Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 2.3 - 2.Cilt

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 1

HZ.MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM... 1

TACİR.. 1

Giriş. 1

KISIM 1. 1

HZ. MUHAMMED: TACİR.. 1

Eski Arabistan'da Ticaret 1

Uluslararası Ticaret Fikri 2

Hz.Muhammed @'ın Ticaret Hayatı 2

Ticarî Seyahatler 3

Evlilik Sonrasında Ticaret 3

Ticarî Piyasa. 3

KISIM 2. 3

TİCARETİN PRENSİPLERİ. 3

Giriş. 3

Meşru Ticaretin Prensipleri 3

İdeal Bir Tacir Olarak. 3

KISIM 3. 3

EKONOMİK PROBLEMLERİMİZİN İSLAMÎ ÇÖZÜMLERİ. 3

Gerçek Ekonomik Mesele. 3

Komünizmin Önerdiği Çözüm.. 3

Faşist Çözüm.. 3

KISIM 4. 3

İSLAM'IN EKONOMİK SİSTEMİ. 3

Ekonomide Riyazet Ve Materyalizm.. 3

İslâmî İtidal 3

Peygamber @'ın Vazifesi Ve Sosyal Adalet 3

Gelir Dağılımında Adalet 3

Manevî Eğitim.. 3

İslâmî Çözüm.. 3

KISIM 5. 3

İSLAM  EKONOMİ   SİSTEMİNİN ÖZELLİKLERİ. 3

Şahsî Hürriyet Ve Toplum.. 3

Şahsî Mülkiyet Hakkı 3

Özel Mülkiyet 3

Kamu Mülkiyeti 3

Sonuç. 3

KISIM 6. 3

BELLİ BAŞLI ÖZELLİKLER.. 3

Ekonomik Farklılıklar 3

Kamuyu Himaye. 3

Kamuyu Himaye Ve Çağdaş Devletler 3

Esas İlkeler 3

Tahsisatların Ödenmesi 3

Hz. Ömer Tarafından Ödenen Tahsisatlar 3

KISIM 7. 3

EKONOMİK ADALET (I) 3

Sadaka (Gönüllü İnfak) 3

İnfâkı Teşvik. 3

İnfâkın Önündeki Engelleri Kaldırmak. 3

KISIM 8. 3

EKONOMİK ADALET (II) 3

Kanunî Tedbirler 3

Olumlu Tedbirler 3

Caydırıcı Veya Yasaklayıcı Tedbirler 3

İslâm'ın Adalet İlkesine Katkısı 3

Üretimde Adalet 3

KISIM 29. 3

EKONOMİK ADALET (III) 3

Zekat 3

1. Ziraî Ürünler 3

2- Hayvanlar 3

Zekatın Para Olarak Ödenmesi 3

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

HZ.MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM

 

TACİR

 

Giriş

 

Hz. Muhammed @, iş hayatını gayet adil ve dürüst olarak sürdürdü. Alışveriş yaptığı hiçbir kimsenin şikayetine meydan vermedi. Her za­man sözünü tutar, müşterilerine söz verdiği ni­telikteki malı tam zamanında teslim ederdi. Henüz çok genç yaşlarda dürüst ve doğru sözlü bir tacir olduğu şeklindeki ünü yayılmıştı. Diğer insanlarla olan ilişkilerinde daima büyük bir sorumluluk ve dürüstlük anlayışına sahip ol­muştur.

O yalnızca hakkaniyet ve dürüstlük esaslarına dayalı bir ticaret yapmakla kalmadı, doğru ve adil ticari muameleler konusundaki temel ilke­leri de vaz' etti. İlişkilerindeki dürüstlük, adalet ve doğruluk bütün tüccar ve işadamları için ta­kip edecekleri ebedi kurallar haline geldi. Rasu-lullah @'ın şu hadisleri bütün dürüst ve çalışkan insanlar için ebediyyen altın bir kural olarak ka­lacaktır.

"Maişetini helal \ oldan temin etmeye çalışmak diğer farzlara ek bir farzdır."(Beyhakİ) hayırlısını yememiştir."(Buhari). "Doğru ve na­muslu tacir; peygamberler, sâdıklar ve şehitler­le beraberdir."(Tirmizi, Dârimi, Dârekutni).

"Hiç kimse elinin emeğiyle kazandığından daha Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Helal belli­dir, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında çok kimselerin bilmediği şüpheli şeyler vardır. Bi­naenaleyh, bir kimse bu şüpheli şeylerden koru­nursa dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli iş işleyenler harama düşerler. Korunun kenarında hayvan otlatan kimse gibi ki, onların koruya dalması pek mümkündür. Dikkat ediniz, her hükümdarın bir korusu vardır. Uyanık olunuz. Allah'ın korusu da haram kıldığı şeylerdir. Şunu biliniz ki, vücutta bir et parçası vardır. O düzgün olursa bütün vücut düzgün olur. Eğer o bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. Biliniz ki, bu et parçası kalptir."(Buhari ve Müslim)

"Allah'ın rahmeti alırken, satarken ve malını an­latırken nazik olanadır."(Buhari)

 

KISIM 1

 

HZ. MUHAMMED: TACİR

 

Eski Arabistan'da Ticaret

 

Eski Arapların ticarî hayatları tarihin bilinen gerçeklerindendir. Toprağın kuru ve kumluk, dağların kayalık ve çıplak olduğu bu bölge yer­leşim merkezlerinde oturanlar için, ana geçim kaynağı bilhassa ticaretti. Hicaz toprağının büyük kısmı bu özelliklere sahipti. Hususi ola­rak Mekke'nin kumluk, kayalık ve kuru top­rağında su kıtlığından dolayı hiç bir mahsûl ye­tişmiyordu. Kur'an-ı Kerim, toprağın bu özel­liklerini İbrahim @ 'in şu sözleriyle ifade eder: "Rabbimiz, ben çocuklarımdan kimini namaz kılabilmeleri için senin kutsal evinin yanında ziraate elverişsiz bir vadiye yerleştir­dim..."(14:37). Buna benzer sebeplerden Ötürü bu bölgenin sakinleri ticareti benimsediler ve bu konuda ihtisas sahibi oldular. Kâ'benin bek­çiliğinden dolayı sahip oldukları liderlik sebe­biyle Kureyş bu sahada büyük fırsatlara ve imkânlara sahipti. Genel olarak Arapların siyasi hayatı çok istikrarsızdı. Normal hayat şekli bağımsız kabile hayatıydı. Ve merkezi bir gücün olmaması her kabileyi kendi güvenliğin­den sorumlu kılıyordu. Üu sebeplerden dolayı barış ve emniyetin garantisi yoktu. Bütün bun­lara rağmen Kabeden sorumlu olduğu için Ku­reyş bu bölgenin tamamında ticaret kervan­larını tam bir güvenlik ve serbestlik içinde do-laştırabiliyordu. Suriye, Yemen ve Bahreyn'de­ki değişik ticari pazarlara giden güzergah üze­rindeki kabilelerin hepsi Kureyşlilerin kervan­larını saygıyla karşılıyorlardı. Ayrıca, ne zaman ihtiyaçları olsa, yolları üzerindeki güçlü komşu kabilelerden geçiş izni alabilirlerdi. Kureyşin bu kolaylıklara ve güzergâh emniyetine sahip olması sadece Arap kabileleri için değil, diğer komşu krallıklar için de geçerliydi. Söz konusu bu ticarî ve güvenlikle ilgili dokümanlar ve ge­çiş kolaylıklarına ait belgelere dair detaylar Arap tarihi yazarlarının kitaplarında bulunabi­lir. (Muhammed b.Habib Bağdadi; Al-Muhab-ber, Da'iratul Mu'arif al-Uthmaniyah, Haydarabad, Dakka, Hindistan, 1942). Meşhur bir Ab­basi tarihçisi, komşu krallıklarla yapılan bu ti­cari anlaşmaların detaylanndan şu sözlerle bah­setmektedir: Şüphesiz ki "Peygamber @ 'in ka­bilesi Kureyş, Arabistan'ın en asil ve güçlü kabi­lesi idi. Mekke'nin sahibi ve Kabe'nin bekçisi olmalan Kureyş'e üç yönlü bir avantaj sağlıyor­du. (1) Diğer kabileler üzerinde yönetim güçleri oluyordu. (2) Merkezi konumlan ticaret ve ilişkileri kolaylaştırıyor ve onlara şeref ve kâr sağlıyordu. (3) Arap geleneğine göre Mekke bölgesinin savaş ve kan davalarından emin ol­ması Kureyş'i bu tür tehlike ve korkulardan uzak ve güvenli bir duruma getiriyordu.

İşte Kureyş bu özelliklerini kutsal Kâbenin bek­çisi olmasına borçluydu. Bu da onlara Allah'ın (c.c) bir ihsanıydı. Bundan dolayı tek Allah'a ibadetleri ve Peygamberinin getirdiği Tevhidi mesajı inançla karşılamaları gayet tabiî değil midir?" (A. Yusuf Ali; The Holy Quran).

Bu rahmet ve nimetler Kureyş kabilesine, Kur'an'da şu ayetlerle hatırlatılmaktadır. "Ku­reyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklannda uz­laşması ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kabe'nin Rabbine kulluk etsinler.

Kabileler arası savaşların, karşılıklı düşmanlık­ların ve genel güvensizliğin hakim olduğu o günlerde Kureyş tam bir güvenlik ve şan,şeref içinde yaşardı. Onlara bu imkânlan ve kolaylık­ları Kabenin hizmetçileri ve bekçileri olmaları veriyordu. Ticaret için gittikleri her yerde Arap­ların liderleri olarak şerefle karşılanır ve saygı görürlerdi. Bu sebeple Kureyş'in bütün şerefi, saygıdeğerliği, liderliği ve hatta kâr ve zengin­liği bile onların Kabe'nin hizmetçileri konu­munda olmalarının doğrudan sonucu idi. Bu statüleri, Kureyş'e komşu ülkelerde de ticari kârlar ve siyasi avantajlar sağlıyordu. Abdi Me­nafin dört oğlu Hişam, Abdi-i Şems, Muttalib ve Nevfel komşu krallıklardan ticaret ve güven­lik için "eylef" denilen yolculuk izin belgesini kolaylıkla almışlardı. Hişam, Suriye kralından, Nevfel Irak'tan, Muttalib Yemenden ve Abd-i Şems de Habeşistan Kralından bu tür belgeleri almışlardı. (El-Muhabber, sn. 162).

Kabe'nin muhafızları olarak sahip oldukları bu imkânları Kureyş çok iyi kullandı ve ticarî ker-vanlannı bütün komşu ülkelere yolladı. Bu onlan çok zengin ve güçlü kıldı. Yukarıdaki sure­de anlatıldığı üzere, kervanlarını yazlan kuzeye (Suriye,İran,Irak) ve kışlan da güneye (Yemen ve Habeşistan) hiçbir korkuları olmaksızın gönderirlerdi. Ticari hayatta ilerleyip büyük kârlar sağladılar. Ticari muameleler çeşitli şekillerde yapılırdı ve birçok farklı ortaklık(şir-ket) türleri ortaya çıkmıştı. Bu ortaklıklarda sermayeyi koyan kişi doğrudan işe katılabilir veya çalışmadan ortaklığa girer, hem kâra hem de zarara ortak olabilirdi(müdarebe). Zengin dullar, yetimler ve yalnız kadınlar bile herhangi türden bir ortaklığa katılarak ticaret yapabilir­lerdi. Hz.Hatice de zengin bîr dul olarak ticareti­ni değişik şahıslarla bu anlaşma şartlan üzerine yürüttü. Peygamberimiz @ de ticari hayatına onun sermayesi ile birçok ortaklıklara katılırdı. Parasını genellikle insanlara çeşitli anlaşmalar karşılığı ticaret için borç olarak verirdi. Çok ge­lişkin ticari bir hayata sahip olan Kureyş yıl bo­yunca kervanlarım çeşitli ülkelere gönderirdi. (Arz el-Kuran, Darül Asha'at Karaçi, Cilt II, sh.343-395).

 

Uluslararası Ticaret Fikri

 

Yukandaki bölümde Abd-i Menafin dört oğlu­nun da Suriye, Irak, Yemen ve Habeşistan gibi ülkelerden aldıkları ziyaret izinleri ve güvenlik garantileri ile bu ülkelerin değişik kısımlanna kervanlarını rahatça götürebildikleri an­latılmıştı. Bununla beraber, doğu ülkeleri ile Suriye ve Mısır arasında Arabistan'dan geçerek yapılan uluslararası ticarette yer almayı ilk düşünen Hz.Peygamber @'ın büyük dedesi Hişam'dir. Yine bunun gibi bu uluslararası se­ferlerden geri dönerken Arap kabilelerinin ihti­yaçlarını karşılamak üzere onlara çeşitli mallar getirerek satmayı düşünen de O'dur. Böylelikle bir ticaret merkezi olarak Mekke'nin ünü arta­cak ve ülkenin içlerinden birçok tüccan kendine çekecekti. Bütün bunlar, Pers Imparator-luğu'nun Kuzey Arabistan ve İran Körfezinden geçerek, Doğu ile Roma imparatorluğu arasın­da uzanan uluslararası ticaret yollan üzerindeki uluslararası ticarette kesin otoritesini kurduğu bir dönemde oluyordu. Bu olay Güney Arabis­tan, Suriye ve Mısır arasında Kızıldeniz kıyılanndan geçilerek yapılan ticarette büyük patlama yaptı.

Bütün Arap kabileleri, Kabenin muhafızları olarak Kureyş'e büyük saygı duyduğundan diğer Arap kervanlarına nazaran Kureyş'inkiler büyük avantajlara sahipti. Bunun yamsıra hac mevsiminde hacılara yaptıkları hizmetler de saygı ile anılmalarına sebep oluyordu. Mal­larının yollarda çalınması konusunda hiçbir en­dişeleri yoktu, üstelik diğer kervanlardan alı­nan, oldukça ağır geçiş ve ticaret vergileri de yi­ne aynı şekilde Kureyş kabilelerinden alı­nmazdı. Böylece bu yıllarda söz konusu dört kardeşin ticareti hızla gelişti. Bu dört kardeş ti­caret ehli olarak bilinir ve komşularıyla geliştir­dikleri iyi münasebetler sebebiyle ashab-ı eyle] (sözleşmenin sahipleri) ismini taşırlardı.

Bu ticaret; Kureyş, Suriye, Mısır, Irak, İran, Ye­men, Habeşistan gibi ülkelerin insanları ve farklı medeniyet ve kültürler ile doğrudan ilişki kurma imkân ve fırsatını vererek Kureyş'in eğitim ve bilgi standartlarını tedricen hiç bir diğer Arap kabilesiyle mukayese edilemeyecek bir şekilde yükseltmişti. Zenginlik ve refahta bütün Arap kabilelerini geçtiler. Mekke, Arap yanmadasımn en Önemli ticaret merkezi haline geldi. Uluslararası ilişkilerin bir diğer büyük kazancı da daha sonraları Kur'an-ı Kerim'in yazılmasında kullanılacak olan yazı şeklinin (resm-ul hat) Irak'tan getirilmesi olmuştur. Arabistanın diğer kabileleri Kureyş kadar iyi bir eğitime ve bilgiye sahip değillerdi. İşte bu se­beplerden dolayı Peygamber @ Kureyş'in ümmetin lideri olduğunu buyurmuştu. (Ahmed b.Hanbel, Müsned). Hz.Ali'den nakille başka bir rivayette şöyle buyrulur: "Önceleri Arap-lann liderliğini Hamir kabilesi yapıyorken, son­radan Allahu Teâlâ bunu onlardan alarak Ku­reyş'e verdi. "(Bey haki).

Kureyş, Fil vak'asına kadar ticaret ile büyüme­ye ve zenginleşmeye devam etti. Aynı yıl, Pey­gamber @ doğmuştur. Allah, bu orduyu muci­zesi ile ufak (ebabil) kuşlar vasıtasıyla bozguna uğratarak (105:1-4) Kureyş'i yok olmaktan ko­rumuş ve diğer kabilelerin gözünde itibarlannı ve Kabe muhafızları olarak şereflerini antırmıştır. İşte bu şartlar altında Peygamber @ ilk ticaret hayatına başladığında Kureyş'in zenginliği ve gücü devam ediyordu. (A.Guillamu-me, Seerah, Karaçi 1970, sh.80-83).

 

Hz.Muhammed @'ın Ticaret Hayatı

 

Dedesi Abdu'l Muttalib'in ölümünden sonra Muhammed @ Kureyş'in diğer liderleri gibi Mekke halkının geçim kaynağı olan ticaretle iştigal eden amcası Ebu Talİb'in yanında yaşamaya başladı. Rivayete göre, Ebu Tâlib Mekke'den Suriye'ye giden bir ticaret kervanı ile Şam'a yollandı. Rasulullah @ o zaman dokuz yaşındaydı. Amcasına sarıldı, o da O'na acıdı, O'nu hiç kırmazdt, kervan yola çıktı. Peygam­ber @ da kervana katılmıştı. Kervan Suriye'de Busra denen mevkiye vardığında orada konak­ladı. Manastırda Bahire adında bir rahip vardı. Ebu Talib onunla görüştü, rahip onları yemeğe davet etti. Bu meyanda Hz.Muhammed @'ı görünce dikkatini çekti. O'nda peygamberlik alametlerini sezdi. Ebu Talib'e; "Kardeşinin oğluyla geri dön, Yahudilerin onu görüp zarar vermelerinden korkarım " dedi. Ebu Tâlib de yeğeni ile geri döndü. (Ibni Hişam ve Tirmizi). işte Peygamber @'ın ilk gezisi bu şekilde Suri­ye'ye olmuştu.

 

Ticarî Seyahatler

 

Amcasının evinde büyüyen Muhammed @, on­dan ticari işler konusunda bir takım tecrübeler edinmişti. Büyüdüğünde, amcasının o kadar zengin olmadığını, beslemek zorunda olduğu büyük bir ailesinin olduğunu anlayınca, Mek­ke'de kendi adına ticaret yapmaya başladı. Ge­nelde bilindiğinin aksine, ticari hayata Hz.Hati-ce ile müşterek çalışmaya başlamasından çok daha önce girmiştir. Mekke'de küçük çapta işler yapardı. Bir yerden mal alır, başkalarına sa­tardı. Bu, Hatice ile çalışmaya başlamadan ön -ce başkalarıyla ticari ortaklığa girdiğini göste­ren sonraki hadiseler ile de teyid edilmiştir. Ku­reyş'in bir ferdi olarak O'nun da geçimi için kabilesinin diğer fertleri gibi aynı mesleği, yani ti­careti benimsemesi beklenirdi. Kendi adına ti­caret yapacak sermayeye sahip olmamasına karşılık, kendi sermayelerini işletemeyecek olan, fakat dürüst insanlarla ortaklık yapmak is­teyen sermaye sahibi birçok zengin, dul ve yeti­me ait büyük bir sermaye birikimi bulunuyordu. Dolayısıyla Hz.Muhammed @ için sabit bir maaş karşılığı vaya kâr ortaklığı yoluyla iş ha­yatına girmesi yönünde birçok imkânlar vardı. Hz.Hatice, Mekke'de temsilcileri vasıtasıyla İş yapan zengin hanımlardan biriydi. Muhammed @ çocukluğundan beri çalışkan ve dürüstlüğü sebebiyle halk arasında "Sâdık" ve "Emin" isimleriyle tanınırdı. Böylece O'nu güvenilir ve kâr getirici bir ortak olarak gören Hatice de ba­zen ücretle, bazen de kârdan pay vererek Hz.Muhammed @'ı birçok defalar kuzeydeki ve güneydeki değişik pazarlara, ticari seferlere göndermişti.(Mevdudi; Tafheem al-Quran, c.VI, sh.475-76).

Peygamber @ onun sermayesiyle pek çok ticari sefere çıktı. Bunlardan biri çok meşhurdur ki; bu seferin sonunda Hatice O'na hizmetkârı vası­tasıyla evlenme teklifinde bulunmuştu. Bu se­fer, Suriye'de Busra'ya yapılmıştı, detayları ise hadis, tarih ve siret kitaplarında bulunabilir. Bu geziye çıktığında yaşı 25 civarında idi. O'nun pek çok diğer ticari seyahatleri teyid edilmiştir, diğer yolculuklar tarihçiler tarafından yolcu­luğun niteliği hakkında ayrıntı vermeden sade­ce ismen zikredilmişken bazı seferlerinin Hz.Hatice adına yapıldığı açıkça belirtilmiştir. Haz.Hatice ile Suriye seferi için anlaşmasından önce Peygamber @'ın tacirliği ve dürüstlüğü ile, hususi olarak ticari piyasada, umumi olarak da Kureyş'te büyük bir isim yaptığı bellidir. Ti­caretinin çoğunluğunu Yemen'e yaptığı ve bu gaye ile oradaki ticari merkez ve kasabalara pek çok gittiği bilinmektedir. Hz.Hatice için burala­ra dört sefer yapmıştır. Siret-i Halebiye'nin ya­zarı burada Habaşa ve Curaş adlı iki ticaröt mer­kezini aynı sanmakla bir hata yapmıştır. Zira buraları Yemen'de iki farklı şehir ismidir. O za­manların Arap coğrafyasına göre bunlardan biri Yemen'de diğeri ise Tehame'de idi. Meşhur Arap Coğrafya bilgini Yakut Hamavi'ye göre Curaş, Yemen'in Mekke yönünde bir şehri idi. (Mu'jam al-Buldan, Kahire, c.V, sh.59). Habaşa hakkında ise cahiliyye döneminde Tehame'nin önemli ticaret merkezlerinden birisi olduğu yazıhdır.(A.g.e., c.IV,sh.54).

Muhaddis Abdurrezzak Ma'mer'İn Zühri'den naklederek rivayet ettiği bir olayı, Hz.Muham-med @'ın erginlik çağına eriştiğinde ticarete başladığını haber verir. Sermayesi ol­madığından başkalarının sermayeleriyle ticaret yapmıştır. Hz.Hatice O'na iş vererek mallanın Tehame'deki Habaşa pazarına götürmesini iste­di. Bu şekilde, Siret-i Halebiye'de bahsedildiği gibi, Peygamber @ Suriye'ye yaptığı seferden başka, Hz.Hatice için iki Habaşa'ya, ikisi de Cu-raş'a olmak üzere dört ticari sefere daha çıkmış oldu. Peygamber @Tın Arap yarımadasının doğu kısmında yer alan Bahreyn'e de bir kaç se­fer yaptığı kaydedilmektedir. Bu konu Ahmed b.Hanbel'in Miisned'inde geçen bir hadis ile te-yid edilmektedir. Mekke'nin fethinden sonra gelen sayısız heyetlerden birisi de Abdul Kays kabilesinin heyetiydi. Peygamber @ onlara li­derlerinin kim olduğunu sordu. El-Eşac ol­duğunu söylediler. Peygamber @ el-Eşac'a değişik kasabalar ve oradaki ahval hakkında so­rular sordu. Özellikle Safa, Mushakkar, Hicar ve bazı kasabalardan bahsetti. Peygamber @'m bu husustaki derin bilgisi karşısında şaşıran el-Eşac; "Anam-babam sana feda olsun, sen ülkem hakkında benim bildiğimden ve ülkemizin ka­sabalarının isimlerini bizim bildiğimizden çok biliyorsun" deyince O da; "Sizin ülkenize sık sık seyahat fırsatı buldum ve orada misafirperver­liğinizi gördüm" buyurdu. Peygamber @'m ce­vabı tam olarak şöyledir: "Kad mata'tu ardakum ma fusiha li filia (ülkenizin topraklarını ayak­larımla çiğnedim). (Mu'jam al-Buldan, c.lV,sh.541).

Bu nakil çok açık olarak Peygamber @'ın nübüvvetinden önce 18-25 yaşlan arasında ti­cari işlerini düzene koymak için faaliyetleri sırasında ticari gayelerle Bahreyn'e gittiğini ke­sin olarak göstermektedir. Oldukça geniş bir ai­lesi ve mütevazi geçim kaynaklan olan am­casının Ondan yükünü hafifletmesi için bazı işlere girişmesini istemesi de aynı dönemlerde olmuştur. Komşu ülkelere yaptığı bütün gezile­ri ticari amaçlar taşıdığından Bahreyn'e yaptığı ziyaretlerin de O'nun olağan ticari amaçlı sefer­lerinden olması gerekir. O'nun sözleri de Bah­reyn'e sık gittiğini gösteriyor. Hz.Peygamber @ ticari seferleri konusunda Mevlana Seyyid Süleyman Nedvi, O'nun bu bölgelere geziler yapmış olduğunun delillerinden söz eder. (Arz el Kur'an, cilt II, sh.243-295) İmam Ahmed'in bu nakli İmam Nevevi tarafından da tasdik edil­mektedir. Abdul Kays heyetinin Mekke"yi zi­yaret nedeninden de bahsetmiştir. Cahiliye döneminde Ganem b.Vediya kabilesinden Munkız b.Hayyan adında birisi Hicar'dan Yes-rib'e (Medine) mallar getirirdi. Bu ticaretine Hz.Peygamber @'m hicretinden sonra da de­vam etmiştir. Birgün Munkız bir yerde oturup mallarım satarken Peygamber @ oradan geç­mekteydi. Munkız Onu görünce hemen ayağa kalktı. O da "Sen Munkız b. Hayyan mısın?" di­yerek hatırını sordu. Sonra da kabilesinin ileri gelenlerinin isimlerini tek tek söyledi ve onlar hakkında sorular sordu. Onun bu bilgileri karşısında epeyce şaşıran Munkız İslam'ı kabul etti. Fatiha ve İkra surelerini Öğrenip Hz.Pey­gamber @'ın Abdül Kays için verdiği mektubu alarak Hicar'a geri döndü. (Abdurrauf Danapu-ri, Ashha us sir, Meclis-i Neşriyat İslam, Kara-Cİ1979, sh.412).

Burada Hz.Peygamber @'ın Hicar'ın asillerin­den ve liderlerinden söz etmesi de daha evvelce İmam Ahmed'in naklettiği ve aynı kişiye el Eşac gibi (Abdul Kays heyetinin lideri) Munkız b.Hayyan'a da üç şehir hakkında soru sorması ve "ben oralara bol bol seyahat ettim" demesi şeklindeki hadise ile benzer sebeplere da­yanır.

Bütün bu nakiller açık bir şekilde Hz.Peygam­ber @'ın ticari işlere oldukça genç bir yaşta, muhtemelen 17-18 yaşlarında başladığını gösterir. Açıkça, herhangi bir dürüst ve kendisi­ne saygısı olan kişi gibi, fakir amcasına daha fazla yük olmaktan hoşlanmamış ve ticarete atılmıştır. Bu sebeplerle de komşu ülkelere bil­hassa sınır bölgelerdeki Yemen, Bahreyn ve Suriye kasabalarına, muhtemelen Habeşistan'a gitmiştir. Ancak Habeşistan'a gittiği hiçbir sa­hih kaynak tarafından teyid edilmemiştir. Mu­hakkak ki O, hayatını helal yoldan kazanma arayışı içinde çok gayret sarfetmiştir. iş hayatı­na, bir sermaye sahibi dulun ortağı olarak veya belirli bir ücret karşılığında çalışan bir kişi ola­rak başlamış olabilir. Daha sonra, bu sahada ka­zandığı   tecrübelerle   ve   doğruluğunun, dürüstlüğünün çevreye yayılması üzerine yu­karıda sözü edilen, Hz.Hatice'nin O'nu bir çok kere maaş karşılığı ticaret için çeşitli yerlere göndermesi ve sonra aynı amaçla büyük bir meblağla Suriye'ye göndermesi olayında ol­duğu gibi kendisine diğer insanların sermayesi ile iş yapması teklif edildi.

Bu olaylar, O'nun çocukluğunda küçük bir ücret karşılığında Mekke halkının koyunlarına ço­banlık yaptığını öğrendiğimizde daha bir ger­çeklik kazanıyor. Hz.Peygamber @ büyürken gençliğinin ilk dönemlerinde ticari hayatına muhtemelen sabit ücretler karşılığında başlamıştı. Daha sonraları Hz.Peygamber @ bu tarz ticareti, Yemen pazarlarına düzenlediği her seferin sonunda aldığı bir deve karşılığında Hz.Hatice için birkaç defa yapmıştı. Bu sebep­lerden dolayı Hz.Muhammed @, hayatının gençlik dönemlerinde sabit ücret karşılığında Hz.Hatice de dahil Mekke'nin değişik zengin insanları için ticaret yapıyor görmemiz şaşırtıcı bir olay değildir.

Günün birinde Hz.Muhammed @ birisiyle tica­ri bir anlaşma yaparken aralarında bir mesele çıktı, bunun üzerine karşısındaki O'ndan iddi­asını ispatlaması için "Lat ve Uzza" putları üze­rine yemin etmesini istedi. Bunun üzerine O "hiçbir zaman bunu yapmadım. Tesadüfen yakınlarından geçsem kasden onlardan kaçın­ıyor ve değişik bir yol tutuyorum" buyurdu. O'nun tavrından oldukça etkilenen adam "Sen doğru ve adil birisin. Söylediklerin de hakikat­tir. Allah için, bu adam, bilginlerimizin ve ki­taplarımızın sözünü ettiği kişidir" dedi. (İbn-Sa'd c. I,sh.l3O, AbdülHamid Sıddıki tarafın­dan alıntıdır. The life of Muhammed, Lahor 1975, sh.52).

Tarihi kayıtlarda O'nun Said b.Ali Saib ile ortak ticaret yaptığından söz edilir. Mekke'nin fethin­den sonra Saib O'nu ziyarete geldiğinde ashab onun iyiliğinden söz edince Hz.Muhammed @, onu herkesten daha iyi tanıdığım ifade etti. Onu sevgiyle karşılayarak "gel, gel, hoşgeldin kar­deşim ve benimle hiçbir zaman tartışmayan ti­caret ortağım" buyurdu. Saib'de Hz.Muham­med @'ın ortağı olduğunu ve O'nun ticaret he­saplarını her zaman dürüstçe tuttuğunu anlattı. Allame Zehebi Hz.Peygamber @'dan şöyle nakletmiştir: "Hatice için iki dişi deve karşılığında iki kez sefere çıktım." (Camii Sa-gir). Hakime göre Rebi b.Bedr, Talha b.Ubey-dullah'ın kölesinin adıydı. Bu köle Hz.Peygam­ber @ ile ortak ticaret yapmıştı. Daha sonraları bu ortağı ile karşılaşınca Hz.Peygamber @ "Be­ni tanıdın mı?" diye sordu O da "Sen benim or-tağımdm ve ortakların en iyisi idin. Benimle hiç bozuşmadın ve hiç aldatmadın" diye cevâp ver­di. Hz.Peygamber @'m Hz.Hatice için iki ye­tişkin dişi deve karşılığında iki ticarî sefere çıktığına dair başka bir rivayet te vardırfEl İm-ta). Câbir'in rivayetine göre Hz.Peygamber @ Hz.Hatice adına Curaş'a iki sefer düzenlemiştir. Bunlardan birinde Hz.Hatice'nin, kölesi Mey-sere'yi de Hz.Peygamber @'le beraber gönder­diği rivayet edilmiştir. Bu konuda farklı râvile-rin, farklı rivayetleri vardır, ancak hepsinin or­tak noktası, O'nun ticaret için bu seferlere çıkmış olmasıdır.k İbn-i İshak' göre "Hz.Hati­ce, şerefli ve zengin tacir bir hanımdı. Mallarını ülke dışına götürmeleri için kâr paylaşımına da­yanan ortaklıklar yoluyla insanlarla anlaşırdı. Zira Kureyşliler tüccar bir halktı. Hz.Hatice Hz.Peygamber @'ın doğruluğu ve dürüstlüğü ve şerefli şahsiyeti hakkında söylenenleri du­yunca O'na mallarım Suriye'ye götürmesi için ortaklık teklif etti ve herkesin ödediğinden daha fazla para ödeyeceğim söyledi. Meysere'yi de yanına verdi. Allah'ın Rasulü @ bu teklifi kabul etti ve ikisi Suriye'ye gitmek üzere yola koyul­dular. (S iret).

Bu gezisinde Hristiyan bir keşişle de görüştü. Nakledildiğine göre Hz.Peygamber @ keşişin mağarasının yanında bir ağacın gölgesinde otu­rurken, keşiş Meysere'ye gelerek ağacın altında dinlenen kişinin kim olduğunu sordu. Meysere O'nun kutsal Kabeyi bekleyen Kureyş'ten ol­duğunu söyleyince keşiş "bu ağacın altında da­ha evvel Peygamberden başkası hiç otur­mamıştır" diye bağırdı. Hz.Peygamber @ daha sonra getirdiği malları sattı, satın almak istedik­lerini satın aldı ve Mekke'ye geri dönüş yolcu­luğuna başladı."(îbn-i İshak)

İbn-i Sa'd da ise şöyle geçmektedir: "Yeğeni 25 yaşına varınca, Ebu Talib onunla şöyle konuştu: 'Bildiğin gibi ben geçim kaynaklan kıt, oldukça zor şartlar altında çalışan biriyim. Kabilenden bir kervan kısa bir süre sonra Suriye'ye gidiyor. HaticeOıntiHuveylid'in ticarî mallarıylailgüene-cck Kabilemizden omsıne ihtiyacı var. Eğer is-^ısen Hatice seni tutacaktır." Hz.Muhammed @'da: "Senin dediğin gibi olsun" diye cevap­ladı. Ebu Talib sonra Hatice'ye giderek yeğeni­ni bu ticari göreve kabul edip etmeyeceğini sor­du. O da daha evvelden Muhammed @'m dürüstlüğünü, doğruluğunu ve yüksek ahlâkını duymuş olduğundan hemen kabul etti. O'na diğerlerine verdiği ücretin iki mislini vere­ceğini söyledi."(İbn-i Sad, c. I, sh.129).

Hz.Muhammed @ mallarını Busra'da satarak, başkalarının kazandığından iki misli kâr etti. Daha sonra da Mekke'ye geri döndü. Hatice O'nun Mekke'ye büyük kârlarla döndüğünü, diğerlerinin kazandıklarından daha fazla ka­zanç yaptığını görünce anlaştıklarından da fazla hisse verdi.

Tarihi kayıtlara göre bu Onun üçüncü veya dördüncü seferidir. Daha evvel yukarıda an­latıldığı gibi Peygamber @'ın Hz.Hatİce namı­na yaptığı iki sefer Yemen'edir. Bu seferlerde Hz. Hatice'nin kölesi Meysere de Peygamberle beraberdi. Bu geziler Habaşa panayırında tica­ret yapmak içindi. Habaşa'da Recep ayında her yıl panayır (suk) kurulur ve üç gün sürerdi. Pey­gamber @ Meysere ile bu panayıra geldi ve bu­radan Mekke için kumaş satın aldı. Bu ku­maşlardan İyi bir kâr elde etti. Sonra yine Hz.Hatice namına Yemen'e gitti. Cerir b.Hazm'ın rivayetine göre Hz.Hatice, karşılığında dişi deve vermek üzere Hz.Pey­gamber @'ı İki kez Yemen'deki Curaş kentine ticaret için göndermiştir (el-Müstedrek). Zehe-15i de bunu .teyid etmektedir. Bu durumda Hz.Muhammed @ Hz.Hatice namına ikisi Habaşa'ya ikisi Curaş'a olmak üzere dört defa Yemen'e gitmiştir. O halde Suriye'ye gidiş Hz.Hatice için yaptığı beşinci seferi ve daha önceleri 12 yaşında iken amcası ile çıktığı sefer de dahil edilirse kendisinin altıncı seferi oluyor­du. (Ali b. İbrahim Burhaneddin Halebi, Siret-i Halebiye, Bulak 1875).

Rivayetlere göre Hz.Hatice, yakın akrabası olan Hakim b. Hizam'ın Habaşa pazarlarından Tehame kumaşları getirerek Mekke'de sattığını görünce Hz.Muhammed @ ile Meysere'yi tica­ret için oraya göndermeyi düşünmüştür. Peygamber @'ın Hz.Hatice ite evlenmeden önce, Suriye ve Yemen'de çeşitli yerlere Hz.Hatice namına seferlere çıktığına şüphe yoktur. Bununla beraber maişetini temin için benzeri ticari gezilere çıkmış olması da muhte­meldir. Zaten O'nun gibi dürüst bir genç adamın vaktini amcasının yanında boş geçirdiğini düşünmek imkânsızdır. Çok küçük yaşlarda iken bile amcasının omuzundaki yükün birazını almak için Kureyş'te çobanlık yaptığı bilinmektedir. 25 yaşma gelinceye kadar yaşlı amcasına gereksiz bir yük olarak işsiz-güçsüz gezdiğini o halde nasıl umabiliriz? O'nun karakteri ve yapı­sı da göz Önüne alındığında, tüm deliller, en meşhurları Saib b.Ali Saib ve Kays b.Saib ol­mak üzere birçok kişilerle ortak olarak veya kendi adına çeşitli ticari faaliyetlerde bulun­duğunu göstermektedir. Yine eldeki kaynaklar bu amaçla .Peygamber @'ın Hz.Hatice kendisi­ni ticari işleri için seçmeden önce Yemen'e ve kasabalarının pazarlarına bir kaç sefer yaptığını göstermektedir. Muhammed @'ın mizacında genç bir adamın gençliğinde bu tarz ticari işlere girmiş olması gayet makul ve olağandır.

Diğer yandan Hz.Muhammed @ gibi bir in­sanın gençliğinde ve hatta oldukça erişkin bir yaşta maişeti İçin başkalarına bağımlı bir hayat sürmesi hiç bir zaman ileri sürülemez. Hz.Mu­hammed @'m Hz.Hatice ile anlaşma yapmadan ve Ebu Talib'in konuşması ve İsteği vuku bul­madan önce en azından Yemen'e birkaç ticari sefer yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Fil­hakika, Bahreyn'e yaptığı bir kaç sefer Abdul Kays heyetinin liderine "Sizin topraklarınızı ayağımın altında çiğnedim" buyurması ile ken­di ağzından teyid edilmiştir. Bu Hz.Peygamber @'ın ticari amaçlarla Bahreyn'e birkaç kez gittiğini açıkça göstermektedir, yoksa Hz.Pey-gamber @ "topraklarınızı çiğnedim" sözlerini kullanmazdı.

 

Evlilik Sonrasında Ticaret

 

Hz.Muhammed @ Hz.Hatice ile evlendikten sonra, bu kez işin idarecisi ve hanımının ortağı olarak ticarete eskisi gibi devam etti. Buna bağlı olarak komşu ülkelerin ve ülkesinin çeşitli ticari merkezlerine ve panayırlarına pek çok kereler yolculuk yaptığı kesinlik kazanmaktadır. Ev­lendiği yaştan (25) peygamberlik görevi kendi­sine tevdi edilinceye kadar (40) Arap yarıma­dasının değişik bölgelerine ve Yemen, Bah­reyn, Irak, Suriye gibi sınır komşusu ülkelere ti­cari seferlere gitti. Gerçi bunlar hakkında kayıt­lar yoktur, fakat kayıt olmaması bu yolculuk­ların yapılmadığına delil değildir, çünkü zaten insanların günlük ticari işleri, gezileri için bu tür kayıtlar tutmamaları gayet normaldir. Ayrıca Hz.Peygamber'in 14 asır önceki ticari kayıt­larını aramak mucize istemek gibi bir şeydir. El­de bulunan değişik insanlarla yaptığı iş an­laşmalarıyla ilgili bazı kayıtlar Onun ticaretle ilgilendiğini göstermektedir. Yaptığı iş, yaz-kış demeden çeşitli ülkelere gitmeyi gerektirmek­tedir. Hz.Peygamber @'ın yıllar boyunca hiçbir iş yapmadan, hanımının geliri ile yaşadığı düşünülemez. O'nun getirdiği ilkelerin ve an­layışın tabiatına aykırı bir durumdur. Üstelik ortaklarından ve diğer arasıra iş yaptığı kimse­lerden gelen rivayetler O'nun karakterine ve mi­zacına uygun bir görüntü vermektedir.

Otuz yaşlarının sonuna doğru daha ziyade te­fekküre vakit ayırdığı doğrudur. Bunun için Hi-ra dağında (Cebel-i Nur) günler, haftalar geçir­miştir. Ancak daha önceki dönemlerinde otuzlu yaşlarının ortasına kadar normal bir ticaret adamı gibi çalışmıştı. Evlendikten sonra yaptığı Üç ticari gezisi tarihte geçmektedir. Bunlar sırasıyla Yemen, Necd ve Necran'adır. Ravi bu­nun yanında O'nun Hac mevsiminde Ukaz ve Zü'1-Mecaz panayırı zamanında yoğun ticari fa­aliyetlerde bulunduğunu anlatmaktadır. Diğer zamanlarda da Mekke çarşısında toptancılık işiyle uğraşırdı. (Abdül Kuddüs Haşimi; An article in Seerat Number, Faran, Karaçi, Ocak 1956).

Alış-Verişleri: O'nun peygamberlik öncesinde ve sonrasında hem Mekke ve hem de Medi­ne'deki ticari muameleleri hakkında geniş ma­lumat vardır. Rivayetlerde alımlarından bahse­dildiği gibi satış işlerine de yer verilmiştir. Pey­gamberliğin gelişi ile Hicretin vukuuna kadar satımdan çok alım akdi yaptığı bilinir. Medi­ne'ye hicretinden sonra ise satış muameleleri ol­dukça az olup bunlardan sadece üç tanesine yer verilmiştir. Alışlarına ise hayli fazla diyebile­ceğimiz örnekler verilir. (Allame Mecduddin Firizpuri, Sefer el-Saadet). Aşağıya örneklerini aldığımız alış-veriş akitlerinden bazıları, diğer insanlarla kurduğu ticari İlişkilerini anlamamı­zda bizlere yardımcı olacaktır.

Satış Akitleri: Enes'den rivayet edilen bir ha­diste, Peygamber @ bir yaygı ile bir bardağı sat­mak isteyerek; "Bu yaygı ile bardağı kim satın alacak?" dedi. Bir adam "Ben onları bir dirheme satın alırım" dedi. Bunun üzerine Allah'ın Ra-sulü @ "Bir dirhemin üzerine kim arttıracak" buyurdular. Derken bir adam iki dirhem yerdi. Rasulullah @ da onları o adama sattı. (İmam Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, Ibni Mâce).

Abdullah b. Ebu Hamza, kendi rivayetine göre Muhammed @'dan (risaletinden önce) bir şey satın almıştı. Ödenecek bir miktar kalmış, biraz sonra getireceğini söyleyerek ayrılan Abdullah b.Hamza verdiği bu sözü de unutmuştu. Üç gün sonra hatırlayıp kendisini bekleyeceği yere git­tiğinde O'nu halâ kendisini bekliyor buldu. Mu­hammed @: "Bana büyük bir mesele ve güçlük çıkardın. Üç gündür burada seni bekliyorum" dedi. (Ebu Dâvud).

Satın Alma (Mubayaa) Akitleri: Hz.Peygam­ber @ bilhassa risaletten Önce olmak üzere bir çok alım akitleri yapmıştır. Bunlardan bazıları aşağıda verilmiştir:

Câbir şöyle rivayet etmektedir: "Devemle se­yahat ediyordum. Öylesine yorulmuştu ki, yürüy emiyordu. Nihayet "deveyi başıboş bıra­kacak oldum. (Bu arada) Hz.Peygamber @ ba­na yetişti ve dua etti, hayvana da vurdu. Deve Öylesine bir yürüyüş yürüdü ki, onun gibi bir yürüyüşü şimdiye kadar hiç yapmamıştı. O za­man Hz.Peygamber @ bana dönerek : "Onu. ba­na bir ukiyyeye (40 dirhem) sat." dedi. Ben ka­bul ettim, ama eve kadar deveyle gitmemi şart koştum. Medine'ye varınca deveyi O'na götürdüm. Kıymetini bana saydı. Bundan sonra • (evime) döndüm. Hemen arkadan birini gönde­rerek: "Acaba deveni alayım diye sana fiyat kırdım mı dersin? Deveni de dirhemlerini de al! O senindir" buyurdu. Buhari'nin naklinde ise şu fazlalık vardır: "Bana ücretini ödedi ve deveyi de geri verdi." Yine Buhari'nin bir diğer rivaye­tine göre Hz.Peygamber @, Bilâl'e dönerek: "Ona parasını öde ve fazladan da ver." buyurdu ve Bilâl, paranın üstüne bir de kırat ekledi.(Bu-hari ve Müslim).

Urvetü'l-Bâriki'den rivayet olunduğuna göre Peygamber @ kendisine bir koyun alması için bir dinar vermiş; o bu para ile iki koyun satın almış ve birini bir dinara satarak Rasulullah @'a bir koyun ile bir dinar getirmiş. Bunun üzerine Peygamber @ ona alış verişinde bereket ile dua etmiş; artık toprak satın alsa kazanır olmuştur. Bu hadisi İmam-ı Ahmed, Ebu Davud, Tirmİzi, İbni Mace rivayet etmiştir. Tİrmizi ve Ebu Da-vud'da benzer bir başka olaydan söz edilir: Ha­kim b.Hizam da Allah rasulü'nün bir dinar vere­rek kendisini kurbanlık bir hayvan almaya gönderdiğini nakleder. Hakim, bir dinarla bir koyun alıp sonra iki dinara satar. Sonra bir dina­ra yine bir koyun alarak onu ve fazladan olan di­narı götürür. Hz.Peygamber @, dinarı sadaka olarak verir ve yaptığı ahş-verişten dolayı ona dua eder.                                         

Veresiye Alımları: Hz.Peygamber @ parası ol­madığı zamanlar borçla veya zırhını rehin vere­rek mal alırdı. Ebu Râfi 'nin rivayetine göre Peygamber @ bir adamdan Ödünç olarak küçük bir deve almış; az sonra kendilerine sadaka de­velerinden bir takım develer gelmiş. Bunun üzerine Ebu Rafı', o adama küçük devesini geri vermesini emir buyurmuş. Ebu Rafi, gelen de­veler arasında yedi yaşından küçüğünü bula­madığını söyleyince Rasulullah @; "O halde onu ver, zira insanların en hayırlıları borcunu en iyi ödeyendir." buyurmuştur. (Müslim). Ebu Hureyre ise şöyle rivayet eder: "Adamın biri ka­ba bir şekilde Allah'ın rasulünden borcunu isteyince ashab çok üzüldü ve adamın üzerine yürümek istedi, fakat O "onu bırakın, zira hakkı olanın konuşmaya da hakkı vardır, bir deve alıp ona verin." buyurdu. Ashab, etrafta adamın ala­cağından daha güzelbir deve bulabildiklerini a söyleyince 'öyleyse alıp onu verin, zira insan­ların en hayırlısı borcunu en iyi şekilde ödeyen­dir.' buyurdu."(Buhari ve Müslim). Câbir dedi ki: "Peygamber bana borcunu üzerine fazladan katarak verdi." (Ebu Dâvud).

Abdullah b. Ebi Rebia'dan şöyle rivayet edil­mektedir: "Hz.Peygamber benden 40 bin dir­hem borç aldı. öderken de 'Allah aileni ve malını korusun. En iyi borç ödeme, dua ve borcu geri vermekle olur' buyurdu"(Nesei). Kata-de'nin Enes'den duyduğu rivayet ise şöyledir: "Medinede (Kureyşlilerin muhtemel bir saldırısı için) tehlike uyarısı verildiğinde, Hz.Peygamber @ Ebu Talha'dan el-Mandub isimli atını ödünç almak istediğini söylemiştir. Döndüğünde İse 'hiçbir şey göremedim ama atının büyük bir nehir gibi hızlı koştuğunu gördüm' buyurmuştur.(Buhari ve Müslim). Unıeyye b.Safvan babasından naklen şunu an­latır: "Huneyn Savaşında Hz.Peygamber @ ba­bamdan zırhını ödünç ister. O 'Ey Muhammed! Bunu zorla mı alıyorsun?' deyince O 'Hayır, sa­dece bir borç olarak, geri vermek şartıyla' buyu­rur." (Ebu Davud).

Hz.Ali, Allah Rasulünün Yahudi bir doktora borçlu olduğunu ve onun gelerek parasını iste­diğini rivayet eder. Hz.Peygamber @ "Sana ödeyebilecek hiç bir şeyim yok" deyince Yahu­di de: 'Ey Muhammed, parayı almadan ayrılma­yacağım' diye cevap verdi. Rasulullah @ da 'O zaman ben de seninle otururum' dedi. Ve ger­çekten de öyle yaptılar. Rasulullah @ öğleyin, ikindi vaktinde, akşam ve gece ve ertesi sabah yahudi yamndayken namaz kıldı. Sahabe de ya-hudiyi tehdit ettiler. Rasulullah @ durumun farkındaydı. Ashabı Rasulullah @'a 'Ey Al­lah'ın Rasulü, bu yahudi seni esareti altına mı aldı?' diye sordular. Rasulullah @:Aramızda akit yapılan birisine karşı kötülük yapmaktan Rabbim beni alıkoymuştur' buyurdu. Daha son­ra güneş yükseldiğinde yahudi: 'Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki, sen Allah'ın elçisisin. Mülkümün yansını Allah yoluna vakfediyorum. Allah'a yemin ederim ki sana öyle davranmamın sebebi Tevrat'ta; 'Muhammed b.Abdullah, doğum yeri Mekke, hicret ettiği yer Tabe ve Hükümdarlığı Suriye'de olan; şeklinde tarif edilenin sen olup olmadığını anlamak içindi." dedi. Yahudi çok zengindi.(Beyhaki; Delai'l en-Nübüvve).

Abdullah b. Ömer'in rivayetine göre Allah'ın Rasulü, Hayber yahudilerine hurma ağaçlarını ve topraklan üzerinde çalışmaları ve ürettikleri­nin yarısını vermeleri şartıyla tahsis edil­di. (Müslim). Buhari'de ise bu rivayet "Allah'ın Rasulü Hayber'i Yahudilere çalışmaları, işle­meleri ve karşılığında ürünün yansını vermeleri şartıyla verdi." şeklinde geçer. (Buharı ve Müslim).

Hz.Peygamber @ bazen vekil aracılığıyla, ba­zen de kendisi başkalarına vekaleten ticaret yapmıştır. Ama iş hayatının çoğunda kendisi vekiller kullanmıştır. Rehin karşılığında veya rehinsiz borç alır, peşin veya borçla mal alırdı. Ölen insanlann borçlannm ödenmesine de kefil olurdu. Gelirinden sadaka verdiği bir miktar toprağı vardı. Peygamberlik gelmeden birçok ticari iş yapmıştır. İlahi mesajın kendisine tevdi edilmesinden, sonra bu İşler mütemadiyen azalmıştır. Medine'ye hicretinden sonra çok az satış yaparken, bir çok alım yapmıştır.(Zad'ül Mead). Özellikle hicretten sonra birçok kişiden borç almıştı. Ama çok cömert bir borçlu idi, zira iyi niyet belirtisi olarak her zaman borcundan fazlasını geri öderdi, ve aynca o kişiye "Allah evini ve servetini korusun. Borç için hediye Al­lah nzası ve borcun geri alınmasıdır' şeklinde dua ederdi. (Zad'ül Mead).

Bir defasında birisinden kırk say (hububat ağırlık ölçüsü) borç almıştı. Adam daha sonra muhtaç duruma düşünce Rasulullah @'a gele­rek alacağını istedi. Adam bir şey söyleyecek­ken Rasulullah @: "İyilikten başka hiçbir şey söyleme, çünkü borcunu Ödeme bakımından ben borçluların en iyisiyim" diyerek kırk say borcuna karşılık, kırk say da onun iyi niyetine karşılık bir jest olarak seksen say ödemiştir. Yi­ne bir gün Hz.Peygamber @ bir deve satın almıştı. Devenin sahibi sonradan gelerek, çok. kaba sözlerle parasını isteyince, ashab hemen onu yakaladı. Fakat Hz.Peygamber @ 'onu bırakın, bir hakkın sahibinin (yani alacaklının)

konuşmaya hakkı vardır' buyurdu. Bir seferinde ise aldığı malın karşılığını ödeyecek parası yok­tu. Sonra o malı satarak, kârını Beni Muttalib'in dullarına harcadı ve 'bundan sonra karşılığını ödeyecek param oluncaya kadar hiç bir şey satın almayacağım' buyurdu.(Ebu Davud). Başka bir gün, bir alacaklısı oldukça sert sözlerle ala­cağını isteyince Hz.Ömer onun üzerine yürüdü. Peygamber @: "Ey Ömer, dur! Benden borcu­mu ödememi, ondan da sabırlı olmasını istemen daha doğru olur." buyurdu.(Mişkat, Zad'ül Me­ad).

 

Ticarî Piyasa

 

Arabistan'ın o devirlerdeki ticari pazarlannı be­lirlememiz aynı zamanda Hz.Peygamber @'in bu yerleri ticari amaçlarla gençliğinde bir çok kereler gezmiş olmasmm mümkün olduğunu da gösterecektir. Muhammed b.Habib Bağdadi ca-hiliye devri Arabistan'ın da bu tür panayırlardan 13 tanesini saymıştır.(El-Muhabber). .

1- Dymet'ül-Cendel: Bu meşhur pazar Hicaz'ı" kuzeyinde Suriye sınırında yer alırdı. Yılda bi kere, Rebi-ül-evvel'in ilk gününde burada ticari bir pazar (veya panayır) kurulur, ay sonuna ka­dar süren bu pazara, uzaktan yakından birçok tüccar gelirdi.

2- Mushakgar: Hıcr, (Bahreyn)'in meşhur ka­sabalarından Mushakgar'da Cemaziyelevvel'in birinde ticari bir panayır kurulurdu. Panayır 1 ay sürerdi.

3- Şuhar: Burası Umman'da bir kasabadır. Bu­rada Recep ayında beşgün süren bir panayır ku­rulurdu.

4- Dabe: Panayır Receb'in sonunda Suhar'dan Dabe'ye taşınırdı. Bu kent Umman'm iki deniz kentinden biridir. Sind, Hind, Çin ve birçok doğulu ülkeden tüccarlar gelirdi.(Mu'cem-ül Buldan, c. II, sh.534).

5- Şihr (Mahare): Arab denizi kıyısında, Aden ile Umman arasında olan bu kasaba amber deni­len kokusu ile meşhurdur. Buradaki panayır Şaban ayının İlk gününden 15. gününe dek sürerdi.

6- Aden: Aden pazarı ise Ramazan ayının biri ile onu arasında kurulur, doğudan güneyden tüccarlar gelirdi.

7- San'a: Yemen'in başkenti olan bu şehirde ku­rulan meşhur panayır Ramazan ayının onundan sonuna dek sürerdi.

8- Rabiye: Hadramut'ta bir kenttir. Zilkade'nin 15. günü başlayan panayır bir ay sürerdi.

9- Ukaz: Necd'in yukan tölgelerindendir. Bu meşhur panayır Hadramut'taki Rabiye panayırı ile  aynı   zamanda  kurulurdu.   Bu   pazar büyüklüğü, ticaret hacmi ve şiir vb. sanat faali­yetleriyle diğer panayırlardan daha büyük bir öneme sahipti. Zilkadenin sonuna dek devam ederdi. Burası Kureyş, Hevazin, Eşlem, Gata-fan, Adi, Habeş, ed-Düş, el-Haya ve el-Musta-kİl kabileleri tarafından ziyaret edilirdi.

10- Zül-Mecaz: Ukaz yakınındaki bu verdeku-rulan panayır Zilhicce ayının ilk yedi günü boyunca sürerdi.                                          

11- Mina: Daha sonra yukarıda sözü edilen pa­nayır Hac günlerinde Mina'ya nakledilirdi.

12- Nazet: Daha sonra Hayber'de kurulan Nazet pazarı Muharrem ayının onundan sonuna dek sürerdi.

13- Hicr: Burası Yemame'de bir yerdir. Nazet ile aynı zamanda kurulurdu.

Arap yarımadasında kurulan bu pazarlar doğudan ve güneyden gelen insanlarla doluşur­du. Bu listede yarımada dışında kurulan, Ku-reyş'in ve Hz.Peygamber @'ın da birkaç kez katıldığı Busra (Suriye) panayırına yer verilme­miştir. Bilindiği gibi Busra Arap yarımadasının dışındadır.

Eski Arabistan'da ticaret merkezlerinin göste­rildiği haritaya (sh. 267) kısa bir bakış bu pazar­ların kuzeyden doğuya, doğudan güneye, güneyden batıya, batıdan kuzeye bütün yarıma­dayı kapladığını gösterecektir. Bütün bunların yerel değil, bir çok yabancıların da katıldığı bölgesel panayırlar olduğu özellikle vurgulan­malıdır. Ülkenin uzak kısımlarından olduğu gi­bi ülke dışından da gelenler olurdu. Kureyşliler sık sık Dümetü'l-Cendel ve Rabiye panayırları­na katılırlar, Ukaz'a ise ülkenin her yerinden in­sanlar gelirdi. Bu tacirler bir panayırdan diğeri­ne gezerek ve alım-satıma güçleri yettiğince, mümkünse hepsine giderek alış-veriş yapar­lardı. (Muhammed b.Habib ve el Merzuki; Ki-tab-ul vel Armarah wal-Amkanah, c.II, sh.161-70). Hz.Peygamber @'in da buraları gezip tica­ret yapmış olması oldukça kuvvetli bir ihtimal­dir. Mesleği ticaret olan birisinin buralara katıl­ması zaten gereklidir, aksi halde ticaret işini ve iş bağlantılarım sürdürmesi imkansız olacaktır. Bir tacirin hayatını kazanması için bir mal arzı­na ihtiyacı vardı ve bu arzı sağlayan panayırları ziyaret etmesi şarttı. Çok zengin olmadığı süre­ce bir tüccarın buraları dolaşmadan geçimini te­min edebilmesi zordu. Bunun yanısıra Hz.Mu-hammed @ ticarete sıfırdan başlayan, bazen de zenginler için sabit ücret karşılığında onların işini takibeden fakir bir kişi İdi. Buna dayanarak bu panayırlara sık sık uğradığı kabul edilebilir. Bahreyn meselesi de şüphesiz ki doğrudur. Ab-dul Kays heyetinin lideriyle çeşitli kişiler ve yerler hakkında konuşmuştur. Kendisine içki hususunda sorduklarında ise Peygamber @ şarap yapımında ve içiminde kullanılan kaplar hakkında ayrıntılı bilgiler vermiş ve bu kaplar­dan dördünün kullanımını yasaklamıştır. Bun­lar: Ham (şarap yapımında kullanılan yeşil bir kap), dubba (içi oyulmuş ve kurutulmuş bir ka­bak, ki bu da kadeh olarak kullanılıyordu), ne-kir (ağaçtan oyulmuş bir çeşit kap) ve muzajfet (zift ile boyanmış/sırlanmış çömlek).

Bahreyn halkının yaşantısı, âdetleri, yeme-iç-meleri hakkında oldukça detaylı bilgilere sahip olması Peygamber @'m bu bölgeleri, Mushak-kar panayırına gittiğinden ziyaret ettiğini kuv­vetlendiren diğer delillerdendir. Aksi takdirde burasını, bölgelerim ve insanlarını bu kadar yakından bilebilmesi imkânsızdır. Heyetin lide­ri el-Eşac haklı olarak Peygamber @'a: "Sen şehirlerimizi ve halkımızı benden iyi biliyor­sun" demiştir.

 

KISIM 2

 

TİCARETİN PRENSİPLERİ

 

Giriş

 

Önceki kısımda geçtiği üzere, Peygamber @'m risaletten önce ve sonra ticaret ile iştigal ettiğin­de hiç şüphe yoktur. Fakat O'nun tacirliği diğer-lerininkinden farklıydı. O, sadece hayatını ka­zanmak istiyor; zenginlik ve servet biriktirmek gibi arzular peşinde koşmuyordu. Çünkü bu ti­cari işler, o devirde dürüst para kazanılabilecek ender işlerdendi. Kazandıkları ancak hayatını idâme ettirmesine yeterli oluyordu. Ancak ne olursa olsun, her yaptığı işi tam bir dürüstlük ve doğruluk içinde yaptığından hiç bir müşterisi­nin şikâyetine mâruz kalmıyordu. Sözünü tuiu-yor, mallarım kararlaştırdıkları vasıfta ve za­manında teslim ediyordu. O dönemlerdeki alış­verişlerde sık sık görülen münakaşalar ve kav­galar O'nunla müşterileri arasında asla görülmezdi. Bütün meseleler her zaman için doğrulukla, barış içinde çözülür, karşısındaki hiçbir zaman aldatılma korkusu taşımazdı.

Rasulullah @ böylelikle doğru ve adil alış-ve-rişin ve ticaretin prensiplerini de ortaya koy­muştur. Söz konusu prensipler, bu konuda ev­rensel kuralları oluşturmuştur. O'nun dürüst bir tacir olarak nâmı henüz çok küçük yaşlarday­ken yayılmıştı. Peygamber @ diğer insanlarla olan işlerinde daima sorumluluk ve dürüstlük göstermiştir. Bu konuda kendisi ile ticaret yapmış insanların çeşitli nakilleri bulunmak­tadır. Abdullah b.Ebu Harnza, O'nunla bir alış­verişe başladığını, fakat daha ayrıntıları belirle­meden acil bir işinin çıkmasıyla hemen ayrıl­mak zorunda kaldığını anlatmaktadır. Geri dönmeye söz verdiği halde unuttuğu için, ancak üç gün sonra hatırlayarak oraya koşmuş ve Pey­gamber @'ın halâ onu beklemekte olduğunu görmüştür. Peygamber @ ise orada üç gün bo­yunca beklediğini belirtmekten başka hiç bir şey söylememiştir. O'nun cömertliği ve adil kişiliği sadece kendi çağindakilere değil, ken­dinden sonra gelen bütün insanlarca ticarî münasebetler için temel prensipler olarak kabul görmüştür.

 

Meşru Ticaretin Prensipleri

 

Peygamber @ ticarî işlerinde her zaman dürüsttü ve ashabına da aynı şekilde davranışı tavsiye etmişti. Medine'de devletin başına ge­çince ticarî sahadaki bütün sahtekârlık, faiz, şüphe, belirsizlik, haksız kazanç, sömürü, kara­borsa gibi unsurları çıkanp atmıştır. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini standartlara bağlayarak in­sanların, güvenilirliği şüpheli ağırlık ve uzun­luk birimlerini kullanmasını yasaklamıştır.

En Hayırlı Kazanç: Peygamber @ çocuk­luğundan başlayarak dürüst bir şekilde çok çalışmakla hayatını kazanmış, güzel ve nezih bir hayatın temel esaslarını koymuştur. Hiçbir kimse kendi elinin emeğiyle kazandığından da­ha hayırlısını yememiştir. Allah'ın Peygamberi Davud @ da elleriyle kazandığını yerdi ."(Bu­harı). Hz.Aişe'den rivayetle Peygamber @:"En güzel şeyler kendi kazancınızdan geldiği gibi çocuklarınız da bundan gelir." buyur­muştur. (Tirmizi, Nesei ve İbni Mace). En güzel kazancın ne olduğu sorulduğunda; "Helal yol­dan olan ve kişinin kendi eliyle kazandığıdır" buyurmuştur.(Ahmed). "Farz olan bir çok vazi­fe gibi, helal yoldan maişetini temin etmek de farzdır."(Beyhaki). Peygamber @ şöyle buyur­muştur: "Helal bellidir, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında çok kimselerin bilmediği şüpheli şeyler de vardır. Bir kimse bu şüpheli şeylerden korunursa dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli iş yapanlar harama düşerler. Ko­runun kenarında hayvanlarını otlatan kimse gi­bi ki, koruya dalması pek mümkündür. Dikkat ediniz; her hükümdarın bîr korusu vardır. Al­lah'ın korusu da haram kıldığı şeylerdir. Şunu da biliniz ki, vücutta bir et parçası vardır: o düzgün olursa bütün vücut düzgün olur, eğer o bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. Biliniz ki, bu et parçası kalptir."(Buhari, Müslim). "Şüpheli şeyleri terk edin, şüphe vermeyenlere dönün. Doğruluk huzurdur, yanlışlık endişedir."(Ah­med, Tirmizi, Nesai ve Dârimi).

Yasaklanan İşler: Peygamber @ helal olma­yan birçok işi bizzat kendileri haram olduğu için, bazılarını da içinde haram unsurlar taşıdığı İçin yasaklamıştır. Önce alış-verişi yasak olan şeyleri, sonra da haram olan işleri ele alalım.

Haram Şeyler: Kur'an'da yasaklanan şeylerin kullanımı haram olduğu gibi ticareti de haram kılınmıştır. Kur'an müslümanlara domuz etini, kan şarap (içki) ve Ölü hayvan etini haram kılmıştır. "Allah size leş, kan, domuz eti ve Al­lah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur kalırsa, (başkasına) saldırmadan ve sınırı aşmadan (bunlardan) yemesinde bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah çok bağışla­yandır, çok esirgeyendir."(2:173,5:3).

Peygamber @ bütün haram şeylerin ticaretini yasaklamıştır. Câbir b.Abdullah'dan rivayet edildiğine göre kendisi Peygamber @'i Fetih yılı Mekke'de; "Hiç şüphe yok ki, Allah ve ra-sulü şarabı, İaşeyi, domuzu ve putları satmayı haram kılmıştır." derken işitmiştir. Bunun üze­rine: "Ey Allah'ın rasulü! Ölü hayvanların İç yağlarından haber ver, çünkü onlarla gemiler boyanır, deriler yağlanır, halk onlardan kandil yakar." denilmiş. Peygamber@: "Hayır, o satış haramdır?" buyurmuş. Sonra Rasululah @ şunları söylediler: "Allah yahudilerin belasını ver­sin! Allah kendilerine ölü hayvanların iç yağlarını haram kılınca onu erittiler, sonra sattı­lar da parasını yediler."

Ebu Mes'ud-ı Ensari'den rivayetle Rasulullah @"köpeğin kıymetinden, fahişenin mehrinden (zina mukabili aldığı para) ve kâhinin gelirin­den" nehiy buyurmuş tur. (Müslim). Buradaki nehy, haramlık bildirir. Falcıya verilen hediye de murdardır.(Buhari).

Buhari'de zikredilen bir hadisinde Peygamber @ kan için para ödemeyi yasak kıldı., faizi alana ve ödeyene, dövme yaptırana ve yapana, tasvir (heykel) yapana lanet etti. "Kediler için para ödemeyi de yasakladı."(Müslim). Tirmizi ile İbni Mace'nin. Enes'ten rivayet ettikleri bir ha­diste Peygamber @: "Şarabı yapana, yaptırana, içene, taşıyana, taşıtana, içirene, satana, parası­nı yiyene ve satın alana lanet etmiştir." Ve yine "Şarkıcı kızları almayın, satmayın, öğretmeyin, onlara ödenen para haramdır." buyur­muştur. (Tirmizi, Ahmed ve İbni Mace). "İnsan­lar arasında gerçeği boş sözlerle değişenler vardır...".(31:6) ayeti de benzer sebeplerden do­layı nazil olmuştur.

Peygamber @ bu konularda çok titizdi ve as­habından da haramdan kaçınmalarını isterdi. "Hiç kimse haram işlememek için haram olma­yandan da kaçınmadıkça takvaya erişemez. "(Tirmizi, İbni Mace). Câbir'den rivayetle Pey­gamber @ haramdan neş'et eden vücut Cennet'e giremez, haramdan neş'et eden bütün vücutlar cehennem'e daha layıktır" buyurmuştur. (Ah-med, Darimi ve Beyhaki). Hasan b.Ali'den riva­yetle Peygamber @: "Şüphe vereni bırakın, şüphe vermeyenlere dönün. Hakikat huzurdur, yanlışlık endişedir." buyurmuştur.(Ahmed, Tir­mizi, Nesai ve Darimi birinci kısmı atlamışlar­dır).

Alış-Verişte İyi Muamele: Peygamber @ tica­ret yaptığı insanlara karşı çok nazikti ve ashabın da öyle davranmasını isterdi. Câbir'den rivayet­le Peygamber @ "Allah'ın rahmeti satarken, a -lirken ve iddia eaeiKeu yumuşak olandır" bu­yurmuştur. (Buhari). Allah'ın Rasulü şöyle bu­yurmuştur: "Alış verişte yemin, malın sürümünü temine medar olabilirse de, hakikatte kazancın bereketini giderir."(Buhari).

Ebu Zerden rivayet edildiği üzere Rasulullah @: "Üç sınıf vardır ki kıyamet gününde Allahu Teala bunlara İltifat buyurmaz, yüzlerine bak­maz, onları tezkiye etmez. Onlar için can yakıcı azap vardır" buyurdu. Ebu Zer "hayret ve hüsranda kalanlar kimlerdir, ey Allah'ın ra­sulü?" diye sorunca Peygamber @ bunlardan birinin, malını yalan yere yemin ederek satan ol­duğunu buyurdu.(Müslim). Yine Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Sizden önce bir adam vardı. Bir melek onun ruhunu almaya geldi. Me­lek ona hayatında hiç iyilik edip etmediğini sor­du. O da bilmediğini söyledi. Düşünmesi söylendiğinde bildiği tek iyiliğin çoğunlukla borç verdiğinde, zenginlere ödemeleri için zaman tanımak, fakirlerin borcunu ise affetmek olduğunu söyledi. Bunun üzerine Cennet'e götürüldü.(Buhari ve Müslim).

Ebu Said el-Hudri'den rivayetle Peygamber @: "Dürüst ve güvenilir tacir peygamberler, sa -diklar ve şehitlerle beraberdir." buyur­muştur. (Tirmizi). Yİne Peygamber @: "Kıya­met gününde tüccarlar kötüler olarak dirilecek­lerdir; Allah'dan korkanlar, dürüstler ve hakika­ti konuşanlar hariç "(Tirmizi, İbni Mace, Darimi ve Beyhaki).

Akitlerde Tarafların Haklan: Allah ve elçisi malların ahş-verişinde tarafların karşılıklı rıza­larını meşru ve helal kabul etmiş, karşısındaki­nin izni ve rızası olmaksızın mal almayı yasak­lamıştır. Bütün bunlar toplumda huzur ve ni­zamın ve fertler arasında iyi, samimi ve dürüst ilişkilerin kurulabilmesi için gerekli görülmüştür. Bununla beraber Peygamber @ ti­cari ilişkiler için belirli düzenlemeler yapmış ve belirli şartlar altında sözleşmeden vazgeçme veya devam hakkı tanımıştır. İbni Ömer, Rasu­lullah @'dan işitmiş olarak rivayet ettiğine göre: Peygamber @; "İki kişi alış veriş yaptılar mı ayrılmayıp beraber bulundukları müddetçe, yahut biri diğerini muhayyer (seçmekte ve al-yeya beğenilmezse iade edebilme şartıyla) bırakmadıkça onlardan her biri mu­hayyerdir. Eğer biri diğerini muhayyer bırakır da bu şartlarla satış yaparlarsa artık satış vacib olmuştur (yürürlüğe girmiştir.). Satışı yaptıktan sonra birbirlerinden ayrılırlar da, taraflardan bi­ri satışı terk etmezse satış yine vacib olmuştur." buyurmuştur.(Buhari ve Müslim). Hakim b.Hi-zam'dan Rasulullah @: "Satıcı ile alıcı birbirle­rinden ayrılmadıkça muhayyerdirler. Eğer malın durumunu anlatırken doğru söyler ve malın kusurunu açıklarlarsa her ikisi için de alış veriş bereketli olur. Ancak, malın ayıbını sak­lar, malı anlatırken yalan söylerse alışverişle­rinden bereket silinmiş olur." buyurdu.(Buhari ve Müslim).

İbni Ömer'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki; Bir adam Peygamber @'a alış verişte al­dandığını anlattı da Rasulullah @ (kendisine): "Alış veriş yaptığın zaman; aldatma yok, deyi­ver." buyurdular. Bundan böyle o şahıs alış ve­riş yaptığında aldatmak yoktur, derdi.

Ebu Davud'un İbni Ömer'den rivayet ettiği şu hadise göre: Peygamber @: "Alış veriş yapanlar ayrılmadıkça muhayyerdirler; ancak muhay­yerlik pazarlığı olursa o başka. Satıcının satışı kaldırır korkusu ile arkadaşından ayrılması kendisine helâl değildir?" buyurdu.

Ebu Hureyre'den rivayetle Peygamber @: "Ti­cari bir akitten sonra iki taraf karşılıklı rıza ile ayrılmalıdır."   buyurmuştur.(Ebu Davud). Câbir, Rasulullah @'m bir bedeviye, bir sözleşmeye vardıktan sonra iptal etme hakkını verdiğini rivayet etmiştir.(Tirmizi).

Kur'an'da şiddetle yasaklanan faiz ve faizin bu­laştığı her türlü fâsid alış-veriş sünnette de zem-medilmiştir. "Faiz yiyenler, ancak şeytanın do­kunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu onların: 'Alış-veriş de faiz gibidir' demele­rinden ötürüdür. Oysa Allah, alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır..."(2:275). Ayet-i kerime­nin ışığında Peygamber @'ın faizin her türlüsünün ve ona karışan herkesin kötülendiği birçok hadisi vardır. Câbir, Peygamber @'ın "Faizi yiyene, yedirene, yazana ve şahitlerine lanet ettiğini" rivayet etmiştir.(Müslim). Hz.Ali de "Peygamber @'ın faiz alana, verene ve kay­dedene lanet ettiğini duydum." demiştir.(Nesei).

Hz. Ali'den rivayet olunmuştur. Demiştir ki: "Rasulullah @, menfaat celbeden her ödünç ri-ba (faiz) dir, buyurdular."(Buhari, Beyhâki). Enes'den rivayet edilen bir hadiste "Eğer biri­niz borç verir de, borçlu size bir hediye veya sürmek üzere bir hayvan verirse, daha önceleri uyulan bir usul olmadığı takdirde onu ne alsm, ne de kabul etsin."denilmektedir.(İbni Mace, Beyhaki). İbnİ Ömer'den rivayet edildiğine göre Peygamber @: "Kâli, mukabili kali'yi, ya­ni borca mukabil borcu satmayı yasak etmiştir." Kâli: Bir kimsenin bir süreye kadar bir şey satm alması ve süresi bitince ödeyecek bir şey bula­mayarak, bunu bana başka bir müddete kadar başka bir şey fazlasıyla sat; diyerek aralarında teslim, tesellüm cereyan etmeden satış yapma­larıdır. Hadisi şerif, bunun haram ve yapılan satışın batıl olduğuna delildir. (Hâkim ve Dare-kutni). Amr b.Şuayb'tan Tirmizi, Nesei, İbni Mace, Ebu Davud ve İmam Ahmed'in zikrettik­leri bir hadiste Peygamber @: "Hem ödünç hem satış, bir satışta iki şart; ödenmeyen malın kân ve yanında olmayan şeyi satman helâl değil­dir "buyurmuşlardır.

Peygamber @aynı şekilde kıymetli madenlerin, meyva ve tahılın değişimini de aşağıda verilen örneklerde olduğu gibi, faiz niteliğinde bir faz­lalık varsa yasaklamıştır. Ebu Said el-Hudri'den rivayetle Peygamber @: "Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpa ile, hurma hurmayla, tuz tuzla; her şey benzeri ile peşin ödenecektir. Kim ki fazla verir veya fazlasını ta­lep ederse, o faize girmiştir. Alan da veren de günahkârdır."buyurmuştur.(Müslim).

Ebu Said el-Hudri'den Rasulullah @'m şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Altın ile altını, ancak misli misline olursa satın. Birbirleri üze­rine fazla yapmayın. Gümüş ile gümüşü de, an­cak misli misline olursa satın. Birbirleri üzerine fazla yapmayın. Onlardan elinizde olmayanı hazır ile dahi satmayın." Bir başka rivayette ise "Eşit ağırlıkta olmadıkça altını altınla, gümüşü gümüş ile satmayınız."denilmektedir.(Buhari, Müslim).

Ömer b.Hattab'dan Nebi @'ın: "Altının altın ile değişimi ribadır. Meğer ki (taraflardan biri diğerine) ha al!, (o da diğerine) ha ver! diyerek (el sıkışarak peşin verip almış olalar.) Buğdayı buğdayla tebdil de ribadır. (Meğer ki tarafeyn­den yek diğerine) ha al;, ha ver! denile. Hurmayı hurma ile bey'de ribadır. Meğer ki ha al, ha ver! denile. Arpayı arpa ile tebdil de ribadır. Meğer ki ha al, ha ver! denile." buyurduğunu haber ver­diği rivayet olunmuştur. (Buhari ve Müslim).

Ebu Said'den rivayetle Bilal, Peygamber @'a cenib denilen hurma ile geldi. Rasulullah @ ona: "Bunları nereden bulduğunu" sordu. O da cevaben; "Benim karışık hurmalarım vardı. On­ların iki sa'ını bir saT ile sattım." Peygamber @ şöyle buyurdu: "Faizin ta kendisi! faizin ta ken­disi!" buyurdu. (Buhari, Müslim).

Yine Ebu Said el-Hudri İle Ebu Hureyre'den ri­vayet olunduğuna göre Peygamber @ Hayber üzerine bir adamı memur göndermiş, o zât da Peygamber @'a seçkin kuru hurma getirmiş. Derken Rasulullah @: "Hayber'in bütün hurma­ları böyle mi?" diye sormuş, adam: "Hayır, ey Allah'ın rasulü! Biz bunun bir ölçeğini İki ve İki ölçeğini üç ölçeğe alıyoruz," demiş. Bunun üze­rine Peygamber @: "(Bunu) yapma, kötü hur­mayı para ile sat, sonra para ile seçkin hurma satm al." buyurmuş, tartı hakkında da böyle bir şey söylemişlerdir. Müslim'in rivayetinde "ölçü'de böyle" buyurulmuştur.

Câbir, Peygamber @'ın miktarı bilinmeyen hurmanın yine miktarı bilinmeyen hurma karşılığında satımını yasakladığını rivayet et-miştir.(Müslim). Sa'd b.Ebu Vakkas Rasulul-lah'a, birisinin taze hurma karşılığında kuru hurma satın almanın hükmünü sorduğunu riva­yet etmiştir. Bunun üzerine Rasulullah @: "Yaş hurma kuruduğu zaman eksilir mi?" diye sordu. (Ashab) evet, deyince O da bundan nehyet-ti.(Malik, Tirmizi, Ebu Davud, Nesei ve Ibni Mace).

Peygamber @, İslam öncesi devirlerin mey-sir'ine(kumar) benzemesi sebebiyle canlı hay­van karşılığında et satımını yasakladı.(Şerh-üs Sünne). Ödeme sonra yapılmak üzere hayvan karşılığı hayvan satımı da yasaktır.(Tirmizi, Ebu Davud, Nesei İbni Mace, Darimi).

Ticari Anlaşmaları: Allah, elçisi Muhammed @'ı toplumdan bütün kirli, ahlâk dışı ve sağlıksız şeyleri ve fikirleri temizleyerek yerine doğruyu, güzeli, saf ve temizi İkame etmek üze­re göndermiştir. Kur'an, insanlara temiz şeyleri yemelerini, saf ve sağlıklı yollan benimsemele­rini şu ayetle emretmektedir: "... temiz şeyler­den yeyin, salih ameller işleyin."(23:51). Ve Bakara Suresi'nde şunları okumaktayız: "Ey inananlar! Size verdiğimiz rızıkların iyilerin­den yeyin. Allah'a şükredin..." (2:172).,

"Temiz şeyler"den kastedilen sağlıklı ve meşru yoldan kazanılmış olandır. "Temiz şeylerden yeyin!" emrinin "salih ameller işleyin" emrin­den önce gelmesinin sebebi, helal lokma ye­meksizin yararlı amelde bulunmanın anlamsız olacağının vurgulanmak istenmesidir. (The Meaning of the Quran, c.VIII). Peygamber @ bu hususu şu hadisleriyle izah etmektedir: "Al­lah iyidir (ve saftır) ve sadece iyi (ve saf) olan şeyleri kabul eder. O elçisine verdiği aynı emri müminlere de vermiştir." diyerek yukarıdaki ayeti (2:172) okudu ve darmadağınık ve kiri i -paslı bir durumda gezerken ellerini açıp "Rab-bim, Rabbim!" diyen adamdan bahsetti: "Onun yiyeceği, içeceği ve giyeceği böyle yolsuz iken . ve meşru olmayan usullerle azığını temin eder­ken böyle bir insan nasıl duasına cevap alabi­lir?" buyurdu. (Müslim).

Peygamber @ helal olmayan kazançlar hakkın­da şunları açıklamıştır:

1- Helal olmayan yollarla mal kazanarak onun bir kısmını tasadduk edenin sadakası kabul edil­meyecektir. Bundan sevap da kazanamaya­caktır. Geride bıraktıkları ise cehennem için bir hazırlık olacaktır.    Allah kötü bir ameli bir başka kötü amelle atfetmez, ancak iyi bir amelle affeder. Bir kötülük diğer bir kötülüğü yok et-mez; (İmam Ahmed).

2- Haramdan neşet eden vücut Cennet'e gire­mez, ona cehennem daha layıktır. (İmam Ah­med, Darimi ve Beyhaki).

3- Allah'ın rahmeti satarken, alırken ve iddia ederken yumuşak olanadır. (Buharı).

4- Yemin kazancı artırır, fakat bereketi yok eder. (Buhari).

5- Dürüst ve güvenilir tacir, peygamberler, sâlihler ve şehitlerle beraberdir. (Tirmizi, Dari­mi, İbni Mace, Dare Kutni).

6- Tacirler kıyamet gününde kötüler olarak diri­leceklerdir; Allah'tan korkan, dürüst olan ve doğru konuşanlar hariç. (Tirmizi, İbni Mace, Darimi, Beyhaki).

Kur'an insanlara, bilhassa ödemenin ve mal­ların tesliminin ertelendiği durumlarda olmak üzere bütün ticari kayıtların tutulmasını emret­mektedir. Ama bununla beraber işlemler peşin ve elden yapılıyorsa buna gerek yoktur. "Ey ina­nanlar! Belirli bir süreye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu yazın. Aranızda adaletli bir yazıcı onu yazsın., erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun..(Borç) az olsun, çok olsun, onu süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Al­lah katında daha adaletli, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elve­rişlidir. Yalnız aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin ticaret olursa onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alış veriş yaptığımız zaman da şahit tutun..."(2:282).

Müslümanlara rehin vererek iş yapma imkanı da tanınmıştır. "Eğer seferde olur da yazacak bi­rini bulamazsanız, alınan rehinler (ye­ter)..."(2:283). Tabii ki bu sadece yolculuk için geçerli değildir, kişi borç alma imkânı bula­madığında, rehin vererek işini görebilecektir.

Kur'an yine müminlere hukuki sorumluluk­larını, Özellikle sadece güvene dayalı bir an­laşma varsa yerine getirmeleri yolunda tavsiye­de bulunmaktadır: "Şayet birbirinize güvenirse­niz, kendisine güvenilen kimse emaneti (borcu­nu) ödesin. Rabb'i olan Allah'tan kork-sun..."(2:283).

Karşılıklı Rıza: Kur'an müminlere işlerini karşılıklı rıza ile yapmalarını emretmektedir. "Ey inananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle ye-yin..."(4:29). Buradaki "haksızlık" İslam kural­larına ve prensiplerine aykırı, yanlış ve gayri ahlâki oran bütün işlemleri içine almaktadır. "Ticaretle" de kastedilen ise, kâr ve fayda için yapılan, endüstri v.s. bütün işler ile birinin diğerlerinin ihtiyacını karşılaması sonucu görülen hizmete karşılık paranın ödendiği işler­di.

Karşılıklı rıza ise, ilgili tarafların hile veya zor­lama ile değil, anlaşarak yapmaları demektir. Meselâ, faiz ve rüşvet ilişkilerinde de karşılıklı rızanın söz konusu olmasına rağmen gerçekte mağdur durumda olan kişinin bu işe şartlar ta­rafından zorlandığı açıktır. Kumarda ise, herkes kazanma ümidiyle oynar. Kaybedeceğini bilse asla oynamaz, içinde hile ve dolandırıcılık olan bütün işlemler için durum aynıdır. Aldatılan kişi, bu işi, içinde hile olmadığı zannıyla kabul etmektedir; bu işte hile olduğunu bilse şüphesiz ki rıza göstermez.(The Meaning of the Quran, c.II).

Allah'ın emirlerinin ışığında Peygamber @ bütün ticari münasebetler için kurallar koymuş, Önemli b'ir çok düzenlemelerde bulunmuştur. Bu kurallar içinde gerçekleşmeyen ticari işler, gayri meşru kabul edilirler. Bütün bu kurallar, düzenlemeler ve çeşitli ticarî ilişkiler, İslamın iktisadi görüşünün ele alındığı kısımlarda yer almaktadır.(Bkz.Ekonomik Sistem).

 

İdeal Bir Tacir Olarak

 

Peygamber @ bir tüccar olarak gönderilme­miştir. O, bir hadislerinde "Bana servet topla­mam için veya tacir olmam için vahiy inmedi." buyurmuştur.

Ticarette başarı; doğruluk ve müşterilerle dürüst ilişki kurmaya bağlıdır. Bu prensip et­rafında Peygamber @ başarılı bir tacir olmanın en iyi yollarını göstermiştir. Hz.Hatice ile ev­lenmeden önce Suriye, Yemen ve benzeri bir kaç yere onun temsilcisi olarak gidip, oha, umulmadık bir servet kazandırmıştı. Daha önce Hatice ile pek çok mümessil çalışmış olmasına rağmen hiç birisi Hz. Muhammed @ kadar tat­min edici şekilde çalışmamıştı. O, Hz. Muham­med @Tın dürüstlüğü, namusluluğu, iyi dav­ranışları ve iş kabiliyetinden o kadar memnun kaldı ki, bu özellikleri onun muhabbetini ve ala­kasını çekerek genç Muhammed'e evlilik tekli­finde bulunma neticesini getirdi. Peygamber @ dürüstlük ve güvenilirlik prensiplerine bağlı ka­larak ticarette nasıl muvaffakiyete erişilebile­ceğini göstermiştir.

Ticaret refahın ve zenginliğin temel unsurları­dır. Bu yönüyle de endüstri, tarım ve hizmet sektörüne üstünlüğü vardır. Milletler tarihi, ti­caret ile uğraşan insanların nasıl güçlenip ge­liştiklerini göstermektedir. Bu sebepten dolayı Peygamber @; "Ticaret yapın, zira rızkın onda dokuzu ticarettedir." buyurmuştur. Kur'an'da "Gündüzü geçim(iniz için çalışıp kazanma) za­manı yaptık." ifadesi yer alır. (78:11).

Bu emir, insanların şu veya bu şekilde çalışarak azıklarım kazanmaları ile ilgili bir emirdir. Kur'an, ayrıca insanları ticarete teşvik de etmek­tedir: "Rabbinizden zenginlik istemeniz de bir günah yoktur."-"Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılm ve Allah'ın lûtfundan (nasibi­nizi) arayın... "(62:10),"Allah, ahş-verişi (tica­reti) helâl, faizi haram kılmıştır." (2:275).

Peygamber @: "Helâl kazanç peşinde koşmak farzdır" buyurmuştur. İslâm devletinin ilk Hali­fesi olan Hz. Ebubekr, kumaş ticareti yapardı. Mü'minlerin emîri Pers ve Bizans ülkelerinin fatihi Hz. Ömer hububat ticareti, Hz. Osman ise kumaş ticareti yapardı. Yine, bilindiği gibi Ebu Hanife de kumaş işinden rızkını sağlamaya çalışırdı.

Medine'ye hicret edenlere Peygamber @ ticaret ile uğraşmalarım tavsiye etmiş, onlar da bu yolla kısa zamanda maddî durumlarını düzeltmişler­di. Dinleri sebebiyle hicret etmiş insanların tica­retle uğraşarak günlük nzıklarmı temin ettikle­rini gösteren sayısız Örnekler vardır. Bu sebeple Peygamber @ ticarete ve İş hayatına büyük önem vermiştir.

Dürüstlük ve İyi Muamele: Peygamber @ ti­carette dürüst ve müşterilere karşı nâzik olun­ması için kurallar bırakmıştır. Bunlar ticarette başarının anahtarı ve temel prensipleridir. Uzun vadede, bütün sahtekârlar kaybeder, doğrular kazanır. Bu prensiplere uymadıklarından dolayı pek çok ferdî veya kollektif iş ve ticarî teşebbüs yara almış, veya batmıştır. Bir tacir için en önemli şey iyi niyettir. İyi niyete, dürüstlük ve müşterilere karşı nâzik olmakla ulaşılır. Bu, in­sanlar için dünyadaki refahın yanında Kıyamet Günü'de de büyük mükâfat vardır. Peygamber @'a göre ticaret hayatında dürüstlük ve iyi mua­mele yanında şu prensiplere de yer verilmeli­dir:   

1- Satıcı malını methetmemeli, alıcı da kötüle-memelidir. Bu mevzuda yine Peygamber @'ı dinleyelim: "Malını satarken medhetmeyen, alırken de zemmetmeyen tacirin kazancı, ka­zançların en temizlerindendir." Mal sahibi, müşterisine malı hakkında yalan söylememeli, hile yapmamalıdır. Peygamber @: "Bir satış ya­parken 'aldatma yok' deyin," buyurmuştur.

2- Alış-veriş ve alacakların tahsilinde müsa­mahalı olunmalıdır. Nakit Ödeyemeyen müşte­riye süre verilebilir, ödemeye güçleri olmayan­ların borçlarının tahsilinden vazgeçilebilir. Bir hadiste, bir kişinin dünyada ticaret yaparken in­sanlara nezaketle muamele ettiği, onlara zaman tanıyıp ihtiyacı olanlara borcunu bağışladığı için Cennet'e girdiği bildirilmişti.

3- Alış-verişte lüzumsuz yeminden kaçını­lmalıdır. Rasulullah @'ın bu husustaki hadisleri şöyledir: "Yemin kazancı arttırır, fakat bereketi yok eder." "Allah; kıyamet gününde, çok yemin eden satıcının yüzüne bakmaz. "Yemin müşte­riyi tesir altında bırakır. Kendi iradesiyle malın en uygununu seçme imkânından mahrum eder. Lüzumsuz yemin, yeminin inandırıcılık vasfını da kaybettirir.

4- Alış-verişte taraflardan birisi pişman olursa, onun isteğine uymak iyi olur. "Kim alış-verişte, müslümanm akdi bozma isteğine uyarsa, Allah da onu kıyamet gününde kayıp düşmekten ko­rur.".. Satım işi karşılıklı rıza ile veya teklif ve kabul ile sona erer. "İki kişi karşılıklı rızaları ol­madan ayrılmasın." buyurulmuştur.

5- Satıcı ölçü ve tartıya son derece dikkat etme­lidir. Bu konuda Kur'an'da Mutaffifîn Sure-si'nde şunlar zikredilir: "Ölçü ve tartıda hile ya­panların vay hâline! Onlar, insanlardan bir şey ölçüp aldıkları zaman ölçüyü tam yaparlar. Kendileri onlara bir şey ölçtükleri veya tarttı­kları zaman (ölçü ve tartıyı) eksik yaparlar. On­lar, tekrar diriltileceklerini sanmıyorlar mı?" (83:1-4). Allah rasulü de ölçü ve tartı kullananla­ra hitaben şunları buyurmaktadır: "Ölçüden ve tartıdan eksilttiğinden dolayı rızkı kesilmeyen hiç kimse yoktur." "Şüphesiz ki, sizlere, önceki milletlerin onlarla cezalandırıldıkları işler ema­net edilmiştir."

6- Bir kimse, bir malın parasını önceden öde­miş olsa bile, mal kendisinin eline geçmeden o malı başkasına satm amalidir. Peygamber @: "Bir kimse henüz kendi mülkiyetine girmeyen bir malı başkasına satmasın." buyurmuştur.

7- Ticarî hayatta, başkalarının iş ve gelir saha­larını daraltmaktan ve rekabetten kaçınıl­malıdır. Aksi halde ticarî hayat kıskançlık ve düşmanlık üzerine bina edilmiş olur. Meslek-daşlannı kötüleyerek, müşterileri sadece kendi­sine   çekme   gayretleri,   müslüman   için düşünülmesi bile çirkin olan hareketlerdir. Ra-sulullah @: "Haset etmeyin, birbirinize sırt çe­virmeyin, alâkayı kesmeyin. Ey Allah'ın kul­ları! Allah'ın emrettiği gibi kardeş olun!"ve "Ateşin odunu yeyip bitirdiği gibi haset de iyi amelleri öylece yer bitirir." buyurmuştur,

8- Karaborsadan sakınılmalıdır. İnsanlar için hayatî önemi olan İhtiyaç maddelerini, piyasada darlık meydana getirmek, daha pahalı satabil­mek için depo etmek demek olan karaborsa (ih­tikâr) dinen ağır bir suçtur. Bu hususta Peygam­ber @ şöyle buyurmuştur: "Bir yiyecek madde­sini kırk gece saklayan Allah'tan uzaklaşmış olur. Bir beldede bir kişi aç olarak sabahlarsa Allah'ın himayesi onlardan uzak olur."

9- Malların fiyatları sabitleştirilmemelidir. Enes (r.a), bir gün fiyatların çok yükseldiğini ve Peygamber @'a "Ey Allah'ın rasulü! Bizlere sa­bit bir fiyat belirle, "dediklerini rivayet etmiştir. Bunun üzerine Peygamber @: "Şüphesiz ki fi­yatları  yükselten,  indiren,  bolluk  veren, maişetimizi temin eden Allah'tır." buyurdu. Bu ise ticarî hayata dair meseleler için önemli bir konuyu izah etmektedir. Fiyatların sabitleştiril-mesİ durumunda, ticarî teşebbüsler yapılama­yacak, iş dünyası durgunluğa düşecektir.

Endüstri: Endüstriyel teşebbüsler konusunda da, O'nun getirdikleri en güzel ve isabetli pren­siplerdir. Peygamber @; "Hiç kimse elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlısını yeme­miştir, "buyurmuştur.

Günlük hayatımız için bir çok şeye ihtiyacımız vardır; gıda, elbise, kapkacak, alet-edevat vb... Kendimizin ve ailemizin giyim ihtiyacını karşı­lamamız gerekecektir, kapkacaklanmızı kendi­miz hazırlamalıyız, ekmek için ürünlerimizi ye­tiştirmek, toprağı işlemek zorundayız. Kısaca kendi ellerimizle yapmamız gereken yüzlerce şey vardır. Bunun böyle ifade edilmesi sınaî teşebbüsler için ne büyük bir Öğretidir. Her fer­din bu tür girişimlere yönelmesi, toplu olarak sonuçta ülkenin refahını artıracaktır. Peygam­ber @: "Muhakkak ki yediklerimizin en temizi, kendi elimizle kazandığımızdır." buyurmuştur. Bu hadis endüstriyel faaliyetler, fabrikalar, işletmeler kurmak için temel etken olan kendine güveni de teşvik etmektedir.

Yukarıda görüldüğü gibi Muhammed @ en ide­al bir iş adamı olarak, ferdin ve ülkenin gelişme­sini sağlayacak olan ticaret ve iş kurallarını ge­tirmiştir.

 

KISIM 3

 

EKONOMİK PROBLEMLERİMİZİN İSLAMÎ ÇÖZÜMLERİ

 

Günümüzde, sürdürdüğümüz hayatın merkezi­ni iktisadî meseleler oluşturmaktadır. Öyle ki, önceki dönemlerin hiçbirinde bu konu bugünkü kadar "öne çıkmamış" veya önem kazan­mamıştır. "Öne çıkmak" tâbirini kullandık; çünkü gerçekten iktisat, insan hayatının her döneminde, her toplum ve ülkede büyük öneme sahip olmuştur. Ancak, bugün bu ilgi yeni bir ekonomi bilimi oluşturulmasına varan bir sap­lantıya dönüşmüştür. Ekonomi ile ilgili yüzlerce kitap üretilmekte, gerisinde şatafatlı bir ter­minoloji ve büyük organizasyonlar bulunmak­tadır. Bütün bunların yanısıra üretim, dağıtım ve hayatın ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda yeni güçlükler ortaya çıkmıştır.

Bunun bir sonucu olarak, ekonomik meseleler üzerindeki tartışma ve bilimsel araştırmalar büyük yaygınlık kazanırken insanlığın diğer bütün sorunları önemini yitirmiş gibi gözükmektedir. İşin en ilginç yönü ise, bütün dünyanın dikkatleri bu mesele üzerinde yoğun­laştıkça yakın bir çözüm gerçekleşmeyip mese­lenin daha karmaşık bir hale gelmesidir. Ekono­mi, tam anlamıyla bir muamma halini almıştır. Ekonomi ilminin muğlak terminolojisi, ilim adamlarının ve uzmanların çelişkili yak­laşımları, kılıkırk yaran-yorumları insanları şaşırtmakta ve âdeta bu meseleye hiçbir çözüm ümidinin kalmadığı izlenimini vermektedir; tıpkı doktorundan hastalığının Latince adını du­yup korkan ve hastalığının düzelmesinden ümitsizliğe kapılan hasta gibi. Gerçekte ise me­selelere karmaşık ve muğlak terminolojiden ayrı olarak, yalınlığı içinde bakıldığında, in­sanın ekonomik problemleri rahatlıkla anlaşıla­bilir; benimsenen farklı çözümlerin avantajlı yönleri kolaylıkla incelenebilir ve sözde kördüğüm haldeki meselenin doğru çözümü sıradan insanın kavrayabileceği bir duruma ge­lebilir. Esrarlı ve muğlak bir terminoloji ile örülen bu meselenin karmaşıklığı, insan ha­yatının büyük bir probleminin bütünden ayırdedilmiş olarak ve başlıbaşma bir mesele imiş gibi sunulmasıdır. Bu tutum öylesine kök saldı ki; ekonomi, insan hayatındaki tek problem olarak takdime başlandı: Bu daha büyük bir yanlıştır ve çözüm bulmayı daha da zorlaştırmaktadır. Aynı zamanda bilim-dışı bir tutumdur. Bir benzetme ile bakarsak; ekonomi uzmanlarının genelde olaya yaklaşımı, bir doktorun ciğerinden ra­hatsız olan hastasını, vücudunun bütünlü­ğünden bağımsız olarak sadece o organı düşünerek ele almasına benzemekte­dir; sonra ciğeri incelemeye kendisini öyle kaptırmıştır ki, bütün beden çerçevesi ve beden sistemi ona sadece ciğer olarak gözükmektedir. Bütün meselelerde bu tür yaklaşımların yanlışlığı ortadadır. Aynı şekilde, insan sadece ekonomik bir varlıkmışcasına, ekonomi, ha­yatın bütün meselelerinden ayrılır ve bütün me­selelerin çözümünde her derde deva olarak ele alınırsa, insanın ruhî ve manevî yönleri ekono­mi yanında bir gerçeklik ifade etmezse sonuçta karşımıza bir kaos ve karışıklık çıkmasına şaşırmamalıyız.

Uzmanların varlığı modern çağ için âdeta bir fe­laket olmaktadır. Hayata ve meselelere genel ve kapsamlı bir bakış her gün daha zor bir hâle gel­mektedir. İnsan değişik ilim ve mesleklerdeki tek yönlü uzmanların elinde âdeta oyuncak ol­muştur. Bir fizikçi kâinatın bilinmezliklerini sa­dece fiziğe dayanarak çözmeye çalışmaktadır, Bir psikolog bütün dünyayı psikoloji üzerine oturtmakta, bazıları hayatın tek gerçeğinin cin­sellik olduğunu iddia etmektedir. Ekonomistle­rin yaptığı da bundan pek farklı değildir. Onlar da insanları hayatlarının gerçek meselesinin ekonomik olduğuna ve diğer problemlerin onun mahsullerinden başka birşey olmadığına ikna etmeye çalışmaktadırlar. Gerçekte ise bu mese­lelerin hepsi bir bütün olarak ele alınmalı, her aynntı bu bütünlük içinde değerlendirilmelidir. Meselelerin hepsi bu bütün içinde özel bir yer teşkil etmeli ve ehemmiyet dereceleri sadece bu konumlarına göre değerlendirilmelidir.     

İnsanın fizikî kurallara tâbi olan bir vücudu vardır ve bu açıdan insan, fiziğin konulan içine girer. Ancak, insanın bütün meseleleri bu çerçe­vede çözülemeyecektir. Yine insan biyolojik kurallara tâbi bir varlıktır ve biyoloji bilimine de konu olmaktadır. Aynı şekilde, o sadece biyolojile bir canlı değildir ve biyoloji ile zooloji bilimlerinden hayatı düzenlemek için kanunlar çıkarılamaz. Hayatını sürdürebilmesi için in­sanın yiyeceğe, giyeceğe ve barınağa ihtiyacı vardır; kısaca bu açıdan, ekonomi, insan ha­yatının Önemli bir unsurudur. Fakat o sadece be­sin ve barınak arayan bir hayvan değildir. Bu yüzden de hayat felsefesi sadece ekonomik te­meller üzerine kurulamaz. İnsan neslinin de­vamı için cinselliğin ehemmiyeti ve İnsanın bu konuya temayülü vardır. Fakat yine burada o, sadece cinsiyet gözlüğüyle bakılacak bir üreme vasıtası da değildir. İnsan bilgi ve idrak hassa­ları ile mücehhez; arzu ve hırslarla dolu bir akla sahiptir. Bu görüş açısından psikoloji onun varlığının büyük bir kısmım kapsamaktadır. Ancak insan sadece akıldan müteşekkil de değildir ki psikoloji ilkelerinden hayat için tam bir plan çizilebilsin. Hayatını başka insanlarla sürdürmesi bakımından İnsan tabiatı itibarı ile sosyal bir varlıktır. Bu açıdan hayatının pek çok yönü sosyoloji biliminin sahasına girer. İnsanın ahlakî ve ruhî yönü de bulunmaktadır. İnsan iyi ile kötü arasında ayırdetmek ve fizik ötesindeki gerçeklere de ulaşmak ister. Bu yönden ilahiyat bilimi de insan tabiatının önemli bir ihtiyacını karşılar. Ne var ki, bu da hayatını baştan aşağıya yönlendirmeye yeterli değildir. Bütün sayılan bu farklı konuların hepsinin insan ha­yatında genel yapının parçaları olarak etkileri ve Önemi bulunmaktadır.

İnsanı bîr bütünlük içinde değerlerdirmeyİp sa­dece bir takım tek yönlü bakışlarla değerlendir­mek son derece yanlış bir tutumdur. İnsan sözü edilen tüm bu unsurları kendinde toplamfştır. Oz varlığı ve hayatının tüm bu değişik yönleriy­le insan bu engin ve geniş evrensel sistemin bir parçasıdır.

işte meseleye bu açıdan bakıldığında, insanın kâinattaki konumunun ne olduğu ve onun bir parçası olarak nasıl çalışması gerektiği sorulan büyük önem kazanmaktadır. Çünkü, insanın bu konumu tam anlamıyla tesbit edilemediği süre­ce insan hiçbir tatmin edici hayat sistemi ve tarzı oluşturamayacaktır. İnsan için, varılması gere­ken hedeflere yönelmek ve bu hedeflerin in­sanın kâinattaki konumu ve haysiyeti ile gerçek bir uyum içinde olup olmadığını belirlemek çok önemlidir.

Zikredilen bu iki husus insan hayatının temel meselelerindendir. İşte bunlar üzerinde hayatın tüm felsefesi gelişmiş ve bunun etkisiyle insana ilişkin bütün ilimler ve dünya gerçekleri belir-lenmiş, insanı yönlendirecek temel ilkeler orta­ya çıkmıştır.

Artık problemin gerçek bir çözümü için olaya sadece mikroskobik bir yaklaşımın değil, daha genel ve bütün bir çerçevenin şart olduğu açıktır. Meselelerin diğer konularla iç-içe-liğine, ilişkilerine bakılmalıdır. Benzer şekilde, hayat dengesinde beliren bir arızanın gideril­mesi İçin hayatın meselelerinden birini mesele­lerin tamamı imiş gibi görüp tedaviye girişmek ve varlık makinesini bu özel nokta etrafında döndürmek daha tehlikelidir. Eğer bu yapılırsa bütün denge yeniden alt-üst olacaktır. Meseleleri çözmenin isabetli ve doğru usulü, bütün ha­yat planını, ana felsefesinden başlayıp dal bu­dak saldığı ayrıntılara kadar objektif bir akılla incelemek ve kötüyü tespit edip onun hakiki ta­biatını keşfetmektir.

Bu sebeple, insanın ekonomik sorununun an­laşılmasında ve sağlıklı olarak çözülmesinde karşılaşılan güçlüklerin ana sebebi bazı insan­ların bu meseleye sadece ekonomi bilimi açısın­dan bakıyor olmalarıdır. Diğer bazıları ise onun önemini abartıp hayatın tek meselesi olduğunu söylemektedirler. Yine bazıları bütün bir hayat felsefesini ve bütün bir ahlâk, kültür ve toplum sistemini sadece ekonomik temeller üzerine inşa etmek istemektedirler. Bu tutumlarıyla in­sanın bu dünyadaki konumunu çayıra salınan bir hayvan mesabesine düşürmektedirler. Çünkü, insan hayatının temeli sadece ekonomi olursa, bu takdirde insanın varlığının manası tıpkı yeşil çayırda düşüncesizce otlayan bir hay-vanınkinden daha farklı olmaz. Yine benzer şekilde ekonomik bakış açısının, ahlâk, ruhiyat, psikoloji, sosyoloji, mantık ve diğer bilimlerle ilgili sahalara hakim olması çok büyük bir den­gesizliğe yol açar. Çünkü bu sahalarda ekono­minin harhangi bir şekilde tatbik imkânı yoktur. Ekonomi bu sahalara uygulandığında ahlâki ve maneviyatı bencilliğe ve materyalizme, rasyo­nel bilimleri mutfak sanatına çevirir. Sosyal davranışlara işle ilgili unsurları ve ticarî fikirleri sokar ve psikolojinin insanı sadece ekonomik bir hayvan olarak incelemesine yol açar. İnsanlığa bundan daha büyük bir zulüm olur mu?

 

Gerçek Ekonomik Mesele

 

Eğer soruya yalın ve doğrudan bir tavırla bakar ve terminolojik ve mesleki karışıklıklardan sakınırsak, insanın ekonomik meselesinin şun­lardan başka bir şey olmadığını görürüz: İnsan­oğlunun, medeniyetini korurken ve geliştirir­ken, ekonomik dağılımı insanların tamamının ihtiyacını karşılayabilecek tarzda nasıl düzenle­yeceğidir. Ve mesele yine insanoğlunun toplu­mun her ferdine, kendi şahsiyetini geliştirmesi - için yeterli fırsatları temin edeceği, ferdin kapasite ve yeteneğinin mümkün olan en yüksek ge­lişimini sağlayabilmesini nasıl mümkün kılacağıdır.

İlk çağlarda insanın ekonomik meselesi hay-vanlarmki kadar basitti. Allah'ın arzında hayatı idame ettirecek sınırsız nimetler vardı. İnsan türünün hayatını idare ettirebilmesi için gerekli olan şeyler bol miktarda mevcuttu. Herkes ken­di nasibini almak üzere çıkıyor ve nasibini bu hazinelerden elde ediyordu. Hiç kimse ihtiyaç­ları için bir şey ödemek zorunda değildi ve hiç kimsenin ihtiyacı bir diğer kimsenin elinde değildi. Hayvanlar söz konusu olduğunda, bu, bugün İçin de geçerlidir. Ancak, ilk çağlarda he­men hemen benzeri şartlar insanlar için de ge­çerliydi. Bir kişi sadece dışarı giderek meyva veya av hayvanı şeklinde olan tabii yiyeceğini elde ederdi. Yine tabii ürünlerle Örtünür ve barı­nak yapar veya uygun gördüğü yere sığınırdı.

Ancak Allah, insanı uzun süre bu durumda tut­mak istemedi. Allah (c.c) ona, doğduğu yalnız hayatı kollektif sosyal hayatla değiştireceği ve kendi çabasıyla tabiatın onu donattığından daha iyi bir hayat şekli oluşturacağı fıtrî bir hassa bahsetmiştir. Erkek ve kadın arasında daimi bir ilişki için duyulan arzu; insan yavrusunun ana-babasına diğer yavrulardan daha uzun bir süre bağımlı olması, insanın nesline karşı duyduğu derin ilgi ve kan bağı olan akrabaları arasındaki sevgi; bunlar, fıtratın, insanın gayretlerini sos­yal bir hayat inşa etmeye yöneltmek için insan­da kökleştİrdİği duygulardır. Benzer şekilde ta­bii ürünlerle tatmin olmayıp toprağı işleyerek tahıl üretmesi; vücudunu yapraklarla örtmeyi beğenmeyip kendisi için, kendi eliyle giyecek­ler üretmesi; mağaralarda ve inlerde yaşamayıp kendisine evler inşa etmesi; ihtiyaçlarını tabii aletlerle karşılamayı yeterli görmeyip taşı, de-miri, tahtayı ve bunlardan yapılan diğer aletleri İcad etmesi insanın zihnine Allah tarafından so­kulmuştur ve bu insanın tedricen medenileşme­sinin şart olduğu anlamına delâlet eder. Bu se­beple, insan sosyal ve medeni olduğunda bir suç işlemiş olmadı; aksine, bu onun fıtratında var olan bir arzudur ve Yaratıcı insanın bu duruma ulaşmasını amaçlamıştır. Medeniyetin ilerle­mesi ile bazı şeyler kaçınılmazdı, mesela;

1- İnsan hayatının ihtiyaçları çoğalır ve hiçbir fert bütün ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz; bazı ihtiyaçlan mutlaka başkalan tarafından karşılanır, diğer yandan kendisi de başkalarının ihtiyaçlarından bazısını karşılar.

2- Önceleri ihtiyaçların temininde mübadele

(değiş-tokuş) zaruriydi. Bu sebeple tedricen bir değişim aracı ortaya çıktı ve kabul edildi.

3- İhtiyaçlan karşılayan araçlar, taşıma ve ile­tişim araçları çoğalmalı ve insan kendi bilgi çer­çevesi içine giren bu yeni buluşlardan faydalan­malıdır ve;

4- İnsan kendi eliyle  elde ettiği varlıkların, çalıştığı aletlerin, evini inşa ettiği toprağın, mesleğini icra ettiği yerin; bütün bunların kendi mülkiyetinde kalmasından mutmain olacak ve güven duyacak, ölümünden sonra bunları kendisine diğerlerinden daha yakın ve daha sevgili olanlara bırakacaktır.

Bu sebeplerden dolayı değişik ticaret ve mes­leklerin, alım-satım sistemlerinin ortaya çıkması, malların fiyatlarının belirlenmesi, fi­yat standardı ve değişim aracı olarak paranın kullanılması, uluslarası ticaret, ithalat ve ihracat işleri, her çeşit yeni üretim araçlarının kullanıl­ması, mülkiyet ve miras haklannın doğması; bütün bunlar insanoğlu için gayet tabiidir ve bunlarda günah olan hiçbir şey yoktur. Ayrıca, sosyal hayatın gelişimi ile şunlar da kaçınılmaz oldu:

1- Tabiatın, değişik fertlerin potansiyel ve güçle­rinde oluşturduğu dengesizliğe bağlı olarak bazı fertler ihtiyaçlarından fazla kazanmaya ve üretmeye muktedir olabilirken bazılan sadece ihtiyaçlarım karşılayabilecek kadar ve diğer bazıları ise ihtiyaçlarından da az kazanabilir­ler;

2- Bazı fertler kendilerine miras kalan servet se­bebiyle hayata daha iyi bir başlangıç yaparlar, diğer bazılan ise daha az İmkanlara sahiptir, bu­nun yanında hayatlarına başlangıç yapacak hiç­bir imkânı olmayanlar da mevcuttur;

3- Tabii sebeplerin işlemesine bağlı olarak her toplumda iş hayatına uygun olmayan insanlar bulunur; örneğin çocuklar, yaşlılar, hastalar, sakatlar;

4- İşçiler, işverenler ve bunlara servis hizmetleri götüren kişiler bulunmalıdır; bu sayede serbest endüstri ticaret ve tarımı gelişir ve işveren-işçi ilişkileri toplumsal bir önem arzeder.

Bütün bu faktörler, insanın sosyal hayatının ta­bii sonucu ve fenomenidir. Ortaya çıkışları da kesinlikle baskıya yol açan birer menfilik değil­dir. Tamamen değişik sosyal sebeplerden kay­naklanan kötülüğün ana kaynağının izini bula­mayan pek çok kimse dengeli kafa yapılarını kaybedip ferdi mülkiyeti, parayı, makineleri veya insanlığın tabii eşitsizliklerini ve bazen medeniyetin kendisini kötülemeye başlamış­lardır. Ne var ki bu, gerçekte bir yanlış teşhis ve tedavi vakasıdır.

Toplumsal değişimin tabii'gidişini durdurmaya ve öz insan taiatınm ürünleri olan sosyal hayatın gerekli unsurlannı, ortadan kaldırmaya yönelik her teşebbüs, kesinlikle her türlü mantıktan uzaktır ve önlemeye çalıştığından daha büyük bir kayıp ihtimali taşımaktadır. İnsanoğlunun hakiki ekonomik meselesi medeni sosyal ha­yatın gelişimini nasıl durdururuz veya onun ge­lişiminin tabii seyrine nasıl müdahale eder, onun gerekli unsurlarına nasıl ortadan kaldıra­biliriz sorularına cevap aramakta yatmamak­tadır; hakiki mesele sosyal güçlerin tabii değişimini sağlam olarak korurken sosyal zulüm ve adaletsizliği nasıl önleriz, tabiatın her yaratık kendi hakkını almalıdır, şeklindeki İs­teğini nasıl yerine getiririz ve sadece lüzumlu vasitalann yokluğundan dolayı insanın yetenek ve güçlerinin israf olmasına sebep olan engelle­ri nasıl ortadan kaldırabiliriz sorularına cevap bulabilmektir.

Şimdi hali hazırdaki ekonomik kötülüklerin gerçek sebeplerinin neler olduğunu ve bunların tabiatını inceleyelim. Ekonomik sistemde kötülük İnsanın tabii bencilliği normal sınırları aştığında başlamaktadır. Bu, belirli bazı gayri ahlâkî alışkanlıklardan gördüğü yardım üe ge­lişir ve yapısında eksiklik bulunan politik sis-temlerce de destek görür; özellikle politik siste­min dayandığı ahlâkî temel yoksa. Ekonomik sistem işlemez hale getirilince de dallan ile bir­likte bütün bir sosyal hayatı zehirler. Daha önce açıklandığı gibi hem ferdi mülkiyet hem de tabi­atın gerektirdiği gibi bazı insanların ekonomik olarak diğer bazı insanlardan daha iyi bir yerde olmaları, başlı başına, kötülüğün kaynağı değil­lerdir. Eğer insanın bütün ahlâkî değerleri on­ları gerçek dengesine ve doğru orantısına ka­vuş turabilirse ve eğer adaleti her ne pahasına olursa olsun, gerekirse kuvvet bile uygulayarak koruyan bir siyasi sistem varsa bunlardan hiçbir kötülük kaynaklanmaz.

Ancak bu iki şeyi kötülük haline getiren, ger­çekte, tabii sebeplerin işleyişine bağlı olarak ekonomik yönden daha iyi bir durumda olan in­sanların bencilliğe, dar görüşlülüğe, kıskançlı­ğa, tamaha, cimriliğe, aldatıcılığa ve kendileri­ne tapmaya yem olmalarıdır. Şeytan onların ka­falarına gerçek ihtiyaçlarından çok fazla mik­tarda sahip oldukları servetlerinin ve mülkiyet haklarının şu iki yolda doğru ve rasyonel bir şekilde harcanabileceği fikrini sokmaktadır: (1) Kendi konforları, zevkleri, faaliyetleri, ziynet ve süslenmeleri ve iyi yaşamaları için ve (2) da­ha fazla servet elde etmek ve mümkünse diğer insanların servetlerine de sahip olarak kendile­rini gerçek İlahlar mertebesine çıkarmak için.

İlk şeytanî fikir zenginlerin, toplumun zengin­likten payını alamamış veya gerçek ihtiyaç­larının altında alabilmiş fertlerinin haklarını tanımayı reddetmesiyle sonuçlanmıştır. Zen­ginler bu insanları açlık ve çaresizlik içinde bırakmanın tamamıyla doğru olduğunu düşündüler. Dar kafahlıklan onların, böyle bir tutumun insan toplumunda profesyonel suçlu­lar üreteceğini, insanları cahilliğe ve acı­masızlığa sürükleyeceğini, onlan fiziki zaaflara ve hastalıklara yem haline getireceğini ve bu in­sanların fiziki ve akli güçlerinin dumura uğrata­rak gelişimlerini durduracağını, bunun da kültür ve medeniyetlerine katkılarını engelleye­ceğini, sonuçta bütün bunlann zenginlerin ken­dilerinin de bir parçası oldukları bu toplumu ya­ralayacağını ve zarar vereceğini kavramalarına izin vermedi.

Bununla yetinmeyerek zengin insanlar ihtiyaç­larını gerçek ihtiyaçlarının çok ötesinde çoğalttılar ve kendi tutkularının oluşturduğu bu suni ihtİyaçlann karşılanması amacıyla mede­niyete kendi usulleriyle katkıda bulunabilecek pek çok kişiyi kendi şahsi ve bencil amaçlarına hizmetçi yaptılar. Böylece bu zengin insanlar için zina bir ihtiyaç haline gelmiş ve bir fa­hişeler, aracılar, pezevenkler ordusu türetmek gerekmiştir. Onlar için müzik olağan bir ihtiyaç idi; bunu tatmin için müzisyenler, dansözler, davulcular ve müzik aletleri üreticilerinden müteşekkil yeni bir ordu kurulmalıydı. Onlar için pek çok çeşitli sağlıksız sosyal faaliyetler edinmek bir ihtiyaçtı ve bu amaçla geniş bir soytarılar, aktristler, masalcılar, fotoğrafçılar, ve diğer gereksiz profesyoneller kadrosu oluşturulmalıydı. Ava gitme İhtiyacı da duydu­lar ve bunun uğruna daha faydalı işlerle meşgul edilebilecek pek çok insan ormanlarda hayvan kovalamakla görevlendirildi. Onlar sarhoş ol­mak ve kendinden geçmek zevkini de tatmak is­tediler ve bu amaçla pek çok insan içki, kokain, esrar ve diğer uyuşturucu ve sarhoş edicilerle il­gili işlere bulaştı.

Kısacası, bu şeytanın kardeşleri, sadece toplu­mun büyük bir kesimini ahlakî, manevi ve maddî bir bozulmaya uğratmakla kalmayıp in­sanların bir büyük kesimini faydalı ve uygun işler yerine faydasız, kötü ve zararlı işlere yöneltecek kadar zalimlik de ettiler. Böylece medeniyetin seyrini yanlış yönlendirerek, onu, İnsanlığın mahvoluşuna sebebiyet verecek ka­nallara soktular. Mesele burada da bitmedi. İnsan kiiyıııkiarım israf etmelerine ek olarak sa­hip oldukla*! bütün maddi sermayeyi de yanlış Şekilde kullandılar. Saraylar, köşkler, bahçeler, dans salonları ve benzeri şeylerin ihtiyaçları ol­duğunu iddia ettiler ve ölümlerinden sonra bile dinlenmeleri için dönümlerce alan ve geniş ve büyük mezarlara ihtiyaç duydular.

Bu yolla, pekala diğer insanların barınak İhti­yaçlarını temin edebilecek olan toprak, inşaat malzemeleri ve iş gücü bu sefahate düşkün in­sanların her birinin sayfiyelerini ve oturacakları yerleri inşa için heba edildi. Zenginler mücev­herat ve takıyı, güzel elbiseleri, altın-gümüş ye­mek takımlarını, çatal-bıçak takımlarını ve diğer aletleri, süsleme ve dekorasyon araçlarını, lüks bineklere sahip olmayı ve Allah bilir daha nice süs ve eşyayı ihtiyaç olarak kabul ettiler; öylekİ pencereleri pahalı perdelerle kaplı ol­mazsa çıplak göründü, saraylarının iç duvarları milyonlarca liralık pahalı resimlerle dolu olmamasına dayanamaz oldular. Odaları yine pahalı halılarla kaplanmalıydı ve hatta köpeklen bile altın yakalar ve kadife yastıklar isterdi. Bu şekilde, binlerce insanın karnını doyurabilecek ve onları giydirmeye yetecek kadar hammadde ve insan gücü yalnızca tek bir ferdin iptilalanna hasredildi.

Bu, şeytanın kılavuzluğunun ilk sonucuydu. Sonraki sonuçlan daha da kötü olmuştur. İlk olarak, bir insanın kendi gerçek ihtiyaçlarının üzerinde bir birikim ve geçim kaynaklarına sa­hip olarak onları daha da fazla kaynak temini için kullanmaya devam etmesinin ilke olarak yanlış olduğu açıktır.

Allah'ın yeryüzünde yarattığı geçim kaynak­larının insanın gerçek ihtiyaçlarını tatmin et­mek için olduğu aşikardır. O halde bir kişi şansının yardımıyla kendi ihtiyaçlarının gerek­tirdiğinden fazla bir kaynağa sahipse, bu faz­lalık, sadece, ona diğer insanların hissesinden bir kısmının geçmiş olduğuna delâlet eder. O halde onu niye kendisine saklasın? Kendi geçim kaynaklarını temine durumları uygun olmayan veya ihtiyaçlardan azını temin edebilen insan­ları aramalı ve bu insanların hissesinin kendi­sinde bulunduğunu idrak etmelidir. Servet, belli bir topluluğun elinde dolaşmamalıdır. Bu kay­nakları elde edemeyen yoksulların varlığı gözönünde tutularak refah yaygınlaştırılma­lıdır. Zenginler, yalnızca daha fazla kazanma tutkularını tatmin için sermayelerini kullanır­larsa elde edecekleri ihtiyaç fazlası değerler toplumun menfaatlerine ters bir sonuç verecek­tir. Diğer taraftan, yeni kaynaklar için teşebbüs­lerde bulunmak, kişilere hırs ve tamahın tatmi­ninden başka bir kazanç sağlamaz.

Kişinin zamanını, gayretini ve kabiliyetlerini maişetini temin için ve gerçek ihtiyaçlarına uy­gunluk gösterecek şekilde harcaması, şüphesiz, iyi şeydir. Ancak bütün bu gayret ve imkânlarını gerçek ihtiyaçlarının üzerinde daha başka şey­ler elde etmek için tüketiyorsa, bu, kendisini ekonomik bir varlık seviyesine veya daha doğru bir tâbirle servet-üretme makinası derecesine indiriyor demektir. Halbuki kişinin zamanını ve enerjisini sarf ede bileceği, aklî ve fizikî yete­neklerini kullanabileceği, servet biriktirmekten daha iyi yollar vardır.. Sonuç olarak, şeytanın

kendisine tâbi olanlara vazettiği ilke tabiatı iti­barıyla yanlıştır. Bu şeytanî ilkeler temel alına­rak benimsenen pratik metodlar öylesine kötü ve sonuçlan öylesine vahimdir ki tam, olarak tesbitleri bile mümkün değildir.

Daha fazla kaynak temini için sermaye faz­lalığını kullanmanın iki yolu vardır:

1- Faiz karşılığında borç olarak verilir,

2- Ticarî veya sınaî teşebbüslere yatırılabilir.

Bu yollar tabiatları itibanyla belirli bir sınıra ka­dar farklılık göstermekle beraber her İki meto­dun birleşik etkisi ile meydana çıkan kaçın­ılmaz sonuç toplumun iki sınıfa bölünmesidir: Biri, kendi ihtiyaçlarının üzerinde kaynaklara sahip ve bunları daha da fazla kaynak elde etme­de kullanan küçük grup, diğeri; ancak ihtiyaç­larını karşılayacak kadar veya ihtiyaçlarından daha az kaynağa sahip olanlar ile hiç bir kay­nağa sahip olamayan geniş sınıf. Bu iki sınıfın çıkarları sadece birbiriyle çatışmakla kalmaz, kaçınılmaz olarak her iki gurubun karşılıklı mücadele ve çekişmelerine yol açar. İşte bu se­beple Allah'ın, karşılıklı işbirliği ve değişim üzerine temellendirdiğİ ekonomik sistem, birbi­rini yok edici bu mücadele ve çekişmeye son ve­rir.

Bu mücadelenin gelişme sürecinde zengin sınıf sürekli sayı olarak azalırken fakirler giderek çoğalır. Çünkü bu, karşılıklı mücadelenin özü zengin şahsın zenginliğinin gücüyle kendisin­den daha az zengin olanların kaynaklarını çek­mesinden ve bu insanları daha aşağı bir seviye­ye itmesinden ibarettir. Bu şekilde dünyada ge­çim kaynakları tedricen kısıtlanıyor ve günden güne müfusun daha az bir kesimine sınırlı kalı­yor. Nüfusun büyük kısmı ise yavaş, fakat sürekli bir şekilde mutlak fakirliğe itiliyor ve zenginlere kesin olarak bağımlı olmaya doğru gidiyor. Başlangıçta mücadele küçük çaptadır, fakat hastalık safhalar hâlinde ülkelere ve dev­letlere yayılma isti dadın dadır. Bütün dünyayı kollarına sardığında insanlığı içinden çıkılmaz problemlerle karşı karşıya bırakacaktır.

Bir ülkede, ihtiyaçlarından fazlasına sahip olan­ların, fazlalıklarını kârlı teşebbüslere ve ihtiyaç maddelerinin Üretimine yatırmaları umûmi ola­rak yaygınlık kazandığında, yatırım sadece faz­la servetin yatırılmış bulunduğu bütün sınaî ürünler halk tarafından satın alınırsa tam bir kârla neticelenebilir. Halbuki uygulamada bu böyle olmaz. Çünkü, ihtiyaçlarından daha az miktarda servetleri olanların sonuç olarak daha az alım gücü olacak ve ihtiyaç duysa bile ürünlerin tamamını satın alamayacaktır. Diğer taraftan ihtiyaçlarının üzerinde geliri olanlar ise kazandıklarının bir kısmım, kârlı teşebbüslere daha çok yatmm yapmak üzere bir tarafa ayıra­caklarından, tüketim mallarını satın almakta harcayamayacaktırlar.

Bu, zaruri olarak üretilen ürünlerin bir kısmının satılmadan kalması, diğer bir ifadeyle sermaye sahiplerinin yatırımlarının bir kısmının onlara dönmeyişi ve Ülke endüstrisinin zimmetinde bir borç olarak kalması ile sonuçlanacaktır. Böyle­likle bir devir-daim oluşmaktadır. Ancak bu tarzdaki sayısız döngülerin her birinde sermaye sahibi sınıf kendilerine geri dönen gelirlerinin bîr kısmını daha ileri yatırımlarda kullanacak ve her döngüde yatırılan servetin onların eline geç­meyen kısmı artmaya devam edecek böylece ülke endüstrisinin borcu katlanarak artacak ve ülkenin bunları ödeyemeyeceği bir seviyeye gelecektir. Bu şekilde ülkenin iflastan kurtulması için iç piyasada satılmayan ve artış göste­ren mallan dış pazarlara ihraç etmekten başka çare kalmaz. Bu ise diğer ülkelerin de iflasını istemekle eş anlamlıdır. Bu yolla mücadele tek bir ülkenin sınırlarını aşarak uluslararası bir daire­ye atlar.

Dolayasıyla işlerini şeytanî ekonomik sisteme dayanarak yürüten ülkenin bir tane olmadığı, dünyadaki ülkelerin çoğunluğunun aynı reçete­yi kullandığı açıklığa kavuşmuş olacaktır. Bu ülkeler, kendilerini iflastan kurtarmaya mecbur edilmekte, bir diğer deyişle iflaslarını bir başka devlete geçirmektedirler. Bu da aşağıdaki şekil­leri alan uluslararası rekabete yol açar:

1- Her ülke mallarını uluslararası pazara sunar­ken en büyük miktarı en düşük maliyetle üret­meye çalışır. Bu da işçi ücretlerinin mümkün olan en düşük seviyede tutulması demektir, böylece ülke gelirinden çalışan sınıfa düşen pay daha da düşer ve işçinin geliri neredeyse en Önemli ihtiyaçlarını bile karşılayamaz olur.

2- Her ülke kendi sınırlan veya etki alanı içerisi­ne yapılacak ithalata ambargo koyar ve bir başka ülkenin almamasiveya faydalanmaması için kendi toprakları içinde bulunan hammad­deleri ve benzeri kaynaklan tekeline alır. Bu da savaşla neticelenen uluslararası mücaleye yol açar.

3- Bu sömürücü ve soyguncular, kendilerine empoze edilen bu iflastan koruyucu tedbirleri olmayan ülkeleri istilâ ederler. Bu ülkelere kendi artık ürünlerini satmakla kalmayıp, ül­kelerinde kârlı yatmm alanları bulamadıkları için sermaye artışlarını bu ülkelerdeki -yatı­rımlarda kullanırlar. Bu şekilde istilâcı ülkele­rin daha önce yaşamış olduğu sorun neticede ortaya çıkacaktır. Yani yapılan yatırımın ta­mamı geri dönmeyecek, bu yatırımdan elde edilen gelirler kârlı alanlara yatırılacaktır. Öy­le ki, bu ülkelerin borçları, bütün varlıklan sa­tılsa dahi borçlarını karşılayamayacak duruma gelecektir. Bu daire bu şekilde işlemeye de­vam ettiği sürece iflâs bataklığında boğulma­dık bir bölgenin kalmayacağı açıktır. Sonuçta insanlar Mars'a, Venüs'e ve Jüpiter'e giderek pazar arama ve fazla mallarınnı satma ihtiyacı hissedeceklerdir.

Böylece bu uluslararası değişim vasıtasıyla bir avuç banker, borsacı, endüstri ve iş dünyasının devleri dünyanın iktisadî kaynaklarını öylesine ellerine geçirdiler ki, bütün insanlık onlara bağımlı hale geldi. Günümüzde herhangi bir kimse için sadece kendi bedeni ve zihnî güçleri­ne dayanarak bir işe teşebbüs etmek ve Allah'ın arzında mevcut geçim kaynaklarından kendi hissesini ayırmak hemen hemen imkânsız bir hâle gelmiştir. Aynı şekilde küçük esnaf, sana­yici ve çiftçinin hayatını rahatça temin etmesi için hiç bir şansı kalmamıştır. Herkes bu finans kralları ve endüstri prenslerinin kölesi, hizmet­çisi veya işçisi olmaya itilmektedir. Bu kişiler, diğer insanların bütün vaktini olduğu gibi, be­denî ve zihnî yeteneklerini de sömürmekte, karşılığında bu insanlara sadece hayatlarını ida­me ettirecek kadar gelir vermektedirler. Bu bütün insanlığın ekonomik bir hayvan seviyesi­ne düştüğü anlamına gelmektedir. Bu ekono­mik mücadele içerisinde kendi ahlâkî, zihnî ve manevî gelişmeleri için birşeyler yapmak veya karnını doyurmaktan daha ulvî ve asil konulara önem vermek, veya sadece maişetini gözlemek­ten daha yüce gayelere hizmet etmek için Al­lah'ın kendisine bahşettiği fıtrî özellikleri ge­liştirme şansım ve fırsatını bulabilen insanlar çok nadir rastlanan talihli kişilerdir. Gerçekten bu şeytanî sistem yüzünden ekonomik mücade­le öyle ciddî ve yorucu bir hâle gelmiştir ki, ha­yatın diğer kısımları bundan etkilenmiş ve faali­yet dışı kalmıştır.

İnsanlık için daha da talihsiz olanı ise dünyanın ahlâkî felsefelerinin, siyasî sistemlerinin ve hu­kuk prensiplerinin bu şeytanî ekonomik sistem tarafından etkilenmiş olmasıdır. Doğudan batı­ya her yerde manevî nasihatler veren kişiler ekonomiye önem atfetmektedirler. Bir kişinin kazandığının tamamını harcaması hamakat ola­rak kabul edilmekte ve ahlaken tekdir edilmek­tedir. Herkese gelirinden bir kısmını tasarruf et­mesi ve bankaya yatırması veya sigorta poliçe­si, tahvil, hisse senedi alması, anonim şirketlere yatırım yaparak bu tasarrufu değerlerdirmesi söyleniyor. Bu, insanlık için harap edici fiil ve düşüncenin çağımız insanının gözünde mükemmellik ve fazilet standardı olduğu an­lamına gelmektedir. Politik sistemlere gelince; insanlığı bu zulümden kurtarmak yerine kendi­leri bu şeytanî sistemin ellerine düşmüş ve bu zulmün âleti hâline gelmiştir; her yerde iktidar koltuklarında ateist ve materyalistler oturur hâle gelmiştir.

Topluma şekil veren kanunların çerçevesi de bu sistemin etkisi altında çizilmektedir. Yasalar, uygulamada ferdin ekonomik çıkarlarına, top­lumun mefaatlerine aykırı bir özgürlük tanı­maktadır. Maişet temininde yanlış ile doğru­nun, âdil ile âdil olmayanın ayrımı ortadan kalkmıştır. Kişilerin servet elde edebilecekleri metod isterse insanları soyarak yahut mahvede­rek olsun yasalar gözünde caiz olmaktadır; sar­hoş edici içkiler üretilip satılabilir, fuhuş mer­kezleri açılabilir-işletilebilir, gayri ahlâkî filim­ler çekilir-oynatılır, erotik yazılar yazılabilir, şehevî hisleri harekete geçiren resimler-motİf-lerle reklâmlar yapılabilir, spekülasyon genel­lik kazanır, faiz müesseseleri kurulabilir, yeni kumar metodlan İcad edilir; kısaca bir kişinin yapmayı isteyeceği bu ve benzeri şeylere yasa­lar izin vermekle kalmaz, ayrıca bu müteşebbi­sin sözde haklarını korur.

Daha sonra belirli şahıslarda toplanan servetin, kişinin ölümünden sonra da dağılmaması için;. miras sisteminde değişiklikler, evlat edinme adeti ve müteselsil aile sistemi gibi kavramlar ortaya çıkarmıştır. Bu kanunların hepsinin ga­yesi, hazineyi koruyan bir yılan öldüğünde yeri­ne yenisini geçirmek ve eğer bir şanssızlık neti­cesi yılan hiç bir kimseyi bırakmamışsa servet birikiminin dağılmaması için ne yapılıp yapılıp, bir yerlerden yenisini bulmaktır.

Bütün bunlar; Allah'ın arzında yaşayan her fer­din geçimini temin etme ve herkese hayatta ka­pasitesi kadar gelişme, şahsiyetini geliştirme fırsatını verme konulannda insanlığa problem Çıkaran unsurlardır.

 

Komünizmin Önerdiği Çözüm

 

Söz konusu meselelerin çözümü için komüniz­min önerdiği çözüm şudur: Üretim araçları kişilerin elinden alınmalı ve ortak mülkiyet için topluma maledilmelidir. Toplum, servetin kişilere ihtiyaçlarına göre dağılımı işini kollek-tif olarak üstlenmelidir. İlk bakışta bu çözüm çok mantıklı gözükmektedir. Fakat insanlar bunun tatbik yönlerini düşününce, onun kusur­larının daha bir farkına varacaktır. Ve son tahlil­de onun, sonuçlarının, tedavisini teklif ettiği hastalık kadar kötü olduğu sonucuna varıla­caktır. Nazarî olarak konuşulduğunda üretim araçlarının kullanımının ve üretim dağılımının düzenlenmesinin bütün topluma tevdi edileceği söylense de uygulamada belli bir kadroya veri­leceği gün ışığı kadar aşikârdır.

Başlangıçta bu kadro toplumun seçtiği kişiler­den oluşsa bile daha sonra bütün geçim kaynak­ları bu kadronun kontrolüne geçtiğinde ve kişiler bu kadroların müsadesi olmadan hissele­rini alamayacak duruma geldiklerinde bütün toplum bu kadronun pençesinde çaresiz bir du­rumda kalacaktır. Hiç kimse bu kadronun istek­lerini görmezlikten gelemeyecek ve hiçbir or­ganize güç onları hakimiyet mevkiinden atmak Üzere muhalefete kalkışamayacaktır. Eğer bu kadro bir kişiden hoşlanmazsa; bu, zavallı adamın bu topraklardaki geçim kaynaklarından mahrum kalacağı anlamına gelir, çünkü geçim kaynaklan bu küçük kliğin ellerindedir.

Yönetime karşı hoşnutsuzluk başgösterdiğinde işçiler grev hakkından yoksundurlar, çünkü bu sistemde işçinin birinden ayrılıp diğerinden iş bulabileceği pek çok fabrika sahibi ve kapitalist yoktur. Bunun yerine, aynı zamanda ülkenin de idarecisi olan tek bir fabrika sahibi, tek bir kapi­talist vardır ve ona karşı kamuoyundan yardım sağlamak da mümkün değildir. Bu şartlar ve olaylar aşağıda belirtilen neticeleri doğuracak­tır: Bütün kapitalistler, sanayiciler ve toprak sa­hipleri tek bir dev'e dönüşerek halkın üzerinde hükmedecek ve kendi şahsında Çarın otokrasisi ile Sezar'ın mutlakiyetçiliğini bir araya getire­cektir.

Böyle mutlak ve her şeyi kuşatan bir otorite, yapısı itibariyle insana öylesine hoş gelir ki, bu güç elindeyken özellikle Allah'a ve kendisinin hesaba çekileceğine İnanmayan bir insanın bir zâlim ve otokrat olmaktan kendisini alıkoy abil-mesİ çok zordur. Bu küçük kadronun elinde çok geniş otokratik güçler olmasına rağmen normal sınırları çiğnemeyeceği, adalet ve eşitlikle çalışacağı varsayılsa bile böyle bir sistemde fertlerin şahsiyetlerini geliştirebilmesi İçin hiçbir fırsat bırakılmamıştır.

İnsan şahsiyetinin gelişimi ve ilerlemesi için, herşeyden önce ihtiyaç duyduğu şey hürriyettir! Kendi tercihlerine, arzusuna ve seçimine uygun şekilde kullanması için tasarruflarında bir takım araçlar olmalıdır. Ki, bunları kullanarak gizli kabiliyetlerini geliştirebilsin. Komünist sistemde buna ihtimal yoktur. Bu sistemde bütün araçlar, bu toplumun idarî kadrolarındaki fertlerin elinden geçer. Bu idarî kadro, araçları kendi "toplum menfaati" anlayışlarına" göre kullanır. Fertler, bu araçlardan faydalanmak is­tiyorlarsa idarî kadroların yaptığı planlara göre çalışmaktan başka alternatifleri yoktur. Haki­katte bedenleri ve ruhlarıyla yöneticilerine tes­lim olmaları ve toplumun menfaati için efendi­lerinin planlarına uygun kalıba girmeleri iste­nir.

Böylelikle toplumun bütün fertleri ruhsuz birer madde gibi birkaç şahsın kölesi hâline gelirler. Onların arzu ve planlarına göre bir şekil alarak hepsi birer işçi olurlar. Bu sistemin neticesinde İnsanlık kültür ve medeniyetinin pek çok şey kaybedeceği ortadadır. Hayatî ihtiyaçların böyle bir sistemde eşit ve âdil bir şekilde dağıtılabileceği ihtimali kabul edilse bile, siste­min yetersizlikleri ve hataları üstünlüğü gibi görünen taraflarına ağır basacaktır. Kültür ve medeniyetin gelişmesi tamamen farklı yetenek ve tavırlara sahip değişik insanlann kendilerini geliştirmelerine ve sosyal hayatta kendi ferdî görevlerini yerine getirme fırsatına sahip olma­larına bağlıdır.

Ancak bu, insanlann fiil ve davranışlarının bile toptan planlandığrbir sistemde sağlanamaz. Birkaç kabiliyetli ve iyiniyetli insanın, milyon­larca kişinin tabiatında varolan kabiliyetlerini doğru olarak değerlendirebilecek derecede bil­gili olmalarına ve insanların tabii eğilimlerini bilerek gelişim şekillerini isabetli bir şekilde tesbit etmelerine imkân yoktur. Bu birkaç kişi hem ferdi kabiliyetleri ve kapasiteleri tahminde ve hem de toplumlarının menfaatlerinin gerçek­ten nelerden ibaret olduğu hususunda fikir oluşturmada yanlışlığa düşeceklerdir. Bütün bunlara rağmen bu kişiler kendi'planlarını uy­gulatmaya ve nüfuzları altındaki bütün bir insan bunlara rağmen bu kişiler kendi planlarını uy­gulatmaya ve nüfuzları altındaki bütün bir insan kütlesini kendi kalıplarına göre şekillendirme­ye çalışacaklardır. Böylelikle, medeniyet için çok elzem olan ferdî farklılık ve çeşitlilik, yerini ruhsuz bir tek-tipliliğe bırakacaktır. Medeniye­tin tabii gelişimi kesintiye uğramış, sunî ve tak-Iidî bir büyüme başlamış olacaktır. İnsanî kabi­liyetler körelmeye yüztutacak, neticede bunu büyük bir aklı ve manevî bozulma izleyecektir. Herşeyden önce, insanlar bir bahçıvan tarafın­dan budanacak ve belirli bir model çerçevesin­de büyütülecek bitki veya ot değildirler. Her in­san kendi temayülleri doğrultusunda gelişmeye tabii bir İhtiyaç hisseden hususi bir şahsiyete sa­hiptir. Eğer onun bu hürriyetini inkâr ederseniz; sizin arzularınıza göre gelişmeyip ya size isyan edecek veya gayri tabii bir sıkıntı içinde yok olacaktır.

Komünizmin esas hatası, ekonomik problemle­ri merkez kabul edip bütün insan hayatını bu ek­sen etrafında döndürmeye çalışmasında yat­maktadır. İnsanî meseleler karşısında gerçek ilmî tavrı almaktan yoksundur. Aksine, bütün meselelere derin bir ekonomik eğilimle, taraf­girlikle bakmaktadır. Metafizik, ahlâk, tarih, sosyoloji, kısaca onun sahası içindeki her şey ekonomik bakış açısı tarafından etkilenmiş ve önemsenmemiştir. Bu tek taraflılık sebebiyle de hayatın bütün dengesi bozulmuştur. Gerçekte Komünist teorinin insanın ekonomik problem­lerine hiçbir doğru ve isabetli çözüm getirme­diği açıktır. Tabii olmayan, sunî bir çözüm öner­mektedir.

 

Faşist Çözüm

 

Buna karşı Faşizm veya Nasyonal Sosyalizm tarafından bir başka çözüm öne sürülmüştür: Üretim araçlarının ferdî mülkiyet altında kal­masına rağmen bu mülkiyet toplumun menfaat­leri için, devlet tarafından planlanacak ve kont­rol edilecektir. Pratikte bunun sonuçlan Komü­nist teorininkilerden pek bir farklılık gösterme­mektedir. Komünizm gibi bu teori de ferdi top­lumla meczetmek istemekte, şahsiyetinin hür gelişimi için hiç bir fırsat tanımamaktadır. Bunun yanında ferdî mülkiyeti kontrol altında tu­tan devletin yapısı Komünist devletİnki kadar totaliter ve otoriterdir. Bu sistem, geniş bir ülke­nin endüstrisini kontrol altında tutmak ve onu devletin plan ve tasarıları doğrultusunda zorla­mak için çok güçlü ve yoğun bir otoriteyi gerek­li görmektedir. Böylesine mutlak ve ezici bir gücü elinde bulunduran devlette, ülke halkının, yönetenlerin elinde köleler hâline gelmesi kaçınılmazdır.

İslâm! Çözüm

Şimdi İslâmın bu meseleyi nasıl çözdüğüne ge­lelim. Hayatın meseleleriyle ilgilenirken îslamın gözettiği esas bir nokta İnsanın yapısın­da doğuştan varolan tabii yoldan sapılırsa, sap­mayı tabii yola doğru yeniden yöneltmek vardır. Sosyal düzenlemelerin üzerine bina edildiği ikinci esas ise; hâriçten getirilen birkaç düzenleme ile yetinilmemesi, bilakis, insan zekâsındaki kötülüğü kökünden kurutmak için insanlar arasında manevî değişimin ve doğru ahlâkî tavırların oluşturulmasına çok daha büyük önem verilmesidir. Bütün İslâmî sistem­lerde izine rastlanabilecek olan üçüncü esas ilke devletin otoritesini ve kanunî-baskısını cebrî gücün kaçınılmaz hale geldiği durumlar dışında kullanmasıdır.

Bu üç esası gözönünde bulunduran İslâm, dai­ma insan ekonomisinin temellerim oluşturmuş bulunan bütün tabii ilkelere hak tanımış ve sade­ce devletin cebrî kuvvetlerine dayanarak değil, aynı zamanda en yüksek ahlâkî terbiye ve ufak dış güç tedbirleri vasıtasıyla, sadece insanoğlu­nun takip ettiği vakit şeytanî arzuların kurbanı haline geleceği yanlış ilkeleri yasaklamıştır. İnsanın, hayatını kazanmak için çaba gösterme­de hür olması, kendi emeği ile kazandıkları üze­rinde mülkiyet hakkının olması ve değişik in­sanlar arasında değişen kabiliyet ve şartlara göre bu eşitsizliğin olması ilkeleri İslâm tarafın­dan bunlar fıtrata uygun olduğu nisbette kabul görmüştür. İslam, bundan sonra bu ilkeleri tadil eder ve uygulamaları üzerinde, yanlış kullanıl­maları ve toplumun daha zayıf kesimlerini istis­mar etme ve baskı altında tutma aracı yapılma-maları amacıyla kısıtlamalar koyar.

İlk önce servet edinmeyi ele alalım. İslâm insa­na Allah'ın arzında kapasitesi, yeteneği ve fıtra-ten ona bahşedilen özelliklerine uygun maişeti­ni temine çalışma hakkını tanır. Fakat insanı ahlâki bir düşüklüğe veya toplumsal düzeni bozmaya neden olacak vasıtaları benimsemesi­ne mani olur. İslâm, değişik kazanç vasıtalarını gözönünde bulundurarak helâl ve haram ayrımını getirmiştir. Ahlaken ifsad edici olan bütün metodları haram olarak nitelemiştir. Bun­dan dolayı İslâm zararlı kabul edilen bu metod­ları açıkça belirtmiştir.

İslânıi kaidelere göre kötülük ve ahlaksızlığı yayan şarap ve diğer sarhoş edici, keyif vericiler sadece haram olmakla kalmayıp üretimi, satışı, alımı ve bulundurulması da haram olarak belir­lenmiştir. İslâm zinayı, müziği, dansı ve diğer benzeri şeyleri helâl geçim vasıtaları olarak tanımaz. Bu meşguliyetleri haram kabul eder. Çünkü bir ferdin kazancı, diğer fertlerin veya bir bütün olarak toplumun kayba ve zarara uğra­ması sonucu oluşmaktadır. Rüşvet, hırsızlık, kumar, spekülasyon, sahtekârlık, aldatmaya da­yanan iş ve ticaret, istifçilik ve bir malın fiyatını yükseltmek gayesiyle ihtiyaç olduğu halde pi­yasadan çekmek, sahayı diğer insanlar için da­raltan üretim araçlarının bir veya birkaç kişinin tekelinde bulunuşu; bütün bu metodlar haram kabul edilmiştir. İslâm, tabiatları itibarıyla kıtlığa ve sınırlamaya sebebiyet verebilecek olan işleri, kazancın veya kaybın tamamen te­sadüf ve şansa bağlı olduğu, tarafların karşılıklı haklarının anlaşılmaz olduğu bütün işleri dik­katle ayırmış ye bunlara haram damgasını vur­muştur. Eğer İslâm'ın ticaret ve sanayi ile ilgi­li kuralları incelenirse görülecek olan, günü­müzde insanları mültimilyoner yapan metod-lara genellikle İslâm'ın sıkı kanunî kısıtlama­lar getirmiş olduğudur. Eğer işler bu İslâmî sı­nırlamalar dahilinde gerçekleştirilirse, bir ki­şinin aşırı servet biriktirmesi son derece dü­şük bir ihtimaldir.

İslam ferde helâl yoldan kazandığı şeylerin mülkiyet hakkını tanırken, onu bu şekilde ka­zanılan servetin kullanılmasında tamamen ser­best bırakmamaktadır. Aksine, değişik usûller­le onun kullanımını ile ilgili kısıtlamalar koy­maktadır. İnsanın, kazandığı servetin üç muhte­mel alanı olduğu açıktır. Harcanabilir, serveti daha da artırabilmek İçin yatırıma aktarılabilir ve istiflenebilir. Burada, Islâmın bu kullanım alanlarının her birine koyduğu hudutları kısaca İnceleyeceğiz.

Ahlâkî veya sosyal zararlara yol açacak bütün harcamalar yasaklanmıştır. Servetinizi kumar­da israf edemezsiniz, içki içemezsiniz, zina ede­mezsiniz, paranızı nefsi ifsad edici müzik, dans veya diğer vasıtalara harcayamazsınız. İpek giymeniz, altın zinetler ve mücevharat kullan­manız -kadınlar hâriç- engellenmiştir. Evinizi süslü şeylerle dekore edemezsiniz. Kısaca, İslâm bir insanın servetinin büyük kısmını ken­di lüks ve iptilalarına harcanmasını sağlayan bütün yollan kapamıştır. İslâmın helâl kabul et­tiği bütün harcamalar insanın ortalama olarak ve iffet ve haya içinde bir hayat sürdürebilmesi için lüzumlu olan harcamalardır; eğer servet ar­tarsa İslam bunun toplumun menfaatine, hak ve fazilet hizmetlerinde ve hisselerini ihtiyaçları kadar karşılayamayan veya olamayan kişilere yardım sağlama yolunda kullanılmasını isteinektedir. İslama göre, benimsenecek en iyi yol kişinin kazandıklarını helâl ve makul ihtiyaçla­ra harcaması, eğer artan olursa onu ihtiyaçlarını gidermeleri için diğerlerine vermesidir. İslam bunu takvaya uygun vesile olan bir vasıf olarak kabul etmekte ve bunu bir ideal olarak Öylesine güçlü bir şekilde öne çıkarmaktadır ki İslam İnançlarından etkilenmiş bir toplum daima, ka­zanıp infak edene, servetini istifleyenlere veya artan gelirini daha fazla kazanmak için işleten­lere nazaran daha fazla saygı gösterir.

Ancak bütün ahlâkî terbiyeye ve yeniden şekil­lenmiş bir toplumun tatbik ettiği baskıya rağmen hırs ve tamaha olan ferdî meyillerden tamamen kurtulmak mümkün değildir. Artan servetini ihtiyaçlarının Üzerinde daha fazla ser­vet elde etmek için işletmek isteyen pek çok in­san daima varolacaktır. Bu sebeple, İslâm artık servetin kullanımına bazı kanunî kısıtlamalar getirmiştir. Bu biriken serveti faiz karşılığında borç olarak vermek kesinlikle yasaklanmıştır. Eğer paranızı bir kişiye borç olarak verdiyseniz, ister bu kişi ona özel ihtiyaçları için, isterse iş amacıyla borçlansın, siz sadece ana parayı alma hakkına sahipsinizdir; bir lira bile fazla ala­mazsınız. Bu yolla İslam, mütecaviz kapitaliz-kırmiş ve vasıtalarıyla kapitalis­tin para gücüne dayanarak toplumun ekonomik kaynaklarını elinde toplamaya çalıştığı en büyük âletin ucunu köreltmiş olmaktadır.Bir kişinin artan servetini kendi ticareti ve işi veya endüstri için kullanması, veya başkalarına ser­maye temin etmesi ve ortak yatırımlara kazanç veya kayıplara katılmasına gelince İslâm bun­ları helâl ve caiz kabul etmektedir. Servetin bir­kaç kişinin elinde toplanmasından kaynaklanan kötülüklerin çaresini başka yollarla aramak­tadır.

Öncelikle İslam, bu biriken servetin istiflenme­sine izin vermez. Daha önce bahsedildiği gibi, sahip olduğu serveti kendi ihtiyaçlarına verme­ni talep eder. Böylece ortak servetin tamamının sirkülasyonu temin edilmiş olacaktır. Eğer bu­nu yapmaz ve servetin birikiminde ısrar ederse­niz, o zaman bu birikimden yıllık % 2,5'luk bir pay kanun kuvvetiyle alınacak ve ekonomik mücadelede yer alamayan veya mücadelelerine rağmen kendi hisselerini tamamen sağlayamayan kişilere yardım etmek için harcanacaktır.

Buna zekat denir. Ve İslam tarafından zekat için önerilen idarî mekanizma toplumun beytül malıdır. Zekat bu kurum tarafından toplanır. Ve toplumun yardıma ihtiyacı olan veya yardımı hak eden kesimleri arasında dağıtılır. Bu, top­lum için en iyi bir sigorta şeklidir. Kollektif yardım ve işbirliği için düzenli bir müessese ol­mayışından kaynaklanan kötülükleri yok eder. Kapitalist sistemde bir insanı servet biriktirme­ye ve onu kârlı işlere yatırmaya, hayat sigortası gibi kurumlar oluşturmaya mecbur eden şey, bu sistemde herkesin hayatının sadece kendi im­kânlarına dayanıyor olmasıdır. Eğer bir kişi yaşlılığı için bir kenara bir şey koymazsa, yaşlılığında yoklukla yüz yüze gelebilir; eğer bir kişi çocuklarına bir şey bırakmadan ölürse, çocukları bir parça ekmek bulamadan kapı kapı dolaşacaklardır. Hasta olduğunda birikmiş tMî-rası olmayan kişi tedavisini bile sağlantaya muktedir olamayacaktır; evi yanan, iflasa uğra­yan veya başına bir başka çeşit âni felaket gelen kişi yine bir birikimi yoksa hiçbir yerden hiç bir destek bulamaz. Benzer olarak, kapitalist sis­temde çalışan kesimi, sermaye sahibinin sun­duğu şartlardaki işi kabul etmeye ve onun kölesi olmaya zorlayan şey de aynı korkudur; işçi, pat­ronun, emeği ve teri için önerdiği ücreti kabul etmezse yoksulluk yüzüne bakacak ve o açlığa, bir gün bile tahammül edemeyecektir.

Üstelik, dünyanın üzerine çöken en büyük belâ kapitalist sistemin "lütfuna" bağlı olan şahit ol­duğumuz şu manzaradır: Bir tarafta milyonlar­ca aç boğaz beslenmeyi beklerken diğer yanda pazar bulamayan büyük bir yekûn tutan tarım ürünleri ve imalat maiları stoğu vardır. Ve so­nuç olarak, açları doyurmak yerine tonlarca tahılın denize dökülmesİdir. Bunun sebebi fakir ve yoksullara maişet temin etmek için hiç bir sosyal düzenleme olmaması gerçeğinde yat­maktadır. Eğer bu insanlara alım gücü temin edilir ve ihtiyaçlarım karşılayacak mallan ol­maları sağlanabilirse ticaret, endüstri ve tarım, kısaca ekonomik faaliyetlerin her dalı genişle­yecek ve gelişecektir.

İslâm, zekat müessesi ve beytül malın zekatın toplanmasında ve dağıtılmasında gördüğü tem­silcilik vasıtasıyla bütün kötülükleri kökünden söküp atmıştır. Beytül mal, daima ulaşılabile­cek bir yardımcı olmuştur. Yarını düşünmek zorunda değilsiniz. Ne zaman ihtiyacınız olsa beytül male gidebilir ve hakkınıza düşeni alabi­lirsiniz. Bankalarda tasarruf bulundurmaya ve­ya sigorta poliçelerine sahip olmaya hiç lüzum. yoktur. Bu dünyadan çocuklarınızın geleceği için hiçbir endişe duymadan ayrılabilirsiniz; beytül mal onların geleceğinden sorumlu ola­caktır. O, hastalık zamanlarınızda, yaşlılıkta, türlü belâ ve felâketlerde ve her türlü benzeri durumlarda başvurabileceğiniz sabit ve daimi bir yardımcıdır. O zaman sermaye sahibi, sizi, bir işi kendi mukavele şartlan altında kabul et­meye zorlayamayacaktır. Beytül mal varolduğu sürece sizin için hiçbir açlık, çıplaklık ve barı­nak yokluğu tehlikesi olmayacaktır. Ve yine bu sosyal vasıta, toplumun kazanamayan veya ihti­yaçlarından çok daha az kazanabilen bütün ke­simlerini hayatları için lüzumlu mallan almaya muktedir kılmaktadır.

Böylelikle üretim ve tüketim arasında ahenkli bir dense kalıcı olarak kurulur ve bir insanın iflasını diğer insanlara yüklemeye çalışmasına ve kur­ban aramasına gerek kalmaz.

Bİr yerde toplanmış zenginliği dağıtmak için zekât'ın yanında İslam'ın benimsediği bir başka plan miras hukukudur. İslamdan başka bütün diğer sistemler bir kişinin Ölümünden sonra da­hi hayatı boyunca biriktirdiği servetin bir yerde toplanmasının devamına yöneliktirler. İslam ise kişinin her taraftan azar azar biriktirerek eline geçirdiği servetin Ölümünden sonra hemen dağıtılması usulünü benimsemiştir. Buna göre oğullar, kızlar, baba, anne, zevce, erkek kar­deşler, kız kardeşler hepsi bir şahsın mirasına sahip olurlar. Bu miras onlara düzenli bir kaide­ye göre tahsis edilir. Yakın akraba yoksa uzak akrabalar araştırılır ve miras bunlar arasında dağıtılır. Eğer uzak-yakın hiçbir akraba yoksa kişinin kendi mirasına vâris olmak üzere evlat edinmeye hakkı yoktur. Bu durumda bütün top­lum onun vârisi olacak ve bütün serveti beytül male kalacaktır. Bu şekilde eğer bir adam mil­yarlarca servet yiğsa bile ölümünden sonraki iki-üç nesilde bunun tamamı dağılacaktır; ve bu türden her birikim düzenli bîr çerçevede azar azar dolaşıma tâbi olacaktır.

SÖzkonusu sistemi göz önüne alalım. Şeytanın vesveseleriyle oluşturulan ferdî mülkiyetin bütün kötü yönleri ortadan kalkmaktadır. Komünist, Faşist veya Nasyonal Sosyalist ideo­lojileri benimsemeye ve yeryüzünde fesadı or­tadan kaldırmayan bir başkası ile değiştiren su­ni ekonomik düzenlemeleri kullanmaya hiç mi hiç gerek yoktur. Burada İslâmın ekonomi sis­temiyle ilgili esasları izah edilmiştir. Kısa bir müzakerenin sınırlan içinde toprak rejimi, ti­carî anlaşmazlıkların halli, servet birikimi gibi İslâmın sisteminde bütün şartlan hazırlanmış konularda İslâmî esaslar dahilinde benimsene-bilecek bütün metodlan açıklamak zordur. Bu sistemde, ithalat ve ihracata uygulanan bütün gümrük sınırlamaları kaldırılarak mallann ak-tanlmasi ile ilgili her çeşit vergiden muaf, ser­best ticaret için bütün kapılar açılmıştır. İdarî mekanizmanın sivil hizmetler ve ordu ile ala­kalı harcamalarını mümkün olan en az sınıra düşürerek ve hukukî muamelelerden alınan damga vergisi türünden harçlar kaldırılarak toplumun sırtından çok büyük bir ekonomik yük indirilmiş, vergilerin toplumun genel refahı için sarfedilmesi temin edilmiştir. İnsanların, yönetimin sınırsız harcamalan sebebiyle muta­zarrır edilmeleri önlenmiştir.

Bu vasıtalar sebebiyle İslâmın ekonomik sis­temi insanlık için büyük bir nimet olmuştur. Tarafgirlikten geçmişten kötü bir miras olarak kalmış İslâm hakkındaki bütün peşin fikirler­den uzak, çağdaş sosyal sistemlerin yargıla-rından ayrı olarak incelendiğinde İslâm'ın sistem her akıl sahibi ve gerçeği arayan insa­nı, insanın ekonomik refahı için faydalı, doğ­ru ve akılcı bir metod olarak tatmin edecektir.

Ancak, herhangi bir kimse bu ekonomik siste­min İslâm'ın ideolojik, ahlâkî ve kültürel sis­tem bütünlüğünden ayrılarak da başarılı ola­rak uygulanabileceğinin mümkün olduğunu düşünüyorsa büyük bir hata içinde olacaktır. Bu ekonomik sistem İslâm'ın siyasî, hukukî, kültürel, sosyal ve ahlâkî yapısıyla son derece derin bir alâkaya sahiptir. Bütün bu bilgi branşları esasta İslâm'ın ahlâk sisteminden te­mel almaktadır. Bu ahlâkî yapı kendi başına değildir, tamamıyla Kadir-i Mutlak ve Âlim-i Mutlak olan Allah'a inancın ve O'na karşı his­sedilen bir sorumluluk duygusuna bağlıdır. Bu sorumluluk ise Allah tarafından bütün amellerin hesaba çekileceği âhiret kavramına; insanın O'nun hükmüne göre ceza veya mükâfatlandırılacağı İnancına ve Allah'ın rasûlü Hz. Muhammed @'in bize getirdiği ka­nun ve ahlâk sisteminin -ki, ekonomik sistem onun bir parçasıdır- Allah'tan olduğu gerçeği­nin ve bu sistemin bütün ayrıntıları ile haki­katen İlâhî rehberliğe dayandığının kabulüne bağlıdır. Eğer biz bu inancı, bu ahlâkî sistemi ve hayat tarzını olduğu gibi bütünüyle kabul etmezsek, kaynağından ayrılmış olan İslâm'ın ekonomik sistemi bir gün bile saf şekliyle tat­bik edilemez ve sürdürülemez. Ayrıca geniş çerçevesinden aynhrsa kendisinden hiçbir de­ğerli fayda hâsıl olamaz. (Ebu'I Alâ Mevdûdî, Bconomİc Problems).

 

KISIM 4

 

İSLAM'IN EKONOMİK SİSTEMİ

 

İslamın ekonomik sistemi hem komünizmden, hem de kapitalizmden esas itibariyle farklıdır ve bazı yönlerden iki aşın uç arasında yer alan bir uzlaşmadır. Her ikisinin de iyi taraflarını üzerinde toplamaktadır, menfiliklerinden ise uzaktır. Bu sistemde fertlerarası münasebetler rekabet veya düşmanlık yerine işbirliği ruhu ve karşılıklı yardımlaşmayı gerektirecek şekilde düzenlenmiştir.

İslam, insanlara sosyal ve ekonomik sahada yu­karıdaki gayeye yönelik her tüclü kolaylığı te­min etmekle kalmamış,ayrıca İnsanlara birlikte iş yaptıkları arkadaşlarının istediğini elde etme­sine yardımcı olmalarını, en azından onları ha­yat mücadelesinde engellememeyi görev kabul eden kişiler olmalarını sağlayacak ahlâkî eğitim ve terbiyeyi vermiştir.

İslam, ekonomik problemlere ne ferdin mülki­yet hakkına sınırsız hürriyet hakkı tanıyan ne ferdî istismarı teşvik eden kapitalistlerin bakış zaviyesinden ve ne de bütün ferdî haklan almak isteyen ve ferdi sadece devletin kontrolündeki ekonominin kölesi yapan komünistlerin bakış açısından değerlendirir. İslam, insanın fıtratı­nda bulunan bencillik içgüdüsüne, hakkı olan müsaadeyi toplumun zararına olmamak kay­dıyla verir. Toplumun değişik fertlerinin ben­cillikleri arasındaki bu uzlaşmaya ahlâkî ve hu­kukî tedbirler vasıtasıyla ulaşılmıştır.

Bir yandan insanların ekonomik görüşleri ahlâ­kî eğitim ve terbiye ile değiştirilir veya tâdil edilir, diğer yandan sermaye sahiplerini cimri­lik ve hırs sınırlarına varmaktan, fakirleri ga­zap, kıskançlık, haset, nefret ve tahammülsüzlüğe düşmekten alıkoyacak hukukî adımlar atılır. Toplumun bu gayeye yönelik ekonomik düzenlenişinde lüzumlu olan esas­ların hususiyeti şudur: İnsanlığın gelişimi için elzem olan özel mülkiyet hakkı ve teşebbüs hürriyeti âdil ve sınırlı bir kapitalizm şeklinde olması şartıyla, sadece korunmak ve idame ettirilmek ile kalmamalı ayrıca teşvik görmeli ve güçlendirilmelidir.

Bu sistemde, servetin bir kaç kişinin ellerinde toplanmasına mani olunur ve zenginlik akışını otomatik olarak toplumun daha zayıf kesimleri­ne yöneltecek adımlar atılır. Bu sistemde ne sınırsız mülkiyet hakkı ve serbest rekabetin ge­tirdiği sonuçlar olan kapitalizmin menfilikleri ve ne de aşırı baskı, proleterya diktatörlüğü ve mülkiyet hakkının yok edilmesinden kaynakla­nan komünizmin kötülükleri vardır. İslâm en âdil ve fırsat eşitliğine büyük önem veren bir sistemdir: bu sistemde servet sayılı birkaç kişinin elinde toplanmaz, topluma yayılır. Sis­temin bu Özelliğine Kur'an-ı Kerim'in şu âyeti ile değinilmiştir."., ta ki, mal içinizdeki zengin­ler arasında dolaşan bir devlet olmasın." (59:7).

İslam, toplumun refah seviyesinin iyileştirilme­si için çok ılımlı bir yol teklif etmektedir. Bu yol, mensuplarının kapitalizm ve komünizmin kötülüklerinden uzak, stabil ve dengeli bir eko­nomi oluşturulmasını mümkün kılar. İslam, herkese fırsat eşitliği sağlar ve onların tabii hak­larını tanır (meselâ, mülkiyet hakkı ve teşebbüs hürriyeti gibi). Aynı zamanda servetin dağılımında bir denge temin eder, fakat ekono­mik stabilenin sağlanabilmesi için özel mülki­yet ve ekonomik hürriyet kapitalizmdeki gibi sınırsız değildir. Bazı ahlâkî ve hukukî kısıtla­malara tâbidir. Bu tedbirlerin genel etkisi, ser­vetin sürekli insanlar arasında dolaşmaya de­vam etmesi, bir noktada lüzumsuz yığılmanın önlenmesidir. Her fert kendi hakkına düşeni alır ve toplum belli bir refah düzeyine ulaşır.

Dolayısıyla İslamın ekonomik sistemde ne bir­kaç fert ülkenin servetinin bekçisi olur, ne de bütün insanlar kuvvet yoluyla ekonomik olarak aynı seviyeye gelir. Bunların yerine her ferdin diğer insanlara zarar vermeden isteklerini mümkün olan en iyi yoldan temin etmesi için yeterli kazanç temin edebileceği şartlar oluştu­rulur. Kişi, gelirinin toplumun ekonomik den­gesini bozmayarak en iktisatlı bir tarzda harcar. Hepsinden öte, bu sistemde, insanların büyük çoğunluğu kıt kanaat geçinirken bir kaç ferdin istismar yoluyla büyük servetlerin sahibi olma­ları mümkün değildir.

 

Ekonomide Riyazet Ve Materyalizm

 

Riyazet: Bu düşünce ekolü tamamen manevî ve ahlâkî yönlere ağırlık vermiş, insan hayatının maddî yönlerini görmezlikten gelmiştir. Bu ekolün temsilcileri bütün ekonomik faaliyetleri ayıp ve ekonomik mücadeleyi günah kabul et­mişlerdir.

Materyalizm: Diğer yandan ise materyalistler bütün Önemi insan hayatının maddî yönüne ver­mişlerdir. İnsan gayreti sadece maddî araçların elde edilmesine sınırlandırılmış ve hayatın ma­nevî yönleri tamamen görmezlikten gelinmiştir. Bütün önem ekonomik faydalara atfedilmiştir. Bu düşünce ekolünün temsilcileri yanlış veya doğru her yoldan servet edinmeyi mubah görmüş, yalnızca üreteni iyi olarak kabul et­miştir.

İslâmî Anlayış: İslâm, bu müfrit iki görüş ara­sında itidali benimsemiş, ikisi arasında gerçek bir denge kurmaya çalışmıştır. İslam, başarının ne ilk görüşte, ne de İkincisinde olduğunu, an­cak bu ikisinin gerçekten uyuşmasına bağlı ol­duğunu vurgulamıştır. Kişi, ne tamamen ruhanî bir havaya girip hayatın maddî vasıtalarını hor görmeli, ne de değer ölçüsü olarak ekonomik faydalılığı esas alıp buna göre hüküm vererek ahlâkî değerleri tümüyle terketmelidir.

İslam ekonomi sisteminin başarısı insanın ahlâkî ve maddî ihtiyaçları arasında bir düzen­leme yapmış olmasına bağlıdır. İslâm, in­sanlığın ilerlemesinin hayatın maddî ve manevî yönleri arasında bir ahenk sağlamaya bağlı ol­duğu temel gerçeğini unutmaz. Ahlâk ekom> mik mücadeleden ayrıldığında ekonomi sosyal sistemde istikrar ve dengeyi temin gücünü kay­beder. Buna dayalı olarak ekonomik mücadele ahlâkî sınırlamalardan yoksun kalırsa materya­lizme, gayri ahlâkiliğe ve bozulmaya; bu da ne­ticede toplumun ekonomik istikrarının tahrip olmasına yol açar. Hayatın bu iki veçhesi arası­nda işbirliği ve karşılıklı muhabbet yerine top­lumun yıkımı ve kaosa sürüklenmesiyle sonuç­lanan düşmanlık ve kutuplaşmalar görülür.

Bunu önlemek için yapılmaya çalışılan şey in­sanın maddî ve manevî hayatı arasında uyum sağlamaktır. İslârn, insana başarısının sadece riyâzetde veya sadece maddecilikte değil, bu ikisinin ahenkli birleşiminde yattığını Öğretir. İslâm, insanın ne maddî vasıtaların önemini inkâr edip onlan günah kabul ederek kendisini tamamen riyazete vermesini, ne de ifrata düşüp herşeyi maddî sonuçlarıyla değerlendirerek ha­yatın ahlâkî değerlerini görmemezlikten gelme­sini ister.

Riyazetin Yerilmesi: İslâm, hayatın aşın telak­kilerini yerer ve bu iki düşünce ekolü arasında orta bir yol tutar.

Bu hususta Kur'an'daki ifadeler şunlardır:".. İcâdettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamıştık, yalnız Allah'ın rızasını kazanmak için (onu ken­dileri icâdettiler) fakat ona gereği gibi de uy­madılar. Biz de onlardan İman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da yoldan çıkmışlardır."(57:27). "Bizim onlara yazmadığımız" yani "üzerlerine gerekli kılmadığımız" ile bu telakkinin gayri tabii ol­duğunu, Allah'ın insanı bu içgüdüyle yarat­madığını, fakat insanın bunu kendisinin icat et­tiğini açıkça göstermektedir. Allah, tabii ki in­sanın bu dünyanın boş zevklerinden vazgeçip Allah'ın rızasına ileten yola dönmesini ister. Fa­kat bu çileli hayat veya münzevî olarak yapılan ibadet demek değildir. Allah'a ibadet bu dünyanın karmaşasında iffetli bir hayat yaşaya­rak yapılır. (A. Yusuf Ali; The Holy Quran, c.Xl, sh. 1507).

Maide suresinde şu ifadeler yer alır: "Ey inanan­lar, Allah'ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınn aşmayın. Çünkü Allah, sının aşanları sevmez. "(5:87). Yukarı­daki ayet, insanlardan yaşantılarında bir denge kurmalarını, temiz ve güzel şeylerden kaçına­rak kendilerine gereksiz zorluklar çıkarmama­larına işaret etmektedir. Çünkü, sadece kaçın­mak veya riyazet için mükâfat yoktur. İnsanlar, Allah'ın hududlan içinde kalmakla emrolun-muşlar, bu hudutları aşmamak konusunda da uyarılmışlardır. Aynı surede şu ifadeleri okuyo­ruz:".. Allah size güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini ta­mamlamak istiyor ki, şükredesiniz."(5:6).

Bu ayet de Allah'ın insanın yaşayışına gayri tabii kısıtlamalar koyarak ona ağır yük yüklemeyi istemediğine işaret etmektedir. Bu ayetin açı­kça gösterdiği, hayatın temiz şeylerinden kaçı­nmak kişiyi ne muttaki bir şahsiyet yapar, ne de Allah'ın Rızasını kazandırır. Dolayısıyla insan için eziyetli olan böyle bir hayat şeklini benim­semek anlamsız ve boştur.

Tâhâ suresinde yer alan "(Ey Muhammed), biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekesin diye indirme­dik. "(20:2) ayetinde de aynı husus tekrar edil­miştir. Bu kitap sana zorluklar çıkarmak için değil, Sırat-ı Mustakîm'i göstermek için indiril­miştir. İnsanlar bu Kitap'tan kendi hayır ve kur­tuluşları için işaret aramalıdırlar.

Mü'minûn ve Hac surelerinde yer alan ayetler­den; "Biz, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz.."(23:62). "... O, sizi seçti ve din­de size bir güçlük yüklemedi.." (22:78). İslâm böylelikle insanın kabiliyetlerine hür ve serbest bir ortam tanır. Ayrıca daha önceki dinler tara­fından konmuş kısıtlamalan kaldınr. (A. Yusuf Ali; a.g.e.,c.Xl, sh.672).

Bakara suresinde de benzer ifadelerle şu ayet yer alır:"...Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez."(2:185).

Kur'an'da, İslam'ın dengeli bir hayat sistemi ol­duğunu ve insanın ekonomik ilerlemesine her­hangi bir şekilde mâni olacak kısıtlamalar koymadiğini belirten pek çok ayet vardır. Peygam­ber @ İslâm'ın "İtidal" anlayışını şöyle ifade et­miştir: "İslâm'da ruhbanlık yoktur." Ebu Hurey-re, Peygamber @'nın şöyle buyurduğunu riva­yet etmiştir: "Bu din kolaylık dinidir. Hiçbir kimse yoktur ki (bu) din hususunda (amellerim eksiksiz olsun diye) kendini zorlasın da din, ona galebe etmesin (ve ezilip büsbütün amelden ke­silmesin). Öyle olunca ortalama gidin. (Böyle yaparsanız) size müjde olsun (amelin azına da pek çok ecir verilir)" (Buharı). Said b. Cabir'in dedesi Ebu Musa şöyle rivayet eder: "Peygam­ber @ Muaz b. Cebel'i ve beni Yemen'e vali ola­rak tayin ettiğinde bize şu sözlerle tavsiyede bulundu: "insanlar İçin zorluk çıkarmayınız, ha­yatı onlar için kolay ve rahat yapın." "(Buharı). Enes b. Mâlik'den rivayet olunduğuna göre Ra-sulullah @ şöyle buyurmuştur: "Kolay-laştırınız, güçleştirmeyimz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. "(Buharı). Ebu Hureyre'nin ri­vayeti de şöyledir: "Biz Peygamber @'ı bekli­yorduk. O gelince insanlar kendisine sorular sormaya başladılar. Peygamber© da : 'Allah'ın dini kolay ve uygundur, "buyurdular."

Peygamber @'ın: "En iyi din kolay ve uygun olandır" buyurduğu rivayet edilmiştir. Bir de­fasında Peygamber @: "Ben size kolay ve uy­gun bir dinle gönderildim." buyurmuştur. Enes şöyle rivayet etmiştir: "Peygamber @, kollan iki çocuğunun boyunlarına sarılmış bir şekilde hacceden bir adamı görünce 'Allah kimseyi zo­ra koşmaz' buy urdu. "(Buharı).

Peygamber @'ın bu hadisleri, İslamın, insan ha­yatını gayri tabii kısıtlamalar getirerek lüzum­suz yere zorlaştıran ve yük haline getiren, onu hayatın ekonomik meşguliyetlerinden alıkoyan riyazete hoş bakmadığını ortaya koymaktadır.

Materyalizmin Yerilmesi: İslam, ekonomik arzuların tatminini bizzat amaç olarak gören in­sanları da yermektedir. Bu hayat tarzında da ekonomik meseleye doğru bir yaklaşım ol­madığını göstermek için Kur'an-ı Kerîm'in bir kaç ayetini mealen iktibas edeceğiz: "De ki; 'Si­ze (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayacak olanları söyleyeyim mi?" (18:103). "Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatın­dan başka bir şey istemeyen kimseden yüz çe­vir. İşte onların erişebilecekleri bilgi (sının) budur. (Bundan Ötesine akılları ermez) Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı da iyi bilir ve O, yola geleni de iyi bilir. "(53:29-30). "Bize ka­vuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olup onunla rahat edenler ve bizim ayetlerimizden gaflet edenler... İşte kazandıkları işlerden ötürü onların varacakları yer, ateştir!" (10:7-8).

Bu ayetlerde Kur'an, maddî hayata daha fazla önem veren veya son derece ona bağlanan, ha­yatın manevî değerlerine çok az ehemmiyet ve­ren veya hiç ehemmiyet atfetmeyen insanların bu tutumlarını yermektedir. Bakara suresinde yer alan bir ayette Rabbimiz şöyle demekte­dir:"... İnsanlardan kimi 'Rabbimiz bize dünya­da ver!' der; onun ahirette bir payı yoktur." (2:200).

Kur'an burada maddiyatçı insanın fıtratını', onun dünyanın maddî zenginliklerini elde et­mek için nasıl acele ettiğini, onlar için dua ede­cek kadar maddiyata düşkün olduğunu ortaya koymaktadır. Maddiyatçı insan hayatın manevî cephesini değerlendirememektedir. Halbuki hayatın en uygun telakkisi hem bu dünyayı terk etmemek, hem de onun içinde boğulmamak tır. Herşeyi maddî menfaat görüşü ile yapan insan­ların fıtratı Kur'an'da şöyle tarif edilmektedir: "İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan (di­nin bütününe inanmadan) ibadet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse onunla huzura ka­vuşur (sevinir) ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek ondan vazge­çer). O, dünyayı da, ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur." (22:11).

Kur'an, bu ayetle, refah içinde oldukları zaman mutlu ve mutmain olan, fakat zorlukla karşılaştığında şirke düşenlerin hâlini anlat­maktadır.

İsrâ suresinde şöyle buyurulmaktadır: "Kim bu acaleci (dünya)yı İsterse, orada ona, istediğimiz kimseye hemen çabucak dilediğimiz kadar ve­ririz; ama sonra ona cehennemi (mekân) ya­parız! Kınanmış ve (rahmetimizden) kovulmuş olarak oraya girer. "(17:18).

Meselenin iki yönünü.de Kur'an ve Sünnet'te verildiği şekilde tarifini yaptık. Bir görüş, İn­sanı riyazete yöneltir ve onun bütün işlemekte olan potansiyelini yok eder, diğeri ise, onun ha­yatın manevî değerlerini tamamen unutacak ve para delisi olacak kadar hayatın ekonomik meşguliyetlerine kapılmasına yol açar. Hayatın bu birbirine zıt telakkileri neticede toplumun huzur ve refahını yok eden ekonomik ve siyasî sürtüşmeye yol açar.

 

İslâmî İtidal

 

İslam, hayatın bu birbirine zıt telakkileri arasın­da orta yolu öngörür. Hayatın her sahasında va-satilik Kur'an'da defaatle tekrarlanmış bulunan "altın kurardır:".. Allah kimi dilerse onu doğru yola koyar." (6:39). "Bizi doğru yola ilet. "(1:5). "İşte Rabbİnin doğru yolu budur. Biz, öğüt alan­lar için ayetleri geniş geniş açıkladık. Rab'leri katında esenlik evi onlarındır. Yaptıkları (güzel) işlerden dolayı o, onların dostudur. "(6:126-7).

Bu ayetlerde dünyadaki başarı ve huzurun yalnızca, hayatlarında Doğru ve Hak Yolu izle­yenlere ait olduğu açıkça izah edilmektedir.

Yine En'am suresinde şu ayeti görüyoruz: "İşte benim doğru yolum bu, ona uyun, (başka) yolla­ra uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye etti. "(6:153). Bu ayette, insanın selâmetinin Sırat-ı Müstakîm'de (doğru yolda) olduğu daha bir açıklığa kavuşturulmuştur. Eğer insan ana yolunu terkeder ve yan yollara saparsa (dengesiz hayat seyri), yolunu (denge­sini) kaybetmesi geleceğini, huzur ve refahını sona erdirmesi demektir.

insanın kurtuluş ve refahının her İki uçtan kaçı­narak orta yolu tercih etmesinde olduğu vurgu­lanmıştır: "De ki; 'Ey Kitâb ehli, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve Önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan sapmış bir topluluğun heveslerine uymayın! (5:77). Burada insanlar önceki ümmetlerin yaptığı gibi, doğru yoldan ayrılıp aşırılığa kaç­mamaları hususunda uyarılmaktadırlar."..Bun­dan sonra sizden kim inkâr ederse, doğru yoldan sapıtmış olur. "(5:12). Burada "doğru yol" tâbiri, kişinin kaybettiğinde felâkete ve hiçliğe düçâr olacağı doğru ve orta yol anlamına gel­mektedir. İnsan, neticesi kendi manevî ve maddî düşüklüğe ve mahvı ile biten sayısız yanlış ve dengesiz hayat yollarına tâbi olur.

Bu sayısız yanlış hayat anlayışları içinde insanı maddî ve manevî yüksekliklere eriştirecek tek bir doğru telakki vardır. Bu doğru telakki Kur'an'da "Sırat-ı Mûstakîm" veya "Sevau's-Sebîl" olarak ifadesini bulur; ve hayatta başarı ve refahı garanti eder. Bu hayat telakkisi, hayat­ta basan için lüzumlu maddî ve manevî değerler arasında hakiki bir denge kurar. Kur'an mümin­lere, kendilerini böyle dengeli bir hayata ilet­mesi için Allah'a niyazda bulunmalarını söyler:"... 'Rabbimiz! Bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver, bizi ateşin azabı­ndan koru!.. "(2:201).

"Haseneten" (güzellik, iyilik), burada diğer in­sanları istismar etmeden ve meşru vasıtalarla kazanılan refah anlamına gelmektedir. Adi! ve dürüst vasıtalarla kazanılır, kişinin şahsî ihti­yaçlarını karşılamak için ve toplumun iyileşti­rilmesi için harcanır.

Daha sonra insana, aşağıdaki ayetle, dünyadaki bütün şeylerin kendisi için yaratıldığı ve onlar­dan faydalanmaya çalışması söylenmiştir: "O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için ya­rattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir. "(2:29). Bu ayette yeryüzünün saklı hazinelerini bulmak için araştırma ve çaba sarfetmeye davet vardır. İnsa­na, tabiatın hazinelerinden son sınırına kadar faydalanması ve böylece hayatın maddî zevkle­rini tatması, bunun kendi manevî hayatına katkısı bulunabileceği söylenmiştir. Bu hayat şekli Kur'an'da şu ayetlerle teyid edilmekte­dir:... "size iyi ve temiz şeyler helâl kılındı.,."(5:4-5). Kur'an, yeryüzünün mahsul­lerinden rızıklanmak gibi sadece biyolojik İhti­yacın ötesinde güzellikler ve ziynetten de bah­setmektedir: "De ki 'Allah'ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel nzikları kim haram etti? 'De ki: 'O, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet günü de yalnız onlarındır. 'İşte biz, bi­len bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyo­ruz.." (7:32). Nahl suresinde şöyle buyurulmak-tadır: "Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için ısınma (nızı sağlayan şeyler) ve daha birçok fay­dalar vardır, (onların gidiş gelişleri, size ayn bir güzellik ve zevk verir.)"(16:6).

Kur'an-ı Kerîm, birçok ayetinde hayatın maddî zevkleriyle beraber, güzelliklerinden de insanın faydası ve zevki için yaratıldığını göstermek için bunlardan bahsetmiştir. Aynı zamanda müminlerden ibadet ve tefekkürde gösterdikleri samimi gayretin aynısını hayatta ilgili işlerde de göstermelerini istemekle, dinin hayat telakki­sinde inkılâb yapmıştır.

Kasas suresinde şu ifadeleri okumaktayız: "Al­lah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl iyilik ettiyse sen de öyle iyilik et, yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) isteme, çünkü Allah boz­guncuları sevmez. "(28:77).

İslâm, böylelikle iki taraflı müfrit ve yanlış te­lakkileri -tamamen ahireti düşünen veya sadece bu dünyayı ele alan anlayışlar- arasında mutedil bir yol oluşturmuştur, islâm, bu dünyada in­sanın yaşaması için lüzumlu maddî İhtiyaçları tanır, ancak, insanın yalnızca maddî ihtiyaçları­nı gidererek yaşayamayacağını da daima hatır­latır. "Riyaziyat", dinî bir hayat tarzı olarak ya­saklanmıştır. Ancak, müminlerin bütün mevcu­datı fizik gerçekler ve maddî ihtiyaçlar olarak düşünmelerini de yasaklar. Bütün behimî arzu ve haller ulvî gayelere hizmet ederek idealize edilmelidir. İnsan, dünyada hayat sürmek, onun kaynaklarından istifade etmek ve gücünü açığa çıkarmak zorundadır; ancak dünyaya saplanıp kalmamalıdır. İnsanın nefsinin kökü Al­lah'tadır, varlığının kaynağı ve gayesi, bütün hayatı Allah'a dayanmalıdır. (Halife Abdul Hakîm; islam and Communism, 1962).

Günümüz teknokratları modern medeniyetin büyük oranda çeliğe dayandığını söyleyerek, sadece, Kur'an'da 14 asır önce ifade edilen şu gerçeği teyid etmiş oluyorlar:'1... Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok faydalar bulunan demiri indirdik ki Allah, kimin (ondan istifade ederek) gaybda (görmediği halde) Al­lah'a ve Rasûlüne yardım edeceğini bilsin, (or­taya çıkarsın)... "(5 7:25).

Ayrıca İslam, insanlığın çabasını sadece yeryüzünün tabii kaynaklarını kullanmakla sınırlamamakta, aynı zamanda insanı denizlerin derinliklerine dalmaya, balığı ve diğer deniz hayvanlarını yiyecek ve süs olarak kullanmaya da sevketmektedir. İnsan, üretmek, endüstri ve ticareti geliştirmek için de gayrete davet edil­miştir. Allah'ın peygamberleri bizzat maişetle­rini temin için çalışmışlardır. Kur'an, Davud @'ın yeteneğini ve zenaatını, demirden zırh yapmasını, Süleyman @'m yüksek kaleler, hey­keller ve benzerlerini yaptırmak için sanatkâr­lar tutmasını ve pek çok diğer peygamberin ka­biliyet ve zenaatlerini övmüştür.

Bu hayat telakkisi bize yeni bir sosyal model çi­zecektir. Bu modelde, Allah'a inanan, ancak ay­lak bir şekilde ibadethanenin dört duvarı arasın­da sınırlı kalan, maddî refahı günah sayan, başkalarına bağımlı ve ihtiyaçlarının temini için daima başkalarının eline bakan parazit kişiler bulamayız. Zenginliği, yoksulları İstis­mar aracı olarak kullanan ve bu nevi araçların, doğru veya yanlış, şahsî emelleri için kullanıl­masını haklı gören insanlar da bulunmaz. Bu sistemde ancak, merhametli müteşebbisler, gayretli işçiler, doğru ve hesabını bilen tüketici­ler buluruz. Müteşebbis ve iş sahipleri iş hac-mİnce çalışırlar, fakat servetlerini arttırmak için gayri maşrû usûllere tevessül etmezler, servetin gayri âdil dağılımını da doğru bulmazlar; her ferde hayatlarının temel ihtiyaçlarını temin hakkını tanırlar. Onlar, işçilerine sevgi ve şef­katle hakkaniyet Ölçüsünde ücret vermekle kal ayrıca işçileri, kendilerine işlerinde yardım eden kardeşleri olarak kabul ederler, işçiler de gayretli, sorumluluk duygularına sa­hip ve işleri ile İlgilidirler. Benzer olarak bu sis­temin tüketicileri hesaplı ve vasatı gözeten, kendisi İçin istediğini başkaları için de isteyen, toplumun ortak iyiliğini de gözeten kişilerdir.

 

Peygamber @'ın Vazifesi Ve Sosyal Adalet

 

Peygamber @'ın Vazifesi: İnsanların hayırlı ve âdil bir toplum oluşturabilmesi için insanlara rehberlik etmek üzere zaman zaman peygam­berler gönderilmiştir. Hz. Muhammed @ ken­dinden Öncekiler gibi bu amaçla gönderilmiş olan peygamberlerin sonuncusudur. İnsanlığa rehber olması için Peygamber @'m tebliğ ettiği Kur'an, böyle bir toplumu oluşturmayı hedefler. Allahu Teâlâ Hadîd suresinin 25. ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitâb'ı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki insan­lar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok faydalar bulunan demiri indirdik ki Allah, kimin gaybda Allah'a ve rasulüne yardım edeceğini bil­sin.."(57:25).

Üç şeyden Allah'ın ihsanı olarak bahsedilmiştir. Bunlar müşahhas mefhumlarla; Kitâb, Mîzan (ölçü) ve Demir'dir ki, toplumu bir^arada tutan üç şeyin işaretidir. Bunlar iyiyi emreden ve kötülüğü nehyeden Vahiy, herkese hakkını ve­ren Adalet ve kötülük yapanlara karşı müeyyi­deler uygulayan kanunun kuvvetli koludur; de­mir kuvvet, güç, disiplin, kanunî yaptırımlar v.s.nin işaretidir. (A. Yusuf Ali; The Holy Cu­ran, sh. 1505, not. 5313).

Bu ayette Kur'an, elçilerin büyük görevlerini açıklamıştır-ki bu da dünyada sosyal adaleti hâkim kılmaktır. Bu gayeye ulaşabilmeleri için kendilerine Kitâb ve Mîzan verilmiştir. Böyle­likle insanların ifrata düşmelerine mâni olun­sun, hak ve adalet muhafaza edilsin. İnsanın her fiilinde ahenk olabilmesi için adaleti sosyal ha­yatın her sahasında tesis etmek gereklidir. Ekonomik sahada ahenk ve itidali temin etmek, ikti­dar (güç) olmaksızın hemen hemen imkânsızdır. Bu ayette siyasî iktidarın önemine dikkat çekilmiştir.

İslâm, Allah ile kul arasındaki ilişkiyi ve kul­luğu bildirirken bir denge kurmak ister. Benzer olarak, toplumu insanların ekonomik sahadaki sapmalarının kötü sonuçlarından korumak için beşerî münasebetleri düzenlemede adaleti tesis etmeyi de öngörmektedir. Dolayısıyla adalet, hayatın yalnızca bir yönünde değil; sosyal, si­yasî, ekonomik birçok alanında tatbik edilmeli­dir. Kur'ın-ı Kerîm böyle bir sistemi tesis etmek isteyenlere şu ayetle saadet ve huzur dolu bir ha­yat sözü vermektedir: "Gerçekten bu Kur'an, (insanı) en doğru yola iletir ve salih amel işleyen müminlere, kendileri için büyük bir ecir ol­duğunu müjdeler." (17:9).

Burada adalet ve eşitlik "doğru yol" olarak zik­redilmiştir. Doğruluk ve adalet yolundan giden­lere bu ayetle müjdeler verilmektedir. Böylece Kur'an bu dünyada başarıya erişen insanların, sadece hayatlarının her sahasında adaleti tesis eden ve her türlü ifrattan sakınan insanlar ol­duğu ana gerçeğini ortaya koymuş olmaktadır. Kur'an insanları ekonomik sahadaki müfrit tu­tum ve davranışlarının kötü sonuçları ile ilgili olarak şöyle uyarmıştır: "Biz bir ülkeyi helak et­mek istediğimiz zaman onun varlıklılarına em­rederiz, (ama onlar) yoldan çıkarlar, orada fısk yaparlar (kötü arzularının peşinden koşarlar), böylece o ülkeye (azâb edeceğimiz hakkındaki) söz (ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz." (17:16).

Burada milletlerin ve medeniyetlerin yükseliş ve çöküşünü düzenleyen ünlü "Fıtrat Kanu-nu"na atıf yapılmıştır. Zenginler ve varlıklılar servet elde etmek için âdil olmayan yollar kul­landıkları, fakir ve zayıfları istismar edip ezdik­leri zaman; servetlerini israf içinde harcayıp, lükse daldıklarında, zenginliğin eşit olmayan dağılımı toplumda hayatın dengesini bozar. Zengin daha zengin, fakir daha fakir olur. So­nuçta bu ekonomik tablo insanların huzur ve re­fahını alt-üst eder, topluca düşüşü beraberinde getirir.

Servet birkaç elde toplandığında toplumda yeşeren kötülüklere Kur'an'ın yukarıda bahse­dilen ayetinde değinilmiştir. Ayetteki "onlara emrederiz" ifadesi, bir ülkede birkaç ferdin elinde aşırı miktarda servet toplanması duru­munda kötülüğün şahlandığını ve insanların nefrete garkolduğunu göstermektedir. Bir taraf­ta lüks ve sefahate milyonlar harcayan zengin­ler ve diğer tarafta temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan sefalete boğulmuş kitleler. So­nuçta, servetin bu eşit olmayan dağılımı top­lumları yok eder.

 

Gelir Dağılımında Adalet

 

Peygamber , toplumda eşit olmayan gelir dağılımının sebep olacağı kötü sonuçlara yeri geldikçe ifade etmiştir. Bir yandan aşın zengin­lik müslümanlarm iman ve ahlâklarını zayıfla­tırken, diğer yandan fakirlik de onları inançsızlığa sürükleyebilir. Bu, doğrudan top­lumdaki çürüme ve ifsadın asıl sebeplerinin ekonomik dengesizlikler olduğu ve nihayetinde toplumun yıkımına sebep olacağı anlamına gel­mektedir.

Enes b. Mâlik'in rivayetine göre; "Bir defasında birkaç sahabe gündüzleri devamlı oruç tutma­ya, geceleri uyumayarak ebedî namaz kılmaya, et ve benzeri bazı şeyleri yememeye, kadınlar­dan uzak kalıp evlenmemeye niyet ettiler. Peygamber @ onların yanına gelerek: 'Ben böyle hareketle emrolunmadım. Vallahi ben sizin en ziyade Allah'tan korkanınızım. Ancak ben na­maz da kılıyorum, uyku da uyuyorum. Bazı günler oruç tutar, bazı günler tutmam, et ve yağ da yerim, kadınlarla da evlenirim. Şu halde kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değil­dir. "Daha sonra şöyle buyurmuştur: "Bazı kim­selere ne oluyor ki, kendilerine kadını, güzel yi­yecekleri, kokuyu, uykuyu ve bu dünyanın te­miz ve güzel şeylerini yasaklamışlardır. Ben si­ze riyazeti benimsemenizi öğretmedim; benim dinimde kadınlardan ve temiz yiyeceklerden kaçınmak, ruhbanlık veya riyazet yoktur. Nef­sini dizginlemek için oruç vardır. Cİhad, riyaze­tin bütün iyi yanlarını bünyesinde toplar. Al­lah'a ibadet ediniz ve emrolunduğunuz vazife­lerinizi yerine getiriniz. Hacc, namaz, zekat ra­mazan ayında oruç sizler için farzdır, önceki milletler nefislerine pek çok zorluk yükledikleri için helak oldular. Ve sonunda sünnetullah on­ları yakaladı. Riyaziye (ruhbanlar) onların to­runlarıdır." (Buhari).

Bu hadis İslamın dünyevi şeylerden belirli sınırlar içinde zevk alınmasını caiz gördüğünü ifade etmektedir. İnsana ifrata düşmemesi şartı­yla bunlardan her şekilde faydalanması izni ve­rilmiştir. İmkânları nisbetinde ancak lükse kaç-maksızın servetini ihtiyaçlarını karşılamak için harcayabilir. Ancak dikkat edeceği husus her zaman diğer insanlara zarar vermemesi ve on­ların haklarına tecavüz etmemesidir.

Bu hadis müslümanlara hayatta gerçek denge ve adaleti sağlamaları, aksi takdirde geçmiş milletler gibi felakete uğrayacakları konusunda bir uyarıdır. İnsanların felaketini getiren şeyin daima onların ekonomik ve ahlaki sapmaları ol­duğu hakikatine de değinilmiştir. Felaha erişen milletler adil prensiplerin yol gösterdiği ve sos­yal sistemlerini adalet, ahlâk ve ekonomik esas­lar üzerine İnşa eden milletlerdir. Dengeleri bo­zulur bozulmaz ekonomik üstünlükleri yok olur ve siyasi tesirleri zayıflar.

Aynı prensip Peygamber @'m bir diğer hadisin­de- şöyle tekrarlanmıştır: "Sizin en hayırlınız ahireti için dünyayı, dünyası için ahîreti terket-meyen ve başkalanna yük olmayandır."

Peygamber @ burada hayatın ahlaki ve ekono­mik yönlerinin ahengini insanların zihnine yer­leştirmek istemiştir. Bir insan ne hayatın maddi araçlarının elde edilmesi uğraşında bu dünya hayatına tamamen kendini kaptırmak ve Allah'ı (onun hayatla ilgili emirlerini) unutmalı ve ne de ekonomik alanı görmezlikten gelecek kadar manevi hayata eğilntelidir. "Başka insanlara yük olmamalıdır" buyurmakla Peygamber @ Islamın, çalışmayıp başkalarına bağımlı olan kimseleri tasvip etmediğini açıkça belirtmekte­dir. İnsana kendi ihtiyaçlarını karşılamak veya başkalarının ihtiyaçlarında kullanmak üzere servet elde etmek için çalışmayı öğretmekte­dir.

Peygamber @'in; "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın" buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu hadis­te peygamber @ müslümanlara doğru ve orta yollu bîr hayat seyrini benimsemelerini, böyle­ce maddi ve manevi ihtiyaçları arasında ahenk sağlamalarını tavsiye etmektedir. Bir tarafı ih­mal edip diğer tarafa yönelmemelidir. Çünkü madde ve mana eğit derecede öneme sahiptir. Bunların her İkisi bir arada olmadığında insan hayatı eksiktir. Bu şekildeki bir terbiye insanın hayatında aşırılıklardan uzak, orta bir yol tut­masını mümkün kılar.

Peygamber @, insanların kendileri için oluştur­dukları her türlü yanlış din telakkilerini reddet­miş ve dinin insanlara bu dünyadan nefret etme­yi öğretmediğini, dünyadan nefretin bir insanı muttaki yapmayacağını belirtmiştir. Peygamber @ müminlerin ekonomik refahı için şu şekilde niyazda bulunmuştur: "Ey Rabbim! Bu insanlar çıplaktırlar; onları giydir. Ey Rabbim! Bu in­sanlar açtırlar; onları doyur." (Ebu Davud).

Münzir b. Cerîr'in rivayetine göre; "Bir öğle vakti ashabı, Rasulullah @'m huzurunda iken Mudar kabilesinden aç, çıplak bir fakirler kafi­lesi gelmişti. Bunları derin bîr yoksulluk içinde .gören P-eygamber @'ın müşfik siması birden değişmişti. Bilâl'e ezan okumasını ve kamet et-. meşini emreyledi. Öğle namazını kıldıktan son­ra irâd ettiği beliğ bir hutbesinde ashabını sada­kaya yardım ve dayanışmaya teşvik buyurdu, ilk önce Ensardan bir zât, eli ile taşıyamayacak derecede ağır     para İle dolu bir torbayla geldi.

Bundan sonra yiyeceğe ve giyeceğe dair kesret-li ve önemli iki küme mal bunu takip etti. Bu olayda Rasulullah @'ın mübarek yüzünü, altın yaldızlı gümüş bir levha gibi parlar surette gördüm. Bunun üzerine Rasulullah @ Ensardan ilk ve mühim yardımda bulunan zâtı kastederek onun hem kendi yardımından, hem de şu hayırlı yardımların hepsinden sevâb alacağına işaret buyurdu." (Buharı ve Müslîm).

Peygamber @ insanî ihtiyaçların karşılanması­na, maişet temini için çalışmayı Müslümanlar için hemen hemen farz görecek kadar Önem ver­miştir. Peygamber @'ın: "Yoksulluk insanı küfre yaklaştırır." (Müslim) ifadesi de bizim, insanların temel ihtiyaçlarının karşılanmasının gerekli olduğu görüşümüzü kuvvetlendirir. Çünkü bu İstek ve ihtiyaçlar karşılanmazsa ni­san manevi yönünü koruyamaz. Diğer bir de­yişle, İslâm, mensuplarının temel ihtiyaçlarını gidermeyen toplumları tasvip etmez.

Böylelikle, İslâm, insan hayatının maddî ve ma­nevî yönleri arasında bir denge kurmaya çalışır; zira birindeki eksiklik diğerinde de eksikliğe yol açar. İslâmın öngördüğü sistemde insanı, bir yandan maddî kazancıyla meşgul, diğer yandan kulluğunun şuurunda bir hâlde buluruz: "Öyle mü'minler vardır ki, onları ne bir ticaret, ne bir alış veriş Allah'ı zikretmekten, namazı gereği gibi kılmaktan, zakâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalblerin ve gözlerin (dehşetle) döneceği günden korkarlar." (24:37).

Kur'an ayetİyle; Peygamber @'dan ve sonra bütün mü'minlerden nasıl davranmaları gerek­tiği hususu belirtilmiştir: "Nefsini, sabah akşam, rızâsını isteyerek Rablerine yalvaranlar­la beraber tut(onlarla beraber bulunmağa can­dan sabret). Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbi­ni bizi anmaktan alıkoyup nefsinin arzusuna uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye itaat etme." (18:28).

İşte bu gerçek, Kur'anî telakkidir. Müslümanla­ra hayatlarında gerçek ahengi sağlamalarını söylemektedir; bu dünyaya ne çok muhabbet beslemeli, ne de nefret etmelidir. İslam, insan­ların ahlâkî ve manevî olgunluğu İçin ekonomik yeterliliği bir ön şart kabul etmektedir. Çünkü ortalama bir insanın temel ihtiyaçları karşılan­madığı sürece ne İyi bir vatandaş olabilir, ne de manevî seviyesi yükselebilir. Aşırı yokluk için­deki insanların dinî ve ahlâkî değerleri olama­yacağı da bilinen bir gerçekliktir. Dolayısıyla, Islâmî sistemde her ferdin ihtiyaçlarının karşılanmasına büyük önem verilmiştir. Rasu-lullah @'ın "Yoksulluk insanı küfre yaklaştırır" hadisi her ferdin bu belirli temel ihtiyaçlarına atıftır.

Kur'an ve Sünnetin ortaya koyduğu bu ekono­mik yapıyı Peygamber @'ın ilk dört halifesi bütünüyle tatbik etmiştir. İlk halife Hz. Ebu Bekr halifelik siyasetini şu sözlerle ifade et­miştir: "Ey insanlar! Sizin en iyiniz olmadığım halde başınıza geçmiş bulunuyorum. Vazifemi yollu yolunda ifa edersem bana yardım ediniz, yanılırsam bana doğru yolu gösteriniz. Doğru­luk emanet, yalancılık hiyanettir. İçinizde zaif, hakkım alıncaya kadar benim nazarımda kuv­vetlidir. İçinizde kuvvetli, ondan başkasının hakkını alıncaya kadar zayıfdır. Bir millet Allah yolunda cihaddan geri kalırsa, o millet zillete duçar olur.."

Bu sözleriyle Hz. Ebu Bekr toplumdaki eşitsiz­likleri kalıcı bir şekilde sona erdirmek için bir yol göstermiştir. Zayıfın hakkı yerde kalmaz; kuvvetli görünende olsa da derhal hakkın ge­reği ifa edilir. Bu sistemde fazlalıklar, bunları gayri âdil ve hileli yollardan elde eden kişiler­den alınır ve kendi haklarına düşen hisseyi tam olarak alamayanlara hisseleri teslim edilir. Böylece toplumda ekonomik adalet ve ahenk temin edilir.

Önünde Peygamber @ ve ilk halife Hz. Ebu Bekr örnekleri olan ikinci halifenin on yıllık döneminde Arabistan'da o güne kadar görülme­miş bir refah yaşanmıştır. Beyt'ül Mâl'e akan sa­vaş ganimeti, şahıs vergisi, toprak vergisi (ha­raç) ve öşr, zekât, gümrük resmi hemen ekono­minin damarlarına zerkediliyordu. Hz. Ömer, kamu hazinesine gelen herşeyin sandıkları dol­durmak yerine halkın refahını arttırmakta kul­lanılması gerektiğine inanıyordu. Devlet hazi­nesinin yönetici kesimden ayn tutulduğu bu sis­tem, belki de hiçbir ideolojik sistemin, ulaşamadığı ideal bir durumu gerçekleştirebil­mişti. Her ne suretle olursa olsun, mevcut pa­ranın kamu yararına ve gerçek ihtiyaç duyulan yerde kullanılması gerekiyordu. Ordunun maaşı aylık ve yıllık olarak veriliyordu. Beyt'ül Mâl'den her vatandaşa aylık bağlanmıştı. Ka­dınların ve yeni doğmuş bebeklerin bile maaşı vardı. Devlet bütün bunları temin edebiliyordu. Ayrıca herkes ticaretle ve tarımla uğraşarak ve­ya orduya yazılarak geçimini rahatlıkla temin edebiliyor, gelir düzeyini yükseltebiliyordu. Topluma genel bir mutluluk havası hâkimdi.

Bu sistem, ekonomik eşitliğin korunabilmesi ve sınıfsal farklılaşmaların ortaya çıkmaması için zengindeki fazlalığın alınıp yoksula dağıtılması temeline dayanıyordu. Sistemin uy­gulamasına Peygamber @'m hayatta olduğu dönemde başlanmıştı. Fakat bu dönemde Müslümanlar İslam'ı Arap yarımadasının dört bir yanına yaymakla ve kendilerini savunmakla meşgul oldukları için bu ekonomik yapmm ayrıntıları ile sistemleşmesi zaman almıştı. Keza Hz. Ebu Bekrin hilâfeti dönemi de irtidat hadiseleri ve yalancı peygamberlerin çıkardığı ayaklanmaları bastırmakla meşgul olduğundan İslam ekonomi sistemini geliştirmeye zaman ayıramamıştı. İslâm için gece gündüz çalışarak, kendi zamanında ve daha sonra başarıyla uygu­lanmış olan ve toplumun refahını gaye edinen bu büyük ekonomik sistemi ortaya çıkarmak ve uygulamak ikinci halife Hz. Ömer'e nasip ol­muştu.

Bu, kapitalizmde olduğu gibi kişilere sayısız kişisel haklar tanımayan ve sosyalizmdeki gibi smıflararası düşmanlık ortamı oluşturmayan ve aynı zamanda ayrıcalıklı sınıfların mevcut ol­madığı bir sistemdir. Rasulullah @'ın tabiriyle "vasat ümmet", ancak Kur'an'ın adalet ve herke­se fırsat eşitliği tanıyan prensiplerine dayalı bu sistemiyle ortaya çıkar.

Şah Veliyullah Dehlevî bu hususta şunları söylemektedir: Şu önemli nokta hatırlanmaya değerdir. Allah rızâsına, hayat mücadelesinden kaçınılarak ulaşılamaz. Peygamberden hiçbirisi bunu tavsiye etmemiştir. Mağaralara ve ma­nastırlara çekilip barbarlar gibi münzevi bir ha­yatı benimseyen insanlar Allah tarafından se­vilmezler. Onların bu fiilleri Peygamber @'m tebliğlerine aykırıdır. Ashabdan bazıları inziva hayatı yaşamak istediklerinde Peygamber @ onlan bu fiillerinden alıkoyarak: "Ben riyaziye­yi vazetmek için değil, dininde zorluk olmayan İbrahim'in yolunu tebliğ için gönderildim." bu­yurmuştur. Peygamber @ mevcut toplumsal sistemi ıslâh etmekle emrolunmuşlardır. Eğer insanlar sisteme herhangi bir ahenksizlik sok-muşlarsa peygamber @ ahengi geri getirmeye çalışır. Allah, insanların bütün mücadelesinin maddî kuvvet elde etmek olduğu sistemleri de sevmez. Hakikatte Allah, lüks içinde bir hayat yaşanmasını da, riyazeti de sevmez. Her iki yönü de gözönüne alarak peygamberlere orta yolu benimsemeleri ve böylece insan hayatının maddî ve manevi yönleri arasında denge kur­maları buyrulmuştur." (Şah Veliyullah Dehlevî, Hujjatullah al-Baligh, c.I, sh. 104 ve c.II).

İnsana, manevi hayatını geliştirmesi için maddî hayatını da imar etmesini öğretmiş olması, her­kesin bildiği gibi, İslamm en önemli katkıları-ndandır. Hayatın bu ahlâkî telakkisi, birbirine zıt sistemler arasında pratik bir köprü oluşturur. Bir yandan yeryüzündeki herşeyin insanın ta­sarrufu için olduğu ifade ediliyor, diğer yandan insana, kendisinden, ailesinden, yakınlarından, içinde yaşadığı toplumundan ve insanlıktan so­rumlu olduğu söylenerek mesuliyetlerine büyük önem veriliyor. Kendisi, servetinden faydalandığında yine aynı şekilde başkalarının da ondan istifade etmesine rıza göstermelidir.

insanın bencilliğini diğer kanallara çevirerek ve materyalizmle riyaziye arasında dengeyi göze­terek İslâm, en karmaşık ve müşkil mesele için pratik bir çözüm önermiştir. Bu çözüm insanın, adalet ve eşitliğe dayanan bir sosyal sistem kur­mak için hayatın maddî ve manevî yönlerinden faydalanmasını mümkün kılmaktadır. Bu gaye Öylesine yalın bir tarzda gerçekleşmektedir ki, fert, şuurlu veya şuursuz, ekonomik sistemin faydalı bir parçası hâline gelmektedir.

 

Manevî Eğitim

 

Kişilerde bu yüksek karakterleri inşa etmek İçin İslâm onlara manevî terbiye ve pratik eğitim vermektedir. Böylelikle kişiler bu sistemin ken­dilerine yüklediği mesuliyetleri rahatlıkla taşıyabilirler. İslâm, ilk önce Allah'ın Rezzak-ı Mutlak olduğu, herkesin rızkını önceden belir­lediği, fakat onu kazanmak için çalışmak gerek­tiği inancım zihinlere yerleştirmiştir. Bu hususa Kur'an'ın bir çok ayetinde işaret edilmiştir: An-kebut suresinde şöyle buyurulmaktadır: "Doğrusu Allah'tan başka taptıklarınız size nzık vermeye gücü yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın." (29:17). Al-i İmrân suresinde de şu ayeti okumaktayız: "De ki: 'Allah'ım, (ey) mülkün sahibi, sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın... dilediğini hesapsız rızıklandırırsın!" (3:26-27). Bir başka suredeki ayet: "Allah'ın insanlara verdiği rahmeti önle­yebilecek yoktur. O'nun önlediğini de ardında  salıverecek yoktur. O, güçlüdür, Hâkimdir." (35:2).

Peygamber @ Allah'ın Hâkim-i Mutlak ve Rezzâk-ı Mutlak olduğunu şu hadisiyle açıkla­maktadır: "Hepiniz, bütün ihtiyaçlarınızı ne ka­dar basit veya küçük olursa olsun, ayakkabı bağı veya tuz bile olsa Allah'tan isteyin," (Ebu Davud, Neşet ve Ahmed).

Bu tarz bir eğitim ve terbiye insanlar arasında güven meydana getirir ve bakış açılarını ge­nişletir.

Daha sonra insanlara Allah'ın onları maddî eşit­sizlikler vasıtasıyla deneyeceği ve aralarındaki zenginlerin servetlerini nasıl harcadıklarına, fa­kirlerin yokluk günlerinde nasıl davranacağına bakacağı söylenmiştir. Bu, zenginler arasında sevgi, eşitlik duygusu ve merhamet; fakirler arasında ise nefret ve kıskançlık yerine sabır ve tevekkül duyguları gelişmesine yardımcı ola­caktır. Zenginlerin bu davranışı toplumdaki ser­vet dağılımında dengeyi sağlarken, fakirlerin tutumu da bütünlük ve bağlılığı sağlar.

Son olarak Hesap Günü telâkkisi -her insanın bir gün maddî veya manevî her davranışı için Allah önünde hesap verecek olması- insanları hayatın her alanında dikkatli olmaya iter.

Tekâsür suresinde şu ifadeler yer alır: "Sonra o gün (size verilen) nimetten sorulacaksınız. "(102:8). Buradaki "sorulacaksınız" sözü, her ferdin bu dünyada işlediği her fiilden sorumlu olacağı gerçeğine atıftır. En'âm süresindeki şu ayet de bu hususta dikkatimizi çeker: "Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şey­lerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, merha­met edendir."(6:165).

Allahu Teâlâ'm hesap soracak olması, insanlığa hizmetin gerçek kurtuluş ve basan sayılmasını öğretecek ve insanları daha sorumlu kılacaktır. Böyle bir toplumda, fertlerin gayri meşru yol­lardan servet edinmesi ve kardeşlerini istismar etmesi düşünülemez.

Bu ahlâkî ve mantıki terbiye ile İslâm insanlığın önüne yüksek idealler koymuş olmakta, insan hayatının bir başka canlı gibi sadece maddî ihti­yaçlarının giderilmesi olmadığını göstermekte­dir. Yine İslâm, yemek ve diğer maddî vasıta­ların sadece hayatı idame ettirmek için ol­duğunu, hayatın gerçek gayesinin insanlığın kurtuluşu için çalışmak olduğunu belirtmekte­dir. Bu hususa Kur'an'da Ali İmrân suresinde bir atıf yapılmaktadır: "Siz, insanlar İçin çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men'edersiniz ve Allah a inanırsı­nız.." (3:110).

Bu ayetten, insanlardan sosyal hayatta ahenk ve adaleti sağlayarak İnsan hayatını daha huzurlu hâle getirmeleri istenmektedir; çünkü insanlığa en iyi hizmet budur.

 

İslâmî Çözüm

 

Peygamber @ tarafından tebliğ edilen bu esas­ların günümüzden tamamıyla farklı şartlar al­tında belli bir çağda, belli durumlarda ve belli bir toplumda uygulandığı bir gerçektir. Ancak, bu esasların uygulanışlarında ve Peygamber @'ın ve ashabının benimsediği usullerde, çağımızda âdil ve rasyonel bir topluluk oluştur­mada aynı derecede elverişli ve faydalı olabile­cek bazı temel prensipler bulabiliriz.

Ekonomik alanda, İslam değişik kişilerin değişik ekonomik saikleri arasında ahenk oluşturmaya çalışır. İnsan fıtratında bulunan bencillik her fert ve topluluk itidalli bir hâle ge­tirilir. Eğer bencillikle beraber fedâkârlık, mer­hamet, karşılıklı yardımlaşma, başkalarına karşı muhabbet gibi insanın fıtratında bulunan diğer yüksek vasıflara da şahsiyet oluşturmada yeterince yer verilirse, o vakit yeryüzündeki her fert kendi fıtrî kabiliyeti oranında şerefli ve ne­zih bir hayat sürmek için yeterli imkânlarla mücehhez olabilecektir. Böylelikle ekonomik sistemde gereksiz bozulma ve çözülmelere se­bep olabilecek zararlı unsurların yeşermesi de önlenecektir.

Gayesine ulaşmak için İslâm'ın yaptığı şey şudur: İnsanlığın bencillik ve hırs gibi dürtüleri ni yüksek ahlâkî eğitim ve terbiyesi ile yu­muşatmış ve onlann kendi arzularıyla hiçbir dış zorlama olmaksızın, ülkede âdil ve dengeli bir sistem oluşturulmasına yardım etmelerini mümkün kılmıştır.

Fıtrî Yol: Hayatın problemlerinin çözümüyle meşgul olurken insan fıtratında doğuştan varo­lan hayatın fıtrî kanun ve prensipleri ile çatışma­mak İslâm'ın esas bir noktasıdır. Bu fıtrî yoldan ne zaman bir sapma meydana gelirse İslâm bu sapmayı yeniden fıtrî yoluna koyar. İslâm'ın bütün sosyal ve ekonomik inkılâplarını temel-lendirdiği ikinci önemli prensip şudur: Sosyal ve ekonomik sistemle ilgili sadece birkaç zahirî düzenlemede bulunmak yeterli değildir. İnsan­lar arasında doğru ahlâkî tavır ve davranışların oluşturulması için ahlâkî inkılâba çok büyük önem verilmelidir. İslâm bunu bu şekilde Öngörür. Çünkü insanın zihnindeki kötülüğü kaynağında yok etmek ister.

İslâmî sistemde varolan üçüncü perensip otori­te, kanunî baskı ve devletin ezici gücünün kaçınılmaz olmadıkça kullanılmamasıdır. (Ha­life Abdul Hakim; islam and Communism, 1962).

Peygamber @ toplumda dengeli ve âdil bir sis­tem tesis etmek için insanlara aynı yolu göster­miştir. İslâm'ın toplumda tesis etmek istediği ekonomik sistem sosyalizmin ilmî olarak en güzel düşünülmüş şeklidir. İnsanlara şahsî teşebbüs ve özel mülkiyet hakkı tanımakta, aynı zamanda hürriyet ve nizamı koruyacak tedbir­ler ve dengeler oluşturmaktadır, islâm, kapita­lizmin "bırakınız yapsınlar" anlayışına, ahta-potvârî kollarını ferdin hayatına onun şuurunu boğacak derecede yayan totalirizme olduğu ka­dar karşıdır. İslâm'da özgürlük sadece fertlere değil, bütün sosyal yapıyı zehirleyecek alışkanlıklara müptelâ olmamaları şartıyla, bütün toplumlara kendi hayat tarzlarını takip et­meleri için verilen bir haktır.

islâm belirli eşitlikçi eğilimlere sahiptir. Fakat bütün farklılıkları kuvvet yoluyla gidermeye Çalışmaz. İnsanların yetenekleri oranında -meşru ve kanunî olmak şartıyla- serbestçe dü­şünmesine, serbestçe hareket etmesine, inan­masına ve servet binmesine izin verir. Açıktır ki fertlerin serbest fiilen aşama ve maddi ka­zançlar bakımından farlılıklar oluşturacaktır. Eğer genelde toplum veya toplumun bir bölümü ağır sefalet ve aşın yoksulluk içinde bulunmu­yorsa, namuslu kazanılmış ve İffetlice harcanan servette farklılık olmasının bir sakıncası yok­tur.

İslâm bir kişinin kendi bilgisi, emeği, ustalığı ile ve sosyal olmayan gayrî ahlâki metodları kul-lanmaksîzm sahip olabildiği kadar servet edin­mesine izin verir. Maddi ve sosyal ödülleri açı­sından eşitsizlikle sonuçlanması mutlak fıtri enerji ve kabiliyet farklılıklarını gözönünde bu­lundurur. Fakat toplum tek bir canlı organizma olduğundan, servetin birkaç elde toplanmasına yarayan bütün yöntemleri yasak eder. Ekono­mik hayatın, servetin Özel hazinelerde kilitli kalmayacağı bir şekilde düzenlenmesi Kur'anî bir emirdir. Bütün dinler gibi İslâm da sadakayı telkin etmektedir. Fakat bir yıl boyunca tek bir elde, kullanılmadan kalmış fazlalıkların bir bölümünü kanunen almak yoluyla bu konuda bütün inançlardan daha da öteye gitmiştir. İslâm miras kanunu (feraiz); sermayenin dağıtımı ve bir yerine, belirli sayıda fertlerin, hayata, kendi ferdi girişim ve şahsi gayretleri ile başlamasında fırsat eşitliği sağlaması için bir yöntem olarak kullanılmıştır. (Halife Abdülha-kim, a.g.e).

Mevlana Ebul Kelam Azad'ın sözleriyle: "Eğer toplumda İslâmın öngördüğü ekonomik sistem tamamıyla tesis edilir ve bütün kurumlar yerli yerinde düzenlenirse, ne büyük zenginler olur, ne de dilenci ve fakirler bulunur. İnsanların büyük çoğunluğunun ekonomik durumu iyi ha­le gelir." (Mevlana Azad; Tarjaman-ul-Quran c.llsh. 132).

Toplumsal ve Ferdi Refah: İslâm toplumsal ve ferdi refahı birbirine rakip değil, tamamlayıcı olarak görür. Bu nedenle rekabet ve düşmanlık yerine, işbirliğini teşvik eder. Fertler arasında sıcak ilişkileri geliştirir. İslâmi bir sistemde, kişinin hayırlısı topluma faydası olandır. Eğer toplum refaha kavuşursa fertlerin durumu da iyileşir. Kişi zenginleşirse, toplum da refaha erişir. Fakat bu sistem ferdi ve toplumsal refah arasında bir dengenin oluşması ile mümkündür. Kişiler ihtiyaçlarını temin etmek için gösterdik­leri çabalar da toplumun menfaatine aykırı bir yol tutamazlar. Kendilerinin faydalandıkları­ndan başkalarının da pay almasına izin verirler. Ekonomik müesseseleri fazla kâr etmiyorsa bi­le, ondan faydajörebilecek başkalarını yoksay-mazlar. Onların menfaatini de hesaba katarlar. Böylece Islâmın ekonomik sisteminde her fert başkalarının refahında hisse sahibi olur. Kişisel ve toplumsal refah birbirini tamamlar. (Mu-hammed Kutub; islam, The Misunderstood Re-ligionsh. 154-155).

Böylece İslâmın ekonomik sistemi ferd ve top­lumun ahengi mefhumuna dayanır. Ne ferdi toplumdan ayırıp ne de terdin menfaatim toplu­mun menfaat ile çatışma hâlinde gösErir. Top­rak ve diğer üretim araçlarının özel mülkiyetine izin verir. Ancak bu hakkı topluma zarar, verme­sini engelleyecek şekilde sınırlandırır.

İslâmın gayesi insanlar arasında geçim vasıta­larını İhtiyaçlarına göre temin etmek ve dağıtmaktır. Düzenleme ve dağıtım işinin tesbi-ti şeklinde gereken hassasiyet gösterilmiştir. Üretim araçlarının kişiye mi, topluma mı ema­net edilmiş olduğu önem arzetmez. Bu araçlar kime emanet edilmişse o bunlan vekil olarak ia­de eder. Yukarıda bahsedilen gayeye ulaşmada bu kişiler işbirliği yaptığı ve sosyal refah ve iler­leme güvencesi verdiği sürece bu üretim araç­larından diğer insanlarla birlikte faydalanır.

Sosyal adaletin temin edilmesi, toprağı veya diğer mülklerin fertler arasında dağıtılmasıyla mümkünse bunlar dağıtılır. Eğer bu gaye ortak mülkiyetle daha iyi sağlanıyorsa, o vakit toplu­ma emanet edilirler. (Muhammed Kutub; a.g.e. Aynı yer).

İslâm, insanın sosyal bir varlık olduğunun gerçeği ve şahsiyetini .ancak toplumda geliştirebi­leceğini vurgular. Günde namazın beş vakit farz kılınması ve cemaatle eda edilmesi, haccm İslâmın temel esaslarından olması gibi ibadetle­rin sosyal hayatla içice olduğunu biliyoruz. Müslümanlar günde beş kez namaz kılmakla emrolunmakta ve namazdan sonra ticaret, iş ve alışverişlerini sürdürmeleri istenmektedir. Çünkü; ibadetini yapan ama geçimini sağlama için hiçbir gayrette bulunmayan kişi, ne kendi kişiliğini geliştirmek yolunda ne de sosyal men­faat için hiçbir katkıda bulunmuyor demektir. Kur'an müminlere şöyle seslenmektedir: "Na­maz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılırı ve Allah'ın lûtfundan (nasibinizi) arayın. Allah'ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz" (62:10).

Yukarıdaki "Allah'ın lûtfundan (nasibinizi) arayın" ifadesi ticaret, endüstri, alışveriş gibi insanların hayatlarını kazanmak için meşgul ol­duğu bütün meşru işlere delalet eder.

Mtişl umanlara hacc sırasında ticaret yapmaları­na ı£in verilmişti/. Bu insanın refah ve şahsiye­tinin gelişmesi için ibadetin de ticaretin de ge­rekli olduğunu göstermektedir: "Rabbinizin lütuf ve keremini aramanızda sizin için bir günah yoktur..." (2:198). Bu ayet müslümanla-ra, dünyevi iyilikleri aramanın ibadet ruhuna hiçbir şekilde aykırı olmadığı ve haccederler-ken ticaret yapmalarının caiz olduğu konusun­da ruhsat verir. İslâm müslümanlann hile ve ku­mardan uzak meşru işlerle meşgul olmalarına izin vermektedir.

Böylece İslâmın insanlara sadece "Nefislerini ahiret için muhafaza etmelerini söyleyen, diğer inançlardan olmadığı" açığa çıkmaktadır. İslâm insanlara bu hayatın nasıl güzel yaşanacağını, bu dünyada huzur içinde olmanın gerektirdiği maneviyat faktörünü öğreten bir dindir. Maddi bir dünyada yaşamaktayız, dolayısıyla maddi İhtiyaçlarımız vardır. Bütün tabiat insanın fille­ri için geniş bir alandır. Her salih amel ibadet ye­rine geçmesine rağmen, insan çalıştığı gibi iba­dette de bulunmalıdır. İnsanın aslî idaelleri ma­nevidir. Onun tabiatında olan değerler insan­üstüdür. Ruh, bir madde olan beden ile iç içedir. İnsan, bir şekle bürünmüş ruh değildir. Aklı ve vücudu sıhhatli tutmak için tek vasıta kişinin doğru fizikî ve zihnî gayretleridir. Bütün insanî fonksiyonların böyle ahenk İçinde olmasını öğreten ve hayatın tüm unsurları arasında bütünlük telkin eden bir din diyalektik materya­lizmden ve herşeyİ biyoloji ile izah eden bir düşünce biçiminden fevkalâde uzaktır. İslâm, hayatın maddî ve ekonomik yönlerine bigâne kalmamıştır. Ancak, hayatın tümüyle bu esasla­ra göre düzenlenmesini insanın varlığının mut­lak amacı olarak görmez. Materyalizm, maddî İhtiyaçlara ve maddî sebeplere önem verir, fa­kat maneviyat ve öngördüğü hayat, maddiyatı daha yüksek idealler için bir atlama taşı olarak telakki eder. (Halife Abdul Hakim; islam and Communism, 1962).

İtidal: İslam, sisteminde ahenk sağlamak için mensuplarını eğitme ve terbiye etme konuları­nda pratik usûller benimsemiştir. Manevî eğitim yoluyla kişinin bencillik duygusunu yu­muşatmaya, manevî ve maddî ihtiyaçları ara­sında denge sağlamaya çalışır.

Karakter İnşası: Bu ideal sistemi oluşturma ve koruma yolunda İslâm esas olarak üyelerinin manevî eğitim ve terbiyesine dayanmaktadır. İslâm, eğitimi inananlar arasında işbirliği, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ruhunu oluşturmak için etkili bir vasıta olarak kullanır. Eğitimin temeli Allah'a iman esası üzerine ku­ruludur.

Allah'a İman: Allah'a iman, İslâm'ın mümin­lerde inşa etmek istediği karakterin gelişmesin­de esastır. Eğer bir kişi Allah'a ve Hesap Günü'ne inanıyorsa Allah'a ve O'nun yarattık­larına karşı sahip olduğu sorumlulukların tama­men şuurundadrr. Bu vazife duygusu onu toplu­mun yeterli, Allah'tan korkan; çalışan bir üyesi yapar. Kur'an-ı Kerîm insanın sorumlulukları­ndan şu ayette bahseder: "Sonra o gün (size veri­len) nimetten sorulacaksınız. "(102:8). En'âm suresinde şöyle buyurulmaktadır: "Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şey­lerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur..."(6:165).

Burada Müslümanların Allah'a bağlı ve O'nun yarattıklarına karşı nâzik ve merhametli olup olmadıklarının denenmesi ve kendilerine veri­len servet ve diğer kudret vasıtalarının kötü kul­lanımının sonuçları hakkında uyarılmaktadırlar.

Müslümanlardan sadece Hesap Gününü hatırla­maları değil, Rezzâk-ı Mutlak'm O'ndan başka kimse olmadığı gerçeğini de hatırlamaları iste­niyor: "Siz Allah'tan başka bir takım putlara tapıyorsunuz, yalan uydurufp onlara tanrı, şefa­atçi di)yorsunuz. Sizin, Allah'tan başka taptık­larınız, size rızık veremezler. Siz rızkı Allah'ın yanında arayın, O'na tapın ve O'na şükredin. Hepiniz O'na döndürüleceksiniz. "(29:17). Fâtır suresinde de şu ayeti görmekteyiz: "Allah, insanlara bir rahmet açtı mı onu tutan olamaz, O'nun tuttuğunu da O'ndan sonra salacak yok­tur. O, üstündür, hikmet sahibidir." (35:2).

Peygamber @ ashabına bu inancın önemini ehemmiyetle belirtmiş ve daha önce izah edil­diği gibi ihtiyaçları için daima Allah'a niyaz et­melerini tavsiye etmiştir.

Rızkı Veren Ve Ona Kefil Olan Allah'tır: Müslümanlardan Allah'a ve O'nun Rezzâk-ı Mutlak olduğuna inanmaları istenmiştir. Bu se­beple herhangi bir zamanda rızık darlığına düştüklerinde ne telâşa kapılmalı, ne de bolluk­tan dolayı öğünülmemelidir. Daima, bütün ya­ratılmışlara rızık veren Rablerine güvenmeli­dirler: "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, nzkı Allah'a aid olmasın..."(11:6)

Müslümanlara, hiçbir geçim vasıtası olmayan yaratıklara; kuşlara, insanlara bakıp ibret alma­ları, onların da rızkını veren Rablerine güven­meleri de söylenmektedir. Böyle yaparlarsa helak olmayacakları anlatılmaktadır: "Nice canlı var ki rızkını taşıyamaz; onları da sizi de Allah besler. O, işiten, bilendir. "(29:60).

Bu öğreti, insan aklının ufuklarım genişletmeyi ve insanlar arasında sevgi, şefkat ve karşılıklı yardım duygularını geliştirmeyi amaçlamak­tadır. Böylelikle insanlar hayatlarını kazanmak için hayvanlar gibi birbirlerine saldırmayacak­lar, haklarına tecavüz etmeyeceklerdir.

Yüksek İdealler: İslâm, insanların Önüne, on­ları sadece yiyecek için yaşayan ve ekonomik bir varlık olmaktan koruyan çok yüksek bir ide­al sunmaktadır: "Siz insanlar için ortaya çıkarı­lan, İyiliği emreden, fenalıktan alıkoyan, Al­lah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz." (3:110).

Müslümanların mükemmelliğinin, iyiliği em­retmek ve kötüden alıkoymalarında, Allah'a olan sarsılmaz imanlarında yattığı belirtilmeye değerdir. Eğer bu vasıflarını kaybederlerse, Şüphesiz bu mükemmelliklerini de kaybederler. Kur'an-i Kerîm'in bu talimatı müslüman toplu­mun üyeleri arasında Öylesine bir ruh yayar kî, bu insanlar diğerlerinin daha iyiye gitmeleri ve arınmaları için kendi zaman, servet ve diğer güçlerinden daima daha fazlasını harcarlar.

Nefis Tezkiyesi: Toplumu oluşturan fertlerin karakter inşasında ve şahsiyetlerinin geliştiril­mesinde bir başka vasıta nefis tezkiyesidir. Bu dünyadaki hayatı müreffeh ve başarılı kılmak için, hayatı belirleyen değer ve maddî güçleri yeniden düzenlemeli, maddî ihtiyaçları bu yüce İdeallere tâbi hâle getirmelidir: "Nefsini temiz­leyen iflah olmuş, onu kirletip Örten, ziyana uğramıştır. " (91:9-10). Bu ayette kullanılan "zekkâha" kelimesi "onu büyüttü, arttırdı, kuv­vet bularak büyümesini sağladı" anlamına gelir. "Dessaha" kelimesi "gömdü sakladı, gizledi" anlamındadır. İlki nefis tezkiyesine, ikincisi nefsin azdırılmış olmasına delâlet etmektedir. Ayette bu kelimelerin kullanılmış olması, her insana bu mükemmelliğe ulaşmak için yetenek ve güç verildiğini göstermektedir. Bu yetenek ve gücü kişiliklerini arıtmak ve geliştirmek için kullananlar olduğu gibi onu gizleyen ve fay­dasını görmeyen kimseler de vardır.

Bu anlayışa göre temel ihtiyaç nefsin arıtılması ve kişiliğin geliştirilmesidir. Bu, itidal yolun­dan sapma anlamına gelmez ve Müslümanın servete olan tavrını yansıtır. Bu telakkinin Özü şudur: "Ekonomik olanlar dahil bütün işlevler insanın kölesidir, efendisi değil ve hepsinin ga­yesi insanın kişiliğini geliştirme ve nefsini arıt­ma yolunda yardımcı olmaktır.

Adaletsizliğin ve yanlış davranışların ana sebe­bi insan zihninin tamahkârlığında yetişen kıskançlıktır. İslam, kendini yetiştirmesini sağlayarak İnsanı, zihninin tamahkârlık ve kötü tesirlerden korumuştur. İnsandaki bu içgüdü tahrip edilmeksizin yüksek ahlâkî eğitim ve ter­biye ile yönlendirilmiştir. Marifet olarak ad­landırılan bu durum şu ayetle ifade edilmekte-rir:".. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir." (64:16).

Bu sebeple alınması gereken en hassas tavır, maddî varlığın gerçek ihtiyaçlarını gidermek ve olağanüstü bir gayret göstermeden kendi nasi­bine düşenle yetinmektir. İnsan, kendisini maddî varlığının gerçek ihtiyaçları ile ve başka­larını kıskanmadan kendisine gelenle sınırlama düşüncesine ancak kendini yetiştirmesi saye­sinde varabilir. (Aftab-ud-Din Ahmed; islam or Marnsın, sh. 6-13). Bu hakiki maddî ihtiyaçlar ile suni olanların arasında orantı kurma düşüncesine sadece manevi eğitim ve terbiye ile varılır.

İnsanoğlunun ihtiyaçlarının çoğunun gerçek ol­maktan ziyade sun'î olduğu bir hakikattir. Bun­lar manevî eğitim ve zihnin uygun şekilde ye-tiştirilmesiyle büyük oranda azaltılabilir. Şata­fatlı ve hayal ürünü ekonomik ihtiyaçlar azaltı­labilir, pratik ve gerçek ihtiyaçlara indirgenir ve bunun sonucunda fakirlik korkusu zihinlerden silinirse; insan maddî servetin peşinden körü körüne koşarak aradığı huzurunu gerçekten ta­dabilir. (Aftab-ud-Din Ahmed;a.g.e.Aynı yer).

Kur'an-ı Kerim, yoksulluk korkusunu şeytanın sebep olduğu bir hastalık olarak vasıf-landırmışür: "Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayâsızlığı emreder. Allah- is& ken­disinden mağfiret ve bol nimet vadeder. " (2:268).

Hatalı fakirlik korkusundan kurtulmanın in­sanlığı ekonomik olduğu kadar manevî bakımdan da zenginleştireceği açıktır. Buna ancak İslâm tarafından sağlanan dengeli ve sıhhatli bir dîn kültürü ile ulaşılabilir.

İnfâk Dersi: İnsanlar arasında yüksek ahlâkî değerleri geliştirmek ve bunları korumak için başka kurallar yanında İslâm, fazla servetin infiik edilmesini öngören kanunlar da koydu. Fazla servetin fazilet, doğruluk, sosyal refah hizmetinde ve nasiplerini, ihtiyaçlarını karşıla­yabilecek kadar temin edemeyenlere yardımda kullanılmasını tavsiye etmektedir. İnsanlar İçin fazla serveti en hayırlı bir biçimde harcama yolu onu ihtiyaçlarını karşılamaları için diğerlerine vermektir. Bu nitelik İslâm'da en yüce manevî değerlerden biri olarak kabul edilmektedir. İslâm toplumunda her zaman kazanıp infak edenlere, servetlerini istifleyen ve daha fazla kazanma hırsı ile yatırımda bulunanlardan çok daha fazla hürmet edilmiştir. (Ebu'I-Alâ Mevdûdî; Economic Problem, sh. 51).

Kanun, zenginlerin servetlerinin bîr kısmını al­maktadır. Halbuki manevî eğitim daha kap­samlı sonuçlara ulaşır ve insanlar arasında mal­larını Allah yolunda harcamaya hazır hâle geti­recek ruhu aşılar. Kur'an'da, insanlar arasında bu ruhu aşılayan ve onları, servetlerini fakirler İÇİn harcamaya teşvik eden pek çok ayet yer alır: "Ey inananlar, kazandıklarınızın ve yerden si­zin için çıkardığımız nîmetlerin iyilerinden (Al­lah için) verin, kendiniz (utandığınızdan ve iğrendiğinizden dolayı) göz yummadan alama­yacağınız kötü söyleri sadaka vermeye kalk­mayın. Bilin ki Allah zengindir, övülmeye lâyık olandır." (2:267).

Bu ayet, sadakanın sadece helâl yoldan kazanı­lan gelirden veya Allah'ın bahşettiklerinin İyi Ve değerli olanlarından verildiğinde bir kıymet ifade ettiğini açıkça belirtmektedir.

islâm, belli sebepler dolayısıyla mü'minlere toplumun daha fakir kesrmferîne'saciaka verme­yi emretmiştir. İnfak, ilk olarak verenin kendini arındırmasını, ikinci olarak da alanın ihtiyaç­larını karşılamasını sağlar. Kur'an'da Bakara suresinin bir ayetinde bu husus şöyle ifade edil­mektedir:".;. Sana hangi şeyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: 'İhtiyacınızdan geri kalanı harcayın. 'Allah ayetlerini size böyle açıklıyor İslam'ın Ekonomik Sistemi   317 kî, düşünesiniz." (2:219).

Söz konusu ayette kullanılan "el-Afv" kelimesi bir kişinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra arta kalanı fazlalık anlamına gelir. Kur'an-ı Kerîm mü'minlere, ihtiyaçlarının üzerindeki fazla ser­veti fakirlere vermelerini açıkça emretmekte­dir. Peygamber @, din kardeşi ve komşusu aç­ken fazla servet sahibi olanlardan hiç hoşlan­mazdı. Bir hadislerinde Peygaber @'ın "Hiç bir Müslüman için komşusu açken tok yatmanın mümkün olamayacağı" buyurduğu rivayet edil­mektedir.

Peygamber @ şahsî harcamanın bu yönüne dik­kat çekti. Toplumun yoksul fertlerine yardım etmeyenleri kötüledi. Bİr rivayette Peygamber @'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Eğer bir kişi kapısından bir dilenciyi boş çevirirse Al­lah ona Kıyamet Gününde; 'Ey Ademoğlu, Ben senden yiyecek istedim, ama sen vermedin' di­yecektir."

Şahsî harcamalarını bu yönde teşvik etmek için Müslümanlara servetlerinde fakirlerin zekattan başka hakları olduğu da söylenmiştir: "Servet­te, (Allah'a ve fakirlere ait) zekattan başka hak­lar da vardır."

Kur'an, servetlerinden fakire hakkını verenleri şöyle övmüştür: "Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır: Sâile ve mahruma (isteyene ve iffetinden dolayı iste­meyip mahrum kalana). Ceza gününü tasdik ederler. Rablerinİn azabından korkarlar.. Ema­netlerini ve ahidlerini gözetirler. Şahitliklerini yaparlar. Namazlarını korurlar. İşte onlar cen­netlerde ağırlanırlar." (70:23-27,32-35). Zârİyât suresinde de şu ifadeler yer alır. "On­ların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi." (50:19).

Allahu Teâla, servetlerini fakir ve muhtaçlar için harcayan kişilerin-gayretlerinden hoşlanır ve över. Fakat çevresindeki yoksul ve muhtaç­lardan bigâne kalan da yerilmiştİr. "Şu namaz kılanların vay hâline. Ki, onlar namazlarından gafildirler. Onlar gösteriş (İçin ibadet) yaparlar. En ufak bir yardımı esirgerler."(107:4-7). Bura­da kullanılan "mâ'ûn" kelimesi her çeşit iyi ve­ya nâzik davranış, fiil veya herhangi basit ama faydalı şey anlamına gelmektedir. Bu âyetlerde Kur'an namazlarını kılan, fakat fakirlere kullan­maları için basit şeyleri dahi vermeyen İnsanları açıkça kötülemektedir.

Fecr süresindeki ayetlerde de şöyledir: "Hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yok­sulu yedirmeğe (birbirinizi) teşvîk etmiyorsu­nuz. "(89:17-18). Kur'an, burada yetimlere ve fa­kirlere ilgisiz kalan zenginleri ikâz etmekte, toplumda zayıflara karşı haksızlık yapmaları­nın sonucu olarak üzerlerine Allah'ın Gazabının geleceğinden bahsetmektedir. Bu sebeple fakir­lerin ve yetimlerin servetlerinde olan haklarını tanımaları zenginlerin faydasınadır. Kur'an günde beş kere namaz kılan, fakat fakirlere yardım etmeyen kişileri de kötülemektedir.

Daha sonra Kur'an zengin insanları ahiret günündeki, cimrilikleri ve Allah'a şükredici ol­mamaları sebebiyle ortaya çıkacak ciddî sonuç­lar ile ilgili olarak uyarmaktadır:".. Altın ve Bİr çoğu günümüze kadar ulaşabilmiş cami, medrese, kervansaray, han, hamam, köprü bırakmış Müslümanların o muhteşem eserlerin yapıldığı dönemlere ait teknik imkanlarını tasvir eden minyatürler: gümüşü yığıp da onları Allah yolunda sarfetme-yenler var ya, işte onlara acı bir azabı müjdele!" (9:34).

Yukarıdaki ayet servet edinilmesini değil, ser­vetin Allah yolunda ve O'nun yaratıklarına fay­dalı olacak şekilde sarfedilmeyip istiflenmesini yasaklamaktadır. Cimri insanlar yine şu ayetle uyarılmışlardır: "Allah'ın kereminden kendile­rine verdiğine cimrilik edenler, onu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır, o, kendileri için şerlidir. Cimrilik ettikleri şeyler, Kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mi­rası Allah'ındır. (Bütün mülk O'na aittir ve O'na kalacaktır.) Allah yaptıklarınızı haber alandır. "(3:180). Ve yine Hümeze suresinde yer alan şu ayetler de bu hususu teyid eder: "O ki mal yığdı, onu saydı durdu. Malının kendisini ebedî yaşatacağını sanır. "(104:2-3).

Faizsiz Borç Vermek: İslâm, faizi kötülemek­te, aynı zamanda toplumda ihtiyaç içinde olan­ların faizsiz borç bulabilmelerini mümkün kılan ortamı oluşturmaktadır. Fakir borçluya ödeme güçlüklerinde mühlet verilmektedir: "Eğer (borçlu) darlık içindeyse, bir kolaylığa çıkınca­ya kadar beklemek (lâzımdır). Eğer bilirseniz (verdiğiniz borcu eli darda olan borçluya) sada­ka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. "(2:280).

Peygamber @, Müslümanları faizsiz borç ver­me konusunda sürekli teşvik etmiştir: "Satar­ken, alırken, alacağını talep ederken ve edâ ederken sehâ (ve suhulet) gösteren kimseye Al­lah rahmet eylesin. "(Buharî). Peygamber @'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ahiret gününde azabdan emîn olmak isteyen kişi, borçludan borç yükünü kaldırmalı veya mühlet vermelidir. "(Müslim).

Yine bir başka seferinde Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Bir kimse darda olana mühlet verir veya tamamen ondan kaldırırsa Allahu Teâlâ onu kendi gölgesinde korur. Ki o gün, kendi gölgesinden başka sığınılacak yoktur. "(Müslim).

 

KISIM 5

 

İSLAM  EKONOMİ   SİSTEMİNİN ÖZELLİKLERİ

 

Önceki sayfalarda kısaca açıklanmış olan İslâm ekonomik sisteminin dikkati çeken bazı özel­likleri şunlardır:

 

Şahsî Hürriyet Ve Toplum

 

İslâm dünyada doğruluk ve Hakikat meşalesi­nin taşıyıcı sidir. Kur'an'ın şu ayetlerinde de a-çıklandığı gibi Müslümanlar iyiliği emreden, kötülüğü men eden insanlardır: "Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten men ederler; hayır işlerine koşuşur­lar. "(3:114). Daha sonra Kur'an-ı Kerîm, onla­ra daima aralarında bu vazifeleri ifâ eden bir topluluğun bulunmasını emreder: "İçinizden hayra çağıran, iyiliği buyurup kötülükten men eden bir topluluk olsun. "(3:104). Ve onlara dünyada doğruluğun ve Hakikatin öncüleri ola­rak anılan en hayırlı insanlar oldukları söylenir: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a İnanırsınız. "(3:110).

Bununla birlikte yukarıdaki ayette sözü edilen Müslümanların faziletinin, onların iyiliği emir ve kötülükten men etmelerine bağlı olduğu unutulmamalıdır. Eğer Müslümanlar bu temel özelliği kaybederlerse, aynı zamanda faziletle­rini de yitirirler. Yine özellikle belirtilmelidir ki, iyiliği emr ve kötülükten men etme vazifesi, ancak tam bir fikir ve ifade ve faaliyet hürriyeti ortamında yerine getirilebilir. Bir başka de­yişle, kişisel özgürlük ile iyiliği emir ve kötülüğü men etme birbirleriyle irtibatlıdır, dai­ma birlikte mütalaa olunurlar. Konuşma özgürlüğünüz yoksa ne iyiliği emredebilir ne de kötülükten men edebilirsiniz.

İslâm'ı diğer dinlerden ayıran bu özellik kişilere kendi vazifelerini yerine getirme Özelliği ver­miştir. İslâm, esasen fert ile toplum arasında öyle bir içten İlişki tesis etmiştir ve geliştirmiştir ki fert ve toplum beraber çalışır, aralarında bir ahenk vardır. İslâm, kişiyi bir anda iki sıfat sahi­bi bir yaratık olarak görür: Bağımsız bir fert ola­rak sahip olduğu sıfat ye toplumun bir üyesi ola­rak haiz olduğu sıfat. İslâm, açık bir şekilde ba­zen sıfatlardan herhangi birine ayrı ayrı cevap verir. Ancak sonunda her ikisini de birleştirir, her ikisine birden cevap verir. (Muhammed Ku-tub; islam, The Misunderstood Religion).

Böyle bir inanç üzerine bina edilmiş sosyal görüş fert ile toplum arasını ayırmaz ve her iki tarafı birbirini alt etmek isteyen, birbiri ile çarpışan zıt kuvvetler haline koymaz. Bir fert bağımsız bir varlığa sahip ve aynı zamanda top­lumun bir Üyesi olduğundan: fert ve toplumun is­tekleri arasında iyi bir ahenk sağlamak kanunlar gereğidir. Ancak böyle bîr ahenk bir başkasının hakkını, diğer birinin iyiliği için feda etmeden yerine getirilmelidir. Kanunlar, ne toplum yüzünden fertlere zulmedilmesini, ne de bir ve­ya daha fazla ferdin hatırı için toplumun parça­lara ayrılıp dağılmasını amaçlamamahdır." (Muhammed Kutub, a.g.e).

Kapitalizm ve komünizm arasında en uygun bir sistem olan İslâm ekonomi sistemi, yukarıda bahsedilen ahenk ve itidal üzerine bina edil­miştir. Her ikisinin de sapıklıklarına düşmeden, onlardaki değerlerin en üstün olanlarını ortaya koyar. İslâm ekonomi sistemi hedefine daha önce belirtildiği gibi fertlerin ahlaken eğitilme­si ve yetiştirilmesi vasıtasıyla ve az da olsa sınırlamalarla ulaşır. İşte bu sebeple İslâmî sis­temde toplum değil, fert esas değerdir. Fert, top­lum için mevcut değil aksine, toplum fert için vardır. Kıyamet gününde Allah'a karşı sorumlu olacak toplum değil, bizatihi ferttir. Bütün ahlâ­ki değerlerin ve sosyal telâkkilerin temeli işte ferdin bu kişisel sorumluluğudur.

Toplumsal hayatın esas gayesi sosyal refah değil, tek tek her bir ferdin refahıdır. Ve sosyal sistemin iyi veya kötü olmasının ölçüsü; sosyal sistemin kendi fertlerinin ilerlemesinde ve ka­biliyetlerin kullanılmasında nereye kadar yardımcı olacağı veya engel teşkil edeceğidir. Bu sebepledir ki İslâm kişileri sistematize ede­rek onlan bir kalıba koyup faaliyetlerine engel olan ve o suretle kişiliklerini tahrip eden veya onlara hakim olan hiçbir sosyal refah sistemine müsamaha göstermez.

Kişiliğin gelişmesi ve büyümesi, düşünce ve hareket Özgürlüğü olmadan mümkün değildir. Ve kazanma özgürlüğü, konuşma özgürlüğü kadar önemlidir. Çalışma ve teşebbüs hürriyeti­ne sahip olmayan bir kimse gerçekte özür değil­dir. Dolayasıyla insanların kendi hür iradeleri ile çalışıp kazanmaları İçin yeterli fırsatlara sa­hip olmaları gerekir. İslâm kişilere hiçbir özgürlük tanımayan ve mensuplarına kendi ha­yatlarını kazanmalan için eşit fırsatlar sağlama­yan bütün sistemleri reddeder. Bundan dolayı­dır ki kapitalizm ve komünizm İslâm nazarında reddedilmiş ve yerilmiştir. Birincisini bütün üyelerine kendi hayatlarım kazanmak ve diğer işlerinde zevk almak için eşit fırsat tanımadığı, Öbürünü de kişilerin özgürlükleri üzerindeki aşın baskılar İçin reddeder.

Hakikatte İslâm özgürlüğü bütün insani değer­lerin ve kıymetlerin temeli olarak dikkate alır. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran şey özgürlüktür. Kur'an'ı Kerim Allah'ın kadir (herşeye gücü yeten) ve alim (herşeyi bilen) sıfatlarını temsil eder, ancak insana verilmiş olan seçme özgürlüğünü de öncelikle ifade eder. Faziletin esası kişi için yanlış olanı seçme­si mümkün iken doğrudan yana ihtiyarını kul­lanmasıdır. Özgürlüğün doğru kullanılışı saye­sindedir ki, insan ilahi niteliklerle bağdaşmaya başlar. (Halife Abdülhakim; islam and Conv munism,sh. 221-222).

Bİr fert İslâmî bir devlette tam bir düşünce hare­ket ve kendi geçimini temin etme Özgürlüğünden faydalanır. Kendi imkanları içinde her türlü yatırımlar yapmak, bunları or­ganize etmek, yönetmek ve ona sahip olmak hürriyetine sahiptir. Yine o, niteliklerinin uy­gun olduğu durumlarında her çeşit meşru iş ara­ma ve hoşuna giden her işe katılma hakkına sa­hiptir. İşçinin bir meslekten başka bir mesleğe geçmesinde hiçbir kısıtlama yoktur. Herkes gayri meşru vasıtaları kullanmadığı ve haram kazanç elde etmediği sürece geçimini sağlamak için her yere gitmekte ve istediği vasıtayı kul­lanmakta serbesttir.

Bütün bunlarla birlikte ferdin Özgürlüğü sonsuz değildir. İkİ şeyle sınırlandırılmıştır. Birincisi, birey kendi ekonomik mücadalesinde serbest­tir. Başkalarının hakkına tecavüz edemez. Za­rar vöremez. Toplumun ortak menfatini tehlike­ye atamaz. İkincisi, kişi geçimini temin etmek için Kur'ân-ı Kerîm'de belirtildiği üzere, helâli gözetmeli ve haramlardan kaçınlmalı-(kr: "Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını izle­meyin; çünkü o sizin apaçık düşmamnızdır. "(2:168). Ve yine A'raf suresinde Allah şöyle buyurmaktadır.".....O(Peygamber) ki, kendile­rine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten me-neder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar... "(7:157).

Yukarıdaki ayetler, gerçek bir mümine yol gösterir. Ki o mümin, kendine verilmiş hakları ve özgürlüğü kullanırken Kur'an-ı Kerim'İn yu-kardakİ ayetlerinde bildirilen temci prensibi ka­bul eder. Müslümanlar tüketim konusunda iyi (tayyibat) ve kötü (habais)nün sınırladığı alanı dikkate alarak birşeyi elde etmekte serbestir. "Şeytanın adımlarını izlemeyin" ibaresi kötü kişilerin başkalarının mallarını ele geçirmek için benimsedikleri bütün haramları İfade eder. İslâm; doğru, haklı iyi, ve hoş olmayan bütün metodlan yasaklar. İşte İslâmiyet, bu kısıtlama­larla birlikte bütün müslümanların geçimlerini temin etmek için her türlü vasıtayı kullanma­larına izin yermiştir.

 

Şahsî Mülkiyet Hakkı

 

İslâm bireyin mal edinme hakkını tanımış ve bi­reyin helal yollardan elde ettiği her çeşit mala sahip olabilmesine izin vermiştir. Herkes bilgi­si, kabiliyeti ve çalışması nisbetinde, topluma ve ahlâki değerlere zarar vermemek kaydıyla elinden geldiği kadar servet kazanabilir. Islâmın ferde şahsi mülkiyet hakkım tanıdığı, kişiye kazandığından kendisi ve başkaları için harcamasını tavsiye etmiş olmasından anlaya­biliriz: "Ey inananlar!., size verdiğimiz rızıktan (Allah için) harcayın.." (2:54). "Mallarında di­lenci ye yoksul için bir hak vardır." (51:19). Ve yine Isra sûresinde "(seninle) akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya Hakkını ver..."(17:26) bu-yurulmaktadır.

Kur'an-ı Kerim'İn şu ayetleri, kişinin mülkiyet hakkına izin vermesi gerçeğini ayrıca ispat eder: "...erkeklere de kazandıklarından bir pay var.." (2:32). " Yetimlere mallarını verin. Temi­zi murdara değişmeyin, onların malları ile ken­di mallarınızı karıştırarak yemeyin.." (4:2). Ve yine Kehf sûresinin de şu ayeti bu husustadır: " Duvar ise şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki onlar (büyüyüp) güçlü çağlarına ersİnler ve Rabbinden bir rah­met olarak hazinelerini çıkarsınlar.." (18:82).

Kur'an-ı Kerim'İn bu ayetleri kişinin mal ve mülk sahibi olma hakkını ve onu harcayabile­ceğini açıkça beyan etmektedir. İslâm mülkiyet hakkıyla ilgili diğer bütün haklan da kabul eder; malın kuvvet zoruyla veya sahtekârlıkla ka­zanılmasına veya gasp edilmesine karşı her türlü tedbirin alınması gibi. İslâm müslüman­ların mal güvenliğini garanti altına alır. Kur'an'ın aşağıdaki ayetinde de belirtildiği gibi, İslâm devletinde müslümanların mal emniyeti­ni tehlikeye düşüren, hırsız ve soyguncular şid­detle cezalandırılır: "Hırsızlık eden hırsız ve kadına, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin..." (5:38). Bakara sûresin­de de şu ifadeler vardır: "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin..." (2:188).

Burada inüslümanlara başkalarının mallarını, gayri meşru yollarla almamaları emredilmekte-dir. Çünkü bu, büyük bir günah ve ağır bir suç­tur. Allah'ın resulü Hz. Muhammed @ da başka­larının mallarım haksızlıkla gaspedenleri şu sözleriyle tehdit etmektedir: " Her kim, küçük bir miktar bile olsa, başkasının arazisini (veya malını) haksız yere gaspederse kıyamet gününde boynuna ateşten bir halka giydirilicek-tir." (Buhari).

Yine peygamber @'in şöyle dediği rivayet edil­miştir: "Bir müslümanın malını, o mal üzerinde hakkı olmadığı halde alan kimse, Allah'ın çok şiddetli öfke kızgınlığı üzerinde olarak O'nun huzuruna varır." Yine Peygamber @; "Bir müslüman malım korurken ölürse şehid olur" demek suretiyle ferdin mülkiyet hakkını bütünüyle teminat altına almıştır.

Aynı şekilde, mal sahibi olan bir şahıs, yakın­larına varis olma hakkını da kullanır. Bu hak mülkiyet hakkıyla doğrudan ilgilidir. Konu ile ilgili Kur'an ayeti şöyledir: "Ana-babanın ve akrabanın (geriye) bıraktıklarından erkeklere pay vardır; ana babanın ve akrabanın bıraktık­larından kadınlara da pay vardır..." (4:7).

İslâm insanın mülkiyete mülkiyete sahip olmasını i tabiî bîr dûyğu olarak görür. Bu sebeple insanın tabiatmdâki bu duy­guyu tahrip etmenin veya baskı altına almanın gayri insani bir davranış olacağını kabul eder. Ferdin servet edinme çabalarını özendirici ve dolayısıyla topluma büyük faydalar sağlaya­cağı için İslâm özel mülkiyeti zararlı kabul et-mez. Adalet İlkesinin gereklitabiî sonucu teplu-mun da ferde fayda sağlama îonksiyonunu yeri­ne getirmesidir. Eğer fertten karşılığında top­lumda hiçbir fayda görmeden toplum yararına emek sarfetmesi ve ter dökmesi İstenirse, bu adaletsizlik olur. Toplumda sosyal adalet tesis edilmek isteniyorsa hakların ve sorumluluk­ların fert ve toplum tarafından eşit olarak pay­laşılması zaruridir. Eğer fert toplumun yüksel­mesi için çalışıyorsa, önüne çıkan engellere takılmaması İçin gereken kolaylıkların sağlan­ması toplumun zorunlu vazifelerindendir. Ve ferde daha çok servet edinme gayretlerinde en çok yardım edecek şeylerden birinin mülk sahi­bi olma hakkının verilmesidir.

Özel Mülkiyetin Şekli: İslâm ferde özel mülki­yet hakkı tanır, fakat onu bu hakkı dilediği gibi kullanma konusunda serbest bırakmaz. Bu hakkın, sistemin temellerini sarsacak ve böyle­likle gerçek hedefini tahrip edecek şekilde ge­nişlemesine taraf değildir. Bu sebeple prensip olarak özel mülkiyet kabul edilirken onu tama­men zararsız hale getiren sınırlamalara tabi kılmıştır. Toplum da özel mülkiyeti düzenleyen kanunlar çıkarmaya ve kamu yararı söz konusu olduğunda bu kanunları değiştirmeye yetkili kılınmıştır. (Muhammed Kutub, a.g.e.)

Böylelik İslâm özel mülkiyeti uygun görmüş ancak idareyi de, ondan kaynaklanabilecek za­rarları yok etmek için lazım gelen düzenlemele­ri yapma gücüyle donatmıştır. Gerçekte İslâm özel mülkiyeti tabi bir arzu ve insanî bir ihtiyaç olmadığı ihtimalinden hareket ederek, bütünüyle kaldırmak yerine, bu hakkı prensip olarak tanımanın, ama aynı zamanda topluma onu kısıtlama ve düzenleme yetkisi vermenin daha faydalı ve adil olacağını kabul eder. Son dönemde Rusya'nın belirli sınırlar dahilinde mülkiyetten bazı kısımları serbest bırakmaya mecbur kalması, insan fıtratının gereği ve eko­nomik işlerde onu esas almanın daha hayırlı ve verimli olduğuna kuvvetli bir delildir. (Muham­med Kutub, a.g.e.).

İslâm herkes için sosyal adalet görüşünün ışığı altında insan fıtratının değişik arzularını tatmi­nini ve toplumun ortak yararı arasında dengeyi sağlamıştır. Bu sistemde mülk sahibi kendisi ve ailesinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra artan servetinîîtopluma infak etmekle yükümlüdür. Özel mülkiyete getirilen kısıtlamalar bir yan­dan toplumun refahının korunması bir yandan da ferdin refahını temin içindir.

Toplumun Vekili Olarak Mülk Sahibi: İslâm mülk sahibini mülkü elinde toplum adına ve ve­kil sıfatıyla tutan kişi olarak kabul eder. Onun mal sahibi olması bir sorumluluktur. Genelde bütün mülk Allah'ındır. Ve insanlar mülkü ellerinde emanet olarak tutarlar. "Ey insanlar! Al­lah'a ve peygamberine inanın; sizi vâris kıldığı şeylerden sarfedin..." (57:7). Nur suresinde ise şu ifadeler yer alır: "Onlara Allah'ın size verdiği maldan veriniz."(24:33). Ve Nahl süresindeki ayette şöyledir: "Allah, nzıkta kiminizi diğerle­rine üstün tutmuştur. Üstün kılınanlar emirleri altında bulunanların nzıklarmı vermezler. Oysa nzıkta hepsi eşittir. "(16:71).

Kur'an'da mülk sahibinin mülkünü toplumun vekili olarak elinde bulundurduğu ve onun mal­dan sahip olma yetkisinin mülkiyet hakkına denk oranda olduğu görüşünü destekleyen başka ayetler de vardır. Kişinin mülkiyet hakkını uygun olarak kullanma yeteneği ol­madığı ortaya çıkarsa, kişi malı kullanma veya sahip olma hakkını kaybeder. Toplum bu hakkı ondan alma konusunda tam yetki sahibi olur. Bu prensibe Kur'an'da şu ayetle değinilmiştir: "Al­lah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı beyinsizlere vermeyin..."(4:5).

Fıkıh âlimleri "sufehâ, beyinsiz, anlayışı kıt" kelimesini değişik yollardan açıklamışlardır. İmam Ebu Hanife'ye göre rüşd yaşı, kişinin ken­di menfaatini anlamaya muktedir olduğu 25 yaştır. Bu sebeple İmam Ebu Hanife yetimlere mallarını bu yaşta geri verilmesini önerir. Fakat İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, idrak olgunluğunu (rüşd) sadece yaş olgunluğundan daha önemli kabul ederler. İmameyne göre eğer idrak olgunluğuna 25 yaşında erişilemezse da­ha da genişletilebilir. Az da olsa bazı kişilerin hayatlan boyunca rüşde eremedikleri gerçektir. Fakihlerden bir kısmı ise kişilerin İdrak olgun­luğuna erişse bile malını israf ediyorsa maddi ve manevi kayıpları yanında toplumun menfaatle­rine de zarar verdikleri görüşündedirler. Ger-Çekte bir kişi'olgunluğa erişmemiştir. Ve hâlâ beyinsizlik noktasındadır. Eğer böyle olma­saydı servetini israf etmez ve toplumun menfea-tini tehlikeye sokmazdı. Kendi menfaatinin ne olduğunu anlamayan böyle bir kişi akıllı ve reşit olarak tanımlanamaz.

imam Şafîi, bir kişi harcamada itidal noktasını aşarsa iyi ve helâl şeylere harcasa dahi malının elinden alınıp, devletin vesayetine bırakılması görüşündedir. "Hacr" (birini, malım kullan­maktan menetme, birine bir şeyi yasak etme) ilkesine göre bunun mümkün olması için durum, malı yoketme ve toplumun menfeatine zarar verme noktasına varmalıdır. Allah'ın insanlara koruyucu kılmış olduğu mülkü israf ettiği ve yerli yerince kullanmadığı için bu kişi hâlâ "be­yinsizler" den ve idrak olgunluğuna erişme­mişlerden sayılır.

Mülk sadece hak değil, yükümlülükler de geti­rir. Malik, her yapmak istediğini gerçekleştir­mede hür değildir. Bu hakkı, mensubu olduğu toplumun yaran ile sınırlandırılmıştır. O eğer bunu anlama idrakinde değilse mal veya mülk üzerindeki idare hakkı kaldınlır. Öngörülen bu uygulama kişiye insafsızca muamele edileceği anlamına gelmez. Bilakis hakları ve faydaları korunur, yetersizliği gozönünde bulundurula­rak kendisine özel şefkat gösterilir. ( A. Yusuf Ali; The Meaning of Glorious Quran, sh, 179, not. 510-511).

Kur'an'daki "emmalûkum" (mâllarınız) kelime­si son tahlilde topluma ait bütün mallara delalet etmektedir. "Sizi koruyucu kılmış olduğu" cümlesi ise toplumu koruyucu kılmış olduğu Osmanlı Padişahı II. Abdüinamıa in oaşlattığı bü­yük kalkınma hamlesinin bir bölümü olan Hicaz demiryolunun açılış merasimi anlamına gelmektedir. Mal bir şahıs tarafından emanet olarak sahip olunmalıdır. Eğer şahıs ye­tersizse şefkat ve güzellikle bir kenara kon­malıdır. Yetersizliği devam ettiği sürece vazife­leri ve sorumlulukları vasisine devrolunur. O şahsın gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için İazım olan düzenlemeleri vasi yapar.

Mülkiyet hakkının sınırlandırılması prensibi yukarıda söz konusu edilen ayetten de çıkarıla­bilir. Eğer mülk sahibi servetini sorumsuzca is­raf ediyorsa o vakit yukarda hacr durumunda açıklandığı gibi, bu mülkü kullanma veya ona sahip olma hakkı elinden alınarak kısıtlanır. Ya da bu hak malının sadece ihtiyacını giderebile­ceği kısmında tanınıp malın büyük kısmı devlet tarafından devralınır. Sahibinin kötü idaresin­den korumak için devletin devralması meşru bir haktır. Bu durum Peygamber @'m şu fiili sünnetiyle de desteklenmektedir: Peygamber @ Mehruz ismindeki bir dere ile ilgili şu emri verdi. Derenin yukarı kısımlarınmdaki toprak­ların sahipleri suyu topuklarına erişinceye ka­dar tutabilirler ama daha sonra aşağı kısmındaki toprakların sahiplerin kullanması İçin bırakmak zorundadırlar.

Peygamber @ kendisine suyla İlgili bir an­laşmazlığı getirdiğinde Zübeyr'e de, toprak­larının iyice sulanmcaya kadar sulayabile-ceğini, daha sonra komşularında faydalanması İÇİn suyu bırakması gerektiğini söylemiştir. (Buharİ). Peygamber @ fazlalık suyun kendi ihtiyacını tamamen giderdikten sonra sahibi ta­rafından muhafaza edilmesini tasvip etme­miştir. Bu sebeple Zübeyr'e suyu diğer ihtiyacı olan kişilerin kullanımına açmasını emret­miştir. Bundan daha önemli ve toplum üzerin­deki etkileri daha kapsamlı olan ihtiyaç fazlası servetin bir kaç zengin tarafından istiflenmesini ve toplum yararına kullanılmamasını Peygam­ber @ nasıl hoşgörebilirlerdi?

Böylece tahdit (sınırlama) esasına göre devlet bir kişinin sahip olabileceği en üst mal seviyesi­ni belirleyebilir. Kişinin ondan faydalanma hakkını sınırlayabilir. Bütün bu Özel mülkiyet hakkı veya kullanımı ile ilgili kısıtlamalar ka­munun daha yüksek menfaatleri için yapılmıştır. Mal sahibinin reşit olmamasına ağlı olarak malını kötü kullanılabileceği ihtimali olduğundan veya kamu yararına aykırı bir tehlike arzettiğinde ferdin mülkiyet veya kul­lanım hakkı kaldırılabilir ya da sınırlandırılabi­lir. Bu haklar malın veya servetin makûl kul-lammına bağlıdır. Bu konudaki her türlü sorum­suzluk bu haklardan feragati gerektirmektedir. Benzer olarak ölen bir kişinin varisi olmadığı hallerde mirasının topluma ait olduğu gerçeği de belirtilmiştir. Varis olmaksızın ölen kişinin malı doğrudan asli ve hakiki sahibine yani dev­lete dönmektedir.

Toplumsal mülkiyetin varolduğunu ispat etme­ye çalışmıyoruz. Çünkü İslâmda kişilere ferdi mülkiyet hakkı tanındığı açıktır. İzah etmek is­tediğimiz, özel mülkiyetin İslâm'daki gerçek önemini ortaya koymaktır.Fert belli haklardan faydalanmaktadır. Ancak kendisine bu hakkı veren topluma karşı belli vazifeleri ve sorumlu­lukları vardır. Kısaca ferdin sahip olduğu mülkiyet hakkı mutlak değildir ve beraberinde taşıdığı bir çok mecburiyetlerle sınırlandırılmıştır. Fert elinde bulundurduğu malı gerçekte topluma ait olduğunu ve kendisi­nin mala vekâlet ettiğini farketmelidir ki mülküne konulan kullanım ile ilgili kısıtlama­ları kendi arzusuyla kabul etsin. Ve yine fert malını kullanmakta ve malından faydalanmakta diğer insanların haklarına ve kamu yararına ha­lel, getirmemesi şartıyla serbesttir. Sınırlamalar sadece toplumdaki serkeş mal sahiplerinin menfî eğilimlerini engellemek için konmuştur. Müşfik ve hayırsever mal sahipleri mülkiyet haklarından bu sınırlamalardan etkilenmeden istifade edebilirler.

Ferdî mülkiyet ile kamu mülkiyeti arasında ger­çek denge İşte bu şekilde tesis edilir. Bir yandan toplum kötüye kullanma veya kötü idare etme söz konusu olduğunda, mülkiyet hakkını kaldır­ma veya sınırlandırma hakkını korurken, diğer yandan fert, mülkiyet hakkından faydalanır. Ve gerçekte malın yerinde kullanımı hususunda tam bir sosyal adalet teminatını ancak bu anlayış gerçekleştirebilir. Bu nedenle Önemli olan malın kendisi değil, kullanım şeklidir. Malın sahibi gerçekte, maldan ziyade, kullanmakta olduğu şeyden elde ettiği faydanın sahibi­dir, o malın kendisinin değil. Ürünün sahibidir, toprağın değil. Böylece mülkiyetin gerçek amacı sadece mala sahip olunması değil, kullanımi ve maldan fayda elde edilmesidir.

Malın kullanımım etkileyen bir diğer ilke ise malın toplumda daha geniş bir dolaşım kazan­masını sağlamaktır. Mal küçük bir grupta sınırlı kalmamalı, topluma dağıtılmalıdır: "Allah'ın peygamberlerine verdikleri; Allah, Peygamber., yetimler, yoksullar... içindir, ta ki içinizde­ki zenginler arasında dolaşan bir devlet ol­masın. " (59:7).

Toplum tek bir canlı organizma olduğundan, İslâm toplumu enerjik ve güçlü kılmak için servetin devletin bütün kısımlarına sürekli bir akış halinde olmasını amaçlar. Servet yığmayı veya ona yolaçacak bütün etkenleri yasaklar. Bu amaçla toplumu, büyük miktarda servetin Özel hazinelerde, kilitli kalamayacağı bir şekil­de düzenler. İslâm, insanları, ahlâkî eğitim yo­luyla servetini toplumdaki fakir ve ihtiyaç sa­hiplerine vermeyi teşvik eder. Bunda sadece Allah rızasını gözetmelerini ister. Daha sonra yoksul ve muhtaçlara sarfedilmek üzere serve­tin kırkta biri zekat olarak alınır. Miras hukuku ölenin servetinin yakınları arasında dağılımına yardımcı olur. (Halife Abdülhakim; a.g.e., sh. 221-222).

Özel mülkiyet kavramının ana özellikleri şun­lardır: Mülk genelde topluma aittir. Fakat ferde kısıtlı ve şartlı mülkiyet hakkı verilmiştir. Fert, malı, toplumun vekili olarak elinde bulundur­maktadır. Başkalarının hakkına tecavüz etme­dikçe ve toplumun menfaatini tahlikeye sok­madıkça bu mülkiyet hakkından dilediği gibi is­tifade edebilir. Bu hakkın kısmen kötüye kul­lanımını önlemek için, kısmen de bir kaç elde toplanmasını önlemek için belirli kurallara ve devlet kontrolüne tabidir. Kuralların amacı top­lumda sosyal adaleti tesis etmektir. (Seyyid Ku-tub; islam Ka Nizam-i Adi, 1963).

Mülkiyet Sahipliği ve Bir Sınıf Sisteminin Oluşturulması: Özel mülkiyetin toplumdaki adaletsizlik ve çatışmanın en büyük sebebi ol­duğu, barış ve adaletin sağlanması için mülki­yetin lağvedilmesi gerektiği iddia edilmektedir. Fakat yüzyıllar boyunca adaletsizlik ve çatışmanın ana sebebinin özel mülkiyetin ken­disi değil, hatalı ve gayrı adil idare edilmesi ol­duğu unutulmuştur. Özellikle batı ülkelerinde olmak üzere özel mülkiyete eşlik eden büyük adaletsizlik, mülk sahibi sınıfların siyasi güçle­rinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır, özel mülkiyet kurumunun bir sonucu olarak değil.

İslâmın ferde mülkiyet hakkı tanıdığı doğrudur. Ancak İslâm idareyi etkileyecek derecede güçlü mülk sahibi bir sınıfın oluşmasına engel olacak gerekli tedbirleri de alır. Mülk sahiplerine kendi bencil çıkarları doğrultusunda kanun yapma fırsatı verilmez: Çünkü bu sistemde bütün in­sanlara eşit muamele yapılır ve aynı kanunlar ayrım yapılmaksızın herkese uygulanır.

Aynca İslâm insan fıtratını arıtmaya ve terbiye etmeye çalışır. İnsanı bencilliğinin ve şahsi çıkarlarının tatmini yerine insanlığa hizmet gibi daha yüce İdeallere yöneltir. İnsan fıtratını hak­larını kullanırken adaletsizliğe ve baskıya te­vessül edecek bir yapıda görmez. İlk dönemler­deki müslümanlar, bir ferdin mülk sahibi olabi­leceğini, aynı zamanda malını kendi isteği ile Allah rızası ve rahmetinden başka bir mükâfat beklemeksizin diğer insanlarla paylaşabile­ceğini gayet açık bir şekilde ispat etmişlerdir. (59:9).

Haşr süresindeki bu ayet şöyledir: "Ve onlardan önce o yurda (Medine'ye) yerleşen imana sarı­lanlar (yani daha Önce Medine'yi yurt edinen Ensar veya ilk önce hicret edip Medine'ye yer­leşen müslümanlar), kendilerine göç edip ge­lenleri severler ve onlara verilen (ganimetler­den ötürü göğüslerinde; bir ihtiyaç (eğilimi^ duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına ter­cih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunurşa işte onlar başarı^aerenlerdir." (59:9). iVvet isîâmm musiumanlann karakterinde mey­dana getirdiği harikulade değişikliği göster­mektedir. Müslümanlar Mekke'den hicret ettik­lerinde onları kardeşleri olarak kabul eden, ken­di-evlerini onlara açan Medine'li mü'slüman-larm yanında sığınak buldular. Beni Nadr'in sürgün edilme hadisesinde bile (M.625) muha­cirlerin pek çoğu hâlâ ensarın evlerinde yaşıyorlardı. Gerçekte, hicret Medine'li müslümanlann iyi niyeti ve cömertliği ile mümkün olmuştur. Peygamber @ ve beraberin­deki sahabeleri misafir ettiler. Müslümanlar arasında en dikkate değer kardeşlik bağı Muha­cirin ve Ensar arasında tesis edilmiştir. Ensar, müslüman kardeşlerim misafir etmeyi bir ayrı­calık olarak kabul etmiştir. Fakirler bile fe-dekârlıkta zenginlerle yarışmışlardır.

Yukarıda açıklandığı gibi, İslâm zenginliğin toplum içinde adil dağılımını sağlama işini sa­dece ahlâkî arınmaya bırakmaz. Fakat gerekli tedbirleri alır. İslâm "servetin sürekli bölünmesi ve yeniden dağılımı'nı sağlayacak kanunları yapmıştır. Miras sadece yakın ve uzak akraba­lar arasında dağıtılmakla kalmaz, bir kısmı ölen kişiye akraba olmayan yoksul ve İhtiyaç sahip­lerine de verilir: "Taksimde yakınlar, yetimler ve düşkünler bulunursa, ondan onlara da verin,-güzel sözler söyleyin." (4:8). İslâm servet biri­kimi meselesini ve onun sonucu olarak oluşan kötülükleri bu şekilde çözer. Mülk sürekli değişik fertlerin eline geçer. Belirli bir sınıfın değil. Çünkü ne zaman bir kişi ölse, malı, yeni oranlara göre yeniden dağıtılır. İslâm toplu­munda mülkün belli bir kesimle sınırlı kal­madığından, sürekli el değiştirdiğine tarih şahittir. Sonuç olarak denilebilir ki İslâm toplu­mu sınıfsız bir toplumdur. Ve sınıf sistemi İslâmda kendine yer bulamaz.

 

Özel Mülkiyet

 

Mülkiyet, bir mala sahip olunması veya kulla­nılması ile ilgili devletin hukukî talimatı olarak ifade edilebilir. Devletten bu hukuki talimatı alan fert bu malın meşru sahibi veya kullanıcısı olur. Fâkihler, bir malın mülkiyetinin sadece devlet onu verdiğinde veya tasdik ettiğinde ger­çekleşeceğini kabul ederler. Diğer bir deyişle, bu hak malın maddî varlığıyla değil, devletin kanunî talimatıyla hayat bulmaktadır. Gerçekte herşey topluma aittir ve sadece meşru otorite ferde birşeyler verebilir veya bağışlayabilir. (İslami Muashiyat'tan aktaran Menazir Ahsen Geylânî).

Mülkiyet hakkım elde etmek için tek vasıta in­sanın çabasıdır. Sahipsiz bir mala ilk sahiplenen onun sahibi olarak kabul edilir. Peygamber @'ın bu husus ile ilgili hadisi şöyledir: "İşlen­memiş ve bir başkasına ait olmayan bir toprağı ekip biçen kişi, o toprak üzerinde öncelikle hak sahibidir."(Buharî). Fakîhler bu hadise dayana­rak: "Her kim bir şeyi ilk kez sahiplenirse onun sahibi olur, meselâ ormandaki ağacı kesen veya avlanan kişi avladığına sahip olur" prensibini çıkarmışlardır.

 

Kamu Mülkiyeti

 

Kamu mülkiyeti kavramı daha önceki devirler­de kullanılmayan, ancak İslâm'ın kullandığı bir kavramdır. Müslümanlar tarafından sa-vaşılmaksızın elde edilen bütün topraklar hali­fenin mülkü olarak kabul ediliyordu. Bu toprak­ların bir kısmı dağıtılıyor ve alan kişiler mülki­yet hakkından faydalanabiliyor, malı alıp sata­biliyor ve miras bırakabiliyordu. Ancak, genel olarak bu topraklar kamu mülkü biliniyor ve ka­mu menfaati ne zaman icab ettirirse o zaman sa­hiplerinin elinden alınabiliyordu.

Fakat, İslâm'da kullanılan "Kamu mülkiyeti" kavramının sosyalistlerinki ile kesinlikle bir benzerliği yoktur ve tamamen ayrı bir anlam yüklenir. Buna göre; bütün mülk ve servet va­tandaşlarına mülkiyet hakkı tanıyan veya değişik şeylerden istifade etmelerini sağlayan topluma aittir. Bazı kamu kullanımı için lüzum­lu şeyler toplumun koruması altında tutulurken, diğerleri fertlere verilir. Topluma ve ferde ait olan şeylerin belirlenmesi işleminde tamamen toplumun ortak menfaatleri esas alınır. Haki­katte yeryüzündeki her şey insanın kullanımı için yaratılmıştır. İnsan 4a bunların uygun bir şekilde kullanımı ve topluma adaletli olarak dağıtımı ile sorumludur: "Yerde olanların hep­sini sizin için yaratan O'dur. "(2:29). Rahman süresindeki ayette ise şu ifadeler yer alır: "Orada meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu ta­neler, güzel kokulu otlar vardır. "(55:10-11).

Böylece, esasta bütün varlıklar insanın istifade­si için yaratılmıştır, fakat fıkıhçılar tarafından ferdin sahip olabileceği ve olamayacağı şeyler arasında bir sınır çizgisi oluşturulmuştur. Bazı belirli şeyler vardır ki, sadece kamu onlara sahip olabilir. Ferdin onlardan faydalanmaya diğerle­ri ile birlikte eşit hakkı bulunmasına rağmen on­lara tek başına sahip olamaz. Devletin bu nesne­lere sahip olma, onları idare etme ve kamu ya­rarına uygun gördüğü her şekilde kullanma hakkı vardır. Tek başına veya diğerleriyle bir­likte hiçbir fert onlara kendi şahsî menfaatleri doğrultusunda ve kamu menfaatine aykın ola­rak sahip olamaz, onları bu şekilde idare ede­mez ve tekeline alamaz.

İslâm ferde temel mülkiyet hakkını tanırken be­lirli faaliyet sahalarında ferdî mülkiyeti lüzum­suz kabul etmiştir. Toplumun aleyhine bir du­rum olmadığı sürece bu sahalarda devlet mülki­yeti esasını tercih etmiştir. Bu türden mülkler kamu mülkü olarak bildirilmiştir. Bu esas Pey­gamber @'m şu hadislerine dayanır: Ebu Ubeyd şöyle naklediyor: "Ebyad b. Hammal el-Mu-zenî Rasulullah @'a başvurarak Ma'rib'deki tuz madeninin kendi tasarrufuna verilmesini talep eder. Bunun üzerine Rasulullah @ bu araziyi onun tasarrufuna verir. Adam oradan ayrılınca; "Ey Allah'ın Rasûlü! Ona ikta ettiğin arazinin mahiyetini biliyor musun? ona hazır ve kesil­meyen bir su (maden) bağışladın, denildi. Bu­nun üzerine Peygamber @ tuz madenini ondan geri aldı. (Ebu Ubeyd, Kitâbu'l-t,mvâl,s. 275. no: 682). Toplum yararına almayan temliğin geçerli bir işlem olmadığına dair bu Ha­dis Ebu Davud tarafından şu sözlerle nakledil­miştir: "Ebyad b. Hammal, Peygamber @'a bir heyetle gidip kendisine bir tuz madeni bağışla­masını istediğini ve bunun kendisine bağışlandığını rivayet etmiştir. Tam dönmek Üzerelerken orada bulunanlardan birisi "Ey Al­lah'ın RasulÜ, ona ne bağışladığım biliyor mu­sun? Sen ona kesilmeyen bir su bağışladın, de­yince Peygamber @ onu geri almıştır. "(Halife Abdul Hakim, a.g.e., sh. 221).

Bu hadis ışığında fâkihler bütün maden çeşitle­rinin devlet malı olarak kabul edilmesine ve hiç­bir ferde, onları kendi şahsî menfaatlerine uy­gun kullanma veya sahip olma hakkı verilme­mesine karar vermişlerdir. Madenler Allah'ın bir nimeti ve lütfudur. İslâm devletinin her ferdi onlardan faydalanma konusunda eşit hakka sa­hiptir. Her ferdin mülk edinme hakkı olmasına rağmen, toplumun ortak kullandığı topraklarda bu hak kendisine tanınmaz. Bunun yanında bazı durumlarda, maden cevherlerini elde etmek için yerin derinliklerine inmek gerekir. Bunun için büyük sermaye, teknisyenler, kalifiye işçilik ve en yüksek teknoloü gerekebilir. Bu türden ma­den yatakları en yeterli ve başanlı olarak fertler tarafından değil, devlet tarafından işletilebilir.

Bu gayeyle fâkihler madenleri iki kısımda ele almışlardır:

1- Görünen Madenler: Tuz, antimon gibi görünen ve açık olan madenlerdir. Bütün insan­ların bu madenlerden eşit olarak faydalanmaya haklan vardır. Bu sebeple bir kişinin mülkiyetine veya tasarrufuna verilemezler.

2- Görünmeyen Madenler: Ürünleri yer altın­da gizli olan, görünmeyen altın, gümüş, bakır, demir gibi madenlerdir. Bunlarla ilgili olarak fâkihler arasında görüş farklılığı vardır. Bazısı bunların da görünen madenler gibi kişilere ve­rilmeyeceğini ve devlet malı olduğunu söyler­ler. Diğer bazıları ise, bu madenlerin fertler ta­rafından çok çalışmaksızın ve pek fazla serma­ye harcamaksızın kullanılamayacağı, uygun bir şekilde işletilmeyeceği için fertlere verilebile­ceği görüşündedirler. (Maverdî, Ahkam-ül Sul­taniye, 17.bölüm, sh. 187).

İmam Mâlik her iki çeşit madeni de kamu malı olarak kabul eder. Eğer bir kişinin toprağında altın, gümüş, bakır, kurşun, civa, antimon veya elmas türünden madenler bulunursa bunun dev­let malı haline geleceğini söyler. İmam Mâlik'in bütün madenleri kamu malı kabul ederken bu görüşünü dayadığı temelin aslında bütün geniş Çaplı teşebbüslerde devletçiliği savunduğu görülür.

Rivayet edilen bir başka hadis şöyledir: "Benî Sâlim'den bir adam Peygamber @'a gelerek elindeki altın cevherini sundu ve 'bunu madeni­mizden çıkardık' dedi. Peygamber @; "Kötü in­sanların madenleri işgal edeceği (ve fakir ve zayıflara zulmedeceği) bir zaman gelecek' bu­yurdu. "(Majma'-al Zawaid, c.IV).

Peygamber @ döneminde bu madenler kamu menfaatini etkileyecek miktarda üretilmiyordu. Bu sebeple Peygamber @ madeni adamın elin­den almadı. Fakat yukarıdaki hadisten an­laşıldığı gibi madenlerin özel mülkiyeti tehlike­lerden arınmış değildir. İmam Mâlik'in hükmet­tiği gibi bütün madenler devlet malı olarak ka­bul edilmelidir.

Madenler gibi, ortak kullanımla İlgli bütün nes­neler devletin nezareti altındadır. (Allâme Aynî, Umdat-ul-Qari, c.VI, sh. 638). Fıkıhçıların bu görüşü şu hadise dayanmak­tadır: "İnsanlar üç şeyi ortaklaşa kullanırlar; su, Çayır, ateş." Burada Peygamber @ sadece, in­sanlara faydası olan ve ferdî mülkiyetinin toplu­ma zararlı olması kuvvetle muhtemel şeylere bir örnek vermiştir. Dolayısıyla, kamu mülkiyetini, kamu mülkiyeti esasına temel teşkil eden bu üç nesne ile sınırlamak yanlış olur. Allâme İbni Kudame bu hususta şunları söylemekte­dir:

Bir kişi lüzumlu bir nesneye sahip olur onu in­sanlardan sakınırsa, başkaları büyük zorluğa düşerler. Eğer onu satacak olursa yüksek bir fi­yatla satar. Sonuç olarak bu nesne Allah tarafın­dan yaratılış gayesine hizmet etmiyor demektir. Diğer bir ifadeyle, muhtaçların İhtiyaçlarını güçlük olmadan karşılanması prensibinin yeri­ne getirilmesine hizmet edilmemiş olunacaktır. İbni Kudame, toplumun ihtiyacını tamamen an­lamış ve ortak kullanılan şeylerin kamu mülki­yetine geçmesi esasını benimsemiştir. Bu esası daha ayrıntılı açıklamak için şunları ilave et­miştir: (Kamu kullanımında olan) bütün nesne­lerde, bir kişinin devletin vermesiyle dahi o şey­lerin sahibi olma hakkı yoktur; böyle nesnelerin faydasının bir kaç kişiyle sınırlı kalması gayri meşrudur. Çünkü bu Müslümanlara (kamuya) zarar verir ve hayatlarını güçlüğe sokar. (Mena-zİr Ahsen Geylânî; İslami Muashiyat'ta naklet-m iştir.)

Fâkihlerin çoğunluğu toplum için zaruri olan, temel ihtiyaçların meselâ; ormanlar, nehirler, tuz ocakları v.b. bir ferde bağışlanması konu­sunda devletin hiç bir hak sahibi olmadığı görüşünde ittifak etmişlerdir. Devlet böyle şey­leri bir ferde vermeye yetkili değildir. Fıkihçılar toplumun rahatım sağlayan nesneler hakkında da aynı görüşü benimsemektedirler. Şehrin dışındaki, şehir sakinlerinin odununu ve diğer maddeleri (yakacak ve diğer amaçlar için) getir­diği ve elde ettiği yerler ölü arazi değildir. Bu arazi onu eken veya kullanan kişinin mülkü ha­line gelemez ve devletin bunları hiç kimseye bağışlama yetkisi yoktur.

İran, Suriye, Irak ve Mısır'ın zengin arazileri fet-hedildiğinde Bilâl,. Abdurrahman b. Avf ve Zübeyr'in de içlerinde bulunduğu bir grup saha­be bu arazileri nıücahidler arasında ganimet olarak paylaştırmak istediler. Bu malların Benî Nadîr ve Benî Kurayza'mn mal ve arazilerinin bölüşülmüş olduğu şekilde paylaştın imasında ısrar ettiler. Halife Hz. Ömer fethedilen toprak­ların ganimet olarak paylaştırılması isteğini reddetti. Bu konuda Ensar, Muhacirim ve Peygamber@'in ashabının büyüklerine danıştı. Ne­ticede bütün toprakların fertlere değil, Beytü'l-l'   kalmasına karar verdi. Halife'nin bu hükmü, bu toprakların bütün halka ait olduğu ve ferdî mülkiyet altına girmelerinin bu ihsanların ortak menfaatini tehlikeye atacağı gerçeğine dayanıyordu. Bütün arazi aslî sahiplerine veril­di ve onlardan halkın refahı için harcanmak üze­re vergi alındı. Böylelikle fethedilen bütün top­raklar Halifelik tarafından halifeliğin mülkiyeti altında muhafaza edildi. Toplumun en iyi istifa­de edebileceği şekilde idare edildi. (Halife Ab-dul Hakim, a.g.e., aynı yer).

Burada, Halifeliğin ilk dönemlerinde "ihsan" (bağış) uygulamasının benimsendiği belirtil­melidir. Çünkü bunun toplum yararına ol­duğuna inanılıyordu. Fakat topluma fayda sağlamadığı görülünce bağışlar geri alınırdı. Hz. Ömer'in Bilâl'e Peygamber @ tarafından Akîk vadisinde verilen toprağı onbeş yıldır ekemediği için geri aldığı nakledilir. Hz. Ömer, Bİlâl'e ekebileceği kadar toprağı bırakmayı tek­lif ettiği halde o bunu kabul etmeyince, toprak bütün olarak alınmıştır. Hâdisenin bîr başka ri­vayetini Ebu Yusuf ve Yâkût şöyle kaydeder­ler:

"Allah'ın Rasûlü, Bilâl b. Haris el-Muzanî'ye, el-Bahr'Ia (deniz) el-Sekr (kayalık) arasında uzanan bir ikta vermiştir. Halifeliği döneminde Hz. Ömer Bilâl'e buraları ekmeye gücü ol­madığını bildirmiştir. Bunun üzerine Bilâl top­rağı geri vermeyi kabul etmiş, ancak çıkan ma­denlerin kendisine bırakılmasını istemiştir. Toprak alınmış, madenler istisna kabul edil­miştir. "(İmam Ebu Yusuf, Kitab-ul Haraç, sh. 62).

Ebu Ubeyde'nin naklettiği bir hâdise de şöyle­dir: "Nafı* Ebu Abdullah adında Basra ahalisin­den Sakiflİ bir zat Hz. Ömer'e; 'Basra bölgesin­de bizden taraf bulunan ve haraç arazisinden ol­mayan (bazı şahısların tasarrufunda bulunması halinde de) hiç bir müslümana zararı dokunma­yacak bir arazi vardır. Uygun görürsen bu top­rak parçasını bana ikta et, burada yonca yetişti-reyım' demiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer vali tbu Musa el-Eşarî'ye yazarak: 'Bu arazi adamın bahsettiği Özellikte ise, ona ikta et' diye tavsiyede bulunmuştur. "(Kitab-uI-Emwal, sh.277).

Böylece, bu misallerle sadece madenlerin ve ocakların değil, hatta bazı toprakların da eğer kamu menfaatine aykırı ise fertlere özel mülk olarak verilemeyeceği açıkça ortaya çıkmak­tadır. Kısaca; su, ateş, otlak ve maden gibi ürünleri fazla işgücü, gayret ve sermaye harca­madan elde edilebilen nesneler normal ihtiyaç­lardan sayılır. Otlaklar, ormanlar, yerleşim merkezi çevresindeki ekilmemiş topraklar, kaplıcalar ve sulama vasıtaları insanlara faydalı kabul edilir. Bunlar ne devlet tarafından fertlere özel mülk olarak bağışlanabilir ve ne de herhan­gi bir kimse kendiliğinden onları sahiplenebilir. Eğer bunlar bir kişi tarafından işgal edilirse mülkiyeti gayri kanunî ve gayri meşrudur. Çünkü bu şeyler daima kamu mülkü olarak ka­bul edilir.

Yukandakİ görüşler İslâm'da ferdî mülkiyetin kural, kamu mülkiyetinin istisna olduğunu göstermektedir. İslâm, prensip olarak ferde mülkiyet hakkı tanır. Fakat ortak çıkarlar için herhangi birşeyi kamu mülkü olarak ilan etme hakkını saklı tutar. İslâm bütün üretim vasıta­larının ve servet kaynaklarının devlet mülkiye­tinde olması düşüncesiyle bağdaşamaz. Devlet mülkiyetini sadece arazi mülkiyeti hakkıyla sınırlayarak, toplumun huzurunu tehlikeye ata­cak boyuta vardınız. Bu bakımlardan, İslâm halk için gerekli olun bütün nesnelerin mülkiye­tini üzerine alabilir. Özel mülkiyete gereksiz zorluklar getiren ve ülke savunması için zorun­lu sayılan nesneler de devlet mülkiyetine girebi­lir.

 

Sonuç

 

İslâm malın kullanımı ve idaresinde ferdi gi­rişim ve gayretlere İzin verir. Ferdi mülkiyet hakkını tanır. Ferdin mülkünden kamu menfati-ne zarar vermeden faydalanabilmesi için belirli kısıtlamalar uygular. Gerçekte İslâm'ın bütün üst yapısı tamamen ferdin servet oluşturma ve sahip olma özgürlüğünün üzerine bina edil­miştir. Devlet müdahalesi toplumun aşın ihti­yacı olan nesnelerle sınırlıdır.

Ancak bu konuda bir-iki noktaya işaret edilme­lidir. Birincisi, İslâm tarafından tanınan ve tas­dik edilen mülkiyet hakkı, devlet tanıdığı süre­ce vardır. İkincisi, fert bu haktan toplumun veki­li olarak yararlanmaktadır. Bu nedenle maldan faydalanırken vekaleti altında bulunan bu malla ilgili gerekli şartları yerine getirmek zorun­dadır. Eğer hakkını kötüye kullanır veya malını iyi idare edemez vevu malın kullanımı vasıta­sıyla toplum menraatlerine zarar verir veya bu menfaatler, tehlike oluşturursa; o vakit toplum onu bu maldan mahrum bırakmak konusunda tam bir iktidara ve kanuni güce sahiptir.

Ayrıca toplumun yüce menfaatleri açısından ferdî mülkiyet hakkı tanımayıp kamu mülkü ilan edilen ortak çıkar sahaları vardır. Toplu­mun çok büyük bir kesimin ihtiyaç duyduğu madenler, veya büyük kamu hizmeti gören ku­ruluşlar vardır. Örneğin; belediye hizmetleri, tren yolları, posta işleri, para basımı, hidro­elektrik projeleri vs. bütün bunlara devlet sahip olur, işletir. Bunlar özel mülkiyete verilemez.

Üretim alanında özel teşebbüse büyük oranda izin verilmiştir. Fakat dağıtım alanında bu hak özellikle toplumun diğer üyeleri hakkına müda­hale etmesi muhtemelse kısıtlanmıştır. Toplum için çok faydalı ve değerli olan nesnelerin özel mülkiyetine izin verilmemiştir. Yani hem özel mülkiyet hem de kamu mülkiyeti ayrı ayn kendi sahaları içinde sınırlıdır. Aynı zamanda birbirleriyle dengeli ve adaletli bir ilişki içindedirler. Böylelikle özel mülkiyet ne gereksiz yere baskı altına almıyor ve ne de başkalarının menfaatine zarar verecek veya toplumun çıkarlarını tehli­keye atacak derecede başıboş bırakılıyor.

Özel ve kamu mülkiyetinin sahalarını tespit eden ana ilke toplum yarandır. Eğer özel mülki­yetin topluma yararlı olacağı düşünülürse, özel mülkiyete izin verilir. Fakat kamu mülkiyeti da­ha iyi bir seçenek olarak ortaya çıkarsa, o tercih edilir. Burada şu nokta belirtilmelidir. İslâm özel olsun kamu olsun mülkiyetin esası komü­nizmden ve kapitalizmden tamamen farklıdır. Kapitalizmde ferde sınırsız ve mutlak bir mülkiyet hakkı tanınırken, komünizmde bu hak tamamen kaldırılır. Fakat İslâm toplumunda mülkiyet ne kapitalizmde olduğu gibi sınırsızdır ve ne de komünizmde olduğu gibi ta­mamen baskı altına alınmıştır. Sadece ferdin normal bir hakkı olarak vardır. Mülkiyet hakkı ya devlete ya da ferde hangisinin topluma daha yararlı olacağı gözönünde bulundurularak tanınmıştır.

 

KISIM 6

 

BELLİ BAŞLI ÖZELLİKLER

 

Ekonomik Farklılıklar

 

İslâm, toplumda bütün insanların aynı veya eşit geçim vasıtalarına sahip olması ya da ekonomik durumlarında farklılık bulunmaması tarzındaki ekonomik eşitliği savunmaz. Ekonomik eşitlik­ten çok, sosyal eşitliği destekler. Ekonomik eşitliği servetin belirli bir kesime sınırlı kalma­ması ve toplunla yayılma noktasına kadar göze­tir ve her ferdin iş bulma ve dilediği işi yapmada eşit fırsatlara .sahip olmasını sağlamaya çalışır.

Ekonomik eşitlikten daha önemli olan sosyal eşitliğin sağlanmasıdır. Çünkü sosyal adalet sağlanmazsa ekonomik eşitliğe ulaşıldıktan , sonra toplumda yine sınıf sistemi ve tabaka­laşma oluşur. Bu nedenle İslâm sosyal eşitlik üzerinde ekonomik eşitlikten daha fazla ısrar et­miştir. Kur'an-ı Kerim bütün insanların bir ne­fisten yaratıldığını ve Allah indinde eşit olduk­larını belirtir: "Ey insanlar! Sizi tek nefisten (ne­fes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabb'inizden korkun.."(4:1). Hucurat sûresinde ise şöyle buyurulmaktadır. "Ey İnsanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13).

Kur'an'ın bu ayetlerinde ortaya konmuş olan in­sanların kardeşliği en geniş bir anlamdadır. Bu­radaki hitap genelde insanlığadır. Ve hepsi aynı ailenin üyesi oldukları için kabilelere, cemaat­lere ve aşiretlere ayrılmış olmalarının birbirle­rinden uzaklaşmaya değil birbirlerini daha iyi tanımaya sebep olması gerektiği söylenmekte­dir. Bu kardeşler (insanlık) arasında üstünlük milliyete, servete ve rütbeye değil manevi vazi­felerin dikkatle yerine getirilmesine ve ahlâki olgunluğa bağlıdır.

Cinsiyetler söz konusu olduğunda İslâm, top­lumda kadını erkekle eşit seviyeye getirmiş ve erkeklerle eşit sosyal haklar vermiştir. "Erkek veya kadından her kim inanarak iyi işlerden bir iş yaparsa, İşte böyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar" (4:124). Nahl suresinde de şu ayet geçmektedir. "Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu dünyada hoş bir hayatla yaşatırız (daima huzur İçinde bulunur, halinden memnun olur. Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz" (16:97). Ve Ali İmran sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Rab'leri onlara karşılık verdi: "Ben sizden er­kek kadın hiçbir çalışanın işini zayi etmeye­ceğim. Hepbirbirinizdensiniz..." (3:195).

Ekonomik Eşitsizlik: Nefsin arıtılması ve in­san kişiliğinin geliştirilmesi için mülkiyet hakkı gereklidir. İnsana bu fıtri hak imkanları ile orantılı bir şekilde verilmelidir. Bunun oluştu­racağı tabii ekonomik eşitsizlikler ise suni ted­birlerle ortadan kaldırılmamalıdır, çünkü ha­yatın her sahasında özel mülkiyete ve ferdi teşebbüse izin veren bir toplumda zenginlik farklılıklarının olması doğaldır. İslâm özel mülkiyete izin verir. Aralarında aşılmaz bir uçurum bulunan zenginler ve fakirler sınıfı oluşturmaz. Ekonomik eşitsizliklerin makul ve tabiî sınırlar içinde kalmasını temin eder.

Adaletsiz gelir dağılımına sadece serveti yeni­den dağıtarak çare bulunabileceği söylenmek­tedir. Fakat bu düşünce komünist sistemde uy­gulanmış ve gayri tabii ve uygulanabilirlikten uzak olduğu ispatlanmıştır. Her toplumun başarısı ve ilerlemesi için insanlar arasında ye­tenek, akıl ve yeterlilik bakımından varolan ta­bii farlılıklann bir dereceye kadar onların ka­zandıklarına (maddi ve manevi) yansıması ge­reklidir. Aynca insanların işlerinin şekli, görev­lerindeki sorumluluklar, topluma sundukları hizmetler ve ekonomik ihtiyaçlarındaki farklı­lıklarında kazançlarına yansıması tabiidir. Fıtratlarında ve bunların ortaya çıkış şekillerin­de insanların yetenek ve zekâları arasında farklı­lıklar olduğu gibi benzer olarak başarılarının da aynı derecede farklı kalması kaçınılmazdır. İnsanların yetenek, zekâ ve diğer nitelikleri arasında eşitlik olamaz. Bu sebeple de ekono­mik eşitliğe imkân yoktur.

Aynca insanın nefsini arıtması ve kişiliğini ge­liştirmesi İçin bu eşitsizliklerin varlığı gerekli­dir de. Bu eşitsizlikler olmazsa İnsan nefsini a-rıtma amacına ulaşmakta Önemli ve esas bir araçtan mahrum kalmış demektir. İnsan bu yüksek ideale Allah rızasından başka bir şey gözetmeden diğerlerine yardım etme yoluyla erişme konusunda serbest bırakılmıştır. İnsana sevgi, kardeşlik, karşılıklı yardım gibi asil özel­liklerini geliştirmesi İçin sonsuz fırsatlar veril­miştir. Gerçekte İslâm ferdin asil özelliklerini geliştirmesi ve kullanması için fırsatlar oluştur­mak amacıyla ve insaflı ölçüler içersinde özel mülkiyete izin vermiştir.  .

Ekonomik eşitsizlikler çağdaş sosyalistlerin sa­vunduğu gibi suni tedbirlerle yok edilirse, fer­din bu asil özelliklerini geliştirmek konusunda hiçbir şansı olmayacaktır. Ayrıca ekonomi mücadelesini sürükleyen, büyük bir unsur yok edilmiş olacaktır. Ve sonuç olarak insan kişiliğini geliştirmesi için kendisine verilen bu geniş eylem alanından mahrum bırakılmış ola­caktır.

Kur'an-ı Kerîm insanlar arasındaki ekonomik eşitsizliklerden şöyle söz etmektedir: "Dünya hayatında onların geçimliklerini biz taksim et­tik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ki­mine derecelerle üstün kıldı.."(43:32). "Allah, azıkta kiminizi diğerlerine üstün tut-muştur."(16:71). "Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi ki­minize derecelerle üstün yapan O'dur."(6:165).

İnsan toplulukları gerçekte mevkiler arasındaki farklılıklara dayanır. Bu farklılıklar sayesinde düzenlemeler yapılır, gelişmeler kaydedilir. İslâm, ferde fıtrî özellik ve meziyetlerini toplu­ma hizmet için kullanması fırsatını verir. Top­luma da değişik insanların hizmetlerini toplum yararına olarak en iyi bir şekilde kullanma fırsatı tanır. Kur'an, hayatın bu gerçeğinin fert için bir imtihan olduğundan söz eder. Kendisini tezkiye etmek ve toplumu daha iyiye götürmek için kendisine verilen fırsatları ne dereceye ka­dar kullanabileceğinin anlaşılacağı bir imtihan. İşte bu İslâm'ın, ekonomik eşitsizliklere bakış şeklidir. Ancak, Kur'an'ın bu çeşit ayetlerinde sınıf sisteminin kabulü veya tavsiyesi söz konu­su edilemez. Bunlar hayatın gerçeklerinin ifa­desi olmaktadır. İnsanların her toplumda mevki ve hayat standartları bakımından birbirinden farklı seviyelerde olduğunda şüphe yoktur. Rusya ve Çin gibi ülkelerde bile herkesin nor­mal maaşı almadığı, bütün insanların hizmet bakımından avnı mevkide bulunmadığı bilinen bir gerçektir. İnsanlar arasındaki mevki ve ka­zanç farklılıklarının varlığı her yer için söz ko­nusudur.

Servet ve mevki farklılıkları sınıflaşmaya, yönetenler ve yönetilenler ikilemine, efendiler ve hizmetçiler gibi yozlaşmalara yol açmadığı müddetçe islâm'da caiz ve meşrudur. Bu meşru­iyet, herkesin kanun önünde eşit olmasıyla ve zengin ve fakir arasındaki farklılıkların erişİle-mez uçurumlar oluşturmamasıyla mümkündür. (Muhammed Kutub, a.g.e.). Tabii servet farklı­lıklarının varlığı, aynen hayatın diğer sahaların­daki farklılıklar gibidir: "Sosyalizm, genellikle âdil olmayan servet birikiminin ve bozuk gelir dağılımının oluşturduğu fırsat eşitsizliklerini ortadan kaldırmak için bir çare olarak görülür. Sosyal adalet gayretiyle ortaya çıkan reformcu­lar toplumun aşın beslenen ve beslenme yeter­sizliği bulunanlar şeklinde parçalanmış olduğunu, bir yanda müsrifçe heba edilen aşın serveti, diğer yanda sefalet derecesindeki yok­sulluğu ve insanların herhangi bir emniyetleri­nin olmadığını görünce ilk çığlıkları "eşitlik" oluyor. İnsanların eşit doğmuş bulunduklarını, dolayısıyla hayattaki bütün zenginliklerde hak­lan bulunduğunu söylüyor. Onların bu coşkula­rı karşısında insanlar tabihi olan ile insanlar­dan kaynaklanan eşitsizlikleri ayıredemez hâle geliyor. Başlangıçta açıklıkla belirtil­melidir ki, İslâm fertler arasında her türden gerçekçi olmayan, ütopik eşitliğe karşıdır. İnsanların her biri değişik meziyetlerle farklıdır. Öyle ki sayısız kalabalıkların içinde iki fert birbirine benzemez. Ayrıca zihnî ve ırsî yönlerden de birbirlerinden ayrılırlar. Doğduk­tan sonra onların davranış ve karakterlerini etki­leyecek olan değişik çevre ve şartlara muhatap kalırlar. Takdir veya insanın kaderi denilen şey budur. İnsan, kendisine bu takdir çerçevesi içe­risinde verebileceği en iyi şekli vermelidir. Bü­tün insanlığın ortak miras aldıkları şey sadece İnsan şekil ve tabiatının kaba hatlarıdır. "İnsan­lar eşit doğmuştur", ifadesinde karşı çıkılacak bir nokta yoktur. Ancak bu genel ifade çerçeve­sinde fıtrî hasletlerden kaynaklanan sonsuz farklılıklar vardır (Halife Abdu'l Hakim, a.g.e., sh. 176-178).

Kur'an-ı Kerim'de bazı insanların diğerlerine nazaran daha üstün meziyetlere sahip bulundu­ğu açıkça belirtilmiştir: "...Dilediğimizi derece­lerle yükseltiriz..."(6: 83).

Esasda insanî "kabiliyetler, izafî güçlere göre değişebilmekle beraber bütün fertlerde benzer­dir. Kabiliyet ve karakterin bu değişmeyen te­meli hakkında Peygamber @ şöyle buyurmuş­tur: "Bir kişi size dağın yer değiştirdiğini söyler­se inamn.ama bir adamın mizacını değiştirdiği­ni söylerse inanmayın." Yani İslâm düşüncesi­ne göre insanlar bazı yönleriyle eşit ve benzer­dir, bazı yönleriyle de eşit değildir ve farklıdır-, lar. Tabiat bir bakıma benzerlikler ve farklılık­lar sistemidir; zıtlıklarda bile bir ahenk vardır. Islamî telakkiye göre,fertler arasında tam bir eşitlik oluşturmaya çalışan bir toplum sistemi başarısızlığa mahkûmdur. Çünkü insan fıtratı ile çatışmış olmaktadır. Ancak, bu tabii eşitsiz­likler sun'i olarak güçlendirilip arttırılmamah-dir. Meziyetler, insanları imtiyaz sahibi yapmamalıdır. Ferdî eşiksizlikler bir vakıadır, fakat değişik sınıfların idaresinde özel yasaların sağ­ladığı ayrıcalıklı haklardan istifade ederek sınıf oluşturulmasına asla izin verilmemelidir. Yö­netenler ve yönetilenler, ayrıcalığı olanlar ve olmayanlar olarak sınıflara ayrılmamalıdır. (Halife Abdu'l Hakim, a.g.e., sh. 172)'

İslam, toplumda değişik insanlar arasındaki ta­bii farklılıkları kabul eder, ancak bu farklılıkla­rın tabii sınırlarından soyutlanarak toplumun, "birinin refahı - diğerinin sefaleti" anlamına ge­len iki kesime ayrılmasına ve insanların maddî farklılıkları birbirlerine karşı, karşılıklı zulüm ve baskı aracı olarak kullanmalarına müsade et­mez. Bu eşitsizlikleri tabii sınırlar dahilinde tut­mak için İslam belirli ahlâkî ve hukukî tedbirleri alır. İnsanlara fakirlik ve zenginliğin Allah'ın kendilerim imtihan etmesi için bir vasıta oldu­ğunu hatırlatır. Maddî durumları çerçevesinde bir imtihan içinde olduklarını kabul etmeleri Müslümanların imanlarının bir parçasıdır. Al­lah, bazılarına bol servet vererek nasıl ve nere­ye harcadıklarına bakacaktır. Onlar bu serveti yalnızca kendi malları olarak mı görüyorlar, yoksa bunda başkalarının hakkı olduğunu da düşünüyorlar mı? Ve yine AH ah,fakirlerin dar­lık içinde iken imanlarını kayıp mı edeceklerini, yoksa hallerine sabredip tahammül mü göstere­ceklerini görecektir.

Hakkaniyet Dairesindeki Farklılıklar :İslâm, makûl sınırlar dahilinde olmak kaydıyla maddî farklılıklara izin verir. Fakat, bu farklılıkların alabildiğine büyümesini hoş karşılamaz. Bir yanda insanların büyük bir çoğunluğu sefalet ve açlık İçinde bir hayat sürmeye terkedilmiş iken, diğer yanda bazı insanların aşın lüks ve konfor içinde yaşamaları İslam'ın benimsemediği bir durumdur. Servet farklihklan tabiî" ve mâkûl sı­nırları aşmamalıdır. Aştığı takdirde bu, toplum­da "sonun başlangıcı" anlamına gelir. Kur'an'da bu husus şöyle İzah edilmiştir: "Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman onun varlıklıla­rına emrederiz (Burada emir, yöneltmek veya çoğaltmak anlamınadır. Yani, helak etmek iste­diğimiz ülkenin varlıklılarım yöneltiriz veya çoğaltırız) orada ûsk yaparlar (kötü arzularının peşinde koşarlar), böylece o Ûlk,eye (azâb ede-ceğimiz hakkındaki) söz(ümüz)ı hak olur. Biz. de orayı darmadağın ederiz."(T7- 16).

Allah, insanlara elçileri vasıtasıyla emirler gön­dermiş ve onlardan diğer insanlarla olan müna­sebetlerinde iyi, âdil ve insaflı olmalarını iste­miştir. Fakat insanlardan bazıları servetlerinin çokluğu sebebiyle azarak (kendilerini Allah'tan müstağni görerek) bu emirleri çiğnemişler,di-ğerlerinin meşru haklarını gasbetmişler, hiç bir ölçü tanımaksızın gayri meşru servet yığmış­lardır.

Bu kişiler, zengin ve fakir arasındaki uçurumu genişleten ve servet farklılıklarının tabii ve ma­kul sınırları aşmasına teşvikçi olan kişilerdir. Peygamber@ aşağıya aldığımız sözleriyle top­lumdaki bu gayri tabii eşitsizliklere işaret bu­yurmuştur: "Bir kişi bir kasabada aç olarak ge­celerse, bu kasaba üzerinde Allah koruyuculuk sıfatını sona erdirir."(İmam Ahmed; Müsned). "Kendisi için istediğini din kardeşi için de iste­medikçe, kişi kâmil mü'min olamaz."(Buharî).

İslâm'ın belirli bir sınırın ötesindeki servet farklılıklarını hoş görmediği bir hakikattir. Çünkü aşırı îarklılık toplumun aegışıkkesimle-ri arasında düşmanlık ve nefret tohumlarını eker, derin sosyal yaralara yol açar. Dolayısıyla toplum temelinden sarsılır. Ekonomik eşitsiz­likler aşın bir hâl alır, yoksullar toplumun var­lıklıları elinde güçsüz köleler hâline gelirlerse bu durum, bu insanların helaki için bir işarettir.

İslam, hiç bir surette böyle bir tablonun oluş­masına müsade etmez. Ekonomik eşitsizliklerin makûl ve tabii sınırların ötesine varmasını en­gellemek için lüzumlu tedbirleri alır. Toplumda herkese hayat mücadelesinde eşit fırsatlar sağ­layacak düzenlemeler yapar. Ve yine İslam, her ferdin toplum içerisinde iyi bir yer kazanma gayretinde yetenek, zekâ ve hünerini en iyi şe­kilde kullanabilmesini mümkün kılar.

İslam, şartlan ve insanlann ihtiyaçlannı gözö-nünde bulundurarak servet dağılımının âdil ol­masını sağlamak için her türlü ön tedbiri alır. Ne ferdin haklarına tecavüz, ne de bu haklan ihlâl söz konusudur. Hiç kimseye makul sınırlar dı­şında bir servet yığma müsadesi verilmemiştir. Ve yine hiç kimse açlığa terkedilmemiştir. Her­kes yeteneklerine, sorumluluklarına ve maddî ihtiyaçlanna göre karşılık bulur. Diğer bir ifa­deyle, İslâm, servet elde etme ve servete sahip olma hususlannda her türlü sun'i eşitliklere kar­şıdır. İslâm sadece servet edinme fırsatı açısın­dan herkes için adalet ister ve gerekli kanunî tedbirleri alır. İslâm'ın adalet ilkesi, aşırı servet farklılıklannı tamamen yok eder.

İslâm'ın ne eşitsizliği savunduğu, ne de tam bir servet eşitliğini öngördüğü iddia edilebilir. İslâm, servetin bir noktada toplanmasına karşı­dır. Toplumun her ferdi bu servetten payını al­malıdır. Bunun için ortaya konulan ahlakî, sos­yal ve hukukî tedbirler servetin bütün topluma yayılmasına yardımcı olacak Özelliktedir.

Temel İhtiyaçlarda Eşitlik: İslâm, toplumdaki maddî farklılıklara bir vakıa olarak bakarken, insanlann temel İhtiyaçları konusunda eşitliği savunmaktadır. Her ferdin temel ihtiyaçlanmn karşılanması hakkı, İslâm'ı diğer sistemlerden ayırıcı bir vasıftır.

"Yaşama hakkı" çerçevesinde sınıfına, rengine ve İnancına bakılmaksızın her vatandaşın temel ihtiyaçlanmn karşılanması İslamî sistemin ön­de gelen vazifesidir. Devletin her vatandaşının temel ihtiyaçtan garanti altına alınmıştır ve bu toplumda maişeti olmayan bir kimse buluna­maz.

Peygamber @'ın ifadeleriyle hayatın en temel ihtiyaçlan şunlardır: "Adem oğlunun şu haslet­lerinden başkasında bir hakkı yoktur: Bannaca-ğı ev, bedeni örtecek elbise, yiyecek ekmek ve su koyacak bir kab." (Tirmizi). İbni Hazm "el-Muhalla"smda bir ferdin temel ihtiyaçlarını şöyle izah eder: Vücudunu sıhhatte ve kuvvetli tutacak kadar yiyeceği olmalıdır. Kış ve yaz için tam ve elverişli kıyafetleri olmalıdır. Onu hava şartlarından korumaya ve mahremiyetini temin etmeye yeterli bir barınağı olmalıdır."

Kur'an-ı Kerim, toplumdaki ekonomik farklı­lıklara rağmen hiçbir ferdin temel ihtiyaçların­dan mahrum kalmaması gerektiğini ve herkesin hayat hakkı bakımından eşit olduğunu açıkça belirtmektedir. Allah, yeryüzündeki her yaratı­ğın temel ihtiyaçlarına kefil olmaktadır. O'nun halifesi olarak insanın en önde gelen vazifesi kulluğunu idrak edip, gereklerini yapmasıdır: "(Yeryüzüne) üstünden ağır baskılar (sağlam dağlar) yaptı. Onda bereketler yarattı ve onda -arayıp soranlar için- gıdaları (bitkilerini ve ağaçlarım) tam dört günde takdir etti (düzene koydu)." (41:10). Zariyât suresinde şöyle geçer: "Gökte rızkınız ve size söz verilen (sevap ve cennet) var." (51:22). Allahu Teala, Hud sure­sinde yer alan ayette şöyle buyurur: "Yeryüzün­de hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olma­sın. (Allah) onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir..," (11:6). Yine Zâriyat suresinde bir başka ayeti okuyoruz: "Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (51:58). Ve Hicr suresinde benzer mealde bir başka ayet: "Orada (arzda) siziniçin ve (besledi­ğinizi sandığınız, fakat aslında) sizin besleme­diğiniz kimseler için geçimlikler meydana ge­tirdik." (15:20).

Kur'an-ı Kerim bu ayetleri ile ferdin nzık hakkı­nı ehemmiyetle belirtmektedir. Allah'ın bu yüce niyetini kimin yerine getireceği ve yeryüzünde bunun uygulanmasından kimin sorumlu olacağı sorusu akla gelmektedir. Açıktır ki, sınırları da­hilinde yaşayan her ferdin nzkını temine vasıta olmak İslam devletinin vazifelerindendir. Yara­tanın bu emrini yerine getirmeyen bir devlet gerçek bir İslam devleti olamaz. Bakara süre­sindeki "yeryüzündeki bütün şeyleri sizin için yaratan O'dur" ayetinin yorumunda meşhur bir müfessir şöyle demektedir: Bu ayete göre Yaratanın arzusu doğrultusunda bu dünyadaki bütün şeyler insanların ortak malıdır ve Allah'ın bu nesneleri yaratma amacı insanların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Hiçbir şey herhangi bir ferdin mutlak malı değildir. Bütün nesneler yaradılışları itibariyle insanların ortak malıdır. Elbette çatışmaları önlemek ve insanların nesnelerden fayda sağlamalarını mümkün kılmak için mal­ların mülkiyeti bir hak olarak tanınmıştır. Hiç kimse ona müdahale edemez. Fakat mülk sahibi ihtiyaçlarından fazlasını elinin altında tutma­malı ve onlan topluma vermelidir. Çünkü bu mallarda yaradılış gayeleri itibariyle başkaları­nın hakkı vardır, işte bu sebeple bir kişinin ihti­yaçlarından fazlasını yığması, zekatı Ödüyor bi­le olsa, kabul edilmemiştir. Çünkü fazla servet hiç kimsenin temel ihtiyaçlarından değildir. Halbuki diğer yandan bu servet içinde, ihtiyaç­ları nisbetinde başkalarının hakkı vardır. Bu se­beple fazla serveti toplumdan sakınan kişi ger­çekte başkalarının servetini kullanıyor demek­tir. Mülk, tıpkı cihadla elde edilen ganimet gibi­dir. Bölüşülmeden önce ganimet mücahidlerin ortak malıdır. Herkes ondan ihtiyaçları nisbe­tinde faydalanır. Ve ihtiyacından fazlasını alan dürüst olmayan bir insan olarak kabul edilir.

"Benzer görüşlerin çağımızın ünlü hümanist ki­şileri tarafından da ifade edilmiş olduğunu be­lirtmek ilgi çekici olacaktır: Cannegie ve Mr. Rockefeller, belirli insanların tabiat veya şartlar tarafından büyük bir servet birikimi için lüzum­lu fırsatlar ve güçle donatıldığı, fakat onların zenginliklerinin hukuken kendi mallan olma­makla birlikte, aslında onlar tarafından diğer in­sanların yararına idare edilen bir sosyal emanet olduğu teorisini ciddiyetle ortaya koymuşlar­dır." (J.A Hopson; Work-Wealth, Londra 1914, sh. 295).

İbn-i Hazm bu görüşü desteklemek İçin Pey­gamber @'ın hadislerinden iktibaslar yapmak­tadır. Ebu Said el-Hudri'nin rivayetine göre Peygamber @; "İhtiyacından fazla malı olan fazlasını zayıflara (ve fakirlere) versin. İhtiya­cından fazla yiyeceği olan, fazlasını yoksullara ve muhtaçlara versin." buyurmuştur. Ebu Said, rivayetine Peygamber @'ın aynı şekilde diğer mallara da -ta ki kendileri hiçbir malın fazlasını bulundurmaya haklan olmadığını anlayıncaya kadar- atıfta bulunduğunu eklemiştir. (Muhalla, c. VI, sh. 156-158).

Hz. Ömer'in halifeliğini son yıllannda şöyle de­diği rivayet edilmiştir: "Bugün bildiğimi daha önceden bilmiş olsaydım, hiç gecikmeksizin harekete geçer, zenginlerin fazla mallarını fakir muhacirîn arasında paylaştınrdım." (Muhalla, c. VI, sh. 158).

Ve Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah, zenginlere fakirlerin temel ihtiyaçlannı karşılayacak kadar yardım yapmayı farz kılmış­tır. Eğer aç veya çıplak kahrlarveyadiğermaddî meseleler İçinde boğulurlarsa, bu sadece zen­ginlerin görevlerini yapmıyor olmalarındandır. Bu sebeple Allah, zenginleri kıyamet gününde hesaba çekecek ve hak ettikleri cezayı verecek," tir."                                                           

Kur'an ve Hadisten örnekler verdikten sonra Ib-ni Hazm şöyle demektedir: "Bir köyün veya ka­sabanın fakir ve muhtaçlarının ihtiyaçlarını kar-şılamak, o yerin zenginlerinin vazifesidir. Ve eğer devlet hazinesi onların ihtiyaçlarını karşı­lamaya yeterli değilse, o vakit devlet fazla ser­veti, gerekirse zor kullanarak almak ve toplum­daki fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamak hakkına sahiptir." Ibni Hazm bu konuda bütün ashabın icmaı bulunduğunu da eklemektedir. Aç, çıplak veya barınaksız bir insan varsa, devletin de ken­di maliyesinin buna gücü yetmediği zamanlar­da, onun ihtiyaçlarını zenginlerin fazla servetle­rinden tahsil ederek karşılanması devletin üze­rine yüklenmiş bir vazifesidir.

Aşağıda kısaca bahsedildiği gibi Muhtar-ü'ı Kavanîn adlı eserin yazarı da benzer görüşleri­ni açıklamaktadır: "Kadın erkek herkes için üç şey zaruridir. Birincisi yiyecek, ikincisi giyecek (ve barınak); bu ikisi hayat İçin elzemdir.TJçün-cüsü ise evliliğin sağlanması; bu da insan nesli­nin devamı için gereklidir. Bu sebeple bütün va­tandaşlarına bu nesneleri ihtiyaçlarına ve istek­lerine göre temin etmede her kolaylığı sağlamak devletin görevidir."

Temel ihtiyaçların karşılanması Bedai-üs-Se-natâe de şu sözlerle izah edilmiştir: "Kişinin yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini ve bıranacağı yeri halletmesi kişinin velisine farzdır. Çünkü himayenin amacı bu şartlar kendisi için zaruri olan kişinin ihtiyacının karşılanmasıdır. Eğer muhtaç kişi bu İhtiyacı sebebiyle bir hizmetçiye bağımlı yaşamakta ise, bu hizmetçinin maişeti de o muhtaç kişinin velisinin sorumluluğu altın­dadır." İslami devletbütün vatandaşlarının veli­si olarak onların temel ihtiyaçlarnın karşılan­masından sorumludur. Peygamber @ ve ilk ha­life Hz. Ebu Bekir bu ihtiyaçların karşılanma­sında son derece titiz davranmışlardır. İkinci halife Hz. Ömer ise "ilk müslümanlara" üsti n-lük tanıyarak diğer müslümanlara nazaraı. daha yüksek tahsisat vermiş olmasına rağmen, hali­feliğinin son günlerinde bu görüşünü değiştire­rek, maddi meselelerde eşitlik ilkesine yönel­miştir. O'nun şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer gelecek sene tahsisat zamanında yaşaya­cak olursam, ilk müslümanlarla onlardan sonra geleceklerin hepsini aynı seviyede kabul edip, herbirine eşit hisse vereceğim." (İmam Ebu Yu­suf, Kitabül Haraç).

Dördüncü halife Hz. Ali de, maddi ihtiyaçlar alanında eşitlik ilkesini savunmuş ve böyle me­selelerde farklılıkları hoş görmemiştir. (Kitabül Emval, sh. 264). Peygamber @ ve üç halifesi eşitlik ilkesine inanıyorlardı. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılamada adil bir ekonomik sis­temin kurulmasını öngördüler ve teşvik ettiler. Hz. Osman, insanların temel İhtiyaçları arasın­da fark olduğuna inanıyordu ve serveti de buna göre dağıtmıştı.

Kısaca İslam, insanlar arasındaki tabii servet farklılıklarını kabul etmekle beraber, temel ihti­yaçlar konusunda eşitliği öngörür. Ve insanla­rın "hayat hakkı"nın savunuculuğunu yapar. Zenginin serveti fakirin sefaletini arttırmamah-dır. Çünkü bu zenginlik Allah'tan bir emanettir. Kur'an ve Sünnette sık sık belirtildiği gibi bu zenginlik, fakirin sefaletini ortadan kaldırmak veya azaltmak için O'nun rehberliğinde kulla­nılmalıdır. Gerçekte zenginlerin refahı fakirler için bir yük. değil, nimet olmalıdır. Eğer zengin­ler servetlerinin kullanımında bir sorumluluk hissetmezlerse onlan kurallara uymaya zorla­mak, İslamın hukuki vazifesidir. Eğer devlet hazinesi fakirlerin ihtiyaçlarını gidermede ye­tersiz kalırsa, bu ihtiyaçların giderilmesi için devlet, zenginlerin mallarım -bütün mali yü­kümlülüklerini yerine getirmiş olsalar bile-cebren alabilir. Çünkü Peygamber @'a göre, servette, zekattan başka haklar da vardır. (Mu-halla, İbni Hazm, c. VI, sh. 158). Ancak herke­sin aynı şekilde hayat sürmesi gerekmediği be­lirtilmelidir. Lüzumlu olan miktarkişilerin za­ruri İhtiyaçlarım karşılamaya yeterli olandır.

 

Kamuyu Himaye

 

İslam devleti imkanları nisbetinde vatandaşları­nın temel ihtiyaçlarını karşılamaktan hukuken ve manen sorumludur. Günümüz yönetimleri­nin aksine kendi sorumluluklarını sadece kamu hizmet kurumları ile ilgili işlerle sınırlamaz, va­tandaşlarının temel ihtiyaçlarını karşılama te­minatım da verir. Eğer vatandaşlarından biri te­mel ihtiyaçlarının herhangi birisinden yoksun kalırsa, devlet, yardımına koşmalıdır. Aksi tak­dirde devlet vazifesini yapamıyor demektir. Devletin vazifesi sefaleti engellemek, muhtaç insanların ihtiyaçlarının teminine yardımcı ol­maktır. Diğer bir ifadeyle, İslam devleti, ihti­yaçlarım bizzat temin edemeyen ferde temel ih­tiyaçlarını sağlamaktan sorumludur. Fakat hiç­bir şekilde İslam devletini herkesi doyurma, giydirme ve barındırma işi yüklenmemelidir. Çünkü bu, İslamın öngördüğü ve insanın mad-dî-manevl kurtuluşunun kendisine bağlı olduğu yapıyı yıkar. (Mevlevi Aftab-ud-din Ahmed; islam or Marxism, sh. 38-39).

Gerçekte mensuplarının bir yönetime itaati, o yönetimin toplumdaki muhtaç insanların ihti­yaçlarını temin etme vazifesi ile yakın alakalı­dır. İnsanların temel İhtiyaçlarını garanti etme­dikçe, hiçbir yönetim kanunlarına tam bir itaat isteyemez. Bu gerçek, Fatiha suresinde açıkça belirtilmiştir. Burada Allahu Teala yaratıkları­na alemlerin Rabbi olduğunu yani Rezzâk-ı Mutlak olduğunu ve nimetlerini hatırlatıyor. Ve karşılığında onlardan itaat bekliyor. Aynı şekil­de İslamî devlet, mensuplarından tam bir itaat isteyecekse onların temel ihtiyaçlarını karşıla­mak için gerekli düzenlemeleri yapmak zorun­dadır. Ayrıca İslami devleti iç ve dış düşmanlara karşı korumak için müslümanlarm canı ve malı her zaman hazır olduğundan bu devletten muh­taç ve yoksulların ihtiyacının karşılanmasını is­teme hakkı vardır.

İslam, halkı uygun ve yeterli bir biçimde hima­ye etme amacını gerçekleştirmek için değişik yollarla gayret göstermektedir. İnsanları manen ikna ederek, geçim vasıtalarım elde etmek veya bunlara sahip olmak bahtiyarlığına erememiş insanlara karşı daha cömert davranmaya ve yar­dımcı olmaya teşvik etmektedir. Daha sonra toplumun zengin üyelerine beytü'l mal'e belli miktar yıllık ödeme yapma mecburiyeti getir­miştir. Son olarak, devlet yine de hazmesininfa-kirlerinin İhtiyaçlarının karşılanmasında yeter­siz olduğunu görürse, toplumun menfaati için zenginlerin yığdığı servetten daha fazla istemek hakkına sahiptir. Aşağıda bu tedbirlerden bazı­larını ele alacağız.

a- Infak: İslam, müminlere zenginliklerini toplumdaki fakir ve muhtaçlara bol bol dağıt­malarını emreder. İslamın yüce manevî tâlim ve terbiyesi, insanlar arasında Allah rızası dışında herhangi bir menfaat beklemeden karşılıklı yarj dım etme anlayışını gerçekleştirir. Kur'an-ı Ke-rim'de defalarca müminlere aralarındaki fakir­lere yardım ederek, Rableri katında değerlerini artırmalarını ifade eden ayetler yer alır. Bu tali­matın sonucu olarak müslümanlar asr-ı saadette servetlerini Allah yolunda harcamak için öyle­sine coşkun idiler ki, Pey gamber @ 'a Allah rıza­sını kazanmak için servetlerinin ne kadarını ta-sadduk etmeleri gerektiğini sordular. Onlara meşru ihtiyaçlarından arta kalanını harcamaları söylendi. Böylece eğer müslümanlar takva ve hayır derecelerine ulaşmak istiyorlarsa Kur'an'ın bu emrine göre, servetlerinin fazlalı­ğını Allah yolunda sarfetmelidirler. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de serveti istifleyip de toplu­mun menfaati doğrultusunda kullanmayanlarla ilgili ayetler de vardır. Bu kişiler ağır bir şekilde uyarılmaktadırlar. Kendilerine eğer servetlerini muhtaç insanlara tasadduk etmezlerse ahiret gününde cehennem ateşi ile kızarmış altın ve gümüş parçalarıyla dağlanacakları bildirilmiş­tir. Tefeciler ve servet istifçileri Allah'ın, Rasu-lünün ve toplumun düşmanı olarak kabul edil­mişlerdir. (Halife Abdulhakim, a.g.e, sh. 176-178).

Kur'an'ın şu ayetinde toplumun zengin fertleri­ne servetlerinde fakirlerin de hakkı bulunduğu hatırlatılmaktadır: "Onların mallarında muhtaç ve fakirler için bir hak vardır, onu verirlerdi." (51:19). Bu ayet zenginlerin servetinde fakirle­rin de bir payı olduğundan açıkça söz etmekte­dir. Eğer zenginler görevlerim yerine getirmez-lerse, İslam devleti bu payı almak ve muhtaçlara harcamakla yükümlüdür. Peygamber @ fakir­lerin bu hakkını zenginlerin zenginlik ve rahatı­nın aslında fakirlerin emeği sonucu olmasından doğduğu şeklinde açıklamıştır.

Manevi eğitim ve terbiye vasıtasıyla İslam hiç­bir ferdini yiyecek, giyecek ve barınaktan mah­rum etmeyecek bir toplum oluşturur. Böyle bir olaya karşı en emin kefil mescid müessesesidir. Yolda kalan birisi veya evsiz kalan bir şahıs mescitte kalabilir ve bütün ihtiyaçlarını o çevre­deki komşu cemaatten sağlayabilir. Çünkü İs­lam, müminler arasında öyle bir ruh oluştur­muştur ki, insanlar muhtaç olanlara yardıma koşmayı bir şeref olarak kabul ederler.

b- Farzlar: İslamiî sistemde fakirlerin ve muh­taçların ihtiyaçlarını karşılamak için lüzumlu kaynaklar konusunda manevi" eğitim mihver teşkil etmektedir. Gelir sahiplerinden servetle­rinin belli bir miktarı zorunlu olarak kesilen kaynaklar da vardır. Zenginler, fakirlerin ferah­laması için yıllık tasarruflarından %2,5 zekat vermek zorundadırlar. Bu, beyt-ül mal'e her yıl ödenmesi gereken mecburî bir ödemedir. Ve bunun büyük bir kısmı toplumun fakir ve muh­taç kesimlerinin ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanılır.

c- Servet Fazlalığında Devletin Hakkı: Müs­lüman alimler arasında zenginlerin servet fazla­lıklarının kuvvet kullanarak alınması ile ilgili görüş farklılıkları vardır. Bazıları devletin, bu fazlalığı sadece ikna yoluyla veya zenginin rı­zasıyla alınabileceği görüşünde iken, diğer ba­zıları İslamî devletin toplumdaki fakirlerin te­mel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekirse zorla alma hakkı olduğunda ısrar etmektedirler. Ebu Zer, fakirlerin ve çaresizlerin ihtiyacının karşı­lanması için zenginlerin servet fazlalıklarının devlet tarafından rızalı veya rızasız alınabilece­ği düşüncesindedir.

Bu görüş sahipleri, toplumun, servetin birkaç elde toplanması yerine sirkülasyonunun sağlan­masının önemli bir İslamlesas olduğunu söyle­mektedirler. (59:7).

Dolayısıyla bütün fazlalık servet devlete gel­meli ve toplumun fakir fertlerinin yararına dev­let tarafından idare edilmelidir. Peygamber @, halktan hiç kimsenin hayatın temel ihtiyaçların­dan mahrum kalmamasını sağlamanın devletin temel görevi olduğunu beyan etmiştir.

Ebu Zer, Müslüman yöneticilerin lüks içinde yaşamalarına daima itiraz etmiştir. Bu kişiler Kur'an-ı Kerim'in zekatı farz kıldığını ve onun ödenmesinden sonra geriye kalan servetlerinin Peygamber @ 'in hadislerine göre arınmış oldu­ğunu ileri sürdüler. Ebu Zer ise yukarıdaki aye­tin ve Peygamber @'ın hadisinin ışığında, zen­ginlerin servetinde fakirler için zekattan başka bir hak olduğu görüşündeydi. Ebu Zer, toplu­mun zenginler ve fakirler şeklinde tabakalaş-maması gerektiğini ve bütün vatandaşların te­mel ihtiyaçları karşılanmadığı müddetçe zen­ginlerin serveti istiflemelerinin bir nevi hırsız­lık olduğunu vurgulamaktaydı. (Muhammed Kutub, islam the Misunderstood Religion).

Ebu Zer'den asırlarca sonra İbni Hazm'ın mese­leyi tekrar ele aldığını görüyoruz. O da, Kur'an ve Sünnet'ten getirdiği delillerle ve meşhur sa­habe ve halifelerin söz ve icraatlarını ortaya koyarak; İslam'ın, sefalet ve fakirliğin ortadan kal­dırılmasını istediği, gelirin tüm topluma dağıtıl­masını talep ettiği tezini isbatlamaya çalışmış­tır. İslamın özel mülkiyete izin verdiğini, ancak bu hakkın mutlak olmadığını izah eden İbn Hazm, benzer görüşleri ile bir bakıma, "Bave-ridge Plam"nın (bütün vatandaşlar için maddi teminat) önceden ele alınmış şeklidir. (Muhal-la, c. VI, sh. 156).

İbn Hazm; Salebi, Mücahid ve Tavus'dan da gö­rüşler aktarmış, onların da zekattan başka toplu­mun zenginlerinin serveti üzerinde hakkı oldu­ğunu kabul ettiklerini nakletmiştir. Daha sonra Ibni Ömer'den; "Eğer zekat, fakirlerin İhtiyaç­larının karşılanmasında yeterli değilse, o vakit fakirlerin durumunu düzeltmek her kabasada o kasabanın zenginlerine düşer." sözlerini naklet­miştir. Gerçekte Kur'an, fakirlerin payından sa­daka olarak değil, onlara geri dönmesi gerekli bir hak olarak söz etmektedir. Çünkü, aslında zenginlerin servetini oluşturanlar onlardır. İbn Hazm Kur'an'dan "sadaka" ifadesi yerine "fa­kirlerin hakkı" ifadesinin kullanıldığı pek çok ayet aktarmıştır. Muhammed b. Ali'den de bir hadis nakleder: "Allah, asli ihtiyaçları karşılan­mamış fakir insan kalmamasını sağlamayı zen­ginlere vazife kılmıştır. Eğer bazı insanlar aç, çıplak ve sefalet içindeyken diğer bazıları ser­vet istiflemeye devam ediyorlarsa bunlar Al­lah'ın gazabını kazanacaktır." (Halife Abdül Hakim, a.g.e., sh. 176-178).

İbni Hazm'a göre, din kardeşleri büyük sıkıntı içindeyken bir Müslümanın servet biriktirmesi haramdır. Bu iddiasını desteklemek için Pey­gamber @'dan bir başka hadis daha nakleder. Ebu Said el-Hudri, Peygamber @'ın şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir: "Kimin fazla bir de­vesi varsa, onu devesi olmayan bir ihtiyaç sahi­bine versin; kimin fazla bir yiyeceği varsa onu yiyeceği olmayana versin." Ebu Said şu gözleri­ni ilave eder: Peygamber @ bu şekilde bir kişi­nin değişik mallarının fazlasını vermesi gerek­tiği hakkında konuşmaya devam etti. Ta ki, biz, bize hiç kimsenin elinde ihtiyacından fazlasını bulundurma hakkının olmadığının öğretildiğini anlayıncaya kadar." Hazm daha sonra İslamî devletin serveti toplumda dağıtmaya ne dereceye kadar hakkı ve iktidarı olduğunu açıklıyor: Öncelikle muh­taç ferdîn fazlalığı bulunan kişiye karşı olan hakkım ele alıyor. Eğer bir kişi açlık ve susuz­luktan ölecek duruma gelirse ve suyu ve yiyece­ği bulunan kişi bunları ona vermeyi reddederse bu aç ve susuz kimsenin bunları zorla alabilece­ğini söylemektedir. İbni Hazm'dan önceki fı-kıhçıların çoğu şiddet için sadece aşırı susuzlu­ğun haklı bir sebep olabileceğinden bahsettiler. Ibni Hazm bu görüş sahiplerini tenkit etmekte, eğer susuzluk kişiyi şiddette haklı kılıyorsa, aç­lık ve barınak eksikliği niye buna eşit kabul edil­memektedir, diye sormaktadır. Eğer bunları ka­tı kalpli veya cimri bir mal sahibinden cebren alan kişi öldürülürse, öldüren cinayetten yargı­lanır. Eğer mücadele sırasında mal sahibi öldü­rülürse Allah'ın laneti onun üzerine olacaktır. Çünkü o, birini hakkı olan bir şeyi almaktan men ediyordu. Birinin meşru haklarını almasını engellemek Allah'a karşı hainlik etmek demek­tir.

İlk halife Hz. Ebu Bekir fakirler için zekatı öde­meyenlere karşı onları ezmek için savaştı. İbni Hazm, bu olayı hatırlatarak, sefalet hala hüküm sürüyorsa fazla serveti elinde bulunduranlara karşı şiddet kullanımını haklı bulduğumu ifade etmektedir.

"Sınıf sayasını ve bütün sermaye ve toprakların zor ve şiddet yoluyla kamulaştırılmasını öngö­ren bir komünist, İslamın bu harikulade görüş­lerini okuyunca çok sevinir ve Müslümanlara İslam adına ayaklanmalanm ve fazla servetlere el koymalarını söylemenin iyi bir propaganda olacağını düşünebilir. Bazı saf kişiler böylelikle kandınlabilir, fakat İslami hayatı bütünüyle bi­len ve ona temel esaslarıyla aşina olan bir kişi kolaylıkla tuzağa düşürülemez. İbni Hazm'ın ifade ettiği görüşler İslam'ın bütünü ele alındı­ğında tam olarak anlaşılabilir. İslamda kapita-lizm.feodalızm ve toprak ağalığı yoktur. Bu se­beple bu kitabın birkaç kısmında bahsettiğimiz gibi komünistlerin bunları iktidardan indirme arzusu da gelişme zemini bulmaz. İslam özel mülkiyete ve şahsi teşebbüslere izin verir. Bü­tün haklan kendisinde toplayan ve ferdi, soyut bir makinalar sisteminin merhametine ve hiz­metine terkeden totaliter devleti asla öngörmez. Komünizm herkese aynı düşünceyi aşılamaya çalışır; İslam bunu yapmaz. İslam, kurallara uyan veya çiğneyen insanlar; arasında ortak bir esas oluşturmak için manevi hakikatleri ve sos­yal adaleti yeterli görür. İnsanlar istedikleri gibi düşünebilirler, gayri ahlaki ve toplum zararına olmamak kaydıyla istedikleri işte çalışabilirler. İnsanlar dürüst olarak çalışıp servet elde edebi­lirler ve bu servetin meyvelerinden faydalanas bilirler. Fakat Kur'an'da da belirtildiği gibi İs­lam ekonomisinin temel ilkesi, servetin toplu­mun bütün sınıflarına dağılmasıdır. Bununla beraber Özel mülkiyet ve ferdi teşebbüs hakkı tanındığında servet yığılmasının bütün engelle­melere rağmen iyileştirme gerektirecek bir den­gesizlik oluşturacağı bilinmektedir. Tabiî şart­lar ve ekonomik güçler sebebiyle böyle bir eşit­sizlik oluştuğunda devletin görevi dengeyi ye­niden kurmaya çalışmaktır. Ferdî hürriyet bü­tün değerlerin esası olduğu için tamamen feda edilemez. Ancak toplumsal yapının organik bir­liği de parçalanamaz." (Halife Abdül Hakim, a.g.e.,sh. 176-178).

Yani toplumdaki sefaleti kökten yok etmek ve Pamuğun tâbi tutulduğu işlemler:

1- Pamuk çiçeklerinin elenmesi hiç kimsenin aç ve susuz kalmadığını görmek İslam'ın en önde gelen görevidir. Ancak bunun doğrudan müdahale yoluyla olması gerekmez. Normal olarak bu gayeye üyelerin manevî tâlim ve terbiyesi ile ve normal hukuki tedbirler vası­tasıyla ulaşılır. Bu normal vasıtalara rağmen toplumda hala hayatlarının en zaruri ihtiyacını karşılayamayan kişiler olduğu görülürse, o va­kit devlet böyle sefalet durumlarının önlenmesi ve giderilmesi için yardım vazifesi ile yükümlü­dür. İslam, kendileri bunu sağlayamayan insan­ların en temel ihtiyaçlarını karşılamakla mesul olduğundan, devlet hazinesi yetersiz kaldığında yoksul ve muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek için zenginlerin servet fazlalıklarını zor kulla­narak almak hakkına sahiptir. Ne var ki, devlet müdahalesinin olduğu böylesi durumların çok nadiren ortaya çıktığı da bir gerçektir. Bu du­rumlar bîr kural değil, istisnadır ve sadece sefa­let ve açlığı giderme hallerinde başvurulur. (M. Aftar-ud-Din Ahmed, a.g.e,, sh. 38-39.)

Burada, İslamm ferdf hürriyetlere ve özel mül­kiyet hakkına haksız olarak yapılacak bir müda­haleye izin vermediğini hususiyetle belirtmeli­yiz. İslam, bütün vatandaşlarının haklarını ko­rumak ve onların temel ihtiyaçlarını karşıla­maktan sorumlu olduğundan belirli durumlarda zenginlerin servetinin bir kısmını veya tamamı­nı alma hakkına sahiptir.

Bu durumlardan birincisi, devletin fakir insan­ların temel ihtiyaçlarını devlet hazinesinden karşılamakta aşın güçlük çekmesidir.

İkincisi, ülkede aşın sefalet olmasına rağmen zenginlerin kasalarında büyük miktarda servet bulunmasıdır.

Üçüncüsü ise, zenginlerin müsrifane harcama­ları, aşın lüks ve debdebe içinde yaşamaları do­layısıyla insanların maneviyatlarını ve verimli­liklerini ters yönde etkilemesi ihtimalidir. İşte bu durumlarda İslam, toplumda sefalet olmasa bile böyle İnsanların servetlerine el koymaya yetkilidir.Fakat, herhangi bir ferde şiddet hakkı verilemeyeceğine, hangi şartlar altında olursa olsun kanunları askıya alıp diğer insanların hür­riyetlerine ve mülküne müdalahe etmesine izin verilemeyeceğine de burada değini lmelidir.

 

Kamuyu Himaye Ve Çağdaş Devletler

 

İslafflî devlet ile çağdaş devletler arasında ka­muyu himaye konusunda amaç ve faaliyet saha­sı itibarı ile büyük farklılıklar vardır. Çağdaş devletler genellikle umumi hizmet işlerini ve bir dereceye kadar sosyal hizmetleri yüklenir­ler. Fakat bu alandaki faaliyetleri sınırlıdır. Çağdaş refah devletlerinden bazıları vatandaş­larına sınırlı bir sosyal güvenlik sağlamaktadır; bundan,projeye aktif iştirakçi olan insanlarfay-dalanmaktadır. Bu proje gündeme geldiğinde katılma imkanı bulamayan şu veya bu sebepte katılamayanlar bu projenin faydalarından uzak kalmışlardır. Yani, sosyal refah devletlerindeki bu sınırlı sosyal güvenlik sistemi bile karşılıklı bir hizmettir ve sadece ona katkıda bulunanlara sunulur.

Diğer yandan İslam, üyelerinin temel ihtiyaçla­rının karşılanması konusunda hukuken ve ma­nen sorumludur. Çağdaş devletlerden ayrı ola­rak, İslam bütün insanların İhtiyaçlarından so­rumlu tutulmuştur. Bu sistemin ayırıcı özelliği, sosyal hizmet servisleriyle beraber kamunun sorumluluklarım da üstleniyor olmasıdır. Her vatandaşın temel ihtiyaçları garanti edilmiştir. Ve bu kamuyu himaye sorumluluğu sebebiyle zekat ve sadaka şeklinde halktan toplanan bü­tün kaynaklar beytü'l mal'e gider.

Kamuyu himaye İlkesi Müslüman toplumun bütün yapısını sarmıştır. Fert kendisinden, aile­sinden, yakın akrabalarından, içinde yaşadığı toplumdan ve son olarak bütün insanlardan so­rumludur.

a- Fert Olarak Geçimin Sağlanması: Her fert kendi geçimini temin etmek ve şahsını maddi hayatın gerektirdikleri ile teçhiz etmek zorun­dadır. "Allah'ın sana verdiği şeylerde, ahîret yurdunu gözet, dünyadaki payını da unutma." (28:77). A'raf suresinde de şu ifadeler yer alır: "Ey Adameoğullan! Her mescide güzel elbise­lerinizi giyerek gidiniz; yiyin, için fakat israf et­meyin, çünkü Alalh müsrifleri sevmez." (7:31).

Peygamber© Kur'an'ın bu ilkesini, kişinin be­deninin kendisi üzerinde hakkı olduğu ve bunun unutulmaması gerektiğini söyleyerek açık­lamıştır. Bu ferdf sorumluluk bizzat tek başına tam ve öylesine mükemmeldir ki, gerçek İslamî toplumda hiç kimse aylak kalmaz; herkes ken­disinin ve toplumun menfaati için kendi payım kazanmaya elinden geldiğince gayret göstere­rek çalışır.

b- Ailenin Geçimini Temin: İslâm, kişilere sadece kendi nzıklannı aramakla kalmayıp aile fertlerine de yardım etmelerini öngören manevi talim ve terbiye vermektedir. Kur'an-i Kerim müminlere ana-babalarına ve yakınlarına karşı yardımsever ve cömert olmayı şu ayetlerle em­retmektedir: "Biz insana ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı... (Ona) Bana ve ana-babana şükret di­ye tavsiyede bulunmuşuzdur..." (31:14). Ahzab suresinde de şu ayet yer alır: "Akraba olanlar, miras hususunda, Allah'ın Kitabında birbirleri­ne müminler ve muhacirlerden daha yakındır­lar." (33: 6).

İslamın hususiyetle savunduğu ve ifade ettiği ailenin geçiminin temini, aile bütünlüğünün ve dolayısıyla toplumun bütünlüğünün temelidir. Ölenin malını ailenin çok sayıda mensubu ara­sında dağıtan Miras Kanunu (Feraiz) da aile bir­liğini daha da kuvvetlendirir. Ailesinin maişeti­ni temin etme ilkesi Musa @ ile Allah'ın bir kulu arasında geçen hadiseyi konu alan kıssada, bir örnekle şöyle açıklamıştır: "Duvar ise şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir ha­zine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki onlar (büyüyüp) güçlü çağlarına ersin-ler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar..." (18: 82). Böylelikle bu iki çocuk babalarının dürüst ve meşru olarak çalışması sonucu elde ettiği servetten miras olarak fayda­landılar.

c- Ferdin Toplumsal Sorumluluğu: Kamuyu himaye ilkesi fert ve toplum arasında iki yönlü olarak işler. Hem fert hem de toplum belirli hak­lardan faydalanırlar. Bunların birbirlerine karşı sorumlulukları vardır, refahları birbirleri ile yakın alakalıdır. Fertten, toplumun faydası için kendisine emanet ve tevdi edilen her işi tam ve verimli olarak yapması beklenmektedir: "Deki: 'Yapın (yapacağınızı); yaptığınız işleri Allah da görecek, Rasulü de, müminler de..." (9: 105).

Kur'an'm bu ayetine göre her fert toplumun iyi­liğinin sorumlusu ve koruyucusu sadece kendi­si imiş gibi gayret etmelidir. Peygamber @ sos­yal refahı korumada ferdin sorumluluğunu şu hadisiyle açıklamıştır: "Allahu Teala'nm çizdi­ği hududa riayet etmeyen kimse, gemideki şu topluluğa benzer ki, bunlar gemideki yerlerini kur'a ile paylaştılar. Bir kısmı geminin üst katı­na, diğer kısmı da alt katına yerleştiler. Kur'ane-ticesi olarak aşağıya yerleşenler su almak için yukarıya çıktıkları vakit üst kattakilerin yanın­dan geçerlerdi. Bunun üzerine "hissemize dü­şen yerden bir delik açsak da yukarıdakileri ra­hatsız etmesek" dediler. Şimdi üst kattakiler bunları istediklerini yapmaya bıraksa hepsi he­lak olurlar. Eğer onları bu tehlikeli işten men ederlerse, kendileri de kurtulur, onları da kur­tarmış olurlar." (Buhari ve Tirmizi).

Bu sözleriyle Peygamber @ ferdi refah ile top­lum menfaati arasındaki münasebeti çarpıcı bir şekilde tanımlamıştır. Bazen bir kaç ferdin ha­reketi bütün bir toplumu mahvedebilir. Eğer toplumun servetini sadece bir kaç kişinin elinde bulundurmasına ve bu serveti müsrifane kullan­malarına veya istiflemelerine, böylelikle de in­sanların büyük çoğunluğunun haklarından mahrum bırakılmasına meydan verilecek olursa bütün ekonomi er veya geç çökmeye mahkum olur.

Gerçekte hiçbir fert İslamî bir toplumda sorum­luluklarından muaf tutulamaz. Her fert aynı şe­kilde ve aynı zamanda toplumun koruyucusu ve sorumlusudur. Peygamber @ bu çifte sorumlu­luğu şu hadisi ile açıklamıştır: "Hepiniz çoban­sınız; maiyetinizde bulunanların hukukundan mes'ulsünüz."

Her Müslümanm meşru ölçüler içerisinde baş­kalarıyla toplumun yararı için işbirliği yapması farzdır: "... iyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlasın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın." (5: 3).

Her fert başkalarına iyiyi emir ve onlan kötü­lükten men etme-konusunda ihmalleri veyakat-kılan açısından Allah'a karşı mesuldür. Eğer vazifesini kasden ve tam olarak yapmamışsa, diğer insanları haklarından mahrum bıraktığı ve kendini lüks hayata kaptırdığı için Allah tara­fından cezalandırılacaktır. Aynca, toplumda kötülüğü teşvik etmek kadar fena olan adalet­sizliklere karşı aktif bir tavır almadan sessiz durmak da Allah tarafından cezalandırılacak olan bir davranıştır. İslam, bu hallerin hiç birini hoş karşılamaz. Fakirleri doyurmak gibi çok sı­radan ve sade olaylar Kur'an'da övülmüş ve bu sade fedakarlık olaylarından uzak durmak ve­rilmiştir: "Çünkü o, yüce Allah'a inanmıyordu. Yoksulu doyurmaya Önayak olmuyordu! Bu­gün onun için candan bir dost yoktur. (Günah­karların yiyeceği olan) kanlı irinden başka bir yiyeceği yoktur." (69: 33-37). Maun suresinde ise şu ayetler yer alır: "Dini yalanlayan (adam)ı gördün mü? İşte o, öksüzü iter, kakar: Yoksulu doyurmaya önayak olmaz. Şu namaz kılanların vay haline, ki onlar namazlarından yanılmakta­dırlar. (Kıldıkları namazın değerini bilmez, ona önem vermezler)." (107: 1-5).

İslamm toplumsal refah ilkesini koruma konu­sunda ferdi sorumluluğa ne derece önem verdi­ğine bakınız. Eğer fertler toplumsal vazifeleri­nin farkına varmaz ve bunları yerine getirmez-lerse servet ve iktidar düşkünü birkaç kapitalist, toplumun temelini zayıflatacak ve bu kişilerle birlikte bütün toplum bunun sonuçlarına katlan­mak zorunda kalacaktır. Kur'an, toplumun bu durumuna işaret etmektedir.

Bir yanda milyonlar hayatın temel ihtiyaçların­dan yoksunken, diğer yandan servet ve güçleri­nin şımarttığı zenginler, fakirlerin, mallarında­ki hakkını inkar eder ve kendilerini lüks ve isra­fa müptela kılarlar. Bu tarz eşitsizlik ve adalet­sizlik insanlar arasında tatminsizlik ve nefret oluşturur, zenginler de dahil herkesi mahvol­maya sürükler. Bu şartlarda bu tarz eşitsizlikleri kınamak, bunlara son vermek için devletle iş­birliği yapmak her ferdin önde gelen vazifesi­dir.

Devletin Sorumluluğu: Fert gibi toplum da aralarında yaşayan zayıf ve fakirlerden Allah'a karşı mesuldür. Ve hesap verecektir. Zayıflan güçlendirmek ve fakirlerin temel ihtiyaçlarını karşılamalarını temin edecek vasıtaları sağla­mak toplumun sorumluluğudur. Zengin ve fakir arasındaki uçurumun tabii sınırların ötesine doğru genişlemesine izin vermemek ve eğer ge-nişlemişse bu farklılıkları daraltarak tabii ve adil sınırlara getirmek için lüzumlu tedbirlere başvurmak da toplumun sorumluluğudur. Eğer fakirlerin ve zayıfların haklarını korumak ve gözetmek için toplum kuvvet kullanmak veya savaşmak zorunda kalırsa hak ilkesini ayakta tutmak için bu uç tedbirlere bile başvurulmalı­dır: "Size ne oldu ki Allah yolunda ve zayıf er­kek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsu­nuz?" (4: 75).

Toplum, zayıfların ve yetimlerin mallarını da saldırganlardan korumalıdır. "Nikâh çağma va­rıncaya kadar öksüzleri deneyin, eğer onlarda bir olgunluk görürseniz, hemen mallarını ken­dilerine verin. Büyüsünler diye alıkoyup İsraf ile tez elden onların mallarını yemeye kalkma­yın. Zengin olan, çekinsin; yoksul olan da (ma­lın muhafazası için gösterdiği çabaya ve ihtiya­cına) uygun şekilde yesin. Onlara mallarım geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundu­run. Hesap gören olarak da Allah yeter." (4: 6)

Bu ayet yetimlere işaret etmektedir. Ancak zen­ginler reşid olmayan bir yetim gibi davranır ve servetlerini çar-çur ederlerse, yine toplumun menfaati için devletin, bu gibilerin mallarım koruma hakkı vardır. Bu hak doğrultusunda devlet, zenginlere ihtiyaçlarını karşılamak için mâkûl imkânlar tanıyarak mallarına ;1 koyabi­lir.

İslam'da devlet, toplum içindeki muhtaçların ve fakirlerin hayati ihtiyaçlarını temin etmekten de sorumludur. Eğer hazinede yeterli kaynak yok­sa devlet fakirlerin ihtiyacını karşılamak için zenginlere zekat haricinde ek vergiler çıkarabi­lir. Çünkü, bir ferdin bîr gün bile aç, çıplak veya bannaksız kalması halinde, Ahİret Gününde Allah bundan bütün bir toplumu mesul tutacak­tır. Bundan dolayıdır ki, sefaleti bütünüyle orta­dan kaldırmak için toplumun üyeleri arasında kardeşlik, karşılıklı sevgi ve işbirliği ruhunu ge­liştirmeye gayret etmek kesinlikle şarttır: "Ha­yır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye (birbirinizi) teşvik et­miyorsunuz." (89: 17-18).

Kur'an'ın bu ayetleri zayıfları ve fakirleri en te­mel haklarından mahrum edenleri yeren İslam Dininde toplumu gözetmenin ve kamuyu hima­yenin ne kadar önemli olduğunu göstermekter dir. Bu ayetler ayrıca İslamın fakirler ve zayıflar hakkındaki hassasiyetini de göstermektedir. İs­lam onlara yardım etmek için mümkün olan her adımı atar ve zenginleri, fakirlere ve zayıflara lakayt kalmaları ve onlara karşı adaletsiz olma­ları durumunda Allah'ın gazabına uğrayacakları ve zenginlikleriyle birlikte helak olacakları ko­nusunda uyarır. İslâm'da devlet zenginlerin faz­la servetlerinden alınan kamu fonlarıyla fakir ve zayıflara yardım etmeye yükümlü kılınmıştır. Böylelikle toplumda hiç kimsenin aç, çıplak ve­ya barınaksiz kalmaması sağlanır.

Peygamber @, toplumu gözeten bu İlkeyi şöyle açıklamıştır: "Fazladan bir devesi (taşıma aracı) olan onu hiç devesi (taşıma aracı) olmayana ver­melidir, fazla yiyeceği olan yiyeceği olmayana vermelidir; iki kişilik yiyeceği olan bir üçüncü kişiyi (misafir olarak) kabul etmelidir ve eğer dört kişilik yiyeceği varsa beşinci veya altıncı kişileri (misafir olarak) kabul etmelidir." İlk ha­lifelik döneminde sefaletin olmayışı bu tebligat ve talimatın sonucudur. Bütün müslümanlar birbirlerine yardım ederlerdi ve hepsinin öte­sinde ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince ka­zanamayanların başvuracağı nihaî bir merci olan Halife vardı, islam ümmeti, hakikatte tek bir vücut gibidir. Aynı his ve duygu tamamını kuşatır. Eğer bir uzuv acı çekerse, bütün diğer uzuvlar da bu acıyı hisseder. Peygamber @ Müslümanların bu durumunu şu şekilde tanım­lamıştır: "Bütün müminleri birbirlerine merha­mette, muhabbette, lütuf ve atıfet hususlarında sanki bîr vücut misali görürsün. O vücudun bir uzvu hastalanınca, vücudun öbür azaları birbir­lerine hasta azanın elemine-uykusuzlukla, hara­retle iştirake çağırırlar. Hasta uzvun elemini paylaşırlar." (Buharı ve Müslim).

Daha sonra Peygamber @ Müslümanlar arasın­da karşılıklı yardımlaşma ve işbirliğini şu şekil­de anlatmıştır: "(İslam camiasında) müminin mümine bağlılığı, taşlan birbirine kenetli (yal-Çin) duvar gibi (metin)dir." (Buharı ve Müs­lim).

Bu, İslam tarafından öngörülen toplumsal İşbir­liği ve himayenin en yüksek ve şerefli idealidir; her fert kendisine ihtiyacı olan kardeşine yar­dım etmeyi kendine bir vazife olarak kabul et­mektedir. Ferdî kaynaklar tükendiğinde veya fakir ve muhtaçların ihtiyacını karşılamada ye­tersiz kaldığında devlet bunlara yardım için kaynaklarını harekete geçirmektedir.

Fıkıhçiların çoğunluğu farz olan zekatı ödedik­ten sonra fazla serveti (kamu menfaatine harca­madan) elde tutmanın caiz olmasına rağmen takvaya aykırı olduğu görüşündedirler. Çünkü bu servette toplumsal haklar vardır ve servet toplumsal ihtiyaçları karşılamak için harcan­malıdır. Ancak, Ebu Zerri'I Gıfârî ve diğer bazı fıkıhçılar, bir kişinin, ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra fazla servet biriktirmesini gayri meşru ka­bul ederler. Bu servetin muhakkak toplumun daha az zengin kesimlerinin ihtiyaçlarına har­canmasını öngörürler. Hayatî ihtiyaçlannı kar-şılayamıyacak tek bir fakir kişi kaldıkça, onlara göre bu servet devlet tarafından alınıp fakirlere sarfedilebilir.

Kur'an-ı Kerim fakirlerin servet üzerinde bir hakkı olduğunu belirtmektedir. (4: 19) ve Pey­gamber© bütün zenginlik ve lüksün fakirlerin emeğinin ürünü olduğunu söyleyerek fakirlerin bu hakkım açıklamıştır. Millî servet merkezi yedek sermayedir ve kendisine olan talep yö­nünde akan ve belirli bir merkezde toplanma­yan fon olmalıdır. Tek bir yöne akarak toplumun diğer kesimlerini tam veya kısmî olarak açıkta bırakmamalıdır.

Yukarıda bahsedilen bütün gerçekler İslam'da devletin kendi ihtiyaçlarını temin edemeyen bütün üyelerinin temel ihtiyaçlarını karşıla­makla sorumlu olduğunu göstermektedir. Ve yine İslam, toplumsal devamlılığı bütün form­larıyla devam ettirebilmek için çaba gösterir. Bunu sağlamak için ferdî ve toplumsal gayele­rin aynı olmasını ve değişik faaliyet alanlarının bütünü mükemmelleştirmek için işbirliği yapıp çalışmasını temel alır.

Peygamber @ Zamanında: Peygamber @ beytü'I mal'den muhtaçlara ve fakirlere daima mali yardım sağlardı; çalışabilecek durumda olanlara iş verir, kendileri hasta, sakat ve çalışa­maz durumda olanlara para yardımı yapardı. Kendileri borcunu ödeyemeyen insanların borçlarını dahi öder ve kendisine gelip yardım isteyen bütün muhtaç ve fakirlere yardım eder­di.

Peygamber @ zamanında kaynağı sadece zekat olan beytü'I mal'de fazla para yoktu, çünküMu-hacirler bütün mallarını terkedip Ensar'm mal­larını paylaşmışlardı. Bundan dolayı da zekat geliri fazla değildi. Fakat toplanan miktar fakir­lere harcanırdı. Daha sonra, cihad ganimetleri Beyt-ül Mal'i genişletti. Ganimetin 4/5'i müca-hidler arasında paylaşılıyor ve 1/5'i fakirlere ay­rılıyordu. Fakat herkesin payı iki esasa göre be­lirleniyordu. Birincisi, her mücahid göstermiş olduğu gayrete göre pay alıyordu; piyadeye bir hisse, süvariye biri atı diğeri kendisi için iki his­se veriliyordu. İkinci esasa göre ise herkese ihti­yacı kadar veriliyordu; bekara bir hisse, evliye iki hisse veriliyordu.

Beni Nadir göç edip Müslümanlar onların mal­larını ele geçirdiğinde Peygamber @ bu malları hiçbir geçim vasıtaları olmayan Muhacirler arasında eşit olarak dağıttı. Fakir olan ve geçim vasıtaları bulunmayan iki ensariye de kendileri­nin ve ailelerinin geçimini temin etmelerini sağ­lamak için bu maldan bir miktar pay verildi. Peygamber @ böylece toplumun muhtaç, sakat ve ailelerini geçindiremeyen bütün üyelerinin temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmıştır.

İlk Halife: İlk Halife Hz. Ebu Bekir, Peygam­ber @ tarafından başlatılan kamuyu himaye po­litikasına sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Hatta zekat ödemeyen insanlara karşı savaş açmıştır. Zekat fakirlerin ve muhtaçların toplumdaki zenginle­rin serveti üzerindeki hakkı olduğu için Hz. Ebu Bekir onlann bu hakkını zorla almakta hiç te­reddüt etmemiştir. Hz. Ebu Bekir şöyle buyur­muştur: "Vallahi eğer onlar Peygamber @'a ödediklerinden devenin ayağına bağlanacak bir urgan parçasını ödemeyi bile reddetseler, bun­dan dolayı onlara savaş açarım." (Kitab-ü'l Ha­raç)

Zekat gelirlerini sarfetmek konusunda da Ebu Bekir, Peygamber @'m yolunu izlemiştir. As­haba bütün mükafat ve pay dağıtımım, ilk Müs­lüman ya da sonradan İslam'a giren ayrımı yap­maksızın, eşit olarak düzenlemiştir. Köle ve hür, kadın ve erkek ayırımı da yapmamıştır. Böylelikle halifeliği sırasında (ekonomik ihti­yaçlar konusunda) eşitlik ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalmış ve fazilet sahibi olmayı ya da toplu­ma faydalı hizmetlerde bulunmuş olmayı pay dağıtımı konusunda gözönünde bulundurmamıştı. Ebu Bekir, ele geçirilen ülkelerden elde edilen bol miktardaki serveti insanlar arasında eşit olarak dağıtırken Hz. Ömer ve ashabdan bir kısım kişiler ilk Müslümanlara sonradan Müs­lüman olanlara nazaran öncelik ve daha fazla pay verilmesinde ısrar ettiler. Hz. Ebu Bekir: "İslam dinindeki kıdemleri, gazalarda geçen hakları ve fazilet yönündeki üstünlükleri ma­lûmdur. Ancak zikrettiğimiz hususiyet vemezi-yetlerinin sevabı ve mükafatı Cenab-ı HaK tara­fından verilecektir. Taksim olunan mallar ise medar-ı maişet kabilinden olup bunda eşitlik, İmtiyazdan daha hayırlıdır" buyurmuştur. (Ki-tabül Haraç).

Hz. Ebu Bekr'in halifeliği zamanında devletin bütün vatandaşları Beyt-ül Mal'ın gelirinden eşit pay aldı. Gelir arttıkça bütün Müslümanlar bu durumdan istifade etti ve hiç fakir kimse kal­madı.

Hz. Ömer'in Halifeliği: Hz. Ömer'in zamanın­da fazla servetin eşit dağıtımı ilkesinin yerini, öncelikli dağıtım ilkesi aldı. Hz. Ömer, Pey­gamber @'a karşı savaşmış bulunanlarla Pey­gamber @'m yanında savaşmış bulunanlara eşit pay vermekten hoşlanmıyordu. İlk Müslüman­lara sonrakilerin üzerinde bir öncelik vermeyi düşnüyordu, çünkü Hz. Ömer devletin fazla ge­lirinden alacağı payı belirlerken kişinin İslam için atıldığı imtihanların hesaba katılması ge­rektiği görüşünde idi. Ona göre adalet ilkesi bir kişinin İslama hizmet için harcadığı gayret ve emeğin uygun bir şekilde Ödüllendirilmesini öngörürdü. (Kitab-ül Haraç).

Hz. Ebu Bekir'in görüşü ise bir başka ilkeye da­yanıyordu: İnsanlar İslam'a Allah rızası için gir­diler ve onların mükafatı Ahiret Gününde Rab-leri tarafından tamamen verilecektir. Bu dünya­da kişi temel ihtiyaçlarım karşılayacak kadarına sahip olmalıdır. (Kitab-ül Haraç).

Bunlar fazla servetin insanlar arasındaki dağıtı­mı ile ilgili iki esas ilkedir. Hz. Ebu Bekr'in gö­rüşü İslam'ın eşitlikçi ruhuna daha yakındır ve Müslümanlar arasında eşitliğin sağlanmasına daha uygundur. Bu politika, toplumu gayrita-bii servet farklılıklarının oluşturduğu kötülük­lerden korumada daha isabetli ve müesirdir.

Eğer toplumun bir kesimi geri kalanından daha fazla servet elde eder ve kâr yoluyla bunu yıldan yıla arttınrsa, bu durum nihai olarak, kendisine eşlik eden bütün kötülükleriyle birlikte gayri-adil ve gayri tabii servet farklılıklarım meydana getirecektir. Fakat Hz. Ömer ganimet ve hediye dağıtımında öncelik politikasını benimsemiş ve Peygamber @ 'in Bedir ve Uhud'da savaşmış ilk sahabelerine ve yakınlarına bu dağıtımda bü­yük miktarlar vermiştir. (Kitab-ül Haraç)

Hz. Ömer servet farklılıklarım tabii ve adil sı­nırlar içinde tutmayı başarabilecek kuvvetli ve ehliyetli bir yönetici idi. Herhangi bir kimseden valileri, veya diğer yüksek askeri ve sivil me­murları hakkında bir şikâyet alınca, onların Ömer'in kararlarına karşı birşey yapabilecek cesaret yoktu. Herhangi bir vali veya komuta­nın sahip olduğu serveti nasıl kazandığım anla­mak için soruşturma açabilirdi. Eğer bir kişi ka­mu kaynaklarından haksız yere faydalanmış veya servetini gayri- meşru bir şekilde kazan­mışsa, malı hemen müsadere edilir ve suçluya suçuna uygun ceza verilirdi (Muhammed Ku-tub). Bütün rütbelerdeki valileri, askeri veya si­vil memurları en ufak bir hatalarında görevden alabilen ve halifeliği zamanında hiç kimsenin haddi aşmaya cesaret edemediği Hz. Ömer ça-pmda bir adam bile hayatının sonunda bu önce­lik politikasının hatalı olduğunu ve ekonomik sahada intibaksızlık oluşturmasının muhtemel olduğunu gördü. Önceki hatasının farkına vardı ve görüşünü değiştirerek eğer ertesi yıla kadar yaşarsa bütün ganimetleri ve ücretleri eşitleye­ceğine dair yemin etti. Onun meşhur ifadesi şöyledir: "Daha önce verdiğim kararı yeni­den verme fırsatım olsa, fazla serveti zenginler­den alıp muhtaçlar arasında dağıtırdım." (Mu­hammed Kutub).

Hz. Ömer'in servetin eşit olmayan dağıtımın ge­tireceği sonuçları önceden görmüş ve Hz. Ebu Bekr'in maişet dağıtımında muttaki İle kötü ara­sında ayrım gözetmeyen politikasına bu neden­le dönmüş olması muhtemel görünmektedir. Değişik fertlere geniş miktarlarda servet veren Hz. Osman zamanında servetin eşit olmayan dağıtımının kötü sonuçları bariz bir hale geldi.

Hz. Ali dağıtımda eşitlik ilkesini benimsedi ve müslümanlara ilk hitabesinde şöyle dedi: "Dinleyin! Muhacirden ve Ensardan, Peygamber @'m sahabeleri arasında her kim (Peygamberle olan) dostluğu nedeniyle diğerleri üzerinde üs­tün olduğu görüşüne sahipse, bilmelidir ki bu Üstünlük ona yarın bundan dolayı mükafat vere­cek olan Allah önünde fayda sağlayacaktır. Şu­nu iyi anlayın; eğer bir kişi Allah'ın ve Rasulü-nün çağrısına cevap verir, milletimizi tasdik eder, dinimize girer, kıblemize dönerse İslam'ın hak ve sorumluluklarını kabul etmiştir. Haki­katte hepiniz Allah'ın kulusunuz ve bu mülk Al­lah'ındır. Aranızda eşit olarak dağıtılacaktır. Bu bakımdan kimsenin kimseye önceliği yoktur. Ancak Allah'tan korkanlara, Allah en iyi müka­fatı verir.

 

Esas İlkeler

 

Ekonomik ihtiyaçlarla ilgili bu eşitlikçi ilke, İslamî toplumun temelidir ve onun dengesini sağlamak için bir garantidir. Bu politikanın esas noktalan ve kamuyu himaye ilkesi aşağıda özetlenmiştir:

a- Fakirlerin Hakkı: Toplumun geliri üzerin­de fakirler ve muhtaçlar ilk müslümanlara naza­ran daha büyük bir hak sahibidirler. Bu ilkenin önemi Adiy b. Hatem tarafından nakledilen bir olayda gösterilmiştir. "Adiy b. Hatem kabile­sinden bazı kişiler değişik insanlara tahsisat ve­ren Hz. Ömer'e gittiler. Hz. Ömer, Tay'dan bazı kişilere 2000 dirheme kadar tahsisat verdi. Fa­kat Adiy'i görmezlikten geldi. Adiy, Hz. Ömer'in önüne geldi ve dikildi. Fakat Hz. Ömer onu yine de dikkate almadı. O yine önüne geldi, Ömer yine gözlerini ondan çevirdi. Daha sonra Adiy, "Emir-ül Mü'minin! Beni tanıdın mı?" dedi. Hz. Ömer buna elini kasıklarına koyunca-ya kadar güldü ve daha sonra "Vallahi seni çok iyi tanıdım. Başkaları inkâr ederken, sen inanır­dın. Başkalan kaçarken sen öne çıktın. Başkala­rı aldatırken sen imanını ispatladın. Peygamber @ ve ashabının yüzünü güldüren ilk zekatı da iyi biliyorum. Bu Peygamber @'a senin getirdi­ğin Ben-i Tay'ın zekatıydı" dedi. (Ahmed-Müs-ned). Daha sonra Hz. Ömer özür diledi ve bu pa­radan sadece kendi kabilelerinin reisleri olduk­ları için, açlık meselesi nedeniyle, ağır sorumlulukları bulunanlara pay ayrıldığını söyledi.

Bu, Hz. Ömer'in, servetin eşit olmayan dağıtı­mının sebeplerini ve kamuyu himaye etmenin faydalarını anladığım gösterir. Bu nedenle yok­sulların en azından temel ihtiyaçları konusunda varlıklılara eşit olmasını gerekli görmüştür. Ha­kikatte "ihtiyaç" İslam'da hak için ilk esastır. Çünkü İslam bolluk içinde sefaleti hoş karşıla­maz. Zenginlerin fazlalık gösteren servetinde, muhtaçların hakkı en Öncelikli sırayı alır ve bü­tün durumlarda ilk Önce dikkate alınmalıdır.

b- Servet yığılmasının yasaklanması: İslam, servetin birkaç elde birikmesine izin vermez. Bu bir yanda aşırı bolluk varken diğer yanda tam bir mahrumiyet olması durumudur. İslam bu durumda devlete fakirlerin menfaati için zenginlerin fazla servetini almak konusunda tam yetki tanımaktadır. Peygamber @, Beni Nadir'in yerlerini fethettiğinde (İslamda ilk fe­tih) elde edilen bütün serveti Muhacirun ve fakir Ensar arasında paylaştırarak Kur'an'ın serveti fakirler arasında dağıtmak ve zenginlerle sınırlı bırakmamak konusundaki emrine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. (57: 7). Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti devletin fakirlere Beytü'l Mal'den veya zenginlerin fazlalık servetinden daima yardım etmeleri gerektiği ilkesini ihtiva etmektedir. Böylelikle zengin ve fakir arasındaki fark, Isla-mi toplumun dengesini alt-Üst edecek kadar ge-nişleyemez.

c- Herkes Kudretince Öder: Devletin, fakir­lerin temel İhtiyaçlarını karşılamak için koydu­ğu vergiler her mükellefin ödeme gücüyle oran­tılıdır. Hiçbir şekilde bir kişinin ödeyebileceği sınırı aşamaz. Bu vergi kişiyi hayatın asli ihti­yaçlarından mahrum bırakacak veya zenginle­rin malını tamamen ellerinden alacak şekilde düzenlenemez. Eğer hazine, halihazırdaki ver­gilerle fakirlerin ihtiyaçlarını karşılayamazsa, devlet bu ihtiyaçları karşılamak için zenginlerin servetlerindeki fazlalıklara (bütün mallarına değil) el koyma hakkına sahiptir.

d- Herkese İhtiyacına Göre Verilir: Beytü'l Mal'den herkese çalıştığınca ve ihtiyacı oranın­da pay verilir. Peygamber @ bu prensip uyarın­ca bekârlara bir, evlilere iki hisse vermiştir. Bİr kişinin hakkım belirlerken çalışma ve gayretiy-ı e birlikte İhtiyaçları da gözönünde bulundurul­malıdır.

e- Sosyal Güvenlik: Sosyal güvenlik ilkesine göre, İslami devlet hasta, yaşlı veya sakat olan ve bu sebeplerle çalışamayan herkesin temel ih­tiyaçlarım sağlamayı garanti etmektedir. Hz. Ömer, gayrimüslimler de dahil bu tür insanla­rın tümüne Beytü'l Mal'den tahsisat vermiştir. Yaşlı, hasta ve kör Yahudilere ve cüzzamh ve sakat Hristiyanlara bu çeşit yardımlar yapmış­tır.

f- Sosyal Himaye: Genel sosyal himaye ilkesi­ne göre, her köy ve kasaba kendi sınırları dahi­lindeki açlığın sebebiyet verdiği ölüm vakala­rından sorumludur. Her aç ve susuz kimse haya­tını idame ettirebilmek amacıyla bir yiyeceği veya suyu sahibinden gerekirse zorla alabilir. Ancak dikkat edilmesi gerekir ki, bu zora baş­vurma, sadece hayatın idamesi içindir; başka bir kimsenin emeğinden yararlanmak için değil.

 

Tahsisatların Ödenmesi

 

Hz. Ömer'in halifeliği zamanında kamuyu hi­maye tam manasıyla tesis ve muhafaza edilmiş­ti, insanlara tahsisat ve maaş dağıtımı için deği­şik birimler oluşturulmuş ve bu amacı temin için bir takım kayıtlar tutulmuştu.

Vskerî Hizmet Birimi: Bu servisin görevi Ci-tada katılan kişiler ve aileleri arasında tahsisat ve maaş dağıtımını düzenlemekti. Düzenli as­kerlere olduğu gibi gönüllülere de maaş alma­dıklarından ailelerinin geçimim temin için ga­nimetten pay verilirdi.

İmam Ebu Yusuf, bu birimin oluşturulmasını şu sözlerle anlatmaktadır: "Halife Ömer zamanın­da, Allah fethedilen yerleri genişlettiğinde ve Acemler ve Rumlar mağlup edildiğinde Hz. Ömer ashabdan müşekkil istişare Meclisi'ni topladı. Ve "serveti Beytü'l Mal'de toplamaya karar verdim. Çünkü bu, insanlar yıllık ücret ödemekte fayda sağlayacaktır. Görüşlerinizi bilmek İstiyorum" dedi. Ashab; "Düşündüğün gibi yap, münasiptir. Çünkü Yedullah seninle-dir" diye cevapladılar. Sonra, Ömer değişik grup insanlar için ücretler belirledi. Gerekli gi­rişlerin yapılması için kayıtlar tutulmasını iste­di. Daha sonra kimin isminin önce yazılmasını sorunca Abdurrahman b. Avf "kendi isminle başla" dedi. Ömer: "Vallahi bunu yapamam. Ama Rasulullah @ 'in ailesi Beni Haşim İle baş­layacağım" dedi. (Kİtabü'l Haraç).

Askerlere aileleri için de maaş ödeniyordu. Da­ğıtılan miktar, her askerin bakmakla yükümlü olduğu fert sayısına göre tesbit ediliyordu. Her yeni doğan çocuk içiıi fazladan bir pay ekleni­yordu.

Adalet ve İdare Birimi: Bu servis İslami dev­letteki adalet mensupları ve diğer yönetici gö­revlerde olanların maaşları ile ilgilidir. Bütün hakim ve idarecilerin ve bunların personelleri­nin isimleri bu birim tarafından muhafaza edi­lir, yıllık ücretleri iki esas dikkate alınarak öde­nirdi: Birincisi, rüşvet almaya özenmelerini ön­lemek İçin verilen ücretler ihtiyaçlarını karşıla­maya yeterli olmalıydı. İkincisi, ücretleri izafi olarak eşit olmayı ve eğer bir farklılık varsa ma­kul sınırlarda tutulmalıydı.

İmam Ebu Yusuf bu bölümleri anlatırken şöyle yazmaktadır: "Ey Harun! Halifeliğinin sınırları içerisinde posta servisinin ve haberleşme işinin emanet edildiği kişilerin âdil ve namuslu olma­ları ve bunların ücretinin beytü'l mal'de ödene­ceği konusunda emirler yolla. Ve Müslümanla­rın hizmetine kimi tayin edersen, onun ücretini de bevtü'l mal'den belirle. Valilerin ve kadıların ücretini toplanan zekattan verme. Bundan Kur'an-ı Kerim'de açıklığa kavuşturulmuş ol­duğu gibi (9:60) sadece zekat toplayan memur­lara ver." (Kitabü'l Haraç).

Sadaka, zekat ve öşürü İmamm kendisinin top­laması ve her yerde insanların arasındaki anlaş­mazlıkları bizzat yatıştırması mümkün olmadı­ğı için, İmamın bu işleri kendi adına yapacak hakim ve tahsildarlar tayin etmesi İrham'm gö­revlerindendir. Onlara beytü'l mal'den ücret Ödemesi de gereklidir. (Kitabü'l Haraç).

Ebu Ubeyde de tahsildarların, memurların, ko­ruma görevlilerinin ücretlerinin gayretlerine ve işlerinin çeşidine göre Beytü'l Mal'den Ödeme yapılması gerektiğini söylemektedir. (Kitabü'l Emval, sh. 606).

Eğitim ve Tebliğ Birimi: İslamî öğretinin esas-larnı anlatma ve mesajını yayma işi ile uğraşan herkese Beytü'l Mal'den yıllık maaş verilirdi. Bu hizmet yalnızca Allah adına ve Allah Rızası için yapılıyor ise bu kişilerin ailesinin geçimini temin etmek İslamî devletin görevi olarak kabul edilmiştir. Ömer ve Osman'ın halifelikleri za­manında bu birim için özel düzenlemeler yapıl­dı. Öğretmen ve vaizlere maaş dağıtıldı. İbni Cevzi'ye göre Ömer ve Osman müezzin, imam ve öğretmenler için yıllık maaş bağladılar.

Sosyal Güvenlik Birimi: Bu servis muhtaçlara ve fakirlere verilen tahsisatın kayıtlarını tutu­yordu. Amacı, halifelik sınırlan dahilinde haya­tını sürdürme vasıtalarından mahrum hiç kim­senin kalmamasını sağlamaktır. Yaşlı, sakat, yetim, dul veya herhangi bir sebeple maişetleri­ni temin edemeyen kimselere Beytü'l Mal'den yıllık tahsisat ayrılırdı. Bu birim Kur'an-ı Ke-rim'deki sadaka ve zekat ile ilgili ayetler ve Pey-gamber@'ın sadakanın zenginden toplanması, toplumun fakir ve muhtaçlarına harcanmasını açıkça söyleyen hadisi temel alınarak oluşturulmuştur.

ibni Cerir bir defasında Peygamber @'a bazı kimselerin geldiğini rivayet etmiştir. Bu kişiler yalın ayak ve çıplaktılar, kılıçlan yanlarından sarkıyordu. Bunların çoğu Mudar kabilesinden-diler. Yüzleri sefalet ve açlıklarını yansıtıyordu. Onların bu durumunu görünce Peygamber @'m yüzü şefkat ve merhametten değişti ve odasma gitti. Daha sonra dışarı çıkarak "Al­lah'ın zengin veya fakir, büyük veya küçük bü­tün kullarının bir insandan, Adem'den geldiği­ni, böylece hepsinin Adem'in oğullan olduğu­nu" belirten Nisa ve Haşr surelerinden bazı ayetler okudu. Bu ayetlerde, insanların Al­lah'tan korkmaları ve Ahiret günü İçin Allah'ın yanına ne götürdüğünü düşünmeleri de İsteni­yordu. (Müslim).

Hz. Ömer bir defasında fakirlerin tahsisatını be­lirlemek için iştahlı bazı kimseleri çağırdı ve on-lan iki gün alıkoydu. Her insan için yiyecek tah­sisatını buna göre belirledi. (Fütuhü'l Buldan, sh. 442). Ebu Ubeyde şöyle rivayet etmiştir: "Bir keresinde Hz. Ömer bir elinde müdy (takri­ben 19 sa') ve diğer elinde kist (takriben yarım sa') varken Müslümanlara kişi başına her ay için iki müdy buğday ve iki kist zeytin yağı ve iki kist sirke tahsis ettiğini söylüyordu. Sonra bir adam kalkarak, kölelere de aynı miktarın mı ve­rileceğini sordu. Ömer, evet, kölelere de diye cevapladı. Daha sonra Hz. Ömer minberden halka nitab etti. Allah'a hamd ettikten, Rasulüne salavat getirdikten sonra elinde belli Ölçekleri tutaraktan halka kendileri için aylık tahsisat be­lirlediğini söylemiştir." (Kitabü'l Emval, sh:46 Fütuhü'l Buldan, sh, 146).

Her tahsis grubu için ayn kayıtlar vardı. Gönül­lülere ve mücahidlere maaş ve tahsisat fey ola­rak elde edilenlerden verilirken, yoksullar ve muhtaçlara yapılan yardım zekat, öşür ve diğer sadakalardan verilirdi. Muhtaçların, fakirlerin, miskinlerin, yetimlerin, dulların, yolda kalanla-nn ve fakir borçlulann ihtiyaçlarım beytü'l mal'den karşılamak, onlara aylık, altı aylık ve yıllık maaş ve tahsisatlar şeklinde yardım etmek halifenin vazifesidir.

Bütün İnsanları Himaye: İslamî devlet sınıf, inanç ve renk aynmı yapmaksızın bütün halkın temel ihtiyaçlannı karşılamaktan sorumludur. Hilafet zamanında temel ihtiyaçlarını karşıla-malan için fakir ve muhtaç gayri Müslimlere beytüİ mal'den yardım edilirdi. Hz. Ömer, hali­feliği sırasında İslam devleti sınırlan dahilinde yaşayan hasta, yaşlı, dul ve yetim Yahudi ve Hrıstiyanlara hiçbir ayırım yapmaksızın tahsi­sat ayırmıştır.

Eğer İslamî devletin tebasmdan olan bir gayri Müslim, İslam ordusuna zorlama olmaksızın kendi ihtiyarıyla katılır ve İslam için savaşırsa bu kişinin cizyedenmuaf tutulacağına ve kendi­sine diğer mücahidlere verildiği gibi ganimet­ten makul bir hisse verileceğine, eğer halife uy­gun görürse her mücahid gibi maaş bağlanaca­ğına açık işaretler vardır. Bu, İslamî devletin gayri müslim vatandaşlarıyla yaptığı mukave­lede açıkça belirtilmiştir. Mesela, Zencan'ın fet­hinde yapılan mukavelede; "Aranızda (zımmi-ler) kimden savaş için yardım istesek yardımı­nın mükafatı c*z;ye'den muaf tutulması mark­tır." hükmü yer almaktadır (Taberi, c. IV, s. 254).

Azerbaycan'ın fethinde yapılan mukavelede; "(zımmiler arasında) her kim İslam ordusuyla birlikte savaşırsa bu yıl için cizyeden muaf tutu­lacağı" yazılmıştır. (Taberi, c. IV, sh. 254). Be-lazuri, Ubeydullah b. Zeyd'in Buhara'dan geniş bîr topluluğu İslamın koruması altına gelmeye davet ettiğinden ve karşılığında ihtiyaçlarım gi­dermek için bir tahsisat belirleyeceğini söyledi­ğinden söz etmektedir. Bu kişiler bunu severek kabul ettiler ve Basra'ya yerleştiler. (Fütuhû'l Buldan, sh. 269). Hz. Bekr'in halifeliği sırasın­da Hâlİd b. VeKd, Hire halkıyla aşagıuaKi muka­veleyi yapmışın, oiz zımmileriri içinden her­hangi bir kimse yaşlılıktan dolayı malûl hale ge­lirse veya herhangi bir tabii afetin kurbanı olur­sa veya bir zengin, halkı kendisine yardım vere-cekkadar fakir düşerse, bütün bu hallerde bu ki­şilerin cizyeden muaf tutulacağına, kendilerinin ve ailelerinin İslamî Devlette kaldıkları sürece Beytü'l Mal'den destekleneceğine söz veriyo­rum." (Kitabü'l Haraç).

Bunlar İslam ordusuna katılan zımmilere veri­len maaş ve tahsisatlardı. İslami devlet ayrıca bütün fakir, muhtaç ve miskinlere de sınıf, renk ve inanç ayrımı gözetmeksizin tahsisat vererek hiç kimseyi temel ihtiyaçlarından mahrum bı­rakmamıştır. Hz. Ömer'in halifeliği zamanında vuku bulan şu olay bu gerçeğe yeterince ışık tut­maktadır: "Hz. Ömer yolda giderken, bir kapı­nın önünde durup dilenmekte olan, ihtiyar ve iki gözü âmâ bir dilenci gördü. Ömer, ihtiyar dilencinin arkasından iki eli İle omuzlarına dokuna­rak; 'Sen ehl-i kitabın hangi smıfındansın?' diye sorunca, ihtiyar; 'Yahudiyim' dedi. Ömer: 'Gör­düğüm bu hale seni mecbur eden şey nedir?' di­ye tekrar kendisinden sorunca, o dilenci yahudi; 'İhtiyaç ve vermekle mükellef olduğum cizye beni bu hale giriftar etti' diye durumunu arzetti. Bunun üzerine Halife Ömer kendisini alıp evine götürdü. Ona bazı şeyler ihsan ettikten sonra, Beytü'l Mal memuruna; 'Buna ve bunun gibi olan kimselere, insaf ve merhamet nazarı ile ba­kınız1 diye emrettikten sonra şöyle devam etti: 'Biz bu adama insafla mukabele etmiyoruz. Zira sadece kendi yiyeceğimizi yiyoruz. Bu gibi ki­şileri ancak cizye toplanmasında düşünüyoruz. Halbuki "Muhakkak ki sadakalar, fakirler ve miskinler içindir." (9: 60) ayeti kelimesindeki (fukara) gerçi ehli İslam olan fakirler demektir. Ancak bu adam da ehli kitap miskinlerindendir1 buyurarak o dilenciden bu durumu ona benze­yenlerden cizye'yi kaldırmıştır. Ömer'den biz­zat müşahade ettiğim gibi bu dilenciyi de gö­zümle gördüm. (Kitabü'l Haraç).

Hz. Ömer bu insanlar konusunda çok hassastı. BirdefasındaHuzeyfeveOsmanb.Hariif, Dicle topraklarından haraç toplayarak geldiklerinde Hz. Ömer onlara zımmilerden ödeyebilecekle­rinden daha fazla alıp almadıklarını sordu. Hu-zeyfe, aldığının, onlarda kalandan çok daha az olduğunu, Osman ise bu miktarın iki mislini on­lara bıraktığını söyledi. Bunun üzerine Hz. Ömer meselenin önemini şu sözleriyle dile ge­tirdi: "Şunu bilin! Vallahi, eğer sağ kalırsam, Irak'ın dullarını o halde bırakacağım ki, benden sonra hiçbir zengine muhtaç olmayacaklar." (Kitabü'l Haraç).

Tahsisat sistemi kamuyu himayenin en iyi ve en verimli yoldan yapılması için değişik başlıklar altında tesis edilmiş ve düzenlenmişti.

 

Hz. Ömer Tarafından Ödenen Tahsisatlar

 

İmam Ebu Yusuf yazmaktadır; Zeyd, babasının Ömer İbni Hattab şöyle söylerken işittiğini ri­vayet etmiştir: "Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki, bu mallarda herke­sin hakkı vardır. Köleler müstesna olmak üzere gerek verilsin, gerek verilmesin hiç biri diğerin­den farklı değildir. Ben de bu babda sizinle mü­saviyim. Ancak herkesin hakkı bir değildir. Al­lah'ın kitabında kim efdal ise ve Peygamber Efendimizin taksiminde kim önde ise, taksimde Öne geçme ona göredir. Yanı öazı zevataî'lâ-yı kelimetullah yolundaKi gayretlerine, bazııarı-nın İslam'da olan kıdem ve önceliklerine, bazı­larının da ihtiyaç ve zaruretlerine bakılır. Yine Allah'a yemin ederim ki, eğer dünyada bir müd­det kalırsam San'a dağındaki çoban bile, orada bulunduğu halde ve yüzü kızararak istemeden önce bu mallarda olan nasibini alacaktır." (Kita-bü'l Haraç).

Hz. Ömer, Bedir'de savaşmış olan Ensar ve Mu­hacirine 5 bin, Bedir harbine katılmadıkları hal­de, katılanlar gibi İslam'da geçmişi olanlara 4 bin dinar yıllık tahsisat belirledi. Habeşistan'a hicret edenlere ve Uhud'da savaşanlara yıllık 4 bin, Bedir'de savaşanların çocuklarına bin dir­hem verildi. Fakat Hasan ve Hüseyin, Peygam­ber @ 'a olan akrabalık münasebetlerinden dola­yı babalan ile aynı miktarda yani kişi başına 5 bin dirhem tahsisat aldılar. Mekke'nin fethinden Önce hicret edenlere 3 bin, Mekke'nin fethinde İslam'ı kabul edenlerin her birine yıllık 2 bin dir­hem tahsisat verildi. Muhacir ve Ensarm çocuk­ları da 2 bin dirhem aldılar.

Sıradan insanların tahsisatını belirlemek için Hz. Ömer onların statülerini, Kur'an bilgilerini ve cihaddaki durumlarım gözönünde bulundu­rurdu. Bütün diğerlerine eşit şartlarda, 2100, 1000,900,500 ve 300 dirhem yıllık tahsisat ve­rildi. Halife Ömer, eğer daha fazla servet elde edilirse tahsisatları arttıracağını ve herkes için 4000 dirhern kararlaştırdığını da söyledi. Sefer için bin, silah için bin, aile masrafları için bin ve bineği için de bin olmak üzere tam 4000 dirhem. (Kitabü'l Haraç).

Ortalama olarak her Muhacire yıllık 5 bin dir­hem, her Ensariye 3 bin dirhem ve Peygamber @'m hanımlarına 12 bin dirhem veriliyordu. Ancak Hz. Ömer tahsisatları belirlemede koy­duğu kurallara her zaman bağlı kalmazdı. Bazı durumlarda bu kuralları izlemek zaruri sayıl­maz ve bazı kişilere kendileriyle aynı mevkide oıamara nazaran daha yüksek hisse verilimi. Ümmü'l-müminîn tlmmü Selem^'nin oğlu vnıert: ^uuü dirhem veriliyordu. Muhammet b. Abdurrahman b. Cahş, Hz. Ömer'e ; "Ne bu­nun babasının bizim babamızdan ve ne de ken­disinin bizden üstünlükleri vardır" deyince Hz. Ömer kendisine cevaben; "îkibin dirhem babası Ebu Seleme için önceden tahsis etmişsem de an-nesiÜmmü Seleme için debin dirhem tahsis ve ilave eyledim. Senin de onun annesi gibi bir an­nen varsa söyle sana da bin dirhem ilave ede­yim" buyurdular. Hz. Ömer, Usame b. Zeyd için de 4000 dirhem tahsis etti. Abdullah b. Ömer kendisine 3000 dirhem verildiğim hatırlatarak; "Ey babacığım! Niçin Usame'ye benden bin dir­hem fazla verdiniz. Babası benim babamdan daha faziletli olmadığı gibi kendisinin hususi­yetleri de benden fazla değildir." demişse de adil İmam Ömer; "Oğlum! Rasulullah Efendi­miz, O'nun babasını senin babandan, oğlu Usa-meyi de senden çok severlerdi" buyurarak ken­disine cevap verdi.

Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekr'in hanımı, Esma bintİ Humeys, Ümmü Gülsüm binti Ukbe ve Abdul-lahb. Mesud'un annesine biner dirhem tahsis etti. Hz. Ömer bu muhterem kadınlara kendileriy­le aynı mevkide bulunan kadınlardan daha fazla hisse vermiştir. Çünkü bu kadınların diğer kişi­lere nazaran öncelikleri olan zatlara yakınlıkları vardı. (Kitabü'l Haraç).

Hz. Ömer'in Siyasetinin Başlıca Özellikleri:

Hz. Ömer'in halifeliği sırasında kamuyu hima­ye politikasının ana özellikleri şöyleydi:

a- Herkese Sosyal Güvenlik: Hz. Ömer, İslâm devletinde hiç kimsenin aç, çıplak veya ban-naksız kalmamasını sağlamak için lüzumlu bü­tün düzenlemeleri yapmış ve her adımı atmıştır, Sakatlara, zayıflara, hastalara, yaşlılara, yetim­lere, dullara, işsizlere ve bunlar gibi ihtiyaç içe­risinde olan bütün bu kişilere Beytü'l-mal'den maişet temin edilmesi Halifenin devamlı bir emriydi.

Sınıfına, rengine veya inancına bakılmaksızın bütün fakir ve muhtaçlara beytü'l mal'den mad­dî yardım yapılırdı. Yaşlı ve malûl olan Yahudi hahamları ve Hristiyan keşişlerinin de maişetle­ri beytü'l mal'den temin edilirdi.

b- Yolda Kalanlara Yardım: Şehir ve kasa­balarda yolculara bedava yiyecek ve barınak veren masraflarını devletin karşıladığı misafir­haneler inşa edildi.

c- Yeni Doğanlara Tahsisat: Çocuk bakımı ve yetiştirme masrafları beytü'l mal'den ödeni­yordu. Küçük çocuklara doğdukları günden iti­baren yıllık 100 dirhem ödeniyordu. Ibni Sa'd, Halid b. Arfete'den naklen, küçük çocuklara ödenen yıllık 100 dirheme ek olarak aylık 2 ca~ rib 'lik mısır verildiğini kaydetmektedir. Biraz büyüyen çocuğun bu maaşı bir misli artarak 200 dirhem oluyor, yetişkin yaşa gelince 300 dirhe­me çıkıyordu.

d- Yetimlerin Masrafları: Öksüz, yetim ve kimsesiz çocuklara ödenen maaş diğerlerinin aynıydı. Bunlar da önce 100 dirhem alır, daha sonra kademeli olarak artardı. Bu çocukların bakımı için gerekli tahsisat vasilere yapılır, bu gibi çocuklara bakan kişiler ayrıca maaş alırlardı. Öksüz, yetim ve kimsesiz çocukların giyim, korunma ve eğitimi devletin göreviydi.

Hz. Ömer hilafetin başı olması sebebiyle hasta­lan, açları, fakir ve sakatlan ve bu gibi hayatını kazanamayan kişileri gözetmenin kendi vazife­si olduğunun şuurunda idi. Eğer bunlar hasta­lıklarında, sefaletlerinde ve yokluklarında açlı­ğa terkedilİrlerse Ahiret Gününde halifenin bundan sorumlu olacağını da biliyordu. Bir de­fasında bir bedevi Ömer'e gelerek ailesi için gi­yecek istedi. Ömer onun bu isteği yerine getiril­mezse ne olacağını sordu. Bedevi cevap olarak "Hesap Gününde hakkında sorguya çekilecek­sin ve şaşıracaksın. Sonra da ya Cehenneme ya da Cennete gideceksin" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer ona hemen üzerinden gömleğini ver­di.

Rivayet edilen bir başka olay şöyledir: Ashab-dan Said b. Yerbu adında bir zât gözlerini kay­bettiğinden mescide devamlı gelemiyordu. Bu­nu öğrenen Hz. Ömer, Said'e maaşlı bir hizmetçi vermişti. Hizmetçi onumescide götürüp getirir­di.

Bütün bu misaller Hz. Ömer'in kamuyu himaye politikasına ne derece önem verdiğini ve kamu­ya karşı olan vazifelerini yerine getirmek için güçlüğü bizzat ne derece omuzladığını göster­mektedir.

"Muhacir ailelerine karşı Hz. Ömer tıpkı bir ba­ba gibiydi. Mücahidler sefere çıkınca hanımla-nnı ziyaret eder, onlara selam verir ve ihtiy açla-n olup olmadığını sorardı. Ihtİyaçlannı pazar­dan alır, kadınlar cariyelerini onunla gönderir ve o da ihtiyaçlarını onlar adına satın alırdı. Eğer birinin parası yoksa, malları kendi parasıyla alırdı. Cepheden haberler gelince bizzat kendisi mektupları kadınlara götürür, lüzum olursa bu mektupları onlara okurdu. Ayrıca mektuplarını toplamak İçin de kapı kapı dolaşır, eğer bir kİm-se mektup yazmamışsa onun mektubunu yazı-verir ve bunlan kocalarına gönderirdi." (Şah Veliyullah Dehlevi, Azala al-Khafa).

Hicretin 18. yılındaki kıtlıkta beytü'l mal'deki bütün tahıl ve parayı insanlara sarfetmişti. Eya­letlerden para ve tahıl istemiştir. Kıtlıktan etki­lenen insanların ve ihtiyaçlannın listeleri yapılmış ve bu İnsanlara istihkak karneleri verilmiş­tir. Tahıl, herkese, karneye kaydediliş sıralama­sına göre verilirdi; insanların yiyecek İhtiyaçla­rını karşılamak için Medine'de hergün 20 deve kesilirdi. Bu Örnek olağanüstü durumlarda İsla-mi devletin kamuyu himaye konusundaki so­rumluluğunun ne sınırlara vardığını göstermek­tedir.

Kamuyu himaye için düzenlemeler yapılır ve bu derece korunursa, o vakit insanların büyük bir çoğunluğunun bu tahsisatlara güvenerek ça­lışmadan yaşamayı tercih edecekleri şeklinde bir itiraz olabilir. Bunun sonucu olarak, ticaret ve sanayi gibi geçim yollarının terkedilebilece-ği söylenebilir. Ancak bu doğru değildir, çünkü inananlar arasında Allah rızasını kazanmak için çalışma ruhunu yayan İslami talimat ve terbiye görmezlikten gelinemez. Gerçekte, Ebu Süfyan da o vakit Hz. Ömer'e buna benzer bir soru sor­muştu. Belazuri bu olayı şu şekilde aktarmakta­dır: "Ömer, tahsisatlar için kayıtlan hazırlar­ken, Ebu Süfyan,'Bizanslılar gibi bağış usulünü mü başlatmak istiyorsun? Eğer tahsisatları bu şekilde belirlersen, insanlar buna bağımlı hale gelip ahş-verişi terkedecekler' dedi Hz. Ömer, kendisinin bey tü'İ mal'de çok büyük bir hızla bi­riken serveti (zenginler ve fakirler arasındaki boşluğu kapamak, böylece servet farklılıklarım makul ve adil seviyelere getirmek için) dağıt­mak zorunda kaldığını söylemiştir." (İbni Sa'd; Tabakat).

Gerçekte, İslami devlette düzenlenen bağış ve tahsisat sistemi kapitalist ve komünist bir ülke­de yapılan böyle bir düzenlemeden kaynaklana­cak kötülüklerden tamamen uzaktır. O mükem­mel bir kamuyu himaye örneğidir; ne aylaklığı teşvik eder ve ne de ihtiyaçları beytü'l mal'den karşılanmamış bir fakir, muhtaç veya sakat bı­rakır.

Hz. Osman ve Ali'nin Hilafet Döneminde:

Hz. Osman, bağış ve tahsisat sistemini muhafa­za etti ve değişik kişilere büyük meblağlar ver­di. Eşitlik ilkesine inanmasına rağmen, bağış ve tahsisatlardaki faklılıklan yüksek seviyede tut­tu. Bazen bazı kimselere hediyeler ihsan etme konusunda çok cömert davrandı. Fakat genel olarak kamuyu himaye sistemi güzelce muhafaza edildi ve Halifeliği zamanında fakir ve muh­taçlarla gereğince ilgilenildi.

İnsanlar arasında tahsisat dağıtma konusundaki Hz. Ali de Hz. Ebu Bekr'in eşitlik ilkesini kabul etti ve benimsedi. Sosyal mevkilerine, İslami konumlarına, Peygamber @ ile olan yakınlıkla­rına veya Bedir ve Uhud gibi ilk savaşlara olan katkılarına bakmaksızın bütün insanlara eşit tahsisat verdi. Ekonomik meselelerde kimseyi birbirinden ay ırdetmedi ve herkese eşit muame­le etti. Halifeliği zamanında kamuyu himaye sistemi iyi muhafaza edildi ve toplumun bütün fakir fertleriyle ilgilenildi.

Kamuyu himaye sistemi Ömer b. Abdulaziz'İn halifeliği döneminde tekrar gündeme geldi. Fa­kirlerin ve muhtaçların yiyecek ve diğer ihti­yaçları beytü'l mal'den karşılandı.

 

KISIM 7

 

EKONOMİK ADALET (I)

 

Millî kaynakların âdil ve eşit dağıtımı amacına

ulaşabilmek için İslam aşağıdaki tedbir ve usul­leri önermektedir:

Gönüllü sadakayı ve artan malın infak edilmesi­ni (el-afv) de içine alan ihtiyarî yönlendirme ve hukukî tedbirlerdir.

 

Sadaka (Gönüllü İnfak)

 

Ahlakî Vazifeler: Ekonomik adalet idealine ulaşmak için, İslâm bütün mü'minlerden servet­lerini toplumun ortak menfaati için harcamala­rını istemektedir. İslam, Müslümanların servet­leri üzerindeki bu hakkın sadece zekatı öde­mekle kalkmadığını vurgulamaktadır. Hakiki infak, Müslüman toplumun zengin fertlerinin tabi olduğu çok kuvvetli bir yükümlülükten ve miktar olarak zekatın çok üzerindedir. Bir Müs­lüman, topluma karşı olan bu ahlaki mesuliyeti­ni yerine getirmedikçe Allah'ın rızasını kazan­dığından emin olamaz. Peygamber* @ bunu şu hadisiyle çok açık bir hale getirmiştir: "Kişinin malı üzerinde (Allah'ın ve kullarının) zekattan başka haklan da vardır." (Naim Sıddıkî, a.g.e., sh. 96).

Dördüncü halife Hz. Ali'nin aşağıdaki açıkla­masını okuyunca bu hadisin Önemi daha da açıklığa kavuşmaktadır: "Allah, zenginlere, mallarından, fakirlerin ihtiyaçlarına yetecek ka­dar, vermelerini emretti; eğer fakirler yiyecek veya giyecek bulamıyorlar ve (maişetleri için başarısız bir şekilde) uğraşıyorlarsa, bu, zen­ginler vazifelerini yapmadığmdandır ve Ahiret Gününde Allah onları azarlayacak ve cezalan­dıracaktır." (Muhalla, c. VI, sh. 158. Aktaran Şeyh Mahmud Ahmed, Economics of islam, 1964, sh 99).

Yani, Hz. Ali'ye göre, zenginler istiflenmiş servetlerini, fakir, aç, çıplak ve sefalet içindeki in­sanlara rağmen saklıyorlarsa, bu halde Allah'ın gazabını haketmişlerdir. (A. Hakim, a.g.e, sh 193-195).

İbni Ömer'e göre "Zekat, fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezse o vakit fakirlerin duru­munu iyileştirmek o kasabanın zenginlerinin vazifesi olur." Hz. Ömer'in halifeliğinin son günlerinde, İslam'ın eşitlikçi Özü hakkında şim­di bildiklerini evvelden bilmiş olsaydı, fakirle­rin temel ihtiyaçlarını karşılamak için zenginle­rin artan servetini zorla alacağını söylediği riva­yet edilmiştir.

Ebu Zer, şöyle rivayet etmiştir: "Peygamber @ Kabe'nin duvarının gölgesinde otururken 'On­lar kaybedenlerdir" buyurdu. Ben 'Onlar kim­lerdir ya Rasulullah?' diye sordum. Nebi @ 'Ser­vet yığanlar ve eliyle her tarafa işaret ederek 'böyle böyle infak etmeyenlerdir' buyurdu." (Buhari ve Müslim).

Bu hadis Peygamber @'ın "zekattan başka hak­lar da vardır" sözünün gerçek önemini göster­mektedir. Zenginler zekatlarını ödedikten son­ra vazifelerinden kurtulmuş olmamaktadırlar. "Ebu Zer'e göre, toplum zengin ve fakir tabaka­lara ayırılmamahdır ve bütün insanların temel ihtiyaçları karşılanmadıkça zenginlerin istifle­dikleri serveti insanlardan sakınmaları bir çeşit hırsızlıktır."

"Ashabın ilklerinden olan Ebu Zer'den asırlarca sonra İbni Hazm'm meseleyi tekrar gündeme getirdiğini ve Kur'an ve hadisten ve halifeler­den iktibaslar yaparak, İslam'ın sefalet ve yok­luğun ortadan kaldırılmasını istediği ve servetin yayılmasını taleb ettiği tezini ispatlamaya çalış­tığını görmekteyiz, islam özel mülkiyete izin vermiştir. Fakat bu hak mutlak değildir. İbni Hazm'ın görüşleri, bir bakıma, bütün vatandaş­ların temel maddi güvenliği için hazırlanan Be-veridge Planı'mn benzeridir. Sabi, Mücahid ve Tavus'a dayanarak, toplumun, zenginlerin ser­vetleri üzerinde, zenginler zekatlarını ödemiş olsalar bile hakkı olduğunu söylemektedir. (A. Hakim, a.g.e, sh. 193-195).

"Kur'an; Hakk kelimesi yerine fakirlerin hakkı kelimesini kullanmaktadır; böylece zengin kişiden vermesi istenen sadaka değil, emekleriyle milli serveti oluşturmuş bulunan fakirlerin hak­larının geri dönmesidir. İbni Hazm Kitab'dan sadaka için benzeri bir kelime kullanmak yerine "fakirlerin hakkı" kelimesinin kullanıldığı pek çok ayet aktarmıştır."

"Diğer insanlar sıkı ihtiyaç içindeyken fazlalık­ların muhafaza edilmesinin yasaklığı ile ilgili olarak İbni Hazm, Peygamber @ 'in Ebu Said el-Hudrî tarafından rivayet edilen bir başka hadisi­ni almıştır: "Fazla devesi olanlar olmayanlara versin, fazla azığı olanlar da olmayanlara ver­sin" buyurdu. Sonra kimsenin fazla mal sakla­maya hakkı olmadığınım bize öğretilmekte ol­duğunu biz anlayana kadar her nevi malı zikret­ti."

"İbni Hazm daha sonra millî servetin yayılma­sında devletin uyguladığı güç konusu ile ilgi­lenmiştir. Öncelikle ihtiyacı olan bir ferdin faz­lalık malı olan bir başkasına karşı haklarını ele almıştır. İbni Hazm'a göre eğer bir kişi açlıktan ve susuzluktan Ölmek üzereyse ve bunlara sahip olan kişi ona bunları vermiyorsa zaruret içinde bulunan kişinin bunları zorla almaya hakkı var­dır. İbni Hazm'dan önceki fakihlerin çoğu sade­ce aşın susuzluğun şiddeti caiz kılacağı görü­şünde idiler. İbni Hazm onları tenkid ederek, "susuzluk şiddeti caiz kılıyorsa açlık ve çıplak­lık niye eşit derecede öldürücü kabul edilme­mektedir" der."

"ilk halife Hz. Ebu Bekr fakirler için olan zekatı ödemeyenleri ezmek için savaş açmıştır. İbn-i Hazm sefalet ve yoksulluk varken elinde fazla servet bulunduranlara karşı şiddet kullanmanın caiz olduğu görüşündedir." (Abdül Hakim, a.g.e., sh. 193-196).

Burada şu hususu belirtmek gerekir: Bu durum bütün sermayenin ve özel mülkiyetteki bütün toprakların komünizmde olduğu gibi devlet ta­rafından zorla müsadere edilmesini hiçbir şekil­de caiz kılmaz. "İslamî hayatı bütünüyle bilen ve ona temel ilkeleriyle aşina olan bir kişi ko­münist propaganda tarafından kolaylıkla tuzağa düşürülemez. İslâm özel mülkiyete ve şahsı te­şebbüslere izin verir. Bütün hakları kendisinde toplayan ve ferdi soyut bir makinalar sisteminin merhametine ve hizmetine terkeden totaliter

devleti öngörmez. Komünizm herkese aynı dü­şünceyi aşılamaya çalışır; İslam bunu yapmaz, islam, kurallara uyan veya çiğneyen insanlar arasında ortak bir esas oluşturmak için manevi hakikatleri ve sosyal adaleti yeterli görür. İn­sanlar istedikleri gibi düşünebilirler ve işleri gayri-ahlaki ve topluma zararlı bir tabiatta ol­mamak şartıyla istedikleri işte çalışabilirler. İn­sanlar namuslarıyla çalışarak servet kazanabilir ve bu servetin meyvelerinden faydalanabilirler. Fakat Kur'an'da da belirtildiği gibi İslam ekono­misinin temel ilkesi servetin, toplumun bütün sınıflarına dağılmasıdır." Ve bu amaca İslam, bu bölümde daha önce açıklandığı gibi, manevi ilkelerini ve kanuni tedbirlerim gündeme geti­rerek ulaşır.

Fazlalığın İnfâki {el-afy Kur'an'ın millî servetin kitleler arasında yayıl­ması İçin müslümanlara emir buyurduğu önem­li ve etkili manevi yükümlülük infak esasıdır. Bu, insanların, Allah rızasını kazanmaları için servetlerinden artanı harcamalarını öngörmek­tedir. İnfak ilkesi Bakara suresinde şu ayetle ifa­desini bulmuştur: "... Ne sarfedeceklerini sana sorarlar de ki 'Artanı' Böylece Allah, dünya ve ahiret hususunda düşünesiniz diye ayetlerini açıklar." (2: 219).

ei-Afv (artan) kelimesi bir kişinin gerekli mas­raflarının üzerinde ve fazla olan miktar; kişinin ihtiyaçlarını karşılamasından sonra kalan; bir kişinin ailesinin ihtiyaçlarını karşıladıktan son­ra arttırabildiği anlamlarına gelir. Bu sebeple, bu ayet, insanların toplumun ortak menfaatleri için meşru ihtiyaçlarından arttırab ildiklerinin tamamını harcamalarını istemektedir. İnsanlar ihtiyaçlarının giderilebilmesi için çaba göster­meye ve dürüst bir şekilde çalışıp servet edin­meye, artanı toplumdaki fakir ve muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek İçin vermeye zorunlu­durlar. Diğer bir deyişle, Müslümanlardan bü­tün fakir ve muhtaçlarım ihtiyaçları tatmin edi­linceye kadar cömertçe infak etmeleri isten­mektedir.'Bu gayeyi sağlamak için devletin zenginlerden daha fazlasını da istemeye hakkı vardır.

İnfak ilkesinin özel mülkiyet hakkını tanımak anlamına geldiğini ve kişiye artanı harcaması­nın tavsiye edildiğini belirtmek ilgi çekici ola­caktır. Bu ilke, kişinin özel mülkiyet hakkından feragat etmesini istememekte, bilakis, kişinin bu maldan ihtiyaçları için harcamada bulunma­sı hakkım tanımaktadır. Ondan hukuken ve ah­laken istenen, servetinin ihtiyaçlarını karşıla­dıktan sonra kalan kısmını İlgilendirmektedir. Bu şekliyle İslamİ görüş ferde Özel mülkiyet hakkı tanımayan komünist görüşe zıttır. (Tarju-man al-Qur'an, Mayıs 1963, sh. 51).

İnfak kelimesinin manası çok geniş olup zen­ginlerin fazla servetinden topluma yapılan bü­tün hizmet çeşitlerini kapsayıcıdır. Peygamber @'m ashabına diğer tarlalardaki sebzelerin (ve diğer mahsulün) büyümesini engelleyeceği için fazla suyu tarlalarında tutmamaları gerektiğini emrederken, zenginlerin fazla serveti ellerinde tutup kullanmamalarına hoşgörüyle baktığı na­sıl söylenebilir?

Kur'an-ı Kerim İnsanların fazla servetini diğer insanların faydası için dağıtmasının önemini değişik yollarla vurgulamıştır. Bir kişinin ser­veti üzerinde, fakir ve muhtaçların hakkı şu söz­lerle öne çıkarılmıştır: "Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı." (51:19) ve yine Mearİc suresinde şu ayetler yer alır: "Mallarında belli bir hisse vardır. Saile ve mah­ruma (isteyene, iffetinden dolayı istemeyip mahrum kalana)." (70: 24-25).

"Fakir ve muhtaçlardan" burada, zenginlerin servetinde bir pay sahibi oldukları şeklinde bah­sedildiği belirtilmelidir. Devlet bu hakkı almak ve fakirlere vermekle yükümlüdür. Fakat bu sa­dece bir paydır, komünistlerin anladığı gibi ma­lın tamamı değil.

Zenginlerin fazla servetindeki pay Allah'a ve O'nun kullarına karşı zenginlerin bir yükümlü­lüğüdür ve bunu sadece bu payı fakirlere geri ödeyerek yerine getirebilirler. Peygamber@'m meşhur bir hadisi zenginlerin bu yükümlülüğü­ne bir ışık tutmaktadır: "Allah Ahİret Gününde kullarına kendisi onlara geldiğinde O'na nasıl davrandıklarını soracaktır. 'Çıplaktım; giydir­mediniz, açtım; doyurmadınız' vs. diyecektir. İnsanlar şaşırmış olarak (Allah'ın aç ve çıplak olmasının) nasıl mümkün olacağını sordukla­rında Allah onlara şu ve şu adamın kendilerine çaresiz ve muhtaç vaziyette geldiğinde onların bu adama yaptığı muamelenin bir bakıma O'na yapılmış sayılacağı cevabını verecektir."

Bu hadis, fakirlerin İhtiyaçlarının karşılanması­nın toplumdaki zenginlerin yükümlülüğü oldu­ğunu ve bu yükümlülüğü hiçbir şekilde dikkate almamazlık etmemeleri gerektiğini açıklığa ka­vuşturmaktadır. Ne zaman yükümlülüklerini yerine getirmeyecek olsalar, o vakit, devletin toplumun fakir kesimlerinin hisselerini zenginlerden zorla alma hakkı olacaktır.

Ebu Zerri'l Gifârî'den şöyle dediği rivayet edil­miştir: "Ben bir seferinde Peygamber @ ile be­raber bulundum. Dönüşte Rasulullah Uhud Da-ğı'nı görünce; 'Benim için Uhud'un altın olması­nı, ondan (mesela) bir dinarın üç günden fazla yanımda beklemesini arzu etmem. O bir dinarı daben, yalnızborç Ödemek için hazırlamak is te­rim,'buyurdu. Sonra Rasulullah devamla:'Mal­ca çok zenginler vardır ki, onlar sevabca çok az­dırlar. Meğer ki, onlar mallarını şöyle böyle (in­sanlara ve iyilik yolunda) sarfetmiş olalar. Bu seciyede insanlarsa herhalde azdır.' buyurdu." (Buhari).

Peygamber @ özel harcamanın bu şekline bü­yük Önem verdi. Toplumun yoksul üyelerine yardım etmeyenleri kınadı. Peygamber@'ın bir hadislerinde şöyle buyurdukları rivayet edil­miştir: "Bir dilenciyi kapısından çeviren kişiye kıyamet Gününde Allah; 'Ey Ademoğlu, Ben senden yiyecek istedim, fakat sen vermedin' di­yecektir."

gbu Hureyre'den rivayete göre Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Allahu Teala buyurdu ki; 'Ey Ademoğlu! (Allah yolunda) infak et, sana da infak edilir."

Abdullah b. Ömer'den yapılan rivayette bir adam Rasulullah @'dan "Amellerin hangisi da­ha hayırlıdır?" diye sordu. Peygamber @; 'Muhtaçlara ve fakirlere yemek yedirmendir" buyurdu.

Fakir ve muhtaçları yedirmenin, giydirmenin toplumda dilenciliği ve aylaklığı teşvik etmek anlamına gelmediği burada belirtilmelidir. Bu sadece sakat ve muhtaçların tamamen koruna­cağı, iş yapma kabiliyeti olan işsiz ve fakirlere iş temin edilerek onların toplumun yararlı birer üyesi olmalarının sağlanacağı anlamına gel­mektedir.

İnsanlar arasında yüksek ahlakî değerleri geliş­tirmek ve korumak İçin İslam, diğer kurallar arasında fazla servetin harcanması şekliyle ilgi­li kaideler de getirmiştir. İslam artık servetin fa­zilet, doğruluk, kamunun refahı ve kendi mai­şetlerini temin edemeyen insanlara yardım sun­mak gibi işlerde kullanılmasını önermektedir.

Fazla servete sahip insanların izleyeceği en iyi yol bu serveti ihtiyaçlarını karşılamaları için di­ğer İnsanlara infak etmesidir. Bu nitelik İs­lam'da en yüksek manevi seviyelerden biri ola­rak kabul edilir. İslami toplumda kazançlarını infak edenlere, artı kazanç elde etmek için yatı­rım yapıp servet İstifleyenlerden dahafazla say­gı duyulur.

Kanun, zenginlerin servetinin sadece belli bir kısmını alır. Bunun belli bir sınırı vardır. Kanun kuvvetinin ötesinde müminlerin aldığı İslami eğitim ve terbiye, servetlerini daima muhtaç ve yoksulların hizmetine sunar.

Kur'an'da, insanları servetlerini fakirler için sar-fetmeye teşvik eden ve aralarında bu ruhun ya­yılmasına yardımcı olan pek çok ayet vardır.

 

İnfâkı Teşvik

 

Herşeyden önce, insanlar artan servetlerini fa­kirlere vermekle emrolunmuşlardır. Daha son­ra, ekonomik sistemin sağlam bir temelde sar­sılmaz bir şekilde durabilmesi için servetlerini kamu menfaati uğruna cömertçe sarfetmeleri-nin Önemi vurgulanmıştır. Eğer herhangi bir toplumda zenginler infak etmek yerine servet istiflemeye başlarlarsa, sefalet çok çabuk yayı­lır, servet eşitsizlikleri artar ve servet birkaç el­de toplanır; bu da geniş kitlelerin alım gücünü azaltır ve ekonomik sistemi çökertir.

İslam, insanları, servetlerini toplum hizmetinde harcamaya teşvik için aşağıdaki adımlan atar:

a- Allah Salih Ameli Emreder: Allah, kulla­rına yetenek ve kudretleri oranında bütün yara­tıklara İyİ davranmalarını ve karşılığım yalnız­ca kendinden beklemelerini ister. Kur'an-ı Ke­rim bütün Müslümanların iyiyi işlemelerini şu sözlerle gerekli kılmaktadır: "Allah'ın sana yap­tığı iyilik gibi, sen de iyilik yap." (28:77). Ve yine Nahl suresinde şu ayet vardır: "Allah şüphe­siz adaleti, iyilik yapmayı emreder." (16: 90).

Bu ayetler iyiliğin değişik derecelerini kapsam­lı olarak ele alır. İyiliğin en düşük derecesi adi olarak isimlendirilir. Buna, iyiliğe karşı iyilik yapmak da denebilir. Ancak bu derece, sadece adaleti ihtiva etmekle kalmaz, bütün vazife ve yükümlülüklerin yerine getirilmesini de kapsar. Çünkü bunlar az-çok iyiliğe karşı iyilik yapmak demektir. İyiliğin daha yüksek derecesi ihsan­dır. Bu, insanın hiçbir karşılık görmeksizin iyi­lik yapmasıdır.

İyiliğin en üst mertebesi ise insanın fıtratının iyiliğe meyilli olmasıdır, Öyle ki İyilik yapmak için bir gayret sarfetmek zorunda değildir; her­kese sıradan bir insanın kendi yakınlarına yapa­cağı şekilde iyilik yapar. Hakikatte o bütün top­lumu kendi akrabası olarak görür.

Bu, İslam'ın mensuplarının zihnine nakış ettiği bir ruhtur. Böylece Müslümanlar sadece Allah Rızası için ve hiçbir karşılık beklemeksizin iyi­lik yaparlar.

Yİne Bakara suresinde, müminlere servetlerini infak etmeleri şu ayetle emredilmiştir: "Ey ina­nanlar! Ahş-verişin, dostluğun, şefaatin olma­yacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklan-dırdığımızdan hayra sarfedin." (2:254). Bura­daki "enfigû" (sarftâin) kelimesi, sadaka olarak verin, veya iyi işlerde kullanın, fakat istifleme­yin anlamına gelmektedir. İslam'da iyi işler, komşu veya yabancı, ihtiyaç içindeki herhangi bir kişinin iyiliğini sağlayan herşeyi ihtiva eder. Toplumun ve hatta Allah'ın kendisine nimet vermiş olduğu kişinin iyiliğini sağlayan şeyler de iyi işlerdendir. Fakat iyilik hakikaten yerinde olmak; içine kibir, yanlış, iptilalar, aylaklığın teşviki ve insanları birbirine düşürmek gibi ba­yağı motifler karışmamalıdır. (A. Yusuf A1İ, The Meaning of the Rustrious Quran, sh. 102).

Birkaç ayet sonra aynı kelime şu sözlerle tekrar­lanmıştır: "Ey inananlar! Kazandıklarınızın te­mizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan sarfedin; iğrenmeden alamıyacağmız pis şeyle­ri vermeye kalkmayın. Allah'ın müstağni ve övülmeye layık olduğunu bilin." (2: 67).

Bu ayetlerde sadaka verilirken en iyiyi verme­nin önemi üzerinde durulmuştur. Çünkü, bu, in­sanın gelişmesi ve selameti için bir araç olarak kabul edilmektedir. Burada milletlerin yükseliş ve düşüşlerinin bağlı bulunduğu "tabiat kanu­nuna bir atıf vardır; serveti rahatlıkla ve bolca infak eden topluluğun selamete ereceğini ve ile-lebed yaşayacağım; infakda cimrilik edenlerin ise hür bir millet olarak var olmasının mümkün olmayacağını göstermektedir.

Müslümanlara, adaleti tesis etmek ve ayakta tutmak İçin gönderildiklerinden dolayı Allah rı­zası için ve dünyada adalet ilkesini ayakta tut­mayı mümkün kılacak olan ekonomik sistemle­rini sürdürüp korumak için infak etmenin de kendi üzerlerine düştüğü söylenmektedir. Bu, mesela Bakara suresinde şu sözlerle ifade edil­miştir: "(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın, iyilik edin, doğrusu Allah iyilik edenleri sever." (2: 195).

b- İnfak İyiliği Besler: Kur'an, insanlara, yük­sek manevi duygulara sahip olmanın, muhtaçla­rın yardımına koşmanın ve faziletli bir hayat sürmenin yollarını gösterir. Bunların, ferdin iç­ten geldiği gibi yapmasını, tabii bir davranış ha­lini almasını sağlar. İslamın talim ve terbiyesi ile müminler başkalarının hayatlarından da me­sul olacaklarının şuuruna ererler. Bu şuur infak ilkesinin temelidir. Müslümanlar servetlerini Allah yolunda sarfetmedikçe iyiliğe erişemeye­cekleri gerçeğinin şuurundadırlar. Bu Kur'an-ı Kerim'in şu ayetiyle sabittir: "Sevdiğiniz şey­lerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarfederseniz, şüphesiz Allah onu bilir." (3: 92).

Bu ayet toplumun menfaati için kişinin sevdik­lerinden mesela servetinden, şahsından sarfet-mesini iyiliğe erişmek için bir şart haline koy­maktadır. Bakara suresinin şu ayeti de aynı hu­susu dile getirir: "Yüzlerinizi doğu ve batı tara­fına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve Peygamberlere inandı. Al­lah nzası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere mal verdi; namazı kıldı, zekatı verdi... İşte doğru olanlar onlardır,  (Allah'ın azabından) korunanlar da onlardır." (2: 177).

Bu, müminlere merasimlerin zahiri ayrıntıları İçin dinin özünü feda etmek gibi evvelki millet­lerin düşmüş bulunduğu hataya düşmemeleri konusunda bir uyarıdır. Burada bize dinin özü­nün Allah'a iman ve insanlara karşı fedakarlık olduğu hatırlatılmaktadır. Bununla birlikte in­sanların iyiliğe erişecekleri amellerden birinin de servetlerini Allah yolunda sarfetmelerİ oldu­ğu vurgulanmaktadır.

Kur'an'ın aşağıdaki ayet meali iyi olanların va­sıflarından birini ele almaktadır: "O (takva sahi­bi ola)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcar­lar, öfke(lerİn)i yutkunurlar, insanları affeder­ler. Allah da güzel davrananları sever." (3: 134). Burada takva sahibi kişilerin vasıfları anlatıl­maktadır. Onlar servet üzerine servet katmak­tan uzak, sadece durumları iyi olduğu ve iyilik yapmaları kolay olduğu zaman değil, kendileri güçlük içinde iken dahi diğer insanlar daha sı­kıntılı haller içinde olabileceği için mallarından ve nefislerinden seve seve infak ederler. Sıkın­tılı zamanlarda telaşa kapılmazlar. Başkalarının kötü davranışlarında veya kendi İşleri yolunda gitmediğinde kızmazlar, Öfkelerini tutarlar. Gayretlerini iki misline çıkarırlar. Sabrederler. Sıkıntılı anlarda sadaka veya salih amelin öne­mi daha da artar.

c- İnfak Allah'ın Sevgisini Kazandırır: Al­lah yolunda sarfetmek o derece önemlidir ki, şu Kur'an ayetinde ifade edildiği üzere Allah'ın sevgisini kazandınr: "O (takva sahibi ola)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öf-ke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Al­lah da güzel davrananları sever." (3:134). Kişi­nin servetini infak etmesi, Allah'ın sevgisini ka­zandıran iyi bir amel olarak tarif edilmektedir. Allah'ın sevgisini arzu eden her kimse servetin­den toplumdaki fakir ve muhtaçların ihtiyaçları için sarfetmeye başlamalıdır. Başkalarına iyilik yapmak, büyük bir haslet olmak yanında, başarı için çok lüzumlu olan birlik bağlarını da kuvvet­lendirir.

Bakara suresinde yer alan şu ayetle de infak tav­siye edilmektedir; "Sadakaları açıktan verirse-

niz ne güzel! Eğer onları gizleyerek fakirlere ve­rirseniz, bu, sizin için daha iyidir ve sizin günah­larınızdan bir kısmını kapatır. Allah yaptıkları­nızdan haberdardır." (2:.271). Fakir ve muhtaç­ların ihtiyaçları için harcandığı sürece servetin gizli veya açık sarfedilmiş olmasının bir önemi yoktur. Bu, Allah tarafından iyilik ve dürüstlük belirten bir amel olarak kabul edilecek ve O'nun rızasını ve sevgisini kazanacaktır.

d- İnfak Mükafatlandırılır: Allah, servetleri­ni yalnız kendi rızasını kazanmak için insanla­rın menfaatine harcayan kimselerin gayret ve fedakarlıklarının layıkıyla mükafatlandırılaca­ğım belirtmektedir. Allah adına infak etmek ha­kiki müminin bir hasletidir ve şu ayetlerde ifade edildiği gibi kesinlikle karşılıksız bırakılmaya­caktır: "Allah'a ve Rasulüne inanın ve (O'nun), sizi hakim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden (Allah için) harcayın. Sizden, inanan ve (hak rızasına) harcayanlar için büyük müka­fat vardır." (57:7). "Mallarını gece gündüz, gizli

Elhamra'nın iç duvar tezyinatından bir detay  ve açık (Allah yolunda) verenlerin mükafatı Rab'leri yanındadır. Onlara korku yoktur ve on­lar üzülmeyeceklerdir." (2: 274).

Müslümanlara, insanların kurtuluşu için feda­karlık yaparlarsa, çabalarının boşa gitmeyece­ği, ferdi refah ve sosyal gelişme şeklinde fazla­sıyla mükaf atlandinlacaklanna dair bir hadis de vardır.

e- İnfak Serveti Çoğaltır: İnsanlar, toplumun ortak menfaati için daha da fazla infak etmeye teşvik edilmektedirler. Onlara böyle yaparlarsa Allah katında servetlerinin azalmayacağı, bila­kis çoğalacağı sözü verilmektedir. Her iyilik in­sanlar arasında sevgi ve birlik bağlarım güçlen­dirmeye yardım edecektir. Ticaret ve sanayi ge­lişecek, iş sahaları artacak ve toplumun menfaa­ti için servetlerini sarfedenler dahil herkes bu durumdan fayda görecektir. Hepsinin ötesinde, bu dünyada ve ahirette Allah'ın rahmetine nail olunacaktır.

Teğabun Suresinde yer alan şu ayette servetleri­ni Allah yolunda harcadıklarında insanlara re­fah sözü verilmektedir: "Eğer Allah (nzasın)a güzel borç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat yapar ve sizi bağışlar. Allah karşılık veren­dir, halimdir (ceza vermekte aceleci değildir)." (64:17). TMgndu" (verirseniz-takdimde bulu­nursanız) kelimesi toplumun ortak menfaati için infak etmek anlamına gelmektedir. Eğer in­sanlar arasında böyle bir ruh yayılırsa toplumun gelişim hızını çoğaltacağına ve milli refahı art­tıracağına şüphe yoktur.

Hadid suresinde de benzer ifadeler geçmekte­dir: "Sadaka veren erkekler ve sadaka veren ka­dınlar ve Allah'a güzel borç verenler (Allah rıza­sı için yoksullara borç verenler, yahut mallarım Allah için uygun yerlere sarfedenler), işte onla­ra, (verdikleri), kat kat yapılır (kendilerine, ver­diklerinin kat kat fazlası ödenir)ve onlar için (ayrıca) şerefli birmükafat da vardır." (57:18).

Ayet, eğer bütün toplum birbirine yardım konu­sunda dayanışma içine girerse, Allah'ın, onların bu gayretlerini herkesin menfaatine olacak bir refah artışıyla nimetlendireceğini söz konusu etmektedir. Diğer bir deyişle, eğer toplum fakir ve zayıf üyeleri ile ilgilenirse, gayretleri Allah tarafından misliyle karşılık görecektir.

Allah'ın bu va'di Bakara suresinde geçen ayette de tekrarlanmaktadır: "Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah'ın lütfü geniştir, O her şeyi bilendir." (2: 261).

Hakikat davası yolunda sarf edilen servetin tahıl hasadının artışıyla mukayese edilmesi şunları göstermek içindir: Birincisi, her toplum gibi İs­lam toplumunun gelişmesi de fertlerin yaptıkla­rı fedakarlıklara bağlıdır. İkincisi; infak, emek­le desteklenmelidir. Çünkü emekle desteklen­meden tarlaya ekilen tohum büyümeyecektir. Böylelikle bir toplumun sürekli refahı ve geliş­mesi için hem para, hem de zamandan fedakar­lık şarttır.

Sonra ayetlerde Allahu Teala şöyle buyurmak­tadır: "Allah'ın rızasını kazanmak ve kalplerini sağlamlaştırmak için mallarını sarfedenlerin durumu, yüksekçe bir tepede bulunan bol yağ­mur aldığında yemişlerini iki kat veren, bol yağ­mur yağmasa bile çisintisi düşen bir bahçenin durumu gibidir..." (2:265). Bu da, yaptıkları fe­dakarlıkların meyvelerini toplayacak olan mü­minlerin durumudur. Onlardan Allah'ın rızasını kazanmak için sarfedenler olarak bahsedilmek­tedirler, çünkü onların bütün gayreti hakikati hakim kılmak ve "maneviyatlarını güçlendir­mek" içindir, yaptıkları her fedakarlık hakikatin nihai galibiyetini daha bir kesinleştirmekte, bu da müminlere daha fazla fedakarlık yapmak için güç vermektedir.

Aynı surede, müminlere servetlerini Aliah yo­lunda'sarfetmeleri ve O'nun bu serveti kat kat arttıracağı ifade edilmektedir: "Allah'a -kat kat karşılığını arttıracağı- güzel bir ödünç takdi­minde kim bulunur? Allah hem darlaştınr, hem bollaştırır." (2: 245). "Vallahu yegbidu veyeb-şutu " (Allah hem darlaştırır, hem bollaştırır) sözleri Allah rızasını gözeterek toplumun men­faati için zaman veya para alarak yapılacak fe­dakarlıkların O'nun tarafından kat kat mükafat­landırılacağım açıkça göstermektedir. Sözko-nusu ayetlerde geçen bu kelimeler çok önemli­dir. Çünkü her İki dünyada da mükafat sözü vermektedir. İnsanlar bu dünyada servetlerinin ve refahlarının artması şeklinde karşılık görecek­ler, Ahİrette ise karşılıkları Allah rızası ve Cen­net bahçelerinde mutlu ve huzurlu bir hayat ya­şamaları olacaktır.

Verilen "söz" şu ayette tekrarlanmaktadır: "Al­lah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz bir sadaka sevablan kat kat arttırır." (30:39). Bu ayet kişi­nin insanlara sadaka vermesinin önemini vur­gulamaktadır. Müslümanlardan, fakir kardeşle­rine yardım ederek, mallarında artış beklemele­ri istenmektedir. Eğer böyle yaparlarsa birşey kaybetmeyecekleri, aksine, Allah'tan bol bol karşılık alacakları temin edilmektedir. Sadaka miktarı ne kadar önemsiz olursa olsun Allah ta­rafından mükafatlandırılacaktır. Peygamber© bu hususu şu hadisleriyle daha vazıh bir hale ge­tirmiştir: "Bir kimse helal kazancından -ki, Al­lah ancak tayyib olanı kabul eder- bir hurma miktarı tasadduk ederse T \ ] 1 ah o sadakayı kabul eder, sonra onu sizden birinizin tayını büyüttü­ğü gibi ihtimamla sadaka sahibi için büyütür, hatta dağ gibi olur."

Bakara suresinde yer alan bir başka ayet vardır: "Sarfettİğiniz iyi şey kendinizedir, zaten ancak Allah'ın rızasını kazanmak için sarfedersîniz. Sarfettİğiniz iyi bir şeyin karşılığı -haksızlığa uğratılmaksizin- size verilir." (2: 272).

Burada sadakaların karşılıksız kalmayacağına dair söz verilmektedir. Yaptığınız güzel şeyle­rin boşa gideceğini ve haksızlığa uğratıldığını sanmayın. Rahat olun, size söz verildi, karşılı­ğını tamamen göreceksiniz. Ayrıca, sizin sada­kanız servetler arasındaki eşitsizlikleri gider­meye ve dünyada "adil bir yönetime" yardımcı olacak ve sizin de diğer insanlarla birlikte böyle iyi bîr sistemin faydalarından hisseniz olacak.

Fatir suresinde iyilerin olumlu vasıfları anlatı­lırken şu da belirtilmiştir: "Kendilerine verdiği­miz rızıktan gizli ve açık sarfedenler, tükenme­yecek bir kazanç umabilirler. Çünkü Allah bu kimselerin ecirlerini tam verir. Lütfü ile arttı­rır." (35: 29-30). Buradaki ticarette bir ödünç verme durumu vardır. İyi insanın verdiği sada­ka sadece fazla servetinden değil aynı zamanda Allah'ın ona bahşettiklerindendir. Bu sebeple infak eden kişi iki hususu kabul eder:

1-  Serveti mutlak olarak kendisinin değildir. Onu kendisine Allah vermiştir, ve

2- Bunun bir kısmını kendisi için harcamama-lıdir. Tıpkı servetinin bir kısmını sermaye ola­rak bir kenaraayıran tüccar gibi. Ancakiyi İnsa­nın ticareti hiçbir zaman iflas etmez ve istikrar­sızlık göstermez. Çünkü onun karşılığını öde­yeceği ve hatta lütfundan daha fazlasını da ekle­yeceğini Allah taahhüt etmektedir." (A. Yusuf Ali, The Meaning of the Illustrious Quran, sh. 1161).

Böylece, bu ayette sadaka olarak verdiğinin karşılığını tam olarak alacağını ve hatta fazlası­nı da elde edeceği konusunda teminat verilmek­tedir. Bu, hakikatte, hayatın katı gerçeklerine bir atıftır ve insanların toplumda "adil bir idare­nin" tesisiyle kazanacaklarının sadaka olarak verdiklerinden çok çok daha değerli olduğunu ima etmektedir. Böylece bütün insanlar idare­den eşit şekilde faydalanacak ve ne dilenciler ne de müî ti milyarderler olacaktır.

f- İnfak Saadet Getirir: İnsanlar, insanlığa, Allah rızasını kazanmak için hizmet etmeye de­vam ederlerse İnfak onlara diğer şeylerin yanın­da saadet de kazandırır. Bu, insan suresinde şu şekilde İfade edilmiştir: "Onlar yiyeceği Allah rızası için yoksula, öksüze ve esire yedirirler... Allah da onları bu yüzden o günün fenalığından korur; onların yüzüne parlaklık ve neşe verir." (76:8-11).

"Yiyeceği yoksula yedirirler" sözü burada in­sanlara hizmette bulunmak anlamında söylen­miştir. Böyle iyi ameller İşleyen insanlar Hakk'a hizmetle halka hizmeti birleştirirler. Al­lah rızası için (veya O'na olan sevgilerinden do­layı) sözlerinin de bu ayetlerde infak etmenin insanların Allah'ı sevmelerinin bir sonucu oldu­ğunu belirtmek için kullanıldığı aşikardır. İnsan Allah'a, Allah'ı sevdiği için ibadet etmektedir; Kur'an insanların Allah'ı sevdikleri için insanla­ra da hizmet etmelerini gerekli kılmaktadır.

Leyi suresinde şu ayetler yer almaktadır: "Elin­de bulunandan verenin, Allah'a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah'ın birliğini doğrulayanın işini kolaylaştırırız." (92: 5-7). Burada kişinin servetini Allah yolunda harca­masından iyi amel olarak bahsedilmektedir. Böylece insanlara hizmet ederek iyiliğe eriş­mek mümkündür. Ve böyle insanlar için Allah huzur ve mutluluk sözü vermektedir.

g- Saadet Teminatı: Kur'an-ı Kerim servetle­rini Allah yolunda sarfedenlere mutlu ve huzur­lu bir son vadetmektedir.

Bakara suresinde müminlere fedakârlıklarının karşılığı olan saadetin müjdesi verilmektedir: "Onlar gaybe inanırlar, namazı kılarlar, kendi­lerine yerdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfe-derler... İşte Rablerinin yolunda olanlar ve sa­adete erişenler bunlardır." (2:3,5). Bu ayet çok açık kelimelerle inanan, namaz kılan ve infak edenlerin saadete erişeceğini açıklamaktadır. Saadete hem bu dünyada hem de Ahirette erişe­ceklerdir. Buradaki müflihun kelimesi hem bu dünyadaki hem de Alıiretteki saadeti kapsa­maktadır.

Daha sonra Kur'an-ı Kerim insanlara Allah'ın rıza ve rahmetini kazanmak istiyorlarsa malla­rından infak etmelerini Rum süresindeki şu ayetle söylemektedir: "Yakınlığı bulunan, yok­sula, yolda kalmışa (zekat ve sadakadan) hakkı­nı ver. Allah'ın rızasını dileyenler için bu daha hayırlıdır, İşte onlar saadete erenlerdir." (30: 38).

Burada, Müslümanlardan, servetlerini akraba­larına, ihtiyaç sahiplerine ve yolculara açık tut­maları istenmiştir. Çünkü ihtiyaç içindeki her­kesin toplumun zengin fertlerinin servetinde bir payı vardır. Daha sonra Müslümanlara ser­vetlerini bu faydalı amaçlar için harcarlarsa, bu dünyada ve ahirette gerçek saadete erecekleri söylenmektedir.

Fıtrat dininin iki ilkesinden biri olan infak, in­sanların kardeşliği fikrinin uygulamaya yansı­mış şeklidir. İslam kardeşlik düşüncesini pratik bir düşünce haline getirdiğinden Kur'an'da da daima insanlara, kardeşlerine yardım etmeleri emredilmektedir.

Tevbe suresinde Allah müminlere her iki dün­yada da mutluluk vadetmektedir: "Allah şüphe­siz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürü­len müminlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak-Cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Al­lah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yap­tığınız ahş-verişe sevinin; bu büyük başarıdır." (9:111). Allah, müminlere, onlar Allah yolunda canları ve mallarıyla mücahede ettikleri takdir­de rahmet ve bereketim bağışlama sözü vermiş­tir. Toplumun ortak menfaati için sadece Allah rızasını gözeterek zamanını ve parasını sarfe-den herkes bu ifadenin kapsamına girmektedir. Bu alış veriş öyle karlıdır ki, buna sevinmeleri istenmektedir.

Bir milletin basan ve saadet anahtarının o mille­tin mensuplarının toplumun müşterek menfaa­tinin önemini anlamaları olduğu bir vakıadır. Yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek insanlara hizmet etmek için zamanlarım ve servetlerini sarfeden kimselere şüphesiz ki Allahu Teala ebedi kazançlar ve nimetler verecektir.

h- Zaman Geçirmeden İnfak Etmek: Kur an-ı Kerim, müminleri, sevretlerini insanların yararına zaman geçirmeden harcamaları husu­sunda uyarıyor. İnsanlara gecikmeksizin başka­larına iyilik yapma fırsatım kullanmaları söy­lenmektedir. Bu uyan şu ayetlerde ifadesini bulmaktadır: "Ey inananlar! Ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de iltimasın olmadığı gün gel­mezden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah için) harcayın. Kafirler, zalimlerin ta kendileri­dir." (2: 254). "Birinize ölüm gelip de: 'Rabbim, (ne olur) beni yakın bir süreye kadar ertelesey-dİn de sadaka verip iyilerden olsaydım' deme­sinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın." (63: 10).

Burada müminlere Allah rızasını kazanmak için en iyi yolun O'nun kullarına yardım etmek olduğu "söylenmektedir. O'nun kullarına hiç yardım etmeyerek bu fırsatı kaçılmasınlar. Za­man kısa, vakit çok geç olmadan mutlaka infak konusunda bir şeyler yapmalıdırlar.

i- Ana-Babanın ve Diğer İnsanların Hakkı: Kur'an-ı Kerim, ana-babanın, yakınların, kom­şuların ve muhtaçların toplumdaki zenginlerin serveti üzerindeki haklarına büyük önem ver­miştir. Zenginlere, bu kişilere yardım etmeleri sürekli hatırlatılmıştır.

Isra suresinde yer alan bir ayet bu husustadır: "(Seninle) akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver, (malını gereksiz yere) saçıp savur­ma. " (17:26). Bakara suresinde de benzer ifade­lerle bir ayet yer alır: "...Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliğindir ki,.... Allah rızası için yakınlara, ye­timlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencile­re ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere verendir..." (2: 177).

Bu satırlarda yakınlara, fakir ve muhtaçlara maddi yardım sağlamak iyilerin bir ameli ola­rak ifadesini bulmaktadır. İnfak etme kaynağı­nı başka bir motifden değil, sevgiden alırsa bir değer ifade eder. Bu bakımdan, vazifelerimiz değişik mertebelerde değişik şekiller alır. (A. Yusuf Ali; a.g.e., c. I).

Yine Nisa suresinde şu ayet dikkatimizi çek-' mektedir: "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya, akrabaya, öksüz­lere, yoksullara, (nesep yahut evce) yakın kom­şuya, yahut uzak komşuya, yanında bulunan ar­kadaşa (yahut zevceye), yolcuya, ellerinizin al­tında bulunanlara iyilik edin. Allah, kurumlu, böbürlenen insanları sevmez." (4: 36). Bu ayet ihtiyaç İçinde olduklarında yardım edilecek İn­sanlar arasına ana-babadan ve akrabalardan başka komşuları, arkadaşları ve yolcuları da da­hil etmektedir.

İnsan süresindeki ayetler de şöyledir: "Yoksula, yetime ve esire O'nun sevgisi için yemek yedi-rirler: 'Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir gün(ün aza­bından ötürü Rabbimizden korkarız.' (derler)." (76: 8-10). Bu sözlerin ille de lafzen söyleniyor olması gerekmez. Faziletli ve ihlaslı infakın gerçek saiklerini ifade etmektedir. Bu satırlarda müminlerin, fakirlerin ihtiyaçlarım temin etme­leri üzerinde durulmakla birlikte tarihte bir eşi olmayan yüksek bir manevi terbiye de veril­mektedir. "Onlar, yoksulu bir karşılık bekle­meksizin, ancak Allah rızası İçin doyururlar." Bu manevi terbiye insanlar arasında karşılıklı yardım, şefkat ve kardeşlik ruhunu geliştirir. Ayrıca ekonomik yapının kuvetlenmesine, tak­viye ve tesis edilmesine yardımcı olur. "Allah da onlan, o günün şerrinden korumuştur ve on-lar(m yüzlerin)e bir parlaklık ve (gönüllerine) bir sevinç vermiştir." (76: 11).

j- Bu Dünyada İyilik ve Refah: Hayır ve infa­kın sadece ahirette mükafatlandırıldığı ve bu dünyada hiçbir kazanç getirmediği doğru değil­dir. Kur'an, her iyi ameli (veya Allah yolunda yapılan her harcamanın), hatta daha bu dünyada güzel bir şekilde mükafatlandınldığım açıkça ortaya koymaktadır. İşte Nahl suresinin ilgili ayeti: "Erkek ve kadından her kim inanmış ola­rak iyi bir işi yaparsa, onu (dünyada) hoş bir ha­yatla yaşatırız (daima huzur içinde bulunur, ha­linden memnun olur. Ahirette İse) onların ücre­tini yaptıklarının en güzeliyle veririz." (16:97). Bu ayet bütün iyilik işleyenlere bu dünyada saa­det dolu ve müreffeh bir hayat sürecekleri ve Ahirette de ebedi bir mutluluk içinde yaşaya­cakları sözünü vermektedir. Bütün infak ve Al­lah rızası için yardım fiillerinin, İslam'da iyilik ve takva işareti olduğunu burada belirtmemize gerek yoktur.

Yapılan iyi ve hayırlı amellerin yalnızca Al­lah'ın rızasını ve rahmetini kazanmak için ya­pıldığı doğrudur. Ve şüphesiz İslam her iyilik yapanın karşılığının Ahİret gününde verilmesi­ne büyük önem atfeder. Fakat bu ideallerin, bu dünyadaki hayatta, maddî sahada getirdiği bü­yük kazançları ve kapsamlı müsbet tesirleri de vardır. İnfakı teşvik bile başlıbaşına gizli bir ni­mettir. Çünkü üretimi hızlandırır, İş sahalarını artırır, vs. Hud suresinde yer alan; "Ey kavmim! Rabbi-nizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin (O'na yönelin) ki gökten üzerinize bol bol rah­met göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın. Suç işleyerek (Allah'tan) yüz çevirmeyin!" (11: 52) ayetiyle İnsanların Kaderlerinin manevi esaslar doğrultusunda belirlendiği açıkça belirtilmek­tedir. Manevi esasları kabul eden ve hayatları­nın sosyal ve ekonomik yapısını onlar üzerine inşa eden kişiler bu dünyada mutlu ve başarılı bir hayatla nimetlendirilirler. Ve bu kişiler ha­yatlarında iyiliği sürdürdükleri müddetçe bu müreffeh hayatlan kuvvetlerine kuvvet katıla­rak devam eder.

Yine aynı surede şu ifadeleri okumaktayız: "Ve Rabbinizden mağfiret dileyesiniz, sonra O'na tevbe edesiniz ki, size belirtilmiş bir süreye ka­dar güzelce yaşatsın ve her lütuf sahibine lütuf (ve kerem)ini versin..." (11: 3).

Fazi kelimesi bu dünyanın maddi menfaatlerini olduğu kadar Ahiret nimetlerini de kapsar. Çün­kü ferdi ve sosyal hayatlarını ebedi manevi esasların üzerine bina etmiş bulunan hayır sahipleri­ne bu dünya hayatında "iyi bir geçim" sözü ve­rilmiştir. Kendilerine bolluk ve refah dolu bir hayat verilecek, hepsinin üzerinde Allah'ın rah­metine nail olacaklardır. Bu iyi insanlar zengin­leştikçe iyilik ilkelerine daha bîr bağlanırlar. Bu dünyanın bolluk ve servetleri onları iyilik ve doğruluk yolundan uzaklaştırmaz. Gerçekte, onlara Rableri tarafından bağışlanan "güzel ge­çim" işte budur. Diğer yandan, bu dünyada "kö­tü geçimlik" verilen insanlar vardır. Bu onlara bütün manevi kaideleri unutturur. Görünürde onlar hayatın bütün lüksünden faydalanmakta­dırlar. Fakat bütün zenginlik ve refahları Al­lah'ın rahmetinden ve bereketinden yoksundur. Çünkü tamamı yanlış manevi kurallar üzerine bina edilmişlerdir. Bu insanlar Allah yolunda harcanan malı israf ve kayıp sayarlar. Halbuki Kur'an "bu daha iyi ve kârlı bir alış veriştir" der. Onlar maddi kazançları İnsan faaliyetlerinde "her şeyin başı ve sonu" sayarlar. Halbuki Kur'an bunu insan hayatının sadece bir yönü olarak değerlendirir. Hayatta maddiyat kadar önemli diğer başka şeyler de vardır.

Kur'an-ı Kerim, iyilik ve doğruluk ilkelerini iz­leyerek bu dünyanın maddi menfaatlerini kay­betmeyeceğiniz, bilakis her iki dünyada da gü­zelden ve iyiden faydalanacağınız gerçeğini vurgulamaktadır. Kur'an'ın aşağıdaki ayetleri insanın gayretlerinin hiçbir şekilde karşılıksız kalmadığını göstermektedir:"... Allah yolunda sarfettİğiniz herşey size haksızlık yapılmadan, tamamen Ödenecektir." (8:60) ve"... onların ya­rarlı bir iş yaptıkları mutlaka yazılır. Doğrusu Allah iyilik yapanların ecrini zayi etmez." (9:120).

Bu ayetler Allah rızası için insanlara hizmet yo­lunda harcanan servet için tam bir mükafat va-detmektedİr. Ve insanların bu gayretleri bu dünyada bile karşılığını görecek ve zayi olma­yacaktır. Toplumun bütün üyelerini zenginleş­tiren bol infaktan kaynaklanan büyük ekono­mik kazançlar kat kat olur ve iyilik sahibi de bu bolluktan yararlanır.

k- Servetini Diğer İnsanlara Açık Tut: İs­lam, herkesin fakir ve muhtaçlara yardım etmek istediği, insanların servetlerini yalnız kendi arzulannı tatmin için değil, bir kısmını ana-baba-sı, yakınları, komşuları fakirler ve muhtaçlar için ayırdığı bir toplum istemektedir. Ve dolayı­sıyla infak evden başlar; insanlar yaşlılıklarında mali yardıma ihtiyaç duyabilecek olan ana-ba-balanna yardım etmekle mükelleftirler; sonra yardıma ihtiyacı olabilecek fakir akrabalar ge­lir; daha sonra fakir komşular ve bundan sonra da toplumdaki fakir ve muhtaçların haklan ge­lir. Bu sebeple, hakiki mümin, ailesinin ihtiyaç­larını karşıladıktan sonra yardıma ihtiyacı olan herkese bu yardımı yapmaya daima hazır olma­lıdır.

Kur'an-ı Kerim bu ilkeyi ayakta tutmuş ve mü­minlerden toplumdaki fakir ve muhtaçlara yar­dım için yapabildiklerinin en iyisini yapmaya gayret etmelerini istemiştir. Servetini Allah yo­lunda harcamadıkça kimsenin doğruluğa erişe­meyeceğini önemle belirtmiştir. Bundan da öte kişinin artan serveti üzerinde ana-babasmın, ya­kınlarının, komşularının ve muhtaçların bir hakkı olduğunu vurgulamıştır. Gerçekte zen­ginlerin artan servetinde bütün toplumun hakkı vardır ve eğer Allah'a ve Ahİret Gününe inanı­yorlarsa bu hakkı yerine getirmek zenginlerin üzerine bir vecibedir. Eğer bu vecibeyi hakça yerine getiremezlerse Ahiret Günündeki ceza­lara hazırlıklı olmalıdırlar.

Böylelikle bütün İslam toplumu sevgi, inanç ve kardeşlik bağlarıyla bir araya gelmiş olmakta­dır. Bugün sizde varsa, olmayanlara yardım edersiniz, eğer yarm sizde veya çocuklarınızda olmazsa, olanların yardımına nail olursunuz. Bu ruh, Kur'an'ın ayetleri ile yayılmaktadır: "Rabbin, yalnız kendisine tapmanızı ve ana-ba-baya iyilik etmeyi buyurmuştur... Yakınma, düşküne, yolcuya, hakkını ver..." (17: 23, 26).

Burada Müslümanlara üç şeyin emredildiği be­lirtilmelidir:

a- Yalnızca Allah'a ibadet etmek,

b- Ana-babaya İyilik etmek; ve

c- Fakirlere, yakınlara vb. haklarını vermek.

Böylece ana-babaya, yakınlara ve diğer muhtaç ve fakirlere yardım Allah'a itaatten hemen sonra yer alan görevler olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, birinci şık, son ikisini de ihtiva etmektedir. Ana-babaya iyilik yapmak ve yakınlara ve muhtaçla­ra paylarını vermek hakikatte, Allah'a itaatin bir parçasıdır. Allah'a itaatkar olanlar zaten ana-ba­baya iyilik yapar, yakınlara ve muhtaçlara hak-lanm verirler. Eğer bir kimse Allah'akulîuk etti­ğini iddia ediyor, fakat ana-babasma iyi davran­mıyor ve yakınlara ve muhtaçlara haklarını ver­miyorsa yalancıdır ve gerçekte Allah'a değil şeytana uymaktadır.

Fakat bütün bu insanların haklarının eşit olma­dığı da belirtilmelidir. İlk önce ana-babanın hakkı gelir, daha sonra hanım ve çocukların. Peygamber @ insanlara ilk planda ana-babala-nna ve çocuklarına harcamalarını tavsiye et­miştir: "Bakmakla mükellef olduklarının ihti­yaçları kaı şılanmamişken (diğerlerine) sarfe-den kimse ıyalinin hakkına tecavüz ediyor de­mektir." "Servetinizi en ziyade hak edenler ıva-linizdir." (Buhari ve Müslim).

Üçüncü sırada yakınların hakkı gelmektedir. Peygamber @, insanlardan imkanları nisbetin-de akrabaya maddi yardım y apmalarmı İstemiş­tir. Buna büyük Önem vermiş ve "Bir kimse rızkının bol olmasını ve ecelinin gecikmesini ister­se, akrabasını görüp gözetsin" buyurmuştur. (Mişkat).

Elhamra'nın girişinden. Dördüncü hak komşunımkidir. Peygamber @ komşunun canının, malının, ırzının korunması­nın üzerinde durmuş ve müminlere servetlerin­den bir kısmını komşularına vermelerine söyle­miştir. Ve bir keresinde; "Komşusu açken kar­nını doyuran kimse kamilen iman etmemiştir" buyurmuştur. Diğer bir hadise göre Cebrail, Peygamber @'a komşuya iyilik etmeyi Öylesine tavsiye etmişti ki Peygamber @ komşunun komşuya vâris kılınacağını zannetmişti. (Miş-kat).

Daha sonra yetimlerin, dulların, muhtaçların, yolcuların, kölelerin, arkadaşların ve toplumun genelinin haklan gelmektedir. Gerçekte, İslam her Müslümana din kardeşlerinin haklarına say­gı duymayı ve bu hakları korumayı emretmek­tedir. Ve Peygamber @ müminlerin hasletlerini tarif ederken şöyle buyurmuştur: "Müminler, birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yekdiğerini korumakta bir vücud gibidir. Vücu­dun herhangi bir uzvu rahatsız olursa, sair azala­rı da bu yüzden humma ve uykusuzluğa tutulur­lar." Peygamber @ bir diğer hadisinde şöyle bu­yurmuştur: "Mümin mümine karşı, parçalan birbirini bağlayıp tahkim eden bina gibidir." (Buhari).

Bu davranışların sadece Müslümanlara hasre-dilmeyip bütün insanları kapsadığını da belirt­meliyiz. Hayvanlara bile kötü davranılmasına tahammül edemeyen Peygamber @, insanlara kötü davranılmasına nasıl razı olurdu? Bir kere­sinde Nebi @ son derece zayıf bir devenin ya­nından geçiyordu. Ashabına şöyle buyurdu: "Bu zavallı hayvanlarla ilgili olarak Allah'a kar­şı olan vazifelerinizde dikkatli olun. Onlara kuvvetleri yerinde iken binin. Kesip yemeniz gerekiyorsa, onları (zayıf veya hasta iken değil) sağlam iken kesin."

1- Sadece Allah Rızasını Gözetmek: Son ola­rak, Kur'an-ı Kerim Allah yolunda sarfeden kimseler için bazı manevi esaslar belirtmiş ve bu kişilerin sadakayı alanlardan boşuboşuna karşılık beklememelerini ve böylece infakın ga­yesini yok etmemelerini sağlamıştır. Basit dü­şüncelerden siynlabilmeleri için insanlara çok yüksek manevi terbiye verilmiştir. Peygamber @ müminlere sadakalarının ecrini zayi etmemelerini şu ayetlerle hatırlatmaktadır: "Ey ina­nanlar! Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, in­sanlara gösteriş için malını sarfeden kimse gibi, sadakalarınızı başakakmak ve eza etmekle boşa çıkarmayın." (2: 264).

"Mallarını Allah yolunda sarf edip, sonra sarfet-tikleri şeyin ardından başa kakmayan ve eza et­meyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. On­lara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Güzel bir söz (söylemek) ve affetmek, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Al­lah, müstağnidir, Halimdir." (2: 262-263).

Müslümanlara burada sadaka vermeleri fakat fakirlere eza edip, incitmemeleri tavsiye edil­miştir, çünkü fakirlere birkaç güzel söz söyle­mek eza ve azarlamanm takip ettiği bir sadaka vermekten daha iyidir. Müminlerden gösteriş için değil, sadece Allah rızası içinsarfetmeleri istenmektedir. Ve gösteriş için verilen sadaka­nın boşa gideceği söylenmektedir. Böylelikle, infak için çok yüksek bir ölçü konulmuştur. (A. Yusuf Ali; The Meaning of the Illustrious Qu-ran, c.I).

Bu ölçülere göre infak (a) Allah yolunda yapıl­malı, (b) karşılığında bu dünyada bir mükafat beklenmemeli, (c) yapılan infakı hatırlatma ve ima yapılmamalı (d) sadakayı alan bu sebeple rahatsız edilmemeli ve incitil memeli. Bilakis insanların hata ve eksikliklerini görmezlikten gelmek, affedici olmak iyiliğin ruhu ve infakm özüdür. Bu davranışlar, eğer sadaka, kişilere za­rar verecek tavırlarla başa kakılacaksa sadaka­dan daha iyidir.

Bu yüksek manevi terbiye insanların mükem­mel bir karakter geliştirmelerini sağlar. Öyle ki, bu insanlar yardım ettikleri insanları herhangi bir yükümlülük altında bırakmayı İstemeksizin onların ihtiyaçlarını karşılamakla kalmazlar, kendilerini bildirmeden ve ön plana çıkarma­dan bütün servetlerini toplumun menfaatlerine harcarlar. Bu fiili dahi, vazifelerini yapabilme­leri için kendilerine (Allah tarafından) tanınan fırsata minnettarlık duyarak yaparlar. Peygam­ber© sadakalarım gizleyen insanları şu sözleri ile takdir etmiştir: "Sadaka veren ve bunu gizle-ydn bir adem vardır ki, sağ elinin verdiğini sol eli bilmez." Gerçekte Peygamber@'m niyeti insanların sadece Allah rızasını arayarak harca­maları hususunu sağlamak İçin insanların ser-vetleriyle gösteriş yapmalarını önlemekti.

Kısaca, İslam inananlara arasında öyle bir ruh geliştirir ki, bu müminler, insanlara Allah rızası için bol, tabiî ve kendiliklerinden infakta bulu­nurlar. Hiçbir karşılık ve fayda beklemeksizin diğer insanlara istekle yardım ederler. Birbirle­rine sadece Allah rızasını kazanmak için yar­dımda bulunurlar.

İslam, bu manevî tâlim ve terbiyesi yoluyla, ılımlı ve dengeli, komünizmin ve kapitalizmin aşırılıklarından uzak bir ekonomik sistem oluş­turmak istemiştir. İslam, inananlar arasında çok yüksek manevi Ölçü oluşturmuş ve onları ebedi manevi değerlerle donatmıştır. Bunun sonucu olarak, müslümanlar toplumun diğer üyelerine karşı yardım, işbirliği, fedakârlık, sevgi ve şef­kat gibi yüksek hasletler kazanır ve geliştirirler. Ve toplumun öyle sorumlu ve şuurlu fertleri ha­line gelirler ki aralarında zengin olanlar servet­lerini lüks ve israfla harcamak yerine fakir ve muhtaçların İhtiyaçlarının karşılanmasına çalı­şırlar, fakir olanlar ise sıkıntı zamanlarında ken­dilerini Sırat-ı Müstakim'den ayırmadığı için Allah'a hamdeder ve zenginlere karşı nefret ve düşmanlık hislerinden uzaktırlar.

Ayrıca, zenginler kendilerine çok sevgili olan servetlerinden Allah yolunda sarfettikçe, zihin­lerinde para sevgisiyle gelişmiş derin pas temiz­lenir ve cimri tavırları tedavi olur. Para sevgisi bastırılır. Bir karşılıklı yardım ruhu gelişir. Egoizm yerini toplumun menfaati için fedakar­lık hasletine bırakır. Ve bütün bunlar adil, eşit­likçi ve dengeli bir ekonomik sistemin yapısının temelini oluşturur. Bu sistem, kapitalizmin kö­tülüklerinden ve baskıcı bir rejim olan komü­nizmden uzaktır.

 

İnfâkın Önündeki Engelleri Kaldırmak

 

Yukarıda açıklanan olumlu adımlara ilave ola­rak İslam insanlar arasında infaki teşvik İçin caydırıcı adımlar da atar. Cimrilik ve hasislik alışkanlıklarını kırar. Servetlerini Allah yolun­da harcamak konusunda cimrilik gösteren İnsanlar suçlu olarak kabul edilirler. Çünkü bu davranışlarıyla sadece kendilerine zarar ver­mekle kalmayıp toplumun menfaatlerini de teh­likeye atmış olmaktadırlar. Bu nedenle, cimri­liklerinden dolayı Ahiret Gününde şiddetli aza­ba duçar kalacakları hususunda olduğu gibi bu dünyada da zorluk çekeceklerine dair uyarılır­lar. Bu uyan Nisa suresinde şu sözlerle yer alır: "Onlar cimrilik ederler, insanlara cimrilik tavsi­yesinde bulunurlar, Allah'ın bol nimetinden kendilerine verdiğini gizlerler. Kâfirlere aşağı­lık bir azab hazırlamışızdır." (4: 37).

Burada cimri insanlara kâfir denmiştir ve bu in­sanlar parayı ellerinde tutmalarının bu dünya­daki kötü sonuçlarıyla uyarıldıkları gibi Ahiret Günündeki azab ve rezillikle de tehdit edilmek­tedirler. Leyi suresinde yer alan ayet de aynı ko­nuya değinmektedir: "Fakat kim cimrilik eder kendini zengin görüp Allah'tan müstağni sayar­sa, ve en güzel (söz)ü yalanlarsa, ona en güç (şeylerin yolun)u kolaylaştırırız (onu çetin du­rumlara götüren bir yola sokarız)." (92: 8-10).

Burada, "kendini Allah'tan müstağni sayan" ifa­desinin kullanılmış olmasının anlamı çok bü­yüktür. Bu ifade bütün insanlığın nasıl birbirine bağımlı olduğunu ve bir ferdin veya milletin se­lametinin diğer fert ve milletlerin yardım ve iş­birliğine bağlı olduğunu göstermektedir. Eğer bir kimse tek başına yaşayabileceğini düşünür ve toplumun diğer fertleri ile işbirliğine girmezse, bütünüyle hata içinde demektir. Bu hayatta hiç kimse başkalarının yardımı olmadan tek ba­şına selamet ve huzura eremez. Gerçekte, diğer­lerine iyilikte bulunmayı reddeden böyle bir ki­şi neticede kendisine iyilikte bulunmayı redde­diyor demektir. En nihayetinde kendini sıkıntı içinde bulur.

Bakara suresinde yer alan bir ayette bu durum şu sözlerle ifade edilir: "Şeytan sizi fakirlikle kor­kutarak cimriliği ve hayasızlığı emreder; Allah ise kendisinden mağfiret ve bol nimet vade-der..." (2: 268).

Allah yolunda infak edenlere, nimet ve rahme­tinden faydalanacakları müjdesi verilir. Onlara, salih bir amelin (mesela sadaka) onları daha fa-kİr yapmayacağı anlatılır. Bu dünyada "iyi ve kötü" bizleri zıt saikîer vasıtasıyla kendisine çe­ker. B u zıtlık sadakada çok açıktır. Bİr iyilik ve­ya infak fiilinde bulunmak istediğimizde fakir­lik korku ve endişesi bizi sarar; şeytan, bencilli­ğe, hırsa veya gösteriş için müsrifane harcama­lara, şahsi alışkanlıklara ve uygunsuz arzulara olan eğilimleri destekler. Diğer yandan Allahu Teala bizi iyi ve güzel olan her şeye çeker. Çün­kü günahlarımızın affı ve gerçek huzur ve itmi­nanımız bu yolda yatmaktadır. Hiç bir iyilik ve cömertlik fiili şimdiye kadar hiçbir insanı batır-mamiştır." (A. Yusuf Ali; TheMeaningof the Illustrious Quran, sh. 109).

Muhammed süresindeki bir ayetle müminlerin dikkati çekilir: "İşte sizler, Allah yolunda har­camaya çalışıyorsunuz; ama içinizden kimisi cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse o ancak kendisine cimrilik eder. (Çünkü infakın faydası da, cimriliğin zararı da kendisine aittir.) Allah zengindir, sizler fakirsiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar." (47:38). Bu ayette ifade edilen hususlar şunlardır: Allah yolunda servetinizi sarfetmek konusunda cimrilik ya­parsanız, bilmelisiniz ki, o "bütün arzulardan münezzeh ve bizim karşılayabileceğimiz bütün ihtiyaçlardan bağımsızdır." Fakat siz kendiniz "Rabbinizin sınırsız nimetlerinden faydalan­mayı arzu eden muhtaç kimselersiniz. İnfak ederek Allah'a yardım ettiğinizi zannetmeyin. Çünkü O, bu ihtiyaçların üzerindedir. Lakın gerçekte, bunu bpyle yaparak siz kendinize yardım ediyorsunuz. Eğer cimri davranır, ferdin ve toplumun iyiliği için harcamada bulunmaz­sanız, sizin bu davranışınız toplumun helâkma sebebiyet verecek ekonomik eşitsiz­liklere yol açacaktır. Bu da sonunda toplumun geri kalanlarıyla birlikte sizin de mahvınıza sebep olacaktır. Eğer Allah'ın size gösterdiği doğru yoldan yüz çevirirseniz, sizin yerinize sizin gibi olmayacak başka bir topluluk geti­rir, denilerek bir toplumun varlığı ve korun­ması o toplumun bolca infak etmeyi bırakmış olmasıyla irtibatlandırılmaktadır.

Daha sonra Kur'an-ı Kerim cimri davranmayan insanları Teğabun süresindeki şu ayetle övmek­tedir: "... Kim nefsinin cimriliğinden korunui sa İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir." (64:16). Bu ayette, en kötü düşmanımızın bizim içimizde olduğu gösterilmiştir: Başkalarını haklarından mahrum bırakan veya kendine ait olmayan şey­leri elde eden tamahkar bencilliğimiz. Eğer biz bu tamahkar bencilliği alt edebilirsek hakiki sa­adet ve huzura kavuşabiliriz. (A. Yusuf Ali; a.g.e.). Kur'an, bu hırsın (veya cimriliğin) üste­sinden gelen ve Allah yolunda cömertçe sarfe-den insanları hayatta saadete ermiş olarak kabul ederken; cimrileri, servetlerinin ve rahatlarının ebedî"olduğunu zannetmelerine rağmen, ziyana uğramış kabul etmektedir.

Yine Yasin suresinde yer alan şu ayetle de aynı hususlar ifade edilmektedir: "Onlara; 'Allah'ın size verdiği rızıktan (Allah için) verin!' dendiği zaman, inkar edenler inananlara dediler ki; 'Al­lah'ın, dilediği takdirde yedireceği bir kimseye biz mi yedirelim? Doğrusu siz, apaçık bir sapık­lık içindesiniz." (36:47)

Peygamber @'in, Kur'an-ı Kerim'in bahsi geçen konulardaki tebligatına ilaveten pek çok hadis­leri vardır. Peygamber® insanları daima Allah yolunda harcamaya ve cimrilik etmemeye teş­vik etmiştir. Bir defasında; "Cimrilikten koru­nunuz, çünkü sizden önce gelip geçenleri cimri­lik (alışkanlıkları) helak etmiştir" buyurmuştur.

Hakim b. Hizam, Peygamber @'ın şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir: "... şu mal (yok mu? Sanki manzarası) yeşil, (zevki) tatlı türlü türlü meyvedir. Her kim bu malı, hırssız alırsa, o mal.

kendisi için bereketli ve meymenetli olur. Bir kimse de bunu hırs ile alırsa, bu mal, alan için şerefli ve bereketli olmaz. O muhteris kimse (kuduza tutulmuş) bir obur gibidir. Daima yer, bir türlü doymaz. Veren el, alan el'den hayırlı­dır..." (Buharı).

Ebu Hureyre'den rivayete göre Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Altına, gümüşe, kumaşa, abaya kul olanlar helak oldu. Eğer bunlara mal verilirse hoşlanır, verilmezse hoşlanmazlar." (Buharı).

Bu şekilde İslam, toplumda sadakayı teşvik edip, cimriliği nehyederek paranın sirkülasyo­nunu sağlar. Kişilerin yatırım faliyetlerine dik­kati çeker ve ekonomik yapının mükemmel bir denge içinde kalmasını temin eder.

Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammet! Allah'ın rasûlüdür." Kahİre'de bir cami duvarına 'Şİenmİş Kelime-i Tevhid. Hicrî IX. yüzyıl.

 

KISIM 8

 

EKONOMİK ADALET (II)

 

Kanunî Tedbirler

 

İslam, şüphesiz infak ve Allah rızası için sarfet-me ruhunu manevi talim ve terbiye vasıtalarıyla himaye etmiştir. Ancak tüketim rahatlığını tam istihdamı karşılayacak seviyede tutmak için ge­reken belirli kanuni tedbirleri de almıştır. Ma­nevi eğitimin insanları Allah rızasına ulaşmak için daima daha fazlasını sarfetmeye teşvik etti­ği bir vakıadır. İnsanlar İslam'ın ruhunu anla­dıkça ve zihinlerine yerleştirdikçe, yalnızca Al­lah'ın nzası için fakirlerin durumunu İyileştir­meye daha çok çaba gösterecekler ve servetle­rinden sarfedeceklerdir.

Bu sebeple, insanlar arasında manevi talim ve terbiyeye daha büyük önem verilmiştir. Ki bu­nun sayesinde insanlar servetin fert ve toplum refahı ile ilgili gerçek fonksiyonunu anlasınlar. Bu tarzda bir eğitim ve terbiye insanların, fakir­lerin durumlarını iyileştirmek için yaptıkları harcamada artış olmasına büyük ölçüde yar­dımcı olur. Böylelikle tüketim seviyesi yükse­lir. Ancak bu, toplumun hastalıkları için tam bir tedavi olmayabilir. Dolayısıyla İslam, gayesine ulaşmak içirt esas olarak manevi ıslaha dayan­makla beraber sağlıklı güçleri teşvik etmek ve toplumda ortaya çıkan şeytani arzulan engelle­mek için bazı maddi düzenleme ve sınırlamalar da getirmiştir.

İrjsanların manevî eğitimi ile beraber kanunî tedbirlerin de kullanımı hususunu şu ayet izah etmektedir:" Andolsun, biz elçilerimizi açık de­lillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab'ı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisinde büyük bir kuv­vet ve insanlara bir çok faydalar bulunan demiri indirdik ki, Allah, kimin (ondan istifade ederek) gaybda (görmediği halde) Allah'ı ve Rasulüne yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüp­hesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür (yardı­ma muhtaç değildir, fakat insanların kendi menfaatleri İçin onlara cihadı emretmektedir)." (57: 25).

Bu ayetin adalet veya itidal ilkesini açıklamada, bunun insan hayatında uygulanmasında çok önemli bir yeri vardır. Ayetin ilk kısmı, bu ada­let yapısının bütün sistemin belkemiği olan ma­nevi talim ve tebligat vasıtasıyla nasıl ortaya konduğunu açıklamaktadır, ikinci kısım, top­lum karşıtı güçlerin bu ilkeyi ekonomide istis­mar etmesini ve toplumun daha fakir kesimini kullanmasını önlemek için kanuni kısıtlamala­rın nasıl kullanılacağını göstermektedir.

Böylece Kitab, İyiyi kötüden ay ırdederek doğru yolu göstermektedir. Mizan, (ölçü) itidal yolu­nu, sadece mescidlerin dört duvarı arasında de­ğil, günlük hayatın her sahasında korunması ge­reken ifrat ve tefrit arasındaki itidali ifade et­mektedir. İnsanın bütün yönleri birbiri ile ya­kından ilgili olduğundan, hayatın herhangi bir yönünü ele alarak sadece o alanda adaleti tesis etmek mümkün değildir. Eğer adaleti sadece bir sahada, mesela ekonomik sahada tesis etmiş­sek, hayatın bütün diğer alanlarında da tesis et­meliyiz. Aksi takdirde bütün çabalarımız boşa çıkacaktır.

Bu kanunî tedbirler olumlu ve caydırıcı olmak üzere iki nevidir

 

Olumlu Tedbirler

 

Bu tedbirler müslümaniarm devlete karşı mec­buri olan vazifelerini belirler ve ekonomik (ve maddi meseleler dışındaki) adaletin tesisine yardımcı olur. Bu tedbirlerin gayesi, fertleri, toplumun menfaati için belirli sosyal standart­lar ve sorumlulukları kabul etme hususunda, gerekirse zorla ikna etmektir.

Mecburi Zekat Ödemesi: Toplumun bütün zengin üyeleri fakir ve muhtaçların yaranna bi­rikmiş servetlerinden %2.5 oranında zekat öde­mek zorundadırlar. Beyüt'l Mal'e toplanan ze­katlar yardıma muhtaç kişilere dağıtılır. Bu, toplum için en iyi bir teminat şeklidir. Ortak yardım ve işbirliği için kalıcı bir düzenleme yoklu­ğundan kaynaklanacak bütün kötülükleri yok eder. Böylece zekat, muhtaç ve çaresizlerin ge­çimini temin ederek onların alım güçlerini artı­rır. Bu şekilde toplumdaki ticaret, sanayi ve di­ğer iş faaliyetleri genişler. Bu, Müslüman top­lumdaki üretim ve tüketim arasında daima bir denge oluşmasına ve böylelikle toplumun eko­nomik durgunluklara girmesini önlemeye yar­dımcı olur. (Zekat konusundaki ayrıntılar için Kısım 29 ve 30'a bakınız).

Miras Kanunu: Bu kanun (feraiz) bir kaç kişi­nin elinde toplanmış servetin toplumdaki yüzler ve binler arasında yayılmasına yardımcı olur. Bir kimsenin bütün yönlerden tedrici birikim sonucu zekat ve infaka rağmen elinde bulunan zenginliği, ölümünden hemen sonra, erkek-ka­dın bütün mirasçıları arasında pay edilir.

Böylece birkaç nesil sonra, zenginin malı yüz­lerce ve binlerce varisi arasında bölünmüş ola­cak, bu da toplumun tüketim isteğini artıracak­tır. Feraiz, infak ve zekat ile beraber işlediğinde, istenilen neticelere (mesela, tam istihdam gibi) daha kısa sürede erişilecektir.

 

Caydırıcı Veya Yasaklayıcı Tedbirler

 

Bu tedbirler İslami bir toplumda insanlara neyin haram ve yasak olduğunu belirlemek İçin alın­mıştır. Gaye, insanları topluma zararlı olan faa­liyetlerden alıkoymaktır. İslam bu gayeye ulaş­mak için gayri meşru ve toplum zararına olan fa­aliyetleri yasaklamıştır:

Faiz: İslam, birikmiş tasarrufların faiz karşılı­ğında borç verilmesini kesinlikle yasaklamıştır. insanlar istedikleri kadar tasarrufta bulunmakta serbesttirler. Ancak İslam'ın ekonomik yapısın­da bu tasarruflar faiz yoluyla büyüyemez.

Servet İstifçiliği: İslam, birikmiş servetin istif­lenmesini de yasaklar. Kazandığınız serveti ih­tiyaçlarınızı satın almak için harcamalısınız, kalanı da muhtaç kişilere vermelisiniz. Böylelikle birikmiş servetin toplum içinde sürekli do­laşımını sağlamalısınız. Fakat siz bunu yapmaz ve servetin birikiminde ısrar ederseniz, o vakit devlet, toplumdaki temel ihtiyaçlarını giderme­ye yetecek kadar kazanmaya muktedir olama­yan İnsanların ihtiyaçlarını gidermek üzere faz­la serveti toplama hakkına ve gücüne sahiptir.

Toplum Karşıtı Zararlı Faaliyetler: İslam, toplumun menfaatine aykırı olan bütün faaliyet ve uygulamaları (mesela kumar, spekülasyon,

karaborsa, fahiş fiyat, gayri meşru kazançlar, rüşvetten ve aldatmadan elde edilen gelir, top­lumsal servetin tekelleşmesi, lüks ve İsrafa da­yanan yaşantı, alkol içilmesi vb.) yasaklamıştır.

Kanunî tedbirler İslam ekonomi yapısının dire­ğidirler. Kanuni yapının müdahale ve sürtüşme­lere uğramadan uygun bir şekilde işlemesine yardım eder, gerekli esnekliği sağlar. Netice olarak, toplumda servetin gayri adil birikimi ve dağıtımı sonucu ortaya çıkan fırsat eşitsizliği kısa zamanda kaybolur. Bir tarafta müsrifçe savrulan aşırı servet, diğer tarafta mutlak sefalet ve güvensizlik; bir tarafta aşın beslenen insan­lar, diğer tarafta beslenme eksikliği... İşte böyle ikiye bölünmüş bir toplum İslam'ın manevi öğ­retileri vasıtasıyla muhabbet, kardeşlik ve daya­nışma içinde kaynaştırılır.

 

İslâm'ın Adalet İlkesine Katkısı

 

İslam'ın insanlığa en büyük katkılarından biri adalet ilkesi ve bu ilkenin insan faaliyetinin her sahasında uygulanmasıdır. Gerçekte İslam bize birbirine zıt geleneksel kavramlar arasında den­geyi sağlayacak pratik bir vasıta sunar. İnsanla-ramanevi hayatlarını geliştirmek için maddi ha­yatlarını da geliştirmeleri emredilir. Onlara dünyadaki her şeyin kendi istifadeleri için oldu­ğu hatırlatılır. İslam, aynı zamanda, insanlarj sadece kendilerinden ve ailelerinden değil, ay­rıca yakınlarından, fakir ve muhtaçlardan, men­subu oldukları toplumlardan ve nihayetinde bü­tün insanlıktan sorumlu tutar. İnsanlar servetle­rinden faydalandıklarında, kendileri gibi toplu­mun diğer fertlerini de faydalandırmalıdırlar.

İslam böylelikle, insanın bencilliği baskı altma alınmaksızın, faydalı ve yapıcı yönlere kanalize edilerek günümüz ekonomik problemlerine pratik bir çözüm getirmiş oldu. Herkes bütün toplum için eşitlik ve adalet temeline dayalı bir ekonomik yapıyı düzenlemek için çalışmakla emrolunmuştur. Yoksa toplumdaki imtiyazlı bir şahıs veya grup için değil. Bu sistemde her fert, bütünün yararlı bir parçası olur ve toplu­mun menfaati için olduğu kadar kendi menfaati için de çalışır.

 

Üretimde Adalet

 

İslam, müminlerin insanları istismar ederek ve­ya gayri adil yöntemler kullanarak servet ka­zanmalarını yasaklar. Servet kazanırken sadece bütün iyi ve adil vasıtaların kullanılmasını ister. İslam kişinin mülk edinme hakkını ve çalışma serbestiyetini belirli sınırlar dahilinde teslim eder. İslam'ın bu hakların kötüye kullanımına veya istismarına hoşgörüsü yoktur. Diğer bir ifadeyle, İslam insanlann adil ve meşru vasıta­larla servet kazanmasını veya zengin olmasını engellemez; İslamın razı olmadığı şey servet kazanmak için yanlış ve gayri adil usuller kulla­nılmasıdır. (28: 77).

Kur'an-ı Kerim her Müslümanm hayatını ka­zanmak için yeteneği ve gücü ölçüsünde çalış­masını farz kabul etmiştir. İslam, Müslümana bütün dünyanın rızık vasıtaları ile dolu olduğunu ve rızkı bulmanın onun görevi olduğunu söy­lemektedir. Müslümanlara namazdan sonra yeryüzüne çıkıp rızık aramaları şu ayetle hatır­latılmaktadır: "Namaz bitince yeryüzüne yayı­lın; Allah'ın lütfundan rızık isteyin." (62: 10).

Peygamber @, Kur'an'ın bu emrini şu sözleri ile açıklamıştır: "Namazdan sonra en önemli farz helal rızık aramaktır." (Kenzu'l A'mal) ve bir başka vesileyle Peygamber @; "Sabah namazı­nı kıldıktan sonra rızkınızı kazanana kadar din­lenmeyin" buyurmuştur. İkinci halife Hz. Ömer kişinin hayatını kazanmak için çalışmasının önemini daima belirtmiş ve Müslümanlara n-zıklannı aramalarını tavsiye etmiştir. Onlara rı­zık vasıtalarının bol ve çeşitli olduğu diğer memleketlere göç etmelerini söylemiştir. Hiç kimsenin işsiz kalmaması gerektiğine de değin­miştir. (Kenzu'l -A'mal).

İslâm, müminlerden rızıklarını aramak için daimi ve zorlu bir gayret talep ederken onlara âdil vasıtaları benimsemelerini, haram ve yan­lış olanlarından sakınmalarını emretmektedir: "Ey iman edenler! Karşılıklı nzaya dayanan ticaret olması hâli müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin..." (4: 29).

Böylece İslam insanlar için servet elde edebile­cekleri her yolu mubah saymamış olmaktadır. Toplum menfaatine zararı olmayan, sosyal re­faha yardımı olan vasıtalara izin verilmiştir. Adalet temeline dayalı bütün üretim vasıtaları­nın kullanılmasına müsaade edilmiştir.

Kişilere, hayatiannı kazanma ve mülk edinme hürriyetleri verilirken üretim araçlarının şahsi nüfuz veya ün kazanmak veya toplumun daha zayıf üyelerini İstismar etmek için kullanılma­masını sağlamak için gerekli adımlan atar.

Özetle: "İslam, Allah'ın arzında insana kapasi­tesi, yeteneği ve fıtri özellikleri nisbetinde rız­kını arama hakkını tanır. Fakat bu ona, servet kazanımı için ahlaki çöküşe veya toplumsal ni­zamı bozmaya yol açacak vasıtaları benimseme hakkını vermez. İslam değişik kazanç vasıtaları arasında helal ve haram aynmmı getirmiştir, ahlaken veya toplumsal olarak zararlı olan bü­tün metodlara gayri-meşru damgasını vurmuştur. Bu amaçla zararlı kabul ettiği usulleri açık­ça belirtmiştir. İslami hükümlere göre kötülüğü ve ahlaksızlığı yayan şarap ile diğer keyif verici maddeler ve içkilerin sadece kullanımı yasak­lanmakla kalmaz; ayrıca, üretimi, alımı, satımı, bulundurulması da haram kabul edilir. İslam; zina, fısk ve fücura yolaçan müzik, dans gibi ka­zanç yolların: da helal kabul etmez.İsIam bîr ki­şinin kazancının bir diğer şahsın, şahıslann ve­ya bütün bir toplumun zararına veya kaybına yol açtığı bütün metodlan haram olarak nitelemiş­tir. Rüşvet, hırsızlık, kumar, spekülasyon, al­datmak ve kandırma temeline dayalı iş, fiatlan yükseltme amacıyla ihtiyaç maddelerini stokla-mak veya saklamak, sahayı diğerleri için daraltan üretim araçlarının tekel altına alınması; bütün bu yöntemler haram kabul edilmiştir. İslam, tabiatları itibanyla çatışmaya yol açabi­lecek, kazancın veya kaybın sadece şansa ve te­sadüfe bağlı olduğu veya tarafların haklarının ayırdedi içmediği bütün iş çeşitlerini dikkatle seçmiş ve haram olarak nitelemiştir." (Ayrıntı­lar İçin Kısım 29 ve 30'daki Zekat bahsine bakı­nız).

İslam'ın ticaret ve sanayi ile ilgili hükümleri göstermektedir ki çağımızda milyarder veya mültimilyarder olan şahısların çoğunun kullan­dığı yöntemlere İslam sıkı kanuni kısıtlamalar koymuştur. Eğer iş, İslami sınırlamalar çerçe­vesinde yürütülürse bir kimsenin aşırı servet bi­riktirmesine imkan yoktur.

Bu ilkeyi açıklamak için İslam'da toprak bahsi­ni ele alalım. İslam, Avrupa Kanunlarındaki bü­tün malı İlk doğan erkek çocuğun aldığı "İlk do­ğan" (primo-geniture) kavramını kabul etmez; ikinci olarak adaletsizlik ve istismara yol açan toprak üzerinde tasarruf hakkı tanıyan sistemle­ri yasaklar. İslam sadece adil ve eşitlikçi toprak tasarruf sistemlerini kabul eder. Peyga mber @, üreticinin menfaatlerini ters olarak etkile­yen bütün ürün bölünüş sistemlerini yasakla­mıştır. (Halife Abdül Hakim; islam and Com-munism, sh. 196-213).

İslam, sermayeye karşı da aynı tavrı benimser. Olağanüstü durumlarda veya beklenmedik do­ğal afetlerde sarfedilmek üzere veya daha fazla servet elde edilmesine yardımcı olmak için ta­sarrufta bulunulmaya mani olmaz. İslamın yasakladığı şey toplum karşıtı amaçlar için serma­ye biriktirmektir. İslam insanlara parayı dola­şımda tutmaları için mal satın almalarını, yatı­rımda bulunmalarını, yetersiz veya hiç geçim vasıtası bulunmayan insanlara infak etmelerini tavsiye etmektedir. İslam, parayı istifleyenlere şiddetli uyanda bulunmakta; ayrıca artan serve­tin kullanımına da belirli kısıtlamalar getirmek­tedir. Mesela, insanların birikmiş servetlerini faiz karşılığında borç olarak vermeleri yasak­lanmıştır. Bununla birlikte birikmiş tasarrufla­rından zekat vermek zorundadırlar.

Tüketimde Adalet: Aynı adalet ilkesi Kur'an-ı Kerim'in aşağıdaki ayetinde açıklandığı üzere tüketim sahasında da geçerlidir: "Allah'ın bol nimetlerinden verdiklerinde cimrilik edenler bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimri­lik yaptıkları şey, Kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır..." (3: 180).

Yukarıdaki ayette Müslümanlar kendilerini cimriliğin kötülüklerinden korumaları konu­sunda uyarılmışlardır; aşağıdaki ayette ise isra­fın tehlikelerinden sakınmaları istenmiştir: "Elindekileri saçıp savurma. Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanla kardeş olurlar; şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür." (17: 26-27).

Bu ayet müsrifane tutumun cimrilik kadar ciddi bir kötülük olduğunu, hatta bazı bakımlardan cimrilikten de kötü olduğunu göstermektedir. Çünkü, serveti israf ederek insanlar şeytan gibi nankörleşirler; bu da bir bakıma Allah'ın emri­ne açıkça âsi olmaktır. Bu sebeple Kur'an-ı Ke­rim Müslümanlara cimrilik ve müsriflik gibi iki aşın uç arasında orta bir yol tutmalarını tavsiye etmektedir: "Yiyin, için israf etmeyin; çünkü Allah müsrifleri sevmez." (7:31). "Onlar sarfet-tikleri zaman ne israf ederler, ne de cimrilik; İki­si arasında orta bir yol tutarlar." (25: 67). "Elini, boynunu bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın." (17: 29).

Rasulullah@ harcamada adalet ve itidal esasım Şu hadisiyle açıklamıştır: "(Gelir ve gider ara-sında) itidal iktisadi hayatta huzurun yansıdır." Ve imam Razi, Kur'an-ı Kerim'in yukarıdaki ayetini tefsir ederken, Allah, maddî meseleler­de ılımlı olmanın, serveti israf etmemenin ve aynı zamanda saklamamanın O'nun kullarının bir vasfı olduğundan bahsetmektedir, der.

Böylece bize harcamalarımızda aşırı tutumlar­dan kaçıp itidali benimsememiz tavsiye edilme­lidir. Eğer itidal benimsenirse ekonomik siste­min dayanışması ve İşlerliği tehlikeye düşmez ve biz servetimizden faydalanabiliriz.

Burada şu hususa da değ in İlmelidir: "Manevî veya toplumsal zarara yol açacak bütün usûller yasaklanmıştır. Servetinizi kumarda harcaya­mazsınız; şarap içemezsiniz; zina edemezsiniz ve paranızı müzik, dans ve diğer şahsi iptila va-sı talan yoluyla israf edemezsiniz. İpek elbise giymeniz yasaktır; (kadınlar hâriç) altın, ziynet ve mücevher kullanmanız yasaktır; evinizi ser­vetinizin büyük bir kısmım lüks ve iptilalara harcanacağı bir şekilde süsleyemezsiniz. İs­lam'ın helal kabul ettiği maddeler, bîr kişinin or­talama bir hayat standardında yaşamasını sağla­yacak olan maddelerdir ve eğer fazlalık olursa, islâm bu fazlalığın fazilet ve hak uğruna ve ka­mu yaranna sarfedİlmesini veya ihtiyaçlarını yeterince karşılayamayan insanlara yardım içiı harcanmasını önermektedir. İslama göre, be nimseneceken iyi yol, kişinin kazandığını helal ve makul ihtiyaçları için sarfetmesi ve eğer bir fazlalık kalırsa bunu da İhtiyaçlarını karşılama­ları için diğerlerine vermesidir. İslam bu vasıf­ları en yüce bir ahlaki seviye olarak kabul eder ve bunu bir ideal olarak kuvvetle ortaya koyar. Bundan dolayı da İslâm inancından etkilenmiş bir toplum daima kazanıp infak edene, servetle­rini biriktirenlere veya daha fazla kazanmak için artı servetleri ile yatırımlara girişenlere duyduğundan daha fazla saygı duyar. (Muham-med Kutub; a.g.e.).

Dağıtımda Adalet: Dağıtımı yönlendiren esas ilke adalet ve fedakarlıktır. Dağıtımın amacı İki yönlüdür; birincisi, servet birkaç elde toplan-mamalı ve toplum İçinde dolaşımına devam et­meli; ikincisi, değişik üretim faktörleri ve ke­simleri milli gelirden eşit pay almalıdır.

İslâm'ın âdil bir hayat sistemi tesis etmek için insan ruhunu arıtmaya ve temizlemeye büyük önem verdiği doğrudur. Ancak hayatın pratiğini de gözardı etmez. İslâm amacına toplumda ser­vetin manevi talim ve terbiye yoluyla adil dağı­lımını sağlamak yoluyla ulaşır, fakat aynı za­manda, arzu edilen sonuçlara ulaşılmasını ke­sinlikle sağlamak için hukukî tedbirlere de baş­vurur. İslâm'ın servet dağılımında eşitliği iste­diği veya savunduğu söylenemez. Nasıl ki sağ­lık, kuvvet, yetenek, dış görünüş gibi özellikler eşit olmuyorsa, üretim araçlarının ve servet da­ğılımının mutlak olarak eşit dağılımı da olma­yabilir. İnsan fıtratı insanlar arasında ekonomik derecelenme gerektirir. Eğer bir takım suni va­sıtalarla ekonomik eşitlik sağlanırsa bunu uzun süre muhafaza etmek mümkün olmayacaktır, çünkü bu, âdil ve hakkaniyete uygun bir iş de­ğildir. (Muhammed Kutub; islam the Misun-derstood Religion).

İslâm'ın istediği; insanların mevkiine, inancına, ırkına bakmaksızın servet elde etmeleri konu­sunda insanlara fırsateşitliği tanımaktır. İslâm'a göre insanlar eşit fırsatlara sahip olarak, her­hangi bir hukukî veya sosyal kısıtlama olmaksı­zın, yetenekleri nisbetince serbestçe kazanabil­irleridirler. Bu sebeple İslâm'ın esas amacı sos­yal statülerine bakmaksızın herkese ekonomik sahada fırsat eşitliği sağlamaktır. Ayrıca, İslâm, servet eşitsizliklerinin belirli bir noktadan ileriye gitmesine izin vermez ve bu eşitsizlikleri mâkûl ve âdil sınırlar içinde tutmaya çalışır. Servetin büyümesini ve elde toplanmasını önle­mek için İslâm, servetin biriktirilmesini yasak­lar ve toplumun hayrına harcanması konusunda ısrar eder.

Kur'an'ın aşağıdaki ayeti servetin belirli ellerde toplanmasının kötü sonuçlarına şöyle işaret eder: "Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına yola gelmelerini emrede­riz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Bİz de onu yerle bir ederiz." (17: 16).

Burada fıtrat kanununa bir atıf vardır. İnsanlar gereksiz şeyler için müsrifçe harcamalar yap­maya ve lüks bir hayata müptela olmaya başla­yınca bu duruma alışırlar ve lüks ve rahatlarını sürdürmek için ne kadar yanlış ve gayri-âdil olursa olsun hiçbir vasıtayı kullanmaktan ka­çınmazlar. Kendi bencil isteklerini tatmin için toplumun fakir ve zayıf kesimlerini istismar et­mekte tereddüt göstermezler. Böylelikle zengin daha zengin, fakir daha fakir olur ve sonunda, servetin bu eşit olmayan dağılımı toplumdaki dayanışma ve birliği yıkar.

"Yola gelmelerini emrederiz" sözleri, servetin birkaç elde toplanması halinde kötülüğün yay­gınlaştığını ve sıradan insanın hayatının kendisi için bir yük ve ızdırap haline geldiğini göster­mektedir. Bu olaylar zinciri toplumda tedricen tatminsizlik ve bozulma şeklindeki kötülükleri doğurur ve toplumun gücünü yavaşça çökerte­rek yok olmasına sebep olur. RasuluUah @, aşırı servetin Müslümanların iman ve ahlâkını tehli­keye sokacağını ve sefaletin insanları küfre ite­ceğini belirtirken, gerçekte, bu olaylar zincirine atıfta bulunuyordu. Peygamber @, Müslüman­ları, servetin birkaç elde toplanmasının ciddi sonuçlan hakkında uyarmıştır.

Bundan dolayı, İslâm, servetin belirli bir noktam­da toplanmasını engellemek ve toplum içinde dolaşımını arttırmak için gerekli adımlan atar. İslâm, servetin toplum içinde adil bir şekilde dağılmasını temin eder. Manevi tâlim ve terbiye insanlar arasında bir sorumluluk hissi geliştirir, böylece insanlar din kardeşlerinin ihtiyaçlarını en az kendi ihtiyaçları kadar önemli görürler.

Toplumun daha fakir fertlerinin İhtiyaçlarını karşılamak için kendi ihtiyaçlarının bazısından fedakarlık etmeye daima hazır olurlar. İnsan fıt­ratını terbiye ederek ve arıtarak, islam dört hali­fe zamanında büyük bir başarıya erişmiştir. Bu devirde Müslümanlar servetlerini ve mallarını Allah rızası ve mağfireti dışında hiçbir karşılık beklemeksizin din kardeşleri ile paylaşmak ko­nusunda çok istekliydiler. Kur'an-ı Kerim bu in­sanlardan şöyle bahsetmektedir: "... Onlara ve­rilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsa­lar bile onları kendilerinden önde tutarlar..." (59: 9).

İlk Müslümanların servetin kullanımı konusun­daki bu tutumları, Müslümanlara ihtiyaçların­dan arta kalanı din kardeşlerine vermeyi emre­den Kur'an-ı Kerim'in manevî terbiyesinin doğ­rudan sonucu idi. "... Ne sarf edeceklerini sana sorarlar. De ki: 'Artanı'..." (2: 219). Haşr sure­sinde, Müslümanlardan, bir kaç elde toplanma­sın diye, servetlerini dağıtmaları istenmektedir: "Allah'ın o kent halkından, Rasulüne verdiği ganimetler, Allah'a, Rasule, (Rasule) akrabalı­ğı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, (yolda kalan) yolcuya aittir. Ta ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olma­sın.." (59: 7).

Yine Zâriyat suresinde Müslümanlara, fakirle­rin ve muhtaçların zenginlerin mallarında eşit derecede hakları olduğu söylenmektedir: "On­ların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır..." (51: 19).

Peygamber @ Kur'an'm yukarıdaki ayetlerinde sözkonusu edilen esası zenginlerin servetinde toplumun zekattan başka haklan da olduğunu söyleyerek açıklamıştır. Abdullah b. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer zekat fa­kirlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli olmaz­sa o vakit onların ihtiyaçlarını karşılamak ve kendilerine yeterli hale gelmelerini sağlamak zenginlerin vazifesidir. (al-Muhalla, bölüm 6, sh. 156).

Böylece zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı olduğu anlaşılmaktadır. Bu hak fakirlere geri dönmelidir. Toplumda hayati ihtiyaçlarından yoksun hiç kimsenin bulunmamasını temin de zenginlerin bîr vazifesidir. Eğer zenginler vazi­felerini dürüstçe yapmazlar ve toplumdaki fakir ve muhtaçlara haklarını vermeden servet birik­tirmeye devam ederlerse, sadece Allah'ın gaza-bini üzerlerine davet ediyor olmazla aynı za­manda Islami devleti, kanuni güçlerini kullana­rak bu hakkı almaya ve hakiki sahipleri arasında dağıtmaya da zorlamış olurlar.

İslam, bir kişinin ihtiyacının ötesinde ve üzerin­de olan fazlalığın fakir insanların ihtiyaçlarının karşılanması İçin topluma verilmesini ister. Böylece milli servet bütün sınıflar arasında do­laşsın. İnsanlar, manevi eğitim vasıtasıyla sos­yal adalet ilkesinin ve başkalarının haklarına ri­ayet edip sorumluluklarını yerine getirmeleri­nin önemi konusunda tamamıyla şuurlu bir hale gelirler. Ayrıca, hukuki tedbirler de toplumdaki servet akışını temin eder ve servetin herhangi bir noktadaki istenmeyen yoğunlaşmasını en­geller. Fakat eğer, manevi terbiyeye ve kanuni sınırlamalara rağmen, istenmeyen bir servet yı­ğılımı oluşturulursa, o vakit İslami devlet top­lumdaki dengeyi tamir etme hakkına ve gücüne sahiptir, çünkü İslam bütün adaletsizlik çeşitle­rini kınar ve bunlara rıza gösterenleri en şiddetli azabla tehdit eder. (Halife Abdul Hakim; islam and Communısm, sh, 196-213).

Mübadele (Takas)de Adalet: Peygamber @ zamanında rağbette olan değişik takas çeşitle­rinde adalet ilkesi ciddi bir şekilde uygulanmış­tır. Peygamber @ adalete ve herkesin rızasına dayalı anlaşmaları muhafaza etmiştir. Gayri adil veya münakaşa ve husumete yol açması muhtemel olan, kumara benzeyen, riba ve aldat­ma unsuru ihtiva eden, bir kişinin kazancının digerinin kaybına bağlı olduğu bütün i{ anlaşma­larını yasaklamıştır.

Esas olarak rizikoya dayalı bir metod olan kara­borsacılığa ve fahiş kâr gütmeye yol açar. Diğer bu nevi anlaşma şekilleri de değişik kumar çeşi­di gibidirler. Aldatmaya dayah anlaşmalar mü­nakaşa ve düşmanlığa sebebiyet verirler. Bütün bu İş anlaşmaları Peygamber @ tarafından ya­saklanmıştır. Peygamber@ yiyecek maddeleri­nin stoklanmasını ve genel kullanıma ait şeyle­rin tekele alınmasını da yasaklamıştır. (Bütün bu iş çeşitleri ileriki sayfalarda "Mal Değişimi" başlığı altında açıklanacaktır.)

Bu tavır, kısmen, değişik anlaşma şekillerini sağlıksız ve zararlı unsurlardan arındırma için ve kısmen de bütün takas sahasına adalet ilkele­rini kesin bir şekilde yerleştirmek İçin alınmış­tır. Bu tedbirler sayesinde Peygamber @'in ha­lifeleri İş anlaşmalarından hiç istenmeyen un­surları uzaklaştırmaya ve mal değiş-tokuşu (ta­kas) sahasında adalet prensibini başarılı bir şe­kilde uygulamaya muktedir olmuşlardır.

 

KISIM 29

 

EKONOMİK ADALET (III)

 

Zekat

 

1- Anlamı: Zekat kelimesi bereket, artış, temiz­lik, saflık, duruluk anlamlarına gelir. Farz olan zekatın ödenmesinden sonra kazanılan nefis tezkiyesini ima eder. Bu, cimri ve servet tutkunu olmayanların ulaşabildiği vicdani bir itminan halidir. Servet herkese cazibeli gelir, herkes malını ve diğer zenginlik kaynaklarını sever. Fakat bu servetini ihtiyaç sahiplerine sarfeden kişi kendini tezkiye etmiş olur ve iyiliğe erişir. Bu gerçek büyüklük ve hayırdır. Buna, servet­ten belli bir oranda alman zekat ile ulaşılır. Bl İslami yönü dolayısıyla zekat gayrimüslimlere uygulanmaz. Zekat ve mahiyeti Tevbe süresin­deki şu ayet ile belirtilmiştir: "Onların malların­dan bir miktar sadaka al ki onunla onları temiz-leyesin, yüceltesin..."(9: 103).

Rasulullah @'ın müminlerden zekat alması, on-lann servetlerini kötülükten arıtacak bir fiil ola­rak izah edilmektedir. Zekat kelimesinin kendi­si, kişinin kendi nefsi için veyadiğerleri için adil ve akıllıca harcamadığı bir servetin (üretici ol­mayan, müsrif endüstrileri teşvik ederek, düş­manlık ve sınıf mücadeieleri oluşturarak) top­lumda fesat meydana getireceğini gösterir. Ba­kara suresinde şöyle buyurulmaktadir: "Al­lah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki İmanı kökleştirmek için mallarını harcayanların duru­mu da tepe üzerinde bulunan bir bahçeye benzer ki, bol yoğmur değince ürününü iki kat verdi. Yağmur değmeseydi bile çisinti olurdu. Allah yaptıklarınızı görmektedir." (2: 265). Kur'an-ı Kerim'de sadaka, İnfak ve zekat kelimeleri fa­kirlere yapılan hayır anlamında kullanılmıştır. Gerçekte bunlar aynı şeyin üç yönüdür kî gayesi insanın manevi terbiyesi ve nefsinin annması-dır. İlk ikisi, yani sadaka ve infak ihtiyaridir, fa­kat zekat her Müslümana farz olan bir ibadettir. Kur'an'ın yukarıdaki ayeti, fedakarlıklarının meyvasını toplayan ve saadete eren insanların kıssasını anlatmaktadır. Servetlerini insanların menfaati için harcayanların ameli Kur'an'ın bu ayetinde "Allah rızasını kazanmak" ve "ruhla-rındakini (imanlarım) sağlamlaştırmak" olarak ifadesini bulmuştur. Bu, karşılığında bir mükâ­fat beklemeksizin insanların menfaati için har­canan servetin büyük önemini göstermektedir.

Gerçekte zekat insan nefsini bencillikten, cim­rilikten ve mal sevgisinden arıttığı, böylelikle İnsan nefsinin başkaları için harcamada buluna­rak tabii ilerleme ve gelişimine yol açtığından bu adı almıştır. Zekat basit bir yardım değildir, insanlığın ilerlemesi için elzem bir adımdır. Gerçekte, zenginler toplumun fakir üyelerine yardım ederek kendilerine yardım etmiş olmak­tadırlar. Onlar, fakirlerin bu hakkını inkar ede­cek olurlarsa kendi kendilerine zarar verirler. Diğer bir İfadeyle, insanı mükemmelliğe İleten ana yolu terkedîp cimriliğin ve israfın sayısız yollarında kaybolurlar ve nefislerinin müfsid lüks iptilalarmdan arınmasını istemezler.

Zekatın ödenmesi Allah'a itaatin müşahhas bir misalidir ve zekat, sonuçlarını bu görevi ifa eden insanların kişiliğinde ve işlerinde ortaya koyar. Kur'an-ı kerim müminlerin Özelliklerini sayarken şöyle der: "Felaha ulaştı o müminler, ki onlar, namazlarında saygılıdırlar. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekatlarını verir­ler." (23:1 -4). Zekatkaîbi ve malı temizler. Kal­bi cimrilikten antir, ruhu yüceltir. Şeytanın ile­riye sürdüğü fakirlik vesvesesinden uzaklaştı­rır. Allah'ın nezdindeki mükafata güvenmeyi temin eder. Malı temizler, zekattan arta kalan malm helal mal olmasını sağlar. Helal olup ol­madığı konusunda hiç bir şüphe bırakmaz.

Diğer yandan zekat, toplumu her türlü bozuk­luklardan ve ahlaksızlıklardan korur, lüks ve is­rafı önler. Fertler için sosyal sigorta olduğu gibi toplumlar için de sosyal garanti unsurudur. Toplum içindeki acizleri korur ve böylece top­lumda anarşi ve dağılmayı Önler. (Seyyid Ku-tub; Fizılali'l Kur'an, Mü'mİnun suresi). Zekat, toplumun sağlıklı gelişimini sağlar. Maddi iler­lemeyi engelleyecek bütün etkileri bertaraf eder, yardımcı olacak unsurları ise teşvikkar olur. islam, her zengin Müslümanaservetinden, malından ve ticari varlığından zekat ödemesini »arz kılarak insanları sermayelerini işletmeye yönelten muharrik bir güçtür. Böylelikle sermaye büyür, sosyal refah artar. Hem nefsin arınma­sı ideali, hem de maddi büyüme ideali zekat ke­limesi içinde ifadesini bulur.

Ayrıca zekat, arınma için kullanıldığında iki mana taşır, ilk olarak nefsin arınması ve iyiliğe ulaşması için harcanan servete hamledilir. İkinci olarak gerçek arınma fiiline hamledilir. Zekat veren insanlar arınma fiilini icra etmektedirler. Dolayısıyla arınma fiili sadece zekatın parasal olarak ödenmesi ile sınırlı değil­dir. Nefsin, karakterin, hayatın ve zenginliğin saflığı, duruluğu, temizliği ve bereketini yani hayatın her yönünü içine alır. (Mevdudi; Tafhe-em al-Quran, 23:4 âyet yorumu).

Zekat bir kişinin kendi hayatını arıtmasıyla da sınırlı kalmaz. O kişi ile münasebeti olan bütün insanların hayatlarını kapsar şekilde bir anlam taşır. Diğer bir ifadeyle, zekatı ödeyen kimseler gerçek arınma İşini yapan kimselerdir. Önce kendilerini arıtırlar, sonra başkalarının saflığa erişmesine yardımcı olurlar. Böylece insaniye­tin hakiki hasletlerini önce kendilerinde gelişti­rirler, başkalarında da gelişmesine yardımcı olurlar. Zekatın bu fonksiyonu Kur'an-ı ke-rim'in birkaç yerinde ifade edilmiştir. A'la sure­sinde; "Doğrusu mutluluğa ermiştir arınan" (87:14) ve Şems suresinde; "Nefsini temizleyen iflah olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğramış­tır," (91:9-10) ayetleri bu hususa işaret etmekte­dir.

Bu ayetlerdeki zekka kelimesi bir şeyi artırmak, büyütmek anlamındadır; dessaha kelimesi İse gizlemek veya gömmek, büyümesine izin ver­memek anlamındadır. Böylece biri arıtıyor ve gelişme sürecine yardım ediyor, diğeri ise geliş­meyi engelliyor, durgunluğa ve bozulmaya yol açıyor. Bu iki kelimenin bu ifadelerde seçilmiş olması büyüme, gelişme ve mükemmellik için lüzumlu yeteneklerin herkese verildiğini gös­termektedir. Bazı kişiler yerinde kullanarak ve geliştirerek bu yetenekleri daha olumlu bir çiz­giye götürebilirler, diğer bazıları ise bu yete­nekleri atıl bırakarak, gizleyerek durgun ve işe yaramaz hale getirirler. Bunlar sözkonusu yete­nekleri kendi menfaatlerine olacak şekilde kul­lanamazlar.

2- Zekat ve Sadaka: Sadaka kelimesi Kur'an-ı Kerim'de her çeşit hayrı kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Sadaka, isteyerek verilen yar­dımları olduğu kadar, verilmesi farz olanı da kapsar. Çünkü Kur'an ve Sünnette zekat yerine kullanılmıştır. Zekata da sadaka denilmesinin sebebi, onun da bir nevi farz olan sadaka olma­sındandır. Normal sadaka gönüllü olarak veri­lirken, zekatın verilmesi farzdır. Zekat devlet tarafından toplanır, sadaka ise gönüllü ödenir. Zekatın oranı ve muafiyeti (nisab) bellidir. Halbuki diğer sadakaların miktarı tamamen sa­dakayı veren kişinin arzusuna bağlıdır. (Naim Sıddıki; Muashi Na-hamwari-on-Ka İslami Hal, sh. 343-45). Sadakanın zekat anlamını taşı­ması istendiğinde, "Allah'a karşı vazife" olarak ifade edilebilir. Devletin zekatı toplamasını sağlamak, nisab üzerinde malı olan her Müslü-manın vazifesidir. Bu durum zekat için geçerli­dir.

Ödeme oranı., muafiyet sının ve zekat ile ilgili diğer kural ve düzenlemeler devlet tarafından tesbit edilir. Zekatın sarf şekli Kur'an'da açıkça belirtilmiştir, oram ve sınırları ise Rasulullah @ tarafından belirlenmiş ve sahabeleri tarafından aynen uygulanmıştır. (Naim Sıddıki; a. g.e.) Ayrıca zekat, namazdan sonra en kıymetli bir ibadet olarak kabul edilmiştir. Bu sebeple dev­lete verilen herhangi bir vergi olarak telakki edi­lemez. Zekatı vermek her Müslüman üzerine, eğer İslami devlet varsa kollektif olarak, gayri İslami devlet varsa fert olarak farzdır. Zekat bir

Müslümanı ruhen, zihnen ve manen arıtma gö­revi de görür. Vergi ise devlet tarafından geliri arttırmak için konan bir kaynaktır ve hiçbir ah­laki veya dini önemi yoktur.

3- Vergi mi, Dinî Bir Vazife mi?: Şimdi ortaya zekatın genel bir vergi mi yoksa sadece Müslü­manlara farz olan bir görev mi olduğu sorusu çıkmaktadır. Bazı Müslüman iktisatçılar onu bir çeşit vergi olarak kabul etmişlerdir. Çünkü verginin bir takım şartlarını haizdir. Normal olarak aşağıdaki şartları taşıyan bir ödeme eko­nomistler tarafından vergi olarak kabul edilir: (a) Zaruri bir ödemedir, (b) Karşılıksız olarak yapılan para transferidir, (c) Devletin bütün va­tandaşlarına uygulanır.

Zekatta^ilk iki şart tatbik edilir, üçüncüsünü kapsamaz. Zaruri bir ödemedir ve karşılığı yok­tur, fakat yalnızca devletin Müslüman vatan­daşlarına uygulanır, gayri Müslimler bundan muaftır. Dolayısıyla zekat mefhumu tam anla­mıyla bir vergi değildir.

Hakikatte zekat, namaz veyahacc gibi bir ibadet şeklidir ve vergiden tamamen farklı psikolojik sebeplere dayanır. Genellikle insanlar devlete vergi ödemekten nefret ederler ve böyle ödeme­lerden kurtulmak, en azından fazla vergi öde­memek isterler. Yani vergi, insanların hoşlan­madıkları bir yüktür. Diğer taraftan zekat dini bir vazifedir. Dünyanın her yanında bütün Müslümanlar tarafından, toplanması için resmi bir düzenleme olmasa bile, Allah rızasını ka­zanmak için gayretle eda edilen bir ibadettir. Müslümanların yaşadığı ülkelerin çoğunda, binlerce İnsan özel kuruluşlara ve yetimhanele­re gelerek mallarının zekatlarını öderler.

Zekat İslam'ın beş şartından biri olarak kabul edilir. Şurası açıktır ki, hiç bir vergiye, ne kadar önemli olursa olsun, böyle bir konum verile­mez. Bir başka farklılık da gelir vergilerinin devlet tarafından verginin kaynağı dikkate alın­maksızın sayısız ihtiyaçlar için sarfedildiğidir. Fakat zekatta durum tamamen farklıdır. İslami devlet, zekatın nereye ve nasıl harcanacağı hu­susunda Kur'an-ı Kerim'in talimatlarına bağlı­dır. Devletin, zekat gelirlerini bu doğrultuda be­lirtilen yerlere sarfetmekten başka alternatifi yoktur.

Kısacası zekat, kelimenin genel anlamıyla bir vergi değildir, ancak devletin Müslüman üyele­rine uygulanan ve onlar tarafından Allah rızası içn dini bir vazife kabul edilerek ödenen özel bir vergidir. Zekat gelirleri devlet tarafından bir başka gelir şekli olarak elde edilen ve Kur'an'da işaret edilen belli kalemlere sarfedilir. Zekat ve vergi arasındaki farkları şu şekilde özetlemek mümkündür:

a-  Zekat dinî bir vazife ve ibadettir, vergi ise devlete gelir toplamak için benimsenmiş bir ça­redir,

b- Zekat, devletin sadece Müslüman fert­lerine uygulanabilir; halbuki vergi sınıf, inanç ve etnik grup farkı gözönünde bulundu rmaksı-zın devletin bütün fertlerine uygulanır,

c- Ze­kat vermek Müslümanların her halükarda eda etmeleri farz olan bir emirdir, hiçbir zaman mu­afiyet söz konusu değildir. Halbuki vergi bazen devlet tarafından affedilebilir,

d- Zekatın kay­nakları ve oranı Kur'an ve Sünnet tarafından be­lirlenmiştir; Hiç bir şahıs veya devlet tarafından değİştirelemez. Diğer yandan verginin kaynak­ları ve oranı zaman zaman ihtiyaçlara göre dev­let tarafından değiştirilebilir,

e- Zekatın harca­nacağı yerler ve zekattan faydalanması gere­kenler Kur'an ve Sünnet tarafından belirlenmiş­tir. Hiç bir şahıs veya devletin bunları değiştir­meye hakkı yoktur. Vergi harcamaları ise dev­let tarafından gerektikçe değiştirilebilir veya ta­dil edilebilir,

f- Zekat zenginlerden alınır, fakir ve muhtaçlara sarfedilir. Vergiden fakirler ol­duğu kadar zenginler de faydalanır. Hatta bazı durumlarda zenginler fakirlerden daha fazla faydalanmaktadır,

g- Zekat, vergiden ayrı ola­rak yalnızca nakit cinsinden sermayelere uygu­lanmakla kalmaz; ticari emtiaları, tarımsal ürünleri, hayvanları, altın ve gümüş dahil ma­denleri ve süs eşyalarını kapsar. Kısaca zekat, servet sahibinin bir yıl sonra arta kalan bütün varlığından alınır, sadece birikimler sözkonusu değildir,

h- Zekat esas olarak servetin eşit ol­mayan ve gayri adıl dağılımını ve servetin bir­kaç elde toplanmasını önlemek için uygulanır. Vergi ise esas olarak sadece gelir amacıyla ko­nur.

sında sayılmasından anlaşılabilir. Namazdan sonra ikinci sırada yer alan bu ibadetin önemi şüphesiz ki pek büyüktür. Kur'an-ı Kerim'de de­ğişmez bir şekilde namaz emrinin hemen ardın­da zekattan söz edilir. Bakara suresinde yer alan bu ayetlerden biri mealen şöyledir: (a) "Namazı kılın, zekatı verin; kendiniz için yapıp gönder­diğiniz her hayrı, Allah'ın yanında bulursunuz. Allah yaptıklarınızı görür." (2: 110). Bu ayette Müslümanlara Allah rızasını gözeterek zekat şeklinde yaptıkları harcamaların boşa gitmeye­ceği ve hem bu dünyada, hem de ahirette mey-vasını vereceği kesin bir ifadeyle söylenmekte­dir. Tevbe suresinde de zekat vermenin gerçek müminin bir özelliği olduğu belirtilmektedir: (b) "Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a ve ahi-ret gününe inanan, namazı kılan, zekatı veren ve Allah'tan başka kimseden korkmayan (insan) lar onarır. İşte onlar, doğru yolu bulanlardan olabilirler." (9:18). Yine aynı surede konuyla il­gili şu ayet vardır: (c) "İnanan erkekler ve ina­nan kadınlar birbirlerinin velisidirler. İyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekatı verirler, Allah'a ve Rasulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Al­lah daima üstündür, hikmet sahibidir." (9: 71). Kur'an-i Kerimdeki bu ve benzeri pekçok ayette zekat namazla birlikte zikredilmektedir. Bu da zekatın İslam ekonomi sisteminde ne denli önemli olduğunu gösterir. Zekata namaz ve İs­lam'ın diğer şartları kadar düzenli riayet edilme­lidir. Çünkü, ödenmemesi Kur'an'da kafirliğin bir alameti olarak tarif edilmektedir.

İslam dairesine dahil olanların Kelime-i şeha-det ile birlikte namaz kılmaları ve zekat verme­leri farzdır. Kişinin Allah'a inandığını isbat ede­bileceği yegane münasip yol budur. Müslüman olduğuna dili ile şehadet eden fakat zekat öde­meyen bir kişi hakiki Müslüman olarak kabul edilemez. En azından orun imanının görünür bir isbatı yok demektir.

Peygamber @ Tın vefatından sonra, bazı Müslü­manlar zekat ödemeyi reddettiklerinde, ilk hali­fe Hz. Ebu Bekr onlara savaş ilan etti ve aşağı­daki ayeti okudu."... onları yakalayıp hapsedin; her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse yol­larım serbest bırakın... "(9: 5).

Hz. Ömer'in de içinde bulunduğu bir kısım müs-lümanlar buna karşı çıktılar ve dayanak olarak İslam'ın diğer şartlarını yerine getiren Müslü-manlar'a savaş ilan edilemeyeceğini öne sürdü­ler. Hatta asilerden bir grup da kafir olmadıkla­rını ve namaz kıldıklarını ancak zekat vermeye­ceklerini söylediler. Ebu Bekr (r.a.) Kur'an-ı Kerim'in yukarıdaki ayetine atıfta bulunarak "Biz kelime-i tevhidi söyleyen, namaz kılan, zekat veren insanlarla savaşmaktan men olun­duk. Namazla zekatın arasını ayırırlarsa buna izin veremeyiz.." buyurmuştur. (S.A. Sıddıki; Public Finance in islam, 1962, sh.9), "Zekatı en üst düzeyde bir dini dokunulmazlık İle donatan bu önemidir ve böylece bu vergi kolayca, müş­kül görülmeden ve gönüllü olarak kabul edilir. Bir İnsanın İslama sarılması arttıkça bu vazife­den kaçma ihtimali azalır."

Şimdiye kadar zekatın dini bir vazife ve namaz veya hac gibi bir ibadet şekli olarak önemini tartıştık. Şimdi, topluma karşı ortak bir mecbu­riyet ve servet eşitsizliklerini azaltarak ekonomik ilerlemeye ulaşmayı sağlayan önemli bir tedbir olarak zekatı ele alalım:

Zekat, Müslüman toplumun şartları haiz yani nisab miktarını aşan bir serveti bulunan her üye­sinin her halükârda ödediği zorunlu bir vergidir. Ortak fon toplumun daha fakir fertlerinin kal­kınması için kullanılır. Bir bakıma, bir koopera­tif toplumuna, bir sigorta şirketine veya Müslü­man toplumun ihtiyat fonuna denktir. Toplu­mun herhangi bir çeşit yardıma muhtaç her ferdi bu fondan faydalanabilir. Böylelikle bu, işsizle­re, fakirlere, muhtaçlara, yetimlere, dullara, sa­katlara, hastalara, vb. yardım etmek için toplu­mun sağladığı yardımcı sermayedir. Zekat İs­lam toplumunun her ferdi için önemli bir sosyal sigortadır; böylelikle hiç kimse geleceği için endişelenmez. (Naim Sıddıki, a.g.e.)

Zekat sadece varlıklıların katkıda bulunduğu bir fondur. Eğer bugün zenginseniz, bu fona siz katkıda bulunursunuz. Bugün bu fondan muh­taçlar ve fakirler yararlanırlar, fakat eğer siz (ve­ya çocuklarınız bu dünyanın inişli çıkışlı halin­de fakir düşerseniz o vakit siz (veya çocukları­nız) de bu fondan yararlanırsınız. Böylece Müs­lüman toplumun hiçbir ferdi kendisini veya kendisinden sonra ba-iımını ve çocuklarını mali açıdan güvensiz hissetmez.Çünkü sosyal sigor­ta fonu (zekat) daima muhtaç ve fakirlerin men­faatini gözetecektir. Bundan dolayı, bir Müslü­man hastalık, yangın, kaza, sel, iflas, ölüm vb. malım, işini veya ticaretini yok edecek ve ço­cuklarını beş parasız bırakacak görünmez fela­ketlerden endişe etmez. Çünkü zekat fonu bü­tün bu çeşit risklere karşı onun daimi teminat ve sigortasıdır.

Eğer hırsızlık, hastalık veya diğer sebepler ne­deniyle yolculukta beş parasız kalsa bu fon onun bütün ihtiyaçlarını karşılar. Böylece zekat bir dini vazife olması hasebiyle nefsi arıtır ve kollektif bir yardım müessesesi olması sebebiy­le de bütün risklere karşı toplumsal bir teminat oluşturur. (Mevdudi; islam and Jadid Muashİ Nazriyattut, sh. 130-32)

5- Zekatın Gayesi:Zekatın en önemli amaçla­rından biri, toplumdaki ekonomik eşitsizlikleri mümkün olan en alt düzeye indirmektir. Zekatın amacı İnsanlar arasındaki ekonomik farklı­lıkları adil ve makul sınırlarda tutmaktır, böyle­likle zenginlerin toplumun fakir üyelerini istis­mar ederek daha zengin olması ve fakirlerin da­ha fakir olması önlenir, "Peygamber @ zekatı zenginlerden alınıp fakirlere geri verilen para olarak tanımlar. Bundan dolayı zekatın, toplu­mun servetini hiçbir müslürnan'm fakir ve muh­taç kalmayacağı şekilde dağıtmaktır. (Lessons in islam, Book III, 1961). "Bir toplumun gücü servetin adil dağılımına bağlıdır. Eğer bazı kim­seler çok hızla zenginleşir ve pek çok insan fa-kirleşirse, toplum zayıflar ve düşmanları (ve iç sınıf çatışmaları) tarafından kolaylıkla yıkılır. Para damardaki kan gibidir. Eğer kan vücudun bütün kısımlarına erişmezse, bazı parçalar çok fazla kan alır ve diğer parçalar çok az kan alır ve vücut zayıf ve hastalıklı bir hale gelir. Bu sebep­le, zenginlerin eline çok para geçmesini engel­lemek için, İslam zengin insanların zekat Öde­mesini emretmiştir."

Toplumun fakir fertlerine yardım etmek için ze­kat ödemek zenginlerin dini vazifesidir. Bu yol­la islam, toplumdaki servetin dolaşımını sağlar ve birkaç elde toplanmasına izin vermez. İsla-mın bu esas ilkesi aşağıdaki ayetle ifade edil­miştir: "Allah'ın Peygamberine verdikleri; Al­lah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; ta ki (o mallar) İçiniz­deki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın..." (59: 7).

Kur'an-ı Kerİm'inbu ayeti, daha geniş seviyede, servetin birkaç elde toplanmasının gayri tabii, gayri âdil ve insanilik ilkesine aykırı olduğunu ve bu sebeple hoş görülmeyeceğini açıkça be­lirtmektedir. Bu ayet zengin insanların servetle­rinden tamamen soyutlanmasını öngörmemek­tedir, Öngördüğü şey, insanlar arasındaki (veya toplumun değişik kesimleri arasındaki) eko­nomik eşitsizliklerin âdil ve makul sınırlar öte­sine geçmesine İzin verilmemesidir; birkaç in­sanın büyükkitlelerinsefaletveaçlık içinde kal­ması pahasına kendilerini nefsi iptilalara kaptır­masını önlemektir.

Fertleri arasında ekonomik eşitsizlikleri hoş gö­ren ve teşvik eden bir toplum Müslüman bir top­lum olarak kabul edilemez. Gerçekte, birkaç zengin insanın nefsi iptila ve lüks içinde yaşadığı, milyonların açlık ve sefalet çekmeye terk edildiği böyle bir toplum uzun süre yaşayamaz. Peygamber @, böyle bir toplumu şu hadislerde kınamıştır (Müsned Ahmet):

a- "Bir adamın gece aç uyuyup, sabah aç olarak uyandığı belde halkından Allah'ın koruyuculuk ahdi kalkar ve onlar Allah'ın azabından güvende olamazlar"

b- "Kendiniz için istediğinizi (Müslüman) kar­deşiniz için istemedikçe kamil mümin olamaz­sınız"

Böylece içinde ekonomik eşitsizliklerin geliş­mesine izin veren, fakir nüfusunu açlık ve sefa­let içinde yaşamaya ve ölmeye terk eden toplum ebediyen mahkûm edilir. Her an katmanları içindeki zıt güçlerin patlamalarıyla alevlenir. Bu, kapitalizmle İslam arasındaki temel farklı­lığı gösterir. Kapitalizmde servetin yığılması ve biriktirilmesi teşvik edilir. Para, diğer insanla­rın servetinden faydalanarak büyümesi için, fa­izle borç olarak verilir. Bu olay sermayenin bir­kaç elde toplanmasına yol açar. Diğer yandan İslam, infak, sadaka, feraiz (miras kanunu) va­sıtasıyla toplumda serveti yayar, üretimin ve dağıtımın hiçbir safhasında servetin toplanma­sına fırsat tanımaz. Eğer bu tedbirlere rağmen, servet bir noktada toplanırsa, İslam, havuzdan toplumun kuru yapraklarını sular gibi zekat ka­nallarını açar. Böylelikle zekat "varlıklılarla" "yoksullar" arasındaki boşluğa köprü teşkil edebilecek tesirli bir usûl gibi gözükmektedir. İnsanlar arasındaki ekonomik farklılıkları öyle­sine etkili bir biçimde azaltır ki toplumda hiç bir fakir ve muhtaç kalmaz.

Cİddî sosyal, ekonomik, siyasî ve ahlakî tehli­kelerini göz önünde bulundurarak, İslam fertler arasında aşın servet farklılıklarına izin vermez. Bu sebeple de, aralarındaki fakir ve muhtaçlara yardım etmeleri için Müslüman toplumun zen­gin üyelerine zekat şeklindeki zorunlu ödemeyi empoze eder. Böylelikle, nefsi arıtmanın yanın­da zekatın yegane amacı toplumdaki değişik ke­sim ve fertler arasındaki aşırı ve gayri adil servet eşitsizliklerini ortadan kaldırmaktır.

6- Vergilendirme Prensibi: Özel mülkiyete ve hayatın her alanında ferdi teşebbüse izin veren bir toplumda, bir takım sosyal farklılıkların ol­ması kaçınılmazdır. Ancak, bu farklılıkların bu­gün kapitalist ülkelerde olduğu gibi zenginler ve fakirler arasında derin uçurumlar oluştur­masına izin verilmemelidir. İnsanların ahlaken doğru ve adil kabul ettikleri metodlarla bu sevi­ye farklılıkları giderilmelidir. Zekat ve diğer sa­daka infak usulleriyle elde edilen fonlar vasıta­sıyla, fakir ve muhtaçların durumu devlet tara­fından düzeltilmelidir. Kur'an'da buyrulduğu üzere muhtaçlar zenginlerin serveti üzerinde hak sahibidir. (Dr. Halife Abdül Hakim; islam andCommunism, 1962, sh. 190): "Onların mal­larında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır." (51: 19).

Fakirlerin, zenginlerin servetinde hakları oldu­ğundan bahsedilmesine dikkat ediniz. Zengin­ler zekat yoluyla kendi servetlerinden bir hisse vermiş olmamaktadırlar; sadece fakirlere ait olanı geri vermektedirler. Bu nedenle hiçbir za­man kendilerine ait olmayan bir şeyi geri ver­dikleri için hiçbir gurur ve üstünlük hissine sa­hip olmamalıdırlar. Zenginlerden bu hisseyi alıp fakirlere vermek devletin görevidir. Ancak şurası da hatırlanmalıdır ki, sadece bir hisse, ko­münistlerin anladığı gibi tamamen değil." Riva­yet edildiğine göre bu prensibi açıklamak için Rasulullah @ zenginlerin serveti ve rahatının fakirlerin mahsulü ve emeği sonucu olduğunu belirtmiştir. Bundan dolayı zekattan, zenginden alınıp fakire geri verilen bir gelir olarak bahset­miştir. (Mevdudi; Tafheem al-Quran, 23:4).

Ayrıca daha önce açıklandığı üzere İslam, eko­nomik sisteminin servetin yalnız zenginler ara­sında dolaşan bir devlet olmamasını sağlayacak bir şekilde düzenlenmesini ister. "İslam, toplu­mun ekonomik hayatını, milyonerler ve yoksul­lar arasında zıt sınıf bölünmelerinin ortaya çıkmayacağı bir tarzda şekillendirmeyi arzu­lar." (H. Abdul Hakim; a.g.e., sh. 190).

İslâm'ın bütün çabalan böyle bir toplum oluş­turmaya yöneliktir. Bütün artık servet, belirti­len hisselerde devlete gelir ve devlet tarafından idare edilir; böylece hiç bir fert özel şahıslardan mali veya diğer şekillerde yardım almaya mec­bur kalmış olmanın utancını hissetmez. Ve va­tandaşlarının hayatın asli ihtiyaçlarından mah­rum kalmayacak şek ilde menfaatlerini gözetmek devletin görevi olarak kabul edilir. Bu sebeple, zekat müessesesinin altında yatan prensiplerin Kur'an ve Sünnet ışığı altında incelenmesi ge­rekmektedir. Aynı prensip, devletin pek çok de­ğişik gelir kaynaklarından biri olan zekattaki hissesini de belirler.

Zekatın altında yatan temel prensip, sıkıntının hafiflediği durumlarda yükün ağırlaşması veya sıkıntının ağırlaştığı durumlarda yükün, hafifle-mesidir. Eğer gelir fazla emek sarfetmeden ka-zanılmışsa, daha yüksek bir zekat oranı ne öde­meye ağır gelir ne de gayretlerine mani olur.

Diğer taraftan eğer gelir emek-yoğun bir çabay­la kazamlmışsa yüksek oran sadece ağır gel­mekle kalmaz, gayret ve çalışmalara olumsuz etki eder. Bu sebeple böylesi gelirlerde zekat oranı çok düşüktür.

Dolayısıyla, devletin zekattaki hissesi, az e-mekle kazanılan gelirde çok çalışarak elde edi­len gelire nazaran daha fazladır. Mesela, "dev­letin definedeki hissesi 1/5, toprak ürünlerinde 1/10-1/20, altın, gümüş ve diğer ticari mallarda 1/40'dır. Devletin hissesinin İ/40 ve 1/5 arasın­da değişen tedrici bir oran olduğuna dikkat edil­melidir. Gelir farklılıklarının temelinde var olan esaslar şu şekilde Özetlenebilir:

a- Zekat fakirlerin ve muhtaçların yararına sadece toplu­mun zengin fertlerine bas bir vergidir,

b- Karşı­lığı yoktur. Yani bu vergi karşılığında zenginle­re geri donen bir menfaat yoktur. Bunu ödeyen zenginler bu fondan hiçbir fayda sağlayamaz­lar. Sadece, tamamıyla toplumun fakir fertleri­ne tahsis edilmiş olan bu fona tek yönlü katkıda bulunurlar,

c- Toplumun sadece Müslüman fertlerine uygulanır,

d- "Gelirelde edilmesinde harcanan emek ve sermaye miktarı azaldıkça zekat oranı artar, bunun zıddına, emek ve sermaye miktarı arttıkça, zekat oranı azalır."

e- "Sebze gibi birkaç günde bozulabilen şeylere zekat düşmez. "(S. A. Sıddıkî,a.g.e.,sh. 10-13).

f- İleri üretim için kullanılmayacak olan şeyler. Mesela, ev eşyaları, binek hayvanları, vasıta, barınak, alet-edevat zekata tabi değildirler,

g- Kısır veya çeyrek doğuran ya da uzun aral ıklarla doğuran hayvanlar (mesela katırlar ilk kategori­ye girer, sonrakiler için de filler örnek gösterile­bilir) zekata tabi değildirler. (Mevdûdî, Tafhe-em al- Quran, 23: 4 ayet tefsiri).

Yukarıda bahsedilen hususları biraz açıklamak gerekmektedir. Vergilendirme prensibi zekat oranının, gelir elde edilmesinde sarfedilen emek ve sermaye miktarına bağlı olarak değiş­mesini gerekli görmektedir. Zekat oranını tespit için bundan daha tabii bir temel olamaz. Ger­çekte, bütün servet sermaye ve emeğin (ve en­düstriyel teşebbüslerde yönetim) uygulaması­nın sonucudur. Bir geliri, yüksek emek ve ser­maye harcamaksızm (mesela fiyat artışları so­nucu) elde edilen kişi ile karşılaştırıldığında, fazla sermaye ve emek harcayan kişinin duru­munun gözönünde bulundurulması adil bir tu­tumdur. Böylece, eğer bir defineye rastgelen ve onu az bir çaba ile ve sermaye harcamaksızm el­de eden kişi karşısında devletin hissesi, tabii olarak çok olacaktır, yani bütün define (veya ha­zinecin 1/5'i kadar olacaktır.

Diğer yandan, toprağı sürmek ve onun hasat vermesini sağlamak veya bir meyve bahçesi ye­tiştirmek büyük miktarda emek ve sermaye is­ter. Bunun için gerekli indirim yapılmalıdır ve bu yüzden toprak mahsullerinin zekat oranı de-fineninkinden düşüktür! Mahsûlün 1/10'udur. Burada prensip biraz daha ileriye götürülür; sulanan ve sulanmaya topraklar arasında bir ayrı­ma gidilir. Eğer toprak, üreticinin emek ve ser­mayesi ile sulanıyorsa, oran 1/20 olarak belirle­nir; ancak üretici tarafından emek ve sermaye sarfedilmemişse, yani, toprak tamamen yağmu­ra bağımlıysa veya tabi kanallar vasıtasıyla su­lanıyorsa, oran 1/10'dur. 1/10 ile 1/20 arasında­ki fark toprağı sulamak için kullanılan emek ve sermaye maliyetlerini göstermektedir.

Altın, gümüş ve ticarî mallarda zekat oranı 1/40'a düşürülmüştür. Burada yine aynı prensip işlemektedir. Altın ve gümüşü kazanmak topra­ğı ekmekten daha güçtür. İş adamları kaybetme riskinin yanında, sadece büyük oranda emek ve sermaye kullanmakla kalmazlar, ayrıca işlerin­de idarecilik yapıp zekalarını da kullanırlar. So­nuç olarak zekat oranı açısından üreticiden daha büyük bir itibara hak kazanırlar. Altın ve gümü­şün toprak ürünleriyle aynı mııctaraa zekat ora­nına tabi olmaları, ticari teşebbüslere engel-oluştururdu ve belki de iş hayatının gerilemesi ile sonuçlanırdı, bu yüzden ona en düşük zekat oranını uygulamak gereklidir. "Diğer bir ifa­deyle, bu düşük zekat oranı, esas olarak ticaret ve sanayii teşvik amacıyla düşünülmüştür. Bu, ticaret, alım-satim ve sanayi İle uğraşan kişilere bir nevi vergi muafiyeti gibidir."

Son olarak, bir üreticinin daha az ihtiyacı olduğu ve ihtiyacının bir çoğuflu (veya en azından temel ihtiyaçlarını) bütünüyle kendi toprağından karşıladığı bilinen bir gerçektir. Bu sebeple onlar mesela genellikle şehirde ikamet eden ve şehir hayatına has talepler yanında bütün diğer ihtiyaçlarını karşılamak İçin para ödemek zorunda olan tüccardan daha avantajlıdır. (S. A. Siddıkî, a.g.e., sh. 10-13).

7- Zekatın Toplanması :Zekat her yılın sonun­da birikmiş bulunan değişik sermaye çeşitlerini kapsar. Yıl sonunda gerekli harcamalar düşül­dükten sonra, yıllık olarak sermayeye (yatırıma değil) uygulanır. Sahibinin mülkiyetinde 12 ay kalmış bulunan her çeşit sermaye zekata tabidir. Rasulullah @; "Üzerinden bir yıl geçmeyen mala zekat düşmez" buyurarak bu durumu açıkça belirtmiştir. Bu sebeple, zekat, ancak nisab sınırlarına gelen bir malın alınmasının üzerinden bir yıl geçerse Ödenir.

Müslümanların zekatla ilgili mâlî yılları Rama­zan ayıyla başlar. Böylece, servetlerini yıl so­nunda zekat ödeyerek arıtmış bulunan müslü-manlar bedenen ve ruhen de mübarek Ramazan ayını suhulet ve sükûnetle karşılamaya hazır olurlar.

8- Devletin Sorumluluğu: Zekat uygulaması Kur'an-ı Kerim İle başlamamaktadır. Önceki Peygamberler de ümmetlerinin zengin fertle­rinden zekat toplamışlardır. İbrahim @ ve nes­line zekat ödemeleri şu ifadelerle emredilmiştir:

a- "Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve onlara hayırlı İş yapmayı, na­maz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden (insan)lardı." (21: 73).

b- İsmail@ da kavmine zekat vermeyi söylemekle emrolunmuştu. "Halkına namaz kılmayı, zekat vermeyi emrederdi, Rabbi yanında beğenil­mişti." (19:55).

c- Allah, İsrailoğullanndan bir ahit aldığında onlara namaz kılmayı ve zekat vermeyi emretti. "Biz İsrailoğullanndan şöyle söz almıştık: 'Allah'tan başkasına kulluk etmey­eceksiniz; anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin! Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz, hala da yüz çevirip duruyorsunuz." (2: 83).

d- Zekat, Isa @'a ve onun vasıtasıyla havarilerine de emre -dilmiştir. Bununla ilgili olarak Meryem sure­sinde şu âyet yer almaktadır: "... Sağ olduğum sürece bana namaz kılmayı, zekat vermeyi em­retti." (19: 31). Her peygamberin ümmetinin arınması ve Müslüman topluluğun refahı için namaz ve zekat ile emredilmiş olduklarında şüphe yoktur. İslam, zekatı zorunlu bîr vergi yapmakla kalmadı, onu bîr devlet müessesesi haline getirdi. Çünkü toplanması ve dağıtımı yönetim tarafından yapılmaktadır. Kur'an-ı Ke­rim, yönetici güç tarafından zekat müesse­sesinin kurulmasını, muhafaza ve idame ettiril­mesini açıkça öngörmektedir. Hacc suresinde bu husus ile ilgili yer alan ayette şöyle denmek­tedir: " Ve onlar (o kimselerdir) ki kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde (zorba­ların yoluna sapmazlar, bilakis) namazı kılarlar, zekatı verirler..." (22: 41).

f- Yine Nur sure­sinde şu mealde bir ayet yer alır: "Allah, içiniz­den inanıp salih amel işleyenleri yeryüzünde halef kılacağına söz vermiştir... Onlar Bana kul­luk ederler... namazı kılın, zekatı verin, Pey­gambere itaat edin ki rahmete erdirilesiniz." (24: 55-56).

Bu müessese fertler tarafından değil, cemaat tarafından kurulmalıdır. Kur'an-ı Kerim'de yer alan ifadelerde görülebileceği gibi fertler şüphesiz namaz kılıp zekat ödeyebilirler. Zekat, Müslüman toplumun zengin fertlerinin zorunlu bir vecibesidir, fakat şurası açıktır ki, zekatın ödenmesini zorlayıcı bir otorite olmalıdır. Zo­runlu bir verginin Ödenmesi ne derece muttaki, faziletli ve Allah'tan korkan kişiler olurlarsa ol­sunlar, tamamıyla fertlere terkedilemez. Bu sebeple zekatın devlet eliyle toplanması gere­kir.

İlk halife Hz. Ebu Bekr'in zekat ödemeyenlere karşı cihad ilan etmiş olması zekatın bir devlet müessesesi olduğu ve paranın devlet tarafından toplanması ve dağıtılması gerektiği konusunda zihinlerde hiç bir şüphe bırakmamaktadır. Şu ayet de zekatın bir devlet müessesesi olduğunu açıkça göstermektedir:

g- "Müminlerin malla­rından zekat al ki, onunla kendilerini (malın manevi kirinden) temizlemiş, (mallarım) bere­ketlendirmiş olursun. (Zekat verdikleri zaman da) onlara dua et. Zira senin duan onlar için bir huzur vesilesidir." (9: 103-104). Burada Rasulullah @'a devlet reisi olarak devletin Müslüman fertlerinden zekat toplaması emre-dilmektedir. Miktarı, zamanı ve toplama usû­lü Kur'an ve Sünnet ile tayin edilmiştir. Bu sebeple, fertler zekatı istediklerine verme ve­ya miktarım kendileri belirleme hakkında sa­hip değildirler. İslâmî bir devlette her iki du­rum da yönetimin görevi olarak kabul edil­mektedir.

9- Nİsab (Zenginliğin Asgarî Sının): Nisab, şer'an zengin sayılmanın asgarî ölçüsü de­mektir. Belli bir sının geçmesi şartıyla, bir yıl sahibinin mülkiyetinde kalan her çeşit servet zekata tabidir. Eğer servet İslâmî hükümlerde belirlenen en alt sınırdan daha azsa zekattan muaf tutulur. İslam her servet çeşidi için ni­sab denen en alt muafiyet sınırı belirlemiştir. Borçluluk durumunda, asgari sınırda, borç miktarının toplam servetten çıkarılmasıyla ve­rilir. Nisab ve borç indirimi yapıldıktan sonra bütün servet çeşitlerinde %2.5, madenler ve defineye %20, sulanan araziye %5, sulanma­yan araziye %\0, hayvanlara %1 ve 2.5 ara­sında değişen zekat uygulanır. (Bu hususlar ile ilgili ayrıntılı bilgiler ileriki safyalarda "Toplama Oranı" adlı başlık altında ele alına­caktır.)

Muafiyet sınırının, hayatın ihtiyaçlarının kar­şılanması için lüzumlu makul ve geniş indi­rimler yapıldıktan sonra çok dikkatle hazırlan­dığı burada belirtilmelidir. Nisabı belirlerken, İslam zekata tâbi varlıkların fiilî ve potansiyel verimliliğine büyük önem vermiştir. Haliha­zırda verimli olan ticarî mallar, tarım alanları ve hayvanlar gibi üretime yardımcı olabilecek kalemler, altın ve gümüş, en alt muafiyet sını­rı üzerinden itibaren zekata tâbidir. Diğer yan­dan, ihtiyaç kabul edilen veya yukarıdaki an­lamıyla verimli olmayan bütün maddeler ze­kattan muaftır. Zekattan muaf olan maddele­rin listesi aşağıda verilmiştir, (a) Müslümamn ömür boyu içinde barınacağı ev, (b) Giyim eş­yaları, (c) Ev aletleri, (d) Binek, (e) Yiyecek, (f) Silahlar, (g) Altın ve gümüşten başka ziy­netler, (h) Şahsî harcama için ayrılmış altın ve gümüşten başka paralar, (i) Kitaplar, (j) Üre­tim İçin bulundurulan âlet-edevat ve makina-lar, (k) Tarımda kullanılan hayvanlar.

Yukarıda bahsedilen maddelerin ticaretinin yapılması düşünülmedikçe (veya kâr amacıyla değiştirilmedikçe), bu maddeler zekattan mu­aftır. Ayrıca nİsabda dikkate alınan maddeler tek bir çeşide ait olur. Servetin her bir çeşidi zekat içinde ayrı bir çeşit oluşturmuş olur. Mesalâ hayvanları, ticari malları, altın ve gü­müşü olan bir kişi her servet çeşidinden ayrı ayrı zekata tâbi olacaktır. Eğer üç servet kale­mi birleşik olarak değil, ayn ayrı nisab mikta­rının üzerinde olursa, kişi her çeşit servetin "toplanma oranına" göre zekat ödeyecektir. Fakat mallar ayn ayrı nisabı doldurmazlarsa, toplandıklarında nisabı doldursalar bile zekata tâbi değildirler. (S .A. Sıddıkî, a.g.e., sh. 31-35).

Zekat hayvanlara, madenlere, defineye, birik­miş servete, altın ve gümüşe (altın ve gümüş ziynetler dahil), tarım ürünleri ve benzerlerine ayn ayn uygulanır. Altın ve gümüş veya altın ve gümüş ziynetler söz konusu olduğunda, zekat bu iki maddenin toplam değerleri üzerin­den belirlenir. Bazı maddeler için en alt mua­fiyet sının (nisab) aşağıda belirlenmiştir.

a- Altın ve Gümüş: Nisab altında 96 gr., gü­müşte 640 gr. dır. Ziynetler için nisab, ziyne­tin yapıldığı madene göre tespit edilir. Şayet altından yapılmışsa nisab altın üzerinden, gü­müşten yapılmışsa gümüş üzerinden hesapla­nır.

b- Madenler ve Define: İster fertler tarafın­dan, ister devlet tarafından sahip olunsun, ma­denlerin ve definelerin %20'si zekat fonuna ödenir.

c- Hayvanlar: Hayvanlar %1 ve 2.5 arasında değişen zekata tabidirler.

d- Tarım Ürünleri: Toprak ürünlerinin ze­kat oranı toprağın tabiatına göre (sulanan ve­ya sulanmayan toprak oluşuna göre) %5 ve %10 arasında değişir.

e- Ticaret ve Sanayi Malları: Bütün ticarî ve sınaî mallara %2.5 zekat uygulanır. Her tüccar ve sanayici elindeki bütün malların %2.5'unu zekat olarak Ödemek zorundadır.

10- Vergilendirme Oranı: Zekata tâbi olan iki servet çeşidi vardır; görünen ve görünme­yen olarak:

a- Görülebilir Servet: Tarım ü-rünleri ve hayvan sürüleri vs. gibi -zekattan kaçınmak için- kolayca saklanamayan servet­lere görünen servet denir,

b- Gizli Servet: Mesela altın, gümüş, ticarî ve sınaî mallar vs. gibi zekattan kurtulmak için kolaylıkla sakla­nabilen servetlere görünmeyen servet denir.

Görülebilir Servet:: 1. Tarım ürünlerine ve benzeri görünür servet çeşitlerine uygula­nan zekatın ayrıntıları aşağıdadır.

Ziraî ürünlerin zekata ilişkin kıymet takdirleri

değişik esaslara göre sınıflandırılmıştır. Eğer toprak bir Müslüman çiftçi tarafından işlen­mişse ürünün 1/10'u zekat olarak alınır ve bu öşür olarak adlandırılır; gayri müslim çiftçi­lerden toplanan toprak gelirleri haraç adını alır. Fıkıh âlimleri, Müslüman bir devlette toprağı, zekat oranı ve toprak gelirleri açısından 4 başlık altında sınıflandırmışlardır.

1- Bir memleketin sakinleri İslamı kabul ederlerse, topraklan öşrî olarak adlandınlır ve bunlar devlete zekat olarak öşür (ürünleri­nin 1/10'nu) öderler.

2- Müslümanlar herhangi bir toprağı işlerler­se, bu toprağa da öşri denir ve devlete öşür (ürünlerinin 1/10'u) ödenir.

3- Fethedilen topraklar da Öşri olarak isim­lendirilir ve zekat olarak devlete öşür (ürün­lerin 1/10'u) ödenir.

4- Eğer toprak, memleketin asıl sahiplerinin eline bırakılırsa, bu kişiler haraç denen gelir vergisine tâbi olurlar.

İlk üç toprak çeşidinden alınan zekattır ve öşür olarak adlandırılır. Diğer taraftan; so­nuncusu sadece bir gelir vergisidir ve haraç olarak adlandırılır. Topraklardan elde edilen tarım ürünleriyle ilgili zekat (öşür) emri Kur'an-ı Kerim'in şu mealdeki ayetleriyle ifa­de edilmektedir:

a-  En'am suresi: "... Ürün verdiği zaman ürü­nünden yiyin, devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin..." (6: 141).

b- Bakara suresi: "Ey inananlar! Kazandıkla-nnızın temizlerinden ve size yerden çıkardık-lanmızdan sarfedin..." (2: 267).

Fakihler bu ifadeleri tahıl ve meyve olarak ka­bul ettikleri gibi madenleri de buna dahil ederler. öşür'ü bizzat Rasulullah @ tesbit etmiştir:

a- Rasulullah @, Yemen valisi Muaz b. Ce-bel'e yazdığı mektubunda şöyle buyurmak­tadır: "Yağmur, nehir ve göl sulan ile (tabii olarak) sulanan veya kendiliğinden sulu olan arazi mahsullerinde onda bir, hayvanlar ve ha­vuzlar yardımı ile sulanan toprak mahsullerin­de ise yirmide bir zekat verilir." (Müslim ve Nesei).

b- Abdullah b. Ömer, Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Yağmur ve nehir suyu ile havuz gibi çukurda birikmiş suyla sulanan toprak ürünlerinde tam öşür, ıs­ka' ameliyesi (sun'i sulama sistemi) ile yetişti­rilen muhsülatta ise yarım öşür vardır." (Bu-hari).

Fakihler, kuyulardan veya sun'i sulama sis­temlerinden sulanan topraklardan elde edilen Üründen 1/20 zekat alınması ile ilgili olarak şöyle bir sebep göstermişlerdir:

"Bu topraklar için (kuyu kazmak ve sulama kanalları açmak sebebiyle) daha fazla emek (ve sermaye) gerekmektedir; diğer taraftan, yağmur suları ile veya (tabii) nehirlerle sula­nan topraklar daha az emek (ve sermaye) ge­rektirmektedir."

 

1. Ziraî Ürünler

 

Öşürü belirlemek için fakihler tarım ürünleri­ni ikiye ayırmışlardır: (a) Tarla, (b) Bağ ve bostan.

a- Tarla Ürünleri: İmam Ebu Hanife'ye gö­re öşür her çeşit ürün için ödenmesi zorunlu bir vergidir. Fakat İmam Şafii'ye göre sadece yiyecek olarak depolananlar için zorunludur, Bundan dolayı öşür, sebzelerden alınamaz. İmam Mâlik ve İmam Ebu Yusuf da sebzele­rin ve diğer benzeri (bozulabilir) şeylerin öşü­re tâbi olmadığı görüşündedirler.

imam Ebu Yusuf a göre üretilen miktarın 5 vesk'i geçmesi şartıyla, depolanabilen ve ölçü­lebilen, mesela buğday, arpa, pirinç" mısır, badem, soğan, sarımsak ve bunlara benzer di­ğer ürünler zekata (öşüre) tâbidir. Eğerüretilen miktar 5 vesk'den azsa bu ürün için zekat (öşür) ödemek gerekmez. İmam Yusuf un yu­karıdaki görüşünün delili Rasulullah @'ın şu hadisi olmaktadır. Ebu Said'den rivayette Pey­gamber @, "Beş vesk miktarından daha aza dahil (toprak mahsulüne) zekat vacip değil­dir" buyurmuştur.

delerin durumunu da smıflarmştır; mesela pa­muk, safran vb... Ölçülebilen maddelerin en düşüğünün beş veskinin değerine eşit olması şartıyla bu maddeler de öşüre tâbidir. Bu se­beple ölçülemeyen maddelerin zekat miktarla­rı hakkında, bunlarla mukayese edilebilen ve­ya bunlann benzeri ticarî malların değerlerine bakarak hüküm vermelidir.

Tarım arazileri söz konusu olduğunda zekat, ürünlerin yetiştiği hasat zamanında Ödenir. Eğer, bu vakitte, ürün miktannın 5 vesk'in üzerinde olduğu görülürse zekat toplanacak­tır; ve eğer ürün miktan 5 vesk'in altında ise, hiç zekat alınmayacaktır.

Muafiyet sınınnı tesbit ederken üreticinin ve ailesinin tüketeceği mahsûl miktarı düşünüle­rek makul bir indirim yapıldığı burada belir­tilmelidir.

b- Bağ, Bostan Ürünleri: Meyvelere de ze­kat uygulanır. İmam Ebu Hanife'ye göre ziraî ürünler gibi bütün meyve çeşitleri de ürünün 1/10'u oranında zekata tâbidir. Fakat İmam Şafii'nin görüşünde sadece hurmalar ve üzüm­ler bu vergiye tâbidir. Onun bu görüşü sadece hurma ve üzümden öşür alan ikinci halife Hz. Ömer'in uygulamalarıyla desteklenmektedir.

imam Ebu Yusuf vesk ile ölçülemeyen madRivayete göre, Taif in tahsildarı Süfyan b. Ab­dullah es-Sakafi, üzüm, şeftali, nar ve verimli­liği üzümden kat kat fazla olan pek çok diğer meyvelerin yetiştirildiği bahçelerle ilgili ola­rak Hz. Ömer'e mektup yazmıştır. Bu mektu­buyla da sözkonusu meyvelerden öşür almak için izin istemiştir. Hz. Ömer cevabında bu meyveler için Öşrün gerekmediğini bildirmiş­tir. (Dr. Yusufü'd-Din, a.g.e., sh. 665-675).

Meyveler sözkonusu olduğunda, herhangi bir ürün zekata tâbi olmadan önce iki şartın varlı­ğı aranır:

1- Meyveler yenecek olgunluğa erişmeîidİr. Olgunlaşmamış veya ham meyve ağaçtan top­lanırsa zekat düşmez. Ancak bu, zekattan ka­çınmak için yapılmışsa, bu tür davranışları önleyici müsait tedbirler alınabilir.

2- Meyvelerin miktan en azından 5 vesk ol­malıdır. Çünkü zekat için nisab mİktan bu ka­dardır ve bu miktardan az meyve için zekat yoktur.

İmam Ebu Hanife, ağaçta bulunan meyvelerin miktarını tahmin etmeyi veya hesaplamayı ya­saklamıştır. Fakat İmam Şafii bunun tamamen âdil ve meşru olduğu görüşündedir. İmam Şa-fi'nin görüşleri zekatı belirlemek için hurma ve üzümlerin miktarlarını tahmin etmek üzere tahsildarlar tayin eden Peygamber @'ın fiilî sünneti ile desteklenmektedir.

Toplanacak zekat oranı tarlada/bahçede kulla­nılan sulama sisteminin yapısına göre tesbit edilir. Akarsular, nehirler (veya yağmur sula­rı) ile sulanıyorsa Ürünün 1/10'u zekat olarak alınır. Eğer sulama bir kuyudan veya hayvan sırtında taşıma ile veya diğer suni usullerle yapılıyorsa zekat, ürünün 1/20'sİne tekabül eder.

Üzüm ve hurma miktarı tahminlerinin, mey­veler olgunlaşma derecesine erişince veya faydalı ve yenilebilir kabul edilince yapılması gerektiği burada belirtilmelidir. Kuru üzüm ve kuru hurmada zekat bu meyveler tamamen kuruduğunda ve kuru meyve olarak tüketime hazır olduğunda alınmalıdır. Fakat yaş meyve sözkonusu olduğunda zekat, hurma ve üzümlerin satış fiyatı üzerinden alınmalıdır. Deği­şik hurma (ve üzüm) çeşitleri zekat alımı ko­nusunda tek bir cins olarak kabul edilmelidir.

 

2- Hayvanlar

 

Sığır ve benzerî hayvanlar gibi görünen servet çeşitlerinin zekatı ile ilgili ayrıntılar aşağıda­dır:

Müslüman çiftçiler mahsullerinin 1/10'unu ze­kat olarak Ödedikleri gibi, hayvan sahipleri de sahip oldukları hayvan çeşidine göre tesbit edilen zekatı öderler. Dölü alınmak için kırda otlatılan hayvanlarda da zekat vardır.

"Binek olarak veya yük taşımak için kullanı­lan hayvanlar zekata tâbi değildir. Hemen sa­tılmak üzere otlatılan hayvanlar da zekata tâbi sayılmazlar. Çünkü bu hayvanlar ticaret metaı olarak kabul edilmezler. Bu iki çeşidin zekat durumları İle ilgili kuralları çok farklıdır." (S. A. Sıddıkî; a.g e., sh. 50).

Sadece, en azından altı ay otlatılan hayvanla­rın kâr için yetiştirildikleri kabul edilir. An­cak, hayvan yılın altı veya daha fazla ayında yem ile beslenmişse, zirâi emtia olarak zekata tâbi olmadıkça zekattan muaftır.

Bu hususta Ebu Abbas tarafından rivayet edi­len hadîsi hatırlamak konumuza uygun düşe­cektir. Bu hadiste Rasulullah @'ın şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir: "Feres'te (binel olarak veya yük taşımak üzere sahibinin ayır­dığı atlar ile savaşta kullanılan atlar)a zekat yoktur." Bu sebeple zekatın genel esası, sa­dece nema veren mallardan alınıp, kullanım için elde tutulanlardan alınmamasıdır.

Böylece sünnet'e göre zekata tâbi hayvanlar sadece aşağıda işaret edilenlerdir: I.Develer, II. Koyun ve keçiler, IlI.Sığırlar, boğalar ve mandalar, IV. Atlar.

Bu hayvan çeşitleri %\ ile %2.5 arasında de­ğişen zekata tabidirler. Bunlar aşağıda ayrı ayrı ele alınacaklardır.

I. Develer: Develerin zekatı Peygamber @'ın şu hadisi ile belirlenmiştir; "Sâlİm b. Abdil-lah'ın babasından, şöyle dediği rivayet olun­muştur: Salim bana, Peygamber @ vefat et­meden önce zekat hakkında yazdırdığı bir ya­zıyı okuttu. O yazıda şöyle bir ibare buldum: Beş devede bir koyun, on tanesinde iki koyun, onbeş tanesinde üç koyun, yirmide dört ko­yun, yirmi beşte ise iki yaşına girmiş dişi bir deve vermek gerekir. Otuzbeşe kadar durum böyledir. Eğer iki yaşında dişi deve bulun­mazsa, üç yaşında erkek bir deve verilmesi gerekir. Otuzbeşi bir sayı geçtiği zaman, kırk beşe kadar üç yaşma girmiş dişi bir deve ver­mek gerekir. Kırk beşi bir yukarı geçince alt­mışa kadar dört yaşına basmış dişi bir deve vermek icabeder. Altmıştan yukarı geçerse yetmişbeşe kadar beş yaşına girmiş dişi bîr deve vermek lazım gelir. Yetmİşbeşi bir yuka­rı çıkarsa doksana kadar üç yaşına basmış iki adet deve vermek gerekir. Doksandan bir faz­la olursa, yüzyirmiye kadar dört yaşına bas­mış iki adet dişi deve vermek lazım gelir. De­veler yüzyirmİyİ geçince, (bundan sonra) her elli devede dört yaşında dişi bir deve, her kırkta üç yaşına girmiş bir deve vermek gere­kir." (İbni Mace, Tirmizi, Nesei ve Buharı).

Yukarıdaki hadiste geçen develerle ilgili zekat oranlan aşağıda bir tablo halinde gösterilmiş­tir.

II. Koyunlar ve Keçiler: Koyundan zengin sayılmanın asgari ölçüsü kırk adet koyuna sa­hip olmaktır. Ancak bunların senelik zaruri ihtiyaçtan fazla olması şart koşulmuştur. Aşa­ğıdaki hadis, koyunların olduğu kadar keçile­rin de zekat oranını belirler: "Meralarda güdü­len koyunun zekatı, sayılan kırk olunca, yüz­yirmiye kadar bir koyundur. YÜzyirmiden zi­yadede ikiyüze kadar iki koyundur. Koyunla-nn sayısı ikiyüzü geçerse her yüz koyunda bir koyun vacip olur. Bİr kimsenin de yayılır koyunu, kırktan bir noksan olursa, bu noksan koyunda zekat yoktur. Meğer ki zekat sahibi vermek dileye." (Buhari).Bu hadisin ışığında koyunlar ve keçiler için tesbit edilmiş bulunan zekat oranının bir Özeti aşağıya tablo halinde çıkarılmıştır:

Koyunlar ve keçiler karıştırıldığında bir çeşit olarak sayılır ve zekat buna göre verilir.

III. Sığırlar, boğalar ve mandalar: Rasulul-lah @, Muaz b. Cebel'i Yemen'e şu emir ile gönderdi: "Her otuz sığırdan iki yaşında dişi veya erkek bir dana ve her 50 sığır için 2 ya­şında bir erkek veya dişi dana al." (Tirmizi).

İmam Mâlik'e göre, Muaz b. Cebel her 30 sı­ğır için bir yaşında bir dana ve her 40 sığır için 2 yaşında bir dana alırdı. 30'dan aşağı sa­yı için hiç zekat almazdı ve Peygamber @'dan bununla ilgili birşey duymadığını, Peygamber @'ı gördüğünde kendisine bu konuda soraca­ğını söylerdi. Fakat Rasulullah @, Muaz b. Cebel dönmeden evvel irtihal etti. (Muvatta).

Çift hayvanlarının (çift sürme ve su çekme için kullanılan hayvanlar) zekattan muaf tutul­duğu burada belirtilmelidir. Bu hayvanlar ancak ticaret amacı ile beslendiklerinde ve ticari emtia olarak muhafaza edildiklerinde zekata tabi olurlar. Muaz b. Cebel böyle hayvanlar için hiç zekat almazdı. Hz. Ali de aynı görüşe sahipti. (Kitabû'l Haraç).

Aşağıdaki tablo sığırlar, öküzler vb. üzerine zikredilmiş yukarıdaki hadiste anlatılan zekat oranlarını göstermektedir:

"Bakar " kelimesi inek, boğa, öküz ve manda gibi bütün hayvanları kapsayacak şekilde kul­lanılmıştır ve bu hayvanlara aym oranda zekat uygulanır. Nisab ve kıymet takdiri ile ilgili di­ğer meseleler aynı şekilde tesbit edilir. Bu ko­nuda fakihlerin hepsi benzer görüşleri payla­şırlar.

(IV) Atlar: Peygamber @, atları zekattan mu­af tutmuştur. O'nun vefatmdan sonra fethedi­len Suriye topraklarında pek çok meralar keş­fedildi ve burada ticari gayeyle geniş mikyas-da at yetiştirildi. Müslümanlar Ebu Ubeyde b. el Cerrah'a atlarından zekat almasını söyledi­ler. O kabul etmedi ve konuyu Hz. Ömer'e yazdı. Hz. Ömer de atlardan zekat almayı red­detti. Müslümanlar Ebu Ubeyde'ye atlarından zekat almasını tekrar söylediler. O bunu yine reddetti ve yine Hz. Ömer'e yazdı. O vakit, Hz. Ömer eğer insanlar ödemeye istekli iseler atlardan zekat almasını söyledi. (Dr. Yusuf-ud-Din, a.g.e-, sh, 665-675).

Böylece Hz. Ömer, Hz. Ali de dahil Rasulul­lah @'ın ashabıyla istişare ettikten sonra atla­ra zekat uyguladı. Gerçekte, atlardan zekat alınması teklifi Hz. Ali tarafından yapılmıştı.

Ancak, Hz. Ömer'in bu kararı vererek Peygamber @'a herhangi bir şekilde muhalif ol­muş kabul edilemeyeceği burada belirtilmeli­dir. Çünkü Peygamber @ atlara zekat muafi­yeti tanırken binek atlarını ima eden bir keli­me kullanmıştır ve Hz. Ömer ve bütün diğer sahabeler Peygamber @'ın sözlerini sadece binek atları manasında anlamışlardır. Zaten, Rasulullah @'m zamanında atlar üretim veya ticaret amacıyla muhafaza edilmezlerdi. Bu sebeple, o dönemde atların zekattan muaf tu­tulması ile ilgili bir meseleyle karşılaşılma-mıştır.

Hz. Ömer'in atlara zekat uygulaması zamanın ihtiyacı idi ve "Peygamber @ rm kararma mu­halif değildi. Rasulullah @ zamanında atların ticaret için geniş mikyasta yetiştirilmeleri söz konusu değildi ve Peygamber @'ın kararı o vakit olmayan bir şeyi kapsayamazdı. İmam Ebu Hanife'ye göre, otlaktaki kısraklar sayı başına bir dinar olmak üzere zekata tabidirler. "Mal sahipleri nisab miktarına dikkat etmek­sizin ve atlara değer biçmeksizin her at için bir dinar ödeme veya atların değeri nisab mik­tarına ulaşıyorsa her 200 dirhem için 5 dirhem Ödeme ihtiyarına sahiptirler." Hz. Ömer'in bu usûlü desteklediği rivayet edilmiştir. (S. A. Sıddıki, a.g.e., sh. 50-60).

 

Zekatın Para Olarak Ödenmesi

 

İlk devirlerde hayvanların zekat oranlarının hayvan birimi esas alınarak hesaplandığı ve Ödendiğinde şüphe yoktur. Fakat bu hiçbir şe­kilde aynı hesabın para üzerinden yapılama­yacağını göstermez. Böyle Ödemeler için ye­terli para bulmanın güçlüklerini göz önünde bulundurarak, Rasulullah @,zekatın para yeri­ne, zekatı ödenen cinsten verilmesini uygun kabul etmiş gözükmektedir. Ayrıca; zekatın cinse göre hesaplanması çok basitti ve Bedevi araplar bile bunu kolaylıkla anlayabilirdi. Yi­ne bu hesap şekli hayvanların değerlerini para olarak belirlemek için israf edilecek olan pek çok zamanın tasarruf edilmesini sağlamıştır.

Bu sebeplerle, Rasulullah @ hayvanların de­ğerlerini belirlemede ve ödeme için para bul­mada karşılaşılacak uygunsuzlukları bertaraf etmek için, zekat hesaplarının ve toplanması­nın cinslere göre yapılmasını emretmiştir. Bu, Rasululiah @ tarafından benimsenen geçici bir metoddu ve sahabeleri tarafından da zama­nın ihtiyaçlarına ve şartlarına göre takip edil­di. Paranın nispeten kıt olduğu o zamanda bu metod gayet basit ve yerinde idi.

Günümüzün ihtiyaçlarım gözönünde bulundu­rarak zekat hesaplama ve ödeme usulünü de­ğiştirirsek Peygamber @'ın kararına zıt bir şey yapmış olmayız. Rasulullah @ tarafından tesbit edilen cinslere göre zekat oranları değişmeden kalacaktır, biz onları sadece zama­nımızın ihtiyaçlarına uymak için para birimle­rine çevireceğiz. Böylelikle, zekatta ihtiyaçla­rımızı karşılayacak gerekli düzenlemeleri yapmak, zekat oranlarını değşitirmeksizin mümkün olacaktır.

b- Görünmeyen (Gizli) Servet: Görünme­yen servet, yetkililerden saklanması mümkün olan mesela altın, gümüş, ticarî mallar vb. bü­tün servetleri kapsar.

1- Altın ve Gümüş: Altın ve gümüş veya bu metallerden yapılan ziynetler ticarî değerleri sebebiyle zekata tabidirler; tıpkı hayvanların fizikî varlıkları sebebiyle zekata tâbi olmaları gibi. (S. A. Sıddıkî, a.g.e, sh. 50-60).

Bu metallere zekat uygulanır, çünkü daha ileri üretim için özellikleri vardır. Ve bu şekildeki bir servetin sahibi onu üretim amacı ile kul-lanmasa bile zekat ödemek zorundadır. Bu, yatırım için bir teşviktir. Sermaye sahibi her yılın sonunda servetini işletmemiş olsa bile zekatını ödemek zorundadır. Eğer bir sermaye kullanılmadan kalırsa bir süre sonra yıllık ze­katlarla tükenecektir. Bu sebeple, birikmiş servetlerini üretimde kullanmak ve kârından zekat ödemek sermaye sahibinin menfaatine­dir. 12 ayın sonunda, bütün birikmiş servetten zekat alınabildiği için, sermaye sahipleri bu vergi yoluyla sermayelerini ticaret, sanayi ve diğer üretime yönelik faaliyetlere yatırmaya zorlanmaktadırlar.

Zekatın gelir vergisinde olduğu gibi, gelire uygulanmadığı, ancak sahibinde tam bir yıl boyunca kalan sermayeye uygulandığı burada belirtilmelidir. Bu sebeple zekat, harcamalar­dan artakalan yıllık kazanç fazlası da dahil bütün birikmiş servete uygulanır.

Zekat alınabilmesi için bu servetin ticaret ve­ya sanayide işletilmeden tam bir yıl sahibinde kalması şarttır. Yıl sonunda bütün bu servet zekata tâbidir.

Zekata ilişkin olarak görünmeyen servet şu Şekilde sınıflandırılmıştır: (a) Altın, (b) Gü­müş, (c) Altın ve gümüş ziynetler ve (d) Ticarî mallar.

a- Altın: Rasulüllah @'m; "Altın ve gümü­şün zekatı kırkta birdir" buyurduğu rivayet edilmiştir. Yirmi dinardan daha az altına zekat yoktur. Fakat bu miktardan fazla altının değe­rinin %2.5'u oranında zekat vermek gerekir. Altın ziynetlerde de nisab 20 dinardır. Bu, Peygamber @'m   şu hadisine göre hesaplan­mıştır: "Altının zekatında, mevcut altının kıy­meti, İki yüz dirhem gümüş değerine baliğ ol­madıkça o altında zekat yoktur."

b- Gümüş: Altın ve gümüşün her ikisinde zekat metalin değerinin 1/40'ıdır. Peygamber @; "Gümüşe kırkda bir vâcibdir" buyurmuş­tur. Yine bir başka hadislerinde şöyle buyur-muşlardır:"Müslüman üzerine atı ve kölesi için zekat vâcib değildir. Gümüşün her kırk