Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 1.5 - 1.Cilt
MUHAMMED @, EŞSİZ DEVLET ADAMI
Peygamber’in Misyonuna Düşmanlık
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
1- Liderlik Ve 'Komuta'nın 'Bir'liği
Davayı Güçlendirmek İçin Alınan Tedbirler
2- Ruhî Faktörler Şahsiyet Oluşturma
4- Sosyal Münasebetler Ve İnsan Psikolojisi
STRATEJİK COĞRAFYA VE GAZVE SİSTEMİ
Keşif Devriyelerinin Organizasyonu
Bedir Savaşından Önceki Devriye Organizasyonu
Bedir'den Uhud'a Kadar Seriyye Ve Gazveler
2- Uhud Günü'nden Hudeybiye'ye Kadar Yapılan Gazve Ve Seriyyeler
Ahzab Savaşı'ndan Sonra Gazve Ve Seriyyelerin Düzenlenmesi
Ahzab Gününden Sonraki Gazveler
3- Hudeybiye'den Sonraki Gazve Ve Seriyyeler
YAHUDİLERE KARŞI İZLENEN POLİTİKA
1- Yahudilere Karşı İzlenen Politika Medine'ye Varınca İzlenen Politika
SAVAŞIN İLKELERİ, SİYASET VE HİKMETİ
1- Savaş Politikası Ve Askerî Operasyonlar
2- Verilen Sözlerin Yerine Getirilmesi
3- Savaşa Katılmayan Kişilerin Haklan
1- Hz. Muhammed @'In Askerî Lider Olarak Değerlendirilmesi
Benî Âkil b. Ka'b: Rebî b. Muaviye, Mutta-rİf b. Abdullah ve Enes b. Kays'dan oluşan heyet Rasulullah @'la görüşerek İslâm'ı kucakladılar; kabileleri adına İslâm için kasem ettiler. Rasul @, kırmızı deri üzerine kabileye hitaben bir mesaj yazdı ve su kaynaklan ile hurma ağaçlarının bulunduğu Âkîk diye anılan toprağı onlara bağışladı.
Ca'de: er-Rikad b. Amr b. Rebî halkı adına Rasulullah @'a gelerek görüştü. Falic denilen bölgede yer alan arazi bölge halkına hediye edilip, bunu teminat altına alan me:;-tup Rikad'a verildi.
BenîKİnane: Rasulullah @, Tebük hazırlığı içerisinde iken Vasile b. Eska' el-Leysî halkı adına Medine'ye gelerek İslâm'ı kabul etti; Rasul @ 'a biati kabul edildi ve kabilesine geri döndü. Kızkardeşi İslâm'ı kabul etti, babası ise reddetti. Medine için hazırlıklara başladı, an£ak Rasulullah @'ın Tebük'e gitmesi üzerine Ka'b b. Ucre ile Tebük'e hareket etti.
Benî Kasir: Sav b. 'Ura b. Abdullah'ın da yer aldığı heyet Rasulullah @ ile görüştü ve İslâm'ı kabul etti. Rasul @ da bir ferman yazarak onlara bir arazi parçası verdi. Ki bu olay Veda Hacc'ından sonra ve Tebük seferinden önce cereyan etti.
Benî Abd b. 'Adî: Haris b. Ebhân, Uveymir b. el-Ahzam, Habîb b. Mülle ve Râbia b. Mülle'den oluşan Benî Abd heyeti Rasulullah @'ı ziyaret etti ve İslâm'ı benimsedi.
Benî Eşca: Rasulullah @'ın Benî Kurayza seferini tamamlamasının hemen ardından Mes'ud b. Ruhayle başkanlığında yüz kişiden (diğer bir tarihçiye göre sayıları yedi yüz kişiden) oluşan heyet Rasulullah @'la Ku-reyş arasında devam eden savaştan bitap düştüklerini, usandıklarını ve Rasul @'la barış yapmak istediklerini ifade ettiler. Rasulullah @ onlarla barış antlaşması imzaladı. Daha sonraları bu kabile İslâm'ı benimsedi. (İbnİ Sa'd, a.g.e.).
Bâhilc: Mekke'nin fethinden sonra Bâhile elçisi Muttrif b. Kahin el-Bâhilî Medine'ye geldi. Rasulullah @ zekât konularını da ihtiva eden bir ferman verdi. Sonraları aynı kabileden Nihşal b. Malik de Medine'ye ulaşarak İslâm'ı kabul ettiğini bildirdi. Kendisine Osman b. Affân tarafından yazılan ve İslâm'ın esaslarını kapsayan bir mektup verildi. (İbni Sa'd, a.g.e.).
Benî Süleym: Bu kabileden Kays b. Nuseybe isimli zat Medine'ye uğrayıp İslâm'ı seçti. Kabilesine geri dönerek onları İslâm'a davet etti, onlar da kabul etti. Fetih yılında kabile yedi yüz (diğer bir rivayete göre bin) kişiden oluşan bir heyet gönderdi. İslâm'ı benimsemiş bu kişiler Rasulullah @'dan kendilerini ordunun öncü birliklerine (Mukaddime tu'I-Ceyş) ilâve etmesini istediler, Rasulullah @ bu teklifi uygun gördü. Mekke, Huneyn ve Taif seferlerine katıldılar. Heyetin liderlerinden biri, kendisine içinde kaynak bulunan Rihat arazisinin bağışlandığı Raşid b. Abdullah idi.
Benî Hilâl b. Amr: AbdülAvf b.Esram,Ziyad b. Abdullah b.Malik'i de kapsayan Benî Hilâl heyeti Medine'yi ziyaret etti. Ziyad b. Abdullah Rasulullah @'ın hanımlarından Mey-mûne'nin yeğeni idi. Rasulullah @ onun için dua edip, elini önce Ziyad'ın başına koydu, sonra aşağı doğru yüzünü sıvazladı.
Benî Rabi'a: Bu kabileden beş heyet farklı zamanlarda Rasulullah @'la görüştüler ki bunlar Abdul Kays, Bekr b. Vaİl, Benî Tağ-lib, Benî Hanife ve Benî Şeybân heyetleri idi.
Yemen Halkı: Medine'yi ziyaret eden toplam kırküç Yemen heyeti vardır ki bunlar; Tayy, Tacib, Havlan, Ca'fi, Şada', Murad, Zübeyd, Kinde, Sadef, Haşin, Sa'd, Hazim, Billi, Bih-ra\ Ezra, Seleme, Cüheyne, Kelb, Curam, Azd, Gassân, Haris b. Ka'b, Hamdan, Sa'd el-Âşire, Enes, Deryîn, er-Rihavyin, Gâmid, Naha', Bacile, Hata'm, el-Eş'arî, Hadramat, A'man, Bafik, Barik, Deus, Sumala vel-Hudd, Eşlem, Cüşem, Mihre, Hamir, Necran, Ceyşa heyetleri idi. (İbni Sa'd, a.g.e.).
Benî Hanife: Benî Hanife Rasulullah @'a gelirken yanlarında yalancı Müseyleme'yi de getirdiler. İslâm'ı benimsediler, ancak yurtlarına döndüklerinde Müseyleme irtidad etti, kabilesi de küfürde onu izledi.
Tayy: Tayy sakinleri heyetlerini Zeydü'1-Hayl liderliğinde gönderdiler. Rasulullah @'ın İslâm'ın bazı esasları hakkındaki açıklamalarını işiten ve İslâm'ı kabul eden Zeydü'l Hayl yurduna dönerken yolda vefat etti.
Adîy b. Hatem: Adîy b. Hatem, Yemen'de-ki hıristiyan kavminin lideriydi, ancak müs-lüman güçler Yemen'e girdiklerinde Suriye1 ye kaçtı. Kızkardeşİ savaş esiri olarak alındı, Rasulullah @'a getirilince Rasul @ ona letafetle muamele etti ve hediyelerle birlikte Suriye'deki kardeşi Adîy'e gidebilmesi için bir deve verdi. Suriye'ye ulaştığında, kızkar-deşi Adîy'i paylayıp bir an önce Rasulullah @'a gitmesi için ısrar etti. Adîy Medine'ye gelip Rasulullah @'ı görünce, onun mütevazi yaşantısı ve asîl inancından etkilenip müs-lüman oldu. Rasulullah @'ın mucizevî olarak ileriye dönük üç hadiseyi haber verdiği kişi de Adîy idi. Adîy sık sık şöyle derdi: "Bu üç şeyden ikisi cereyan etti, üçüncüsü tamamlanmak için bekliyor. Babil'in beyan hisarlarının açıldığını gördüm; hacc yapmak için deve sırtında Kadisiye'den hareket eden yalnız kadının korkusuzca bu mabede (Kabe) geldiğini gördüm ve Allah'a kasem ederim ki üçüncüsü de vâki olacağı zaman gelecektir: o kadar servet olacaktır ki, bunu alacak insan kalmayacaktır." (İbni İshak, a.g.e.).
Naha': Hicret'in on birinci yılında Muharrem ayı ortalarında gelen bu heyet aynı zamanda Rasulullah @'ı ziyaret eden son heyetti. Muaz b. Cebel'in gayretiyle İslâm'ı benimsemiş 200 kişiden oluşan heyet misafir evinde ağırlandı. Heyet üyeleri arasında Medine yolunda değişik rüyalar gören Zürare b. Amr da vardı. Rüyalarından birini —ki bir keçinin siyah ve beyaz renkli bir yavru do-
ğurduğunu görmüştü— Rasulullah @'a anlattı. Rasulullah @ ona hanımının çocuk bekleyip beklemediğini sordu. Zürare'nin olumlu cevabı üzerine Rasulullah @, hanımının ona bir erkek çocuğu doğuracağını haber verdi. Siyah ve beyaz rengin manasını sorduğunda Rasulullah @ ona yaklaşmasını işaret ederek, vücudunda insanlardan gizlediği cüzzama ait iz olup olmadığını sordu. Zürare "Seni Rasul olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bugüne kadar hiç kimse benim bu sırrımı bilmiyordu." dedi. Rasulullah @ renklerin hastalığın çocuğuna yaptığı etkinin işareti olduğunu belirtti. Zürare, Rasulullah @'a Nu'man b. Munzar'ı yüzükler, bilezikler ve halkalar takılmış halde gördüğü ikinci rüyasını da anlattı. Rasul @ bu rüyayı rahatta bulunan, ziynete bezenen Arabistan olduğu şeklinde yorumladı. Üçüncü rüyasında beyaz ve siyah saçlı yaşlı bir kadını dünyadan ayrılırken görmüştü. Rasulullah @ bunun, ardında terkettiği dünya anlamına geldiğini belirtti. Dördüncü rüyasında kendisi ile evladı arasındaki topraktan fışkıran ateşin "Yan! yan! görerek ya da görmeyerek yan! Ey insanlar,yiyeceklerinizi, ailelerinizi, varlıklarınızı yemem için bana verin." dediğini görmüştü. Rasulullah @, bunun dünyanın son günlerinde gözükecek fesat ve kötülük hali olduğunu söyledi. Zürare fitneyi görmemek için Rasul @'dan kendisine dua etmesini istedi. (Mansurpurî, a.g.e.).
Mekke'nin fethinden sonra yüzlerce heyet İslâm'ı benimsemek için akın akın Medine'ye geldiler ki siret, hadis ve tarih kitapları bunların olaylarıyla doludur.
KISIM 21
MUHAMMED @, EŞSİZ DEVLET ADAMI
On yıllık bir sürede Rasulullah @'m yönetici olarak ulaştığı benzersiz başarıları, yönetim- felsefesine ve uygulamasına çeşit çeşit katkıları, gerek harikulade zeki, müstesna, yetenekli devlet adamı olarak onun büyüklüğünün canlı belgeleri, gerekse göze çarpan karakteri ile eşsiz statüsünün ebedî hediyeleridir. Yöneticilik makamına göz dikmediği, arzu etmediği, ancak hak mucibince tükenmez, cehdî ve azimli, metanetli sabrı için Allah tarafından ona bu görevin verildiği tarihî bir gerçektir. Hakikatte bu hem görevlendirildiği, hem de mutlak başarıya iletecek şekilde yerine getirdiği İlâhî vazifenin tabiî bir sonucu idi. "Allah içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vaadet-miştir; hiç şüphesiz, onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve İktidar sahibi' kılacaktır." (24: 55). Sarihlere yeryüzüne vâris olacağı vaadi Davud peygambere de verilmiştir. "Andolsun, biz Tevrat'dan sonra Zebur'da da; 'Mutlaka Arz'a salih kullarım vâris olacaktır.' diye yazmıştık." (21: 105).
Rasulullah @ Mekke'de
Önderlik vasfı, diğer insanlarla ilişkilerindeki fevkalâde dürüstlüğü ve âdilliği sebebiyle 'Ernîn' ve 'Sadık' olarak isimlendirildiği ilk gençlik yıllarında açıkça görülür. Kureyş liderleriyle birlikte Füdul ittifakındaki (hılfü'l-tüdul) katkıları, bu gencin büyük bir insan olacağının sarih bir işareti idi. Bu ittifak bölgede barış ve düzenin giderek daha da bozulması göz önüne alınarak yapılmış olup, insanların haklarını korumaya ve zulmü durdurmaya adanmıştı. Medine'deki dönemlerinde bile Rasulullah @ bu ittifakı hatırlayıp memnuniyetini şöyle ifade etti: "Füdul yemini esnasında Abdullah b. Cud'an'ın evinde ben de vardım. Orda bulunuş ve o antlaşmaya katılış şerefini bir kızıl deve sü-rüsüyle değişmem. Şimdi de çağrılsam, o birliğe yine memnuniyetle katılırım." İttifak bütün hakların (emanetlerin) asıl sahiplerine geri verilmesi gerektiğini, hiçbir zalimin başka birini rencide edemeyeceğini karara bağlıyordu. (İbni İshak, 'The Life of Muhammed', İngilizce çeviri.).
Onun devlet adamlığı nitelikleri, Hacer'ül-Esved'in özel yerine koyulmasıyla ilgili kararında, ki karar çok kritik bir problemi yoluna koymuştu, açıkça görülmektedir. Kabe-nin tamiri tamamlandığında Hacer'ül-Esved'i hususi yerine kimin yerleştireceği hususunda ihtilaflar çıktı. Her kabile bu şerefe sahip çıkmak istiyordu. Dört-beş geceyi kapsayan şiddetli tartışmalar yapıldı, yeminler edildi, eller kan kâselerine uzandı; artık her kabile savaş için hazırdı. Derken, daha iyi bir görüş hâkim hale geçip, Kabe'nin kapısından içeri girecek ilk kişinin meseleyi karara bağlaması şeklindeki teklif kabul edildi. Kabe'ye ilk giren kişi Muhammed @ oldu. Tartışmalı taraflar onu görünce hoşnut kalarak "Bu Emin'dir, bu Muhammed'dir, onun kararına razıyız." dediler. Muhammed @ da, bu nazik durumu büyük ustalık ve dahiyane bir planla çözüme kavuşturdu. Yere bir örtü sererek Hacer'ül-Esved'in bu örtünün ortasına yerleştirilmesini istedi. Sonra da her kabileden birer kişinin örtünün ucundan tutarak taşı birlikte kaldırmalarını sağladı. Örtü taşın alacağı po-.isyona yaklaşınca Ha-cerü'l Esved'i kaldırarak hususi yerine yerleştirdi. Böylece, Muhammed @'m dirayetli ve devlet adamına yakışır hareketiyle mesele herkesi hoşnut edecek tarzda dostça çözüldü.
Peygamberlik görevinde, ilk üç yıllık özel tebliğ döneminde öncelikle yakınlarını davet ederek insanlara tebliğini başlattı." (Öncelikle) en yakın akrabanı uyarıp, korkut." (26: 214). Bu noktada Rasulullah @ yakın akrabalarını davet ederek onlarla konuştu. "Ey Abdül-Muttalib oğullan, halkına benimkinden daha asîl bir mesaj getiren hiçbir Arap tanımıyorum. Size hem bu dünya, hem de sonraki dünya için en iyisini getiriyorum. Allah bana, sizi kendisine çağırmamı emrediyor. O halde içinizden kim bana bu konuda yardımcı olacak, kim benim kardeşim, vekilim ve vârisim olacak?" Onu, yalnızca genç bir delikanlı olan Ali destekledi, diğerleri gülerek dağıldılar. Sonra Rasul @ çağrısını açıkça yapmakla emrolundu. "O halde, em-rolunduğun şeyi söyle ve müşriklere aldırma." (15: 94). "Ey elbiselerine bürünüp örtünen, kalk (ve) uyarıp korkut, Rabbini tekbir et (yücelt)" (74: 1-3). Böylece Kureyş'i İslâm Dini'ne açıkça davet dönemi başladı. Safa tepesine çıkarak insanlara şöyle seslendi: "Ey Kureyş halkı, size şu dağın Ötesinde üzerinize hücum etmek üzere olan bir ordu olduğunu söylesem, bana inanır mısınız?". "Tabi, gerçekten inanırız, çünkü seni hep doğruyu söyleyici olarak gördük, biliriz." dediler. Rasul @ da, "Bilin ki ben bir uyarıcıyım. Sizi bana inanmadığınız takdirde başınıza gelecek olan şiddetli bir azapla uyarıyorum. Ey Abdü'l-Muttalip oğulları! EyMe-naf oğullan! Ey Zehra oğulları! Ey Teym oğulları! Ey Benî Manzum! Ey Benî Es'ad! Allah en yakınım olan sizleri uyarmamı emretti; Allah'tan başka ilâh olmadığına şeha-det etmedikçe yeryüzünde ya da ahirette size bir iyilik garanti edemem." (Muhammed Hüseyn Heykel, 'Life of Muhammed', sf. 84-85). Rasul @'ın amcası Ebu Leheb bu sözlere çok hiddetlendi, topluluk da kızgınlık içerisinde dağıldı.
Rasulullah @'m Allah'ın mesajını insanlara ulaştırmak için teşebbüsleri arttıkça, Kureyş liderlerinin düşmanlığı da artıyordu. Uzlaşma yolu bulmak için gönderilen Kureyş ileri gelenlerinden Utbe b. Rebia Rasulullah @'a gelerek, "Ey kardeşimin oğlu" dedi. "bildiğin gibi bizden, kabilenin soylularından birisin, soylu bir konumda bulunuyorsun. Halkına, onların topluluğunu bölen, ya-nısıra hayat tarzlarıyla alay eden, dinlerini ve tanrılarını küçümseyip hakaret eden, atalarının kâfir olduğunu açıklayan ciddî bir mesele getirdin. Öyleyse beni dinle, sana çeşitli tekliflerde bulunacağım, belki de bunlardan birini kabul edersin." Rasul @'ın muvafakati ile devam etti; "İstediğin zenginlik-se, varlıklarımızdan senin için toplar, seni en zenginimiz yaparız; istediğin şerefse seni liderimiz yaparız, öyle ki hiçbirimiz senden ayrı olarak bir hususa karar veremez; istediğin hükümrânlıksa, seni kiralımız yaparız. Eğer sana musallat olan cinlerden kurtulamıyor-san, çünkü anlayacağın üzere sıklıkla arsız cin, tedavi oluncaya kadar kişiyi esareti altına alır, sana hekim buluruz, iyileşene dek bütün servetimizi senin için tüketiriz..." UtbeL nin konuşmasını sabırla dinleyen Rasulullah @: "Şimdi de beni dinle." diyerek yeni vah-yolunan Fussilet Suresi'nİn başlangıcını okumaya başladı. "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Hâ, mim, (Bu Kur'an) Rahman ve Rahim'den indirilmedir. Bilen bir kavim için, ayetleri fasılalar halinde açıklanmış Arapça olan kitaptır. Bir müjde verici ve uyarıcı olarak. Ama onların çoğu yüz çevirirler, dinlemezler ve derler ki 'Bizi kendisine çağırmakta olduğun şeye karşı kalplerimiz örtülüdür..." (41: 1-5). Rasulullah @ ezberden okumaya devam ederken, Utbe ellerini arkasına dayayarak ve dinledikçe ellerinin üstüne daha fazla yü.klenerek dikkat kesildi. Rasulullah @ okumasını secde ayetinde (41: 37) bitirerek secde yaptı, sonra da, "Duydlık-larını duydun eyEbu'l Velid, gerisi sana kalıyor!" dedi. Utbe, arkadaşlarının yanına döndüğünde, onlar Utbe'nin yüz ifadesinin tamamıyla değiştiğini gördüler ve ne olduğunu sordular. O da, ne şiir, ne efsun, ne de büyü olan, daha önce hiç duymadığı türden cümleler işittiğim anlatarak, "Söylediklerime kulak verin ve yaptıklarımı yapın. Bu adamı bütünüyle kendi haline bırakın, çünkü Allah'a yemin ederim ki duyduğum sözler etrafına aydınlık saçacaktır. Eğer diğer Araplar onu öldürürlerse, sizi ondan kurtarır; ama eğer o, Araplara hâkim olursa onun hükümranlığı sizin hükümranlığınız, onun gücü sizin gücünüz olur. Onun vasıtasıyla başarıya ulaşırsınız." dedi. (İbni İshak, a.g-e-)
Utbe'nin, "duyduğum sözler etrafına aydınlık saçacaktır" ve "Onun hükümranlığı sizin hükümranlığınız olacaktır" sözleri kendiliğinden dile gelmekte, gerçeği ortaya koymaktadır. Utbe Rasulullah @'ın kişiliği ve mesajından etkilenerek, onun sıradan bir insan olmadığına ve bir gün insanların yönetimine geçeceğine emindi. Bu ferasetli teşhis Benî Âmir b. Sa'sâ'ya gittiğinde onlardan Beyhara b. Firas adlı şahıs: "Allah'a yemin olsun ki, eğer ben bu kişiyi Kureyş'ten ayırıp kendi tarafıma alabilirsem, onunla birlikte tüm Arapları altedebiliriz." deyip Rasulullah @'a; "Eğer sana sadakat sunarsak, Allah da düşmanlarına karşı sana zafer verirse, senden sonra biz iktidar sahibi olacak mıyız?" şeklinde sordu. Rasulullah @: "İktidar (hükümranlık) Allah'ın razı olduklarını yerleştirdiği bir mevkiîdir." buyurdu. Beyha-ra'nın son cevabı, "Zannedersem, bizden bedenlerimizle seni Araplara karşı korumamızı istiyorsun. Ve sonra, eğer Allah sana zafer verecek olursa parsayı başkaları toplayacak. Hayır!" (İbni îshak, a.g.e.).
Bu hadiseler göstermektedir ki, ileri görüşlü ve basiret sahibi kimseler Rasulullah @'ın tesirli ve mükemmel kişiliği ile hayat verici davetinden onun kesinlikle önemli bir kişi olacağım, bu statüyü kazanmakta da onu hiçbir şeyin durduramayacağım açıkça görebildiler. Şahsının, davranışlarının ve mesajının her tarafında, insanlar üzerinde iktidar verileceği yazılı idi. Onun hak yola, iyiliğe ve adalete çağrısının sıradan bir slogan olmadığını, bu hayatın temel doğrularını kuşattığını ve mutlaka başaracağını her akıl sahibi bilmekteydi.
Bu fikirler, tahminler ve gelecekte insanla-rın siyasî hayatlarındaki Rasulullah @'ın muhtemel rolünün korkusu, hacc yapmak için gelen Medinelilerle ikinci Akabe Beyatı gerçekleştirilince iyice farkedilmeye başlandı. Ka'b b. Mâlik'in rivayetine göre;'(Akabe yakınındaki) derede toplanıp Allah'ın Rasulü gelene kadar bekledik, Rasul @'la birlikte o sıralar müşrik olan amcası Abbas da geldi. Müşrik olmasına rağmen yeğeniyle birlikte olmak ve onun sağlam güvenceye sahip olup olmadığını görmek istiyordu. Oturduktan sonra da ilk konuşan Abbas oldu: 'Ey Hazreç (ve Evs) halkı, Muhammed'in bizim aramızda ne kadar itibarlı olduğunu, onun hakkında bizim gibi düşünmeyen kendi insanımızdan onu nasıl koruduğumuzu, halkı arasında hürmetli ve emin yaşadığını biliyorsunuz. Buna rağmen o size dönmek ve size katılmak istiyor. Eğer ona verdiğiniz sözlere sadık kalabileceğinizi ve ona karşı çıkanlardan onu koruyabileceğinizi düşünüyorsanız yüklendiğiniz yük sizindir, alın! Fakat sizinle gittikten sonra ona ihanet edeceğinizi ve onu yalnız bırakacağınızı düşünüyorsanız onu şimdiden bırakın. Çünkü o, şimdi olduğu yerde emindir.' dedi. Biz de 'Söylediklerini işittik.' dedik, 'Sen konuş ey Allah'ın Rasulü, kendin ve Rabbin için istediğim seç.' Kuran okuyup, bizleri Allah'a davet edip İslâm-la emrettikten sonra Rasulullah @, 'Bu bağlılığı beni kendi hanım ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi. korumanız şartıyla kabul ediyorum.' dedi. Berâ kalktı, Rasulullah @'ın elini tuttu ve 'Seni hakla gönderen Zât'a yemin olsun ki, seni, hanımlarımızı koruduğumuz gibi koruyacağız. Bağlılığımızı sunuyorum, biz babadan oğula geçen silahlara sahip savaşçı bir topluluğuz.' dedi. Abdü'l-Haytam b. el-Tayyiham, Berâ'nın sözünü keserek, 'Ey Allah'ın Rasulü, bizim diğer topluluklarla da bağlarımız var (Yahudileri kastediyordu), onlardan aynlırsak, belki de bunu yaptığımızda Allah seni zafere ulaştırmış olur da, sen halkına dönerek bizi terkeder-sin: dedi. Rasulullah @ güldü ve şöyle buyurdu: 'Hayır, kan kandır, ödenmesi gerekli şey değil. Ben sizinim, siz de benim. Savaştıklarınıza karşı savaşır, barıştıklarınızla barışırım.' Yetmiş üç erkek ve iki kadın bey'at amacıyla gelmişlerdi. Kâ'b'ın rivayetine göre; Rasulullah @ 'Aranızdan topluluğun işlerini üstlenecek on iki lider seçip bana getirin' buyurdu. Hazreç'ten 9, Evs'ten 3 kişi seçilip bu amaçla atandı." (İbni İshak, a.g.e.).
Bey'at'ın yapılış şekli ile Rasulullah @'ı korumaya ve onun İçin savaşmaya söz verdikleri antlaşma şartları, antlaşmanın niteliği ve mahiyetini serahaten açığa vurmaktadır. Hakikaten artık değişik çizgilerde yeni bir mücadeleye girişen Rasulullah @'ın siyasî hayatının başlangıcıydı. Medine'ye hicreti küçük İslâm Devleti'nin yöneticisi olarak siyasî hayatının ilk bölümünü açtı, hepsinin de onun eşsiz devlet adamı olarak büyüklüğüne işaret ettiği bir dizi olaylar, antlaşmalar ve savaşlar bunu izledi.
Medine'de
Medineli müminlerin İslâm peygamberinin çağrısını cevaplandırmakta erken davranmalarına ve onu Medine'ye davet etmelerine yol açan olayların hızla gözden geçirilmesi, Rasulullah @'ın ülkenin siyasî tarihinde hâkim güç olacağını açıkça gösterir. Bir taraftan Evs ve Hazreç, diğer taraftan bunlarla yahudiler arasında kan davaları vardı. Yahudilerin sık sık şöyle söylediklerini duyarlardı; "Bekleyin. Son peygamber yakında gelecek, onun yardımıyla sizlere hâkim olacağız." (İbni İshak, a.g.e.). Rasulullah @'dan Allah'ın mesajını işittiklerinde Ensar aralarında meseleyi enine boyuna müzakere edip yahudiler-den önce Rasulullah @'ın çağrısını benimsemeye karar verdiler. Liderleri Mekke'ye gİ-dip, Rasul @'la ahitleşerek onu Medine'ye davet ettiler. Peygamber @'la yaptıkları Akabe Bey'atinin sözleri, onların, Muhammed @'ın Medine'de varlığıyla başlayacak siyasî mücadelenin tamamıyla farkında olduklarını göstermektedir. Bey'at'ın bir bölümü şöyle devam etmekteydi: "Seni kendi ailemizin fertlerini koruduğumuz gibi koruyacağız, siyah ve kırmızı (tüm düşman dünya demektir) ile savaşmak zorunda kalsak bile, yabancılara yahut yakınlarımıza karşı olsa da senin tarafında olacağız!' (Muhammed Hami-dullah, 'Muhammed Rasulullah', sf 127 143).
Bey'at esnasında konuşan Rasulullah @'m amcası Abbas'ın sözleri muhtemel mücadelenin niteliğini ve boyutlarını ortaya koymaktaydı. "Şüphesiz, tüm dünyayla savaşılacaktır: Muhammed'i yurdunuza geldikten sonra terkedeceksiniz,davet etmemeniz daha hayırlıdır, çünkü o şimdi olduğu yerde güvendedir." dedi. (îbni İshak, a.g.e.). Bütün bunlar, bu insanlarca da görüldüğü üzere, Rasulullah @'ın görevinin ve bu görevin niteliğinin dört bir taraftan düşmanlık toplayacağını ve çok uzun bir mücadelenin olacağını belirten pekçok deliller taşımaktadır.
Peygamber’in Misyonuna Düşmanlık
Şüphesiz, Peygamber @'ın misyonunun hakiki niteliği o şekilde İdi ki, yerleşik siyasî ve dinî liderler kendi pozisyonları için gerçek bir tehlike hissettiler. Bu yüzden, bu insanlar Allah'ın bütün rasullerinin çağrısına karşı koymuşlardır. Bütün rasuller, siyasî kodamanların (kıral, şef, yönetici) yahut sosyal ve dinî liderlerin şekillendirdikleri kötülükleri ve fesadı yok etmek ve toplumlarını yeniden şekillendirmek (ıslah etmek) amacıyla gönderilmişlerdir, tabiî olarak bu liderler gücenip toplumun ıslah çabalarını bütün güçleriyle önlemeye çalışacaklardır. Korkulan gerçektir; çünkü peygamberlik iddiası içerisinde peygamberin varolduğu sistemlerde siyasî sistemi de dahil,tam bir inkılâb getirmekas-tınıtaşır.Bir şahsın kâinatın Rabbi'nin elçisi olduğu iddiası, içerisinde bütün diğer insanların kendisine itaat etmeleri gerektiği talebini de kapsar. Başka birisinin tebeası ya da yardımcısı olarak değil yönetici (hükümran) ve koruyucu (vâsi) olarak yaşamaya gelmiş-tir. Zira, inanmayan kâfir birinin hükümranlığını kabul, onun peygamberliğini reddettirir. İşte bu sebeple her ne zaman Allah'ın Ragüllerinden biri peygamberliğini beyan etse, yöneticiler ve nüfuzlu kimseler siyasî, sosyal ve kültürel bir inkılâb tehdidinden korku duyarlar ki, Mekke halkı da bundan ayrı değildir. İnsanlık tarihi bu hususa şahitlik eder.
Nuh Peygamber @'ın kavmi onu ve misyonunu reddetti (11: 61-65); aynı şekilde Hûd peygamber @'m halkı (11: 52-57), Salih Peygamber @'m kavmi (11: 61-65), İbrahim Peygamber @'ın kavmi (6: 74-80), Lût Peygamber @'ın kavmi (7: 80-82), Şuayb Peygamber @'ın kavmi (11: 84-91) ve Musa Peygamber @'ın kavmi (11: 96-99) peygamberlerini ve bu peygamberlerin misyonunu reddettiler. Rasulullah @'ın ulaştığı her topluluk onu reddetti (23: 44). Hepsi kendi bağımsızlıklarına ve iktidarlarına olan tehlikeyi farketti-ler ve peygamberler ile misyonlarına karşı koydular. Şuayb Peygamber @'ın kavminin verdiği cevap bu açıdan çok aydınlatıcıdır: "Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı, yahut mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emretmektedir? Çünkü sen, (gerçekten) yumuşak huylu, akıllı (bir in-san)sın!" (11: 87). Şuayb'm kavminin cevabı, onların ve onlar gibi olanların peygamberlerin misyonuna karşı durmalarının gerçek sebebini kesin olarak belirtmektedir. Diğer bir yönüyle de İslâm'ın yoluyla cahiliye-nin yolu arasındaki temel farkı da göstermektedir.
"Cahiliye yolu", kişinin atalarının dinini izlemesi gerektiği zanm üzerine kuruludur. İzlemesini gerektiren tek sebep de onun atalarından miras kalmasıdır. İkinci zannı, kişinin inancının ve dinînin sadece ibadetle ilgili olup, yapacaklarında isteklerine göre mutlak hür olduklarını düşündükleri hayatlarıyla, dünya işleriyle bir ilgisinin olmadığıdır. Diğer taraftan İslâm'ın temel prensibi 'Allah'a itaat üzerine kurulmayan her husus yanlıştır, sapıklıktır ve bu yüzden izlenme-rnelidir.' şeklindedir. Zira vahiy, ilim ve akıl dışında onun doğruluğunu gösterecek bir de-l'l yoktur. İslâm sadece Allah'a İbadetle sımrlandırılmış değildir, tersine hayatın her cephesini —kültürel, sosyal, siyasî— tamamen kuşatır. İnsanın sahip olduğu her şeyin aslında Allah'a ait olması sebebiyle insan mülkünde ve servetinde 'hoşlandığını yapmasını mümkün kılan' mutlak selâhiyete sahip değildir.
Bunun yanısıra, Şuayb @'m halkının kendi mülk ve servetlerini istedikleri gibi harcama talepleri, hayatı dinî ve dünyevî olarak farklı iki bölüme ayıran teorinin hiç de yeni olmadığım ortaya koymaktadır. Yaklaşık üç bin yıl önce onlar bu ayrım üzerinde ısrarla duruyorlardı, aynen bugün batılı ve batıcı insanların ısrar ettikleri gibi. Ve bugünün insanları, evrim sürecinin bir parçası olarak insanın yaptığı 'entellektüel gelişme'ye bağlı 'aydınlanma' döneminin bu ayırımı oluşturduğunu farzetmekte kesinlikle yanılıyorlar. Bu yüzden aydınlık değil, karanlığın bu ayrımı yaptırdığı açıktır. O karanlık ki bugün olduğu gibi binlerce yıl Önce de aynı koyulukla yürürlükte idi. Elbette bu karanlığa (cahiliye) karşı İslâm'ın mücadelesi de bir o kadar eskiye dayanıyordu." (Ebû'l Ala Mev-dudi, 'The Meaning of the Qur'an* Cilt V, sf. 104).
Rasulullah @ da aynı nitelikteki karşı koymaların sebep olduğu tüm güçlük ve ıstırapla karşılaşmak ve maruz kalmak zorundaydı. Diğer birçoklarının başarısız olduğu bu durumda, sabır ve sebatla mücadelesinde metanet gösterdi ve sonunda bütün düşmanlarını hezimete uğratarak misyonunda başarılı oldu. Yalnız başına bu bile Rasul Muham-med @'ın yüce ve çekici kişiliğine övgü oluşturur. Büyük maharet ve dirayetle Medine'nin heterojen hiziplerini başarıyla homojen topluluğa çevirdi; pek çok komşu kabilelerle, özellikle Kureyş'in Suriye ve batıya doğru yolu üzerindekilerle hayli zarif dostluk yahut tarafsızlık antlaşmaları yaptı. Medine^ ye ashabıyla birlikte yoksul ve çaresiz muhacirler olarak geldi, ancak birkaç yıl içerisinde güçlü bir temel oluşturup küçük fakat kararlı bir grubun lideri olarak statüsünü ortaya koydu. Bu küçük müslüman topluluğunu evrensel sevgi ve kardeşlik prensipleri üzerine öyle bina etti ki, bu prensipler, küçük İslâm toplumunun her tür karşı koymaya dayanacak yenilmez bir güç olmalarını sağlayan ilişkilerini sağlamlaştırdı. Düşmanları yalnız ya da topluca kuzeyden, güneyden ve doğudan geldiler, ancak bütün çabalan bo-sunaydı. Rabbinin yardımıyla hepsini yenilgiye uğratıp on yıllık bir zaman içinde Cezi-retü'l Arap'ta karşı konulmaz lider ve yönetici oldu ki, onun devlet adamlığının övgüye lâyık oluşu da bundandır.
Rrfsulullah @ *ın büyüklüğü onun askerî zaferlerinde değil, hayatı kapsayan beraberinde getirdiği harikulade ve inkılâbî değişikliklerde yatar. Çok kısa bir sürede, ezici üstünlükleri olan düşmanlarına karşı askerî zaferler kazandığı doğrudur. Medine!ye çok az sayıdaki ashabıyla gelmişti ki, Hicret'in ikinci yılında 700 piyade ve 300 süvariden oluşan îyi eğitimli güce karşı yalnızca 313 kişi çıkarabildi; ancak yedi yıl sonra hicretin 9. yılında 10.000'i atlıdan oluşan 30.000 kişilik ordusuyla güçlü Bizans ordusuna karşı yürüyüşe geçti. İO'u büyük olmak üzere toplam 28 sefere katıldı, okçularının zamansız hatalarıyla kısmî yenilgiye dönen Uhud savaşı dışında hepsinde başarılı oldu. İnsanlık tarihinde bu kadar yetersiz ve sınırlı kaynaklardan hareketle her yönden bu kadar çok düşmanla karşılaşan —ki düşmanları kendisinden hem sayıca, hem teçhizat itibarıyla üstündüler— düşmanlarına karşı zafer kazanan, sonra askerî zaferler üzerine günümüze kadar devam edecek ve insanlık tarihini çeşitli şekillerde etkileyecek olan kalıcı hâkimiyet kuran böyle mütevazi başka biri yoktur.
Rasul @*m Medine'ye Hicretinden sonraki olayların analizi onun devlet adamı ve yönetici olarak gerçek büyüklüğünü açıklayacaktır. Evs ve Hazreç kabileleri çeşitli olaylar yüzünden birbirine düşmandı; yanısıra ekonomik ve siyasî olarak organize olmuş korkunç yahudi topluluğuyla da yüzyüzeydiler. Durumu gören Rasulullah @ hızla ve büyük siyasî ustalıkla harçkete geçti; kendilerini ekonomik, sosyal ve siyasî olarak güçlü bir toplum haline getirecek olan kardeşlik bağıyla Evs, Hazreç ve muhacirleri bir araya getirdi, ikinci olarak, müslümanlar, ya-hudiler ve diğer kavimler arasında antlaşma yaparak onları dış tehlikelere karşı beraberce karşı koyabilecekleri birleşik toplum oluşturdu. Üçüncü olarak, Kureyş'le anlaşan komşu kabilelerin oluşturdukları tehlikeyi görüp, muhtemel bir olayda cenahlarını muhafaza edecek değişik nitelikteki pek çok antlaşma yaptı. Dördüncü olarak, en tehlikeli hasımlarının —Kureyş, Ğatafan ve He-vazin kabileleri ve Yahudiler— planlarından haberdar olarak onlara hep birlikte saldırma fırsatını vermedi. Beşincisi, siyasî ve askerî manevraları ile Medine'nin yahudi kabilelerinin kendi aralarında bile birlik oluşturmasını Önledi, o kadar ki, yahudiler pratik olarak Kureyş'e yardım etmeye karar verdiklerinde, Rasulullah @ onlara kendisine karşı Kureyş'le birlikte savaşacak bir fırsat vermedi.
Altıncı olarak; Medineli yahudiler bile birbirinden ayrı tutularak ona karşı birleşme imkânı tanınmadı. Onları tek tek ele geçirip politik ve askerî planlarına son verdi. Yedinci olarak, umre yapmak amacıyla 1400 ihram-lı kişiyi beraberine alarak Mekke'ye hareket etmesi siyasî ve diplomatik teşebbüslerinin en olgun şeklini oluşturdu ve Kureyş'in kendisiyle Hudeybiye barışını imzalamasına sebep oldu. Kureyş'in siyasî, sosyal ve ekonomik üstünlüğünü pratik olarak sona erdiriyor; Kureyş'le arasındaki mücadeleyi büyük ilgiyle takip eden diğer Arap kabilelerinin hâkimiyet kazanma yolunu Rasulullah @ için açıyordu. Sekizinci olarak, müttefikleri Ga-tafan'ın yardıma gelmesine fırsat vermeyecek şekilde Hayber üzerine yaptığı gizli seferle onları teker teker dize getirmesi onun diğer stratejik hareketlerinden biriydi. Dokuzuncusu, Tebük seferi askerî olmaktan ziyade sİ-yasî idi; hem Arabistan sınırlarının ötesinde bir yankı oluşturdu, hem de kuzeyde Bizans, doğuda Pers Kuvvetlerine uyarı. Ayrıca ülke üzerindeki zaptetme gücünü fevkalâde arttırdı, birkaç düşman kabilenin projelerini ezdi ve gerek Medine'nin karşı çıkılmaz hükümran devlet, gerekse RasuluUah @'ın onun tartışılmaz lideri ve yöneticisi olduğu gerçeğini oluşturdu.
yine, bu kadar kısa bir sürede, insanların inançlarında büyük ve ehemmiyetli inkılâb-lar yapması RasuluUah @'ın şerefine şeref ilave etmektedir. Bütün insanlara adalet, eşitlik ve kardeşlik kavramlarını kazandırdığı için RasuluUah @'a tarihteki diğer insanlardan daha fazla borçluyuz. Siyah, beyaz, kırmızı (kızılderili), kahverengi ırka mensup insanları kısaca bütün insanlığı aynı seviyeye getiren, onlara bir anne-babanin nesli olduklarını, hepsinden önemlisi Allah'ın yaratıkları olduklarını öğreten odur. insanlara adalet, eşitlik ve sevgi ile farksız davranmalarını, İnanç, renk ya da ırk esasına dayalı ayırım yapmamalarını öğütleyen odur.
Ekonomik sahada, devletin bütün yurttaşlarına geçim garanti eden, yeteneklerine, eğitimlerine ve niteliklerine göre hayatlarını kazanacak eşit fırsatlar sağlayan odur. Bütün yurttaşları için minumum üç makul bir geçim standardını garanti etmeyi devletin ahlâki ve hukukî yükümlülüğü kılcU Üyelerine bu fırsatı tanımayan devletin, üyelerinden kanunlarına itaat bekleme hakkını kaybedeceği üzerinde ısrarla durdu. Devletin kanununa itaat, daha az talihli üyelerinin temel ihtiyaçlarını karşılama şartına bağlandı. Ra-sulullah @'ın siyaset felsefesine olan katkıları da daha az değildir. Siyaset alanına yazılı anayasa ve istişare kavramını tanıştıran °dur. İstişarenin İslâm siyaset felsefesinin önemli bir parçası olduğunu vurgulayan °dur. Kişilerin fikir, inanç ve ifade hürriyetleri de onun tarafından ortaya kondu. O gerek kanunun hükümranlığı, gerekse kanun önünde eşitlik prensiplerinin önemini de vurguladı.
Gerçekten, modern çağda bilinen evrensel kavramlar için Allah'ın Rasulü Muhammed @'a borçluyuz. Daha da önemlisi, bütün bunları şahsî çıkar, övünç ve ün için yapmadı. Rabbi tarafından yönlendirildiği üzre insanlığın iyiliği ve refahı için ortaya koydu. İmparatorluk kurdu; ancak kendi pozisyonundaki diğer insanların yaptıkları gibi vârislerine imparatorluk devretmedi; onu ümmetine Allah'ın bir emaneti olarak bıraktı ki, ümmeti istişare ve; karşılıklı fikir teatisi ile Rasul @'ın halefini tayin edebilsin. Âlicenap hareketleriyle çok yönlü büyüklüğünü gösterdi. Şahsî çıkar ya da övünç kazanma hislerinden münezzeh olduğunu ve tüm âlicenap çabalarını yalnızca Rabbinin rızası için yaptığını hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ispatladı. Aynı zamanda ardında istişare gelenek ve kurumunu bıraktı ki, halefleri halka ait yönetim prosesiyle işlerini öğrensinler.
Bunlar, insanlığın ona borçlu olduğu hususlardan bir kısmını ve RasuluUah @'m hem devlet adamı, hem de idareci olarak büyüklüğünü göstermektedir. Sir William Irwing insanlığın en büyük velinimeti RasuluUah @'ın müstesna niteliklerini ve çalışmalarını şu ifadelerle özetler; ''Zenginlik mi idi? Hatice ile evliliği onu zaten zengin kılmıştı. Üstünlük mü idi? O zaten zeki ve dürüst insan olarak hakettiği tabiî yüksek mevkiîde bulunuyordu. O en şöhretli Kureyş kabilesin-dendi; Kureyş kabilesinin de en şerefli koluna aitti. İktidar mı idi? Kabe'nin koruyuculuğu ve kutsal şehrin komutası nebilerle doğrudan onun ailesine aitti. Durumu ve şartları, övülen emanı ile ileriye ümitle, güvenle bakmasını sağlıyordu. İçinde büyüdüğü inancı değiştirmeye çalışmak bütün bu avantajları kökten yok olacaktı ki, ailesinin onur ve kaderi o inanç üzerine kuruludur. Onu yok etmeye çalışmak yakın akrabalarının düşmanlığını, arkadaşlarının gazabını ve Kabe'nin tüm ibadet edicilerinin dehşet ve nefretini onun üzerine çekecekti...
Bütün bunları feda etmesine karşılık, onu kendisine çekecek peygamberlik kariyerinin başlangıcında göz alıcı bir şey mi vardı? Tersine, o şüphe ve gizlilikle başladı. Yıllarca mad iî bir başarı getirmedi. Doktrinini bilinir ve vahyi beyan ettiği nisbetçe alaya, küçük görmeye, kınanmaya ve sonunda kökleşmiş zulme konu ediliyordu, ki bunlar kendisinin ve dostlarının hayatlarını değiştiriyordu; ailesi ve dostlarından bazılarını ülke dışına iltica etmeye zorladılar; kendi özyurdun-dan gözden ırak durması için baskı yaptılar ve sonunda hicret etmeye sürükleyerek başka bir yerde yuva arattılar. Bütün dünyalık servetini yere serecek şekilde yeni birini oluşturmanın artık geç olacağı ana kadar tüm hayatı boyunca "sahtekârlık" yolunda niçin ısrar etsin?" (Sır William Irwing, "Life of Muhammed").
Sir William, Rasul Muhammed @'ın büyüklüğünü farklı yollarla vurgulamaya devam eder: "Onların bencil amaçlarla yaptığı savaştan da olduğunun tersine, onun askerî zaferleri ne kibir, ne de boş övünç uyandırdı. Gücünün en fazla olduğu dönemlerde, sıkıntılı günlerindeki görünüm ve yaşantısındaki sadeliği devam ettirdi. Hükümran pozisyonundan o kadar uzaktı ki, eğer bir meclise girişinde kendisine farklı saygı ve takdir gösterilmesine gücenirdi. Eğer evrensel hâkimiyeti amaçladı ise, o da inancın hâkimiyyeti-dir; avucunda büyüyen dünyevî yönetimi gösteriş için kullanmadı, yönetimi ailesi içinde kılmak için hiçbir adım atmadı. "Savaş ganimetleri ve vergiden gelen serveti inancın zaferim arttırmak, bağlıları arasındaki fakirlerin sıkıntısını azaltmak için harcanırdı. Bu uğurda o kadar çok harcanırdı ki son kuruşuna kadar tükenirdi. Ömer b. Haris ilan etti ki: "Muhammed vefatında ne bir altın dinar, ne bir gümüş dinar, ne köle yahut cariye bırakmıştı, ayağı sakat düldül, silahları ve hanımlarına çocuğuna ve fakirlere bıraktığı arazilerinden başka bir şeyi yoktu."
Bu, onun hayatının değişik dönemleri boyunca süren samimi takvası sayesinde kendisinin feragati ile ilgilidir ki 'Muhammed-in' karakterini adaletle tespit etmeye çalışan kişinin zihnini allak-bullak etmektedir.
Allah'ın Rasulü Muhammed @'ın başarılarını tekrarlarken H. A. R. Gibb şunları söyler:
"O zamanlar Medine'deki yenilik teoriden pratiğe aktarılan dinî topluluktu... artık güvenliğin oluşturulması kalmıştı, fakat nasıl oluşturulacaktı? Muhammed barışçıl ikna yollarını denedi, ancak bir sonuç vermedi. Mekke'nin karşıtlığı siyasî ve ekonomik temeller üzerine kuruluydu; sadece siyasî ve ekonomik baskı bunları önleyîp yok edebilirdi. Bundan böyle, onun politikası iki merkez etrafında toplanıyordu: İşte, İslâm toplumunun pekiştirilmesi ve Mekke'nin zorlanması... Mekke'nin kuzeye doğru olan hayatî ticaret yollarını tıkamak amacıyla seferler düzenledi. Bedevî kabilelere karşı yapılan bütün bu seferler Mekke'yi bloke etmek ve avantaj sağlamak için yapılan, büyük ustalık ve kavrayış taşıyan mahir bir planın parçası olarak gözükmektedir. Bunun silahlı bir çatışmayı provake ettiği daha önceden düşünülmüş olmalı... Huhammed'in amacı için Mekke'nin sonunda kendi şartlarına, gelmesi gerekliydi. Ve yedi yıllık mücadeleden sonra yenilmiş dargın bir düşman olarak değil, fakat, eğer şevkle değilse, istekli dost olarak Mekke'nin birleşmesi onun fevkalade siyasî dehasını gösterir... Hatta Muhammed'in kabilelere karşı savaştaki yardımlarında bile Arapların siyasî ve sosyal şartlarının yansımasından başka bir şey de görmeliyiz ki, bu şartlar da etkin rol oynamıştır. Dünyalık hangi motifler, bilerek ya da bilmeyerek, onun hareket tarzım zaman zaman etkilemiş olursa olsun onun temel gayesi tamamıyla dinî kaldı. Kökende, askerî ve diplomatik manevralar —ikincisinin yeterli olduğu durumlarda hiçbir zaman ilkini kullanmadı. Mekke'nin tesliminden sonda da askerî hareketler pek devam etmedi— kibirli ve serkeş kabile insanlarına ahlâkî ve dinî etkinin kazandırılması için onun tarafından sadece vasıtalar olarak değerlendirilirdi. Burada ilâve etmek gerekir ki duruma uygulanabilecek bür tün tarihi görüşler onun fikrinin doğruluğunu ispat eder." (H. A. R. Gibb, "Moham-medenism", London, 1969).
Bütün olaylar göstermektedir ki Allah'ın Ra-sulü @, insanoğluna eşsiz bir siyaset felsefesi verip tarihte benzeri olmayan, eşitlik ve kardeşlik prensiplerine dayanan bir yönetim kurmuştur. Medine'de kendini güç bir durumda, insanca ve materyalce kaynaksız ve her yönden düşmanla sarılı buldu. Tarafları memnun edecek tarzda bütün problemleri çözmesi bütünüyle onun devlet adamlığı ve diplomatik maharetinin göstergesidir. Birkaç yıl içerisinde, iç ve dış düşmanları askerî siyasî, sosyal ve ekonomik cephelerde onun 'askerî hareketlerinden ziyade dirayetli diplomatik manevraları ve siyasî feraseti ile yenik düşmüşlerdir. Açıktır ki, sırf insanlık yönüyle bir kişinin Kureyş'in, yahudilerin ve kabilelerin bütün güçleriyle savaşıp yenilgiye uğratması imkânsızdır. Düşman güçlerin birleşip ittifak güçleri oluşturarak siyasî mücadelesinin başında onu durduramamalarının sebebi, onların birleşmesine engel olan Ra-sulullah @'m devlet adamlığı sayesindedir ve o herbiriyle ayrı ayrı başarıyla ilgilenip onların askerî gücünü etkisizleştirdi; çekici kişiliği ve cömert davranışlarıyla onların kalplerini kazandı.
Devlet adamlığına diğer bir örnek, onun izleyicilerine miras bıraktığı yönetimin yapısı, faaliyet alanı ve uygulamalarıdır. Onlara, hiç bir güç tarafından ihlâl edilemeyecek temel insan haklarını da ihtiva eden yazılı bir anayasa armağan etti ki, böylece insanoğlu tarafından daha önce idrak edilemeyen âdil yönetim şekline giden yolu açtı. Bu yönetim ortak konsültasyonla halk tarafından seçilecek Devlet Başkanı idaresinde istişare anlayışı üzerine kuruludur. Kanunun hükümranlığı, insanların kanun önünde eşitliği ve yönetici adına yapılabilecek muhtemel zulüm ya da Uranlığa karşı fertlerin statüsü güven altındadır. Ferdî hürriyet, inanç özgürlüğü, ifade özgürlüğü, geçim hakkı onun insanlığa miras bıraktığı diğer eşsiz kavramlardır. Her şeyden önce, siyasî yapının canı ve ruhu olan insanlara karşı muamelenin nasıl ve hangi niteliklerle olacağım Devlet Başkanı olarak kendi uygulamalarıyla gösterdi.
Bütün bunlar Rasulullah @'ın devlet adamı olarak büyüklüğünü ve ender-eşsiz dehasını gösteren siyaset felsefesine ve devlet politikasına yaptığı katkılardan birkaçıdır.
Bu bölümün çevirisi Talha Özkök tarafından yapılmıştır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
ASKERÎ LİDER
Giriş
Rasulullah @'ın hayatı her faaliyet sahasında kusursuz bir örnek oluşturur. Onun getirdiği mesaj insanoğlu için yol gösterici bir kaynaktır. Hayatından, getirdiği mesajdan ve rehberliğinden insanlar aydınlanabilirler; bu mesaj ve rehberlik, kadın-erkek herkesin, hayatın manevî, ruhî ve sosyal sahalarında tam ve kusursuz olmak için verdiği mücadelede ebedî yol gösterici kaynaklarıdır. Rasulullah @, muhakkak ki, yaşayarak ortaya koyduğu örneklerle bütün insanlık için hayatın her sahasında izlenecek yüce ve kutlu idealler serdetmiştir. Kur'an-ı Kerim, onun yüce ve asîl şahsiyetini şu sözlerle tarif etmektedir: "Ve sen büyük bir ahlâk üzerindesin." (68: 4). Böylece, Kur'an'ın söylediği gibi, onun ki-ŞÜik ve şahsiyeti diğer insanlardan kat kat üstündür. Rasulullah @ "kâmil insan"ın en yüksek ve asîl niteliklerine sahiptir. O, ışıldayan şahsiyeti, ideal vasıfları ve pariak mesajıyla karanlık çevresini aydınlatan bir mücevher gibidir.
Böyle bir şahıs zaman ve mekân sınırlarını aşar. Bütün zamanların insanları, onun hayatından çeşitli faaliyet sahalarında kendilerine yol gösterecek bir şeyler bulabilir. Kur'an-ı Kerim onun hayatının bu yönünden şu sözlerle bahsetmektedir: "Andolsun Allah'ın Elçisi'nde sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir Örnek vardır: (Savaşta sebat, güçlüklere dayanma, azim ve irade, üstün ahlâk hep ondadır.)." Bu ayet gösteriyor ki onun hayatı doğru bir numunedir, fakat yalnızca Allah'a iman eden, ahiret gününde Allah'ın rahmet ve merhametini dileyen ve hayatlarını günah ve kötülükten temizleyip iyilik yolunda ilerlemek isteyenler için bir numunedir. Ama, ahiret günündeki akıbeti dikkate almayanlar ve dünya hayatının zevklerinde kaybolup gidenler, bu kutlu numuneden hiçbir şey elde edemezler.
Genç, yaşlı, zengin, fakir, yönetici, yönetilen, işadamı, öğretmen, komutan veya er olsun, bütün insanlar Allah'ın rasulü Muhammed @'ın hayatından çok büyük dersler alabilirler. Kadın-erkek herkes onun izinden yürüyebilir ve hakiki iyiliğe, dünyada olduğu kadar ahirette de başarı ve muvaffakiyete erişebilir. Mevkisi düşük olsun, yüksek olsun; tahsilli ya da cahil olsun, hayatın bütün uğraşı alanlarında eşit olarak herkes için onun hayatı bir saadet, bir hikmet kaynağıdır. Bir öğretmen, bir askerî komutana, bir bilim adamına, bir çiftçiye, yani hangi meslekten olursa olsun herkese Hz. Muhammed @'ın hayatında bir ders, bir nasihat vardır.
Hz. Peygamber @ hayatı boyunca muhtelif safhalardan geçmiş ve birçok farklı durumları tecrübe etmiştir. Çocukluğunda bir çobandı, süt anne ve babasının koyunlarım güderdi, daha sonra Mekke'de kendi ailesinin ve komşularının hayvanlarını güttü. Gençliğinde profesyonel bir tacir oldu ve hayatını kazanmak için bir süre bu alanda çalıştı.
Komşu ülkelere ticaret amacıyla yolculuklara çıktı ve iş ilişkilerinde ve genel olarak sosyal ilişkilerde büyük bir tecrübe kazandı. Daha sonra evlendi, çocuk sahibi oldu ve ailesiyle çok mutlu bir hayat yaşadı. Rasulullah @ sevgi dolu, saygılı ve nâzik bir zevç idi ve hanımlarından herhangi birisinin duygularını incitmemek için her zaman büyük çaba harcardı. Genelde hanımlarıyla ilişkisi dikkate değerdi. O, hanımlarını severdi ve seven her eş gibi onların hepsine çok müşfik davranırdı. O, aynı zamanda çok şefkatli bir babaydı. Çocuklarını çok severdi ve diğer herhangi birisinden fazla değilse bile, en az onun kadar aile hayatından hoşlanırdı. Aile yuvasının tüm atmosferi sevgi, duygu, safiyet ve iyilik doluydu. Hanımları ve çocuklarıyla ilişkilerinde bir asalet, alicenaplık ve şefkat örneği serdetmişti. Hz. Peygamber @'ın hanımlarıyla ve çocuklarıyla olan ilişkilerinde herkes için ders alınabilecek bir husus muhakkak bulunur.
Daha sonra, Medine'de devlet başkanı oldu ve çeşitli sıfatlarla faaliyet gösterdi: Kadı (hâkim), yönetici, askerî komutan, eğitimci vb..
Bunlardan dolayı muhtelif durumlarda geniş tecrübe kazandı ve bütün şartlarda insanların meseleleri, ihtiyaçları ve zorlukları hakkında geniş bilgi sahibi oldu. Hamdolsun ki, Rasulullah @ bütün bu tecrübelerinden etraflı miktarda malzemeyi gelecek nesillere bırakmıştır. Bunlar maneviyat, ekonomi, sosyoloji, bilim, eğitim ve politika meselelerini kapsarlar. Hz. Peygamber @'ın sünneti, insan davranışlarının her iki aşırı uçlarını (İfrat ve tefrit) reddederek; fazilete, adalete ve hayatta muvaffakiyete ermek İçin orta yolu bize göstermektedir.
Yukarıda iktibas ettiğimiz Kur'an ayeti (68: 4) onun yüce ve asıl şahsiyetini insanların izlemeleri için model olarak açıkça takdim etmektedir. Ve şüphe yoktur ki Rasulullah @'ın üstün ahlâkı diğer insanlardan çok ileridedir. Gençliğinde düşmanları dahil Mekke halkı ona sıddık ve emin isimleriyle hitap ederdi. Bazı Mekkeliler onun peygamberlik davasına karşı olurlar, hatta ona ve arkadaşlarına zulmederlerdi, fakat halâ da değerli eşyalarını ona emanet ederlerdi. Bunlar onun peygamberliğini çeşitli nedenlerle inkâr ederlerdi, fakat ona hiçbir zaman yalancı demezlerdi. Onların hepsi Rasulullah @'a dürüstlük, adalet ve doğruluk gibi üstün nitelikleri dolayısıyla saygı duyarlardı. Kur'an-ı Kerim, aşağıdaki ayet ile bu gerçeğe dikkat çekmektedir: "De ki: 'Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size hiç bildirmezdi. Daha önce yıllarca aranızda bulundum. (Böyle birşey yapmamıştım), düşünmüyor musunuz?' " (10: 16). Rasulullah @'ın Mekkeliler arasında doğup, hayatının kırk yılını onların gözleri önünde yaşaması onun yüce ve asîl şahsiyetine tanıklık etmiştir. Mekkeliler Rasulullah @'ın umumî ve şahsî hayatında dürüstlük, sadakat ve doğruluğuna tanık olmuşlardır. Bu yüzdendir ki, yukarıdaki ayette Rasulullah @'a, insanları onun peygamberlik davası hakkında hüküm vermeden önce sağ duyuyla düşünmeye çağırması tavsiye edilmektedir. Rasulullah @, Allah'ın elçisi ve bir devlet başkanı olduğu halde evinde ve toplum hayatında iffetli ve dürüst sıradan bir kişi gibi yaşamış, özel hayatında olduğu kadar, toplum hayatında da hak ve adalet prensiplerini yüceltmiş ve daima aşırılıklardan kaçınmıştır. Hayatı boyunca, aşırılıklardan uzak, sade bir hayat sürmüş ve şahsî yaşantısıyla sahabelerine aynı şekilde mütevazi ve edepli bir hayat sürmeyi öğretmişti.
Onun şahsında ve yaşantısında tabiatüstü hiçbir yön yoktu. Rasulullah @ herhangi bir insan gibi yaşadı, fakat pratik yaşantısında-ki davranış ve tavırlarıyla diğer insanlardan kat kat ileri gitti. Şeref ve itibar yönünden arkadaşlarının olduğu kadar düşmanlarının sözünde de onu yücelten aslında şahsî karakteriydi. O, hayatı boyunca çok büyük sı-İcmtılarla karşılaştı. Hemen herkesten eza eördü, fakat kimseyi incitmedi. Bütün eziyet ve sıkıntılardan şerefli ve rahmet dolu olarak kurtuldu. Bütün başarısı Allah'ın rah-jnet ve inayetine bağlıydı, fakat bu başarı yine onun çalışma ve gayretleri vasıtasıyla meydana gelmişti. Peygamber @ ne zaman sıkıntılarla karşılaşsa Kur'an ona sabır ve metaneti dileyen duaları tavsiye etmiş, ona manevî tahammül gücü vermişti.
Fakat, tabiatüstü hiçbir nitelik veya güç iddia etmeksizin, bütün insanların izlemeleri için hayatın her yönünde kusursuz ve kâmil bir davranış örneği meydana getiren Rasu-lullah @'ın kendisidir. Böyle olması da tabiî idi, çünkü insanoğlu için hakiki bir örneği ancak bir insan teşkil edebilirdi. Bu hu-* sus Kur'an-ı Kerİm'de şu sözlerle tasdik edilmektedir: "De ki: 'Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik1 " (17: 95). Bu ayet bizim görüşümüzü destekler mahiyettedir, çünkü "bir nebî getirdiği mesajı tebliğ etmek ve yaymakla kalmaz fakat bu Mesaj'a uygun olarak insan hayatını yeniden şekillendirmek için gönderilir. O, getirdiği mesajın prensiplerini İnsanoğlunun şartlarına göre uygulamalı ve bu prensipleri pratik olarak, kendisi göstererek ortaya koymalıdır." ve böylece aynı zamanda diğer insanlar için izlenecek bir örnek teşkil edebilir. (Ebu'l Âlâ Mevdûdi, The Meaning-of the Qur'an, cilt VI, sh. 168).
Bu olay, Rasul Muhammed @'ın hayatında açıkça görülmektedir. Meselâ, askerî komutan olarak ortaya koyduğu misali ele alın. Medine'ye geldiğinde şehrin içinde fitne ve ihanet, dışında da saldırı ve istila tehdidi ile karşı karşıya kaldı. Hemen bütün dikkati ile askerî stratejiyi planladı, İç ve dış müdafaa güçlerini teşkilatlandırdı, adamlarını silah ve savaş sanatı yönünden hazırladı ve eğitti. Ondan sonradır ki, düşmanlarıyla kararlılıkla savaştı ve Allah'ın rahmet ve inayetiyle bütün cephelerde düşmanını yenilgiye uğrattı. Bu vakıa çok basit gibi görünüyor, fakat aslında hiç de öyle değil. Savaşın en zor şartlarında zafere varmadan evvel çok büyük sıkıntı, gerginlik ve mücadele dönemlerinden metanet ve kararlılıkla geçmek zorunda kaldı. Savaşın herhangi bir anında müdafaa ve stratejideki en ufak bir zayıflık veya disiplinde gevşeme bir felâkete yol açabilirdi. Nitekim Uhud ve Huneyn savaşlarında böyle bir durum hasıl oldu, ancak Rasuhıllah @'ın akıl ve ustalığı ile felâket önlendi ve sonunda zafere erişildi. Uhud savaşında Peygamber @'m emrine aykırı olarak okçular yerlerini terkedince, birden savaşın durumu Ku-reyşlilerin lehine değişti. "Zafer kaybedilmişti. Safları bozulmuş ve bütünlükleri parça parça olmuştu. Peygamber @ yaralanmıştı. Sahabelerin etten ve kemikten duvarı arkasında ayağa kalkmaya çalıştı; fakat yeniden hem de bir çukura düştü." Her şey Müslümanları terketmiş gibiydi ama, tekrar, bu asıl ruhun cesareti, kararlılığı ve nefse hâkimiyeti vaziyeti kurtardı.
Aynı şekilde, Huneyn Savaşı'nda, "Müslümanların safları dağılmış ve paniğe kapılmışlardı. Bir kısmı canını kurtarmak için geçitten var güçleriyle kaçmışlardı. Müslümanların safları düşüyordu. Askerler düşmanın önünden kaçarken Peygamberimiz @'ın varlığını farketmeksizin yanından geçerek gidiyorlardı.' ' Ve yine Müslüman ordusunun bozgununu önleyen Rasulullah @'ın kararlılığı ve kendine hâkimiyetiydi. "Hz. Muhammed "Savaşmayı dilemeyin, fakat Allah'a barış ve güvenlik için dua edin. Ve düşmanla savaşmak mecburiyetinde kaldığınızda da sarsılmaz bir azimle savaşın. Şunu bilin ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır." Riyaz-u's-Salihîn.
@ düşmanın seller gibi saldırısını durdurmak için bir anda bineğiyle düşman safları arasına atıldı." Onun çağrısıyla Müslüman ordusu etrafında toplanmaya başlamıştı, tekrar toparlandılar ve düşmana saldırdılar. Böylece Huneyn günü müslümanların galibiyeti ile sonuçlanmıştı.
Bu yüzden Rasul @ Muhammed'in hayatını, kötülüğün ve zulmün karşısında dikilen ve Allah'ın ilâhî mesajını tebliğ eden bir insanın hayatı olarak incelememiz ve anlamamız gerekmektedir. O, Mekke'de kendi halkından muhalefet gördü, onların eziyetine uğradı, suistimallerine ve sapık davranışlarına maruz kaldı, fakat bütün bunlara metanet ve sabırla karşı koydu ve bütün rakiplerine şefkat ve olgunlukla muamele etti. Mekkelİler ona karşı olan saldırganlıklarını Medine'ye gittikten sonra da devam ettirince onlara kararlılık ve ustalıkla karşı koydu ve sonunda onları yenilgiye uğrattı; fakat zaferden sonra beklenenin tersine onları affetmek âlicenaplığını gösterdi. Çeşitli sıfatlar altında yaptığı bütün işler onun insan olarak büyüklüğünün yaşayan bir göstergesidir. Ve diğer insanlara karşı ortaya koyduğu davranışlar hayatta başarıya ulaşma yolunda gelecek nesiller için ebedî bir örnektir.
KISIM 1
İSLÂM VE BARIŞ
İslâm'da Aslolan Barıştır
İslâmî yaşantıda asıl ve temel olan barıştır. Savaş ise ancak bir mecburiyet sonucu, yani başka türlü hareket etmek imkânı olmadığında söz konusu olur. İslâm, tek tek şahıslara ve tüm insanlığa ruhî sükûnet ve zihnî saadet vermek üzere ve böylelikle de insanlar yeryüzünde barış ve refah içinde yaşayabilsinler diye gelmiştir. Kur'an'da şunları okuyoruz: "... Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap geldi. Onunla Allah, rızasının peşinde gidenleri esenlik yollarına İletiyor ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletiyor?' (5: 15-16).
"Doğru yol" ifadesi "es-Sebil" ya da "Sırat el-müstakîm"in anlamını tam olarak karşılamaz. "O bir hayat tarzıdır ki bir insanın bütün kuvvet, meleke ve kabiliyetlerini ahenkli bir şekilde geliştirmesine imkân tanır; vücudunun ve ruhunun bütün iştiyak, dürtü ve duygularını fıtratına uygun bir tarzda tatmin eder; diğer insanlarla olan türlü karmaşık ilişkilerinde dengeyi sağlamasına doğrudan rehberlik eder; kendisi ve insanlık yararına dünyanın tabiî kaynaklarını eşitçe kullanmak ve tüketmek hususunda bireysel ve toplumsal olarak yol gösterir. Kısacası, o öyle bir yoldur ki birey ve toplumun manevî, sosyal, ekonomik, politik ve uluslararası meselelerini doğru, pürüzsüz, dengeli ve âdil bir tarzda halletmesine imkân tanır." (Mevdûdi, the Meaning of the Qur'an, Cilt III). "İslâm" kelimesi barış ve aynı zamanda, kâinatın yaratıcısı, sahibi ve hâkimi olan Allah'ın emirlerine itaat ve bağlılık anlamına da gelir. Eğer bir kişi "doğru yol"u bulnıa için kendiliğinden Allah'a yönelir ve OL nun kılavuzluğunu dilerse, ona, barış ve saadet bahşedecek olan islâm yolu gösterilir. Eğer bütün toplum ya da bütün insanlık alelade işlerinde olduğu kadar politik, ekono-mik önemli meselelerde ve hayatlarının daha geniş yönlerini kapsayan manevî meselelerde de Allah'ın Kılavuzluğu'na yönelirse barış yolunu bulurlar. Çünkü, O'nun Yolunu izlemek barış ve refahın Ük şartıdır. Çünkü Allah, Kitab'ının ve Peygamberinin sünnetinin ışığında yürümek isteyenlere "barış yollarını gösterir. Her yol ayrımında bu 'ışığın' yardımıyla emniyetli yolu ayırdettik-leri için yanlış fikir, düşünce, davranış ve kötü akibetlerden uzak kalırlar;' (Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt III). Allah, barış ve kemâlin kaynağıdır ve kim O'na yönelirse barışa, saadete ve kemâle mazhar olur. (59: 23).
Peygamber @'a düşman olanlar onu diğer insanları barış ve saadet yoluna çağırmaktan alıkoydular ve ona muhalefet ettiler. Onu kötülediler, ona ve sahabelerine işkence ettiler. Kötülüklerden rahatsızdı, fakat yine de onları barış yoluna çağırmaya devam etti. Onu eziyetler altında bıraktılar ve onu taşladılar, fakat Peygamber @ onlara "Size esenlik dilerim" (43: 89) diye karşılık verdi. Onları Allah'ın kanunlarına itaat üzere barış ve güvenliğe getirmek için yaptığı mücadelede asla gevşeklik göstermedi. Onlara İslâm'ın asıl gerçeğini defalarca hatırlattı; "O (Allah) dır ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmet etmekte, melekleri de (size mağfiret dilemekte, işlerinizin düzgün gitmesi için dua etmektedir). (Allah), müminlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhamet edendir." (33: 43).
°u İŞ insana ve sadece insanın barış ve saadet hayatını dilemesine kalmıştır. Allah hiç kimseyi bu ilme, iyiliğe ve barışa erme yoluna girmeye zorlamaz. Rasulullah @, Allah'ın mesajını tebliğ etmekle vazifesini yapmıştır. Onun yolunu izlemek veya arzuladıkları başka yollara gitmek insanların kendilerine bırakılmıştır. Allah yoluna takip eden insanlar kendi liyakatleri ile barış ve saadet yoluna erdirilirler. Diğer yolları takip edenler ise kendi bağımsız seçimleriyle cehalet ve karanlık yollarına saparlar (14: 4). islâm'ın bu prensibi şunu açıkça ortaya koymaktadır ki, islâm'da hayatın asıl gerçeği barıştır. Buna rağmen bireyler veya insanlık islâm üzere olmaya da zorlanmaz. Onlara katılmaları için Hak Yol gösterilir, fakat kendi seçtikleri yolu izlemek üzere serbest bırakılırlar. Bakara Suresi'nde şunları okuyoruz: "Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tağuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlığa çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır!' (2: 257).
Bu ayetlerde, karanlık kelimesi kişiyi Doğru Yol'dan saptıran, onun enerji ve gayretlerini yanlış ve çarpık yollara sevkeden cehaletin karanlığı manasınadır. Diğer taraftan aydınlık kelimesi, kişiye hayatın hakiki gerçeğini görme, bütün yanlış yolları bırakma ve bilinçli olarak barış ve saadetin Doğru Yol'unu takip etme imkânı veren Hakikat ve İlim aydınlığı mânasındadır.
islâm, insan hayatına çok büyük önem vermiştir ve insan hayatını kurtarmak ve korumak için mümkün olan her şeyi yapmıştır. Kur'an'da şöyle buyrulmuştur: "De ki: 'Gelin, Rabbinizin size (neleri) haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizi de onları da biz besliyoruz. Kötülüklerin açığına da, kapalısına da yaklaşmayın ve haksız yere Allah'ın yasakladığı can kıymayın! Düşünesi-niz dîye Allah size bunları tavsiye etti.' (6: 151).
Bu, Allah tarafından insan hayatının kutsallığının ilân edilmesidir. Bir insan başkalarının yaşama hakkına saygı gösterdiği sürece, hiç kimseye onu Öldürme izni verilmez. İnsan hayatına saygı göstermek doğru ve salih kişilerin niteliklerinden biridir: "Ve onlar ki Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmaz-lar. Allah'ın haram ettiği cam haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa günahı(nın cezasını) bulur." (25: 68). Ve bu prensip insanlık tarihi boyunca Allah-ın bütün peygamberleri tarafından gözetil-miştir. Kur'an-ı Kerim'de bu konudan şu sözlerle bahsedilmektedir: "Bundan dolayı İsrail oğullarına şöyle yazdık: Kim, bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu(n hayatını kurtarmak suretiyle) yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur..." (5: 32). Bu, İslâm'da hayatın kutsiyetini bir kere daha vurgulamaktadır, çünkü bu kutsiyet insan hayatının kurtarılması ve korunması için esas teşkil eder. Bu yüzdendir ki, insanlara emin ve güvenli yaşama imkânı ve insan hayatının korunmasına esas olacak şartları sağladığı için İslâm'da barış, hayatın asıl gerçeğidir.
Yüce Peygamber @ bu prensibi insanlara Veda Haccı'nda gayet açık bir şekilde anlatmıştır: "Sizin mallarınız ve canlarınız Rabbini-ze kavuşuncaya kadar tıpkı bu günün, bu ayın kutsallığı gibi kutsaldır. Ve Allah sizin yaptıklarınızdan dolayı size sual edecektir." (İbni İshak, Sireti Rasulullah, sf. 651). Onun, bir müminin İmanı bu kutsal kanı dökünce-ye kadar genişlemeye devam eder, dediği rivayet edilmiştir. Başka bir rivayette de bir insana İlâhî Mahkeme'de Allah'ın ilk sual edeceği şeyin namaz olduğunu ve insanlar arasında ilk hesabı görülecek şeyin kan davaları olduğunu söylemiştir. Yine bir rivayette Hz. Peygamber @ en büyük günahların arasında Allah'a eş koşmak ve insan kanı dökmek olduğunu söylemiştir.
Bu Kur'an ayetleri ve Hz. Peygamber @'ın bu hadisleri insan hayatının kutsal olduğunu ve adalet icabı olmadıkça bir insanı öldürmenin İslâm'ın görüşüne göre en büyük günahlardan biri olduğunu çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. İslâm'ın insanoğlu için barışçı bir hayat ortaya koymak yolundaki temel gerçeğini, hayata gösterilen bir saygı, şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde vücuda getirmektedir.
İslâm Savaşa Nasıl Başladı?
İslâm'da hayat kutsaldır ve saygıya değerdir. Hayatın korunması için ise emniyet gerekir. Dolayısıyla İslâm, barışı hayatın temel prensibi olarak müdafaa eder. Onu tesis etmek ve korumak uğruna gerekli bütün tedbirleri alır. Fakat insan toplumu hata yapamayan ve yanmayan meleklerden meydana gelmemiştir. İnsanlar arasında vahşi ve saldırgan olan ve diğerlerinin barış ve güvenlik içinde yaşamalarına izin vermeyen bireyler olduğu gibi gruplar (toplumlar) da vardır. Bunlar bütün manevî ve ahlâkî sınırları aşarak haksız yere diğer insanların haklarına tecavüz ederler. Böyle kişi ve toplumların, diğer kişi ve toplumların barış içinde yaşamaları için, baskı altında tutulmaları gerekir.
Diğerlerinin kendi inançlarını diledikleri gibi uygulamalarına ve barış içinde yaşamalarına izin vermeyecek; bu insanları inançlarıyla birlikte yok etmeye ve ülkede bir kaos ortamı yaratmaya azmetmiş böyle insanların bulunması halinde, onlarla savaşmak müs-lümanlar üzerine yalnızca bir hak değil, bir farz olur. İslâm'a savaşın nasıl girdiği sorusunun cevabı işte budur —İnsanların barış içinde yaşamaları, zorlama ve korkudan uzak olarak inançlarını uygulamaları için barış ve düzen şartlarını tesis etmek gayesiyle girmiştir. Allah'ın rasulü Muhammed @, kendine karşı olan kendinin ve arkadaşlarınin Allah'ın Kanunu'na itaat etme ve bu itaate başkalarını da davet etme çabalarına en-ej olan saldırganlardan müminleri korumak üzere onlara savaş açmak zorundaydı.
Mekke'de, Muhammed @ ilk olarak Allah'ın kanunu'na kendisi itaat ederek davasını başlattı. Akrabalarını ve diğerlerini ona katılıp islâm dairesine dahil olmaya davet ederek davasını sürdürdü. Bu, barışçı ve dostça yapılmış herkese açık bir davetti. Fakat insanlar ona karşı çıktı ve bu karşı çıkış gittikçe vahşi ve azgın bir hale geldi. Peygamberimiz @ ve sahabeleri 13 yıl boyunca Kureyşlile-rin ellerinde, zulüm altında kaldılar. Yalnızca ve yalnızca inançlarını korumak ve yaşatmak için, Medine denilen bir başka şehire sığınmak üzere mallarını, evlerini, akrabalarım ve bütün bunlardan daha önemlisi Kabe'yi bırakarak terketmek zorunda kalıncaya kadar bu zulüm devam etti. Fakat Kureyş-liler Medine'de bile onların barış içinde inançlarına uygun olarak yaşamalarına müsaade etmedi. Onları ve inançlarını yok etmek üzere bir seri baskın ve saldırılara başladılar.
Bu şartlar altında, kendilerini ve inançlarım düşmanın saldırgan planlarından korumak için onlara savaşma izni verilmişti. Hacc Su-resi'nde şunları okuyoruz: "Kendileriyle savaşılan (mümin)lere, (savaşma) izni verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir. Onlar, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar-." (22: 39-40). Bu, savaşmaktan bahseden ilk Kur'an ayetidir. Bu ayetle haksız yere yurtlanndan sürülmüş Müslümanlara, yapılan saldırılara karşı kendilerini müdafa'etmek üzere silahlanmalarına müsade edilmiştir. Bundan sonra gelen Kur'an ayeti müdafa için savaşmanın önem ve gereğini vurgulamakla kalmaz, aynı zamanda müslümanlara başkaları tarafından. nakS12ca e2İyet ye zulme uğramıŞ) zayıf bırakünuş erkek, kadın ve çocuklara yardım etmek üzere savaşmalarını emretmektedir: "Sie ne oluvor da: 'Rabbimiz! Bizi bu zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir koruyucu ver, bize bir yardımcı ver!' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" (4: 75).
Müslümanlara, kötülük sahiplerine karşı savaşmak ve onlardan korkmamak emredilmiştir. Çünkü er ya da geç bâtıl zelil, hak ve doğru galip olacaktır: "İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tagut (şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır." (4: 76).
İktibas ettiğimiz bu ayetler müslümanlara, onları inançlarından zorla alıkoyanlar ile mazlum ve masumlara zulmedenlere karşı savaşmayı zorunlu kılmaktadır. İman etmeyen kötülük odaklarına karşı müslümanlara zafer ve galibiyeti vaadetmektedir.
Cihad Anlayışı
Kur'an-ı Kerim, cihada şu sözlerle değinmektedir: "... Eğer Allah'ın, bazı insanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı..." (22: 40). Aynı prensip Bakara Suresi'nde de belirtilmiştir: "... Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğerlerini savmasaydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir." (2: 251). Bu ayetler savaşın büyük hikmetini ve gereğini açıklamaktadır. Yeryüzünde değişik insanlar, değişik uluslar ve değişik gruplar iktidar elde eder ve üstünlük sağlarlar. Bunlar, bozgunculuk ve zorbalık yapmaya başlayıncaya kadar iktidarda kalırlar. Sonra gittikçe güç kaybederler ve onlardan daha iyi ve âdil olanlar onların yerini alır ve yeryüzünde kendi iktidarlarını kurarlar. Bu işlem, zorba ve kötülerin daha iyi insanlarla yer değiştirmesi şeklinde sürer gider. Bu ayet, Allah'ın şu evrensel prensibine işaret etmektedir: Yeryüzünün sonuna kadar karışıklık, düzensizlik ve zorbalıkla dolmaması için hiç kimseye sürekli iktidarda kalma izni verilmez. (Mevdudi, The Meaning of the Qur^ an, Cilt I, sf. 181).
Bu olaydan Kur'an'da çeşitli topluluklar arasındaki karşılıklı düşmanlık ve rekabetle bağlantılı olarak yine bahsedilmektedir: "Biz onların aralarına ta kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. (Onlar) yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah da bozguncuları sevmez." (5: 64). Allah zulüm ve zorbalığı sevmez: O'nun masum ve mazlum kulları gereksiz yere acı çekmek zorunda kalır ve evleri, malları hiç suçları yokken talan edilir; kötüler barış ve emniyeti tehdit eder hale gelir ve insanların ekonomik, ruhî ve manevî hayatlarım ifsad ederler.
Şu hususlarda savaşmak emredilmiştir: Birincisi, zulüm ve zorbalığı sona erdirmek ve halkın barış içinde, sakin, inançlarını hiç kimsenin engellemesi olmaksızın yaşayabilmelerini sağlayacak huzur ve barış ortamını tesis etmek üzere savaşmak. İkincisi, zengin ve fakir, zayıf ve güçlü bütün halkın adalet bulacağı ve kanunî, iktisadî, dinî, siyasî haklarını ayırım yapmaksızın eşitçe elde edebilecekleri kanun ve adalet sisteminin teşekkül etmesi için savaşmak. (4: 75) ayetinde görüldüğü üzere, müslümanlara, zayıf düşürülmüş ve zulme uğramış kimselerin zorba ve kötülerden hürriyetlerini geri almalarına yardım etmek için savaşmaları emredilmiştir. Yeryüzünde iyilik ve adalet dolu bir sistem tesis etmek için, savaşmak ve hayatlarını feda etmek zorunda kalsalar bile, bu gayeye hizmette geri durmayanlar mücahitlerdir. Ve zorbalık, adaletsizlik yolunda savaşanlar şeytanın dostlarıdır (4: 76).
Böylece müslümanlar barış ve adalet uğruna mücadele ederler. Bu, normal yollardan sağlanamadığında ise İslâm'ın bu aslî prensibini korumak için savaş açmak zorundadırlar. Çünkü bu prensip olmaksızın barış içinde yaşamak, hatta hayatın devamını sağlamak bile mümkün değildir. Öyleyse, mti lümanların bütün çabaları, zulmü yok etmı veya insanların iyilik ve fazilet dolu bir h yat sürmelerini sağlayacak haklarını elde ( melerine sarfedilİr. istenilen sonuç elde ec lir edilmez, bütün savaşlar biter. Zira kuı olan barıştır. İnsanlığın gerçek hedefi her 5 yin Allah'ın hükümleri altında yürüdüj adalet ve fazilet düzenini tesis etmektir. I hedefe erişmek için sadece ve sadece buj erişmek için barış ihlâl edilir. Konuyu tops larsak, savaş bir mecburiyet haline gelmiş birincisi, üzerinde adalet ve fazilet sisten nin inşa edildiği ideolojiyi (yani İslâm'ı) k rumak ve selâmete çıkarmak için. İkinci Hz. Peygamber @ ve arkadaşlarının dışa dan bir müdahale korkusu olmaksızın inar larını yaşayıp yaşatabilmek üzere kurdukl rı Medine devletini müdafaa etmek için s vaşmak mecburî olmuştu. Üçüncüsü, dev] te karşı tehlike kaynağı oluşturan ve İslar in hedeflerine varmasına müdahale ede düşman ve saldırgan olan gücü vazgeçirm ve gerekirse durdurup yok etmek için sav şarttı. Dördüncüsü; İslâm'ın siyasî, iktisa< dinî veya sosyal kültür ve medeniyetinin jş Üşmesini kontrol altında tutan her saldırg; gücü yok etmek için savaşmaları gerekiyodu.
Cihadın felsefesi Kur'an-ı Kerim'in şu aj tinde özlü bir şekilde ifade edilmekted "Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalsın, c yalnız Allah'ın dini olsun. (Yalnız O'na I pilsin). Eğer (savaştan ve küfürden) vaz| çerlerse artık zalimlerden başkasına düşma hk yoktur." (2: 193).
Cihadın Hikmeti Ve Önemi
Cihad, İslâm'ın müdafaasında çok önen bir rol oynar. Kur'an-ı Kerim, bu kavram hikmet ve önemini büyük ölçüde vurgu! maktadır. Cihad konusunda şu hususla dikkat çekilebilir: Bu konuda bütün çalışı ve gayretler Allah uğruna, yalnız ve yalı Allah rızası için yapılmalıdır; bir şahsî arzu, şöhret tutkusu veya şahsî kazanç unsuru bulunmamalıdır. Hz. Peygamber @ kendisine şöyle sorulduğunda bu konuyu açıkça ortaya koymuştur: "Birisi yiğitliğini göstermek için, bir diğeri de şöhret elde etmek için dövüşüyor olsa, bunlardan hangisi Allah yolundadır?" Rasulullah @ şöyle cevap verdi: "Yalnız birisi; dövüşerek Kelimetullah'ı yücelten Allah yolundadır!' (Buharî ve Müslim)
Kur'an-ı Kerim cihadın mükemmeliyetini şu sözlerle vurgulamaktadır: "Ey inananlar! Sizi acı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir yol göstereyim mi? Allah'a ve Rasulü'ne inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz sizin İçin en iyisi budur. (Böyle yaparsanız Allah) sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur." (61: 10-12). Ayrıca Tevbe Suresi'nde şöyle denilmektedir: "İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri daha büyüktür. İşte kurtuluşa erenler onlardır." (9: 20). Cihadın büyük önemi olduğu görüşünden hareketle müslümanlara, kan bağlarını, akrabalıkları ve maddî menfaatleri dikkate almaksızın düşmanları ile savaşmaları emredilmiştir: "Deki, 'Eğerbabalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret(iniz), hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasulü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin (başınıza gelecekleri göreceksiniz)! A'lah, yoldan çıkmış topluluğu (doğru) yola iletmez." (9: 24).
Müslümanlara, inançlarına muhalefet edenlerin ve onların barış içinde yaşamalarına imkan tanımayanların pek çok olmasına rağmen Allah'a iman etmenin ve O'nun dinine uygun hayat sürmenin kolay olmadığı da söylenmiştir. Muhtemelen, onlar büyük sıkıntılarla karşılaşacaklar ve inançlarım korumak yolunda hayatlarını ve mallarını feda etmek durumunda kalacaklardır. Önceki ümmetler de böyle imtihanlarla karşılaşmışlar ve muhakkak ki müslümanlar da bundan kaçamayacaklardır: "Allah içinizden cihad edenleri; Allah'tan, Rasulü'nden ve müminlerden başkasını kendisine sırdaş edinme-yenleri ortaya çıkarmadan sizi kendi halinize bırakacak mı zannediyorsun? Allah, yaptıklarınızdan haberdardır?' (9: 16). Bir başka deyişle, Allah, imanlarında samimi olup olmadıklarının ve O'nun uğrunda her zorluğa katlanmaya, herşeyi feda etmeye hazır olup olmadıklarının gerçek ispatım imtihanla ortaya çıkartmak istiyor. Müslümanlar kendi hayatlarını, yakınlarının ve sevdiklerinin hayatlarım, evlerini ve mallarım feda ederek, imanlarını korumak zorunda bırakılarak imtihan edileceklerdir. O zaman, işte yalnızca o zaman onlar gerçek müslüman olarak kabul edileceklerdir. Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti aslında insanlara açıkça şunu söylüyor: Sizden, sadece, gerektiğinde Allah uğrunda canlarını ve mallarını feda etmeye hazır olarak bütün gayretleriyle mücadele edenleriniz hakiki müslümandır. Bu seviyeye erişmemiş olanlar ise gerçek müslüman değillerdir. Kur'an-ı Kerim, Allah yolunda elinden gelen her şeyi yapmakta olan müslümanları övmektedir: "Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever?' (61: 4). Cihadın muhteşemliği yerine getirdiği amaç dolayısıyladır. Eğer bir kısım insanlar Allah yolunda doğruluk, adalet ve iyiliği müdafa etmek için canlarını ve mallarını feda edip savaşmazlarsa, üzerinde yaşadığımız dünya fitne, ahlâksızlık ve adaletsizlikle dolar, zalimlik,ve zorbalık ortaya çıkar. Barış ve güvenlik ebediyyen dünyadan uzaklaşır. Öyleyse cihad, insanların dünyada barış ve güvenlik içinde yaşayabilmeleri için yeryüzünde barış ve düzeni tesis etmenin ve zorbalığı ortadan kaldırmanın tek alternatifidir. (2: 251).
Cihadın önem ve hikmetini Hz. Peygamber @ şu sözlerle sahabelerine vurgulamıştır: "Her kim Allah yolunda cihad ederse her gün oruç tutan ve gecelerini ibadetle geçiren kimse gibidir." Ayrıca şunu söylediği de rivayet edilmiştir: "Nefsimi elinde bulunduran Allah'a and olsun, Allah yolunda öldü-rülebilmeyi dilerim. Tekrar canlanıp, tekrar öldürmeyi ve tekrar canlanıp bu uğurda tekrar öldürmeyi dilerim.'' Ve yine şunu da söylemiştir: "Sabah veya akşam Allah yolunda sefere çıkmak bütün dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır." Hz. Peygamber @'dan gelen bir başka rivayette: "Adımlarını Allah yolunda atan hiç kimseye cehennem ateşi dokunmayacaktır." (Mişkât). Ve Kur'an, müslümanlara Allah yolunda öldürülenlere, ölüler dememelerini söylemektedir: ' 'Allah yolunda öldürülenlere, 'Ölüler' demeyin; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız" (2: 154) Ve yine Âl-i İmrân Su-resi'nde şunları okuyoruz: "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak, arkalarında henüz (şehid olup) kendilerine yetişemeyenlere de korku olmadığı, onların da üzüntüye uğramayacakları müjdesiyle sevinmektedirler. Allah'ın nimeti ve keremiyle ve Allah'ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesiyle sevinirler?' (3: 169-171).
Hz. Peygamber @ cihad ve barış arasındaki Ortayol'u açıklarken cihadın hikmet ve önemini ebedî olarak şu sözlerle Özetletmiştir: "Düşmanla karşılaşmayı ve savaşı asla dilemeyin. Allah'tan selâmet ve güvenlik dileyin ve şunu bilin ki (barışın bozulma tehdidi ortaya çıktığında) Cennet kılıçların gölgesi altındadır' ' (Riyaz us-Salihin). İşte bu sebepledir ki İslâm'da asıiolan barıştır, savaş ise bir istisnadır ve savaş metodu —insanlığın hedefi olan— barışı temin ve devam ettirmek için bir zorunluluk olarak uygulamaya konulur.
2
İslâm'da Zorlama Yoktur
Rasulullah @ insanları etkili ve ikna edici bir tarzda, tartışma yoluyla Allah'ın Sözü'ne davet, etmiştir. O, insanlara "insan", "kâinat" ve "Allah" hakkında basit ve sarih gerçekleri yumuşak ve en inandırıcı bir şekilde anlatmıştır. Onun daveti sevgi, şefkat ve merhamet doluydu ve o insanlara hikmetle, davranışların en güzeliyle ulaştırılmıştı. Böylece çok kısa bir sürede bu davet insanların kalplerine nüfuz etti: "(Tarafımdan onlara) de ki: 'Ey nefislerine karşı aşın giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Size azap gelip çatmadan Rabbinize dönün, O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada, size azap gelmezden önce Rabbinizden size indirilen en güzel söze, Kur'ana uyun. (O gün günahkâr) nefsin şöyle demesinden sakının: 'Allah'ın yanında (O'na kullukta) kusur edişimden dolayı vah (bana). Hakikaten ben alay edenlerdendim.' Yahut şöyle demesinden: 'Allah bana hidayet etseydi, elbet ben de (Allah'ın azabından) korunanlardan olurdum.' Yahut azabı gördüğü zaman: 'Keşke benim için bir kez daha (dünyaya dönüş) olsaydı da güzel hareket edenlerden olsaydım' demesinden." (Allah şöyle buyurur): 'Evet ya, sana ayetlerim geldi de sen onları yalanladın, büyüklük tasladın ve inkarcılardan oldun.' " (39: 53-59).
Görülüyor ki, insanların kendi yararlarına olan Hak Yol'a gelmeleri için şefkat ve merhamet dolu Peygamber @ tarafından, hakikat onlara, baliğ ve sarih bir tarzda bildirilmiştir. İslâm'ın hakikatine ikna edildiklerinde insanlar İslâm'a kendi arzulan ile girdiler. Bir peygamberin vazifesi insanların anıayabÜmeleri için mesajını mümkün olan en sarih ve en etkili bir tarzda tebliğ etmek idi. îste ondan sonrası insanlara kalıyordu, ister kabul ederler, İster etmezler: "Seninle tartışmaya girişirlerse de ki: 'Ben de kendimi Allah'a teslim ettim; bana uyanlar da.' Kendilerine Kitap verilenlere ve ümmilere de ki: 'Siz de İslâm oldunuz mu?' Eğer İslâm olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer dönerlerse, sana düşen yalnız duyurmaktır. Allah kulları(nı hakkıyla) görmektedir." (3: 20). Aynı inanç özgürlüğü şu sözlerle de ifade edilmiştir: "De ki: 'Hak (bu Kur'an), Rab-binizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.'..." (18: 29).
Bu, inancın tüm felsefesini berrak bir şekilde açıklamaktadır. İman insanlara teklif edilir ve onlar kabul etmek veya reddetmekte özgürdürler. İslâm'ı kabul etme olsun veya reddetme olsun, her ikisi de her şahıs için isteğinden ve düşünerek verdiği karardan kaynaklanır. O (kadın veya erkek) İslâm'ı kabul etmek veya reddetmek hususunda hiçbir zorlama altında değüdir. Karar tamamıyla bireye aittir ve ciddî tetkiklerden sonra karara varılır; çünkü inanç bir ikna olma meselesidir ve hiç kimse zorla ikna edilemez. Eğer birey zihniyle imanın hakikatine tamamen ikna olursa, ancak, onu kabul eder; yok eğer öyle değilse onu reddedecektir. Birisini herhangi bir inancı kabul etmeye zorlamak hiçbir fayda vermez, çünkü inanmak kişinin kalbiyle ilgili bir konudur ve eğer bu kimse onun doğruluğuna inanmamışsa baskı ve zorlama, miktarı ne olursa olsun, ona bu inancı kabul ettiremeyecektir. Buna rağmen intikam alınma veya cezalandırılma korkusuyla bir kimse herhangi bir inancı —sırf hayatını kurtarmak için— kabul etmiş görünse bile bu işi gerçek bir inanan olarak kabul edilmeyecektir. Bunun da ötesinde böyle bir kimse zorlanma durumundan kurtulur kurtulmaz, bu inancı reddedecektir.
işte bu yüzdendir ki, İslâm inancı kimseye . zorla benimsetilmez; ya da böyle zorla kabul ettirilmiş inanç Allah katında kabule şayan değildir, "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu İnkâr edip, Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah İşitendir, bilendir'' (2: 56). Bu ayet, İslâm'daki inanç özgürlüğü kavramını açıkça izah etmektedir. İslâm inancı hiç kimseye zorla giydirilemez, çünkü o zaman, o, inanç olmaz. Kişinin başkasına inancını onun isteği dışında zorla kabul ettirmesi doğru bir olay olmadığı gibi, böyle bir olay pratik bir fayda da sağlamaz. İslâm böyle bir politikayı tasvip etmediği gibi, onu şiddetle mahkum da eder. Bir insanın inancı, o kişi kendi isteğiyle ve kalbiyle inancını kabul etmedikçe, ne hakiki bir inanç olur, ne de kabule şayandır. İslâm, ancak kendiliğinden kabul edilirse güvenilir ve hakiki bir hâl alır. İnsan, dünya hayatında, hak ve bâtıl arasında seçim yapma özgürlüğü verilerek imtihan edilir. Bu gerçeğe dayanan "mükellefiyet = sorurnlu olma" kavramını zorlama, bütünüyle ortadan kaldırmaktadır. İnsanın ebedî kurtuluşa ermesi onun dünyadaki yaptıklarına, yani o insanın kendiliğinden hakkı kabul ederek Allah yolunda gidip gitmediği veya bunları reddederek şeytanın yolunu takip edip etmediğine bağlıdır. Kavramın özelliği, bireyin iki farklı hayat yolu konusunda seçim yapma özgürlüğüne sahip olmasıdır. Ve bu konuda herhangi bir zorlama ve baskı, imtihana tâbi tutulma fikrini ortadan kaldırır. Bu yüzden hangi şartlar altında olursa olsun İslâm, yayılmak için zorlamayı tavsiye etmez. Çünkü böyle bir şeyi yapmak, onun hayat felsefesinin en önde gelen gayesini, yani insanın kendi seçimiyle mutluluğunu yakalaması gayesini yok edecektir.
İlâhî Mesaj insanlara sadece açık olarak iletildiğinde Peygamber'in vazifesi tamamlanmış olur ve artık tebliğin ulaştığı insanların yaptıklarından Peygamber sorumlu olmaz. Hak ile bâtılı açıkça birbirinden ayırdıktan sonra insanları zorla İslâm'a getirmek onun görevi değildir: "(Ey Muhammed), sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin." (88: 21-22). Şurâ Suresi'nde de şunlar yazılıdır: "Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik, sana düşen, sadece tebliğdir." (42: 48).
Kur'an-ı Kerim'in tümü, mesajını tebliğ etmekle "Peygamberlik vazifesinin" sona erdiğini işaret eden ve vurgulayan bu misallerle doludur, tşte bu vazifenin yapılmasıyla insanlar arzularına göre mesajı kabul etmekte veya reddetmekte muhayyer kalırlar. Seçme Özgürlükleri kaim olur ve inanç meselelerinde hiç kimsenin kendi arzusunu onlar üzerine empoze etme yetkisi ve hakkı olmaz. "Biz (bu) Kitab'ı, insanlar için, sana hak ile indirdik. Artık kim doğru yola gelirse kendi yararınadır, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin." (39: 41). Bu ayet, Allah'ın peygamberlerinin (salât ve selâm üzerlerine olsun) insanoğluna Hakkı öğretmek için ellerinden geleni yaptığını, fakat onların insanları hiçbir şeye zorlayamayacağını, zorlamadığını göstermektedir. Eğer kabul ederlerse, kendilerinden başka hiç kimsenin bir kârı olmaz ve eğer bu öğretileri reddederlerse, kendilerinden başka hiç kimse inkârın akıbetine maruz kalmaz. Ve yaptıklarından dolayı İlâhî Mahkeme'de tamamıyla kendileri Allah'a karşı sorumlu olurlar, başkaları değil. Rasu-lullah @'ın kendisi hem söz, hem de davranış olarak insanlara öğrettiği prensip üzere amel etmiştir. Sahabelerine de öyle yapmalarını söylemiştir. O, mesajını şefkatle tebliğ etmiş ve insanları İslâm'a döndürmek için hiçbir zorlama ve saldırganlığı tasvip ya da tavsiye etmemiştir. Kendisi hayatının 23 yılı boyunca bizzat mücadele etmişken, İnsanları İslâm'a yöneltmenin böyle kötü ve gayri tabiî bir biçimini nasıl tasvip edebilirdi ki? Mekke'nin Kureyşlileri ve diğer müşrikler onu inancından zorla vazgeçirmek için ellerinden geleni ardlarına koymamışlar ve hatta bunun için onu yurdunu terkederek Medine'ye sığınmaya zorlamışlardır; fakat o, asla onların mütecaviz amellerine boyun eğmemiş ve inancını yaşamayı sürdürmüştür. Yine Medine'de, davasını saldırganlıklara karşı müdafaa etmiş ve insanları İnançlarını uygulamaktan alıkoymanın veya başka bir inanca yöneltmenin tamamıyla yanlış ve haksız olduğunu insanlara böylece göstermiştir. Müşrikler tecavüzlerinden vazgeçmeyerek onu ve inancını yok etmeye uğraştıklarında, hayatını ve inancını korumak için mecburen savaşa başvurmuştur.
Rasulullah @, kendi hayatı ve inancı tehdit edildiğinde, yani onları zor kullanarak müdafaa etmekten başka seçeneği kalmadığında savaşa girişmişti. Onun savaşçılığı düşmanları tarafından içine itildiği bir savunma stratejisinden ibaretti. İşte böylece Hz. Peygamber @ azim ve kararlılıkla çarpışmaya başladı ve düşmanlarını bütün cephelerde yenilgiye uğrattı. O zamana kadar, İslâm'ın doğruluğuna tamamen inanmış fakat korkularından bunu açığa vuramamış kişilerden zalim güçler uzaklaşır uzaklaşmaz, onlar kitleler ve gruplar halinde İslâm halkasına dahil oldular. Mekke galibiyetinden sonra insanlar, barış şartlarında, uygun bir perspektif altında İslâm'ın mânasını anlama ve onun hakkında düşünme imkânını elde ettiler. Dolayısıyla onu özgürce kabul ettiler ve İslâm'ın mesajını diğer insanlara ve başka ülkelere taşıdılar, "Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini gördüğün zaman..." (110: 1-2).
Rasulullah @ insanlara cömert ve serbesti içinde muamele etti ve onlara çok geniş düşünme fırsatları tamdı. Çünkü cahil insanlar olarak şu veya bu yolda karar kılmadan önce zamana ihtiyaçları vardı. "Ve eğer ortak koşanlardan biri eman dileyip yanma gelmek isterse, onu yanına al ki, Allah'ın sözünü işitsin; sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır. Böyle (yap), çünkü onlar bilmez bir topluluktur." (9: 6). Bu, Peygamber @ ve sahabelerinin genel hareket tarzı idi. Belki Allah'ın kelâmını işitme ve anlama imkânı bulurlar diye insanlara, kendilerine sığınmayı ve korumaları altına almayı teklif ettiler. Onların çoğu cahillerdi ve İslâm'ın ne mânaya geldiğini bilmiyorlardı. Bir alışkanlık ve aile geleneği olarak putperest inancı izliyorlardı. Eğer kendi istekleriyle İslâm'ı kabul ederseler, iyi hoş; kabul etmezler ise kendi topraklarında muhafaza altında yaşamaya bırakılıyorlardı. Zorlama veya baskı meselesi hiçbir zaman ortaya çıkmadı veya böyle bir mesele ne Peygamber @'ın, ne de sahabelerinin kafasını kurcaladı.
Mekke fethedildiğinde, Rasulullah @'a ve ashabına uzun süre eziyet eden ve onları yurtlarını terketmek zorunda bırakan ve hatta Medine'de bile onları rahat bırakmayarak defalarca üzerlerine hücum eden bütün Ku-reyş liderleri, Ebu Süfyan da dahil affedilmiş ve serbest bırakılmışlardı. Bundan sonradır ki, onlar Hz. Muhammed'in inancının doğruluğuna, ikna oldular ve kendi istekleriyle onu kabul ettiler ve İslâm'ın direkleri ve güçlü destekçileri oldular. İbni İshak'tan rivayet edildiğine göre Ensar'dan birisinin hı-ristiyan olan iki oğlu vardı ve İslâm'ı kabul etmiyorlardı. Bu adam Peygamber @ Efendimize gelerek onları İslâm'a girmeye zorlayıp zorlayamayacağını sordu. Bunun üzerine inanç hususunda zorlama olmayacağını bildiren ayet nazil oldu. (2: 256). îbni Esir, bu ayetin tefsirini yaparken Kur'an-ı Kerimin öğretisini şu sözlerle Özetlemektedir: "İslâm o kadar aşikâr ve anlaşılır, onun hakkındaki lehte tartışma ve değerlendirmeler o kadar güçlü ve ikna edicidir ki, kimseyi İslâm'a girmeye zorlamaya ihtiyaç yoktur; bu yüzden kimseyi İslâm'ı kabul etmeye zorla-mayınız. Ve eğer bir kişi ondaki hikmeti idrak edemecek kadar korse, o kişinin İslâm'ı anlamadan İslâm'a girmesi zaten faydasızdır."
Zemahşerî, bu ayeti tefsir ederken yukarıdaki görüşü desteklemektedir: "Allah, İslâm (iman) konusunda baskı ve zorlamayı öngör; memiştir, fakat onu kişinin kabiliyet ve kabulüne bırakmıştır." Şu ayet, "Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mümin olmaları için zorlayacaksın?" (10: 99), bu görüşü bütünüyle güçlendirmektedir. İnsanların imana zorlanması eğer Allah'ın hikmetinden olsaydı O, herkesi aynı inanç üzere yaratırdı, fakat böyle yapmadı ve her şeyi insanların gönüllü kabulüne bıraktı. Böyle olmasının hikmeti de şu sözlerle gösterilmiştir: "Her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik, eğer Allah dileseydi sizi bir şeriata bağlı tek ümmet yapardı; fakat bu, verdikleriyle sizi imtihan içindir. Öyleyse hayır işlerine koşun, hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir?' (5: 48).
İmam Razî, tefsirinde aynı ayet hakkında Ebu Müslim İsfahanı ve KeffePin görüşlerini şöyle nakletmektedir: "Bu demektir ki Allah, din problemini tazyik ve zorlamaya bırakmamış, fakat kabule ve kabiliyete münhasır kılmıştır. Allah tevhid lehine tartışma ve değerlendirmeleri etkili ve ikna edici bir şekilde ortaya koyduğunda ve hiçbir mazerete yer bırakmadığında, bu tartışmaların açıklığa kavuşturulmasından sonra hiçbir inkarcının, inançsız kalmasının gerekçesi olamayacağını bildirmiştir. Eğer Allah bütün ayetlerini ortaya koyduktan sonra da inançsızlıkta direnirse, onu imana getirmenin tek yolu onu buna zorlamak kalıyor. Fakat bir deneme ve imtihan yeri olan dünyada buna izin verilmemiştir. Bunun sebebi, inanç meselelerinde baskı ve zorlama ile Allah'ın Emri üzere öngörülen imtihan gayesinin iptal olmasıdır: "De ki: 'Hak (bu Kur'an) Rabbi-nizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen in-, kâr etsin' ..." (18: 29). Yunus Suresi'nde şunlar yazılıdır: "Rabbin İsteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mümin olmaları için zorlayacaksın?" (10: 99). Ve yine Şuârâ Suresi'nde şunları okuyoruz: "Mümin olmuyorlar diye ner-deyse kendini helak edeceksin! Dilesek onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, boyunları ona eğilir (inanırlar)." (26: 3-4).
İmam Razî, bu görüşü destekleyerek şunları yazar: "Bu fikir, Allah'ın kendisinin şu ayette söyledikleriyle daha da güçlenmektedir, "... Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur... (2: 256)." Bir diğer söyleyişle, bütün aklî deliller verilmiş ve bütün ayetler açıkça ortaya konmuştur. Artık bunun bir adım ötesi baskı ve zorlamadır, ama "mükellefiyet = sorumlu olma'' mefhumunu ortadan kaldırdığı için ona da izin yoktur. Ra-sulullah @ gösterdiği davranışlarla bu prensibe tam manasıyla sadık kalmıştır. Düşmanlarına galip geldiği muhtelif durumlarda onlara karşı muhabbet ve merhametle muamele etmiştir. En şedid düşmanlarına karşı muzaffer olarak Mekke'ye girdiğinde şu sözleri söyleyerek onları bıraktı; "Bugün hiçbir şeyden suçlanmayacaksınız. Gidin, hepiniz serbestsiniz." Hiç kimse İslâm'ı kabul etmeye zorlanmamıştı. Çevre ülkelere birçok seferler düzenlenmiş ve savaşçılarına kesinlikle kimseyi İslâm'a girmeye zorlamama emrini vermişti. İslâm'ı tanıtmak için ne zaman bir yere adamlar gönderse, onlara İslâm'ı daima yumuşaklıkla, nezaketle anlatmalarını, asla insanlara kaba davranmamalarım öğütlemiş-ti. Muaz.b. Cebel ve Ebu Musa Eş yi Ye-men'e gönderdi ve onlara Yemenlileri hoşnut etmek, nefretlerini kazanmak için nazik olmalarını, haşin olmamalarını söylemiştir. (Ebû'I Âlâ Mevdûdi, Cihad fil İslâm' sf. 153-163). Onun uygulamaları ve davranışları "Dinde zorlama yoktur" (2: 256) şeklindeki Kur'an buyruğunun hakikaten eksiksiz bir görüntüsünü teşkil etmiştir.
Kısaca, Peygamber @ balkına inancım büyük bir çekicilikle, güçlü delillerle ve ikna edici tartışmalarla tebliğ etti ve onları derinden etkileyen sevgi, muhabbet ve merhametle İslâm'a davet etti. Ne zaman ki tağutun baskı ve işkencesi korkusundan kurtuldular, kendi arzularıyla gruplar, bölükler halinde İslâm'a girdiler.
Thömas Cariyle şunları söylüyor, "Muham-med'in @ İslâm'ı kılıçla yayması hakkında çok şey söylenmiştir. Hıristiyanlık dini barışçı bir şekilde vaaz ve ikna yoluyla yayılmıştır diye övünmemiz gerekir. Şüphesiz bu çok daha asîl bir yoldur. Fakat şimdi bu konuya bütünüyle bir dinîn doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde tartışırsak, yaptığımız kökten yanlış olur. Gerçekten kılıç kullanılacak; fakat ona güç bahşedecek bu kalıç nereden elde edilecek! Her yeni fikir başlangıçta kesinlikle bir kişi ile sınırlıdır. O zamana kadar, yalnızca bir kişinin zihninde yer eder. Dünyada yalnızca bir adam ona inanır; bütün insanlara karşı bir adam tekbaşınadır. Eline bir kılıç alması ve fikrini bununla tanıtmaya çabalaması ona fazla bir şey kazandırmayacaktır. İlk Önce kendi kılıcınızı elde etmelisiniz! Yani genellersek, bir şey başara-bildiği kadar kendi kendini tanıtacaktır... Kılıç konusunu pek önemsemiyorum. Herhangi bir kılıçla, dille veya sahip olduğu ya da elde edilmesine imkân tanıdığı aletle bu dünyada kendisi için mücadele eden bir şeye hak veriyorum. Onu bırakalım vaaz etsin, öğreticisini bırakalım ve bırakalım savaşsın ve sonuna kadar dinamiklerini harekete geçirsin ve kaidelerini ortaya koysun, el ve pençelerini bırakalım, kısacası neye sahipse onlara izin verelim; şüphesiz uzun vadede o, fethe-dilmeye lâyık olmayan hiçbir şeyi fethetme-yecektir. Kendisinden daha iyi olanı ortadan silemez, fakat yalnızca daha kötüyü ortadan kaldırabilir. Bu büyük düelloda tabiatın kendisi hakem olur ve tabiat hiçbir zaman hataya, yanlışa düşmez; tabiatta en derin köklere sahip olan şey, en doğru dediğimiz şey yani, işte öbürleri değil de bu şey en sonunda büyüyor olacaktır. Ve şimdi olaya tekrar baktığımızda; bu vahşi putperest adamlar ona (İslâm'a) inanmışlarsa ve ateşli kalpleriyle ona sarılmışlarsa ve onu uygulamışlar-sa, (İslâm) onlara ne şekilde ulaştırılmış olursa olsun, diyorum ki o (İslâm) hakkıyla inanmaya değerdi. Ve yine diyorum ki bir biçimde veya başka biçimlerde (İslâm) halâ bütün insanlar tarafından inanılmaya değer... İslâm bütün bu içi boş davul misali inançları yedi bitirdi ve zannedersem böyle yapmaya hakkı da vardı. O, bir kez daha tabiatın yüce kalbinden kaynaklanan, bir realite idi. Arap putperestliği, Suriye reçeteleri ve diğerleri (İslâm kadar) reel değillerdi, yanıp kül olmaları gerekmişti... Çeşitli anlayışlarda, sadece cansız yakıt idiler, çünkü bu (İslâm) ateş idi."
(On Hereos; Hero-Worshİp and The Heroic in History, sf. 259-299).
Daha önce de açıklandığı gibi Rasulullah @ tabiî ki silahı eline almıştır, fakat yalnızca inancım müdafaa etmek; insanları kendi dinine döndürmek için değil. Diğer taraftan, eğer İslâm, kendini müdafaa edecek hiçbir araca sahip olmasaydı, düşmanlarının her taraftan yönelttikleri öldürücü niyet ve planlarına karşı hayatiyetini nasıl sürdürebilirdi? Cihadın tabiatı gözönünde bulundurulursa; onun inananları, her tür zorbalıktan inançlarını tam bir kararlılıkla ve elde edebildikleri bütün güç ve vasıtalarla müdafaa etmeye teşvik eden bir hayat anlayışı olduğu görülür. İnancın yaygınlaştırılmasına gelince, o, davet etme, delillendirme ve yol gösterme yoluyla husule gelmiştir. Bu iş bir adam tarafından başlatılmıştır. Önce karısını, sonra akrabalarım, arkadaşlarını ve kölelerini davet etmiştir. Ve ondan sonra şehrindeki diğer insanları ve komşu bölgelerde yaşayan insanları davet etmiştir. Ve davası başarıya ulaşınca da diğer ülkelerin insanlarını yöneticileri aracılığıyla dinine davet etmiştir. İnsanlar zorlamayla değil de tartışma, anlama, delillendirme ve ikna gücüyle safha safha İslâm'a girdiler.
Medine halkı, Rasul Muhanımed @'ın davasının doğruluğuna ikna olunca, onun dinine kendi arzularıyla girmek için küçük gruplar halinde Mekke'ye onun yanına geldiler. Sayılar çoğalıp da Medine halkının büyük çoğunluğu İslâm'ı kabul edince, Hz. Peygamber @, kendi şehirlerine davet ederek onu ve dinini bütün güçleriyle düşmanlarına karşı savunmaya söz verdiler. Rasulullah @'ın, kendi şehrini, akrabalarını ve arkadaşlarını bırakarak yabancı bir ülkeye, yabancı insanların arasına gitmesine ne sebep olmuştu? O, memleketini kendi arzusuyla terketmemiş, ancak doğru olduğuna inandığı dininin gereklerini dilediği gibi yerine getirmesine izin vermeyen düşmanları onu buna zorlamıştı. Böylece Allah'ın Rasulü Muham- inancını serbestçe yaşayabilmek için başka bir şehîre sığınmaya çalıştı. Düşmanları bu defa da onu ve dinini yeni şehrinde yok etmek için organize olunca, işte o zaman bu açık saldırganlığa karşı dînini müdafaa etmeye karar verdi ve Allah'ın yardımıyla başarıya ulaştı. Düşmanlarının gayretlerini boşa çıkardı. Bütün bu insanlardan engellemeler kalkınca hakikati açıkça gördüler, tereddütsüz İslâm'ı kabul ettiler ve bütün Arap Yarımadası Yüce Peygamber @ hayattayken İslâm'ın ışığıyla aydınlandı.
KISIM 2
SAVAŞ STRATEJİSİ
1- Savaşın Temel Prensipleri
Askerî terim olarak strateji, bir ülkenin hedefine ya da hedeflerine ulaşmada, o ülkenin toparlayabildiği bütün kaynaklarının askerî vasıtalarla pratik kullanımı mânasına gelir. Menfaatlerin çatışması ortaya çıktığında barışçı vasıtalarla çözülebilir; fakat diğer taraftan eğer dostça bir çözüm imkânı ortadan kalkarsa, yegâne muhtemel hareket tarzı askerîdir. Buna rağmen böyle bir kararın tabiatını, zamanını ve hareket sahasını, doğrudan veya dolaylı olarak birçok faktör etkileyebilir. Clauswitz'e göre, askerî stratejiyi teşkil eden beş unsur vardır:
1- Psikolojik ve manevî unsurlar.
2- Askerî gücün büyüklüğü, bileşimi ve teşkilatı.
3- Güçlerin hareket ve pozisyonlarının birbirlerine göre durumu, hedef ve engellerin geometrik ilişkisi, yani durumun geometrisi.
4- Bölgenin arazi yapısı.
5- İkmal ve donatım yollan. (Kari Von Claus-witz, On War).
Clauswitz, sürprizin, halk desteğinin ve manevî gücün boyutlarının öneminden özel olarak bahsetmiştir. O, ayrıca, savaş alanında arazi yapısı yönünden daha iyi bir pozisyona sahip olmanın önemini de vurgulamıştır. Kritik bir hava faktörü üstün bir durumun
avantajını artırabilir ya da azaltabilir. Fakat stratejinin aslî unsurları aynı kalır.
Büyük adamların tarih boyunca anlatılan savaşma şekilleri zamanla "Savaşın prensip, leri" olarak bilinmeye başladılar. Savaş stratejisinin bel kemiğini oluşturan aslî savaş prensipleri aşağıda Özetlenmiştir. Sun Tzu». ya göre:
1- En mükemmel olan savaşmadan düşmanın direncini kırmaktır.
2- Komuta kabiliyetinin en yüksek şekli, düşmanın planlarını engellemektir; sonra düşman kuvvetlerinin bağlantısını kesmek gelir.
3- Askerî taktikler suyun hareketine benzer; su tabiî yatağında yüksek yerlerden hızla aşağıya doğru akar. Öyleyse savaşta hatadan kaçınmanın yolu zayıf olanı vurmaklar. Su, üzerinde aktığı zemine göre yolunu kendi şekillendirir; asker ise karşılaştığı düşmana bağlı olarak zaferini şekillendirir.
4- Savaşın esası çabukluktur; düşmanını hazırlıksız yakalama avantajını elde et, yoluna beklenmedik rotalar çiz ve korunmasız noktalara saldır. (Art of War).
Başka bir askerî uzmana göre; "İlk prensip mümkün olduğu kadar yoğunluk kazanabilmektir. İkincisi, makul bir sebebe dayanmayan iptal ve değişikliklerden kaçınmak için mümkün olduğu kadar çabuk harekete geçmektir." Bu uzman savaşın prensiplerini şu şekilde sıralar:
a- Düşmanın silahlı güçlerini ele geçirmek ve yok etmek.
b- Düşman ordusunun mütecaviz maddî unsurlarını ele geçirmek.
c- Zaman kaybetmemek, çünkü çabuk hareket etmekle düşmanın nice tedbir ve hazırlığı daha tomurcukken yolunur. Zaferin en güçlü unsuru sürprizdir.
d- El eline başarının üzerine sahip olunan bütün enerji ile yüklenmek, devamını getirmek. Takip ve kovalama zaferin meyvala-rıni toplamanın yegâne yoludur.
Diğer askeri uzmanlar aşağıdaki faktörlere dayanan bir savaş stratejisi politikası için taraftarlıklarım belirtmişlerdir:
1- Kuvvetlerin ekonomik kullanımı.
2- Güvenlik.
3- Hareket çabukluğu.
4- Sürpriz.
5- Taarruza yönelik hareket (offansive)
6- Hareket kabiliyeti.
7- Elde edilen başarıyı kendi yararına kullanabilmek.
8- Başarısızlığı takviye etme.
9- Kumanda birliği.
10- Maneviyat, komutanın kabiliyeti ve adamların niteliği (Foch, Colin, Liddal-Hart, Maurice, Montgomery, Burne, Machlin; Principle of War).
Birleşik Devletler Hükümeti büyük askeri komutanların fikirlerini 'savaşın prensipleri' Şeklinde aşağıdaki gibi özetlemiştir: "Saldırganlık, kuvvetlerin ekonomik kullanımı, hareket (yani hareket kabiliyeti), komutanın bir-Üği, sürpriz ve güvenlik" (U.S., Principles of War). İngiltere Hükümeti savaşın prensiplerini bu sahada 1929'da, 1935'de ve 1960'da yapılan Hizmet Düzenlemelerinde şu şekilde özetlemiştir. "Saldırıya yönelik hareket, sürpriz, kuvvetlerin ekonorru'k kullanımı, güvenlik, hareket kabiliyeti ve maneviyat" (U.K. Principles of War, 1935-1960).
Askerî uzmanların ve askerî komutanların fikirleri üzerinde yapılan bu genel çalışma, belirli prensiplerin evrensel olarak düşmana karşı zafer kazanmanın ve üstünlük elde etmenin en iyi ve en etkili vasıtaları kabul edildiğini göstermektedir. İşte bu prensipler şöylece sıralanabilir: Askerî maneviyat, sürpriz, saldırıya yönelik hareket etme, güvenlik, hareket kabiliyeti, hızlı hareket etme, kuvvetlerin ekonomik kullanımı, komutanın birliği, askerî gücün teşkilatlandırılması, askerî amaçlar için bölgenin coğrafya ve arazi yapısının etkili kullanımı.
Şimdi bu akademik ve profesyonel fikirlerin ışığında Rasulullah @'ın savaş stratejisini tartışalım.
Rasulullah @'m hiçbir düşmana karşı savaş başlatmadığı çok açıktır. O, tek Allah'a inandı ve akrabalarım, arkadaşlarını ve diğer insanları aynı inanca davet etti. Onların hiçbirine karşı hiçbir kötü kastı olmadı. Fakat onların iyiliği için çalıştı. Ve onların hepsinin bir Allah'a gelmelerini, selâmete ermelerini, O'nun şeriatı altında refaha ermelerini istedi; putlara ibadet etmeyi, kokuşmuşluğun kötü yollarını, ahlâksızlığı ve adaletsizliği bırakmalarını istedi. Bundan dolayı onların birçoğu Muhammed @'a düşman oldular, dava arkadaşları ile birlikte onu yaşadığı şehri terke ve Medine'ye sığınmaya zorladılar. Fakat bu şehirde bile Peygamber @'ın barış içinde yaşamasına izin vermediler. Onu yok etmek için Medine'ye seferler ve saldırılar düzenlediler.
Rasul Muhammed @'ın suçu neydi? Suçu, onların iyiliği için, onları doğru ameller İşlemeye çağırmasıydı. "De ki: 'Ey insanlar, işte size Rabbinizden gerçek geldi. Artık yola gelen, kendisi için gelir; sapan da kendi zararına sapar. Ben sizin üzerinizde vekil değilim!' " (10: 108). Ve Nisa Suresi'nde şunları okuyoruz, "Ey insanlar, Rasul size, Rabbinizden gerçeği getirdi. Kendi yararınıza olarak (ona) İnanın. Eğer inkâr ederseniz, bilin ki göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Allah bilendir, hikmet sahibidir." (4: 170).
Bu, İnsanlara samimi, candan bir çağrıydı; eğer bu davetten hoşlanmazlarsa, onu yalnızca reddedip kendi inançları üzere yaşayabilirlerdi. Ve Peygamber @'ı da kendi dini üzere serbest bırakabilirlerdi. Fakat onlar, onu ve dinini yok etmek için saldırgan yollara başvurdular. Bu sebeple Rasulullah @ dinini bu insanlara karşı müdafaa etmek mecburiyetinde kaldı.
Görülüyor ki, onun savaş stratejisinin esas hedefi kendi dinini müdafaa etmek, onun doğruluğuna ikna olanların bu dini özgürce kabul edebilmeleri için engelleri ortadan kaldırmak ve hiçbir korku ve zorlama olmaksızın onun gereklerini yerine getirmek idi. Rasulullah @'ın hedefi düşmanlarıyla savaşmak ve onları öldürmek değil, fakat onların kendine ve inançlarına göre yaşamak isteyen diğer insanlara yaptıkları zorbalıkların önüne geçmek idi. Bu suretle onun tüm savaş stratejisi, askerî operasyonlara başvurmayı ve can kaybım asgariye indirerek İlâhî Dava'sına erişmek üzere tasarlanmış ve planlanmıştı. Peygamber @ delil göstermeyle, akıl yürütmeyle ve cazibelerini kazanmak yollarıyla Kureyşlilerin, yahudilerin ve diğer en güzel duygularına seslenmek için elinden geleni yaptı. Onları, her birinin kabul edebileceği bazı konularda barış için kendisiyle anlaşmaya çağırdı, çünkü savaşmak için hiçbir sebep yoktu. Onlardan herkesin iyiliği için yalnızca kendi inandığı Tanrı'ya ve onların da inandığı Tanrı'ya tapınmalarını ve itaat etmelerini istiyordu. "De ki: 'Ben de sizin gibi bir insanım; Tanrınızın bir Tanrı olduğu bana vahyolunur. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin'' (18: 110)
Rasulullah @'ın sulh çabalarının tümü başarısızlığa uğrayınca ve düşmanları ona karşı askerî operasyonlara başlayınca, mevcut bütün insan ve materyal kaynaklarını toparladı ve hedefine varmak üzere savaş stratejisini uygulamaya koyuldu. Hedefi şuydu: Her İki taraftan da en az car kaybıyla düşmanın askerî direncini kırmak. Onun savaş stratejisi, düşmanın insan ve materyal kuvveti, onların strateji ve planı, coğrafî faktörler, savaşın büyük kısmının üzerinde cereyan etmesi muhtemel çevre arazinin yapısı ve bütün bunlardan da öte düşmanın maneviyatı üzerinde yaptığı gerçekçi değerlendirmelere dayanıyordu.
Rasulullah @ askerî planlamaları yaparken coğrafî stratejiyi eksiksiz kullanmış ve askerî operasyonlarında, düşmanın gücünü, hareket kabiliyetini ve maneviyatını da gözö-nünde bulundurarak coğrafî stratejiyi dinamik bir şekilde uygulamıştır. Özellikle Medine ve komşu bölgelerininki gibi dağlık bir arazi yapısı üzerinde çevre faktörlerinin öneminin İyice bilincindeydi. Bu yüzden, bu fizikî ve coğrafî faktörlerin güvenlik ve askerî operasyonların etkinliğiyle olan bağlantısını çok dikkatli bir şekilde değerlendirmiştir.
Rasul @ aynı zamanda sürpriz ataklardan ve bu atakların rakip ordunun askerî gücüne ve savaşçıların psikolojisi üzerine menfî tesirinden de habersiz değildi. Bu konu askerî gücün hareket kabiliyetinin ve süratinin olduğu kadar, gizliliğin Önemini de artırmıştır. Bu yüzden düşmanın planlan ve hareketleri hakkında sürekli ve düzenli istihbarat kaynaklarını teşkil etmek gerekiyordu. Peygamber @ düşmanlarının hareket ve planlan hakkında gerekli istihbaratı elde etmek için çok etraflı bir sistem teşkil etti. İhtiyacına göre çevre bölgelere ve düşman arazisine keşif birlikleri çıkardı, düşman arazisine keşif seferleri (rekb) ve küçük muharebe seferleri (gazve) düzenledi. Düşmanın planları, gücü ve hareketleri hakkında bilgi toplamak için bir istihbarat servisi teşkil edildi. Bu işi gerçekleştirmek için düşman topraklarına girmek, gizli planlarım öğrenebilmek maksadıyla o insanların arasına karışmak şarttı. Hz. Muhammed @, barışı etkilemeyecek şekilde kan dökmeksizin özel bazı amaçları gizlice gerçekleştirmek İçin ayrıca bir komando birimi (seriyye) teşkil etti. Düşmanın maneviyatını çökertmek üzere onların arasında söylentiler ve rahatsızlıklar yaymak için bir birim de teşkil edilmişti. Bu birimler, insanları en mükemmel iç disipline sahip bir duruma ve islâm uğruna her şeyi feda etmeye hazır bir ruh yapısına hazırlamak için bütün gayretleriyle çalıştılar.
Rasulullah @ fesat yaylalarını, sorun çıkaranları ve onların âsi liderlerini alt etmek ve düşman saflarında rahatsızlıklar yaymak için bu birimlerden hakkıyla faydalandı. K'âb b. el-Eşref, Ebû Afk ve Selem b. Abdul Hukik böyle komando birimleri tarafından öldürülmüştü. Bu sistem Rasulullah @'a ayrıca düşmanlarının tasarladıkları şeyler hakkında her çeşit istihbaratı elde etme imkânı da verdi. Bu sistem istihbarat bilgilerini sağlamakla kalmadı, aynı zamanda savaş alanında olduğu gibi şehir halkına da azamî güvenliği sağladı ve onlara düşman üzerine sürpriz saldırı yapma imkânı verdi. Hem onların çevredeki düşman arazisinde pusuya düşme korkusu olmadan hareket edebilmelerine de yaradı. Bütün bu faktörler Hz. Peygamber @'ın savaş stratejisinde tam manasıyla hesaba katılmıştı.
Rasulullah @'ın amacı insan hayatı yönünden en az kayıpla askerî operasyonlar yaparak düşmanım alt etmek idi. Bu sebeple o, savaş stratejisini tasarlarken o kadar özen gösterirdi ki, her iki tarafın da can kaybı asgari düzende oldu. Askerî operasyonların mevkisi seçilirkenaskerî mânadaetkinliği ve başarıyı artırmakla kalmayıp can kaybını da asgariye indirecek sonuçların alınabilmesi için büyük özen gösterilmişti. O aynı amaçla, ileri taarruzlarda hep insiyatifİ elinde bulundurmaya çalıştı. Düşman belki savaşa girişmeden barışa razı olur diye gazveler düşmanı aniden hazırlıksız yakalayacak şekilde düzenlenmişti. Ve eğer düşman kaçmaya çalışırsa, müslüman kuvvetlere onları takip etmemeleri söylenmişti. Çünkü amaç öldürmek değil, onların direncini kırmak ve insanların İslâm'ı kabul etmelerinin önündeki engelleri ortadan kaldırmak idi. Rasulullah @ Kureyş'e ekonomik bir blokaj uygulamaya çalıştı; belki, böylece savaşa girişmeksizin barışa yanaşırlardı. Ve yine fazla kan akmasını önlemek için İslâm'a düşman olan ve kabileyi ona karşı kışkırtarak onları hatalı yo-fa sokan kabile lideri, yukarıda bahsettiğimiz gibi bir komando birimi tarafından öldürülmüş ve bütün kabile serbest kalmıştı.
Özetlersek, Rasulullah @'ın stratejisi sürpriz, sürat, güvenlik, taarruza yönelik hareket, can kaybını asgariye indirmek .hususları üzerinde yükseliyordu.
2- Strateji Ve Taktikler
Rasulullah @ savaş stratejisini, taktik harekâtları ve askerî operasyonları planlayarak, İslâm'da askerlik ilminin pratik olarak ilk öğreticisi olmuştur. Planladıklarını büyük bir kesinlik ve başarı ile yerine getirip hedeflerine ulaşarak, düşmanlarıyla ustalıkla ve akıllıca savaşmış ve onların maneviyatını, askerî gücünü yok ederek bütün cephelerde yenilgiye uğratmıştır. Düşmanın plan ve taktiklerini altetmek için kendi savaş stratejisini geliştirmiş, taktik manevralarda yine kendine ait teknikleri uygulamıştır. Hz. Peygamber @'ın yaptığı bütün stratejik manevralar ve taktik operasyonlar gerçeklere dayanıyor, zaman ve yerin pratik gereklerine göre hikmetli ve akıllıca yerine getiriliyordu. Bedir, Uhud, Huneyn ve Ahzab savaşlarında olduğu gibi düşmanları onun stratejik manevralarının çok büyük baskısı altında kaldı. Ve bazılarında da bu düşmanlar maneviyatlarını tamamen yitirdiler; Mekke'nin fethi sırasında Kureyşlilere olduğu gibi düşmanın bütün arzu ve hükümleri bütünüyle yıkıldı. Rasulullah @'ın savaş strateji ve taktikleri düşmanın anlama melekesinin çok üzerinde idi. Düşmana stratejik hareketleriyle her savaşta sürpriz yapmış ve savaşlarında bir stratejiyi asla iki kere kullanmamıştır. Bedİr'de savaş düzeniyle düşmanını şaşırtmış, Uhud-da ordusunun, arkadan okçularla desteklenen müdafaa safları İle düşmanını baskı altına almış ve Ahzab savaşında uyguladığı yeni savunma tekniğiyle düşmanı tam manasıyla saf dışı bırakmıştı.
Rasulullah @ düşmanlarına karşı bütün savaş stratejisi unsurlarını tam manasıyla ve başarı ile kullanmaya muktedirdi ve onlara nadiren karşı koyma fırsatı verdi. Daima büyük bir gizlilik içinde taarruz etti ve savaş alanına gereğince yerleşmeden düşman onun niyetini asla öğrenemedi. 11 büyük ve 17 küçük sefere çıktı ve büyük seferlerin sekizinde ve küçük seferlerinde taarruz üstünlüğü onundu ve insiyatif de her zaman onun elindeydi. Düşmanın mevkisinin tabiatı icabı işlerin zorlaştığı Taif seferi bunlara istisna teşkil eder. Düşmanın müslümanların üzerine yürüdüğü Bedir, Uhud ve Ahzab savaşlarında bile asıl insiyatif hep Rasulullah @ tarafında olmuştu. Onun üstün ve etkili taktik hareketleri düşmanı genelde karışıklığa ve bozulmaya sürüklemişti.
Hz. Muhammed @, aynı zamanda savaş ve seferlerinde sürpriz, sürat ve hareket esnekliği unsurlarından da çok başarılı bir şekilde faydalanmıştı. Düşmanları çoğu zaman onu aniden kapılarında görmüş, şaşkınlık içinde yakalanmıştı. Harekâtlarını düşmandan gizli tutmak maksadıyla, niyeti hususunda düşmanın kafasını karıştırmak için karmaşık ve hatta bazen ters yönde rotalar izledi. Büyük seferlerinden altısında düşman onun kuvvetlerini gördüğünde şaşırıp kalmıştı. Tarlalarına bakmak üzere dışarı çıkmakta olan Hayber çiftçileri Rasulullah @'ın askerlerini görünce geri koşarak "Muhammed geldi" diye bağırmaya başlamışlardı. Ve küçük seferlerinin dokuzunda düşmanı tamamen savaşa hazırlıksız bir vaziyette yakalamıştı. Onun düşmanı hazırlıksız yakalamadaki başarısı o kadar şaşırtıcı idi ki, 17 küçük seferinden yalnızca dördünde ufak çaplı çarpışma olmuş ve büyük seferlerinde de yalnızca altısında gerçek anlamda savaş meydana gelmişti.
Hz. Muhammed @ seçtiği liderler komutasında sayıları 15 ile 3000 kişi arasında değişen savaşçıları (seriyye) ülkenin değişik yerlerine 50 kez göndermişti. Bu seriyyelerin çoğunluğunda düşman hazırlıksız yakalanmış, bunlardan bir kısmında düşman biraz çarpışmış ve kuşatmaya uğramış ya da çarpışmadan sonra kaçmış, fakat çoğu kez hemen paniğe kapılarak silahlarını bırakıp kaçmıştı. Bu seriyyelerin 22'sinde düşmana tam bir sürpriz yapılmış ve düşman direnemeden bozgun halinde kaçmış ya da kuşatılmıştı. 9 seriyyede çarpışma olmuş, fakat hiçbirisinde çarpışma büyük boyutlara ulaşmamıştı. [vlûte savaşında, Hz. Peygamber @'ın bir elçisini katleden el-Gassanî'ye karşı gerçek bir savaş olmuştu.
Bütün bu sefer ve savaşlar Hz. Muhammed @ tarafından büyük bir ustalıkla ve en az can ve mal kaybıyla gerçekleştirilmişti. En ağır kayıp Uhud savaşında olmuştu, 70 kişi şehid olmuş ve 40 kişi de yaralanmıştı. Be-dir'de müslümanların kaybı, düşmanın 70 ölü, 70 yaralısına karşı 22 olmuştu. Ahzab savaşında, düşmanın 10 kaybına karşılık müslümanların kaybı altı kişi idi. Hayber1 de, müslümanlar, düşmanın 93 kaybına karşılık 18 kişi kaybetmişlerdi. Mûte'de düşmanın tespit edilemeyen kaybına karşılık müslümanlar 12 şehid vermişti. Huneyn'de, düşmanın 71 kaybına karşılık, müslümanlar altı kayıp vermiş; Taif'de müslümanların kaybı 13 olmuştu.
7 büyük savaşta düşman 286 kişi, müslümanlar ise 136 kişi kaybetmişti. Küçük savaşlarda ve seferlerde müslümanlar 119 ve düşman 473 kişi kaybetmişti; bu suretle Rasulullah @ ve kâfirler arasındaki sekiz yıllık savaşlarda her iki tarafın toplam kaybı 1.014 (256 müslüman ve 759 düşman) kişi olmuştu. Başka bir deyişle, tarihte ilk defa tüm Arap Yarımadası'nda barış ve düzen 1014 can kaybıyla sağlanmış oluyordu.
Hz. Muhammed @'ın ana prensibi asgari can kaybıyla amacına ulaşmak idi. Ve her seferde, askerî karşılaşmalardan kaçınmak için özel tedbirler aldı ve anlaşmazlığı çarpışma olmadan gidermek için elinden geleni yaptı. ° ancak bütün diğer alternatifler başarısız kalınca savaşa girişti. Ve hatta savaşta bile adamlarına yalnızca kendilerine karşı aktif olarak çarpışanları öldürmelerini emretti. Savaş alanında direnmekten vazgeçenler, öl-dürülmeyip savaş esiri olarak alındılar.
Hz- Muhammed @ aynı zamanda düşma-nm maneviyatını bozmak ve onların savaş karar ve isteklerini kırmak İçin stratejik manevralardan faydalandı. Ahzab Savaşı'nda kuşatma uzayıp, Benî Kurayza da müslü-manlarla olan antlaşmalarını bozarak düş-: mana katılınca, Peygamber @ ustaca bir plan düşündü. Kuşatmadaki Kureyş'in müttefiki olan Benî Gatafan'a barış teklif etti. Bu onların kalplerinde ümit hâsıl etti ye savaşa isteklerinin ve itimatlarının kırılmasının pratik başlangıcı oldu. Barış teşebbüsü gerçekleşmeyip, yalnızca bir teklif olarak kalmasına rağmen, bundan sonra Benî Gatafan hiçbir zaman savaşa niyet etmedi. Hz. Muhammed @ iki rakip ordunun birleşmesini önlemek konusunda çok becerikliydi ve eğer olur da birleşirlerse onları bölmeye çalışırdı. Onun vasıtasıyla aralarında bir entrika çevirdi, Kureyş ile Benî Kureyzalıların kafalarına birbirleri hakkında şüphe ve korkuyu yerleştirmeyi başardı.
Hayber'e yaptığı seferde, Rasulullah @ Hayber yahudilerinin (antlaşmah) tarafları olan kuvvetlerinin yolunu keserek, onlara katılmalarını başarıyla önledi. Benî Gatafan kendi evleri ve aileleri için korkuya kapıldı ve Ra-sul @'ın onlara saldıracağını zannettiler. Bu yüzden kendi topraklarında kaldılar ve yurtlarından çıkarak Hayber'deki müttefiklerine yardıma gitmeye asla cesaret edemediler. Böylece Hz. Muhammed @, Benî Gatafan-dan gelecek herhangi bir saldırı korkusu olmaksızın Hayber yahudileri ile uğraşabildi. Onun Tebük seferi de kendi yönünden muazzam bir stratejik manevraydı. Bu sefer müslümanların büyük cesaret ve kuvvetini göstermekle kalmadı; aynı zamanda onların sınırlarını gerçek mütecavizlerden veya düşmanlık yapmaya niyet edenlerden korumak ve müdafaa etmek konusunda ne kadar ateşli ve kararlı olduklarını da gösterdi. Bu olay ayrıca Arap Yarımadası çevresindeki Romalılara ve diğer güçlere Yarımadada halkının güvenlik ve emniyetini koruyabilecek kadar güçlü ve kuvvetli bir devletin kurulduğuna dair bir işaretti. Bu sefer, tam zamanında yapılmış, yerinde bir stratejik hareketti ve ülke içinde olduğu kadar ülke dışında da geniş politik ve askerî etkiler oluşturmuştu. Tebük seferi, Yarımada dahilinde, aslında sayıları epeyce azalmış olan diğer Arap kabilelerine bundan böyle zayıf ve korunmasız kervanlara ve kabilelere yaptıkları haksız baskın ve yağmalara ve ülkedeki diğer insanlara eziyet etmeye devam edemeyeceklerini gösterdi. Bu suretle, bu harekât sınırların yabancı işgalcilere karşı güvenliğinin sağlanmasına ve İslâm devletinin sınırları dahilinde barışın tesis edilmesine yardım etti.
Muhammed @ aynı zamanda barışta olduğu gibi savaşta da zor durumlar karşısında metanet ve kararlılığını gösterdi. Benî Kay-nuka, Benî Nadir ve Benî Kurayza yahudİle-ri Rasulullah @ ile olan antlaşmalarını kritik zamanlarda bozduklarında ve yine Ku-reyş, Hudeybiye Antlaşması'nı bozduğunda bunlara karşı gösterdiği keskin ve zamanında reaksiyonlarla Muhammed @ kararlılık ve metanetini açıkça ortaya koymuştur. İslâm devlet başkanının bir elçisini öldüren el-Gassan'ı cezalandırmak için Tebük'e bir sefer düzenlenmişti. Aynı şekilde, müslüman-larla olan antlaşma maddelerini bozan veya ülkede gayri meşru davranışlara girişen kabilelere karşı kesin ve kararlı hareketler yapılmıştı.
Peygamber @ hiçbir zaman paniğe kapılmamış veya hiçbir ümitsizlik alameti göstermemiştir, hatta savaşın haddinden fazla artan baskısı altında kaldığında bile. Uhud savaşında, onun özellikle verdiği emirleri unutarak okçular yerlerini terkedince düşman bütün yönlerden saldırdı, İslâm ordusu karışıklık ve bozgun halinde ricat etmeye başladı. Fakat o, her zaman olduğu gibi soğukkanlılığını ve kendine güvenini muhafaza etti, askerlerini çağırdı ve onları yüreklendirdi, böylece onlar Peygamber @'ın etrafında halka oldular ve düşman geri sürülünceye kadar cesaretle çarpıştılar. Aynı şey Hüneyn'de de yaşandı; ricat eden orduyu tekrar toparlayıp savaşı kazanmak üzere olan düşmana, karşı-saldırıyı başlatan yine Muhammed @'in kendine güveni ve kararlılığı olmuştur.
Peygamber @'m kendi şehri ve halkının güvenliği için düşman ve arazi yapısı hakkında çeşitli biçimlerde bilgi edle etmek üzere düzenlediği keşif seferleri onun hüner, zekâ ve askerî dehasının bir örneğini teşkil ederler. O, düşman hakkında bilgi edinebiliyordu, ancak kendisi nadiren zamanından evvel işe yarar bilginin düşmana sızmasına engel olamamıştı. Başarıları, onun Medine için güçlü bir savunma sistemi oluşturmasına imkân tanıyan etkin gazve sisteminin bir sonucuydu. Muhammad @'ın askerî lider olarak büyüklüğünün bir delili de, askerî istihbaratı kurması ve bundan düşman hakkında işe yarar bilgileri elde etmek ve yine güvenlik maksadıyla olduğu kadar, yeni kurulan İslâm devletinin varlığını korumak maksadıyla düşmanın maneviyatını kırmak için etkili bir şekilde faydalanmasıdır.
Hz. Muhammed @ askerî öğretimi, askerî talim ve terbiyenin esası olarak kabul ediyordu. Düşmanın hareketleri, insan ve silah gücü, savaş planları, askerî hedefleri, savaş taktikleri vs. hakkında bilgi elde etmek maksadıyla askeri amaç için iyi eğitilmiş sürekli bîr grup insana sahip olmak gerekiyordu. Aynı zamanda düşmanın plan ve stratejilerine karşı müslümanların gerekli tedbirleri alabilmelerini sağlamak için bu bilginin zamanında elde edilmesi gerekiyordu. Ayrıca gelen bilgiyi yorumlamak için müslümanların bu konuda eğitilmiş kişilere ihtiyaçları vardı. Bütün bu meseleler, gerekli istihbaratı toplayabilecek, yorumlayabilecek ve müslümanlann yararına yapılacakları ileri sürebilecek eğitilmiş kişiler gerektiriyordu.
Peygamber @ Medine'ye gelir gelmez, böyle bir sistemi örgütlemek için gerekli adımları attı. Zaİd b. Harise'ye yahudilerin dilini öğrenmesini buyurdu ve şöyle söyledi: "Kim bir halkın dilini biliyorsa, onlardan yana emniyettedir.' ' Zaid, Peygamber @ ona yahudilerin dilini öğrenmesini emredince, onların kitaplarını okuduğunu ve dillerini öğrendiğini söylüyor. Peygamber @ aynı zamanda şunları da vurgulamıştır: "Kâfirlere karşı mücadele ederken malınızı, ailenizi ve dilinizi kullanın" Rasulullah @'ın bu hadisi, silah ve kanla yapılan savaşla beraber psikolojik savaşı da meşrulaştırıyor ve teşvik ediyor. Bu hadis, m üs 1 umanlara, kâfirlerle savaşırken dilleri ve hayatları ile psikolojik savaş vasıtalarından faydalanmalarını tembih ediyor. Müslümanlar, düşmana karşı dilleriyle ve silahlarıyla savaş tekniklerini öğrenmeye kendi adamlarını teşvik etmelidirler. îslâm-da şu üç tür mücadele ve fedakârlık şekillerinin tümü cihad olarak kabul edilir: Canla ve vücutla savaşmak dosdoğru ve dolaysız bir cihaddır; mal ile mücadeleye katılmak dolaylı bir cihad şeklidir, çünkü o, müslümanla-rın silah ve araçlar satın alarak İslâm askerlerini düşmanla savaşmak üzere teçhiz etmelerine imkân sağlar; sözle mücadele etmek de cihaddır, çünkü böylece düşmana karşı münakaşa etmeye, deliller göstermeye ve onların planlarını etkisiz kılıp, mücadele azimlerini kırmaya imkân hasıl olur. Peygamber @ bir şair olan Hasan b. Sabit'e şunları buyurmuştur: "Ey Hasan! Sen düşmanlarla savaş, Cebrail seninle beraberdir. Benim adamlarım silahla savaşırken, sen sözle savaş." O, aynı zamanda "Bir müslüman kılıcıyla ve diliyle savaşır." demiştir. Kur'an-ı Kerim bu mücadelenin önemini şu sözlerle vurgular: "Gerek hafif, gerek ağır olarak (şartlarından dolayı savaş size kolay da gelse, ağır da gelse; binekli de olsanız, yaya da olsanız; teçhizatınız hafif de olsa, ağır da olsa; sağlam da olsanız, hasta da olsanız, hangi halde bulunursanız bulunun) hep birlikte savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer billirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır." (9: 41); "Allah'a ve Rasu-lü'ne inanırsanız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için en iyi yoldur!' (61: 11) Mal ile açıkça cihad, dilleriyle olduğu gibi silahlarıyla da savaşan insanların eğitim ve teçhizat giderlerini karşılamayı kapsar. Peygamber @ bu tekniği çok ustaca kullanmıştır. Bir keresinde şöyle demiştir: "Düşmanı savaşa başlamadan (yani askerleri ve silahlarıyla) evvel ona üstün gelen komutan başarılı olur?' Şüphesiz sözlerle yapılan psikolojik savaşın muharebenin sonucu üzerine büyük etkisi vardır. Bu tür savaş, savaşçıların çeşitli şekillerde kalplerine tesir ederek çarpışma için heves ve kararlılıklarını etkiler. Bu tür uygulamalarda yaygın olarak kullanılan yollardan biri de, askerlere, güzel kadınların icra ettiği nefse hoş gelen müzik sağlamaktır. Bu yol Kureyşliler tarafından kullanılmıştır, fakat onun tesiri geçici ve önemsizdir. Bu tekniğin en iyi ve ilmî kullanılış şekli askerlerin zihinlerine ve kalplerine tesir etmektir. Kendi adamlarını, davalarının doğru olduğuna ikna ederek, onlara gerçek ve hakiki bir akti-vite kazandırmak ve düşman tarafına, tartışma ve propagandalarla kendi yollarının beyhudeliğini ispatlayarak ve böylece onların çarpışma heves ve psikolojilerini zayıflatarak maneviyatlarını yok etmektir.
Rasulullah @ bu tekniklerin bazılarım yaptığı savaş'rrda düşmanlarına karşı kullanmıştır. Kureyş, Medine'de Muhammed @'a ve müminlere eziyet etmek ve onları yağmalamak için hücumlarını başlatınca, o istihbarat sistemini sağlam bir temel üzerinde teşkilatlandırdı. Düşmanın kuvveti, niyetleri ve hareketleri hakkında güvenilir bilgi elde etmek için çevre arazilere ve düşman arazilerine sık sık keşif seferler yapıldı. Bu seferlere çıkanlara bazen belirli rotaları İzlemek ve belirli düşman hedefleriyle karşılaşmak ve belirli konularda bilgi toplamak üzere özel talimatlar veriliyordu.Bazen de belirli bir hedef tespit edilerek, bu konuda genel talimatlar veriliyordu. Her büyük seferden önce ve sefer sırasında Muhammed @ düşmanın askerî planları, kuvvetleri vs. hakkında daha fazla bilgi toplamak üzere düşman kamplarına ya da düşman topraklarına casuslar gönderirdi. Peygamber @ bu adamlara ve genelde diğer insanlara düşman hakkında herhangi bir istihbarat elde ederlerse onu çevreye yaymadan uygun değerlendirme için görevli mercilere getirmeleri gerektiği konusunda kesin talimat vermişti. Kur'an-ı Kerim, müslümanları şu sözlerle uyarıyor: "Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar. Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kişilere götürselerdi, içlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkanlar, onun ne olduğunu (haberin neye delâlet ettiğini) bilirlerdi. Eğer size Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, pek azınız bir yana, şeytana uyardınız." (4: 83)
Bedir savaşından önce, Muhammed @, Tal-ha b. Ubeydullah ve Said İbn Zaid'i, 'Ebu Süfyan'ın kervanı hakkında bilgi toplamak üzere gönderdi. Bu adamlar gerekli bilgiyi elde ederek Medine'ye döndüler ve bu bilgiyi Muhammed @'a verdiler. O, askerleriyle Be-dir'e doğru yürüdü, fakat yine Ali b. Ebu Ta-lib, Zübeyr b. el Avvam ve Sa'd b. Ebu Vak-kas'ı birkaç adamla birlikte, Kureyş ve ordusu hakkında daha ayrıntılı haber için önden gönderdi. Kureyş'in yakınlarında bulunan iki çocuktan gerekli istihbarat elde edildi. Bu çocuklara Muhammed @ tarafından, Kureyş'in yiyecek için her gün kaç hayvan kestiği sorulunca, çocuklar şöyle cevapladılar: "Bir gün dokuz, bir gün on hayvan". Bunun üzerine Peygamber @, onların sayılarının dokuz yüz ile bin kişi arasında olduğunu söyledi. Sonra bu çocuklara, rakip orduda Mekke liderlerinden hangilerinin bulunduğunu sordu. Çocuklar bütün Mekke liderlerinin isimlerini saydılar. Peygamberimiz @ şöyle dedi: "Mekke üzerinize ciğerparelerini salmış." (İbn İshak, sf. 295). Bu gerçekten müs-lümanlara, düşmanın bütün gücünü toplayarak geldiğim ve bu işi birtirmeye niyetli olduklarını haber veren bir uyarıydı. Öyleyse tüm güçlerini harekete geçirmek ve Allah'ın düşmanlarına karşı kanlarının son damlasına kadar çarpışmaya olan heves ve kararlılıklarını artırmaları açık bir mecburiyet olmuştu.
Uhud Savaşı gününden önce, Rasulullah @ Medine'ye saldırmaya hazırlanan Kureyş'in askerî hazırlıkları, teçhizatları ve kuvvetleri hakkında, Mekke'deki adamı Abbas'tan istihbarat aldı. Bunun üzerine Rasulullah @
düşmanın hareketlerini izlemeleri için Enes ve Munis isminde iki adam gönderdi. O zaman Hubab b. el-Münzir adlı bir başka casus da düşman hakkında zaten elde edilmiş İstihbaratın doğruluğunu teyid etmek üzere gönderilmişti. Aynı şekilde, Ahzab savaşından evvel, Rasulullah @ her zamanki kaynakları vasıtasıyla istihbarat elde etmiş ve böylesine büyük bir kuvvete karşı Medine'nin savunulması konusunda ashabıyla istişare etmişti. Neticede şehrin çevresine hendek kazılmasına karar verildi. Savaş esnasında, birbirlerine niyetleri hakkında şüphe peydan ederek İttifak etmiş düşman kuvvetlerini bölmeyi başardı ve müttefiklerden biri olan Benî Gatafan'a kendisiyle barış yapma ümidi vererek, onun savaşma hevesini kırdı. Böylece, hareketli manevralar vasıtasıyla, Peygamber @ Kureyş ile Benî Kureyza yahu-dilerinin arasını bölmeyi, bir diğer taraftan da yine Kureyş ile Benî Gatafan arasında ayrılık meydana getirmeyi başardı. Vefatından kısa bir süre önce Muhammed @ 30.000 kişiden meydana gelen müslüman ordusuna Usame b. Zeyd'i komutan tayin etti ve Bizans üzerine yürümelerini emretti. Komutana, beraberinde rehberler alması ve ordusuyla düşman üzerine hareket etmeden-önce casuslar ve öncüler göndermesi hususunda özel talimatlar verdi.
Hz. Peygamber @ aynı zamanda Medine çevresinde yaşayan ve müslümanlar ile Kureyş arasında mücadelede tarafsız kalmayı ta-ahhüd etmiş olan birçok kabile ile karşılıklı barış antlaşmalarına girdi. Bu antlaşmaların bir kısmı karşılıklı müdafaa hususunda bir kısmı dostça komşuluk ilişkileri için ve bir kısmı da yalnızca tarafsızlık için idi. Her halükarda, böyle stratejik tedbirlerin büyük yardımı dokunmuştur, özellikle müslümanlar çok zayıf oldukları zamanlarda. Ve herhangi bir kabile tarafından yapılan dostluk veya tarafsızlık işareti hüsn-ü kabul görmüştü. Mekke Savaşı, askerî bir zaferden ziyade Kureyş'e karşı elde edilmiş psikolojik bir zafer oldu. Mekke seferi düşmanın çarpışma hevesini ve çarpışma ruhunu tam manasıyla çökertti ve Peygamber @'ın şu duası yerine geldi; "Ey Rabbim! Biz onları aniden yakalayıncaya kadar bu sırrı gizli tut!" Kureyşli-ler, onun Suriye'ye yürümeyi planladığını zannettler. Onun bir başka hadisi de bu savaşa tamamen uyuyor: "Allah, düşmanımın kalbine bir ay boyunca korku hasıl ederek bana yardımını ve zaferi verdi."
Yahudi Benî Kurayza kabileleri güç ve kuvvetlerinin büyüklüğüne rağmen, korkularından dolayı Rasulullah @'a karşı dövüşemediler. Kur'an-ı Kerim onların bu ruhî hallerinden şu sözlerle bahsediyor: "Kitap sahiplerinden inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtlarından O çıkardı. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Allah, onlara ummadıkları yerden geldi, yüreklerine korku saldı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri ibret alın." (59: 2). Ve yine Ahzab Suresi'nde şunları okuyoruz: "Allah, Kitap ehlinden kâfirleri destekleyen (Kurayza yahudi)leri kalelerinden indirmiş, kalplerine korku salmıştı; onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz." (33: 26). Bu iki ayet, Muhammed @'m kuvvetlerinin korkusundan hareketsiz kalmış ve ona karşı hiçbir çarpışmaya girişmeyen yahudi-ler hakkında idi. Müşriklerin durumundan bahseden bir başka ayet vardır: "Rabbin meleklere vahyediyordu ki: 'Ben sizinleyim, inananları destekleyin. Ben inkâr edenlerin yüreklerine korku salacağım; vurun (onların) boyunların(ın) üstüne, vurun onların her parmağına' " (8: 12).
Müşriklerin psikolojik durumu zayıftı, çünkü onlar yanlış ve bâtıl amaçlar için savaşıyorlardı. Rasulullah @'ın mesajı onların hepsine, uğruna savaştıkları şeyin tıpkı bir Örümcek ağı gibi zayıf ve temelsiz olduğunu açıkça gösterdi. Halbuki, müslümanların gayesi tek Allah'tan başkasını ilâh edinmemek ve yalnızca O'nun Yolu üzerinde hayat sürmek idi. Bundan daha büyük ve asîl, uğruna savaşılacak ne olabilirdi ki! Üstelik, Muhammed @'ın istihbarat servisi o kadar etkili ve süratli idi ki o, düşmanın her hareketinden haberdardı ve onların çarpışmaya tamamıyla hazırlıksız oldukları bir zamanda ve yerde, onları vuruyordu. Peygamber @ düşman arasında yaşayan adamları vasıtasıyla ve yine her seferde önden gönderdiği keşif kollan vasıtasıyla düşmanın plan ve kuvvetlerini anlayabilecek istihbaratı elde etti. Bunun da ötesinde düşmanın gece ve gündüz hareketleri hakkında sürekli istihbarat temin eden düzenli bir keşif ve gözleme sistemi vardır.
Diğer taraftan, müşrikler müslümanların sırlarını nadiren elde edebiliyorlardı. Bu sırlar bazan o kadar dikkatli saklanıyordu ki sefere çıkan ordunun (veya seriyye) komutam bile, tesbit edilen yer ve zamanda talimatı okuyuncaya kadar, hedeften habersiz olabiliyordu. Meselâ Abdullah b. Cahş el-Esedî'nin seriyyesinde böyle olmuştu. Onun eline, görevine dair talimatlar içeren bir mektup verilmiş ve iki günlük yol almadan mektubu açmaması emredilmişti. Hatta bazen müslüman kuvvetlerinin en önde gelen kişileri bile hedeften habersiz olabiliyor ve ancak düşmanın yakınına gelince hedef onlara bildiriliyordu; meselâ Mekke seferinde olduğu gibi. Bu tedbirler, düşman hazırlıksız, şaşırmış bir vaziyette yakalanabilsin diye, gözetilen hedef hakkında gizliliği tesis etmek için almıyordu. İslâm, bu meseleye ciddiyetle eğilmiş ve bağlılarına güvenlik konularında çok dikkatli olmalarını emretmişti, "Ey inananlar! Allah'a ve Rasulü'ne karşı hainlik etmeyin, size güvenilen şeylere bile bile hiyanet etmiş olursunuz!' (8: 27). Ve Lokman Suresi'nde: "İnsanlardan kimi var ki, bilgisizce (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için (masal, hikâye gibi) eğlence (türünden boş) sözleri satın alırlar. İşte onlara küçük düşürücü bir azap vardır." (31: 6) buyurulmaktadır. Bu suretle Kur'an-ı Kerim, bilmeden önemli güvenlik konularını dışarı sızdırarak orduya, hatta devlete tamiri mümkün olmayan hasarlar verdirebilecek bütün boş ve gereksiz konuşmalan yasaklıyor ve mahkum ediyor. Kur'an-ı Kerim aynı zamanda düşmana doğru ilerleyen müslümanlara şöyle tavsiyelerde bulunuyor: "Ey inananlar, (uyanık bulunup) korunma tedbirlerinizi alın, bölük bölük ya da birlikte savaşa gidin." (4: 71).
Peygamber @, aynı zamanda düşmana bilgi sızmasının önlenmesi meselesini çok ciddi ele almıştır. Bir hadiste şöyle demiştir: "Verilen sırrı tutamayan kişinin imanı yoktur ve verdiği sözü tutmayanın dini yoktur." Ayrıca şunu da söylemiştir: "Allah'a ve Ahi-ret Günü'ne iman eden ya güzel söz söylemeli ya da susmalıdır!' Bir başka defa da şunları söylemiştir: "Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kişidir" Şu da rivayet edilmiştir: "Savaş konusunda (ve askerî operasyonlar) sır tutamayan, başarıya ulaşamaz" Bu suretle Peygamber @ halkına gizliliğin önemini iyice vurgulamış ve devlet meseleleri ve askerî bilgiler hususunda gizliliği korumak için çok sert tedbirler almıştı. Peygamber @'ın gözünde askerî istihbaratın önemini, müslümanlarm şehirlerine taarruz edeceği konusunda Kureyş liderlerine yazılmış gizli bir mektupla Mekke'ye giden bir kadını yakalamak için Hz. Ali ve Hz. Zübeyr'i gönderirken onlara verdiği sert emirler, ortaya koymaktadır. Bu kadın durdurulmuş ve mektup ortaya çıkartılmıştı. Eğer bu kadın sessizce Mekke'ye gitmiş olsaydı, Kureyş'in alarma geçeceği ve sonuçlarının büyük zararlara sebebiyet vereceği açıktır.
Rasulullah @'ın düşmandan bilgi alıp, onlara hiç bilgi sızdırmamasına imkân veren şeyler işte bu tedbirlerdi. Düşmanları, taarruzda olsun, savunmada olsun hiçbir zaman onun savaş stratejisini önceden öğrenemedi ve yalnızca, onun askerî hareketlerine bakarak hedefini tahmin etmeye bırakıldılar. Her savaşta onun stratejisi farklıydı ve aynı taktik harekâtları ya da savaş düzenini asla iki kere uygulamadı. Allah Rasulü @ mümkün olan bütün vasıtalarla İslâm devletinin menfaatlerini korumak için elinden geleni yaptı ve tedbir konusundaki hassasiyetini şu sözlerle bildirdi: "Allah için korunanlara Allah rahmet eder. İnsanlara karşı korunan kimseye Allah tarafından büyük mükâfat verilecektir.' '
KISIM 3
LİDERLİK
1- Liderlik Ve 'Komuta'nın 'Bir'liği
'Komuta'nın birliği, savaş planını yerine getirme hususunda, ordunun bütün tabaka ve kısımlarının istekli ve aktif olarak işbirliğine gitmelerini sağlar. Bu prensibin önemi în-giliz Sahra Talİmnamesi'nde şöyle özetlenmiştir: "Herhangi bir ordunun veya ulusun bileşke kısımlarının güçlerini en geniş kapasiteye ulaştırmalarını sağlayan yegâne şey, etkili bir işbirliğidir (kooperasyon). Bu işbirliğinin etkili olabilmesi için bütün kısım ve bölümler birbirlerinin kapasite ve sınırlarından haberdar olmalı ve bu bilgiden, destek isteme ve elde etme hususunda faydalanmalıdır. İşbirliği, en üst politik ve stratejik planlamadan, silahlı kuvvetlerin en küçük birimleri ve alt birimlerine kadar her safhada gerçekleştirilmelidir."
Askeri bîr operasyonun başarısı, tabiatıyla askerî liderliğin üstün niteliklerine bağlıdır. Bir lider, strateji ve operasyonlarında bu faktörleri nasıl kullanabilir ve bundan da öte, nasıl düşmanlarından önce ve üstün olarak gerçekleştirebilir? Planlarının gizliliğini sağlamakla beraber, taarruzunu, düşmanından daha iyi ve etkili bir şekilde nasıl organize edebilir? Askeri operasyonlarında rakibinden daha başarılı bir güvenlik ve etkinlik sağlarken, mümkün olan en alt seviyede can ve mal kaybıyla ordunun rasyonel kullanımını nasıl gerçekleştirebilir? Düşman tarafından kendine karşı kullanılmasından evvel sürpriz unsurunu en üstün ve en başarılı bir şekilde nasıl kullanabilir? Askerlerini, hedef ve davalarının doğruluğuna en iyi nasıl inandırabilir, sadakatlerini nasıl elde edebilir ve onları, güçlü bir azim ve kararlılıkla çarpışmaya en iyi nasıl hazırlayabilir? Ve bunlardan da öte, askerlerinin düşman karşısında bütün güçleriyle çarpışmalarını ve aralarındaki işbirliğini nasıl sağlayabilir?
Şüphesiz bu unsurların etkili ve başarılı kullanımı çok yüksek ve fevkalâde niteliklere sahip bir lideri gerektirir. Böyle bir liderin niteliklerini şöyle sıralayabiliriz: Vaziyeti tam anlamıyla kavrayabilecek ve her yeni durumda basiretle ve ustalıkla mukabelede bulunabilecek bir lider; adamlarının sadakatini elde edebilecek, onları şevk içinde işbirliği yapmaya sevk edebilecek ve aynı zamanda askeri insiyatifi elinde bulundurabilecek bir lider; savaşın sıcak anlarında, hatta çok ağır, ümitsiz askerî durumlarda bile soğukkanlı ve dengeli mizacını koruyabilecek ve zaman kaybetmeden rasyonel ve başarılı bir çözüm bulabilecek bir lider; düşmanı kendi savaş taktiklerini uygulayarak zayıflatıncaya kadar savaşabilecek ve zayıflayan düşmanı alt edebilecek yeterli kuvveti de bu sırada birikti-rebilecek bir lider.
Bu savaş prensiplerinin ışığında, Muhammed @'ın askerî bir komutan olarak liderliğini değerlendirelim.
Liderliğin Nitelikleri
Rasulullah @, ilişki kurduğu herkese kendini sevdiren ve ümmetinin baştacı olmasını sağlayan birçok niteliklere sahipti. Lütufkâr, nazik, mütevazı ve sevgi doluydu. Onun uğruna her şeylerini feda etmeye hazır insanların kalplerini kazanmıştı.
Cesaret Ve Kararlılık
Bunlardan da öte, Muhammed @, cesur ve korkusuzdu. Bazı zamanlarda bir sürü tehlike ve felâketlerle birarada karşılaştı, fakat asla hiçbir zayıflık veya ürkeklik belirtisi göstermedi. Ebu Hureyre'nin bir rivayetinde Peygamber @ şöyle buyuruyor: "Nefsimi elinde bulundurana and olsun ki, eğer inananlardan kendilerine binek temin edemediklerim benim arkamda kalmaktan dolayı memnuniyetsizlik duymamış olsalar, Allah Yolu'nda bir sefer olduğu zaman (asla) arkada kalmazdım. Nefsimi elinde bulundurana andolsun ki, Allah yolunda öldürülmeyi ve tekrar hayata getirilmeyi, sonra yine öldürülmeyi ve hayata getirilmeyi, sonra yine öldürülmeyi ve hayata getirilmeyi ve tekrar bu yolda öldürülmeyi dilerim." (Mişkât).
Peygamber @ birçok savaşta çarpıştı ve düşmanın en tehlikeli saldırılarında bile yerinden bir adım olsun geri çekilmedi. Savaş bütün şiddetiyle devam ederken daima düşman hatlarına en yakın yerde bulunurdu. Beraberindekiler kaçıyor olduklarında bile bulunduğu yerde cesaretle çarpıştı. Bu olay Uhud ve Huneyn savaşlarında görüldü. Beraberindekiler savaş alanından kaçıp giderken o yerinden ayrılmadan çarpıştı ve kaçanları geri çağırdı. Her iki olayda da durumu kurtaran onun cesareti ve kahramanlığı oldu. İbn Ab-bas, Peygamber @'ın Huneyn savaşında her saldırıya karşı sarsılmaz bir şekilde karşı koyduğunu söylemiştir. îbn Ömer'den rivayet edildiğine göre o; "Peygamber @'dan daha cesur ve korkusuz kimseyi görmediğini" söylemiştir. Hz. Ali, savaş ne zaman korkunç bir hâl alsa, hep beraber onun kanatlan altına sığındıklarını söylemiştir.
Muhammed @'ın savaş alanında yaptıkları daha sonra gelen nesilleri şaşkınlığa uğratmıştır. Hepsi, hayret ve şaşkınlık içinde onun askerî bir komutan olarak ortaya koyduğu örneğe hayran kalmışlardır. Bedir Savaşı^ nda, Peygamber @, çocuklarla beraber 313 kişi olan eksik teçhizatlı bir orduyla, zamanın silah ve savaş araçlarıyla mücehhez 1.000 kişilik bir orduya karşı çarpıştı; maddî güç dengesizliğine rağmen onlara karşı olağanüstü bir cesaretle direndi ve zafere ulaştı. Huneyn Savaşı'na katılmış olan Bera b. Azib-in rivayet ettiğine göre Peygamber @'dan başka herkes kaçmıştı. İbn Azib: "Şahitlik ederim ki Rasulullah @ metanetini korudu ve yerinden ayrılmadı. Allah'a yemin ederim, savaş kızışınca onun yanına sığındık ve bizden ona en yakın yerde durabilen en cesur olanımız olarak kabul edildi." demiştir. Enes, Rasulullah @'ın herkesten daha cesur olduğunu söylemiştir. Bir keresinde, Medine'ye, düşmanın saldırdığı haberi gelmişti.Halk çarpışmaya hazırlandı. Fakat aralarından ileri atılan kişi sadece Muhammed @'ın kendisi idi. Bineğini bile eğerlemeden yola koyuldu ve düşmanın bulunması muhtemel olan bütün yerleri dolaştı. Daha sonra dönerek hiçbir tehlike olmadığını bildirdi.
Peygamber @ böyle konularda daima cesaret ve kararlılıkla insiyatifi elinde bulundurdu. O, 28 seferde bulundu ve her savaşta müstesna bir cesaret ve kahramanlık örneği gösterdi.
Nefse Hâkimiyet
Nefis hâkimiyeti savaş alanında büyük yarar sağlar. Nice cesur ve korkusuz kişi savaşın müthiş gerilimi altında cesaretini kaybeder, paniğe kapılır ve yok olur gider. Fakat, Muhammed @ barışta ve savaşta her türlü şartlar altında tam manasıyla nefsine hâkim idi. Mekke'de 13 yıl boyunca Kureyş liderlerinin elinde eziyet çekti; bütün zulüm ve zorluklara sabırla tahammül gösterdi ve metanetini asla kaybetmedi. Medine'de savaşın binbir türlü sıkıntılarına itidalle karşı koydu- Uhud Savaşı'nda, düşman, arkalarındaki boğazdan karşı saldırıya geçince sahabelerinin birçoğu paniğe kapıldılar ve bozgun halinde savaş alanından kaçtılar. Fakat bütün bu karmaşa içinde Peygamber @ nefse hâkimiyetini tamamıyla muhafaza etti; zekâ ve ustalığını kullanarak durumu kontrol altına aldı. Yine Ahzab (Hendek) Savaşı'nda, ya-hudilerin antlaşmalarına ihanet ettiği haberi gelip, onların da müslümanlara saldırma tehlikesi başgösterdi; bu zaten kötü olan durumun vehametini artırdı ve sahabelerin bir çoğunun paniğe kapılmasına yol açtı. (M. H. Heykel, sf. 303). Fakat Muhammed @ her zamanki metanetini muhafaza etti. Düşmanın konumunu politik ve psikolojik olduğu kadar askerî olarak da zayıflatan ve müslü-manların konumunu güçlendiren taktik bir hareketle vaziyeti kurtarmayı başardı.
Huneyn'de, müslüman ordusu panik ve bozgun halinde her yöne kaçışıyordu; mutlak bir yenilgi belirmişti. Fakat bir adamın nefis hâkimiyeti ve kendine güveni durumu bütünüyle tersine çevirdi. Muhammed @ Mekke'yi hiç dirençle karşılaşmadan fethettiği zaman Mekke'de ona ve arkadaşlarına 13 yıl boyunca zulmetmiş, onlara karşı birçok zorbalık ve saldırganlık fiillerinde bulunmuş, daha sonra da Peygamber @'ı yurdunu bırakıp Medine'ye sığınmaya zorlamış, hatta orada bile rahat bırakmamış olan insanlar bulunuyordu. Fetih olduktan sonra onların hepsi yenilmiş ve Muhammed @'m eline düşmüşlerdi. Ancak o her zamanki gibi sakin ve sabırlıydı. Hepsini bağışladı, hatta en azılıları olan Ebu Süfyan'ı bile. Hem zorlukta, hem zulüm altında, hem de barış ve zaferde nefse hâkim olmanın bundan daha iyi bir örneği verilebilir mi? Hakikaten Peygamber @ bütün şartlarda müstesna bir âlicenaplık ve nefse hâkimiyet örneği göstermiştir.
Sabır Ve Tahammül
Rasulullah @ Mekke'de büyük bir zorluk ve eziyet döneminden geçti, fakat onlara sabırla
tahammül gösterdi ve asla bu durumdan yakınmadı. Kendine reva görülen kötü muameleye karşılık, rakiplerine davranışların en gü-zeliyle muamele etti. Kureyş'in zorlamalarından dolayı yurdunu terkedinceye kadar Peygamber @ onların işkencelerine sabırla tahammül etti. Mekke'deki davranışları ibret vericiydi; bu davranışlar onun liderliğinin yüce niteliklerinin bir göstergesi oldu. Vazifesini sabır ve tahammülle sürdürdü ve inançsızların tahkirlerine katlandı ve asla ümidini kaybetmedi ya da sabırsızlık göstermedi. Bu zorlu anlarda Muhammed @'a cesaret vermek ve onu teselli etmek maksadıyla Kur'an-ı Kerim ona daha önceki peygamberlerin hayatlarından örnekler anlattı: "O halde sen de, peygamberlerden azim (ve irade) sahiplerinin sabrettikleri gibi sabret. Onlar için acele etme; onlar, tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, sanki gündüzün sadece bir saati kadar (dünyada) kalmış gibi olurlar..." (46: 35). Bu, Muhammed @'ın sabır, sebat ve kararlılığının, Allah tarafından bir çeşit ödüllenlidirilmesidir. Bunu tarih de tam mâ-nasıyla teyid ediyor. İslâmiyet'in baştan sona bütün başarısı, Muhammed @'ın sabır ve sebatının devam edegelen bir ödülüdür. Yalnız başına bir adam, dışardan hiçbir yardım almaksızın putperest-çok tanrıcılığın kalbinde kıyam etti ve insanları Hakk'a ve Allah'a davet etti. İnsanlar ona karşı çıktılar ve ona baskı uyguladılar. Önce Mekke1 de hakaretler ve eziyetler şeklinde zulüm yaptılar ve sonra Medine'de ashabına karşı akınlar, yağmalamalar ve savaşlar tertipleyerek zulümlerine devam ettiler. Sonunda, onların bütün kötülükleri ve saldırı silahlan Peygamber @'ın sabır ve sebatının yüceliği karşısında başarısız oldular. Muhammed @ muzaffer oldu.
Adalet Ve Eşitlik
Bu, Muhammed @'ın lider olarak bir başka yüce niteliğidir. Peygamber @ herkese dürüst davramlmasını arzu etmiş ve insanlar arasında ayırım gözetilmesinden nefret etmistir. Medine'de ilk mescit İnşa edilirken sa-habeleriyle beraber sıradan bir işçi gibi çalıştı ve onların kollektif çalışmalarından uzak durmayı asla arzu etmedi.
Ahzab Savaşı sırasında, sahabeleriyle beraber hendek kazma işinde herkes kadar çalıştı ve omuzları üzerinde toprak dolu kapları taşıdı. Selmanı Farisî; hendekte kazmayla çalışırken bir kaya parçasını çıkarmakta güçlük çektiğini söylemiştir. Peygamber @ onu bu halde görmüş ve yardıma gelmiş. Sel-man'ın elinden kazmayı almış ve kazmayı öyle bir vurmuş ki, kaya parçalanmış. (İbn İs-hak sf. 452).
Rasulullah @ daima insanlara keskin bir adalet anlayışıyla muamele etti. Herkese dürüst davrandı. Mekke'de kişisel ilişkilerinde ve Medine'de devlet başkanı olarak yaptıklarında insanlar arasında asla ayırım gözetmedi. Abdullah b. Sehl, yahudilerin ürünlerinden tahakkuk eden vergileri toplamak üzere Hayber'e gönderildi. Yeğeni Muhise tarafından, Öldürülmüş olarak cesedi bulundu. Muhise, Peygamber @'a kısas yapması için başvurdu. Peygamber @: "Onun yahu-diler tarafından öldürüldüğüne yemin edebilir misin?" diye sordu. Muhise cinayeti kendisinin görmediğini söyledi. Hz. Peygamber @ yahudilere de cinayeti yemin ederek, reddedip reddedemeyeceklerinin sorulması gerektiğini söyledi. Muhise: *'Onların yeminine nasıl güvenebiliriz ki? Onlar yalan yere yüzlerce kere yemin edeceklerdir." dedi. Hay-ber'de yaşayan yahudilerden başka hiçbir kimse yoktu. Abdullah'ı yahudilerin öldürmüş olduğu kuvvetle muhtemeldi. Fakat görgü tanığı olmadığı İçin Muhammed @ yahudilerden hiçbir şey talep etmedi ve kefaretini (yani kan parasını) devlet hazinesinden ödedi.
Tarık Muharbî'nin rivayet ettiğine göre, Rasulullah @ Medine'deki mescidinde bir kısım insana hutbe veriyordu. Bu sırada onları gören Ensar'dan birisi ayağa kalkarak: "Ey Allah'ın Rasulü! Bu insanlar Benî Salebe kabilesîndendir. Onların dedeleri bizim ailemizden bir kişiyi öldürdü. Şimdi senden buna karşılık onlardan birini öldürmeni talep ediyoruz." dedi. Peygamber @: "Babanın işlediği cinayetin intikamı oğuldan alınmaz." diye cevap verdi. Muhammed @ bu davranışıyla kendinden daha dürüst, daha âdil bir kimsenin olamayacağını ispatladı. Kendi menfaatine ya da kendine en yakın ve sevgili olanların menfaatine aykırı olsa da adaleti yerine getirmekten geri durmadı. Dost ya da düşman tarafından getirilen her davada adaletle hüküm verdi. Ne zengini, ne de fakiri kayırdı, fakat davalarını eşitlik ve adalet üzere gördü (4: 135). Düşmanlarının davalarında bile tam bir adalet ve dürüstlükle karar verdi. Düşmanları, ondan sadece adalet bulacaklarım bildiklerinden dolayı, korkmaksızın ya da tereddüt göstermeksizin aralarındaki anlaşmazlıkları onun önüne getirdiler (5: 9).
Rasulullah @ herkese aynı şekilde davrandı ve hiç kimse için ayırım gözetmedi, hatta kendisi için bile. Eğer hataen birisine zarar vermiş olsa, hemen zararı en uygun şekilde tazmin ederdi. Bedir Savaşı gününde, Muhammed @ elinde bir okla sahabelerin saflarını düzenliyordu. Saf dışında duran Sevâd b. Gaziyye'nİn yanma geldi, "Safda dur ey Sevâd" diyerek elindeki okla karnına dürttü. Sevâd: "Ya Rasulullah, beni yaraladın." diye bağırdı ve 'Allah seni hak ve adalet üzere gönderdi, öyleyse benim de aynı şekilde mukabele etmeme izin ver." dedi. Rasulullah @ karnını açtı ve "Hakkını al" dedi. Sevâd, onu kucakladı ve kaF-nını öptü. Neden böyle yaptığı sorulduğunda: "Ey Allah'ın Rasulü, bizim neyle karşılaşacağımızı biliyorsun. Belki savaşın sonunda sağ kalamam ve bu benim seninle son defa beraber bulunuşum olabilir. Sizin teninize dokunmak istedim." Peygamber @ ona hayır duada bulundu. (İbnİ İshak, sf. 300).
Şahsiyet
Muhammed @ öyle çekici bir şahsiyete sahipti ki, bütün sahabeleri onu dünyadaki her şeyden daha fazla sevmişlerdi. O herkese hoş gelen bir dış görünüşle ödüllendirilmişti. Ve herkes onu onurlandırdı, saygı gösterdi. Gençliğinde bütün Kureyş onu "sıddık" ve "emîn" lakabıyla anardı; hepsi, Mekke'nin ileri gelenleri dahil, ona büyük hürmet gösterirdi. Muhammed @ insanları Allah yoluna çağırmaya başladığında Kureyş, Utbe b. Rabia'yı uzlaşmaya varmak üzere ona gönderdi. Utbe, Peygamber @ ile ıvonuşup, o da karşılığında ona Kur'an'dan bazı ayetler okuduktan sonra Kureyşlilere dönerek: "Tavsiyemi dinleyin ve ona dokunmayın." dedi. Onlar da: "Muhammed seni diliyle büyülemiş" dediler. (İbn İshak, sf. 133-134). Muhammed @ öyle üstün ve yüksek bir şahsiyete ve etkili konuşma gücüne sahipti ki, ona gelen herkes davasının hakikatine ve samimiyetine ikna olmuş olarak geri dönerdi.
Muhammed @'ı görmek üzere Habeş hıris-tiyanlarmdan bir heyet geldi. Kur'an-ı Ke-rim'i işitince gözlerinden yaşlar boşandı ve Allah'ın davetini kabul ettiler, iman ettiler ve onun Hak olduğunu ilân ettiler. Kendi kutsal kitaplarında daha önce bahsedilmiş olan Muhammed @'ı tanıdılar. Onlara bü-yüklendikleri iddiasını ileri süren Ebu Cehil'e şu cevabı verdiler: "Allah'ın selâmı üzerine olsun, biz neyin en iyi olduğunu farketmek-ten aciz değiliz." (İbn İshak, sf. 179). Hudey-biye gününde Urve b. Mes'ud gerekli işleri yapmak üzere Kureyşliler tarafından Muhammed @'a gönderildi. Geri döndüğünde şunları söyledi: "Kisra'yla, Kayser'le ve Ne-caşî'yle kendi kıralhklarında elçi olarak beraber bulundum, fakat halkı arasında Muhammed @'ın sahabeleri arasındaki durumu gibi bir durumda olan hiçbir kıral görmedim. Onun yanında, onu ne sebep olursa olsun asla terketmeyecek bir topluluk gördüm. Öyleyse buna göre kararınızı verin." (İbn İshak, sf. 503).
Yüz görünüşü kişinin şahsiyetinin göstergesidir deyimi, Hz. Muhammed @'a lâfız ve mana olarak uygun düşer.Bir yahudi âlimi olan Abdullah b. Selem, Muhammed @ Medine'ye hicret ettiğinde onu görmeye geldi; onu gördüğü anda davasının doğruluğuna ikna oldu ve İslâm'a sarıldı. Bu konuda daha sonra şöyle dedi: "Peygamber @'ın yüzünü görür görmez, bu yüzün bir sahtekâra ait olamayacağını idrak ettim." Medine'ye bir kervan geldi ve şehir dışında bir yerde konakladı. Peygamber @ kervanın yanına vararak bir deve satın aldı ve parasını göndereceğine söz vererek deveyi götürdü. Muhammed @ gittikten sonra devenin sahibi hiç tanımadığı birisine güvenmiş olduğunun farkına vardı ve endişelenmeye başladı. Adamın anası: "Endişelenme, deveyi verdiğin kişide ay gibi parlak bir yüz gördüm. Böyle bir niteliği olan adam sahtekâr olamaz. Ve eğer devenin parasını göndermezse, onun parasım ben kendi cebimden sana veririm." dedi. Daha sonra Peygamber @ devenin değerinden daha fazla miktarda hurma gönderdi. Muhammed @'ın, en amansız düşmanlarını bile etkileyen çok cazip ve müşfik bir şahsiyet olduğunu gösteren daha birçok olay ve onunla kişisel ilişkisi olmuş insanların söylediği birçok şey zikredilebilir.
Öyleyse, Rasulullah @'ın, ülkesindeki insanların büyük kısmının kalplerini kazanmasına şaşmamak gerekir. Kalplerini kazandıkları o hale gelmişlerdir ki, onun uğruna her şeylerini, hatta canlarını bile feda etmeye hazır idiler; fakat sevgili peygamberlerinin ayağına bir diken batmasına razı olmazlardı. Uhud Savaşı'nda, bir kadının babası, erkek kardeşi ve kocası şehit düştü. Onların şeha-det haberi kadına ulaşınca, hemen Peygamber @'ın nasıl olduğunu sordu. Kadına, Peygamber @'ın Allah'ın yardımıyla emniyette olduğu cevabı verildi; kadın da onu görmek istediğini söyledi. Ve onu görünce şöyle dedi: "Şimdi sen emniyettesin ya, olan bütün felâketlerin hiç önemi yok!" (İbn İshak, sf. 389). Bu savaşta Rasulullah @'ın öldüğüne dair bir söylenti yayılınca ashabının bir çoğu keder ve üzüntü içinde düşman saflarına saldırdılar ve çarpışa çarpışa şehit düştüler. Enes b. Nâdir bunlardan biri idi; söylentiyi işitince, "öyleyse insan yaşayıp da ne yapacak." dedi, ondan sonra da düşmana hışımla saldırdı ve şehit edilinceye kadar çarpıştı.
Bazı sahabeler müşrikler tarafından haince esir alınmıştı. Bunlardan biri olan Zeyd b, Desine Mekke'ye götürüldü. Zeyd, öldürülmek üzere götürülürken Ebu Süfyan ona şöyle dedi: "Ey Zeyd, Allah için yemin et! Senin yerine Muhammed @'ın kafasını uçuVmamızı arzu etmez misin? Sen de ailenle birlikte olurdun" Zeyd şöyle cevap verdi: "Allah'a ondulsun, Rasulullah @'ın benim yerimde olmasını arzu etmem; bu sayede ailemin yanında da olmak istemem. Hatta (benim kurtulmam için) onu bir dikenin yaralamasını bile istemem." Ebu Süfyan, "Muhammed @'ın arkadaşları tarafından sevildiği kadar sevilen hiç kimseye rastlamadım" dedi. (îbn İshak, sf. 389). Hubeyb b. Adiy, Zeyd'le beraber Mekke'ye getirilen diğer bir sahabeydi. Elleri ayaklan bağlanıp tahta üzerine yatınhnca şöyle söyledi: "Ey Rabbim! Rasulü'nün mesajını tebliğ ettik. Bizlere yapılanları ileride ona bildir!' (İbn İshak, sf. 427-428).
Bunlar, Peygamber Muhammed @'ın üstün ve kuşatıcı şahsiyetine bir parça olsun ışık tutan bazı örneklerdir. Nasıl da tarihte başka hiç kimsenin asla yapamadığı şekilde bu kadar kısa bir zamanda halkını savaş alanında olağanüstü bir seviyeye yükseltti! Nasıl da hiçbir maddî kazanç olmaksızın, sırf Allah rızası için seve seve hayatlarını feda edebilecek seviyede ulu ve yüce bir karakter kazandırdı onlara! Onlara hangi sadakat duygusunu ve ruh yapısını aşıladı ki, İnananlar dünyevî akıbetlerden korkusuz hale geldiler! İnsanların tüm hayat ve değerlerini kökünden değiştiren neydi ki Rasulullah @'ın emriyle denize dalmaya, ateşe atlamaya hazır hale geldiler? İşte onları bu hale getiren Rasulullah @'ın kuşatıcı şahsiyeti ve inananlara kazandırdığı ulu gaye idi.
Muhammed @'ın en açık, en derin ve en uygun tarifi, Medine'ye hicret ederken çadırında bir süre kaldığı Ümmü Ma'bed tarafından yapılmıştır. Ümmü Ma'bed, Rasulullah @'ı kocasına şöyle tarif etti: "Çehresi yakışıklı, yüzü nurlu, müşfik mizaçlı, lütufkâr, sesi pürüzsüz, gözleri siyah ve iri, vakur ve sakin, samimi, uzaktan merhametli ve ilgi çekici görünüyor, yanına yaklaşınca çok sıcak ve cazibeli, konuşması pürüzsüz, sözleri tane tane ve gerekenden ne az, ne de çok konuşuyor, orta irilikte, boyu ne uzun ne kısa, güzel bir bitkinin taze meyvesi gibi, insan ona bakmaya doyamıyor ve güzel yapılı. Arkadaşları ona o kadar bağlı ki, sürekli etrafında dolanıyorlar, sessizce söylediklerini dinliyorlar ve isteklerini, emirlerini anında-yerine getiriyorlar!' (Naim Sıddıkî, Muhammed The Benefactor of Humanity, sf. 32).
Hakikatte Rasulullah @ ideal bir liderlik şahsiyetine sahipti. Sahabeleri onun şahsiyetinden en azgın düşmanlarla karşılaşma cesaret ve gücünü elde ettiler; çarpışmalar esnasında zaferden emin oldular. Peygamber @'ın askerleri onun liderlik vasıflarının verdiği ruhla ve teşviki ile çarpışırlardı ve onların silahları insanı şaşırtacak kadar basit araçlardan ibaretti. Sayıca kat kat üstün düşmanlarla çarpışarak muzaffer olan, savaş araçları ve silahların gücü değil, fakat Rasül Muhammed @'ın şahsiyetinin ilham ettiği cesaret ve ruha sahip olan askerlerdi. Savaş hususunda ne bir bilgisi, ne de silah tecrübesi olan bütün bu sahabeler, baştan sona teçhiz edilmiş eğitimli savaşçılara karşı sarsılmaz bir kaya gibi çarpıştılar ve düşmanın bütün gayretlerini tam manasıyla sonuçsuz bıraktılar. Savaşan, onların içinde yer eden yeni ruh yapısıydı ve bu ruha sahip insanların önünde silahlar ve kuvvetin fizikî unsurları sanki tüm önemlerini kaybetmişlerdi.
Rasulullah @ bizat 28 seferde komutanlık yaptı, ve daima savaşın kızıştığı zamanlarda düşman saflarının karşısında bulundu. Hiçbir savaşta asla zayıflık ya da ürkeklik göstermedi. Uhud ve Huneyn savaşlarındaki gibi herkes kaçarken, adamlarına, metanetin nasıl korunacağının ve savaş zaferle ya da şehitlikle sonuçlanıncaya kadar nasıl çarpışı-lacağının canlı örneğini ortaya, koyan onun cesaret ve kararlılığı olmuştu. Şüphesiz ki, o tabiî bir liderdi, her türlü şartlar altında, savaşta ve barışta ashabına karşı ifa ettiği liderliğin en,üstün nitelikleriyle mücehhezdi. Sahabeleri, Rasulullah @'ın şahsiyetinde, davranışlarında ya da liderliğinde, zorlukta olsun, kolaylıkta olsun, hiçbir zaman bir eksiklik, zayıflık veya güçsüzlük hissetmediler. Hikmetin ya da maneviyatın prensiplerini Öğretirken olsun, dünya işlerinde pratik olarak yol gösterirken ya da tavsiyelerde bulunurken olsun, savaş taktikleri ve teknikleri konusunda eğitim yaparken veya savaş manevralarını bizzat tatbik ederken olsun Mu-hammed @ daima zirvedeydi. İnananları asla yanıltmadı veya hiçbir konuda en ufak bir zayıflık göstermedi.
Bir şahsın liderliğin bütün niteliklerine sahip olması çok nadirdir ve istisna teşkil eder. Eğer bu niteliklere hakkıyla sahip olan birisi varsa o da, Muhammed @'dır. Dış görünüşüyle sağlam yapılı,yakışıklı ve albenizliy-di; konuşması tatlı, ikna edici ve kalbi ısın-dırıcıydı; tartışmalarda reddedilemez ve heybetliydi; iffetli ve kâmil bir karakterdeydi; insanlara nazik, kibirden uzak, alçak gönüllü ve lütufkâr davranırdı; zafer kazandığında affedici, merhametli ve cömertdi; insanlarla karşılıklı ilişkilerde dürüst ve âdildi; sosyal konularda akıllı, düşünceli ve anlayışlıydı. Thomas Cariyle şunları söylüyor: "Mu-hammed'in hayatı boyunca her yönüyle müşahhas, dostane, özgün bir adam olarak itibar edildiğini müşahade ediyoruz; ciddî ve saygılı bir karakteri olduğu halde yine de sıcakkanlı, samimi, hoşsohbet, hatta şakacı... Adamın biri Muhammed'in güzelliğim, zeki, dürüst görünüşlü pembe-esmer karışımı renkli yüzünü, ışık saçan siyah gözleri olduğunu işitir... İhtiyarî hareket ettiği halde adaletli, halis bir adam..." (On Heroes, Hero.)
Kısacası, Allah, insanlığın en mükemmel, en
kâmil, en iyi hususiyetlerini Muhammed @'ın fıtratına yerleştirdi. O da bunu ümmetine, yaşayan bir örnek biçiminde tümüyle aktardı. "Andolsun Allah'ın Elçisinde sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.." (33: 21).
Davanın Asalet Ve Hakikati
Bu âlicenap ve cazibeli adam, halkına, mevcut bütün hayat felsefelerini 'hakikat okyanusu'nda eriten İlâhî Öğretisi çerçevesinde hak ve doğru bir gaye kazandırdı. Muhammed @'ın mesajı sade ve apaçıktı: Kendinizi ve bütün işlerinizi Allah'a adayın, çünkü selâmetiniz, kuvvetiniz, ve iyiliğiniz yalnızca O'na tevekkülle itaat etmenizde yatar. Allah ne emrettiyse ona itaat edin ve O'nun yolunu izleyin; şüphesiz ki bu sizin iyiliğinize olacaktır. O'nun kanunları çerçevesinde sürdürülen hayat ile O'nun yoluna adanmış hayatın her ikisi de iyidir ve sizin için en iyi olanı budur, "Hangi insan, din yönünden, iyilik edici olarak yüzünü Allah'a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tâbi olandan daha güzel olabilir?..." (4: 125)
Bu ayet, aynı zamanda iyilik yolu olan Allah'ın Yolu'na sarılmanın önemini vurgulamaktadır. Kişinin kendini tamamıyla Allah-ın kanununa ve rızasına adamasından ve hayatı boyunca iyilik ve hakkaniyetle davranmasından daha efdal bir başka yol var mıdır? Bu husus, en küçük bir şüpheye yer bırakmaksızın Muhammed @'ın yolundan gidenlerin davasının üstünlüğünü ve asaletini teşkil etmektedir. İslâm, insanları tartışmaya, düşünmeye ve kendileri için hangi hayat tarzının en iyi, en faydalı ve en doğru olduğunu anlamaya davet ediyor. Allah'ın yolu mu, yoksa taptıkları putların yolu mu? îyî-lik, adalet ve doğruluk yolunu İzlemek mi; yoksa gayri âdil ve bâtıl yolu izlemek mi daha iyidir? Rasulullah @ şöyle sordu, "...Allah'ın kendileri için hiçbir delil indirmediği —isimlerini de siz ve babalarınızın koyduğu— putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyle ise, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!" (7: 71)
Kur'an-ı Kerim, böylece, insanları zihnî ve fizikî olarak gelecek yaşantılarını bu dünyada ve ahirette belirleyecek yolu seçerken çok dikkatli olmaları hususunda sarsıyor. Ve kendi menfaatlerini gözetmeleri koşuna işaret ediyor ki, bu konu cehaletle değil de tam bir anlayışla ve bilgiyle en faydalı hayat tarzım takip etmeyi gerektirmektedir; "Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanlarına ve canlarının istediğine uymaktadırlar. Oysa onlara Rablerinden and olsun ki doğruluk rehberi gelmiştir!' (53: 23).
Rasulullah @, insanların kendi kaderleri için vicdanî muhakemelerine ve adalet duygularına seslenerek tekrar tekrar dikkatlice düşünmelerini ve hangi yolun daha kazançlı ve gerçekçi olduğunu anlamalarını istedi. Onların menfaatlerini kim daha iyi gözetebilir-di. Allah mı yoksa şeytan mı? "...Allah mı hayırlı, yoksa ortak koştukları şeyler mi? Gökleri ve yeri kim yarattı? Size gökten (kim) su indirdi de onunla sizin bir ağacım dahi bitiremeyeceğiniz gönül açan bahçeler bitirdi? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır, onlar (haktan) sapan bir kavimdir. Yahut şu dünyayı durulacak yer yapan, aralarından ırmaklar çıkaran, orada sağlam dağlar yaratan ve iki deniz arasına bir perde koyan kimdir? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır onların çoğu bilmiyorlar. Yahut dua ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da, kötülüğü (onun üzerinden kaldırıp) açıyor ve sizi (eskilerin yerine) yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne de az düşünüyorsunuz? Yahut karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren kim? Rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci gönderen kim? Allah ile beraber başka tanrı mı var? Haşa, Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir. (O, eksikliklerden uzaktır). Yahut yaratmaya kim başlıyor, sonra onu (kim) iade ediyor (ölüp ortadan kalkan şeyleri yeniden yaratıyor?) Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? De ki: 'Eğer doğru sözlülerden iseniz delilinizi getirin! De ki: 'Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı (görünmeyeni, Allah'ın gizli ilmini) bilmez. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler!" (27: 59-65).
Bu, hiçbir ayrıntıya İhtiyacı olmayan ve en sıradan insan tarafından bile anlaşılabilen tabiî ve bariz delillere dayanan berrak bir tartışmaydı. Ve İslâm basit, dürüst ve çarpıklıklardan uzak insanların doğruca kalplerine intikal etti. Muhammed @'ın mesajına inandılar, onun Rab'lerinden hakiki yol gösterici olduğuna iman ederek ruh ve bedenlerinin kuvvetiyle ona sarıldılar. "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu inkâr edip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir!' (2: 256)
Rasulullah @ Mekke'de kaldığı 13 yıl boyunca, getirdiklerini hakkıyla anlayan ve bilerek iman eden sahabelerinin kalbine davasını kazıdı. Müminler düşmanlarına karşı inançlarını müdafaa etmek için büyük zorluklara katlanmaları gerekebileceğini tamamıyla idrak ettiler. "Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır!' (2: 214) Fakat, şunu da kesinlikle biliyorlardı ki, davalarının hak ve doğru olmasından dolayı müşriklere karşı en son zafer onların olacaktı, "Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz!' (3: 139) Böylece, imanlarında sadık olmaları şartıyla müminlere zafer vaat edilmişti.
Peygamber @ 'a iman eden müminler zaferden emindiler, çünkü gereken şartları tam manasıyla yerine getirdiklerinden emindiler, [vluhainmed @'ın getirdiğine ihlasla inandılar ve bildiklerinin en iyisini kabiliyetleri nis-betinde yerine getiriyorlardı. Bütün mallarını, sahip oldukları şeyleri, akrabalarını ve evlerini feda ettiler ve sırf inançlarını korumak maksadıyla doğdukları yeri terkedip Medi-ne'ye sığındılar. Bu müminler yaptıklarıyla peygamber @'ın mesajının doğruluğuna olan inançlarının yoğunluğunu ve gücünü başarılı bir şekilde ortaya koydular. Bu inanç onlann hayatlarını, değerlerini ve düşünme biçimlerini bütünüyle değiştirdi. İşte, Medine'deydiler ve inançları için hayatlarım feda etmeleri bile gerekse onu müdafaa etmeye hazırlanmışlardı. Böylece Muhammed @ bir lider olarak yapması gerekeni başardı. Adamlarına hak ve doğru bir dava kazandırdı; onlann kalplerine, bu davanın diğer bütün görüş ve felsefelere olan üstünlüğünü ve asaletini nakşetti ve hakkıyla sebat ederlerse davalarının başarıya ulaşacağından onları emin kıldı. Müminler, gerektiğinde zor kullanarak davalannı müdafaa etmeye ve bütün düşmanlıkları yok etmek veya zayıflatmak için kanlarının son damlasına kadar çarpışmaya hazır hale geldiklerinde onlar son safhaya erişmiş oldular. İşte başarılı bir askerî liderden istenen budur; adamlarına, uğruna fedakârlık yapılabilecek daha büyük ve daha yüksek başka bir şey olmadığına inandıkları, düşmanınkinden daha üstün olan bir dava kazandırmak.
Davayı Güçlendirmek İçin Alınan Tedbirler
Muhammed @, müminlerin şahsiyetlerinde en ufak bir zayıflığa meydan vermemek için gerekli bütün tedbirleri mümkün mertebe almıştı. Davalarının doğruluğuna ve hak olduğuna dair müminlerin inançlarım kuvvetlendirmek ve sertleştirmek için Peygamber @ manevî, ruhî, psikolojik ve fizikî faktörler-
den faydalandı. Onların sadakatlerini sağlamak ve amaçları için çarpışma ve müdafaa etme konusunda şevk ve kararlılıklarını güçlendirmek açık bir gereklilikti. Ayrıca, bu uğurda onlann birlikte hareket etme istek ve arzularını sağlayacak ve düşmanlarına karşı verdikleri mücadelede güçlerinin sonuna kadar gayret etmelerini sağlayacak en iyi yolu bulmak da gerekiyordu. Muhammed @'ın inananlarından yapabileceklerinin en iyisini elde edebilmesi ve onların şevk dolu işbirliği vasıtasıyla düşmanlarına karşı topyekün bir zafer kazanabilmesi onun askerî bir lider olarak büyüklüğüne şehadet etmektedir.
Manevî Faktörler
İtaat: Liderin emrine itaat, Özellikle savaş şartlarında askerî operasyonların başarısı için mutlak bir şarttır, çünkü itaat olmaksızın hiçbir askerî komutan hiçbir başarı elde edemez. Muhammed @ böyle konularda itaatin öneminin bilincindeydi ve bu yüzden adamlarının liderlerinin emirlerini tereddütsüz yerine getirmeleri gerektiği gerçeğini vurgulamıştı, îbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "Hoşlansa da hoşlanmasa da işitip, itaat etme bir müs-lümanın vazifesidir." Ömer'den rivayet edildiğine göre Peygamber @, "Kuruüzüm gibi kafası olan Habeşli bir köle bile üzerinize emîr tayin edilse dinleyin ve itaat edin." dedi. Ve Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Rasulullah @ şöyle dedi: "Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş olur ve bana itaat etmeyen Allah'a itaat etmemiş olur; emîrine itaat eden, bana itaat etmiş olur ve emîrine itaat etmeyen, bana itaat etmemiş olur. İmam (lider) sadece arkasında çarpışmaya girişilen bir kalkandır ve onun vasıtasıyla korunma aranır." (Mişkât). Kur'an-ı Kerim bu hususu vurguluyor, "Kim Rasul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (çevirsin), biz seni onların üzerine bekçi göndermedik!» (4: 80). Ve Âl-i İmrân Suresi'nde: "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, esirgeyendir.' De ki: 'Allah'a ve peygambere itaat edin!' Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez." (3: 31-32) denilmektedir.
Bu ayet, bütün meselelerde Rasulullah @'a itaatin gerekliliğini vurguluyor. Ve Muham-med @'ın Allah'ın yeryüzündeki meşru temsilcisi olması dolayısıyla ona itaat etmek Allah'a itaat etmek sayılıyor ve ona itaat etmeyi terketmek Allah'a itaati terketmek sayılıyor. Daha da ileri gi6ilerek,insanlara Allah'ı sevmelerinin pratik bir ispatı olduğundan dolayı, eğer gerçekten Allah'ı seviyorlarsa OL nun Rasulüne itaat etmeleri gerektiği söyleniyor. Ve eğer onlar Peygamber @'a itaat ederlerse, Allah da onları sevecek ve günahlarını bağışlayacaktır. Böylelikle Peygamber @ bu güçlü manevî kuvveti, istekle yapılan işbirliğini ve emirlerine itaat edilmesini sağlamak için kullandı; bu güçlü saik sonucu olarak istenen kendiliğinden, coşkuyla ve muazzam bir şekilde husule geldi.
Peygamber @, müminleri itaatsizliğin kötü sonuçları hakkında şu sözlerle uyardı, "İtaati reddeden kimse Mahşer Günü'nde Allah'ın huzuruna hiçbir mazereti olmaksızın çıkacaktır." Ayrıca şöyle söyledi, "Her kim emîrinde (imam) hoşlanmadığı bir şey görürse sabretmelidir, çünkü cemaatten bir karış ayrılan kimse bu hal üzere ölürse cahiliye Ölümüyle Ölmüştür." (Mişkât). Böylece, müminlere liderle anlaşmazlığa düşmemeleri, dinleyip itaat etmeleri ve cemaatten ayrılmamaları tavsiye edilmiştir. İmam, hakkın müdafaası ve bütün cemaatın selâmeti için mücadele etmektedir. Eğer galip gelirse bütün cemaat muhalefet eden de dahil galip gelir ve eğer kaybederse bütün cemaat kaybeder, öyleyse bir bakıma, onun kazanması veya kaybetmesi, tüm cemaatin kazanması veya kaybetmesi demektir. Bu yüzden liderlerini desteklemek ve itaat etmek; onun düşmanlarına karşı bileğini güçlendirmek cemaatin her üyesinin mecburi vazifesidir. "O halde gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun.' (O1
nun öğütlerini) dinleyin, (O'na) itaat edin, kendi iyiliğinize olarak..." (64: 16).
Birlik:Rasulullah @ aynı zamanda, düşmana karşı çarpışırken birlikte hareket etmenin önemini de vurguladı. Başarı için ortak hedefi gerçekleştirme konusunda herkesin birleşmesi ve hep beraber çalışması gerekliydi. Aynı inancın ortak bağıyla kardeşler haline gelen müminler için Peygamberlerinin liderliği altında hep beraber çalışmak ve mücadele etmek uygun bir yoldu, çünkü düşmanlarına karşı muzaffer olmalarını bu husus temin edecekti. "Allah'ın ipine topluca sarılın, ayrılmayın; Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi birleştirdi. O'nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz." (3: 103).
Bu ayette, müminlere açıkça İslâm'da birliğin takdir edildiği ve parçalanmanın felâket olduğu ve men edildiği bildiriliyor. Allah, müminlere, toplum içinde birlik halinde yaşamanın yararlarını İslâm'la beraber ihsan ettiğini söyleyerek onlar üzerindeki bu nimetini hatırlatıyor. Onlar ayrılık içindeydiler ve birbirleriyle kanlı savaşlara tutuşmuşlardı ve küçük meseleler üzerinde acılı aile kavgalarına girişmişlerdi, fakat Allah, onları bu kötü hayattan kurtardı ve onları İslâm kardeşli-ğiyle birleştirdi. Bu yüzden, doğru yol olan barışa ve selâmete varmak, düşmanlarına karşı zafer kazanmak istiyorlarsa birlik halinde kalmalıydılar ve düşmana hep birlikte karşı koymalıydılar. Bu hususta, müminlere Peygamber @'ın emirleri doğrultusunda çalışmak için şevk ve kararlılıklarını güçlendirecek bir başka mantıklı örnek veriliyordu. "Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin, birbirimizle çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir!' (8: 46)
Bu ayet, iki tür hareketin gerçekçi bir açıklamasını veriyor: Eğer müminler Rasulullah 0'a itaat ederek birlik halinde bulunurlarsa, düşmanlarına karşı durumlarını güçlendirirler ve onlar üzerine muzaffer olma şansları çok büyük olur. Diğer taraftan, eğer bö-lünürlerse Allah'ın gazabını kazanmakla kalmazlar, aynı zamanda düşmanları tarafından yenilgiye uğratılma küçüklüğüne ve zilletine maruz kalırlar. Bu sebeplerden dolayı, Rasulullah @'ın liderliği altında tek bir halk olarak mücadele etmeleri müminlerin kendi menfaatlerinedir.
2- Ruhî Faktörler Şahsiyet Oluşturma
Şahsiyet oluşturma, gayretli ve çalışkan bir kişi için aslî bir tatbikattır. Bir şahsın amelî başarısı, sebatına ve sıkı çalışmasına bağlıdır. Şahsiyetli bir adam işini hayatı boyunca sürekli ve ısrarlı bir şekilde yapar. îşte buna şahsiyetin gücü denir. Ve kişilerin şahsiyetlerini geliştirme hususunda eğitimine katkısı olan herhangi bir şeyin her gün düzenli olarak ifa edilmesi gerekir. İslâm, günde beş kere titiz bir düzen içinde eda edilmesi gereken bir İbadet olan namazı farz kılmıştır ve sebat ile süreklilik namazın aslî gereklerindendir. Bir şahısta yüksek manevî nitelikleri oluşturmak ve geliştirmek için namazdan daha İyi ve daha etkili bîr vasıta yoktur. Günlük olarak namazın eda edilmesindeki büyük düzen ve disiplin, bir kişinin şahsiyetinde takva denilen çok yüksek bir nitelik husule getirir. Ve işte İslâmî şahsiyetin özü de budur.
Her topluluk veya grup, amaçladıkları işin ya da erişmek istedikleri hedefin tabiatına göre bir eğitim ve öğretim sistemine sahiptir. Örneğin, modern devletlerde devlet hizmetinin hedefi ülkenin yönetimini ifa ve idame ettirmektir. Bu yüzden devlet adamlarının yetiştirilmesinde bütün gayret iktidardaki hükümete bağlılık ve yöneticilik niteliklerini geliştirme konularındadır. Aynı şekilde, askerî teşkilatlarda da askerler, ülkelerine sadık olmak ve kendilerini kollayarak düşmanı öldürmek üzere eğitilirler. Bu teşkilatlardan hiçbirisi takva veya temizlik (taharet) ile ilgilenmezler. Hayatın hiçbir yüksek manevî prensibini öğretmezler. Eğer devlet adamları ve askerler kurallara uyuyorlar ve gerektiği gibi çalışıyorlarsa, özel yaşantılarında da-levereci, ahlâksız ve sefih kişiler olsalar bile başarılı elemanlar ve iyi askerler olarak görülürler.
Diğer taraftan, islâm'ın gayesi, toplumda iyilik ve adaleti tesis etmeyi, buna karşılık kötülük ve ahlâksızlığı yok etmeyi amaç edinen insanlar yetiştirmektir. Her şahıs, özel hayatında ya da sosyal hayatında olsun her hususta İslâm'ın değişmez manevî hayat tarzına muhakkak riayet etmelidir. İslâm, yeryüzünde Allah'ın kanununu tesis etmelidir. Bu yüzden, ümmetin her ferdi sıkı bîr terbiye ve disiplin sistemi çerçevesinde eğitilir. Şahsiyet oluşturma bu terbiyenin temelidir.
İslâm bu işe Allah inancı ile başlar. Her fert O'na iman eder; ilâh ve hükümran olarak O'na itaat eder, İlahî Mahkeme Günü'nde yaptıklarından dolayı ona karşı sorumlu olduğuna inanır. Aynı zamanda, Allah'ın aydınlıkta da karanlıkta da kendisini gördüğüne, açık ya da saklı olan her şeyi bildiğine ve hatta bilinçli ya da bilinçsiz zihinlerde olanlardan bile haberdar olduğuna inanır. O'nun ilminden hiçbir şey gizli kalmaz. Bu yüzden, yeryüzünde cereyan ettiği şekilde OL nun katında hiçbir şey cezasız ya da mükâ-fatsız kalmaz. Gereken neyse yerine getirilir. İşte bu terbiye, bir mümini her türlü şartlar altında, sıkıntıda ya da bollukta, kederde ya da neşede, Allah'ın ve Rasulü'nün buyruklarına itaat etmeye hazırlar.
Bu terbiye, inançla, Allah korkusunu (takva) husule getirir. İnsanlar dünya işlerini yalnızca idare etmekle kalmazlar, fakat bu işlerin adalet ve iyilik üzere olmasına çalışırlar. Bu amaç nedeniyle insanların yoğun ve sıkı bir terbiyeye tâbi tutulmaları gerekir, çünkü hedeflerine varmaları çok zor iştir: Yeryüzünde Allah'ın kanunlarını, iyilik ve adaleti tesis etmek. Bu süreklilik arzeden bir hayat mücadelesidir ve İslâm mücahitleri bu daveti yüklenebilmeleri İçin günde beş vakit namazın ve senede bir ay orucun sıkı disiplini altında terbiye edilirler. Pratik olarak, güçlerinin yettiğini yapmak ve davalarının müdafaasında her şeylerini, hatta gerekirse can-
larını feda etmek üzere terbiye edilirler. Mu-hammed @, düşmanlarına karşı dinlerini müdafaa etmeleri maksadıyla materyal ve insan olarak bütün kaynaklarım son zerresine kadar mücadeleye koşmaları için bu sıkı terbiye ve disiplinle askerlerini yetiştirdi.
Psikolojik Kuvvet
İnsanın fizikî olandan çok, psişik olandan teşekkül ettiği ve hareketlerinin fizikî faktörlerden ziyade psikolojik faktörler tarafından idare edildiği söylenir. Bu nedenle insanın hareketlerine tesir etmenin en etkili yolu, tüm sistemlerinin güç merkezi olan zihnî ve ruhî melekelerine tesir etmektir. Eğer bir şahsın zihnine psişik yönden tesir edilebilirse, bütün hareketleri tam manasıyla yönlendirilir ve şekillendirilir. Dolayısıyla bu psikolojik faktör, savaş alanında aslî güç olan insan unsurunu hazırlama ve harekete geçirme hususunda çok belirgin bir rol oynayabilir.
Rasulullah @, müminlerde bağlılık, sadakat oluşturma konusunda ve diğer türlü başarabilecek olduklarından çok daha fazlasını başarmalarını temin etme konusunda psikolojik faktörden en etkili bir biçimde faydalandı. Evvelâ onları Allah'a imana (tevhid) ikna etti ve bu tevhid inancını kalplerine işledi. İmanlarına uygun olarak hareketlerini şekillendirmeleri için onları sıkı bir terbiyeyle yetiştirdi. Titizlikle uygulanan disiplin sayesinde imanları güç ve kuvvet kazandıkça belirli bir gaye için Allah tarafından seçildiklerini söyleyerek statülerini yükseltti; gaye şudur: Bir iyilik ve adalet sistemi kurarak kötülük ve haksızlığı yeryüzünden kaldırmak, hatta gerekirse zor kullanarak. "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten meneder-siniz ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110). Bu ayet, müminlere açıkça insanlığın liderliğine atandıklarını bildiriyor. Fazilet ve adaleti tesis etmek, kötülük ve haksızlığı yeryüzünden kaldırmak ve Allah'a iman edip kanunlarına itaat etmek onların vazifesidir.
Bu vazife büyük sorumluluğu olan ağır bir yüktü; özellikle İslâm'ı yıkmak isteyen Mekke reislerinin korkunç muhalefeti söz konusu olduğu sıralarda etkin ve başarılı bir şekilde davayı yüklenmek büyük bir şevk ve kuvvet gerektirmekteydi. Bu nedenle, müminler, korkunç muhalefeti karşılayacak şekilde ruhlarını yükseltmek ve cesaret kazanmak üzere psikolojik bir güç aracıyla donatılmışlardı. "...Netice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa gelip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir." (2: 249) Allah'ın bu sözleri müminlere sadakat aşıladı ve Allah'ın yardımı ümidiyle ruhlarını yükseltti. Şu sözlerle de müminlere manevî güç aşılanıyordu: "Ey Peygamber, müminleri savaşa teşvik et.Eğer sizden sabreden yirmi kişi olsa, (onlar) iki yüz (kâfir)i yenerler. Sizden yüz kişi olsa (onlar), kâfirlerdin bin kişiyi yenerler, Çünkü o kâfirler, anlamaz bir topluluktur." (8: 65) Bu ayette müminlerin düşmanlarına olan üstünlükleri vurgulanıyor. Çünkü müminler hedeflerinin doğruluk olduğu anlayış ve bilgisiyle mutmaindirler. Zihinlerine ve kalplerine tahkik yoluyla yerleşen bu iman müminlerin gücünü cahil müşrikler karşısında kat kat artırdı.
Müminler, Allah yolunda çarpışmakta olduklarına ve düşmanlarının da tağut yolunda çarpıştıklarına mutmain olarak mücadele ettiler: "İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır?' (4: 76). Açıkça bilinir ki mesnetsiz bir dava uğruna mücadele edenler, fazla uğrgju gelmezler, çünkü uğruna çarpışacaklan oek bir şey yoktur. Ama Allah yolunda mücadele edenlerin kazanacakları her eyleri vardır. Eğer galip gelirlerse zafer onlarındır. Yok eğer öldürülürlerse doğruca Cennet'e giderler (4: 74). Kur'an-ı Kerim şunları söyleyerek müminlerin askerî yönden morallerini daha da yükseltir: "Allah, müminlerden mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır.
Allan yolunda savaşırlar, Öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın üzerine bir borçtur. Gerek Tevrat'ta, gerek İncil'de, gerek Kur'an-da (Allah yolunda çarpışanlara cennet vereceğini vaadetmiştir). Allah'tan daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir? O halde OL nunla yaptığınız bu alışverişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük başarıdır." (9: 111). İşte bu, Allah katından müminlere yüreklendirici bir müjdeydi. Rab'leriyle çok kârlı bir pazarlık yapmışlardı. Allah yoluna canlarını feda etmeleri karşılığında onlara bahtiyar bir ebedî hayat vaad edilmişti. Zaten dünya hayatı bir gün muhakkak sonlan-mayacak mıydı? Bu nedenle, Allah uğruna çarpışırken canını vermek ve karşılığında Cennet'te ebedî hayatı kazanmak çok daha iyiydi. Müminlere, bu kârlı pazarlıktan memnun olmaları, çünkü bu pazarlığın eriştikleri hakiki bir başarı olduğu söylenmişti. Dahası, Allah, savaş için ciddiyetle hazırlık yapanları ve bir araya gelip sertleşmiş bir yapı gibi düşmanlarıyla çarpışan kişileri sever. (61: 4). İslâm mücahitlerine en büyük müjde ve cesaretlendirme Allah yolunda şehid edilir-lerse Ölülerden olmayıp, diri kalacakları haberidir: "Allah yolunda öldürülenlere, ölüler demeyin; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız." (2: 154)
Bu, müminlere öyle bir ruh aşıladı ki, azamî bir şevk ve cesaretle çarpıştılar ve şehid-liğe erişmek için her şeylerini ortaya koydular. Şehid olup ebedî hayata kavuşmak için savaş alanında ölmek üzere ileri atılan savaşçılara karşı kim çarpışabilir? Bu tür savaşçı, Rasulullah @'m eğitimi sonucu ortaya çıkmıştı. Onlar Allah'a ait olduklarına ve muhakkak yine O'na döneceklerine inanıyorlardı. Eğer herkes eninde sonunda ölecek ve Allah'a dönecejcse ne diye Allah uğrunda savaş alanında çarpışırken ölmesinlerdi? Allah Yolu'nda çarpışırken ölmek ve onun uğruna yere düşmek herhangi bir hastalıktan ölmek ya da tabiî bir şekilde yatağında ölmekten çok daha iyi idi. Bu hayat felsefesi, müminlerin düşmanlarına karşı savaş güçlerini kat kat artıran büyük savaşçı ruhlarının ve çarpışma morallerinin temeliydi.
Müminlerin bu yüksek moralleri ve itimatları her savaşta Peygamber @ 'dan daha da güç elde etti. Düşmanlarına karşı insan gücü ve maddîgüç bakımından zayıftılar ve bu da onların askerî moral ve itimatlarını ters yönde etkileyebilirdi. Bedir'de onların durumları işte bu haldeydi ve bu düşmanla ilk büyük karşılamalarıydı. Bütün fizik üstünlük karşı taraflarındaydı ve Kureyş, müslü-manların küçük kuvvetini, önemsemiyordu. Müminlere, bu askerî ve psikolojik dezavantajları şu şekilde anlatılmıştı: "Allah, sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi, çekinirdiniz ve (savaş) iş(in)de (birbirinizle) çekişirdiniz. Fakat Allah, (sizi bundan) kurtardı. Çünkü O, göğüslerin özünü bilir." (8:43). Bu, müslümanla-rın kalplarini cesaretle doldurdu ve cesurca düşmanın üzerine yürüdüler. Bu savaşın sonucunun ehemmiyetini herkes idrak etmişti. Muhammed @ Bedir gecesinde Allah'a dua ederken askerî vaziyetin tamamıyla bilincindeydi. "Ey Rabbim! Eğer bugün bu topluluk yok olursa kıyamete kadar artık kimse sana ibadet etmeyecek." Kur'an-ı Kerim, Peygamber @ 'a Allah tarafından yapılan vaadden ve düşmanın kalbine nasıl korku düşürüldüğünden bahseder: "Rabbih meleklere vahyediyordu ki: 'Ben sizinle beraberim, siz inananları pekiştirin; ben inkâr edenlerin yüreklerine korku salacağım; vurun (onların) boyunların(ın) üstüne, vurun onların her parmağına!' Böyle (olacak) çünkü, onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldiler. Kim Allah'ave Rasulü'ne karşıgelirse muhakkak ki, Allah'ın cezası çetin olur?' (8: 12-13).
Müslümanlar, böylece, insan ve maddî güç bakımından zayıflıklarının tersine düşmanlarına karşı psikolojik bir avantajla güçlendirilmişlerdi. Bu zihnî cesaretlendirme mevcut şertlar altında müminlerin savaş morallerini yükseltmek için zorunluydu. Ayrıca, müminlere düşmanlarıyla çarpıştıkları zamanlarda dua ve zikir yapmaları tavsiye edilmişti: "Ey inananlar, bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok anın ki, başarıya erişesiniz." (8: 45). Bu zikir ve dua, zorlukta olan müminlere sebat, rahatlık ve cesaret kazandırır. Peygamber @ barakasından dışarı çıktı ve zafer müjdesini verdi: "Sevinin, Ey Ebu Bekir, Allah'ın yardımı size ulaştı. İşte Cebrail @ burada bir atın dizginlerini tutmuş sürüyor?' (İbn İshak, sf. 300-301). Zaferin kendilerinde olduğu ve düşmanlarına karşı kendileriyle beraber Allah'ın meleklerinin de çarpıştığı müjdeleriyle beraber müminler savaş alanına atıldılar ve kısa bir süre zarfında tamamen yenilmiş olarak ricat eden düşmanı çökerttiler.
Yine, Uhud Savaşı'nda, iyi teçhiz edilmiş ve sayı olarak fazla düşmana karşı eksik teçhi-zath ve az sayıdaydılar. Bu şartlar altında, Peygamber @ Allah'ın yardımının geleceği müjdesini vererek müslümanların kendilerine itimatlarını sağladı: "O zaman sen müminlere: 'Rabbinizin, size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi, size yetmez mi?' diyordun. Evet, sabreder, (Allah'tan) korkar-sanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder. Allah, bunu sırf size müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız, daima galip ve hikmet sahibi Allah katındadır." (3: 124-126) Bu ayetlerde müs-lümanlara düşmanın büyük kuvvetini görerek umutsuzluğa ve korkuya kapılmamalan için kendilerine itimatlarını ve morallerini yükseltmek üzere yüreklendirici müjdeler verilmişti. Allah'a güvenmeleri ve düşmana karşı çok sıkı gayret etmeleri söylendi. Bu şekilde muhakkak Allah'ın yardımını elde edecekler ve zafere ulaşacaklardı. îlk büyük saldırıda düşman geriletildi fakat komutanlarının emrini yerine getirmeyen okçular yüzünden durum değişti, hepsi birlikte bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kaldılar.
Ahzap Savaşı'nda, düşman yine müslüman-lardan dörde bir gibi bir oranda fazlaydı ve müslümanların pek çoğu her yönden düşman tarafından kuşatıldıkları için korkuya kapıldı. Kur'an-ı Kerim, müminlerin bu psikolojik durumlarını şu özlerle anlatıyor: "Ey inananlar, Allah'ın size olan nimetini hatırlayın, hani bir zaman size ordular gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Hani onlar üstünüzden ve alt tarafınızdan gelmişlerdi. (Gatafan vadinin üst yanından, Kureyş alt yanından gelmişti), gözler (şaşkınlıktan ötürü yerinden) kaymış, yürekler (korkudan) hançere-ye dayanmıştı. Allah hakkında türlü zanlar-da bulunuyordunuz: (Kiminiz Allah'ın inananlara yardım edeceğini sanıyor, kiminiz O'nun inananları sınayacağını kiminiz de yüzüstü bırakacağını sanıyordunuz) İşte orada müminler denenmiş, şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı" (33: 9-11) Bu şartlar altında bulunan müminlerin zihhî durumlarını ne kadar doğru yansıtıyor. Fakat İlâhî yardımın yüreklendirici müjdesi gelince durumları aniden itimat ve cesarete dönüştü. Muhammed @ kuşatma süresince müminlerin askerî morallerini yüksek tutmayı başardı. Onların içine itimadı aşıladı; cesaret ve metanetle zorluklara katlanmaları için şevk ve kararlılıklarını kuvvetlendirdi. Ve Allah, bu imtihan günlerinde onlara yardımını ulaştırdı.
Huneyn Savaşı'nda, müslümanlar sayı ve savaş aracı olarak çok güçlüydüler ve bazıları da bundan epeyce gururlanmıştı. Hatta şöyle söyleyenler bile vardı: "Bugün yenilgiye uğratılmayacağız çünkü rakamlar böyle istiyor!' Fakat onların sayıca ve silahça fazlalıkları, düşman üzerlerine ok yağdırınca fayda vermedi ve kaçmaya başladılar. Yine Allah'ın yardımı sayesinde kaçan ordu yeniden toparlandı, teşkilatlandı ve düşmana karşı-saldırı başlattı: "Andolsun Allah size birçok yerlerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti, nihayet bozularak arkanızı dönmüş kaçmaya başlımış)tımz. Sonra Allah, Rasu-lü'nün ve müminlerin üzerine sekînetini (güven veren rahmetini) indirdi, sizin görmediğiniz askerler indirdi ve kâfirleri azaba çarptırdı (bozguna uğrattı). İşte kâfirlerin cezası budur!" (9: 25-26). Böylece mağlubiyet sırasında müslümanların moralini yükselten ve onların geri dönüp düşmanla çarpışmalarına ve düşmanı mağlup etmelerine imkân veren İlâhi yardımdı. Muhammed @'ın duası, savaş alanında adamları için bir rahatlama ve güç kaynağıydı, çarpışma sırasındaki zorluklara tahammül güçlerini artırır; ruh ve maneviyatlarını yükseltirdi. İşte bu dua, zafer biçiminde Allah'ın yardımını yakınhştırdı.
Müslümanlar, sayılarının azlığına ve teçhizatlarının yetersizliğine rağmen Peygamber @'m ibret verici örneği ve İlâhî Öğretisi sayesinde kendilerine güvenlerinin nasıl teşekkül ettirildiğini defalarca tecrübe ettiler. Muhammed @ 'in duası savaş alanında baskı ve gerilimin zor anlarında nasıl oldu da mü1 minlere rahatlama, huzur ve cesaret sağladı; sonucunu gözetmeksizin savaşma şevk ve ka-rarhlığım nasıl oldu da güçlendirdi! Rasulul-lah @ savaşmak için adamlarının psikolojik hazırlanmasında mümkün olan bütün yollan etkili bir şekilde kullandı. Kalplerini ve ruhlarını Üst düzeyde bir manevî eğitimle yüceltti ve onları disiplin, düzen, işbirliği ve fedakârlık üzere yetiştirmek için hakikî ter-biyelenme biçimini (yani ibadet) kullandı. Böyle terbiyelenme, insanları Allah rızasından başka hiçbir mükâfat ve şöhret gözetmeksizin hedeflerini gerçekleştirmek için güç ve kabiliyetini en iyi şekilde kullanmalarını sağlar. Müslümanlar, Allah yolunda müdafaada bulunmak ve savaşmak için yetiştirilmişlerdi; bu yüzden Kelimetullah'ı yüceltmek için büyük gayret sarfettiler. Hedefledikleri berrak Hak ve doğru, bununla beraber kendi sonları teminat altında olduğu sürece hedeflerini gerçekleştirmek için her şeylerini, hatta canlarını seve seve feda ettiler. İşte Ra-sulullah @'ın talim ve terbiyesinin mucizesi buydu; fakir ve alçak gönüllü adamlar düşmanlarının dev ordularım yenilgiye uğrattılar ve Allah tarafından sınırlan çizilmiş hayat biçimi Arabistan topraklarının bütününde yerleşinciye kadar dinlerine muhalefeti tamamıyla yok ettiler. (Ebu'l Alâ Mevdûdî, Benefits of Prayer, Urduca).
3- Savaşa Hazırlık
Muhammed @ çok gerçekçiydi, bu nedenle savaş hazırlıkları konusunda habersiz olmadığı gibi, bu konuda kayıtsız da değildi. Maddî ve ruhî güçler arasında harika bir denge oluşturmuştu, insanlık tarihinin akışına aykırı bir biçimde, Peygamber @ adamlarında büyük bir maneviyat terkip etmesinde maharetle faydalandı. Ve, aynı zamanda, kuvvetlerini zamanının askerî araç ve gereçleriyle teçhiz etmek-üzere mümkün olan bütün teşebbüslerde bulundu. O hiçbir şeyi oluruna bırakmadı, aksine mevcut bütün kaynaklan kullanarak tekmil hazırlıkları yaptı. Aslında, İslâm bir ümitsizlik ya da kadercilik tavrını ne tavsiye ne de tasvip eder. Kadercilik, hayatın pratik problemlerine "tevekkülün hatalı bir uygulamasıdır. Tevekkül, Allah'ın her şeyin üzerindeki nihaî iradesine İnancı ifade eder: Yani O'nun istemesi olmadan hiçbir şey vuku bulmaz; fakat bu şahıs planında ne tembelliği mazur gösterir, ne de çalışmaya engel teşkil eder. Kişi amacını gerçekleştirmek için kabiliyeti ve gücü nisbetinde elinden geldiği kadar çalışmalı ve ondan sonra Allah'a güvenip, semeresini ondan beklemelidir. Bir keresinde, bir adam Rasulullah @'a, kadere razı olarak devesini koruda kendi başına otlamaya bırakıp bırakamayacağım sordu. Rasulullah @ ona şu cevabı verdi: "Ayağına önce kösteğini bağla, ondan sonra kadere rıza göster." Bu hadis, insanın gücü yettiği kadarım yapması ve ondan sonra da Allah'a güvenerek ondan hayırlısını dilemesi gerektiği gerçeğine açıkça ışık tutmaktadır.
Askerî konularda, topluluk-için ölüm-kahm meselesi söz konusu olduğu için, insanın faaliyeti çok daha önemli hale gelmektedir. Kur'an-ı Kerim bu ihtiyaçtan şu sözlerle bahsetmektedir: "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız." (8: 60). Düşmana karşı hazırlık yapma, yalnızca onları daha güçlü bir kuvvetle karşılama bakımından gerekli olmayıp, aynı zamanda onların yüreklerine korku düşürerek, müslümanlara saldırma cesaretini kendilerinde asla bulamamaları bakımından da gereklidir. Dolayısıyla, bariz olarak gereken şey, "daima gerekli askerî araç ve gereçlerle birlikte teşkilatlı bir ordu hazır bulundurulmalı ki, böylece düşman aniden üzerinize saldırırsa asgari gecikmeyle karşı-askerî harekâta başlamlabilsin. Bu hazırlıklar, aniden saldırıya uğramldığın-da düşmana karşı koymak için yarı eğitilmiş, yetersiz teçhizatlı adamları askere alırken ortaya çıkacak şaşkınlık ve tereddütleri önlemek için şart olmakla kalmaz, aynı zamanda düşman tarafından sınırlara karşı yapılacak sürpriz saldırılardan korunmak için de şart olur. Eğer böyle hazırlıklar zamanında yapılmazsa, düşman sizi habersiz yakalayabilir ve siz savunmanızı hazır hale getiremeden tamiri imkânsız hasarlara yol açabilir." (Ebu'l Âlâ Mevdudî, The Meaning of the Qur'an, Cilt IV, sf. 147).
Rasulullah @ her zaman müslümanların askerî hazırlık konusuna büyük önem verdi. Ukbe b. Âmir, Rasulullah @'ı minberde şu sözleri söylerken işittiğini nakletmiştir: "Onlar için (düşmanlar) hazırlayabildiğiniz kadar kuvvet hazırlayın." Ve tekrar tekrar şunları söyledi, "Kuvvet atıcılıktır, kuvvet atıcılıktır, kuvvet atıcılıktır!' Aynı zamanda şöyle söyledi: "Hiçbiriniz, oklarını kullanmayacak kadar dikkatsiz olmasın." Rasulullah @ bir keresinde bir atıcılık yarışmasını gördü ve şöyle dedi: "Atın, ey İsmail oğulları, Çünkü sizin atanız bir okçuydu!' Ayrıca şöyle söylediği de rivayet edilmiştir: "Eğer bir kimse atıcılıkta maharetliyse ve atıcılıktan vazgeçerse bizden değildir!' Ve Ebu Hureyre, Ral'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Eğer bir kimse Allah'a iman ederek ve O'nun vaadine inanarak Allah Yolu'na bir at hazırlarsa, o atın yediği, içtiği ve çıkardığı pisliği Kıyamet Günü'nde onun sevap kefesinde tartılacaktır." Ukbe b. Amir, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Bir oku, Allah en çok şu üç kişinin Cen-net'e girmesine vesile kılacaktır: Çalışırken iyi bir niyet taşıyan imalâtçıyı, oku atan kişiyi ve onu taşıyan kişiyi, öyleyse atıcılık ve binicilik yapın, fakat benim gözümde atıcılık yapmanız binicilik yapmanızdan daha değerlidir.' ' Rasulullah @ ayrıca şunu da söylemiştir: "Her kim okçulukta usta olduktan sonra, ondan nefret duyarak okçuluğu bırakmaya kalkarsa, (bu işi) bırakması daha hayırlıdır." (Mişkât).
Bahsini ettiğimiz bu Kur'an ayetleri ve Rasulullah @'ın hadisleri savaş için hazırlık yapmanın ve savaş çalışmalarını teşkilatlandırmanın büyük önemine işaret etmektedirler. Savaş çalışmalarının önemi gözönünde bulundurulduğunda, Peygamber @'ın halkının askerî kuvvet ve güvenliği için gerekli adımları atmış olması hiç şaşırtıcı gelmez. Rasulullah @, zamanın mevcut bütün kaynaklarından güç elde etti ve adamlarına, mümkün olan her yolla askerî güçlerini düşmanlarına göstermelerini emretti, ki böylece düşmanları onlara saldırmaya asla kalkışmayacaklardı. Rasulullah @ aynı zamanda adamlarına silah ve okçuluk konusunda askerî eğitim yapmalarını emretti ve bizzat kendisin gençlerin savaş sanatı üzerine eğitimleri konusunda bir takım talimatlarda bulundu. Daha sağlıklı olmak için ve silahları daha iyi kullanabilmek için talim yapmanın önemini vurguladı. Çünkü bu, onları daha iyi savaşçılar yapabileceği gibi psikolojik ve zihnî olarak kendilerine güvenlerini de artırarak daha etkin olmalarını sağlayabilirdi. Rasulullah @ bir keresinde "Allah, güçlü mümini zayıf olandan daha çok sever" buyurmuştur.
Rasulullah @ ata binmeyi ve at yarıştırmayı, gençlerin eğitilmesi maksadıyla teşvik etti.
Aynı zamanda, okçuluğu ve silah talimini de teşvik etti. Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Bahise, yalnızca ok atma, deve ya da at yarıştırmada izin verilmiştir." Okçuluğu veya silah talimini öğrendikten sonra bırakanlardan hoşlanmazdı ve onların savaş sanatları konusunda eğitim ve talimlerine devam etmelerini tercih ederdi. Bedir Savaşı'nda adamlarını kendisi bizzat kuşandırdı ve Uhud Savaşı'nda da kendisi çifte koruma olsun diye iki zırh giydi. (Mişkât). Huneyn Savaşı'nda, 12.000 ki-şiIİk güçlü bir ordusu olmasına rağmen, savunma ve saldırı gücünü daha da artırmak için Saffan b. Umeyye isimli bir müşrikten silahlar ve zırhlar ödünç aldı. (İbn İshak, sf. 567). Taif Savaşı'nda surhlan yıkmak için mancınıklardan faydalandı. Kısacası, Mu-hammed @ her zaman daha fazla silah ve at elde etmek ve silah gücünü artırmak için mümkün olan her türlü tedbiri aldı. Bedir Savaşı'nda müslümanların sadece üç atı vardı, 100 kişiye bir at düşüyordu. Bu oranın üç adama bir at düşer hâle yükselmesi Rasulullah @'ın bu husustaki gayretlerinden dolayıdır. Rasulullah @ yedi yıl gibi kısa bir sürede 30.000 adam için 10.000 at temin etti. Aynı şekilde, müslümanların araç ve silah gücü de bu yıllar zarfında kat kat arttı.
Hz. Peygamber @, düşmanın sürpriz saldırılarına karşı korunmaya ve müdafaaya yönelik hazırlıklara da önem verdi. Müslümanların düşmanlarına karşı hazırlıklı bir vaziyette bulunmaları gerektiğini vurguladı.
Hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar düşman onları asla hazırlıksız yakalamamalıy-dı. Kur'an-ı Kerim de bu hususa şu sözlerle işaret eder: "Ey inananlar, (uyanık bulunup) korunma tedbirlerinizi alın, bölük bölük, ya da hep birlikte savaşa gidin." (4: 71). Bu talimatlar, müslümanların her taraftan tehlike ile çevrildikleri Uhud Savaşı'ndan sonraki dönemde verilmişti. Müslümanlara her an düşmanla savaşmaya hazır olmaları ve ne durumda olurlarsa olsunlar asla hazırlıksız yakalanmamaları emredildi.
Aynı zamanda müslümanlara, savaş sırasında, silahsız ya da çarpışmaya hazırlıksız düşmanların yakalanma fırsatı vermemeleri için namaz kıldıkları zamanlarda korunmaya ve müdafaaya yönelik tedbirleri almaları emredildi. Kur'an-ı Kerim'de bu konudan şu sözlerle bahsedilmektedir: "Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar. (Namazda olanlar), secdeye vardıklarında arkanıza geçsinler, bu kez namaz kılmayan ötek. bölük gelsin, seninle beraber namaz kılsınlar, korunma tedbirlerini ve silahlarını da alsınlar. İnkâr edenler istediler ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gaflet etseniz de birden size bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur Korunma tedbirinizi alın (uyanık bulunun), Şüphesiz Allah, kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır." (4: 102). Bu hazırlık tedbirleri, müslümanlara, düşmanın saldırısına karşı müdafaa için gerekli fizikî gayretleri öğretme nokta-i nazarından önerilmektedir. Peygamber @, bu hazırlık tedbirlerinin önemini şu sözlerle vurgulamıştır: "Ülke sınırlarında Allah yolunda bir gün nöbet tutmak bütün dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır." Ayrıca şunu da söylemiştir: "Ölen herkesin amel defteri kapanır. Allah yolunda hudutta bekçilik yapanın ki hariç, çünkü onun amelleri kıyamet gününe kadar artmaya devam edecektir." (Mişkât).
Bu hadisler, İslâm'ın ve İslâm Peygamberi1 nin, düşmanı, müslümanlara karşı askeri harekâta geçmekten caydıracak gerekli ve etkili tedbirlerin alınması konusuna dikkat çekmektedir. Muhtemel düşman harekâtına karşı tedbir almak önemli bir stratejik askerî meseledir. Herhangi bir ani tehlikeyi bertaraf etmek için pratik metodlar olmalıdır. Müslümanların savunma hatlarında herhan^ gi bir zayıflıktan faydalanacakları durumları kollayan düşmanın muhtemel planlarına karşı bu metodlar aynı zamanda bir uyarı vazifesi görür. Bu düşmanlar, müslümanların savunma sisteminde herhangi bir gevşeklik ya da ihmal gördüklerinde tıpkı bir kartalın savunmasız ve zayıf düşmüş bir güvercine saldırdığı gibi, müslümanlara saldırırlar. Ve böyle dikkatsizlikler topluma, bazan telafisi imkânsız olabilen büyük kayıplar ve hasar verdirmiştir. Bu Kur'an ayetleri ve Rasu-lullah @'ın hadisleri, bir ülkenin savunmasında yapılan askerî hazırlıkların ve diğer tedbirlerin önemini vurgularlar.
Bu konularda, bir gevşeklik veya ihmal asla olmamalıdır. Uhud Savaşı'nda, Rasulullah @ 'in ordu galip de olsa, mağlup da olsa okçuların yerlerini terketmemeleri konusunu özellikle ve ısrarla vurgulamasına rağmen, bu okçular yerlerini terkederek savaşın gidişatını müslümanların aleyhine çevirdiler. Aynı şekilde, Huneyn Savaşı'nda, müslüman ordunun öncü birliklerinin düşman ordusu üzerine ilerlerken kendilerine aşırı güvenmeleri ve dikkatsiz davranmaları tüm ordunun bozgununa yol açtı. Eğer Muhammed @'ın hünerliliği ve üstün şahsiyeti rol oynamamış olsaydı, Uhud ve Huneyn Savaşlarında müslüman ordusu ağır bir yenilgiye uğrardı. Bu gerçekler, savaş için mümkün olan azamî asker ve silah hazırlığı yapmayı destekler mahiyetteki delil ve gerekçeleri teşkil ederler. Askerî kuvvet savunma için gerekli olduğu gibi düşmanı korkutarak müslüman ülkeye karşı saldırıya geçmesini önlemek için de gereklidir.
Her tehlikeye karşı harekete geçmek için en geniş imkânları hazır bulundurmak Rasulullah @'m temel bir ilkesiydi. Şu söyledikleri bunun ifadesidir: "İnsanların en hayırlısı, Allah için bir atın dizginlerini tutandır. Ve en hayırlı hayat ise şehid edilinceye ya da Ölüm onu yakalayıncaya kadar Allah yolunda bir atın dizginlerini elinde tutmuş olanın hayatıdır." Bu, bir kimsenin, düşmanın hakiki saldırıyı başlatmasından evvel ve herhangi bir muhtemel hareketinde karşısına dikilmek için azamî hareket kabiliyetine sahip olması gerektiğine işaret etmektedir. Rasu-lullah @ düşmanın kendini saldırı için teşkilatlandırmasından evvel onu vurmak için gerekli kuvvet ve yeteneği elde etmek maksadıyla daima girişimlerde bulundu. Rasulullah @, kırkın üzerinde sefere çıktı ve nadiren düşmanına kendini savunma fırsatı verdi. Bu seferlerin çoğunda, düşman herşeyi-ni bırakarak canını kurtarmak için kaçtı ya da çarpışma olmaksızın ele geçirildi. On bir büyük seferde, harekât büyük başarıyla gerçekleştirildi, îlk üç savaş olan Bedir, Uhud ve Ahzab savaşlarında, zayıf olmaları dolayısıyla Muhammed @ savunmaya yönelik bir politika güttü, fakat buna rağmen savaşların ikisinde coğrafî avantajı ve insiyatifi elinde bulunduracak şekilde düşmanın üzerine yürüdü ve düşmanı Medine dışında karşıladı. Mekke'ye yaptığı seferde ve Benî Ku-rayza, Benî Kaynuka, Benî Nadir ve Hayber yahudilerine yaptığı dört seferde düşmana hiçbir hazırlanma fırsatı vermedi. Tebük seferinde de aynı sonuçlar elde edildi. Hu-neyn'de düşman direnç gösterdi, fakat yenilgiye uğratıldı. Taif kasıtlı olarak ya da Allah'tan gelen buyruk üzerine fethedilmedi, fakat kısa bir süre sonra Taifliler kendiliklerinden İslâm'a girdiler. Bu, belki de oranın fethedilmeden bırakılmasının bir hikmetiydi.
Rasulullah @, zamanın ve yerin gerekleri veya arazi yapısının ve coğrafî konumun gerekleri ya da düşman teçhizatlarının nitelik ve niceliğinin gerekleri dolayısıyla ihtiyaç hasıl olduğu zaman savaş stratejisinde ayarlamalar yapmak hususunda çok hızlı davranırdı. Bedir Savaşı'nda askerî fikir açısından daha iyi bir yer teklif eden bir sahabenin tavsiyesine uyarak savaş yerini değiştirdi. Yine Uhud Savaşı'nda, genç sahabelerin Medine dışında çarpışma tekliflerini kabul etti. Ahzab Savaşı'nda, Selman-ı Farisî'nin, şehrin çevresine hendekler kazılarak savunulması teklifini kabul etti. Peygamber @, sahabelerinin askerî açıdan daha iyi ve daha etkili görünen tekliflerini kabul etmeye her zaman hazırdı. Onun ana hedefi, düşmana karşı daima elinden geldiği kadar fazla güç ve kuvveti kullanmaktı.
Rasulullah @ Bedİr'de Kureyşlilerle karşılaştığı zaman askerî kuvveti çok zayıftı. Beraberinde yalnızca zayıf teçhizatlı 313 kişi ve üç at bulunuyordu. Fakat Uhud gününe kadar bir sene içinde 100'ü zırh giymiş 700 adam ve güçlü bir okçu birliği elde etti. Sonra Ahzab savaşında altı günde kazdıkları hendekle Medine'yi çepeçevre iyice tahkim edilmiş bir kale haline getiren 3000 kişilik bir kuvvete komuta edebiliyordu. Dört yıllık bir zaman dilimi içerisinde, Muhammed @, Medine içindeki ve dışındaki muhalefete rağmen sınırlı kaynaklarla askerî gücünü, 313 kişiden büyük bir okçu birliği ve çok miktarda silah ve zırhla birlikte 3000 kişiye, hemen hemen on kat artırmayı başardı. Bunlar tamamıyla Muhammed @'ın savaş için askerî hazırlık yapmanın önemini bilmesi dolayısıyla gerçekleşmişti. Bu nedenledir ki Peygamber @ silah ve savaş araçları elde etmek ve gençlerini silah kullanma ve okçuluk konusunda eğitmek için bütün kaynaklarını ve gayretini sarfetti,
Rasulullah @, Mekke seferinde birçoğu atlı ve tam teçhizatlı 10.000 kişilik heybetli bir orduya komuta ediyordu. Mekke'nin Arap Yarımadası'ndaki merkezî yeri dolayısıyla bu sefer için çok büyük hazırlıklar yapmıştı. Rasulullah @ Huneyn üzerine yürüdüğünde askerî kuvveti İyi silahlanmış 12.000 kişiye yükselmişti. Ve aynı askerî birlikle, yanına mancınıklar da dahil bir takım ağır silahlar alarak Taif üzerine yürüdü. Tebük üzerine yürümeye karar verince Peygamber @ bütün sahabelerine iyice hazırlık yapmalarım emretti, çünkü çıkacakları ağır ve zor bir yolculuktu ve düşman da güçlüydü. Böylece, bu sefere 10.000'i atlı ve tümü de" silahlı olan 30.000 kişilik bir orduyla çıktı. Muhammed @'ın ordusu, silah ve savaş araçları bakımından Romalılardan üstün değildi ama, silah kullanma ustalığı ve moral bakımından üstündü ve Muhammed @'ın savaş stratejisi ve taktik manevraları Romalılannkinden çok daha iyiydi.
Muhammed @'ın adamlarım hazırlama konusundaki sıkı çalışması onların sekiz yıl gibi kısa bir sürede bölgelerindeki en kuvvetli vurucu güç olmaları sonucunu verdi ve heybetli savaşçılar olarak şöhretleri Arabistan sınırları dışına bile yayıldı. Peygamber @, ilk dört yıl boyunca müdafaa sistemini kuvvetlendirdi, müşriklerin saldırılarına ve münafıklarla Medine yahudilerinin bozgunculak ve ihanet faaliyetlerine karşı şehrini ve halkını korumak için gerekli tedbirleri aldı. Hayatının son dört yılında, düşmanın bir daha İslâm Devleti'ne saldırmaya teşebbüsünü önlemek maksadıyla, silahların ve savaş araçlarının kullanılması konusunda adamlarını eğiterek, silah ve savaş araçlarını artırarak onları çok etkili bir vurucu güç kılacak geniş hazırlıkları yaptı.
4- Sosyal Münasebetler Ve İnsan Psikolojisi
Hz. Muhammed @'ın diğer askerî liderlerden çok daha fazla başarı gösterdiği alanlardan biri de budur. Kur'an-ı Kerim, Peygamber @'ı halkına sevdiren büyük niteliklerinden şu sözlerle bahseder: "Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davran-dın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın ku-surların)dan geç, onlar için mağfiret dile. (Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, bir kere de azmettin mi, ortak Allah'a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever." (3: 159). Peygamber @ insanlara, özellikle sıkıntı ve zorlukta olanlara iyi niyetle ve anlayışla muamele etti. Bu asil nitelikler, onun bir askerî komutan olarak çok başarılı olmasını sağladı. Ailelerinden uzakta düşmanla savaşmakta olan adamlarının menfaatlerini gözetti. Onlarla kişisel olarak konuştu ve kişisel problemlerini öğrenmeye, dertlerini ve sevinçlerini paylaşmaya gayret etti. Adamlarıyla, kendisi arasında hiçbir engel yoktu ve adamları korkmadan, tereddüt göstermeden istedikleri zaman onunla görüşebilirlerdi. Aralarında hiçbir resmî protokol yoktu ve Rasulullah @'a her zaman ulaşılabilirdi.
insanların liderleriyle olan bu yakınlığı, normalde ordu içindeki askerî disiplini yaralayabilecek birçok sosyal problemlerin halledilmesine yardım etti. Benzer askerî harekâtlarda ortaya çıkabilecek birçok sosyal problem, Peygamber @'ın birliklerindeki herbİr elemanla olan müşfik ve samimi münasebetleri nedeniyle onun ordusunda asla ortaya Çıkmadı. Hatta Muhammed @ onların his-sî ve evliliğe ait problemleriyle bile ilgiliydi. Bu, seferlerin birinden dönerken cereyan eden bir hadisede gösterilmiştir. Cabir, şöy-'e anlattı: "Rasulullah @ ile beraber çıktı-
ğımız bîr seferden dönerken, Medine yakınlarına gelmiştik. Rasulullah @'a yeni evlenmiş olduğumu söyledim. 'Sen yeni mi evlendin? ' dedi. Ben evet deyince, bir bakireyle mi yoksa bir dulla mı evlendiğimi sordu. Dul bir kadınla evlendiğimi söyleyince, 'Neden, onunla eğlenebileceğin, onun da seninle eğlenebileceği bakire bir kızla evlenmedin?" dedi. (Mişkât).
Rasulullah @, sahabelerini sık sık düşmana karşı zorlu dövüşmeleri konusunda teşvik etti ve yaralanırlarsa zarar görmeyeceklerine ve öldürülürlerse Cennet'e gideceklerine dair teminat verdi. Câbir'den rivayet edildiğine göre Uhud Savaşı'nda bir adam Rasulullah @'a gelerek, "Eğer öldürülürsem nerede olacağımı bana söyle," dedi. Ona Cennet'te olacağı cevabı verilince, elindeki bir miktar hurmayı savurdu ve öldürülünceye kadar çarpıştı." (Mişkât). Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Rasulullah @ şöyle demişti: "Şehit olan, sizden birine iğne battığında duyduğu acıdan daha fazla acı duymaz.'' (Mişkât). Rasulullah @ böylece, müminlerin şahsî ve psikolojik meselelerini çözmeye muvaffak oldu ve aynı zamanda maneviyatlarını da yüksek tuttu.
Tebük Seferi, havanın sıcak ve mesafenin uzun olması nedeniyle zor ve sıkıntılı bir seferdi. Fakat o, örnek kişiliğiyle ve arkadaşlarının maddî ve manevî ihtiyaçlarını gidererek onların maneviyatlarını yüksek tuttu. Bu ordu, Arabistan tarihinde o zamana kadar rastlanan en büyük orduydu. Karakter, anane ve kabile gelenekleriyle farklılıklar ar-zeden muhtelif unsurlardan oluşmuştu; ancak Rasulullah @ bütün bu faktörleri İslâm'ın potasında eritti; onlarla bilgelik ve şefkatle meşgul oldu. Ortak bir askerî hedefi gerçekleştirmek üzere zor bir konumda olan değişik tabiatlı binlerce insanla beraber çıkılan bu seferi hiçbir sosyal ve psikolojik problemle karşılaşmaksızın sürdürdü. Rasulullah @ arkadaşlarının psikolojik, maddî ve manevî problemlerine tam anlamıyla vakıftı ve bu problemleri, onlarla yakın bir münasebet geliştirerek en dostane bir yaklaşımla halletti. Onların arasına karıştı, onlarla sohbet etti, beşerî problemlerini dinledi ve bunlara basit beşerî çözümler teklif etti. Rasu-lullah @'ın bu şahsî ve sosyal münasebetleri, bu problemlere gerçek mânada vâkıf olmasını sağlamakla kalmadı, aynı zamanda gerçekçi ve uygun çözümler bulmasına da imkân verdi. Savaşın büyük gerilimi ve diğer zorluklar altında insan davranışlarını başarıyla kontrol altında tutmasına yardımcı olan şey onun arkadaşlarıyla yakın münasebeti ile sevgi dolu ve merhametli şahsiyeti olmuştu. Rasulullah @'ın askerî amaçlı seferlerinde, hiçbir zaman psikolojik veya şahsi bebe dayanan hiçbir panik olayı meydana gelmedi. Uhud Savaşı'nda askerî hataya bağiı olarak, Huneyn Savaşı'nda da kendilerine aşırı güvenmelerinden dolayı ordunun bir kısmı paniğe kapıldı ve kaçmaya başladılar; fakat Peygamber @ mucizevî bir şekilde zaman kaybetmeksizin durumu kontrol altına aldı, sahabeleri onun etrafında halkalanarak savaşın gidişini lehlerine çevirdiler. Rasulullah @'ın kaçmakta olan adamlarını kısa bir sürede yeniden düzenleyerek düşmana karşı avantaj sağlamak için karşı-saldırı başlatması, onun liderlik hususiyetinin büyüklüğüne şehadet etmektedir.
Rasulullah @, aynı zamanda, müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkları gidermede çok ustaydı. Şurası açıktır ki, farklı hayat tarzları olan binlerce insan tek kumanda altında bir araya getirildiğinde aralarında anlaşmazlıkların ortaya çıkması kaçınılmazdı, fakat Peygamber @ bu anlaşmazlıkların yaygınlaşmasına izin vermedi ve anında yatıştırdı. Bir keresinde, Medine'nin birliğini kökünden parçalayabilecek ciddî bir anlaşmazlık belirdi. Bu olay Benî Mustalık üzerine yapılan ilk sefer sırasında münafıkların lideri olan Abdullah b. Ubeyy'in körüklemesi ile ciddiyet kazandı. Olay şöyle başladı: Biri Benî Hazrec'in müttefiki, diğeri de Hz. Ömer-in bir kölesi olan iki adam su almak üzere geldiklerinde, suyun başında öncelik için itiştiler ve dövüşmeye başladılar. Hazrec'in müttefiki islâm öncesi cahilî geleneklere uygun olarak "Ey Hazrec'in adamları" diye yardım çağırdı; Ömer'in kölesi de "Ey Muhacirler" diye yardım çağırdı. Abdullah b. Ubeyy bunu işitince iyice köpürdü ve yanındakilere, "Onlar gerçekten bunu yapt. mı? Bizim önceliğimizi kabul etmiyorlar, kendi ülkemizde sayıları çoğaldı. Kureyş'in serserilerine 'besle kargayı, oysun gözünü' meselinden daha uygunu yoktur. Allah'a andolsun, Medine'ye döndüğümüzde şerefli olan şerefsiz olanı sürecek" dedi. Sonra orada bulunan adamlarının yanına giderek: "İşte bu sizin kendi kendinize yaptığınız şeydir Muhacirlerin ülkemizi işgal etmesine izin verdiniz. Ve mallarıni/.ı onlara paylaştırdınız. Eğer mallarınızı onlardan uzak tutmuş olsaydınız, onlar başka bir yere giderlerdi."
O zaman, bu hassas durumu ustaca ele alan ve her iki tarafı yatıştıran Peygamber @'ın müdahalesi olmasa, bu hadise, Ensar ve Muhacirler arasında bir savaş başlatabilir ve müslümanların bütünlüğünü parçalayabilirdi. Muhammed @ bu hadise üzerine "o gün ve gece boyunca sabaha kadar ve ertesi gün de güneş iyice kızdırıncaya kadar askerlerle beraber yürüdü. Ondan sonra ancak mola verdi ve sahabe yere uzanır uzanmaz uyuya-kaldılar. Askerlerin zihinlerini, önceki gün meydana gelen olaydan başka bir yöne çekmek çok akıllıca bir davranıştı." (îbn İshak, sf. 490-497).
Huneyn zaferi sırasında, tabiatı daha farklı olan bir başka hadise cereyan etti. Peygamber @ ganimet taksiminde yeni müslüman olan Mekkelilere, özellikle de ileri gelenlerine kalplerini kazanmak, gönüllerini İslâm'a ısındırmak için ganimeti fazla verdi. Rasulullah @ bu hediyeleri Kureyşlilere ve Bedevilere dağıtınca Ensar'a pek bir şey kalmadı. Ensar'dan bazılarının gönlü burkuldu ve onun hakkında konuşmaya başladılar. Birisi: "Muhammed, bugün ne yaptığını gördüm" dedi. Rasulullah @ "Öyle mi! Peki sen ne düşünüyorsun?" dedi. Bir başkası, "Allah'a andolsun, Rasulullah, kendi adamlarıyla anlaştı." dedi. Sa'd b. Ubâde, Rasu-lull^n @'a gitti ve ona olanları anlattı. Ra-sulullah @, "Bu meselede, sen nerede bulunuyorsun, ey Sa'd?" diye sordu. Sa'd: "Halkımın yanında yer alıyorum" dedi. Bunun üzerine, Rasulullah @ ona Ensar'ı toplamasını söyledi ve Ensar toplanınca dikkate değer bir konuşma yaptı. Allah'a hamdını ve ona lâyık senasını ifadeden sonra, İslâm'ın nimetlerini saydı ve şöyle dedi: "Bir topluluğun gönlünü, sizin gibi İslâm'a yaklaştırmak için, verdiğimiz geçici dünyalığa nefsinizde haset mi duydunuz? Yoksa, onların koyun ve develerle giderken, kendiniz Allah Ra-sulü'yle birlikte yurdunuza dönmeye razı değil misiniz?..." Halk bu sözler üzerine o kadar ağladı ki, sakalları ıslandı. Ve: "Biz Allah ve Rasulü'nün, nasip ve taksim ettiği neyse ona razıyız" dediler. (İbn İshak, sf. 490-497).
Rasulullah @, böylece zaman zaman ortaya çıkan sosyal problemleri ve diğer ciddî askerî durumları çok akıllıca ve muvaffakiyetle halletti ve ortak gayeyi tehlikeye düşürecek kadar büyümelerine müsaade etmedi. İnsan psikolojisini ve belirli şartlar altında ağır baskılara tahammül kapasitesini takdir etti ve buradan hareketle, meselelere1 zekice yaklaşımı sayesinde her birini çözüme ulaştırdı. Savaş alanında insanların İlişki ve problemlerini çözümlemekonusunda büyük bir sağduyu ve maharet gösterdi.
5- Liderlerin Yetiştirilmesi
İslâm'ın gelecekteki ordusu İçin genç liderler yetiştirmek de gerekliydi. Rasulullah @ ordunun bu ihtiyacını gözönüne alarak gençlere savaş şartlarında liderlik eğitimi almalarını sağlayacak fırsatlar konusunda gerekli teşebbüslerde bulundu. Ülkenin çeşitli yerlerine, 15 ila 50 kişi, 50 ila 300 kişi ve 1500 kişiye varabilen sayıda savaşçının katıldığı küçük seferler düzenledi. İlk önce küçük seferlerle başladı ve sayıyı tedricî olarak artırdı. Böylece de ashabını küçükten büyüğe doğru seferlere çıkararak eğitim ve tecrübelerini artırdı. Asıl görevi bilgi toplamak olan seferlere 1 ila 15 kişi arasında değişen küçük gruplar gönderildi. Meselâ Abdullah b. Cahş'ın Hicret'in ikinci yılında Nahle'ye doğru çıktığı seriyyesi gibi. Bilgi toplama vazifesinin yanında sınırlı askerî faaliteye de tahsis edilen seferler 20 ila 70 kişi arasında değişen, nisbeten daha büyük bir grupla yapılırdı. Meselâ Hicret'in ilk yılında yapılan Hz. Hamza'nın deniz kıyısına yaptığı seriy-ye ve Ubeyde b. Hâris'in Rabiğ Vadisi'ne yaptığı seriyye gibi. Düşman hatlarına sınırlı bir mahiyette organize bir saldırı yapması beklenen seferlerde sayı daha da yüksek tutularak 150 ila 300 kişi arasında değişirdi. Meselâ, Hicret'in altıncı yılında Katan'a karşı Ebu Seleme b. Abd el-Esed'in seriyyesi ve Hicret'in üçüncü yılında Fedek'e karşı Hz. Ali'nin seriyyesi gibi. Hicret'in altıncı yılında yapılan El-Gamar'a karşı Ukkâşe el-Esedî'nin seriyyesi de aynı mahiyetteydi. Bu birliklerin kuvveti askerî harekâtların mahiyetine göre artardı; küçük seferlere küçük kuvvet gönderilir ve büyükçe bir askerî operasyon yapması beklendiğinde ise daha büyük bir kuvvet gönderilirdi. Meselâ Hicret1 in yedinci yılındaHusmâ üzerine Zeyd b. Ha-rise'yle 500 kişilik bir kuvvetin gönderilmesi ve Hicret'in sekizinci yılında Mute'deki el-Gassanİ'ye karşı yine Zeyd b. Harise'yle 3000 kişilik bir kuvvetin gönderilmesi gibi. Rasulullah @, hayatının son senesinde Bizans'a karşı Usâme b. Zeyd komutasında 3000 kişinin gönderilmesi emrini verdi, fakat sefer tamamlanmadan vefat etti.
Bu Seferlerden anlaşılan o ki, RasuluUah @ gençleri askerî komutanlık konusunda mükemmel bir şekilde uygulamalı olarak eğitmişti. Onlara Peygamber @ tarafından komutaları altındaki adamlara nasıl davranmaları gerektiği konusunda talimatlar verilirdi.
Rasulullah @ onlara her zaman adamlarına iyilikle, faziletle ve muhabbetle davranmalarım tavsiye etti. Genç komutanlara, düşman üzerine ilerlerken çok dikkatli olmaları ve düşmanın hareketleri ve gücü konusunda gerekli bilgiyi elde etmek için daima önderi casus ve öncüler göndermeleri talimatı verildi.
İlk üç savaş olan Bedir, Uhud ve Ahzab savaşlarında, Peygamber @ merkezî komutayı elinde bulundururken, çeşitli komutanlara bölümlerin komutasını verdi. Bedir Savaşı'nda yedi sancak tahsis etti; Muhacirlerin sancağı Mus'ab b. Umeyr'e, Hazreç'in sancağı Hubab b. el-Münzir'e ve Evs'in sancağı da Sa'd b. Muaz'a verildi. Uhud Savaşı1 nda Peygamber @'ın üç sancağı vardı. Evs'in sancağı Useyd b. Hudeyr'e, Hazrec'inki el-Hubab b. el-Münzir'e ve Muhacirlerinki Hz. Ali'ye verildi. Ve Rasulullah @, Muhammed b. Mesleme'yi 50 okçunun başına komutan tayin etti. Ahzab Savaşı'nda Rasulullah @'ın merkezî komutası altında birçok mıntıka komutanı tayin edildi. Mekke'nin fethedildiği gün, her kabile kendi başkanları komutası altında kendi sancağını taşıdı ve tüm ordu, Mekke'ye farklı yönlerden girmeleri talimatı almış olan dört ana bölüme ayrıldı. Halid b. Velid; Eşlem, Suleym, Gifar, Muzeyne, Cu-heyne ve diğer Araf kabilelerinden meydana gelen sağ kanadın komutanıydı. Ez-Zübeyr, sol kanada komuta etti, Sa'd b. Ubâ-de Ensar'a ve Ubeyde b. Cerrah da Muhacirlere komuta etti. Ve bütün merkez komutası Rasulullah @'a aitti.
Aynı şekilde, Huneyn'de, Taif'de, Tebük'de ve Rasulullah @'ın çıktığı diğer seferlerde merkez komutanlığının emri altında bölüm komutanları tayin edilirdi. Böylece bu komutanlara emri altındaki birliklere komuta etme eğitimiyle beraber birleşik komuta.altında işbirliği ruhunu geliştirme fırsatı verilirdi. Genel savaş sırasında, Peygamber @ savaşın bütün safhalarında, bütün operasyonları yönetir, bölüm komutanları da ona itaat eder ve emirlerini gecikmeksizin yerine getirirlerdi. Rasulullah @ katıldığı 28 seferde, merkezî komutayı elinde bulundurdu ve bölüm komutanları onun emirlerini yerine getirdiler. Çıkılan diğer 51 seferde ise, Muhammed b. Mesleme'nin komuta ettiği beş kişilik küçük bir kuvvetle, Hicret'in 10. yılında Bizanslılara karşı yapılan Usâme b. Zeyd komutası altındaki 30.000 kişilik kuvvet arasında değişen büyüklüklerde birliklere Peygamber @'ın sahabeleri bağımsız olarak komuta ettiler.
Rasulullah @, yeni liderleri işte böyle safha safha eğitti: İlkin, çıktığı 28 seferde, merkezî komutası altındakilere, kendi şahsî örneği vasıtasıyla, savaş stratejisi, taktikler, savaş düzeni ve psikolojik savaş konularında dersler verdi. Onlara bir saldırıyı nasıl düzenleyecekleri ve stratejik insiyatifi nasıl kendi taraflarında muhafaza edebilecekleri müşaverede bulunarak kararlar alma; askerî operasyonları büyük bir titizlik, gizlilik, sürat ve esneklikle gerçekleştirme; ânî saldırıyla düşmana sürpriz yapma; bir görevi asgarî can kaybına yol açarak muvaffakiyetle yerine getirme ve bu sırada da güvenliği en üst seviyede bulundurma konularında eğitti. İkinci olarak, yeni liderleri küçük büyük çeşitli askerî operasyonlarda doğrudan komutan tayin ederek eğitimlerini sürdürdü. Bu, onlara doğrudan komutan mevkiîndebulunmatecrübesi ve coğrafî planlar, sefer planları ve harekât planlan çalışma ve hazırlanması konusunda hakikaten pratik bir eğitim olan stratejik coğrafya tecrübesi kazandırdı. Bu tecrübe, çeşitli durumlarda düşmanla karşılaşılacak savaş alanının stratejik olarak incelenmesi konusunda bir eğitimdi.
Gençler, Rasulullah @'la beraber değişik savaş durumlarım tecrübe etme fırsatına sahip oldular. Bedir Vadisi'nde savaş düzeni içinde ve Uhud'da okçular tarafından desteklenmiş stratejik bir savunma hattında çarpıştılar. Yeni yetişecek liderler, aynı zamanda, Ahzab savaşında hendek arkasından savunma tecrübesi de elde ettiler ve Taif'te, Benî Kaynuka, Benî Nadir, Benî Kurayza yahudi-lerine karşı yapılan savaşlarda ve Hayber'de olduğu gibi düşman kale içinde kuşatılmışken kaleye saldırı tecrübesi de edindiler. Birçok seferde saldırı ve Huneyn'de de karşı-saldın tecrübesi kazandılar. Ayrıca, üç büyük sefer olan Mekke, Hayber ve Tebük seferlerinde Rasulullah @ ile beraber ve birçok küçük seferde de onun sahabelerinin komutası altında sürpriz saldırılar yaptılar. Rasulullah @ ile beraber çıkılan seferlerin (gazve) ve onun sahabelerinin komutası altında çıkılan seferlerin detayları aşağıda verilmiştir:
Rasulullah @'ın komutasında ve sahabele-nnin komutasında çıkılan seferlerin bu tablosu komutanın tedricî olarak sahabelere na-sıl aktarıldığını göstermektedir. İlk savaş yıllarından Hicret'in beşinci yılına kadar seferlerin büyük bölümü Peygamber @'ın komutası altında gerçekleştirilmişti. Bu devirler, sahabelerin, Rasulullah @'ın rehberliğine n^r zaman ihtiyaç duydukları zamanlardır, rakat, 5. yıldan sonra gittikçe İslâm devletinin otoritesi bütün Arap yarımadasında yer-
leşmeye başladı ve Rasulullah @ komutayı sahabelerin almasını istedi, bağımsız komutanların emri altında yapılan seferlerin sayısı, Rasulullah @'ın komutası altında yapılanlardan hemen hemen dört kat fazla olan II sayısına yükseldi. Bağımsız komuta ile yapılan seferlerin bu artan gücü son senede tam manasıyla gerçekleştirildi. Hicret'in dokuzuncu yılında sahabelerin komutasında altı sefer yapılırken Peygamber @ yalnızca bir sefere komuta etti. Aslında Rasulullah @ büyük Mute savaşı için Zeyd b. Harise'yi gerçek mânada daimi komutan tayin etti. Zeyd, Hicret'in 8. yılında el-Gassani'ye karşı 3000 kişilik bir kuvvete komuta etti. Rasulullah @'ın görmeye ömrü vefa etmediği Rum seferi için Hicret'in 11. yılında 30.000 kişinin üzerinde bir orduya Usâme b. Zeyd'i komutan tayin etmesiyle daimî bir komutanlık memuriyeti teşekkül etmiş oldu. Peygamber @, hayatı süresince müslüman ordusunu ve komutanlarını böylece yetiştirdi. îslâm devletine ve müslümanların inançlarına tehlike teşkil edebilecek şeyleri etkili ve başarılı bir şekilde karşılayabilmelerine imkân verecek gerekli askerî bilgi ve uzmanlıkla müslüman-ları teçhiz etmek için savaş meydanında ve savaş meydanının dışında onlara yeterli talim ve terbiyeyi verdi.
KISIM 4
STRATEJİK COĞRAFYA VE GAZVE SİSTEMİ
1- Stratejik Coğrafya
Stratejik coğrafyanın savaş planlarının coğrafyasına, sefer planlarına ve harekât planlarına bir köprü olduğu söylenir. Stratejik coğrafya bilgisi ve çalışmasının, gerçekçi savaş planlarının realize edilmesine ve uygulamaya koyulmasına imkân sağladığı gerçeği inkâr edilemez. Ve hatta Clauswitz tarafından ileri sürülen stratejinin beş unsurunun genel bir incelemesi bile stratejik coğrafyanın, operasyonların geometrisiyle, operasyon mıntıkasının çevre şartlarıyla, destek vasıta ve kaynaklarıyla ne kadar yakından bağlantılı olduğunu gösterecektir. Öyleyse, stratejik coğrafya, aslında planların bir coğrafya-sıdır. Bu nedenle, komutan gerçekçi olmalı ve herhangi bir mıntıkanın stratejik coğrafyasının incelenmesi ışığında askerî faaliyetlerin etkisini kestirebilmelidir. Stratejik coğrafya, aynı zamanda, muhtemel askerî harekâtlar için coğrafyanın dinamik mıntıkalarının tayin etme ve geliştirme yoluyla bir motivasyon unsuru temin eder ve askerî harekâtların maliyeti, etkinliği ve başarısı üzerinde çevre faktörlerinin muhtemel tesirini tayin etme ve İnceleme fırsatı da temin eder.
Burada, temel hedeflerine bakılarak savaş prensiplerinin daima aşağı-yukan aynı olduğunu ve aşağıdaki faktörlerin etkin kullanımı yoluyla karara varıldığı vurgulanabilir: Birincisi, strateji ve taktikler için coğrafî mıntıka; ikincisi, düşmana nazaran toplumun gelişmişliği, karakterî ve zihnî durumu; ve üçüncüsü silah ve savaş araçlarındaki farklılıklar. Bununla beraber, sonuncusu ancak organizasyon ve iyi yönetimle etkili ve işe yarar hale gelir. Şüphesiz ki, bir komutanın dehası birçok zorlukların ve adam, materyal, silah ve teçhizat vs. noksanlıklarının
üstesinden gelebilir. Sayıca insan ve materyal üstünlüğü Öyle bir tabiata sahiptir ki, hiç kimse bu üstünlüğe gerçekten bel bağlayamaz. İyi ve dinamik bir yönetim, sıklıkla, sadece ustalık, organizasyon ve mevcut kaynakların etkin kullanımıyla sayı ve araç olarak çok üstün olan kuvvete karşı galip gelebilir; "...Allah'a kavuşacaklarına kanaat getirenler ise şöyle dedi: 'Nice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir? " (2: 249).
Keşif
Keşif, düşman kuvvetlerinin, materyal ve silah durumu, hareketleri, tasarı ve planlan hakkında bilgi toplama demektir. Keşif, düşmana karşı askerî operasyonların nasıl, nerede ve ne zaman yapılacağını bilmek için gereklidir.
Keşif, düşmanın hareket ettiği sanılan bölgeye, hedef ve hedefleri hakkında verilen talimatlarla silahlı veya silahsız küçük devriye birlikleri gönderme konusuyla alâkalıdır. Keşif devriyeleri, yalnızca düşman hakkında gerekli istihbaratı elde etmeleri için gönderilir ve bu nedenle herhangi bir biçimde düşmana hücum etmemeleri konusunda kesin emir almışlardır. Bununla beraber, eğer devriye si-lahlıysa ve devletin sınırlarını beklemek veya düşman hareketlerini izlemek ya da belli bir tabiatta olan düşmanca faaliyetleri kontrol etmek vs. için gönderilmişse, kaçınılmaz ve gerekli olduğunda tam bir savaş haline dönüştürmeden çatışmaya girebilir. Bu hareket, onun görevinin mahiyetine bağlıdır. Genellikle, keşif devriyelerinden, düşmana farket-tirmeden, mümkün olduğu kadar çabuk ve ekonomik olarak, çarpışmaya girmeksizin düşman hakkında kayda değer istihbarat elde etmeleri istenir. Faaliyetleri, ne şartlar altında olursa olsun düşman tarafından savaşın ya da herhangi bir düşmanca faaliyetin başlatılmasına yol açmamalıdır.
Bilgi elde edildiğinde, artık bundan stratejik amaçlar için pratik neticeler çıkarmak istihbarat servesinin işidir. Gelen istihbaratın tahlil edilmesi stratejik değeri büyük olabilecek gerekli bilgileri sağlar: "Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar. Halbuki onu peygambere ve kendilerinden emir sahibi olanlara götürselerdi, içlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu (haberin neye delâlet ettiğini) bilirlerdi. Eğer size Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız." (4: 83). İşte bu nedenle, düşmanın planları, hazırlıklarını gösteren faaliyetleri, tasarladıkları, aniden ya da kısa sürede savaş açabilme güç ve yetenekleri hakkında bilgi edinebilmek için düzenli bir devriye ya da keşif sistemine sahip olmak gereklidir.
Devriye Sistemi
Rasulullah @ ve sahabeleri evlerini, akrabalarını ve dolayısıyla mallarım, daha da kötüsü Kabe'yi bırakarak Medine'ye hicret etmeye zorlanmışlardı. Fakat orada bile barış içinde yaşamalarına izin verilmedi. Mekke ileri gelenleri, Abdullah b. Übey'e kendi düşmanlarını koıurî-ıŞu mesajını gönderdiler. Ya onu öldürmeliydi, ya da Medine'ye saldırıp Allah'ın rasülu, Muhammed @'la birlikte onu yok edeceklerdi. Kureyş'ten küçük gruplar Medine etrafında dolanıyor, bazen çok yakınlara kadar geliyorlardı. Kureyş'in bu düşmanca faaliyetleri yüzünden Peygamber @ geceleri uyumadı ve sahabeleri ellerinde silahlarla uyudular. Bu nedenle evleri ve canlarının güvenliği için düşmanın saldırgan tasarılarını etkin, güçlü ve akıllıca bertaraf etmek maksadıyla bazı düzenlemelerin yapılması bariz bir gereklilik haline gelmişti.
Keşif Devriyelerinin Organizasyonu
Medine o zaman pratik olarak küçük bir İslam devletiydi ve Peygamber da onun ilk lideri ve yöneticisi olmuştu; fakat etrafı, devlet güç kazanarak bölgede otoritesini sağlayamadan evvel onu yok etmek isteyen düşmanlarla çevrilmişti. Bu nedenle, Muhammed @, düşmanın konumu, hareketleri, plan ve tasarıları, silah, materyal, tedarik vs. gücü hakkında onu haberli kılacak bir devriye sistemi teşekkül ettirdi. Sayıları 15 ila 30 arasında değişen miktarlarda keşif devriyelerini ve yine sayıları 50 ile 500 arasında değişen miktarlarda muharebe devriyelerini Medine ve Mekke çevresindeki arazilere ve Arabistan'ın diğer bölgelerine gönderdi.
A- Keşif Devriyeleri
Bu devriyelerin adam sayısı azdı ve asıl hedefleri düşman kuvvetleriyle çarpışmaya gi-rişmeksizin onlar hakkında mümkün olan en fazla miktarda bilgi toplamaktı. Onlara düşmanla muharebeye tutuşmaları için kesin emir verilmişti; çünkü bu, düşmanı varlıklarından haberdar eder, düşmanın dikkatli davranmasına yol açar ve-gizlilik prensibi de gerçekleşmemiş olurdu. Dahası, zaten bu devriyeler düşmanla çarpışmaya girişemeye-cek kadar küçüktü. Asıl amaçlan:
1- Düşman kuvvetlerinin hareketleri hakkında bilgi toplamak ve düşmanın plan ve tasarılarını araştırmak.
Keşif Devriyelerinin Organizasyonu
2- Medine o zaman, pratik olarak küçük bir İslâm devletiydi ve Peygamber @ da onun ilk Düşman birliklerinin insan ve materyal gücünü hesaplamak. Düşmanın savaşçı birliğinin sayısal gücünü ve savaş araçlarıyla silahlarının gücünü tam olarak bilmek gereklidir, çünkü müslümanlar buna göre itimat içinde onun karşısına çıkmaya hazırlanırlar.
3- Askerî bakış açısından çevrenin coğrafyasının ve arazi yapısının incelenmesi: manevra ve savaş alanına girişte taktik avantajlar için uygun noktalar; saklanma ve kamuflaj için elverişli bölgeler; düşmanla karşılaşma mesafesi ve pusu ihtimali.
4- Muhtemel su kaynaklarının bulunması, yani çevre arazilerdeki kuyu ve pınarların bulunması.
5- Savaşçılar için mahallî erzak kaynaklarının araştırılması.
6- Kureyş ve Medine müslümanları arasındaki bu mücadeleye karşı bölge halkının tavrını tesbit etme.
B- Muharebe Devriyeleri
Bu devriyelerin adam sayısı keşif devriyelerinden daha fazlaydı ve amaçları da farklıydı. Muharebe devriyelerine aynı zamanda, hedeflerini gerçekleştirmek için ihtiyaç hasıl olduğunda düşman kuvvetleriyle çatışmaya girme talimatı da verilmişti. Bazen hedeflerinin mahiyeti, onların yalnızca çatışmaya girmelerine yol açmakla kalmaz,fakat çarpışmayı zorunlu kılardı. Bu devriyelerin asıl amaçları şunlardı:
1- Devletin sınır bölgelerini düşmanın ani tecavüzlerine karşı gözetlemek ve korumak.
2- Devletin düşmanlarına, Medine'de kurulmuş, sınırları içindeki otoritesini korumaya hazırlıkla, koyduğu kanunların ihlâl edilmesine göz yummayacak bir yönetimin varlığını hissettirmek. Bu devletin, toprakları dahilinde barış ve düzeni sağlamaya muktedir ve sınırlarım her düşman kuvvetine karşı müdafaa etme-
ye hazır olduğunu göstermek.
3- Düşmanlarını, özellikle de Mekke'deki Kureyşlileri, artık ekonomik can damar-1 lafının, ticaret yollarını istedikleri zaman kesebilecek olan Medine müslümanları-nın insafına bağlı olduğu konusunda uyarmak. Bu, Kureyşlileri, müslümanla-ra karşı düşmanca faaliyetlerini durdurmaya ve barış yapmaya zorlamak mânasına geliyordu, çünkü sonraki, Öncekine ne bir yanlış yapmış ne de onlara karşı saldırgan veya düşmanca bir tavır almıştı. Eğer ortada zulme maruz kalan varsa, o da, Mekke'de evlerini ve mallarını bırakarak Medine'ye göçmeye haksızca zorlanmış olan müslümanlardı.
4- Düşmanın mühimmat yollarının kaynaklarını kesmek ve düşman yeterince savaşa hazırlanmadan ve teşkilatlanmadan Önce onları savaşa zorlamak.
5- Çevre ve bu bölgenin coğrafyasının mahiyeti hakkında malumatlarını artırmak ve böylece savaş zamanlarında askerî harekâtlarını ve muharebe taktiklerini tesbit ederken zorluğa düşmemek.
6- Asıl savaş başlamadan evvel, düşmana karşı askerî harekât düzenleme pratiğine sahip olmak ve düşmanın kuvvetini deneme fırsatı elde etmek. Bu, ayrıca onlara askerî hareket kalıplarına riayet ederek ve sıkı disiplin, teşkilatlı bir askerî birlik halinde ve bir komuta altında çalışma fırsatı da kazandırdı. Gerçekten bu devriye seferleri, sınırlı yiyecek, içecek ve malzeme ile Mekke çevresindeki arazilerde ve Medine çevresindeki tepe ve vadilerde savaş şartları ve savaş disiplini altında hakiki bir muharebe talimiydi.
7- Muharebe keşiflerinin fonksiyonlarına şunlar da dahildi: Düşmana yardım etmiş ya da müslümanlara muhalefet eden kabileleri cezalandırmak; halkı, müslümanlara karşı kışkırtan ve onların çalışmalarına engel olup entrika çeviren liderlere, müslümanlara güç ve kudretini göstermek ve düşmanın gözünü korkutmak için cezalandırmak.
Burada, şuna da değinelim: Rasulullah @ gençliğinde Suriye'ye ticaret seyahati yaptığı sıralarda Medine'nin ovalarını ve vadilerini öğrenmişti. Aynı zamanda Basra'ya yaptığı ziyaretler sırasında gördüğü Arabistan'ın doğu bölgelerini de iyi bilirdi. Rasulullah @ bütün bu bölgelerin arazi yapısını bildiği İçin buraların coğrafî ve askerî öneminin farkındaydı. Kendisi bizzat Kureyş kervanlanyla bu kayalık ve engebeli araziler üzerinde seyahat etmişti ve bu yolun rotasını ve Mek-keliler için önemini biliyordu. Bu nedenle, geçmiş tecrübelerinin ışığı altında devriye sistemini teşkil etmek onun için hiç zor olmadı. Peygamber @ ticaret yollarının ve Mek-keliler için bu yolların ticarî öneminin tamamen bilincindeydi ve tam bir ekonomik blokaj tertip etmek için özgün bir saik ve kifayete ve araçlara sahipti. Bu fırsat, Hz. Mu-hammed @ tarafından hususiyetle Mekke -lilerin kervanlarını taciz etmek ve yüreklerine korku salmak biçiminde kullanılmış, fakat ekonomik hayat damarlarım sıkıştırmak için ticaret yollarını kesme işi gerçek manada kullanılmamıştı. Rasulullah @ bunu yapmaya asla niyetlenmedi; sadece bu ihtimali göstererek Mekkelilerin yüreklerine korku vermek istedi ki, böylece düşmanca faaliyetlerini durdursunlar ve müslümanların barış içinde dinlerini yaşamalarına ve uygulamalarına müsaade etsinler.
İçten ve dıştan sarılmış bir halde, bu zor şartlar altında bulunuyorken, Peygamber @ oruç ve namazın sıkı disiplini ve dinçliği altında arkadaşlarını teşkilatlandırdı ve onları, her durumu azamî bir çabukluk, dinçlik ve azimle karşılaşma olgunluğuna sahip yetiştirdi. Liderlerinin emirlerine itaat etme ve merkezî bir komuta altında çalışma konusunda tam manasıyla eğitilmişlerdi. Günde beş vakit namazın edası yoluyla, müminlere imamlarının emirlerine itaat etme, disiplin ve erkana riayet hususlarında çok geniş talim yapma imkânı verildi. Ve oruç da onlara sebat, sabır ve tahammül eğitimi verdi. Böylelikle namaz ve oruç İslâm askerlerine merkezî bir komutayaitaaı,sorumluluk ve görev duygusunu kazandırdı. İşte bu onların İslâm davası için her şeylerini feda etmeye hazır, daima emre amade askerler olmaları için yeterliydi.
Her iki tür devriye sistemi, Peygamber @'ı Medine arazisi sınırlarında ve çevre kabilelerde cereyan eden bütün olaylardan haberli kılan güçlü bir haberleşme ağının teşkil edilmesine yardım etti. Rasulullah @, aynı zamanda, Medine şehrinin müdafaası için bir gözcülük sistemi kurdu. Müslüman askerlere, askerî terimler, gizli işaretler ve şifre sözleri konularında eğitim de verildi.
Bedir Savaşından Önceki Devriye Organizasyonu
Medine'ye hicretten sonra Kureyş'in artan düşmanca faaliyetlerini gözönünde bulunduran Rasulullah @, arkadaşlarıyla istişare ederek İslâm devletinin hudutları içinde ve etrafında düzenli devriyeler organize etmeye karar verdi. Bu devriyelere seriyye veya gazve denir. Muhammed @'ın bizzat katıldıklarına gazve ve bir başkasını komutan ta-yin ederek gönderdiğine de seriyye denir.
Bedir Savaşından önce Peygamber @ tarafından aşağıdaki seriyyeler gönderildi:
1- Sahil Seriyyesi: 30 kişiden oluşan, Ham-za b. Abdülmuttalib komutasında bir seriyye, o bölgede Kureyş'in faaliyetleri hakkında bilgi toplamak üzere deniz kıyısına gönderildi. Ebu Cehil komutasında bir Kureyş birliğiyle karşılaştılar. Ku-reyşliler, Müslümanların uyanık bir vaziyette olduğunu görüp geri döndüler. Her iki tarafla da dostça ilişkileri olan Mecdî b. Amr el-Cühenî'nin araya girmesı nedeniyle çarpışma olmadı. (İbn İs-hak).
2- Rabiğ Seriyyesi: Ubeyde b, el-Haris komutası altında 60 kişilik bir seriyye Ku-reyş'in Medine çevre arazisindeki faaliyetlerine göz-kulak olunması amacıyla gönderildi. Hicaz bölgesi içlerine, Seniyyetül-Mürre'ye kadar gidip geri döndüler. İkrime b. Ebu Cehil komutası altında bir Kureyş birliğini farkettiler. İslâm tarihinde ilk ok bu seferde Sa'd b. Ebî Vakkas tarafından atıldı, fakat daha fazla bir çarpışma meydana gelmedi.
3- el-Herrar Serîyyesi: Rasulullah @ aynı amaçla, Sa'd b. Ebî Vakkas komutası altında sekiz kişilik bir başka seriyye gönderdi. Hicaz arazisinde el-Herrar'a kadar gittiler, fakat düşmanla karşılaşmadan geri döndüler. Bu seriyyede geceleri yolculuk yapıp gündüzleri saklandılar.
Bu seriyyelerde yalnızca muhacirler yer aldılar. Onlarla beraber diğerlerinden kimse yoktu.
4- Nahle Seriyyesi: Bu seriyye Hicret'in ikinci yılında düzenlendi. Rasulullah @ tarafından on iki kişiyle Abdullah b. Cahş gönderildi ve eline iki gün yol aldıktan sonra açması istenen bir mektup verildi. Abdullah, mektubu iki gün sonra açtı ve çarpışmaya girmeksizin belirli bilgiler toplaması talimatı verildiğini Öğrendi. Aynı zamanda mektupta bu göreve katılmak için yanındakilerin hiç birine baskı yapmaması da yazıyordu. Mektupta: "Bu mektubumu okuyunca Taif'le Mekke arasındaki Nahle'ye git. Saklanarak Kureyşlüeri bekle ve ne yaptıklarını araştır" yazıyordu. Mektubu okuduktan sonra "İşitmek itaat etmektir" dedi. Yanındakilere Rasulullah @'ın emrini söyledi ve yola çıktı; yanındakilerin hepsi de onu takip etti, hiç biri geri kalmadı. Hicaz arazîsi içindeki el-Furu üzerinde Bahran denilen madene kadar gitti. Orada yanlarında bir Kureyş kervanı geçti. Rasulullah @'ın özellikle vermiş olduğu emirlerin hilâfına kervana saldırdılar. Amr b. el-Hadramiyi Öldürdüler ve iki esir aldılar, diğerleri kaçtı.
Rasulullah @'ın yayına geldiklerinde, Rasulullah @: "Ben size haram bir ayda savaşın diye emretmedim." dedi ve onlardan hiçbir şey almayı kabul etmedi. Esirler serbest bırakıldı ve öldürülenlerin akrabalarına kan parası ödenmesi teklif edildi. Bu olay, Abdullah'ın o günü Reeep ayının son günü zannederek yaptığı hatalı bir değerlendirme sonucuydu. Bununla beraber, öyle bile olsa, onlar çarpışmaya girmekten menedilmişlerdi.
Peygamber @ Bedir'e doğru ilerlerken, Ku-reyş'in hareketlerini araştırmaları için önden iki casus gönderdi. Bu casuslar, Rasulullah @ 'a Kureyş ordusunun Bedir vadisinin diğer ucuna vardığını haber verdiler. Peygamber @ bu haberi alınca bulunduğu yerde durdu.
Gazveler
Peygamber @'ın komutası altında aşağıdaki seferler düzenlendi.
el-Ebvâ ya da Veddân Gazvesi: Rasulullah @, Hicret'in ikinci yılında Recep ayının 12'sinde 60 kişilik bir birlikle yola çıktı. Ved-dan*a vardığında hiçbir düşman kuvvetiyle karşılaşmadı; fakat Benî Damre ile karşılıklı yardımlaşma, işbirliği ve güvenlik üzerine bir barış antlaşması yaptı. Benî Damre, Kureyş ile Müslümanlar arasında tarafsız kalmaya söz verdi. Muhammed @'ın onlara karşı asker çıkarmayacağı ve onların da müs-lümanların düşmanlarına yardımcı olmayacağı hakkında antlaşmaya varıldı. Bu şartları ihtiva eden bir belge yazıldı. Ondan sonra Rasulullah @ hiçbir düşman kuvvetiyle karşılaşmadan Medine'ye döndü. (İbn İs-hak).
Buvât Gazvesi: Ondan sonra, Muhammed @ Rebiülevvel ayında Kureyş'in baskına çıkan birliklerini araştırmak üzere 200 adamdan oluşan bîr kuvvetle yola çıktı. Fakat hiçbirine rastlamadı. Radve civarındaki Buvât'a kadar gitti, bir süre orada konakladı ve çarpışma olmaksızın geri döndü.
Zul el-Uşeyre Gazvesi: Rasulullah @ 150 sahabeyle sefere çıktı ve Zatü'1-Sa'k vadisinde konakladı ve sonra Uşeyre vadisine gitti. Birkaç gün orada kaldı. Benî Müdlic ve antlaş-malılan Benî Damra ile dostluk antlaşması yaptı ve sonra Medine'ye geri döndü. Bu sefer, Suriye'ye giden Kureyş kervanının yolunu kesmek için düzenlendi, fakat kervan 2 gün erken geçip gitmişti. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat).
Safavan veya Bedru'1-Ulâ (Birinci Bedir) Gazvesi: Rasulullah @, Zul el-Uşeyre'den döndükten iki gün sonra Kurz b. Câbir el-Fıhrî Medine otlaklarına baskın yaptı ve beraberinde birkaç deve götürdü. Peygamber @, yetmiş sahabeyle birlikte onu aramaya çıktı, fakat Kurz b. Câbir el-Fıhrî kaçtı. Peygamber @ Bedir civarındaki Safavan denilen vadiye kadar gitti ve düşmanla karşılaşmadan Medine'ye geri döndü. (İbn İshak).
Rasulullah @'ın bütün bu seferleri Hicret1 in ikinci yılında oldu.
Bedir'den Uhud'a Kadar Seriyye Ve Gazveler
Bedir Savaşı'nda Kureyş, alçaltıcı bir yenilgiye uğradı ve ileri gelenlerinden birçoğunu kaybetti. Ancak, bu yenilgi onları vazgeçi-recek ve morallerini çökertecek yerde daha çok hiddetlendirdi ve yenilginin intikamını almak için şevk ve kararlılıklarını artırdı. Rasulullah @ ve ashabı ile tekrar karşılaşmak için daha büyük bir gayret ve dinçlikle hazırlıklar yapmaya başladılar. Ebu Süfyan, Muhammed @'dan intikamını alıncaya kadar karısına yaklaşmayacağına ve yıkanmayacağına yemin etti.
Peygamber @ bütün bunlardan tamamıyla haberdardı. Bu nedenle, müslüman arazisine sürpriz bîr tecavüze karşı ne dikkat ve tedbirlerini gevşetti, ne de hazırlık ve devriye sistemini yavaşlattı ya da durdurdu. Keşif ve muharebe devriyelerini, düşmanın hareketlerine göz-kulak olmak ve İslâm devletinin sınırlarını korumak üzere göndermeye devam etti.
Ğâlib b. Abdullah Leysî Seriyyesi: öâlib b. Abdullah Leysî, Benî Suleym ve Benî Gata-fan kabilelerinin Medine'ye saldırmak üzere yaklaştıklarını İşitince kendisi küçük bir birlik teşkil etti. Biraz vuruşma meydana geldi, düşman birkaç adam kaybetti ve sonra kaçtı. Bu sefer, El-Kudr Gazvesini takiben düzenlenmişti. Bu gazvede düşman çarpışmadan kaçmış, fakat Medine'ye yeniden saldırmaya kalkışmıştı.
el-Kirede Seriyyesi: Zeyd b. Harise, 100 süvariyle birlikte Kureyş'in ticaret yolunu gözlemek üzere gönderildi. Kervan lideri Furat b. Hayyan'ı ve ticaret mallarını ele geçirdi, fakat daha sonra Furat b. Hayyan İslâm'a girdi.
Karkaratu'1-Kudr Gazvesi: Benî Süleym ve Benî Gatafan'm Mekke'ye saldırmak üzere yaklaşmakta olduğu haberi gelince Peygamber @ onları durdurmak için İkİ yüz kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Onların su almak için durdukları Karkaratu'1-Kudr denilen yere vardığında burada kimse olmadığını gördü. Müslüman birliklerinin yola çıktığını haber alınca düşman kaçmıştı.
es-Sevik Gazvesi: Bedir Savaşı'ndan iki ay kadar sonra, Ebu Süfyan, iki yüz süvariyle birlikte Medine'nin uzak köylerine geldi ve Sellâm b. Mişkem ile birlikte Medine'ye saldırmayı denedi, fakat başarısız oldu. Bununla beraber el-Ureyd'de bazı palmiye ağaçlarım yaktı ve Ensar'dan bir adamla çalışma arkadaşım öldürdü. Rasulullah @ 200 adamla onu Karkaratu'l-Kudr'a kadar takip etti, fakat Ebu Süfyan ve arkadaşları kaçtılar. Düşman kaçarken yüklerini hafifletmek için un torbalarını (es-Sevik) attılar. Müslümanlar bu un torbalarım aldılar ve gazveye bu nedenle es-Sevik gazvesi dendi.
Gatafan'a karşı Zu-Emer Gazvesi: Hicret1 in üçüncü yılının ilk ayında Benî Sa'lebe ve Benî Muharib kabilelerinin (Benî Gatafan-ın kolları) Medine'ye saldırmak üzere yaklaşmakta oldukları haberi geldi. Peygamber @ 450 kişilik bir birlikle yürüdü*. Düşman onlarla karşılaşmadan kaçtı. Rasulullah @ Necd'de konakladı ve yerli kabilelerle, Kureyş'in ticaret yolunun kesilmesi hakkında bazı antlaşmalar yaptı.
Benî Süleym'e karşı Buhran Gazvesi: Benî Süleym'in kabilelerinden müteşekkil kuvvetli bir ordunun Buhrân'dan Medine üzerine ilerlediği haberi geldi. Peygamber @ 300 kişilik bir kuvvetle Hicaz'a doğru İlerledi ve Hicaz arazisinde bir maden olan Buhrân'a kadar gitti. Fakat, düşman panik içerisinde kaçtı. Peygamber @ daha sonra çarpışma olmadan Medine'ye geri döndü.
Uhud Savaşı'ndan evvel, toplam sekiz gazve ve altı seriyye yapıldı. Gazvelere, esas olarak, Kureyş'in hareketlerine göz-kulak olmak ve onların Medine etrafındaki bölgelerde yaptıkları düşmanca faaliyetleri durdurmak için çıkılmıştı. Seriyyeler İse düşman hakkında bilgi toplamak için yapılmıştı. Gazvelere çıkan birliklerin asker sayısı 70 ile 450 arasındayken seriyyelerdeki asker sayısı 2 ile 100 arasındaydı. Bütün bu seferlerde birisi hariç çarpışma olmadan geri dönülmüştü. Nahle seriyyesinde 1 kişinin öldüğü bir çarpışma meydana geldi.
2- Uhud Günü'nden Hudeybiye'ye Kadar Yapılan Gazve Ve Seriyyeler
Uhud Savaşı'nda müslümanlar büyük zorluklarla karşılaşıp, ağır kayıplar vermelerine ve büyük üzüntü duymalarına rağmen ne maneviyatları zayıfladı, ne de inanç ve davalarının başarıya ulaşması için mücadele etme kararlılıkları ve şevkleri azaldı. Bununla beraber, bu geçici engellenme yeni kurulan Medine Devleti ve Muhammed @ için bir sürü zorluk ve problem doğurdu. Uhud Savaşı, müslümanların askerî ve politik saygınlıklarına büyük bir darbe indirdi; ve dost ya da tarafsız olan çevre kabilelerin bir çoğu bu savaştan sonra müslümanlara fülî bir düşmanlık beslediler. Bazıları Kureyş tarafına geçerek müslümanlara karşı onların faal ant-laşmahsı oldu; diğer bir çokları da onların casusları oldular ve İslâm Devleti'nin merkezi Medine'nin müdafaa ve güvenliği İçin hakiki bir tehdit oluşturdular.
Bazı kabileler, müslümanların Bedir'deki galibiyetleri ve güçlü halleri üzerine sinmişlerdi, fakat Uhud Savaşandaki müslümanların kısmî yenilgileri ve ağır kayıp vermeleri, durumu tamamen değiştirdi. Artık müslüman-lardan korkmamaya ve müslümanların otoritesine baş kaldırmaya başladılar. Uhud Sa-vaşı'ndan sonra yapılan seferlerin büyük kısmı ya Medine'ye komşu arazilerdeki düşmanca faaliyetleri kontrol etmek, ya başkaldırmaları bastırmak ya da İslâm Devleti'ne karşı düşmanca faaliyetlerden veya gizli ittifaklardan haberdar olmak için düzenlendi. Kabilelerden bazıları şeytanca, Peygamber @'dan kendilerine Kur'an öğretmeleri için eğitimciler göndermesini, çünkü halklarının zaten İslâm dinine girdiklerini söylediler. Ra-sulullah @, bu kabilelere müslüman öğretmen ve hafızlar gönderince, bu müslümanlar hunharca katledildiler. Böyle bir olayda, Adi ve Kaarre kabilelerinin isteği üzerine, Peygamber @ aralarında Hubeyb b. Adiy Ensârî'nin de bulunduğu sekiz sahabeyi İslâm'ı öğretmek için gönderdi. Bu sahabeleri birer birer öldürdüler. Hubeyb ise Kureyş'e satıldı. Kureyş de onu acımasızca katletti. Bir süre sonra Ebu'l Berrâ Âmir b. Mâlik, Ra-sulullah @'a gelerek: "Ya Muhammed! Eğer sahabelerden seçkin kişileri,Necid halkına gönderecek olursan ve onlar tebliğ ettiğin dine çağrıda bulunursa; umarım ki Necid halkı sana tâbi olurlar!' dedi. Rasulullah @ onların güvenliğinden dolayı duyduğu endişeyi dile getirdi, fakat Ebu Berâ, bu sahabeleri himayesine alacağını, halkı İslâmiyet'e davet etmek için onları göndermesini söyledi. (İbni İshak) Bunun üzerine Peygamber @ el-Münzir b. Amr'ı, ashabından 70 kişiye birlikte, Âmir b. Tufeyl'e ulaştırmak üzere bir mektup vererek gönderdi. Ka'b b. Zeyd ve Amr b. Ümeyye hariç hepsi öldürüldüler. Ka'b b. Zeyd öldürülenler arasında yaralı olarak kaldı. Amr b. Ümeyy de, Âmir b. Tüfeyl tarafından bir köle azad etme yeminine karşılık olarak serbest bırakıldı. Bu olaylar müs-lümanlan son derece üzdü. Rasulullah @, acımasızca katledilen bu müslümanlar için üzüldüğü kadar hiçbir şeye üzülmemişti. Sık sık Medine'ye düşman saldırısı hakkında söylentiler çıkıyordu ve müslümanlar geceleri güvenlik içinde uyuyamıyorlardı. Bir çoğu geceleri silahlarıyla uyudular ve süpriz düşman saldırılarına karşı korumak için sürekli alarm halinde oldular.
Bu olaylar, müslümanların prestijini ve İslâm devletinin otoritesini korkunç derecede azalttı. Çevre kabileleri Peygamber @'ın otoritesine karşı başkaldırmak için cesaretlendiler. Aynı zamanda Medine'nin yahudi kabileleri, müslümanlarla, Medine'nin müdafaası ve karşılıklı saldırmazlık üzerine olan muahedelerini bozmaya teşebbüs ettiler. Rasulullah @'a ve ashabına karşı bu yahudiler, Kureyşle ve diğer Arap kabileleriyle işbirliği halinde çeşitli ihanet planlarına giriştiler. Uhud Savaşı'ndan sonraki bu menfî gelişmeler nedeniyle Peygamber @ Medine'nin müdafaası için Özel tedbirler almak zorunda kaldı. Dolayısıyla Özel gece nöbetçileri görevlendirdi ve Medine etrafındaki tepelere keşifler yaptı. Bir keresinde, gece, Medine'ye saldırmak üzere düşmanın yaklaşmakta olduğu söylentileri yayıldı. Halk korku içinde evlerinden dışarı fırladı, bu sırada Rasulul-lah @'ın atı üzerinde tepelerden gelmekte olduğunu gördüler. Rasulullah @ onlara hiçbir düşman tehlikesi olmadığını söyledi ve sonra da halk evlerine döndü. Düşman tehdidine karşı, Peygamber @ gazve ve seriy-yelerin teşkil edilmesi hususunda özel düzenlemeler yaptı: Birincisi, şehir içindeki ve dışındaki gelişmelerden sürekli haberdar bulunmak; ikincisi, dışarıdan veya şehir dahilindeki yahudi kabilelerinin ihaneti dolayısıyla ortaya çıkacak ani saldırılara karşı acil bir ilk savunma hattı oluşturmak; üçüncüsü, etraf ahalisine İslâm Devleti'nin toprakları üzerinde barış ve düzeni tesis etmeye tamamen muktedir olduğu izlenimini vermek; dördüncüsü, İslâm Devleti'nin azalan otorite ve gücünü yeniden ele geçirmek ve yükseltmek; son olarak da, müslümanların maneviyatını yükseltmek, cahiliye ve tağutî güçlere karşı son zafer elde edilinceye kadar savaşma kararlılıklarını ve şevklerini artırmak.
Katan veya Ebu Seleme b. Abd el-Esed Seriyyesi: H. Peygamber @'a, Ebu'l Esed'in oğulları Ebu Seleme ve Tuleyhâ'mn kabilelerini ve müttefiklerini, Medine'ye saldırmaları ve müslümanlann hayvanlarını çalmak için şehir civarına baskın yapmaları hususunda kışkırttıkları haberi geldi. Bunun üzerine, Peygamber @ Ebu Seleme'yi 150 kişiyle birlikte yola çıkardı ve onlara şu talimatı verdi: "Benî Esed topraklarına varıncaya kadar yürüyün ve onlar size saldırmadan siz onlara saldırın:' (İbn Sa'd, "Kitab et-Tabakat el-Kebir". Ebu Seleme, beraberindekilerle birlikte yola çıktı ve gece boyunca süratle ilerledi, hatta düşmanı şaşırtmak için normal yoldan ayrıldı. Peygamber @'ın emirlerini yerine getirerek düşmanı epeyce hazırlıksız yakaladı. Düşman panik içinde, bütün mallarını ve hayvanlarını bırakarak kaçtı. Daha sonra Ebu Seleme, Medine'ye geri döndü. Bu seriyye, Medine'nin yitirdiği itibarını yeniden kazandırdı ve aynı zamanda, Medinelüerin morallerini yükseltti.
Abdullah b, Üneys Seriyyesi: Süfyan b. Ha-lid el-Hudalî isminde bir adam Urne ve Cİ-varma giderek, insanları Rasulullah @'a karşı savaşa katılmaları için tahrik ederdi. Rasulullah @ bu nedenle, Abdullah b. Üneys'i, Süfyan b. Halid'i bulup, işinde başarıya ulaşmazdan evvel öldürmesi için gönderdi. Abdullah oraya yalnız gitti. Adamlarına farket-tirmeden ustaca ve sessizce Süfyan'ın İşini bitirdi.
Bi'ru Ma'une veya el-Munzir b. Amr el-Ensarî Seriyyesi: Yukarda bahsedildiği gibi, Ebu Berra'nın isteği üzerine, Peygamber @,el-Ma'din topraklarına el-Münzir b. Amr komutası altında 70 Kur'an öğretmeni (el-Kurra) göndermişti. Bunlar, Âmir b. Tufeylin adamlarının saldırısına uğramışlar ve bir kişi hariç hepsi öldürülmüştü. Enes b. Malik, Muhammed @'ın Bi'ru Ma'une'de katledilenlere üzüldüğü kadar hiçbir şeye üzüldüğünü görmediğini rivayet etmiştir. Tufeyl tarafından serbest bırakılan kişi Amr b. Ümeyye'ydi. Amr, Medine'ye dönerken rastladığı iki kişiyi Amir oğullarından zannederek öldürdü. Rasulullah @ bu olayı hatadan saydı ve öldürülenlerin akrabalarına karfpa-rası ödedi. Bunun için Muhammed b. Mes-leme'yi gönderdi. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).
Reci Seriyyesi: Daha önce bahsedildiği gibi, Adi ve Kaarre'den bir grup Peygamber @'a gelerek Kur'an öğretmek üzere öğretmenler göndermesini isteyince, Rasulullah @ onlarla birlikte sekiz (veya on) sahabe gönderdi, el-Hada yolu üzerinde bir su pınarı olan er-Recî'ye varınca, müslümanlarla beraber bulunan grup hainlik etti ve diğer bazı kabile adamlarının da yardımıyla müslümanlardan altısını (veya sekiz) Öldürdüler; Hubeyb ile Zeyd'İ ise Kureyş'e sattılar, onlar da Kureyş tarafından katledildi. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).
Gazveler
Uhud Savaşı'ndan sonra, Rasulullah @'ın komutası altında aşağıdaki gazveler yapıldı:
Bedir el-Mevd veya el-Sufrâ Gazvesi: Uhud-dan ayrılırken, Ebu Süfyan, Rasulullah @'a meydan okudu ve ona Bedir'de tekrar hesaplaşmayı teklif etti. Bunun üzerine Rasulullah @ düşmanın iki bin kişilik ordusuna karşı bin beş yüz kişiyle yürüdü. Bedir'de sekiz gün süreyle bekledi fakat Ebu Süfyan, el-Zehran'dan Mekke'ye geri döndü. Ebu Süfyan adamlarına o yılın kıtlık yılı olduğunu, bu yüzden geri dönmeleri gerektiğini söyledi. Muhakkak ki, bir bolluk ve bereket yılı onlara daha uygun olurdu. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir). Peygamber @ da savaş-maksızın geri döndü. Bu olay Hicret'in dördüncü yılında Zülkâde ayında cereyan etti.
Zatu'r-Rikâ Gazvesi: Rasulullah @'a, Benî Muharip ve Sa'lebe halkının Medine'ye saldırmak üzere askerlerini harekete geçirmekte olduğu hakkında bir haber ulaştı. Hicret1 in 5. yılının başlarıydı. Rasulullah @ 400 kişilik (veya 700) bir kuvvetle yürüdü ve Necd1 de er-Rikâ'ya kadar ilerledi. er-Rikâ'da bırakılmış kadınlar topluluğuna rastladı. Çünkü erkekleri dağlara kaçmışlardı. Müslümanların önlerine çıkamadılar ve harp olmadı. Rasulullah @ bu gazada ashabına "korku namazı" kıldırdı. Bir bölük nöbet beklerken, diğer bölük Rasulullah @'la ilk rekatı kıldı, sonra yer değiştirerek ikinci rekat kılındı.
Dumetu'l-Cendel Gazvesi: Dumetu'l-Cendel kabileleri sık sık müslümanların ticaret kervanlarını rahatsız eder, bölgede huzursuzluk yaratırdı. Rasulullah @, Dumetu'l-Cendel'de bazı kabile adamlarının toplandığını, deve sürücülerine zalimce davrandıklarını ve Medine'ye saldırma niyetinde olduklarını haber alınca bin kişilik bir kuvvetle sefere çıktı. Dumetu'l-Cendel, Suriye sınırına yakındı ve Medine'den 50 ya da 60 günlük bir mesafede bulunuyordu. Rasulullah @ geceleri yolculuk yaptı ve gündüzleri konakladı. Oraya varır varmaz, düşmana hazırlanma fırsatı vermeden aniden saldırdı, fakat düşman hayvanlarım ve sürülerini bırakarak kaçtı. Rasulullah @ onları takip etmeye gerek görmedi. Uyeyne b. Hısn'le akid yaptı ve Medine1 ye geri döndü. Dumetu'l-Cendel'in coğrafî konumu ve Medine'den uzaklığı, Hicret'in beşinci yılında İslâm Devleti'nin askerî ve politik etkinliğinin boyutlarını göstermektedir. Hakikaten Arap Yarımadası'nın tümü onların nüfuzu altındaydı. Bu olay, aynı zamanda, bir müslüman kuvvetinin uzak yerlere intikal edebilme ve düşmanı hazırlıksız aniden yakalayabilme hususundaki sürat ve tahammüllerini de göstermektedir.
Benî'l-Mustalik veya el-Mureysî Gazvesi: Benî Mustalik'in reisi kendi kabile halkı ve ilişki kurabildiği diğer Arap kabileleri halkı arasında dolaşarak onları müslümanlara karşı savaşmak üzere kışkırtıyordu. Bu reisin çağrısına büyük bir kuvvet icabet etti ve Medine şehrine bir saldın düzenlemek İçin hazırlıklar yaptılar. Bu düşmanca hareketler, Peygamber @'ın casusu Bureyde b. el-Husayb tarafından da teyid edildi. Bunun üzerine, Rasulullah @ ashabından küçük bir kuvvetle yola çıktı ve aralıksız zorlu bir yürüyüşten sonra kısa bir süre zarfında el-Mureysî kaynağına vardı. Müslüman kuvvetlerinin bu ani ortaya çıkışı düşmanı şaşırttı, korku ve şaşkınlık içinde dağıldılar. Bununla beraber Benî Mustalik reisi Haris b. Ebî Dırar, kendi adamlarıyla çarpışmaya hazırdı. Fakat onlar da daha ilk atakta on adamlarını kaybederek bozguna uğradılar; geri kalanları malları ve hayvanlarıyla birlikte esir alındı. Esirlerden biri Cuveyriye bint Haris b. Ebî Dı-rar'dı. Rasulullah @ fidyesini ödeyerek onunla evlendi. Rasulullah @'ın ashabı bir saygı ve iyilik işareti olarak o kadının kabilesinden olan bütün kadınları azat etti.
Bu sefer sırasında, Hz. Aişe'nin gerdanlığı kayboldu ve teyemmüm ayeti nazil oldu; ve yine bu sefere münafıklar ilk defa katıldılar. Abdullah b. Übey neredeyse Muhacirlerle Ensar arasında ayrılık yaratmayı başarıyor-du. Yine Abdullah b. Übey, Medine'ye döndüklerinde şerefli olanın şerefsiz olanı süreceği şeklinde bir laf etti. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).
Ahzab Savaşı'ndan Sonra Gazve Ve Seriyyelerin Düzenlenmesi
Kureyş ve müttefiklerinin Ahzab Savaşı'ndan yüzgeri dönüşleri, farkında olmadıkları bir biçimde güç, prestij ve onurlarına ağır bir darbe indirdi. Hakikaten, Rasulullah @'dan o kadar korktular ki artık onunla barış antlaşması yapma konusunda konuşmaya başladılar. Müslümanlara iyice düşmanlık besleyen Arap kabileleri, özellikle Medine'ye komşu olanlar İslâm devletinin artan gücü ve otoritesinden korkuya kapıldılar ve sindiler. Ayrıca Peygamber @'la dostluk ve barış antlaşması yapma yolları aramaya başladılar. Artık müslümanlar kendilerini epeyce güvenlik içinde hissediyorlardı. Otoritesi kurulmuş, Kureyş dahil bütün Arap kabileleri tarafından tanınmışlardı. Durum artık Müslümanların lehine dönmüş ve Medine hükümeti şehrin kuzeyine, güneyine ve doğusuna uzanıp giden çevre bölgelerin kontrolünü tamamen eline almıştı.
Artık müslümanların problemi bir güvenlik problemi olmaktan çıkmış, fakat bu bölgelerdeki İslam Devleti'nin otoritesini güçlendirme problemi haline gelmişti. Bu sebeple, ilkin, boyun eğmekle beraber halâ merkezî hükümete düşmanca emeller besleyen çeşitli kabilelerin faaliyetleri hakkında her türlü bilgiyi elde etmek için düzenli bir istihbarat servisinin kurulması gerekliydi. İkincisi, çevre bölgelerde düzen ve barışı sağlamak için seferler göndermek gereği vardı. Dolayısıyla, Rasulullah @, bu çifte gaye için devriye politikasını teşkil etti.
Seriyyeler
el-Kuretâ Seriyyesi el-Kuretâ, Benî Bekir'in bir koluydu ve bu bölgede huzursuzluk yaratıyordu. Bu kabileyi boyun eğdirmek için Muhammed b. Mesleme komutası altında 30 kişilik bir atlı birliği gönderildi. Muhammed b. Mesleme'ye onları her yönden kuşatması talimatı verilmişti. Gece yürüyüp, gündüz saklanarak büyük bir süratle ilerledi. Düşman yanına varınca, üzerlerine saldırdı ve birkaç kişiyi öldürdü, fakat geri kalanlar kaçtılar. Onların develerine ve keçilerine sahip olarak Medine'ye getirdi. Necd topraklarının reisi olan Zemame b. Azal yakalandı. Peygamber @'ın karşısına getirildi ve biraz tereddüt ettikten sonra islâm'ı kabul etti.
Ukkaşe b. Muhsan el-Esedî Seriyyesi: Bu seriyyeye, Ukkaşe b. Muhsan el-Esedî komutası altında sadece kırk atlı gönderildi. Ukkaşe süratle harekete geçti, fakat düşman, otlaklarında develerini bırakarak kaçtı. Müslümanlar develeri alarak Medine'ye getirdiler.
Zu'1-Kissa Seriyyesi: Hicret'in altıncı yılında Muhammed b. Mesleme komutası altında on kişilik bir grup Benî Sa'lebe ve Benî Uvâl'a gönderildi. Bu grup, onlara Kur'an Öğretmek için gitmişti, fakat gece üzerlerine saldırıldı ve öldürüldü. Muhammed b. Mesleme yaralı olarak Medine'ye getirildi.
Benî Sa'lebe veya Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh Seriyyesi: İslâm davetçilerinin bu hunharca katlinin intikamını almak üzere, Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh kırk kişilik bir kuvvetle el-Kissa üzerine gönderildi. Ebu Ubeyde, oraya varınca düşmana saldırdı. Düşman dağlara kaçtı. Develeri ve diğer malları ele geçirilerek Medine'ye getirildi.
Zeyd b. Harise Seriyyesi: Suriye'den bir Ku-reyş kervanının gelmekte olduğu haberi geldi. Peygamber @ yüz yetmiş atlıyla Zeyd b. Harise'yi kervanın yolunu kesmek üzere gönderdi. Zeyd, onları yakladı ve çok miktarda gümüş ele geçirdi. Sonra Medine'ye döndü. Rasulullah @'ın kızı Zeyneb'in kocası Ebu'l-Âs bu kervanda yakalandı.
Benî Suleym'e Karşı el-Cumum Seriyyesi:
Rasulullah @, Benî Suleym'in Medine'ye saldırmak üzere birliklerini harekete geçirdiğini haber alınca, Zeyd b. Harise komutası altında küçük bir kuvvet gönderdi. Zeyd, onlara saldırdı, düşmandan on kişi öldürüldü ve diğerleri esir alındı. Zeyd, esirleri develeri ve keçileriyle birlikte Medine'ye götürdü. Rasulullah @ bu esirlerin hepsini serbest bıraktı.
et-Taraf Üzerine Zeyd b. Harise Seriyyesi:
Medine'den 36 mil uzakta bir su kaynağı olan et-Taraf bölgesine, Benî Sa'lebe ile karşılaşmak üzere Zeyd b. Harise elli atlıyla birlikte gönderildi. Benî Sa'lebe'nin adamları kaçtılar, fakat Zeyd develerini ve keçilerini ele geçirdi ve Medine'ye getirdi. Bu serriyye'de müslümanların parolaları "Eymit, Eymit-'di.
Husmâ Üzerine Zeyd b. Harise Seriyyesi:
Dihye b. Halife el-Kelbî, Kayser'den dönerken, el-Huneyd b. Arid ve oğlu tarafından yolu kesildi ve bütün malları elinden alındı. Peygamber @ el-Huneyd'i bulması için Zeyd b. Harise'yi beşyüz adamla gönderdi. Zeyd, geceleri ilerleyip, gündüz saklandı ve düşmanı şaşkın bir halde yakaladı. el-Huneyd, oğlu ve adamlarının basıları öldürüldü ve diğerleri de esir alındı. Hayvanları ve keçileri de Zeyd tarafından ele geçirilmişti. Fakat Zeyd b. Refâ el-Cüdemî'nin ricası üzerine Peygamber @ esirleri salıverip mallarını iade etmesi için Ali'yi Zeyd'e gönderdi. Böylece hepsi serbest kaldı ve sığırlanyla develeri kendilerine iade edildi.
Vadi el-Kurâ Seriyyesi: Rasulullah @, Zeyd b. Harise'yi yirmi atlıyla beraber Suriye'ye gönderdi. Geri dönerken Vadi el-Kurâ'da Benî Bedr tarafından yollan kesildi; düşman tarafından dokuzu şehit edildi ve malları alındı. Zeyd de yaralandı, fakat kaçmayı başardı.
Vadi el-Kurâ'ya Uramu Karfe Seriyyesi: Zeyd b. Harise kurtularak, Peygamber @'ı olaydan haberdar edince, Benî Bedr halkını cezalandırmak için kuvvetli bir birlikle geri yollandı. Gece yol alıp, gündüz saklanarak süratle ilerledi ve sabah vakti Vadi el-Kurâ'ya vardı. Benî Bedr onları farketti ve kaçtı fakat geri kalanları kuşatılarak ele geçirildi.
Ebu Râfî'e karşı Abdullah b. 'Atik Seriyyesi: Hayberli Ebu Râfî', Gatafan'ı ve etraftaki diğer büyük bir ordu topladı. Abdullah b. 'Atik'le beraber beş kişilik bir grup bu haberi araştırmak ve mümkün olursa, başkal-dıranların liderlerinin işini bitirmek üzere gönderildi. Büyük bir dikkat ve süratle ilerlediler ve gece lider, Ebu Râfî' Sellâm b. Ebî'l-Hukeyk'i öldürdüler.
Useyr b. Zârim'e karşı Abdullah b. Revâha Seriyyesi: Ebu Rafî' Sellâm b. Ebî'l Hukeyk öldürülünce, Hayber yahudileri Useyr b. Zâ-rim'i lider seçtiler ve Useyr harekete geçerek Benî Gatafan ve etraf kabileleri Peygamber @'a karşı çıkmak için tahrik etti. Bunun üzerine Rasulullah @, Abdullah b. Revâha'yı otuz atlıyla, zekice bir plan yaparak gönderdi. Abdullah, Useyr'i ve otuz adamını öldürmeyi başardı ve selâmetle Medine'ye döndü.
el-Ureniyyun Seriyyesi: Ureyne tarafından sekiz kiŞi gelerek Medine'de Peygamber @'a sığınmışlar ve Peygamber @ da onlara yardım etmişti. Fakat onlar ihanet ederek Küba yakınlarında bir müslümam öldürmüşler ve diline, gözüne diken sokarak işkence yapmışlardı. Ayrıca sığır sürülerine de saldırarak götürmüşlerdi. Rasulullah @ onları takip etmek üzere Kurz b. Câbir el-Fıhrî komutasında altmış süvari gönderdi. Kurz b. Câbir, onları yakalayarak Medine'ye getirdi. Diğerlerine de ders olsun diye bunlara ağır cezalar verilerek öldürüldüler.
Amr b. Ümeyye Seriyyesi: Ebu Süfyan'ın tahriki ile, bir bedevî Rasulullah @'ı öldürmek için gizli bir hançerle Medine'ye geldi. Peygamber Mescidinde hançerle suçüstü yakalandı. Ebu Süfyan'ın Rasulullah @'ı öldürtmek için kendisini nasıl kiraladığını olduğu gibi anlattı. Rasulullah @, öldürmelerini emrederek Amr b. Ümeyye ve Seleme b. Eslem'i Ebu Süfyan'a karşı gönderdi. Birkaç adamını öldürdülerse de Ebu Süfyan kurtuldu ve Medine'ye geri döndüler.
Fedek Seriyyesi: Benî Sa'd b. Bekr'in Hayber Yahudilerine yardım ederek, Medine'ye saldırmak üzere asker topladığı şeklinde bir haber geldi. Bunun üzerine, Hz. Ali komutası altında 200 kişilik bir kuvvet Hayber'e gönderildi. Ali, gece yol alıp, gündüz saklanarak dikkatle ilerledi. Hayberlileri hazırlıksız yakaladı ve saldırının sürati karşısında bütün mallarını ve sığırlarını bırakarak kaleye kaçtılar.
Bu dönemde dört gazve ve on sekiz seriyye, yukarıda bahsettiğimiz çeşitli gayelerle düzenlenmişti. Biri hariç bütün gazvelerden sa-vaşmaksızın Medine'ye dönüldü; o birinde de küçük bir çarpışma husule geldi. On sekiz seriyyeden, dokuzunda hiç çarpışma olmadı; beşinde can kaybı olmaksızın küçük çatışmalar oldu; ve geri kalan dördünde ise müslümanlar ağır kayıplar verdiler. Bu dördü kelimenin tam manasıyla hakiki bir askerî devriye değildi. Bunlar çeşitli kabilelere istekleri üzerine Kur'an öğretmenleri olarak gönderilen heyetlerdi. Bunlar kabile adamları tarafından haince katledildiler: Bi'ru Ma'una'da 69, Recî'de sekiz, Zu'I-Kissa'da 19 ve Vadi el-Kurâ'da 8 kişi. Seriyyelerin 16'sında düşman tamamen hazırlıksız yakalandı.
Ahzab Gününden Sonraki Gazveler
Benî Lihyan Gazvesi: Peygamber @ Hicret'in altıncı yılında müslüman davetçileri hunharca katletmiş olan Recî halkını cezalandırmak üzere 220 atlıyla sefere çıktı. Benî Lihyan bu seferin haberini alınca tepelere kaçtılar ve Rasulullah @ da çarpışma olmaksızın geri döndü. Bununla beraber, sefer, bu kabilelere, İslâm devletine yapacakları her türlü tecavüz için bir uyarı vazifesi gördü. Rasulullah @ Ebu Bekir komutası altında Kureyş'i uyarmak için Usfan'a bir seriyye gönderdi.
Peygamber @ Benî Lihyan için Medine'den yola çıkarken, Benî Lihyan'ı şaşırtmak maksadıyla sanki Suriye'ye doğru yürüyormuş gibi davrandı.
et-Gaba Gazvesi: el-Gaba, Rasulullah @'ın develerini otlatmak için kullanılan Medine-den 12 mil uzaklıkta bir yerdi. Ve burası Uyeyne b. Hısn'ın saldırısına uğradı. Uyey-ne, develeri alıp götürdü ve Ebu Zerr'in oğİTjnu öldürdü. Rasulullah @ 500 kişiyle bu adamların peşine düştü. Fakat adamlar kaçtılar, ancak develer bulunabildi. Bu seferde ciddî bir çarpışma cereyan etmedi.
Hudeybiye Gazvesi: Hicret'in altıncı yılının Zülkade ayında Rasulullah @ 1400 sahabe-siyle beraber umre yapmak için yola çıktı. Peygamber @'ın umre yapmaya kalkışması Kur'an-ı Kerim'de anlatılan, gördüğü şu rüya üzerine olmuştu: "Andolsun, Allah, Elçisinin rüyasını doğru çıkardı. (Allah'ın Elçisi, rüyada ashabıyla birlikte Mekke'ye girdiklerini, bazılarının saçlarım tamamen traş ettiklerini, bazılarının da kısalttığını görmüştü.) Allah dilerse güven içinde (kiminiz) başlarınızı traş ederek ve (kiminiz saçlarınızı) kısaltarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi, bundan Önce, size yakın bir fetih (Hayber fethini) verdi." (48: 27). Rasulullah @'ın Kâbe-i Mükerreme'ye barış ve güvenlik içinde girdiğini gördüğü bu rüya bir yıl sonra Hicret'in yedince yılında gerçekleşti.
Peygamber @ ve dolayısıyla ashabı yanlarına kurbanlık hayvanlar aldılar. Kabe'yi ziyarete geldiklerinin bir işareti olarak hepsi ihram giymişlerdi. Aynı zamanda, kılıçlan kınlarında taşıyarak, silahlarını kuşanma-mışlardı. Rasulullah @, Abbâd b. Bişr komutasında 20 atlıyı önden gönderdi ve bunlar Mekke'den dokuz mil uzaklıkta, Cidde ile Mekke arasında olan Hudeybiye'ye geldiler. Kureyş, Rasulullah @'ın gelmekte olduğu haberini aldı ve onun Kabe'ye girmesini önleme karan aldı. Peygamber @, ashabıyla gelerek Hudeybiye'de konakladı. Hu-zâa'nın reisi Büdeyl b. Verka'ya açıkça, savaşmaya değil fakat Umre yapmaya geldiğini ve karşı çıkanlarla savaşmayacağını söyledi. Bunun üzerine Büdeyl, Kureyş'e gitti ve bütün vaziyeti açıkça anlattı. Rasulullah @ ile Kureyş arasında birçok elçiler gidip geldi ve sonunda barış ve uzlaşma kararına varıldı. Süheyl b. Amr, aşağıdaki maddeler üzerine bir barış akdi yapmak üzere Kureyş tarafından gönderildi:
1- Her iki taraf arasındaki insanlardan on sene müddetle harp kaldırılmıştır. Taraflar birbirleri arasında emniyettedirler.
2- Muhammmed b. Abdullah ve ashabı, bu sene geri dönecekler ve Mekke'ye girmeyeceklerdir. Gelecek sene Mekke halkı oradan çıkacaklar ve Muhammed b. Abdullah ashabı ile birlikte oraya gireceklerdir. Mekke'de üç günden fazla kalınmayacaktır ve beraberlerinde yalnız kılıçları bulunacak ve kılıçları kınlarında olacaktır.
3- Her iki taraf da şartları yerine getirmekle mükelleftir. Tarafsızlığı bozana gizli yardım yapılmayacak ve sadakatsızlıkla hareket olunmayacaktır.
4- Kim Muhammed'in birliğine ve ittifakına dahil olmak isterse oraya girebilir ve her kim Kureyş'in birliğine ve ittifakına girmek isterse o da oraya girebilir.
5- Velisinin izni olmadan Kureyş'den kim Muhammed'e gelirse o Kureyş'e geri verilecektir. Fakat Muhammed'in ashabından (irtidad ederek) Kureyş'e gelecek olan kimseler, ona iade edilmeyeceklerdir. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).
6- Muhammed'in ashabından kim haccetmek, umre yapmak yahut da (Allah'ın) fazlından bir şey aramak maksadıyla Yemen ve Taife gitmek üzere Mekke'ye gelirse, onun canı da, malı da emindir. Kim de Allah'ın fazlından aramak maksadıyla Kureyş'ten Mısır yahut da Şam'a geçmek için Medine'ye ayak basarsa, onun da gerek canı ve gerekse malı emniyettedir.
Barış antlaşmasından sonra Rasulullah @ ve ashabı yanlarında bulunan hayvanlardan kurbanlar kestiler, traş oldular. Antlaşma maddelerinden bazılarının çok katı görünmesine ve sahabelerin bir çoğunun alçaltın bularak (kendi görüşlerince) bu maddelere üzülmeleri, hatta kızgınhk göstermelerine rağmen Rasululİah @ Kureyş'le arasındaki bu barış antlaşması sonucundan çok memnun olmuştu. Bu antlaşma her iki taraftan can kaybını önlemekle kalmamış, aynı zamanda Kureyş'e ve Arap kabilelerine sabır ve metanetle düşünmeleri ve herşeyi yerli yerince anlamaları için nefes alma imkânı tanımıştı. Bu antlaşma, Arap kabilelerine Hz. Peygamber @'ın dinini önyargısız ve kin duymaksızın inceleme ve onun kültürlerine olan müsbet katkılarını görme fırsatı da verdi. Böylelikle antlaşma hem faal savaşçılar ve hem de pasif İzleyiciler için hakiki manzarayı görme, problemi kan dökmeksizin ve savaşmaksızın çözmeye çalışma hususlarında geniş imkanlar sağladı. Diğer bir deyişle, bu hakiki bir zaferdi; çünkü İki tarafı yaklaştırmış ve ayrılıklarını barışçı bir yoldan halletme fırsatı vermişti. Kur'an-ı Kerim'de bu teyid edilmiştir: "Biz sana apaçık bir fetih verdik." (48: 1). Antlaşmanın maddeleri müslümanların aleyhineymiş gibi göründüğünden, ashabdan biri: "Ya Rasululİah! Bu bir zafer mi?" dedi. Peygamber @: "Nefsimi elinde bulundurana andolsun, muhakkak ki bu bir zaferdir." (İbn Sa'd, Kİtab et-Tabakat el-Kebir).
Bu dönem zarfında yapılan üç gazvede, harekâtların süratli olması dolayısıyla düşman tamamen hazırlıksız yakalandı. Düşman çarpışmaya girişmedi ve kaçtı.
3- Hudeybiye'den Sonraki Gazve Ve Seriyyeler
Hudeybiye antlaşması olayların mahiyetini ve istikametini tamamen değiştirdi. Hudeybiye pratik olarak Kureyş'in müslümanlara karşı düşmanlığının sonu oldu. O zamana kadar müslümanlara karşı yapılan bütün askerî harekâtların başlatıcısı Kureyş olmuştu ve Kabe'nin koruyucuları konumunda olmaları hasebiyle diğer Arap kabileleri Kureyş'i desteklediler. Kureyş, Rasululİah @'la barış yapınca, onunla zaten hiçbir şahsî anlaşmazlıkları ve husumetleri olmayan diğer Arap kabileleri müslümanlarla ve dinleriyle yakın ilişkilere girdiler, önyargısız olarak îslâm't ciddiyetle incelemeye başladılar. Daha önce İslâm hakkında hiçbir şey bilmeyen, hiçbir zaman onu hakkıyla anlamamış olan ve Kureyş yüzünden İslâm'a savaş açmış olan yüzlerce ve binlerce kabile mensubu, artık onu incelemek, müslümanların diğer Araplara nazaran maddî ve manevî üstünlüklerini görerek şüphelerini ve yanlış anlamalarını gidermek imkânı buldular. İslâm dininin ve onun liderlerinin karakter ve davranışlarının bu barış ortamında yerli yerince anlaşılması insanları topluluklar halinde İslâm'a yöneltti. Hudeybiye antlaşmasından sonra bir-iki yıl içinde İslâm halkasına girenlerin sayısı daha Önceki on dokuz yıl içinde İslâm'a girenlerden daha fazla oldu.
Bu antlaşma, İslâm tarihinde gerçekten bir dönüm noktasıydı ve Rasululİah @'ın büyük bir başarısıydı. Hatta, askerî yönden de, Peygamber @'ın Kureyş'in düşmanca tavrını iyi bildiği halde Umre için Mekke'ye gelmesi onun açısından çok akıllıca bir hareketti. Rasululİah @ bu hareketiyle Kureyş'i çok sıkıntılı ve kritik bir konuma düşürdü. Eğer, ihram giymiş, beraberlerinde kurbanlık hayvanlarla Umre maksadıyla gelen Peygamber @'ı ve ashabını engelleyip onlara saldırsa-lar, sadace İslâm'ın lehine müthiş bir destek sağlanmasına neden olacaklardı. Artık bu antlaşma sayesinde Mekke müşrikleri ve diğer Arap müşrikler Medine içinde ve dışında müslümanlarla serbestçe karşı karşıya geldiler. Müslümanlar, birkaç ay önce hayal bile edilemezken, bir yıl sonra Kabe'ye girebileceklerdi. Müslümanlarla, kâfirler ve özellikle de Kureyş müşrikleri arasındaki bu serbest faaliyetler ve münasebetler Halid b. Velid ve Amr b. el-As gibi tanınmış şahsiyetleri İslâm halkasına kazandırdı. Hudeybiye antlaşması aslında binlerce Arabi İslâm'a getirip İs-lâmî hareketi güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda bir yıl sonraki Mekke zaferinin ve takiben diğer zaferlerin kapısını da açtı.
Aynı zamanda, bu antlaşma, artık Kureyş1 le barış yapmış olan İslâm devletine, arta kalan düşman Hayber yahudilerini temelli çökertme imkânı da verdi. Diğer bölgelerdeki yahudilerin birçoğu Hayber'e sığınmışlar ve iyice güçlenerek Medine'ye düşman kesilmişlerdi. Peygamber @, Kureyş'ten saldırı endişesi olmaksızın artık Hayber kabilelerini boyun eğdirebilirdi.
Fakat, İslâm Devleti'nin lehine olan bu gelişmelere rağmen, askerî görüş noktasından, açık ve gizli düşmanların faaliyetleri konusunda uyanıklığı elden bırakmak veya gevşetmek ne akıllıca, ne de pratik bir politika olurdu. Bu sebeple, düşmanlarından ve onların hem gizli, hem de açık faaliyetlerinden tamamen haberdar olan Rasulullah @, istihbarat ve keşif sistemini devam ettirmeyi İhmal etmedi.
Turebe Üzerine Ömer b. Hattab Seriyyesi:
Turebe'de, Hevâzin'in bir kolu, Hicret'in yedinci yılında Medine' ye saldırmak üzere teşkilatlanıyordu. Rasulullah @ Ömer b. Hat-tab'ı on üç kişiyle, onlarla anlaşmak için gönderdi. Ömer, yola çıktı ve gündüz saklanıp gece yol aldı, fakat kabile mensupları onları farkederek kaçtılar. Hz. Ömer çarpış-maksızın Medine'ye döndü.
Benî Kilâb'a Karşı Ebû Bekir Seriyyesi: Benî Kilab, Necid'de bir kabileydi ve müslü-manlara saldırmak için hazırlık yapıyorlardı. Bunun üzerine Rasulullah @, Ebu Bekir'i bir miktar kuvvetle onların bu faaliyetlerini durdurmak üzere gönderdi. Ebu Bekir, Benî Kilâb'a aniden saldırdı, bazılarını öldürdü, bazılarını da esir aldı. Fakat geri kalanları kaçtı.
Beşir b. Sa'd el-Ensâri Seriyyesi: Benî Mur-re, Fedek'te bir kabileydi ve Hayber yahudi-leriyle birlikte bir takım entrikalar çeviriyorlar ve onları destekliyorlardı. Rasulullah @, Beşir b. Sa'd'ı otuz atlıyla onlarla uğraşması için gönderdi. Benî Murre, müslüman bir-Hğİne gece saldırdı ve birbirlerine ok atmaya başladılar. Müslümanların okları tükenin-ci kâfirler hücuma geçtiler; müslümanlara ağır kayıp verdirdiler ve Beşir'i yaraladılar. Beşir daha sonra Medine'ye döndü.
Fedek Üzerine Ğâlib b. Abdullah el-Leysî Seriyyesi: öâlib b. Abdullah el-Leysî, Fedek-teki Benî Murre'yi cezalandırmak için gönderildi. Ğâlib, onlara sürpriz bir hücum yaptı ve bazı adamlarını öldürdü, fakat diğerleri kaçtılar.
el-Meyfe Üzerine Ğâlib b. Abdullah el-Leysî
Seriyyesi: Peygamber @, Benî 'Uval ve Benî Sa'lebe'nin düşmanca faaliyetlerini dizginlemek üzere Necid arazisinde, Medine'den yaklaşık 90 mil uzaklıkta olan el-Meyfe üzerine Ğâlib b. Abdullah'ı gönderdi. Ğâlib, J30 adamın komutanı olarak yürüdü ve sürpriz bir hücum yaptı. Düşmandan bazılarını öldürdü ve develeriyle keçilerini ele geçirdi sonra da Medine'ye geri döndü.
Yemn ve Cebâr Üzerine Beşir b. Sa'd el-Ensarî Seriyyesi: Uyeyne ve kabilesi müslümanlara karşı Hayber yahudilerine yardım etmişti; ve Peygamber @'ın kuvvetlerine saldırmak için Gatafan'la entrikalar çevirmekte olduğu haberi geldi. Bunun üzerine, Rasulullah @ onları cezalandırmak için Beşir b. Sa'd'ı üçyüz adamla gönderdi. Beşir gündüz saklanıp, gece yol alarak Yemn ve Ce-bâr'a vardı. Müşrikler büyük bir ganimet bırakarak kaçtılar. Sa'd b. Beşir düşmanı ko-valadıysa da yerini tesbit edemedi. Aldığı esir ve ganimetle Medine'ye döndü.
Benî Süleynı'e Karşı İbnu Ebi'l Avca es-Siilemî Seriyyesi: İbn Ebî'l Avca es-Sülemî, Medine İslâm Devleti'ne karşı düşmanca faaliyetlerine devam etmekte olan Benî Süleym üzerine gönderildi. Fakat müslümanların arasındaki bir casus tarafından önceden uyarılmıştı. es-Sülemî, onları İslâm'a davet edince, müslümanların etrafını kuşattılar ve ok yağmuruna tuttular. Müslümanlar kahramanca çarpıştılar. Müşriklerin tamamı öldürüldü. Birçok müslüman da şehid oldu. Komutan Ebi'I-Avcâ yaran olarak Medine'ye getirildi.
Ğâlib b. Abdullah el-Leysî Seriyyesi: Ğâlib komutası altındaki 60 kişiden oluşan bu se-riyye, el-Kedid üzerindeki Benî'l-Melluh üzerine gönderilmişti. Bu kabile kahramanlığı ve savaşçılığıyla bilinirdi. Rasulullah @, öâ-lib'e onlara sürpriz hücum yapması konusunda yazılı talimatlar verdi. Gâlİb,onlarla çar-pışmaksızın hayvanlarını ele geçirdi ve hayvanlarla beraber Medine'ye geri döndü.
Şucâ b. Vehb el-Esedî Seriyyesi: Rasulullah @ 25 askerin başında Şucâ b. Vehd d-Esedî'yi Medine'den yaklaşık elli mil uzaklıktaki Rukbe topraklarında bir grup Hevazin'li üzerine gönderdi. Şucâ, gündüz saklanıp gece yol alarak es-Seyy mahalline vardı ve düşman üzerine aniden hücum etti. Fakat düşman kaçınca sadece onların develerini ve keçilerini yakaladı.
Ka'b b. Umeyr el-Gıfarî Seriyyesi: Çok sayıda insanın Zâtu Etlân'da toplandığı ve müslümanlara saldırmak amacında oldukları şeklinde bir haber alındı. Peygamber @ Ka'b b. Umeyr el-Gıfarî'yi on beş kişiyle birlikte durumu araştırması için Zatû Etlâh'a gönderdi. Ka'b b. Umeyr komutasındaki bu küçük birlik müşriklerle karşılaşınca onlara İslâm'ı tebliğ ettiler. Müşrikler silahla mukabelede bulundular. Müslüman askerleri şe-hid oluncaya kadar savaştılar. Sadece bir asker yaralı olarak kurtulup Medine'ye geri döndü. Peygamber @ derhal ordu göndermek istediyse de düşmanın kaçtığı haberi geldi.
Zeyd b. Harise veya Mute Seriyyesi: Rasu-lullah @, Suriye'deki Busra kiralına bir mektupla beraber bir elçi gönderdi. Bu elçi, Şu-rahbil b. Amr el-Gassanî tarafından durdurularak şehid edildi. Bunun üzerine, Peygamber @, Zeyd b. Harise'yi 3000 kişilik bir kuvvetle bu caniyi cezalandırmak üzere gönderdi. Ayrıca askerleri gönderirken Rasulullah @: "Eğer Zeyd öldürülürse, Cafer b. Ebî Talip komutanınızdır; eğer Cafer de öldürülürse o zaman Abdullah b. Revâha komutanınız olsun; o da öldürülürse, o zaman da müs-lümanlar kimi dilerse onu başına geçirsin." buyurdu. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir, sf. 7-165). Rasulullah @, Zeyd'e, karşılarına çıkan insanları İslâm'a davet etmesini, eğer kabul ederlerse dostlukla muamele etmesini, yok eğer kabul etmezlerse onlarla çarpışmasını söyledi.
Şurahbil b. Amr el-Gassanî bu seferi haber alınca 100.000 adam ve hadsiz hesapsız savaş araçları, mal ve hayvan topladı. İki ordu arasında şiddetli bir savaş başladı. Zeyd Şehit düştü ve sancağı Cafer aldı; o da şahid düşünce sancağı Abdullah b. Revâha aldı, o da şehid düşünceye kadar çarpıştı. Sonra bütün sahabeler Halid b. Velid'İn komutan olmasına karar verdiler. Halİd b. Velİd düşmana şiddetli bir hücum yaptı ve büyük kayıplar verdirdi. Sonra da müslüman ordusunu sağ salim Medine'ye getirdi. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakât el-Kebir).
Vadi ul-Kurâ Üzerine Amr b. el-As Seriyyesi: Benî Kudâa halkının Medine'ye saldırmak için toplandığı şeklinde bir haber geldi. Bunun üzerine Rasulullah @, Amr Îbnu'1-As komutası altında 300 kişilik bir kuvvet gönderdi. Amr, gündüz saklanıp geceleri yol aldı. Düşmanın sayısının müslümanlardan kat kat fazla olduğunu görünce Peygamber @ 'a yardım göndermesi için haber yolladı. Müslüman ordusunu desteklemek için Ebu Ubey-de b. el-Cerrah komutası altında 200 kişi gönderildi. Bu birleşik ordu düşman topraklarının sınırına vardı ve düşmanı toplantı halinde buldular. Müslümanlar saldırıya geçti ve düşman kaçtı. Müslüman ordusu Medine'ye geri döndü.
Ebu Ubeyde b. Cerrah veya el-Habat Seriyyesî: Ebu Ubeyde b. Cerrah komutası altında 300 kişilik bir birlik keşif için Medine-den elli mil uzaklıktaki deniz kıyısına gönderildi. Bu seferde müslümanlar büyük bir açlıkla karşı karşıya kaldılar. Öyle ki, kurumuş ağaç yapraklarını yemek mecburiyetinde kaldılar. Allah'ın inayetiyle toyük bir balık karaya vurdu da, onu yeyip kurtuldular. Bu sefer sırasında düşmana rastlamadılar.
Ebu Kafada b. Rib'i el-Ensarî Seriyyesi: Hicret'in sekizinci yılında Rasulullah @, Ebu Katade komutası altında 15 kişilik bir birliği Benî Gatafan'a gönderdi ve onlara düşmana sürpriz bir hücum yapmalarını emretti. Asıl amaçları düşmanı tacız etmek ve kuvvetleri, faaliyetleri ve planları hakkında bilgi toplamaktı. Bu birlik, düşmana ani bir hücum yaptı, bir kısmını öldürdüler ve diğerleri de kaçtılar. Develeri ve keçileri müslümanlar tarafından yakalanarak Medine'ye getirildi.
Ebu Katade b. Rib'i'nin Batnu İdem Üzerine Seriyyesi: Rasulullah @, Batnu İdem tarafına Ebu Katade komutası altında sekiz kişiden oluşan bir birlik gönderdi. Batnu İdem, Medine'den otuz mil uzaklıkta bir yerdi. Bu seriyyenin amacı, etraf ahaliye, özellikle de Kureyş'e Peygamber @'ın bundan sonraki seferini bu yöne yapmayı planladığı izlenimini vermekti. Aslında, Peygamber @, Mekke'ye hücum etmeyi planlıyordu; çünkü Kureyş Hudeybiye antlaşmasını bozmuş ve müslümanların müttefiklerine Kabe'de saldırarak onları Öldürmüştü. Rasulullah @, Kureyş'i, sürpriz yaparak, hazırlıksız yakalamak istediğinden Mekke seferini gizli tutmak istiyordu.
Bu seriyye, kendilerini müsîüman selâmıyla selâmlayan bir adama gereksiz yere saldırdı ve devesiyle mallarım aldılar. Bu olayı Hz. Peygamber @ haber alınca, onları kınadı ve o zaman (Nisa 4: 94) ayeti nazil oldu. Bu seriyye Medine'ye dönerken, Rasulullah @'m Mekke yönüne hareket ettiğini işittiler ve yollarını değiştirerek Rasulullah @'a eı_ Sukya'da katıldılar. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).
Benî Cezime Üzerine Halid b. Velid Seriyyesi: Rasulullah @, Mekke'nin aşağı kısmında bulunan Benî Kinane'nin kolu Benî Cezime'ye onları İslâm'a davet etmesi için Halid b. Velid'i gönderdi. Onu savaşması için göndermemişti. Halid, 350 kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Oraya varınca, Halid'e halkın İslâm'a girdiği söylendi, fakat o bunu müslümanların gazabından kurtulmak için yaptıklarını düşündü. Onlardan bazı adamlar öldürüldü. Peygamber @ bunu işitince: "Yarabbi, Halid'in işlediği suçtan ben mazurum." dedi. Ali b. Ebî Talib'i, Öldürülenlerin akrabalarına kan parasını ödemesi ve kaybettiklerini tazmin etmesi için gönderdi. (İbn Sa'd).
Uyeyne b. Hisn el-Fezârî Seriyyesi: Rasulullah @, Uyeyne yi 50 atlıyla Benî Temim üzerine gönderdi. Uyeyne, gündüz saklanıp gece yol alarak İlerledi. Düşman sınırında çarpışma oldu. Benî Temîm'de birçok müşrik öldürüldü. 11 erkek, 11 kadın ve 30 çocuk esir alındı. Fakat Peygamber @ onları kabilelerine geri gönderdi.
Kutbe b. Amir Seriyyesi: Hicret'in dokuzuncu yılında, Rasulullah @ Kutbe b. Amİr'i 20 kişiyle Haş'em kabilesine gönderdi. Kutbe-ye dikkatli olması ve onlara karşı sürpriz bir hareket yapması talimatı verilmişti. Haş'em halkı İslâm Devleti'ne karşı isyan hazırlığı içindeydi. Kutbe, düşmana gece sürpriz bir hücum yaptı. Her iki taraftan da adamların yaralandığı şiddetli bir çarpışma meydana geldi. Kutbe onları alt etmeyi başardı ve erkek ve kadınlardan esirler aldı, develerini ve keçilerini ele geçirdi. Fakat Rasulullah @ bu esirleri serbest bıraktı.
ed-Dehhâk b. Siifyan el-Kilâbî Seriyyesi: Rasulullah @, küçük bir birlikle ed-Dehhâk el-Kilâbî'yi kendi kabilelerini İslâm'a davet etmesi için gönderdi, fakat bazıları direndi ve birkaç adamın öldürüldüğü bir çatışma cereyan etti. Benî Kilâb da İslâm Devletine karşı isyan hazırlığı içindeydi.
Alkarna b. Mucezziz el-Mudlicî Seriyyesi:
Rasulullah @ tarafından, Alkarna b. Mucezziz komutası altında 300 kişilik bir seriyye, Habeş halkıyla ilişki içinde oldukları rivayet edilen Cidde halkının hareketleri ve planlarına göz kulak olmaları maksadıyla gönderildi. Çarpışma olmadan geri döndüler.
Abdullah b. Huzeyfe el-Karşî Seriyyesi: Abdullah b. Huzeyfe el-Karşî komutası altında 300 kişilik bir birlik deniz sahili boyundaki bölgelerde soygunlar yapan ve Mekke'ye hücum etmeyi planlayan kabileler üzerine gönderildi. Bu seriyyeyi haber alınca hepsi dağıldılar.
Son altı seriyye, çevre bölgelere düzen ve adaleti sağlamak ve Mekke zaferini pekiştirmek için yapılmıştı. Mekke'nin düşmesinden sonra, bazı kabileler İslâm Devleti'ne isyan ettiler fakat bu çok sınırlı bir seviyede kaldı. Peygamber @ onlara isyanı diğer bölgelere yayma şansı tanımadı ve onları daha tomurcuk halindeyken yolmak için güçlü askerî birlikler teşkil etmek üzere gerekli adımları süratle attı. Bu zamanında müdahale İslâm Devleti'nin otoritesini tesis etti ve Mekke çevresindeki mesele çıkarmaya aday unsurları boyun eğdifdi.
Necrân Üzerine Halid b. Velid Seriyyesi: Ha-Hd b. Velid, Hicret'in onuncu yılında Tebük seferinden sonra 420 kişilik bir kuvvetle Necrân üzerine gönderildi. Hıristiyan yöneticilerle olan problemleri halletmeyi başardı ve bu böygelerdeki çeşitli hırİstiyan liderleriyle, antlaşmalar yaptı.
AH b. Ebî Talib Seriyyesi: Ali, 300 atlıdan oluşan bir kuvvetle Yemen üzerine gönderildi. Ali'ye Rasulullah @ tarafından, düşman savaşı başlatmadıkça onlarla savaşmaması söylenmişti. Ali, Yemen'lilerle karşılaştı ve onları İslâm'a davet etti, fakat müslüman-ların üzerine ok ve taş atmaya başladılar. O zaman Ali onlara karşı bir hücum düzenledi ve bazılarım öldürdü, diğerleri de kaçtı. Ali, onların peşine düşmedi, fakat onları tekrar İslâm'a davet etti. Yemenliler hemen kabul ettiler ve İslâm'a girdiler, reisleri bağlılık yemini etti.
Sonuç
Önce de işaret ettiğimiz gibi, müslümanlar sadece korku ve baskıdan uzak olarak serbestçe inançlarının gereğini yerine getirebilecekleri bir yerde yaşamak istediler. Bu yüce gaye için evlerini ve bütün dünya mallarını terkettiler, fakat Kureyş onları Medine'de bile huzur ve barış içinde yaşamaya bırakmadı. Üzerlerine bozguncular gönderdi, sığırlarını ve hayvanlarını yağmaladı ve mahsullerini tahrip etti ve üzerlerine askerî seferler düzenledi. Bu nedenle, müslümanlara karşı her düşman faaliyetini sürekli gözleyebilecek çok etkili bir istihbarat ve gözetleme sistemi oluşturmak gerekliydi. Rasulullah @ bu amaçla bir devriye (seriyye ve gazve) sistemi teşkil etti ve hedeflerini gerçekleştirmek için bu sistemi en başarılı ve etkili bir biçimde kullandı.
Bu seriyyelerin on dokuzu 20 veya daha az kişiden meydana gelmişti ve genelde, yukarda bahsettiğimiz gibi, görevleri kendilerine bildirilen herhangi bir konuda bilgi toplamaktı. On iki seriyye, 20 ilâ 60 kişiden meydana geliyordu ve bu bölümde daha önce bahsettiğimiz genel keşif görevlerine ek olarak bunlar çeşitli başka görevler de icra ettiler. Yağma, soygun ve kan dökme olaylarını engellemek, barış ve düzeni tesis etmek işleriyle meşgul oldular. Üçüncü tip seriyyeler muharebe seriyyeleriydi ve 60 ilâ 200 kişiden oluşurdu. Bunlar Kureyş ve müttefiklerinin ve bu mahiyetteki di»er düşman gruplarının fesat çıkarmak maksadıyla Medine etrafında dolanan bozgun birliklerini kontrol etmek için gönderilirdi. Dördüncü tip seriyyeler 200 ilâ 500 kişiden oluşmuştu ve bunlar Kureyş'in ve müttefiklerinin Medine'ye karşı düşmanca faaliyetlerini gerekirse kuvvet kullanarak önlemek maksadını güdüyordu, tik iki tip se-riyyelere çarpışmadan kaçınma talimatı verilmişti, fakat dördüncü tip olanlar hakiki bir savaş birliğiydi. Aslına bakarsanız, düşmanla çok seyrek vuruşma olduT çoğunlukla düşman ricat ederek kaçtı ve müslümanlar da çarpışmaksızın geri döndüler. Tamamını incelersek, 24 seferin yedisinde küçük çatışma cereyan etti ve düşman tam bir yenilgiye uğratıldı. 50 ve 15 kişiden meydana gelen İki seriyyede, yaralanan ilk seriyyenin lideri hariç, bütün müslüman mücahidler şehit edildi. Geriye kalan onbeş seriyyede, müslüman-ların aniden ortaya çıkışıyla düşmana sürpriz yapıldı ve düşman çarpışmaksızın kaçtı.
İlk seriyye, Hicret'in birinci yılında Ramazan ayında deniz sahiline gönderildi ve sonuncusu da Ali b, Ebî Talib'in komutası altında Hicret'in dokuzuncu yılının son ayında Yemen'e gönderildi. Bilindiği gibi, Hadis ve tarih kitaplarında Rasulullah @'ın bizzat komutan olarak katıldığı seferlere "gazve" ve ashabından herhangi biri komutası altında yapılanlara da "seriyye" denir.
KISIM 5
SAVAŞIN TEMEL İLKELERİ
1- Maneviyat
Maneviyat, zihinle ilgili bir kavramdır ve eğitimle, özellikle de dinî eğitim ve inançla tesir edilen psikolojik faktörlere dayanır. İnsanların uğruna mücadele ettikleri davanın doğruluğuna olan kuvvetli bir inançtan kaynaklanır. ABD'nin ünlü bir askerî uzmanı olan George C. Mashall'ın sözleriyle, "O bir zihin hâlidir, sebattır, cesaret ve ümittir, itimat, gayret ve sadakattir;' (U.S. Principles of War). Ve Mareşal Sir William Slim, maneviyat meselesini şu sözlerle Özetler: "Maneviyat bir zihin halidir. Bütün bir insan topluluğunu, kendilerine neye mal olduğuna bakmaksızın, sahip olduklarını son zerresine kadar vererek, bir şeyi başarmak üzere harekete geçirecek, el ile tutulamayan bir kuvvettir. İnsanlara kendilerinden daha büyük bir şeyin parçası oldukları hissini verir. Eğer insanlar bunu hissedecekse ve eğer bu hisleri kalıcı olacaksa —ki maneviyatın özü kalıcı olmasıdır— maneviyatlarının muayyen temelleri olmalıdır. Bu temeller ruhî, entel-lektüel ve maddî temellerdir. Ve bunları önem sırasına koyarsak, ruhî temel önce gelir, çünkü hakiki gerilime sadece ruhî bir temel sayesinde karşı konulabilir. Daha sonra entellektüel faktör vardır, çünkü insanlara hissî yönden olduğu kadar akıl ve mantık yoluyla da tesir edilir. En son, maddî temel gelir —önemli fakat en son, çünkü en yüksek maneviyata maddî şeyler en düşük olduğu zaman rastlanır!' (Defeat into Victory).
Tevhid Ve Eğitim
Rasulullah @, ashabını Allah'ın Yaratıcı, Sahip ve Hakim olduğu ve gücünün her şeye yettiği İnancıyla yetiştirdi. Hiçbir şey Allah'ın İradesi dışında değildi ve kime isterse ona zafer ihsan ederdi, fakat Allah-u Teâlâ daima mürninlere yardım etmişti. Rasulullah @, inananlara bu inancı tanıttı; inananlar daima her türlü zor şartlar altında Allah'ın yardımını istemeli ve ümit etmeliydi; çünkü gerçek müminler yalnız O'ndan yardım umar: "Ey inananlar, sabır ve namazla (Allah'tan) vardım isteyin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir." (2: 153).
Bu ayet, iman ve itikadı iki yoldan kuvvetlendirir: Birincisi, müminlere üzerlerine düşen görevleri hakkıyla yerine getirmelerini sağlayacak olan sabır, sebat ve namaz yoluyla yardım ummaları tavsiye ediliyor. Sabır, sebat ve namaz ayrıca onlara karşılaşacakları bütün eziyetlere, zorluklara, zulümlere ve suistimallere tahammül etme cesareti ve gücü sağlayacaktır. Allah yolunda muhakkak gerekli olan bu manevî kuvvet ve tahammül gücü sayesinde müminler kendilerini güvenlik içinde hissedeceklerdir. İkincisi; bu ayet müminlere, eğer O'nun yolunda sabır ve sebatla direnirlerse, bu eziyet ve zulüm zamanında yalnız bırakılmayacakları ve Allah-ın yardımının yakında geleceği hususunda teminat veriyor.
Allah'ın kendi yolunda mücadele edenlere yaptığı bu vaat, büyük bir yüreklendirmedir ve insanları hedeflerini gerçekleştirmek hususunda yücelere eriştirir. Bu vaat Kur'an-ı Kerim'de sık sık yinelenir: "Allah insanları savunur. Allah hiçbir hain ve nankörü sevmez." (22: 38). Bu, İnananlara ve Allah yolunda mücadele edenlere ebedî bir vaattir. Zafer ve Allah'ın yardım vaadi müminler içindir, fakat daima muayyen şartlara bağlıdır ve insiyatif müminlere bırakılmıştır. İnsanlardan içiyle dışıyla hakiki mümin olmaları ve Allah yolunda çok sıkı mücadele etmeleri istenmektedir. Eğer bu şartı yerine getirirlerse Allah'ın yardımı ve zafer onların olacaktır. Bununla beraber, müslümanlar Kendilerinden önceki ümmetler ve peygamberleri gibi sabırlı olmalıdır. Bu ümmetler zorlu imtihanlara tâbi tutulmuş ve onlar büyük bir sabır gösterip bütün zorluklara tahammül gösterince de Allah'ın yardımı onlara ulaşmış, muzaffer olmuşlar: ".... Ne z,a-man ki, peygamberler umutlarını kestiler ve kendilerinin yalana çıkarıldıklarını (kâfirlere karşı kendilerine yapılacağı vaadedilen yardımın yapılmayacağını) sandılar, işte o zaman onlara yardımımız geldi ve dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Azabımız suçlular topluluğundan asla geri çevrilmez" (12: 110). Ve yine el-Mümin suresinde şunları okuyoruz: "Elbette biz elçilerimize ve inananlara hem dünya hayatında, hem de şahitlerin (şahitliğe) duracakları günde yardım ederiz." (40: 51).
Sonra, müminlerin moral ve İtimatlarını daha da artırmak için, onlara Allah yolunda çok sıkı mücadele edenlerin O'nun tarafından sevildiği söylendi: "Nice peygamberlerin yanında Rabb'e kul olmuş pek çok kimse çarpıştı: Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zayıflık göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever." (3: 146). Bu ayet, Allah'ın kullarını sevmesine yol açan faktörleri açıkça ortaya koymaktadır: Birincisi, insanlar Allah yolunda mücadele edip çarpıştıklarında cesaretlerini yitirmezler ve daima Allah'ın yardımının zamanında geleceğini ümit ederler. İkincisi, dinlerini müdafaa hususunda mücadele etme şevk ve kararlılıklarında asla gevşeklik göstermezler ve yaptıkları işlerde gayretli, sebatlı olurlar. Üçüncüsü, düşmana yenilmeye asla razı olmazlar ve yenilgiyi asla kabul etmezler, çüRkii onlar yeryüzünde doğrunun ve Hakk'ın prensiplerini yükseltmek için mücadele etmektedirler. Eğer herhangi bir zayıflık gösterir veya zorbalığa, zulme razı olurlarsa, Hak yenilecek ve bâtıl üstün gelecektir. Bu nedenle, Hak yolunda mücadele eden müminler asla yenilgiye razı olmazlar. Zafer kazanılıncaya kadar ya da kanlarının son damlasını dökünceye kadar mücadeleye devam ederler.
Müminlere, düşmanlarına karşı bu nitelikleri edindiklerinde, zafere erişecekleri gibi Allah'ın sevgisine de mazhar olacakları vaat edilmiştir; çünkü dinlerini müdafaa etmek için metanetle, sebatla ve teslim olmaksızın mücadeleye atılanları Allah sever. Müminlerin bu niteliği, Kur'an-ı Kerim'in bir başka ayetinde şöyle anlatılmaktadır: "Muham-med Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler..." (48: 29). Maksat yerine getirilinceye kadar sıkı bir mücadeleye kararlılık ve şevkle atılmak ve bütün sıkıntılara göğüs germek, hakiki bir müminin en gerekli hususiyetlerindendir.
Allah'ın sevgisine mazhar olma vaadiyle beraber, müminlere, düşmanla yapılan bu mücadelede öldürülenlere ebedî bir cennet hayatı verileceği de vaat edilmiştir: "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında rızıklanmak-tadırlar. Allah'ın, keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak, arkalarından henüz (şehid olup) kendilerine yetişemeyenle-re de korku olmadığı, onların da üzüntüye uğramayacakları müjdesiyle sevinmektedirler." (3: 169-170). Ve yine Bakara Suresi'nde şunları okuyoruz: "Allah yolunda öldürülenlere, 'ölüler' demeyin; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olamazsınız." (2: 154). İslâm davası uğruna ölmenin Allah katında ebedî bir mutluluk ve huzur hayatı bahşedeceğinin bilinmesi; müminleri, sonuna kadar gayret sarfetmeleri ve yeryüzünde zafer kazanılıncaya, ya da Cennet elde edilinceye kadar güç ve kabiliyetlerinin son zerresine kadar çarpışmaları için kuvvetli ve teşvik edici rol oynar.
Ve Rasulullah @ da sahabelerine şehitliğin faziletlerini ve mükemmeliyetini vaaz ederek, çok güçlü bir saik meydana getirdi. Enes, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Cennet'e giren kimse bir daha dünyaya geri dönmek istemeyecektir veya dünyadan şehid olmaktan başka hiçbir şey istemeyecektir. O, kazandığı şereften dolayı dünyaya on kere gönderilip, onunda da şehid olmayı dileyecektir." (Buharı ve Müslim). Ebu Katade anlatıyor: "Rasulullah @ aramızda ayakta durdu ve Allah yolunda mücahede etmenin ve Allah'a iman edip bağlanmanın en hayırlı işler olduğundan bahsetti. Bir adam doğruldu ve sordu: 'Söyle, ey Allah'ın Elçisi! Eğer ben Allah yolunda öldürülürsem, bütün günahlarım silinecek mi?' Rasulullah @ cevap verdi: 'Evet, tabiî eğer Allah yolunda, mükâfatını ancak Allah'tan bekleyerek, tahammül gösterir ve gerilemeksizin ileri atı-lırsan'." (Müslim).
Bu açıkça göstermektedir ki Allah yolunda mücahede etmek ve mümini Allah yolundan alıkoyanları yok etmek için kararlılıkla ileri atılmak bir insanın bütün günahlarını affettirecek kıymette bir davranıştır. Mümin kişi, bütün zorluklara katlanmalı ve çarpışmanın ağır yükünü taşımalıdır, fakat hangi şartlar altında olursa olsun korkup gerilememelidir, çünkü bu Allah'ın müsamaha göstermediği bir günahtır. Bilakis, Allah sarsılmaz bir kaya gibi çarpışmayı emretmiştir: "Allah, kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever." (61: 4).
Böyle mücahidlere başarı ve büyük mükafat verilmiştir, fakat seller gibi akan düşmanın karşısında zayıflık gösterip gerileyenlere ağır cezalar takdir olunmuştur: "Ey inananlar, inkâr edenlerle toplu halde karşılaşırsanız, onlara arkalar(ınız)ı döndür(üp kaç)maym. Kim o gün, savaşmak için bir tarafa çekilmek, yada başka bir birliğe katılmak dışında arkasını döner (kaçar)sa o, Allah'tan bir gazaba uğrar, onun yeri cehennemdir, o ne kötü bir varılacak yerdir." (8: 15-16).
Müminler stratejik bir çekilmeden men edilmiş değillerdir, fakat onlara yasaklanan, kendi canlarını kurtarmak maksadıyla korkakça ve dağınık bir kaçışla kesin bir yenilgiye yol açmaktır. Böyle bir kaçış şüphesiz iğrenç bir günahtır, çünkü bu hareket bencilce canını kurtarmak için yapılır ve cehennemde ağır bir azabı gerektirir. Savaş alanından alçakça kaçan kişi, bunu, kendi canını uğruna çarpışmaya çıktığı davadan daha çok sevdiği için yapar. Rivayet edildiğine göre, Ra-sulullah @, bu hareketi şu sözlerle lanetler: "Üç günah vardır ki hayrı boşa çıkarır; şirk, ana-baba hakkını ihlâl etmek ve Allah yolunda çarpışırken savaş alanından kaçmak."
Böyle bir kaçış lanetlenmiştir, çünkü korkakça ve şerefsiz bir davranış olmaktan başka çok ciddî sonuçlara yol açar: "Bir askerin kaçması, bir takımın kaçmasına ve o da bir alayın veya bütün ordunun bozguna uğramasına yol açabilir. O zaman İse, ordunun bozguna uğramasıyla muhtemelen bütün ülke harap olabilir. (Ebû'l Alâ Mevdûdî, The Me-aning of theQur'an, Cilt IV, sf. 130-151). İşte böyle savaşın azgın zamanlarında, müminlere dua ederek Allah'ın yardımını istemeleri ve Allah'ı zikretmeleri tavsiye edilmiştir, çünkü bunlar mücahidlere sebat etme ve metin olma kuvveti kazandırırlar: "Ey inananlar, bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok anın ki, başarıya ensesiniz." (8: 45).
Müminlere, kendilerinden maddî olarak üstün görünen düşman karşısında soğukkanlı olmaları, Allah'a güvenmeleri tavsiye edilmiştir; çünkü düşmanın sayıca fazlalığı onları korkutmamalı ve çarpışma şevk ve kararlılıklarını zayıflatmamalıdır. "... Allah'a kavuşacaklarına kanaat getirenler ise şöyle dedi: 'Nice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.' " (2: 249). Şu ayet vahyolununca, müminlerin itimat ve imanları daha bir arttı: "Ey Peygamber, müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabreden yirmi kişi olsa, (onlar) iki yüz (kâfir)İ yenerler. Sizden yüz kişi olsa (onlar), kâfirlerden bir kişiyi yenerler. Çünkü o kâfirler, anlamaz bir topluluktur." (8: 65).
Bu ayetteki "anlamazlar" sözü bir bakıma burada kullandığımız "maneviyat" kelimesiyle aynı mânayı ifade etmektedir. "Anlama", "maneviyat"tan (kişilerin cesaret ve şe-kavetini vs. yukarda tutmasını ruhî ve zihnî durum) daha ilmî bir terimdir. Çünkü, şurası açıktır ki uğruna çarpıştığı gayeyi hakkıyla anlayarak bu gayenin, erişilmediği takdirde anlamsızlaşacak olan hayatından daha kıymetli olduğunu idrak eden kişi, neyin uğruna çarpıştığını anlamayan kişiden çok daha büyük dövüşme gücüne sahip olacaktır, ikisinin maddî güçleri eşit olsa bile. Bunların da ötesinde, gerçeği, Allah'ın varlığını, kâinatta Allah ile kendi durumu arasındaki bağlantıyı, dünyadaki hayat ve ölümü, Ahi-ret hayatını, Hak ile bâtıl arasındaki ayırımı ve bâtılın Hakk'a üstün gelmesinin akibeti-ni hakkıyla idrak eden kimse, ülkesi, ulusu veya aşireti uğruna çarpışan kimseden çok daha güçlüdür, hatta bu karşısındaki kişi davasını iyice anlamış olsa bile. Böylece, açıktır ki, gayelerinin idrakinde olan müminler, onlarla aynı kapasitede olan kâfirlerden on kat daha güçlüdür. Fakat bu anlayışla beraber bu gücü elde etmek için cesaret ve sebat da gösterilmelidir.
Bu eğitim, müminlerin arasında büyük bir bağlılığın husule gelmesine yardım etti ve sayıca, silahça ne güçte olursa olsun, düşmana karşı çarpışmak için şevk ve kararlılıklarını kuvvetlendirdi. Müminlere en asil ve en hakikî bir gaye, yani insanların barış dolu ve mesut bir hayat sürebileceği adalet, merhamet ve iyilik ilkelerine oturtulmuş bir toplum tesis etme gayesi sunulunca bahsettiğimiz bu sadakat ve İrade gücü daha da gelişti; "Siz, insanlar İçin çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110).
Şu da akla getirilmelidir ki, Allah, Önderlik şerefim insanlar önünde şahitlik etme mecburiyetiyle birlikte müzakere etmektedir. Bu şereflilik hâli beraberinde çok ağır sorumluluklar da taşımaktadır. Nasıl ki Rasulullah @ onlara örnek teşkil ediyorsa, müslüman toplumun da yaşayan bir merhamet, adalet ve doğruluk örneği olması ve bu toplumdan yükselen sesleri ve faaliyetleri bütün dünyaya doğruluk, adalet ve merhametin ne mânaya geldiğini anlatmalıdır. Bu vazife onlardan şunu talep etmektedir: "Yeryüzünde fazilet, doğruluk ve adaleti tesis etmek ve pratik olarak bâtılın kökünü kazımak ve Allah-tan başka İlâh olmadığını iman ederek, bu inancın_ gereklerini hayata nakşetmek." (Ebû'l Âlâ Mevdudî, The Meaning of the Qur'an Cilt I, sh. 120-121 ve Cilt II, sh. 54).
Aynı mana Bakara Suresi'nde şu sözlerle ifade edilmektedir: "Böylece sizi vasat bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun..." (2: 143). Vasat ümmet demek, sınırları aşmayan hakikî ve asil bir toplum demektir. Orta yolu izleyen, bütün dünya uluslarına karşı tarafsız olarak kesin bir adaletle muamele eden ve diğer uluslarla olan bütün ilişkilerini doğruluk ve adalet temeline dayandıran bir toplum demektir. (Mevdûdi, a.g.e. aynı yer.)
Böylece, bu hususlar, İslâm toplumunun hedef ve gayesinin üstünlüğünü teşkil ederler, çünkü bu toplum muayyen bir gaye için yaratılmıştır, bu nedenle de hayvanlar gibi yiyip, içip ölmekten ibaret hayatı olan diğer toplumlar gibi değildir. Kur'an-ı Kerim, İslâm toplumunun gayesini şu sözlerle beyan etmektedir, "... İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110). Ve yine Hadid Suresi'nde şunları okuyoruz: "Andolsun, Biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab'ı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok faydalar bulunan demiri indirdik ki Allah, kimin (ondan istifade ederek) gaybda (görmediği halde) Allah'a ve Rasulü'ne yardım edeceğini bilsin, (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür." (57: 25).
Bu ayet, peygamberlerin gaye ve hedefini bildirmektedir. Peygamberlere açık işaretler, Kitap ve adalet, merhamet ve doğruluk temelleri üzerine yükselenbir toplum yaratabilmeleri için Hakk'ı tesbit edebilme melekesi verilmiştir. Onlara, böyle bir toplumu tesis edebilme ve bu toplumun kuruluşunda diğer insanları yardıma davet edebilme ve muhalefete maruz kaldığında veya saldırıya uğradığında dinlerini müdafaa etme, gerektiğinde de bu yolda kuvvet kullanma izni verilmiştir. İslâm toplumunun hedefinin çok yüce olması ve diğer insanlık hedeflerinden üstün olması dolayısıyla, sınırlı ve mahallî hedefleri gerçekleştirmek, bu davalarını savunmak veya bu uğurda çarpışmak için diğer herhangi bir grubun gösterdiği gayretten çok daha büyük bir hırs, kararlılık ve cesaretle, müminlerin dinlerini savunmalarına ve bu uğurda savaşmalarına neden olan ek bir saik sağlanır.
Askerî Maneviyat
Yüksek maneviyat, kişinin davasına olan güçlü imanı ve gayeye erişip başarılı olmak için duyduğu güçlü arzu üzerine bina edilir. İnanç ne kadar kuvvetli olursa, bu inancın yerine getirilmesi gayreti o kadar ısrarlı olur. Bu inanç aynı zamanda teşkilâta vefayı ve liderin emirlerine hakkıyla itaat etmeyi kuvvetlendirir. Askerî, maneviyat, ayrıca, tehlike ve hücumlara korkup kaçmaksızm müs-bet bir şekilde mukabele etme ruhunu ifade eder. Böyle bir teşkilâta bağlı askerler çok kuvvetli bir birlik, beraberlik ruhu geliştirirler ve bu birleşik kuvvetlerinden dolayı kendilerini şerefli hissederler. Orduda bir askerin maneviyatı, komutanı ve silah arkadaşlarıyla kendisini özdeşleştirmesine yol açar. Böylece askerî maneviyat bir ordunun, askerî hedeflerini gerçekleştirmek için komutanlarının emirlerine tam bir itaatin ve askerlerin birbirleriyle samimi işbirliğini sağlar.
Peygamber @, muayyen hedeflerle sınırlanmayan, evrensel bir kaygusu olan yüce ve asil bir hayat ideali uğruna çarpışıp mücadele etmeleri maksadıyla ashabını yetiştirdi. Onlara, her insanın maruz kalabileceği her çeşit zorluk ve sıkıntılara cesaret, kararlılık ve tahammülle karşı koyabilmelerini sağlayan dinamik bir maneviyat ve ruhî bir kuvvet kazandırdı. (2: 214). Müminler, sıkı bir maneviyat ve ruhî hayat tarzı altında eğitilmiş ve yetiştirilmişlerdi. Bu eğitim onlara itimat telkin ediyor, psikolojik olarak yetiştiriyordu ve ülke içinden veya dışından karşılarına çıkan engellerden ve saldırgan kuvvetlerden dolayı ortaya çıkan fizikî sıkıntıları defedebilme-lerini sağlamakla kalmıyor aynı zamanda hayatın bütün cephelerinde tam bir mücadele vermelerine imkân tanıyordu.
Her yönden saldıran düşmanla karşılaşması kaçınılmaz olan İslâm askerlerinin, uzunca bir süre dinlerini muhafaza etmeye, yurtlarını ve canlarım korumaya muktedir olmaları için psikolojik olarak hazırlanmaları gerekliydi. Böyle ağır ve bitmek bilmez zorluklar, sıkıntılar altında herhangi bir topluluk tahammül göstermez; şevk ve kararlılıkları kırılırdı, fakat müminlerin farklı bir tabiatları vardı. Her sıkıntı ve her zorluk sadece onların kararlılıklarını artırmaya yaradı. Hedeflerine varıncaya kadar mücadeleden yılmadılar.
Hendek savaşında düşman Medine'ye 10.000 kişilik bir kuvvetle yürüyüp şehri kuşatınca, müslümanlar çok büyük bir sıkıntı içine düştüler: "Hani onlar üstünüzden ve alt tarafınızdan gelmişlerdi. (Gatafan vadinin üst yanından, Kureyş.alt yanından gelmişti), gözler (şaşkınlıktan ötürü yerinden) kaymış, yürekler (korkudan) hançereye dayanmıştı. Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyordunuz: (Kiminiz Allah'ın, inananlara yardım edeceğini sanıyor, kiminiz O'nun inananları sınayacağını, kiminiz de yüzüstü bırakacağım, sanıyordunuz.)" (33: 10). Fakat bu, onları korkutmadı ve düşman tamamen yenilip, zafer onların oluncaya kadar düşmanla çarpışarak şehirlerini müdafaa etme gayretlerini zayıflatmadı: "Müminler (düşman) ordularını) gördükleri zaman (korkmadılar): 'Bu, Allah'ın ve Rasülü'nün, bize vaadetti-ği şeydir. Allah ve Rasulü doğru söylemiştir' dediler. Ve bu, onların sadece imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı!' (33: 22). Bu ayet, müminlerin tehlike anlarında nasıl reaksiyon gösterdiklerini ortaya koyuyor. Düşmana karşı mücadele azimlerini daha da artırarak Allah'ın yardım vaadinin gerçekleşmesini umuyorlar. Kur'an-ı Kerim, müminlere Allah'ın ve Rasülü'nün emirlerine tam bir itaatin önemini belirtiyor: "Ey inananlar, Allah'a itaat edin, Rasul'e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin..." (4: 59). Bu buyruğa binaen: "Bir müslüman her şeyden evvel Allah'ın kuludur; bütün diğer alâkalan bundan sonra gelir. Bu nedenle, birey olarak bir müslüman ve toplum olarak müslümanlar ilkin Allah'a sadakat borçludurlar ve diğer bütün sadakat gösterdikleri şeyler Allah'a olan sadakatlarıyla bağlantılı olmalıdır. Çünkü onlara ilk görevlerinin Allah'a bağlılık olduğu bildirilmiştir." (Ebû'l Alâ Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt II, sh. 132-133). Peygamber @ bu hususu şu sözlerle ifade etmiştir: "Yaratıcıya itaatsizliğe yol açan yaratıklardan hiç birine itaat edilmemelidir."
İslâmî sistemin ikinci ana ilkesi, Rasulullah @'a sadakat ve İtaattir. Bir peygambere itaat edilmelidir, çünkü Allah'ın emir ve talimatları ancak onun vasıtasıyla gerçek mânada bize ulaşabilir. Dolayısıyla biz Allah'a ancak O'nun elçisine İtaat yoluyla itaat edebiliriz, çünkü asıl olan itaatin bu şeklidir. Peygamber @'ın bir hadisi bu hususu açıklamaktadır: "Bana İtaat eden, Allah'a itaat eder ve bana isyan eden Allah'a isyan eder."
Müslümanların, Allah ve Rasulü'nden sonra aralarından emir tayin edilenlere sadakat borçlan vardır. Bunu belirtmek için Rasulul-lah @ şunları söyledi: "Bir müslüman, emir tayin edilenlerin sözlerini hoşuna gitse de, gitmese de günah olmadıkça dinlemeli ve itaat etmelidir. (Ebû'l Alâ Mevdudî, The Mea-ning of the Qur'an, Cilt II, sf. 132-133). Enes b. Mâlik, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Başı siyah kuru üzüm gibi saçlı Habeşli bir köle bile üzerinize emîr olsa dinleyin ve itaat edin." (Buharı).
Bu tip eğitim, müminlerin Peygamber @'a, komutanlarına ve İslâm ülkesine sadakatlerini kuvvetlendirmeye yardımcı oldu ve bir birlik duygusu geliştirerek, aralarındaki işbirliğini teşvik etti. Bu "tek vücut" duygusu, "müslüman kardeşliği" mefhumuyla iyice müşahhaslaştı: "Muhakkak müminler kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki size rahmet edilsin." (49: 10), Müslüman kardeşliği idealinin oluşturulması İslâm'ın en büyük toplumsal ül-küsüydü ve müslüman toplumu bir çatı altında birleştirdi, içerden ve dışardan gelecek bütün saldırıları karşılayabilecek ve kaya gibi sağlam kalabilecek bir müşahhas yapı oluşturdu.
İnsanların bu şekilde yetiştirilmesi şarttı, çünkü bu husus uluslar arasındaki mücadelenin bütün safhalarında çok baskın ve belirleyici bir rol oynar. Savaştan önce, savaş sırasında ve savaştan sonra, her şart altında savaşçıların maneviyatlarını tesis etmek, yükseltmek ve kemâle erdirmek çok önemlidir. İşte bu manevî ve ruhî eğitim, gayelerinin düşmanlarınınkinden üstün olduğuna ve hakikati teşkil ettiğine tam manasıyla ikna olmuş olarak müminleri üzerlerine gelen ve. onları bekleyen tehlikeleri karşılamak için zİh-nî ve psikolojik olarak yetiştirdi. Artık onlar, hedeflerine erişmek için her şeylerini; canlarını, ailelerini, çocuklarını, evlerini ve mallarını feda etmeye hazırdılar. Mekke'den ayrılan muhacirler, Medine'de İslâm toplumunu kurma ve sürdürme gayelerini gerçekleştirmek için zaten her türlü fedakarlığı göze aldıklarını göstermişlerdi. Ve, Peygamber @'m fakir ve mütevazı sahabelerinin, hiçbir profesyonel askerî bilgileri olmadığı ve çok yetersiz savaş araçlarına sahip oldukları halde iyi hazırlanmış ve silahlanmış, sayıca onlardan üç-dört kat daha üstün Kureyş askerlerini yenebilmelerine yol açan işte bu tip bir eğitim ve terbiyeydi. Sonra, bu müslüman-lar, onlardan sayıca ve askeri olarak üstün olan diğer Arap ve yahudi kabileleriyle karşılaştılar; onların güç ve kuvvetlerini tamamen tahrip ederek Arap Yanmadası'nın faziletli sahipleri ve yöneticileri oldular, en büyük Arap kuvveti haline geldiler.
Düşmanla çarpışmanın nihaî sorumluluğu asker bireyinin üzerinde olduğundan dolayı, savaşta psikolojik faktörün rolü çok önemlidir. Askerin dahili itimat ve sükuneti, çarpışma maneviyatı ve çarpışma kabiliyeti hep birbirleriyle bağlantılıdır ve bölünemezler; bu faktörlerin kuvveti, bir askerin psikolojik faktörlere ve etkilere ne kadar dayanabileceğini belirler. Bu faktörlerin etkileri herhangi bir askerî harekâtta gözardı edilemez ve küçümsenemez. Bu faktörlerin önemini göz ardı eden ve yegane ilgisini savaş araçlarının kuvvetine yönelten bir ordu büyük bir ihtimalle kendini büyük bir felâketin ortasında bulur. İnsan faktörünün önemini kavrayan birisi askerî harekâtların başarısında psikolojik faktörün önemini de takdir etmekte yanılgıya düşmez. Aslında, bütün savaş faaliyetlerinin, askerî teknik ve taktiklerinin etkinlik ve başarısı nihaî unsuru olan şahıslara dayanır. Şüphesiz ki savaş ve savaşın içindeki her muharebe insanlar tarafından yapılır. Savaş tekniği veya savaş silah ve gereçlerinin ve makinelerinin vasıfları ne olursa olsun, insan unsuru olmaksızın bütün bunlar hiçbir işe yaramazlar. Ve insanlar, psikolojik olarak ve daha pekçok başka faktörlerden etkilenen, çeşitli kabiliyet ve becerilere sahiptirler. İnsan, aslında, kavrayan, hisseden, düşünen ve sonra harekete geçen karmaşık ve hassas bir varlıktır. Aynı zamanda, davranışlarını etkileyen ve tesir eden bir sinir sistemi de vardır. Bütün bu karmaşık, hassas ve psikolojik fonksiyonlar, ordu komutam tarafından, insan kaynaklarının azamî kullanımını gerçekleştirmek için hakkıyla anlaşılmalıdır.
Rasulullah @'ın Medine'de hayatının 10 yılı boyunca düşmanına karşı yaptığı birçok savaştaki başarısı temelde sahabelerinin yüksek maneviyatından kaynaklanır. Bütün bu savaşlarda sayıca kendilerinden fazla düşmanla çarpıştılar. Düşman, Bedir Savaşı'nda 3'e 1; Uhud Savaşı'nda 4'e 1; ve Hendek Savaşı'nda 4'e 1 fazlaydı. Peygamber @, Allah'ın yardımı sayesinde, psikolojik fonksiyonlarını etkileyerek sayıca ve silahça zayıf olan sahabelerinin üzerindeki bu savaşların ağır baskısını giderdi. Onlardan, düşmanlarıyla karşılaştıklarında sabretmelerini istedi ve Allah'ın yardımının geleceğini ve düşmanlarının mağlup olacağını söyledi: "Rabbin, meleklere vahyediyordu ki: 'Ben sizinle beraberim, siz inananları pekiştirin; ben inkâr edenlerin yüreklerine korku salacağım; vurun (onların) boyunların(ın) üstüne, vurun onların her parmağına!' Böyle (olacak), çünkü onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldiler. Kim Allah'a ve Rasulü'ne karşı gelirse muhakkak ki, Allah'ın cezası çetin olur?' (8: 12-13). Bu ayetler, Peygamber @'ın sahabelerini cesaretlendirdi ve Hakk'a muhalefet ettiğinden dolayı düşmanın yenileceğini göreceklerine itimat ettiler.
"Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: 'Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim.' diye duanızı kabul buyurmuştu. Allah bunu ancak müjde olsun (sevmesiniz) ve kalbiniz bununla yatışsın (güvene ve huzura kavuşsun) diye yapmıştı. Yardım, yalnız Allah kalındandır. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir." (8: 9-10).
Dikkat edilirse, Allah'ın gönderdiği meleklerin sayısı Kureyş ordusundaki adamların sayısına tamı tamına eşittir. Müslümanların sayısı düşmanın 1000 kişilik kuvvetine karşı yalnızca 313'tü ve Allah, müslümanlara yardım etmek için Kureyş'in sayısınca bir melek ordusu gönderdi. Bu, müslümanları cesaretlendirmek, rahatlatmak ve Allah'ın yardımından emin kılmak içindi ve dolayısıyla da onların kendilerine güvenlerini artırarak Allah'ın ve İslâm'ın düşmanlarına karşı bütün güçleriyle mücadele etmeleri için şevk ve kararlılıklarını kuvvetlendirdi. Müslümanlara, düşmanlarına karşı zafer vaadedilmiştis "Allah size, iki takımdan birinin sizin olduğunu vaat ediyordu..." (83: 7).
Aynı teşvik Uhud Savaşı'nda da yapılmıştı. Müslümanlar zorlukla 700 savaşçı toplayabilirken, düşman, üzerlerine'3000 kişilik kuvvetli bir orduyla geldi. Sayıca ve silahça üstün Kureyş ordusuna karşı savaşçıların psikolojik ve zihnî itimatlarını sağlamak için bir şey yapılması gerekiyordu. Peygamber @, onlara Allah'ın görünmez kuvvetlerle yardım edeceğini vaat etti: "O zaman sen müminlere: 'Rabbinizin, size, indirilmiş üç bin melekle yardım etmesi, size yetmez mi' diyordun. Evet, sabreder, (Allah'tan) korkarsanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder. Allah, bunu sırf size müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız, daima galip ve hikmet sahibi Allah kalındandır. İnkâr edenlerden bir kısmını kessin veya perişan etsin de, umutsuz olarak dönüp gitsinler diye (size yardım eder)." (3: 124-127). Ve yine, müminlerin güvenlerini artırmak ve müşriklere karşı ruhlarını yükseltmek için İlâhî Yardım söz konusuydu.
Tabiî Faktörler
Sayıca düşmanından az olan ve bu sırada zihnî cesaretlenmeye ihtiyaç hisseden müminlerin askeri maneviyatlarım tesis etmek için psikolojik faktörlerin hakikaten kullanıldığım gösteren birçok örnek vardır. Bu hususa, asgarî gayretlerden en büyük karşılığı almak İçin ihtiyaç hissedilir. Azamî etkinlik, özellikle küçük bir kuvvetle büyük bir orduya karşı çıkıldığında gerekli olur. Böyle şartlar altında, tesir gücünü etkileyen uyku ve yorgunluk ve diğer bedenî faktörler askerî harekâtlarda müstesna bir önem kazanır. Bu durumlar dış şartlarla bağlantılıdır ve savaş alanında savaşçıların faaliyetlerini, tesirlerini büyük ölçüde etkiler.
Bu, özellikle Peygamber @'ın askerî harekâtlarında cereyan eden iki olayda gözlendi. Bedir Savaşı'nın gecesinde, iki ordu birbirleriyle karşılaşmak için hazırlık yaparken, Allah fizik faktörleri müminlerin lehine değiştirdi: "O zaman sizi, Allah'tan bir güven olmak üzere hafif bir uyku buruyordu, üzerinize sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (içinize attığı-kötü düşünceleri) sizden gidermek, kalplerinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları(mzı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu." (8: 12). Bedir Savaşı'nın arefesin-de yağmur yağmıştı ve bu müslümanlara üç yönden faydalı oldu. Birincisi, su kaplarını doldurup su biriktirebildiler. İkincisi, bulundukları mevkideki kumlu arazi yağmurla sertleşti ve arazideki hareketleri kolaylaştı. Üçüncüsü, yağmur, vadinin alçak kısmında bulunan düşmanın bulunduğu topraklan çamur deryası haline getirerek hareketlerini zorlaştırdı. Düşmanın büyük kuvveti karşısında müslümanların çoğunun zihninde şeytan korku ve şaşkınlık vehmetmişti. Yağmur, Bedir Savaşı'ndan önceki sakin bir uyku ve zihin halini giderdi. Oysa çamur ve kaygan zemin dolayısıyla uykusuz geçen gece düşmanın zihninde rahatsızlık, huzursuzluk ve şaşkınlık uyandırdı. Ertesi sabah iki ordu karşı karşıya geldiğinde, müslümanlar maneviyatları yüksek, itimat dolu ve sakindiler. Düşman ise maneviyatı düşmüş, şevki kırılmış ve sinirli bir vaziyetteydi.
Hendek Savaşı'nda, Medine'nin kuşatılması dört hafta uzayınca her iki taraf da, özellikle kuşatmayı yapan ordu, soğuk ve ağır hava şartları nedeniyle yorgun düşmüş ve rahatsız olmuştu, fakat gene tabiî faktörler müslümanların yardımına yetişti: "Ey inananlar, Allah'ta size olan nimetini hatırlayın, hani bir zaman size ordular gelmişti de, biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görmektedir^' (33: 9). Bir gece şiddetli soğuk ve fırtına başgösterdi; bu rüzgâr, düşmanın çadırlarını yırttı, ateşlerini söndürdü ve yüzlerini, gözlerini kum doldurdu. Büyük bir korkuya kapıldılar ve vazgeçerek o gece şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde bölgeyi terkettiler. Peygamber @ Kureyş'in yenilgiye uğradığını, maneviyatlarının çöktüğünü ve artık müslümanlara tekrar saldırmaya kalkışmayacaklarını haber verdi. Bu iki örnek, müslümanların maneviyatlarının ve itimatlarının iklim şartları sayesinde nasıl yükseltildiğini göstermektedir. Bu iklim şartlan müslümanların askerî etkinliklerini müthiş artırmış ve düşman ise aksine korkunç zarara uğramıştı.
Şayia, Panik Ve Bozgun
Şayia da askerlerin maneviyatlarını heyecanlan vasıtasıyla ters yönde etkiler. Korku biçiminde dışa vurulan heyecan ciddî bir askerî problemdir ve eğer uygun bir biçimde ele alınmazsa ordu için bir felâkete yol açabilir. Askerlere, savaşın zor şartları altındaki korku halini İyi tanıtmalı ve bundan onların askerî etkinliklerini artırmak hususunda faydalanılmalıdır. Bu yüzden savaş psikolojisi konusunda korku psikolojisi önemli bir faktördür. Korku ve kuvvetli motivasyonun eksikliği de insanları zayıf iradeli ve dengesiz yapar ve bu insanlar savaşın stresi altında paniğe kapılıp bozguna uğrayabilirler.
İslâm, Tevhid felsefesine dayanan müsbet ve sağlıklı manevî ve ruhî eğitimiyle bu sağlıksız psikolojik etkileri tesirli bir şekilde kontrol etmiştir. Hayatında tevhid felsefesini yaşayan bir topluluğun bu zayıflatıcı etkilerin herhangi birine yem olması çok zordur. Bununla beraber, eğer böyle herhangi bir olay vuku bulursa da silahlı kuvvetlerin komutanı tarafından süratle durum düzeltilebilir. Hayatın her alanında insanoğlu için eksiksiz bir Örnek teşkil eden RasuluUah @, bu psikolojik faktörlerin tam manasıyla bilincindeydi ve askerî harekâtlar sırasında ortaya çıkan böyle durumları başarılı bir şekilde kontrol altına aldı.
Daha Önce de açıklandığı gibi, RasuluUah @, arkadaşlarını ne kadar ağır ve tehlikeli olursa olsun her durumu karşılayabilecek şekilde gerektiği gibi yetiştirmişti. Sahabeler biliyorlardı ki, Allah'ın yolu çiçeklerle kaplı bir döşek değildir, tersine imtihan ve zorluklarla kaplıdır: "Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele. Ki onlara bir belâ eriştiği zaman: 'Biz Allah içiniz ve O'na döneceğiz.' derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." (2: 155-157).
Bu ayetler, doğrunun ve hakkın yanında olan bir topluluğun sıkıntı ve zulüm şartlan altında hissettiklerini ve tavırlarını ifade ediyor. Bu topluluk biliyor ki dünya hayatı geçicidir ve muhakkak ki er veya geç dünyadan ayrılacaklardır. Bu nedenle, onlar için Allah yolunda çarpışmak ve canlarını feda etmek, bencilce hayat sürüp herhangi bir kazadan ya da hastalıktan ölmekten çok daha hayırlıdır. Bu yüce manevî şahsiyet yapısı müminlerin savaş alanında, diğer insanları şaşkınlığa ve hayrete düşüren mucizevî cesaret ve kahramanlıklar gösterebilmelerini sağlar.
Aynı uyarı Tevbe Suresi'nde tekrarlanır: "De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticarettiniz), hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, Rasulü'nden ve O'nun yolunda ci-had etmekten daha sevgiliyse; o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin (başınıza gelecekleri göreceksiniz)! Allah, fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez." (9: 24).
Açıkça görülüyor ki, müminler, Allah ve Ra-sulü'nün onlara diğer bütün dünya varlıklarından daha sevgili olduğu şeklinde bir hayat felsefesi ile yetiştirilmişti. Ve müminler, onlara neye malolursa olsun, bu hayat felsefesini müdafaa etmek için her şeylerini feda etmeye hazırdılar. Bu tip bir eğitim, RasuluUah @'ın sahabelerine öyle bir cesaret ve itimat aşıladı ki, herbiri adeta yürüyen bir tank haline geldi. Böyle bir topluluğun karşısında hiçbir ordu dayanamazdı.
Askerlik biliminde çok önemli bir başka unsur da 'söylenti ve panik yoluyla maneviyatın çökmesi, konusudur. Bu ciddî bir askerî meseledir ve zamanında uygun bir biçimde ele alınmazsa tüm ordu için bir felâket doğurabilir. Peygamber @ bu askerî gereğin tam manasıyla bilincindeydi ve savaşçıların arasında yayılan şayiaları zamanında durdurmak için etkili tedbirleri almıştı. Böyle olaylar Rasulullah @'ın askerî hareketlerinde birçok defa cereyan etti. Uhud Savaşı'nda, Rasulullah @'ın öldürüldüğü yolunda bir söylenti yayıldı. Bu, sahabeleri hüsrana uğrattı ve cesaretlerini yok etti, bazıları kılıçlarım bırakarak 'eğer Rasulullah @ öldürüldüyse çarpışmak neye yarar' dediler. Bu söylenti, savaşın en kritik anında iyice yayılabilir ve bütün müslüman ordusunun maneviyatını yok edebilirdi. Peygamber @'ın canlı olduğunu gören Ka'b b. Malik sesinin çıktığı kadar şöyle bağırdı: "Ey müminler! Sevinin, çünkü Allah'ın Rasulü burada ve hayatta." Bu sesleniş, Rasulullah @'ın etrafında halkalanmış müslümanları gayrete getirdi, güçlerini artırdı ve kahramanca dövüştüler, İslâm ordusunu büyük bir yenilgiden kurtardılar. Bu, Peygamber @'ın askerî dehasının bir başka dikkate değer hususiyetini ortaya koymaktadır. Rasulullah @ ashabını öyle bir şekilde yetiştirdi ve eğitti ki, zor şartlar altında asla paniğe kapılmadılar ve bozguna uğramadılar. Herkes ne yapması gerektiğini biliyordu ve kendi vazifesini tam bir idrakle ve bilinçle yerine getirdi.
Ve yine Huneyn Savaşı'nda, yeni müslüman olanlar geri dönüp kaçmaya başlayınca İslâm ordusunun geri kalan kısmı da şaşkınlık ve bozgun halinde kaçmaya başladı. Peygamber @ durduğu yerden kaçanlara "Nereye gidiyorsunuz ey Allah'ın kulları, bu yana gelin. Şüphesiz ben peygamberim, Abdü'l Muttalib oğullarındanım" diye seslendi. Yanında bulunan Abbas'a: "Akabe'de bey'at eden Ensar, Muhacirler diye çağırın" buyurdu. (Abbas'ın sesi çok gürdü) bunun üzerine Abbas gür sesiyle gücü yettiğinde bağırdı: "Ey Ensar, Ey Muhammad'e yardım edip, evlerini açanlar! Ey muhacirûn, Ey Akabede bey'at eden Ensar! Ey Şecere-i Rıdvan altında bey'at eden muhacirler!" Sesi bütün vadiyi dolduruncaya kadar sözlerini tekrarladı. Bunun üzerine müslümanlar hep birden "Ya lebbeyk, ya lebbeyk (işte geldik, işte geldik)" diye cevap verdiler ve her taraftan Rasulullah @'ın yanına gelerek coplandılar. Hemen dönüp kâfirlerle savaşa tutuştular. Zafere eriştiler.
Böylece, Rasulullah @, askerî vaziyeti bir felâketin eşiğine geldiğinde, erişilmez ustalığı, kararlılığı ve böyle durumlarda insan psikolojisinin mahiyetini bilmesi sayesinde vaziyeti kurtardı. Askeri ustalığı, bilgisi ve zamanında bunları uygulaması O'nun, durumu yenilginin eşiğinden zafere çevirme imkânını bulmasına yardım etti. Peygamber @'ın bizzat kendi ortaya koyduğu örnek davranışı ashabına cesaret ve itimat aşıladı; her biri o zaman kahramanca çarpıştı ve savaşın tüm manzarasını değiştirdiler.
Müşavere
Rasulullah @'la birlikte savaşan müminler cereyan eden olaylardan habersiz değillerdi. Yaptıkları askeri harekâtların neleri gerektirdiğini biliyorlardı ve dinlerini korumak ve müdafaa etmek için her şeylerini feda etme-
ye hazırdılar. Dahası, her muharebe, bütün müminler arasında geniş müşaverelerle yapılıyordu. Rasulullah @, askerî harekâtların her safhasında, askerî meselelerle ilgili konularda sahabelerine danışarak karar alıyordu. Peygamber @'a Allah tarafından böyle yapması buyrulmuştu: "Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumaşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurla-rın)dan geç, onlar için mağfiret dile. (Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, bir kere de azmeettİn mi, artık Allah'a dayan, çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever." (3: 159).
Askerlik biliminde müşavere (fikir alış-verişi) çok büyük önem arzeder. Rasulullah @, müşavereden tam manasıyla faydalandı ve onu Islâmî sistemin önemli bir müessesesi haline getirdi. Karşılaştıkları zor problemlere en doğru çözümü bulmak için önemli meseleleri daima arkadaşlarıyla müşavere etti. Mesele iyice tartışılıp bir çözüm bulununca, vaz-geçilmeksizin süratle yerine getirilirdi. Bu yaklaşım, bütün müminlerin tartışmaya katılıp teklifler öne sürebilmesine imkân sağladı; bu yolla da karşılıklı fikir alış-verişi sonucu en iyi çözüm bulunurdu. Büün savaşlarda müşavereye başvuruldu: Bedir'de, Peygamber @, Ensar ve Muhacirûn da dahil bütün gruplarla Kureyş'in esas kuvveti ve kervanı hakkında müşavere etti ve ondan sonra da Bedir vadisine doğru yürüdü. Hatta va-saş alanının yeri bile Habbab b. Münzir'in tavsiyesine göre seçilmişti. Uhud Savaşı'nda, uzun tartışmalardan sonra, müslümanların Kureyş ordusunu Medine dışında karşılamasına karar verildi. Peygamber @'ın ashabından ileri gelen yaşlılar bile düşmanı şehirde bekleyip onlarla Medine'de karşılaşma fik-rindeydiler. Rasulullah @'ın amcası Hamza da dahil, gençler, Medine dışına çıkıp düşmanı orada karşılamak fikrinde ısrar ettiler ve sonuçta bunların teklif ettiklerinde karar kılındı. Aynı şekilde Ahzab Savaşı'nda, yapılan müşavereden sonra Selman-ı Farisî'nin tavsiyesine uyularak Medine'yi, hendek kazarak, hendeklerin arkasından müdafaa etmeye karar verildi.
Bu şekilde, nihaî karar verilmezden evvel bütün meseleler enine boyuna tartışılırdı. Bu tartışmalar, bütün sahabenin askerî vaziyetten haberdar olmasını sağladı ve hiç kimse meselelerden bîhaber bırakılmadı. Yapılan askerî seferlerde herkes karşılaşılabilecek bütün zorluk ve tehlikelerin bilincindeydi. Müşavere çeşitli hikmet ve pratik gereklere dayanıyordu. Herhangi bir karar herkesin ittifakıyla alınınca, bu askerî harekâtın süratini ve etkinliğini artırabilir ve belki de savaşçıların bütününü tam bir işbirliğine sevk edebilirdi. Dahası, müşavere askerî gücün her üyesinde güven ve itimat yaratır ona çarpışmak için bir gaye, bir saik sağlardı. Herkes kendini bütünün bir parçası olarak görür ve bu sebeple de bütünlüğü muhafaza için her yola başvururdu. Bu şekilde, müşavere ameliyesi kâfirlere karşı savaşta muhacirlerin gayretlerini daha bir artırdı.
Maneviyatın Seviyesi
Yaptıkları savaşlarda, Rasulullah @ ve asha-bı'na zaferler kazandıran, onların hâlis şevk ve kararlılıklarıydı. Rasulullah @, düşmanlarının kuvvetlerine nazaran kendilerinin sayıca azlığının tamamen bilincindeydi. Her yönden üzerlerine yürüyen düşmanlarla kuşatılmışlardı ve hatta yahudilerin düşmanca ve haince faaliyetleri nedeniyle Medine Şehri içinde bile güvenlikte değildi. Sayıca Ku-reyş ve Medine'nin yahudî Arap kabileleriy-le karşılaştırılamayacak kadar azdılar; silah ve savaş aracı yönünden vaziyetleri de halâ çok kötüydü. Bütün bu faktörleri, insan faktörünün sonuna kadar değerlendirme imkânları üzerine inşa etmeye karar vercli. Şu husus ortadadır ki her şey nihayet savaş alanında çarpışacak olan adamların niteliği, şahsiyeti ve maneviyatına bağlıdır. Rasulullah @, tevhid akidesi ile adamlarına itimat aşıladı ve onlara gerçekleştirecekleri en yüce, en ulvî gayeyi kazandırdı, herhangi bir maddî menfaat kazanma değil, Allah'ın rızasını kazanma gayesini. Bu, onun ashabına, karşılarında hiçbir dünyevî gücün dayanamayacağı bir cesaret, şevk ve kararlılık bahşetti. Sekiz yıllık bir süre zarfında, nihaî zafer kazanılıncaya kadar, yollarına çıkan her kuvvet tamamen yenilgiye uğratılıp çökertildi. Bütün Arap kuvvetleri, Kureyş, diğer kabile savaşçıları ve yahudiler altedildi ve yenilgiye uğratıldı.
Barışta ve savaşta Rasulullah @'ın ashabının yüksek seviyedeki maneviyatlarım gösterecek birçok örnek verilebilir. O, Bedir savaşında, ashabına Kureyş ordusunun büyük tehdidini haber verdi ve tavsiyelerini sordu. Ebu Bekir ve Ömer, askerî harekâtı şiddetle savundular. Sonra el-Mikdâd doğruldu ve: "Ey Allah'ın Rasulü, Allah sana ne emret-tiyse yerine getir. Biz seninle beraberiz. Sana, İsrail oğullarının Musa'ya dediği gibi, '(Ey Musa) sen ve Rabbin gidin çarpışın, biz evlerimizde kalacağız' demeyeceğiz; fakat seninle beraber çarpışacağız. Allah'a andolsun, bizi Berku'l-Gımâd'a bile götürsen, sen galip gelinceye kadar oranın koruyucularıyla şevkle çarpışacağız." dedi.
Sonra Peygamber @ Ensar'ı kastederek: "Görüşünüz nedir, ey insanlar?" dedi. Rasulullah @ bu sözleri söyleyince, Sa'd b. Mu-az: "Bizi kastediyorsun galiba" dedi. Rasulullah @ öyle olduğunu belirtince, Sa'd şöyle söyledi: "Biz sana iman ettik ve seni tas-tik ettik. Biz getirdiğinin hak ve gerçek olduğuna şehadet ettik. Biz bu hususta dinlemek ve itaat etmek üzere sana kesin söz verdik. Nasıl istersen öyle yap, biz seninle beraberiz. Seni, Hak din ve Kitap'la gönderene andolsun ki, sen bize şu denizi geçmemizi söyleyip içine dalarsan, mutlaka biz de seninle birlikte dalarız; bîr tek adam bile geride kalmaz. Yarın senin düşmanınla karşılaşmaktan hoşlanmıyor değiliz. Bizim savaş tecrübemiz vardır, çarpışmada güvenilmeye değeriz. Bununla belki sana Allah'ın izniyle hoşlanacağın bir şey gösterir, böylece de Allah'ın rahmetini kazanabiliriz." (İbn İshak, Siret-i Rasulullah).
Ubeyde, Bedir Savaşı'ndan yaralandığında, 'eğer Ebu Talib hayatta olsaydı şu mısrala-nn tam manasıyla onu anlattığını kabul ederdi' dedi: "Biz Muhammed'i ancak onun etrafında çarpışarak öldüğümüzde ve karılarımızla çocuklarımız tarafından unutulduğumuzda düşmana teslim edeceğiz.'' Ubeyde büyük bir cesaretle çarpıştı ve bu savaşta birçok düşman askerini öldürdü.
Uhud Savaşı'nda bir sahabe Rasulullah @'a gelerek, eğer öldürülürse nereye gideceğini sordu. Rasulullah @ "Cennete," diye cevap verdi. Bu haberle o kadar cesaretlendi ki, düşmanın üzerine koşarak atıldı ve çarpışa çarpışa şehid düştü. Enes'in amcası İbn Nadr, Peygamber @'ın öldürüldüğü söylentisini işitince, Rasulullah olmadıktan sonra yaşamasının ne anlamı olacağını söyleyerek düşman saflarına saldırdı ve çarpışarak şehid düştü. Savaştan sonra cansız bedeninde sayılamayacak kadar çok yara olduğu görüldü. Rasulullah @, düşman tarafından etrafı kuşatılmış ve yaralanmış bîr halde ağır bir hücuma maruz kalınca: "Benim için kim canını feda eder?'' dedi. Ziyad b. Seken ve Ensar'dan 5 kişi hemen canlarım teklif ettiler ve Rasulullah @'ı korurken her biri teker teker şehid oldu. Bu sırada, sahabeler, Rasulullah @'ıri etrafında etten bir duvar örmüşlerdi. Ebu Dücane bir yay gibi Rasulullah @'ın üzerini örttü ve ona atılan bütün oklar Ebu Dücâne'nin gövdesine saplandı. Ebu Talha Rasulullah @'ın üzerine inen kılıç darbelerini savmak için kolunu kaybetti. (Alla-me Şibli Numani, Sirete'l Nebi Cilt I, sf. 379-380). Rasulullah @ müdafaa edilirken birçok kahramanlık sergilendi. Sahabeler, sağ oldukları müddetçe, şartlar ne olursa olsun Peygamber @'a bir zarar gelmesine izin vermezlerdi.
Uhud Savaşı'ndan sonra kâfirlerin, müslü-man davetçileri aralarına davet ederek kalleşçe öldürdükleri birçok olay cereyan etti. Böyle olaylardan birinde Amr b. Ümeyye ed-Damrî ile Ensar'dan bir adam kâfirler tarafından öldürüldü. Daha sonra İslâm'a giren Câbir bunları öldürenler arasındaydı. Câbir şöyle demişti: "Müslüman olmamı sağlayan bu olay oldu. O gün bu adamlardan birisinin iki omuzu arasına mızrağımı sapladım, mızrağın göğsünden çıkan ucu göründü ve onun: 'Vallahî kazandım!' dediğini işittim. Onu öldürdüğümü görerek bu sözlerle neyi kastettiğini anlayamamıştım, sonra bunu diğerlerine sorunca, şehitliği kastettiğini söylediler. O zaman, 'Vallahî o kazanmıştı.' dedim." (İbn İshak'ın Sireti, a.g.e. sf. 435).
Aynı şekilde, Rasulullah @'ın sahabelerinden altısı kâfirler tarafından acımasızca katledilmişti. Bunların ikisi Hubeyb ve Zeyd1 di. Ebu Süfyan, Zeyd'e: "Söyle bana ey Zeyd, burada senin yerine Muhammed'i cezalandırmamızı İstemez miydin? Böylece sen de evinde ailenin yanında olurdun." dedi. Zeyd: "Hayır! Allah'a andolsun, muhakkak ki ben Muhammed'in bulunduğu yerde her türlü kötülükten uzak kalmasını arzu ederim. Bunu, benim aileme kavuşmamdan çok daha hayırlı görüyorum!"
Şaşırıp kalan Ebu Süfyan: ' 'Arkadaşları tarafından Muhammed'in sevildiği kadar sevilen kimseyi görmedim." dedi. Hubeyb öldürülmeden evvel iki rekat namaz kılmak istedi ve şöyle söyledi: ' 'Allah'a andolsun, eğer 'ölümünü geciktirmek için namaz kılıyor' demenizden endişe etmeseydim namazı daha da uzatır, Hakkın huzurunda dururdum." (İbn-i Hişâm, Buhari ve İbn-i Kesir).
Hudeybiye Antlaşması sırasında, antlaşma maddelerini konuşmak üzere Kureyş, Urve b. Mes'ud'u göndermişti. Urve, Kureyşlilerin yanına dönünce: "Kabile halkım! ... Ben nice meliklere elçi gitmişimdir. Ben Kayser'in, Ne-caşî'nin ve Kisrâ'nın huzurunda bulundum, ama yemin olsun; Muhammed'e ashabının gösterdiği ta'zim ve itaatin hiç bir melike yapıldığına şahit olmadım. Size iyi bir hal çaresi teklif ediyor, onu kabul etmelisiniz.'' dedi.
Osman, Kureyş'e gönderilmişti. Kureyş'in dnu öldürdüğü şayiası yayıldı. Bunun üzerine Rasulullah @ 1400 kişiyi topladı. Hudeybiye Vadisi'nin ortasında büyük bir ağacın altında, Rasulullah @, sahabelerin hepsinden tek tek ellerini tutarak savaştan kaçmamak ve ölünceye kadar çarpışmak üzere söz aldı. Bu olay Rıdvan Bey'atı olarak bilinir.
Müslümanların maneviyatları Tebük Seferi sırasında bir kere daha imtihan edildi. Tebük, Suriye sınırında Medine'den çok uzak bir yerdeydi ve kavurucu yaz sıcağının altında aradaki mesafe ıssız ve susuz çölle kaplıydı. Bu sefer, müslümanlar için ağır bir imtihandı —ailelerini, mallarını ve rahatlarını bırakarak, birkaç yıl önce kudretli Pers ordusunu yenmiş olan güçlü bir düşmanla karşılaşmak üzere bu uzun ve sıkıntılı Tebük yolculuğuna çıkmaya hazırlar mıydı? Gerçekten bu onların imanları, Allah'a ve Rasulü'ne sadakat-ları konusunda bir imtihandı. Bütün bu korkular ve sıkıntılar, onların İslâm'a ve peygamberine olan sevgilerinin yanında hiç kalırdı. 30.000 kişilik bir kuvvet Rasulullah @'la beraber yürümeye, yazın kavurucu sıcağı altında uzun bir yolculuğun ve savaşın
bütün zorluklarına ve rahatsızlıklarına katlanmaya hazırdı.
Bu değindiklerimiz, Peygamber @'ın ashabının yüksek maneviyatını, büyük sadakati ve imanını gösteren birkaç örnektir. Müslümanların, sekiz yıllık bir süre zarfında Arap Yarımadası dahilinde dinlerine düşman olanların tümünü yok etmelerini ve bir sonraki on yılda da yanmada dışında kendilerine muhalefet edecek güçleri yok etme yolunu açmalarını işte onların bu yüksek nitelikleri sağlamıştır. Rasulullah @, onlara öyle bir Allah sevgisi ruhu aşıladı ki, onun yolunda sıkıntı ve eziyetlere katlanmaktan hakikaten hoşlanmaya ve haz duymaya başladılar. Allah sevgileri o kadar yoğundu ki, davaları uğruna verdikleri mücadelede yer, zaman, korku ve sıkıntıyı algılama melekeleri neredeyse yok olmuştu. Bildikleri tek şey Allah'ın razısa için O'nun yolunda mücahede etmekti ve bu mücahede esnasında kendilerine olanları idrak etmiyorlar, hissetmiyorlardı. Kur'an-ı Kerim'in şu ayeti bu insanların yaptıklarına tamamıyla uygun düşer: "Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbidir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbidir:1 (58: 22).
Seferlerden birinde cereyan eden bir hadise, sahabelerin Rablerinin huzurunda, bütün fizikî acı ve korkular kaybolduğunda nasıl bir haz aldıklarına ışık tutuyor. Ensar'dan birisi gece nöbeti tutarken namaz kılıyordu. Bu adamın üzerine üç defa ok atıldı. Her seferinde vücuduna saplanan oku çekip çıkardı ve Kur'an okumaya devam etti. Üçüncü oktan sonra nöbetçi rükûya, secdeye vardı; nihayet yanında uyuyan arkadaşım uyandırdı. Kalk ben vuruldum dedi. Arkadaşı onu kan-revan içinde görünce "Allah, Allah, neden beni ilk vurulunca hemen uyandırmadın?" dedi. Ensarî şöyle cevap verdi: "Ben Kur'-an'dan bir sure okuyordum. Onu bitirmeden kesmek, gönlüme zor geldi. Oklar ardı ardına gelince artık o zaman seni uyandırdım. Vallahi bana Rasulullah @ bir geçidi koruma görevi vermişti. Onu kaybetmeyeceğimi bilsem, ya o sure ile namazı tamamlardım ya da öylece son nefesimi verirdim." (İbn îshak, a.g.e. sf. 447).
Allah uğruna yapılan mücahede sırasında karşılaşılan korku ve acının verdiği hazzın güzelliğini ve müstesnahğını bir kâfir asla anlayamaz.
2- Hücum
Çoğunlukla, bir savaşı kazanmak için hücumun zorunlu olduğunu bütün askerî uzmanlar kabul eder. Hakikaten, hücum başarının bir garantisidir. Bunun zarurî olması yalnızca savaşın taktik bir manevra olması dolayısıyla değil, fakat hücum eden tarafın ne istediğini ve gayesinin ne olduğunu bilmesi, savunmada kalan tarafın ise gayesinin ne olduğunu belirleyememesi dolaylıyladır. Hücum eden tarafın komutanı planlarını hazırlayabilir, kendi muhakemesini yürüterek hedeflerini, gayelerini ve neyi arzulayacaklarını seçebilir, her cephede düşmana bir sürpriz yapabilir. Hücum politikasının avantajı, taktik insiyatifinin hücum eden tarafta bulunmasıdır; hücum eden taraf dilediği zaman ya da askerî harekâtın lehlerinde seyretmediğini gördükleri zaman en az can ve mal kaybıyla geri çekilebilir. Bu nedenle, hücum eden tarafın büyük bir psikolojik avantajı vardır, bu onların cesaretlerini ve güvenlerini artırır. Aynı zamanda savaşçılara kuvvet verici bir ilaç rolü oynar.
Hücum kullanışlı bir savaş vasıtasıdır ve imkân bulunur bulunmaz kullanılmalıdır. Bununla beraber, hücumun bütün detaylarını dikkatle planlamak, hatta işler kötü gittiğinde uygulanacak alternatif planlar dahi hazırlamak açık bir zarurettir. Ayrıca, harekete geçmeden evvel tam bir hazırlığın yapılmış olması esastır. Bir hücum harekâtının başarılı ve zayiatın da az olması için sürat ve gizlilik çok önemlidir. Ve eğer, düşman plandan haberdar olursa veya yaptıkları hücum püskürtülürse o zaman vazgeçmeksizin harekâtın devam ettirilmesi için alternatif bir plan olmalıdır.
Şunu da vurgulayalım ki hücum planı, hazırlığı ve icra edilmesiyle İlgili bütün meselelerde karar vermek komutanın görevidir.
Muharebenin nasıl yapılacağına, hücum ve savunma savaşının hangi prensiplerinin uygulanacağına, harekâtta hangi savaş stratejilerinin ve askerî taktiklerin kullanılabileceğine, planın tamamlanması için hangi hazırlıkların yapılacağına ve ne kadar süreye ihtiyaç duyulacağına komutan karar verir. Komutan, herhangi bir hücum veya müdafaa planı yaparken bu tip bütün meseleleri düşünmelidir.
Bir hücum sırasında, düşman sürpriz halinde yakalandığında, dengesini kaybetmeye meyleder, adam ve silah gücünü değerlendi-remeyerek askerî operasyonlarında hataya düşer. Başarılı bir komutan böyle hatalardan tam bir avantaj elde eder ve düşmanın askerî gücüyle birlikte savaşma ruhunu da yıkarak, onu bütün gücüyle cezalandırır.
Rasulullah @ ve sahabeleri Kureyş'in elinde uzun bir süre sıkıntı çektiler ve doğdukları şehri, evlerini ve mallarını bırakarak Medine'ye sığındılar. Askerî veya daha başka bir ihtirasları yoktu. Sadece müdahaleden uzak olarak dinlerini gereği gibi yaşamak istiyorlardı; fakat Kureyş onlara ne bir düşünce Özgürlüğü, ne de din özgürlüğü tamdı. Müslümanlar Medine'ye gelince, Kureyş muhalefetini sürdürdü ve düşmanlıklarını, tecavüzlerini durdurmadı, aksine artık suikast, yağmalama, baskın şeklinde askerî saldırılar düzenlediler. Müslümanların sahip oldukları bir tek şeyleri vardı ve o da her şart altında korumak ve sürdürmek istedikleri dinleriydi. Bu korku ve rahatsızlık halinin belirsiz bir şekilde sürüp gitmesine izin veremezlerdi. Savaş arzu edilir bir şey değildi, fakat zulüm, zorbalık ve baskı çok daha kötü bir şeydi. Çünkü bunlar normal yoldan iyilik, hak ve adaletin gelişmesine imkân vermezdi. (2: 191). Kan dökülmesi kötü bir şeydir, fakat insanlara, dinlerini, inançlarını ter-ketmeleri için baskı ve zulüm yapılması ve onların dinlerinden vazgeçip istemedikleri başka şeylere tapmaya zorlanması, bunları durdurmak için bazı insanların öldürülmesinden çok daha beterdir.
Peygamber @ ve ashabı Medine'ye hicret ettiklerinde işler işte bu vaziyetteydi. Müslümanların gayesi yalnızca inançlarını sürdürmek ve hiç kimseyi İslâm'ı kabul etmeye zorlamadan, rahatsız etmeden ve kimse tarafından da zorlanmadan kendi şehirlerinde İslâm'ı yaşamaktı. 10 yıl boyunca Kureyş.'in elinde zulüm altında yaşamışlardı; fakat artık bu zulme, baskıya ve taciz edilmeye katlanamazlardı ve her zulmü, karşılarına çıkan bütün engellemeleri durdurmak için iyice hazırlanmışlardı. Gayeleri dinlerim Medine şehrinde tesis ve müdafaa etmekti ve bVneden-le şunlara gerek gördüler: Birincisi, şehrin müdafaa sistemini muhtemel bütün tehlike ve riskleri karşılayacak şekilde düzenlemek; ikincisi, müslümanların yolunda duran bütün engelleyici güçleri durdurmak; üçüncüsü, dinlerini güçlenmeden, daha tomuruk halindeyken yok etmeye karar vermiş bütün düşman güçleri yok etmek; dördüncüsü, İslâm'a karşı dünmanca faaliyetlerde aktif olarak rol alan ve insanları Medine'ye saldırılar ve baskınlar düzenlemeye kışkırtan liderleri yok etmek; ve beşincisi İslâm'a meyleden toplulukları tehdit edip taciz eden güçlere darbe indirmek.
Amaç insanları öldürmek veya gereksiz yere kan dökmek değildi. Amaç, zorbalığa kalkışanları gerektiğinde dirençlerini en etkili bir şekilde zayıflatarak tam bir güvenlik sağlamaktı. Bu, Hakk'ın. kuvvetleriyle, bâtılın kuvvetleri arasında ideolojik bir mücadeleydi ve bu amaçla da yerinde oturup müdafaada kalmak da kâfi değildi. Medine'de oturup, düşmanların saldırmasını beklemek ve ondan sonra kendilerini savunmak ne şartlara uygun düşerdi, ne müdafaa anlayışıyla bağdaşır, ne de askerî olarak akıllıca bir davranış olurdu. Rasulullah @, dışardan Kureyş ve müttefikleri tarafından ve içerden de Yahudi kabileleri tarafından tehdit altında bulunurken böyle bir politikanın tehlikelerinin farkındaydı. Rasulullah @ düşmanların üzerine cüretle ve cesaretle yürümenin hayatî bir gereklilik olduğunu düşündü; aksi halde ta-ğutun ve zulmün güçleri birleşerek Hakkı ebediyyen yıkıp yok etmeye kalkışacaklardı. İnsanlar düşmanlardan korkuya kapılıp, kafalarındaki Allah korkusu yok olabilirdi. Bâtılın güçlerine İslâm'ı anlamaları İçin yeterince zaman tanınmıştı; fakat onlar bunu hiç dikkate almamışlardı. Artık Hakk'ın kuvvetlerinin teşkilatlanıp tüm güçleriyle ve kararlılıkla ortaya çıkmaları ve bâtılı yok edip, güç kaynaklarını kurutmanın zamanı gelmişti.
Bu amaç, etkili ve başarılı bir şekilde ancak hücum yoluyla gerçekleştirilebilirdi; çünkü bu politika müslümanlara azamî güvenlik avantajı sağlamakla kalmıyor, fakat aynı zamanda can kaybının asgarî olmasına yarıyordu. Bu sebeple, Rasulullah @ hücumu, böyle bir işi becerip aynı zamanda da savunmasını güçlü tutabileceği bütün savaşlarda askerî stratejisinin ana silahı olarak benimsedi. Düşman savunmada veya saldırıda ne zaman bir yanlış yapsa ya da taktik bir hataya düşse, Peygamber @ asla etkili bir avantaj olarak kullanmadan fırsatın elinden kaçmasına müsaade etmedi. Büyük muharebelerde çoğunlukla düşmanı kendi askerî planı doğrultusunda hareket etmeye zorlamada başarılı oldu.
İlk üç büyük savaşta hücum hareketinin mahiyeti değişikti; çünkü, müslümanlar zayıf bir pozisyondaydılar. Sayıca ve silahça düşmanlarından çok azdılar. Bu nedenle Peygamber @ hücum hareketini düzenledi, ama tümüyle yeni prensipler üzerinde. Her muharebe için herkesten gizli savunma planlarını yaptı. Aynı zamanda gizli servisi sayesinde düşmanın planları ve hareketleri hakkında bilgi elde etmeyi başardı. Peygamber @ her zaman düşmanın vaziyeti ve planlarından haberdardı; oysa diğer taraftan düşman onun niyetlerinden tamamen habersizdi. Bu sebeple, çoğunlukla her seferinde yaptığı sürpriz hareketlerle düşmanın savaş stratejisini ve askerî taktiklerini boşa çıkarmaya muvaffak olurdu.
Bedir Savaşı'nda müslüman kuvvetlerinin gücü çok küçük olduğu halde Peygamber @ düşman topraklarına girmeyi başaramadan onunla karşılaşmak için Medine dışına çıktı. Güvenlik meselesi nedeniyle kasdî olarak Medine civarında savaşmaktan kaçındı; kısmen hareketlerinin hedefi konusunda düşmanı şüphede bırakmak, kısmen de onlarla karşılaştığında sürpriz unsurunu elinde bulundurmak için. Bu sayede düşman ne müslüman kuvvetlerinin hareketlerinden haberdar oldu, ne de niyetlerinden. Rasulullah @ Bedir kuyularına erişinceye kadar niyetinin ne olduğunu tahmin etmeye çalışıp durdular. Bazıları onun, Ebu Süfyan'ın Suriye'den dönen kervanının peşinde olduğunu düşündü; bazıları da Kureyş'in esas kuvvetleriyle çarpışmak için gelmekte olduğu izlenimine kapıldılar. Peygamber @'ın hareketleri veya hedefi konusunda kimse emin değildi; bu nedenle belirli hiçbir askerî strateji ya da hiçbir askerî taktik tesbit edemediler. Rasulullah @ kervan ve asıl kuvvet konusundaki niyeti hakkında onları şüphede bıraktı. Bu belirsizlikten dolayı ne hücum planlarını müşahhas bir temele oturtabildiler, ne de savunma planlarını hazırlayabildiler. Diğer taraftan, Rasulullah @ çok iyi biliyordu ki, onların başarısı Halid b. Velid komutası altındaki süvarilere ve Ebu Cehil'in komutası altındaki piyadelere bağımlıydı. Rasulullah @ Bedir vadisinde dilediği yerde savunma hattını yerleştirmekte serbestti. Bu sebeple, kendi planlarına göre düşmanın süvarilerini etkisiz ve işe yaramaz bırakacak bir şekilde savunma hattını düzenledi.
Çarpışmadan bir önceki gece, vadiyi çamur deryasına döndüren ve yapışkan, kaygan bir hale getiren yağmur yağdı. Vadinin aşağı ucunda bulunan Kureyş hareket güçlüğü içine düştü. Diğer taraftan Rasulullah @ savaş alanına düşmandan evvel ulaştı ve en iyi pozisyonu alarak vadideki su kaynaklarını kontrolü altına aldı. Kureyş vadinin çamurlu yerinden kurtulunca kuru görünen kumlu bir yerde savaş düzeni aldılar; fakat burası yumuşak kumla kaplıydı ve üzerine konan ağır şeyler kuma gömülüyordu. Kureyş bundan habersizdi. Savaş başlayınca süvariler çarpışmada tamamen etkisiz kaldılar. Müslüman kuvvetlerinin üzerine genel bir saldırı başlatmak için piyadelerini savaş alanına sürmeliydiler, fakat piyadelerin ilerlemesi müs-lüman okçuların ani ok yağmuruyla kontrol edildi. Kureyş ordusu yumuşak kum üzerinde yavaş hareket etmeleri nedeniyle büyük kayıp verdi. Müslüman saflarına yaklaşınca-ya kadar yorgunluktan ve susuzluktan takatsiz kalmışlardı ve Peygamber @'m askerlerinin hücumuna dayanamadılar. Böylece bozguna uğradılar.
Bu savaşta Rasulullah @'ın dikkate değer bir başka başarısı, düşmanı bölünmüş bir halde tutmasıdır. Rasulullah @'ın hesabına bu çok büyük bir stratejik hareketti. Dağlar arasında alışılmadık ve engebeli bir rota izleyerek hareketlerini düşmandan iyice gizledi. Düşman planının ne olduğunu anlayamadı ve bu nedenle de kervanı korumaya göndermiş oldukları kuvvetleri geri çağırmaya kalkışamadılar. Kervan güvenlik içinde geçip gittiğinde, savaştan evvel kervanın yanındaki birliğin esas orduya katılması için çok geç olmuştu. Böylece Kureyş'in ek kuvveti, Rasulullah @'ın Medine'den ayrıldıktan sonraki çarpıcı hareketlerine bağlı olarak savaşta yer alamadı ve ana kuvvet tek başına çarpışmak zorunda kaldı. Bu stratejinin bir başka faydası da şu oldu: Kervanı korumak için Ku-reyş'e katılmış olan bazı Arap aşiretleri kervanın güvenlik içinde Mekke'ye döndüğünü öğrenince savaşmaktan vazgeçtiler.
O zaman Utbe b. Rabia, Hakim b. Hizam ve Mervan b. Hakem dahil bazı Kureyş İleri gelenleri de kervanın sağ salim Mekke'ye döndüğünü görünce müslümanlarla savaşmaya karşı oldular. Açıkça Ebu Cehil'e muhalefet ettiler ve Muhammed @'la savaşmanın aleyhine propaganda yaptılar. Böylece aslında savaş başlamadan manevî olarak yenilmişlerdi. Sonra da Rasulullah @ üstün askerî taktikleri sayesinde çok kötü bir durumda bulundukları halde onları saldırmaya zorladı. Düşman tuzağa düştüğünü görünce de üzerlerine hücum ederek savaşma yeteneklerini ve askerî güçlerini yok etti.
Şuna da işaret edelim ki, bir askeri operasyonun başarısı için savaşta gizlilik çok önemlidir. Rasulullah @ hemen her savaşta bu stratejik silah sayesinde, düşmanın sayısının çok olmasına rağmen onu oyuna getirdi ve üstün geldi. Rasulullah @, Bedir'e gitmek üzere Medine'den ayrıldığında, kervan ve Kureyş ordusu konusunda farklı teklifler vardı. Bazı sahabeler Peygamber @'a kervana saldırmasını tavsiye ettiler. Peygamber @ bütün teklifleri dinledi; fakat kendi planından bahsetmedi ve Bedir yönüne doğru yola çıktı. Bununla beraber, daha sonraki stratejik hareketlerinin de gösterdiği gibi Rasulullah @'ın hedefinin kervan olmadığı belli oluyordu; çünkü, Özellikle onu koruyan büyük bir Kureyş kuvveti varken kenvana saldırmak askerî noktadan pek akıllıca bir davranış değildi. Rasulullah @ bu gerçeğin tamamen farkında görünüyordu ve herkesin izleyeceğini zannettiği, bilinen yolu izlemedi. Diğerleri farketmeseler de böyle bir'askeri hareketin taşıdığı potansiyel tehlikeleri iyiden iyiye düşünmüş olmalıydı. Bu hareket pratik olarak müslüman kuvvetleri çökertebileceği gibi Medine'nin güvenliğini de tehlikeye sokardı.
Askerî açıdan düşmanın esas kuvvetlerinin muhakkak yok edilmesi gerekiyordu. Aynı zamanda düşmanın askeri üstünlüğü gözö-nünde bulundurularak askerî görüş noktasından onun yer ve zaman olarak en uygunsuz bir durumda sürpriz halinde yakalanması gerekiyordu. Bu görüş, Kur'an-ı Kerim'de şu sözlerle teyid edilir: "Nitekim hak uğruna (savaşa gitmek için) Rabbin seni evinden çıkardığı zaman, müminlerden bir takımı bundan hoşlanmıyorlardı. Hak ortaya çıkmış iken sanki gözleri göre göre ölüme sü-rülüyorlarmış gibi (cihad hususunda) seninle tartışıyorlardı." (8: 5-6). Bu ayetler, Rasulullah @'ın Medine'den kervanı yağmalamak amacıyla yola çıktığı, fakat yolda kervanın kaçtığını öğrenince Kureyş ordusuna saldırmaya karar verdiği iddiasını açakça yalanlamaktadır. Kur'an-ı Kerim bu fikre karşı çıkar ve Rasulullah @'ı Allah'ın, ta baştan beri Kureyş ordusuyla kesin olarak savaşmak üzere Hak ile şehrinden yola çıkardığını söyler. Kur'an-ı Kerim'in bunlardan sonraki ayetleri bu savaşın gayesini açıkça özetler:
"Allah size, iki takımdan birinin sizin olduğunu vaat ediyordu; siz ise kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyor (ona galip gelmek diliyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (kuvvetli olan takımı yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. Ki suçlular istemese de hakkı gerçekleştirsin, bâtılı da ortadan kaldırsın." (8: 7-8).
Bu ayetler, Rasulullah @'ın küçük ordusuyla Medine'den Bedir vadisine doğru yola çikar-kenki gayesi hakkında hiçbir şüpheye yer bırakmazlar. Rasulullah @ hedefini açıklamadığı için düşmanları gibi bazı sahabeleri de onun kervana saldırmak içiri yola çıktığını zannettiler. Fakat, bu ayetlerin gösterdiği gibi onun planı Kureyş'in askerî kudretini yok etmek ve Hak davasını tesis etmekti. Eğer o zamanki durumda Kureyş ordusuyla karşılaşmak için Medine dışına yürümemiş olsaydı, müslümanlar varlıklarını sürdürmek için bütün şanslarını yitirebilirlerdi. Aslında, müslümanların cüretkâr yürüyüşleri düşmanın maneviyatını yıktı ve Bedir'dekİ galibiyetleri düşmanın savaşma kabiliyetini ve askerî gücünü tahrip etti. Rasulullah @'ın bu stratejik hareketi onun askerî lider olarak büyük dehasını gösterir. O, hedefini biliyordu ve bütün hazırlıklarını buna göre yaptı, halbuki bu esnada düşman son ana kadar savaşmak ya da geri dönmek hususunda kararsızdı; bu nedenle, savaş için'uygun bir plan hazırlayamadı. Askerî taktik yönünden, Rasulullah @'ın yaptığı, bir hücum hareketiydi ve düşmanın taktik insiyatifi elinden almasına hiç imkân tanımadı. Rasulullah @'ın bu politikası düşmana cezasını verdi ve zaten maneviyatı yıkılmış, şaşkına dönmüş düşman, müslümanların yüksek maneviyatı ve cesaretleri karşısında, ölüler, esirler ve ganimetler bırakarak bozguna uğradı.
Uhud Savaşı'nda düşman Uhud dağı yakınında kamp kurmuştu. Halid b. Velİd'in komutası altında 200 kişilik güçlü bir süvari birlikleri ve İkrime b. Ebu Cehil'in komutası altında 3000 kişilik bir piyade birlikleri vardı. Planları, müslümanlar engebeli araziden önlerine çıkınca, süvarilerle üzerlerine hücum ederek Abdullah b. Übey'in de İha-netiyle onları yok etmekti. Rasulullah @ düşmanın hareketleri ve planları hakkında bütün bilgileri elde etti ve buna göre büyük planım hazırladı. Düşmanın arasına karışarak onların niyetleri hakkında düzenli ve güvenilir bilgiler sağlayacak casuslar gönderdi. Rasulullah @ sahabeleriyle birlikte şehirden çıkarak yola koyuldu, fakat bir süre ilerledikten sonra yönünü Benî Harise'nin kayalık arazisine doğru çevirdi ve gizlice düşman hattının gerisindeki Uhud geçidine ulaştı. Bu garip hareketi gören Abdullah b. Übey 300 adamını alarak Medine'ye geri döndü. Ne Rasulullah @'ın hareketlerini Kureyş'e bildirebilirdi, ne de müslüman kuvvetlerine katılabilirdi. Bu nedenle adamlarını Medine-ye geri götürmeye karar verdi.
Düşman, Rasulullah @'ı arkalarında güçlü bir savunma düzeni içinde görünce tamamen sürprize uğradı. Süvarilerine dayanan planları Rasulullah @'ın taktik hareketleriyle işe yaramaz hale geldi. Rasulullah @ Uhud'a varınca adamlarını savaş düzenine soktu. Zü-beyr'i küçük süvari birliğinin başına geçirdi; kendi savunması için de birkaç okçu görevlendirdi. Ve Abdullah b. Câbir komutası aitında 50 kişilik bir okçu birliğini, ordunun arkasından gelecek saldırılara karşı geçidi korumak için görevlendirdi. Sonra piyade birliklerini İki gruba ayırdı ve bir gruba Ey-neyn (Rubat) dağına doğru ilerlemelerini emretti. Düşman bu hareketin ehemmiyetini anlamadı. Halid b. Velid, İkrime b. Ebu Cehil'i beklemeksizin süvarileriyle ilerledi ve müslüman kuvvetlerine saldırdı, fakat okçuların iki noktadan yaptıkları karşı atakla geri püskürtüldü. Aynı anda Zubeyr'e, Halid'in süvarilerinin bir kanadına hücum etmesi, diğer birliğe de öbür kanada hücum etmesi emredildi. Halid, bozgun halinde geri çekildi ve ordusunun geri kalanlarının da maneviyatının çökmesine sebep oldu. Tam bu sırada müslüman ordusu İkrime'nin birliklerine hücum ettiler, onlar da bozgun halinde kaçmaya başladılar; fakat okçuların yaptıkları bir hata savaşın gidişatını değiştirdi. Okçulara tepeler arasındaki geçidi tutmaları ve ne olursa olsun yerlerinden ayrılmamaları emredilmişti. Bu tehlikeli ve kritik anda bile Ra-sulullah @ ana politikası olan hücum taktiğini elden bırakmadı. Yürüttüğü güçlü savunma planının okçuların hatasıyla yıkıldığını görünce, düşmanın saldırısını karşılamak için hemen alternatif planını uygulamaya koyuldu. Etrafında bir kısım kuvvet toplayarak kahramanca çarpışmaya başladı ve ağır ağır Uhud dağı eteklerindeki yüksekçe bölgede yeni savunma hattına çekildi. Ali arka tarafa yönelip çarpışarak geçidi ele geçirdi ve bu yönden gelen şiddetli düşman saldırısını kontrol altına aldı. Hamza da diğer taraftan karşı hücuma geçti. Düşman, müslü-manları bulundukları savunma hattından çıkarmak için dağın tepesine tırmanınca, kötü bir şekilde yaralanmış olan Rasulullah @ onları gördü ve: "Ey Rabbim, onların o tepede bulunmaları hiç uygun değil." dedi. Bunun üzerine Osman ve bazı diğer sahabeler yukarı tırmanarak düşmanı aşağı sürünceye kadar çarpıştılar." (İbn İshak). Böylece, Rasulullah @, dağın eteklerinde yüksek bir savunma hattı kurarak düşmanın planlarını boşa çıkardı ve düşman, okçuların hatasına borçlu olarak kazandığı avantajını kaybetti. Düşman, müslümanların direncini, karşı saldırılarının büyük tehlikesini ve yenilgiye uğ-ratılmalarınm zorluğunu görünce zaferlerini nihayete erdiremeden sessizce geri çekildi.
Müslüman ordusu büyük kayıp verdi, fakat liderlerinin cesareti ve kararlılığı sayesinde kahramanca mücadelesine devam etti. Hatalarını süratle telâfi ettiler ve çabucak yeniden toparlandılar. Yeni planlarım uygulamaya koyuldular ve hızla yeni bir savunma hattı tesis ettiler. Bu, Peygamber @'ın askerî bir lider olarak kabiliyeti, şahsiyeti ve zekâsının müstesna bir denemesiydi. Düşman zaferini tamamlayarak tereddüt içinde kaldığında, Rasulullah @ tekrar düşmana karşı stratejik hareket insiyatifini eline aldı ve düşmanı takibe başladı. Düşman Medine'den ayrıldıktan sonra hatasını anladı, fakat çok geç kalmıştı; çünkü Rasulullah @ tehlikeyi önceden görerek onları takip etmeye karar vermişti bile.
Ahzab Savaşı'nda, sayıca ve maddî güççe çok üstün olan bir düşmanla karşılaşmanın tek etkili ve pratik yolu, Rasulullah @'ın Medine'nin açık ve korumasız yerlerine hendek kazarak teşkil ettiği bir savunma stratejisiy-di. Bu savunma metodu Araplar arasında bilinmezdi ve düşman, müslümanlarla aralarını ayıran bir hendekle karşılaşınca şaşkına döndü. Hendek sayesinde savaşın İnsiyatİfi müslümanların elinde kaldı, çünkü Kureyş ve müttefikleri hendeği geçip müslümanlarla çarpışmak için bir yol bulamadılar. Zaten hendeğin amacı düşmanın şehrin sınırlarından içeri girmesini önlemekti.Hendek Savaşı, Rasulullah @'ın askeri dehasının bir başka örneğidir. Düşman büyük bir kuvvetle, müslümanlardandört kat daha fazla sayıyla gelmişti. Şehrin güvenliğini tehlikeye atmadan böyle büyük bir kuvvete karşı çarpışmanın en etkili yolu buydu. Rasulullah @, korunmasız bölgelere kuzeyden batıya kadar 3,5 millik bir hendek kazarak başarılı bir şekilde savunma sistemini teşkil etti. Hendek üzerinde geçitler bıraktı ve her geçit bir grup asker tarafından kontrol edildi. Bu askerlerin komutanı Câbir'di. Hendek arazisindeki her yüksek kaya üzerine hendeği korumak üzere okçular yerleştirildi. Rasulullah @, Ebu Bekir, Ömer, Ebe Zerr ve Selman'ı komutan yardımcıları olarak görevlendirdi. Bütün araziyi gözden geçirmek üzere küçük keşif birlikleri gönderildi. Bölüm komutanları komutası altında küçük birlikler hendeği düşmandan korumak üzere değişik noktalarda görevlendirildi, fakat asıl kuvvet Rasulullah @'ın komutası altındaydı. Rasulullah @ ayrıca kadın ve çocuklara nöbetleşe gözkulak olmaları için iki birlik görevlendirdi. Sayıca üstün olması sebebiyle düşman şehri kuşatmış olmasına rağmen insiyatif her zaman Rasulullah @'ın tarafında kaldı. Düşman kuvvetleri hendek boyunca yayıldılar ve ne yapacaklarını bilmez halde beklediler. Ne zaman çeşitli noktalardan hendeği geçmeye kalkışsalar, hemen anında okçular tarafından durduruldular.
Aynı zamanda, Rasulullah @ stratejik hareketleriyle de düşmanı sarstı ve müttefikler arasında ayrılık yerleştirdi, aralarında şüphe ve güvensizlik peydah etti. Zaten uzun süren kuşatma esnasında hüsrana uğramış, şevkleri kaçmış olan düşman bir gece soğuk bir kış fırtınasıyla perişan oldu ve sessizce çekip gitti. Ertesi sabah, Rasulullah @ savaş alanım boş görünce Kureyş'in artık onlara asla saldıramayacağım bildirdi. Bu, müs-lümanların liderinin ve ashabının maneviyatını ve itimadını göstermektedir.
Bedir, Uhud ve Ahzab savaşlarının kısa bir incelemesi, Peygamber @'ın savaş stratejisinin, askerî taktiklerini ve savunma planlarının düşmanlarınınkine göre üstünlüğünü göstermektedir. Daima askerî taktik ve stratejik hareket hususlarında düşmanlarından öndeydi. Rasulullah @ daima düşmanlarının planlarını Öğrenmeye muvaffak oldu. Onları, en uygunsuz pozisyonda ve zamanda, hatalar yaparak, zayıf ve korumasız noktalarını göstererek saldırmaya zorladı. Ondan sonradır ki üzerlerine kararlılıkla ve bütün gücüyle hücum etti; bütün planlarını boşa çıkardı. Yine, aynı savunma planını ve askerî taktikleri aynı düşmana asla bir defadan fazla uygulamadı. Planını daima yer ve zaman şartlarının gereklerine göre ayarladı. Uhud'da savaşın gidişatı, okçuların hatası yüzünden müslümanların aleyhine dönünce hemen adamlarına alternatif savunma planını uygulamalarını emretti ve sonra düşmanın ilerleyen birliklerine karşı iki yönden bir karşı hücum başlattı. Böylece daima insiya-tifi elinde bulundurdu ve düşmanını onun planı doğrultusunda hareket etmeye mecbur bıraktı.
Bu mevzuda hatırlanması gereken bir başka nokta da Rasulullah @'ın büyük orduları, yenmesindeki büyük ustalık, zekâ ve ileri görüşlülüğüdür. Kendinden dört kat daha fazla güçlü bir orduya karşı savaşmak çok zor, hatta imkânsız denecek kadar zor bir görevdi. Bu nedenle, Rasulullah @, düşmanın sayı ve maddî üstünlük avantajını bertaraf etmek için çeşitli stratejik ve taktik planlar geliştirdi. Askerî planlarını gizli tuttu ve niyetleri hakkında düşmanı şüphede bıraktı ve sonra ani ve beklenmedik bir şekilde, Bedir ve Uhud'da olduğu gibi düşman süvarilerini etkisiz bırakarak karşılarına dikildi. Ahzab Sa-vaşı'nda ise düşmanın büyük kuvvetini hendek açarak oluşturduğu savunma hattıyla bloke ederken kendi küçük kuvvetini ve etkili bir biçimde kullandı. Bütün savaşlarda Rasulullah @'ın dikkatle düşünülmüş askerî taktiklerinin başarısı ve etkinliği gizlilik, süpriz, sürat ve planlarının sade ve yalınlığına dayanıyordu.
Ahzab Savaşı'ndan sonra Rasulullah @ hiçbir düşmanın asla Medine'ye yaklaşmasına müsaade etmedi. Düşmanı daima onların toprakları üzerinde yakaladı. Kendisini mevcut ve potansiyel düşmanlarının hareketlerinden haberdar kılan çok başarılı bir devriye sistemi örgütledi. Değişik yahudi kabilelerine, farklı zamanlarda hücumlar yaptı ve onlara, kendisine karşı güçlü bir savaş başlatmak için teşkilâtlanma fırsatı vermedi. Benî Kaynuka'yı kuşattı ve onları savaşmaksızın teslim olmaya zorladı. Sonra, Uhud Savaşı'm müteakip Benî Nadir'e sıra geldi. Kuşatılarak savaşmaksızın teslim olmaya zorlandılar. Bütün silahları ve savaş araçları ele geçirildi. Ahzab Savaşı'ndan sonra, Rasulullah @, Benî Kureyza'ya hücum etti; 15 günlük bir kuşatmadan sonra savaşmaksızın teslim oldular. Hayber yahudileri, Rasulullah @'ın ani bir hücumuyla süpriz halinde yakalandılar ve büyük bir direnç gösterdiler, fakat bir süre savaştıktan sonra onlar da teslim oldular. Rasulullah @'ın yahudi kabilelerine karşı attığı adımlar onun politikasının bir başka önemli ilkesini göstermektedir. Düşmanlarına karşı çok yumuşak, nazik ve merhametliydi. Onlara karşı kararlılıkla ve cesaretle çarpışır, fakat onları yendiğinde de çok iyi muamele eder ve önceki bütün suçlarını affederdi. Eğer herhangi bir düşmanı barış yapmaya meylederse hemen barış yapmaya çalışırdı. (8: 61). Fakat düşmanla barış antlaşması veya dostluk ve karşılıklı savunma işbirliği antlaşması yapıldıktan sonra, onun iyi niyetini suistimal ettiklerinde ve onun iyilik, dostluk yaklaşımına ihanet, hile ve istismarla karşılık verdiklerinde onlara vakit geçirmeksizin ağır cezalar verirdi. Bununla beraber, böyle olaylarda bile cezalandırma ve intikam konusunda adalet sınırlarını aşmazdı. (5: 8)
Rasulullah @'ın Hudeybiye Umre Seferi onun açısından çok başarılı bir hareketti. Müslümanlarla Kureyş arasında savaş halinin sürdüğünü ve her halükârda Kureyş'in müslümanlara Umre izni vermeyeceğini çok iyi biliyordu. Daha kısa bir süre önce Kureyş, Ahzab savaşında yenilmiş, zelil olmuştu ve Ölülerinin acısı zihinlerinde halâ tazeydi. Bununla beraber bu eşsiz ve şaşırtıcı bir stratejik hareketti ve hatta sahabelerinin bir çoğu bile bu Umre yolculuğuna şaşıp kalmışlardı. Münafıklar ve kâfirler, 'Rasulullah @ eşek arısı kovanına çomak sokuyor' diye bayram etmeye başladılar. Müslümanların akıbetinin yıkım olduğunu zannediyorlardı. Kur'an-ı Kerim, onların bu hâllerini şu sözlerle tarif ediyor: "Allah hakkında kötü zan-da bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, (Allah'a) ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara Allah azabetsin. (Onların, müslümanlar için istedikleri) kötü olaylar, kendi başlarına gelsin... Herhalde siz sandınız ki Rasul ve müminler, bir daha ailelerine dönmeyecekler. Bu (düşünce) gönüllerinizde süslendirildi, (size güzel gösterildi), kötü zanda bulundunuz ve helaki hak etmiş bir topluluk oldunuz." (48: 6, 12) Bu ayetler, İslâm düşmanlarının, Rasulullah @'ın bu hareketine nasıl sevindiklerini, onun ve ashabının Kureyş tarafından yok edileceklerinden ve Medine'ye bir daha asla geri dönmeyeceklerinden nasıl emin olduklarını anlatıyor. Rasulullah @ ve ashabı ihramhydı-lar. Beraberlerinde kurbanlık hayvanları vardı ve silahsızdılar, kılıçlarını kınlarında taşıyorlardı yalnızca. Rasulullah @ biliyordu ki eğer Kureyş onun Umre için Mekke'ye girmesini reddeder ve ihramlıyken ve Umrenin açık işaretlerini taşıyorlarken üzerlerine saldırırsa Arap halkının öfke ve kızgınlığını üzerlerine çekerler ve saygılıklarını yitirirlerdi. Kabe'nin koruyucuları oldukları ve böyle saygı gördükleri için Kureyş'in Allah'ın şe-airinin şerefini düşürmesi ve yok etmesi hiç de kolay değildi. Bu, Arap müşrikleri tarafından bile çok büyük bîr günah kabul edilir ve her halükârda buna müsaade etmezlerdi. Kur'an-ı Kerim, kurbanlık hayvanların kutsiyetinden şu sözlerle bahsediyor: "Ey inananlar, ne Allah'ın işaretlerine, ne haram aya, ne kurbana, ne gerdanlık(lı kurbanlara ve ne de Rablerinin lütuf ve rızasını arzu ederek Beyt-i Haram'a gelenlere saygısızlık etmeyin. (5: 2).
Rasulullah @, bu sebeple, korkmaksızın ve tereddüt etmeksizin umre için Mekke'ye doğru yürüdü, fakat Zül-Haleyfe'ye vardığında Kureyş'in savaş hazırlıklarını haber aldı. Bunun üzerine, yolunu değiştirdi, dağlar arasından engebeli bir rota izledi ve hem kendisi, hem de ashabı için büyük zorluk ve sıkıntılarla dolu bir yolculuk sonunda Hudeybiye1 ye vardı. Onun hareketlerinden Kureyş, tamamen habersizdi ve onun Mekke'ye gelişini önlemek için süvari birliklerini Halid b. Velid komutası altında gönderdi. Arkasından da süvarileri desteklemek için bir piyade birliği gönderdiler. Büdeyl b. Verka el-Huzâa Hudeybiye'de Rasulullah @'a gelerek onu selâmladı ve Kureyş'in kötü niyetlerini haber verdi. Rasulullah @ şöyle dedi: "Biz savaşmak için gelmedik; biz Kabe'yi tavaf etmeye geldik." Büdeyl, Kureyş'e gitti ve Rasulullah @'ın niyetinin savaş değil Umre olduğunu haber verdi. Fakat ona karşı gereksiz yere savaşacaklarsa da, onun buna da hazırlıklı olduğunu söyledi. Bununla birlikte Ku-reyş'e Muhammed @'la barış yapmalarını tavsiye etti. (Kitab el-Tabakat el-Kebir).
Böylece Rasulullah @ hem stratejik hareket yönünden, hem de askerî taktikler yönünden düşmanlarından üstün olduğunu İspatladı.
Yalnızca Umre yapmak istiyordu ve savaşmak gibi bir arzusu yoktu, fakat eğer düşman onu savaşa mecbur ederse, savaşa da hazırlıklıydı. Kureyş'in hem askerî yönden, hem de manevî yönden tamamen yenik düştüğünü ve savaşma şevklerinin bütünüyle çöktüğünü; özellikle de müslümanlar ihramlı ve silahsızken savaşmayacaklarını biliyoçdu. Fakat onlar Kabe'nin koruyucuları olduklarından itibar ve şöhrete düşkündüler, kibirliydiler ve barışa teşebbüsü başlatmayı kendileri için küçüklük sayarlardı. Rasulullah @ onların durumunu ve kibirini bildiğinden kendisi barış teklifinde bulundu. Antlaşma maddeleri tartışılırken bir süre alıştırılmamış deve gibi huysuzluk yapmalarına rağmen hemencecik antlaşmaya razı oldular. İlk bakışta bu antlaşma Rasulullah @'m aleyhine gibi görünse de, zaman, bu antlaşmanın Rasulullah @'ın kâfirlere karşı en büyük zaferi olduğunu gösterdi, çünkü bu olay İslâm tarihinin dönüm noktası oldu.
Bu meselede bahsedilmeye değer bir başka nokta da Peygamber @'ın hem arkadaşlarını, hem de düşmanlarını şaşkına çeviren, bu insiyatifi ele alışında, askerî bir lider olarak ortaya koyduğu büyük dahilik örneğidir. Zaman Umre için hiç uygun değildi ve böyle bir hareket, sonunda, nihaî yenilgi ve yok oluşa mahkûmdu. Fakat, Peygamber @'ın askerî taktikleri semeresini verdi ve Hudeybiye'ye varıncaya kadar düşman onu yolundan çeviremedi. Sonra da zekice Kureyş'e antlaşma teklif etti, savaş seçeneğini de onların isteğine bıraktı. Bu davranışla Kureyş zor durumda kaldı. Barıştan başka bir şeye karar veremezlerdi, çünkü savaş alanında Rasulullah @'m üstünlüğüne içten içe İkna olmuşlardı.
Kureyş, Hudeybiye antlaşmasını bozunca, Rasulullah @ vakit geçirmeksizin 10.000 kişilik güçlü bir orduyla üzerlerine hücum etti ve onlara hiçbir hazırlık yapma fırsatı bırakmadı. Kureyş, ansızın Rasulullah @'ı Mekke önlerinde gördü, etrafları kuşatıldı ve Rasulullah @ doğduğu şehre muzaffer olarak kan dökmeksizin girdi. Onun zaferinin kolay ve kansız gerçekleşmesini sağlayan iyi planlanmış, etkin bir şekilde uygulanmış ve Kureyş'e savunmalarını hazırlama fırsatı vermeyen askerî taktiklerle donanmış hücum harekâtıdır. Bu fetih Rasulullah @'ın, Kureyş'e karşı, en iyi organize edilmiş, çok iyi planlanmış ve oaşarıyla uygulanmış ve tatmin edici sonuç vermiş stratejik harekâtlarından bir tanesidir.
Bu fetihten sonra, Peygamber @, güçlü kuvvetli düşman Benî Hevazin ve Benî Sakif kabilelerine hücum etti ve onlara karşı kesin bir zafer kazandı. Daha sonra da Taife yöneldi, fakat fazla can kaybına mal olacağını anlayarak, onlara hücum etmekten vazgeçti. Taİf halkının vaziyetlerinin idrakına varacak Medine yönetimine katılacaklarını ve müs-lümanların güç, kuvvet kaynağı olacaklarını umuyordu. Peygamber @'ın durumu incelemesi çok gerçekçiydi, çünkü Taif'in çökertilmesi ya da halkının öldürülmesi onun amacı değildi. Dahası, mâlolacağı can kaybı Peygamber @ için kabul edilebilecek gibi değildi. Kısa bir süre sonra Taif'in ileri gelenleri bir barış antlaşması için bir heyet gönderdi ve daha sonraki askerî seferlerde merkezi yönetimin belkemiği ve güçlü kolu haline geldiler.
Peygamber @'ın son büyük hücumu Medine'ye saldırmayı planlamakta olan Romalılara karşıydı. 30.000 kişilik bir orduyla yola çıktı ve Tebük'te konakladı, fakat Romalılar geri kaçtılar. Bu Rasulullah @'ın hem etraftaki Hıristiyan devletler üzerine, hem de genel olarak Arap kabileleri üzerine askerî ve politik etkileri bakımından çok büyük bir stratejik harekâttı. Rasulullah @ ayrıca etraf bölgelerdeki düşman Arap kabileleri üzerlerine de çeşitli hücumlar yaptı ve bu kabilelerin hiç birine müslümanlara karşı kuvvet toplama ya da savunmalarını organize etme fırsatı vermedi. Ansızın üzerlerine yürüdü; onlar da ya kaçtılar ya da barışa boyun eğdiler. Bu seferlerin çoğunluğunda görev çarpışma olmaksızın yerine getirildi.
Hicret'in üçüncü yılında, Rasulullah @ Sü-leym ve Sa'lebe kabilelerine hücum etti; sonra Dumetu'l-Cendel, Benî Lihyan, Benî Mus-talik ve Gatafan kabilelerine hücum etti. Rasulullah @, 11 büyük savaş hariç yer aldığı 13 seferde tamamen insiyatîfi elinde bulunduruyordu ve düşman savaş için hazırlana-madan yakalandı. Bu politikanın bir sonucu olarak, pratikte doğru dürüst bir çarpışma cereyan etmedi ve Arap kabilelerinin bir çoğu kan dökülmeden boyun eğdi.
Rasulullah @ ayrıca Arap Yarımadası'nın birçok bölgesine askerî meseleleri halletmek üzere sahabeden çeşitli kişilerin komutası altında benzeri seferler düzenledi ve tatminkâr sonuçlar elde edildi: Seriyye denilen bu seferlerin çoğunda düşman çarpışmaksızın kaçtı veya kuşatıldı. Rasulullah @ ülkenin çeşitli bölgelerine toplam 50 seriyye gönderdi. Bunların 39'u belirli kabilelere karşı ya boyun eğdirmek ya da merkezî yönetimin otoritesini hissettirmek için yapılan hücumlardı.
Böylece, genelde, Rasulullah @'ın hücum politikası tatminkâr askerî sonuçlar vermesi bakımından çok başarılıydı: birçok savaş ona başarıyı getirdi; yahudilerin ve İslâm devletine komşu bölgelerdeki potansiyel İslâm düşmanlarının askerî ve politik faaliyetlerini yok edici bir rol oynadı. Bu politika, aynı zamanda, liderleri Medine yönetimine karşı olan düşman ve isyankâr Arap kabilelerinin yüreklerinde ürküntü ve korku uyandırdı, caydırıcı rol oynadı.
3- Sürpriz
Sürpriz, düşmanın, saldırıya karşı etkili tedbirler alamayacağı ve hazırlıksız olacağı bir yer ve zaman durumu oluşturmak demektir. Sürpriz, savaş araçları yardımıyla yapılan gizli harekâtlar veya mümkün olan her aracın yardımıyla yapılan şok harekâtları yoluyla gerçekleştirilir. Askerî planlara ve yapılan harekâta girişmeden evvel planların ve tasarıların düşman tarafından bilinmesine asla izin verilmemelidir.
Sürpriz birçok şeyle bağlantılı olabilir, düşmana beklenmedik bir zamanda saldırmak ya da beklenmedik bir kuvvetle saldırmak gibi. Bütün muhtemel sürpriz unsurlarının bir bileşimi olabilir. Stratejik hareketlerle olduğu gibi bir harp hilesine dayanabilir. Zaman sürprizi, hücum yeri sürprizi, materyal sürprizi veya yeni savaş araçları sürprizi olabilir. Sürprizin ana faktörleri gizlilik, orijinallik ve sürattir. Sürpriz unsuru ayrıca strateji ve taktiklerde başarılı bir şekilde kullanılabilir. Sürprizin stratejik metodları, düşmanın müttefikleriyle gizli politik paktlara girişmekten, yeni silahları veya yeni hücum ya da savunma tekniklerini veya yeni taktik harekâtları devreye sokmaya kadar değişir. Bununla beraber, gizlilik, Özgünlük ve sürat sürpriz un surunun kullanılmasında anahtar faktörler dir.
Peygamber @, askerî harekâtlarda sürprizin öneminin tamamen bilincindeydi; çünkü sürpriz düşmana karşı çabuk bir zaferi garantilemekle kalmıyor, kutsal kabul ettiği insan hayatı kaybının az olmasına da yardım ediyordu. Ve askerî harekâtlarını gizli tutmak için ne zaman herhangi bir düşmana doğru ilerlese asla hedefini açıkça bildirmezdi. Ka'b b. Melik şöyle rivayet etmiştir: "Rasulullah @ ne zaman herhangi bir savaşa karar verse, genellikle hedefini gizli tutar ve iyice açık-lamazdı." Rasulullah @ bütün savaş hazırlıklarında ve askerî harekâtlarında gizliliği sağlamak için mümkün olan bütün tedbirleri alırdı. Seriyyelerin komutanlarına bütün plan ve niyetlerini kendi adamlarından bile gizli tutmaları konusunda kesin emirler ver-mİştİ. Savaş meselelerini, askerî hareketlerini ve böyle konulardaki tedbir ve vasıtalarını gizli tutan komutanın başarılı olacağı bunun için söylenmiştir. Askerî standartlara göre gizlilik askerî başarı için esastır.
Rasulullah @'ın bütün askerî planlarının ve hareketlerinin güvenliği için ve onların gizliliğini korumak için bir dizi tedbir alması gerekiyordu. Bu epeyce zor bir işti, çünkü müs-Iümanların arasına bir kısım münafıklar karışmıştı ve yahudüerle Kureyş hesabına çalışıyorlardı. Bununla beraber, Rasulullah @ elinden geleni yaptı ve Allah'ın yardımıyla, savaş hazırlıkları, askerî harekâtlar konularında gizliliği sağlama ve korumayı başardı ve düşman nadiren asıl harekâttan evvel herhangi bir bilgi elde edebildi. Müslümanların planlan ya da niyetleri konusunda askerî bilgilerin önceden düşman eline geçtiği tek bir olay bile yoktu. Diğer taraftan, düşmanın tasarladıkları, planları, birliklerinin güç ve silahlan hakkındaki bilgiler düşmandan habersiz elde edilirdi, etkin tedbirler alınırdı.
Rasulullah @'ın bütün askerî harekâtlarda-ki başarısının bir sırrı da müslümanlar topraklarına girip kendilerini hazırlıksız ve yardımsız yakalayıncaya kadar düşmanların onun planlarını ya da niyetlerini asla öğre-nememesiydi. Bu sebeple askerî meselelerde-ki gizliliğin sürdürülmesine çok büyük öncelik tanınmıştı. Rasulullah @'ın kendi birliklerinin selâmet ve güvenliği için ve düşman kuvvetlerine karşı kolay ve çabuk bir galibiyet için bu gizlilik şarttı. Müslümanlara ya iyi ve doğru söz söylemeleri ya da susmaları tavsiye edilmişti: "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin." (33: 70). Bu yaklaşım onları manevî zararlardan olduğu kadar askerî zararlardan da korumak için tasarlanmıştı. Bâtıl şeyler konuşarak ruhî hayatlarını ifsad etmeye yatkınlık kazanacakları gibi askerî sırlar konusunda laf kaçırıp ordunun ve devletin güvenliğini tehlikeye de düşürebilirlerdi. Müslümanlara bütün yaptıkları işler ve söylediklerinin Allah tarafından bilindiği söylenmişti; bu nedenle, konuşurken sözlerine dikkat etmeleri gerekiyordu: "(İnsan), hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulunmasın." (50: 18).
Peygamber @ gereksiz konuşmadan kaçınmanın ve sükutun faziletini pek çok vurguladı. Abdullah b. Amr, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Sükunetini muhafaza eden kimse selâmette olur." Şunları da söylemiştir: "Eğer birisi bana çenelerinin arasındakinden ve bacaklarının arasındakîn-den garanti verirse, ben de ona Cennet garantisi veririm." Ebu Hureyre, Rasulullah @'m şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Bir adamın ayağından çok dili yüzünden ayağı kayar?' (Mişkât). Ayrıca, Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimsenin ya hayır konuşması ya da susması gerektiği söylenmiştir. Kur'an-ı Kerîm müslümanları hak ve emanetlerini korumaları konusunda açıkça uyarmaktadır: "Ey inananlar, Allah'a ve Rasu-lü'ne hainlik etmeyin; bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz." (8: 27). Düşmanın kötü emellerine karşı müslüman-ların ve Medine'nin korunması ve güvenliği için yapılan planların özel bir önem taşıdığı devirler İslâm tarihinin çok kritik zamanlarıydı. Böyle şartlar altında Rasulullah @'a sadakat ve bağlılığın temin edilmesi ve korunması açık bir zaruretti. Bu ayette müs-lümanlara, Allah'a ve Rasulü'ne sadakat ve bağlılığın temin edilmesine ve korunmasına (îslâm Devleti'ne sadakat ve bağlılık da denebilir) çok özel bir dikkat göstermeleri söyleniyor. Rasulullah @ şu sözlerle bu noktaya işaret ediyor: "Emaneti korumayanın imanı yoktur ve verdiği sözde durmayanın dini yoktur." Aynı zamanda şöyle demiştir: "Müslüman, elinden ve dilinden müslüman-ların emin olduğu kişidir."
Savaş stratejisinin ve askerî operasyonlarının gizliliğini temin etmedeki bu titizlik ve tedbirlerin ışığı altında, Peygamber @ çoğunlukla her sahada düşmanına sürpriz yapabildi. Onlara, hemen hemen her büyük karşılaşmada savaş taktikleri ve savaş stratejisi hususlarında sürpriz yaptı. Bedir Savaşandan önce civar arazilere ve düşman topraklarına dokuz devriye gönderildi ve çoğunluğunda düşmana sürpriz yapılarak başarıyla dönüldü. Bu küçük seferlerin dördüne Rasulullah @'ın kendisi komuta etti. El-Ebvâ seferinde, Rasulullah @ Benî Damre ile tarafsızlık antlaşması ve el-Uşeyre seferinde Benî Mudlic'le dostluk antlaşması yapınca, Ku-reyş üzerine stratejik bir zafer kazanmış oldu. Rasulullah @ Bedir Savaşı sırasında planları hususunda gizliliği tam manasıyla temin etti ve niyetleri hakkında düşmanı şüphede bıraktı. Sonra da düşmandan evvel sessizce Bedir Vadisi'ne gelip, vadinin su kuyularını ele geçirerek çarpışma için en uygun yeri seçti ve böylece taktik bir zafer kazandı. Yine Uhud'da da düşmana sürpriz yaptı. Kayalıklar arasından zor bir rota izleyerek savaş alanına vardı ve düşman hatlarıyla Uhud dağı arasında müstahkem bir mev-kiye yerleşti. Bunu düşman ancak müslü-man ordu dağın yanında yerleştikten sonra farkedebildi. Rasulullah @'ın bu stratejik hareketi düşmanın planlarını boşa çıkardı ve süvarilerinin rolünü hemen hemen sıfıra indirdi.
Kureyş, Uhud'daki zaferini tamamlayama-dan tereddüt içinde geri döndü ve Mekke yolundayken ancak müslümanları yok etmeleri gerektiğini farkedebildi. Bu sırada, Rasulullah @, savaşın aldığı vaziyeti civardaki Arap ve Yahudi kabilelerinin tavırlarıyla bağlantılı olarak değerlendirdi ve Kureyş'in zaferini tamamlamak üzere geri dönebileceğinden korktu. Bu sebeple, Rasulullah @ ertesi günü ashabını tekrar topladı ve 450 kişilik bir kuvvetle Medine'den 10 mil mesafedeki Hamra el-Esed'e doğru yürüdü. Rasulullah @'ın yüzü, alt dudağı ve sağ omuzu yaralanmıştı, fakat o yaralarına aldırmaksızın düşmanı takibe koyuldu. Hamra el-Esed'de gece konakladı ve 500 yerde çok uzaklardan görülebilecek şekilde ateşler yaktı. Kureyş1 in lideri Ebu Süfyan Medine'ye saldırmayı düşünüyordu, fakat müslüman kuvvetlerinin kendilerini takip ettiğini duyunca ve gece yanan ateşlerin çokluğunu öğrenince müslü-manlann birçok asker topladığını zannederek sessizce Mekke'ye geri döndü. Böylece Rasulullah @'ın bu taktik sürpriz hareketi Uhud'un ağır ve tehlikeli durumunu kurtardı.
Uhud Savaşı'ndan dönerken Ebu Süfyan, Peygamber @Jla Bedir'de tekrar karşılaşacağını söylemişti. Bunun üzerine, Rasulullah @ 1500 kişiyle Bedir'e geldi ve burada sekiz gün bekledi. Fakat Ebu Süfyan, müslüman kuvvetlerini haber alınca korkarak 2000 kişilik ordusuyla Mekke'ye geri döndü. Bu da Rasulullah @'ın taktik bir zaferiydi. Söz verilen yere gelerek Kureyş'e sürpriz yapmıştı. Kureyş, bu yere kadar gelemedi bile ve Merru'z-Zehrân denilen yerden geri döndü.
Ahzab Savaşı'nda Rasulullah @ hem stratejik, hem de taktik avantajlar kazandı. Düşmanları, hem onların müttefikleriyle antlaşma müzakerelerine girişerek ve hem de Araplar arasında bilinmeyen bir savaş metodu olan hendekler kazarak gerçekleştirdiği yeni müdafaa stratejisiyle şaşırttı. Kureyş ve müttefikleri 10.000 ila 12.000 kişilik bir orduyla müslümanları ebediyyen yok etmeye kararlı olarak Medine'ye yürüdüklerinde kendilerini müslümanlardan ayıran derin ve dar bir hendekle karşılaşarak şaşırıp kaldılar. Böyle bir durum onlar için çok büyük bir sürprizdi, çünkü bu savunma şekli Arabistan'da daha evvel hiç kullanılmamıştı. Müslümanlar gece gündüz çok sıkı çalışmışlar ve birkaç gün içinde hendeği kazmışlar-dı. Düşman şaşırıp kaldı ve hüsrana uğradı, çünkü hendeği geçememişler ve askerî harekâtları sadece karşılıklı mızrak ve ok atışı biçimine dönüşmüştü.
Bu taktik sürprizle birlikte Rasulullah @, ayrıca, düşmanın müttefiklerinden birine antlaşma teklif ederek birbirleri hakkında şüpheye ve güvensizliğe düşmelerini sağladı; bu stratejik hareket de aralarında karışıklık çıkardı. Kureyş ve müttefikleri, Benî Kureyza'-nın müslümanlarla olan antlaşmasına ihanet etmesine çok sevindiler ve maneviyatları arttı. İşte bu kritik zamanda, Rasulullah @ düşmanı bölmek ve birbirleri hakkında şüpheye düşmelerini sağlamak için bir plan tasarladı. Düşmanın kuşatması uzayıp müttefikleri sabırsızlanmaya başlayınca, Rasulullah @, Benî Gatafan'a bir elçi göndererek, çekilip gitmeleri karşılığında onlara Medine-nin toplam mahsulünün üçte birini vermeyi teklif etti. Bu büyük bir kurnazlığa dayanan çok iyi tasarlanmış bir plandı. Bu teklif Ga-tafanhlann zihinlerinde boş bir ümit doğurdu. Ve böyle bir ümitte onların savaşa olan şevk ve kararlılıklarını gevşetti. Yalnızca bazı barış müzakereleri yapıldı, fakat belirgin bir sonuca da ulaşılmadı, çünkü herhangi bir barış antlaşması imzalanmadı.Bununla beraber bu teşebbüs işe yaradı ve zaten tahammülsüzlük ve sabırsızlık belirtileri göstermeye başlayan Benî Gatafan artık savaştan çekilmek için bahane arıyordu.
Bu sırada, İslâm'ı kabul eden, düşman saf-larındaki Nuaym b. Mes'ud, etrafındakilerden habersiz Rasulullah @'a gelerek İslâm'ı kabul ettiğini bildirdi. Rasulullah @ ona: "Sen bizim aramızdan bir kişisin. Ama gücün yeterse, düşmanın bize karşı savaşmaması için propaganda yap, çünkü harp hiledir." buyurdu. Bunun üzerine Nuaym, Benî Ku-rayza'ya vardı. Onun yahudilerle arası iyiydi ve onlar Nuaym'ı halâ müşrik sanıyordu. Onlara şunları söyledi: "Kureyş ve Gatafan sizin gibi değildir; toprak sizin toprağınız, mallarınız, kadınlarınız ve çocuklarınız burada bulunuyor; siz bunları bırakıp başka yere gidemezsiniz. Şimdi Kureyş ve öatafan, Muhammed ve etrafındakilerle çarpışmaya geldiler. Siz de açıkça görmektesiniz ki, onların karıları, çocukları ve mallan başka yerdedir, sizin gibi değillerdir. Bir şey ele geçirirlerse onu alırlar, aksi olursa kalkıp giderler. Sizinle Muhammed'in arasını boş bıra-
kırlar ve sizi kendi halinize terkederler. Böyle olursa ona güç yetiremezsiniz. Bunun için onların ileri gelenlerinden rehin olmadıkça harbe katılmayınız. Bu rehineler, Muhammed ile yapılacak savaşta elinizde bir güvence olurlar ve onlar harbi yanda bırakıp gidemezler." Yahudiler için bu parlak bir fikirdi.
Nuaym b. Mes'ud daha sonra da Kureyş'in yanına vararak şunları söyledi: "Size olan sevgimi ve Muhammed'e olan kin ve düşmanlığımı bilirsiniz. Bana bir haber ulaştı ve onu size söylemeyi kendime bir vazife bildim. Fakat bunu bir sır olarak tutmalısınız." Bu kabul eailince, anlatmaya devam etti: "Sözlerime dikkat edin. Kurayza yahudileri Ma-hammed'le olan ahdlerini bozmaktan pişman oldular ve Muhammed'e şöyle haber gönderdiler: 'Kureyş ve Gatafan ileri gelenlerinden bazılarını ele geçirip sana verelim, sen de onların kafalarını kesersin. Sonra da geri kalanları mahvetmen için biz sana katılırız." Muhammed de onların bu teklifini kar bul etti; bu yüzden, eğer yahudiler size gelip sizden rehineler İsterlerse, onlara tek bir adam bile vermeyin." Sonra Gatafan'a vardı. Onlara da tıpkı Kureyş'e anlattıklarını ulaştırdı. Böylece Ebu Süfyan ve Benî öata-fan, Benî Kurayza'ya Rasulullah @'a karşı kendileriyle birlikte çarpışmaları için haber gönderince, Benî Kurayza, 'hep beraber Muhammed'in işini bitirinceye kadar ellerinde bir güvence olarak tutacakları rehineler almadan Muhammed'le savaşmayacakları' cevabım verdi; çünkü savaş aleyhlerine gelişirse, Kureyş ve Ğatafan'ın ülkelerine geri dönerek kendilerini yalnız bırakmasından korkuyorlardı. Bu cevap, Nuaym b. Mes'ud'un Kureyş ve Gatafan'a anlattığı hikayeyi doğrulamış oldu ve onlar da Benî Kurayza'ya rehine vermeyi reddettiler. Bunun üzerine Benî Kurayza da Muhammed'e karşı savaşmayı reddetti. Böylece de aralarında şüphe ve güvensizlik ortaya çıktı ve ittifakları bozuldu. Bunların da ötesinde, şiddetli soğuk bir gecede Allah büyük bir fırtına gönderdi. Bu fırtına düşmanın son direncini de kırdı. Ertesi gece, kuşatmadan yaklaşık bir ay sonra sessizce çekip gittiler. (İbn İshak, İbn Hi-şâm). Rasulullah @'ın stratejik ve taktik hareketleri düşmanlarına tesir etti, askerlerinin maneviyatlarını yıkıp çarpışmak için şevk ve kararlılıklarını söndürdü ve sonunda havanın da muhalefeti onları kaçıp gitmeye zorladı.
Hudeybİye seferi, Rasulullah @ için müstesna bir harekâttı. Bu olay, Rasulullah @ için, Kureyş'in o zaman idrak edemediği bir stratejik zaferdi. Sonuçta barış, müslümanlara, Mekke halkıyla serbestçe karşılaşıp görüş ayrılıklarını tartışma ve İslâm hakkındaki şüpheleri ve yanlış anlaşılmaları giderme fırsatı kazandırdı. İki şehir arasında iki yönlü bir trafik başlattı ve önceki dönemlerde kinden çok daha fazla sayıda insan İslâm dinini kabul etti. Hatta, önceki 20 yılda müslüman olanlardan daha fazlası bu iki yılda müslüman oldu. Bu olay, Rasulullah @'ın Kureyş üzerine gerçek bir stratejik ve taktik zaferiydi ve Arap Yanmadası'nda Rasulullah @'ın statüsünü ve pozisyonunu tamamen değiştirdi: Kur'an-ı Kerim, bu antlaşmayı şu sözlerle tanımlıyor: "Biz sana apaçık bir fetih verdik." (48: 1).
Hayber Seferi'nde, Rasulullah @, çok süratli hareket etti ve Medine ile Hayber arasındaki 100 millik mesafeyi 6 günde katetti. Hayber yahudileri, bir sabah tarlalarına gitmek üzere kalelerinden çıkarken karşılarında İslâm ordularım görünce tam bir sürprize uğramışlardı. Kalelerine doğru koşarak, "İşte Muhammed ve ordusu!" diye bağırmaya başladılar. Rasulullah @ bunu işitince, şöyle dedi: "Hayber'in işi bitti, biz ne zaman düşman topraklarına girersek, o düşmanın kaderi mahvolmaktır!' (Muhammed Huseyn Heykel, The Life of Muhammed, sf. 367). Sonra da kalelerine hücum ederek teker teker hepsini ele geçirdi.
Rasulullah @, Benî Gatafan'la Hayber ya-hudilerinin arasını kesip müdahale edince ve Benî Gatafan'ın müttefikleri olan Hayber ya-hudilerine katılmalarını engelleyince, düşmanları üzerine bir başka taktik zafer kaydetmiş oldu. Medine'den yürüyüp yola çıktığında Ğatafan ile Hayber arasında Recî denilen yerde konakladı. Benî Ğatafan, İslâm-ın kuvvetlerinin hareketlerini öğrenmek üzere geldiğinde, kadınlarının ve çocuklarının güvenliğinden korktu ve müslümanlara karşı Hayber yahudilerine yardım etme planlarını değiştirdi. Rasulullah @'ın bu ustaca hareketi Hayber seferinde kendisine karşı çarpışmak üzere iki müttefikin birleşmesini önledi. Aynı, şekilde, Rasulullah @, 10.000 kişinin başında Mekke'ye geldiğinde de onları hazırlıksız ve adeta bir panik içinde yakaladı ve Mekkeliler çarpışmadan teslim oldular. Rasulullah @, Mekke'ye yürümeye niyet ettiğinde bunu gizli tuttu ve aksi istikamete hakiki bir seriyye gönderdi ki düşman böylece onun Suriye tarafına yürümeyi planladığım düşünebilirdi. Suriye yönünde, Medine'ye yaklaşık 30 mil mesafede bir yer olan Batnu İdem tarafından Ebu Katade komutası altında küçük bir seriyyeyi bu gayeyle göndermişti. Bu seriyyenin asıl amacı, insanlara, özellikle de Kureyş'e Peygamber @'ın çıkacağı seferin Suriye yönüne olduğu izlenimini vermekti.
Mekke seferinde, diğer seferlerde olduğu gibi, asgarî can kaybıyla (zafer) avantajı elde etmeye yardım eden sürpriz unsurunu gerçekleştirmek için gizlilik çok sıkı korundu. Rasulullah @ bu seferin gizliliği için çok özel tedbirler aldı, çünkü Mekke, Arapların en önemli merkeziydi ve bu şehirde savaşmak yasaklanmıştı. O burayı savaşmadan ve kan dökmeden ele geçirmek istiyordu. Bu gayeye erişmenin tek mümkün yolu Mekke'ye farkedilmeden varmak ve Mekkelilerİ hazırlıksız yakalamaktı. Peygamber @ bu seferi planlarken, bu seferdeki sürpriz ve gizliliğin önemini gösteren bir olay cereyan etti. Rasulullah @'ın sahabelerinden Hâtıb b. Ebî Belte'a, Kureyş'e, Muhammed @'ın üzerlerine yürüyeceğini bildiren bir mektup yazdı. Bu mektubu, Muhammed b. Cafer'in Mu-zeyne'den olduğunu ileri sürdüğü, bir kadına verdi. Mektubu Kureyş'e götürmesi karşılığında para alan kadın, yola koyuldu. Ra-sulullah @, Hâtıb'ın bu işini Cebrail @'dan öğrendi ve Ali ile Zübeyr'i mektubu almaları talimatıyla kadının peşine gönderdi. Kadını Benû Ebu Ahmed'in el-Huleyke'sinde yakaladılar. Devesinden indirip eşyalarını aradılar, fakat bir şey bulamadılar. Ali, 'ne Rasulullah @'ın ne de kendilerinin yanılmış olamayacağına' yemin etti ve kadına eğer mektubu çıkarmazsa üzerini soyup arayacaklarını söyledi. Bunun üzerine kadın saç Örgülerini çözerek mektubu (bir başka rivayete göre uçkurundan) çıkarıp verdi. Ali, mektubu Peygamber @'a götürdü.
Rasulullah @ Hatıb'ı çağırarak, bu işi niye yaptığını sordu. J-Iatib, şu cevabı verdi: "Ben Kureyş asıllı değilim, onlara sonradan katılmış, yani kölelikten gelmiş biriyim. Halbuki, sizin çevrenizdeki öbür muhacirlerin her birinin Kureyş'de akrabaları var. Ailesi ve çocukları orada bulunanları bu akrabaları himaye eder, mallarını korur. Benimse orada bir yakınım yok ki, orada bulunan ev halkımı korusun. Bunu yapmakla onlar nezdin-de, yakınlarımı korumaları için bir hatır yapmış olacağımı umdum. Yoksa ben bunu yapmakla haşa dinimden dönmüş değilim. İslâm'dan sonra da asla küfre rıza göstermem." Ömer, onun bir münafık olduğunu söyleyip kafasını kesmek istedi, fakat Rasulullah @: "O Bedir'de bulunmuş bir kişidir. Ne bilirsin, belki de Allah Bedir mücahitlerini tamamen serbest bırakmış; 'sizi tamamen affettim, istediğinizi yapın' demiştir." buyurdu. Ve bu hadise üzerine Cenab-ı Hak şu ayetleri inzal etti: "Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr ettikleri, Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Rasulü ve sizi (yurdunuzdan sürüp) çıkardıkları halde siz onlara sevgi (belirtecek mektup) ulaştırıyorsunuz. Eğer benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için çıktınızsa içinizde onlara sevgi (mi) gizliyorsunuz? Oysa ben sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur. Onlar sizi ele geçirseler, size düşman olurlar, size ellerini, dillerini kötülükle uzatırlar ve isterler ki inkâr edesiniz. Kıyamet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size fayda vermez. (Allah) aranızı ayırır. AlUrn yaptıklarınızı görmektedir..." (60: 1-4).
Peygamber @, çıkacağı seferin hedefi konusunda kendine çok yakın olanlar hariç sahabelerine bile bahsetmedi. Böylece, değişik rotalar izledikten sonra, aniden Mekke önlerinde belirdi. Mekkelİlerin teslim olmaktan başka yapacakları bir şey yoktu. 10.000 kişilik bir kuvvetle karşılaşmak için bütünüyle hazırlıksızdılar. Ve Rasulullah @, Kureyş-le çarpışmadan amacını gerçekleştirdi. Mekke'nin düşmesinden sonra, Rasulullah @'la Kureyş arasındaki mücadeleyi yalnızca seyretmekle yetinen yüzlerce ve binlerce insan, İslâm dininin hak olduğuna ikna oldu ve İslâm'a sarıldı. Bu zafer, Rasulullah @'ın kuvvetlerinin gücü, sürat ve sürpriz unsurlarının bir kombinasyonu sonucudur. Kureyş, beklemediği bir zamanda, kısa sürede toplayabileceğini hayal bile edemeyeceği büyüklükte bir kuvvetle Rasulullah @'ın aniden belirmesiyle büyük bir sürprizle karşılaştı. Yalnızca birkaç yıl önce, onun şehrini muhasara ettiklerinde topu topu en fazla 30001 savaşçı çıkarabilmişti. Onu, Kureyş'in karşısına çıkmaya ne güçlerinin yeteceği, ne de cesaret edebileceği 10.000 kişilik bir ordunun başında görmek çok hayret vericiydi.
Tebük Seferi, Rasulullah @'ın birçok sonuçlara yol açan büyük bir stratejik hareketiydi. Büyük müslüman ordusundan epeyce korkan ve çok etkilenen Araplara Medine İslâm Devleti'nin müthiş gücünü gösterdi bu sefer. Bu hareket ayrıca Roma İmparatorlu1 ğuna ve Medine'ye saldırmayı planlayan diğer güçlere, Medine'de kurulan İslâm devletinin kendini korumak ve ilâ-yi kelimetullah uğruna bütün tehlikelere göğüs gererek her şeylerini feda etmeye hazır olduğunu gösteren bir işaretti. Aslında, Tebük seferi, bütün komşu devletlerin hakikaten yıkılmalarından önce müslümanlar üzerindeki emellerini, şevk ve güçlerini politik olarak öldürdü. Zihinlerinde yerleşen Medine'nin sürekli büyüyen güç ve kudretinin korkusu artık onlara bir realite, ve hakiki tehlike olarak görünme-yo başladı.
Dahası, bu sefer Medine lehine başka stratejik sonuçlar da doğurdu. Rasulullah @, Te-bük'te kaldığı kısa süre esnasında bu bölgedeki birçok hıristiyan liderle ve diğer liderlerle dostluk paktları yaptı. Esas gayesi İslâm devletinin bu taraftaki sınırlarında güvenliği sağlamaktı ve bunu da başarıyla gerçekleştirdi. Eyle Meliki Yuhanne, Rasulullah @'a bağlılığını bildirdi. Rasulullah @ ayrıca Cerbâ ve Ezruh halkıyla barış antlaşması yaptı, onlara yazılı eman verdi. Dumah emiri de savaşmaksızın müslümanlara boyun eğdi. Böylece Tebük seferi askerî bir harekâttan ziyade politik bir harekât oldu; Arap ve hıristiyan liderlerle yapılan barış ve dostluk antlaşmaları İslâm Devleti'nin hudutlarını kuvvetlendirdi ve sağlamlaştırdı. Rasulullah @ Arabistan sınırlarının güvenliğini sağladı ve Arabistanla komşu Bizans gücü arasında bir tampon bölge meydana getirdi.
Rasulullah @'ın kendisi (11 büyük seferden başka) 17 gazve yaptı ve bunların dokuzunda ya alışılmadık rotalar izleyerek, ya gece yol alıp gündüz saklanarak, ya da yalnızca süratiyle, düşmana sürpriz yaptı; Benî Sü-leym, Dumetu'l-Cendel, Zatu'r-Rikâ, Benu Lihyan, Benu Kureyza gazvelerinde olduğu gibi. Ve sahabelerden komutanlar tayin edilerek 51 seriyye yapıldı ve bunlardan 22'sinde düşmana sürpriz yapıldı. Turebe'ye, el-Meyfe'ye, Yemn ve Cebar'a, el-Kedid'e, Benu Amir'e, Zâtu Etlâh'a, el-Fedek'e, Benu Temim'e, Katan'a, et-Taraf a, Benû Kilâb'a, el-Kureta'ya, el-Is'a, Husmâ'ya, Vadi el-Kurâ'ya vs. yapılan seriyyeler bunlar arasındadır. Seriyyelerin bir çoğunda Rasulullah @ sefere çıkanlara düşmana karşı sürpriz bir hücum düzenlemelerini emretti. Onlara bazen gece yol alıp, gündüz saklanmaları talimatı verdi. Bazen de onlara çok süratli yol almalarını tembih etti.
Verimlilik Ve Sürat
Askerî planların uygulanmasında ve askerî seferlerde, verimlilik ve sürat çok büyük öneme sahiptir. Bu hususlarda herhangi bir ihmal yalnız avantajı yitirmeye sebep olmakla kalmaz, bazan da ordu için bir felâkete sebep olabilir. Her mücadelede ve savaşta asgarî çabayla azamî avantaj kazanmak bütün İnsanların tabii bir arzusudur. Azamî verimliliğe, özellikle bir taraf, düşmanından sayıca ve maddî güççe daha zayıf olduğu zaman ihtiyaç duyulur. Bununla beraber, verimlilik, bütün askerî harekâtlarda daima anahtar rolü oynamalıdır. Bu sebeple, komutanın, askerlerinin verimliliğini etkileyen dış faktörlerle birlikte, iç faktörleri de gözönünde bulundurması hayatî önem taşır. Komutan, sıla hasreti, endişe ve diğer duygusal gerilimler gibi askerlerinin savaş alanındaki performansını ters yönde etkileyebilecek psikolojik faktörlere dikkat etmelidir. Yorgunluk, uykusuzluk, hastalık ya da ağrı gibi fizikî faktörlerin önemi de daha az değildir ve zamanında giderilmelidirler.
Rasulullah @ askerî harekâtlarında bu tekniğe gerekli önemi verdi ve çoğu zaman düşmanı hazırlıksız yakalayarak sürprize uğrattı. Harekâtlarında ve planlarını gerçekleştirme konusunda büyük bir sürat gösterdi. Rasulullah @'ın kuvvetlerini çok süratli hareket ettirebilmesini ve çoğunlukla düşmanını en beklenmedik yerde ve zamanda yakalanmasını sağlayan onun çevre arazinin fizikî coğrafyasını iyi bilmesi ve askerî taktikler üzerindeki büyük ustalığıydı. Büyük veya küçük çıktığı her seferde süratinin müthiş gücüyle düşmanı geride bıraktı ve şaşırtıcı başarılar gerçeklerştirdi. Bedir Savaşı'nda, düşman Rasulullah @'ın kervana saldıracağı izlenimini edinmişti, bu sebeple Mekke'den büyük bir kuvvetle yola çıktılar ve kervanın önünde, kervanı korumak için bir birlik yürüdü. Rasulullah @ diğer taraftan başka planlar tasarlamıştı ve dağlar arasından zor bir rota izleyerek büyük bir süratle ilerledi ve Bedir vadisine düşmandan evvel ulaşarak askeri noktadan en iyi mevkiîyi işgal etti.
Uhud Savaşı'nda Rasulullah @'ın sürati ve gizli hareketi düşmanı tamamen sürprize uğrattı. Kayalıklar arasından engebeli bir rota tutturdu ve onun başka bir yönden gelmesini bekleyen ve ordusunu süvari birliğiyle perişan etmeyi planlayan düşmanın karşısına beklemedikleri bir yönde ve zamanda çıkıncaya kadar süratle yol aldı. Ve yine, Hudey-biye Seferi'nde onun çok kuvvetli bir pozisyonda bulunmasını sağlayan süratidir. Rasulullah @, Kureyş'in onun Umre için Kâbe-ye girmesini engellemek üzere savaş hazırlıkları yaptığını haber alınca yolunu değiştirdi ve süratle Hudeybiye'ye doğru hareket etti. Onun bu süratli hareketi, müslümanları durdurmak için gönderilmiş olan Kureyş süvari ve piyade birliklerini etkisiz kıldı. Rasulullah @ düşman kuvvetlerince farkedilmeden Mekke yakınlarına kadar geldi ve eğer o aklı fikri kendi şerefi için zaferler kazanmak olan alelade bir komutan olsaydı, o sıra savunmasız bulunan bu kutsal şehire muhakkak ki saldırır ve oldukça büyük miktarda kan dökerek fethederdi.
Peygamber @'ın Mekke seferi onun gerçekleştirdiği en ustaca, en büyük hücumdu ve bu iş büyük bir askerî ustalıkla ve süratle tamamlandı. Kureyş, onu ancak Kutsal Şehrin kapılarına ulaştığında farkedebildİ. Rasulullah @'ın bu müthiş süratli hareketi düşmanın silahlarını alıp karşısına çıkma kabiliyetini ve şevkini çökertti. Mekke içinde böyle bazı unsurlar kalmış olsa bile, Rasulullah @'ın sürati onlara hiçbir hazırlık fırsatı bırakmadı. Aynı şekilde, Hayber yahudilerini de tamamen hazırlıksız yakaladı. Peygamber @ Hayber önlerine geldiğinde çiftçiler tarlalarına gitmek için çıkıyorlardı ve onu görünce kalelerine koşarak, "Muhammed geldi! Muhammed geldi!" diye bağırmaya başladılar. Rasulullah @ bütün kaleleri silip sü-pürerek altı günde yüz millik bir mesafe ketetti. O kadar hızlı hareket etti ki, Hayberlj-lerin müttefiki Benî Ğatafan'ın yardımlarına gelmesine fırsat bırakmadı. Rasulullah @'ın süratli hareketi karşısında Hayberliler hazırlıksız yakalandılar ve kaleleri az bir direnç göstererek birer birer fetholundu. Pey. gamber @'ın Tebük seferi de çok başarılıydı. —Çünkü düşman onun bu kadar çabuk oraya varmasını beklemediği için hiçbir hazırlık yapmamıştı.— Onun yaz sıcağında çıktığı Tebük seferi, askerî harekâtlarda hareket kabiliyetinin, süratin önemine inananlar için unutulmaz bir ders olarak hafızalarda yer edecekti. Bu iş çok büyük bir süratle gerçekleşmişti ve düşman beklenmedik bir yer ve zamanda İslâm Ordusunu kapılarını çalar bulduğunda tam manasıyla bir sürprize uğramıştı.
Ayrıca, Rasulullah @'ın yahudilere karşı giriştiği bütün seferleri de çok tesirli ve süratli oldu ve çoğunlukla düşman sürprize uğratıldı. Peygamber @ çok küçük kuvvetlerle verimli gazveler gerçekleştirdi ve tatmin edici sonuçlar elde etti. Aynı verimlilik ve sürat çeşitli Arap kabilelerine karşı zaman zaman düzenlenen küçük gazve ve seriyyelerde de gösterildi.
Rasulullah @, Bedir'den önce sırasıyla 70, 200, 150 ve 313 sahabeyle çok başarılı dört gazve düzenledi. Bunların ilki bir Arap kabilesine karşı ve diğer üçü de Kureyş'in soygun çetelerine karşı yapıldı. Peygamber @ bu çetelere süratle müdahale etti ve onlar çarpış-maksızın kaçtılar. Bedir'den sonra, Rasulullah @ Ebu Süfyan'ın, Benî Ğatafan'ın ve Benî Süleym'in bir soygun çetesine karşı 200 kişilik bir kuvvetle yürüdü ve onun müdahalesiyle düşmanın planlan bozuldu. Medine1 ye saldırmayı planlayan Benî Muharib ve Benî Sa'lebe'ye karşı da 450 kişilik bir kuvvete komuta etti; fakat aniden onların üzerine yürüyünce hepsi kaçtı. Uhud'dah sonra Rasulullah @ Ebu Süfyan'a, Sa'lebe, Dumate'l Cendel ve Benî Mustalik kabilelerine karşı 4 sefere gitti. Ve yine onun sürati ve tesirli müdahalesi düşmanın planlarını bozdu ve hepsi çarpışmadan kaçıp gittiler. Benî Mus-talik'e karşı yapılan gazve, küçük bir kuvvetle verimlilik ve sürat unsurlarını kullanarak icra edilen kusursuz bir askerî harekât örneğiydi. Rasulullah @ kesintisiz ve sıkı bir yürüyüşle kısa bir süre zarfında düşmanın toplantı yerine vardı ve onlara güçlerini toparlamak fırsatı tanımadı. Daha sonra da Benî Lihyan ve el-Gâbe'ye küçük seferler düzenledi ve onları hazırlıksız yakaladı, onlar da kaçtılar.
Aynı şekilde, Rasulullah @, Arap yahudile-rine karşı çok başarılı seferler düzenledi. Bu kabile insanları çok güçlü ve kibirli insanlardı ve çoğunlukla Peygamber @ ve ashabına nefretle davranırlar ve diğer Arap kabilelerini de onlara karşı kışkırtırlardı. Bu kabileler Rasulullah @'la olan antlaşmalarını bozdular ve O'nu kendileriyle savaşmaya ittiler. Peygamber @ bu kabilelerin her birine karşı uygun zamanlarda gerekli müdahalelerde bulundu; üzerlerine süratle yürüdü ve tesirli bir biçimde onlarla uğraştı.
Sahabeler tarafından komuta edilen, çeşitli kabilelere karşı yapılmış diğer seferler de büyük müessiriyet ve süratle gerçekleştiri!di.Bu şeriyyelerde düşmana savaş için hazırlanma fırsatı tanınmadı. Çoğu olayda, düşman, müsiümanlarm yaklaştığını görünce canını kurtarmak için korku ve panik içinde kaçtı. Tamamı, 50 seriyye, zaman zaman kabilelerin düşmanca faaliyetleriyle uğraşmak üzere Arap Yarımadası'nın çeşitli bölgelerine Rasulullah @'ın sahabeleri komutası altında gönderildi. Bu seriyyelerin hepsi iyi örgütlenmiş, iyi planlanmış, verimli, süratli bir biçimde uygulanmış ve tatmin edici askerî sonuçlar elde edilmiş seferlerdi. Bu seriyyelerin 39'unda müslümanlar operasyonları büyük bir süratle ve müessiriyetle gerçekleştirdiler ve düşman hazırlıksız yakalandı. Bunların 17'sinde sahabeler, düşmana hiç bir şans tanımayan olağanüstü bir hareket kabiliyeti gösterdiler. Bu seriyyeler şunlardır: Katan seriyyesi, el-Kuretâ, Ukkaşe b. Muh-san el-Esedî, Hüsmâ, Ümmü Kirfe, Fedek,
Ömer b. Hattab, Ğalib b. Abdullah el-Leysî, el-Meyfe, Beşir b. Sa'd el-Ensarî, Suca b. Vehb el-Esedî, Ebû Katade b. Rib'i el-Ensarî, Uyeyne b. Hisn, Kutbe b. Âmir, Ali b. Ebî Talip, Abdullah b. Huzafe el-Karşî seriyye-leri.
5- Kuvvetin Tasarrufu
Kuvvetin tasarruflu kullanımı, bir komutanın askerî başarısında faydalı bir başka faktördür. Özellikle insan ve materyal kaynakları sınırlı olduğunda kuvvetlerin zaman ve yer ihtiyaçlarına göre doğru olarak tahsis edilmesi herhangi bir askerî faaliyetin başarısı için muhakkak ki hayatî bir önem taşır. "Kuvvetlerin tutumlu bir şekilde tahsis edilmesi" aynı zamanda insan ve materyal maliyeti açısından mümkün olan azamî avantajın elde edilebilmesi için de gerekli görülür ve arzu edilir. Bu, insan hayatı kaybını önlemeye olduğu kadar bir kuvvet rezervi sağlamaya da yardım eder. Şüphesiz ki bir komutanın kuvvetlerini doğru ve verimli bir şekilde kullanması herhangi bir askerî faaliyette dikkate değer bir taktik operasyondur.
Rasulullah @ kıt insan ve materyal kaynaklarını çok tasarruflu ve tutumlu bir şekilde kullandı ve verdiği kayıplara nazaran çok büyük sonuçlar elde etti. Rasulullah @ Kureyş'e, yahudilere ve diğer Arap kabilelerine karşı 76, Romalılara da 2 önemli askerî sefer düzenledi. Böylece toplam 78 askerî sefer yaptı ve bunların 28'ine bizzat komuta etti. Bu 28'e, Kureyş'e, Yahudilere ve Romalılara karşı yapılan 11 büyük sefer de dahildir. Bu 78 seferin 19'u 20'den az kişiyle 12'si 20 ilâ 60, 17'si 60 ilâ 200, 15'i 200 ilâ 500 ve 14'ü de 500'ün üzerinde kişiyle yapıldı. Rasulullah @'ın kuvvetlerini nasıl tasarruflu ve rasyonel kullandığını bir düşünün. Rasulullah @ yahudİ ve diğer Arap kabileleri tarafından büyük kuvvetlerle desteklenen çok şedit bir düşmanla karşı karşıyaydı. Kureyş ve yahudiler tarafından kışkırtılan Arap kabileleri ülkenin çeşitli yerlerinde sık sık sorun çıkarıyorlardı. Böyle askerî olayları halletmek için Rasulullah @ genellikle 60 ilâ 80 kişilik birlikler gönderiyordu. Bazan da kimi kabileleri boyun eğdirmek veya korkutmak için 200 ila 300 kişilik birlikler gönde-
riyordu. Tehlikenin daha büyük olduğu düşünülen ve düşman kuvvetinin daha büyük olduğu zamanlarda, Rasulullah @ 300 ilâ 500 kişilik birlik gönderiyordu. Rasulullah @ yalnızca bir seferde 500 kişi gönderdi ve yine birinde de Ğassan emirine karşı 3000 kİ-şi gönderdi; fakat sahabeler tarafından komuta edilen diğer serîyyelerin hiçbirinde bu sayı 500'ü geçmedi. Ve bütün bu seferlerde düşman müslümanlardan kat kat fazla sayıdaydı. Mute seferinde, 3000 kişilik müslü-man kuvvetli Gassan emirinin profesyonel olarak eğitilmiş 100.000 kişilik düzenli ordusuna karşı çok başarılı bir şekilde çarpıştı.
Rasulullah @'ın kendisi bizzat 28 gazveye komuta etti ve Mekke, Huneyn, Taif ve Te-bük'e yapılan 4 büyük sefer hariç, kuvvetleri hiçbir zaman 1500 adam sayısını aşmadı. Bedir Savaşı'ndan önce Rasulullah @ kendi komutası altında Kureyş çetelerine ve diğer düşman kabilelere karşı 4 sefer düzenledi. İlk gazve olan el-Ebvâ seferinde 70 kişi bulunuyordu; ikinci gazve Buvat'ta 200, üçüncüde 150 ve dördüncüde 70 kişi bulunuyordu. İslâm'a ve yeni kurulmuş Medine devletine karşı olan büyük tehdit ve tehlikeye rağmen Peygamber @ yalnızca küçük bir birlik kullanıyordu, fakat bu birlik Medine'ye yapılan düşman saldırılarım önlemede çok tesirli ve başarılıydı. Rasulullah @ Bedir ile Uhud arasındaki dönemde düzenlediği gazve ve seriy-yelerde de aynı şekilde askerlerin kullanılışı hususunda bir tutumluluk politikası güttü.
Rasulullah @ bu dönem esnasında dört gazve düzenledi; fakat kuvvetlerinin hiçbirisi 450 sayısını geçmedi. Çok güçlü bir kabile olan öatafan, müslümanlara karşı kuvvetlerini harekete geçiriyordu, Rasulullah @ ise onlara karşı sadece 450 kişilik bir kuvvetle yürüdü. Ğatafan ona karşı savaşmaya cesaret edemedi ve korku içinde kaçtı. Bir başka güçlü kabile olan Benî Süleym de Medine'ye karşı kuvvetlerini harekete geçirmeyi planlıyordu. Rasulullah @ yalnızca 300 kişiyle yola çıktı; sürat ve ustalığı sayesinde onlara tam bir sürpriz yaptı ve hepsi korku içinde kaçıp gittiler.
Uhud Savaşı'yla Hendek Savaşı arasındaki dönemde Rasulullah @ çeşitli yönlerden gelen yeni tehditleri önlemek için yine 4 gazve yaptı. Bu dönemde düşmanca faaliyetler kat kat artmıştı. Hatta Medine civarındaki dost kabilelerin bazıları bile düşman tarafına geçmiş ve Medine'yi tehdit ediyorlardı. Yahudiler cesaret kazanmış ve İslâm devletinin otoritesini söndürmek için asice ve ihanet dolu faaliyetlerini artırmışlardı. Bu nedenle, Peygamber @'ın güvenliğini sağlamak, içerden ve dışardan devlete gelen saldırıları durdurmak için mümkün olan bütün tedbirleri alması gerekiyordu. Rasulullah @ 2500 kişilik güçlü bir birlikle Bedir el-Mevd'e doğru gelen Ebu Süfyan'ın üzerine 1500 kişilik bir kuvvetle Bedru'l-Ahire gazvesini yaptı, fakat Ebu Süfyan, Rasulullah @'la karşılaşmaya cesaret edemediği için Mekke'ye geri döndü. Bundan sonra, savaş hazırlıkları yapan Salebe ve Envar kabilelerini çökertmek için 450 kişiyle hücum etti. Yine Dumetu'l-Cendel yönüne, bölgede barış ve huzuru bozan, Du-mah halkını cezalandırmak üzere 1000 kişiyle yürüdü. Ve bundan sonra da Benî Musta-lik halkının düşmanca faaliyetlerini kontrol etmek için küçük bir kuvvetin başında el-Mureysî'ye yürüdü. Aynı şekilde, Rasulullah @, Hendek Savaşı'ndan sonra da komşu kabilelerin düşmanca faaliyetlerini durdurmak için birkaç gazve düzenledi ve sayıca çok fazla olan kuvvetlere karşı küçük birlikler kullanarak şaşırtıcı sonuçlar elde etti.
Rasulullah @'ın askerî politikasının ve prensiplerinden birisi de kuvvetleri büyük bir tasarruf ve tutumlulukla kullanmaktır. Daima birkaç bin kişilik düşman kuvvetine karşı herhangi bir askerî meseleyi halletmek için birkaç yüz adam gönderdi. Onun askerî bir lider olarak başardıkları, sayıca kendisinden kat kat fazla olan ordulara karşı küçük bir kuvvetle çok zor askerî durumların, başarılı bir şekilde sırf ustalık ve taktiklerle, üstesinden gelmeye muvaffak olduğuna şehadet eder. Gerçekten Rasulullah @ ilk üç büyük savaşında, kendisinden dört kat sayıca fazla ordulara karşı küçük kuvvetin rasyonel ve verimli olarak nasıl kullanılacağı konusundaki yetkinliğini gösterdi.
Umre İçin çıkılan Hudeybiye seferinde kuvvetli bir süvari birliğini ve piyade bölüğünü, Mekke ile Medine ortasında İşe yaramaz hale düşüren Rasulullah @'ın askerî stratejisiy-di. Ve sadece 1400 silahsız sahabeyle gururlu ve kibirli Mekke ileri gelenlerine sonradan müslümanlarm hayatında dönüm noktası olduğu ispatlanan bir antlaşmaya zorlamaya muvaffak oldu. Çıktığı bu seferde Peygamber @'ın niyeti Kureyş'le savaşmak değil, Umre yapmaktı. Bu sebeple, Hz. Peygamber @ savaştan çok barış için ilerlediğini belirtir bir politika güttü. Kureyş'in hem süvari birliği, hem de piyade birliği Mekke'den çok uzakta bulunuyordu ve Peygamber @ şehri fethedebilirdi. Fakat o bunu yapmadı, çünkü bu şekilde her iki taraftan da, hiç istemediği, fazla can kaybı olabilirdi. Savaşla elde edilen zafer onun her yönden şerefli bir barış sağlamak olan amacını gerçekleştiremezdi. Zaten, Kureyş'i üç büyük savaşta mağlup ederek maneviyatını yıkmıştı ve onlarla bir savaşa daha tutuşmak istemiyordu. Zira bu, barışı çabuklaştırmaya hiç fayda sağlamazdı. Bu sebeple Umre yapmak ve barış niyetinde olduğunu ilân etti.
Rasulullah @'ın Mekke seferi askerî olmaktan ziyade politik bir harekâttı; çünkü bu Ku-reyş ve müttefiklerine müslümanlarm gücünü kanıtlıyordu. O zamana kadar geçen 8 yıl süresince Kureyş, müslümanları engellemek ve yok etmek isteyenlerin lideri durumundaydı ve diğer Arap kabileleri bu mücadelede daha çok izleyici rolündeydi. Kureyş, bâtılın can damarını teşkil ediyordu ve onların düşüşü Hakk'ın güçleri için bir zafer kabul edilebilirdi. Bu nedenle, Rasulullah @'ın Mekke'ye bütün gücüyle gelmesi gerekiyordu. Çünkü sonuçta bütün Arap yarımadası boyunca çok büyük askerî ve politik yankılar uyandırması bekleniyordu. Peygamber @'ın Huneyn ve Taif seferleri, Mekke fethinin bir devamıydı, zira buralardaki kabileler Ku-reyş'in kuvvetinin temel direkleriydi ve bu seferlere tatmin edici askeri bir sonuç elde edilinceye kadar ısrarla devam edildi.
Rasulullah @ Romalılara karşı 30.000 kişilik bir orduyla yürüdü —dünyanın bu bölgesinde o zamana kadar görülen en büyük orduydu bu—. Bu sefer hem askerî açıdan, hem de politik açıdan gerekliydi. Roma süper bir güçtü ve İslâm devletinin sınırlarında 100.000 kişiden fazla bir ordu teşkil etmişti. İslâm devletinin yabancı bir güce ilk güç ve kuvvet gösterisiydi bu.
Fakat yine de, müslüman kuvveti Romalıların askerî standartlarına göre sayıca küçüktü. Bununla beraber, düşman Rasulullah @'ın şevk ve kararlılığından o kadar etkilenmişti ki, savaş alanında onunla karşılaşmaya cesaret edemedi. Rasulullah @'ın bu cesur ve cüretkâr harekâtı komşu bölgelerin yöneticileriyle yaptığı birçok politik ve dostça paktlar açısından zengin faydalar sağladı. Ayrıca Arap kabilelerinin ve diğer potansiyel düşmanların kötü emellerini ve planlarını da bastırdı.
Bedir, Uhud ve Ahzab savaşlarında Rasulullah @ kendisinden sayıca dört kat fazla ve silah olarak ise kat kat kuvvetli düşmanlarla çarpıştı. Çok büyük kuvvetlere karşı nis-beten küçük kuvvetler kullanarak büyük bir askerî ustalıkla, azamî askerî kazanç elde etme metodu, Rasulullah @'ın askerî bîr komutan olarak büyüklüğünün bir göstergesiydi. Peygamber @ asla ne durakladı, ne de tereddüt gösterdi; cesaretle düşman üzerine yürüdü. Uhud Savaşı'nda, savaşın .gidişatım zaferden kısmî yenilgiye çeviren okçuların hatası sebebiyle Rasulullah @ yaralanmış,hır-palanmış Ve perişan olmuştu; fakat yine her zamanki kararlılığım sürdürüyordu ve düşman savaş alanından ayrılınca elindeki küçük kuvvetle onları takip etti. Bu hareket Medine'ye tekrar saldırarak zaferini tamamlamak isteyen düşmanın arzusunu yok etti. Aynı şekilde, Rasulullah @ adamlarının sayısını ustaca kullanarak yahudîlerin bel kemiğini kırdı. Hayber üzerine 1400 kişilik küçük bir kuvvetle hücum etti. Buradaki müstahkem kalelerde yaşayan 10.000 kişiyi yendi ve dirençlerini kırdı.
İşte böylece Rasulullah @ sayıca çok fazla olan düşmanlara karşı küçük kuvvetlerini ustalıkla kullanarak müthiş zaferler kaydetti. Yedi-sekiz yıllık bir zaman zarfında Peygamber @, bütün düşmanlarını mağlup etti, güçlerini yok etti ve dirençlerini kırdı. Yaptığı bütün savaşlarda düşmana verdirdiği 759 can kaybına karşf.ık müslümanlar 255 kayıp verdi. Müslümanlar toplam 6564 esir ele geçirdiler, fakat bunların ikisi hariç hepsi serbest bırakıldı. Bu iki kişi ise suçlarına karşılık cezalandırılmıştı. Böylece sekiz yılda toplam 1014 can kaybıyla Rasulullah @ bütün Arap Yanmadasi'nda barısı, düzeni ve emniyeti tesis etti. Bâtılın, tağutun ve zulmün idaresi son buldu ve onun yerine Hakk'ın, faziletin ve adaletin İdaresi bu topraklar üzerinde tesis edildi. Şeytanın kanunu, Allah'ın kanunuyla yer değiştirdi. İşte bu Muhammed @'m asgarî kuvvetle azamî sonucu ustalıkla elde etmesi mucizesi değil midir?
6- Organizasyon Ve Disiplin
Askerî organizasyon ve disiplin askerî operasyonların ve savaş stratejilerinin başarısında önemli bir rol oynar. İyi organize olmuş ve iyi disipline sahip olan bir ordu, savaş alanında organizesi ve disiplini kötü bir ordudan daha tesirli ve başarılıdır. Bu sebeple, askerî uzmanlar ve komutanlar askeri operasyonlardan evvel organizasyon ve eğitim konusunda çok ısrarlıdırlar. Aslında, organizasyon ve eğitim ordudaki disiplin ve kontrolü kolaylaştırır. Bunlar askerlerin hem niteliğini yükseltir, hem de maneviyatlarını artırır ve bunların ikisi de düşmana karşı zafer kazanmanın ana gerekleridir.
Rasulullah @, Arap tarihinde askerlerini sıkı disiplin ve düzen içinde yetiştiren ilk askerî liderdir. Arap tarihinde ilk defa sıkı disiplin ve kontrol altında çarpışanlar onun askerleriydi. Rasulullah @'ın komutası altındaki hiçbir asker asla kendi bildiğince çarpışmaz; fakat sadece onun sıkı emirleri çerçevesinde çarpışırdı. Rasulullah @'ın sayıca az, eksik teçhizatlı adamları karşısında hiçbir ordunun dayanamaması işte bu disiplin ve organizasyonun mucizesinden kaynaklanıyordu. Bu adamlara zafer kazandıklarında mü-cahid, bu yolda öldürüldüklerinde de şehid denilirdi ve doğruca cennete giderlerdi. Bu sebeple, onların savaş alanında kaybedecek hiçbir şeyleri yoktu; savaşın askerî sonucu ne olursa olsun, kâfirler daima kaybedenlerdi.
Peygamber @ ne profesyonel bir komutandı, ne de onun amacı buydu. O, insanları Allah'ın kanunlarına itaate davet eden, Allah'ın bir peygamberiydi. Ve insanlar onun davetini kabul ettiklerinde de onlardan günde beş vakit namaz kılmayı, Ramazan ayı boyunca oruç tutmayı ve Allah'a ve O'nun kullarına karşı olan diğer vazifelerini yerine getirmelerini isterdi. Bu ibadet yolları, özellikle de namaz ve oruç müslümanlara disiplin, kontrol ve tahammülü öğretti. Bunlar da, onların savaşın bütün sıkıntı ve zorluklarına sabır ve tahammülle karşı koymalarını sağladı.
Namazla cİhad arasında çok yakın bir ilişki olduğu görülür. Allah yolunda savaşmaya hazırlanan insanlar silah eğitiminden çok namaz ve duaya ihtiyaç duyarlar. Cihad için gereken tevekkül, samimiyet ve disiplin konusunda en iyi eğitim namazdır. Eğer herhangi bir topluluk bireylerini bu nitelikler olmaksızın savaş için yetiştirirse toplumlarında hiçbir düzelme kaydedemezler. Belki muharebeler kazanabilirler, fakat uzun vadede asla başarılı olamazlar. Bu sebepledir ki, savaşın en zor şartları altında bile namaz ibadetinin gerçekleştirilmesine büyük Önem gösterilmiştir: "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman inkâr edenlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Muhakkak ki kâfirler, sizin açık düşmanınızdır. Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar. (Namazda olanlar), secdeye vardıklarında arkanıza geçsinler, bu kez namaz kılmayan öteki bölük gelsin, seninle beraber namaz kılsınlar, korunma tedbirlerini ve silahlarını da alsınlar. İnkâr edenler istediler ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gaflet etseniz de birden size bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Korunma tedbirinizi alın (uyanık bulunun). Şüphesiz Allah, kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır." (4: 101-102).
Cemaatle namaz kılmaktan, askerler düşman tehlikesi altındayken bile vazgeçilmedi veya ertelenmedi, bilâkis aynı titizlikle yerine getirildi. Çünkü İslâm'da savaş bozgunculuk veya kan dökmek için yapılmaz, fakat Allah'ın kullarının O'nun kanunlarına itaat etmelerini engelleyen kâfirlerin zulüm ve eziyetlerine son vermek için yapılır. Bu nedenle cihadın gerçek ruhu namazdır ve cihadi, namaz ibadet yapar. Cihad, namazdan mahrum olduğunda, o da fesat olur, tıpkı Allah'a âsi olanların savaşları gibi, Cihad ruhunun muhafazası için namazın mümkün olduğu kadar, savaşın eri zor şartlan altında bile ihmal edilmemesi esastır. Namaz, her mücahide, gayeleri gözönünde bulundurulunca, savaş alanındaki asker saflarının namaz kılan cemaatin saflarından farksız olduğunu hatırlatacaktır.
Fakat vaziyet haddinden fazla tehlikeli olduğunda, "Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya, yahut binmiş olarak kılın; güvene kavuştuğunuz zaman, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı anın." (2: 239). Burada, Kur'an-ı Kerim'in bahsettiği namaz biçimi hem namazın gayesini gerçekleştirir, hem de müdafaa gayesini. Burada tavsiye edilen namaz biçimiyle düşmana, müslü-manlara saldırma fırsatı vermemek için gerekli tedbirler alınır. Bu, namazın önemini göstermektedir ve tevekkülle amel arasındaki güzel ve mutedil dengeyi gerçekleştirmektedir.
Günde beş vakit namaz ibadetinin basit bir incelemesi, cemaatle kılman namazla cihad arasında gerçek bir ilişki olduğunu gösterir. Aslında, günde beş vakit namaz bir cihad eğitimidir. Rasullullah @ her namazdan önce cemaatin saflarını düzeltir, hizaya koyardı ve bu konuda çok titiz davranırdı. Nu' mân b. Beşîr şöyle rivayet etmiştir: Rasulul-lah @ bizim saflarımızı bir ok gibi düzgün yapmaya çalışırdı. Bu işi, biz bunu ondan Öğrendiğimizi görünceye kadar sürdürdü." Ve Enes, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Saflarınızı düzeltin, çünkü safları düzeltmek Kamet'in bir bölümüdür'' (Mişkât). Bu da gösteriyor ki, günde beş vakit namaz, müslümanları savaşta ve barışta İslâm düşmanlarına karşı yaptıkları fiilî mücadele için hazırlayan askerî talimin bir biçimidir. Namaz, aslında Allah'ın dininin bütünü için koruyucu bir kaledir. Eda edene, bâtıl güçlere karşı verilen mücadelede sabır, sebat, metanet ve cesaretle çarpışma eğitimi verir. Ve böylece de müminler namaz sayesinde şeriatın bütününü müdafaa ve muhafaza ederler, çünkü namaz şeriata bir örtü olur.
Rasulullah @ adamlarını namaz ibadeti yoluyla yetiştirdi ve disipline etti. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatine kadar günde beş vakit sıkı talim insan şahsiyetinde hiçbir zayıflık bırakmaz. Bu görev ne şart altında olursa olsun terkedilmez. İster yolculukta ol, ister hasta ol veya düşmanla çar-rpışıyor ol, yine de namaz vecibesini yerine getirmelisiniz. Eğer ayağa kalkamayacak kadar hastaysanız namazınızı oturarak eda edebilirsiniz; oturamıyorsanız, yattığınız yerden eda edin, ve eğer kollarınızı, bacaklarınızı da hareket ett iremiyor sanız, o zaman namazınızı işaretlerle kılın. Eğer abdest İçin su bulamazsanız, toprakla teyemmüm yapın. Eğer kıblenin yönünü bulamazsanız, namazınızı en muhtemel gördüğünüz yöne doğru kılın. Namaz vakti geldiğinde hangi şartlar altında olursa olsun mümin namazını eda etmeye mecburdur.
Namazın bu sıkı düzen ve disiplini, bireyleri dünya üzerinde iyilik ve adalet dağıtmaya hazırlamak için yapılan şahane bir programın eşsiz bir örneğidir. Toplumun meydana geldiği parçalar olan bireyleri toplumlarına hizmet için hazırlayan böyle mükemmel bir organizasyona sahip, İslâm'dan başka hiçbir sosyal veya dinî sistem yoktur. Askerî olanlar da dahil çoğu sosyal sistemler toplumun biçimi ve bireyi topluma bağlayan harici baskılar üzerinde ısrarla dururlar ve toplumun temel ihtiyaçları için bireyin İçe yönelik eğitimine hemen hemen hiç dikkat etmezler. Toplum tuğlalardan inşa edilmiş bir duvar gibidir. Eğer duvarda kullanılan her bir tuğla sert ve sağlam değilse duvarın bütünü zayıf olacaktır. Aynı şekilde, eğer bireylerin karakterlerinde zayıflık varsa, bireylerin ülküleri toplumun ana prensipleriyle aynı çizgide değilse, ve eğer bireyler pratikte toplumlarının esas prensiplerine aykırı gitme eğilimi taşıyorlarsa, bu bireyler yalnızca dış baskılar ve zorlayıcı askerî metodlarla uzun süre bir arada tutulamaz. Er veya geç, baskıya maruz kalınca böyle bireyler bir yerden çatlayarak ve diğerlerini de beraberlerinde yok ederler.
Namaz ibadeti, bireylerin karakterinden böyle zayıflıkları giderir ve İslâm toplumunun duvarlarını disiplin, itaat ve sevgi çimento-suyla sağlamlaştırır, düşmanlarına karşı sert bir kaya haline getirir. Bu toplumun üyeleri birbirlerine karşı yumuşak ve şefkatlidir, fakat kâfirlere karşı (savaşta) taş duvar gibi sağlam ve güçlüdür. (48: 29) Namazın fonksiyonu bireyleri fizikî ruhî olarak talim ve terbiye etmektir; böylece onlar her türlü zayıflığa tahammül hususunda ruh ve beden olarak kuvvetlenirler.
Rasulullah @, ashabına, karşılarında Arap müşriklerinin uzun süre mukavemet edemeyeceği bir disiplin çeşidi aşıladı. Her muharebede ve askerî karşılaşmada, Rasulullah @'ın ashabı en yüksek disiplin ve kontrolü gösterdiler ve en uygun savaş düzeni içinde çarpıştılar. Bedir Savaşı'nda Rasulullah @, ashabına çeşitli sancaklar verdi ve kendininki de en büyük sancaktı. Muhacirlerin sancağı Mus'ab b. .Umeyr'e verildi; Hazrec sancağı Hubeyb b. el-Münzir'e ve Evs sancağı da Sa'd b. Muaz'a verildi. Rasulullah @ ayrıca her gruba ayrı ayrı parolalar ve bütün müs-lümanlar için de bir parola belirledi. Savaş gününde, adamlarının saflarını elinde bir okla ileri geri dürterek düzeltti, hizaya soktu. Sonra onlara askeri operasyonla ilgili sıkı direktifler verdi. Onlara, kendisi emir vermeden çarpışmaya başlamamalarım söyledi. Eğer düşmanın hücumuna maruz kalıp ku-şatılırlarsa, bunu ok yağmuruyla defetmeliy-diler. Fakat düşman, okçuların menziline girinceye kadar ok atmamaları gerekiyordu.
Düşman saldırınca müslümanlar saflarında kaldılar ve savaş düzenlerini korudular. (İbn Sa'd, sf. 13-18 ve İbn İshak sf. 298-301). Rasulullah @, savaşın bütün safhalarında yaptıkları bütün hareketlerinde disiplin ve kontrol üzerinde ısrar etti. Müminlere her talimatı dinlemeleri ve sonra da ellerinden gelenin en iyisini yapmaları emredilmişti. Böylece, Rasulullah @ adamlarının organizasyon, disiplin ve kontrolü sayesinde askeri taktik ve operasyonlarında insiyatifi elinde tuttu ve bu yolla savaşı kazandı.
Rasulullah @'m adamlarının disiplin ve kontrolüyle kâfİrlerinkiler arasındaki fark aşağıdaki olayda görülebilir: İki sahabe bir yere giderken Kureyş'e yakalandılar. Ve Ku-reyş savaşa (Bedir) katılmayacaklarına dair söz alarak onları serbest bıraktı. Bu iki kişi Rasulullah @'a gelerek olanları anlattılar. Peygamber @ onlara savaştan uzak durmalarını çünkü her şart altında sözlerine sadık. olmaları gerektiğini söyledi. Onlar sadece Allah'ın yardımına ihtiyaç duyuyorlardı. Müslümanların vaziyetini bir düşünün: sayıları çok azdı ve iki adamın katılması 'muhakkak ki onları gücünü artırırdı. Fakat onlar birkaç elin daha yardımından daha değerli olan sözlerine sadık kaldılar.
Rasulullah @, Uhud Savaşı'nda benzeri disiplin tedbirleri aldı, fakat bunlar coğrafî mevkii ve arazi yapısına bağlı olarak farklı mahiyette ve farklı sahadaydı. Evs'in sancağını Useyd b. Hudeyr'e, HazTec'inkini Sa'd b. Ubade'ye ve Muhacirlerinkini de Ali'ye verdi. Rasulullah @, eş-Şeykeyn'e varınca etrafındaki askerleri gözden geçirdi. Uhud'a varınca, adamlarını sıraya koymaya başladı ve onları ayaklarının yardımıyla sağ ve sol kanat biçiminde düzenledi. Kur'an-ı Kerim onun ashabına savaş düzeni aldırma gayretlerinden şu sözlerle bahseder: "Hani sen, erkenden ailenden ayrılmıştın, (Uhud'da) müminleri savaş üslerine yerleştiriyordun. Allah da işitendi, bilendi." (3: 121) Rasulullah @ ashabına Uhud dağı arkasında, Medine de karşısında olmak üzere savaş düzeni aldırdı. Eyneyn dağı ve Uhud'la Eyneyn arasındaki geçit sol yanlarında kalıyordu. Develeri ve orduyu Uhud tarafına yerleştirdi ve "Biz emir verinceye kadar hiçbiriniz çarpışmaya başlamayınız." dedi. Sonra da 700 kişiden oluşan birliklerini savaş için ileri sürdü. Rasulullah @, Abdullah b. Cubeyr komutası altında 50 okçuyu geçit yönünde yerleştirdi ve onlara "Düşman atlılarını oklarınızla bizden uzak tutun ve onların bizim arkamızdan saldırmalarını önleyin. Düşmanı yendiğimizi görseniz de sakın bize katılmayınız; düşmanların bizi öldürdüklerini görseniz de yine gelip bize yardımcı olmayınız." diye ısrarla talimat verdi.
Fakat okçuların Rasulullah @'ın yapmamaları için ısrarla uyarmış olduğu hatayı işlemeleri, kazanılmakta olan zaferi yenilgiye çevirdi. Kur'an-ı Kerim bunu şu sözlerle anlatır: "Kendi İzniyle onları öldürdüğünüz sürece Allah, size (yardım) vaadini doğruladı: nihayet siz korktunuz, Allah size sevdiğiniz (galibiyeti)i gösterdikten sonra savaş iş(in)de birbirinizle çekiştiğiniz ve isyan ettiniz: Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra Allah sizi denemek için onlardan geri çevirdi (yenilgiye uğrattı. Buna rağmen) sizi bağışladı. Allah müminlere karşı çok lütufkârdırf (3: 152). Bu ayet müslüman-lara savaş alanında liderlerinin emirlerine itaatsizliğin kötü sonuçlarını hatırlatıyor. Bu olay, eğer Allah, rahmetiyle, zafer üzerinde oldukları halde Kureyş'in kendi isteğiyle geri çekilmesini sağlamamış olsa müslümanla-rın topyekun yok olmasına yol açabilirdi. Okçuların liderlerinin emirlerine itaatsizlik edip disiplini bozmaları ve dolayısıyla kazanılan zaferin yenilgiye dönmesine sebep olmaları şeklinde bir olay yalnızca bu savaşta meydana geldi.
Hendek Savaşı'nda müslümanlar hendek kazarken olağanüstü bir disiplin, işbirliği ve kontrol örneği gösterdiler. Rasulullah @ bizzat hendek kazma işinde çalıştı ve bu sırada da Allah'tan mükafatlarını görecekleri umudu aşılayarak müslümanları gayrete getirdi. Her yöne bir kabileyi tayin etti. Muhacirler Ratic'le Zubeb arasında, Ensar Evbeb'Ie Benî Ubeyb tepeleri arasında çalıştı. Benî Abdul Eşhel Ratİc'in arkasında kazarak Mescİd'in ötesine kadar devam ettirdi. Benî Dinar Cur~ be yakınlarından İbn Ebî'l-Cenub'un evinin sınırına kadar kazdı. Müslümanlar, Pey, gamber @'la birlikte hendek tamamlanıncaya kadar çok sıkı çalıştılar. İbn Sa'd'a göre düşman kuvvetleri gelmeden hendeği altı günde tamamladılar. Hendeğin kazılması ta-malandıktan sonra Rasulullah @ Muhacirlerin sancağını Zeyd b. Harise'ye ve En-sar'ın sancağını da Sa'd b. Ubade'ye verdi. Sahabeler tabiî olarak kadın ve çocukların güvenliğinden endişeliydiler. Ve bu da onların tesirliliğinİ ve disiplini etkiliyordu. Bu sebeple, Rasulullah @ bütün kadın, çocuk ve yaşlıları kalenin içine gönderdi. Daha sonra Benî Kun;yza'nın ihaneti haberi gelince, Rasulullah @ 300 kişiyle Zübeyr'i ve 200 kişiyle Zeyd b. Harise'yi kadınlara ve çocuklara göz kulak olmaları için nöbetleşe yanlarına gönderdi. Bu iş, kısmen kadın ve çocukların güvenliğini garantilemek ve kısmen de cephede savaşan askerlerin bu konudaki endişelerini giderip savaş stresi altında tahammül, kontrol ve disiplinlerini kaybetmemelerini sağlamak içindi.
Bir gün müslümanlar günün geç saatlerine kadar şiddetli bir savaşa tutuştular ve o gün öğle, ikindi ve akşam namazlarını zamanında kılamadılar. Bu sebeple kaçırdıkları namazlarını yatsı namazında kaza ettiler. Bu da yine müminlerin, liderlerinin emirlerine olan itaatlerinin, kontrol ve disiplinlerinin derecesini ortaya koymaktadır. Bir ölüm kalım savaşı cereyan ediyordu. 10.000 kişilik bir düşman kuvveti bir araya toplanmış, etraflarını sarmış ve onları yok etmek için büyük bir azimle gelmişlerdi. Hıyanette olan Benî Kureyza ise müslümanları Medine'nin dört duvarı arasında hançerleme tehdidi savuruyordu. Fakat bu müthiş, cesur adamlara bakın ki, savaşın sıcaklığı arasında bir küçük fasıla bulur bulmaz hemen Rablerinin huzuruna dikilip biraz olsun O'ndan ümit ve yardım ışığı almaya çalışıyorlardı. İnsanlık tarihinde, bu disiplin duygusunun, bu vazife anlayışının ve kontrolün bu derecesinin bir örneğine daha rastlanılmaz.
Hudeybiye Antlaşması sırasında, Rasulullah @'ın ashabının çoğunluğu antlaşma maddelerini tasvip etmemişti. Bazı antlaşma maddelerini alçaltıcı ve müslümanlann aleyhine buluyorlardı. Sahabeler, Rasulullah @'la birlikte Kabe'yi ziyaret maksadıyla yola çıkmışlardı; fakat barış antlaşmasıyla birlikte geri dönüldüğünü görünce adeta ölüm noktasına varan müthiş bir üzüntüye kapıldılar. Ömer, Rasulullah @ıa bu işin alçaltıcı olduğundan sitem ederken, o, bunun açık bir zafer olduğunu söyledi. Antlaşmanın bazı maddelerinden hoşlanmadıkları halde onların Peygamber @'ın fikri etrafında halkalan-maları onlara daha önce öğretilmiş olan disiplin ve lidere itaat duygusu sayesinde gerçekleşti. Ve sonra onları bunun alelade bir antlaşma olmayıp müslümanlar için apaçık bir zafer olduğu anlatılınca, hepsi fazlasıyla memnun oldu. (48: 1) O gün, Rasulullah @'ın geçen on sekiz yıl boyunca geliştirdiği disiplin ve organizasyon sisteminin hakiki bir imtihanıydı. Sorun, bütün gücün antlaşma maddelerine karşı olduğunda bu sistemin baskı altında çöküp çökmeyeceği sorunuydu. Bununla birlikte böyle bir şey olmadı, çünkü bu disiplinin temelleri dış faktörler üzerine kurulmamış fakat dahilî bir vazife duygusu ve Allah rızası için çalışma şuuru üzerine bina edilmişti. Bu şuur kişinin zihnine bir kere yerleşti mi, hiçbir çeşit baskı ve düşman kuvvet, müslümanın sağlam inşa edilmiş iman kalesini yıkamaz veya zayıfla-tamaz.
Örgütsel disiplin .kontrol ve liderlerin emirlerine itaatin önemine şu sözlerle iyice dikkat çekilmişti: "Kim Rasul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (çevirsin), biz seni onların üzerine bekçi göndermedik." (4: 80). Ve yine aynı surede şunları okuyoruz: "Hayır, Rabb'in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hük-rne karşı içlerinde bir burukluk duymadan (verdiğin hükme gönül hoşluğuyla razı olup) tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar:' (4: 65). Böylece Rasulullah @'ın feraseti, açıkça aleyhte görülen şartlara karşı başarıya ulaştı; disiplin ve kontrolü büyük bir ustalıkla gerçekleştirdi.
Aynı şekilde, en büyük örgütsel disiplin ve kontrol Rasulullah @, Hicret'in sekizinci yılında 10.000 kişinin başında Mekke üzerine yürüdüğünde müşahade edildi. Kudâ'a varınca, Rasulullah @ sancaklar ve bayraklar hazırladı ve bunları kabilelere verdi. Mekke-ye girmeden önce, onlara karşı duranlar hariç kimseyle savaşmamalarını ve kan dökmemelerini emretti. Sonra bölük bölük, kabile kabile bayrak ve sancaklarıyla yürüdüler. Rasulullah @, orduyu dörde böldü. Her bölüğün bir komutanı vardı. Sonra onlara Mekke'ye farklı yönlerden girmelerini emretti. Halid, Mekke'ye güneyden girdi. Zubeyr, sol kanada komuta etti ve kuzeyden girdi. Ebu Ubeyde b. el-Cerrah, muhacirlere komuta ederek Kuzey'den Hind dağı yakınından Mekke'ye girdi. Ve Sa'd b. Ubade Ensar'a komuta ediyordu, fakat Rasulullah @ onun "Bugün savaş günü, destan günü, Kabe'nin helâl olduğu gün," dediğini haber alınca, sancağı ondan alarak oğlu Kays b. Sa'da verdi ve onlar da Mekke'ye batıdan girdiler. (İbn İshak, sf. 548-554).
Rasulullah @ hiç çarpışma olmadan ve kan dökülmeden Mekke'yi fethetti. Kureyş'ten bazıları Halid b. Velid'e karşı çarpışmaya başlayınca önemsiz bir hadise meydana geldi, fakat diğer üç bölüğün hepsi sükunet içinde Mekke'ye girdi. Hiçbir çeşit olay meydana gelmedi, ne kadınlara saldırı, ne yağmalama, ne de gasp olayı oldu. Bütün sahabeler söz ve ruh olarak liderlerinin emirlerine itaat ettiler. Rasulullah @'ın kendisi müte-vazi bir şekilde, başını Allah'ın huzurunda eğmiş, fethi kendisine nasip etmesinden ötürü minnet ve şükran içinde Mekke'ye girdi. Öyle ki, neredeyse sakalının ucu hayvanın yelesine değiyordu. Kureyşlileri toplayarak sordu: "Kureyşliler! Size ne yapacağımı tahmin ediyorsunuz?" Onlar da: "Hayır bekleriz. Sen kerîm bir kardeş, kerîm bir kardeşoğlu-sun." dediler. O da: "O halde gidin, hepinizi bağışladım." dedi. (İbn İshak sf. 543-554)
Bütün fetih, baştan sona, en ufak detaylarına kadar, planlandığı şekilde olağanüstü bir kesinlik ve disiplinle gerçekleştirildi. En ufak bir uygunsuz davranış veya disilinsizlik olayı meydana gelmedi. Bütün fetih zerafetle gerçekleştirildi; bir taraftan olağanüstü bir disiplin ve kontrol örneği, diğer taraftan da alicenaplık, hürriyet ve iyilik Örneği sergilendi.
Daha sonra Rasulullah @ Hevazin ve Sakif kabilelerinin Mekke'ye saldırmak üzere toplanmakta olduğunu haber aldı. Rasulullah @ süratle ordusunu düzenledi ve 12.000 sahabeyle düşmanın üzerine yürüdü. Yola çıkmadan önce Mekkeli bir müşrikten kendilerine düşmana karşı kullanmak üzere bazı savaş araçları istedi. Adam: "Bunları benden zorla mı alıyorsunuz?" dedi. Peygamber @: "Hayır, ödünç olarak alıyoruz. Sağlamca sana iade edilecektir." dedi. Adam da yüz zırh ile yeteri kadar silah verdi. (İbn İshak, sf, 566-568). Peygamber @ Huneyn'de kamp kurdu. Kureyş'ten İslâm'a yeni girmiş 2000 genç savaşçı da Rasulullah @'ın ordusuna katılmıştı. Düşman okçusunun daha İlk saldırısında bunlar geri döndüler ve çıkan karışıklık sonucu bütün ordu ricata başladı. Rasulullah @'ın ustalığı ve feraseti ile olay önlendi. Rasulullah @, sahabelerin bazılarını yüksek sesle yanına çağırdı. Rasul'ün çağrısını duyanlar, onun etrafında toplandılar ve hemen düzenli savaş durumuna geçerek düşmana saldırdılar ve zaferi kazandılar.
Bu savaşta meydana gelen hadiselerin incelenmesi gösteriyor ki, düşmana karşı ustalık ve kahramanlıklarını göstermek için coşkuyla öne atılan İslâm'a yeni girmiş Kureyş gençleri savaş alanından ilk kaçanlar olmuştur. Ve ortaya çıkan karışıklık ve düzensizlik üzerine diğerleri de ne yapacaklarını bilmez bir halde onlarla birlikte kaçmaya başladılar. İnsan psikolojisinin ana ilkelerinden biri şudur: Eğer bir grubun, ne kadar küçük olursa olsun, bir kısmı paniğe kapılıp koşuşmaya başlarsa, diğerleri de ne olduğunu düşünmeksizin onları takip eder. Ve bu kural savaşın stresi altında daha etkili işler. İşte bu olay daha savaşın ilk safhasında müslüman ordusunu bozguna yöneltti.
Fakat, sahabeler RasuFlerinin kendilerini: "Nereye gidiyorsunuz? Muhakkak ki ben Allah'ın Rasulü'yüm." şeklinde çağırdığını işitince olanların farkına vardılar ve hemen geri döndüler. Tepkileri, tıpkı bozgunun aniden ortaya çıkışı gibi ani oldu. Fakat nasıl kaçışları ani ve kendiliğinden, yalnızca kaçan diğerlerini takip etmekten ibaret olmuşsa, Rasul @'ın çağrısına koşmaları da düşünerek, vaziyetin hakikatine dayanarak olmuştu. Müslümanların topyekun bir yenilgisi ve bozgunu gibi görünen durum, Rasulullah @'m liderliği sayesinde büyük bir zafere döndü. Rasulullah @ sahabelerini her ne durumda olursa olsun yıkılamayacak veya bozulamayacak Keskin ve şaşmaz bir disiplinle yetiştirmişti. Sahabeler ne olduğunu anlayamadan önde bulunan İslâm'a yeni girmiş askerlerin peşinden kaçmaya başladılar.
Bu disiplinin çözülmesine bağlı bir olay değildi, fakat sadece Rasul'leriyle olan iletişim kopmasına bağlı bir olaydı. Peygamber @'la aralarındaki iletişim bozukluğu giderilir gi-derilmez, hemen dönerek düzenlerini tekrar her zamanki gibi sağlam bir şekilde tesis ettiler.
Rasulullah @, orduda aynı disiplin ve kontrolle Taif üzerine yürüdü ve şehri on sekiz gün muhasara etti. Daha sonra şöyle dedi: "Vazgeçiyoruz. Tevbe ediyoruz. Rabbimize kulluk ediyor, hamdediyoruz'' Rasulullah @ Nevfel b. Muaviye ile müşavere etti ve ona fikrini sordu. O da: "Tilki ininde, eğer kalırsan onu yakalayamazsın. Ve eğer bırakır dönersen, o sana zarar vermez." dedi. Sonunda Rasulullah @ Taif halkını bırakmaya karar verdi. Çünkü, birincisi, daima can kaybı olmasından çekinirdi ve kalsa çok kan dö-külebilirdi; ikincisi, Taif'in kısa bir süre sonra İslâm'ı kabul edeceğini ve ferasetleri, ustalıkları ve cesaretleriyle İslâm'ı kuvvetlendireceklerini biliyordu.
Rasuluüah @'ın son seferi, İslâm devleti sınırlarına asker yığan Romalılar üzerineydi. Bu sefer sonraki nesillere hakikaten bir disiplin ve kontrol dersiydi. Mevsim yazdı ve sefer çok meşakkatliydi; mesafe uzak, yol engebeli ve sarptı ve düşman ise alelade bir kabile veya grup veya kabileler değildi, zamanın en büyük ikinci kuvvetiydi. Fakat Rasu-lullah @'ın askerlerini hiçbir şey durdurmadı ya da korkutmadı. Onlar imamlarının rehberliğinde ve komutası altında belirli bir disiplin anlayışı içinde eğitilmişlerdi. Rasulul-lah @ onları nereye götürürse götürsün, ona eşlik etmekten ve onun verdiği görevleri yerine getirmekten şeref duyar, gururlanırlardı. Bununla beraber, bu seferde düşmana rastlamadılar. Peygamber @ bunlardan başka Ebvâ, Buvat, Uşeyre, Benî Suleym ve Hay-ber gibi diğer bölümlerde de bahsettiğimiz küçük gazvelere çıkmıştı, fakat bunların hepsinde de örgütsel disiplin ve kontrolün standartlarını tesis etti.
KISIM 6
GÜVENLİK
1- Güvenlik
Güvenlik, ilkin düşman hücumundan emin olmayı, ikincisi düşmana karşı girişilen harekette planlar düşman tarafından bozulduğunda düşmanın karşı saldırısından emin olmayı gerektirir. Bütün şartlar altında savaşçıların maneviyatlarım yüksek tutmak muhakkak gereklidir. Güvenlik başarılı olarak şöyle gerçekleştirilebilir: Birincisi uygun bir savaş nîzamıyla; İkincisi, kuvvet rezervi bırakacak şekilde derinlemesine bir savunma yoluyla; üçüncüsü düşmanın hareketleri, gücü ve planları hakkında sürekli haber almayla; ve dördüncüsü, hazırlanan planlar, operasyonlar, taktikler, silahlar ve sahip olunan güç vs. konusunda gizliliği sağlayarak.
Rasulullah @ müslümanları dört bir yandan tehdit eden tehlikelerin, özellikle de Kureyş tehdidi tehlikesinin bilincindeydi, ve güvenlik sağlama gereğini iyi biliyordu. Bu sebeple düşmanın sürpriz hücumlarına ve karşı-hücumlarına karşı şehirlerine ve savaş alanında savaşan askerlerine güvenlik sağlayabilecek mümkün olan her tedbiri aldı. Kendisi düşmanın kuvveti, planlan ve hareketleri hakkında sürekli haberli kılacak etkili bir devriye sistemi teşkil etti. Buradan elde ettiği bilgilere göre ne zaman askerî bir savunma hareketine ihtiyaç hâsıl olsa, Rasulullah @ duraksamadan gerekeni yaptı. Medine çevresinde ne zaman bir düşman faaliyeti olsa, hemen bunun büyümesini önlemek için ya bizzat kendi komutası altında ya da sahabeden bir komutanın başkanlığında bir birlik düzenleyip düşmanın üzerine yürüdü. Bedir Savaşı'ndan evvel Kureyş'in düşmanca faaliyetleri hakkında haber aldığı zamanlarda böyle seferler yapıldı. Yapılan 9 seferin 4'ü kendi komutası altında, 5'i ashabdan komutanlarla düzenlendi, fakat bu seferlerin hiçbirinde çarpışma meydana gelmedi.
Bedir Savaşından sonra 7 sefer düzenlendi. Bunların da 4'ü Rasulullah @'ın komutası altında 2'si sahabe komutanlarla yapıldı. Bu seferlerden ikisi Kureyşlileri takip için ve dörde de Medine'ye saldırma tehdidinde bulunan kabileleri bastırmak için yapıldı. Bu seferlerin hepsinde de düşman kaçtı ve çarpışma meydana gelmedi. Seferin birisi barış antlaşmasını bozarak Bedir'de Kureyş'e yardım eden Yahudi Benî Kaynuka'yı cezalandırmak için yapıldı. Uhud'dan sonra 4'ü Rasulullah @'ın komutasında, 5'i sahabeler komutası altında 9 sefer yapıldı. Uhud Savaşı'ndan sonra güvenlik ihtiyacı çok fazlaydı ve Medine'ye ani bir saldırı korkusundan düşman hareketleri fasılasız izleniyordu. Rasulullah @ ve ashabı çoğunlukla silahlı olarak uyuyorlardı. 10 ve 70 kişiden meydana gelen 2 müslüman Kur'an öğretmeni grubu, bazı aşiretlerin isteği üzerine gönderilmiş ve bunlar bu kabileler tarafından acımasızca katledilmişlerdi. Uhud'dan sonra cereyan eden bu ve buna benzer, olaylar Medine ve köylerinin güvenliği konusuna çok ciddî eğilinmesi gereğini ortaya çıkardı. Bununla beraber, Rasulullah @ hiçbir korku emaresi göstermedi; fakat bütün zorluklara karşı cesaret ve kararlılıkla göğüs gerdi. Medine'nin müdafaası uyanık bulunma hususunda bir an bile gevşeklik gösterilmesine müsaade etmedi. Rasulullah @ ve ashabı daima her türlü olaya karşı bütünüyle müteyakkız durumundaydılar. Yapılan seferlerin üçü Medine'ye saldırmak için toplanan kabilelere karşı yapıldı; biri Kureyş'i kontrol etmek için; biri diğer insanları müslümanlara karşı kışkırtan
bir yahudi liderini cezalandırmak için; biri Kur'an öğretmenlerinin katledilmesinden sorumlu olanlara karşı yapılmıştı ve iki tanesi de çok küçük seferlerdi. Müslümanlarla olan antlaşmasını bozup Kureyşle beraber entrikalar çeviren Benî Nadir'e karşı bir sefer yapıldı. Yaptıkları haince faaliyetlerle düşmanlıkları açıkça ortaya çıkan kabileler nedeniyle Medine için sürekli bir iç güvenlik tehlikesi vardı.
Ahzab Savaşı'ndan sonra yalnızca üçünü Rasulullah @'ın komuta ettiği yaklaşık 18 kadar sefer yapıldı. Bu seferlerin 4'ü bazı müs-lümanları öldürmüş olanları cezalandırmak için; üçü barış ve düzeni bozan bazı kabileleri durdurmak için düzenlendi. Bu seferlerin üçünde sınırlı bazı çarpışmalar meydana geldi. Diğer üç sefer önemli mahiyette değildi. Bir sefer, müslümanlarla olan antlaşmalarını bozmuş ve diğer insanları Medine-ye saldırmaya kışkırtan yahudi kabilesi Benî Kureyza'ya karşı yapıldı. Peygamber @ şehrine iç tehlikelere karşı kalıcı bir güvenlik sağlamak istiyordu, bu nedenle yahudi-ler davranışlarıyla savaş zamanında güvenilemeyeceklerini gösterdikleri zaman, onlara karşı böyle yaptırımlara girişti.
Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra, Medine İslâm devleti artık düşman saldırısı tehdidi altında değildi ve herhangi bir potansiyel tehlikeye karşı kendisini müdafaa edebilecek kadar kuvvetlenmişti. Allah'ın lütfü sayesinde Rasulullah @'ın feraseti ve dehası Medine ve çevresindeki topraklara güç, istikrar ve güvenlik sağladı. Fakat yine de her hakiki veya potansiyel düşman faaliyetlerinin takibi için devriye sistemi sürdürüldü. Hudeybiye-den Hicret'in 9. yılma kadar Rasulullah @ tarafından değişik tipte ve farklı amaçlı yaklaşık 25 seriyye gönderildi. Artık Medine yönetiminin kontrolü altındaki bölge epeyce artmış; ülkede barış ve düzeni sürdürmek için devamlı bir devriye ve keşif sisteminde ihtiyaç hasıl olmuştu. Bununla beraber, bu devriye sistemi, Rasulullah @'a başarılı bir şekilde istihbarat temin etti. Bu istahbaratla Rasulullah @ savaşçılarının ve şehrinin güvenliğini sağlamada uygun tedbirler almasına yarayan bilgiler topladı.
Rasulullah @, aynı zamanda savaş alanında savaşçılarının güvenliği için mümkün olan bütün tedbirleri de aldı. Güvenlik meselelerinde çok titizdi ve hiçbir şeyi şansa bırakmaz, fakat düşman saldırısına ve isyana karşı tam bir güvenlik sağlamak için mümkün olan bütün pratik tedbirleri aldı. Ne zaman bir birlikle düşman üzerine yürüse, daima bilgi toplamak için öncüler gönderirdi. Be-dir'e yürümeye hazırlanırken, Rasulullah @ Suriye'den dönen Ebu Süfyan'ın kervanı hakkında bilgi toplamaları için Talha b. Ubeydullah ve Sâ'id b. Zeyd'i gönderdi. Sonra, Kureyş hakkında bilgi toplamaları için iki kişiyi önden gönderdi. Bu adamlar Bedir'e vardılar ve gerekli bilgiyi elde ettikten sonra Medine'ye döndüler. Böylece, Rasulullah @, Bedir'e varmadan evvel, kuvvetlerinin güvenliği ve savaş alanındaki taktik operasyonlarının başarısı için gerekli olan düşman hakkındaki bütün bilgileri elde etmiş oldu. Ayrıca bu bilgiler sayesinde düşmanın kendisine pusu kurarak sürpriz yapması ihtimalini ortadan kaldırdı. Güvenlik endişesiyle, sahabelerine parola tesbit etti. Muhacirler için parola "Ya Benî Abdurrahman", Hazrec için "ya Benî Abdullah" ve Evs için "ya Benî Ubeydullah" 'ti. (îbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).
Peygamber @ askerlerinin savaş düzenini saflar halinde tertip etti ve bu safları eline aldığı bir okla hizaya soktu. Uhud Savaşında, Rasulullah @ savaş alanına ilerlemeden önce Enes ve Munis'i Önden gönderdi ve daha sonra da Hubeyb b. el-Munzir'i gönderdi. Hubeyb, Kureyşlilerin arasına karışarak Rasulullah @'a gerekli olan bilgileri toplayıp getirdi. O gece boyunca Medine çok sıkı koruma altına alındı. Ertesi gün, Cuma namazından sonra Rasulullah @ yola çıkacağı zaman, Allah'a güvenerek düşmanla karşılaşmaya hazırlanmalarını ve çarpışmada gayretli olmalarını teşvik eden bir hutbe verdi. Aynı zamanda, onlara, eğer düşmana karşı tahammül gösterir ve sebat ederlerse Allah'ın yardımının geleceği müjdesini verdi. (İbn Sa'd). Bu hutbe müminlere müthiş bir cesaret kazandırdı. Rasulullah @ her savaştan önce, İslâm davası için mücadele ruhunu aşılamak maksadıyla daima Allah'ın yardımını müjdeleyerek müslümanları cesaret-lendirirdi. Sayıca üstün düşman kuvvetiyle karşılaşmaları için savaşçıların maneviyatlarını yükseltmek gerekliydi. Savaş alanında güvenliği sağlamak maksadıyla, Peygamber @ savaşçılarını çok dikkatli bir şekilde düzene koyardı. Uhud Savaşı'nda Uhud dağı arkaya, Medine karşıya, Eyneyn dağıyla geçidi sola alındı. Savaş düzeninde sağ ve sol kanatlar teşekkül ettirilerek kuvvetlerin güvenliğine çok büyük dikkat gösterildi. Rasulullah @ müslümanları, Uhud'la Eyneyn arasındaki geçitten gelecek düşman saldırısından korumak için 50 okçu görevlendirerek onlara durum ne olursa olsun yerlerinden ayrılmamalarım sıkı sıkı tembih etti. Şunları söyledi: "Yerinizde kalınız ve bizi arkamızdan koruyunuz; bizim düşmanı yendiğimizi görseniz de; düşmanın bizi öldürdüğünü görseniz de; yardım etmek için bize katılmayın." (İbn Sa'd). Bu tedbirler, dağların arasındaki geçitten gelecek muhtemel bir düşman karşı-saldınsını önlemek için alınmıştı.
Hendek Savaşı'nda, dikkatli araştırmalardan sonra, Kureyş ve müttefiklerinin 10.000 kişilik mütecaviz ordusundan korunmak için hendek kazılması en iyi müdafaa ve güvenlik şekli olarak düşünüldü. Ashabınaitimat aşılamak ve maneviyatlarım yükseltmek için Rasulullah @ bizzat hendek kazma çalışmalarına katıldı. Bu, onların Muhammed @'ın şahsiyetini takdir etmelerini sağlamakla kalmadı, kalplerini de ona karşı sevgi ve muhabbetle doldurdu, Peygamber ve davası için her türlü fedakârlığa katlanmaya hazırladı.
Hayber seferinde, Rasulullah @ yine güvenlik gerekçesiyle parola tesbit etti. Bu seferin bütün planlarını, Hayber önlerine varıncaya kadar gizli tuttu. Aynı şekilde, Mekke-nin fethi planı da çok sıkı bir gizlilik İçinde tutuldu. Rasulullah @ şöyle dua etti: "Ya-rab, beni, Kureyş'in gözünden sakla, gözlerini kör et. Bizi iş olup bittikten sonra görsünler ancak'' Rasulullah @ gizlice Zahran'a kadar yürüdü. Burası, Mekke-Medine arasında bir yerdi. Müslümanların sayısı 10.000'i buluyordu. Henüz Kureyş'in hiçbir şeyden haberi yoktu. Kureyş yine de bir sürprizle karşılaşacağını umuyordu ve bu yüzden Ebu Süfyan'ı iki kişiyle birlikte müslüman-lardan haber toplamak üzere göndermişlerdi. Bu heyet Merrîzahran'a varınca muazzam bir ateş gördüler. Rasulullah @'ın ileri gözcüleri onları yakaladılar. Rasulullah @'ın huzuruna çıkardılar. Ebu Süfyan orada müs-Iüman oldu. Daha sonra Rasulullah @ Mekke'ye doğru harekete başlarken Abbas'a dedi ki: "Ebu Süfyan'ı götür, ana geçidin ağzında durdur. Allah'ın ordusunu, Önünden geçerken seyretsin." Kabileler bölük bölük bayraklarını çekerek Ebu Süfyan'ın Önünden geçerken, onların güç ve kudretinden çok etkilendi ve Abbas'a şöyle dedi: "Ey Ebâ FadI (Abbas'ın lakabı), bu güce kimsenin karşı durma ihtimali yoktur." Sonra Abbas, ona: "Git, kavmini kurtar?' dedi. Ebu Süfyan koştu, Rasulullah @ oraya ulaşmadan, Mekke1 ye girip son sesiyle bağırmaya başladı: "Hey Kureyşliler, işte gelen Muhammed'dir. Öyle bir güçle geliyor ki karşı koymaya imkânınız yok. Kİm benim evime sığınırsa emniyette olacak, yine kim evine kapanır oturursa, kim Kabe'ye sığınırsa emniyettedir?' (Muhammed Huseyn Heykel, The Life of Muhammed, sf. 404-405).
Artık Mekke ele geçirilmişti ve ona karşı direnecek hiçbir kuvvet yoktu, fakat Rasulullah @ tedbirlerini sürdürdü ve güvenlik düzenlemelerini gevşetmedi. Ordusunu dörde ayırıp, dört taraftan Mekke'ye girmelerini ve karşı koyan olmadıkça çarpışmaya girmemelerini emretti. Zübeyr'in komutası altındaki sol kanada şehre kuzeyden girmeleri emredildi; Halid b. Velid'in komuta ettiği sağ kanada güneyden girmesi emredildi. Kays b. Sa'd komutası altındaki Ensar'a Batı'dan; ve Ebu Ubade komutası altındaki Muhacirlere Hind dağının yanından kuzeyden girmesi emredildi. Bu kuvvet gösterisi, Rasulullah @'ın baş düşmanı Kureyş'e karşı, bir komutan, bir lider ve bir peygamber olarak üstünlüğünü tesis etti.
Fakat, Rasulullah @'ın şefkatli, merhametli, hoşgörülü ve dostça davranışı onların kalbini kazandı ve kadın, erkek bütün Mekke-İllere kendini sevdirdi. Rasulullah @ onların geçmişte işlediği bütün suçlarım, zulümlerini ve eziyetlerini affetti, onlara kardeş olarak muamele etti. Ebu Süfyan ve diğer Mekke ileri gelenlerine: "Sizle ben, Yusuf @'m kardeşlerine söylediği gibiyiz. Allah sizi affetsin, ve O merhametlilerin en affedici olanıdır." (İbn Sa'd). Rasulullah @'ın bu alicenaplığı o kadar çok sevgi ve muhabbet doğurdu ki, bütün Mekkeliler onu en yakınlarından daha çok sevmeye başladılar. Ve Mekke gençleri, müslüman ordusunun bel kemiğini teşkil ettiler.
Rasulullah @ sonra Huneyn üzerine, daha sonra da Taif üzerine yürüdü. Hevazin ve Sa-kif'in büyük bir toplantı yaptıkları haberini alınca, Abdullah b. Ebî Haccr el-Eslemî'yi düşman arazisine gönderdi ve ona düşman arasına karışmasını, planları ve kuvvetleri hakkında toplayabildiği kadar bilgi toplamasını emretti. Abdullah istenen bütün bilgiyi elde edince dönerek, Rasulullah @'a aktardı. Bunun üzerine, Rasulullah @, 12.000 kişilik bir orduyla Huneyn'e yürüdü. Dar bir vadiden geçerken aniden Hevazin okçuları müslümanların üzerine ok yağdırmaya başladı. Müslümanlar sürprize uğradılar ve geri dönerek bozgun halinde ve panik içinde kaçmaya başladılar. Müslüman ordu kaçıyordu ve alcaltıcı bir yenilgiyle karşı karşıyaydı. Fakat Rasulullah @'ın cesareti ve kararlılığı onların tekrar toplanmasını ve durumu kurtaracak bir karşı-atak başlatmasını sağladı. Düşmanın saldırısına cesaretle karşı duranlar Rasulullah @ ve bir avuç sa-habesiydi. Rasulullah @ bineğinin üzerinde, düşmanın saldırısının şiddetini kesmek için ileri atılıyor ve sahabelerini çağırıyordu: "Ey Allah'ın kulları, bu yana gelin. Şüphesiz ben peygamberim. Ey Ensar topluluğu, ey Muhacirler topluluğu." Abbas, Rasulullah @'m çağrısını gür sesiyle tekrarladı. İnsanlar, bu çağrı üzerine dört bir yandan gelerek Rasulullah @'ın etrafında toplandı ve tekrar saflar halinde savaş düzenini alarak düşman üzerine saldırdılar. Düşman bütün eşyalarını ve mallarım müslümanların ellerine bırakarak kaçtı. En kritik ve namüsâit bir askerî durumda bir karşı-atak başlatmak Rasulullah @'ın cesaret ve şevkinin gerçek bir mucizesiydi. Bu, Rasulullah @'ın savaş alanındaki büyüklüğünü gösterir; O, zamanında yaptığı taktik karşı saldırısı sayesinde açık bir yenilgiyi tam ve topyekûn bir zafere çevirdi.
Rasulullah @'ın son büyük seferi Tebük üzerineydi. Bizanslıların, Medine'nin kuzey bölgelerine saldırmak için bir ordu hazırladığını haber aldı. Yeni İslâm devletine yönelen tehdidin önemine binaen, güvenlik ve emniyet nedenlerinden düşmanla müslüman topraklarının dışında karşılaşmaya karar verdi. Kavurucu yaz sıcağında 30.000 kişilik bir orduyla yola koyuldu. Bu savaş için, müminlerin yaptıkları savaş hazırlıkları ve Rasulullah @'ın çağrısına katılmak için bütün mallarını ve konforlarım feda etmeleri, onların Peygamber @'a ve getirdiği dine olan büyük sevgi ve muhabbetlerini gösterir. Ashab'ın Rasulullah @'a olan muhabbetinin yoğunluğu, bu sefere gecikmeyle katılan birinin şu söylediklerinden kolayca anlaşılabilir: "Rasulullah @ güneş altında, fırtınada ve sıcaktayken, Ebu Heyseme serin bölgede, hazır yemek ve güzel kanlarıyla malının başında bulunuyor. Yakışıyor mu? Vallahi bu insafa sığmaz. Vallahi ben hiçbirinizin çardağına girmem. Dönüp Rasulullah @'a yetişmem lâzım. Çabuk bana azık^fcazırlayın." Sonra da ok gibi fırlayıp yola kovuldu. Bizanslılar, Rasulullah @'ın ordusunu haber alınca korkuya kapıldılar ve ülkelerinde emin bir bölgeye geri çekildiler. Peygamber @ çevre bölge yöneticileriyle çeşitli barış antlaşmaları yaparak sınırlarının güvenliğini sağlamayı başardı. Antlaşma yaptıkları arasında, Eyle meliki, el-Cerhâ, Ezrûh, Şam, Yemen, vs. emirleri vardı. Rasulullah @ Tebük'te 25 gün kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.
Peygamber @, büyük bir dikkatle düşmanın kuvvetini, planlarını, mevkiini, hareketlerini iyice bilerek ve kendi kuvvetlerinin korunması için gerekli tüm düzenlemeleri hakkıyla yaparak bütün askerî seferlerini tamamladı. Çıktığı her seferde, yürümeden önce, düşman hakkında taze bilgi toplamak için öncü birlikleri gönderdi. Ve aldığı savaş düzenleri, düşmanın kuvveti, mevkisi ve arazi yapısına bağlı olarak tasarlanırdı. Stratejik avantajı sağlamak için aynı düşmana karşı savaş düzenini asla iki defa uygulamadı. Peygamber @ kuvvetlerinin güvenlik meselesine çok büyük önem verdi ve sürpriz bir hücumdan ve pusudan korunmak İçin mümkün olan bütün tedbirleri aldı. Ve şahsî örneğiyle, seferlerin her safhasında ashabının maneviyatlarını doruklara yükseltti. Rasulullah @'ın ashabı onu dünyadaki herşeyden daha çok severdi ve yalnızca bir işaretiyle onun her istediğini yerine getirirlerdi.
2- Medine'nin Müdafaası
Rasulullah @, Medine'ye geldiğinde Kureyş-in kendisini orada barış içinde yaşamaya bırakmayacağını; kendisiyle birlikte destek sağlayanları da yok etmek için her şeyi yapacaklarını biliyordu. Bu sebeple Medine'nin müdafaa sistemini sağlamlaştırmak için çok kuvvetli tedbirler alınması gerekiyordu. İslâm dinine sarılmış olan herkes şehirde kendilerini ancak böyle tamamen emniyet ve güvenlik içinde, hissedebilirlerdi. Bu görüşe en büyük öncelik tanınmıştı ve uzunca bir süre bu görüş, Rasulullah @'ın müdafaa politikasının mirenginoktasını teşkil etti. Rasulul-" lah @'ın bu endişesi, yalın bir realiteye dayanıyordu ve doğruluğu da ispatlandı.
Kureyş, baskın, yağmalama, tecavüz ve tehdit seferlerini düzenlemeye başladığında, Rasulullah @ ve ashabı henüz Medine'ye iyice yerleşmiş bile değillerdi. Aynı zamanda Rasulullah @'ı şehirlerinden kovmak arzusunda olan yahudilerin ve Medine münafıklarının entri kal arıyla karşı karşıyaydılar. Hatta Ebu Cehil, münafıkların başı Abdullah b. Ubey'e mektup yazarak Rasulullah @'ı öldürmesi veya şehirden sürmesini, yoksa Mu-hammed'le beraber hepsini yok edeceğini bildirdi. İçteki ve dıştaki düşmanlığa karşı Medine'nin müdafaası ve güvenliği için acil tedbirler almak gerekiyordu. Bu nedenle, Rasulullah @, Medine'nin içerdeki asilerden ve dış hücumlardan müdafaası için bir plan hazırladı.
Müslüman Kardeşliği
Muhacirler, bütün mal ve mülklerini Mekke'de bırakmışlar ve Medine'ye elleri boş gelmişlerdi. Hiçbir gelir kaynakları yoktu ve aşırı bir açlık ve fakirlik hayatı yaşıyorlardı. Rasulullah @, ensar ve muhacirler arasında,
din kardeşliğine dayanan bir kardeşlik antlaşması teşkil etti. Onlara: "Herbiriniz, Allah'tan bir kardeş edinin." diye konuştu. Ve ensarla muhacirler arasında yeni ve özgün bir kardeşlik ilişkisi ortaya çıktı, müslüman saflarını bölünmez bir çelik yapı halinde birleştirdi. Ensar, kardeşleri muhacirlere hakiki bir kardeş yakınlığı gösterdi. Muhacirler tüccardı ve ensar da çiftçiydi, böylece onlar bu yeni kardeşliği oluşturunca iyi işledi ve her iki tarafın da faydasına oldu. Her iki taraf tarlada ve pazarda çalıştı ve hiç kimse kimsenin işine karışmadan uyumlu bir hayat yaşamayı başardılar. Zayıf kaynaklarına rağmen muhacirler müslüman kardeşliği hayatından, yeni barış ortamından ve dinlerinin güvenlik içinde oluşundan memnun oldular. Sonraki birkaç zorlu ve sıkıntılı yıl süresince bu kardeşliğin müslümanlann en büyük kârı olduğu ispatlandı. Düşman saldırısı teh-likeleriyle ve içerde yahudilerin ve münafıkların isyan tehlikesiyle karşılaştılar, fakat bunların hepsi sağlam müslüman kardeşliği duvarına karşı etkisiz kaldı. Hiçbir dış saldırı veya tecavüz onları yıkamadı ve hiçbir isyan korkusu onları sarsamadı. Allah onları, her çeşit hastalığı tedavi edici ve her türlü tehlikeyi defedici bir reçeteyle mücehhez kıldı. Bu, müslümanların zorluktan barış ve hoşnutluk, tehlikeden korunma ve güvenlik elde ettikleri en büyük kârlarıydı.
Yahudilerle Antlaşma
Medine'de kalabalık bir yahudi nüfusu vardı ve şehrin etrafında dağınık, fakat muhafazalı kalelerde yaşarlardı. Askeri noktadan şehrin müdafaası için onlarla bir çeşit antlaşma müzarekelerine girişilmesi hayatî bir konuydu. Bunun idrakinde olan Rasulullah @ yahudilerle, tarihte en büyük politik belgelerden biri olarak kabul edilen bir ahit yaptı. Bu ahit aynı zamanda insan hürriyeti doktrinine en asil ve en nitelikli bir katkı olarak kabul edilebilir. Bu, gerçekten yahudiler ve diğer Medine vatandaşları için bir Hürriyet Beyannamesi 'ydi.
Bu, bir tarafta muhacirler ve ensar, diğer tarafta yahudiler olmak üzere üç taraflı bir ahİtti. Bu ahit, müslümanların olduğu gibi yahudilerin sosyal ve dinî hak ve özgürlüklerini garanti altına aldı ve herkesin vazifelerini de belirledi. Bu ahit, aslında, yahudi toplumunun dinî, sosyal ve politik statüsünü tasdik etti. Ahit belgesi şöyle başlar: "Bis-millahirrahmanirrahirn. Bu ahit (yazı), Allah'ın Peygamberi Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve müslüman-lar ve bunlara tâbi olanlarla, yine onlara sonradan katılmış olanlar ve onlarla beraber ci-had edenler için (olmak üzere tanzim edil-miş)tir. İşte bunlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler... Takva sahibi müminler, kendi aralarından mütecaviz veya haksız bir fiil işlemeyi tasarlayan, yahut cürüm veya bir hakka tecavüz, yahut da müminler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse, onlardan birinin evladı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır... Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah'a ve Muhammed'e götürülecektir!' Bu vesikanın ana maddeleri şöyledir:
1- Her kabile ve grup kan diyetlerini kendi aralarında, geleneğe göre ortaklaşa ödeyecekleri gibi, esirlerin kurtarılması için ödenen diyetleri de müminler arasında bilinen âdil esaslar dairesinde ödeyeceklerdir.
2- Sulh, müminler arasında bir tektir. Hiçbir mümin Allah yolunda girişilen bir harbde, diğer müminleri hariç tutarak bir sulh antlaşması akdedemez. Bu sulh, ancak onlar (müminler) arasında umumiyet ve adalet esasları üzerine yapılacaktır.
3- Medine toprakları dışında bir harp vuku bulursa, hiçbir Medineli herhangi bir tarafın lehine çarpışmaya iştirak etmeye zorlanamaz.
4- Yahudiler müslümanlarla birlikte, beraberce harbettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır.
5- Her kabile veya topluluk kendi dininde serbesttir. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek mevlâları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler.
6- Her iki taraf arasında, Yesrib'e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır. Şayet onlar (yahudiler), (müs-lümanlar tarafından) bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet onlar (yahudiler müs-lümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olurlarsa, müminlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır. Dm mevzuunda girişilen harp vakaları müstesnadır. Ne Kureyşli-ler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himaye altına alınmayacaklardır.
7- Bu sahifenin (yazının) gösterdiği kimseler için Yesrib vadisi dahili mukaddes (haram) bir yerdir.
8- Bu belge sahipleri arasında herhangi bir olay veya anlaşmazlık çıkar ve bunun onların aralarını bozmasından korkulursa; bu anlaşmazlık veya olay hemen şanı Yüce Allah'a ve Allah'ın Rasulü'ne arz ve havale edilecektir. (İbn îshak, İbn Hişâm, Ebu Ubeyd ....)-
Son iki madde çok önemliydi, çünkü bu maddelerle Muhammed @ tartışmasız Medine devletinin başı ve halkın lideri kabul ediliyor ve Medine mukaddes ve haram bir yer ilân ediliyordu. Bu ahit, Medine'nin müdafaasının güçlenmesine çok faydalı oldu, en azından politik ve psikolojik olarak. Bütün Medine ahalisinin hakları eşitlendi. Kazançları ve kayıpları, zaferleri ve yenilgileri ortak hale geldi. Medine'nin müdafaasında hepsi birleşik bir halk oldu.Komşu kabileler, bu üç iştirakli antlaşmanın önemini iyice anlamışlardı ve hiçbir grup asla tek başına Medine'ye saldırmayı düşünmedi. Bununla beraber, Rasulullah @, bu antlaşmanın sağlamlığına asla tam olarak güvenmedi ve daima kendi güç ve kudretinin üzerinde dikildi. Kureyş'ten artan saldırı tehlikesi ve yahu-dilerin ahitlerine olan güvensizlik sebebiyle daima dikkatli ve müteyakkız bulundu.
Kureyş, yalnızca Medine'nin yahudileri ve münafıklarıyla entrikalara girişmekle kalmıyor, ayrıca çeşitli Arap kabilelerini Rasulullah @ ve dinine karşı kışkırtıyordu. Bu nedenle, Rasulullah @ hiçbir tehlikenin müşahhas hale gelmesine meydan bırakmadan çok etkili adımlar attı. Düşman savaş için hazırlanıp teşkilâtlanmazdan evvel, düşmanın vaziyetini tahkik ve askerî gücünü zayıflatmak veya yok etmek için ülkenin çeşitli bölgelerine keşif ve muharebe birlikleri gönderdi. Rasulullah @ aynı zamanda, Medi'ne çevresindeki birçok kabileyle birçok tarafsızlık, dostluk ve barış antlaşmaları yaptı. Bazı antlaşmalar sınırlı bir mahiyetteydi Ve karşı taraftan sadece Muhammed @'ın düşmanlarıyla dostluk ilişkisine girmemeleri yahut da müslümanlarla düşmanları arasında savaş olduğunda tarafsız kalmaları istenmişti. Bu adımlar, ilk önce Arap müşrikleri tarafından Medine'ye karşı başlatılacak topyekün savaş korkusunu azalttı, Kureyş'in Medine içindeki bazı insanlarla çevirdikleri entrikaları durdurdu ve sonraları da bu kabilelerde İslâm davası İçin çalışma yolunu açtı ve İslâm dininin birçok güçlü destekçilerini oluşturdu.
Rasulullah @ ayrıca Medine çevresindeki değişen askerî durumları ve düşman hareketlerini gözönünde bulundurarak ara sıra güvenlik tertibatını gözden geçirdi. Halkı, düşman hakkında söylentiler yaymamalarını, fakat düşman hakkında bir haber alırlarsa yetkililere bildirmeleri konusunda uyardı: "Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar. Halbuki onu peygambere ve kendilerinden emîr sahibi olanlara götürse-lerdi, onlardan işin İçyüzünü araştırıp çıkarmaya kaadir olanlar, onun ne olduğunu (ha-berinjıeye delâlet ettiğini) bilirlerdi. Eğer size Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız." (4: 83). Bu ilâhî buyruk, asılsız söylentileri durdurma ve halka bir haber aldıklarında bunu Rasulullah @'a veya kendi emîr sahiplerine bildirmeleri talimatını veriyordu.
Medine, düşmanlarınca dört bir yandan tehdit ediliyor ve müslümanları taciz etmek, yüreklerine korku düşürmek için düşman ve münafıklar tarafından muhtelif söylenti ve şayialar yayılıyordu. Çoğunlukla şehirde alarm meydana getirmek için mübalâğalı haberler dolaşıyordu. Sonra bazı kurnaz düşmanlar, yalnızca yaklaşan tehlikeyi gözden saklamak için ve müslümanların savunma tedbirlerini gevşetmeleri için, düşman tarafından her şeyin sakin olduğu şekilde haberler gönderiyordu. Bu ayetle, halk işledikleri kabahatin ağırlığı hakkında uyarılıyor ve onlara şayia yaymaktan kaçınmaları çok sıkı tembihleniyordu. Haberleri yetkili kişilere ulaştırmaları ve sonra da o konuda dillerini tutmaları tavsiye ediliyordu. (Ebû'l Alâ Mev-dudî, The Meaning of the Qur'an c. I,sf. 148).
Rasulullah @ ne zaman, büyük olsun, küçük olsun bir sefere çıksa Medine'nin güvenliği için daima uygun tedbîrleri alır ve orayı korunmasız bırakmaz, fakat işlerin başına birisini tayin ederdi. Peygamber @ Bedir'e doğru yola çıktığında, Medine'de yokluğunda oranın işlerini yürütmesi için vekil olarak Ebu Lübâbe'yi bıraktı. Medine'nin yukarı bölümü el-Aliye'ye de yönetici olarak Âsim b. Adiyy'i atadı. Uhud Savaşı zamanında Rasulullah @ Medine'de yerine vekil olarak Abdullah b. Ümmi Mektûm'u atadı, uygun güvenlik tedbirlerim aldıktan sonra da savaş için yola çıktı. Ahzab savaşında yine Ümmi Mektûm'u vekil olarak tayin etti.
Benî Kureyza'nın ihanet ettiği haberi Rasulullah @ 'a gelince, geride şehirde bırakılan kadın, çocuk ve yaşlıların güvenliği için özel tedbirlere başvurdu. Rasulullah @ Seleme b. Eşlem ile Zeyd b. Harise komutası altındaki 200 ve 300 kişilik iki bölüğü, kadın ve çocuklara, nöbetleşe göz kulak olmaları için görevlendirdi. Bu muhafızlar düşmanı korkutmak ve onları kalabalık zannedip saldırmaktan vazgeçirmek için yüksek sesle tekbir getirirlerdi. Rasulullah @ bunu iki sebep-den ötürü gerekli görmüştü: Birincisi, cephede düşmanla savaşan askerlerin geride şehirde bıraktıkları ailelerinin güvenliği hakkındaki endişelerini gidermek. Ve ikincisi, Benî Kureyza'nın saldırısı halinde yeterli gücü bulundurmak. Bu tedbirler, şehrin güvenliğini teminat altına aldı ve artık askerler mutmain olarak düşmanla karşılaşabilirlerdi.
Peygamber @ Hayber üzerine yola çıktığı zaman, şehrin korunması için mutad bütün tedbirleri alarak Medine'nin başına Saba' b. Urface el-Gıfarî'yi bıraktı. Mekke fethi için ayrılırken şehrin başına Ümmi Mektûm'u bıraktı. Ve Tebük üzerine yürüdüğünde de Mu-hammed b. Mesleme'yi Medine'ye vekil bıraktı. Aynı şekilde, Peygamber @ ülkenin çeşitli yerlerine yaptığı seferlerinde Medine'nin başına değişik kişiler bıraktı. Yokluğunda işleri yürütmesi, herhangi bir tehlike halinde şehrin korunması ve güvenliği için gerekli tedbirleri alması maksadıyla Medine'nin başına daima birisini, bıraktı. Rasulullah @'a şehre muhtemel bir düşman saldırısı tehlikesi için daima güvenlik önlemleri alması emredilmişti. Bu buyruk özellikle Uhud'dan sonra teşri olmuştu: "Ey inananlar, (uyanık bulunup) korunma tedbirlerinizi alın, bölük bölük, ya da hep birlikte savaşa gidin." (4: 71). Müslümanlar dört bir yandan hakiki tehlikelerle sarıldığı, düşman faaliyetleri hakkında sürekli şayialar yayıldığı ve içerden dışardan tecavüzler başladığı zaman bu tedbirlerin alınması zaruri olmuştu. Rasulullah @ tamamen bu tehlikelerin bilincindeydi ve İslâm devletinin başkentinin korunma ve güvenliğini sağlamak için daima gerekli adımları attı.
KISIM 7
YAHUDİLERE KARŞI İZLENEN POLİTİKA
1- Yahudilere Karşı İzlenen Politika Medine'ye Varınca İzlenen Politika
Rasulullah @ Medine'ye gelince, yahudiler-le dostça ilişkiler geliştirmenin yollarım aradı, ki onlar da aynı zamanda onu bir müttefik kazanma umuduyla karşılamışlardı. Peygamber @ Kitab-ı Mukaddes halkı oldukları için yahudilerden samimiyet ve işbirliği bekliyordu. Böylece onların hahamları ve ileri gelenleriyle görüşmeler*yaparak ilişkilerini geliştirmeye başladı. Ayrıca başkanlarım ve asillerini ziyaret ederek dostluk kurdu. Onlara iyilik, muhabbet ve alicenaplıkla muamele etti. Yahudiler tek Allah'a inandıkları ve taptıkları için de onları korudu. Yahudilerin 10 Muharrem'de Firavn'ın köleliğinden kurtulma günü olarak oruç tuttuklarım görünce Rasulullah @ da onlarla birlikte oruç tuttu. Kıbleleri olan Kudüs yönüne namaz kıldı. Rasulullah @ 'in bu jestleri, yahudilerle iyi ve dostça münasebetler kurulmasını sağladı. Yahudiler ona hürmet ettiler ve dinî görüşlerine saygı gösterdiler. Müslümanlar, yahudilerden doğru ve samimi dostlar edinip büyük bir işbirliği ve yardım eli bulacakları ümidindeydiler. Rasulullah @'m şahsî merhamet, mütevazilik, iyilik ve muhabbet nitelikleri O'nu birçok yahudiye sevdirmiş ve onların gözünde büyük bir şeref ve prestij kazanmıştı. Bu asil nitelikleri sayesinde Rasulullah @ Medine yahudileriyle karşılıklı bir savurana antlaşması imzalamayı başardı: "(Ey Muhammed), sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Doğrusu Rab-bin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir." (16: 125).
Fakat gittikçe daha çok insanın İslâm'a girmesi ve Muhammed @'in pozisyonunun dinî bir lider olarak gittikçe kuvvetlenmesi nedeniyle işler başka türlü gitmeye başladı. Yahudiler onun artan güç ve kudretinden korkmaya başladılar ve İslâm'ı kendilerinin bölgedeki üstünlüklerine potansiyel bir tehlike olarak gördüler. Yahudiler ticaret yaparlardı ve ilim sahibi kişilerdi. Evs ile Hazrec kabilelerinden hem bilgi olarak, hem de maddî zenginlik yönünden üstündüler. Yeni dinin büyüyen kuvvetinin bu iki yönden de pozisyonlarını tehlikeye düşürmesinden korktular. Bu nedenle, Rasulullah @'la ve asha-bıyla olan münasebetlerini tekrar düşünmeye başladılar. Bu arada, bazı hahamları, Abdullah b. Selâm da dahil İslâm'a sarılmışlardı. Ve Kur'an-ı Kerim de onların çoğunlukla Musa @'ın ve diğer peygamberlerinin buyruklarını bırakarak tutturdukları ahlâksız ve kokuşmuş hayat tarzlarına işaret ediyordu. Ayrıca yahudüerin tarihte bazı peygamberlerini öldürme suçunu işlediklerinden, bazılarını da reddettiklerinden ve yeryüzünde zulmü ve zorbalığı yaydıklarından bahsediyordu. (2: 61). Bu da, Rasulullah @'a ve dinine karşı artan şüphelerine katkı yaptı. Onun peygamberliğini reddetmeye ve birçok fikir ve öğretisini alaya almaya başladılar.
Hicret'in ikinci yılının ortalarında müslü-manSarın kıblesi Kudüs'ten Mekke'ye çevrilince, yahudiler Rasulullah @'a ve dinine açıkça saldırmaya başladılar. Bundan sonra artık, düşmanca faaliyetleri, müslümanların düşmanlarıyla birlikte entrikalar çevirme şekline dönüştü. Ve Arap kabilelerini Medine'ye saldırıp yok etmeleri için kışkırtmaya başladılar. Hatta artık açıkça Mekke putperestlerinin dinlerinin Peygamber @ ve ashabının dinlerinden daha iyi olduğunu söylemeye başladılar. Rasulullah @ yahudileri asgarî müşterekler üzerinde mutabakata çağırdı: "De ki: 'Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a tapalım. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz, diğerini Allah'tan başka tanrı edinmesin.' Eğer yüz çevirirlerse: 'Şahit olun, biz müslümanlanz.' deyin." (3: 64). O zaman ayrıca onlara şunlar tembihlendi: "Kendilerine Kitap verdiklerimiz, O'nu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler." (2: 146). Muaz b. Cebel onlara şöyle çağrıda bulundu: "Ey yahudiler! Allah'tan korkun ve O'na itaat edin. Bir zamanlar siz, Peygamber Muhammed sayesinde size zafer verilmesi için dua ediyordunuz. İşte şimdi beklediğiniz peygamber geldi. Ona inanın ve ona yardım edin." Fakat onlar hiçbir delili, hiçbir çağrıyı dinlemediler ve Peygamber @ 'a ve dinine karşı düşmanlıklarını artırdılar.
Yahudiler, Rasulullah @'a ve ashabına karşı birçok cephede kampanya başlattılar. İlkin, bir söz savaşı başlattılar; çirkin ve söv-gülü dil kullandılar, suistimal ettiler ve hatta Rasulullah @'a selâm verirken onu taciz etmek için kelimeleri başka anlamlara çevirdiler: "Yahudilerden öyleleri var ki, kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar: 'İşittik ve isyan ettik,', 'Dinle, dinlemez olası.' ve dillerini eğip bükerek: 'Râinâ* diyorlar, dini taşlıyorlar. Eğer onlar: 'İşittik ve itaat ettik,', 'Dinle ve bize bak.' deselerdi, elbette kendileri için daha iyi, daha doğru olurdu. Fakat Allah, inkârlarından dolayı onları lânetle-miştir, pek az inanırlar." (4: 46). Yahudiler üç yolla bozgunculuk suçu işlemişlerdi: Birincisi, Tevrat'ın sözlerinde değişiklik yapmışlardı. ikincisi, Kitaplarının sözlerini bİ-lerek yanlış yorumluyorlardı, farklı mânalar çıkarıyorlardı. Üçüncüsü, Rasulullah @'ave sahabelerine giderek, kelimeleri geveleyip hakaret manasını kullanıyorlardı. İslâm hakkında işte böyle yanlış mânalar yayıyorlardı. (Ebû'l Alâ Mevdûdi, The Meaning of Qur'an, Cilt II, sf. 130). Hatta Önce İslâm'a giriyorlar ve insanları yanıltmak, İslâm'a girmelerini engellemek için ertesi günü îslâm1 dan vazgeçiyorlardı: "Kitap ehlinden bir grup dedi ki: 'İnananlara indirilmiş olana, günün başında inanın, sonunda inkâr edin ki, belki (bu hareketinizle onlar da) dönerler...' " (3: 72). Yahudiler bu kampanyalarını sonuna kadar sürdürdüler, fakat fazla bir başarı da elde edemediler.
Yahudilerin ikinci bir fesat yolu da sürekli münafıklar ve Mekke müşrikleriyle müslü-manlara karşı entrikalar çevirmeleriydi. Fakat onların askerî hücumları meyvesiz kaldı. Üçüncüsü, yahudilerin, halkı Medine'ye saldırmaları için kışkırtma kampanyalarıydı. Kureyş'e ve diğer Arap kabilelerine heyetler gönderirlerdi ve çoğunlukla onlara Medine'ye saldırmaları için para yardımı yapmayı teklif ederlerdi. İnsanları Medine'ye karşı kışkırtmaktan bir an bile geri durmadılar. Dördüncüsü, bütün çabalan sonuçsuz kalıp, Rasulullah @'ın çok güçlendiğim anlayınca ve onu askerî olarak yenemeyeceklerini farkedince, ona karşı iftira ve karalama kampanyası başlattılar. Rasulullah @'ın bütün insanlar üzerindeki üstünlüğünün onun muazzam ahlâkî karakterinden kaynaklandığını düşünerek, belki onu ahlâkî yönden alçaltarak başarılı olabileceklerini zannettiler. Böyle bir bâtıl iş için zaten dünden hazır olan münafık Abdullah b. Übey'le işbirliği yapmanın yollarını aradılar. Rasulullah @'ın aile halkı hakkında asılsız şayialar yaydılar ve onun şahsına iftiralar attılar. Fakat Allah'ın rahmetiyle, Rasulullah @, bütün bunlardan sabrı ve sebatı sayesinde muzaffer olarak sıyrıldı ve bütün yahudilerle müttefiklerinin planlan tamamen boşa çıktı.
Hatta Evs ve Hazrec kabilelerini bölmeye bile çalıştılar ve Rasulullah @'ı saptırmak için bir teşebbüste bulundular. Yahudi alimleri ve hahamları Rasulullah @'a gelerek kendi lehlerine hüküm vermesini istediler, böyle yaparsa ona tâbi olacaklarını söylediler. Allah onların köt-ü niyetlerini açığa vurdu: "Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın! Eğer dönerlerse bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordu. Zaten insanlardan çoğu yoldan çıkmışlardır!' (5: 49). Yahudiler, hatta Rasulullah @'ı öldürmeye bile kalkıştılar; fakat Allah, Rasulullah @'ı zamanında uyararak onu tuzağa düşmekten kurtardı: (Savaştan geri kalanlar arasında) zarar vermek, (Hakkı) tanımamak ve müminlerin arasını açmak ve önceden Allah ve Rasulüyle savaşmış olan (adamın gelmesin)i gözetmek için bir mescid yapanlar da var. 'İyilikten başka bir niyetimiz yoktu.' diye de yemin edecekler. Halbuki Allah onların yalan söylediklerine şahitlik eder. Orada asla namaza durma. Tâ ilk günden takva üzere kurulan mescid, elbette içinde namaza durmana daha uygundur. Onda temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever?' (9: 107-108).
Yahudiler, müslümanlarla bir savunma-işbirliği antlaşması yapmış olmalarına rağmen, bu sırada da onlara karşı her türlü düşmanca faaliyete giriştiler. Bu yaptıkları Rasulullah @'la aralarında olan ahit maddelerinin açık bir ihlâliydi. Aslında bu, onların din özgürlüklerini, çalışma özgürlüklerini, canlarının ve mallarının korunmasını garanti altına alan antlaşmanın apaçık bir suistimaliydi. Bu antlaşmayla, yahudiler, müslümanlarla dostça münasebetlerde bulunmak ve onların düşmanlarıyla anlaşmamak konusunda kanunen ve ahlaken bağımlıydılar. Bu antlaşmanın hiçbir maddesine riayet etmediler, fakat onun bütün nimetlerinden faydalandılar.
Peygamber @, yahudİlere karşı zamanın gereklerine göre fazilet üzerine kurulu dostça ve uzlaşıcı bir politika takip etti. Aslında, onlara karşı mülayim, hoşgörülü ve iyİnİyetliydi ve onların dostluğunu ve desteğini kazanmak için elinden gelen gayreti gösterdi. Onlara mümkün olan en iyi bir şekilde muamele etti ve onlara Kitap ehli olarak hürmet etti. Fakat yahudiler, onun bu jestlerine hiç önem vermediler ve aralarındaki antlaşmayı ilk onlar bozdular. Her çeşit düşmanca, haince, saldırgan ve isyankâr faaliyete giriştiler ve müslümanların düşmanlarıyla birlikte entrikalar çevirdiler. Rasulullah @, onların ihanetlerinin ve düşmanlıklarının, artık müslümanların kutsal şehri sayılan Medine'yi tehlikeye soktuğunu görünce, suçlarının ağırlığına ve zamanın gereklerine göre onlara karşı pratik tedbirler aldı.
Genel Politika
Daha önce işaret edildiği gibi, Rasulullah @'ın yahudilere karşı izlediği genel politika uzlaşma, dostluk ve işbirliği temeline dayanıyordu. Kitap ehli olarak Peygamber @'ın hürmet ettiği yahudilerle iyi komşuluk ilişkilerine sahip olmak onun politikasının temel ilkesiydi. Bu ilişki, yahudilerle müslü-manlar arasında, hayatın her sahasında tam bir eşitlik ilkesine dayanıyordu. Yahudilere ve müslümanlara karşı eşit olarak uygulanan özgürlük beyannamesi her iki tarafa da ayırım gözetmeden eşit haklar tanımıştı. Rasulullah @, Medine'ye geldiğinde, yahudilerle birlikte eşitlik ve dostluk ilkesi üzerinde yaşamak, genelde onun yahudilere karşı politikasının temelini oluşturuyordu. Fakat, ya-hudilerin yıkıcı faaliyetleri nedeniyle bunun imkânsız hale geldiğini görünce, yahudilere karşı politikasının temel esaslarını değiştirmek mecburiyetinde kaldı. Artık, yahudile-rin İslâm devletini ve onun kurucusunu yok etmeye kararlı oldukları en ufak bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkınca, onların İslâm başkentindeki (Dar-ul İslâm)
varlıklarına daha fazla müsamaha edilemezdi. Artık bu iş, bir devletin bekası meselesi haline gelmişti. Rasulullah @ iki seçenek arasında karar vermek zorundaydı: Yahudilerin Medine'de kalmasına izin vererek, kendisinin ve ashabının uğruna evlerini, mallarını ve akrabalarını feda ederek elde ettikleri her şeyi tehlikeye atmak, yahut da onları sürerek Medine sınırları dahilinde tam bir emniyet içinde yaşamak. Açıktır ki, Rasulullah @ ikinci yolu tercih etti ve onları şehirden sürdü. Bununla beraber her kabileye müslümanlara karşı işledikleri suçun ağırlığına ve mahiyetine göre muamele edildi.
Benî Kaynuka
Bu kabile Medine çevresinde otururdu ve özellikle savaş zamanında çok tehlikeli olurlardı. Müslümanlarla yaptıkları muahedeye göre dışarıdan saldırı olduğunda kanunen ve ahlaken müslümanlara, yardım etmeye ve Rasulullah @'m düşmanlarıyla barış yapmamaya mecburdular. Fakat Bedir Savaşı'nda müslümanlara yardım edeceklerine, muahedeyi ihlâl ettiler; Medine münafıklarıyla ve Kureyş'le müslümanlara karşı entrikalar çevirdiler. Kritik zamanda antlaşmaya ihanet ettiler ve bu yaptıklarından da pişman olup tevbe etmediler. Peygamber @ da onları toplayarak şunları söyledi: "Ey yahudi topluluğu! Siz,'Allah tarafından Kureyş'in uğradığı gibi bir azaba uğramaktan korkunuz ve müslüman olunuz! İyi biliniz ki, ben Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Bunu da kitabınız (Tevrat)'ta ve Allah'ın size olan ahdinde buluyorsunuz." Ancak onlar buna asla yanaşmadılar ve şöyle dediler: "Ya Muhammed, zaferin seni gururlandırmasın. Sen Kureyş'ten bir ordu ile savaştın ki, onlar cahil ve harbetmekte tecrübesizdirler. Sen bizi kendi kavmin gibi mi görüyorsun! Şayet sen bizimle harbetseydin, bizim kim olduğumuzu bilir, nasıl savaşçılar olduğumuzu iyi anlardın. Gerçekten sen bizim gibisine çatmadın." Bu kavim yahudiler arasında muahedeyi ihlâl eden ilk kavimdi.
Rasuluİlah @ onları 15 gün boyunca muhasara etti. Sonunda Allah kalplerine korku saldı ve Rasuluİlah @'ın vereceği hükme kayıtsız şartsız teslim oldular. Bu kabile Medine'den sürüldü. Kalelerinde bulunan birçok silah ve savaş aracı ganimet alındı.
Benî Nadir
Benî Nadir de Rasuluİlah @'la birlikte olacağına, her ne surette olursa olsun müşterek vatanları olan Medineyi koruyacaklarına, Rasuluİlah @'ın aleyhinde bulunmayacaklarına ve Kureyş'le işbirliği yapmayacaklarına dair söz vermişlerdi. Ve bu hususları kapsayan muahedeye rıza göstermişlerdi. Fakat bunlar da ahitlerine sadakat göstermediler: müslümanlara karşı düşmanca faaliyetler başlattılar ve münafıklarla birlikte entrikalar çevirip, Kureyş'le işbirliği yaptılar. Ayrılıkçı ve bölücü faaliyetleri, müslümanların prestijlerinin azaldığı dönem olan Uhud savaşından sonra iyice arttı.
Rasuluİlah @, bir cumartesi günü ashabından bir- cemaatla birlikte, aralarındaki muahede gereğince, Amr b. Ümeyy ed-Dam-rî'nin Kelb kabilesinden öldürdüğü iki kişinin diyetinin ödenmesine yardım etmelerini söylemek için Benî Nadir'e geldi. Benî Nadir, onu öldürmeyi tasarlamıştı, fa!:at Cebrail @ onların bu planlarını Rasuluİlah @'a bildirince yahudiler suikast emellerine ulaşamadan oradan ayrıldı. Rasuluİlah @, Benî Nadir'e, Medine'yi terketmelerini, hıyanet planlarının ortaya çıkmasından sonra artık orada kalamayacaklarını bildiren bir mesaj gönderdi. Yahudiler bunu reddettiler ve Medine'yi terketmeyeceklerini, ne isterse öyle yapmasını bildiren bir mesajla cevap verdiler. Peygamber @ üzerlerine yürüyerek onları 15 gün süreyle muhasara etti. Sonunda hepsi teslim oldu. Rasuluİlah @, onların silahlarını ve mallarını müsadere etti ve hepsini Medine'den sürdü, bununla beraber onların develerine yükleyebildikleri kadarım (silah hariç) götürmelerine müsade edildi. 600 deve yükü sararak gittiler. Bir kısmı Hayber'e gitti ve orada müslümanlara karşı faaliyetlerini daha da şiddetle sürdürdüler. Kureyş'i büyük bir kuvvetle Medine'ye saldın düzenlemeye kışkırtan ve teşvik eden Benî Nadirdi. Bunlar ayrıca müşriklere, putperestliklerinin, müslümanlıktan daha efdal olduğunu söylemişlerdi. "Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? (Baksana onlar) puta ve bâtıla inanıyorlar ve inkâr edenlere: 'Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadır? diyorlar." (4: 51).
Benî Kureyza
Benî Kureyza', Medine sınırları içinde yaşıyordu ve bu nedenle Özellikle savaş zamanında onların haince ve ayrılıkçı faaliyetleri son derece tehlikeli oluyordu. Benî Kureyza İslâm düşmanlarıyla entrikalar çeviriyorlardı, fakat Ahzab Savaşı'na kadar alenî bir suç işlemediler. Bu savaşta müslümanlar, kendilerini yok etmeye kararlı muazzam bir ordu tarafından muhasara edilmişlerdi. Bu kritik zamanda, müslümanlar tam müttefiklerinin yardımına ihtiyaç duyuyorken, Benî Kureyza düşman tarafına geçti ve Medine içinden müslümanları tehdit etmeye başladılar. Rasuluİlah @ onlara bir uyarı göndererek aralarındaki muahedeyi hatırlattı; fakat onlar küstahça ve aşağılayıcı bir şekilde: "Kimmiş bu, sözde Allah'ın peygamberi? Bizimle onun arasında ne bir ahit, ne de barış vardır." cevabını verdiler. (M. Hüseyn Heykel, The Life of Muhammed, sf. 306).
Ahzab Savaşi'ndan sonra, Rasuluİlah @'a vahiy yoluyla ihanetleri nedeniyle Benî Ku-reyza'yı cezalandırması emredildi. Böylece, Peygamber @ onların üzerine yürüyerek 25 gün boyunca muhasara etti. Sonunda Benî Kureyza haklarındaki hükmü eski müttefikleri Sa'd b. Muaz'a bırakarak teslim oldular Sa'd b. Muaz: sis Yahudilere Karşı İzlenen Politika
1- Muharip erkeklerin katline,
2- Karılarının ve çocuklarının esir edilmesine,
3- Mallarının müslümanlar arasında taksim edilmesine, karar verdi. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir). Sa'd bu kararına mesned olarak Tevrat'ı almış ve onun mağlub düşman karşısında yahudilere tanınmış olduğu hakları aynen müslüman-Iara tanımıştı. BenîKureyza'nın kalelerinde muazzam miktarda silah bulundu.
Benî Kureyza yahudilerine verilen cezanın suçlarına karşılık âdil bir ceza olup olmaması meselesine gelince: İşledikleri suçların cesameti incelenirse bu cezayı hak ettikleri görülebilir;
1- Medine, müslünıanları imha etmek isteyen düşmanlar tarafından muhasara edilmişti. Vaziyetleri çok kritik ve tehlikeliydi. Müslümanlar, düşmanlarına nazaran sayıca çok azdılar ve kendilerini bir hendek arkasından savunuyorlardı. Benî Kureyza müslüman hatlarının içindeydi ve haince düşmanla işbirliği yapıyorlardı.
2- Ortak düşmana karşı müslümanlara yardım etmek onları asıl ve meşru vazifeleriydi. Bu noktada, muahedenin şartlarını yerine getireceklerine, muahedeyi bozdular ve açıkça müslümanlann düşmanlarına yardım edeceklerini ilân ettiler. Şehre bir grup asker göndererek kadın ve çocuklara saldırdılar, fakat bunların komutam müslüman bir kadın tarafından öldürüldü de, müslüman askerlerin orada bulunduğunu zannederek saldırıya devama cesaret edemediler.
3- Yaptıklarına pişman olup af dileyeceklerine ihanetlerinden övgüyle ve gururla bahsederek kibirlendiler; asla af dilemediler.
4- Sonra da haklarında hüküm vermesi için Rasulullah @ yerine kendi arzularıyla Sa'd b. Muaz'ı seçtiler. Bu ceza, eski müttefiklerinin kendi kitaplarına göre takdir ettiği cezaydı.
Bu gerçeklerin ışığında, Benî Kureyza'nın işlediği ihanet suçu çok ağır ve affedilmez bir suç olur. Bütün toplum tehlikedeyken ve en büyük düşmanları tarafından tehdit edilirken Benî Kureyza, müslümanları arkadan vurarak kendi hâllerini kendileri berbat ettiler. Ettiklerinin karşılığını gördüler. İşledikleri cürüme nazaran gördükleri ceza ne ağır, ne de sertti. Benî Kureyza'ya verilene göre Benî Kaynuka ve Benî Nadir'e verilen cezaların daha hafif olduğu doğrudur, fakat böyle olması Benî Kureyza'ya verilen cezanın ağır veya haksız olduğunu göstermez. Önceki iki kabilenin cezalandırılmasında, bir cezalandırma unsuru vardı, fakat aynı zamanda büyük bir yumuşaklık ve müsamaha unsuru da vardı. Ve ikinci unsur, birinciden daha baskındı. Bu nedenle, yumuşaklık unsuruna bağlı olarak, verilen ceza İşledikleri suçtan daha azdı. Fakat benzeri suçlar için daima aynı müsamahanın gösterilmesini istemek adalet değildir. Vakıanın gerçekleri, mutlak adaleti gerektiriyordu ve Benî Kurey-za'nın cezasını hafifletmek mutlak adalete uygun düşmezdi.
Dahası, Benî Kureyza'ya yumuşaklık gösterilmesi, müslümanları daha önce Benî Nadir olayında olduğundan çok daha büyük tehlikelere sokabilirdi. Onların tekrar bütün güç ve kudretlerini tekrar toparlamalarına izin verilmesi büyük bir değerlendirme hatası olurdu. Sonra Benî Kureyza, diğer Hay-ber yahudileriyle birleşerek Medine müslü-manlarının varlığını tehlikeye sokabilirdi. İşledikleri alelade bir cürüm olayı değildi. Fakat yumuşaklık kaldırmayan özü itibariyle ağır bir suçtu. Bununla beraber, adalet talep etmeleri onların hakkıydı ve bu da onlara gösterildi ve kendi seçtikleri hakemin kararı uygulandı. Rasulullah @'ın adalet dağıtırken dost ve düşman, akraba ve arkadaş ayırımı yapmaması onun askerî bir lider olarak büyüklüğüdür. Onun askerî politikasının temel ilkesi buydu: "Ey inananlar, Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Âdil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızı haber almaktadır!' (5: 8). Ve, Nisa Suresi'nde şunları okuyoruz: "Ey inananlar, adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah, ikisine de daha yakındır (onları sizden çok kayırır). Öyle İse keyfinize uyarak doğruluktan sapmayın. Eğer (şahitlik ederken dilinizi) eğip bükerseniz, ya da doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızı haber almaktadır!' (4: 135).
Hayber
Hayber yahudileri, Özellikle de Medine'den sürüldükten sonra Hayber'e yerleşen Benî Nadir, İslâm düşmanlarıyla entrikalar çeviriyorlar ve Kureyş'le diğer Arap kabilelerini Medine'ye saldırıp, müslümanları imha etmeye kışkırtıyorlardı. Kureyş'e ve Gatafan, Hevazin gibi diğer kuvvetli Arap kabilelerine özel haberciler gönderiyor ve hatta Medine'ye hücum etmek üzere hazırlık yapma-lan için onlara para desteği sağhyorlardı.On-larm bu entrikaları, Ahzab Savaşı'nda kalabalık bir düşmanın Medine üzerine gelmesine sebep olmuştu. Bu sebeple, Rasulullah @, Hudeybiye antlaşmasından sonra ilk önce onlarla uğraşmaya karar verdi. Kureyş'le barış yapılmıştı ve artık Medine'ye o yönden bir saldırı endişesi olmaksızın Hayber'in İşini halledebilirdi. Rasulullah @, Hayber üzerine 1400 kişilik bir kuvvetle yürüdü ve hepsi teslim oluncaya kadar birer birer kalelerini ele geçirdi. Bununla beraber, Rasulullah @ onlara karşı çok yumuşak davrandı. Yahudiler Hayber'de kalarak topraklarım işlemeyi ve mahsulün yarısını müslümanlara vermeyi teklif ettiler. Rasulullah @ bu şartlan kabul etti.
Bununla beraber, Hayber, Rasulullah @'ın yahudilere karşı izlediği politikanın üçüncü ve son temel ilkesi üzerine oturtuldu. Yahudiler, hiçbir şart altında güvenilmez olduklarını göstermişlerdi ve bu nedenle kendi halkının emniyet ve güvenliğinin bilincinde olan hiçbir devlet onlara kendi halkı arasında kalmaya izin verme riskini göze alamazdı. Rasulullah @, onların Hayber'de kalmalarına müsaade ederken, eğer müslümanlara karşı en ufak bir düşmanca harekete girişirlerse, Arap Yarımadasından sürüleceklerini kafalarına soktu. Çünkü İslâm devletî, sınırları dahilinde sürekli bir güvenlik riskini barın-dıramazdı.
Özet
Rasulullah @ ilk safhada, yahudİlerle beraberce eşit ve dost olarak yaşamaları ve şehirlerinin müdafaasında birbirlerine yardım etmeleri şeklinde muahedeler yaptı. Fakat ya-hudiler yaptıkları ihanetlerle ve çevirdikleri entrikalarla hiçbir durumda güvenilmeyecek-lerini gösterdiler. Bundan sonra Rasulullah @ yahudilerin müslüman Medine'de yaşamalarına müsaade edilmemesi gerektiğine karar verdi ve onları şehirden sürdü. Bu ya-hudiler Hayber'de toplandılar ve haince faaliyetlerine ve entrikalarına devam ettiler. Burada da hepsi yenilgiye uğratıldı, fakat hiçbir düşmanca faaliyete girişmeyeceklerine ve barış içinde yaşayacaklarına söz verince Hayber'de kalmalarına izin verildi. Eğer düşmanlığa devam etselerdi, Arap Yarımadası'-ndan sürüleceklerdi. Görüldüğü üzere Rasulullah @'ın politikasının temeli uzlaşma ve dostluktu: 'yaşa ve bırak yaşasın' Fakat tecrübe aksini gösterdi ve güvenlik nedeniyle, yahudiler Arap topraklarından sürüldü. Bu, sürekli ve inatla düşmanca tavır içinde bulunmanın tabiî neticesiydi. Hiçbir toplum, hatta ilk Medine toplumu bile buna sonuna kadar müsamaha edemez.
620 Savaş Politikası ve Askerî Operasyonlar
KISIM 8
SAVAŞIN İLKELERİ, SİYASET VE HİKMETİ
1- Savaş Politikası Ve Askerî Operasyonlar
Rasulullah @'ın kimseyle, Kureyş'le, yahu-dilerle veya diğer Arap kabileleriyle hiçbir husumeti yoktu. Onların hakiki velinimeti, onları Allah yoluna, merhamet yoluna, iyilik ve sadakat yoluna çağıran Muhammed @'dı, Kureyş, ona muhamefet etti, onu tahkir etti, ona ve ashabına memleketlerini ter-kedip, Medine'ye sığınmak zorunda kalıncaya kadar son derece ağır zorluklar çıkardı. Orada bile onları barış içinde yaşamaya bırakmadı, müslümanlan ve dinlerini yok etmek maksadıyla diğer Arap kabilelerinin de yardımıyla üzerlerine saldırdılar. Bu şartlar altında ölmek ya da dinlerini korumak için düzenli müdafaa savaşı başlatma seçeneklerinden başka tercih kalmayınca, Rasulullah @ tabiî ki ikinci yolu tercih etti. Rasulullah @'ın amacı insanları öldürmek değil, fakat onları Doğru Yol'a getirmekti. Ve onun savaş politikasının temeli, yalnızca düşmanı zayıflatmak, korkutmak ya da vazgeçirmekti. Böylece düşman, Rasulullah @'ın davasına direnmekten, muhalefet etmekten ve saldırmaktan vazgeçebilirdi. Rasulullah @, hiç bir düşmanını öldürmeyi veya yok etmeyi asla düşünmedi; yalnızca düşmanın askerî gücünü zayıflatarak veya yok ederek onu etkisiz ve güçsüz bırakmak istiyordu. Bundan "Fİine kalmayıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, arlık zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur." Kur'an-ı Kerîm, Bakara Suresi (2): 193. âyet.
dolayı, Rasulullah @'ın savaş politikasının esas ilkesi, askerî kuvvetini yalnızca gerekti, ğindc ve düşmanın saldırganlığını durdurmak için zaruret hasıl olduğunda kullanmak ve yine kendisine pratik olarak savaş açmış ya da en azından böyle bir faaliyete girişmeye teşebbüs eden insanlara veya güçlere karşı kullanmaktı. Diğer bütün insanlar savaşın etkilerinden korunmalıydı, hatta düşmanın askerî gücüyle ilgili olmayan herkes ve her şey de korunmalıydı.
İslâm, bu mücadeleye "cihad" ismini verir ve bu bütün nefsî âmillerden bağımsızdır. Cihad yalnızca ve yalnızca Allah rızası için yukarıda sözünü ettiğimiz amaç uğruna yapılır; kişisel bir şan, şeref saiki, saldırganlık ya da ulusal şeref elde etme gibi hususların ci-hadda yeri yoktur. Ebu Musa, Rasulullah @'a bir adamın şöyle sorduğunu rivayet etmiştir: "Bir adam yiğitliğini göstermek için, bir diğeri de şöhret için dövüşüyor olsa, bunlardan hangisi Allah yolundadır?" Rasulullah @ şu cevabı verdi: "Bir adam dövüşerek yalnız Kelimetullah'ı yüceltiyorsa Allah yolundadır!' (Mişkat). Ebu Umame Bahili rivayet ediyor: Bir adam Rasulullah @'a gelerek ganimet elde etmek için veya kendi şöhreti için çarpışan bir adamın ne kazanacağı hakkında sordu. Peygamber @: "Ona hiçbir mükâfat yoktur!' buyurdu. Sorana bu cevap garip geldi. Geri dönerek aynı soruyu tekrar sordu, yine aynı cevabı aldı. Buna rağmen tatmin olmamıştı. Aynı soruyu üç-döri kere sordu. Sonunda Rasulullah @, onu tatmin etmek için şu cevabı verdi: "Allah, sırf Allah adına ve rızasına olmadıkça hiçbir ameli kabul etmez." Ubâde b. es-Samit Rasulullah @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah yolunda savaşa giden ve bir deve yuları elde etmeye niyet eden kişinin kazancı yalnızca o deve yuları olur. Başka bir mükâfat kazanmaz." Ebu Hureyre (r.a) şu hadisi rivayet etmiştir: "Bir adam Rasulullah @'a gelerek: 'Ya Rasulullah, bir adam Allah yolunda savaşa dünyalık arzusuyla katılmak istiyor.' dedi. Peygamber @: 'Ona hiçbir mükâfat verilmiyecektİr.' cevabını verdi." Muaz b. Cebel, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Savaşmak iki türlüdür. Allah'ın rızasını gözeten, emirine itaat eden, mallarından sadaka veren ve günah işlemekten korunan kimse uykudayken ve uyanıkken sevap kazanır. Fakat böbürlenerek gösteriş için ve şöhret kazanmak için savaşan, emirine itaatsizlik eden ve yeryüzünde günah işleyen kimse cezasız kalmayacaktır." (Miş-kât).
Savaşın bu ilkesi, bütün dünyevî arzu ve menfaatler için çarpışmayı reddeder ve savaşı tümüyle Allah uğruna ve O'nun rızası için yapmaya tahsis eder. Çarpışmak bütün dünyevî menfaatlerden arındırılınca artık kimse savaşmayı istemez. Hatta düşman tarafından zulüm ve saldırı yapılsa bile, ancak, diğer bütün barış ve zulmü önleme yolları işe yaramadığında silaha başvurulur. Savaş en son başvurulacak yoldur. Peygamber @: "Asla savaşı dilemeyiniz, fakat Allah'a selâmet ve emniyetiçin dua ediniz. Ve düşmanla çarpışmak zorunda kaldığınızda sebatla çarpışın ve şunu bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır." (Riyaz us-Salihin).
Bu amaca binaen, Rasulullah @ hazırlıklara girişti ve asker, materyal ve silah yönünden askerî kuvvetim artıracak mümkün olan bütün kaynaklardan kuvvet topladı. Sahabelerini okçuluk, kılıç kullanma ve binicilik konularında eğitmeye başladı. Savaş sanatı ve askerî taktikler hakkında talimatlar verdi. Rasulullah @'ın bütün askerî hazırlıklarının amacı düşmana askerî hazırlıklarını ve askerî kuvvetini göstererek müslümanların dinlerini müdafaa etmek için her yolu deneyeceklerini hatta zor kullanacaklarını anlamalarım sağlamaktı. Rasulullah @, daima savaştan kaçınmaya ve amacına kan dökmeden ulaşmaya çalıştı; fakat buna rağmen zorla savaşmak zorunda bırakılınca da her iki taraftan da can kaybını en aza İndirmek için her gayretini gösterdi. Ashabına barışçı bir şekilde boyun eğen veya kılıcını bırakarak savaşmayan ya da direnç göstermeyen hiç kimseyi öldürmemeleri talimatını verdi. Aynı zamanda düşmanın kadın, çocuk ve yaşlılarını öldürmeyi yasakladı.
Rasulullah @ aynı amaçla, daima hücum harekâtı yaptı ve-planlarını büyük bir gizlilik, sürat ve esneklikle gerçekleştirdi ve düşmanı çarpışmak için gücünü toplayıp, organize olma fırsatı vermeden tam bir sürpriz halinde yakaladı. Mekke, Hayber ve Tebük seferleri, büyük seferleri arasından buna Örnektir. 20 küçük gazvesinden, 15'i de kansız sonuca ulaşmıştı. Yalnızca Benî Mustalık ve Vadi'ul Kura seferlerinde zayıf bir dirençle karşılaştı. Geri kalan 8 gazvenin üçü yahudî kabilelerine karşı yapılmıştı ve hiçbir çarpışma ve kan dökülmesi meydana gelmemişti. Hayber savaşında yalnız 111 kişi hayatını kaybetti (93 yahudilerden, 28 müslümanlardan) Diğer beş gazve, Rasulullah @'ın hayatı boyunca yaptığı hakiki büyük muharebelerdir: Bedir, Uhud, Ahzab, Huneyn ve Taif savaşlarında toplam 298 can kaybı oldu (117 müslümanlardan ve 181 kâfirlerden). Bu büyük gazvelerin dördünde Rasulullah @ hücum pozisyonundaydı ve düşmanın üzerine yürümüştü. Sadece Ahzab savaşında düşman hücum etti, fakat onda bile Rasulullah @'ın stratejik müdafaa planı sayesinde insiyatif müslümanların elindeydi. Rasulullah @, aslında, savaşları boyunca can kaybmı en aza indirmede çok başarılıydı. Yaptığı bütün savaşlarda toplam can kaybı 1.014'dü (255 müslümanlardan, 759 gayri müslimlerden). Ve alman savaş esiri sayısı toplam 6.564'dü. Bunların 2'si hariç hepsi serbest bırakıldı. Bu ikisi de işledikleri cinayetlere karşılık öldürüldü. Böyle küçük bir kayıpla bütün Arap Yarımadası'nın Allah'ın kanunu altına sokulması muazzam bir başarıydı. Bu yarımadanın tarihinde ilk defa tağutların idaresi ve insanın insana zulmü son buldu ve halk iyilik, fazilet ve adalet yönetimini toprakları üzerinde gördü.
Rasulullah @ aynı zamanda, benzer gayeyle, kısmen askerî düzenlemelerle, kısmen de Medine'nin Yahudi kabileleriyle karşılıklı savunma muahedesi yaparak Medine'nin müdafaa sistemini sağlamlaştırdı. Bu tedbirler en azından çok yakın komşularla geçici bir barış güvenliği sağladı ve Kureyş'in onlardan yardım alma ümidini boşa çıkardı. Rasulul-lah @ çevre kabilelerle birçok çeşitli barış antlaşması da yaptı. Bunların bazıları destek vaat ederken bazıları da Kureyş'le müs-lümanlar arasındaki mücadelede tarafsızlık vaatettiler. Aynı zamanda, .Rasulullah @, Kureyş'in Suriye'ye olan ticaret yollarını kontrolü altına alarak onun güç ve kudretini zayıflatmaya çalıştı. Bunun Kureyş'in ona olan muhalefeti konusunda yavaş yavaş şevk ve direncini zayıflatarak böylece barışa meyletmelerini sağlayacağını düşünüyordu. Bu konuda da tamamen haklıydı, çünkü beş yıl gibi bir süre zarfında Kureyş'in bütün direnci eridi gitti ve Hicret'in altıncı yılında Hudey-biye'de barış antlaşması yapıldı.
Can kaybını ve kan dökülmesini Önlemek maksadıyla, Rasulullah @ insanları kışkırtan liderleri yok etmeye çalıştı. Bazı liderler insanları Rasulullah @'a karşı savaşmaya kışkırtıyorlardı. Benî Amir'den Ebu Afk, şiirleriyle insanları Rasulullah @ 'a ve islâm'a karşı kışkırtıyordu. Böyle kişilerin kışkırtmalarıyla çıkacak savaşlarda öldürülebilecek dİ-ğer yüzlerce insanın hayatını kurtarmak için bu, türden iki kişinin hayatlarına son verildi. "Eğer antlaşma yaptıktan sonra andla-nnı bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür Önderleriyle hemen savaşın. Çünkü onların andları yoktur; belki (böylece küfürden) vazgeçerler." (9: 12).
Bu savaş politikasının bir başka neticesi mümkün olduğunca maddî tecavüz unsurlarının düşmanın elinden alınmasıydı. Bu, müslümanların vurucu gücünü kuvvetlendirdi ve aynı zamanda düşmanı kötürüm bıraktı, buna bağlı olarak da onun savaş gücünü zayıflattı, ve şevkini kırdı. Müslümanlar toplam 70 Sefer düzenlediler {5 büyük sefer hariç) ve bunların 20'sine Rasulullah @ komuta etti. 50'si sahabe komutanlar emrinde yapıldı. Bu seferlerin çoğunda çarpışma olmadı, çünkü düşman sürpriz halinde yakalanmıştı ve direnmeye cesaret edemeyerek sığırlarını ve diğer mallarını müslümanların ellerine bırakıp kaçtı. Bu seferlerin yalnızca 4 veya 5'inde az miktar can kaybıyla seyreden hafif çarpışmalar meydana geldi: Asıl hedef, düşmanın araçlarını ele geçirmek böylece de onun direnme gücünü zayıflatmak ve savaşma şevkini kırmaktı ve bu da başarıyla gerçekleştirildi. Rasulullah @'m bu hücum hareketlerinin çoğunu büyük bir gizlilik, sürat ve esneklikle düzenlemesinin sebebi işte buydu. Onun seferlerine bir göz atarsak, savaş politikasının mahiyetini görebiliriz: Düşmanı, mümkün olan en az kanı dökerek boyun eğdirmek veya zayıflatmak ve bundan sonra da ona alicenap ve iyi niyetli davranmak.
Rasulullah @ Medine'ye geldiğinde, yahudi-lerle iyi dostluk ve komşuluk ilişkileri geliştirmeye çalıştı ve aynı gayeyle onlarla bir de barış muahedesi yaptı. Fakat yahudiler, onun barış veya dostluk teşebbüslerini.samimiyetle kabul etmedikleri gibi Kureyş'le diğer kabileleri Medine'ye saldırmaya kışkırtarak, Rasulullah @'a sürekli zorluk ve problem çıkarttılar. Yahudiler, müslümanlarla aralarındaki barış muahedesini bozup, İslâm düşmanlarıyla işbirliği yapınca da birer birer cezalarını gördüler. Benî Kaynuka, Bedir'den sonra, Benî Nadir Uhud'dan sonra ve Benî Kurayza Ahzab'dan sonra cezalandırıldı. Askerî kuvvetlerini yok etmek maksadıyla silahları ve savaş araçları müslümanlarca ele geçirildi.
Kureyş, Rasulullah @'a karşı Hicret'in ilk beş yılında 3 saldırı seferi düzenledi, fakat Rasulullah @'m mahareti, feraseti ve askeri stratejisi sayesinde bütün planlan boşa çıkarıldı. Kureyş topyekün hüsrana uğradı ve artık Medine üzerine herhagi bir saldırı düzenlemeye cesaret edemedi. Rasulullah @, bütün vaziyetin bilincine vararak ve Kureyş'in zayıflayan maneviyatım ve cesaretini görerek sessizce ve gizlilik içinde hazırlıklar yaptı, sonra da aniden Mekke üzerine yürüdü. Sahabelerinden kendine yakın olanların birçoğu bile kendilerinin Mekke yakınlarında hücuma hazır vaziyette olduklarını görünce sürprize uğradılar, çünkü çıkılan seferin hedefi çok gizli tutulmuştu ve Rasulullah @'ın çok yakın birkaç arkadaşı hariç, orduda kimse nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Mekke sürpriz halinde yakalanmıştı ve böyle kısa bir sürede savunmalarını düzenleyemediler. Peygamber @, şehri hiç dirençle karşılaşmadan kansız bir şekilde ele geçirdi. Onları, işledikleri cürümlerden dolayı cezalandırmak için her türlü mazereti ve haklı sebepleri vardı. Mekke ileri gelenleri güçlü oldukları dönemde, Rasulullah @'ı sırf davasını tebliğ ettiğinden dolayı onu ve dinini yok etmek için her türlü kötülüğü yapmışlardı ve Rasulullah @'a karşı yaptıkları saldırılarda ve muharebelerde birçok sahabenin kanını dökmüşlerdi. Fakat Rasulullah @ intikam almak istemedi. O ikna ederek ve diğer barışçı vasıtalarla insanları Allah yoluna getirmek istiyordu. Onların hepsini affetti. Aynı şekilde, Taif halkı onu her yanından kanlar akın-caya kadar taşlamış ve dövmüştü, fakat onlara da aynı şekilde muamele etti ve hepsini affetti. Aslında, Rasulullah @ bir barış peygamberi olarak gelmişti, insanlara barışı tebliğ etti.
Rasulullah @ çok gerçekçiydi ve daima askerî durumu, düşmanın kuvveti ve savaş stratejisiyle bağlantılı olarak derinlemesine incelerdi. Aynı zamanda, coğrafî konumu ve askerî operasyon bölgesinin arazi yapısını dikkatle inceler ve ondan sonra kendi strateji ve taktiklerini tasarlardı. Rasulullah @, sayı fazlalığından çok askerlerinin yüksek nitelikli olmasına ve planlarını uygularken süratli hareket etmeye bel bağladı. Ayrıca, düşmanı hazırlıksız yakalamak maksadıyla düşman arazisindeki rotasını planlarken topoğ-rafi avantajını kullanırdı. Rasulullah @, bazan beklenmedik rotalar izledi, düşmanı tereddütte bırakarak hedefinin ters yönüne doğru ve sonra aniden yönünü değiştirip Mekke, Benî Mustalik ve daha birçok seferinde olduğu gibi düşmanı hazırlıksız yakandı. Bazan Bedir savaşında olduğu gibi düşmanı şaşırtmak için yeni bir savaş düzeni uyguladı. Bazan, Uhud'da olduğu gibi daha iyi stratejik mevkiîyi seçti. Bazan Ahzab savaşında olduğu gibi, düşmanın daha önce hiç görmediği ve dolayısıyla başarılı bir çarpışma yolu bulamadığından şaşırıp kaldığı yeni bir teknik ve savunma stratejisi uyguladı. Rasulullah @'ın bunaltıcı yaz sıcağında çıktığı Tebük seferi hiç beklenmedik bir harekâttı ve Bizanslılar onun ordusunun sürat ve maneviyatından ürktü ve geri kaçarak savaşmaya yanaşmadı. Aynı şekilde, Hayber halkı bir sabah erken Rasulullah @'ın ordusunu kapılarında görünce şaşkına döndüler ve geri dönüp koşarak: "Muhammed geldi!" diye bağıra bağıra kalelerine kaçtılar.
Bununla beraber, Rasulullah @ uygun arazi yapısı olan yerlerde düşmanın pusu ihtimalini gözönünde tutar ve çok dikkatli hareket ederdi ve böyle muhtemel düşman hareketine karşı daima katı güvenlik tedbirleri alırdı. Rasulullah @, savaş stratejisinin ve muharebe taktiklerinin mevcut durumun gerçeklerine yaslanmasına rağmen benzer durumlarda geçmiş tecrübelerini gözardı etmedi.
Rasulullah @ ne zaman düşmanlarından herhangi bir barış teklifi alsa, onların ahitlerine ve sözlerine sadık olmadıklarım bile bilse, daima onlarla barış yapmaya meyleder-di. Onun amacı, insanlar tam bir güvenlik içinde, İyilik ve fazilet hayatı sürdürebilirler beklentisiyle ülkede barış ve düzeni tesis etmekti: "...O halde onlar, sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamak isterlerse, Allah size, onlara saldırmak için bir yol vermemiştir." (4: 90) Rasulullah @ aynı zamanda kendisine karşı savaşmaktan çekinen münafıkları ya da müs-lümanlarla barış antlaşması yapmış kimselerin topraklarına sığınmış kişileri öldürmekten kaçınırdı: "Ancak aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar, yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (isteme-diklerin)den yürekleri sıkılarak size gelenler hariç." (4: 90). Bu Rasulullah @'ın savaş politikasının ana ilkesini açıkça ortaya koyar.
Rasulullah @, en şiddetli ve en güvenilmez düşmanlarından bile gelen barış tekliflerini olumlu karşılardı. "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan, çünkü o, işitendir, bilendir. Eğer sana hile yapmak isterlerse (korkma) Allah sana yeter. O ki, yardımıyla seni ve müminleri destekledi." (8: 61-62).
na karşı gelerek nasıl zulüm yapabilirdi ki? Rasulullah @'ın savaş politikasının ana prensibi barışı tesis etmek ve yalnızca zalimlere karşı savaşmak olduğu için diğer insanlarla olan bütün antlaşmalarının şartlarına onlar kendileri riayet ettiği sürece sıkı sıkıya bağlı kaldı.
Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti Rasulullah @'ın savaş politikasının ana prensibini açıklıyor. Onun diğer kavim, topluluk ve uluslarla olan bütün münasebetleri Allah'a olan itimadı üzerine bina edilmişti. Ne zaman düşman barış yapmaya hazırsa, Rasulullah @'ı da barış müzakerelerine hazır ve istekli bulurdu. Rasulullah @ asla barış teklifini reddetmedi. Onun savaşmasının ana gayesi barışı tesis etmekti. Bu sebeple, herhangi bir yerden gelen herhangi bir barış teklifi onun tarafından memnuniyetle kabul edilirdi. Eğer bu barış teklifini yapanlar niyetlerinde samimiyse barış tesis edilir ve kan dökülmesi önlenebilirdi. Fakat, diğer taraftan, eğer ihanet ederlerse, Allah'ın yardımı daima onunla beraberdi.
Rasulullah @ asla barışçı ya da barışı arzu eden insanlara karşı dövüşmedi. Yalnız ve yalnız ona saldıranlara, tecavüz edenlere karşı dövüştü ve savaş açtı, "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez. Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden (yani Mekke'den) siz de onları çıkarın: Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün; kâfirlerin cezası böyledirf' (2: 190-191). Rasulullah @, Kur'afı-ı Kerim'in buyruklarına kesin olarak uydu, ve ne ona muhalefet etmeyenlere^ ne de onu yolundan alı-koymayanlara karşı savaştı. O Allah uğruna yeryüzünden zulmü ve fitneyi kaldırmak için savaşıyordu. Kendisi Allah'ın kesin buyruğu-
2- Savaş Kanunları
Peygamber @'ın insanlık medeniyetine en büyük katkılarından biri onun medenî savaş kanunlarıdır. O, ulusların kaba ve barbar savaş âdet ve geleneklerini temizlemiş ve onları insancıl, âdil, hayırhah uluslararası kanunlarla yenilenmiştir. Gerçekten, savaşla ilgili uluslararası kanunları toparlayarak sis-temleştirmiştir. Rasulullah @'ın savaş kanunlarının belli başlı ilkeleri aşağıda özetlenmiştir:
1- Lidere İtaat
Savaşın yönetimini kesin bir disiplin altında yürütmek için, askerlere komutanlarının emri altındayken yerli yerince davranmalarının öğretilmesi kesinlikle gerekliydi. Askerler, özellikle düşman yenildikten sonra, kendi başlarına bırakılamazlar, çünkü halkın mallarını yağmalayabilir, kadınlara saldırabilir, bozgunculuk yapabilir ve ülkede rahatsızlık, karışıklık yaratabilirler. Onları kontrol için en etkili yol, onlardan lidere itaat isteyerek disiplin altında tutmaktır. Rasulullah @, bu disiplini kendi ordusuna Öğretmiş ve izni dışındaki herhangi bir faaliyeti yasaklamıştı. Abdullah b. Cahş, belirli bir görev için gönderilmişti, fakat o Rasulullah @'ın izni dışında esir almış ve bazı mallara el koymuştu. Bu haberleri öğrendiğinde Rasulullah @ onu azarlamış ve bu yaptığının gayri meşru olduğunu beyan etmişti. Keza, Halid, masum bir müslümanı öldürdüğünde onun bu hareketinin yanlış olduğunu söylemiş ve Hz. Ali'yi bu cahilce hareketleri durdurması emriyle göndermişti.
İslâmiyet, lidere itaati, imanın önemli bir parçası yapmıştır. Ebu Hureyre'nin rivayet ettiğine göre, Rasulullah @ şöyle demiştir: "Kim bana itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur ve kim bana itaat etmezse Allah'a itaatsizlik etmiş olur ve kim bana itaat etmezse Allah'a itaatsizlik etmiş olur. Emîrine itaat eden bana itaat etmiştir, emîrine itaat etmeyen bana itaatsizlik göstermiştir. Emîr, yalnızca arkasında savaşılan ve koruyuculuğuna sığınılan bir kalkandır." Yine Abdullah b. Ömer'in rivayet ettiğine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "İtaati reddeden kimse Allah'ın huzuruna hiçbir mazereti olmaksızın çıkacaktır." (Mişkât). Bu yaptırımlar savaşı sıkı bir disiplin altına sokmuştur. Her bir asker bu disiplin sayesinde liderlerine bağlanmış, düşman arazisinde serbestçe dolaşama-mış, bozgunculuk yaratmamış, halkın evlerine girerek ve mallarına saldırarak nefislerini tatmin etmemişlerdir.
2- Verilen Sözlerin Yerine Getirilmesi
Rasulullah @ tarafından yürütülen başka bir prensip de, diğer insanlarla yapılan tüm antlaşma ve ahitlere, ortaya çıkacak kâr ve zarar durumlarına bakılmaksızın riayet etmektir. Genellikle insanlar antlaşmalara onlar için yararlı olduğu sürece riayet ederler, fakat onların menfaatlerine dokunduğu zaman bu anlaşmaları bozarlar. İslâm, verilen sözlerin yerine getirilmesini İslâm Devleti'nin bir vicdanî görevi yapmıştır. "Antlaşma yaptığınız zaman Allah'ın ahdini tam yerine getirin (verdiğiniz sözü tutun), pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Çünkü Allah'ı üzerinize kefil (şahit) yaptınız. (Artık nasıl o andı bozarsınız?) Allah yaptıklarınızı bilir Bîr topluluk, diğer bir topluluktan (sayıca ve malca) daha çok olduğu İçin, yeminlerinizi aranızda bozucu bir vasıta yaparak, ir> ligini kuvvetle büktükten sonra çözen kadın ibi olmayın! Çünkü Allah sizi bununla de-my>. Kıyamet günü hakkında ayrılığa düş-tü>ünuz şeyi size açıklayacaktır." (16: 91-92). Bu ^et, kendi menfaatleri için diğer insanlar'3 *ıntIaSmaya giren, fakat daha sonra çı-kaIlarinm yok Olduğunu görünce antlaşmayi bozan veya ihlâl eden kişilerle ilgilidir.
Kur'an-ı Kerim'de müslümanların diğer insanlarla olan anlaşma ve ahitlerini yerine getirmeleri hususunda ısrarla duran birçok ayet vardır. Âl-i İmrân Suresi'nde şunları okuyoruz: "Hayır, kim sözünü yerine getirir ve (günahtan) korunursa, şüphesiz Allah da korunanları sever. Fakat Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az (bir) paraya satanlar var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur; Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır." (3: 76-77). Ve En'âm Suresi'nde şunları okuyoruz: "... Söylediğiniz zaman da akrabanız da olsa adalet yapın ve Allah'a verdiğiniz sözü tutun. Hatırlayıp öğüt alasınız diye (Allah) bunları size tavsiye etti." (6: 152).
Rasulullah @ bu siyaseti kendi davranışı ile ispatlamıştır. Hudeybiye antlaşması yazılırken ve Peygamberimiz tarafından imzalanmadan evvel Ebu Cendel b. Süheyl, ona demir zincirler içinde gelmiş ve yardımını istemiştir. Bu sırada, Kureyş adına antlaşmayı imzalamaya gelmiş olan Süheyl b. Amr: "Bu adam, bu anlaşmada benim isteyeceğim ilk kişidir." dedi. Peygamber @, Ebu Cendel b. Süheyl'e dönerek: "Ey Ebu Cendel, bu insanlarla aramızdaki antlaşma şu anda sonuçlandı, öyleyse Allah bir yol gösterînceye kadar sabret." dedi.
3- Savaşa Katılmayan Kişilerin Haklan
îslâm, savaşa hiçbir tarafta katılmayan ve tarafsız kişilerin haklarına tam olarak saygı gösterir. Ve müslümanlarla antlaşma yapan ve bu antlaşmaya riayet eden insanlar aynı zamanda korunurlar: "Ancak antlaşma yaptığınız müşriklerden, (şartlara tam riayet . eden ve antlaşma şartlarından) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve size karşı hiç kimseye arka çıkmayanların antlaşmalarını, kendilerine tanıdığınız süreye kadar tamamlayın. Çünkü Allah (azabından) korunanları sever?' (9: 4). Hatta, müslümanların içinde yaşadığı ve zulüm gördüğü İslâm devletiyle antlas-malı bir ülkeden müslümanlaryardımistese-ler İslâm devletinin onlara yardım etmesi olmaz, antlaşmaya uyulmalıdır: "... Fakat onlar, dinde yardım isterlerse (onlara) yardım etmeniz gerekir. Yalnız aranızda antlaşma bulunan bir topluma karşı (yardım etmeniz) olmaz..." (8: 72).
Bu antlaşma yükümlülükleri, sizin düşmanınız o ülkeye sığınmışsa bile yerine getirilmelidir, düşmanı takip için o antlaşmanızın olduğu ülkenin topraklarına giremezsiniz: "... Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, nerede bulursanız öldürün ve onlardan ne dost, ne de yardımcı tutmayın. Ancak aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar, yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin)den yürekleri sıkılarak size gelenler hariç..." (4: 89-90).
4- Savaş İlânı
Eğer bir topluluk sözlerini tutmazsa veya antlaşma şartlarına tecavüz ederse onlara karşı bir askeri harekete kalkışmadan önce o ülkeye resmî bir uyarı yazısı gönderilmelidir. Eğer onlar düşmanca hareketlerinde ısrar ederlerse, o zaman Müslüman Devlet onlara savaş ilân etme hakkına sahiptir. Eğer onlar açıkça antlaşma hükümlerini bozar veya onlara ya da onların müttefiklerine karşı askerî yaptırımlarda bulunurlarsa, o zaman müslümanlar Peygamber @'ın Mekke'yi fethinde yaptığı gibi açıkça savaş ilân etmeden saldırabilirler. Bununla beraber, eğer konu düşmanca bir tavırla ele alınmazsa ve antlaşmayı bozmadan evvel yeterli şekilde düşünülürse daha iyi olacaktır: "Bir kavmin (antlaşmaya) hainlik yapmasından korkar-san, sen de (onların seninle yaptıkları antlaşmayı) aynı şekilde onlara at; çünkü Allah, hainleri sevmez." (8: 58). "
Bu ayet, bir antlaşmayı sonlandırmada, diğer taraf bu şartları sıkı bir şekilde gözetmese bile, tek taraflı bir kararı geçersiz kılar, öbür taraf, bu konuda hiçbir yanlış anlamaya maruz kalmamalıdır. Peygamber @, bu ayeti devletlerarası siyasetinde esas olarak almış ve: "Bir başka grup ile antlaşma yapan bir kişi, antlaşma sona erinceye kadar bağlıdır, veya mecbur kalırsa, bir taraf diğer taraftan önce antlaşmayı atmalıdır, bu şekilde her ikisi de eşit durumda olur. (Ebû'l Âlâ Mevdü-di, The Meaning of Qur'an, Cilt IV, sf. 145).
5- Savaş Esirleri
Rasulullah @, savaş esirlerinin öldürülmesini kesin olarak yasaklamıştır. Ashabına esirlere cömert ve nazik davranmalarını emretmiştir. Kur'an-ı Kerim müminlerin bu özelliğini şu sözlerle belirtir: "Yoksula, yetime ve esire O'nun sevgisi için yemek yedi-rirler: 'Biz size sırf Allah rızası için yediri-yoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz! 'Çünkü biz suratsız, çok katı bir gün(ün azabın)dan ötürü Rabbimizden korkarız.' derler." (76: 8-10). Rasulullah @ daima çevresindekilere esirlere karşı nazik ve merhametli olmalarını tavsiye etmiştir. Müslümanlara yıllarca zulmetmiş ve bazılarını ciddî olarak yaralamış olan Bedir Savaşı esirleri, en çok onlar tarafından alicenaplık muamelesi görmüşlerdir.
Kur'an-ı Kerim, müminlere esirlerden fidye almayı ya da onlara iyi muamele etmeyi tavsiye eder: "(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra' artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp ağırlıklarını bırakınca-ya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız). Allah dileseydi (kendisi) onlardan Öc alırdı..." (47: 4). Peygamber @, esirlere çok alicenap davranmış ve Huneyn savaşı esirlerine ve daha başka birçok esire yaptığı gibi
çoğunlukla serbest bırakılmış, diğerlerinden karşılık olarak bazı müslüman çocuklara ders vermesi istenmiş fidye parasını ödeyemeyen ve öğretmeyi bilmeyenler serbest bırakılmışlardı.
6- Barış
Rasulullah @, düşman barışa meyilli olduğu her zaman barışa hazırdı. Hiçbir yerde, hiçbir zaman kimse ile savaşmak istememiştir, fakat düşmanları tarafından savaşa zorlanmıştır. Onun savaştaki esas amacı saldırganlığı ve zulmü kaldırmak ve yeryüzünde barışı yerleştirmektir. Kur'an bu prensibi şu sözlerle belirtir. "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan, çünkü O, İşitendir, Bilendir. Eğer sana hile yapmak isterlerse (korkma) Allah sana yeter. O ki, yardımıyla seni ve müminleri destekledi." (8: 61-62).
Eğer düşman, silahlarım bırakır ve sığınmak için gelirse onlara karşı dövüşülmemelidir: "... O halde onlar, sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamak isterlerse, Allah size, onlara saldırmak için bir yol vermemiştir.'' (4: 90). Aynı şekilde, düşman kampından herhangi birisi sığınmak için gelirse o öldürülmemeli, fakat barış teklif edilmelidir: "Ve eğer müşriklerden biri eman dileyip, yanına gelmek isterse, onu yanına al ki, Allah'ın sözünü işitsin; sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır. Böyle (yap), çünkü onlar bilmez bir topluluktur." (9: 6).
7- Yenilenlere Muamele
Rasulullah @ bütün yendiklerine nazik, cömert ve hoşgörülü davrandı. Gerçekten, Peygamber @ daima zaferlerinde alicenaplık göstermişti. Ve zaferlerinin en büyüğü, hiç kan dökülmeyen Mekke seferidir. Kureyş'in ileri gelenleri, Mekke'deki 13 yıl boyunca Peygamber @ ve ashabına pek çok cürüm işlemişti ve daha sonra onlar Medine'ye sığındıklarında onlara karşı savaşlar açmışlar ve pek çok kan dökülmesinden sorumluydular. Peygamber @'m huzuruna geldiklerinde, "Ey Kureyşlüer, sizlere ne yapacağımı tahmin ediyorsunuz?" dedi. Onlar da: "Hayır, bekleriz, sen kerim bir kardeş, kerim bir kardeş oğlusun." cevabım verdiler. Rasulul-lah @ onlara şöyle dedi: "Bugün size hiç ayıplama ve azarlama yapılmayacaktır. Sizi Allah affetsin! Gidiniz, serbestsiniz!" Bunun gibi o diğer mağlup kişilere de nezaketle davranmış ve onları serbest bırakmıştı.
tslâm, savaş esirleriyle ilgili belirli genel kurallar koymuştur. Bununla beraber, İslâm mağlup edilenleri iki kategoriye ayırır: İslâm Kanununu barış halinde, çarpışmaksızın kabul edenler ve çarpışmadan sonra teslim olanlar. îlkin, kendiliklerinden, çarpışmadan önce veya çarpışma esnasında İslâm kanunlarını kabul edenlere onların müslümanlar-la yapmış oldukları antlaşmalara göre mua-mede edilir. Peygamber @, antlaşmanın şartlarının değiştirilmesini ya da onlara bu şartlardan farklı muamele etmeyi kesinlikle yasaklamıştır. Demiştir ki: "Sakının! Eğer birisi ahit yapılan kişilere karşı tecavüzde bulunursa, onların haklarını azaltır veya onlara kaldırabileceklerinden çok yük yüklerse, ya da rızaları olmadan onlardan bir şey alırsa Kıyamet gününde karşısına davacı olarak ben çıkacağım."
Bu hadis, kişilere muamelenin sözleşmenin şartlarına dayandığını gösterir. Ahidin herhangi bir hükmünü değiştirmek meşru değildir. Onların hayatı, şeref ve namusu, malları korunacaktır ve onlara karşı yapılan saldırının hiçbir türü kanunî sayılmayacaktır. Rasulullah @, Necran hıristiyanlanyla bu tür barış antlaşmaları yapmıştı ve onları Allah ve Rasulü'nün kefilliği ve koruması altında normal haklarını garanti etmişti. Teslim alınanların ikinci grubu sonuna kadar savaşıp, sadece tüm güçleri tamamen yok olduğunda, köy ve kasabaları müslümanlar ta-
rafından işgal edildiğinde teslim olanlardır. Bu tür durumlarda İslâm'ın genel ilkesi bunlara gayri müslim azınlıklar olarak muamele etmek ve onları savaştan önce yaşadıkları gibi bırakmaktır. Fakat, belli durumlarda, düşman büyük ayaklanmalara, hainliklere, kışkırtmalara vs. ye kalkıştığında, oturdukları yerlerden kovulmuşlar ve askerî güçlerinin yok edilmesi için saldırı aletleri ellerinden alınmıştır, tıpkı Benî Kaynuka ve Benî Nadir yahudileri olayında olduğu gibi. Onların sürekli düşmanca faaliyetleri İslâm devletinin başşehri için daimi bir tehlikeydi ve tam kapısının önündeki bir sorun kaynağına hiç bir yönetim tolerans gösteremezdi. Peygamber @ onlara barış içinde müslüman-larla birlikte eşit vatandaşlar olarak yaşamaları için her türlü imkânı vermişti, fakat onlar hiçbir zaman düşmanca davranışlarını veya ona ve dinine nefretlerini kesmemiş veya gizlememişlerdi. Adalet ve akıl yoluyla düşününce tek pratik alternatif bu alenî tehlikeyi başkentten uzaklaştırmaktı.
Üçüncü grup insanlar, Benî Kurayza olayında olduğu gibi cürümlerinin mahiyeti 2. kategoriyle benzer olmasına rağmen cürümlerinin şiddeti ve ağırlığı çok daha ciddi ve İslâm Devleti'nin güvenliği için tehlikeli olan kişilerdir. Bu yahudiler, akibetlerinin Tevrat kanunlarına göre hüküm veren sabık müttefikleri tarafından tayin edilmesini tercih etmişlerdi. Tüm savaşılabilecek erkekleri öldürüldü, kadın ve çocukları esir alındı. Mamafih bu o günlerde kazanan tarafın gerçekleştirdiği normal işlemlerdi. Bununla beraber hakem onların teklif ve seçimine göre tayin edildiği ve Rasulullah @ tarafından tayin edildiğinde, kararı; genel hakemlik kurallarına göre kesindi. Tüm Arap kabileleri İslâm'ı kabul etmiş, fakat diğer insanlar, örneğin Necran ve Gassan hıristiyanlarına cömert ve nazik davranılmış ve savaştan önceki yaşayışlarını sürdürmelerine izin verilmişti. Onlara, hayatlarının, mallarının, namuslarının ve din özgürlüklerinin Cizye denen bir vergiye karşılık korunması garanti edilmişti. Hayber Yahudileri, Benî Nadir veya Benî Kurayza yahudileri gibi hainlik yapmamışlardı ve onlar kendi teklif ettikleri gibi topraklan üzerinde rahat bırakılmışlardı. Fa-katvKayber'de yerleşen Benî Nadir yahudi-lerinin düşmanca hareketleri arttıkça ve Hay-ber halkı onların bu hareketlerim tasvip eder görününce, barış içinde yaşadıkları sürece topraklarında kalabilecekleri, fakat devlete karşı savaş hazırlıklarına kalkışırlarsa Arap topraklarından sürülecekleri söylenerek uyarılmışlardı.
3- Savaşın Lüzumu Ve Hikmeti
A- Savunma Savaşı
Bir kişinin saldırgan ve adaletsi kuralları yalnızca kendi rahat ve konforu için veya kendi sevdikleri ve yakınlarının sevgisi için kabul etmesi ve gerçeği desteklemeyi bırakması, bayağılığın en uç noktasıdır. Bu güçsüzlük, hakikatte vücudun fizikî güçsüzlüğü değil, inanç ve kalp güçsüzlüğüdür ve insanın zihnini kontrol altına aldığında içindeki tüm adalet ve iyilik hissini, tüm şeref ve vakar duygulannı yok eder. Bu tür insanlar gerçekte ahirette olduğu gibi, bu dünyada da kaybedenlerdir: "Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: 'Ne işte idiniz?' deyince 'Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük.' diyecekler. Melekler de 'Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!' cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir!" (4: 97).
îslâm, her türlü durumda sabır ve tahammülü öğretir, yalnız hakikat çiğnendiğinde ve müslümanlar İslâm'dan başka bir şeye zorlandığında sabrı tavsiye etmez. Müslümanların insan hakları çiğnendiğinde, dinlerine ve inançlarına uygun yaşamaları engellendiğinde ve evlerinden sürüldüklerinde İslâm, onlara düşmana karşı zayıflık göstermemelerini ve bu zulmü ortadan kaldırmak için bütün güçlerini toplamalarını emreder. (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, Cihad fi'Sebilillah, sf. 53-82). "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez. Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden (yani Mekke'den) siz de onları çıkarın! Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haramda onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün; kâfirlerin cezası böyledir. Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, Allah bağışlayandır, esirgeyendirf' (2: 190-192). Bu Kur'an ayetleri açıkça gösteriyor ki, müslümanlar kendilerine karşı direnmeyenler ve inançlarına engel olmayanlarla savaşmamaları İçin uya-rılıyorlar. Bununla beraber, kesinlikle zarurî olduğu ve kesin ihtiyaç olduğu derecede kuvvet kullanmalarına izin verilmiştir. (Ebû'I Âlâ Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt I, sf. 146-147). Savunmanın önemi bundan da anlaşılabilir; bu, İslâm'da yalnızca bir ibadet şekli ve zorunluluk değildir, fakat, düşmanın saldırgan tavırlarına karşı İslâmî inancın korunmasında insanların iman ve inancını gösteren yegâne işaret ve standarttır. "Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin? Allah'a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihad etmeleri hususunda senden izin iste(yip geri kal)mazlar. Allah, takva sahiplerini bilir. Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya düşmüş ve şüpheleri içinde bocalayıp duranlar, (savaştan geri kalmak için) senden izin isterler?' (9- 43 45).
Bu ayet, İslâm ve küfür arasındaki çatışmaya katılma arzusunun hakiki bir müminle münafık arasındaki farkı ayırdeden bir kriter olduğunu gösteriyor. Bu çatışmada; îs-lâm'ı tüm kalbiyle destekleyen ve tüm kaynaklarım ve enerjisini İslâm'ın zaferi için kullanan ve bu amaç için her fedakârlığı yapmakta en ufak bir tereddüt göstermeyen kişi gerçek bir mümindir. Aksine, bu kavgada, küfrün zaferi tehlikesi karşısında fedakârlık yapmaktan kaçınan kişi münafıktır, çünkü bu tür bir davranış onun kalbinde hiç inanç olmadığının bir delilidir.
Savunma Savaşının Şekli
Müslümanların dinî vazifeleri ile ilgili buyruklardan anlaşılan odur ki, İslâm devletine direk bir saldırı olduğunda yapılan mücadele Allah yolunda savaşmamn (cihad) sadece bir şeklidir; müslümanlara hayatı zorlaştıran ve onların haklarını koruma altına almak için mücadele etmelerinin gerekeceği diğer şekillerde zulümle karşılaşılabilir. Kuran ve Sünnet'in ışığı altında savunma savaşının şekillerini aşağıdaki gibi sınıflandıra-biliriz.
1- Saldırıya Kaışı Savaş: Müslümanların saldırıya karşı savaşmalarını öğütleyen ilk ayet şu sözlerle gelmiştir: "Kendileriyle savaşılan (mümin)Iere, (savaşma) izn(i) verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir. Onlar sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın bazı insanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılırdı. Allah kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, galiptir:' (22: 39-40).
Daha sonra saldırganlara karşı savaşmaları şu sözlerle emredilmiştir: "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez. Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden (yani Mekke'den) siz de onları çıkarın! Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün; kâfirlerin cezası böyledir. Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (2: 190-192).
Savaşın ana ilkeleri bu Kur'an ayetlerinde çıkarılabilir (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, Cihad fi'Se-bilillah, sf. 58-82). Müslümanlara, kendilerine saldırıldığinda ve diğer insanlar tarafından zulmediklerİnde savaşmaları için izin verilmiştir. (Ebû1 Âlâ Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt I, sf. 146-147). Müslümanlar evlerini alan insanlara, haklarını gas-pedenlere ve onları topraklarından ve mallarından uzağa sürenlere karşı savaşmalıdır: (a) Müslümanlar, onlara dinî inançlarının tersine olarak zulmeden ve onları yalnızca müslüman oldukları için taciz edenlere karşı savaşabilirler, (b) Müslümanlar, daha önce sürüldükleri toprakları geri almak veya; hâkim durumda oldukları yerlerde üstünlüklerinin kaybolduğu zaman savaşmalıdır ve güçlerini tekrar her ne zaman kazanırlarsa, daha önce sürüldükleri topraklardan düşmanlarını sürmelidirler. (Ebû'l Alâ Mevdûdi, a.g.e. Cilt IV, sf. 193).
2- Hak Yolunun Korunması: Müslümanlara, kendilerini Allah yolundan ayıranlara karşı savaşmaları söylenmiştir, çünkü bu şekilde onlar suç işlemektedirler: "înkâr edenler, Allah yolundan (insanları) menetmek için mallarını harcarlar ve harcayacaklar da. Sonra bu, kendilerine yürek acısı olacak, nihayet yenilecekler ve inkâr edenler cehenneme sürüleceklerdir!' (8: 36). Kâfirlerin savaş faaliyetlerinin tasviri şu sözlerle yapılmaktadır: "Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan meneden (şu kâfir)ler gibi olmayın. Allah, onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır." (8: 47). Ve yine işledikleri cürümlerden şu sözlerle bahsedilmektedir: "Allah'ın ayetlerini az bir pahaya sattılar da (halkı) O-nun yolundan alıkoydular. Onların yaptıkları gerçekten ne kötüdür!" (9: 9).
Allah'ın buyruğu Muhammed Suresi'nde çok açık olarak belirtilmiştir: "înkâr edip (insanları) Allah'ın yolundan çevirenlerin amellerini (Allah) boşa çıkarmıştır. İnanıp iyi ameller işleyenlerin, Rableri tarafından Mu-hammed'e indirilen gerçeğe inananların günahlarını da (Allah) örtmüş ve hallerini düzeltmiştir. Bu, böyledir: Çünkü inkâr edenler bâtıla uymuşlar; inananlar ise Rablerin-den gelen hakka uymuşlardır. (Allah da böylece herkesin lâyığım vermiştir). îşte Allah, onların durumlarını, insanlara böyle anlatır. (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra da artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağalıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar, (böyle yaparsanız.).-" (47: 1-4).
Bütün bu ayetlerdeki "saddû an Sebilülah" (Allah'ın yolundan çevirenler) sözleri böyle-lerinin üzerlerine savaş açılmasını gerekli kılan ağır bir suç işlediklerini göstermektedir. Her ne zaman birisi müslümanları günlük hayatlarını sürdürmekten alıkoyarsa veya bu hayat tarzına uymak isteyen diğerlerini engellerse veya onları bundan men ederse bütün bu hallerde müslümanlar için savaş bir vazife haline gelir.
3- Antlaşmalaraİhanet ve Antlaşmaların Bozulması: Müslümanların savaş açmaları gereken bir başka grup insanlar ise, hilekâr faaliyetlere kapılan ve ne zaman akıllan eserse antlaşmalarını bozan kişilerdir. Bu emir şu sözlerle belirtilmiştir: "Allah katında yeryüzünde yaşayanların en kötüsü, kâfirlerdir; artık onlar inanmazlar. Sen kendileriyle antlaşma yaptığın halde onlar, hiç çekinmeden, yaptıkları antlaşmayı her defasında bozarlar. Savaşta onları yakalarsan, onlar(a vereceğin ceza) ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt ki ibret alsınlar. Bir kavmin, (antlaşmaya) hainlik yapmasından korkar-san, sen de (onların seninle yaptıkları antlaşmayı) aynı şekilde onlara at; çünkü Allah, hainleri sevmez." (8: 55-58).
Keza, müslümanlara, tekrar tekrar antlaşmalarını bozanlara karşı sert tedbirler almaları şu sözlerle emredilmiştir: "Allah ve Rasulü-nden, antlaşma yaptığınız müşriklere ihtardır. Dört ay daha yeryüzünde dolaşın, bilin ki siz, Allah'ı aciz bırakamazsınız ve Allah, kâfirleri rezil (perişan) edecektir' " (9:1-2). Yine, Tevbe Suresi'nde bu emir tekrarlanır: "Ortak koşanların, Allah'ın yanında ve Ra-sulü'nün yanında nasıl antlaşması olabilir? Ancak Mescİd-i HaramTda anlaştıklarınız hariç. Onlar size dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın, çünkü Allah, (günahlardan) korunanları sever. Evet (Allah ve Rasulü yanında onların) nasıl (ahdi olabilir)? Eğer onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahd ne de antlaşma gözetmezlerdi. Ağızlarıyla sizi razı ederler, fakat kalpleri (sizi) istemez. Çokları da yoldan çıkmışlardır." (9: 7-8). Yine, verdiği sözleri bozan aynı insanlar hakkında denir ki: "Bir mümine karşı ne and, ne de antlaşma gözetmezler. İşte saldırganlar onlardır. Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse, dinde sizin kar-deşlerinîzdirler. Biz, bilen bir kavme ayetleri böyle uzun uzun açıklarız. Eğer antlaşma yaptıktan sonra antlarını bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür önderleriyle hemen savaşın. Çünkü onların antları yoktur; belki (böylece küfürden) vazgeçerler?' (9: 10-12).
Aşağıdaki genel prensipler Kur'an'm bu ayetlerinden çıkarılabilir: (a) Müslümanlar önce kendileriyle antlaşma yapıp, sonra bozanlarla savaş malıdır. Bu, müslümanlarla, onların kanunlarına uymak için antlaşma yapıp sonradan Devlet'e karşı isyan eden kişileri de kapsar, (b) Antlaşmalara sadık, fakat davranışları her zaman düşmanca olan ve müslümanlara ve inançlarına sürekli bir tehlike oluşturan kişiler. Bu tür olaylarda, müs-lümanlar onlarla olan antlaşmalarını açıkça bozmalı ve onları bundan haberdar etmeli ve daha sonra onlara karşı uygun bir hareketi yerine getirmelidir, (c) Müslümanlarla olan antlaşmalarını tekrar tekrar bozan kişiler; Öyle ki antlaşmalar tüm mânasını (önemini) yitirdiği durumlarda ve bu insanların müslümanlann menfaatlerine zarar vermekle tüm ahlâk ve insanlık kurallarını inkâr ederler. Müslümanlara, onlara karşı pişman olup İslâm devletine teslim oluncaya kadar açık savaş ilân etmeleri emredilir.
4- Düşmanların Yok Edilmesi: Dışarda açıkça düşman olanlara ek olarak, İslâm devletinin içinde daima dost gibi görünmeye çalışan, fakat aynı zamanda devletin temellerini yıkmak için her türlü çabayı sarf eden kişiler vardır. Bunlar açıkça düşmanlıklarını gösterecek cesareti olmayan, fakat devlete karşı düşmanlarla birlikte sürekli entrikalar çeviren ikiyüzlülerdir. Peygamberimize bu münafıklara karşı savaşması emredilmiştir: "Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara sert davran; onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir gidiş yeridir o!" (9: 73). Ve Nisa Suresi'nde şunları okuyoruz: "Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki, onlarla bir olasınız. O halde onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, nerede bulursanız öldürün ve onlardan ne dost, ne de yardımcı tutmayın!" (4: 89).
Ve tekrar yine aynı surede şu ifadelere rastlıyoruz: "Başka birtakım insanlar da bulacaksınız ki, hem sizden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isterler. Ama ne zaman fitneye götürülseler, başaşağı edilip (fitnenin) içine atılırlar. Eğer onlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın ve nerede bulursanız öldürün! İşte öylelerine karşı Allah size açık bir yetki vermiştir!' (4: 91). Bu suretle, İslâm, düşmanca faaliyetlerde bulundukları veya açıkça Müslüman Devlet'e karşı isyan ettiklerinde bu tür insanlara karşı askerî harekâta müsaade etmektedir.
5- Barışın Korunması ve Sürdürülmesi: İslâm Devleti'nin içinde veya dışında daima sorun çıkaran bir başka tür insanlar da bulunur; bunlar soygun, cinayet ve yağmalar düzenlerler ve genellikle barışı bozarlar. Onlar aynı zamanda şiddet kullanarak İslâm Devleti 'ni parçalamak isterler. Bu tür insanlar yakalanmak ve cezalandırılmalıdır:' 'Allah ve Elçisi'yle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlara büyük azap vardır. Ancak sizin onları (yenip) ele geçirmenizden önce tevbe edenler olursa (bilin ki) Allah, bağışlayan, esirgeyendir (Tevbe edenleri Allah affeder)." (5: 33-34).
6- Zulüm Gören Müslümanlara Yardım: Gayrimüslimlerin baskısı altında eziyet çeken müslümanlara yardım da İslâm Devleti'nin vazifesidir. Bu Nisa Suresi'nde şu sözlerle belirtilmiştir: "Size ne oldu ki Allah yolunda ve; 'Rabbimiz! Bizi şu, halkı zalim (olan) şehirden çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver!' diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?" (4: 75).
Bu savunma.savaşı şekillerinin hepsinin incelenmesi gösterir ki, müslümanlar, hangi şartlar altında olursa olsun, varlıklarına ve dinlerine düşmanları tarafından hâkim olunmasına İzin vermemelidirler. İçten veya dıştan nerede ve ne şekilde olursa olsun bu tür bir hareket başını kaldırır kaldırmaz İslâm
Devleti'nin bütün gücüyle ezılmelidir. Ve bu amaçla sorun çıkaranları kontrol altında tutabilmek için Müslüman Devlet her zaman kuvvetlerini hazır tutmalıdır. (Ebû'l Alâ Mevdûdi, Cîhad fi Sebilillah, sf. 53-82). İşte bu aşağıdaki sözlerle tavsiye edilir:/'Ey inananlar! Onlara karşı gücünüz yettiği kadar —Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere— kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarfetti-ğiniz her şey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir." (8: 60).
B- Savaşın Lüzumu Ve Hikmeti
Çeşitli düşman türlerine karşı tüm bu savaş hazırlıklarının amacı ve hikmetini açıklamak şimdi kabil olabilir. Açıkçası, düşmanı caydırıcı bu savaş hazırlıkları ne sadece düşmanı yök etmiş olmak için yapılır, ne de çok kudretli bir devlet kurmak için yapılır; fakat bu iş büyük bir hikmete dayanır. Savaşın bu gerekliliği ve hikmeti Kur'an-ı Kerim'de şu sözlerle ortaya konur: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a İnanırsınız. Eğer kitap ehli, inanmış olsaydı, elbette kendileri için iyi olurdu. Onlardan inananlar da var, ama çokları yoldan Çıkmışlardır!' (3: 110). Bu sözlerle, müslümanların, İsrailoğullarının yetersizlikleri nedeniyle az-ledildikleri bir dünyaya önderlik etmek üzere tayin edildikleri hatırlatılmaktadır. Müslümanlar bu göreve tayin edilmişlerdir, çünkü önderlik için çok lüzumlu ahlâkî değerlere sahiptirler. Bunlar iffeti kurma, kötülüğe son verme, Allah'tan başka ilâh olmadığına iman ve bu imanın gereklerini yerine getirmedir. Bundan dolayı müslümanlar kendilerine emniyet edilen işin sorumluluklarını anlamalı ve kendilerinden öncekilerin düştükleri hatalardan kaçınmalıdırlar.
"Bu durum şeref verici bir mahiyette olmasına rağmen, beraberinde çok ağır sorumluluklar da taşır. Müslüman toplumun dünyanın önünde yaşayan bîr merhamet, hak ve adalet timsali olmalarını gerektirir ve eğer bu sisteme herhangi bir tehlike sirayet ederse, onu her çeşit istila, kokuşma, iç ve dış hücumlara karşı koruyup gözetmeye kifayet edecek kadar kudretli olmaları şarttır." (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt II, sf. 54 ve Cilt I, sf. 120-121). Bu husustan Bakara Suresi'nde bahsedilmektedir: "Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun. Biz, Peygamber'e uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Kabe'yi kıble yaptık. Bu, Allah'ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir." (2: 143).
Bu, Allah tarafından yaratılan İslâm toplumunun gelişimi için gerekli bir iyilik, fazilet ve adalet sistemidir. Bu sistemi tüm dünya üzerine yaymak ve daha sonra bu sistemi sahip olduğu bütün gücüyle korumak müslü-manm zorunlu görevidir. Diğer bir deyimle, müslüman tüm İnsanlığa; kötülük, adaletsizlik ve kokuşmuşluğa karşı iyilik, fazilet ve adaletin hüküm sürdüğü bir sistemi getirmek için çok çalışmalıdır. Böylece, İslâm, dar ulusal, ırkçı, mezhepçi ya da dil ile ilgili sınırlamalardan kurtulmuş bir kollektif faziletin yüksek standardını insanlığa sunar.
Bununla beraber, Kur'an-ı Kerîm savaşın hikmetlerini iyice açıklayarak, müslümanlara bu uğraşıda karşılaşacakları birçok tehlike tarafından caydmlmamalarını, fakat kendilerine anlaşılır bir şekilde izah edilen bu yolda çok çalışmalarını söylemektedir: "Allah uğrunda, O'na yaraşır şekilde cihad edin. O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yükleme-di. (Sizin dininizi de) babanız İbrahim'in dini (gibi geniş kapsamlı yaptı, daraltmadı.) O (Allah) bu (Kur'an)dan önce(ki kitaplarda) da, bu (Kur'an)da da size 'müslümanlar' adını verdi ki, Peygamber size şahid olsun, siz de insanlara şahid olasınız. Haydi namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın; sahibiniz O'dur. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır (O)!" (22: 78). Bu ayet, onlar için seçilen Allah Yolu'nun İbrahim @ ve ondan önceki peygamberlerle aynı yol olduğunu vurgulamakta ve tüm insanları ve toplumları İbrahim @ ile aynı yolu takip etmeye davet etmektedir. Aynı zamanda müslümanlara bu itikadın sarsılmaz şekilde takibi ve buna karşı çıkanlara karşı çok çalışmalarını emretmektedir.
Aynı ilke, aynı surede başka ifadelerle de anlatılmaktadır. "Onlar (o kimselerdir) ki kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilâkis) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir (her şey sonunda O'na varacaktır.)" (22: 41). Bu sebepledir ki müslümanlar bütün insanlığın faydası İçin bir adalet sistemi kurmaya çalışırlar, çünkü bu sosyal refahın ve herkesin saadetinin temelidir. Şayet gerekirse kuvvet kullanarak, kötülüğü durdurabilecek, bir kimse yoksa, kötülüğün gücü yayılacaktır ve yavaş yavaş toplumdaki tüm iyilik ve fazileti yenecektir. İnsanlar iyiyi emretmeyi ve kötüyü yasaklamayı durdurursa, kötülük kuvvetlenecek ve insanlığı yok edecektir. Bu olay şu sözlerle anlatılmaktadır: "Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler İse kendilerine verilen refahın peşine düşüp sunardılar ve suç işleyen (insan)lar olup çıktılar. Halkı ıslah edici kimseler olsaydı, Rabbia o şehirleri haksız yere helak edecek değildi." (11: 116-117).
Başka bir yerde Benî İsrail'in helak edilmesi şu sözlerle anlatılmaktadır: "îsrailoğulla-rından inkâr edenlere, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanet edilmiştir. Çünkü (onlar) isyan etmişlerdi ve saldırıyorlardı. Yaptıkları kötülükten vazgeçmiyorlardı. Ne kötü şey yapıyorlardı!" (5: 78-79). Rasulullah @, bunu şu sözlerle açıklamaktadır: Bir topluluğun arasında bir adam onların gözü önünde itaatsizlik yapar, buna rağmen onlar onun davranışlarını düzeltebilecekken böyle yapmazlarsa, Allah onları ölmeden evvel ağır bir cezayla yakalayacaktır." (Mişkât).
Müslümanların toplumda daima iyiliği teşvik edip kötülüğü yermeleri İslâm inancının önemli bir parçasıdır.Çünkü kendi içinde iyi bir şey olmasına ilâve olarak insanlık kültür ve medeniyetini korumak en hayırlı yoldur. Kur'an-ı kerim bu esası şöyle hatırlatır: "İçinizden hayra çağıran, iyiğili buyurup kötülükten men eden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir!' (3: 104). Müslümanlar, daha önceki nesilleri yok eden ve aynı şekilde davranırlarsa onları da yok edecek olan kötülük, kötülüğün men edilmesi ve kötülüğün takipçileri hakkında uyarılmışlardır: "İnkâr edenler, birbirlerinin velisidir-ler. (Ne siz onlara vâris olabilirsiniz, ne de onlar size vâris olabilirler). Eğer bunu yapmazsanız, (Allah'ın bu emirlerini tutup, bir-birlerinizi desteklemezseniz) yeryüzünde fitne ve büyük bir kargaşalık olur." (8: 73).
Toplumda kötülük gördükleri zaman, müs-lümanlara bâtıl kuvvetlere karşı inançlarını ve kendilerini korumak için ve ikinci olarak kötülüğü yok edip, iyilik ve fazileti hâkim kılmak için çarpışmaları ve savaş açmaları emredilmektedir. Bu emir şu sözlerle anlatılır: "Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Ra-sûlü'nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerin.kü-Çül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın." (9: 29).
Yeryüzünde zulüm ve zorbalık yok oluncaya ve Allah'ın şeriatı yerleşinceye kadar savaşa devam etmek müslümanların vazifesidir. Kötülüğün bir başka çeşidi de münker-dir ve Kur'an-ı Kerim bunun için 'fitne' kelimesini kullanır:" Onlarla savaşın ki fitne ortadan kalksın, din yalnız Allah'ın dini olsun (Yalnız O'na tapılsın)..." (2: 193). Buradaki 'fitne' kelimesi, "toplumun durumunun Allah'ın kanununun uygulanması bakımından emniyetli ve özgür olmaması" mânasında-dır. İşte bu nedenledir ki müslümanlara Allah'ın Yolu için barış ve hürriyeti toplumda yerleştirmek ve onun durumunu değiştirmek üzere cihada devam etmeleri buyrulmuştur. Bu savaşta İslam'ın ve müminlerin amacı, insanların gerçek olduğuna inandığı şeyleri gerçekleştiremediği ve barışı ve düzeni kurup insanların serbestçe Allah'ın kulları olarak İlâhî Kanun'la uyum içinde yaşayamadığı fitne olayını sona erdirmektir. (Ebû'l Alâ Mev-dûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt I, sf. 147).
KISIM 9
DEĞERLENDİRME
1- Hz. Muhammed @'In Askerî Lider Olarak Değerlendirilmesi
Rasulullah @, doğduğunda öksüzdü, çocukluğunda çobanlık yapmıştı ve meslek olarak tüccarlığı seçmişti. O'na hayatının hiçbir döneminde savaş sanatı ya da dövüşme teknikleri öğretilmiş değildi. Ve O, peygamberlik mertebesine eriştirildeğinde insanları İslâm'a davet etmişti, fakat insanların çoğunluğu onu ve dinini reddetmişlerdi. Onu ve ashabını yaşadıkları şehir Mekke'den ayrılmaya zorlamışlardı. Rasulullah @, bir savaş adamı değil, barış adamıydı. Fakat düşmanları onu ve dinini yok etmek için, yaşadığı şehir Medine'de bile saldırmışlar ve ona saldırganlara karşı dinini savunmaktan başka hiç şans tanımamışlardı. Böylece, savaşmak için hiç niyeti olmadığı halde, düşmanları tarafından savaşa zorlanmıştır. O, Allah'ın elçisi ve insanlara yaşamanın doğru yolunu öğretmek isteyen ve onları hakka, iyiliğe, adalet ve barışa yönelten bir insanlık eğiticisidir. Hiçbir zaman savaştan bahsetmiş veya askerî bir lider olmayı önermemiştir.
Mamafih, Peygamber @ bu savaşa zorlandığında, o birkaç sahabeyle beraber, tüm düşmanlarının birleştirilmiş güçleriyle son derece büyük bir azim ve beceri ile savaşmış ve onları tüm cephelerde yenmiştir. Rasulullan @ savaş planlarının yapılmasında, icrasında ve tamamlanmasında ve savaş alanındaki stratejik hareketler ve taktik manevralarında, eşsiz ve benzersiz bir kabiliyet ve feraset göstermiştir. Savaş planları basit ve pratik, fakat yer ve zamanın ihtiyaçlarına göre gerçekçi ve ayrıntılı idi. Savaş planları kolay anlaşılır, hemen kolayca değiştirilebilirdi. Uhud Savaşı'nda, okçuların hatasına bağlı olarak savaşın durumu müslümanların aleyhine değişince, Rasulullah @ derhal alternatif savunma planını işleme koymuş, ashabını kendi orijinal pozisyonlarından geriye yerleştirmiş, tüm dağınık kuvvetleri düzene "sokmuş ve düşmanın planlarım bozmuştu. Yine Huneyn Savaşı'nda, kaçan adamlarım toplayıp tekrar organize ederek karşı savunmasını büyük kabiliyet ve ferasetle gerçekleştirmiş ve yenilgiyi zafere dönüştürmüştü.
Peygamber @, sadece savaş planlarını hazırlarken çok dikkatli olmakla kalmaz, aynı zamanda bunları gizlemek konusunda çok titiz davranırdı. Gerçek savaştan önce hiç kİm-se onun niyetinin ne olduğunu hiçbir zaman bilmezdi. Bazan, Bedir ve Mekke seferlerinde olduğu gibi en yakın arkadaşları bile gerçek niyetini bilmezdi. Aslında, savaş başlamadan önce düşmanın maneviyat ve şevkini tamamen yok etmede en büyük yardımcısı, planlarını aniden uygulamaya koyma-sıydı. Ve bu planların önemli bir özelliği savaşın kesinlik prensibi ile uyumlu olarak ta-sarlanmasıdır ve başka hiçbir saikin, politik olsun, başka konuda olsun onu etkilemesine izin verîlmemesİydi. Rasulullah @'ın esas amacı düşman saldırısını en az can kaybı ile durdurmaktı. Bu ilkeye sıkı sıkıya uyar ve düşman yenildiğinde, dövüşme gücü ve yeteneği yok edildiğinde, kaçan adamları öldürmek için asla takip etmezdi. Bu, hem büyük, hem küçük seferlerde bütün şartlar altında uygulanmıştı.
Rasulullah @'ın savaş stratejisinde ve askerî harekâtlarında çeşitli faktörleri etkili ve başarılı kullanmasındaki beceri ve bilgisi daima .profesyonel askerî liderleri şaşırtmıştır.
Hemen her savaşta, o taarruzunu düşmandan daha iyi ve daha başarılı olarak organize ederdi ve savaş planlarını büyük bir gizlilik içinde muhafaza ederdi. Kuvvetlerini savaş sırasında mümkün olan en az adam ve malzeme kaybıyla maharetle idare ederdi ve bu sırada makul bir emniyeti de sağlardı. Askerî operasyonlarında düşmana göre daha etkili olurdu. Küçük ve büyük seferlerinde sürpriz ve hız unsurlarını çok başarılı kullanırdı ve düşman çoğunlukla hazırlıksız yakalanırdı. Psikolojik faktörü düşmanlarının asla hayal bile edemeyeceği kadar iyi ve etkili kullanırdı. Bir istihbarat servisi ve düşman topraklarındaki muayyen ve sarih olmayan hedefleri ele geçirmek için komando birlikleri kurmuştu. Son olarak, o, daha önce tarihte hiç kimsenin yapmadığı şekilde adamlarına davalarının hak olduğu, hakikat olduğu inancını yerleştirebildi. Onların kendilerine güvenlerini artıran bir hedef vermiş ve karşılarında hiç kimsenin duramayacağı bir ruh aşılamıştır. Adamları onun emriyle ateşe ya da suya atlamaya hazırdılar ve onun için her fedakârlığı her şeyden daha değerli görüyorlardı. (4: 104). Kendi başlarına geleceklere bakmaksızın kahramanca çarpışarak düşman saflarına saldırıyorlardı. (9: 111). Davalarının hakikatinden emindiler (4: 125). Kaybedecek hiç bir şeyleri yoktu. Eğer savaşta öldürülürlerse, doğruca cennete gideceklerdi. Ve eğer savaşı kazanırlarsa muzaffer olacaklar, gazi unvanını alacaklardı (4: 174). Rasulullah @'ın düşmanı üzerindeki askerî üstünlüğü Bedir Savaşı'nda açıkça ispatlanmıştır. Planlarım sır olarak tutmuş ve en son ana kadar kendi niyetim açığa vurmamıştı. Rasulullah @'ın gerçek niyetini bilmeyen düşman çok zor bir duruma düşmüştü. Kervanlarını savunmak için kendi kuvvetlerinden ayrılmak zorunda kaldılar ve böylece orduları bölünmüş oldu. Ve yeterli zaman olmadığı için kervan geçip kurtulduktan sonra tekrar birleşemediler. Kervanın korunması için orduları Mekke'den ayrılırken, ileri gelenlerin çoğu, kervan kurtulduktan sonra savaşa devam etmeye karşı çıkmışlardı. Bunun yanında, yalnızca kervanı korumak için onlara katılmış olan müttefikleri de Kureyşli-leri bırakmışlardı: Böylelikle Kureyş psikolojik olarak savaş öncesi demoralİze olmuştu. Onlar yarım yürekle ilerlemişlerdi ve Rasulullah @ 'ı, askerî açıdan, o vadideki en iyi pozisyonu tutmuş olarak bulmuşlardı. Onların sorunlarına yağmur da eklenmişti ve hayretle farketmişlerdi ki, kaygan ve çamurlu toprak onların silahı ve süvari saldırısı için uygun değildi. En önemli savaş silahlarını kullanamayacaklarını farkettikleri zaman, karmakarışık bir saldırıya kalkışmış, fakat o tür toprakta piyadelerin bile hareketlerinin zor ve tehlikeli olduğunu anlamışlardı. Rasulullah @ durumun avantajını kullanmış ve okçularına çamurlu arazide yavaş hareket eden hedeflere atış emri vermişti. Daha sonra düşmanın yorgun düşmüş askerlerine, asha-bıyla saldırarak onların tüm gücünü ve savaş kabiliyetlerini yok etmişti. Düşman karışıklık ve şaşkınlık içinde geri çekilmişti. Ancak, kaçan düşmanı takip etmedi, çünkü amacı öldürmek değil, düşmanın direncini kırmaktı.
Rasulullah @, Uhud seferinin organizasyonunda çok büyük askeri başarı ve kabiliyet göstermişti. Yine kendi kararını sakladı ve niyetini açıklamadı. Gece kayalık arazide zorlukla ve büyük bir hızla ilerlemiş ve Uhud dağı ile düşman hatları arasında muhkem bir savunma konumunda yerleşerek düşmanı iyice şaşırtmıştı. Rasulullah @'ın becerikli ve ince planı düşman planlarım tümüyle parçaladı. Muhammed @'ın önden gelerek 200 atın ayakları altına düşmesini bekleyen süvari birlikleri tesirsiz kaldı. Düşman onu bu yeni durumda gördüğü zaman, saldırdı ve hata yaptı. Halid, meslekdaşı İkrime b. Ebu Cehil'in desteğini beklemeden saldırdı ve sağdan, soldar okçular tarafıntan oklanarak geri çekilmeye zorlandı. Daha sonra İkrime ona yardım için ilerlediğinde Rasulullah @ Zübeyr'İn komutası altındaki diğer ordusuna saldırma emrini verdi. Stratejisinin etkili uygulanması ve doğru yerde ve zamanda gücünün azamisinin kullanımı ile Rasulullah @ düşmanın savaşma gücünü yok etti ve^düşman geri çekilmeye başladı.
Savaşın durumunu müslümanların aleyhine çeviren, okçular bölümündeki bir hataydı, fakat Rasulullah @'ın yine, belirgin bir liderlik yeteneği durumu kurtardı. Alternatif planını yürürlüğe koydu ve Uhud dağının etekleri üzerindeki yüksek mevkiye savunma vaziyetinde kademeli olarak geri çekildi. Hz. Ali yanlarındaki geçidi tutmak için çok uğraştı ve o yönden gelen düşman saldırısını durdurdu. Hz. Hamza, Eyneyn dağı yönünde bir karşı saldırıya kalkıştı. Daha sonra Rasulullah @'m kaçan ashabı etrafında toplandı ve şiddetle dövüştüler. Bu, düşmanın maneviyatını kırdı ve zaferi tamamlayamadan düşman savaş alanından ayrıldı. Rasulullah @'ın askerî lider olarak büyüklüğünün bir başka delili, düşmanın fikrini değiştirip geri dönebileceği ihtimaline karşı onu takip etmesindeki stratejik ustalıktır. Gerçekten düşman hatasını anladı ve geri dönmeye kalkıştı, fakat Rasulullah @'ın kuvvetlerinin takip ettiğini haber aldı ve Mekke'ye geri döndü.
Rasulullah @'ın Hendek Savaşı'nda kullandığı yeni savunma tekniği düşmanı tamamen şaşırttı ve silah ve askerce ezici üstünlüklerine rağmen, onun savunma hatlarını yarmak için hiçbir şey yapamadılar. Müttefikler arasında şüphe ve anlaşmazlığa yol açan başarılı hareketi ve onların birliğini bozması diğer bir hünerli askerî stratejisidir. Yine, sayıca üstün bir kuvvete karşı küçük bir kuvveti akıllıca, tutumlu ve maharetle kullanması onun askerî bir lider olarak büyüklüğünü gösteren canlı bir delildir. Umre ziyareti için çıktığı Hudeybiye Seferi, Rasulullah @'ın ordusunun en müthiş darbesiydi.
Kureyş, Bedir'de askerî olarak, Uhud ve Hendek savaşında da maneviyat olarak yenilmişti. Bu sefer, Rasulullah @ için psikolojik bir seferdi, düşmanın maneviyatını tamamen yıkmıştı. Kureyş, Rasulullah @'ı yolundan çevirmek için bir süvari ve onları destekleyen bir piyade tümeni gönderdi. Bu hareketi haber alan Rasulullah @, rotasını de-
ğiştirdi ve güç ve değişik bir yol takip ederek, Hudeybiye'ye büyük bir hızla ulaştı ve düşmanı şaşkına çevirdi. Mekke savunmasızdı, süvari ve piyade birlikleri uzakta dağlar arasında Rasulullah @'ı aramaktaydı, Başka bir askerî lider olsaydı, Mekke'ye saldırırdı ve onu kendi zaferi ve şâm için işgal ederdi. Fakat Rasulullah @ sıradan bir askerî lider değildi. O aynı zamanda Allah'ın elçisiydi. Savaş değil, barış istiyordu. Amacı kan dökülmesinden kaçınmaktı. O Önceden üç büyük savaşta Kureyş'i yenmiş ve askerî gücünün üstünlüğü ile onları etkilemişti. Aynı hareket çizgisini izlemeye hiç gerek yoktu. Rasulullah @, onlara şerefiyle barış teklif etti. Askerî uzmanlara göre, düşmanın gücünü zayıflatmakta üç yol vardır: Askerî yenilgi, manevî yenilgi ve son olarak psikolojik yenilgi. Bunların en zayıfı askerî bozgundur, çünkü müttefiklerinin yardımıyla kolayca ve çabucak durumlarını düzeltebilirler. Manevî bozgun askerî bozgundan daha tehlikelidir, çünkü kolayca düzeltilemez. Yenilenler arasında hayatın bütün unsurlarını uzun bir süre İçin yok eder ve tamir edilemez. Kureyşliler o zamana kadar manevî bozgun gibi askerî bozgunu da tatmışlardı. Hudeybiye onların psikolojik bozgunu idi. Bu, Rasulullah @'ın o an için sadece bir zaman sorunu olan Mekke zaferine yol açmıştır.
Hudeybiye, Rasulullah @'ın askerî harekâtlarının mükemmel zamanlamasını ve onların icrasını ve büyük bir hızla tamamlamasını ve verimliliğinin dikkate değer bir örneğidir. Gerçekte o savaş tarihinde bir kilometre taşıdır. Rasulullah @, bu barış hareketi ile savaşla gerçekleştiremediğini gerçekleştirmiştir. Önceleri savaş istememişti, fakat savaşa zorlanmıştı. Şimdi ise o, askerî ve manevî gücü zaten çökmüş olan düşmanlarına barış teklif eder bir pozisyondaydı. Peygamber @ yalnızca onların saldırgan güçlerini yok etmek istiyordu, yoksa bizatihi onları değil-Bundan dolayı, Rasulullah @ onun için büyük bir psikolojik zafer olan şerefli bir barış teklifi yaptı.
Daha önce bahsedildiği gibi Mekke zaferi, sadece bir zaman sorunuydu, çünkü Hudey-biye Barış Antlaşması, açıkça bunun yolunu açmıştı. Mamafih, çarpışmamak ve kan dökülmesinden kaçınmak için bir kuvvet gösterisi gerekliydi. Bütün bu olanlardan başka, Mekke Arap din ve kültürünün merkeziydi ve Kureyş de onun muhafızlarıydı. Bu sebeple, Rasulullah @ sefer için büyük bir kuvvet toplamalıydı. Ve o, Mekke'ye doğru 10.000 askerin başında yürüyüşe geçtiği zaman hedefi açıklamamıştı ve bunu gizlemek için de tüm güvenlik tedbirlerini almıştı. Düşman tamamen hazırlıksız yakalandı ve Rasulullah @ hiç kimseyi öldürmedi. Ku-reyş'i yok etmedi veya aşağılamadı. Onlara zaferdeki âlicenaplığım gösterdi, hepsini affetti ve onları bulundukları sosyal konum ve statüde bıraktı.
Huneyn'de müslümanlar, düşman okçularının saldırısına karşı duramayıp karışıklık ve bozgun halinde geri çekildiklerinde müslü-manları bozgundan kurtaran Rasulullah @'ın kişiliği ve liderliğiydi. O, kuvvetlerini yeniden toparladı ve organize etti ve güçlü bir karşı saldırı başlattı. Düşmanı püskürttü. Hayber Savaşı'nda, hızı ve hareketlerini gizli tutması yahudilerİ tümüyle şaşırttı ve kalelerini birer birer ele geçirdi. Müttefikleri Benî Gatafan'ın onlara katılmasına izin vermedi ve onlarla ayrı olarak uğraştı. Tebük seferinde yeni bir askerî strateji uyguladı. Maksadını açıkça ilan etti ve düşmanlarını şaşırttı. Buna inanmamışlar ve bu nedenle hiç hazırlık yapmamışlardı. Ve Rasulullah @ büyük bir hızla ve hareketlilikle topraklarına ulaştığında, tamamen şaşkın durumdaydılar. Ve çarpışmadan barışı kabule zorlandılar. Rasulullah @'ın yönüyle bu çok stratejik bir hareketti ve çok geniş yankıları olmuştu. Hem içte, hem dışta politik istikrar gibi askerî gücü de emniyete almıştır.
Rasulullah @ çeşitli Arap kabilelerine karşı düzenlediği küçük seferlerde de benzer beceri ve bilgelik göstermiştir ve amaçlarını kan dökülmeden gerçekleştirmiştir. Ve sahabeleri tarafından kumanda edilen diğer seferlerle az veya çok aynı kalıplarla yönetilmiş ve onlar da yine hedeflerine fazla kan dökülmeden ulaşmışlardır.
Burada Rasulullah @'ın çok zor durumlara karşı kazandığı zaferlerin yalnız kendi gücüne dayalı olduğu söylenebilir. Şüphesiz Allah'ın yardımı oradaydı ve sonsuz hiçbir şey elde edemezdi, fakat şu önemle belirtilmelidir ki, Rasulullah @, Mekke ve Medine'de büyük zorluk ve acılarla dolu bir süre geçirmiştir. Daha önce çektikleri, onu ve ashabını eğitmiş, hazırlamış, önlerindeki büyük savaşın gerilimlerine ve zorluklarına göğüs gerecek sabır ve sebatla donatmıştır. Bu lüzumlu bir hazırlıktı, çünkü Allah'ın yardımı sabreden ve sebat gösterenlere (8: 46 ve 2: 153), zayıflık veya yüreksizlik göstermeyen ya da vazgeçmeyenleredir (3: 146). Küçük bir kuvvet de olsalar mutlaka düşmana karşı zafer kazanırlar (2: 249). Fakat hayatın acı gerçeği şudur ki, tüm savaşlarda dövüşmüş, tüm hazırlıklarını yapan ve düşmanı yenmek için savaşın mümkün olan her yolunu kullanan Rasulullah @'dır. Savaş sanatını ve dövüş tekniklerini öğretmede ve savaş araçlarını hazırlamada düşmanlarından daha dikkatli olmayı ashabına çok iyi öğretmiştir. Sabırla-rındaki, sebatlarındaki ve disiplinlerindeki veya stratejilerindeki en ufak bir zayıflık, zaferi yenilgiye dönüştürebilirdi. Nitekim Uhud savaşında disiplinsizlik, Huneyn'de de sabırsızlık yüzünden böyle olaylar neredeyse yaşanacaktı. Sonuç olarak Rasulullah @, tüm düşmanlarını yenmede üstün liderliği sayesinde başarılı olmuştur. Düşmanlarını savaş alanında askerî taktiklerde olduğu gibi savaş stratejisinde de geçmiş ve yenmiştir.
Rasulullah @'ı tarihteki diğer askerî liderlerle karşılaştırdığımızda, onu, savaş stratejisinde, planlamada ve planlarının büyük bir etkinlik ve verimlilikle icra ve tamamlanmasında diğerlerinin çok üstünde buluruz. Eğer büyüklük savaş alanlarındaki gerçek zaferlerle ölçülecekse, hiçbir savaşta kaybetme mistir. Düşmana karşı bizzat 28 büyük ve küçük sefer düzenlemiş ve hepsini kazanmıştır. Ashabının kumandası altında da 50 sefer düzenlenmiş ve hepsi başarı ile gerçekleştirilmiştir. Başlangıçta böyle güçlü düşmanlara karşı mutlaka bir savaş kaybedecek gibi ve Kureyşlilerin, yahudilerin ve arap kabilelerinin birleşik gücüne karşı hiçbir başarı şansı yok gibi görünmekteydi. Bütün dezavantajlarla birlikte, kendi şehri içindeki ve dışındaki tehlikeli ve çetin düşmanları ile karşılaşmak zorundaydı. Fakat 10 yıldan az bir sürede, düşmanlarının dövüş kabiliyetini ve gücünü yok etti; onların askerî maneviyatını katiyetle yıktı ve tam bir zafer kazandı. Düşmanlarını alt edip güç kazanınca, intikam almaya kalkışmadı, aksine onlara merhametli ve nazik davrandı ve hepsini affetti. Zaferlerinde gerçek bir büyüklük ve âlicenaplık gösterdi. Sadece binden az fazla sayıda can kaybıyla tarihte ilk defa tüm Arap Yarımadası'nda barış ve düzen kuruldu. Bölgeye düzen ve güvenlik getiren ve nesiller boyu medeniyet ve insanlık tarihini etkilemeye ve şekli vermeye tahsis edilen bir insan kültürünün büyümesini ve gelişmesini sağlayan güçlü ve sağlam bir merkezî idare kurulmuştur.
Tarihte, askerî seferlerini ve savaş zaferlerini böyle bir yüce gönüllülükle idare eden bir askerî komutan var mıdır? Zaferde böyle bağışlayıcı, insancıl ve cömert bir askerî lider var mıdır? Bu kadar az insan hayatı kaybe-derek bu kadar çok başarı elde eden bir komutan var mıdır? Tarihte, bu kadar büyük bir alanda böyle kısa bir süre zarfında kanun ve düzeni yerleştiren hiç askerî lider var mıdır? Sonra, insanlık tarihini değiştiren; insan kültürünü etkileyen ve hayatın her alanında insan davranışlarını etkileyen asîl bir miras bırakan bir başka askerî lidpr var mıdır?
Fakat, Rasulullah @ 'in yalnızca bir dinin kurucusu olarak hatta onun bile çok dar ve sınırlı bîr sözcükle bilinmesi bir trajedidir, İnsanlık kültürünün her alanını etkilemedeki dinamik rolüne hiç yâ da çok az dikkat edilmektedir. Genelde insanlık ve Özel olarak da müslümanlar, onu insanlığın gerçek velinimeti ve gerçek eğitimcisi olarak tanımadıkları için borçludurlar. Ona verilebilecek en münasip karşılık ise, insan hayatının çeşitli görünüşleri üzerindeki dinamik etkisinin büyüklüğünü yaymaktır. Bu şekilde sıradan insanlar da bundan faydalanabilir ve böylelikle onların sağlıklı, iffetli, âdil ve barışçıl hayat .tarzları ile beşeriyetlerini zenginleştirirler.
İslami Okul Okulların En Önemlisi