Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 1.5 - 1.Cilt

KISIM 21. 2

MUHAMMED @, EŞSİZ DEVLET ADAMI. 2

Rasulullah @ Mekke'de. 2

Medine'de. 3

Peygamber’in Misyonuna Düşmanlık. 3

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM... 3

HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM... 3

ASKERÎ LİDER.. 3

Giriş. 3

KISIM 1. 3

İSLÂM VE BARIŞ. 3

İslâm'da Aslolan Barıştır 3

İslâm Savaşa Nasıl Başladı?. 3

Cihad Anlayışı 3

Cihadın Hikmeti Ve Önemi 3

2. 3

İslâm'da Zorlama Yoktur 3

KISIM 2. 3

SAVAŞ STRATEJİSİ. 3

1- Savaşın Temel Prensipleri 3

2- Strateji Ve Taktikler 3

KISIM 3. 3

LİDERLİK.. 3

1- Liderlik Ve 'Komuta'nın 'Bir'liği 3

Liderliğin Nitelikleri 3

Cesaret Ve Kararlılık. 3

Nefse Hâkimiyet 3

Sabır Ve Tahammül 3

Adalet Ve Eşitlik. 3

Şahsiyet 3

Davanın Asalet Ve Hakikati 3

Davayı Güçlendirmek İçin Alınan Tedbirler 3

Manevî Faktörler 3

2- Ruhî Faktörler Şahsiyet Oluşturma. 3

Psikolojik Kuvvet 3

3- Savaşa Hazırlık. 3

4- Sosyal Münasebetler Ve İnsan Psikolojisi 3

5- Liderlerin Yetiştirilmesi 3

KISIM 4. 3

STRATEJİK COĞRAFYA VE GAZVE SİSTEMİ. 3

1- Stratejik Coğrafya. 3

Keşif. 3

Devriye Sistemi 3

Keşif Devriyelerinin Organizasyonu. 3

A- Keşif Devriyeleri 3

B- Muharebe Devriyeleri 3

Bedir Savaşından Önceki Devriye Organizasyonu. 3

Gazveler 3

Bedir'den Uhud'a Kadar Seriyye Ve Gazveler 3

2- Uhud Günü'nden Hudeybiye'ye Kadar Yapılan Gazve Ve Seriyyeler 3

Gazveler 3

Ahzab Savaşı'ndan Sonra Gazve Ve Seriyyelerin Düzenlenmesi 3

Seriyyeler 3

Ahzab Gününden Sonraki Gazveler 3

3- Hudeybiye'den Sonraki Gazve Ve Seriyyeler 3

Sonuç. 3

KISIM 5. 3

SAVAŞIN TEMEL İLKELERİ. 3

1- Maneviyat 3

Tevhid Ve Eğitim.. 3

Askerî Maneviyat 3

Tabiî Faktörler 3

Şayia, Panik Ve Bozgun. 3

Müşavere. 3

Maneviyatın Seviyesi 3

2- Hücum.. 3

3- Sürpriz. 3

Verimlilik Ve Sürat 3

5- Kuvvetin Tasarrufu. 3

6- Organizasyon Ve Disiplin. 3

KISIM 6. 3

GÜVENLİK.. 3

1- Güvenlik. 3

2- Medine'nin Müdafaası 3

Müslüman Kardeşliği 3

Yahudilerle Antlaşma. 3

KISIM 7. 3

YAHUDİLERE KARŞI İZLENEN POLİTİKA.. 3

1- Yahudilere Karşı İzlenen Politika Medine'ye Varınca İzlenen Politika. 3

Genel Politika. 3

Benî Kaynuka. 3

Benî Nadir 3

Benî Kureyza. 3

Hayber 3

Özet 3

KISIM 8. 3

SAVAŞIN İLKELERİ, SİYASET VE HİKMETİ. 3

1- Savaş Politikası Ve Askerî Operasyonlar 3

2- Savaş Kanunları 3

1- Lidere İtaat 3

2- Verilen Sözlerin Yerine Getirilmesi 3

3- Savaşa Katılmayan Kişilerin Haklan. 3

4- Savaş İlânı 3

5- Savaş Esirleri 3

6- Barış. 3

7- Yenilenlere Muamele. 3

3- Savaşın Lüzumu Ve Hikmeti 3

A- Savunma Savaşı 3

Savunma Savaşının Şekli 3

B- Savaşın Lüzumu Ve Hikmeti 3

KISIM 9. 3

DEĞERLENDİRME.. 3

1- Hz. Muhammed @'In Askerî Lider Olarak Değerlendirilmesi 3

 

Benî Âkil b. Ka'b: Rebî b. Muaviye, Mutta-rİf b. Abdullah ve Enes b. Kays'dan oluşan heyet Rasulullah @'la görüşerek İslâm'ı ku­cakladılar; kabileleri adına İslâm için kasem ettiler. Rasul @, kırmızı deri üzerine kabile­ye hitaben bir mesaj yazdı ve su kaynaklan ile hurma ağaçlarının bulunduğu Âkîk diye anılan toprağı onlara bağışladı.

Ca'de: er-Rikad b. Amr b. Rebî halkı adına Rasulullah @'a gelerek görüştü. Falic deni­len bölgede yer alan arazi bölge halkına he­diye edilip, bunu teminat altına alan me:;-tup Rikad'a verildi.

BenîKİnane: Rasulullah @, Tebük hazırlığı içerisinde iken Vasile b. Eska' el-Leysî halkı adına Medine'ye gelerek İslâm'ı kabul etti; Rasul @ 'a biati kabul edildi ve kabilesine geri döndü. Kızkardeşi İslâm'ı kabul etti, babası ise reddetti. Medine için hazırlıklara başla­dı, an£ak Rasulullah @'ın Tebük'e gitmesi üzerine Ka'b b. Ucre ile Tebük'e hareket et­ti.

Benî Kasir: Sav b. 'Ura b. Abdullah'ın da yer aldığı heyet Rasulullah @ ile görüştü ve İs­lâm'ı kabul etti. Rasul @ da bir ferman ya­zarak onlara bir arazi parçası verdi. Ki bu olay Veda Hacc'ından sonra ve Tebük sefe­rinden önce cereyan etti.

Benî Abd b. 'Adî: Haris b. Ebhân, Uveymir b. el-Ahzam, Habîb b. Mülle ve Râbia b. Mülle'den oluşan Benî Abd heyeti Rasulul­lah @'ı ziyaret etti ve İslâm'ı benimsedi.

Benî Eşca: Rasulullah @'ın Benî Kurayza se­ferini tamamlamasının hemen ardından Mes'ud b. Ruhayle başkanlığında yüz kişi­den (diğer bir tarihçiye göre sayıları yedi yüz kişiden) oluşan heyet Rasulullah @'la Ku-reyş arasında devam eden savaştan bitap düş­tüklerini, usandıklarını ve Rasul @'la barış yapmak istediklerini ifade ettiler. Rasulullah @ onlarla barış antlaşması imzaladı. Daha sonraları bu kabile İslâm'ı benimsedi. (İbnİ Sa'd, a.g.e.).

Bâhilc: Mekke'nin fethinden sonra Bâhile el­çisi Muttrif b. Kahin el-Bâhilî Medine'ye gel­di. Rasulullah @ zekât konularını da ihtiva eden bir ferman verdi. Sonraları aynı kabi­leden Nihşal b. Malik de Medine'ye ulaşa­rak İslâm'ı kabul ettiğini bildirdi. Kendisine Osman b. Affân tarafından yazılan ve İs­lâm'ın esaslarını kapsayan bir mektup veril­di. (İbni Sa'd, a.g.e.).

Benî Süleym: Bu kabileden Kays b. Nuseybe isimli zat Medine'ye uğrayıp İslâm'ı seçti. Kabilesine geri dönerek onları İslâm'a davet etti, onlar da kabul etti. Fetih yılında kabile yedi yüz (diğer bir rivayete göre bin) kişiden oluşan bir heyet gönderdi. İslâm'ı benimse­miş bu kişiler Rasulullah @'dan kendilerini ordunun öncü birliklerine (Mukaddime tu'I-Ceyş) ilâve etmesini istediler, Rasulullah @ bu teklifi uygun gördü. Mekke, Huneyn ve Taif seferlerine katıldılar. Heyetin liderlerin­den biri, kendisine içinde kaynak bulunan Rihat arazisinin bağışlandığı Raşid b. Abdul­lah idi.

Benî Hilâl b. Amr: AbdülAvf b.Esram,Ziyad b. Abdullah b.Malik'i de kapsayan Benî Hi­lâl heyeti Medine'yi ziyaret etti. Ziyad b. Ab­dullah Rasulullah @'ın hanımlarından Mey-mûne'nin yeğeni idi. Rasulullah @ onun için dua edip, elini önce Ziyad'ın başına koydu, sonra aşağı doğru yüzünü sıvazladı.

Benî Rabi'a: Bu kabileden beş heyet farklı zamanlarda Rasulullah @'la görüştüler ki bunlar Abdul Kays, Bekr b. Vaİl, Benî Tağ-lib, Benî Hanife ve Benî Şeybân heyetleri idi.

Yemen Halkı: Medine'yi ziyaret eden toplam kırküç Yemen heyeti vardır ki bunlar; Tayy, Tacib, Havlan, Ca'fi, Şada', Murad, Zübeyd, Kinde, Sadef, Haşin, Sa'd, Hazim, Billi, Bih-ra\ Ezra, Seleme, Cüheyne, Kelb, Curam, Azd, Gassân, Haris b. Ka'b, Hamdan, Sa'd el-Âşire, Enes, Deryîn, er-Rihavyin, Gâmid, Naha', Bacile, Hata'm, el-Eş'arî, Hadramat, A'man, Bafik, Barik, Deus, Sumala vel-Hudd, Eşlem, Cüşem, Mihre, Hamir, Necran, Ceyşa heyetleri idi. (İbni Sa'd, a.g.e.).

Benî Hanife: Benî Hanife Rasulullah @'a ge­lirken yanlarında yalancı Müseyleme'yi de getirdiler. İslâm'ı benimsediler, ancak yurt­larına döndüklerinde Müseyleme irtidad et­ti, kabilesi de küfürde onu izledi.

Tayy: Tayy sakinleri heyetlerini Zeydü'1-Hayl liderliğinde gönderdiler. Rasulullah @'ın İs­lâm'ın bazı esasları hakkındaki açıklamala­rını işiten ve İslâm'ı kabul eden Zeydü'l Hayl yurduna dönerken yolda vefat etti.

Adîy b. Hatem: Adîy b. Hatem, Yemen'de-ki hıristiyan kavminin lideriydi, ancak müs-lüman güçler Yemen'e girdiklerinde Suriye1 ye kaçtı. Kızkardeşİ savaş esiri olarak alın­dı, Rasulullah @'a getirilince Rasul @ ona letafetle muamele etti ve hediyelerle birlikte Suriye'deki kardeşi Adîy'e gidebilmesi için bir deve verdi. Suriye'ye ulaştığında, kızkar-deşi Adîy'i paylayıp bir an önce Rasulullah @'a gitmesi için ısrar etti. Adîy Medine'ye gelip Rasulullah @'ı görünce, onun mütevazi yaşantısı ve asîl inancından etkilenip müs-lüman oldu. Rasulullah @'ın mucizevî ola­rak ileriye dönük üç hadiseyi haber verdiği kişi de Adîy idi. Adîy sık sık şöyle derdi: "Bu üç şeyden ikisi cereyan etti, üçüncüsü tamam­lanmak için bekliyor. Babil'in beyan hisar­larının açıldığını gördüm; hacc yapmak için deve sırtında Kadisiye'den hareket eden yal­nız kadının korkusuzca bu mabede (Kabe) geldiğini gördüm ve Allah'a kasem ederim ki üçüncüsü de vâki olacağı zaman gelecek­tir: o kadar servet olacaktır ki, bunu alacak insan kalmayacaktır." (İbni İshak, a.g.e.).

Naha': Hicret'in on birinci yılında Muhar­rem ayı ortalarında gelen bu heyet aynı za­manda Rasulullah @'ı ziyaret eden son he­yetti. Muaz b. Cebel'in gayretiyle İslâm'ı be­nimsemiş 200 kişiden oluşan heyet misafir evinde ağırlandı. Heyet üyeleri arasında Me­dine yolunda değişik rüyalar gören Zürare b. Amr da vardı. Rüyalarından birini —ki bir keçinin siyah ve beyaz renkli bir yavru do-

ğurduğunu görmüştü— Rasulullah @'a an­lattı. Rasulullah @ ona hanımının çocuk bekleyip beklemediğini sordu. Zürare'nin olumlu cevabı üzerine Rasulullah @, hanı­mının ona bir erkek çocuğu doğuracağını ha­ber verdi. Siyah ve beyaz rengin manasını sorduğunda Rasulullah @ ona yaklaşması­nı işaret ederek, vücudunda insanlardan gizlediği cüzzama ait iz olup olmadığını sordu. Zürare "Seni Rasul olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bugüne kadar hiç kimse be­nim bu sırrımı bilmiyordu." dedi. Rasulul­lah @ renklerin hastalığın çocuğuna yaptığı etkinin işareti olduğunu belirtti. Zürare, Ra­sulullah @'a Nu'man b. Munzar'ı yüzükler, bilezikler ve halkalar takılmış halde gördü­ğü ikinci rüyasını da anlattı. Rasul @ bu rü­yayı rahatta bulunan, ziynete bezenen Ara­bistan olduğu şeklinde yorumladı. Üçüncü rüyasında beyaz ve siyah saçlı yaşlı bir kadı­nı dünyadan ayrılırken görmüştü. Rasulul­lah @ bunun, ardında terkettiği dünya an­lamına geldiğini belirtti. Dördüncü rüyasın­da kendisi ile evladı arasındaki topraktan fış­kıran ateşin "Yan! yan! görerek ya da gör­meyerek yan! Ey insanlar,yiyeceklerinizi, ai­lelerinizi, varlıklarınızı yemem için bana ve­rin." dediğini görmüştü. Rasulullah @, bu­nun dünyanın son günlerinde gözükecek fe­sat ve kötülük hali olduğunu söyledi. Züra­re fitneyi görmemek için Rasul @'dan ken­disine dua etmesini istedi. (Mansurpurî, a.g.e.).

Mekke'nin fethinden sonra yüzlerce heyet İs­lâm'ı benimsemek için akın akın Medine'ye geldiler ki siret, hadis ve tarih kitapları bun­ların olaylarıyla doludur.

 

KISIM 21

 

MUHAMMED @, EŞSİZ DEVLET ADAMI

 

On yıllık bir sürede Rasulullah @'m yöneti­ci olarak ulaştığı benzersiz başarıları, yöne­tim- felsefesine ve uygulamasına çeşit çeşit katkıları, gerek harikulade zeki, müstesna, yetenekli devlet adamı olarak onun büyük­lüğünün canlı belgeleri, gerekse göze çarpan karakteri ile eşsiz statüsünün ebedî hediye­leridir. Yöneticilik makamına göz dikmedi­ği, arzu etmediği, ancak hak mucibince tü­kenmez, cehdî ve azimli, metanetli sabrı için Allah tarafından ona bu görevin verildiği ta­rihî bir gerçektir. Hakikatte bu hem görev­lendirildiği, hem de mutlak başarıya iletecek şekilde yerine getirdiği İlâhî vazifenin tabiî bir sonucu idi. "Allah içinizden iman eden­lere ve salih amellerde bulunanlara vaadet-miştir; hiç şüphesiz, onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yer­yüzünde 'güç ve İktidar sahibi' kılacaktır." (24: 55). Sarihlere yeryüzüne vâris olacağı va­adi Davud peygambere de verilmiştir. "Andolsun, biz Tevrat'dan sonra Zebur'da da; 'Mutlaka Arz'a salih kullarım vâris ola­caktır.' diye yazmıştık." (21: 105).

 

Rasulullah @ Mekke'de

 

Önderlik vasfı, diğer insanlarla ilişkilerindeki fevkalâde dürüstlüğü ve âdilliği sebebiyle 'Ernîn' ve 'Sadık' olarak isimlendirildiği ilk gençlik yıllarında açıkça görülür. Kureyş li­derleriyle birlikte Füdul ittifakındaki (hılfü'l-tüdul) katkıları, bu gencin büyük bir insan olacağının sarih bir işareti idi. Bu ittifak böl­gede barış ve düzenin giderek daha da bo­zulması göz önüne alınarak yapılmış olup, insanların haklarını korumaya ve zulmü dur­durmaya adanmıştı. Medine'deki dönemle­rinde bile Rasulullah @ bu ittifakı hatırla­yıp memnuniyetini şöyle ifade etti: "Füdul yemini esnasında Abdullah b. Cud'an'ın evinde ben de vardım. Orda bulunuş ve o antlaşmaya katılış şerefini bir kızıl deve sü-rüsüyle değişmem. Şimdi de çağrılsam, o bir­liğe yine memnuniyetle katılırım." İttifak bü­tün hakların (emanetlerin) asıl sahiplerine geri verilmesi gerektiğini, hiçbir zalimin baş­ka birini rencide edemeyeceğini karara bağ­lıyordu. (İbni İshak, 'The Life of Muham­med', İngilizce    çeviri.).

Onun devlet adamlığı nitelikleri, Hacer'ül-Esved'in özel yerine koyulmasıyla ilgili ka­rarında, ki karar çok kritik bir problemi yo­luna koymuştu, açıkça görülmektedir. Kabe-nin tamiri tamamlandığında Hacer'ül-Esved'i hususi yerine kimin yerleştireceği hu­susunda ihtilaflar çıktı. Her kabile bu şere­fe sahip çıkmak istiyordu. Dört-beş geceyi kapsayan şiddetli tartışmalar yapıldı, yemin­ler edildi, eller kan kâselerine uzandı; artık her kabile savaş için hazırdı. Derken, daha iyi bir görüş hâkim hale geçip, Kabe'nin ka­pısından içeri girecek ilk kişinin meseleyi ka­rara bağlaması şeklindeki teklif kabul edil­di. Kabe'ye ilk giren kişi Muhammed @ ol­du. Tartışmalı taraflar onu görünce hoşnut kalarak "Bu Emin'dir, bu Muhammed'dir, onun kararına razıyız." dediler. Muhammed @ da, bu nazik durumu büyük ustalık ve da­hiyane bir planla çözüme kavuşturdu. Yere bir örtü sererek Hacer'ül-Esved'in bu örtü­nün ortasına yerleştirilmesini istedi. Sonra da her kabileden birer kişinin örtünün ucundan tutarak taşı birlikte kaldırmalarını sağladı. Örtü taşın alacağı po-.isyona yaklaşınca Ha-cerü'l Esved'i kaldırarak hususi yerine yer­leştirdi. Böylece, Muhammed @'m dirayetli ve devlet adamına yakışır hareketiyle mese­le herkesi hoşnut edecek tarzda dostça çö­züldü.

Peygamberlik görevinde, ilk üç yıllık özel teb­liğ döneminde öncelikle yakınlarını davet ederek insanlara tebliğini başlattı." (Öncelik­le) en yakın akrabanı uyarıp, korkut." (26: 214). Bu noktada Rasulullah @ yakın akra­balarını davet ederek onlarla konuştu. "Ey Abdül-Muttalib oğullan, halkına benimkin­den daha asîl bir mesaj getiren hiçbir Arap tanımıyorum. Size hem bu dünya, hem de sonraki dünya için en iyisini getiriyorum. Al­lah bana, sizi kendisine çağırmamı emredi­yor. O halde içinizden kim bana bu konuda yardımcı olacak, kim benim kardeşim, veki­lim ve vârisim olacak?" Onu, yalnızca genç bir delikanlı olan Ali destekledi, diğerleri gü­lerek dağıldılar. Sonra Rasul @ çağrısını açıkça yapmakla emrolundu. "O halde, em-rolunduğun şeyi söyle ve müşriklere aldır­ma." (15: 94). "Ey elbiselerine bürünüp ör­tünen, kalk (ve) uyarıp korkut, Rabbini tek­bir et (yücelt)" (74: 1-3). Böylece Kureyş'i İs­lâm Dini'ne açıkça davet dönemi başladı. Sa­fa tepesine çıkarak insanlara şöyle seslendi: "Ey Kureyş halkı, size şu dağın Ötesinde üzerinize hücum etmek üzere olan bir ordu olduğunu söylesem, bana inanır mısınız?". "Tabi, gerçekten inanırız, çünkü seni hep doğruyu söyleyici olarak gördük, biliriz." de­diler. Rasul @ da, "Bilin ki ben bir uyarıcı­yım. Sizi bana inanmadığınız takdirde başı­nıza gelecek olan şiddetli bir azapla uyarı­yorum. Ey Abdü'l-Muttalip oğulları! EyMe-naf oğullan! Ey Zehra oğulları! Ey Teym oğulları! Ey Benî Manzum! Ey Benî Es'ad! Allah en yakınım olan sizleri uyarmamı em­retti; Allah'tan başka ilâh olmadığına şeha-det etmedikçe yeryüzünde ya da ahirette si­ze bir iyilik garanti edemem." (Muhammed Hüseyn Heykel, 'Life of Muhammed', sf. 84-85). Rasul @'ın amcası Ebu Leheb bu söz­lere çok hiddetlendi, topluluk da kızgınlık içerisinde dağıldı.

Rasulullah @'m Allah'ın mesajını insanla­ra ulaştırmak için teşebbüsleri arttıkça, Ku­reyş liderlerinin düşmanlığı da artıyordu. Uz­laşma yolu bulmak için gönderilen Kureyş ileri gelenlerinden Utbe b. Rebia Rasulullah @'a gelerek, "Ey kardeşimin oğlu" dedi. "bildiğin gibi bizden, kabilenin soylularından birisin, soylu bir konumda bulunuyor­sun. Halkına, onların topluluğunu bölen, ya-nısıra hayat tarzlarıyla alay eden, dinlerini ve tanrılarını küçümseyip hakaret eden, ata­larının kâfir olduğunu açıklayan ciddî bir mesele getirdin. Öyleyse beni dinle, sana çe­şitli tekliflerde bulunacağım, belki de bun­lardan birini kabul edersin." Rasul @'ın mu­vafakati ile devam etti; "İstediğin zenginlik-se, varlıklarımızdan senin için toplar, seni en zenginimiz yaparız; istediğin şerefse seni li­derimiz yaparız, öyle ki hiçbirimiz senden ay­rı olarak bir hususa karar veremez; istediğin hükümrânlıksa, seni kiralımız yaparız. Eğer sana musallat olan cinlerden kurtulamıyor-san, çünkü anlayacağın üzere sıklıkla arsız cin, tedavi oluncaya kadar kişiyi esareti altı­na alır, sana hekim buluruz, iyileşene dek bü­tün servetimizi senin için tüketiriz..." UtbeL nin konuşmasını sabırla dinleyen Rasulullah @: "Şimdi de beni dinle." diyerek yeni vah-yolunan Fussilet Suresi'nİn başlangıcını oku­maya başladı. "Rahman ve Rahim olan Al­lah'ın adıyla. Hâ, mim, (Bu Kur'an) Rahman ve Rahim'den indirilmedir. Bilen bir kavim için, ayetleri fasılalar halinde açıklanmış Arapça olan kitaptır. Bir müjde verici ve uya­rıcı olarak. Ama onların çoğu yüz çevirirler, dinlemezler ve derler ki 'Bizi kendisine ça­ğırmakta olduğun şeye karşı kalplerimiz ör­tülüdür..." (41: 1-5). Rasulullah @ ezberden okumaya devam ederken, Utbe ellerini arka­sına dayayarak ve dinledikçe ellerinin üstü­ne daha fazla yü.klenerek dikkat kesildi. Rasulullah @ okumasını secde ayetinde (41: 37) bitirerek secde yaptı, sonra da, "Duydlık-larını duydun eyEbu'l Velid, gerisi sana ka­lıyor!" dedi. Utbe, arkadaşlarının yanına döndüğünde, onlar Utbe'nin yüz ifadesinin tamamıyla değiştiğini gördüler ve ne oldu­ğunu sordular. O da, ne şiir, ne efsun, ne de büyü olan, daha önce hiç duymadığı türden cümleler işittiğim anlatarak, "Söyledikleri­me kulak verin ve yaptıklarımı yapın. Bu adamı bütünüyle kendi haline bırakın, çün­kü Allah'a yemin ederim ki duyduğum söz­ler etrafına aydınlık saçacaktır. Eğer diğer Araplar onu öldürürlerse, sizi ondan kurtarır; ama eğer o, Araplara hâkim olursa onun hükümranlığı sizin hükümranlığınız, onun gücü sizin gücünüz olur. Onun vasıtasıyla başarıya ulaşırsınız." dedi. (İbni İshak, a.g-e-)

Utbe'nin, "duyduğum sözler etrafına aydın­lık saçacaktır" ve "Onun hükümranlığı si­zin hükümranlığınız olacaktır" sözleri ken­diliğinden dile gelmekte, gerçeği ortaya koy­maktadır. Utbe Rasulullah @'ın kişiliği ve mesajından etkilenerek, onun sıradan bir in­san olmadığına ve bir gün insanların yöne­timine geçeceğine emindi. Bu ferasetli teşhis Benî Âmir b. Sa'sâ'ya gittiğinde onlardan Beyhara b. Firas adlı şahıs: "Allah'a yemin olsun ki, eğer ben bu kişiyi Kureyş'ten ayı­rıp kendi tarafıma alabilirsem, onunla bir­likte tüm Arapları altedebiliriz." deyip Ra­sulullah @'a; "Eğer sana sadakat sunarsak, Allah da düşmanlarına karşı sana zafer ve­rirse, senden sonra biz iktidar sahibi olacak mıyız?" şeklinde sordu. Rasulullah @: "İk­tidar (hükümranlık) Allah'ın razı olduklarını yerleştirdiği bir mevkiîdir." buyurdu. Beyha-ra'nın son cevabı, "Zannedersem, bizden be­denlerimizle seni Araplara karşı korumamı­zı istiyorsun. Ve sonra, eğer Allah sana za­fer verecek olursa parsayı başkaları toplaya­cak. Hayır!" (İbni îshak, a.g.e.).

Bu hadiseler göstermektedir ki, ileri görüş­lü ve basiret sahibi kimseler Rasulullah @'ın tesirli ve mükemmel kişiliği ile hayat verici davetinden onun kesinlikle önemli bir kişi olacağım, bu statüyü kazanmakta da onu hiçbir şeyin durduramayacağım açıkça göre­bildiler. Şahsının, davranışlarının ve mesa­jının her tarafında, insanlar üzerinde iktidar verileceği yazılı idi. Onun hak yola, iyiliğe ve adalete çağrısının sıradan bir slogan ol­madığını, bu hayatın temel doğrularını ku­şattığını ve mutlaka başaracağını her akıl sa­hibi bilmekteydi.

Bu fikirler, tahminler ve gelecekte insanla-rın siyasî hayatlarındaki Rasulullah @'ın muhtemel rolünün korkusu, hacc yapmak için gelen Medinelilerle ikinci Akabe Beyatı gerçekleştirilince iyice farkedilmeye başlan­dı. Ka'b b. Mâlik'in rivayetine göre;'(Akabe yakınındaki) derede toplanıp Allah'ın Rasulü gelene kadar bekledik, Rasul @'la birlikte o sıralar müşrik olan amcası Abbas da gel­di. Müşrik olmasına rağmen yeğeniyle bir­likte olmak ve onun sağlam güvenceye sahip olup olmadığını görmek istiyordu. Oturduk­tan sonra da ilk konuşan Abbas oldu: 'Ey Hazreç (ve Evs) halkı, Muhammed'in bizim aramızda ne kadar itibarlı olduğunu, onun hakkında bizim gibi düşünmeyen kendi in­sanımızdan onu nasıl koruduğumuzu, halkı arasında hürmetli ve emin yaşadığını biliyorsunuz. Buna rağmen o size dönmek ve size katılmak istiyor. Eğer ona verdiğiniz sözlere sadık kalabileceğinizi ve ona karşı çıkanlar­dan onu koruyabileceğinizi düşünüyorsanız yüklendiğiniz yük sizindir, alın! Fakat sizinle gittikten sonra ona ihanet edeceğinizi ve onu yalnız bırakacağınızı düşünüyorsanız onu şimdiden bırakın. Çünkü o, şimdi olduğu yerde emindir.' dedi. Biz de 'Söylediklerini işittik.' dedik, 'Sen konuş ey Allah'ın Rasu­lü, kendin ve Rabbin için istediğim seç.' Kur­an okuyup, bizleri Allah'a davet edip İslâm-la emrettikten sonra Rasulullah @, 'Bu bağ­lılığı beni kendi hanım ve çocuklarınızı ko­ruduğunuz gibi. korumanız şartıyla kabul ediyorum.' dedi. Berâ kalktı, Rasulullah @'ın elini tuttu ve 'Seni hakla gönderen Zât'a ye­min olsun ki, seni, hanımlarımızı koruduğu­muz gibi koruyacağız. Bağlılığımızı sunuyo­rum, biz babadan oğula geçen silahlara sa­hip savaşçı bir topluluğuz.' dedi. Abdü'l-Haytam b. el-Tayyiham, Berâ'nın sözünü ke­serek, 'Ey Allah'ın Rasulü, bizim diğer top­luluklarla da bağlarımız var (Yahudileri kas­tediyordu), onlardan aynlırsak, belki de bu­nu yaptığımızda Allah seni zafere ulaştırmış olur da, sen halkına dönerek bizi terkeder-sin: dedi. Rasulullah @ güldü ve şöyle bu­yurdu: 'Hayır, kan kandır, ödenmesi gerekli şey değil. Ben sizinim, siz de benim. Savaş­tıklarınıza karşı savaşır, barıştıklarınızla ba­rışırım.' Yetmiş üç erkek ve iki kadın bey'at amacıyla gelmişlerdi. Kâ'b'ın rivayetine göre; Rasulullah @ 'Aranızdan topluluğun iş­lerini üstlenecek on iki lider seçip bana geti­rin' buyurdu. Hazreç'ten 9, Evs'ten 3 kişi se­çilip bu amaçla atandı." (İbni İshak, a.g.e.).

Bey'at'ın yapılış şekli ile Rasulullah @'ı ko­rumaya ve onun İçin savaşmaya söz verdik­leri antlaşma şartları, antlaşmanın niteliği ve mahiyetini serahaten açığa vurmaktadır. Ha­kikaten artık değişik çizgilerde yeni bir mü­cadeleye girişen Rasulullah @'ın siyasî ha­yatının başlangıcıydı. Medine'ye hicreti kü­çük İslâm Devleti'nin yöneticisi olarak siyasî hayatının ilk bölümünü açtı, hepsinin de onun eşsiz devlet adamı olarak büyüklüğü­ne işaret ettiği bir dizi olaylar, antlaşmalar ve savaşlar bunu izledi.

 

Medine'de

 

Medineli müminlerin İslâm peygamberinin çağrısını cevaplandırmakta erken davranma­larına ve onu Medine'ye davet etmelerine yol açan olayların hızla gözden geçirilmesi, Ra­sulullah @'ın ülkenin siyasî tarihinde hâkim güç olacağını açıkça gösterir. Bir taraftan Evs ve Hazreç, diğer taraftan bunlarla yahudiler arasında kan davaları vardı. Yahudilerin sık sık şöyle söylediklerini duyarlardı; "Bekle­yin. Son peygamber yakında gelecek, onun yardımıyla sizlere hâkim olacağız." (İbni İs­hak, a.g.e.). Rasulullah @'dan Allah'ın me­sajını işittiklerinde Ensar aralarında mese­leyi enine boyuna müzakere edip yahudiler-den önce Rasulullah @'ın çağrısını benim­semeye karar verdiler. Liderleri Mekke'ye gİ-dip, Rasul @'la ahitleşerek onu Medine'ye davet ettiler. Peygamber @'la yaptıkları Aka­be Bey'atinin sözleri, onların, Muhammed @'ın Medine'de varlığıyla başlayacak siyasî mücadelenin tamamıyla farkında olduklarını göstermektedir. Bey'at'ın bir bölümü şöyle devam etmekteydi: "Seni kendi ailemizin fertlerini koruduğumuz gibi koruyacağız, si­yah ve kırmızı (tüm düşman dünya demek­tir) ile savaşmak zorunda kalsak bile, yaban­cılara yahut yakınlarımıza karşı olsa da senin tarafında olacağız!' (Muhammed Hami-dullah,  'Muhammed Rasulullah', sf   127 143).

Bey'at esnasında konuşan Rasulullah @'m amcası Abbas'ın sözleri muhtemel mücade­lenin niteliğini ve boyutlarını ortaya koymak­taydı. "Şüphesiz, tüm dünyayla savaşılacak­tır: Muhammed'i yurdunuza geldikten son­ra terkedeceksiniz,davet etmemeniz daha ha­yırlıdır, çünkü o şimdi olduğu yerde güven­dedir." dedi. (îbni İshak, a.g.e.). Bütün bun­lar, bu insanlarca da görüldüğü üzere, Ra­sulullah @'ın görevinin ve bu görevin nite­liğinin dört bir taraftan düşmanlık toplaya­cağını ve çok uzun bir mücadelenin olaca­ğını belirten pekçok deliller taşımaktadır.

 

Peygamber’in Misyonuna Düşmanlık

 

Şüphesiz, Peygamber @'ın misyonunun ha­kiki niteliği o şekilde İdi ki, yerleşik siyasî ve dinî liderler kendi pozisyonları için gerçek bir tehlike hissettiler. Bu yüzden, bu insanlar Al­lah'ın bütün rasullerinin çağrısına karşı koy­muşlardır. Bütün rasuller, siyasî kodaman­ların (kıral, şef, yönetici) yahut sosyal ve di­nî liderlerin şekillendirdikleri kötülükleri ve fesadı yok etmek ve toplumlarını yeniden şe­killendirmek (ıslah etmek) amacıyla gönde­rilmişlerdir, tabiî olarak bu liderler gücenip toplumun ıslah çabalarını bütün güçleriyle önlemeye çalışacaklardır. Korkulan gerçek­tir; çünkü peygamberlik iddiası içerisinde peygamberin varolduğu sistemlerde siyasî sistemi de dahil,tam bir inkılâb getirmekas-tınıtaşır.Bir şahsın kâinatın Rabbi'nin elçisi olduğu iddiası, içerisinde bütün diğer insan­ların kendisine itaat etmeleri gerektiği tale­bini de kapsar. Başka birisinin tebeası ya da yardımcısı olarak değil yönetici (hükümran) ve koruyucu (vâsi) olarak yaşamaya gelmiş-tir. Zira, inanmayan kâfir birinin hükümran­lığını kabul, onun peygamberliğini reddetti­rir. İşte bu sebeple her ne zaman Allah'ın Ragüllerinden biri peygamberliğini beyan etse, yöneticiler ve nüfuzlu kimseler siyasî, sosyal ve kültürel bir inkılâb tehdidinden korku du­yarlar ki, Mekke halkı da bundan ayrı de­ğildir. İnsanlık tarihi bu hususa şahitlik eder.

Nuh Peygamber @'ın kavmi onu ve misyo­nunu reddetti (11: 61-65); aynı şekilde Hûd peygamber @'m halkı (11: 52-57), Salih Pey­gamber @'m kavmi (11: 61-65), İbrahim Pey­gamber @'ın kavmi (6: 74-80), Lût Peygam­ber @'ın kavmi (7: 80-82), Şuayb Peygam­ber @'ın kavmi (11: 84-91) ve Musa Peygam­ber @'ın kavmi (11: 96-99) peygamberlerini ve bu peygamberlerin misyonunu reddettiler. Rasulullah @'ın ulaştığı her topluluk onu reddetti (23: 44). Hepsi kendi bağımsızlıkla­rına ve iktidarlarına olan tehlikeyi farketti-ler ve peygamberler ile misyonlarına karşı koydular. Şuayb Peygamber @'ın kavminin verdiği cevap bu açıdan çok aydınlatıcıdır: "Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeyleri bı­rakmamızı, yahut mallarımız üzerinde dile­diğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi sa­na namazın mı emretmektedir? Çünkü sen, (gerçekten) yumuşak huylu, akıllı (bir in-san)sın!" (11: 87). Şuayb'm kavminin ceva­bı, onların ve onlar gibi olanların peygam­berlerin misyonuna karşı durmalarının ger­çek sebebini kesin olarak belirtmektedir. Di­ğer bir yönüyle de İslâm'ın yoluyla cahiliye-nin yolu arasındaki temel farkı da göster­mektedir.

"Cahiliye yolu", kişinin atalarının dinini iz­lemesi gerektiği zanm üzerine kuruludur. İz­lemesini gerektiren tek sebep de onun atala­rından miras kalmasıdır. İkinci zannı, kişi­nin inancının ve dinînin sadece ibadetle il­gili olup, yapacaklarında isteklerine göre mutlak hür olduklarını düşündükleri hayat­larıyla, dünya işleriyle bir ilgisinin olmadı­ğıdır. Diğer taraftan İslâm'ın temel prensibi 'Allah'a itaat üzerine kurulmayan her husus yanlıştır, sapıklıktır ve bu yüzden izlenme-rnelidir.' şeklindedir. Zira vahiy, ilim ve akıl dışında onun doğruluğunu gösterecek bir de-l'l yoktur. İslâm sadece Allah'a İbadetle sımrlandırılmış değildir, tersine hayatın her cephesini —kültürel, sosyal, siyasî— tama­men kuşatır. İnsanın sahip olduğu her şeyin aslında Allah'a ait olması sebebiyle insan mülkünde ve servetinde 'hoşlandığını yap­masını mümkün kılan' mutlak selâhiyete sa­hip değildir.

Bunun yanısıra, Şuayb @'m halkının kendi mülk ve servetlerini istedikleri gibi harcama talepleri, hayatı dinî ve dünyevî olarak fark­lı iki bölüme ayıran teorinin hiç de yeni ol­madığım ortaya koymaktadır. Yaklaşık üç bin yıl önce onlar bu ayrım üzerinde ısrarla duruyorlardı, aynen bugün batılı ve batıcı in­sanların ısrar ettikleri gibi. Ve bugünün in­sanları, evrim sürecinin bir parçası olarak in­sanın yaptığı 'entellektüel gelişme'ye bağlı 'aydınlanma' döneminin bu ayırımı oluştur­duğunu farzetmekte kesinlikle yanılıyorlar. Bu yüzden aydınlık değil, karanlığın bu ay­rımı yaptırdığı açıktır. O karanlık ki bugün olduğu gibi binlerce yıl Önce de aynı koyu­lukla yürürlükte idi. Elbette bu karanlığa (cahiliye) karşı İslâm'ın mücadelesi de bir o kadar eskiye dayanıyordu." (Ebû'l Ala Mev-dudi, 'The Meaning of the Qur'an* Cilt V, sf. 104).

Rasulullah @ da aynı nitelikteki karşı koy­maların sebep olduğu tüm güçlük ve ıstırapla karşılaşmak ve maruz kalmak zorundaydı. Diğer birçoklarının başarısız olduğu bu du­rumda, sabır ve sebatla mücadelesinde me­tanet gösterdi ve sonunda bütün düşmanla­rını hezimete uğratarak misyonunda başarı­lı oldu. Yalnız başına bu bile Rasul Muham-med @'ın yüce ve çekici kişiliğine övgü oluş­turur. Büyük maharet ve dirayetle Medine'­nin heterojen hiziplerini başarıyla homojen topluluğa çevirdi; pek çok komşu kabileler­le, özellikle Kureyş'in Suriye ve batıya doğ­ru yolu üzerindekilerle hayli zarif dostluk ya­hut tarafsızlık antlaşmaları yaptı. Medine^ ye ashabıyla birlikte yoksul ve çaresiz mu­hacirler olarak geldi, ancak birkaç yıl içeri­sinde güçlü bir temel oluşturup küçük fakat kararlı bir grubun lideri olarak statüsünü ortaya koydu. Bu küçük müslüman topluluğu­nu evrensel sevgi ve kardeşlik prensipleri üze­rine öyle bina etti ki, bu prensipler, küçük İslâm toplumunun her tür karşı koymaya da­yanacak yenilmez bir güç olmalarını sağla­yan ilişkilerini sağlamlaştırdı. Düşmanları yalnız ya da topluca kuzeyden, güneyden ve doğudan geldiler, ancak bütün çabalan bo-sunaydı. Rabbinin yardımıyla hepsini yenil­giye uğratıp on yıllık bir zaman içinde Cezi-retü'l Arap'ta karşı konulmaz lider ve yöne­tici oldu ki, onun devlet adamlığının övgü­ye lâyık oluşu da bundandır.

Rrfsulullah @ *ın büyüklüğü onun askerî za­ferlerinde değil, hayatı kapsayan beraberin­de getirdiği harikulade ve inkılâbî değişik­liklerde yatar. Çok kısa bir sürede, ezici üs­tünlükleri olan düşmanlarına karşı askerî za­ferler kazandığı doğrudur. Medine!ye çok az sayıdaki ashabıyla gelmişti ki, Hicret'in ikin­ci yılında 700 piyade ve 300 süvariden olu­şan îyi eğitimli güce karşı yalnızca 313 kişi çıkarabildi; ancak yedi yıl sonra hicretin 9. yılında 10.000'i atlıdan oluşan 30.000 kişi­lik ordusuyla güçlü Bizans ordusuna karşı yürüyüşe geçti. İO'u büyük olmak üzere top­lam 28 sefere katıldı, okçularının zamansız hatalarıyla kısmî yenilgiye dönen Uhud sa­vaşı dışında hepsinde başarılı oldu. İnsan­lık tarihinde bu kadar yetersiz ve sınırlı kay­naklardan hareketle her yönden bu kadar çok düşmanla karşılaşan —ki düşmanları kendisinden hem sayıca, hem teçhizat itiba­rıyla üstündüler— düşmanlarına karşı zafer kazanan, sonra askerî zaferler üzerine günü­müze kadar devam edecek ve insanlık tari­hini çeşitli şekillerde etkileyecek olan kalıcı hâkimiyet kuran böyle mütevazi başka biri yoktur.

Rasul @*m Medine'ye Hicretinden sonraki olayların analizi onun devlet adamı ve yö­netici olarak gerçek büyüklüğünü açıklaya­caktır. Evs ve Hazreç kabileleri çeşitli olay­lar yüzünden birbirine düşmandı; yanısıra ekonomik ve siyasî olarak organize olmuş korkunç yahudi topluluğuyla da yüzyüzeydiler. Durumu gören Rasulullah @ hızla ve büyük siyasî ustalıkla harçkete geçti; kendi­lerini ekonomik, sosyal ve siyasî olarak güç­lü bir toplum haline getirecek olan kardeş­lik bağıyla Evs, Hazreç ve muhacirleri bir araya getirdi, ikinci olarak, müslümanlar, ya-hudiler ve diğer kavimler arasında antlaşma yaparak onları dış tehlikelere karşı beraber­ce karşı koyabilecekleri birleşik toplum oluş­turdu. Üçüncü olarak, Kureyş'le anlaşan komşu kabilelerin oluşturdukları tehlikeyi görüp, muhtemel bir olayda cenahlarını mu­hafaza edecek değişik nitelikteki pek çok antlaşma yaptı. Dördüncü olarak, en tehli­keli hasımlarının —Kureyş, Ğatafan ve He-vazin kabileleri ve Yahudiler— planlarından haberdar olarak onlara hep birlikte saldır­ma fırsatını vermedi. Beşincisi, siyasî ve as­kerî manevraları ile Medine'nin yahudi ka­bilelerinin kendi aralarında bile birlik oluş­turmasını Önledi, o kadar ki, yahudiler pra­tik olarak Kureyş'e yardım etmeye karar ver­diklerinde, Rasulullah @ onlara kendisine karşı Kureyş'le birlikte savaşacak bir fırsat vermedi.

Altıncı olarak; Medineli yahudiler bile bir­birinden ayrı tutularak ona karşı birleşme imkânı tanınmadı. Onları tek tek ele geçirip politik ve askerî planlarına son verdi. Yedinci olarak, umre yapmak amacıyla 1400 ihram-lı kişiyi beraberine alarak Mekke'ye hareket etmesi siyasî ve diplomatik teşebbüslerinin en olgun şeklini oluşturdu ve Kureyş'in ken­disiyle Hudeybiye barışını imzalamasına se­bep oldu. Kureyş'in siyasî, sosyal ve ekono­mik üstünlüğünü pratik olarak sona erdiri­yor; Kureyş'le arasındaki mücadeleyi büyük ilgiyle takip eden diğer Arap kabilelerinin hâ­kimiyet kazanma yolunu Rasulullah @ için açıyordu. Sekizinci olarak, müttefikleri Ga-tafan'ın yardıma gelmesine fırsat vermeyecek şekilde Hayber üzerine yaptığı gizli seferle onları teker teker dize getirmesi onun diğer stratejik hareketlerinden biriydi. Dokuzun­cusu, Tebük seferi askerî olmaktan ziyade sİ-yasî idi; hem Arabistan sınırlarının ötesinde bir yankı oluşturdu, hem de kuzeyde Bizans, doğuda Pers Kuvvetlerine uyarı. Ayrıca ül­ke üzerindeki zaptetme gücünü fevkalâde arttırdı, birkaç düşman kabilenin projeleri­ni ezdi ve gerek Medine'nin karşı çıkılmaz hükümran devlet, gerekse RasuluUah @'ın onun tartışılmaz lideri ve yöneticisi olduğu gerçeğini oluşturdu.

yine, bu kadar kısa bir sürede, insanların inançlarında büyük ve ehemmiyetli inkılâb-lar yapması RasuluUah @'ın şerefine şeref ilave etmektedir. Bütün insanlara adalet, eşit­lik ve kardeşlik kavramlarını kazandırdığı için RasuluUah @'a tarihteki diğer insanlar­dan daha fazla borçluyuz. Siyah, beyaz, kır­mızı (kızılderili), kahverengi ırka mensup in­sanları kısaca bütün insanlığı aynı seviyeye getiren, onlara bir anne-babanin nesli olduk­larını, hepsinden önemlisi Allah'ın yaratık­ları olduklarını öğreten odur. insanlara ada­let, eşitlik ve sevgi ile farksız davranmaları­nı, İnanç, renk ya da ırk esasına dayalı ayı­rım yapmamalarını öğütleyen odur.

Ekonomik sahada, devletin bütün yurttaş­larına geçim garanti eden, yeteneklerine, eği­timlerine ve niteliklerine göre hayatlarını ka­zanacak eşit fırsatlar sağlayan odur. Bütün yurttaşları için minumum üç makul bir ge­çim standardını garanti etmeyi devletin ah­lâki ve hukukî yükümlülüğü kılcU Üyeleri­ne bu fırsatı tanımayan devletin, üyelerinden kanunlarına itaat bekleme hakkını kaybede­ceği üzerinde ısrarla durdu. Devletin kanu­nuna itaat, daha az talihli üyelerinin temel ihtiyaçlarını karşılama şartına bağlandı. Ra-sulullah @'ın siyaset felsefesine olan katkı­ları da daha az değildir. Siyaset alanına ya­zılı anayasa ve istişare kavramını tanıştıran °dur. İstişarenin İslâm siyaset felsefesinin önemli bir parçası olduğunu vurgulayan °dur. Kişilerin fikir, inanç ve ifade hürriyet­leri de onun tarafından ortaya kondu. O ge­rek kanunun hükümranlığı, gerekse kanun önünde eşitlik prensiplerinin önemini de vur­guladı.

Gerçekten, modern çağda bilinen evrensel kavramlar için Allah'ın Rasulü Muhammed @'a borçluyuz. Daha da önemlisi, bütün bunları şahsî çıkar, övünç ve ün için yapma­dı. Rabbi tarafından yönlendirildiği üzre in­sanlığın iyiliği ve refahı için ortaya koydu. İmparatorluk kurdu; ancak kendi pozisyo­nundaki diğer insanların yaptıkları gibi vâ­rislerine imparatorluk devretmedi; onu üm­metine Allah'ın bir emaneti olarak bıraktı ki, ümmeti istişare ve; karşılıklı fikir teatisi ile Rasul @'ın halefini tayin edebilsin. Âlicenap hareketleriyle çok yönlü büyüklüğünü gösterdi. Şahsî çıkar ya da övünç kazanma his­lerinden münezzeh olduğunu ve tüm âlice­nap çabalarını yalnızca Rabbinin rızası için yaptığını hiçbir şüpheye mahal bırakmaya­cak şekilde ispatladı. Aynı zamanda ardın­da istişare gelenek ve kurumunu bıraktı ki, halefleri halka ait yönetim prosesiyle işleri­ni öğrensinler.

Bunlar, insanlığın ona borçlu olduğu husus­lardan bir kısmını ve RasuluUah @'m hem devlet adamı, hem de idareci olarak büyük­lüğünü göstermektedir. Sir William Irwing insanlığın en büyük velinimeti RasuluUah @'ın müstesna niteliklerini ve çalışmalarını şu ifadelerle özetler; ''Zenginlik mi idi? Ha­tice ile evliliği onu zaten zengin kılmıştı. Üs­tünlük mü idi? O zaten zeki ve dürüst insan olarak hakettiği tabiî yüksek mevkiîde bu­lunuyordu. O en şöhretli Kureyş kabilesin-dendi; Kureyş kabilesinin de en şerefli kolu­na aitti. İktidar mı idi? Kabe'nin koruyucu­luğu ve kutsal şehrin komutası nebilerle doğ­rudan onun ailesine aitti. Durumu ve şart­ları, övülen emanı ile ileriye ümitle, güvenle bakmasını sağlıyordu. İçinde büyüdüğü inancı değiştirmeye çalışmak bütün bu avan­tajları kökten yok olacaktı ki, ailesinin onur ve kaderi o inanç üzerine kuruludur. Onu yok etmeye çalışmak yakın akrabalarının düşmanlığını, arkadaşlarının gazabını ve Ka­be'nin tüm ibadet edicilerinin dehşet ve nef­retini onun üzerine çekecekti...

Bütün bunları feda etmesine karşılık, onu kendisine çekecek peygamberlik kariyerinin başlangıcında göz alıcı bir şey mi vardı? Ter­sine, o şüphe ve gizlilikle başladı. Yıllarca mad iî bir başarı getirmedi. Doktrinini bili­nir ve vahyi beyan ettiği nisbetçe alaya, kü­çük görmeye, kınanmaya ve sonunda kökleş­miş zulme konu ediliyordu, ki bunlar kendi­sinin ve dostlarının hayatlarını değiştiriyor­du; ailesi ve dostlarından bazılarını ülke dı­şına iltica etmeye zorladılar; kendi özyurdun-dan gözden ırak durması için baskı yaptılar ve sonunda hicret etmeye sürükleyerek baş­ka bir yerde yuva arattılar. Bütün dünyalık servetini yere serecek şekilde yeni birini oluş­turmanın artık geç olacağı ana kadar tüm hayatı boyunca "sahtekârlık" yolunda niçin ısrar etsin?" (Sır William Irwing, "Life of Muhammed").

Sir William, Rasul Muhammed @'ın büyük­lüğünü farklı yollarla vurgulamaya devam eder: "Onların bencil amaçlarla yaptığı sa­vaştan da olduğunun tersine, onun askerî za­ferleri ne kibir, ne de boş övünç uyandırdı. Gücünün en fazla olduğu dönemlerde, sıkın­tılı günlerindeki görünüm ve yaşantısındaki sadeliği devam ettirdi. Hükümran pozisyo­nundan o kadar uzaktı ki, eğer bir meclise girişinde kendisine farklı saygı ve takdir gös­terilmesine gücenirdi. Eğer evrensel hâkimi­yeti amaçladı ise, o da inancın hâkimiyyeti-dir; avucunda büyüyen dünyevî yönetimi gösteriş için kullanmadı, yönetimi ailesi için­de kılmak için hiçbir adım atmadı. "Savaş ganimetleri ve vergiden gelen serveti inancın zaferim arttırmak, bağlıları arasındaki fakir­lerin sıkıntısını azaltmak için harcanırdı. Bu uğurda o kadar çok harcanırdı ki son kuru­şuna kadar tükenirdi. Ömer b. Haris ilan etti ki: "Muhammed vefatında ne bir altın di­nar, ne bir gümüş dinar, ne köle yahut cari­ye bırakmıştı, ayağı sakat düldül, silahları ve hanımlarına çocuğuna ve fakirlere bıraktığı arazilerinden başka bir şeyi yoktu."

Bu, onun hayatının değişik dönemleri bo­yunca süren samimi takvası sayesinde ken­disinin feragati ile ilgilidir ki 'Muhammed-in' karakterini adaletle tespit etmeye çalışan kişinin zihnini allak-bullak etmektedir.

Allah'ın Rasulü Muhammed @'ın başarıla­rını tekrarlarken H. A. R. Gibb şunları söy­ler:

"O zamanlar Medine'deki yenilik teoriden pratiğe aktarılan dinî topluluktu... artık gü­venliğin oluşturulması kalmıştı, fakat nasıl oluşturulacaktı? Muhammed barışçıl ikna yollarını denedi, ancak bir sonuç vermedi. Mekke'nin karşıtlığı siyasî ve ekonomik te­meller üzerine kuruluydu; sadece siyasî ve ekonomik baskı bunları önleyîp yok edebi­lirdi. Bundan böyle, onun politikası iki mer­kez etrafında toplanıyordu: İşte, İslâm top­lumunun pekiştirilmesi ve Mekke'nin zorlan­ması... Mekke'nin kuzeye doğru olan hayatî ticaret yollarını tıkamak amacıyla seferler düzenledi. Bedevî kabilelere karşı yapılan bü­tün bu seferler Mekke'yi bloke etmek ve avantaj sağlamak için yapılan, büyük usta­lık ve kavrayış taşıyan mahir bir planın par­çası olarak gözükmektedir. Bunun silahlı bir çatışmayı provake ettiği daha önceden dü­şünülmüş olmalı... Huhammed'in amacı için Mekke'nin sonunda kendi şartlarına, gelme­si gerekliydi. Ve yedi yıllık mücadeleden son­ra yenilmiş dargın bir düşman olarak değil, fakat, eğer şevkle değilse, istekli dost olarak Mekke'nin birleşmesi onun fevkalade siyasî dehasını gösterir... Hatta Muhammed'in ka­bilelere karşı savaştaki yardımlarında bile Arapların siyasî ve sosyal şartlarının yansı­masından başka bir şey de görmeliyiz ki, bu şartlar da etkin rol oynamıştır. Dünyalık hangi motifler, bilerek ya da bilmeyerek, onun hareket tarzım zaman zaman etkilemiş olursa olsun onun temel gayesi tamamıyla di­nî kaldı. Kökende, askerî ve diplomatik ma­nevralar —ikincisinin yeterli olduğu durum­larda hiçbir zaman ilkini kullanmadı. Mek­ke'nin tesliminden sonda da askerî hareket­ler pek devam etmedi— kibirli ve serkeş ka­bile insanlarına ahlâkî ve dinî etkinin kazan­dırılması için onun tarafından sadece vası­talar olarak değerlendirilirdi. Burada ilâve et­mek gerekir ki duruma uygulanabilecek bür tün tarihi görüşler onun fikrinin doğruluğu­nu ispat eder." (H. A. R. Gibb, "Moham-medenism", London, 1969).

Bütün olaylar göstermektedir ki Allah'ın Ra-sulü @, insanoğluna eşsiz bir siyaset felse­fesi verip tarihte benzeri olmayan, eşitlik ve kardeşlik prensiplerine dayanan bir yönetim kurmuştur. Medine'de kendini güç bir du­rumda, insanca ve materyalce kaynaksız ve her yönden düşmanla sarılı buldu. Tarafları memnun edecek tarzda bütün problemleri çözmesi bütünüyle onun devlet adamlığı ve diplomatik maharetinin göstergesidir. Birkaç yıl içerisinde, iç ve dış düşmanları askerî si­yasî, sosyal ve ekonomik cephelerde onun 'as­kerî hareketlerinden ziyade dirayetli diploma­tik manevraları ve siyasî feraseti ile yenik düşmüşlerdir. Açıktır ki, sırf insanlık yönüyle bir kişinin Kureyş'in, yahudilerin ve kabile­lerin bütün güçleriyle savaşıp yenilgiye uğ­ratması imkânsızdır. Düşman güçlerin birle­şip ittifak güçleri oluşturarak siyasî müca­delesinin başında onu durduramamalarının sebebi, onların birleşmesine engel olan Ra-sulullah @'m devlet adamlığı sayesindedir ve o herbiriyle ayrı ayrı başarıyla ilgilenip on­ların askerî gücünü etkisizleştirdi; çekici ki­şiliği ve cömert davranışlarıyla onların kalplerini kazandı.

Devlet adamlığına diğer bir örnek, onun iz­leyicilerine miras bıraktığı yönetimin yapısı, faaliyet alanı ve uygulamalarıdır. Onlara, hiç bir güç tarafından ihlâl edilemeyecek temel insan haklarını da ihtiva eden yazılı bir ana­yasa armağan etti ki, böylece insanoğlu ta­rafından daha önce idrak edilemeyen âdil yö­netim şekline giden yolu açtı. Bu yönetim or­tak konsültasyonla halk tarafından seçilecek Devlet Başkanı idaresinde istişare anlayışı üzerine kuruludur. Kanunun hükümranlığı, insanların kanun önünde eşitliği ve yönetici adına yapılabilecek muhtemel zulüm ya da Uranlığa karşı fertlerin statüsü güven altın­dadır. Ferdî hürriyet, inanç özgürlüğü, ifa­de özgürlüğü, geçim hakkı onun insanlığa miras bıraktığı diğer eşsiz kavramlardır. Her şeyden önce, siyasî yapının canı ve ruhu olan insanlara karşı muamelenin nasıl ve hangi ni­teliklerle olacağım Devlet Başkanı olarak kendi uygulamalarıyla gösterdi.

Bütün bunlar Rasulullah @'ın devlet ada­mı olarak büyüklüğünü ve ender-eşsiz deha­sını gösteren siyaset felsefesine ve devlet po­litikasına yaptığı katkılardan birkaçıdır.

Bu bölümün çevirisi Talha Özkök tarafından yapılmıştır.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM

 

ASKERÎ LİDER

 

Giriş

 

Rasulullah @'ın hayatı her faaliyet sahasın­da kusursuz bir örnek oluşturur. Onun ge­tirdiği mesaj insanoğlu için yol gösterici bir kaynaktır. Hayatından, getirdiği mesajdan ve rehberliğinden insanlar aydınlanabilirler; bu mesaj ve rehberlik, kadın-erkek herkesin, ha­yatın manevî, ruhî ve sosyal sahalarında tam ve kusursuz olmak için verdiği mücadelede ebedî yol gösterici kaynaklarıdır. Rasulullah @, muhakkak ki, yaşayarak ortaya koydu­ğu örneklerle bütün insanlık için hayatın her sahasında izlenecek yüce ve kutlu idealler serdetmiştir. Kur'an-ı Kerim, onun yüce ve asîl şahsiyetini şu sözlerle tarif etmektedir: "Ve sen büyük bir ahlâk üzerindesin." (68: 4). Böylece, Kur'an'ın söylediği gibi, onun ki-ŞÜik ve şahsiyeti diğer insanlardan kat kat üs­tündür. Rasulullah @ "kâmil insan"ın en yüksek ve asîl niteliklerine sahiptir. O, ışıl­dayan şahsiyeti, ideal vasıfları ve pariak me­sajıyla karanlık çevresini aydınlatan bir mü­cevher gibidir.

Böyle bir şahıs zaman ve mekân sınırlarını aşar. Bütün zamanların insanları, onun ha­yatından çeşitli faaliyet sahalarında kendile­rine yol gösterecek bir şeyler bulabilir. Kur'an-ı Kerim onun hayatının bu yönünden şu sözlerle bahsetmektedir: "Andolsun Al­lah'ın Elçisi'nde sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir Örnek vardır: (Savaş­ta sebat, güçlüklere dayanma, azim ve ira­de, üstün ahlâk hep ondadır.)." Bu ayet gös­teriyor ki onun hayatı doğru bir numunedir, fakat yalnızca Allah'a iman eden, ahiret gününde Allah'ın rahmet ve merhametini di­leyen ve hayatlarını günah ve kötülükten te­mizleyip iyilik yolunda ilerlemek isteyenler için bir numunedir. Ama, ahiret günündeki akıbeti dikkate almayanlar ve dünya hayatı­nın zevklerinde kaybolup gidenler, bu kutlu numuneden hiçbir şey elde edemezler.

Genç, yaşlı, zengin, fakir, yönetici, yönetilen, işadamı, öğretmen, komutan veya er olsun, bütün insanlar Allah'ın rasulü Muhammed @'ın hayatından çok büyük dersler alabilir­ler. Kadın-erkek herkes onun izinden yürü­yebilir ve hakiki iyiliğe, dünyada olduğu ka­dar ahirette de başarı ve muvaffakiyete eri­şebilir. Mevkisi düşük olsun, yüksek olsun; tahsilli ya da cahil olsun, hayatın bütün uğ­raşı alanlarında eşit olarak herkes için onun hayatı bir saadet, bir hikmet kaynağıdır. Bir öğretmen, bir askerî komutana, bir bilim adamına, bir çiftçiye, yani hangi meslekten olursa olsun herkese Hz. Muhammed @'ın hayatında bir ders, bir nasihat vardır.

Hz. Peygamber @ hayatı boyunca muhtelif safhalardan geçmiş ve birçok farklı durum­ları tecrübe etmiştir. Çocukluğunda bir ço­bandı, süt anne ve babasının koyunlarım gü­derdi, daha sonra Mekke'de kendi ailesinin ve komşularının hayvanlarını güttü. Gençli­ğinde profesyonel bir tacir oldu ve hayatını kazanmak için bir süre bu alanda çalıştı.

Komşu ülkelere ticaret amacıyla yolculukla­ra çıktı ve iş ilişkilerinde ve genel olarak sos­yal ilişkilerde büyük bir tecrübe kazandı. Da­ha sonra evlendi, çocuk sahibi oldu ve aile­siyle çok mutlu bir hayat yaşadı. Rasulullah @ sevgi dolu, saygılı ve nâzik bir zevç idi ve hanımlarından herhangi birisinin duygula­rını incitmemek için her zaman büyük çaba harcardı. Genelde hanımlarıyla ilişkisi dik­kate değerdi. O, hanımlarını severdi ve seven her eş gibi onların hepsine çok müşfik dav­ranırdı. O, aynı zamanda çok şefkatli bir ba­baydı. Çocuklarını çok severdi ve diğer her­hangi birisinden fazla değilse bile, en az onun kadar aile hayatından hoşlanırdı. Aile yuva­sının tüm atmosferi sevgi, duygu, safiyet ve iyilik doluydu. Hanımları ve çocuklarıyla ilişkilerinde bir asalet, alicenaplık ve şefkat örneği serdetmişti. Hz. Peygamber @'ın ha­nımlarıyla ve çocuklarıyla olan ilişkilerinde herkes için ders alınabilecek bir husus mu­hakkak bulunur.

Daha sonra, Medine'de devlet başkanı oldu ve çeşitli sıfatlarla faaliyet gösterdi: Kadı (hâ­kim), yönetici, askerî komutan, eğitimci vb..

Bunlardan dolayı muhtelif durumlarda ge­niş tecrübe kazandı ve bütün şartlarda insan­ların meseleleri, ihtiyaçları ve zorlukları hak­kında geniş bilgi sahibi oldu. Hamdolsun ki, Rasulullah @ bütün bu tecrübelerinden et­raflı miktarda malzemeyi gelecek nesillere bı­rakmıştır. Bunlar maneviyat, ekonomi, sos­yoloji, bilim, eğitim ve politika meselelerini kapsarlar. Hz. Peygamber @'ın sünneti, in­san davranışlarının her iki aşırı uçlarını (İf­rat ve tefrit) reddederek; fazilete, adalete ve hayatta muvaffakiyete ermek İçin orta yolu bize göstermektedir.

Yukarıda iktibas ettiğimiz Kur'an ayeti (68: 4) onun yüce ve asıl şahsiyetini insanların iz­lemeleri için model olarak açıkça takdim et­mektedir. Ve şüphe yoktur ki Rasulullah @'ın üstün ahlâkı diğer insanlardan çok ile­ridedir. Gençliğinde düşmanları dahil Mek­ke halkı ona sıddık ve emin isimleriyle hitap ederdi. Bazı Mekkeliler onun peygamberlik davasına karşı olurlar, hatta ona ve arkadaş­larına zulmederlerdi, fakat halâ da değerli eş­yalarını ona emanet ederlerdi. Bunlar onun peygamberliğini çeşitli nedenlerle inkâr eder­lerdi, fakat ona hiçbir zaman yalancı demez­lerdi. Onların hepsi Rasulullah @'a dürüst­lük, adalet ve doğruluk gibi üstün nitelikle­ri dolayısıyla saygı duyarlardı. Kur'an-ı Ke­rim, aşağıdaki ayet ile bu gerçeğe dikkat çek­mektedir: "De ki: 'Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size hiç bildirmez­di. Daha önce yıllarca aranızda bulundum. (Böyle birşey yapmamıştım), düşünmüyor musunuz?' " (10: 16). Rasulullah @'ın Mekkeliler arasında doğup, hayatının kırk yılını onların gözleri önünde yaşaması onun yüce ve asîl şahsiyetine tanık­lık etmiştir. Mekkeliler Rasulullah @'ın umumî ve şahsî hayatında dürüstlük, sada­kat ve doğruluğuna tanık olmuşlardır. Bu yüzdendir ki, yukarıdaki ayette Rasulullah @'a, insanları onun peygamberlik davası hakkında hüküm vermeden önce sağ duyuy­la düşünmeye çağırması tavsiye edilmektedir. Rasulullah @, Allah'ın elçisi ve bir devlet başkanı olduğu halde evinde ve toplum ha­yatında iffetli ve dürüst sıradan bir kişi gibi yaşamış, özel hayatında olduğu kadar, top­lum hayatında da hak ve adalet prensipleri­ni yüceltmiş ve daima aşırılıklardan kaçın­mıştır. Hayatı boyunca, aşırılıklardan uzak, sade bir hayat sürmüş ve şahsî yaşantısıyla sahabelerine aynı şekilde mütevazi ve edepli bir hayat sürmeyi öğretmişti.

Onun şahsında ve yaşantısında tabiatüstü hiçbir yön yoktu. Rasulullah @ herhangi bir insan gibi yaşadı, fakat pratik yaşantısında-ki davranış ve tavırlarıyla diğer insanlardan kat kat ileri gitti. Şeref ve itibar yönünden arkadaşlarının olduğu kadar düşmanlarının sözünde de onu yücelten aslında şahsî ka­rakteriydi. O, hayatı boyunca çok büyük sı-İcmtılarla karşılaştı. Hemen herkesten eza eördü, fakat kimseyi incitmedi. Bütün ezi­yet ve sıkıntılardan şerefli ve rahmet dolu olarak kurtuldu. Bütün başarısı Allah'ın rah-jnet ve inayetine bağlıydı, fakat bu başarı yi­ne onun çalışma ve gayretleri vasıtasıyla mey­dana gelmişti. Peygamber @ ne zaman sıkın­tılarla karşılaşsa Kur'an ona sabır ve meta­neti dileyen duaları tavsiye etmiş, ona ma­nevî tahammül gücü vermişti.

Fakat, tabiatüstü hiçbir nitelik veya güç id­dia etmeksizin, bütün insanların izlemeleri için hayatın her yönünde kusursuz ve kâmil bir davranış örneği meydana getiren Rasu-lullah @'ın kendisidir. Böyle olması da ta­biî idi, çünkü insanoğlu için hakiki bir ör­neği ancak bir insan teşkil edebilirdi. Bu hu-* sus Kur'an-ı Kerİm'de şu sözlerle tasdik edil­mektedir: "De ki: 'Yeryüzünde yerleşip do­laşanlar melek olsalardı, biz de onlara gök­ten peygamber olarak bir melek gönderir­dik1 " (17: 95). Bu ayet bizim görüşümüzü destekler mahiyettedir, çünkü "bir nebî getirdiği mesajı tebliğ etmek ve yaymakla kal­maz fakat bu Mesaj'a uygun olarak insan ha­yatını yeniden şekillendirmek için gönderi­lir. O, getirdiği mesajın prensiplerini İnsanoğ­lunun şartlarına göre uygulamalı ve bu pren­sipleri pratik olarak, kendisi göstererek or­taya koymalıdır." ve böylece aynı zamanda diğer insanlar için izlenecek bir örnek teşkil edebilir. (Ebu'l Âlâ Mevdûdi, The Meaning-of the Qur'an, cilt VI, sh. 168).

Bu olay, Rasul Muhammed @'ın hayatında açıkça görülmektedir. Meselâ, askerî komu­tan olarak ortaya koyduğu misali ele alın. Medine'ye geldiğinde şehrin içinde fitne ve ihanet, dışında da saldırı ve istila tehdidi ile karşı karşıya kaldı. Hemen bütün dikkati ile askerî stratejiyi planladı, İç ve dış müdafaa güçlerini teşkilatlandırdı, adamlarını silah ve savaş sanatı yönünden hazırladı ve eğitti. On­dan sonradır ki, düşmanlarıyla kararlılıkla savaştı ve Allah'ın rahmet ve inayetiyle bü­tün cephelerde düşmanını yenilgiye uğrattı. Bu vakıa çok basit gibi görünüyor, fakat as­lında hiç de öyle değil. Savaşın en zor şart­larında zafere varmadan evvel çok büyük sı­kıntı, gerginlik ve mücadele dönemlerinden metanet ve kararlılıkla geçmek zorunda kal­dı. Savaşın herhangi bir anında müdafaa ve stratejideki en ufak bir zayıflık veya disip­linde gevşeme bir felâkete yol açabilirdi. Ni­tekim Uhud ve Huneyn savaşlarında böyle bir durum hasıl oldu, ancak Rasuhıllah @'ın akıl ve ustalığı ile felâket önlendi ve sonun­da zafere erişildi. Uhud savaşında Peygam­ber @'m emrine aykırı olarak okçular yer­lerini terkedince, birden savaşın durumu Ku-reyşlilerin lehine değişti. "Zafer kaybedilmiş­ti. Safları bozulmuş ve bütünlükleri parça parça olmuştu. Peygamber @ yaralanmıştı. Sahabelerin etten ve kemikten duvarı arka­sında ayağa kalkmaya çalıştı; fakat yeniden hem de bir çukura düştü." Her şey Müslü­manları terketmiş gibiydi ama, tekrar, bu asıl ruhun cesareti, kararlılığı ve nefse hâkimi­yeti vaziyeti kurtardı.

Aynı şekilde, Huneyn Savaşı'nda, "Müslü­manların safları dağılmış ve paniğe kapılmış­lardı. Bir kısmı canını kurtarmak için geçit­ten var güçleriyle kaçmışlardı. Müslümanla­rın safları düşüyordu. Askerler düşmanın önünden kaçarken Peygamberimiz @'ın var­lığını farketmeksizin yanından geçerek gidi­yorlardı.' ' Ve yine Müslüman ordusunun boz­gununu önleyen Rasulullah @'ın kararlılığı ve kendine hâkimiyetiydi. "Hz. Muhammed "Savaşmayı dilemeyin, fakat Allah'a barış ve güvenlik için dua edin. Ve düşmanla savaşmak mecburiyetinde kaldığınızda da sarsılmaz bir azimle savaşın. Şunu bilin ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır." Riyaz-u's-Salihîn.

@ düşmanın seller gibi saldırısını durdur­mak için bir anda bineğiyle düşman safları arasına atıldı." Onun çağrısıyla Müslüman ordusu etrafında toplanmaya başlamıştı, tek­rar toparlandılar ve düşmana saldırdılar. Böylece Huneyn günü müslümanların gali­biyeti ile sonuçlanmıştı.

Bu yüzden Rasul @ Muhammed'in hayatı­nı, kötülüğün ve zulmün karşısında dikilen ve Allah'ın ilâhî mesajını tebliğ eden bir in­sanın hayatı olarak incelememiz ve anlama­mız gerekmektedir. O, Mekke'de kendi hal­kından muhalefet gördü, onların eziyetine uğradı, suistimallerine ve sapık davranışla­rına maruz kaldı, fakat bütün bunlara me­tanet ve sabırla karşı koydu ve bütün rakip­lerine şefkat ve olgunlukla muamele etti. Mekkelİler ona karşı olan saldırganlıklarını Medine'ye gittikten sonra da devam ettirin­ce onlara kararlılık ve ustalıkla karşı koydu ve sonunda onları yenilgiye uğrattı; fakat za­ferden sonra beklenenin tersine onları affet­mek âlicenaplığını gösterdi. Çeşitli sıfatlar al­tında yaptığı bütün işler onun insan olarak büyüklüğünün yaşayan bir göstergesidir. Ve diğer insanlara karşı ortaya koyduğu davra­nışlar hayatta başarıya ulaşma yolunda ge­lecek nesiller için ebedî bir örnektir.

 

KISIM 1

 

İSLÂM VE BARIŞ

 

İslâm'da Aslolan Barıştır

 

İslâmî yaşantıda asıl ve temel olan barıştır. Savaş ise ancak bir mecburiyet sonucu, yani başka türlü hareket etmek imkânı olmadığın­da söz konusu olur. İslâm, tek tek şahıslara ve tüm insanlığa ruhî sükûnet ve zihnî saa­det vermek üzere ve böylelikle de insanlar yeryüzünde barış ve refah içinde yaşayabil­sinler diye gelmiştir. Kur'an'da şunları oku­yoruz: "... Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap geldi. Onunla Allah, rıza­sının peşinde gidenleri esenlik yollarına İle­tiyor ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletiyor?' (5: 15-16).

"Doğru yol" ifadesi "es-Sebil" ya da "Sı­rat el-müstakîm"in anlamını tam olarak kar­şılamaz. "O bir hayat tarzıdır ki bir insanın bütün kuvvet, meleke ve kabiliyetlerini ahenkli bir şekilde geliştirmesine imkân ta­nır; vücudunun ve ruhunun bütün iştiyak, dürtü ve duygularını fıtratına uygun bir tarz­da tatmin eder; diğer insanlarla olan türlü karmaşık ilişkilerinde dengeyi sağlamasına doğrudan rehberlik eder; kendisi ve insan­lık yararına dünyanın tabiî kaynaklarını eşit­çe kullanmak ve tüketmek hususunda birey­sel ve toplumsal olarak yol gösterir. Kısaca­sı, o öyle bir yoldur ki birey ve toplumun ma­nevî, sosyal, ekonomik, politik ve uluslara­rası meselelerini doğru, pürüzsüz, dengeli ve âdil bir tarzda halletmesine imkân tanır." (Mevdûdi, the Meaning of the Qur'an, Cilt III). "İslâm" kelimesi barış ve aynı zaman­da, kâinatın yaratıcısı, sahibi ve hâkimi olan Allah'ın emirlerine itaat ve bağlılık anlamı­na da gelir. Eğer bir kişi "doğru yol"u bulnıa için kendiliğinden Allah'a yönelir ve OL nun kılavuzluğunu dilerse, ona, barış ve sa­adet bahşedecek olan islâm yolu gösterilir. Eğer bütün toplum ya da bütün insanlık ale­lade işlerinde olduğu kadar politik, ekono-mik önemli meselelerde ve hayatlarının da­ha geniş yönlerini kapsayan manevî mesele­lerde de Allah'ın Kılavuzluğu'na yönelirse barış yolunu bulurlar. Çünkü, O'nun Yolu­nu izlemek barış ve refahın Ük şartıdır. Çün­kü Allah, Kitab'ının ve Peygamberinin sün­netinin ışığında yürümek isteyenlere "barış yollarını gösterir. Her yol ayrımında bu 'ışığın' yardımıyla emniyetli yolu ayırdettik-leri için yanlış fikir, düşünce, davranış ve kö­tü akibetlerden uzak kalırlar;' (Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt III). Allah, ba­rış ve kemâlin kaynağıdır ve kim O'na yö­nelirse barışa, saadete ve kemâle mazhar olur. (59: 23).

Peygamber @'a düşman olanlar onu diğer insanları barış ve saadet yoluna çağırmak­tan alıkoydular ve ona muhalefet ettiler. Onu kötülediler, ona ve sahabelerine işkence et­tiler. Kötülüklerden rahatsızdı, fakat yine de onları barış yoluna çağırmaya devam etti. Onu eziyetler altında bıraktılar ve onu taş­ladılar, fakat Peygamber @ onlara "Size esenlik dilerim" (43: 89) diye karşılık verdi. Onları Allah'ın kanunlarına itaat üzere ba­rış ve güvenliğe getirmek için yaptığı müca­delede asla gevşeklik göstermedi. Onlara İs­lâm'ın asıl gerçeğini defalarca hatırlattı; "O (Allah) dır ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmet etmekte, me­lekleri de (size mağfiret dilemekte, işlerini­zin düzgün gitmesi için dua etmektedir). (Al­lah), müminlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhamet edendir." (33: 43).

°u İŞ insana ve sadece insanın barış ve saa­det hayatını dilemesine kalmıştır. Allah hiç kimseyi bu ilme, iyiliğe ve barışa erme yolu­na girmeye zorlamaz. Rasulullah @, Allah'ın mesajını tebliğ etmekle vazifesini yapmıştır. Onun yolunu izlemek veya arzuladıkları baş­ka yollara gitmek insanların kendilerine bırakılmıştır. Allah yoluna takip eden insan­lar kendi liyakatleri ile barış ve saadet yolu­na erdirilirler. Diğer yolları takip edenler ise kendi bağımsız seçimleriyle cehalet ve karan­lık yollarına saparlar (14: 4). islâm'ın bu prensibi şunu açıkça ortaya koymaktadır ki, islâm'da hayatın asıl gerçeği barıştır. Buna rağmen bireyler veya insanlık islâm üzere ol­maya da zorlanmaz. Onlara katılmaları için Hak Yol gösterilir, fakat kendi seçtikleri yo­lu izlemek üzere serbest bırakılırlar. Bakara Suresi'nde şunları okuyoruz: "Allah, inanan­ların dostudur. Onları karanlıklardan aydın­lığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tağuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlığa çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklar­dır!' (2: 257).

Bu ayetlerde, karanlık kelimesi kişiyi Doğru Yol'dan saptıran, onun enerji ve gayretleri­ni yanlış ve çarpık yollara sevkeden cehale­tin karanlığı manasınadır. Diğer taraftan aydınlık kelimesi, kişiye hayatın hakiki ger­çeğini görme, bütün yanlış yolları bırakma ve bilinçli olarak barış ve saadetin Doğru Yol'unu takip etme imkânı veren Hakikat ve İlim aydınlığı mânasındadır.

islâm, insan hayatına çok büyük önem ver­miştir ve insan hayatını kurtarmak ve koru­mak için mümkün olan her şeyi yapmıştır. Kur'an'da şöyle buyrulmuştur: "De ki: 'Ge­lin, Rabbinizin size (neleri) haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizi de onları da biz besliyoruz. Kötülüklerin açığına da, ka­palısına da yaklaşmayın ve haksız yere Allah'ın yasakladığı can kıymayın! Düşünesi-niz dîye Allah size bunları tavsiye etti.' (6: 151).

Bu, Allah tarafından insan hayatının kutsal­lığının ilân edilmesidir. Bir insan başkaları­nın yaşama hakkına saygı gösterdiği sürece, hiç kimseye onu Öldürme izni verilmez. İn­san hayatına saygı göstermek doğru ve salih kişilerin niteliklerinden biridir: "Ve onlar ki Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmaz-lar. Allah'ın haram ettiği cam haksız yere öl­dürmezler ve zina etmezler. Kim bunları ya­parsa günahı(nın cezasını) bulur." (25: 68). Ve bu prensip insanlık tarihi boyunca Allah-ın bütün peygamberleri tarafından gözetil-miştir. Kur'an-ı Kerim'de bu konudan şu söz­lerle bahsedilmektedir: "Bundan dolayı İs­rail oğullarına şöyle yazdık: Kim, bir kim­seyi bir kimseye veya yeryüzünde bozguncu­luğa karşılık olmadan öldürürse, bütün in­sanları öldürmüş gibidir. Kim de onu(n ha­yatını kurtarmak suretiyle) yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur..." (5: 32). Bu, İs­lâm'da hayatın kutsiyetini bir kere daha vur­gulamaktadır, çünkü bu kutsiyet insan ha­yatının kurtarılması ve korunması için esas teşkil eder. Bu yüzdendir ki, insanlara emin ve güvenli yaşama imkânı ve insan hayatının korunmasına esas olacak şartları sağladığı için İslâm'da barış, hayatın asıl gerçeğidir.

Yüce Peygamber @ bu prensibi insanlara Ve­da Haccı'nda gayet açık bir şekilde anlatmış­tır: "Sizin mallarınız ve canlarınız Rabbini-ze kavuşuncaya kadar tıpkı bu günün, bu ayın kutsallığı gibi kutsaldır. Ve Allah sizin yaptıklarınızdan dolayı size sual edecektir." (İbni İshak, Sireti Rasulullah, sf. 651). Onun, bir müminin İmanı bu kutsal kanı dökünce-ye kadar genişlemeye devam eder, dediği ri­vayet edilmiştir. Başka bir rivayette de bir in­sana İlâhî Mahkeme'de Allah'ın ilk sual ede­ceği şeyin namaz olduğunu ve insanlar ara­sında ilk hesabı görülecek şeyin kan davala­rı olduğunu söylemiştir. Yine bir rivayette Hz. Peygamber @ en büyük günahların ara­sında Allah'a eş koşmak ve insan kanı dökmek olduğunu söylemiştir.

Bu Kur'an ayetleri ve Hz. Peygamber @'ın bu hadisleri insan hayatının kutsal olduğu­nu ve adalet icabı olmadıkça bir insanı öl­dürmenin İslâm'ın görüşüne göre en büyük günahlardan biri olduğunu çok net bir şe­kilde ortaya koymaktadır. İslâm'ın insanoğlu için barışçı bir hayat ortaya koymak yolun­daki temel gerçeğini, hayata gösterilen bir saygı, şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde vücuda getirmektedir.

 

İslâm Savaşa Nasıl Başladı?

 

İslâm'da hayat kutsaldır ve saygıya değerdir. Hayatın korunması için ise emniyet gerekir. Dolayısıyla İslâm, barışı hayatın temel pren­sibi olarak müdafaa eder. Onu tesis etmek ve korumak uğruna gerekli bütün tedbirleri alır. Fakat insan toplumu hata yapamayan ve yanmayan meleklerden meydana gelme­miştir. İnsanlar arasında vahşi ve saldırgan olan ve diğerlerinin barış ve güvenlik içinde yaşamalarına izin vermeyen bireyler olduğu gibi gruplar (toplumlar) da vardır. Bunlar bütün manevî ve ahlâkî sınırları aşarak hak­sız yere diğer insanların haklarına tecavüz ederler. Böyle kişi ve toplumların, diğer kişi ve toplumların barış içinde yaşamaları için, baskı altında tutulmaları gerekir.

Diğerlerinin kendi inançlarını diledikleri gi­bi uygulamalarına ve barış içinde yaşamala­rına izin vermeyecek; bu insanları inançla­rıyla birlikte yok etmeye ve ülkede bir kaos ortamı yaratmaya azmetmiş böyle insanların bulunması halinde, onlarla savaşmak müs-lümanlar üzerine yalnızca bir hak değil, bir farz olur. İslâm'a savaşın nasıl girdiği soru­sunun cevabı işte budur —İnsanların barış içinde yaşamaları, zorlama ve korkudan uzak olarak inançlarını uygulamaları için ba­rış ve düzen şartlarını tesis etmek gayesiyle girmiştir. Allah'ın rasulü Muhammed @, kendine karşı olan kendinin ve arkadaşlarınin Allah'ın Kanunu'na itaat etme ve bu ita­ate başkalarını da davet etme çabalarına en-ej olan saldırganlardan müminleri korumak üzere onlara savaş açmak zorundaydı.

Mekke'de, Muhammed @ ilk olarak Allah'ın kanunu'na kendisi itaat ederek davasını baş­lattı. Akrabalarını ve diğerlerini ona katılıp islâm dairesine dahil olmaya davet ederek davasını sürdürdü. Bu, barışçı ve dostça ya­pılmış herkese açık bir davetti. Fakat insan­lar ona karşı çıktı ve bu karşı çıkış gittikçe vahşi ve azgın bir hale geldi. Peygamberimiz @ ve sahabeleri 13 yıl boyunca Kureyşlile-rin ellerinde, zulüm altında kaldılar. Yalnız­ca ve yalnızca inançlarını korumak ve yaşat­mak için, Medine denilen bir başka şehire sı­ğınmak üzere mallarını, evlerini, akrabala­rım ve bütün bunlardan daha önemlisi Ka­be'yi bırakarak terketmek zorunda kalınca­ya kadar bu zulüm devam etti. Fakat Kureyş-liler Medine'de bile onların barış içinde inançlarına uygun olarak yaşamalarına mü­saade etmedi. Onları ve inançlarını yok et­mek üzere bir seri baskın ve saldırılara baş­ladılar.

Bu şartlar altında, kendilerini ve inançlarım düşmanın saldırgan planlarından korumak için onlara savaşma izni verilmişti. Hacc Su-resi'nde şunları okuyoruz: "Kendileriyle sa­vaşılan (mümin)lere, (savaşma) izni verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Al­lah onlara yardım etmeye kadirdir. Onlar, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız ye­re yurtlarından çıkarıldılar-." (22: 39-40). Bu, savaşmaktan bahseden ilk Kur'an ayetidir. Bu ayetle haksız yere yurtlanndan sürülmüş Müslümanlara, yapılan saldırılara karşı ken­dilerini müdafa'etmek üzere silahlanmaları­na müsade edilmiştir. Bundan sonra gelen Kur'an ayeti müdafa için savaşmanın önem ve gereğini vurgulamakla kalmaz, aynı za­manda müslümanlara başkaları tarafından. nakS12ca e2İyet ye zulme uğramıŞ) zayıf bırakünuş erkek, kadın ve çocuklara yardım etmek üzere savaşmalarını emretmektedir: "Sie ne oluvor da: 'Rabbimiz! Bizi bu zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir ko­ruyucu ver, bize bir yardımcı ver!' diyen za­vallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" (4: 75).

Müslümanlara, kötülük sahiplerine karşı sa­vaşmak ve onlardan korkmamak emredil­miştir. Çünkü er ya da geç bâtıl zelil, hak ve doğru galip olacaktır: "İnananlar Allah yo­lunda savaşırlar, inkâr edenler de tagut (şey­tan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi za­yıftır." (4: 76).

İktibas ettiğimiz bu ayetler müslümanlara, onları inançlarından zorla alıkoyanlar ile mazlum ve masumlara zulmedenlere karşı sa­vaşmayı zorunlu kılmaktadır. İman etmeyen kötülük odaklarına karşı müslümanlara za­fer ve galibiyeti vaadetmektedir.

 

Cihad Anlayışı

 

Kur'an-ı Kerim, cihada şu sözlerle değinmek­tedir: "... Eğer Allah'ın, bazı insanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kilise­ler, havralar ve mescitler yıkılırdı..." (22: 40). Aynı prensip Bakara Suresi'nde de belirtil­miştir: "... Eğer Allah, insanların bir kısmıy­la diğerlerini savmasaydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sa­hibidir." (2: 251). Bu ayetler savaşın büyük hikmetini ve gereğini açıklamaktadır. Yeryü­zünde değişik insanlar, değişik uluslar ve de­ğişik gruplar iktidar elde eder ve üstünlük sağlarlar. Bunlar, bozgunculuk ve zorbalık yapmaya başlayıncaya kadar iktidarda kalır­lar. Sonra gittikçe güç kaybederler ve onlar­dan daha iyi ve âdil olanlar onların yerini alır ve yeryüzünde kendi iktidarlarını kurarlar. Bu işlem, zorba ve kötülerin daha iyi insan­larla yer değiştirmesi şeklinde sürer gider. Bu ayet, Allah'ın şu evrensel prensibine işaret et­mektedir: Yeryüzünün sonuna kadar karışık­lık, düzensizlik ve zorbalıkla dolmaması için hiç kimseye sürekli iktidarda kalma izni ve­rilmez. (Mevdudi, The Meaning of the Qur^ an, Cilt I, sf. 181).

Bu olaydan Kur'an'da çeşitli topluluklar ara­sındaki karşılıklı düşmanlık ve rekabetle bağ­lantılı olarak yine bahsedilmektedir: "Biz onların aralarına ta kıyamete kadar düşman­lık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. (Onlar) yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah da bozguncuları sevmez." (5: 64). Al­lah zulüm ve zorbalığı sevmez: O'nun ma­sum ve mazlum kulları gereksiz yere acı çek­mek zorunda kalır ve evleri, malları hiç suç­ları yokken talan edilir; kötüler barış ve em­niyeti tehdit eder hale gelir ve insanların eko­nomik, ruhî ve manevî hayatlarım ifsad eder­ler.

Şu hususlarda savaşmak emredilmiştir: Bi­rincisi, zulüm ve zorbalığı sona erdirmek ve halkın barış içinde, sakin, inançlarını hiç kimsenin engellemesi olmaksızın yaşayabil­melerini sağlayacak huzur ve barış ortamını tesis etmek üzere savaşmak. İkincisi, zengin ve fakir, zayıf ve güçlü bütün halkın adalet bulacağı ve kanunî, iktisadî, dinî, siyasî hak­larını ayırım yapmaksızın eşitçe elde edebi­lecekleri kanun ve adalet sisteminin teşekkül etmesi için savaşmak. (4: 75) ayetinde görül­düğü üzere, müslümanlara, zayıf düşürülmüş ve zulme uğramış kimselerin zorba ve kötü­lerden hürriyetlerini geri almalarına yardım etmek için savaşmaları emredilmiştir. Yeryü­zünde iyilik ve adalet dolu bir sistem tesis et­mek için, savaşmak ve hayatlarını feda etmek zorunda kalsalar bile, bu gayeye hizmette geri durmayanlar mücahitlerdir. Ve zorbalık, ada­letsizlik yolunda savaşanlar şeytanın dostla­rıdır (4: 76).

Böylece müslümanlar barış ve adalet uğru­na mücadele ederler. Bu, normal yollardan sağlanamadığında ise İslâm'ın bu aslî pren­sibini korumak için savaş açmak zorunda­dırlar. Çünkü bu prensip olmaksızın barış içinde yaşamak, hatta hayatın devamını sağlamak bile mümkün değildir. Öyleyse, mti lümanların bütün çabaları, zulmü yok etmı veya insanların iyilik ve fazilet dolu bir h yat sürmelerini sağlayacak haklarını elde ( melerine sarfedilİr. istenilen sonuç elde ec lir edilmez, bütün savaşlar biter. Zira kuı olan barıştır. İnsanlığın gerçek hedefi her 5 yin Allah'ın hükümleri altında yürüdüj adalet ve fazilet düzenini tesis etmektir. I hedefe erişmek için sadece ve sadece buj erişmek için barış ihlâl edilir. Konuyu tops larsak, savaş bir mecburiyet haline gelmiş birincisi, üzerinde adalet ve fazilet sisten nin inşa edildiği ideolojiyi (yani İslâm'ı) k rumak ve selâmete çıkarmak için. İkinci Hz. Peygamber @ ve arkadaşlarının dışa dan bir müdahale korkusu olmaksızın inar larını yaşayıp yaşatabilmek üzere kurdukl rı Medine devletini müdafaa etmek için s vaşmak mecburî olmuştu. Üçüncüsü, dev] te karşı tehlike kaynağı oluşturan ve İslar in hedeflerine varmasına müdahale ede düşman ve saldırgan olan gücü vazgeçirm ve gerekirse durdurup yok etmek için sav şarttı. Dördüncüsü; İslâm'ın siyasî, iktisa< dinî veya sosyal kültür ve medeniyetinin jş Üşmesini kontrol altında tutan her saldırg; gücü yok etmek için savaşmaları gerekiyodu.

Cihadın felsefesi Kur'an-ı Kerim'in şu aj tinde özlü bir şekilde ifade edilmekted "Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalsın, c yalnız Allah'ın dini olsun. (Yalnız O'na I pilsin). Eğer (savaştan ve küfürden) vaz| çerlerse artık zalimlerden başkasına düşma hk yoktur." (2: 193).

 

Cihadın Hikmeti Ve Önemi

 

Cihad, İslâm'ın müdafaasında çok önen bir rol oynar. Kur'an-ı Kerim, bu kavram hikmet ve önemini büyük ölçüde vurgu! maktadır. Cihad konusunda şu hususla dikkat çekilebilir: Bu konuda bütün çalışı ve gayretler Allah uğruna, yalnız ve yalı Allah rızası için yapılmalıdır; bir şahsî arzu, şöhret tutkusu veya şahsî kazanç unsuru bu­lunmamalıdır. Hz. Peygamber @ kendisine şöyle sorulduğunda bu konuyu açıkça orta­ya koymuştur: "Birisi yiğitliğini göstermek için, bir diğeri de şöhret elde etmek için dö­vüşüyor olsa, bunlardan hangisi Allah yolun­dadır?" Rasulullah @ şöyle cevap verdi: "Yalnız birisi; dövüşerek Kelimetullah'ı yü­celten Allah yolundadır!' (Buharî ve Müslim)

Kur'an-ı Kerim cihadın mükemmeliyetini şu sözlerle vurgulamaktadır: "Ey inananlar! Si­zi acı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir yol göstereyim mi? Allah'a ve Rasulü'ne inanır­sınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yo­lunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz sizin İçin en iyisi budur. (Böyle yaparsanız Allah) si­zin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerin­de hoş yerlere koyar. İşte büyük kurtuluş bu­dur." (61: 10-12). Ayrıca Tevbe Suresi'nde şöyle denilmektedir: "İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla sava­şanların, Allah katında dereceleri daha bü­yüktür. İşte kurtuluşa erenler onlardır." (9: 20). Cihadın büyük önemi olduğu görüşün­den hareketle müslümanlara, kan bağlarını, akrabalıkları ve maddî menfaatleri dikkate almaksızın düşmanları ile savaşmaları em­redilmiştir: "Deki, 'Eğerbabalarınız, oğul­larınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akra­banız, kazandığınız mallar, kesada uğrama­sından korktuğunuz ticaret(iniz), hoşlandı­ğınız meskenler size Allah'tan, Rasulü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sev­gili ise o halde Allah emrini getirinceye ka­dar gözetleyin (başınıza gelecekleri görecek­siniz)! A'lah, yoldan çıkmış topluluğu (doğ­ru) yola iletmez." (9: 24).

Müslümanlara, inançlarına muhalefet eden­lerin ve onların barış içinde yaşamalarına im­kan tanımayanların pek çok olmasına rağ­men Allah'a iman etmenin ve O'nun dinine uygun hayat sürmenin kolay olmadığı da söylenmiştir. Muhtemelen, onlar büyük sı­kıntılarla karşılaşacaklar ve inançlarım korumak yolunda hayatlarını ve mallarını fe­da etmek durumunda kalacaklardır. Önce­ki ümmetler de böyle imtihanlarla karşılaş­mışlar ve muhakkak ki müslümanlar da bun­dan kaçamayacaklardır: "Allah içinizden ci­had edenleri; Allah'tan, Rasulü'nden ve müminlerden başkasını kendisine sırdaş edinme-yenleri ortaya çıkarmadan sizi kendi halini­ze bırakacak mı zannediyorsun? Allah, yap­tıklarınızdan haberdardır?' (9: 16). Bir baş­ka deyişle, Allah, imanlarında samimi olup olmadıklarının ve O'nun uğrunda her zor­luğa katlanmaya, herşeyi feda etmeye hazır olup olmadıklarının gerçek ispatım imtihan­la ortaya çıkartmak istiyor. Müslümanlar kendi hayatlarını, yakınlarının ve sevdikleri­nin hayatlarım, evlerini ve mallarım feda ede­rek, imanlarını korumak zorunda bırakıla­rak imtihan edileceklerdir. O zaman, işte yal­nızca o zaman onlar gerçek müslüman ola­rak kabul edileceklerdir. Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti aslında insanlara açıkça şunu söy­lüyor: Sizden, sadece, gerektiğinde Allah uğ­runda canlarını ve mallarını feda etmeye ha­zır olarak bütün gayretleriyle mücadele eden­leriniz hakiki müslümandır. Bu seviyeye eriş­memiş olanlar ise gerçek müslüman değiller­dir. Kur'an-ı Kerim, Allah yolunda elinden gelen her şeyi yapmakta olan müslümanları övmektedir: "Allah, kendi yolunda kenetlen­miş bir duvar gibi saf bağlayarak çarpışan­ları sever?' (61: 4). Cihadın muhteşemliği ye­rine getirdiği amaç dolayısıyladır. Eğer bir kısım insanlar Allah yolunda doğruluk, ada­let ve iyiliği müdafa etmek için canlarını ve mallarını feda edip savaşmazlarsa, üzerinde yaşadığımız dünya fitne, ahlâksızlık ve ada­letsizlikle dolar, zalimlik,ve zorbalık ortaya çıkar. Barış ve güvenlik ebediyyen dünyadan uzaklaşır. Öyleyse cihad, insanların dünya­da barış ve güvenlik içinde yaşayabilmeleri için yeryüzünde barış ve düzeni tesis etme­nin ve zorbalığı ortadan kaldırmanın tek al­ternatifidir. (2: 251).

Cihadın önem ve hikmetini Hz. Peygamber @ şu sözlerle sahabelerine vurgulamıştır: "Her kim Allah yolunda cihad ederse her gün oruç tutan ve gecelerini ibadetle geçiren kimse gibidir." Ayrıca şunu söylediği de ri­vayet edilmiştir: "Nefsimi elinde bulundu­ran Allah'a and olsun, Allah yolunda öldü-rülebilmeyi dilerim. Tekrar canlanıp, tekrar öldürmeyi ve tekrar canlanıp bu uğurda tek­rar öldürmeyi dilerim.'' Ve yine şunu da söy­lemiştir: "Sabah veya akşam Allah yolunda sefere çıkmak bütün dünyadan ve dünyada­ki her şeyden daha hayırlıdır." Hz. Peygam­ber @'dan gelen bir başka rivayette: "Adım­larını Allah yolunda atan hiç kimseye cehen­nem ateşi dokunmayacaktır." (Mişkât). Ve Kur'an, müslümanlara Allah yolunda öldü­rülenlere, ölüler dememelerini söylemektedir: ' 'Allah yolunda öldürülenlere, 'Ölüler' deme­yin; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız" (2: 154) Ve yine Âl-i İmrân Su-resi'nde şunları okuyoruz: "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) di­ridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak, arkalarında henüz (şehid olup) kendilerine yetişemeyenlere de korku olmadığı, onların da üzüntüye uğramayacak­ları müjdesiyle sevinmektedirler. Allah'ın ni­meti ve keremiyle ve Allah'ın müminlerin ec­rini zayi etmeyeceği müjdesiyle sevinirler?' (3: 169-171).

Hz. Peygamber @ cihad ve barış arasındaki Ortayol'u açıklarken cihadın hikmet ve öne­mini ebedî olarak şu sözlerle Özetletmiştir: "Düşmanla karşılaşmayı ve savaşı asla dile­meyin. Allah'tan selâmet ve güvenlik dileyin ve şunu bilin ki (barışın bozulma tehdidi or­taya çıktığında) Cennet kılıçların gölgesi al­tındadır' ' (Riyaz us-Salihin). İşte bu sebeple­dir ki İslâm'da asıiolan barıştır, savaş ise bir istisnadır ve savaş metodu —insanlığın he­defi olan— barışı temin ve devam ettirmek için bir zorunluluk olarak uygulamaya ko­nulur.

 

2

 

İslâm'da Zorlama Yoktur

 

Rasulullah @ insanları etkili ve ikna edici bir tarzda, tartışma yoluyla Allah'ın Sözü'ne davet, etmiştir. O, insanlara "insan", "kâinat" ve "Allah" hakkında basit ve sa­rih gerçekleri yumuşak ve en inandırıcı bir şekilde anlatmıştır. Onun daveti sevgi, şef­kat ve merhamet doluydu ve o insanlara hik­metle, davranışların en güzeliyle ulaştırılmış­tı. Böylece çok kısa bir sürede bu davet in­sanların kalplerine nüfuz etti: "(Tarafımdan onlara) de ki: 'Ey nefislerine karşı aşın gi­den kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Size azap gelip çatmadan Rabbinize dönün, O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sı­rada, size azap gelmezden önce Rabbinizden size indirilen en güzel söze, Kur'ana uyun. (O gün günahkâr) nefsin şöyle demesinden sakının: 'Allah'ın yanında (O'na kullukta) kusur edişimden dolayı vah (bana). Hakika­ten ben alay edenlerdendim.' Yahut şöyle de­mesinden: 'Allah bana hidayet etseydi, elbet ben de (Allah'ın azabından) korunanlardan olurdum.' Yahut azabı gördüğü zaman: 'Keş­ke benim için bir kez daha (dünyaya dönüş) olsaydı da güzel hareket edenlerden olsaydım' demesinden." (Allah şöyle buyu­rur): 'Evet ya, sana ayetlerim geldi de sen on­ları yalanladın, büyüklük tasladın ve inkar­cılardan oldun.' " (39: 53-59).

Görülüyor ki, insanların kendi yararlarına olan Hak Yol'a gelmeleri için şefkat ve mer­hamet dolu Peygamber @ tarafından, haki­kat onlara, baliğ ve sarih bir tarzda bildiril­miştir. İslâm'ın hakikatine ikna edildiklerin­de insanlar İslâm'a kendi arzulan ile girdi­ler. Bir peygamberin vazifesi insanların anıayabÜmeleri için mesajını mümkün olan en sarih ve en etkili bir tarzda tebliğ etmek idi. îste ondan sonrası insanlara kalıyordu, ister kabul ederler, İster etmezler: "Seninle tartış­maya girişirlerse de ki: 'Ben de kendimi Al­lah'a teslim ettim; bana uyanlar da.' Kendi­lerine Kitap verilenlere ve ümmilere de ki: 'Siz de İslâm oldunuz mu?' Eğer İslâm olur­larsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer döner­lerse, sana düşen yalnız duyurmaktır. Allah kulları(nı hakkıyla) görmektedir." (3: 20). Aynı inanç özgürlüğü şu sözlerle de ifade edilmiştir: "De ki: 'Hak (bu Kur'an), Rab-binizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen in­kâr etsin.'..." (18: 29).

Bu, inancın tüm felsefesini berrak bir şekil­de açıklamaktadır. İman insanlara teklif edi­lir ve onlar kabul etmek veya reddetmekte öz­gürdürler. İslâm'ı kabul etme olsun veya red­detme olsun, her ikisi de her şahıs için iste­ğinden ve düşünerek verdiği karardan kay­naklanır. O (kadın veya erkek) İslâm'ı kabul etmek veya reddetmek hususunda hiçbir zor­lama altında değüdir. Karar tamamıyla bi­reye aittir ve ciddî tetkiklerden sonra karara varılır; çünkü inanç bir ikna olma meselesi­dir ve hiç kimse zorla ikna edilemez. Eğer birey zihniyle imanın hakikatine tamamen ikna olursa, ancak, onu kabul eder; yok eğer öyle değilse onu reddedecektir. Birisini her­hangi bir inancı kabul etmeye zorlamak hiç­bir fayda vermez, çünkü inanmak kişinin kalbiyle ilgili bir konudur ve eğer bu kimse onun doğruluğuna inanmamışsa baskı ve zorlama, miktarı ne olursa olsun, ona bu inancı kabul ettiremeyecektir. Buna rağmen intikam alınma veya cezalandırılma korku­suyla bir kimse herhangi bir inancı —sırf ha­yatını kurtarmak için— kabul etmiş görün­se bile bu işi gerçek bir inanan olarak kabul edilmeyecektir. Bunun da ötesinde böyle bir kimse zorlanma durumundan kurtulur kur­tulmaz, bu inancı reddedecektir.

işte bu yüzdendir ki, İslâm inancı kimseye . zorla benimsetilmez; ya da böyle zorla ka­bul ettirilmiş inanç Allah katında kabule şayan değildir, "Dinde zorlama yoktur. Doğ­ruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu İnkâr edip, Allah'a inanırsa, muhak­kak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapış­mıştır. Allah İşitendir, bilendir'' (2: 56). Bu ayet, İslâm'daki inanç özgürlüğü kavramını açıkça izah etmektedir. İslâm inancı hiç kim­seye zorla giydirilemez, çünkü o zaman, o, inanç olmaz. Kişinin başkasına inancını onun isteği dışında zorla kabul ettirmesi doğ­ru bir olay olmadığı gibi, böyle bir olay pra­tik bir fayda da sağlamaz. İslâm böyle bir politikayı tasvip etmediği gibi, onu şiddetle mahkum da eder. Bir insanın inancı, o kişi kendi isteğiyle ve kalbiyle inancını kabul et­medikçe, ne hakiki bir inanç olur, ne de ka­bule şayandır. İslâm, ancak kendiliğinden ka­bul edilirse güvenilir ve hakiki bir hâl alır. İnsan, dünya hayatında, hak ve bâtıl arasın­da seçim yapma özgürlüğü verilerek imtihan edilir. Bu gerçeğe dayanan "mükellefiyet = sorurnlu olma" kavramını zorlama, bütü­nüyle ortadan kaldırmaktadır. İnsanın ebe­dî kurtuluşa ermesi onun dünyadaki yaptık­larına, yani o insanın kendiliğinden hakkı kabul ederek Allah yolunda gidip gitmediği veya bunları reddederek şeytanın yolunu ta­kip edip etmediğine bağlıdır. Kavramın özel­liği, bireyin iki farklı hayat yolu konusunda seçim yapma özgürlüğüne sahip olmasıdır. Ve bu konuda herhangi bir zorlama ve bas­kı, imtihana tâbi tutulma fikrini ortadan kal­dırır. Bu yüzden hangi şartlar altında olur­sa olsun İslâm, yayılmak için zorlamayı tav­siye etmez. Çünkü böyle bir şeyi yapmak, onun hayat felsefesinin en önde gelen gaye­sini, yani insanın kendi seçimiyle mutlulu­ğunu yakalaması gayesini yok edecektir.

İlâhî Mesaj insanlara sadece açık olarak ile­tildiğinde Peygamber'in vazifesi tamamlan­mış olur ve artık tebliğin ulaştığı insanların yaptıklarından Peygamber sorumlu olmaz. Hak ile bâtılı açıkça birbirinden ayırdıktan sonra insanları zorla İslâm'a getirmek onun görevi değildir: "(Ey Muhammed), sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin." (88: 21-22). Şurâ Suresi'nde de şunlar yazılıdır: "Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üze­rine bekçi göndermedik, sana düşen, sadece tebliğdir." (42: 48).

Kur'an-ı Kerim'in tümü, mesajını tebliğ et­mekle "Peygamberlik vazifesinin" sona er­diğini işaret eden ve vurgulayan bu misallerle doludur, tşte bu vazifenin yapılmasıyla in­sanlar arzularına göre mesajı kabul etmekte veya reddetmekte muhayyer kalırlar. Seçme Özgürlükleri kaim olur ve inanç meselelerin­de hiç kimsenin kendi arzusunu onlar üzeri­ne empoze etme yetkisi ve hakkı olmaz. "Biz (bu) Kitab'ı, insanlar için, sana hak ile in­dirdik. Artık kim doğru yola gelirse kendi ya­rarınadır, kim de saparsa kendi zararına sap­mış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin." (39: 41). Bu ayet, Allah'ın peygamberlerinin (salât ve selâm üzerlerine olsun) insanoğlu­na Hakkı öğretmek için ellerinden geleni yaptığını, fakat onların insanları hiçbir şeye zorlayamayacağını, zorlamadığını göster­mektedir. Eğer kabul ederlerse, kendilerin­den başka hiç kimsenin bir kârı olmaz ve eğer bu öğretileri reddederlerse, kendilerin­den başka hiç kimse inkârın akıbetine ma­ruz kalmaz. Ve yaptıklarından dolayı İlâhî Mahkeme'de tamamıyla kendileri Allah'a karşı sorumlu olurlar, başkaları değil. Rasu-lullah @'ın kendisi hem söz, hem de davra­nış olarak insanlara öğrettiği prensip üzere amel etmiştir. Sahabelerine de öyle yapma­larını söylemiştir. O, mesajını şefkatle tebliğ etmiş ve insanları İslâm'a döndürmek için hiçbir zorlama ve saldırganlığı tasvip ya da tavsiye etmemiştir. Kendisi hayatının 23 yılı boyunca bizzat mücadele etmişken, İnsanları İslâm'a yöneltmenin böyle kötü ve gayri ta­biî bir biçimini nasıl tasvip edebilirdi ki? Mekke'nin Kureyşlileri ve diğer müşrikler onu inancından zorla vazgeçirmek için elle­rinden geleni ardlarına koymamışlar ve hat­ta bunun için onu yurdunu terkederek Me­dine'ye sığınmaya zorlamışlardır; fakat o, as­la onların mütecaviz amellerine boyun eğme­miş ve inancını yaşamayı sürdürmüştür. Yi­ne Medine'de, davasını saldırganlıklara karşı müdafaa etmiş ve insanları İnançlarını uy­gulamaktan alıkoymanın veya başka bir inanca yöneltmenin tamamıyla yanlış ve hak­sız olduğunu insanlara böylece göstermiştir. Müşrikler tecavüzlerinden vazgeçmeyerek onu ve inancını yok etmeye uğraştıklarında, hayatını ve inancını korumak için mecburen savaşa başvurmuştur.

Rasulullah @, kendi hayatı ve inancı tehdit edildiğinde, yani onları zor kullanarak mü­dafaa etmekten başka seçeneği kalmadığın­da savaşa girişmişti. Onun savaşçılığı düş­manları tarafından içine itildiği bir savunma stratejisinden ibaretti. İşte böylece Hz. Pey­gamber @ azim ve kararlılıkla çarpışmaya başladı ve düşmanlarını bütün cephelerde ye­nilgiye uğrattı. O zamana kadar, İslâm'ın doğruluğuna tamamen inanmış fakat korku­larından bunu açığa vuramamış kişilerden zalim güçler uzaklaşır uzaklaşmaz, onlar kit­leler ve gruplar halinde İslâm halkasına da­hil oldular. Mekke galibiyetinden sonra in­sanlar, barış şartlarında, uygun bir perspek­tif altında İslâm'ın mânasını anlama ve onun hakkında düşünme imkânını elde ettiler. Do­layısıyla onu özgürce kabul ettiler ve İslâm'ın mesajını diğer insanlara ve başka ülkelere ta­şıdılar, "Allah'ın yardımı ve zafer günü ge­lip, insanların Allah'ın dinine akın akın gir­diklerini gördüğün zaman..." (110: 1-2).

Rasulullah @ insanlara cömert ve serbesti içinde muamele etti ve onlara çok geniş dü­şünme fırsatları tamdı. Çünkü cahil insan­lar olarak şu veya bu yolda karar kılmadan önce zamana ihtiyaçları vardı. "Ve eğer or­tak koşanlardan biri eman dileyip yanma gel­mek isterse, onu yanına al ki, Allah'ın sözü­nü işitsin; sonra onu güven içinde buluna­cağı yere ulaştır. Böyle (yap), çünkü onlar bilmez bir topluluktur." (9: 6). Bu, Peygam­ber @ ve sahabelerinin genel hareket tarzı idi. Belki Allah'ın kelâmını işitme ve anla­ma imkânı bulurlar diye insanlara, kendile­rine sığınmayı ve korumaları altına almayı teklif ettiler. Onların çoğu cahillerdi ve İs­lâm'ın ne mânaya geldiğini bilmiyorlardı. Bir alışkanlık ve aile geleneği olarak putperest inancı izliyorlardı. Eğer kendi istekleriyle İs­lâm'ı kabul ederseler, iyi hoş; kabul etmez­ler ise kendi topraklarında muhafaza altın­da yaşamaya bırakılıyorlardı. Zorlama veya baskı meselesi hiçbir zaman ortaya çıkmadı veya böyle bir mesele ne Peygamber @'ın, ne de sahabelerinin kafasını kurcaladı.

Mekke fethedildiğinde, Rasulullah @'a ve as­habına uzun süre eziyet eden ve onları yurt­larını terketmek zorunda bırakan ve hatta Medine'de bile onları rahat bırakmayarak defalarca üzerlerine hücum eden bütün Ku-reyş liderleri, Ebu Süfyan da dahil affedil­miş ve serbest bırakılmışlardı. Bundan son­radır ki, onlar Hz. Muhammed'in inancının doğruluğuna, ikna oldular ve kendi istekle­riyle onu kabul ettiler ve İslâm'ın direkleri ve güçlü destekçileri oldular. İbni İshak'tan rivayet edildiğine göre Ensar'dan birisinin hı-ristiyan olan iki oğlu vardı ve İslâm'ı kabul etmiyorlardı. Bu adam Peygamber @ Efen­dimize gelerek onları İslâm'a girmeye zorla­yıp zorlayamayacağını sordu. Bunun üzeri­ne inanç hususunda zorlama olmayacağını bildiren ayet nazil oldu. (2: 256). îbni Esir, bu ayetin tefsirini yaparken Kur'an-ı Kerim­in öğretisini şu sözlerle Özetlemektedir: "İs­lâm o kadar aşikâr ve anlaşılır, onun hak­kındaki lehte tartışma ve değerlendirmeler o kadar güçlü ve ikna edicidir ki, kimseyi İs­lâm'a girmeye zorlamaya ihtiyaç yoktur; bu yüzden kimseyi İslâm'ı kabul etmeye zorla-mayınız. Ve eğer bir kişi ondaki hikmeti id­rak edemecek kadar korse, o kişinin İslâm'ı anlamadan İslâm'a girmesi zaten faydasız­dır."

Zemahşerî, bu ayeti tefsir ederken yukarıdaki görüşü desteklemektedir: "Allah, İslâm (iman) konusunda baskı ve zorlamayı öngör; memiştir, fakat onu kişinin kabiliyet ve ka­bulüne bırakmıştır." Şu ayet, "Rabbin iste­seydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka ina­nırdı. O halde sen mi insanları mümin olma­ları için zorlayacaksın?" (10: 99), bu görüşü bütünüyle   güçlendirmektedir.   İnsanların imana zorlanması eğer Allah'ın hikmetinden olsaydı O, herkesi aynı inanç üzere yaratır­dı, fakat böyle yapmadı ve her şeyi insanla­rın gönüllü kabulüne bıraktı. Böyle olması­nın hikmeti de şu sözlerle gösterilmiştir: "Her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik, eğer Allah dileseydi sizi bir şeriata bağlı tek ümmet yapardı; fakat bu, verdikleriyle sizi imtihan içindir. Öyleyse hayır işlerine ko­şun, hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ayrılı­ğa düştüğünüz şeyleri size bildirir?' (5: 48).

İmam Razî, tefsirinde aynı ayet hakkında Ebu Müslim İsfahanı ve KeffePin görüşleri­ni şöyle nakletmektedir: "Bu demektir ki Al­lah, din problemini tazyik ve zorlamaya bı­rakmamış, fakat kabule ve kabiliyete mün­hasır kılmıştır. Allah tevhid lehine tartışma ve değerlendirmeleri etkili ve ikna edici bir şekilde ortaya koyduğunda ve hiçbir maze­rete yer bırakmadığında, bu tartışmaların açıklığa kavuşturulmasından sonra hiçbir in­karcının, inançsız kalmasının gerekçesi ola­mayacağını bildirmiştir. Eğer Allah bütün ayetlerini ortaya koyduktan sonra da inanç­sızlıkta direnirse, onu imana getirmenin tek yolu onu buna zorlamak kalıyor. Fakat bir deneme ve imtihan yeri olan dünyada buna izin verilmemiştir. Bunun sebebi, inanç me­selelerinde baskı ve zorlama ile Allah'ın Em­ri üzere öngörülen imtihan gayesinin iptal ol­masıdır: "De ki: 'Hak (bu Kur'an) Rabbi-nizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen in-, kâr etsin' ..." (18: 29). Yunus Suresi'nde şun­lar yazılıdır: "Rabbin İsteseydi, yeryüzünde­kilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mümin olmaları için zorlayacak­sın?" (10: 99). Ve yine Şuârâ Suresi'nde şun­ları okuyoruz: "Mümin olmuyorlar diye ner-deyse kendini helak edeceksin! Dilesek on­ların üzerine gökten bir mucize indiririz de, boyunları ona eğilir (inanırlar)." (26: 3-4).

İmam Razî, bu görüşü destekleyerek şunla­rı yazar: "Bu fikir, Allah'ın kendisinin şu ayette söyledikleriyle daha da güçlenmekte­dir, "... Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli ol­muştur... (2: 256)." Bir diğer söyleyişle, bütün aklî deliller verilmiş ve bütün ayetler açıkça ortaya konmuştur. Artık bunun bir adım ötesi baskı ve zorlamadır, ama "mü­kellefiyet = sorumlu olma'' mefhumunu or­tadan kaldırdığı için ona da izin yoktur. Ra-sulullah @ gösterdiği davranışlarla bu pren­sibe tam manasıyla sadık kalmıştır. Düşman­larına galip geldiği muhtelif durumlarda on­lara karşı muhabbet ve merhametle muamele etmiştir. En şedid düşmanlarına karşı muzaf­fer olarak Mekke'ye girdiğinde şu sözleri söy­leyerek onları bıraktı; "Bugün hiçbir şeyden suçlanmayacaksınız. Gidin, hepiniz serbestsiniz." Hiç kimse İslâm'ı kabul etmeye zor­lanmamıştı. Çevre ülkelere birçok seferler düzenlenmiş ve savaşçılarına kesinlikle kim­seyi İslâm'a girmeye zorlamama emrini ver­mişti. İslâm'ı tanıtmak için ne zaman bir yere adamlar gönderse, onlara İslâm'ı daima yu­muşaklıkla, nezaketle anlatmalarını, asla in­sanlara kaba davranmamalarım öğütlemiş-ti. Muaz.b. Cebel ve Ebu Musa Eş yi Ye-men'e gönderdi ve onlara Yemenlileri hoşnut etmek, nefretlerini kazanmak için nazik ol­malarını, haşin olmamalarını söylemiştir. (Ebû'I Âlâ Mevdûdi, Cihad fil İslâm' sf. 153-163). Onun uygulamaları ve davranışları "Dinde zorlama yoktur" (2: 256) şeklinde­ki Kur'an buyruğunun hakikaten eksiksiz bir görüntüsünü teşkil etmiştir.

Kısaca, Peygamber @ balkına inancım bü­yük bir çekicilikle, güçlü delillerle ve ikna edici tartışmalarla tebliğ etti ve onları derin­den etkileyen sevgi, muhabbet ve merhametle İslâm'a davet etti. Ne zaman ki tağutun baskı ve işkencesi korkusundan kurtuldular, ken­di arzularıyla gruplar, bölükler halinde İs­lâm'a girdiler.

Thömas Cariyle şunları söylüyor, "Muham-med'in @ İslâm'ı kılıçla yayması hakkın­da çok şey söylenmiştir. Hıristiyanlık dini ba­rışçı bir şekilde vaaz ve ikna yoluyla yayıl­mıştır diye övünmemiz gerekir. Şüphesiz bu çok daha asîl bir yoldur. Fakat şimdi bu ko­nuya bütünüyle bir dinîn doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde tartışırsak, yaptığımız kökten yanlış olur. Gerçekten kılıç kullanı­lacak; fakat ona güç bahşedecek bu kalıç ne­reden elde edilecek! Her yeni fikir başlan­gıçta kesinlikle bir kişi ile sınırlıdır. O zama­na kadar, yalnızca bir kişinin zihninde yer eder. Dünyada yalnızca bir adam ona inanır; bütün insanlara karşı bir adam tekbaşınadır. Eline bir kılıç alması ve fikrini bununla ta­nıtmaya çabalaması ona fazla bir şey kazan­dırmayacaktır. İlk Önce kendi kılıcınızı elde etmelisiniz! Yani genellersek, bir şey başara-bildiği kadar kendi kendini tanıtacaktır... Kı­lıç konusunu pek önemsemiyorum. Herhan­gi bir kılıçla, dille veya sahip olduğu ya da elde edilmesine imkân tanıdığı aletle bu dün­yada kendisi için mücadele eden bir şeye hak veriyorum. Onu bırakalım vaaz etsin, öğre­ticisini bırakalım ve bırakalım savaşsın ve so­nuna kadar dinamiklerini harekete geçirsin ve kaidelerini ortaya koysun, el ve pençele­rini bırakalım, kısacası neye sahipse onlara izin verelim; şüphesiz uzun vadede o, fethe-dilmeye lâyık olmayan hiçbir şeyi fethetme-yecektir. Kendisinden daha iyi olanı ortadan silemez, fakat yalnızca daha kötüyü ortadan kaldırabilir. Bu büyük düelloda tabiatın ken­disi hakem olur ve tabiat hiçbir zaman ha­taya, yanlışa düşmez; tabiatta en derin kök­lere sahip olan şey, en doğru dediğimiz şey yani, işte öbürleri değil de bu şey en sonun­da büyüyor olacaktır. Ve şimdi olaya tekrar baktığımızda; bu vahşi putperest adamlar ona (İslâm'a) inanmışlarsa ve ateşli kalple­riyle ona sarılmışlarsa ve onu uygulamışlar-sa, (İslâm) onlara ne şekilde ulaştırılmış olur­sa olsun, diyorum ki o (İslâm) hakkıyla inan­maya değerdi. Ve yine diyorum ki bir biçim­de veya başka biçimlerde (İslâm) halâ bütün insanlar tarafından inanılmaya değer... İslâm bütün bu içi boş davul misali inançları yedi bitirdi ve zannedersem böyle yapmaya hak­kı da vardı. O, bir kez daha tabiatın yüce kal­binden kaynaklanan, bir realite idi. Arap pu­tperestliği, Suriye reçeteleri ve diğerleri (İs­lâm kadar) reel değillerdi, yanıp kül olma­ları gerekmişti... Çeşitli anlayışlarda, sadece cansız yakıt idiler, çünkü bu (İslâm) ateş idi."

 (On Hereos; Hero-Worshİp and The Heroic in History, sf. 259-299).

Daha önce de açıklandığı gibi Rasulullah @ tabiî ki silahı eline almıştır, fakat yalnızca inancım müdafaa etmek; insanları kendi di­nine döndürmek için değil. Diğer taraftan, eğer İslâm, kendini müdafaa edecek hiçbir araca sahip olmasaydı, düşmanlarının her ta­raftan yönelttikleri öldürücü niyet ve plan­larına karşı hayatiyetini nasıl sürdürebilirdi? Cihadın tabiatı gözönünde bulundurulursa; onun inananları, her tür zorbalıktan inanç­larını tam bir kararlılıkla ve elde edebildik­leri bütün güç ve vasıtalarla müdafaa etme­ye teşvik eden bir hayat anlayışı olduğu gö­rülür. İnancın yaygınlaştırılmasına gelince, o, davet etme, delillendirme ve yol gösterme yo­luyla husule gelmiştir. Bu iş bir adam tara­fından başlatılmıştır. Önce karısını, sonra ak­rabalarım, arkadaşlarını ve kölelerini davet etmiştir. Ve ondan sonra şehrindeki diğer in­sanları ve komşu bölgelerde yaşayan insan­ları davet etmiştir. Ve davası başarıya ulaşın­ca da diğer ülkelerin insanlarını yöneticileri aracılığıyla dinine davet etmiştir. İnsanlar zorlamayla değil de tartışma, anlama, delil­lendirme ve ikna gücüyle safha safha İslâm'a girdiler.

Medine halkı, Rasul Muhanımed @'ın da­vasının doğruluğuna ikna olunca, onun di­nine kendi arzularıyla girmek için küçük gruplar halinde Mekke'ye onun yanına gel­diler. Sayılar çoğalıp da Medine halkının bü­yük çoğunluğu İslâm'ı kabul edince, Hz. Peygamber @, kendi şehirlerine davet ede­rek onu ve dinini bütün güçleriyle düşman­larına karşı savunmaya söz verdiler. Rasulul­lah @'ın, kendi şehrini, akrabalarını ve ar­kadaşlarını bırakarak yabancı bir ülkeye, ya­bancı insanların arasına gitmesine ne sebep olmuştu? O, memleketini kendi arzusuyla terketmemiş, ancak doğru olduğuna inandığı dininin gereklerini dilediği gibi yerine getir­mesine izin vermeyen düşmanları onu buna zorlamıştı. Böylece Allah'ın Rasulü Muham- inancını serbestçe yaşayabilmek için başka bir şehîre sığınmaya çalıştı. Düşman­ları bu defa da onu ve dinini yeni şehrinde yok etmek için organize olunca, işte o zaman bu açık saldırganlığa karşı dînini müdafaa etmeye karar verdi ve Allah'ın yardımıyla ba­şarıya ulaştı. Düşmanlarının gayretlerini bo­şa çıkardı. Bütün bu insanlardan engelleme­ler kalkınca hakikati açıkça gördüler, tered­dütsüz İslâm'ı kabul ettiler ve bütün Arap Yarımadası Yüce Peygamber @ hayattayken İslâm'ın ışığıyla aydınlandı.

 

KISIM 2

 

SAVAŞ STRATEJİSİ

 

1- Savaşın Temel Prensipleri

 

Askerî terim olarak strateji, bir ülkenin he­define ya da hedeflerine ulaşmada, o ülke­nin toparlayabildiği bütün kaynaklarının as­kerî vasıtalarla pratik kullanımı mânasına gelir. Menfaatlerin çatışması ortaya çıktığın­da barışçı vasıtalarla çözülebilir; fakat diğer taraftan eğer dostça bir çözüm imkânı orta­dan kalkarsa, yegâne muhtemel hareket tar­zı askerîdir. Buna rağmen böyle bir kararın tabiatını, zamanını ve hareket sahasını, doğ­rudan veya dolaylı olarak birçok faktör et­kileyebilir. Clauswitz'e göre, askerî strateji­yi teşkil eden beş unsur vardır:

1- Psikolojik ve manevî unsurlar.

2- Askerî gücün büyüklüğü, bileşimi ve teş­kilatı.

3- Güçlerin hareket ve pozisyonlarının bir­birlerine göre durumu, hedef ve engellerin geometrik ilişkisi, yani durumun geometri­si.

4- Bölgenin arazi yapısı.

5- İkmal ve donatım yollan. (Kari Von Claus-witz, On War).

Clauswitz, sürprizin, halk desteğinin ve ma­nevî gücün boyutlarının öneminden özel ola­rak bahsetmiştir. O, ayrıca, savaş alanında arazi yapısı yönünden daha iyi bir pozisyo­na sahip olmanın önemini de vurgulamıştır. Kritik bir hava faktörü üstün bir durumun

avantajını artırabilir ya da azaltabilir. Fakat stratejinin aslî unsurları aynı kalır.

Büyük adamların tarih boyunca anlatılan sa­vaşma şekilleri zamanla "Savaşın prensip, leri" olarak bilinmeye başladılar. Savaş stra­tejisinin bel kemiğini oluşturan aslî savaş prensipleri aşağıda Özetlenmiştir. Sun Tzu». ya göre:

1- En mükemmel olan savaşmadan düşma­nın direncini kırmaktır.

2- Komuta kabiliyetinin en yüksek şekli, düş­manın planlarını engellemektir; sonra düş­man kuvvetlerinin bağlantısını kesmek gelir.

3- Askerî taktikler suyun hareketine benzer; su tabiî yatağında yüksek yerlerden hızla aşa­ğıya doğru akar. Öyleyse savaşta hatadan ka­çınmanın yolu zayıf olanı vurmaklar. Su, üzerinde aktığı zemine göre yolunu kendi şe­killendirir; asker ise karşılaştığı düşmana bağlı olarak zaferini şekillendirir.

4- Savaşın esası çabukluktur; düşmanını ha­zırlıksız yakalama avantajını elde et, yoluna beklenmedik rotalar çiz ve korunmasız nok­talara saldır. (Art of War).

Başka bir askerî uzmana göre; "İlk prensip mümkün olduğu kadar yoğunluk kazanabil­mektir. İkincisi, makul bir sebebe dayanma­yan iptal ve değişikliklerden kaçınmak için mümkün olduğu kadar çabuk harekete geç­mektir." Bu uzman savaşın prensiplerini şu şekilde sıralar:

a- Düşmanın silahlı güçlerini ele geçirmek ve yok etmek.

b- Düşman ordusunun mütecaviz maddî un­surlarını ele geçirmek.

c- Zaman kaybetmemek, çünkü çabuk ha­reket etmekle düşmanın nice tedbir ve hazır­lığı daha tomurcukken yolunur. Zaferin en güçlü unsuru sürprizdir.

d- El eline başarının üzerine sahip olu­nan bütün enerji ile yüklenmek, devamını ge­tirmek. Takip ve kovalama zaferin meyvala-rıni toplamanın yegâne yoludur.

Diğer askeri uzmanlar aşağıdaki faktörlere dayanan bir savaş stratejisi politikası için ta­raftarlıklarım belirtmişlerdir:

1- Kuvvetlerin ekonomik kullanımı.

2- Güvenlik.

3- Hareket çabukluğu.

4- Sürpriz.

5- Taarruza yönelik hareket (offansive)

6-  Hareket kabiliyeti.

7- Elde edilen başarıyı kendi yararına kulla­nabilmek.

8- Başarısızlığı takviye etme.

9- Kumanda birliği.

10- Maneviyat,   komutanın   kabiliyeti   ve adamların niteliği (Foch, Colin, Liddal-Hart, Maurice,   Montgomery,   Burne,   Machlin; Principle of War).

Birleşik Devletler Hükümeti büyük askeri komutanların fikirlerini 'savaşın prensipleri' Şeklinde aşağıdaki gibi özetlemiştir: "Saldır­ganlık, kuvvetlerin ekonomik kullanımı, ha­reket (yani hareket kabiliyeti), komutanın bir-Üği, sürpriz ve güvenlik" (U.S., Principles of War). İngiltere Hükümeti savaşın prensiple­rini bu sahada 1929'da, 1935'de ve 1960'da yapılan Hizmet Düzenlemelerinde şu şekil­de özetlemiştir. "Saldırıya yönelik hareket, sürpriz, kuvvetlerin ekonorru'k kullanımı, gü­venlik, hareket kabiliyeti ve maneviyat" (U.K. Principles of War, 1935-1960).

Askerî uzmanların ve askerî komutanların fikirleri üzerinde yapılan bu genel çalışma, be­lirli prensiplerin evrensel olarak düşmana karşı zafer kazanmanın ve üstünlük elde et­menin en iyi ve en etkili vasıtaları kabul edil­diğini göstermektedir. İşte bu prensipler şöy­lece sıralanabilir: Askerî maneviyat, sürpriz, saldırıya yönelik hareket etme, güvenlik, ha­reket kabiliyeti, hızlı hareket etme, kuvvet­lerin ekonomik kullanımı, komutanın birli­ği, askerî gücün teşkilatlandırılması, askerî amaçlar için bölgenin coğrafya ve arazi ya­pısının etkili kullanımı.

Şimdi bu akademik ve profesyonel fikirlerin ışığında Rasulullah @'ın savaş stratejisini tartışalım.

Rasulullah @'m hiçbir düşmana karşı savaş başlatmadığı çok açıktır. O, tek Allah'a inan­dı ve akrabalarım, arkadaşlarını ve diğer in­sanları aynı inanca davet etti. Onların hiç­birine karşı hiçbir kötü kastı olmadı. Fakat onların iyiliği için çalıştı. Ve onların hepsi­nin bir Allah'a gelmelerini, selâmete erme­lerini, O'nun şeriatı altında refaha ermele­rini istedi; putlara ibadet etmeyi, kokuşmuş­luğun kötü yollarını, ahlâksızlığı ve adalet­sizliği bırakmalarını istedi. Bundan dolayı onların birçoğu Muhammed @'a düşman ol­dular, dava arkadaşları ile birlikte onu ya­şadığı şehri terke ve Medine'ye sığınmaya zorladılar. Fakat bu şehirde bile Peygamber @'ın barış içinde yaşamasına izin vermedi­ler. Onu yok etmek için Medine'ye seferler ve saldırılar düzenlediler.

Rasul Muhammed @'ın suçu neydi? Suçu, onların iyiliği için, onları doğru ameller İş­lemeye çağırmasıydı. "De ki: 'Ey insanlar, işte size Rabbinizden gerçek geldi. Artık yo­la gelen, kendisi için gelir; sapan da kendi zararına sapar. Ben sizin üzerinizde vekil de­ğilim!' " (10: 108). Ve Nisa Suresi'nde şun­ları okuyoruz, "Ey insanlar, Rasul size, Rab­binizden gerçeği getirdi. Kendi yararınıza olarak (ona) İnanın. Eğer inkâr ederseniz, bi­lin ki göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Allah bilendir, hikmet sahibidir." (4: 170).

Bu, İnsanlara samimi, candan bir çağrıydı; eğer bu davetten hoşlanmazlarsa, onu yal­nızca reddedip kendi inançları üzere yaşaya­bilirlerdi. Ve Peygamber @'ı da kendi dini üzere serbest bırakabilirlerdi. Fakat onlar, onu ve dinini yok etmek için saldırgan yol­lara başvurdular. Bu sebeple Rasulullah @ dinini bu insanlara karşı müdafaa etmek mecburiyetinde kaldı.

Görülüyor ki, onun savaş stratejisinin esas hedefi kendi dinini müdafaa etmek, onun doğruluğuna ikna olanların bu dini özgürce kabul edebilmeleri için engelleri ortadan kal­dırmak ve hiçbir korku ve zorlama olmak­sızın onun gereklerini yerine getirmek idi. Rasulullah @'ın hedefi düşmanlarıyla savaş­mak ve onları öldürmek değil, fakat onla­rın kendine ve inançlarına göre yaşamak is­teyen diğer insanlara yaptıkları zorbalıkla­rın önüne geçmek idi. Bu suretle onun tüm savaş stratejisi, askerî operasyonlara başvur­mayı ve can kaybım asgariye indirerek İlâhî Dava'sına erişmek üzere tasarlanmış ve plan­lanmıştı. Peygamber @ delil göstermeyle, akıl yürütmeyle ve cazibelerini kazanmak yollarıyla Kureyşlilerin, yahudilerin ve diğer en güzel duygularına seslenmek için elinden geleni yaptı. Onları, her birinin kabul ede­bileceği bazı konularda barış için kendisiyle anlaşmaya çağırdı, çünkü savaşmak için hiçbir sebep yoktu. Onlardan herkesin iyiliği için yalnızca kendi inandığı Tanrı'ya ve on­ların da inandığı Tanrı'ya tapınmalarını ve itaat etmelerini istiyordu. "De ki: 'Ben de sizin gibi bir insanım; Tanrınızın bir Tanrı ol­duğu bana vahyolunur. Kim Rabbine kavuş­mayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin'' (18: 110)

Rasulullah @'ın sulh çabalarının tümü ba­şarısızlığa uğrayınca ve düşmanları ona karşı askerî operasyonlara başlayınca, mevcut bü­tün insan ve materyal kaynaklarını toparla­dı ve hedefine varmak üzere savaş stratejisi­ni uygulamaya koyuldu. Hedefi şuydu: Her İki taraftan da en az car kaybıyla düşmanın askerî direncini kırmak. Onun savaş strate­jisi, düşmanın insan ve materyal kuvveti, on­ların strateji ve planı, coğrafî faktörler, sa­vaşın büyük kısmının üzerinde cereyan etme­si muhtemel çevre arazinin yapısı ve bütün bunlardan da öte düşmanın maneviyatı üze­rinde yaptığı gerçekçi değerlendirmelere da­yanıyordu.

Rasulullah @ askerî planlamaları yaparken coğrafî stratejiyi eksiksiz kullanmış ve aske­rî operasyonlarında, düşmanın gücünü, ha­reket kabiliyetini ve maneviyatını da gözö-nünde bulundurarak coğrafî stratejiyi dina­mik bir şekilde uygulamıştır. Özellikle Me­dine ve komşu bölgelerininki gibi dağlık bir arazi yapısı üzerinde çevre faktörlerinin öne­minin İyice bilincindeydi. Bu yüzden, bu fi­zikî ve coğrafî faktörlerin güvenlik ve askerî operasyonların etkinliğiyle olan bağlantısı­nı çok dikkatli bir şekilde değerlendirmiştir.

Rasul @ aynı zamanda sürpriz ataklardan ve bu atakların rakip ordunun askerî gücü­ne ve savaşçıların psikolojisi üzerine menfî tesirinden de habersiz değildi. Bu konu as­kerî gücün hareket kabiliyetinin ve süratinin olduğu kadar, gizliliğin Önemini de artırmış­tır. Bu yüzden düşmanın planlan ve hareket­leri hakkında sürekli ve düzenli istihbarat kaynaklarını teşkil etmek gerekiyordu. Peygamber @ düşmanlarının hareket ve plan­lan hakkında gerekli istihbaratı elde etmek için çok etraflı bir sistem teşkil etti. İhtiya­cına göre çevre bölgelere ve düşman arazisi­ne keşif birlikleri çıkardı, düşman arazisine keşif seferleri (rekb) ve küçük muharebe se­ferleri (gazve) düzenledi. Düşmanın planla­rı, gücü ve hareketleri hakkında bilgi topla­mak için bir istihbarat servisi teşkil edildi. Bu işi gerçekleştirmek için düşman toprak­larına girmek, gizli planlarım öğrenebilmek maksadıyla o insanların arasına karışmak şarttı. Hz. Muhammed @, barışı etkileme­yecek şekilde kan dökmeksizin özel bazı amaçları gizlice gerçekleştirmek İçin ayrıca bir komando birimi (seriyye) teşkil etti. Düş­manın maneviyatını çökertmek üzere onla­rın arasında söylentiler ve rahatsızlıklar yay­mak için bir birim de teşkil edilmişti. Bu bi­rimler, insanları en mükemmel iç disipline sa­hip bir duruma ve islâm uğruna her şeyi fe­da etmeye hazır bir ruh yapısına hazırlamak için bütün gayretleriyle çalıştılar.

Rasulullah @ fesat yaylalarını, sorun çıka­ranları ve onların âsi liderlerini alt etmek ve düşman saflarında rahatsızlıklar yaymak için bu birimlerden hakkıyla faydalandı. K'âb b. el-Eşref, Ebû Afk ve Selem b. Abdul Hukik böyle komando birimleri tarafından öldürül­müştü. Bu sistem Rasulullah @'a ayrıca düş­manlarının tasarladıkları şeyler hakkında her çeşit istihbaratı elde etme imkânı da verdi. Bu sistem istihbarat bilgilerini sağlamakla kalmadı, aynı zamanda savaş alanında oldu­ğu gibi şehir halkına da azamî güvenliği sağ­ladı ve onlara düşman üzerine sürpriz saldı­rı yapma imkânı verdi. Hem onların çevre­deki düşman arazisinde pusuya düşme kor­kusu olmadan hareket edebilmelerine de ya­radı. Bütün bu faktörler Hz. Peygamber @'ın savaş stratejisinde tam manasıyla he­saba katılmıştı.

Rasulullah @'ın amacı insan hayatı yönün­den en az kayıpla askerî operasyonlar yapa­rak düşmanım alt etmek idi. Bu sebeple o, savaş stratejisini tasarlarken o kadar özen gösterirdi ki, her iki tarafın da can kaybı as­gari düzende oldu. Askerî operasyonların mevkisi seçilirkenaskerî mânadaetkinliği ve başarıyı artırmakla kalmayıp can kaybını da asgariye indirecek sonuçların alınabilmesi için büyük özen gösterilmişti. O aynı amaç­la, ileri taarruzlarda hep insiyatifİ elinde bu­lundurmaya çalıştı. Düşman belki savaşa gi­rişmeden barışa razı olur diye gazveler düş­manı aniden hazırlıksız yakalayacak şekilde düzenlenmişti. Ve eğer düşman kaçmaya ça­lışırsa, müslüman kuvvetlere onları takip et­memeleri söylenmişti. Çünkü amaç öldür­mek değil, onların direncini kırmak ve insan­ların İslâm'ı kabul etmelerinin önündeki en­gelleri ortadan kaldırmak idi. Rasulullah @ Kureyş'e ekonomik bir blokaj uygulamaya çalıştı; belki, böylece savaşa girişmeksizin ba­rışa yanaşırlardı. Ve yine fazla kan akması­nı önlemek için İslâm'a düşman olan ve ka­bileyi ona karşı kışkırtarak onları hatalı yo-fa sokan kabile lideri, yukarıda bahsettiği­miz gibi bir komando birimi tarafından öl­dürülmüş ve bütün kabile serbest kalmıştı.

Özetlersek, Rasulullah @'ın stratejisi sürp­riz, sürat, güvenlik, taarruza yönelik hare­ket, can kaybını asgariye indirmek .hususla­rı üzerinde yükseliyordu.

 

2- Strateji Ve Taktikler

 

Rasulullah @ savaş stratejisini, taktik hare­kâtları ve askerî operasyonları planlayarak, İslâm'da askerlik ilminin pratik olarak ilk öğreticisi olmuştur. Planladıklarını büyük bir kesinlik ve başarı ile yerine getirip hedefle­rine ulaşarak, düşmanlarıyla ustalıkla ve akıllıca savaşmış ve onların maneviyatını, as­kerî gücünü yok ederek bütün cephelerde ye­nilgiye uğratmıştır. Düşmanın plan ve tak­tiklerini altetmek için kendi savaş stratejisi­ni geliştirmiş, taktik manevralarda yine ken­dine ait teknikleri uygulamıştır. Hz. Peygam­ber @'ın yaptığı bütün stratejik manevralar ve taktik operasyonlar gerçeklere dayanıyor, zaman ve yerin pratik gereklerine göre hik­metli ve akıllıca yerine getiriliyordu. Bedir, Uhud, Huneyn ve Ahzab savaşlarında oldu­ğu gibi düşmanları onun stratejik manevra­larının çok büyük baskısı altında kaldı. Ve bazılarında da bu düşmanlar maneviyatla­rını tamamen yitirdiler; Mekke'nin fethi sı­rasında Kureyşlilere olduğu gibi düşmanın bütün arzu ve hükümleri bütünüyle yıkıldı. Rasulullah @'ın savaş strateji ve taktikleri düşmanın anlama melekesinin çok üzerinde idi. Düşmana stratejik hareketleriyle her sa­vaşta sürpriz yapmış ve savaşlarında bir stra­tejiyi asla iki kere kullanmamıştır. Bedİr'de savaş düzeniyle düşmanını şaşırtmış, Uhud-da ordusunun, arkadan okçularla destekle­nen müdafaa safları İle düşmanını baskı al­tına almış ve Ahzab savaşında uyguladığı ye­ni savunma tekniğiyle düşmanı tam mana­sıyla saf dışı bırakmıştı.

Rasulullah @ düşmanlarına karşı bütün sa­vaş stratejisi unsurlarını tam manasıyla ve başarı ile kullanmaya muktedirdi ve onlara nadiren karşı koyma fırsatı verdi. Daima bü­yük bir gizlilik içinde taarruz etti ve savaş alanına gereğince yerleşmeden düşman onun niyetini asla öğrenemedi. 11 büyük ve 17 küçük sefere çıktı ve büyük seferlerin sekizin­de ve küçük seferlerinde taarruz üstünlüğü onundu ve insiyatif de her zaman onun elin­deydi. Düşmanın mevkisinin tabiatı icabı iş­lerin zorlaştığı Taif seferi bunlara istisna teş­kil eder. Düşmanın müslümanların üzerine yürüdüğü Bedir, Uhud ve Ahzab savaşların­da bile asıl insiyatif hep Rasulullah @ tara­fında olmuştu. Onun üstün ve etkili taktik hareketleri düşmanı genelde karışıklığa ve bozulmaya sürüklemişti.

Hz. Muhammed @, aynı zamanda savaş ve seferlerinde sürpriz, sürat ve hareket esnek­liği unsurlarından da çok başarılı bir şekil­de faydalanmıştı. Düşmanları çoğu zaman onu aniden kapılarında görmüş, şaşkınlık içinde yakalanmıştı. Harekâtlarını düşman­dan gizli tutmak maksadıyla, niyeti hususun­da düşmanın kafasını karıştırmak için kar­maşık ve hatta bazen ters yönde rotalar izle­di. Büyük seferlerinden altısında düşman onun kuvvetlerini gördüğünde şaşırıp kal­mıştı. Tarlalarına bakmak üzere dışarı çık­makta olan Hayber çiftçileri Rasulullah @'ın askerlerini görünce geri koşarak "Muham­med geldi" diye bağırmaya başlamışlardı. Ve küçük seferlerinin dokuzunda düşmanı ta­mamen savaşa hazırlıksız bir vaziyette yaka­lamıştı. Onun düşmanı hazırlıksız yakalama­daki başarısı o kadar şaşırtıcı idi ki, 17 kü­çük seferinden yalnızca dördünde ufak çap­lı çarpışma olmuş ve büyük seferlerinde de yalnızca altısında gerçek anlamda savaş mey­dana gelmişti.

Hz. Muhammed @ seçtiği liderler komuta­sında sayıları 15 ile 3000 kişi arasında deği­şen savaşçıları (seriyye) ülkenin değişik yer­lerine 50 kez göndermişti. Bu seriyyelerin ço­ğunluğunda düşman hazırlıksız yakalanmış, bunlardan bir kısmında düşman biraz çarpış­mış ve kuşatmaya uğramış ya da çarpışma­dan sonra kaçmış, fakat çoğu kez hemen pa­niğe kapılarak silahlarını bırakıp kaçmıştı. Bu seriyyelerin 22'sinde düşmana tam bir sürpriz yapılmış ve düşman direnemeden bozgun halinde kaçmış ya da kuşatılmıştı. 9 seriyyede çarpışma olmuş, fakat hiçbirisin­de çarpışma büyük boyutlara ulaşmamıştı. [vlûte savaşında, Hz. Peygamber @'ın bir el­çisini katleden el-Gassanî'ye karşı gerçek bir savaş olmuştu.

Bütün bu sefer ve savaşlar Hz. Muhammed @ tarafından büyük bir ustalıkla ve en az can ve mal kaybıyla gerçekleştirilmişti. En ağır kayıp Uhud savaşında olmuştu, 70 kişi şehid olmuş ve 40 kişi de yaralanmıştı. Be-dir'de müslümanların kaybı, düşmanın 70 ölü, 70 yaralısına karşı 22 olmuştu. Ahzab savaşında, düşmanın 10 kaybına karşılık müslümanların kaybı altı kişi idi. Hayber1 de, müslümanlar, düşmanın 93 kaybına kar­şılık 18 kişi kaybetmişlerdi. Mûte'de düşma­nın tespit edilemeyen kaybına karşılık müs­lümanlar 12 şehid vermişti. Huneyn'de, düş­manın 71 kaybına karşılık, müslümanlar al­tı kayıp vermiş; Taif'de müslümanların kay­bı 13 olmuştu.

7 büyük savaşta düşman 286 kişi, müslüman­lar ise 136 kişi kaybetmişti. Küçük savaşlar­da ve seferlerde müslümanlar 119 ve düşman 473 kişi kaybetmişti; bu suretle Rasulullah @ ve kâfirler arasındaki sekiz yıllık savaş­larda her iki tarafın toplam kaybı 1.014 (256 müslüman ve 759 düşman) kişi olmuştu. Başka bir deyişle, tarihte ilk defa tüm Arap Yarımadası'nda barış ve düzen 1014 can kay­bıyla sağlanmış oluyordu.

Hz. Muhammed @'ın ana prensibi asgari can kaybıyla amacına ulaşmak idi. Ve her se­ferde, askerî karşılaşmalardan kaçınmak için özel tedbirler aldı ve anlaşmazlığı çarpışma olmadan gidermek için elinden geleni yaptı. ° ancak bütün diğer alternatifler başarısız kalınca savaşa girişti. Ve hatta savaşta bile adamlarına yalnızca kendilerine karşı aktif olarak çarpışanları öldürmelerini emretti. Savaş alanında direnmekten vazgeçenler, öl-dürülmeyip savaş esiri olarak alındılar.

Hz- Muhammed @ aynı zamanda düşma-nm maneviyatını bozmak ve onların savaş karar ve isteklerini kırmak İçin stratejik ma­nevralardan faydalandı. Ahzab Savaşı'nda kuşatma uzayıp, Benî Kurayza da müslü-manlarla olan antlaşmalarını bozarak düş-: mana katılınca, Peygamber @ ustaca bir plan düşündü. Kuşatmadaki Kureyş'in müt­tefiki olan Benî Gatafan'a barış teklif etti. Bu onların kalplerinde ümit hâsıl etti ye sa­vaşa isteklerinin ve itimatlarının kırılması­nın pratik başlangıcı oldu. Barış teşebbüsü gerçekleşmeyip, yalnızca bir teklif olarak kal­masına rağmen, bundan sonra Benî Gatafan hiçbir zaman savaşa niyet etmedi. Hz. Mu­hammed @ iki rakip ordunun birleşmesini önlemek konusunda çok becerikliydi ve eğer olur da birleşirlerse onları bölmeye çalışır­dı. Onun vasıtasıyla aralarında bir entrika çe­virdi, Kureyş ile Benî Kureyzalıların kafala­rına birbirleri hakkında şüphe ve korkuyu yerleştirmeyi başardı.

Hayber'e yaptığı seferde, Rasulullah @ Hay­ber yahudilerinin (antlaşmah) tarafları olan kuvvetlerinin yolunu keserek, onlara katıl­malarını başarıyla önledi. Benî Gatafan ken­di evleri ve aileleri için korkuya kapıldı ve Ra-sul @'ın onlara saldıracağını zannettiler. Bu yüzden kendi topraklarında kaldılar ve yurt­larından çıkarak Hayber'deki müttefikleri­ne yardıma gitmeye asla cesaret edemediler. Böylece Hz. Muhammed @, Benî Gatafan-dan gelecek herhangi bir saldırı korkusu ol­maksızın Hayber yahudileri ile uğraşabildi. Onun Tebük seferi de kendi yönünden mu­azzam bir stratejik manevraydı. Bu sefer müslümanların büyük cesaret ve kuvvetini göstermekle kalmadı; aynı zamanda onların sınırlarını gerçek mütecavizlerden veya düş­manlık yapmaya niyet edenlerden korumak ve müdafaa etmek konusunda ne kadar ateşli ve kararlı olduklarını da gösterdi. Bu olay ay­rıca Arap Yarımadası çevresindeki Romalı­lara ve diğer güçlere Yarımadada halkının güvenlik ve emniyetini koruyabilecek kadar güçlü ve kuvvetli bir devletin kurulduğuna dair bir işaretti. Bu sefer, tam zamanında ya­pılmış, yerinde bir stratejik hareketti ve ülke içinde olduğu kadar ülke dışında da geniş politik ve askerî etkiler oluşturmuştu. Tebük seferi, Yarımada dahilinde, aslında sayıları epeyce azalmış olan diğer Arap kabilelerine bundan böyle zayıf ve korunmasız kervan­lara ve kabilelere yaptıkları haksız baskın ve yağmalara ve ülkedeki diğer insanlara eziyet etmeye devam edemeyeceklerini gösterdi. Bu suretle, bu harekât sınırların yabancı işgal­cilere karşı güvenliğinin sağlanmasına ve İs­lâm devletinin sınırları dahilinde barışın te­sis edilmesine yardım etti.

Muhammed @ aynı zamanda barışta oldu­ğu gibi savaşta da zor durumlar karşısında metanet ve kararlılığını gösterdi. Benî Kay-nuka, Benî Nadir ve Benî Kurayza yahudİle-ri Rasulullah @ ile olan antlaşmalarını kri­tik zamanlarda bozduklarında ve yine Ku-reyş, Hudeybiye Antlaşması'nı bozduğunda bunlara karşı gösterdiği keskin ve zamanın­da reaksiyonlarla Muhammed @ kararlılık ve metanetini açıkça ortaya koymuştur. İs­lâm devlet başkanının bir elçisini öldüren el-Gassan'ı cezalandırmak için Tebük'e bir se­fer düzenlenmişti. Aynı şekilde, müslüman-larla olan antlaşma maddelerini bozan veya ülkede gayri meşru davranışlara girişen ka­bilelere karşı kesin ve kararlı hareketler ya­pılmıştı.

Peygamber @ hiçbir zaman paniğe kapılma­mış veya hiçbir ümitsizlik alameti gösterme­miştir, hatta savaşın haddinden fazla artan baskısı altında kaldığında bile. Uhud sava­şında, onun özellikle verdiği emirleri unuta­rak okçular yerlerini terkedince düşman bü­tün yönlerden saldırdı, İslâm ordusu karışık­lık ve bozgun halinde ricat etmeye başladı. Fakat o, her zaman olduğu gibi soğukkanlı­lığını ve kendine güvenini muhafaza etti, as­kerlerini çağırdı ve onları yüreklendirdi, böy­lece onlar Peygamber @'ın etrafında halka oldular ve düşman geri sürülünceye kadar ce­saretle çarpıştılar. Aynı şey Hüneyn'de de ya­şandı; ricat eden orduyu tekrar toparlayıp sa­vaşı kazanmak üzere olan düşmana, karşı-saldırıyı başlatan yine Muhammed  @'in kendine güveni ve kararlılığı olmuştur.

Peygamber @'m kendi şehri ve halkının gü­venliği için düşman ve arazi yapısı hakkın­da çeşitli biçimlerde bilgi edle etmek üzere düzenlediği keşif seferleri onun hüner, zekâ ve askerî dehasının bir örneğini teşkil eder­ler. O, düşman hakkında bilgi edinebiliyor­du, ancak kendisi nadiren zamanından ev­vel işe yarar bilginin düşmana sızmasına en­gel olamamıştı. Başarıları, onun Medine için güçlü bir savunma sistemi oluşturmasına im­kân tanıyan etkin gazve sisteminin bir sonu­cuydu. Muhammad @'ın askerî lider olarak büyüklüğünün bir delili de, askerî istihbaratı kurması ve bundan düşman hakkında işe ya­rar bilgileri elde etmek ve yine güvenlik mak­sadıyla olduğu kadar, yeni kurulan İslâm devletinin varlığını korumak maksadıyla düşmanın maneviyatını kırmak için etkili bir şekilde faydalanmasıdır.

Hz. Muhammed @ askerî öğretimi, askerî talim ve terbiyenin esası olarak kabul ediyor­du. Düşmanın hareketleri, insan ve silah gü­cü, savaş planları, askerî hedefleri, savaş tak­tikleri vs. hakkında bilgi elde etmek maksa­dıyla askeri amaç için iyi eğitilmiş sürekli bîr grup insana sahip olmak gerekiyordu. Aynı zamanda düşmanın plan ve stratejilerine kar­şı müslümanların gerekli tedbirleri alabilme­lerini sağlamak için bu bilginin zamanında elde edilmesi gerekiyordu. Ayrıca gelen bil­giyi yorumlamak için müslümanların bu ko­nuda eğitilmiş kişilere ihtiyaçları vardı. Bü­tün bu meseleler, gerekli istihbaratı toplaya­bilecek, yorumlayabilecek ve müslümanlann yararına yapılacakları ileri sürebilecek eğitil­miş kişiler gerektiriyordu.

Peygamber @ Medine'ye gelir gelmez, böy­le bir sistemi örgütlemek için gerekli adım­ları attı. Zaİd b. Harise'ye yahudilerin dilini öğrenmesini buyurdu ve şöyle söyledi: "Kim bir halkın dilini biliyorsa, onlardan yana em­niyettedir.' ' Zaid, Peygamber @ ona yahudi­lerin dilini öğrenmesini emredince, onların kitaplarını okuduğunu ve dillerini öğrendiğini söylüyor. Peygamber @ aynı zamanda şunları da vurgulamıştır: "Kâfirlere karşı mücadele ederken malınızı, ailenizi ve dili­nizi kullanın" Rasulullah @'ın bu hadisi, si­lah ve kanla yapılan savaşla beraber psiko­lojik savaşı da meşrulaştırıyor ve teşvik edi­yor. Bu hadis, m üs 1 umanlara, kâfirlerle sa­vaşırken dilleri ve hayatları ile psikolojik sa­vaş vasıtalarından faydalanmalarını tembih ediyor. Müslümanlar, düşmana karşı dilleriy­le ve silahlarıyla savaş tekniklerini öğrenmeye kendi adamlarını teşvik etmelidirler. îslâm-da şu üç tür mücadele ve fedakârlık şekille­rinin tümü cihad olarak kabul edilir: Canla ve vücutla savaşmak dosdoğru ve dolaysız bir cihaddır; mal ile mücadeleye katılmak dolay­lı bir cihad şeklidir, çünkü o, müslümanla-rın silah ve araçlar satın alarak İslâm asker­lerini düşmanla savaşmak üzere teçhiz etme­lerine imkân sağlar; sözle mücadele etmek de cihaddır, çünkü böylece düşmana karşı münakaşa etmeye, deliller göstermeye ve on­ların planlarını etkisiz kılıp, mücadele azim­lerini kırmaya imkân hasıl olur. Peygamber @ bir şair olan Hasan b. Sabit'e şunları buyurmuştur: "Ey Hasan! Sen düşmanlarla sa­vaş, Cebrail seninle beraberdir. Benim adam­larım silahla savaşırken, sen sözle savaş." O, aynı zamanda "Bir müslüman kılıcıyla ve di­liyle savaşır." demiştir. Kur'an-ı Kerim bu mücadelenin önemini şu sözlerle vurgular: "Gerek hafif, gerek ağır olarak (şartlarından dolayı savaş size kolay da gelse, ağır da gel­se; binekli de olsanız, yaya da olsanız; teç­hizatınız hafif de olsa, ağır da olsa; sağlam da olsanız, hasta da olsanız, hangi halde bu­lunursanız bulunun) hep birlikte savaşa çı­kın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolun­da cihad edin. Eğer billirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır." (9: 41); "Allah'a ve Rasu-lü'ne inanırsanız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için en iyi yoldur!' (61: 11) Mal ile açıkça cihad, dilleriyle olduğu gibi silahlarıyla da savaşan insanların eğitim ve teçhizat gider­lerini karşılamayı kapsar. Peygamber @ bu tekniği çok ustaca kullanmıştır. Bir keresin­de şöyle demiştir: "Düşmanı savaşa başlamadan (yani askerleri ve silahlarıyla) evvel ona üstün gelen komutan başarılı olur?' Şüp­hesiz sözlerle yapılan psikolojik savaşın mu­harebenin sonucu üzerine büyük etkisi var­dır. Bu tür savaş, savaşçıların çeşitli şekiller­de kalplerine tesir ederek çarpışma için he­ves ve kararlılıklarını etkiler. Bu tür uygula­malarda yaygın olarak kullanılan yollardan biri de, askerlere, güzel kadınların icra ettiği nefse hoş gelen müzik sağlamaktır. Bu yol Kureyşliler tarafından kullanılmıştır, fakat onun tesiri geçici ve önemsizdir. Bu tekniğin en iyi ve ilmî kullanılış şekli askerlerin zihin­lerine ve kalplerine tesir etmektir. Kendi adamlarını, davalarının doğru olduğuna ik­na ederek, onlara gerçek ve hakiki bir akti-vite kazandırmak ve düşman tarafına, tar­tışma ve propagandalarla kendi yollarının beyhudeliğini ispatlayarak ve böylece onla­rın çarpışma heves ve psikolojilerini zayıfla­tarak maneviyatlarını yok etmektir.

Rasulullah @ bu tekniklerin bazılarım yap­tığı savaş'rrda düşmanlarına karşı kullanmış­tır. Kureyş, Medine'de Muhammed @'a ve müminlere eziyet etmek ve onları yağmala­mak için hücumlarını başlatınca, o istihba­rat sistemini sağlam bir temel üzerinde teş­kilatlandırdı. Düşmanın kuvveti, niyetleri ve hareketleri hakkında güvenilir bilgi elde et­mek için çevre arazilere ve düşman arazile­rine sık sık keşif seferler yapıldı. Bu seferle­re çıkanlara bazen belirli rotaları İzlemek ve belirli düşman hedefleriyle karşılaşmak ve belirli konularda bilgi toplamak üzere özel talimatlar veriliyordu.Bazen de belirli bir he­def tespit edilerek, bu konuda genel talimat­lar veriliyordu. Her büyük seferden önce ve sefer sırasında Muhammed @ düşmanın as­kerî planları, kuvvetleri vs. hakkında daha fazla bilgi toplamak üzere düşman kampla­rına ya da düşman topraklarına casuslar gönderirdi. Peygamber @ bu adamlara ve ge­nelde diğer insanlara düşman hakkında her­hangi bir istihbarat elde ederlerse onu çev­reye yaymadan uygun değerlendirme için gö­revli mercilere getirmeleri gerektiği konusun­da kesin talimat vermişti. Kur'an-ı Kerim, müslümanları şu sözlerle uyarıyor: "Onla­ra güven veya korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar. Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kişilere götürselerdi, içle­rinden işin içyüzünü araştırıp çıkanlar, onun ne olduğunu (haberin neye delâlet ettiğini) bilirlerdi. Eğer size Allah'ın lütfü ve rahme­ti olmasaydı, pek azınız bir yana, şeytana uyardınız." (4: 83)

Bedir savaşından önce, Muhammed @, Tal-ha b. Ubeydullah ve Said İbn Zaid'i, 'Ebu Süfyan'ın kervanı hakkında bilgi toplamak üzere gönderdi. Bu adamlar gerekli bilgiyi el­de ederek Medine'ye döndüler ve bu bilgiyi Muhammed @'a verdiler. O, askerleriyle Be-dir'e doğru yürüdü, fakat yine Ali b. Ebu Ta-lib, Zübeyr b. el Avvam ve Sa'd b. Ebu Vak-kas'ı birkaç adamla birlikte, Kureyş ve ordu­su hakkında daha ayrıntılı haber için önden gönderdi. Kureyş'in yakınlarında bulunan iki çocuktan gerekli istihbarat elde edildi. Bu ço­cuklara Muhammed @ tarafından, Kureyş'in yiyecek için her gün kaç hayvan kestiği so­rulunca, çocuklar şöyle cevapladılar: "Bir gün dokuz, bir gün on hayvan". Bunun üze­rine Peygamber @, onların sayılarının do­kuz yüz ile bin kişi arasında olduğunu söy­ledi. Sonra bu çocuklara, rakip orduda Mek­ke liderlerinden hangilerinin bulunduğunu sordu. Çocuklar bütün Mekke liderlerinin isimlerini saydılar. Peygamberimiz @ şöyle dedi: "Mekke üzerinize ciğerparelerini sal­mış." (İbn İshak, sf. 295). Bu gerçekten müs-lümanlara, düşmanın bütün gücünü topla­yarak geldiğim ve bu işi birtirmeye niyetli ol­duklarını haber veren bir uyarıydı. Öyleyse tüm güçlerini harekete geçirmek ve Allah'ın düşmanlarına karşı kanlarının son damlası­na kadar çarpışmaya olan heves ve kararlı­lıklarını artırmaları açık bir mecburiyet ol­muştu.

Uhud Savaşı gününden önce, Rasulullah @ Medine'ye saldırmaya hazırlanan Kureyş'in askerî hazırlıkları, teçhizatları ve kuvvetleri hakkında, Mekke'deki adamı Abbas'tan is­tihbarat aldı. Bunun üzerine Rasulullah @

düşmanın hareketlerini izlemeleri için Enes ve Munis isminde iki adam gönderdi. O za­man Hubab b. el-Münzir adlı bir başka ca­sus da düşman hakkında zaten elde edilmiş İstihbaratın doğruluğunu teyid etmek üzere gönderilmişti. Aynı şekilde, Ahzab savaşın­dan evvel, Rasulullah @ her zamanki kay­nakları vasıtasıyla istihbarat elde etmiş ve böylesine büyük bir kuvvete karşı Medine'­nin savunulması konusunda ashabıyla isti­şare etmişti. Neticede şehrin çevresine hen­dek kazılmasına karar verildi. Savaş esnasın­da, birbirlerine niyetleri hakkında şüphe pey­dan ederek İttifak etmiş düşman kuvvetleri­ni bölmeyi başardı ve müttefiklerden biri olan Benî Gatafan'a kendisiyle barış yapma ümidi vererek, onun savaşma hevesini kırdı. Böylece, hareketli manevralar vasıtasıyla, Peygamber @ Kureyş ile Benî Kureyza yahu-dilerinin arasını bölmeyi, bir diğer taraftan da yine Kureyş ile Benî Gatafan arasında ay­rılık meydana getirmeyi başardı. Vefatından kısa bir süre önce Muhammed @ 30.000 ki­şiden meydana gelen müslüman ordusuna Usame b. Zeyd'i komutan tayin etti ve Bizans üzerine yürümelerini emretti. Komutana, be­raberinde rehberler alması ve ordusuyla düş­man üzerine hareket etmeden-önce casuslar ve öncüler göndermesi hususunda özel tali­matlar verdi.

Hz. Peygamber @ aynı zamanda Medine çevresinde yaşayan ve müslümanlar ile Ku­reyş arasında mücadelede tarafsız kalmayı ta-ahhüd etmiş olan birçok kabile ile karşılıklı barış antlaşmalarına girdi. Bu antlaşmaların bir kısmı karşılıklı müdafaa hususunda bir kısmı dostça komşuluk ilişkileri için ve bir kısmı da yalnızca tarafsızlık için idi. Her ha­lükarda, böyle stratejik tedbirlerin büyük yardımı dokunmuştur, özellikle müslüman­lar çok zayıf oldukları zamanlarda. Ve her­hangi bir kabile tarafından yapılan dostluk veya tarafsızlık işareti hüsn-ü kabul görmüş­tü. Mekke Savaşı, askerî bir zaferden ziyade Kureyş'e karşı elde edilmiş psikolojik bir za­fer oldu. Mekke seferi düşmanın çarpışma hevesini ve çarpışma ruhunu tam manasıyla çökertti ve Peygamber @'ın şu duası yerine geldi; "Ey Rabbim! Biz onları aniden yaka­layıncaya kadar bu sırrı gizli tut!" Kureyşli-ler, onun Suriye'ye yürümeyi planladığını zannettler. Onun bir başka hadisi de bu sa­vaşa tamamen uyuyor: "Allah, düşmanımın kalbine bir ay boyunca korku hasıl ederek bana yardımını ve zaferi verdi."

Yahudi Benî Kurayza kabileleri güç ve kuv­vetlerinin büyüklüğüne rağmen, korkuların­dan dolayı Rasulullah @'a karşı dövüşeme­diler. Kur'an-ı Kerim onların bu ruhî halle­rinden şu sözlerle bahsediyor: "Kitap sahip­lerinden inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtla­rından O çıkardı. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendi­lerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Allah, onlara ummadıkları yerden geldi, yü­reklerine korku saldı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle harap edi­yorlardı. Ey akıl sahipleri ibret alın." (59: 2). Ve yine Ahzab Suresi'nde şunları okuyoruz: "Allah, Kitap ehlinden kâfirleri destekleyen (Kurayza yahudi)leri kalelerinden indirmiş, kalplerine korku salmıştı; onların kimini öl­dürüyor, kimini de esir alıyordunuz." (33: 26). Bu iki ayet, Muhammed @'m kuvvet­lerinin korkusundan hareketsiz kalmış ve ona karşı hiçbir çarpışmaya girişmeyen yahudi-ler hakkında idi. Müşriklerin durumundan bahseden bir başka ayet vardır: "Rabbin me­leklere vahyediyordu ki: 'Ben sizinleyim, ina­nanları destekleyin. Ben inkâr edenlerin yü­reklerine korku salacağım; vurun (onların) boyunların(ın) üstüne, vurun onların her parmağına' " (8: 12).

Müşriklerin psikolojik durumu zayıftı, çün­kü onlar yanlış ve bâtıl amaçlar için savaşı­yorlardı. Rasulullah @'ın mesajı onların hepsine, uğruna savaştıkları şeyin tıpkı bir Örümcek ağı gibi zayıf ve temelsiz olduğu­nu açıkça gösterdi. Halbuki, müslümanların gayesi tek Allah'tan başkasını ilâh edinme­mek ve yalnızca O'nun Yolu üzerinde hayat sürmek idi. Bundan daha büyük ve asîl, uğ­runa savaşılacak ne olabilirdi ki! Üstelik, Muhammed @'ın istihbarat servisi o kadar etkili ve süratli idi ki o, düşmanın her hare­ketinden haberdardı ve onların çarpışmaya tamamıyla hazırlıksız oldukları bir zaman­da ve yerde, onları vuruyordu. Peygamber @ düşman arasında yaşayan adamları vasıtasıy­la ve yine her seferde önden gönderdiği ke­şif kollan vasıtasıyla düşmanın plan ve kuv­vetlerini anlayabilecek istihbaratı elde etti. Bunun da ötesinde düşmanın gece ve gün­düz hareketleri hakkında sürekli istihbarat temin eden düzenli bir keşif ve gözleme sis­temi vardır.

Diğer taraftan, müşrikler müslümanların sır­larını nadiren elde edebiliyorlardı. Bu sırlar bazan o kadar dikkatli saklanıyordu ki se­fere çıkan ordunun (veya seriyye) komutam bile, tesbit edilen yer ve zamanda talimatı okuyuncaya kadar, hedeften habersiz olabi­liyordu. Meselâ Abdullah b. Cahş el-Esedî'nin seriyyesinde böyle olmuştu. Onun eline, görevine dair talimatlar içeren bir mek­tup verilmiş ve iki günlük yol almadan mek­tubu açmaması emredilmişti. Hatta bazen müslüman kuvvetlerinin en önde gelen kişi­leri bile hedeften habersiz olabiliyor ve an­cak düşmanın yakınına gelince hedef onla­ra bildiriliyordu; meselâ Mekke seferinde ol­duğu gibi. Bu tedbirler, düşman hazırlıksız, şaşırmış bir vaziyette yakalanabilsin diye, gözetilen hedef hakkında gizliliği tesis etmek için almıyordu. İslâm, bu meseleye ciddiyet­le eğilmiş ve bağlılarına güvenlik konuların­da çok dikkatli olmalarını emretmişti, "Ey inananlar! Allah'a ve Rasulü'ne karşı hain­lik etmeyin, size güvenilen şeylere bile bile hiyanet etmiş olursunuz!' (8: 27). Ve Lokman Suresi'nde: "İnsanlardan kimi var ki, bilgi­sizce (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için (masal, hikâye gi­bi) eğlence (türünden boş) sözleri satın alır­lar. İşte onlara küçük düşürücü bir azap var­dır." (31: 6) buyurulmaktadır. Bu suretle Kur'an-ı Kerim, bilmeden önemli güvenlik konularını dışarı sızdırarak orduya, hatta devlete tamiri mümkün olmayan hasarlar verdirebilecek bütün boş ve gereksiz konuşmalan yasaklıyor ve mahkum ediyor. Kur'an-ı Kerim aynı zamanda düşmana doğ­ru ilerleyen müslümanlara şöyle tavsiyelerde bulunuyor: "Ey inananlar, (uyanık bulunup) korunma tedbirlerinizi alın, bölük bölük ya da birlikte savaşa gidin." (4: 71).

Peygamber @, aynı zamanda düşmana bil­gi sızmasının önlenmesi meselesini çok cid­di ele almıştır. Bir hadiste şöyle demiştir: "Verilen sırrı tutamayan kişinin imanı yok­tur ve verdiği sözü tutmayanın dini yoktur." Ayrıca şunu da söylemiştir: "Allah'a ve Ahi-ret Günü'ne iman eden ya güzel söz söyle­meli ya da susmalıdır!' Bir başka defa da şunları söylemiştir: "Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kişidir" Şu da rivayet edilmiştir: "Savaş konusunda (ve askerî ope­rasyonlar) sır tutamayan, başarıya ulaşa­maz" Bu suretle Peygamber @ halkına giz­liliğin önemini iyice vurgulamış ve devlet me­seleleri ve askerî bilgiler hususunda gizliliği korumak için çok sert tedbirler almıştı. Pey­gamber @'ın gözünde askerî istihbaratın önemini, müslümanlarm şehirlerine taarruz edeceği konusunda Kureyş liderlerine yazıl­mış gizli bir mektupla Mekke'ye giden bir ka­dını yakalamak için Hz. Ali ve Hz. Zübeyr'i gönderirken onlara verdiği sert emirler, or­taya koymaktadır. Bu kadın durdurulmuş ve mektup ortaya çıkartılmıştı. Eğer bu kadın sessizce Mekke'ye gitmiş olsaydı, Kureyş'in alarma geçeceği ve sonuçlarının büyük za­rarlara sebebiyet vereceği açıktır.

Rasulullah @'ın düşmandan bilgi alıp, on­lara hiç bilgi sızdırmamasına imkân veren şeyler işte bu tedbirlerdi. Düşmanları, taar­ruzda olsun, savunmada olsun hiçbir zaman onun savaş stratejisini önceden öğrenemedi ve yalnızca, onun askerî hareketlerine baka­rak hedefini tahmin etmeye bırakıldılar. Her savaşta onun stratejisi farklıydı ve aynı tak­tik harekâtları ya da savaş düzenini asla iki kere uygulamadı. Allah Rasulü @ mümkün olan bütün vasıtalarla İslâm devletinin men­faatlerini korumak için elinden geleni yaptı ve tedbir konusundaki hassasiyetini şu sözlerle bildirdi: "Allah için korunanlara Allah rahmet eder. İnsanlara karşı korunan kim­seye Allah tarafından büyük mükâfat veri­lecektir.' '

 

KISIM 3

 

LİDERLİK

 

1- Liderlik Ve 'Komuta'nın 'Bir'liği

 

'Komuta'nın birliği, savaş planını yerine ge­tirme hususunda, ordunun bütün tabaka ve kısımlarının istekli ve aktif olarak işbirliği­ne gitmelerini sağlar. Bu prensibin önemi în-giliz Sahra Talİmnamesi'nde şöyle özetlen­miştir: "Herhangi bir ordunun veya ulusun bileşke kısımlarının güçlerini en geniş kapa­siteye ulaştırmalarını sağlayan yegâne şey, et­kili bir işbirliğidir (kooperasyon). Bu işbir­liğinin etkili olabilmesi için bütün kısım ve bölümler birbirlerinin kapasite ve sınırların­dan haberdar olmalı ve bu bilgiden, destek isteme ve elde etme hususunda faydalanma­lıdır. İşbirliği, en üst politik ve stratejik plan­lamadan, silahlı kuvvetlerin en küçük birim­leri ve alt birimlerine kadar her safhada ger­çekleştirilmelidir."

Askeri bîr operasyonun başarısı, tabiatıyla askerî liderliğin üstün niteliklerine bağlıdır. Bir lider, strateji ve operasyonlarında bu fak­törleri nasıl kullanabilir ve bundan da öte, nasıl düşmanlarından önce ve üstün olarak gerçekleştirebilir? Planlarının gizliliğini sağ­lamakla beraber, taarruzunu, düşmanından daha iyi ve etkili bir şekilde nasıl organize edebilir? Askeri operasyonlarında rakibin­den daha başarılı bir güvenlik ve etkinlik sağ­larken, mümkün olan en alt seviyede can ve mal kaybıyla ordunun rasyonel kullanımını nasıl gerçekleştirebilir? Düşman tarafından kendine karşı kullanılmasından evvel sürp­riz unsurunu en üstün ve en başarılı bir şe­kilde nasıl kullanabilir? Askerlerini, hedef ve davalarının doğruluğuna en iyi nasıl inandı­rabilir, sadakatlerini nasıl elde edebilir ve on­ları, güçlü bir azim ve kararlılıkla çarpışmaya en iyi nasıl hazırlayabilir? Ve bunlardan da öte, askerlerinin düşman karşısında bütün güçleriyle çarpışmalarını ve aralarındaki iş­birliğini nasıl sağlayabilir?

Şüphesiz bu unsurların etkili ve başarılı kul­lanımı çok yüksek ve fevkalâde niteliklere sa­hip bir lideri gerektirir. Böyle bir liderin ni­teliklerini şöyle sıralayabiliriz: Vaziyeti tam anlamıyla kavrayabilecek ve her yeni durum­da basiretle ve ustalıkla mukabelede buluna­bilecek bir lider; adamlarının sadakatini el­de edebilecek, onları şevk içinde işbirliği yap­maya sevk edebilecek ve aynı zamanda as­keri insiyatifi elinde bulundurabilecek bir li­der; savaşın sıcak anlarında, hatta çok ağır, ümitsiz askerî durumlarda bile soğukkanlı ve dengeli mizacını koruyabilecek ve zaman kaybetmeden rasyonel ve başarılı bir çözüm bulabilecek bir lider; düşmanı kendi savaş taktiklerini uygulayarak zayıflatıncaya kadar savaşabilecek ve zayıflayan düşmanı alt ede­bilecek yeterli kuvveti de bu sırada birikti-rebilecek bir lider.

Bu savaş prensiplerinin ışığında, Muhammed @'ın askerî bir komutan olarak liderliğini değerlendirelim.

 

Liderliğin Nitelikleri

 

Rasulullah @, ilişki kurduğu herkese kendi­ni sevdiren ve ümmetinin baştacı olmasını sağlayan birçok niteliklere sahipti. Lütufkâr, nazik, mütevazı ve sevgi doluydu. Onun uğ­runa her şeylerini feda etmeye hazır insan­ların kalplerini kazanmıştı.

 

Cesaret Ve Kararlılık

 

Bunlardan da öte, Muhammed @, cesur ve korkusuzdu. Bazı zamanlarda bir sürü teh­like ve felâketlerle birarada karşılaştı, fakat asla hiçbir zayıflık veya ürkeklik belirtisi gös­termedi. Ebu Hureyre'nin bir rivayetinde Peygamber @ şöyle buyuruyor: "Nefsimi elinde bulundurana and olsun ki, eğer ina­nanlardan kendilerine binek temin edeme­diklerim benim arkamda kalmaktan dolayı memnuniyetsizlik duymamış olsalar, Allah Yolu'nda bir sefer olduğu zaman (asla) ar­kada kalmazdım. Nefsimi elinde bulundura­na andolsun ki, Allah yolunda öldürülmeyi ve tekrar hayata getirilmeyi, sonra yine öl­dürülmeyi ve hayata getirilmeyi, sonra yine öldürülmeyi ve hayata getirilmeyi ve tekrar bu yolda öldürülmeyi dilerim." (Mişkât).

Peygamber @ birçok savaşta çarpıştı ve düş­manın en tehlikeli saldırılarında bile yerin­den bir adım olsun geri çekilmedi. Savaş bü­tün şiddetiyle devam ederken daima düşman hatlarına en yakın yerde bulunurdu. Berabe­rindekiler kaçıyor olduklarında bile bulun­duğu yerde cesaretle çarpıştı. Bu olay Uhud ve Huneyn savaşlarında görüldü. Beraberin­dekiler savaş alanından kaçıp giderken o ye­rinden ayrılmadan çarpıştı ve kaçanları geri çağırdı. Her iki olayda da durumu kurtaran onun cesareti ve kahramanlığı oldu. İbn Ab-bas, Peygamber @'ın Huneyn savaşında her saldırıya karşı sarsılmaz bir şekilde karşı koy­duğunu söylemiştir. îbn Ömer'den rivayet edildiğine göre o; "Peygamber @'dan daha cesur ve korkusuz kimseyi görmediğini" söy­lemiştir. Hz. Ali, savaş ne zaman korkunç bir hâl alsa, hep beraber onun kanatlan altına sığındıklarını söylemiştir.

Muhammed @'ın savaş alanında yaptıkları daha sonra gelen nesilleri şaşkınlığa uğrat­mıştır. Hepsi, hayret ve şaşkınlık içinde onun askerî bir komutan olarak ortaya koyduğu örneğe hayran kalmışlardır. Bedir Savaşı^ nda, Peygamber @, çocuklarla beraber 313 kişi olan eksik teçhizatlı bir orduyla, zama­nın silah ve savaş araçlarıyla mücehhez 1.000 kişilik bir orduya karşı çarpıştı; maddî güç dengesizliğine rağmen onlara karşı olağanüs­tü bir cesaretle direndi ve zafere ulaştı. Hu­neyn Savaşı'na katılmış olan Bera b. Azib-in rivayet ettiğine göre Peygamber @'dan başka herkes kaçmıştı. İbn Azib: "Şahitlik ederim ki Rasulullah @ metanetini korudu ve yerinden ayrılmadı. Allah'a yemin ederim, savaş kızışınca onun yanına sığındık ve biz­den ona en yakın yerde durabilen en cesur olanımız olarak kabul edildi." demiştir. Enes, Rasulullah @'ın herkesten daha cesur oldu­ğunu söylemiştir. Bir keresinde, Medine'ye, düşmanın saldırdığı haberi gelmişti.Halk çar­pışmaya hazırlandı. Fakat aralarından ileri atılan kişi sadece Muhammed @'ın kendisi idi. Bineğini bile eğerlemeden yola koyuldu ve düşmanın bulunması muhtemel olan bü­tün yerleri dolaştı. Daha sonra dönerek hiç­bir tehlike olmadığını bildirdi.

Peygamber @ böyle konularda daima cesa­ret ve kararlılıkla insiyatifi elinde bulundur­du. O, 28 seferde bulundu ve her savaşta müstesna bir cesaret ve kahramanlık örneği gösterdi.

 

Nefse Hâkimiyet

 

Nefis hâkimiyeti savaş alanında büyük ya­rar sağlar. Nice cesur ve korkusuz kişi sava­şın müthiş gerilimi altında cesaretini kaybe­der, paniğe kapılır ve yok olur gider. Fakat, Muhammed @ barışta ve savaşta her türlü şartlar altında tam manasıyla nefsine hâkim idi. Mekke'de 13 yıl boyunca Kureyş liderle­rinin elinde eziyet çekti; bütün zulüm ve zor­luklara sabırla tahammül gösterdi ve meta­netini asla kaybetmedi. Medine'de savaşın binbir türlü sıkıntılarına itidalle karşı koydu- Uhud Savaşı'nda, düşman, arkalarındaki boğazdan karşı saldırıya geçince sahabeleri­nin birçoğu paniğe kapıldılar ve bozgun ha­linde savaş alanından kaçtılar. Fakat bütün bu karmaşa içinde Peygamber @ nefse hâ­kimiyetini tamamıyla muhafaza etti; zekâ ve ustalığını kullanarak durumu kontrol altına aldı. Yine Ahzab (Hendek) Savaşı'nda, ya-hudilerin antlaşmalarına ihanet ettiği habe­ri gelip, onların da müslümanlara saldırma tehlikesi başgösterdi; bu zaten kötü olan du­rumun vehametini artırdı ve sahabelerin bir çoğunun paniğe kapılmasına yol açtı. (M. H. Heykel, sf. 303). Fakat Muhammed @ her zamanki metanetini muhafaza etti. Düşma­nın konumunu politik ve psikolojik olduğu kadar askerî olarak da zayıflatan ve müslü-manların konumunu güçlendiren taktik bir hareketle vaziyeti kurtarmayı başardı.

Huneyn'de, müslüman ordusu panik ve boz­gun halinde her yöne kaçışıyordu; mutlak bir yenilgi belirmişti. Fakat bir adamın nefis hâ­kimiyeti ve kendine güveni durumu bütünüy­le tersine çevirdi. Muhammed @ Mekke'yi hiç dirençle karşılaşmadan fethettiği zaman Mekke'de ona ve arkadaşlarına 13 yıl boyun­ca zulmetmiş, onlara karşı birçok zorbalık ve saldırganlık fiillerinde bulunmuş, daha sonra da Peygamber @'ı yurdunu bırakıp Medine'ye sığınmaya zorlamış, hatta orada bile rahat bırakmamış olan insanlar bulunu­yordu. Fetih olduktan sonra onların hepsi ye­nilmiş ve Muhammed @'m eline düşmüşler­di. Ancak o her zamanki gibi sakin ve sa­bırlıydı. Hepsini bağışladı, hatta en azılıları olan Ebu Süfyan'ı bile. Hem zorlukta, hem zulüm altında, hem de barış ve zaferde nef­se hâkim olmanın bundan daha iyi bir ör­neği verilebilir mi? Hakikaten Peygamber @ bütün şartlarda müstesna bir âlicenaplık ve nefse hâkimiyet örneği göstermiştir.

 

Sabır Ve Tahammül

 

Rasulullah @ Mekke'de büyük bir zorluk ve eziyet döneminden geçti, fakat onlara sabırla

tahammül gösterdi ve asla bu durumdan ya­kınmadı. Kendine reva görülen kötü muame­leye karşılık, rakiplerine davranışların en gü-zeliyle muamele etti. Kureyş'in zorlamaların­dan dolayı yurdunu terkedinceye kadar Pey­gamber @ onların işkencelerine sabırla ta­hammül etti. Mekke'deki davranışları ibret vericiydi; bu davranışlar onun liderliğinin yü­ce niteliklerinin bir göstergesi oldu. Vazife­sini sabır ve tahammülle sürdürdü ve inanç­sızların tahkirlerine katlandı ve asla ümidi­ni kaybetmedi ya da sabırsızlık göstermedi. Bu zorlu anlarda Muhammed @'a cesaret vermek ve onu teselli etmek maksadıyla Kur'an-ı Kerim ona daha önceki peygamber­lerin hayatlarından örnekler anlattı: "O hal­de sen de, peygamberlerden azim (ve irade) sahiplerinin sabrettikleri gibi sabret. Onlar için acele etme; onlar, tehdit edildikleri aza­bı gördükleri gün, sanki gündüzün sadece bir saati kadar (dünyada) kalmış gibi olurlar..." (46: 35). Bu, Muhammed @'ın sabır, sebat ve kararlılığının, Allah tarafından bir çeşit ödüllenlidirilmesidir. Bunu tarih de tam mâ-nasıyla teyid ediyor. İslâmiyet'in baştan so­na bütün başarısı, Muhammed @'ın sabır ve sebatının devam edegelen bir ödülüdür. Yalnız başına bir adam, dışardan hiçbir yar­dım almaksızın putperest-çok tanrıcılığın kalbinde kıyam etti ve insanları Hakk'a ve Allah'a davet etti. İnsanlar ona karşı çıktı­lar ve ona baskı uyguladılar. Önce Mekke1 de hakaretler ve eziyetler şeklinde zulüm yap­tılar ve sonra Medine'de ashabına karşı akın­lar, yağmalamalar ve savaşlar tertipleyerek zulümlerine devam ettiler. Sonunda, onların bütün kötülükleri ve saldırı silahlan Peygam­ber @'ın sabır ve sebatının yüceliği karşısın­da başarısız oldular. Muhammed @ muzaf­fer oldu.

 

Adalet Ve Eşitlik

 

Bu, Muhammed @'ın lider olarak bir baş­ka yüce niteliğidir. Peygamber @ herkese dü­rüst davramlmasını arzu etmiş ve insanlar arasında ayırım gözetilmesinden nefret etmistir. Medine'de ilk mescit İnşa edilirken sa-habeleriyle beraber sıradan bir işçi gibi ça­lıştı ve onların kollektif çalışmalarından uzak durmayı asla arzu etmedi.

Ahzab Savaşı sırasında, sahabeleriyle bera­ber hendek kazma işinde herkes kadar ça­lıştı ve omuzları üzerinde toprak dolu kap­ları taşıdı. Selmanı Farisî; hendekte kazmayla çalışırken bir kaya parçasını çıkarmakta güç­lük çektiğini söylemiştir. Peygamber @ onu bu halde görmüş ve yardıma gelmiş. Sel-man'ın elinden kazmayı almış ve kazmayı öy­le bir vurmuş ki, kaya parçalanmış. (İbn İs-hak sf. 452).

Rasulullah @ daima insanlara keskin bir adalet anlayışıyla muamele etti. Herkese dü­rüst davrandı. Mekke'de kişisel ilişkilerinde ve Medine'de devlet başkanı olarak yaptık­larında insanlar arasında asla ayırım gözet­medi. Abdullah b. Sehl, yahudilerin ürünle­rinden tahakkuk eden vergileri toplamak üzere Hayber'e gönderildi. Yeğeni Muhise ta­rafından, Öldürülmüş olarak cesedi bulun­du. Muhise, Peygamber @'a kısas yapması için başvurdu. Peygamber @: "Onun yahu-diler tarafından öldürüldüğüne yemin ede­bilir misin?" diye sordu. Muhise cinayeti kendisinin görmediğini söyledi. Hz. Peygam­ber @ yahudilere de cinayeti yemin ederek, reddedip reddedemeyeceklerinin sorulması gerektiğini söyledi. Muhise: *'Onların yemi­nine nasıl güvenebiliriz ki? Onlar yalan yere yüzlerce kere yemin edeceklerdir." dedi. Hay-ber'de yaşayan yahudilerden başka hiçbir kimse yoktu. Abdullah'ı yahudilerin öldür­müş olduğu kuvvetle muhtemeldi. Fakat gör­gü tanığı olmadığı İçin Muhammed @ ya­hudilerden hiçbir şey talep etmedi ve kefare­tini (yani kan parasını) devlet hazinesinden ödedi.

Tarık Muharbî'nin rivayet ettiğine göre, Ra­sulullah @ Medine'deki mescidinde bir kı­sım insana hutbe veriyordu. Bu sırada onla­rı gören Ensar'dan birisi ayağa kalkarak: "Ey Allah'ın Rasulü! Bu insanlar Benî Salebe kabilesîndendir. Onların dedeleri bizim ailemizden bir kişiyi öldürdü. Şimdi senden buna karşılık onlardan birini öldürmeni ta­lep ediyoruz." dedi. Peygamber @: "Baba­nın işlediği cinayetin intikamı oğuldan alın­maz." diye cevap verdi. Muhammed @ bu davranışıyla kendinden daha dürüst, daha âdil bir kimsenin olamayacağını ispatladı. Kendi menfaatine ya da kendine en yakın ve sevgili olanların menfaatine aykırı olsa da adaleti yerine getirmekten geri durmadı. Dost ya da düşman tarafından getirilen her davada adaletle hüküm verdi. Ne zengini, ne de fakiri kayırdı, fakat davalarını eşitlik ve adalet üzere gördü (4: 135). Düşmanlarının davalarında bile tam bir adalet ve dürüstlük­le karar verdi. Düşmanları, ondan sadece adalet bulacaklarım bildiklerinden dolayı, korkmaksızın ya da tereddüt göstermeksizin aralarındaki anlaşmazlıkları onun önüne ge­tirdiler (5: 9).

Rasulullah @ herkese aynı şekilde davrandı ve hiç kimse için ayırım gözetmedi, hatta kendisi için bile. Eğer hataen birisine zarar vermiş olsa, hemen zararı en uygun şekilde tazmin ederdi. Bedir Savaşı gününde, Mu­hammed @ elinde bir okla sahabelerin saf­larını düzenliyordu. Saf dışında duran Sevâd b. Gaziyye'nİn yanma geldi, "Safda dur ey Sevâd" diyerek elindeki okla karnına dürt­tü. Sevâd: "Ya Rasulullah, beni yaraladın." diye bağırdı ve 'Allah seni hak ve adalet üze­re gönderdi, öyleyse benim de aynı şekilde mukabele etmeme izin ver." dedi. Rasulullah @ karnını açtı ve "Hakkını al" dedi. Sevâd, onu kucakladı ve kaF-nını öptü. Neden böy­le yaptığı sorulduğunda: "Ey Allah'ın Ra­sulü, bizim neyle karşılaşacağımızı biliyor­sun. Belki savaşın sonunda sağ kalamam ve bu benim seninle son defa beraber bulunu­şum olabilir. Sizin teninize dokunmak iste­dim." Peygamber @ ona hayır duada bulun­du. (İbnİ İshak, sf. 300).

 

Şahsiyet

 

Muhammed @ öyle çekici bir şahsiyete sa­hipti ki, bütün sahabeleri onu dünyadaki her şeyden daha fazla sevmişlerdi. O herkese hoş gelen bir dış görünüşle ödüllendirilmişti. Ve herkes onu onurlandırdı, saygı gösterdi. Gençliğinde bütün Kureyş onu "sıddık" ve "emîn" lakabıyla anardı; hepsi, Mekke'nin ileri gelenleri dahil, ona büyük hürmet gös­terirdi. Muhammed @ insanları Allah yolu­na çağırmaya başladığında Kureyş, Utbe b. Rabia'yı uzlaşmaya varmak üzere ona gön­derdi. Utbe, Peygamber @ ile ıvonuşup, o da karşılığında ona Kur'an'dan bazı ayetler oku­duktan sonra Kureyşlilere dönerek: "Tavsi­yemi dinleyin ve ona dokunmayın." dedi. Onlar da: "Muhammed seni diliyle büyülemiş" dediler. (İbn İshak, sf. 133-134). Muhammed @ öyle üstün ve yüksek bir şah­siyete ve etkili konuşma gücüne sahipti ki, ona gelen herkes davasının hakikatine ve sa­mimiyetine ikna olmuş olarak geri dönerdi.

Muhammed @'ı görmek üzere Habeş hıris-tiyanlarmdan bir heyet geldi. Kur'an-ı Ke-rim'i işitince gözlerinden yaşlar boşandı ve Allah'ın davetini kabul ettiler, iman ettiler ve onun Hak olduğunu ilân ettiler. Kendi kutsal kitaplarında daha önce bahsedilmiş olan Muhammed @'ı tanıdılar. Onlara bü-yüklendikleri iddiasını ileri süren Ebu Cehil'e şu cevabı verdiler: "Allah'ın selâmı üzerine olsun, biz neyin en iyi olduğunu farketmek-ten aciz değiliz." (İbn İshak, sf. 179). Hudey-biye gününde Urve b. Mes'ud gerekli işleri yapmak üzere Kureyşliler tarafından Mu­hammed @'a gönderildi. Geri döndüğünde şunları söyledi: "Kisra'yla, Kayser'le ve Ne-caşî'yle kendi kıralhklarında elçi olarak be­raber bulundum, fakat halkı arasında Mu­hammed @'ın sahabeleri arasındaki duru­mu gibi bir durumda olan hiçbir kıral gör­medim. Onun yanında, onu ne sebep olursa olsun asla terketmeyecek bir topluluk gör­düm. Öyleyse buna göre kararınızı verin." (İbn İshak, sf. 503).

Yüz görünüşü kişinin şahsiyetinin gösterge­sidir deyimi, Hz. Muhammed @'a lâfız ve mana olarak uygun düşer.Bir yahudi âlimi olan Abdullah b. Selem, Muhammed @ Me­dine'ye hicret ettiğinde onu görmeye geldi; onu gördüğü anda davasının doğruluğuna ikna oldu ve İslâm'a sarıldı. Bu konuda da­ha sonra şöyle dedi: "Peygamber @'ın yü­zünü görür görmez, bu yüzün bir sahtekâra ait olamayacağını idrak ettim." Medine'ye bir kervan geldi ve şehir dışında bir yerde konak­ladı. Peygamber @ kervanın yanına vararak bir deve satın aldı ve parasını göndereceğine söz vererek deveyi götürdü. Muhammed @ gittikten sonra devenin sahibi hiç tanımadı­ğı birisine güvenmiş olduğunun farkına vardı ve endişelenmeye başladı. Adamın anası: "Endişelenme, deveyi verdiğin kişide ay gi­bi parlak bir yüz gördüm. Böyle bir niteliği olan adam sahtekâr olamaz. Ve eğer deve­nin parasını göndermezse, onun parasım ben kendi cebimden sana veririm." dedi. Daha sonra Peygamber @ devenin değerinden da­ha fazla miktarda hurma gönderdi. Muham­med @'ın, en amansız düşmanlarını bile et­kileyen çok cazip ve müşfik bir şahsiyet ol­duğunu gösteren daha birçok olay ve onun­la kişisel ilişkisi olmuş insanların söylediği birçok şey zikredilebilir.

Öyleyse, Rasulullah @'ın, ülkesindeki insan­ların büyük kısmının kalplerini kazanması­na şaşmamak gerekir. Kalplerini kazandık­ları o hale gelmişlerdir ki, onun uğruna her şeylerini, hatta canlarını bile feda etmeye ha­zır idiler; fakat sevgili peygamberlerinin aya­ğına bir diken batmasına razı olmazlardı. Uhud Savaşı'nda, bir kadının babası, erkek kardeşi ve kocası şehit düştü. Onların şeha-det haberi kadına ulaşınca, hemen Peygam­ber @'ın nasıl olduğunu sordu. Kadına, Pey­gamber @'ın Allah'ın yardımıyla emniyette olduğu cevabı verildi; kadın da onu görmek istediğini söyledi. Ve onu görünce şöyle de­di: "Şimdi sen emniyettesin ya, olan bütün felâketlerin hiç önemi yok!" (İbn İshak, sf. 389). Bu savaşta Rasulullah @'ın öldüğüne dair bir söylenti yayılınca ashabının bir çoğu keder ve üzüntü içinde düşman saflarına saldırdılar ve çarpışa çarpışa şehit düştüler. Enes b. Nâdir bunlardan biri idi; söylentiyi işitince, "öyleyse insan yaşayıp da ne yapa­cak." dedi, ondan sonra da düşmana hışım­la saldırdı ve şehit edilinceye kadar çarpıştı.

Bazı sahabeler müşrikler tarafından haince esir alınmıştı. Bunlardan biri olan Zeyd b, Desine Mekke'ye götürüldü. Zeyd, öldürül­mek üzere götürülürken Ebu Süfyan ona şöyle dedi: "Ey Zeyd, Allah için yemin et! Senin yerine Muhammed @'ın kafasını uçuVmamızı arzu etmez misin? Sen de ailen­le birlikte olurdun" Zeyd şöyle cevap verdi: "Allah'a ondulsun, Rasulullah @'ın benim yerimde olmasını arzu etmem; bu sayede ai­lemin yanında da olmak istemem. Hatta (be­nim kurtulmam için) onu bir dikenin yara­lamasını bile istemem." Ebu Süfyan, "Mu­hammed @'ın arkadaşları tarafından sevil­diği kadar sevilen hiç kimseye rastlamadım" dedi. (îbn İshak, sf. 389). Hubeyb b. Adiy, Zeyd'le beraber Mekke'ye getirilen diğer bir sahabeydi. Elleri ayaklan bağlanıp tahta üze­rine yatınhnca şöyle söyledi: "Ey Rabbim! Rasulü'nün mesajını tebliğ ettik. Bizlere ya­pılanları ileride ona bildir!' (İbn İshak, sf. 427-428).

Bunlar, Peygamber Muhammed @'ın üstün ve kuşatıcı şahsiyetine bir parça olsun ışık tutan bazı örneklerdir. Nasıl da tarihte baş­ka hiç kimsenin asla yapamadığı şekilde bu kadar kısa bir zamanda halkını savaş alanın­da olağanüstü bir seviyeye yükseltti! Nasıl da hiçbir maddî kazanç olmaksızın, sırf Allah rızası için seve seve hayatlarını feda edebile­cek seviyede ulu ve yüce bir karakter kazan­dırdı onlara! Onlara hangi sadakat duygu­sunu ve ruh yapısını aşıladı ki, İnananlar dünyevî akıbetlerden korkusuz hale geldiler! İnsanların tüm hayat ve değerlerini kökün­den değiştiren neydi ki Rasulullah @'ın em­riyle denize dalmaya, ateşe atlamaya hazır hale geldiler? İşte onları bu hale getiren Ra­sulullah @'ın kuşatıcı şahsiyeti ve inanan­lara kazandırdığı ulu gaye idi.

Muhammed @'ın en açık, en derin ve en uy­gun tarifi, Medine'ye hicret ederken çadırın­da bir süre kaldığı Ümmü Ma'bed tarafın­dan yapılmıştır. Ümmü Ma'bed, Rasulullah @'ı kocasına şöyle tarif etti: "Çehresi yakı­şıklı, yüzü nurlu, müşfik mizaçlı, lütufkâr, sesi pürüzsüz, gözleri siyah ve iri, vakur ve sakin, samimi, uzaktan merhametli ve ilgi çe­kici görünüyor, yanına yaklaşınca çok sıcak ve cazibeli, konuşması pürüzsüz, sözleri ta­ne tane ve gerekenden ne az, ne de çok ko­nuşuyor, orta irilikte, boyu ne uzun ne kısa, güzel bir bitkinin taze meyvesi gibi, insan ona bakmaya doyamıyor ve güzel yapılı. Ar­kadaşları ona o kadar bağlı ki, sürekli etra­fında dolanıyorlar, sessizce söylediklerini dinliyorlar ve isteklerini, emirlerini anında-yerine getiriyorlar!' (Naim Sıddıkî, Muham­med The Benefactor of Humanity, sf. 32).

Hakikatte Rasulullah @ ideal bir liderlik şahsiyetine sahipti. Sahabeleri onun şahsiye­tinden en azgın düşmanlarla karşılaşma ce­saret ve gücünü elde ettiler; çarpışmalar es­nasında zaferden emin oldular. Peygamber @'ın askerleri onun liderlik vasıflarının ver­diği ruhla ve teşviki ile çarpışırlardı ve onla­rın silahları insanı şaşırtacak kadar basit araçlardan ibaretti. Sayıca kat kat üstün düş­manlarla çarpışarak muzaffer olan, savaş araçları ve silahların gücü değil, fakat Rasül Muhammed @'ın şahsiyetinin ilham ettiği cesaret ve ruha sahip olan askerlerdi. Savaş hususunda ne bir bilgisi, ne de silah tecrü­besi olan bütün bu sahabeler, baştan sona teçhiz edilmiş eğitimli savaşçılara karşı sar­sılmaz bir kaya gibi çarpıştılar ve düşmanın bütün gayretlerini tam manasıyla sonuçsuz bıraktılar. Savaşan, onların içinde yer eden yeni ruh yapısıydı ve bu ruha sahip insanla­rın önünde silahlar ve kuvvetin fizikî unsur­ları sanki tüm önemlerini kaybetmişlerdi.

Rasulullah @ bizat 28 seferde komutanlık yaptı, ve daima savaşın kızıştığı zamanlarda düşman saflarının karşısında bulundu. Hiç­bir savaşta asla zayıflık ya da ürkeklik gös­termedi. Uhud ve Huneyn savaşlarındaki gibi herkes kaçarken, adamlarına, metanetin na­sıl korunacağının ve savaş zaferle ya da şe­hitlikle sonuçlanıncaya kadar nasıl çarpışı-lacağının canlı örneğini ortaya, koyan onun cesaret ve kararlılığı olmuştu. Şüphesiz ki, o tabiî bir liderdi, her türlü şartlar altında, savaşta ve barışta ashabına karşı ifa ettiği li­derliğin en,üstün nitelikleriyle mücehhezdi. Sahabeleri, Rasulullah @'ın şahsiyetinde, davranışlarında ya da liderliğinde, zorlukta olsun, kolaylıkta olsun, hiçbir zaman bir ek­siklik, zayıflık veya güçsüzlük hissetmediler. Hikmetin ya da maneviyatın prensiplerini Öğretirken olsun, dünya işlerinde pratik ola­rak yol gösterirken ya da tavsiyelerde bulu­nurken olsun, savaş taktikleri ve teknikleri konusunda eğitim yaparken veya savaş ma­nevralarını bizzat tatbik ederken olsun Mu-hammed @ daima zirvedeydi. İnananları as­la yanıltmadı veya hiçbir konuda en ufak bir zayıflık göstermedi.

Bir şahsın liderliğin bütün niteliklerine sa­hip olması çok nadirdir ve istisna teşkil eder. Eğer bu niteliklere hakkıyla sahip olan biri­si varsa o da, Muhammed @'dır. Dış görü­nüşüyle sağlam yapılı,yakışıklı ve albenizliy-di; konuşması tatlı, ikna edici ve kalbi ısın-dırıcıydı; tartışmalarda reddedilemez ve hey­betliydi; iffetli ve kâmil bir karakterdeydi; in­sanlara nazik, kibirden uzak, alçak gönüllü ve lütufkâr davranırdı; zafer kazandığında affedici, merhametli ve cömertdi; insanlar­la karşılıklı ilişkilerde dürüst ve âdildi; sos­yal konularda akıllı, düşünceli ve anlayışlıy­dı. Thomas Cariyle şunları söylüyor: "Mu-hammed'in hayatı boyunca her yönüyle mü­şahhas, dostane, özgün bir adam olarak iti­bar edildiğini müşahade ediyoruz; ciddî ve saygılı bir karakteri olduğu halde yine de sı­cakkanlı, samimi, hoşsohbet, hatta şakacı... Adamın biri Muhammed'in güzelliğim, ze­ki, dürüst görünüşlü pembe-esmer karışımı renkli yüzünü, ışık saçan siyah gözleri oldu­ğunu işitir... İhtiyarî hareket ettiği halde ada­letli, halis bir adam..." (On Heroes, Hero.)

Kısacası, Allah, insanlığın en mükemmel, en

kâmil, en iyi hususiyetlerini Muhammed @'ın fıtratına yerleştirdi. O da bunu ümme­tine, yaşayan bir örnek biçiminde tümüyle aktardı. "Andolsun Allah'ın Elçisinde sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.." (33: 21).

 

Davanın Asalet Ve Hakikati

 

Bu âlicenap ve cazibeli adam, halkına, mev­cut bütün hayat felsefelerini 'hakikat okya­nusu'nda eriten İlâhî Öğretisi çerçevesinde hak ve doğru bir gaye kazandırdı. Muham­med @'ın mesajı sade ve apaçıktı: Kendini­zi ve bütün işlerinizi Allah'a adayın, çünkü selâmetiniz, kuvvetiniz, ve iyiliğiniz yalnız­ca O'na tevekkülle itaat etmenizde yatar. Al­lah ne emrettiyse ona itaat edin ve O'nun yo­lunu izleyin; şüphesiz ki bu sizin iyiliğinize olacaktır. O'nun kanunları çerçevesinde sür­dürülen hayat ile O'nun yoluna adanmış ha­yatın her ikisi de iyidir ve sizin için en iyi ola­nı budur, "Hangi insan, din yönünden, iyi­lik edici olarak yüzünü Allah'a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tâbi olandan da­ha güzel olabilir?..." (4: 125)

Bu ayet, aynı zamanda iyilik yolu olan Al­lah'ın Yolu'na sarılmanın önemini vurgula­maktadır. Kişinin kendini tamamıyla Allah-ın kanununa ve rızasına adamasından ve ha­yatı boyunca iyilik ve hakkaniyetle davran­masından daha efdal bir başka yol var mı­dır? Bu husus, en küçük bir şüpheye yer bı­rakmaksızın Muhammed @'ın yolundan gi­denlerin davasının üstünlüğünü ve asaletini teşkil etmektedir. İslâm, insanları tartışma­ya, düşünmeye ve kendileri için hangi hayat tarzının en iyi, en faydalı ve en doğru oldu­ğunu anlamaya davet ediyor. Allah'ın yolu mu, yoksa taptıkları putların yolu mu? îyî-lik, adalet ve doğruluk yolunu İzlemek mi; yoksa gayri âdil ve bâtıl yolu izlemek mi da­ha iyidir? Rasulullah @ şöyle sordu, "...Al­lah'ın kendileri için hiçbir delil indirmediği —isimlerini de siz ve babalarınızın koydu­ğu— putlar hakkında mı benimle tartışıyor­sunuz? Bekleyin öyle ise, ben de sizinle be­raber bekleyenlerdenim!" (7: 71)

Kur'an-ı Kerim, böylece, insanları zihnî ve fi­zikî olarak gelecek yaşantılarını bu dünya­da ve ahirette belirleyecek yolu seçerken çok dikkatli olmaları hususunda sarsıyor. Ve ken­di menfaatlerini gözetmeleri koşuna işaret ediyor ki, bu konu cehaletle değil de tam bir anlayışla ve bilgiyle en faydalı hayat tarzım takip etmeyi gerektirmektedir; "Bunlar si­zin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanlarına ve canlarının istediğine uymaktadırlar. Oy­sa onlara Rablerinden and olsun ki doğru­luk rehberi gelmiştir!' (53: 23).

Rasulullah @, insanların kendi kaderleri için vicdanî muhakemelerine ve adalet duygula­rına seslenerek tekrar tekrar dikkatlice dü­şünmelerini ve hangi yolun daha kazançlı ve gerçekçi olduğunu anlamalarını istedi. On­ların menfaatlerini kim daha iyi gözetebilir-di. Allah mı yoksa şeytan mı? "...Allah mı hayırlı, yoksa ortak koştukları şeyler mi? Gökleri ve yeri kim yarattı? Size gökten (kim) su indirdi de onunla sizin bir ağacım dahi bitiremeyeceğiniz gönül açan bahçeler bitirdi? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır, onlar (haktan) sapan bir kavim­dir. Yahut şu dünyayı durulacak yer yapan, aralarından ırmaklar çıkaran, orada sağlam dağlar yaratan ve iki deniz arasına bir perde koyan kimdir? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır onların çoğu bilmiyor­lar. Yahut dua ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da, kötülüğü (onun üzerinden kaldırıp) açıyor ve sizi (eskilerin yerine) yer­yüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile bera­ber başka bir tanrı mı var? Ne de az düşü­nüyorsunuz? Yahut karanın ve denizin karan­lıkları içinde size yol gösteren kim? Rahme­tinin önünde rüzgarları müjdeci gönderen kim? Allah ile beraber başka tanrı mı var? Haşa, Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir. (O, eksikliklerden uzaktır). Yahut yaratmaya kim başlıyor, son­ra onu (kim) iade ediyor (ölüp ortadan kal­kan şeyleri yeniden yaratıyor?) Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Allah ile be­raber başka bir tanrı mı var? De ki: 'Eğer doğru sözlülerden iseniz delilinizi getirin! De ki: 'Göklerde ve yerde Allah'tan başka kim­se gaybı (görünmeyeni, Allah'ın gizli ilmini) bilmez. Ne zaman diriltileceklerini de bil­mezler!" (27: 59-65).

Bu, hiçbir ayrıntıya İhtiyacı olmayan ve en sıradan insan tarafından bile anlaşılabi­len tabiî ve bariz delillere dayanan berrak bir tartışmaydı. Ve İslâm basit, dürüst ve çar­pıklıklardan uzak insanların doğruca kalp­lerine intikal etti. Muhammed @'ın mesajı­na inandılar, onun Rab'lerinden hakiki yol gösterici olduğuna iman ederek ruh ve be­denlerinin kuvvetiyle ona sarıldılar. "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçi­lip belli olmuştur. Kim tağutu inkâr edip Al­lah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir!' (2: 256)

Rasulullah @ Mekke'de kaldığı 13 yıl boyun­ca, getirdiklerini hakkıyla anlayan ve bilerek iman eden sahabelerinin kalbine davasını ka­zıdı. Müminler düşmanlarına karşı inançla­rını müdafaa etmek için büyük zorluklara katlanmaları gerekebileceğini tamamıyla id­rak ettiler. "Yoksa siz, sizden önce geçenle­rin durumu başınıza gelmeden cennete gire­ceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inanan­lar: 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek ol­muşlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı ya­kındır!' (2: 214) Fakat, şunu da kesinlikle bi­liyorlardı ki, davalarının hak ve doğru olma­sından dolayı müşriklere karşı en son zafer onların olacaktı, "Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz!' (3: 139) Böylece, iman­larında sadık olmaları şartıyla müminlere za­fer vaat edilmişti.

Peygamber @ 'a iman eden müminler zafer­den emindiler, çünkü gereken şartları tam manasıyla yerine getirdiklerinden emindiler, [vluhainmed @'ın getirdiğine ihlasla inandı­lar ve bildiklerinin en iyisini kabiliyetleri nis-betinde yerine getiriyorlardı. Bütün malları­nı, sahip oldukları şeyleri, akrabalarını ve ev­lerini feda ettiler ve sırf inançlarını korumak maksadıyla doğdukları yeri terkedip Medi-ne'ye sığındılar. Bu müminler yaptıklarıyla peygamber @'ın mesajının doğruluğuna olan inançlarının yoğunluğunu ve gücünü başarılı bir şekilde ortaya koydular. Bu inanç onlann hayatlarını, değerlerini ve düşünme biçimlerini bütünüyle değiştirdi. İşte, Medi­ne'deydiler ve inançları için hayatlarım feda etmeleri bile gerekse onu müdafaa etmeye hazırlanmışlardı. Böylece Muhammed @ bir lider olarak yapması gerekeni başardı. Adamlarına hak ve doğru bir dava kazandır­dı; onlann kalplerine, bu davanın diğer bü­tün görüş ve felsefelere olan üstünlüğünü ve asaletini nakşetti ve hakkıyla sebat ederler­se davalarının başarıya ulaşacağından onla­rı emin kıldı. Müminler, gerektiğinde zor kullanarak davalannı müdafaa etmeye ve bü­tün düşmanlıkları yok etmek veya zayıflat­mak için kanlarının son damlasına kadar çarpışmaya hazır hale geldiklerinde onlar son safhaya erişmiş oldular. İşte başarılı bir askerî liderden istenen budur; adamlarına, uğruna fedakârlık yapılabilecek daha büyük ve daha yüksek başka bir şey olmadığına inandıkları, düşmanınkinden daha üstün olan bir dava kazandırmak.

 

Davayı Güçlendirmek İçin Alınan Tedbirler

 

Muhammed @, müminlerin şahsiyetlerinde en ufak bir zayıflığa meydan vermemek için gerekli bütün tedbirleri mümkün mertebe al­mıştı. Davalarının doğruluğuna ve hak oldu­ğuna dair müminlerin inançlarım kuvvetlen­dirmek ve sertleştirmek için Peygamber @ manevî, ruhî, psikolojik ve fizikî faktörler-

den faydalandı. Onların sadakatlerini sağla­mak ve amaçları için çarpışma ve müdafaa etme konusunda şevk ve kararlılıklarını güç­lendirmek açık bir gereklilikti. Ayrıca, bu uğurda onlann birlikte hareket etme istek ve arzularını sağlayacak ve düşmanlarına karşı verdikleri mücadelede güçlerinin sonuna ka­dar gayret etmelerini sağlayacak en iyi yolu bulmak da gerekiyordu. Muhammed @'ın inananlarından yapabileceklerinin en iyisi­ni elde edebilmesi ve onların şevk dolu işbir­liği vasıtasıyla düşmanlarına karşı topyekün bir zafer kazanabilmesi onun askerî bir lider olarak büyüklüğüne şehadet etmektedir.

 

Manevî Faktörler

 

İtaat: Liderin emrine itaat, Özellikle savaş şartlarında askerî operasyonların başarısı için mutlak bir şarttır, çünkü itaat olmaksı­zın hiçbir askerî komutan hiçbir başarı elde edemez. Muhammed @ böyle konularda ita­atin öneminin bilincindeydi ve bu yüzden adamlarının liderlerinin emirlerini tereddüt­süz yerine getirmeleri gerektiği gerçeğini vur­gulamıştı, îbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "Hoşlansa da hoşlanmasa da işitip, itaat etme bir müs-lümanın vazifesidir." Ömer'den rivayet edil­diğine göre Peygamber @, "Kuruüzüm gibi kafası olan Habeşli bir köle bile üzerinize emîr tayin edilse dinleyin ve itaat edin." de­di. Ve Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine gö­re Rasulullah @ şöyle dedi: "Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş olur ve bana itaat etme­yen Allah'a itaat etmemiş olur; emîrine ita­at eden, bana itaat etmiş olur ve emîrine itaat etmeyen, bana itaat etmemiş olur. İmam (li­der) sadece arkasında çarpışmaya girişilen bir kalkandır ve onun vasıtasıyla korunma aranır." (Mişkât). Kur'an-ı Kerim bu hususu vurguluyor, "Kim Rasul'e itaat ederse Al­lah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (çevirsin), biz seni onların üzerine bekçi gön­dermedik!» (4: 80). Ve Âl-i İmrân Suresi'nde: "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı ba­ğışlasın. Allah bağışlayan, esirgeyendir.' De ki: 'Allah'a ve peygambere itaat edin!' Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kâfirleri sev­mez." (3: 31-32) denilmektedir.

Bu ayet, bütün meselelerde Rasulullah @'a itaatin gerekliliğini vurguluyor. Ve Muham-med @'ın Allah'ın yeryüzündeki meşru tem­silcisi olması dolayısıyla ona itaat etmek Al­lah'a itaat etmek sayılıyor ve ona itaat etmeyi terketmek Allah'a itaati terketmek sayılıyor. Daha da ileri gi6ilerek,insanlara Allah'ı sev­melerinin pratik bir ispatı olduğundan do­layı, eğer gerçekten Allah'ı seviyorlarsa OL nun Rasulüne itaat etmeleri gerektiği söyle­niyor. Ve eğer onlar Peygamber @'a itaat ederlerse, Allah da onları sevecek ve günah­larını bağışlayacaktır. Böylelikle Peygamber @ bu güçlü manevî kuvveti, istekle yapılan işbirliğini ve emirlerine itaat edilmesini sağ­lamak için kullandı; bu güçlü saik sonucu olarak istenen kendiliğinden, coşkuyla ve muazzam bir şekilde husule geldi.

Peygamber @, müminleri itaatsizliğin kötü sonuçları hakkında şu sözlerle uyardı, "İta­ati reddeden kimse Mahşer Günü'nde Al­lah'ın huzuruna hiçbir mazereti olmaksızın çıkacaktır." Ayrıca şöyle söyledi, "Her kim emîrinde (imam) hoşlanmadığı bir şey görür­se sabretmelidir, çünkü cemaatten bir karış ayrılan kimse bu hal üzere ölürse cahiliye Ölümüyle Ölmüştür." (Mişkât). Böylece, mü­minlere liderle anlaşmazlığa düşmemeleri, dinleyip itaat etmeleri ve cemaatten ayrılma­maları tavsiye edilmiştir. İmam, hakkın mü­dafaası ve bütün cemaatın selâmeti için mü­cadele etmektedir. Eğer galip gelirse bütün cemaat muhalefet eden de dahil galip gelir ve eğer kaybederse bütün cemaat kaybeder, öyleyse bir bakıma, onun kazanması veya kaybetmesi, tüm cemaatin kazanması veya kaybetmesi demektir. Bu yüzden liderlerini desteklemek ve itaat etmek; onun düşman­larına karşı bileğini güçlendirmek cemaatin her üyesinin mecburi vazifesidir. "O halde gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun.' (O1

nun öğütlerini) dinleyin, (O'na) itaat edin, kendi iyiliğinize olarak..." (64: 16).

Birlik:Rasulullah @ aynı zamanda, düşma­na karşı çarpışırken birlikte hareket etmenin önemini de vurguladı. Başarı için ortak he­defi gerçekleştirme konusunda herkesin bir­leşmesi ve hep beraber çalışması gerekliydi. Aynı inancın ortak bağıyla kardeşler haline gelen müminler için Peygamberlerinin lider­liği altında hep beraber çalışmak ve müca­dele etmek uygun bir yoldu, çünkü düşman­larına karşı muzaffer olmalarını bu husus te­min edecekti. "Allah'ın ipine topluca sarı­lın, ayrılmayın; Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idi­niz, (Allah) kalplerinizi birleştirdi. O'nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateş­ten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size ayet­lerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz." (3: 103).

Bu ayette, müminlere açıkça İslâm'da birli­ğin takdir edildiği ve parçalanmanın felâket olduğu ve men edildiği bildiriliyor. Allah, müminlere, toplum içinde birlik halinde ya­şamanın yararlarını İslâm'la beraber ihsan ettiğini söyleyerek onlar üzerindeki bu nime­tini hatırlatıyor. Onlar ayrılık içindeydiler ve birbirleriyle kanlı savaşlara tutuşmuşlardı ve küçük meseleler üzerinde acılı aile kavgala­rına girişmişlerdi, fakat Allah, onları bu kötü hayattan kurtardı ve onları İslâm kardeşli-ğiyle birleştirdi. Bu yüzden, doğru yol olan barışa ve selâmete varmak, düşmanlarına karşı zafer kazanmak istiyorlarsa birlik ha­linde kalmalıydılar ve düşmana hep birlikte karşı koymalıydılar. Bu hususta, müminlere Peygamber @'ın emirleri doğrultusunda ça­lışmak için şevk ve kararlılıklarını güçlendi­recek bir başka mantıklı örnek veriliyordu. "Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin, birbirimiz­le çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa dü­şersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğ­rusu Allah sabredenlerle beraberdir!' (8: 46)

Bu ayet, iki tür hareketin gerçekçi bir açıklamasını veriyor: Eğer müminler Rasulullah 0'a itaat ederek birlik halinde bulunurlar­sa, düşmanlarına karşı durumlarını güçlen­dirirler ve onlar üzerine muzaffer olma şans­ları çok büyük olur. Diğer taraftan, eğer bö-lünürlerse Allah'ın gazabını kazanmakla kal­mazlar, aynı zamanda düşmanları tarafından yenilgiye uğratılma küçüklüğüne ve zilletine maruz kalırlar. Bu sebeplerden dolayı, Ra­sulullah @'ın liderliği altında tek bir halk olarak mücadele etmeleri müminlerin kendi menfaatlerinedir.

 

2- Ruhî Faktörler Şahsiyet Oluşturma

 

Şahsiyet oluşturma, gayretli ve çalışkan bir kişi için aslî bir tatbikattır. Bir şahsın amelî başarısı, sebatına ve sıkı çalışmasına bağlı­dır. Şahsiyetli bir adam işini hayatı boyunca sürekli ve ısrarlı bir şekilde yapar. îşte buna şahsiyetin gücü denir. Ve kişilerin şahsiyet­lerini geliştirme hususunda eğitimine katkı­sı olan herhangi bir şeyin her gün düzenli olarak ifa edilmesi gerekir. İslâm, günde beş kere titiz bir düzen içinde eda edilmesi gere­ken bir İbadet olan namazı farz kılmıştır ve sebat ile süreklilik namazın aslî gereklerin­dendir. Bir şahısta yüksek manevî nitelikle­ri oluşturmak ve geliştirmek için namazdan daha İyi ve daha etkili bîr vasıta yoktur. Gün­lük olarak namazın eda edilmesindeki büyük düzen ve disiplin, bir kişinin şahsiyetinde takva denilen çok yüksek bir nitelik husule getirir. Ve işte İslâmî şahsiyetin özü de bu­dur.

Her topluluk veya grup, amaçladıkları işin ya da erişmek istedikleri hedefin tabiatına göre bir eğitim ve öğretim sistemine sahip­tir. Örneğin, modern devletlerde devlet hiz­metinin hedefi ülkenin yönetimini ifa ve ida­me ettirmektir. Bu yüzden devlet adamları­nın yetiştirilmesinde bütün gayret iktidardaki hükümete bağlılık ve yöneticilik nitelikleri­ni geliştirme konularındadır. Aynı şekilde, as­kerî teşkilatlarda da askerler, ülkelerine sa­dık olmak ve kendilerini kollayarak düşma­nı öldürmek üzere eğitilirler. Bu teşkilatlar­dan hiçbirisi takva veya temizlik (taharet) ile ilgilenmezler. Hayatın hiçbir yüksek mane­vî prensibini öğretmezler. Eğer devlet adam­ları ve askerler kurallara uyuyorlar ve gerek­tiği gibi çalışıyorlarsa, özel yaşantılarında da-levereci, ahlâksız ve sefih kişiler olsalar bile başarılı elemanlar ve iyi askerler olarak gö­rülürler.

Diğer taraftan, islâm'ın gayesi, toplumda iyi­lik ve adaleti tesis etmeyi, buna karşılık kö­tülük ve ahlâksızlığı yok etmeyi amaç edi­nen insanlar yetiştirmektir. Her şahıs, özel hayatında ya da sosyal hayatında olsun her hususta İslâm'ın değişmez manevî hayat tar­zına muhakkak riayet etmelidir. İslâm, yer­yüzünde Allah'ın kanununu tesis etmelidir. Bu yüzden, ümmetin her ferdi sıkı bîr terbi­ye ve disiplin sistemi çerçevesinde eğitilir. Şahsiyet oluşturma bu terbiyenin temelidir.

İslâm bu işe Allah inancı ile başlar. Her fert O'na iman eder; ilâh ve hükümran olarak O'na itaat eder, İlahî Mahkeme Günü'nde yaptıklarından dolayı ona karşı sorumlu ol­duğuna inanır. Aynı zamanda, Allah'ın ay­dınlıkta da karanlıkta da kendisini gördüğü­ne, açık ya da saklı olan her şeyi bildiğine ve hatta bilinçli ya da bilinçsiz zihinlerde olanlardan bile haberdar olduğuna inanır. O'nun ilminden hiçbir şey gizli kalmaz. Bu yüzden, yeryüzünde cereyan ettiği şekilde OL nun katında hiçbir şey cezasız ya da mükâ-fatsız kalmaz. Gereken neyse yerine getirilir. İşte bu terbiye, bir mümini her türlü şartlar altında, sıkıntıda ya da bollukta, kederde ya da neşede, Allah'ın ve Rasulü'nün buyruk­larına itaat etmeye hazırlar.

Bu terbiye, inançla, Allah korkusunu (tak­va) husule getirir. İnsanlar dünya işlerini yal­nızca idare etmekle kalmazlar, fakat bu işle­rin adalet ve iyilik üzere olmasına çalışırlar. Bu amaç nedeniyle insanların yoğun ve sıkı bir terbiyeye tâbi tutulmaları gerekir, çünkü hedeflerine varmaları çok zor iştir: Yeryü­zünde Allah'ın kanunlarını, iyilik ve adaleti tesis etmek. Bu süreklilik arzeden bir hayat mücadelesidir ve İslâm mücahitleri bu daveti yüklenebilmeleri İçin günde beş vakit nama­zın ve senede bir ay orucun sıkı disiplini al­tında terbiye edilirler. Pratik olarak, güçle­rinin yettiğini yapmak ve davalarının müda­faasında her şeylerini, hatta gerekirse can-

larını feda etmek üzere terbiye edilirler. Mu-hammed @, düşmanlarına karşı dinlerini müdafaa etmeleri maksadıyla materyal ve in­san olarak bütün kaynaklarım son zerresine kadar mücadeleye koşmaları için bu sıkı ter­biye ve disiplinle askerlerini yetiştirdi.

 

Psikolojik Kuvvet

 

İnsanın fizikî olandan çok, psişik olandan te­şekkül ettiği ve hareketlerinin fizikî faktör­lerden ziyade psikolojik faktörler tarafından idare edildiği söylenir. Bu nedenle insanın hareketlerine tesir etmenin en etkili yolu, tüm sistemlerinin güç merkezi olan zihnî ve ruhî melekelerine tesir etmektir. Eğer bir şahsın zihnine psişik yönden tesir edilebilirse, bü­tün hareketleri tam manasıyla yönlendirilir ve şekillendirilir. Dolayısıyla bu psikolojik faktör, savaş alanında aslî güç olan insan un­surunu hazırlama ve harekete geçirme husu­sunda çok belirgin bir rol oynayabilir.

Rasulullah @, müminlerde bağlılık, sadakat oluşturma konusunda ve diğer türlü başara­bilecek olduklarından çok daha fazlasını ba­şarmalarını temin etme konusunda psikolo­jik faktörden en etkili bir biçimde faydalan­dı. Evvelâ onları Allah'a imana (tevhid) ik­na etti ve bu tevhid inancını kalplerine işle­di. İmanlarına uygun olarak hareketlerini şe­killendirmeleri için onları sıkı bir terbiyeyle yetiştirdi. Titizlikle uygulanan disiplin saye­sinde imanları güç ve kuvvet kazandıkça be­lirli bir gaye için Allah tarafından seçildik­lerini söyleyerek statülerini yükseltti; gaye şu­dur: Bir iyilik ve adalet sistemi kurarak kö­tülük ve haksızlığı yeryüzünden kaldırmak, hatta gerekirse zor kullanarak. "Siz, insan­lar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet ol­dunuz. İyiliği emreder, kötülükten meneder-siniz ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110). Bu ayet, müminlere açıkça insanlığın liderliğine atandıklarını bildiriyor. Fazilet ve adaleti te­sis etmek, kötülük ve haksızlığı yeryüzünden kaldırmak ve Allah'a iman edip kanunlarına itaat etmek onların vazifesidir.

Bu vazife büyük sorumluluğu olan ağır bir yüktü; özellikle İslâm'ı yıkmak isteyen Mek­ke reislerinin korkunç muhalefeti söz konu­su olduğu sıralarda etkin ve başarılı bir şe­kilde davayı yüklenmek büyük bir şevk ve kuvvet gerektirmekteydi. Bu nedenle, mü­minler, korkunç muhalefeti karşılayacak şe­kilde ruhlarını yükseltmek ve cesaret kazan­mak üzere psikolojik bir güç aracıyla dona­tılmışlardı. "...Netice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa gelip gelmiş­tir. Allah, sabredenlerle beraberdir." (2: 249) Allah'ın bu sözleri müminlere sadakat aşı­ladı ve Allah'ın yardımı ümidiyle ruhlarını yükseltti. Şu sözlerle de müminlere manevî güç aşılanıyordu: "Ey Peygamber, mümin­leri savaşa teşvik et.Eğer sizden sabreden yir­mi kişi olsa, (onlar) iki yüz (kâfir)i yenerler. Sizden yüz kişi olsa (onlar), kâfirlerdin bin kişiyi yenerler, Çünkü o kâfirler, anlamaz bir topluluktur." (8: 65) Bu ayette müminlerin düşmanlarına olan üstünlükleri vurgulanı­yor. Çünkü müminler hedeflerinin doğruluk olduğu anlayış ve bilgisiyle mutmaindirler. Zihinlerine ve kalplerine tahkik yoluyla yer­leşen bu iman müminlerin gücünü cahil müş­rikler karşısında kat kat artırdı.       

Müminler, Allah yolunda çarpışmakta ol­duklarına ve düşmanlarının da tağut yolun­da çarpıştıklarına mutmain olarak mücade­le ettiler: "İnananlar Allah yolunda savaşır­lar, inkâr edenler de tağut yolunda savaşır­lar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çün­kü şeytanın hilesi zayıftır?' (4: 76). Açıkça bi­linir ki mesnetsiz bir dava uğruna mücadele edenler, fazla uğrgju gelmezler, çünkü uğru­na çarpışacaklan oek bir şey yoktur. Ama Allah yolunda mücadele edenlerin kazana­cakları her eyleri vardır. Eğer galip gelirlerse zafer onlarındır. Yok eğer öldürülürlerse doğruca Cennet'e giderler (4: 74). Kur'an-ı Kerim şunları söyleyerek müminlerin askerî yönden morallerini daha da yükseltir: "Al­lah, müminlerden mallarını ve canlarını cen­net kendilerinin olmak üzere satın almıştır.

Allan yolunda savaşırlar, Öldürürler ve öldü­rülürler. Bu, Allah'ın üzerine bir borçtur. Ge­rek Tevrat'ta, gerek İncil'de, gerek Kur'an-da (Allah yolunda çarpışanlara cennet vere­ceğini vaadetmiştir). Allah'tan daha çok ah­dini yerine getiren kim olabilir? O halde OL nunla yaptığınız bu alışverişinizden ötürü se­vinin. Gerçekten bu, büyük başarıdır." (9: 111). İşte bu, Allah katından müminlere yü­reklendirici bir müjdeydi. Rab'leriyle çok kârlı bir pazarlık yapmışlardı. Allah yoluna canlarını feda etmeleri karşılığında onlara bahtiyar bir ebedî hayat vaad edilmişti. Za­ten dünya hayatı bir gün muhakkak sonlan-mayacak mıydı? Bu nedenle, Allah uğruna çarpışırken canını vermek ve karşılığında Cennet'te ebedî hayatı kazanmak çok daha iyiydi. Müminlere, bu kârlı pazarlıktan mem­nun olmaları, çünkü bu pazarlığın eriştikle­ri hakiki bir başarı olduğu söylenmişti. Da­hası, Allah, savaş için ciddiyetle hazırlık ya­panları ve bir araya gelip sertleşmiş bir yapı gibi düşmanlarıyla çarpışan kişileri sever. (61: 4). İslâm mücahitlerine en büyük müjde ve cesaretlendirme Allah yolunda şehid edilir-lerse Ölülerden olmayıp, diri kalacakları ha­beridir: "Allah yolunda öldürülenlere, ölü­ler demeyin; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız." (2: 154)

Bu, müminlere öyle bir ruh aşıladı ki, aza­mî bir şevk ve cesaretle çarpıştılar ve şehid-liğe erişmek için her şeylerini ortaya koydu­lar. Şehid olup ebedî hayata kavuşmak için savaş alanında ölmek üzere ileri atılan savaş­çılara karşı kim çarpışabilir? Bu tür savaşçı, Rasulullah @'m eğitimi sonucu ortaya çık­mıştı. Onlar Allah'a ait olduklarına ve mu­hakkak yine O'na döneceklerine inanıyorlar­dı. Eğer herkes eninde sonunda ölecek ve Al­lah'a dönecejcse ne diye Allah uğrunda sa­vaş alanında çarpışırken ölmesinlerdi? Allah Yolu'nda çarpışırken ölmek ve onun uğru­na yere düşmek herhangi bir hastalıktan öl­mek ya da tabiî bir şekilde yatağında ölmek­ten çok daha iyi idi. Bu hayat felsefesi, mü­minlerin düşmanlarına karşı savaş güçlerini kat kat artıran büyük savaşçı ruhlarının ve çarpışma morallerinin temeliydi.

Müminlerin bu yüksek moralleri ve itimat­ları her savaşta Peygamber @ 'dan daha da güç elde etti. Düşmanlarına karşı insan gü­cü ve maddîgüç bakımından zayıftılar ve bu da onların askerî moral ve itimatlarını ters yönde etkileyebilirdi. Bedir'de onların du­rumları işte bu haldeydi ve bu düşmanla ilk büyük karşılamalarıydı. Bütün fizik üstün­lük karşı taraflarındaydı ve Kureyş, müslü-manların küçük kuvvetini, önemsemiyordu. Müminlere, bu askerî ve psikolojik dezavan­tajları şu şekilde anlatılmıştı: "Allah, sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi, çekinirdiniz ve (savaş) iş(in)de (birbirinizle) çekişirdiniz. Fakat Al­lah, (sizi bundan) kurtardı. Çünkü O, göğüs­lerin özünü bilir." (8:43). Bu, müslümanla-rın kalplarini cesaretle doldurdu ve cesurca düşmanın üzerine yürüdüler. Bu savaşın so­nucunun ehemmiyetini herkes idrak etmiş­ti. Muhammed @ Bedir gecesinde Allah'a dua ederken askerî vaziyetin tamamıyla bi­lincindeydi. "Ey Rabbim! Eğer bugün bu topluluk yok olursa kıyamete kadar artık kimse sana ibadet etmeyecek." Kur'an-ı Ke­rim, Peygamber @ 'a Allah tarafından yapı­lan vaadden ve düşmanın kalbine nasıl kor­ku düşürüldüğünden bahseder: "Rabbih me­leklere vahyediyordu ki: 'Ben sizinle berabe­rim, siz inananları pekiştirin; ben inkâr eden­lerin yüreklerine korku salacağım; vurun (onların) boyunların(ın) üstüne, vurun on­ların her parmağına!' Böyle (olacak) çünkü, onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldiler. Kim Allah'ave Rasulü'ne karşıgelirse muhakkak ki, Allah'ın cezası çetin olur?' (8: 12-13).

Müslümanlar, böylece, insan ve maddî güç bakımından zayıflıklarının tersine düşman­larına karşı psikolojik bir avantajla güçlen­dirilmişlerdi. Bu zihnî cesaretlendirme mev­cut şertlar altında müminlerin savaş moral­lerini yükseltmek için zorunluydu. Ayrıca, müminlere düşmanlarıyla çarpıştıkları za­manlarda dua ve zikir yapmaları tavsiye edil­mişti: "Ey inananlar, bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok anın ki, başarıya erişesiniz." (8: 45). Bu zikir ve dua, zorlukta olan müminlere sebat, rahat­lık ve cesaret kazandırır. Peygamber @ ba­rakasından dışarı çıktı ve zafer müjdesini verdi: "Sevinin, Ey Ebu Bekir, Allah'ın yar­dımı size ulaştı. İşte Cebrail @ burada bir atın dizginlerini tutmuş sürüyor?' (İbn İshak, sf. 300-301). Zaferin kendilerinde olduğu ve düşmanlarına karşı kendileriyle beraber Al­lah'ın meleklerinin de çarpıştığı müjdeleriyle beraber müminler savaş alanına atıldılar ve kısa bir süre zarfında tamamen yenilmiş ola­rak ricat eden düşmanı çökerttiler.

Yine, Uhud Savaşı'nda, iyi teçhiz edilmiş ve sayı olarak fazla düşmana karşı eksik teçhi-zath ve az sayıdaydılar. Bu şartlar altında, Peygamber @ Allah'ın yardımının geleceği müjdesini vererek müslümanların kendileri­ne itimatlarını sağladı: "O zaman sen mü­minlere: 'Rabbinizin, size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi, size yetmez mi?' di­yordun. Evet, sabreder, (Allah'tan) korkar-sanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder. Allah, bunu sırf size müjde ol­sun ve kalpleriniz yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız, daima galip ve hikmet sahibi Allah katındadır." (3: 124-126) Bu ayetlerde müs-lümanlara düşmanın büyük kuvvetini göre­rek umutsuzluğa ve korkuya kapılmamalan için kendilerine itimatlarını ve morallerini yükseltmek üzere yüreklendirici müjdeler ve­rilmişti. Allah'a güvenmeleri ve düşmana karşı çok sıkı gayret etmeleri söylendi. Bu şe­kilde muhakkak Allah'ın yardımını elde ede­cekler ve zafere ulaşacaklardı. îlk büyük sal­dırıda düşman geriletildi fakat komutanla­rının emrini yerine getirmeyen okçular yü­zünden durum değişti, hepsi birlikte bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kaldılar.

Ahzap Savaşı'nda, düşman yine müslüman-lardan dörde bir gibi bir oranda fazlaydı ve müslümanların pek çoğu her yönden düş­man tarafından kuşatıldıkları için korkuya kapıldı. Kur'an-ı Kerim, müminlerin bu psikolojik durumlarını şu özlerle anlatıyor: "Ey inananlar, Allah'ın size olan nimetini hatır­layın, hani bir zaman size ordular gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin gör­mediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yap­tıklarınızı görmektedir. Hani onlar üstünüz­den ve alt tarafınızdan gelmişlerdi. (Gatafan vadinin üst yanından, Kureyş alt yanından gelmişti), gözler (şaşkınlıktan ötürü yerin­den) kaymış, yürekler (korkudan) hançere-ye dayanmıştı. Allah hakkında türlü zanlar-da bulunuyordunuz: (Kiminiz Allah'ın ina­nanlara yardım edeceğini sanıyor, kiminiz O'nun inananları sınayacağını kiminiz de yüzüstü bırakacağını sanıyordunuz) İşte ora­da müminler denenmiş, şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı" (33: 9-11) Bu şartlar altın­da bulunan müminlerin zihhî durumlarını ne kadar doğru yansıtıyor. Fakat İlâhî yardımın yüreklendirici müjdesi gelince durumları ani­den itimat ve cesarete dönüştü. Muhammed @ kuşatma süresince müminlerin askerî mo­rallerini yüksek tutmayı başardı. Onların içi­ne itimadı aşıladı; cesaret ve metanetle zor­luklara katlanmaları için şevk ve kararlılık­larını kuvvetlendirdi. Ve Allah, bu imtihan günlerinde onlara yardımını ulaştırdı.

Huneyn Savaşı'nda, müslümanlar sayı ve sa­vaş aracı olarak çok güçlüydüler ve bazıları da bundan epeyce gururlanmıştı. Hatta şöyle söyleyenler bile vardı: "Bugün yenilgiye uğ­ratılmayacağız çünkü rakamlar böyle istiyor!' Fakat onların sayıca ve silahça fazlalıkları, düşman üzerlerine ok yağdırınca fayda ver­medi ve kaçmaya başladılar. Yine Allah'ın yardımı sayesinde kaçan ordu yeniden topar­landı, teşkilatlandı ve düşmana karşı-saldırı başlattı: "Andolsun Allah size birçok yerler­de, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı. Bü­tün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti, nihayet bozularak arkanızı dönmüş kaçmaya başlımış)tımz. Sonra Allah, Rasu-lü'nün ve müminlerin üzerine sekînetini (gü­ven veren rahmetini) indirdi, sizin görmedi­ğiniz askerler indirdi ve kâfirleri azaba çarptırdı (bozguna uğrattı). İşte kâfirlerin cezası budur!" (9: 25-26). Böylece mağlubiyet sı­rasında müslümanların moralini yükselten ve onların geri dönüp düşmanla çarpışmaları­na ve düşmanı mağlup etmelerine imkân ve­ren İlâhi yardımdı. Muhammed @'ın dua­sı, savaş alanında adamları için bir rahatla­ma ve güç kaynağıydı, çarpışma sırasındaki zorluklara tahammül güçlerini artırır; ruh ve maneviyatlarını yükseltirdi. İşte bu dua, za­fer biçiminde Allah'ın yardımını yakınhştırdı.

Müslümanlar, sayılarının azlığına ve teçhi­zatlarının yetersizliğine rağmen Peygamber @'m ibret verici örneği ve İlâhî Öğretisi sa­yesinde kendilerine güvenlerinin nasıl teşek­kül ettirildiğini defalarca tecrübe ettiler. Mu­hammed @ 'in duası savaş alanında baskı ve gerilimin zor anlarında nasıl oldu da mü1 minlere rahatlama, huzur ve cesaret sağladı; sonucunu gözetmeksizin savaşma şevk ve ka-rarhlığım nasıl oldu da güçlendirdi! Rasulul-lah @ savaşmak için adamlarının psikolojik hazırlanmasında mümkün olan bütün yollan etkili bir şekilde kullandı. Kalplerini ve ruhlarını Üst düzeyde bir manevî eğitimle yüceltti ve onları disiplin, düzen, işbirliği ve fedakârlık üzere yetiştirmek için hakikî ter-biyelenme biçimini (yani ibadet) kullandı. Böyle terbiyelenme, insanları Allah rızasın­dan başka hiçbir mükâfat ve şöhret gözet­meksizin hedeflerini gerçekleştirmek için güç ve kabiliyetini en iyi şekilde kullanmalarını sağlar. Müslümanlar, Allah yolunda müda­faada bulunmak ve savaşmak için yetiştiril­mişlerdi; bu yüzden Kelimetullah'ı yüceltmek için büyük gayret sarfettiler. Hedefledikleri berrak Hak ve doğru, bununla beraber ken­di sonları teminat altında olduğu sürece he­deflerini gerçekleştirmek için her şeylerini, hatta canlarını seve seve feda ettiler. İşte Ra-sulullah @'ın talim ve terbiyesinin mucizesi buydu; fakir ve alçak gönüllü adamlar düş­manlarının dev ordularım yenilgiye uğrattı­lar ve Allah tarafından sınırlan çizilmiş ha­yat biçimi Arabistan topraklarının bütünün­de yerleşinciye kadar dinlerine muhalefeti ta­mamıyla yok ettiler. (Ebu'l Alâ Mevdûdî, Benefits of Prayer, Urduca).

 

3- Savaşa Hazırlık

 

Muhammed @ çok gerçekçiydi, bu nedenle savaş hazırlıkları konusunda habersiz olma­dığı gibi, bu konuda kayıtsız da değildi. Maddî ve ruhî güçler arasında harika bir denge oluşturmuştu, insanlık tarihinin akı­şına aykırı bir biçimde, Peygamber @ adam­larında büyük bir maneviyat terkip etmesin­de maharetle faydalandı. Ve, aynı zamanda, kuvvetlerini zamanının askerî araç ve gereç­leriyle teçhiz etmek-üzere mümkün olan bü­tün teşebbüslerde bulundu. O hiçbir şeyi olu­runa bırakmadı, aksine mevcut bütün kay­naklan kullanarak tekmil hazırlıkları yaptı. Aslında, İslâm bir ümitsizlik ya da kaderci­lik tavrını ne tavsiye ne de tasvip eder. Ka­dercilik, hayatın pratik problemlerine "te­vekkülün hatalı bir uygulamasıdır. Tevek­kül, Allah'ın her şeyin üzerindeki nihaî ira­desine İnancı ifade eder: Yani O'nun istemesi olmadan hiçbir şey vuku bulmaz; fakat bu şahıs planında ne tembelliği mazur gösterir, ne de çalışmaya engel teşkil eder. Kişi ama­cını gerçekleştirmek için kabiliyeti ve gücü nisbetinde elinden geldiği kadar çalışmalı ve ondan sonra Allah'a güvenip, semeresini on­dan beklemelidir. Bir keresinde, bir adam Rasulullah @'a, kadere razı olarak devesini koruda kendi başına otlamaya bırakıp bıra­kamayacağım sordu. Rasulullah @ ona şu cevabı verdi: "Ayağına önce kösteğini bağ­la, ondan sonra kadere rıza göster." Bu ha­dis, insanın gücü yettiği kadarım yapması ve ondan sonra da Allah'a güvenerek ondan ha­yırlısını dilemesi gerektiği gerçeğine açıkça ışık tutmaktadır.

Askerî konularda, topluluk-için ölüm-kahm meselesi söz konusu olduğu için, insanın fa­aliyeti çok daha önemli hale gelmektedir. Kur'an-ı Kerim bu ihtiyaçtan şu sözlerle bah­setmektedir: "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın düş­manını, sizin düşmanınızı ve onlardan baş­ka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düş­man) kimseleri korkutursunuz. Allah yolun­da ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız." (8: 60). Düşma­na karşı hazırlık yapma, yalnızca onları da­ha güçlü bir kuvvetle karşılama bakımından gerekli olmayıp, aynı zamanda onların yü­reklerine korku düşürerek, müslümanlara saldırma cesaretini kendilerinde asla bulama­maları bakımından da gereklidir. Dolayısıy­la, bariz olarak gereken şey, "daima gerekli askerî araç ve gereçlerle birlikte teşkilatlı bir ordu hazır bulundurulmalı ki, böylece düş­man aniden üzerinize saldırırsa asgari gecik­meyle karşı-askerî harekâta başlamlabilsin. Bu hazırlıklar, aniden saldırıya uğramldığın-da düşmana karşı koymak için yarı eğitilmiş, yetersiz teçhizatlı adamları askere alırken or­taya çıkacak şaşkınlık ve tereddütleri önle­mek için şart olmakla kalmaz, aynı zaman­da düşman tarafından sınırlara karşı yapıla­cak sürpriz saldırılardan korunmak için de şart olur. Eğer böyle hazırlıklar zamanında yapılmazsa, düşman sizi habersiz yakalaya­bilir ve siz savunmanızı hazır hale getireme­den tamiri imkânsız hasarlara yol açabilir." (Ebu'l Âlâ Mevdudî, The Meaning of the Qur'an, Cilt IV, sf. 147).

Rasulullah @ her zaman müslümanların as­kerî hazırlık konusuna büyük önem verdi. Ukbe b. Âmir, Rasulullah @'ı minberde şu sözleri söylerken işittiğini nakletmiştir: "On­lar için (düşmanlar) hazırlayabildiğiniz ka­dar kuvvet hazırlayın." Ve tekrar tekrar şun­ları söyledi, "Kuvvet atıcılıktır, kuvvet atı­cılıktır, kuvvet atıcılıktır!' Aynı zamanda şöy­le söyledi: "Hiçbiriniz, oklarını kullanma­yacak kadar dikkatsiz olmasın." Rasulullah @ bir keresinde bir atıcılık yarışmasını gör­dü ve şöyle dedi: "Atın, ey İsmail oğulları, Çünkü sizin atanız bir okçuydu!' Ayrıca şöyle söylediği de rivayet edilmiştir: "Eğer bir kim­se atıcılıkta maharetliyse ve atıcılıktan vaz­geçerse bizden değildir!' Ve Ebu Hureyre, Ra­l'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Eğer bir kimse Allah'a iman ederek ve O'nun vaadine inanarak Allah Yolu'na bir at hazırlarsa, o atın yediği, içtiği ve çıkardı­ğı pisliği Kıyamet Günü'nde onun sevap ke­fesinde tartılacaktır." Ukbe b. Amir, Rasu­lullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiş­tir: "Bir oku, Allah en çok şu üç kişinin Cen-net'e girmesine vesile kılacaktır: Çalışırken iyi bir niyet taşıyan imalâtçıyı, oku atan ki­şiyi ve onu taşıyan kişiyi, öyleyse atıcılık ve binicilik yapın, fakat benim gözümde atıcı­lık yapmanız binicilik yapmanızdan daha de­ğerlidir.' ' Rasulullah @ ayrıca şunu da söy­lemiştir: "Her kim okçulukta usta olduktan sonra, ondan nefret duyarak okçuluğu bırak­maya kalkarsa, (bu işi) bırakması daha ha­yırlıdır." (Mişkât).

Bahsini ettiğimiz bu Kur'an ayetleri ve Ra­sulullah @'ın hadisleri savaş için hazırlık yapmanın ve savaş çalışmalarını teşkilatlan­dırmanın büyük önemine işaret etmektedir­ler. Savaş çalışmalarının önemi gözönünde bulundurulduğunda, Peygamber @'ın hal­kının askerî kuvvet ve güvenliği için gerekli adımları atmış olması hiç şaşırtıcı gelmez. Rasulullah @, zamanın mevcut bütün kay­naklarından güç elde etti ve adamlarına, mümkün olan her yolla askerî güçlerini düş­manlarına göstermelerini emretti, ki böyle­ce düşmanları onlara saldırmaya asla kalkış­mayacaklardı. Rasulullah @ aynı zamanda adamlarına silah ve okçuluk konusunda as­kerî eğitim yapmalarını emretti ve bizzat ken­disin gençlerin savaş sanatı üzerine eğitim­leri konusunda bir takım talimatlarda bulun­du. Daha sağlıklı olmak için ve silahları da­ha iyi kullanabilmek için talim yapmanın önemini vurguladı. Çünkü bu, onları daha iyi savaşçılar yapabileceği gibi psikolojik ve zihnî olarak kendilerine güvenlerini de ar­tırarak daha etkin olmalarını sağlayabilirdi. Rasulullah @ bir keresinde "Allah, güçlü mümini zayıf olandan daha çok sever" bu­yurmuştur.

Rasulullah @ ata binmeyi ve at yarıştırma­yı, gençlerin eğitilmesi maksadıyla teşvik etti.

Aynı zamanda, okçuluğu ve silah talimini de teşvik etti. Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Bahise, yalnızca ok atma, deve ya da at yarıştırma­da izin verilmiştir." Okçuluğu veya silah ta­limini öğrendikten sonra bırakanlardan hoş­lanmazdı ve onların savaş sanatları konusun­da eğitim ve talimlerine devam etmelerini ter­cih ederdi. Bedir Savaşı'nda adamlarını ken­disi bizzat kuşandırdı ve Uhud Savaşı'nda da kendisi çifte koruma olsun diye iki zırh giy­di. (Mişkât). Huneyn Savaşı'nda, 12.000 ki-şiIİk güçlü bir ordusu olmasına rağmen, sa­vunma ve saldırı gücünü daha da artırmak için Saffan b. Umeyye isimli bir müşrikten silahlar ve zırhlar ödünç aldı. (İbn İshak, sf. 567). Taif Savaşı'nda surhlan yıkmak için mancınıklardan faydalandı. Kısacası, Mu-hammed @ her zaman daha fazla silah ve at elde etmek ve silah gücünü artırmak için mümkün olan her türlü tedbiri aldı. Bedir Savaşı'nda müslümanların sadece üç atı var­dı, 100 kişiye bir at düşüyordu. Bu oranın üç adama bir at düşer hâle yükselmesi Rasulul­lah @'ın bu husustaki gayretlerinden dola­yıdır. Rasulullah @ yedi yıl gibi kısa bir sü­rede 30.000 adam için 10.000 at temin etti. Aynı şekilde, müslümanların araç ve silah gü­cü de bu yıllar zarfında kat kat arttı.

Hz. Peygamber @, düşmanın sürpriz saldı­rılarına karşı korunmaya ve müdafaaya yö­nelik hazırlıklara da önem verdi. Müslüman­ların düşmanlarına karşı hazırlıklı bir vazi­yette   bulunmaları   gerektiğini   vurguladı.

Hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar düş­man onları asla hazırlıksız yakalamamalıy-dı. Kur'an-ı Kerim de bu hususa şu sözlerle işaret eder: "Ey inananlar, (uyanık bulunup) korunma tedbirlerinizi alın, bölük bölük, ya da hep birlikte savaşa gidin." (4: 71). Bu ta­limatlar, müslümanların her taraftan tehli­ke ile çevrildikleri Uhud Savaşı'ndan sonra­ki dönemde verilmişti. Müslümanlara her an düşmanla savaşmaya hazır olmaları ve ne du­rumda olurlarsa olsunlar asla hazırlıksız ya­kalanmamaları emredildi.

Aynı zamanda müslümanlara, savaş sırasın­da, silahsız ya da çarpışmaya hazırlıksız düş­manların yakalanma fırsatı vermemeleri için namaz kıldıkları zamanlarda korunmaya ve müdafaaya yönelik tedbirleri almaları emre­dildi. Kur'an-ı Kerim'de bu konudan şu söz­lerle bahsedilmektedir: "Sen de içlerinde bu­lunup onlara namaz kıldırdığın vakit, onlar­dan bir bölük seninle beraber namaza dur­sun ve silahlarını da yanlarına alsınlar. (Na­mazda olanlar), secdeye vardıklarında arka­nıza geçsinler, bu kez namaz kılmayan ötek. bölük gelsin, seninle beraber namaz kılsın­lar, korunma tedbirlerini ve silahlarını da al­sınlar. İnkâr edenler istediler ki, siz silahla­rınızdan ve eşyanızdan gaflet etseniz de bir­den size bir baskın yapsalar. Yağmurdan zah­met çekerseniz, ya da hasta olursanız, silah­larınızı bırakmanızda size bir günah yoktur Korunma tedbirinizi alın (uyanık bulunun), Şüphesiz Allah, kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır." (4: 102). Bu hazırlık tedbirle­ri, müslümanlara, düşmanın saldırısına karşı müdafaa için gerekli fizikî gayretleri öğret­me nokta-i nazarından önerilmektedir. Pey­gamber @, bu hazırlık tedbirlerinin önemi­ni şu sözlerle vurgulamıştır: "Ülke sınırla­rında Allah yolunda bir gün nöbet tutmak bütün dünyadan ve içindekilerden daha ha­yırlıdır." Ayrıca şunu da söylemiştir: "Ölen herkesin amel defteri kapanır. Allah yolun­da hudutta bekçilik yapanın ki hariç, çünkü onun amelleri kıyamet gününe kadar artma­ya devam edecektir." (Mişkât).

Bu hadisler, İslâm'ın ve İslâm Peygamberi1 nin, düşmanı, müslümanlara karşı askeri ha­rekâta geçmekten caydıracak gerekli ve etkili tedbirlerin alınması konusuna dikkat çek­mektedir. Muhtemel düşman harekâtına kar­şı tedbir almak önemli bir stratejik askerî meseledir. Herhangi bir ani tehlikeyi berta­raf etmek için pratik metodlar olmalıdır. Müslümanların savunma hatlarında herhan^ gi bir zayıflıktan faydalanacakları durumları kollayan düşmanın muhtemel planlarına kar­şı bu metodlar aynı zamanda bir uyarı vazi­fesi görür. Bu düşmanlar, müslümanların savunma sisteminde herhangi bir gevşeklik ya da ihmal gördüklerinde tıpkı bir kartalın sa­vunmasız ve zayıf düşmüş bir güvercine sal­dırdığı gibi, müslümanlara saldırırlar. Ve böyle dikkatsizlikler topluma, bazan telafi­si imkânsız olabilen büyük kayıplar ve ha­sar verdirmiştir. Bu Kur'an ayetleri ve Rasu-lullah @'ın hadisleri, bir ülkenin savunma­sında yapılan askerî hazırlıkların ve diğer tedbirlerin önemini vurgularlar.

Bu konularda, bir gevşeklik veya ihmal asla olmamalıdır. Uhud Savaşı'nda, Rasulullah @ 'in ordu galip de olsa, mağlup da olsa ok­çuların yerlerini terketmemeleri konusunu özellikle ve ısrarla vurgulamasına rağmen, bu okçular yerlerini terkederek savaşın gidişa­tını müslümanların aleyhine çevirdiler. Aynı şekilde, Huneyn Savaşı'nda, müslüman or­dunun öncü birliklerinin düşman ordusu üzerine ilerlerken kendilerine aşırı güvenme­leri ve dikkatsiz davranmaları tüm ordunun bozgununa yol açtı. Eğer Muhammed @'ın hünerliliği ve üstün şahsiyeti rol oynamamış olsaydı, Uhud ve Huneyn Savaşlarında müs­lüman ordusu ağır bir yenilgiye uğrardı. Bu gerçekler, savaş için mümkün olan azamî as­ker ve silah hazırlığı yapmayı destekler ma­hiyetteki delil ve gerekçeleri teşkil ederler. As­kerî kuvvet savunma için gerekli olduğu gi­bi düşmanı korkutarak müslüman ülkeye karşı saldırıya geçmesini önlemek için de ge­reklidir.

Her tehlikeye karşı harekete geçmek için en geniş imkânları hazır bulundurmak Rasulul­lah @'m temel bir ilkesiydi. Şu söyledikleri bunun ifadesidir: "İnsanların en hayırlısı, Allah için bir atın dizginlerini tutandır. Ve en hayırlı hayat ise şehid edilinceye ya da Ölüm onu yakalayıncaya kadar Allah yolun­da bir atın dizginlerini elinde tutmuş olanın hayatıdır." Bu, bir kimsenin, düşmanın ha­kiki saldırıyı başlatmasından evvel ve her­hangi bir muhtemel hareketinde karşısına di­kilmek için azamî hareket kabiliyetine sahip olması gerektiğine işaret etmektedir. Rasu-lullah @ düşmanın kendini saldırı için teşkilatlandırmasından evvel onu vurmak için gerekli kuvvet ve yeteneği elde etmek mak­sadıyla daima girişimlerde bulundu. Rasu­lullah @, kırkın üzerinde sefere çıktı ve na­diren düşmanına kendini savunma fırsatı ver­di. Bu seferlerin çoğunda, düşman herşeyi-ni bırakarak canını kurtarmak için kaçtı ya da çarpışma olmaksızın ele geçirildi. On bir büyük seferde, harekât büyük başarıyla ger­çekleştirildi, îlk üç savaş olan Bedir, Uhud ve Ahzab savaşlarında, zayıf olmaları dola­yısıyla Muhammed @ savunmaya yönelik bir politika güttü, fakat buna rağmen savaş­ların ikisinde coğrafî avantajı ve insiyatifi elinde bulunduracak şekilde düşmanın üze­rine yürüdü ve düşmanı Medine dışında kar­şıladı. Mekke'ye yaptığı seferde ve Benî Ku-rayza, Benî Kaynuka, Benî Nadir ve Hayber yahudilerine yaptığı dört seferde düşmana hiçbir hazırlanma fırsatı vermedi. Tebük se­ferinde de aynı sonuçlar elde edildi. Hu-neyn'de düşman direnç gösterdi, fakat yenil­giye uğratıldı. Taif kasıtlı olarak ya da Al­lah'tan gelen buyruk üzerine fethedilmedi, fakat kısa bir süre sonra Taifliler kendilikle­rinden İslâm'a girdiler. Bu, belki de oranın fethedilmeden bırakılmasının bir hikmetiy­di.

Rasulullah @, zamanın ve yerin gerekleri ve­ya arazi yapısının ve coğrafî konumun gerek­leri ya da düşman teçhizatlarının nitelik ve niceliğinin gerekleri dolayısıyla ihtiyaç hasıl olduğu zaman savaş stratejisinde ayarlama­lar yapmak hususunda çok hızlı davranırdı. Bedir Savaşı'nda askerî fikir açısından da­ha iyi bir yer teklif eden bir sahabenin tavsi­yesine uyarak savaş yerini değiştirdi. Yine Uhud Savaşı'nda, genç sahabelerin Medine dışında çarpışma tekliflerini kabul etti. Ah­zab Savaşı'nda, Selman-ı Farisî'nin, şehrin çevresine hendekler kazılarak savunulması teklifini kabul etti. Peygamber @, sahabele­rinin askerî açıdan daha iyi ve daha etkili gö­rünen tekliflerini kabul etmeye her zaman hazırdı. Onun ana hedefi, düşmana karşı da­ima elinden geldiği kadar fazla güç ve kuv­veti kullanmaktı.

Rasulullah @ Bedİr'de Kureyşlilerle karşılaş­tığı zaman askerî kuvveti çok zayıftı. Bera­berinde yalnızca zayıf teçhizatlı 313 kişi ve üç at bulunuyordu. Fakat Uhud gününe ka­dar bir sene içinde 100'ü zırh giymiş 700 adam ve güçlü bir okçu birliği elde etti. Son­ra Ahzab savaşında altı günde kazdıkları hendekle Medine'yi çepeçevre iyice tahkim edilmiş bir kale haline getiren 3000 kişilik bir kuvvete komuta edebiliyordu. Dört yıllık bir zaman dilimi içerisinde, Muhammed @, Me­dine içindeki ve dışındaki muhalefete rağmen sınırlı kaynaklarla askerî gücünü, 313 kişi­den büyük bir okçu birliği ve çok miktarda silah ve zırhla birlikte 3000 kişiye, hemen he­men on kat artırmayı başardı. Bunlar tama­mıyla Muhammed @'ın savaş için askerî ha­zırlık yapmanın önemini bilmesi dolayısıyla gerçekleşmişti. Bu nedenledir ki Peygamber @ silah ve savaş araçları elde etmek ve genç­lerini silah kullanma ve okçuluk konusunda eğitmek için bütün kaynaklarını ve gayreti­ni sarfetti,

Rasulullah @, Mekke seferinde birçoğu atlı ve tam teçhizatlı 10.000 kişilik heybetli bir orduya komuta ediyordu. Mekke'nin Arap Yarımadası'ndaki merkezî yeri dolayısıyla bu sefer için çok büyük hazırlıklar yapmıştı. Ra­sulullah @ Huneyn üzerine yürüdüğünde as­kerî kuvveti İyi silahlanmış 12.000 kişiye yük­selmişti. Ve aynı askerî birlikle, yanına man­cınıklar da dahil bir takım ağır silahlar ala­rak Taif üzerine yürüdü. Tebük üzerine yü­rümeye karar verince Peygamber @ bütün sahabelerine iyice hazırlık yapmalarım em­retti, çünkü çıkacakları ağır ve zor bir yol­culuktu ve düşman da güçlüydü. Böylece, bu sefere 10.000'i atlı ve tümü de" silahlı olan 30.000 kişilik bir orduyla çıktı. Muhammed @'ın ordusu, silah ve savaş araçları bakımın­dan Romalılardan üstün değildi ama, silah kullanma ustalığı ve moral bakımından üs­tündü ve Muhammed @'ın savaş stratejisi ve taktik manevraları Romalılannkinden çok daha iyiydi.

Muhammed @'ın adamlarım hazırlama konusundaki sıkı çalışması onların sekiz yıl gibi kısa bir sürede bölgelerindeki en kuvvetli vu­rucu güç olmaları sonucunu verdi ve heybetli savaşçılar olarak şöhretleri Arabistan sınır­ları dışına bile yayıldı. Peygamber @, ilk dört yıl boyunca müdafaa sistemini kuvvetlendir­di, müşriklerin saldırılarına ve münafıklar­la Medine yahudilerinin bozgunculak ve iha­net faaliyetlerine karşı şehrini ve halkını ko­rumak için gerekli tedbirleri aldı. Hayatının son dört yılında, düşmanın bir daha İslâm Devleti'ne saldırmaya teşebbüsünü önlemek maksadıyla, silahların ve savaş araçlarının kullanılması konusunda adamlarını eğiterek, silah ve savaş araçlarını artırarak onları çok etkili bir vurucu güç kılacak geniş hazırlık­ları yaptı.

 

4- Sosyal Münasebetler Ve İnsan Psikolojisi

 

Hz. Muhammed @'ın diğer askerî liderler­den çok daha fazla başarı gösterdiği alanlar­dan biri de budur. Kur'an-ı Kerim, Peygam­ber @'ı halkına sevdiren büyük niteliklerin­den şu sözlerle bahseder: "Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davran-dın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çevren­den dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın ku-surların)dan geç, onlar için mağfiret dile. (Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, bir kere de azmettin mi, ortak Allah'a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri se­ver." (3: 159). Peygamber @ insanlara, özel­likle sıkıntı ve zorlukta olanlara iyi niyetle ve anlayışla muamele etti. Bu asil nitelikler, onun bir askerî komutan olarak çok başarı­lı olmasını sağladı. Ailelerinden uzakta düş­manla savaşmakta olan adamlarının menfa­atlerini gözetti. Onlarla kişisel olarak konuş­tu ve kişisel problemlerini öğrenmeye, dert­lerini ve sevinçlerini paylaşmaya gayret etti. Adamlarıyla, kendisi arasında hiçbir engel yoktu ve adamları korkmadan, tereddüt gös­termeden istedikleri zaman onunla görüşe­bilirlerdi. Aralarında hiçbir resmî protokol yoktu ve Rasulullah @'a her zaman ulaşıla­bilirdi.

insanların liderleriyle olan bu yakınlığı, nor­malde ordu içindeki askerî disiplini yarala­yabilecek birçok sosyal problemlerin halle­dilmesine yardım etti. Benzer askerî harekât­larda ortaya çıkabilecek birçok sosyal prob­lem, Peygamber @'ın birliklerindeki herbİr elemanla olan müşfik ve samimi münasebet­leri nedeniyle onun ordusunda asla ortaya Çıkmadı. Hatta Muhammed @ onların his-sî ve evliliğe ait problemleriyle bile ilgiliydi. Bu, seferlerin birinden dönerken cereyan eden bir hadisede gösterilmiştir. Cabir, şöy-'e anlattı: "Rasulullah @ ile beraber çıktı-

ğımız bîr seferden dönerken, Medine yakın­larına gelmiştik. Rasulullah @'a yeni evlen­miş olduğumu söyledim. 'Sen yeni mi evlen­din? ' dedi. Ben evet deyince, bir bakireyle mi yoksa bir dulla mı evlendiğimi sordu. Dul bir kadınla evlendiğimi söyleyince, 'Neden, onunla eğlenebileceğin, onun da seninle eğ­lenebileceği bakire bir kızla evlenmedin?" dedi. (Mişkât).

Rasulullah @, sahabelerini sık sık düşmana karşı zorlu dövüşmeleri konusunda teşvik etti ve yaralanırlarsa zarar görmeyeceklerine ve öldürülürlerse Cennet'e gideceklerine dair te­minat verdi. Câbir'den rivayet edildiğine göre Uhud Savaşı'nda bir adam Rasulullah @'a gelerek, "Eğer öldürülürsem nerede olaca­ğımı bana söyle," dedi. Ona Cennet'te ola­cağı cevabı verilince, elindeki bir miktar hur­mayı savurdu ve öldürülünceye kadar çarpış­tı." (Mişkât). Ebu Hureyre'den rivayet edil­diğine göre Rasulullah @ şöyle demişti: "Şe­hit olan, sizden birine iğne battığında duy­duğu acıdan daha fazla acı duymaz.'' (Miş­kât). Rasulullah @ böylece, müminlerin şah­sî ve psikolojik meselelerini çözmeye muvaf­fak oldu ve aynı zamanda maneviyatlarını da yüksek tuttu.

Tebük Seferi, havanın sıcak ve mesafenin uzun olması nedeniyle zor ve sıkıntılı bir se­ferdi. Fakat o, örnek kişiliğiyle ve arkadaş­larının maddî ve manevî ihtiyaçlarını gide­rerek onların maneviyatlarını yüksek tuttu. Bu ordu, Arabistan tarihinde o zamana ka­dar rastlanan en büyük orduydu. Karakter, anane ve kabile gelenekleriyle farklılıklar ar-zeden muhtelif unsurlardan oluşmuştu; an­cak Rasulullah @ bütün bu faktörleri İs­lâm'ın potasında eritti; onlarla bilgelik ve şefkatle meşgul oldu. Ortak bir askerî hede­fi gerçekleştirmek üzere zor bir konumda olan değişik tabiatlı binlerce insanla beraber çıkılan bu seferi hiçbir sosyal ve psikolojik problemle karşılaşmaksızın sürdürdü. Rasu­lullah @ arkadaşlarının psikolojik, maddî ve manevî problemlerine tam anlamıyla vakıf­tı ve bu problemleri, onlarla yakın bir münasebet geliştirerek en dostane bir yaklaşımla halletti. Onların arasına karıştı, onlarla soh­bet etti, beşerî problemlerini dinledi ve bun­lara basit beşerî çözümler teklif etti. Rasu-lullah @'ın bu şahsî ve sosyal münasebetle­ri, bu problemlere gerçek mânada vâkıf ol­masını sağlamakla kalmadı, aynı zamanda gerçekçi ve uygun çözümler bulmasına da im­kân verdi. Savaşın büyük gerilimi ve diğer zorluklar altında insan davranışlarını başa­rıyla kontrol altında tutmasına yardımcı olan şey onun arkadaşlarıyla yakın münasebeti ile sevgi dolu ve merhametli şahsiyeti olmuştu. Rasulullah @'ın askerî amaçlı seferlerinde, hiçbir zaman psikolojik veya şahsi bebe da­yanan hiçbir panik olayı meydana gelmedi. Uhud Savaşı'nda askerî hataya bağiı olarak, Huneyn Savaşı'nda da kendilerine aşırı gü­venmelerinden dolayı ordunun bir kısmı pa­niğe kapıldı ve kaçmaya başladılar; fakat Peygamber @ mucizevî bir şekilde zaman kaybetmeksizin durumu kontrol altına aldı, sahabeleri onun etrafında halkalanarak sa­vaşın gidişini lehlerine çevirdiler. Rasulullah @'ın kaçmakta olan adamlarını kısa bir sürede yeniden düzenleyerek düşmana karşı avantaj sağlamak için karşı-saldırı başlatma­sı, onun liderlik hususiyetinin büyüklüğüne şehadet etmektedir.

Rasulullah @, aynı zamanda, müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkları gidermede çok ustaydı. Şurası açıktır ki, farklı hayat tarz­ları olan binlerce insan tek kumanda altın­da bir araya getirildiğinde aralarında anlaş­mazlıkların ortaya çıkması kaçınılmazdı, fa­kat Peygamber @ bu anlaşmazlıkların yay­gınlaşmasına izin vermedi ve anında yatış­tırdı. Bir keresinde, Medine'nin birliğini kö­künden parçalayabilecek ciddî bir anlaşmaz­lık belirdi. Bu olay Benî Mustalık üzerine ya­pılan ilk sefer sırasında münafıkların lideri olan Abdullah b. Ubeyy'in körüklemesi ile ciddiyet kazandı. Olay şöyle başladı: Biri Be­nî Hazrec'in müttefiki, diğeri de Hz. Ömer-in bir kölesi olan iki adam su almak üzere geldiklerinde, suyun başında öncelik için itiş­tiler ve dövüşmeye başladılar. Hazrec'in müttefiki islâm öncesi cahilî geleneklere uygun olarak "Ey Hazrec'in adamları" diye yardım çağırdı; Ömer'in kölesi de "Ey Muhacirler" diye yardım çağırdı. Abdullah b. Ubeyy bu­nu işitince iyice köpürdü ve yanındakilere, "Onlar gerçekten bunu yapt. mı? Bizim ön­celiğimizi kabul etmiyorlar, kendi ülkemiz­de sayıları çoğaldı. Kureyş'in serserilerine 'besle kargayı, oysun gözünü' meselinden da­ha uygunu yoktur. Allah'a andolsun, Medi­ne'ye döndüğümüzde şerefli olan şerefsiz olanı sürecek" dedi. Sonra orada bulunan adamlarının yanına giderek: "İşte bu sizin kendi kendinize yaptığınız şeydir Muhacir­lerin ülkemizi işgal etmesine izin verdiniz. Ve mallarıni/.ı onlara paylaştırdınız. Eğer mal­larınızı onlardan uzak tutmuş olsaydınız, on­lar başka bir yere giderlerdi."

O zaman, bu hassas durumu ustaca ele alan ve her iki tarafı yatıştıran Peygamber @'ın müdahalesi olmasa, bu hadise, Ensar ve Mu­hacirler arasında bir savaş başlatabilir ve müslümanların bütünlüğünü parçalayabilir­di. Muhammed @ bu hadise üzerine "o gün ve gece boyunca sabaha kadar ve ertesi gün de güneş iyice kızdırıncaya kadar askerlerle beraber yürüdü. Ondan sonra ancak mola verdi ve sahabe yere uzanır uzanmaz uyuya-kaldılar. Askerlerin zihinlerini, önceki gün meydana gelen olaydan başka bir yöne çek­mek çok akıllıca bir davranıştı." (îbn İshak, sf. 490-497).

Huneyn zaferi sırasında, tabiatı daha farklı olan bir başka hadise cereyan etti. Peygam­ber @ ganimet taksiminde yeni müslüman olan Mekkelilere, özellikle de ileri gelenleri­ne kalplerini kazanmak, gönüllerini İslâm'a ısındırmak için ganimeti fazla verdi. Rasu­lullah @ bu hediyeleri Kureyşlilere ve Bede­vilere dağıtınca Ensar'a pek bir şey kalma­dı. Ensar'dan bazılarının gönlü burkuldu ve onun hakkında konuşmaya başladılar. Biri­si: "Muhammed, bugün ne yaptığını gördüm" dedi. Rasulullah @ "Öyle mi! Peki sen ne düşünüyorsun?" dedi. Bir başkası, "Allah'a andolsun, Rasulullah, kendi adamlarıyla anlaştı." dedi. Sa'd b. Ubâde, Rasu-lull^n @'a gitti ve ona olanları anlattı. Ra-sulullah @, "Bu meselede, sen nerede bulu­nuyorsun, ey Sa'd?" diye sordu. Sa'd: "Hal­kımın yanında yer alıyorum" dedi. Bunun üzerine, Rasulullah @ ona Ensar'ı toplama­sını söyledi ve Ensar toplanınca dikkate de­ğer bir konuşma yaptı. Allah'a hamdını ve ona lâyık senasını ifadeden sonra, İslâm'ın nimetlerini saydı ve şöyle dedi: "Bir toplu­luğun gönlünü, sizin gibi İslâm'a yaklaştır­mak için, verdiğimiz geçici dünyalığa nefsi­nizde haset mi duydunuz? Yoksa, onların ko­yun ve develerle giderken, kendiniz Allah Ra-sulü'yle birlikte yurdunuza dönmeye razı de­ğil misiniz?..." Halk bu sözler üzerine o ka­dar ağladı ki, sakalları ıslandı. Ve: "Biz Al­lah ve Rasulü'nün, nasip ve taksim ettiği ney­se ona razıyız" dediler. (İbn İshak, sf. 490-497).

Rasulullah @, böylece zaman zaman orta­ya çıkan sosyal problemleri ve diğer ciddî as­kerî durumları çok akıllıca ve muvaffakiyetle halletti ve ortak gayeyi tehlikeye düşürecek kadar büyümelerine müsaade etmedi. İnsan psikolojisini ve belirli şartlar altında ağır bas­kılara tahammül kapasitesini takdir etti ve buradan hareketle, meselelere1 zekice yakla­şımı sayesinde her birini çözüme ulaştırdı. Savaş alanında insanların İlişki ve problem­lerini çözümlemekonusunda büyük bir sağ­duyu ve maharet gösterdi.

 

5- Liderlerin Yetiştirilmesi

 

İslâm'ın gelecekteki ordusu İçin genç lider­ler yetiştirmek de gerekliydi. Rasulullah @ ordunun bu ihtiyacını gözönüne alarak genç­lere savaş şartlarında liderlik eğitimi alma­larını sağlayacak fırsatlar konusunda gerekli teşebbüslerde bulundu. Ülkenin çeşitli yer­lerine, 15 ila 50 kişi, 50 ila 300 kişi ve 1500 kişiye varabilen sayıda savaşçının katıldığı küçük seferler düzenledi. İlk önce küçük se­ferlerle başladı ve sayıyı tedricî olarak artır­dı. Böylece de ashabını küçükten büyüğe doğru seferlere çıkararak eğitim ve tecrübe­lerini artırdı. Asıl görevi bilgi toplamak olan seferlere 1 ila 15 kişi arasında değişen küçük gruplar gönderildi. Meselâ Abdullah b. Cahş'ın Hicret'in ikinci yılında Nahle'ye doğru çıktığı seriyyesi gibi. Bilgi toplama va­zifesinin yanında sınırlı askerî faaliteye de tahsis edilen seferler 20 ila 70 kişi arasında değişen, nisbeten daha büyük bir grupla ya­pılırdı. Meselâ Hicret'in ilk yılında yapılan Hz. Hamza'nın deniz kıyısına yaptığı seriy-ye ve Ubeyde b. Hâris'in Rabiğ Vadisi'ne yaptığı seriyye gibi. Düşman hatlarına sınırlı bir mahiyette organize bir saldırı yapması beklenen seferlerde sayı daha da yüksek tu­tularak 150 ila 300 kişi arasında değişirdi. Meselâ, Hicret'in altıncı yılında Katan'a kar­şı Ebu Seleme b. Abd el-Esed'in seriyyesi ve Hicret'in üçüncü yılında Fedek'e karşı Hz. Ali'nin seriyyesi gibi. Hicret'in altıncı yı­lında yapılan El-Gamar'a karşı Ukkâşe el-Esedî'nin seriyyesi de aynı mahiyetteydi. Bu birliklerin kuvveti askerî harekâtların mahi­yetine göre artardı; küçük seferlere küçük kuvvet gönderilir ve büyükçe bir askerî ope­rasyon yapması beklendiğinde ise daha bü­yük bir kuvvet gönderilirdi. Meselâ Hicret1 in yedinci yılındaHusmâ üzerine Zeyd b. Ha-rise'yle 500 kişilik bir kuvvetin gönderilme­si ve Hicret'in sekizinci yılında Mute'deki el-Gassanİ'ye karşı yine Zeyd b. Harise'yle 3000 kişilik bir kuvvetin gönderilmesi gibi. Rasulullah @, hayatının son senesinde Bizans'a karşı Usâme b. Zeyd komutasında 3000 ki­şinin gönderilmesi emrini verdi, fakat sefer tamamlanmadan vefat etti.

Bu Seferlerden anlaşılan o ki, RasuluUah @ gençleri askerî komutanlık konusunda mü­kemmel bir şekilde uygulamalı olarak eğit­mişti. Onlara Peygamber @ tarafından ko­mutaları altındaki adamlara nasıl davranma­ları gerektiği konusunda talimatlar verilirdi.

Rasulullah @ onlara her zaman adamları­na iyilikle, faziletle ve muhabbetle davran­malarım tavsiye etti. Genç komutanlara, düş­man üzerine ilerlerken çok dikkatli olmala­rı ve düşmanın hareketleri ve gücü konusun­da gerekli bilgiyi elde etmek için daima ön­deri casus ve öncüler göndermeleri talimatı verildi.

İlk üç savaş olan Bedir, Uhud ve Ahzab sa­vaşlarında, Peygamber @ merkezî komuta­yı elinde bulundururken, çeşitli komutanla­ra bölümlerin komutasını verdi. Bedir Sava­şı'nda yedi sancak tahsis etti; Muhacirlerin sancağı Mus'ab b. Umeyr'e, Hazreç'in san­cağı Hubab b. el-Münzir'e ve Evs'in sanca­ğı da Sa'd b. Muaz'a verildi. Uhud Savaşı1 nda Peygamber @'ın üç sancağı vardı. Evs'in sancağı Useyd b. Hudeyr'e, Hazrec'inki el-Hubab b. el-Münzir'e ve Muhacirlerinki Hz. Ali'ye verildi. Ve Rasulullah @, Muhammed b. Mesleme'yi 50 okçunun başına komutan tayin etti. Ahzab Savaşı'nda Rasulullah @'ın merkezî komutası altında birçok mıntıka ko­mutanı tayin edildi. Mekke'nin fethedildiği gün, her kabile kendi başkanları komutası al­tında kendi sancağını taşıdı ve tüm ordu, Mekke'ye farklı yönlerden girmeleri talima­tı almış olan dört ana bölüme ayrıldı. Halid b. Velid; Eşlem, Suleym, Gifar, Muzeyne, Cu-heyne ve diğer Araf kabilelerinden meyda­na gelen sağ kanadın komutanıydı. Ez-Zübeyr, sol kanada komuta etti, Sa'd b. Ubâ-de Ensar'a ve Ubeyde b. Cerrah da Muha­cirlere komuta etti. Ve bütün merkez komu­tası Rasulullah @'a aitti.

Aynı şekilde, Huneyn'de, Taif'de, Tebük'de ve Rasulullah @'ın çıktığı diğer seferlerde merkez komutanlığının emri altında bölüm komutanları tayin edilirdi. Böylece bu komu­tanlara emri altındaki birliklere komuta et­me eğitimiyle beraber birleşik komuta.altın­da işbirliği ruhunu geliştirme fırsatı verilir­di. Genel savaş sırasında, Peygamber @ sa­vaşın bütün safhalarında, bütün operasyon­ları yönetir, bölüm komutanları da ona ita­at eder ve emirlerini gecikmeksizin yerine ge­tirirlerdi. Rasulullah @ katıldığı 28 seferde, merkezî komutayı elinde bulundurdu ve bö­lüm komutanları onun emirlerini yerine ge­tirdiler. Çıkılan diğer 51 seferde ise, Muham­med b. Mesleme'nin komuta ettiği beş kişi­lik küçük bir kuvvetle, Hicret'in 10. yılında Bizanslılara karşı yapılan Usâme b. Zeyd ko­mutası altındaki 30.000 kişilik kuvvet arasın­da değişen büyüklüklerde birliklere Peygam­ber @'ın sahabeleri bağımsız olarak komu­ta ettiler.

Rasulullah @, yeni liderleri işte böyle safha safha eğitti: İlkin, çıktığı 28 seferde, merke­zî komutası altındakilere, kendi şahsî örne­ği vasıtasıyla, savaş stratejisi, taktikler, savaş düzeni ve psikolojik savaş konularında ders­ler verdi. Onlara bir saldırıyı nasıl düzenle­yecekleri ve stratejik insiyatifi nasıl kendi ta­raflarında muhafaza edebilecekleri müşave­rede bulunarak kararlar alma; askerî operas­yonları büyük bir titizlik, gizlilik, sürat ve es­neklikle gerçekleştirme; ânî saldırıyla düşma­na sürpriz yapma; bir görevi asgarî can kay­bına yol açarak muvaffakiyetle yerine getir­me ve bu sırada da güvenliği en üst seviyede bulundurma konularında eğitti. İkinci ola­rak, yeni liderleri küçük büyük çeşitli askerî operasyonlarda doğrudan komutan tayin ederek eğitimlerini sürdürdü. Bu, onlara doğ­rudan komutan mevkiîndebulunmatecrübesi ve coğrafî planlar, sefer planları ve harekât planlan çalışma ve hazırlanması konusunda hakikaten pratik bir eğitim olan stratejik coğrafya tecrübesi kazandırdı. Bu tecrübe, çeşitli durumlarda düşmanla karşılaşılacak savaş alanının stratejik olarak incelenmesi konusunda bir eğitimdi.

Gençler, Rasulullah @'la beraber değişik sa­vaş durumlarım tecrübe etme fırsatına sahip oldular. Bedir Vadisi'nde savaş düzeni için­de ve Uhud'da okçular tarafından desteklen­miş stratejik bir savunma hattında çarpıştı­lar. Yeni yetişecek liderler, aynı zamanda, Ahzab savaşında hendek arkasından savun­ma tecrübesi de elde ettiler ve Taif'te, Benî Kaynuka, Benî Nadir, Benî Kurayza yahudi-lerine karşı yapılan savaşlarda ve Hayber'de olduğu gibi düşman kale içinde kuşatılmış­ken kaleye saldırı tecrübesi de edindiler. Bir­çok seferde saldırı ve Huneyn'de de karşı-saldın tecrübesi kazandılar. Ayrıca, üç bü­yük sefer olan Mekke, Hayber ve Tebük se­ferlerinde Rasulullah @ ile beraber ve bir­çok küçük seferde de onun sahabelerinin ko­mutası altında sürpriz saldırılar yaptılar. Ra­sulullah @ ile beraber çıkılan seferlerin (gaz­ve) ve onun sahabelerinin komutası altında çıkılan seferlerin detayları aşağıda verilmiş­tir:

Rasulullah @'ın komutasında ve sahabele-nnin komutasında çıkılan seferlerin bu tab­losu komutanın tedricî olarak sahabelere na-sıl aktarıldığını göstermektedir. İlk savaş yıl­larından Hicret'in beşinci yılına kadar sefer­lerin büyük bölümü Peygamber @'ın komu­tası altında gerçekleştirilmişti. Bu devirler, sahabelerin, Rasulullah @'ın rehberliğine n^r zaman ihtiyaç duydukları zamanlardır, rakat, 5. yıldan sonra gittikçe İslâm devleti­nin otoritesi bütün Arap yarımadasında yer-

leşmeye başladı ve Rasulullah @ komutayı sahabelerin almasını istedi, bağımsız komu­tanların emri altında yapılan seferlerin sayı­sı, Rasulullah @'ın komutası altında yapı­lanlardan hemen hemen dört kat fazla olan II sayısına yükseldi. Bağımsız komuta ile ya­pılan seferlerin bu artan gücü son senede tam manasıyla gerçekleştirildi. Hicret'in doku­zuncu yılında sahabelerin komutasında altı sefer yapılırken Peygamber @ yalnızca bir sefere komuta etti. Aslında Rasulullah @ bü­yük Mute savaşı için Zeyd b. Harise'yi ger­çek mânada daimi komutan tayin etti. Zeyd, Hicret'in 8. yılında el-Gassani'ye karşı 3000 kişilik bir kuvvete komuta etti. Rasulullah @'ın görmeye ömrü vefa etmediği Rum se­feri için Hicret'in 11. yılında 30.000 kişinin üzerinde bir orduya Usâme b. Zeyd'i komu­tan tayin etmesiyle daimî bir komutanlık me­muriyeti teşekkül etmiş oldu. Peygamber @, hayatı süresince müslüman ordusunu ve ko­mutanlarını böylece yetiştirdi. îslâm devle­tine ve müslümanların inançlarına tehlike teşkil edebilecek şeyleri etkili ve başarılı bir şekilde karşılayabilmelerine imkân verecek gerekli askerî bilgi ve uzmanlıkla müslüman-ları teçhiz etmek için savaş meydanında ve savaş meydanının dışında onlara yeterli ta­lim ve terbiyeyi verdi.

 

KISIM 4

 

STRATEJİK COĞRAFYA VE GAZVE SİSTEMİ

 

1- Stratejik Coğrafya

 

Stratejik coğrafyanın savaş planlarının coğ­rafyasına, sefer planlarına ve harekât plan­larına bir köprü olduğu söylenir. Stratejik coğrafya bilgisi ve çalışmasının, gerçekçi sa­vaş planlarının realize edilmesine ve uygula­maya koyulmasına imkân sağladığı gerçeği inkâr edilemez. Ve hatta Clauswitz tarafın­dan ileri sürülen stratejinin beş unsurunun genel bir incelemesi bile stratejik coğrafya­nın, operasyonların geometrisiyle, operasyon mıntıkasının çevre şartlarıyla, destek vasıta ve kaynaklarıyla ne kadar yakından bağlan­tılı olduğunu gösterecektir. Öyleyse, strate­jik coğrafya, aslında planların bir coğrafya-sıdır. Bu nedenle, komutan gerçekçi olmalı ve herhangi bir mıntıkanın stratejik coğraf­yasının incelenmesi ışığında askerî faaliyet­lerin etkisini kestirebilmelidir. Stratejik coğ­rafya, aynı zamanda, muhtemel askerî hare­kâtlar için coğrafyanın dinamik mıntıkala­rının tayin etme ve geliştirme yoluyla bir mo­tivasyon unsuru temin eder ve askerî hare­kâtların maliyeti, etkinliği ve başarısı üzerin­de çevre faktörlerinin muhtemel tesirini ta­yin etme ve İnceleme fırsatı da temin eder.

Burada, temel hedeflerine bakılarak savaş prensiplerinin daima aşağı-yukan aynı oldu­ğunu ve aşağıdaki faktörlerin etkin kullanı­mı yoluyla karara varıldığı vurgulanabilir: Birincisi, strateji ve taktikler için coğrafî mıntıka; ikincisi, düşmana nazaran toplu­mun gelişmişliği, karakterî ve zihnî durumu; ve üçüncüsü silah ve savaş araçlarındaki farklılıklar. Bununla beraber, sonuncusu an­cak organizasyon ve iyi yönetimle etkili ve işe yarar hale gelir. Şüphesiz ki, bir komuta­nın dehası birçok zorlukların ve adam, ma­teryal, silah ve teçhizat vs. noksanlıklarının

üstesinden gelebilir. Sayıca insan ve mater­yal üstünlüğü Öyle bir tabiata sahiptir ki, hiç kimse bu üstünlüğe gerçekten bel bağlaya­maz. İyi ve dinamik bir yönetim, sıklıkla, sa­dece ustalık, organizasyon ve mevcut kay­nakların etkin kullanımıyla sayı ve araç ola­rak çok üstün olan kuvvete karşı galip gele­bilir; "...Allah'a kavuşacaklarına kanaat ge­tirenler ise şöyle dedi: 'Nice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir? " (2: 249).

 

Keşif

 

Keşif, düşman kuvvetlerinin, materyal ve si­lah durumu, hareketleri, tasarı ve planlan hakkında bilgi toplama demektir. Keşif, düş­mana karşı askerî operasyonların nasıl, ne­rede ve ne zaman yapılacağını bilmek için ge­reklidir.

Keşif, düşmanın hareket ettiği sanılan böl­geye, hedef ve hedefleri hakkında verilen ta­limatlarla silahlı veya silahsız küçük devriye birlikleri gönderme konusuyla alâkalıdır. Ke­şif devriyeleri, yalnızca düşman hakkında ge­rekli istihbaratı elde etmeleri için gönderilir ve bu nedenle herhangi bir biçimde düşma­na hücum etmemeleri konusunda kesin emir almışlardır. Bununla beraber, eğer devriye si-lahlıysa ve devletin sınırlarını beklemek ve­ya düşman hareketlerini izlemek ya da belli bir tabiatta olan düşmanca faaliyetleri kont­rol etmek vs. için gönderilmişse, kaçınılmaz ve gerekli olduğunda tam bir savaş haline dö­nüştürmeden çatışmaya girebilir. Bu hareket, onun görevinin mahiyetine bağlıdır. Genel­likle, keşif devriyelerinden, düşmana farket-tirmeden, mümkün olduğu kadar çabuk ve ekonomik olarak, çarpışmaya girmeksizin düşman hakkında kayda değer istihbarat el­de etmeleri istenir. Faaliyetleri, ne şartlar al­tında olursa olsun düşman tarafından sava­şın ya da herhangi bir düşmanca faaliyetin başlatılmasına yol açmamalıdır.

Bilgi elde edildiğinde, artık bundan strate­jik amaçlar için pratik neticeler çıkarmak is­tihbarat servesinin işidir. Gelen istihbaratın tahlil edilmesi stratejik değeri büyük olabi­lecek gerekli bilgileri sağlar: "Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelse onu yayar­lar. Halbuki onu peygambere ve kendilerin­den emir sahibi olanlara götürselerdi, içle­rinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu (haberin neye delâlet et­tiğini) bilirlerdi. Eğer size Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeyta­na uyardınız." (4: 83). İşte bu nedenle, düş­manın planları, hazırlıklarını gösteren faa­liyetleri, tasarladıkları, aniden ya da kısa sü­rede savaş açabilme güç ve yetenekleri hak­kında bilgi edinebilmek için düzenli bir dev­riye ya da keşif sistemine sahip olmak gerek­lidir.

 

Devriye Sistemi

 

Rasulullah @ ve sahabeleri evlerini, akraba­larını ve dolayısıyla mallarım, daha da kö­tüsü Kabe'yi bırakarak Medine'ye hicret et­meye zorlanmışlardı. Fakat orada bile barış içinde yaşamalarına izin verilmedi. Mekke ileri gelenleri, Abdullah b. Übey'e kendi düş­manlarını koıurî-ıŞu mesajını gönderdiler. Ya onu öldürmeliydi, ya da Medine'ye saldırıp Allah'ın rasülu, Muhammed @'la birlikte onu yok edeceklerdi. Kureyş'ten küçük grup­lar Medine etrafında dolanıyor, bazen çok yakınlara kadar geliyorlardı. Kureyş'in bu düşmanca faaliyetleri yüzünden Peygamber @ geceleri uyumadı ve sahabeleri ellerinde silahlarla uyudular. Bu nedenle evleri ve can­larının güvenliği için düşmanın saldırgan ta­sarılarını etkin, güçlü ve akıllıca bertaraf et­mek maksadıyla bazı düzenlemelerin yapıl­ması bariz bir gereklilik haline gelmişti.

 

Keşif Devriyelerinin Organizasyonu

 

Medine o zaman pratik olarak küçük bir İslam devletiydi ve Peygamber da onun ilk lideri ve yöneticisi olmuştu; fakat etrafı, dev­let güç kazanarak bölgede otoritesini sağla­yamadan evvel onu yok etmek isteyen düş­manlarla çevrilmişti. Bu nedenle, Muham­med @, düşmanın konumu, hareketleri, plan ve tasarıları, silah, materyal, tedarik vs. gü­cü hakkında onu haberli kılacak bir devriye sistemi teşekkül ettirdi. Sayıları 15 ila 30 ara­sında değişen miktarlarda keşif devriyeleri­ni ve yine sayıları 50 ile 500 arasında deği­şen miktarlarda muharebe devriyelerini Me­dine ve Mekke çevresindeki arazilere ve Ara­bistan'ın diğer bölgelerine gönderdi.

 

A- Keşif Devriyeleri

 

Bu devriyelerin adam sayısı azdı ve asıl he­defleri düşman kuvvetleriyle çarpışmaya gi-rişmeksizin onlar hakkında mümkün olan en fazla miktarda bilgi toplamaktı. Onlara düş­manla muharebeye tutuşmaları için kesin emir verilmişti; çünkü bu, düşmanı varlık­larından haberdar eder, düşmanın dikkatli davranmasına yol açar ve-gizlilik prensibi de gerçekleşmemiş olurdu. Dahası, zaten bu devriyeler düşmanla çarpışmaya girişemeye-cek kadar küçüktü. Asıl amaçlan:

1- Düşman kuvvetlerinin hareketleri hak­kında bilgi toplamak ve düşmanın plan ve tasarılarını araştırmak.

Keşif Devriyelerinin Organizasyonu     

2- Medine o zaman, pratik olarak küçük bir İs­lâm devletiydi ve Peygamber @ da onun ilk Düşman birliklerinin insan ve materyal gücünü hesaplamak. Düşmanın savaşçı birliğinin sayısal gücünü ve savaş araç­larıyla silahlarının gücünü tam olarak bilmek gereklidir, çünkü müslümanlar buna göre itimat içinde onun karşısına çıkmaya hazırlanırlar.

3- Askerî bakış açısından çevrenin coğraf­yasının ve arazi yapısının incelenmesi: manevra ve savaş alanına girişte taktik avantajlar için uygun noktalar; saklan­ma ve kamuflaj için elverişli bölgeler; düşmanla karşılaşma mesafesi ve pusu ihtimali.

4- Muhtemel su kaynaklarının bulunması, yani çevre arazilerdeki kuyu ve pınarla­rın bulunması.

5- Savaşçılar için mahallî erzak kaynakla­rının araştırılması.

6- Kureyş ve Medine müslümanları arasın­daki bu mücadeleye karşı bölge halkının tavrını tesbit etme.

 

B- Muharebe Devriyeleri

 

Bu devriyelerin adam sayısı keşif devriyele­rinden daha fazlaydı ve amaçları da farklıy­dı. Muharebe devriyelerine aynı zamanda, hedeflerini gerçekleştirmek için ihtiyaç ha­sıl olduğunda düşman kuvvetleriyle çatışma­ya girme talimatı da verilmişti. Bazen hedef­lerinin mahiyeti, onların yalnızca çatışmaya girmelerine yol açmakla kalmaz,fakat çar­pışmayı zorunlu kılardı. Bu devriyelerin asıl amaçları şunlardı:

1- Devletin sınır bölgelerini düşmanın ani tecavüzlerine karşı gözetlemek ve koru­mak.

2- Devletin düşmanlarına, Medine'de ku­rulmuş, sınırları içindeki otoritesini ko­rumaya hazırlıkla, koyduğu kanunların ihlâl edilmesine göz yummayacak bir yö­netimin varlığını hissettirmek. Bu dev­letin, toprakları dahilinde barış ve düzeni sağlamaya muktedir ve sınırlarım her düşman kuvvetine karşı müdafaa etme-

ye hazır olduğunu göstermek.

3- Düşmanlarını, özellikle de Mekke'deki Kureyşlileri, artık ekonomik can damar-1 lafının, ticaret yollarını istedikleri zaman kesebilecek olan Medine müslümanları-nın insafına bağlı olduğu konusunda uyarmak. Bu, Kureyşlileri, müslümanla-ra karşı düşmanca faaliyetlerini durdur­maya ve barış yapmaya zorlamak mâna­sına geliyordu, çünkü sonraki, Önceki­ne ne bir yanlış yapmış ne de onlara karşı saldırgan veya düşmanca bir tavır almış­tı. Eğer ortada zulme maruz kalan var­sa, o da, Mekke'de evlerini ve mallarını bırakarak Medine'ye göçmeye haksızca zorlanmış olan müslümanlardı.

4- Düşmanın mühimmat yollarının kay­naklarını kesmek ve düşman yeterince savaşa hazırlanmadan ve teşkilatlanma­dan Önce onları savaşa zorlamak.

5-  Çevre ve bu bölgenin coğrafyasının ma­hiyeti hakkında malumatlarını artırmak ve böylece savaş zamanlarında askerî ha­rekâtlarını ve muharebe taktiklerini tes­bit ederken zorluğa düşmemek.

6- Asıl savaş başlamadan evvel, düşmana karşı askerî harekât düzenleme pratiği­ne sahip olmak ve düşmanın kuvvetini deneme fırsatı elde etmek. Bu, ayrıca on­lara askerî hareket kalıplarına riayet ede­rek ve sıkı disiplin, teşkilatlı bir askerî birlik halinde ve bir komuta altında ça­lışma fırsatı da kazandırdı. Gerçekten bu devriye seferleri, sınırlı yiyecek, içecek ve malzeme ile Mekke çevresindeki araziler­de ve Medine çevresindeki tepe ve vadi­lerde savaş şartları ve savaş disiplini al­tında hakiki bir muharebe talimiydi.

7- Muharebe keşiflerinin fonksiyonlarına şunlar da dahildi: Düşmana yardım et­miş ya da müslümanlara muhalefet eden kabileleri cezalandırmak; halkı, müslü­manlara karşı kışkırtan ve onların çalışmalarına engel olup entrika çeviren lider­lere, müslümanlara güç ve kudretini gös­termek ve düşmanın gözünü korkutmak için cezalandırmak.

Burada, şuna da değinelim: Rasulullah @ gençliğinde Suriye'ye ticaret seyahati yaptı­ğı sıralarda Medine'nin ovalarını ve vadile­rini öğrenmişti. Aynı zamanda Basra'ya yap­tığı ziyaretler sırasında gördüğü Arabistan'­ın doğu bölgelerini de iyi bilirdi. Rasulullah @ bütün bu bölgelerin arazi yapısını bildiği İçin buraların coğrafî ve askerî öneminin far­kındaydı. Kendisi bizzat Kureyş kervanlanyla bu kayalık ve engebeli araziler üzerinde se­yahat etmişti ve bu yolun rotasını ve Mek-keliler için önemini biliyordu. Bu nedenle, geçmiş tecrübelerinin ışığı altında devriye sis­temini teşkil etmek onun için hiç zor olma­dı. Peygamber @ ticaret yollarının ve Mek-keliler için bu yolların ticarî öneminin tama­men bilincindeydi ve tam bir ekonomik blo­kaj tertip etmek için özgün bir saik ve kifa­yete ve araçlara sahipti. Bu fırsat, Hz. Mu-hammed @ tarafından hususiyetle Mekke -lilerin kervanlarını taciz etmek ve yürekleri­ne korku salmak biçiminde kullanılmış, fa­kat ekonomik hayat damarlarım sıkıştırmak için ticaret yollarını kesme işi gerçek mana­da kullanılmamıştı. Rasulullah @ bunu yap­maya asla niyetlenmedi; sadece bu ihtimali göstererek Mekkelilerin yüreklerine korku vermek istedi ki, böylece düşmanca faaliyet­lerini durdursunlar ve müslümanların barış içinde dinlerini yaşamalarına ve uygulama­larına müsaade etsinler.

İçten ve dıştan sarılmış bir halde, bu zor şart­lar altında bulunuyorken, Peygamber @ oruç ve namazın sıkı disiplini ve dinçliği al­tında arkadaşlarını teşkilatlandırdı ve onla­rı, her durumu azamî bir çabukluk, dinçlik ve azimle karşılaşma olgunluğuna sahip ye­tiştirdi. Liderlerinin emirlerine itaat etme ve merkezî bir komuta altında çalışma konu­sunda tam manasıyla eğitilmişlerdi. Günde beş vakit namazın edası yoluyla, müminlere imamlarının emirlerine itaat etme, disiplin ve erkana riayet hususlarında çok geniş talim yapma imkânı verildi. Ve oruç da onlara se­bat, sabır ve tahammül eğitimi verdi. Böyle­likle namaz ve oruç İslâm askerlerine mer­kezî bir komutayaitaaı,sorumluluk ve görev duygusunu kazandırdı. İşte bu onların İslâm davası için her şeylerini feda etmeye hazır, daima emre amade askerler olmaları için ye­terliydi.

Her iki tür devriye sistemi, Peygamber @'ı Medine arazisi sınırlarında ve çevre kabile­lerde cereyan eden bütün olaylardan haberli kılan güçlü bir haberleşme ağının teşkil edil­mesine yardım etti. Rasulullah @, aynı za­manda, Medine şehrinin müdafaası için bir gözcülük sistemi kurdu. Müslüman askerle­re, askerî terimler, gizli işaretler ve şifre söz­leri konularında eğitim de verildi.

 

Bedir Savaşından Önceki Devriye Organizasyonu

 

Medine'ye hicretten sonra Kureyş'in artan düşmanca faaliyetlerini gözönünde bulundu­ran Rasulullah @, arkadaşlarıyla istişare ederek İslâm devletinin hudutları içinde ve etrafında düzenli devriyeler organize etme­ye karar verdi. Bu devriyelere seriyye veya gazve denir. Muhammed @'ın bizzat katıl­dıklarına gazve ve bir başkasını komutan ta-yin ederek gönderdiğine de seriyye denir.

Bedir Savaşından önce Peygamber @ tara­fından aşağıdaki seriyyeler gönderildi:

1- Sahil Seriyyesi: 30 kişiden oluşan, Ham-za b. Abdülmuttalib komutasında bir se­riyye, o bölgede Kureyş'in faaliyetleri hakkında bilgi toplamak üzere deniz kı­yısına gönderildi. Ebu Cehil komutasın­da bir Kureyş birliğiyle karşılaştılar. Ku-reyşliler, Müslümanların uyanık bir va­ziyette olduğunu görüp geri döndüler. Her iki tarafla da dostça ilişkileri olan Mecdî b. Amr el-Cühenî'nin araya girmesı nedeniyle çarpışma olmadı. (İbn İs-hak).

2- Rabiğ Seriyyesi: Ubeyde b, el-Haris ko­mutası altında 60 kişilik bir seriyye Ku-reyş'in Medine çevre arazisindeki faali­yetlerine göz-kulak olunması amacıyla gönderildi.   Hicaz   bölgesi   içlerine, Seniyyetül-Mürre'ye kadar gidip geri döndüler. İkrime b. Ebu Cehil komuta­sı altında bir Kureyş birliğini farkettiler. İslâm tarihinde ilk ok bu seferde Sa'd b. Ebî Vakkas tarafından atıldı, fakat da­ha fazla bir çarpışma meydana gelmedi.

3- el-Herrar Serîyyesi: Rasulullah @ aynı amaçla, Sa'd b. Ebî Vakkas komutası al­tında sekiz kişilik bir başka seriyye gön­derdi. Hicaz arazisinde el-Herrar'a ka­dar gittiler, fakat düşmanla karşılaşma­dan geri döndüler. Bu seriyyede geceleri yolculuk yapıp gündüzleri saklandılar.

Bu seriyyelerde yalnızca muhacirler yer al­dılar. Onlarla beraber diğerlerinden kimse yoktu.

4- Nahle Seriyyesi: Bu seriyye Hicret'in ikinci yılında düzenlendi. Rasulullah @ tarafından on iki kişiyle Abdullah b. Cahş gönderildi ve eline iki gün yol al­dıktan sonra açması istenen bir mektup verildi. Abdullah, mektubu iki gün son­ra açtı ve çarpışmaya girmeksizin belirli bilgiler toplaması talimatı verildiğini Öğ­rendi. Aynı zamanda mektupta bu gö­reve katılmak için yanındakilerin hiç bi­rine baskı yapmaması da yazıyordu. Mektupta: "Bu mektubumu okuyunca Taif'le Mekke arasındaki Nahle'ye git. Saklanarak Kureyşlüeri bekle ve ne yap­tıklarını araştır" yazıyordu. Mektubu okuduktan sonra "İşitmek itaat etmek­tir" dedi. Yanındakilere Rasulullah @'ın emrini söyledi ve yola çıktı; yanındaki­lerin hepsi de onu takip etti, hiç biri ge­ri kalmadı. Hicaz arazîsi içindeki el-Furu üzerinde Bahran denilen madene kadar gitti. Orada yanlarında bir Kureyş ker­vanı geçti. Rasulullah @'ın özellikle ver­miş olduğu emirlerin hilâfına kervana saldırdılar. Amr b. el-Hadramiyi Öldür­düler ve iki esir aldılar, diğerleri kaçtı.

Rasulullah @'ın yayına geldiklerinde, Rasu­lullah @: "Ben size haram bir ayda savaşın diye emretmedim." dedi ve onlardan hiçbir şey almayı kabul etmedi. Esirler serbest bı­rakıldı ve öldürülenlerin akrabalarına kan parası ödenmesi teklif edildi. Bu olay, Ab­dullah'ın o günü Reeep ayının son günü zan­nederek yaptığı hatalı bir değerlendirme so­nucuydu. Bununla beraber, öyle bile olsa, on­lar çarpışmaya girmekten menedilmişlerdi.

Peygamber @ Bedir'e doğru ilerlerken, Ku-reyş'in hareketlerini araştırmaları için önden iki casus gönderdi. Bu casuslar, Rasulullah @ 'a Kureyş ordusunun Bedir vadisinin diğer ucuna vardığını haber verdiler. Peygamber @ bu haberi alınca bulunduğu yerde durdu.

 

Gazveler

 

Peygamber @'ın komutası altında aşağıda­ki seferler düzenlendi.

el-Ebvâ ya da Veddân Gazvesi: Rasulullah @, Hicret'in ikinci yılında Recep ayının 12'sinde 60 kişilik bir birlikle yola çıktı. Ved-dan*a vardığında hiçbir düşman kuvvetiyle karşılaşmadı; fakat Benî Damre ile karşılık­lı yardımlaşma, işbirliği ve güvenlik üzerine bir barış antlaşması yaptı. Benî Damre, Ku­reyş ile Müslümanlar arasında tarafsız kal­maya söz verdi. Muhammed @'ın onlara karşı asker çıkarmayacağı ve onların da müs-lümanların düşmanlarına yardımcı olmaya­cağı hakkında antlaşmaya varıldı. Bu şart­ları ihtiva eden bir belge yazıldı. Ondan son­ra Rasulullah @ hiçbir düşman kuvvetiyle karşılaşmadan Medine'ye döndü. (İbn İs-hak).

Buvât Gazvesi: Ondan sonra, Muhammed @ Rebiülevvel ayında Kureyş'in baskına çıkan birliklerini araştırmak üzere 200 adamdan oluşan bîr kuvvetle yola çıktı. Fakat hiçbiri­ne rastlamadı. Radve civarındaki Buvât'a ka­dar gitti, bir süre orada konakladı ve çarpış­ma olmaksızın geri döndü.

Zul el-Uşeyre Gazvesi: Rasulullah @ 150 sa­habeyle sefere çıktı ve Zatü'1-Sa'k vadisinde konakladı ve sonra Uşeyre vadisine gitti. Bir­kaç gün orada kaldı. Benî Müdlic ve antlaş-malılan Benî Damra ile dostluk antlaşması yaptı ve sonra Medine'ye geri döndü. Bu se­fer, Suriye'ye giden Kureyş kervanının yolu­nu kesmek için düzenlendi, fakat kervan 2 gün erken geçip gitmişti. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat).

Safavan veya Bedru'1-Ulâ (Birinci Bedir) Gazvesi: Rasulullah @, Zul el-Uşeyre'den döndükten iki gün sonra Kurz b. Câbir el-Fıhrî Medine otlaklarına baskın yaptı ve be­raberinde birkaç deve götürdü. Peygamber @, yetmiş sahabeyle birlikte onu aramaya çıktı, fakat Kurz b. Câbir el-Fıhrî kaçtı. Pey­gamber @ Bedir civarındaki Safavan deni­len vadiye kadar gitti ve düşmanla karşılaş­madan Medine'ye geri döndü. (İbn İshak).

Rasulullah @'ın bütün bu seferleri Hicret1 in ikinci yılında oldu.

 

Bedir'den Uhud'a Kadar Seriyye Ve Gazveler

 

Bedir Savaşı'nda Kureyş, alçaltıcı bir yenil­giye uğradı ve ileri gelenlerinden birçoğunu kaybetti. Ancak, bu yenilgi onları vazgeçi-recek ve morallerini çökertecek yerde daha çok hiddetlendirdi ve yenilginin intikamını almak için şevk ve kararlılıklarını artırdı. Rasulullah @ ve ashabı ile tekrar karşılaşmak için daha büyük bir gayret ve dinçlikle ha­zırlıklar yapmaya başladılar. Ebu Süfyan, Muhammed @'dan intikamını alıncaya ka­dar karısına yaklaşmayacağına ve yıkanma­yacağına yemin etti.

Peygamber @ bütün bunlardan tamamıyla haberdardı. Bu nedenle, müslüman arazisi­ne sürpriz bîr tecavüze karşı ne dikkat ve ted­birlerini gevşetti, ne de hazırlık ve devriye sis­temini yavaşlattı ya da durdurdu. Keşif ve muharebe devriyelerini, düşmanın hareket­lerine göz-kulak olmak ve İslâm devletinin sınırlarını korumak üzere göndermeye devam etti.

Ğâlib b. Abdullah Leysî Seriyyesi: öâlib b. Abdullah Leysî, Benî Suleym ve Benî Gata-fan kabilelerinin Medine'ye saldırmak üze­re yaklaştıklarını İşitince kendisi küçük bir birlik teşkil etti. Biraz vuruşma meydana gel­di, düşman birkaç adam kaybetti ve sonra kaçtı. Bu sefer, El-Kudr Gazvesini takiben düzenlenmişti. Bu gazvede düşman çarpış­madan kaçmış, fakat Medine'ye yeniden sal­dırmaya kalkışmıştı.

el-Kirede Seriyyesi: Zeyd b. Harise, 100 sü­variyle birlikte Kureyş'in ticaret yolunu göz­lemek üzere gönderildi. Kervan lideri Furat b. Hayyan'ı ve ticaret mallarını ele geçirdi, fakat daha sonra Furat b. Hayyan İslâm'a girdi.

Karkaratu'1-Kudr Gazvesi: Benî Süleym ve Benî Gatafan'm Mekke'ye saldırmak üzere yaklaşmakta olduğu haberi gelince Peygam­ber @ onları durdurmak için İkİ yüz kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Onların su almak için durdukları Karkaratu'1-Kudr denilen yere vardığında burada kimse olmadığını gördü. Müslüman birliklerinin yola çıktığını haber alınca düşman kaçmıştı.

es-Sevik Gazvesi: Bedir Savaşı'ndan iki ay kadar sonra, Ebu Süfyan, iki yüz süvariyle birlikte Medine'nin uzak köylerine geldi ve Sellâm b. Mişkem ile birlikte Medine'ye sal­dırmayı denedi, fakat başarısız oldu. Bunun­la beraber el-Ureyd'de bazı palmiye ağaçla­rım yaktı ve Ensar'dan bir adamla çalışma arkadaşım öldürdü. Rasulullah @ 200 adam­la onu Karkaratu'l-Kudr'a kadar takip etti, fakat Ebu Süfyan ve arkadaşları kaçtılar. Düşman kaçarken yüklerini hafifletmek için un torbalarını (es-Sevik) attılar. Müslüman­lar bu un torbalarım aldılar ve gazveye bu nedenle es-Sevik gazvesi dendi.

Gatafan'a karşı Zu-Emer Gazvesi: Hicret1 in üçüncü yılının ilk ayında Benî Sa'lebe ve Benî Muharib kabilelerinin (Benî Gatafan-ın kolları) Medine'ye saldırmak üzere yak­laşmakta oldukları haberi geldi. Peygamber @ 450 kişilik bir birlikle yürüdü*. Düşman onlarla karşılaşmadan kaçtı. Rasulullah @ Necd'de konakladı ve yerli kabilelerle, Ku­reyş'in ticaret yolunun kesilmesi hakkında bazı antlaşmalar yaptı.

Benî Süleym'e karşı Buhran Gazvesi: Benî Süleym'in kabilelerinden müteşekkil kuvvetli bir ordunun Buhrân'dan Medine üzerine iler­lediği haberi geldi. Peygamber @ 300 kişilik bir kuvvetle Hicaz'a doğru İlerledi ve Hicaz arazisinde bir maden olan Buhrân'a kadar gitti. Fakat, düşman panik içerisinde kaçtı. Peygamber @ daha sonra çarpışma olmadan Medine'ye geri döndü.

Uhud Savaşı'ndan evvel, toplam sekiz gaz­ve ve altı seriyye yapıldı. Gazvelere, esas ola­rak, Kureyş'in hareketlerine göz-kulak olmak ve onların Medine etrafındaki bölgelerde yaptıkları düşmanca faaliyetleri durdurmak için çıkılmıştı. Seriyyeler İse düşman hakkın­da bilgi toplamak için yapılmıştı. Gazvelere çıkan birliklerin asker sayısı 70 ile 450 ara­sındayken seriyyelerdeki asker sayısı 2 ile 100 arasındaydı. Bütün bu seferlerde birisi hariç çarpışma olmadan geri dönülmüştü. Nahle seriyyesinde 1 kişinin öldüğü bir çarpışma meydana geldi.

 

2- Uhud Günü'nden Hudeybiye'ye Kadar Yapılan Gazve Ve Seriyyeler

 

Uhud Savaşı'nda müslümanlar büyük zor­luklarla karşılaşıp, ağır kayıplar vermeleri­ne ve büyük üzüntü duymalarına rağmen ne maneviyatları zayıfladı, ne de inanç ve da­valarının başarıya ulaşması için mücadele et­me kararlılıkları ve şevkleri azaldı. Bununla beraber, bu geçici engellenme yeni kurulan Medine Devleti ve Muhammed @ için bir sü­rü zorluk ve problem doğurdu. Uhud Sava­şı, müslümanların askerî ve politik saygın­lıklarına büyük bir darbe indirdi; ve dost ya da tarafsız olan çevre kabilelerin bir çoğu bu savaştan sonra müslümanlara fülî bir düş­manlık beslediler. Bazıları Kureyş tarafına geçerek müslümanlara karşı onların faal ant-laşmahsı oldu; diğer bir çokları da onların casusları oldular ve İslâm Devleti'nin mer­kezi Medine'nin müdafaa ve güvenliği İçin hakiki bir tehdit oluşturdular.

Bazı kabileler, müslümanların Bedir'deki ga­libiyetleri ve güçlü halleri üzerine sinmişler­di, fakat Uhud Savaşandaki müslümanların kısmî yenilgileri ve ağır kayıp vermeleri, du­rumu tamamen değiştirdi. Artık müslüman-lardan korkmamaya ve müslümanların oto­ritesine baş kaldırmaya başladılar. Uhud Sa-vaşı'ndan sonra yapılan seferlerin büyük kıs­mı ya Medine'ye komşu arazilerdeki düş­manca faaliyetleri kontrol etmek, ya başkal­dırmaları bastırmak ya da İslâm Devleti'ne karşı düşmanca faaliyetlerden veya gizli itti­faklardan haberdar olmak için düzenlendi. Kabilelerden bazıları şeytanca, Peygamber @'dan kendilerine Kur'an öğretmeleri için eğitimciler göndermesini, çünkü halklarının zaten İslâm dinine girdiklerini söylediler. Ra-sulullah @, bu kabilelere müslüman öğret­men ve hafızlar gönderince, bu müslüman­lar hunharca katledildiler. Böyle bir olayda, Adi ve Kaarre kabilelerinin isteği üzerine, Peygamber @ aralarında Hubeyb b. Adiy Ensârî'nin de bulunduğu sekiz sahabeyi İslâm'ı öğretmek için gönderdi. Bu sahabeleri birer birer öldürdüler. Hubeyb ise Kureyş'e satıldı. Kureyş de onu acımasızca katletti. Bir süre sonra Ebu'l Berrâ Âmir b. Mâlik, Ra-sulullah @'a gelerek: "Ya Muhammed! Eğer sahabelerden seçkin kişileri,Necid halkına gönderecek olursan ve onlar tebliğ ettiğin di­ne çağrıda bulunursa; umarım ki Necid hal­kı sana tâbi olurlar!' dedi. Rasulullah @ on­ların güvenliğinden dolayı duyduğu endişe­yi dile getirdi, fakat Ebu Berâ, bu sahabele­ri himayesine alacağını, halkı İslâmiyet'e da­vet etmek için onları göndermesini söyledi. (İbni İshak) Bunun üzerine Peygamber @ el-Münzir b. Amr'ı, ashabından 70 kişiye bir­likte, Âmir b. Tufeyl'e ulaştırmak üzere bir mektup vererek gönderdi. Ka'b b. Zeyd ve Amr b. Ümeyye hariç hepsi öldürüldüler. Ka'b b. Zeyd öldürülenler arasında yaralı ola­rak kaldı. Amr b. Ümeyy de, Âmir b. Tüfeyl tarafından bir köle azad etme yeminine kar­şılık olarak serbest bırakıldı. Bu olaylar müs-lümanlan son derece üzdü. Rasulullah @, acımasızca katledilen bu müslümanlar için üzüldüğü kadar hiçbir şeye üzülmemişti. Sık sık Medine'ye düşman saldırısı hakkında söylentiler çıkıyordu ve müslümanlar gece­leri güvenlik içinde uyuyamıyorlardı. Bir ço­ğu geceleri silahlarıyla uyudular ve süpriz düşman saldırılarına karşı korumak için sü­rekli alarm halinde oldular.

Bu olaylar, müslümanların prestijini ve İs­lâm devletinin otoritesini korkunç derecede azalttı. Çevre kabileleri Peygamber @'ın oto­ritesine karşı başkaldırmak için cesaretlen­diler. Aynı zamanda Medine'nin yahudi ka­bileleri, müslümanlarla, Medine'nin müda­faası ve karşılıklı saldırmazlık üzerine olan muahedelerini bozmaya teşebbüs ettiler. Ra­sulullah @'a ve ashabına karşı bu yahudiler, Kureyşle ve diğer Arap kabileleriyle iş­birliği halinde çeşitli ihanet planlarına giriş­tiler. Uhud Savaşı'ndan sonraki bu menfî ge­lişmeler nedeniyle Peygamber @ Medine'nin müdafaası için Özel tedbirler almak zorun­da kaldı. Dolayısıyla Özel gece nöbetçileri gö­revlendirdi ve Medine etrafındaki tepelere ke­şifler yaptı. Bir keresinde, gece, Medine'ye saldırmak üzere düşmanın yaklaşmakta ol­duğu söylentileri yayıldı. Halk korku içinde evlerinden dışarı fırladı, bu sırada Rasulul-lah @'ın atı üzerinde tepelerden gelmekte ol­duğunu gördüler. Rasulullah @ onlara hiç­bir düşman tehlikesi olmadığını söyledi ve sonra da halk evlerine döndü. Düşman teh­didine karşı, Peygamber @ gazve ve seriy-yelerin teşkil edilmesi hususunda özel düzen­lemeler yaptı: Birincisi, şehir içindeki ve dı­şındaki gelişmelerden sürekli haberdar bu­lunmak; ikincisi, dışarıdan veya şehir dahi­lindeki yahudi kabilelerinin ihaneti dolayı­sıyla ortaya çıkacak ani saldırılara karşı acil bir ilk savunma hattı oluşturmak; üçüncüsü, etraf ahalisine İslâm Devleti'nin toprak­ları üzerinde barış ve düzeni tesis etmeye ta­mamen muktedir olduğu izlenimini vermek; dördüncüsü, İslâm Devleti'nin azalan oto­rite ve gücünü yeniden ele geçirmek ve yük­seltmek; son olarak da, müslümanların ma­neviyatını yükseltmek, cahiliye ve tağutî güç­lere karşı son zafer elde edilinceye kadar sa­vaşma kararlılıklarını ve şevklerini artırmak.

Katan veya Ebu Seleme b. Abd el-Esed Seriyyesi: H. Peygamber @'a, Ebu'l Esed'in oğulları Ebu Seleme ve Tuleyhâ'mn kabile­lerini ve müttefiklerini, Medine'ye saldırma­ları ve müslümanlann hayvanlarını çalmak için şehir civarına baskın yapmaları hususun­da kışkırttıkları haberi geldi. Bunun üzeri­ne, Peygamber @ Ebu Seleme'yi 150 kişiyle birlikte yola çıkardı ve onlara şu talimatı ver­di: "Benî Esed topraklarına varıncaya kadar yürüyün ve onlar size saldırmadan siz onla­ra saldırın:' (İbn Sa'd, "Kitab et-Tabakat el-Kebir". Ebu Seleme, beraberindekilerle birlikte yola çıktı ve gece boyunca süratle iler­ledi, hatta düşmanı şaşırtmak için normal yoldan ayrıldı. Peygamber @'ın emirlerini yerine getirerek düşmanı epeyce hazırlıksız yakaladı. Düşman panik içinde, bütün mal­larını ve hayvanlarını bırakarak kaçtı. Daha sonra Ebu Seleme, Medine'ye geri döndü. Bu seriyye, Medine'nin yitirdiği itibarını yeniden kazandırdı ve aynı zamanda, Medinelüerin morallerini yükseltti.

Abdullah b, Üneys Seriyyesi: Süfyan b. Ha-lid el-Hudalî isminde bir adam Urne ve Cİ-varma giderek, insanları Rasulullah @'a kar­şı savaşa katılmaları için tahrik ederdi. Ra­sulullah @ bu nedenle, Abdullah b. Üneys'i, Süfyan b. Halid'i bulup, işinde başarıya ulaş­mazdan evvel öldürmesi için gönderdi. Ab­dullah oraya yalnız gitti. Adamlarına farket-tirmeden ustaca ve sessizce Süfyan'ın İşini bi­tirdi.

Bi'ru Ma'une veya el-Munzir b. Amr el-Ensarî Seriyyesi: Yukarda bahsedildiği gibi, Ebu Berra'nın isteği üzerine, Peygamber @,el-Ma'din topraklarına el-Münzir b. Amr ko­mutası altında 70 Kur'an öğretmeni (el-Kurra) göndermişti. Bunlar, Âmir b. Tufeyl­in adamlarının saldırısına uğramışlar ve bir kişi hariç hepsi öldürülmüştü. Enes b. Ma­lik, Muhammed @'ın Bi'ru Ma'une'de kat­ledilenlere üzüldüğü kadar hiçbir şeye üzül­düğünü görmediğini rivayet etmiştir. Tufeyl tarafından serbest bırakılan kişi Amr b. Ümeyye'ydi. Amr, Medine'ye dönerken rast­ladığı iki kişiyi Amir oğullarından zannede­rek öldürdü. Rasulullah @ bu olayı hatadan saydı ve öldürülenlerin akrabalarına karfpa-rası ödedi. Bunun için Muhammed b. Mes-leme'yi gönderdi. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).

Reci Seriyyesi: Daha önce bahsedildiği gibi, Adi ve Kaarre'den bir grup Peygamber @'a gelerek Kur'an öğretmek üzere öğretmenler göndermesini isteyince, Rasulullah @ onlarla birlikte sekiz (veya on) sahabe gönderdi, el-Hada yolu üzerinde bir su pınarı olan er-Recî'ye varınca, müslümanlarla beraber bu­lunan grup hainlik etti ve diğer bazı kabile adamlarının da yardımıyla müslümanlardan altısını (veya sekiz) Öldürdüler; Hubeyb ile Zeyd'İ ise Kureyş'e sattılar, onlar da Kureyş tarafından katledildi. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).

 

Gazveler

 

Uhud Savaşı'ndan sonra, Rasulullah @'ın komutası altında aşağıdaki gazveler yapıldı:

Bedir el-Mevd veya el-Sufrâ Gazvesi: Uhud-dan ayrılırken, Ebu Süfyan, Rasulullah @'a meydan okudu ve ona Bedir'de tekrar hesap­laşmayı teklif etti. Bunun üzerine Rasulul­lah @ düşmanın iki bin kişilik ordusuna kar­şı bin beş yüz kişiyle yürüdü. Bedir'de sekiz gün süreyle bekledi fakat Ebu Süfyan, el-Zehran'dan Mekke'ye geri döndü. Ebu Süf­yan adamlarına o yılın kıtlık yılı olduğunu, bu yüzden geri dönmeleri gerektiğini söyledi. Muhakkak ki, bir bolluk ve bereket yılı onlara daha uygun olurdu. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir). Peygamber @ da savaş-maksızın geri döndü. Bu olay Hicret'in dör­düncü yılında Zülkâde ayında cereyan etti.

Zatu'r-Rikâ Gazvesi: Rasulullah @'a, Benî Muharip ve Sa'lebe halkının Medine'ye sal­dırmak üzere askerlerini harekete geçirmek­te olduğu hakkında bir haber ulaştı. Hicret1 in 5. yılının başlarıydı. Rasulullah @ 400 ki­şilik (veya 700) bir kuvvetle yürüdü ve Necd1 de er-Rikâ'ya kadar ilerledi. er-Rikâ'da bı­rakılmış kadınlar topluluğuna rastladı. Çün­kü erkekleri dağlara kaçmışlardı. Müslüman­ların önlerine çıkamadılar ve harp olmadı. Rasulullah @ bu gazada ashabına "korku namazı" kıldırdı. Bir bölük nöbet beklerken, diğer bölük Rasulullah @'la ilk rekatı kıldı, sonra yer değiştirerek ikinci rekat kılındı.

Dumetu'l-Cendel Gazvesi: Dumetu'l-Cendel kabileleri sık sık müslümanların ticaret ker­vanlarını rahatsız eder, bölgede huzursuzluk yaratırdı. Rasulullah @, Dumetu'l-Cendel'de bazı kabile adamlarının toplandığını, deve sürücülerine zalimce davrandıklarını ve Me­dine'ye saldırma niyetinde olduklarını haber alınca bin kişilik bir kuvvetle sefere çıktı. Dumetu'l-Cendel, Suriye sınırına yakındı ve Medine'den 50 ya da 60 günlük bir mesafe­de bulunuyordu. Rasulullah @ geceleri yol­culuk yaptı ve gündüzleri konakladı. Oraya varır varmaz, düşmana hazırlanma fırsatı vermeden aniden saldırdı, fakat düşman hay­vanlarım ve sürülerini bırakarak kaçtı. Ra­sulullah @ onları takip etmeye gerek görme­di. Uyeyne b. Hısn'le akid yaptı ve Medine1 ye geri döndü. Dumetu'l-Cendel'in coğrafî konumu ve Medine'den uzaklığı, Hicret'in beşinci yılında İslâm Devleti'nin askerî ve politik etkinliğinin boyutlarını göstermekte­dir. Hakikaten Arap Yarımadası'nın tümü onların nüfuzu altındaydı. Bu olay, aynı za­manda, bir müslüman kuvvetinin uzak yer­lere intikal edebilme ve düşmanı hazırlıksız aniden yakalayabilme hususundaki sürat ve tahammüllerini de göstermektedir.

Benî'l-Mustalik veya el-Mureysî Gazvesi: Be­nî Mustalik'in reisi kendi kabile halkı ve ilişki kurabildiği diğer Arap kabileleri halkı ara­sında dolaşarak onları müslümanlara karşı savaşmak üzere kışkırtıyordu. Bu reisin çağ­rısına büyük bir kuvvet icabet etti ve Medi­ne şehrine bir saldın düzenlemek İçin hazır­lıklar yaptılar. Bu düşmanca hareketler, Pey­gamber @'ın casusu Bureyde b. el-Husayb tarafından da teyid edildi. Bunun üzerine, Rasulullah @ ashabından küçük bir kuvvetle yola çıktı ve aralıksız zorlu bir yürüyüşten sonra kısa bir süre zarfında el-Mureysî kay­nağına vardı. Müslüman kuvvetlerinin bu ani ortaya çıkışı düşmanı şaşırttı, korku ve şaş­kınlık içinde dağıldılar. Bununla beraber Be­nî Mustalik reisi Haris b. Ebî Dırar, kendi adamlarıyla çarpışmaya hazırdı. Fakat onlar da daha ilk atakta on adamlarını kaybede­rek bozguna uğradılar; geri kalanları malla­rı ve hayvanlarıyla birlikte esir alındı. Esir­lerden biri Cuveyriye bint Haris b. Ebî Dı-rar'dı. Rasulullah @ fidyesini ödeyerek onunla evlendi. Rasulullah @'ın ashabı bir saygı ve iyilik işareti olarak o kadının kabi­lesinden olan bütün kadınları azat etti.

Bu sefer sırasında, Hz. Aişe'nin gerdanlığı kayboldu ve teyemmüm ayeti nazil oldu; ve yine bu sefere münafıklar ilk defa katıldılar. Abdullah b. Übey neredeyse Muhacirlerle Ensar arasında ayrılık yaratmayı başarıyor-du. Yine Abdullah b. Übey, Medine'ye dön­düklerinde şerefli olanın şerefsiz olanı süre­ceği şeklinde bir laf etti. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).

 

Ahzab Savaşı'ndan Sonra Gazve Ve Seriyyelerin Düzenlenmesi

 

Kureyş ve müttefiklerinin Ahzab Savaşı'ndan yüzgeri dönüşleri, farkında olmadıkları bir biçimde güç, prestij ve onurlarına ağır bir darbe indirdi. Hakikaten, Rasulullah @'dan o kadar korktular ki artık onunla barış ant­laşması yapma konusunda konuşmaya başladılar. Müslümanlara iyice düşmanlık bes­leyen Arap kabileleri, özellikle Medine'ye komşu olanlar İslâm devletinin artan gücü ve otoritesinden korkuya kapıldılar ve sin­diler. Ayrıca Peygamber @'la dostluk ve ba­rış antlaşması yapma yolları aramaya başla­dılar. Artık müslümanlar kendilerini epeyce güvenlik içinde hissediyorlardı. Otoritesi ku­rulmuş, Kureyş dahil bütün Arap kabileleri tarafından tanınmışlardı. Durum artık Müs­lümanların lehine dönmüş ve Medine hükü­meti şehrin kuzeyine, güneyine ve doğusuna uzanıp giden çevre bölgelerin kontrolünü ta­mamen eline almıştı.

Artık müslümanların problemi bir güvenlik problemi olmaktan çıkmış, fakat bu bölge­lerdeki İslam Devleti'nin otoritesini güçlen­dirme problemi haline gelmişti. Bu sebeple, ilkin, boyun eğmekle beraber halâ merkezî hükümete düşmanca emeller besleyen çeşit­li kabilelerin faaliyetleri hakkında her türlü bilgiyi elde etmek için düzenli bir istihbarat servisinin kurulması gerekliydi. İkincisi, çev­re bölgelerde düzen ve barışı sağlamak için seferler göndermek gereği vardı. Dolayısıy­la, Rasulullah @, bu çifte gaye için devriye politikasını teşkil etti.

 

Seriyyeler

 

el-Kuretâ Seriyyesi el-Kuretâ, Benî Bekir'in bir koluydu ve bu bölgede huzursuzluk ya­ratıyordu. Bu kabileyi boyun eğdirmek için Muhammed b. Mesleme komutası altında 30 kişilik bir atlı birliği gönderildi. Muhammed b. Mesleme'ye onları her yönden kuşatması talimatı verilmişti. Gece yürüyüp, gündüz saklanarak büyük bir süratle ilerledi. Düş­man yanına varınca, üzerlerine saldırdı ve birkaç kişiyi öldürdü, fakat geri kalanlar kaç­tılar. Onların develerine ve keçilerine sahip olarak Medine'ye getirdi. Necd topraklarının reisi olan Zemame b. Azal yakalandı. Pey­gamber @'ın karşısına getirildi ve biraz te­reddüt ettikten sonra islâm'ı kabul etti.

Ukkaşe b. Muhsan el-Esedî Seriyyesi: Bu seriyyeye, Ukkaşe b. Muhsan el-Esedî komu­tası altında sadece kırk atlı gönderildi. Uk­kaşe süratle harekete geçti, fakat düşman, ot­laklarında develerini bırakarak kaçtı. Müs­lümanlar develeri alarak Medine'ye getirdi­ler.

Zu'1-Kissa Seriyyesi: Hicret'in altıncı yılın­da Muhammed b. Mesleme komutası altın­da on kişilik bir grup Benî Sa'lebe ve Benî Uvâl'a gönderildi. Bu grup, onlara Kur'an Öğretmek için gitmişti, fakat gece üzerlerine saldırıldı ve öldürüldü. Muhammed b. Mes­leme yaralı olarak Medine'ye getirildi.

Benî Sa'lebe veya Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh Seriyyesi: İslâm davetçilerinin bu hunharca katlinin intikamını almak üzere, Ebu Ubey­de b. el-Cerrâh kırk kişilik bir kuvvetle el-Kissa üzerine gönderildi. Ebu Ubeyde, ora­ya varınca düşmana saldırdı. Düşman dağ­lara kaçtı. Develeri ve diğer malları ele geçi­rilerek Medine'ye getirildi.

Zeyd b. Harise Seriyyesi: Suriye'den bir Ku-reyş kervanının gelmekte olduğu haberi gel­di. Peygamber @ yüz yetmiş atlıyla Zeyd b. Harise'yi kervanın yolunu kesmek üzere gön­derdi. Zeyd, onları yakladı ve çok miktarda gümüş ele geçirdi. Sonra Medine'ye döndü. Rasulullah @'ın kızı Zeyneb'in kocası Ebu'l-Âs bu kervanda yakalandı.

Benî Suleym'e Karşı el-Cumum Seriyyesi:

Rasulullah @, Benî Suleym'in Medine'ye sal­dırmak üzere birliklerini harekete geçirdiği­ni haber alınca, Zeyd b. Harise komutası al­tında küçük bir kuvvet gönderdi. Zeyd, on­lara saldırdı, düşmandan on kişi öldürüldü ve diğerleri esir alındı. Zeyd, esirleri devele­ri ve keçileriyle birlikte Medine'ye götürdü. Rasulullah @ bu esirlerin hepsini serbest bı­raktı.

et-Taraf Üzerine Zeyd b. Harise Seriyyesi:

Medine'den 36 mil uzakta bir su kaynağı olan et-Taraf bölgesine, Benî Sa'lebe ile karşılaşmak üzere Zeyd b. Harise elli atlıyla bir­likte gönderildi. Benî Sa'lebe'nin adamları kaçtılar, fakat Zeyd develerini ve keçilerini ele geçirdi ve Medine'ye getirdi. Bu serriyye'de müslümanların parolaları "Eymit, Eymit-'di.

Husmâ Üzerine Zeyd b. Harise Seriyyesi:

Dihye b. Halife el-Kelbî, Kayser'den döner­ken, el-Huneyd b. Arid ve oğlu tarafından yolu kesildi ve bütün malları elinden alındı. Peygamber @ el-Huneyd'i bulması için Zeyd b. Harise'yi beşyüz adamla gönderdi. Zeyd, geceleri ilerleyip, gündüz saklandı ve düşma­nı şaşkın bir halde yakaladı. el-Huneyd, oğ­lu ve adamlarının basıları öldürüldü ve di­ğerleri de esir alındı. Hayvanları ve keçileri de Zeyd tarafından ele geçirilmişti. Fakat Zeyd b. Refâ el-Cüdemî'nin ricası üzerine Peygamber @ esirleri salıverip mallarını ia­de etmesi için Ali'yi Zeyd'e gönderdi. Böy­lece hepsi serbest kaldı ve sığırlanyla deve­leri kendilerine iade edildi.

Vadi el-Kurâ Seriyyesi: Rasulullah @, Zeyd b. Harise'yi yirmi atlıyla beraber Suriye'ye gönderdi. Geri dönerken Vadi el-Kurâ'da Be­nî Bedr tarafından yollan kesildi; düşman ta­rafından dokuzu şehit edildi ve malları alın­dı. Zeyd de yaralandı, fakat kaçmayı başar­dı.

Vadi el-Kurâ'ya Uramu Karfe Seriyyesi: Zeyd b. Harise kurtularak, Peygamber @'ı olay­dan haberdar edince, Benî Bedr halkını ce­zalandırmak için kuvvetli bir birlikle geri yollandı. Gece yol alıp, gündüz saklanarak süratle ilerledi ve sabah vakti Vadi el-Kurâ'ya vardı. Benî Bedr onları farketti ve kaçtı fa­kat geri kalanları kuşatılarak ele geçirildi.

Ebu Râfî'e karşı Abdullah b. 'Atik Seriyye­si: Hayberli Ebu Râfî', Gatafan'ı ve etrafta­ki diğer büyük bir ordu topladı. Abdullah b. 'Atik'le beraber beş kişilik bir grup bu ha­beri araştırmak ve mümkün olursa, başkal-dıranların liderlerinin işini bitirmek üzere gönderildi. Büyük bir dikkat ve süratle ilerlediler ve gece lider, Ebu Râfî' Sellâm b. Ebî'l-Hukeyk'i öldürdüler.

Useyr b. Zârim'e karşı Abdullah b. Revâha Seriyyesi: Ebu Rafî' Sellâm b. Ebî'l Hukeyk öldürülünce, Hayber yahudileri Useyr b. Zâ-rim'i lider seçtiler ve Useyr harekete geçerek Benî Gatafan ve etraf kabileleri Peygamber @'a karşı çıkmak için tahrik etti. Bunun üze­rine Rasulullah @, Abdullah b. Revâha'yı otuz atlıyla, zekice bir plan yaparak gönder­di. Abdullah, Useyr'i ve otuz adamını öldür­meyi başardı ve selâmetle Medine'ye döndü.

el-Ureniyyun Seriyyesi: Ureyne tarafından sekiz kiŞi gelerek Medine'de Peygamber @'a sığınmışlar ve Peygamber @ da onlara yar­dım etmişti. Fakat onlar ihanet ederek Kü­ba yakınlarında bir müslümam öldürmüşler ve diline, gözüne diken sokarak işkence yap­mışlardı. Ayrıca sığır sürülerine de saldıra­rak götürmüşlerdi. Rasulullah @ onları ta­kip etmek üzere Kurz b. Câbir el-Fıhrî ko­mutasında altmış süvari gönderdi. Kurz b. Câbir, onları yakalayarak Medine'ye getirdi. Diğerlerine de ders olsun diye bunlara ağır cezalar verilerek öldürüldüler.

Amr b. Ümeyye Seriyyesi: Ebu Süfyan'ın tahriki ile, bir bedevî Rasulullah @'ı öldür­mek için gizli bir hançerle Medine'ye geldi. Peygamber Mescidinde hançerle suçüstü ya­kalandı. Ebu Süfyan'ın Rasulullah @'ı öl­dürtmek için kendisini nasıl kiraladığını ol­duğu gibi anlattı. Rasulullah @, öldürmele­rini emrederek Amr b. Ümeyye ve Seleme b. Eslem'i Ebu Süfyan'a karşı gönderdi. Birkaç adamını öldürdülerse de Ebu Süfyan kurtul­du ve Medine'ye geri döndüler.

Fedek Seriyyesi: Benî Sa'd b. Bekr'in Hay­ber Yahudilerine yardım ederek, Medine'ye saldırmak üzere asker topladığı şeklinde bir haber geldi. Bunun üzerine, Hz. Ali komu­tası altında 200 kişilik bir kuvvet Hayber'e gönderildi. Ali, gece yol alıp, gündüz sakla­narak dikkatle ilerledi. Hayberlileri hazırlık­sız yakaladı ve saldırının sürati karşısında bütün mallarını ve sığırlarını bırakarak kaleye kaçtılar.

Bu dönemde dört gazve ve on sekiz seriyye, yukarıda bahsettiğimiz çeşitli gayelerle dü­zenlenmişti. Biri hariç bütün gazvelerden sa-vaşmaksızın Medine'ye dönüldü; o birinde de küçük bir çarpışma husule geldi. On se­kiz seriyyeden, dokuzunda hiç çarpışma ol­madı; beşinde can kaybı olmaksızın küçük çatışmalar oldu; ve geri kalan dördünde ise müslümanlar ağır kayıplar verdiler. Bu dör­dü kelimenin tam manasıyla hakiki bir as­kerî devriye değildi. Bunlar çeşitli kabilelere istekleri üzerine Kur'an öğretmenleri olarak gönderilen heyetlerdi. Bunlar kabile adam­ları tarafından haince katledildiler: Bi'ru Ma'una'da 69, Recî'de sekiz, Zu'I-Kissa'da 19 ve Vadi el-Kurâ'da 8 kişi. Seriyyelerin 16'sında düşman tamamen hazırlıksız yaka­landı.

 

Ahzab Gününden Sonraki Gazveler

 

Benî Lihyan Gazvesi: Peygamber @ Hicret'in altıncı yılında müslüman davetçileri hunhar­ca katletmiş olan Recî halkını cezalandırmak üzere 220 atlıyla sefere çıktı. Benî Lihyan bu seferin haberini alınca tepelere kaçtılar ve Rasulullah @ da çarpışma olmaksızın geri döndü. Bununla beraber, sefer, bu kabilele­re, İslâm devletine yapacakları her türlü te­cavüz için bir uyarı vazifesi gördü. Rasulul­lah @ Ebu Bekir komutası altında Kureyş'i uyarmak için Usfan'a bir seriyye gönderdi.

Peygamber @ Benî Lihyan için Medine'den yola çıkarken, Benî Lihyan'ı şaşırtmak mak­sadıyla sanki Suriye'ye doğru yürüyormuş gi­bi davrandı.

et-Gaba Gazvesi: el-Gaba, Rasulullah @'ın develerini otlatmak için kullanılan Medine-den 12 mil uzaklıkta bir yerdi. Ve burası Uyeyne b. Hısn'ın saldırısına uğradı. Uyey-ne, develeri alıp götürdü ve Ebu Zerr'in oğİTjnu öldürdü. Rasulullah @ 500 kişiyle bu adamların peşine düştü. Fakat adamlar kaç­tılar, ancak develer bulunabildi. Bu seferde ciddî bir çarpışma cereyan etmedi.

Hudeybiye Gazvesi: Hicret'in altıncı yılının Zülkade ayında Rasulullah @ 1400 sahabe-siyle beraber umre yapmak için yola çıktı. Peygamber @'ın umre yapmaya kalkışması Kur'an-ı Kerim'de anlatılan, gördüğü şu rü­ya üzerine olmuştu: "Andolsun, Allah, El­çisinin rüyasını doğru çıkardı. (Allah'ın El­çisi, rüyada ashabıyla birlikte Mekke'ye gir­diklerini, bazılarının saçlarım tamamen traş ettiklerini, bazılarının da kısalttığını görmüş­tü.) Allah dilerse güven içinde (kiminiz) baş­larınızı traş ederek ve (kiminiz saçlarınızı) kı­saltarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gi­receksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi, bundan Önce, size yakın bir fetih (Hayber fet­hini) verdi." (48: 27). Rasulullah @'ın Kâbe-i Mükerreme'ye barış ve güvenlik içinde gir­diğini gördüğü bu rüya bir yıl sonra Hicret'in yedince yılında gerçekleşti.

Peygamber @ ve dolayısıyla ashabı yanları­na kurbanlık hayvanlar aldılar. Kabe'yi zi­yarete geldiklerinin bir işareti olarak hepsi ihram giymişlerdi. Aynı zamanda, kılıçlan kınlarında taşıyarak, silahlarını kuşanma-mışlardı. Rasulullah @, Abbâd b. Bişr ko­mutasında 20 atlıyı önden gönderdi ve bun­lar Mekke'den dokuz mil uzaklıkta, Cidde ile Mekke arasında olan Hudeybiye'ye gel­diler. Kureyş, Rasulullah @'ın gelmekte ol­duğu haberini aldı ve onun Kabe'ye girme­sini önleme karan aldı. Peygamber @, asha­bıyla gelerek Hudeybiye'de konakladı. Hu-zâa'nın reisi Büdeyl b. Verka'ya açıkça, sa­vaşmaya değil fakat Umre yapmaya geldiği­ni ve karşı çıkanlarla savaşmayacağını söy­ledi. Bunun üzerine Büdeyl, Kureyş'e gitti ve bütün vaziyeti açıkça anlattı. Rasulullah @ ile Kureyş arasında birçok elçiler gidip geldi ve sonunda barış ve uzlaşma kararına varıl­dı. Süheyl b. Amr, aşağıdaki maddeler üze­rine bir barış akdi yapmak üzere Kureyş ta­rafından gönderildi:

1- Her iki taraf arasındaki insanlardan on sene müddetle harp kaldırılmıştır. Taraf­lar birbirleri arasında emniyettedirler.

2- Muhammmed b. Abdullah ve ashabı, bu sene geri dönecekler ve Mekke'ye girme­yeceklerdir. Gelecek sene Mekke halkı oradan çıkacaklar ve Muhammed b. Ab­dullah ashabı ile birlikte oraya girecekler­dir. Mekke'de üç günden fazla kalınma­yacaktır ve beraberlerinde yalnız kılıçları bulunacak ve kılıçları kınlarında olacak­tır.

3- Her iki taraf da şartları yerine getirmek­le mükelleftir. Tarafsızlığı bozana gizli yardım yapılmayacak ve sadakatsızlıkla hareket olunmayacaktır.

4- Kim Muhammed'in birliğine ve ittifakı­na dahil olmak isterse oraya girebilir ve her kim Kureyş'in birliğine ve ittifakına girmek isterse o da oraya girebilir.

5- Velisinin izni olmadan Kureyş'den kim Muhammed'e gelirse o Kureyş'e geri ve­rilecektir. Fakat Muhammed'in ashabın­dan (irtidad ederek) Kureyş'e gelecek olan kimseler, ona iade edilmeyeceklerdir. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).

6- Muhammed'in ashabından kim haccet­mek, umre yapmak yahut da (Allah'ın) fazlından bir şey aramak maksadıyla Ye­men ve Taife gitmek üzere Mekke'ye ge­lirse, onun canı da, malı da emindir. Kim de Allah'ın fazlından aramak maksadıy­la Kureyş'ten Mısır yahut da Şam'a geç­mek için Medine'ye ayak basarsa, onun da gerek canı ve gerekse malı emniyette­dir.

Barış antlaşmasından sonra Rasulullah @ ve ashabı yanlarında bulunan hayvanlardan kurbanlar kestiler, traş oldular. Antlaşma maddelerinden bazılarının çok katı görün­mesine ve sahabelerin bir çoğunun alçaltın bularak (kendi görüşlerince) bu maddelere üzülmeleri, hatta kızgınhk göstermelerine rağmen Rasululİah @ Kureyş'le arasındaki bu barış antlaşması sonucundan çok mem­nun olmuştu. Bu antlaşma her iki taraftan can kaybını önlemekle kalmamış, aynı za­manda Kureyş'e ve Arap kabilelerine sabır ve metanetle düşünmeleri ve herşeyi yerli ye­rince anlamaları için nefes alma imkânı ta­nımıştı. Bu antlaşma, Arap kabilelerine Hz. Peygamber @'ın dinini önyargısız ve kin duymaksızın inceleme ve onun kültürlerine olan müsbet katkılarını görme fırsatı da ver­di. Böylelikle antlaşma hem faal savaşçılar ve hem de pasif İzleyiciler için hakiki man­zarayı görme, problemi kan dökmeksizin ve savaşmaksızın çözmeye çalışma hususların­da geniş imkanlar sağladı. Diğer bir deyişle, bu hakiki bir zaferdi; çünkü İki tarafı yak­laştırmış ve ayrılıklarını barışçı bir yoldan halletme fırsatı vermişti. Kur'an-ı Kerim'de bu teyid edilmiştir: "Biz sana apaçık bir fe­tih verdik." (48: 1). Antlaşmanın maddeleri müslümanların aleyhineymiş gibi göründü­ğünden, ashabdan biri: "Ya Rasululİah! Bu bir zafer mi?" dedi. Peygamber @: "Nefsi­mi elinde bulundurana andolsun, muhakkak ki bu bir zaferdir." (İbn Sa'd, Kİtab et-Tabakat el-Kebir).

Bu dönem zarfında yapılan üç gazvede, ha­rekâtların süratli olması dolayısıyla düşman tamamen hazırlıksız yakalandı. Düşman çar­pışmaya girişmedi ve kaçtı.

 

3- Hudeybiye'den Sonraki Gazve Ve Seriyyeler

 

Hudeybiye antlaşması olayların mahiyetini ve istikametini tamamen değiştirdi. Hudey­biye pratik olarak Kureyş'in müslümanlara karşı düşmanlığının sonu oldu. O zamana kadar müslümanlara karşı yapılan bütün as­kerî harekâtların başlatıcısı Kureyş olmuştu ve Kabe'nin koruyucuları konumunda olma­ları hasebiyle diğer Arap kabileleri Kureyş'i desteklediler. Kureyş, Rasululİah @'la barış yapınca, onunla zaten hiçbir şahsî anlaşmaz­lıkları ve husumetleri olmayan diğer Arap kabileleri müslümanlarla ve dinleriyle yakın ilişkilere girdiler, önyargısız olarak îslâm't ciddiyetle incelemeye başladılar. Daha önce İslâm hakkında hiçbir şey bilmeyen, hiçbir zaman onu hakkıyla anlamamış olan ve Ku­reyş yüzünden İslâm'a savaş açmış olan yüz­lerce ve binlerce kabile mensubu, artık onu incelemek, müslümanların diğer Araplara nazaran maddî ve manevî üstünlüklerini gö­rerek şüphelerini ve yanlış anlamalarını gi­dermek imkânı buldular. İslâm dininin ve onun liderlerinin karakter ve davranışlarının bu barış ortamında yerli yerince anlaşılması insanları topluluklar halinde İslâm'a yönelt­ti. Hudeybiye antlaşmasından sonra bir-iki yıl içinde İslâm halkasına girenlerin sayısı da­ha Önceki on dokuz yıl içinde İslâm'a giren­lerden daha fazla oldu.

Bu antlaşma, İslâm tarihinde gerçekten bir dönüm noktasıydı ve Rasululİah @'ın büyük bir başarısıydı. Hatta, askerî yönden de, Pey­gamber @'ın Kureyş'in düşmanca tavrını iyi bildiği halde Umre için Mekke'ye gelmesi onun açısından çok akıllıca bir hareketti. Ra­sululİah @ bu hareketiyle Kureyş'i çok sıkın­tılı ve kritik bir konuma düşürdü. Eğer, ih­ram giymiş, beraberlerinde kurbanlık hay­vanlarla Umre maksadıyla gelen Peygamber @'ı ve ashabını engelleyip onlara saldırsa-lar, sadace İslâm'ın lehine müthiş bir destek sağlanmasına neden olacaklardı. Artık bu antlaşma sayesinde Mekke müşrikleri ve di­ğer Arap müşrikler Medine içinde ve dışın­da müslümanlarla serbestçe karşı karşıya gel­diler. Müslümanlar, birkaç ay önce hayal bile edilemezken, bir yıl sonra Kabe'ye girebile­ceklerdi. Müslümanlarla, kâfirler ve özellikle de Kureyş müşrikleri arasındaki bu serbest faaliyetler ve münasebetler Halid b. Velid ve Amr b. el-As gibi tanınmış şahsiyetleri İslâm halkasına kazandırdı. Hudeybiye antlaşma­sı aslında binlerce Arabi İslâm'a getirip İs-lâmî hareketi güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda bir yıl sonraki Mekke zaferinin ve takiben diğer zaferlerin kapısını da açtı.

Aynı zamanda, bu antlaşma, artık Kureyş1 le barış yapmış olan İslâm devletine, arta ka­lan düşman Hayber yahudilerini temelli çö­kertme imkânı da verdi. Diğer bölgelerdeki yahudilerin birçoğu Hayber'e sığınmışlar ve iyice güçlenerek Medine'ye düşman kesilmiş­lerdi. Peygamber @, Kureyş'ten saldırı en­dişesi olmaksızın artık Hayber kabilelerini boyun eğdirebilirdi.

Fakat, İslâm Devleti'nin lehine olan bu ge­lişmelere rağmen, askerî görüş noktasından, açık ve gizli düşmanların faaliyetleri konu­sunda uyanıklığı elden bırakmak veya gev­şetmek ne akıllıca, ne de pratik bir politika olurdu. Bu sebeple, düşmanlarından ve on­ların hem gizli, hem de açık faaliyetlerinden tamamen haberdar olan Rasulullah @, istih­barat ve keşif sistemini devam ettirmeyi İh­mal etmedi.

Turebe Üzerine Ömer b. Hattab Seriyyesi:

Turebe'de, Hevâzin'in bir kolu, Hicret'in ye­dinci yılında Medine' ye saldırmak üzere teş­kilatlanıyordu. Rasulullah @ Ömer b. Hat-tab'ı on üç kişiyle, onlarla anlaşmak için gönderdi. Ömer, yola çıktı ve gündüz sakla­nıp gece yol aldı, fakat kabile mensupları on­ları farkederek kaçtılar. Hz. Ömer çarpış-maksızın Medine'ye döndü.

Benî Kilâb'a Karşı Ebû Bekir Seriyyesi: Be­nî Kilab, Necid'de bir kabileydi ve müslü-manlara saldırmak için hazırlık yapıyorlar­dı. Bunun üzerine Rasulullah @, Ebu Bekir'i bir miktar kuvvetle onların bu faaliyetlerini durdurmak üzere gönderdi. Ebu Bekir, Be­nî Kilâb'a aniden saldırdı, bazılarını öldür­dü, bazılarını da esir aldı. Fakat geri kalan­ları kaçtı.

Beşir b. Sa'd el-Ensâri Seriyyesi: Benî Mur-re, Fedek'te bir kabileydi ve Hayber yahudi-leriyle birlikte bir takım entrikalar çeviriyor­lar ve onları destekliyorlardı. Rasulullah @, Beşir b. Sa'd'ı otuz atlıyla onlarla uğraşma­sı için gönderdi. Benî Murre, müslüman bir-Hğİne gece saldırdı ve birbirlerine ok atma­ya başladılar. Müslümanların okları tükenin-ci kâfirler hücuma geçtiler; müslümanlara ağır kayıp verdirdiler ve Beşir'i yaraladılar. Beşir daha sonra Medine'ye döndü.

Fedek Üzerine Ğâlib b. Abdullah el-Leysî Se­riyyesi: öâlib b. Abdullah el-Leysî, Fedek-teki Benî Murre'yi cezalandırmak için gön­derildi. Ğâlib, onlara sürpriz bir hücum yaptı ve bazı adamlarını öldürdü, fakat diğerleri kaçtılar.

el-Meyfe Üzerine Ğâlib b. Abdullah el-Leysî

Seriyyesi: Peygamber @, Benî 'Uval ve Benî Sa'lebe'nin düşmanca faaliyetlerini dizginle­mek üzere Necid arazisinde, Medine'den yak­laşık 90 mil uzaklıkta olan el-Meyfe üzerine Ğâlib b. Abdullah'ı gönderdi. Ğâlib, J30 adamın komutanı olarak yürüdü ve sürpriz bir hücum yaptı. Düşmandan bazılarını öl­dürdü ve develeriyle keçilerini ele geçirdi sonra da Medine'ye geri döndü.

Yemn ve Cebâr Üzerine Beşir b. Sa'd el-Ensarî Seriyyesi: Uyeyne ve kabilesi müslü­manlara karşı Hayber yahudilerine yardım etmişti; ve Peygamber @'ın kuvvetlerine sal­dırmak için Gatafan'la entrikalar çevirmek­te olduğu haberi geldi. Bunun üzerine, Ra­sulullah @ onları cezalandırmak için Beşir b. Sa'd'ı üçyüz adamla gönderdi. Beşir gün­düz saklanıp, gece yol alarak Yemn ve Ce-bâr'a vardı. Müşrikler büyük bir ganimet bı­rakarak kaçtılar. Sa'd b. Beşir düşmanı ko-valadıysa da yerini tesbit edemedi. Aldığı esir ve ganimetle Medine'ye döndü.

Benî Süleynı'e Karşı İbnu Ebi'l Avca es-Siilemî Seriyyesi: İbn Ebî'l Avca es-Sülemî, Medine İslâm Devleti'ne karşı düşmanca fa­aliyetlerine devam etmekte olan Benî Süleym üzerine gönderildi. Fakat müslümanların arasındaki bir casus tarafından önceden uya­rılmıştı. es-Sülemî, onları İslâm'a davet edin­ce, müslümanların etrafını kuşattılar ve ok yağmuruna tuttular. Müslümanlar kahra­manca çarpıştılar. Müşriklerin tamamı öldü­rüldü. Birçok müslüman da şehid oldu. Ko­mutan Ebi'I-Avcâ yaran olarak Medine'ye ge­tirildi.

Ğâlib b. Abdullah el-Leysî Seriyyesi: Ğâlib komutası altındaki 60 kişiden oluşan bu se-riyye, el-Kedid üzerindeki Benî'l-Melluh üze­rine gönderilmişti. Bu kabile kahramanlığı ve savaşçılığıyla bilinirdi. Rasulullah @, öâ-lib'e onlara sürpriz hücum yapması konusun­da yazılı talimatlar verdi. Gâlİb,onlarla çar-pışmaksızın hayvanlarını ele geçirdi ve hay­vanlarla beraber Medine'ye geri döndü.

Şucâ b. Vehb el-Esedî Seriyyesi: Rasulullah @ 25 askerin başında Şucâ b. Vehd d-Esedî'yi Medine'den yaklaşık elli mil uzak­lıktaki Rukbe topraklarında bir grup Hevazin'li üzerine gönderdi. Şucâ, gündüz sakla­nıp gece yol alarak es-Seyy mahalline vardı ve düşman üzerine aniden hücum etti. Fa­kat düşman kaçınca sadece onların devele­rini ve keçilerini yakaladı.

Ka'b b. Umeyr el-Gıfarî Seriyyesi: Çok sa­yıda insanın Zâtu Etlân'da toplandığı ve müslümanlara saldırmak amacında olduk­ları şeklinde bir haber alındı. Peygamber @ Ka'b b. Umeyr el-Gıfarî'yi on beş kişiyle bir­likte durumu araştırması için Zatû Etlâh'a gönderdi. Ka'b b. Umeyr komutasındaki bu küçük birlik müşriklerle karşılaşınca onlara İslâm'ı tebliğ ettiler. Müşrikler silahla mu­kabelede bulundular. Müslüman askerleri şe-hid oluncaya kadar savaştılar. Sadece bir as­ker yaralı olarak kurtulup Medine'ye geri döndü. Peygamber @ derhal ordu gönder­mek istediyse de düşmanın kaçtığı haberi gel­di.

Zeyd b. Harise veya Mute Seriyyesi: Rasu-lullah @, Suriye'deki Busra kiralına bir mek­tupla beraber bir elçi gönderdi. Bu elçi, Şu-rahbil b. Amr el-Gassanî tarafından durdu­rularak şehid edildi. Bunun üzerine, Peygam­ber @, Zeyd b. Harise'yi 3000 kişilik bir kuv­vetle bu caniyi cezalandırmak üzere gönder­di. Ayrıca askerleri gönderirken Rasulullah @: "Eğer Zeyd öldürülürse, Cafer b. Ebî Ta­lip komutanınızdır; eğer Cafer de öldürülür­se o zaman Abdullah b. Revâha komutanı­nız olsun; o da öldürülürse, o zaman da müs-lümanlar kimi dilerse onu başına geçirsin." buyurdu. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir, sf. 7-165). Rasulullah @, Zeyd'e, kar­şılarına çıkan insanları İslâm'a davet etme­sini, eğer kabul ederlerse dostlukla muame­le etmesini, yok eğer kabul etmezlerse onlarla çarpışmasını söyledi.

Şurahbil b. Amr el-Gassanî bu seferi haber alınca 100.000 adam ve hadsiz hesapsız sa­vaş araçları, mal ve hayvan topladı. İki or­du arasında şiddetli bir savaş başladı. Zeyd Şehit düştü ve sancağı Cafer aldı; o da şahid düşünce sancağı Abdullah b. Revâha aldı, o da şehid düşünceye kadar çarpıştı. Sonra bü­tün sahabeler Halid b. Velid'İn komutan ol­masına karar verdiler. Halİd b. Velİd düşma­na şiddetli bir hücum yaptı ve büyük kayıp­lar verdirdi. Sonra da müslüman ordusunu sağ salim Medine'ye getirdi. (İbn Sa'd, Ki­tab et-Tabakât el-Kebir).

Vadi ul-Kurâ Üzerine Amr b. el-As Seriyye­si: Benî Kudâa halkının Medine'ye saldırmak için toplandığı şeklinde bir haber geldi. Bu­nun üzerine Rasulullah @, Amr Îbnu'1-As komutası altında 300 kişilik bir kuvvet gön­derdi. Amr, gündüz saklanıp geceleri yol al­dı. Düşmanın sayısının müslümanlardan kat kat fazla olduğunu görünce Peygamber @ 'a yardım göndermesi için haber yolladı. Müs­lüman ordusunu desteklemek için Ebu Ubey-de b. el-Cerrah komutası altında 200 kişi gönderildi. Bu birleşik ordu düşman toprak­larının sınırına vardı ve düşmanı toplantı halinde buldular. Müslümanlar saldırıya geçti ve düşman kaçtı. Müslüman ordusu Medi­ne'ye geri döndü.

Ebu Ubeyde b. Cerrah veya el-Habat Seriyyesî: Ebu Ubeyde b. Cerrah komutası altın­da 300 kişilik bir birlik keşif için Medine-den elli mil uzaklıktaki deniz kıyısına gön­derildi. Bu seferde müslümanlar büyük bir açlıkla karşı karşıya kaldılar. Öyle ki, kuru­muş ağaç yapraklarını yemek mecburiyetin­de kaldılar. Allah'ın inayetiyle toyük bir ba­lık karaya vurdu da, onu yeyip kurtuldular. Bu sefer sırasında düşmana rastlamadılar.

Ebu Kafada b. Rib'i el-Ensarî Seriyyesi: Hic­ret'in sekizinci yılında Rasulullah @, Ebu Katade komutası altında 15 kişilik bir birli­ği Benî Gatafan'a gönderdi ve onlara düşma­na sürpriz bir hücum yapmalarını emretti. Asıl amaçları düşmanı tacız etmek ve kuv­vetleri, faaliyetleri ve planları hakkında bil­gi toplamaktı. Bu birlik, düşmana ani bir hü­cum yaptı, bir kısmını öldürdüler ve diğer­leri de kaçtılar. Develeri ve keçileri müslü­manlar tarafından yakalanarak Medine'ye getirildi.

Ebu Katade b. Rib'i'nin Batnu İdem Üzeri­ne Seriyyesi: Rasulullah @, Batnu İdem ta­rafına Ebu Katade komutası altında sekiz ki­şiden oluşan bir birlik gönderdi. Batnu İdem, Medine'den otuz mil uzaklıkta bir yer­di. Bu seriyyenin amacı, etraf ahaliye, özel­likle de Kureyş'e Peygamber @'ın bundan sonraki seferini bu yöne yapmayı planladığı izlenimini vermekti. Aslında, Peygamber @, Mekke'ye hücum etmeyi planlıyordu; çünkü Kureyş Hudeybiye antlaşmasını bozmuş ve müslümanların müttefiklerine Kabe'de sal­dırarak onları Öldürmüştü. Rasulullah @, Kureyş'i, sürpriz yaparak, hazırlıksız yaka­lamak istediğinden Mekke seferini gizli tut­mak istiyordu.

Bu seriyye, kendilerini müsîüman selâmıyla selâmlayan bir adama gereksiz yere saldırdı ve devesiyle mallarım aldılar. Bu olayı Hz. Peygamber @ haber alınca, onları kınadı ve o zaman (Nisa 4: 94) ayeti nazil oldu. Bu se­riyye Medine'ye dönerken, Rasulullah @'m Mekke yönüne hareket ettiğini işittiler ve yol­larını değiştirerek Rasulullah @'a eı_ Sukya'da katıldılar. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).

Benî Cezime Üzerine Halid b. Velid Seriy­yesi: Rasulullah @, Mekke'nin aşağı kısmın­da bulunan Benî Kinane'nin kolu Benî Cezime'ye onları İslâm'a davet etmesi için Ha­lid b. Velid'i gönderdi. Onu savaşması için göndermemişti. Halid, 350 kişilik bir kuv­vetle yola çıktı. Oraya varınca, Halid'e hal­kın İslâm'a girdiği söylendi, fakat o bunu müslümanların gazabından kurtulmak için yaptıklarını düşündü. Onlardan bazı adam­lar öldürüldü. Peygamber @ bunu işitince: "Yarabbi, Halid'in işlediği suçtan ben ma­zurum." dedi. Ali b. Ebî Talib'i, Öldürülen­lerin akrabalarına kan parasını ödemesi ve kaybettiklerini tazmin etmesi için gönderdi. (İbn Sa'd).

Uyeyne b. Hisn el-Fezârî Seriyyesi: Rasulul­lah @, Uyeyne yi 50 atlıyla Benî Temim üze­rine gönderdi. Uyeyne, gündüz saklanıp ge­ce yol alarak İlerledi. Düşman sınırında çar­pışma oldu. Benî Temîm'de birçok müşrik öldürüldü. 11 erkek, 11 kadın ve 30 çocuk esir alındı. Fakat Peygamber @ onları kabi­lelerine geri gönderdi.

Kutbe b. Amir Seriyyesi: Hicret'in dokuzun­cu yılında, Rasulullah @ Kutbe b. Amİr'i 20 kişiyle Haş'em kabilesine gönderdi. Kutbe-ye dikkatli olması ve onlara karşı sürpriz bir hareket yapması talimatı verilmişti. Haş'em halkı İslâm Devleti'ne karşı isyan hazırlığı içindeydi. Kutbe, düşmana gece sürpriz bir hücum yaptı. Her iki taraftan da adamların yaralandığı şiddetli bir çarpışma meydana geldi. Kutbe onları alt etmeyi başardı ve er­kek ve kadınlardan esirler aldı, develerini ve keçilerini ele geçirdi. Fakat Rasulullah @ bu esirleri serbest bıraktı.

ed-Dehhâk b. Siifyan el-Kilâbî Seriyyesi: Rasulullah @, küçük bir birlikle ed-Dehhâk el-Kilâbî'yi kendi kabilelerini İslâm'a davet et­mesi için gönderdi, fakat bazıları direndi ve birkaç adamın öldürüldüğü bir çatışma ce­reyan etti. Benî Kilâb da İslâm Devletine kar­şı isyan hazırlığı içindeydi.

Alkarna b. Mucezziz el-Mudlicî Seriyyesi:

Rasulullah @ tarafından, Alkarna b. Mucez­ziz komutası altında 300 kişilik bir seriyye, Habeş halkıyla ilişki içinde oldukları riva­yet edilen Cidde halkının hareketleri ve plan­larına göz kulak olmaları maksadıyla gön­derildi. Çarpışma olmadan geri döndüler.

Abdullah b. Huzeyfe el-Karşî Seriyyesi: Ab­dullah b. Huzeyfe el-Karşî komutası altında 300 kişilik bir birlik deniz sahili boyundaki bölgelerde soygunlar yapan ve Mekke'ye hü­cum etmeyi planlayan kabileler üzerine gön­derildi. Bu seriyyeyi haber alınca hepsi da­ğıldılar.

Son altı seriyye, çevre bölgelere düzen ve ada­leti sağlamak ve Mekke zaferini pekiştirmek için yapılmıştı. Mekke'nin düşmesinden son­ra, bazı kabileler İslâm Devleti'ne isyan et­tiler fakat bu çok sınırlı bir seviyede kaldı. Peygamber @ onlara isyanı diğer bölgelere yayma şansı tanımadı ve onları daha tomur­cuk halindeyken yolmak için güçlü askerî birlikler teşkil etmek üzere gerekli adımları süratle attı. Bu zamanında müdahale İslâm Devleti'nin otoritesini tesis etti ve Mekke çev­resindeki mesele çıkarmaya aday unsurları boyun eğdifdi.

Necrân Üzerine Halid b. Velid Seriyyesi: Ha-Hd b. Velid, Hicret'in onuncu yılında Tebük seferinden sonra 420 kişilik bir kuvvetle Nec­rân üzerine gönderildi. Hıristiyan yönetici­lerle olan problemleri halletmeyi başardı ve bu böygelerdeki çeşitli hırİstiyan liderleriyle, antlaşmalar yaptı.

AH b. Ebî Talib Seriyyesi: Ali, 300 atlıdan oluşan bir kuvvetle Yemen üzerine gönderildi. Ali'ye Rasulullah @ tarafından, düşman savaşı başlatmadıkça onlarla savaşmaması söylenmişti. Ali, Yemen'lilerle karşılaştı ve onları İslâm'a davet etti, fakat müslüman-ların üzerine ok ve taş atmaya başladılar. O zaman Ali onlara karşı bir hücum düzenle­di ve bazılarım öldürdü, diğerleri de kaçtı. Ali, onların peşine düşmedi, fakat onları tek­rar İslâm'a davet etti. Yemenliler hemen ka­bul ettiler ve İslâm'a girdiler, reisleri bağlı­lık yemini etti.

 

Sonuç

 

Önce de işaret ettiğimiz gibi, müslümanlar sadece korku ve baskıdan uzak olarak ser­bestçe inançlarının gereğini yerine getirebi­lecekleri bir yerde yaşamak istediler. Bu yü­ce gaye için evlerini ve bütün dünya malları­nı terkettiler, fakat Kureyş onları Medine'de bile huzur ve barış içinde yaşamaya bırak­madı. Üzerlerine bozguncular gönderdi, sı­ğırlarını ve hayvanlarını yağmaladı ve mah­sullerini tahrip etti ve üzerlerine askerî sefer­ler düzenledi. Bu nedenle, müslümanlara karşı her düşman faaliyetini sürekli gözleye­bilecek çok etkili bir istihbarat ve gözetleme sistemi oluşturmak gerekliydi. Rasulullah @ bu amaçla bir devriye (seriyye ve gazve) sis­temi teşkil etti ve hedeflerini gerçekleştirmek için bu sistemi en başarılı ve etkili bir biçim­de kullandı.

Bu seriyyelerin on dokuzu 20 veya daha az kişiden meydana gelmişti ve genelde, yukar­da bahsettiğimiz gibi, görevleri kendilerine bildirilen herhangi bir konuda bilgi topla­maktı. On iki seriyye, 20 ilâ 60 kişiden mey­dana geliyordu ve bu bölümde daha önce bahsettiğimiz genel keşif görevlerine ek ola­rak bunlar çeşitli başka görevler de icra etti­ler. Yağma, soygun ve kan dökme olaylarını engellemek, barış ve düzeni tesis etmek işle­riyle meşgul oldular. Üçüncü tip seriyyeler muharebe seriyyeleriydi ve 60 ilâ 200 kişiden oluşurdu. Bunlar Kureyş ve müttefiklerinin ve bu mahiyetteki di»er düşman gruplarının fesat çıkarmak maksadıyla Medine etrafın­da dolanan bozgun birliklerini kontrol etmek için gönderilirdi. Dördüncü tip seriyyeler 200 ilâ 500 kişiden oluşmuştu ve bunlar Kureyş'in ve müttefiklerinin Medine'ye karşı düşman­ca faaliyetlerini gerekirse kuvvet kullanarak önlemek maksadını güdüyordu, tik iki tip se-riyyelere çarpışmadan kaçınma talimatı ve­rilmişti, fakat dördüncü tip olanlar hakiki bir savaş birliğiydi. Aslına bakarsanız, düşmanla çok seyrek vuruşma olduT çoğunlukla düş­man ricat ederek kaçtı ve müslümanlar da çarpışmaksızın geri döndüler. Tamamını in­celersek, 24 seferin yedisinde küçük çatışma cereyan etti ve düşman tam bir yenilgiye uğ­ratıldı. 50 ve 15 kişiden meydana gelen İki seriyyede, yaralanan ilk seriyyenin lideri ha­riç, bütün müslüman mücahidler şehit edil­di. Geriye kalan onbeş seriyyede, müslüman-ların aniden ortaya çıkışıyla düşmana sürp­riz yapıldı ve düşman çarpışmaksızın kaçtı.

İlk seriyye, Hicret'in birinci yılında Rama­zan ayında deniz sahiline gönderildi ve so­nuncusu da Ali b, Ebî Talib'in komutası al­tında Hicret'in dokuzuncu yılının son ayın­da Yemen'e gönderildi. Bilindiği gibi, Hadis ve tarih kitaplarında Rasulullah @'ın bizzat komutan olarak katıldığı seferlere "gazve" ve ashabından herhangi biri komutası altın­da yapılanlara da "seriyye" denir.

 

KISIM 5

 

SAVAŞIN TEMEL İLKELERİ

 

1- Maneviyat

 

Maneviyat, zihinle ilgili bir kavramdır ve eği­timle, özellikle de dinî eğitim ve inançla te­sir edilen psikolojik faktörlere dayanır. İn­sanların uğruna mücadele ettikleri davanın doğruluğuna olan kuvvetli bir inançtan kay­naklanır. ABD'nin ünlü bir askerî uzmanı olan George C. Mashall'ın sözleriyle, "O bir zihin hâlidir, sebattır, cesaret ve ümittir, iti­mat, gayret ve sadakattir;' (U.S. Principles of War). Ve Mareşal Sir William Slim, ma­neviyat meselesini şu sözlerle Özetler: "Ma­neviyat bir zihin halidir. Bütün bir insan top­luluğunu, kendilerine neye mal olduğuna bakmaksızın, sahip olduklarını son zerresi­ne kadar vererek, bir şeyi başarmak üzere ha­rekete geçirecek, el ile tutulamayan bir kuv­vettir. İnsanlara kendilerinden daha büyük bir şeyin parçası oldukları hissini verir. Eğer insanlar bunu hissedecekse ve eğer bu hisle­ri kalıcı olacaksa —ki maneviyatın özü ka­lıcı olmasıdır— maneviyatlarının muayyen temelleri olmalıdır. Bu temeller ruhî, entel-lektüel ve maddî temellerdir. Ve bunları önem sırasına koyarsak, ruhî temel önce ge­lir, çünkü hakiki gerilime sadece ruhî bir te­mel sayesinde karşı konulabilir. Daha sonra entellektüel faktör vardır, çünkü insanlara hissî yönden olduğu kadar akıl ve mantık yo­luyla da tesir edilir. En son, maddî temel gelir —önemli fakat en son, çünkü en yüksek ma­neviyata maddî şeyler en düşük olduğu za­man rastlanır!' (Defeat into Victory).

 

Tevhid Ve Eğitim

 

Rasulullah @, ashabını Allah'ın Yaratıcı, Sa­hip ve Hakim olduğu ve gücünün her şeye yettiği İnancıyla yetiştirdi. Hiçbir şey Allah'ın İradesi dışında değildi ve kime isterse ona za­fer ihsan ederdi, fakat Allah-u Teâlâ daima mürninlere yardım etmişti. Rasulullah @, inananlara bu inancı tanıttı; inananlar dai­ma her türlü zor şartlar altında Allah'ın yar­dımını istemeli ve ümit etmeliydi; çünkü ger­çek müminler yalnız O'ndan yardım umar: "Ey inananlar, sabır ve namazla (Allah'tan) vardım isteyin, muhakkak ki Allah, sabre­denlerle beraberdir." (2: 153).

Bu ayet, iman ve itikadı iki yoldan kuvvet­lendirir: Birincisi, müminlere üzerlerine dü­şen görevleri hakkıyla yerine getirmelerini sağlayacak olan sabır, sebat ve namaz yoluy­la yardım ummaları tavsiye ediliyor. Sabır, sebat ve namaz ayrıca onlara karşılaşacak­ları bütün eziyetlere, zorluklara, zulümlere ve suistimallere tahammül etme cesareti ve gücü sağlayacaktır. Allah yolunda muhak­kak gerekli olan bu manevî kuvvet ve taham­mül gücü sayesinde müminler kendilerini gü­venlik içinde hissedeceklerdir. İkincisi; bu ayet müminlere, eğer O'nun yolunda sabır ve sebatla direnirlerse, bu eziyet ve zulüm za­manında yalnız bırakılmayacakları ve Allah-ın yardımının yakında geleceği hususunda te­minat veriyor.

Allah'ın kendi yolunda mücadele edenlere yaptığı bu vaat, büyük bir yüreklendirmedir ve insanları hedeflerini gerçekleştirmek hu­susunda yücelere eriştirir. Bu vaat Kur'an-ı Kerim'de sık sık yinelenir: "Allah insanları savunur. Allah hiçbir hain ve nankörü sev­mez." (22: 38). Bu, İnananlara ve Allah yo­lunda mücadele edenlere ebedî bir vaattir. Zafer ve Allah'ın yardım vaadi müminler içindir, fakat daima muayyen şartlara bağlı­dır ve insiyatif müminlere bırakılmıştır. İn­sanlardan içiyle dışıyla hakiki mümin olma­ları ve Allah yolunda çok sıkı mücadele et­meleri istenmektedir. Eğer bu şartı yerine ge­tirirlerse Allah'ın yardımı ve zafer onların olacaktır. Bununla beraber, müslümanlar Kendilerinden önceki ümmetler ve peygam­berleri gibi sabırlı olmalıdır. Bu ümmetler zorlu imtihanlara tâbi tutulmuş ve onlar büyük bir sabır gösterip bütün zorluklara ta­hammül gösterince de Allah'ın yardımı on­lara ulaşmış, muzaffer olmuşlar: ".... Ne z,a-man ki, peygamberler umutlarını kestiler ve kendilerinin yalana çıkarıldıklarını (kâfirle­re karşı kendilerine yapılacağı vaadedilen yardımın yapılmayacağını) sandılar, işte o za­man onlara yardımımız geldi ve dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Azabımız suçlular top­luluğundan asla geri çevrilmez" (12: 110). Ve yine el-Mümin suresinde şunları okuyoruz: "Elbette biz elçilerimize ve inananlara hem dünya hayatında, hem de şahitlerin (şahitli­ğe) duracakları günde yardım ederiz." (40: 51).

Sonra, müminlerin moral ve İtimatlarını da­ha da artırmak için, onlara Allah yolunda çok sıkı mücadele edenlerin O'nun tarafın­dan sevildiği söylendi: "Nice peygamberle­rin yanında Rabb'e kul olmuş pek çok kim­se çarpıştı: Allah yolunda başlarına gelen­lerden yılmadılar, zayıflık göstermediler, bo­yun eğmediler. Allah sabredenleri sever." (3: 146). Bu ayet, Allah'ın kullarını sevmesine yol açan faktörleri açıkça ortaya koymakta­dır: Birincisi, insanlar Allah yolunda müca­dele edip çarpıştıklarında cesaretlerini yitir­mezler ve daima Allah'ın yardımının zama­nında geleceğini ümit ederler. İkincisi, din­lerini müdafaa hususunda mücadele etme şevk ve kararlılıklarında asla gevşeklik gös­termezler ve yaptıkları işlerde gayretli, sebatlı olurlar. Üçüncüsü, düşmana yenilmeye asla razı olmazlar ve yenilgiyi asla kabul etmez­ler, çüRkii onlar yeryüzünde doğrunun ve Hakk'ın prensiplerini yükseltmek için mü­cadele etmektedirler. Eğer herhangi bir za­yıflık gösterir veya zorbalığa, zulme razı olurlarsa, Hak yenilecek ve bâtıl üstün gele­cektir. Bu nedenle, Hak yolunda mücadele eden müminler asla yenilgiye razı olmazlar. Zafer kazanılıncaya kadar ya da kanlarının son damlasını dökünceye kadar mücadeleye devam ederler.

Müminlere, düşmanlarına karşı bu nitelik­leri edindiklerinde, zafere erişecekleri gibi Al­lah'ın sevgisine de mazhar olacakları vaat edilmiştir; çünkü dinlerini müdafaa etmek için metanetle, sebatla ve teslim olmaksızın mücadeleye atılanları Allah sever. Müminle­rin bu niteliği, Kur'an-ı Kerim'in bir başka ayetinde şöyle anlatılmaktadır: "Muham-med Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulu­nanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi arala­rında merhametlidirler..." (48: 29). Maksat yerine getirilinceye kadar sıkı bir mücadele­ye kararlılık ve şevkle atılmak ve bütün sı­kıntılara göğüs germek, hakiki bir müminin en gerekli hususiyetlerindendir.

Allah'ın sevgisine mazhar olma vaadiyle be­raber, müminlere, düşmanla yapılan bu mü­cadelede öldürülenlere ebedî bir cennet ha­yatı verileceği de vaat edilmiştir: "Allah yo­lunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (on­lar) diridirler, Rableri katında rızıklanmak-tadırlar. Allah'ın, keremiyle kendilerine ver­diklerinden sevinçli olarak, arkalarından he­nüz (şehid olup) kendilerine yetişemeyenle-re de korku olmadığı, onların da üzüntüye uğramayacakları müjdesiyle sevinmektedir­ler." (3: 169-170). Ve yine Bakara Suresi'nde şunları okuyoruz: "Allah yolunda öldürülen­lere, 'ölüler' demeyin; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olamazsınız." (2: 154). İs­lâm davası uğruna ölmenin Allah katında ebedî bir mutluluk ve huzur hayatı bahşede­ceğinin bilinmesi; müminleri, sonuna kadar gayret sarfetmeleri ve yeryüzünde zafer kazanılıncaya, ya da Cennet elde edilinceye ka­dar güç ve kabiliyetlerinin son zerresine ka­dar çarpışmaları için kuvvetli ve teşvik edici rol oynar.

Ve Rasulullah @ da sahabelerine şehitliğin faziletlerini ve mükemmeliyetini vaaz ederek, çok güçlü bir saik meydana getirdi. Enes, Ra­sulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiş­tir: "Cennet'e giren kimse bir daha dünya­ya geri dönmek istemeyecektir veya dünya­dan şehid olmaktan başka hiçbir şey isteme­yecektir. O, kazandığı şereften dolayı dünya­ya on kere gönderilip, onunda da şehid ol­mayı dileyecektir." (Buharı ve Müslim). Ebu Katade anlatıyor: "Rasulullah @ aramızda ayakta durdu ve Allah yolunda mücahede et­menin ve Allah'a iman edip bağlanmanın en hayırlı işler olduğundan bahsetti. Bir adam doğruldu ve sordu: 'Söyle, ey Allah'ın Elçi­si! Eğer ben Allah yolunda öldürülürsem, bütün günahlarım silinecek mi?' Rasulullah @ cevap verdi: 'Evet, tabiî eğer Allah yolun­da, mükâfatını ancak Allah'tan bekleyerek, tahammül gösterir ve gerilemeksizin ileri atı-lırsan'." (Müslim).

Bu açıkça göstermektedir ki Allah yolunda mücahede etmek ve mümini Allah yolundan alıkoyanları yok etmek için kararlılıkla ileri atılmak bir insanın bütün günahlarını affet­tirecek kıymette bir davranıştır. Mümin kişi, bütün zorluklara katlanmalı ve çarpışmanın ağır yükünü taşımalıdır, fakat hangi şartlar altında olursa olsun korkup gerilememelidir, çünkü bu Allah'ın müsamaha göstermediği bir günahtır. Bilakis, Allah sarsılmaz bir kaya gibi çarpışmayı emretmiştir: "Allah, kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever." (61: 4).

Böyle mücahidlere başarı ve büyük mükafat verilmiştir, fakat seller gibi akan düşmanın karşısında zayıflık gösterip gerileyenlere ağır cezalar takdir olunmuştur: "Ey inananlar, inkâr edenlerle toplu halde karşılaşırsanız, onlara arkalar(ınız)ı döndür(üp kaç)maym. Kim o gün, savaşmak için bir tarafa çekilmek, yada başka bir birliğe katılmak dışın­da arkasını döner (kaçar)sa o, Allah'tan bir gazaba uğrar, onun yeri cehennemdir, o ne kötü bir varılacak yerdir." (8: 15-16).

Müminler stratejik bir çekilmeden men edil­miş değillerdir, fakat onlara yasaklanan, ken­di canlarını kurtarmak maksadıyla korkak­ça ve dağınık bir kaçışla kesin bir yenilgiye yol açmaktır. Böyle bir kaçış şüphesiz iğrenç bir günahtır, çünkü bu hareket bencilce ca­nını kurtarmak için yapılır ve cehennemde ağır bir azabı gerektirir. Savaş alanından al­çakça kaçan kişi, bunu, kendi canını uğru­na çarpışmaya çıktığı davadan daha çok sev­diği için yapar. Rivayet edildiğine göre, Ra-sulullah @, bu hareketi şu sözlerle lanetler: "Üç günah vardır ki hayrı boşa çıkarır; şirk, ana-baba hakkını ihlâl etmek ve Allah yo­lunda çarpışırken savaş alanından kaçmak."

Böyle bir kaçış lanetlenmiştir, çünkü korkak­ça ve şerefsiz bir davranış olmaktan başka çok ciddî sonuçlara yol açar: "Bir askerin kaçması, bir takımın kaçmasına ve o da bir alayın veya bütün ordunun bozguna uğrama­sına yol açabilir. O zaman İse, ordunun boz­guna uğramasıyla muhtemelen bütün ülke harap olabilir. (Ebû'l Alâ Mevdûdî, The Me-aning of theQur'an, Cilt IV, sf. 130-151). İş­te böyle savaşın azgın zamanlarında, mümin­lere dua ederek Allah'ın yardımını istemele­ri ve Allah'ı zikretmeleri tavsiye edilmiştir, çünkü bunlar mücahidlere sebat etme ve me­tin olma kuvveti kazandırırlar: "Ey inanan­lar, bir toplulukla karşılaştığınız zaman se­bat edin ve Allah'ı çok anın ki, başarıya en­sesiniz." (8: 45).

Müminlere, kendilerinden maddî olarak üs­tün görünen düşman karşısında soğukkanlı olmaları, Allah'a güvenmeleri tavsiye edil­miştir; çünkü düşmanın sayıca fazlalığı on­ları korkutmamalı ve çarpışma şevk ve ka­rarlılıklarını zayıflatmamalıdır. "... Allah'a kavuşacaklarına kanaat getirenler ise şöyle dedi: 'Nice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.' " (2: 249). Şu ayet vahyolununca, müminlerin itimat ve iman­ları daha bir arttı: "Ey Peygamber, mümin­leri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabreden yir­mi kişi olsa, (onlar) iki yüz (kâfir)İ yenerler. Sizden yüz kişi olsa (onlar), kâfirlerden bir kişiyi yenerler. Çünkü o kâfirler, anlamaz bir topluluktur." (8: 65).

Bu ayetteki "anlamazlar" sözü bir bakıma burada kullandığımız "maneviyat" kelime­siyle aynı mânayı ifade etmektedir. "Anla­ma", "maneviyat"tan (kişilerin cesaret ve şe-kavetini vs. yukarda tutmasını ruhî ve zihnî durum) daha ilmî bir terimdir. Çünkü, şu­rası açıktır ki uğruna çarpıştığı gayeyi hak­kıyla anlayarak bu gayenin, erişilmediği tak­dirde anlamsızlaşacak olan hayatından da­ha kıymetli olduğunu idrak eden kişi, neyin uğruna çarpıştığını anlamayan kişiden çok daha büyük dövüşme gücüne sahip olacak­tır, ikisinin maddî güçleri eşit olsa bile. Bun­ların da ötesinde, gerçeği, Allah'ın varlığını, kâinatta Allah ile kendi durumu arasındaki bağlantıyı, dünyadaki hayat ve ölümü, Ahi-ret hayatını, Hak ile bâtıl arasındaki ayırımı ve bâtılın Hakk'a üstün gelmesinin akibeti-ni hakkıyla idrak eden kimse, ülkesi, ulusu veya aşireti uğruna çarpışan kimseden çok daha güçlüdür, hatta bu karşısındaki kişi da­vasını iyice anlamış olsa bile. Böylece, açık­tır ki, gayelerinin idrakinde olan müminler, onlarla aynı kapasitede olan kâfirlerden on kat daha güçlüdür. Fakat bu anlayışla bera­ber bu gücü elde etmek için cesaret ve sebat da gösterilmelidir.

Bu eğitim, müminlerin arasında büyük bir bağlılığın husule gelmesine yardım etti ve sa­yıca, silahça ne güçte olursa olsun, düşma­na karşı çarpışmak için şevk ve kararlılıkla­rını kuvvetlendirdi. Müminlere en asil ve en hakikî bir gaye, yani insanların barış dolu ve mesut bir hayat sürebileceği adalet, merha­met ve iyilik ilkelerine oturtulmuş bir top­lum tesis etme gayesi sunulunca bahsettiği­miz bu sadakat ve İrade gücü daha da geliş­ti; "Siz, insanlar İçin çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110).

Şu da akla getirilmelidir ki, Allah, Önderlik şerefim insanlar önünde şahitlik etme mec­buriyetiyle birlikte müzakere etmektedir. Bu şereflilik hâli beraberinde çok ağır sorumlu­luklar da taşımaktadır. Nasıl ki Rasulullah @ onlara örnek teşkil ediyorsa, müslüman toplumun da yaşayan bir merhamet, adalet ve doğruluk örneği olması ve bu toplumdan yükselen sesleri ve faaliyetleri bütün dün­yaya doğruluk, adalet ve merhametin ne mâ­naya geldiğini anlatmalıdır. Bu vazife onlar­dan şunu talep etmektedir: "Yeryüzünde fa­zilet, doğruluk ve adaleti tesis etmek ve pra­tik olarak bâtılın kökünü kazımak ve Allah-tan başka İlâh olmadığını iman ederek, bu inancın_ gereklerini hayata nakşetmek." (Ebû'l Âlâ Mevdudî, The Meaning of the Qur'an Cilt I, sh. 120-121 ve Cilt II, sh. 54).

Aynı mana Bakara Suresi'nde şu sözlerle ifa­de edilmektedir: "Böylece sizi vasat bir üm­met yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Pey­gamber de size şahit olsun..." (2: 143). Vasat ümmet demek, sınırları aşmayan hakikî ve asil bir toplum demektir. Orta yolu izleyen, bütün dünya uluslarına karşı tarafsız olarak kesin bir adaletle muamele eden ve diğer uluslarla olan bütün ilişkilerini doğruluk ve adalet temeline dayandıran bir toplum de­mektir. (Mevdûdi, a.g.e. aynı yer.)

Böylece, bu hususlar, İslâm toplumunun he­def ve gayesinin üstünlüğünü teşkil ederler, çünkü bu toplum muayyen bir gaye için ya­ratılmıştır, bu nedenle de hayvanlar gibi yi­yip, içip ölmekten ibaret hayatı olan diğer toplumlar gibi değildir. Kur'an-ı Kerim, İs­lâm toplumunun gayesini şu sözlerle beyan etmektedir, "... İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110). Ve yine Hadid Suresi'nde şunları oku­yoruz: "Andolsun, Biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab'ı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisinde bü­yük bir kuvvet ve insanlara birçok faydalar bulunan demiri indirdik ki Allah, kimin (on­dan istifade ederek) gaybda (görmediği hal­de) Allah'a ve Rasulü'ne yardım edeceğini bilsin, (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuv­vetlidir, daima üstündür." (57: 25).

Bu ayet, peygamberlerin gaye ve hedefini bil­dirmektedir. Peygamberlere açık işaretler, Ki­tap ve adalet, merhamet ve doğruluk temel­leri üzerine yükselenbir toplum yaratabilme­leri için Hakk'ı tesbit edebilme melekesi ve­rilmiştir. Onlara, böyle bir toplumu tesis ede­bilme ve bu toplumun kuruluşunda diğer in­sanları yardıma davet edebilme ve muhale­fete maruz kaldığında veya saldırıya uğradı­ğında dinlerini müdafaa etme, gerektiğinde de bu yolda kuvvet kullanma izni verilmiş­tir. İslâm toplumunun hedefinin çok yüce ol­ması ve diğer insanlık hedeflerinden üstün olması dolayısıyla, sınırlı ve mahallî hedef­leri gerçekleştirmek, bu davalarını savunmak veya bu uğurda çarpışmak için diğer herhan­gi bir grubun gösterdiği gayretten çok daha büyük bir hırs, kararlılık ve cesaretle, mü­minlerin dinlerini savunmalarına ve bu uğur­da savaşmalarına neden olan ek bir saik sağ­lanır.

 

Askerî Maneviyat

 

Yüksek maneviyat, kişinin davasına olan güçlü imanı ve gayeye erişip başarılı olmak için duyduğu güçlü arzu üzerine bina edilir. İnanç ne kadar kuvvetli olursa, bu inancın yerine getirilmesi gayreti o kadar ısrarlı olur. Bu inanç aynı zamanda teşkilâta vefayı ve li­derin emirlerine hakkıyla itaat etmeyi kuv­vetlendirir. Askerî, maneviyat, ayrıca, tehli­ke ve hücumlara korkup kaçmaksızm müs-bet bir şekilde mukabele etme ruhunu ifade eder. Böyle bir teşkilâta bağlı askerler çok kuvvetli bir birlik, beraberlik ruhu geliştirirler ve bu birleşik kuvvetlerinden dolayı ken­dilerini şerefli hissederler. Orduda bir aske­rin maneviyatı, komutanı ve silah arkadaş­larıyla kendisini özdeşleştirmesine yol açar. Böylece askerî maneviyat bir ordunun, askerî hedeflerini gerçekleştirmek için komutanla­rının emirlerine tam bir itaatin ve askerlerin birbirleriyle samimi işbirliğini sağlar.

Peygamber @, muayyen hedeflerle sınırlan­mayan, evrensel bir kaygusu olan yüce ve asil bir hayat ideali uğruna çarpışıp mücadele et­meleri maksadıyla ashabını yetiştirdi. Onla­ra, her insanın maruz kalabileceği her çeşit zorluk ve sıkıntılara cesaret, kararlılık ve ta­hammülle karşı koyabilmelerini sağlayan di­namik bir maneviyat ve ruhî bir kuvvet ka­zandırdı. (2: 214). Müminler, sıkı bir mane­viyat ve ruhî hayat tarzı altında eğitilmiş ve yetiştirilmişlerdi. Bu eğitim onlara itimat tel­kin ediyor, psikolojik olarak yetiştiriyordu ve ülke içinden veya dışından karşılarına çıkan engellerden ve saldırgan kuvvetlerden dola­yı ortaya çıkan fizikî sıkıntıları defedebilme-lerini sağlamakla kalmıyor aynı zamanda ha­yatın bütün cephelerinde tam bir mücadele vermelerine imkân tanıyordu.

Her yönden saldıran düşmanla karşılaşması kaçınılmaz olan İslâm askerlerinin, uzunca bir süre dinlerini muhafaza etmeye, yurtla­rını ve canlarım korumaya muktedir olma­ları için psikolojik olarak hazırlanmaları ge­rekliydi. Böyle ağır ve bitmek bilmez zorluk­lar, sıkıntılar altında herhangi bir topluluk tahammül göstermez; şevk ve kararlılıkları kırılırdı, fakat müminlerin farklı bir tabiat­ları vardı. Her sıkıntı ve her zorluk sadece onların kararlılıklarını artırmaya yaradı. He­deflerine varıncaya kadar mücadeleden yıl­madılar.

Hendek savaşında düşman Medine'ye 10.000 kişilik bir kuvvetle yürüyüp şehri kuşatınca, müslümanlar çok büyük bir sıkıntı içine düş­tüler: "Hani onlar üstünüzden ve alt tarafı­nızdan gelmişlerdi. (Gatafan vadinin üst ya­nından, Kureyş.alt yanından gelmişti), gözler (şaşkınlıktan ötürü yerinden) kaymış, yü­rekler (korkudan) hançereye dayanmıştı. Al­lah hakkında türlü zanlarda bulunuyordu­nuz: (Kiminiz Allah'ın, inananlara yardım edeceğini sanıyor, kiminiz O'nun inananla­rı sınayacağını, kiminiz de yüzüstü bıraka­cağım, sanıyordunuz.)" (33: 10). Fakat bu, onları korkutmadı ve düşman tamamen ye­nilip, zafer onların oluncaya kadar düşmanla çarpışarak şehirlerini müdafaa etme gayret­lerini zayıflatmadı: "Müminler (düşman) or­dularını) gördükleri zaman (korkmadılar): 'Bu, Allah'ın ve Rasülü'nün, bize vaadetti-ği şeydir. Allah ve Rasulü doğru söylemiştir' dediler. Ve bu, onların sadece imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı!' (33: 22). Bu ayet, mü­minlerin tehlike anlarında nasıl reaksiyon gösterdiklerini ortaya koyuyor. Düşmana karşı mücadele azimlerini daha da artırarak Allah'ın yardım vaadinin gerçekleşmesini umuyorlar. Kur'an-ı Kerim, müminlere Al­lah'ın ve Rasülü'nün emirlerine tam bir ita­atin önemini belirtiyor: "Ey inananlar, Al­lah'a itaat edin, Rasul'e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin..." (4: 59). Bu buyruğa binaen: "Bir müslüman her şeyden evvel Al­lah'ın kuludur; bütün diğer alâkalan bun­dan sonra gelir. Bu nedenle, birey olarak bir müslüman ve toplum olarak müslümanlar il­kin Allah'a sadakat borçludurlar ve diğer bü­tün sadakat gösterdikleri şeyler Allah'a olan sadakatlarıyla bağlantılı olmalıdır. Çünkü onlara ilk görevlerinin Allah'a bağlılık oldu­ğu bildirilmiştir." (Ebû'l Alâ Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt II, sh. 132-133). Peygamber @ bu hususu şu sözlerle ifade et­miştir: "Yaratıcıya itaatsizliğe yol açan ya­ratıklardan hiç birine itaat edilmemelidir."

İslâmî sistemin ikinci ana ilkesi, Rasulullah @'a sadakat ve İtaattir. Bir peygambere ita­at edilmelidir, çünkü Allah'ın emir ve tali­matları ancak onun vasıtasıyla gerçek mâ­nada bize ulaşabilir. Dolayısıyla biz Allah'a ancak O'nun elçisine İtaat yoluyla itaat ede­biliriz, çünkü asıl olan itaatin bu şeklidir. Peygamber @'ın bir hadisi bu hususu açık­lamaktadır: "Bana İtaat eden, Allah'a itaat eder ve bana isyan eden Allah'a isyan eder."

Müslümanların, Allah ve Rasulü'nden son­ra aralarından emir tayin edilenlere sadakat borçlan vardır. Bunu belirtmek için Rasulul-lah @ şunları söyledi: "Bir müslüman, emir tayin edilenlerin sözlerini hoşuna gitse de, gitmese de günah olmadıkça dinlemeli ve ita­at etmelidir. (Ebû'l Alâ Mevdudî, The Mea-ning of the Qur'an, Cilt II, sf. 132-133). Enes b. Mâlik, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Başı siyah kuru üzüm gibi saçlı Habeşli bir köle bile üzerinize emîr ol­sa dinleyin ve itaat edin." (Buharı).

Bu tip eğitim, müminlerin Peygamber @'a, komutanlarına ve İslâm ülkesine sadakatle­rini kuvvetlendirmeye yardımcı oldu ve bir birlik duygusu geliştirerek, aralarındaki iş­birliğini teşvik etti. Bu "tek vücut" duygu­su, "müslüman kardeşliği" mefhumuyla iyi­ce müşahhaslaştı: "Muhakkak müminler kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki size rahmet edilsin." (49: 10), Müslüman kardeşliği idealinin oluş­turulması İslâm'ın en büyük toplumsal ül-küsüydü ve müslüman toplumu bir çatı al­tında birleştirdi, içerden ve dışardan gelecek bütün saldırıları karşılayabilecek ve kaya gi­bi sağlam kalabilecek bir müşahhas yapı oluşturdu.

İnsanların bu şekilde yetiştirilmesi şarttı, çünkü bu husus uluslar arasındaki mücade­lenin bütün safhalarında çok baskın ve be­lirleyici bir rol oynar. Savaştan önce, savaş sırasında ve savaştan sonra, her şart altında savaşçıların maneviyatlarını tesis etmek, yük­seltmek ve kemâle erdirmek çok önemlidir. İşte bu manevî ve ruhî eğitim, gayelerinin düşmanlarınınkinden üstün olduğuna ve ha­kikati teşkil ettiğine tam manasıyla ikna ol­muş olarak müminleri üzerlerine gelen ve. on­ları bekleyen tehlikeleri karşılamak için zİh-nî ve psikolojik olarak yetiştirdi. Artık on­lar, hedeflerine erişmek için her şeylerini; canlarını, ailelerini, çocuklarını, evlerini ve mallarını feda etmeye hazırdılar. Mekke'den ayrılan muhacirler, Medine'de İslâm toplu­munu kurma ve sürdürme gayelerini gerçek­leştirmek için zaten her türlü fedakarlığı göze aldıklarını göstermişlerdi. Ve, Peygamber @'m fakir ve mütevazı sahabelerinin, hiçbir profesyonel askerî bilgileri olmadığı ve çok yetersiz savaş araçlarına sahip oldukları hal­de iyi hazırlanmış ve silahlanmış, sayıca on­lardan üç-dört kat daha üstün Kureyş asker­lerini yenebilmelerine yol açan işte bu tip bir eğitim ve terbiyeydi. Sonra, bu müslüman-lar, onlardan sayıca ve askeri olarak üstün olan diğer Arap ve yahudi kabileleriyle kar­şılaştılar; onların güç ve kuvvetlerini tama­men tahrip ederek Arap Yanmadası'nın fa­ziletli sahipleri ve yöneticileri oldular, en bü­yük Arap kuvveti haline geldiler.

Düşmanla çarpışmanın nihaî sorumluluğu asker bireyinin üzerinde olduğundan dola­yı, savaşta psikolojik faktörün rolü çok önemlidir. Askerin dahili itimat ve sükune­ti, çarpışma maneviyatı ve çarpışma kabili­yeti hep birbirleriyle bağlantılıdır ve bölüne­mezler; bu faktörlerin kuvveti, bir askerin psikolojik faktörlere ve etkilere ne kadar da­yanabileceğini belirler. Bu faktörlerin etki­leri herhangi bir askerî harekâtta gözardı edi­lemez ve küçümsenemez. Bu faktörlerin öne­mini göz ardı eden ve yegane ilgisini savaş araçlarının kuvvetine yönelten bir ordu bü­yük bir ihtimalle kendini büyük bir felâke­tin ortasında bulur. İnsan faktörünün öne­mini kavrayan birisi askerî harekâtların ba­şarısında psikolojik faktörün önemini de takdir etmekte yanılgıya düşmez. Aslında, bütün savaş faaliyetlerinin, askerî teknik ve taktiklerinin etkinlik ve başarısı nihaî unsu­ru olan şahıslara dayanır. Şüphesiz ki savaş ve savaşın içindeki her muharebe insanlar ta­rafından yapılır. Savaş tekniği veya savaş si­lah ve gereçlerinin ve makinelerinin vasıfla­rı ne olursa olsun, insan unsuru olmaksızın bütün bunlar hiçbir işe yaramazlar. Ve insan­lar, psikolojik olarak ve daha pekçok başka faktörlerden etkilenen, çeşitli kabiliyet ve be­cerilere sahiptirler. İnsan, aslında, kavrayan, hisseden, düşünen ve sonra harekete geçen karmaşık ve hassas bir varlıktır. Aynı zaman­da, davranışlarını etkileyen ve tesir eden bir sinir sistemi de vardır. Bütün bu karmaşık, hassas ve psikolojik fonksiyonlar, ordu ko­mutam tarafından, insan kaynaklarının aza­mî kullanımını gerçekleştirmek için hakkıy­la anlaşılmalıdır.

Rasulullah @'ın Medine'de hayatının 10 yı­lı boyunca düşmanına karşı yaptığı birçok savaştaki başarısı temelde sahabelerinin yük­sek maneviyatından kaynaklanır. Bütün bu savaşlarda sayıca kendilerinden fazla düş­manla çarpıştılar. Düşman, Bedir Savaşı'nda 3'e 1; Uhud Savaşı'nda 4'e 1; ve Hendek Sa­vaşı'nda 4'e 1 fazlaydı. Peygamber @, Al­lah'ın yardımı sayesinde, psikolojik fonksi­yonlarını etkileyerek sayıca ve silahça zayıf olan sahabelerinin üzerindeki bu savaşların ağır baskısını giderdi. Onlardan, düşmanla­rıyla karşılaştıklarında sabretmelerini istedi ve Allah'ın yardımının geleceğini ve düşman­larının mağlup olacağını söyledi: "Rabbin, meleklere vahyediyordu ki: 'Ben sizinle be­raberim, siz inananları pekiştirin; ben inkâr edenlerin yüreklerine korku salacağım; vu­run (onların) boyunların(ın) üstüne, vurun onların her parmağına!' Böyle (olacak), çün­kü onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldiler. Kim Allah'a ve Rasulü'ne karşı gelirse mu­hakkak ki, Allah'ın cezası çetin olur?' (8: 12-13). Bu ayetler, Peygamber @'ın sahabeleri­ni cesaretlendirdi ve Hakk'a muhalefet etti­ğinden dolayı düşmanın yenileceğini göre­ceklerine itimat ettiler.

"Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: 'Ben size birbiri ardınca bin melek ile yar­dım edeceğim.' diye duanızı kabul buyurmuş­tu. Allah bunu ancak müjde olsun (sevme­siniz) ve kalbiniz bununla yatışsın (güvene ve huzura kavuşsun) diye yapmıştı. Yardım, yal­nız Allah kalındandır. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir." (8: 9-10).

Dikkat edilirse, Allah'ın gönderdiği melek­lerin sayısı Kureyş ordusundaki adamların sayısına tamı tamına eşittir. Müslümanların sayısı düşmanın 1000 kişilik kuvvetine karşı yalnızca 313'tü ve Allah, müslümanlara yar­dım etmek için Kureyş'in sayısınca bir me­lek ordusu gönderdi. Bu, müslümanları ce­saretlendirmek, rahatlatmak ve Allah'ın yar­dımından emin kılmak içindi ve dolayısıyla da onların kendilerine güvenlerini artırarak Allah'ın ve İslâm'ın düşmanlarına karşı bü­tün güçleriyle mücadele etmeleri için şevk ve kararlılıklarını kuvvetlendirdi. Müslümanla­ra, düşmanlarına karşı zafer vaadedilmiştis "Allah size, iki takımdan birinin sizin oldu­ğunu vaat ediyordu..." (83: 7).

Aynı teşvik Uhud Savaşı'nda da yapılmıştı. Müslümanlar zorlukla 700 savaşçı toplaya­bilirken, düşman, üzerlerine'3000 kişilik kuv­vetli bir orduyla geldi. Sayıca ve silahça üs­tün Kureyş ordusuna karşı savaşçıların psi­kolojik ve zihnî itimatlarını sağlamak için bir şey yapılması gerekiyordu. Peygamber @, onlara Allah'ın görünmez kuvvetlerle yardım edeceğini vaat etti: "O zaman sen mümin­lere: 'Rabbinizin, size, indirilmiş üç bin me­lekle yardım etmesi, size yetmez mi' diyor­dun. Evet, sabreder, (Allah'tan) korkarsanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder. Allah, bunu sırf size müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye yaptı. Yardım, yal­nız, daima galip ve hikmet sahibi Allah ka­lındandır. İnkâr edenlerden bir kısmını kes­sin veya perişan etsin de, umutsuz olarak dö­nüp gitsinler diye (size yardım eder)." (3: 124-127). Ve yine, müminlerin güvenlerini artır­mak ve müşriklere karşı ruhlarını yükseltmek için İlâhî Yardım söz konusuydu.

 

Tabiî Faktörler

 

Sayıca düşmanından az olan ve bu sırada zihnî cesaretlenmeye ihtiyaç hisseden mü­minlerin askeri maneviyatlarım tesis etmek için psikolojik faktörlerin hakikaten kulla­nıldığım gösteren birçok örnek vardır. Bu hususa, asgarî gayretlerden en büyük karşılığı almak İçin ihtiyaç hissedilir. Azamî et­kinlik, özellikle küçük bir kuvvetle büyük bir orduya karşı çıkıldığında gerekli olur. Böyle şartlar altında, tesir gücünü etkileyen uyku ve yorgunluk ve diğer bedenî faktörler aske­rî harekâtlarda müstesna bir önem kazanır. Bu durumlar dış şartlarla bağlantılıdır ve sa­vaş alanında savaşçıların faaliyetlerini, tesir­lerini büyük ölçüde etkiler.

Bu, özellikle Peygamber @'ın askerî harekât­larında cereyan eden iki olayda gözlendi. Be­dir Savaşı'nın gecesinde, iki ordu birbirleriyle karşılaşmak için hazırlık yaparken, Allah fi­zik faktörleri müminlerin lehine değiştirdi: "O zaman sizi, Allah'tan bir güven olmak üzere hafif bir uyku buruyordu, üzerinize sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (içinize attığı-kötü düşünceleri) sizden gidermek, kalple­rinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları(mzı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su in­diriyordu." (8: 12). Bedir Savaşı'nın arefesin-de yağmur yağmıştı ve bu müslümanlara üç yönden faydalı oldu. Birincisi, su kaplarını doldurup su biriktirebildiler. İkincisi, bulun­dukları mevkideki kumlu arazi yağmurla sertleşti ve arazideki hareketleri kolaylaştı. Üçüncüsü, yağmur, vadinin alçak kısmında bulunan düşmanın bulunduğu topraklan ça­mur deryası haline getirerek hareketlerini zorlaştırdı. Düşmanın büyük kuvveti karşı­sında müslümanların çoğunun zihninde şey­tan korku ve şaşkınlık vehmetmişti. Yağmur, Bedir Savaşı'ndan önceki sakin bir uyku ve zihin halini giderdi. Oysa çamur ve kaygan zemin dolayısıyla uykusuz geçen gece düş­manın zihninde rahatsızlık, huzursuzluk ve şaşkınlık uyandırdı. Ertesi sabah iki ordu karşı karşıya geldiğinde, müslümanlar ma­neviyatları yüksek, itimat dolu ve sakindiler. Düşman ise maneviyatı düşmüş, şevki kırıl­mış ve sinirli bir vaziyetteydi.

Hendek Savaşı'nda, Medine'nin kuşatılma­sı dört hafta uzayınca her iki taraf da, özel­likle kuşatmayı yapan ordu, soğuk ve ağır hava şartları nedeniyle yorgun düşmüş ve ra­hatsız olmuştu, fakat gene tabiî faktörler müslümanların yardımına yetişti: "Ey ina­nanlar, Allah'ta size olan nimetini hatırla­yın, hani bir zaman size ordular gelmişti de, biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin gör­mediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yap­tıklarınızı görmektedir^' (33: 9). Bir gece şid­detli soğuk ve fırtına başgösterdi; bu rüzgâr, düşmanın çadırlarını yırttı, ateşlerini söndür­dü ve yüzlerini, gözlerini kum doldurdu. Bü­yük bir korkuya kapıldılar ve vazgeçerek o gece şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde böl­geyi terkettiler. Peygamber @ Kureyş'in ye­nilgiye uğradığını, maneviyatlarının çöktü­ğünü ve artık müslümanlara tekrar saldırma­ya kalkışmayacaklarını haber verdi. Bu iki örnek, müslümanların maneviyatlarının ve itimatlarının iklim şartları sayesinde nasıl yükseltildiğini göstermektedir. Bu iklim şart­lan müslümanların askerî etkinliklerini müt­hiş artırmış ve düşman ise aksine korkunç zarara uğramıştı.

 

Şayia, Panik Ve Bozgun

 

Şayia da askerlerin maneviyatlarını heyecan­lan vasıtasıyla ters yönde etkiler. Korku bi­çiminde dışa vurulan heyecan ciddî bir as­kerî problemdir ve eğer uygun bir biçimde ele alınmazsa ordu için bir felâkete yol aça­bilir. Askerlere, savaşın zor şartları altında­ki korku halini İyi tanıtmalı ve bundan on­ların askerî etkinliklerini artırmak hususun­da faydalanılmalıdır. Bu yüzden savaş psiko­lojisi konusunda korku psikolojisi önemli bir faktördür. Korku ve kuvvetli motivasyonun eksikliği de insanları zayıf iradeli ve denge­siz yapar ve bu insanlar savaşın stresi altın­da paniğe kapılıp bozguna uğrayabilirler.

İslâm, Tevhid felsefesine dayanan müsbet ve sağlıklı manevî ve ruhî eğitimiyle bu sağlık­sız psikolojik etkileri tesirli bir şekilde kont­rol etmiştir. Hayatında tevhid felsefesini ya­şayan bir topluluğun bu zayıflatıcı etkilerin herhangi birine yem olması çok zordur. Bu­nunla beraber, eğer böyle herhangi bir olay vuku bulursa da silahlı kuvvetlerin komuta­nı tarafından süratle durum düzeltilebilir. Hayatın her alanında insanoğlu için eksik­siz bir Örnek teşkil eden RasuluUah @, bu psikolojik faktörlerin tam manasıyla bilin­cindeydi ve askerî harekâtlar sırasında orta­ya çıkan böyle durumları başarılı bir şekil­de kontrol altına aldı.

Daha Önce de açıklandığı gibi, RasuluUah @, arkadaşlarını ne kadar ağır ve tehlikeli olursa olsun her durumu karşılayabilecek şe­kilde gerektiği gibi yetiştirmişti. Sahabeler bi­liyorlardı ki, Allah'ın yolu çiçeklerle kaplı bir döşek değildir, tersine imtihan ve zorluklar­la kaplıdır: "Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksilt­me gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müj­dele. Ki onlara bir belâ eriştiği zaman: 'Biz Allah içiniz ve O'na döneceğiz.' derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep on­laradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." (2: 155-157).

Bu ayetler, doğrunun ve hakkın yanında olan bir topluluğun sıkıntı ve zulüm şartlan al­tında hissettiklerini ve tavırlarını ifade edi­yor. Bu topluluk biliyor ki dünya hayatı ge­çicidir ve muhakkak ki er veya geç dünya­dan ayrılacaklardır. Bu nedenle, onlar için Allah yolunda çarpışmak ve canlarını feda etmek, bencilce hayat sürüp herhangi bir ka­zadan ya da hastalıktan ölmekten çok daha hayırlıdır. Bu yüce manevî şahsiyet yapısı müminlerin savaş alanında, diğer insanları şaşkınlığa ve hayrete düşüren mucizevî cesa­ret ve kahramanlıklar gösterebilmelerini sağlar.

Aynı uyarı Tevbe Suresi'nde tekrarlanır: "De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleri­niz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz tica­rettiniz), hoşlandığınız meskenler, size Al­lah'tan, Rasulü'nden ve O'nun yolunda ci-had etmekten daha sevgiliyse; o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin (başını­za gelecekleri göreceksiniz)! Allah,  fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez." (9: 24).

Açıkça görülüyor ki, müminler, Allah ve Ra-sulü'nün onlara diğer bütün dünya varlıkla­rından daha sevgili olduğu şeklinde bir ha­yat felsefesi ile yetiştirilmişti. Ve müminler, onlara neye malolursa olsun, bu hayat felse­fesini müdafaa etmek için her şeylerini feda etmeye hazırdılar. Bu tip bir eğitim, Rasu­luUah @'ın sahabelerine öyle bir cesaret ve itimat aşıladı ki, herbiri adeta yürüyen bir tank haline geldi. Böyle bir topluluğun kar­şısında hiçbir ordu dayanamazdı.

Askerlik biliminde çok önemli bir başka un­sur da 'söylenti ve panik yoluyla maneviya­tın çökmesi, konusudur. Bu ciddî bir askerî meseledir ve zamanında uygun bir biçimde ele alınmazsa tüm ordu için bir felâket do­ğurabilir. Peygamber @ bu askerî gereğin tam manasıyla bilincindeydi ve savaşçıların arasında yayılan şayiaları zamanında durdur­mak için etkili tedbirleri almıştı. Böyle olay­lar Rasulullah @'ın askerî hareketlerinde bir­çok defa cereyan etti. Uhud Savaşı'nda, Ra­sulullah @'ın öldürüldüğü yolunda bir söy­lenti yayıldı. Bu, sahabeleri hüsrana uğrattı ve cesaretlerini yok etti, bazıları kılıçlarım bı­rakarak 'eğer Rasulullah @ öldürüldüyse çar­pışmak neye yarar' dediler. Bu söylenti, sa­vaşın en kritik anında iyice yayılabilir ve bü­tün müslüman ordusunun maneviyatını yok edebilirdi. Peygamber @'ın canlı olduğunu gören Ka'b b. Malik sesinin çıktığı kadar şöy­le bağırdı: "Ey müminler! Sevinin, çünkü Allah'ın Rasulü burada ve hayatta." Bu ses­leniş, Rasulullah @'ın etrafında halkalanmış müslümanları gayrete getirdi, güçlerini artır­dı ve kahramanca dövüştüler, İslâm ordusu­nu büyük bir yenilgiden kurtardılar. Bu, Pey­gamber @'ın askerî dehasının bir başka dik­kate değer hususiyetini ortaya koymaktadır. Rasulullah @ ashabını öyle bir şekilde ye­tiştirdi ve eğitti ki, zor şartlar altında asla pa­niğe kapılmadılar ve bozguna uğramadılar. Herkes ne yapması gerektiğini biliyordu ve kendi vazifesini tam bir idrakle ve bilinçle ye­rine getirdi.

Ve yine Huneyn Savaşı'nda, yeni müslüman olanlar geri dönüp kaçmaya başlayınca İs­lâm ordusunun geri kalan kısmı da şaşkın­lık ve bozgun halinde kaçmaya başladı. Pey­gamber @ durduğu yerden kaçanlara "Ne­reye gidiyorsunuz ey Allah'ın kulları, bu ya­na gelin. Şüphesiz ben peygamberim, Abdü'l Muttalib oğullarındanım" diye seslendi. Ya­nında bulunan Abbas'a: "Akabe'de bey'at eden Ensar, Muhacirler diye çağırın" buyur­du. (Abbas'ın sesi çok gürdü) bunun üzeri­ne Abbas gür sesiyle gücü yettiğinde bağır­dı: "Ey Ensar, Ey Muhammad'e yardım edip, evlerini açanlar! Ey muhacirûn, Ey Akabede bey'at eden Ensar! Ey Şecere-i Rıd­van altında bey'at eden muhacirler!" Sesi bütün vadiyi dolduruncaya kadar sözlerini tekrarladı. Bunun üzerine müslümanlar hep birden "Ya lebbeyk, ya lebbeyk (işte geldik, işte geldik)" diye cevap verdiler ve her taraf­tan Rasulullah @'ın yanına gelerek coplan­dılar. Hemen dönüp kâfirlerle savaşa tutuş­tular. Zafere eriştiler.

Böylece, Rasulullah @, askerî vaziyeti bir fe­lâketin eşiğine geldiğinde, erişilmez ustalığı, kararlılığı ve böyle durumlarda insan psiko­lojisinin mahiyetini bilmesi sayesinde vazi­yeti kurtardı. Askeri ustalığı, bilgisi ve zama­nında bunları uygulaması O'nun, durumu yenilginin eşiğinden zafere çevirme imkânı­nı bulmasına yardım etti. Peygamber @'ın bizzat kendi ortaya koyduğu örnek davranı­şı ashabına cesaret ve itimat aşıladı; her biri o zaman kahramanca çarpıştı ve savaşın tüm manzarasını değiştirdiler.

 

Müşavere

 

Rasulullah @'la birlikte savaşan müminler cereyan eden olaylardan habersiz değillerdi. Yaptıkları askeri harekâtların neleri gerektir­diğini biliyorlardı ve dinlerini korumak ve müdafaa etmek için her şeylerini feda etme-

ye hazırdılar. Dahası, her muharebe, bütün müminler arasında geniş müşaverelerle ya­pılıyordu. Rasulullah @, askerî harekâtların her safhasında, askerî meselelerle ilgili ko­nularda sahabelerine danışarak karar alıyor­du. Peygamber @'a Allah tarafından böyle yapması buyrulmuştu: "Allah'ın rahmeti se­bebiyledir ki, sen onlara yumaşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurla-rın)dan geç, onlar için mağfiret dile. (Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, bir kere de azmeettİn mi, artık Allah'a dayan, çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri se­ver." (3: 159).

Askerlik biliminde müşavere (fikir alış-verişi) çok büyük önem arzeder. Rasulullah @, mü­şavereden tam manasıyla faydalandı ve onu Islâmî sistemin önemli bir müessesesi hali­ne getirdi. Karşılaştıkları zor problemlere en doğru çözümü bulmak için önemli mesele­leri daima arkadaşlarıyla müşavere etti. Me­sele iyice tartışılıp bir çözüm bulununca, vaz-geçilmeksizin süratle yerine getirilirdi. Bu yaklaşım, bütün müminlerin tartışmaya ka­tılıp teklifler öne sürebilmesine imkân sağ­ladı; bu yolla da karşılıklı fikir alış-verişi so­nucu en iyi çözüm bulunurdu. Büün savaş­larda müşavereye başvuruldu: Bedir'de, Pey­gamber @, Ensar ve Muhacirûn da dahil bü­tün gruplarla Kureyş'in esas kuvveti ve ker­vanı hakkında müşavere etti ve ondan sonra da Bedir vadisine doğru yürüdü. Hatta va-saş alanının yeri bile Habbab b. Münzir'in tavsiyesine göre seçilmişti. Uhud Savaşı'nda, uzun tartışmalardan sonra, müslümanların Kureyş ordusunu Medine dışında karşılama­sına karar verildi. Peygamber @'ın ashabın­dan ileri gelen yaşlılar bile düşmanı şehirde bekleyip onlarla Medine'de karşılaşma fik-rindeydiler. Rasulullah @'ın amcası Hamza da dahil, gençler, Medine dışına çıkıp düş­manı orada karşılamak fikrinde ısrar ettiler ve sonuçta bunların teklif ettiklerinde karar kılındı. Aynı şekilde Ahzab Savaşı'nda, ya­pılan müşavereden sonra Selman-ı Farisî'nin tavsiyesine uyularak Medine'yi, hendek kazarak, hendeklerin arkasından müdafaa et­meye karar verildi.

Bu şekilde, nihaî karar verilmezden evvel bü­tün meseleler enine boyuna tartışılırdı. Bu tartışmalar, bütün sahabenin askerî vaziyet­ten haberdar olmasını sağladı ve hiç kimse meselelerden bîhaber bırakılmadı. Yapılan askerî seferlerde herkes karşılaşılabilecek bü­tün zorluk ve tehlikelerin bilincindeydi. Mü­şavere çeşitli hikmet ve pratik gereklere da­yanıyordu. Herhangi bir karar herkesin itti­fakıyla alınınca, bu askerî harekâtın sürati­ni ve etkinliğini artırabilir ve belki de savaş­çıların bütününü tam bir işbirliğine sevk ede­bilirdi. Dahası, müşavere askerî gücün her üyesinde güven ve itimat yaratır ona çar­pışmak için bir gaye, bir saik sağlardı. Her­kes kendini bütünün bir parçası olarak gö­rür ve bu sebeple de bütünlüğü muhafaza için her yola başvururdu. Bu şekilde, müşa­vere ameliyesi kâfirlere karşı savaşta muha­cirlerin gayretlerini daha bir artırdı.

 

Maneviyatın Seviyesi

 

Yaptıkları savaşlarda, Rasulullah @ ve asha-bı'na zaferler kazandıran, onların hâlis şevk ve kararlılıklarıydı. Rasulullah @, düşman­larının kuvvetlerine nazaran kendilerinin sa­yıca azlığının tamamen bilincindeydi. Her yönden üzerlerine yürüyen düşmanlarla ku­şatılmışlardı ve hatta yahudilerin düşmanca ve haince faaliyetleri nedeniyle Medine Şeh­ri içinde bile güvenlikte değildi. Sayıca Ku-reyş ve Medine'nin yahudî Arap kabileleriy-le karşılaştırılamayacak kadar azdılar; silah ve savaş aracı yönünden vaziyetleri de halâ çok kötüydü. Bütün bu faktörleri, insan fak­törünün sonuna kadar değerlendirme imkân­ları üzerine inşa etmeye karar vercli. Şu hu­sus ortadadır ki her şey nihayet savaş alanın­da çarpışacak olan adamların niteliği, şah­siyeti ve maneviyatına bağlıdır. Rasulullah @, tevhid akidesi ile adamlarına itimat aşı­ladı ve onlara gerçekleştirecekleri en yüce, en ulvî gayeyi kazandırdı, herhangi bir maddî menfaat kazanma değil, Allah'ın rızasını ka­zanma gayesini. Bu, onun ashabına, karşı­larında hiçbir dünyevî gücün dayanamaya­cağı bir cesaret, şevk ve kararlılık bahşetti. Sekiz yıllık bir süre zarfında, nihaî zafer ka­zanılıncaya kadar, yollarına çıkan her kuv­vet tamamen yenilgiye uğratılıp çökertildi. Bütün Arap kuvvetleri, Kureyş, diğer kabile savaşçıları ve yahudiler altedildi ve yenilgiye uğratıldı.

Barışta ve savaşta Rasulullah @'ın ashabı­nın yüksek seviyedeki maneviyatlarım gös­terecek birçok örnek verilebilir. O, Bedir sa­vaşında, ashabına Kureyş ordusunun büyük tehdidini haber verdi ve tavsiyelerini sordu. Ebu Bekir ve Ömer, askerî harekâtı şiddetle savundular. Sonra el-Mikdâd doğruldu ve: "Ey Allah'ın Rasulü, Allah sana ne emret-tiyse yerine getir. Biz seninle beraberiz. Sa­na, İsrail oğullarının Musa'ya dediği gibi, '(Ey Musa) sen ve Rabbin gidin çarpışın, biz evlerimizde kalacağız' demeyeceğiz; fakat se­ninle beraber çarpışacağız. Allah'a andolsun, bizi Berku'l-Gımâd'a bile götürsen, sen ga­lip gelinceye kadar oranın koruyucularıyla şevkle çarpışacağız." dedi.

Sonra Peygamber @ Ensar'ı kastederek: "Görüşünüz nedir, ey insanlar?" dedi. Ra­sulullah @ bu sözleri söyleyince, Sa'd b. Mu-az: "Bizi kastediyorsun galiba" dedi. Rasu­lullah @ öyle olduğunu belirtince, Sa'd şöy­le söyledi: "Biz sana iman ettik ve seni tas-tik ettik. Biz getirdiğinin hak ve gerçek ol­duğuna şehadet ettik. Biz bu hususta dinle­mek ve itaat etmek üzere sana kesin söz ver­dik. Nasıl istersen öyle yap, biz seninle be­raberiz. Seni, Hak din ve Kitap'la göndere­ne andolsun ki, sen bize şu denizi geçmemi­zi söyleyip içine dalarsan, mutlaka biz de se­ninle birlikte dalarız; bîr tek adam bile geri­de kalmaz. Yarın senin düşmanınla karşılaş­maktan hoşlanmıyor değiliz. Bizim savaş tec­rübemiz vardır, çarpışmada güvenilmeye de­ğeriz. Bununla belki sana Allah'ın izniyle hoşlanacağın bir şey gösterir, böylece de Al­lah'ın rahmetini kazanabiliriz." (İbn İshak, Siret-i Rasulullah).

Ubeyde, Bedir Savaşı'ndan yaralandığında, 'eğer Ebu Talib hayatta olsaydı şu mısrala-nn tam manasıyla onu anlattığını kabul ederdi' dedi: "Biz Muhammed'i ancak onun etrafında çarpışarak öldüğümüzde ve karı­larımızla çocuklarımız tarafından unutuldu­ğumuzda düşmana teslim edeceğiz.'' Ubey­de büyük bir cesaretle çarpıştı ve bu savaşta birçok düşman askerini öldürdü.

Uhud Savaşı'nda bir sahabe Rasulullah @'a gelerek, eğer öldürülürse nereye gideceğini sordu. Rasulullah @ "Cennete," diye cevap verdi. Bu haberle o kadar cesaretlendi ki, düşmanın üzerine koşarak atıldı ve çarpışa çarpışa şehid düştü. Enes'in amcası İbn Nadr, Peygamber @'ın öldürüldüğü söylen­tisini işitince, Rasulullah olmadıktan sonra yaşamasının ne anlamı olacağını söyleyerek düşman saflarına saldırdı ve çarpışarak şe­hid düştü. Savaştan sonra cansız bedeninde sayılamayacak kadar çok yara olduğu görül­dü. Rasulullah @, düşman tarafından etra­fı kuşatılmış ve yaralanmış bîr halde ağır bir hücuma maruz kalınca: "Benim için kim ca­nını feda eder?'' dedi. Ziyad b. Seken ve Ensar'dan 5 kişi hemen canlarım teklif ettiler ve Rasulullah @'ı korurken her biri teker te­ker şehid oldu. Bu sırada, sahabeler, Rasu­lullah @'ıri etrafında etten bir duvar örmüş­lerdi. Ebu Dücane bir yay gibi Rasulullah @'ın üzerini örttü ve ona atılan bütün ok­lar Ebu Dücâne'nin gövdesine saplandı. Ebu Talha Rasulullah @'ın üzerine inen kılıç dar­belerini savmak için kolunu kaybetti. (Alla-me Şibli Numani, Sirete'l Nebi Cilt I, sf. 379-380). Rasulullah @ müdafaa edilirken bir­çok kahramanlık sergilendi. Sahabeler, sağ oldukları müddetçe, şartlar ne olursa olsun Peygamber @'a bir zarar gelmesine izin ver­mezlerdi.

Uhud Savaşı'ndan sonra kâfirlerin, müslü-man davetçileri aralarına davet ederek kal­leşçe öldürdükleri birçok olay cereyan etti. Böyle olaylardan birinde Amr b. Ümeyye ed-Damrî ile Ensar'dan bir adam kâfirler tara­fından öldürüldü. Daha sonra İslâm'a giren Câbir bunları öldürenler arasındaydı. Câbir şöyle demişti: "Müslüman olmamı sağlayan bu olay oldu. O gün bu adamlardan birisi­nin iki omuzu arasına mızrağımı sapladım, mızrağın göğsünden çıkan ucu göründü ve onun: 'Vallahî kazandım!' dediğini işittim. Onu öldürdüğümü görerek bu sözlerle neyi kastettiğini anlayamamıştım, sonra bunu di­ğerlerine sorunca, şehitliği kastettiğini söy­lediler. O zaman, 'Vallahî o kazanmıştı.' de­dim." (İbn İshak'ın Sireti, a.g.e. sf. 435).

Aynı şekilde, Rasulullah @'ın sahabelerin­den altısı kâfirler tarafından acımasızca kat­ledilmişti. Bunların ikisi Hubeyb ve Zeyd1 di. Ebu Süfyan, Zeyd'e: "Söyle bana ey Zeyd, burada senin yerine Muhammed'i ce­zalandırmamızı İstemez miydin? Böylece sen de evinde ailenin yanında olurdun." dedi. Zeyd: "Hayır! Allah'a andolsun, muhakkak ki ben Muhammed'in bulunduğu yerde her türlü kötülükten uzak kalmasını arzu ede­rim. Bunu, benim aileme kavuşmamdan çok daha hayırlı görüyorum!"

Şaşırıp kalan Ebu Süfyan: ' 'Arkadaşları tarafından Muhammed'in sevildiği kadar se­vilen kimseyi görmedim." dedi. Hubeyb öl­dürülmeden evvel iki rekat namaz kılmak is­tedi ve şöyle söyledi: ' 'Allah'a andolsun, eğer 'ölümünü geciktirmek için namaz kılıyor' demenizden endişe etmeseydim namazı da­ha da uzatır, Hakkın huzurunda dururdum." (İbn-i Hişâm, Buhari ve İbn-i Kesir).

Hudeybiye Antlaşması sırasında, antlaşma maddelerini konuşmak üzere Kureyş, Urve b. Mes'ud'u göndermişti. Urve, Kureyşlilerin yanına dönünce: "Kabile halkım! ... Ben nice meliklere elçi gitmişimdir. Ben Kayser'in, Ne-caşî'nin ve Kisrâ'nın huzurunda bulundum, ama yemin olsun; Muhammed'e ashabının gösterdiği ta'zim ve itaatin hiç bir melike ya­pıldığına şahit olmadım. Size iyi bir hal ça­resi teklif ediyor, onu kabul etmelisiniz.'' de­di.

Osman, Kureyş'e gönderilmişti. Kureyş'in dnu öldürdüğü şayiası yayıldı. Bunun üzeri­ne Rasulullah @ 1400 kişiyi topladı. Hudey­biye Vadisi'nin ortasında büyük bir ağacın altında, Rasulullah @, sahabelerin hepsin­den tek tek ellerini tutarak savaştan kaçma­mak ve ölünceye kadar çarpışmak üzere söz aldı. Bu olay Rıdvan Bey'atı olarak bilinir.

Müslümanların maneviyatları Tebük Seferi sırasında bir kere daha imtihan edildi. Tebük, Suriye sınırında Medine'den çok uzak bir yerdeydi ve kavurucu yaz sıcağının altında aradaki mesafe ıssız ve susuz çölle kaplıydı. Bu sefer, müslümanlar için ağır bir imtihandı —ailelerini, mallarını ve rahatlarını bıraka­rak, birkaç yıl önce kudretli Pers ordusunu yenmiş olan güçlü bir düşmanla karşılaşmak üzere bu uzun ve sıkıntılı Tebük yolculuğu­na çıkmaya hazırlar mıydı? Gerçekten bu on­ların imanları, Allah'a ve Rasulü'ne sadakat-ları konusunda bir imtihandı. Bütün bu kor­kular ve sıkıntılar, onların İslâm'a ve pey­gamberine olan sevgilerinin yanında hiç ka­lırdı. 30.000 kişilik bir kuvvet Rasulullah @'la beraber yürümeye, yazın kavurucu sı­cağı altında uzun bir yolculuğun ve savaşın

bütün zorluklarına ve rahatsızlıklarına kat­lanmaya hazırdı.

Bu değindiklerimiz, Peygamber @'ın asha­bının yüksek maneviyatını, büyük sadakati ve imanını gösteren birkaç örnektir. Müslü­manların, sekiz yıllık bir süre zarfında Arap Yarımadası dahilinde dinlerine düşman olan­ların tümünü yok etmelerini ve bir sonraki on yılda da yanmada dışında kendilerine muhalefet edecek güçleri yok etme yolunu açmalarını işte onların bu yüksek nitelikleri sağlamıştır. Rasulullah @, onlara öyle bir Allah sevgisi ruhu aşıladı ki, onun yolunda sıkıntı ve eziyetlere katlanmaktan hakikaten hoşlanmaya ve haz duymaya başladılar. Al­lah sevgileri o kadar yoğundu ki, davaları uğ­runa verdikleri mücadelede yer, zaman, kor­ku ve sıkıntıyı algılama melekeleri neredey­se yok olmuştu. Bildikleri tek şey Allah'ın razısa için O'nun yolunda mücahede etmekti ve bu mücahede esnasında kendilerine olan­ları idrak etmiyorlar, hissetmiyorlardı. Kur'an-ı Kerim'in şu ayeti bu insanların yap­tıklarına tamamıyla uygun düşer: "Allah on­lardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı ol­muşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbidir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hiz­bidir:1 (58: 22).

Seferlerden birinde cereyan eden bir hadise, sahabelerin Rablerinin huzurunda, bütün fi­zikî acı ve korkular kaybolduğunda nasıl bir haz aldıklarına ışık tutuyor. Ensar'dan biri­si gece nöbeti tutarken namaz kılıyordu. Bu adamın üzerine üç defa ok atıldı. Her sefe­rinde vücuduna saplanan oku çekip çıkardı ve Kur'an okumaya devam etti. Üçüncü ok­tan sonra nöbetçi rükûya, secdeye vardı; ni­hayet yanında uyuyan arkadaşım uyandırdı. Kalk ben vuruldum dedi. Arkadaşı onu kan-revan içinde görünce "Allah, Allah, neden beni ilk vurulunca hemen uyandırmadın?" dedi. Ensarî şöyle cevap verdi: "Ben Kur'-an'dan bir sure okuyordum. Onu bitirmeden kesmek, gönlüme zor geldi. Oklar ardı ardı­na gelince artık o zaman seni uyandırdım. Vallahi bana Rasulullah @ bir geçidi koruma görevi vermişti. Onu kaybetmeyeceğimi bilsem, ya o sure ile namazı tamamlardım ya da öylece son nefesimi verirdim." (İbn îshak, a.g.e. sf. 447).

Allah uğruna yapılan mücahede sırasında karşılaşılan korku ve acının verdiği hazzın güzelliğini ve müstesnahğını bir kâfir asla an­layamaz.

 

2- Hücum

 

Çoğunlukla, bir savaşı kazanmak için hücu­mun zorunlu olduğunu bütün askerî uzman­lar kabul eder. Hakikaten, hücum başarının bir garantisidir. Bunun zarurî olması yalnızca savaşın taktik bir manevra olması dolayısıyla değil, fakat hücum eden tarafın ne istediği­ni ve gayesinin ne olduğunu bilmesi, savun­mada kalan tarafın ise gayesinin ne olduğu­nu belirleyememesi dolaylıyladır. Hücum eden tarafın komutanı planlarını hazırlaya­bilir, kendi muhakemesini yürüterek hedef­lerini, gayelerini ve neyi arzulayacaklarını se­çebilir, her cephede düşmana bir sürpriz ya­pabilir. Hücum politikasının avantajı, taktik insiyatifinin hücum eden tarafta bulunma­sıdır; hücum eden taraf dilediği zaman ya da askerî harekâtın lehlerinde seyretmediğini gördükleri zaman en az can ve mal kaybıyla geri çekilebilir. Bu nedenle, hücum eden ta­rafın büyük bir psikolojik avantajı vardır, bu onların cesaretlerini ve güvenlerini artırır. Aynı zamanda savaşçılara kuvvet verici bir ilaç rolü oynar.

Hücum kullanışlı bir savaş vasıtasıdır ve im­kân bulunur bulunmaz kullanılmalıdır. Bu­nunla beraber, hücumun bütün detaylarını dikkatle planlamak, hatta işler kötü gittiğin­de uygulanacak alternatif planlar dahi ha­zırlamak açık bir zarurettir. Ayrıca, hareke­te geçmeden evvel tam bir hazırlığın yapıl­mış olması esastır. Bir hücum harekâtının ba­şarılı ve zayiatın da az olması için sürat ve gizlilik çok önemlidir. Ve eğer, düşman plan­dan haberdar olursa veya yaptıkları hücum püskürtülürse o zaman vazgeçmeksizin ha­rekâtın devam ettirilmesi için alternatif bir plan olmalıdır.

Şunu da vurgulayalım ki hücum planı, ha­zırlığı ve icra edilmesiyle İlgili bütün mese­lelerde karar vermek komutanın görevidir.

Muharebenin nasıl yapılacağına, hücum ve savunma savaşının hangi prensiplerinin uy­gulanacağına, harekâtta hangi savaş strate­jilerinin ve askerî taktiklerin kullanılabilece­ğine, planın tamamlanması için hangi hazır­lıkların yapılacağına ve ne kadar süreye ih­tiyaç duyulacağına komutan karar verir. Ko­mutan, herhangi bir hücum veya müdafaa planı yaparken bu tip bütün meseleleri dü­şünmelidir.

Bir hücum sırasında, düşman sürpriz halin­de yakalandığında, dengesini kaybetmeye meyleder, adam ve silah gücünü değerlendi-remeyerek askerî operasyonlarında hataya düşer. Başarılı bir komutan böyle hatalardan tam bir avantaj elde eder ve düşmanın aske­rî gücüyle birlikte savaşma ruhunu da yıka­rak, onu bütün gücüyle cezalandırır.

Rasulullah @ ve sahabeleri Kureyş'in elinde uzun bir süre sıkıntı çektiler ve doğdukları şehri, evlerini ve mallarını bırakarak Medi­ne'ye sığındılar. Askerî veya daha başka bir ihtirasları yoktu. Sadece müdahaleden uzak olarak dinlerini gereği gibi yaşamak istiyor­lardı; fakat Kureyş onlara ne bir düşünce Öz­gürlüğü, ne de din özgürlüğü tamdı. Müs­lümanlar Medine'ye gelince, Kureyş muha­lefetini sürdürdü ve düşmanlıklarını, teca­vüzlerini durdurmadı, aksine artık suikast, yağmalama, baskın şeklinde askerî saldırı­lar düzenlediler. Müslümanların sahip ol­dukları bir tek şeyleri vardı ve o da her şart altında korumak ve sürdürmek istedikleri dinleriydi. Bu korku ve rahatsızlık halinin belirsiz bir şekilde sürüp gitmesine izin ve­remezlerdi. Savaş arzu edilir bir şey değildi, fakat zulüm, zorbalık ve baskı çok daha kö­tü bir şeydi. Çünkü bunlar normal yoldan iyilik, hak ve adaletin gelişmesine imkân ver­mezdi. (2: 191). Kan dökülmesi kötü bir şey­dir, fakat insanlara, dinlerini, inançlarını ter-ketmeleri için baskı ve zulüm yapılması ve onların dinlerinden vazgeçip istemedikleri başka şeylere tapmaya zorlanması, bunları durdurmak için bazı insanların öldürülme­sinden çok daha beterdir.

Peygamber @ ve ashabı Medine'ye hicret et­tiklerinde işler işte bu vaziyetteydi. Müslü­manların gayesi yalnızca inançlarını sürdür­mek ve hiç kimseyi İslâm'ı kabul etmeye zor­lamadan, rahatsız etmeden ve kimse tarafın­dan da zorlanmadan kendi şehirlerinde İs­lâm'ı yaşamaktı. 10 yıl boyunca Kureyş.'in elinde zulüm altında yaşamışlardı; fakat ar­tık bu zulme, baskıya ve taciz edilmeye kat­lanamazlardı ve her zulmü, karşılarına çıkan bütün engellemeleri durdurmak için iyice ha­zırlanmışlardı. Gayeleri dinlerim Medine şeh­rinde tesis ve müdafaa etmekti ve bVneden-le şunlara gerek gördüler: Birincisi, şehrin müdafaa sistemini muhtemel bütün tehlike ve riskleri karşılayacak şekilde düzenlemek; ikincisi, müslümanların yolunda duran bü­tün engelleyici güçleri durdurmak; üçüncü­sü, dinlerini güçlenmeden, daha tomuruk halindeyken yok etmeye karar vermiş bütün düşman güçleri yok etmek; dördüncüsü, İs­lâm'a karşı dünmanca faaliyetlerde aktif ola­rak rol alan ve insanları Medine'ye saldırı­lar ve baskınlar düzenlemeye kışkırtan lider­leri yok etmek; ve beşincisi İslâm'a meyle­den toplulukları tehdit edip taciz eden güç­lere darbe indirmek.

Amaç insanları öldürmek veya gereksiz yere kan dökmek değildi. Amaç, zorbalığa kal­kışanları gerektiğinde dirençlerini en etkili bir şekilde zayıflatarak tam bir güvenlik sağ­lamaktı. Bu, Hakk'ın. kuvvetleriyle, bâtılın kuvvetleri arasında ideolojik bir mücadeleydi ve bu amaçla da yerinde oturup müdafaada kalmak da kâfi değildi. Medine'de oturup, düşmanların saldırmasını beklemek ve on­dan sonra kendilerini savunmak ne şartlara uygun düşerdi, ne müdafaa anlayışıyla bağ­daşır, ne de askerî olarak akıllıca bir davra­nış olurdu. Rasulullah @, dışardan Kureyş ve müttefikleri tarafından ve içerden de Ya­hudi kabileleri tarafından tehdit altında bu­lunurken böyle bir politikanın tehlikelerinin farkındaydı. Rasulullah @ düşmanların üze­rine cüretle ve cesaretle yürümenin hayatî bir gereklilik olduğunu düşündü; aksi halde ta-ğutun ve zulmün güçleri birleşerek Hakkı ebediyyen yıkıp yok etmeye kalkışacaklardı. İnsanlar düşmanlardan korkuya kapılıp, ka­falarındaki Allah korkusu yok olabilirdi. Bâ­tılın güçlerine İslâm'ı anlamaları İçin yete­rince zaman tanınmıştı; fakat onlar bunu hiç dikkate almamışlardı. Artık Hakk'ın kuvvet­lerinin teşkilatlanıp tüm güçleriyle ve karar­lılıkla ortaya çıkmaları ve bâtılı yok edip, güç kaynaklarını kurutmanın zamanı gelmişti.

Bu amaç, etkili ve başarılı bir şekilde ancak hücum yoluyla gerçekleştirilebilirdi; çünkü bu politika müslümanlara azamî güvenlik avantajı sağlamakla kalmıyor, fakat aynı za­manda can kaybının asgarî olmasına yarıyor­du. Bu sebeple, Rasulullah @ hücumu, böyle bir işi becerip aynı zamanda da savunması­nı güçlü tutabileceği bütün savaşlarda aske­rî stratejisinin ana silahı olarak benimsedi. Düşman savunmada veya saldırıda ne zaman bir yanlış yapsa ya da taktik bir hataya düş­se, Peygamber @ asla etkili bir avantaj ola­rak kullanmadan fırsatın elinden kaçması­na müsaade etmedi. Büyük muharebelerde çoğunlukla düşmanı kendi askerî planı doğ­rultusunda hareket etmeye zorlamada başa­rılı oldu.

İlk üç büyük savaşta hücum hareketinin ma­hiyeti değişikti; çünkü, müslümanlar zayıf bir pozisyondaydılar. Sayıca ve silahça düş­manlarından çok azdılar. Bu nedenle Pey­gamber @ hücum hareketini düzenledi, ama tümüyle yeni prensipler üzerinde. Her mu­harebe için herkesten gizli savunma planla­rını yaptı. Aynı zamanda gizli servisi saye­sinde düşmanın planları ve hareketleri hak­kında bilgi elde etmeyi başardı. Peygamber @ her zaman düşmanın vaziyeti ve planla­rından haberdardı; oysa diğer taraftan düş­man onun niyetlerinden tamamen habersiz­di. Bu sebeple, çoğunlukla her seferinde yap­tığı sürpriz hareketlerle düşmanın savaş stra­tejisini ve askerî taktiklerini boşa çıkarma­ya muvaffak olurdu.

Bedir Savaşı'nda müslüman kuvvetlerinin gücü çok küçük olduğu halde Peygamber @ düşman topraklarına girmeyi başaramadan onunla karşılaşmak için Medine dışına çık­tı. Güvenlik meselesi nedeniyle kasdî olarak Medine civarında savaşmaktan kaçındı; kıs­men hareketlerinin hedefi konusunda düş­manı şüphede bırakmak, kısmen de onlarla karşılaştığında sürpriz unsurunu elinde bu­lundurmak için. Bu sayede düşman ne müs­lüman kuvvetlerinin hareketlerinden haber­dar oldu, ne de niyetlerinden. Rasulullah @ Bedir kuyularına erişinceye kadar niyetinin ne olduğunu tahmin etmeye çalışıp durdu­lar. Bazıları onun, Ebu Süfyan'ın Suriye'den dönen kervanının peşinde olduğunu düşün­dü; bazıları da Kureyş'in esas kuvvetleriyle çarpışmak için gelmekte olduğu izlenimine kapıldılar. Peygamber @'ın hareketleri veya hedefi konusunda kimse emin değildi; bu ne­denle belirli hiçbir askerî strateji ya da hiç­bir askerî taktik tesbit edemediler. Rasulul­lah @ kervan ve asıl kuvvet konusundaki ni­yeti hakkında onları şüphede bıraktı. Bu be­lirsizlikten dolayı ne hücum planlarını mü­şahhas bir temele oturtabildiler, ne de savun­ma planlarını hazırlayabildiler. Diğer taraf­tan, Rasulullah @ çok iyi biliyordu ki, on­ların başarısı Halid b. Velid komutası altın­daki süvarilere ve Ebu Cehil'in komutası al­tındaki piyadelere bağımlıydı. Rasulullah @ Bedir vadisinde dilediği yerde savunma hat­tını yerleştirmekte serbestti. Bu sebeple, ken­di planlarına göre düşmanın süvarilerini et­kisiz ve işe yaramaz bırakacak bir şekilde sa­vunma hattını düzenledi.

Çarpışmadan bir önceki gece, vadiyi çamur deryasına döndüren ve yapışkan, kaygan bir hale getiren yağmur yağdı. Vadinin aşağı ucunda bulunan Kureyş hareket güçlüğü içi­ne düştü. Diğer taraftan Rasulullah @ sa­vaş alanına düşmandan evvel ulaştı ve en iyi pozisyonu alarak vadideki su kaynaklarını kontrolü altına aldı. Kureyş vadinin çamur­lu yerinden kurtulunca kuru görünen kum­lu bir yerde savaş düzeni aldılar; fakat bura­sı yumuşak kumla kaplıydı ve üzerine konan ağır şeyler kuma gömülüyordu. Kureyş bun­dan habersizdi. Savaş başlayınca süvariler çarpışmada tamamen etkisiz kaldılar. Müslü­man kuvvetlerinin üzerine genel bir saldırı başlatmak için piyadelerini savaş alanına sür­meliydiler, fakat piyadelerin ilerlemesi müs-lüman okçuların ani ok yağmuruyla kontrol edildi. Kureyş ordusu yumuşak kum üzerin­de yavaş hareket etmeleri nedeniyle büyük kayıp verdi. Müslüman saflarına yaklaşınca-ya kadar yorgunluktan ve susuzluktan takat­siz kalmışlardı ve Peygamber @'m askerle­rinin hücumuna dayanamadılar. Böylece bozguna uğradılar.

Bu savaşta Rasulullah @'ın dikkate değer bir başka başarısı, düşmanı bölünmüş bir hal­de tutmasıdır. Rasulullah @'ın hesabına bu çok büyük bir stratejik hareketti. Dağlar ara­sında alışılmadık ve engebeli bir rota izleye­rek hareketlerini düşmandan iyice gizledi. Düşman planının ne olduğunu anlayamadı ve bu nedenle de kervanı korumaya gönder­miş oldukları kuvvetleri geri çağırmaya kal­kışamadılar. Kervan güvenlik içinde geçip gittiğinde, savaştan evvel kervanın yanında­ki birliğin esas orduya katılması için çok geç olmuştu. Böylece Kureyş'in ek kuvveti, Ra­sulullah @'ın Medine'den ayrıldıktan son­raki çarpıcı hareketlerine bağlı olarak savaşta yer alamadı ve ana kuvvet tek başına çarpış­mak zorunda kaldı. Bu stratejinin bir başka faydası da şu oldu: Kervanı korumak için Ku-reyş'e katılmış olan bazı Arap aşiretleri ker­vanın güvenlik içinde Mekke'ye döndüğünü öğrenince savaşmaktan vazgeçtiler.

O zaman Utbe b. Rabia, Hakim b. Hizam ve Mervan b. Hakem dahil bazı Kureyş İleri gelenleri de kervanın sağ salim Mekke'ye döndüğünü görünce müslümanlarla savaş­maya karşı oldular. Açıkça Ebu Cehil'e mu­halefet ettiler ve Muhammed @'la savaşma­nın aleyhine propaganda yaptılar. Böylece aslında savaş başlamadan manevî olarak ye­nilmişlerdi. Sonra da Rasulullah @ üstün as­kerî taktikleri sayesinde çok kötü bir durum­da bulundukları halde onları saldırmaya zor­ladı. Düşman tuzağa düştüğünü görünce de üzerlerine hücum ederek savaşma yeteneklerini    ve askerî güçlerini yok etti.

Şuna da işaret edelim ki, bir askeri operas­yonun başarısı için savaşta gizlilik çok önem­lidir. Rasulullah @ hemen her savaşta bu stratejik silah sayesinde, düşmanın sayısının çok olmasına rağmen onu oyuna getirdi ve üstün geldi. Rasulullah @, Bedir'e gitmek üzere Medine'den ayrıldığında, kervan ve Ku­reyş ordusu konusunda farklı teklifler var­dı. Bazı sahabeler Peygamber @'a kervana saldırmasını tavsiye ettiler. Peygamber @ bü­tün teklifleri dinledi; fakat kendi planından bahsetmedi ve Bedir yönüne doğru yola çıktı. Bununla beraber, daha sonraki stratejik ha­reketlerinin de gösterdiği gibi Rasulullah @'ın hedefinin kervan olmadığı belli oluyor­du; çünkü, Özellikle onu koruyan büyük bir Kureyş kuvveti varken kenvana saldırmak as­kerî noktadan pek akıllıca bir davranış de­ğildi. Rasulullah @ bu gerçeğin tamamen farkında görünüyordu ve herkesin izleyece­ğini zannettiği, bilinen yolu izlemedi. Diğer­leri farketmeseler de böyle bir'askeri hare­ketin taşıdığı potansiyel tehlikeleri iyiden iyi­ye düşünmüş olmalıydı. Bu hareket pratik olarak müslüman kuvvetleri çökertebileceği gibi Medine'nin güvenliğini de tehlikeye so­kardı.

Askerî açıdan düşmanın esas kuvvetlerinin muhakkak yok edilmesi gerekiyordu. Aynı zamanda düşmanın askeri üstünlüğü gözö-nünde bulundurularak askerî görüş nokta­sından onun yer ve zaman olarak en uygun­suz bir durumda sürpriz halinde yakalanma­sı gerekiyordu. Bu görüş, Kur'an-ı Kerim'de şu sözlerle teyid edilir: "Nitekim hak uğru­na (savaşa gitmek için) Rabbin seni evinden çıkardığı zaman, müminlerden bir takımı bundan hoşlanmıyorlardı. Hak ortaya çık­mış iken sanki gözleri göre göre ölüme sü-rülüyorlarmış gibi (cihad hususunda) seninle tartışıyorlardı." (8: 5-6). Bu ayetler, Rasulul­lah @'ın Medine'den kervanı yağmalamak amacıyla yola çıktığı, fakat yolda kervanın kaçtığını öğrenince Kureyş ordusuna saldır­maya karar verdiği iddiasını açakça yalanlamaktadır. Kur'an-ı Kerim bu fikre karşı çı­kar ve Rasulullah @'ı Allah'ın, ta baştan be­ri Kureyş ordusuyla kesin olarak savaşmak üzere Hak ile şehrinden yola çıkardığını söy­ler. Kur'an-ı Kerim'in bunlardan sonraki ayetleri bu savaşın gayesini açıkça özetler:

"Allah size, iki takımdan birinin sizin oldu­ğunu vaat ediyordu; siz ise kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyor (ona galip gelmek dili­yordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı ger­çekleştirmek ve (kuvvetli olan takımı yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. Ki suçlular istemese de hakkı gerçekleştirsin, bâtılı da ortadan kaldırsın." (8: 7-8).

Bu ayetler, Rasulullah @'ın küçük ordusuyla Medine'den Bedir vadisine doğru yola çikar-kenki gayesi hakkında hiçbir şüpheye yer bı­rakmazlar. Rasulullah @ hedefini açıklama­dığı için düşmanları gibi bazı sahabeleri de onun kervana saldırmak içiri yola çıktığını zannettiler. Fakat, bu ayetlerin gösterdiği gibi onun planı Kureyş'in askerî kudretini yok et­mek ve Hak davasını tesis etmekti. Eğer o zamanki durumda Kureyş ordusuyla karşı­laşmak için Medine dışına yürümemiş olsay­dı, müslümanlar varlıklarını sürdürmek için bütün şanslarını yitirebilirlerdi. Aslında, müslümanların cüretkâr yürüyüşleri düşma­nın maneviyatını yıktı ve Bedir'dekİ galibi­yetleri düşmanın savaşma kabiliyetini ve as­kerî gücünü tahrip etti. Rasulullah @'ın bu stratejik hareketi onun askerî lider olarak bü­yük dehasını gösterir. O, hedefini biliyordu ve bütün hazırlıklarını buna göre yaptı, hal­buki bu esnada düşman son ana kadar sa­vaşmak ya da geri dönmek hususunda ka­rarsızdı; bu nedenle, savaş için'uygun bir plan hazırlayamadı. Askerî taktik yönünden, Ra­sulullah @'ın yaptığı, bir hücum hareketiy­di ve düşmanın taktik insiyatifi elinden al­masına hiç imkân tanımadı. Rasulullah @'ın bu politikası düşmana cezasını verdi ve za­ten maneviyatı yıkılmış, şaşkına dönmüş düşman, müslümanların yüksek maneviyatı ve cesaretleri karşısında, ölüler, esirler ve ga­nimetler bırakarak bozguna uğradı.

Uhud Savaşı'nda düşman Uhud dağı yakı­nında kamp kurmuştu. Halid b. Velİd'in ko­mutası altında 200 kişilik güçlü bir süvari birlikleri ve İkrime b. Ebu Cehil'in komuta­sı altında 3000 kişilik bir piyade birlikleri vardı. Planları, müslümanlar engebeli arazi­den önlerine çıkınca, süvarilerle üzerlerine hücum ederek Abdullah b. Übey'in de İha-netiyle onları yok etmekti. Rasulullah @ düşmanın hareketleri ve planları hakkında bütün bilgileri elde etti ve buna göre büyük planım hazırladı. Düşmanın arasına karışa­rak onların niyetleri hakkında düzenli ve gü­venilir bilgiler sağlayacak casuslar gönder­di. Rasulullah @ sahabeleriyle birlikte şehir­den çıkarak yola koyuldu, fakat bir süre iler­ledikten sonra yönünü Benî Harise'nin ka­yalık arazisine doğru çevirdi ve gizlice düş­man hattının gerisindeki Uhud geçidine ulaş­tı. Bu garip hareketi gören Abdullah b. Übey 300 adamını alarak Medine'ye geri döndü. Ne Rasulullah @'ın hareketlerini Kureyş'e bildirebilirdi, ne de müslüman kuvvetlerine katılabilirdi. Bu nedenle adamlarını Medine-ye geri götürmeye karar verdi.

Düşman, Rasulullah @'ı arkalarında güçlü bir savunma düzeni içinde görünce tamamen sürprize uğradı. Süvarilerine dayanan plan­ları Rasulullah @'ın taktik hareketleriyle işe yaramaz hale geldi. Rasulullah @ Uhud'a varınca adamlarını savaş düzenine soktu. Zü-beyr'i küçük süvari birliğinin başına geçir­di; kendi savunması için de birkaç okçu gö­revlendirdi. Ve Abdullah b. Câbir komutası aitında 50 kişilik bir okçu birliğini, ordunun arkasından gelecek saldırılara karşı geçidi korumak için görevlendirdi. Sonra piyade birliklerini İki gruba ayırdı ve bir gruba Ey-neyn (Rubat) dağına doğru ilerlemelerini em­retti. Düşman bu hareketin ehemmiyetini an­lamadı. Halid b. Velid, İkrime b. Ebu Cehil'i beklemeksizin süvarileriyle ilerledi ve müs­lüman kuvvetlerine saldırdı, fakat okçuların iki noktadan yaptıkları karşı atakla geri püs­kürtüldü. Aynı anda Zubeyr'e, Halid'in sü­varilerinin bir kanadına hücum etmesi, di­ğer birliğe de öbür kanada hücum etmesi emredildi. Halid, bozgun halinde geri çekildi ve ordusunun geri kalanlarının da maneviyatı­nın çökmesine sebep oldu. Tam bu sırada müslüman ordusu İkrime'nin birliklerine hücum ettiler, onlar da bozgun halinde kaçma­ya başladılar; fakat okçuların yaptıkları bir hata savaşın gidişatını değiştirdi. Okçulara tepeler arasındaki geçidi tutmaları ve ne olursa olsun yerlerinden ayrılmamaları em­redilmişti. Bu tehlikeli ve kritik anda bile Ra-sulullah @ ana politikası olan hücum takti­ğini elden bırakmadı. Yürüttüğü güçlü sa­vunma planının okçuların hatasıyla yıkıldı­ğını görünce, düşmanın saldırısını karşıla­mak için hemen alternatif planını uygulama­ya koyuldu. Etrafında bir kısım kuvvet top­layarak kahramanca çarpışmaya başladı ve ağır ağır Uhud dağı eteklerindeki yüksekçe bölgede yeni savunma hattına çekildi. Ali ar­ka tarafa yönelip çarpışarak geçidi ele geçirdi ve bu yönden gelen şiddetli düşman saldırı­sını kontrol altına aldı. Hamza da diğer ta­raftan karşı hücuma geçti. Düşman, müslü-manları bulundukları savunma hattından çıkarmak için dağın tepesine tırmanınca, kö­tü bir şekilde yaralanmış olan Rasulullah @ onları gördü ve: "Ey Rabbim, onların o te­pede bulunmaları hiç uygun değil." dedi. Bu­nun üzerine Osman ve bazı diğer sahabeler yukarı tırmanarak düşmanı aşağı sürünceye kadar çarpıştılar." (İbn İshak). Böylece, Ra­sulullah @, dağın eteklerinde yüksek bir sa­vunma hattı kurarak düşmanın planlarını boşa çıkardı ve düşman, okçuların hatasına borçlu olarak kazandığı avantajını kaybetti. Düşman, müslümanların direncini, karşı sal­dırılarının büyük tehlikesini ve yenilgiye uğ-ratılmalarınm zorluğunu görünce zaferleri­ni nihayete erdiremeden sessizce geri çekil­di.

Müslüman ordusu büyük kayıp verdi, fakat liderlerinin cesareti ve kararlılığı sayesinde kahramanca mücadelesine devam etti. Ha­talarını süratle telâfi ettiler ve çabucak yeni­den toparlandılar. Yeni planlarım uygulama­ya koyuldular ve hızla yeni bir savunma hattı tesis ettiler. Bu, Peygamber @'ın askerî bir lider olarak kabiliyeti, şahsiyeti ve zekâsının müstesna bir denemesiydi. Düşman zaferini tamamlayarak tereddüt içinde kaldığında, Rasulullah @ tekrar düşmana karşı strate­jik hareket insiyatifini eline aldı ve düşmanı takibe başladı. Düşman Medine'den ayrıl­dıktan sonra hatasını anladı, fakat çok geç kalmıştı; çünkü Rasulullah @ tehlikeyi ön­ceden görerek onları takip etmeye karar ver­mişti bile.

Ahzab Savaşı'nda, sayıca ve maddî güççe çok üstün olan bir düşmanla karşılaşmanın tek etkili ve pratik yolu, Rasulullah @'ın Me­dine'nin açık ve korumasız yerlerine hendek kazarak teşkil ettiği bir savunma stratejisiy-di. Bu savunma metodu Araplar arasında bi­linmezdi ve düşman, müslümanlarla arala­rını ayıran bir hendekle karşılaşınca şaşkına döndü. Hendek sayesinde savaşın İnsiyatİfi müslümanların elinde kaldı, çünkü Kureyş ve müttefikleri hendeği geçip müslümanlarla çarpışmak için bir yol bulamadılar. Zaten hendeğin amacı düşmanın şehrin sınırların­dan içeri girmesini önlemekti.Hendek Sava­şı, Rasulullah @'ın askeri dehasının bir baş­ka örneğidir. Düşman büyük bir kuvvetle, müslümanlardandört kat daha fazla sayıyla gelmişti. Şehrin güvenliğini tehlikeye atma­dan böyle büyük bir kuvvete karşı çarpışma­nın en etkili yolu buydu. Rasulullah @, ko­runmasız bölgelere kuzeyden batıya kadar 3,5 millik bir hendek kazarak başarılı bir şe­kilde savunma sistemini teşkil etti. Hendek üzerinde geçitler bıraktı ve her geçit bir grup asker tarafından kontrol edildi. Bu askerle­rin komutanı Câbir'di. Hendek arazisinde­ki her yüksek kaya üzerine hendeği korumak üzere okçular yerleştirildi. Rasulullah @, Ebu Bekir, Ömer, Ebe Zerr ve Selman'ı ko­mutan yardımcıları olarak görevlendirdi. Bü­tün araziyi gözden geçirmek üzere küçük ke­şif birlikleri gönderildi. Bölüm komutanları komutası altında küçük birlikler hendeği düşmandan korumak üzere değişik noktalar­da görevlendirildi, fakat asıl kuvvet Rasulul­lah @'ın komutası altındaydı. Rasulullah @ ayrıca kadın ve çocuklara nöbetleşe gözkulak olmaları için iki birlik görevlendirdi. Sayıca üstün olması sebebiyle düşman şehri kuşatmış olmasına rağmen insiyatif her za­man Rasulullah @'ın tarafında kaldı. Düş­man kuvvetleri hendek boyunca yayıldılar ve ne yapacaklarını bilmez halde beklediler. Ne zaman çeşitli noktalardan hendeği geçmeye kalkışsalar, hemen anında okçular tarafından durduruldular.

Aynı zamanda, Rasulullah @ stratejik ha­reketleriyle de düşmanı sarstı ve müttefikler arasında ayrılık yerleştirdi, aralarında şüp­he ve güvensizlik peydah etti. Zaten uzun sü­ren kuşatma esnasında hüsrana uğramış, şevkleri kaçmış olan düşman bir gece soğuk bir kış fırtınasıyla perişan oldu ve sessizce çekip gitti. Ertesi sabah, Rasulullah @ sa­vaş alanım boş görünce Kureyş'in artık on­lara asla saldıramayacağım bildirdi. Bu, müs-lümanların liderinin ve ashabının maneviya­tını ve itimadını göstermektedir.

Bedir, Uhud ve Ahzab savaşlarının kısa bir incelemesi, Peygamber @'ın savaş stratejisi­nin, askerî taktiklerini ve savunma planları­nın düşmanlarınınkine göre üstünlüğünü göstermektedir. Daima askerî taktik ve stra­tejik hareket hususlarında düşmanlarından öndeydi. Rasulullah @ daima düşmanları­nın planlarını Öğrenmeye muvaffak oldu. Onları, en uygunsuz pozisyonda ve zaman­da, hatalar yaparak, zayıf ve korumasız nok­talarını göstererek saldırmaya zorladı. On­dan sonradır ki üzerlerine kararlılıkla ve bü­tün gücüyle hücum etti; bütün planlarını bo­şa çıkardı. Yine, aynı savunma planını ve as­kerî taktikleri aynı düşmana asla bir defa­dan fazla uygulamadı. Planını daima yer ve zaman şartlarının gereklerine göre ayarladı. Uhud'da savaşın gidişatı, okçuların hatası yüzünden müslümanların aleyhine dönünce hemen adamlarına alternatif savunma pla­nını uygulamalarını emretti ve sonra düşma­nın ilerleyen birliklerine karşı iki yönden bir karşı hücum başlattı. Böylece daima insiya-tifi elinde bulundurdu ve düşmanını onun planı doğrultusunda hareket etmeye mecbur bıraktı.

Bu mevzuda hatırlanması gereken bir başka nokta da Rasulullah @'ın büyük orduları, yenmesindeki büyük ustalık, zekâ ve ileri gö­rüşlülüğüdür. Kendinden dört kat daha faz­la güçlü bir orduya karşı savaşmak çok zor, hatta imkânsız denecek kadar zor bir görev­di. Bu nedenle, Rasulullah @, düşmanın sayı ve maddî üstünlük avantajını bertaraf etmek için çeşitli stratejik ve taktik planlar geliştir­di. Askerî planlarını gizli tuttu ve niyetleri hakkında düşmanı şüphede bıraktı ve sonra ani ve beklenmedik bir şekilde, Bedir ve Uhud'da olduğu gibi düşman süvarilerini et­kisiz bırakarak karşılarına dikildi. Ahzab Sa-vaşı'nda ise düşmanın büyük kuvvetini hen­dek açarak oluşturduğu savunma hattıyla bloke ederken kendi küçük kuvvetini ve et­kili bir biçimde kullandı. Bütün savaşlarda Rasulullah @'ın dikkatle düşünülmüş aske­rî taktiklerinin başarısı ve etkinliği gizlilik, süpriz, sürat ve planlarının sade ve yalınlı­ğına dayanıyordu.

Ahzab Savaşı'ndan sonra Rasulullah @ hiç­bir düşmanın asla Medine'ye yaklaşmasına müsaade etmedi. Düşmanı daima onların toprakları üzerinde yakaladı. Kendisini mev­cut ve potansiyel düşmanlarının hareketlerin­den haberdar kılan çok başarılı bir devriye sistemi örgütledi. Değişik yahudi kabileleri­ne, farklı zamanlarda hücumlar yaptı ve on­lara, kendisine karşı güçlü bir savaş başlat­mak için teşkilâtlanma fırsatı vermedi. Benî Kaynuka'yı kuşattı ve onları savaşmaksızın teslim olmaya zorladı. Sonra, Uhud Savaşı'm müteakip Benî Nadir'e sıra geldi. Kuşatıla­rak savaşmaksızın teslim olmaya zorlandılar. Bütün silahları ve savaş araçları ele geçiril­di. Ahzab Savaşı'ndan sonra, Rasulullah @, Benî Kureyza'ya hücum etti; 15 günlük bir kuşatmadan sonra savaşmaksızın teslim ol­dular. Hayber yahudileri, Rasulullah @'ın ani bir hücumuyla süpriz halinde yakalan­dılar ve büyük bir direnç gösterdiler, fakat bir süre savaştıktan sonra onlar da teslim ol­dular. Rasulullah @'ın yahudi kabilelerine karşı attığı adımlar onun politikasının bir başka önemli ilkesini göstermektedir. Düş­manlarına karşı çok yumuşak, nazik ve mer­hametliydi. Onlara karşı kararlılıkla ve ce­saretle çarpışır, fakat onları yendiğinde de çok iyi muamele eder ve önceki bütün suç­larını affederdi. Eğer herhangi bir düşmanı barış yapmaya meylederse hemen barış yapmaya çalışırdı. (8: 61). Fakat düşmanla ba­rış antlaşması veya dostluk ve karşılıklı sa­vunma işbirliği antlaşması yapıldıktan son­ra, onun iyi niyetini suistimal ettiklerinde ve onun iyilik, dostluk yaklaşımına ihanet, hi­le ve istismarla karşılık verdiklerinde onlara vakit geçirmeksizin ağır cezalar verirdi. Bu­nunla beraber, böyle olaylarda bile cezalan­dırma ve intikam konusunda adalet sınırla­rını aşmazdı. (5: 8)

Rasulullah @'ın Hudeybiye Umre Seferi onun açısından çok başarılı bir hareketti. Müslümanlarla Kureyş arasında savaş hali­nin sürdüğünü ve her halükârda Kureyş'in müslümanlara Umre izni vermeyeceğini çok iyi biliyordu. Daha kısa bir süre önce Kureyş, Ahzab savaşında yenilmiş, zelil olmuştu ve Ölülerinin acısı zihinlerinde halâ tazeydi. Bu­nunla beraber bu eşsiz ve şaşırtıcı bir strate­jik hareketti ve hatta sahabelerinin bir çoğu bile bu Umre yolculuğuna şaşıp kalmışlar­dı. Münafıklar ve kâfirler, 'Rasulullah @ eşek arısı kovanına çomak sokuyor' diye bayram etmeye başladılar. Müslümanların akıbetinin yıkım olduğunu zannediyorlardı. Kur'an-ı Kerim, onların bu hâllerini şu söz­lerle tarif ediyor: "Allah hakkında kötü zan-da bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, (Allah'a) ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara Allah azabetsin. (On­ların, müslümanlar için istedikleri) kötü olaylar, kendi başlarına gelsin... Herhalde siz sandınız ki Rasul ve müminler, bir daha ailelerine dönmeyecekler. Bu (düşünce) gö­nüllerinizde süslendirildi, (size güzel göste­rildi), kötü zanda bulundunuz ve helaki hak etmiş bir topluluk oldunuz." (48: 6, 12) Bu ayetler, İslâm düşmanlarının, Rasulullah @'ın bu hareketine nasıl sevindiklerini, onun ve ashabının Kureyş tarafından yok edilecek­lerinden ve Medine'ye bir daha asla geri dön­meyeceklerinden nasıl emin olduklarını an­latıyor. Rasulullah @ ve ashabı ihramhydı-lar. Beraberlerinde kurbanlık hayvanları var­dı ve silahsızdılar, kılıçlarını kınlarında ta­şıyorlardı yalnızca. Rasulullah @ biliyordu ki eğer Kureyş onun Umre için Mekke'ye gir­mesini reddeder ve ihramlıyken ve Umrenin açık işaretlerini taşıyorlarken üzerlerine sal­dırırsa Arap halkının öfke ve kızgınlığını üzerlerine çekerler ve saygılıklarını yitirirler­di. Kabe'nin koruyucuları oldukları ve böy­le saygı gördükleri için Kureyş'in Allah'ın şe-airinin şerefini düşürmesi ve yok etmesi hiç de kolay değildi. Bu, Arap müşrikleri tara­fından bile çok büyük bîr günah kabul edi­lir ve her halükârda buna müsaade etmez­lerdi. Kur'an-ı Kerim, kurbanlık hayvanların kutsiyetinden şu sözlerle bahsediyor: "Ey inananlar, ne Allah'ın işaretlerine, ne haram aya, ne kurbana, ne gerdanlık(lı kurbanla­ra ve ne de Rablerinin lütuf ve rızasını arzu ederek Beyt-i Haram'a gelenlere saygısızlık etmeyin. (5: 2).

Rasulullah @, bu sebeple, korkmaksızın ve tereddüt etmeksizin umre için Mekke'ye doğ­ru yürüdü, fakat Zül-Haleyfe'ye vardığında Kureyş'in savaş hazırlıklarını haber aldı. Bu­nun üzerine, yolunu değiştirdi, dağlar arasın­dan engebeli bir rota izledi ve hem kendisi, hem de ashabı için büyük zorluk ve sıkıntı­larla dolu bir yolculuk sonunda Hudeybiye1 ye vardı. Onun hareketlerinden Kureyş, ta­mamen habersizdi ve onun Mekke'ye gelişi­ni önlemek için süvari birliklerini Halid b. Velid komutası altında gönderdi. Arkasından da süvarileri desteklemek için bir piyade bir­liği gönderdiler. Büdeyl b. Verka el-Huzâa Hudeybiye'de Rasulullah @'a gelerek onu se­lâmladı ve Kureyş'in kötü niyetlerini haber verdi. Rasulullah @ şöyle dedi: "Biz savaş­mak için gelmedik; biz Kabe'yi tavaf etme­ye geldik." Büdeyl, Kureyş'e gitti ve Rasulul­lah @'ın niyetinin savaş değil Umre olduğu­nu haber verdi. Fakat ona karşı gereksiz ye­re savaşacaklarsa da, onun buna da hazırlıklı olduğunu söyledi. Bununla birlikte Ku-reyş'e Muhammed @'la barış yapmalarını tavsiye etti. (Kitab el-Tabakat el-Kebir).

Böylece Rasulullah @ hem stratejik hareket yönünden, hem de askerî taktikler yönünden düşmanlarından üstün olduğunu İspatladı.

Yalnızca Umre yapmak istiyordu ve savaş­mak gibi bir arzusu yoktu, fakat eğer düş­man onu savaşa mecbur ederse, savaşa da ha­zırlıklıydı. Kureyş'in hem askerî yönden, hem de manevî yönden tamamen yenik düştüğü­nü ve savaşma şevklerinin bütünüyle çöktü­ğünü; özellikle de müslümanlar ihramlı ve silahsızken savaşmayacaklarını biliyoçdu. Fa­kat onlar Kabe'nin koruyucuları oldukların­dan itibar ve şöhrete düşkündüler, kibirliy­diler ve barışa teşebbüsü başlatmayı kendi­leri için küçüklük sayarlardı. Rasulullah @ onların durumunu ve kibirini bildiğinden kendisi barış teklifinde bulundu. Antlaşma maddeleri tartışılırken bir süre alıştırılmamış deve gibi huysuzluk yapmalarına rağmen he­mencecik antlaşmaya razı oldular. İlk bakışta bu antlaşma Rasulullah @'m aleyhine gibi görünse de, zaman, bu antlaşmanın Rasulul­lah @'ın kâfirlere karşı en büyük zaferi ol­duğunu gösterdi, çünkü bu olay İslâm tari­hinin dönüm noktası oldu.

Bu meselede bahsedilmeye değer bir başka nokta da Peygamber @'ın hem arkadaşları­nı, hem de düşmanlarını şaşkına çeviren, bu insiyatifi ele alışında, askerî bir lider olarak ortaya koyduğu büyük dahilik örneğidir. Za­man Umre için hiç uygun değildi ve böyle bir hareket, sonunda, nihaî yenilgi ve yok oluşa mahkûmdu. Fakat, Peygamber @'ın askerî taktikleri semeresini verdi ve Hudeybiye'ye varıncaya kadar düşman onu yolundan çe­viremedi. Sonra da zekice Kureyş'e antlaşma teklif etti, savaş seçeneğini de onların isteği­ne bıraktı. Bu davranışla Kureyş zor durum­da kaldı. Barıştan başka bir şeye karar vere­mezlerdi, çünkü savaş alanında Rasulullah @'m üstünlüğüne içten içe İkna olmuşlar­dı.

Kureyş, Hudeybiye antlaşmasını bozunca, Rasulullah @ vakit geçirmeksizin 10.000 ki­şilik güçlü bir orduyla üzerlerine hücum et­ti ve onlara hiçbir hazırlık yapma fırsatı bı­rakmadı. Kureyş, ansızın Rasulullah @'ı Mekke önlerinde gördü, etrafları kuşatıldı ve Rasulullah @ doğduğu şehre muzaffer ola­rak kan dökmeksizin girdi. Onun zaferinin kolay ve kansız gerçekleşmesini sağlayan iyi planlanmış, etkin bir şekilde uygulanmış ve Kureyş'e savunmalarını hazırlama fırsatı ver­meyen askerî taktiklerle donanmış hücum harekâtıdır. Bu fetih Rasulullah @'ın, Ku­reyş'e karşı, en iyi organize edilmiş, çok iyi planlanmış ve oaşarıyla uygulanmış ve tat­min edici sonuç vermiş stratejik harekâtla­rından bir tanesidir.

Bu fetihten sonra, Peygamber @, güçlü kuv­vetli düşman Benî Hevazin ve Benî Sakif ka­bilelerine hücum etti ve onlara karşı kesin bir zafer kazandı. Daha sonra da Taife yönel­di, fakat fazla can kaybına mal olacağını an­layarak, onlara hücum etmekten vazgeçti. Taİf halkının vaziyetlerinin idrakına varacak Medine yönetimine katılacaklarını ve müs-lümanların güç, kuvvet kaynağı olacakları­nı umuyordu. Peygamber @'ın durumu in­celemesi çok gerçekçiydi, çünkü Taif'in çö­kertilmesi ya da halkının öldürülmesi onun amacı değildi. Dahası, mâlolacağı can kay­bı Peygamber @ için kabul edilebilecek gibi değildi. Kısa bir süre sonra Taif'in ileri ge­lenleri bir barış antlaşması için bir heyet gön­derdi ve daha sonraki askerî seferlerde mer­kezi yönetimin belkemiği ve güçlü kolu hali­ne geldiler.

Peygamber @'ın son büyük hücumu Medi­ne'ye saldırmayı planlamakta olan Romalı­lara karşıydı. 30.000 kişilik bir orduyla yola çıktı ve Tebük'te konakladı, fakat Romalı­lar geri kaçtılar. Bu Rasulullah @'ın hem et­raftaki Hıristiyan devletler üzerine, hem de genel olarak Arap kabileleri üzerine askerî ve politik etkileri bakımından çok büyük bir stratejik harekâttı. Rasulullah @ ayrıca et­raf bölgelerdeki  düşman Arap  kabileleri üzerlerine de çeşitli hücumlar yaptı ve bu ka­bilelerin hiç birine müslümanlara karşı kuv­vet toplama ya da savunmalarını organize et­me fırsatı vermedi. Ansızın üzerlerine yürü­dü; onlar da ya kaçtılar ya da barışa boyun eğdiler. Bu seferlerin çoğunluğunda görev çarpışma olmaksızın yerine getirildi.

Hicret'in üçüncü yılında, Rasulullah @ Sü-leym ve Sa'lebe kabilelerine hücum etti; son­ra Dumetu'l-Cendel, Benî Lihyan, Benî Mus-talik ve Gatafan kabilelerine hücum etti. Ra­sulullah @, 11 büyük savaş hariç yer aldığı 13 seferde tamamen insiyatîfi elinde bulun­duruyordu ve düşman savaş için hazırlana-madan yakalandı. Bu politikanın bir sonu­cu olarak, pratikte doğru dürüst bir çarpış­ma cereyan etmedi ve Arap kabilelerinin bir çoğu kan dökülmeden boyun eğdi.

Rasulullah @ ayrıca Arap Yarımadası'nın birçok bölgesine askerî meseleleri halletmek üzere sahabeden çeşitli kişilerin komutası al­tında benzeri seferler düzenledi ve tatminkâr sonuçlar elde edildi: Seriyye denilen bu se­ferlerin çoğunda düşman çarpışmaksızın kaçtı veya kuşatıldı. Rasulullah @ ülkenin çeşitli bölgelerine toplam 50 seriyye gönder­di. Bunların 39'u belirli kabilelere karşı ya boyun eğdirmek ya da merkezî yönetimin otoritesini hissettirmek için yapılan hücum­lardı.

Böylece, genelde, Rasulullah @'ın hücum politikası tatminkâr askerî sonuçlar vermesi bakımından çok başarılıydı: birçok savaş ona başarıyı getirdi; yahudilerin ve İslâm devletine komşu bölgelerdeki potansiyel İs­lâm düşmanlarının askerî ve politik faaliyet­lerini yok edici bir rol oynadı. Bu politika, aynı zamanda, liderleri Medine yönetimine karşı olan düşman ve isyankâr Arap kabile­lerinin yüreklerinde ürküntü ve korku uyan­dırdı, caydırıcı rol oynadı.

 

3- Sürpriz

 

Sürpriz, düşmanın, saldırıya karşı etkili ted­birler alamayacağı ve hazırlıksız olacağı bir yer ve zaman durumu oluşturmak demektir. Sürpriz, savaş araçları yardımıyla yapılan gizli harekâtlar veya mümkün olan her ara­cın yardımıyla yapılan şok harekâtları yoluy­la gerçekleştirilir. Askerî planlara ve yapılan harekâta girişmeden evvel planların ve tasa­rıların düşman tarafından bilinmesine asla izin verilmemelidir.

Sürpriz birçok şeyle bağlantılı olabilir, düş­mana beklenmedik bir zamanda saldırmak ya da beklenmedik bir kuvvetle saldırmak gi­bi. Bütün muhtemel sürpriz unsurlarının bir bileşimi olabilir. Stratejik hareketlerle oldu­ğu gibi bir harp hilesine dayanabilir. Zaman sürprizi, hücum yeri sürprizi, materyal sürp­rizi veya yeni savaş araçları sürprizi olabilir. Sürprizin ana faktörleri gizlilik, orijinallik ve sürattir. Sürpriz unsuru ayrıca strateji ve taktiklerde başarılı bir şekilde kullanılabilir. Sürprizin stratejik metodları, düşmanın müt­tefikleriyle gizli politik paktlara girişmekten, yeni silahları veya yeni hücum ya da savun­ma tekniklerini veya yeni taktik harekâtları devreye sokmaya kadar değişir. Bununla be­raber, gizlilik, Özgünlük ve sürat sürpriz un surunun kullanılmasında anahtar faktörler dir.

Peygamber @, askerî harekâtlarda sürprizin öneminin tamamen bilincindeydi; çünkü sürpriz düşmana karşı çabuk bir zaferi ga­rantilemekle kalmıyor, kutsal kabul ettiği in­san hayatı kaybının az olmasına da yardım ediyordu. Ve askerî harekâtlarını gizli tutmak için ne zaman herhangi bir düşmana doğru ilerlese asla hedefini açıkça bildirmezdi. Ka'b b. Melik şöyle rivayet etmiştir: "Rasulullah @ ne zaman herhangi bir savaşa karar ver­se, genellikle hedefini gizli tutar ve iyice açık-lamazdı." Rasulullah @ bütün savaş hazırlıklarında ve askerî harekâtlarında gizliliği sağlamak için mümkün olan bütün tedbir­leri alırdı. Seriyyelerin komutanlarına bütün plan ve niyetlerini kendi adamlarından bile gizli tutmaları konusunda kesin emirler ver-mİştİ. Savaş meselelerini, askerî hareketleri­ni ve böyle konulardaki tedbir ve vasıtaları­nı gizli tutan komutanın başarılı olacağı bu­nun için söylenmiştir. Askerî standartlara gö­re gizlilik askerî başarı için esastır.

Rasulullah @'ın bütün askerî planlarının ve hareketlerinin güvenliği için ve onların giz­liliğini korumak için bir dizi tedbir alması ge­rekiyordu. Bu epeyce zor bir işti, çünkü müs-Iümanların arasına bir kısım münafıklar ka­rışmıştı ve yahudüerle Kureyş hesabına çalı­şıyorlardı. Bununla beraber, Rasulullah @ elinden geleni yaptı ve Allah'ın yardımıyla, savaş hazırlıkları, askerî harekâtlar konula­rında gizliliği sağlama ve korumayı başardı ve düşman nadiren asıl harekâttan evvel her­hangi bir bilgi elde edebildi. Müslümanların planlan ya da niyetleri konusunda askerî bil­gilerin önceden düşman eline geçtiği tek bir olay bile yoktu. Diğer taraftan, düşmanın ta­sarladıkları, planları, birliklerinin güç ve si­lahlan hakkındaki bilgiler düşmandan ha­bersiz elde edilirdi, etkin tedbirler alınırdı.

Rasulullah @'ın bütün askerî harekâtlarda-ki başarısının bir sırrı da müslümanlar top­raklarına girip kendilerini hazırlıksız ve yar­dımsız yakalayıncaya kadar düşmanların onun planlarını ya da niyetlerini asla öğre-nememesiydi. Bu sebeple askerî meselelerde-ki gizliliğin sürdürülmesine çok büyük ön­celik tanınmıştı. Rasulullah @'ın kendi bir­liklerinin selâmet ve güvenliği için ve düşman kuvvetlerine karşı kolay ve çabuk bir galibi­yet için bu gizlilik şarttı. Müslümanlara ya iyi ve doğru söz söylemeleri ya da susmaları tavsiye edilmişti: "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin." (33: 70). Bu yaklaşım onları manevî zararlardan olduğu kadar askerî zararlardan da korumak için ta­sarlanmıştı. Bâtıl şeyler konuşarak ruhî ha­yatlarını ifsad etmeye yatkınlık kazanacakları gibi askerî sırlar konusunda laf kaçırıp ordunun ve devletin güvenliğini tehlikeye de düşürebilirlerdi. Müslümanlara bütün yap­tıkları işler ve söylediklerinin Allah tarafın­dan bilindiği söylenmişti; bu nedenle, konu­şurken sözlerine dikkat etmeleri gerekiyor­du: "(İnsan), hiçbir söz söylemez ki yanın­da (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulunmasın." (50: 18).

Peygamber @ gereksiz konuşmadan kaçın­manın ve sükutun faziletini pek çok vurgu­ladı. Abdullah b. Amr, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Sükunetini mu­hafaza eden kimse selâmette olur." Şunları da söylemiştir: "Eğer birisi bana çenelerinin arasındakinden ve bacaklarının arasındakîn-den garanti verirse, ben de ona Cennet ga­rantisi veririm." Ebu Hureyre, Rasulullah @'m şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Bir adamın ayağından çok dili yüzünden ayağı kayar?' (Mişkât). Ayrıca, Allah'a ve ahiret gü­nüne iman eden kimsenin ya hayır konuşma­sı ya da susması gerektiği söylenmiştir. Kur'an-ı Kerîm müslümanları hak ve ema­netlerini korumaları konusunda açıkça uyar­maktadır: "Ey inananlar, Allah'a ve Rasu-lü'ne hainlik etmeyin; bile bile kendi ema­netlerinize hainlik etmiş olursunuz." (8: 27). Düşmanın kötü emellerine karşı müslüman-ların ve Medine'nin korunması ve güvenliği için yapılan planların özel bir önem taşıdığı devirler İslâm tarihinin çok kritik zamanla­rıydı. Böyle şartlar altında Rasulullah @'a sadakat ve bağlılığın temin edilmesi ve ko­runması açık bir zaruretti. Bu ayette müs-lümanlara, Allah'a ve Rasulü'ne sadakat ve bağlılığın temin edilmesine ve korunmasına (îslâm Devleti'ne sadakat ve bağlılık da de­nebilir) çok özel bir dikkat göstermeleri söy­leniyor. Rasulullah @ şu sözlerle bu nokta­ya işaret ediyor: "Emaneti korumayanın imanı yoktur ve verdiği sözde durmayanın di­ni yoktur." Aynı zamanda şöyle demiştir: "Müslüman, elinden ve dilinden müslüman-ların emin olduğu kişidir."

Savaş stratejisinin ve askerî operasyonlarının gizliliğini temin etmedeki bu titizlik ve ted­birlerin ışığı altında, Peygamber @ çoğun­lukla her sahada düşmanına sürpriz yapabil­di. Onlara, hemen hemen her büyük karşı­laşmada savaş taktikleri ve savaş stratejisi hu­suslarında sürpriz yaptı. Bedir Savaşandan önce civar arazilere ve düşman topraklarına dokuz devriye gönderildi ve çoğunluğunda düşmana sürpriz yapılarak başarıyla dönül­dü. Bu küçük seferlerin dördüne Rasulullah @'ın kendisi komuta etti. El-Ebvâ seferin­de, Rasulullah @ Benî Damre ile tarafsızlık antlaşması ve el-Uşeyre seferinde Be­nî Mudlic'le dostluk antlaşması yapınca, Ku-reyş üzerine stratejik bir zafer kazanmış ol­du. Rasulullah @ Bedir Savaşı sırasında planları hususunda gizliliği tam manasıyla temin etti ve niyetleri hakkında düşmanı şüp­hede bıraktı. Sonra da düşmandan evvel ses­sizce Bedir Vadisi'ne gelip, vadinin su kuyu­larını ele geçirerek çarpışma için en uygun yeri seçti ve böylece taktik bir zafer kazan­dı. Yine Uhud'da da düşmana sürpriz yap­tı. Kayalıklar arasından zor bir rota izleye­rek savaş alanına vardı ve düşman hatlarıy­la Uhud dağı arasında müstahkem bir mev-kiye yerleşti. Bunu düşman ancak müslü-man ordu dağın yanında yerleştikten sonra farkedebildi. Rasulullah @'ın bu stratejik hareketi düşmanın planlarını boşa çıkardı ve süvarilerinin rolünü hemen hemen sıfıra in­dirdi.

Kureyş, Uhud'daki zaferini tamamlayama-dan tereddüt içinde geri döndü ve Mekke yo­lundayken ancak müslümanları yok etmele­ri gerektiğini farkedebildi. Bu sırada, Rasu­lullah @, savaşın aldığı vaziyeti civardaki Arap ve Yahudi kabilelerinin tavırlarıyla bağ­lantılı olarak değerlendirdi ve Kureyş'in za­ferini tamamlamak üzere geri dönebileceğin­den korktu. Bu sebeple, Rasulullah @ ertesi günü ashabını tekrar topladı ve 450 kişilik bir kuvvetle Medine'den 10 mil mesafedeki Hamra el-Esed'e doğru yürüdü. Rasulullah @'ın yüzü, alt dudağı ve sağ omuzu yara­lanmıştı, fakat o yaralarına aldırmaksızın düşmanı takibe koyuldu. Hamra el-Esed'de gece konakladı ve 500 yerde çok uzaklardan görülebilecek şekilde ateşler yaktı. Kureyş1 in lideri Ebu Süfyan Medine'ye saldırmayı düşünüyordu, fakat müslüman kuvvetlerinin kendilerini takip ettiğini duyunca ve gece ya­nan ateşlerin çokluğunu öğrenince müslü-manlann birçok asker topladığını zannede­rek sessizce Mekke'ye geri döndü. Böylece Rasulullah @'ın bu taktik sürpriz hareketi Uhud'un ağır ve tehlikeli durumunu kurtar­dı.

Uhud Savaşı'ndan dönerken Ebu Süfyan, Peygamber @Jla Bedir'de tekrar karşılaşa­cağını söylemişti. Bunun üzerine, Rasulullah @ 1500 kişiyle Bedir'e geldi ve burada sekiz gün bekledi. Fakat Ebu Süfyan, müslüman kuvvetlerini haber alınca korkarak 2000 ki­şilik ordusuyla Mekke'ye geri döndü. Bu da Rasulullah @'ın taktik bir zaferiydi. Söz ve­rilen yere gelerek Kureyş'e sürpriz yapmıştı. Kureyş, bu yere kadar gelemedi bile ve Merru'z-Zehrân denilen yerden geri döndü.

Ahzab Savaşı'nda Rasulullah @ hem stra­tejik, hem de taktik avantajlar kazandı. Düş­manları, hem onların müttefikleriyle antlaş­ma müzakerelerine girişerek ve hem de Arap­lar arasında bilinmeyen bir savaş metodu olan hendekler kazarak gerçekleştirdiği ye­ni müdafaa stratejisiyle şaşırttı. Kureyş ve müttefikleri 10.000 ila 12.000 kişilik bir or­duyla müslümanları ebediyyen yok etmeye kararlı olarak Medine'ye yürüdüklerinde kendilerini müslümanlardan ayıran derin ve dar bir hendekle karşılaşarak şaşırıp kaldı­lar. Böyle bir durum onlar için çok büyük bir sürprizdi, çünkü bu savunma şekli Ara­bistan'da daha evvel hiç kullanılmamıştı. Müslümanlar gece gündüz çok sıkı çalışmış­lar ve birkaç gün içinde hendeği kazmışlar-dı. Düşman şaşırıp kaldı ve hüsrana uğradı, çünkü hendeği geçememişler ve askerî hare­kâtları sadece karşılıklı mızrak ve ok atışı bi­çimine dönüşmüştü.

Bu taktik sürprizle birlikte Rasulullah @, ay­rıca, düşmanın müttefiklerinden birine antlaşma teklif ederek birbirleri hakkında şüp­heye ve güvensizliğe düşmelerini sağladı; bu stratejik hareket de aralarında karışıklık çı­kardı. Kureyş ve müttefikleri, Benî Kureyza'-nın müslümanlarla olan antlaşmasına ihanet etmesine çok sevindiler ve maneviyatları art­tı. İşte bu kritik zamanda, Rasulullah @ düş­manı bölmek ve birbirleri hakkında şüphe­ye düşmelerini sağlamak için bir plan tasar­ladı. Düşmanın kuşatması uzayıp müttefik­leri sabırsızlanmaya başlayınca, Rasulullah @, Benî Gatafan'a bir elçi göndererek, çe­kilip gitmeleri karşılığında onlara Medine-nin toplam mahsulünün üçte birini vermeyi teklif etti. Bu büyük bir kurnazlığa dayanan çok iyi tasarlanmış bir plandı. Bu teklif Ga-tafanhlann zihinlerinde boş bir ümit doğur­du. Ve böyle bir ümitte onların savaşa olan şevk ve kararlılıklarını gevşetti. Yalnızca ba­zı barış müzakereleri yapıldı, fakat belirgin bir sonuca da ulaşılmadı, çünkü herhangi bir barış antlaşması imzalanmadı.Bununla be­raber bu teşebbüs işe yaradı ve zaten taham­mülsüzlük ve sabırsızlık belirtileri göstermeye başlayan Benî Gatafan artık savaştan çekil­mek için bahane arıyordu.

Bu sırada, İslâm'ı kabul eden, düşman saf-larındaki Nuaym b. Mes'ud, etrafındakiler­den habersiz Rasulullah @'a gelerek İslâm'ı kabul ettiğini bildirdi. Rasulullah @ ona: "Sen bizim aramızdan bir kişisin. Ama gü­cün yeterse, düşmanın bize karşı savaşmama­sı için propaganda yap, çünkü harp hiledir." buyurdu. Bunun üzerine Nuaym, Benî Ku-rayza'ya vardı. Onun yahudilerle arası iyiy­di ve onlar Nuaym'ı halâ müşrik sanıyordu. Onlara şunları söyledi: "Kureyş ve Gatafan sizin gibi değildir; toprak sizin toprağınız, mallarınız, kadınlarınız ve çocuklarınız bu­rada bulunuyor; siz bunları bırakıp başka ye­re gidemezsiniz. Şimdi Kureyş ve öatafan, Muhammed ve etrafındakilerle çarpışmaya geldiler. Siz de açıkça görmektesiniz ki, on­ların karıları, çocukları ve mallan başka yer­dedir, sizin gibi değillerdir. Bir şey ele geçi­rirlerse onu alırlar, aksi olursa kalkıp gider­ler. Sizinle Muhammed'in arasını boş bıra-

kırlar ve sizi kendi halinize terkederler. Böy­le olursa ona güç yetiremezsiniz. Bunun için onların ileri gelenlerinden rehin olmadıkça harbe katılmayınız. Bu rehineler, Muham­med ile yapılacak savaşta elinizde bir güvence olurlar ve onlar harbi yanda bırakıp gide­mezler." Yahudiler için bu parlak bir fikirdi.

Nuaym b. Mes'ud daha sonra da Kureyş'in yanına vararak şunları söyledi: "Size olan sevgimi ve Muhammed'e olan kin ve düş­manlığımı bilirsiniz. Bana bir haber ulaştı ve onu size söylemeyi kendime bir vazife bildim. Fakat bunu bir sır olarak tutmalısınız." Bu kabul eailince, anlatmaya devam etti: "Söz­lerime dikkat edin. Kurayza yahudileri Ma-hammed'le olan ahdlerini bozmaktan piş­man oldular ve Muhammed'e şöyle haber gönderdiler: 'Kureyş ve Gatafan ileri gelen­lerinden bazılarını ele geçirip sana verelim, sen de onların kafalarını kesersin. Sonra da geri kalanları mahvetmen için biz sana katı­lırız." Muhammed de onların bu teklifini kar bul etti; bu yüzden, eğer yahudiler size gelip sizden rehineler İsterlerse, onlara tek bir adam bile vermeyin." Sonra Gatafan'a var­dı. Onlara da tıpkı Kureyş'e anlattıklarını ulaştırdı. Böylece Ebu Süfyan ve Benî öata-fan, Benî Kurayza'ya Rasulullah @'a karşı kendileriyle birlikte çarpışmaları için haber gönderince, Benî Kurayza, 'hep beraber Mu­hammed'in işini bitirinceye kadar ellerinde bir güvence olarak tutacakları rehineler al­madan Muhammed'le savaşmayacakları' ce­vabım verdi; çünkü savaş aleyhlerine gelişir­se, Kureyş ve Ğatafan'ın ülkelerine geri dö­nerek kendilerini yalnız bırakmasından kor­kuyorlardı. Bu cevap, Nuaym b. Mes'ud'un Kureyş ve Gatafan'a anlattığı hikayeyi doğ­rulamış oldu ve onlar da Benî Kurayza'ya re­hine vermeyi reddettiler. Bunun üzerine Be­nî Kurayza da Muhammed'e karşı savaşma­yı reddetti. Böylece de aralarında şüphe ve güvensizlik ortaya çıktı ve ittifakları bozul­du. Bunların da ötesinde, şiddetli soğuk bir gecede Allah büyük bir fırtına gönderdi. Bu fırtına düşmanın son direncini de kırdı. Er­tesi gece, kuşatmadan yaklaşık bir ay sonra sessizce çekip gittiler. (İbn İshak, İbn Hi-şâm). Rasulullah @'ın stratejik ve taktik ha­reketleri düşmanlarına tesir etti, askerlerinin maneviyatlarını yıkıp çarpışmak için şevk ve kararlılıklarını söndürdü ve sonunda hava­nın da muhalefeti onları kaçıp gitmeye zor­ladı.

Hudeybİye seferi, Rasulullah @ için müstes­na bir harekâttı. Bu olay, Rasulullah @ için, Kureyş'in o zaman idrak edemediği bir stra­tejik zaferdi. Sonuçta barış, müslümanlara, Mekke halkıyla serbestçe karşılaşıp görüş ay­rılıklarını tartışma ve İslâm hakkındaki şüp­heleri ve yanlış anlaşılmaları giderme fırsatı kazandırdı. İki şehir arasında iki yönlü bir trafik başlattı ve önceki dönemlerde kinden çok daha fazla sayıda insan İslâm dinini ka­bul etti. Hatta, önceki 20 yılda müslüman olanlardan daha fazlası bu iki yılda müslü­man oldu. Bu olay, Rasulullah @'ın Kureyş üzerine gerçek bir stratejik ve taktik zaferiydi ve Arap Yanmadası'nda Rasulullah @'ın statüsünü ve pozisyonunu tamamen değiştir­di: Kur'an-ı Kerim, bu antlaşmayı şu sözler­le tanımlıyor: "Biz sana apaçık bir fetih ver­dik." (48: 1).

Hayber Seferi'nde, Rasulullah @, çok süratli hareket etti ve Medine ile Hayber arasında­ki 100 millik mesafeyi 6 günde katetti. Hay­ber yahudileri, bir sabah tarlalarına gitmek üzere kalelerinden çıkarken karşılarında İs­lâm ordularım görünce tam bir sürprize uğ­ramışlardı. Kalelerine doğru koşarak, "İşte Muhammed ve ordusu!" diye bağırmaya başladılar. Rasulullah @ bunu işitince, şöy­le dedi: "Hayber'in işi bitti, biz ne zaman düşman topraklarına girersek, o düşmanın kaderi mahvolmaktır!' (Muhammed Huseyn Heykel, The Life of Muhammed, sf. 367). Sonra da kalelerine hücum ederek teker te­ker hepsini ele geçirdi.

Rasulullah @, Benî Gatafan'la Hayber ya-hudilerinin arasını kesip müdahale edince ve Benî Gatafan'ın müttefikleri olan Hayber ya-hudilerine katılmalarını engelleyince, düşmanları üzerine bir başka taktik zafer kaydetmiş oldu. Medine'den yürüyüp yola çık­tığında Ğatafan ile Hayber arasında Recî de­nilen yerde konakladı. Benî Ğatafan, İslâm-ın kuvvetlerinin hareketlerini öğrenmek üzere geldiğinde, kadınlarının ve çocuklarının güvenliğinden korktu ve müslümanlara karşı Hayber yahudilerine yardım etme planları­nı değiştirdi. Rasulullah @'ın bu ustaca ha­reketi Hayber seferinde kendisine karşı çar­pışmak üzere iki müttefikin birleşmesini ön­ledi. Aynı, şekilde, Rasulullah @, 10.000 ki­şinin başında Mekke'ye geldiğinde de onla­rı hazırlıksız ve adeta bir panik içinde yaka­ladı ve Mekkeliler çarpışmadan teslim oldu­lar. Rasulullah @, Mekke'ye yürümeye niyet ettiğinde bunu gizli tuttu ve aksi istikamete hakiki bir seriyye gönderdi ki düşman böy­lece onun Suriye tarafına yürümeyi planla­dığım düşünebilirdi. Suriye yönünde, Medi­ne'ye yaklaşık 30 mil mesafede bir yer olan Batnu İdem tarafından Ebu Katade komu­tası altında küçük bir seriyyeyi bu gayeyle göndermişti. Bu seriyyenin asıl amacı, insan­lara, özellikle de Kureyş'e Peygamber @'ın çıkacağı seferin Suriye yönüne olduğu izle­nimini vermekti.

Mekke seferinde, diğer seferlerde olduğu gi­bi, asgarî can kaybıyla (zafer) avantajı elde etmeye yardım eden sürpriz unsurunu ger­çekleştirmek için gizlilik çok sıkı korundu. Rasulullah @ bu seferin gizliliği için çok özel tedbirler aldı, çünkü Mekke, Arapların en önemli merkeziydi ve bu şehirde savaşmak yasaklanmıştı. O burayı savaşmadan ve kan dökmeden ele geçirmek istiyordu. Bu gaye­ye erişmenin tek mümkün yolu Mekke'ye farkedilmeden varmak ve Mekkelilerİ hazır­lıksız yakalamaktı. Peygamber @ bu seferi planlarken, bu seferdeki sürpriz ve gizliliğin önemini gösteren bir olay cereyan etti. Ra­sulullah @'ın sahabelerinden Hâtıb b. Ebî Belte'a, Kureyş'e, Muhammed @'ın üzerle­rine yürüyeceğini bildiren bir mektup yazdı. Bu mektubu, Muhammed b. Cafer'in Mu-zeyne'den olduğunu ileri sürdüğü, bir kadı­na verdi. Mektubu Kureyş'e götürmesi karşılığında para alan kadın, yola koyuldu. Ra-sulullah @, Hâtıb'ın bu işini Cebrail @'dan öğrendi ve Ali ile Zübeyr'i mektubu almala­rı talimatıyla kadının peşine gönderdi. Ka­dını Benû Ebu Ahmed'in el-Huleyke'sinde yakaladılar. Devesinden indirip eşyalarını aradılar, fakat bir şey bulamadılar. Ali, 'ne Rasulullah @'ın ne de kendilerinin yanılmış olamayacağına' yemin etti ve kadına eğer mektubu çıkarmazsa üzerini soyup arayacak­larını söyledi. Bunun üzerine kadın saç Ör­gülerini çözerek mektubu (bir başka rivaye­te göre uçkurundan) çıkarıp verdi. Ali, mek­tubu Peygamber @'a götürdü.

Rasulullah @ Hatıb'ı çağırarak, bu işi niye yaptığını sordu. J-Iatib, şu cevabı verdi: "Ben Kureyş asıllı değilim, onlara sonradan katıl­mış, yani kölelikten gelmiş biriyim. Halbu­ki, sizin çevrenizdeki öbür muhacirlerin her birinin Kureyş'de akrabaları var. Ailesi ve ço­cukları orada bulunanları bu akrabaları hi­maye eder, mallarını korur. Benimse orada bir yakınım yok ki, orada bulunan ev halkı­mı korusun. Bunu yapmakla onlar nezdin-de, yakınlarımı korumaları için bir hatır yap­mış olacağımı umdum. Yoksa ben bunu yap­makla haşa dinimden dönmüş değilim. İs­lâm'dan sonra da asla küfre rıza göster­mem." Ömer, onun bir münafık olduğunu söyleyip kafasını kesmek istedi, fakat Rasu­lullah @: "O Bedir'de bulunmuş bir kişidir. Ne bilirsin, belki de Allah Bedir mücahitle­rini tamamen serbest bırakmış; 'sizi tama­men affettim, istediğinizi yapın' demiştir." buyurdu. Ve bu hadise üzerine Cenab-ı Hak şu ayetleri inzal etti: "Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kim­seleri dost edinmeyin. Onlar size gelen ger­çeği inkâr ettikleri, Rabbiniz Allah'a inan­dığınızdan dolayı Rasulü ve sizi (yurdunuz­dan sürüp) çıkardıkları halde siz onlara sev­gi (belirtecek mektup) ulaştırıyorsunuz. Eğer benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için çıktınızsa içinizde onlara sevgi (mi) gizliyorsunuz? Oysa ben sizin gizledi­ğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur. Onlar sizi ele geçirseler, size düş­man olurlar, size ellerini, dillerini kötülükle uzatırlar ve isterler ki inkâr edesiniz. Kıya­met günü akrabalarınız ve çocuklarınız size fayda vermez. (Allah) aranızı ayırır. AlUrn yaptıklarınızı görmektedir..." (60: 1-4).

Peygamber @, çıkacağı seferin hedefi konu­sunda kendine çok yakın olanlar hariç saha­belerine bile bahsetmedi. Böylece, değişik ro­talar izledikten sonra, aniden Mekke önle­rinde belirdi. Mekkelİlerin teslim olmaktan başka yapacakları bir şey yoktu. 10.000 ki­şilik bir kuvvetle karşılaşmak için bütünüy­le hazırlıksızdılar. Ve Rasulullah @, Kureyş-le çarpışmadan amacını gerçekleştirdi. Mek­ke'nin düşmesinden sonra, Rasulullah @'la Kureyş arasındaki mücadeleyi yalnızca sey­retmekle yetinen yüzlerce ve binlerce insan, İslâm dininin hak olduğuna ikna oldu ve İs­lâm'a sarıldı. Bu zafer, Rasulullah @'ın kuv­vetlerinin gücü, sürat ve sürpriz unsurlarının bir kombinasyonu sonucudur. Kureyş, bek­lemediği bir zamanda, kısa sürede toplaya­bileceğini hayal bile edemeyeceği büyüklük­te bir kuvvetle Rasulullah @'ın aniden be­lirmesiyle büyük bir sürprizle karşılaştı. Yal­nızca birkaç yıl önce, onun şehrini muhasa­ra ettiklerinde topu topu en fazla 30001 sa­vaşçı çıkarabilmişti. Onu, Kureyş'in karşısı­na çıkmaya ne güçlerinin yeteceği, ne de ce­saret edebileceği 10.000 kişilik bir ordunun başında görmek çok hayret vericiydi.

Tebük Seferi, Rasulullah @'ın birçok sonuç­lara yol açan büyük bir stratejik hareketiy­di. Büyük müslüman ordusundan epeyce korkan ve çok etkilenen Araplara Medine İs­lâm Devleti'nin müthiş gücünü gösterdi bu sefer. Bu hareket ayrıca Roma İmparatorlu1 ğuna ve Medine'ye saldırmayı planlayan di­ğer güçlere, Medine'de kurulan İslâm devle­tinin kendini korumak ve ilâ-yi kelimetullah uğruna bütün tehlikelere göğüs gererek her şeylerini feda etmeye hazır olduğunu göste­ren bir işaretti. Aslında, Tebük seferi, bütün komşu devletlerin hakikaten yıkılmalarından önce müslümanlar üzerindeki emellerini, şevk ve güçlerini politik olarak öldürdü. Zi­hinlerinde yerleşen Medine'nin sürekli büyü­yen güç ve kudretinin korkusu artık onlara bir realite, ve hakiki tehlike olarak görünme-yo başladı.

Dahası, bu sefer Medine lehine başka stra­tejik sonuçlar da doğurdu. Rasulullah @, Te-bük'te kaldığı kısa süre esnasında bu bölge­deki birçok hıristiyan liderle ve diğer lider­lerle dostluk paktları yaptı. Esas gayesi İs­lâm devletinin bu taraftaki sınırlarında gü­venliği sağlamaktı ve bunu da başarıyla ger­çekleştirdi. Eyle Meliki Yuhanne, Rasulullah @'a bağlılığını bildirdi. Rasulullah @ ayrı­ca Cerbâ ve Ezruh halkıyla barış antlaşması yaptı, onlara yazılı eman verdi. Dumah emiri de savaşmaksızın müslümanlara boyun eğ­di. Böylece Tebük seferi askerî bir harekât­tan ziyade politik bir harekât oldu; Arap ve hıristiyan liderlerle yapılan barış ve dostluk antlaşmaları İslâm Devleti'nin hudutlarını kuvvetlendirdi ve sağlamlaştırdı. Rasulullah @ Arabistan sınırlarının güvenliğini sağladı ve Arabistanla komşu Bizans gücü arasında bir tampon bölge meydana getirdi.

Rasulullah @'ın kendisi (11 büyük seferden başka) 17 gazve yaptı ve bunların dokuzun­da ya alışılmadık rotalar izleyerek, ya gece yol alıp gündüz saklanarak, ya da yalnızca süratiyle, düşmana sürpriz yaptı; Benî Sü-leym, Dumetu'l-Cendel, Zatu'r-Rikâ, Benu Lihyan, Benu Kureyza gazvelerinde olduğu gibi. Ve sahabelerden komutanlar tayin edi­lerek 51 seriyye yapıldı ve bunlardan 22'sinde düşmana sürpriz yapıldı. Turebe'ye, el-Meyfe'ye, Yemn ve Cebar'a, el-Kedid'e, Be­nu Amir'e, Zâtu Etlâh'a, el-Fedek'e, Benu Temim'e, Katan'a, et-Taraf a, Benû Kilâb'a, el-Kureta'ya, el-Is'a, Husmâ'ya, Vadi el-Kurâ'ya vs. yapılan seriyyeler bunlar arasın­dadır. Seriyyelerin bir çoğunda Rasulullah @ sefere çıkanlara düşmana karşı sürpriz bir hücum düzenlemelerini emretti. Onlara ba­zen gece yol alıp, gündüz saklanmaları tali­matı verdi. Bazen de onlara çok süratli yol almalarını tembih etti.

 

Verimlilik Ve Sürat

 

Askerî planların uygulanmasında ve askerî seferlerde, verimlilik ve sürat çok büyük öne­me sahiptir. Bu hususlarda herhangi bir ih­mal yalnız avantajı yitirmeye sebep olmakla kalmaz, bazan da ordu için bir felâkete se­bep olabilir. Her mücadelede ve savaşta as­garî çabayla azamî avantaj kazanmak bütün İnsanların tabii bir arzusudur. Azamî verim­liliğe, özellikle bir taraf, düşmanından sayı­ca ve maddî güççe daha zayıf olduğu zaman ihtiyaç duyulur. Bununla beraber, verimlilik, bütün askerî harekâtlarda daima anahtar ro­lü oynamalıdır. Bu sebeple, komutanın, as­kerlerinin verimliliğini etkileyen dış faktör­lerle birlikte, iç faktörleri de gözönünde bu­lundurması hayatî önem taşır. Komutan, sı­la hasreti, endişe ve diğer duygusal gerilim­ler gibi askerlerinin savaş alanındaki perfor­mansını ters yönde etkileyebilecek psikolo­jik faktörlere dikkat etmelidir. Yorgunluk, uykusuzluk, hastalık ya da ağrı gibi fizikî faktörlerin önemi de daha az değildir ve za­manında giderilmelidirler.

Rasulullah @ askerî harekâtlarında bu tek­niğe gerekli önemi verdi ve çoğu zaman düş­manı hazırlıksız yakalayarak sürprize uğrattı. Harekâtlarında ve planlarını gerçekleştirme konusunda büyük bir sürat gösterdi. Rasu­lullah @'ın kuvvetlerini çok süratli hareket ettirebilmesini ve çoğunlukla düşmanını en beklenmedik yerde ve zamanda yakalanma­sını sağlayan onun çevre arazinin fizikî coğ­rafyasını iyi bilmesi ve askerî taktikler üze­rindeki büyük ustalığıydı. Büyük veya küçük çıktığı her seferde süratinin müthiş gücüyle düşmanı geride bıraktı ve şaşırtıcı başarılar gerçeklerştirdi. Bedir Savaşı'nda, düşman Rasulullah @'ın kervana saldıracağı izleni­mini edinmişti, bu sebeple Mekke'den büyük bir kuvvetle yola çıktılar ve kervanın önün­de, kervanı korumak için bir birlik yürüdü. Rasulullah @ diğer taraftan başka planlar tasarlamıştı ve dağlar arasından zor bir rota izleyerek büyük bir süratle ilerledi ve Bedir vadisine düşmandan evvel ulaşarak askeri noktadan en iyi mevkiîyi işgal etti.

Uhud Savaşı'nda Rasulullah @'ın sürati ve gizli hareketi düşmanı tamamen sürprize uğ­rattı. Kayalıklar arasından engebeli bir rota tutturdu ve onun başka bir yönden gelmesi­ni bekleyen ve ordusunu süvari birliğiyle pe­rişan etmeyi planlayan düşmanın karşısına beklemedikleri bir yönde ve zamanda çıkın­caya kadar süratle yol aldı. Ve yine, Hudey-biye Seferi'nde onun çok kuvvetli bir pozis­yonda bulunmasını sağlayan süratidir. Rasu­lullah @, Kureyş'in onun Umre için Kâbe-ye girmesini engellemek üzere savaş hazırlık­ları yaptığını haber alınca yolunu değiştirdi ve süratle Hudeybiye'ye doğru hareket etti. Onun bu süratli hareketi, müslümanları dur­durmak için gönderilmiş olan Kureyş süvari ve piyade birliklerini etkisiz kıldı. Rasulul­lah @ düşman kuvvetlerince farkedilmeden Mekke yakınlarına kadar geldi ve eğer o ak­lı fikri kendi şerefi için zaferler kazanmak olan alelade bir komutan olsaydı, o sıra sa­vunmasız bulunan bu kutsal şehire muhak­kak ki saldırır ve oldukça büyük miktarda kan dökerek fethederdi.

Peygamber @'ın Mekke seferi onun gerçek­leştirdiği en ustaca, en büyük hücumdu ve bu iş büyük bir askerî ustalıkla ve süratle ta­mamlandı. Kureyş, onu ancak Kutsal Şehrin kapılarına ulaştığında farkedebildİ. Rasulul­lah @'ın bu müthiş süratli hareketi düşma­nın silahlarını alıp karşısına çıkma kabiliye­tini ve şevkini çökertti. Mekke içinde böyle bazı unsurlar kalmış olsa bile, Rasulullah @'ın sürati onlara hiçbir hazırlık fırsatı bı­rakmadı. Aynı şekilde, Hayber yahudilerini de tamamen hazırlıksız yakaladı. Peygamber @ Hayber önlerine geldiğinde çiftçiler tar­lalarına gitmek için çıkıyorlardı ve onu gö­rünce kalelerine koşarak, "Muhammed gel­di! Muhammed geldi!" diye bağırmaya baş­ladılar. Rasulullah @ bütün kaleleri silip sü-pürerek altı günde yüz millik bir mesafe ketetti. O kadar hızlı hareket etti ki, Hayberlj-lerin müttefiki Benî Ğatafan'ın yardımları­na gelmesine fırsat bırakmadı. Rasulullah @'ın süratli hareketi karşısında Hayberliler hazırlıksız yakalandılar ve kaleleri az bir di­renç göstererek birer birer fetholundu. Pey. gamber @'ın Tebük seferi de çok başarılıy­dı. —Çünkü düşman onun bu kadar çabuk oraya varmasını beklemediği için hiçbir ha­zırlık yapmamıştı.— Onun yaz sıcağında çık­tığı Tebük seferi, askerî harekâtlarda hareket kabiliyetinin, süratin önemine inananlar için unutulmaz bir ders olarak hafızalarda yer edecekti. Bu iş çok büyük bir süratle gerçek­leşmişti ve düşman beklenmedik bir yer ve zamanda İslâm Ordusunu kapılarını çalar bulduğunda tam manasıyla bir sürprize uğ­ramıştı.

Ayrıca, Rasulullah @'ın yahudilere karşı gi­riştiği bütün seferleri de çok tesirli ve süratli oldu ve çoğunlukla düşman sürprize uğra­tıldı. Peygamber @ çok küçük kuvvetlerle verimli gazveler gerçekleştirdi ve tatmin edici sonuçlar elde etti. Aynı verimlilik ve sürat çe­şitli Arap kabilelerine karşı zaman zaman düzenlenen küçük gazve ve seriyyelerde de gösterildi.

Rasulullah @, Bedir'den önce sırasıyla 70, 200, 150 ve 313 sahabeyle çok başarılı dört gazve düzenledi. Bunların ilki bir Arap ka­bilesine karşı ve diğer üçü de Kureyş'in soy­gun çetelerine karşı yapıldı. Peygamber @ bu çetelere süratle müdahale etti ve onlar çarpış-maksızın kaçtılar. Bedir'den sonra, Rasulul­lah @ Ebu Süfyan'ın, Benî Ğatafan'ın ve Be­nî Süleym'in bir soygun çetesine karşı 200 ki­şilik bir kuvvetle yürüdü ve onun müdaha­lesiyle düşmanın planlan bozuldu. Medine1 ye saldırmayı planlayan Benî Muharib ve Be­nî Sa'lebe'ye karşı da 450 kişilik bir kuvvete komuta etti; fakat aniden onların üzerine yü­rüyünce hepsi kaçtı. Uhud'dah sonra Rasu­lullah @ Ebu Süfyan'a, Sa'lebe, Dumate'l Cendel ve Benî Mustalik kabilelerine karşı 4 sefere gitti. Ve yine onun sürati ve tesirli müdahalesi düşmanın planlarını bozdu ve hepsi çarpışmadan kaçıp gittiler. Benî Mus-talik'e karşı yapılan gazve, küçük bir kuvvet­le verimlilik ve sürat unsurlarını kullanarak icra edilen kusursuz bir askerî harekât örne­ğiydi. Rasulullah @ kesintisiz ve sıkı bir yü­rüyüşle kısa bir süre zarfında düşmanın top­lantı yerine vardı ve onlara güçlerini topar­lamak fırsatı tanımadı. Daha sonra da Benî Lihyan ve el-Gâbe'ye küçük seferler düzen­ledi ve onları hazırlıksız yakaladı, onlar da kaçtılar.

Aynı şekilde, Rasulullah @, Arap yahudile-rine karşı çok başarılı seferler düzenledi. Bu kabile insanları çok güçlü ve kibirli insan­lardı ve çoğunlukla Peygamber @ ve asha­bına nefretle davranırlar ve diğer Arap ka­bilelerini de onlara karşı kışkırtırlardı. Bu ka­bileler Rasulullah @'la olan antlaşmalarını bozdular ve O'nu kendileriyle savaşmaya it­tiler. Peygamber @ bu kabilelerin her birine karşı uygun zamanlarda gerekli müdahale­lerde bulundu; üzerlerine süratle yürüdü ve tesirli bir biçimde onlarla uğraştı.

Sahabeler tarafından komuta edilen, çeşitli kabilelere karşı yapılmış diğer seferler de bü­yük müessiriyet ve süratle gerçekleştiri!di.Bu şeriyyelerde düşmana savaş için hazırlanma fırsatı tanınmadı. Çoğu olayda, düşman, müsiümanlarm yaklaştığını görünce canını kurtarmak için korku ve panik içinde kaçtı. Tamamı, 50 seriyye, zaman zaman kabilele­rin düşmanca faaliyetleriyle uğraşmak üze­re Arap Yarımadası'nın çeşitli bölgelerine Rasulullah @'ın sahabeleri komutası altın­da gönderildi. Bu seriyyelerin hepsi iyi ör­gütlenmiş, iyi planlanmış, verimli, süratli bir biçimde uygulanmış ve tatmin edici askerî so­nuçlar elde edilmiş seferlerdi. Bu seriyyele­rin 39'unda müslümanlar operasyonları bü­yük bir süratle ve müessiriyetle gerçekleştir­diler ve düşman hazırlıksız yakalandı. Bun­ların 17'sinde sahabeler, düşmana hiç bir şans tanımayan olağanüstü bir hareket ka­biliyeti gösterdiler. Bu seriyyeler şunlardır: Katan seriyyesi, el-Kuretâ, Ukkaşe b. Muh-san el-Esedî, Hüsmâ, Ümmü Kirfe, Fedek,

Ömer b. Hattab, Ğalib b. Abdullah el-Leysî, el-Meyfe, Beşir b. Sa'd el-Ensarî, Suca b. Vehb el-Esedî, Ebû Katade b. Rib'i el-Ensarî, Uyeyne b. Hisn, Kutbe b. Âmir, Ali b. Ebî Talip, Abdullah b. Huzafe el-Karşî seriyye-leri.

 

5- Kuvvetin Tasarrufu

 

Kuvvetin tasarruflu kullanımı, bir komuta­nın askerî başarısında faydalı bir başka fak­tördür. Özellikle insan ve materyal kaynak­ları sınırlı olduğunda kuvvetlerin zaman ve yer ihtiyaçlarına göre doğru olarak tahsis edilmesi herhangi bir askerî faaliyetin başa­rısı için muhakkak ki hayatî bir önem taşır. "Kuvvetlerin tutumlu bir şekilde tahsis edilmesi" aynı zamanda insan ve materyal maliyeti açısından mümkün olan azamî avantajın elde edilebilmesi için de gerekli gö­rülür ve arzu edilir. Bu, insan hayatı kaybını önlemeye olduğu kadar bir kuvvet rezervi sağlamaya da yardım eder. Şüphesiz ki bir komutanın kuvvetlerini doğru ve verimli bir şekilde kullanması herhangi bir askerî faa­liyette dikkate değer bir taktik operasyondur.

Rasulullah @ kıt insan ve materyal kaynak­larını çok tasarruflu ve tutumlu bir şekilde kullandı ve verdiği kayıplara nazaran çok bü­yük sonuçlar elde etti. Rasulullah @ Ku­reyş'e, yahudilere ve diğer Arap kabilelerine karşı 76, Romalılara da 2 önemli askerî se­fer düzenledi. Böylece toplam 78 askerî se­fer yaptı ve bunların 28'ine bizzat komuta etti. Bu 28'e, Kureyş'e, Yahudilere ve Roma­lılara karşı yapılan 11 büyük sefer de dahil­dir. Bu 78 seferin 19'u 20'den az kişiyle 12'si 20 ilâ 60, 17'si 60 ilâ 200, 15'i 200 ilâ 500 ve 14'ü de 500'ün üzerinde kişiyle yapıldı. Ra­sulullah @'ın kuvvetlerini nasıl tasarruflu ve rasyonel kullandığını bir düşünün. Rasulul­lah @ yahudİ ve diğer Arap kabileleri tara­fından büyük kuvvetlerle desteklenen çok şe­dit bir düşmanla karşı karşıyaydı. Kureyş ve yahudiler tarafından kışkırtılan Arap kabi­leleri ülkenin çeşitli yerlerinde sık sık sorun çıkarıyorlardı. Böyle askerî olayları hallet­mek için Rasulullah @ genellikle 60 ilâ 80 kişilik birlikler gönderiyordu. Bazan da ki­mi kabileleri boyun eğdirmek veya korkut­mak için 200 ila 300 kişilik birlikler gönde-

riyordu. Tehlikenin daha büyük olduğu dü­şünülen ve düşman kuvvetinin daha büyük olduğu zamanlarda, Rasulullah @ 300 ilâ 500 kişilik birlik gönderiyordu. Rasulullah @ yalnızca bir seferde 500 kişi gönderdi ve yine birinde de Ğassan emirine karşı 3000 kİ-şi gönderdi; fakat sahabeler tarafından ko­muta edilen diğer serîyyelerin hiçbirinde bu sayı 500'ü geçmedi. Ve bütün bu seferlerde düşman müslümanlardan kat kat fazla sayı­daydı. Mute seferinde, 3000 kişilik müslü-man kuvvetli Gassan emirinin profesyonel olarak eğitilmiş 100.000 kişilik düzenli ordu­suna karşı çok başarılı bir şekilde çarpıştı.

Rasulullah @'ın kendisi bizzat 28 gazveye komuta etti ve Mekke, Huneyn, Taif ve Te-bük'e yapılan 4 büyük sefer hariç, kuvvetle­ri hiçbir zaman 1500 adam sayısını aşmadı. Bedir Savaşı'ndan önce Rasulullah @ kendi komutası altında Kureyş çetelerine ve diğer düşman kabilelere karşı 4 sefer düzenledi. İlk gazve olan el-Ebvâ seferinde 70 kişi bulunu­yordu; ikinci gazve Buvat'ta 200, üçüncüde 150 ve dördüncüde 70 kişi bulunuyordu. İs­lâm'a ve yeni kurulmuş Medine devletine karşı olan büyük tehdit ve tehlikeye rağmen Peygamber @ yalnızca küçük bir birlik kul­lanıyordu, fakat bu birlik Medine'ye yapılan düşman saldırılarım önlemede çok tesirli ve başarılıydı. Rasulullah @ Bedir ile Uhud ara­sındaki dönemde düzenlediği gazve ve seriy-yelerde de aynı şekilde askerlerin kullanılışı hususunda bir tutumluluk politikası güttü.

Rasulullah @ bu dönem esnasında dört gaz­ve düzenledi; fakat kuvvetlerinin hiçbirisi 450 sayısını geçmedi. Çok güçlü bir kabile olan öatafan, müslümanlara karşı kuvvetlerini harekete geçiriyordu, Rasulullah @ ise on­lara karşı sadece 450 kişilik bir kuvvetle yü­rüdü. Ğatafan ona karşı savaşmaya cesaret edemedi ve korku içinde kaçtı. Bir başka güç­lü kabile olan Benî Süleym de Medine'ye kar­şı kuvvetlerini harekete geçirmeyi planlıyor­du. Rasulullah @ yalnızca 300 kişiyle yola çıktı; sürat ve ustalığı sayesinde onlara tam bir sürpriz yaptı ve hepsi korku içinde kaçıp gittiler.

Uhud Savaşı'yla Hendek Savaşı arasındaki dönemde Rasulullah @ çeşitli yönlerden ge­len yeni tehditleri önlemek için yine 4 gazve yaptı. Bu dönemde düşmanca faaliyetler kat kat artmıştı. Hatta Medine civarındaki dost kabilelerin bazıları bile düşman tarafına geç­miş ve Medine'yi tehdit ediyorlardı. Yahudi­ler cesaret kazanmış ve İslâm devletinin oto­ritesini söndürmek için asice ve ihanet dolu faaliyetlerini artırmışlardı. Bu nedenle, Pey­gamber @'ın güvenliğini sağlamak, içerden ve dışardan devlete gelen saldırıları durdur­mak için mümkün olan bütün tedbirleri al­ması gerekiyordu. Rasulullah @ 2500 kişi­lik güçlü bir birlikle Bedir el-Mevd'e doğru gelen Ebu Süfyan'ın üzerine 1500 kişilik bir kuvvetle Bedru'l-Ahire gazvesini yaptı, fakat Ebu Süfyan, Rasulullah @'la karşılaşmaya cesaret edemediği için Mekke'ye geri döndü. Bundan sonra, savaş hazırlıkları yapan Sa­lebe ve Envar kabilelerini çökertmek için 450 kişiyle hücum etti. Yine Dumetu'l-Cendel yönüne, bölgede barış ve huzuru bozan, Du-mah halkını cezalandırmak üzere 1000 kişiy­le yürüdü. Ve bundan sonra da Benî Musta-lik halkının düşmanca faaliyetlerini kontrol etmek için küçük bir kuvvetin başında el-Mureysî'ye yürüdü. Aynı şekilde, Rasulullah @, Hendek Savaşı'ndan sonra da komşu ka­bilelerin düşmanca faaliyetlerini durdurmak için birkaç gazve düzenledi ve sayıca çok faz­la olan kuvvetlere karşı küçük birlikler kul­lanarak şaşırtıcı sonuçlar elde etti.

Rasulullah @'ın askerî politikasının ve pren­siplerinden birisi de kuvvetleri büyük bir ta­sarruf ve tutumlulukla kullanmaktır. Daima birkaç bin kişilik düşman kuvvetine karşı herhangi bir askerî meseleyi halletmek için birkaç yüz adam gönderdi. Onun askerî bir lider olarak başardıkları, sayıca kendisinden kat kat fazla olan ordulara karşı küçük bir kuvvetle çok zor askerî durumların, başarılı bir şekilde sırf ustalık ve taktiklerle, üstesin­den gelmeye muvaffak olduğuna şehadet eder. Gerçekten Rasulullah @ ilk üç büyük savaşında, kendisinden dört kat sayıca fazla ordulara karşı küçük kuvvetin rasyonel ve ve­rimli olarak nasıl kullanılacağı konusunda­ki yetkinliğini gösterdi.

Umre İçin çıkılan Hudeybiye seferinde kuv­vetli bir süvari birliğini ve piyade bölüğünü, Mekke ile Medine ortasında İşe yaramaz hale düşüren Rasulullah @'ın askerî stratejisiy-di. Ve sadece 1400 silahsız sahabeyle gurur­lu ve kibirli Mekke ileri gelenlerine sonradan müslümanlarm hayatında dönüm noktası ol­duğu ispatlanan bir antlaşmaya zorlamaya muvaffak oldu. Çıktığı bu seferde Peygam­ber @'ın niyeti Kureyş'le savaşmak değil, Umre yapmaktı. Bu sebeple, Hz. Peygamber @ savaştan çok barış için ilerlediğini belir­tir bir politika güttü. Kureyş'in hem süvari birliği, hem de piyade birliği Mekke'den çok uzakta bulunuyordu ve Peygamber @ şehri fethedebilirdi. Fakat o bunu yapmadı, çün­kü bu şekilde her iki taraftan da, hiç isteme­diği, fazla can kaybı olabilirdi. Savaşla elde edilen zafer onun her yönden şerefli bir ba­rış sağlamak olan amacını gerçekleştiremez­di. Zaten, Kureyş'i üç büyük savaşta mağlup ederek maneviyatını yıkmıştı ve onlarla bir savaşa daha tutuşmak istemiyordu. Zira bu, barışı çabuklaştırmaya hiç fayda sağlamaz­dı. Bu sebeple Umre yapmak ve barış niye­tinde olduğunu ilân etti.

Rasulullah @'ın Mekke seferi askerî olmak­tan ziyade politik bir harekâttı; çünkü bu Ku-reyş ve müttefiklerine müslümanlarm gücü­nü kanıtlıyordu. O zamana kadar geçen 8 yıl süresince Kureyş, müslümanları engellemek ve yok etmek isteyenlerin lideri durumunday­dı ve diğer Arap kabileleri bu mücadelede daha çok izleyici rolündeydi. Kureyş, bâtılın can damarını teşkil ediyordu ve onların dü­şüşü Hakk'ın güçleri için bir zafer kabul edi­lebilirdi. Bu nedenle, Rasulullah @'ın Mek­ke'ye bütün gücüyle gelmesi gerekiyordu. Çünkü sonuçta bütün Arap yarımadası bo­yunca çok büyük askerî ve politik yankılar uyandırması bekleniyordu. Peygamber @'ın Huneyn ve Taif seferleri, Mekke fethinin bir devamıydı, zira buralardaki kabileler Ku-reyş'in kuvvetinin temel direkleriydi ve bu se­ferlere tatmin edici askeri bir sonuç elde edi­linceye kadar ısrarla devam edildi.

Rasulullah @ Romalılara karşı 30.000 kişi­lik bir orduyla yürüdü —dünyanın bu böl­gesinde o zamana kadar görülen en büyük orduydu bu—. Bu sefer hem askerî açıdan, hem de politik açıdan gerekliydi. Roma sü­per bir güçtü ve İslâm devletinin sınırların­da 100.000 kişiden fazla bir ordu teşkil et­mişti. İslâm devletinin yabancı bir güce ilk güç ve kuvvet gösterisiydi bu.

Fakat yine de, müslüman kuvveti Romalıla­rın askerî standartlarına göre sayıca küçük­tü. Bununla beraber, düşman Rasulullah @'ın şevk ve kararlılığından o kadar etkilen­mişti ki, savaş alanında onunla karşılaşma­ya cesaret edemedi. Rasulullah @'ın bu ce­sur ve cüretkâr harekâtı komşu bölgelerin yö­neticileriyle yaptığı birçok politik ve dostça paktlar açısından zengin faydalar sağladı. Ayrıca Arap kabilelerinin ve diğer potansi­yel düşmanların kötü emellerini ve planları­nı da bastırdı.

Bedir, Uhud ve Ahzab savaşlarında Rasulul­lah @ kendisinden sayıca dört kat fazla ve silah olarak ise kat kat kuvvetli düşmanlar­la çarpıştı. Çok büyük kuvvetlere karşı nis-beten küçük kuvvetler kullanarak büyük bir askerî ustalıkla, azamî askerî kazanç elde et­me metodu, Rasulullah @'ın askerî bîr ko­mutan olarak büyüklüğünün bir göstergesiy­di. Peygamber @ asla ne durakladı, ne de te­reddüt gösterdi; cesaretle düşman üzerine yü­rüdü. Uhud Savaşı'nda, savaşın .gidişatım za­ferden kısmî yenilgiye çeviren okçuların ha­tası sebebiyle Rasulullah @ yaralanmış,hır-palanmış Ve perişan olmuştu; fakat yine her zamanki kararlılığım sürdürüyordu ve düş­man savaş alanından ayrılınca elindeki kü­çük kuvvetle onları takip etti. Bu hareket Medine'ye tekrar saldırarak zaferini tamam­lamak isteyen düşmanın arzusunu yok etti. Aynı şekilde, Rasulullah @ adamlarının sayısını ustaca kullanarak yahudîlerin bel ke­miğini kırdı. Hayber üzerine 1400 kişilik kü­çük bir kuvvetle hücum etti. Buradaki müs­tahkem kalelerde yaşayan 10.000 kişiyi yen­di ve dirençlerini kırdı.

İşte böylece Rasulullah @ sayıca çok fazla olan düşmanlara karşı küçük kuvvetlerini us­talıkla kullanarak müthiş zaferler kaydetti. Yedi-sekiz yıllık bir zaman zarfında Peygam­ber @, bütün düşmanlarını mağlup etti, güç­lerini yok etti ve dirençlerini kırdı. Yaptığı bütün savaşlarda düşmana verdirdiği 759 can kaybına karşf.ık müslümanlar 255 kayıp ver­di. Müslümanlar toplam 6564 esir ele geçir­diler, fakat bunların ikisi hariç hepsi serbest bırakıldı. Bu iki kişi ise suçlarına karşılık ce­zalandırılmıştı. Böylece sekiz yılda toplam 1014 can kaybıyla Rasulullah @ bütün Arap Yanmadasi'nda barısı, düzeni ve emniyeti te­sis etti. Bâtılın, tağutun ve zulmün idaresi son buldu ve onun yerine Hakk'ın, faziletin ve adaletin İdaresi bu topraklar üzerinde te­sis edildi. Şeytanın kanunu, Allah'ın kanu­nuyla yer değiştirdi. İşte bu Muhammed @'m asgarî kuvvetle azamî sonucu ustalık­la elde etmesi mucizesi değil midir?

 

6- Organizasyon Ve Disiplin

 

Askerî organizasyon ve disiplin askerî ope­rasyonların ve savaş stratejilerinin başarısın­da önemli bir rol oynar. İyi organize olmuş ve iyi disipline sahip olan bir ordu, savaş ala­nında organizesi ve disiplini kötü bir ordu­dan daha tesirli ve başarılıdır. Bu sebeple, as­kerî uzmanlar ve komutanlar askeri operas­yonlardan evvel organizasyon ve eğitim ko­nusunda çok ısrarlıdırlar. Aslında, organi­zasyon ve eğitim ordudaki disiplin ve kont­rolü kolaylaştırır. Bunlar askerlerin hem ni­teliğini yükseltir, hem de maneviyatlarını ar­tırır ve bunların ikisi de düşmana karşı za­fer kazanmanın ana gerekleridir.

Rasulullah @, Arap tarihinde askerlerini sı­kı disiplin ve düzen içinde yetiştiren ilk as­kerî liderdir. Arap tarihinde ilk defa sıkı di­siplin ve kontrol altında çarpışanlar onun as­kerleriydi. Rasulullah @'ın komutası altın­daki hiçbir asker asla kendi bildiğince çarpış­maz; fakat sadece onun sıkı emirleri çerçe­vesinde çarpışırdı. Rasulullah @'ın sayıca az, eksik teçhizatlı adamları karşısında hiçbir or­dunun dayanamaması işte bu disiplin ve or­ganizasyonun mucizesinden kaynaklanıyor­du. Bu adamlara zafer kazandıklarında mü-cahid, bu yolda öldürüldüklerinde de şehid denilirdi ve doğruca cennete giderlerdi. Bu sebeple, onların savaş alanında kaybedecek hiçbir şeyleri yoktu; savaşın askerî sonucu ne olursa olsun, kâfirler daima kaybedenlerdi.

Peygamber @ ne profesyonel bir komutan­dı, ne de onun amacı buydu. O, insanları Al­lah'ın kanunlarına itaate davet eden, Allah'ın bir peygamberiydi. Ve insanlar onun daveti­ni kabul ettiklerinde de onlardan günde beş vakit namaz kılmayı, Ramazan ayı boyunca oruç tutmayı ve Allah'a ve O'nun kullarına karşı olan diğer vazifelerini yerine getirme­lerini isterdi. Bu ibadet yolları, özellikle de namaz ve oruç müslümanlara disiplin, kontrol ve tahammülü öğretti. Bunlar da, onla­rın savaşın bütün sıkıntı ve zorluklarına sa­bır ve tahammülle karşı koymalarını sağla­dı.

Namazla cİhad arasında çok yakın bir ilişki olduğu görülür. Allah yolunda savaşmaya hazırlanan insanlar silah eğitiminden çok na­maz ve duaya ihtiyaç duyarlar. Cihad için ge­reken tevekkül, samimiyet ve disiplin konu­sunda en iyi eğitim namazdır. Eğer herhan­gi bir topluluk bireylerini bu nitelikler ol­maksızın savaş için yetiştirirse toplumların­da hiçbir düzelme kaydedemezler. Belki mu­harebeler kazanabilirler, fakat uzun vadede asla başarılı olamazlar. Bu sebepledir ki, sa­vaşın en zor şartları altında bile namaz iba­detinin gerçekleştirilmesine büyük Önem gös­terilmiştir: "Yeryüzünde sefere çıktığınız za­man inkâr edenlerin size bir kötülük yapma­larından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Muhakkak ki kâfir­ler, sizin açık düşmanınızdır. Sen de içlerin­de bulunup onlara namaz kıldırdığın vakit, onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar. (Namazda olanlar), secdeye vardıklarında ar­kanıza geçsinler, bu kez namaz kılmayan öte­ki bölük gelsin, seninle beraber namaz kıl­sınlar, korunma tedbirlerini ve silahlarını da alsınlar. İnkâr edenler istediler ki, siz silah­larınızdan ve eşyanızdan gaflet etseniz de bir­den size bir baskın yapsalar. Yağmurdan zah­met çekerseniz, ya da hasta olursanız, silah­larınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Korunma tedbirinizi alın (uyanık bulunun). Şüphesiz Allah, kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır." (4: 101-102).

Cemaatle namaz kılmaktan, askerler düş­man tehlikesi altındayken bile vazgeçilmedi veya ertelenmedi, bilâkis aynı titizlikle yeri­ne getirildi. Çünkü İslâm'da savaş bozgun­culuk veya kan dökmek için yapılmaz, fakat Allah'ın kullarının O'nun kanunlarına ita­at etmelerini engelleyen kâfirlerin zulüm ve eziyetlerine son vermek için yapılır. Bu ne­denle cihadın gerçek ruhu namazdır ve cihadi, namaz ibadet yapar. Cihad, namazdan mahrum olduğunda, o da fesat olur, tıpkı Allah'a âsi olanların savaşları gibi, Cihad ru­hunun muhafazası için namazın mümkün ol­duğu kadar, savaşın eri zor şartlan altında bile ihmal edilmemesi esastır. Namaz, her mücahide, gayeleri gözönünde bulunduru­lunca, savaş alanındaki asker saflarının na­maz kılan cemaatin saflarından farksız ol­duğunu hatırlatacaktır.

Fakat vaziyet haddinden fazla tehlikeli oldu­ğunda, "Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya, yahut binmiş olarak kılın; güvene ka­vuştuğunuz zaman, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı anın." (2: 239). Bu­rada, Kur'an-ı Kerim'in bahsettiği namaz bi­çimi hem namazın gayesini gerçekleştirir, hem de müdafaa gayesini. Burada tavsiye edilen namaz biçimiyle düşmana, müslü-manlara saldırma fırsatı vermemek için ge­rekli tedbirler alınır. Bu, namazın önemini göstermektedir ve tevekkülle amel arasındaki güzel ve mutedil dengeyi gerçekleştirmekte­dir.

Günde beş vakit namaz ibadetinin basit bir incelemesi, cemaatle kılman namazla cihad arasında gerçek bir ilişki olduğunu gösterir. Aslında, günde beş vakit namaz bir cihad eğitimidir. Rasullullah @ her namazdan ön­ce cemaatin saflarını düzeltir, hizaya koyar­dı ve bu konuda çok titiz davranırdı. Nu' mân b. Beşîr şöyle rivayet etmiştir: Rasulul-lah @ bizim saflarımızı bir ok gibi düzgün yapmaya çalışırdı. Bu işi, biz bunu ondan Öğrendiğimizi görünceye kadar sürdürdü." Ve Enes, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir: "Saflarınızı düzeltin, çünkü safları düzeltmek Kamet'in bir bölümüdür'' (Mişkât). Bu da gösteriyor ki, günde beş va­kit namaz, müslümanları savaşta ve barışta İslâm düşmanlarına karşı yaptıkları fiilî mü­cadele için hazırlayan askerî talimin bir bi­çimidir. Namaz, aslında Allah'ın dininin bü­tünü için koruyucu bir kaledir. Eda edene, bâtıl güçlere karşı verilen mücadelede sabır, sebat, metanet ve cesaretle çarpışma eğitimi verir. Ve böylece de müminler namaz saye­sinde şeriatın bütününü müdafaa ve muha­faza ederler, çünkü namaz şeriata bir örtü olur.

Rasulullah @ adamlarını namaz ibadeti yo­luyla yetiştirdi ve disipline etti. Sabahın er­ken saatlerinden gecenin geç saatine kadar günde beş vakit sıkı talim insan şahsiyetin­de hiçbir zayıflık bırakmaz. Bu görev ne şart altında olursa olsun terkedilmez. İster yol­culukta ol, ister hasta ol veya düşmanla çar-rpışıyor ol, yine de namaz vecibesini yerine getirmelisiniz. Eğer ayağa kalkamayacak ka­dar hastaysanız namazınızı oturarak eda ede­bilirsiniz; oturamıyorsanız, yattığınız yerden eda edin, ve eğer kollarınızı, bacaklarınızı da hareket ett iremiyor sanız, o zaman namazı­nızı işaretlerle kılın. Eğer abdest İçin su bu­lamazsanız, toprakla teyemmüm yapın. Eğer kıblenin yönünü bulamazsanız, namazınızı en muhtemel gördüğünüz yöne doğru kılın. Namaz vakti geldiğinde hangi şartlar altın­da olursa olsun mümin namazını eda etme­ye mecburdur.

Namazın bu sıkı düzen ve disiplini, bireyle­ri dünya üzerinde iyilik ve adalet dağıtmaya hazırlamak için yapılan şahane bir progra­mın eşsiz bir örneğidir. Toplumun meydana geldiği parçalar olan bireyleri toplumlarına hizmet için hazırlayan böyle mükemmel bir organizasyona sahip, İslâm'dan başka hiçbir sosyal veya dinî sistem yoktur. Askerî olan­lar da dahil çoğu sosyal sistemler toplumun biçimi ve bireyi topluma bağlayan harici bas­kılar üzerinde ısrarla dururlar ve toplumun temel ihtiyaçları için bireyin İçe yönelik eği­timine hemen hemen hiç dikkat etmezler. Toplum tuğlalardan inşa edilmiş bir duvar gibidir. Eğer duvarda kullanılan her bir tuğla sert ve sağlam değilse duvarın bütünü zayıf olacaktır. Aynı şekilde, eğer bireylerin karak­terlerinde zayıflık varsa, bireylerin ülküleri toplumun ana prensipleriyle aynı çizgide de­ğilse, ve eğer bireyler pratikte toplumlarının esas prensiplerine aykırı gitme eğilimi taşı­yorlarsa, bu bireyler yalnızca dış baskılar ve zorlayıcı askerî metodlarla uzun süre bir ara­da tutulamaz. Er veya geç, baskıya maruz ka­lınca böyle bireyler bir yerden çatlayarak ve diğerlerini de beraberlerinde yok ederler.

Namaz ibadeti, bireylerin karakterinden böy­le zayıflıkları giderir ve İslâm toplumunun duvarlarını disiplin, itaat ve sevgi çimento-suyla sağlamlaştırır, düşmanlarına karşı sert bir kaya haline getirir. Bu toplumun üyeleri birbirlerine karşı yumuşak ve şefkatlidir, fa­kat kâfirlere karşı (savaşta) taş duvar gibi sağlam ve güçlüdür. (48: 29) Namazın fonk­siyonu bireyleri fizikî ruhî olarak talim ve ter­biye etmektir; böylece onlar her türlü zayıf­lığa tahammül hususunda ruh ve beden ola­rak kuvvetlenirler.

Rasulullah @, ashabına, karşılarında Arap müşriklerinin uzun süre mukavemet edeme­yeceği bir disiplin çeşidi aşıladı. Her muha­rebede ve askerî karşılaşmada, Rasulullah @'ın ashabı en yüksek disiplin ve kontrolü gösterdiler ve en uygun savaş düzeni içinde çarpıştılar. Bedir Savaşı'nda Rasulullah @, ashabına çeşitli sancaklar verdi ve kendininki de en büyük sancaktı. Muhacirlerin sancağı Mus'ab b. .Umeyr'e verildi; Hazrec sancağı Hubeyb b. el-Münzir'e ve Evs sancağı da Sa'd b. Muaz'a verildi. Rasulullah @ ayrıca her gruba ayrı ayrı parolalar ve bütün müs-lümanlar için de bir parola belirledi. Savaş gününde, adamlarının saflarını elinde bir ok­la ileri geri dürterek düzeltti, hizaya soktu. Sonra onlara askeri operasyonla ilgili sıkı di­rektifler verdi. Onlara, kendisi emir verme­den çarpışmaya başlamamalarım söyledi. Eğer düşmanın hücumuna maruz kalıp ku-şatılırlarsa, bunu ok yağmuruyla defetmeliy-diler. Fakat düşman, okçuların menziline gi­rinceye kadar ok atmamaları gerekiyordu.

Düşman saldırınca müslümanlar saflarında kaldılar ve savaş düzenlerini korudular. (İbn Sa'd, sf. 13-18 ve İbn İshak sf. 298-301). Ra­sulullah @, savaşın bütün safhalarında yap­tıkları bütün hareketlerinde disiplin ve kont­rol üzerinde ısrar etti. Müminlere her talimatı dinlemeleri ve sonra da ellerinden gelenin en iyisini yapmaları emredilmişti. Böylece, Ra­sulullah @ adamlarının organizasyon, disip­lin ve kontrolü sayesinde askeri taktik ve ope­rasyonlarında insiyatifi elinde tuttu ve bu yolla savaşı kazandı.

Rasulullah @'m adamlarının disiplin ve kontrolüyle kâfİrlerinkiler arasındaki fark aşağıdaki olayda görülebilir: İki sahabe bir yere giderken Kureyş'e yakalandılar. Ve Ku-reyş savaşa (Bedir) katılmayacaklarına dair söz alarak onları serbest bıraktı. Bu iki kişi Rasulullah @'a gelerek olanları anlattılar. Peygamber @ onlara savaştan uzak durma­larını çünkü her şart altında sözlerine sadık. olmaları gerektiğini söyledi. Onlar sadece Al­lah'ın yardımına ihtiyaç duyuyorlardı. Müs­lümanların vaziyetini bir düşünün: sayıları çok azdı ve iki adamın katılması 'muhakkak ki onları gücünü artırırdı. Fakat onlar bir­kaç elin daha yardımından daha değerli olan sözlerine sadık kaldılar.

Rasulullah @, Uhud Savaşı'nda benzeri di­siplin tedbirleri aldı, fakat bunlar coğrafî mevkii ve arazi yapısına bağlı olarak farklı mahiyette ve farklı sahadaydı. Evs'in sanca­ğını Useyd b. Hudeyr'e, HazTec'inkini Sa'd b. Ubade'ye ve Muhacirlerinkini de Ali'ye verdi. Rasulullah @, eş-Şeykeyn'e varınca et­rafındaki askerleri gözden geçirdi. Uhud'a varınca, adamlarını sıraya koymaya başladı ve onları ayaklarının yardımıyla sağ ve sol kanat biçiminde düzenledi. Kur'an-ı Kerim onun ashabına savaş düzeni aldırma gayret­lerinden şu sözlerle bahseder: "Hani sen, er­kenden ailenden ayrılmıştın, (Uhud'da) mü­minleri savaş üslerine yerleştiriyordun. Allah da işitendi, bilendi." (3: 121) Rasulullah @ ashabına Uhud dağı arkasında, Medine de karşısında olmak üzere savaş düzeni aldır­dı. Eyneyn dağı ve Uhud'la Eyneyn arasın­daki geçit sol yanlarında kalıyordu. Devele­ri ve orduyu Uhud tarafına yerleştirdi ve "Biz emir verinceye kadar hiçbiriniz çarpış­maya başlamayınız." dedi. Sonra da 700 ki­şiden oluşan birliklerini savaş için ileri sürdü. Rasulullah @, Abdullah b. Cubeyr ko­mutası altında 50 okçuyu geçit yönünde yer­leştirdi ve onlara "Düşman atlılarını okları­nızla bizden uzak tutun ve onların bizim ar­kamızdan saldırmalarını önleyin. Düşmanı yendiğimizi görseniz de sakın bize katılma­yınız; düşmanların bizi öldürdüklerini gör­seniz de yine gelip bize yardımcı olmayınız." diye ısrarla talimat verdi.

Fakat okçuların Rasulullah @'ın yapmama­ları için ısrarla uyarmış olduğu hatayı işle­meleri, kazanılmakta olan zaferi yenilgiye çe­virdi. Kur'an-ı Kerim bunu şu sözlerle anla­tır: "Kendi İzniyle onları öldürdüğünüz sü­rece Allah, size (yardım) vaadini doğruladı: nihayet siz korktunuz, Allah size sevdiğiniz (galibiyeti)i gösterdikten sonra savaş iş(in)de birbirinizle çekiştiğiniz ve isyan ettiniz: Ki­miniz dünyayı istiyordu, kiminiz ahireti isti­yordu. Sonra Allah sizi denemek için onlar­dan geri çevirdi (yenilgiye uğrattı. Buna rağ­men) sizi bağışladı. Allah müminlere karşı çok lütufkârdırf (3: 152). Bu ayet müslüman-lara savaş alanında liderlerinin emirlerine ita­atsizliğin kötü sonuçlarını hatırlatıyor. Bu olay, eğer Allah, rahmetiyle, zafer üzerinde oldukları halde Kureyş'in kendi isteğiyle ge­ri çekilmesini sağlamamış olsa müslümanla-rın topyekun yok olmasına yol açabilirdi. Okçuların liderlerinin emirlerine itaatsizlik edip disiplini bozmaları ve dolayısıyla kaza­nılan zaferin yenilgiye dönmesine sebep ol­maları şeklinde bir olay yalnızca bu savaşta meydana geldi.

Hendek Savaşı'nda müslümanlar hendek ka­zarken olağanüstü bir disiplin, işbirliği ve kontrol örneği gösterdiler. Rasulullah @ biz­zat hendek kazma işinde çalıştı ve bu sırada da Allah'tan mükafatlarını görecekleri umu­du aşılayarak müslümanları gayrete getirdi. Her yöne bir kabileyi tayin etti. Muhacirler Ratic'le Zubeb arasında, Ensar Evbeb'Ie Benî Ubeyb tepeleri arasında çalıştı. Benî Abdul Eşhel Ratİc'in arkasında kazarak Mescİd'in ötesine kadar devam ettirdi. Benî Dinar Cur~ be yakınlarından İbn Ebî'l-Cenub'un evinin sınırına kadar kazdı. Müslümanlar, Pey, gamber @'la birlikte hendek tamamlanın­caya kadar çok sıkı çalıştılar. İbn Sa'd'a gö­re düşman kuvvetleri gelmeden hendeği altı günde tamamladılar. Hendeğin kazılması ta-malandıktan sonra Rasulullah @ Muha­cirlerin sancağını Zeyd b. Harise'ye ve En-sar'ın sancağını da Sa'd b. Ubade'ye verdi. Sahabeler tabiî olarak kadın ve çocukların güvenliğinden endişeliydiler. Ve bu da onla­rın tesirliliğinİ ve disiplini etkiliyordu. Bu se­beple, Rasulullah @ bütün kadın, çocuk ve yaşlıları kalenin içine gönderdi. Daha sonra Benî Kun;yza'nın ihaneti haberi gelince, Ra­sulullah @ 300 kişiyle Zübeyr'i ve 200 kişiyle Zeyd b. Harise'yi kadınlara ve çocuklara göz kulak olmaları için nöbetleşe yanlarına gön­derdi. Bu iş, kısmen kadın ve çocukların gü­venliğini garantilemek ve kısmen de cephe­de savaşan askerlerin bu konudaki endişele­rini giderip savaş stresi altında tahammül, kontrol ve disiplinlerini kaybetmemelerini sağlamak içindi.

Bir gün müslümanlar günün geç saatlerine kadar şiddetli bir savaşa tutuştular ve o gün öğle, ikindi ve akşam namazlarını zamanın­da kılamadılar. Bu sebeple kaçırdıkları na­mazlarını yatsı namazında kaza ettiler. Bu da yine müminlerin, liderlerinin emirlerine olan itaatlerinin, kontrol ve disiplinlerinin derecesini ortaya koymaktadır. Bir ölüm ka­lım savaşı cereyan ediyordu. 10.000 kişilik bir düşman kuvveti bir araya toplanmış, etraf­larını sarmış ve onları yok etmek için büyük bir azimle gelmişlerdi. Hıyanette olan Benî Kureyza ise müslümanları Medine'nin dört duvarı arasında hançerleme tehdidi savuru­yordu. Fakat bu müthiş, cesur adamlara ba­kın ki, savaşın sıcaklığı arasında bir küçük fasıla bulur bulmaz hemen Rablerinin huzu­runa dikilip biraz olsun O'ndan ümit ve yar­dım ışığı almaya çalışıyorlardı. İnsanlık ta­rihinde, bu disiplin duygusunun, bu vazife anlayışının ve kontrolün bu derecesinin bir örneğine daha rastlanılmaz.

Hudeybiye Antlaşması sırasında, Rasulullah @'ın ashabının çoğunluğu antlaşma madde­lerini tasvip etmemişti. Bazı antlaşma mad­delerini alçaltıcı ve müslümanlann aleyhine buluyorlardı. Sahabeler, Rasulullah @'la bir­likte Kabe'yi ziyaret maksadıyla yola çıkmış­lardı; fakat barış antlaşmasıyla birlikte geri dönüldüğünü görünce adeta ölüm noktası­na varan müthiş bir üzüntüye kapıldılar. Ömer, Rasulullah @ıa bu işin alçaltıcı oldu­ğundan sitem ederken, o, bunun açık bir za­fer olduğunu söyledi. Antlaşmanın bazı maddelerinden hoşlanmadıkları halde onla­rın Peygamber @'ın fikri etrafında halkalan-maları onlara daha önce öğretilmiş olan di­siplin ve lidere itaat duygusu sayesinde ger­çekleşti. Ve sonra onları bunun alelade bir antlaşma olmayıp müslümanlar için apaçık bir zafer olduğu anlatılınca, hepsi fazlasıyla memnun oldu. (48: 1) O gün, Rasulullah @'ın geçen on sekiz yıl boyunca geliştirdiği disiplin ve organizasyon sisteminin hakiki bir imtihanıydı. Sorun, bütün gücün antlaşma maddelerine karşı olduğunda bu sistemin baskı altında çöküp çökmeyeceği sorunuy­du. Bununla birlikte böyle bir şey olmadı, çünkü bu disiplinin temelleri dış faktörler üzerine kurulmamış fakat dahilî bir vazife duygusu ve Allah rızası için çalışma şuuru üzerine bina edilmişti. Bu şuur kişinin zih­nine bir kere yerleşti mi, hiçbir çeşit baskı ve düşman kuvvet, müslümanın sağlam inşa edilmiş iman kalesini yıkamaz veya zayıfla-tamaz.

Örgütsel disiplin .kontrol ve liderlerin emir­lerine itaatin önemine şu sözlerle iyice dik­kat çekilmişti: "Kim Rasul'e itaat ederse Al­lah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (çevirsin), biz seni onların üzerine bekçi gön­dermedik." (4: 80). Ve yine aynı surede şun­ları okuyoruz: "Hayır, Rabb'in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hük-rne karşı içlerinde bir burukluk duymadan (verdiğin hükme gönül hoşluğuyla razı olup) tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış ol­mazlar:' (4: 65). Böylece Rasulullah @'ın fe­raseti, açıkça aleyhte görülen şartlara karşı başarıya ulaştı; disiplin ve kontrolü büyük bir ustalıkla gerçekleştirdi.

Aynı şekilde, en büyük örgütsel disiplin ve kontrol Rasulullah @, Hicret'in sekizinci yı­lında 10.000 kişinin başında Mekke üzerine yürüdüğünde müşahade edildi. Kudâ'a va­rınca, Rasulullah @ sancaklar ve bayraklar hazırladı ve bunları kabilelere verdi. Mekke-ye girmeden önce, onlara karşı duranlar ha­riç kimseyle savaşmamalarını ve kan dökme­melerini emretti. Sonra bölük bölük, kabile kabile bayrak ve sancaklarıyla yürüdüler. Ra­sulullah @, orduyu dörde böldü. Her bölü­ğün bir komutanı vardı. Sonra onlara Mek­ke'ye farklı yönlerden girmelerini emretti. Halid, Mekke'ye güneyden girdi. Zubeyr, sol kanada komuta etti ve kuzeyden girdi. Ebu Ubeyde b. el-Cerrah, muhacirlere komuta ederek Kuzey'den Hind dağı yakınından Mekke'ye girdi. Ve Sa'd b. Ubade Ensar'a ko­muta ediyordu, fakat Rasulullah @ onun "Bugün savaş günü, destan günü, Kabe'nin helâl olduğu gün," dediğini haber alınca, sancağı ondan alarak oğlu Kays b. Sa'da ver­di ve onlar da Mekke'ye batıdan girdiler. (İbn İshak, sf. 548-554).

Rasulullah @ hiç çarpışma olmadan ve kan dökülmeden Mekke'yi fethetti. Kureyş'ten bazıları Halid b. Velid'e karşı çarpışmaya başlayınca önemsiz bir hadise meydana gel­di, fakat diğer üç bölüğün hepsi sükunet için­de Mekke'ye girdi. Hiçbir çeşit olay meyda­na gelmedi, ne kadınlara saldırı, ne yağma­lama, ne de gasp olayı oldu. Bütün sahabe­ler söz ve ruh olarak liderlerinin emirlerine itaat ettiler. Rasulullah @'ın kendisi müte-vazi bir şekilde, başını Allah'ın huzurunda eğmiş, fethi kendisine nasip etmesinden ötü­rü minnet ve şükran içinde Mekke'ye girdi. Öyle ki, neredeyse sakalının ucu hayvanın ye­lesine değiyordu. Kureyşlileri toplayarak sor­du: "Kureyşliler! Size ne yapacağımı tahmin ediyorsunuz?" Onlar da: "Hayır bekleriz. Sen kerîm bir kardeş, kerîm bir kardeşoğlu-sun." dediler. O da: "O halde gidin, hepini­zi bağışladım." dedi. (İbn İshak sf. 543-554)

Bütün fetih, baştan sona, en ufak detayları­na kadar, planlandığı şekilde olağanüstü bir kesinlik ve disiplinle gerçekleştirildi. En ufak bir uygunsuz davranış veya disilinsizlik ola­yı meydana gelmedi. Bütün fetih zerafetle gerçekleştirildi; bir taraftan olağanüstü bir disiplin ve kontrol örneği, diğer taraftan da alicenaplık, hürriyet ve iyilik Örneği sergilen­di.

Daha sonra Rasulullah @ Hevazin ve Sakif kabilelerinin Mekke'ye saldırmak üzere top­lanmakta olduğunu haber aldı. Rasulullah @ süratle ordusunu düzenledi ve 12.000 sa­habeyle düşmanın üzerine yürüdü. Yola çık­madan önce Mekkeli bir müşrikten kendile­rine düşmana karşı kullanmak üzere bazı sa­vaş araçları istedi. Adam: "Bunları benden zorla mı alıyorsunuz?" dedi. Peygamber @: "Hayır, ödünç olarak alıyoruz. Sağlamca sa­na iade edilecektir." dedi. Adam da yüz zırh ile yeteri kadar silah verdi. (İbn İshak, sf, 566-568). Peygamber @ Huneyn'de kamp kurdu. Kureyş'ten İslâm'a yeni girmiş 2000 genç savaşçı da Rasulullah @'ın ordusuna katılmıştı. Düşman okçusunun daha İlk sal­dırısında bunlar geri döndüler ve çıkan ka­rışıklık sonucu bütün ordu ricata başladı. Rasulullah @'ın ustalığı ve feraseti ile olay önlendi. Rasulullah @, sahabelerin bazıla­rını yüksek sesle yanına çağırdı. Rasul'ün çağrısını duyanlar, onun etrafında toplandı­lar ve hemen düzenli savaş durumuna geçe­rek düşmana saldırdılar ve zaferi kazandılar.

Bu savaşta meydana gelen hadiselerin ince­lenmesi gösteriyor ki, düşmana karşı usta­lık ve kahramanlıklarını göstermek için coş­kuyla öne atılan İslâm'a yeni girmiş Kureyş gençleri savaş alanından ilk kaçanlar olmuş­tur. Ve ortaya çıkan karışıklık ve düzensiz­lik üzerine diğerleri de ne yapacaklarını bil­mez bir halde onlarla birlikte kaçmaya baş­ladılar. İnsan psikolojisinin ana ilkelerinden biri şudur: Eğer bir grubun, ne kadar küçük olursa olsun, bir kısmı paniğe kapılıp koşuş­maya başlarsa, diğerleri de ne olduğunu dü­şünmeksizin onları takip eder. Ve bu kural savaşın stresi altında daha etkili işler. İşte bu olay daha savaşın ilk safhasında müslüman ordusunu bozguna yöneltti.

Fakat, sahabeler RasuFlerinin kendilerini: "Nereye gidiyorsunuz? Muhakkak ki ben Allah'ın Rasulü'yüm." şeklinde çağırdığını işitince olanların farkına vardılar ve hemen geri döndüler. Tepkileri, tıpkı bozgunun ani­den ortaya çıkışı gibi ani oldu. Fakat nasıl kaçışları ani ve kendiliğinden, yalnızca ka­çan diğerlerini takip etmekten ibaret olmuş­sa, Rasul @'ın çağrısına koşmaları da dü­şünerek, vaziyetin hakikatine dayanarak ol­muştu. Müslümanların topyekun bir yenil­gisi ve bozgunu gibi görünen durum, Rasu­lullah @'m liderliği sayesinde büyük bir za­fere döndü. Rasulullah @ sahabelerini her ne durumda olursa olsun yıkılamayacak ve­ya bozulamayacak Keskin ve şaşmaz bir di­siplinle yetiştirmişti. Sahabeler ne olduğunu anlayamadan önde bulunan İslâm'a yeni gir­miş askerlerin peşinden kaçmaya başladılar.

Bu disiplinin çözülmesine bağlı bir olay de­ğildi, fakat sadece Rasul'leriyle olan iletişim kopmasına bağlı bir olaydı. Peygamber @'la aralarındaki iletişim bozukluğu giderilir gi-derilmez, hemen dönerek düzenlerini tekrar her zamanki gibi sağlam bir şekilde tesis et­tiler.

Rasulullah @, orduda aynı disiplin ve kont­rolle Taif üzerine yürüdü ve şehri on sekiz gün muhasara etti. Daha sonra şöyle dedi: "Vazgeçiyoruz. Tevbe ediyoruz. Rabbimize kulluk ediyor, hamdediyoruz'' Rasulullah @ Nevfel b. Muaviye ile müşavere etti ve ona fikrini sordu. O da: "Tilki ininde, eğer ka­lırsan onu yakalayamazsın. Ve eğer bırakır dönersen, o sana zarar vermez." dedi. Sonun­da Rasulullah @ Taif halkını bırakmaya ka­rar verdi. Çünkü, birincisi, daima can kaybı olmasından çekinirdi ve kalsa çok kan dö-külebilirdi; ikincisi, Taif'in kısa bir süre sonra İslâm'ı kabul edeceğini ve ferasetleri, usta­lıkları ve cesaretleriyle İslâm'ı kuvvetlendi­receklerini biliyordu.

Rasuluüah @'ın son seferi, İslâm devleti sı­nırlarına asker yığan Romalılar üzerineydi. Bu sefer sonraki nesillere hakikaten bir di­siplin ve kontrol dersiydi. Mevsim yazdı ve sefer çok meşakkatliydi; mesafe uzak, yol en­gebeli ve sarptı ve düşman ise alelade bir ka­bile veya grup veya kabileler değildi, zama­nın en büyük ikinci kuvvetiydi. Fakat Rasu-lullah @'ın askerlerini hiçbir şey durdurmadı ya da korkutmadı. Onlar imamlarının reh­berliğinde ve komutası altında belirli bir di­siplin anlayışı içinde eğitilmişlerdi. Rasulul-lah @ onları nereye götürürse götürsün, ona eşlik etmekten ve onun verdiği görevleri ye­rine getirmekten şeref duyar, gururlanırlar­dı. Bununla beraber, bu seferde düşmana rastlamadılar. Peygamber @ bunlardan baş­ka Ebvâ, Buvat, Uşeyre, Benî Suleym ve Hay-ber gibi diğer bölümlerde de bahsettiğimiz küçük gazvelere çıkmıştı, fakat bunların hep­sinde de örgütsel disiplin ve kontrolün stan­dartlarını tesis etti.

 

KISIM 6

 

GÜVENLİK

 

1- Güvenlik

 

Güvenlik, ilkin düşman hücumundan emin olmayı, ikincisi düşmana karşı girişilen ha­rekette planlar düşman tarafından bozuldu­ğunda düşmanın karşı saldırısından emin ol­mayı gerektirir. Bütün şartlar altında savaş­çıların maneviyatlarım yüksek tutmak mu­hakkak gereklidir. Güvenlik başarılı olarak şöyle gerçekleştirilebilir: Birincisi uygun bir savaş nîzamıyla; İkincisi, kuvvet rezervi bı­rakacak şekilde derinlemesine bir savunma yoluyla; üçüncüsü düşmanın hareketleri, gü­cü ve planları hakkında sürekli haber almay­la; ve dördüncüsü, hazırlanan planlar, ope­rasyonlar, taktikler, silahlar ve sahip olunan güç vs. konusunda gizliliği sağlayarak.

Rasulullah @ müslümanları dört bir yandan tehdit eden tehlikelerin, özellikle de Kureyş tehdidi tehlikesinin bilincindeydi, ve güven­lik sağlama gereğini iyi biliyordu. Bu sebep­le düşmanın sürpriz hücumlarına ve karşı-hücumlarına karşı şehirlerine ve savaş ala­nında savaşan askerlerine güvenlik sağlaya­bilecek mümkün olan her tedbiri aldı. Ken­disi düşmanın kuvveti, planlan ve hareket­leri hakkında sürekli haberli kılacak etkili bir devriye sistemi teşkil etti. Buradan elde etti­ği bilgilere göre ne zaman askerî bir savun­ma hareketine ihtiyaç hâsıl olsa, Rasulullah @ duraksamadan gerekeni yaptı. Medine çevresinde ne zaman bir düşman faaliyeti ol­sa, hemen bunun büyümesini önlemek için ya bizzat kendi komutası altında ya da sa­habeden bir komutanın başkanlığında bir birlik düzenleyip düşmanın üzerine yürüdü. Bedir Savaşı'ndan evvel Kureyş'in düşman­ca faaliyetleri hakkında haber aldığı zaman­larda böyle seferler yapıldı. Yapılan 9 sefe­rin 4'ü kendi komutası altında, 5'i ashabdan komutanlarla düzenlendi, fakat bu seferle­rin hiçbirinde çarpışma meydana gelmedi.

Bedir Savaşından sonra 7 sefer düzenlendi. Bunların da 4'ü Rasulullah @'ın komutası altında 2'si sahabe komutanlarla yapıldı. Bu seferlerden ikisi Kureyşlileri takip için ve dör­de de Medine'ye saldırma tehdidinde bulu­nan kabileleri bastırmak için yapıldı. Bu se­ferlerin hepsinde de düşman kaçtı ve çarpış­ma meydana gelmedi. Seferin birisi barış ant­laşmasını bozarak Bedir'de Kureyş'e yardım eden Yahudi Benî Kaynuka'yı cezalandırmak için yapıldı. Uhud'dan sonra 4'ü Rasulullah @'ın komutasında, 5'i sahabeler komutası altında 9 sefer yapıldı. Uhud Savaşı'ndan sonra güvenlik ihtiyacı çok fazlaydı ve Me­dine'ye ani bir saldırı korkusundan düşman hareketleri fasılasız izleniyordu. Rasulullah @ ve ashabı çoğunlukla silahlı olarak uyu­yorlardı. 10 ve 70 kişiden meydana gelen 2 müslüman Kur'an öğretmeni grubu, bazı aşi­retlerin isteği üzerine gönderilmiş ve bunlar bu kabileler tarafından acımasızca katledil­mişlerdi. Uhud'dan sonra cereyan eden bu ve buna benzer, olaylar Medine ve köylerinin güvenliği konusuna çok ciddî eğilinmesi ge­reğini ortaya çıkardı. Bununla beraber, Ra­sulullah @ hiçbir korku emaresi gösterme­di; fakat bütün zorluklara karşı cesaret ve ka­rarlılıkla göğüs gerdi. Medine'nin müdafa­ası uyanık bulunma hususunda bir an bile gevşeklik gösterilmesine müsaade etmedi. Rasulullah @ ve ashabı daima her türlü ola­ya karşı bütünüyle müteyakkız durumunday­dılar. Yapılan seferlerin üçü Medine'ye sal­dırmak için toplanan kabilelere karşı yapıl­dı; biri Kureyş'i kontrol etmek için; biri di­ğer insanları müslümanlara karşı kışkırtan

bir yahudi liderini cezalandırmak için; biri Kur'an öğretmenlerinin katledilmesinden so­rumlu olanlara karşı yapılmıştı ve iki tanesi de çok küçük seferlerdi. Müslümanlarla olan antlaşmasını bozup Kureyşle beraber entri­kalar çeviren Benî Nadir'e karşı bir sefer ya­pıldı. Yaptıkları haince faaliyetlerle düşman­lıkları açıkça ortaya çıkan kabileler nedeniyle Medine için sürekli bir iç güvenlik tehlikesi vardı.

Ahzab Savaşı'ndan sonra yalnızca üçünü Ra­sulullah @'ın komuta ettiği yaklaşık 18 ka­dar sefer yapıldı. Bu seferlerin 4'ü bazı müs-lümanları öldürmüş olanları cezalandırmak için; üçü barış ve düzeni bozan bazı kabile­leri durdurmak için düzenlendi. Bu seferle­rin üçünde sınırlı bazı çarpışmalar meyda­na geldi. Diğer üç sefer önemli mahiyette de­ğildi. Bir sefer, müslümanlarla olan antlaş­malarını bozmuş ve diğer insanları Medine-ye saldırmaya kışkırtan yahudi kabilesi Be­nî Kureyza'ya karşı yapıldı. Peygamber @ şehrine iç tehlikelere karşı kalıcı bir güven­lik sağlamak istiyordu, bu nedenle yahudi-ler davranışlarıyla savaş zamanında güveni­lemeyeceklerini gösterdikleri zaman, onlara karşı böyle yaptırımlara girişti.

Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra, Medine İslâm devleti artık düşman saldırısı tehdidi altında değildi ve herhangi bir potansiyel teh­likeye karşı kendisini müdafaa edebilecek ka­dar kuvvetlenmişti. Allah'ın lütfü sayesinde Rasulullah @'ın feraseti ve dehası Medine ve çevresindeki topraklara güç, istikrar ve gü­venlik sağladı. Fakat yine de her hakiki ve­ya potansiyel düşman faaliyetlerinin takibi için devriye sistemi sürdürüldü. Hudeybiye-den Hicret'in 9. yılma kadar Rasulullah @ tarafından değişik tipte ve farklı amaçlı yak­laşık 25 seriyye gönderildi. Artık Medine yö­netiminin kontrolü altındaki bölge epeyce artmış; ülkede barış ve düzeni sürdürmek için devamlı bir devriye ve keşif sisteminde ihtiyaç hasıl olmuştu. Bununla beraber, bu devriye sistemi, Rasulullah @'a başarılı bir şekilde istihbarat temin etti. Bu istahbaratla Rasulullah @ savaşçılarının ve şehrinin gü­venliğini sağlamada uygun tedbirler alması­na yarayan bilgiler topladı.

Rasulullah @, aynı zamanda savaş alanın­da savaşçılarının güvenliği için mümkün olan bütün tedbirleri de aldı. Güvenlik meselele­rinde çok titizdi ve hiçbir şeyi şansa bırak­maz, fakat düşman saldırısına ve isyana karşı tam bir güvenlik sağlamak için mümkün olan bütün pratik tedbirleri aldı. Ne zaman bir birlikle düşman üzerine yürüse, daima bilgi toplamak için öncüler gönderirdi. Be-dir'e yürümeye hazırlanırken, Rasulullah @ Suriye'den dönen Ebu Süfyan'ın kervanı hakkında bilgi toplamaları için Talha b. Ubeydullah ve Sâ'id b. Zeyd'i gönderdi. Son­ra, Kureyş hakkında bilgi toplamaları için iki kişiyi önden gönderdi. Bu adamlar Bedir'e vardılar ve gerekli bilgiyi elde ettikten sonra Medine'ye döndüler. Böylece, Rasulullah @, Bedir'e varmadan evvel, kuvvetlerinin güven­liği ve savaş alanındaki taktik operasyonla­rının başarısı için gerekli olan düşman hak­kındaki bütün bilgileri elde etmiş oldu. Ay­rıca bu bilgiler sayesinde düşmanın kendisi­ne pusu kurarak sürpriz yapması ihtimalini ortadan kaldırdı. Güvenlik endişesiyle, saha­belerine parola tesbit etti. Muhacirler için pa­rola "Ya Benî Abdurrahman", Hazrec için "ya Benî Abdullah" ve Evs için "ya Benî Ubeydullah" 'ti. (îbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).

Peygamber @ askerlerinin savaş düzenini saflar halinde tertip etti ve bu safları eline aldığı bir okla hizaya soktu. Uhud Savaşı­nda, Rasulullah @ savaş alanına ilerlemeden önce Enes ve Munis'i Önden gönderdi ve da­ha sonra da Hubeyb b. el-Munzir'i gönder­di. Hubeyb, Kureyşlilerin arasına karışarak Rasulullah @'a gerekli olan bilgileri topla­yıp getirdi. O gece boyunca Medine çok sıkı koruma altına alındı. Ertesi gün, Cuma na­mazından sonra Rasulullah @ yola çıkaca­ğı zaman, Allah'a güvenerek düşmanla kar­şılaşmaya hazırlanmalarını ve çarpışmada gayretli olmalarını teşvik eden bir hutbe verdi. Aynı zamanda, onlara, eğer düşmana kar­şı tahammül gösterir ve sebat ederlerse Al­lah'ın yardımının geleceği müjdesini verdi. (İbn Sa'd). Bu hutbe müminlere müthiş bir cesaret kazandırdı. Rasulullah @ her savaş­tan önce, İslâm davası için mücadele ruhu­nu aşılamak maksadıyla daima Allah'ın yar­dımını müjdeleyerek müslümanları cesaret-lendirirdi. Sayıca üstün düşman kuvvetiyle karşılaşmaları için savaşçıların maneviyatla­rını yükseltmek gerekliydi. Savaş alanında güvenliği sağlamak maksadıyla, Peygamber @ savaşçılarını çok dikkatli bir şekilde dü­zene koyardı. Uhud Savaşı'nda Uhud dağı arkaya, Medine karşıya, Eyneyn dağıyla ge­çidi sola alındı. Savaş düzeninde sağ ve sol kanatlar teşekkül ettirilerek kuvvetlerin gü­venliğine çok büyük dikkat gösterildi. Rasu­lullah @ müslümanları, Uhud'la Eyneyn arasındaki geçitten gelecek düşman saldırı­sından korumak için 50 okçu görevlendire­rek onlara durum ne olursa olsun yerlerin­den ayrılmamalarım sıkı sıkı tembih etti. Şunları söyledi: "Yerinizde kalınız ve bizi ar­kamızdan koruyunuz; bizim düşmanı yendi­ğimizi görseniz de; düşmanın bizi öldürdü­ğünü görseniz de; yardım etmek için bize ka­tılmayın." (İbn Sa'd). Bu tedbirler, dağların arasındaki geçitten gelecek muhtemel bir düşman karşı-saldınsını önlemek için alın­mıştı.

Hendek Savaşı'nda, dikkatli araştırmalardan sonra, Kureyş ve müttefiklerinin 10.000 ki­şilik mütecaviz ordusundan korunmak için hendek kazılması en iyi müdafaa ve güven­lik şekli olarak düşünüldü. Ashabınaitimat aşılamak ve maneviyatlarım yükseltmek için Rasulullah @ bizzat hendek kazma çalışma­larına katıldı. Bu, onların Muhammed @'ın şahsiyetini takdir etmelerini sağlamakla kal­madı, kalplerini de ona karşı sevgi ve muhab­betle doldurdu, Peygamber ve davası için her türlü fedakârlığa katlanmaya hazırladı.

Hayber seferinde, Rasulullah @ yine güven­lik gerekçesiyle parola tesbit etti. Bu seferin bütün planlarını, Hayber önlerine varıncaya kadar gizli tuttu. Aynı şekilde, Mekke-nin fethi planı da çok sıkı bir gizlilik İçinde tutuldu. Rasulullah @ şöyle dua etti: "Ya-rab, beni, Kureyş'in gözünden sakla, gözle­rini kör et. Bizi iş olup bittikten sonra gör­sünler ancak'' Rasulullah @ gizlice Zahran'a kadar yürüdü. Burası, Mekke-Medine ara­sında bir yerdi. Müslümanların sayısı 10.000'i buluyordu. Henüz Kureyş'in hiçbir şeyden haberi yoktu. Kureyş yine de bir sürprizle karşılaşacağını umuyordu ve bu yüzden Ebu Süfyan'ı iki kişiyle birlikte müslüman-lardan haber toplamak üzere göndermişler­di. Bu heyet Merrîzahran'a varınca muazzam bir ateş gördüler. Rasulullah @'ın ileri göz­cüleri onları yakaladılar. Rasulullah @'ın huzuruna çıkardılar. Ebu Süfyan orada müs-Iüman oldu. Daha sonra Rasulullah @ Mek­ke'ye doğru harekete başlarken Abbas'a de­di ki: "Ebu Süfyan'ı götür, ana geçidin ağ­zında durdur. Allah'ın ordusunu, Önünden geçerken seyretsin." Kabileler bölük bölük bayraklarını çekerek Ebu Süfyan'ın Önünden geçerken, onların güç ve kudretinden çok et­kilendi ve Abbas'a şöyle dedi: "Ey Ebâ FadI (Abbas'ın lakabı), bu güce kimsenin karşı durma ihtimali yoktur." Sonra Abbas, ona: "Git, kavmini kurtar?' dedi. Ebu Süfyan koş­tu, Rasulullah @ oraya ulaşmadan, Mekke1 ye girip son sesiyle bağırmaya başladı: "Hey Kureyşliler, işte gelen Muhammed'dir. Öyle bir güçle geliyor ki karşı koymaya imkânı­nız yok. Kİm benim evime sığınırsa emniyette olacak, yine kim evine kapanır oturursa, kim Kabe'ye sığınırsa emniyettedir?' (Muhammed Huseyn Heykel, The Life of Muhammed, sf. 404-405).

Artık Mekke ele geçirilmişti ve ona karşı di­renecek hiçbir kuvvet yoktu, fakat Rasulul­lah @ tedbirlerini sürdürdü ve güvenlik dü­zenlemelerini gevşetmedi. Ordusunu dörde ayırıp, dört taraftan Mekke'ye girmelerini ve karşı koyan olmadıkça çarpışmaya girmeme­lerini emretti. Zübeyr'in komutası altındaki sol kanada şehre kuzeyden girmeleri emre­dildi; Halid b. Velid'in komuta ettiği sağ ka­nada güneyden girmesi emredildi. Kays b. Sa'd komutası altındaki Ensar'a Batı'dan; ve Ebu Ubade komutası altındaki Muhacirlere Hind dağının yanından kuzeyden girmesi emredildi. Bu kuvvet gösterisi, Rasulullah @'ın baş düşmanı Kureyş'e karşı, bir komu­tan, bir lider ve bir peygamber olarak üstün­lüğünü tesis etti.

Fakat, Rasulullah @'ın şefkatli, merhamet­li, hoşgörülü ve dostça davranışı onların kal­bini kazandı ve kadın, erkek bütün Mekke-İllere kendini sevdirdi. Rasulullah @ onların geçmişte işlediği bütün suçlarım, zulümleri­ni ve eziyetlerini affetti, onlara kardeş ola­rak muamele etti. Ebu Süfyan ve diğer Mek­ke ileri gelenlerine: "Sizle ben, Yusuf @'m kardeşlerine söylediği gibiyiz. Allah sizi af­fetsin, ve O merhametlilerin en affedici ola­nıdır." (İbn Sa'd). Rasulullah @'ın bu alice­naplığı o kadar çok sevgi ve muhabbet do­ğurdu ki, bütün Mekkeliler onu en yakınla­rından daha çok sevmeye başladılar. Ve Mek­ke gençleri, müslüman ordusunun bel kemi­ğini teşkil ettiler.

Rasulullah @ sonra Huneyn üzerine, daha sonra da Taif üzerine yürüdü. Hevazin ve Sa-kif'in büyük bir toplantı yaptıkları haberini alınca, Abdullah b. Ebî Haccr el-Eslemî'yi düşman arazisine gönderdi ve ona düşman arasına karışmasını, planları ve kuvvetleri hakkında toplayabildiği kadar bilgi toplama­sını emretti. Abdullah istenen bütün bilgiyi elde edince dönerek, Rasulullah @'a aktar­dı. Bunun üzerine, Rasulullah @, 12.000 ki­şilik bir orduyla Huneyn'e yürüdü. Dar bir vadiden geçerken aniden Hevazin okçuları müslümanların üzerine ok yağdırmaya baş­ladı. Müslümanlar sürprize uğradılar ve ge­ri dönerek bozgun halinde ve panik içinde kaçmaya başladılar. Müslüman ordu kaçı­yordu ve alcaltıcı bir yenilgiyle karşı karşı­yaydı. Fakat Rasulullah @'ın cesareti ve ka­rarlılığı onların tekrar toplanmasını ve du­rumu kurtaracak bir karşı-atak başlatması­nı sağladı. Düşmanın saldırısına cesaretle karşı duranlar Rasulullah @ ve bir avuç sa-habesiydi. Rasulullah @ bineğinin üzerinde, düşmanın saldırısının şiddetini kesmek için ileri atılıyor ve sahabelerini çağırıyordu: "Ey Allah'ın kulları, bu yana gelin. Şüphesiz ben peygamberim. Ey Ensar topluluğu, ey Mu­hacirler topluluğu." Abbas, Rasulullah @'m çağrısını gür sesiyle tekrarladı. İnsanlar, bu çağrı üzerine dört bir yandan gelerek Rasu­lullah @'ın etrafında toplandı ve tekrar saf­lar halinde savaş düzenini alarak düşman üzerine saldırdılar. Düşman bütün eşyaları­nı ve mallarım müslümanların ellerine bıra­karak kaçtı. En kritik ve namüsâit bir aske­rî durumda bir karşı-atak başlatmak Rasulullah @'ın cesaret ve şevkinin gerçek bir mucizesiydi. Bu, Rasulullah @'ın savaş ala­nındaki büyüklüğünü gösterir; O, zamanın­da yaptığı taktik karşı saldırısı sayesinde açık bir yenilgiyi tam ve topyekûn bir zafere çe­virdi.

Rasulullah @'ın son büyük seferi Tebük üze­rineydi. Bizanslıların, Medine'nin kuzey böl­gelerine saldırmak için bir ordu hazırladığı­nı haber aldı. Yeni İslâm devletine yönelen tehdidin önemine binaen, güvenlik ve emni­yet nedenlerinden düşmanla müslüman top­raklarının dışında karşılaşmaya karar verdi. Kavurucu yaz sıcağında 30.000 kişilik bir or­duyla yola koyuldu. Bu savaş için, mümin­lerin yaptıkları savaş hazırlıkları ve Rasulul­lah @'ın çağrısına katılmak için bütün mal­larını ve konforlarım feda etmeleri, onların Peygamber @'a ve getirdiği dine olan büyük sevgi ve muhabbetlerini gösterir. Ashab'ın Rasulullah @'a olan muhabbetinin yoğun­luğu, bu sefere gecikmeyle katılan birinin şu söylediklerinden kolayca anlaşılabilir: "Ra­sulullah @ güneş altında, fırtınada ve sıcak­tayken, Ebu Heyseme serin bölgede, hazır ye­mek ve güzel kanlarıyla malının başında bu­lunuyor. Yakışıyor mu? Vallahi bu insafa sığ­maz. Vallahi ben hiçbirinizin çardağına gir­mem. Dönüp Rasulullah @'a yetişmem lâ­zım. Çabuk bana azık^fcazırlayın." Sonra da ok gibi fırlayıp yola kovuldu. Bizanslılar, Ra­sulullah @'ın ordusunu haber alınca korku­ya kapıldılar ve ülkelerinde emin bir bölge­ye geri çekildiler. Peygamber @ çevre bölge yöneticileriyle çeşitli barış antlaşmaları ya­parak sınırlarının güvenliğini sağlamayı ba­şardı. Antlaşma yaptıkları arasında, Eyle meliki, el-Cerhâ, Ezrûh, Şam, Yemen, vs. emirleri vardı. Rasulullah @ Tebük'te 25 gün kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.

Peygamber @, büyük bir dikkatle düşmanın kuvvetini, planlarını, mevkiini, hareketleri­ni iyice bilerek ve kendi kuvvetlerinin korun­ması için gerekli tüm düzenlemeleri hakkıy­la yaparak bütün askerî seferlerini tamam­ladı. Çıktığı her seferde, yürümeden önce, düşman hakkında taze bilgi toplamak için öncü birlikleri gönderdi. Ve aldığı savaş dü­zenleri, düşmanın kuvveti, mevkisi ve arazi yapısına bağlı olarak tasarlanırdı. Stratejik avantajı sağlamak için aynı düşmana karşı savaş düzenini asla iki defa uygulamadı. Pey­gamber @ kuvvetlerinin güvenlik meselesi­ne çok büyük önem verdi ve sürpriz bir hü­cumdan ve pusudan korunmak İçin mümkün olan bütün tedbirleri aldı. Ve şahsî örneğiy­le, seferlerin her safhasında ashabının ma­neviyatlarını doruklara yükseltti. Rasulullah @'ın ashabı onu dünyadaki herşeyden daha çok severdi ve yalnızca bir işaretiyle onun her istediğini yerine getirirlerdi.

 

2- Medine'nin Müdafaası

 

Rasulullah @, Medine'ye geldiğinde Kureyş-in kendisini orada barış içinde yaşamaya bı­rakmayacağını; kendisiyle birlikte destek sağ­layanları da yok etmek için her şeyi yapacak­larını biliyordu. Bu sebeple Medine'nin mü­dafaa sistemini sağlamlaştırmak için çok kuvvetli tedbirler alınması gerekiyordu. İs­lâm dinine sarılmış olan herkes şehirde ken­dilerini ancak böyle tamamen emniyet ve gü­venlik içinde, hissedebilirlerdi. Bu görüşe en büyük öncelik tanınmıştı ve uzunca bir süre bu görüş, Rasulullah @'ın müdafaa politi­kasının mirenginoktasını teşkil etti. Rasulul-" lah @'ın bu endişesi, yalın bir realiteye da­yanıyordu ve doğruluğu da ispatlandı.

Kureyş, baskın, yağmalama, tecavüz ve teh­dit seferlerini düzenlemeye başladığında, Ra­sulullah @ ve ashabı henüz Medine'ye iyice yerleşmiş bile değillerdi. Aynı zamanda Ra­sulullah @'ı şehirlerinden kovmak arzusun­da olan yahudilerin ve Medine münafıkları­nın entri kal arıyla karşı karşıyaydılar. Hatta Ebu Cehil, münafıkların başı Abdullah b. Ubey'e mektup yazarak Rasulullah @'ı öl­dürmesi veya şehirden sürmesini, yoksa Mu-hammed'le beraber hepsini yok edeceğini bildirdi. İçteki ve dıştaki düşmanlığa karşı Medine'nin müdafaası ve güvenliği için acil tedbirler almak gerekiyordu. Bu nedenle, Ra­sulullah @, Medine'nin içerdeki asilerden ve dış hücumlardan müdafaası için bir plan ha­zırladı.

 

Müslüman Kardeşliği

 

Muhacirler, bütün mal ve mülklerini Mek­ke'de bırakmışlar ve Medine'ye elleri boş gel­mişlerdi. Hiçbir gelir kaynakları yoktu ve aşı­rı bir açlık ve fakirlik hayatı yaşıyorlardı. Ra­sulullah @, ensar ve muhacirler arasında,

din kardeşliğine dayanan bir kardeşlik ant­laşması teşkil etti. Onlara: "Herbiriniz, Al­lah'tan bir kardeş edinin." diye konuştu. Ve ensarla muhacirler arasında yeni ve özgün bir kardeşlik ilişkisi ortaya çıktı, müslüman saflarını bölünmez bir çelik yapı halinde bir­leştirdi. Ensar, kardeşleri muhacirlere haki­ki bir kardeş yakınlığı gösterdi. Muhacirler tüccardı ve ensar da çiftçiydi, böylece onlar bu yeni kardeşliği oluşturunca iyi işledi ve her iki tarafın da faydasına oldu. Her iki taraf tarlada ve pazarda çalıştı ve hiç kimse kim­senin işine karışmadan uyumlu bir hayat ya­şamayı başardılar. Zayıf kaynaklarına rağ­men muhacirler müslüman kardeşliği haya­tından, yeni barış ortamından ve dinlerinin güvenlik içinde oluşundan memnun oldular. Sonraki birkaç zorlu ve sıkıntılı yıl süresin­ce bu kardeşliğin müslümanlann en büyük kârı olduğu ispatlandı. Düşman saldırısı teh-likeleriyle ve içerde yahudilerin ve münafık­ların isyan tehlikesiyle karşılaştılar, fakat bunların hepsi sağlam müslüman kardeşliği duvarına karşı etkisiz kaldı. Hiçbir dış sal­dırı veya tecavüz onları yıkamadı ve hiçbir isyan korkusu onları sarsamadı. Allah on­ları, her çeşit hastalığı tedavi edici ve her tür­lü tehlikeyi defedici bir reçeteyle mücehhez kıldı. Bu, müslümanların zorluktan barış ve hoşnutluk, tehlikeden korunma ve güvenlik elde ettikleri en büyük kârlarıydı.

 

Yahudilerle Antlaşma

 

Medine'de kalabalık bir yahudi nüfusu var­dı ve şehrin etrafında dağınık, fakat muha­fazalı kalelerde yaşarlardı. Askeri noktadan şehrin müdafaası için onlarla bir çeşit ant­laşma müzarekelerine girişilmesi hayatî bir konuydu. Bunun idrakinde olan Rasulullah @ yahudilerle, tarihte en büyük politik bel­gelerden biri olarak kabul edilen bir ahit yap­tı. Bu ahit aynı zamanda insan hürriyeti dok­trinine en asil ve en nitelikli bir katkı olarak kabul edilebilir. Bu, gerçekten yahudiler ve diğer Medine vatandaşları için bir Hürriyet Beyannamesi 'ydi.

Bu, bir tarafta muhacirler ve ensar, diğer ta­rafta yahudiler olmak üzere üç taraflı bir ahİtti. Bu ahit, müslümanların olduğu gibi yahudilerin sosyal ve dinî hak ve özgürlük­lerini garanti altına aldı ve herkesin vazife­lerini de belirledi. Bu ahit, aslında, yahudi toplumunun dinî, sosyal ve politik statüsü­nü tasdik etti. Ahit belgesi şöyle başlar: "Bis-millahirrahmanirrahirn. Bu ahit (yazı), Al­lah'ın Peygamberi Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve müslüman-lar ve bunlara tâbi olanlarla, yine onlara son­radan katılmış olanlar ve onlarla beraber ci-had edenler için (olmak üzere tanzim edil-miş)tir. İşte bunlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler... Takva sahibi müminler, kendi aralarından mütecaviz ve­ya haksız bir fiil işlemeyi tasarlayan, yahut cürüm veya bir hakka tecavüz, yahut da mü­minler arasında bir karışıklık çıkarma kas­tını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse, onlardan birinin evladı bile olsa, hep­sinin elleri onun aleyhine kalkacaktır... Üze­rinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah'a ve Muhammed'e götürülecektir!' Bu vesikanın ana maddeleri şöyledir:

1- Her kabile ve grup kan diyetlerini kendi aralarında, geleneğe göre ortaklaşa öde­yecekleri gibi, esirlerin kurtarılması için ödenen diyetleri de müminler arasında bi­linen âdil esaslar dairesinde ödeyecekler­dir.

2- Sulh, müminler arasında bir tektir. Hiç­bir mümin Allah yolunda girişilen bir harbde, diğer müminleri hariç tutarak bir sulh antlaşması akdedemez. Bu sulh, an­cak onlar (müminler) arasında umumiyet ve adalet esasları üzerine yapılacaktır.

3- Medine toprakları dışında bir harp vuku bulursa, hiçbir Medineli herhangi bir ta­rafın lehine çarpışmaya iştirak etmeye zorlanamaz.

4- Yahudiler müslümanlarla birlikte, bera­berce harbettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır.

5- Her kabile veya topluluk kendi dininde serbesttir. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek mevlâları ve gerekse bizzat kendi­leri dahildirler.

6- Her iki taraf arasında, Yesrib'e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma ya­pılacaktır. Şayet onlar (yahudiler), (müs-lümanlar tarafından) bir sulh akdine iş­tirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet onlar (yahudiler müs-lümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olur­larsa, müminlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır.  Dm mevzuunda girişilen harp vakaları müstesnadır. Ne Kureyşli-ler ve ne de onlara yardım edecek olan­lar, himaye altına alınmayacaklardır.

7- Bu sahifenin (yazının) gösterdiği kimse­ler için Yesrib vadisi dahili mukaddes (ha­ram) bir yerdir.

8- Bu belge sahipleri arasında herhangi bir olay veya anlaşmazlık çıkar ve bunun on­ların aralarını bozmasından korkulursa; bu anlaşmazlık veya olay hemen şanı Yü­ce Allah'a ve Allah'ın Rasulü'ne arz ve havale edilecektir. (İbn îshak, İbn Hişâm, Ebu Ubeyd ....)-

Son iki madde çok önemliydi, çünkü bu maddelerle Muhammed @ tartışmasız Me­dine devletinin başı ve halkın lideri kabul edi­liyor ve Medine mukaddes ve haram bir yer ilân ediliyordu. Bu ahit, Medine'nin müda­faasının güçlenmesine çok faydalı oldu, en azından politik ve psikolojik olarak. Bütün Medine ahalisinin hakları eşitlendi. Kazanç­ları ve kayıpları, zaferleri ve yenilgileri or­tak hale geldi. Medine'nin müdafaasında hepsi birleşik bir halk oldu.Komşu kabileler, bu üç iştirakli antlaşmanın önemini iyice an­lamışlardı ve hiçbir grup asla tek başına Me­dine'ye saldırmayı düşünmedi. Bununla beraber, Rasulullah @, bu antlaşmanın sağ­lamlığına asla tam olarak güvenmedi ve da­ima kendi güç ve kudretinin üzerinde dikil­di. Kureyş'ten artan saldırı tehlikesi ve yahu-dilerin ahitlerine olan güvensizlik sebebiyle daima dikkatli ve müteyakkız bulundu.

Kureyş, yalnızca Medine'nin yahudileri ve münafıklarıyla entrikalara girişmekle kalmı­yor, ayrıca çeşitli Arap kabilelerini Rasulul­lah @ ve dinine karşı kışkırtıyordu. Bu ne­denle, Rasulullah @ hiçbir tehlikenin müşah­has hale gelmesine meydan bırakmadan çok etkili adımlar attı. Düşman savaş için hazır­lanıp teşkilâtlanmazdan evvel, düşmanın va­ziyetini tahkik ve askerî gücünü zayıflatmak veya yok etmek için ülkenin çeşitli bölgele­rine keşif ve muharebe birlikleri gönderdi. Rasulullah @ aynı zamanda, Medi'ne çevre­sindeki birçok kabileyle birçok tarafsızlık, dostluk ve barış antlaşmaları yaptı. Bazı ant­laşmalar sınırlı bir mahiyetteydi Ve karşı ta­raftan sadece Muhammed @'ın düşmanla­rıyla dostluk ilişkisine girmemeleri yahut da müslümanlarla düşmanları arasında savaş olduğunda tarafsız kalmaları istenmişti. Bu adımlar, ilk önce Arap müşrikleri tarafından Medine'ye karşı başlatılacak topyekün savaş korkusunu azalttı, Kureyş'in Medine içindeki bazı insanlarla çevirdikleri entrikaları dur­durdu ve sonraları da bu kabilelerde İslâm davası İçin çalışma yolunu açtı ve İslâm di­ninin birçok güçlü destekçilerini oluşturdu.

Rasulullah @ ayrıca Medine çevresindeki de­ğişen askerî durumları ve düşman hareket­lerini gözönünde bulundurarak ara sıra gü­venlik tertibatını gözden geçirdi. Halkı, düş­man hakkında söylentiler yaymamalarını, fa­kat düşman hakkında bir haber alırlarsa yet­kililere bildirmeleri konusunda uyardı: "On­lara güven veya korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar. Halbuki onu peygambere ve kendilerinden emîr sahibi olanlara götürse-lerdi, onlardan işin İçyüzünü araştırıp çıkar­maya kaadir olanlar, onun ne olduğunu (ha-berinjıeye delâlet ettiğini) bilirlerdi. Eğer size Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız." (4: 83). Bu ilâ­hî buyruk, asılsız söylentileri durdurma ve halka bir haber aldıklarında bunu Rasulul­lah @'a veya kendi emîr sahiplerine bildir­meleri talimatını veriyordu.

Medine, düşmanlarınca dört bir yandan teh­dit ediliyor ve müslümanları taciz etmek, yü­reklerine korku düşürmek için düşman ve münafıklar tarafından muhtelif söylenti ve şayialar yayılıyordu. Çoğunlukla şehirde alarm meydana getirmek için mübalâğalı ha­berler dolaşıyordu. Sonra bazı kurnaz düş­manlar, yalnızca yaklaşan tehlikeyi gözden saklamak için ve müslümanların savunma tedbirlerini gevşetmeleri için, düşman tara­fından her şeyin sakin olduğu şekilde haber­ler gönderiyordu. Bu ayetle, halk işledikleri kabahatin ağırlığı hakkında uyarılıyor ve on­lara şayia yaymaktan kaçınmaları çok sıkı tembihleniyordu. Haberleri yetkili kişilere ulaştırmaları ve sonra da o konuda dillerini tutmaları tavsiye ediliyordu. (Ebû'l Alâ Mev-dudî, The Meaning of the Qur'an c. I,sf. 148).

Rasulullah @ ne zaman, büyük olsun, kü­çük olsun bir sefere çıksa Medine'nin güven­liği için daima uygun tedbîrleri alır ve orayı korunmasız bırakmaz, fakat işlerin başına birisini tayin ederdi. Peygamber @ Bedir'e doğru yola çıktığında, Medine'de yokluğun­da oranın işlerini yürütmesi için vekil olarak Ebu Lübâbe'yi bıraktı. Medine'nin yukarı bölümü el-Aliye'ye de yönetici olarak Âsim b. Adiyy'i atadı. Uhud Savaşı zamanında Rasulullah @ Medine'de yerine vekil olarak Abdullah b. Ümmi Mektûm'u atadı, uygun güvenlik tedbirlerim aldıktan sonra da savaş için yola çıktı. Ahzab savaşında yine Ümmi Mektûm'u vekil olarak tayin etti.

Benî Kureyza'nın ihanet ettiği haberi Rasu­lullah @ 'a gelince, geride şehirde bırakılan kadın, çocuk ve yaşlıların güvenliği için özel tedbirlere başvurdu. Rasulullah @ Seleme b. Eşlem ile Zeyd b. Harise komutası altındaki 200 ve 300 kişilik iki bölüğü, kadın ve çocuklara, nöbetleşe göz kulak olmaları için görevlendirdi. Bu muhafızlar düşmanı kor­kutmak ve onları kalabalık zannedip saldır­maktan vazgeçirmek için yüksek sesle tek­bir getirirlerdi. Rasulullah @ bunu iki sebep-den ötürü gerekli görmüştü: Birincisi, cep­hede düşmanla savaşan askerlerin geride şe­hirde bıraktıkları ailelerinin güvenliği hak­kındaki endişelerini gidermek. Ve ikincisi, Benî Kureyza'nın saldırısı halinde yeterli gü­cü bulundurmak. Bu tedbirler, şehrin güven­liğini teminat altına aldı ve artık askerler mutmain olarak düşmanla karşılaşabilirler­di.

Peygamber @ Hayber üzerine yola çıktığı za­man, şehrin korunması için mutad bütün tedbirleri alarak Medine'nin başına Saba' b. Urface el-Gıfarî'yi bıraktı. Mekke fethi için ayrılırken şehrin başına Ümmi Mektûm'u bı­raktı. Ve Tebük üzerine yürüdüğünde de Mu-hammed b. Mesleme'yi Medine'ye vekil bı­raktı. Aynı şekilde, Peygamber @ ülkenin çe­şitli yerlerine yaptığı seferlerinde Medine'nin başına değişik kişiler bıraktı. Yokluğunda iş­leri yürütmesi, herhangi bir tehlike halinde şehrin korunması ve güvenliği için gerekli tedbirleri alması maksadıyla Medine'nin ba­şına daima birisini, bıraktı. Rasulullah @'a şehre muhtemel bir düşman saldırısı tehlikesi için daima güvenlik önlemleri alması emre­dilmişti. Bu buyruk özellikle Uhud'dan son­ra teşri olmuştu: "Ey inananlar, (uyanık bu­lunup) korunma tedbirlerinizi alın, bölük bölük, ya da hep birlikte savaşa gidin." (4: 71). Müslümanlar dört bir yandan hakiki tehlikelerle sarıldığı, düşman faaliyetleri hak­kında sürekli şayialar yayıldığı ve içerden dı­şardan tecavüzler başladığı zaman bu tedbir­lerin alınması zaruri olmuştu. Rasulullah @ tamamen bu tehlikelerin bilincindeydi ve İs­lâm devletinin başkentinin korunma ve gü­venliğini sağlamak için daima gerekli adım­ları attı.

 

KISIM 7

 

YAHUDİLERE KARŞI İZLENEN POLİTİKA

 

1- Yahudilere Karşı İzlenen Politika Medine'ye Varınca İzlenen Politika

 

Rasulullah @ Medine'ye gelince, yahudiler-le dostça ilişkiler geliştirmenin yollarım ara­dı, ki onlar da aynı zamanda onu bir mütte­fik kazanma umuduyla karşılamışlardı. Pey­gamber @ Kitab-ı Mukaddes halkı oldukları için yahudilerden samimiyet ve işbirliği bek­liyordu. Böylece onların hahamları ve ileri gelenleriyle görüşmeler*yaparak ilişkilerini geliştirmeye başladı. Ayrıca başkanlarım ve asillerini ziyaret ederek dostluk kurdu. On­lara iyilik, muhabbet ve alicenaplıkla mua­mele etti. Yahudiler tek Allah'a inandıkları ve taptıkları için de onları korudu. Yahudi­lerin 10 Muharrem'de Firavn'ın köleliğinden kurtulma günü olarak oruç tuttuklarım gö­rünce Rasulullah @ da onlarla birlikte oruç tuttu. Kıbleleri olan Kudüs yönüne namaz kıldı. Rasulullah @ 'in bu jestleri, yahudilerle iyi ve dostça münasebetler kurulmasını sağ­ladı. Yahudiler ona hürmet ettiler ve dinî gö­rüşlerine saygı gösterdiler. Müslümanlar, yahudilerden doğru ve samimi dostlar edi­nip büyük bir işbirliği ve yardım eli bula­cakları ümidindeydiler. Rasulullah @'m şahsî merhamet, mütevazilik, iyilik ve mu­habbet nitelikleri O'nu birçok yahudiye sev­dirmiş ve onların gözünde büyük bir şeref ve prestij kazanmıştı. Bu asil nitelikleri sa­yesinde Rasulullah @ Medine yahudileriyle karşılıklı bir savurana antlaşması imzalamayı başardı: "(Ey Muhammed), sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Doğrusu Rab-bin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir." (16: 125).

Fakat gittikçe daha çok insanın İslâm'a gir­mesi ve Muhammed @'in pozisyonunun di­nî bir lider olarak gittikçe kuvvetlenmesi ne­deniyle işler başka türlü gitmeye başladı. Ya­hudiler onun artan güç ve kudretinden kork­maya başladılar ve İslâm'ı kendilerinin böl­gedeki üstünlüklerine potansiyel bir tehlike olarak gördüler. Yahudiler ticaret yaparlar­dı ve ilim sahibi kişilerdi. Evs ile Hazrec ka­bilelerinden hem bilgi olarak, hem de mad­dî zenginlik yönünden üstündüler. Yeni di­nin büyüyen kuvvetinin bu iki yönden de po­zisyonlarını tehlikeye düşürmesinden kork­tular. Bu nedenle, Rasulullah @'la ve asha-bıyla olan münasebetlerini tekrar düşünme­ye başladılar. Bu arada, bazı hahamları, Ab­dullah b. Selâm da dahil İslâm'a sarılmışlar­dı. Ve Kur'an-ı Kerim de onların çoğunluk­la Musa @'ın ve diğer peygamberlerinin buy­ruklarını bırakarak tutturdukları ahlâksız ve kokuşmuş hayat tarzlarına işaret ediyordu. Ayrıca yahudüerin tarihte bazı peygamber­lerini öldürme suçunu işlediklerinden, bazı­larını da reddettiklerinden ve yeryüzünde zulmü ve zorbalığı yaydıklarından bahsedi­yordu. (2: 61). Bu da, Rasulullah @'a ve di­nine karşı artan şüphelerine katkı yaptı. Onun peygamberliğini reddetmeye ve birçok fikir ve öğretisini alaya almaya başladılar.

Hicret'in ikinci yılının ortalarında müslü-manSarın kıblesi Kudüs'ten Mekke'ye çevrilince, yahudiler Rasulullah @'a ve dinine açıkça saldırmaya başladılar. Bundan sonra artık, düşmanca faaliyetleri, müslümanların düşmanlarıyla birlikte entrikalar çevirme şekline dönüştü. Ve Arap kabilelerini Medi­ne'ye saldırıp yok etmeleri için kışkırtmaya başladılar. Hatta artık açıkça Mekke putpe­restlerinin dinlerinin Peygamber @ ve asha­bının dinlerinden daha iyi olduğunu söyle­meye başladılar. Rasulullah @ yahudileri as­garî müşterekler üzerinde mutabakata çağır­dı: "De ki: 'Ey kitap ehli, bizim ve sizin ara­nızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Al­lah'a tapalım. O'na hiçbir şeyi ortak koşma­yalım; birimiz, diğerini Allah'tan başka tanrı edinmesin.' Eğer yüz çevirirlerse: 'Şahit olun, biz müslümanlanz.' deyin." (3: 64). O zaman ayrıca onlara şunlar tembihlendi: "Kendilerine Kitap verdiklerimiz, O'nu, oğullarını ta­nıdıkları gibi tanırlar, ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler." (2: 146). Muaz b. Cebel onlara şöyle çağrıda bulun­du: "Ey yahudiler! Allah'tan korkun ve O'na itaat edin. Bir zamanlar siz, Peygam­ber Muhammed sayesinde size zafer verilme­si için dua ediyordunuz. İşte şimdi bekledi­ğiniz peygamber geldi. Ona inanın ve ona yardım edin." Fakat onlar hiçbir delili, hiç­bir çağrıyı dinlemediler ve Peygamber @ 'a ve dinine karşı düşmanlıklarını artırdılar.

Yahudiler, Rasulullah @'a ve ashabına kar­şı birçok cephede kampanya başlattılar. İl­kin, bir söz savaşı başlattılar; çirkin ve söv-gülü dil kullandılar, suistimal ettiler ve hat­ta Rasulullah @'a selâm verirken onu taciz etmek için kelimeleri başka anlamlara çevir­diler: "Yahudilerden öyleleri var ki, kelime­leri yerlerinden değiştiriyorlar: 'İşittik ve is­yan ettik,', 'Dinle, dinlemez olası.' ve dilleri­ni eğip bükerek: 'Râinâ* diyorlar, dini taşlı­yorlar. Eğer onlar: 'İşittik ve itaat ettik,', 'Dinle ve bize bak.' deselerdi, elbette kendi­leri için daha iyi, daha doğru olurdu. Fakat Allah, inkârlarından dolayı onları lânetle-miştir, pek az inanırlar." (4: 46). Yahudiler üç yolla bozgunculuk suçu işlemişlerdi: Bi­rincisi, Tevrat'ın sözlerinde değişiklik yapmışlardı. ikincisi, Kitaplarının sözlerini bİ-lerek yanlış yorumluyorlardı, farklı mânalar çıkarıyorlardı. Üçüncüsü, Rasulullah @'ave sahabelerine giderek, kelimeleri geveleyip ha­karet manasını kullanıyorlardı. İslâm hak­kında işte böyle yanlış mânalar yayıyorlar­dı. (Ebû'l Alâ Mevdûdi, The Meaning of Qur'an, Cilt II, sf. 130). Hatta Önce İslâm'a giriyorlar ve insanları yanıltmak, İslâm'a gir­melerini engellemek için ertesi günü îslâm1 dan vazgeçiyorlardı: "Kitap ehlinden bir grup dedi ki: 'İnananlara indirilmiş olana, günün başında inanın, sonunda inkâr edin ki, belki (bu hareketinizle onlar da) döner­ler...' " (3: 72). Yahudiler bu kampanyaları­nı sonuna kadar sürdürdüler, fakat fazla bir başarı da elde edemediler.

Yahudilerin ikinci bir fesat yolu da sürekli münafıklar ve Mekke müşrikleriyle müslü-manlara karşı entrikalar çevirmeleriydi. Fa­kat onların askerî hücumları meyvesiz kal­dı. Üçüncüsü, yahudilerin, halkı Medine'ye saldırmaları için kışkırtma kampanyalarıy­dı. Kureyş'e ve diğer Arap kabilelerine heyet­ler gönderirlerdi ve çoğunlukla onlara Me­dine'ye saldırmaları için para yardımı yap­mayı teklif ederlerdi. İnsanları Medine'ye karşı kışkırtmaktan bir an bile geri durma­dılar. Dördüncüsü, bütün çabalan sonuçsuz kalıp, Rasulullah @'ın çok güçlendiğim an­layınca ve onu askerî olarak yenemeyecekle­rini farkedince, ona karşı iftira ve karalama kampanyası başlattılar. Rasulullah @'ın bü­tün insanlar üzerindeki üstünlüğünün onun muazzam ahlâkî karakterinden kaynaklan­dığını düşünerek, belki onu ahlâkî yönden alçaltarak başarılı olabileceklerini zannetti­ler. Böyle bir bâtıl iş için zaten dünden ha­zır olan münafık Abdullah b. Übey'le işbir­liği yapmanın yollarını aradılar. Rasulullah @'ın aile halkı hakkında asılsız şayialar yay­dılar ve onun şahsına iftiralar attılar. Fakat Allah'ın rahmetiyle, Rasulullah @, bütün bunlardan sabrı ve sebatı sayesinde muzaf­fer olarak sıyrıldı ve bütün yahudilerle müt­tefiklerinin planlan tamamen boşa çıktı.

Hatta Evs ve Hazrec kabilelerini bölmeye bile çalıştılar ve Rasulullah @'ı saptırmak için bir teşebbüste bulundular. Yahudi alimleri ve hahamları Rasulullah @'a gelerek kendi leh­lerine hüküm vermesini istediler, böyle ya­parsa ona tâbi olacaklarını söylediler. Allah onların köt-ü niyetlerini açığa vurdu: "Ara­larında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onla­rın keyiflerine uyma ve onların, Allah'ın in­dirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtma­larından sakın! Eğer dönerlerse bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları felâkete uğ­ratmak istiyordu. Zaten insanlardan çoğu yoldan çıkmışlardır!' (5: 49). Yahudiler, hatta Rasulullah @'ı öldürmeye bile kalkıştılar; fa­kat Allah, Rasulullah @'ı zamanında uya­rarak onu tuzağa düşmekten kurtardı: (Sa­vaştan geri kalanlar arasında) zarar vermek, (Hakkı) tanımamak ve müminlerin arasını açmak ve önceden Allah ve Rasulüyle savaş­mış olan (adamın gelmesin)i gözetmek için bir mescid yapanlar da var. 'İyilikten başka bir niyetimiz yoktu.' diye de yemin edecek­ler. Halbuki Allah onların yalan söyledikle­rine şahitlik eder. Orada asla namaza dur­ma. Tâ ilk günden takva üzere kurulan mes­cid, elbette içinde namaza durmana daha uy­gundur. Onda temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever?' (9: 107-108).

Yahudiler, müslümanlarla bir savunma-işbirliği antlaşması yapmış olmalarına rağ­men, bu sırada da onlara karşı her türlü düş­manca faaliyete giriştiler. Bu yaptıkları Ra­sulullah @'la aralarında olan ahit madde­lerinin açık bir ihlâliydi. Aslında bu, onla­rın din özgürlüklerini, çalışma özgürlükle­rini, canlarının ve mallarının korunmasını garanti altına alan antlaşmanın apaçık bir suistimaliydi. Bu antlaşmayla, yahudiler, müslümanlarla dostça münasebetlerde bu­lunmak ve onların düşmanlarıyla anlaşma­mak konusunda kanunen ve ahlaken bağım­lıydılar. Bu antlaşmanın hiçbir maddesine ri­ayet etmediler, fakat onun bütün nimetlerin­den faydalandılar.

Peygamber @, yahudİlere karşı zamanın ge­reklerine göre fazilet üzerine kurulu dostça ve uzlaşıcı bir politika takip etti. Aslında, on­lara karşı mülayim, hoşgörülü ve iyİnİyetliydi ve onların dostluğunu ve desteğini kazanmak için elinden gelen gayreti gösterdi. Onlara mümkün olan en iyi bir şekilde muamele etti ve onlara Kitap ehli olarak hürmet etti. Fa­kat yahudiler, onun bu jestlerine hiç önem vermediler ve aralarındaki antlaşmayı ilk on­lar bozdular. Her çeşit düşmanca, haince, saldırgan ve isyankâr faaliyete giriştiler ve müslümanların düşmanlarıyla birlikte entri­kalar çevirdiler. Rasulullah @, onların iha­netlerinin ve düşmanlıklarının, artık müslü­manların kutsal şehri sayılan Medine'yi teh­likeye soktuğunu görünce, suçlarının ağırlı­ğına ve zamanın gereklerine göre onlara karşı pratik tedbirler aldı.

 

Genel Politika

 

Daha önce işaret edildiği gibi, Rasulullah @'ın yahudilere karşı izlediği genel politika uzlaşma, dostluk ve işbirliği temeline daya­nıyordu. Kitap ehli olarak Peygamber @'ın hürmet ettiği yahudilerle iyi komşuluk iliş­kilerine sahip olmak onun politikasının te­mel ilkesiydi. Bu ilişki, yahudilerle müslü-manlar arasında, hayatın her sahasında tam bir eşitlik ilkesine dayanıyordu. Yahudilere ve müslümanlara karşı eşit olarak uygulanan özgürlük beyannamesi her iki tarafa da ayı­rım gözetmeden eşit haklar tanımıştı. Rasu­lullah @, Medine'ye geldiğinde, yahudilerle birlikte eşitlik ve dostluk ilkesi üzerinde ya­şamak, genelde onun yahudilere karşı poli­tikasının temelini oluşturuyordu. Fakat, ya-hudilerin yıkıcı faaliyetleri nedeniyle bunun imkânsız hale geldiğini görünce, yahudilere karşı politikasının temel esaslarını değiştir­mek mecburiyetinde kaldı. Artık, yahudile-rin İslâm devletini ve onun kurucusunu yok etmeye kararlı oldukları en ufak bir şüphe­ye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkınca, onların İslâm başkentindeki (Dar-ul İslâm)

varlıklarına daha fazla müsamaha edilemez­di. Artık bu iş, bir devletin bekası meselesi haline gelmişti. Rasulullah @ iki seçenek arasında karar vermek zorundaydı: Yahudi­lerin Medine'de kalmasına izin vererek, ken­disinin ve ashabının uğruna evlerini, malla­rını ve akrabalarını feda ederek elde ettikle­ri her şeyi tehlikeye atmak, yahut da onları sürerek Medine sınırları dahilinde tam bir emniyet içinde yaşamak. Açıktır ki, Rasulul­lah @ ikinci yolu tercih etti ve onları şehir­den sürdü. Bununla beraber her kabileye müslümanlara karşı işledikleri suçun ağırlı­ğına ve mahiyetine göre muamele edildi.

 

Benî Kaynuka

 

Bu kabile Medine çevresinde otururdu ve özellikle savaş zamanında çok tehlikeli olur­lardı. Müslümanlarla yaptıkları muahedeye göre dışarıdan saldırı olduğunda kanunen ve ahlaken müslümanlara, yardım etmeye ve Rasulullah @'m düşmanlarıyla barış yapma­maya mecburdular. Fakat Bedir Savaşı'nda müslümanlara yardım edeceklerine, muahe­deyi ihlâl ettiler; Medine münafıklarıyla ve Kureyş'le müslümanlara karşı entrikalar çe­virdiler. Kritik zamanda antlaşmaya ihanet ettiler ve bu yaptıklarından da pişman olup tevbe etmediler. Peygamber @ da onları top­layarak şunları söyledi: "Ey yahudi toplulu­ğu! Siz,'Allah tarafından Kureyş'in uğradı­ğı gibi bir azaba uğramaktan korkunuz ve müslüman olunuz! İyi biliniz ki, ben Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Bunu da kitabınız (Tevrat)'ta ve Allah'ın si­ze olan ahdinde buluyorsunuz." Ancak on­lar buna asla yanaşmadılar ve şöyle dediler: "Ya Muhammed, zaferin seni gururlandır­masın. Sen Kureyş'ten bir ordu ile savaştın ki, onlar cahil ve harbetmekte tecrübesizdir­ler. Sen bizi kendi kavmin gibi mi görüyor­sun! Şayet sen bizimle harbetseydin, bizim kim olduğumuzu bilir, nasıl savaşçılar oldu­ğumuzu iyi anlardın. Gerçekten sen bizim gi­bisine çatmadın." Bu kavim yahudiler arasında muahedeyi ihlâl eden ilk kavimdi.

Rasuluİlah @ onları 15 gün boyunca muha­sara etti. Sonunda Allah kalplerine korku saldı ve Rasuluİlah @'ın vereceği hükme ka­yıtsız şartsız teslim oldular. Bu kabile Medi­ne'den sürüldü. Kalelerinde bulunan birçok silah ve savaş aracı ganimet alındı.

 

Benî Nadir

 

Benî Nadir de Rasuluİlah @'la birlikte ola­cağına, her ne surette olursa olsun müşterek vatanları olan Medineyi koruyacaklarına, Rasuluİlah @'ın aleyhinde bulunmayacak­larına ve Kureyş'le işbirliği yapmayacakları­na dair söz vermişlerdi. Ve bu hususları kap­sayan muahedeye rıza göstermişlerdi. Fakat bunlar da ahitlerine sadakat göstermediler: müslümanlara karşı düşmanca faaliyetler başlattılar ve münafıklarla birlikte entrika­lar çevirip, Kureyş'le işbirliği yaptılar. Ayrı­lıkçı ve bölücü faaliyetleri, müslümanların prestijlerinin azaldığı dönem olan Uhud sa­vaşından sonra iyice arttı.

Rasuluİlah @, bir cumartesi günü ashabın­dan bir- cemaatla birlikte, aralarındaki mu­ahede gereğince, Amr b. Ümeyy ed-Dam-rî'nin Kelb kabilesinden öldürdüğü iki kişi­nin diyetinin ödenmesine yardım etmelerini söylemek için Benî Nadir'e geldi. Benî Na­dir, onu öldürmeyi tasarlamıştı, fa!:at Ceb­rail @ onların bu planlarını Rasuluİlah @'a bildirince yahudiler suikast emellerine ula­şamadan oradan ayrıldı. Rasuluİlah @, Be­nî Nadir'e, Medine'yi terketmelerini, hıyanet planlarının ortaya çıkmasından sonra artık orada kalamayacaklarını bildiren bir mesaj gönderdi. Yahudiler bunu reddettiler ve Me­dine'yi terketmeyeceklerini, ne isterse öyle yapmasını bildiren bir mesajla cevap verdi­ler. Peygamber @ üzerlerine yürüyerek on­ları 15 gün süreyle muhasara etti. Sonunda hepsi teslim oldu. Rasuluİlah @, onların si­lahlarını ve mallarını müsadere etti ve hep­sini Medine'den sürdü, bununla beraber onların develerine yükleyebildikleri kadarım (si­lah hariç) götürmelerine müsade edildi. 600 deve yükü sararak gittiler. Bir kısmı Hayber'e gitti ve orada müslümanlara karşı faaliyet­lerini daha da şiddetle sürdürdüler. Kureyş'i büyük bir kuvvetle Medine'ye saldın düzen­lemeye kışkırtan ve teşvik eden Benî Nadir­di. Bunlar ayrıca müşriklere, putperestlikle­rinin, müslümanlıktan daha efdal olduğunu söylemişlerdi. "Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? (Baksana onlar) pu­ta ve bâtıla inanıyorlar ve inkâr edenlere: 'Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadır? diyorlar." (4: 51).

 

Benî Kureyza

 

Benî Kureyza', Medine sınırları içinde yaşı­yordu ve bu nedenle Özellikle savaş zamanın­da onların haince ve ayrılıkçı faaliyetleri son derece tehlikeli oluyordu. Benî Kureyza İs­lâm düşmanlarıyla entrikalar çeviriyorlardı, fakat Ahzab Savaşı'na kadar alenî bir suç iş­lemediler. Bu savaşta müslümanlar, kendile­rini yok etmeye kararlı muazzam bir ordu ta­rafından muhasara edilmişlerdi. Bu kritik za­manda, müslümanlar tam müttefiklerinin yardımına ihtiyaç duyuyorken, Benî Kurey­za düşman tarafına geçti ve Medine içinden müslümanları tehdit etmeye başladılar. Ra­suluİlah @ onlara bir uyarı göndererek ara­larındaki muahedeyi hatırlattı; fakat onlar küstahça ve aşağılayıcı bir şekilde: "Kimmiş bu, sözde Allah'ın peygamberi? Bizimle onun arasında ne bir ahit, ne de barış var­dır." cevabını verdiler. (M. Hüseyn Heykel, The Life of Muhammed, sf. 306).

Ahzab Savaşi'ndan sonra, Rasuluİlah @'a vahiy yoluyla ihanetleri nedeniyle Benî Ku-reyza'yı cezalandırması emredildi. Böylece, Peygamber @ onların üzerine yürüyerek 25 gün boyunca muhasara etti. Sonunda Benî Kureyza haklarındaki hükmü eski müttefik­leri Sa'd b. Muaz'a bırakarak teslim oldular Sa'd b. Muaz: sis    Yahudilere Karşı İzlenen Politika

1- Muharip erkeklerin katline,

2- Karılarının ve çocuklarının esir edilmesi­ne,

3- Mallarının müslümanlar arasında taksim edilmesine, karar verdi. (İbn Sa'd, Kitab et-Tabakat el-Kebir).  Sa'd bu kararına mesned olarak Tevrat'ı almış ve onun mağlub düşman karşısında yahudilere ta­nınmış olduğu hakları aynen müslüman-Iara tanımıştı. BenîKureyza'nın kalelerin­de muazzam miktarda silah bulundu.

Benî Kureyza yahudilerine verilen cezanın suçlarına karşılık âdil bir ceza olup olmaması meselesine gelince: İşledikleri suçların cesa­meti incelenirse bu cezayı hak ettikleri gö­rülebilir;

1- Medine, müslünıanları imha etmek iste­yen düşmanlar tarafından muhasara edil­mişti. Vaziyetleri çok kritik ve tehlikeliy­di. Müslümanlar, düşmanlarına nazaran sayıca çok azdılar ve kendilerini bir hen­dek arkasından savunuyorlardı. Benî Ku­reyza müslüman hatlarının içindeydi ve haince düşmanla işbirliği yapıyorlardı.

2- Ortak düşmana karşı müslümanlara yar­dım etmek onları asıl ve meşru vazifele­riydi. Bu noktada, muahedenin şartları­nı yerine getireceklerine, muahedeyi boz­dular ve açıkça müslümanlann düşman­larına yardım edeceklerini ilân ettiler. Şehre bir grup asker göndererek kadın ve çocuklara saldırdılar, fakat bunların ko­mutam müslüman bir kadın tarafından öldürüldü de, müslüman askerlerin ora­da bulunduğunu zannederek saldırıya de­vama cesaret edemediler.

3- Yaptıklarına pişman olup af dileyecekle­rine ihanetlerinden övgüyle ve gururla bahsederek kibirlendiler; asla af dileme­diler.

4- Sonra da haklarında hüküm vermesi için Rasulullah @ yerine kendi arzularıyla Sa'd b. Muaz'ı seçtiler. Bu ceza, eski müttefiklerinin kendi kitaplarına göre takdir ettiği cezaydı.

Bu gerçeklerin ışığında, Benî Kureyza'nın iş­lediği ihanet suçu çok ağır ve affedilmez bir suç olur. Bütün toplum tehlikedeyken ve en büyük düşmanları tarafından tehdit edilir­ken Benî Kureyza, müslümanları arkadan vurarak kendi hâllerini kendileri berbat et­tiler. Ettiklerinin karşılığını gördüler. İşledik­leri cürüme nazaran gördükleri ceza ne ağır, ne de sertti. Benî Kureyza'ya verilene göre Benî Kaynuka ve Benî Nadir'e verilen ceza­ların daha hafif olduğu doğrudur, fakat böy­le olması Benî Kureyza'ya verilen cezanın ağır veya haksız olduğunu göstermez. Önceki iki kabilenin cezalandırılmasında, bir ceza­landırma unsuru vardı, fakat aynı zamanda büyük bir yumuşaklık ve müsamaha unsu­ru da vardı. Ve ikinci unsur, birinciden da­ha baskındı. Bu nedenle, yumuşaklık unsu­runa bağlı olarak, verilen ceza İşledikleri suç­tan daha azdı. Fakat benzeri suçlar için dai­ma aynı müsamahanın gösterilmesini iste­mek adalet değildir. Vakıanın gerçekleri, mutlak adaleti gerektiriyordu ve Benî Kurey-za'nın cezasını hafifletmek mutlak adalete uygun düşmezdi.

Dahası, Benî Kureyza'ya yumuşaklık göste­rilmesi, müslümanları daha önce Benî Na­dir olayında olduğundan çok daha büyük tehlikelere sokabilirdi. Onların tekrar bütün güç ve kudretlerini tekrar toparlamalarına izin verilmesi büyük bir değerlendirme ha­tası olurdu. Sonra Benî Kureyza, diğer Hay-ber yahudileriyle birleşerek Medine müslü-manlarının varlığını tehlikeye sokabilirdi. İş­ledikleri alelade bir cürüm olayı değildi. Fa­kat yumuşaklık kaldırmayan özü itibariyle ağır bir suçtu. Bununla beraber, adalet ta­lep etmeleri onların hakkıydı ve bu da onla­ra gösterildi ve kendi seçtikleri hakemin ka­rarı uygulandı. Rasulullah @'ın adalet da­ğıtırken dost ve düşman, akraba ve arkadaş ayırımı yapmaması onun askerî bir lider ola­rak büyüklüğüdür. Onun askerî politikasının temel ilkesi buydu: "Ey inananlar, Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptır­masın. Âdil davranın, takvaya yakışan bu­dur. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah yap­tıklarınızı haber almaktadır!' (5: 8). Ve, Ni­sa Suresi'nde şunları okuyoruz: "Ey inanan­lar, adaleti tam yerine getirerek Allah için şa­hitlik edenler olun, kendinizin, ana babanı­zın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şa­hitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah, ikisine de daha yakındır (onları sizden çok kayırır). Öyle İse keyfinize uyarak doğruluk­tan sapmayın. Eğer (şahitlik ederken dilini­zi) eğip bükerseniz, ya da doğruyu söylemez­seniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızı ha­ber almaktadır!' (4: 135).

 

Hayber

 

Hayber yahudileri, Özellikle de Medine'den sürüldükten sonra Hayber'e yerleşen Benî Nadir, İslâm düşmanlarıyla entrikalar çevi­riyorlar ve Kureyş'le diğer Arap kabilelerini Medine'ye saldırıp, müslümanları imha et­meye kışkırtıyorlardı. Kureyş'e ve Gatafan, Hevazin gibi diğer kuvvetli Arap kabileleri­ne özel haberciler gönderiyor ve hatta Me­dine'ye hücum etmek üzere hazırlık yapma-lan için onlara para desteği sağhyorlardı.On-larm bu entrikaları, Ahzab Savaşı'nda kala­balık bir düşmanın Medine üzerine gelme­sine sebep olmuştu. Bu sebeple, Rasulullah @, Hudeybiye antlaşmasından sonra ilk ön­ce onlarla uğraşmaya karar verdi. Kureyş'le barış yapılmıştı ve artık Medine'ye o yönden bir saldırı endişesi olmaksızın Hayber'in İşini halledebilirdi. Rasulullah @, Hayber üzeri­ne 1400 kişilik bir kuvvetle yürüdü ve hepsi teslim oluncaya kadar birer birer kalelerini ele geçirdi. Bununla beraber, Rasulullah @ onlara karşı çok yumuşak davrandı. Yahu­diler Hayber'de kalarak topraklarım işlemeyi ve mahsulün yarısını müslümanlara verme­yi teklif ettiler. Rasulullah @ bu şartlan ka­bul etti.

Bununla beraber, Hayber, Rasulullah @'ın yahudilere karşı izlediği politikanın üçüncü ve son temel ilkesi üzerine oturtuldu. Yahu­diler, hiçbir şart altında güvenilmez olduk­larını göstermişlerdi ve bu nedenle kendi hal­kının emniyet ve güvenliğinin bilincinde olan hiçbir devlet onlara kendi halkı arasında kal­maya izin verme riskini göze alamazdı. Ra­sulullah @, onların Hayber'de kalmalarına müsaade ederken, eğer müslümanlara karşı en ufak bir düşmanca harekete girişirlerse, Arap Yarımadasından sürüleceklerini kafa­larına soktu. Çünkü İslâm devletî, sınırları dahilinde sürekli bir güvenlik riskini barın-dıramazdı.

 

Özet

 

Rasulullah @ ilk safhada, yahudİlerle bera­berce eşit ve dost olarak yaşamaları ve şehir­lerinin müdafaasında birbirlerine yardım et­meleri şeklinde muahedeler yaptı. Fakat ya-hudiler yaptıkları ihanetlerle ve çevirdikleri entrikalarla hiçbir durumda güvenilmeyecek-lerini gösterdiler. Bundan sonra Rasulullah @ yahudilerin müslüman Medine'de yaşa­malarına müsaade edilmemesi gerektiğine karar verdi ve onları şehirden sürdü. Bu ya-hudiler Hayber'de toplandılar ve haince fa­aliyetlerine ve entrikalarına devam ettiler. Burada da hepsi yenilgiye uğratıldı, fakat hiç­bir düşmanca faaliyete girişmeyeceklerine ve barış içinde yaşayacaklarına söz verince Hay­ber'de kalmalarına izin verildi. Eğer düş­manlığa devam etselerdi, Arap Yarımadası'-ndan sürüleceklerdi. Görüldüğü üzere Rasu­lullah @'ın politikasının temeli uzlaşma ve dostluktu: 'yaşa ve bırak yaşasın' Fakat tec­rübe aksini gösterdi ve güvenlik nedeniyle, yahudiler Arap topraklarından sürüldü. Bu, sürekli ve inatla düşmanca tavır içinde bu­lunmanın tabiî neticesiydi. Hiçbir toplum, hatta ilk Medine toplumu bile buna sonuna kadar müsamaha edemez.

620    Savaş Politikası ve Askerî Operasyonlar

 

KISIM 8

 

SAVAŞIN İLKELERİ, SİYASET VE HİKMETİ

 

1- Savaş Politikası Ve Askerî Operasyonlar

 

Rasulullah @'ın kimseyle, Kureyş'le, yahu-dilerle veya diğer Arap kabileleriyle hiçbir husumeti yoktu. Onların hakiki velinimeti, onları Allah yoluna, merhamet yoluna, iyi­lik ve sadakat yoluna çağıran Muhammed @'dı, Kureyş, ona muhamefet etti, onu tah­kir etti, ona ve ashabına memleketlerini ter-kedip, Medine'ye sığınmak zorunda kalınca­ya kadar son derece ağır zorluklar çıkardı. Orada bile onları barış içinde yaşamaya bı­rakmadı, müslümanlan ve dinlerini yok et­mek maksadıyla diğer Arap kabilelerinin de yardımıyla üzerlerine saldırdılar. Bu şartlar altında ölmek ya da dinlerini korumak için düzenli müdafaa savaşı başlatma seçenek­lerinden başka tercih kalmayınca, Rasulul­lah @ tabiî ki ikinci yolu tercih etti. Rasu­lullah @'ın amacı insanları öldürmek değil, fakat onları Doğru Yol'a getirmekti. Ve onun savaş politikasının temeli, yalnızca düşmanı zayıflatmak, korkutmak ya da vazgeçirmek­ti. Böylece düşman, Rasulullah @'ın dava­sına direnmekten, muhalefet etmekten ve sal­dırmaktan vazgeçebilirdi. Rasulullah @, hiç bir düşmanını öldürmeyi veya yok etmeyi as­la düşünmedi; yalnızca düşmanın askerî gü­cünü zayıflatarak veya yok ederek onu etki­siz ve güçsüz bırakmak istiyordu. Bundan "Fİine kalmayıp, yalnız Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, arlık zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur." Kur'an-ı Kerîm, Bakara Suresi (2): 193. âyet.

dolayı, Rasulullah @'ın savaş politikasının esas ilkesi, askerî kuvvetini yalnızca gerekti, ğindc ve düşmanın saldırganlığını durdur­mak için zaruret hasıl olduğunda kullanmak ve yine kendisine pratik olarak savaş açmış ya da en azından böyle bir faaliyete girişme­ye teşebbüs eden insanlara veya güçlere kar­şı kullanmaktı. Diğer bütün insanlar sava­şın etkilerinden korunmalıydı, hatta düşma­nın askerî gücüyle ilgili olmayan herkes ve her şey de korunmalıydı.

İslâm, bu mücadeleye "cihad" ismini verir ve bu bütün nefsî âmillerden bağımsızdır. Ci­had yalnızca ve yalnızca Allah rızası için yu­karıda sözünü ettiğimiz amaç uğruna yapı­lır; kişisel bir şan, şeref saiki, saldırganlık ya da ulusal şeref elde etme gibi hususların ci-hadda yeri yoktur. Ebu Musa, Rasulullah @'a bir adamın şöyle sorduğunu rivayet et­miştir: "Bir adam yiğitliğini göstermek için, bir diğeri de şöhret için dövüşüyor olsa, bun­lardan hangisi Allah yolundadır?" Rasulul­lah @ şu cevabı verdi: "Bir adam dövüşe­rek yalnız Kelimetullah'ı yüceltiyorsa Allah yolundadır!' (Mişkat). Ebu Umame Bahili ri­vayet ediyor: Bir adam Rasulullah @'a ge­lerek ganimet elde etmek için veya kendi şöh­reti için çarpışan bir adamın ne kazanacağı hakkında sordu. Peygamber @: "Ona hiç­bir mükâfat yoktur!' buyurdu. Sorana bu ce­vap garip geldi. Geri dönerek aynı soruyu tekrar sordu, yine aynı cevabı aldı. Buna rağ­men tatmin olmamıştı. Aynı soruyu üç-döri kere sordu. Sonunda Rasulullah @, onu tat­min etmek için şu cevabı verdi: "Allah, sırf Allah adına ve rızasına olmadıkça hiçbir ameli kabul etmez." Ubâde b. es-Samit Ra­sulullah @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah yolunda savaşa giden ve bir deve yu­ları elde etmeye niyet eden kişinin kazancı yalnızca o deve yuları olur. Başka bir mükâ­fat kazanmaz." Ebu Hureyre (r.a) şu hadisi rivayet etmiştir: "Bir adam Rasulullah @'a gelerek: 'Ya Rasulullah, bir adam Allah yo­lunda savaşa dünyalık arzusuyla katılmak is­tiyor.' dedi. Peygamber @: 'Ona hiçbir mü­kâfat verilmiyecektİr.' cevabını verdi." Muaz b. Cebel, Rasulullah @'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Savaşmak iki türlüdür. Al­lah'ın rızasını gözeten, emirine itaat eden, mallarından sadaka veren ve günah işlemek­ten korunan kimse uykudayken ve uyanık­ken sevap kazanır. Fakat böbürlenerek gös­teriş için ve şöhret kazanmak için savaşan, emirine itaatsizlik eden ve yeryüzünde günah işleyen kimse cezasız kalmayacaktır." (Miş-kât).

Savaşın bu ilkesi, bütün dünyevî arzu ve men­faatler için çarpışmayı reddeder ve savaşı tü­müyle Allah uğruna ve O'nun rızası için yap­maya tahsis eder. Çarpışmak bütün dünyevî menfaatlerden arındırılınca artık kimse sa­vaşmayı istemez. Hatta düşman tarafından zulüm ve saldırı yapılsa bile, ancak, diğer bü­tün barış ve zulmü önleme yolları işe yara­madığında silaha başvurulur. Savaş en son başvurulacak yoldur. Peygamber @: "Asla savaşı dilemeyiniz, fakat Allah'a selâmet ve emniyetiçin dua ediniz. Ve düşmanla çarpış­mak zorunda kaldığınızda sebatla çarpışın ve şunu bilin ki cennet kılıçların gölgesi al­tındadır." (Riyaz us-Salihin).

Bu amaca binaen, Rasulullah @ hazırlıkla­ra girişti ve asker, materyal ve silah yönün­den askerî kuvvetim artıracak mümkün olan bütün kaynaklardan kuvvet topladı. Sahabe­lerini okçuluk, kılıç kullanma ve binicilik ko­nularında eğitmeye başladı. Savaş sanatı ve askerî taktikler hakkında talimatlar verdi. Rasulullah @'ın bütün askerî hazırlıklarının amacı düşmana askerî hazırlıklarını ve askerî kuvvetini göstererek müslümanların dinlerini müdafaa etmek için her yolu deneyecekleri­ni hatta zor kullanacaklarını anlamalarım sağlamaktı. Rasulullah @, daima savaştan kaçınmaya ve amacına kan dökmeden ulaş­maya çalıştı; fakat buna rağmen zorla savaş­mak zorunda bırakılınca da her iki taraftan da can kaybını en aza İndirmek için her gay­retini gösterdi. Ashabına barışçı bir şekilde boyun eğen veya kılıcını bırakarak savaşma­yan ya da direnç göstermeyen hiç kimseyi öl­dürmemeleri talimatını verdi. Aynı zamanda düşmanın kadın, çocuk ve yaşlılarını öl­dürmeyi yasakladı.

Rasulullah @ aynı amaçla, daima hücum ha­rekâtı yaptı ve-planlarını büyük bir gizlilik, sürat ve esneklikle gerçekleştirdi ve düşma­nı çarpışmak için gücünü toplayıp, organize olma fırsatı vermeden tam bir sürpriz halin­de yakaladı. Mekke, Hayber ve Tebük sefer­leri, büyük seferleri arasından buna Örnek­tir. 20 küçük gazvesinden, 15'i de kansız so­nuca ulaşmıştı. Yalnızca Benî Mustalık ve Vadi'ul Kura seferlerinde zayıf bir dirençle karşılaştı. Geri kalan 8 gazvenin üçü yahudî kabilelerine karşı yapılmıştı ve hiçbir çarpış­ma ve kan dökülmesi meydana gelmemişti. Hayber savaşında yalnız 111 kişi hayatını kay­betti (93 yahudilerden, 28 müslümanlardan) Diğer beş gazve, Rasulullah @'ın hayatı bo­yunca yaptığı hakiki büyük muharebelerdir: Bedir, Uhud, Ahzab, Huneyn ve Taif savaş­larında toplam 298 can kaybı oldu (117 müs­lümanlardan ve 181 kâfirlerden). Bu büyük gazvelerin dördünde Rasulullah @ hücum pozisyonundaydı ve düşmanın üzerine yürü­müştü. Sadece Ahzab savaşında düşman hü­cum etti, fakat onda bile Rasulullah @'ın stratejik müdafaa planı sayesinde insiyatif müslümanların elindeydi. Rasulullah @, as­lında, savaşları boyunca can kaybmı en aza indirmede çok başarılıydı. Yaptığı bütün sa­vaşlarda toplam can kaybı 1.014'dü (255 müslümanlardan, 759 gayri müslimlerden). Ve alman savaş esiri sayısı toplam 6.564'dü. Bunların 2'si hariç hepsi serbest bırakıldı. Bu ikisi de işledikleri cinayetlere karşılık öldü­rüldü. Böyle küçük bir kayıpla bütün Arap Yarımadası'nın Allah'ın kanunu altına so­kulması muazzam bir başarıydı. Bu yarıma­danın tarihinde ilk defa tağutların idaresi ve insanın insana zulmü son buldu ve halk iyi­lik, fazilet ve adalet yönetimini toprakları üzerinde gördü.

Rasulullah @ aynı zamanda, benzer gayey­le, kısmen askerî düzenlemelerle, kısmen de Medine'nin Yahudi kabileleriyle karşılıklı sa­vunma muahedesi yaparak Medine'nin müdafaa sistemini sağlamlaştırdı. Bu tedbirler en azından çok yakın komşularla geçici bir barış güvenliği sağladı ve Kureyş'in onlardan yardım alma ümidini boşa çıkardı. Rasulul-lah @ çevre kabilelerle birçok çeşitli barış antlaşması da yaptı. Bunların bazıları des­tek vaat ederken bazıları da Kureyş'le müs-lümanlar arasındaki mücadelede tarafsızlık vaatettiler. Aynı zamanda, .Rasulullah @, Kureyş'in Suriye'ye olan ticaret yollarını kontrolü altına alarak onun güç ve kudreti­ni zayıflatmaya çalıştı. Bunun Kureyş'in ona olan muhalefeti konusunda yavaş yavaş şevk ve direncini zayıflatarak böylece barışa mey­letmelerini sağlayacağını düşünüyordu. Bu konuda da tamamen haklıydı, çünkü beş yıl gibi bir süre zarfında Kureyş'in bütün direnci eridi gitti ve Hicret'in altıncı yılında Hudey-biye'de barış antlaşması yapıldı.

Can kaybını ve kan dökülmesini Önlemek maksadıyla, Rasulullah @ insanları kışkır­tan liderleri yok etmeye çalıştı. Bazı liderler insanları Rasulullah @'a karşı savaşmaya kışkırtıyorlardı. Benî Amir'den Ebu Afk, şiirleriyle insanları Rasulullah @ 'a ve islâm'a karşı kışkırtıyordu. Böyle kişilerin kışkırtma­larıyla çıkacak savaşlarda öldürülebilecek dİ-ğer yüzlerce insanın hayatını kurtarmak için bu, türden iki kişinin hayatlarına son veril­di. "Eğer antlaşma yaptıktan sonra andla-nnı bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o kü­für Önderleriyle hemen savaşın. Çünkü on­ların andları yoktur; belki (böylece küfür­den) vazgeçerler." (9: 12).

Bu savaş politikasının bir başka neticesi mümkün olduğunca maddî tecavüz unsur­larının düşmanın elinden alınmasıydı. Bu, müslümanların vurucu gücünü kuvvetlendir­di ve aynı zamanda düşmanı kötürüm bırak­tı, buna bağlı olarak da onun savaş gücünü zayıflattı, ve şevkini kırdı. Müslümanlar top­lam 70 Sefer düzenlediler {5 büyük sefer ha­riç) ve bunların 20'sine Rasulullah @ komu­ta etti. 50'si sahabe komutanlar emrinde ya­pıldı. Bu seferlerin çoğunda çarpışma olma­dı, çünkü düşman sürpriz halinde yakalanmıştı ve direnmeye cesaret edemeyerek sığır­larını ve diğer mallarını müslümanların el­lerine bırakıp kaçtı. Bu seferlerin yalnızca 4 veya 5'inde az miktar can kaybıyla seyreden hafif çarpışmalar meydana geldi: Asıl hedef, düşmanın araçlarını ele geçirmek böylece de onun direnme gücünü zayıflatmak ve savaş­ma şevkini kırmaktı ve bu da başarıyla ger­çekleştirildi. Rasulullah @'m bu hücum ha­reketlerinin çoğunu büyük bir gizlilik, sürat ve esneklikle düzenlemesinin sebebi işte buy­du. Onun seferlerine bir göz atarsak, savaş politikasının mahiyetini görebiliriz: Düşma­nı, mümkün olan en az kanı dökerek boyun eğdirmek veya zayıflatmak ve bundan son­ra da ona alicenap ve iyi niyetli davranmak.

Rasulullah @ Medine'ye geldiğinde, yahudi-lerle iyi dostluk ve komşuluk ilişkileri geliş­tirmeye çalıştı ve aynı gayeyle onlarla bir de barış muahedesi yaptı. Fakat yahudiler, onun barış veya dostluk teşebbüslerini.samimiyetle kabul etmedikleri gibi Kureyş'le diğer kabi­leleri Medine'ye saldırmaya kışkırtarak, Ra­sulullah @'a sürekli zorluk ve problem çı­karttılar. Yahudiler, müslümanlarla araların­daki barış muahedesini bozup, İslâm düş­manlarıyla işbirliği yapınca da birer birer ce­zalarını gördüler. Benî Kaynuka, Bedir'den sonra, Benî Nadir Uhud'dan sonra ve Benî Kurayza Ahzab'dan sonra cezalandırıldı. As­kerî kuvvetlerini yok etmek maksadıyla si­lahları ve savaş araçları müslümanlarca ele geçirildi.

Kureyş, Rasulullah @'a karşı Hicret'in ilk beş yılında 3 saldırı seferi düzenledi, fakat Rasulullah @'m mahareti, feraseti ve askeri stratejisi sayesinde bütün planlan boşa çıka­rıldı. Kureyş topyekün hüsrana uğradı ve ar­tık Medine üzerine herhagi bir saldırı düzen­lemeye cesaret edemedi. Rasulullah @, bü­tün vaziyetin bilincine vararak ve Kureyş'in zayıflayan maneviyatım ve cesaretini görerek sessizce ve gizlilik içinde hazırlıklar yaptı, sonra da aniden Mekke üzerine yürüdü. Sa­habelerinden kendine yakın olanların birço­ğu bile kendilerinin Mekke yakınlarında hücuma hazır vaziyette olduklarını görünce sürprize uğradılar, çünkü çıkılan seferin he­defi çok gizli tutulmuştu ve Rasulullah @'ın çok yakın birkaç arkadaşı hariç, orduda kim­se nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Mekke sürpriz halinde yakalanmıştı ve böyle kısa bir sürede savunmalarını düzenleyemediler. Pey­gamber @, şehri hiç dirençle karşılaşmadan kansız bir şekilde ele geçirdi. Onları, işledik­leri cürümlerden dolayı cezalandırmak için her türlü mazereti ve haklı sebepleri vardı. Mekke ileri gelenleri güçlü oldukları dönem­de, Rasulullah @'ı sırf davasını tebliğ etti­ğinden dolayı onu ve dinini yok etmek için her türlü kötülüğü yapmışlardı ve Rasulul­lah @'a karşı yaptıkları saldırılarda ve mu­harebelerde birçok sahabenin kanını dök­müşlerdi. Fakat Rasulullah @ intikam almak istemedi. O ikna ederek ve diğer barışçı va­sıtalarla insanları Allah yoluna getirmek is­tiyordu. Onların hepsini affetti. Aynı şekil­de, Taif halkı onu her yanından kanlar akın-caya kadar taşlamış ve dövmüştü, fakat on­lara da aynı şekilde muamele etti ve hepsini affetti. Aslında, Rasulullah @ bir barış pey­gamberi olarak gelmişti, insanlara barışı teb­liğ etti.

Rasulullah @ çok gerçekçiydi ve daima as­kerî durumu, düşmanın kuvveti ve savaş stra­tejisiyle bağlantılı olarak derinlemesine in­celerdi. Aynı zamanda, coğrafî konumu ve askerî operasyon bölgesinin arazi yapısını dikkatle inceler ve ondan sonra kendi stra­teji ve taktiklerini tasarlardı. Rasulullah @, sayı fazlalığından çok askerlerinin yüksek ni­telikli olmasına ve planlarını uygularken sü­ratli hareket etmeye bel bağladı. Ayrıca, düş­manı hazırlıksız yakalamak maksadıyla düş­man arazisindeki rotasını planlarken topoğ-rafi avantajını kullanırdı. Rasulullah @, ba­zan beklenmedik rotalar izledi, düşmanı te­reddütte bırakarak hedefinin ters yönüne doğru ve sonra aniden yönünü değiştirip Mekke, Benî Mustalik ve daha birçok sefe­rinde olduğu gibi düşmanı hazırlıksız yaka­ndı. Bazan Bedir savaşında olduğu gibi düş­manı şaşırtmak için yeni bir savaş düzeni uyguladı. Bazan, Uhud'da olduğu gibi daha iyi stratejik mevkiîyi seçti. Bazan Ahzab sava­şında olduğu gibi, düşmanın daha önce hiç görmediği ve dolayısıyla başarılı bir çarpış­ma yolu bulamadığından şaşırıp kaldığı ye­ni bir teknik ve savunma stratejisi uyguladı. Rasulullah @'ın bunaltıcı yaz sıcağında çık­tığı Tebük seferi hiç beklenmedik bir hare­kâttı ve Bizanslılar onun ordusunun sürat ve maneviyatından ürktü ve geri kaçarak savaş­maya yanaşmadı. Aynı şekilde, Hayber hal­kı bir sabah erken Rasulullah @'ın ordusu­nu kapılarında görünce şaşkına döndüler ve geri dönüp koşarak: "Muhammed geldi!" diye bağıra bağıra kalelerine kaçtılar.

Bununla beraber, Rasulullah @ uygun arazi yapısı olan yerlerde düşmanın pusu ihtima­lini gözönünde tutar ve çok dikkatli hareket ederdi ve böyle muhtemel düşman hareketi­ne karşı daima katı güvenlik tedbirleri alır­dı. Rasulullah @, savaş stratejisinin ve mu­harebe taktiklerinin mevcut durumun ger­çeklerine yaslanmasına rağmen benzer du­rumlarda geçmiş tecrübelerini gözardı etme­di.

Rasulullah @ ne zaman düşmanlarından herhangi bir barış teklifi alsa, onların ahit­lerine ve sözlerine sadık olmadıklarım bile bilse, daima onlarla barış yapmaya meyleder-di. Onun amacı, insanlar tam bir güvenlik içinde, İyilik ve fazilet hayatı sürdürebilirler beklentisiyle ülkede barış ve düzeni tesis et­mekti: "...O halde onlar, sizden uzak durur­lar, sizinle savaşmazlar ve sizinle barış için­de yaşamak isterlerse, Allah size, onlara sal­dırmak için bir yol vermemiştir." (4: 90) Ra­sulullah @ aynı zamanda kendisine karşı sa­vaşmaktan çekinen münafıkları ya da müs-lümanlarla barış antlaşması yapmış kimse­lerin topraklarına sığınmış kişileri öldürmek­ten kaçınırdı: "Ancak aranızda antlaşma bu­lunan bir topluma sığınanlar, yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (isteme-diklerin)den yürekleri sıkılarak size gelenler hariç." (4: 90). Bu Rasulullah @'ın savaş po­litikasının ana ilkesini açıkça ortaya koyar.

Rasulullah @, en şiddetli ve en güvenilmez düşmanlarından bile gelen barış tekliflerini olumlu karşılardı. "Eğer onlar barışa yana­şırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan, çünkü o, işitendir, bilendir. Eğer sana hile yapmak isterlerse (korkma) Allah sana ye­ter. O ki, yardımıyla seni ve müminleri des­tekledi." (8: 61-62).

na karşı gelerek nasıl zulüm yapabilirdi ki? Rasulullah @'ın savaş politikasının ana prensibi barışı tesis etmek ve yalnızca zalim­lere karşı savaşmak olduğu için diğer insan­larla olan bütün antlaşmalarının şartlarına onlar kendileri riayet ettiği sürece sıkı sıkıya bağlı kaldı.

Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti Rasulullah @'ın savaş politikasının ana prensibini açıklıyor. Onun diğer kavim, topluluk ve uluslarla olan bütün münasebetleri Allah'a olan itimadı üzerine bina edilmişti. Ne zaman düşman barış yapmaya hazırsa, Rasulullah @'ı da barış müzakerelerine hazır ve istekli bulur­du. Rasulullah @ asla barış teklifini reddet­medi. Onun savaşmasının ana gayesi barışı tesis etmekti. Bu sebeple, herhangi bir yer­den gelen herhangi bir barış teklifi onun ta­rafından memnuniyetle kabul edilirdi. Eğer bu barış teklifini yapanlar niyetlerinde sami­miyse barış tesis edilir ve kan dökülmesi ön­lenebilirdi. Fakat, diğer taraftan, eğer ihanet ederlerse, Allah'ın yardımı daima onunla be­raberdi.

Rasulullah @ asla barışçı ya da barışı arzu eden insanlara karşı dövüşmedi. Yalnız ve yalnız ona saldıranlara, tecavüz edenlere karşı dövüştü ve savaş açtı, "Sizinle savaşan­larla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldı­ranları sevmez. Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden (ya­ni Mekke'den) siz de onları çıkarın: Fitne çı­karmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öl­dürün; kâfirlerin cezası böyledirf' (2: 190-191). Rasulullah @, Kur'afı-ı Kerim'in buy­ruklarına kesin olarak uydu, ve ne ona mu­halefet etmeyenlere^ ne de onu yolundan alı-koymayanlara karşı savaştı. O Allah uğruna yeryüzünden zulmü ve fitneyi kaldırmak için savaşıyordu. Kendisi Allah'ın kesin buyruğu-

 

2- Savaş Kanunları

 

Peygamber @'ın insanlık medeniyetine en büyük katkılarından biri onun medenî savaş kanunlarıdır. O, ulusların kaba ve barbar sa­vaş âdet ve geleneklerini temizlemiş ve on­ları insancıl, âdil, hayırhah uluslararası ka­nunlarla yenilenmiştir. Gerçekten, savaşla il­gili uluslararası kanunları toparlayarak sis-temleştirmiştir. Rasulullah @'ın savaş ka­nunlarının belli başlı ilkeleri aşağıda özetlen­miştir:

 

1- Lidere İtaat

 

Savaşın yönetimini kesin bir disiplin altında yürütmek için, askerlere komutanlarının em­ri altındayken yerli yerince davranmalarının öğretilmesi kesinlikle gerekliydi. Askerler, özellikle düşman yenildikten sonra, kendi başlarına bırakılamazlar, çünkü halkın mal­larını yağmalayabilir, kadınlara saldırabilir, bozgunculuk yapabilir ve ülkede rahatsızlık, karışıklık yaratabilirler. Onları kontrol için en etkili yol, onlardan lidere itaat isteyerek disiplin altında tutmaktır. Rasulullah @, bu disiplini kendi ordusuna Öğretmiş ve izni dı­şındaki herhangi bir faaliyeti yasaklamıştı. Abdullah b. Cahş, belirli bir görev için gön­derilmişti, fakat o Rasulullah @'ın izni dı­şında esir almış ve bazı mallara el koymuş­tu. Bu haberleri öğrendiğinde Rasulullah @ onu azarlamış ve bu yaptığının gayri meşru olduğunu beyan etmişti. Keza, Halid, masum bir müslümanı öldürdüğünde onun bu ha­reketinin yanlış olduğunu söylemiş ve Hz. Ali'yi bu cahilce hareketleri durdurması em­riyle göndermişti.

İslâmiyet, lidere itaati, imanın önemli bir parçası yapmıştır. Ebu Hureyre'nin rivayet et­tiğine göre, Rasulullah @ şöyle demiştir: "Kim bana itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur ve kim bana itaat etmezse Allah'a ita­atsizlik etmiş olur ve kim bana itaat etmez­se Allah'a itaatsizlik etmiş olur. Emîrine itaat eden bana itaat etmiştir, emîrine itaat etme­yen bana itaatsizlik göstermiştir. Emîr, yal­nızca arkasında savaşılan ve koruyuculuğu­na sığınılan bir kalkandır." Yine Abdullah b. Ömer'in rivayet ettiğine göre Rasulullah @ şöyle demiştir: "İtaati reddeden kimse Al­lah'ın huzuruna hiçbir mazereti olmaksızın çıkacaktır." (Mişkât). Bu yaptırımlar savaşı sıkı bir disiplin altına sokmuştur. Her bir as­ker bu disiplin sayesinde liderlerine bağlan­mış, düşman arazisinde serbestçe dolaşama-mış, bozgunculuk yaratmamış, halkın evle­rine girerek ve mallarına saldırarak nefisle­rini tatmin etmemişlerdir.

 

2- Verilen Sözlerin Yerine Getirilmesi

 

Rasulullah @ tarafından yürütülen başka bir prensip de, diğer insanlarla yapılan tüm ant­laşma ve ahitlere, ortaya çıkacak kâr ve za­rar durumlarına bakılmaksızın riayet etmek­tir. Genellikle insanlar antlaşmalara onlar için yararlı olduğu sürece riayet ederler, fa­kat onların menfaatlerine dokunduğu zaman bu anlaşmaları bozarlar. İslâm, verilen söz­lerin yerine getirilmesini İslâm Devleti'nin bir vicdanî görevi yapmıştır. "Antlaşma yap­tığınız zaman Allah'ın ahdini tam yerine ge­tirin (verdiğiniz sözü tutun), pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Çünkü Allah'ı üzerinize kefil (şahit) yaptınız. (Artık nasıl o andı bozarsınız?) Allah yaptıklarınızı bi­lir Bîr topluluk, diğer bir topluluktan (sayı­ca ve malca) daha çok olduğu İçin, yeminle­rinizi aranızda bozucu bir vasıta yaparak, ir> ligini kuvvetle büktükten sonra çözen kadın ibi olmayın! Çünkü Allah sizi bununla de-my>. Kıyamet günü hakkında ayrılığa düş-tü>ünuz şeyi size açıklayacaktır." (16: 91-92). Bu ^et, kendi menfaatleri için diğer insan­lar'3 *ıntIaSmaya giren, fakat daha sonra çı-kaIlarinm yok Olduğunu görünce antlaşmayi bozan veya ihlâl eden kişilerle ilgilidir.

Kur'an-ı Kerim'de müslümanların diğer in­sanlarla olan anlaşma ve ahitlerini yerine ge­tirmeleri hususunda ısrarla duran birçok ayet vardır. Âl-i İmrân Suresi'nde şunları okuyo­ruz: "Hayır, kim sözünü yerine getirir ve (gü­nahtan) korunursa, şüphesiz Allah da koru­nanları sever. Fakat Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az (bir) paraya satanlar var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur; Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onla­ra bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır." (3: 76-77). Ve En'âm Suresi'nde şunları okuyoruz: "... Söy­lediğiniz zaman da akrabanız da olsa adalet yapın ve Allah'a verdiğiniz sözü tutun. Ha­tırlayıp öğüt alasınız diye (Allah) bunları si­ze tavsiye etti." (6: 152).

Rasulullah @ bu siyaseti kendi davranışı ile ispatlamıştır. Hudeybiye antlaşması yazılır­ken ve Peygamberimiz tarafından imzalan­madan evvel Ebu Cendel b. Süheyl, ona de­mir zincirler içinde gelmiş ve yardımını iste­miştir. Bu sırada, Kureyş adına antlaşmayı imzalamaya gelmiş olan Süheyl b. Amr: "Bu adam, bu anlaşmada benim isteyeceğim ilk kişidir." dedi. Peygamber @, Ebu Cendel b. Süheyl'e dönerek: "Ey Ebu Cendel, bu in­sanlarla aramızdaki antlaşma şu anda sonuç­landı, öyleyse Allah bir yol gösterînceye ka­dar sabret." dedi.

 

3- Savaşa Katılmayan Kişilerin Haklan

 

îslâm, savaşa hiçbir tarafta katılmayan ve ta­rafsız kişilerin haklarına tam olarak saygı gösterir. Ve müslümanlarla antlaşma yapan ve bu antlaşmaya riayet eden insanlar aynı zamanda korunurlar: "Ancak antlaşma yap­tığınız müşriklerden, (şartlara tam riayet . eden ve antlaşma şartlarından) hiçbir şeyi si­ze eksik bırakmayan ve size karşı hiç kimse­ye arka çıkmayanların antlaşmalarını, kendilerine tanıdığınız süreye kadar tamamlayın. Çünkü Allah (azabından) korunanları sever?' (9: 4). Hatta, müslümanların içinde yaşadı­ğı ve zulüm gördüğü İslâm devletiyle antlas-malı bir ülkeden müslümanlaryardımistese-ler İslâm devletinin onlara yardım etmesi ol­maz, antlaşmaya uyulmalıdır: "... Fakat on­lar, dinde yardım isterlerse (onlara) yardım etmeniz gerekir. Yalnız aranızda antlaşma bulunan bir topluma karşı (yardım etmeniz) olmaz..." (8: 72).

Bu antlaşma yükümlülükleri, sizin düşma­nınız o ülkeye sığınmışsa bile yerine getiril­melidir, düşmanı takip için o antlaşmanızın olduğu ülkenin topraklarına giremezsiniz: "... Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, ne­rede bulursanız öldürün ve onlardan ne dost, ne de yardımcı tutmayın. Ancak aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar, ya­hut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla sa­vaşmak (istemediklerin)den yürekleri sıkıla­rak size gelenler hariç..." (4: 89-90).

 

4- Savaş İlânı

 

Eğer bir topluluk sözlerini tutmazsa veya antlaşma şartlarına tecavüz ederse onlara karşı bir askeri harekete kalkışmadan önce o ülkeye resmî bir uyarı yazısı gönderilmeli­dir. Eğer onlar düşmanca hareketlerinde ıs­rar ederlerse, o zaman Müslüman Devlet on­lara savaş ilân etme hakkına sahiptir. Eğer onlar açıkça antlaşma hükümlerini bozar ve­ya onlara ya da onların müttefiklerine karşı askerî yaptırımlarda bulunurlarsa, o zaman müslümanlar Peygamber @'ın Mekke'yi fet­hinde yaptığı gibi açıkça savaş ilân etmeden saldırabilirler. Bununla beraber, eğer konu düşmanca bir tavırla ele alınmazsa ve ant­laşmayı bozmadan evvel yeterli şekilde dü­şünülürse daha iyi olacaktır: "Bir kavmin (antlaşmaya) hainlik yapmasından korkar-san, sen de (onların seninle yaptıkları ant­laşmayı) aynı şekilde onlara at; çünkü Allah, hainleri sevmez." (8: 58). "

Bu ayet, bir antlaşmayı sonlandırmada, di­ğer taraf bu şartları sıkı bir şekilde gözetmese bile, tek taraflı bir kararı geçersiz kılar, öbür taraf, bu konuda hiçbir yanlış anlamaya ma­ruz kalmamalıdır. Peygamber @, bu ayeti devletlerarası siyasetinde esas olarak almış ve: "Bir başka grup ile antlaşma yapan bir kişi, antlaşma sona erinceye kadar bağlıdır, veya mecbur kalırsa, bir taraf diğer taraftan önce antlaşmayı atmalıdır, bu şekilde her iki­si de eşit durumda olur. (Ebû'l Âlâ Mevdü-di, The Meaning of Qur'an, Cilt IV, sf. 145).

 

5- Savaş Esirleri

 

Rasulullah @, savaş esirlerinin öldürülme­sini kesin olarak yasaklamıştır. Ashabına esirlere cömert ve nazik davranmalarını em­retmiştir. Kur'an-ı Kerim müminlerin bu özelliğini şu sözlerle belirtir: "Yoksula, ye­time ve esire O'nun sevgisi için yemek yedi-rirler: 'Biz size sırf Allah rızası için yediri-yoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür bekle­miyoruz! 'Çünkü biz suratsız, çok katı bir gün(ün azabın)dan ötürü Rabbimizden kor­karız.' derler." (76: 8-10). Rasulullah @ dai­ma çevresindekilere esirlere karşı nazik ve merhametli olmalarını tavsiye etmiştir. Müs­lümanlara yıllarca zulmetmiş ve bazılarını ciddî olarak yaralamış olan Bedir Savaşı esir­leri, en çok onlar tarafından alicenaplık mu­amelesi görmüşlerdir.

Kur'an-ı Kerim, müminlere esirlerden fidye almayı ya da onlara iyi muamele etmeyi tav­siye eder: "(Savaşta) inkâr edenlerle karşı­laştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sı­kıca bağlayın (onları esir alın). Ondan son­ra' artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp ağırlıklarını bırakınca-ya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yapar­sınız). Allah dileseydi (kendisi) onlardan Öc alırdı..." (47: 4). Peygamber @, esirlere çok alicenap davranmış ve Huneyn savaşı esirle­rine ve daha başka birçok esire yaptığı gibi

çoğunlukla serbest bırakılmış, diğerlerinden karşılık olarak bazı müslüman çocuklara ders vermesi istenmiş fidye parasını ödeye­meyen ve öğretmeyi bilmeyenler serbest bı­rakılmışlardı.

 

6- Barış

 

Rasulullah @, düşman barışa meyilli oldu­ğu her zaman barışa hazırdı. Hiçbir yerde, hiçbir zaman kimse ile savaşmak istememiş­tir, fakat düşmanları tarafından savaşa zor­lanmıştır. Onun savaştaki esas amacı saldır­ganlığı ve zulmü kaldırmak ve yeryüzünde barışı yerleştirmektir. Kur'an bu prensibi şu sözlerle belirtir. "Eğer onlar barışa yanaşır­larsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan, çün­kü O, İşitendir, Bilendir. Eğer sana hile yap­mak isterlerse (korkma) Allah sana yeter. O ki, yardımıyla seni ve müminleri destekledi." (8: 61-62).

Eğer düşman, silahlarım bırakır ve sığınmak için gelirse onlara karşı dövüşülmemelidir: "... O halde onlar, sizden uzak dururlar, si­zinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde ya­şamak isterlerse, Allah size, onlara saldırmak için bir yol vermemiştir.'' (4: 90). Aynı şekil­de, düşman kampından herhangi birisi sığın­mak için gelirse o öldürülmemeli, fakat ba­rış teklif edilmelidir: "Ve eğer müşriklerden biri eman dileyip, yanına gelmek isterse, onu yanına al ki, Allah'ın sözünü işitsin; sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır. Böyle (yap), çünkü onlar bilmez bir toplu­luktur." (9: 6).

 

7- Yenilenlere Muamele

 

Rasulullah @ bütün yendiklerine nazik, cö­mert ve hoşgörülü davrandı. Gerçekten, Pey­gamber @ daima zaferlerinde alicenaplık göstermişti. Ve zaferlerinin en büyüğü, hiç kan dökülmeyen Mekke seferidir. Kureyş'in ileri gelenleri, Mekke'deki 13 yıl boyunca Peygamber @ ve ashabına pek çok cürüm işlemişti ve daha sonra onlar Medine'ye sı­ğındıklarında onlara karşı savaşlar açmışlar ve pek çok kan dökülmesinden sorumluydu­lar. Peygamber @'m huzuruna geldiklerin­de, "Ey Kureyşlüer, sizlere ne yapacağımı tahmin ediyorsunuz?" dedi. Onlar da: "Ha­yır, bekleriz, sen kerim bir kardeş, kerim bir kardeş oğlusun." cevabım verdiler. Rasulul-lah @ onlara şöyle dedi: "Bugün size hiç ayıplama ve azarlama yapılmayacaktır. Sizi Allah affetsin! Gidiniz, serbestsiniz!" Bunun gibi o diğer mağlup kişilere de nezaketle dav­ranmış ve onları serbest bırakmıştı.

tslâm, savaş esirleriyle ilgili belirli genel ku­rallar koymuştur. Bununla beraber, İslâm mağlup edilenleri iki kategoriye ayırır: İslâm Kanununu barış halinde, çarpışmaksızın ka­bul edenler ve çarpışmadan sonra teslim olanlar. îlkin, kendiliklerinden, çarpışmadan önce veya çarpışma esnasında İslâm kanun­larını kabul edenlere onların müslümanlar-la yapmış oldukları antlaşmalara göre mua-mede edilir. Peygamber @, antlaşmanın şart­larının değiştirilmesini ya da onlara bu şart­lardan farklı muamele etmeyi kesinlikle ya­saklamıştır. Demiştir ki: "Sakının! Eğer bi­risi ahit yapılan kişilere karşı tecavüzde bu­lunursa, onların haklarını azaltır veya onla­ra kaldırabileceklerinden çok yük yüklerse, ya da rızaları olmadan onlardan bir şey alır­sa Kıyamet gününde karşısına davacı olarak ben çıkacağım."

Bu hadis, kişilere muamelenin sözleşmenin şartlarına dayandığını gösterir. Ahidin her­hangi bir hükmünü değiştirmek meşru de­ğildir. Onların hayatı, şeref ve namusu, mal­ları korunacaktır ve onlara karşı yapılan sal­dırının hiçbir türü kanunî sayılmayacaktır. Rasulullah @, Necran hıristiyanlanyla bu tür barış antlaşmaları yapmıştı ve onları Al­lah ve Rasulü'nün kefilliği ve koruması al­tında normal haklarını garanti etmişti. Tes­lim alınanların ikinci grubu sonuna kadar sa­vaşıp, sadece tüm güçleri tamamen yok ol­duğunda, köy ve kasabaları müslümanlar ta-

rafından işgal edildiğinde teslim olanlardır. Bu tür durumlarda İslâm'ın genel ilkesi bun­lara gayri müslim azınlıklar olarak muame­le etmek ve onları savaştan önce yaşadıkları gibi bırakmaktır. Fakat, belli durumlarda, düşman büyük ayaklanmalara, hainliklere, kışkırtmalara vs. ye kalkıştığında, oturduk­ları yerlerden kovulmuşlar ve askerî güçleri­nin yok edilmesi için saldırı aletleri ellerin­den alınmıştır, tıpkı Benî Kaynuka ve Benî Nadir yahudileri olayında olduğu gibi. On­ların sürekli düşmanca faaliyetleri İslâm dev­letinin başşehri için daimi bir tehlikeydi ve tam kapısının önündeki bir sorun kaynağı­na hiç bir yönetim tolerans gösteremezdi. Peygamber @ onlara barış içinde müslüman-larla birlikte eşit vatandaşlar olarak yaşama­ları için her türlü imkânı vermişti, fakat on­lar hiçbir zaman düşmanca davranışlarını ve­ya ona ve dinine nefretlerini kesmemiş veya gizlememişlerdi. Adalet ve akıl yoluyla dü­şününce tek pratik alternatif bu alenî tehli­keyi başkentten uzaklaştırmaktı.

Üçüncü grup insanlar, Benî Kurayza olayın­da olduğu gibi cürümlerinin mahiyeti 2. ka­tegoriyle benzer olmasına rağmen cürümle­rinin şiddeti ve ağırlığı çok daha ciddi ve İs­lâm Devleti'nin güvenliği için tehlikeli olan kişilerdir. Bu yahudiler, akibetlerinin Tevrat kanunlarına göre hüküm veren sabık müt­tefikleri tarafından tayin edilmesini tercih et­mişlerdi. Tüm savaşılabilecek erkekleri öldü­rüldü, kadın ve çocukları esir alındı. Mama­fih bu o günlerde kazanan tarafın gerçekleş­tirdiği normal işlemlerdi. Bununla beraber hakem onların teklif ve seçimine göre tayin edildiği ve Rasulullah @ tarafından tayin edildiğinde, kararı; genel hakemlik kuralla­rına göre kesindi. Tüm Arap kabileleri İs­lâm'ı kabul etmiş, fakat diğer insanlar, ör­neğin Necran ve Gassan hıristiyanlarına cö­mert ve nazik davranılmış ve savaştan önce­ki yaşayışlarını sürdürmelerine izin verilmiş­ti. Onlara, hayatlarının, mallarının, namus­larının ve din özgürlüklerinin Cizye denen bir vergiye karşılık korunması garanti edil­mişti. Hayber Yahudileri, Benî Nadir veya Benî Kurayza yahudileri gibi hainlik yapma­mışlardı ve onlar kendi teklif ettikleri gibi topraklan üzerinde rahat bırakılmışlardı. Fa-katvKayber'de yerleşen Benî Nadir yahudi-lerinin düşmanca hareketleri arttıkça ve Hay-ber halkı onların bu hareketlerim tasvip eder görününce, barış içinde yaşadıkları sürece topraklarında kalabilecekleri, fakat devlete karşı savaş hazırlıklarına kalkışırlarsa Arap topraklarından sürülecekleri söylenerek uya­rılmışlardı.

 

3- Savaşın Lüzumu Ve Hikmeti

 

A- Savunma Savaşı

 

Bir kişinin saldırgan ve adaletsi kuralları yal­nızca kendi rahat ve konforu için veya kendi sevdikleri ve yakınlarının sevgisi için kabul etmesi ve gerçeği desteklemeyi bırakması, ba­yağılığın en uç noktasıdır. Bu güçsüzlük, ha­kikatte vücudun fizikî güçsüzlüğü değil, inanç ve kalp güçsüzlüğüdür ve insanın zih­nini kontrol altına aldığında içindeki tüm adalet ve iyilik hissini, tüm şeref ve vakar duygulannı yok eder. Bu tür insanlar gerçek­te ahirette olduğu gibi, bu dünyada da kay­bedenlerdir: "Nefislerine yazık eden kimse­lere, canlarını alırken melekler: 'Ne işte idi­niz?' deyince 'Biz yeryüzünde aciz düşürül­müştük.' diyecekler. Melekler de 'Allah'ın ar­zı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!' cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yer­dir!" (4: 97).

îslâm, her türlü durumda sabır ve tahammü­lü öğretir, yalnız hakikat çiğnendiğinde ve müslümanlar İslâm'dan başka bir şeye zor­landığında sabrı tavsiye etmez. Müslüman­ların insan hakları çiğnendiğinde, dinlerine ve inançlarına uygun yaşamaları engellendi­ğinde ve evlerinden sürüldüklerinde İslâm, onlara düşmana karşı zayıflık göstermeme­lerini ve bu zulmü ortadan kaldırmak için bütün güçlerini toplamalarını emreder. (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, Cihad fi'Sebilillah, sf. 53-82). "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çün­kü Allah haksız yere saldıranları sevmez. On­ları nerede yakalarsanız öldürün, onların si­zi çıkardıkları yerden (yani Mekke'den) siz de onları çıkarın! Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram­da onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle sa­vaşırlarsa, hemen onları öldürün; kâfirlerin cezası böyledir. Eğer onlar (savaştan ve kü­fürden) vazgeçerlerse, Allah bağışlayandır, esirgeyendirf' (2: 190-192). Bu Kur'an ayet­leri açıkça gösteriyor ki, müslümanlar ken­dilerine karşı direnmeyenler ve inançlarına engel olmayanlarla savaşmamaları İçin uya-rılıyorlar. Bununla beraber, kesinlikle zaru­rî olduğu ve kesin ihtiyaç olduğu derecede kuvvet kullanmalarına izin verilmiştir. (Ebû'I Âlâ Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt I, sf. 146-147). Savunmanın önemi bun­dan da anlaşılabilir; bu, İslâm'da yalnızca bir ibadet şekli ve zorunluluk değildir, fakat, düşmanın saldırgan tavırlarına karşı İslâmî inancın korunmasında insanların iman ve inancını gösteren yegâne işaret ve standart­tır. "Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sa­na iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmez­den önce niçin onlara izin verdin? Allah'a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla, canla­rıyla cihad etmeleri hususunda senden izin iste(yip geri kal)mazlar. Allah, takva sahiplerini bilir. Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya düşmüş ve şüp­heleri içinde bocalayıp duranlar, (savaştan geri kalmak için) senden izin isterler?' (9- 43 45).

Bu ayet, İslâm ve küfür arasındaki çatışma­ya katılma arzusunun hakiki bir müminle münafık arasındaki farkı ayırdeden bir kri­ter olduğunu gösteriyor. Bu çatışmada; îs-lâm'ı tüm kalbiyle destekleyen ve tüm kay­naklarım ve enerjisini İslâm'ın zaferi için kullanan ve bu amaç için her fedakârlığı yap­makta en ufak bir tereddüt göstermeyen ki­şi gerçek bir mümindir. Aksine, bu kavgada, küfrün zaferi tehlikesi karşısında fedakârlık yapmaktan kaçınan kişi münafıktır, çünkü bu tür bir davranış onun kalbinde hiç inanç olmadığının bir delilidir.

 

Savunma Savaşının Şekli

 

Müslümanların dinî vazifeleri ile ilgili buy­ruklardan anlaşılan odur ki, İslâm devleti­ne direk bir saldırı olduğunda yapılan mü­cadele Allah yolunda savaşmamn (cihad) sa­dece bir şeklidir; müslümanlara hayatı zor­laştıran ve onların haklarını koruma altına almak için mücadele etmelerinin gerekeceği diğer şekillerde zulümle karşılaşılabilir. Kur­an ve Sünnet'in ışığı altında savunma sava­şının şekillerini aşağıdaki gibi sınıflandıra-biliriz.

1- Saldırıya Kaışı Savaş: Müslümanların sal­dırıya karşı savaşmalarını öğütleyen ilk ayet şu sözlerle gelmiştir: "Kendileriyle savaşılan (mümin)Iere, (savaşma) izn(i) verildi. Çün­kü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir. Onlar sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız ye­re yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın ba­zı insanları diğer bazılarıyla savunması ol­masaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılırdı. Allah kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Şüphesiz Allah kuvvet­lidir, galiptir:' (22: 39-40).

Daha sonra saldırganlara karşı savaşmaları şu sözlerle emredilmiştir: "Sizinle savaşan­larla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldı­ranları sevmez. Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden (ya­ni Mekke'den) siz de onları çıkarın! Fitne çı­karmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öl­dürün; kâfirlerin cezası böyledir. Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (2: 190-192).

Savaşın ana ilkeleri bu Kur'an ayetlerinde çı­karılabilir (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, Cihad fi'Se-bilillah, sf. 58-82). Müslümanlara, kendile­rine saldırıldığinda ve diğer insanlar tarafın­dan zulmediklerİnde savaşmaları için izin ve­rilmiştir. (Ebû1 Âlâ Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt I, sf. 146-147). Müslü­manlar evlerini alan insanlara, haklarını gas-pedenlere ve onları topraklarından ve mal­larından uzağa sürenlere karşı savaşmalıdır: (a) Müslümanlar, onlara dinî inançlarının tersine olarak zulmeden ve onları yalnızca müslüman oldukları için taciz edenlere kar­şı savaşabilirler, (b) Müslümanlar, daha ön­ce sürüldükleri toprakları geri almak veya; hâkim durumda oldukları yerlerde üstünlük­lerinin kaybolduğu zaman savaşmalıdır ve güçlerini tekrar her ne zaman kazanırlarsa, daha önce sürüldükleri topraklardan düş­manlarını sürmelidirler. (Ebû'l Alâ Mevdû­di, a.g.e. Cilt IV, sf. 193).

2- Hak Yolunun Korunması: Müslümanla­ra, kendilerini Allah yolundan ayıranlara karşı savaşmaları söylenmiştir, çünkü bu şe­kilde onlar suç işlemektedirler: "înkâr eden­ler, Allah yolundan (insanları) menetmek için mallarını harcarlar ve harcayacaklar da. Sonra bu, kendilerine yürek acısı olacak, ni­hayet yenilecekler ve inkâr edenler cehenneme sürüleceklerdir!' (8: 36). Kâfirlerin savaş faaliyetlerinin tasviri şu sözlerle yapılmak­tadır: "Yurtlarından çalım satarak, insanla­ra gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan meneden (şu kâfir)ler gibi olmayın. Allah, onların bütün yaptıklarını çepeçevre kuşat­mıştır." (8: 47). Ve yine işledikleri cürümler­den şu sözlerle bahsedilmektedir: "Allah'ın ayetlerini az bir pahaya sattılar da (halkı) O-nun yolundan alıkoydular. Onların yaptık­ları gerçekten ne kötüdür!" (9: 9).

Allah'ın buyruğu Muhammed Suresi'nde çok açık olarak belirtilmiştir: "înkâr edip (insanları) Allah'ın yolundan çevirenlerin amellerini (Allah) boşa çıkarmıştır. İnanıp iyi ameller işleyenlerin, Rableri tarafından Mu-hammed'e indirilen gerçeğe inananların gü­nahlarını da (Allah) örtmüş ve hallerini dü­zeltmiştir. Bu, böyledir: Çünkü inkâr eden­ler bâtıla uymuşlar; inananlar ise Rablerin-den gelen hakka uymuşlardır. (Allah da böy­lece herkesin lâyığım vermiştir). îşte Allah, onların durumlarını, insanlara böyle anlatır. (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız za­man hemen boyunlarını vurun. Nihayet on­ları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağla­yın (onları esir alın). Ondan sonra da artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alır­sınız. Harp, ağalıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar, (böyle yaparsanız.).-" (47: 1-4).

Bütün bu ayetlerdeki "saddû an Sebilülah" (Allah'ın yolundan çevirenler) sözleri böyle-lerinin üzerlerine savaş açılmasını gerekli kı­lan ağır bir suç işlediklerini göstermektedir. Her ne zaman birisi müslümanları günlük hayatlarını sürdürmekten alıkoyarsa veya bu hayat tarzına uymak isteyen diğerlerini en­gellerse veya onları bundan men ederse bü­tün bu hallerde müslümanlar için savaş bir vazife haline gelir.

3- Antlaşmalaraİhanet ve Antlaşmaların Bo­zulması: Müslümanların savaş açmaları ge­reken bir başka grup insanlar ise, hilekâr fa­aliyetlere kapılan ve ne zaman akıllan eserse antlaşmalarını bozan kişilerdir. Bu emir şu sözlerle belirtilmiştir: "Allah katında yer­yüzünde yaşayanların en kötüsü, kâfirlerdir; artık onlar inanmazlar. Sen kendileriyle ant­laşma yaptığın halde onlar, hiç çekinmeden, yaptıkları antlaşmayı her defasında bozar­lar. Savaşta onları yakalarsan, onlar(a vere­ceğin ceza) ile arkalarında bulunan kimse­leri de dağıt ki ibret alsınlar. Bir kavmin, (antlaşmaya) hainlik yapmasından korkar-san, sen de (onların seninle yaptıkları ant­laşmayı) aynı şekilde onlara at; çünkü Allah, hainleri sevmez." (8: 55-58).

Keza, müslümanlara, tekrar tekrar antlaşma­larını bozanlara karşı sert tedbirler almaları şu sözlerle emredilmiştir: "Allah ve Rasulü-nden, antlaşma yaptığınız müşriklere ihtar­dır. Dört ay daha yeryüzünde dolaşın, bilin ki siz, Allah'ı aciz bırakamazsınız ve Allah, kâfirleri rezil (perişan) edecektir' " (9:1-2). Yine, Tevbe Suresi'nde bu emir tekrarlanır: "Ortak koşanların, Allah'ın yanında ve Ra-sulü'nün yanında nasıl antlaşması olabilir? Ancak Mescİd-i HaramTda anlaştıklarınız hariç. Onlar size dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın, çünkü Allah, (gü­nahlardan) korunanları sever. Evet (Allah ve Rasulü yanında onların) nasıl (ahdi olabilir)? Eğer onlar size galip gelselerdi, sizin hakkı­nızda ne ahd ne de antlaşma gözetmezlerdi. Ağızlarıyla sizi razı ederler, fakat kalpleri (si­zi) istemez. Çokları da yoldan çıkmışlardır." (9: 7-8). Yine, verdiği sözleri bozan aynı in­sanlar hakkında denir ki: "Bir mümine karşı ne and, ne de antlaşma gözetmezler. İşte sal­dırganlar onlardır. Eğer tevbe ederler, nama­zı kılarlar ve zekâtı verirlerse, dinde sizin kar-deşlerinîzdirler. Biz, bilen bir kavme ayetle­ri böyle uzun uzun açıklarız. Eğer antlaşma yaptıktan sonra antlarını bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür önderleriyle hemen savaşın. Çünkü onların antları yoktur; bel­ki (böylece küfürden) vazgeçerler?' (9: 10-12).

Aşağıdaki genel prensipler Kur'an'm bu ayet­lerinden çıkarılabilir: (a) Müslümanlar ön­ce kendileriyle antlaşma yapıp, sonra bozanlarla savaş malıdır. Bu, müslümanlarla, on­ların kanunlarına uymak için antlaşma ya­pıp sonradan Devlet'e karşı isyan eden kişi­leri de kapsar, (b) Antlaşmalara sadık, fakat davranışları her zaman düşmanca olan ve müslümanlara ve inançlarına sürekli bir teh­like oluşturan kişiler. Bu tür olaylarda, müs-lümanlar onlarla olan antlaşmalarını açık­ça bozmalı ve onları bundan haberdar etmeli ve daha sonra onlara karşı uygun bir hare­keti yerine getirmelidir, (c) Müslümanlarla olan antlaşmalarını tekrar tekrar bozan ki­şiler; Öyle ki antlaşmalar tüm mânasını (öne­mini) yitirdiği durumlarda ve bu insanların müslümanlann menfaatlerine zarar vermekle tüm ahlâk ve insanlık kurallarını inkâr eder­ler. Müslümanlara, onlara karşı pişman olup İslâm devletine teslim oluncaya kadar açık savaş ilân etmeleri emredilir.

4- Düşmanların Yok Edilmesi: Dışarda açık­ça düşman olanlara ek olarak, İslâm devle­tinin içinde daima dost gibi görünmeye ça­lışan, fakat aynı zamanda devletin temelle­rini yıkmak için her türlü çabayı sarf eden kişiler vardır. Bunlar açıkça düşmanlıkları­nı gösterecek cesareti olmayan, fakat devle­te karşı düşmanlarla birlikte sürekli entrika­lar çeviren ikiyüzlülerdir. Peygamberimize bu münafıklara karşı savaşması emredilmiştir: "Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara sert davran; onların varacak­ları yer cehennemdir. Ne kötü bir gidiş yeri­dir o!" (9: 73). Ve Nisa Suresi'nde şunları okuyoruz: "Sizin de kendileri gibi inkâr et­menizi istediler ki, onlarla bir olasınız. O hal­de onlar Allah yolunda hicret edinceye ka­dar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çe­virirlerse onları yakalayın, nerede bulursanız öldürün ve onlardan ne dost, ne de yardım­cı tutmayın!" (4: 89).

Ve tekrar yine aynı surede şu ifadelere rast­lıyoruz: "Başka birtakım insanlar da bula­caksınız ki, hem sizden, hem de kendi top­lumlarından emin olmak isterler. Ama ne za­man fitneye götürülseler, başaşağı edilip (fit­nenin) içine atılırlar. Eğer onlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak is­temezler, ellerini (savaştan) çekmezlerse on­ları yakalayın ve nerede bulursanız öldürün! İşte öylelerine karşı Allah size açık bir yetki vermiştir!' (4: 91). Bu suretle, İslâm, düşman­ca faaliyetlerde bulundukları veya açıkça Müslüman Devlet'e karşı isyan ettiklerinde bu tür insanlara karşı askerî harekâta müsa­ade etmektedir.

5- Barışın Korunması ve Sürdürülmesi: İs­lâm Devleti'nin içinde veya dışında daima so­run çıkaran bir başka tür insanlar da bulu­nur; bunlar soygun, cinayet ve yağmalar dü­zenlerler ve genellikle barışı bozarlar. Onlar aynı zamanda şiddet kullanarak İslâm Dev­leti 'ni parçalamak isterler. Bu tür insanlar yakalanmak ve cezalandırılmalıdır:' 'Allah ve Elçisi'yle savaşanların ve yeryüzünde boz­gunculuk yapmaya çalışanların cezası: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulunduk­ları yerden sürülmeleridir. Bu onların dün­yada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise on­lara büyük azap vardır. Ancak sizin onları (yenip) ele geçirmenizden önce tevbe eden­ler olursa (bilin ki) Allah, bağışlayan, esir­geyendir (Tevbe edenleri Allah affeder)." (5: 33-34).

6-  Zulüm Gören Müslümanlara Yardım: Gayrimüslimlerin baskısı altında eziyet çe­ken müslümanlara yardım da İslâm Devle­ti'nin vazifesidir. Bu Nisa Suresi'nde şu söz­lerle belirtilmiştir: "Size ne oldu ki Allah yo­lunda ve; 'Rabbimiz! Bizi şu, halkı zalim (olan) şehirden çıkar, bize katından bir ko­ruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver!' diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrun­da savaşmıyorsunuz?" (4: 75).

Bu savunma.savaşı şekillerinin hepsinin in­celenmesi gösterir ki, müslümanlar, hangi şartlar altında olursa olsun, varlıklarına ve dinlerine düşmanları tarafından hâkim olun­masına İzin vermemelidirler. İçten veya dış­tan nerede ve ne şekilde olursa olsun bu tür bir hareket başını kaldırır kaldırmaz İslâm

Devleti'nin bütün gücüyle ezılmelidir. Ve bu amaçla sorun çıkaranları kontrol altında tu­tabilmek için Müslüman Devlet her zaman kuvvetlerini hazır tutmalıdır. (Ebû'l Alâ Mevdûdi, Cîhad fi Sebilillah, sf. 53-82). İşte bu aşağıdaki sözlerle tavsiye edilir:/'Ey ina­nanlar! Onlara karşı gücünüz yettiği kadar —Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bil­mediklerinizi yıldırmak üzere— kuvvet ve sa­vaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarfetti-ğiniz her şey size haksızlık yapılmadan, ta­mamen ödenecektir." (8: 60).

 

B- Savaşın Lüzumu Ve Hikmeti

 

Çeşitli düşman türlerine karşı tüm bu savaş hazırlıklarının amacı ve hikmetini açıklamak şimdi kabil olabilir. Açıkçası, düşmanı cay­dırıcı bu savaş hazırlıkları ne sadece düşmanı yök etmiş olmak için yapılır, ne de çok kud­retli bir devlet kurmak için yapılır; fakat bu iş büyük bir hikmete dayanır. Savaşın bu ge­rekliliği ve hikmeti Kur'an-ı Kerim'de şu söz­lerle ortaya konur: "Siz, insanlar için çıka­rılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a İnanırsınız. Eğer kitap ehli, inanmış olsay­dı, elbette kendileri için iyi olurdu. Onlardan inananlar da var, ama çokları yoldan Çıkmış­lardır!' (3: 110). Bu sözlerle, müslümanların, İsrailoğullarının yetersizlikleri nedeniyle az-ledildikleri bir dünyaya önderlik etmek üze­re tayin edildikleri hatırlatılmaktadır. Müs­lümanlar bu göreve tayin edilmişlerdir, çün­kü önderlik için çok lüzumlu ahlâkî değer­lere sahiptirler. Bunlar iffeti kurma, kötülü­ğe son verme, Allah'tan başka ilâh olmadı­ğına iman ve bu imanın gereklerini yerine ge­tirmedir. Bundan dolayı müslümanlar ken­dilerine emniyet edilen işin sorumlulukları­nı anlamalı ve kendilerinden öncekilerin düş­tükleri hatalardan kaçınmalıdırlar.

"Bu durum şeref verici bir mahiyette olma­sına rağmen, beraberinde çok ağır sorumluluklar da taşır. Müslüman toplumun dünya­nın önünde yaşayan bîr merhamet, hak ve adalet timsali olmalarını gerektirir ve eğer bu sisteme herhangi bir tehlike sirayet ederse, onu her çeşit istila, kokuşma, iç ve dış hü­cumlara karşı koruyup gözetmeye kifayet edecek kadar kudretli olmaları şarttır." (Ebû'l Âlâ Mevdûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt II, sf. 54 ve Cilt I, sf. 120-121). Bu husustan Bakara Suresi'nde bahsedil­mektedir: "Böylece sizi orta bir ümmet yap­tık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun. Biz, Peygamber'e uyanı, ök­çesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Kabe'yi kıble yaptık. Bu, Allah'ın yol gösterdiği kimselerden başkası­na elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir." (2: 143).

Bu, Allah tarafından yaratılan İslâm toplu­munun gelişimi için gerekli bir iyilik, fazilet ve adalet sistemidir. Bu sistemi tüm dünya üzerine yaymak ve daha sonra bu sistemi sa­hip olduğu bütün gücüyle korumak müslü-manm zorunlu görevidir. Diğer bir deyimle, müslüman tüm İnsanlığa; kötülük, adaletsiz­lik ve kokuşmuşluğa karşı iyilik, fazilet ve adaletin hüküm sürdüğü bir sistemi getirmek için çok çalışmalıdır. Böylece, İslâm, dar ulu­sal, ırkçı, mezhepçi ya da dil ile ilgili sınırla­malardan kurtulmuş bir kollektif faziletin yüksek standardını insanlığa sunar.

Bununla beraber, Kur'an-ı Kerîm savaşın hik­metlerini iyice açıklayarak, müslümanlara bu uğraşıda karşılaşacakları birçok tehlike tara­fından caydmlmamalarını, fakat kendileri­ne anlaşılır bir şekilde izah edilen bu yolda çok çalışmalarını söylemektedir: "Allah uğ­runda, O'na yaraşır şekilde cihad edin. O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yükleme-di. (Sizin dininizi de) babanız İbrahim'in dini (gibi geniş kapsamlı yaptı, daraltmadı.) O (Allah) bu (Kur'an)dan önce(ki kitaplarda) da, bu (Kur'an)da da size 'müslümanlar' adı­nı verdi ki, Peygamber size şahid olsun, siz de insanlara şahid olasınız. Haydi namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın; sahibiniz O'dur. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcı­dır (O)!" (22: 78). Bu ayet, onlar için seçi­len Allah Yolu'nun İbrahim @ ve ondan ön­ceki peygamberlerle aynı yol olduğunu vur­gulamakta ve tüm insanları ve toplumları İb­rahim @ ile aynı yolu takip etmeye davet et­mektedir. Aynı zamanda müslümanlara bu itikadın sarsılmaz şekilde takibi ve buna karşı çıkanlara karşı çok çalışmalarını emretmek­tedir.

Aynı ilke, aynı surede başka ifadelerle de an­latılmaktadır. "Onlar (o kimselerdir) ki ken­dilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz tak­dirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilâkis) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emre­derler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir (her şey so­nunda O'na varacaktır.)" (22: 41). Bu sebep­ledir ki müslümanlar bütün insanlığın fay­dası İçin bir adalet sistemi kurmaya çalışır­lar, çünkü bu sosyal refahın ve herkesin saa­detinin temelidir. Şayet gerekirse kuvvet kul­lanarak, kötülüğü durdurabilecek, bir kim­se yoksa, kötülüğün gücü yayılacaktır ve ya­vaş yavaş toplumdaki tüm iyilik ve fazileti yenecektir. İnsanlar iyiyi emretmeyi ve kö­tüyü yasaklamayı durdurursa, kötülük kuv­vetlenecek ve insanlığı yok edecektir. Bu olay şu sözlerle anlatılmaktadır: "Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yer­yüzünde bozgunculuk yapmaktan men etme­leri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler İse kendilerine ve­rilen refahın peşine düşüp sunardılar ve suç işleyen (insan)lar olup çıktılar. Halkı ıslah edici kimseler olsaydı, Rabbia o şehirleri haksız yere helak edecek değildi." (11: 116-117).

Başka bir yerde Benî İsrail'in helak edilme­si şu sözlerle anlatılmaktadır: "îsrailoğulla-rından inkâr edenlere, Davud ve Meryem oğ­lu İsa diliyle lanet edilmiştir. Çünkü (onlar) isyan etmişlerdi ve saldırıyorlardı. Yaptıkla­rı kötülükten vazgeçmiyorlardı. Ne kötü şey yapıyorlardı!" (5: 78-79). Rasulullah @, bu­nu şu sözlerle açıklamaktadır: Bir toplulu­ğun arasında bir adam onların gözü önün­de itaatsizlik yapar, buna rağmen onlar onun davranışlarını düzeltebilecekken böyle yap­mazlarsa, Allah onları ölmeden evvel ağır bir cezayla yakalayacaktır." (Mişkât).

Müslümanların toplumda daima iyiliği teş­vik edip kötülüğü yermeleri İslâm inancının önemli bir parçasıdır.Çünkü kendi içinde iyi bir şey olmasına ilâve olarak insanlık kültür ve medeniyetini korumak en hayırlı yoldur. Kur'an-ı kerim bu esası şöyle hatırlatır: "İçi­nizden hayra çağıran, iyiğili buyurup kötü­lükten men eden bir topluluk olsun; işte on­lar kurtuluşa erenlerdir!' (3: 104). Müslü­manlar, daha önceki nesilleri yok eden ve ay­nı şekilde davranırlarsa onları da yok ede­cek olan kötülük, kötülüğün men edilmesi ve kötülüğün takipçileri hakkında uyarılmış­lardır: "İnkâr edenler, birbirlerinin velisidir-ler. (Ne siz onlara vâris olabilirsiniz, ne de onlar size vâris olabilirler). Eğer bunu yap­mazsanız, (Allah'ın bu emirlerini tutup, bir-birlerinizi desteklemezseniz) yeryüzünde fit­ne ve büyük bir kargaşalık olur." (8: 73).

Toplumda kötülük gördükleri zaman, müs-lümanlara bâtıl kuvvetlere karşı inançlarını ve kendilerini korumak için ve ikinci olarak kötülüğü yok edip, iyilik ve fazileti hâkim kılmak için çarpışmaları ve savaş açmaları emredilmektedir. Bu emir şu sözlerle anlatı­lır: "Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Ra-sûlü'nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerin.kü-Çül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecek­leri zamana kadar savaşın." (9: 29).

Yeryüzünde zulüm ve zorbalık yok olunca­ya ve Allah'ın şeriatı yerleşinceye kadar sa­vaşa devam etmek müslümanların vazifesi­dir. Kötülüğün bir başka çeşidi de münker-dir ve Kur'an-ı Kerim bunun için 'fitne' ke­limesini kullanır:" Onlarla savaşın ki fitne or­tadan kalksın, din yalnız Allah'ın dini olsun (Yalnız O'na tapılsın)..." (2: 193). Buradaki 'fitne' kelimesi, "toplumun durumunun Al­lah'ın kanununun uygulanması bakımından emniyetli ve özgür olmaması" mânasında-dır. İşte bu nedenledir ki müslümanlara Al­lah'ın Yolu için barış ve hürriyeti toplumda yerleştirmek ve onun durumunu değiştirmek üzere cihada devam etmeleri buyrulmuştur. Bu savaşta İslam'ın ve müminlerin amacı, in­sanların gerçek olduğuna inandığı şeyleri gerçekleştiremediği ve barışı ve düzeni kurup insanların serbestçe Allah'ın kulları olarak İlâhî Kanun'la uyum içinde yaşayamadığı fit­ne olayını sona erdirmektir. (Ebû'l Alâ Mev-dûdi, The Meaning of the Qur'an, Cilt I, sf. 147).

 

KISIM 9

 

DEĞERLENDİRME

 

1- Hz. Muhammed @'In Askerî Lider Olarak Değerlendirilmesi

 

Rasulullah @, doğduğunda öksüzdü, çocuk­luğunda çobanlık yapmıştı ve meslek olarak tüccarlığı seçmişti. O'na hayatının hiçbir dö­neminde savaş sanatı ya da dövüşme teknik­leri öğretilmiş değildi. Ve O, peygamberlik mertebesine eriştirildeğinde insanları İslâm'a davet etmişti, fakat insanların çoğunluğu onu ve dinini reddetmişlerdi. Onu ve asha­bını yaşadıkları şehir Mekke'den ayrılmaya zorlamışlardı. Rasulullah @, bir savaş ada­mı değil, barış adamıydı. Fakat düşmanları onu ve dinini yok etmek için, yaşadığı şehir Medine'de bile saldırmışlar ve ona saldırgan­lara karşı dinini savunmaktan başka hiç şans tanımamışlardı. Böylece, savaşmak için hiç niyeti olmadığı halde, düşmanları tarafından savaşa zorlanmıştır. O, Allah'ın elçisi ve in­sanlara yaşamanın doğru yolunu öğretmek isteyen ve onları hakka, iyiliğe, adalet ve ba­rışa yönelten bir insanlık eğiticisidir. Hiçbir zaman savaştan bahsetmiş veya askerî bir li­der olmayı önermemiştir.

Mamafih, Peygamber @ bu savaşa zorlan­dığında, o birkaç sahabeyle beraber, tüm düşmanlarının birleştirilmiş güçleriyle son derece büyük bir azim ve beceri ile savaşmış ve onları tüm cephelerde yenmiştir. Rasulullan @ savaş planlarının yapılmasında, icra­sında ve tamamlanmasında ve savaş alanın­daki stratejik hareketler ve taktik manevra­larında, eşsiz ve benzersiz bir kabiliyet ve fe­raset göstermiştir. Savaş planları basit ve pra­tik, fakat yer ve zamanın ihtiyaçlarına göre gerçekçi ve ayrıntılı idi. Savaş planları kolay anlaşılır, hemen kolayca değiştirilebilirdi. Uhud Savaşı'nda, okçuların hatasına bağlı olarak savaşın durumu müslümanların aley­hine değişince, Rasulullah @ derhal alterna­tif savunma planını işleme koymuş, ashabı­nı kendi orijinal pozisyonlarından geriye yer­leştirmiş, tüm dağınık kuvvetleri düzene "sok­muş ve düşmanın planlarım bozmuştu. Yi­ne Huneyn Savaşı'nda, kaçan adamlarım toplayıp tekrar organize ederek karşı savun­masını büyük kabiliyet ve ferasetle gerçek­leştirmiş ve yenilgiyi zafere dönüştürmüştü.

Peygamber @, sadece savaş planlarını hazır­larken çok dikkatli olmakla kalmaz, aynı za­manda bunları gizlemek konusunda çok ti­tiz davranırdı. Gerçek savaştan önce hiç kİm-se onun niyetinin ne olduğunu hiçbir zaman bilmezdi. Bazan, Bedir ve Mekke seferlerin­de olduğu gibi en yakın arkadaşları bile ger­çek niyetini bilmezdi. Aslında, savaş başla­madan önce düşmanın maneviyat ve şevki­ni tamamen yok etmede en büyük yardım­cısı, planlarını aniden uygulamaya koyma-sıydı. Ve bu planların önemli bir özelliği sa­vaşın kesinlik prensibi ile uyumlu olarak ta-sarlanmasıdır ve başka hiçbir saikin, politik olsun, başka konuda olsun onu etkilemesi­ne izin verîlmemesİydi. Rasulullah @'ın esas amacı düşman saldırısını en az can kaybı ile durdurmaktı. Bu ilkeye sıkı sıkıya uyar ve düşman yenildiğinde, dövüşme gücü ve ye­teneği yok edildiğinde, kaçan adamları öl­dürmek için asla takip etmezdi. Bu, hem bü­yük, hem küçük seferlerde bütün şartlar al­tında uygulanmıştı.

Rasulullah @'ın savaş stratejisinde ve aske­rî harekâtlarında çeşitli faktörleri etkili ve ba­şarılı kullanmasındaki beceri ve bilgisi dai­ma .profesyonel askerî liderleri şaşırtmıştır.

Hemen her savaşta, o taarruzunu düşman­dan daha iyi ve daha başarılı olarak organi­ze ederdi ve savaş planlarını büyük bir gizli­lik içinde muhafaza ederdi. Kuvvetlerini sa­vaş sırasında mümkün olan en az adam ve malzeme kaybıyla maharetle idare ederdi ve bu sırada makul bir emniyeti de sağlardı. As­kerî operasyonlarında düşmana göre daha et­kili olurdu. Küçük ve büyük seferlerinde sürpriz ve hız unsurlarını çok başarılı kulla­nırdı ve düşman çoğunlukla hazırlıksız ya­kalanırdı. Psikolojik faktörü düşmanlarının asla hayal bile edemeyeceği kadar iyi ve et­kili kullanırdı. Bir istihbarat servisi ve düş­man topraklarındaki muayyen ve sarih olma­yan hedefleri ele geçirmek için komando bir­likleri kurmuştu. Son olarak, o, daha önce tarihte hiç kimsenin yapmadığı şekilde adamlarına davalarının hak olduğu, hakikat olduğu inancını yerleştirebildi. Onların ken­dilerine güvenlerini artıran bir hedef vermiş ve karşılarında hiç kimsenin duramayacağı bir ruh aşılamıştır. Adamları onun emriyle ateşe ya da suya atlamaya hazırdılar ve onun için her fedakârlığı her şeyden daha değerli görüyorlardı. (4: 104). Kendi başlarına gele­ceklere bakmaksızın kahramanca çarpışarak düşman saflarına saldırıyorlardı. (9: 111). Davalarının hakikatinden emindiler (4: 125). Kaybedecek hiç bir şeyleri yoktu. Eğer savaş­ta öldürülürlerse, doğruca cennete gidecek­lerdi. Ve eğer savaşı kazanırlarsa muzaffer olacaklar, gazi unvanını alacaklardı (4: 174). Rasulullah @'ın düşmanı üzerindeki askerî üstünlüğü Bedir Savaşı'nda açıkça ispatlan­mıştır. Planlarım sır olarak tutmuş ve en son ana kadar kendi niyetim açığa vurmamıştı. Rasulullah @'ın gerçek niyetini bilmeyen düşman çok zor bir duruma düşmüştü. Ker­vanlarını savunmak için kendi kuvvetlerin­den ayrılmak zorunda kaldılar ve böylece or­duları bölünmüş oldu. Ve yeterli zaman ol­madığı için kervan geçip kurtulduktan son­ra tekrar birleşemediler. Kervanın korunması için orduları Mekke'den ayrılırken, ileri ge­lenlerin çoğu, kervan kurtulduktan sonra sa­vaşa devam etmeye karşı çıkmışlardı. Bunun yanında, yalnızca kervanı korumak için onlara katılmış olan müttefikleri de Kureyşli-leri bırakmışlardı: Böylelikle Kureyş psiko­lojik olarak savaş öncesi demoralİze olmuş­tu. Onlar yarım yürekle ilerlemişlerdi ve Ra­sulullah @ 'ı, askerî açıdan, o vadideki en iyi pozisyonu tutmuş olarak bulmuşlardı. On­ların sorunlarına yağmur da eklenmişti ve hayretle farketmişlerdi ki, kaygan ve çamur­lu toprak onların silahı ve süvari saldırısı için uygun değildi. En önemli savaş silahlarını kullanamayacaklarını farkettikleri zaman, karmakarışık bir saldırıya kalkışmış, fakat o tür toprakta piyadelerin bile hareketlerinin zor ve tehlikeli olduğunu anlamışlardı. Ra­sulullah @ durumun avantajını kullanmış ve okçularına çamurlu arazide yavaş hareket eden hedeflere atış emri vermişti. Daha sonra düşmanın yorgun düşmüş askerlerine, asha-bıyla saldırarak onların tüm gücünü ve sa­vaş kabiliyetlerini yok etmişti. Düşman ka­rışıklık ve şaşkınlık içinde geri çekilmişti. Ancak, kaçan düşmanı takip etmedi, çünkü amacı öldürmek değil, düşmanın direncini kırmaktı.

Rasulullah @, Uhud seferinin organizasyo­nunda çok büyük askeri başarı ve kabiliyet göstermişti. Yine kendi kararını sakladı ve niyetini açıklamadı. Gece kayalık arazide zorlukla ve büyük bir hızla ilerlemiş ve Uhud dağı ile düşman hatları arasında muhkem bir savunma konumunda yerleşerek düşmanı iyi­ce şaşırtmıştı. Rasulullah @'ın becerikli ve ince planı düşman planlarım tümüyle par­çaladı. Muhammed @'ın önden gelerek 200 atın ayakları altına düşmesini bekleyen sü­vari birlikleri tesirsiz kaldı. Düşman onu bu yeni durumda gördüğü zaman, saldırdı ve hata yaptı. Halid, meslekdaşı İkrime b. Ebu Cehil'in desteğini beklemeden saldırdı ve sağdan, soldar okçular tarafıntan oklanarak geri çekilmeye zorlandı. Daha sonra İkrime ona yardım için ilerlediğinde Rasulullah @ Zübeyr'İn komutası altındaki diğer ordusu­na saldırma emrini verdi. Stratejisinin etkili uygulanması ve doğru yerde ve zamanda gü­cünün azamisinin kullanımı ile Rasulullah @ düşmanın savaşma gücünü yok etti ve^düşman geri çekilmeye başladı.

Savaşın durumunu müslümanların aleyhine çeviren, okçular bölümündeki bir hataydı, fa­kat Rasulullah @'ın yine, belirgin bir lider­lik yeteneği durumu kurtardı. Alternatif pla­nını yürürlüğe koydu ve Uhud dağının etek­leri üzerindeki yüksek mevkiye savunma va­ziyetinde kademeli olarak geri çekildi. Hz. Ali yanlarındaki geçidi tutmak için çok uğ­raştı ve o yönden gelen düşman saldırısını durdurdu. Hz. Hamza, Eyneyn dağı yönün­de bir karşı saldırıya kalkıştı. Daha sonra Ra­sulullah @'m kaçan ashabı etrafında toplan­dı ve şiddetle dövüştüler. Bu, düşmanın ma­neviyatını kırdı ve zaferi tamamlayamadan düşman savaş alanından ayrıldı. Rasulullah @'ın askerî lider olarak büyüklüğünün bir başka delili, düşmanın fikrini değiştirip ge­ri dönebileceği ihtimaline karşı onu takip et­mesindeki stratejik ustalıktır. Gerçekten düş­man hatasını anladı ve geri dönmeye kalkış­tı, fakat Rasulullah @'ın kuvvetlerinin takip ettiğini haber aldı ve Mekke'ye geri döndü.

Rasulullah @'ın Hendek Savaşı'nda kullan­dığı yeni savunma tekniği düşmanı tamamen şaşırttı ve silah ve askerce ezici üstünlükleri­ne rağmen, onun savunma hatlarını yarmak için hiçbir şey yapamadılar. Müttefikler ara­sında şüphe ve anlaşmazlığa yol açan başa­rılı hareketi ve onların birliğini bozması di­ğer bir hünerli askerî stratejisidir. Yine, sa­yıca üstün bir kuvvete karşı küçük bir kuv­veti akıllıca, tutumlu ve maharetle kullanma­sı onun askerî bir lider olarak büyüklüğünü gösteren canlı bir delildir. Umre ziyareti için çıktığı Hudeybiye Seferi, Rasulullah @'ın or­dusunun en müthiş darbesiydi.

Kureyş, Bedir'de askerî olarak, Uhud ve Hendek savaşında da maneviyat olarak ye­nilmişti. Bu sefer, Rasulullah @ için psiko­lojik bir seferdi, düşmanın maneviyatını ta­mamen yıkmıştı. Kureyş, Rasulullah @'ı yo­lundan çevirmek için bir süvari ve onları des­tekleyen bir piyade tümeni gönderdi. Bu ha­reketi haber alan Rasulullah @, rotasını de-

ğiştirdi ve güç ve değişik bir yol takip ede­rek, Hudeybiye'ye büyük bir hızla ulaştı ve düşmanı şaşkına çevirdi. Mekke savunmasız­dı, süvari ve piyade birlikleri uzakta dağlar arasında Rasulullah @'ı aramaktaydı, Baş­ka bir askerî lider olsaydı, Mekke'ye saldı­rırdı ve onu kendi zaferi ve şâm için işgal ederdi. Fakat Rasulullah @ sıradan bir as­kerî lider değildi. O aynı zamanda Allah'ın elçisiydi. Savaş değil, barış istiyordu. Ama­cı kan dökülmesinden kaçınmaktı. O Önce­den üç büyük savaşta Kureyş'i yenmiş ve as­kerî gücünün üstünlüğü ile onları etkilemiş­ti. Aynı hareket çizgisini izlemeye hiç gerek yoktu. Rasulullah @, onlara şerefiyle barış teklif etti. Askerî uzmanlara göre, düşmanın gücünü zayıflatmakta üç yol vardır: Askerî yenilgi, manevî yenilgi ve son olarak psiko­lojik yenilgi. Bunların en zayıfı askerî boz­gundur, çünkü müttefiklerinin yardımıyla kolayca ve çabucak durumlarını düzeltebilir­ler. Manevî bozgun askerî bozgundan daha tehlikelidir, çünkü kolayca düzeltilemez. Ye­nilenler arasında hayatın bütün unsurlarını uzun bir süre İçin yok eder ve tamir edilemez. Kureyşliler o zamana kadar manevî bozgun gibi askerî bozgunu da tatmışlardı. Hudey­biye onların psikolojik bozgunu idi. Bu, Ra­sulullah @'ın o an için sadece bir zaman so­runu olan Mekke zaferine yol açmıştır.

Hudeybiye, Rasulullah @'ın askerî harekât­larının mükemmel zamanlamasını ve onla­rın icrasını ve büyük bir hızla tamamlama­sını ve verimliliğinin dikkate değer bir örne­ğidir. Gerçekte o savaş tarihinde bir kilomet­re taşıdır. Rasulullah @, bu barış hareketi ile savaşla gerçekleştiremediğini gerçekleştirmiş­tir. Önceleri savaş istememişti, fakat savaşa zorlanmıştı. Şimdi ise o, askerî ve manevî gü­cü zaten çökmüş olan düşmanlarına barış teklif eder bir pozisyondaydı. Peygamber @ yalnızca onların saldırgan güçlerini yok et­mek istiyordu, yoksa bizatihi onları değil-Bundan dolayı, Rasulullah @ onun için bü­yük bir psikolojik zafer olan şerefli bir ba­rış teklifi yaptı.

Daha önce bahsedildiği gibi Mekke zaferi, sadece bir zaman sorunuydu, çünkü Hudey-biye Barış Antlaşması, açıkça bunun yolu­nu açmıştı. Mamafih, çarpışmamak ve kan dökülmesinden kaçınmak için bir kuvvet gösterisi gerekliydi. Bütün bu olanlardan başka, Mekke Arap din ve kültürünün mer­keziydi ve Kureyş de onun muhafızlarıydı. Bu sebeple, Rasulullah @ sefer için büyük bir kuvvet toplamalıydı. Ve o, Mekke'ye doğru 10.000 askerin başında yürüyüşe geçtiği za­man hedefi açıklamamıştı ve bunu gizlemek için de tüm güvenlik tedbirlerini almıştı. Düşman tamamen hazırlıksız yakalandı ve Rasulullah @ hiç kimseyi öldürmedi. Ku-reyş'i yok etmedi veya aşağılamadı. Onlara zaferdeki âlicenaplığım gösterdi, hepsini af­fetti ve onları bulundukları sosyal konum ve statüde bıraktı.

Huneyn'de müslümanlar, düşman okçuları­nın saldırısına karşı duramayıp karışıklık ve bozgun halinde geri çekildiklerinde müslü-manları bozgundan kurtaran Rasulullah @'ın kişiliği ve liderliğiydi. O, kuvvetlerini yeniden toparladı ve organize etti ve güçlü bir karşı saldırı başlattı. Düşmanı püskürt­tü. Hayber Savaşı'nda, hızı ve hareketlerini gizli tutması yahudilerİ tümüyle şaşırttı ve kalelerini birer birer ele geçirdi. Müttefikle­ri Benî Gatafan'ın onlara katılmasına izin vermedi ve onlarla ayrı olarak uğraştı. Tebük seferinde yeni bir askerî strateji uyguladı. Maksadını açıkça ilan etti ve düşmanlarını şaşırttı. Buna inanmamışlar ve bu nedenle hiç hazırlık yapmamışlardı. Ve Rasulullah @ büyük bir hızla ve hareketlilikle toprakları­na ulaştığında, tamamen şaşkın durumday­dılar. Ve çarpışmadan barışı kabule zorlan­dılar. Rasulullah @'ın yönüyle bu çok stra­tejik bir hareketti ve çok geniş yankıları ol­muştu. Hem içte, hem dışta politik istikrar gibi askerî gücü de emniyete almıştır.

Rasulullah @ çeşitli Arap kabilelerine karşı düzenlediği küçük seferlerde de benzer be­ceri ve bilgelik göstermiştir ve amaçlarını kan dökülmeden gerçekleştirmiştir. Ve sahabeleri tarafından kumanda edilen diğer seferlerle az veya çok aynı kalıplarla yönetilmiş ve on­lar da yine hedeflerine fazla kan dökülme­den ulaşmışlardır.

Burada Rasulullah @'ın çok zor durumlara karşı kazandığı zaferlerin yalnız kendi gücü­ne dayalı olduğu söylenebilir. Şüphesiz Al­lah'ın yardımı oradaydı ve sonsuz hiçbir şey elde edemezdi, fakat şu önemle belirtilmeli­dir ki, Rasulullah @, Mekke ve Medine'de büyük zorluk ve acılarla dolu bir süre geçir­miştir. Daha önce çektikleri, onu ve ashabı­nı eğitmiş, hazırlamış, önlerindeki büyük sa­vaşın gerilimlerine ve zorluklarına göğüs ge­recek sabır ve sebatla donatmıştır. Bu lüzum­lu bir hazırlıktı, çünkü Allah'ın yardımı sab­reden ve sebat gösterenlere (8: 46 ve 2: 153), zayıflık veya yüreksizlik göstermeyen ya da vazgeçmeyenleredir (3: 146). Küçük bir kuv­vet de olsalar mutlaka düşmana karşı zafer kazanırlar (2: 249). Fakat hayatın acı gerçe­ği şudur ki, tüm savaşlarda dövüşmüş, tüm hazırlıklarını yapan ve düşmanı yenmek için savaşın mümkün olan her yolunu kullanan Rasulullah @'dır. Savaş sanatını ve dövüş tekniklerini öğretmede ve savaş araçlarını ha­zırlamada düşmanlarından daha dikkatli ol­mayı ashabına çok iyi öğretmiştir. Sabırla-rındaki, sebatlarındaki ve disiplinlerindeki veya stratejilerindeki en ufak bir zayıflık, za­feri yenilgiye dönüştürebilirdi. Nitekim Uhud savaşında disiplinsizlik, Huneyn'de de sabır­sızlık yüzünden böyle olaylar neredeyse ya­şanacaktı. Sonuç olarak Rasulullah @, tüm düşmanlarını yenmede üstün liderliği saye­sinde başarılı olmuştur. Düşmanlarını savaş alanında askerî taktiklerde olduğu gibi sa­vaş stratejisinde de geçmiş ve yenmiştir.

Rasulullah @'ı tarihteki diğer askerî lider­lerle karşılaştırdığımızda, onu, savaş strate­jisinde, planlamada ve planlarının büyük bir etkinlik ve verimlilikle icra ve tamamlanma­sında diğerlerinin çok üstünde buluruz. Eğer büyüklük savaş alanlarındaki gerçek zafer­lerle ölçülecekse, hiçbir savaşta kaybetme mistir. Düşmana karşı bizzat 28 büyük ve küçük sefer düzenlemiş ve hepsini kazanmış­tır. Ashabının kumandası altında da 50 se­fer düzenlenmiş ve hepsi başarı ile gerçek­leştirilmiştir. Başlangıçta böyle güçlü düş­manlara karşı mutlaka bir savaş kaybedecek gibi ve Kureyşlilerin, yahudilerin ve arap ka­bilelerinin birleşik gücüne karşı hiçbir başa­rı şansı yok gibi görünmekteydi. Bütün de­zavantajlarla birlikte, kendi şehri içindeki ve dışındaki tehlikeli ve çetin düşmanları ile kar­şılaşmak zorundaydı. Fakat 10 yıldan az bir sürede, düşmanlarının dövüş kabiliyetini ve gücünü yok etti; onların askerî maneviyatı­nı katiyetle yıktı ve tam bir zafer kazandı. Düşmanlarını alt edip güç kazanınca, inti­kam almaya kalkışmadı, aksine onlara mer­hametli ve nazik davrandı ve hepsini affetti. Zaferlerinde gerçek bir büyüklük ve âlice­naplık gösterdi. Sadece binden az fazla sa­yıda can kaybıyla tarihte ilk defa tüm Arap Yarımadası'nda barış ve düzen kuruldu. Böl­geye düzen ve güvenlik getiren ve nesiller bo­yu medeniyet ve insanlık tarihini etkilemeye ve şekli vermeye tahsis edilen bir insan kül­türünün büyümesini ve gelişmesini sağlayan güçlü ve sağlam bir merkezî idare kurulmuş­tur.

Tarihte, askerî seferlerini ve savaş zaferlerini böyle bir yüce gönüllülükle idare eden bir askerî komutan var mıdır? Zaferde böyle ba­ğışlayıcı, insancıl ve cömert bir askerî lider var mıdır? Bu kadar az insan hayatı kaybe-derek bu kadar çok başarı elde eden bir ko­mutan var mıdır? Tarihte, bu kadar büyük bir alanda böyle kısa bir süre zarfında ka­nun ve düzeni yerleştiren hiç askerî lider var mıdır? Sonra, insanlık tarihini değiştiren; in­san kültürünü etkileyen ve hayatın her ala­nında insan davranışlarını etkileyen asîl bir miras bırakan bir başka askerî lidpr var mı­dır?

Fakat, Rasulullah @ 'in yalnızca bir dinin ku­rucusu olarak hatta onun bile çok dar ve sı­nırlı bîr sözcükle bilinmesi bir trajedidir, İn­sanlık kültürünün her alanını etkilemedeki dinamik rolüne hiç yâ da çok az dikkat edil­mektedir. Genelde insanlık ve Özel olarak da müslümanlar, onu insanlığın gerçek velini­meti ve gerçek eğitimcisi olarak tanımadık­ları için borçludurlar. Ona verilebilecek en münasip karşılık ise, insan hayatının çeşitli görünüşleri üzerindeki dinamik etkisinin bü­yüklüğünü yaymaktır. Bu şekilde sıradan in­sanlar da bundan faydalanabilir ve böylelikle onların sağlıklı, iffetli, âdil ve barışçıl hayat .tarzları ile beşeriyetlerini zenginleştirirler.