Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 2.3 - 2.Cilt
HZ.MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
Hz.Muhammed @'ın Ticaret Hayatı
EKONOMİK PROBLEMLERİMİZİN İSLAMÎ ÇÖZÜMLERİ
Ekonomide Riyazet Ve Materyalizm
Peygamber @'ın Vazifesi Ve Sosyal Adalet
İSLAM EKONOMİ SİSTEMİNİN ÖZELLİKLERİ
Kamuyu Himaye Ve Çağdaş Devletler
Hz. Ömer Tarafından Ödenen Tahsisatlar
İnfâkın Önündeki Engelleri Kaldırmak
Caydırıcı Veya Yasaklayıcı Tedbirler
İslâm'ın Adalet İlkesine Katkısı
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
HZ.MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
TACİR
Giriş
Hz. Muhammed @, iş hayatını gayet adil ve dürüst olarak sürdürdü. Alışveriş yaptığı hiçbir kimsenin şikayetine meydan vermedi. Her zaman sözünü tutar, müşterilerine söz verdiği nitelikteki malı tam zamanında teslim ederdi. Henüz çok genç yaşlarda dürüst ve doğru sözlü bir tacir olduğu şeklindeki ünü yayılmıştı. Diğer insanlarla olan ilişkilerinde daima büyük bir sorumluluk ve dürüstlük anlayışına sahip olmuştur.
O yalnızca hakkaniyet ve dürüstlük esaslarına dayalı bir ticaret yapmakla kalmadı, doğru ve adil ticari muameleler konusundaki temel ilkeleri de vaz' etti. İlişkilerindeki dürüstlük, adalet ve doğruluk bütün tüccar ve işadamları için takip edecekleri ebedi kurallar haline geldi. Rasu-lullah @'ın şu hadisleri bütün dürüst ve çalışkan insanlar için ebediyyen altın bir kural olarak kalacaktır.
"Maişetini helal \ oldan temin etmeye çalışmak diğer farzlara ek bir farzdır."(Beyhakİ) hayırlısını yememiştir."(Buhari). "Doğru ve namuslu tacir; peygamberler, sâdıklar ve şehitlerle beraberdir."(Tirmizi, Dârimi, Dârekutni).
"Hiç kimse elinin emeğiyle kazandığından daha Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Helal bellidir, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında çok kimselerin bilmediği şüpheli şeyler vardır. Binaenaleyh, bir kimse bu şüpheli şeylerden korunursa dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli iş işleyenler harama düşerler. Korunun kenarında hayvan otlatan kimse gibi ki, onların koruya dalması pek mümkündür. Dikkat ediniz, her hükümdarın bir korusu vardır. Uyanık olunuz. Allah'ın korusu da haram kıldığı şeylerdir. Şunu biliniz ki, vücutta bir et parçası vardır. O düzgün olursa bütün vücut düzgün olur. Eğer o bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. Biliniz ki, bu et parçası kalptir."(Buhari ve Müslim)
"Allah'ın rahmeti alırken, satarken ve malını anlatırken nazik olanadır."(Buhari)
KISIM 1
HZ. MUHAMMED: TACİR
Eski Arabistan'da Ticaret
Eski Arapların ticarî hayatları tarihin bilinen gerçeklerindendir. Toprağın kuru ve kumluk, dağların kayalık ve çıplak olduğu bu bölge yerleşim merkezlerinde oturanlar için, ana geçim kaynağı bilhassa ticaretti. Hicaz toprağının büyük kısmı bu özelliklere sahipti. Hususi olarak Mekke'nin kumluk, kayalık ve kuru toprağında su kıtlığından dolayı hiç bir mahsûl yetişmiyordu. Kur'an-ı Kerim, toprağın bu özelliklerini İbrahim @ 'in şu sözleriyle ifade eder: "Rabbimiz, ben çocuklarımdan kimini namaz kılabilmeleri için senin kutsal evinin yanında ziraate elverişsiz bir vadiye yerleştirdim..."(14:37). Buna benzer sebeplerden Ötürü bu bölgenin sakinleri ticareti benimsediler ve bu konuda ihtisas sahibi oldular. Kâ'benin bekçiliğinden dolayı sahip oldukları liderlik sebebiyle Kureyş bu sahada büyük fırsatlara ve imkânlara sahipti. Genel olarak Arapların siyasi hayatı çok istikrarsızdı. Normal hayat şekli bağımsız kabile hayatıydı. Ve merkezi bir gücün olmaması her kabileyi kendi güvenliğinden sorumlu kılıyordu. Üu sebeplerden dolayı barış ve emniyetin garantisi yoktu. Bütün bunlara rağmen Kabeden sorumlu olduğu için Kureyş bu bölgenin tamamında ticaret kervanlarını tam bir güvenlik ve serbestlik içinde do-laştırabiliyordu. Suriye, Yemen ve Bahreyn'deki değişik ticari pazarlara giden güzergah üzerindeki kabilelerin hepsi Kureyşlilerin kervanlarını saygıyla karşılıyorlardı. Ayrıca, ne zaman ihtiyaçları olsa, yolları üzerindeki güçlü komşu kabilelerden geçiş izni alabilirlerdi. Kureyşin bu kolaylıklara ve güzergâh emniyetine sahip olması sadece Arap kabileleri için değil, diğer komşu krallıklar için de geçerliydi. Söz konusu bu ticarî ve güvenlikle ilgili dokümanlar ve geçiş kolaylıklarına ait belgelere dair detaylar Arap tarihi yazarlarının kitaplarında bulunabilir. (Muhammed b.Habib Bağdadi; Al-Muhab-ber, Da'iratul Mu'arif al-Uthmaniyah, Haydarabad, Dakka, Hindistan, 1942). Meşhur bir Abbasi tarihçisi, komşu krallıklarla yapılan bu ticari anlaşmaların detaylanndan şu sözlerle bahsetmektedir: Şüphesiz ki "Peygamber @ 'in kabilesi Kureyş, Arabistan'ın en asil ve güçlü kabilesi idi. Mekke'nin sahibi ve Kabe'nin bekçisi olmalan Kureyş'e üç yönlü bir avantaj sağlıyordu. (1) Diğer kabileler üzerinde yönetim güçleri oluyordu. (2) Merkezi konumlan ticaret ve ilişkileri kolaylaştırıyor ve onlara şeref ve kâr sağlıyordu. (3) Arap geleneğine göre Mekke bölgesinin savaş ve kan davalarından emin olması Kureyş'i bu tür tehlike ve korkulardan uzak ve güvenli bir duruma getiriyordu.
İşte Kureyş bu özelliklerini kutsal Kâbenin bekçisi olmasına borçluydu. Bu da onlara Allah'ın (c.c) bir ihsanıydı. Bundan dolayı tek Allah'a ibadetleri ve Peygamberinin getirdiği Tevhidi mesajı inançla karşılamaları gayet tabiî değil midir?" (A. Yusuf Ali; The Holy Quran).
Bu rahmet ve nimetler Kureyş kabilesine, Kur'an'da şu ayetlerle hatırlatılmaktadır. "Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklannda uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kabe'nin Rabbine kulluk etsinler.
Kabileler arası savaşların, karşılıklı düşmanlıkların ve genel güvensizliğin hakim olduğu o günlerde Kureyş tam bir güvenlik ve şan,şeref içinde yaşardı. Onlara bu imkânlan ve kolaylıkları Kabenin hizmetçileri ve bekçileri olmaları veriyordu. Ticaret için gittikleri her yerde Arapların liderleri olarak şerefle karşılanır ve saygı görürlerdi. Bu sebeple Kureyş'in bütün şerefi, saygıdeğerliği, liderliği ve hatta kâr ve zenginliği bile onların Kabe'nin hizmetçileri konumunda olmalarının doğrudan sonucu idi. Bu statüleri, Kureyş'e komşu ülkelerde de ticari kârlar ve siyasi avantajlar sağlıyordu. Abdi Menafin dört oğlu Hişam, Abdi-i Şems, Muttalib ve Nevfel komşu krallıklardan ticaret ve güvenlik için "eylef" denilen yolculuk izin belgesini kolaylıkla almışlardı. Hişam, Suriye kralından, Nevfel Irak'tan, Muttalib Yemenden ve Abd-i Şems de Habeşistan Kralından bu tür belgeleri almışlardı. (El-Muhabber, sn. 162).
Kabe'nin muhafızları olarak sahip oldukları bu imkânları Kureyş çok iyi kullandı ve ticarî ker-vanlannı bütün komşu ülkelere yolladı. Bu onlan çok zengin ve güçlü kıldı. Yukarıdaki surede anlatıldığı üzere, kervanlarını yazlan kuzeye (Suriye,İran,Irak) ve kışlan da güneye (Yemen ve Habeşistan) hiçbir korkuları olmaksızın gönderirlerdi. Ticari hayatta ilerleyip büyük kârlar sağladılar. Ticari muameleler çeşitli şekillerde yapılırdı ve birçok farklı ortaklık(şir-ket) türleri ortaya çıkmıştı. Bu ortaklıklarda sermayeyi koyan kişi doğrudan işe katılabilir veya çalışmadan ortaklığa girer, hem kâra hem de zarara ortak olabilirdi(müdarebe). Zengin dullar, yetimler ve yalnız kadınlar bile herhangi türden bir ortaklığa katılarak ticaret yapabilirlerdi. Hz.Hatice de zengin bîr dul olarak ticaretini değişik şahıslarla bu anlaşma şartlan üzerine yürüttü. Peygamberimiz @ de ticari hayatına onun sermayesi ile birçok ortaklıklara katılırdı. Parasını genellikle insanlara çeşitli anlaşmalar karşılığı ticaret için borç olarak verirdi. Çok gelişkin ticari bir hayata sahip olan Kureyş yıl boyunca kervanlarım çeşitli ülkelere gönderirdi. (Arz el-Kuran, Darül Asha'at Karaçi, Cilt II, sh.343-395).
Uluslararası Ticaret Fikri
Yukandaki bölümde Abd-i Menafin dört oğlunun da Suriye, Irak, Yemen ve Habeşistan gibi ülkelerden aldıkları ziyaret izinleri ve güvenlik garantileri ile bu ülkelerin değişik kısımlanna kervanlarını rahatça götürebildikleri anlatılmıştı. Bununla beraber, doğu ülkeleri ile Suriye ve Mısır arasında Arabistan'dan geçerek yapılan uluslararası ticarette yer almayı ilk düşünen Hz.Peygamber @'ın büyük dedesi Hişam'dir. Yine bunun gibi bu uluslararası seferlerden geri dönerken Arap kabilelerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere onlara çeşitli mallar getirerek satmayı düşünen de O'dur. Böylelikle bir ticaret merkezi olarak Mekke'nin ünü artacak ve ülkenin içlerinden birçok tüccan kendine çekecekti. Bütün bunlar, Pers Imparator-luğu'nun Kuzey Arabistan ve İran Körfezinden geçerek, Doğu ile Roma imparatorluğu arasında uzanan uluslararası ticaret yollan üzerindeki uluslararası ticarette kesin otoritesini kurduğu bir dönemde oluyordu. Bu olay Güney Arabistan, Suriye ve Mısır arasında Kızıldeniz kıyılanndan geçilerek yapılan ticarette büyük patlama yaptı.
Bütün Arap kabileleri, Kabenin muhafızları olarak Kureyş'e büyük saygı duyduğundan diğer Arap kervanlarına nazaran Kureyş'inkiler büyük avantajlara sahipti. Bunun yamsıra hac mevsiminde hacılara yaptıkları hizmetler de saygı ile anılmalarına sebep oluyordu. Mallarının yollarda çalınması konusunda hiçbir endişeleri yoktu, üstelik diğer kervanlardan alınan, oldukça ağır geçiş ve ticaret vergileri de yine aynı şekilde Kureyş kabilelerinden alınmazdı. Böylece bu yıllarda söz konusu dört kardeşin ticareti hızla gelişti. Bu dört kardeş ticaret ehli olarak bilinir ve komşularıyla geliştirdikleri iyi münasebetler sebebiyle ashab-ı eyle] (sözleşmenin sahipleri) ismini taşırlardı.
Bu ticaret; Kureyş, Suriye, Mısır, Irak, İran, Yemen, Habeşistan gibi ülkelerin insanları ve farklı medeniyet ve kültürler ile doğrudan ilişki kurma imkân ve fırsatını vererek Kureyş'in eğitim ve bilgi standartlarını tedricen hiç bir diğer Arap kabilesiyle mukayese edilemeyecek bir şekilde yükseltmişti. Zenginlik ve refahta bütün Arap kabilelerini geçtiler. Mekke, Arap yanmadasımn en Önemli ticaret merkezi haline geldi. Uluslararası ilişkilerin bir diğer büyük kazancı da daha sonraları Kur'an-ı Kerim'in yazılmasında kullanılacak olan yazı şeklinin (resm-ul hat) Irak'tan getirilmesi olmuştur. Arabistanın diğer kabileleri Kureyş kadar iyi bir eğitime ve bilgiye sahip değillerdi. İşte bu sebeplerden dolayı Peygamber @ Kureyş'in ümmetin lideri olduğunu buyurmuştu. (Ahmed b.Hanbel, Müsned). Hz.Ali'den nakille başka bir rivayette şöyle buyrulur: "Önceleri Arap-lann liderliğini Hamir kabilesi yapıyorken, sonradan Allahu Teâlâ bunu onlardan alarak Kureyş'e verdi. "(Bey haki).
Kureyş, Fil vak'asına kadar ticaret ile büyümeye ve zenginleşmeye devam etti. Aynı yıl, Peygamber @ doğmuştur. Allah, bu orduyu mucizesi ile ufak (ebabil) kuşlar vasıtasıyla bozguna uğratarak (105:1-4) Kureyş'i yok olmaktan korumuş ve diğer kabilelerin gözünde itibarlannı ve Kabe muhafızları olarak şereflerini antırmıştır. İşte bu şartlar altında Peygamber @ ilk ticaret hayatına başladığında Kureyş'in zenginliği ve gücü devam ediyordu. (A.Guillamu-me, Seerah, Karaçi 1970, sh.80-83).
Hz.Muhammed @'ın Ticaret Hayatı
Dedesi Abdu'l Muttalib'in ölümünden sonra Muhammed @ Kureyş'in diğer liderleri gibi Mekke halkının geçim kaynağı olan ticaretle iştigal eden amcası Ebu Talİb'in yanında yaşamaya başladı. Rivayete göre, Ebu Tâlib Mekke'den Suriye'ye giden bir ticaret kervanı ile Şam'a yollandı. Rasulullah @ o zaman dokuz yaşındaydı. Amcasına sarıldı, o da O'na acıdı, O'nu hiç kırmazdt, kervan yola çıktı. Peygamber @ da kervana katılmıştı. Kervan Suriye'de Busra denen mevkiye vardığında orada konakladı. Manastırda Bahire adında bir rahip vardı. Ebu Talib onunla görüştü, rahip onları yemeğe davet etti. Bu meyanda Hz.Muhammed @'ı görünce dikkatini çekti. O'nda peygamberlik alametlerini sezdi. Ebu Talib'e; "Kardeşinin oğluyla geri dön, Yahudilerin onu görüp zarar vermelerinden korkarım " dedi. Ebu Tâlib de yeğeni ile geri döndü. (Ibni Hişam ve Tirmizi). işte Peygamber @'ın ilk gezisi bu şekilde Suriye'ye olmuştu.
Ticarî Seyahatler
Amcasının evinde büyüyen Muhammed @, ondan ticari işler konusunda bir takım tecrübeler edinmişti. Büyüdüğünde, amcasının o kadar zengin olmadığını, beslemek zorunda olduğu büyük bir ailesinin olduğunu anlayınca, Mekke'de kendi adına ticaret yapmaya başladı. Genelde bilindiğinin aksine, ticari hayata Hz.Hati-ce ile müşterek çalışmaya başlamasından çok daha önce girmiştir. Mekke'de küçük çapta işler yapardı. Bir yerden mal alır, başkalarına satardı. Bu, Hatice ile çalışmaya başlamadan ön -ce başkalarıyla ticari ortaklığa girdiğini gösteren sonraki hadiseler ile de teyid edilmiştir. Kureyş'in bir ferdi olarak O'nun da geçimi için kabilesinin diğer fertleri gibi aynı mesleği, yani ticareti benimsemesi beklenirdi. Kendi adına ticaret yapacak sermayeye sahip olmamasına karşılık, kendi sermayelerini işletemeyecek olan, fakat dürüst insanlarla ortaklık yapmak isteyen sermaye sahibi birçok zengin, dul ve yetime ait büyük bir sermaye birikimi bulunuyordu. Dolayısıyla Hz.Muhammed @ için sabit bir maaş karşılığı vaya kâr ortaklığı yoluyla iş hayatına girmesi yönünde birçok imkânlar vardı. Hz.Hatice, Mekke'de temsilcileri vasıtasıyla İş yapan zengin hanımlardan biriydi. Muhammed @ çocukluğundan beri çalışkan ve dürüstlüğü sebebiyle halk arasında "Sâdık" ve "Emin" isimleriyle tanınırdı. Böylece O'nu güvenilir ve kâr getirici bir ortak olarak gören Hatice de bazen ücretle, bazen de kârdan pay vererek Hz.Muhammed @'ı birçok defalar kuzeydeki ve güneydeki değişik pazarlara, ticari seferlere göndermişti.(Mevdudi; Tafheem al-Quran, c.VI, sh.475-76).
Peygamber @ onun sermayesiyle pek çok ticari sefere çıktı. Bunlardan biri çok meşhurdur ki; bu seferin sonunda Hatice O'na hizmetkârı vasıtasıyla evlenme teklifinde bulunmuştu. Bu sefer, Suriye'de Busra'ya yapılmıştı, detayları ise hadis, tarih ve siret kitaplarında bulunabilir. Bu geziye çıktığında yaşı 25 civarında idi. O'nun pek çok diğer ticari seyahatleri teyid edilmiştir, diğer yolculuklar tarihçiler tarafından yolculuğun niteliği hakkında ayrıntı vermeden sadece ismen zikredilmişken bazı seferlerinin Hz.Hatice adına yapıldığı açıkça belirtilmiştir. Haz.Hatice ile Suriye seferi için anlaşmasından önce Peygamber @'ın tacirliği ve dürüstlüğü ile, hususi olarak ticari piyasada, umumi olarak da Kureyş'te büyük bir isim yaptığı bellidir. Ticaretinin çoğunluğunu Yemen'e yaptığı ve bu gaye ile oradaki ticari merkez ve kasabalara pek çok gittiği bilinmektedir. Hz.Hatice için buralara dört sefer yapmıştır. Siret-i Halebiye'nin yazarı burada Habaşa ve Curaş adlı iki ticaröt merkezini aynı sanmakla bir hata yapmıştır. Zira buraları Yemen'de iki farklı şehir ismidir. O zamanların Arap coğrafyasına göre bunlardan biri Yemen'de diğeri ise Tehame'de idi. Meşhur Arap Coğrafya bilgini Yakut Hamavi'ye göre Curaş, Yemen'in Mekke yönünde bir şehri idi. (Mu'jam al-Buldan, Kahire, c.V, sh.59). Habaşa hakkında ise cahiliyye döneminde Tehame'nin önemli ticaret merkezlerinden birisi olduğu yazıhdır.(A.g.e., c.IV,sh.54).
Muhaddis Abdurrezzak Ma'mer'İn Zühri'den naklederek rivayet ettiği bir olayı, Hz.Muham-med @'ın erginlik çağına eriştiğinde ticarete başladığını haber verir. Sermayesi olmadığından başkalarının sermayeleriyle ticaret yapmıştır. Hz.Hatice O'na iş vererek mallanın Tehame'deki Habaşa pazarına götürmesini istedi. Bu şekilde, Siret-i Halebiye'de bahsedildiği gibi, Peygamber @ Suriye'ye yaptığı seferden başka, Hz.Hatice için iki Habaşa'ya, ikisi de Cu-raş'a olmak üzere dört ticari sefere daha çıkmış oldu. Peygamber @Tın Arap yarımadasının doğu kısmında yer alan Bahreyn'e de bir kaç sefer yaptığı kaydedilmektedir. Bu konu Ahmed b.Hanbel'in Miisned'inde geçen bir hadis ile te-yid edilmektedir. Mekke'nin fethinden sonra gelen sayısız heyetlerden birisi de Abdul Kays kabilesinin heyetiydi. Peygamber @ onlara liderlerinin kim olduğunu sordu. El-Eşac olduğunu söylediler. Peygamber @ el-Eşac'a değişik kasabalar ve oradaki ahval hakkında sorular sordu. Özellikle Safa, Mushakkar, Hicar ve bazı kasabalardan bahsetti. Peygamber @'m bu husustaki derin bilgisi karşısında şaşıran el-Eşac; "Anam-babam sana feda olsun, sen ülkem hakkında benim bildiğimden ve ülkemizin kasabalarının isimlerini bizim bildiğimizden çok biliyorsun" deyince O da; "Sizin ülkenize sık sık seyahat fırsatı buldum ve orada misafirperverliğinizi gördüm" buyurdu. Peygamber @'m cevabı tam olarak şöyledir: "Kad mata'tu ardakum ma fusiha li filia (ülkenizin topraklarını ayaklarımla çiğnedim). (Mu'jam al-Buldan, c.lV,sh.541).
Bu nakil çok açık olarak Peygamber @'ın nübüvvetinden önce 18-25 yaşlan arasında ticari işlerini düzene koymak için faaliyetleri sırasında ticari gayelerle Bahreyn'e gittiğini kesin olarak göstermektedir. Oldukça geniş bir ailesi ve mütevazi geçim kaynaklan olan amcasının Ondan yükünü hafifletmesi için bazı işlere girişmesini istemesi de aynı dönemlerde olmuştur. Komşu ülkelere yaptığı bütün gezileri ticari amaçlar taşıdığından Bahreyn'e yaptığı ziyaretlerin de O'nun olağan ticari amaçlı seferlerinden olması gerekir. O'nun sözleri de Bahreyn'e sık gittiğini gösteriyor. Hz.Peygamber @ ticari seferleri konusunda Mevlana Seyyid Süleyman Nedvi, O'nun bu bölgelere geziler yapmış olduğunun delillerinden söz eder. (Arz el Kur'an, cilt II, sh.243-295) İmam Ahmed'in bu nakli İmam Nevevi tarafından da tasdik edilmektedir. Abdul Kays heyetinin Mekke"yi ziyaret nedeninden de bahsetmiştir. Cahiliye döneminde Ganem b.Vediya kabilesinden Munkız b.Hayyan adında birisi Hicar'dan Yes-rib'e (Medine) mallar getirirdi. Bu ticaretine Hz.Peygamber @'m hicretinden sonra da devam etmiştir. Birgün Munkız bir yerde oturup mallarım satarken Peygamber @ oradan geçmekteydi. Munkız Onu görünce hemen ayağa kalktı. O da "Sen Munkız b. Hayyan mısın?" diyerek hatırını sordu. Sonra da kabilesinin ileri gelenlerinin isimlerini tek tek söyledi ve onlar hakkında sorular sordu. Onun bu bilgileri karşısında epeyce şaşıran Munkız İslam'ı kabul etti. Fatiha ve İkra surelerini Öğrenip Hz.Peygamber @'ın Abdül Kays için verdiği mektubu alarak Hicar'a geri döndü. (Abdurrauf Danapu-ri, Ashha us sir, Meclis-i Neşriyat İslam, Kara-Cİ1979, sh.412).
Burada Hz.Peygamber @'ın Hicar'ın asillerinden ve liderlerinden söz etmesi de daha evvelce İmam Ahmed'in naklettiği ve aynı kişiye el Eşac gibi (Abdul Kays heyetinin lideri) Munkız b.Hayyan'a da üç şehir hakkında soru sorması ve "ben oralara bol bol seyahat ettim" demesi şeklindeki hadise ile benzer sebeplere dayanır.
Bütün bu nakiller açık bir şekilde Hz.Peygamber @'ın ticari işlere oldukça genç bir yaşta, muhtemelen 17-18 yaşlarında başladığını gösterir. Açıkça, herhangi bir dürüst ve kendisine saygısı olan kişi gibi, fakir amcasına daha fazla yük olmaktan hoşlanmamış ve ticarete atılmıştır. Bu sebeplerle de komşu ülkelere bilhassa sınır bölgelerdeki Yemen, Bahreyn ve Suriye kasabalarına, muhtemelen Habeşistan'a gitmiştir. Ancak Habeşistan'a gittiği hiçbir sahih kaynak tarafından teyid edilmemiştir. Muhakkak ki O, hayatını helal yoldan kazanma arayışı içinde çok gayret sarfetmiştir. iş hayatına, bir sermaye sahibi dulun ortağı olarak veya belirli bir ücret karşılığında çalışan bir kişi olarak başlamış olabilir. Daha sonra, bu sahada kazandığı tecrübelerle ve doğruluğunun, dürüstlüğünün çevreye yayılması üzerine yukarıda sözü edilen, Hz.Hatice'nin O'nu bir çok kere maaş karşılığı ticaret için çeşitli yerlere göndermesi ve sonra aynı amaçla büyük bir meblağla Suriye'ye göndermesi olayında olduğu gibi kendisine diğer insanların sermayesi ile iş yapması teklif edildi.
Bu olaylar, O'nun çocukluğunda küçük bir ücret karşılığında Mekke halkının koyunlarına çobanlık yaptığını öğrendiğimizde daha bir gerçeklik kazanıyor. Hz.Peygamber @ büyürken gençliğinin ilk dönemlerinde ticari hayatına muhtemelen sabit ücretler karşılığında başlamıştı. Daha sonraları Hz.Peygamber @ bu tarz ticareti, Yemen pazarlarına düzenlediği her seferin sonunda aldığı bir deve karşılığında Hz.Hatice için birkaç defa yapmıştı. Bu sebeplerden dolayı Hz.Muhammed @, hayatının gençlik dönemlerinde sabit ücret karşılığında Hz.Hatice de dahil Mekke'nin değişik zengin insanları için ticaret yapıyor görmemiz şaşırtıcı bir olay değildir.
Günün birinde Hz.Muhammed @ birisiyle ticari bir anlaşma yaparken aralarında bir mesele çıktı, bunun üzerine karşısındaki O'ndan iddiasını ispatlaması için "Lat ve Uzza" putları üzerine yemin etmesini istedi. Bunun üzerine O "hiçbir zaman bunu yapmadım. Tesadüfen yakınlarından geçsem kasden onlardan kaçınıyor ve değişik bir yol tutuyorum" buyurdu. O'nun tavrından oldukça etkilenen adam "Sen doğru ve adil birisin. Söylediklerin de hakikattir. Allah için, bu adam, bilginlerimizin ve kitaplarımızın sözünü ettiği kişidir" dedi. (İbn-Sa'd c. I,sh.l3O, AbdülHamid Sıddıki tarafından alıntıdır. The life of Muhammed, Lahor 1975, sh.52).
Tarihi kayıtlarda O'nun Said b.Ali Saib ile ortak ticaret yaptığından söz edilir. Mekke'nin fethinden sonra Saib O'nu ziyarete geldiğinde ashab onun iyiliğinden söz edince Hz.Muhammed @, onu herkesten daha iyi tanıdığım ifade etti. Onu sevgiyle karşılayarak "gel, gel, hoşgeldin kardeşim ve benimle hiçbir zaman tartışmayan ticaret ortağım" buyurdu. Saib'de Hz.Muhammed @'ın ortağı olduğunu ve O'nun ticaret hesaplarını her zaman dürüstçe tuttuğunu anlattı. Allame Zehebi Hz.Peygamber @'dan şöyle nakletmiştir: "Hatice için iki dişi deve karşılığında iki kez sefere çıktım." (Camii Sa-gir). Hakime göre Rebi b.Bedr, Talha b.Ubey-dullah'ın kölesinin adıydı. Bu köle Hz.Peygamber @ ile ortak ticaret yapmıştı. Daha sonraları bu ortağı ile karşılaşınca Hz.Peygamber @ "Beni tanıdın mı?" diye sordu O da "Sen benim or-tağımdm ve ortakların en iyisi idin. Benimle hiç bozuşmadın ve hiç aldatmadın" diye cevâp verdi. Hz.Peygamber @'m Hz.Hatice için iki yetişkin dişi deve karşılığında iki ticarî sefere çıktığına dair başka bir rivayet te vardırfEl İm-ta). Câbir'in rivayetine göre Hz.Peygamber @ Hz.Hatice adına Curaş'a iki sefer düzenlemiştir. Bunlardan birinde Hz.Hatice'nin, kölesi Mey-sere'yi de Hz.Peygamber @'le beraber gönderdiği rivayet edilmiştir. Bu konuda farklı râvile-rin, farklı rivayetleri vardır, ancak hepsinin ortak noktası, O'nun ticaret için bu seferlere çıkmış olmasıdır.k İbn-i İshak' göre "Hz.Hatice, şerefli ve zengin tacir bir hanımdı. Mallarını ülke dışına götürmeleri için kâr paylaşımına dayanan ortaklıklar yoluyla insanlarla anlaşırdı. Zira Kureyşliler tüccar bir halktı. Hz.Hatice Hz.Peygamber @'ın doğruluğu ve dürüstlüğü ve şerefli şahsiyeti hakkında söylenenleri duyunca O'na mallarım Suriye'ye götürmesi için ortaklık teklif etti ve herkesin ödediğinden daha fazla para ödeyeceğim söyledi. Meysere'yi de yanına verdi. Allah'ın Rasulü @ bu teklifi kabul etti ve ikisi Suriye'ye gitmek üzere yola koyuldular. (S iret).
Bu gezisinde Hristiyan bir keşişle de görüştü. Nakledildiğine göre Hz.Peygamber @ keşişin mağarasının yanında bir ağacın gölgesinde otururken, keşiş Meysere'ye gelerek ağacın altında dinlenen kişinin kim olduğunu sordu. Meysere O'nun kutsal Kabeyi bekleyen Kureyş'ten olduğunu söyleyince keşiş "bu ağacın altında daha evvel Peygamberden başkası hiç oturmamıştır" diye bağırdı. Hz.Peygamber @ daha sonra getirdiği malları sattı, satın almak istediklerini satın aldı ve Mekke'ye geri dönüş yolculuğuna başladı."(îbn-i İshak)
İbn-i Sa'd da ise şöyle geçmektedir: "Yeğeni 25 yaşına varınca, Ebu Talib onunla şöyle konuştu: 'Bildiğin gibi ben geçim kaynaklan kıt, oldukça zor şartlar altında çalışan biriyim. Kabilenden bir kervan kısa bir süre sonra Suriye'ye gidiyor. HaticeOıntiHuveylid'in ticarî mallarıylailgüene-cck Kabilemizden omsıne ihtiyacı var. Eğer is-^ısen Hatice seni tutacaktır." Hz.Muhammed @'da: "Senin dediğin gibi olsun" diye cevapladı. Ebu Talib sonra Hatice'ye giderek yeğenini bu ticari göreve kabul edip etmeyeceğini sordu. O da daha evvelden Muhammed @'m dürüstlüğünü, doğruluğunu ve yüksek ahlâkını duymuş olduğundan hemen kabul etti. O'na diğerlerine verdiği ücretin iki mislini vereceğini söyledi."(İbn-i Sad, c. I, sh.129).
Hz.Muhammed @ mallarını Busra'da satarak, başkalarının kazandığından iki misli kâr etti. Daha sonra da Mekke'ye geri döndü. Hatice O'nun Mekke'ye büyük kârlarla döndüğünü, diğerlerinin kazandıklarından daha fazla kazanç yaptığını görünce anlaştıklarından da fazla hisse verdi.
Tarihi kayıtlara göre bu Onun üçüncü veya dördüncü seferidir. Daha evvel yukarıda anlatıldığı gibi Peygamber @'ın Hz.Hatİce namına yaptığı iki sefer Yemen'edir. Bu seferlerde Hz. Hatice'nin kölesi Meysere de Peygamberle beraberdi. Bu geziler Habaşa panayırında ticaret yapmak içindi. Habaşa'da Recep ayında her yıl panayır (suk) kurulur ve üç gün sürerdi. Peygamber @ Meysere ile bu panayıra geldi ve buradan Mekke için kumaş satın aldı. Bu kumaşlardan İyi bir kâr elde etti. Sonra yine Hz.Hatice namına Yemen'e gitti. Cerir b.Hazm'ın rivayetine göre Hz.Hatice, karşılığında dişi deve vermek üzere Hz.Peygamber @'ı İki kez Yemen'deki Curaş kentine ticaret için göndermiştir (el-Müstedrek). Zehe-15i de bunu .teyid etmektedir. Bu durumda Hz.Muhammed @ Hz.Hatice namına ikisi Habaşa'ya ikisi Curaş'a olmak üzere dört defa Yemen'e gitmiştir. O halde Suriye'ye gidiş Hz.Hatice için yaptığı beşinci seferi ve daha önceleri 12 yaşında iken amcası ile çıktığı sefer de dahil edilirse kendisinin altıncı seferi oluyordu. (Ali b. İbrahim Burhaneddin Halebi, Siret-i Halebiye, Bulak 1875).
Rivayetlere göre Hz.Hatice, yakın akrabası olan Hakim b. Hizam'ın Habaşa pazarlarından Tehame kumaşları getirerek Mekke'de sattığını görünce Hz.Muhammed @ ile Meysere'yi ticaret için oraya göndermeyi düşünmüştür. Peygamber @'ın Hz.Hatice ite evlenmeden önce, Suriye ve Yemen'de çeşitli yerlere Hz.Hatice namına seferlere çıktığına şüphe yoktur. Bununla beraber maişetini temin için benzeri ticari gezilere çıkmış olması da muhtemeldir. Zaten O'nun gibi dürüst bir genç adamın vaktini amcasının yanında boş geçirdiğini düşünmek imkânsızdır. Çok küçük yaşlarda iken bile amcasının omuzundaki yükün birazını almak için Kureyş'te çobanlık yaptığı bilinmektedir. 25 yaşma gelinceye kadar yaşlı amcasına gereksiz bir yük olarak işsiz-güçsüz gezdiğini o halde nasıl umabiliriz? O'nun karakteri ve yapısı da göz Önüne alındığında, tüm deliller, en meşhurları Saib b.Ali Saib ve Kays b.Saib olmak üzere birçok kişilerle ortak olarak veya kendi adına çeşitli ticari faaliyetlerde bulunduğunu göstermektedir. Yine eldeki kaynaklar bu amaçla .Peygamber @'ın Hz.Hatice kendisini ticari işleri için seçmeden önce Yemen'e ve kasabalarının pazarlarına bir kaç sefer yaptığını göstermektedir. Muhammed @'ın mizacında genç bir adamın gençliğinde bu tarz ticari işlere girmiş olması gayet makul ve olağandır.
Diğer yandan Hz.Muhammed @ gibi bir insanın gençliğinde ve hatta oldukça erişkin bir yaşta maişeti İçin başkalarına bağımlı bir hayat sürmesi hiç bir zaman ileri sürülemez. Hz.Muhammed @'m Hz.Hatice ile anlaşma yapmadan ve Ebu Talib'in konuşması ve İsteği vuku bulmadan önce en azından Yemen'e birkaç ticari sefer yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Filhakika, Bahreyn'e yaptığı bir kaç sefer Abdul Kays heyetinin liderine "Sizin topraklarınızı ayağımın altında çiğnedim" buyurması ile kendi ağzından teyid edilmiştir. Bu Hz.Peygamber @'ın ticari amaçlarla Bahreyn'e birkaç kez gittiğini açıkça göstermektedir, yoksa Hz.Pey-gamber @ "topraklarınızı çiğnedim" sözlerini kullanmazdı.
Evlilik Sonrasında Ticaret
Hz.Muhammed @ Hz.Hatice ile evlendikten sonra, bu kez işin idarecisi ve hanımının ortağı olarak ticarete eskisi gibi devam etti. Buna bağlı olarak komşu ülkelerin ve ülkesinin çeşitli ticari merkezlerine ve panayırlarına pek çok kereler yolculuk yaptığı kesinlik kazanmaktadır. Evlendiği yaştan (25) peygamberlik görevi kendisine tevdi edilinceye kadar (40) Arap yarımadasının değişik bölgelerine ve Yemen, Bahreyn, Irak, Suriye gibi sınır komşusu ülkelere ticari seferlere gitti. Gerçi bunlar hakkında kayıtlar yoktur, fakat kayıt olmaması bu yolculukların yapılmadığına delil değildir, çünkü zaten insanların günlük ticari işleri, gezileri için bu tür kayıtlar tutmamaları gayet normaldir. Ayrıca Hz.Peygamber'in 14 asır önceki ticari kayıtlarını aramak mucize istemek gibi bir şeydir. Elde bulunan değişik insanlarla yaptığı iş anlaşmalarıyla ilgili bazı kayıtlar Onun ticaretle ilgilendiğini göstermektedir. Yaptığı iş, yaz-kış demeden çeşitli ülkelere gitmeyi gerektirmektedir. Hz.Peygamber @'ın yıllar boyunca hiçbir iş yapmadan, hanımının geliri ile yaşadığı düşünülemez. O'nun getirdiği ilkelerin ve anlayışın tabiatına aykırı bir durumdur. Üstelik ortaklarından ve diğer arasıra iş yaptığı kimselerden gelen rivayetler O'nun karakterine ve mizacına uygun bir görüntü vermektedir.
Otuz yaşlarının sonuna doğru daha ziyade tefekküre vakit ayırdığı doğrudur. Bunun için Hi-ra dağında (Cebel-i Nur) günler, haftalar geçirmiştir. Ancak daha önceki dönemlerinde otuzlu yaşlarının ortasına kadar normal bir ticaret adamı gibi çalışmıştı. Evlendikten sonra yaptığı Üç ticari gezisi tarihte geçmektedir. Bunlar sırasıyla Yemen, Necd ve Necran'adır. Ravi bunun yanında O'nun Hac mevsiminde Ukaz ve Zü'1-Mecaz panayırı zamanında yoğun ticari faaliyetlerde bulunduğunu anlatmaktadır. Diğer zamanlarda da Mekke çarşısında toptancılık işiyle uğraşırdı. (Abdül Kuddüs Haşimi; An article in Seerat Number, Faran, Karaçi, Ocak 1956).
Alış-Verişleri: O'nun peygamberlik öncesinde ve sonrasında hem Mekke ve hem de Medine'deki ticari muameleleri hakkında geniş malumat vardır. Rivayetlerde alımlarından bahsedildiği gibi satış işlerine de yer verilmiştir. Peygamberliğin gelişi ile Hicretin vukuuna kadar satımdan çok alım akdi yaptığı bilinir. Medine'ye hicretinden sonra ise satış muameleleri oldukça az olup bunlardan sadece üç tanesine yer verilmiştir. Alışlarına ise hayli fazla diyebileceğimiz örnekler verilir. (Allame Mecduddin Firizpuri, Sefer el-Saadet). Aşağıya örneklerini aldığımız alış-veriş akitlerinden bazıları, diğer insanlarla kurduğu ticari İlişkilerini anlamamızda bizlere yardımcı olacaktır.
Satış Akitleri: Enes'den rivayet edilen bir hadiste, Peygamber @ bir yaygı ile bir bardağı satmak isteyerek; "Bu yaygı ile bardağı kim satın alacak?" dedi. Bir adam "Ben onları bir dirheme satın alırım" dedi. Bunun üzerine Allah'ın Ra-sulü @ "Bir dirhemin üzerine kim arttıracak" buyurdular. Derken bir adam iki dirhem yerdi. Rasulullah @ da onları o adama sattı. (İmam Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, Ibni Mâce).
Abdullah b. Ebu Hamza, kendi rivayetine göre Muhammed @'dan (risaletinden önce) bir şey satın almıştı. Ödenecek bir miktar kalmış, biraz sonra getireceğini söyleyerek ayrılan Abdullah b.Hamza verdiği bu sözü de unutmuştu. Üç gün sonra hatırlayıp kendisini bekleyeceği yere gittiğinde O'nu halâ kendisini bekliyor buldu. Muhammed @: "Bana büyük bir mesele ve güçlük çıkardın. Üç gündür burada seni bekliyorum" dedi. (Ebu Dâvud).
Satın Alma (Mubayaa) Akitleri: Hz.Peygamber @ bilhassa risaletten Önce olmak üzere bir çok alım akitleri yapmıştır. Bunlardan bazıları aşağıda verilmiştir:
Câbir şöyle rivayet etmektedir: "Devemle seyahat ediyordum. Öylesine yorulmuştu ki, yürüy emiyordu. Nihayet "deveyi başıboş bırakacak oldum. (Bu arada) Hz.Peygamber @ bana yetişti ve dua etti, hayvana da vurdu. Deve Öylesine bir yürüyüş yürüdü ki, onun gibi bir yürüyüşü şimdiye kadar hiç yapmamıştı. O zaman Hz.Peygamber @ bana dönerek : "Onu. bana bir ukiyyeye (40 dirhem) sat." dedi. Ben kabul ettim, ama eve kadar deveyle gitmemi şart koştum. Medine'ye varınca deveyi O'na götürdüm. Kıymetini bana saydı. Bundan sonra • (evime) döndüm. Hemen arkadan birini göndererek: "Acaba deveni alayım diye sana fiyat kırdım mı dersin? Deveni de dirhemlerini de al! O senindir" buyurdu. Buhari'nin naklinde ise şu fazlalık vardır: "Bana ücretini ödedi ve deveyi de geri verdi." Yine Buhari'nin bir diğer rivayetine göre Hz.Peygamber @, Bilâl'e dönerek: "Ona parasını öde ve fazladan da ver." buyurdu ve Bilâl, paranın üstüne bir de kırat ekledi.(Bu-hari ve Müslim).
Urvetü'l-Bâriki'den rivayet olunduğuna göre Peygamber @ kendisine bir koyun alması için bir dinar vermiş; o bu para ile iki koyun satın almış ve birini bir dinara satarak Rasulullah @'a bir koyun ile bir dinar getirmiş. Bunun üzerine Peygamber @ ona alış verişinde bereket ile dua etmiş; artık toprak satın alsa kazanır olmuştur. Bu hadisi İmam-ı Ahmed, Ebu Davud, Tirmİzi, İbni Mace rivayet etmiştir. Tİrmizi ve Ebu Da-vud'da benzer bir başka olaydan söz edilir: Hakim b.Hizam da Allah rasulü'nün bir dinar vererek kendisini kurbanlık bir hayvan almaya gönderdiğini nakleder. Hakim, bir dinarla bir koyun alıp sonra iki dinara satar. Sonra bir dinara yine bir koyun alarak onu ve fazladan olan dinarı götürür. Hz.Peygamber @, dinarı sadaka olarak verir ve yaptığı ahş-verişten dolayı ona dua eder.
Veresiye Alımları: Hz.Peygamber @ parası olmadığı zamanlar borçla veya zırhını rehin vererek mal alırdı. Ebu Râfi 'nin rivayetine göre Peygamber @ bir adamdan Ödünç olarak küçük bir deve almış; az sonra kendilerine sadaka develerinden bir takım develer gelmiş. Bunun üzerine Ebu Rafı', o adama küçük devesini geri vermesini emir buyurmuş. Ebu Rafi, gelen develer arasında yedi yaşından küçüğünü bulamadığını söyleyince Rasulullah @; "O halde onu ver, zira insanların en hayırlıları borcunu en iyi ödeyendir." buyurmuştur. (Müslim). Ebu Hureyre ise şöyle rivayet eder: "Adamın biri kaba bir şekilde Allah'ın rasulünden borcunu isteyince ashab çok üzüldü ve adamın üzerine yürümek istedi, fakat O "onu bırakın, zira hakkı olanın konuşmaya da hakkı vardır, bir deve alıp ona verin." buyurdu. Ashab, etrafta adamın alacağından daha güzelbir deve bulabildiklerini a söyleyince 'öyleyse alıp onu verin, zira insanların en hayırlısı borcunu en iyi şekilde ödeyendir.' buyurdu."(Buhari ve Müslim). Câbir dedi ki: "Peygamber bana borcunu üzerine fazladan katarak verdi." (Ebu Dâvud).
Abdullah b. Ebi Rebia'dan şöyle rivayet edilmektedir: "Hz.Peygamber benden 40 bin dirhem borç aldı. öderken de 'Allah aileni ve malını korusun. En iyi borç ödeme, dua ve borcu geri vermekle olur' buyurdu"(Nesei). Kata-de'nin Enes'den duyduğu rivayet ise şöyledir: "Medinede (Kureyşlilerin muhtemel bir saldırısı için) tehlike uyarısı verildiğinde, Hz.Peygamber @ Ebu Talha'dan el-Mandub isimli atını ödünç almak istediğini söylemiştir. Döndüğünde İse 'hiçbir şey göremedim ama atının büyük bir nehir gibi hızlı koştuğunu gördüm' buyurmuştur.(Buhari ve Müslim). Unıeyye b.Safvan babasından naklen şunu anlatır: "Huneyn Savaşında Hz.Peygamber @ babamdan zırhını ödünç ister. O 'Ey Muhammed! Bunu zorla mı alıyorsun?' deyince O 'Hayır, sadece bir borç olarak, geri vermek şartıyla' buyurur." (Ebu Davud).
Hz.Ali, Allah Rasulünün Yahudi bir doktora borçlu olduğunu ve onun gelerek parasını istediğini rivayet eder. Hz.Peygamber @ "Sana ödeyebilecek hiç bir şeyim yok" deyince Yahudi de: 'Ey Muhammed, parayı almadan ayrılmayacağım' diye cevap verdi. Rasulullah @ da 'O zaman ben de seninle otururum' dedi. Ve gerçekten de öyle yaptılar. Rasulullah @ öğleyin, ikindi vaktinde, akşam ve gece ve ertesi sabah yahudi yamndayken namaz kıldı. Sahabe de ya-hudiyi tehdit ettiler. Rasulullah @ durumun farkındaydı. Ashabı Rasulullah @'a 'Ey Allah'ın Rasulü, bu yahudi seni esareti altına mı aldı?' diye sordular. Rasulullah @:Aramızda akit yapılan birisine karşı kötülük yapmaktan Rabbim beni alıkoymuştur' buyurdu. Daha sonra güneş yükseldiğinde yahudi: 'Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki, sen Allah'ın elçisisin. Mülkümün yansını Allah yoluna vakfediyorum. Allah'a yemin ederim ki sana öyle davranmamın sebebi Tevrat'ta; 'Muhammed b.Abdullah, doğum yeri Mekke, hicret ettiği yer Tabe ve Hükümdarlığı Suriye'de olan; şeklinde tarif edilenin sen olup olmadığını anlamak içindi." dedi. Yahudi çok zengindi.(Beyhaki; Delai'l en-Nübüvve).
Abdullah b. Ömer'in rivayetine göre Allah'ın Rasulü, Hayber yahudilerine hurma ağaçlarını ve topraklan üzerinde çalışmaları ve ürettiklerinin yarısını vermeleri şartıyla tahsis edildi. (Müslim). Buhari'de ise bu rivayet "Allah'ın Rasulü Hayber'i Yahudilere çalışmaları, işlemeleri ve karşılığında ürünün yansını vermeleri şartıyla verdi." şeklinde geçer. (Buharı ve Müslim).
Hz.Peygamber @ bazen vekil aracılığıyla, bazen de kendisi başkalarına vekaleten ticaret yapmıştır. Ama iş hayatının çoğunda kendisi vekiller kullanmıştır. Rehin karşılığında veya rehinsiz borç alır, peşin veya borçla mal alırdı. Ölen insanlann borçlannm ödenmesine de kefil olurdu. Gelirinden sadaka verdiği bir miktar toprağı vardı. Peygamberlik gelmeden birçok ticari iş yapmıştır. İlahi mesajın kendisine tevdi edilmesinden, sonra bu İşler mütemadiyen azalmıştır. Medine'ye hicretinden sonra çok az satış yaparken, bir çok alım yapmıştır.(Zad'ül Mead). Özellikle hicretten sonra birçok kişiden borç almıştı. Ama çok cömert bir borçlu idi, zira iyi niyet belirtisi olarak her zaman borcundan fazlasını geri öderdi, ve aynca o kişiye "Allah evini ve servetini korusun. Borç için hediye Allah nzası ve borcun geri alınmasıdır' şeklinde dua ederdi. (Zad'ül Mead).
Bir defasında birisinden kırk say (hububat ağırlık ölçüsü) borç almıştı. Adam daha sonra muhtaç duruma düşünce Rasulullah @'a gelerek alacağını istedi. Adam bir şey söyleyecekken Rasulullah @: "İyilikten başka hiçbir şey söyleme, çünkü borcunu Ödeme bakımından ben borçluların en iyisiyim" diyerek kırk say borcuna karşılık, kırk say da onun iyi niyetine karşılık bir jest olarak seksen say ödemiştir. Yine bir gün Hz.Peygamber @ bir deve satın almıştı. Devenin sahibi sonradan gelerek, çok. kaba sözlerle parasını isteyince, ashab hemen onu yakaladı. Fakat Hz.Peygamber @ 'onu bırakın, bir hakkın sahibinin (yani alacaklının)
konuşmaya hakkı vardır' buyurdu. Bir seferinde ise aldığı malın karşılığını ödeyecek parası yoktu. Sonra o malı satarak, kârını Beni Muttalib'in dullarına harcadı ve 'bundan sonra karşılığını ödeyecek param oluncaya kadar hiç bir şey satın almayacağım' buyurdu.(Ebu Davud). Başka bir gün, bir alacaklısı oldukça sert sözlerle alacağını isteyince Hz.Ömer onun üzerine yürüdü. Peygamber @: "Ey Ömer, dur! Benden borcumu ödememi, ondan da sabırlı olmasını istemen daha doğru olur." buyurdu.(Mişkat, Zad'ül Mead).
Ticarî Piyasa
Arabistan'ın o devirlerdeki ticari pazarlannı belirlememiz aynı zamanda Hz.Peygamber @'in bu yerleri ticari amaçlarla gençliğinde bir çok kereler gezmiş olmasmm mümkün olduğunu da gösterecektir. Muhammed b.Habib Bağdadi ca-hiliye devri Arabistan'ın da bu tür panayırlardan 13 tanesini saymıştır.(El-Muhabber). .
1- Dymet'ül-Cendel: Bu meşhur pazar Hicaz'ı" kuzeyinde Suriye sınırında yer alırdı. Yılda bi kere, Rebi-ül-evvel'in ilk gününde burada ticari bir pazar (veya panayır) kurulur, ay sonuna kadar süren bu pazara, uzaktan yakından birçok tüccar gelirdi.
2- Mushakgar: Hıcr, (Bahreyn)'in meşhur kasabalarından Mushakgar'da Cemaziyelevvel'in birinde ticari bir panayır kurulurdu. Panayır 1 ay sürerdi.
3- Şuhar: Burası Umman'da bir kasabadır. Burada Recep ayında beşgün süren bir panayır kurulurdu.
4- Dabe: Panayır Receb'in sonunda Suhar'dan Dabe'ye taşınırdı. Bu kent Umman'm iki deniz kentinden biridir. Sind, Hind, Çin ve birçok doğulu ülkeden tüccarlar gelirdi.(Mu'cem-ül Buldan, c. II, sh.534).
5- Şihr (Mahare): Arab denizi kıyısında, Aden ile Umman arasında olan bu kasaba amber denilen kokusu ile meşhurdur. Buradaki panayır Şaban ayının İlk gününden 15. gününe dek sürerdi.
6- Aden: Aden pazarı ise Ramazan ayının biri ile onu arasında kurulur, doğudan güneyden tüccarlar gelirdi.
7- San'a: Yemen'in başkenti olan bu şehirde kurulan meşhur panayır Ramazan ayının onundan sonuna dek sürerdi.
8- Rabiye: Hadramut'ta bir kenttir. Zilkade'nin 15. günü başlayan panayır bir ay sürerdi.
9- Ukaz: Necd'in yukan tölgelerindendir. Bu meşhur panayır Hadramut'taki Rabiye panayırı ile aynı zamanda kurulurdu. Bu pazar büyüklüğü, ticaret hacmi ve şiir vb. sanat faaliyetleriyle diğer panayırlardan daha büyük bir öneme sahipti. Zilkadenin sonuna dek devam ederdi. Burası Kureyş, Hevazin, Eşlem, Gata-fan, Adi, Habeş, ed-Düş, el-Haya ve el-Musta-kİl kabileleri tarafından ziyaret edilirdi.
10- Zül-Mecaz: Ukaz yakınındaki bu verdeku-rulan panayır Zilhicce ayının ilk yedi günü boyunca sürerdi.
11- Mina: Daha sonra yukarıda sözü edilen panayır Hac günlerinde Mina'ya nakledilirdi.
12- Nazet: Daha sonra Hayber'de kurulan Nazet pazarı Muharrem ayının onundan sonuna dek sürerdi.
13- Hicr: Burası Yemame'de bir yerdir. Nazet ile aynı zamanda kurulurdu.
Arap yarımadasında kurulan bu pazarlar doğudan ve güneyden gelen insanlarla doluşurdu. Bu listede yarımada dışında kurulan, Ku-reyş'in ve Hz.Peygamber @'ın da birkaç kez katıldığı Busra (Suriye) panayırına yer verilmemiştir. Bilindiği gibi Busra Arap yarımadasının dışındadır.
Eski Arabistan'da ticaret merkezlerinin gösterildiği haritaya (sh. 267) kısa bir bakış bu pazarların kuzeyden doğuya, doğudan güneye, güneyden batıya, batıdan kuzeye bütün yarımadayı kapladığını gösterecektir. Bütün bunların yerel değil, bir çok yabancıların da katıldığı bölgesel panayırlar olduğu özellikle vurgulanmalıdır. Ülkenin uzak kısımlarından olduğu gibi ülke dışından da gelenler olurdu. Kureyşliler sık sık Dümetü'l-Cendel ve Rabiye panayırlarına katılırlar, Ukaz'a ise ülkenin her yerinden insanlar gelirdi. Bu tacirler bir panayırdan diğerine gezerek ve alım-satıma güçleri yettiğince, mümkünse hepsine giderek alış-veriş yaparlardı. (Muhammed b.Habib ve el Merzuki; Ki-tab-ul vel Armarah wal-Amkanah, c.II, sh.161-70). Hz.Peygamber @'in da buraları gezip ticaret yapmış olması oldukça kuvvetli bir ihtimaldir. Mesleği ticaret olan birisinin buralara katılması zaten gereklidir, aksi halde ticaret işini ve iş bağlantılarım sürdürmesi imkansız olacaktır. Bir tacirin hayatını kazanması için bir mal arzına ihtiyacı vardı ve bu arzı sağlayan panayırları ziyaret etmesi şarttı. Çok zengin olmadığı sürece bir tüccarın buraları dolaşmadan geçimini temin edebilmesi zordu. Bunun yanısıra Hz.Mu-hammed @ ticarete sıfırdan başlayan, bazen de zenginler için sabit ücret karşılığında onların işini takibeden fakir bir kişi İdi. Buna dayanarak bu panayırlara sık sık uğradığı kabul edilebilir. Bahreyn meselesi de şüphesiz ki doğrudur. Ab-dul Kays heyetinin lideriyle çeşitli kişiler ve yerler hakkında konuşmuştur. Kendisine içki hususunda sorduklarında ise Peygamber @ şarap yapımında ve içiminde kullanılan kaplar hakkında ayrıntılı bilgiler vermiş ve bu kaplardan dördünün kullanımını yasaklamıştır. Bunlar: Ham (şarap yapımında kullanılan yeşil bir kap), dubba (içi oyulmuş ve kurutulmuş bir kabak, ki bu da kadeh olarak kullanılıyordu), ne-kir (ağaçtan oyulmuş bir çeşit kap) ve muzajfet (zift ile boyanmış/sırlanmış çömlek).
Bahreyn halkının yaşantısı, âdetleri, yeme-iç-meleri hakkında oldukça detaylı bilgilere sahip olması Peygamber @'m bu bölgeleri, Mushak-kar panayırına gittiğinden ziyaret ettiğini kuvvetlendiren diğer delillerdendir. Aksi takdirde burasını, bölgelerim ve insanlarını bu kadar yakından bilebilmesi imkânsızdır. Heyetin lideri el-Eşac haklı olarak Peygamber @'a: "Sen şehirlerimizi ve halkımızı benden iyi biliyorsun" demiştir.
KISIM 2
TİCARETİN PRENSİPLERİ
Giriş
Önceki kısımda geçtiği üzere, Peygamber @'m risaletten önce ve sonra ticaret ile iştigal ettiğinde hiç şüphe yoktur. Fakat O'nun tacirliği diğer-lerininkinden farklıydı. O, sadece hayatını kazanmak istiyor; zenginlik ve servet biriktirmek gibi arzular peşinde koşmuyordu. Çünkü bu ticari işler, o devirde dürüst para kazanılabilecek ender işlerdendi. Kazandıkları ancak hayatını idâme ettirmesine yeterli oluyordu. Ancak ne olursa olsun, her yaptığı işi tam bir dürüstlük ve doğruluk içinde yaptığından hiç bir müşterisinin şikâyetine mâruz kalmıyordu. Sözünü tuiu-yor, mallarım kararlaştırdıkları vasıfta ve zamanında teslim ediyordu. O dönemlerdeki alışverişlerde sık sık görülen münakaşalar ve kavgalar O'nunla müşterileri arasında asla görülmezdi. Bütün meseleler her zaman için doğrulukla, barış içinde çözülür, karşısındaki hiçbir zaman aldatılma korkusu taşımazdı.
Rasulullah @ böylelikle doğru ve adil alış-ve-rişin ve ticaretin prensiplerini de ortaya koymuştur. Söz konusu prensipler, bu konuda evrensel kuralları oluşturmuştur. O'nun dürüst bir tacir olarak nâmı henüz çok küçük yaşlardayken yayılmıştı. Peygamber @ diğer insanlarla olan işlerinde daima sorumluluk ve dürüstlük göstermiştir. Bu konuda kendisi ile ticaret yapmış insanların çeşitli nakilleri bulunmaktadır. Abdullah b.Ebu Harnza, O'nunla bir alışverişe başladığını, fakat daha ayrıntıları belirlemeden acil bir işinin çıkmasıyla hemen ayrılmak zorunda kaldığını anlatmaktadır. Geri dönmeye söz verdiği halde unuttuğu için, ancak üç gün sonra hatırlayarak oraya koşmuş ve Peygamber @'ın halâ onu beklemekte olduğunu görmüştür. Peygamber @ ise orada üç gün boyunca beklediğini belirtmekten başka hiç bir şey söylememiştir. O'nun cömertliği ve adil kişiliği sadece kendi çağindakilere değil, kendinden sonra gelen bütün insanlarca ticarî münasebetler için temel prensipler olarak kabul görmüştür.
Meşru Ticaretin Prensipleri
Peygamber @ ticarî işlerinde her zaman dürüsttü ve ashabına da aynı şekilde davranışı tavsiye etmişti. Medine'de devletin başına geçince ticarî sahadaki bütün sahtekârlık, faiz, şüphe, belirsizlik, haksız kazanç, sömürü, karaborsa gibi unsurları çıkanp atmıştır. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini standartlara bağlayarak insanların, güvenilirliği şüpheli ağırlık ve uzunluk birimlerini kullanmasını yasaklamıştır.
En Hayırlı Kazanç: Peygamber @ çocukluğundan başlayarak dürüst bir şekilde çok çalışmakla hayatını kazanmış, güzel ve nezih bir hayatın temel esaslarını koymuştur. Hiçbir kimse kendi elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlısını yememiştir. Allah'ın Peygamberi Davud @ da elleriyle kazandığını yerdi ."(Buharı). Hz.Aişe'den rivayetle Peygamber @:"En güzel şeyler kendi kazancınızdan geldiği gibi çocuklarınız da bundan gelir." buyurmuştur. (Tirmizi, Nesei ve İbni Mace). En güzel kazancın ne olduğu sorulduğunda; "Helal yoldan olan ve kişinin kendi eliyle kazandığıdır" buyurmuştur.(Ahmed). "Farz olan bir çok vazife gibi, helal yoldan maişetini temin etmek de farzdır."(Beyhaki). Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Helal bellidir, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında çok kimselerin bilmediği şüpheli şeyler de vardır. Bir kimse bu şüpheli şeylerden korunursa dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli iş yapanlar harama düşerler. Korunun kenarında hayvanlarını otlatan kimse gibi ki, koruya dalması pek mümkündür. Dikkat ediniz; her hükümdarın bîr korusu vardır. Allah'ın korusu da haram kıldığı şeylerdir. Şunu da biliniz ki, vücutta bir et parçası vardır: o düzgün olursa bütün vücut düzgün olur, eğer o bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. Biliniz ki, bu et parçası kalptir."(Buhari, Müslim). "Şüpheli şeyleri terk edin, şüphe vermeyenlere dönün. Doğruluk huzurdur, yanlışlık endişedir."(Ahmed, Tirmizi, Nesai ve Dârimi).
Yasaklanan İşler: Peygamber @ helal olmayan birçok işi bizzat kendileri haram olduğu için, bazılarını da içinde haram unsurlar taşıdığı İçin yasaklamıştır. Önce alış-verişi yasak olan şeyleri, sonra da haram olan işleri ele alalım.
Haram Şeyler: Kur'an'da yasaklanan şeylerin kullanımı haram olduğu gibi ticareti de haram kılınmıştır. Kur'an müslümanlara domuz etini, kan şarap (içki) ve Ölü hayvan etini haram kılmıştır. "Allah size leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur kalırsa, (başkasına) saldırmadan ve sınırı aşmadan (bunlardan) yemesinde bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir."(2:173,5:3).
Peygamber @ bütün haram şeylerin ticaretini yasaklamıştır. Câbir b.Abdullah'dan rivayet edildiğine göre kendisi Peygamber @'i Fetih yılı Mekke'de; "Hiç şüphe yok ki, Allah ve ra-sulü şarabı, İaşeyi, domuzu ve putları satmayı haram kılmıştır." derken işitmiştir. Bunun üzerine: "Ey Allah'ın rasulü! Ölü hayvanların İç yağlarından haber ver, çünkü onlarla gemiler boyanır, deriler yağlanır, halk onlardan kandil yakar." denilmiş. Peygamber@: "Hayır, o satış haramdır?" buyurmuş. Sonra Rasululah @ şunları söylediler: "Allah yahudilerin belasını versin! Allah kendilerine ölü hayvanların iç yağlarını haram kılınca onu erittiler, sonra sattılar da parasını yediler."
Ebu Mes'ud-ı Ensari'den rivayetle Rasulullah @"köpeğin kıymetinden, fahişenin mehrinden (zina mukabili aldığı para) ve kâhinin gelirinden" nehiy buyurmuş tur. (Müslim). Buradaki nehy, haramlık bildirir. Falcıya verilen hediye de murdardır.(Buhari).
Buhari'de zikredilen bir hadisinde Peygamber @ kan için para ödemeyi yasak kıldı., faizi alana ve ödeyene, dövme yaptırana ve yapana, tasvir (heykel) yapana lanet etti. "Kediler için para ödemeyi de yasakladı."(Müslim). Tirmizi ile İbni Mace'nin. Enes'ten rivayet ettikleri bir hadiste Peygamber @: "Şarabı yapana, yaptırana, içene, taşıyana, taşıtana, içirene, satana, parasını yiyene ve satın alana lanet etmiştir." Ve yine "Şarkıcı kızları almayın, satmayın, öğretmeyin, onlara ödenen para haramdır." buyurmuştur. (Tirmizi, Ahmed ve İbni Mace). "İnsanlar arasında gerçeği boş sözlerle değişenler vardır...".(31:6) ayeti de benzer sebeplerden dolayı nazil olmuştur.
Peygamber @ bu konularda çok titizdi ve ashabından da haramdan kaçınmalarını isterdi. "Hiç kimse haram işlememek için haram olmayandan da kaçınmadıkça takvaya erişemez. "(Tirmizi, İbni Mace). Câbir'den rivayetle Peygamber @ haramdan neş'et eden vücut Cennet'e giremez, haramdan neş'et eden bütün vücutlar cehennem'e daha layıktır" buyurmuştur. (Ah-med, Darimi ve Beyhaki). Hasan b.Ali'den rivayetle Peygamber @: "Şüphe vereni bırakın, şüphe vermeyenlere dönün. Hakikat huzurdur, yanlışlık endişedir." buyurmuştur.(Ahmed, Tirmizi, Nesai ve Darimi birinci kısmı atlamışlardır).
Alış-Verişte İyi Muamele: Peygamber @ ticaret yaptığı insanlara karşı çok nazikti ve ashabın da öyle davranmasını isterdi. Câbir'den rivayetle Peygamber @ "Allah'ın rahmeti satarken, a -lirken ve iddia eaeiKeu yumuşak olandır" buyurmuştur. (Buhari). Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Alış verişte yemin, malın sürümünü temine medar olabilirse de, hakikatte kazancın bereketini giderir."(Buhari).
Ebu Zerden rivayet edildiği üzere Rasulullah @: "Üç sınıf vardır ki kıyamet gününde Allahu Teala bunlara İltifat buyurmaz, yüzlerine bakmaz, onları tezkiye etmez. Onlar için can yakıcı azap vardır" buyurdu. Ebu Zer "hayret ve hüsranda kalanlar kimlerdir, ey Allah'ın rasulü?" diye sorunca Peygamber @ bunlardan birinin, malını yalan yere yemin ederek satan olduğunu buyurdu.(Müslim). Yine Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Sizden önce bir adam vardı. Bir melek onun ruhunu almaya geldi. Melek ona hayatında hiç iyilik edip etmediğini sordu. O da bilmediğini söyledi. Düşünmesi söylendiğinde bildiği tek iyiliğin çoğunlukla borç verdiğinde, zenginlere ödemeleri için zaman tanımak, fakirlerin borcunu ise affetmek olduğunu söyledi. Bunun üzerine Cennet'e götürüldü.(Buhari ve Müslim).
Ebu Said el-Hudri'den rivayetle Peygamber @: "Dürüst ve güvenilir tacir peygamberler, sa -diklar ve şehitlerle beraberdir." buyurmuştur. (Tirmizi). Yİne Peygamber @: "Kıyamet gününde tüccarlar kötüler olarak dirileceklerdir; Allah'dan korkanlar, dürüstler ve hakikati konuşanlar hariç "(Tirmizi, İbni Mace, Darimi ve Beyhaki).
Akitlerde Tarafların Haklan: Allah ve elçisi malların ahş-verişinde tarafların karşılıklı rızalarını meşru ve helal kabul etmiş, karşısındakinin izni ve rızası olmaksızın mal almayı yasaklamıştır. Bütün bunlar toplumda huzur ve nizamın ve fertler arasında iyi, samimi ve dürüst ilişkilerin kurulabilmesi için gerekli görülmüştür. Bununla beraber Peygamber @ ticari ilişkiler için belirli düzenlemeler yapmış ve belirli şartlar altında sözleşmeden vazgeçme veya devam hakkı tanımıştır. İbni Ömer, Rasulullah @'dan işitmiş olarak rivayet ettiğine göre: Peygamber @; "İki kişi alış veriş yaptılar mı ayrılmayıp beraber bulundukları müddetçe, yahut biri diğerini muhayyer (seçmekte ve al-yeya beğenilmezse iade edebilme şartıyla) bırakmadıkça onlardan her biri muhayyerdir. Eğer biri diğerini muhayyer bırakır da bu şartlarla satış yaparlarsa artık satış vacib olmuştur (yürürlüğe girmiştir.). Satışı yaptıktan sonra birbirlerinden ayrılırlar da, taraflardan biri satışı terk etmezse satış yine vacib olmuştur." buyurmuştur.(Buhari ve Müslim). Hakim b.Hi-zam'dan Rasulullah @: "Satıcı ile alıcı birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler. Eğer malın durumunu anlatırken doğru söyler ve malın kusurunu açıklarlarsa her ikisi için de alış veriş bereketli olur. Ancak, malın ayıbını saklar, malı anlatırken yalan söylerse alışverişlerinden bereket silinmiş olur." buyurdu.(Buhari ve Müslim).
İbni Ömer'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki; Bir adam Peygamber @'a alış verişte aldandığını anlattı da Rasulullah @ (kendisine): "Alış veriş yaptığın zaman; aldatma yok, deyiver." buyurdular. Bundan böyle o şahıs alış veriş yaptığında aldatmak yoktur, derdi.
Ebu Davud'un İbni Ömer'den rivayet ettiği şu hadise göre: Peygamber @: "Alış veriş yapanlar ayrılmadıkça muhayyerdirler; ancak muhayyerlik pazarlığı olursa o başka. Satıcının satışı kaldırır korkusu ile arkadaşından ayrılması kendisine helâl değildir?" buyurdu.
Ebu Hureyre'den rivayetle Peygamber @: "Ticari bir akitten sonra iki taraf karşılıklı rıza ile ayrılmalıdır." buyurmuştur.(Ebu Davud). Câbir, Rasulullah @'m bir bedeviye, bir sözleşmeye vardıktan sonra iptal etme hakkını verdiğini rivayet etmiştir.(Tirmizi).
Kur'an'da şiddetle yasaklanan faiz ve faizin bulaştığı her türlü fâsid alış-veriş sünnette de zem-medilmiştir. "Faiz yiyenler, ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu onların: 'Alış-veriş de faiz gibidir' demelerinden ötürüdür. Oysa Allah, alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır..."(2:275). Ayet-i kerimenin ışığında Peygamber @'ın faizin her türlüsünün ve ona karışan herkesin kötülendiği birçok hadisi vardır. Câbir, Peygamber @'ın "Faizi yiyene, yedirene, yazana ve şahitlerine lanet ettiğini" rivayet etmiştir.(Müslim). Hz.Ali de "Peygamber @'ın faiz alana, verene ve kaydedene lanet ettiğini duydum." demiştir.(Nesei).
Hz. Ali'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: "Rasulullah @, menfaat celbeden her ödünç ri-ba (faiz) dir, buyurdular."(Buhari, Beyhâki). Enes'den rivayet edilen bir hadiste "Eğer biriniz borç verir de, borçlu size bir hediye veya sürmek üzere bir hayvan verirse, daha önceleri uyulan bir usul olmadığı takdirde onu ne alsm, ne de kabul etsin."denilmektedir.(İbni Mace, Beyhaki). İbnİ Ömer'den rivayet edildiğine göre Peygamber @: "Kâli, mukabili kali'yi, yani borca mukabil borcu satmayı yasak etmiştir." Kâli: Bir kimsenin bir süreye kadar bir şey satm alması ve süresi bitince ödeyecek bir şey bulamayarak, bunu bana başka bir müddete kadar başka bir şey fazlasıyla sat; diyerek aralarında teslim, tesellüm cereyan etmeden satış yapmalarıdır. Hadisi şerif, bunun haram ve yapılan satışın batıl olduğuna delildir. (Hâkim ve Dare-kutni). Amr b.Şuayb'tan Tirmizi, Nesei, İbni Mace, Ebu Davud ve İmam Ahmed'in zikrettikleri bir hadiste Peygamber @: "Hem ödünç hem satış, bir satışta iki şart; ödenmeyen malın kân ve yanında olmayan şeyi satman helâl değildir "buyurmuşlardır.
Peygamber @aynı şekilde kıymetli madenlerin, meyva ve tahılın değişimini de aşağıda verilen örneklerde olduğu gibi, faiz niteliğinde bir fazlalık varsa yasaklamıştır. Ebu Said el-Hudri'den rivayetle Peygamber @: "Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpa ile, hurma hurmayla, tuz tuzla; her şey benzeri ile peşin ödenecektir. Kim ki fazla verir veya fazlasını talep ederse, o faize girmiştir. Alan da veren de günahkârdır."buyurmuştur.(Müslim).
Ebu Said el-Hudri'den Rasulullah @'m şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Altın ile altını, ancak misli misline olursa satın. Birbirleri üzerine fazla yapmayın. Gümüş ile gümüşü de, ancak misli misline olursa satın. Birbirleri üzerine fazla yapmayın. Onlardan elinizde olmayanı hazır ile dahi satmayın." Bir başka rivayette ise "Eşit ağırlıkta olmadıkça altını altınla, gümüşü gümüş ile satmayınız."denilmektedir.(Buhari, Müslim).
Ömer b.Hattab'dan Nebi @'ın: "Altının altın ile değişimi ribadır. Meğer ki (taraflardan biri diğerine) ha al!, (o da diğerine) ha ver! diyerek (el sıkışarak peşin verip almış olalar.) Buğdayı buğdayla tebdil de ribadır. (Meğer ki tarafeynden yek diğerine) ha al;, ha ver! denile. Hurmayı hurma ile bey'de ribadır. Meğer ki ha al, ha ver! denile. Arpayı arpa ile tebdil de ribadır. Meğer ki ha al, ha ver! denile." buyurduğunu haber verdiği rivayet olunmuştur. (Buhari ve Müslim).
Ebu Said'den rivayetle Bilal, Peygamber @'a cenib denilen hurma ile geldi. Rasulullah @ ona: "Bunları nereden bulduğunu" sordu. O da cevaben; "Benim karışık hurmalarım vardı. Onların iki sa'ını bir saT ile sattım." Peygamber @ şöyle buyurdu: "Faizin ta kendisi! faizin ta kendisi!" buyurdu. (Buhari, Müslim).
Yine Ebu Said el-Hudri İle Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Peygamber @ Hayber üzerine bir adamı memur göndermiş, o zât da Peygamber @'a seçkin kuru hurma getirmiş. Derken Rasulullah @: "Hayber'in bütün hurmaları böyle mi?" diye sormuş, adam: "Hayır, ey Allah'ın rasulü! Biz bunun bir ölçeğini İki ve İki ölçeğini üç ölçeğe alıyoruz," demiş. Bunun üzerine Peygamber @: "(Bunu) yapma, kötü hurmayı para ile sat, sonra para ile seçkin hurma satm al." buyurmuş, tartı hakkında da böyle bir şey söylemişlerdir. Müslim'in rivayetinde "ölçü'de böyle" buyurulmuştur.
Câbir, Peygamber @'ın miktarı bilinmeyen hurmanın yine miktarı bilinmeyen hurma karşılığında satımını yasakladığını rivayet et-miştir.(Müslim). Sa'd b.Ebu Vakkas Rasulul-lah'a, birisinin taze hurma karşılığında kuru hurma satın almanın hükmünü sorduğunu rivayet etmiştir. Bunun üzerine Rasulullah @: "Yaş hurma kuruduğu zaman eksilir mi?" diye sordu. (Ashab) evet, deyince O da bundan nehyet-ti.(Malik, Tirmizi, Ebu Davud, Nesei ve Ibni Mace).
Peygamber @, İslam öncesi devirlerin mey-sir'ine(kumar) benzemesi sebebiyle canlı hayvan karşılığında et satımını yasakladı.(Şerh-üs Sünne). Ödeme sonra yapılmak üzere hayvan karşılığı hayvan satımı da yasaktır.(Tirmizi, Ebu Davud, Nesei İbni Mace, Darimi).
Ticari Anlaşmaları: Allah, elçisi Muhammed @'ı toplumdan bütün kirli, ahlâk dışı ve sağlıksız şeyleri ve fikirleri temizleyerek yerine doğruyu, güzeli, saf ve temizi İkame etmek üzere göndermiştir. Kur'an, insanlara temiz şeyleri yemelerini, saf ve sağlıklı yollan benimsemelerini şu ayetle emretmektedir: "... temiz şeylerden yeyin, salih ameller işleyin."(23:51). Ve Bakara Suresi'nde şunları okumaktayız: "Ey inananlar! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyin. Allah'a şükredin..." (2:172).,
"Temiz şeyler"den kastedilen sağlıklı ve meşru yoldan kazanılmış olandır. "Temiz şeylerden yeyin!" emrinin "salih ameller işleyin" emrinden önce gelmesinin sebebi, helal lokma yemeksizin yararlı amelde bulunmanın anlamsız olacağının vurgulanmak istenmesidir. (The Meaning of the Quran, c.VIII). Peygamber @ bu hususu şu hadisleriyle izah etmektedir: "Allah iyidir (ve saftır) ve sadece iyi (ve saf) olan şeyleri kabul eder. O elçisine verdiği aynı emri müminlere de vermiştir." diyerek yukarıdaki ayeti (2:172) okudu ve darmadağınık ve kiri i -paslı bir durumda gezerken ellerini açıp "Rab-bim, Rabbim!" diyen adamdan bahsetti: "Onun yiyeceği, içeceği ve giyeceği böyle yolsuz iken . ve meşru olmayan usullerle azığını temin ederken böyle bir insan nasıl duasına cevap alabilir?" buyurdu. (Müslim).
Peygamber @ helal olmayan kazançlar hakkında şunları açıklamıştır:
1- Helal olmayan yollarla mal kazanarak onun bir kısmını tasadduk edenin sadakası kabul edilmeyecektir. Bundan sevap da kazanamayacaktır. Geride bıraktıkları ise cehennem için bir hazırlık olacaktır. Allah kötü bir ameli bir başka kötü amelle atfetmez, ancak iyi bir amelle affeder. Bir kötülük diğer bir kötülüğü yok et-mez; (İmam Ahmed).
2- Haramdan neşet eden vücut Cennet'e giremez, ona cehennem daha layıktır. (İmam Ahmed, Darimi ve Beyhaki).
3- Allah'ın rahmeti satarken, alırken ve iddia ederken yumuşak olanadır. (Buharı).
4- Yemin kazancı artırır, fakat bereketi yok eder. (Buhari).
5- Dürüst ve güvenilir tacir, peygamberler, sâlihler ve şehitlerle beraberdir. (Tirmizi, Darimi, İbni Mace, Dare Kutni).
6- Tacirler kıyamet gününde kötüler olarak dirileceklerdir; Allah'tan korkan, dürüst olan ve doğru konuşanlar hariç. (Tirmizi, İbni Mace, Darimi, Beyhaki).
Kur'an insanlara, bilhassa ödemenin ve malların tesliminin ertelendiği durumlarda olmak üzere bütün ticari kayıtların tutulmasını emretmektedir. Ama bununla beraber işlemler peşin ve elden yapılıyorsa buna gerek yoktur. "Ey inananlar! Belirli bir süreye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu yazın. Aranızda adaletli bir yazıcı onu yazsın., erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun..(Borç) az olsun, çok olsun, onu süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında daha adaletli, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Yalnız aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin ticaret olursa onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alış veriş yaptığımız zaman da şahit tutun..."(2:282).
Müslümanlara rehin vererek iş yapma imkanı da tanınmıştır. "Eğer seferde olur da yazacak birini bulamazsanız, alınan rehinler (yeter)..."(2:283). Tabii ki bu sadece yolculuk için geçerli değildir, kişi borç alma imkânı bulamadığında, rehin vererek işini görebilecektir.
Kur'an yine müminlere hukuki sorumluluklarını, Özellikle sadece güvene dayalı bir anlaşma varsa yerine getirmeleri yolunda tavsiyede bulunmaktadır: "Şayet birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emaneti (borcunu) ödesin. Rabb'i olan Allah'tan kork-sun..."(2:283).
Karşılıklı Rıza: Kur'an müminlere işlerini karşılıklı rıza ile yapmalarını emretmektedir. "Ey inananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle ye-yin..."(4:29). Buradaki "haksızlık" İslam kurallarına ve prensiplerine aykırı, yanlış ve gayri ahlâki oran bütün işlemleri içine almaktadır. "Ticaretle" de kastedilen ise, kâr ve fayda için yapılan, endüstri v.s. bütün işler ile birinin diğerlerinin ihtiyacını karşılaması sonucu görülen hizmete karşılık paranın ödendiği işlerdi.
Karşılıklı rıza ise, ilgili tarafların hile veya zorlama ile değil, anlaşarak yapmaları demektir. Meselâ, faiz ve rüşvet ilişkilerinde de karşılıklı rızanın söz konusu olmasına rağmen gerçekte mağdur durumda olan kişinin bu işe şartlar tarafından zorlandığı açıktır. Kumarda ise, herkes kazanma ümidiyle oynar. Kaybedeceğini bilse asla oynamaz, içinde hile ve dolandırıcılık olan bütün işlemler için durum aynıdır. Aldatılan kişi, bu işi, içinde hile olmadığı zannıyla kabul etmektedir; bu işte hile olduğunu bilse şüphesiz ki rıza göstermez.(The Meaning of the Quran, c.II).
Allah'ın emirlerinin ışığında Peygamber @ bütün ticari münasebetler için kurallar koymuş, Önemli b'ir çok düzenlemelerde bulunmuştur. Bu kurallar içinde gerçekleşmeyen ticari işler, gayri meşru kabul edilirler. Bütün bu kurallar, düzenlemeler ve çeşitli ticarî ilişkiler, İslamın iktisadi görüşünün ele alındığı kısımlarda yer almaktadır.(Bkz.Ekonomik Sistem).
İdeal Bir Tacir Olarak
Peygamber @ bir tüccar olarak gönderilmemiştir. O, bir hadislerinde "Bana servet toplamam için veya tacir olmam için vahiy inmedi." buyurmuştur.
Ticarette başarı; doğruluk ve müşterilerle dürüst ilişki kurmaya bağlıdır. Bu prensip etrafında Peygamber @ başarılı bir tacir olmanın en iyi yollarını göstermiştir. Hz.Hatice ile evlenmeden önce Suriye, Yemen ve benzeri bir kaç yere onun temsilcisi olarak gidip, oha, umulmadık bir servet kazandırmıştı. Daha önce Hatice ile pek çok mümessil çalışmış olmasına rağmen hiç birisi Hz. Muhammed @ kadar tatmin edici şekilde çalışmamıştı. O, Hz. Muhammed @Tın dürüstlüğü, namusluluğu, iyi davranışları ve iş kabiliyetinden o kadar memnun kaldı ki, bu özellikleri onun muhabbetini ve alakasını çekerek genç Muhammed'e evlilik teklifinde bulunma neticesini getirdi. Peygamber @ dürüstlük ve güvenilirlik prensiplerine bağlı kalarak ticarette nasıl muvaffakiyete erişilebileceğini göstermiştir.
Ticaret refahın ve zenginliğin temel unsurlarıdır. Bu yönüyle de endüstri, tarım ve hizmet sektörüne üstünlüğü vardır. Milletler tarihi, ticaret ile uğraşan insanların nasıl güçlenip geliştiklerini göstermektedir. Bu sebepten dolayı Peygamber @; "Ticaret yapın, zira rızkın onda dokuzu ticarettedir." buyurmuştur. Kur'an'da "Gündüzü geçim(iniz için çalışıp kazanma) zamanı yaptık." ifadesi yer alır. (78:11).
Bu emir, insanların şu veya bu şekilde çalışarak azıklarım kazanmaları ile ilgili bir emirdir. Kur'an, ayrıca insanları ticarete teşvik de etmektedir: "Rabbinizden zenginlik istemeniz de bir günah yoktur."-"Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılm ve Allah'ın lûtfundan (nasibinizi) arayın... "(62:10),"Allah, ahş-verişi (ticareti) helâl, faizi haram kılmıştır." (2:275).
Peygamber @: "Helâl kazanç peşinde koşmak farzdır" buyurmuştur. İslâm devletinin ilk Halifesi olan Hz. Ebubekr, kumaş ticareti yapardı. Mü'minlerin emîri Pers ve Bizans ülkelerinin fatihi Hz. Ömer hububat ticareti, Hz. Osman ise kumaş ticareti yapardı. Yine, bilindiği gibi Ebu Hanife de kumaş işinden rızkını sağlamaya çalışırdı.
Medine'ye hicret edenlere Peygamber @ ticaret ile uğraşmalarım tavsiye etmiş, onlar da bu yolla kısa zamanda maddî durumlarını düzeltmişlerdi. Dinleri sebebiyle hicret etmiş insanların ticaretle uğraşarak günlük nzıklarmı temin ettiklerini gösteren sayısız Örnekler vardır. Bu sebeple Peygamber @ ticarete ve İş hayatına büyük önem vermiştir.
Dürüstlük ve İyi Muamele: Peygamber @ ticarette dürüst ve müşterilere karşı nâzik olunması için kurallar bırakmıştır. Bunlar ticarette başarının anahtarı ve temel prensipleridir. Uzun vadede, bütün sahtekârlar kaybeder, doğrular kazanır. Bu prensiplere uymadıklarından dolayı pek çok ferdî veya kollektif iş ve ticarî teşebbüs yara almış, veya batmıştır. Bir tacir için en önemli şey iyi niyettir. İyi niyete, dürüstlük ve müşterilere karşı nâzik olmakla ulaşılır. Bu, insanlar için dünyadaki refahın yanında Kıyamet Günü'de de büyük mükâfat vardır. Peygamber @'a göre ticaret hayatında dürüstlük ve iyi muamele yanında şu prensiplere de yer verilmelidir:
1- Satıcı malını methetmemeli, alıcı da kötüle-memelidir. Bu mevzuda yine Peygamber @'ı dinleyelim: "Malını satarken medhetmeyen, alırken de zemmetmeyen tacirin kazancı, kazançların en temizlerindendir." Mal sahibi, müşterisine malı hakkında yalan söylememeli, hile yapmamalıdır. Peygamber @: "Bir satış yaparken 'aldatma yok' deyin," buyurmuştur.
2- Alış-veriş ve alacakların tahsilinde müsamahalı olunmalıdır. Nakit Ödeyemeyen müşteriye süre verilebilir, ödemeye güçleri olmayanların borçlarının tahsilinden vazgeçilebilir. Bir hadiste, bir kişinin dünyada ticaret yaparken insanlara nezaketle muamele ettiği, onlara zaman tanıyıp ihtiyacı olanlara borcunu bağışladığı için Cennet'e girdiği bildirilmişti.
3- Alış-verişte lüzumsuz yeminden kaçınılmalıdır. Rasulullah @'ın bu husustaki hadisleri şöyledir: "Yemin kazancı arttırır, fakat bereketi yok eder." "Allah; kıyamet gününde, çok yemin eden satıcının yüzüne bakmaz. "Yemin müşteriyi tesir altında bırakır. Kendi iradesiyle malın en uygununu seçme imkânından mahrum eder. Lüzumsuz yemin, yeminin inandırıcılık vasfını da kaybettirir.
4- Alış-verişte taraflardan birisi pişman olursa, onun isteğine uymak iyi olur. "Kim alış-verişte, müslümanm akdi bozma isteğine uyarsa, Allah da onu kıyamet gününde kayıp düşmekten korur.".. Satım işi karşılıklı rıza ile veya teklif ve kabul ile sona erer. "İki kişi karşılıklı rızaları olmadan ayrılmasın." buyurulmuştur.
5- Satıcı ölçü ve tartıya son derece dikkat etmelidir. Bu konuda Kur'an'da Mutaffifîn Sure-si'nde şunlar zikredilir: "Ölçü ve tartıda hile yapanların vay hâline! Onlar, insanlardan bir şey ölçüp aldıkları zaman ölçüyü tam yaparlar. Kendileri onlara bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman (ölçü ve tartıyı) eksik yaparlar. Onlar, tekrar diriltileceklerini sanmıyorlar mı?" (83:1-4). Allah rasulü de ölçü ve tartı kullananlara hitaben şunları buyurmaktadır: "Ölçüden ve tartıdan eksilttiğinden dolayı rızkı kesilmeyen hiç kimse yoktur." "Şüphesiz ki, sizlere, önceki milletlerin onlarla cezalandırıldıkları işler emanet edilmiştir."
6- Bir kimse, bir malın parasını önceden ödemiş olsa bile, mal kendisinin eline geçmeden o malı başkasına satm amalidir. Peygamber @: "Bir kimse henüz kendi mülkiyetine girmeyen bir malı başkasına satmasın." buyurmuştur.
7- Ticarî hayatta, başkalarının iş ve gelir sahalarını daraltmaktan ve rekabetten kaçınılmalıdır. Aksi halde ticarî hayat kıskançlık ve düşmanlık üzerine bina edilmiş olur. Meslek-daşlannı kötüleyerek, müşterileri sadece kendisine çekme gayretleri, müslüman için düşünülmesi bile çirkin olan hareketlerdir. Ra-sulullah @: "Haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, alâkayı kesmeyin. Ey Allah'ın kulları! Allah'ın emrettiği gibi kardeş olun!"ve "Ateşin odunu yeyip bitirdiği gibi haset de iyi amelleri öylece yer bitirir." buyurmuştur,
8- Karaborsadan sakınılmalıdır. İnsanlar için hayatî önemi olan İhtiyaç maddelerini, piyasada darlık meydana getirmek, daha pahalı satabilmek için depo etmek demek olan karaborsa (ihtikâr) dinen ağır bir suçtur. Bu hususta Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Bir yiyecek maddesini kırk gece saklayan Allah'tan uzaklaşmış olur. Bir beldede bir kişi aç olarak sabahlarsa Allah'ın himayesi onlardan uzak olur."
9- Malların fiyatları sabitleştirilmemelidir. Enes (r.a), bir gün fiyatların çok yükseldiğini ve Peygamber @'a "Ey Allah'ın rasulü! Bizlere sabit bir fiyat belirle, "dediklerini rivayet etmiştir. Bunun üzerine Peygamber @: "Şüphesiz ki fiyatları yükselten, indiren, bolluk veren, maişetimizi temin eden Allah'tır." buyurdu. Bu ise ticarî hayata dair meseleler için önemli bir konuyu izah etmektedir. Fiyatların sabitleştiril-mesİ durumunda, ticarî teşebbüsler yapılamayacak, iş dünyası durgunluğa düşecektir.
Endüstri: Endüstriyel teşebbüsler konusunda da, O'nun getirdikleri en güzel ve isabetli prensiplerdir. Peygamber @; "Hiç kimse elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlısını yememiştir, "buyurmuştur.
Günlük hayatımız için bir çok şeye ihtiyacımız vardır; gıda, elbise, kapkacak, alet-edevat vb... Kendimizin ve ailemizin giyim ihtiyacını karşılamamız gerekecektir, kapkacaklanmızı kendimiz hazırlamalıyız, ekmek için ürünlerimizi yetiştirmek, toprağı işlemek zorundayız. Kısaca kendi ellerimizle yapmamız gereken yüzlerce şey vardır. Bunun böyle ifade edilmesi sınaî teşebbüsler için ne büyük bir Öğretidir. Her ferdin bu tür girişimlere yönelmesi, toplu olarak sonuçta ülkenin refahını artıracaktır. Peygamber @: "Muhakkak ki yediklerimizin en temizi, kendi elimizle kazandığımızdır." buyurmuştur. Bu hadis endüstriyel faaliyetler, fabrikalar, işletmeler kurmak için temel etken olan kendine güveni de teşvik etmektedir.
Yukarıda görüldüğü gibi Muhammed @ en ideal bir iş adamı olarak, ferdin ve ülkenin gelişmesini sağlayacak olan ticaret ve iş kurallarını getirmiştir.
KISIM 3
EKONOMİK PROBLEMLERİMİZİN İSLAMÎ ÇÖZÜMLERİ
Günümüzde, sürdürdüğümüz hayatın merkezini iktisadî meseleler oluşturmaktadır. Öyle ki, önceki dönemlerin hiçbirinde bu konu bugünkü kadar "öne çıkmamış" veya önem kazanmamıştır. "Öne çıkmak" tâbirini kullandık; çünkü gerçekten iktisat, insan hayatının her döneminde, her toplum ve ülkede büyük öneme sahip olmuştur. Ancak, bugün bu ilgi yeni bir ekonomi bilimi oluşturulmasına varan bir saplantıya dönüşmüştür. Ekonomi ile ilgili yüzlerce kitap üretilmekte, gerisinde şatafatlı bir terminoloji ve büyük organizasyonlar bulunmaktadır. Bütün bunların yanısıra üretim, dağıtım ve hayatın ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda yeni güçlükler ortaya çıkmıştır.
Bunun bir sonucu olarak, ekonomik meseleler üzerindeki tartışma ve bilimsel araştırmalar büyük yaygınlık kazanırken insanlığın diğer bütün sorunları önemini yitirmiş gibi gözükmektedir. İşin en ilginç yönü ise, bütün dünyanın dikkatleri bu mesele üzerinde yoğunlaştıkça yakın bir çözüm gerçekleşmeyip meselenin daha karmaşık bir hale gelmesidir. Ekonomi, tam anlamıyla bir muamma halini almıştır. Ekonomi ilminin muğlak terminolojisi, ilim adamlarının ve uzmanların çelişkili yaklaşımları, kılıkırk yaran-yorumları insanları şaşırtmakta ve âdeta bu meseleye hiçbir çözüm ümidinin kalmadığı izlenimini vermektedir; tıpkı doktorundan hastalığının Latince adını duyup korkan ve hastalığının düzelmesinden ümitsizliğe kapılan hasta gibi. Gerçekte ise meselelere karmaşık ve muğlak terminolojiden ayrı olarak, yalınlığı içinde bakıldığında, insanın ekonomik problemleri rahatlıkla anlaşılabilir; benimsenen farklı çözümlerin avantajlı yönleri kolaylıkla incelenebilir ve sözde kördüğüm haldeki meselenin doğru çözümü sıradan insanın kavrayabileceği bir duruma gelebilir. Esrarlı ve muğlak bir terminoloji ile örülen bu meselenin karmaşıklığı, insan hayatının büyük bir probleminin bütünden ayırdedilmiş olarak ve başlıbaşma bir mesele imiş gibi sunulmasıdır. Bu tutum öylesine kök saldı ki; ekonomi, insan hayatındaki tek problem olarak takdime başlandı: Bu daha büyük bir yanlıştır ve çözüm bulmayı daha da zorlaştırmaktadır. Aynı zamanda bilim-dışı bir tutumdur. Bir benzetme ile bakarsak; ekonomi uzmanlarının genelde olaya yaklaşımı, bir doktorun ciğerinden rahatsız olan hastasını, vücudunun bütünlüğünden bağımsız olarak sadece o organı düşünerek ele almasına benzemektedir; sonra ciğeri incelemeye kendisini öyle kaptırmıştır ki, bütün beden çerçevesi ve beden sistemi ona sadece ciğer olarak gözükmektedir. Bütün meselelerde bu tür yaklaşımların yanlışlığı ortadadır. Aynı şekilde, insan sadece ekonomik bir varlıkmışcasına, ekonomi, hayatın bütün meselelerinden ayrılır ve bütün meselelerin çözümünde her derde deva olarak ele alınırsa, insanın ruhî ve manevî yönleri ekonomi yanında bir gerçeklik ifade etmezse sonuçta karşımıza bir kaos ve karışıklık çıkmasına şaşırmamalıyız.
Uzmanların varlığı modern çağ için âdeta bir felaket olmaktadır. Hayata ve meselelere genel ve kapsamlı bir bakış her gün daha zor bir hâle gelmektedir. İnsan değişik ilim ve mesleklerdeki tek yönlü uzmanların elinde âdeta oyuncak olmuştur. Bir fizikçi kâinatın bilinmezliklerini sadece fiziğe dayanarak çözmeye çalışmaktadır, Bir psikolog bütün dünyayı psikoloji üzerine oturtmakta, bazıları hayatın tek gerçeğinin cinsellik olduğunu iddia etmektedir. Ekonomistlerin yaptığı da bundan pek farklı değildir. Onlar da insanları hayatlarının gerçek meselesinin ekonomik olduğuna ve diğer problemlerin onun mahsullerinden başka birşey olmadığına ikna etmeye çalışmaktadırlar. Gerçekte ise bu meselelerin hepsi bir bütün olarak ele alınmalı, her aynntı bu bütünlük içinde değerlendirilmelidir. Meselelerin hepsi bu bütün içinde özel bir yer teşkil etmeli ve ehemmiyet dereceleri sadece bu konumlarına göre değerlendirilmelidir.
İnsanın fizikî kurallara tâbi olan bir vücudu vardır ve bu açıdan insan, fiziğin konulan içine girer. Ancak, insanın bütün meseleleri bu çerçevede çözülemeyecektir. Yine insan biyolojik kurallara tâbi bir varlıktır ve biyoloji bilimine de konu olmaktadır. Aynı şekilde, o sadece biyolojile bir canlı değildir ve biyoloji ile zooloji bilimlerinden hayatı düzenlemek için kanunlar çıkarılamaz. Hayatını sürdürebilmesi için insanın yiyeceğe, giyeceğe ve barınağa ihtiyacı vardır; kısaca bu açıdan, ekonomi, insan hayatının Önemli bir unsurudur. Fakat o sadece besin ve barınak arayan bir hayvan değildir. Bu yüzden de hayat felsefesi sadece ekonomik temeller üzerine kurulamaz. İnsan neslinin devamı için cinselliğin ehemmiyeti ve İnsanın bu konuya temayülü vardır. Fakat yine burada o, sadece cinsiyet gözlüğüyle bakılacak bir üreme vasıtası da değildir. İnsan bilgi ve idrak hassaları ile mücehhez; arzu ve hırslarla dolu bir akla sahiptir. Bu görüş açısından psikoloji onun varlığının büyük bir kısmım kapsamaktadır. Ancak insan sadece akıldan müteşekkil de değildir ki psikoloji ilkelerinden hayat için tam bir plan çizilebilsin. Hayatını başka insanlarla sürdürmesi bakımından İnsan tabiatı itibarı ile sosyal bir varlıktır. Bu açıdan hayatının pek çok yönü sosyoloji biliminin sahasına girer. İnsanın ahlakî ve ruhî yönü de bulunmaktadır. İnsan iyi ile kötü arasında ayırdetmek ve fizik ötesindeki gerçeklere de ulaşmak ister. Bu yönden ilahiyat bilimi de insan tabiatının önemli bir ihtiyacını karşılar. Ne var ki, bu da hayatını baştan aşağıya yönlendirmeye yeterli değildir. Bütün sayılan bu farklı konuların hepsinin insan hayatında genel yapının parçaları olarak etkileri ve Önemi bulunmaktadır.
İnsanı bîr bütünlük içinde değerlerdirmeyİp sadece bir takım tek yönlü bakışlarla değerlendirmek son derece yanlış bir tutumdur. İnsan sözü edilen tüm bu unsurları kendinde toplamfştır. Oz varlığı ve hayatının tüm bu değişik yönleriyle insan bu engin ve geniş evrensel sistemin bir parçasıdır.
işte meseleye bu açıdan bakıldığında, insanın kâinattaki konumunun ne olduğu ve onun bir parçası olarak nasıl çalışması gerektiği sorulan büyük önem kazanmaktadır. Çünkü, insanın bu konumu tam anlamıyla tesbit edilemediği sürece insan hiçbir tatmin edici hayat sistemi ve tarzı oluşturamayacaktır. İnsan için, varılması gereken hedeflere yönelmek ve bu hedeflerin insanın kâinattaki konumu ve haysiyeti ile gerçek bir uyum içinde olup olmadığını belirlemek çok önemlidir.
Zikredilen bu iki husus insan hayatının temel meselelerindendir. İşte bunlar üzerinde hayatın tüm felsefesi gelişmiş ve bunun etkisiyle insana ilişkin bütün ilimler ve dünya gerçekleri belir-lenmiş, insanı yönlendirecek temel ilkeler ortaya çıkmıştır.
Artık problemin gerçek bir çözümü için olaya sadece mikroskobik bir yaklaşımın değil, daha genel ve bütün bir çerçevenin şart olduğu açıktır. Meselelerin diğer konularla iç-içe-liğine, ilişkilerine bakılmalıdır. Benzer şekilde, hayat dengesinde beliren bir arızanın giderilmesi İçin hayatın meselelerinden birini meselelerin tamamı imiş gibi görüp tedaviye girişmek ve varlık makinesini bu özel nokta etrafında döndürmek daha tehlikelidir. Eğer bu yapılırsa bütün denge yeniden alt-üst olacaktır. Meseleleri çözmenin isabetli ve doğru usulü, bütün hayat planını, ana felsefesinden başlayıp dal budak saldığı ayrıntılara kadar objektif bir akılla incelemek ve kötüyü tespit edip onun hakiki tabiatını keşfetmektir.
Bu sebeple, insanın ekonomik sorununun anlaşılmasında ve sağlıklı olarak çözülmesinde karşılaşılan güçlüklerin ana sebebi bazı insanların bu meseleye sadece ekonomi bilimi açısından bakıyor olmalarıdır. Diğer bazıları ise onun önemini abartıp hayatın tek meselesi olduğunu söylemektedirler. Yine bazıları bütün bir hayat felsefesini ve bütün bir ahlâk, kültür ve toplum sistemini sadece ekonomik temeller üzerine inşa etmek istemektedirler. Bu tutumlarıyla insanın bu dünyadaki konumunu çayıra salınan bir hayvan mesabesine düşürmektedirler. Çünkü, insan hayatının temeli sadece ekonomi olursa, bu takdirde insanın varlığının manası tıpkı yeşil çayırda düşüncesizce otlayan bir hay-vanınkinden daha farklı olmaz. Yine benzer şekilde ekonomik bakış açısının, ahlâk, ruhiyat, psikoloji, sosyoloji, mantık ve diğer bilimlerle ilgili sahalara hakim olması çok büyük bir dengesizliğe yol açar. Çünkü bu sahalarda ekonominin harhangi bir şekilde tatbik imkânı yoktur. Ekonomi bu sahalara uygulandığında ahlâki ve maneviyatı bencilliğe ve materyalizme, rasyonel bilimleri mutfak sanatına çevirir. Sosyal davranışlara işle ilgili unsurları ve ticarî fikirleri sokar ve psikolojinin insanı sadece ekonomik bir hayvan olarak incelemesine yol açar. İnsanlığa bundan daha büyük bir zulüm olur mu?
Gerçek Ekonomik Mesele
Eğer soruya yalın ve doğrudan bir tavırla bakar ve terminolojik ve mesleki karışıklıklardan sakınırsak, insanın ekonomik meselesinin şunlardan başka bir şey olmadığını görürüz: İnsanoğlunun, medeniyetini korurken ve geliştirirken, ekonomik dağılımı insanların tamamının ihtiyacını karşılayabilecek tarzda nasıl düzenleyeceğidir. Ve mesele yine insanoğlunun toplumun her ferdine, kendi şahsiyetini geliştirmesi - için yeterli fırsatları temin edeceği, ferdin kapasite ve yeteneğinin mümkün olan en yüksek gelişimini sağlayabilmesini nasıl mümkün kılacağıdır.
İlk çağlarda insanın ekonomik meselesi hay-vanlarmki kadar basitti. Allah'ın arzında hayatı idame ettirecek sınırsız nimetler vardı. İnsan türünün hayatını idare ettirebilmesi için gerekli olan şeyler bol miktarda mevcuttu. Herkes kendi nasibini almak üzere çıkıyor ve nasibini bu hazinelerden elde ediyordu. Hiç kimse ihtiyaçları için bir şey ödemek zorunda değildi ve hiç kimsenin ihtiyacı bir diğer kimsenin elinde değildi. Hayvanlar söz konusu olduğunda, bu, bugün İçin de geçerlidir. Ancak, ilk çağlarda hemen hemen benzeri şartlar insanlar için de geçerliydi. Bir kişi sadece dışarı giderek meyva veya av hayvanı şeklinde olan tabii yiyeceğini elde ederdi. Yine tabii ürünlerle Örtünür ve barınak yapar veya uygun gördüğü yere sığınırdı.
Ancak Allah, insanı uzun süre bu durumda tutmak istemedi. Allah (c.c) ona, doğduğu yalnız hayatı kollektif sosyal hayatla değiştireceği ve kendi çabasıyla tabiatın onu donattığından daha iyi bir hayat şekli oluşturacağı fıtrî bir hassa bahsetmiştir. Erkek ve kadın arasında daimi bir ilişki için duyulan arzu; insan yavrusunun ana-babasına diğer yavrulardan daha uzun bir süre bağımlı olması, insanın nesline karşı duyduğu derin ilgi ve kan bağı olan akrabaları arasındaki sevgi; bunlar, fıtratın, insanın gayretlerini sosyal bir hayat inşa etmeye yöneltmek için insanda kökleştİrdİği duygulardır. Benzer şekilde tabii ürünlerle tatmin olmayıp toprağı işleyerek tahıl üretmesi; vücudunu yapraklarla örtmeyi beğenmeyip kendisi için, kendi eliyle giyecekler üretmesi; mağaralarda ve inlerde yaşamayıp kendisine evler inşa etmesi; ihtiyaçlarını tabii aletlerle karşılamayı yeterli görmeyip taşı, de-miri, tahtayı ve bunlardan yapılan diğer aletleri İcad etmesi insanın zihnine Allah tarafından sokulmuştur ve bu insanın tedricen medenileşmesinin şart olduğu anlamına delâlet eder. Bu sebeple, insan sosyal ve medeni olduğunda bir suç işlemiş olmadı; aksine, bu onun fıtratında var olan bir arzudur ve Yaratıcı insanın bu duruma ulaşmasını amaçlamıştır. Medeniyetin ilerlemesi ile bazı şeyler kaçınılmazdı, mesela;
1- İnsan hayatının ihtiyaçları çoğalır ve hiçbir fert bütün ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz; bazı ihtiyaçlan mutlaka başkalan tarafından karşılanır, diğer yandan kendisi de başkalarının ihtiyaçlarından bazısını karşılar.
2- Önceleri ihtiyaçların temininde mübadele
(değiş-tokuş) zaruriydi. Bu sebeple tedricen bir değişim aracı ortaya çıktı ve kabul edildi.
3- İhtiyaçlan karşılayan araçlar, taşıma ve iletişim araçları çoğalmalı ve insan kendi bilgi çerçevesi içine giren bu yeni buluşlardan faydalanmalıdır ve;
4- İnsan kendi eliyle elde ettiği varlıkların, çalıştığı aletlerin, evini inşa ettiği toprağın, mesleğini icra ettiği yerin; bütün bunların kendi mülkiyetinde kalmasından mutmain olacak ve güven duyacak, ölümünden sonra bunları kendisine diğerlerinden daha yakın ve daha sevgili olanlara bırakacaktır.
Bu sebeplerden dolayı değişik ticaret ve mesleklerin, alım-satım sistemlerinin ortaya çıkması, malların fiyatlarının belirlenmesi, fiyat standardı ve değişim aracı olarak paranın kullanılması, uluslarası ticaret, ithalat ve ihracat işleri, her çeşit yeni üretim araçlarının kullanılması, mülkiyet ve miras haklannın doğması; bütün bunlar insanoğlu için gayet tabiidir ve bunlarda günah olan hiçbir şey yoktur. Ayrıca, sosyal hayatın gelişimi ile şunlar da kaçınılmaz oldu:
1- Tabiatın, değişik fertlerin potansiyel ve güçlerinde oluşturduğu dengesizliğe bağlı olarak bazı fertler ihtiyaçlarından fazla kazanmaya ve üretmeye muktedir olabilirken bazılan sadece ihtiyaçlarım karşılayabilecek kadar ve diğer bazıları ise ihtiyaçlarından da az kazanabilirler;
2- Bazı fertler kendilerine miras kalan servet sebebiyle hayata daha iyi bir başlangıç yaparlar, diğer bazılan ise daha az İmkanlara sahiptir, bunun yanında hayatlarına başlangıç yapacak hiçbir imkânı olmayanlar da mevcuttur;
3- Tabii sebeplerin işlemesine bağlı olarak her toplumda iş hayatına uygun olmayan insanlar bulunur; örneğin çocuklar, yaşlılar, hastalar, sakatlar;
4- İşçiler, işverenler ve bunlara servis hizmetleri götüren kişiler bulunmalıdır; bu sayede serbest endüstri ticaret ve tarımı gelişir ve işveren-işçi ilişkileri toplumsal bir önem arzeder.
Bütün bu faktörler, insanın sosyal hayatının tabii sonucu ve fenomenidir. Ortaya çıkışları da kesinlikle baskıya yol açan birer menfilik değildir. Tamamen değişik sosyal sebeplerden kaynaklanan kötülüğün ana kaynağının izini bulamayan pek çok kimse dengeli kafa yapılarını kaybedip ferdi mülkiyeti, parayı, makineleri veya insanlığın tabii eşitsizliklerini ve bazen medeniyetin kendisini kötülemeye başlamışlardır. Ne var ki bu, gerçekte bir yanlış teşhis ve tedavi vakasıdır.
Toplumsal değişimin tabii'gidişini durdurmaya ve öz insan taiatınm ürünleri olan sosyal hayatın gerekli unsurlannı, ortadan kaldırmaya yönelik her teşebbüs, kesinlikle her türlü mantıktan uzaktır ve önlemeye çalıştığından daha büyük bir kayıp ihtimali taşımaktadır. İnsanoğlunun hakiki ekonomik meselesi medeni sosyal hayatın gelişimini nasıl durdururuz veya onun gelişiminin tabii seyrine nasıl müdahale eder, onun gerekli unsurlarına nasıl ortadan kaldırabiliriz sorularına cevap aramakta yatmamaktadır; hakiki mesele sosyal güçlerin tabii değişimini sağlam olarak korurken sosyal zulüm ve adaletsizliği nasıl önleriz, tabiatın her yaratık kendi hakkını almalıdır, şeklindeki İsteğini nasıl yerine getiririz ve sadece lüzumlu vasitalann yokluğundan dolayı insanın yetenek ve güçlerinin israf olmasına sebep olan engelleri nasıl ortadan kaldırabiliriz sorularına cevap bulabilmektir.
Şimdi hali hazırdaki ekonomik kötülüklerin gerçek sebeplerinin neler olduğunu ve bunların tabiatını inceleyelim. Ekonomik sistemde kötülük İnsanın tabii bencilliği normal sınırları aştığında başlamaktadır. Bu, belirli bazı gayri ahlâkî alışkanlıklardan gördüğü yardım üe gelişir ve yapısında eksiklik bulunan politik sis-temlerce de destek görür; özellikle politik sistemin dayandığı ahlâkî temel yoksa. Ekonomik sistem işlemez hale getirilince de dallan ile birlikte bütün bir sosyal hayatı zehirler. Daha önce açıklandığı gibi hem ferdi mülkiyet hem de tabiatın gerektirdiği gibi bazı insanların ekonomik olarak diğer bazı insanlardan daha iyi bir yerde olmaları, başlı başına, kötülüğün kaynağı değillerdir. Eğer insanın bütün ahlâkî değerleri onları gerçek dengesine ve doğru orantısına kavuş turabilirse ve eğer adaleti her ne pahasına olursa olsun, gerekirse kuvvet bile uygulayarak koruyan bir siyasi sistem varsa bunlardan hiçbir kötülük kaynaklanmaz.
Ancak bu iki şeyi kötülük haline getiren, gerçekte, tabii sebeplerin işleyişine bağlı olarak ekonomik yönden daha iyi bir durumda olan insanların bencilliğe, dar görüşlülüğe, kıskançlığa, tamaha, cimriliğe, aldatıcılığa ve kendilerine tapmaya yem olmalarıdır. Şeytan onların kafalarına gerçek ihtiyaçlarından çok fazla miktarda sahip oldukları servetlerinin ve mülkiyet haklarının şu iki yolda doğru ve rasyonel bir şekilde harcanabileceği fikrini sokmaktadır: (1) Kendi konforları, zevkleri, faaliyetleri, ziynet ve süslenmeleri ve iyi yaşamaları için ve (2) daha fazla servet elde etmek ve mümkünse diğer insanların servetlerine de sahip olarak kendilerini gerçek İlahlar mertebesine çıkarmak için.
İlk şeytanî fikir zenginlerin, toplumun zenginlikten payını alamamış veya gerçek ihtiyaçlarının altında alabilmiş fertlerinin haklarını tanımayı reddetmesiyle sonuçlanmıştır. Zenginler bu insanları açlık ve çaresizlik içinde bırakmanın tamamıyla doğru olduğunu düşündüler. Dar kafahlıklan onların, böyle bir tutumun insan toplumunda profesyonel suçlular üreteceğini, insanları cahilliğe ve acımasızlığa sürükleyeceğini, onlan fiziki zaaflara ve hastalıklara yem haline getireceğini ve bu insanların fiziki ve akli güçlerinin dumura uğratarak gelişimlerini durduracağını, bunun da kültür ve medeniyetlerine katkılarını engelleyeceğini, sonuçta bütün bunlann zenginlerin kendilerinin de bir parçası oldukları bu toplumu yaralayacağını ve zarar vereceğini kavramalarına izin vermedi.
Bununla yetinmeyerek zengin insanlar ihtiyaçlarını gerçek ihtiyaçlarının çok ötesinde çoğalttılar ve kendi tutkularının oluşturduğu bu suni ihtİyaçlann karşılanması amacıyla medeniyete kendi usulleriyle katkıda bulunabilecek pek çok kişiyi kendi şahsi ve bencil amaçlarına hizmetçi yaptılar. Böylece bu zengin insanlar için zina bir ihtiyaç haline gelmiş ve bir fahişeler, aracılar, pezevenkler ordusu türetmek gerekmiştir. Onlar için müzik olağan bir ihtiyaç idi; bunu tatmin için müzisyenler, dansözler, davulcular ve müzik aletleri üreticilerinden müteşekkil yeni bir ordu kurulmalıydı. Onlar için pek çok çeşitli sağlıksız sosyal faaliyetler edinmek bir ihtiyaçtı ve bu amaçla geniş bir soytarılar, aktristler, masalcılar, fotoğrafçılar, ve diğer gereksiz profesyoneller kadrosu oluşturulmalıydı. Ava gitme İhtiyacı da duydular ve bunun uğruna daha faydalı işlerle meşgul edilebilecek pek çok insan ormanlarda hayvan kovalamakla görevlendirildi. Onlar sarhoş olmak ve kendinden geçmek zevkini de tatmak istediler ve bu amaçla pek çok insan içki, kokain, esrar ve diğer uyuşturucu ve sarhoş edicilerle ilgili işlere bulaştı.
Kısacası, bu şeytanın kardeşleri, sadece toplumun büyük bir kesimini ahlakî, manevi ve maddî bir bozulmaya uğratmakla kalmayıp insanların bir büyük kesimini faydalı ve uygun işler yerine faydasız, kötü ve zararlı işlere yöneltecek kadar zalimlik de ettiler. Böylece medeniyetin seyrini yanlış yönlendirerek, onu, İnsanlığın mahvoluşuna sebebiyet verecek kanallara soktular. Mesele burada da bitmedi. İnsan kiiyıııkiarım israf etmelerine ek olarak sahip oldukla*! bütün maddi sermayeyi de yanlış Şekilde kullandılar. Saraylar, köşkler, bahçeler, dans salonları ve benzeri şeylerin ihtiyaçları olduğunu iddia ettiler ve ölümlerinden sonra bile dinlenmeleri için dönümlerce alan ve geniş ve büyük mezarlara ihtiyaç duydular.
Bu yolla, pekala diğer insanların barınak İhtiyaçlarını temin edebilecek olan toprak, inşaat malzemeleri ve iş gücü bu sefahate düşkün insanların her birinin sayfiyelerini ve oturacakları yerleri inşa için heba edildi. Zenginler mücevherat ve takıyı, güzel elbiseleri, altın-gümüş yemek takımlarını, çatal-bıçak takımlarını ve diğer aletleri, süsleme ve dekorasyon araçlarını, lüks bineklere sahip olmayı ve Allah bilir daha nice süs ve eşyayı ihtiyaç olarak kabul ettiler; öylekİ pencereleri pahalı perdelerle kaplı olmazsa çıplak göründü, saraylarının iç duvarları milyonlarca liralık pahalı resimlerle dolu olmamasına dayanamaz oldular. Odaları yine pahalı halılarla kaplanmalıydı ve hatta köpeklen bile altın yakalar ve kadife yastıklar isterdi. Bu şekilde, binlerce insanın karnını doyurabilecek ve onları giydirmeye yetecek kadar hammadde ve insan gücü yalnızca tek bir ferdin iptilalanna hasredildi.
Bu, şeytanın kılavuzluğunun ilk sonucuydu. Sonraki sonuçlan daha da kötü olmuştur. İlk olarak, bir insanın kendi gerçek ihtiyaçlarının üzerinde bir birikim ve geçim kaynaklarına sahip olarak onları daha da fazla kaynak temini için kullanmaya devam etmesinin ilke olarak yanlış olduğu açıktır.
Allah'ın yeryüzünde yarattığı geçim kaynaklarının insanın gerçek ihtiyaçlarını tatmin etmek için olduğu aşikardır. O halde bir kişi şansının yardımıyla kendi ihtiyaçlarının gerektirdiğinden fazla bir kaynağa sahipse, bu fazlalık, sadece, ona diğer insanların hissesinden bir kısmının geçmiş olduğuna delâlet eder. O halde onu niye kendisine saklasın? Kendi geçim kaynaklarını temine durumları uygun olmayan veya ihtiyaçlardan azını temin edebilen insanları aramalı ve bu insanların hissesinin kendisinde bulunduğunu idrak etmelidir. Servet, belli bir topluluğun elinde dolaşmamalıdır. Bu kaynakları elde edemeyen yoksulların varlığı gözönünde tutularak refah yaygınlaştırılmalıdır. Zenginler, yalnızca daha fazla kazanma tutkularını tatmin için sermayelerini kullanırlarsa elde edecekleri ihtiyaç fazlası değerler toplumun menfaatlerine ters bir sonuç verecektir. Diğer taraftan, yeni kaynaklar için teşebbüslerde bulunmak, kişilere hırs ve tamahın tatmininden başka bir kazanç sağlamaz.
Kişinin zamanını, gayretini ve kabiliyetlerini maişetini temin için ve gerçek ihtiyaçlarına uygunluk gösterecek şekilde harcaması, şüphesiz, iyi şeydir. Ancak bütün bu gayret ve imkânlarını gerçek ihtiyaçlarının üzerinde daha başka şeyler elde etmek için tüketiyorsa, bu, kendisini ekonomik bir varlık seviyesine veya daha doğru bir tâbirle servet-üretme makinası derecesine indiriyor demektir. Halbuki kişinin zamanını ve enerjisini sarf ede bileceği, aklî ve fizikî yeteneklerini kullanabileceği, servet biriktirmekten daha iyi yollar vardır.. Sonuç olarak, şeytanın
kendisine tâbi olanlara vazettiği ilke tabiatı itibarıyla yanlıştır. Bu şeytanî ilkeler temel alınarak benimsenen pratik metodlar öylesine kötü ve sonuçlan öylesine vahimdir ki tam, olarak tesbitleri bile mümkün değildir.
Daha fazla kaynak temini için sermaye fazlalığını kullanmanın iki yolu vardır:
1- Faiz karşılığında borç olarak verilir,
2- Ticarî veya sınaî teşebbüslere yatırılabilir.
Bu yollar tabiatları itibanyla belirli bir sınıra kadar farklılık göstermekle beraber her İki metodun birleşik etkisi ile meydana çıkan kaçınılmaz sonuç toplumun iki sınıfa bölünmesidir: Biri, kendi ihtiyaçlarının üzerinde kaynaklara sahip ve bunları daha da fazla kaynak elde etmede kullanan küçük grup, diğeri; ancak ihtiyaçlarını karşılayacak kadar veya ihtiyaçlarından daha az kaynağa sahip olanlar ile hiç bir kaynağa sahip olamayan geniş sınıf. Bu iki sınıfın çıkarları sadece birbiriyle çatışmakla kalmaz, kaçınılmaz olarak her iki gurubun karşılıklı mücadele ve çekişmelerine yol açar. İşte bu sebeple Allah'ın, karşılıklı işbirliği ve değişim üzerine temellendirdiğİ ekonomik sistem, birbirini yok edici bu mücadele ve çekişmeye son verir.
Bu mücadelenin gelişme sürecinde zengin sınıf sürekli sayı olarak azalırken fakirler giderek çoğalır. Çünkü bu, karşılıklı mücadelenin özü zengin şahsın zenginliğinin gücüyle kendisinden daha az zengin olanların kaynaklarını çekmesinden ve bu insanları daha aşağı bir seviyeye itmesinden ibarettir. Bu şekilde dünyada geçim kaynakları tedricen kısıtlanıyor ve günden güne müfusun daha az bir kesimine sınırlı kalıyor. Nüfusun büyük kısmı ise yavaş, fakat sürekli bir şekilde mutlak fakirliğe itiliyor ve zenginlere kesin olarak bağımlı olmaya doğru gidiyor. Başlangıçta mücadele küçük çaptadır, fakat hastalık safhalar hâlinde ülkelere ve devletlere yayılma isti dadın dadır. Bütün dünyayı kollarına sardığında insanlığı içinden çıkılmaz problemlerle karşı karşıya bırakacaktır.
Bir ülkede, ihtiyaçlarından fazlasına sahip olanların, fazlalıklarını kârlı teşebbüslere ve ihtiyaç maddelerinin Üretimine yatırmaları umûmi olarak yaygınlık kazandığında, yatırım sadece fazla servetin yatırılmış bulunduğu bütün sınaî ürünler halk tarafından satın alınırsa tam bir kârla neticelenebilir. Halbuki uygulamada bu böyle olmaz. Çünkü, ihtiyaçlarından daha az miktarda servetleri olanların sonuç olarak daha az alım gücü olacak ve ihtiyaç duysa bile ürünlerin tamamını satın alamayacaktır. Diğer taraftan ihtiyaçlarının üzerinde geliri olanlar ise kazandıklarının bir kısmım, kârlı teşebbüslere daha çok yatmm yapmak üzere bir tarafa ayıracaklarından, tüketim mallarını satın almakta harcayamayacaktırlar.
Bu, zaruri olarak üretilen ürünlerin bir kısmının satılmadan kalması, diğer bir ifadeyle sermaye sahiplerinin yatırımlarının bir kısmının onlara dönmeyişi ve Ülke endüstrisinin zimmetinde bir borç olarak kalması ile sonuçlanacaktır. Böylelikle bir devir-daim oluşmaktadır. Ancak bu tarzdaki sayısız döngülerin her birinde sermaye sahibi sınıf kendilerine geri dönen gelirlerinin bîr kısmını daha ileri yatırımlarda kullanacak ve her döngüde yatırılan servetin onların eline geçmeyen kısmı artmaya devam edecek böylece ülke endüstrisinin borcu katlanarak artacak ve ülkenin bunları ödeyemeyeceği bir seviyeye gelecektir. Bu şekilde ülkenin iflastan kurtulması için iç piyasada satılmayan ve artış gösteren mallan dış pazarlara ihraç etmekten başka çare kalmaz. Bu ise diğer ülkelerin de iflasını istemekle eş anlamlıdır. Bu yolla mücadele tek bir ülkenin sınırlarını aşarak uluslararası bir daireye atlar.
Dolayasıyla işlerini şeytanî ekonomik sisteme dayanarak yürüten ülkenin bir tane olmadığı, dünyadaki ülkelerin çoğunluğunun aynı reçeteyi kullandığı açıklığa kavuşmuş olacaktır. Bu ülkeler, kendilerini iflastan kurtarmaya mecbur edilmekte, bir diğer deyişle iflaslarını bir başka devlete geçirmektedirler. Bu da aşağıdaki şekilleri alan uluslararası rekabete yol açar:
1- Her ülke mallarını uluslararası pazara sunarken en büyük miktarı en düşük maliyetle üretmeye çalışır. Bu da işçi ücretlerinin mümkün olan en düşük seviyede tutulması demektir, böylece ülke gelirinden çalışan sınıfa düşen pay daha da düşer ve işçinin geliri neredeyse en Önemli ihtiyaçlarını bile karşılayamaz olur.
2- Her ülke kendi sınırlan veya etki alanı içerisine yapılacak ithalata ambargo koyar ve bir başka ülkenin almamasiveya faydalanmaması için kendi toprakları içinde bulunan hammaddeleri ve benzeri kaynaklan tekeline alır. Bu da savaşla neticelenen uluslararası mücaleye yol açar.
3- Bu sömürücü ve soyguncular, kendilerine empoze edilen bu iflastan koruyucu tedbirleri olmayan ülkeleri istilâ ederler. Bu ülkelere kendi artık ürünlerini satmakla kalmayıp, ülkelerinde kârlı yatmm alanları bulamadıkları için sermaye artışlarını bu ülkelerdeki -yatırımlarda kullanırlar. Bu şekilde istilâcı ülkelerin daha önce yaşamış olduğu sorun neticede ortaya çıkacaktır. Yani yapılan yatırımın tamamı geri dönmeyecek, bu yatırımdan elde edilen gelirler kârlı alanlara yatırılacaktır. Öyle ki, bu ülkelerin borçları, bütün varlıklan satılsa dahi borçlarını karşılayamayacak duruma gelecektir. Bu daire bu şekilde işlemeye devam ettiği sürece iflâs bataklığında boğulmadık bir bölgenin kalmayacağı açıktır. Sonuçta insanlar Mars'a, Venüs'e ve Jüpiter'e giderek pazar arama ve fazla mallarınnı satma ihtiyacı hissedeceklerdir.
Böylece bu uluslararası değişim vasıtasıyla bir avuç banker, borsacı, endüstri ve iş dünyasının devleri dünyanın iktisadî kaynaklarını öylesine ellerine geçirdiler ki, bütün insanlık onlara bağımlı hale geldi. Günümüzde herhangi bir kimse için sadece kendi bedeni ve zihnî güçlerine dayanarak bir işe teşebbüs etmek ve Allah'ın arzında mevcut geçim kaynaklarından kendi hissesini ayırmak hemen hemen imkânsız bir hâle gelmiştir. Aynı şekilde küçük esnaf, sanayici ve çiftçinin hayatını rahatça temin etmesi için hiç bir şansı kalmamıştır. Herkes bu finans kralları ve endüstri prenslerinin kölesi, hizmetçisi veya işçisi olmaya itilmektedir. Bu kişiler, diğer insanların bütün vaktini olduğu gibi, bedenî ve zihnî yeteneklerini de sömürmekte, karşılığında bu insanlara sadece hayatlarını idame ettirecek kadar gelir vermektedirler. Bu bütün insanlığın ekonomik bir hayvan seviyesine düştüğü anlamına gelmektedir. Bu ekonomik mücadele içerisinde kendi ahlâkî, zihnî ve manevî gelişmeleri için birşeyler yapmak veya karnını doyurmaktan daha ulvî ve asil konulara önem vermek, veya sadece maişetini gözlemekten daha yüce gayelere hizmet etmek için Allah'ın kendisine bahşettiği fıtrî özellikleri geliştirme şansım ve fırsatını bulabilen insanlar çok nadir rastlanan talihli kişilerdir. Gerçekten bu şeytanî sistem yüzünden ekonomik mücadele öyle ciddî ve yorucu bir hâle gelmiştir ki, hayatın diğer kısımları bundan etkilenmiş ve faaliyet dışı kalmıştır.
İnsanlık için daha da talihsiz olanı ise dünyanın ahlâkî felsefelerinin, siyasî sistemlerinin ve hukuk prensiplerinin bu şeytanî ekonomik sistem tarafından etkilenmiş olmasıdır. Doğudan batıya her yerde manevî nasihatler veren kişiler ekonomiye önem atfetmektedirler. Bir kişinin kazandığının tamamını harcaması hamakat olarak kabul edilmekte ve ahlaken tekdir edilmektedir. Herkese gelirinden bir kısmını tasarruf etmesi ve bankaya yatırması veya sigorta poliçesi, tahvil, hisse senedi alması, anonim şirketlere yatırım yaparak bu tasarrufu değerlerdirmesi söyleniyor. Bu, insanlık için harap edici fiil ve düşüncenin çağımız insanının gözünde mükemmellik ve fazilet standardı olduğu anlamına gelmektedir. Politik sistemlere gelince; insanlığı bu zulümden kurtarmak yerine kendileri bu şeytanî sistemin ellerine düşmüş ve bu zulmün âleti hâline gelmiştir; her yerde iktidar koltuklarında ateist ve materyalistler oturur hâle gelmiştir.
Topluma şekil veren kanunların çerçevesi de bu sistemin etkisi altında çizilmektedir. Yasalar, uygulamada ferdin ekonomik çıkarlarına, toplumun mefaatlerine aykırı bir özgürlük tanımaktadır. Maişet temininde yanlış ile doğrunun, âdil ile âdil olmayanın ayrımı ortadan kalkmıştır. Kişilerin servet elde edebilecekleri metod isterse insanları soyarak yahut mahvederek olsun yasalar gözünde caiz olmaktadır; sarhoş edici içkiler üretilip satılabilir, fuhuş merkezleri açılabilir-işletilebilir, gayri ahlâkî filimler çekilir-oynatılır, erotik yazılar yazılabilir, şehevî hisleri harekete geçiren resimler-motİf-lerle reklâmlar yapılabilir, spekülasyon genellik kazanır, faiz müesseseleri kurulabilir, yeni kumar metodlan İcad edilir; kısaca bir kişinin yapmayı isteyeceği bu ve benzeri şeylere yasalar izin vermekle kalmaz, ayrıca bu müteşebbisin sözde haklarını korur.
Daha sonra belirli şahıslarda toplanan servetin, kişinin ölümünden sonra da dağılmaması için;. miras sisteminde değişiklikler, evlat edinme adeti ve müteselsil aile sistemi gibi kavramlar ortaya çıkarmıştır. Bu kanunların hepsinin gayesi, hazineyi koruyan bir yılan öldüğünde yerine yenisini geçirmek ve eğer bir şanssızlık neticesi yılan hiç bir kimseyi bırakmamışsa servet birikiminin dağılmaması için ne yapılıp yapılıp, bir yerlerden yenisini bulmaktır.
Bütün bunlar; Allah'ın arzında yaşayan her ferdin geçimini temin etme ve herkese hayatta kapasitesi kadar gelişme, şahsiyetini geliştirme fırsatını verme konulannda insanlığa problem Çıkaran unsurlardır.
Komünizmin Önerdiği Çözüm
Söz konusu meselelerin çözümü için komünizmin önerdiği çözüm şudur: Üretim araçları kişilerin elinden alınmalı ve ortak mülkiyet için topluma maledilmelidir. Toplum, servetin kişilere ihtiyaçlarına göre dağılımı işini kollek-tif olarak üstlenmelidir. İlk bakışta bu çözüm çok mantıklı gözükmektedir. Fakat insanlar bunun tatbik yönlerini düşününce, onun kusurlarının daha bir farkına varacaktır. Ve son tahlilde onun, sonuçlarının, tedavisini teklif ettiği hastalık kadar kötü olduğu sonucuna varılacaktır. Nazarî olarak konuşulduğunda üretim araçlarının kullanımının ve üretim dağılımının düzenlenmesinin bütün topluma tevdi edileceği söylense de uygulamada belli bir kadroya verileceği gün ışığı kadar aşikârdır.
Başlangıçta bu kadro toplumun seçtiği kişilerden oluşsa bile daha sonra bütün geçim kaynakları bu kadronun kontrolüne geçtiğinde ve kişiler bu kadroların müsadesi olmadan hisselerini alamayacak duruma geldiklerinde bütün toplum bu kadronun pençesinde çaresiz bir durumda kalacaktır. Hiç kimse bu kadronun isteklerini görmezlikten gelemeyecek ve hiçbir organize güç onları hakimiyet mevkiinden atmak Üzere muhalefete kalkışamayacaktır. Eğer bu kadro bir kişiden hoşlanmazsa; bu, zavallı adamın bu topraklardaki geçim kaynaklarından mahrum kalacağı anlamına gelir, çünkü geçim kaynaklan bu küçük kliğin ellerindedir.
Yönetime karşı hoşnutsuzluk başgösterdiğinde işçiler grev hakkından yoksundurlar, çünkü bu sistemde işçinin birinden ayrılıp diğerinden iş bulabileceği pek çok fabrika sahibi ve kapitalist yoktur. Bunun yerine, aynı zamanda ülkenin de idarecisi olan tek bir fabrika sahibi, tek bir kapitalist vardır ve ona karşı kamuoyundan yardım sağlamak da mümkün değildir. Bu şartlar ve olaylar aşağıda belirtilen neticeleri doğuracaktır: Bütün kapitalistler, sanayiciler ve toprak sahipleri tek bir dev'e dönüşerek halkın üzerinde hükmedecek ve kendi şahsında Çarın otokrasisi ile Sezar'ın mutlakiyetçiliğini bir araya getirecektir.
Böyle mutlak ve her şeyi kuşatan bir otorite, yapısı itibariyle insana öylesine hoş gelir ki, bu güç elindeyken özellikle Allah'a ve kendisinin hesaba çekileceğine İnanmayan bir insanın bir zâlim ve otokrat olmaktan kendisini alıkoy abil-mesİ çok zordur. Bu küçük kadronun elinde çok geniş otokratik güçler olmasına rağmen normal sınırları çiğnemeyeceği, adalet ve eşitlikle çalışacağı varsayılsa bile böyle bir sistemde fertlerin şahsiyetlerini geliştirebilmesi İçin hiçbir fırsat bırakılmamıştır.
İnsan şahsiyetinin gelişimi ve ilerlemesi için, herşeyden önce ihtiyaç duyduğu şey hürriyettir! Kendi tercihlerine, arzusuna ve seçimine uygun şekilde kullanması için tasarruflarında bir takım araçlar olmalıdır. Ki, bunları kullanarak gizli kabiliyetlerini geliştirebilsin. Komünist sistemde buna ihtimal yoktur. Bu sistemde bütün araçlar, bu toplumun idarî kadrolarındaki fertlerin elinden geçer. Bu idarî kadro, araçları kendi "toplum menfaati" anlayışlarına" göre kullanır. Fertler, bu araçlardan faydalanmak istiyorlarsa idarî kadroların yaptığı planlara göre çalışmaktan başka alternatifleri yoktur. Hakikatte bedenleri ve ruhlarıyla yöneticilerine teslim olmaları ve toplumun menfaati için efendilerinin planlarına uygun kalıba girmeleri istenir.
Böylelikle toplumun bütün fertleri ruhsuz birer madde gibi birkaç şahsın kölesi hâline gelirler. Onların arzu ve planlarına göre bir şekil alarak hepsi birer işçi olurlar. Bu sistemin neticesinde İnsanlık kültür ve medeniyetinin pek çok şey kaybedeceği ortadadır. Hayatî ihtiyaçların böyle bir sistemde eşit ve âdil bir şekilde dağıtılabileceği ihtimali kabul edilse bile, sistemin yetersizlikleri ve hataları üstünlüğü gibi görünen taraflarına ağır basacaktır. Kültür ve medeniyetin gelişmesi tamamen farklı yetenek ve tavırlara sahip değişik insanlann kendilerini geliştirmelerine ve sosyal hayatta kendi ferdî görevlerini yerine getirme fırsatına sahip olmalarına bağlıdır.
Ancak bu, insanlann fiil ve davranışlarının bile toptan planlandığrbir sistemde sağlanamaz. Birkaç kabiliyetli ve iyiniyetli insanın, milyonlarca kişinin tabiatında varolan kabiliyetlerini doğru olarak değerlendirebilecek derecede bilgili olmalarına ve insanların tabii eğilimlerini bilerek gelişim şekillerini isabetli bir şekilde tesbit etmelerine imkân yoktur. Bu birkaç kişi hem ferdi kabiliyetleri ve kapasiteleri tahminde ve hem de toplumlarının menfaatlerinin gerçekten nelerden ibaret olduğu hususunda fikir oluşturmada yanlışlığa düşeceklerdir. Bütün bunlara rağmen bu kişiler kendi'planlarını uygulatmaya ve nüfuzları altındaki bütün bir insan bunlara rağmen bu kişiler kendi planlarını uygulatmaya ve nüfuzları altındaki bütün bir insan kütlesini kendi kalıplarına göre şekillendirmeye çalışacaklardır. Böylelikle, medeniyet için çok elzem olan ferdî farklılık ve çeşitlilik, yerini ruhsuz bir tek-tipliliğe bırakacaktır. Medeniyetin tabii gelişimi kesintiye uğramış, sunî ve tak-Iidî bir büyüme başlamış olacaktır. İnsanî kabiliyetler körelmeye yüztutacak, neticede bunu büyük bir aklı ve manevî bozulma izleyecektir. Herşeyden önce, insanlar bir bahçıvan tarafından budanacak ve belirli bir model çerçevesinde büyütülecek bitki veya ot değildirler. Her insan kendi temayülleri doğrultusunda gelişmeye tabii bir İhtiyaç hisseden hususi bir şahsiyete sahiptir. Eğer onun bu hürriyetini inkâr ederseniz; sizin arzularınıza göre gelişmeyip ya size isyan edecek veya gayri tabii bir sıkıntı içinde yok olacaktır.
Komünizmin esas hatası, ekonomik problemleri merkez kabul edip bütün insan hayatını bu eksen etrafında döndürmeye çalışmasında yatmaktadır. İnsanî meseleler karşısında gerçek ilmî tavrı almaktan yoksundur. Aksine, bütün meselelere derin bir ekonomik eğilimle, tarafgirlikle bakmaktadır. Metafizik, ahlâk, tarih, sosyoloji, kısaca onun sahası içindeki her şey ekonomik bakış açısı tarafından etkilenmiş ve önemsenmemiştir. Bu tek taraflılık sebebiyle de hayatın bütün dengesi bozulmuştur. Gerçekte Komünist teorinin insanın ekonomik problemlerine hiçbir doğru ve isabetli çözüm getirmediği açıktır. Tabii olmayan, sunî bir çözüm önermektedir.
Faşist Çözüm
Buna karşı Faşizm veya Nasyonal Sosyalizm tarafından bir başka çözüm öne sürülmüştür: Üretim araçlarının ferdî mülkiyet altında kalmasına rağmen bu mülkiyet toplumun menfaatleri için, devlet tarafından planlanacak ve kontrol edilecektir. Pratikte bunun sonuçlan Komünist teorininkilerden pek bir farklılık göstermemektedir. Komünizm gibi bu teori de ferdi toplumla meczetmek istemekte, şahsiyetinin hür gelişimi için hiç bir fırsat tanımamaktadır. Bunun yanında ferdî mülkiyeti kontrol altında tutan devletin yapısı Komünist devletİnki kadar totaliter ve otoriterdir. Bu sistem, geniş bir ülkenin endüstrisini kontrol altında tutmak ve onu devletin plan ve tasarıları doğrultusunda zorlamak için çok güçlü ve yoğun bir otoriteyi gerekli görmektedir. Böylesine mutlak ve ezici bir gücü elinde bulunduran devlette, ülke halkının, yönetenlerin elinde köleler hâline gelmesi kaçınılmazdır.
İslâm! Çözüm
Şimdi İslâmın bu meseleyi nasıl çözdüğüne gelelim. Hayatın meseleleriyle ilgilenirken îslamın gözettiği esas bir nokta İnsanın yapısında doğuştan varolan tabii yoldan sapılırsa, sapmayı tabii yola doğru yeniden yöneltmek vardır. Sosyal düzenlemelerin üzerine bina edildiği ikinci esas ise; hâriçten getirilen birkaç düzenleme ile yetinilmemesi, bilakis, insan zekâsındaki kötülüğü kökünden kurutmak için insanlar arasında manevî değişimin ve doğru ahlâkî tavırların oluşturulmasına çok daha büyük önem verilmesidir. Bütün İslâmî sistemlerde izine rastlanabilecek olan üçüncü esas ilke devletin otoritesini ve kanunî-baskısını cebrî gücün kaçınılmaz hale geldiği durumlar dışında kullanmasıdır.
Bu üç esası gözönünde bulunduran İslâm, daima insan ekonomisinin temellerim oluşturmuş bulunan bütün tabii ilkelere hak tanımış ve sadece devletin cebrî kuvvetlerine dayanarak değil, aynı zamanda en yüksek ahlâkî terbiye ve ufak dış güç tedbirleri vasıtasıyla, sadece insanoğlunun takip ettiği vakit şeytanî arzuların kurbanı haline geleceği yanlış ilkeleri yasaklamıştır. İnsanın, hayatını kazanmak için çaba göstermede hür olması, kendi emeği ile kazandıkları üzerinde mülkiyet hakkının olması ve değişik insanlar arasında değişen kabiliyet ve şartlara göre bu eşitsizliğin olması ilkeleri İslâm tarafından bunlar fıtrata uygun olduğu nisbette kabul görmüştür. İslam, bundan sonra bu ilkeleri tadil eder ve uygulamaları üzerinde, yanlış kullanılmaları ve toplumun daha zayıf kesimlerini istismar etme ve baskı altında tutma aracı yapılma-maları amacıyla kısıtlamalar koyar.
İlk önce servet edinmeyi ele alalım. İslâm insana Allah'ın arzında kapasitesi, yeteneği ve fıtra-ten ona bahşedilen özelliklerine uygun maişetini temine çalışma hakkını tanır. Fakat insanı ahlâki bir düşüklüğe veya toplumsal düzeni bozmaya neden olacak vasıtaları benimsemesine mani olur. İslâm, değişik kazanç vasıtalarını gözönünde bulundurarak helâl ve haram ayrımını getirmiştir. Ahlaken ifsad edici olan bütün metodları haram olarak nitelemiştir. Bundan dolayı İslâm zararlı kabul edilen bu metodları açıkça belirtmiştir.
İslânıi kaidelere göre kötülük ve ahlaksızlığı yayan şarap ve diğer sarhoş edici, keyif vericiler sadece haram olmakla kalmayıp üretimi, satışı, alımı ve bulundurulması da haram olarak belirlenmiştir. İslâm zinayı, müziği, dansı ve diğer benzeri şeyleri helâl geçim vasıtaları olarak tanımaz. Bu meşguliyetleri haram kabul eder. Çünkü bir ferdin kazancı, diğer fertlerin veya bir bütün olarak toplumun kayba ve zarara uğraması sonucu oluşmaktadır. Rüşvet, hırsızlık, kumar, spekülasyon, sahtekârlık, aldatmaya dayanan iş ve ticaret, istifçilik ve bir malın fiyatını yükseltmek gayesiyle ihtiyaç olduğu halde piyasadan çekmek, sahayı diğer insanlar için daraltan üretim araçlarının bir veya birkaç kişinin tekelinde bulunuşu; bütün bu metodlar haram kabul edilmiştir. İslâm, tabiatları itibarıyla kıtlığa ve sınırlamaya sebebiyet verebilecek olan işleri, kazancın veya kaybın tamamen tesadüf ve şansa bağlı olduğu, tarafların karşılıklı haklarının anlaşılmaz olduğu bütün işleri dikkatle ayırmış ye bunlara haram damgasını vurmuştur. Eğer İslâm'ın ticaret ve sanayi ile ilgili kuralları incelenirse görülecek olan, günümüzde insanları mültimilyoner yapan metod-lara genellikle İslâm'ın sıkı kanunî kısıtlamalar getirmiş olduğudur. Eğer işler bu İslâmî sınırlamalar dahilinde gerçekleştirilirse, bir kişinin aşırı servet biriktirmesi son derece düşük bir ihtimaldir.
İslam ferde helâl yoldan kazandığı şeylerin mülkiyet hakkını tanırken, onu bu şekilde kazanılan servetin kullanılmasında tamamen serbest bırakmamaktadır. Aksine, değişik usûllerle onun kullanımını ile ilgili kısıtlamalar koymaktadır. İnsanın, kazandığı servetin üç muhtemel alanı olduğu açıktır. Harcanabilir, serveti daha da artırabilmek İçin yatırıma aktarılabilir ve istiflenebilir. Burada, Islâmın bu kullanım alanlarının her birine koyduğu hudutları kısaca İnceleyeceğiz.
Ahlâkî veya sosyal zararlara yol açacak bütün harcamalar yasaklanmıştır. Servetinizi kumarda israf edemezsiniz, içki içemezsiniz, zina edemezsiniz, paranızı nefsi ifsad edici müzik, dans veya diğer vasıtalara harcayamazsınız. İpek giymeniz, altın zinetler ve mücevharat kullanmanız -kadınlar hâriç- engellenmiştir. Evinizi süslü şeylerle dekore edemezsiniz. Kısaca, İslâm bir insanın servetinin büyük kısmını kendi lüks ve iptilalarına harcanmasını sağlayan bütün yollan kapamıştır. İslâmın helâl kabul ettiği bütün harcamalar insanın ortalama olarak ve iffet ve haya içinde bir hayat sürdürebilmesi için lüzumlu olan harcamalardır; eğer servet artarsa İslam bunun toplumun menfaatine, hak ve fazilet hizmetlerinde ve hisselerini ihtiyaçları kadar karşılayamayan veya olamayan kişilere yardım sağlama yolunda kullanılmasını isteinektedir. İslama göre, benimsenecek en iyi yol kişinin kazandıklarını helâl ve makul ihtiyaçlara harcaması, eğer artan olursa onu ihtiyaçlarını gidermeleri için diğerlerine vermesidir. İslam bunu takvaya uygun vesile olan bir vasıf olarak kabul etmekte ve bunu bir ideal olarak Öylesine güçlü bir şekilde öne çıkarmaktadır ki İslam İnançlarından etkilenmiş bir toplum daima, kazanıp infak edene, servetini istifleyenlere veya artan gelirini daha fazla kazanmak için işletenlere nazaran daha fazla saygı gösterir.
Ancak bütün ahlâkî terbiyeye ve yeniden şekillenmiş bir toplumun tatbik ettiği baskıya rağmen hırs ve tamaha olan ferdî meyillerden tamamen kurtulmak mümkün değildir. Artan servetini ihtiyaçlarının Üzerinde daha fazla servet elde etmek için işletmek isteyen pek çok insan daima varolacaktır. Bu sebeple, İslâm artık servetin kullanımına bazı kanunî kısıtlamalar getirmiştir. Bu biriken serveti faiz karşılığında borç olarak vermek kesinlikle yasaklanmıştır. Eğer paranızı bir kişiye borç olarak verdiyseniz, ister bu kişi ona özel ihtiyaçları için, isterse iş amacıyla borçlansın, siz sadece ana parayı alma hakkına sahipsinizdir; bir lira bile fazla alamazsınız. Bu yolla İslam, mütecaviz kapitaliz-kırmiş ve vasıtalarıyla kapitalistin para gücüne dayanarak toplumun ekonomik kaynaklarını elinde toplamaya çalıştığı en büyük âletin ucunu köreltmiş olmaktadır.Bir kişinin artan servetini kendi ticareti ve işi veya endüstri için kullanması, veya başkalarına sermaye temin etmesi ve ortak yatırımlara kazanç veya kayıplara katılmasına gelince İslâm bunları helâl ve caiz kabul etmektedir. Servetin birkaç kişinin elinde toplanmasından kaynaklanan kötülüklerin çaresini başka yollarla aramaktadır.
Öncelikle İslam, bu biriken servetin istiflenmesine izin vermez. Daha önce bahsedildiği gibi, sahip olduğu serveti kendi ihtiyaçlarına vermeni talep eder. Böylece ortak servetin tamamının sirkülasyonu temin edilmiş olacaktır. Eğer bunu yapmaz ve servetin birikiminde ısrar ederseniz, o zaman bu birikimden yıllık % 2,5'luk bir pay kanun kuvvetiyle alınacak ve ekonomik mücadelede yer alamayan veya mücadelelerine rağmen kendi hisselerini tamamen sağlayamayan kişilere yardım etmek için harcanacaktır.
Buna zekat denir. Ve İslam tarafından zekat için önerilen idarî mekanizma toplumun beytül malıdır. Zekat bu kurum tarafından toplanır. Ve toplumun yardıma ihtiyacı olan veya yardımı hak eden kesimleri arasında dağıtılır. Bu, toplum için en iyi bir sigorta şeklidir. Kollektif yardım ve işbirliği için düzenli bir müessese olmayışından kaynaklanan kötülükleri yok eder. Kapitalist sistemde bir insanı servet biriktirmeye ve onu kârlı işlere yatırmaya, hayat sigortası gibi kurumlar oluşturmaya mecbur eden şey, bu sistemde herkesin hayatının sadece kendi imkânlarına dayanıyor olmasıdır. Eğer bir kişi yaşlılığı için bir kenara bir şey koymazsa, yaşlılığında yoklukla yüz yüze gelebilir; eğer bir kişi çocuklarına bir şey bırakmadan ölürse, çocukları bir parça ekmek bulamadan kapı kapı dolaşacaklardır. Hasta olduğunda birikmiş tMî-rası olmayan kişi tedavisini bile sağlantaya muktedir olamayacaktır; evi yanan, iflasa uğrayan veya başına bir başka çeşit âni felaket gelen kişi yine bir birikimi yoksa hiçbir yerden hiç bir destek bulamaz. Benzer olarak, kapitalist sistemde çalışan kesimi, sermaye sahibinin sunduğu şartlardaki işi kabul etmeye ve onun kölesi olmaya zorlayan şey de aynı korkudur; işçi, patronun, emeği ve teri için önerdiği ücreti kabul etmezse yoksulluk yüzüne bakacak ve o açlığa, bir gün bile tahammül edemeyecektir.
Üstelik, dünyanın üzerine çöken en büyük belâ kapitalist sistemin "lütfuna" bağlı olan şahit olduğumuz şu manzaradır: Bir tarafta milyonlarca aç boğaz beslenmeyi beklerken diğer yanda pazar bulamayan büyük bir yekûn tutan tarım ürünleri ve imalat maiları stoğu vardır. Ve sonuç olarak, açları doyurmak yerine tonlarca tahılın denize dökülmesİdir. Bunun sebebi fakir ve yoksullara maişet temin etmek için hiç bir sosyal düzenleme olmaması gerçeğinde yatmaktadır. Eğer bu insanlara alım gücü temin edilir ve ihtiyaçlarım karşılayacak mallan olmaları sağlanabilirse ticaret, endüstri ve tarım, kısaca ekonomik faaliyetlerin her dalı genişleyecek ve gelişecektir.
İslâm, zekat müessesi ve beytül malın zekatın toplanmasında ve dağıtılmasında gördüğü temsilcilik vasıtasıyla bütün kötülükleri kökünden söküp atmıştır. Beytül mal, daima ulaşılabilecek bir yardımcı olmuştur. Yarını düşünmek zorunda değilsiniz. Ne zaman ihtiyacınız olsa beytül male gidebilir ve hakkınıza düşeni alabilirsiniz. Bankalarda tasarruf bulundurmaya veya sigorta poliçelerine sahip olmaya hiç lüzum. yoktur. Bu dünyadan çocuklarınızın geleceği için hiçbir endişe duymadan ayrılabilirsiniz; beytül mal onların geleceğinden sorumlu olacaktır. O, hastalık zamanlarınızda, yaşlılıkta, türlü belâ ve felâketlerde ve her türlü benzeri durumlarda başvurabileceğiniz sabit ve daimi bir yardımcıdır. O zaman sermaye sahibi, sizi, bir işi kendi mukavele şartlan altında kabul etmeye zorlayamayacaktır. Beytül mal varolduğu sürece sizin için hiçbir açlık, çıplaklık ve barınak yokluğu tehlikesi olmayacaktır. Ve yine bu sosyal vasıta, toplumun kazanamayan veya ihtiyaçlarından çok daha az kazanabilen bütün kesimlerini hayatları için lüzumlu mallan almaya muktedir kılmaktadır.
Böylelikle üretim ve tüketim arasında ahenkli bir dense kalıcı olarak kurulur ve bir insanın iflasını diğer insanlara yüklemeye çalışmasına ve kurban aramasına gerek kalmaz.
Bİr yerde toplanmış zenginliği dağıtmak için zekât'ın yanında İslam'ın benimsediği bir başka plan miras hukukudur. İslamdan başka bütün diğer sistemler bir kişinin Ölümünden sonra dahi hayatı boyunca biriktirdiği servetin bir yerde toplanmasının devamına yöneliktirler. İslam ise kişinin her taraftan azar azar biriktirerek eline geçirdiği servetin Ölümünden sonra hemen dağıtılması usulünü benimsemiştir. Buna göre oğullar, kızlar, baba, anne, zevce, erkek kardeşler, kız kardeşler hepsi bir şahsın mirasına sahip olurlar. Bu miras onlara düzenli bir kaideye göre tahsis edilir. Yakın akraba yoksa uzak akrabalar araştırılır ve miras bunlar arasında dağıtılır. Eğer uzak-yakın hiçbir akraba yoksa kişinin kendi mirasına vâris olmak üzere evlat edinmeye hakkı yoktur. Bu durumda bütün toplum onun vârisi olacak ve bütün serveti beytül male kalacaktır. Bu şekilde eğer bir adam milyarlarca servet yiğsa bile ölümünden sonraki iki-üç nesilde bunun tamamı dağılacaktır; ve bu türden her birikim düzenli bîr çerçevede azar azar dolaşıma tâbi olacaktır.
SÖzkonusu sistemi göz önüne alalım. Şeytanın vesveseleriyle oluşturulan ferdî mülkiyetin bütün kötü yönleri ortadan kalkmaktadır. Komünist, Faşist veya Nasyonal Sosyalist ideolojileri benimsemeye ve yeryüzünde fesadı ortadan kaldırmayan bir başkası ile değiştiren suni ekonomik düzenlemeleri kullanmaya hiç mi hiç gerek yoktur. Burada İslâmın ekonomi sistemiyle ilgili esasları izah edilmiştir. Kısa bir müzakerenin sınırlan içinde toprak rejimi, ticarî anlaşmazlıkların halli, servet birikimi gibi İslâmın sisteminde bütün şartlan hazırlanmış konularda İslâmî esaslar dahilinde benimsene-bilecek bütün metodlan açıklamak zordur. Bu sistemde, ithalat ve ihracata uygulanan bütün gümrük sınırlamaları kaldırılarak mallann ak-tanlmasi ile ilgili her çeşit vergiden muaf, serbest ticaret için bütün kapılar açılmıştır. İdarî mekanizmanın sivil hizmetler ve ordu ile alakalı harcamalarını mümkün olan en az sınıra düşürerek ve hukukî muamelelerden alınan damga vergisi türünden harçlar kaldırılarak toplumun sırtından çok büyük bir ekonomik yük indirilmiş, vergilerin toplumun genel refahı için sarfedilmesi temin edilmiştir. İnsanların, yönetimin sınırsız harcamalan sebebiyle mutazarrır edilmeleri önlenmiştir.
Bu vasıtalar sebebiyle İslâmın ekonomik sistemi insanlık için büyük bir nimet olmuştur. Tarafgirlikten geçmişten kötü bir miras olarak kalmış İslâm hakkındaki bütün peşin fikirlerden uzak, çağdaş sosyal sistemlerin yargıla-rından ayrı olarak incelendiğinde İslâm'ın sistem her akıl sahibi ve gerçeği arayan insanı, insanın ekonomik refahı için faydalı, doğru ve akılcı bir metod olarak tatmin edecektir.
Ancak, herhangi bir kimse bu ekonomik sistemin İslâm'ın ideolojik, ahlâkî ve kültürel sistem bütünlüğünden ayrılarak da başarılı olarak uygulanabileceğinin mümkün olduğunu düşünüyorsa büyük bir hata içinde olacaktır. Bu ekonomik sistem İslâm'ın siyasî, hukukî, kültürel, sosyal ve ahlâkî yapısıyla son derece derin bir alâkaya sahiptir. Bütün bu bilgi branşları esasta İslâm'ın ahlâk sisteminden temel almaktadır. Bu ahlâkî yapı kendi başına değildir, tamamıyla Kadir-i Mutlak ve Âlim-i Mutlak olan Allah'a inancın ve O'na karşı hissedilen bir sorumluluk duygusuna bağlıdır. Bu sorumluluk ise Allah tarafından bütün amellerin hesaba çekileceği âhiret kavramına; insanın O'nun hükmüne göre ceza veya mükâfatlandırılacağı İnancına ve Allah'ın rasûlü Hz. Muhammed @'in bize getirdiği kanun ve ahlâk sisteminin -ki, ekonomik sistem onun bir parçasıdır- Allah'tan olduğu gerçeğinin ve bu sistemin bütün ayrıntıları ile hakikaten İlâhî rehberliğe dayandığının kabulüne bağlıdır. Eğer biz bu inancı, bu ahlâkî sistemi ve hayat tarzını olduğu gibi bütünüyle kabul etmezsek, kaynağından ayrılmış olan İslâm'ın ekonomik sistemi bir gün bile saf şekliyle tatbik edilemez ve sürdürülemez. Ayrıca geniş çerçevesinden aynhrsa kendisinden hiçbir değerli fayda hâsıl olamaz. (Ebu'I Alâ Mevdûdî, Bconomİc Problems).
KISIM 4
İSLAM'IN EKONOMİK SİSTEMİ
İslamın ekonomik sistemi hem komünizmden, hem de kapitalizmden esas itibariyle farklıdır ve bazı yönlerden iki aşın uç arasında yer alan bir uzlaşmadır. Her ikisinin de iyi taraflarını üzerinde toplamaktadır, menfiliklerinden ise uzaktır. Bu sistemde fertlerarası münasebetler rekabet veya düşmanlık yerine işbirliği ruhu ve karşılıklı yardımlaşmayı gerektirecek şekilde düzenlenmiştir.
İslam, insanlara sosyal ve ekonomik sahada yukarıdaki gayeye yönelik her tüclü kolaylığı temin etmekle kalmamış,ayrıca İnsanlara birlikte iş yaptıkları arkadaşlarının istediğini elde etmesine yardımcı olmalarını, en azından onları hayat mücadelesinde engellememeyi görev kabul eden kişiler olmalarını sağlayacak ahlâkî eğitim ve terbiyeyi vermiştir.
İslam, ekonomik problemlere ne ferdin mülkiyet hakkına sınırsız hürriyet hakkı tanıyan ne ferdî istismarı teşvik eden kapitalistlerin bakış zaviyesinden ve ne de bütün ferdî haklan almak isteyen ve ferdi sadece devletin kontrolündeki ekonominin kölesi yapan komünistlerin bakış açısından değerlendirir. İslam, insanın fıtratında bulunan bencillik içgüdüsüne, hakkı olan müsaadeyi toplumun zararına olmamak kaydıyla verir. Toplumun değişik fertlerinin bencillikleri arasındaki bu uzlaşmaya ahlâkî ve hukukî tedbirler vasıtasıyla ulaşılmıştır.
Bir yandan insanların ekonomik görüşleri ahlâkî eğitim ve terbiye ile değiştirilir veya tâdil edilir, diğer yandan sermaye sahiplerini cimrilik ve hırs sınırlarına varmaktan, fakirleri gazap, kıskançlık, haset, nefret ve tahammülsüzlüğe düşmekten alıkoyacak hukukî adımlar atılır. Toplumun bu gayeye yönelik ekonomik düzenlenişinde lüzumlu olan esasların hususiyeti şudur: İnsanlığın gelişimi için elzem olan özel mülkiyet hakkı ve teşebbüs hürriyeti âdil ve sınırlı bir kapitalizm şeklinde olması şartıyla, sadece korunmak ve idame ettirilmek ile kalmamalı ayrıca teşvik görmeli ve güçlendirilmelidir.
Bu sistemde, servetin bir kaç kişinin ellerinde toplanmasına mani olunur ve zenginlik akışını otomatik olarak toplumun daha zayıf kesimlerine yöneltecek adımlar atılır. Bu sistemde ne sınırsız mülkiyet hakkı ve serbest rekabetin getirdiği sonuçlar olan kapitalizmin menfilikleri ve ne de aşırı baskı, proleterya diktatörlüğü ve mülkiyet hakkının yok edilmesinden kaynaklanan komünizmin kötülükleri vardır. İslâm en âdil ve fırsat eşitliğine büyük önem veren bir sistemdir: bu sistemde servet sayılı birkaç kişinin elinde toplanmaz, topluma yayılır. Sistemin bu Özelliğine Kur'an-ı Kerim'in şu âyeti ile değinilmiştir."., ta ki, mal içinizdeki zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın." (59:7).
İslam, toplumun refah seviyesinin iyileştirilmesi için çok ılımlı bir yol teklif etmektedir. Bu yol, mensuplarının kapitalizm ve komünizmin kötülüklerinden uzak, stabil ve dengeli bir ekonomi oluşturulmasını mümkün kılar. İslam, herkese fırsat eşitliği sağlar ve onların tabii haklarını tanır (meselâ, mülkiyet hakkı ve teşebbüs hürriyeti gibi). Aynı zamanda servetin dağılımında bir denge temin eder, fakat ekonomik stabilenin sağlanabilmesi için özel mülkiyet ve ekonomik hürriyet kapitalizmdeki gibi sınırsız değildir. Bazı ahlâkî ve hukukî kısıtlamalara tâbidir. Bu tedbirlerin genel etkisi, servetin sürekli insanlar arasında dolaşmaya devam etmesi, bir noktada lüzumsuz yığılmanın önlenmesidir. Her fert kendi hakkına düşeni alır ve toplum belli bir refah düzeyine ulaşır.
Dolayısıyla İslamın ekonomik sistemde ne birkaç fert ülkenin servetinin bekçisi olur, ne de bütün insanlar kuvvet yoluyla ekonomik olarak aynı seviyeye gelir. Bunların yerine her ferdin diğer insanlara zarar vermeden isteklerini mümkün olan en iyi yoldan temin etmesi için yeterli kazanç temin edebileceği şartlar oluşturulur. Kişi, gelirinin toplumun ekonomik dengesini bozmayarak en iktisatlı bir tarzda harcar. Hepsinden öte, bu sistemde, insanların büyük çoğunluğu kıt kanaat geçinirken bir kaç ferdin istismar yoluyla büyük servetlerin sahibi olmaları mümkün değildir.
Ekonomide Riyazet Ve Materyalizm
Riyazet: Bu düşünce ekolü tamamen manevî ve ahlâkî yönlere ağırlık vermiş, insan hayatının maddî yönlerini görmezlikten gelmiştir. Bu ekolün temsilcileri bütün ekonomik faaliyetleri ayıp ve ekonomik mücadeleyi günah kabul etmişlerdir.
Materyalizm: Diğer yandan ise materyalistler bütün Önemi insan hayatının maddî yönüne vermişlerdir. İnsan gayreti sadece maddî araçların elde edilmesine sınırlandırılmış ve hayatın manevî yönleri tamamen görmezlikten gelinmiştir. Bütün önem ekonomik faydalara atfedilmiştir. Bu düşünce ekolünün temsilcileri yanlış veya doğru her yoldan servet edinmeyi mubah görmüş, yalnızca üreteni iyi olarak kabul etmiştir.
İslâmî Anlayış: İslâm, bu müfrit iki görüş arasında itidali benimsemiş, ikisi arasında gerçek bir denge kurmaya çalışmıştır. İslam, başarının ne ilk görüşte, ne de İkincisinde olduğunu, ancak bu ikisinin gerçekten uyuşmasına bağlı olduğunu vurgulamıştır. Kişi, ne tamamen ruhanî bir havaya girip hayatın maddî vasıtalarını hor görmeli, ne de değer ölçüsü olarak ekonomik faydalılığı esas alıp buna göre hüküm vererek ahlâkî değerleri tümüyle terketmelidir.
İslam ekonomi sisteminin başarısı insanın ahlâkî ve maddî ihtiyaçları arasında bir düzenleme yapmış olmasına bağlıdır. İslâm, insanlığın ilerlemesinin hayatın maddî ve manevî yönleri arasında bir ahenk sağlamaya bağlı olduğu temel gerçeğini unutmaz. Ahlâk ekom> mik mücadeleden ayrıldığında ekonomi sosyal sistemde istikrar ve dengeyi temin gücünü kaybeder. Buna dayalı olarak ekonomik mücadele ahlâkî sınırlamalardan yoksun kalırsa materyalizme, gayri ahlâkiliğe ve bozulmaya; bu da neticede toplumun ekonomik istikrarının tahrip olmasına yol açar. Hayatın bu iki veçhesi arasında işbirliği ve karşılıklı muhabbet yerine toplumun yıkımı ve kaosa sürüklenmesiyle sonuçlanan düşmanlık ve kutuplaşmalar görülür.
Bunu önlemek için yapılmaya çalışılan şey insanın maddî ve manevî hayatı arasında uyum sağlamaktır. İslârn, insana başarısının sadece riyâzetde veya sadece maddecilikte değil, bu ikisinin ahenkli birleşiminde yattığını Öğretir. İslâm, insanın ne maddî vasıtaların önemini inkâr edip onlan günah kabul ederek kendisini tamamen riyazete vermesini, ne de ifrata düşüp herşeyi maddî sonuçlarıyla değerlendirerek hayatın ahlâkî değerlerini görmemezlikten gelmesini ister.
Riyazetin Yerilmesi: İslâm, hayatın aşın telakkilerini yerer ve bu iki düşünce ekolü arasında orta bir yol tutar.
Bu hususta Kur'an'daki ifadeler şunlardır:".. İcâdettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamıştık, yalnız Allah'ın rızasını kazanmak için (onu kendileri icâdettiler) fakat ona gereği gibi de uymadılar. Biz de onlardan İman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da yoldan çıkmışlardır."(57:27). "Bizim onlara yazmadığımız" yani "üzerlerine gerekli kılmadığımız" ile bu telakkinin gayri tabii olduğunu, Allah'ın insanı bu içgüdüyle yaratmadığını, fakat insanın bunu kendisinin icat ettiğini açıkça göstermektedir. Allah, tabii ki insanın bu dünyanın boş zevklerinden vazgeçip Allah'ın rızasına ileten yola dönmesini ister. Fakat bu çileli hayat veya münzevî olarak yapılan ibadet demek değildir. Allah'a ibadet bu dünyanın karmaşasında iffetli bir hayat yaşayarak yapılır. (A. Yusuf Ali; The Holy Quran, c.Xl, sh. 1507).
Maide suresinde şu ifadeler yer alır: "Ey inananlar, Allah'ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınn aşmayın. Çünkü Allah, sının aşanları sevmez. "(5:87). Yukarıdaki ayet, insanlardan yaşantılarında bir denge kurmalarını, temiz ve güzel şeylerden kaçınarak kendilerine gereksiz zorluklar çıkarmamalarına işaret etmektedir. Çünkü, sadece kaçınmak veya riyazet için mükâfat yoktur. İnsanlar, Allah'ın hududlan içinde kalmakla emrolun-muşlar, bu hudutları aşmamak konusunda da uyarılmışlardır. Aynı surede şu ifadeleri okuyoruz:".. Allah size güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz."(5:6).
Bu ayet de Allah'ın insanın yaşayışına gayri tabii kısıtlamalar koyarak ona ağır yük yüklemeyi istemediğine işaret etmektedir. Bu ayetin açıkça gösterdiği, hayatın temiz şeylerinden kaçınmak kişiyi ne muttaki bir şahsiyet yapar, ne de Allah'ın Rızasını kazandırır. Dolayısıyla insan için eziyetli olan böyle bir hayat şeklini benimsemek anlamsız ve boştur.
Tâhâ suresinde yer alan "(Ey Muhammed), biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekesin diye indirmedik. "(20:2) ayetinde de aynı husus tekrar edilmiştir. Bu kitap sana zorluklar çıkarmak için değil, Sırat-ı Mustakîm'i göstermek için indirilmiştir. İnsanlar bu Kitap'tan kendi hayır ve kurtuluşları için işaret aramalıdırlar.
Mü'minûn ve Hac surelerinde yer alan ayetlerden; "Biz, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz.."(23:62). "... O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi.." (22:78). İslâm böylelikle insanın kabiliyetlerine hür ve serbest bir ortam tanır. Ayrıca daha önceki dinler tarafından konmuş kısıtlamalan kaldınr. (A. Yusuf Ali; a.g.e.,c.Xl, sh.672).
Bakara suresinde de benzer ifadelerle şu ayet yer alır:"...Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez."(2:185).
Kur'an'da, İslam'ın dengeli bir hayat sistemi olduğunu ve insanın ekonomik ilerlemesine herhangi bir şekilde mâni olacak kısıtlamalar koymadiğini belirten pek çok ayet vardır. Peygamber @ İslâm'ın "İtidal" anlayışını şöyle ifade etmiştir: "İslâm'da ruhbanlık yoktur." Ebu Hurey-re, Peygamber @'nın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bu din kolaylık dinidir. Hiçbir kimse yoktur ki (bu) din hususunda (amellerim eksiksiz olsun diye) kendini zorlasın da din, ona galebe etmesin (ve ezilip büsbütün amelden kesilmesin). Öyle olunca ortalama gidin. (Böyle yaparsanız) size müjde olsun (amelin azına da pek çok ecir verilir)" (Buharı). Said b. Cabir'in dedesi Ebu Musa şöyle rivayet eder: "Peygamber @ Muaz b. Cebel'i ve beni Yemen'e vali olarak tayin ettiğinde bize şu sözlerle tavsiyede bulundu: "insanlar İçin zorluk çıkarmayınız, hayatı onlar için kolay ve rahat yapın." "(Buharı). Enes b. Mâlik'den rivayet olunduğuna göre Ra-sulullah @ şöyle buyurmuştur: "Kolay-laştırınız, güçleştirmeyimz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. "(Buharı). Ebu Hureyre'nin rivayeti de şöyledir: "Biz Peygamber @'ı bekliyorduk. O gelince insanlar kendisine sorular sormaya başladılar. Peygamber© da : 'Allah'ın dini kolay ve uygundur, "buyurdular."
Peygamber @'ın: "En iyi din kolay ve uygun olandır" buyurduğu rivayet edilmiştir. Bir defasında Peygamber @: "Ben size kolay ve uygun bir dinle gönderildim." buyurmuştur. Enes şöyle rivayet etmiştir: "Peygamber @, kollan iki çocuğunun boyunlarına sarılmış bir şekilde hacceden bir adamı görünce 'Allah kimseyi zora koşmaz' buy urdu. "(Buharı).
Peygamber @'ın bu hadisleri, İslamın, insan hayatını gayri tabii kısıtlamalar getirerek lüzumsuz yere zorlaştıran ve yük haline getiren, onu hayatın ekonomik meşguliyetlerinden alıkoyan riyazete hoş bakmadığını ortaya koymaktadır.
Materyalizmin Yerilmesi: İslam, ekonomik arzuların tatminini bizzat amaç olarak gören insanları da yermektedir. Bu hayat tarzında da ekonomik meseleye doğru bir yaklaşım olmadığını göstermek için Kur'an-ı Kerîm'in bir kaç ayetini mealen iktibas edeceğiz: "De ki; 'Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayacak olanları söyleyeyim mi?" (18:103). "Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir. İşte onların erişebilecekleri bilgi (sının) budur. (Bundan Ötesine akılları ermez) Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı da iyi bilir ve O, yola geleni de iyi bilir. "(53:29-30). "Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olup onunla rahat edenler ve bizim ayetlerimizden gaflet edenler... İşte kazandıkları işlerden ötürü onların varacakları yer, ateştir!" (10:7-8).
Bu ayetlerde Kur'an, maddî hayata daha fazla önem veren veya son derece ona bağlanan, hayatın manevî değerlerine çok az ehemmiyet veren veya hiç ehemmiyet atfetmeyen insanların bu tutumlarını yermektedir. Bakara suresinde yer alan bir ayette Rabbimiz şöyle demektedir:"... İnsanlardan kimi 'Rabbimiz bize dünyada ver!' der; onun ahirette bir payı yoktur." (2:200).
Kur'an burada maddiyatçı insanın fıtratını', onun dünyanın maddî zenginliklerini elde etmek için nasıl acele ettiğini, onlar için dua edecek kadar maddiyata düşkün olduğunu ortaya koymaktadır. Maddiyatçı insan hayatın manevî cephesini değerlendirememektedir. Halbuki hayatın en uygun telakkisi hem bu dünyayı terk etmemek, hem de onun içinde boğulmamak tır. Herşeyi maddî menfaat görüşü ile yapan insanların fıtratı Kur'an'da şöyle tarif edilmektedir: "İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan (dinin bütününe inanmadan) ibadet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse onunla huzura kavuşur (sevinir) ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek ondan vazgeçer). O, dünyayı da, ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur." (22:11).
Kur'an, bu ayetle, refah içinde oldukları zaman mutlu ve mutmain olan, fakat zorlukla karşılaştığında şirke düşenlerin hâlini anlatmaktadır.
İsrâ suresinde şöyle buyurulmaktadır: "Kim bu acaleci (dünya)yı İsterse, orada ona, istediğimiz kimseye hemen çabucak dilediğimiz kadar veririz; ama sonra ona cehennemi (mekân) yaparız! Kınanmış ve (rahmetimizden) kovulmuş olarak oraya girer. "(17:18).
Meselenin iki yönünü.de Kur'an ve Sünnet'te verildiği şekilde tarifini yaptık. Bir görüş, İnsanı riyazete yöneltir ve onun bütün işlemekte olan potansiyelini yok eder, diğeri ise, onun hayatın manevî değerlerini tamamen unutacak ve para delisi olacak kadar hayatın ekonomik meşguliyetlerine kapılmasına yol açar. Hayatın bu birbirine zıt telakkileri neticede toplumun huzur ve refahını yok eden ekonomik ve siyasî sürtüşmeye yol açar.
İslâmî İtidal
İslam, hayatın bu birbirine zıt telakkileri arasında orta yolu öngörür. Hayatın her sahasında va-satilik Kur'an'da defaatle tekrarlanmış bulunan "altın kurardır:".. Allah kimi dilerse onu doğru yola koyar." (6:39). "Bizi doğru yola ilet. "(1:5). "İşte Rabbİnin doğru yolu budur. Biz, öğüt alanlar için ayetleri geniş geniş açıkladık. Rab'leri katında esenlik evi onlarındır. Yaptıkları (güzel) işlerden dolayı o, onların dostudur. "(6:126-7).
Bu ayetlerde dünyadaki başarı ve huzurun yalnızca, hayatlarında Doğru ve Hak Yolu izleyenlere ait olduğu açıkça izah edilmektedir.
Yine En'am suresinde şu ayeti görüyoruz: "İşte benim doğru yolum bu, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye etti. "(6:153). Bu ayette, insanın selâmetinin Sırat-ı Müstakîm'de (doğru yolda) olduğu daha bir açıklığa kavuşturulmuştur. Eğer insan ana yolunu terkeder ve yan yollara saparsa (dengesiz hayat seyri), yolunu (dengesini) kaybetmesi geleceğini, huzur ve refahını sona erdirmesi demektir.
insanın kurtuluş ve refahının her İki uçtan kaçınarak orta yolu tercih etmesinde olduğu vurgulanmıştır: "De ki; 'Ey Kitâb ehli, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve Önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan sapmış bir topluluğun heveslerine uymayın! (5:77). Burada insanlar önceki ümmetlerin yaptığı gibi, doğru yoldan ayrılıp aşırılığa kaçmamaları hususunda uyarılmaktadırlar."..Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, doğru yoldan sapıtmış olur. "(5:12). Burada "doğru yol" tâbiri, kişinin kaybettiğinde felâkete ve hiçliğe düçâr olacağı doğru ve orta yol anlamına gelmektedir. İnsan, neticesi kendi manevî ve maddî düşüklüğe ve mahvı ile biten sayısız yanlış ve dengesiz hayat yollarına tâbi olur.
Bu sayısız yanlış hayat anlayışları içinde insanı maddî ve manevî yüksekliklere eriştirecek tek bir doğru telakki vardır. Bu doğru telakki Kur'an'da "Sırat-ı Mûstakîm" veya "Sevau's-Sebîl" olarak ifadesini bulur; ve hayatta başarı ve refahı garanti eder. Bu hayat telakkisi, hayatta basan için lüzumlu maddî ve manevî değerler arasında hakiki bir denge kurar. Kur'an müminlere, kendilerini böyle dengeli bir hayata iletmesi için Allah'a niyazda bulunmalarını söyler:"... 'Rabbimiz! Bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver, bizi ateşin azabından koru!.. "(2:201).
"Haseneten" (güzellik, iyilik), burada diğer insanları istismar etmeden ve meşru vasıtalarla kazanılan refah anlamına gelmektedir. Adi! ve dürüst vasıtalarla kazanılır, kişinin şahsî ihtiyaçlarını karşılamak için ve toplumun iyileştirilmesi için harcanır.
Daha sonra insana, aşağıdaki ayetle, dünyadaki bütün şeylerin kendisi için yaratıldığı ve onlardan faydalanmaya çalışması söylenmiştir: "O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir. "(2:29). Bu ayette yeryüzünün saklı hazinelerini bulmak için araştırma ve çaba sarfetmeye davet vardır. İnsana, tabiatın hazinelerinden son sınırına kadar faydalanması ve böylece hayatın maddî zevklerini tatması, bunun kendi manevî hayatına katkısı bulunabileceği söylenmiştir. Bu hayat şekli Kur'an'da şu ayetlerle teyid edilmektedir:... "size iyi ve temiz şeyler helâl kılındı.,."(5:4-5). Kur'an, yeryüzünün mahsullerinden rızıklanmak gibi sadece biyolojik İhtiyacın ötesinde güzellikler ve ziynetten de bahsetmektedir: "De ki 'Allah'ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel nzikları kim haram etti? 'De ki: 'O, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet günü de yalnız onlarındır. 'İşte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.." (7:32). Nahl suresinde şöyle buyurulmak-tadır: "Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için ısınma (nızı sağlayan şeyler) ve daha birçok faydalar vardır, (onların gidiş gelişleri, size ayn bir güzellik ve zevk verir.)"(16:6).
Kur'an-ı Kerîm, birçok ayetinde hayatın maddî zevkleriyle beraber, güzelliklerinden de insanın faydası ve zevki için yaratıldığını göstermek için bunlardan bahsetmiştir. Aynı zamanda müminlerden ibadet ve tefekkürde gösterdikleri samimi gayretin aynısını hayatta ilgili işlerde de göstermelerini istemekle, dinin hayat telakkisinde inkılâb yapmıştır.
Kasas suresinde şu ifadeleri okumaktayız: "Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl iyilik ettiyse sen de öyle iyilik et, yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez. "(28:77).
İslâm, böylelikle iki taraflı müfrit ve yanlış telakkileri -tamamen ahireti düşünen veya sadece bu dünyayı ele alan anlayışlar- arasında mutedil bir yol oluşturmuştur, islâm, bu dünyada insanın yaşaması için lüzumlu maddî İhtiyaçları tanır, ancak, insanın yalnızca maddî ihtiyaçlarını gidererek yaşayamayacağını da daima hatırlatır. "Riyaziyat", dinî bir hayat tarzı olarak yasaklanmıştır. Ancak, müminlerin bütün mevcudatı fizik gerçekler ve maddî ihtiyaçlar olarak düşünmelerini de yasaklar. Bütün behimî arzu ve haller ulvî gayelere hizmet ederek idealize edilmelidir. İnsan, dünyada hayat sürmek, onun kaynaklarından istifade etmek ve gücünü açığa çıkarmak zorundadır; ancak dünyaya saplanıp kalmamalıdır. İnsanın nefsinin kökü Allah'tadır, varlığının kaynağı ve gayesi, bütün hayatı Allah'a dayanmalıdır. (Halife Abdul Hakîm; islam and Communism, 1962).
Günümüz teknokratları modern medeniyetin büyük oranda çeliğe dayandığını söyleyerek, sadece, Kur'an'da 14 asır önce ifade edilen şu gerçeği teyid etmiş oluyorlar:'1... Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok faydalar bulunan demiri indirdik ki Allah, kimin (ondan istifade ederek) gaybda (görmediği halde) Allah'a ve Rasûlüne yardım edeceğini bilsin, (ortaya çıkarsın)... "(5 7:25).
Ayrıca İslam, insanlığın çabasını sadece yeryüzünün tabii kaynaklarını kullanmakla sınırlamamakta, aynı zamanda insanı denizlerin derinliklerine dalmaya, balığı ve diğer deniz hayvanlarını yiyecek ve süs olarak kullanmaya da sevketmektedir. İnsan, üretmek, endüstri ve ticareti geliştirmek için de gayrete davet edilmiştir. Allah'ın peygamberleri bizzat maişetlerini temin için çalışmışlardır. Kur'an, Davud @'ın yeteneğini ve zenaatını, demirden zırh yapmasını, Süleyman @'m yüksek kaleler, heykeller ve benzerlerini yaptırmak için sanatkârlar tutmasını ve pek çok diğer peygamberin kabiliyet ve zenaatlerini övmüştür.
Bu hayat telakkisi bize yeni bir sosyal model çizecektir. Bu modelde, Allah'a inanan, ancak aylak bir şekilde ibadethanenin dört duvarı arasında sınırlı kalan, maddî refahı günah sayan, başkalarına bağımlı ve ihtiyaçlarının temini için daima başkalarının eline bakan parazit kişiler bulamayız. Zenginliği, yoksulları İstismar aracı olarak kullanan ve bu nevi araçların, doğru veya yanlış, şahsî emelleri için kullanılmasını haklı gören insanlar da bulunmaz. Bu sistemde ancak, merhametli müteşebbisler, gayretli işçiler, doğru ve hesabını bilen tüketiciler buluruz. Müteşebbis ve iş sahipleri iş hac-mİnce çalışırlar, fakat servetlerini arttırmak için gayri maşrû usûllere tevessül etmezler, servetin gayri âdil dağılımını da doğru bulmazlar; her ferde hayatlarının temel ihtiyaçlarını temin hakkını tanırlar. Onlar, işçilerine sevgi ve şefkatle hakkaniyet Ölçüsünde ücret vermekle kal ayrıca işçileri, kendilerine işlerinde yardım eden kardeşleri olarak kabul ederler, işçiler de gayretli, sorumluluk duygularına sahip ve işleri ile İlgilidirler. Benzer olarak bu sistemin tüketicileri hesaplı ve vasatı gözeten, kendisi İçin istediğini başkaları için de isteyen, toplumun ortak iyiliğini de gözeten kişilerdir.
Peygamber @'ın Vazifesi Ve Sosyal Adalet
Peygamber @'ın Vazifesi: İnsanların hayırlı ve âdil bir toplum oluşturabilmesi için insanlara rehberlik etmek üzere zaman zaman peygamberler gönderilmiştir. Hz. Muhammed @ kendinden Öncekiler gibi bu amaçla gönderilmiş olan peygamberlerin sonuncusudur. İnsanlığa rehber olması için Peygamber @'m tebliğ ettiği Kur'an, böyle bir toplumu oluşturmayı hedefler. Allahu Teâlâ Hadîd suresinin 25. ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitâb'ı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok faydalar bulunan demiri indirdik ki Allah, kimin gaybda Allah'a ve rasulüne yardım edeceğini bilsin.."(57:25).
Üç şeyden Allah'ın ihsanı olarak bahsedilmiştir. Bunlar müşahhas mefhumlarla; Kitâb, Mîzan (ölçü) ve Demir'dir ki, toplumu bir^arada tutan üç şeyin işaretidir. Bunlar iyiyi emreden ve kötülüğü nehyeden Vahiy, herkese hakkını veren Adalet ve kötülük yapanlara karşı müeyyideler uygulayan kanunun kuvvetli koludur; demir kuvvet, güç, disiplin, kanunî yaptırımlar v.s.nin işaretidir. (A. Yusuf Ali; The Holy Curan, sh. 1505, not. 5313).
Bu ayette Kur'an, elçilerin büyük görevlerini açıklamıştır-ki bu da dünyada sosyal adaleti hâkim kılmaktır. Bu gayeye ulaşabilmeleri için kendilerine Kitâb ve Mîzan verilmiştir. Böylelikle insanların ifrata düşmelerine mâni olunsun, hak ve adalet muhafaza edilsin. İnsanın her fiilinde ahenk olabilmesi için adaleti sosyal hayatın her sahasında tesis etmek gereklidir. Ekonomik sahada ahenk ve itidali temin etmek, iktidar (güç) olmaksızın hemen hemen imkânsızdır. Bu ayette siyasî iktidarın önemine dikkat çekilmiştir.
İslâm, Allah ile kul arasındaki ilişkiyi ve kulluğu bildirirken bir denge kurmak ister. Benzer olarak, toplumu insanların ekonomik sahadaki sapmalarının kötü sonuçlarından korumak için beşerî münasebetleri düzenlemede adaleti tesis etmeyi de öngörmektedir. Dolayısıyla adalet, hayatın yalnızca bir yönünde değil; sosyal, siyasî, ekonomik birçok alanında tatbik edilmelidir. Kur'ın-ı Kerîm böyle bir sistemi tesis etmek isteyenlere şu ayetle saadet ve huzur dolu bir hayat sözü vermektedir: "Gerçekten bu Kur'an, (insanı) en doğru yola iletir ve salih amel işleyen müminlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler." (17:9).
Burada adalet ve eşitlik "doğru yol" olarak zikredilmiştir. Doğruluk ve adalet yolundan gidenlere bu ayetle müjdeler verilmektedir. Böylece Kur'an bu dünyada başarıya erişen insanların, sadece hayatlarının her sahasında adaleti tesis eden ve her türlü ifrattan sakınan insanlar olduğu ana gerçeğini ortaya koymuş olmaktadır. Kur'an insanları ekonomik sahadaki müfrit tutum ve davranışlarının kötü sonuçları ile ilgili olarak şöyle uyarmıştır: "Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz, (ama onlar) yoldan çıkarlar, orada fısk yaparlar (kötü arzularının peşinden koşarlar), böylece o ülkeye (azâb edeceğimiz hakkındaki) söz (ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz." (17:16).
Burada milletlerin ve medeniyetlerin yükseliş ve çöküşünü düzenleyen ünlü "Fıtrat Kanu-nu"na atıf yapılmıştır. Zenginler ve varlıklılar servet elde etmek için âdil olmayan yollar kullandıkları, fakir ve zayıfları istismar edip ezdikleri zaman; servetlerini israf içinde harcayıp, lükse daldıklarında, zenginliğin eşit olmayan dağılımı toplumda hayatın dengesini bozar. Zengin daha zengin, fakir daha fakir olur. Sonuçta bu ekonomik tablo insanların huzur ve refahını alt-üst eder, topluca düşüşü beraberinde getirir.
Servet birkaç elde toplandığında toplumda yeşeren kötülüklere Kur'an'ın yukarıda bahsedilen ayetinde değinilmiştir. Ayetteki "onlara emrederiz" ifadesi, bir ülkede birkaç ferdin elinde aşırı miktarda servet toplanması durumunda kötülüğün şahlandığını ve insanların nefrete garkolduğunu göstermektedir. Bir tarafta lüks ve sefahate milyonlar harcayan zenginler ve diğer tarafta temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan sefalete boğulmuş kitleler. Sonuçta, servetin bu eşit olmayan dağılımı toplumları yok eder.
Gelir Dağılımında Adalet
Peygamber , toplumda eşit olmayan gelir dağılımının sebep olacağı kötü sonuçlara yeri geldikçe ifade etmiştir. Bir yandan aşın zenginlik müslümanlarm iman ve ahlâklarını zayıflatırken, diğer yandan fakirlik de onları inançsızlığa sürükleyebilir. Bu, doğrudan toplumdaki çürüme ve ifsadın asıl sebeplerinin ekonomik dengesizlikler olduğu ve nihayetinde toplumun yıkımına sebep olacağı anlamına gelmektedir.
Enes b. Mâlik'in rivayetine göre; "Bir defasında birkaç sahabe gündüzleri devamlı oruç tutmaya, geceleri uyumayarak ebedî namaz kılmaya, et ve benzeri bazı şeyleri yememeye, kadınlardan uzak kalıp evlenmemeye niyet ettiler. Peygamber @ onların yanına gelerek: 'Ben böyle hareketle emrolunmadım. Vallahi ben sizin en ziyade Allah'tan korkanınızım. Ancak ben namaz da kılıyorum, uyku da uyuyorum. Bazı günler oruç tutar, bazı günler tutmam, et ve yağ da yerim, kadınlarla da evlenirim. Şu halde kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir. "Daha sonra şöyle buyurmuştur: "Bazı kimselere ne oluyor ki, kendilerine kadını, güzel yiyecekleri, kokuyu, uykuyu ve bu dünyanın temiz ve güzel şeylerini yasaklamışlardır. Ben size riyazeti benimsemenizi öğretmedim; benim dinimde kadınlardan ve temiz yiyeceklerden kaçınmak, ruhbanlık veya riyazet yoktur. Nefsini dizginlemek için oruç vardır. Cİhad, riyazetin bütün iyi yanlarını bünyesinde toplar. Allah'a ibadet ediniz ve emrolunduğunuz vazifelerinizi yerine getiriniz. Hacc, namaz, zekat ramazan ayında oruç sizler için farzdır, önceki milletler nefislerine pek çok zorluk yükledikleri için helak oldular. Ve sonunda sünnetullah onları yakaladı. Riyaziye (ruhbanlar) onların torunlarıdır." (Buhari).
Bu hadis İslamın dünyevi şeylerden belirli sınırlar içinde zevk alınmasını caiz gördüğünü ifade etmektedir. İnsana ifrata düşmemesi şartıyla bunlardan her şekilde faydalanması izni verilmiştir. İmkânları nisbetinde ancak lükse kaç-maksızın servetini ihtiyaçlarını karşılamak için harcayabilir. Ancak dikkat edeceği husus her zaman diğer insanlara zarar vermemesi ve onların haklarına tecavüz etmemesidir.
Bu hadis müslümanlara hayatta gerçek denge ve adaleti sağlamaları, aksi takdirde geçmiş milletler gibi felakete uğrayacakları konusunda bir uyarıdır. İnsanların felaketini getiren şeyin daima onların ekonomik ve ahlaki sapmaları olduğu hakikatine de değinilmiştir. Felaha erişen milletler adil prensiplerin yol gösterdiği ve sosyal sistemlerini adalet, ahlâk ve ekonomik esaslar üzerine İnşa eden milletlerdir. Dengeleri bozulur bozulmaz ekonomik üstünlükleri yok olur ve siyasi tesirleri zayıflar.
Aynı prensip Peygamber @'m bir diğer hadisinde- şöyle tekrarlanmıştır: "Sizin en hayırlınız ahireti için dünyayı, dünyası için ahîreti terket-meyen ve başkalanna yük olmayandır."
Peygamber @ burada hayatın ahlaki ve ekonomik yönlerinin ahengini insanların zihnine yerleştirmek istemiştir. Bir insan ne hayatın maddi araçlarının elde edilmesi uğraşında bu dünya hayatına tamamen kendini kaptırmak ve Allah'ı (onun hayatla ilgili emirlerini) unutmalı ve ne de ekonomik alanı görmezlikten gelecek kadar manevi hayata eğilntelidir. "Başka insanlara yük olmamalıdır" buyurmakla Peygamber @ Islamın, çalışmayıp başkalarına bağımlı olan kimseleri tasvip etmediğini açıkça belirtmektedir. İnsana kendi ihtiyaçlarını karşılamak veya başkalarının ihtiyaçlarında kullanmak üzere servet elde etmek için çalışmayı öğretmektedir.
Peygamber @'in; "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın" buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu hadiste peygamber @ müslümanlara doğru ve orta yollu bîr hayat seyrini benimsemelerini, böylece maddi ve manevi ihtiyaçları arasında ahenk sağlamalarını tavsiye etmektedir. Bir tarafı ihmal edip diğer tarafa yönelmemelidir. Çünkü madde ve mana eğit derecede öneme sahiptir. Bunların her İkisi bir arada olmadığında insan hayatı eksiktir. Bu şekildeki bir terbiye insanın hayatında aşırılıklardan uzak, orta bir yol tutmasını mümkün kılar.
Peygamber @, insanların kendileri için oluşturdukları her türlü yanlış din telakkilerini reddetmiş ve dinin insanlara bu dünyadan nefret etmeyi öğretmediğini, dünyadan nefretin bir insanı muttaki yapmayacağını belirtmiştir. Peygamber @ müminlerin ekonomik refahı için şu şekilde niyazda bulunmuştur: "Ey Rabbim! Bu insanlar çıplaktırlar; onları giydir. Ey Rabbim! Bu insanlar açtırlar; onları doyur." (Ebu Davud).
Münzir b. Cerîr'in rivayetine göre; "Bir öğle vakti ashabı, Rasulullah @'m huzurunda iken Mudar kabilesinden aç, çıplak bir fakirler kafilesi gelmişti. Bunları derin bîr yoksulluk içinde .gören P-eygamber @'ın müşfik siması birden değişmişti. Bilâl'e ezan okumasını ve kamet et-. meşini emreyledi. Öğle namazını kıldıktan sonra irâd ettiği beliğ bir hutbesinde ashabını sadakaya yardım ve dayanışmaya teşvik buyurdu, ilk önce Ensardan bir zât, eli ile taşıyamayacak derecede ağır para İle dolu bir torbayla geldi.
Bundan sonra yiyeceğe ve giyeceğe dair kesret-li ve önemli iki küme mal bunu takip etti. Bu olayda Rasulullah @'ın mübarek yüzünü, altın yaldızlı gümüş bir levha gibi parlar surette gördüm. Bunun üzerine Rasulullah @ Ensardan ilk ve mühim yardımda bulunan zâtı kastederek onun hem kendi yardımından, hem de şu hayırlı yardımların hepsinden sevâb alacağına işaret buyurdu." (Buharı ve Müslîm).
Peygamber @ insanî ihtiyaçların karşılanmasına, maişet temini için çalışmayı Müslümanlar için hemen hemen farz görecek kadar Önem vermiştir. Peygamber @'ın: "Yoksulluk insanı küfre yaklaştırır." (Müslim) ifadesi de bizim, insanların temel ihtiyaçlarının karşılanmasının gerekli olduğu görüşümüzü kuvvetlendirir. Çünkü bu İstek ve ihtiyaçlar karşılanmazsa nisan manevi yönünü koruyamaz. Diğer bir deyişle, İslâm, mensuplarının temel ihtiyaçlarını gidermeyen toplumları tasvip etmez.
Böylelikle, İslâm, insan hayatının maddî ve manevî yönleri arasında bir denge kurmaya çalışır; zira birindeki eksiklik diğerinde de eksikliğe yol açar. İslâmın öngördüğü sistemde insanı, bir yandan maddî kazancıyla meşgul, diğer yandan kulluğunun şuurunda bir hâlde buluruz: "Öyle mü'minler vardır ki, onları ne bir ticaret, ne bir alış veriş Allah'ı zikretmekten, namazı gereği gibi kılmaktan, zakâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalblerin ve gözlerin (dehşetle) döneceği günden korkarlar." (24:37).
Kur'an ayetİyle; Peygamber @'dan ve sonra bütün mü'minlerden nasıl davranmaları gerektiği hususu belirtilmiştir: "Nefsini, sabah akşam, rızâsını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut(onlarla beraber bulunmağa candan sabret). Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbini bizi anmaktan alıkoyup nefsinin arzusuna uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye itaat etme." (18:28).
İşte bu gerçek, Kur'anî telakkidir. Müslümanlara hayatlarında gerçek ahengi sağlamalarını söylemektedir; bu dünyaya ne çok muhabbet beslemeli, ne de nefret etmelidir. İslam, insanların ahlâkî ve manevî olgunluğu İçin ekonomik yeterliliği bir ön şart kabul etmektedir. Çünkü ortalama bir insanın temel ihtiyaçları karşılanmadığı sürece ne İyi bir vatandaş olabilir, ne de manevî seviyesi yükselebilir. Aşırı yokluk içindeki insanların dinî ve ahlâkî değerleri olamayacağı da bilinen bir gerçekliktir. Dolayısıyla, Islâmî sistemde her ferdin ihtiyaçlarının karşılanmasına büyük önem verilmiştir. Rasu-lullah @'ın "Yoksulluk insanı küfre yaklaştırır" hadisi her ferdin bu belirli temel ihtiyaçlarına atıftır.
Kur'an ve Sünnetin ortaya koyduğu bu ekonomik yapıyı Peygamber @'ın ilk dört halifesi bütünüyle tatbik etmiştir. İlk halife Hz. Ebu Bekr halifelik siyasetini şu sözlerle ifade etmiştir: "Ey insanlar! Sizin en iyiniz olmadığım halde başınıza geçmiş bulunuyorum. Vazifemi yollu yolunda ifa edersem bana yardım ediniz, yanılırsam bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanet, yalancılık hiyanettir. İçinizde zaif, hakkım alıncaya kadar benim nazarımda kuvvetlidir. İçinizde kuvvetli, ondan başkasının hakkını alıncaya kadar zayıfdır. Bir millet Allah yolunda cihaddan geri kalırsa, o millet zillete duçar olur.."
Bu sözleriyle Hz. Ebu Bekr toplumdaki eşitsizlikleri kalıcı bir şekilde sona erdirmek için bir yol göstermiştir. Zayıfın hakkı yerde kalmaz; kuvvetli görünende olsa da derhal hakkın gereği ifa edilir. Bu sistemde fazlalıklar, bunları gayri âdil ve hileli yollardan elde eden kişilerden alınır ve kendi haklarına düşen hisseyi tam olarak alamayanlara hisseleri teslim edilir. Böylece toplumda ekonomik adalet ve ahenk temin edilir.
Önünde Peygamber @ ve ilk halife Hz. Ebu Bekr örnekleri olan ikinci halifenin on yıllık döneminde Arabistan'da o güne kadar görülmemiş bir refah yaşanmıştır. Beyt'ül Mâl'e akan savaş ganimeti, şahıs vergisi, toprak vergisi (haraç) ve öşr, zekât, gümrük resmi hemen ekonominin damarlarına zerkediliyordu. Hz. Ömer, kamu hazinesine gelen herşeyin sandıkları doldurmak yerine halkın refahını arttırmakta kullanılması gerektiğine inanıyordu. Devlet hazinesinin yönetici kesimden ayn tutulduğu bu sistem, belki de hiçbir ideolojik sistemin, ulaşamadığı ideal bir durumu gerçekleştirebilmişti. Her ne suretle olursa olsun, mevcut paranın kamu yararına ve gerçek ihtiyaç duyulan yerde kullanılması gerekiyordu. Ordunun maaşı aylık ve yıllık olarak veriliyordu. Beyt'ül Mâl'den her vatandaşa aylık bağlanmıştı. Kadınların ve yeni doğmuş bebeklerin bile maaşı vardı. Devlet bütün bunları temin edebiliyordu. Ayrıca herkes ticaretle ve tarımla uğraşarak veya orduya yazılarak geçimini rahatlıkla temin edebiliyor, gelir düzeyini yükseltebiliyordu. Topluma genel bir mutluluk havası hâkimdi.
Bu sistem, ekonomik eşitliğin korunabilmesi ve sınıfsal farklılaşmaların ortaya çıkmaması için zengindeki fazlalığın alınıp yoksula dağıtılması temeline dayanıyordu. Sistemin uygulamasına Peygamber @'m hayatta olduğu dönemde başlanmıştı. Fakat bu dönemde Müslümanlar İslam'ı Arap yarımadasının dört bir yanına yaymakla ve kendilerini savunmakla meşgul oldukları için bu ekonomik yapmm ayrıntıları ile sistemleşmesi zaman almıştı. Keza Hz. Ebu Bekrin hilâfeti dönemi de irtidat hadiseleri ve yalancı peygamberlerin çıkardığı ayaklanmaları bastırmakla meşgul olduğundan İslam ekonomi sistemini geliştirmeye zaman ayıramamıştı. İslâm için gece gündüz çalışarak, kendi zamanında ve daha sonra başarıyla uygulanmış olan ve toplumun refahını gaye edinen bu büyük ekonomik sistemi ortaya çıkarmak ve uygulamak ikinci halife Hz. Ömer'e nasip olmuştu.
Bu, kapitalizmde olduğu gibi kişilere sayısız kişisel haklar tanımayan ve sosyalizmdeki gibi smıflararası düşmanlık ortamı oluşturmayan ve aynı zamanda ayrıcalıklı sınıfların mevcut olmadığı bir sistemdir. Rasulullah @'ın tabiriyle "vasat ümmet", ancak Kur'an'ın adalet ve herkese fırsat eşitliği tanıyan prensiplerine dayalı bu sistemiyle ortaya çıkar.
Şah Veliyullah Dehlevî bu hususta şunları söylemektedir: Şu önemli nokta hatırlanmaya değerdir. Allah rızâsına, hayat mücadelesinden kaçınılarak ulaşılamaz. Peygamberden hiçbirisi bunu tavsiye etmemiştir. Mağaralara ve manastırlara çekilip barbarlar gibi münzevi bir hayatı benimseyen insanlar Allah tarafından sevilmezler. Onların bu fiilleri Peygamber @'m tebliğlerine aykırıdır. Ashabdan bazıları inziva hayatı yaşamak istediklerinde Peygamber @ onlan bu fiillerinden alıkoyarak: "Ben riyaziyeyi vazetmek için değil, dininde zorluk olmayan İbrahim'in yolunu tebliğ için gönderildim." buyurmuştur. Peygamber @ mevcut toplumsal sistemi ıslâh etmekle emrolunmuşlardır. Eğer insanlar sisteme herhangi bir ahenksizlik sok-muşlarsa peygamber @ ahengi geri getirmeye çalışır. Allah, insanların bütün mücadelesinin maddî kuvvet elde etmek olduğu sistemleri de sevmez. Hakikatte Allah, lüks içinde bir hayat yaşanmasını da, riyazeti de sevmez. Her iki yönü de gözönüne alarak peygamberlere orta yolu benimsemeleri ve böylece insan hayatının maddî ve manevi yönleri arasında denge kurmaları buyrulmuştur." (Şah Veliyullah Dehlevî, Hujjatullah al-Baligh, c.I, sh. 104 ve c.II).
İnsana, manevi hayatını geliştirmesi için maddî hayatını da imar etmesini öğretmiş olması, herkesin bildiği gibi, İslamm en önemli katkıları-ndandır. Hayatın bu ahlâkî telakkisi, birbirine zıt sistemler arasında pratik bir köprü oluşturur. Bir yandan yeryüzündeki herşeyin insanın tasarrufu için olduğu ifade ediliyor, diğer yandan insana, kendisinden, ailesinden, yakınlarından, içinde yaşadığı toplumundan ve insanlıktan sorumlu olduğu söylenerek mesuliyetlerine büyük önem veriliyor. Kendisi, servetinden faydalandığında yine aynı şekilde başkalarının da ondan istifade etmesine rıza göstermelidir.
insanın bencilliğini diğer kanallara çevirerek ve materyalizmle riyaziye arasında dengeyi gözeterek İslâm, en karmaşık ve müşkil mesele için pratik bir çözüm önermiştir. Bu çözüm insanın, adalet ve eşitliğe dayanan bir sosyal sistem kurmak için hayatın maddî ve manevî yönlerinden faydalanmasını mümkün kılmaktadır. Bu gaye Öylesine yalın bir tarzda gerçekleşmektedir ki, fert, şuurlu veya şuursuz, ekonomik sistemin faydalı bir parçası hâline gelmektedir.
Manevî Eğitim
Kişilerde bu yüksek karakterleri inşa etmek İçin İslâm onlara manevî terbiye ve pratik eğitim vermektedir. Böylelikle kişiler bu sistemin kendilerine yüklediği mesuliyetleri rahatlıkla taşıyabilirler. İslâm, ilk önce Allah'ın Rezzak-ı Mutlak olduğu, herkesin rızkını önceden belirlediği, fakat onu kazanmak için çalışmak gerektiği inancım zihinlere yerleştirmiştir. Bu hususa Kur'an'ın bir çok ayetinde işaret edilmiştir: An-kebut suresinde şöyle buyurulmaktadır: "Doğrusu Allah'tan başka taptıklarınız size nzık vermeye gücü yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın." (29:17). Al-i İmrân suresinde de şu ayeti okumaktayız: "De ki: 'Allah'ım, (ey) mülkün sahibi, sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın... dilediğini hesapsız rızıklandırırsın!" (3:26-27). Bir başka suredeki ayet: "Allah'ın insanlara verdiği rahmeti önleyebilecek yoktur. O'nun önlediğini de ardında salıverecek yoktur. O, güçlüdür, Hâkimdir." (35:2).
Peygamber @ Allah'ın Hâkim-i Mutlak ve Rezzâk-ı Mutlak olduğunu şu hadisiyle açıklamaktadır: "Hepiniz, bütün ihtiyaçlarınızı ne kadar basit veya küçük olursa olsun, ayakkabı bağı veya tuz bile olsa Allah'tan isteyin," (Ebu Davud, Neşet ve Ahmed).
Bu tarz bir eğitim ve terbiye insanlar arasında güven meydana getirir ve bakış açılarını genişletir.
Daha sonra insanlara Allah'ın onları maddî eşitsizlikler vasıtasıyla deneyeceği ve aralarındaki zenginlerin servetlerini nasıl harcadıklarına, fakirlerin yokluk günlerinde nasıl davranacağına bakacağı söylenmiştir. Bu, zenginler arasında sevgi, eşitlik duygusu ve merhamet; fakirler arasında ise nefret ve kıskançlık yerine sabır ve tevekkül duyguları gelişmesine yardımcı olacaktır. Zenginlerin bu davranışı toplumdaki servet dağılımında dengeyi sağlarken, fakirlerin tutumu da bütünlük ve bağlılığı sağlar.
Son olarak Hesap Günü telâkkisi -her insanın bir gün maddî veya manevî her davranışı için Allah önünde hesap verecek olması- insanları hayatın her alanında dikkatli olmaya iter.
Tekâsür suresinde şu ifadeler yer alır: "Sonra o gün (size verilen) nimetten sorulacaksınız. "(102:8). Buradaki "sorulacaksınız" sözü, her ferdin bu dünyada işlediği her fiilden sorumlu olacağı gerçeğine atıftır. En'âm süresindeki şu ayet de bu hususta dikkatimizi çeker: "Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, merhamet edendir."(6:165).
Allahu Teâlâ'm hesap soracak olması, insanlığa hizmetin gerçek kurtuluş ve basan sayılmasını öğretecek ve insanları daha sorumlu kılacaktır. Böyle bir toplumda, fertlerin gayri meşru yollardan servet edinmesi ve kardeşlerini istismar etmesi düşünülemez.
Bu ahlâkî ve mantıki terbiye ile İslâm insanlığın önüne yüksek idealler koymuş olmakta, insan hayatının bir başka canlı gibi sadece maddî ihtiyaçlarının giderilmesi olmadığını göstermektedir. Yine İslâm, yemek ve diğer maddî vasıtaların sadece hayatı idame ettirmek için olduğunu, hayatın gerçek gayesinin insanlığın kurtuluşu için çalışmak olduğunu belirtmektedir. Bu hususa Kur'an'da Ali İmrân suresinde bir atıf yapılmaktadır: "Siz, insanlar İçin çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men'edersiniz ve Allah a inanırsınız.." (3:110).
Bu ayetten, insanlardan sosyal hayatta ahenk ve adaleti sağlayarak İnsan hayatını daha huzurlu hâle getirmeleri istenmektedir; çünkü insanlığa en iyi hizmet budur.
İslâmî Çözüm
Peygamber @ tarafından tebliğ edilen bu esasların günümüzden tamamıyla farklı şartlar altında belli bir çağda, belli durumlarda ve belli bir toplumda uygulandığı bir gerçektir. Ancak, bu esasların uygulanışlarında ve Peygamber @'ın ve ashabının benimsediği usullerde, çağımızda âdil ve rasyonel bir topluluk oluşturmada aynı derecede elverişli ve faydalı olabilecek bazı temel prensipler bulabiliriz.
Ekonomik alanda, İslam değişik kişilerin değişik ekonomik saikleri arasında ahenk oluşturmaya çalışır. İnsan fıtratında bulunan bencillik her fert ve topluluk itidalli bir hâle getirilir. Eğer bencillikle beraber fedâkârlık, merhamet, karşılıklı yardımlaşma, başkalarına karşı muhabbet gibi insanın fıtratında bulunan diğer yüksek vasıflara da şahsiyet oluşturmada yeterince yer verilirse, o vakit yeryüzündeki her fert kendi fıtrî kabiliyeti oranında şerefli ve nezih bir hayat sürmek için yeterli imkânlarla mücehhez olabilecektir. Böylelikle ekonomik sistemde gereksiz bozulma ve çözülmelere sebep olabilecek zararlı unsurların yeşermesi de önlenecektir.
Gayesine ulaşmak için İslâm'ın yaptığı şey şudur: İnsanlığın bencillik ve hırs gibi dürtüleri ni yüksek ahlâkî eğitim ve terbiyesi ile yumuşatmış ve onlann kendi arzularıyla hiçbir dış zorlama olmaksızın, ülkede âdil ve dengeli bir sistem oluşturulmasına yardım etmelerini mümkün kılmıştır.
Fıtrî Yol: Hayatın problemlerinin çözümüyle meşgul olurken insan fıtratında doğuştan varolan hayatın fıtrî kanun ve prensipleri ile çatışmamak İslâm'ın esas bir noktasıdır. Bu fıtrî yoldan ne zaman bir sapma meydana gelirse İslâm bu sapmayı yeniden fıtrî yoluna koyar. İslâm'ın bütün sosyal ve ekonomik inkılâplarını temel-lendirdiği ikinci önemli prensip şudur: Sosyal ve ekonomik sistemle ilgili sadece birkaç zahirî düzenlemede bulunmak yeterli değildir. İnsanlar arasında doğru ahlâkî tavır ve davranışların oluşturulması için ahlâkî inkılâba çok büyük önem verilmelidir. İslâm bunu bu şekilde Öngörür. Çünkü insanın zihnindeki kötülüğü kaynağında yok etmek ister.
İslâmî sistemde varolan üçüncü perensip otorite, kanunî baskı ve devletin ezici gücünün kaçınılmaz olmadıkça kullanılmamasıdır. (Halife Abdul Hakim; islam and Communism, 1962).
Peygamber @ toplumda dengeli ve âdil bir sistem tesis etmek için insanlara aynı yolu göstermiştir. İslâm'ın toplumda tesis etmek istediği ekonomik sistem sosyalizmin ilmî olarak en güzel düşünülmüş şeklidir. İnsanlara şahsî teşebbüs ve özel mülkiyet hakkı tanımakta, aynı zamanda hürriyet ve nizamı koruyacak tedbirler ve dengeler oluşturmaktadır, islâm, kapitalizmin "bırakınız yapsınlar" anlayışına, ahta-potvârî kollarını ferdin hayatına onun şuurunu boğacak derecede yayan totalirizme olduğu kadar karşıdır. İslâm'da özgürlük sadece fertlere değil, bütün sosyal yapıyı zehirleyecek alışkanlıklara müptelâ olmamaları şartıyla, bütün toplumlara kendi hayat tarzlarını takip etmeleri için verilen bir haktır.
islâm belirli eşitlikçi eğilimlere sahiptir. Fakat bütün farklılıkları kuvvet yoluyla gidermeye Çalışmaz. İnsanların yetenekleri oranında -meşru ve kanunî olmak şartıyla- serbestçe düşünmesine, serbestçe hareket etmesine, inanmasına ve servet binmesine izin verir. Açıktır ki fertlerin serbest fiilen aşama ve maddi kazançlar bakımından farlılıklar oluşturacaktır. Eğer genelde toplum veya toplumun bir bölümü ağır sefalet ve aşın yoksulluk içinde bulunmuyorsa, namuslu kazanılmış ve İffetlice harcanan servette farklılık olmasının bir sakıncası yoktur.
İslâm bir kişinin kendi bilgisi, emeği, ustalığı ile ve sosyal olmayan gayrî ahlâki metodları kul-lanmaksîzm sahip olabildiği kadar servet edinmesine izin verir. Maddi ve sosyal ödülleri açısından eşitsizlikle sonuçlanması mutlak fıtri enerji ve kabiliyet farklılıklarını gözönünde bulundurur. Fakat toplum tek bir canlı organizma olduğundan, servetin birkaç elde toplanmasına yarayan bütün yöntemleri yasak eder. Ekonomik hayatın, servetin Özel hazinelerde kilitli kalmayacağı bir şekilde düzenlenmesi Kur'anî bir emirdir. Bütün dinler gibi İslâm da sadakayı telkin etmektedir. Fakat bir yıl boyunca tek bir elde, kullanılmadan kalmış fazlalıkların bir bölümünü kanunen almak yoluyla bu konuda bütün inançlardan daha da öteye gitmiştir. İslâm miras kanunu (feraiz); sermayenin dağıtımı ve bir yerine, belirli sayıda fertlerin, hayata, kendi ferdi girişim ve şahsi gayretleri ile başlamasında fırsat eşitliği sağlaması için bir yöntem olarak kullanılmıştır. (Halife Abdülha-kim, a.g.e).
Mevlana Ebul Kelam Azad'ın sözleriyle: "Eğer toplumda İslâmın öngördüğü ekonomik sistem tamamıyla tesis edilir ve bütün kurumlar yerli yerinde düzenlenirse, ne büyük zenginler olur, ne de dilenci ve fakirler bulunur. İnsanların büyük çoğunluğunun ekonomik durumu iyi hale gelir." (Mevlana Azad; Tarjaman-ul-Quran c.llsh. 132).
Toplumsal ve Ferdi Refah: İslâm toplumsal ve ferdi refahı birbirine rakip değil, tamamlayıcı olarak görür. Bu nedenle rekabet ve düşmanlık yerine, işbirliğini teşvik eder. Fertler arasında sıcak ilişkileri geliştirir. İslâmi bir sistemde, kişinin hayırlısı topluma faydası olandır. Eğer toplum refaha kavuşursa fertlerin durumu da iyileşir. Kişi zenginleşirse, toplum da refaha erişir. Fakat bu sistem ferdi ve toplumsal refah arasında bir dengenin oluşması ile mümkündür. Kişiler ihtiyaçlarını temin etmek için gösterdikleri çabalar da toplumun menfaatine aykırı bir yol tutamazlar. Kendilerinin faydalandıklarından başkalarının da pay almasına izin verirler. Ekonomik müesseseleri fazla kâr etmiyorsa bile, ondan faydajörebilecek başkalarını yoksay-mazlar. Onların menfaatini de hesaba katarlar. Böylece Islâmın ekonomik sisteminde her fert başkalarının refahında hisse sahibi olur. Kişisel ve toplumsal refah birbirini tamamlar. (Mu-hammed Kutub; islam, The Misunderstood Re-ligionsh. 154-155).
Böylece İslâmın ekonomik sistemi ferd ve toplumun ahengi mefhumuna dayanır. Ne ferdi toplumdan ayırıp ne de terdin menfaatim toplumun menfaat ile çatışma hâlinde gösErir. Toprak ve diğer üretim araçlarının özel mülkiyetine izin verir. Ancak bu hakkı topluma zarar, vermesini engelleyecek şekilde sınırlandırır.
İslâmın gayesi insanlar arasında geçim vasıtalarını İhtiyaçlarına göre temin etmek ve dağıtmaktır. Düzenleme ve dağıtım işinin tesbi-ti şeklinde gereken hassasiyet gösterilmiştir. Üretim araçlarının kişiye mi, topluma mı emanet edilmiş olduğu önem arzetmez. Bu araçlar kime emanet edilmişse o bunlan vekil olarak iade eder. Yukarıda bahsedilen gayeye ulaşmada bu kişiler işbirliği yaptığı ve sosyal refah ve ilerleme güvencesi verdiği sürece bu üretim araçlarından diğer insanlarla birlikte faydalanır.
Sosyal adaletin temin edilmesi, toprağı veya diğer mülklerin fertler arasında dağıtılmasıyla mümkünse bunlar dağıtılır. Eğer bu gaye ortak mülkiyetle daha iyi sağlanıyorsa, o vakit topluma emanet edilirler. (Muhammed Kutub; a.g.e. Aynı yer).
İslâm, insanın sosyal bir varlık olduğunun gerçeği ve şahsiyetini .ancak toplumda geliştirebileceğini vurgular. Günde namazın beş vakit farz kılınması ve cemaatle eda edilmesi, haccm İslâmın temel esaslarından olması gibi ibadetlerin sosyal hayatla içice olduğunu biliyoruz. Müslümanlar günde beş kez namaz kılmakla emrolunmakta ve namazdan sonra ticaret, iş ve alışverişlerini sürdürmeleri istenmektedir. Çünkü; ibadetini yapan ama geçimini sağlama için hiçbir gayrette bulunmayan kişi, ne kendi kişiliğini geliştirmek yolunda ne de sosyal menfaat için hiçbir katkıda bulunmuyor demektir. Kur'an müminlere şöyle seslenmektedir: "Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılırı ve Allah'ın lûtfundan (nasibinizi) arayın. Allah'ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz" (62:10).
Yukarıdaki "Allah'ın lûtfundan (nasibinizi) arayın" ifadesi ticaret, endüstri, alışveriş gibi insanların hayatlarını kazanmak için meşgul olduğu bütün meşru işlere delalet eder.
Mtişl umanlara hacc sırasında ticaret yapmalarına ı£in verilmişti/. Bu insanın refah ve şahsiyetinin gelişmesi için ibadetin de ticaretin de gerekli olduğunu göstermektedir: "Rabbinizin lütuf ve keremini aramanızda sizin için bir günah yoktur..." (2:198). Bu ayet müslümanla-ra, dünyevi iyilikleri aramanın ibadet ruhuna hiçbir şekilde aykırı olmadığı ve haccederler-ken ticaret yapmalarının caiz olduğu konusunda ruhsat verir. İslâm müslümanlann hile ve kumardan uzak meşru işlerle meşgul olmalarına izin vermektedir.
Böylece İslâmın insanlara sadece "Nefislerini ahiret için muhafaza etmelerini söyleyen, diğer inançlardan olmadığı" açığa çıkmaktadır. İslâm insanlara bu hayatın nasıl güzel yaşanacağını, bu dünyada huzur içinde olmanın gerektirdiği maneviyat faktörünü öğreten bir dindir. Maddi bir dünyada yaşamaktayız, dolayısıyla maddi İhtiyaçlarımız vardır. Bütün tabiat insanın filleri için geniş bir alandır. Her salih amel ibadet yerine geçmesine rağmen, insan çalıştığı gibi ibadette de bulunmalıdır. İnsanın aslî idaelleri manevidir. Onun tabiatında olan değerler insanüstüdür. Ruh, bir madde olan beden ile iç içedir. İnsan, bir şekle bürünmüş ruh değildir. Aklı ve vücudu sıhhatli tutmak için tek vasıta kişinin doğru fizikî ve zihnî gayretleridir. Bütün insanî fonksiyonların böyle ahenk İçinde olmasını öğreten ve hayatın tüm unsurları arasında bütünlük telkin eden bir din diyalektik materyalizmden ve herşeyİ biyoloji ile izah eden bir düşünce biçiminden fevkalâde uzaktır. İslâm, hayatın maddî ve ekonomik yönlerine bigâne kalmamıştır. Ancak, hayatın tümüyle bu esaslara göre düzenlenmesini insanın varlığının mutlak amacı olarak görmez. Materyalizm, maddî İhtiyaçlara ve maddî sebeplere önem verir, fakat maneviyat ve öngördüğü hayat, maddiyatı daha yüksek idealler için bir atlama taşı olarak telakki eder. (Halife Abdul Hakim; islam and Communism, 1962).
İtidal: İslam, sisteminde ahenk sağlamak için mensuplarını eğitme ve terbiye etme konularında pratik usûller benimsemiştir. Manevî eğitim yoluyla kişinin bencillik duygusunu yumuşatmaya, manevî ve maddî ihtiyaçları arasında denge sağlamaya çalışır.
Karakter İnşası: Bu ideal sistemi oluşturma ve koruma yolunda İslâm esas olarak üyelerinin manevî eğitim ve terbiyesine dayanmaktadır. İslâm, eğitimi inananlar arasında işbirliği, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ruhunu oluşturmak için etkili bir vasıta olarak kullanır. Eğitimin temeli Allah'a iman esası üzerine kuruludur.
Allah'a İman: Allah'a iman, İslâm'ın müminlerde inşa etmek istediği karakterin gelişmesinde esastır. Eğer bir kişi Allah'a ve Hesap Günü'ne inanıyorsa Allah'a ve O'nun yarattıklarına karşı sahip olduğu sorumlulukların tamamen şuurundadrr. Bu vazife duygusu onu toplumun yeterli, Allah'tan korkan; çalışan bir üyesi yapar. Kur'an-ı Kerîm insanın sorumluluklarından şu ayette bahseder: "Sonra o gün (size verilen) nimetten sorulacaksınız. "(102:8). En'âm suresinde şöyle buyurulmaktadır: "Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur..."(6:165).
Burada Müslümanların Allah'a bağlı ve O'nun yarattıklarına karşı nâzik ve merhametli olup olmadıklarının denenmesi ve kendilerine verilen servet ve diğer kudret vasıtalarının kötü kullanımının sonuçları hakkında uyarılmaktadırlar.
Müslümanlardan sadece Hesap Gününü hatırlamaları değil, Rezzâk-ı Mutlak'm O'ndan başka kimse olmadığı gerçeğini de hatırlamaları isteniyor: "Siz Allah'tan başka bir takım putlara tapıyorsunuz, yalan uydurufp onlara tanrı, şefaatçi di)yorsunuz. Sizin, Allah'tan başka taptıklarınız, size rızık veremezler. Siz rızkı Allah'ın yanında arayın, O'na tapın ve O'na şükredin. Hepiniz O'na döndürüleceksiniz. "(29:17). Fâtır suresinde de şu ayeti görmekteyiz: "Allah, insanlara bir rahmet açtı mı onu tutan olamaz, O'nun tuttuğunu da O'ndan sonra salacak yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir." (35:2).
Peygamber @ ashabına bu inancın önemini ehemmiyetle belirtmiş ve daha önce izah edildiği gibi ihtiyaçları için daima Allah'a niyaz etmelerini tavsiye etmiştir.
Rızkı Veren Ve Ona Kefil Olan Allah'tır: Müslümanlardan Allah'a ve O'nun Rezzâk-ı Mutlak olduğuna inanmaları istenmiştir. Bu sebeple herhangi bir zamanda rızık darlığına düştüklerinde ne telâşa kapılmalı, ne de bolluktan dolayı öğünülmemelidir. Daima, bütün yaratılmışlara rızık veren Rablerine güvenmelidirler: "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, nzkı Allah'a aid olmasın..."(11:6)
Müslümanlara, hiçbir geçim vasıtası olmayan yaratıklara; kuşlara, insanlara bakıp ibret almaları, onların da rızkını veren Rablerine güvenmeleri de söylenmektedir. Böyle yaparlarsa helak olmayacakları anlatılmaktadır: "Nice canlı var ki rızkını taşıyamaz; onları da sizi de Allah besler. O, işiten, bilendir. "(29:60).
Bu öğreti, insan aklının ufuklarım genişletmeyi ve insanlar arasında sevgi, şefkat ve karşılıklı yardım duygularını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Böylelikle insanlar hayatlarını kazanmak için hayvanlar gibi birbirlerine saldırmayacaklar, haklarına tecavüz etmeyeceklerdir.
Yüksek İdealler: İslâm, insanların Önüne, onları sadece yiyecek için yaşayan ve ekonomik bir varlık olmaktan koruyan çok yüksek bir ideal sunmaktadır: "Siz insanlar için ortaya çıkarılan, İyiliği emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz." (3:110).
Müslümanların mükemmelliğinin, iyiliği emretmek ve kötüden alıkoymalarında, Allah'a olan sarsılmaz imanlarında yattığı belirtilmeye değerdir. Eğer bu vasıflarını kaybederlerse, Şüphesiz bu mükemmelliklerini de kaybederler. Kur'an-i Kerîm'in bu talimatı müslüman toplumun üyeleri arasında Öylesine bir ruh yayar kî, bu insanlar diğerlerinin daha iyiye gitmeleri ve arınmaları için kendi zaman, servet ve diğer güçlerinden daima daha fazlasını harcarlar.
Nefis Tezkiyesi: Toplumu oluşturan fertlerin karakter inşasında ve şahsiyetlerinin geliştirilmesinde bir başka vasıta nefis tezkiyesidir. Bu dünyadaki hayatı müreffeh ve başarılı kılmak için, hayatı belirleyen değer ve maddî güçleri yeniden düzenlemeli, maddî ihtiyaçları bu yüce İdeallere tâbi hâle getirmelidir: "Nefsini temizleyen iflah olmuş, onu kirletip Örten, ziyana uğramıştır. " (91:9-10). Bu ayette kullanılan "zekkâha" kelimesi "onu büyüttü, arttırdı, kuvvet bularak büyümesini sağladı" anlamına gelir. "Dessaha" kelimesi "gömdü sakladı, gizledi" anlamındadır. İlki nefis tezkiyesine, ikincisi nefsin azdırılmış olmasına delâlet etmektedir. Ayette bu kelimelerin kullanılmış olması, her insana bu mükemmelliğe ulaşmak için yetenek ve güç verildiğini göstermektedir. Bu yetenek ve gücü kişiliklerini arıtmak ve geliştirmek için kullananlar olduğu gibi onu gizleyen ve faydasını görmeyen kimseler de vardır.
Bu anlayışa göre temel ihtiyaç nefsin arıtılması ve kişiliğin geliştirilmesidir. Bu, itidal yolundan sapma anlamına gelmez ve Müslümanın servete olan tavrını yansıtır. Bu telakkinin Özü şudur: "Ekonomik olanlar dahil bütün işlevler insanın kölesidir, efendisi değil ve hepsinin gayesi insanın kişiliğini geliştirme ve nefsini arıtma yolunda yardımcı olmaktır.
Adaletsizliğin ve yanlış davranışların ana sebebi insan zihninin tamahkârlığında yetişen kıskançlıktır. İslam, kendini yetiştirmesini sağlayarak İnsanı, zihninin tamahkârlık ve kötü tesirlerden korumuştur. İnsandaki bu içgüdü tahrip edilmeksizin yüksek ahlâkî eğitim ve terbiye ile yönlendirilmiştir. Marifet olarak adlandırılan bu durum şu ayetle ifade edilmekte-rir:".. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir." (64:16).
Bu sebeple alınması gereken en hassas tavır, maddî varlığın gerçek ihtiyaçlarını gidermek ve olağanüstü bir gayret göstermeden kendi nasibine düşenle yetinmektir. İnsan, kendisini maddî varlığının gerçek ihtiyaçları ile ve başkalarını kıskanmadan kendisine gelenle sınırlama düşüncesine ancak kendini yetiştirmesi sayesinde varabilir. (Aftab-ud-Din Ahmed; islam or Marnsın, sh. 6-13). Bu hakiki maddî ihtiyaçlar ile suni olanların arasında orantı kurma düşüncesine sadece manevi eğitim ve terbiye ile varılır.
İnsanoğlunun ihtiyaçlarının çoğunun gerçek olmaktan ziyade sun'î olduğu bir hakikattir. Bunlar manevî eğitim ve zihnin uygun şekilde ye-tiştirilmesiyle büyük oranda azaltılabilir. Şatafatlı ve hayal ürünü ekonomik ihtiyaçlar azaltılabilir, pratik ve gerçek ihtiyaçlara indirgenir ve bunun sonucunda fakirlik korkusu zihinlerden silinirse; insan maddî servetin peşinden körü körüne koşarak aradığı huzurunu gerçekten tadabilir. (Aftab-ud-Din Ahmed;a.g.e.Aynı yer).
Kur'an-ı Kerim, yoksulluk korkusunu şeytanın sebep olduğu bir hastalık olarak vasıf-landırmışür: "Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayâsızlığı emreder. Allah- is& kendisinden mağfiret ve bol nimet vadeder. " (2:268).
Hatalı fakirlik korkusundan kurtulmanın insanlığı ekonomik olduğu kadar manevî bakımdan da zenginleştireceği açıktır. Buna ancak İslâm tarafından sağlanan dengeli ve sıhhatli bir dîn kültürü ile ulaşılabilir.
İnfâk Dersi: İnsanlar arasında yüksek ahlâkî değerleri geliştirmek ve bunları korumak için başka kurallar yanında İslâm, fazla servetin infiik edilmesini öngören kanunlar da koydu. Fazla servetin fazilet, doğruluk, sosyal refah hizmetinde ve nasiplerini, ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar temin edemeyenlere yardımda kullanılmasını tavsiye etmektedir. İnsanlar İçin fazla serveti en hayırlı bir biçimde harcama yolu onu ihtiyaçlarını karşılamaları için diğerlerine vermektir. Bu nitelik İslâm'da en yüce manevî değerlerden biri olarak kabul edilmektedir. İslâm toplumunda her zaman kazanıp infak edenlere, servetlerini istifleyen ve daha fazla kazanma hırsı ile yatırımda bulunanlardan çok daha fazla hürmet edilmiştir. (Ebu'I-Alâ Mevdûdî; Economic Problem, sh. 51).
Kanun, zenginlerin servetlerinin bîr kısmını almaktadır. Halbuki manevî eğitim daha kapsamlı sonuçlara ulaşır ve insanlar arasında mallarını Allah yolunda harcamaya hazır hâle getirecek ruhu aşılar. Kur'an'da, insanlar arasında bu ruhu aşılayan ve onları, servetlerini fakirler İÇİn harcamaya teşvik eden pek çok ayet yer alır: "Ey inananlar, kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nîmetlerin iyilerinden (Allah için) verin, kendiniz (utandığınızdan ve iğrendiğinizden dolayı) göz yummadan alamayacağınız kötü söyleri sadaka vermeye kalkmayın. Bilin ki Allah zengindir, övülmeye lâyık olandır." (2:267).
Bu ayet, sadakanın sadece helâl yoldan kazanılan gelirden veya Allah'ın bahşettiklerinin İyi Ve değerli olanlarından verildiğinde bir kıymet ifade ettiğini açıkça belirtmektedir.
islâm, belli sebepler dolayısıyla mü'minlere toplumun daha fakir kesrmferîne'saciaka vermeyi emretmiştir. İnfak, ilk olarak verenin kendini arındırmasını, ikinci olarak da alanın ihtiyaçlarını karşılamasını sağlar. Kur'an'da Bakara suresinin bir ayetinde bu husus şöyle ifade edilmektedir:".;. Sana hangi şeyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: 'İhtiyacınızdan geri kalanı harcayın. 'Allah ayetlerini size böyle açıklıyor İslam'ın Ekonomik Sistemi 317 kî, düşünesiniz." (2:219).
Söz konusu ayette kullanılan "el-Afv" kelimesi bir kişinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra arta kalanı fazlalık anlamına gelir. Kur'an-ı Kerîm mü'minlere, ihtiyaçlarının üzerindeki fazla serveti fakirlere vermelerini açıkça emretmektedir. Peygamber @, din kardeşi ve komşusu açken fazla servet sahibi olanlardan hiç hoşlanmazdı. Bir hadislerinde Peygaber @'ın "Hiç bir Müslüman için komşusu açken tok yatmanın mümkün olamayacağı" buyurduğu rivayet edilmektedir.
Peygamber @ şahsî harcamanın bu yönüne dikkat çekti. Toplumun yoksul fertlerine yardım etmeyenleri kötüledi. Bİr rivayette Peygamber @'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Eğer bir kişi kapısından bir dilenciyi boş çevirirse Allah ona Kıyamet Gününde; 'Ey Ademoğlu, Ben senden yiyecek istedim, ama sen vermedin' diyecektir."
Şahsî harcamalarını bu yönde teşvik etmek için Müslümanlara servetlerinde fakirlerin zekattan başka hakları olduğu da söylenmiştir: "Servette, (Allah'a ve fakirlere ait) zekattan başka haklar da vardır."
Kur'an, servetlerinden fakire hakkını verenleri şöyle övmüştür: "Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır: Sâile ve mahruma (isteyene ve iffetinden dolayı istemeyip mahrum kalana). Ceza gününü tasdik ederler. Rablerinİn azabından korkarlar.. Emanetlerini ve ahidlerini gözetirler. Şahitliklerini yaparlar. Namazlarını korurlar. İşte onlar cennetlerde ağırlanırlar." (70:23-27,32-35). Zârİyât suresinde de şu ifadeler yer alır. "Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi." (50:19).
Allahu Teâla, servetlerini fakir ve muhtaçlar için harcayan kişilerin-gayretlerinden hoşlanır ve över. Fakat çevresindeki yoksul ve muhtaçlardan bigâne kalan da yerilmiştİr. "Şu namaz kılanların vay hâline. Ki, onlar namazlarından gafildirler. Onlar gösteriş (İçin ibadet) yaparlar. En ufak bir yardımı esirgerler."(107:4-7). Burada kullanılan "mâ'ûn" kelimesi her çeşit iyi veya nâzik davranış, fiil veya herhangi basit ama faydalı şey anlamına gelmektedir. Bu âyetlerde Kur'an namazlarını kılan, fakat fakirlere kullanmaları için basit şeyleri dahi vermeyen İnsanları açıkça kötülemektedir.
Fecr süresindeki ayetlerde de şöyledir: "Hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu yedirmeğe (birbirinizi) teşvîk etmiyorsunuz. "(89:17-18). Kur'an, burada yetimlere ve fakirlere ilgisiz kalan zenginleri ikâz etmekte, toplumda zayıflara karşı haksızlık yapmalarının sonucu olarak üzerlerine Allah'ın Gazabının geleceğinden bahsetmektedir. Bu sebeple fakirlerin ve yetimlerin servetlerinde olan haklarını tanımaları zenginlerin faydasınadır. Kur'an günde beş kere namaz kılan, fakat fakirlere yardım etmeyen kişileri de kötülemektedir.
Daha sonra Kur'an zengin insanları ahiret günündeki, cimrilikleri ve Allah'a şükredici olmamaları sebebiyle ortaya çıkacak ciddî sonuçlar ile ilgili olarak uyarmaktadır:".. Altın ve Bİr çoğu günümüze kadar ulaşabilmiş cami, medrese, kervansaray, han, hamam, köprü bırakmış Müslümanların o muhteşem eserlerin yapıldığı dönemlere ait teknik imkanlarını tasvir eden minyatürler: gümüşü yığıp da onları Allah yolunda sarfetme-yenler var ya, işte onlara acı bir azabı müjdele!" (9:34).
Yukarıdaki ayet servet edinilmesini değil, servetin Allah yolunda ve O'nun yaratıklarına faydalı olacak şekilde sarfedilmeyip istiflenmesini yasaklamaktadır. Cimri insanlar yine şu ayetle uyarılmışlardır: "Allah'ın kereminden kendilerine verdiğine cimrilik edenler, onu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır, o, kendileri için şerlidir. Cimrilik ettikleri şeyler, Kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. (Bütün mülk O'na aittir ve O'na kalacaktır.) Allah yaptıklarınızı haber alandır. "(3:180). Ve yine Hümeze suresinde yer alan şu ayetler de bu hususu teyid eder: "O ki mal yığdı, onu saydı durdu. Malının kendisini ebedî yaşatacağını sanır. "(104:2-3).
Faizsiz Borç Vermek: İslâm, faizi kötülemekte, aynı zamanda toplumda ihtiyaç içinde olanların faizsiz borç bulabilmelerini mümkün kılan ortamı oluşturmaktadır. Fakir borçluya ödeme güçlüklerinde mühlet verilmektedir: "Eğer (borçlu) darlık içindeyse, bir kolaylığa çıkıncaya kadar beklemek (lâzımdır). Eğer bilirseniz (verdiğiniz borcu eli darda olan borçluya) sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. "(2:280).
Peygamber @, Müslümanları faizsiz borç verme konusunda sürekli teşvik etmiştir: "Satarken, alırken, alacağını talep ederken ve edâ ederken sehâ (ve suhulet) gösteren kimseye Allah rahmet eylesin. "(Buharî). Peygamber @'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ahiret gününde azabdan emîn olmak isteyen kişi, borçludan borç yükünü kaldırmalı veya mühlet vermelidir. "(Müslim).
Yine bir başka seferinde Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Bir kimse darda olana mühlet verir veya tamamen ondan kaldırırsa Allahu Teâlâ onu kendi gölgesinde korur. Ki o gün, kendi gölgesinden başka sığınılacak yoktur. "(Müslim).
KISIM 5
İSLAM EKONOMİ SİSTEMİNİN ÖZELLİKLERİ
Önceki sayfalarda kısaca açıklanmış olan İslâm ekonomik sisteminin dikkati çeken bazı özellikleri şunlardır:
Şahsî Hürriyet Ve Toplum
İslâm dünyada doğruluk ve Hakikat meşalesinin taşıyıcı sidir. Kur'an'ın şu ayetlerinde de a-çıklandığı gibi Müslümanlar iyiliği emreden, kötülüğü men eden insanlardır: "Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten men ederler; hayır işlerine koşuşurlar. "(3:114). Daha sonra Kur'an-ı Kerîm, onlara daima aralarında bu vazifeleri ifâ eden bir topluluğun bulunmasını emreder: "İçinizden hayra çağıran, iyiliği buyurup kötülükten men eden bir topluluk olsun. "(3:104). Ve onlara dünyada doğruluğun ve Hakikatin öncüleri olarak anılan en hayırlı insanlar oldukları söylenir: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a İnanırsınız. "(3:110).
Bununla birlikte yukarıdaki ayette sözü edilen Müslümanların faziletinin, onların iyiliği emir ve kötülükten men etmelerine bağlı olduğu unutulmamalıdır. Eğer Müslümanlar bu temel özelliği kaybederlerse, aynı zamanda faziletlerini de yitirirler. Yine özellikle belirtilmelidir ki, iyiliği emr ve kötülükten men etme vazifesi, ancak tam bir fikir ve ifade ve faaliyet hürriyeti ortamında yerine getirilebilir. Bir başka deyişle, kişisel özgürlük ile iyiliği emir ve kötülüğü men etme birbirleriyle irtibatlıdır, daima birlikte mütalaa olunurlar. Konuşma özgürlüğünüz yoksa ne iyiliği emredebilir ne de kötülükten men edebilirsiniz.
İslâm'ı diğer dinlerden ayıran bu özellik kişilere kendi vazifelerini yerine getirme Özelliği vermiştir. İslâm, esasen fert ile toplum arasında öyle bir içten İlişki tesis etmiştir ve geliştirmiştir ki fert ve toplum beraber çalışır, aralarında bir ahenk vardır. İslâm, kişiyi bir anda iki sıfat sahibi bir yaratık olarak görür: Bağımsız bir fert olarak sahip olduğu sıfat ye toplumun bir üyesi olarak haiz olduğu sıfat. İslâm, açık bir şekilde bazen sıfatlardan herhangi birine ayrı ayrı cevap verir. Ancak sonunda her ikisini de birleştirir, her ikisine birden cevap verir. (Muhammed Ku-tub; islam, The Misunderstood Religion).
Böyle bir inanç üzerine bina edilmiş sosyal görüş fert ile toplum arasını ayırmaz ve her iki tarafı birbirini alt etmek isteyen, birbiri ile çarpışan zıt kuvvetler haline koymaz. Bir fert bağımsız bir varlığa sahip ve aynı zamanda toplumun bir Üyesi olduğundan: fert ve toplumun istekleri arasında iyi bir ahenk sağlamak kanunlar gereğidir. Ancak böyle bîr ahenk bir başkasının hakkını, diğer birinin iyiliği için feda etmeden yerine getirilmelidir. Kanunlar, ne toplum yüzünden fertlere zulmedilmesini, ne de bir veya daha fazla ferdin hatırı için toplumun parçalara ayrılıp dağılmasını amaçlamamahdır." (Muhammed Kutub, a.g.e).
Kapitalizm ve komünizm arasında en uygun bir sistem olan İslâm ekonomi sistemi, yukarıda bahsedilen ahenk ve itidal üzerine bina edilmiştir. Her ikisinin de sapıklıklarına düşmeden, onlardaki değerlerin en üstün olanlarını ortaya koyar. İslâm ekonomi sistemi hedefine daha önce belirtildiği gibi fertlerin ahlaken eğitilmesi ve yetiştirilmesi vasıtasıyla ve az da olsa sınırlamalarla ulaşır. İşte bu sebeple İslâmî sistemde toplum değil, fert esas değerdir. Fert, toplum için mevcut değil aksine, toplum fert için vardır. Kıyamet gününde Allah'a karşı sorumlu olacak toplum değil, bizatihi ferttir. Bütün ahlâki değerlerin ve sosyal telâkkilerin temeli işte ferdin bu kişisel sorumluluğudur.
Toplumsal hayatın esas gayesi sosyal refah değil, tek tek her bir ferdin refahıdır. Ve sosyal sistemin iyi veya kötü olmasının ölçüsü; sosyal sistemin kendi fertlerinin ilerlemesinde ve kabiliyetlerin kullanılmasında nereye kadar yardımcı olacağı veya engel teşkil edeceğidir. Bu sebepledir ki İslâm kişileri sistematize ederek onlan bir kalıba koyup faaliyetlerine engel olan ve o suretle kişiliklerini tahrip eden veya onlara hakim olan hiçbir sosyal refah sistemine müsamaha göstermez.
Kişiliğin gelişmesi ve büyümesi, düşünce ve hareket Özgürlüğü olmadan mümkün değildir. Ve kazanma özgürlüğü, konuşma özgürlüğü kadar önemlidir. Çalışma ve teşebbüs hürriyetine sahip olmayan bir kimse gerçekte özür değildir. Dolayasıyla insanların kendi hür iradeleri ile çalışıp kazanmaları İçin yeterli fırsatlara sahip olmaları gerekir. İslâm kişilere hiçbir özgürlük tanımayan ve mensuplarına kendi hayatlarını kazanmalan için eşit fırsatlar sağlamayan bütün sistemleri reddeder. Bundan dolayıdır ki kapitalizm ve komünizm İslâm nazarında reddedilmiş ve yerilmiştir. Birincisini bütün üyelerine kendi hayatlarım kazanmak ve diğer işlerinde zevk almak için eşit fırsat tanımadığı, Öbürünü de kişilerin özgürlükleri üzerindeki aşın baskılar İçin reddeder.
Hakikatte İslâm özgürlüğü bütün insani değerlerin ve kıymetlerin temeli olarak dikkate alır. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran şey özgürlüktür. Kur'an'ı Kerim Allah'ın kadir (herşeye gücü yeten) ve alim (herşeyi bilen) sıfatlarını temsil eder, ancak insana verilmiş olan seçme özgürlüğünü de öncelikle ifade eder. Faziletin esası kişi için yanlış olanı seçmesi mümkün iken doğrudan yana ihtiyarını kullanmasıdır. Özgürlüğün doğru kullanılışı sayesindedir ki, insan ilahi niteliklerle bağdaşmaya başlar. (Halife Abdülhakim; islam and Conv munism,sh. 221-222).
Bİr fert İslâmî bir devlette tam bir düşünce hareket ve kendi geçimini temin etme Özgürlüğünden faydalanır. Kendi imkanları içinde her türlü yatırımlar yapmak, bunları organize etmek, yönetmek ve ona sahip olmak hürriyetine sahiptir. Yine o, niteliklerinin uygun olduğu durumlarında her çeşit meşru iş arama ve hoşuna giden her işe katılma hakkına sahiptir. İşçinin bir meslekten başka bir mesleğe geçmesinde hiçbir kısıtlama yoktur. Herkes gayri meşru vasıtaları kullanmadığı ve haram kazanç elde etmediği sürece geçimini sağlamak için her yere gitmekte ve istediği vasıtayı kullanmakta serbesttir.
Bütün bunlarla birlikte ferdin Özgürlüğü sonsuz değildir. İkİ şeyle sınırlandırılmıştır. Birincisi, birey kendi ekonomik mücadalesinde serbesttir. Başkalarının hakkına tecavüz edemez. Zarar vöremez. Toplumun ortak menfatini tehlikeye atamaz. İkincisi, kişi geçimini temin etmek için Kur'ân-ı Kerîm'de belirtildiği üzere, helâli gözetmeli ve haramlardan kaçınlmalı-(kr: "Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o sizin apaçık düşmamnızdır. "(2:168). Ve yine A'raf suresinde Allah şöyle buyurmaktadır.".....O(Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten me-neder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar... "(7:157).
Yukarıdaki ayetler, gerçek bir mümine yol gösterir. Ki o mümin, kendine verilmiş hakları ve özgürlüğü kullanırken Kur'an-ı Kerim'İn yu-kardakİ ayetlerinde bildirilen temci prensibi kabul eder. Müslümanlar tüketim konusunda iyi (tayyibat) ve kötü (habais)nün sınırladığı alanı dikkate alarak birşeyi elde etmekte serbestir. "Şeytanın adımlarını izlemeyin" ibaresi kötü kişilerin başkalarının mallarını ele geçirmek için benimsedikleri bütün haramları İfade eder. İslâm; doğru, haklı iyi, ve hoş olmayan bütün metodlan yasaklar. İşte İslâmiyet, bu kısıtlamalarla birlikte bütün müslümanların geçimlerini temin etmek için her türlü vasıtayı kullanmalarına izin yermiştir.
Şahsî Mülkiyet Hakkı
İslâm bireyin mal edinme hakkını tanımış ve bireyin helal yollardan elde ettiği her çeşit mala sahip olabilmesine izin vermiştir. Herkes bilgisi, kabiliyeti ve çalışması nisbetinde, topluma ve ahlâki değerlere zarar vermemek kaydıyla elinden geldiği kadar servet kazanabilir. Islâmın ferde şahsi mülkiyet hakkım tanıdığı, kişiye kazandığından kendisi ve başkaları için harcamasını tavsiye etmiş olmasından anlayabiliriz: "Ey inananlar!., size verdiğimiz rızıktan (Allah için) harcayın.." (2:54). "Mallarında dilenci ye yoksul için bir hak vardır." (51:19). Ve yine Isra sûresinde "(seninle) akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya Hakkını ver..."(17:26) bu-yurulmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'İn şu ayetleri, kişinin mülkiyet hakkına izin vermesi gerçeğini ayrıca ispat eder: "...erkeklere de kazandıklarından bir pay var.." (2:32). " Yetimlere mallarını verin. Temizi murdara değişmeyin, onların malları ile kendi mallarınızı karıştırarak yemeyin.." (4:2). Ve yine Kehf sûresinin de şu ayeti bu husustadır: " Duvar ise şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki onlar (büyüyüp) güçlü çağlarına ersİnler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar.." (18:82).
Kur'an-ı Kerim'İn bu ayetleri kişinin mal ve mülk sahibi olma hakkını ve onu harcayabileceğini açıkça beyan etmektedir. İslâm mülkiyet hakkıyla ilgili diğer bütün haklan da kabul eder; malın kuvvet zoruyla veya sahtekârlıkla kazanılmasına veya gasp edilmesine karşı her türlü tedbirin alınması gibi. İslâm müslümanların mal güvenliğini garanti altına alır. Kur'an'ın aşağıdaki ayetinde de belirtildiği gibi, İslâm devletinde müslümanların mal emniyetini tehlikeye düşüren, hırsız ve soyguncular şiddetle cezalandırılır: "Hırsızlık eden hırsız ve kadına, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin..." (5:38). Bakara sûresinde de şu ifadeler vardır: "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin..." (2:188).
Burada inüslümanlara başkalarının mallarını, gayri meşru yollarla almamaları emredilmekte-dir. Çünkü bu, büyük bir günah ve ağır bir suçtur. Allah'ın resulü Hz. Muhammed @ da başkalarının mallarım haksızlıkla gaspedenleri şu sözleriyle tehdit etmektedir: " Her kim, küçük bir miktar bile olsa, başkasının arazisini (veya malını) haksız yere gaspederse kıyamet gününde boynuna ateşten bir halka giydirilicek-tir." (Buhari).
Yine peygamber @'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir müslümanın malını, o mal üzerinde hakkı olmadığı halde alan kimse, Allah'ın çok şiddetli öfke kızgınlığı üzerinde olarak O'nun huzuruna varır." Yine Peygamber @; "Bir müslüman malım korurken ölürse şehid olur" demek suretiyle ferdin mülkiyet hakkını bütünüyle teminat altına almıştır.
Aynı şekilde, mal sahibi olan bir şahıs, yakınlarına varis olma hakkını da kullanır. Bu hak mülkiyet hakkıyla doğrudan ilgilidir. Konu ile ilgili Kur'an ayeti şöyledir: "Ana-babanın ve akrabanın (geriye) bıraktıklarından erkeklere pay vardır; ana babanın ve akrabanın bıraktıklarından kadınlara da pay vardır..." (4:7).
İslâm insanın mülkiyete mülkiyete sahip olmasını i tabiî bîr dûyğu olarak görür. Bu sebeple insanın tabiatmdâki bu duyguyu tahrip etmenin veya baskı altına almanın gayri insani bir davranış olacağını kabul eder. Ferdin servet edinme çabalarını özendirici ve dolayısıyla topluma büyük faydalar sağlayacağı için İslâm özel mülkiyeti zararlı kabul et-mez. Adalet İlkesinin gereklitabiî sonucu teplu-mun da ferde fayda sağlama îonksiyonunu yerine getirmesidir. Eğer fertten karşılığında toplumda hiçbir fayda görmeden toplum yararına emek sarfetmesi ve ter dökmesi İstenirse, bu adaletsizlik olur. Toplumda sosyal adalet tesis edilmek isteniyorsa hakların ve sorumlulukların fert ve toplum tarafından eşit olarak paylaşılması zaruridir. Eğer fert toplumun yükselmesi için çalışıyorsa, önüne çıkan engellere takılmaması İçin gereken kolaylıkların sağlanması toplumun zorunlu vazifelerindendir. Ve ferde daha çok servet edinme gayretlerinde en çok yardım edecek şeylerden birinin mülk sahibi olma hakkının verilmesidir.
Özel Mülkiyetin Şekli: İslâm ferde özel mülkiyet hakkı tanır, fakat onu bu hakkı dilediği gibi kullanma konusunda serbest bırakmaz. Bu hakkın, sistemin temellerini sarsacak ve böylelikle gerçek hedefini tahrip edecek şekilde genişlemesine taraf değildir. Bu sebeple prensip olarak özel mülkiyet kabul edilirken onu tamamen zararsız hale getiren sınırlamalara tabi kılmıştır. Toplum da özel mülkiyeti düzenleyen kanunlar çıkarmaya ve kamu yararı söz konusu olduğunda bu kanunları değiştirmeye yetkili kılınmıştır. (Muhammed Kutub, a.g.e.)
Böylelik İslâm özel mülkiyeti uygun görmüş ancak idareyi de, ondan kaynaklanabilecek zararları yok etmek için lazım gelen düzenlemeleri yapma gücüyle donatmıştır. Gerçekte İslâm özel mülkiyeti tabi bir arzu ve insanî bir ihtiyaç olmadığı ihtimalinden hareket ederek, bütünüyle kaldırmak yerine, bu hakkı prensip olarak tanımanın, ama aynı zamanda topluma onu kısıtlama ve düzenleme yetkisi vermenin daha faydalı ve adil olacağını kabul eder. Son dönemde Rusya'nın belirli sınırlar dahilinde mülkiyetten bazı kısımları serbest bırakmaya mecbur kalması, insan fıtratının gereği ve ekonomik işlerde onu esas almanın daha hayırlı ve verimli olduğuna kuvvetli bir delildir. (Muhammed Kutub, a.g.e.).
İslâm herkes için sosyal adalet görüşünün ışığı altında insan fıtratının değişik arzularını tatminini ve toplumun ortak yararı arasında dengeyi sağlamıştır. Bu sistemde mülk sahibi kendisi ve ailesinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra artan servetinîîtopluma infak etmekle yükümlüdür. Özel mülkiyete getirilen kısıtlamalar bir yandan toplumun refahının korunması bir yandan da ferdin refahını temin içindir.
Toplumun Vekili Olarak Mülk Sahibi: İslâm mülk sahibini mülkü elinde toplum adına ve vekil sıfatıyla tutan kişi olarak kabul eder. Onun mal sahibi olması bir sorumluluktur. Genelde bütün mülk Allah'ındır. Ve insanlar mülkü ellerinde emanet olarak tutarlar. "Ey insanlar! Allah'a ve peygamberine inanın; sizi vâris kıldığı şeylerden sarfedin..." (57:7). Nur suresinde ise şu ifadeler yer alır: "Onlara Allah'ın size verdiği maldan veriniz."(24:33). Ve Nahl süresindeki ayette şöyledir: "Allah, nzıkta kiminizi diğerlerine üstün tutmuştur. Üstün kılınanlar emirleri altında bulunanların nzıklarmı vermezler. Oysa nzıkta hepsi eşittir. "(16:71).
Kur'an'da mülk sahibinin mülkünü toplumun vekili olarak elinde bulundurduğu ve onun maldan sahip olma yetkisinin mülkiyet hakkına denk oranda olduğu görüşünü destekleyen başka ayetler de vardır. Kişinin mülkiyet hakkını uygun olarak kullanma yeteneği olmadığı ortaya çıkarsa, kişi malı kullanma veya sahip olma hakkını kaybeder. Toplum bu hakkı ondan alma konusunda tam yetki sahibi olur. Bu prensibe Kur'an'da şu ayetle değinilmiştir: "Allah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı beyinsizlere vermeyin..."(4:5).
Fıkıh âlimleri "sufehâ, beyinsiz, anlayışı kıt" kelimesini değişik yollardan açıklamışlardır. İmam Ebu Hanife'ye göre rüşd yaşı, kişinin kendi menfaatini anlamaya muktedir olduğu 25 yaştır. Bu sebeple İmam Ebu Hanife yetimlere mallarını bu yaşta geri verilmesini önerir. Fakat İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, idrak olgunluğunu (rüşd) sadece yaş olgunluğundan daha önemli kabul ederler. İmameyne göre eğer idrak olgunluğuna 25 yaşında erişilemezse daha da genişletilebilir. Az da olsa bazı kişilerin hayatlan boyunca rüşde eremedikleri gerçektir. Fakihlerden bir kısmı ise kişilerin İdrak olgunluğuna erişse bile malını israf ediyorsa maddi ve manevi kayıpları yanında toplumun menfaatlerine de zarar verdikleri görüşündedirler. Ger-Çekte bir kişi'olgunluğa erişmemiştir. Ve hâlâ beyinsizlik noktasındadır. Eğer böyle olmasaydı servetini israf etmez ve toplumun menfea-tini tehlikeye sokmazdı. Kendi menfaatinin ne olduğunu anlamayan böyle bir kişi akıllı ve reşit olarak tanımlanamaz.
imam Şafîi, bir kişi harcamada itidal noktasını aşarsa iyi ve helâl şeylere harcasa dahi malının elinden alınıp, devletin vesayetine bırakılması görüşündedir. "Hacr" (birini, malım kullanmaktan menetme, birine bir şeyi yasak etme) ilkesine göre bunun mümkün olması için durum, malı yoketme ve toplumun menfeatine zarar verme noktasına varmalıdır. Allah'ın insanlara koruyucu kılmış olduğu mülkü israf ettiği ve yerli yerince kullanmadığı için bu kişi hâlâ "beyinsizler" den ve idrak olgunluğuna erişmemişlerden sayılır.
Mülk sadece hak değil, yükümlülükler de getirir. Malik, her yapmak istediğini gerçekleştirmede hür değildir. Bu hakkı, mensubu olduğu toplumun yaran ile sınırlandırılmıştır. O eğer bunu anlama idrakinde değilse mal veya mülk üzerindeki idare hakkı kaldınlır. Öngörülen bu uygulama kişiye insafsızca muamele edileceği anlamına gelmez. Bilakis hakları ve faydaları korunur, yetersizliği gozönünde bulundurularak kendisine özel şefkat gösterilir. ( A. Yusuf Ali; The Meaning of Glorious Quran, sh, 179, not. 510-511).
Kur'an'daki "emmalûkum" (mâllarınız) kelimesi son tahlilde topluma ait bütün mallara delalet etmektedir. "Sizi koruyucu kılmış olduğu" cümlesi ise toplumu koruyucu kılmış olduğu Osmanlı Padişahı II. Abdüinamıa in oaşlattığı büyük kalkınma hamlesinin bir bölümü olan Hicaz demiryolunun açılış merasimi anlamına gelmektedir. Mal bir şahıs tarafından emanet olarak sahip olunmalıdır. Eğer şahıs yetersizse şefkat ve güzellikle bir kenara konmalıdır. Yetersizliği devam ettiği sürece vazifeleri ve sorumlulukları vasisine devrolunur. O şahsın gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için İazım olan düzenlemeleri vasi yapar.
Mülkiyet hakkının sınırlandırılması prensibi yukarıda söz konusu edilen ayetten de çıkarılabilir. Eğer mülk sahibi servetini sorumsuzca israf ediyorsa o vakit yukarda hacr durumunda açıklandığı gibi, bu mülkü kullanma veya ona sahip olma hakkı elinden alınarak kısıtlanır. Ya da bu hak malının sadece ihtiyacını giderebileceği kısmında tanınıp malın büyük kısmı devlet tarafından devralınır. Sahibinin kötü idaresinden korumak için devletin devralması meşru bir haktır. Bu durum Peygamber @'m şu fiili sünnetiyle de desteklenmektedir: Peygamber @ Mehruz ismindeki bir dere ile ilgili şu emri verdi. Derenin yukarı kısımlarınmdaki toprakların sahipleri suyu topuklarına erişinceye kadar tutabilirler ama daha sonra aşağı kısmındaki toprakların sahiplerin kullanması İçin bırakmak zorundadırlar.
Peygamber @ kendisine suyla İlgili bir anlaşmazlığı getirdiğinde Zübeyr'e de, topraklarının iyice sulanmcaya kadar sulayabile-ceğini, daha sonra komşularında faydalanması İÇİn suyu bırakması gerektiğini söylemiştir. (Buharİ). Peygamber @ fazlalık suyun kendi ihtiyacını tamamen giderdikten sonra sahibi tarafından muhafaza edilmesini tasvip etmemiştir. Bu sebeple Zübeyr'e suyu diğer ihtiyacı olan kişilerin kullanımına açmasını emretmiştir. Bundan daha önemli ve toplum üzerindeki etkileri daha kapsamlı olan ihtiyaç fazlası servetin bir kaç zengin tarafından istiflenmesini ve toplum yararına kullanılmamasını Peygamber @ nasıl hoşgörebilirlerdi?
Böylece tahdit (sınırlama) esasına göre devlet bir kişinin sahip olabileceği en üst mal seviyesini belirleyebilir. Kişinin ondan faydalanma hakkını sınırlayabilir. Bütün bu Özel mülkiyet hakkı veya kullanımı ile ilgili kısıtlamalar kamunun daha yüksek menfaatleri için yapılmıştır. Mal sahibinin reşit olmamasına ağlı olarak malını kötü kullanılabileceği ihtimali olduğundan veya kamu yararına aykırı bir tehlike arzettiğinde ferdin mülkiyet veya kullanım hakkı kaldırılabilir ya da sınırlandırılabilir. Bu haklar malın veya servetin makûl kul-lammına bağlıdır. Bu konudaki her türlü sorumsuzluk bu haklardan feragati gerektirmektedir. Benzer olarak ölen bir kişinin varisi olmadığı hallerde mirasının topluma ait olduğu gerçeği de belirtilmiştir. Varis olmaksızın ölen kişinin malı doğrudan asli ve hakiki sahibine yani devlete dönmektedir.
Toplumsal mülkiyetin varolduğunu ispat etmeye çalışmıyoruz. Çünkü İslâmda kişilere ferdi mülkiyet hakkı tanındığı açıktır. İzah etmek istediğimiz, özel mülkiyetin İslâm'daki gerçek önemini ortaya koymaktır.Fert belli haklardan faydalanmaktadır. Ancak kendisine bu hakkı veren topluma karşı belli vazifeleri ve sorumlulukları vardır. Kısaca ferdin sahip olduğu mülkiyet hakkı mutlak değildir ve beraberinde taşıdığı bir çok mecburiyetlerle sınırlandırılmıştır. Fert elinde bulundurduğu malı gerçekte topluma ait olduğunu ve kendisinin mala vekâlet ettiğini farketmelidir ki mülküne konulan kullanım ile ilgili kısıtlamaları kendi arzusuyla kabul etsin. Ve yine fert malını kullanmakta ve malından faydalanmakta diğer insanların haklarına ve kamu yararına halel, getirmemesi şartıyla serbesttir. Sınırlamalar sadece toplumdaki serkeş mal sahiplerinin menfî eğilimlerini engellemek için konmuştur. Müşfik ve hayırsever mal sahipleri mülkiyet haklarından bu sınırlamalardan etkilenmeden istifade edebilirler.
Ferdî mülkiyet ile kamu mülkiyeti arasında gerçek denge İşte bu şekilde tesis edilir. Bir yandan toplum kötüye kullanma veya kötü idare etme söz konusu olduğunda, mülkiyet hakkını kaldırma veya sınırlandırma hakkını korurken, diğer yandan fert, mülkiyet hakkından faydalanır. Ve gerçekte malın yerinde kullanımı hususunda tam bir sosyal adalet teminatını ancak bu anlayış gerçekleştirebilir. Bu nedenle Önemli olan malın kendisi değil, kullanım şeklidir. Malın sahibi gerçekte, maldan ziyade, kullanmakta olduğu şeyden elde ettiği faydanın sahibidir, o malın kendisinin değil. Ürünün sahibidir, toprağın değil. Böylece mülkiyetin gerçek amacı sadece mala sahip olunması değil, kullanımi ve maldan fayda elde edilmesidir.
Malın kullanımım etkileyen bir diğer ilke ise malın toplumda daha geniş bir dolaşım kazanmasını sağlamaktır. Mal küçük bir grupta sınırlı kalmamalı, topluma dağıtılmalıdır: "Allah'ın peygamberlerine verdikleri; Allah, Peygamber., yetimler, yoksullar... içindir, ta ki içinizdeki zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın. " (59:7).
Toplum tek bir canlı organizma olduğundan, İslâm toplumu enerjik ve güçlü kılmak için servetin devletin bütün kısımlarına sürekli bir akış halinde olmasını amaçlar. Servet yığmayı veya ona yolaçacak bütün etkenleri yasaklar. Bu amaçla toplumu, büyük miktarda servetin Özel hazinelerde, kilitli kalamayacağı bir şekilde düzenler. İslâm, insanları, ahlâkî eğitim yoluyla servetini toplumdaki fakir ve ihtiyaç sahiplerine vermeyi teşvik eder. Bunda sadece Allah rızasını gözetmelerini ister. Daha sonra yoksul ve muhtaçlara sarfedilmek üzere servetin kırkta biri zekat olarak alınır. Miras hukuku ölenin servetinin yakınları arasında dağılımına yardımcı olur. (Halife Abdülhakim; a.g.e., sh. 221-222).
Özel mülkiyet kavramının ana özellikleri şunlardır: Mülk genelde topluma aittir. Fakat ferde kısıtlı ve şartlı mülkiyet hakkı verilmiştir. Fert, malı, toplumun vekili olarak elinde bulundurmaktadır. Başkalarının hakkına tecavüz etmedikçe ve toplumun menfaatini tahlikeye sokmadıkça bu mülkiyet hakkından dilediği gibi istifade edebilir. Bu hakkın kısmen kötüye kullanımını önlemek için, kısmen de bir kaç elde toplanmasını önlemek için belirli kurallara ve devlet kontrolüne tabidir. Kuralların amacı toplumda sosyal adaleti tesis etmektir. (Seyyid Ku-tub; islam Ka Nizam-i Adi, 1963).
Mülkiyet Sahipliği ve Bir Sınıf Sisteminin Oluşturulması: Özel mülkiyetin toplumdaki adaletsizlik ve çatışmanın en büyük sebebi olduğu, barış ve adaletin sağlanması için mülkiyetin lağvedilmesi gerektiği iddia edilmektedir. Fakat yüzyıllar boyunca adaletsizlik ve çatışmanın ana sebebinin özel mülkiyetin kendisi değil, hatalı ve gayrı adil idare edilmesi olduğu unutulmuştur. Özellikle batı ülkelerinde olmak üzere özel mülkiyete eşlik eden büyük adaletsizlik, mülk sahibi sınıfların siyasi güçlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır, özel mülkiyet kurumunun bir sonucu olarak değil.
İslâmın ferde mülkiyet hakkı tanıdığı doğrudur. Ancak İslâm idareyi etkileyecek derecede güçlü mülk sahibi bir sınıfın oluşmasına engel olacak gerekli tedbirleri de alır. Mülk sahiplerine kendi bencil çıkarları doğrultusunda kanun yapma fırsatı verilmez: Çünkü bu sistemde bütün insanlara eşit muamele yapılır ve aynı kanunlar ayrım yapılmaksızın herkese uygulanır.
Aynca İslâm insan fıtratını arıtmaya ve terbiye etmeye çalışır. İnsanı bencilliğinin ve şahsi çıkarlarının tatmini yerine insanlığa hizmet gibi daha yüce İdeallere yöneltir. İnsan fıtratını haklarını kullanırken adaletsizliğe ve baskıya tevessül edecek bir yapıda görmez. İlk dönemlerdeki müslümanlar, bir ferdin mülk sahibi olabileceğini, aynı zamanda malını kendi isteği ile Allah rızası ve rahmetinden başka bir mükâfat beklemeksizin diğer insanlarla paylaşabileceğini gayet açık bir şekilde ispat etmişlerdir. (59:9).
Haşr süresindeki bu ayet şöyledir: "Ve onlardan önce o yurda (Medine'ye) yerleşen imana sarılanlar (yani daha Önce Medine'yi yurt edinen Ensar veya ilk önce hicret edip Medine'ye yerleşen müslümanlar), kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen (ganimetlerden ötürü göğüslerinde; bir ihtiyaç (eğilimi^ duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunurşa işte onlar başarı^aerenlerdir." (59:9). iVvet isîâmm musiumanlann karakterinde meydana getirdiği harikulade değişikliği göstermektedir. Müslümanlar Mekke'den hicret ettiklerinde onları kardeşleri olarak kabul eden, kendi-evlerini onlara açan Medine'li mü'slüman-larm yanında sığınak buldular. Beni Nadr'in sürgün edilme hadisesinde bile (M.625) muhacirlerin pek çoğu hâlâ ensarın evlerinde yaşıyorlardı. Gerçekte, hicret Medine'li müslümanlann iyi niyeti ve cömertliği ile mümkün olmuştur. Peygamber @ ve beraberindeki sahabeleri misafir ettiler. Müslümanlar arasında en dikkate değer kardeşlik bağı Muhacirin ve Ensar arasında tesis edilmiştir. Ensar, müslüman kardeşlerim misafir etmeyi bir ayrıcalık olarak kabul etmiştir. Fakirler bile fe-dekârlıkta zenginlerle yarışmışlardır.
Yukarıda açıklandığı gibi, İslâm zenginliğin toplum içinde adil dağılımını sağlama işini sadece ahlâkî arınmaya bırakmaz. Fakat gerekli tedbirleri alır. İslâm "servetin sürekli bölünmesi ve yeniden dağılımı'nı sağlayacak kanunları yapmıştır. Miras sadece yakın ve uzak akrabalar arasında dağıtılmakla kalmaz, bir kısmı ölen kişiye akraba olmayan yoksul ve İhtiyaç sahiplerine de verilir: "Taksimde yakınlar, yetimler ve düşkünler bulunursa, ondan onlara da verin,-güzel sözler söyleyin." (4:8). İslâm servet birikimi meselesini ve onun sonucu olarak oluşan kötülükleri bu şekilde çözer. Mülk sürekli değişik fertlerin eline geçer. Belirli bir sınıfın değil. Çünkü ne zaman bir kişi ölse, malı, yeni oranlara göre yeniden dağıtılır. İslâm toplumunda mülkün belli bir kesimle sınırlı kalmadığından, sürekli el değiştirdiğine tarih şahittir. Sonuç olarak denilebilir ki İslâm toplumu sınıfsız bir toplumdur. Ve sınıf sistemi İslâmda kendine yer bulamaz.
Özel Mülkiyet
Mülkiyet, bir mala sahip olunması veya kullanılması ile ilgili devletin hukukî talimatı olarak ifade edilebilir. Devletten bu hukuki talimatı alan fert bu malın meşru sahibi veya kullanıcısı olur. Fâkihler, bir malın mülkiyetinin sadece devlet onu verdiğinde veya tasdik ettiğinde gerçekleşeceğini kabul ederler. Diğer bir deyişle, bu hak malın maddî varlığıyla değil, devletin kanunî talimatıyla hayat bulmaktadır. Gerçekte herşey topluma aittir ve sadece meşru otorite ferde birşeyler verebilir veya bağışlayabilir. (İslami Muashiyat'tan aktaran Menazir Ahsen Geylânî).
Mülkiyet hakkım elde etmek için tek vasıta insanın çabasıdır. Sahipsiz bir mala ilk sahiplenen onun sahibi olarak kabul edilir. Peygamber @'ın bu husus ile ilgili hadisi şöyledir: "İşlenmemiş ve bir başkasına ait olmayan bir toprağı ekip biçen kişi, o toprak üzerinde öncelikle hak sahibidir."(Buharî). Fakîhler bu hadise dayanarak: "Her kim bir şeyi ilk kez sahiplenirse onun sahibi olur, meselâ ormandaki ağacı kesen veya avlanan kişi avladığına sahip olur" prensibini çıkarmışlardır.
Kamu Mülkiyeti
Kamu mülkiyeti kavramı daha önceki devirlerde kullanılmayan, ancak İslâm'ın kullandığı bir kavramdır. Müslümanlar tarafından sa-vaşılmaksızın elde edilen bütün topraklar halifenin mülkü olarak kabul ediliyordu. Bu toprakların bir kısmı dağıtılıyor ve alan kişiler mülkiyet hakkından faydalanabiliyor, malı alıp satabiliyor ve miras bırakabiliyordu. Ancak, genel olarak bu topraklar kamu mülkü biliniyor ve kamu menfaati ne zaman icab ettirirse o zaman sahiplerinin elinden alınabiliyordu.
Fakat, İslâm'da kullanılan "Kamu mülkiyeti" kavramının sosyalistlerinki ile kesinlikle bir benzerliği yoktur ve tamamen ayrı bir anlam yüklenir. Buna göre; bütün mülk ve servet vatandaşlarına mülkiyet hakkı tanıyan veya değişik şeylerden istifade etmelerini sağlayan topluma aittir. Bazı kamu kullanımı için lüzumlu şeyler toplumun koruması altında tutulurken, diğerleri fertlere verilir. Topluma ve ferde ait olan şeylerin belirlenmesi işleminde tamamen toplumun ortak menfaatleri esas alınır. Hakikatte yeryüzündeki her şey insanın kullanımı için yaratılmıştır. İnsan 4a bunların uygun bir şekilde kullanımı ve topluma adaletli olarak dağıtımı ile sorumludur: "Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O'dur. "(2:29). Rahman süresindeki ayette ise şu ifadeler yer alır: "Orada meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu taneler, güzel kokulu otlar vardır. "(55:10-11).
Böylece, esasta bütün varlıklar insanın istifadesi için yaratılmıştır, fakat fıkıhçılar tarafından ferdin sahip olabileceği ve olamayacağı şeyler arasında bir sınır çizgisi oluşturulmuştur. Bazı belirli şeyler vardır ki, sadece kamu onlara sahip olabilir. Ferdin onlardan faydalanmaya diğerleri ile birlikte eşit hakkı bulunmasına rağmen onlara tek başına sahip olamaz. Devletin bu nesnelere sahip olma, onları idare etme ve kamu yararına uygun gördüğü her şekilde kullanma hakkı vardır. Tek başına veya diğerleriyle birlikte hiçbir fert onlara kendi şahsî menfaatleri doğrultusunda ve kamu menfaatine aykın olarak sahip olamaz, onları bu şekilde idare edemez ve tekeline alamaz.
İslâm ferde temel mülkiyet hakkını tanırken belirli faaliyet sahalarında ferdî mülkiyeti lüzumsuz kabul etmiştir. Toplumun aleyhine bir durum olmadığı sürece bu sahalarda devlet mülkiyeti esasını tercih etmiştir. Bu türden mülkler kamu mülkü olarak bildirilmiştir. Bu esas Peygamber @'m şu hadislerine dayanır: Ebu Ubeyd şöyle naklediyor: "Ebyad b. Hammal el-Mu-zenî Rasulullah @'a başvurarak Ma'rib'deki tuz madeninin kendi tasarrufuna verilmesini talep eder. Bunun üzerine Rasulullah @ bu araziyi onun tasarrufuna verir. Adam oradan ayrılınca; "Ey Allah'ın Rasûlü! Ona ikta ettiğin arazinin mahiyetini biliyor musun? ona hazır ve kesilmeyen bir su (maden) bağışladın, denildi. Bunun üzerine Peygamber @ tuz madenini ondan geri aldı. (Ebu Ubeyd, Kitâbu'l-t,mvâl,s. 275. no: 682). Toplum yararına almayan temliğin geçerli bir işlem olmadığına dair bu Hadis Ebu Davud tarafından şu sözlerle nakledilmiştir: "Ebyad b. Hammal, Peygamber @'a bir heyetle gidip kendisine bir tuz madeni bağışlamasını istediğini ve bunun kendisine bağışlandığını rivayet etmiştir. Tam dönmek Üzerelerken orada bulunanlardan birisi "Ey Allah'ın RasulÜ, ona ne bağışladığım biliyor musun? Sen ona kesilmeyen bir su bağışladın, deyince Peygamber @ onu geri almıştır. "(Halife Abdul Hakim, a.g.e., sh. 221).
Bu hadis ışığında fâkihler bütün maden çeşitlerinin devlet malı olarak kabul edilmesine ve hiçbir ferde, onları kendi şahsî menfaatlerine uygun kullanma veya sahip olma hakkı verilmemesine karar vermişlerdir. Madenler Allah'ın bir nimeti ve lütfudur. İslâm devletinin her ferdi onlardan faydalanma konusunda eşit hakka sahiptir. Her ferdin mülk edinme hakkı olmasına rağmen, toplumun ortak kullandığı topraklarda bu hak kendisine tanınmaz. Bunun yanında bazı durumlarda, maden cevherlerini elde etmek için yerin derinliklerine inmek gerekir. Bunun için büyük sermaye, teknisyenler, kalifiye işçilik ve en yüksek teknoloü gerekebilir. Bu türden maden yatakları en yeterli ve başanlı olarak fertler tarafından değil, devlet tarafından işletilebilir.
Bu gayeyle fâkihler madenleri iki kısımda ele almışlardır:
1- Görünen Madenler: Tuz, antimon gibi görünen ve açık olan madenlerdir. Bütün insanların bu madenlerden eşit olarak faydalanmaya haklan vardır. Bu sebeple bir kişinin mülkiyetine veya tasarrufuna verilemezler.
2- Görünmeyen Madenler: Ürünleri yer altında gizli olan, görünmeyen altın, gümüş, bakır, demir gibi madenlerdir. Bunlarla ilgili olarak fâkihler arasında görüş farklılığı vardır. Bazısı bunların da görünen madenler gibi kişilere verilmeyeceğini ve devlet malı olduğunu söylerler. Diğer bazıları ise, bu madenlerin fertler tarafından çok çalışmaksızın ve pek fazla sermaye harcamaksızın kullanılamayacağı, uygun bir şekilde işletilmeyeceği için fertlere verilebileceği görüşündedirler. (Maverdî, Ahkam-ül Sultaniye, 17.bölüm, sh. 187).
İmam Mâlik her iki çeşit madeni de kamu malı olarak kabul eder. Eğer bir kişinin toprağında altın, gümüş, bakır, kurşun, civa, antimon veya elmas türünden madenler bulunursa bunun devlet malı haline geleceğini söyler. İmam Mâlik'in bütün madenleri kamu malı kabul ederken bu görüşünü dayadığı temelin aslında bütün geniş Çaplı teşebbüslerde devletçiliği savunduğu görülür.
Rivayet edilen bir başka hadis şöyledir: "Benî Sâlim'den bir adam Peygamber @'a gelerek elindeki altın cevherini sundu ve 'bunu madenimizden çıkardık' dedi. Peygamber @; "Kötü insanların madenleri işgal edeceği (ve fakir ve zayıflara zulmedeceği) bir zaman gelecek' buyurdu. "(Majma'-al Zawaid, c.IV).
Peygamber @ döneminde bu madenler kamu menfaatini etkileyecek miktarda üretilmiyordu. Bu sebeple Peygamber @ madeni adamın elinden almadı. Fakat yukarıdaki hadisten anlaşıldığı gibi madenlerin özel mülkiyeti tehlikelerden arınmış değildir. İmam Mâlik'in hükmettiği gibi bütün madenler devlet malı olarak kabul edilmelidir.
Madenler gibi, ortak kullanımla İlgli bütün nesneler devletin nezareti altındadır. (Allâme Aynî, Umdat-ul-Qari, c.VI, sh. 638). Fıkıhçıların bu görüşü şu hadise dayanmaktadır: "İnsanlar üç şeyi ortaklaşa kullanırlar; su, Çayır, ateş." Burada Peygamber @ sadece, insanlara faydası olan ve ferdî mülkiyetinin topluma zararlı olması kuvvetle muhtemel şeylere bir örnek vermiştir. Dolayısıyla, kamu mülkiyetini, kamu mülkiyeti esasına temel teşkil eden bu üç nesne ile sınırlamak yanlış olur. Allâme İbni Kudame bu hususta şunları söylemektedir:
Bir kişi lüzumlu bir nesneye sahip olur onu insanlardan sakınırsa, başkaları büyük zorluğa düşerler. Eğer onu satacak olursa yüksek bir fiyatla satar. Sonuç olarak bu nesne Allah tarafından yaratılış gayesine hizmet etmiyor demektir. Diğer bir ifadeyle, muhtaçların İhtiyaçlarını güçlük olmadan karşılanması prensibinin yerine getirilmesine hizmet edilmemiş olunacaktır. İbni Kudame, toplumun ihtiyacını tamamen anlamış ve ortak kullanılan şeylerin kamu mülkiyetine geçmesi esasını benimsemiştir. Bu esası daha ayrıntılı açıklamak için şunları ilave etmiştir: (Kamu kullanımında olan) bütün nesnelerde, bir kişinin devletin vermesiyle dahi o şeylerin sahibi olma hakkı yoktur; böyle nesnelerin faydasının bir kaç kişiyle sınırlı kalması gayri meşrudur. Çünkü bu Müslümanlara (kamuya) zarar verir ve hayatlarını güçlüğe sokar. (Mena-zİr Ahsen Geylânî; İslami Muashiyat'ta naklet-m iştir.)
Fâkihlerin çoğunluğu toplum için zaruri olan, temel ihtiyaçların meselâ; ormanlar, nehirler, tuz ocakları v.b. bir ferde bağışlanması konusunda devletin hiç bir hak sahibi olmadığı görüşünde ittifak etmişlerdir. Devlet böyle şeyleri bir ferde vermeye yetkili değildir. Fıkihçılar toplumun rahatım sağlayan nesneler hakkında da aynı görüşü benimsemektedirler. Şehrin dışındaki, şehir sakinlerinin odununu ve diğer maddeleri (yakacak ve diğer amaçlar için) getirdiği ve elde ettiği yerler ölü arazi değildir. Bu arazi onu eken veya kullanan kişinin mülkü haline gelemez ve devletin bunları hiç kimseye bağışlama yetkisi yoktur.
İran, Suriye, Irak ve Mısır'ın zengin arazileri fet-hedildiğinde Bilâl,. Abdurrahman b. Avf ve Zübeyr'in de içlerinde bulunduğu bir grup sahabe bu arazileri nıücahidler arasında ganimet olarak paylaştırmak istediler. Bu malların Benî Nadîr ve Benî Kurayza'mn mal ve arazilerinin bölüşülmüş olduğu şekilde paylaştın imasında ısrar ettiler. Halife Hz. Ömer fethedilen toprakların ganimet olarak paylaştırılması isteğini reddetti. Bu konuda Ensar, Muhacirim ve Peygamber@'in ashabının büyüklerine danıştı. Neticede bütün toprakların fertlere değil, Beytü'l-l' kalmasına karar verdi. Halife'nin bu hükmü, bu toprakların bütün halka ait olduğu ve ferdî mülkiyet altına girmelerinin bu ihsanların ortak menfaatini tehlikeye atacağı gerçeğine dayanıyordu. Bütün arazi aslî sahiplerine verildi ve onlardan halkın refahı için harcanmak üzere vergi alındı. Böylelikle fethedilen bütün topraklar Halifelik tarafından halifeliğin mülkiyeti altında muhafaza edildi. Toplumun en iyi istifade edebileceği şekilde idare edildi. (Halife Ab-dul Hakim, a.g.e., aynı yer).
Burada, Halifeliğin ilk dönemlerinde "ihsan" (bağış) uygulamasının benimsendiği belirtilmelidir. Çünkü bunun toplum yararına olduğuna inanılıyordu. Fakat topluma fayda sağlamadığı görülünce bağışlar geri alınırdı. Hz. Ömer'in Bilâl'e Peygamber @ tarafından Akîk vadisinde verilen toprağı onbeş yıldır ekemediği için geri aldığı nakledilir. Hz. Ömer, Bİlâl'e ekebileceği kadar toprağı bırakmayı teklif ettiği halde o bunu kabul etmeyince, toprak bütün olarak alınmıştır. Hâdisenin bîr başka rivayetini Ebu Yusuf ve Yâkût şöyle kaydederler:
"Allah'ın Rasûlü, Bilâl b. Haris el-Muzanî'ye, el-Bahr'Ia (deniz) el-Sekr (kayalık) arasında uzanan bir ikta vermiştir. Halifeliği döneminde Hz. Ömer Bilâl'e buraları ekmeye gücü olmadığını bildirmiştir. Bunun üzerine Bilâl toprağı geri vermeyi kabul etmiş, ancak çıkan madenlerin kendisine bırakılmasını istemiştir. Toprak alınmış, madenler istisna kabul edilmiştir. "(İmam Ebu Yusuf, Kitab-ul Haraç, sh. 62).
Ebu Ubeyde'nin naklettiği bir hâdise de şöyledir: "Nafı* Ebu Abdullah adında Basra ahalisinden Sakiflİ bir zat Hz. Ömer'e; 'Basra bölgesinde bizden taraf bulunan ve haraç arazisinden olmayan (bazı şahısların tasarrufunda bulunması halinde de) hiç bir müslümana zararı dokunmayacak bir arazi vardır. Uygun görürsen bu toprak parçasını bana ikta et, burada yonca yetişti-reyım' demiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer vali tbu Musa el-Eşarî'ye yazarak: 'Bu arazi adamın bahsettiği Özellikte ise, ona ikta et' diye tavsiyede bulunmuştur. "(Kitab-uI-Emwal, sh.277).
Böylece, bu misallerle sadece madenlerin ve ocakların değil, hatta bazı toprakların da eğer kamu menfaatine aykırı ise fertlere özel mülk olarak verilemeyeceği açıkça ortaya çıkmaktadır. Kısaca; su, ateş, otlak ve maden gibi ürünleri fazla işgücü, gayret ve sermaye harcamadan elde edilebilen nesneler normal ihtiyaçlardan sayılır. Otlaklar, ormanlar, yerleşim merkezi çevresindeki ekilmemiş topraklar, kaplıcalar ve sulama vasıtaları insanlara faydalı kabul edilir. Bunlar ne devlet tarafından fertlere özel mülk olarak bağışlanabilir ve ne de herhangi bir kimse kendiliğinden onları sahiplenebilir. Eğer bunlar bir kişi tarafından işgal edilirse mülkiyeti gayri kanunî ve gayri meşrudur. Çünkü bu şeyler daima kamu mülkü olarak kabul edilir.
Yukandakİ görüşler İslâm'da ferdî mülkiyetin kural, kamu mülkiyetinin istisna olduğunu göstermektedir. İslâm, prensip olarak ferde mülkiyet hakkı tanır. Fakat ortak çıkarlar için herhangi birşeyi kamu mülkü olarak ilan etme hakkını saklı tutar. İslâm bütün üretim vasıtalarının ve servet kaynaklarının devlet mülkiyetinde olması düşüncesiyle bağdaşamaz. Devlet mülkiyetini sadece arazi mülkiyeti hakkıyla sınırlayarak, toplumun huzurunu tehlikeye atacak boyuta vardınız. Bu bakımlardan, İslâm halk için gerekli olun bütün nesnelerin mülkiyetini üzerine alabilir. Özel mülkiyete gereksiz zorluklar getiren ve ülke savunması için zorunlu sayılan nesneler de devlet mülkiyetine girebilir.
Sonuç
İslâm malın kullanımı ve idaresinde ferdi girişim ve gayretlere İzin verir. Ferdi mülkiyet hakkını tanır. Ferdin mülkünden kamu menfati-ne zarar vermeden faydalanabilmesi için belirli kısıtlamalar uygular. Gerçekte İslâm'ın bütün üst yapısı tamamen ferdin servet oluşturma ve sahip olma özgürlüğünün üzerine bina edilmiştir. Devlet müdahalesi toplumun aşın ihtiyacı olan nesnelerle sınırlıdır.
Ancak bu konuda bir-iki noktaya işaret edilmelidir. Birincisi, İslâm tarafından tanınan ve tasdik edilen mülkiyet hakkı, devlet tanıdığı sürece vardır. İkincisi, fert bu haktan toplumun vekili olarak yararlanmaktadır. Bu nedenle maldan faydalanırken vekaleti altında bulunan bu malla ilgili gerekli şartları yerine getirmek zorundadır. Eğer hakkını kötüye kullanır veya malını iyi idare edemez vevu malın kullanımı vasıtasıyla toplum menraatlerine zarar verir veya bu menfaatler, tehlike oluşturursa; o vakit toplum onu bu maldan mahrum bırakmak konusunda tam bir iktidara ve kanuni güce sahiptir.
Ayrıca toplumun yüce menfaatleri açısından ferdî mülkiyet hakkı tanımayıp kamu mülkü ilan edilen ortak çıkar sahaları vardır. Toplumun çok büyük bir kesimin ihtiyaç duyduğu madenler, veya büyük kamu hizmeti gören kuruluşlar vardır. Örneğin; belediye hizmetleri, tren yolları, posta işleri, para basımı, hidroelektrik projeleri vs. bütün bunlara devlet sahip olur, işletir. Bunlar özel mülkiyete verilemez.
Üretim alanında özel teşebbüse büyük oranda izin verilmiştir. Fakat dağıtım alanında bu hak özellikle toplumun diğer üyeleri hakkına müdahale etmesi muhtemelse kısıtlanmıştır. Toplum için çok faydalı ve değerli olan nesnelerin özel mülkiyetine izin verilmemiştir. Yani hem özel mülkiyet hem de kamu mülkiyeti ayrı ayn kendi sahaları içinde sınırlıdır. Aynı zamanda birbirleriyle dengeli ve adaletli bir ilişki içindedirler. Böylelikle özel mülkiyet ne gereksiz yere baskı altına almıyor ve ne de başkalarının menfaatine zarar verecek veya toplumun çıkarlarını tehlikeye atacak derecede başıboş bırakılıyor.
Özel ve kamu mülkiyetinin sahalarını tespit eden ana ilke toplum yarandır. Eğer özel mülkiyetin topluma yararlı olacağı düşünülürse, özel mülkiyete izin verilir. Fakat kamu mülkiyeti daha iyi bir seçenek olarak ortaya çıkarsa, o tercih edilir. Burada şu nokta belirtilmelidir. İslâm özel olsun kamu olsun mülkiyetin esası komünizmden ve kapitalizmden tamamen farklıdır. Kapitalizmde ferde sınırsız ve mutlak bir mülkiyet hakkı tanınırken, komünizmde bu hak tamamen kaldırılır. Fakat İslâm toplumunda mülkiyet ne kapitalizmde olduğu gibi sınırsızdır ve ne de komünizmde olduğu gibi tamamen baskı altına alınmıştır. Sadece ferdin normal bir hakkı olarak vardır. Mülkiyet hakkı ya devlete ya da ferde hangisinin topluma daha yararlı olacağı gözönünde bulundurularak tanınmıştır.
KISIM 6
BELLİ BAŞLI ÖZELLİKLER
Ekonomik Farklılıklar
İslâm, toplumda bütün insanların aynı veya eşit geçim vasıtalarına sahip olması ya da ekonomik durumlarında farklılık bulunmaması tarzındaki ekonomik eşitliği savunmaz. Ekonomik eşitlikten çok, sosyal eşitliği destekler. Ekonomik eşitliği servetin belirli bir kesime sınırlı kalmaması ve toplunla yayılma noktasına kadar gözetir ve her ferdin iş bulma ve dilediği işi yapmada eşit fırsatlara .sahip olmasını sağlamaya çalışır.
Ekonomik eşitlikten daha önemli olan sosyal eşitliğin sağlanmasıdır. Çünkü sosyal adalet sağlanmazsa ekonomik eşitliğe ulaşıldıktan , sonra toplumda yine sınıf sistemi ve tabakalaşma oluşur. Bu nedenle İslâm sosyal eşitlik üzerinde ekonomik eşitlikten daha fazla ısrar etmiştir. Kur'an-ı Kerim bütün insanların bir nefisten yaratıldığını ve Allah indinde eşit olduklarını belirtir: "Ey insanlar! Sizi tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabb'inizden korkun.."(4:1). Hucurat sûresinde ise şöyle buyurulmaktadır. "Ey İnsanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13).
Kur'an'ın bu ayetlerinde ortaya konmuş olan insanların kardeşliği en geniş bir anlamdadır. Buradaki hitap genelde insanlığadır. Ve hepsi aynı ailenin üyesi oldukları için kabilelere, cemaatlere ve aşiretlere ayrılmış olmalarının birbirlerinden uzaklaşmaya değil birbirlerini daha iyi tanımaya sebep olması gerektiği söylenmektedir. Bu kardeşler (insanlık) arasında üstünlük milliyete, servete ve rütbeye değil manevi vazifelerin dikkatle yerine getirilmesine ve ahlâki olgunluğa bağlıdır.
Cinsiyetler söz konusu olduğunda İslâm, toplumda kadını erkekle eşit seviyeye getirmiş ve erkeklerle eşit sosyal haklar vermiştir. "Erkek veya kadından her kim inanarak iyi işlerden bir iş yaparsa, İşte böyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar" (4:124). Nahl suresinde de şu ayet geçmektedir. "Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu dünyada hoş bir hayatla yaşatırız (daima huzur İçinde bulunur, halinden memnun olur. Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz" (16:97). Ve Ali İmran sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Rab'leri onlara karşılık verdi: "Ben sizden erkek kadın hiçbir çalışanın işini zayi etmeyeceğim. Hepbirbirinizdensiniz..." (3:195).
Ekonomik Eşitsizlik: Nefsin arıtılması ve insan kişiliğinin geliştirilmesi için mülkiyet hakkı gereklidir. İnsana bu fıtri hak imkanları ile orantılı bir şekilde verilmelidir. Bunun oluşturacağı tabii ekonomik eşitsizlikler ise suni tedbirlerle ortadan kaldırılmamalıdır, çünkü hayatın her sahasında özel mülkiyete ve ferdi teşebbüse izin veren bir toplumda zenginlik farklılıklarının olması doğaldır. İslâm özel mülkiyete izin verir. Aralarında aşılmaz bir uçurum bulunan zenginler ve fakirler sınıfı oluşturmaz. Ekonomik eşitsizliklerin makul ve tabiî sınırlar içinde kalmasını temin eder.
Adaletsiz gelir dağılımına sadece serveti yeniden dağıtarak çare bulunabileceği söylenmektedir. Fakat bu düşünce komünist sistemde uygulanmış ve gayri tabii ve uygulanabilirlikten uzak olduğu ispatlanmıştır. Her toplumun başarısı ve ilerlemesi için insanlar arasında yetenek, akıl ve yeterlilik bakımından varolan tabii farlılıklann bir dereceye kadar onların kazandıklarına (maddi ve manevi) yansıması gereklidir. Aynca insanların işlerinin şekli, görevlerindeki sorumluluklar, topluma sundukları hizmetler ve ekonomik ihtiyaçlarındaki farklılıklarında kazançlarına yansıması tabiidir. Fıtratlarında ve bunların ortaya çıkış şekillerinde insanların yetenek ve zekâları arasında farklılıklar olduğu gibi benzer olarak başarılarının da aynı derecede farklı kalması kaçınılmazdır. İnsanların yetenek, zekâ ve diğer nitelikleri arasında eşitlik olamaz. Bu sebeple de ekonomik eşitliğe imkân yoktur.
Aynca insanın nefsini arıtması ve kişiliğini geliştirmesi İçin bu eşitsizliklerin varlığı gereklidir de. Bu eşitsizlikler olmazsa İnsan nefsini a-rıtma amacına ulaşmakta Önemli ve esas bir araçtan mahrum kalmış demektir. İnsan bu yüksek ideale Allah rızasından başka bir şey gözetmeden diğerlerine yardım etme yoluyla erişme konusunda serbest bırakılmıştır. İnsana sevgi, kardeşlik, karşılıklı yardım gibi asil özelliklerini geliştirmesi İçin sonsuz fırsatlar verilmiştir. Gerçekte İslâm ferdin asil özelliklerini geliştirmesi ve kullanması için fırsatlar oluşturmak amacıyla ve insaflı ölçüler içersinde özel mülkiyete izin vermiştir. .
Ekonomik eşitsizlikler çağdaş sosyalistlerin savunduğu gibi suni tedbirlerle yok edilirse, ferdin bu asil özelliklerini geliştirmek konusunda hiçbir şansı olmayacaktır. Ayrıca ekonomi mücadelesini sürükleyen, büyük bir unsur yok edilmiş olacaktır. Ve sonuç olarak insan kişiliğini geliştirmesi için kendisine verilen bu geniş eylem alanından mahrum bırakılmış olacaktır.
Kur'an-ı Kerîm insanlar arasındaki ekonomik eşitsizliklerden şöyle söz etmektedir: "Dünya hayatında onların geçimliklerini biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldı.."(43:32). "Allah, azıkta kiminizi diğerlerine üstün tut-muştur."(16:71). "Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O'dur."(6:165).
İnsan toplulukları gerçekte mevkiler arasındaki farklılıklara dayanır. Bu farklılıklar sayesinde düzenlemeler yapılır, gelişmeler kaydedilir. İslâm, ferde fıtrî özellik ve meziyetlerini topluma hizmet için kullanması fırsatını verir. Topluma da değişik insanların hizmetlerini toplum yararına olarak en iyi bir şekilde kullanma fırsatı tanır. Kur'an, hayatın bu gerçeğinin fert için bir imtihan olduğundan söz eder. Kendisini tezkiye etmek ve toplumu daha iyiye götürmek için kendisine verilen fırsatları ne dereceye kadar kullanabileceğinin anlaşılacağı bir imtihan. İşte bu İslâm'ın, ekonomik eşitsizliklere bakış şeklidir. Ancak, Kur'an'ın bu çeşit ayetlerinde sınıf sisteminin kabulü veya tavsiyesi söz konusu edilemez. Bunlar hayatın gerçeklerinin ifadesi olmaktadır. İnsanların her toplumda mevki ve hayat standartları bakımından birbirinden farklı seviyelerde olduğunda şüphe yoktur. Rusya ve Çin gibi ülkelerde bile herkesin normal maaşı almadığı, bütün insanların hizmet bakımından avnı mevkide bulunmadığı bilinen bir gerçektir. İnsanlar arasındaki mevki ve kazanç farklılıklarının varlığı her yer için söz konusudur.
Servet ve mevki farklılıkları sınıflaşmaya, yönetenler ve yönetilenler ikilemine, efendiler ve hizmetçiler gibi yozlaşmalara yol açmadığı müddetçe islâm'da caiz ve meşrudur. Bu meşruiyet, herkesin kanun önünde eşit olmasıyla ve zengin ve fakir arasındaki farklılıkların erişİle-mez uçurumlar oluşturmamasıyla mümkündür. (Muhammed Kutub, a.g.e.). Tabii servet farklılıklarının varlığı, aynen hayatın diğer sahalarındaki farklılıklar gibidir: "Sosyalizm, genellikle âdil olmayan servet birikiminin ve bozuk gelir dağılımının oluşturduğu fırsat eşitsizliklerini ortadan kaldırmak için bir çare olarak görülür. Sosyal adalet gayretiyle ortaya çıkan reformcular toplumun aşın beslenen ve beslenme yetersizliği bulunanlar şeklinde parçalanmış olduğunu, bir yanda müsrifçe heba edilen aşın serveti, diğer yanda sefalet derecesindeki yoksulluğu ve insanların herhangi bir emniyetlerinin olmadığını görünce ilk çığlıkları "eşitlik" oluyor. İnsanların eşit doğmuş bulunduklarını, dolayısıyla hayattaki bütün zenginliklerde haklan bulunduğunu söylüyor. Onların bu coşkuları karşısında insanlar tabihi olan ile insanlardan kaynaklanan eşitsizlikleri ayıredemez hâle geliyor. Başlangıçta açıklıkla belirtilmelidir ki, İslâm fertler arasında her türden gerçekçi olmayan, ütopik eşitliğe karşıdır. İnsanların her biri değişik meziyetlerle farklıdır. Öyle ki sayısız kalabalıkların içinde iki fert birbirine benzemez. Ayrıca zihnî ve ırsî yönlerden de birbirlerinden ayrılırlar. Doğduktan sonra onların davranış ve karakterlerini etkileyecek olan değişik çevre ve şartlara muhatap kalırlar. Takdir veya insanın kaderi denilen şey budur. İnsan, kendisine bu takdir çerçevesi içerisinde verebileceği en iyi şekli vermelidir. Bütün insanlığın ortak miras aldıkları şey sadece İnsan şekil ve tabiatının kaba hatlarıdır. "İnsanlar eşit doğmuştur", ifadesinde karşı çıkılacak bir nokta yoktur. Ancak bu genel ifade çerçevesinde fıtrî hasletlerden kaynaklanan sonsuz farklılıklar vardır (Halife Abdu'l Hakim, a.g.e., sh. 176-178).
Kur'an-ı Kerim'de bazı insanların diğerlerine nazaran daha üstün meziyetlere sahip bulunduğu açıkça belirtilmiştir: "...Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz..."(6: 83).
Esasda insanî "kabiliyetler, izafî güçlere göre değişebilmekle beraber bütün fertlerde benzerdir. Kabiliyet ve karakterin bu değişmeyen temeli hakkında Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Bir kişi size dağın yer değiştirdiğini söylerse inamn.ama bir adamın mizacını değiştirdiğini söylerse inanmayın." Yani İslâm düşüncesine göre insanlar bazı yönleriyle eşit ve benzerdir, bazı yönleriyle de eşit değildir ve farklıdır-, lar. Tabiat bir bakıma benzerlikler ve farklılıklar sistemidir; zıtlıklarda bile bir ahenk vardır. Islamî telakkiye göre,fertler arasında tam bir eşitlik oluşturmaya çalışan bir toplum sistemi başarısızlığa mahkûmdur. Çünkü insan fıtratı ile çatışmış olmaktadır. Ancak, bu tabii eşitsizlikler sun'i olarak güçlendirilip arttırılmamah-dir. Meziyetler, insanları imtiyaz sahibi yapmamalıdır. Ferdî eşiksizlikler bir vakıadır, fakat değişik sınıfların idaresinde özel yasaların sağladığı ayrıcalıklı haklardan istifade ederek sınıf oluşturulmasına asla izin verilmemelidir. Yönetenler ve yönetilenler, ayrıcalığı olanlar ve olmayanlar olarak sınıflara ayrılmamalıdır. (Halife Abdu'l Hakim, a.g.e., sh. 172)'
İslam, toplumda değişik insanlar arasındaki tabii farklılıkları kabul eder, ancak bu farklılıkların tabii sınırlarından soyutlanarak toplumun, "birinin refahı - diğerinin sefaleti" anlamına gelen iki kesime ayrılmasına ve insanların maddî farklılıkları birbirlerine karşı, karşılıklı zulüm ve baskı aracı olarak kullanmalarına müsade etmez. Bu eşitsizlikleri tabii sınırlar dahilinde tutmak için İslam belirli ahlâkî ve hukukî tedbirleri alır. İnsanlara fakirlik ve zenginliğin Allah'ın kendilerim imtihan etmesi için bir vasıta olduğunu hatırlatır. Maddî durumları çerçevesinde bir imtihan içinde olduklarını kabul etmeleri Müslümanların imanlarının bir parçasıdır. Allah, bazılarına bol servet vererek nasıl ve nereye harcadıklarına bakacaktır. Onlar bu serveti yalnızca kendi malları olarak mı görüyorlar, yoksa bunda başkalarının hakkı olduğunu da düşünüyorlar mı? Ve yine AH ah,fakirlerin darlık içinde iken imanlarını kayıp mı edeceklerini, yoksa hallerine sabredip tahammül mü göstereceklerini görecektir.
Hakkaniyet Dairesindeki Farklılıklar :İslâm, makûl sınırlar dahilinde olmak kaydıyla maddî farklılıklara izin verir. Fakat, bu farklılıkların alabildiğine büyümesini hoş karşılamaz. Bir yanda insanların büyük bir çoğunluğu sefalet ve açlık İçinde bir hayat sürmeye terkedilmiş iken, diğer yanda bazı insanların aşın lüks ve konfor içinde yaşamaları İslam'ın benimsemediği bir durumdur. Servet farklihklan tabiî" ve mâkûl sınırları aşmamalıdır. Aştığı takdirde bu, toplumda "sonun başlangıcı" anlamına gelir. Kur'an'da bu husus şöyle İzah edilmiştir: "Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz (Burada emir, yöneltmek veya çoğaltmak anlamınadır. Yani, helak etmek istediğimiz ülkenin varlıklılarım yöneltiriz veya çoğaltırız) orada ûsk yaparlar (kötü arzularının peşinde koşarlar), böylece o Ûlk,eye (azâb ede-ceğimiz hakkındaki) söz(ümüz)ı hak olur. Biz. de orayı darmadağın ederiz."(T7- 16).
Allah, insanlara elçileri vasıtasıyla emirler göndermiş ve onlardan diğer insanlarla olan münasebetlerinde iyi, âdil ve insaflı olmalarını istemiştir. Fakat insanlardan bazıları servetlerinin çokluğu sebebiyle azarak (kendilerini Allah'tan müstağni görerek) bu emirleri çiğnemişler,di-ğerlerinin meşru haklarını gasbetmişler, hiç bir ölçü tanımaksızın gayri meşru servet yığmışlardır.
Bu kişiler, zengin ve fakir arasındaki uçurumu genişleten ve servet farklılıklarının tabii ve makul sınırları aşmasına teşvikçi olan kişilerdir. Peygamber@ aşağıya aldığımız sözleriyle toplumdaki bu gayri tabii eşitsizliklere işaret buyurmuştur: "Bir kişi bir kasabada aç olarak gecelerse, bu kasaba üzerinde Allah koruyuculuk sıfatını sona erdirir."(İmam Ahmed; Müsned). "Kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe, kişi kâmil mü'min olamaz."(Buharî).
İslâm'ın belirli bir sınırın ötesindeki servet farklılıklarını hoş görmediği bir hakikattir. Çünkü aşırı îarklılık toplumun aegışıkkesimle-ri arasında düşmanlık ve nefret tohumlarını eker, derin sosyal yaralara yol açar. Dolayısıyla toplum temelinden sarsılır. Ekonomik eşitsizlikler aşın bir hâl alır, yoksullar toplumun varlıklıları elinde güçsüz köleler hâline gelirlerse bu durum, bu insanların helaki için bir işarettir.
İslam, hiç bir surette böyle bir tablonun oluşmasına müsade etmez. Ekonomik eşitsizliklerin makûl ve tabii sınırların ötesine varmasını engellemek için lüzumlu tedbirleri alır. Toplumda herkese hayat mücadelesinde eşit fırsatlar sağlayacak düzenlemeler yapar. Ve yine İslam, her ferdin toplum içerisinde iyi bir yer kazanma gayretinde yetenek, zekâ ve hünerini en iyi şekilde kullanabilmesini mümkün kılar.
İslam, şartlan ve insanlann ihtiyaçlannı gözö-nünde bulundurarak servet dağılımının âdil olmasını sağlamak için her türlü ön tedbiri alır. Ne ferdin haklarına tecavüz, ne de bu haklan ihlâl söz konusudur. Hiç kimseye makul sınırlar dışında bir servet yığma müsadesi verilmemiştir. Ve yine hiç kimse açlığa terkedilmemiştir. Herkes yeteneklerine, sorumluluklarına ve maddî ihtiyaçlanna göre karşılık bulur. Diğer bir ifadeyle, İslâm, servet elde etme ve servete sahip olma hususlannda her türlü sun'i eşitliklere karşıdır. İslâm sadece servet edinme fırsatı açısından herkes için adalet ister ve gerekli kanunî tedbirleri alır. İslâm'ın adalet ilkesi, aşırı servet farklılıklannı tamamen yok eder.
İslâm'ın ne eşitsizliği savunduğu, ne de tam bir servet eşitliğini öngördüğü iddia edilebilir. İslâm, servetin bir noktada toplanmasına karşıdır. Toplumun her ferdi bu servetten payını almalıdır. Bunun için ortaya konulan ahlakî, sosyal ve hukukî tedbirler servetin bütün topluma yayılmasına yardımcı olacak Özelliktedir.
Temel İhtiyaçlarda Eşitlik: İslâm, toplumdaki maddî farklılıklara bir vakıa olarak bakarken, insanlann temel İhtiyaçları konusunda eşitliği savunmaktadır. Her ferdin temel ihtiyaçlanmn karşılanması hakkı, İslâm'ı diğer sistemlerden ayırıcı bir vasıftır.
"Yaşama hakkı" çerçevesinde sınıfına, rengine ve İnancına bakılmaksızın her vatandaşın temel ihtiyaçlanmn karşılanması İslamî sistemin önde gelen vazifesidir. Devletin her vatandaşının temel ihtiyaçtan garanti altına alınmıştır ve bu toplumda maişeti olmayan bir kimse bulunamaz.
Peygamber @'ın ifadeleriyle hayatın en temel ihtiyaçlan şunlardır: "Adem oğlunun şu hasletlerinden başkasında bir hakkı yoktur: Bannaca-ğı ev, bedeni örtecek elbise, yiyecek ekmek ve su koyacak bir kab." (Tirmizi). İbni Hazm "el-Muhalla"smda bir ferdin temel ihtiyaçlarını şöyle izah eder: Vücudunu sıhhatte ve kuvvetli tutacak kadar yiyeceği olmalıdır. Kış ve yaz için tam ve elverişli kıyafetleri olmalıdır. Onu hava şartlarından korumaya ve mahremiyetini temin etmeye yeterli bir barınağı olmalıdır."
Kur'an-ı Kerim, toplumdaki ekonomik farklılıklara rağmen hiçbir ferdin temel ihtiyaçlarından mahrum kalmaması gerektiğini ve herkesin hayat hakkı bakımından eşit olduğunu açıkça belirtmektedir. Allah, yeryüzündeki her yaratığın temel ihtiyaçlarına kefil olmaktadır. O'nun halifesi olarak insanın en önde gelen vazifesi kulluğunu idrak edip, gereklerini yapmasıdır: "(Yeryüzüne) üstünden ağır baskılar (sağlam dağlar) yaptı. Onda bereketler yarattı ve onda -arayıp soranlar için- gıdaları (bitkilerini ve ağaçlarım) tam dört günde takdir etti (düzene koydu)." (41:10). Zariyât suresinde şöyle geçer: "Gökte rızkınız ve size söz verilen (sevap ve cennet) var." (51:22). Allahu Teala, Hud suresinde yer alan ayette şöyle buyurur: "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. (Allah) onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir..," (11:6). Yine Zâriyat suresinde bir başka ayeti okuyoruz: "Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (51:58). Ve Hicr suresinde benzer mealde bir başka ayet: "Orada (arzda) siziniçin ve (beslediğinizi sandığınız, fakat aslında) sizin beslemediğiniz kimseler için geçimlikler meydana getirdik." (15:20).
Kur'an-ı Kerim bu ayetleri ile ferdin nzık hakkını ehemmiyetle belirtmektedir. Allah'ın bu yüce niyetini kimin yerine getireceği ve yeryüzünde bunun uygulanmasından kimin sorumlu olacağı sorusu akla gelmektedir. Açıktır ki, sınırları dahilinde yaşayan her ferdin nzkını temine vasıta olmak İslam devletinin vazifelerindendir. Yaratanın bu emrini yerine getirmeyen bir devlet gerçek bir İslam devleti olamaz. Bakara süresindeki "yeryüzündeki bütün şeyleri sizin için yaratan O'dur" ayetinin yorumunda meşhur bir müfessir şöyle demektedir: Bu ayete göre Yaratanın arzusu doğrultusunda bu dünyadaki bütün şeyler insanların ortak malıdır ve Allah'ın bu nesneleri yaratma amacı insanların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Hiçbir şey herhangi bir ferdin mutlak malı değildir. Bütün nesneler yaradılışları itibariyle insanların ortak malıdır. Elbette çatışmaları önlemek ve insanların nesnelerden fayda sağlamalarını mümkün kılmak için malların mülkiyeti bir hak olarak tanınmıştır. Hiç kimse ona müdahale edemez. Fakat mülk sahibi ihtiyaçlarından fazlasını elinin altında tutmamalı ve onlan topluma vermelidir. Çünkü bu mallarda yaradılış gayeleri itibariyle başkalarının hakkı vardır, işte bu sebeple bir kişinin ihtiyaçlarından fazlasını yığması, zekatı Ödüyor bile olsa, kabul edilmemiştir. Çünkü fazla servet hiç kimsenin temel ihtiyaçlarından değildir. Halbuki diğer yandan bu servet içinde, ihtiyaçları nisbetinde başkalarının hakkı vardır. Bu sebeple fazla serveti toplumdan sakınan kişi gerçekte başkalarının servetini kullanıyor demektir. Mülk, tıpkı cihadla elde edilen ganimet gibidir. Bölüşülmeden önce ganimet mücahidlerin ortak malıdır. Herkes ondan ihtiyaçları nisbetinde faydalanır. Ve ihtiyacından fazlasını alan dürüst olmayan bir insan olarak kabul edilir.
"Benzer görüşlerin çağımızın ünlü hümanist kişileri tarafından da ifade edilmiş olduğunu belirtmek ilgi çekici olacaktır: Cannegie ve Mr. Rockefeller, belirli insanların tabiat veya şartlar tarafından büyük bir servet birikimi için lüzumlu fırsatlar ve güçle donatıldığı, fakat onların zenginliklerinin hukuken kendi mallan olmamakla birlikte, aslında onlar tarafından diğer insanların yararına idare edilen bir sosyal emanet olduğu teorisini ciddiyetle ortaya koymuşlardır." (J.A Hopson; Work-Wealth, Londra 1914, sh. 295).
İbn-i Hazm bu görüşü desteklemek İçin Peygamber @'ın hadislerinden iktibaslar yapmaktadır. Ebu Said el-Hudri'nin rivayetine göre Peygamber @; "İhtiyacından fazla malı olan fazlasını zayıflara (ve fakirlere) versin. İhtiyacından fazla yiyeceği olan, fazlasını yoksullara ve muhtaçlara versin." buyurmuştur. Ebu Said, rivayetine Peygamber @'ın aynı şekilde diğer mallara da -ta ki kendileri hiçbir malın fazlasını bulundurmaya haklan olmadığını anlayıncaya kadar- atıfta bulunduğunu eklemiştir. (Muhalla, c. VI, sh. 156-158).
Hz. Ömer'in halifeliğini son yıllannda şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bugün bildiğimi daha önceden bilmiş olsaydım, hiç gecikmeksizin harekete geçer, zenginlerin fazla mallarını fakir muhacirîn arasında paylaştınrdım." (Muhalla, c. VI, sh. 158).
Ve Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah, zenginlere fakirlerin temel ihtiyaçlannı karşılayacak kadar yardım yapmayı farz kılmıştır. Eğer aç veya çıplak kahrlarveyadiğermaddî meseleler İçinde boğulurlarsa, bu sadece zenginlerin görevlerini yapmıyor olmalarındandır. Bu sebeple Allah, zenginleri kıyamet gününde hesaba çekecek ve hak ettikleri cezayı verecek," tir."
Kur'an ve Hadisten örnekler verdikten sonra Ib-ni Hazm şöyle demektedir: "Bir köyün veya kasabanın fakir ve muhtaçlarının ihtiyaçlarını kar-şılamak, o yerin zenginlerinin vazifesidir. Ve eğer devlet hazinesi onların ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli değilse, o vakit devlet fazla serveti, gerekirse zor kullanarak almak ve toplumdaki fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamak hakkına sahiptir." Ibni Hazm bu konuda bütün ashabın icmaı bulunduğunu da eklemektedir. Aç, çıplak veya barınaksız bir insan varsa, devletin de kendi maliyesinin buna gücü yetmediği zamanlarda, onun ihtiyaçlarını zenginlerin fazla servetlerinden tahsil ederek karşılanması devletin üzerine yüklenmiş bir vazifesidir.
Aşağıda kısaca bahsedildiği gibi Muhtar-ü'ı Kavanîn adlı eserin yazarı da benzer görüşlerini açıklamaktadır: "Kadın erkek herkes için üç şey zaruridir. Birincisi yiyecek, ikincisi giyecek (ve barınak); bu ikisi hayat İçin elzemdir.TJçün-cüsü ise evliliğin sağlanması; bu da insan neslinin devamı için gereklidir. Bu sebeple bütün vatandaşlarına bu nesneleri ihtiyaçlarına ve isteklerine göre temin etmede her kolaylığı sağlamak devletin görevidir."
Temel ihtiyaçların karşılanması Bedai-üs-Se-natâe de şu sözlerle izah edilmiştir: "Kişinin yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini ve bıranacağı yeri halletmesi kişinin velisine farzdır. Çünkü himayenin amacı bu şartlar kendisi için zaruri olan kişinin ihtiyacının karşılanmasıdır. Eğer muhtaç kişi bu İhtiyacı sebebiyle bir hizmetçiye bağımlı yaşamakta ise, bu hizmetçinin maişeti de o muhtaç kişinin velisinin sorumluluğu altındadır." İslami devletbütün vatandaşlarının velisi olarak onların temel ihtiyaçlarnın karşılanmasından sorumludur. Peygamber @ ve ilk halife Hz. Ebu Bekir bu ihtiyaçların karşılanmasında son derece titiz davranmışlardır. İkinci halife Hz. Ömer ise "ilk müslümanlara" üsti n-lük tanıyarak diğer müslümanlara nazaraı. daha yüksek tahsisat vermiş olmasına rağmen, halifeliğinin son günlerinde bu görüşünü değiştirerek, maddi meselelerde eşitlik ilkesine yönelmiştir. O'nun şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer gelecek sene tahsisat zamanında yaşayacak olursam, ilk müslümanlarla onlardan sonra geleceklerin hepsini aynı seviyede kabul edip, herbirine eşit hisse vereceğim." (İmam Ebu Yusuf, Kitabül Haraç).
Dördüncü halife Hz. Ali de, maddi ihtiyaçlar alanında eşitlik ilkesini savunmuş ve böyle meselelerde farklılıkları hoş görmemiştir. (Kitabül Emval, sh. 264). Peygamber @ ve üç halifesi eşitlik ilkesine inanıyorlardı. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılamada adil bir ekonomik sistemin kurulmasını öngördüler ve teşvik ettiler. Hz. Osman, insanların temel İhtiyaçları arasında fark olduğuna inanıyordu ve serveti de buna göre dağıtmıştı.
Kısaca İslam, insanlar arasındaki tabii servet farklılıklarını kabul etmekle beraber, temel ihtiyaçlar konusunda eşitliği öngörür. Ve insanların "hayat hakkı"nın savunuculuğunu yapar. Zenginin serveti fakirin sefaletini arttırmamah-dır. Çünkü bu zenginlik Allah'tan bir emanettir. Kur'an ve Sünnette sık sık belirtildiği gibi bu zenginlik, fakirin sefaletini ortadan kaldırmak veya azaltmak için O'nun rehberliğinde kullanılmalıdır. Gerçekte zenginlerin refahı fakirler için bir yük. değil, nimet olmalıdır. Eğer zenginler servetlerinin kullanımında bir sorumluluk hissetmezlerse onlan kurallara uymaya zorlamak, İslamın hukuki vazifesidir. Eğer devlet hazinesi fakirlerin ihtiyaçlarını gidermede yetersiz kalırsa, bu ihtiyaçların giderilmesi için devlet, zenginlerin mallarım -bütün mali yükümlülüklerini yerine getirmiş olsalar bile-cebren alabilir. Çünkü Peygamber @'a göre, servette, zekattan başka haklar da vardır. (Mu-halla, İbni Hazm, c. VI, sh. 158). Ancak herkesin aynı şekilde hayat sürmesi gerekmediği belirtilmelidir. Lüzumlu olan miktarkişilerin zaruri İhtiyaçlarım karşılamaya yeterli olandır.
Kamuyu Himaye
İslam devleti imkanları nisbetinde vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını karşılamaktan hukuken ve manen sorumludur. Günümüz yönetimlerinin aksine kendi sorumluluklarını sadece kamu hizmet kurumları ile ilgili işlerle sınırlamaz, vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını karşılama teminatım da verir. Eğer vatandaşlarından biri temel ihtiyaçlarının herhangi birisinden yoksun kalırsa, devlet, yardımına koşmalıdır. Aksi takdirde devlet vazifesini yapamıyor demektir. Devletin vazifesi sefaleti engellemek, muhtaç insanların ihtiyaçlarının teminine yardımcı olmaktır. Diğer bir ifadeyle, İslam devleti, ihtiyaçlarım bizzat temin edemeyen ferde temel ihtiyaçlarını sağlamaktan sorumludur. Fakat hiçbir şekilde İslam devletini herkesi doyurma, giydirme ve barındırma işi yüklenmemelidir. Çünkü bu, İslamın öngördüğü ve insanın mad-dî-manevl kurtuluşunun kendisine bağlı olduğu yapıyı yıkar. (Mevlevi Aftab-ud-din Ahmed; islam or Marxism, sh. 38-39).
Gerçekte mensuplarının bir yönetime itaati, o yönetimin toplumdaki muhtaç insanların ihtiyaçlarını temin etme vazifesi ile yakın alakalıdır. İnsanların temel İhtiyaçlarını garanti etmedikçe, hiçbir yönetim kanunlarına tam bir itaat isteyemez. Bu gerçek, Fatiha suresinde açıkça belirtilmiştir. Burada Allahu Teala yaratıklarına alemlerin Rabbi olduğunu yani Rezzâk-ı Mutlak olduğunu ve nimetlerini hatırlatıyor. Ve karşılığında onlardan itaat bekliyor. Aynı şekilde İslamî devlet, mensuplarından tam bir itaat isteyecekse onların temel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli düzenlemeleri yapmak zorundadır. Ayrıca İslami devleti iç ve dış düşmanlara karşı korumak için müslümanlarm canı ve malı her zaman hazır olduğundan bu devletten muhtaç ve yoksulların ihtiyacının karşılanmasını isteme hakkı vardır.
İslam, halkı uygun ve yeterli bir biçimde himaye etme amacını gerçekleştirmek için değişik yollarla gayret göstermektedir. İnsanları manen ikna ederek, geçim vasıtalarım elde etmek veya bunlara sahip olmak bahtiyarlığına erememiş insanlara karşı daha cömert davranmaya ve yardımcı olmaya teşvik etmektedir. Daha sonra toplumun zengin üyelerine beytü'l mal'e belli miktar yıllık ödeme yapma mecburiyeti getirmiştir. Son olarak, devlet yine de hazmesininfa-kirlerinin İhtiyaçlarının karşılanmasında yetersiz olduğunu görürse, toplumun menfaati için zenginlerin yığdığı servetten daha fazla istemek hakkına sahiptir. Aşağıda bu tedbirlerden bazılarını ele alacağız.
a- Infak: İslam, müminlere zenginliklerini toplumdaki fakir ve muhtaçlara bol bol dağıtmalarını emreder. İslamın yüce manevî tâlim ve terbiyesi, insanlar arasında Allah rızası dışında herhangi bir menfaat beklemeden karşılıklı yarj dım etme anlayışını gerçekleştirir. Kur'an-ı Ke-rim'de defalarca müminlere aralarındaki fakirlere yardım ederek, Rableri katında değerlerini artırmalarını ifade eden ayetler yer alır. Bu talimatın sonucu olarak müslümanlar asr-ı saadette servetlerini Allah yolunda harcamak için öylesine coşkun idiler ki, Pey gamber @ 'a Allah rızasını kazanmak için servetlerinin ne kadarını ta-sadduk etmeleri gerektiğini sordular. Onlara meşru ihtiyaçlarından arta kalanını harcamaları söylendi. Böylece eğer müslümanlar takva ve hayır derecelerine ulaşmak istiyorlarsa Kur'an'ın bu emrine göre, servetlerinin fazlalığını Allah yolunda sarfetmelidirler. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de serveti istifleyip de toplumun menfaati doğrultusunda kullanmayanlarla ilgili ayetler de vardır. Bu kişiler ağır bir şekilde uyarılmaktadırlar. Kendilerine eğer servetlerini muhtaç insanlara tasadduk etmezlerse ahiret gününde cehennem ateşi ile kızarmış altın ve gümüş parçalarıyla dağlanacakları bildirilmiştir. Tefeciler ve servet istifçileri Allah'ın, Rasu-lünün ve toplumun düşmanı olarak kabul edilmişlerdir. (Halife Abdulhakim, a.g.e, sh. 176-178).
Kur'an'ın şu ayetinde toplumun zengin fertlerine servetlerinde fakirlerin de hakkı bulunduğu hatırlatılmaktadır: "Onların mallarında muhtaç ve fakirler için bir hak vardır, onu verirlerdi." (51:19). Bu ayet zenginlerin servetinde fakirlerin de bir payı olduğundan açıkça söz etmektedir. Eğer zenginler görevlerim yerine getirmez-lerse, İslam devleti bu payı almak ve muhtaçlara harcamakla yükümlüdür. Peygamber @ fakirlerin bu hakkını zenginlerin zenginlik ve rahatının aslında fakirlerin emeği sonucu olmasından doğduğu şeklinde açıklamıştır.
Manevi eğitim ve terbiye vasıtasıyla İslam hiçbir ferdini yiyecek, giyecek ve barınaktan mahrum etmeyecek bir toplum oluşturur. Böyle bir olaya karşı en emin kefil mescid müessesesidir. Yolda kalan birisi veya evsiz kalan bir şahıs mescitte kalabilir ve bütün ihtiyaçlarını o çevredeki komşu cemaatten sağlayabilir. Çünkü İslam, müminler arasında öyle bir ruh oluşturmuştur ki, insanlar muhtaç olanlara yardıma koşmayı bir şeref olarak kabul ederler.
b- Farzlar: İslamiî sistemde fakirlerin ve muhtaçların ihtiyaçlarını karşılamak için lüzumlu kaynaklar konusunda manevi" eğitim mihver teşkil etmektedir. Gelir sahiplerinden servetlerinin belli bir miktarı zorunlu olarak kesilen kaynaklar da vardır. Zenginler, fakirlerin ferahlaması için yıllık tasarruflarından %2,5 zekat vermek zorundadırlar. Bu, beyt-ül mal'e her yıl ödenmesi gereken mecburî bir ödemedir. Ve bunun büyük bir kısmı toplumun fakir ve muhtaç kesimlerinin ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanılır.
c- Servet Fazlalığında Devletin Hakkı: Müslüman alimler arasında zenginlerin servet fazlalıklarının kuvvet kullanarak alınması ile ilgili görüş farklılıkları vardır. Bazıları devletin, bu fazlalığı sadece ikna yoluyla veya zenginin rızasıyla alınabileceği görüşünde iken, diğer bazıları İslamî devletin toplumdaki fakirlerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekirse zorla alma hakkı olduğunda ısrar etmektedirler. Ebu Zer, fakirlerin ve çaresizlerin ihtiyacının karşılanması için zenginlerin servet fazlalıklarının devlet tarafından rızalı veya rızasız alınabileceği düşüncesindedir.
Bu görüş sahipleri, toplumun, servetin birkaç elde toplanması yerine sirkülasyonunun sağlanmasının önemli bir İslamlesas olduğunu söylemektedirler. (59:7).
Dolayısıyla bütün fazlalık servet devlete gelmeli ve toplumun fakir fertlerinin yararına devlet tarafından idare edilmelidir. Peygamber @, halktan hiç kimsenin hayatın temel ihtiyaçlarından mahrum kalmamasını sağlamanın devletin temel görevi olduğunu beyan etmiştir.
Ebu Zer, Müslüman yöneticilerin lüks içinde yaşamalarına daima itiraz etmiştir. Bu kişiler Kur'an-ı Kerim'in zekatı farz kıldığını ve onun ödenmesinden sonra geriye kalan servetlerinin Peygamber @ 'in hadislerine göre arınmış olduğunu ileri sürdüler. Ebu Zer ise yukarıdaki ayetin ve Peygamber @'ın hadisinin ışığında, zenginlerin servetinde fakirler için zekattan başka bir hak olduğu görüşündeydi. Ebu Zer, toplumun zenginler ve fakirler şeklinde tabakalaş-maması gerektiğini ve bütün vatandaşların temel ihtiyaçları karşılanmadığı müddetçe zenginlerin serveti istiflemelerinin bir nevi hırsızlık olduğunu vurgulamaktaydı. (Muhammed Kutub, islam the Misunderstood Religion).
Ebu Zer'den asırlarca sonra İbni Hazm'ın meseleyi tekrar ele aldığını görüyoruz. O da, Kur'an ve Sünnet'ten getirdiği delillerle ve meşhur sahabe ve halifelerin söz ve icraatlarını ortaya koyarak; İslam'ın, sefalet ve fakirliğin ortadan kaldırılmasını istediği, gelirin tüm topluma dağıtılmasını talep ettiği tezini isbatlamaya çalışmıştır. İslamın özel mülkiyete izin verdiğini, ancak bu hakkın mutlak olmadığını izah eden İbn Hazm, benzer görüşleri ile bir bakıma, "Bave-ridge Plam"nın (bütün vatandaşlar için maddi teminat) önceden ele alınmış şeklidir. (Muhal-la, c. VI, sh. 156).
İbn Hazm; Salebi, Mücahid ve Tavus'dan da görüşler aktarmış, onların da zekattan başka toplumun zenginlerinin serveti üzerinde hakkı olduğunu kabul ettiklerini nakletmiştir. Daha sonra Ibni Ömer'den; "Eğer zekat, fakirlerin İhtiyaçlarının karşılanmasında yeterli değilse, o vakit fakirlerin durumunu düzeltmek her kabasada o kasabanın zenginlerine düşer." sözlerini nakletmiştir. Gerçekte Kur'an, fakirlerin payından sadaka olarak değil, onlara geri dönmesi gerekli bir hak olarak söz etmektedir. Çünkü, aslında zenginlerin servetini oluşturanlar onlardır. İbn Hazm Kur'an'dan "sadaka" ifadesi yerine "fakirlerin hakkı" ifadesinin kullanıldığı pek çok ayet aktarmıştır. Muhammed b. Ali'den de bir hadis nakleder: "Allah, asli ihtiyaçları karşılanmamış fakir insan kalmamasını sağlamayı zenginlere vazife kılmıştır. Eğer bazı insanlar aç, çıplak ve sefalet içindeyken diğer bazıları servet istiflemeye devam ediyorlarsa bunlar Allah'ın gazabını kazanacaktır." (Halife Abdül Hakim, a.g.e., sh. 176-178).
İbni Hazm'a göre, din kardeşleri büyük sıkıntı içindeyken bir Müslümanın servet biriktirmesi haramdır. Bu iddiasını desteklemek için Peygamber @'dan bir başka hadis daha nakleder. Ebu Said el-Hudri, Peygamber @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kimin fazla bir devesi varsa, onu devesi olmayan bir ihtiyaç sahibine versin; kimin fazla bir yiyeceği varsa onu yiyeceği olmayana versin." Ebu Said şu gözlerini ilave eder: Peygamber @ bu şekilde bir kişinin değişik mallarının fazlasını vermesi gerektiği hakkında konuşmaya devam etti. Ta ki, biz, bize hiç kimsenin elinde ihtiyacından fazlasını bulundurma hakkının olmadığının öğretildiğini anlayıncaya kadar." Hazm daha sonra İslamî devletin serveti toplumda dağıtmaya ne dereceye kadar hakkı ve iktidarı olduğunu açıklıyor: Öncelikle muhtaç ferdîn fazlalığı bulunan kişiye karşı olan hakkım ele alıyor. Eğer bir kişi açlık ve susuzluktan ölecek duruma gelirse ve suyu ve yiyeceği bulunan kişi bunları ona vermeyi reddederse bu aç ve susuz kimsenin bunları zorla alabileceğini söylemektedir. İbni Hazm'dan önceki fı-kıhçıların çoğu şiddet için sadece aşırı susuzluğun haklı bir sebep olabileceğinden bahsettiler. Ibni Hazm bu görüş sahiplerini tenkit etmekte, eğer susuzluk kişiyi şiddette haklı kılıyorsa, açlık ve barınak eksikliği niye buna eşit kabul edilmemektedir, diye sormaktadır. Eğer bunları katı kalpli veya cimri bir mal sahibinden cebren alan kişi öldürülürse, öldüren cinayetten yargılanır. Eğer mücadele sırasında mal sahibi öldürülürse Allah'ın laneti onun üzerine olacaktır. Çünkü o, birini hakkı olan bir şeyi almaktan men ediyordu. Birinin meşru haklarını almasını engellemek Allah'a karşı hainlik etmek demektir.
İlk halife Hz. Ebu Bekir fakirler için zekatı ödemeyenlere karşı onları ezmek için savaştı. İbni Hazm, bu olayı hatırlatarak, sefalet hala hüküm sürüyorsa fazla serveti elinde bulunduranlara karşı şiddet kullanımını haklı bulduğumu ifade etmektedir.
"Sınıf sayasını ve bütün sermaye ve toprakların zor ve şiddet yoluyla kamulaştırılmasını öngören bir komünist, İslamın bu harikulade görüşlerini okuyunca çok sevinir ve Müslümanlara İslam adına ayaklanmalanm ve fazla servetlere el koymalarını söylemenin iyi bir propaganda olacağını düşünebilir. Bazı saf kişiler böylelikle kandınlabilir, fakat İslami hayatı bütünüyle bilen ve ona temel esaslarıyla aşina olan bir kişi kolaylıkla tuzağa düşürülemez. İbni Hazm'ın ifade ettiği görüşler İslam'ın bütünü ele alındığında tam olarak anlaşılabilir. İslamda kapita-lizm.feodalızm ve toprak ağalığı yoktur. Bu sebeple bu kitabın birkaç kısmında bahsettiğimiz gibi komünistlerin bunları iktidardan indirme arzusu da gelişme zemini bulmaz. İslam özel mülkiyete ve şahsi teşebbüslere izin verir. Bütün haklan kendisinde toplayan ve ferdi, soyut bir makinalar sisteminin merhametine ve hizmetine terkeden totaliter devleti asla öngörmez. Komünizm herkese aynı düşünceyi aşılamaya çalışır; İslam bunu yapmaz. İslam, kurallara uyan veya çiğneyen insanlar; arasında ortak bir esas oluşturmak için manevi hakikatleri ve sosyal adaleti yeterli görür. İnsanlar istedikleri gibi düşünebilirler, gayri ahlaki ve toplum zararına olmamak kaydıyla istedikleri işte çalışabilirler. İnsanlar dürüst olarak çalışıp servet elde edebilirler ve bu servetin meyvelerinden faydalanas bilirler. Fakat Kur'an'da da belirtildiği gibi İslam ekonomisinin temel ilkesi, servetin toplumun bütün sınıflarına dağılmasıdır. Bununla beraber Özel mülkiyet ve ferdi teşebbüs hakkı tanındığında servet yığılmasının bütün engellemelere rağmen iyileştirme gerektirecek bir dengesizlik oluşturacağı bilinmektedir. Tabiî şartlar ve ekonomik güçler sebebiyle böyle bir eşitsizlik oluştuğunda devletin görevi dengeyi yeniden kurmaya çalışmaktır. Ferdî hürriyet bütün değerlerin esası olduğu için tamamen feda edilemez. Ancak toplumsal yapının organik birliği de parçalanamaz." (Halife Abdül Hakim, a.g.e.,sh. 176-178).
Yani toplumdaki sefaleti kökten yok etmek ve Pamuğun tâbi tutulduğu işlemler:
1- Pamuk çiçeklerinin elenmesi hiç kimsenin aç ve susuz kalmadığını görmek İslam'ın en önde gelen görevidir. Ancak bunun doğrudan müdahale yoluyla olması gerekmez. Normal olarak bu gayeye üyelerin manevî tâlim ve terbiyesi ile ve normal hukuki tedbirler vasıtasıyla ulaşılır. Bu normal vasıtalara rağmen toplumda hala hayatlarının en zaruri ihtiyacını karşılayamayan kişiler olduğu görülürse, o vakit devlet böyle sefalet durumlarının önlenmesi ve giderilmesi için yardım vazifesi ile yükümlüdür. İslam, kendileri bunu sağlayamayan insanların en temel ihtiyaçlarını karşılamakla mesul olduğundan, devlet hazinesi yetersiz kaldığında yoksul ve muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek için zenginlerin servet fazlalıklarını zor kullanarak almak hakkına sahiptir. Ne var ki, devlet müdahalesinin olduğu böylesi durumların çok nadiren ortaya çıktığı da bir gerçektir. Bu durumlar bîr kural değil, istisnadır ve sadece sefalet ve açlığı giderme hallerinde başvurulur. (M. Aftar-ud-Din Ahmed, a.g.e,, sh. 38-39.)
Burada, İslamm ferdf hürriyetlere ve özel mülkiyet hakkına haksız olarak yapılacak bir müdahaleye izin vermediğini hususiyetle belirtmeliyiz. İslam, bütün vatandaşlarının haklarını korumak ve onların temel ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu olduğundan belirli durumlarda zenginlerin servetinin bir kısmını veya tamamını alma hakkına sahiptir.
Bu durumlardan birincisi, devletin fakir insanların temel ihtiyaçlarını devlet hazinesinden karşılamakta aşın güçlük çekmesidir.
İkincisi, ülkede aşın sefalet olmasına rağmen zenginlerin kasalarında büyük miktarda servet bulunmasıdır.
Üçüncüsü ise, zenginlerin müsrifane harcamaları, aşın lüks ve debdebe içinde yaşamaları dolayısıyla insanların maneviyatlarını ve verimliliklerini ters yönde etkilemesi ihtimalidir. İşte bu durumlarda İslam, toplumda sefalet olmasa bile böyle İnsanların servetlerine el koymaya yetkilidir.Fakat, herhangi bir ferde şiddet hakkı verilemeyeceğine, hangi şartlar altında olursa olsun kanunları askıya alıp diğer insanların hürriyetlerine ve mülküne müdalahe etmesine izin verilemeyeceğine de burada değini lmelidir.
Kamuyu Himaye Ve Çağdaş Devletler
İslafflî devlet ile çağdaş devletler arasında kamuyu himaye konusunda amaç ve faaliyet sahası itibarı ile büyük farklılıklar vardır. Çağdaş devletler genellikle umumi hizmet işlerini ve bir dereceye kadar sosyal hizmetleri yüklenirler. Fakat bu alandaki faaliyetleri sınırlıdır. Çağdaş refah devletlerinden bazıları vatandaşlarına sınırlı bir sosyal güvenlik sağlamaktadır; bundan,projeye aktif iştirakçi olan insanlarfay-dalanmaktadır. Bu proje gündeme geldiğinde katılma imkanı bulamayan şu veya bu sebepte katılamayanlar bu projenin faydalarından uzak kalmışlardır. Yani, sosyal refah devletlerindeki bu sınırlı sosyal güvenlik sistemi bile karşılıklı bir hizmettir ve sadece ona katkıda bulunanlara sunulur.
Diğer yandan İslam, üyelerinin temel ihtiyaçlarının karşılanması konusunda hukuken ve manen sorumludur. Çağdaş devletlerden ayrı olarak, İslam bütün insanların İhtiyaçlarından sorumlu tutulmuştur. Bu sistemin ayırıcı özelliği, sosyal hizmet servisleriyle beraber kamunun sorumluluklarım da üstleniyor olmasıdır. Her vatandaşın temel ihtiyaçları garanti edilmiştir. Ve bu kamuyu himaye sorumluluğu sebebiyle zekat ve sadaka şeklinde halktan toplanan bütün kaynaklar beytü'l mal'e gider.
Kamuyu himaye İlkesi Müslüman toplumun bütün yapısını sarmıştır. Fert kendisinden, ailesinden, yakın akrabalarından, içinde yaşadığı toplumdan ve son olarak bütün insanlardan sorumludur.
a- Fert Olarak Geçimin Sağlanması: Her fert kendi geçimini temin etmek ve şahsını maddi hayatın gerektirdikleri ile teçhiz etmek zorundadır. "Allah'ın sana verdiği şeylerde, ahîret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma." (28:77). A'raf suresinde de şu ifadeler yer alır: "Ey Adameoğullan! Her mescide güzel elbiselerinizi giyerek gidiniz; yiyin, için fakat israf etmeyin, çünkü Alalh müsrifleri sevmez." (7:31).
Peygamber© Kur'an'ın bu ilkesini, kişinin bedeninin kendisi üzerinde hakkı olduğu ve bunun unutulmaması gerektiğini söyleyerek açıklamıştır. Bu ferdf sorumluluk bizzat tek başına tam ve öylesine mükemmeldir ki, gerçek İslamî toplumda hiç kimse aylak kalmaz; herkes kendisinin ve toplumun menfaati için kendi payım kazanmaya elinden geldiğince gayret göstererek çalışır.
b- Ailenin Geçimini Temin: İslâm, kişilere sadece kendi nzıklannı aramakla kalmayıp aile fertlerine de yardım etmelerini öngören manevi talim ve terbiye vermektedir. Kur'an-i Kerim müminlere ana-babalarına ve yakınlarına karşı yardımsever ve cömert olmayı şu ayetlerle emretmektedir: "Biz insana ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı... (Ona) Bana ve ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur..." (31:14). Ahzab suresinde de şu ayet yer alır: "Akraba olanlar, miras hususunda, Allah'ın Kitabında birbirlerine müminler ve muhacirlerden daha yakındırlar." (33: 6).
İslamın hususiyetle savunduğu ve ifade ettiği ailenin geçiminin temini, aile bütünlüğünün ve dolayısıyla toplumun bütünlüğünün temelidir. Ölenin malını ailenin çok sayıda mensubu arasında dağıtan Miras Kanunu (Feraiz) da aile birliğini daha da kuvvetlendirir. Ailesinin maişetini temin etme ilkesi Musa @ ile Allah'ın bir kulu arasında geçen hadiseyi konu alan kıssada, bir örnekle şöyle açıklamıştır: "Duvar ise şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki onlar (büyüyüp) güçlü çağlarına ersin-ler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar..." (18: 82). Böylelikle bu iki çocuk babalarının dürüst ve meşru olarak çalışması sonucu elde ettiği servetten miras olarak faydalandılar.
c- Ferdin Toplumsal Sorumluluğu: Kamuyu himaye ilkesi fert ve toplum arasında iki yönlü olarak işler. Hem fert hem de toplum belirli haklardan faydalanırlar. Bunların birbirlerine karşı sorumlulukları vardır, refahları birbirleri ile yakın alakalıdır. Fertten, toplumun faydası için kendisine emanet ve tevdi edilen her işi tam ve verimli olarak yapması beklenmektedir: "Deki: 'Yapın (yapacağınızı); yaptığınız işleri Allah da görecek, Rasulü de, müminler de..." (9: 105).
Kur'an'm bu ayetine göre her fert toplumun iyiliğinin sorumlusu ve koruyucusu sadece kendisi imiş gibi gayret etmelidir. Peygamber @ sosyal refahı korumada ferdin sorumluluğunu şu hadisiyle açıklamıştır: "Allahu Teala'nm çizdiği hududa riayet etmeyen kimse, gemideki şu topluluğa benzer ki, bunlar gemideki yerlerini kur'a ile paylaştılar. Bir kısmı geminin üst katına, diğer kısmı da alt katına yerleştiler. Kur'ane-ticesi olarak aşağıya yerleşenler su almak için yukarıya çıktıkları vakit üst kattakilerin yanından geçerlerdi. Bunun üzerine "hissemize düşen yerden bir delik açsak da yukarıdakileri rahatsız etmesek" dediler. Şimdi üst kattakiler bunları istediklerini yapmaya bıraksa hepsi helak olurlar. Eğer onları bu tehlikeli işten men ederlerse, kendileri de kurtulur, onları da kurtarmış olurlar." (Buhari ve Tirmizi).
Bu sözleriyle Peygamber @ ferdi refah ile toplum menfaati arasındaki münasebeti çarpıcı bir şekilde tanımlamıştır. Bazen bir kaç ferdin hareketi bütün bir toplumu mahvedebilir. Eğer toplumun servetini sadece bir kaç kişinin elinde bulundurmasına ve bu serveti müsrifane kullanmalarına veya istiflemelerine, böylelikle de insanların büyük çoğunluğunun haklarından mahrum bırakılmasına meydan verilecek olursa bütün ekonomi er veya geç çökmeye mahkum olur.
Gerçekte hiçbir fert İslamî bir toplumda sorumluluklarından muaf tutulamaz. Her fert aynı şekilde ve aynı zamanda toplumun koruyucusu ve sorumlusudur. Peygamber @ bu çifte sorumluluğu şu hadisi ile açıklamıştır: "Hepiniz çobansınız; maiyetinizde bulunanların hukukundan mes'ulsünüz."
Her Müslümanm meşru ölçüler içerisinde başkalarıyla toplumun yararı için işbirliği yapması farzdır: "... iyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlasın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın." (5: 3).
Her fert başkalarına iyiyi emir ve onlan kötülükten men etme-konusunda ihmalleri veyakat-kılan açısından Allah'a karşı mesuldür. Eğer vazifesini kasden ve tam olarak yapmamışsa, diğer insanları haklarından mahrum bıraktığı ve kendini lüks hayata kaptırdığı için Allah tarafından cezalandırılacaktır. Aynca, toplumda kötülüğü teşvik etmek kadar fena olan adaletsizliklere karşı aktif bir tavır almadan sessiz durmak da Allah tarafından cezalandırılacak olan bir davranıştır. İslam, bu hallerin hiç birini hoş karşılamaz. Fakirleri doyurmak gibi çok sıradan ve sade olaylar Kur'an'da övülmüş ve bu sade fedakarlık olaylarından uzak durmak verilmiştir: "Çünkü o, yüce Allah'a inanmıyordu. Yoksulu doyurmaya Önayak olmuyordu! Bugün onun için candan bir dost yoktur. (Günahkarların yiyeceği olan) kanlı irinden başka bir yiyeceği yoktur." (69: 33-37). Maun suresinde ise şu ayetler yer alır: "Dini yalanlayan (adam)ı gördün mü? İşte o, öksüzü iter, kakar: Yoksulu doyurmaya önayak olmaz. Şu namaz kılanların vay haline, ki onlar namazlarından yanılmaktadırlar. (Kıldıkları namazın değerini bilmez, ona önem vermezler)." (107: 1-5).
İslamm toplumsal refah ilkesini koruma konusunda ferdi sorumluluğa ne derece önem verdiğine bakınız. Eğer fertler toplumsal vazifelerinin farkına varmaz ve bunları yerine getirmez-lerse servet ve iktidar düşkünü birkaç kapitalist, toplumun temelini zayıflatacak ve bu kişilerle birlikte bütün toplum bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaktır. Kur'an, toplumun bu durumuna işaret etmektedir.
Bir yanda milyonlar hayatın temel ihtiyaçlarından yoksunken, diğer yandan servet ve güçlerinin şımarttığı zenginler, fakirlerin, mallarındaki hakkını inkar eder ve kendilerini lüks ve israfa müptela kılarlar. Bu tarz eşitsizlik ve adaletsizlik insanlar arasında tatminsizlik ve nefret oluşturur, zenginler de dahil herkesi mahvolmaya sürükler. Bu şartlarda bu tarz eşitsizlikleri kınamak, bunlara son vermek için devletle işbirliği yapmak her ferdin önde gelen vazifesidir.
Devletin Sorumluluğu: Fert gibi toplum da aralarında yaşayan zayıf ve fakirlerden Allah'a karşı mesuldür. Ve hesap verecektir. Zayıflan güçlendirmek ve fakirlerin temel ihtiyaçlarını karşılamalarını temin edecek vasıtaları sağlamak toplumun sorumluluğudur. Zengin ve fakir arasındaki uçurumun tabii sınırların ötesine doğru genişlemesine izin vermemek ve eğer ge-nişlemişse bu farklılıkları daraltarak tabii ve adil sınırlara getirmek için lüzumlu tedbirlere başvurmak da toplumun sorumluluğudur. Eğer fakirlerin ve zayıfların haklarını korumak ve gözetmek için toplum kuvvet kullanmak veya savaşmak zorunda kalırsa hak ilkesini ayakta tutmak için bu uç tedbirlere bile başvurulmalıdır: "Size ne oldu ki Allah yolunda ve zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?" (4: 75).
Toplum, zayıfların ve yetimlerin mallarını da saldırganlardan korumalıdır. "Nikâh çağma varıncaya kadar öksüzleri deneyin, eğer onlarda bir olgunluk görürseniz, hemen mallarını kendilerine verin. Büyüsünler diye alıkoyup İsraf ile tez elden onların mallarını yemeye kalkmayın. Zengin olan, çekinsin; yoksul olan da (malın muhafazası için gösterdiği çabaya ve ihtiyacına) uygun şekilde yesin. Onlara mallarım geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap gören olarak da Allah yeter." (4: 6)
Bu ayet yetimlere işaret etmektedir. Ancak zenginler reşid olmayan bir yetim gibi davranır ve servetlerini çar-çur ederlerse, yine toplumun menfaati için devletin, bu gibilerin mallarım koruma hakkı vardır. Bu hak doğrultusunda devlet, zenginlere ihtiyaçlarını karşılamak için mâkûl imkânlar tanıyarak mallarına ;1 koyabilir.
İslam'da devlet, toplum içindeki muhtaçların ve fakirlerin hayati ihtiyaçlarını temin etmekten de sorumludur. Eğer hazinede yeterli kaynak yoksa devlet fakirlerin ihtiyacını karşılamak için zenginlere zekat haricinde ek vergiler çıkarabilir. Çünkü, bir ferdin bîr gün bile aç, çıplak veya bannaksız kalması halinde, Ahİret Gününde Allah bundan bütün bir toplumu mesul tutacaktır. Bundan dolayıdır ki, sefaleti bütünüyle ortadan kaldırmak için toplumun üyeleri arasında kardeşlik, karşılıklı sevgi ve işbirliği ruhunu geliştirmeye gayret etmek kesinlikle şarttır: "Hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye (birbirinizi) teşvik etmiyorsunuz." (89: 17-18).
Kur'an'ın bu ayetleri zayıfları ve fakirleri en temel haklarından mahrum edenleri yeren İslam Dininde toplumu gözetmenin ve kamuyu himayenin ne kadar önemli olduğunu göstermekter dir. Bu ayetler ayrıca İslamın fakirler ve zayıflar hakkındaki hassasiyetini de göstermektedir. İslam onlara yardım etmek için mümkün olan her adımı atar ve zenginleri, fakirlere ve zayıflara lakayt kalmaları ve onlara karşı adaletsiz olmaları durumunda Allah'ın gazabına uğrayacakları ve zenginlikleriyle birlikte helak olacakları konusunda uyarır. İslâm'da devlet zenginlerin fazla servetlerinden alınan kamu fonlarıyla fakir ve zayıflara yardım etmeye yükümlü kılınmıştır. Böylelikle toplumda hiç kimsenin aç, çıplak veya barınaksiz kalmaması sağlanır.
Peygamber @, toplumu gözeten bu İlkeyi şöyle açıklamıştır: "Fazladan bir devesi (taşıma aracı) olan onu hiç devesi (taşıma aracı) olmayana vermelidir, fazla yiyeceği olan yiyeceği olmayana vermelidir; iki kişilik yiyeceği olan bir üçüncü kişiyi (misafir olarak) kabul etmelidir ve eğer dört kişilik yiyeceği varsa beşinci veya altıncı kişileri (misafir olarak) kabul etmelidir." İlk halifelik döneminde sefaletin olmayışı bu tebligat ve talimatın sonucudur. Bütün müslümanlar birbirlerine yardım ederlerdi ve hepsinin ötesinde ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince kazanamayanların başvuracağı nihaî bir merci olan Halife vardı, islam ümmeti, hakikatte tek bir vücut gibidir. Aynı his ve duygu tamamını kuşatır. Eğer bir uzuv acı çekerse, bütün diğer uzuvlar da bu acıyı hisseder. Peygamber @ Müslümanların bu durumunu şu şekilde tanımlamıştır: "Bütün müminleri birbirlerine merhamette, muhabbette, lütuf ve atıfet hususlarında sanki bîr vücut misali görürsün. O vücudun bir uzvu hastalanınca, vücudun öbür azaları birbirlerine hasta azanın elemine-uykusuzlukla, hararetle iştirake çağırırlar. Hasta uzvun elemini paylaşırlar." (Buharı ve Müslim).
Daha sonra Peygamber @ Müslümanlar arasında karşılıklı yardımlaşma ve işbirliğini şu şekilde anlatmıştır: "(İslam camiasında) müminin mümine bağlılığı, taşlan birbirine kenetli (yal-Çin) duvar gibi (metin)dir." (Buharı ve Müslim).
Bu, İslam tarafından öngörülen toplumsal İşbirliği ve himayenin en yüksek ve şerefli idealidir; her fert kendisine ihtiyacı olan kardeşine yardım etmeyi kendine bir vazife olarak kabul etmektedir. Ferdî kaynaklar tükendiğinde veya fakir ve muhtaçların ihtiyacını karşılamada yetersiz kaldığında devlet bunlara yardım için kaynaklarını harekete geçirmektedir.
Fıkıhçiların çoğunluğu farz olan zekatı ödedikten sonra fazla serveti (kamu menfaatine harcamadan) elde tutmanın caiz olmasına rağmen takvaya aykırı olduğu görüşündedirler. Çünkü bu servette toplumsal haklar vardır ve servet toplumsal ihtiyaçları karşılamak için harcanmalıdır. Ancak, Ebu Zerri'I Gıfârî ve diğer bazı fıkıhçılar, bir kişinin, ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra fazla servet biriktirmesini gayri meşru kabul ederler. Bu servetin muhakkak toplumun daha az zengin kesimlerinin ihtiyaçlarına harcanmasını öngörürler. Hayatî ihtiyaçlannı kar-şılayamıyacak tek bir fakir kişi kaldıkça, onlara göre bu servet devlet tarafından alınıp fakirlere sarfedilebilir.
Kur'an-ı Kerim fakirlerin servet üzerinde bir hakkı olduğunu belirtmektedir. (4: 19) ve Peygamber© bütün zenginlik ve lüksün fakirlerin emeğinin ürünü olduğunu söyleyerek fakirlerin bu hakkım açıklamıştır. Millî servet merkezi yedek sermayedir ve kendisine olan talep yönünde akan ve belirli bir merkezde toplanmayan fon olmalıdır. Tek bir yöne akarak toplumun diğer kesimlerini tam veya kısmî olarak açıkta bırakmamalıdır.
Yukarıda bahsedilen bütün gerçekler İslam'da devletin kendi ihtiyaçlarını temin edemeyen bütün üyelerinin temel ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğunu göstermektedir. Ve yine İslam, toplumsal devamlılığı bütün formlarıyla devam ettirebilmek için çaba gösterir. Bunu sağlamak için ferdî ve toplumsal gayelerin aynı olmasını ve değişik faaliyet alanlarının bütünü mükemmelleştirmek için işbirliği yapıp çalışmasını temel alır.
Peygamber @ Zamanında: Peygamber @ beytü'I mal'den muhtaçlara ve fakirlere daima mali yardım sağlardı; çalışabilecek durumda olanlara iş verir, kendileri hasta, sakat ve çalışamaz durumda olanlara para yardımı yapardı. Kendileri borcunu ödeyemeyen insanların borçlarını dahi öder ve kendisine gelip yardım isteyen bütün muhtaç ve fakirlere yardım ederdi.
Peygamber @ zamanında kaynağı sadece zekat olan beytü'I mal'de fazla para yoktu, çünküMu-hacirler bütün mallarını terkedip Ensar'm mallarını paylaşmışlardı. Bundan dolayı da zekat geliri fazla değildi. Fakat toplanan miktar fakirlere harcanırdı. Daha sonra, cihad ganimetleri Beyt-ül Mal'i genişletti. Ganimetin 4/5'i müca-hidler arasında paylaşılıyor ve 1/5'i fakirlere ayrılıyordu. Fakat herkesin payı iki esasa göre belirleniyordu. Birincisi, her mücahid göstermiş olduğu gayrete göre pay alıyordu; piyadeye bir hisse, süvariye biri atı diğeri kendisi için iki hisse veriliyordu. İkinci esasa göre ise herkese ihtiyacı kadar veriliyordu; bekara bir hisse, evliye iki hisse veriliyordu.
Beni Nadir göç edip Müslümanlar onların mallarını ele geçirdiğinde Peygamber @ bu malları hiçbir geçim vasıtaları olmayan Muhacirler arasında eşit olarak dağıttı. Fakir olan ve geçim vasıtaları bulunmayan iki ensariye de kendilerinin ve ailelerinin geçimini temin etmelerini sağlamak için bu maldan bir miktar pay verildi. Peygamber @ böylece toplumun muhtaç, sakat ve ailelerini geçindiremeyen bütün üyelerinin temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmıştır.
İlk Halife: İlk Halife Hz. Ebu Bekir, Peygamber @ tarafından başlatılan kamuyu himaye politikasına sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Hatta zekat ödemeyen insanlara karşı savaş açmıştır. Zekat fakirlerin ve muhtaçların toplumdaki zenginlerin serveti üzerindeki hakkı olduğu için Hz. Ebu Bekir onlann bu hakkını zorla almakta hiç tereddüt etmemiştir. Hz. Ebu Bekir şöyle buyurmuştur: "Vallahi eğer onlar Peygamber @'a ödediklerinden devenin ayağına bağlanacak bir urgan parçasını ödemeyi bile reddetseler, bundan dolayı onlara savaş açarım." (Kitab-ü'l Haraç)
Zekat gelirlerini sarfetmek konusunda da Ebu Bekir, Peygamber @'m yolunu izlemiştir. Ashaba bütün mükafat ve pay dağıtımım, ilk Müslüman ya da sonradan İslam'a giren ayrımı yapmaksızın, eşit olarak düzenlemiştir. Köle ve hür, kadın ve erkek ayırımı da yapmamıştır. Böylelikle halifeliği sırasında (ekonomik ihtiyaçlar konusunda) eşitlik ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalmış ve fazilet sahibi olmayı ya da topluma faydalı hizmetlerde bulunmuş olmayı pay dağıtımı konusunda gözönünde bulundurmamıştı. Ebu Bekir, ele geçirilen ülkelerden elde edilen bol miktardaki serveti insanlar arasında eşit olarak dağıtırken Hz. Ömer ve ashabdan bir kısım kişiler ilk Müslümanlara sonradan Müslüman olanlara nazaran öncelik ve daha fazla pay verilmesinde ısrar ettiler. Hz. Ebu Bekir: "İslam dinindeki kıdemleri, gazalarda geçen hakları ve fazilet yönündeki üstünlükleri malûmdur. Ancak zikrettiğimiz hususiyet vemezi-yetlerinin sevabı ve mükafatı Cenab-ı HaK tarafından verilecektir. Taksim olunan mallar ise medar-ı maişet kabilinden olup bunda eşitlik, İmtiyazdan daha hayırlıdır" buyurmuştur. (Ki-tabül Haraç).
Hz. Ebu Bekr'in halifeliği zamanında devletin bütün vatandaşları Beyt-ül Mal'ın gelirinden eşit pay aldı. Gelir arttıkça bütün Müslümanlar bu durumdan istifade etti ve hiç fakir kimse kalmadı.
Hz. Ömer'in Halifeliği: Hz. Ömer'in zamanında fazla servetin eşit dağıtımı ilkesinin yerini, öncelikli dağıtım ilkesi aldı. Hz. Ömer, Peygamber @'a karşı savaşmış bulunanlarla Peygamber @'m yanında savaşmış bulunanlara eşit pay vermekten hoşlanmıyordu. İlk Müslümanlara sonrakilerin üzerinde bir öncelik vermeyi düşnüyordu, çünkü Hz. Ömer devletin fazla gelirinden alacağı payı belirlerken kişinin İslam için atıldığı imtihanların hesaba katılması gerektiği görüşünde idi. Ona göre adalet ilkesi bir kişinin İslama hizmet için harcadığı gayret ve emeğin uygun bir şekilde Ödüllendirilmesini öngörürdü. (Kitab-ül Haraç).
Hz. Ebu Bekir'in görüşü ise bir başka ilkeye dayanıyordu: İnsanlar İslam'a Allah rızası için girdiler ve onların mükafatı Ahiret Gününde Rab-leri tarafından tamamen verilecektir. Bu dünyada kişi temel ihtiyaçlarım karşılayacak kadarına sahip olmalıdır. (Kitab-ül Haraç).
Bunlar fazla servetin insanlar arasındaki dağıtımı ile ilgili iki esas ilkedir. Hz. Ebu Bekr'in görüşü İslam'ın eşitlikçi ruhuna daha yakındır ve Müslümanlar arasında eşitliğin sağlanmasına daha uygundur. Bu politika, toplumu gayrita-bii servet farklılıklarının oluşturduğu kötülüklerden korumada daha isabetli ve müesirdir.
Eğer toplumun bir kesimi geri kalanından daha fazla servet elde eder ve kâr yoluyla bunu yıldan yıla arttınrsa, bu durum nihai olarak, kendisine eşlik eden bütün kötülükleriyle birlikte gayri-adil ve gayri tabii servet farklılıklarım meydana getirecektir. Fakat Hz. Ömer ganimet ve hediye dağıtımında öncelik politikasını benimsemiş ve Peygamber @ 'in Bedir ve Uhud'da savaşmış ilk sahabelerine ve yakınlarına bu dağıtımda büyük miktarlar vermiştir. (Kitab-ül Haraç)
Hz. Ömer servet farklılıklarım tabii ve adil sınırlar içinde tutmayı başarabilecek kuvvetli ve ehliyetli bir yönetici idi. Herhangi bir kimseden valileri, veya diğer yüksek askeri ve sivil memurları hakkında bir şikâyet alınca, onların Ömer'in kararlarına karşı birşey yapabilecek cesaret yoktu. Herhangi bir vali veya komutanın sahip olduğu serveti nasıl kazandığım anlamak için soruşturma açabilirdi. Eğer bir kişi kamu kaynaklarından haksız yere faydalanmış veya servetini gayri- meşru bir şekilde kazanmışsa, malı hemen müsadere edilir ve suçluya suçuna uygun ceza verilirdi (Muhammed Ku-tub). Bütün rütbelerdeki valileri, askeri veya sivil memurları en ufak bir hatalarında görevden alabilen ve halifeliği zamanında hiç kimsenin haddi aşmaya cesaret edemediği Hz. Ömer ça-pmda bir adam bile hayatının sonunda bu öncelik politikasının hatalı olduğunu ve ekonomik sahada intibaksızlık oluşturmasının muhtemel olduğunu gördü. Önceki hatasının farkına vardı ve görüşünü değiştirerek eğer ertesi yıla kadar yaşarsa bütün ganimetleri ve ücretleri eşitleyeceğine dair yemin etti. Onun meşhur ifadesi şöyledir: "Daha önce verdiğim kararı yeniden verme fırsatım olsa, fazla serveti zenginlerden alıp muhtaçlar arasında dağıtırdım." (Muhammed Kutub).
Hz. Ömer'in servetin eşit olmayan dağıtımın getireceği sonuçları önceden görmüş ve Hz. Ebu Bekr'in maişet dağıtımında muttaki İle kötü arasında ayrım gözetmeyen politikasına bu nedenle dönmüş olması muhtemel görünmektedir. Değişik fertlere geniş miktarlarda servet veren Hz. Osman zamanında servetin eşit olmayan dağıtımının kötü sonuçları bariz bir hale geldi.
Hz. Ali dağıtımda eşitlik ilkesini benimsedi ve müslümanlara ilk hitabesinde şöyle dedi: "Dinleyin! Muhacirden ve Ensardan, Peygamber @'m sahabeleri arasında her kim (Peygamberle olan) dostluğu nedeniyle diğerleri üzerinde üstün olduğu görüşüne sahipse, bilmelidir ki bu Üstünlük ona yarın bundan dolayı mükafat verecek olan Allah önünde fayda sağlayacaktır. Şunu iyi anlayın; eğer bir kişi Allah'ın ve Rasulü-nün çağrısına cevap verir, milletimizi tasdik eder, dinimize girer, kıblemize dönerse İslam'ın hak ve sorumluluklarını kabul etmiştir. Hakikatte hepiniz Allah'ın kulusunuz ve bu mülk Allah'ındır. Aranızda eşit olarak dağıtılacaktır. Bu bakımdan kimsenin kimseye önceliği yoktur. Ancak Allah'tan korkanlara, Allah en iyi mükafatı verir.
Esas İlkeler
Ekonomik ihtiyaçlarla ilgili bu eşitlikçi ilke, İslamî toplumun temelidir ve onun dengesini sağlamak için bir garantidir. Bu politikanın esas noktalan ve kamuyu himaye ilkesi aşağıda özetlenmiştir:
a- Fakirlerin Hakkı: Toplumun geliri üzerinde fakirler ve muhtaçlar ilk müslümanlara nazaran daha büyük bir hak sahibidirler. Bu ilkenin önemi Adiy b. Hatem tarafından nakledilen bir olayda gösterilmiştir. "Adiy b. Hatem kabilesinden bazı kişiler değişik insanlara tahsisat veren Hz. Ömer'e gittiler. Hz. Ömer, Tay'dan bazı kişilere 2000 dirheme kadar tahsisat verdi. Fakat Adiy'i görmezlikten geldi. Adiy, Hz. Ömer'in önüne geldi ve dikildi. Fakat Hz. Ömer onu yine de dikkate almadı. O yine önüne geldi, Ömer yine gözlerini ondan çevirdi. Daha sonra Adiy, "Emir-ül Mü'minin! Beni tanıdın mı?" dedi. Hz. Ömer buna elini kasıklarına koyunca-ya kadar güldü ve daha sonra "Vallahi seni çok iyi tanıdım. Başkaları inkâr ederken, sen inanırdın. Başkalan kaçarken sen öne çıktın. Başkaları aldatırken sen imanını ispatladın. Peygamber @ ve ashabının yüzünü güldüren ilk zekatı da iyi biliyorum. Bu Peygamber @'a senin getirdiğin Ben-i Tay'ın zekatıydı" dedi. (Ahmed-Müs-ned). Daha sonra Hz. Ömer özür diledi ve bu paradan sadece kendi kabilelerinin reisleri oldukları için, açlık meselesi nedeniyle, ağır sorumlulukları bulunanlara pay ayrıldığını söyledi.
Bu, Hz. Ömer'in, servetin eşit olmayan dağıtımının sebeplerini ve kamuyu himaye etmenin faydalarını anladığım gösterir. Bu nedenle yoksulların en azından temel ihtiyaçları konusunda varlıklılara eşit olmasını gerekli görmüştür. Hakikatte "ihtiyaç" İslam'da hak için ilk esastır. Çünkü İslam bolluk içinde sefaleti hoş karşılamaz. Zenginlerin fazlalık gösteren servetinde, muhtaçların hakkı en Öncelikli sırayı alır ve bütün durumlarda ilk Önce dikkate alınmalıdır.
b- Servet yığılmasının yasaklanması: İslam, servetin birkaç elde birikmesine izin vermez. Bu bir yanda aşırı bolluk varken diğer yanda tam bir mahrumiyet olması durumudur. İslam bu durumda devlete fakirlerin menfaati için zenginlerin fazla servetini almak konusunda tam yetki tanımaktadır. Peygamber @, Beni Nadir'in yerlerini fethettiğinde (İslamda ilk fetih) elde edilen bütün serveti Muhacirun ve fakir Ensar arasında paylaştırarak Kur'an'ın serveti fakirler arasında dağıtmak ve zenginlerle sınırlı bırakmamak konusundaki emrine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. (57: 7). Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti devletin fakirlere Beytü'l Mal'den veya zenginlerin fazlalık servetinden daima yardım etmeleri gerektiği ilkesini ihtiva etmektedir. Böylelikle zengin ve fakir arasındaki fark, Isla-mi toplumun dengesini alt-Üst edecek kadar ge-nişleyemez.
c- Herkes Kudretince Öder: Devletin, fakirlerin temel İhtiyaçlarını karşılamak için koyduğu vergiler her mükellefin ödeme gücüyle orantılıdır. Hiçbir şekilde bir kişinin ödeyebileceği sınırı aşamaz. Bu vergi kişiyi hayatın asli ihtiyaçlarından mahrum bırakacak veya zenginlerin malını tamamen ellerinden alacak şekilde düzenlenemez. Eğer hazine, halihazırdaki vergilerle fakirlerin ihtiyaçlarını karşılayamazsa, devlet bu ihtiyaçları karşılamak için zenginlerin servetlerindeki fazlalıklara (bütün mallarına değil) el koyma hakkına sahiptir.
d- Herkese İhtiyacına Göre Verilir: Beytü'l Mal'den herkese çalıştığınca ve ihtiyacı oranında pay verilir. Peygamber @ bu prensip uyarınca bekârlara bir, evlilere iki hisse vermiştir. Bİr kişinin hakkım belirlerken çalışma ve gayretiy-ı e birlikte İhtiyaçları da gözönünde bulundurulmalıdır.
e- Sosyal Güvenlik: Sosyal güvenlik ilkesine göre, İslami devlet hasta, yaşlı veya sakat olan ve bu sebeplerle çalışamayan herkesin temel ihtiyaçlarım sağlamayı garanti etmektedir. Hz. Ömer, gayrimüslimler de dahil bu tür insanların tümüne Beytü'l Mal'den tahsisat vermiştir. Yaşlı, hasta ve kör Yahudilere ve cüzzamh ve sakat Hristiyanlara bu çeşit yardımlar yapmıştır.
f- Sosyal Himaye: Genel sosyal himaye ilkesine göre, her köy ve kasaba kendi sınırları dahilindeki açlığın sebebiyet verdiği ölüm vakalarından sorumludur. Her aç ve susuz kimse hayatını idame ettirebilmek amacıyla bir yiyeceği veya suyu sahibinden gerekirse zorla alabilir. Ancak dikkat edilmesi gerekir ki, bu zora başvurma, sadece hayatın idamesi içindir; başka bir kimsenin emeğinden yararlanmak için değil.
Tahsisatların Ödenmesi
Hz. Ömer'in halifeliği zamanında kamuyu himaye tam manasıyla tesis ve muhafaza edilmişti, insanlara tahsisat ve maaş dağıtımı için değişik birimler oluşturulmuş ve bu amacı temin için bir takım kayıtlar tutulmuştu.
Vskerî Hizmet Birimi: Bu servisin görevi Ci-tada katılan kişiler ve aileleri arasında tahsisat ve maaş dağıtımını düzenlemekti. Düzenli askerlere olduğu gibi gönüllülere de maaş almadıklarından ailelerinin geçimim temin için ganimetten pay verilirdi.
İmam Ebu Yusuf, bu birimin oluşturulmasını şu sözlerle anlatmaktadır: "Halife Ömer zamanında, Allah fethedilen yerleri genişlettiğinde ve Acemler ve Rumlar mağlup edildiğinde Hz. Ömer ashabdan müşekkil istişare Meclisi'ni topladı. Ve "serveti Beytü'l Mal'de toplamaya karar verdim. Çünkü bu, insanlar yıllık ücret ödemekte fayda sağlayacaktır. Görüşlerinizi bilmek İstiyorum" dedi. Ashab; "Düşündüğün gibi yap, münasiptir. Çünkü Yedullah seninle-dir" diye cevapladılar. Sonra, Ömer değişik grup insanlar için ücretler belirledi. Gerekli girişlerin yapılması için kayıtlar tutulmasını istedi. Daha sonra kimin isminin önce yazılmasını sorunca Abdurrahman b. Avf "kendi isminle başla" dedi. Ömer: "Vallahi bunu yapamam. Ama Rasulullah @ 'in ailesi Beni Haşim İle başlayacağım" dedi. (Kİtabü'l Haraç).
Askerlere aileleri için de maaş ödeniyordu. Dağıtılan miktar, her askerin bakmakla yükümlü olduğu fert sayısına göre tesbit ediliyordu. Her yeni doğan çocuk içiıi fazladan bir pay ekleniyordu.
Adalet ve İdare Birimi: Bu servis İslami devletteki adalet mensupları ve diğer yönetici görevlerde olanların maaşları ile ilgilidir. Bütün hakim ve idarecilerin ve bunların personellerinin isimleri bu birim tarafından muhafaza edilir, yıllık ücretleri iki esas dikkate alınarak ödenirdi: Birincisi, rüşvet almaya özenmelerini önlemek İçin verilen ücretler ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli olmalıydı. İkincisi, ücretleri izafi olarak eşit olmayı ve eğer bir farklılık varsa makul sınırlarda tutulmalıydı.
İmam Ebu Yusuf bu bölümleri anlatırken şöyle yazmaktadır: "Ey Harun! Halifeliğinin sınırları içerisinde posta servisinin ve haberleşme işinin emanet edildiği kişilerin âdil ve namuslu olmaları ve bunların ücretinin beytü'l mal'de ödeneceği konusunda emirler yolla. Ve Müslümanların hizmetine kimi tayin edersen, onun ücretini de bevtü'l mal'den belirle. Valilerin ve kadıların ücretini toplanan zekattan verme. Bundan Kur'an-ı Kerim'de açıklığa kavuşturulmuş olduğu gibi (9:60) sadece zekat toplayan memurlara ver." (Kitabü'l Haraç).
Sadaka, zekat ve öşürü İmamm kendisinin toplaması ve her yerde insanların arasındaki anlaşmazlıkları bizzat yatıştırması mümkün olmadığı için, İmamın bu işleri kendi adına yapacak hakim ve tahsildarlar tayin etmesi İrham'm görevlerindendir. Onlara beytü'l mal'den ücret Ödemesi de gereklidir. (Kitabü'l Haraç).
Ebu Ubeyde de tahsildarların, memurların, koruma görevlilerinin ücretlerinin gayretlerine ve işlerinin çeşidine göre Beytü'l Mal'den Ödeme yapılması gerektiğini söylemektedir. (Kitabü'l Emval, sh. 606).
Eğitim ve Tebliğ Birimi: İslamî öğretinin esas-larnı anlatma ve mesajını yayma işi ile uğraşan herkese Beytü'l Mal'den yıllık maaş verilirdi. Bu hizmet yalnızca Allah adına ve Allah Rızası için yapılıyor ise bu kişilerin ailesinin geçimini temin etmek İslamî devletin görevi olarak kabul edilmiştir. Ömer ve Osman'ın halifelikleri zamanında bu birim için özel düzenlemeler yapıldı. Öğretmen ve vaizlere maaş dağıtıldı. İbni Cevzi'ye göre Ömer ve Osman müezzin, imam ve öğretmenler için yıllık maaş bağladılar.
Sosyal Güvenlik Birimi: Bu servis muhtaçlara ve fakirlere verilen tahsisatın kayıtlarını tutuyordu. Amacı, halifelik sınırlan dahilinde hayatını sürdürme vasıtalarından mahrum hiç kimsenin kalmamasını sağlamaktır. Yaşlı, sakat, yetim, dul veya herhangi bir sebeple maişetlerini temin edemeyen kimselere Beytü'l Mal'den yıllık tahsisat ayrılırdı. Bu birim Kur'an-ı Ke-rim'deki sadaka ve zekat ile ilgili ayetler ve Pey-gamber@'ın sadakanın zenginden toplanması, toplumun fakir ve muhtaçlarına harcanmasını açıkça söyleyen hadisi temel alınarak oluşturulmuştur.
ibni Cerir bir defasında Peygamber @'a bazı kimselerin geldiğini rivayet etmiştir. Bu kişiler yalın ayak ve çıplaktılar, kılıçlan yanlarından sarkıyordu. Bunların çoğu Mudar kabilesinden-diler. Yüzleri sefalet ve açlıklarını yansıtıyordu. Onların bu durumunu görünce Peygamber @'m yüzü şefkat ve merhametten değişti ve odasma gitti. Daha sonra dışarı çıkarak "Allah'ın zengin veya fakir, büyük veya küçük bütün kullarının bir insandan, Adem'den geldiğini, böylece hepsinin Adem'in oğullan olduğunu" belirten Nisa ve Haşr surelerinden bazı ayetler okudu. Bu ayetlerde, insanların Allah'tan korkmaları ve Ahiret günü İçin Allah'ın yanına ne götürdüğünü düşünmeleri de İsteniyordu. (Müslim).
Hz. Ömer bir defasında fakirlerin tahsisatını belirlemek için iştahlı bazı kimseleri çağırdı ve on-lan iki gün alıkoydu. Her insan için yiyecek tahsisatını buna göre belirledi. (Fütuhü'l Buldan, sh. 442). Ebu Ubeyde şöyle rivayet etmiştir: "Bir keresinde Hz. Ömer bir elinde müdy (takriben 19 sa') ve diğer elinde kist (takriben yarım sa') varken Müslümanlara kişi başına her ay için iki müdy buğday ve iki kist zeytin yağı ve iki kist sirke tahsis ettiğini söylüyordu. Sonra bir adam kalkarak, kölelere de aynı miktarın mı verileceğini sordu. Ömer, evet, kölelere de diye cevapladı. Daha sonra Hz. Ömer minberden halka nitab etti. Allah'a hamd ettikten, Rasulüne salavat getirdikten sonra elinde belli Ölçekleri tutaraktan halka kendileri için aylık tahsisat belirlediğini söylemiştir." (Kitabü'l Emval, sh:46 Fütuhü'l Buldan, sh, 146).
Her tahsis grubu için ayn kayıtlar vardı. Gönüllülere ve mücahidlere maaş ve tahsisat fey olarak elde edilenlerden verilirken, yoksullar ve muhtaçlara yapılan yardım zekat, öşür ve diğer sadakalardan verilirdi. Muhtaçların, fakirlerin, miskinlerin, yetimlerin, dulların, yolda kalanla-nn ve fakir borçlulann ihtiyaçlarım beytü'l mal'den karşılamak, onlara aylık, altı aylık ve yıllık maaş ve tahsisatlar şeklinde yardım etmek halifenin vazifesidir.
Bütün İnsanları Himaye: İslamî devlet sınıf, inanç ve renk aynmı yapmaksızın bütün halkın temel ihtiyaçlannı karşılamaktan sorumludur. Hilafet zamanında temel ihtiyaçlarını karşıla-malan için fakir ve muhtaç gayri Müslimlere beytüİ mal'den yardım edilirdi. Hz. Ömer, halifeliği sırasında İslam devleti sınırlan dahilinde yaşayan hasta, yaşlı, dul ve yetim Yahudi ve Hrıstiyanlara hiçbir ayırım yapmaksızın tahsisat ayırmıştır.
Eğer İslamî devletin tebasmdan olan bir gayri Müslim, İslam ordusuna zorlama olmaksızın kendi ihtiyarıyla katılır ve İslam için savaşırsa bu kişinin cizyedenmuaf tutulacağına ve kendisine diğer mücahidlere verildiği gibi ganimetten makul bir hisse verileceğine, eğer halife uygun görürse her mücahid gibi maaş bağlanacağına açık işaretler vardır. Bu, İslamî devletin gayri müslim vatandaşlarıyla yaptığı mukavelede açıkça belirtilmiştir. Mesela, Zencan'ın fethinde yapılan mukavelede; "Aranızda (zımmi-ler) kimden savaş için yardım istesek yardımının mükafatı c*z;ye'den muaf tutulması marktır." hükmü yer almaktadır (Taberi, c. IV, s. 254).
Azerbaycan'ın fethinde yapılan mukavelede; "(zımmiler arasında) her kim İslam ordusuyla birlikte savaşırsa bu yıl için cizyeden muaf tutulacağı" yazılmıştır. (Taberi, c. IV, sh. 254). Be-lazuri, Ubeydullah b. Zeyd'in Buhara'dan geniş bîr topluluğu İslamın koruması altına gelmeye davet ettiğinden ve karşılığında ihtiyaçlarım gidermek için bir tahsisat belirleyeceğini söylediğinden söz etmektedir. Bu kişiler bunu severek kabul ettiler ve Basra'ya yerleştiler. (Fütuhû'l Buldan, sh. 269). Hz. Bekr'in halifeliği sırasında Hâlİd b. VeKd, Hire halkıyla aşagıuaKi mukaveleyi yapmışın, oiz zımmileriri içinden herhangi bir kimse yaşlılıktan dolayı malûl hale gelirse veya herhangi bir tabii afetin kurbanı olursa veya bir zengin, halkı kendisine yardım vere-cekkadar fakir düşerse, bütün bu hallerde bu kişilerin cizyeden muaf tutulacağına, kendilerinin ve ailelerinin İslamî Devlette kaldıkları sürece Beytü'l Mal'den destekleneceğine söz veriyorum." (Kitabü'l Haraç).
Bunlar İslam ordusuna katılan zımmilere verilen maaş ve tahsisatlardı. İslami devlet ayrıca bütün fakir, muhtaç ve miskinlere de sınıf, renk ve inanç ayrımı gözetmeksizin tahsisat vererek hiç kimseyi temel ihtiyaçlarından mahrum bırakmamıştır. Hz. Ömer'in halifeliği zamanında vuku bulan şu olay bu gerçeğe yeterince ışık tutmaktadır: "Hz. Ömer yolda giderken, bir kapının önünde durup dilenmekte olan, ihtiyar ve iki gözü âmâ bir dilenci gördü. Ömer, ihtiyar dilencinin arkasından iki eli İle omuzlarına dokunarak; 'Sen ehl-i kitabın hangi smıfındansın?' diye sorunca, ihtiyar; 'Yahudiyim' dedi. Ömer: 'Gördüğüm bu hale seni mecbur eden şey nedir?' diye tekrar kendisinden sorunca, o dilenci yahudi; 'İhtiyaç ve vermekle mükellef olduğum cizye beni bu hale giriftar etti' diye durumunu arzetti. Bunun üzerine Halife Ömer kendisini alıp evine götürdü. Ona bazı şeyler ihsan ettikten sonra, Beytü'l Mal memuruna; 'Buna ve bunun gibi olan kimselere, insaf ve merhamet nazarı ile bakınız1 diye emrettikten sonra şöyle devam etti: 'Biz bu adama insafla mukabele etmiyoruz. Zira sadece kendi yiyeceğimizi yiyoruz. Bu gibi kişileri ancak cizye toplanmasında düşünüyoruz. Halbuki "Muhakkak ki sadakalar, fakirler ve miskinler içindir." (9: 60) ayeti kelimesindeki (fukara) gerçi ehli İslam olan fakirler demektir. Ancak bu adam da ehli kitap miskinlerindendir1 buyurarak o dilenciden bu durumu ona benzeyenlerden cizye'yi kaldırmıştır. Ömer'den bizzat müşahade ettiğim gibi bu dilenciyi de gözümle gördüm. (Kitabü'l Haraç).
Hz. Ömer bu insanlar konusunda çok hassastı. BirdefasındaHuzeyfeveOsmanb.Hariif, Dicle topraklarından haraç toplayarak geldiklerinde Hz. Ömer onlara zımmilerden ödeyebileceklerinden daha fazla alıp almadıklarını sordu. Hu-zeyfe, aldığının, onlarda kalandan çok daha az olduğunu, Osman ise bu miktarın iki mislini onlara bıraktığını söyledi. Bunun üzerine Hz. Ömer meselenin önemini şu sözleriyle dile getirdi: "Şunu bilin! Vallahi, eğer sağ kalırsam, Irak'ın dullarını o halde bırakacağım ki, benden sonra hiçbir zengine muhtaç olmayacaklar." (Kitabü'l Haraç).
Tahsisat sistemi kamuyu himayenin en iyi ve en verimli yoldan yapılması için değişik başlıklar altında tesis edilmiş ve düzenlenmişti.
Hz. Ömer Tarafından Ödenen Tahsisatlar
İmam Ebu Yusuf yazmaktadır; Zeyd, babasının Ömer İbni Hattab şöyle söylerken işittiğini rivayet etmiştir: "Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki, bu mallarda herkesin hakkı vardır. Köleler müstesna olmak üzere gerek verilsin, gerek verilmesin hiç biri diğerinden farklı değildir. Ben de bu babda sizinle müsaviyim. Ancak herkesin hakkı bir değildir. Allah'ın kitabında kim efdal ise ve Peygamber Efendimizin taksiminde kim önde ise, taksimde Öne geçme ona göredir. Yanı öazı zevataî'lâ-yı kelimetullah yolundaKi gayretlerine, bazııarı-nın İslam'da olan kıdem ve önceliklerine, bazılarının da ihtiyaç ve zaruretlerine bakılır. Yine Allah'a yemin ederim ki, eğer dünyada bir müddet kalırsam San'a dağındaki çoban bile, orada bulunduğu halde ve yüzü kızararak istemeden önce bu mallarda olan nasibini alacaktır." (Kita-bü'l Haraç).
Hz. Ömer, Bedir'de savaşmış olan Ensar ve Muhacirine 5 bin, Bedir harbine katılmadıkları halde, katılanlar gibi İslam'da geçmişi olanlara 4 bin dinar yıllık tahsisat belirledi. Habeşistan'a hicret edenlere ve Uhud'da savaşanlara yıllık 4 bin, Bedir'de savaşanların çocuklarına bin dirhem verildi. Fakat Hasan ve Hüseyin, Peygamber @ 'a olan akrabalık münasebetlerinden dolayı babalan ile aynı miktarda yani kişi başına 5 bin dirhem tahsisat aldılar. Mekke'nin fethinden Önce hicret edenlere 3 bin, Mekke'nin fethinde İslam'ı kabul edenlerin her birine yıllık 2 bin dirhem tahsisat verildi. Muhacir ve Ensarm çocukları da 2 bin dirhem aldılar.
Sıradan insanların tahsisatını belirlemek için Hz. Ömer onların statülerini, Kur'an bilgilerini ve cihaddaki durumlarım gözönünde bulundururdu. Bütün diğerlerine eşit şartlarda, 2100, 1000,900,500 ve 300 dirhem yıllık tahsisat verildi. Halife Ömer, eğer daha fazla servet elde edilirse tahsisatları arttıracağını ve herkes için 4000 dirhern kararlaştırdığını da söyledi. Sefer için bin, silah için bin, aile masrafları için bin ve bineği için de bin olmak üzere tam 4000 dirhem. (Kitabü'l Haraç).
Ortalama olarak her Muhacire yıllık 5 bin dirhem, her Ensariye 3 bin dirhem ve Peygamber @'m hanımlarına 12 bin dirhem veriliyordu. Ancak Hz. Ömer tahsisatları belirlemede koyduğu kurallara her zaman bağlı kalmazdı. Bazı durumlarda bu kuralları izlemek zaruri sayılmaz ve bazı kişilere kendileriyle aynı mevkide oıamara nazaran daha yüksek hisse verilimi. Ümmü'l-müminîn tlmmü Selem^'nin oğlu vnıert: ^uuü dirhem veriliyordu. Muhammet b. Abdurrahman b. Cahş, Hz. Ömer'e ; "Ne bunun babasının bizim babamızdan ve ne de kendisinin bizden üstünlükleri vardır" deyince Hz. Ömer kendisine cevaben; "îkibin dirhem babası Ebu Seleme için önceden tahsis etmişsem de an-nesiÜmmü Seleme için debin dirhem tahsis ve ilave eyledim. Senin de onun annesi gibi bir annen varsa söyle sana da bin dirhem ilave edeyim" buyurdular. Hz. Ömer, Usame b. Zeyd için de 4000 dirhem tahsis etti. Abdullah b. Ömer kendisine 3000 dirhem verildiğim hatırlatarak; "Ey babacığım! Niçin Usame'ye benden bin dirhem fazla verdiniz. Babası benim babamdan daha faziletli olmadığı gibi kendisinin hususiyetleri de benden fazla değildir." demişse de adil İmam Ömer; "Oğlum! Rasulullah Efendimiz, O'nun babasını senin babandan, oğlu Usa-meyi de senden çok severlerdi" buyurarak kendisine cevap verdi.
Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekr'in hanımı, Esma bintİ Humeys, Ümmü Gülsüm binti Ukbe ve Abdul-lahb. Mesud'un annesine biner dirhem tahsis etti. Hz. Ömer bu muhterem kadınlara kendileriyle aynı mevkide bulunan kadınlardan daha fazla hisse vermiştir. Çünkü bu kadınların diğer kişilere nazaran öncelikleri olan zatlara yakınlıkları vardı. (Kitabü'l Haraç).
Hz. Ömer'in Siyasetinin Başlıca Özellikleri:
Hz. Ömer'in halifeliği sırasında kamuyu himaye politikasının ana özellikleri şöyleydi:
a- Herkese Sosyal Güvenlik: Hz. Ömer, İslâm devletinde hiç kimsenin aç, çıplak veya ban-naksız kalmamasını sağlamak için lüzumlu bütün düzenlemeleri yapmış ve her adımı atmıştır, Sakatlara, zayıflara, hastalara, yaşlılara, yetimlere, dullara, işsizlere ve bunlar gibi ihtiyaç içerisinde olan bütün bu kişilere Beytü'l-mal'den maişet temin edilmesi Halifenin devamlı bir emriydi.
Sınıfına, rengine veya inancına bakılmaksızın bütün fakir ve muhtaçlara beytü'l mal'den maddî yardım yapılırdı. Yaşlı ve malûl olan Yahudi hahamları ve Hristiyan keşişlerinin de maişetleri beytü'l mal'den temin edilirdi.
b- Yolda Kalanlara Yardım: Şehir ve kasabalarda yolculara bedava yiyecek ve barınak veren masraflarını devletin karşıladığı misafirhaneler inşa edildi.
c- Yeni Doğanlara Tahsisat: Çocuk bakımı ve yetiştirme masrafları beytü'l mal'den ödeniyordu. Küçük çocuklara doğdukları günden itibaren yıllık 100 dirhem ödeniyordu. Ibni Sa'd, Halid b. Arfete'den naklen, küçük çocuklara ödenen yıllık 100 dirheme ek olarak aylık 2 ca~ rib 'lik mısır verildiğini kaydetmektedir. Biraz büyüyen çocuğun bu maaşı bir misli artarak 200 dirhem oluyor, yetişkin yaşa gelince 300 dirheme çıkıyordu.
d- Yetimlerin Masrafları: Öksüz, yetim ve kimsesiz çocuklara ödenen maaş diğerlerinin aynıydı. Bunlar da önce 100 dirhem alır, daha sonra kademeli olarak artardı. Bu çocukların bakımı için gerekli tahsisat vasilere yapılır, bu gibi çocuklara bakan kişiler ayrıca maaş alırlardı. Öksüz, yetim ve kimsesiz çocukların giyim, korunma ve eğitimi devletin göreviydi.
Hz. Ömer hilafetin başı olması sebebiyle hastalan, açları, fakir ve sakatlan ve bu gibi hayatını kazanamayan kişileri gözetmenin kendi vazifesi olduğunun şuurunda idi. Eğer bunlar hastalıklarında, sefaletlerinde ve yokluklarında açlığa terkedilİrlerse Ahiret Gününde halifenin bundan sorumlu olacağını da biliyordu. Bir defasında bir bedevi Ömer'e gelerek ailesi için giyecek istedi. Ömer onun bu isteği yerine getirilmezse ne olacağını sordu. Bedevi cevap olarak "Hesap Gününde hakkında sorguya çekileceksin ve şaşıracaksın. Sonra da ya Cehenneme ya da Cennete gideceksin" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer ona hemen üzerinden gömleğini verdi.
Rivayet edilen bir başka olay şöyledir: Ashab-dan Said b. Yerbu adında bir zât gözlerini kaybettiğinden mescide devamlı gelemiyordu. Bunu öğrenen Hz. Ömer, Said'e maaşlı bir hizmetçi vermişti. Hizmetçi onumescide götürüp getirirdi.
Bütün bu misaller Hz. Ömer'in kamuyu himaye politikasına ne derece önem verdiğini ve kamuya karşı olan vazifelerini yerine getirmek için güçlüğü bizzat ne derece omuzladığını göstermektedir.
"Muhacir ailelerine karşı Hz. Ömer tıpkı bir baba gibiydi. Mücahidler sefere çıkınca hanımla-nnı ziyaret eder, onlara selam verir ve ihtiy açla-n olup olmadığını sorardı. Ihtİyaçlannı pazardan alır, kadınlar cariyelerini onunla gönderir ve o da ihtiyaçlarını onlar adına satın alırdı. Eğer birinin parası yoksa, malları kendi parasıyla alırdı. Cepheden haberler gelince bizzat kendisi mektupları kadınlara götürür, lüzum olursa bu mektupları onlara okurdu. Ayrıca mektuplarını toplamak İçin de kapı kapı dolaşır, eğer bir kİm-se mektup yazmamışsa onun mektubunu yazı-verir ve bunlan kocalarına gönderirdi." (Şah Veliyullah Dehlevi, Azala al-Khafa).
Hicretin 18. yılındaki kıtlıkta beytü'l mal'deki bütün tahıl ve parayı insanlara sarfetmişti. Eyaletlerden para ve tahıl istemiştir. Kıtlıktan etkilenen insanların ve ihtiyaçlannın listeleri yapılmış ve bu İnsanlara istihkak karneleri verilmiştir. Tahıl, herkese, karneye kaydediliş sıralamasına göre verilirdi; insanların yiyecek İhtiyaçlarını karşılamak için Medine'de hergün 20 deve kesilirdi. Bu Örnek olağanüstü durumlarda İsla-mi devletin kamuyu himaye konusundaki sorumluluğunun ne sınırlara vardığını göstermektedir.
Kamuyu himaye için düzenlemeler yapılır ve bu derece korunursa, o vakit insanların büyük bir çoğunluğunun bu tahsisatlara güvenerek çalışmadan yaşamayı tercih edecekleri şeklinde bir itiraz olabilir. Bunun sonucu olarak, ticaret ve sanayi gibi geçim yollarının terkedilebilece-ği söylenebilir. Ancak bu doğru değildir, çünkü inananlar arasında Allah rızasını kazanmak için çalışma ruhunu yayan İslami talimat ve terbiye görmezlikten gelinemez. Gerçekte, Ebu Süfyan da o vakit Hz. Ömer'e buna benzer bir soru sormuştu. Belazuri bu olayı şu şekilde aktarmaktadır: "Ömer, tahsisatlar için kayıtlan hazırlarken, Ebu Süfyan,'Bizanslılar gibi bağış usulünü mü başlatmak istiyorsun? Eğer tahsisatları bu şekilde belirlersen, insanlar buna bağımlı hale gelip ahş-verişi terkedecekler' dedi Hz. Ömer, kendisinin bey tü'İ mal'de çok büyük bir hızla biriken serveti (zenginler ve fakirler arasındaki boşluğu kapamak, böylece servet farklılıklarım makul ve adil seviyelere getirmek için) dağıtmak zorunda kaldığını söylemiştir." (İbni Sa'd; Tabakat).
Gerçekte, İslami devlette düzenlenen bağış ve tahsisat sistemi kapitalist ve komünist bir ülkede yapılan böyle bir düzenlemeden kaynaklanacak kötülüklerden tamamen uzaktır. O mükemmel bir kamuyu himaye örneğidir; ne aylaklığı teşvik eder ve ne de ihtiyaçları beytü'l mal'den karşılanmamış bir fakir, muhtaç veya sakat bırakır.
Hz. Osman ve Ali'nin Hilafet Döneminde:
Hz. Osman, bağış ve tahsisat sistemini muhafaza etti ve değişik kişilere büyük meblağlar verdi. Eşitlik ilkesine inanmasına rağmen, bağış ve tahsisatlardaki faklılıklan yüksek seviyede tuttu. Bazen bazı kimselere hediyeler ihsan etme konusunda çok cömert davrandı. Fakat genel olarak kamuyu himaye sistemi güzelce muhafaza edildi ve Halifeliği zamanında fakir ve muhtaçlarla gereğince ilgilenildi.
İnsanlar arasında tahsisat dağıtma konusundaki Hz. Ali de Hz. Ebu Bekr'in eşitlik ilkesini kabul etti ve benimsedi. Sosyal mevkilerine, İslami konumlarına, Peygamber @ ile olan yakınlıklarına veya Bedir ve Uhud gibi ilk savaşlara olan katkılarına bakmaksızın bütün insanlara eşit tahsisat verdi. Ekonomik meselelerde kimseyi birbirinden ay ırdetmedi ve herkese eşit muamele etti. Halifeliği zamanında kamuyu himaye sistemi iyi muhafaza edildi ve toplumun bütün fakir fertleriyle ilgilenildi.
Kamuyu himaye sistemi Ömer b. Abdulaziz'İn halifeliği döneminde tekrar gündeme geldi. Fakirlerin ve muhtaçların yiyecek ve diğer ihtiyaçları beytü'l mal'den karşılandı.
KISIM 7
EKONOMİK ADALET (I)
Millî kaynakların âdil ve eşit dağıtımı amacına
ulaşabilmek için İslam aşağıdaki tedbir ve usulleri önermektedir:
Gönüllü sadakayı ve artan malın infak edilmesini (el-afv) de içine alan ihtiyarî yönlendirme ve hukukî tedbirlerdir.
Sadaka (Gönüllü İnfak)
Ahlakî Vazifeler: Ekonomik adalet idealine ulaşmak için, İslâm bütün mü'minlerden servetlerini toplumun ortak menfaati için harcamalarını istemektedir. İslam, Müslümanların servetleri üzerindeki bu hakkın sadece zekatı ödemekle kalkmadığını vurgulamaktadır. Hakiki infak, Müslüman toplumun zengin fertlerinin tabi olduğu çok kuvvetli bir yükümlülükten ve miktar olarak zekatın çok üzerindedir. Bir Müslüman, topluma karşı olan bu ahlaki mesuliyetini yerine getirmedikçe Allah'ın rızasını kazandığından emin olamaz. Peygamber* @ bunu şu hadisiyle çok açık bir hale getirmiştir: "Kişinin malı üzerinde (Allah'ın ve kullarının) zekattan başka haklan da vardır." (Naim Sıddıkî, a.g.e., sh. 96).
Dördüncü halife Hz. Ali'nin aşağıdaki açıklamasını okuyunca bu hadisin Önemi daha da açıklığa kavuşmaktadır: "Allah, zenginlere, mallarından, fakirlerin ihtiyaçlarına yetecek kadar, vermelerini emretti; eğer fakirler yiyecek veya giyecek bulamıyorlar ve (maişetleri için başarısız bir şekilde) uğraşıyorlarsa, bu, zenginler vazifelerini yapmadığmdandır ve Ahiret Gününde Allah onları azarlayacak ve cezalandıracaktır." (Muhalla, c. VI, sh. 158. Aktaran Şeyh Mahmud Ahmed, Economics of islam, 1964, sh 99).
Yani, Hz. Ali'ye göre, zenginler istiflenmiş servetlerini, fakir, aç, çıplak ve sefalet içindeki insanlara rağmen saklıyorlarsa, bu halde Allah'ın gazabını haketmişlerdir. (A. Hakim, a.g.e, sh 193-195).
İbni Ömer'e göre "Zekat, fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezse o vakit fakirlerin durumunu iyileştirmek o kasabanın zenginlerinin vazifesi olur." Hz. Ömer'in halifeliğinin son günlerinde, İslam'ın eşitlikçi Özü hakkında şimdi bildiklerini evvelden bilmiş olsaydı, fakirlerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için zenginlerin artan servetini zorla alacağını söylediği rivayet edilmiştir.
Ebu Zer, şöyle rivayet etmiştir: "Peygamber @ Kabe'nin duvarının gölgesinde otururken 'Onlar kaybedenlerdir" buyurdu. Ben 'Onlar kimlerdir ya Rasulullah?' diye sordum. Nebi @ 'Servet yığanlar ve eliyle her tarafa işaret ederek 'böyle böyle infak etmeyenlerdir' buyurdu." (Buhari ve Müslim).
Bu hadis Peygamber @'ın "zekattan başka haklar da vardır" sözünün gerçek önemini göstermektedir. Zenginler zekatlarını ödedikten sonra vazifelerinden kurtulmuş olmamaktadırlar. "Ebu Zer'e göre, toplum zengin ve fakir tabakalara ayırılmamahdır ve bütün insanların temel ihtiyaçları karşılanmadıkça zenginlerin istifledikleri serveti insanlardan sakınmaları bir çeşit hırsızlıktır."
"Ashabın ilklerinden olan Ebu Zer'den asırlarca sonra İbni Hazm'm meseleyi tekrar gündeme getirdiğini ve Kur'an ve hadisten ve halifelerden iktibaslar yaparak, İslam'ın sefalet ve yokluğun ortadan kaldırılmasını istediği ve servetin yayılmasını taleb ettiği tezini ispatlamaya çalıştığını görmekteyiz, islam özel mülkiyete izin vermiştir. Fakat bu hak mutlak değildir. İbni Hazm'ın görüşleri, bir bakıma, bütün vatandaşların temel maddi güvenliği için hazırlanan Be-veridge Planı'mn benzeridir. Sabi, Mücahid ve Tavus'a dayanarak, toplumun, zenginlerin servetleri üzerinde, zenginler zekatlarını ödemiş olsalar bile hakkı olduğunu söylemektedir. (A. Hakim, a.g.e, sh. 193-195).
"Kur'an; Hakk kelimesi yerine fakirlerin hakkı kelimesini kullanmaktadır; böylece zengin kişiden vermesi istenen sadaka değil, emekleriyle milli serveti oluşturmuş bulunan fakirlerin haklarının geri dönmesidir. İbni Hazm Kitab'dan sadaka için benzeri bir kelime kullanmak yerine "fakirlerin hakkı" kelimesinin kullanıldığı pek çok ayet aktarmıştır."
"Diğer insanlar sıkı ihtiyaç içindeyken fazlalıkların muhafaza edilmesinin yasaklığı ile ilgili olarak İbni Hazm, Peygamber @ 'in Ebu Said el-Hudrî tarafından rivayet edilen bir başka hadisini almıştır: "Fazla devesi olanlar olmayanlara versin, fazla azığı olanlar da olmayanlara versin" buyurdu. Sonra kimsenin fazla mal saklamaya hakkı olmadığınım bize öğretilmekte olduğunu biz anlayana kadar her nevi malı zikretti."
"İbni Hazm daha sonra millî servetin yayılmasında devletin uyguladığı güç konusu ile ilgilenmiştir. Öncelikle ihtiyacı olan bir ferdin fazlalık malı olan bir başkasına karşı haklarını ele almıştır. İbni Hazm'a göre eğer bir kişi açlıktan ve susuzluktan Ölmek üzereyse ve bunlara sahip olan kişi ona bunları vermiyorsa zaruret içinde bulunan kişinin bunları zorla almaya hakkı vardır. İbni Hazm'dan önceki fakihlerin çoğu sadece aşın susuzluğun şiddeti caiz kılacağı görüşünde idiler. İbni Hazm onları tenkid ederek, "susuzluk şiddeti caiz kılıyorsa açlık ve çıplaklık niye eşit derecede öldürücü kabul edilmemektedir" der."
"ilk halife Hz. Ebu Bekr fakirler için olan zekatı ödemeyenleri ezmek için savaş açmıştır. İbn-i Hazm sefalet ve yoksulluk varken elinde fazla servet bulunduranlara karşı şiddet kullanmanın caiz olduğu görüşündedir." (Abdül Hakim, a.g.e., sh. 193-196).
Burada şu hususu belirtmek gerekir: Bu durum bütün sermayenin ve özel mülkiyetteki bütün toprakların komünizmde olduğu gibi devlet tarafından zorla müsadere edilmesini hiçbir şekilde caiz kılmaz. "İslamî hayatı bütünüyle bilen ve ona temel ilkeleriyle aşina olan bir kişi komünist propaganda tarafından kolaylıkla tuzağa düşürülemez. İslâm özel mülkiyete ve şahsı teşebbüslere izin verir. Bütün hakları kendisinde toplayan ve ferdi soyut bir makinalar sisteminin merhametine ve hizmetine terkeden totaliter
devleti öngörmez. Komünizm herkese aynı düşünceyi aşılamaya çalışır; İslam bunu yapmaz, islam, kurallara uyan veya çiğneyen insanlar arasında ortak bir esas oluşturmak için manevi hakikatleri ve sosyal adaleti yeterli görür. İnsanlar istedikleri gibi düşünebilirler ve işleri gayri-ahlaki ve topluma zararlı bir tabiatta olmamak şartıyla istedikleri işte çalışabilirler. İnsanlar namuslarıyla çalışarak servet kazanabilir ve bu servetin meyvelerinden faydalanabilirler. Fakat Kur'an'da da belirtildiği gibi İslam ekonomisinin temel ilkesi servetin, toplumun bütün sınıflarına dağılmasıdır." Ve bu amaca İslam, bu bölümde daha önce açıklandığı gibi, manevi ilkelerini ve kanuni tedbirlerim gündeme getirerek ulaşır.
Fazlalığın İnfâki {el-afy Kur'an'ın millî servetin kitleler arasında yayılması İçin müslümanlara emir buyurduğu önemli ve etkili manevi yükümlülük infak esasıdır. Bu, insanların, Allah rızasını kazanmaları için servetlerinden artanı harcamalarını öngörmektedir. İnfak ilkesi Bakara suresinde şu ayetle ifadesini bulmuştur: "... Ne sarfedeceklerini sana sorarlar de ki 'Artanı' Böylece Allah, dünya ve ahiret hususunda düşünesiniz diye ayetlerini açıklar." (2: 219).
ei-Afv (artan) kelimesi bir kişinin gerekli masraflarının üzerinde ve fazla olan miktar; kişinin ihtiyaçlarını karşılamasından sonra kalan; bir kişinin ailesinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra arttırabildiği anlamlarına gelir. Bu sebeple, bu ayet, insanların toplumun ortak menfaatleri için meşru ihtiyaçlarından arttırab ildiklerinin tamamını harcamalarını istemektedir. İnsanlar ihtiyaçlarının giderilebilmesi için çaba göstermeye ve dürüst bir şekilde çalışıp servet edinmeye, artanı toplumdaki fakir ve muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek İçin vermeye zorunludurlar. Diğer bir deyişle, Müslümanlardan bütün fakir ve muhtaçlarım ihtiyaçları tatmin edilinceye kadar cömertçe infak etmeleri istenmektedir.'Bu gayeyi sağlamak için devletin zenginlerden daha fazlasını da istemeye hakkı vardır.
İnfak ilkesinin özel mülkiyet hakkını tanımak anlamına geldiğini ve kişiye artanı harcamasının tavsiye edildiğini belirtmek ilgi çekici olacaktır. Bu ilke, kişinin özel mülkiyet hakkından feragat etmesini istememekte, bilakis, kişinin bu maldan ihtiyaçları için harcamada bulunması hakkım tanımaktadır. Ondan hukuken ve ahlaken istenen, servetinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kalan kısmını İlgilendirmektedir. Bu şekliyle İslamİ görüş ferde Özel mülkiyet hakkı tanımayan komünist görüşe zıttır. (Tarju-man al-Qur'an, Mayıs 1963, sh. 51).
İnfak kelimesinin manası çok geniş olup zenginlerin fazla servetinden topluma yapılan bütün hizmet çeşitlerini kapsayıcıdır. Peygamber @'m ashabına diğer tarlalardaki sebzelerin (ve diğer mahsulün) büyümesini engelleyeceği için fazla suyu tarlalarında tutmamaları gerektiğini emrederken, zenginlerin fazla serveti ellerinde tutup kullanmamalarına hoşgörüyle baktığı nasıl söylenebilir?
Kur'an-ı Kerim İnsanların fazla servetini diğer insanların faydası için dağıtmasının önemini değişik yollarla vurgulamıştır. Bir kişinin serveti üzerinde, fakir ve muhtaçların hakkı şu sözlerle öne çıkarılmıştır: "Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı." (51:19) ve yine Mearİc suresinde şu ayetler yer alır: "Mallarında belli bir hisse vardır. Saile ve mahruma (isteyene, iffetinden dolayı istemeyip mahrum kalana)." (70: 24-25).
"Fakir ve muhtaçlardan" burada, zenginlerin servetinde bir pay sahibi oldukları şeklinde bahsedildiği belirtilmelidir. Devlet bu hakkı almak ve fakirlere vermekle yükümlüdür. Fakat bu sadece bir paydır, komünistlerin anladığı gibi malın tamamı değil.
Zenginlerin fazla servetindeki pay Allah'a ve O'nun kullarına karşı zenginlerin bir yükümlülüğüdür ve bunu sadece bu payı fakirlere geri ödeyerek yerine getirebilirler. Peygamber@'m meşhur bir hadisi zenginlerin bu yükümlülüğüne bir ışık tutmaktadır: "Allah Ahİret Gününde kullarına kendisi onlara geldiğinde O'na nasıl davrandıklarını soracaktır. 'Çıplaktım; giydirmediniz, açtım; doyurmadınız' vs. diyecektir. İnsanlar şaşırmış olarak (Allah'ın aç ve çıplak olmasının) nasıl mümkün olacağını sorduklarında Allah onlara şu ve şu adamın kendilerine çaresiz ve muhtaç vaziyette geldiğinde onların bu adama yaptığı muamelenin bir bakıma O'na yapılmış sayılacağı cevabını verecektir."
Bu hadis, fakirlerin İhtiyaçlarının karşılanmasının toplumdaki zenginlerin yükümlülüğü olduğunu ve bu yükümlülüğü hiçbir şekilde dikkate almamazlık etmemeleri gerektiğini açıklığa kavuşturmaktadır. Ne zaman yükümlülüklerini yerine getirmeyecek olsalar, o vakit, devletin toplumun fakir kesimlerinin hisselerini zenginlerden zorla alma hakkı olacaktır.
Ebu Zerri'l Gifârî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ben bir seferinde Peygamber @ ile beraber bulundum. Dönüşte Rasulullah Uhud Da-ğı'nı görünce; 'Benim için Uhud'un altın olmasını, ondan (mesela) bir dinarın üç günden fazla yanımda beklemesini arzu etmem. O bir dinarı daben, yalnızborç Ödemek için hazırlamak is terim,'buyurdu. Sonra Rasulullah devamla:'Malca çok zenginler vardır ki, onlar sevabca çok azdırlar. Meğer ki, onlar mallarını şöyle böyle (insanlara ve iyilik yolunda) sarfetmiş olalar. Bu seciyede insanlarsa herhalde azdır.' buyurdu." (Buhari).
Peygamber @ özel harcamanın bu şekline büyük Önem verdi. Toplumun yoksul üyelerine yardım etmeyenleri kınadı. Peygamber@'ın bir hadislerinde şöyle buyurdukları rivayet edilmiştir: "Bir dilenciyi kapısından çeviren kişiye kıyamet Gününde Allah; 'Ey Ademoğlu, Ben senden yiyecek istedim, fakat sen vermedin' diyecektir."
gbu Hureyre'den rivayete göre Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Allahu Teala buyurdu ki; 'Ey Ademoğlu! (Allah yolunda) infak et, sana da infak edilir."
Abdullah b. Ömer'den yapılan rivayette bir adam Rasulullah @'dan "Amellerin hangisi daha hayırlıdır?" diye sordu. Peygamber @; 'Muhtaçlara ve fakirlere yemek yedirmendir" buyurdu.
Fakir ve muhtaçları yedirmenin, giydirmenin toplumda dilenciliği ve aylaklığı teşvik etmek anlamına gelmediği burada belirtilmelidir. Bu sadece sakat ve muhtaçların tamamen korunacağı, iş yapma kabiliyeti olan işsiz ve fakirlere iş temin edilerek onların toplumun yararlı birer üyesi olmalarının sağlanacağı anlamına gelmektedir.
İnsanlar arasında yüksek ahlakî değerleri geliştirmek ve korumak İçin İslam, diğer kurallar arasında fazla servetin harcanması şekliyle ilgili kaideler de getirmiştir. İslam artık servetin fazilet, doğruluk, kamunun refahı ve kendi maişetlerini temin edemeyen insanlara yardım sunmak gibi işlerde kullanılmasını önermektedir.
Fazla servete sahip insanların izleyeceği en iyi yol bu serveti ihtiyaçlarını karşılamaları için diğer İnsanlara infak etmesidir. Bu nitelik İslam'da en yüksek manevi seviyelerden biri olarak kabul edilir. İslami toplumda kazançlarını infak edenlere, artı kazanç elde etmek için yatırım yapıp servet İstifleyenlerden dahafazla saygı duyulur.
Kanun, zenginlerin servetinin sadece belli bir kısmını alır. Bunun belli bir sınırı vardır. Kanun kuvvetinin ötesinde müminlerin aldığı İslami eğitim ve terbiye, servetlerini daima muhtaç ve yoksulların hizmetine sunar.
Kur'an'da, insanları servetlerini fakirler için sar-fetmeye teşvik eden ve aralarında bu ruhun yayılmasına yardımcı olan pek çok ayet vardır.
İnfâkı Teşvik
Herşeyden önce, insanlar artan servetlerini fakirlere vermekle emrolunmuşlardır. Daha sonra, ekonomik sistemin sağlam bir temelde sarsılmaz bir şekilde durabilmesi için servetlerini kamu menfaati uğruna cömertçe sarfetmeleri-nin Önemi vurgulanmıştır. Eğer herhangi bir toplumda zenginler infak etmek yerine servet istiflemeye başlarlarsa, sefalet çok çabuk yayılır, servet eşitsizlikleri artar ve servet birkaç elde toplanır; bu da geniş kitlelerin alım gücünü azaltır ve ekonomik sistemi çökertir.
İslam, insanları, servetlerini toplum hizmetinde harcamaya teşvik için aşağıdaki adımlan atar:
a- Allah Salih Ameli Emreder: Allah, kullarına yetenek ve kudretleri oranında bütün yaratıklara İyİ davranmalarını ve karşılığım yalnızca kendinden beklemelerini ister. Kur'an-ı Kerim bütün Müslümanların iyiyi işlemelerini şu sözlerle gerekli kılmaktadır: "Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap." (28:77). Ve yine Nahl suresinde şu ayet vardır: "Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı emreder." (16: 90).
Bu ayetler iyiliğin değişik derecelerini kapsamlı olarak ele alır. İyiliğin en düşük derecesi adi olarak isimlendirilir. Buna, iyiliğe karşı iyilik yapmak da denebilir. Ancak bu derece, sadece adaleti ihtiva etmekle kalmaz, bütün vazife ve yükümlülüklerin yerine getirilmesini de kapsar. Çünkü bunlar az-çok iyiliğe karşı iyilik yapmak demektir. İyiliğin daha yüksek derecesi ihsandır. Bu, insanın hiçbir karşılık görmeksizin iyilik yapmasıdır.
İyiliğin en üst mertebesi ise insanın fıtratının iyiliğe meyilli olmasıdır, Öyle ki İyilik yapmak için bir gayret sarfetmek zorunda değildir; herkese sıradan bir insanın kendi yakınlarına yapacağı şekilde iyilik yapar. Hakikatte o bütün toplumu kendi akrabası olarak görür.
Bu, İslam'ın mensuplarının zihnine nakış ettiği bir ruhtur. Böylece Müslümanlar sadece Allah Rızası için ve hiçbir karşılık beklemeksizin iyilik yaparlar.
Yİne Bakara suresinde, müminlere servetlerini infak etmeleri şu ayetle emredilmiştir: "Ey inananlar! Ahş-verişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklan-dırdığımızdan hayra sarfedin." (2:254). Buradaki "enfigû" (sarftâin) kelimesi, sadaka olarak verin, veya iyi işlerde kullanın, fakat istiflemeyin anlamına gelmektedir. İslam'da iyi işler, komşu veya yabancı, ihtiyaç içindeki herhangi bir kişinin iyiliğini sağlayan herşeyi ihtiva eder. Toplumun ve hatta Allah'ın kendisine nimet vermiş olduğu kişinin iyiliğini sağlayan şeyler de iyi işlerdendir. Fakat iyilik hakikaten yerinde olmak; içine kibir, yanlış, iptilalar, aylaklığın teşviki ve insanları birbirine düşürmek gibi bayağı motifler karışmamalıdır. (A. Yusuf A1İ, The Meaning of the Rustrious Quran, sh. 102).
Birkaç ayet sonra aynı kelime şu sözlerle tekrarlanmıştır: "Ey inananlar! Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan sarfedin; iğrenmeden alamıyacağmız pis şeyleri vermeye kalkmayın. Allah'ın müstağni ve övülmeye layık olduğunu bilin." (2: 67).
Bu ayetlerde sadaka verilirken en iyiyi vermenin önemi üzerinde durulmuştur. Çünkü, bu, insanın gelişmesi ve selameti için bir araç olarak kabul edilmektedir. Burada milletlerin yükseliş ve düşüşlerinin bağlı bulunduğu "tabiat kanununa bir atıf vardır; serveti rahatlıkla ve bolca infak eden topluluğun selamete ereceğini ve ile-lebed yaşayacağım; infakda cimrilik edenlerin ise hür bir millet olarak var olmasının mümkün olmayacağını göstermektedir.
Müslümanlara, adaleti tesis etmek ve ayakta tutmak İçin gönderildiklerinden dolayı Allah rızası için ve dünyada adalet ilkesini ayakta tutmayı mümkün kılacak olan ekonomik sistemlerini sürdürüp korumak için infak etmenin de kendi üzerlerine düştüğü söylenmektedir. Bu, mesela Bakara suresinde şu sözlerle ifade edilmiştir: "(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın, iyilik edin, doğrusu Allah iyilik edenleri sever." (2: 195).
b- İnfak İyiliği Besler: Kur'an, insanlara, yüksek manevi duygulara sahip olmanın, muhtaçların yardımına koşmanın ve faziletli bir hayat sürmenin yollarını gösterir. Bunların, ferdin içten geldiği gibi yapmasını, tabii bir davranış halini almasını sağlar. İslamın talim ve terbiyesi ile müminler başkalarının hayatlarından da mesul olacaklarının şuuruna ererler. Bu şuur infak ilkesinin temelidir. Müslümanlar servetlerini Allah yolunda sarfetmedikçe iyiliğe erişemeyecekleri gerçeğinin şuurundadırlar. Bu Kur'an-ı Kerim'in şu ayetiyle sabittir: "Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarfederseniz, şüphesiz Allah onu bilir." (3: 92).
Bu ayet toplumun menfaati için kişinin sevdiklerinden mesela servetinden, şahsından sarfet-mesini iyiliğe erişmek için bir şart haline koymaktadır. Bakara suresinin şu ayeti de aynı hususu dile getirir: "Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve Peygamberlere inandı. Allah nzası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere mal verdi; namazı kıldı, zekatı verdi... İşte doğru olanlar onlardır, (Allah'ın azabından) korunanlar da onlardır." (2: 177).
Bu, müminlere merasimlerin zahiri ayrıntıları İçin dinin özünü feda etmek gibi evvelki milletlerin düşmüş bulunduğu hataya düşmemeleri konusunda bir uyarıdır. Burada bize dinin özünün Allah'a iman ve insanlara karşı fedakarlık olduğu hatırlatılmaktadır. Bununla birlikte insanların iyiliğe erişecekleri amellerden birinin de servetlerini Allah yolunda sarfetmelerİ olduğu vurgulanmaktadır.
Kur'an'ın aşağıdaki ayet meali iyi olanların vasıflarından birini ele almaktadır: "O (takva sahibi ola)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfke(lerİn)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever." (3: 134). Burada takva sahibi kişilerin vasıfları anlatılmaktadır. Onlar servet üzerine servet katmaktan uzak, sadece durumları iyi olduğu ve iyilik yapmaları kolay olduğu zaman değil, kendileri güçlük içinde iken dahi diğer insanlar daha sıkıntılı haller içinde olabileceği için mallarından ve nefislerinden seve seve infak ederler. Sıkıntılı zamanlarda telaşa kapılmazlar. Başkalarının kötü davranışlarında veya kendi İşleri yolunda gitmediğinde kızmazlar, Öfkelerini tutarlar. Gayretlerini iki misline çıkarırlar. Sabrederler. Sıkıntılı anlarda sadaka veya salih amelin önemi daha da artar.
c- İnfak Allah'ın Sevgisini Kazandırır: Allah yolunda sarfetmek o derece önemlidir ki, şu Kur'an ayetinde ifade edildiği üzere Allah'ın sevgisini kazandınr: "O (takva sahibi ola)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öf-ke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever." (3:134). Kişinin servetini infak etmesi, Allah'ın sevgisini kazandıran iyi bir amel olarak tarif edilmektedir. Allah'ın sevgisini arzu eden her kimse servetinden toplumdaki fakir ve muhtaçların ihtiyaçları için sarfetmeye başlamalıdır. Başkalarına iyilik yapmak, büyük bir haslet olmak yanında, başarı için çok lüzumlu olan birlik bağlarını da kuvvetlendirir.
Bakara suresinde yer alan şu ayetle de infak tavsiye edilmektedir; "Sadakaları açıktan verirse-
niz ne güzel! Eğer onları gizleyerek fakirlere verirseniz, bu, sizin için daha iyidir ve sizin günahlarınızdan bir kısmını kapatır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (2:.271). Fakir ve muhtaçların ihtiyaçları için harcandığı sürece servetin gizli veya açık sarfedilmiş olmasının bir önemi yoktur. Bu, Allah tarafından iyilik ve dürüstlük belirten bir amel olarak kabul edilecek ve O'nun rızasını ve sevgisini kazanacaktır.
d- İnfak Mükafatlandırılır: Allah, servetlerini yalnız kendi rızasını kazanmak için insanların menfaatine harcayan kimselerin gayret ve fedakarlıklarının layıkıyla mükafatlandırılacağım belirtmektedir. Allah adına infak etmek hakiki müminin bir hasletidir ve şu ayetlerde ifade edildiği gibi kesinlikle karşılıksız bırakılmayacaktır: "Allah'a ve Rasulüne inanın ve (O'nun), sizi hakim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden (Allah için) harcayın. Sizden, inanan ve (hak rızasına) harcayanlar için büyük mükafat vardır." (57:7). "Mallarını gece gündüz, gizli
Elhamra'nın iç duvar tezyinatından bir detay ve açık (Allah yolunda) verenlerin mükafatı Rab'leri yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (2: 274).
Müslümanlara, insanların kurtuluşu için fedakarlık yaparlarsa, çabalarının boşa gitmeyeceği, ferdi refah ve sosyal gelişme şeklinde fazlasıyla mükaf atlandinlacaklanna dair bir hadis de vardır.
e- İnfak Serveti Çoğaltır: İnsanlar, toplumun ortak menfaati için daha da fazla infak etmeye teşvik edilmektedirler. Onlara böyle yaparlarsa Allah katında servetlerinin azalmayacağı, bilakis çoğalacağı sözü verilmektedir. Her iyilik insanlar arasında sevgi ve birlik bağlarım güçlendirmeye yardım edecektir. Ticaret ve sanayi gelişecek, iş sahaları artacak ve toplumun menfaati için servetlerini sarfedenler dahil herkes bu durumdan fayda görecektir. Hepsinin ötesinde, bu dünyada ve ahirette Allah'ın rahmetine nail olunacaktır.
Teğabun Suresinde yer alan şu ayette servetlerini Allah yolunda harcadıklarında insanlara refah sözü verilmektedir: "Eğer Allah (nzasın)a güzel borç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat yapar ve sizi bağışlar. Allah karşılık verendir, halimdir (ceza vermekte aceleci değildir)." (64:17). TMgndu" (verirseniz-takdimde bulunursanız) kelimesi toplumun ortak menfaati için infak etmek anlamına gelmektedir. Eğer insanlar arasında böyle bir ruh yayılırsa toplumun gelişim hızını çoğaltacağına ve milli refahı arttıracağına şüphe yoktur.
Hadid suresinde de benzer ifadeler geçmektedir: "Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel borç verenler (Allah rızası için yoksullara borç verenler, yahut mallarım Allah için uygun yerlere sarfedenler), işte onlara, (verdikleri), kat kat yapılır (kendilerine, verdiklerinin kat kat fazlası ödenir)ve onlar için (ayrıca) şerefli birmükafat da vardır." (57:18).
Ayet, eğer bütün toplum birbirine yardım konusunda dayanışma içine girerse, Allah'ın, onların bu gayretlerini herkesin menfaatine olacak bir refah artışıyla nimetlendireceğini söz konusu etmektedir. Diğer bir deyişle, eğer toplum fakir ve zayıf üyeleri ile ilgilenirse, gayretleri Allah tarafından misliyle karşılık görecektir.
Allah'ın bu va'di Bakara suresinde geçen ayette de tekrarlanmaktadır: "Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah'ın lütfü geniştir, O her şeyi bilendir." (2: 261).
Hakikat davası yolunda sarf edilen servetin tahıl hasadının artışıyla mukayese edilmesi şunları göstermek içindir: Birincisi, her toplum gibi İslam toplumunun gelişmesi de fertlerin yaptıkları fedakarlıklara bağlıdır. İkincisi; infak, emekle desteklenmelidir. Çünkü emekle desteklenmeden tarlaya ekilen tohum büyümeyecektir. Böylelikle bir toplumun sürekli refahı ve gelişmesi için hem para, hem de zamandan fedakarlık şarttır.
Sonra ayetlerde Allahu Teala şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın rızasını kazanmak ve kalplerini sağlamlaştırmak için mallarını sarfedenlerin durumu, yüksekçe bir tepede bulunan bol yağmur aldığında yemişlerini iki kat veren, bol yağmur yağmasa bile çisintisi düşen bir bahçenin durumu gibidir..." (2:265). Bu da, yaptıkları fedakarlıkların meyvelerini toplayacak olan müminlerin durumudur. Onlardan Allah'ın rızasını kazanmak için sarfedenler olarak bahsedilmektedirler, çünkü onların bütün gayreti hakikati hakim kılmak ve "maneviyatlarını güçlendirmek" içindir, yaptıkları her fedakarlık hakikatin nihai galibiyetini daha bir kesinleştirmekte, bu da müminlere daha fazla fedakarlık yapmak için güç vermektedir.
Aynı surede, müminlere servetlerini Aliah yolunda'sarfetmeleri ve O'nun bu serveti kat kat arttıracağı ifade edilmektedir: "Allah'a -kat kat karşılığını arttıracağı- güzel bir ödünç takdiminde kim bulunur? Allah hem darlaştınr, hem bollaştırır." (2: 245). "Vallahu yegbidu veyeb-şutu " (Allah hem darlaştırır, hem bollaştırır) sözleri Allah rızasını gözeterek toplumun menfaati için zaman veya para alarak yapılacak fedakarlıkların O'nun tarafından kat kat mükafatlandırılacağım açıkça göstermektedir. Sözko-nusu ayetlerde geçen bu kelimeler çok önemlidir. Çünkü her İki dünyada da mükafat sözü vermektedir. İnsanlar bu dünyada servetlerinin ve refahlarının artması şeklinde karşılık görecekler, Ahİrette ise karşılıkları Allah rızası ve Cennet bahçelerinde mutlu ve huzurlu bir hayat yaşamaları olacaktır.
Verilen "söz" şu ayette tekrarlanmaktadır: "Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz bir sadaka sevablan kat kat arttırır." (30:39). Bu ayet kişinin insanlara sadaka vermesinin önemini vurgulamaktadır. Müslümanlardan, fakir kardeşlerine yardım ederek, mallarında artış beklemeleri istenmektedir. Eğer böyle yaparlarsa birşey kaybetmeyecekleri, aksine, Allah'tan bol bol karşılık alacakları temin edilmektedir. Sadaka miktarı ne kadar önemsiz olursa olsun Allah tarafından mükafatlandırılacaktır. Peygamber© bu hususu şu hadisleriyle daha vazıh bir hale getirmiştir: "Bir kimse helal kazancından -ki, Allah ancak tayyib olanı kabul eder- bir hurma miktarı tasadduk ederse T \ ] 1 ah o sadakayı kabul eder, sonra onu sizden birinizin tayını büyüttüğü gibi ihtimamla sadaka sahibi için büyütür, hatta dağ gibi olur."
Bakara suresinde yer alan bir başka ayet vardır: "Sarfettİğiniz iyi şey kendinizedir, zaten ancak Allah'ın rızasını kazanmak için sarfedersîniz. Sarfettİğiniz iyi bir şeyin karşılığı -haksızlığa uğratılmaksizin- size verilir." (2: 272).
Burada sadakaların karşılıksız kalmayacağına dair söz verilmektedir. Yaptığınız güzel şeylerin boşa gideceğini ve haksızlığa uğratıldığını sanmayın. Rahat olun, size söz verildi, karşılığını tamamen göreceksiniz. Ayrıca, sizin sadakanız servetler arasındaki eşitsizlikleri gidermeye ve dünyada "adil bir yönetime" yardımcı olacak ve sizin de diğer insanlarla birlikte böyle iyi bîr sistemin faydalarından hisseniz olacak.
Fatir suresinde iyilerin olumlu vasıfları anlatılırken şu da belirtilmiştir: "Kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık sarfedenler, tükenmeyecek bir kazanç umabilirler. Çünkü Allah bu kimselerin ecirlerini tam verir. Lütfü ile arttırır." (35: 29-30). Buradaki ticarette bir ödünç verme durumu vardır. İyi insanın verdiği sadaka sadece fazla servetinden değil aynı zamanda Allah'ın ona bahşettiklerindendir. Bu sebeple infak eden kişi iki hususu kabul eder:
1- Serveti mutlak olarak kendisinin değildir. Onu kendisine Allah vermiştir, ve
2- Bunun bir kısmını kendisi için harcamama-lıdir. Tıpkı servetinin bir kısmını sermaye olarak bir kenaraayıran tüccar gibi. Ancakiyi İnsanın ticareti hiçbir zaman iflas etmez ve istikrarsızlık göstermez. Çünkü onun karşılığını ödeyeceği ve hatta lütfundan daha fazlasını da ekleyeceğini Allah taahhüt etmektedir." (A. Yusuf Ali, The Meaning of the Illustrious Quran, sh. 1161).
Böylece, bu ayette sadaka olarak verdiğinin karşılığını tam olarak alacağını ve hatta fazlasını da elde edeceği konusunda teminat verilmektedir. Bu, hakikatte, hayatın katı gerçeklerine bir atıftır ve insanların toplumda "adil bir idarenin" tesisiyle kazanacaklarının sadaka olarak verdiklerinden çok çok daha değerli olduğunu ima etmektedir. Böylece bütün insanlar idareden eşit şekilde faydalanacak ve ne dilenciler ne de müî ti milyarderler olacaktır.
f- İnfak Saadet Getirir: İnsanlar, insanlığa, Allah rızasını kazanmak için hizmet etmeye devam ederlerse İnfak onlara diğer şeylerin yanında saadet de kazandırır. Bu, insan suresinde şu şekilde İfade edilmiştir: "Onlar yiyeceği Allah rızası için yoksula, öksüze ve esire yedirirler... Allah da onları bu yüzden o günün fenalığından korur; onların yüzüne parlaklık ve neşe verir." (76:8-11).
"Yiyeceği yoksula yedirirler" sözü burada insanlara hizmette bulunmak anlamında söylenmiştir. Böyle iyi ameller İşleyen insanlar Hakk'a hizmetle halka hizmeti birleştirirler. Allah rızası için (veya O'na olan sevgilerinden dolayı) sözlerinin de bu ayetlerde infak etmenin insanların Allah'ı sevmelerinin bir sonucu olduğunu belirtmek için kullanıldığı aşikardır. İnsan Allah'a, Allah'ı sevdiği için ibadet etmektedir; Kur'an insanların Allah'ı sevdikleri için insanlara da hizmet etmelerini gerekli kılmaktadır.
Leyi suresinde şu ayetler yer almaktadır: "Elinde bulunandan verenin, Allah'a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah'ın birliğini doğrulayanın işini kolaylaştırırız." (92: 5-7). Burada kişinin servetini Allah yolunda harcamasından iyi amel olarak bahsedilmektedir. Böylece insanlara hizmet ederek iyiliğe erişmek mümkündür. Ve böyle insanlar için Allah huzur ve mutluluk sözü vermektedir.
g- Saadet Teminatı: Kur'an-ı Kerim servetlerini Allah yolunda sarfedenlere mutlu ve huzurlu bir son vadetmektedir.
Bakara suresinde müminlere fedakârlıklarının karşılığı olan saadetin müjdesi verilmektedir: "Onlar gaybe inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine yerdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfe-derler... İşte Rablerinin yolunda olanlar ve saadete erişenler bunlardır." (2:3,5). Bu ayet çok açık kelimelerle inanan, namaz kılan ve infak edenlerin saadete erişeceğini açıklamaktadır. Saadete hem bu dünyada hem de Ahirette erişeceklerdir. Buradaki müflihun kelimesi hem bu dünyadaki hem de Alıiretteki saadeti kapsamaktadır.
Daha sonra Kur'an-ı Kerim insanlara Allah'ın rıza ve rahmetini kazanmak istiyorlarsa mallarından infak etmelerini Rum süresindeki şu ayetle söylemektedir: "Yakınlığı bulunan, yoksula, yolda kalmışa (zekat ve sadakadan) hakkını ver. Allah'ın rızasını dileyenler için bu daha hayırlıdır, İşte onlar saadete erenlerdir." (30: 38).
Burada, Müslümanlardan, servetlerini akrabalarına, ihtiyaç sahiplerine ve yolculara açık tutmaları istenmiştir. Çünkü ihtiyaç içindeki herkesin toplumun zengin fertlerinin servetinde bir payı vardır. Daha sonra Müslümanlara servetlerini bu faydalı amaçlar için harcarlarsa, bu dünyada ve ahirette gerçek saadete erecekleri söylenmektedir.
Fıtrat dininin iki ilkesinden biri olan infak, insanların kardeşliği fikrinin uygulamaya yansımış şeklidir. İslam kardeşlik düşüncesini pratik bir düşünce haline getirdiğinden Kur'an'da da daima insanlara, kardeşlerine yardım etmeleri emredilmektedir.
Tevbe suresinde Allah müminlere her iki dünyada da mutluluk vadetmektedir: "Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak-Cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız ahş-verişe sevinin; bu büyük başarıdır." (9:111). Allah, müminlere, onlar Allah yolunda canları ve mallarıyla mücahede ettikleri takdirde rahmet ve bereketim bağışlama sözü vermiştir. Toplumun ortak menfaati için sadece Allah rızasını gözeterek zamanını ve parasını sarfe-den herkes bu ifadenin kapsamına girmektedir. Bu alış veriş öyle karlıdır ki, buna sevinmeleri istenmektedir.
Bir milletin basan ve saadet anahtarının o milletin mensuplarının toplumun müşterek menfaatinin önemini anlamaları olduğu bir vakıadır. Yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek insanlara hizmet etmek için zamanlarım ve servetlerini sarfeden kimselere şüphesiz ki Allahu Teala ebedi kazançlar ve nimetler verecektir.
h- Zaman Geçirmeden İnfak Etmek: Kur an-ı Kerim, müminleri, sevretlerini insanların yararına zaman geçirmeden harcamaları hususunda uyarıyor. İnsanlara gecikmeksizin başkalarına iyilik yapma fırsatım kullanmaları söylenmektedir. Bu uyan şu ayetlerde ifadesini bulmaktadır: "Ey inananlar! Ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de iltimasın olmadığı gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah için) harcayın. Kafirler, zalimlerin ta kendileridir." (2: 254). "Birinize ölüm gelip de: 'Rabbim, (ne olur) beni yakın bir süreye kadar ertelesey-dİn de sadaka verip iyilerden olsaydım' demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın." (63: 10).
Burada müminlere Allah rızasını kazanmak için en iyi yolun O'nun kullarına yardım etmek olduğu "söylenmektedir. O'nun kullarına hiç yardım etmeyerek bu fırsatı kaçılmasınlar. Zaman kısa, vakit çok geç olmadan mutlaka infak konusunda bir şeyler yapmalıdırlar.
i- Ana-Babanın ve Diğer İnsanların Hakkı: Kur'an-ı Kerim, ana-babanın, yakınların, komşuların ve muhtaçların toplumdaki zenginlerin serveti üzerindeki haklarına büyük önem vermiştir. Zenginlere, bu kişilere yardım etmeleri sürekli hatırlatılmıştır.
Isra suresinde yer alan bir ayet bu husustadır: "(Seninle) akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver, (malını gereksiz yere) saçıp savurma. " (17:26). Bakara suresinde de benzer ifadelerle bir ayet yer alır: "...Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliğindir ki,.... Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere verendir..." (2: 177).
Bu satırlarda yakınlara, fakir ve muhtaçlara maddi yardım sağlamak iyilerin bir ameli olarak ifadesini bulmaktadır. İnfak etme kaynağını başka bir motifden değil, sevgiden alırsa bir değer ifade eder. Bu bakımdan, vazifelerimiz değişik mertebelerde değişik şekiller alır. (A. Yusuf Ali; a.g.e., c. I).
Yine Nisa suresinde şu ayet dikkatimizi çek-' mektedir: "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, (nesep yahut evce) yakın komşuya, yahut uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa (yahut zevceye), yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Allah, kurumlu, böbürlenen insanları sevmez." (4: 36). Bu ayet ihtiyaç İçinde olduklarında yardım edilecek İnsanlar arasına ana-babadan ve akrabalardan başka komşuları, arkadaşları ve yolcuları da dahil etmektedir.
İnsan süresindeki ayetler de şöyledir: "Yoksula, yetime ve esire O'nun sevgisi için yemek yedi-rirler: 'Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir gün(ün azabından ötürü Rabbimizden korkarız.' (derler)." (76: 8-10). Bu sözlerin ille de lafzen söyleniyor olması gerekmez. Faziletli ve ihlaslı infakın gerçek saiklerini ifade etmektedir. Bu satırlarda müminlerin, fakirlerin ihtiyaçlarım temin etmeleri üzerinde durulmakla birlikte tarihte bir eşi olmayan yüksek bir manevi terbiye de verilmektedir. "Onlar, yoksulu bir karşılık beklemeksizin, ancak Allah rızası İçin doyururlar." Bu manevi terbiye insanlar arasında karşılıklı yardım, şefkat ve kardeşlik ruhunu geliştirir. Ayrıca ekonomik yapının kuvetlenmesine, takviye ve tesis edilmesine yardımcı olur. "Allah da onlan, o günün şerrinden korumuştur ve on-lar(m yüzlerin)e bir parlaklık ve (gönüllerine) bir sevinç vermiştir." (76: 11).
j- Bu Dünyada İyilik ve Refah: Hayır ve infakın sadece ahirette mükafatlandırıldığı ve bu dünyada hiçbir kazanç getirmediği doğru değildir. Kur'an, her iyi ameli (veya Allah yolunda yapılan her harcamanın), hatta daha bu dünyada güzel bir şekilde mükafatlandınldığım açıkça ortaya koymaktadır. İşte Nahl suresinin ilgili ayeti: "Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir işi yaparsa, onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatırız (daima huzur içinde bulunur, halinden memnun olur. Ahirette İse) onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz." (16:97). Bu ayet bütün iyilik işleyenlere bu dünyada saadet dolu ve müreffeh bir hayat sürecekleri ve Ahirette de ebedi bir mutluluk içinde yaşayacakları sözünü vermektedir. Bütün infak ve Allah rızası için yardım fiillerinin, İslam'da iyilik ve takva işareti olduğunu burada belirtmemize gerek yoktur.
Yapılan iyi ve hayırlı amellerin yalnızca Allah'ın rızasını ve rahmetini kazanmak için yapıldığı doğrudur. Ve şüphesiz İslam her iyilik yapanın karşılığının Ahİret gününde verilmesine büyük önem atfeder. Fakat bu ideallerin, bu dünyadaki hayatta, maddî sahada getirdiği büyük kazançları ve kapsamlı müsbet tesirleri de vardır. İnfakı teşvik bile başlıbaşına gizli bir nimettir. Çünkü üretimi hızlandırır, İş sahalarını artırır, vs. Hud suresinde yer alan; "Ey kavmim! Rabbi-nizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin (O'na yönelin) ki gökten üzerinize bol bol rahmet göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın. Suç işleyerek (Allah'tan) yüz çevirmeyin!" (11: 52) ayetiyle İnsanların Kaderlerinin manevi esaslar doğrultusunda belirlendiği açıkça belirtilmektedir. Manevi esasları kabul eden ve hayatlarının sosyal ve ekonomik yapısını onlar üzerine inşa eden kişiler bu dünyada mutlu ve başarılı bir hayatla nimetlendirilirler. Ve bu kişiler hayatlarında iyiliği sürdürdükleri müddetçe bu müreffeh hayatlan kuvvetlerine kuvvet katılarak devam eder.
Yine aynı surede şu ifadeleri okumaktayız: "Ve Rabbinizden mağfiret dileyesiniz, sonra O'na tevbe edesiniz ki, size belirtilmiş bir süreye kadar güzelce yaşatsın ve her lütuf sahibine lütuf (ve kerem)ini versin..." (11: 3).
Fazi kelimesi bu dünyanın maddi menfaatlerini olduğu kadar Ahiret nimetlerini de kapsar. Çünkü ferdi ve sosyal hayatlarını ebedi manevi esasların üzerine bina etmiş bulunan hayır sahiplerine bu dünya hayatında "iyi bir geçim" sözü verilmiştir. Kendilerine bolluk ve refah dolu bir hayat verilecek, hepsinin üzerinde Allah'ın rahmetine nail olacaklardır. Bu iyi insanlar zenginleştikçe iyilik ilkelerine daha bîr bağlanırlar. Bu dünyanın bolluk ve servetleri onları iyilik ve doğruluk yolundan uzaklaştırmaz. Gerçekte, onlara Rableri tarafından bağışlanan "güzel geçim" işte budur. Diğer yandan, bu dünyada "kötü geçimlik" verilen insanlar vardır. Bu onlara bütün manevi kaideleri unutturur. Görünürde onlar hayatın bütün lüksünden faydalanmaktadırlar. Fakat bütün zenginlik ve refahları Allah'ın rahmetinden ve bereketinden yoksundur. Çünkü tamamı yanlış manevi kurallar üzerine bina edilmişlerdir. Bu insanlar Allah yolunda harcanan malı israf ve kayıp sayarlar. Halbuki Kur'an "bu daha iyi ve kârlı bir alış veriştir" der. Onlar maddi kazançları İnsan faaliyetlerinde "her şeyin başı ve sonu" sayarlar. Halbuki Kur'an bunu insan hayatının sadece bir yönü olarak değerlendirir. Hayatta maddiyat kadar önemli diğer başka şeyler de vardır.
Kur'an-ı Kerim, iyilik ve doğruluk ilkelerini izleyerek bu dünyanın maddi menfaatlerini kaybetmeyeceğiniz, bilakis her iki dünyada da güzelden ve iyiden faydalanacağınız gerçeğini vurgulamaktadır. Kur'an'ın aşağıdaki ayetleri insanın gayretlerinin hiçbir şekilde karşılıksız kalmadığını göstermektedir:"... Allah yolunda sarfettİğiniz herşey size haksızlık yapılmadan, tamamen Ödenecektir." (8:60) ve"... onların yararlı bir iş yaptıkları mutlaka yazılır. Doğrusu Allah iyilik yapanların ecrini zayi etmez." (9:120).
Bu ayetler Allah rızası için insanlara hizmet yolunda harcanan servet için tam bir mükafat va-detmektedİr. Ve insanların bu gayretleri bu dünyada bile karşılığını görecek ve zayi olmayacaktır. Toplumun bütün üyelerini zenginleştiren bol infaktan kaynaklanan büyük ekonomik kazançlar kat kat olur ve iyilik sahibi de bu bolluktan yararlanır.
k- Servetini Diğer İnsanlara Açık Tut: İslam, herkesin fakir ve muhtaçlara yardım etmek istediği, insanların servetlerini yalnız kendi arzulannı tatmin için değil, bir kısmını ana-baba-sı, yakınları, komşuları fakirler ve muhtaçlar için ayırdığı bir toplum istemektedir. Ve dolayısıyla infak evden başlar; insanlar yaşlılıklarında mali yardıma ihtiyaç duyabilecek olan ana-ba-balanna yardım etmekle mükelleftirler; sonra yardıma ihtiyacı olabilecek fakir akrabalar gelir; daha sonra fakir komşular ve bundan sonra da toplumdaki fakir ve muhtaçların haklan gelir. Bu sebeple, hakiki mümin, ailesinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra yardıma ihtiyacı olan herkese bu yardımı yapmaya daima hazır olmalıdır.
Kur'an-ı Kerim bu ilkeyi ayakta tutmuş ve müminlerden toplumdaki fakir ve muhtaçlara yardım için yapabildiklerinin en iyisini yapmaya gayret etmelerini istemiştir. Servetini Allah yolunda harcamadıkça kimsenin doğruluğa erişemeyeceğini önemle belirtmiştir. Bundan da öte kişinin artan serveti üzerinde ana-babasmın, yakınlarının, komşularının ve muhtaçların bir hakkı olduğunu vurgulamıştır. Gerçekte zenginlerin artan servetinde bütün toplumun hakkı vardır ve eğer Allah'a ve Ahİret Gününe inanıyorlarsa bu hakkı yerine getirmek zenginlerin üzerine bir vecibedir. Eğer bu vecibeyi hakça yerine getiremezlerse Ahiret Günündeki cezalara hazırlıklı olmalıdırlar.
Böylelikle bütün İslam toplumu sevgi, inanç ve kardeşlik bağlarıyla bir araya gelmiş olmaktadır. Bugün sizde varsa, olmayanlara yardım edersiniz, eğer yarm sizde veya çocuklarınızda olmazsa, olanların yardımına nail olursunuz. Bu ruh, Kur'an'ın ayetleri ile yayılmaktadır: "Rabbin, yalnız kendisine tapmanızı ve ana-ba-baya iyilik etmeyi buyurmuştur... Yakınma, düşküne, yolcuya, hakkını ver..." (17: 23, 26).
Burada Müslümanlara üç şeyin emredildiği belirtilmelidir:
a- Yalnızca Allah'a ibadet etmek,
b- Ana-babaya İyilik etmek; ve
c- Fakirlere, yakınlara vb. haklarını vermek.
Böylece ana-babaya, yakınlara ve diğer muhtaç ve fakirlere yardım Allah'a itaatten hemen sonra yer alan görevler olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, birinci şık, son ikisini de ihtiva etmektedir. Ana-babaya iyilik yapmak ve yakınlara ve muhtaçlara paylarını vermek hakikatte, Allah'a itaatin bir parçasıdır. Allah'a itaatkar olanlar zaten ana-babaya iyilik yapar, yakınlara ve muhtaçlara hak-lanm verirler. Eğer bir kimse Allah'akulîuk ettiğini iddia ediyor, fakat ana-babasma iyi davranmıyor ve yakınlara ve muhtaçlara haklarını vermiyorsa yalancıdır ve gerçekte Allah'a değil şeytana uymaktadır.
Fakat bütün bu insanların haklarının eşit olmadığı da belirtilmelidir. İlk önce ana-babanın hakkı gelir, daha sonra hanım ve çocukların. Peygamber @ insanlara ilk planda ana-babala-nna ve çocuklarına harcamalarını tavsiye etmiştir: "Bakmakla mükellef olduklarının ihtiyaçları kaı şılanmamişken (diğerlerine) sarfe-den kimse ıyalinin hakkına tecavüz ediyor demektir." "Servetinizi en ziyade hak edenler ıva-linizdir." (Buhari ve Müslim).
Üçüncü sırada yakınların hakkı gelmektedir. Peygamber @, insanlardan imkanları nisbetin-de akrabaya maddi yardım y apmalarmı İstemiştir. Buna büyük Önem vermiş ve "Bir kimse rızkının bol olmasını ve ecelinin gecikmesini isterse, akrabasını görüp gözetsin" buyurmuştur. (Mişkat).
Elhamra'nın girişinden. Dördüncü hak komşunımkidir. Peygamber @ komşunun canının, malının, ırzının korunmasının üzerinde durmuş ve müminlere servetlerinden bir kısmını komşularına vermelerine söylemiştir. Ve bir keresinde; "Komşusu açken karnını doyuran kimse kamilen iman etmemiştir" buyurmuştur. Diğer bir hadise göre Cebrail, Peygamber @'a komşuya iyilik etmeyi Öylesine tavsiye etmişti ki Peygamber @ komşunun komşuya vâris kılınacağını zannetmişti. (Miş-kat).
Daha sonra yetimlerin, dulların, muhtaçların, yolcuların, kölelerin, arkadaşların ve toplumun genelinin haklan gelmektedir. Gerçekte, İslam her Müslümana din kardeşlerinin haklarına saygı duymayı ve bu hakları korumayı emretmektedir. Ve Peygamber @ müminlerin hasletlerini tarif ederken şöyle buyurmuştur: "Müminler, birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yekdiğerini korumakta bir vücud gibidir. Vücudun herhangi bir uzvu rahatsız olursa, sair azaları da bu yüzden humma ve uykusuzluğa tutulurlar." Peygamber @ bir diğer hadisinde şöyle buyurmuştur: "Mümin mümine karşı, parçalan birbirini bağlayıp tahkim eden bina gibidir." (Buhari).
Bu davranışların sadece Müslümanlara hasre-dilmeyip bütün insanları kapsadığını da belirtmeliyiz. Hayvanlara bile kötü davranılmasına tahammül edemeyen Peygamber @, insanlara kötü davranılmasına nasıl razı olurdu? Bir keresinde Nebi @ son derece zayıf bir devenin yanından geçiyordu. Ashabına şöyle buyurdu: "Bu zavallı hayvanlarla ilgili olarak Allah'a karşı olan vazifelerinizde dikkatli olun. Onlara kuvvetleri yerinde iken binin. Kesip yemeniz gerekiyorsa, onları (zayıf veya hasta iken değil) sağlam iken kesin."
1- Sadece Allah Rızasını Gözetmek: Son olarak, Kur'an-ı Kerim Allah yolunda sarfeden kimseler için bazı manevi esaslar belirtmiş ve bu kişilerin sadakayı alanlardan boşuboşuna karşılık beklememelerini ve böylece infakın gayesini yok etmemelerini sağlamıştır. Basit düşüncelerden siynlabilmeleri için insanlara çok yüksek manevi terbiye verilmiştir. Peygamber @ müminlere sadakalarının ecrini zayi etmemelerini şu ayetlerle hatırlatmaktadır: "Ey inananlar! Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını sarfeden kimse gibi, sadakalarınızı başakakmak ve eza etmekle boşa çıkarmayın." (2: 264).
"Mallarını Allah yolunda sarf edip, sonra sarfet-tikleri şeyin ardından başa kakmayan ve eza etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Güzel bir söz (söylemek) ve affetmek, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, müstağnidir, Halimdir." (2: 262-263).
Müslümanlara burada sadaka vermeleri fakat fakirlere eza edip, incitmemeleri tavsiye edilmiştir, çünkü fakirlere birkaç güzel söz söylemek eza ve azarlamanm takip ettiği bir sadaka vermekten daha iyidir. Müminlerden gösteriş için değil, sadece Allah rızası içinsarfetmeleri istenmektedir. Ve gösteriş için verilen sadakanın boşa gideceği söylenmektedir. Böylelikle, infak için çok yüksek bir ölçü konulmuştur. (A. Yusuf Ali; The Meaning of the Illustrious Qu-ran, c.I).
Bu ölçülere göre infak (a) Allah yolunda yapılmalı, (b) karşılığında bu dünyada bir mükafat beklenmemeli, (c) yapılan infakı hatırlatma ve ima yapılmamalı (d) sadakayı alan bu sebeple rahatsız edilmemeli ve incitil memeli. Bilakis insanların hata ve eksikliklerini görmezlikten gelmek, affedici olmak iyiliğin ruhu ve infakm özüdür. Bu davranışlar, eğer sadaka, kişilere zarar verecek tavırlarla başa kakılacaksa sadakadan daha iyidir.
Bu yüksek manevi terbiye insanların mükemmel bir karakter geliştirmelerini sağlar. Öyle ki, bu insanlar yardım ettikleri insanları herhangi bir yükümlülük altında bırakmayı İstemeksizin onların ihtiyaçlarını karşılamakla kalmazlar, kendilerini bildirmeden ve ön plana çıkarmadan bütün servetlerini toplumun menfaatlerine harcarlar. Bu fiili dahi, vazifelerini yapabilmeleri için kendilerine (Allah tarafından) tanınan fırsata minnettarlık duyarak yaparlar. Peygamber© sadakalarım gizleyen insanları şu sözleri ile takdir etmiştir: "Sadaka veren ve bunu gizle-ydn bir adem vardır ki, sağ elinin verdiğini sol eli bilmez." Gerçekte Peygamber@'m niyeti insanların sadece Allah rızasını arayarak harcamaları hususunu sağlamak İçin insanların ser-vetleriyle gösteriş yapmalarını önlemekti.
Kısaca, İslam inananlara arasında öyle bir ruh geliştirir ki, bu müminler, insanlara Allah rızası için bol, tabiî ve kendiliklerinden infakta bulunurlar. Hiçbir karşılık ve fayda beklemeksizin diğer insanlara istekle yardım ederler. Birbirlerine sadece Allah rızasını kazanmak için yardımda bulunurlar.
İslam, bu manevî tâlim ve terbiyesi yoluyla, ılımlı ve dengeli, komünizmin ve kapitalizmin aşırılıklarından uzak bir ekonomik sistem oluşturmak istemiştir. İslam, inananlar arasında çok yüksek manevi Ölçü oluşturmuş ve onları ebedi manevi değerlerle donatmıştır. Bunun sonucu olarak, müslümanlar toplumun diğer üyelerine karşı yardım, işbirliği, fedakârlık, sevgi ve şefkat gibi yüksek hasletler kazanır ve geliştirirler. Ve toplumun öyle sorumlu ve şuurlu fertleri haline gelirler ki aralarında zengin olanlar servetlerini lüks ve israfla harcamak yerine fakir ve muhtaçların İhtiyaçlarının karşılanmasına çalışırlar, fakir olanlar ise sıkıntı zamanlarında kendilerini Sırat-ı Müstakim'den ayırmadığı için Allah'a hamdeder ve zenginlere karşı nefret ve düşmanlık hislerinden uzaktırlar.
Ayrıca, zenginler kendilerine çok sevgili olan servetlerinden Allah yolunda sarfettikçe, zihinlerinde para sevgisiyle gelişmiş derin pas temizlenir ve cimri tavırları tedavi olur. Para sevgisi bastırılır. Bir karşılıklı yardım ruhu gelişir. Egoizm yerini toplumun menfaati için fedakarlık hasletine bırakır. Ve bütün bunlar adil, eşitlikçi ve dengeli bir ekonomik sistemin yapısının temelini oluşturur. Bu sistem, kapitalizmin kötülüklerinden ve baskıcı bir rejim olan komünizmden uzaktır.
İnfâkın Önündeki Engelleri Kaldırmak
Yukarıda açıklanan olumlu adımlara ilave olarak İslam insanlar arasında infaki teşvik İçin caydırıcı adımlar da atar. Cimrilik ve hasislik alışkanlıklarını kırar. Servetlerini Allah yolunda harcamak konusunda cimrilik gösteren İnsanlar suçlu olarak kabul edilirler. Çünkü bu davranışlarıyla sadece kendilerine zarar vermekle kalmayıp toplumun menfaatlerini de tehlikeye atmış olmaktadırlar. Bu nedenle, cimriliklerinden dolayı Ahiret Gününde şiddetli azaba duçar kalacakları hususunda olduğu gibi bu dünyada da zorluk çekeceklerine dair uyarılırlar. Bu uyan Nisa suresinde şu sözlerle yer alır: "Onlar cimrilik ederler, insanlara cimrilik tavsiyesinde bulunurlar, Allah'ın bol nimetinden kendilerine verdiğini gizlerler. Kâfirlere aşağılık bir azab hazırlamışızdır." (4: 37).
Burada cimri insanlara kâfir denmiştir ve bu insanlar parayı ellerinde tutmalarının bu dünyadaki kötü sonuçlarıyla uyarıldıkları gibi Ahiret Günündeki azab ve rezillikle de tehdit edilmektedirler. Leyi suresinde yer alan ayet de aynı konuya değinmektedir: "Fakat kim cimrilik eder kendini zengin görüp Allah'tan müstağni sayarsa, ve en güzel (söz)ü yalanlarsa, ona en güç (şeylerin yolun)u kolaylaştırırız (onu çetin durumlara götüren bir yola sokarız)." (92: 8-10).
Burada, "kendini Allah'tan müstağni sayan" ifadesinin kullanılmış olmasının anlamı çok büyüktür. Bu ifade bütün insanlığın nasıl birbirine bağımlı olduğunu ve bir ferdin veya milletin selametinin diğer fert ve milletlerin yardım ve işbirliğine bağlı olduğunu göstermektedir. Eğer bir kimse tek başına yaşayabileceğini düşünür ve toplumun diğer fertleri ile işbirliğine girmezse, bütünüyle hata içinde demektir. Bu hayatta hiç kimse başkalarının yardımı olmadan tek başına selamet ve huzura eremez. Gerçekte, diğerlerine iyilikte bulunmayı reddeden böyle bir kişi neticede kendisine iyilikte bulunmayı reddediyor demektir. En nihayetinde kendini sıkıntı içinde bulur.
Bakara suresinde yer alan bir ayette bu durum şu sözlerle ifade edilir: "Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayasızlığı emreder; Allah ise kendisinden mağfiret ve bol nimet vade-der..." (2: 268).
Allah yolunda infak edenlere, nimet ve rahmetinden faydalanacakları müjdesi verilir. Onlara, salih bir amelin (mesela sadaka) onları daha fa-kİr yapmayacağı anlatılır. Bu dünyada "iyi ve kötü" bizleri zıt saikîer vasıtasıyla kendisine çeker. B u zıtlık sadakada çok açıktır. Bİr iyilik veya infak fiilinde bulunmak istediğimizde fakirlik korku ve endişesi bizi sarar; şeytan, bencilliğe, hırsa veya gösteriş için müsrifane harcamalara, şahsi alışkanlıklara ve uygunsuz arzulara olan eğilimleri destekler. Diğer yandan Allahu Teala bizi iyi ve güzel olan her şeye çeker. Çünkü günahlarımızın affı ve gerçek huzur ve itminanımız bu yolda yatmaktadır. Hiç bir iyilik ve cömertlik fiili şimdiye kadar hiçbir insanı batır-mamiştır." (A. Yusuf Ali; TheMeaningof the Illustrious Quran, sh. 109).
Muhammed süresindeki bir ayetle müminlerin dikkati çekilir: "İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çalışıyorsunuz; ama içinizden kimisi cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse o ancak kendisine cimrilik eder. (Çünkü infakın faydası da, cimriliğin zararı da kendisine aittir.) Allah zengindir, sizler fakirsiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar." (47:38). Bu ayette ifade edilen hususlar şunlardır: Allah yolunda servetinizi sarfetmek konusunda cimrilik yaparsanız, bilmelisiniz ki, o "bütün arzulardan münezzeh ve bizim karşılayabileceğimiz bütün ihtiyaçlardan bağımsızdır." Fakat siz kendiniz "Rabbinizin sınırsız nimetlerinden faydalanmayı arzu eden muhtaç kimselersiniz. İnfak ederek Allah'a yardım ettiğinizi zannetmeyin. Çünkü O, bu ihtiyaçların üzerindedir. Lakın gerçekte, bunu bpyle yaparak siz kendinize yardım ediyorsunuz. Eğer cimri davranır, ferdin ve toplumun iyiliği için harcamada bulunmazsanız, sizin bu davranışınız toplumun helâkma sebebiyet verecek ekonomik eşitsizliklere yol açacaktır. Bu da sonunda toplumun geri kalanlarıyla birlikte sizin de mahvınıza sebep olacaktır. Eğer Allah'ın size gösterdiği doğru yoldan yüz çevirirseniz, sizin yerinize sizin gibi olmayacak başka bir topluluk getirir, denilerek bir toplumun varlığı ve korunması o toplumun bolca infak etmeyi bırakmış olmasıyla irtibatlandırılmaktadır.
Daha sonra Kur'an-ı Kerim cimri davranmayan insanları Teğabun süresindeki şu ayetle övmektedir: "... Kim nefsinin cimriliğinden korunui sa İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir." (64:16). Bu ayette, en kötü düşmanımızın bizim içimizde olduğu gösterilmiştir: Başkalarını haklarından mahrum bırakan veya kendine ait olmayan şeyleri elde eden tamahkar bencilliğimiz. Eğer biz bu tamahkar bencilliği alt edebilirsek hakiki saadet ve huzura kavuşabiliriz. (A. Yusuf Ali; a.g.e.). Kur'an, bu hırsın (veya cimriliğin) üstesinden gelen ve Allah yolunda cömertçe sarfe-den insanları hayatta saadete ermiş olarak kabul ederken; cimrileri, servetlerinin ve rahatlarının ebedî"olduğunu zannetmelerine rağmen, ziyana uğramış kabul etmektedir.
Yine Yasin suresinde yer alan şu ayetle de aynı hususlar ifade edilmektedir: "Onlara; 'Allah'ın size verdiği rızıktan (Allah için) verin!' dendiği zaman, inkar edenler inananlara dediler ki; 'Allah'ın, dilediği takdirde yedireceği bir kimseye biz mi yedirelim? Doğrusu siz, apaçık bir sapıklık içindesiniz." (36:47)
Peygamber @'in, Kur'an-ı Kerim'in bahsi geçen konulardaki tebligatına ilaveten pek çok hadisleri vardır. Peygamber® insanları daima Allah yolunda harcamaya ve cimrilik etmemeye teşvik etmiştir. Bir defasında; "Cimrilikten korununuz, çünkü sizden önce gelip geçenleri cimrilik (alışkanlıkları) helak etmiştir" buyurmuştur.
Hakim b. Hizam, Peygamber @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "... şu mal (yok mu? Sanki manzarası) yeşil, (zevki) tatlı türlü türlü meyvedir. Her kim bu malı, hırssız alırsa, o mal.
kendisi için bereketli ve meymenetli olur. Bir kimse de bunu hırs ile alırsa, bu mal, alan için şerefli ve bereketli olmaz. O muhteris kimse (kuduza tutulmuş) bir obur gibidir. Daima yer, bir türlü doymaz. Veren el, alan el'den hayırlıdır..." (Buharı).
Ebu Hureyre'den rivayete göre Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Altına, gümüşe, kumaşa, abaya kul olanlar helak oldu. Eğer bunlara mal verilirse hoşlanır, verilmezse hoşlanmazlar." (Buharı).
Bu şekilde İslam, toplumda sadakayı teşvik edip, cimriliği nehyederek paranın sirkülasyonunu sağlar. Kişilerin yatırım faliyetlerine dikkati çeker ve ekonomik yapının mükemmel bir denge içinde kalmasını temin eder.
Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammet! Allah'ın rasûlüdür." Kahİre'de bir cami duvarına 'Şİenmİş Kelime-i Tevhid. Hicrî IX. yüzyıl.
KISIM 8
EKONOMİK ADALET (II)
Kanunî Tedbirler
İslam, şüphesiz infak ve Allah rızası için sarfet-me ruhunu manevi talim ve terbiye vasıtalarıyla himaye etmiştir. Ancak tüketim rahatlığını tam istihdamı karşılayacak seviyede tutmak için gereken belirli kanuni tedbirleri de almıştır. Manevi eğitimin insanları Allah rızasına ulaşmak için daima daha fazlasını sarfetmeye teşvik ettiği bir vakıadır. İnsanlar İslam'ın ruhunu anladıkça ve zihinlerine yerleştirdikçe, yalnızca Allah'ın nzası için fakirlerin durumunu İyileştirmeye daha çok çaba gösterecekler ve servetlerinden sarfedeceklerdir.
Bu sebeple, insanlar arasında manevi talim ve terbiyeye daha büyük önem verilmiştir. Ki bunun sayesinde insanlar servetin fert ve toplum refahı ile ilgili gerçek fonksiyonunu anlasınlar. Bu tarzda bir eğitim ve terbiye insanların, fakirlerin durumlarını iyileştirmek için yaptıkları harcamada artış olmasına büyük ölçüde yardımcı olur. Böylelikle tüketim seviyesi yükselir. Ancak bu, toplumun hastalıkları için tam bir tedavi olmayabilir. Dolayısıyla İslam, gayesine ulaşmak içirt esas olarak manevi ıslaha dayanmakla beraber sağlıklı güçleri teşvik etmek ve toplumda ortaya çıkan şeytani arzulan engellemek için bazı maddi düzenleme ve sınırlamalar da getirmiştir.
İrjsanların manevî eğitimi ile beraber kanunî tedbirlerin de kullanımı hususunu şu ayet izah etmektedir:" Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab'ı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara bir çok faydalar bulunan demiri indirdik ki, Allah, kimin (ondan istifade ederek) gaybda (görmediği halde) Allah'ı ve Rasulüne yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür (yardıma muhtaç değildir, fakat insanların kendi menfaatleri İçin onlara cihadı emretmektedir)." (57: 25).
Bu ayetin adalet veya itidal ilkesini açıklamada, bunun insan hayatında uygulanmasında çok önemli bir yeri vardır. Ayetin ilk kısmı, bu adalet yapısının bütün sistemin belkemiği olan manevi talim ve tebligat vasıtasıyla nasıl ortaya konduğunu açıklamaktadır, ikinci kısım, toplum karşıtı güçlerin bu ilkeyi ekonomide istismar etmesini ve toplumun daha fakir kesimini kullanmasını önlemek için kanuni kısıtlamaların nasıl kullanılacağını göstermektedir.
Böylece Kitab, İyiyi kötüden ay ırdederek doğru yolu göstermektedir. Mizan, (ölçü) itidal yolunu, sadece mescidlerin dört duvarı arasında değil, günlük hayatın her sahasında korunması gereken ifrat ve tefrit arasındaki itidali ifade etmektedir. İnsanın bütün yönleri birbiri ile yakından ilgili olduğundan, hayatın herhangi bir yönünü ele alarak sadece o alanda adaleti tesis etmek mümkün değildir. Eğer adaleti sadece bir sahada, mesela ekonomik sahada tesis etmişsek, hayatın bütün diğer alanlarında da tesis etmeliyiz. Aksi takdirde bütün çabalarımız boşa çıkacaktır.
Bu kanunî tedbirler olumlu ve caydırıcı olmak üzere iki nevidir
Olumlu Tedbirler
Bu tedbirler müslümaniarm devlete karşı mecburi olan vazifelerini belirler ve ekonomik (ve maddi meseleler dışındaki) adaletin tesisine yardımcı olur. Bu tedbirlerin gayesi, fertleri, toplumun menfaati için belirli sosyal standartlar ve sorumlulukları kabul etme hususunda, gerekirse zorla ikna etmektir.
Mecburi Zekat Ödemesi: Toplumun bütün zengin üyeleri fakir ve muhtaçların yaranna birikmiş servetlerinden %2.5 oranında zekat ödemek zorundadırlar. Beyüt'l Mal'e toplanan zekatlar yardıma muhtaç kişilere dağıtılır. Bu, toplum için en iyi bir teminat şeklidir. Ortak yardım ve işbirliği için kalıcı bir düzenleme yokluğundan kaynaklanacak bütün kötülükleri yok eder. Böylece zekat, muhtaç ve çaresizlerin geçimini temin ederek onların alım güçlerini artırır. Bu şekilde toplumdaki ticaret, sanayi ve diğer iş faaliyetleri genişler. Bu, Müslüman toplumdaki üretim ve tüketim arasında daima bir denge oluşmasına ve böylelikle toplumun ekonomik durgunluklara girmesini önlemeye yardımcı olur. (Zekat konusundaki ayrıntılar için Kısım 29 ve 30'a bakınız).
Miras Kanunu: Bu kanun (feraiz) bir kaç kişinin elinde toplanmış servetin toplumdaki yüzler ve binler arasında yayılmasına yardımcı olur. Bir kimsenin bütün yönlerden tedrici birikim sonucu zekat ve infaka rağmen elinde bulunan zenginliği, ölümünden hemen sonra, erkek-kadın bütün mirasçıları arasında pay edilir.
Böylece birkaç nesil sonra, zenginin malı yüzlerce ve binlerce varisi arasında bölünmüş olacak, bu da toplumun tüketim isteğini artıracaktır. Feraiz, infak ve zekat ile beraber işlediğinde, istenilen neticelere (mesela, tam istihdam gibi) daha kısa sürede erişilecektir.
Caydırıcı Veya Yasaklayıcı Tedbirler
Bu tedbirler İslami bir toplumda insanlara neyin haram ve yasak olduğunu belirlemek İçin alınmıştır. Gaye, insanları topluma zararlı olan faaliyetlerden alıkoymaktır. İslam bu gayeye ulaşmak için gayri meşru ve toplum zararına olan faaliyetleri yasaklamıştır:
Faiz: İslam, birikmiş tasarrufların faiz karşılığında borç verilmesini kesinlikle yasaklamıştır. insanlar istedikleri kadar tasarrufta bulunmakta serbesttirler. Ancak İslam'ın ekonomik yapısında bu tasarruflar faiz yoluyla büyüyemez.
Servet İstifçiliği: İslam, birikmiş servetin istiflenmesini de yasaklar. Kazandığınız serveti ihtiyaçlarınızı satın almak için harcamalısınız, kalanı da muhtaç kişilere vermelisiniz. Böylelikle birikmiş servetin toplum içinde sürekli dolaşımını sağlamalısınız. Fakat siz bunu yapmaz ve servetin birikiminde ısrar ederseniz, o vakit devlet, toplumdaki temel ihtiyaçlarını gidermeye yetecek kadar kazanmaya muktedir olamayan İnsanların ihtiyaçlarını gidermek üzere fazla serveti toplama hakkına ve gücüne sahiptir.
Toplum Karşıtı Zararlı Faaliyetler: İslam, toplumun menfaatine aykırı olan bütün faaliyet ve uygulamaları (mesela kumar, spekülasyon,
karaborsa, fahiş fiyat, gayri meşru kazançlar, rüşvetten ve aldatmadan elde edilen gelir, toplumsal servetin tekelleşmesi, lüks ve İsrafa dayanan yaşantı, alkol içilmesi vb.) yasaklamıştır.
Kanunî tedbirler İslam ekonomi yapısının direğidirler. Kanuni yapının müdahale ve sürtüşmelere uğramadan uygun bir şekilde işlemesine yardım eder, gerekli esnekliği sağlar. Netice olarak, toplumda servetin gayri adil birikimi ve dağıtımı sonucu ortaya çıkan fırsat eşitsizliği kısa zamanda kaybolur. Bir tarafta müsrifçe savrulan aşırı servet, diğer tarafta mutlak sefalet ve güvensizlik; bir tarafta aşın beslenen insanlar, diğer tarafta beslenme eksikliği... İşte böyle ikiye bölünmüş bir toplum İslam'ın manevi öğretileri vasıtasıyla muhabbet, kardeşlik ve dayanışma içinde kaynaştırılır.
İslâm'ın Adalet İlkesine Katkısı
İslam'ın insanlığa en büyük katkılarından biri adalet ilkesi ve bu ilkenin insan faaliyetinin her sahasında uygulanmasıdır. Gerçekte İslam bize birbirine zıt geleneksel kavramlar arasında dengeyi sağlayacak pratik bir vasıta sunar. İnsanla-ramanevi hayatlarını geliştirmek için maddi hayatlarını da geliştirmeleri emredilir. Onlara dünyadaki her şeyin kendi istifadeleri için olduğu hatırlatılır. İslam, aynı zamanda, insanlarj sadece kendilerinden ve ailelerinden değil, ayrıca yakınlarından, fakir ve muhtaçlardan, mensubu oldukları toplumlardan ve nihayetinde bütün insanlıktan sorumlu tutar. İnsanlar servetlerinden faydalandıklarında, kendileri gibi toplumun diğer fertlerini de faydalandırmalıdırlar.
İslam böylelikle, insanın bencilliği baskı altma alınmaksızın, faydalı ve yapıcı yönlere kanalize edilerek günümüz ekonomik problemlerine pratik bir çözüm getirmiş oldu. Herkes bütün toplum için eşitlik ve adalet temeline dayalı bir ekonomik yapıyı düzenlemek için çalışmakla emrolunmuştur. Yoksa toplumdaki imtiyazlı bir şahıs veya grup için değil. Bu sistemde her fert, bütünün yararlı bir parçası olur ve toplumun menfaati için olduğu kadar kendi menfaati için de çalışır.
Üretimde Adalet
İslam, müminlerin insanları istismar ederek veya gayri adil yöntemler kullanarak servet kazanmalarını yasaklar. Servet kazanırken sadece bütün iyi ve adil vasıtaların kullanılmasını ister. İslam kişinin mülk edinme hakkını ve çalışma serbestiyetini belirli sınırlar dahilinde teslim eder. İslam'ın bu hakların kötüye kullanımına veya istismarına hoşgörüsü yoktur. Diğer bir ifadeyle, İslam insanlann adil ve meşru vasıtalarla servet kazanmasını veya zengin olmasını engellemez; İslamın razı olmadığı şey servet kazanmak için yanlış ve gayri adil usuller kullanılmasıdır. (28: 77).
Kur'an-ı Kerim her Müslümanm hayatını kazanmak için yeteneği ve gücü ölçüsünde çalışmasını farz kabul etmiştir. İslam, Müslümana bütün dünyanın rızık vasıtaları ile dolu olduğunu ve rızkı bulmanın onun görevi olduğunu söylemektedir. Müslümanlara namazdan sonra yeryüzüne çıkıp rızık aramaları şu ayetle hatırlatılmaktadır: "Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah'ın lütfundan rızık isteyin." (62: 10).
Peygamber @, Kur'an'ın bu emrini şu sözleri ile açıklamıştır: "Namazdan sonra en önemli farz helal rızık aramaktır." (Kenzu'l A'mal) ve bir başka vesileyle Peygamber @; "Sabah namazını kıldıktan sonra rızkınızı kazanana kadar dinlenmeyin" buyurmuştur. İkinci halife Hz. Ömer kişinin hayatını kazanmak için çalışmasının önemini daima belirtmiş ve Müslümanlara n-zıklannı aramalarını tavsiye etmiştir. Onlara rızık vasıtalarının bol ve çeşitli olduğu diğer memleketlere göç etmelerini söylemiştir. Hiç kimsenin işsiz kalmaması gerektiğine de değinmiştir. (Kenzu'l -A'mal).
İslâm, müminlerden rızıklarını aramak için daimi ve zorlu bir gayret talep ederken onlara âdil vasıtaları benimsemelerini, haram ve yanlış olanlarından sakınmalarını emretmektedir: "Ey iman edenler! Karşılıklı nzaya dayanan ticaret olması hâli müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin..." (4: 29).
Böylece İslam insanlar için servet elde edebilecekleri her yolu mubah saymamış olmaktadır. Toplum menfaatine zararı olmayan, sosyal refaha yardımı olan vasıtalara izin verilmiştir. Adalet temeline dayalı bütün üretim vasıtalarının kullanılmasına müsaade edilmiştir.
Kişilere, hayatiannı kazanma ve mülk edinme hürriyetleri verilirken üretim araçlarının şahsi nüfuz veya ün kazanmak veya toplumun daha zayıf üyelerini İstismar etmek için kullanılmamasını sağlamak için gerekli adımlan atar.
Özetle: "İslam, Allah'ın arzında insana kapasitesi, yeteneği ve fıtri özellikleri nisbetinde rızkını arama hakkını tanır. Fakat bu ona, servet kazanımı için ahlaki çöküşe veya toplumsal nizamı bozmaya yol açacak vasıtaları benimseme hakkını vermez. İslam değişik kazanç vasıtaları arasında helal ve haram aynmmı getirmiştir, ahlaken veya toplumsal olarak zararlı olan bütün metodlara gayri-meşru damgasını vurmuştur. Bu amaçla zararlı kabul ettiği usulleri açıkça belirtmiştir. İslami hükümlere göre kötülüğü ve ahlaksızlığı yayan şarap ile diğer keyif verici maddeler ve içkilerin sadece kullanımı yasaklanmakla kalmaz; ayrıca, üretimi, alımı, satımı, bulundurulması da haram kabul edilir. İslam; zina, fısk ve fücura yolaçan müzik, dans gibi kazanç yolların: da helal kabul etmez.İsIam bîr kişinin kazancının bir diğer şahsın, şahıslann veya bütün bir toplumun zararına veya kaybına yol açtığı bütün metodlan haram olarak nitelemiştir. Rüşvet, hırsızlık, kumar, spekülasyon, aldatmak ve kandırma temeline dayalı iş, fiatlan yükseltme amacıyla ihtiyaç maddelerini stokla-mak veya saklamak, sahayı diğerleri için daraltan üretim araçlarının tekel altına alınması; bütün bu yöntemler haram kabul edilmiştir. İslam, tabiatları itibanyla çatışmaya yol açabilecek, kazancın veya kaybın sadece şansa ve tesadüfe bağlı olduğu veya tarafların haklarının ayırdedi içmediği bütün iş çeşitlerini dikkatle seçmiş ve haram olarak nitelemiştir." (Ayrıntılar İçin Kısım 29 ve 30'daki Zekat bahsine bakınız).
İslam'ın ticaret ve sanayi ile ilgili hükümleri göstermektedir ki çağımızda milyarder veya mültimilyarder olan şahısların çoğunun kullandığı yöntemlere İslam sıkı kanuni kısıtlamalar koymuştur. Eğer iş, İslami sınırlamalar çerçevesinde yürütülürse bir kimsenin aşırı servet biriktirmesine imkan yoktur.
Bu ilkeyi açıklamak için İslam'da toprak bahsini ele alalım. İslam, Avrupa Kanunlarındaki bütün malı İlk doğan erkek çocuğun aldığı "İlk doğan" (primo-geniture) kavramını kabul etmez; ikinci olarak adaletsizlik ve istismara yol açan toprak üzerinde tasarruf hakkı tanıyan sistemleri yasaklar. İslam sadece adil ve eşitlikçi toprak tasarruf sistemlerini kabul eder. Peyga mber @, üreticinin menfaatlerini ters olarak etkileyen bütün ürün bölünüş sistemlerini yasaklamıştır. (Halife Abdül Hakim; islam and Com-munism, sh. 196-213).
İslam, sermayeye karşı da aynı tavrı benimser. Olağanüstü durumlarda veya beklenmedik doğal afetlerde sarfedilmek üzere veya daha fazla servet elde edilmesine yardımcı olmak için tasarrufta bulunulmaya mani olmaz. İslamın yasakladığı şey toplum karşıtı amaçlar için sermaye biriktirmektir. İslam insanlara parayı dolaşımda tutmaları için mal satın almalarını, yatırımda bulunmalarını, yetersiz veya hiç geçim vasıtası bulunmayan insanlara infak etmelerini tavsiye etmektedir. İslam, parayı istifleyenlere şiddetli uyanda bulunmakta; ayrıca artan servetin kullanımına da belirli kısıtlamalar getirmektedir. Mesela, insanların birikmiş servetlerini faiz karşılığında borç olarak vermeleri yasaklanmıştır. Bununla birlikte birikmiş tasarruflarından zekat vermek zorundadırlar.
Tüketimde Adalet: Aynı adalet ilkesi Kur'an-ı Kerim'in aşağıdaki ayetinde açıklandığı üzere tüketim sahasında da geçerlidir: "Allah'ın bol nimetlerinden verdiklerinde cimrilik edenler bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, Kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır..." (3: 180).
Yukarıdaki ayette Müslümanlar kendilerini cimriliğin kötülüklerinden korumaları konusunda uyarılmışlardır; aşağıdaki ayette ise israfın tehlikelerinden sakınmaları istenmiştir: "Elindekileri saçıp savurma. Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanla kardeş olurlar; şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür." (17: 26-27).
Bu ayet müsrifane tutumun cimrilik kadar ciddi bir kötülük olduğunu, hatta bazı bakımlardan cimrilikten de kötü olduğunu göstermektedir. Çünkü, serveti israf ederek insanlar şeytan gibi nankörleşirler; bu da bir bakıma Allah'ın emrine açıkça âsi olmaktır. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim Müslümanlara cimrilik ve müsriflik gibi iki aşın uç arasında orta bir yol tutmalarını tavsiye etmektedir: "Yiyin, için israf etmeyin; çünkü Allah müsrifleri sevmez." (7:31). "Onlar sarfet-tikleri zaman ne israf ederler, ne de cimrilik; İkisi arasında orta bir yol tutarlar." (25: 67). "Elini, boynunu bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın." (17: 29).
Rasulullah@ harcamada adalet ve itidal esasım Şu hadisiyle açıklamıştır: "(Gelir ve gider ara-sında) itidal iktisadi hayatta huzurun yansıdır." Ve imam Razi, Kur'an-ı Kerim'in yukarıdaki ayetini tefsir ederken, Allah, maddî meselelerde ılımlı olmanın, serveti israf etmemenin ve aynı zamanda saklamamanın O'nun kullarının bir vasfı olduğundan bahsetmektedir, der.
Böylece bize harcamalarımızda aşırı tutumlardan kaçıp itidali benimsememiz tavsiye edilmelidir. Eğer itidal benimsenirse ekonomik sistemin dayanışması ve İşlerliği tehlikeye düşmez ve biz servetimizden faydalanabiliriz.
Burada şu hususa da değ in İlmelidir: "Manevî veya toplumsal zarara yol açacak bütün usûller yasaklanmıştır. Servetinizi kumarda harcayamazsınız; şarap içemezsiniz; zina edemezsiniz ve paranızı müzik, dans ve diğer şahsi iptila va-sı talan yoluyla israf edemezsiniz. İpek elbise giymeniz yasaktır; (kadınlar hâriç) altın, ziynet ve mücevher kullanmanız yasaktır; evinizi servetinizin büyük bir kısmım lüks ve iptilalara harcanacağı bir şekilde süsleyemezsiniz. İslam'ın helal kabul ettiği maddeler, bîr kişinin ortalama bir hayat standardında yaşamasını sağlayacak olan maddelerdir ve eğer fazlalık olursa, islâm bu fazlalığın fazilet ve hak uğruna ve kamu yaranna sarfedİlmesini veya ihtiyaçlarını yeterince karşılayamayan insanlara yardım içiı harcanmasını önermektedir. İslama göre, be nimseneceken iyi yol, kişinin kazandığını helal ve makul ihtiyaçları için sarfetmesi ve eğer bir fazlalık kalırsa bunu da İhtiyaçlarını karşılamaları için diğerlerine vermesidir. İslam bu vasıfları en yüce bir ahlaki seviye olarak kabul eder ve bunu bir ideal olarak kuvvetle ortaya koyar. Bundan dolayı da İslâm inancından etkilenmiş bir toplum daima kazanıp infak edene, servetlerini biriktirenlere veya daha fazla kazanmak için artı servetleri ile yatırımlara girişenlere duyduğundan daha fazla saygı duyar. (Muham-med Kutub; a.g.e.).
Dağıtımda Adalet: Dağıtımı yönlendiren esas ilke adalet ve fedakarlıktır. Dağıtımın amacı İki yönlüdür; birincisi, servet birkaç elde toplan-mamalı ve toplum İçinde dolaşımına devam etmeli; ikincisi, değişik üretim faktörleri ve kesimleri milli gelirden eşit pay almalıdır.
İslâm'ın âdil bir hayat sistemi tesis etmek için insan ruhunu arıtmaya ve temizlemeye büyük önem verdiği doğrudur. Ancak hayatın pratiğini de gözardı etmez. İslâm amacına toplumda servetin manevi talim ve terbiye yoluyla adil dağılımını sağlamak yoluyla ulaşır, fakat aynı zamanda, arzu edilen sonuçlara ulaşılmasını kesinlikle sağlamak için hukukî tedbirlere de başvurur. İslâm'ın servet dağılımında eşitliği istediği veya savunduğu söylenemez. Nasıl ki sağlık, kuvvet, yetenek, dış görünüş gibi özellikler eşit olmuyorsa, üretim araçlarının ve servet dağılımının mutlak olarak eşit dağılımı da olmayabilir. İnsan fıtratı insanlar arasında ekonomik derecelenme gerektirir. Eğer bir takım suni vasıtalarla ekonomik eşitlik sağlanırsa bunu uzun süre muhafaza etmek mümkün olmayacaktır, çünkü bu, âdil ve hakkaniyete uygun bir iş değildir. (Muhammed Kutub; islam the Misun-derstood Religion).
İslâm'ın istediği; insanların mevkiine, inancına, ırkına bakmaksızın servet elde etmeleri konusunda insanlara fırsateşitliği tanımaktır. İslâm'a göre insanlar eşit fırsatlara sahip olarak, herhangi bir hukukî veya sosyal kısıtlama olmaksızın, yetenekleri nisbetince serbestçe kazanabilirleridirler. Bu sebeple İslâm'ın esas amacı sosyal statülerine bakmaksızın herkese ekonomik sahada fırsat eşitliği sağlamaktır. Ayrıca, İslâm, servet eşitsizliklerinin belirli bir noktadan ileriye gitmesine izin vermez ve bu eşitsizlikleri mâkûl ve âdil sınırlar içinde tutmaya çalışır. Servetin büyümesini ve elde toplanmasını önlemek için İslâm, servetin biriktirilmesini yasaklar ve toplumun hayrına harcanması konusunda ısrar eder.
Kur'an'ın aşağıdaki ayeti servetin belirli ellerde toplanmasının kötü sonuçlarına şöyle işaret eder: "Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Bİz de onu yerle bir ederiz." (17: 16).
Burada fıtrat kanununa bir atıf vardır. İnsanlar gereksiz şeyler için müsrifçe harcamalar yapmaya ve lüks bir hayata müptela olmaya başlayınca bu duruma alışırlar ve lüks ve rahatlarını sürdürmek için ne kadar yanlış ve gayri-âdil olursa olsun hiçbir vasıtayı kullanmaktan kaçınmazlar. Kendi bencil isteklerini tatmin için toplumun fakir ve zayıf kesimlerini istismar etmekte tereddüt göstermezler. Böylelikle zengin daha zengin, fakir daha fakir olur ve sonunda, servetin bu eşit olmayan dağılımı toplumdaki dayanışma ve birliği yıkar.
"Yola gelmelerini emrederiz" sözleri, servetin birkaç elde toplanması halinde kötülüğün yaygınlaştığını ve sıradan insanın hayatının kendisi için bir yük ve ızdırap haline geldiğini göstermektedir. Bu olaylar zinciri toplumda tedricen tatminsizlik ve bozulma şeklindeki kötülükleri doğurur ve toplumun gücünü yavaşça çökerterek yok olmasına sebep olur. RasuluUah @, aşırı servetin Müslümanların iman ve ahlâkını tehlikeye sokacağını ve sefaletin insanları küfre iteceğini belirtirken, gerçekte, bu olaylar zincirine atıfta bulunuyordu. Peygamber @, Müslümanları, servetin birkaç elde toplanmasının ciddi sonuçlan hakkında uyarmıştır.
Bundan dolayı, İslâm, servetin belirli bir noktamda toplanmasını engellemek ve toplum içinde dolaşımını arttırmak için gerekli adımlan atar. İslâm, servetin toplum içinde adil bir şekilde dağılmasını temin eder. Manevi tâlim ve terbiye insanlar arasında bir sorumluluk hissi geliştirir, böylece insanlar din kardeşlerinin ihtiyaçlarını en az kendi ihtiyaçları kadar önemli görürler.
Toplumun daha fakir fertlerinin İhtiyaçlarını karşılamak için kendi ihtiyaçlarının bazısından fedakarlık etmeye daima hazır olurlar. İnsan fıtratını terbiye ederek ve arıtarak, islam dört halife zamanında büyük bir başarıya erişmiştir. Bu devirde Müslümanlar servetlerini ve mallarını Allah rızası ve mağfireti dışında hiçbir karşılık beklemeksizin din kardeşleri ile paylaşmak konusunda çok istekliydiler. Kur'an-ı Kerim bu insanlardan şöyle bahsetmektedir: "... Onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar..." (59: 9).
İlk Müslümanların servetin kullanımı konusundaki bu tutumları, Müslümanlara ihtiyaçlarından arta kalanı din kardeşlerine vermeyi emreden Kur'an-ı Kerim'in manevî terbiyesinin doğrudan sonucu idi. "... Ne sarf edeceklerini sana sorarlar. De ki: 'Artanı'..." (2: 219). Haşr suresinde, Müslümanlardan, bir kaç elde toplanmasın diye, servetlerini dağıtmaları istenmektedir: "Allah'ın o kent halkından, Rasulüne verdiği ganimetler, Allah'a, Rasule, (Rasule) akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, (yolda kalan) yolcuya aittir. Ta ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın.." (59: 7).
Yine Zâriyat suresinde Müslümanlara, fakirlerin ve muhtaçların zenginlerin mallarında eşit derecede hakları olduğu söylenmektedir: "Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır..." (51: 19).
Peygamber @ Kur'an'm yukarıdaki ayetlerinde sözkonusu edilen esası zenginlerin servetinde toplumun zekattan başka haklan da olduğunu söyleyerek açıklamıştır. Abdullah b. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer zekat fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli olmazsa o vakit onların ihtiyaçlarını karşılamak ve kendilerine yeterli hale gelmelerini sağlamak zenginlerin vazifesidir. (al-Muhalla, bölüm 6, sh. 156).
Böylece zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı olduğu anlaşılmaktadır. Bu hak fakirlere geri dönmelidir. Toplumda hayati ihtiyaçlarından yoksun hiç kimsenin bulunmamasını temin de zenginlerin bîr vazifesidir. Eğer zenginler vazifelerini dürüstçe yapmazlar ve toplumdaki fakir ve muhtaçlara haklarını vermeden servet biriktirmeye devam ederlerse, sadece Allah'ın gaza-bini üzerlerine davet ediyor olmazla aynı zamanda Islami devleti, kanuni güçlerini kullanarak bu hakkı almaya ve hakiki sahipleri arasında dağıtmaya da zorlamış olurlar.
İslam, bir kişinin ihtiyacının ötesinde ve üzerinde olan fazlalığın fakir insanların ihtiyaçlarının karşılanması İçin topluma verilmesini ister. Böylece milli servet bütün sınıflar arasında dolaşsın. İnsanlar, manevi eğitim vasıtasıyla sosyal adalet ilkesinin ve başkalarının haklarına riayet edip sorumluluklarını yerine getirmelerinin önemi konusunda tamamıyla şuurlu bir hale gelirler. Ayrıca, hukuki tedbirler de toplumdaki servet akışını temin eder ve servetin herhangi bir noktadaki istenmeyen yoğunlaşmasını engeller. Fakat eğer, manevi terbiyeye ve kanuni sınırlamalara rağmen, istenmeyen bir servet yığılımı oluşturulursa, o vakit İslami devlet toplumdaki dengeyi tamir etme hakkına ve gücüne sahiptir, çünkü İslam bütün adaletsizlik çeşitlerini kınar ve bunlara rıza gösterenleri en şiddetli azabla tehdit eder. (Halife Abdul Hakim; islam and Communısm, sh, 196-213).
Mübadele (Takas)de Adalet: Peygamber @ zamanında rağbette olan değişik takas çeşitlerinde adalet ilkesi ciddi bir şekilde uygulanmıştır. Peygamber @ adalete ve herkesin rızasına dayalı anlaşmaları muhafaza etmiştir. Gayri adil veya münakaşa ve husumete yol açması muhtemel olan, kumara benzeyen, riba ve aldatma unsuru ihtiva eden, bir kişinin kazancının digerinin kaybına bağlı olduğu bütün i{ anlaşmalarını yasaklamıştır.
Esas olarak rizikoya dayalı bir metod olan karaborsacılığa ve fahiş kâr gütmeye yol açar. Diğer bu nevi anlaşma şekilleri de değişik kumar çeşidi gibidirler. Aldatmaya dayah anlaşmalar münakaşa ve düşmanlığa sebebiyet verirler. Bütün bu İş anlaşmaları Peygamber @ tarafından yasaklanmıştır. Peygamber@ yiyecek maddelerinin stoklanmasını ve genel kullanıma ait şeylerin tekele alınmasını da yasaklamıştır. (Bütün bu iş çeşitleri ileriki sayfalarda "Mal Değişimi" başlığı altında açıklanacaktır.)
Bu tavır, kısmen, değişik anlaşma şekillerini sağlıksız ve zararlı unsurlardan arındırma için ve kısmen de bütün takas sahasına adalet ilkelerini kesin bir şekilde yerleştirmek İçin alınmıştır. Bu tedbirler sayesinde Peygamber @'in halifeleri İş anlaşmalarından hiç istenmeyen unsurları uzaklaştırmaya ve mal değiş-tokuşu (takas) sahasında adalet prensibini başarılı bir şekilde uygulamaya muktedir olmuşlardır.
KISIM 29
EKONOMİK ADALET (III)
Zekat
1- Anlamı: Zekat kelimesi bereket, artış, temizlik, saflık, duruluk anlamlarına gelir. Farz olan zekatın ödenmesinden sonra kazanılan nefis tezkiyesini ima eder. Bu, cimri ve servet tutkunu olmayanların ulaşabildiği vicdani bir itminan halidir. Servet herkese cazibeli gelir, herkes malını ve diğer zenginlik kaynaklarını sever. Fakat bu servetini ihtiyaç sahiplerine sarfeden kişi kendini tezkiye etmiş olur ve iyiliğe erişir. Bu gerçek büyüklük ve hayırdır. Buna, servetten belli bir oranda alman zekat ile ulaşılır. Bl İslami yönü dolayısıyla zekat gayrimüslimlere uygulanmaz. Zekat ve mahiyeti Tevbe süresindeki şu ayet ile belirtilmiştir: "Onların mallarından bir miktar sadaka al ki onunla onları temiz-leyesin, yüceltesin..."(9: 103).
Rasulullah @'ın müminlerden zekat alması, on-lann servetlerini kötülükten arıtacak bir fiil olarak izah edilmektedir. Zekat kelimesinin kendisi, kişinin kendi nefsi için veyadiğerleri için adil ve akıllıca harcamadığı bir servetin (üretici olmayan, müsrif endüstrileri teşvik ederek, düşmanlık ve sınıf mücadeieleri oluşturarak) toplumda fesat meydana getireceğini gösterir. Bakara suresinde şöyle buyurulmaktadir: "Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki İmanı kökleştirmek için mallarını harcayanların durumu da tepe üzerinde bulunan bir bahçeye benzer ki, bol yoğmur değince ürününü iki kat verdi. Yağmur değmeseydi bile çisinti olurdu. Allah yaptıklarınızı görmektedir." (2: 265). Kur'an-ı Kerim'de sadaka, İnfak ve zekat kelimeleri fakirlere yapılan hayır anlamında kullanılmıştır. Gerçekte bunlar aynı şeyin üç yönüdür kî gayesi insanın manevi terbiyesi ve nefsinin annması-dır. İlk ikisi, yani sadaka ve infak ihtiyaridir, fakat zekat her Müslümana farz olan bir ibadettir. Kur'an'ın yukarıdaki ayeti, fedakarlıklarının meyvasını toplayan ve saadete eren insanların kıssasını anlatmaktadır. Servetlerini insanların menfaati için harcayanların ameli Kur'an'ın bu ayetinde "Allah rızasını kazanmak" ve "ruhla-rındakini (imanlarım) sağlamlaştırmak" olarak ifadesini bulmuştur. Bu, karşılığında bir mükâfat beklemeksizin insanların menfaati için harcanan servetin büyük önemini göstermektedir.
Gerçekte zekat insan nefsini bencillikten, cimrilikten ve mal sevgisinden arıttığı, böylelikle İnsan nefsinin başkaları için harcamada bulunarak tabii ilerleme ve gelişimine yol açtığından bu adı almıştır. Zekat basit bir yardım değildir, insanlığın ilerlemesi için elzem bir adımdır. Gerçekte, zenginler toplumun fakir üyelerine yardım ederek kendilerine yardım etmiş olmaktadırlar. Onlar, fakirlerin bu hakkını inkar edecek olurlarsa kendi kendilerine zarar verirler. Diğer bir İfadeyle, insanı mükemmelliğe İleten ana yolu terkedîp cimriliğin ve israfın sayısız yollarında kaybolurlar ve nefislerinin müfsid lüks iptilalarmdan arınmasını istemezler.
Zekatın ödenmesi Allah'a itaatin müşahhas bir misalidir ve zekat, sonuçlarını bu görevi ifa eden insanların kişiliğinde ve işlerinde ortaya koyar. Kur'an-ı kerim müminlerin Özelliklerini sayarken şöyle der: "Felaha ulaştı o müminler, ki onlar, namazlarında saygılıdırlar. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekatlarını verirler." (23:1 -4). Zekatkaîbi ve malı temizler. Kalbi cimrilikten antir, ruhu yüceltir. Şeytanın ileriye sürdüğü fakirlik vesvesesinden uzaklaştırır. Allah'ın nezdindeki mükafata güvenmeyi temin eder. Malı temizler, zekattan arta kalan malm helal mal olmasını sağlar. Helal olup olmadığı konusunda hiç bir şüphe bırakmaz.
Diğer yandan zekat, toplumu her türlü bozukluklardan ve ahlaksızlıklardan korur, lüks ve israfı önler. Fertler için sosyal sigorta olduğu gibi toplumlar için de sosyal garanti unsurudur. Toplum içindeki acizleri korur ve böylece toplumda anarşi ve dağılmayı Önler. (Seyyid Ku-tub; Fizılali'l Kur'an, Mü'mİnun suresi). Zekat, toplumun sağlıklı gelişimini sağlar. Maddi ilerlemeyi engelleyecek bütün etkileri bertaraf eder, yardımcı olacak unsurları ise teşvikkar olur. islam, her zengin Müslümanaservetinden, malından ve ticari varlığından zekat ödemesini »arz kılarak insanları sermayelerini işletmeye yönelten muharrik bir güçtür. Böylelikle sermaye büyür, sosyal refah artar. Hem nefsin arınması ideali, hem de maddi büyüme ideali zekat kelimesi içinde ifadesini bulur.
Ayrıca zekat, arınma için kullanıldığında iki mana taşır, ilk olarak nefsin arınması ve iyiliğe ulaşması için harcanan servete hamledilir. İkinci olarak gerçek arınma fiiline hamledilir. Zekat veren insanlar arınma fiilini icra etmektedirler. Dolayısıyla arınma fiili sadece zekatın parasal olarak ödenmesi ile sınırlı değildir. Nefsin, karakterin, hayatın ve zenginliğin saflığı, duruluğu, temizliği ve bereketini yani hayatın her yönünü içine alır. (Mevdudi; Tafhe-em al-Quran, 23:4 âyet yorumu).
Zekat bir kişinin kendi hayatını arıtmasıyla da sınırlı kalmaz. O kişi ile münasebeti olan bütün insanların hayatlarını kapsar şekilde bir anlam taşır. Diğer bir ifadeyle, zekatı ödeyen kimseler gerçek arınma İşini yapan kimselerdir. Önce kendilerini arıtırlar, sonra başkalarının saflığa erişmesine yardımcı olurlar. Böylece insaniyetin hakiki hasletlerini önce kendilerinde geliştirirler, başkalarında da gelişmesine yardımcı olurlar. Zekatın bu fonksiyonu Kur'an-ı ke-rim'in birkaç yerinde ifade edilmiştir. A'la suresinde; "Doğrusu mutluluğa ermiştir arınan" (87:14) ve Şems suresinde; "Nefsini temizleyen iflah olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğramıştır," (91:9-10) ayetleri bu hususa işaret etmektedir.
Bu ayetlerdeki zekka kelimesi bir şeyi artırmak, büyütmek anlamındadır; dessaha kelimesi İse gizlemek veya gömmek, büyümesine izin vermemek anlamındadır. Böylece biri arıtıyor ve gelişme sürecine yardım ediyor, diğeri ise gelişmeyi engelliyor, durgunluğa ve bozulmaya yol açıyor. Bu iki kelimenin bu ifadelerde seçilmiş olması büyüme, gelişme ve mükemmellik için lüzumlu yeteneklerin herkese verildiğini göstermektedir. Bazı kişiler yerinde kullanarak ve geliştirerek bu yetenekleri daha olumlu bir çizgiye götürebilirler, diğer bazıları ise bu yetenekleri atıl bırakarak, gizleyerek durgun ve işe yaramaz hale getirirler. Bunlar sözkonusu yetenekleri kendi menfaatlerine olacak şekilde kullanamazlar.
2- Zekat ve Sadaka: Sadaka kelimesi Kur'an-ı Kerim'de her çeşit hayrı kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Sadaka, isteyerek verilen yardımları olduğu kadar, verilmesi farz olanı da kapsar. Çünkü Kur'an ve Sünnette zekat yerine kullanılmıştır. Zekata da sadaka denilmesinin sebebi, onun da bir nevi farz olan sadaka olmasındandır. Normal sadaka gönüllü olarak verilirken, zekatın verilmesi farzdır. Zekat devlet tarafından toplanır, sadaka ise gönüllü ödenir. Zekatın oranı ve muafiyeti (nisab) bellidir. Halbuki diğer sadakaların miktarı tamamen sadakayı veren kişinin arzusuna bağlıdır. (Naim Sıddıki; Muashi Na-hamwari-on-Ka İslami Hal, sh. 343-45). Sadakanın zekat anlamını taşıması istendiğinde, "Allah'a karşı vazife" olarak ifade edilebilir. Devletin zekatı toplamasını sağlamak, nisab üzerinde malı olan her Müslü-manın vazifesidir. Bu durum zekat için geçerlidir.
Ödeme oranı., muafiyet sının ve zekat ile ilgili diğer kural ve düzenlemeler devlet tarafından tesbit edilir. Zekatın sarf şekli Kur'an'da açıkça belirtilmiştir, oram ve sınırları ise Rasulullah @ tarafından belirlenmiş ve sahabeleri tarafından aynen uygulanmıştır. (Naim Sıddıki; a. g.e.) Ayrıca zekat, namazdan sonra en kıymetli bir ibadet olarak kabul edilmiştir. Bu sebeple devlete verilen herhangi bir vergi olarak telakki edilemez. Zekatı vermek her Müslüman üzerine, eğer İslami devlet varsa kollektif olarak, gayri İslami devlet varsa fert olarak farzdır. Zekat bir
Müslümanı ruhen, zihnen ve manen arıtma görevi de görür. Vergi ise devlet tarafından geliri arttırmak için konan bir kaynaktır ve hiçbir ahlaki veya dini önemi yoktur.
3- Vergi mi, Dinî Bir Vazife mi?: Şimdi ortaya zekatın genel bir vergi mi yoksa sadece Müslümanlara farz olan bir görev mi olduğu sorusu çıkmaktadır. Bazı Müslüman iktisatçılar onu bir çeşit vergi olarak kabul etmişlerdir. Çünkü verginin bir takım şartlarını haizdir. Normal olarak aşağıdaki şartları taşıyan bir ödeme ekonomistler tarafından vergi olarak kabul edilir: (a) Zaruri bir ödemedir, (b) Karşılıksız olarak yapılan para transferidir, (c) Devletin bütün vatandaşlarına uygulanır.
Zekatta^ilk iki şart tatbik edilir, üçüncüsünü kapsamaz. Zaruri bir ödemedir ve karşılığı yoktur, fakat yalnızca devletin Müslüman vatandaşlarına uygulanır, gayri Müslimler bundan muaftır. Dolayısıyla zekat mefhumu tam anlamıyla bir vergi değildir.
Hakikatte zekat, namaz veyahacc gibi bir ibadet şeklidir ve vergiden tamamen farklı psikolojik sebeplere dayanır. Genellikle insanlar devlete vergi ödemekten nefret ederler ve böyle ödemelerden kurtulmak, en azından fazla vergi ödememek isterler. Yani vergi, insanların hoşlanmadıkları bir yüktür. Diğer taraftan zekat dini bir vazifedir. Dünyanın her yanında bütün Müslümanlar tarafından, toplanması için resmi bir düzenleme olmasa bile, Allah rızasını kazanmak için gayretle eda edilen bir ibadettir. Müslümanların yaşadığı ülkelerin çoğunda, binlerce İnsan özel kuruluşlara ve yetimhanelere gelerek mallarının zekatlarını öderler.
Zekat İslam'ın beş şartından biri olarak kabul edilir. Şurası açıktır ki, hiç bir vergiye, ne kadar önemli olursa olsun, böyle bir konum verilemez. Bir başka farklılık da gelir vergilerinin devlet tarafından verginin kaynağı dikkate alınmaksızın sayısız ihtiyaçlar için sarfedildiğidir. Fakat zekatta durum tamamen farklıdır. İslami devlet, zekatın nereye ve nasıl harcanacağı hususunda Kur'an-ı Kerim'in talimatlarına bağlıdır. Devletin, zekat gelirlerini bu doğrultuda belirtilen yerlere sarfetmekten başka alternatifi yoktur.
Kısacası zekat, kelimenin genel anlamıyla bir vergi değildir, ancak devletin Müslüman üyelerine uygulanan ve onlar tarafından Allah rızası içn dini bir vazife kabul edilerek ödenen özel bir vergidir. Zekat gelirleri devlet tarafından bir başka gelir şekli olarak elde edilen ve Kur'an'da işaret edilen belli kalemlere sarfedilir. Zekat ve vergi arasındaki farkları şu şekilde özetlemek mümkündür:
a- Zekat dinî bir vazife ve ibadettir, vergi ise devlete gelir toplamak için benimsenmiş bir çaredir,
b- Zekat, devletin sadece Müslüman fertlerine uygulanabilir; halbuki vergi sınıf, inanç ve etnik grup farkı gözönünde bulundu rmaksı-zın devletin bütün fertlerine uygulanır,
c- Zekat vermek Müslümanların her halükarda eda etmeleri farz olan bir emirdir, hiçbir zaman muafiyet söz konusu değildir. Halbuki vergi bazen devlet tarafından affedilebilir,
d- Zekatın kaynakları ve oranı Kur'an ve Sünnet tarafından belirlenmiştir; Hiç bir şahıs veya devlet tarafından değİştirelemez. Diğer yandan verginin kaynakları ve oranı zaman zaman ihtiyaçlara göre devlet tarafından değiştirilebilir,
e- Zekatın harcanacağı yerler ve zekattan faydalanması gerekenler Kur'an ve Sünnet tarafından belirlenmiştir. Hiç bir şahıs veya devletin bunları değiştirmeye hakkı yoktur. Vergi harcamaları ise devlet tarafından gerektikçe değiştirilebilir veya tadil edilebilir,
f- Zekat zenginlerden alınır, fakir ve muhtaçlara sarfedilir. Vergiden fakirler olduğu kadar zenginler de faydalanır. Hatta bazı durumlarda zenginler fakirlerden daha fazla faydalanmaktadır,
g- Zekat, vergiden ayrı olarak yalnızca nakit cinsinden sermayelere uygulanmakla kalmaz; ticari emtiaları, tarımsal ürünleri, hayvanları, altın ve gümüş dahil madenleri ve süs eşyalarını kapsar. Kısaca zekat, servet sahibinin bir yıl sonra arta kalan bütün varlığından alınır, sadece birikimler sözkonusu değildir,
h- Zekat esas olarak servetin eşit olmayan ve gayri adıl dağılımını ve servetin birkaç elde toplanmasını önlemek için uygulanır. Vergi ise esas olarak sadece gelir amacıyla konur.
sında sayılmasından anlaşılabilir. Namazdan sonra ikinci sırada yer alan bu ibadetin önemi şüphesiz ki pek büyüktür. Kur'an-ı Kerim'de değişmez bir şekilde namaz emrinin hemen ardında zekattan söz edilir. Bakara suresinde yer alan bu ayetlerden biri mealen şöyledir: (a) "Namazı kılın, zekatı verin; kendiniz için yapıp gönderdiğiniz her hayrı, Allah'ın yanında bulursunuz. Allah yaptıklarınızı görür." (2: 110). Bu ayette Müslümanlara Allah rızasını gözeterek zekat şeklinde yaptıkları harcamaların boşa gitmeyeceği ve hem bu dünyada, hem de ahirette mey-vasını vereceği kesin bir ifadeyle söylenmektedir. Tevbe suresinde de zekat vermenin gerçek müminin bir özelliği olduğu belirtilmektedir: (b) "Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a ve ahi-ret gününe inanan, namazı kılan, zekatı veren ve Allah'tan başka kimseden korkmayan (insan) lar onarır. İşte onlar, doğru yolu bulanlardan olabilirler." (9:18). Yine aynı surede konuyla ilgili şu ayet vardır: (c) "İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin velisidirler. İyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekatı verirler, Allah'a ve Rasulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir." (9: 71). Kur'an-i Kerimdeki bu ve benzeri pekçok ayette zekat namazla birlikte zikredilmektedir. Bu da zekatın İslam ekonomi sisteminde ne denli önemli olduğunu gösterir. Zekata namaz ve İslam'ın diğer şartları kadar düzenli riayet edilmelidir. Çünkü, ödenmemesi Kur'an'da kafirliğin bir alameti olarak tarif edilmektedir.
İslam dairesine dahil olanların Kelime-i şeha-det ile birlikte namaz kılmaları ve zekat vermeleri farzdır. Kişinin Allah'a inandığını isbat edebileceği yegane münasip yol budur. Müslüman olduğuna dili ile şehadet eden fakat zekat ödemeyen bir kişi hakiki Müslüman olarak kabul edilemez. En azından orun imanının görünür bir isbatı yok demektir.
Peygamber @ Tın vefatından sonra, bazı Müslümanlar zekat ödemeyi reddettiklerinde, ilk halife Hz. Ebu Bekr onlara savaş ilan etti ve aşağıdaki ayeti okudu."... onları yakalayıp hapsedin; her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse yollarım serbest bırakın... "(9: 5).
Hz. Ömer'in de içinde bulunduğu bir kısım müs-lümanlar buna karşı çıktılar ve dayanak olarak İslam'ın diğer şartlarını yerine getiren Müslü-manlar'a savaş ilan edilemeyeceğini öne sürdüler. Hatta asilerden bir grup da kafir olmadıklarını ve namaz kıldıklarını ancak zekat vermeyeceklerini söylediler. Ebu Bekr (r.a.) Kur'an-ı Kerim'in yukarıdaki ayetine atıfta bulunarak "Biz kelime-i tevhidi söyleyen, namaz kılan, zekat veren insanlarla savaşmaktan men olunduk. Namazla zekatın arasını ayırırlarsa buna izin veremeyiz.." buyurmuştur. (S.A. Sıddıki; Public Finance in islam, 1962, sh.9), "Zekatı en üst düzeyde bir dini dokunulmazlık İle donatan bu önemidir ve böylece bu vergi kolayca, müşkül görülmeden ve gönüllü olarak kabul edilir. Bir İnsanın İslama sarılması arttıkça bu vazifeden kaçma ihtimali azalır."
Şimdiye kadar zekatın dini bir vazife ve namaz veya hac gibi bir ibadet şekli olarak önemini tartıştık. Şimdi, topluma karşı ortak bir mecburiyet ve servet eşitsizliklerini azaltarak ekonomik ilerlemeye ulaşmayı sağlayan önemli bir tedbir olarak zekatı ele alalım:
Zekat, Müslüman toplumun şartları haiz yani nisab miktarını aşan bir serveti bulunan her üyesinin her halükârda ödediği zorunlu bir vergidir. Ortak fon toplumun daha fakir fertlerinin kalkınması için kullanılır. Bir bakıma, bir kooperatif toplumuna, bir sigorta şirketine veya Müslüman toplumun ihtiyat fonuna denktir. Toplumun herhangi bir çeşit yardıma muhtaç her ferdi bu fondan faydalanabilir. Böylelikle bu, işsizlere, fakirlere, muhtaçlara, yetimlere, dullara, sakatlara, hastalara, vb. yardım etmek için toplumun sağladığı yardımcı sermayedir. Zekat İslam toplumunun her ferdi için önemli bir sosyal sigortadır; böylelikle hiç kimse geleceği için endişelenmez. (Naim Sıddıki, a.g.e.)
Zekat sadece varlıklıların katkıda bulunduğu bir fondur. Eğer bugün zenginseniz, bu fona siz katkıda bulunursunuz. Bugün bu fondan muhtaçlar ve fakirler yararlanırlar, fakat eğer siz (veya çocuklarınız bu dünyanın inişli çıkışlı halinde fakir düşerseniz o vakit siz (veya çocuklarınız) de bu fondan yararlanırsınız. Böylece Müslüman toplumun hiçbir ferdi kendisini veya kendisinden sonra ba-iımını ve çocuklarını mali açıdan güvensiz hissetmez.Çünkü sosyal sigorta fonu (zekat) daima muhtaç ve fakirlerin menfaatini gözetecektir. Bundan dolayı, bir Müslüman hastalık, yangın, kaza, sel, iflas, ölüm vb. malım, işini veya ticaretini yok edecek ve çocuklarını beş parasız bırakacak görünmez felaketlerden endişe etmez. Çünkü zekat fonu bütün bu çeşit risklere karşı onun daimi teminat ve sigortasıdır.
Eğer hırsızlık, hastalık veya diğer sebepler nedeniyle yolculukta beş parasız kalsa bu fon onun bütün ihtiyaçlarını karşılar. Böylece zekat bir dini vazife olması hasebiyle nefsi arıtır ve kollektif bir yardım müessesesi olması sebebiyle de bütün risklere karşı toplumsal bir teminat oluşturur. (Mevdudi; islam and Jadid Muashİ Nazriyattut, sh. 130-32)
5- Zekatın Gayesi:Zekatın en önemli amaçlarından biri, toplumdaki ekonomik eşitsizlikleri mümkün olan en alt düzeye indirmektir. Zekatın amacı İnsanlar arasındaki ekonomik farklılıkları adil ve makul sınırlarda tutmaktır, böylelikle zenginlerin toplumun fakir üyelerini istismar ederek daha zengin olması ve fakirlerin daha fakir olması önlenir, "Peygamber @ zekatı zenginlerden alınıp fakirlere geri verilen para olarak tanımlar. Bundan dolayı zekatın, toplumun servetini hiçbir müslürnan'm fakir ve muhtaç kalmayacağı şekilde dağıtmaktır. (Lessons in islam, Book III, 1961). "Bir toplumun gücü servetin adil dağılımına bağlıdır. Eğer bazı kimseler çok hızla zenginleşir ve pek çok insan fa-kirleşirse, toplum zayıflar ve düşmanları (ve iç sınıf çatışmaları) tarafından kolaylıkla yıkılır. Para damardaki kan gibidir. Eğer kan vücudun bütün kısımlarına erişmezse, bazı parçalar çok fazla kan alır ve diğer parçalar çok az kan alır ve vücut zayıf ve hastalıklı bir hale gelir. Bu sebeple, zenginlerin eline çok para geçmesini engellemek için, İslam zengin insanların zekat Ödemesini emretmiştir."
Toplumun fakir fertlerine yardım etmek için zekat ödemek zenginlerin dini vazifesidir. Bu yolla islam, toplumdaki servetin dolaşımını sağlar ve birkaç elde toplanmasına izin vermez. İsla-mın bu esas ilkesi aşağıdaki ayetle ifade edilmiştir: "Allah'ın Peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; ta ki (o mallar) İçinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın..." (59: 7).
Kur'an-ı Kerİm'inbu ayeti, daha geniş seviyede, servetin birkaç elde toplanmasının gayri tabii, gayri âdil ve insanilik ilkesine aykırı olduğunu ve bu sebeple hoş görülmeyeceğini açıkça belirtmektedir. Bu ayet zengin insanların servetlerinden tamamen soyutlanmasını öngörmemektedir, Öngördüğü şey, insanlar arasındaki (veya toplumun değişik kesimleri arasındaki) ekonomik eşitsizliklerin âdil ve makul sınırlar ötesine geçmesine İzin verilmemesidir; birkaç insanın büyükkitlelerinsefaletveaçlık içinde kalması pahasına kendilerini nefsi iptilalara kaptırmasını önlemektir.
Fertleri arasında ekonomik eşitsizlikleri hoş gören ve teşvik eden bir toplum Müslüman bir toplum olarak kabul edilemez. Gerçekte, birkaç zengin insanın nefsi iptila ve lüks içinde yaşadığı, milyonların açlık ve sefalet çekmeye terk edildiği böyle bir toplum uzun süre yaşayamaz. Peygamber @, böyle bir toplumu şu hadislerde kınamıştır (Müsned Ahmet):
a- "Bir adamın gece aç uyuyup, sabah aç olarak uyandığı belde halkından Allah'ın koruyuculuk ahdi kalkar ve onlar Allah'ın azabından güvende olamazlar"
b- "Kendiniz için istediğinizi (Müslüman) kardeşiniz için istemedikçe kamil mümin olamazsınız"
Böylece içinde ekonomik eşitsizliklerin gelişmesine izin veren, fakir nüfusunu açlık ve sefalet içinde yaşamaya ve ölmeye terk eden toplum ebediyen mahkûm edilir. Her an katmanları içindeki zıt güçlerin patlamalarıyla alevlenir. Bu, kapitalizmle İslam arasındaki temel farklılığı gösterir. Kapitalizmde servetin yığılması ve biriktirilmesi teşvik edilir. Para, diğer insanların servetinden faydalanarak büyümesi için, faizle borç olarak verilir. Bu olay sermayenin birkaç elde toplanmasına yol açar. Diğer yandan İslam, infak, sadaka, feraiz (miras kanunu) vasıtasıyla toplumda serveti yayar, üretimin ve dağıtımın hiçbir safhasında servetin toplanmasına fırsat tanımaz. Eğer bu tedbirlere rağmen, servet bir noktada toplanırsa, İslam, havuzdan toplumun kuru yapraklarını sular gibi zekat kanallarını açar. Böylelikle zekat "varlıklılarla" "yoksullar" arasındaki boşluğa köprü teşkil edebilecek tesirli bir usûl gibi gözükmektedir. İnsanlar arasındaki ekonomik farklılıkları öylesine etkili bir biçimde azaltır ki toplumda hiç bir fakir ve muhtaç kalmaz.
Cİddî sosyal, ekonomik, siyasî ve ahlakî tehlikelerini göz önünde bulundurarak, İslam fertler arasında aşın servet farklılıklarına izin vermez. Bu sebeple de, aralarındaki fakir ve muhtaçlara yardım etmeleri için Müslüman toplumun zengin üyelerine zekat şeklindeki zorunlu ödemeyi empoze eder. Böylelikle, nefsi arıtmanın yanında zekatın yegane amacı toplumdaki değişik kesim ve fertler arasındaki aşırı ve gayri adil servet eşitsizliklerini ortadan kaldırmaktır.
6- Vergilendirme Prensibi: Özel mülkiyete ve hayatın her alanında ferdi teşebbüse izin veren bir toplumda, bir takım sosyal farklılıkların olması kaçınılmazdır. Ancak, bu farklılıkların bugün kapitalist ülkelerde olduğu gibi zenginler ve fakirler arasında derin uçurumlar oluşturmasına izin verilmemelidir. İnsanların ahlaken doğru ve adil kabul ettikleri metodlarla bu seviye farklılıkları giderilmelidir. Zekat ve diğer sadaka infak usulleriyle elde edilen fonlar vasıtasıyla, fakir ve muhtaçların durumu devlet tarafından düzeltilmelidir. Kur'an'da buyrulduğu üzere muhtaçlar zenginlerin serveti üzerinde hak sahibidir. (Dr. Halife Abdül Hakim; islam andCommunism, 1962, sh. 190): "Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır." (51: 19).
Fakirlerin, zenginlerin servetinde hakları olduğundan bahsedilmesine dikkat ediniz. Zenginler zekat yoluyla kendi servetlerinden bir hisse vermiş olmamaktadırlar; sadece fakirlere ait olanı geri vermektedirler. Bu nedenle hiçbir zaman kendilerine ait olmayan bir şeyi geri verdikleri için hiçbir gurur ve üstünlük hissine sahip olmamalıdırlar. Zenginlerden bu hisseyi alıp fakirlere vermek devletin görevidir. Ancak şurası da hatırlanmalıdır ki, sadece bir hisse, komünistlerin anladığı gibi tamamen değil." Rivayet edildiğine göre bu prensibi açıklamak için Rasulullah @ zenginlerin serveti ve rahatının fakirlerin mahsulü ve emeği sonucu olduğunu belirtmiştir. Bundan dolayı zekattan, zenginden alınıp fakire geri verilen bir gelir olarak bahsetmiştir. (Mevdudi; Tafheem al-Quran, 23:4).
Ayrıca daha önce açıklandığı üzere İslam, ekonomik sisteminin servetin yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmamasını sağlayacak bir şekilde düzenlenmesini ister. "İslam, toplumun ekonomik hayatını, milyonerler ve yoksullar arasında zıt sınıf bölünmelerinin ortaya çıkmayacağı bir tarzda şekillendirmeyi arzular." (H. Abdul Hakim; a.g.e., sh. 190).
İslâm'ın bütün çabalan böyle bir toplum oluşturmaya yöneliktir. Bütün artık servet, belirtilen hisselerde devlete gelir ve devlet tarafından idare edilir; böylece hiç bir fert özel şahıslardan mali veya diğer şekillerde yardım almaya mecbur kalmış olmanın utancını hissetmez. Ve vatandaşlarının hayatın asli ihtiyaçlarından mahrum kalmayacak şek ilde menfaatlerini gözetmek devletin görevi olarak kabul edilir. Bu sebeple, zekat müessesesinin altında yatan prensiplerin Kur'an ve Sünnet ışığı altında incelenmesi gerekmektedir. Aynı prensip, devletin pek çok değişik gelir kaynaklarından biri olan zekattaki hissesini de belirler.
Zekatın altında yatan temel prensip, sıkıntının hafiflediği durumlarda yükün ağırlaşması veya sıkıntının ağırlaştığı durumlarda yükün, hafifle-mesidir. Eğer gelir fazla emek sarfetmeden ka-zanılmışsa, daha yüksek bir zekat oranı ne ödemeye ağır gelir ne de gayretlerine mani olur.
Diğer taraftan eğer gelir emek-yoğun bir çabayla kazamlmışsa yüksek oran sadece ağır gelmekle kalmaz, gayret ve çalışmalara olumsuz etki eder. Bu sebeple böylesi gelirlerde zekat oranı çok düşüktür.
Dolayısıyla, devletin zekattaki hissesi, az e-mekle kazanılan gelirde çok çalışarak elde edilen gelire nazaran daha fazladır. Mesela, "devletin definedeki hissesi 1/5, toprak ürünlerinde 1/10-1/20, altın, gümüş ve diğer ticari mallarda 1/40'dır. Devletin hissesinin İ/40 ve 1/5 arasında değişen tedrici bir oran olduğuna dikkat edilmelidir. Gelir farklılıklarının temelinde var olan esaslar şu şekilde Özetlenebilir:
a- Zekat fakirlerin ve muhtaçların yararına sadece toplumun zengin fertlerine bas bir vergidir,
b- Karşılığı yoktur. Yani bu vergi karşılığında zenginlere geri donen bir menfaat yoktur. Bunu ödeyen zenginler bu fondan hiçbir fayda sağlayamazlar. Sadece, tamamıyla toplumun fakir fertlerine tahsis edilmiş olan bu fona tek yönlü katkıda bulunurlar,
c- Toplumun sadece Müslüman fertlerine uygulanır,
d- "Gelirelde edilmesinde harcanan emek ve sermaye miktarı azaldıkça zekat oranı artar, bunun zıddına, emek ve sermaye miktarı arttıkça, zekat oranı azalır."
e- "Sebze gibi birkaç günde bozulabilen şeylere zekat düşmez. "(S. A. Sıddıkî,a.g.e.,sh. 10-13).
f- İleri üretim için kullanılmayacak olan şeyler. Mesela, ev eşyaları, binek hayvanları, vasıta, barınak, alet-edevat zekata tabi değildirler,
g- Kısır veya çeyrek doğuran ya da uzun aral ıklarla doğuran hayvanlar (mesela katırlar ilk kategoriye girer, sonrakiler için de filler örnek gösterilebilir) zekata tabi değildirler. (Mevdûdî, Tafhe-em al- Quran, 23: 4 ayet tefsiri).
Yukarıda bahsedilen hususları biraz açıklamak gerekmektedir. Vergilendirme prensibi zekat oranının, gelir elde edilmesinde sarfedilen emek ve sermaye miktarına bağlı olarak değişmesini gerekli görmektedir. Zekat oranını tespit için bundan daha tabii bir temel olamaz. Gerçekte, bütün servet sermaye ve emeğin (ve endüstriyel teşebbüslerde yönetim) uygulamasının sonucudur. Bir geliri, yüksek emek ve sermaye harcamaksızm (mesela fiyat artışları sonucu) elde edilen kişi ile karşılaştırıldığında, fazla sermaye ve emek harcayan kişinin durumunun gözönünde bulundurulması adil bir tutumdur. Böylece, eğer bir defineye rastgelen ve onu az bir çaba ile ve sermaye harcamaksızm elde eden kişi karşısında devletin hissesi, tabii olarak çok olacaktır, yani bütün define (veya hazinecin 1/5'i kadar olacaktır.
Diğer yandan, toprağı sürmek ve onun hasat vermesini sağlamak veya bir meyve bahçesi yetiştirmek büyük miktarda emek ve sermaye ister. Bunun için gerekli indirim yapılmalıdır ve bu yüzden toprak mahsullerinin zekat oranı de-fineninkinden düşüktür! Mahsûlün 1/10'udur. Burada prensip biraz daha ileriye götürülür; sulanan ve sulanmaya topraklar arasında bir ayrıma gidilir. Eğer toprak, üreticinin emek ve sermayesi ile sulanıyorsa, oran 1/20 olarak belirlenir; ancak üretici tarafından emek ve sermaye sarfedilmemişse, yani, toprak tamamen yağmura bağımlıysa veya tabi kanallar vasıtasıyla sulanıyorsa, oran 1/10'dur. 1/10 ile 1/20 arasındaki fark toprağı sulamak için kullanılan emek ve sermaye maliyetlerini göstermektedir.
Altın, gümüş ve ticarî mallarda zekat oranı 1/40'a düşürülmüştür. Burada yine aynı prensip işlemektedir. Altın ve gümüşü kazanmak toprağı ekmekten daha güçtür. İş adamları kaybetme riskinin yanında, sadece büyük oranda emek ve sermaye kullanmakla kalmazlar, ayrıca işlerinde idarecilik yapıp zekalarını da kullanırlar. Sonuç olarak zekat oranı açısından üreticiden daha büyük bir itibara hak kazanırlar. Altın ve gümüşün toprak ürünleriyle aynı mııctaraa zekat oranına tabi olmaları, ticari teşebbüslere engel-oluştururdu ve belki de iş hayatının gerilemesi ile sonuçlanırdı, bu yüzden ona en düşük zekat oranını uygulamak gereklidir. "Diğer bir ifadeyle, bu düşük zekat oranı, esas olarak ticaret ve sanayii teşvik amacıyla düşünülmüştür. Bu, ticaret, alım-satim ve sanayi İle uğraşan kişilere bir nevi vergi muafiyeti gibidir."
Son olarak, bir üreticinin daha az ihtiyacı olduğu ve ihtiyacının bir çoğuflu (veya en azından temel ihtiyaçlarını) bütünüyle kendi toprağından karşıladığı bilinen bir gerçektir. Bu sebeple onlar mesela genellikle şehirde ikamet eden ve şehir hayatına has talepler yanında bütün diğer ihtiyaçlarını karşılamak İçin para ödemek zorunda olan tüccardan daha avantajlıdır. (S. A. Siddıkî, a.g.e., sh. 10-13).
7- Zekatın Toplanması :Zekat her yılın sonunda birikmiş bulunan değişik sermaye çeşitlerini kapsar. Yıl sonunda gerekli harcamalar düşüldükten sonra, yıllık olarak sermayeye (yatırıma değil) uygulanır. Sahibinin mülkiyetinde 12 ay kalmış bulunan her çeşit sermaye zekata tabidir. Rasulullah @; "Üzerinden bir yıl geçmeyen mala zekat düşmez" buyurarak bu durumu açıkça belirtmiştir. Bu sebeple, zekat, ancak nisab sınırlarına gelen bir malın alınmasının üzerinden bir yıl geçerse Ödenir.
Müslümanların zekatla ilgili mâlî yılları Ramazan ayıyla başlar. Böylece, servetlerini yıl sonunda zekat ödeyerek arıtmış bulunan müslü-manlar bedenen ve ruhen de mübarek Ramazan ayını suhulet ve sükûnetle karşılamaya hazır olurlar.
8- Devletin Sorumluluğu: Zekat uygulaması Kur'an-ı Kerim İle başlamamaktadır. Önceki Peygamberler de ümmetlerinin zengin fertlerinden zekat toplamışlardır. İbrahim @ ve nesline zekat ödemeleri şu ifadelerle emredilmiştir:
a- "Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve onlara hayırlı İş yapmayı, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden (insan)lardı." (21: 73).
b- İsmail@ da kavmine zekat vermeyi söylemekle emrolunmuştu. "Halkına namaz kılmayı, zekat vermeyi emrederdi, Rabbi yanında beğenilmişti." (19:55).
c- Allah, İsrailoğullanndan bir ahit aldığında onlara namaz kılmayı ve zekat vermeyi emretti. "Biz İsrailoğullanndan şöyle söz almıştık: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz; anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin! Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz, hala da yüz çevirip duruyorsunuz." (2: 83).
d- Zekat, Isa @'a ve onun vasıtasıyla havarilerine de emre -dilmiştir. Bununla ilgili olarak Meryem suresinde şu âyet yer almaktadır: "... Sağ olduğum sürece bana namaz kılmayı, zekat vermeyi emretti." (19: 31). Her peygamberin ümmetinin arınması ve Müslüman topluluğun refahı için namaz ve zekat ile emredilmiş olduklarında şüphe yoktur. İslam, zekatı zorunlu bîr vergi yapmakla kalmadı, onu bîr devlet müessesesi haline getirdi. Çünkü toplanması ve dağıtımı yönetim tarafından yapılmaktadır. Kur'an-ı Kerim, yönetici güç tarafından zekat müessesesinin kurulmasını, muhafaza ve idame ettirilmesini açıkça öngörmektedir. Hacc suresinde bu husus ile ilgili yer alan ayette şöyle denmektedir: " Ve onlar (o kimselerdir) ki kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilakis) namazı kılarlar, zekatı verirler..." (22: 41).
f- Yine Nur suresinde şu mealde bir ayet yer alır: "Allah, içinizden inanıp salih amel işleyenleri yeryüzünde halef kılacağına söz vermiştir... Onlar Bana kulluk ederler... namazı kılın, zekatı verin, Peygambere itaat edin ki rahmete erdirilesiniz." (24: 55-56).
Bu müessese fertler tarafından değil, cemaat tarafından kurulmalıdır. Kur'an-ı Kerim'de yer alan ifadelerde görülebileceği gibi fertler şüphesiz namaz kılıp zekat ödeyebilirler. Zekat, Müslüman toplumun zengin fertlerinin zorunlu bir vecibesidir, fakat şurası açıktır ki, zekatın ödenmesini zorlayıcı bir otorite olmalıdır. Zorunlu bir verginin Ödenmesi ne derece muttaki, faziletli ve Allah'tan korkan kişiler olurlarsa olsunlar, tamamıyla fertlere terkedilemez. Bu sebeple zekatın devlet eliyle toplanması gerekir.
İlk halife Hz. Ebu Bekr'in zekat ödemeyenlere karşı cihad ilan etmiş olması zekatın bir devlet müessesesi olduğu ve paranın devlet tarafından toplanması ve dağıtılması gerektiği konusunda zihinlerde hiç bir şüphe bırakmamaktadır. Şu ayet de zekatın bir devlet müessesesi olduğunu açıkça göstermektedir:
g- "Müminlerin mallarından zekat al ki, onunla kendilerini (malın manevi kirinden) temizlemiş, (mallarım) bereketlendirmiş olursun. (Zekat verdikleri zaman da) onlara dua et. Zira senin duan onlar için bir huzur vesilesidir." (9: 103-104). Burada Rasulullah @'a devlet reisi olarak devletin Müslüman fertlerinden zekat toplaması emre-dilmektedir. Miktarı, zamanı ve toplama usûlü Kur'an ve Sünnet ile tayin edilmiştir. Bu sebeple, fertler zekatı istediklerine verme veya miktarım kendileri belirleme hakkında sahip değildirler. İslâmî bir devlette her iki durum da yönetimin görevi olarak kabul edilmektedir.
9- Nİsab (Zenginliğin Asgarî Sının): Nisab, şer'an zengin sayılmanın asgarî ölçüsü demektir. Belli bir sının geçmesi şartıyla, bir yıl sahibinin mülkiyetinde kalan her çeşit servet zekata tabidir. Eğer servet İslâmî hükümlerde belirlenen en alt sınırdan daha azsa zekattan muaf tutulur. İslam her servet çeşidi için nisab denen en alt muafiyet sınırı belirlemiştir. Borçluluk durumunda, asgari sınırda, borç miktarının toplam servetten çıkarılmasıyla verilir. Nisab ve borç indirimi yapıldıktan sonra bütün servet çeşitlerinde %2.5, madenler ve defineye %20, sulanan araziye %5, sulanmayan araziye %\0, hayvanlara %1 ve 2.5 arasında değişen zekat uygulanır. (Bu hususlar ile ilgili ayrıntılı bilgiler ileriki safyalarda "Toplama Oranı" adlı başlık altında ele alınacaktır.)
Muafiyet sınırının, hayatın ihtiyaçlarının karşılanması için lüzumlu makul ve geniş indirimler yapıldıktan sonra çok dikkatle hazırlandığı burada belirtilmelidir. Nisabı belirlerken, İslam zekata tâbi varlıkların fiilî ve potansiyel verimliliğine büyük önem vermiştir. Halihazırda verimli olan ticarî mallar, tarım alanları ve hayvanlar gibi üretime yardımcı olabilecek kalemler, altın ve gümüş, en alt muafiyet sınırı üzerinden itibaren zekata tâbidir. Diğer yandan, ihtiyaç kabul edilen veya yukarıdaki anlamıyla verimli olmayan bütün maddeler zekattan muaftır. Zekattan muaf olan maddelerin listesi aşağıda verilmiştir, (a) Müslümamn ömür boyu içinde barınacağı ev, (b) Giyim eşyaları, (c) Ev aletleri, (d) Binek, (e) Yiyecek, (f) Silahlar, (g) Altın ve gümüşten başka ziynetler, (h) Şahsî harcama için ayrılmış altın ve gümüşten başka paralar, (i) Kitaplar, (j) Üretim İçin bulundurulan âlet-edevat ve makina-lar, (k) Tarımda kullanılan hayvanlar.
Yukarıda bahsedilen maddelerin ticaretinin yapılması düşünülmedikçe (veya kâr amacıyla değiştirilmedikçe), bu maddeler zekattan muaftır. Ayrıca nİsabda dikkate alınan maddeler tek bir çeşide ait olur. Servetin her bir çeşidi zekat içinde ayrı bir çeşit oluşturmuş olur. Mesalâ hayvanları, ticari malları, altın ve gümüşü olan bir kişi her servet çeşidinden ayrı ayrı zekata tâbi olacaktır. Eğer üç servet kalemi birleşik olarak değil, ayn ayrı nisab miktarının üzerinde olursa, kişi her çeşit servetin "toplanma oranına" göre zekat ödeyecektir. Fakat mallar ayn ayrı nisabı doldurmazlarsa, toplandıklarında nisabı doldursalar bile zekata tâbi değildirler. (S .A. Sıddıkî, a.g.e., sh. 31-35).
Zekat hayvanlara, madenlere, defineye, birikmiş servete, altın ve gümüşe (altın ve gümüş ziynetler dahil), tarım ürünleri ve benzerlerine ayn ayn uygulanır. Altın ve gümüş veya altın ve gümüş ziynetler söz konusu olduğunda, zekat bu iki maddenin toplam değerleri üzerinden belirlenir. Bazı maddeler için en alt muafiyet sının (nisab) aşağıda belirlenmiştir.
a- Altın ve Gümüş: Nisab altında 96 gr., gümüşte 640 gr. dır. Ziynetler için nisab, ziynetin yapıldığı madene göre tespit edilir. Şayet altından yapılmışsa nisab altın üzerinden, gümüşten yapılmışsa gümüş üzerinden hesaplanır.
b- Madenler ve Define: İster fertler tarafından, ister devlet tarafından sahip olunsun, madenlerin ve definelerin %20'si zekat fonuna ödenir.
c- Hayvanlar: Hayvanlar %1 ve 2.5 arasında değişen zekata tabidirler.
d- Tarım Ürünleri: Toprak ürünlerinin zekat oranı toprağın tabiatına göre (sulanan veya sulanmayan toprak oluşuna göre) %5 ve %10 arasında değişir.
e- Ticaret ve Sanayi Malları: Bütün ticarî ve sınaî mallara %2.5 zekat uygulanır. Her tüccar ve sanayici elindeki bütün malların %2.5'unu zekat olarak Ödemek zorundadır.
10- Vergilendirme Oranı: Zekata tâbi olan iki servet çeşidi vardır; görünen ve görünmeyen olarak:
a- Görülebilir Servet: Tarım ü-rünleri ve hayvan sürüleri vs. gibi -zekattan kaçınmak için- kolayca saklanamayan servetlere görünen servet denir,
b- Gizli Servet: Mesela altın, gümüş, ticarî ve sınaî mallar vs. gibi zekattan kurtulmak için kolaylıkla saklanabilen servetlere görünmeyen servet denir.
Görülebilir Servet:: 1. Tarım ürünlerine ve benzeri görünür servet çeşitlerine uygulanan zekatın ayrıntıları aşağıdadır.
Ziraî ürünlerin zekata ilişkin kıymet takdirleri
değişik esaslara göre sınıflandırılmıştır. Eğer toprak bir Müslüman çiftçi tarafından işlenmişse ürünün 1/10'u zekat olarak alınır ve bu öşür olarak adlandırılır; gayri müslim çiftçilerden toplanan toprak gelirleri haraç adını alır. Fıkıh âlimleri, Müslüman bir devlette toprağı, zekat oranı ve toprak gelirleri açısından 4 başlık altında sınıflandırmışlardır.
1- Bir memleketin sakinleri İslamı kabul ederlerse, topraklan öşrî olarak adlandınlır ve bunlar devlete zekat olarak öşür (ürünlerinin 1/10'nu) öderler.
2- Müslümanlar herhangi bir toprağı işlerlerse, bu toprağa da öşri denir ve devlete öşür (ürünlerinin 1/10'u) ödenir.
3- Fethedilen topraklar da Öşri olarak isimlendirilir ve zekat olarak devlete öşür (ürünlerin 1/10'u) ödenir.
4- Eğer toprak, memleketin asıl sahiplerinin eline bırakılırsa, bu kişiler haraç denen gelir vergisine tâbi olurlar.
İlk üç toprak çeşidinden alınan zekattır ve öşür olarak adlandırılır. Diğer taraftan; sonuncusu sadece bir gelir vergisidir ve haraç olarak adlandırılır. Topraklardan elde edilen tarım ürünleriyle ilgili zekat (öşür) emri Kur'an-ı Kerim'in şu mealdeki ayetleriyle ifade edilmektedir:
a- En'am suresi: "... Ürün verdiği zaman ürününden yiyin, devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin..." (6: 141).
b- Bakara suresi: "Ey inananlar! Kazandıkla-nnızın temizlerinden ve size yerden çıkardık-lanmızdan sarfedin..." (2: 267).
Fakihler bu ifadeleri tahıl ve meyve olarak kabul ettikleri gibi madenleri de buna dahil ederler. öşür'ü bizzat Rasulullah @ tesbit etmiştir:
a- Rasulullah @, Yemen valisi Muaz b. Ce-bel'e yazdığı mektubunda şöyle buyurmaktadır: "Yağmur, nehir ve göl sulan ile (tabii olarak) sulanan veya kendiliğinden sulu olan arazi mahsullerinde onda bir, hayvanlar ve havuzlar yardımı ile sulanan toprak mahsullerinde ise yirmide bir zekat verilir." (Müslim ve Nesei).
b- Abdullah b. Ömer, Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Yağmur ve nehir suyu ile havuz gibi çukurda birikmiş suyla sulanan toprak ürünlerinde tam öşür, ıska' ameliyesi (sun'i sulama sistemi) ile yetiştirilen muhsülatta ise yarım öşür vardır." (Bu-hari).
Fakihler, kuyulardan veya sun'i sulama sistemlerinden sulanan topraklardan elde edilen Üründen 1/20 zekat alınması ile ilgili olarak şöyle bir sebep göstermişlerdir:
"Bu topraklar için (kuyu kazmak ve sulama kanalları açmak sebebiyle) daha fazla emek (ve sermaye) gerekmektedir; diğer taraftan, yağmur suları ile veya (tabii) nehirlerle sulanan topraklar daha az emek (ve sermaye) gerektirmektedir."
1. Ziraî Ürünler
Öşürü belirlemek için fakihler tarım ürünlerini ikiye ayırmışlardır: (a) Tarla, (b) Bağ ve bostan.
a- Tarla Ürünleri: İmam Ebu Hanife'ye göre öşür her çeşit ürün için ödenmesi zorunlu bir vergidir. Fakat İmam Şafii'ye göre sadece yiyecek olarak depolananlar için zorunludur, Bundan dolayı öşür, sebzelerden alınamaz. İmam Mâlik ve İmam Ebu Yusuf da sebzelerin ve diğer benzeri (bozulabilir) şeylerin öşüre tâbi olmadığı görüşündedirler.
imam Ebu Yusuf a göre üretilen miktarın 5 vesk'i geçmesi şartıyla, depolanabilen ve ölçülebilen, mesela buğday, arpa, pirinç" mısır, badem, soğan, sarımsak ve bunlara benzer diğer ürünler zekata (öşüre) tâbidir. Eğerüretilen miktar 5 vesk'den azsa bu ürün için zekat (öşür) ödemek gerekmez. İmam Yusuf un yukarıdaki görüşünün delili Rasulullah @'ın şu hadisi olmaktadır. Ebu Said'den rivayette Peygamber @, "Beş vesk miktarından daha aza dahil (toprak mahsulüne) zekat vacip değildir" buyurmuştur.
delerin durumunu da smıflarmştır; mesela pamuk, safran vb... Ölçülebilen maddelerin en düşüğünün beş veskinin değerine eşit olması şartıyla bu maddeler de öşüre tâbidir. Bu sebeple ölçülemeyen maddelerin zekat miktarları hakkında, bunlarla mukayese edilebilen veya bunlann benzeri ticarî malların değerlerine bakarak hüküm vermelidir.
Tarım arazileri söz konusu olduğunda zekat, ürünlerin yetiştiği hasat zamanında Ödenir. Eğer, bu vakitte, ürün miktannın 5 vesk'in üzerinde olduğu görülürse zekat toplanacaktır; ve eğer ürün miktan 5 vesk'in altında ise, hiç zekat alınmayacaktır.
Muafiyet sınınnı tesbit ederken üreticinin ve ailesinin tüketeceği mahsûl miktarı düşünülerek makul bir indirim yapıldığı burada belirtilmelidir.
b- Bağ, Bostan Ürünleri: Meyvelere de zekat uygulanır. İmam Ebu Hanife'ye göre ziraî ürünler gibi bütün meyve çeşitleri de ürünün 1/10'u oranında zekata tâbidir. Fakat İmam Şafii'nin görüşünde sadece hurmalar ve üzümler bu vergiye tâbidir. Onun bu görüşü sadece hurma ve üzümden öşür alan ikinci halife Hz. Ömer'in uygulamalarıyla desteklenmektedir.
imam Ebu Yusuf vesk ile ölçülemeyen madRivayete göre, Taif in tahsildarı Süfyan b. Abdullah es-Sakafi, üzüm, şeftali, nar ve verimliliği üzümden kat kat fazla olan pek çok diğer meyvelerin yetiştirildiği bahçelerle ilgili olarak Hz. Ömer'e mektup yazmıştır. Bu mektubuyla da sözkonusu meyvelerden öşür almak için izin istemiştir. Hz. Ömer cevabında bu meyveler için Öşrün gerekmediğini bildirmiştir. (Dr. Yusufü'd-Din, a.g.e., sh. 665-675).
Meyveler sözkonusu olduğunda, herhangi bir ürün zekata tâbi olmadan önce iki şartın varlığı aranır:
1- Meyveler yenecek olgunluğa erişmeîidİr. Olgunlaşmamış veya ham meyve ağaçtan toplanırsa zekat düşmez. Ancak bu, zekattan kaçınmak için yapılmışsa, bu tür davranışları önleyici müsait tedbirler alınabilir.
2- Meyvelerin miktan en azından 5 vesk olmalıdır. Çünkü zekat için nisab mİktan bu kadardır ve bu miktardan az meyve için zekat yoktur.
İmam Ebu Hanife, ağaçta bulunan meyvelerin miktarını tahmin etmeyi veya hesaplamayı yasaklamıştır. Fakat İmam Şafii bunun tamamen âdil ve meşru olduğu görüşündedir. İmam Şa-fi'nin görüşleri zekatı belirlemek için hurma ve üzümlerin miktarlarını tahmin etmek üzere tahsildarlar tayin eden Peygamber @'ın fiilî sünneti ile desteklenmektedir.
Toplanacak zekat oranı tarlada/bahçede kullanılan sulama sisteminin yapısına göre tesbit edilir. Akarsular, nehirler (veya yağmur suları) ile sulanıyorsa Ürünün 1/10'u zekat olarak alınır. Eğer sulama bir kuyudan veya hayvan sırtında taşıma ile veya diğer suni usullerle yapılıyorsa zekat, ürünün 1/20'sİne tekabül eder.
Üzüm ve hurma miktarı tahminlerinin, meyveler olgunlaşma derecesine erişince veya faydalı ve yenilebilir kabul edilince yapılması gerektiği burada belirtilmelidir. Kuru üzüm ve kuru hurmada zekat bu meyveler tamamen kuruduğunda ve kuru meyve olarak tüketime hazır olduğunda alınmalıdır. Fakat yaş meyve sözkonusu olduğunda zekat, hurma ve üzümlerin satış fiyatı üzerinden alınmalıdır. Değişik hurma (ve üzüm) çeşitleri zekat alımı konusunda tek bir cins olarak kabul edilmelidir.
2- Hayvanlar
Sığır ve benzerî hayvanlar gibi görünen servet çeşitlerinin zekatı ile ilgili ayrıntılar aşağıdadır:
Müslüman çiftçiler mahsullerinin 1/10'unu zekat olarak Ödedikleri gibi, hayvan sahipleri de sahip oldukları hayvan çeşidine göre tesbit edilen zekatı öderler. Dölü alınmak için kırda otlatılan hayvanlarda da zekat vardır.
"Binek olarak veya yük taşımak için kullanılan hayvanlar zekata tâbi değildir. Hemen satılmak üzere otlatılan hayvanlar da zekata tâbi sayılmazlar. Çünkü bu hayvanlar ticaret metaı olarak kabul edilmezler. Bu iki çeşidin zekat durumları İle ilgili kuralları çok farklıdır." (S. A. Sıddıkî; a.g e., sh. 50).
Sadece, en azından altı ay otlatılan hayvanların kâr için yetiştirildikleri kabul edilir. Ancak, hayvan yılın altı veya daha fazla ayında yem ile beslenmişse, zirâi emtia olarak zekata tâbi olmadıkça zekattan muaftır.
Bu hususta Ebu Abbas tarafından rivayet edilen hadîsi hatırlamak konumuza uygun düşecektir. Bu hadiste Rasulullah @'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Feres'te (binel olarak veya yük taşımak üzere sahibinin ayırdığı atlar ile savaşta kullanılan atlar)a zekat yoktur." Bu sebeple zekatın genel esası, sadece nema veren mallardan alınıp, kullanım için elde tutulanlardan alınmamasıdır.
Böylece sünnet'e göre zekata tâbi hayvanlar sadece aşağıda işaret edilenlerdir: I.Develer, II. Koyun ve keçiler, IlI.Sığırlar, boğalar ve mandalar, IV. Atlar.
Bu hayvan çeşitleri %\ ile %2.5 arasında değişen zekata tabidirler. Bunlar aşağıda ayrı ayrı ele alınacaklardır.
I. Develer: Develerin zekatı Peygamber @'ın şu hadisi ile belirlenmiştir; "Sâlİm b. Abdil-lah'ın babasından, şöyle dediği rivayet olunmuştur: Salim bana, Peygamber @ vefat etmeden önce zekat hakkında yazdırdığı bir yazıyı okuttu. O yazıda şöyle bir ibare buldum: Beş devede bir koyun, on tanesinde iki koyun, onbeş tanesinde üç koyun, yirmide dört koyun, yirmi beşte ise iki yaşına girmiş dişi bir deve vermek gerekir. Otuzbeşe kadar durum böyledir. Eğer iki yaşında dişi deve bulunmazsa, üç yaşında erkek bir deve verilmesi gerekir. Otuzbeşi bir sayı geçtiği zaman, kırk beşe kadar üç yaşma girmiş dişi bir deve vermek gerekir. Kırk beşi bir yukarı geçince altmışa kadar dört yaşına basmış dişi bir deve vermek icabeder. Altmıştan yukarı geçerse yetmişbeşe kadar beş yaşına girmiş dişi bîr deve vermek lazım gelir. Yetmİşbeşi bir yukarı çıkarsa doksana kadar üç yaşına basmış iki adet deve vermek gerekir. Doksandan bir fazla olursa, yüzyirmiye kadar dört yaşına basmış iki adet dişi deve vermek lazım gelir. Develer yüzyirmİyİ geçince, (bundan sonra) her elli devede dört yaşında dişi bir deve, her kırkta üç yaşına girmiş bir deve vermek gerekir." (İbni Mace, Tirmizi, Nesei ve Buharı).
Yukarıdaki hadiste geçen develerle ilgili zekat oranlan aşağıda bir tablo halinde gösterilmiştir.
II. Koyunlar ve Keçiler: Koyundan zengin sayılmanın asgari ölçüsü kırk adet koyuna sahip olmaktır. Ancak bunların senelik zaruri ihtiyaçtan fazla olması şart koşulmuştur. Aşağıdaki hadis, koyunların olduğu kadar keçilerin de zekat oranını belirler: "Meralarda güdülen koyunun zekatı, sayılan kırk olunca, yüzyirmiye kadar bir koyundur. YÜzyirmiden ziyadede ikiyüze kadar iki koyundur. Koyunla-nn sayısı ikiyüzü geçerse her yüz koyunda bir koyun vacip olur. Bİr kimsenin de yayılır koyunu, kırktan bir noksan olursa, bu noksan koyunda zekat yoktur. Meğer ki zekat sahibi vermek dileye." (Buhari).Bu hadisin ışığında koyunlar ve keçiler için tesbit edilmiş bulunan zekat oranının bir Özeti aşağıya tablo halinde çıkarılmıştır:
Koyunlar ve keçiler karıştırıldığında bir çeşit olarak sayılır ve zekat buna göre verilir.
III. Sığırlar, boğalar ve mandalar: Rasulul-lah @, Muaz b. Cebel'i Yemen'e şu emir ile gönderdi: "Her otuz sığırdan iki yaşında dişi veya erkek bir dana ve her 50 sığır için 2 yaşında bir erkek veya dişi dana al." (Tirmizi).
İmam Mâlik'e göre, Muaz b. Cebel her 30 sığır için bir yaşında bir dana ve her 40 sığır için 2 yaşında bir dana alırdı. 30'dan aşağı sayı için hiç zekat almazdı ve Peygamber @'dan bununla ilgili birşey duymadığını, Peygamber @'ı gördüğünde kendisine bu konuda soracağını söylerdi. Fakat Rasulullah @, Muaz b. Cebel dönmeden evvel irtihal etti. (Muvatta).
Çift hayvanlarının (çift sürme ve su çekme için kullanılan hayvanlar) zekattan muaf tutulduğu burada belirtilmelidir. Bu hayvanlar ancak ticaret amacı ile beslendiklerinde ve ticari emtia olarak muhafaza edildiklerinde zekata tabi olurlar. Muaz b. Cebel böyle hayvanlar için hiç zekat almazdı. Hz. Ali de aynı görüşe sahipti. (Kitabû'l Haraç).
Aşağıdaki tablo sığırlar, öküzler vb. üzerine zikredilmiş yukarıdaki hadiste anlatılan zekat oranlarını göstermektedir:
"Bakar " kelimesi inek, boğa, öküz ve manda gibi bütün hayvanları kapsayacak şekilde kullanılmıştır ve bu hayvanlara aym oranda zekat uygulanır. Nisab ve kıymet takdiri ile ilgili diğer meseleler aynı şekilde tesbit edilir. Bu konuda fakihlerin hepsi benzer görüşleri paylaşırlar.
(IV) Atlar: Peygamber @, atları zekattan muaf tutmuştur. O'nun vefatmdan sonra fethedilen Suriye topraklarında pek çok meralar keşfedildi ve burada ticari gayeyle geniş mikyas-da at yetiştirildi. Müslümanlar Ebu Ubeyde b. el Cerrah'a atlarından zekat almasını söylediler. O kabul etmedi ve konuyu Hz. Ömer'e yazdı. Hz. Ömer de atlardan zekat almayı reddetti. Müslümanlar Ebu Ubeyde'ye atlarından zekat almasını tekrar söylediler. O bunu yine reddetti ve yine Hz. Ömer'e yazdı. O vakit, Hz. Ömer eğer insanlar ödemeye istekli iseler atlardan zekat almasını söyledi. (Dr. Yusuf-ud-Din, a.g.e-, sh, 665-675).
Böylece Hz. Ömer, Hz. Ali de dahil Rasulullah @'ın ashabıyla istişare ettikten sonra atlara zekat uyguladı. Gerçekte, atlardan zekat alınması teklifi Hz. Ali tarafından yapılmıştı.
Ancak, Hz. Ömer'in bu kararı vererek Peygamber @'a herhangi bir şekilde muhalif olmuş kabul edilemeyeceği burada belirtilmelidir. Çünkü Peygamber @ atlara zekat muafiyeti tanırken binek atlarını ima eden bir kelime kullanmıştır ve Hz. Ömer ve bütün diğer sahabeler Peygamber @'ın sözlerini sadece binek atları manasında anlamışlardır. Zaten, Rasulullah @'m zamanında atlar üretim veya ticaret amacıyla muhafaza edilmezlerdi. Bu sebeple, o dönemde atların zekattan muaf tutulması ile ilgili bir meseleyle karşılaşılma-mıştır.
Hz. Ömer'in atlara zekat uygulaması zamanın ihtiyacı idi ve "Peygamber @ rm kararma muhalif değildi. Rasulullah @ zamanında atların ticaret için geniş mikyasta yetiştirilmeleri söz konusu değildi ve Peygamber @'ın kararı o vakit olmayan bir şeyi kapsayamazdı. İmam Ebu Hanife'ye göre, otlaktaki kısraklar sayı başına bir dinar olmak üzere zekata tabidirler. "Mal sahipleri nisab miktarına dikkat etmeksizin ve atlara değer biçmeksizin her at için bir dinar ödeme veya atların değeri nisab miktarına ulaşıyorsa her 200 dirhem için 5 dirhem Ödeme ihtiyarına sahiptirler." Hz. Ömer'in bu usûlü desteklediği rivayet edilmiştir. (S. A. Sıddıki, a.g.e., sh. 50-60).
Zekatın Para Olarak Ödenmesi
İlk devirlerde hayvanların zekat oranlarının hayvan birimi esas alınarak hesaplandığı ve Ödendiğinde şüphe yoktur. Fakat bu hiçbir şekilde aynı hesabın para üzerinden yapılamayacağını göstermez. Böyle Ödemeler için yeterli para bulmanın güçlüklerini göz önünde bulundurarak, Rasulullah @,zekatın para yerine, zekatı ödenen cinsten verilmesini uygun kabul etmiş gözükmektedir. Ayrıca; zekatın cinse göre hesaplanması çok basitti ve Bedevi araplar bile bunu kolaylıkla anlayabilirdi. Yine bu hesap şekli hayvanların değerlerini para olarak belirlemek için israf edilecek olan pek çok zamanın tasarruf edilmesini sağlamıştır.
Bu sebeplerle, Rasulullah @ hayvanların değerlerini belirlemede ve ödeme için para bulmada karşılaşılacak uygunsuzlukları bertaraf etmek için, zekat hesaplarının ve toplanmasının cinslere göre yapılmasını emretmiştir. Bu, Rasululiah @ tarafından benimsenen geçici bir metoddu ve sahabeleri tarafından da zamanın ihtiyaçlarına ve şartlarına göre takip edildi. Paranın nispeten kıt olduğu o zamanda bu metod gayet basit ve yerinde idi.
Günümüzün ihtiyaçlarım gözönünde bulundurarak zekat hesaplama ve ödeme usulünü değiştirirsek Peygamber @'ın kararına zıt bir şey yapmış olmayız. Rasulullah @ tarafından tesbit edilen cinslere göre zekat oranları değişmeden kalacaktır, biz onları sadece zamanımızın ihtiyaçlarına uymak için para birimlerine çevireceğiz. Böylelikle, zekatta ihtiyaçlarımızı karşılayacak gerekli düzenlemeleri yapmak, zekat oranlarını değşitirmeksizin mümkün olacaktır.
b- Görünmeyen (Gizli) Servet: Görünmeyen servet, yetkililerden saklanması mümkün olan mesela altın, gümüş, ticarî mallar vb. bütün servetleri kapsar.
1- Altın ve Gümüş: Altın ve gümüş veya bu metallerden yapılan ziynetler ticarî değerleri sebebiyle zekata tabidirler; tıpkı hayvanların fizikî varlıkları sebebiyle zekata tâbi olmaları gibi. (S. A. Sıddıkî, a.g.e, sh. 50-60).
Bu metallere zekat uygulanır, çünkü daha ileri üretim için özellikleri vardır. Ve bu şekildeki bir servetin sahibi onu üretim amacı ile kul-lanmasa bile zekat ödemek zorundadır. Bu, yatırım için bir teşviktir. Sermaye sahibi her yılın sonunda servetini işletmemiş olsa bile zekatını ödemek zorundadır. Eğer bir sermaye kullanılmadan kalırsa bir süre sonra yıllık zekatlarla tükenecektir. Bu sebeple, birikmiş servetlerini üretimde kullanmak ve kârından zekat ödemek sermaye sahibinin menfaatinedir. 12 ayın sonunda, bütün birikmiş servetten zekat alınabildiği için, sermaye sahipleri bu vergi yoluyla sermayelerini ticaret, sanayi ve diğer üretime yönelik faaliyetlere yatırmaya zorlanmaktadırlar.
Zekatın gelir vergisinde olduğu gibi, gelire uygulanmadığı, ancak sahibinde tam bir yıl boyunca kalan sermayeye uygulandığı burada belirtilmelidir. Bu sebeple zekat, harcamalardan artakalan yıllık kazanç fazlası da dahil bütün birikmiş servete uygulanır.
Zekat alınabilmesi için bu servetin ticaret veya sanayide işletilmeden tam bir yıl sahibinde kalması şarttır. Yıl sonunda bütün bu servet zekata tâbidir.
Zekata ilişkin olarak görünmeyen servet şu Şekilde sınıflandırılmıştır: (a) Altın, (b) Gümüş, (c) Altın ve gümüş ziynetler ve (d) Ticarî mallar.
a- Altın: Rasulüllah @'m; "Altın ve gümüşün zekatı kırkta birdir" buyurduğu rivayet edilmiştir. Yirmi dinardan daha az altına zekat yoktur. Fakat bu miktardan fazla altının değerinin %2.5'u oranında zekat vermek gerekir. Altın ziynetlerde de nisab 20 dinardır. Bu, Peygamber @'m şu hadisine göre hesaplanmıştır: "Altının zekatında, mevcut altının kıymeti, İki yüz dirhem gümüş değerine baliğ olmadıkça o altında zekat yoktur."
b- Gümüş: Altın ve gümüşün her ikisinde zekat metalin değerinin 1/40'ıdır. Peygamber @; "Gümüşe kırkda bir vâcibdir" buyurmuştur. Yine bir başka hadislerinde şöyle buyur-muşlardır:"Müslüman üzerine atı ve kölesi için zekat vâcib değildir. Gümüşün her kırk
İslami Okul Okulların En Önemlisi