma-h oldukları ülkede yaşayıp baskıya uğrayan kardeşlerine yardım edemezler. Antlaşma hem İslâm Devleti, hem de İslâm Devleti sı­nırları içerisinde yaşayan müminler için bağ­layıcıdır. İslâm Devleti'nin dışında ikamet eden müminler antlaşmanın yükümlülükle­ri açısından özgürdürler. Rasulullah @, Hu-deybiye antlaşması sırasında yardım için ken­disine zincirler içerisinde gelen Ebu Cendel'i Kureyşlilere geri vermek zorunda kalmıştı. Ancak Ebu Cendel bu antlaşmanın dışında kaldığından sonraki olaylar cereyan edebil­miştir.

Anlatılanları doğrulayan diğer bir Kur'an-ı Kerim ayeti de; "... ve şayet o (maktul) ken­dileriyle aranızda antlaşma bulunan bir top­luluktan ise ailesine bir diyet ödemek ve bir mümin köleyi azad etmek gerekir." (4: 92). Ayet açıkça şu kuralı ortaya kor; İslâm Dev-leti'yle antlaşmalı olan gayri müslim bir ül­kenin vatandaşı hata ile öldürülürse, diyet üc­retini tazminat olarak ödemek mecburiyeti vardır. Ayetin diğer bir yönü de, İslâm dev­letinde antlaşmanın yükümlülüklerine ne ka­dar büyük önem verildiğini ortaya koyması­dır. Bu mükellefiyetler büyük kıymete haiz olup, İslâm şeriatınca da yüksek derecede Öncelik verilmiştir. Dost ya da düşman, bü­tün dış güçlerle yapılan antlaşmaların şart­larına bağlı kalınmasını Kur'an en kuvvetli ifadelerle vurgular. Ne olduğu, nelerin geli­şeceği önemli değildir; müminler diğer ülke­lerle olan antlaşmalarını ve ahitlerini ilk ih­lâl edenler olmamalıdır.

 

3- Antlaşmasız

 

Gayri Müslim Ülkeler

 

Ortak çıkarları İlgilendiren meselelerde tüm gayri müslim ülkelerle olan İlişkiler dünya­da daha fazla barış, iyilik ve adalete yol aça­cak dostluk ve yardımlaşma esasları üzerine kuruludur. "İyilik ve takva hususunda yar-

dımlasın, günah ve haddi aşmada yardımlaş-mayın, Allah'tan korkup sakının. Çünkü Al­lah'ın azabı pek çetindir." (5: 2). Şu ayet, İs­lâm Devleti'nin diğer devletlerle olan ilişki­lerinin eşitlik ve adalet esaslarını ortaya kor: "Ey inananlar, Allah için adaletle şahitlik edenler olun, bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. Âdil davranın, o tak­vaya daha yakındır. Allah'tan korkup sakı­nın." (5: 8). Bu ayetle Allah, müminleri ken­dilerinden önce gelenlerin uyguladıkları ada­letsizliklere karşı uyarıp, onlara dost da ol­salar, düşman da olsalar insanlar arasında her zaman adaletle hükmetmelerini emreder: "Şüphesiz, Allah size emanetleri ehline ver­menizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz za­man da adaletle hükmetmenizi emreder." (4: 58).

Bu ayetler insan İlişkilerinde adaletin öne­mini vurgular ve müminlere gerek ferdî ve kollektif,gerekse millî ve milletlerarası dü­zeylerde de adaletli davranmalarını emreder. Bu sebeple, savaşta ve barışta ister kendi yurttaşlarıyla, isterse diğer devletlerin yurt-taşlarıyla İlgili olan hususlarda âdil olmak, müminlerin kollektif bir müessesesi olan İs­lâm Devleti'nin görevlerinden biridir. Eğer devlet ilgilendiği meselelerden bîrinde ada­letten kaçınacak olursa, artık o toplumda adalet kalmaz. (Ebû'l Alâ Mevdûdİ, 'The Is-lamic Law and Constitution', s. 258-253). Şu ayetle Rasul @'ın kendisine de her kayıt ve şart altında adaletle davranması emrolunur: "Sana da (Ey Muhammed), Kur'an'ı, önce gelen Kitab'ı tasdik ederek ve ona şahid ola­rak gerçekle indirdik. Öyleyse aralarında Al­lah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen hak­tan sapıp onların heveslerine uyma!.."{5: 48). ' 'Andolsun biz elçilerimizi açık delillerle gön­derdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte Kitab'ı ve Mizan'ı da indirdik." (57: 25). Bu suretle, İslâm'ın dış ilişkilerini yönlendiren temel prensip müslü-man ve gayri müslimlerin devlet meseleleri açısından tamamen eşit olmasıdır. Uluslara­rası hukuk tarihinde, yabancıların haklarını savaş ve barış esnasında ayırım ve tahdit gözetmeden ilk kabul edenler müslümanlardır. İslâm Devletİ'nin temel ideolojisi tüm kâi­nat ve insanların yaratıcısı ve Rabbi olan Al­lah'ın hükümranlığı olduğundan bütün in­sanlara dinî tolerans ve adalet elzemdir. (Dr. Muhammed Hamidullah, 'Introduction to islam', s. 102-105).

İslâm, insanları kardeş bilir; sınıflarını, inançlarını, ırklarını, renklerini gözetmeden tüm insanlara eşit statü verir. Kur'an-ı Ke­rim bu evrensel insan hakları anlayışını şu ayetlerle ortaya koyar:

a- "Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratıp, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip-yayan Rabbİnizden korkup sakının." (4: 1).

b- "O'dûr sizi bir tek nefisten yaratan, (si­zin İçin) bîr kalış yeri, bir de emanet yeri var eden." (6: 98).

c- "Ey insanlar, gerçekten Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışa-sıniz diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır." (49: 13).

Bu ayetler, insanın ortak nesebini ve bu yüz­den de birbirleriyle eşit hak ve imtiyazlara sahip ortak kardeşliklerini herhangi bir şüp­heye mahal bırakmaksızın ortaya kor. Son­ra ayetler konuyu biraz daha açarak coğra­fî, etnik yahut dinî farklılıklarına bakmak­sızın her üyesinin eşit haklardan faydalandı­ğı, tek bir topluluk oluşturduğu gerçeğini açıklar ki, pek çok olan bu ayetlerden ikisi şunlardır:

a- "İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, pey­gamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi." (2: 213).

b- "İnsanlar, tek bir ümmetten başka bir şey değillerdi; sonra ayrılığa düştüler. Eğer Rab-bin'den geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri konuda hemen ara­larında hüküm verilmiş (işleri bitirilmiş) olurdu." (10: 19). Tek neseb ve tek topluluk prensibini oluşturduktan sonra Kur'an-ı Ke­rim, insanların hepsinin yaratıcısı olan Al­lah'ın Rasulü'nün cihan şümul çağrısına, ırk ve dil farklarını yok eden, farklı insanlar ara­sında evrensel sevgi, hoşgörü ve kardeşlik sağlayan çağrısına davet eder.

a- "Biz seni ancak bütün insanlara bir müj­deci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat in-, sanların çoğu bilmezler." (34: 28).

b- "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107).

c- "Göklerin ve yerin yaratılması, dillerini­zin ve renklerinizin değişik olması, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ayetler (işaretler-ibretler) vardır." (30: 22).

d- "Şüphesiz iman edenler(le) yahudiler, hı-ristiyanlar ve sâbiîler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe inanır, salih amellerde bulu­nursa, elbette onlara Rabb'leri katında mü­kâfat vardır; onlar için korku da yoktur, on­lar mahzun da olmayacaklardır." (2: 62).

e- "Gerçek şu ki, iman edenlerle yahudiler, sabiler ve hıristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunan­lar için korku yoktur, onlar mahzun da ola­cak değillerdir." (5: 69).

Bunlar ve diğer birçok Kur'an-ı Kerim ayet­leri, İslâm'ın kardeşlik açısından insanlar arasında herhangi bir engel tanımadığı ve on­lara bütünüyle eşit siyasî, kültürel ve sosyal statüler verdiği gerçeğini ortaya kor. Aynı prensip, uluslararası ilişki ve münasebetler­de de onlara uygulanır. Diğer ulusları ilgi­lendiren meseleler mutlak adalet ve eşitlikle eie alınır. İnananlara, bütün insanlara sonuç­lan her ne olursa olsun adaletle davranma­larını emreden pek çok ayet vardır. "Ey iman edenler, kendiniz, ana-babanız ve yakınları­nız aleyhinde bile olsa, adaleti ayakta tutarak Allah için şahitlik edenler olun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir; çünkü Allah ikisine de sizden daha yakındır. Öyle ise ada­letten dönüp nevalarınıza uymayın." (4: 135). Böylece İslâm Devleti, İslâm milletinin tem­silcisi olarak yalnızca adaletli olmakla kal­mayacak, diğer insanlar ve uluslar için ör­nek olarak adaleti ayakta tutacaktır. Ayet­ler açıkça göstermektedir ki, tarafgirlik,şah­sî çıkar,korku yahut iltimas olmadan, adalet yalnızca Allah'ın hoşnutluğu için yapılmalı ve dost yahut dost olmayan bütün yabancı devletlerle İlişkilerindeki tavrıyla İslâm Dev­leti bunu sağlamalıdır.

Benzer şekilde, devletler arasındaki dostça İlişkileri ve barış unsurlarını ilerletmede her zaman ilk davranan, öncü olan İslâm Dev-leti'dir. Güvenilmez ve hain olsalar bile düş­man istediği zaman müminler onlarla barış yapmak ve Allah'a güvenmekle emrolunmuş-lardır. "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et. Şüphe­siz O, işitendir, bilendir. Eğer sana hile yap­mak isterlerse Allah yeter." (8: 61-62). Ayet, müminlerin diğer kişi ve ülkelerle olan iliş­kilerinin Allah'a güven temelleri üzerine ku­rulduğunu göstermektedir. Onlar savaşta ve barışta düşmanlarını cesaretle karşılarlar. Düşman barış yapmayı istediğinde, mümin­ler onların samimiyetsizlik ve ihanetlerinden korkarak antlaşmadan kaçınmayıp tersine barış yapmayı görevleri bilirler; çünkü düş­manın niyetini sadece Allah bilir. Müminler için barışa meyleden düşmanla savaşmak ya­saklanmıştır: "Ancak sizinle aralarında ant­laşma bulunan bir kavme sığınanlar yahut hem sizinle, hem de kendi kavimleriyle sa­vaşmaktan göğüslerine sıkıntı basıp ta size gelenler hariç (onlar dokunulmazdır). Allah dileseydi, onları sizin başınıza musallat eder­di, sizinle savaşırlardı. O halde sizden uzak durur, sizinle savaşmazlar ve barış (şartları)ı size bırakırlarsa, artık Allah sizin için onlar aleyhinde bir yol kılmamıştır." (4: 90).

Müminlerin sadece kendilerine karşı saldır­ganlıkta bulunan ve yeryüzünde zulme sebep olan kişilere karşı savaşmasına izin verilmiş­tir. "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolun­da savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin, çünkü Al­lah aşırı gidenleri sevmez. Onları nerede ya­kalarsanız Öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten da­ha kötüdür." (2: 180-181). Bu ayet müminle­re "savaş araçlarının şahsî menfaat, bencil­lik, ulusal kazançlar ya da misilleme olma­ması gerektiği; bu yüzden de ne kendilerine karşı duran ne de çalışmalarına engel olan tarafsız ülkelerle savaşmamaları" şeklinde uyarır. Böylece, İslâm devleti, bütün taraf­sız ülkelerin kendi meselelerini kendilerinin belirleyip halletmesi hakkını saygıyla karşı­lar.

Bunların yanısıra, Rasulullah @ da savaşın daha insanî olmasını sağlamak amacıyla ay­rıntılı emirler vermiştir. Müminler, ölü vü­cutları bozmamak; sebepsiz yere ürün ve meyve ağaçlarını tahrip etmemek ve hayvan­ları Öldürmemek; barbarlık, gaddarlık ve vandalizmin hiçbir şekline katılmamakla em-rolunmuşlardır. (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, 'The Meanİng of the Qur'an). Belli başlı kuvvet­lerle dostça ilişkiye girmek ve devam ettir­mekle mükellef kılınmışlardır. "Allah sizi, si­zinle din hususunda savaşmayan ve sizi yurt­larınızdan çıkarmayan kimselere iyilik et­mekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah sizi, ancak sizinle din hususunda sa­vaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarıl­manız için yardım edenlerle dost olmaktan meneder. Artık kim onları dost edinirse, iş­te onlar zalim olanların ta kendileridir." (60: 8-9).

Sadece karşılık vermelerine izin verilmiştir: "Öyleyse, kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın; Allah'tan korkup sa­kının ve bilin ki Allah, (günahtan) kaçınan­larla beraberdir." (2: 194). "Eğer bir toplu­luğa ceza verecekseniz, size verilen cezanın misliyle ceza verin; ama sabrederseniz, an-dolsun ki o, sabredenler için daha hayırlıdır" (16: 126). Ayetler, müminlerin uluslar arası ilişkilerin sınıf, renk, inanç ve ırk ayırımı yapmadan insanlar arasında eşitliği araştıra­rak, iyi niyet ve adalet prensipleri üzerine ku­rulduğunu göstermektedir. Yeryüzünde ba-rış ve nizamı sağlamaya gayret ederler. Öyle ki insanlarbarış, saadet, İffet ve adalet için­de yaşamaya sahip olabilsin.

paha önce de açıklandığı gibi, müminler sa­vaş esirleri problemine yeni bîr yaklaşım ge­tirdiler. Allah tarafından onlara karşı makul ve ih anla davranmakla emrolundular. "İh­sanın karşılığı ihsandan başkası mıdır?" (55: 60). "Güzel davrananlara daha güzel karşı­lık ve fazlalık vardır; onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne de bir zillet. Işie onlar cen­net halkıdır; orada ebedî kalacaklardır." (10: 26). Rasulullah @ ve ashabı Bedir Muhare­besi esirlerine yaptıkları muamele ile esirle­re karşı iyilik ve cömertliğin ebedî örneğini oluşturdular. (Ayrıntılı bilgi için 'Savaş Esir­leri ve Af bölümüne bakınız.).

 

Rasulullah @'ın Uygulamaları

 

Rasulullah @, komşu kabileler ve devletler­le samimi politik ilişkilerini devam'ettirmekte çok dikkatli idi. Elçileri ve heyetleri her za­man büyük hürmetle karşılardı. Medine'de kaldıkları sürece onlarla bizzat kendisi ilgi­lenir, onları gözetir ve onlara nizmet ederdi. Bu elçi ve heyetlere hizmette ona yardımcı ol­makta ashabı sık sık ısrar ederdi, ancak o, onların kendi konuğu olduğunu, bu yüzden de onların ihtiyaçlarını kendisinin gözetme­si gerektiğini söyleyerek ashabının hizmeti­ne izin vermezdi. Rasul @, bütün kabileler­le dostça ilişkiyi sağlamakla kalmadı, onla­rın ortak problemlerini de adalet ve eşitlikle çözdü. Bu ilişkiler niteliğine göre, yukarda açıklandığı gibi, devletler ve kabilelerle üç sı­nıfta incelenebilir.

 

1- Müslüman Kabileler...

 

Rasulullah @'m Medine'ye hicretine kadar müslüman olmuş çok az Arap kabilesi vardı. Ancak bazı kişilerin çabaları, kendi ka­bilelerinin çoğu mensubunu İslâm'a çevirdi.

Bu kişiler arasında Tufeyl b. Emr el-Devsî, Ebû Zerr el-Gıfarî ve Azd Kabilesinden Dammâd b. Ta'lebe vardı. Bedir savaşından sonra aralarında Müzeyne, Eşça, Cüheyne ve Eslem'in de bulunduğu Medine civarındaki birçok kabile İslâm'ı kabul etti. Bütün bu ka­bileler Medine'nin etkinliği dışında kalma­sına rağmen her hususta İslâm kardeşliğinin üyeleri olarak muamele gördüler. Ancak Me­dine yönetimiyle antlaşmah kabileye karşı ol­mamak şartıyla resmen talep olmadıkça, ne Medineli müslümanlar onlara yardım etmek, ne de onlar birincilerin yardımına gelmek yü­kümlülüğü altında idi. Nitekim, her ikisi de kendi hesabına diğer bir topluluğa karşı ge­rekli şekilde davranmakta serbestti.

Hudeybiye antlaşmasından sonra öyle bir olay izlendi ki, kendi şehirlerini terkedip ka­çan müslüman olmuş Kureyşli genç erkekler antlaşmanın müeyyideleri nedeniyle Medi­ne'ye kabul edilmediler. Bu gençlerden Ebu Cendel, Rasulullah @'a yardım için başvur­duğunda, Rasul @ "Bu insanlara yerdiğimiz sözü biliyorsunuz, ihanetin dinimize girme­si doğru değildir." dedi. Ebu Cendel sordu:

"Bana dinimden ötürü işkence yapacak olan putperestlere mi döndürüleceğim?" Rasul @ cevaben, "Git ve sabret ya Ebu Cendel, Al­lah muhakkak sana ve seninle birlikte olan (aciz)lere bir kurtuluş, bir çıkış yolu göste­recektir:' buyurdu. (İbni İshak, sf. 507-508).

Bu insanlar, Kureyş'in Suriye'ye ulaşmakta kullandığı yol üzerinde Kızıldeniz kıyısında Zu'1-Merva bölgesinde el-Is mevkiinde yak­laşık 70 kişilik bir grup oluşturdular. Kureyş kervanları için büyük güçlüğe sebep oluyor­lardı. Rasulullah @ bunlar hakkında, her­hangi bir harekette bulunmuyordu; sonun­da Kureyşliler antlaşmanın bu şartım iptal et­mesini ve bu insanları Medine'ye almasını Rasulullah @'dan istediler. (İbn İshak, sf. 507-508).

 

2- Antlaşmalı Gayri Müslim Kabileler...

 

Rasulullah @ Medine'ye hicret ettiğinde bir­çok düşmana karşı yalnız olduğu kritik ve hassas dengeyi gördü. Suriye ile ticaret yol­larını kapayarak Kureyş üzerine baskı uygu­lamak için komşu gayri müslim Arap kabi­lelerden, özellikle Kızildeniz kıyısındakiler-den dostlar edinmenin faydalı olacağını dü­şündü. Medine'ye komşu Benî Damra, Benî Ğıfar, Benî Müdlic, Benî Müzeyne, Eşcü ve Emir b. îkrime kabileleriyle ve Mekke civa­rında yaşayan Huzâa'lı Benî Abd b. Adiy1 lerle dostluk antlaşması yaptı.

Kuzeydoğuda Necid bölgesindeki Araplarla, uzak doğuda Uman, Hadramut ve Bahreyn halklarıyla, güneyde Yemen bölgesinde hıris-tiyanlarla, ve kuzeyde Cerbâ, Ezruh, Eyle (Uk-ba), Hudâa ve Dûmetu'l-Cendel yahudi ve hı-ristiyanlan ile antlaşmalar sonuçlandırdı. Hayber yahudileri yenilgiye uğradıklarında burada kalmalarına izin verilmesini istediler. Rasulullah @ da, topraklan ekmeleri ve ürü­nün yansını müminlere ödemeleri şartıyla kabul etti ve müminlerle yahudiler arasmda bu mevzuda antlaşma imzalandı. Bütün bu antlaşmalarda Rasul @, antlaşmalı tarafın cizye diye İsimlendirilen vergiyi ödemeleri karşılığında can ve mal güvenliklerini garanti etti. Antlaşmaların müeyyidelerine uygun şe­kilde bütün antlaşmalı taraflar eşit ve âdil muamele edilirdi. Rasulullah @ bütün bu antlaşmaları daima saygıyla karşılayıp neti­celerine göre hareket etti ve hiçbir zaman ant­laşmayı ilk bozan taraf olmadı. Müminlerle olan antlaşmalarından ilk dönenler her za­man karşı taraf oldu.

Kureyş, müminlerin müttefiki olan Huzâa kabilesinin erkeklerini Kabe'de acımasızca öldürerek Hudeybiye antlaşmasının şartlarını açıkça ihlâl etti. Sonraları Hayber, Vâdi'l-Küra ve Fedek yahudileri de antlaşmalarını benzer şekilde bozdular. Hicret'in 9. yılın­dan sonra, kuzeyde Suriye'den güneyde Ye-men'e; batıda Kızıldenİz'den kuzey doğuda Necİd, uzak doğuda Bahreyn, Uman ve Hadramut'a kadar hemen hemen tüm Arap ya­rımadası islâm'ı kabul etti. Suriye bölgesin­de yaşayan birçok hıristiyan ve yahudi İs­lâm'ı kabul etmemekle birlikte, Rasulullah @'la antlaşmalar yaparak can ve mallarının güvenliği karşılığında cizye ödemeye razı ol­dular. Dumetû'l-Cendel, Eyle, Cerbâ, Ezruh, Caris, Makna ve Tabale halkları bunlardan­dır. Bahreyn'li Zerdüşt'ler ve Yemen'li hıris-tiyanlar da aynı şekilde Rasul @'la ahitler gerçekleştirdiler. (Seerah Ibni İshak, İngilizce tercüme, sf. 653-659). Rasul @'ın aşağıdaki hadisi, onun fertlere ve ülkelere olan sözle-rininasıl sadakat ve İncelikle tuttuğunu gös­terir. "Ahit yapıldıktan sonra (antlaşmalı ol­duğu) kişiye zarar verip, zulüm yapan veya onun haklarını azaltıp kısan veya ondan ant­laşmada olmayan bir şeyi alan kişinin kıya­met gününde hasmı ben olacağım." (Mişkât).

Rasulullah @'ın uygulamaları öyle kabul et­tirici idi ki, ashabı gayri müslim kabile ve ül­kelerle yaptıkları antlaşmalarına titizlikle bağlı kalıp, yapabildiklerince karşı tarafın hakkını gözettiler. Onların canlarını ve mal­larını düşmanlarından korumayı ve haklarını garanti etmeyi imkânsız bulduklarında da, bu amaçla aldıkları parayı (ki cizyedir) on­lara geri iade ettiler. Benzer bir olay, müslü-manlar Suriye'de Bizans kuvvetleriyle çarpı­şırken Hums'dan geri çekilmek zorunda kal­maları üzerine meydana geldi. İslâm Ordu-su'nun kumandanı Ebu Ubeyd b. el-Cerrah, güvenliklerini sağlayamadıklarından öden­mesini de haketmediklerini belirterek cizye olarak toplanan miktarı yerleşim merkezinin reislerine iade etti. (İbni hişam, Seerat un-Nebî, Urduca, Karaçi, 1975).

 

3- Antlaşması Bulunmayan Gayri Müslimler

 

Rasulullah @ gayri müslim kişi ve devletlerle olan ilişkilerinde İslâm'ın genel prensipleri­ne titizlikle bağlı kaldı. Gerek ferdî, gerekse devlet seviyesinde müminler ve gayri müslim-ler arasındaki bütün meseleleri dost ve düş­man arasında ayırım yapmadan her tarafça da kabul edilen deliller esas alınarak mutlak adaletle hükme bağladı. İslâm Devleti'ni zi­yaret eden yabancıların hakları tamamıyla saygın kabul edilip korundu. Yabancı yöne­timlerin elçileri vakar ve hürmetle karşılan­dı; kendilerine, yabancı bir yönetimin tem­silcilerine gösterilebilecek bütün itibar gösterildi. Onları bizzat Rasul @ gözetti, ihti­yaçlarını karşıladı ve ağırladı.

Rasulullah @ Habeşistan, Bizans, Mısır ve diğer komşu devletlerden elçileri kabul etti, onlara yönetimlerinin resmî temsilcileri ola­rak davranıp ağırlama ve muamele hususun­da aynı protokolü izledi. Elçiler, Rasul @ için kırallarmdan ve reislerinden hediye ve arma­ğanlar getirdiler, karşılığında Rasul @ da kı-ralları ve reisleri için hediyeler ve armağan­lar gönderdi. Rasul @ Rum kralı Sezar He-raklius'a elçisi olarak Dihye b. Halife el-Kelbî el-Kazracî'yi gönderdi. Heraklius cevaben, elçisiyle birlikte şahsen hizmet için gelmeyi çok istemesine rağmen ülke meselelerinin müsaade etmediğini anlatan bir özür mek­tubuyla hediyeler gönderdi. Rasul @'ın mek­tubu Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle devam ediyordu; "İslâm'ı kabul edersen se­lâmet bulursun; müslüman olursan Allah iki kat ecir verir; şayet yüz çevirirsen bütün te-banın günahı senin üzerinedir."

Amr b. Umeyye ed-Damrî, Cafer b. Ebî Ta-lib ve diğerleriyle birlikte yanlarında Rasul @'dan bir mektupla Habeşistan kiralı Ne-caşi'ye gönderildi. Mektupta şöyle demek­teydi; "Allah'ın Rasulü Muhammed'den Ha­beş meliki Asham Necaşi'ye. Ben sana olan nimetinden dolayı kendisinden başka ilâh ol­mayan Allah'a hamdederim. O Melik'tir, Kuddüs'tür, Selâm'dır, Mü'min'dir, Mühey-min'dir. Ben şehadet ederim ki Meryem oğ­lu İsa Ruhullah'tır, O'nun kelimesidir. O'nu iffetli, her türlü dünya kirinden ve fitnesin­den temizlenmiş olan Meryem'e ilka etmiş­tir ki, o da İsa'ya hamile kalmıştır. Allah onu tıpkı Adem'i kendi eliyle ve kendi nefhi ile yarattığı gibi kendi ruhundan ve nefhinden varatmıştır. Ben seni eşi-arkadaşı olmayan Allah'a itaat etmeye, bana uymaya ve bana gelene inanmaya çağırıyorum, çünkü Allah'­ın Rasulü'yüm. Sana daha önce müslüman bir grupla birlikte amcamın oğlu Cafer'i göndermiştim. Sana geldiklerinde gururuna kapılmadan onları ağırla, seni ve askerlerini Allah'a davet ediyorum. Şüphesiz ki ben teb­liğ ve ihtar görevimi tamamladım, öyleyse nasihatimi kabul ediniz. Selâm hidayete tâ­bi olan kimselere olsun." (İbni İshak, "See-rat Rasulullah" A. Guillamme'nin İngilizce Çevirisi, Karaçi, 1971, sf. 655-669).

Necaşi'nin cevabî mektubu da şöyledir: "Al­lah'ın Rasulü Muhammed'e Necaşi Asham b. Ebcer'den, Selâm sana olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi de. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah beni İslâm'a ka­vuşturdu. İsa'nın durumunu izah ettiğin mektubun bana ulaştı. Yerin ve göğün Rab-bine yemin ederim ki, muhakkak İsa, senin söylediğinden bir fazla değildir. Bize gönder­diğinizle öğrendik. Amcan oğlunu ve arka­daşlarını misafir ettik. Ben şehadet ederim ki, sen Allah'ın Rasulüsün, haksin ve tasdik edilmişsin. Sana ve senin adamın amcan oğ­luna beyat ettim. Onun önünde Rabbil âle­min olan Allah için İslâm'ı kabul ettim. Sa­na oğlum Ürinâ'yı gönderiyorum. Çünkü ben ancak kendime mâlikim, eğer sana gel­memi istersen ey Allah'ın Rasulü, gelirim. Ben şehadet ederim ki söylediklerin haktır." (İbni İshak, a.g.e.).

Rasul @ benzer bir mektubu Abdullah b. Huzâfe ile Pers Kralı Kisra'ya gönderdi. Kral mektubu okuyunca onu parça parça yırttı, elçiye kötü davrandı ve Yemen bölgesi yöne­ticisi Bâzân'a gönderdiği yazıda Hicaz'a kuv­vetli kişiler gönderip, mektubu yazan kişiyi kendisine getirmesini istedi. Bu fedailer Me­dine'ye geldiklerinde, Rasul @ onlara, Kis-ra'mn oğlu Şirveyh tarafından öldürüldüğü­nü açıkladı. Benzer mektuplar diğer yöneti­ci ve reislere de gönderildi: Salit b. Amr el-Âmirî, Yemâme Meliki Hevze b. Ali'ye; Alâ b. el-Hadramî, Bahreyn meliki Münzir b. Sâ-vâ'ya; Amr b. As, Uman Melikine; Hatib b. Ebî Beltea, Rasuİ @'a hediyeler gönderen İs­kenderiye meliki Mukavkıs'a; Şûce b. Vehb el-Esedî, Şam Valisi Haris b. Ebî Şemir el-Gassanî'ye. Aynı muhtevadaki diğer mektuplar Arap Yarımadası sınırlarındaki çeşitli ka­bilelere ve devlet başkanlarına yazılmıştır. Bir kısmı cevaplandırılıp elçilerini hediye ve ar­mağanlarla gönderirken, diğer kısmı da ce­vaplandırmaya gerek görmedi. Mısır'ın Kıptî Meliki, Rasul @'ın orijinal mektubunu ko­rumuş gözükmektedir ki, mektup Topkapı müzesi (İstanbul)nde görülebilir. Necran Hı-ristiyanları Rasul @'la barış antlaşması yap­mışlardı. Daha sonra dinî meseleler üzerin­de tartışmak üzere Rasul @'a bir heyet gön­derdiler, ancak anlaşamadıklarından Rasu-lullah @ onları Allah'ın lanetini yalancılar üzerine okumaya davet etti. Kur'an-ı Kerim bu olayı şu sözlerle zikreder: "Artık sana ge­len bunca ilimden sonra, onun hakkında si­zinle çekişip tartışmalara girerlerse, de ki: 'Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınla­rımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendi­nizi çağıralım; sonra karşılıklı lânetleşelim de Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dile­yelim." (3: 61). Ancak onlar Rasulullah @'ın vazifesinin doğruluğuna o kadar ikna olmuş­lardı ki, meydan okumayı kabul edemediler. Gayri müslim yurttaşlar olarak İslâm Dev-leti'ne isteyerek itaat ettiler, Rasul @'dan hem dinî, hem de idarî meselelerde özerklik ihsan eden berat aldılar. Temel şartları taşı­yan antlaşma da yazıldı. (Muhammed Ha-midullah, Muhammed Rasulullah, sf. 103-104).

 

Uluslararası Hukukun Esasları

 

İslâm bütün insanlığın dinidir; insanların ev­rensel kardeşliğini ilân eder ve renklerine, ırk­larına, uluslarına bakmaksızın tüm insanları evrensel aileye katılmaya davet eder. "Ey in­sanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratıp, ikisinden birçok erkek ve ka­dın üretip yayan Rabbinizden korkup sakı­nın." (4: 1). "Ey insanlar, gerçekten Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbiri-nizle tanışasınız diye sizi halklara ve kabile­lere ayırdık. Hiç şüphesiz, Allah katında si­zin en üstününüz takvaca en ileri olanımzdır" (49: 13). Ayet, tüm insanlığın ortak ebeveyn ve ortak kan bağı ile tek top­luluk olduğu hususunda hiç şüphe bırakma­maktadır. Bu yüzden, aynı siyasî birliğe ka­tılmamaları ya da kendilerini bir araya geti­recek ortak İnanca sahip olmamaları için hiç­bir sebep yoktur. Rasulullah @, onlar için bu Tevhid mesajını getirip, onları inanç kar­deşliğine davet etti. "Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gön­derdik; fakat insanların çoğu bilmezler?' (34: 28). *'O halde nereye kaçıp gidiyorsunuz? O (Kur'an), âlemler için yalnız bir zikir (öğüt, hatırlatma, hüküm ve düşünme)dir. Sizden doğru bir istikamet tutmak isteyenler için." (81: 26-28).

Bu suretle, İslâm tüm insanlığı ortak kardeş­liğe toplamak ister, ancak fıtratı sebebiyle bu birlik çağrısını insanlar topluca kabul etme­diler ve her zamanki gibi bölünmüşlükleri­ni devam ettirdiler. Bu yüzden ikinci çözüm olarak, îslâm insanları en azından eşitlik ve adalet temelleri üzerinde güzel ve dostça iliş­ki sahibi olmaya ve iyi komşular olarak ya­şamaya çağırır. (Ayrıntılı bilgi için 'Antlaşmalar' kısmına bakınız).

 

KISIM 18

 

DİPLOMASI

 

Rasulullah @, Medine'ye geldiğinde her yön­den düşmanla sarılı idi; güneyde Kureyş, ku­zeyde Hayber yahudileri ve Gatafan kabile­si, içeriden ise yahudi kabileleri ve münafık­lar sürekli tehlike oluşturmakta idi. Aslında bütün Arabistan ona karşı idi. İçerdeki ve dı-şardaki çeşitli tehlikeleri teker teker hariku­lade tarzda ortadan kaldırması ve biraraya gelerek kendisine karşı birleşik bir güç oluş­turmalarına fırsat vermemesi, onun siyasî ileri görüşlülüğünün ve diplomasisinin bel­gesidir. İlk on yıl içinde bütün bu güçleri po­litik diplomasisi önünde pasivize etti ve o Arap Yarımadası'nın tartışılmaz hâkimi ol­du. O, bütün Arap kabilelerini bir yönetim altına toplayıp birleştiren, onlara barış ve esenlik sağlayan ilk insandı. Bu onun askeri strateji ve savaş başarılarından çok siyasî ye­teneğinin ve diplomatik manevralarının bir sonucu idi.

Onun ileri görüşlülüğü Benî Kaynuka, Benî Nadir ve Benî Kurayza kabileleri ile karşılıklı, antlaşmalar yapmasını sağladı. Bu antlaşma­lar ona en azından, nefes alacak vakit ve ne­ticede bütün dikkatini dış savunmada yoğun­laştırma imkânı sağladı. Medineli yahudiler zengin ve refah içindeydiler; Medine çevre­sinde de büyük siyasî nüfuza sahiptiler. On­lar, inançlarından ve atalarından dolayı ki­birlendiler ve Arap müşriklerini kendilerin­den aşağı görürlerdi. Onları ortak güvenlik sorunlarını görüşmek için masa başında top­layıp bunun önemine ve gerekliliğine inan­dırmak, sonra da onların hem antlaşmanın şartlarını kabul etmelerini, hem de kendisi­ni Medine'nin tartışılmaz yöneticisi olarak tanımalarını sağlamak Rasulullah @ açısın­dan büyük politik diplomasi ile dikkate de­ğer planlama ve manevra gerektirmiş olmalıdır. Bu antlaşma, Rasul @'ın yönetici ola­rak konumunun herkesçe kabul edildiği Me­dine Devleti'nin temellerini fiilen ortaya koy­du. Rasul @ bu antlaşmanın imzasından sonra Medine devletinin fiilî ve yasal (de facto) yöneticisi oldu.

Bu antlaşma, aynı zamanda ihanet, isyan ve­ya muahedenin şartlarına karşı gelme halle­rinde sürgün içinde siyasî temel sağlıyordu. Böyleee bu ahitleşme şehir güvenliğini güç­lendirirken başlangıçta onların siyasî ve ma­nevî baskılarını kıran, sonra da 'dar'us-selâm'dan çıkartan iki kenarlı bir silah idi. Diğer yahudi toplulukları da (Hayber, Fedek, Vâdi'1-Kurâ ve Teyma'lı) ahitlerini bozduk­larında Arap Yarımadası'ndan sürüldüler. Böylece Arap Yarımadası yıkıcı unsurlardan tamamıyla temizlenip 'dar-us-selâm1 (barış ülkesi) olarak isimlendirildi. Yukarıda anla­tılanlar Rasulullah @'ın siyasî dehası ve ile­ri görüşlülüğü ile güç problemlerden birini nasıl halledip Arap topraklarını yabancı ve düşman unsurlardan temizlediğini göster­mektedir.

Benzer şekilde, o, Kureyş'in siyasî faaliyet ve tesirini askerî harp hilelerinden çok, siyasî hareketleriyle kırdı. Kureyşliler Rasulullah @ 'a karşı yaptıkları üç savaşta hem askerî, hem de manevî açıdan yenilgiye uğramışlar­dı. Her ne kadar askerî güçleri ezilmediyse de, psikolojik olarak tümüyle yılıp Peygam­ber @'la daha fazla savaşmak için dayanma kuvvetlerini kaybettiler. Ancak Kabe'nin mu­hafızları olarak baştan başa tüm Arap Yarı-madası'nda büyük hürmet, bağlılık ve tesi­re sahip olmaları sebebiyle Rasulullah @'a karşı düşmanlık ve savaşta zayıflık gösterme­diler, lâkin Rasul @ onların durumlarını an­ladı ve hac mevsimi geldiğinde siyasî hare­ketini başlattı. O, askerî çözümün her iki ta­rafta çokça cana malolacağını ve istenilen ce­vap olmadığını biliyordu. Bunun yamsıra, Mekke halkının imha edilmesi İslâm açısın­dan da kazanç değildi, çünkü o insanlar, Arapların liderleri idiler, İslâm'ı kabul eder­lerse İslâm'a faydalı olabilecek liderlik tecrübesi ve yeteneğine sahiptiler. Bu yüzden o, herhangi bir askerî seferin yapabileceğinin çok çok ötesindeki sonuçlara ulaşacak siya­sî bir plan tasarladı ve hac ayları esnasında Umre yapmaya karar verdi.

Bu, Rasulullah @ lehine gerçekten çok et­kili ve ferasetli bir hareketti. Bu aylar süre­since düşmanlar bile Kabe'ye girmekten men edilmezdi; bu yüzden Kureyşlilerin mümin­leri durdurmaları çok güçtü; durdursalar, Araplar arasında kendilerine karşı kötü duy­gular oluşurdu. Rasulullah @ bütün bu fak­törleri düşünerek, kurban sahibi ve ihramh bin dört yüz kişiyle Umre yapmak için yola koyuldu. Kureyşliler bunu haber aldıkların­da onu Mekke yolunda durdurmak için atlı ve yaya kuvvetlerini gönderdiler. Ancak Ra­sulullah @ izlediği yolu değiştirerek Hudey-biye'ye rahatlıkla ulaştı ve çeşitli kaynaklar vasıtasıyla barış teşebbüslerine başladı. Mu­hacirlerle kan bağı olan ve artık savaştan bı­kan Kureyşlilerin çoğu bu fırsatı memnuni­yetle karşıladılar. Uzun müzakereler sonra­sı sulh şartları karara bağlanarak Kureyş ve Rasulullah @ arasında barış antlaşması im­zalandı. Antlaşma sadece barışı kurmakla kalmayıp, serbest görüşme ve serbest dialog yollarını da açtı. İslâm tarihinin akışını de­ğiştirdi; artık Mekke üzerine zafer sadece an meselesi idi. Hudeybiye Antlaşması Rasulul­lah @'ın en büyük siyasî zaferi idi .ki, İslâm1 m ve Peygamber @'ın siyasî ve manevî tesi­rinin enine ve boyuna bütün Arabistan'a ya­yılması için gerekli yolu açtı. Hiçbir askerî zafer bu siyasî antlaşmanın İslâm adına yap­tığı kadar geniş ölçülü ve kalıcı sonuçlar ile onun Arabistan'daki etkisine ulaşamazdı.

Hudeybiye antlaşması aynı zamanda Mek­ke'nin fethi yolunu da oluşturdu. Kureyş'in, Rasulullah @'ın müttefiklerini öldürerek antlaşmayı bozmaları, onları bu nedenle ce­zalandırmak ve kan dökmeksizin şehri ele geçirmek için âdil ve makul bir sebep sağla­dı. Birkaç yıl önce Mekke'den uzaklaştırılıp dost bir şehire hicret eden kişi, on yıl içinde büyük bir güçle geri dönüp Mekke'yi fethetti. Kureyş herhangi bir direnmeye cesaret ede­medi ve daha önce uzaklaştırdıkları kişiye sessizce teslim oldu. Düşmanın savaş gücü­nü ve ruhunu bütünüyle yok eden, kendisi­ne de bu kadar kısa bir sürede böyle büyük güç ve etkinlik kazandıran Rasulullah @'ın siyasî dehası idi. Bu hareketin diğer bir fay­dası daha önceleri kuvvetli düşmanları olan birçok kişinin artık onun destekleyicileri ve İslâm'ın hizmetçileri olmasıdır.

Kureyş'in yenilgisinden sonra, Rasulullah @'m gayesine karşı Arap direnci pratik ola­rak sona erdi ve yüzlerce heyet ya İslâm'ı ka­bul etmek ya da Medine Devleti'nin siyasî hükümranlığına sığınmak için Medine'ye akın akın gelmeye başladı. Diplomasisinin yeterli olduğu durumlarda hiçbir zaman as­kerî güç kullanmaması Peygamber @'ın baş­lıca prensiplerindendi. "Mekke'nin teslim ol­masından sonra askerî operasyonlar hemen hemen hiç devam etmedi. Arabistan'ın bü­yük bir bölümü politik diplomasisi ve ahlâ­kî tesiri ile ona itaat etti." (H.A.R. Gibb, 'Mohammedanism', sf. 20-21). Araplar Ra­sulullah @ İle Kureyş arasındaki mücadele­nin sonucunu bekliyorlardı. Mekke'yi fethe­der etmez Rasulullah @'ın inancının doğru­luğuna ikna oldular ve Mekke'nin fethini ta­kip eden iki yıl içerisinde tüm Arap Yarıma­dası İslâm'ın tesiri altına girdi. Rasulullah @'m, yenilgilerinden sonra Kureyş'e karşı asil davranışı, onun en büyük düşmanları­nın bile İslâm'ı benimsemeleri İçin daha fazla cesaret sağladı. Rasul @ sadece kendine ve ashabına yapılanları affetmekle kalmadı, Huneyn gazvesinde ganimet olarak aldığı be­reketli serveti onlar arasında cömertçe bölüş­türdü, ölçüsüz servet ve deve sürüleri verdi.

Kendi payına Rasulullah @'ın bu cömertlik ve âlicenaplığı, hızla tüm Arabistan'a yayıl­dı ve birçok kişi malî yardım için ona koşuş­tu. Bu faktörler de İslâm'ın Arap kavimleri arasında yayılmasına yardımcı oldular, öyle ki Hicret'in on birinci yılı başlangıcında Ra­sulullah @ vefat ettiğinde, İslâm, yarımada­nın her parçasına yayılmıştı.

Ülkenin kuzeyinde Suriye'de, güneyinde Ye­men ve Necran'da yaşayan hıristiyan ve ya-hudiler İslâm'ı kabul etmediler, ancak barış antlaşmaları yaparak İslâm Devleti'nin ha­kimiyetini tanıdılar. Herhangi bir saldırıda canlarının ve mallarının güvenliğinin garanti edilmesi karşılığı Medine yönetimine koru­ma vergisi (cizye) ödemeye de razı oldular.

Araplarla uğraştıktan sonra ülkenin kuzeyin­deki Bizans İmparatorluğuna karşı herakâ-ta başladı. Bu hareket askerî olmaktan da­ha ziyade siyasî bir seferdi. Çatışma olma­dı, ancak kuzeyde Medine Devleti'nin oto­ritesini ilk kez kurup, Bizans'la olan sınırla­rı teminat altına aldı. Bu, o zamana kadar Arabistan'ı kendilerinin vesayeti altında gö­ren, bu yüzden de çok az ehemmiyet veren komşu devletlere, özellikle Bizans ve Persli-lere, artık, Arabistan'da gerekli hürmeti gös­termek zorunda oldukları hakkıyla kurul­muş bir devlet olduğuna İşaret ediyordu. Ay­nı zamanda, çok az olmalarına rağmen lo­kal hasım kabileleri, Medine yönetiminin ufak tefek düşmanlıklar ve kabile kuvveti­nin ötesinde büyük bir güce sahip olduğu şeklinde bütünüyle uyararak diğer bir faydalı amaca hizmet etti. Bu yüzden bu kabileler sessizce itaat ettiler ve Medine'ye karşı düş­manca tavırlar takınmaya asla cesaret ede­mediler.

 

Peygamber @'ın Başarıları

 

Daha önce hiç kimsenin yapamadığını ba­şarması, yani Arap Yarımadası'nı birleştirip barış ve esenlik getirmesi bunu da on yıldan daha az bir sürede başarması Rasulullah @'m diplomasisinin, dehasının ve siyasî ile­ri görüşlülüğünün bir sonucudur. Sadece Arap kabileleri, yahudiler ve Kureyş'le yap­tığı dirayetli ve mahir görüşmelerle Medine Devleti'ni kurdu, ona muhkemlik, güvenlik, güç ve iktidar kazandırdı. Medine'ye karşı başlattıkları ilk seferden başlamak üzere ilk beş yıl içinde Kureyş'in saldırganlık gücü yok edildi. Rasul @'ın ustaca planlaması ve dip­lomasisi karşısında Kureyş'in tüm plan ve projeleri perişan oldu ve Arabistan üzerin­de Rasul @'ın üstünlüğünü pratik olarak ku­ran bir antlaşmayı imzalamak zorunda kal­dılar. Bütün bu başarılar şerefi, dehası ve di­rayeti ile karşı çıkanları en az savaş ve kan dökülmesiyle yenip yeryüzünde barış ve ni­zamı kuran Rasulullah @'a aittir.

Yönetici olarak, adaletle hükmedip insanla­rın hayat tarzını ve sosyal düzenini bütünüyle değiştirdi. Anarşiyi kanun ve nizamla, kabi-levî kan davalarını bütünlük ve disiplinle, iç bölünme ve çatışmaları kardeşlik bağı saye­sinde, zulüm ve katli adalet ve hayata hür­metle, müstehcenliği ve zinayı edep ve iffet ile, fışkı takva ve fazilet ile, sınıf ayırımını eşitlikle ve hepsinden önemlisi putlara tap­mayı Allah'a itaatle değiştirdi.

Bir yazarın ifadesiyle: "O, onları aşağılayı­cı ve kan dökücü hurafelere tapar buldu; tek olan Allah inancıyla onları kurtardı. Onla­rın dağınık ve birbirleriyle daimi savaşmak­la meşgul olduklarını gördü; onları kardeş­lik ve muhabbet bağlarıyla birleştirdi. Ha­tırlanmayacak kadar eski zamandan beri ya­rımada ahlâki açıdan zifirî karanlıkla kuşa­tılmıştı. Manevî hayat bütünüyle bilinmiyor­du. Ne yahudilik, ne de hıristiyanlık Arap zihninde herhangi bir beka imajı uyandırdı. İnsanlar hurafe, zulüm ve fısk içerisinde yü­züyordu. Akrabayla zina ve küçük kız çocuk­larım öldürme şeklinde şeytanî âdet çok yay­gındı. En büyük erkek çocuk, babasının dul eşini mal gibi, geri kalan mülkle birlikte mi­ras alırdı. Merhametsiz babalar kendi öz kız­larını canlı canlı gömerlerdi. Kureyş ve Kin-da kabilelerinde yaygın olan bu cürüm tıpkı Hindu Rajpot'lar arasında olduğu gibi bir gurur vesilesi olarak değerlendirilirdi. Yeni­den yaratılma ve iyi ile kötü için hesap ver­me fikri pratikte insan hareketlerinin moti-vi olarak bilinmiyordu. Allah'ın Rasulü Mu-hammed @'dan sadece birkaç yıl önce Ara­bistan'ın durumu bu idi. Bu birkaç yıl ne büyük değişikliklere şahit oldu!

"Gökyüzü'nün melekleri bu topraklar üze­rinden hakikaten geçti ve geçip şimdiye ka­dar yarım barbarlığın en iğrenç uygulama­ları içinde boğulan bu insanların kalplerine muhabbet harmanını üfledi. Bir zamanların beşerî ya da ilâhî bütün kanunlarının kına­nıp mahkum edildiği, lanetlendiği, nedamet duymadan ihlâl edildiği bu ahlâkî çöl, çiçek bahçesine dönüştürüldü. Puta tapıcılık anıl­maya lâyık olmayan kötülükleriyle birlikte bütünüyle yok edildi. Üyelerinin çoğunluğu­nun Önceki uygarlığın etkisinden henüz çık­madığı topluluktan kendisine bağlananları nasihat yoluyla etkili bir şekilde puta tapı-cılıktan kurtaran yegâne büyük din Örneği­ni İslâm oluşturur. Bu fenomen haklı olarak İslâm'ın mümtaz zaferi ve kurucusunun de-halığının en göze çarpan delili olarak kabul edilmiştir."

"Rasulullah @'ın görevi artık tamamlanmış­tı. Onun diğer zamanların ve ülkelerin pey­gamberlerinden, bilgelerinden ve filozofla­rından üstünlüğü, bütün bu başarıları hayatı süresinde ulaşılmasındadır.

"Geçen gün, daha dün doğduğu şehirden uzaklaştırılan, Allah'ın Kelâm'ım anlatmak için gittiği yerden taşlarla kovalanan müte-vazi mübelliğ, dokuz yıl gibi kısa bir sürede halkını ahlâkî ve ruhî aşağılığın dipsiz derin­liğinden iffet ve adalet anlayışına yükseltti." (Emir Ali, 'The Spirit of islam', sf. 109-112).

Herhangi bir büyüklük, devlet adamlığı, yö­neticilik, standardıyla değerlendirildiğinde Muhammed @, biraraya konmuş diğerleri­nin hepsinden daha ağır basar. Eğer haliha­zırdaki yöneticiler ve devlet adamları Allah Rasulü Muhammed @'ın izini takip etseler, hayatlarında onun dürüstlüğü, cömertliği, adaleti ve diğer meziyetlerinin bir parçasını bile uygulasalardı, dünyada zulüm ve adale-sizlik had safhada olmazdı.

 

Rasulullah @'ın Mektupları

 

Rasulullah @, ülkenin çeşitli bölgelerinde bulunan kabile şeflerine, zekât ve vergi (ciz­ye) toplayıcılarına ve kendi temsilcilerine ze­kâtla ilgili düzenleme ve kuralları, Kur'an-ın emirlerini, mal ve toprakların bağış bel­gelerini ve farklı nitelikteki diğer düzenleme­leri ihtiva eden pek çok mektup yazdı; an­cak onun en Önemli mektupları Arap Yarım­adası çevresindeki sekiz devlet başkanı ve ki­ralına yazdıklarıdır, ki bu mektupları asha­bından sekiz kişiyle gönderdi. Bu mektup­lar Hicret'in 6. yılında, Hudeybiye Antlaş-ması'ndan sonra yazılıp, İslâm'ı kabul etme­leri için davet niteliği taşıyorlardı. Mektup­lar "besmele" (Rahman ve Rahim olan Al­lah'ın adıyla) ile başlıyor, ardından "Allan­ın Rasulü Muhammed'den" ibaresi geliyor, mektubun yazıldığı kimsenin ismi yer alıyor­du. Kısaca mesaj verildikten sonra her mek­tup, hemen hemen şu şekilde sona eriyordu: "İslâm'ı kabul edersen selâmet bulursun, şayet Allah'ın bu mesajından yüz çevirirsen bü­tün tebaanın günahı senin üzerine olacaktır!' ve mektubun sonunda "Allah Rasulü Mu­hammed" mührü bulunuyordu.

 

Habeşistan Kralı Necâşi Asham'a İlk Mektup

 

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Al­lah'ın Rasulü Muhammed'den Habeş Kralı Necaşi Asham'a. Ben sana olan nimetinden dolayı kendisinden başka ilâh olmayan Al­lah'a hamdederim. O Melik'tir, Kuddüs'tür, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir. Ben şehadet ederim ki, Meryem oğlu İsa Ruhul-lah'tır, O'nun kelimesidir. Onu iffetli, her türlü dünya kirinden ve fitnesinden temiz­lenmiş olan Meryem'e göndermiştir ki, o da İsa'ya hamile kalmıştır. Allah onu tıpkı Adem'i kendi eliyle ve kendi nefhi İle yarat­tığı gibi kendi ruhundan ve nefhinden yarat­mıştır. Ben seni, eşi-ortağı olmayan Allah'a itaat etmeye, bana uymaya ve bana gelene inanmaya çağırıyorum, çünkü Allah'ın rasulüyüm. Sana müslümanlardan bir grupla bir­likte amcam oğlu Cafer'i göndermiştim. Sa­na geldikleri zaman gurura kapılmadan onlan ağırla. Seni ve askerlerini Allah'a davet ediyorum. Ben tebliğ ve ihtar görevini tamamladım, öyleyse nasihatimi kabul ediniz. Selam hidayete tâbi olan kimselere olsun."

Bu mektup, diğer muhacirlerle Habeşistan'a hicret eden amcası oğlu Cafer'e Rasul @ ta­rafından o ülke kiralıyla bir tanışma ve da­vet vesilesi olarak verildi.

 

Habeşistan Kıralı Necâşi Asham'a İkinci Mektup

 

Rasulullah @, Amr b. Umeyye ed-Damrî'yi aşağıdaki mektupla Habeş Kiralına gönder­di. "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıy­la. Allah'ın Rasulü Muhammed'den Habeş Kiralı Necâşi Asham'a. Selâm hidayete tâbi olanlar ve Allah ve Rasulüne iman edenler üzerine olsun. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur; O birdir, eşi ve ortağı yok­tur; zevce ve evlattan müstağnidir. Muham-med O'nun kulu ve Rasulü'dür. Seni İslâm'a çağırıyorum, çünkü ben O'nun Rasulü'yüm. İslâm'ı kabul et, selâmet bulursun. 'Ey ehl-i Kitap, bizimle aranızda müsâvî (ve âdil) olan bir kelimeye gelin, (şöyle) diyerek; Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah'ı bırakıp kimimizi Rabb-ler edinmeyelim.' Eğer yine yüz çevirirlerse deyin ki: 'Şahit olun, biz muhakkak müs-lümanlardanız! Şayet iman etmekten kaçınır­san kavminden bütün hıristiyanların güna­hı senin üzerinedir. Allah Rasulü Muham-med (mührü)" (Dr. Muhammed Hamidul-lab, *Political Life of the Messenger of God', Urduca, sf. 162-265).

Necaşî, Rasul @'ın elçisini büyük bir say­gıyla karşılayıp elçinin hakettiği bütün say­gıyı gösterdi ve İslâm'ı kabul etti. Rasul @'a yazdığı mektupta cevaben şunları söyledi: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasulü Muhammed'e Necaşî As-ham b. Ebcer'den. Selâm sana olsun, Allah-ın Rahmeti ve Bereketi de. Kendisinden baş-

ka hiçbir ilâh olmayan Allah beni İslâm'a iletti. İsa'nın durumunu zikrettiğin mektu­bun bana ulaştı. Yerin ve göğün Rabbine ye­min ederim ki, muhakkak İsa, senin söyle­diklerinden bir fazla değildi. Bize gönderdi­ğinle öğrendik. Amcan oğlunu ve arkadaş­larım misafir ettik. Ben şehadet ederim ki sen Allah'ın Rasulüsün, haksin ve tasdik edilmişsin. Sana ve senin temsilcin amcan oğluna beyat ettim. Onun önünde kendimi Âlemlerin Rabbine teslim ettim. Sana oğlum Ürinâ'yı gönderiyorum. Sadece kendime mâ­likim, eğer sana gelmemi istersen ey Allan­ın Rasulü, gelirim. Ben şehadet ederim ki söylediklerin haktır. Selâm sana olsun, ey Al­lah'ın Rasulü:' (İbni İshak).

Necâşi şahsen İslâm'ı kabul etmesine rağ­men, ülkesinin halkını İslâm'a döndüreme-di. Onun müslüman olduğu Necâşi'nin ölü­mü üzerine, Rasulullah @'m Medine'de gı­yabında cenaze namazını kıldırdığını anla­tan Buharî'nin rivayet ettiği hadisle doğru­lanmıştır. İkinci mektup Necâşi'nin selefine gönderildi ki, muhtemelen olumlu cevap alı­namadı.

 

Rum İmparatoru Hiraki

 

Rasulullah @, Rum İmparatoru Hirakl'e elçi olarak Dihye b. Halife el-Kelbî'yi görevlen­dirdi. Elçi mektubu teslim etti, kıral okudu ve şöyle dedi: "Biliyorum ki sizin efendiniz Allajı tarafından gönderilen bir rasuldür, bi­zim de Kitab'ımızda görüp beklediğimiz odur. Fakat ben can güvenliğim konusunda Romalılardan korkmaktayım, korkmasay-dım ona tâbi olurdum. Rahip Duğaturu'l-Üskul'a git ve ona efendini anlat, çünkü o Romalılar arasında benden büyüktür, sözü de benimkinden daha çok tutulur. Sana ne söyleyeceğini Öğren." Böylece Dihye, Rahib'e giderek Rasulullah @'dan getirdiklerini ve Rasul @'ın Hirakl'ı davetini anlattı. Duğaturu'l-Üskul dinledikten sonra, "Efen­diniz gönderilmiş bir rasuldür; biz onu sıfatbiliyoruz, Kutsal Kitabımız'da onun smin rastlıyoruz." dedi. Üzerindeki siyah dysileri çıkararak beyaz giysilerini giydi, âsâ-sinı aldı ve kilisede bulunan Romalılara gi­derek: "Ey Rum halkı, bize Ahmed'den bi­zi Allah'a çağıran bir mektup geldi. Ben şe-hadet ederim ki Allah'tan haşka hiçbir ilâh yoktur, Ahmed Allah'ın kulu ve rasulüdür." dedi. Rum halkı hep birlikte onun üstüne saldırarak öldürünceye kadar dövdüler. Dih-ye b. Halife, Hirakl'e gidip olanları anlatın­ca Hirakl şöyle dedi: "Onlardan korktuğu­muzu, Duğâtur'un onlarca en önde gelenle­ri olduğunu ve sözünün bizimkinden daha çok sayıldığım söylemiştim." (İbni İshak).

Sonraları Hirakl, Bizans ülkesini ziyaret eden Arap tacirleri ve onların lideri Ebu Süfyan'a pekçok sorular sordu, soruşturmalar yaptı; sonucunda Resul Muhammed @'ın doğru­luğunu kabul etti. Mamafih İslâm'a girme­di, Rasul @'ün elçisine nezaketle muamele etmekle yetindi.

Hirakl'e gönderilen mektubun mahiyeti şu şekildeydi; "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın Rasulü Muhammed'den Rum Sezan Hirakl'e. Kim 'dosdoğru yola' girerse güvenliğe kavuşur. İslâm'ı kabul eder­sen selâmet bulursun; müslüman olursan Al­lah iki kat ecir verir; şayet yüz çevirirsen bü­tün tebeamn günahı senin üzerinedir. Allah1 in Rasulü Muhammed (mührü)"

 

Mısır Kıralı Mukavkıs

 

Rasulullah @, Hâtıb b. Ebî Belka'yı Mısır ve İskenderiye Kiralına mektupla gönderdi. Hâtıb, Kirala mektubu vererek İslâm'ın te­mel öğretilerini açıkladı. Mukavkıs İslâm'ı kabul etmedi, ancak elçilere saygı ve hürmet­le muamele edip, Rasul @'a cevabî mektup­la hediyeler gönderdi. Hediyeler iki cari­ye —ki Maria isimli olanı İbrahim'in annesidir— ve sonraları düldül olarak bili­nen beyaz bir katırdan ibarettir. Kıral, mek­tubu fildişi kutuya koyup korumuştur ki, ku­tu ve mektup Topkapı müzesinde (İstanbul) görülebilir. Mektubun muhtevası şu şekildey­di: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıy­la. Allah'ın kulu ve Rasulü Muhammed'den Kıptî'lerin büyük Kiralı Mukavkıs'a. Selâm, hidayete tâbi olanlara olsun. Seni İslâm'a da­vet ediyorum. İslâm'ı kabul et ki, selâmet bulasın. Allah ecrini iki kat verir. Eğer yüz çe­virirsen bütün kıptî halkının günahı senin üzerine olur. 'Ey Ehl-i Kitap, bizimle aramız­da müsavi (ve âdil) olan bir kelimeye gelin, (şöyle) diyerek: 'Allah'tan başkasına tapma­yalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah'ı bırakıp da kimimizi Rabbler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki 'Şahit olun, biz muhakkak müslumanlardanız' Al­lah'ın Rasulü Muhammed (Mühür)" (Tabe-rî).

 

Bahreyn Yöneticisi Miinzir b. Sâvâ

 

Rasulullah @, ashabından Alâ b. el-Hadramî'yle Bahreyn valisi Münzir b. Sâvâ1 ya bir mektup gönderdi. Vali mektubu oku­duktan sonra İslâm'ı kabul etti, halkından pek çokları da. Sonra Rasul @'a gönderdi­ği mektupta şöyle söyledi: "Ey Allah'ın Ra-sulü, mektubunu Bahreyn halkının Önünde okudum. Bazıları İslâm'ın çekiciliğine kapı­lıp kabul etti, bazıları hoşlanmadı ve yahu-dilerle mecusilere katıldılar. Senden emirle­rini göndermeni rica ediyoruz." Rasulullah @ mektubu cevapladı:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,Al-lah'ın Rasulü Muhammed'den Münzir b, Sâ-vâ'ya. Senin için eşi-ortağı olmayan Allah'a hamdederim. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu ve rasulüdür. Sana Kudret ve Celal sahibi Al­lah'ı hatırlatırım. Muhakkak ki nasihat eden onunla kendisi de nasihatlanmış olur. Elçi­lerime itaat eden ve emirlerimi yerine geti­ren bana İtaat etmiştir. Onların Öğütlerini dinleyen, benim öğütlerimi dinlemiştir. El­çiler seni övdüler. Ben de sen ve senin kav­min için aracılığı kabul ettim. Müminleri iman ettikleri hal üzere bırak. Kabul etme­yenleri bağışladım, bu yüzden onların Özür­lerini kabul et. Doğru olduğun müddetçe se­ni görevinden uzaklaştıracak değiliz. Yahu­di ve mecusî olarak kalanların da cizye öde­meleri gereklidir. (Allame Hafız îbni Kay­yım, Zâdül* Mead, c. III).

 

Pers Kıralı Kisrâ

 

Rasulullah @ Abdullah b. Huzâfe ile Kisra-ya onu İslâm'a davet eden bir mektup gön­derdi ki, mektubun muhtevası şöyleydi:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Al­lah'ın Rasulü Muhammed'den Pers Kiralı Kisra'ya. Selâm hidayete tâbi olan, Allah'a ve Rasulüne inanan kimseler üzerine olsun. Bu (mektup), Allah'ın bir tek olduğunu ve O'nun beni bütün insanlığa, her yaşayan ca­nın Allah'tan korkması için rasul olarak gön­derdiğine hüccetim. İslâm'ı kabul edersen, selâmet bulursun, aksi takdirde halkının gü­nahı senin üzerine olacaktır. Allah'ın Rasu-lü Muhammed (mührü)" (Taberî) Mektubu okuduğunda, Kisra onu paramparça yırttı ve Rasulullah @'ın elçisine kötü davrandı. Son­ra Yemen Valisi'ne mektup yazdı, Hicaz'a iki kuvvetli adam gönderip bu kişiyi kendisine getirmelerini istedi. Bu iki fedai Medine'ye ulaştığında, Rasulullah @ onlara Kiralın bir gece önce kendi oğlu tarafından öldürüldü­ğünü haber verdi. Yemen'e geri döndüklerin­de haberin doğru olduğunu öğrendiler ve İs­lâm'ı kabul ettiler. (İbni İshak).

 

Uman Yöneticileri Ceyfer Ve Abd el-Cülendâ

 

Amr b. Âs'ın Rasulullah @ adına Uman yö­neticilerine götürdüğü mektubun mahiyeti şöyleydi: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Abdullah oğlu Muhammed'den Cey­fer ve Abd el-Cülendâ'ya. Selâm, hidayete tâ­bi olanların üzerine olsıuı. Sizi İslâm'a da­vet ediyorum. İkiniz de müslüman olun, selâmet bulursunuz; çünkü ben tüm insanlar İçin Rasul olarak gönderildim, tâ ki hayat sa­hiplerine Allah korkusunu hatırlatayım,Ke-lâm'ın inkarcılar üzerindeki üstünlüğünü göstereyim. Her ikiniz İslâm'ı kabul ederse­niz, sizi idarenizin başında bırakırım. Şayet kaçınırsanız dikkat edin ki mülkünüz yakın­da sizden alınacaktır; askerlerim sizin top­raklarınızı işgal edecektir. Nübüvvetim sal­tanatınız üzerine gafip gelecektir." Mektup Ebî b. Ka'ab tarafından yazıya dökülüp so­nuna Rasul @'ın mührü eklenmişti. İki kar­deş arasındaki tartışma ve müzakereden son­ra her ikisi de İslâm'ı kabul edip, Rasulul-lah @'m elçisinin zekât toplamasına izin ver­diler ve ülkede İslâm Hukuku'nun geçerlili­ğini resmen ilân ettiler. (Allame Hafız İbni Kayyım, a.g.e.).

 

Yemâme Reisi Hevze b.Ali:

 

Rasulullah @, Yemâme reisine, Salît b. Amr el-Âmirî'yi şu mektupla gönderdi: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Ra-sulü Muhammed'den Hevze b. Ali'ye. Selâm hidayete tâbi olanlar üzerine olsun. Bil ki, çok yakında benim dinim uzakta ve yakın­da en üstün olacaktır. Bu yüzden İslâm'ı ka­bul et ve selâmete er. İslâm'ı kabul edersen, ülken senin mülkiyetin ve idaren altında ka-lacaktır;' Yemâme Reisi mektubu okudu; Ra­sul @'m elçisine saygı ve nezaketle davran­dı; Rasul @'a mektup yazıp, önce pazarlık yapmak sonra da İslâm'ı kabul etmek iste­diğini söyledi. Eliyle hediyeler takdim etti ve Rasul @ için de pamuk giysi gönderdi, an­cak Mekke fethinden hemen sonra küfür üzere Öldü. (Allame Hafız İbni Kayyım; a.g.e.).

 

Şam Valisi Haris b. Ebî Şemir

 

Rasulullah @'ın elçisi Şûce b. Vehb el-Esedî'nİn Şam valisine götürdüğü mektup şu şekilde idi; "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın Rasulü Muhammed'den Ha­ris b. Ebî Şemir'e. Selâm, hidayete tâbi olan­lar, Allah'a inanan ve O'nu tasdik eden kim­seler üzerine olsun. Sizi bir tek olan, eşi ve benzeri bulunmayan Allah'a inanmaya da­vet ediyorum. Ülken (seninle birlikte güven içinde) kalacaktır. Allah'ın Rasulü Muham-med (mührü)". (Allame Hafız İbni Kayyım, a.g.e.) Haris bunları okuyunca fazlasıyla öf­kelendi ve "O kim olur da benim yurdumu benden alıyor? Onunla savaşacağım." dedi. Ancak Rasul @'ın elçilerine kötü davranma-yıp, kibarca geri yolladı. Rasulullah @ bu­nu duyunca, onun mülkünün helak olaca­ğını söyledi. (Allame Hafız İbni Kayyım, a.g.e.)

 

Diğer Yöneticilere Mektuplar

 

Rasulullah @, Arap Yarımadası'ni çevrele­yen diğer ülkelerin yöneticilerine ve valileri­ne de İslâm'a davet mektupları gönderdi. Bunlar içerisinde İslâm'ı kabul eden Nehd hâkimine; çok eskiden kurulmuş Gassan na-mıyla anılan yönetimin meliki Cebele, ki İs­lâm'ı kabul etti, Kayser tarafından çağırılıp İslâm'ı terketmesi emredildi, kabul etmedi, hapsedildi ve öldürüldü; Dumetü'l-Cendel reisi Ukeydir, ki İslâm'ı kabul etti; Taif ve Ye-men'in bir parçasının meliki olan Zülkela' Hamyerî, ki Yemen'e hâkim, güçlü Kumlâl ailesine mensuptu, kendisini tanrı olarak ad­landırır ve insanlara kendi önünde secde et­mesini emrederdi, İslâm'ı kabul ettiği gün onsekiz bin köleyi azad etti, vardı. (Gazi Mu-hammed Süleyman,'Rahmatul Lila'lamin', c I. sf. 149-161). Rasulullah @ Yemen'e ük ola­rak Halid b. Velid'i gönderdi, ancak başarılı olamaması üzerine yerine Ali b. Ebî Talib'i gönderdi. Necrân'ın pekçok müşrik kabilesi İslâm'ı kabul etti, fakat hıristiyanfar cizye ödeyerek Rasulullah @'dan ibadet özgürlü­ğü ve barış garantisi almayı faydalı buldu­lar. Perslerin atadığı bir vali olan Bâzân ken­diliğinden İslâm'ı kabul etti, kısa bir süre. sonra ölene kadar Necrân valisi olarak gö­revine devam etti. Yerine oğlu Şehr geçti. Bölgeye sonraları zekât ve diğer vergileri topla­mak İçin Muaz b. Cebel gönderildi. Muaz b. Cebel bu görevi yerine getirirken bölgeden bölgeye giderek İslâm'ın öğretilerini ve emir­lerini insanlara öğretti. Rasulullah @ KufeL nin güney doğusunda bulunan Samave yur­dunun kralı Nufasa'I-Di'li'ye de bir mektup gönderdi ki, muhtemelen kıral da İslâm'ı ka­bul etti. (Dr. Muhammed Hamidullah, 'Mu-hammed Rasulullah', sf. 106).

Rasulullah @, değişik kişilere farklı nitelik­lerde yüzlerce mektup yazdı ki, bir çoğu ha­dis, siret ve tarih kitaplarında bu güne ka­dar korunmuştur. Bu mektupların çoğu Ra-sul @ tarafından ülkenin değişik bölümle­rinde bulunan görevlilere yazılmış olup, idarî emirler ve fertlere arazi ve mal bağışlayan fer­manlar kadar İsâm, zekâtın toplanması ve dinî meseleler hakkında direktifler ihtiva edi­yordu. Bu mektuplardan bir kısmı aşağıda verilmiştir:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Al­lah'ın Rasulü Muhammed'den Benî Sa'd'a. Selâm sana olsun. Senin için eşi-ortağı ol­mayan Allah'a hamdederim. Benî Tayy'ın kuyu ve topraklarına yaklaşma (ki bu sahip­lik yahut tasarruf hakkıdır), çünkü onların kuyuları senin için helâl değildir. Kabul eden-lerinki müstesna, onların topraklarına girme. Her kim Allah'ın Rasulü Muhammed'e ita­atsizlik ederse, Rasul onun için mesul değil­dir. (Benî Azra'dan olup onların veziri ola­rak atanan) Kada' b. Amr onları terbiye et­melidir?' (Halid b. Velİd tarafından yazılmış­tır). (İbni Sa'd, 'Tabaqat', Cilt II, sf. 34-74).

Peygamber @, toprak bağışı ile ilgili ferma­nı da şu sözlerle yazdırdı: "Rahman ve Ra­him olan Allah'ın adıyla. Bu, Allah'ın Ra­sulü Muhammed tarafından Cüheyne kabi­lesine bir bağış belgesidir?' Rasul, onlara üze­rine sınır çizdikleri ve sürüp ektikleri Sufi-ne arazisini verdi. Bu konuda her kim on­larla tartışacak olursa olsun buna hakkı yok­tur, (Benî Cüheyne'nin) talepleri ve davaları haklıdır." Bu belge Alâ b. Ukbe tarafından yazılmıştır. (İbni Sa'd, a.g.e.).

Diğer bir ferman da şu şekildedir: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Ra­sulü Muhammed'den Zübeyr b. Avvam'a. Onlara Şuvak'ın yukarı ve aşağı bölümleri­ni verdim. Hiç kimse onlarla bunlar husu­sunda tartışmamalıdır." Belge, Hz. Ali tara­fından yazıya dökülmüştür.

Rasulullah @'ın insanları İslâm'a davet eden mektuplarına tipik bir örnek: "Bahreyn me­likine, barışsever olduğun için kendisinden başka ilâh olmayan, eşi ve benzeri bulunma­yan Allah'a hamdederim. Seni tek tanrıya inanmaya davet ediyorum ki Allah'tır. O'na ve Rasulü*ne inan ve itaat et. Bu senin için daha hayırlıdır. Selâm, hidayete tâbi olan ki­şilere olsun."

Rasulullah @'ın Amr b. Mu'kadel-Cüneyne ve BenîHurak'aşu meyanda mektup yazdı­ğı rivayet olunur: "Onların aralarından her kim İslâm'ı benimser, namazı ikame eder, ze­kâtı öder, Allah ve Rasulü'ne itaat eder, sa­vaş ganimetlerinden Rasul'ün tesbit edilmiş hissesini ve humsu verir, İslâm'a şehadet eder ve inanmayanlardan uzak durursa Allah ve Rasulü'nün koruması altındadır. Eğer müs-lümanlara borçlu iseler, artık sadece ana pa­rayı geri ödeyeceklerdir. Rehin üzerindeki fa­iz hükümsüzdür. Her kim onlara katılırsa, onlarla aynı hakka sahip olacaktır."

Rasul @, Eşlem kabilesine mensup Huzâa halkına şu sözlerle himaye verdi: "Onların arasından her kim inanır, namazı ikame eder, zekâtı öder ve Allah'ın dinine samimi ola­rak bağlı kalırsa, zalimlere karşı yardım olu­nacaktır. Onlar da Rasul'e yardım etmeye mecbur olacaktır. Onların göçebe olanları mukimleriyle aynı haklara sahip olacaktır, istedikleri yere de göçebileceklerdir." Belge Alâ b. el-Hadramî tarafından yazıya dökül­müş ve şahitlik edilmiştir. (İbni Sa'd, a.g.e.).

Bütün bunlar, sıradan kabile şeflerinden, devlet başkanlarına, meliklerine, kırallıklar ve imparatorluklara kadar yayılan değişik in­anlara Rasulullah @ tarafından yazılmış mektupların geniş çeşitliğini ve farklı nite­liklerini gösterir. (Rasulullah @'ııı orijinal mektuplarının fotoğraflarına ve indekse ba­kınız)- İlginç ve açıklayıcı bir mektup, hal­kına dönmek üzere olan bir kabile reisine ve­rildi ki (Vâil b. Hucr yurduna dönerken ken­di isteği üzerine) Rasul @ tarafından şu söz­lerle yazdırılıyordu: "Muaviye! İktidar sahibi zengin kişilere yaz! 'Namazı ikame edin, dı-şarda otlayan yahut içerde kalan sığırlar üze­rinde olan zekâtı ödeyin. Sahibinin sayım za­manı hayvanları dağıtarak hile yapması, on­ları karıştırması veya zekât toplayıcısının, hayvanları bağlayıp o kişinin yerine getirmesi caiz değildir. Hayvanları otladıklan yerde saymak, sadakayı hesaplamak ve sahipleri­ne hayvanları kendi kaldığı yere getirmeleri­ni emretmemek toplayıcıların görevleridir; sahipleri de hayvanlarını gizlememelidir. On­lar müslüman ordusuna yardım etmek mec­buriyetindedirler.' " (İbn Sa'd, a.g.e.).

Benî Harîs b. Ka'b: Rasulullah @, Halid b. Velid'i bu insanlara gönderirken ona insan­ları İslâm'a davet etmesini ve saldırıdan Ön­ce üç gün beklemesini tembih etti. Benî Ha­ris İslâm'ı kabul etti, Halid b. Velid Rasul @'m cevabî mektubu ulaşması üzerine Kays b. Hüseyin Zü'1-Gassân, Yezid b. Abdülme-dan, Yezid b. el-Muhaccel, Abdullah b. Ku-rad ez-Ziyadî, Şeddâd b. Abdullah el-Kenanî ve Amr b. Abdullah el-Dibabî'den oluşan Benî Haris heyetiyle birlikte Medine'ye ha­reket etti.

Heyet, Rasul @'a gelince "Biz şehadet ede­riz ki, sen Allah'ın Rasulü'sün. Allah'dan başka ilâh yoktur." dediler. Rasul @ da "Ve ben şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, ben de Allah'ın Rasulü'yüm." ceva­bını verdi. Heyet kavmine döndükten sonra zekât toplaması ve onları din hususunda eğit­mesi için Rasulullah @ Amr b. Hazm el-Ensarî'yi gönderdi, sonraları da emir ve di­rektiflerini içeren bir mektup yolladı.

Rifâ'a b. Zeyd el-Cüzamî: Hudeybiye Ant-laşması'ndan sonra el-Dübeyt kabilesine mensup Rifâ'a b. Zeyd, Rasulullah @'a ge­lerek İslâm'ı kabul etti. Rasul @'a içlerinde bir kölenin de bulunduğu çeşitli hediyeler takdim etti. Rasul @, kabilesini İslâm'a de-vet eden bir mektubu ona verdi. Rifâ'a hal­kına döndüğü zaman tüm kabile topluca İs­lâm'ı kabul etti.

Seleme: Aynı yıl —Hicret'in onuncu yılı— Habib el-Seleme liderliğinde yedi kişiden oluşan Seleme heyeti Rasul @'a geldi. Aynı yılın Razaman ayında Gassân ve Gâmid he­yetleri de Medine'ye ulaştı.

Abdiil-Kays: Aynı yıl hıristiyan olan Carud b. Amr b. Haraş b. el-Mualli, Abdül-Kays he­yetiyle birlikte geldi. Rasul @ onu İslâm'a davet etti, O da "Ey Muhammed, dinimi si­zin dininiz için terk ediyorum. Bu yeni di­nin hak olduğu hakkında teminat ver." de­di. Rasul @, karşılığında buyurdu ki; "Sa­na temin ederim ki Allah seni senin ilk di­ninden daha hayırlı bir dine iletti".". Carûd b. Amr ve bütün arkadaşları İslâm'ı kabul etti." (İbni İshak, a.g.e.).

Diğer Heyetler: Hicret'in onuncu yılında de­ğişik heyetler İslâm'ı benimsemek için Me­dine'ye geldiler ki, bunlar arasında Muha-rib; Rahavarmin; Necrân'dan Âkıb ile Say-yad; Benî Abbas ve Halaf da vardı. (Tarih-i Taberî, Cilt I, sf. 460-478).

Benî Âmir b. Sa'sa: Benî Âmir'in bu heyeti Âmir b. Tufeyl, Erbad b. Kays, Rabia b. Ma­lik b. Cafer ve Cennar b. Selma b. Caferi1 den oluşmaktaydı. Âmir b. Tufeyl habis biri olup Rasul @'ı öldürmek istiyordu. Arka­daşları ona kendilerinin bütünüyle İslâm'ı benimsediklerini, bu yüzden onun da böyle davranmaması gerektiğini anlattılar. Rasulul­lah @'la tenhada özel olarak görüşmek is­tedi. Ancak bu isteği yerine getirilmeyince, Medine'ye atlı ve yaya kuvvetleriyle geri dö­neceği şeklinde tehdit savurarak uzaklaştı.

 

KISIM 20

 

HEYETLER  YILI

 

Mekke Rasulullah @'ın eline geçip Kureyş İslâm'ı benimsediği zaman, pratikte Arap­ların ona karşı koymaları için dayanakları kalmadı. Hepsi müslümanlarla Kureyş ara­sındaki çatışmanın sonucunu bekliyorlardı, çünkü Kureyş bölgede hâkim ve etkin kuv­vet sayılıyordu. Beytullah (Kâbe)'ın koruyu­cuları olarak da geri kalan Arabistan halkı­nın lideri ve rehberi idiler. Onların Rasulul­lah @'a İtaat etmeleri Araplar için Muham-med @'ın peygamberliğinin bir belgesi idi. Ülkenin her tarafından kabile ve klanların re­is ve liderlerinin heyetleri İslam'ı kabul et­mek için akın akın Medine'ye geldi. Hicret'in onuncu yılına doğru tüm Arabistan Yarıma­dası İslâm'ın bayrağı altında toplandı. Kur'an-ı Kerim bunu şu sözleriyle zikreder; "Allah'ın yardımı ve fetih geldiği ve insan­ların Allah'ın dinine dalga dalga girdikleri­ni gördüğün zaman Rabbini hamd ile teşbih et. O'ndan mağfiret dile." (110: 1-3). Heyet­ler, Mekke'nin fethinden hemen sonra hic­retin sekizinci yılında gelmeye başladılar ve hicrî on birinci yılm ilk aylarında onun ve­fatına kadar devam ettiler.

Müzeyne: Müzeyne büyük bir kabile olup Mudar yönünden Kureyş ile ortak soya sa­hiptiler. Rasul @'ın önde gelen sahabelerin­den Müzeyne sancağının taşıyıcısı, İsfahan1 m fatihi Numan İbni Mükrine bu kabileden­di. Bu, Rasul @'la görüşjnek için gelen ilk heyetti. Hicret'in beşinci yılında Medine'ye gelip, İslâm'ı kabul eden heyet dört yüz ki­şiden oluşuyordu. (Allame Şibli Nu'manî, "Seeratun Nabiyy', Cilt II, sf. 37).

Benî Temim: Benî Temim kabilesi İslâm hak­kında bilgi edinmek için Rasulullah @'a bir heyet gönderdi. Heyet Utarid b. Hacib b. Zürare, Akra b. Habis, Zibirkan b. Bedr (Benî Sa'd'dan), Amr b. Ethem ve Habbab b. Zeyd gibi Benî Temîm'in ileri gelenleriydi. Dilbi­limine ait lengüistik müzakerelerde tamam­lamak üzere şiirlerini yanlarında getirdiler, ancak İslâm'ı kabul ederek döndüler. Rasuf @ onlara değerli hediyeler verdi. (İbni İs-hak, 'The Life of Muhammed' İngilizce ter­cüme, sf. 627-648).

Benî Sa'd b. Bekr: Benî Sa'd, Dimam b. Sa-lebe'yi Rasulullah @'a gönderdi. Dimam Medine'ye ulaştığında ashaba sordu: "Han­giniz Abdulmuttalib'in oğludur? Ona sert bazı sorular soracağım, sakın incinmeyin." Rasul @, ona, ne isterse sormasını söyledi. O da "Senin Rabbin adına, (söyle) bütün in­sanlara Rasulü olarak seni O mu gönderdi?" Rasulullah @: "Evet, Allah'a andolsun, beni O gönderdi." buyurdu. Dimam aynı şekilde Allah'ın günde beş kez namazın kılınması­nı, zekâtın ödenmesini, yılda bir ay oruç tu­tulmasını ve Mekke'ye haccedilmesin! emre­dip emretmediğini sordu. Rasul @ da hep­sine aynı şekilde cevap verdi. Sonunda Di­mam, "Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, yine şehadet ederim ki Muham­med Allah'ın Rasulü'dür. Bu emirleri yeri­ne getireceğim, neyi yapmamı yasakladınsa ondan da sakınacağım; ne bunlara ekleyece­ğim, ne de bunları azaltacağım." dedi. Son­ra kabilesine dönerek Rasul @'dan işittikle­rini anlattı. Dimam b. Sa'lebe o kadar sami­mi ve dürüst idi ki, hepsi İslâm'ı benimsedi­ler; gün batmadan önce müslüman olmamış tek bir kadın veya erkek kalmadı. (İbni İs-hak, a.g.e.).

Ferve b. Mesik el-Muradî: Ferve b. Mesîk el-Muradî, halkının çoğunun öldürüldüğü Razm savaşında Hamdan'a karşı acı bir ye­nilgi aldı. Bu yüzden Kinde Kırallığını ter-kederek Rasulullah @'a geldi. Rasul @ onu Murad, Zubeyd ve Mezhic valiliğine, Halid b. Said b. As'ı da bu bölgenin zekâtla ilgili işlerine atadı. (İbni İshak, a.g.e.).

Benî Zubeyd: Amr b. Mâ'dİkerb, Benî Zübey  bir kısım insanlarla Rasulullah @'a gelerek İslâm'ı kabul etti. Amr, müslüman olarak kaldı, ancak Rasul @'ın ölümünden sonra Ferve b. Mesîk'in idaresine karşı çık­tı.

Kinde: Aşa b. Kays sekiz süvarilik Kinde he­yetinin başkanı olarak Medine'ye geldi ve Rasul @'la ve Mes'ud'Ia görüştü. İslâm'ı da­ha önce kabul etmişlerdi, ancak kenarları ipekli elbiseler giyiyorlardı. Rasul @ onlara erkekler için ipek elbisenin yasak olduğunu anlattığında heyet üyeleri bunları yırtıp yere fırlattılar. (İbni İshak, a.g.e.).

el-Azd: Sûred b. Abdullah b. el-Azdî kabile­sinden bir heyetle Rasulullah @'a gelerek İs­lâm'ı kabul etti.

Cüreş: Cüreş halkı temsilcilerini Peygamber @'a göndererek İslâm'ı kabul ettiler. Rasul @ onlara atlan, binek develeri ve öküzleri için belirli işaretler ile yerleşim yerleri civa­rındaki araziden oluşan özel bir rezevr ver­di.

Himyer Kralı: Himyer krallarım temsilen Ha­ris b. Abdulkulal, Nuaym b. Abdulkulal ve Zü'1-Ru'ayn, Meârif ve Hemdan prensi Nu-man ile Zür'a Zü'll Yemen'i temsilen Malik b. Murra el-Rahavî'yi politeizmi terkedip İs­lâm'ı kabul ettiklerine dair mesajla gönde­rildiler. Heyet Rasul @'a Tebük seferinden dönüşte ulaştı. Rasul @ da krallara İslamc­ın temel emirlerini açıklayan uzun bir mek­tup yazdı. Mektupta şunlar da zikrediliyor­du: "Eğer bir hıristiyan ya da yahudi, müs­lüman olursa artık o aynı hak ve sorumlu­luklara sahip inanandır. Dinine (yahudilik ya da hıristiyanlık) bağlı kalan ise ondan me-nedilemez. Ancak onlar cizye ödemek zorun­dadırlar. Allah Rasulü'ne cizyesini ödeyen Allah ve Rasulü'nün zimmetine sahiptir, ödemekten kaçman ise Allah ve Rasulü'nün düşmanıdır." (İbni İshak, a.g.e.).

Ferve b. Amr el-Ziihrî: Ferve b. Amr el-Zührî Nıfasa kabilesine mensup olup Bizans İmparatorluğu'nun sınırlarına yakın Ma'an ve ci­var Suriye bölgelerinde yerleşen Araplar için Bizans valisi idi. Rasulullah @'a İslâm'ı ka­bul ettiği haberiyle birlikte çeşitli armağan­lar ve bir katır hediye gönderdi. Ancak ha­ber Bizanslılara ulaşınca Ferve'yi öldürdüler. el-Zührî'nin rivayetine göre Ferve şöyle de­miştir: "Müslümanların reisine söyleyin ki, tüm bedenimi ve kemiklerimi Rabbime tes­lim ettim." {İbni İshak, a.g.e.).

Tufeyl b. Amr ed-Devsî: Tufeyl İslâm'ı ka­bul ederek halkına dönüp, onları İslâm'a da­vet etti. Çok az kimse davetine icabet etti. O da tekrar Medine'ye dönerek Rasulullah @'dan zinaya kapılmış olan ve bu yüzden İs­lâm'ı kabul etmeyen halkı için dua etmesini istedi. Rasulullah @, Tufeyl'in kabilesine Sırat-ı Müstakîm'i göstermesi için Allah'a yakardı. Tufeyl kabilesine tekrar geri döndü­ğünde başarıyla karşılaştı. Yetmiş kişilik he­yetle geri geldi, ancak Rasul @ Hayber'de idi. Heyetle birlikte Hayber'e hareket edip, Rasul @'a halkının İslâm'ı kabul ediş habe­rini ulaştırdı.

Su'âdî: Hicret'in sekizinci yılında yalnız ba­şına gelmiş olan Su'âdî'li Ziyad b. el-Hâris bu kez kabilesinden on iki kişiyle birlikte gel­di. Sa'd b. Abbâd onları gözetmek üzere atandı. Heyetin geri dönüşünden, sonra İs­lâm bu kabile içeresinde de hızla yayıldı. (Tarih-i Taberi, Cilt I, sf. 460-478).

Sakif: Sakif iki liderin kontrolü altındaydı ki, bunlardan biri Kureyş'in güvenine sahip sayılan Urve b. Mes'ud Rasul @'a gelerek İs­lâm'ı kabul etti. On hanımı vardı, İslâm'ı ka­bul edince bunlardan altısını boşadı. Geri halkını İslâm'a davet etti, lâkin halkı kabul etmedi. Evinin üst kutında namaz kılarken bir gün okla vurularak öldürüldü. Ölümün­den sonra dini kabilesi içinde hızla yayıldı; kabilenin ileri gelenlerinden oluşan ve baş­kanlığını Abdi Yaleyn'in yaptığı bir heyet Me­dine'ye gönderildi. Heyet bir süre Medine-de kalıp müslümanların yaşayış tarzlarını ve davranışlarını inceledi ve İslâm'ı kabul etmeden önce şartlar öne sürerek dediler ki:

1- "Ey Allah'ın Rasulü, halkımızın çoğu evinden uzaklarda hayatını sürdürür, zina yapmadan da yaşayamaz. Zina bizler için meşru kılınmalıdır.

2- "Bizim bütün ticaretimiz faiz üzerine ku­ruludur. Bu yüzden faiz bizler için caiz kı­lınmalıdır."

3- "Bize içki haram kıhnmamahdır, çünkü biz çokça üzüm üretiyoruz, bu da bizim ti-caretimizdir."

Rasulullah @, liderlerin yaptığı bu üç isteği de reddetti. Ertesi gün heyet tekrar Rasulul­lah @'a gelerek putları hakkında sordu. Ken­dilerine putun kırılması gerektiği anlatılın­ca bunu yapmaktan bağışlanmalarını istedi­ler. Rasul @ bunu kabul ederek Halid b. Ve-lid'i putları kırması için gönderdi. Nitekim bundan sonra heyet İslâm'ı kabul edip ka­vimlerine döndüler, kavimleri de bütünüyle İslâm'ı benimsedi, ki daha önceleri bu insan­lar namaz kılmaktan, zekâtı ödemekten, ci-had etmekten istisna edilmelerini istemişler­di.

Benî Eşa'riye: Yemenli Eşa'riye kabilesi ye­di kişiden oluşan bir heyeti Rasulullah @'a gönderdi. Bunlar kendilerini mümin olarak adlandırmaktaydılar. Rasul @ dünya ve inanç farklarının ne olduğunu sorduğunda şöyle cevaplandırdılar: "Biz on beş özelliğe sahibiz, beşi inançla ilgilidir, beşi sizlerin em­rettiği amellerdir ve kalan beşi bizlerin Ön­ceden yapageldiklerimizdİr. Daha önceden bildiklerimiz varlıkla minnettar olmak, mu­sibette sabırlı olmak, Allah'ın dilemesini (mukadderat) kabul etmek, hükümde doğ­ruluğu korumak ve düşmanlarımızın talih­sizliklerine sevinmemek." Rasulullah @ da şöyle buyurdu: "Bunları size öğretenler bü­yük bilgeler ve ferasetli kişiler olmalı ki, ilim­lerinden peygamber oldukları anlaşılıyor. Bil­diklerinizi 20'ye tamamlayacak beş şey de si­ze ben öğreteyim.

1- Yiyemiyeceğiniz (ki ihtiyaç duymadığınız) şeyleri toplamayın.

2- İçinde yaşamayacağınız evi yapmayın.

3- Yarına bırakmak zorunda kaldığınız şey­lerde yarışmayın.

4- Kendisine dönmek, dönüp kendinizi sun­mak zorunda olduğunuz Allah'tan korkun.

5- Sonsuza kadar yaşayacağınız yerde size yardım edecek şeyler isteyin!' (Gazi Muham-med   Süleyman   Mansurpurî,   'Rahmatul Lila'lamin' Cilt 1, sf. 162-192).

Hemdân: Rasulullah @, İslâm'a davet etmesi için Yemen'de mukim olan bu kabileye Ha­lid b. Velid'i gönderdi. Halid b. Velid bir sü­re kalmasına rağmen burada İslâm yayılma­dı. Rasul @ da aralarında İslâm'ı yaygınlaş­tırmak için Ali b. Ebu Talib'i vazifelendirdi. Hz. Ali başarılıydı, tüm kabile İslâm'ı kabul etti. Ali b. Ebî Talib'in bunu anlatan mek­tubunu okuduğunda Rasulullah @ memnun oldu, Allah'a hamdetti ve "Selâm Hemdân üzerine olsun." dedi. Mektubu getiren heyet İslâm'ı kabul eden, ancak Rasul @'ı kendi gözleriyle görmek isteyen kişilerden oluşu­yordu. (Mansurpuri, a.g.e.).

Necib: Necib kabilesinden on üç kişi mal var­lıklarının ve sürülerinin zekâtlarıyla birlikte Rasulullah @'a geldiler. Peygamber @ on­lardan zekâtı geri götürüp, kendi kabileleri­nin yoksul ve düşkünlerine vermelerini iste­diğinde heyet cevaben, getirdiklerinin fakir­ler ve düşkünlere dağıtıldıktan sonra arta ka­lan zekât olduğunu açıkladı. Kur'an ve Sün-net'i öğrenmek için fevkalâde istekliydiler. Rasulullah @ bu amaçla Bilâl'i görevlendir­di, onlara hediyeler verip yurtlarına gönder­di. (Mansurpurî, a.g.e.).

Benî Sa'd Hazim: Bunlar Huza'akabilesinin bir kolu idiler. Heyet yurtlarına geri döndü­ğünde tüm kabile İslâm'ı kabul etti.

Benî Esed: Benî Esed heyeti Vâbise b. Ma-bed ve Talha b. Huvaylid'in içinde bulundu­ğu on kişiden oluşuyordu. Rasul @ onlara çeşitli yöntemlerle fala bakmalarını ve gele­cek İçin kehanette bulunmalarını yasakladı. (Mansurpuri, a.g.e.).

Bhara': Medine'ye gelen bu insanlar arala­rında lüks sayılabilecek yiyecekleri kendile­rine ikram eden Mikdâd'a misafir oldular. peygamber @ da aynı yiyeceklerden yedi, Al­lah'ın rahmetiyle heyet evden ayrılıncaya ka­dar yiyecekler tükenmedi. Her gün kendile­rine sunulan yiyeceklerden hoşnut oldular, bunun Peygamber @'m duası vesilesiyle ol­duğu Mikdâd tarafından kendilerine açıklan­ması da İslâm'ın gerçekliği hususundaki inançlarını kuvvetlendirdi. Medine'de bir sü­re kalarak Kur'an'ı ve İslâm'ın esaslarını öğ­rendiler.

Benî Ezra: Hicret'in dokuzuncu yılında Me­dine'ye gelen bu heyet Hamza b. Numan ile on dokuz kişiden oluşmaktaydı. Rasulullah @ onlara yakında Şam (Suriye')'ın fethedİ-lebileceği ve Herkül'ün topraklarından ka­çacağını müjdeledi. Kâhinlere başvurmama­larım, Kurban Bayramı dışında hayvanları kurban etmemelerini söyledi. İslâm'ı kabul ettiler, Rasulullah @ onları hediyelerle uğurladı.

Havlen: Hicret'in onuncu yılında Medine1 ye gelen ve on kişiden oluşan heyetin üyeleri Allah'a ve Rasulü'ne inandıklarını, Rasulul­lah @'ı görmek için geldiklerini ifade etti­ler. Rasul @ da "Her kim beni görmek için Medine'ye gelirse kıyamet günü komşum olacaktır^' buyurdu. Sonra sanemlerini (put) sordu, kendisine Allah'ın lütfuyla İslâm inancının sanemle yer değiştirdiğini anlattı­lar. Kendilerini yıllarca aldatan putlarını kır­mışlardı. Rasul @ kendilerine dinî mükelle­fiyetlerini, özellikle sözlerinde durmalarını, rehinleri geri ödemelerini, komşularına iyi muamelede bulunmalarını ve herhangi biri­ne karşı zalim olmamalarını —çünkü zalim­lik kıyamet gününde meklûm olacaktır.—

Muhârib: On kişiden oluşan Muhârib heye­tinin ihtiyaçlarını gözetmekle Bilâl görevlen­dirildi. Rasulullah @ bunlardan biriyle Ukaz panayırında karşılaşmış, o kişi de Rasul @'a kötü davranmıştı. Daha önceki bu davranı­şı için af dilediğinde Rasul @, İslâm'ın kü­für günlerinde yapılanların hepsini iptal et­tiğini belirtti.

Gassan: Gassân kabilesinden üç kişi Rasu­lullah @'a gelerek İslâm'ı kabul ettiler. Yurt­larına döndüler, ancak kabilelerini İslâm'a kazandırmakta başarılı olamadılar. Heyet üyelerinden birisi, Übeyde b. Cerrah'ın Şam (Suriye)'ı fethettiği zamana kadar hayatta kaldı.

Benî Eys: Rasul @'ın vefatından dört ay ka­dar önce gelip Necrân'da ikamet eden bu ka­bilelerin temsilcileri İslâm'ı kabul ettiler. Me­dine'ye gelip Rasul @'la birlikte yaşamak için tüm topraklarım ve sürülerini satma te­şebbüsünde bulundular, fakat kendilerinden yurtlarında yaşamaları, Allah'tan korkma­ları, bu durumda hiçbir şeyin amellerini azaltmayacağı anlatıldı.

Gamid: Benî Gamid'in on kişilik heyeti hic­retin onuncu yılında Rasulullah @'ı ziyaret ederek, İslâm'ı benimsediler. Rasul @ onla­ra Kur'an'ı ve İslâm'ın temel prensiplerini öğretmek üzere İbn-i Ka'b'ı görevlendirdi. Yurtlarına dönerken de kendilerine İslâm'ın aslî hükümlerini kapsayan bir mektup veril­di. (Mansurpuri, a.g.e.).

Benî Fizara: Rasulullah @ Tebük seferinden döndüğü zaman Benî Fizara'dan on beş kişi Medine'ye uğradı. Rasul @'la görüşüp İs­lâm'ı kabul ettiler. Rasul @'ın sorulan üze­rine, kavimlerinin acıklı durumunu anlattı­lar; kuraklık tüm bostan ve ekinlerini mah­vetmişti, kabile arkadaşları açlıktan ölüyor­lardı. Rasul @'dan kendileri için dua etme­sini ve aracılıkta bulunmasını istediler. Ra­sulullah @ şöyle buyurdu: "Allah bu tür şeylerden münezzehtir. O'nun huzurunda kim aracılık edebilir? Yer ve gökyüzünün hüküm sahibi O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur." Ni­tekim onlar için sadece yağmur duasında bu­lundu. (Mansurpurî, a.g.e.).

Necrân: Rasulullah @, Necrân hıristiyanla-nna onları İslâm'a davet eden bir mektup yazdı. Bunun üzerine yaklaşık altmış hıris-tiyan ileri gelenlerinden oluşan bir temsilci­ler kurulu Medine'ye geldi. Başpiskoposla­rı, —ki unvanı Roma Sezan tarafından verilmişti— Ebu Harise b. Alkame idi. He­yet çeşitli konular hakkında sordular, Rasu­lullah @ da vahiyle cevap verdi. Bu görüş­me esnasında şu ayet nazil oldu: "Ey ehl-i kitap! Bizimle aranızda müsavî (ve âdil) olan bir kelimeye gelin, (şöyle) diyerek: 'Allah'tan I aşkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah'ı bırakıp da birbirlerimi-zi Rabler edinmeyelim' (Buna rağmen) eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit olun, biz muhakkak müslümanlardamz.' " (3: 64). Rasulullah @ İslâm'a davet ettiğinde onlar zaten müslüman olduklarını söylediler. Ra­sul @ da İsa ve Haç'a taptıkları sürece müs­lüman olamayacaklarını anlattı. Bunu kabul etmemeleri üzerine tarafların yalancılar üze­rine lânetleşeceği heybetli toplantıya (müba-hele) davet edildiler. Kur'an-ı Kerim bu ola­yı şu ifadeyle zikreder: "Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında senin­le 'çekişip tartışmalara girerlerse' de ki: 'Ge­lin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi ça­ğıralım; sonra karşılıklı İânetleşelim de, Al­lah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileye­lim.' " (3: 61). Bu tür bir toplantıya katıla­cak cesaretleri yoktu, Rasulullah @'a haraç ödemeyi kabul ettiler. Rasul^© ibadet özgür­lüklerini, can, mülk ve şereflerini teminat al­tına alan bir mektup yazıp verdi. (Mansurpu-ri, a.g.e.).

Benî el-Bekkâ: Muaviye b. Sûrb. Abbad b. el-Bekkâ'nın da içerisinde bulunduğu üç ki­şilik Benî el-Bekkâ heyeti Hicret'in dokuzun­cu yılında Rasul @'a vâsıl oldu; Rasulullah @ onların misafir evinde kalmalarını istedi, hediyeler verdi ve tekrar yurtlarına gönder­di. Yaklaşık yüz yaşında olan Muaviye'nin isteği üzerine Rasulullah @ dua için Muavi­ye'nin vücudunu oğdu, oğlu Beşir b. Mua­viye'nin de yüzünü sıvazladı.

Mürre: Rasul @'ın Tebük seferi dönüşünde, Medine'ye gelen Mürre heyetinin başkanlı­ğını Haris b. Avf yapıyordu. Mürre sakinle­ri Lukay b. Galib kabilesine mensuptular. Yurtları kuraklığa maruz kaldığından Rasul @'dan kendileri için dua etmesini istediler. Rasul @ yağmur duasında bulundu, aynı gün Mürre yurduna yağmur yağdı. Her on liderlerine yirmi gümüş uqiye olmak üzere çeşitli hediyeler verildi. (Tabaqat, İbn Sa'd, Cilt II, sf. 84-163).

Benî Sa'lebe: Hicret'in sekizinci yılında Ra­sulullah @'ı görmek için gelen BenîSa'lebe heyeti dört kişiden oluşuyordu. Heyet ve ka­bile daha Önceden İslâm'ı benimsemişlerdi. Diğer heyetlerde olduğu gibi, Rasul @, Bi-lâl'den heyet üyelerine hediyeler vermesini İs­tedi. Bilâl'ın getirdiği hediyeler arasında fert başına beş gümüş uqiye de vardı.

Benî Kılâb: Hicret'in dokuzuncu yılında dostları Ka'b b. Mâlik'le birlikte Rasulullah @'ı görmek için gelen Lebîb b. Rebi'a ve Cebbar b. Seimâ dahil on kişiden oluşan he­yet Remle binti el-Haris'in evinde kaldı. İs­lâm'ın öğretilerini ve esaslarını Rasul @'ın kendileri için gönderdiği Dahhâk b. Süfyan Kılâbî'den Öğrenmişlerdi.

Rüveys b. Kılâb: Amr b. Malik, Rasul @'ı ziyaret ederek İslâm'ı kabul edip kabilesine döndü. Ancak halkr, Benî Akil b. Ka'b'ı, kendilerini cezalandırdıkları gibi onları ce-zalandırmadıkça müslüman olmayacakları­nı söylediler. Amr b. Mâlik onlardan birini öldürdü. İslâm'ı kabul ettikten sonra bir gü­nah işlediğinin farkına varan Amr b. Mâlik, Rasu! @'a gelerek af diledi, Rasulullah @ danktı, fakat onu affetti. (Mansurpuri, a.g.e.).