Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 3.1 - 3.Cilt
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
İddiayı Delillendirmek Davacıya Aittir
Faiz Ve Diğer Yasak Muameleler
3- Doğmamış Çocuğun Öldürülmesi
5- Haram Kişilerle Evlenmenin Cezası Olarak Ölüm
11- Tek Taraflı İtirafta Cezalandırma
13- Yaralama Ve Yara Tazminatı
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
HZ. PEYGAMBER@'İN DAVET YOLUNDA KARŞILAŞTIĞI ENGELLER
Dâvasından Vazgeçirmek İçin Müşriklerin Gösterdiği Çabalar
Halkın Dikkatini Başka Yönlere Kaydırmak İçin Yapılanlar
Rasûlullah @ Konuşurken Gürültü Çıkarmak
Hz. Peygamber @'i Öldürme Teşebbüsleri
Sürekli Takip Ve Bıktırma Taktikleri
İnsanların Gözünde Küçük Düşürme Gayretleri
HZ. PEYGAMBERDİN DAVET İÇİN ELÇÎ GÖNDERMESİ
Bilenlerin Bilmeyenlere Öğretmesi
Gönderilen Elçiler Ve Mektuplar
HZ. PEYGAMBER @'İN BÜYÜK ZEKÂ VE FETÂNETİ
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
Rasûlullah @'in Çok Yönlü Islâhatları
Rüşvet Olarak Verilen Hediyeler Konusu
Devlet Memurlarının Sert Davranmaları Yasaklanmıştı
Her Durumda Adaletin Gözetilmesi
BİRİNCİ BÖLÜM
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
HÂKİM
Giriş
Allah'ın Son Peygamberi ve Rasulü Muhammed @ adaleti tatbik edenlerin en mükemmelidir. O, bütün dâvalarda kasıt, inanç ve yakınlık gözetmeksizin eşitlik ve adaletle hükmetmiş, dost ile düşmanı ayırdetmemiştir Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle beyan edilmektedir: "Ey iman edenler! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın)...." (4:135).
Her dâvaya delillerine göre bakmış ve herşe-ye rağmen adalet ve tarafsızlık hususunda ebedî bir örnek olmuştur. Baktığı davalar, hukukî meselelerde onun görüşünün tabiatı, niteliği ve şümulü hakkında oldukça aydınlatıcı bilgiler verir.
Adlî tatbikatta, yardımı sanığın lehine kullanma anlayışım tanıtma onun hâkimliğinin özel bir hususiyetidir.
Bilindiği gibi, Hz. Muhammed @ Medine'de,
Müslümanların Yahudilerle veya kendi aralarında ortaya çıkan anlaşmazlıkları karara bağlamıştır. Bu meselelerde, her dâvayı hakkettiği şekilde hükme bağlayıp tarafsızlık ve adaletin ebedî timsalini oluşturmuştur. Rabbi tarafından insanlar arasında mutlak adaletle hükmetmesi için gönderilmiş ve bu sahada kendi uygulamaları ile kanun hâkimiyetini kurmuştur. Allah O'na insanlar arasında tarafsız bir hâkim olmasını şu ifadelerle emreder: "Şüphesiz, Allah'ım sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz* sana Ki-tab'ı hak olarak indirdik. (Sakın) Hainlerin savunucusu olma. Ve Allah'tan bağışlanma dile. Gerçekten Allah bağışlayandır, esirgeyendir. Kendi nefislerine ihanet edenlerden yana mücadeleye girişme. Hiç şüphesiz Allah, ihanette ilerlemiş günahkârı sevmez." (4:105-107).
Bu âyetler o dönemde meydana gelen bir olayla ilgili çok önemli noktalara temas etmektedir. Ensar'dan Benî Zafer kabilesine mensup Te'ame veya Beşir b. Ubeyrik diye bilinen bir zat vardı. Te'ame, ensardan bir başkasının zırhını çalmış ve onu bir Yahudi-nin evinde saklamıştı. Hırsızla ilgili soruşturma başlatıldığında zırhın sahibi meseleyi Rasûlullah @'a götürdü ve Te'ame'den şüphelendiğini anlattı. Fakat Te'ame, akrabaları ve Benî Zafer kabilesinden birçok kişi işbirliği yapıp suçu, suçsuz olduğunu savunan Ya-hudinin üzerine yıktılar. Te'ame'nin taraftarları suçlamalarını sürdürerek Yahudi için şöyle dediler: "Hakkın düşmanı olan, Allah ve Rasulü'ne inanmayan bir Yahudinin sözüne güvenilemez. Oysa biz müslümanız ve güvenilir kişileriz, o halde bizim sözümüze inanıl-malı." Rasûl-ü Ekrem @ tabiî olarak, doğru gibi görünen bu iddialardan etkilendi; neredeyse Te'ame'yi beraat ettirip Yahudi aleyhine karar verecekti ki, meseleyi açıklığa kavuşturan vahiy geldi.
Bir hâkim olarak Peygamber @, kendi önüne getirilen delillere göre hüküm verecek olsaydı hatalı sayılmazdı. Çünkü hâkimler kendi önlerine getirilen delillere göre hüküm vermek zorundadırlar ve bazen insanlar hâdiseyi yanlış sunarak kendi lehlerine karar verilmesini sağlayabilirler. Fakat meselenin başka bir cephesi daha vardır: Şayet Rasûlullah @, İslâm ile küfr arasında kıyasıya bir çatışmanın hüküm sürdüğü o dönemde kararını Yahudinin aleyhine verseydi, İslâm düşmanları İslâm Davası'na karşı kuvvetli bir manevî silah ele geçirmiş olacaklardı. İslâm aleyhine sıkı bir propagandaya girişip, "Müslümanlar arasında adaletten eser yoktur; bu Yahudi aleyhine verilen karardan da anlaşılacağı üzere, her ne kadar karşı gibi görünseler de onlar tarafgirli ve peşin hükümlüdürler" diyeceklerdi. Bu sebeple Allah, meseleye doğrudan müdahale ederek müslümanlan bu tehlikeden uzaklaştırmıştır.
Bu âyetler, bir taraftan kendi kabilelerinden suçlu olan kişinin suçunu gizlemeye çalışan müslümanlan tarafgirlikleri (kavmiyetçilikleri) sebebiyle sert bir şekilde azarlarken diğer taraftan da tarafgirliklerinin adalete giden yolu tıkamasına müsaade etmemeleri gerektiğini genellikle bütün müslümanlara öğretiyordu. Bİr ferdin, haksız bile olsa kendi halkından birisini savunup haklı olduğu halde karşı; gruptan birini suçlaması apaçık bir ihanettir., (The Meaning of îhe Qur'an, c. I). Müslümanlara bu aşağılık tarafgirliği bütünüyle ter-ketmeleri ve herkesi adalet esasma göre muhakeme etmeleri açıkça emredilir.
Adalet İlkesi
"Ey iman edenler! Şüphesiz Allah size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor." (4:58).
Bu âyet, müslümanlan kendilerinden önce gelenlerin düştükleri hatalardan sakınmaları hususunda uyarır: Dejenere oluşları süresince İsrailoğul'an yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan kişilere vermişlerdir. Sorumluluk isteyen işleri ehliyetsiz, dar kafalı, düşük ahlâklı, şerefsiz ve adaletsiz kişilere vermelerinin sonucu toplum yapısı bütünüyle çökmüştü. Onlar adalet ruhunu çoktan unutmuşlar, açıkça adaletsiz, şerefsiz, zâlim olmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymaksızın zulüm işleyebilecek dereceye düşmüşlerdi. Bizzat Müslümanlar bu zulmü acı bir şekilde tatmışlardı. Yahudiler, iki tarafın yaşadığı hayata yakinen şahit olmalarına ve hangi tarafın doğru yolda olduğunu açıkça görmelerine rağmen, mü'minlere karşı putperest Kureyşli-ler'in yanında yer alıyorlardı. Bir taraftan Rasûlullah @ ve ashabının saf ve temiz hayatı; diğer taraftan kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, üvey anneleri ile evlenen ve Kabe'yi çıplak vaziyette tavaf eden müşriklerin ahlâksız hayatlarım görüyorlardı. Bunlara rağmen "ehli kitap" hâlâ putperestleri, iman edenlere tercih ediyor ve utanmayıp pişkinliğe vurarak onların mü slüm ani ardan daha doğru bir yolda olduklarını ilân ediyordu. Allah da mü'minleri bu tür haksızlıklara karşı uyarmakta; her zarnan hakkı söylemelerini ve dost olsun, düşman olsun; insanlar arasında adaletle hükmetmelerini onlara emretmektedir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. II).
Müslümanlar hakkı söylemekle; akrabalar, dostlar, zenginler ve fakirler arasında ayırım gözetmeden muhakeme etmekle emrolunurlar.
"Ey iman edenler! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun; kendinizin, ana babanızm ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah, ikisine de daha yakındır (onları sizden çok kayırır). Öyle ise keyfinize uyarak doğruluktan sapmayın. Eğer (şahitlik ederken dilinizi) eğip bükerseniz, ya da doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızı haber almaktadır." (4:135).
Bu âyet-i kerime büyük bir gerçeğe işaret eder; "Adalet Allah'ın sıfatlarından biridir (el-Adi). Kendi menfaatimize ve bize yakın ve dost olanların çıkarlarına zarar verici bile olsa adalet için kararlı kalmak Allah'a şehadet etmektir. Şunu da ekleyebiliriz: İslâm adaleti, Roma Hukuku'nun veya başka bir beşerî hukukun şeklî adaletinden daha yücedir. Yunan filozoflarının nazariyelerinde rastlanan soyut
adalet telâkkisinden daha nüfuz edicidir. îna-nan insanın her şeyi, her hareketi, her saiki bilen Allah'ın huzurundaymış gibi davranmak zorunda olması dolayısıyla İslâm adaleti, en temel saikleri arayıp ortaya çıkanr. Zengin ya da fakir, akraba ya da arkadaş herkesin haklarını, ama yalnızca meşru haklannı koruyacak olan Allah'tır ve bu yüzden insanlar, diğerleri aleyhine kendilerinin kayırılmasını umamaz-lar." (A. Yusuf Ali; The Holy Qur'an, sh. 223).
Medine'de kendisine bir hırsızlık davası getirildiğinde, Rasûlullah @ adaletiyle eşsiz bir örnek oluşturmuştur. Hz. Aişe'den rivayet edilir ki; Kureyş halkı Benî Mahzum kabilesinden hırsızlık eden bir kadın (Fâtıma binti Esved) hakkında bir hayli kaygılanmışiardı. Kendi aralarında konuşurken, 'Rasûlullah @ ile kim konuşabilir; O'nun sevdiği Üsame'den başka huzuruna çıkıp (kadın lehine) kim konuşabilir? ' demişler, nihayet Üsame b. Zeyd, Rasûlullah'ın huzuruna giderek meseleyi aktarmış, Rasûlullah @ da ona, "Allah'ın hududundan bir had hakkında şefaat mı ediyorsun?" demiş, bundan sonra ayağa kalkarak hutbe irad etmiş ve; "Ey insanlar! Sizden önceki kavimler ancak ve ancak aralarından şerefli biri hırsızlık ederse onu bırakmaları; zayıf biri çalarsa ona haddi tatbik etmeleri sebebiyle helak olmuşlardır. Allah'a kasem ederim ki, kızım Fâtıma da hırsızlık yapacak olsa onun da elini keserdim." buyurmuştur. (Buharı ve Müslim).
Her kayıt ve şart altında adaletin önemini Kur'ân-ı Kerîm şu ifadelerle belirtir: "Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Âdil davranın; takvaya yakışan budur. Allah'dan korkun; şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." (5:8). "... Onların aralarında Allah'ın in-dirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların hevâ (istek ve tutkularına uyma... Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın!..." (5:48-49).
Anlaşmazlıklarını, karara bağlaması için Rasûlullah @'a getiren Yahudilere atıf yapılan bu âyetlerde, Rasûl-ü Ekrem'e onların dâvalarına aralarında ayırım gözetmeden, tarafsızlıkla bakması ve mutlak adaletle karar vermesi emredilmektedir.
Hukukun Üstünlüğü
Yukarıda zikredilen âyetler müslümanlara yeryüzünde hukukun üstünlüğünü oluşturmalarını emreder. Aralarında ayrım yapmadan insanların meselelerini adaletle çözmeyi müs-lümanların bir görevi kılar. Rasûlullah @ tebligat ve uygulamalarıyla davalarını karara bağlarken insanlar arasında fark gözetilmemesi gerektiğini açıklıkla ortaya koymuştur. Herkesin aynı ana-babadan hâsıl olması ve dolayısıyla bir diğerine üstünlük iddiasında bulunamamalan sebebiyle anlaşmazlığa düşen tarafların renk, inanç ve kavmiyetlerini gözönünde tutmadan her dâva hakkaniyete uygun şekilde karara bağlanmalıdır. Rasûlullah @ her vesile ile adaletin insanlar arasında Allah'ın rızası için uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Bu, yeryüzünde barış ve güvenliğin devam etmesi için de vazgeçilmez derecede önemlidir; zira haksızlık kısa zamanda baskı ve zulme yol açar. Kadim bütün kavimler, yönetici sınıfın yaptığı haksızlık ve adaletsizliklerin sebep olduğu ihtilaf ve şiddetli anlaşmazlıklar yüzünden helak edilmişlerdir.
İslâm, insanlar arasında adaleti yaygınlaştırarak yeryüzünde barış ve huzuru tesis etmek için gönderilmiştir. Dost, akraba, düşman demeden bütün insanlar arasında hakkaniyeti ve tarafsızlığı öğretir. Müslümanlara kendileriyle olan ilişkilerine, onların toplumdaki statü ve mevkilerine bakmadan tam bir tarafsızlıkla insanlar arasında hüküm vermelerini emreder. Tarafların ilişkileri, düşmanlıktan, mevkileri bir davayı başka türlü karara bağlamak için ne müessir olmalı, ne de zorlamalıdır. Adalet yalnızca kendi hatın için -insanlann hak ve taleplerini korumak için- değil, aynı zamanda bizi her an gözeten Allah'a karşı sorumluluğumuzu yerine getirmek için de gereklidir. Allah, mü'minlere adaleti dürüst ve tarafsızca uygulamalannı, yeryüzünde diğer insanlar için adaleti ayakta tutanlar olmalanm emretmektedir. Bu yüzden insanlann meselelerini bütünüyle adalet ve eşitlik ile hükme bağlamak mutlaka gereklidir.
"Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder; fahşâ(edepsizlik)dan, münker(fenâhk)-den ve bağy(azgınlık)dan meneder..." (16: 90). Adalet iki farklı yöne sahiptir: İlki, "herkesin sahip olduğu haklan sınırlamadan elde etmesi için gerekli düzenlemeleri yapmaktır. Adalet, bununla birlikte, haklann eşit olarak dağıtılması anlamına gelmez. Çünkü bu, kesinlikle gayri tabii olurdu. Gerçekte adalet, haklann insaflı, bazı durumlarda eşit denebilecek şekilde dağıtılmasıdır. Mesela, bütün tebâ eşit vatandaşlık hakkına sahip olmalıdır; ancak çocuklar ve ebeveyn (ana-baba) arasında sosyal mevki ve haklar bakımından eşitlik olması tabii ki yanlıştır. Benzer şekilde, üst veya alt düzeyde hizmet verenler maaş ve gelirde eşit olamazlar. Allah'ın emrettiği şey, ister ahlâkî isterse sosyal, iktisadî, hukukî veya siyasî olsun âdil olarak ne hak edilmişse, işte bunların eksiksiz verilmesidir." (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. VI).
Adalet, kendisini meydana getiren fertlerin haklarını muhafaza ederek ve halk arasında acıya sebep olacak ve toplumu yıkıma götürecek tecavüzlere karşı bunları himaye altına alarak toplumu korur. Adalet, toplumun üyeleri arasındaki bağların pekiştirilmesine yardımcı olarak sağlam ve yekvücut bir cemiyet oluşturur. İşte bu yüzden adalet İslâm'ın en Önemli ilkelerinden biridir ve bu yüzden müs-lümanlar her kayıt ve şart altında, insanlar arasında adaleti uygulamakla emrolunurlar.
Kadîm kavimler de adaletli davranmakla yükümlü kılınmışlarken, çoğu, helâklarına yol açacak olan haksız yolları benimsemişlerdir. Bununla birlikte, âdil olanlar varlıklarını sürdürmüşlerdir.
"Yarattıklarımızdan (Öyle) bir ümmet var ki, Hakk'a iletirler ve hak ile adalet yaparlar. Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helake yaklaştıracağız." (7:181-182).
Musa aleyhisselâm ve kavmine de aynı emir verilmiş, fakat onlardan sadece bazıları bu hükme itaat edip yurtlarında adaleti ikame etmişlerdir. "Mûsâ kavminden bir topluluk da var ki, gerçeğe götürürler ve onunla adalet yaparlar." (7:159).
Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @ şu ifadelerle de adaleti uygulamakla emrolunur: "...Ve de ki: 'Ben Allah'ın indirdiği her Kitâb'a inandım ve aranızda adalet yapmakla emrolundum..." (42:15). Bu kapsamlı âyet şu anlamlara gelir:
a- Ben insanlar arasındaki her tür bölünmeyi reddetmek ve tarafsız olarak adaleti ikame etmek üzere gönderildim. İçinizden herhangi bir taraf lehine adaleti yalanlamak veya bir tarafı kayırmak benim İçin mümkün değildir. Bütün insanlarla saf-mutlak adalet ve eşitlik üzerine kurulu eşit ilişkim vardır. Kim haklıysa, düşmanlarımdan biri dahi olsa onunla birlikteyim; ve kim haksızsa, en yakınım bile olsa onun hasmıyım. .
b- Benim size getirdiğim haklar herkes içindir. Bu yüzden yakın-yabancı, eşraftan-halk-tan, zengin-fakir, güçlü-güçsüz, büyük-küçük demeden hepsi de benim yanımda aynı ölçüde haklarını alırlar. Her ne günahsa, herkes için günahtır; her ne gayri meşru ise, herkes için suçtur. Ve ben de dahil hiçbir istisnası yoktur.
c- Yeryüzünde adaleti ikame etmekle, adaletsizliği ve haksızlığı toplumumuzdan kaldırmakla emrolundum.
d- Ben, Allah tarafından tayin edilmiş kadı ve hâkimim; aranızda adaletle hükmetmek benim görevimdir. (Ebu'1-A'la Mevdûdî, The Meaning ofthe Qur'an, c. IV).
Genel olarak müslümanlar da hevâ ve heveslerine uymamak ve adaletli davranmakla emrolunurlar: "... Öyle ise adaletten dönüp nevanıza uymayın..." (4: 135). "(Ey iman edenler!) Allah, size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder..." (4:58). Onlara, yakınlarını kayırmamaları (4: 152) ve düşmanlarına haksızca davranmamaları emredilir (5: 8). Ailevî meselelerinde bile adaleti gözetmeleri, şayet adaleti yerine getirememekten korkarlarsa, yalnızca bir hanımla evlenmeleri gerektiği hatırlatılır (4: 3). Kısaca şartlar ve olay ne olursa olsun, insanlar arasında âdil olup şikâyete fırsat vermemelidirler.
Yeryüzünde O'nun kelâm1 ve hükmünü adaletle ikame etmek, Allah'ın hükmü ve kanunudur. "Allah, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiş iken ben O'ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine Kitâb verdiklerimiz, O (Kur'ân)m, gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler, onun için hiç kuşkulananlardan olma. Rabb'inin sözü doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tasta-mamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O işitendir, bilendir." (6: 114-115).
Rasûlullah @'in ve dolayısıyla ümmetinin adaletli davranmakla emrolunduğu, Kur'ân-ı Kerîm'in şu ifadeleriyle beyan edilir: "De ki: 'Rabbim bana adaleti emretti..." (7:29).
Adalet ve eşitliğin tesisi, gerçekte, Allah tarafından gönderilen bütün peygamber ve elçilerin gayesidir: "Andolsun, biz rasûl(elçi)leri-mizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitâb'ı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler..." (57: 25).
Hakkı ve bâtılı, doğru ve yanlışı ayırdedebil-meleri için rasûller 'doğru hüküm' ve 'doğru öğüt'le donatılmışlardır. Öyle ki, Allah'ın ahkâmı altında insanların barış ve güven içerisinde yaşayabilecekleri adalet ve eşitlik sistemi yeryüzünde ikame edilebilsin. RasûUerin aslî gayesi, insan hayatının her alanında adaleti sağlamaktır. Bir taraftan, kişi, yaratıcısının, kendisinin ve hayatı boyunca zaman zaman temasa geçeceği diğer insanların haklarını tam bir sorumluluk anlayışıyla yerine getirir. Diğer taraftan da sosyal sistem toplumda baski ve zulümden eser bırakmayacak prensipler üzerine kurulur. Böylece her cephesiyle kültür ve medeniyet ifratın sakıncalarından bütünüyle korunur; toplumun her kesiminin haklarını âdil olarak alabileceği ve mesuliyetlerini rahatça yerine getirebileceği tarzda sosyal hayatın bölümleri arasında âdil denge (mizan) kurulur. Diğer bir ifadeyle, rasullerin gönderiliş amaçları hem fert hem de toplum düzeyinde adaleti gerçekleştirmektir. Zihinlerinde, karakterlerinde, hayatlarında ve davranışlarında doğru denge (mizan) yaklaşımını yerleştirmek ve geliştirmek için insanların ferdî hayatlarında adaleti hakim kılmak isterler, Öyle ki diğer insanlarla olan ilişkilerinde adalet gözetilsin. Diğer bir istekleri ise insanların sosyal hayatım adalet etrafında toplamaktır, ta ki ruhî, ahlâkî ve maddî refahları için yardımlaşsinlar, çekişmesinler. (The Me-aning ofthe Qur'an, c. V).
Rasûller "adalet yolu"nu gösterdiler ve insanları gerek ferden gerekse topluca bu "adalet yolu"na uymaya çağırdılar. Ayırım ve tarafgirlik yapmadan insanlar arasında adaletin nasıl yerine getirileceğini de, kendi uygulamalarıyla gösterdiler.
Hz. Muhammed @ de diğer rasûller gibi, her tür kayıt ve şart altında şahsî sevgi veya nefretlerine, ilişkilerine, dostluklarına ve ekonomik, sosyal yahut siyasî mevkilerine bakmadan insanların içtimaî ve iktisadî meselelerine adaletle bakmanın lüzumunu ısrarla belirtmiştir. Adaletin uygulanmasında, havas-avam, asil-sıradan, zengin-fakir ayırımı yapmadan bütün fertlere aynı şekilde muamele eden bir kanun hâkimiyetinin toplum içinde kurulmasının önemini dile getirmiştir. Her fert aynı kanunla aynı şekilde muhatap olur, imtiyaza müsaade edilmez. Rasûl-ü Ekrem @, yeryüzünde hukukun hâkimiyetini sağlamanın her müslümamn görevi olduğu gerçeğini sık sık dile getirmiştir. Müslümanlar, kendilerini adaletten uzaklaştırmaya çalışan günahkârlara karşı mükellefiyetlerini yerine getirmek zorundadırlar. (4:135).
Adaletin uygulanmasında, Rasûlullah @ hukukun üstünlüğü prensibine büyük bir önemle riayet etmiş; dost-düşman, zengin-fakir, müs-lim-gayri müslim arasında ayıran yapmamıştır. Hz. Muhammed @, Taif Seferindeki yardımları dolayısıyla minnet duyduğu bir kabile şefine karşı Muğire ve Benî Salim tarafından getirilen iki dâvaya bakmak zorunda kalmış ve her ikisinde de onu suçlu bulup zararı tazmin etmesi gerektiğine hükmetmiştir. (Ebu Davud ve İbni Mâce).
Abdullah b. Ömer, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kim Allah'ın hadlerinden birine engel olmak için şefaatte bulunursa, gerçekte o, muhakkak ki Allah'a karşı çıkmaktadır. Kim yanlışlığını bildiği halde kasden münakaşa ederse, vazgeçene kadar Allah'ın hışmına uğrar," (Ahmed b. Hanbel ve Ebû Davud).
Abdullah b. Sehl ile yeğeni Muhayyısa b. Mes'ûd, Hayber Yahudilerinin yetiştirdikleri mahsüllerdeki hisselerini almak üzere Hay-ber'e gitmişler, ancak Abdullah b. Sehl pusuya düşürülüp öldürülmüş ve bir kuyuya atılmıştı. Muhayyısa b. Mes'ûd, kardeşi Huvey-yısa ve Abdurrahman b. Sehl Rasûl-ü Ekrem @'m huzuruna gelerek olayı aktarmak istemişler, ancak Hatem'ün Nebi içlerinden en yaşlı olanının önce konuşmasını istemiş ve meseleyi dinledikten sonra aralarında şu konuşmalar geçmiştir. Rasûlullah @ "Katile karşı beyyine getirebilir misiniz?" diye sordu. "Hayır, delilimiz yoktur" cevabını alınca "O halde bu cinayetin Hayber Yahudileri tarafından işlendiğine yemin eder misiniz?" sorusunu yöneltti, onlar da "Yanında bulunmadığımız ve görmediğimiz bir cinayet hakkında nasıl yemin ederiz?"diyerek imtina ettiler. Rasûlullah @ "Öyleyse, Yahudiler kasâme suretiyle size yemin etsinler" buyurdu, davacılar ise, "Yâ Rasûlullah! Kâfirler güruhunun yeminlerine nasıl itibar ederiz?" diyerek buna da razı olmadılar. Bunun üzerine Rasûlullah @ cinayetin diyetini Beytü'l-mâl'den vererek dâvayı sona erdirdi (Buharı).
Rasûlullah @ vefatından önce, aralarında kendisinden alacaklı olan varsa onu talep etmesini, zira kendisi sağken bunu ödeyebileceğini, yine aralarında kendisinden zarar görmüş biri varsa onu bildirmesini, çünkü hayat^ tayken bunları tazmin edebileceğini insanlara beyan etmiş ve birkaç dirhem alacaklı olduğunu söyleyen şahsa bunu hemen ödemiştir. Yahudiler onun adalet anlayışından o derece etkilenmişlerdir ki, besledikleri büyük düşmanlığa rağmen anlaşmazlıklarını karara bağlaması için ona getirirlerdi.
Şüphesiz, Hz. Muhammed @ adaletin uygulanması hususunda bütün hâkimler için ebedî bir örnek oluşturur. Sosyal, siyasî ve inanç farklılıklarına bakmaksızın taraflara eşit muamele edilmesi; her iki tarafın delillerini dikkatle inceledikten sonra kararın verilmesi; is-bat yükümlülüğünün davacıya ait olması; yalnızca getirilen delillere bakarak davanın hükme bağlanması; Kur'ân-ı Kerim'de bildirildiği üzere suçlunun kasdı ve suçun niteliğine uygun cezanın verilmesi ve kısaca herşeye rağmen herkese adalet ilkesi O'nun muhakeme sistemine kazandırdıklarından birkaçıdır.
Hâkimin Mesuliyeti
Hâkimlerin, insanların meseleleri ile meşgul olurken ihtiyatlı ve itidalli olabilmelerini sağlamak amacıyla Rasûlullah @ hâkimler yararına bazı genel emirler ortaya koymuştur.
1- Öfkeli iken hiç kimse iki kişi arasında hükmetmesin. (Buharı).
2- Hâkim hüküm verirken içtihadda bulunur; isabet ederse ona iki ecir ulaşır. Fakat içtihadda bulunarak hükmeder ve hata eylerse ona bir ecir vardır. (Buharî ve Müslim).
3- Hâkimler üç çeşit olup ikisi cehennemde, biri cennettedir. Hakkı bilerek onunla hükmeden cennette; hakkı bildiği hâlde onunla hükmetmeyerek hükümde zulmeden cehennemde; hakkı bilmediği halde cehaletle hüküm veren de cehennemdedir. (Ebu Davud ve İbni Mâce).
4- İnsanlar arasında hüküm irad eden her hâkim kıyamet gününde boynunun ardını tutan bir melekle gelecek, sonra melek onun başını cennete yükseltecek; ancak Allah indirmesini emrederse melek onu kırk yıl derinliğindeki boşluğa iteleyecektir. (Ahmed, İbni Mâce ve Beyhaki).
5- Kıyamet gününde adaletsiz hâkim çağrılarak o derece şiddetli hesaba maruz kalacak ki, önünde iki kişi arasında bir kuru hurma hakkında bile hüküm vermemiş olmayı dileyecektir. (Ahmed).
6- Allah, zâlim olmadığı müddetçe hâkimle birliktedir; ancak zulme başlarsa onu terke-der. Artık şeytan da kendini ona rapteder. (Tirmizi ve İbni Mâce).
7- Görevini adaletle tamamlayan hâkim kınanmadan, nüfuz elde etmeden ondan yüzünü çevirsin. (Tirmizi).
8- Rasûlullah @ hüküm için rüşvet verene de alana da lanet etti. (Ebu Davud, İbni Mâce, Ahmed ve Beyhaki).
9- Şefaat ettiği kişiden hediye kabul eden, muhakkak tefecilik yapmıştır. (Ebu Davud).
10- Her kim hâkimliği üzerine alırsa muhakkak bıçaksız kesilmiştir. (Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud ve İbni Mâce).
Hâkimlik Makamı
Bu, elde etmeye çalışan kimselere verilemeyecek derecede büyük sorumluluklar taşıyan bir makamdır. Rasûlullah @ arzu eden kimselerin bu makama tayin edilmesini kesinlikle yasaklamıştır.
1- Kim hakimliği ister ve onu elde etmek için aracılardan istifade ederse, hâkimlik kendisine havale edilip tek başına bırakılır. Kim istemediği halde bu göreve getirilirse, kendisine yardım edip doğruya yönelecek bir melek Allah tarafından gönderilir. (Tirmizi, Ebu Davud ve İbn-i Mace).
2- Her kim müslümanlara hâkim olmayı dileyip ona nail olur, sonra da adaleti zulmüne gâlib gelirse cennet onundur. Kimin zulmü adline galebe çalarsa cehennem de onundur. (Ebu Davud).
İddiayı Delillendirmek Davacıya Aittir
Rasûlullah @ önüne getirilen delilleri esas alarak davalarını sonuca bağlayacağı için tarafların kendisine daima doğruyu sunmaları ve Allah'tan korkup sakınmaları gerektiğini ısrarla belirtmiştir. İslâm Hukuku'nun hükümlerine uygun olarak iddiasını isbatlama sorumluluğunu, bu isbat için yeterli delili göstermek zorunda olan davacıya yüklemiştir.
"... Az olsun, çok olsun, onu küresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında daha adaletli, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz İçin de daha elverişlidir..." (2:282). "Ey iman edenler! Kendiniz, ana-ba-banız ve yakınlarınız aleyhinde bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutanlar olun..." (4:135). Bu âyet-i kerime, yalnızca adaleti ikame edip insanların haklarını korumaları için değil, aynı zamanda bütün vazifelerin üzerinde bir vazife olan Allah'a karşı mükellefiyetlerini yerine getirmeleri için şa-hidliği müslümanların temel bir görevi yapmaktadır.
Rivayet olunur ki, Hadramut ve Kinde bölgesinde iki kişi bir arazi üzerinde ihtilaf etmişler ve Rasul-ü Ekrem @'e gelmişlerdi. Hadra-mut'lu şahıs "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu zât benim toprağımı gasbetti" dedi, Kinde'li ise, "Hayır, o benim toprağımdır ve mülkiyetim-dedir. Onun bu toprakta hiçbir hakkı yoktur" cevabını verdi. Rasûlullah @ Hadramut'luya herhangi bir delili olup olmadığını sordu ve hayır cevabını alınca diğerine yemin teklif etti. Hadramut'lu, "Yâ Rasûlullah! Bu adam her şeye yemin eden ve hiçbir şeyden çekinmeyen bir günahkârdır" şeklinde itirazda bulundu, ancak Rasûl-ü Ekrem @ bunu kabul etmedi. Kinde'li yemin etmek için kalkıp sırtını döndüğünde Rasûlullah @, "Eğer araziyi haksız yere almak için kasem ederse, Allah'la karşılaştığında mutlaka O'nu kendisinden yüz çevirir bulacaktır" buyurdu. (Müslim). Ebu Davud'un rivayetine göre, Kinde'li yemin etmek için hazırlanırken Rasûlullah @'in "Bir kimse yemininde fâcir olduğu hâlde bir şeye yemin eder ve o yeminle bir müslümanın malını elinden alırsa huzur-u İlâhiye Allah kendisine gazablı olarak çıkar" buyurduğunu duymuş ve "Arazi Hadramut'lunundur" demiştir.
Rasûlullah @'in, "Beyyine (delil) gösterme davacıya, yemin etme davalıya aittir." buyurduğu nakledilir (Tirmizî). Ümmü Seleme'nin anlattığına göre miras hakkında ihtilafa düşen ve iddiaları için delilleri bulunmayan iki kişi anlaşmazlıklarını Rasûlullah @'e getirmişlerdi. Rasûl-ü Ekrem, "Şayet birinize aslında kardeşinin olan hakkı verirsem, gerçekte ona cehennemden bir parça tahsis etmişim demektir" buyurmuş, onlar da bir ağızdan, "Ey Allah'ın Rasûlü! Benim hakkım kardeşimin olabilir" diyerek iddialarından vazgeçtiklerini bildirmişlerdi. Ancak Rasûlullah @ bunu kabul etmeyip, "Hayır, gidip doğru bir şekilde o malı bölün, sonra kur'a çekin ve meşru hakkınız ne ise ona kavuştuğunuzu kabul edin" buyurmuştur (Ebu Davud).
Câbir'den nakledildiğine göre, iki zât bir dişi deve hakkında ihtilafa düşmüş ve her ikisi de, "Bu deve benim hayvanlarımdan birinin doğurduğudur" diyerek delil getirmişlerdi. Bunun üzerine Rasûlullah @ devenin zilyede (malı elinde bulunduran şahsa) ait olduğuna hükmetmiştir (Beyhaki).
Ebu Musa el-Eşari'nin rivayetine göre, iki kişi Rasûlullah @'in huzurunda bir hayvan için davada bulunmuşlar ve herbiri ikişer şahit göstermiştir. Rasûlullah @ de deveyi aralarında ikiye taksim etmiştir (Ebu Davud). Diğer bir rivayette, ikisi de delil getirememişler, Rasûl-ü Ekrem @ de aralarında müsavi olarak paylaşmaları gerektiğini bildirmiştir (Neseî ve İbnİ Mâce).
Bir hayvan hakkında anlaşamayan, beyyine de gösteremeyen bir şahsa Rasûlullah @'in, "Hoşunuza gitse de gitmese de yemin vermek için kur'a çekersiniz" buyurduğunu Ebu Hu-reyre nakleder (Ebu Davud ve İbni Mâce).
Esad b. Kays, mülkiyetine ortak olduğu topraktaki hakların şeriki olan Yahudinin inkâr ettiğini, bunun üzerine ortağını yanına alarak Rasûlullah @'in huzuruna gittiklerini, Rasul-Ü Ekrem @'in kendisinden delili olup olmadığım sorduğunu, delilinin olmadığını beyan ettiğinde Nebi @'in Yahudiye yemin teklif ettiğini, kendisinin buna, "Ey Allah'ın Rasûlü! Yemin edip benim malımla gidecek" diyerek itiraz ettiğini, ardından "Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir pahaya satanlar var ya, işte onların âhirette bir payı yoktur..." (3:77) âyetinin nazil olduğunu anlatır.
Şahitlik
Her dava hâkimler tarafından delillere ve şahitlerin beyanlarına göre karara bağlanmalıdır. Kur'ân-ı Kerîm, insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda en az iki şahidin gerekli olduğunu belirtir. "...Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun; eğer iki erkek yoksa, razı olduğunuz şahitlerden bir erkek iki kadın (şahitlik etsin). Ta ki kadınlardan biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatsın. Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar..." (2:282).
Bir davada gerçeğin ortaya çıkması büyük Ölçüde şahitlerin güvenirliğine bağlı olduğundan, onlarda pekçok muteber vasıflar aranmaktadır. Yalnızca, İslâm Devletİ'nin hürmet edilen ve salih vatandaşı olarak bilinen, dürüstlüğüyle tanınan ve temiz bir ahlâkî karaktere sahip kişiler şahitlik yapabilirler.
Kur'ân-ı Kerim, şahitlerin vasıflarım şu ifadelerle zikreder: "...İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. Şâhidliği Allah için yapın..." (65:2). Bu, insanlar arasındaki karşılıklı anlaşmazlıkların halli için verilmiş güzel ve makul bir öğüttür. Mahkemede görüşülen her davada hakikatin tesbiti gayesiyle iki dürüst ve âdil kimsenin çağrılması elzemdir. Abdullah b. Zübeyr'den rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah @ davacı ve davalının hâkimin huzurunda oturmaları (ve sonra delillerini ortaya koymaları) gerektiğini bildirmiştir (Ahmed ve Ebu Davud).
İbni Abbas, Rasûlullah @'ın, "İnsanlara istedikleri, mücerret dâvaları ile verilecek olsa, bazıları diğer insanların canlarını ve mallarını talep ederlerdi; lâkin dava edilenden yemin mutlaka alınmalıdır." buyurduğunu rivayet etmiştir (Müslim). Nevevî, bu hadisi yorumlarken, Beyhaki'nin rivayetinde, "Beyyine davacıya, yemin de davalıya aittir" şeklinde bir ilave olduğunu belirtir. Yine İbni Abbas, Rasûlullah @'jn tek şahit ve yemini esas alarak karar verdiğini nakleder (Müslim). Davacı, iddiasını destekler mahiyette herhangi bir delil gösteremiyorsa davayı sonuca bağlamak için davalıdan kasem etmesi istenir.
Ebû'l-Esved şöyle der: "Salgın bir hastalık patlak verdiği ve insanların çabukça öldüğü bir dönemde Medine'ye gittim. Ömer'le otururken bir cenaze geçti ve Ömer, 'Tasdik edildi1 dedi. Az sonra ikinci bir cenaze geçti ve insanlar merhumu Övdüler. Ömer yine, 'Tasdik edildi' dedi. Üçüncü cenaze geçerken insanlar vefat eden şahıs hakkında kötü şeyler söylediler. Ömer yine, 'Tasdik edildi' dedi. Dayanamayıp sordum: 'Ey mü'minlerin emİ-ri, tasdik edilen nedir?' Ömer cevapladı, 'Allah'ın Rasulü, iyiliğine dört kişice şehadet edilen her insanı Allah cennetine kabul edecektir, buyurdu. Biz, 'Sadece üç şahit varsa?' diye sorduk, 'üç bile olsa' buyurdu. Yine sorduk, 'Ya yalnızca iki tane varsa?' 'İki bile olsa' buyurdu. Bir şahit hakkında sormaktan korktuk.1' (Buhari). Şahitlerin iyi vasıflı olması şartıyla, gerçeğin ortaya çıkmasında iki kişinin şehadeti yeterlidir ve bu delil üzere hüküm verilir. Fakat bazı durumlarda, olayın niteliği dolayısıyla bir şahit tek başına kabul edilebilir ve dava bununla sonuca bağlanabilir. Ukbe b. Haris'den rivayet olunduğuna göre, kendisi Üminü Yahya binti Ebu İhab ile evlenmiş. Müteakiben bir kadın gelmiş ve, "Ben sîzin ikinizi de em-zirdim" demiş, Ukbe ise "Senin beni emzirdiğini bilmiyorum, bana da daha önce söylemedin" cevabını vermiş ve olayı araştırmak için Ebu İhab'ın evine gitmiş, ancak ev halkı konu hakkında bir bilgilen olmadığını bildirmiş. Bunu üzerine Ukbe, Rasûl-ü Ekrem'e giderek ne yapması gerektiğini sormuş, Rasûlullah @ da cevaben, "Kadının söylediğini duyduktan sonra nasıl olur da hanımını akkorsun" buyurmuştur. Ukbe, kadından ayrılmış, kadın da başka birisi ile evlenmiştir. (Buhari).
Bu tür ilişkilerde, şahidin güvenilir olmasına temel olarak hüküm verilir. Hz. Aişe'nin rivayetine göre, Ebu'l-Kuays'ın kardeşi Eflah, tesettür hükmü sübut bulduktan sonra kendisinin yanma girmek için izin istemeğe gelmiş, ancak Aişe izin vermemiş. Bunun üzerine Eflah, "Ben amcan olduğum halde benden kaçınıp örtünüyor musun?" demiş, Aişe, "Nasıl olur?" diye sormuş, Eflah da, "Seni kardeşimin karısı emzirdi" karşılığını vermiş. Rasûlullah @ geldiği zaman yaptığını ona haber vermiş, O da, "Eflah haklı, o senin amcandır" buyurmuştur (Buhari). El-Humeydî şöyle der: "Bu hüküm, el-Fazl tarafından aksi belirtilmesine rağmen Kabe'nin içinde Rasûlullah @'ın namaz kıldığını Bilâl'in söylemesi ve insanların onun sözünü kabul etmeleri üzerine benimsendi. Benzer şekilde, bir şahsın bir diğerine bin dirhem daha borçlu olduğuna iki kişi şehadet etse, başka iki şahit de bu miktarın aslında binbeşyüz dirhem olduğunu belirtseler, hüküm büyük miktar üzerinde olacaktır." (Buhari).
Zina ve Zina İftirasında Şahitlik: İslâm Hu~ kuku'na göre normal davalarda iki kişinin şehadeti istenirken namuslu ve iffetli kadınlara karşı zina isnadı, rezil dedikodu ve îmâların yapıldığı ciddî suçlamalarda, iki ferdin şahitliği yeterli görülmemektedir. Bu davalar normalde beklenenin iki katı güçlü delillerle desteklenmelidir. Diğer bir ifadeyle, iki yerine dört şahit gerekmektedir. Kur'ân-ı Kerim bunu şu ifadelerle zikreder: "Namuslu kadınlara (zina suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını isbat için) dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar fâsık kimselerdir. Ancak bundan sonra tevbe edip uslananlar hâriç. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (24: 4-5).
Bu âyet-i kerimelerde, suçlamalarını isbatla-mak için iddia sahiplerinden dört şahit getirmelerini istemek zina ile ilgilidir ve İslâm Hukuku'nda dört şahit gösterme kaydı yalnızca kazf dâvalarına mahsustur. (The Meaning ofthe Qur'an, c. V).
Ancak evli kişi, hanımını bir başka şahısla birlikte iffetsiz davranmakla suçlar ve dört şahit getirmeye muktedir olamıyorsa, dört kez gerçeğe yemin edip sonra da, şayet yalan söylüyorsa Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını kabul etmelidir ki, ilk bakışta bu, hanımının suçluluğu için delil addedilir. Bununla birlikte, zevce de dört kez kasem eder ve beşinci yemininde laneti kendi üzerine kabullenirse hukukî açıdan temize çıkar.
Nesil emniyetini ilgilendiren bazı hususî davalarda Rasûlullah @'in uygulamaları ile gösterildiği üzere farklı hususlar esas alınarak karar verilir. Ebu Hureyre'den rivayet olunur ki, bedevinin biri Rasûl-ü Ekrem @'e gelerek, "Zevcem siyah bir çocuk doğurdu" demiş; Rasûlullah @ da, "Senin develerin var mı?" diye sormuş. Bedevinin "Evet" cevabını vermesi üzerine, aralarında şu konuşmalar geçmiş: Rasûlullah, "Develerin ne renk?" sorusunu yöneltmiş, "Kızıl" cevabını almış, "Onlardan alaca renklisi var mı?" şeklindeki sualine, "Evet" cevabını aldıktan sonra "Onların alacalığı nereden geliyor?" diyerek bedevinin düşünmesini sağlamış, bedevi "Zannedersem ceddinden" karşılığını verince de, "İşte böyle, senin çocuğun de rengini büyük ihtimalle ceddinden aldı" buyurmuştur. (Buhari).
Dâvâlının Yemini: Davacının iddiasını doğrulayacak delillere sahip olmadığı hâllerde hüküm, davalının yemini esas alınarak verilir. Nitekim, hâkim, davalıya yemin teklif etmeden önce davacıya delili olup olmadığını sorar. Bu nitelikteki birkaç olay, "İddiayı delil-lendirmek davacıya aittir" başlığa altında daha önce zikredilmişti.
Rasûlullah @, dava sahibinin iki şahit getirmesinde ısrar etmiş, davacının delil göstermekte başarısız kaldığı durumlarda davalıların kendi görüşünü ispatlaması için yemin etmesini istemiştir (Buhari).
Mülkiyet ve şer'î cezaları ilgilendiren hususlarda dava sahibinin iddiasını doğrulamakta yetersiz kaldığı her vak'ada davalıdan yemin talep edilmesi hukuken kabul gören bir usûldür.
İbni Ebî Müleyke, İbni Abbas'tan Rasûlullah @'in davalının yeminini dikkati nazara alarak hüküm verdiğini nakleder. Zeyd b. Sabit de, davacının beyyine sağlayamadığı benzer bir olayda Rasûlullah @'in davalıya yemin teklif ettiğini rivayet eder (Buhari).
Yalancı Şahitlik: Allah'ın indinde, sahte delil sunmak en büyük günahlardan birisidir. Kur'ân-ı Kerîm maddî çıkar elde etmek gayesiyle yalancı şahitlik yapan ve yalan yere yemin eden şahısları uyarmaktadır: "Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az (bir) pahaya satanlar var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur..." (3:77).
Diğer taraftan, müslümanlar güvenilir kimselerdir ve asla yanlış delil göstermezler. Gerçekte bu, iman edenlerin ortak vasfıdır. "Onlar ki, yalan şahitlik etmezler, boş lâf (konuşanlara) rastladıklarında vekarla (oradan) geçip giderler." (25:72). Âyet-i kerimede zikredilen "yalan şahitlik etmezler" ifadesi iki anlama gelir: Birincisi, mahkeme veya benzeri yerde aslında gerçek dışı ya da en azından şüpheli olan şeyi doğru çıkartmak için yalancı şahitlikte bulunmazlar. İkincisi; yalan, sahtekârlık veya kötülüğe seyirci kalma niyeti taşımazlar. Bu anlamda her günah, her ayıp, her hile ve her aldatma bir yalan ve sahtekârlıktır. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV).
Rasûlullah @ yalancı şahitlik kadar şahitliği gizlemeyi de kınayıp mahkûm etmiştir. Abdullah b. Mesud Rasûlullah @'in, "Kıyamet günü Allah'ın azabı, bir müslümanın malına el koymak amacıyla yalan yere yemin eden kimsenin üzerine olacaktır" buyurduğunu nakleder (Buhari).
Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah @, "Üç kişi vardır ki kıyamet gününde Allah onlarla konuşmayacak, onları gözetmeyecek, onları paklamayacaktır: Fazla suyu bulup da onu yolcuya vermeyen adam; bir emîre ancak dünya malı için bağlanan ve kendisine dünyalık verirse sözünde duran, vermezse durmayan kişi; ikindiden sonra birine mal satarken, 'billahi bu malı şu fiata satın aldım' diye yalan yere yemin veren ve müşteriyi kandıran kimse." buyurmuştur (Buhari).
Ebu Ümamete'l-Hârisî'den rivayet olunur ki Rasûlullah @; "Bir kişi, yemini ile başka bir müslümanın hakkını yerse, Allah o kimseye muhakkak cehennemi vâcib, cenneti de haram kılar" buyurmuş, ashabdan bir zâtın; "Az birşey olsa da öyle mi, Ey Allah'ın Rasûlü?" sorusunu da, "isterse erak (deve dikeni) ağacından bir dal olsun" şeklinde cevaplamıştır (Müslim).
RasûluUah @ bir vesileyle de şöyle buyurmuştur: "Kendine ait olmayanı talep eden bizden değildir; bırakın cehennemdeki yerini alsın." (Müslim).
Abdullah b. Enes, RasûluUah @'ın "Allah'a şirk koşmak, anneye babaya âsi olmak, müs-lümana iftira atmak, harpten kaçmak ve ye-min-i gamus (kasden yalan yere yemin etmek) büyük günahların en tehlikelileridir. Kim yemin vermeye zorlanır da sivrisineğin kanadı kadar ufak bir yanlış katarak yemin ederse, kalbine kıyamet gününe kadar leke yerleştirir" buyurduğunu rivayet eder (Tirmi-zi).
"Kim benim şu minberimin yanında, yeşil bir misvak için bile olsa yalan yere yemin ederse cehennemdeki yerini boylar" ifadelerini RasûluUah @'den Câbir nakleder (Mâlik, Ebu Davud ve İbni Mâce).
Hureym b. Fatik şöyle nakleder: RasûluUah @ sabah namazını tamamladıktan sonra ayağa kalkmış ve üç kez, "Yalan yere şahitlik, Allah'a şirk koşmak gibidir" buyurmuş, ardından da "...Artık o pis putlardan ve yalan sözden kaçının." (22: 30) âyetini okumuştur (Ebu Davud, İbni Mâce ve Tirmizî).
Hz. Aişe, Rasûlullah @'den, "Yalancı erkek ve kadının; veya Allah'ın sınırlarını aştığı için kırbaçlanan kişinin; veya kardeşine karşı kin besleyen kimsenin; yahut iddia ettiği hami ve akrabalık hakkında kuşkulanılan şahsın; ya da bir aileye bağımlı olan ferdin şahitliği kabul olunmaz" ifadelerini nakleder (Tirmİzi).
Rasûlullah @ başka bir hadîsinde ise şöyle buyurmuştur: "Yalancı erkek ve kadının, ahlâksız erkek ve kadının, kardeşine garaz besleyen erkek ve kadının şehadeti caiz değildir." (Ebu Davud).
Müslümanlar, hilekâr davranışlarla diğer insanların mallarını almamak hususunda Allah tarafından ikaz edilirler: "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin; bile bile günah (olan) bir biçimde insanların mallarından bir kısmını yemek için onları hâkimlerdin önün)e atmayın (hâkimlere peşkeş çekmeyin)." (2: 188).
Bu âyet iki yönüyle ele alınır: Hiç kimse hâkimlere rüşvet vererek başkalarının mallarını ele geçirmeye çalışmamah ve bunun için yalan iddialarla mahkemeye başvurmamalıdır. Varolan delillere göre hâkimin haksız kimse lehine hüküm vermesi mümkündür. Ancak bu, o malın haksız olan kimseye artık helâl olduğu anlamına gelmez. Rasûlullah @ bu kişileri sertçe uyarmıştır. Ümmü Sele-me'den rivayet olunmuştur ki Rasûlullah @; "Herşeyden önce ben de bir insanım. Bana getirilen bir davada, karşısındakinden daha iyi konuşan kişi lehine hüküm vermem mümkündür. Fakat bilin ki, ben onun lehine karar vermiş olsam da bu yolla bir şeyler kazanan kimse, gerçekte kendisine cehennemden bir yer edinmektedir" buyurmuştur (Buhari ve Müslim).
Müslümanlar böylece, maddî kazanç düşüncesiyle akıllarının çelinip hâkim önünde şahitliklerini gizlemek, çarpıtmak veya yanlış şehadette bulunmak hakkında uyarılırlar. Kur'ân-ı Kerim şu ifadelerle ihtarda bulunur: "...Şahitliği (gördüğünüzü) gizlemeyin. Onu gizleyenin kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı bilir." (2:283).
Ne zaman tanıklardan şahitlik yapmaları istense, asla reddetmemelidirler. Bu, yaratıcıları olan Allah'a karşı borçlu oldukları bir mükellefiyettir. Kur'ân-ı Kerim bunu şu ifadelerle hatırlatır: "...Şahitler çağrıldıkları zaman kaçınmasınlar..." (2:282).
Şehadetleri hakkında herhangi bir kuşku ya da şüphe ortaya çıkarsa şahitler yemine davet edilir: "...(Şayet) kuşkulanacak olursanız namazdan sonra onları tutar (yemin ettirir)siniz: 'Akraba da olsa yeminimizi hiçbir paraya satmayacağız; Allah'ın (üzerimizde bir borç olarak bulunan) şahitliğini gizlemeyeceğiz, yoksa biz muhakkak günahkârlardan oluruz' diye Allah'a yemin ederler." (5:106).
"Eğer onların günah işledikleri (yalan söyleyip hakkı gizledikleri) anlaşılırsa; (bu iki şahidin), haklarına tecavüz etmek istediği kimselerden daha lâyık olan iki kişi, onların yerine geçer, Allah'a (şöyle) yemin ederler: 'Mutlaka bizim şehadetimiz onların şahitliğinden daha doğrudur. Biz (hakka) tecavüz etmedik, yoksa biz elbette zâlimlerden oluruz' derler. Şahitliği gereği gibi yapmalarına, yahut yeminlerinden sonra (yalancılıklarının ortaya çıkıp) yeminlerin reddedilmesinden korkmalarına en uygun olan budur..." (5: 107-108). Bütün bunlar, Rasûlullah @'in hukuk dâva-, lannın mahkemede çözülmesi için özel kural ve düzenlemeleri nasıl ortaya koyduğunu açıklıkla göstermektedir. O, gerçekte, yeryüzünde kanun hâkimiyetini güven altına almak için muhakeme usûlünü ortaya koyan ilk hukuk ıslâhatçısıdır. davalarını veya iddialarını doğrulamaları için delil getirmelerini taraflara (hem davacı, hem de davalıya) mecburi kılmış ve isbat yükümlülüğünün davacıya ait olduğunu beyan etmiştir. (Muhammed Hami-dullah; Admİnistration ofJıtstice in Early islam).
Şahitlerde aranacak vasıflan açıklamış ve güvenilmez, düşük ahlâklı kimselerin şahitlik yapamayacaklarını bildirmiştir. Sosyal hayatın temizliğini sürdürmek; salih ve iffetli kadınların şereflerini korumak gayesiyle kadınlara karşı yapılacak zina suçlamalarının dürüst ve âdil dört şahitle desteklenmesi gerektiğini beyan etmiş ve yalan yere yemin için sert cezalar vermiştir.
Cinayet Davaları
Genel olarak kabul edilir ki kasdî ve kazaî kati arasında ayırım yapan ilk hâkim Hz. Muhammed @'dir. Bu aymmı Kur'ân-ı Kerim şu ifadelerle açıklar: "Her kim bir mü'mini kas-den (teammüden) öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere (gideceği) cehennemdir. Allah ona gazabetmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azâb hazırlamıştır!" (4:93). Bu âyet-i kerime, yalnızca ahiretteki cezadan bahsetmektedir. Hukuken uygulanan ceza ise Bakara (2:178) ve Mâİde (5:33) surelerinde açıklanmaktadır.
Yanlışlıkla işlenen cinayetlerin cezası ise şöyle ifade edilmiştir: "...Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin, mü'min bir köle âzâdetmesi ve ölenin ailesine de diyet vermesi gerekir..." (4:92). Kasdî cinayeti andıran kati olaylarında ceza, sanığın öldürülmesi dışında aynen kasdî cinayetlerde olduğu gibidir (Ebu Davud).
Rasûlullah @, hâkimin her iki tarafı da dinledikten sonra mahkemeye sunulan delil ve kayıtları esas alarak karar vermesi gerektiğini ısrarla belirtmiştir. Yemen'e kadı olarak tayin olunan Ali b. Ebu Tâlib'in ayrılışı esnasında Rasûlullah @ ona şu şekilde nasihat etmiştir: "Senin huzuruna iki kişi dâva için gelirse ikincisinin sözünü dinlemedikçe birinci lehine hüküm verme. Muhtemel ki doğru karar vermende bu sana yardımcı olur." (Tirmizi, Ebu Davud ve İbni Mâce).
Bundan sonraki kısımlarda Peygamber @'in Medine İslâm Devleti'nin başhâkimi mevkiin-deyken hakkında karar vermiş olduğu hukukî davaları aktarmaya ve izah etmeye çalışacağız.
KISIM 1
MİRAS HUKUKU
Rasûlullah @, Kur'ân-ı Kerîm'deki miras hükümlerine, açıklamaları ve yorumlarıyla pek-çok bilgi ve malumat eklemiştir. Kesin olan emirleri açıklamış, kısa olanları genişletmiş ve şüpheli olanları aydınlatmıştır. Kur'ân ile birlikte Peygamber @'in bütün bu izah ve beyanları İslâm Miras Hukukunu meydana getirmiştir. Câbir b. Abdullah'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Hasta olduğumda Allah'ın Rasûlü ve Ebu Bekr beni ziyarete geldiler. Geldiklerinde ben baygın bir haldeydim. Rasûlullah @ abdest alıp, abdest suyunu üzerime serpmiş; kendime geldiğimde şöyle dedim: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Malımı ne yapayım? Onu nasıl dağıtayım?' Peygamber @, miras ayetleri (4:11-12) ona vahyolununcaya kadar soruyu cevaplamadı." (Buharî).
İbni Abbas'dan şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah @; "Hisseleri ehillerine ulaştırın. Kalan miktar en lâyık erkek şahsındır" buyurdular. (Buharî).
Veraset
Amr b. Şuayb'dan rivayet edildiğine göre, Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Öldüren kimseye mirasdan bir şey yoktur." (Neseî ve Darekutnî). Beyhakî, Câbir'den şu sözleri naklediyor: Câbir; "Bir adam, mirasçısı olacağı adamı veya kadını kasden veya hataen öldürürse, o adam onlardan miras alamaz. Ve hangi kadın bir adamı veya kadını kasden yahut hataen öldürürse ona da onlardan miras yoktur. Eğer öldürme kasden yapılmışsa kısas lâzım gelir; ancak ölenin yakınları affederlerse o başka. Yakınları affetseler bile ona ölenin ne diyetinden ne de malından bir şey verilmez..."
İbni Büreyde'den, o da babasından işitmiş olarak rivayet edildiğine göre Peygamber @ cedde(nine)ye yanında anne olmadığı zaman altıda bir vermiştir (Ebu Davud ve Neseî).
Yine Büreyde, Huzaa'lı bir adamın öldüğünü ve malınm Rasulullah @'e getirildiğini, O'nun da ölenin vârisi veya bazı yakınlarını bulmak için emir verdiğini, ancak hiç kimsenin bulunamaması üzerine Rasulullah @'in; "Onu Hu-zaa'nm en yaşlı adamına verin!" buyurduğunu rivayet etmiştir (Ebu Davud).
Hz. Ali, "vasiyetten veya borçtan arta kalan" âyetini (4:12) nakledin, demiştir. Rasulullah @, borcun vasiyetten önce ödenmesi gerektiğine ve aynı anadan doğan çocukların birbirlerine mirasçı olacaklarına, fakat bir babadan ve değişik annelerden olan çocukların birbirlerine mirasçı olamayacaklarına hükmetmiştir. Bir kişi, ana-baba bir erkek kardeşinden miras alabilir, fakat baba bir, ana ayrı erkek kardeşinden miras alamaz (Tirmizî ve îbni Mâce).
Dârimî'nin değişik bir rivayetinde şöyle denmiştir. "Aynı anadan olma erkek kardeşler birbirlerine mirasçı olabilirler, fakat aym baba, ayrı analardan olanlar birbirlerine mirasçı olamazlar."
Câbir şöyle rivayet etmiştir: Sa'd b. Rebi'nin hanımı iki kızını Rasulullah @'e getirdi ve "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu kızlar Sa'd b. Rebi'nin kızlarıdır. Babaları Uhud'da seninle beraberken şehid düşmüştür. Amcaları mallarını aldı ve onlara hiçbir şey bırakmadı. Bunları nikâh da etmemiştir; kızlarıma miras düşer mi?" diye sordu. Rasulullah @; "Biraz sabrediniz, elbette Allah hükmünü verecektir" buyurdu. Rasulullah @, miras ayeti vahyolunduğunda kızların amcasına; "Sa'd'ın iki kızına 2/3'ünü ve annelerine 1/8'ini ver, kalanı senindir" buyurdu (Ahmed, Tirmizî, Ebu Davud ve İbni Mâce).
Huzeyl b. Şurahbil şöyle rivayet etmiştir: Birinin 'kızı, oğlunun kızı ve kızkardeşinin' veraset meselesi Ebu Musa'ya sorulmuştu. O da şöyle cevapladı: "Kız yansını, kızkardeş de diğer yansını alır. İbni Mesud'a gidin, onun da benim görüşüme katıldığına şahit olacaksınız." Bu mesele İbni Mesud'a aktanldığmda o şöyle dedi: "Eğer buna katılırsam hata etmiş ve doğru yoldan sapmışlardan olacağım. Ben bu meselede Muhammed @'in yaptığı gibi karar vereceğim; Kızı yansını alır, oğlunun kızı 1/6'sını alır ki bu 2/3 yapar. Kalan da kız-kardeşe gider." Meseleyi danışmakta olanlar tekrar Ebu Musa'ya vanp İbni Mesud'un söylediklerini aktarırlar. Ebu Musa "O âlim kişi aranızda olduğu müddetçe bana sormayın." dedi (Buharî).
İmran b. Husayn'dan rivayet olunduğuna göre Peygamber @'a bir adam gelmiş, ve "El-hak benim oğlumun oğlu vefat etti. Bana onun mirasından ne var?" dedi. Rasulullah @; "Sana altıda bir var." buyurdu. Adam dönüp giderken, onu çağırarak; "Sana bir altıda bir daha var" buyurdular. Adam dönüp giderken (onu tekrar) çağırarak; "Son altıda bir, sana fazladan bir rızıktır." buyurdular (Ahmed, Tirmizî ve Ebu Davud).
Bu hâdisenin ayrıntısı şöyledir: Ölen kimse geride iki kızı ile bu suali soran dedesini bırakmıştır. Şu halde iki kıza mirasın üçte ikisi verilecektir. Geriye bir 1/3 kalır. Peygamber @ suali sorana 1/6 hissesi olmak hesabiyle vermiştir. Çünkü burada onun hissesi 1/6'dır. öteki altıda biri kendisine birden bire vermemiş; dönüp giderken arkadan çağırarak vermiştir. Zira iki altıda biri beraberce verseydi, hissesinin bu olduğunu zannederdi. Son defa verdiği 1/6 ise, erkek tarafından akraba olduğundandır. Hz. Ebu Bekr'e bir nine gelerek bir maldan kendisine ne kadar bir pay düştüğünü sormuş, o da Allah'ın Kitabında ve Rasûlü'nün sünnetinde onun için bir şey belirtilmediğini, fakat kendisi mevzuyu diğer insanlardan soruşturana kadar evine gitmesini söyledi. Hz. Ebu Bekr mevzuyu araştırdığında Mugîre b. Şube, Rasûlullah'ın bir nineye 1/6 verirken yanında bulunduğunu söyledi. Ebu Bekr, o sırada yanlarında bir başkasının bulunup bulunmadığını sorunca Muhammed b. Mesleme'nin de orada olduğu anlaşıldı. O da Mugîre'nin söylediğinin aynısını söyledi. Böylece Ebu Bekr bunu o nineye uyguladı. (Mâlik, Ahmed, Tirmizî, Ebu Davud, Darimî ve İbni Mace).
İbni Mesud, Peygamber®'in, oğlu henüz hayatta iken bir nineye 1/6 pay verdiğini ve 1/6 pay verilen ilk ninenin de bu olduğunu rivayet etmiştir (Tirmizî ve Darimî). Dahhak b. Sufyân, Eşyam ed-Dibab'ın diyetine karısının da vâris olarak katılmasını Peygamber @'in kendisine emrettiğini rivayet etmiştir (Tirmizî ve Ebu Davud).
İbni Abbas'dan naklen: "Bir adam azâd etmiş olduğu genç kölesinden başka vâris bırakmadan öldü. Bu durumda Rasûlullah @ o adamın malını köleye verdi." (Ebu Davud, Tirmizî ve ibni Mace). Rasûlullah @'in, ölen bir babaya atfedilen ve mirasçıların da bunu kabul ettiği, Ölenin sahibi bulunduğu cariyesi ile ilişkisi sonucu doğan çocuğun mirasçılar arasına dâhil edilmesi yolunda karar verdiği de rivayet edilmiştir. Fakat çocuk daha önceden bölünmüş olan maldan bir hisse alamaz; sadece henüz bölünmemiş olan mirastan hissesini alır. Ancak çocuğun kendisine atfedildiği baba onu reddederse, çocuk vârisler arasına dâhil edilmez. Şayet çocuk cariyeden olma ve babanın kabullenmediği bir çocuksa veya babanın hür bir kadınla kurduğu gayri meşru ilişkiden olmuşsa, çocuğun atfedildiği kişi babalık iddiasında bulunsa bile mirasçılar arasına dâhil edilmez. Çünkü annesi köle de olsa, hür de olsa o bir zina mahsulüdür (Ebu Davud).
Rasûlullah @, aşağıda gösterildiği gibi belli bazı konularda da hüküm vermiştir: "Ben, mü'minlere kendilerinden daha yakınım; borcunu ödemeye yetecek kadar mal bırakmadan ölen ve borç bırakan kimsenin borcu bana aittir, eğer mal bırakırsa o da varislerine aittir." Bir diğer rivayette; "Bir kişi borç ve maişet-siz bir çocuk bırakırsa, meseleyi bana getirin. Çünkü ben onun hamişiyim." Yine bir başka rivayette; "Bir kimse mal bırakırsa, o mal varislerine gitsin; ve eğer bir kimse ardında gelirsiz kimseler bırakırsa onlar bana gelsin." (Buharî ve Müslim).
Rasûlullah @ şöyle de buyurmuştur: "Ben her mü'mine kendinden daha yakınım. Eğer bir kişi borç ya da muhtaç bir aile bırakırsa ondan ben sorumlu olacağım. Şayet mal bırakırsa o vârislerine gider. Ben, kimsesizlerin hamişiyim. Sahip olduğu malı muhafaza ederim ve onu yükümlülüklerinden kurtarırım." (Ebu Davud).
Rasûlullah @'in bir hizmetkârı biraz mal bırakarak vefat etti. Fakat hiçbir yakım yoktu. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: "Bıraktıklarını onun köyünden bir adama veriniz." (Ebu Davud ve Tirmizî). Bir başka hadiste Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Miras almaya hakkı olan kişi, azatlı kölesinin malından miras alabilir." (Tirmizî). Câbir, Peygamber @'den işitmiş olarak şöyle rivayet etmektedir: Rasûlullah @; "Doğan çocuk ağladı mı, mirasçı olur" buyurmuşlardır (Ebu Davud). Doğan çocuğun ağlamasından, çocuğun diri doğması kastedilmektedir.
Vasiyet
Miras ayetleri vahyedilmeden önce birinin fü-ruuna veya diğerlerine, malını veya herhangi bir servet nevini bırakmasının tek meşru yolu vasiyet idi. Miras ayetlerinin vahyi ile birlikte, bir kişi miras hükümleri çerçevesinde malından istifade edemeyen yakınlarına meşru olarak sadece mirasının 1/3'ünü vasiyet edebilmektedir. Yine, bir kişi diğer mirasçılar tarafından kabul ve tasdik edilmedikçe bir diğer mirasçının lehine vasiyette bulunamaz. Kur'ân-ı Kerim'de bu husus şöyle açıklanmaktadır: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (mal) birakacaksa, anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyyet etmek, Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur." (2:180). Ve Mâide sûresinde şu ifadeler yer alır: "Ey iman edenler! Birinize ölüm gelince vasiyyet sırasında içinizden iki âdil kişi, aranızda şahitlik etsin. Ya da yeryüzünde yolculuk ederken başmıza ölüm musibeti gelmişse, sizden olmayan iki kişi (şahitlik etsin)..." (5:106).
Fakat bu emir miras hükümleri (4:7-13) ışığında Rasûlullah @ tarafından iki şekilde yeniden düzenlenmiştir. Birincisi: Hiç kimse meşru bir mirasçıya vasiyette bulunamaz. Yani miras hükümlerince sabit tutulmuş olan hisselerde azaltma veya artırma yapılmaz. İkincisi: Vasiyet malın sadece 1/3'üne sınırlı kılınmıştır. Yani bir kişi malının en az 2/3'ünü bu hükümlere göre mirasçıları arasında bölüştürecek, fakat 1/3'ünü kanunen mirasta hissesi olmayan yoksul akrabaya, vakıf işlerine vs. vasiyet yoluyla bırakabilecektir. Bu sebeple, vasiyet hükümleri ilga edilmiştir, demek yanlıştır. Diğer taraftan bu Allah'tan sakınan kimselere Allah'ın tanıdığı bir haktır ve şayet bu hak yerli yerince kullanılırsa bir yetime, toruna miras bırakmak gibi pek çok mesele İslâm'ın Miras Hükümleri ile çelişmeden halledilecektir. (The Meaning of the Qur'an, c. I).
Vasiyete sınır Rasûlullah @'in şu hadîsleri ile getirilmiştir: Sa'd b. Ebi Vakkas'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki; "Ya Rasûlullah! Ben zenginim, bir tek kızımdan başka kimse de bana mirasçı olamıyor. Malımın üçte ikisini tasadduk edeyim mi?" dedim. "Hayır" buyurdular. "Yansını tasadduk edeyim mi?" dedim. (Yine) "Hayır" buyurdular. "O halde üçte birini tasadduk edeyim mi?" dedim. "Üçte bir? Üçte bir de çok. Şüphesiz ki senin, mirasçılarını zengin bırakman, onları fakir, âleme el açar bir halde bırakmandan daha hayırlıdır" buyurdular (Buharî ve Müslim).
Rasûlullah @, insanları mirasçılarının menfaatine zarar vermemeleri hususunda uyarmıştır. Enes, Rasûlullah @'İn şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bir mirasçısını mirasından mahrum eden kimseyi Allah da ahirette Cennet mirasından mahrum edecektir." (İbni Mace ve Beyhakî).
Ebu Hureyre ise Peygamber @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bir adam veya kadın altmış sene Allah'a muti bir hayat yaşasalar da, ölmek üzere iken vasiyetleri ile ezâ etseler, Cehenneme girerler." Sonra şu âyeti okudu: "...(Bu taksim) zarar verici olmayan vasiyyet ve borçtan sonra (uygulanır)..." (4:12). (Ahmed, Tirmizî, Ebu Davud ve İbni Mace).
Ebu Ümâme, Veda Haccında Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu işittiğini rivayet etmiştir: "Allah, hakkı olan herkes için ona ne düşüyorsa vermiştir, şu hâlde vârise miras yoktur." (Ahmed, Ebu Davud ve İbni Mace). Tirmizî'de şu ilave vardır: "Çocuk, kadının kocasına atfedilir, ancak zâni hiçbir şey almaz ve onların hesabı Allah'ın elindedir." (Mişkât).
Amr b. Şu'ayb, babasından naklen şunu rivayet etmiştir: As b. Vâil vasiyetinde kendi adına yüz köle bağışlanmasını istedi. Oğlu Hi-şam elli köle salıverdi ve oğlu Amr da elli köle azad etmeye niyetlendi. Fakat önce Rasûlullah @'e sormaya karar verdi; "Ya Rasûlullah, babam vasiyetinde kendi nâmına yüz köle âzâd edilmesini istedi ve Hişam onun adına elli köle salıverdi, geriye elli tane kaldı. Onun adına kalan elli köleyi salıvereyim mi?" Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Bir müslümamn adına âzâd edilen köleler veya adına verilen sadakalar, veya onun adına yapılan hacc, ona ulaşacaktır!" (Ebu Davud).
Hz. Aişe'den rivayet olunduğuna göre bir adam Peygamber @'e gelerek: "Ya Rasûlullah! Annem âni olarak vefat etti ve vasiyyet yapamadı. Zannederim konuşsaydı tasadduk ederdi. Acaba onun için ben tasad-duk etsem ona bir ecir olur mu?" dedi. Rasûlullah @ "Evet" buyurdular (Müslim).
Mahled b. Hufaf şöyle dedi: "Bir köle satın aldım ve benim için bir şeyler kazanmasını istedim. Fakat daha sonra bedeninde bir kusur buldum ve dâvayı Ömer b. Abdülaziz'e getirdim. Köleyi iade etmem konusunda lehime karar verdi. Ancak onun bana kazandırdıklarını geri ödememi istedi. Bunun üzerine Ur-ve'ye giderek hâdiseyi aktardım. Urve, Hz. Aişe'den Rasûlullah @'in buna benzer bir dâvada kânn mesuliyet taşıyana (yani kölenin sahibine) ait olduğu yolunda karar verdiğini duydum, bu akşam gidip bunu Ömer'e söyli-yeyim, dedi." Mahled b. Hufaf daha sonra şöyle devam etti: "Urve, Ömer'e gitti, böylece o da tamamen lehimde karar verdi ve kân daha önce onu kendisi için aleyhimde karar verilen adamdan almamı söyledi." (Şerhü's-Sünne).
Abdullah b. Mesud şöyle rivayet etmiştir:
Çifte Minareli Medrese, Erzurum.
RasûluIIah @ şöyle buyurdu; "Birbirleriyle alışveriş yapan iki kişi anlaşamadıklarında, karar hakkı satıcınındır. Fakat alıcı da kararı tasdik etmede muhayyerdir." (Tirmizî).
Bir başka rivayette şöyle denmiştir: "Alış-ve-riş yapan iki kişi anlaşamadıklarında , mal ortada ise ve hiçbir taraf dâvasını ispatlayamı-yorsa, karar satıcınındır veya her ikisi birlikte anlaşmayı iptal edebilir." (İbni Mace ve Darimi).
Zekât
Zekat ödemek, tesbit edilmiş belli bir asgari düzeyin (nisab) üzerinde servete sahip zengin Müslümanlara farzdır, fakat Kur'ân onun miktarı, oranı veya muafiyet sınırlan hakkında ayrıntılı bilgi vermemiştir. RasûluIIah @, Allah'ın elçisi ve kanun yapıcı olarak hadis, sîret ve tarih kitaplarında bulunabilecek olan bütün ayrıntıları açıklamıştır. (Bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. II, 3. ve 4. bölümler).
Hz. Peygamber @'in Kararlan
Borçların ödenmesi
1- Borcun ödenmesi: "Yaptığı vasiyetten veya borçtan arta kalanın..." (4:12) ayetini açıklamak için Peygamber @'in, "Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi emrediyor." (4:58) ayet-i kerimesine bakarak borcun vasiyet bırakmadan evvel ödenmesi gerektiğine hükmettiği rivayet edilmektedir. Borcun gönüllü olarak bırakılan vasiyete nazaran önceliği olduğuna hükmetmiştir (Buhari).
2- Yakınlara Vasiyet: Enes, Peygamber @'in bir bahçe hakkında Ebu Talha'ya şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Onu yakınlarından fakir olanlar arasında bölüştür. " Ebu Talha da bahçeyi çok yakınlarından Hasan ve Ubey b. Kab'a vermiştir.
3- Kişinin Annesi Adına İnfakı: İbni Abbas şöyle rivayet etmiştir: "Sa'd b. Ubade'nin annesi onun yokluğunda öldü. Sa'd, Peygamber @'e giderek: 'Ya RasûluIIah! Annem ben burada yokken öldü, onun nâmına sadaka verirsem ona bir faydası olur mu?' dedi. Peygamber @; 'Evet' dedi. Sa'd, 'el-Mekref adlı bahçemi onun nâmına sadaka olarak verdiğime şahid ol' dedi." (Buharî).
4- Vakfetme: İbni Ömer'den rivayet olunduğuna göre, babası Hz. Ömer, Rasululullah @'ın sağlığında Semğ denilen öz malı hurmalığı vakfetmek isteyerek "Ya RasûluIIah! Ben nazarımda en güzel ve kıymetli bir hurmalığa mâlik bulunuyorum. Hâlis kazancım olan bu malımı vakfetmek istiyorum" diye Rasûl-i Ekrem'den sormuş. Peygamber @: "Bu hurmalığın aslını, rakabesini vakfet!. Artık o satılmaz, hibe edilmez, vâris olunmaz, yalnız onun mahsûlü (hak etmiş olana) infak edilir, yedirilir" buyurdu. Ömer de bu malım o suretle vakfetti. Ve bu sadakası, Allah yolunda gaza eden mücahidlere, esaretten kurtulmak isteyen kölelere, misafirlere, vâkıfın yakın akrabasına meşrut idi. Bununla beraber mü-tevvelli nasb olunan kimsenin, vakfın rakabe-sine tecavüz etmiyerek yalnız nemasından örfe göre yemesinde, yahut dostuna yedirmesinde de günah yoktur. (Buharî ve Müslim).
Zübeyr evini vakfetmişti. Boşanmış olan kızlarına, sıkıntı çekmemeleri için, zarar vermemek şartıyla evde oturabileceklerini, şayet onlardan birinin yeniden evlenmesi hâlinde orada kalmaya hiçbir hakkı olmayacağını söylemiştir. (Buharî).
5- Ölenin Borcu: Câbir b. Abdullah naklediyor: "Babam Abdullah b. Amr, Uhud günü şehid olarak vefat etmişti. Halbuki üzerinde (yalnız bir Yahudiye otuz vesk hurma) borç vardı. Alacaklılar haklarım istemekte şiddet göstermeğe başladılar. Bunun üzerine Peygamber <§>'e geldim. (Durumu arzettim). O da bunlara hurmalığının mahsûlünü kabul edip babamı üzerindeki haklarından ibra etmelerini teklif ettim. Fakat alacaklılar bu teklıtı Kabulden kaçındılar. RasûluIIah @ de bunlara hurmalığımı vermedi. Ve bana; 'Sana kuşluk vakti gelirim!' buyurdu. Ertesi sabah kuşluk zamanı geldi. Hurmalıkta dolaştı. Mahsûlün bereketi hakkında dua buyurdu. Hurma mahsûlünü kestim. Alacaklıların haklarım tamamen verdim. Bana da hurmamdan (bakisi, aslı gibi hiçbir şey eksilmeksizin) kaldı." (Buharî).
Evlilik Ve Boşanma
1- Dulun Görüşü Alınmaksızın Evlendirilmesi: Ensar kadınlarından Hansa bintü Hızâm'dan rivayete göre, Hansâ'yı babası (Hâlid) iznini ve rızasını almaksızın nikahlamıştı. Halbuki Hansa dul kadındı. Rızâsı alınmak icab ederdi. Kadın bu evliliği hoş görmeyerek Rasulullah @'e gidip şikâyet etti. (Ve babam beni birisine nikâh etmiş, halbuki başkası ile evlenmek benim için daha hayırlı olurdu, dedi). Peygamber @ de bu nikâhı red ve iptal etti (Buharî).
2- Kadınların Boşanma İsteme Hakkı (Hulü'): İbni Abbas şöyle rivayet etmiştir: "Sabit b. Kays'ın hanımı Peygamber @'e gelerek; 'Ya Rasulullah! Zevcim Sabit b. Kays, ahlâkı, dini (düzgün bir kimsedir. Bu) hususta ona darılmış değilim. Lâkin ben (zevcimi hilkaten çirkin gördüğümden) müslümanlık hayatında küfrü (icabeden bir harekette bulunmayı) çirkin buluyorum. (Bu cihetle kocamdan ayrılmak istiyorum)' dedi. Rasulullah @; 'Sabit'in vaktiyle mehir verdiği bahçeyi kendi sine iade etmek ister misin?1 diye sordu. Kadın; 'Evet! Ederim' dedi. Rasulullah @, Sabit b. Kays'a; 'Bahçeyi al, bir talakla bu kadını bırak!' buyurdu. Kadın bahçeyi, Sabit de talakını verdi." (Buharî).
Yine İbni Abbas'dan rivayete göre: (Hz. Ai-Şe'nin cariyesi) Berîre'nin kocası, Mugîys denilen bir köle idi. (Berîre'yi çılgınca severdi). Hâlâ gözümün önünde görür gibiyim. Zavallı Mugîys, ağlayarak ve gözyaşları sakalına dökülerek Berîre'nin arkasında döner, dolaşırdı. (Berîre ise hiç hoşlanmazdı). Bir kere Peygamber @ (babam) Abbas'a: "Ey Abbas! Mugîys'in Berîre'ye aşın sevgisine, Berîre'nin de ona olan buğzuna, nefretine hayret etmez misin?" buyurdu. Sonra da Berîre'ye; "Keşke şu Mugîys'e rucû etsen olmaz mı?" buyurdu. Berîre de; "Ya Rasulullah! Öyle yapmamı mı emrediyorsunuz?" dedi. Rasûl-İ Ekrem; "Hayır! Emretmiyorum, şefaat ve iltimas ediyorum." buyurdu. Bunun üzerine Berîre; "Öyle ise, benim o adama ihtiyacım yoktur." dedi (Buharî).
3- Hanımın Suçlanması: Sâ'îd b. Cübeyr ŞÖyle rivayet etmiştir: Abdullah b. Ömer'e, karısına zina isnad eden kimse hakkında hükmü sordum. İbni Ömer şöyle cevap verdi: "Rasûl-i Ekrem, Benî Aclân'dân bir karı-ko-canın zina töhmetinden dolayı ayrılığına hükmetti. Şöyle ki; (Ey karı-köca, Allah bilir ki, ikinizden biriniz yalancıdır. Binaenaleyh ikinizden biriniz tövbekar olup da mülâane (karı, koca lânetleşmesi)den sarf-ı nazar eder mi? diye üç kere sordu. Fakat her defasında ikisi de imtina ettiler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem mülâaneden sonra bu karı kocanın ayrılığına hükmetti. Ve kocaya; Artık bu kadın üzerinde alâkan kalmadı, buyurdu." (Buharı).
4- Nikâh'da Mehir Ödenmesi: Yukarıdaki hadîsin ikinci râvilerinden Amr b. Dînâr rivayette şu ilâvelerin de bulunduğunu naklediyor: Bunun üzerine erkek; "Ya Rasûlullah, ya benim hâlim (verdiğim mehir bedeli) ne olacak?" diye sordu. Rasûlullah @; "O mal sana ait değildir. Çünkü sen kadına zina isnadında doğru olsan bile, o malı sen, kadının ırzını kendine helâl kılmak mukabilinde vermiştin (ve kadının olmuştu). Eğer sen zina isnadında yalancı isen mehir malını istemek sana daha uzaktır." buyurdu (Buharî).
Miras
Ebu Hureyre şöyle rivayet etmiştir: "Rasûlullah @ Benî Lıhyan kabilesinden bir kadının kasden düşük yapmasına kısas olarak bir dişi veya erkek kölenin azad edilmesine hükmetmiştir. Fakat kendisine ceza verilen kadın ölünce Peygamber @ malının kocasına ve fü-ruuna miras kalmasın? *; cezanın asabe (öle-nin baba tarafından erkek akrabaları) tarafından ödenmesini emretmiştir." (Buharî).
Çocuk Doğduğu Yatağın Sahibine Aittir: Hz. Aişe şöyle rivayet etmiştir: Utbe b. Ebî Vakkas, kardeşi Sa'd'a vasiyet etmiş (şöyle söylemiş): "Zem'a'nm cariyesinin oğlu ben(im sulbüm)dendir. Bu çocuğu almalısın!" Hz. Aişe diyor ki: Mekke'nin fethi senesi (Mekke'ye varıldığında) Sa'd b. Ebî Vakkas, çocuğu yakaladı ve; "Bu, kardeşim Utbe'nin oğludur. Bunun nesebinin kendisine istilhâkı için bana vasiyet etmiştir" dedi. Bunun üzerine Abd. b. Zem*a ayaklanıp; "Bu, benim kardeşimdir, babamın cariyesinin oğludur, babamın yatağı üstünde doğmuştur" dedi. Her iki taraf bu niza ve husûmetlerini Peygamber @'e arzettiler. Sa'd b. Ebî Vakkas; "Ya Rasûlullah! Bu çocuk, kardeşim Utbe'nin oğludur. Nesebinin kendisine istilhâkına dair bana vasiyeti vardır" dedi. Abd. b. Zem'a da; "Bu, benim kardeşimdir ve babamın cariyesi doğurmuştur; babamın yatağı üstünde doğmuştur" dedi. Rasûlullah @; "Ya Abd b. Zem'a! Bu senindir." buyurdu. Sonra da Peygamber @; "Çocuk, yatağın sahibinindir. Zâniye de mahrumiyet düşer." buyurdu (Buharî).
Vârisler İçin Mal: Ebu Hureyre, Peygamber @'den şöyle rivayet'etmiştir: "Eğer bir kimse Ölür de mal bırakırsa, malı vârislerine gider ve eğer borç veya yetim bırakırsa biz (mesela beytü'1-mâl) onun çaresine bakarız." (Buharî).
Gayri Müslime Pay Olmaması: Üsame b. Zeyd'den rivayet olunduğuna göre Peygamber @: "Bir müslüman kâfire; kâfir de müslü-mana mirasçı olamaz" buyurmuşlardır (Buharî). Abdullah b. Amr'dan rivayet olunmuştur: Demiştir ki; "Rasûlullah @; 'İki millet ehli birbirine mirasçı olamazlar' buyurdular" (Ahmed, Ebu Davud, Nesei ve İbni Mace).
KISIM 2
CEZA HUKUKU (I)
Giriş
Kur'ân-ı Kerîm'in, emir ve yasakları açıklarken, özellikle suç ve ceza ile ilgili emirlerin izahında kendine has bir yol izlediğine şahit oluruz. Böylelikle insanların zihinlerinde aydınlık bir inkılâbın oluşmasına çalışılmaktadır. Kur'ân, kendini dünyanın beşerî ceza (ta'zîr) kanunları gibi sadece suçu ve cezayı belirtmekle sınırlamaz. Aynı zamanda insanların dikkatini Allah korkusuna ve Hüküm Günü'nün dehşetine yöneltir; böylece suçlunun zihnini arıtmada ve onu eğitmede bilinen bütün diğer metodlardan daha etkili olur. Kur'ân'ın bu hikmetli ve derin metodu dünyada büyük bir inkılâb meydana getirdi. Merhamet ve doğrulukta eşsiz ileri bir toplum tesis etti.
İslâm Ceza Hukukunu incelemeye geçmeden önce hakkında birkaç hususu açıklamak yerinde olacaktır. Beşerî hukukun genel kavramlarında bütün cezaların suçlarına hangi suçla ilgisi olduğuna bakılmaksızın ta 'zîr denir. Fakat İslâm Şeriatında, suçlar için verilen cezalar üç kategoriye ayrılır: Hudud, kısas ve tâ'zir. Bu kavramların mânasını izah etmeden önce, bir kaç noktayı anlamak gereklidir.
tik olarak; diğer fertleri inciten ya da onlarda yara açan bütün suçlar insanlara zulüm ve Yaratıcının sınırlarına tecavüzdür. Bundan dolayı bu çeşit suçlara hem Allah'ın hakkı hem de ferdin hakkı dahil edilir; çünkü böyle bir fiilin faili her ikisine de mütecavizdir. Ancak bazı konularda ferdin hakkı, diğer bazılarında da Allah'ın hakkı ön plandadır. Cezalandırmada İslâm Şeriatının emirleri hangi hakkın üstün olduğuna dayalıdır.
ikinci olarak; belirli bir kaç suçu hâriç tutarsak, İslâm Şeriatı hiçbir sabit ceza belirlememiş, fakat onu her suçun zamanına, yerine ve tatbikatına göre hâkimin ihtiyarına bırakmıştır. Ancak yönetim, bütün ülkede geçerli olmak üzere standart bir ceza sının getirmek veya yer ve zamanın ihtiyaçlarına uygun olarak hâkimlerin gücüne tahdit koymayı talep eder. (M. Müfti Muhammed Safi, Ma'arif ü'l-Qur'an,c.m,sh. 115-137).
Kur'ân ve Sünnet'te cezalan belirlenmiş suçlar iki çeşittir: Allah'ın Hakkının başta geldiği yerde, cezaya hadd (çoğulu hudud), ve ferdin hakkının başta geldiği yerde cezaya kısas denir. Kur'ân hudud ve kısas için cezaları açıkça belirtmiş, Rasûlullah @ de söz ve fiilleriyle onları izah etmiştir. Hukuk dilinde hudud; Allah Hakkı için kanun tarafından belirlenmiş cezayı ifade eder. Haddi tesis etmenin esas gayesi, insanlann mütecaviz fiillere kalkışmalarını engellemektir Diğer taraftan ta'zîr, kanun tarafından derecesi belirlenmemiş bir cezayı ifade eder. Bu işlenen suç, Allah'ın veya ferdin haklarına taalluk edebilir; ancak sözle veya fiilen yapılan bu tecavüz için hiçbir haddin belirlenmemiş olması hâlinde ta'zîre karar verilebilir. Ferdin haklarını ilgilendiren suçların cezalarına da kısas denir. Kur'ân ve Sünnet tarafından tesbit edilmemiş, fakat hâkimlerin reyine bırakılmış cezalara ta'zir denir.
Ta'zîr cezalan çok hafif veya çok ağır olabilir ya da cezadan vazgeçilebilir. Bu dâvalarda hâkimlerin yetkileri çok geniş ve şümullüdür, fakat hududdâ hiç bir hâkimin veya yöneticinin ya da devletin daha yüksek bir yetkilisinin Kur'ân ve Sünnet'te belirtilen cezalan en ufak bir şekilde değiştirmeye, eksiltmeye veya artırmaya hakkı ve selâhiyeti yoktur. Zamanın, mekânın ve durumun değişmesi bile cezayı etkilemez ve hiç kimse onu affetmeye yetkili değildir.
İslâm hukukunda hadler sadece beş suçta uygulanır. Yol kesmek, hırsızlık, zina ve kati için cezalar Kur'ân'da belirlenmiştir. Beşincisi içki içmektir ki, cezası Rasûlullah @ tarafından tesbit edilip bütün sahabilerce tasdik edilmiştir. Tevbe bile bu hadlerin cezalannı azaltamaz; yalnız yol kesme babında, şakiler yakalanmadan evvel tevbe ederler ve hâkimler tevbelerinin samimiyetine inanırsa ceza uygulanmayabilir. Fakat yakalandıktan sonra yapılan tevbe ne itimada şayandır ve ne de kabul edilebilirdir; ceza yerine getirilir.
Peygamber @ devlet tarafından hukuken hayatlarına son verilebilecek olan diğer iki suçluyu zikretmiştir. Bunlar evli olmasına rağmen zina eden ile müslüman olduktan sonra İslâm'ı terkeden mürteddir. Rasûlullah @'in "dininden döneni katledin" buyurduğu rivayet edilmektedir (Buhari).
İslâm devletinde isyan çıkaran, Allah ve O'nun Rasûlü'ne karşı savaşan kimseler de Rasûlullah @ tarafından ölüme mahkûm edilirdi. Usâme b. Şerik, Allah'ın Elçisinin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ortaya çıkıp ümmetim arasında fitne çıkaran kimsenin başını kesin" (Nesei). Enes, Rasûlullah @'in (Allah'a ve O'nun Rasûlüne karşı savaşıp İslâm'dan dönen) Urayna kabilesine mensup adamların ellerini ve ayaklarını kestirdiğini ve onlar ölene kadar da (kanayan uzuvlarını) dağlamadığını rivayet etmiştir (Buhari). Rasûlullah @, evliyken zina edenler hakkında da ölüm cezası (recm) vermiştir.
Bütün ta'zîr cezalarında, samimi ve dürüst bir şekilde tevbe edenler için af söz konusu olabilir. Fakat hadlerde tamamen yasaktır. Hadlerde cezalar oldukça ağır ve yerine getirilmesini icap ettiren hükümler son derece kat'idir. Ancak, cezaların ve uygulamanın ağırlığı arasında bir denge kurmak üzere, suçun isbatı için gereken şehadetin kabulünde sıkı şartlar konulmuştur. Şartlardan herhangi birinin yokluğu, belirtilen cezayı ilga edecektir; meselâ şahitlikte en ufak şüphe olması bile onu hükümsüz kılacak ve mütecavizin cezasını iptal edecektir. Şüphenin sanığın lehine olması İslâm şeriatının ana esaslarından-dır. Fakat böyle vak'alarda hâkimler genelde fizikî cezalar olan ta'zîr cezaları vermeye yetkilidirler. Mesela, zinada dört yerine sadece üç şahit bulunmuşsa ve şahitler dürüst ve güvenilir iseler hadd cezası tatbik edilmeyecektir. Ancak hâkim belirli sayıda değnek vurma şeklinde uygun bir ta'zîr cezası verecektir. Buna benzer olarak hırsızlıkta şayet gereken şartlar sağlanamadı ise, hadd (elin kesilmesi) tatbik edilmeyecek, fakat tazir cezası hâkim tarafından, değnek vurulması şeklinde verilebilecektir. (M. M. Safi, a.g.e., c. III, sh. 115-137).
Kısas cezası da hudud gibi Kur'ân'da belirlenmiştir; cana can, zarara eşit şartta zarar (2: 178). Yalnız, ikisi arasındaki fark şudur; hudud Allah'ın hakkı olarak hükmedilmiştir; onu hiç kimse değiştiremez veya affedemez. Mesela, bir hırsızlık olayında, dâvâcı (malı Çalınan kişi) sanığı affetse ve dâvayı geri alsa bile, suçun cezası yerine getirilir ve ceza ilga edilemez. Diğer taraftan, kisasda Kur'ân ve Sünnet tarafından kişi hakkı en başta tanınmıştır. Bu sebeple kati suçu işlendikten sonra Ölenin yakınları diyeti kabul edebilirler veya mütecavizi affedebilirler.
Yine bunun gibi, yaralanma olaylarındaki kı-sasda da tazminat kabul edilebilir veya yaralanan taraf suçu bağışlayabilir. Ancak bu olaylarda bile, devlet, yaralanan taraf affetmiş olmasına rağmen, salt diğer insanların
Uluğ Bey Medresesi ve Minaresi, Semerkant.
haklarını korumak için bu mütecavizlere tazir cezası vermeye yetkilidir. Bazen ülkede huzur ve nizamı tesis ve temin için bu olaylara ta'zîr cezalan vermek gerekli olmaktadır. Ancak, normal şartlarda yaralanan taraf sanıktan tazminat kabul ettiğinde veya onu affettiğinde, devlet adaletin şer'i hükümlere göre uygulanması keyfiyetine karışmaz ve sanık serbest bırakılır. (M. M. Safı, a.g.e).
Kişinin Hayat Hakkının İhlâli
Kısas: İslâm, Kur'ân'da tarif edilmiş belli başlı suçlardan mahkûm edilenleri cezalandırma konusunda son derece kat'i kurallara sahiptir. Rasûlullah @, Allah'ın hududu ve O'nun tarafından Kitab'ında ortaya konan ceza hükümleri ile ilgili meselelerde hiç bir zaman tâviz vermezdi.
Kati: Kur'ân, cinayet davalarında şu sözlerle âdil bir karşılık ister: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı. Hür ile hür insan, köle ile köle, kadın ile kadın..." (2:178). Bu ayette, adaletin talebini harfiyen karşılamak için insan hayatının değerinin eşitliği ilkesi konmuştur. Diyet ve verilen ceza, öldürülenin veya Öldürenin statüsüne göre tesbit edilmez. Bu sebeple katilin diyet ödemeye mecbur kılınması açıkça emredilmiştir... Zâlim ve adaletsiz yöneticilere ve cahiliye devrinin uygulamalarına karşı korumak için katilin veya katledilenin mevkiine ya da kabilesine bakılmaksızın; katledilenin canına karşılık yalnız katledenin canının alınması takdir edilmiştir. (The Meaning of the Qur'an, c. I)
En'am suresinde şu ifadeleri okumaktayız: "... ve haksız yere Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın!..." (6: 151) Bu; insan hayatının dokunulmazlığının Allah tarafından beyanıdır. Allah, bunu ihlâl edilemez temel bir ilke olarak koymuştur. Kur'ân'da üç durumda öldürmeye izin verilir: Bir kişiyi öldürenin veya Allah ve Rasûlüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların caiz olduğu üç sınıf insan şunlardır:
1- Bİr başkasını taammüden öldürmekten suçlu bulunan kişi.
2- İslâm'a karşı gelen, onun tesis edilmesini engelleyen, böylece kendisiyle savaşmaktan başka yol bırakmayan kişi.
3- İslâm ülkesinde bozgunculuk yapan ve İslâm devletini yıkmaya teşebbüs eden kişiler. Daha sonra Rasûlullah @ bunlara iki sınıf insan daha eklemiştir:
4- Evli iken zine fiilini işlediği isbatlanan kişi;
5- Mürted olan ve İslâm toplumunu terkeden kişi. Bunlar, Rasûlullah @'in sözleriyle delülendirilmiştir.
Hz. Aişe, Rasûlullah @'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet eden Müslümanın kanı sadece üç sebeple akıtılabilir; evlilikten sonra zina etmek -ki recmedilir-, Allah'a ve Rasûlüne karşı savaşmak -ki öldürülür-; elleri ayaklan çaprazlama kesilir veya sürgün edilir-, adam öldürme -ki karşılığında öldürülür." (Ebu Davud).
Bu Suçun Şenaati: Cinayet, bir kişinin insanlığa karşı işleyebileceği suçların en kötü-südür. Bu sebeple Allah ve O'nun Elçisi tarafından derin nefretle karşılanmıştır. Hesap gününde ele alınacak ilk meselenin bu olacağı bildirilmektedir.
Abdullah b. Mes'ud Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kıyamet gününde insanlar arasında ilk hüküm kanlar hakkında verilecektir." (Buhari ve Müslim). Yine Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Bir mü'minin kanını dökmekte bütün arzın ve semavâtın varlıklarının payı olsaydı, Allah onların hepsini cehenneme koyardı." (Tirmizî)."Bir başka hadîste şöyle buyurul-maktadır: "Allah için dünyanın sona ermesi bir mü'minin öldürülmesinden daha az ene-miyetlidir." (Nesei, Tirmizi ve İbni Mace)
İbni Abbas, Rasûlullah @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kıyamet gününde, öldürülen kişi şahdamanndan kan damlar vaziyette, katili perçeminden tutarak ve tahtın yakınına gelene dek; 'Rabbim! Bu beni öldürdü' diyecek." (Tirmizî, Nesei ve İbni Mace).
Rasûlullah @ yine şöyle buyurmuştur: "Allah her günahı affeder, yalnız müşrik olarak ölen ve kasden adam öldüreninki müstesna." (Ebu Davud ve Nesei). Câbir, Rasûlullah @'in; "Diyeti kabul ettikten sonra Öldüren kimseyi affetmem" buyurduğunu rivayet etmiştir (Ebu Davud).
Ebu Hureyre, Rasûlullah @'dan şöyle rivayet etmiştir: "Eğer bir kişi bir mü'minin öldürülmesine yarım bir sözle bile yardım etse, Allah'ın huzuruna alnında (Allah'ın rahmetini kaybetmiştir) yazısıyla çıkacaktır." (îbni Mace).
Kur'ân, çocukları öldürmek gibi iğrenç bir suçu şöyle ifade etmektedir: "Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: 'Hangi günah(ı) yüzünden öldürüldü?' diye." (81:8-9).
Kur'ân, masum kişilerin Öldürülmesine karşı insanları uyarmakta, bu dünyada kanunî cezası çekildiği gibi, ahirette de ağır bir şekilde cezalandırılacağını açıklamaktadır:
"Her kim bir mü'mini kasten Öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere (gideceği) cehennemdir. Allah ona gazabetmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azâb hazırlamıştır!" (4: 93). îsrâ suresi'nde şu ifadeleri okumaktayız: "Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin. Kim zulmen öldürülürse, onun velisi (olan mirasçısına yetki vermişizdir (öldürülenin hakkını arar. Ancak o da) öldürmede aşın gitmesin..." (17: 33).
a- Amr b. Şuayb babasından, o da babasından nakille Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Şayet bir kimse bir başkasını kasden öldürürse, o kimsenin ailesine teslim edilir. Dilerlerse onu öldürürler veya diyeti kabul ederler... Onunla istedikleri anlaşmayı yapmaya kendileri karar verirler." (Tirmizi).
b- Ebu Şureyh el-Huzaî Allah'ın Rasû-lü'nden şöyle işittiğini rivayet etmiştir: "Bir yakını öldürürülen veya yaralanarak (bundan dolayı) muzdarip kalan kişi üç şeyden birini seçebilir. Fakat bunlardan fazlasını isterse ona izin vermeyin; Kısas isteyebilir, affedebilir veya diyet alabilir; ancak bunlardan birisini kabul ettikten sonra daha fazlasını isteyen ebediyyen cehenneme gider." (Darimî).
Bu âyet ve hadîs esas davacının devlet değil Öldürülen kişinin velisi olduğunu göstermektedir. Veli, Öldürenin canını almak yerine diyeti kabul etme yetkisine sahiptir. Fakat suçluyu bizzat öldürerek cezayı uygulamaya yetkili değildir. Cezayı uygulamak sadece İslâm devletinin sorumluluğu altındadır ve bu sebeple öldürülen kişinin velisi adaleti devletten isteyecektir. Bu meseleleri ele almada ve iki taraf arasında ayrım yapmaksızın adaleti uygulamada halkın temsilcisi olarak devlet esas yetkilidir. Bu ilke Rasûlullah @ tarafından şu sözlerle açıklanmıştır: "Velisi olmaya nın velisi benim". Yani kendi haklarını korumaya muktedir olamayan vatandaşlar velileri ve haklarının koruyucusu olarak onu (İslâm Devletinin başı olduğu için) bulacaklardır. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI).
Adam öldürmek Allah katında çok şen'i bir suçtur. Kur'ân-ı Kerîm'de bundan şu şekilde bahsedilmektedir: "...Şöyle yazdık: Kim, bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu(n hayatını kurtarmak suretiyle) yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur..." (5: 32). Bu âyet insan hayatının dokunulmazlığını vurgulamaktadır. İnsan hayatının korunması ve kollanması için herkesin diğerinin hayatını kutsal kabul etmesi ve onu korumaya yardım etmesi şarttır. Bir başkasının canını haksız yere alan bir kişi yalnızca ona karşı zulüm etmiş olmakla kalmaz, yanısıra insan hayatının dokunulmazlığı ve diğer insanlara merhamet gibi duygulardan mahrum olduğunu göstermiş olur. Böylece o bütün insanlığın düşmanıdır; şayet her fert aynı kalp katılığına sahip olsaydı insanlığın sonu gelirdi. Diğer taraftan, bir kişi tek bir insan hayatını korursa, gerçekte bütün insanlığı korumuş gibi olur; çünkü üzerinde insanlığın bekasının bağlı bulunduğu iyi Özellikleri taşımaktadır.
Bir kişiyi öldürme suçunun ciddiyetine ve ağırlığına paralel olarak Allah bu suç için çok şiddetli bir ceza uygun görmüştür: "Allah ve rasûlüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmağa çalışanların cezası: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlara büyük azâb vardır. Ancak sizin onları (yenip) ele geçirmenizden önce tevbe edenler olursa (bilin ki) Allah, bağışlayan, esirgeyendir." (5:33-34).
Ayetlerde hâkimlere sözkonusu suçun cezalandırılmasında seçenekler sunulmaktadır. Böylece hâkimler içtihadlarına göre suçun mahiyetine ve işleniş şeklinin ağırlığına göre ceza verebilirler. Ayrıca suçun şartlarına göre ölüm de dahil bu cezaların herhangi birine çarptırılabileceği mütecavize açıkça belirtilmiş olmaktadır. (The Meaning ofîhe Qur'an, c. III).
Hataen ölüm: Kasdî olmayan ve hata sonucu meydana gelen kati olaylarında, Kur'ân'da şu genel kural zikredilmektedir: "Bir mü'min, bir mü'mini öldüremez, ancak yanlışlıkla olursa başka. Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin, mü'min bir köle âzâdetmesi ve ölenin ailesine de bir diyet vermesi gerekir. Eğer (ölenin ailesi), bağışlar (diyetten vazgeçerlerse başka. (Öldürülen) mü'min, düşmanınız olan bir topluluktan ise mü'min bir köle âzâdetmesi gerekir. Ve eğer sizinle kendileri arasında andlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü'min bir köle âzâdetmek lâzımdır. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için, ard arda iki ay oruç tutması gerekir. Allah bilendir, hikmet sahibidir." (4: 92).
Burada şu husus belirtilebilir: Bir köle azad etmek, diyet ödemek veya aralıksız iki ay oruç tutmak birer ceza değil, fakat suçun bağışlanması için birer kefarettir. İkisinin arasındaki fark şudur: Bir ceza verildiğinde, kişide hiç bir pişmanlık, vicdan azabı, eziklik ve nefsini ıslah olmaz. Onun yerine bir yeis, nefret ve istikrah duygusu olur. Ceza, ardında nefret ve acı bırakır. Allah, işte bu yüzden kefaret ve tevbeyi emretmiştir; böylece mütecaviz salih ameller, dindarlık, vazifeyi yerine getirme gibi davranışlarla nefsini tezkiye edip nedamet ve vicdan azabı içinde Allah'a yönelebilir. Bu yolla, günahkâr sadece şimdiki suçunun kefaretini ödemiş olmakla kalmayacak, gelecekte de bu şekildeki günahlardan sakınacaktır. (The Meaning of the Qur'an, c. II).
Diğer Yaralar İçin Kefaret: İslâm, bir kişinin vücudundaki değişik yaralar için yaranın yapısına ve büyüklüğüne göre değişik hükümler koymuştur. Kur'ân kısas ilkesini şu ayetle açıklamaktadır: "Onda (Tevrat'ta) onlara; cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Kim bunu bağışlar (kısas hakkından vazgeçer)se o kendisi için kefaret olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte zâlimler onlardır." (5: 45). Bu âyet bir kişi tarafından herhangi bir kişide açılan her yara ve sebep olunan her zarar için verilecek cezayı açıkça tayin etmektedir. Mütecavize diğer kişide açtığı yaranın aynısı açılır; ne fazla ne de az. Peygamber @, İslâm'da kısas hükmünü şu sözleri ile özetlemiştir: "Bir kimse kölesini öldürürse biz de onu öldürürüz, bir kimse kölesinin uzvunu keser veya onu sakatlarsa biz de onun uzuvlarını keser veya sakatlarız." (Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace ve Darimi).
İntihar: İslâm nazarında intihar, kişinin kendine karşı işlediği çok ağır bir suç olarak kabul edilir; cezası ise cehennemdir. Ebu Hu-reyre, Peygamber @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kendini bir tepeden aşağıya atarak Öldüren kişi cehennem ateşine atılacak ve orada ebediyen kalacaktır; kendisini bir demir parçasıyla (kılıç veya bıçak) öldüren kimsenin eline o demir parçası verilecek, bu demir parçası karnına saplanmış şekilde cehennem ateşine girecek ve orada ebediyen kalacaktır." (Buhari ve Müslim). Rasûlullah @'den şu hadîs de rivayet edilmiştir: "Kendini asarak öldüren kimse cehennemde de Öyle yapacak. Ve kendisine mızrak saplayarak ölen cehennemde Öyle yapacak." (Buhari).
İrtidat: İslâm'dan dönen ve tevbe etmeyen, hatta İslâm'a savaş açıp bozgunculuk yapanlar da katil olarak kabul edilirler. "Eğer andlaşma yaptıktan sonra andlarım bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür önderleriyle hemen savaşın. Çünkü onların andları yoktur; belki (böylece küfürden) vazgeçerler." (9:12). Ve Nahl sûresi'nde şu ifadeler yer almaktadır: "İnandıktan sonra Allah'ı inkâr eden, -kalbi imanla yatışmış olduğu halde (inkâra) zorlanan değil, fakat küfre göğüs açan, (küfürle sevinç duyan)- kimselere Allah'tan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azâb vardır." (16: 106).
Daha Önce "Kişinin Hayat Hakkının İhlâli" başlığı altında açıklandığı gibi ölüm cezası İslâm'ı terkeden ve tekrar küfre dönen herkes için takdir edilmiştir. Rasulullah @'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Bir köle kaçar ve müşrik olursa, katli caizdir." (Ebu Davud). Yine şöyle buyurmuştur: "Sihirbaza verilecek ceza kılıç darbesidir." (Tirmizi).
Mürtedlerin Öldürülmesi Rasulullah @'in hadîsleri ile tasdik edilmiştir. Hz. Ali, Allah'ın Rasûlü'nün şöyle dediğini işittiğini rivayet etmiştir: "Son zamanlarda, genç ve ahmak insanlar zuhur edecek, en güzel sözleri konuşacaklar, fakat imanları boğazlarından Öteye gitmeyecek. Onlar dinden okun yaydan çıktığı gibi çıkacaklar. Onlara nerede rastlarsanız öldürün, çünkü kıyamet gününde onları Öldürene mükâfaat verilecektir." (Buhari ve Müslim).
İkrime'nin naklettiğine göre, Hz. Ali'ye bağlı bir topluluk, (kendisinin ulûhiyetini iddia eden Abdullah b. Sebe'nin bağlılarını ateşle yakmış, İbni Abbas bunu duyduğunda: "Eğer ben (Ali'nin yerinde) olsaydım bunları yakmazdım. Çünkü Peygamber @; 'İnsanları (yakarak) Allah'ın azâbıyle cezalandırmayın' buyurdu. Yine ben (Ali'nin yerinde olsaydım) onları muhakkak öldürürdüm. Nasıl ki Peygamber @; 'Her kim dinini (ki, Müslümanlıktır) değiştirirse, onu hemen öldürünüz' demiştir." (Buhari).
İsyan (Allah'a ve Rasûlüne Karşı Savaşmak): Kurulu İslâm nizamına karşı isyan etmek ve yeryüzünde fesat çıkarmak suçlarına aynı ceza uygun görülmüştür: "Allah ve rasûlüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmağa çalışanların cezası: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Âhirette ise onlara büyük azâb vardır. (5: 33).
Bu husus da daha önce "Kişinin Hayat Hakkının İhlâli" başlığı altında izah edilmişti. Buhari'de yer alan bir rivayet de şöyledir: Ukl ve Ureyne kabilelerinden bîr kısım yoksul halk Medine'ye gelerek İslâm'ı kabul ettiler. Aynı zamanda hastalıklı olduklarından bunları Peygamber @ zekât develerinin bulunduğu Gâbe ormanına göndermiş, orada bol süt içip hava alarak sıhhatlerine kavuşmalarına çalışmıştı. Fakat bu vahşîler biraz canlanıp şifa bulunca irtidat edip çobanları kesmişler, develeri sürüp götürmüşlerdi. Hz. fey-gamber @ bundan haberdar olunca, arkalarından bir grup göndererek onları yakalatmıştı. Hepsi de, bir öğle sıcağında elleri, ayaklan kesilerek Medine'nin Harre denilen taşlık mevkiine bırakılmış ve bu hâlde ölmüşlerdir (Buharı). Rasulullah @'den şöyle rivayet edilmiştir: "Ümmetimin arasında fitne çıkaran kişinin boynunu vurun!" (Neseî). Allah'a ve Rasûlü'ne karşı savaşmanın, yeryüzünde bozgunculuk yapmanın ve müesses İslâm dveleti-ne karşı harbetmenin cezası ölümdür.
Zina Meselesi
Bu meselenin günümüz insanının istifadesi için izahı gereken pek çok hukukî, ahlâkî ve tarihî veçhesi vardır. Bu sebeple söz konusu hususları aşağıda çeşitli veçheleriyle ele alacağız.
Tarihî Veçhesi
1- Genel manada zina; aralarında meşru bir evlilik bağı olmadan bir erkekle bir kadın arasında vuku bulan cinsî münasebettir. Tarihin ilk dönemlerinden günümüze kadar bütün sosyal sistemlerdeki görüşler arasında bu fiilin ahlaken şerir, dinen günah, sosyal olarak kötü ve çirkin olduğu hususunda tam bir ittifak vardır. Ahlâkî anlayışlarını şehvetlerine tâbi kılmış veya kendi yanlış yollarında, yaklaşımlarıyla 'orijinal' ve 'felsefî' olmaya çalışan sapık kişiler hariç, hiç kimseden muhalif bir ses çıkmamıştır.
2- Zina daima bir çirkinlik olarak kabul edilmesine rağmen, onun kanunen cezalandırılacak bir suç olup olmadığı konusunda görüşler değişiktir. Bu noktada İslâm diğer dinlerden ve hukuk sistemlerinden ayrılmaktadır. İnsan fıtratına yakın bütün sistemler kadınla erkek arasındaki gayri meşru ilişkiyi ciddi bir suç saymışlar ve karşılığında ağır cezalar öngörmüşlerdir. Fakat ahlâkî seviyedeki bozulma ile birlikte bu tavır giderek zayıflamış ve bu suç giderek müsamaha ile karşılanır olmuştur. Bu hususta yapılan ilk genel hata, bekârken yapılan zina ile evli iken yapılan zina ayrımıdır. İkincisi cezalandırılabilir bir suç olarak görülürken, ilki sadece basit bir suç olarak görüldü.
3- Çeşitli hukuk sistemlerinde zina; "Evli bir şahsın, eşinden başkasıyla cinsî münasebette bulunması" şeklinde tarif edilmektedir. Ceza kanunları ise, kadının, kocasından başka bir erkekle cinsî münasebette bulunması hâlinde zina suçunun varlığından bahsetmektedirler. Bu tarif, erkekten çok kadının durumunu göz önünde bulundurmaktadır. Şayet bir kadın kocasızsa, onunla kurulan gayri meşru ilişki erkeğin evli olup olmadığına bakılmaksızın zina olarak kabul edilir. Mısır'ın, Babil'in, Asur'un ve Hind'in kadim kanunları buna çok hafif cezalar vermişlerdir. Aynı cezalar kadim Yunanlılar ve Romalılar tarafından da benimsenerek, daha sonra da bu konudaki Yahudi görüşünü etkilemiştir. Eski Ahid'e göre böyle bir suç karşılığında sadece para cezası öngörülür. (Çıkış, 22:16-17 ve Tesni-ye, 22: 28-29). Yahudi hukukunda; eğer hahamın kızı ahlâksızlık yaparsa yakılarak cezalandırılır; onunla ilişki kuran erkek de boğulur. (Everyman's Talmud, sh. 319-320). Bu ceza Hindu kaynaklı Manu Kanunları'nda (Aşlok 377) açıklanan cezaya çok benzemektedir.
4- Bütün bu hukuk sistemlerinde ancak evli bir kadınla kurulan gayri meşru ilişki gerçek ve büyük suçtu. Onu suç olarak değerlendirmede belirleyici faktör kadınla erkek arasındaki gayri meşru ilişki değil; çocuğun, gerçek babası olmayan bir adam (kadının gerçek kocası) tarafından yetiştirilmesi ihtimali gibi istenmeyen bir durumun ortaya çıkabilir olmasıydı. Bu sebeple; zinayı suç, kadını ve erkeği de suçlu olarak kabul etmenin hakiki temeli zina fiilinin kendisi değil, fakat gelecek nesillerin karışma tehlikesinin, bir başkası hesabına onun çocuğunu yetiştirme ve malını ona miras bırakma ihtimalinin olmasıdır. Mısır hukukunda erkek sopalarla ağır şekilde dövülürken kadının da burnu kesilirdi. Benzeri uygulamalar Babil, Asur ve İran'da da vardı. Hindularda kadın köpeklere atılarak parçalanır, erkek ise diri diri yanması için etrafı ateşle çevrili kızgın bir demir yatağa konurdu. Yunan ve Roma hukukunda, önceleri, karısı zina eden erkeğe karısını öldürme hakkı tanınıyordu. Erkek ayrıca maddî tazminat da talep edebilirdi.
5- Yahudi hukukunda, evli bir kadınla gayri-meşru ilişkinin cezası Ölümdür. (Levililer, 20:10, Tesniye 22:22 ve 23-26). Ancak İsa al eyhis selâmın gelişinden çokönce, Yahudi âlimler ve hukukçular bu kanunları uygulamayı hemen hemen terkettiler. Eski Ahid'de yazılı bu kanunlar ilâhî emirler olarak kabul edilmesine rağmen hiç kimse onları pratikte uygulamaya meyletmiyordu. Bütün Yahudi tarihi boyunca bu emrin infaz edildiği tek bir örnek bile yoktur.
6- Bir zina olayı üzerine Yahudilerin İsa aleyhi s selâmdan bu olay hakkında hüküm sormuş olmaları ve Hz. İsa'nın; "Ona ilk taşı içinizden günahsız olan atsın." (Yuhanna 8:1-2) demiş olması Hristiyanlarm zina suçu hakkında büsbütün hatalı bir anlayış geliştirmesine sebep olmuştur. Onlara göre bekâr bir erkekle bir bakirenin gayri meşru ilişkisi günahtır, fakat cezalandırılacak bir suç değildir. Ancak eğer onlardan biri (veya her ikisi) evli ise, bu zinadır ve suç kabul edilir. Bunun suç oluşu, ilişkinin gayri meşruluğundan değil, fakat papaz önünde ettikleri sadakat yeminine aykırı davranmış olmalarından dolayıdır. Bununla birlikte kadına, zina etmiş olan kocasını mahkemeye verip, sadakat yeminini bozduğundan dolayı dava etme ve boşanmayı talep hakkı tanımanın dışında bu suç için öngörülmüş bir ceza da yoktur. Diğer yandan zina eden kadının kocası da karısından boşanma talebiyle dâva açabilir ve karısıyla gayri meşru ilişkide bulunmuş kişiden tazminat isteyebilir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VIII).
İslâmî Görüş
1- Bütün bu anlayışların aksine İslâm Huku-ku'nda zina, cezalandırılacak bir suç olarak ele alınır. Ve zina fiilinin evli (muhsan) bir kişi tarafından işlenmesi kanun önünde suçu daha fazla artırır. Bunun sebebi kadın ve eke-ğin ettikleri sadakat yeminini ihlâl etmiş olması veya diğerlerinin evliliğe ait haklarına el uzatılmış olması değil; suçlunun, arzularını tatmin için meşru bir yol varken gayri meşru yola başvurmuş olmasıdır. İslâm Hukuku zinayı, müsamaha edildiğinde insanoğlunun ve medeniyetin köklerine darbe vuracak bir fiil olarak görmektedir. Nesil emniyetinin sağlanması ve medeniyetin sağlam kalabilmesi için daha önce açıklandığı üzere, erkek ve ka-dm arasındaki ilişkilerin hukukî ve güvenilir usûllerle düzenlenmesi şarttır. Cinslerin serbestçe birbirlerine karışmasına fırsat verilecek olsa bu ilişkiyi tahdid etmek mümkün olmayacaktır. Çünkü cinsî arzularım aile hayatı olmadan da serbestçe tatmin etme fırsatına sahipse hiçbir erkek ve kadın aile hayatının ağır yükünü taşıma sorumluluğuna hazır olmayacaktır. Bu durumda; aile hayatı, insanlar biletsiz yolculuk edebilecekken yolculuk için bilet satın almaları kadar anlamsız olacaktır. Bilet yalnızca biletsiz yolculuk etmenin suç olduğu beyan edildiğinde şarttır. Eğer bir kimse bilet alacak parası olmadığından dolayı biletsiz yolculuk ediyorsa, daha az derecede de olsa suçludur. Fakat zengin bir kişi buna tevessül ederse, suçu daha da ağırdır.
2- İslâm insanlığı zina tehdidinden kurtarmak için sadece cezaî tedbirlere güvenmez. Daha geniş düzeyde yapıcı, düzeltici ve önleyici tedbirler alır. Cezayı sadece son çare olarak görür. İslâm insanların bu suçu irtikaba devam etmelerini ve gece-gündüz değnekle dövülmelerini istemez. Onun gerçek hedefi, insanların bu suçu hiç işlememesi ve nihai cezaya başvurulmayı gerektirecek durumların hiç ortaya çıkmamasıdır. Bu gayeyle, İslâm ilk olarak insanı tezkiye eder: Onu Kadir ve Âlim olan Allahm korkusuyla yoğurur. Ona her yaptığmdan dolayı ahirette hesaba çekileceği ve ölümün bile kendisini azâbdan kurtaramayacağı hassasiyetini telkin eder. Onu, kendini İlâhî Kamın'a itaate mecbur hissettirir. Sonra onu zina ve iffetsizliğin Allah'ın kendisini ağır sorguya çekeceği şer'î suçlardan olduğu konusunda defalarca uyarır. Üstelik İslâm bir insanın evlenmesi için mümkün olan bütün kolaylıkları sağlamıştır. Tek bir kadınla yetinemeyenler için, dört kadına kadar evlenmeye ruhsat verir. Şayet kan-koca dostça geçinemiyorlarsa, ayrılmak için şartlar vardır, ikisi arasındaki bir anlaşmazlık durumunda birleştirilmeleri için her iki tarafın aile fertlerinin müdahale etmesi söz konusudur. Bu yol, başarısızlığa uğrarsa mahkemeler aracılığıyla ya yeniden birleşirler, ya da ayrılırlar ve istedikleri zaman yeniden evlenirler. Bekâr veya dul kalmak iyi ve doğru bir hâl olarak kabul edilmez.
3- İslâm, insanları zinaya götürebilecek veya fırsat verecek bütün faktörlerin önüne sed çeker. Kadınlara dış elbiselerini üzerlerine almaları emredilmiştir (33: 59). Rasûlullah @'in hanımlarına da evde oturmaları ve ziynetlerini göstermemeleri söylenmiştir (33: 33). Yine, kadın ve erkeğin serbestçe bir arada olması engellenmiş, kadınların ziynetleri ile ve süslenerek dışarı çıkması yasaklanmıştır (24: 31). Erkeklere ve kadınlara, serbestçe ve sınırsız bakmalarının sebep olacağı marazî sevginin oluşmasını önlemek için harama bakmaktan sakınmaları emredilmiştir. (24: 30-31). Ancak bütün bu ve benzeri tedbirler alındıktan sonra, zina cezalandırılacak bir suç olarak beyan edilmişve iffetsizliğin herhangi bir yolla yayılması da yasaklanmıştır.
4- Zina, aile müessesesine karşı sosyal bir suç ve cezalandırılacak bir cürüm olarak ele alın-mıştr (24: 2). Fakat, bu cürümden suçlu olan kişileri cezalandırmadan evvel delil getirmek şarttır. Nisa Sûresi, bütün vakalarda dört kişinin şahitliğinin gerekli olduğunu açıkça belirtmektedir (4: 15). Âyette öngörülen ceza, bekârlar arasındaki cinsî münasebet ile ilgilidir.
Bekârın Zina Fiili: Bu, İslâm'da ceza gerektiren bir suç olarak kabul edilmektedir. "Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanan(insan)lar iseniz Allah'ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut(up engelle)mesin. Mü'minlerden bir grup da onlara yapılan azaba şâhid olsun." (24: 2). Evli cariyeler için ise: "...Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınlara edilen azabın yarısı (uygulanır)..." (4: 25).
Evlilerin Zina Fiili: Ebû Hureyre ile Zeyd b. Hâlid-i Cühenî'den rivayet olunduğuna göre bedevilerden biri Rasûlullah @'e gelerek: "Yâ Rasûlullah! Allah aşkına benden hakkımda ancak Allah'ın Kitabı ile hüküm vermeni dilerim" dedi. Ondan daha anlayışlı olan diğeri: "Evet, aramızda Allah'ın Kitabı ile hükmet ve bana müsaade buyur" dedi. Rasûlullah @: "Buyur" dedi. Adam: "Gerçekten benim oğlum bu adamın yanında çalışıyordu. Ve onun karısı ile zina etti. Ben oğlumun recmedileceğini haber aldım da, onun adına yüz koyunla bir câriye fidye vejdim. Daha sonra bilenlere sordum; oğluma yüz değnek ile bir sene sürgün lâzım geldiğini, bunun karısına da recm icabettiğini bana haber verdiler" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aranızda behemehal Allah'ın Kitabı ile hükmedeceğim; câriye ile koyunlar sana iade olunacak; oğluna da yüz değnek ve bir sene sürgünlük gerek. Ey Çnescik, haydi şu adamın karısına git. Eğer itiraf ederse onu recmediver." buyurdular. (Buhari ve Müslim).
gbu Hureyre şöyle rivayet etmiştir: "Günün birisinde Mescide birisi gelerek: 'Ya Rasûlullah! Ben zina ettim; icâbını icra ediniz!' diye seslendi. Rasûlullah @ bundan yüzünü çevirip dinlemek istemedi. Fakat adamcağız dört defa ısrar etti. Bunun üzerine Rasûlullah @ vaziyeti kurtarmak için: 'Be adam, aklından rahatsız mısın?' diye bir kurtuluş yolu göstermek istedi. Adam 'Hayır!' dedi. 'Evli misin?' diye sordu. 'Evet' diye cevap alıncaAllah'm Rasûlü; 'Artık recmedi-niz!' dedi" (Buhari).
İbni Abbas'dan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Maiz b. Mâlik, Rasûlullah @'e geldiği vakit kendisine: "İhtimal öpmüş veya sıkmış yahut bakmışsmdır" buyurdular. Maiz: "Hayır ya Rasûlullah!" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @: "Kılıcın kınına girmesi gibi onunla ilişkide bulundun mu?" diye sordu. Öyle olduğu şeklinde bir cevap alınca onun recmedilmesi için emir buyurdu (Buhari ve Müslim).
Va'il b. Hucr rivayet etmiştir: "Rasûlullah @'m devrinde bir kadın isteği hilâfına zorlanmıştı. Rasûlullah @ kadından cezayı kaldırdı ve ona tecavüz edene ceza verdi. Evli olduğu için adamın Ölene dek recmedilmesinİ emretti." (Tirmizi ve Ebu Davud).
Evli iken zina fiilini irtikap edenlerin recme-dilmesinin emredildiğini hiçbir şüpheye meydan vermeyecek şekilde ispatlayan pek çok hadîs-i şerif vardır.
Yukarıda geçen beş çeşit suçun İslâm Huku-ku'nda ölümle cezalandırıldığına şüphe yoktur. Rasûlullah @ bir kez bir suç işlenip kendisine haber verildiğinde kat'i olarak cezanın tatbikini istemiştir. Bu sebeple de insanlara başkalarının hata ve günahlarını araştırmamalarını veya affetmelerini tavsiye etmiştir. Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Aranızda olan suçlan karşılıklı olarak bağışlayın, haddi gerektiren suç bana ulaşırsa (haddi yerine getirmek) vacip olur." (Ebu Davud, Nesei).
Hz. Aişe, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "İyi hâl sahiplerinin ayak sürçme kabilinden kusurlarını, haddi gerektiren suçları hâriç, bağışlayıverin." (Ebu Davud). Hz. Aişe'nin bu konudaki bir başka rivayeti de şöyledir: "Müslümanların cezalarını mümkün olabildiğince affedin; şayet bir yolu varsa onları serbest bırakın. Çünkü lider (imam) için affetmede yapacağı hata, cezalandırmada yapacağı hatadan hayırlıdır." (Tirmizi).
Kazf Kanunu: Kazf, aşağıya alınan Kur'ân ayetlerinde de belirtildiği gibi zina ile suçlama fiilidir: "İffetli kadınlara zina isnad edip de, sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Ancak bundan sonra tevbe edip usla-nanlar hâriç. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir." (24: 4-5). Âyetlerde kullanılan kelimeler açıkça göstermektedir ki kazfm delâlet ettiği mana genel bir iftira çeşidi değil, fakat hususen namuslu bir kadının iffetine karşı zina suçu ile iftirada bulunmaktır. Dört şahit bulma şartı bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Alimler bu ayetin zina suçlaması ile ilgili hükmü açıkladığı konusunda ittifak halindedirler. Kazf kelimesi burada münasip olduğu için kullanılmıştır. Böylece bu hükmün; hırsızlık, içki içmek, faiz alıp-ver-mek gibi... suçlamaları kapsaması önlenmiştir.
Âyet sadece iffetli kadınlardan (muhsenat) bahsetmesine rağmen, fıkıhçılar hükmün kadınlara yapılan iftira ile sınırlı kalmadığını, fakat erkeklerin iffetine karşı yapılan iftiraları da ihtiva ettiğini kabul etmişlerdir. Yine bunun gibi iftiracı için sadece müzekker isim kullanılmıştır, ancak müennes iftiracıları da kapsar. Suçun şenaati ve ağırlığı göz önünde tutulduğundan iftiracının erkek veya kadın olması farketmez. Dolayısıyla, her iki halde de faziletli bir erkek veya kadına, bir erkek veya kadının zina iftirasında bulunması aynı hükmün ilgi alanına girer. (The Meaning of the Qur'an, c. VIII, sh. 86-87).
Li'ân Kanunu: Kazf kanunu bir başka erkek veya kadına zina iftirasında bulunan ve iddiasını delillendirecek şahit bulamayan kişilere verilecek cezayı tayin etmektedir. Ancak bunun sonucu olarak, şu soru tabiatı ile ortaya çıkmaktadır; "Bir adam kendi karısını zina fiili üzere yakalarsa ne yapmalıdır?" Aşağıya alınan âyet mealen bu nevi olayların nasıl halledileceğini göstermek üzere inzal olmuştur ki buna li'ân kanunu denir:
"Eşlerine (zînâ suçu) atan ve kendilerinden başka şahitleri bulunmayan kimseler(e gelince): Onlardan herbirinin şahitliği, dört defa Allah'a yemin edip, kendisinin mutlaka doğru söyleyenlerden olduğuna şahitlik etmek(şek-linde)dir. Beşinci defa da: Eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da dört defa Allah'a yemin edip kocasının, mutlaka yalan söyleyenlerden olduğuna şahitlik etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defa da: Eğer kocası, doğrulardan ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını diler." (24: 6-9).
Bu muameleye İslâm hukuku'nda li'ân (lânetleşme) denir. Bir adam kendi karısının zina ettiğini söyler de kendisinden başka şahit bulamazsa, hâkimin huzurunda dört defa: "Billahi, ona attığım sözde doğru olduğuma şahitlik ederim" der. Beşincide de: "Eğer yalan söylüyorsam, Allah'ın laneti üzerime olsun." der. Kadın da buna karşılık dört defa: "Billahi kocam yalan söylüyor." dedikten sonra beşinci kez de: "Eğer kocam doğru ise Allah'ın laneti üzerime olsun." der. Böyle yemin etmesi, kadından zina cezasını kaldırır. Hâkim de bu karı-kocayı birbirinden ayırır, nikâhı fesheder.
Mülkiyet Hakkının İhlâli
Giriş: Allah'ın dokunulmaz kıldığı üç şeyden biri mülkiyettir. Kur'ân, insanların mallarını diğer insanların ihlallerine karşı korumayı garanti etmiştir. Bu husus Kur'ân'da miras, zekat, malın kullanımı, infak ve nzık kazanma konulan ile ilgili çeşitli emirlerde ortaya konmuştur. İslâm, başkasının malını haksız yere yemeyi en büyük günahlardan saymıştır. (2: 188). Rasûlullah @ ferdin bu hakkının Önemini bilhassa Veda Hutbesinde belirtmiş ve diğer insanların mallarını haksız yere gasp edenleri lânetlemiştir: "Kim bir başkasının ufak bir toprağını (veya malım) gasp ederse (Kıyamet gününde) o toprak boynuna ateşten bir halka olarak giydirilecektir." (Buhari). Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Haksız olarak bir Müslümamn malına el koyan kişi Allah'a arz edilecektir; Allahu Teâlâ ona çok öfkelenecek (ve O'nun gazabı malı haksız yere alanın üzerine olacaktır)." (Müsned-i Ahmed). Rasûlullah @ yine şöyle buyurmuştur: "Zâlim olmayın ve bir başkasının malını kendi rızası olmaksızın almayın." (Beyhaki ve Da-rekutni). Rasûlullah @'in mülkiyet hakkı ve bunun dokunulmazlığının ne şartla olursa olsun ihlâl edilemeyeceğini belirten pek çok hadîsi vardır.
Hırsızlık: Lügat'te, bir şeyi başkasından gizlice almaya denir, islâm hukukunda şer'i bir hüküm ifade eden hırsızlığın tarifi şöyledir: Akıl baliğ bir şahsın, gizlice bir kimsenin korunan ve bozulmayan şeylerden olan on dirhem [takriben 40 gr. altın] kıymetindeki malını almasıdır. Kur'ân ve Sünnette hırsızlığa ağır cezalar tayin edilmiştir. Rasûlullah @'in inüslüman kadınlardan biat alırken öne sürdüğü şartlardan biri de hırsızlık yapmamalarıydı (60: 12). Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buy-rulmaktadır: "Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sahibidir." (5: 38).
Hz. Aişe'den rivayetle Rasûlullah @; "Bir hırsızın eli ancak çeyrek dinar veya daha yukarısında kesilir." buyurdular (Müslim). Bu-hari'nin lafzı şu şekildedir: "Hırsızın eli çeyrek dinarda ve daha fazlasında kesilir." İbni Ömer'den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah @, kıymeti üç dirhem olan bir kalkan için el kesmiştir (Buharı).
Hırsıza had tatbik edilmesi gerektiği Kur'-an'ın (4: 41 ve 5: 38) emirlerince sabittir. Ancak hırsız ne miktar mal çalarsa eli kesileceği ayette beyan edilmemiştir. Bu sebeple görüş bildiren fakihlerin her biri Rasûlullah @'ın sünnetinden hareketle kimisi Hz. Aişe'nin rivayet ettiği hadise dayanarak (a) Çeyrek dinar veya daha yukarısında, (b) İbni Ömer'in rivayetinde belirttiği üç dirhem ve daha yukarısında veya (c) Hanefiler, "Rasûlullah @ zamanında kalkan'm fiyatı on dirhemdi" diyen İbni Abbas'a dayanarak on dirhem ve yukarısı için had uygulanır, demişlerdir.
Ebu Hureyre, Rasûlullah @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Allah hırsıza lanet etsin, yumurtayı çalar eli kesilir, ipi çalar (yine) eli kesilir." (Buharı). Hadiste, hırsızın ne kadar aşağı duygulu olduğu ve çaldığı şeyin ne kadar kıymetsiz bulunduğu belirtilmektedir. Bu kadar kıymetsiz şeylere tenezzül edenin hemen her fırsatta daha kıymetli mallar Çalmaya mütemayil olduğuna işaret edilmektedir. Abdullah b. Amr b. el-Âs'dan Rasûlullah @'den duymuş olarak rivayet edildiğine göre Rasûlullah @'e dalındaki hurmanın hükmü sorulmuş, O da: "İhtiyacı olan bir kimse etek yaymadan ağzı ile alırsa ona bir şey yoktur. Biraz hurma ile (oradan) çıkana ödeme ve ceza vardır. Eğer hurmayı harmanında topladıktan sonra kıymeti kalkanın kıymetine varan bir miktarla oradan çıkarsa ona da kesme cezası vardır." buyurmuşlardır (Ebu Davud ve Nesei). Ebu Hureyre'nin bir rivayetine göre Peygamber @ hırsız hakkında: "Eğer çalarsa hemen elini kesin, sonra tekrar çalarsa ayağım kesin; sonra yine çalarsa elini kesin, sonra yine çalarsa ayağını kesin." buyurmuşlardır.
Çalındığında elin kesilemeyeceği pek çok durum vardır. Yiyecek çalmak ve asılları mubah olan av, odun ve ot gibi şeyleri çalmak el kesmeyi icabettirmez. Rafı' b. Hadic'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: "Rasûlullah @'i 'Meyve ve hurma yaği için el kesmek yoktur' derken işittim." (Tirmizi).
Hz. Aişe, Rasûlullah @ zamanında kıymetsiz şeylerin çalınması ile el kesilmediğini rivayet etmiştir. Yine, Rasûlullah @'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Meyve ile, dağın koruduğu koyun için el kesmek yoktur. Meyveyi kurutma harmanı, koyunu da ağılı barın-dırırsa o takdirde kalkan'ın kıymetini bulan malda el kesme vardır." (Nesei). Rasûlullah @; "Gazvede eller kesilmesin" diye de buyurmuştur (Tirmizi, Darimi, Ebu Davud ve Nesei). İbni Ömer, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bir kişi, bir bahçeye girdiğinde oradan yiyebilir, ancak oradan eteğiyle bir şey götüremez." (Tirmizî ve tbni Mâce).
İçki: İçki içmek kötü bir alışkanlıktır ve müptelâ olanların tamamen bırakmaları için zamana ihtiyaç vardır. Bu yüzden içki ile ilgili ilk emir mü'minlere ön ihtar kabilinden sadece içkinin takbih edilmesiydi. Kur'ân bunu şu ifadelerle belirtmektedir: "Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: 'O ikisinde büyük günah vardır. İnsanlara bazı faydalan varsa da günahları faydalarından büyüktür.1 ..." (2: 219). Bu beyan içki ve kuman yasaklamak üzere bir giriş mahiyetindeydi. Bu yönde atılan ikinci adım mü'minlere içkili iken namaz kılmanın yasaklanması idi. Bu emir Nisa sûresi'nde yer almaktadır: "Ey iman edenler, sarhoşken ne dediğinizi bilin-ceye kadar namaza yaklaşmayın..." (4: 43). Bu, içki hakkındaki ikinci emirdir.
Bütün içkileri yasaklayan son emir şu sözlerle gelmiştir: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), (üzerine yazılar yazılmış) şans oklan (çekmek ve bunlara göre hareket etmek), şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan şarap ve kumar (yolu) ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?" (5: 90-91).
Kur'ân-ı Kerîm'deki bu ayetle dört şey mutlak olarak haram kılınmıştır. Bunlar: İçki, kumar, putlar (şirkin tapınaklan) ve fal oklarıdır. Son emirden önce Rasûlullah <§> insanları bu yasağa alıştırmak ve onlan uyarmak için şöyle demişti: "Allah, insanların içki içmelerinden asla hoşlanmaz. Mutlak yasak yakında gelse gerektir. Bu yüzden ellerinde içki bulunanlar iyisi mi onu satsınlar." Bundan bir süre sonra söz konusu âyet inzal olunca; "Şu anda ellerinde içki bulunanlar artık onu ne içebilir, ne de satabilir; bu yüzden onu döksünler." diye ilânda bulundu. Bunun üzerine dökülen içkiler Medine sokaklarında aktı. Bazıları "Onu Yahudilere hediye edebilir miyiz?" diye sorduklarında Rasûlullah @: "Onu haram eden, hediye edilmesini de yasaklamıştır." Bir başkası; "Onu sirke yapamaz mıyız?" diye sordu. Cevap: "Hayır, dökmelisi-niz." şeklinde oldu. Bir başkası tekrar tekrar: "Kişi, içkiyi ilaç olarak kullanmaya ruhsatlı mıdır?" diye sorduğunda Rasûlullah @ bunu kat'i olarak reddetti ve; "Hayır! O deva değil, derttir." buyurdu (Müslim).
Yine bir başkası daha sordu: "Ya Rasûlullah! Biz çok soğuk bir yerde yaşıyoruz ve işimiz de yorucudur. Bu bakımdan yorgunluğumuzu gidermek ve ısınmak için içki içiyoruz." Rasûlullah @ içtiklerinin sarhoş edip etmediğini sordu, sarhoş ettiği cevabını alınca da "Ondan el çek!" buyurdular. Soruyu soran adam bu defa, "Bizim orada oturanlar bunu kabul etmeyecektir." dedi. Rasûlullah @ buna da şöyle karşılık verdi: "Eğer kabul etmezlerse git, onlarla savaş!" Ebu Said el-Hudrî, Mâide sûresi'ndeki söz konusu âyet nazil olduğunda elinde bir yetime ait şarap bulunduğunu ve onu ne yapması gerektiğini Rasûlullah @'e sorduğunu rivayet etmiştir. Rasûlullah @: "Onu dök!" buyurmuştur (Tirmizi)
İbni Ömer, Rasûlullah @'İn şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah içkiyi ve onu içeni, sunanı, satanı, alanı, üreteni, ürettireni, taşıyanı ve taşıtanı lânetlemiştir." Bir başka hadislerinde Rasûlullah @ müslümanlara içkiyle birlikte sunulan yemekten yemeyi yasaklamıştır. Yasağın ilk döneminde, içkiyi imalde ve içmede kullanılan âletlerdenfaydalamlma-sı dahi yasaklanmış, fakat daha sonra yasak iyice yerleşince bunların kullanımına izin verilmiştir.
Arapça hamr kelimesi öncelikle üzümden yapılan şarap anlamına geliyorsa da, buğday, arpa, kuru üzüm, hurma ve baldan yapılan içkiler için de kullanılır olmuş ve yasak 'sarhoşluk veren her şeyi' içine almıştır. İbni Ömer'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah @: "Her sarhoş eden şey hamrdır. Her hamr da haramdır." buyurmuşlardır (Müslim).
Câbir, Rasûlullah @'in; "Çoğu sarhoş eden içkinin azı da haramdır." buyurduğunu rivayet etmiştir (Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei ve îbni Mâce). Ümmü Seleme, Rasûlullah @'in her sarhoş eden içkiyi ve uyuşukluk veren şeyi yasakladığını rivayet etmiştir (Ebu Davud).
Kumar: Kumar, mükâfatın ve malların, rasyonel hak ve hizmet ilkesine göre değil tesadüflere bağlı olarak bölüşüldüğü bütün oyunları ve benzeri filleri ihtiva eder.
Bir piyangoda para, bir (veya bir kaç) kişiye, çekilişte sadece şans eseri isimleri çıktı diye verilir. Bulmaca yarışmalarında da, bir (veya bir kaç) kişinin çözümü, bulmacanın sahibinin kasasındaki çözümün aynısı oduğu için Ödül alır. Sadece şans eseri olarak, çözümü bulmaca sahibinin çözümünün aynısıdır. İslâm toplumunda kumarın bütün şekilleri gayri meşru ilân edilmiştir.
Kumarın bütün türlerini yasaklayan emir Maide sûresi'nde yer almaktadır (5: 90-91). Ayet bir tanrı, tanrıça veya benzerlerinden, Şirk olan yollarla talihini öğrenmek için fal okları çekmeyi, geleceği veya anlaşmazlıkları Çözümlemekle ilgili işaretler almayı yasaklamaktadır. Ayrıca, akla ve bilgiye başvurmadan herhangi bir şeyi iyi veya kötü işareti saymak hayatın günlük meseleleri hakkında mantıksız ve bâtıl karar alma usûlleri ve yolları veya belli şeyleri, olayları, durumları ve benzerlerini uğursuzluk sayarak gelecek
olaylar hakkında körcesine sonuçlara varmak da haramdır. Âyetin işaret ettiği bir diğer yasak, kazanmanın meziyet ve liyâkate, hak, hizmet ve diğer aklî muhakemeye değil de, salt şansa dayandığı bütün kumar çeşitlerini kapsamaktadır. Mesela, belli bir bilet sahibini, çok sayıda aynı türden bilet sahiplerinin zararına ödüllendiren tüm lotarya ve piyango çeşitleri, çok sayıda doğru cevabın içinden yalnızca şansa dayanarak işaretlenen bir cevaba ödül veren bulmacalar, bütün bunlar haramdır.
Fakat, eşit derecede meşru iki şey veya hak bulunup da, aralarında hiç bir aklî seçim yapma usûlü olmadığı zamanlarda kur'a çekmek İslâm'da meşru kabul edilir. Sözgelimi, ortada her bakımdan aynı hakka sahip iki kişi bulunsun, hâkim birine öncelik tanıyacak hiçbir makul delil bulamasın ve taraflardan hiç biri hakkından vazgeçmesin. Böyle bir durumda iki taraf da razı olursa problem kur'a İle çözülür. Veya bir kişi, iki meşru şeyden birini seçmek durumunda ise ve seçim işinde güçlük çekiyorsa, onun da kur'a çekmesine İzin verilmiştir. Rasûlullah @, eşit hakka sahip iki kişi arasında seçim yapması gerekip de, kendisi birinin lehine karar verdiğinde diğerinin alınacağını hissettiği zaman, bu metodu uygulardı. (The Meaning ofthe Qur'an, c. III).
Faiz Ve Diğer Yasak Muameleler
Kur'ân, faizin bütün şekillerini ve faizden iz taşıyan bütün İş anlaşmalarını' yasaklamıştır. Riba, kumar (meysir), şüphe (zan), şüphe, tahmin ve ihtimâle bağlı satış, hile, istismar ve haksızlık ihtiva eden bütün iş anlaşmaları yasaktır. (Ayrıntılar için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. II, 3. bölüm).
Toplum Zararına İşler: İslâm, bütün toplum aleyhine olan işleri yasaklamıştır. İstifçilik, vurgunculuk, karaborsacılık ve benzeri işleri yapanları da kötü akıbetleri hakkında uyarmaktadır. (Ayrıntılar için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. II, 3, bölüm).
Savaş ve Barış Hükümleri
Allah'ın rasûlü Muhammed @ hiç kimse ile savaşmayı düşünmemiş, yalnızca insanları Allah Yoluna davet etmiştir. Ancak insanlar ona karşı koydular, ezâ ettiler, yurdunu terke zorladılar, sonra da ona savaş açtılar. Savaşta bile Peygamber {§> kudretini ve şefkatini gösterdi. Savaşın insanî kurallar içinde cereyan etmesine gayret etti. Kur'ân ve Sünnetteki hükümler insan hayatının kutsiyetini ve haksız yere bir insanı Öldürmenin en büyük günahlardan sayıldığını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. (Savaş ve barış hükümleri konusunda ayrıntılı bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. 1,4. bölüm).
Diğer Ağır Suçlar
Yalancı Şahitlik: Yalan yere şehadet Allah katında günah olduğu gibi aynı zamanda ağır bir suçtur. Kur'ân bu suçtan şu ifadelerle bahseder: "...Artık o pis putlardan ve yalan sözden kaçının." (22: 30). "Yalan söz" ifadesi geneldir ve yalan, yalancı şahitlik, iftira ve benzeri şeyleri İhtiva eder. Fakat burada özellikle küfür ve şirkin dayanağını teşkil eden sapık inanç, âdet, gelenek ve ibadet şekilleri kastedilmektedir. Şurası açıktır ki, Allah'ın varlığına, sıfatlarına, Kudreti ve Hâkimiyetine ortaklar koşmaktan daha büyük yalan olamaz.
Yalan yere yemin etmek ve yalancı şahitlikte bulunmak da bu emrin kapsamına girer. Bir hadiste Rasûlullah @: "Yalan yere şahitlik etmek, Allah'a şirk koşmak gibidir." buyurmuştur. İşte bu sebeple İslâm hukukuna göre yalancı şahitler cezalandırılmalı ve tahkir edilmelidirler. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, yalancı şahitlik yapan kimsenin halkın Önünde teşhir edilmesi ve uzun bir hapis cezasına çarptırılması gerektiği görüşündedirler. Hz. Ömer zamanındaki uygulama böyleydi. Mekhûl'e göre Hz. Ömer: "Böyle bir kimse kırbaçlanmalı, başı traş edilmeli, yüzü karalanmalı ve uzun süre hapsedilmeli-dir" demiştir. Abdullah b. Âmir babasından, Hz. Ömer zamanında bir adamın mahkemede yalancı şahitlik ettiğini rivayet eder. Bunun üzerine halife bu adamı bir gün boyunca halkın önünde gezdirmiş ve insanların onu tanıması için kim olduğunu, nasıl yalancı şahitlik ettiğini anlatmış, daha sonra da hapsetmiştir. (The Meaning ofthe Quf an, c. VII).
tsbat Kuralı: İslâm Şeriatı çok mâkûl bir is-bat hükmü sunmuştur. Rasûlullah @ bunun ayrıntılarını açıklamış, mahkemede takip edilecek usûlleri ve yargılama kaidelerini ortaya koymuştur. İsbat yükünü davacıya yüklemiş, hüküm vermeden Önce iki tarafın da delillerinin dinlenmesine, şahitlerin sayışma ve vasıflarına önem vermiştir. Zina iddialarında dört, diğer davalarda ise en az iki şahit gereklidir. Şahidin yemin etmesi mecbur kılınmış ve gerçekleri ne şekilde olursa olsun saklaması yasaklanmıştır.
Şefaat: İbni Ömer'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah @: "Eğer bir kimsenin şefaati (aracılığı) Allah'ın hududundan birinin arasına girerse o kimse muhakkak Allah'ın işinde ona zıd hareket etmiş olur." buyurmuşlardır. Hadîsin devamında; "Eğer bir kimse yalan bir şey hakkında bile bile çekişirse Allahu Teâlâ ondan hoşnut olmaz ve bir kimse bir Müslümana iftirada bulunursa Allah onu, sözünü geri alıncaya kadar Cehennem sakinlerinden akan irinin içinde bırakır" ifadesi vardır. (Ahmed ve Ebu Davud). Beyhakî'nin naklettiği bir hadîsi şerifte şöyle buyurulmak-tadır: "Bir davaya haklı mı, haksız mı olduğunu bilmeden yardım eden, Allah dileyene kadar onun hoşnutluğundan mahrum kalır." Darekutni'nin Zübeyr'den mevsul olarak tah-riç ettiği hadiste şöyle buyrulür: "Dâva hâkime varmadıkça şefaat edebilirsiniz. Fakat hâkime varır da hâkim affederse Allah o hâkimi affetmez."
KISIM 3
CEZA HUKUKU (II)
Ceza hukuku, ferdin kişiliğine, malına veya haysiyetine yönelik bütün olayları, -meselâ, adam öldürme, hırsızlık, zina vb. ve içki içme, kumar oynama, karaborsacılık gibi diğer gayri ahlâkî ve gayri meşru fiilleri içine alır. İslâm hukukunda bu fiiller hududuîlah (Allah'ın sınırlann)ı aşmak olarak adlandırılır. Her kim bu sınırları ihlâl ederse Allah'ın tayin ettiği cezalara göre cezalandırılır. Aslında hadler kişinin işlediği günaha kefarettir. Ubâde b. es-Sâmit şöyle rivayet etmiştir: "Bizler Rasûlullah @ ile bir arada iken bizden 'Allah'a ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak ve zinadan kaçınmak' (60:12) üzere biat aldı ve sonra şöyle ilave etti: 'İçinizden kim sözünü yerine getirirse mükâfatı Allah kalındadır ve kim de bu günahlardan birini işlerse kendine had uygulanacaktır ve bu onun günahına kefaret olacaktır; onun cezasını vermek veya affetmek Allah'a kalmıştır." (Buhari). Bir başka rivayette Rasûlullah @ zikredilen âyetin devamını söz konusu etmiştir: "Çocuklarınızı öldürmeyeceksiniz, iyi bir işte bana karşı gelmeyeceksiniz."
Yukarıda bahse konu olan âyeti Rasûlullah @, kendisinden bîat almaya gelen kadınlara da okumuştu. Hz. Aİşe, Rasûlullah @'in bizzat kendisini ilgilendiren ve önüne getirilmiş bulunan hiçbir konuda intikam almadığını, ancak Allah'ın sınırlarının ihlâl edilmesi karşısında yalnızca Allah rızası için hadleri tatbik ettiğini rivayet etmektedir (Buhari).
Allah'ın rasûlü Muhammed @ hadlerin tatbikinde zengin-fakir, güçlü-zayıf arasında hiç bir fark gözetmemiştir. Bazıları ona suçlu adına aracılık yapmak üzere müracaat ettiklerinde ise şöyle buyurmuştur: "Sizden öncekilerin helak olmasının sebebi; aralarında zen-gin-eşraftan birisi hırsızlık yaparsa bırakıp, zayıf olan çaldığında da ona haddi tatbik etmeleriydi. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fâtıma bile hırsızlık yapsa onun da elini keserdim." (Buharı).
Dâva sonuçlandıktan sonra hadlerde iltimas kesinlikle yasaklanmıştır. Hz. Aişe şöyle rivayet ediyor: "Benî Mahzum kabilesinden hırsızlık eden bir kadın Kureyş'i bir hayli meşgul etmişti. Kendi aralarında konuşurken: Rasûlullah ile kim konuşabilir; O'nun sevdiği Üsâme'den başka huzuruna çıkmaya kim cesaret edebilir? deyip Üsâme'yi gönderdiler. O da Rasûlullah @'e gelip, o kadın hakkında konuşunca Allah'ın Rasûlü'nün yüzü renkten renge girdi. Sonra (Üsâme'ye): 'Allah'ın hududundan bir hadd hakında şefaat mı ediyorsun?' dedi. Yatsı vakti geldiğinde Rasûlullah Mescidde ayağa kalktı ve Allah'a hamd ve senada bulunduktan sonra şöyle hitab etmeye başladı: 'Ey insanlar! Bilin ki, sizden öncekileri, içlerinde şerefli bir aileye mensup birisi hırsızlık yapınca onu bırakıp, zayıf bir kimse çaldığında ona had uygulamaları helak etmiştir. Allah'a yemin ederim ki, kızım Fâtıma bile hırsızlık yapsa onun elini keserdim.' dedi. Sonra hırsızlık yapan o kadının elinin kesilmesini emretti ve eli kesildi." Hz. Aişe diyor ki: "O kadın sonra çok güzel bir tevbede bulundu ve evlendi; ara sıra bana gelir ihtiyaçlarını söylerdi. Ben de bunu Allah'ın Rasûlü'ne iletirdim." (Buharı, Müslim, Ebû Davud, Hakim, Darekutni).
Bu hadîs, suçluyu cezalandırma konularında kısas hükümlerinin kat'î ve kesin olduğunu göstermektedir.
Hudud iki kısma ayrılmıştır. Hadd: Kur'an ve Sünnet'in belirlediği ceza ölçüleridir. Diğer yandan îa'zîr ise, tatbik edilecek olan cezanın şeklini ve miktarını takdir yetkisinin mahkemeye bırakıldığı cezalardır.
Hadd yoluyla cezalandırma şu şekillerde olmaktadır. Recm (taşlayarak öldürme), uzuvların veya bir uzvun kesilmesi, yüz veya seksen değnek vurmak. Bu cezalar evli kişilerin zina etmesi, hırsızlık, yol kesme, sarhoşluk, kadınların şerefini lekeleyecek iftirada bulunma gibi suçlar için tayin edilmiştir. Bunlar, sözkonusu suçlara verilebilecek olan en üst sınırdaki cezalardır. Suçun işlendiği şartlar, delillerin durumu ve suçluyu suça teşvik eden saikler gözönüne alınarak bu cezalarda indirim yapılabilir (Müslim).
Kasden Adam Öldürmenin Cezası
Kasden ve teammüden adam öldürme için tayin edilen ceza (2:178 ve 5:36) âyetlerinde belirtildiği üzere ölümdür. Kısas, adam öldürme olaylarında "cana karşılık can" kuralını ifade eder. Bununla birlikte, Öldüren kişinin cinayeti işlediği şekilde öldürülmesi gerektiği anlamına gelmez. Onun yerine ölenin yakınlarına, eğer kabul ederlerse diyet verilebilir. Kur'ân bu esastan şu ifadelerle bahseder: "Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. (Dolayısıyla, katilin de öldürülmesi gerekir). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama kim (yani katil), kardeşi tarafından affedilirse, o zaman (affedenin, örfe göre) uygun olanı yapma(sı uygun diyeti istemesi, affedilenin de) güzelce onu ödeme(si) gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan soma da saldırıya kalkarsa artık onun için acı bir azâb vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz." (2:178-179). Bu âyet aynı zamanda, İslâm Ceza Hukukuna göre, cinayetin bağışlanabilir bir suç olduğunu göstermektedir. Ayet, ölenin yakınlarına, eğer dilerlerse katili affetme hakkını tanımaktadır. Bu durumda mahkeme, katile ölüm cezası vermek konusunda diretemez. Tabiî ki, katil bunun için diyet ödemek zorundadır. Hak, talep edeceklere ödenecek olan diyet toplumdaki âdil ve mâkûl örfî kurallar çerçevesinde tesbit edilmelidir.
Sözkonusu âyet, aşırıya kaçıp ölüm cezasını tamamen ortadan kaldıranlara karşı çıkar. Başka çarelere başvurmaksızın ölüm cezası üzerinde durmak nasıl insanlık dışı ise, bazı Batı ülkelerinde yapıldığı gibi ölüm cezasını tamamen kaldırarak cinayeti teşvik etmek de aynı derecede insanlık dışıdır. Bu sebeple Allah, kısas'ta hayat olduğunu bildirmektedir. Şayet bir toplum insan hayatına gereken kutsiyeti vermezse, katili korumaya çalışırsa, suça prim vermiş ve pek çok masum insanın hayatını tehlikeye atmış demektir. Bunun yanında hayat hakkının ihlâli gibi menfur bir suçu işleyen kişi insan sayılamaz. Allah'ın sınırlarını aşarak, böyle bir fiille insanlık seviyesinin altına düştüklerini açıkça göstermişlerdir. Dolayısıyla bu nevi suçlulara karşı söz konusu hükümleri uygulamayı insanlık dışı olarak nitelemek son derece abestir. Dahası, onlar diğer insanların canlarını gayri meşru bir şekilde alarak kendilerinin hayat haklarını da inkâr etmiş olmaktadırlar. Eğer bu gibi insanların hayatlarını hür olarak sürdürmelerine izin verilecek olursa, sadece ellerine öldürme ehliyeti verilmiş olmakla kalmaz, toplumdaki binlerce masum insanın da hayatı tehlikeye sokulmuş olur. Böyle bir tavır aynı zamanda katle ve masum insanların öldürülmesine göz yuman, dolayısıyla hayatın dokunulmazlığını lekeleyen insanların ahlâkî ve sosyal davranışlarının bir yansımasıdır.
Allah'ın rasûlü Muhammed @, masum insanların öldürülmelerini şiddetle takbih etmiş ve katillere haddi uygulamıştır. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Yakını öldürülen kimse iki şey arasında muhayyerdir. Ya kısas yapar, yahut diyet alır." (Ahmed, Buharı ve Müslim). Ebû Şürayh Hazâ'î'den rivayet olunduğuna göre o, Rasûlullah @'i; "Eğer bir kimseye kan veya habel (yara) isabet ederse o kimse üç şey arasında muhayyerdir. Ya kısas yapacak, ya diyet alacak yahut da affedecektir. Dördüncüyü isterse onu men edin. Şayet bu üç şeyden birini kabul eder de sonra cayarsa ona muhakkak cehennem vardır." derken işittim, demiştir (Ahmed ve Ebu Davud).
İbni Ömer, Rasûlullah @'den işitmiş olarak rivayet olunduğuna göre Rasûlullah @: "Bir adam bir adamı tutar da onu diğeri öldürürse, öldüren öldürülür, tutan da hapsedilir" buyurmuştur (Darekutni). İmam Mâlik'in Muvat-ta'da kaydettiği bir olayda, Hz. Ömer, San'a'lılann pusuya düşürerek öldürdükleri bir adam mukabilinde beş veya altı kişi ödür-müş ve: "Bunun aleyhine bütün San'a'lılar toplanarak yardımlaşsalar bunun sebebiyle hepsini katlederdim." demiştir (Muvatta). Aynı olay bir başka rivayetle Buharî'de de yer almaktadır.
Diyet
İnsanın canına veya kol, bacak gibi uzuvlarına yapılan cinayet sebebiyle verilmesi lâzım gelen mala diyet denir. Rasûlullah @ bütün kasdî öldürmelerin diyetini çok yüksek tutmuştur. Böylelikle insanların bu suçu işlemelerinin önüne geçilmek istenmiştir. Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hata ile olup kasdî cinayete benzeyen öldürmenin diyeti, kasdî Öldürme kadar ağır olmalıdır, fakat suçlu öldüriilmemelidir." (Ebu Davud). Abdullah b. Amr, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kırbaç veya değnekle ve kasden öldürmenin diyeti, kırkı gebe, yüz devedir." (Neseî). Rasûlullah @ bu konuda Yemen halkına şunları yazmıştır: "Hiç şüphe yok ki eğer bir kimse bir mü'mini haksız yere ve şahitlerin gözü önünde öldürürse muhakkak bu katil (mucibi) kısastır. Ancak öldürülenlerin velileri razı olursa o başka. Yine şüphesiz ki can hakkında diyet, yüz devedir. Burunda bütünü kesildiği zaman diyet vardır. Dilde diyet, dudaklarda diyet, zekerde diyet, hayalarda diyet, bel kemiğinde diyet, gözlerde diyet vardır. Bir ayakta yarım diyet, imik yarmakta diyetin üçte biri, derin yarada diyetin üçte biri, kemiği kınlan yarada onbeş deve vardır. El ve ayak parmaklarının her birinde on deve, dişde beş deve, kemiği görünen yarada beş deve vardır. Hem muhakkak kadma mukabil erkek öldürülür. Altını olanlara bin altın vermek lâzımdır.'1 (Nesei ve Darirrii)
Rasûlullah @ yine şöyle buyurmuştur: "Bir mü'min, bir kâfire karşılık olarak öldürülmesin. Kâfirin diyeti Müslümanın diyetinin yansı kadardır." (Ebu Davud). İbni Abbas'a göre Rasûlullah@ diyeti 12.000 dirhem olarak belirlemiştir (Tirmizî, Ebu Davud, Nesei ve Da-rimi). II. halife Ömer b. Hattab, kasdî öldürmenin diyetinin 4 yaşında 30 dişi deve, 5 yaşında 30 dişi deve ve 6-9 yaşlan arasında 40 dişi deve olmasına karar vermiştir. Altını olanlar İçin diyeti 1.000 dinar, gümüşü olanlar için 12.000 dirhem, sığın olanlar için 200 sığır ve koyunu olanlar için 2.000 koyun ve elbisesi olanlar için 200 elbise olarak belirlemiştir (Ebu Davud).
Rasûlullah @, öldürülen bir adamın diyetinin öldüren kadının asebesi (baba tarafından akrabaları) tarafından ödenmesi gerektiğine hükmetmiştir (Müslim). Hataen öldürmelerde belirlediği diyet ise şöyleydi: 2 yaşında 20 erkek ve 20 dişi deve, 3 aşında 20 erkek ve 20 dişi deve, 4 yaşında 20 dişi deve olmak üzere toplam 100 deve. (Tirmizi, Ebu Davud ve Nesei). Ebu Davud ve Nesei'nin kaydettiği bir hadiste Amr b. Şuayb babasından, o da dedesinden işittiğine göre: "Rasûlullah (Ş> hata suretiyle katlin diyetini 400 altın yahut onun karşılığı gümüş olarak belirlemiştir. Peygamber @ bunlan deve fiyatları üzerine vururdu. Develer pahalandı mı diyetin de kıymetini yükseltir, deve fıyatlan kıpırdar ve ucuzlarsa kıymetini azaltırdı. Rasûlullah zamanında kıymetler 400 ile 800 altın arasına varmış. Bunlann gümüşten karşılığı 8000 dirheme yükselmişti." Râvi diyor ki: "Sığır sahiplerine 200 sığır hükmetmiş, diyeti koyundan olanlara 2000 koyun verdirmiştir."
Hz. Ali, kasdî öldürmenin diyetini üç kısma ayırmıştır: Dört yaşında 33 dişi deve, beş yaşında 33 dişi deve, altı ile dokuz yaş arası hepsi de gebe 34 dişi deve, beş yaşında 33 dişi deve, altı ile dokuz yaş arası hepsi de gebe 34 dişi deve. Hataen öldürmenin diyeti dört kısımdır: Dört yaşında 24 dişi deve, beş yaşında 25 dişi deve, üç yaşında 25 dişi deve ve iki yaşında 25 dişi deve (Ebu Davud). Mu-hammed b. Ubeyd, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim birbirine silah veya taş atarken, kamçı veya değnekle vururken ölürse bu hataen öldürme sayılır. Diyeti ise hataen öldürme diyetidir. Ama kim kasden öldürürse, öldürene kısas gerekir. Ve kim katilin Öldürülmesine mâni olursa Allah'ın gazabı ve laneti onun üzerine olsun; o kimsenin ne farzı ne de nafilesi kabul edilir." (Ebu Davud ve Nesei).
Müslümanın Katli
Bir Müslümanı kasden öldüren kimse cennete giremez. Bu husus Nisa sûresi'nde şöyle ifade edilir: "Her kim bir mü'mini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere (gideceği) cehennemdir. Allah ona gazabetmiş, lanet etmiş ve onunjçin büyük bir azab hazırlamıştır." (4: 93).
Mikdâd b. el-Esved, Rasûlullah @'e: "Bir kâfirle karşılaştığımda harbederken elim kopsa, koparan kişi kaçarak bir ağaca sığınsa ve hemen şehadet getirerek Allah'a teslim olduğunu söylese ben bu kişiyi öldürebilir mi-yİm?" diye sordu. Rasûlullah @: "Onu öldürme!" dedi. Mikdâd itirazla "Ya Rasûlullah! O benim elimi kesti." dedi. O da şöyle cevapladı. "Onu öldürme, çünkü eğer öyle yaparsan; o, senin onu Öldürmeden evvel bulunduğun durumda, sen de onun şehadet etmeden evvel bulunduğu durumda olursun?" (Buhari ve Müslim).
Üsâme b. Zeyd şöyle rivayet etmiştir: "Rasûlullah @ bizi Cüheyne'lilerin üzerine gönderdi, ben onlardan birine saldırdım ve tam onu mızraklamak üzere iken o 'La ilahe illallah' dedi. Ben yine de onu mızrağımla öldürdüm. Sonra Rasûlullah @'e giderek durumu arzettim. O, 'Sen onu La ilahe illallah dediği halde mi öldürdün?' diye sordu. Ben, 'Ya Rasûlullah! O, bunu ölümden kaçmak için yaptı.' dedim. Bunun üzerne Rasûlullah @: 'Kalbini yarıp da içine mi baktın?' dedi" (Buhari ve Müslim). Cündeb b. Abdillah el-Becelî'nin rivayetinde ise Rasûlullah @'in bir kaç kez "Kıyamet gününde 'La ilahe illallah' ile nasıl uğraşacaksın?" dediği belirtilmektedir (Müslim).
Meslekî Sorumluluk
Rasûlullah @, hekimleri hastanın ölümüne veya yaralanmasına sebep olacak ihmal, dikkatsizlik ve bilgisizliklerinden dolayı mesul tutmuştur. Ebu Hureyre, Rasûlullah @'İn yanlışlığa kefaret olarak en iyilerinden bir köle veya câriye veya bir at veya katır verilmesine hükmettiğini rivayet etmiştir (Ebu Davud). Amr b. Şuayb'dan, o da babasından, o da dedesinden merfu olarak şöyle rivayet olunmuştur: Rasûlullah @; "Eğer bir kimse hekimlikle mâruf olmadığı halde hekimliğeözenir de bir cana kıyar, yahud ondan aşağı bir zarar yaparsa (onu) Öder." buyurmuştur (Ebu Davud, Nesei, Darekutni ve Hakim).
Yaralar için kefaret: Fakir bazı kimselerin köleleri zengin kişilerden birinin kulağını kestiğinde bu kimseler Peygamber @'e gelerek fakir olduklarını beyan etmişler, o da onlara hiç bir kefaret yüklememiştir (Ebu Davud ve Nesei).
Rasûlullah @, bir kemiği açıkta bırakacak kadar olan her yara için ve her diş için kefaret olarak 5 deveyi uygun görmüştür. Bir kişi kör kalırsa diyetin üçte biri Ödenir. Rasûlullah @, serçe parmağı İle baş parmağını göstererek "bu ikisi birbirine müsavidir" buyurmuştur. El ve ayak parmaklarının kefareti birbirine denk sayılmıştır. İbni Abbas Rasûlullah @'den duymuş olarak şöyle rivayet etmiştir: "Rasûlullah @, 'Parmaklar müsavidir, dişler müsavidir, ön diş ile avurd dişi de müsavidir.' demiştir" (Ebu Davud).
Mesuliyeti Bulunmayan Suçlar
İslâm'ın hiç kimseye sorumluluk yüklemediği bazı suçlar vardır. Ebu Hureyre, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Hayvan tarafından husule getirilen yaralanma veya bir kuyu ya da madende husule gelen ölüm için diyet yoktur." (Buhari ve Müslim). Ebu Hureyre'nİn bir başka rivayetine göre de Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Çiğnenen bir ayak için ve meydana gelen yangın için diyet yoktur." (Ebu Davud).
Rasulullah @'in şöyle buyurduğu da rivayet edilmiştir: "Dinini müdafaa ederken öldürülen şehittir; nefsini müdafaa ederken öldürülen şehittir; malını müdafaa ederken öldürülen şehittir; ailesini müdafaa ederken öldürülen şehittir." (Tirmizi, Ebu Davud ve Nesei). Bir başka hadis: "Evine girmesine müsaade etmediğin kişi senin evinin içine bakar ve mahremine muttali olup sen de (iki parmağınla) bir çakıl taşı atarak gözünü çıkarırsan artık sana bir günah yazılmaz." (Buhari ve Müslim).
Bir Kati Olayında Yemin: Rafi' b. Hadic şöyle rivayet etmektedir: Ensardan Hayber'de öldürülen birisinin yakınları Rasulullah @'e gelerek durumu bildirdiler. Rasulullah @ onlara yakını oldukları kişinin öldürüldüğüne şehadet edebilecek iki şahitleri olup olmadığını sordu. Onlar: "Yâ Rasulullah! Orada tek bir Müslüman bile yoktu. Sadece, bundan daha büyük cürümler işleyen Yahudiler vardı" dediler. Rasulullah @; "Onlardan elli kişiyi seçin ve yemin etmelerini isteyin" buyurdu. Fakat onlar, Yahudilerin kâfir bir millet olduklarını söyleyerek bunu reddettiler. Rasulullah @ yine de onun diyetini ödedi. (Ebu Davud).
Namus Kudsiyetinin İhlâli
Zina
Bekârın zina fiili: Kur'ân-ı Kerîm, zina fiilinin cezasından şu sözlerle bahsetmektedir: "Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve ahİret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini konusunda o ikisine acımayın. Onların ceza görmesine de inananlardan bir topluluk şahit olsun." (24:2). Zinanın cezası hususunda Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben aranızda Allah'ın Kitabına göre hükmederim."
Ebu Hureyre ile Zeyd b. Hâlid-i Cühenî'den rivayet olunduğuna göre çöl araplanndan bir adam Rasulullah @'a gelerek: "Yâ Rasulullah! Allah aşkına senden hakkımda ancak Allah'ın Kitabı ile hüküm vermeni dilerim." dedi. Ondan daha anlayışlı olan diğeri: "Evet, aramızda Allah'ın Kitabı ile hükmet ve bana müsaade buyur." dedi. Rasulullah @: "Söyle!" dedi. Adam: "Gerçekten benim oğlum bu adamın yanında çoban (çırak) idi. Ve onun karısı ile zina etti. Ben oğlumun recmedilece-ği haberini aldım da, onun nâmına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Daha sonra bilenlere sordum, oğluma yüz değnek ile bir sene sürgün lâzım geldiğini, bunun karısına da recm icabettiğini bana haber verdiler." dedi. Bunun üzerine Rasulullah @: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aranızda behemehal Allah'ın Kitabı ile hükmedeceğim; câriye ile koyunlar sana iade olunacak; oğluna da yüz değnek ve bir sene sürgünlük gerek. Ey Uneys, hadi şu adamın karısına git. Eğer itiraf ederse onu recmediver." buyurdular. (Buhari ve Müslim).
Abdullah b. Ömer şöyle rivayet etmiştir: Rasulullah @'a bir erkekle bir kadın Yahudi getirdiler. Bunların ikisi de zina etmişlerdi. Rasulullah @ onlara: "Kitabınızda zina hakkında ne buluyorsunuz?" diye sordu: "Doğrusu bizim âlimlerimiz yüzü kömürle boyayıp karartmayı ve boyun bükmeyi ihdas ettiler" dediler. Rasulullah @: "Abdullah b. Selâm, şunlara Tevrat'ı getirt!" dedi. Hemen Tevrat getirildi. Derken Yahudilerden birisi elini Tevrat'taki recm âyetinin üzerine koyarak onun üst ve alt tarafını okumaya başladı. Bunun üzerine İbni Selâm ona: "Elini kaldır!" dedi. Bir de ne görsünler, recm âyeti elinin altında değilmi imiş? artık Rasulullah @ her ikisinin recmini emir buyurdu ve recmolun-dular (Buhari ve Müslim).
İmrân b. Husayn'dan rivayet olunduğuna göre, Cüheyne'den bir kadın zinadan hamile olarak Rasûlullah @'e gelmiş ve: "Yâ Nebiyyal-lah, başıma had (icabeden bir hâl) geldi. Bundan dolayı bana haddi uygula!" demiş. Bunun üzerine Rasûlullah onun velisini çağırmış ve: "Buna iyi muamele et; doğurduğu zaman kendisini bana getir" demiş. Velisi de öyle yapmış. Ensardan bir zat çocuğun bakımını üstlenmiş. Daha sonra Rasûlullah @ kadının getirilmesini emretmiş; ve üzerine elbisesini bağlamışlar. Sonra kadının recmini emretmiş ve recmolunmuş. Bundan sonra Rasûlullah @ onun cenaze namazım kılmış. Ömer "Bu kadın zina ettiği halde bir de onun cenaze namazını mı kılıyorsun yâ Nebiyallah?" demiş. Rasûlullah @: "Vallahi bu kadın öyle tevbe etti ki, tevbesi Medine'lilerden yetmiş kişi arasında taksim edilse onlara yeter artardı... Sen canını Allah Teâlâ için feda edenden daha efdal bir kimseye hiç rastladın mı?" buyurmuşlardır (Müslim).
Câbir, Rasûlullah @'ın zina eden bir adamın dövülmesini emrettiğini, fakat adamın evli olduğu söylenince recmedilmesine hükmettiğini rivayet etmiştir (Ebu Davud).
Saîd b. Sa'd b. Ubâde şöyle rivayet etmiştir: "Peygamber @'e kabilemden bir adamı getirdim. Adam cariyelerimizden biri ile zina etmişti; yapı itibariyle zayıf ve hasta bir adamdı. Peygamber @' 'yüz tane hurma dalından bir demet yapın ve adama bir defa vurun' buyurdu" (Şerhu's-Sünne ve İbni Mace).
Ubâdetü'bnü's-Sâmit'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah @: "Benden öğrenin, benden öğrenin! Gerçekten Allah kadınlara bir çıkar yol halketti. Bekârla bekâr (zina ederse) yüz dayak ve bir sene sürgünlük; evli ile evliye yüz dayak ve recm var" buyurdular (Müslim).
Ebu Hureyre Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Birinizin cariyesi zina eder de, zinası meydana çıkarsa ona hemen had vursun, ama başına kakmasın. Sonra (yine ) zina ederse ona had vursun, fakat başına kakmasın. Sonra üçüncü defa zina eder de, zina ettiği meydana çıkarsa artık onu kıldan bir Ali b. Ebû Tâlib'den rivayet olunduğuna göre Peygamber @: "Hadleri sahibi bulunduğunuz kölelerinize tatbik edin." buyurmuşlardır (Ebu Davud). Müslim'de yer alan rivayete göre Peygamber @'a ait bir cariyenin zina ettiği ve Peygamber @'ın da Ali'ye onu dövmesini söylediği yer alır.
İbni Abbas, bir adamın Peygamber @'e gelerek zina ettiğini dört defa tekrarlayarak itiraf ettiğini ve böylece kendisine yüz değnek cezası tatbik edildiğini rivayet etmiştir. Sonra adamdan, kadının da zina ettiğini isbatlaması istendi. Fakat kadın; "Ya Rasûlullah! Allah'a yemin ederim ki o yalan söylüyor" dedi. Bunun üzerine adama yalancı şahitlik yaptığı için de değnek vuruldu.
Evlinin zina fiili: Evli iken zina yapmanın cezasından Kur'ân'da bahsedilmez. Bunun cezası Sünnet ile tayin edilmiştir. Pek çok sahih hadiste belirtildiği üzere Rasûlullah @ recm cezasını sadece sözle tayin etmekle kalmamış, bir çok olayda bizzat bu cezayı uygu-latmıştır. Sonra gelen halifeler de şer'i cezanın recm olduğunu beyanla kendi dönemlerindeki suçlarda tatbik etmişlerdir. Daha sonra onları takibedenler de bu konuda ittifak etmişlerdir. Bu hükmün şahinliği hakkında şüpheye yol açabilecek tek bir söz bile söylenmemiştir. Onlardan sonra gelen bütün devirlerde de fıkıh âlimleri recmin Sünnet tarafından tayin edilmiş meşru ceza olduğu hususunda müttefiktirler. Zira ortada ilim ehlinin reddedemeyeceği pek çok sahih ve senedi birbirine bağlı deliller vardır. İslâm tarihi boyunca Hariciler ve Mutezile'den bir kaç kişi dışında hiç kimse bunu reddetmemiştir. Onlar bile bunu Rasûlullah @'e atfedilen delillerin zayıflığını öne sürerek değil; 'Kur'ân'a aykırılığını' iddia ederek reddetmişlerdir.
Ancak, Rasûlullah @'in Kur'ân-ı Kerîm'i beyanının hukukî açıdan Kur'ân kadar ağırlıklı ve söz sahibi olduğunu unutmuşlardır. Çünkü Kur'ân'da ayetlerin açıklamasının Rasûlullah @ tarafından yapılacağı belirtilmiştir. Kur'ân, erkek veya kadın hırsızın cezasının umumi olarak ellerinin kesilmesi olduğunu beyan etmiştir (5: 41). Şimdi, eğer bu emir Rasûlullah @'in sahih hadislerinden kaynak alarak sınırlandırılmadan salt kelime anlamı ile uygulanmış olsa, kullanılan kelimelerin genel anlamı; bir erik bile çalanın hırsız olduğu, dolayısıyla ellerinin kesilmesi gerektiğini anlatacaktır. Diğer yandan büyük miktarda para çalan bir hırsız yakalandığında pişmanlığını belirtse ve tevbe etse onu da şu ayete göre serbest bırakmak icabedecektir: "Allah, kötülüğü bilmeyerek yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır." (4:17).
Yine bunun gibi Kur'ân, sadece üvey anne ve üvey kız-kardeş ile evlenmeyi yasaklamaktadır. Onların iddiasına göre böyle bir yasak üvey kızı kapsamaz. Kur'ân bir kişinin iki kız kardeşi aynı anda nikâh altında bulundurmasını yasaklar; bundan dolayı hala veya teyze ile yeğeni aynı anda nikâhı altında tutan kişi Kur'ân'ın emirlerini ihlal etmiş olmakla suçlanamaz.
Yine, Kur'ân üvey babanın evinde yetişmiş olan üvey kızıyla evlenmesini yasaklamıştır; bundan dolayı onların akıl yürütmelerine göre üvey kızla evlenmenin tamamen yasaklanması Kur'ân'a aykırıdır. Buna benzer olarak Kur'ân rehin vermeye, sadece bir insan yolculukta ise ve yanında senet hazırlayacak hiç kimse bulunmuyorsa izin vermektedir; o halde kişi evinde ise ve kâtip de bulunabiliyorsa, rehin vermek Kur'ân'a aykırı kabul edilmelidir. Yine Kur'ân'da; "alış veriş yaparken şâhid bulundurun" buyurulmaktadır. Bundan dolayı, onlara göre, pazarlarda vuku bulan bütün alışlar ve satışlar bâtıldır.
Bu bir kaç misal, recmi Kur'ân'a aykırı bulanların akıl yürütmelerindeki hatayı isbata kâfidir. İslâm'ın hukuk sisteminde Hz. Peygamber @'in yerini kimse inkâr edemez. İlâhî emirlerin altında yatan hakikatleri, onların uygulanış şekillerini ve nerede uygulanabileceklerini; hangi yerde konuyla ilgili başka emir olduğunu sadece Peygamber @ açıklayabilir. Peygamber @ 'in bu konumunu inkâr etmek sadece İslâm'ın esaslarına karşı gelmek değildir; ayrıca bu durum uygulamada pek çok karışıklıkları beraberinde getirir.
1- Zina fiilini cezalandırmak için bir kadınla tabiî yoldan cinsî münasebette bulunulması yeterli kanunî zemini hazırlar. Girişin (duhul) tam olması ya da birleşmenin tamamlanmış olması şart değildir. İslâm Hukuku, kadın ile erkeği cinsî birleşmede bulunup bulunmadıklarım anlayıp sonra ona göre cezalandırmak üzere muayene ettirmeye bile gerek görmez. Uygunsuz bir halde yakalananlar suçludur ve şartlara göre cezalandırılırlar. Cezanın türünü belirlemeye selahiyetli müessese İse mahkemedir. Eğer ceza değnek vurularak yerine getirilecekse hadisle sabit olduğu üzere 10 değnekten fazlası vurulmaz: "Haddi tayin edilmemiş bulunan hiç bir suç için ondan fazla değnek vurmayın." (Buhari, Müslim ve Ebu Davud)
2- Bir kişi suçüstü yakalanmamış, fakat suçunu bizzat itiraf etmiş ise, kendisine sadece tevbe etmesi öğütlenir. Abdullah b. Mes'ûd şöyle rivayet etmiştir: Rasûlullah @'e bir adam geldi ve şöyle dedi; "Şehrin dışında, bir kadınla birleşme dışında herşeyi yaptım. Şimdi bana uygun göreceğiniz cezayı verin!" Ömer ise: "Allah'ın gizlediğini sen de gizle-meliydin." dedi. Rasûlullah @ sessiz kaldı ve adam gitti. Sonra Rasûlullah @ adamı geri Çağırdı ve ona: "Gündüzün iki ucunda (sabah, akşam) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötlükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür" âyetini (11:114) okudu. Bunun üzerine orada bulunan biri: "Bu âyet sadece ona mı hastır?" diye sordu. Rasûlullah: "Hayır! Herkes içindir." diye cevapladı (Müslim, Tirmizi, Ebu Davud ve Neseİ).
3- Sadece bu değil, İslâm Hukuku, bir kişinin niteliğini belirtmeden suçunu itiraf etmesi halinde, suçun ne olduğunun araştırılmasına izin vermez. Bir adam Rasûlullah @'e geldi ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben had gerektiren bir suç işledim, beni cezalandır." Rasûlullah @ adama hangi cezayı hak ettiğini sormadı. Adam namazını kıldıktan sonra tekrar geldi ve; "suçluyum, lütfen beni cezalandır" dedi. Rasûlullah @; "namazını bizimle beraber kılmadın mı?" diye sordu. Adam kıldığını söyleyince "O halde Allah senin günahını affetmiştir" dedi. (Buhari, Müslim ve Ahmed).
4- Sadece zina etmiş olması gerçeği (bir erkeğin veya kadının) kanun Önünde suçlu ilân edilmesine yeterli değildir. Bunun için yerine getirilmesi gereken bazı şartlar vardır. Bu şartlar evli olmadan yapılan zina ile evli iken yapılan zinada farklı farklıdır. Evli olmadan yapılan zinada, mütecaviz makul yaş ve akıl sınırları içerisinde olmalıdır. Şayet bir çocuk veya bir deli bu suçu işlemişse, zina için tayin edilmiş ceza bunlara uygulanmaz. Evli iken yapılan zinada ise aşağıda belirtilen bazı ilave şartlar aranır. (The Meaning ofthe Qur'an).
Evli iken yapılan zinanın cezalandırılabilmesi için gerekli şartlar:
(I) Mücrimin köle değil hür bir insan olması gerektiği konusundaki görüşte ittifak vardır. Kur'ân zina ile suçlanan kölenin recm edilmeyeceğini belirtmektedir. Evli bir câriye zina suçundan dolayı hür ve evli olmayan kadının cezasının yarısını görür (4: 25). Fâkihler aynı Kur'ân hükmünün erkek köle için de geçerli olduğunu kabul etmişlerdir. (II) Mücrim, kanunen evli olmalıdır. Bu şart da bütün fa-kihlerin icma ettikleri bir şarttır. (III) Böyle bir insanın sadece evli olması yetmez, hanımı ile cinsî münasebette bulunmuş olması gereklidir. (IV) Mücrim, Müslüman olmalıdır.
5- Bir kişiyi zina suçundan dolayı cezalandırabilmek için yaptığı fiili kendi hür iradesiyle gerçekleştirdiği isbat edilmelidir. Eğer bir kişi bu fiili baskı ve tehdit altında işlemişse ne mütecaviz kabul edilir, ve ne de cezalandırılır. Bu, sadece kişinin baskı altında yaptığı işlerden mesul olmadığı İslâm hukukunun genel prensibine dayanmaz; aynı zamanda Kur'ân'ın emirleri ile de uygunluk arzeder (24: 33).
Bir hadisde karanlıkta namaz kılmaya çıkan bir kadının tecavüze uğradığından ve bu sebeple adamın cezlandınlıp kadının serbest bırakıldığından bahsedilmektedir (Tirmizi ve Ebu Davud).
6- İslâm hukuku, zina ile suçlanan kadın ve erkek hakkında hüküm vermeyi ve cezanın tatbikini devletten ve mahkemelerden başka hiç kimseye vermemiştir. Alimler, "yüzer değnek vurun!" (24:2) emriyle sokaktaki insana değil, hâkimlere ve tslâm devletinin resmî görevlilerine seslenildiği konusunda ic-ma etmişlerdir.
7- İslâm hukukunda, zinanın cezalandırılması ülke kanunlarının kısımlarındandır. Bu yüzden bu kanun İslâm devletindeki herkese -Müslüman olsun olmasın- uygulanır.
8- İslâm hukuku, kişinin zina suçunu itiraf etmesini veya bu konuda bilgisi olanların yetkilileri haberdar etmesini mecbur kılmaz. Fakat kişinin durumu bir kez ilgililerin önüne gelirse o vakit suçu affetmek için hiç bir boşluk kalmamaktadır. Bu husus, Rasûlullah @'inn bir hadislerine dayanmaktadır: İbni Ömer'den rivayetle Rasûlullah @: "Allah'ın yasak ettiği fiilleri işlemekten sakının! Bunları kim irti-kab ederse hemen Allah'm örtüsü ile örtünsün de Allah'a tevbe etsin, zira bize yüzünü gösterirse Allah Azze ve Celle'nin kitabını ona tatbik ederiz" buyurmuşlardır (Hakim ve Mu-vatta).
Mâiz b. Mâlik zina etti ve Hezzal b. Nu-aym'ın tavsiyesi üzerine Rasûlullah @'e giderek suçunu itiraf etti. Rasûlullah @ onun rec-medilmesini emretti. Fakat Hezzal'a: "Ya Hezzal! Bu olayı elbisenle gizleseydin ve bana duyurmasaydın senin için daha iyi olurdu" buyurdu (Ebu Davud).
Ebu Davud'da yer alan bir başka hadiste Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Hadleri kendi aranızda birbirinize affedin. Eğer bir hadd benim kulağıma gelirse muhakkak (tatbiki) vâcib oldu demektir."
9- İslâm hukukuna göre zina affedilebilir bir suç değildir. Bu, yukarıda daha önce kaydettiğimiz; sahibinin hanımı ile zina ettikten sonra, babasının 100 keçi ve bir câriye vererek hanımının kocasıyla anlaştığı gencin olayım anlatan hadise dayandırılmıştır. Rasûlullah @ bunları delikanlının babasına geri verdirmiş ve her iki suçlunun da cezasını vermişti. Bu, zinanın affedilemez bir suç olduğunu ve iffete tecavüzün İslâm hukukuna göre para ile telâfi edilemeyeceğini göstermektedir. Bu tür maddî tazminat kavramı materyalist hukuk sistemlerine has bir durumdur.
10- İslâm devleti, kesin olarak ispatlanmadık-ça kimseye karşı zina isnadından dolayı fiiliyatta bulunmaz. Şayet suç ispatlanmazsa, yetkililer pek çok başka kaynaktan suç hakkında bilgi istihbar etmiş olsalar bile ceza verilmesini emredemezler. Buhârî ve İbni Mâce'de kaydedilen bir hadise göre Medine'de aşikâr fahişelik yapan bir kadın vardı. Fakat buna rağmen ona hiçbir ceza verilmedi. Çünkü zina yaptığına dair hakkında bir delil yoktu. Hatta bu konuda Rasûlullah @; "Eğer kişiyi delilsiz olarak recmedecek olsaydım, bu kadını recmederdim." buyurmuştur.
11- Zinayı isbat edebilmenin ilk şartı yeterli delillerin sağlanabilmesidir. Delillerle ilgili hükmün önemli kısımları şunlardır:
a- Kur'ân, suçu ispat için dört şahidin gerektiğini açıklıkla belirtmektedir (4:15 ve 24: 4,13). Bir hâkim, dava hakkında suç ile ilgili bildiklerine dayanarak karar veremez.
b- Şahitler İslâm'ın öngördüğü şehadet kurallarına göre itimad edilir âdil kişiler olmalıdırlar. Bu da onların daha önce hiç bir davada yalancı şahitlik etmemiş olduklarım icabetti-rir. Şerefli, daha evvel hiç suç işlememiş olmaları ve davalıya karşı hiç bir şahsî kinlerinin olmadığının bilinmesi gibi... Kısacası hiç kimse güvenilir olmayan delillere dayanarak recmedilemez ve hiç kimseye değnek vurula-maz.
c- Şahitler, adamı ve kadını gerçek münasebet halinde gördüklerini belirtecek derecede müşahhas delil göstermelidirler.
d- Şahitler zaman, yer ve suçu işleyen kimseler hakkında ittifak halinde olmalıdırlar. Bu hususlardan herhangi biri hakkında farklılık göstermeleri şehadetlerini bâtıl kılar. Bu şart-lar İslâm hukukunda kişilerin suçlan sübut bulmadan cezalandırılmadıklarım fazlasıyla göstermektedir. İslâm hukuku, bütün tedbirlere rağmen, bu suçu dört şahidin görebileceği şekilde işleyenleri -kötülüğü ortadan kaldırmak için- cezalandırmaktadır.
12- Hamilelik, hür bir kadının zina suçunu is-bat etmede yeterli delil olabilir. Bu konuda çeşitli görüşler vardır. Hz. Ömer bunu yeterli delil olarak görmüştür, İmam Mâlik de bunu desteklemektedir. Ancak fâkihlerin çoğunluğu bunu recmetmek veya değnek vurmak için yeterli delil olarak kabul etmemişlerdir. Onlar böyle ağır bir cezada ya delillere veya suçun itirafına dayanılması gerektiğinde ısrar etmişlerdir. İslâm hukukundaki temel prensiplerden birisi, şüphenin sanık lehine kullanılmasıdır. Bu prensip Rasûlullah @'in bir hadîsleri ile desteklenmektedir: "Fırsat bulabildiğiniz takdirde cezalandırmaktan kaçınınız." (İbni Mace). Rasûlullah @ yine şöyle buyurmuştur: "Mümkün olduğunca bir Müslümanı cezalandırmaktan kaçının; eğer onun için bir çıkar yol varsa hemen kendisine bir yol verin; af konusunda yapılan bir hata, cezalandırmakta yapılan hatadan daha hayırlıdır." (Tir-mizi).
13- Şahitlerin delillerinin biri diğerini tutmadığında veya şahitler suçu isbatlamaya muktedir olamadıklarında, bir kimseye iftira atmak suçundan dolayı cezalandırılıp cezalandırılmamaları hususunda değişik görüşler vardır.
14- Delilin yanısıra, zina suçunun kesinleşe-bileceği bir başka yol sanığın kendisinin suçunu itiraf etmesidir. Bu itiraf açık ve sade sözlerle olmalıdır ve suçlu kendisinin, kendisine haram olan bir kadınla zina ettiğini itiraf etmelidir. Zina fiilinin her bakımdan tam olduğunu da kabul etmelidir. Mahkeme, suçlunun suçunu hiçbir dış baskı altında kalmadan ve aklı başında iken itiraf ettiği konusunda tatmin olmalıdır. Daha Önce verdiğimiz en Önemli iki örnek Mâiz b. Mâlik ve Gamidiyye kabilesinden olan kadındır. Her ikisi de itiraf ettiler ve evli olduklarından dolayı recmedil-diler.
15- Yukarıdaki iki olay suçunu İtiraf eden kimsenin zina suçunu kiminle işlediği konusunda sorgulanmadığını açıkça göstermektedir. Çünkü bu takdirde bir yerine iki kişi cezalandırılacaktır. Halbuki İslâm hukuku insanları cezalandırmak için yol aramaz. Şayet suçlu kişi suçu işleyen diğer tarafın adını verirse, bu kişi sorgulanır ve şayet itiraf ederse cezalandırılır. Fakat inkâr ederse sadece itiraf eden kişi cezalandırılır.,
Özetlersek; evli kişilerin zina etmeleri halinde cezaları, bütün fıkıhçılara göre recmedil-mektir. Ancak bekâr kişilerin cezalandırılmaları konusunda aralarında görüş ayrılığı vardır. İmam Ahmed, İmam Şafii ve talebelerine göre, kadın veya erkek bekâr kişilerin zina etmelerinin cezası yüz değnek ve bir yıl sürgündür. İmam Mâlik ve İmam Evzâî'ye göre adama yüz değnek vurulmalı ve bir yıl sürgün edilmelidir. Kadına ise sadece yüz değnek vurulmalıdır. İmam Ebu Hanife ve talebelerine göre İse erkek ve kadın her zâni İçin tayin edilmiş bulunan had cezası yüz değnektir; sürgün veya hapis gibi ek cezalar had değil, ta'zîrdir. Eğer hâkim suçlunun düşük ahlâklı biri olduğu kanaatine varırsa veya çok laubali olduğunu düşünürse onu durumun gerektirdiğine göre sürebilir veya hapsedebilir. Bütün bu görüşler Rasûlullah @'in hadisleri ile desteklenmiştir.
16- Değnekle dövmenin usûlü Kur'ân'da kullanılan feclîdu kelimesi ile belirlenmiştir. Celd kelimesi cüd kelimesinden türetilmiştir. Bu da değnekle vurmanın sadece cildi etkileyecek şekilde uygulanmasını ve altındaki ete ulaşmamasını îma etmektedir. Kişinin etinde derin yaralar açacak ve eti parçalayacak şekilde dövmek Kur'ân'a aykırıdır. Rasûlullah @ uzun süre kullanılmaktan dolayı eskimiş bir değnek getirilince "daha âlâsını getirin!" buyurmuştu. Yeni değnek ise hiç kullanılmadığından dolayı çok sertti. Rasûlullah @, "bundan daha aşağısını getirin!" buyurdu (Muvatta). Değnek ile vurmada da orta yol takip edilmelidir. Hz. Ömer değnek vuran kişiye; "koltuk altın, elini kaldırdığında görünmeyecek biçimde vur!" diyerek vuruş şeklini tarif etmiştir. Hz. Ali; "yüz ile hayalar hâriç vücudun her tarafı değnekten nasibini alacak şekilde vur!" demiştir. Rasûlullah @: "Sizden biriniz değnek vururken yüze vurmasın!" buyurmuştur (Ebu Da-vud). Cezalandırma, diğer insanlara ibret teşkil etmesi için suçluyu teşhir etmek maksadıyla umûma açık olarak uygulanır (24:2). Maide sûresi'ndeki âyet (5:38) İslâm'daki ceza kavramına daha çok ışık tutmaktadır. Bu âyette "yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak..." buyurulmaktadır.
Nur sûresi'nde (24: 2) de zâninin cezasının umûma açık vaziyette verilmesi emredilmektedir.
Bunlar İslâm hukukunda cezanın şu amaçlarla verildiğini göstermektedir:
a- Suçluya, diğer insanların veya toplumun haklarına tecavüz ettiği için eziyet vermek,
b- Suçlunun suçunu tekrarlamasını önlemek,
c- Suçlunun başkalarına ibret olmasını sağlamak. Böylece toplumdaki kötülüğe meyilli kişiler ibret alır ve bu suçu işlemeye cesaret edemez. Cezayı umûma açık uygulamanın bir faydası da cezayı uygulayacak resmî görevlilerin bunu keyfî olarak azaltmaları veya artırmalarım önleme-sidir.
17- Nur sûresi'nin 3. âyeti Müslümanların zâni ile evlenmesini yasaklamıştır. Bu emir kötü yollarında devamlı olan kadın ve erkekler için geçerlidir; ve tevbe edip kendini düzeltenler için değil. Çünkü kişi tevbe edip kendini düzelttiği vakit artık 'zâni' olarak isimlendirilmez. Yukarıdaki âyet evlilik için böyle insanları seçmenin günah olduğunu belirtmektedir.
Mü'mİnler bundan kaçınmalıdır, aksi halde hukuk onları toplumun istenmeyen rezil kişileri olarak ayırırken, eğer mü'minler onlarla evlenirlerse yüreklendirmiş olurlar.
Buna benzer olarak, bu âyet zina eden bir müslümamn müşrik biriyle yaptığı evliliği de geçersiz kılmaz. Ayet, zina fiilini vurgulamakta ve bunu yapan kişinin müslüman da olsa iffetli ve saf İslâm toplumunda temiz evlilik yapmaya uygun olmadığını belirtmektedir. Böyle bir kişi evlilik için ya kendisi gibi insanlara, ya da İlâhî Kanun'a inanmayan müşrikere yaklaşmalıdır.
Bu konudaki hadisler oldukça açık ve nettir. Amr el-As'ın rivayetine göre, Ümmü Mahzul adlı bir kadın Medine'de fahişelik yapardı. Rasûlullah @ bir müslümanm bu kadınla evlenme talebini geri çevirdi ve kendisine söz konusu (24: 3) âyeti okudu (Ahmed ve Nesei)
Tirmizi ve Ebu Davud'da geçen bir rivayete göre Mersed b. Ebi Mersed adlı bir sahabi, cahiliye döneminde Mekke'nin ahlâksız kadınlarından biriyle gayri meşru münasebette bulunmuştu. Sonra onunla evlenmeyi tasarlayarak Rasûlullah @'e gitmiş ve iki kez izin isteğinde bulunmuştu. Rasûlullah @ cevap vermeyince adam üçüncü kez isteğini tekrarladı. O da Nur sûresi'nin zikredilen (24: 3) âyetini okudu (Tirmizi ve Ebu Davud).
Bunlardan başka Abdullah b. Ömer ve Am-mar b. Yâsir'den aynı konudaki rivayetlerde Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Karısının ahlâksız olduğunu bilen ve buna rağmen onunla yaşamaya devam eden adam cennete giremez." (Ahmed, Nesei ve Ebu Davud).
KISIM 4
CEZA HUKUKU (III)
Zinâ İftirası (Kazf)
İslâm hukuku, insanların gayri meşru bağlantılarının ve haram ilişkilerinin toplumda yayılmasına kesin bir yasak koymaktadır. Bu hükmün amacı sayısız kötülükleri daha başından engellemektir. Bu durumda ortaya çıkabilecek en büyük kötülük, derinden derine ahlâk dışı bir havanın yayılmasıdır. Biri çıkar, doğru yanlış bir başkasının yaptıklarını anlatır, diğeri onu daha fazla şüphe ve ilavelerle daha başkalarına aktarır. Böylece toplum içinde kötü ihtiras ve arzuların doğmasına kapı açılmış olur. İslâm hukuku bu kötülüğü durdurmak amacındadır. Bir yandan, zina halinde yakalanan ve suçu delille sabit olan kişiye, başka bir suç karşılığında verilmeyen en ağır cezayı verirken, öte yandan bir kişiyi zina ile suçlayıp da bunu ispatlayamayana bir daha böyle iftirada bulunmaması için 80 değnek vurur. Şayet iddia sahibi, ahlâk dışı hareketi gözleriyle görse bile, gizliyi açığa vurup kirin yayılmasına çalışacak yerde, gördüğünü toplumda yaymaktan kaçınarak doğru yetkililere koşacak ve suçluların mahkemece cezalandırılmalarını sağlayacaktır. Kur'ân-ı Kerîm bu husustan şöyle bahsetmektedir: "Namuslu kadınlara (zina suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını isbat için) dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Ancak bundan sonra tevbe edip uslananlar hâriç. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (24: 4-5).
Kur'ân'daki "namuslu kadınlara (zina suçu) atıp da" ifadesi basit bir suçlama değil, iffetli kadınların namusuna karşı suçlamayı sözko-nusu etmektedir. Sonra, suçlayanlardan dört şahit getirmelerinin istenmesi de, bunun zina ile ilgili olduğuna bir başka delildir. Çünkü İslâm hukukunda dört şahit getirme şartı yalnızca zina ile ilgilidir. Bu sebeple âlimler hırsızlık, içki, faiz alıp verme gibi suçlamaları da kapsamasın diye, âyetin zina suçlusuyla ilgili olduğunda görüş birliğine varmışlar ve bu tür suçlamaya mahsus olmak üzere kazf adını vermişlerdir. Kazf'dan ayrı olarak, diğer iftiralarla ilgili cezaları tayin etme yetkisi hâkimlere veya gerektiğinde iftira ve hakaret ile ilgili genel kanunlar çıkarabilecek olan İslâm Devleti Şûra Meclisi'nin içtihadına bırakılmıştır. (The Meaning of th Qur'an, c. vm).
Kazf ile ilgili ceza yukarıda belirtilen âyet ile belirlenmiştir. Hz. Aişe şöyle rivayet etmektedir: "Bana yapılan iftirada suçsuz olduğumu bildiren âyet-i kerime (24: 11) indiği vakit Rasûlullah @ minbere çıktı ve iftirayı anlattı. Vahyolunan âyeti okudu. Minberden indiği vakit iki erkekle bir kadının cezalandırılmalarını emretti. Onlara had tatbik olundu." (Ebu Davud).
Kazf "m cezalandırılabilir olması için, birinin delilsiz olarak bir başkasını ahlâksızlıkla suçlaması yeterli olmayıp kâzif (suçlayan), mak-zuf (suçlanan) ve bizzat kazf ile ilgili yerine getirilmesi gereken belirli şartlar bulunmalıdır: Kâzif ile ilgili şartlar şunlardır:
1- Yetişkin olmalıdır, eğer değilse kendisine had değil ta'zîr uygulanır.
2- Aklı yerinde olmalıdır. Deli veya aklî dengesi yerinde olmayan kişilere had uygulanmaz. Aynı şekilde yasaklanmış uyuşturucu ve sarhoş edicilerin dışında, kloroform gibi sarhoşluk veren bir şeyin etkisindeki kişi de kazf suçlusu sayılmaz.
3- Baskı altında değil, kendi hür iradesi ile hazfta, bulunmuş olmalıdır.
4- Makzufun babası veya dedesi olmamalıdır, çünkü bunlara had uygulanamaz. Ha-nefilere göre bir beşinci şart daha vardır ki o da; yalnızca hep el-kol hareketi yapan bir kişi kazfla suçlanamayacağından,
sarhoş da olmamalıdır. İmam Şafiî buna karşı çıkar. Sarhoşun el-kol hareketleri açık ve herkesin ne demek istediğini anlayabileceği şekildeyse, bir kimsenin adını kirletmek için el-kol hareketi sözden daha az zararlı olmayacağından o da kâzif sayılır. Hanefiler bu noktada ta'zîr cezasını Önerirler.
Makzuf (suçlanan) ile ilgili şartlar şunlardır:
1- Aklı ve şuuru yerinde olmalıdır. Yani, aklı ve şuuru yerindeyken zina etmiş olmakla suç-lanmahdır. Çünkü deli bir kişi iffetini tam olarak muhafaza edemez ve bundan dolayı ona had uygulanamaz. Bu sebeple, onu suçlayan da az/cezasını haketmiş olmaz.
2- Müslüman olmalıdır.
3- Yetişkin olmalıdır.
4- Hür olmalıdır.
5- İffetli ve temiz bir karakteri olmalıdır.
Kazfm kendisi ile ilgili şart ise şudur: İddia, müphem olmayan, sarih bir şekilde ifade edilmelidir. Zina suçlamasının müphem atıflarla yapılması güvenilir bir dayanak değildir. Bu mesele ile ilgili diğer önemli hususlar aşağıda belirtilmiştir:
1- Kazf affedilebilir bir suç değildir. Şayet suçlanan kişi, davayı mahkemeye getirmezse durum farklı olacaktır; fakat dava mahkemeye getirilecek olursa, suçlayanın suçlamasını ispatlaması istenir. Şayet ispatlayamazsa kendisine gerekli had uygulanır. Sonra, mahkeme de suçlanan da onu affedemez ve mesele ne tazminat İle çözümlenebilir, ne de suçlayan tevbe ve özürle cezadan kurtulabilir. Bu konuda Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Haddi gerektiren suçlan aranızda bağışlayın, fakat dava bana geldiğinde ceza vacip olacaktır." (Ebu Davud).
2- Bir kişinin kazf suçunu işledığT"sâbîToT-duktan sonra, onu gerekli had cezasından kur-turabilecek tek şey, mahkemede suçlanan kişinin falancayla zina halinde gördüklerini belirtecek dört şahit getirmesidir. Kur'ân'ın, söz konusu âyetlerinde (24:4-5) kazf suçundan kurtulabilmesi için gerekli şehadeti temin edemeyen kişi hakkında üç hüküm vardır:
a- Kendisine 80 değnek vurulmalıdır,
b- Artık hiç bir şehadeti kabul edilemez,
c- Bizzat fâsık olur. Bundan sonra Kur'ân'da şöyle denilir: "...Ancak bundan sonra tevbe edip usla-nanlar hâriç. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (24: 5).
Burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Tevbe edip, düzelenlerin affedilmesi bu üç emirden hangisine yöneliktir? Fâkihler, birinciyle ilgili olmadığında müttefiktirler. Yani tevbe cezayı kaldırmaz ve ne olursa olsun suçluya gerekli değnek cezası uygulanır. Fâkihler affın üçüncü emre yönelik olduğu konusunda da müttefiktirler; tevbe ve ıslâhtan sonra suçlu daha fazla günahkâr olmayıp fâsıklıktan çıkacak ve Allah kendisini affedecektir. {The Me-aning ofthe Qur'an, c. VIII).
3- Kazf kanunu bir başka kadın veya adamı zina ile suçlayan ve bunu ispat edemeyen kişi için uygulanacak haddi belirlemektedir. Fakat "bir kişi kendi karısını zina hâlinde görürse ne yapmalı?" sorusu akla gelmektedir. Eğer onu öldürürse, cinayetten dolayı suçlanacak ve cezalandırılacaktır. Öldürmeyip şahit aramaya gitse, suçlu kaçabilir; olanı görmezlikten gelse, buna uzun süre katlanması mümkün değildir. Tabii ki kadım boşayabilir, fakat bu durumda, ne kadın, ne de onunla ilişkiye giren manevî veya fizikî bir cezaya uğramayacak ve bu gayri meşru İlişkiden kadın hamile kalırsa o zaman da bir başkasının çocuğunu besleme yükünü çekmek zorunda kalacaktır.
Bu mesele Sa'd b. Ubâde tarafından nazarî olarak ortaya atılmıştır (Buhari ve Müslim). Fakat çok geçmeden, gerçek olaylar buna şahit olan kocalar tarafından Rasûlullah @'e getirildi. Abdullah b. Mes'ûd ve tbni Ömer tarafından nakledilen rivayetlere göre, En-sar'dan bir Müslüman Rasûlullah @'e gelerek Şöyle demiştir: "Yâ Rasûlullah! Şayet bir adam, bir başkasını karısıyla yakalar ve suçlamada bulunursa ona kazf haddi vuracaksı-nız, şayet karısını öldürse siz de onu öldüreceksiniz; sessiz kalsa ızdırap duyup duracak; bu durumda bu adam ne yapsın?" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @: "Ey Allah'ım, bu meselede bana bir çözüm ver!" diye dua etti (Müslim, Buhari, Ebu Davud, Ahmed ve Ne-sei).
İbni Abbas'dan rivayetle, Hilâl b. Ümeyye günah işlerken yakaladığı karısının durumunu Rasûlullah @'e getirdi. Cevap olarak Rasûlullah @ şöyle dedi: "Ya şahit getirirsin veya sırtına hadd vurulacak!" Bunun üzerine sahabiler arasında bir panik ve telâş başladı. Hilâl: "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki ben doğruyu söylüyorum, gözümle gördüm, kulağımla işittim. Eminim ki, Allah bir hüküm gönderecek ve benim sırtımı (cezadan) koruyacaktır." Bu olay üzerine (24:6) âyet-i kerimesi nazil oldu (Buhari, Ahmed ve Ebu Davud).
Bu ayette ortaya konan hukukî işleme li'ân kanunu denir.
Li'ân Kanunu (Lânetleşme)
Nur süresindeki bu âyet (24: 6) nazil olduğunda, Rasûlullah @ Hilâl'e ve karısına haber gönderdi. Hilâl iddiasını yeniledi. Kadın da inkâr etti. Rasûlullah @: "Öyleyse li'ân hükmüne göre hareket edelim" buyurdu. Önce Hilâl kalktı ve Kur'ân'da emredilene uygun şekilde yemin etti. Rasûlullah @ onlara tekrar tekrar şunu hatırlattı: "Allah biliyor ki, sizden biriniz yalancıdır, o halde biriniz tevbe etmeyecek mi?" Hilâl beşinci kez yemin etmeden önce orada bulunanlar kendisine; "Allah'tan kork, dünyadaki ceza ahirettekinden daha hafiftir. Beşinci yemin cezayı üzerine farz kılacak!" dediler. Fakat Hilâl, sırtını dünyada (cezadan) koruyan Allah'ın ahirette de kendisini bağışlayacağını söyleyerek beşinci kez yemin etti. Sonra kadın yeminlere başladı. Beşinci yemine geçmeden önce, o da durdurulup kendisine; "Allah'tan kork, dünyevî ceza ahiretin cezasından daha hafiftir. Son yemin seni ilâhî cezaya mahkûm edecek" tavsiyesinde bulunuldu. Bunu duyan kadın bir an durakladı, oradakiler itirafta bulunacağını sandılar, fakat o, "Kabilemin şerefine ebediyyen leke sür-dürtmem" diyerek beşinci yemini de etti. Bunun üzerine Rasûlullah @ ayrılmalarını emretti ve çocuğun doğumdan sonra erkeğe değil kadına verileceğine, bundan böyle kimsenin kadını ve çocuğu suçlamayacağına, bunlardan birini suçlayana kazf cezası verileceğine ve boşanma veya kocanın ölümü gibi bir sebeple ayrılmadıklarından, iddet süresince kadının Hilâl'den nafaka istemeye hakkı olmadığına hükmetti (Kütüb-ü Sitte ve Müs-ned-i Ahmed).
Bir başka li'ân davası da Üveymir ve karısı ile ilgilidir. Onların her ikisi de yemin ettiler ve tevbeye yanaşmadılar. Li'ân hükmü uygulandı. Bunun üzerine Rasûlullah @ onları boşadı ve "Lanetleşen karı-koca arasında ayrılık olacaktır" buyurdu (Buharı, Müslim, Ebu Da-vud, Nesei, îbni Mace ve Ahmed).
Daha sonra bu kural Sünnet ile sabit hâle geldi. Böylece lanetleşen karı-koca bir daha hiç evlenmemek üzere ayrıldılar. Bu davanın ayrıntıları Sahiheyn'de şu ifadelerle anlatılmıştır: Üveymir dört şahit getiremeyince bu âyet nazil oldu. Bunun üzerine Rasûlullah @ Üveymir ve karısını Mescid-i Nebevi'ye çağırdı. Sehl b. Sa'd onların mescidde Rasûlullah ve bir grup sahabi önünde lânetleştik-lerini anlatır. Daha sonra Üveymir Rasûlullah @'e: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu kadını nikâhımda tutarsam ona zulmetmiş olurum!" dedi ve karısını üç kez boşadı. Rasûlullah @ daha sonra sahabilere; "Bakınız, eğer bu kadın kara gözlü, geniş baldırlı, düzgün bacaklı ve siyahî bir çocuk doğurursa, Üveymir'in gerçeği söylediğinden başka bir şey düşünemem. Fakat kırmızı benekli kızıl bir çocuk doğurursa Üveymir'in kadına bühtan ve iftira ettiğini sanırım" buyurdu. Sonraları kadın, Üveymir'i doğrulayacak bir çocuk doğurdu ve çocuk annesine nisbet edilerek (İbni Havle) anılmaya başladı (Buhari ve Müslim).
İbni Ömer'den gelen bir rivayette Rasûlullah @, adamın biri karısının doğurduğu çocuğu üzerine almayınca, onları lânetleştirmiş ve sonra birbirlerinden ayırarak çocuğu kadına vermiştir. Sonra adamı bu dünyadaki cezanın ahirettekine göre daha hafif olduğu konusunda uyarmış ve ona bu hususta tavsiyelerde bulunmuştur. Kadını çağırtarak ona da aynı şeyleri söylemiştir (Buhari ve Müslim).
İbni Ömer'in bir başka rivayetine göre, birbirleriyle lanetleşen iki kişiye Rasûlullah @ "Sizin hesabınız Allah katmdadır, zira biriniz yalan söylüyor." buyurmuştur. Daha sonra adama, karısıyla tekrar evlenemeyeceğini söylemiştir. Adam: "Ey Allah'ın Rasûlü! Peki mehrim ne olacak?" deyince Rasûlullah @: "Sana ondan bir şey yok. Doğru söylemişsen, bu para onunla münasebette bulunmanın karşılığıdır; şayet yalan söylemişsen zaten o para sana bu kadından uzaktır." buyurmuştur (Buhari ve Müslim).
Ebu Hureyre'nin rivayet ettiğine göre bir bedevi Rasûlullah @'e gelerek, kansının siyahî bir çocuk doğurduğunu ve bu çocuğun kendisinden olup olmadığından şüphelendiğini söyler. Rasûlullah @ kendisine: "Senin deven var mı?" diye sorar. Adam "evet" der. "Renkleri nasıl?" diye sorar, bedevi "kırmızı" diye cevap verir. "İçlerinde gri olanı var mı?" diye sorar Rasûlullah @. Adam "bazıları gri". "Bu renge sebep nedir?" sorusuna bedevi "belki atalarında bu renkte olan vardır." şeklinde cevap verir. Bunun üzerine Rasûlullah @: "Aynı şey senin çocuğun rengine de sebep olmuş olabilir." buyurur ve adamın çocuğundan şüphelenmesine izin vermez (Buhari, Müslüm, Ahmed, Ebu Davud).
Hz. Aişe şöyle rivayet etmiştir: Utbe b. Ebi Vakkas, kardeşi Sa'd'a vasiyet etmiş (şöyle söylemiş): "Zem'a'nın cariyesinin oğlu benfim sulbüm)dendir. Bu çocuğu almalısın!" Hz. Aişe diyor ki: Mekke'nin fethi senesi (Mekke'ye varıldığında) Sa'd b. Ebî Vakkas, çocuğu yakaladı ve; "Bu, kardeşim Utbe'nin oğludur. Bunun nesebinin kendisine istilhâkı için bana vasiyet etmiştir" dedi. Bunun üzerine Abd b. Zem'a ayaklanıp; "Bu, benim kardeşimdir, babamın cariyesinin oğludur, babamın yatağı üstünde doğmuştur" dedi. Her iki taraf bu niza ve husûmetlerini Peygamber @'e arzettiler. Sa'd b. Ebî Vakkas; "Ya Rasûlullah! Bu çocuk, kardeşim Utbe'nin oğludur. Nesebinin kendisine istilhâkına dair bana vasiyeti vardır" dedi. Abd. b. Zem'a da; "Bu, benim kardeşimdir ve babamın cariyesi doğurmuştur; babamın yatağı üstünde doğmuştur" dedi. Rasûlullah @; "Ya Abd b. Zem'a! Bu senindir." buyurdu. Sonra da Peygamber @; "Çocuk, yatağın sahibinindir. Zâniye de mahrumiyet düşer." buyurdu. Daha sonra da hanımı Şevde bintü Zem'a'ya, ona karşı tesettürlü olmasını söylemiştir. Çünkü çocuğun Utbe'ye benzediğini görmüştür (Buhari ve Müslim).
Ibni Abbas'in rivayetine göre bir adam Rasûlullah @'e gelerek: "Benim, kendisini çok sevdiğim bir karım var, fakat öylesine zayıf ki, bir başkası kendisine dokunsa aldırmaz." der. Rasûlullah @: "Onu boşayabilir-sin." cevabını verir. Adam; "Fakat onsuz yaşayamam" der. Bunun üzerine Rasûlullah @: "Öyleyse onunla geçinmelisin." buyururlar. Rasûlullah @, adamdan herhangi bir açıklama istemediği gibi şikâyetini zina suçlaması olarak almamış ve li'âri hükmü uygulamamış-tır (Nesei).
Bir rivayet de şöyledir: Adamın biri Rasûlullah @'e gelerek; "Filan kişi benim oğlum-dur, cahiliye devrinde annesi ile gizli ilişki kurmuştum." dedi. Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "İslâm'da gayri meşru olarak babalık iddiasında bulunmak yoktur. Cahiliyede yapılanlar ilga edilmiştir. Çocuk, yatağında doğduğu kişiye verilir ve zâni hiç bir hak iddia edemez." (Ebu Davud).
Yukarıda bahsi geçen âyeti ve Rasûlullah @'in Sünnetini kaynak alarak fâkihler li'ân kanununun temelini oluşturan esaslan ortaya koymuşlardır:
a- Li'ân, evde değil, ancak mahkemede hâkim önünde karşılıklı olarak uygulanır,
b- Li'ân yalnızca erkeğin hakkı değildir. Kadmm da, kocası kendisine zina ile suçlar veya çocuğunun babası olduğunu inkâr ederse mahkemede li'ân talep etme hakkı vardır,
c- Bir zan veya şüphe yahut endişe ifade eden sözler li'ânı gerektirmez. Ancak koca, karısını açıkça zina ile suçlar veya çocuğun kendisinin olduğunu inkâr ederse li'ân gerekir,
d- Karısını suçladıktan sonra yeminden vazgeçen kimse Hanefilerin görüşüne göre hapsedilir ve li'ânda bulununcaya veya suçlamasının yalan olduğunu itiraf edinceye kadar salıverilmez. Bu ikinci durumda kendisine kazf haddi uygulanır. Buna karşılık İmam Mâlik ve diğerlerine göre hapis gereksiz görülür; li'âm reddetmenin kişinin, yalancılığının itirafı demek olduğu ve dolayısıyla kazj cezasını gerekli kılmaktadır,
e- Eğer koca yemin ettikten sonra, kadın yeminden kaçınırsa, Hanefilere göre hapsedilir ve li'ânda bulununcaya kadar veya zina suçunu itiraf edinceye kadar salıverilmez. Buna karşılık diğer imamlar recmedilmesi gerektiği görüşündedirler,
f- Eğer bir koca çocuğunu reddediyorsa, li'ân gerektiği konusunda ittifak vardır.
g- Eğer bir baba çocuğu inkâr ediyorsa çocuk yalmz anneye verilir ve ona nisbetle anılır,
h- Li'ânın sonucunda ne kadın, ne de erkek cezalandırılır.
Hz. Aişe'den rivayetle, bir hırsız Rasûlullah @'e getirildi ve O da elini kestirdi. Hırsızı getirenler; "İşi bu kadar ileriye götüreceğinizi düşünmemiştik" dediler. Rasûlullah @: "Şayet kızım Fâtıma böyle bir şey yapmış olsa onun elini de keserdim!" buyurdu (Nesei).
Bir hırsız itirafda bulundu. Fakat çaldığı eşyalar yanında yoktu. Rasûlullah @: "Senin çaldığını sanmıyorum." dedi. Hırsız, çaldığını iki veya üç kez tekrarladı. Bunun üzerine Rasûlullah @, elinin kesilmesini emretti. Sonra ona dedi ki: "Allah'tan affını iste, tev-beyle O'na dön!" Adam kendine söylenileni yapınca Rasûlullah @, Allah'tan üç kez bu adamın affedilmesi için duada bulundu (Ebu Davud, Nesei, İbni Mace ve Darimi).
Halife Osman ve Ali, bir kuş çalanın elinin kesilmeyeceğine hükmettiler. Hiç bir sahabi buna karşı çıkmadı. Halife Ömer ve Ali, Bey-tü'I-mâl'dan çalanın elini kestirmediler ve hiç kimse onlara itiraz etmedi. (The Meaning oj theOur'an, c. VIII).
Hırsızlığın Cezası
Câbir'den rivayetle; Rasûlullah @'e bir hırsız getirdiler. Rasûlullah @: "Onu öldürün!" buyurdular. Bunun üzerine ashab: "Yâ Rasûlullah, bu adam sadece hırsızlık etmiştir." dediler. Rasûlullah @: "Onun elini kesin!" dedi ve hemen kesildi. Sonra o adamı tekrar getirdiler. Rasûlullah @: "Onu öldürün!" buyurdular. Câbir, olayın önceki gibi olduğunu anlattı. Sonra o adamı üçüncü kez getirdiler. Anlatan olayın yine önceki gibi olduğunu rivayet etti. Sonra adamı dördüncü defa ve beşinci defa getirdiler. Rasûlullah @: "Onu öldürün!" buyurdular (Ebu Davud ve Nesei).
Şöyle rivayet edilmiştir: "Bir hırsız Rasûlullah @'e getirildi. Elleri kesildiği zaman Rasûlullah @ ellerinin boynuna asılmasını emretti." (Tirmizi, Ebu Davud, Nesei ve İbni Mace).
İçkinin Cezası
Rasûlullah @ zamanında sarhoş için belirli bir ceza yoktu. Sarhoş biri muhakeme için getirildiğinde ayakkabı ile değnekle ve iple dövülür, tekmelenir ve kamçılanırdı. Bu suç için verilen cezanın üst sının 40 değnekti.
İçki içen bir adam Rasûlullah @'e getirildi ve o da sahabilere adamı dövmelerini buyurdu. Bazıları çarıkla, bazıları değnekle ve bazıları da hurma dalı ile onu dövdüler. Sonra Rasûlullah @ yerden biraz toprak aldı ve onun yüzüne attı (Ebu Davud).
Ebu Hureyre'den rivayetle, içki içen bir adam Rasûlullah @'e getirilmişti. Rasûlullah @ bize onu dövmemizi buyurdu, bazıları elleriyle, bazıları da ayakkabılanyla dövdü. Sonra Ra -sûlullah @ onlara sarhoşu kınamalarını söyledi. Onlar şöyle dediler: "Allah'a muhalefetten sakınmadın, Allah'tan korkmadın, Rasû-lullah'dan utanmadın!" Bazıları ise "Allah seni rezillik içinde bıraksın!" dediklerinde Rasûlullah @ onlardan şöyle söylemelerini istedi: "Allah'ım! Onu affet ve ona merhamet et! Aksi takdirde şeytan bu adam üzerinde güç sahibi olurdu." (Ebu Davud).
İbni Abbas, içki içerek sarhoş olduktan sonra yolda sendeleyerek yürüyen bir adamın Rasûlullah @'in huzuruna getirilirken Ab-bas'ın evinin hizasına gelince kaçtığını ve Abbas'ın yanma sığınarak onun boynuna sarıldığını rivayet etmiştir. Bu olay Rasûlullah @'e anlatıldığında güldü: "Demek sarhoş öyle yaptı ha!" dedi ve onunla ilgili hiç bir emir vermedi (Ebu Davud).
Enes, "Rasûlullah @'in, içki içen kişinin hurma dallarıyla ve ayakkabılarla dövülmesine, Ebu Bekir ise, kırk değnek vurulmasına izin verdiler." dedi (Buhari ve Müslim).
Enes bir başka rivayetinde Rasûlullah @'in içki içmenin cezasının hurma dalları ile kırk değnek ve ayakkabılarla dövülmek olarak belirlediğini nakletmiştir. Sa'ib b. Yezîd şöyle dedi: "Rasûlullah @ zamanında ve Ebu Bekr'in halifeliği ile Ömer'in halifeliğinin başlangıcında bir içkili adam getirildiği zaman biz onu ellerimizle, çarıklarımızla veya elbiselerimizi burarak döverdik. Fakat Ömer'in halifeliğinin son zamanlarında Ömer kırk değnek vururdu, şayet kişinin suçu ağır ve fazla ise seksen değnek vururdu." (Buha-ri).
Hz. Ali'den şöyle rivayet edilmiştir: "Ben haddlerin tatbiki sonucunda üzülen biri değilim, içki içen müstesna. Çünkü eğer o ölürse diyetini veririm. Diyet verecek olmamın sebebi Rasûlullah'm içki içenle ilgili kesin ceza belirtmemiş olmasıdır." (Buhari ve Müslim).
Hz. Ömer'in içki içmenin cezası konusunda Hz. Ali ile istişare ettiği ve Ali'nin ona; "Fikrime göre içki içen birine seksen değnek cezası vermelisin, çünkü bir kişi içki içerse sarhoş olur, sarhoş olduğunda ne dediğini bilmez ve o halinde de iftira eder." dediği rivayet edilmiştir. Bunun üzerine Halife Ömer iç-
ki içmenin cezasını 80 değnek olarak uyguladı (Muvatta).
Mahkeme Kararları
Rasûlullah @ zamanında muhakeme usûllerine, kanun ve kuralların yerine getirilmesine ve yönetimin tavrına ışık tutabilmek amacıyla bir kaç mahkeme kararını ele alalım:
1- Kölenin Öldürülmesi
Bir adamın, kölesini kasden öldürdüğü, bunun üzerine Rasûlullah @'in adamın yüz değnekle cezalandırılmasını ve bir yıl sürgün edilmesini emrettiği rivayet edilmiştir. O kişiye ayrıca bir köle âzâd etmesi de emredildi. Normal durumlarda kasden Öldürmenin cezası, öldürülen ister köle, ister hür olsun kısas-dır. Öyle görünüyor ki bu cinayet hâkimin takdir yetkisinin cezayı belirlediği hususî bir durumda işlenmiştir. (Zâdu'î-Meâd, c. III).
2- Bir Kızın Öldürülmesi
Yahudinin birinin, bir kızın başım iki taş arasında ezdiği rivayet edilmiştir. Kıza, Yahudinin adı söyleninceye kadar, bunu ona kimin, falanın mı, filanın mı yaptığı soruldu. O Yahudinin adı söylenince kız başını salladı. Yahudi tutulup getirildi, suçu kabul edince Rasûlullah @ başının taşlarla ezilmesini emretti (Buhari ve Müslim).
Bu misâl, hâkim öyle karar vermişse, suçluyu öldürdüğü veya öldürmeye çalıştığı biçimde ceza verilebileceğini göstermektedir.
3- Doğmamış Çocuğun Öldürülmesi
Ebu Hureyre'nin rivayetine göre; Hudeyl kadınlarından ikisi birbiriyle döğüştü. Biri diğerine bir taş attı. Taş, hem kadının, hem de rahmindeki çocuğun ölümüne sebep oldu. O vakit Rasûlullah @ kadının doğmamış çocuğu için diyet olarak en iyisinden bir köle alabilecek kadar bir para ödenmesine ve parayı diyetten sorumlu kadının ödemesi gerektiğine hükmetti. Ölen kadının çocuklarını ve onlarla birlikte olanları, öldüren kadının mirasçısı yaptı (Buharı ve Müslim).
4- Hz. Ali'nin İlginç Kararı
Yemen'de bir grup, bazı kişileri kuyu kazmak için işe aldı. Bir kişi kuyuya düştü ve düşerken de bir başkasını birlikte çekti, ikincisi üçüncüsünü, üçüncüsü de dördüncüsünü çekti. Böylece dördü de kuyuya düştü ve Öldü. Durum ölenlerin akrabaları tarafından Hz. Ali'ye bildirildiğinde Ali, kuyuyu kazdırmak için adamları tutan kişileri çağırttı ve kararını verdi: İlkinin tazminatı 1/4 olacaktı, çünkü o diğer üçünü de kendisi ile beraber kuyuya çekti ve Ölümlerine sebep oldu; ikincinin tazminatı 1/3 olacaktı, üçüncünün 1/2 ve dördüncünün tazminatı tam olacaktı, çünkü o, kimseyi kuyuya çekmemişti. Bu dava Rasûlullah @'e anlatıldığında "Ali'nin karan doğrudur." buyurdu (Ahmed).
5- Haram Kişilerle Evlenmenin Cezası Olarak Ölüm
Rasûlullah @, babasının karısıyla evlenen bir adamı öldürmesi ve malını müsadere etmesi için, Ebu Bare'yi göndermiştir (Ahmed ve Nesei). Buna benzer bir diğer olay Muaviye b. Karre'nin dedesinden nakledilmiştir: "Allah'ın Rasûlü onu, babasının karısıyla evlenen bir adamın üzerine gönderdi. O da onu öldürdü ve malını müsadere etti." Rasûlullah @, İbni Abbas'a "Kendisine haram olan kadınlarla ilişkide bulunanı öldür" buyurmuştur.
6- Suçun İtirafı
Bir adam bir kadınla zina etti ve dört kez itiraf etti. Rasûlullah @ ona deli olup olmadığını sordu. Hayır, cevabını aldı. Sonra "Evli misin?" dedi. Evet, cevabını alınca onu rec-mettirdi (Buhari ve Müslim). Aynı olayın bir başka rivayetinde adamın şehadetini dinledikten sonra Rasûlullah @'in adama "zinanın ne demek olduğunu biliyor musun?" diye sorduğu nakledilir. Adam "evet, bu kadınla, erkeğin karısı ile yaptığında meşru olan işi yaptım" dedi. Rasûlullah @ "bunu itiraf etmekten muradın nedir?" deyince, adam "beni temizlemeni istiyorum" dedi. O vakit Rasûlullah @ adamın recmedilmesini emretti (Ebu Davud).
7- Düşük Vak'aları
Mugîre b. Şu'be birbirine kuma olan iki kadından birinin diğerine taş attığını ve düşüğe sebebiyet verdiğini rivayet etmiştir. Rasûlullah @, en iyisinden bir cariye veya köle satın alabilecek miktar parayı diyet olarak belirlemiş ve bunun ödenmesinin kadının baba tarafından akrabalarının görevi olduğunu söylemiştir (Tirmizi). Ebu Hureyre düşüğe diyet olarak Rasûlullah @ tarafından en iyisinden bir cariye veya köle, bir at veya katırın uygun görüldüğünü rivayet etmiştir (Ebu Davud).
Sa'îd b. el-Müseyyeb Rasûlullah @'in, annesinin karnında iken öldürülen çocuğun diyeti olarak, en iyisinden bir köle veya cariyeyi belirlediğini rivayet etmiştir. Bu kararın aleyhine verildiği kişi "Niye henüz yemeyen, içmeyen, konuşmayan ve hiç sesi çıkmamış bir şey için diyet ödeyeyim!" dediğinde ve böyle bir durum için tazminat Ödenmesi gerekmediğini eklediğinde Allah'ın Rasûlü, "bu adam kâhinlere aittir" buyurdu (Muvatta, Nesei ve Ebu Davud).
8- Şüphe Üzerine Öldürme
Rasûlullah @, Hatem üzerine bir seriyye düzenledi; bu kabileden bazı kişiler himaye aramak için secdeye varmalarına rağmen öldürüldüler. RasûluUah @ bunu duyduğunda onlara diyetlerinin yansının ödenmesini emretti ve "ben, müşriklerin yanında bulunan Müslümanlardan sorumlu değilim" dedi (Ebu Da-vud).
9- İçki İçmek
Hz. Ali, Rasûlullah @'in sarhoşa kırk değnek vurulmasını buyurduğunu nakletmiştir. Ebu Bekir de bu cezayı uygulamış, fakat Hz. Ömer (içki içme alışkanlığındaki artıştan olsa gerek) bunu seksen değneğe çıkarmıştır. (Zâdu l-Meâd). Bir adamın içki içip sarhoş olduktan sonra yolda sendelerken yakalandığı ve Rasûlullah @'e getirilirken kaçtığı rivayet edilmiştir. Bu olay Rasûlullah @'e söylendiğinde gülerek; "bunu yaptı mı?" demiş ve adamla ilgili hiçbir emir vermemiştir (Ebu Davud).
Ukbe b. Haris şöyle rivayet etmiştir: "Nu'-man veya Nu'man'ın oğlu sarhoş bir vaziyette Rasûlullah @'ın önüne getirilmişti. Rasûlullah @ öfkelendi ve evde hazır bulunan herkese onu dövmelerini buyurdu. Onlar da Nu'man'ı hurma dallan ve ayakkabıları ile dövdüler; ben de onu dövenler arasınday-dım." (Buhari).
Ebu Hureyre şöyle rivayet etmiştir: İçki içen bir adam Rasûlullah @'e getirildi. Rasûlullah @, "onu dövün" buyurdu. Ebu Hureyre şöyle ilave etti: "Bunun üzerine onu bazılanmız ellerimizle, bazılanmız ayakkabı! anmız ile ve bazılarımız da elbiselerimiz ile (onlan bükerek) dövdük. Bitirdiğimizde biri 'Allah'ın laneti üzerine Üzerine olsun' dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @ 'Böyle söylemeyin, çünkü böylece şeytana onu yenmesinde yardım edersiniz' buyurdu" (Buhari).
10- Hırsızlık:
Allah; "Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sa-
hibidir." buyurmuştur (5:38). Hırsızın elinin kesilebileceği en alt sınır Rasûlullah @ tarafından belirlenmiştir. Hz. Aişe'ye göre, Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Çeyrek dinar çalan hırsızın elini (ilk hırsızlığında bilek ekleminden) kesin." (Buhari).
İbni Ömer, Rasûlullah @'in üç dirhem değerinde bir kalkanı çaldığı için bir hırsızın elini kestirdiğini rivayet etmiştir (Buhari).
Hz. Aişe şöyle rivayet etmiştir: "Rasûlullah @ bir kadının elini kestirdi, kadın bana gelirdi ve ben de onun sözlerini Rasûlullah @'e iletirdim; kadın tevbe etmişti ve tevbesinde samimi idi" (Buhari).
Safvan b. Ümeyye Medine'ye geldi, mescidde hırkasını yastık olarak kullanarak uyudu. Daha sonra bir hırsız geldi ve hırkasını çaldı. Safvan onu yakaladı ve Rasûlullah @'e getirdi. Rasûlullah @ de hırsızın ellerinin kesilmesini emretti. Safvan: "Benim maksadım bu değildi^ hırkamı ona sadaka olarak verdim" dedi. Allah'ın Rasûlü: "Bunu niye hırsızı bana getirmeden önce yapmadın?" dedi (İbni Mâce ve Darimi).
Rasûlullah @'e bir hırsız getirilip elleri kesti-rildiğinde, Allah'ın Rasûlü'nün hırsızın elinin boynuna asılmasını emrettiği rivayet edilmiştir (Tirmizi, Ebu Davud, Nesei ve İbni Mace).
Hırsızlığın itirafı: Rasûlullah @'e bir hırsız getirildiği, fakat yanında hiç bir eşya bulunmadığı rivayet edilmiştir. Allah'ın Rasûlü ona, "Senin çalacağım zennetmiyorum" dedi. Adam çaldığını söyledi ve bunu iki veya üç kez tekrarladı; bunun üzerine Rasûlullah @ emir verdi ve adamın elleri kesildi (Ebu Davud, Nesei, İbni Mace, Darimi).
11- Tek Taraflı İtirafta Cezalandırma
Bir adam Rasûlullah @'e geldi ve belli bir kadınla zina ettiğini söyledi, ancak kadın çağrıldığında bunu inkâr etti. Rasûlullah @ sadece adama yüz değnek cezası verdi, fakat kadını cezasız bıraktı (Zâdu'î-Meâd).
12- Kazf
Rasûlullah @ Hz. Aişe'ye karşı iftira fiilinde bulunan iki adam ve bir kadının her birine seksen değnek vurdurmuştur. (Zâdu'l-Meâd).
13- Yaralama Ve Yara Tazminatı
a- Enes b. Mâlik'den rivayet olunduğuna göre halası Rübeyy'i binti Nadr bir genç kadının ön dişini kırmış. Olay Rasûlullah @'e gidince, O kısas emrini vermiş. Bunun üzerine Enes b. Nadr (Rübeyy'i'nin kardeşi) ayağa kalkarak; "Yâ Rasûlullah, şimdi Rübeyy'i'n ön dişi mi kırılacak? Olamaz! Seni hak (din) ile gönderen Allah'a yemin ederim ki, onun ön dişi kınlamaz" demiş. Rasûlullah @: "Yâ Enes, Allah'ın hükmü kısastır" buyurmuş, karşı taraf da razı olarak affetmişler. Bunun üzerine Rasûlullah @: "Hakikaten Allah'ın kullarından öyleleri var ki, Allah'a yemin ederse Allah kendisini yemininde sabit kılar" buyurmuşlardır (Buhari ve Müslim).
b- Ya'la b. Ümeyye, Rasûlullah @ ile Tebük Gazvesine giderlerken yanında bir hizmetçisinin de bulunduğunu ve bu hizmetçinin bir başkasıyla kavga ettiğini rivayet etmiştir. Biri diğerinin elini ısırmış, ışınlan kişi elini, ısıranın ağzından çekince dişini çıkarmış. Dişi çıkan, Rasûlullah @'e şikâyette bulunmuş, O da; "Sen, deve gibi onun elini ısmrken, o adamın elini senin ağzında bırakması düşünülebilir mi?" buyurarak kısasa gerek görmemiştir (Buhari ve Müslim).
c- Sehl b. Sa'd Rasûlullah @'in kapısındaki bir delikten içeriye bakıyordu. Allah'ın Rasûlü yanında bulundurduğu sivri uçlu bir âleti göstererek; "Şayet bana baktığını bilseydim bununla senin gözlerini oyardım, çünkü insanlara evlere girerken izin almalan emredilmiştir" buyurdu (Buhari ve Müslim). Ebu Zer, Rasûlullah @'İn şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Eğer bir kimse, izin almadan bir perdeyi kaldırır ve evin içine bakar da görmemesi gereken bir şeyi görürse, işlenmesi caiz olmayan bir fiili irtikab etmiş olur. Fakat bir adam perdesiz ve kapalı da bulunmayan bir kapının Önünden geçerken içeriye baksa, hiçbir günah işlemiş olmaz; çünkü günah içerde-kilere aittir." (Tirmizi). Ebu Hureyre, Rasûlullah @'in: "Eğer bir kimse evinize gizlice bakıyorken ona bir taş atsanız ve gözünü çıkarsanız günahkâr olmazsınız" buyurduğunu rivayet etmiştir. Enes'den de buna benzer bir rivayet kayıtlıdır. Böyle bir kişinin diyet istemeye hakkı yoktur (Buhari).
d- Hişam'ın babası, Hz. Ömer'in; "Kim Rasûlullah @'in düşük hakkında hüküm verdiğini duydu?" diye sorduğunda rivayet etmiştir. Mugîre "Rasûlullah @'ın diyet olarak bir cariye veya köleyi belirlediğini duydum." dedi. Hz. Ömer "İddiana şahit olacak birini göster" deyince Muhammed b. Mesleme, "RasûluUah @'in böyle bir hükmü olduğuna şehadet ederim" dedi (Buhari).
e- Bir hayvanın sebep olduğu yaralanma veya ölüm: Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah @; "Bir hayvanın sebep olduğu ölüm veya yaralanmada kimseye diyet gerek-
rnez; yine bunun gibi bir kuyu ya da madende husule gelen ölüm için de diyet yoktur." buyurmuştur. (Buhari ve Müslim).
14- Evli Bir Kişinin Zinası
a- Bir adam RasûluUah @'e geldi ve bir kadınla haram ilişkide bulunduğunu itiraf etti. Dört kez de yemin etti. RasûluUah @: "Belki onu sıktın, öptün veya ona baktın" dedi. Adam, "Hayır, ey Allah'ın Rasûlü!" dedi. Bunun üzerine RasûluUah @"Onunla ilişkide bulundun mu?" diye açık kelimelerle sorup evet cevabını alınca adamın recmedilmesini emretti (Buhari). Bir başka rivayette RasûluUah @ onunla yatıp yatmadığını, vücutlarının temas edip etmediğini sordu, evet cevabını aldı. Yine bir başka rivayette adam kadınla cinsî ilişkide bulunduğunu İtiraf edince RasûluUah @ uzvunun kadının uzvuna girip girmediğini sordu, adam girdiğini söyleyince RasûluUah @ "çubuğun damlalığa veya ipin kuyuya girdiği gibi mi?" diye sordu. Öyle olduğu cevabını alınca ona zinanın ne demek olduğunu bilip bilmediğini sordu, o da bildiğini söyleyince RasûluUah @ recmedilmesini emretti (Ebu Davud).
b- Câbir b. Eşlem el-Ensarî, Benî Eşlem kabilesinden bir adamm RasûluUah @'e gelerek gayri meşru ilişkide bulunduğunu bildirdiğini ve kendi aleyhinde dört kez şahitlik ettiğini rivayet etmiştir. Adam evli olduğu için RasûluUah @ recmedilmesini emretmiştir (Buhari).
Şeylanî kendisinin Abdullah b. Ebi Avf a "Allah'ın Rasûlü recm cezasını uyguladı mı?" diye sorduğunu rivayet etmiştir. Abdullah "Evet" dedi. Şeylanî "Nur sûresi nazil olduktan sonra mı, önce mi?" dediğinde Abdullah "bilmiyorum" dedi (Buhari).
15- Bekârın Zinası
a- Zeyd b. Halid el-Cuhanî RasûluUah @'ın evli olmayan ve bir halde cinsî ilişkide bulunmuş bir kişiye seksen değnek vurduğunu ve bir yıl sürgün ettiğini rivayet etmiştir. Ömer
b. Hattab da böyle bir kimseyi bir yıl sürmüştür ki, bu sünnet hâlâ geçerlidir (Buhari).
b- Ebu Hureyre Rasûlulla @'in, gayri meşru ilişkide bulunmuş bekâr bir kişiyi muhakeme ettikten sonra bir yıl sürgün ettiğini ve haddi uyguladığını rivayet etmiştir (Buhari).
c- Ebu Hureyre RasûluUah @'e, zina etmiş bulunan bir cariyenin hükmünün sorulduğunu rivayet etmiştir. RasûluUah @ "eğer zina etmişse ona yüz değnek vurun, fakat azarlamayın; tekrar zina ederse yine değnek vurun fakat azarlamayın; üçüncü kez zina ederse bir ip parçasına da olsa satınız" buyurmuştur (Buhari). ı
16- Tecavüz
a- Vâil b. Hucr, RasûluUah @ zamanında bir kadının namaz kılmak için dışarıya çıktığını ve onunla karşılaşan bir adamın ona tecavüz ederek arzusunu tatmin ettiğini rivayet etmiştir. Kadın, muhacirlerden bir gruba rastlayınca "bu adam bana şunu şunu yaptı" dedi. Muhacirler adamı yakaladı ve Allah'ın Rasûlü'ne getirdiler. RasûluUah @ kadına: "Sen git, Allah seni affetmiştir." dedi ve onunla ilişkide bulunan adamın recmedilmesini emretti. Daha sonra RasûluUah @ şöyle söyledi: "O adam öyle bir tevbe etti ki, eğer Medine halkı öyle tevbe etse idi onların hepsinin de tevbe-leri kabul olurdu." (Tirmizi ve Ebu Davud).
b- Nâfi, Ebu Ubeyd'in kızı Safıye'nin, halifenin kölelerinden birisinin ganimet olan kızlardan biri ile kızın arzusu hilâfına cinsî münasebette bulunduğunu ve kızlığım bozduğunu bildirdiğini rivayet etmiştir. Ömer, köleyi dövdürdü fakat kızı dövdürmedi. Çünkü olay kızın arzusu hilâfına olmuştu (Buhari).
17- Allah'a İsyan Ve İrtidat
"RasûluUah @, Allah'a ve Rasûlü'ne savaş açan ve îslâm dininden dönen Ureyne kabilesinin adamlarının ellerini ve ayaklarını kestirdi. Ve (onların kanayan uzuvlarını) ölümlerine kadar dağlatmadı." (Buhari).
Delil Yokluğunda Yemin: Eş'as b. Kays, Rasulullah @'in (bir davacıya) "İki şahit getirmelisin, aksi takdirde sanıktan (inkâr ederse) yemin etmesi istenecektir" buyurduğunu rivayet etmiştir (Buharı).
Ta'zîr Gerektiren Suçların Cezalandırılması:
Ebu Bürde, Rasulullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Hadd cezası hâriç, hiç kimseye 10'dan fazla değnek vurulmasın." (Buhari). Ve Abdurrahman başkalarından naklen Rasulullah @'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hakkında hadd belirlenmiş suçtan dolayı tutulan kimse hâriç hiç kimseye verilecek ceza on değneği geçemez." (Buhari).
KISIM 5
İDEAL HAKİM
Sonuç: Allah'ın Râsûlü Muhammed @ en ideal hâkim idi. O'nun adalet anlayışı en yüksek seviyede idi. Bu hususiyetiyle, adı Arap Yanmadası'nda her gün takdirle anıldı. Onun ashabı da mustazaflar, mazlumlar ve hakir görülenler için adaletin tatbikatçıları olarak ilân edildiler. Bütün dünya baskı ve işkence altında inlerken Rasulullah @ zulüm gören insanlığın kurtarıcısı olarak gönderildi. Dost-düşman, Müslim - gayrimüslim, onun getirdiği hukuk karşısında eşitti.
Rasulullah @ bizzat Kur'ân-ı Kerîm'in emirlerinin tatbikçisiydi: "Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil davranın, takvaya yakışan da budur..." (5: 8). "Allah size adaleti ve iyiliği emreder. Ey iman edenler! Adaleti hâkim kılın ve ana-babanız ve yakın akrabanıza karşı olsa bile Allah için doğru şahitlik yapınız." Kur'ân'da yine şöyle buyurulmaktadır: "...Söylediğiniz zaman da akrabanız da olsa adalet yapın ve Allah'a verdiğiniz sözü tutun..." (6: 152).
Bir defasında kendisine getirilen hırsızın elini kestirdiğinde sahabeler bunun ağır bir ceza olduğunu gördüler. O vakit Rasulullah @: "Eğer o hırsız kızım Fâtıma olsaydı, yine de ellerini kestirirdim." buyurdu. Bir başka defasında bir Yahudi ile bir Müslüman arasındaki davada Yahudi lehine karar vermiştir. Bunun üzerine Yahudi; "Allah için doğru karara vardın!" diye bağırmıştır. Bu kararı verdiğinden dolayı Müslümanın bağlı bulunduğu kabilenin taraftarlığından uzak kalacağından hiç çekinmemiştir.
Bir keresinde Benî Mahzum'dan zengin-eşraf-tan bir kadın hırsızlık yaptı ve yakalanarak Rasûlullah'a getirildi. Sahabiler kadını görünce asaletine binaen onun serbest bırakılmasını rica ettiler. Rasûlullah @ imtiyaz fikrini aşağılayarak kadının elinin kesilmesini emretti.
Bİr başka defasında Benî Salebi kabilesinden vahşi ruhlu bir kişi Ensar'dan bir Müslümanı Öldürdü. Öldürülenin vârisleri katilin oğlunun yakalanmasını ve intikam için öldürülmesini talep ettiler. Rasûlullah @ bunu yasakladı ve şöyle buyurdu: "Oğul, babasının suçundan mesul değildir!" Hayber hâriç bütün Arabistan İslâm'ın hâkimiyeti altına girdiği zamanda Hayber Yahudileri sahabeden birini Hay-ber'de haksız yere öldürdüler. Rasûlullah @ suçluyu bulamadı. Bunun üzerine öldürülen müslümanın mirasçılarına diyet olarak yüz deve verdi.
Rasûlullah @, davacının şeriatına göre hükmederdi. Bir defasında Benî Kurayza kabilesinden biri Benî Nâdir kabilesinden bir Yahudi tarafından öldürülmüştü. Dava Rasûlullah @'in önüne geldiğinde Tevrat'ın hükümleri tatbik edildi: Cana karşı can. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar ve diğer kabileler arasındaki anlaşmazlıklarda Rasûlullah @ son karar ve yargı mercii idi. Son haccında irad ettiği Veda Hutbesinde Rasûlullah @ insanlara şöyle seslenmiştir: "Her kime borcum varsa onu benden istesin. Her kimin üzerimde hakkı varsa gelip alsın." Bunun üzerine Sarf isimli bir adam bir kaç dirhem alacağı olduğunu söyledi, para kendisine hemen ödendi... Sahar, İslâm'ı Taif fethedildikten sonra kabul etmiş bir kabile reisiydi. Bir keresinde müşrik Mugîre, Rasûlullah @'e gelerek Sahar'ı, halasını alıkoyduğu iddiasıyla şikâyet etti. Rasûlullah @, Sahar'a hemen Mugîre'nin halasını serbest bırakmasını söyledi.
Rasûlullah @'in Hadislerine Göre Hâkimlerin Vazifeleri: Hz. Peygamber @ her ne söylemişse onu bizzat uygulamıştır. Ve bu kurallar onun halefleri tarafından da izlenmiştir:
1- Hâkim, önemli ve büyük sorumluluk gerektiren bir işi yürütmek zorundadır. Bazen karşısına yönetimde görevli kişileri, yakınlarını, yetkilileri, devletin üst görevlerindeki kişileri çağırmak zorundadır. Bundan dolayı, adaleti tatbikde doğru, ciddi ve soğukkanlı olmalıdır. Hiç bir şey onun aklını doğru yoldan ayrılmaya çelmemelidir. "Biz, ihtiyatlı bir cemaatız." (26:56). Bu yüzden Rasûlullah @, Ebu Bekre'nin rivayetine göre şöyle buyurmuştur: "Öfkeli iken hiçbir kimse iki kişi arasında hükmetmesin."
2- Hâkim had cezası belirlenmiş suçların cezasını uygulamakta müşfik olmamalıdır. Kur'ân'da mealen : "...Allah'a ve ahiret gününe inananlardan iseniz, Allah'ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut(up engelle)nıesin. Mü'minlerden bir topluluk da onlara yapılan azaba şahit olsun." (24:2) Duyurulmaktadır.
3- Bir hâkim anlaşmazlıkları mümkün olduğu kadar çabuk ve kesin sonuca bağlamalıdır. Çünkü gecikmiş adalete değer verilemez.
4- Her iki taraftan da hiç bir hediye ve rüşvet kabul etmemelidir.
5- Âdil bir neticeye ulaşmak için çok çaba harcamalıdır. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Bir hâkim adaletten ayrılmadığı sürece Allah onunla beraberdir. Şayet bilerek adaletsizlik yaparsa Allah onu terkeder ve şeytan kendisine musallat olur."
6- Hâkim, herkesi kanun önünle eşit görmelidir. Allah'ın kulları arasmda adaleti dağıtması gibi bir hâkim de ne pahasına olursa olsun ayrım yapmamalıdır. Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Sizden Önceki milletlerin helaki zenginlerini ve soylularını serbest bırakıp, fakir ve zayıfları cezalandırmalarından olmuştur." İslâm hukukuna göre bir hâkim aslî, cezaî ve askerî bütün davaların hâkimidir. Asliye, ceza ve askerî mahkemeler için ayn ayn organlar yoktur.
Rasulullah @ 'in Adalet ile İlgili Bazı Hadisleri: Büreyde'nin rivayetine göre Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "insanlar arasında hâkim seçilen kişi bıçaksız kesilmiş gibidir." "Hâkimler üç sınıftır: Bir sınıfı cennette, diğer iki sınıfı cehennemdedir. Hakkı bilerek onunla hükmeden cennette; Hakkı bildiği halde onunla hükmetmeyerek hükümde zulmeden cehennemde; Hakkı bilmediği halde halka cehaletle hüküm veren de cehennemdedir."
Hz. Ali şöyle rivayet etmiştir: "Rasulullah @ beni Yemen'e hâkim olarak gönderdi. Ben 'Ya Rasulullah! Beni genç yaşımda yolluyor-sun, adaleti uygulayabilecek bilgim yok.' dedim. Rasulullah @: 'Allah senin kalbine feraset verir ve dilini de ketum yapar. Sana karar vermen için iki kişi gelirse diğerinin savunmasını dinlemeden ilkinin lehine karara varma, çünkü ikinciyi dinlemen davayı anlaman bakımından lüzumludur.' Bundan sonra ben, kararlarımda hiç şüpheye düşmedim."
Ümmü Seleme'den rivayet olunduğuna göre Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Filhakika siz benim huzurumda birbirinizden (hak) dava ediyorsunuz. Ama caiz ki bazınız hüccetini bazınızdan daha iyi anlatmış olur da ben de ondan dinlediğim gibi hüküm veririm. Şimdi her kime din kardeşinin hakkından birşey kesersem ancak ve ancak onun için ateşten bir parça kesmiş olurum. Binâenaleyh onu almasın." Bir başka hadislerinde de; "Hakkı olmadığı halde hak iddia eden bizden değildir. Bırakınız cehennemdeki yerini arasın." buyurmuştur.
Bunlar Peygamber @'in İslâm hukuku önünde insanların eşitliğini sağladığını ve onun adaleti uygulamada örnek bir insan olduğunu isbatlayan hadis ve olaylardan bir kaçıdır. Ondan sonra gelen halifeleri de bu hüküm ve nasihatleri sadakatle korumuşlar ve gittikleri yerlere adaleti götürmüşlerdir. İslâm'ın bu yü-, ce öğretileri tarihe Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Ömer b. Abdülaziz, Sultan Gıya-süddin ve diğerleri gibi pek çok adalet timsallerini bağışlamıştır.
Muhakeme Usûlü
Allah'ın son Peygamberi ve Rasulü Muham-med @, adaleti uygularken dava için hiç bir ücret talep etmemiştir. Ne zaman adalet istense bu istek karşılıksız olarak yerine getirildi. İkinci olarak Rasulullah @ adaleti dağıtmada en süratli olan kişiydi. Zira gecikmiş bir adalet, adalet değil, zulümdür. Delillerle ilgili teknik kurallar konusunda çok kesin hükümler koymamış, aksine hâkimlere adaletin tatbiki için gerekeni yapmada serbestlik tanımıştır. İsbat yükünü iddia sahibine hasretmiştir. Suç söz konusu olduğunda ise, itiraf defalarca tekrarlatılarak veya müstakil şahitler yolu ile teyid ettirilmiştir.
İKİNCİ BÖLÜM
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
DÂVETÇİ
KISIM 1
İSLAM'A DAVET
Tarihte ortaya çıktığı andan itibaren İslâm, insanları doğruluğuna inandırmaya çalışmış ve onları bu yeni dinin mensupları olmaya davet etmiştir. Dinî uygulamanın özü bir yana İslâm, tarih boyunca görülmüş en büyük planı uygulamaya koymuştur. Bu plan bütün insanlığı Müslüman yapmak, adaleti, doğruluğu, salih bir hayatı, saflığı ve güzelliği getirmek için onları harekete geçirmeyi kapsamaktadır. Daha önce İslâm'ın, insanlar arasında fazilet, doğruluk ve takva dışında bir ayırım yapmadığını gördük. Yine gördük ki İslâm ilâhî iradeyi insan hayatının ve ilgilerinin her alanına uygular; yani sadece belirli şekil ve mahiyet taşıyan ibadetler değil, herşey dîn ile ilgilidir. Ve yine gördük ki, İslâm ne sürekli bir tefekkür dini, ne de bir kendini adama ve dünyadan soyutlama dinidir. Bunların yerine o, mutfaklarında ve alışveriş yerlerinde olduğu kadar, camilerinde ve savaş alanlarında da dünyayla içice yaşama dinidir.
İslâm, insanlar arasından seçilmiş bir kişiye, Hz. Muhammed @'e gönderilmiştir. O, ilk kez vahye muhatap olduğunda bu müthiş olayın dehşeti ve ağırlığıyla hemen eve kapanmış, titremesine bir son vermek için kendisini bir battaniyeye sarınca, ikinci defa gelen vahiyde şöyle denmiştir: "Ey örtüsüne bürünen... Kalk ve uyar." (74: 1-2). "(Önce) en yakın akrabanı uyar." (26: 214). Hz. Muham-med @ çağrıya uydu. Hanımını ve yeğenini yeni dine kattı ve arkadaşlarını da yeni inanca katılmaya çağırdı. Süreç başlamıştı; fakat henüz asıl amacı olan bütün dünyayı Müslüman yapmaktan çok uzaktı. Kurulu olan dini değiştirmeye çalışan bu yeni inançtan insanlar uzak durdular ve ona karşı mücadele ettiler; mensuplarına da eza ve cefada bulundular. İlk müslümanlar hakîr görüldüler, zulmolundu-lar. Onları inançlarından döndürmek için her türlü baskı uygulandı. Bütün bu taktikler başarısızlığa uğradığında düşman, lider Hz. Mu-hammed @'i ortadan kaldırmak için bir suikast hazırladı. Allah'ın inayetiyle bundan haberdar olan Hz. Muhammed @, onların tuzaklarına düşmedi. Muhalifleri de O'na ve ashabına karşı savaş açtılar. Bir çok savaş ve can kaybı pahasına İslâm ilerlemeye devam etti ve nihayetinde karşısındakilere galip geldi.
İslâm'ın mâruz kaldığı bu vak'alardan Dinler Tarihinde genişçe söz edilmektedir. Pratikte her din benzer bir başlangıca sahiptir. Birçok din kendini muhafaza etmek için, bir başkasının ortaya çıkarak hayat sürmesine müsaade etmez. Eğer yeni bir din başarılı olur ve kendisine taraftar bulabilirse, eski kurulu din, yeni olana zulmeder. Aynı trajik tarih kültürler ve etnik gruplar için de geçerlidir. Nerede azınlık varsa, çoğunluktaki kültür ya da etnik grup onları yok etmeye çalışır; başarısızlığa uğradığında da zulme ve baskıya başvurur. Bir çoğunluk için azınlığı yok ederek genişlemeye çalışmak bir sağlık ve hayat belirtisidir. Bu evrensel istekte hiçbir yanlış yön yoktur. Tersine, hata, yok etme metodundadır; yani zulüm, baskı ve uranlıktadır; neticeye ulaşabilmek için "zor" kullanmaktadır.
Pratikte, İslâm hâriç, dünyanın bütün dinleri bu açıdan suçludurlar. Çünkü İslâm, İslâm toplumu içinde kendine özgü tek bir misyon teorisine, diğer inançlarla ilgili tek bir teoriye ve diğer din mensupları hakkında da yine tek bir teoriye sahiptir.
İslâm'ın Davet Görüşü
Allah'ın Emri
Müslüman kendisini Allah tarafından bütün insanları O'na kulluğa çağırmakla, mevcut ortak bir işlev olan İslâm'a çağırmakla vazifeli görür. (42:15) Hayatının gayesi, bütün insanlığı ilahiyatı ve ğeriat'ıylo,, ahlâkı ve müesseseleriyle Allah'ın son ve mükemmel dini olan İslâm'ın bütün insanların dini olduğu bir hayata götürmektir. Kur'ân'da Allah insana şöyle emreder: "İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et..." (16:125) tşte davet bu emrin yerine getirilmesidir. Hakikati, onu görmezden gelenlere öğretmek; dünyada Allah'ın korumasını ve ahirette ise Cennet'i kazanmakla ilgili iyi haberleri anlatmak; Ce-hennem'deki çok yakın bir azâb ile ve bu dünyada da hüsranla insanları uyarmak davetin kapsamı içindedir. (22: 67).
Emrin yerine getirilmesi Kur'ân'da faziletlerin ve mutluluğun en üst noktası olarak beyan edilir: "(İnsanları) Allah'a çağıran, salih amel işleyen ve 'ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?" (41: 33).
Rasûlullah @ de bu görevi en asîl görev olarak vasıflandırmış ve sonucunu yani bir insanın İslâm'a girmesini de mükâfatların en büyüğü olarak görmüştür. Allah'a itaat İslâm'ın esasından olduğu ve insanları Allah'a itaat etmeye çağırarak emri yerine getirmek de bu esasın yerine getirilmesini sağlayan en önemli kısım olduğuna göre bu görev, bütün Müslümanların iftihar ve azimle taşımaları gereken bir görevdir.
Dâvet'En Büyük Hayırdır
Davet'in islâm'daki merkezîliği ve insanın kaderi göz Önüne alındığında yüksek değer taşıdığı şüphe götürmez. Hakikatin bilgisi en büyük kazançtır; davet hakikatin açıklanması ve öğretilmesidir. Davet eden gerçeği yaymaya çalışır ve davet edilen de ona uymaya çağırılır. Açıkça davet, verilebilecek en kıymetli hediyenin takdimidir. Ek olarak davet, çok yakın bir tehlikeye karşı da bir uyarıdır. Bir kişinin yayılmakta olan bir yangına karşı yakınlarını ve komşularını uyarması herkesin tabiî karşıladığı bir hayırdır. O halde bir kişinin komşusunu sonsuz ve daha elîm bir ateşe karşı uyarması ne kadar daha az hayırlıdır? Nihayet, hayatta bir başka insanın da gerçeği görüp anlamasına vesile olmak insana büyük mutluluk vermektedir. Doğrunun anlaşılması ve gerçeğin özümsenmesi öğretende ve öğrenende hem kalbin hem de zihnin ferahlamasını sağlar. Bundan ötürüdür ki, Müslümanlar davet görevini şevkle sürdürmektedirler.
Misyon, Din İçin Gereklidir
Akla hitab eden hiçbir din daveti gözardı edemez. Daveti gözardı etmek, din tarafından doğru olduğu iddia edilen şeye diğer insanların da katılmasını istememek demektir. Bu katılımı istememek ise, neyin iyi ve doğru olduğu ve neyin olmadığı hakkında bir iddia ortaya atıldığında ya bu iddia hakkında ciddî olmamak ya da iddianın tamamen sübjektif, partikularist (özel) veya rölatif ve sonuçta onu ileri sürenlerden başka kimseye uygun olmadığını söylemek anlamına gelir. Açıkça bu, kabileciliğin, dinî rölativizmin, ırkçılığın ve dar görüşlülüğün en uç şeklidir. Diğer konularda olduğu gibi dinde de izafiyet diğer görüşler ve iddialar tarafından etkilenmeye karşı dini zayıf düşürür. Hatta en kabileci ve ırkçı dinler dahi kendi mensupları arasında bile tutunabilmek için bunu aşmak zorundadırlar. Rölativizm, bir "iddianın yalnızca mensubu için doğru ve diğer iddiaların ise diğerleri için doğru olabileceği" anlamına gelir. Fakat dinler, hayat ve ölüm; geçmiş, bugün ve gelecek; dünya ve yaratılış; fazilet ve ahlâksızlık; mutluluk ve mutsuzluk; bilgi ve doğruluk hakkında çok önemli iddialarda bulunurlar. Bu iddialar kendilerini öne sürenler tarafından gereksiz ilân edilirlerse o zaman iddianın ciddiyeti şüphelidir. Daha da önemlisi iddianın tamamen tarafsız bir biçimde yapılmış olduğu düşüncesidir. Bu durumda, birbirine ters fikirleri yanyana koymak, onların doğruluğunu iddia etmek ve onların birbirleriyle çelişmelerini sonsuza dek uzlaşamaz olarak görmek anlamına gelir. Dinî rölativis-tin kendi iddialarını indirgediği böyle bir durum tabii olarak yalnızca orta seviyede bir zekânın kabul edebileceği bir durumdur. Biraz zekâya sahip bir kafa böyle bir iddiaya karşı çıkar, çünkü doğru, tabii olarak bunun dışındadır. Elbette her insan gibi din adamı da bir hipotez cümlesi, doğruluğu şüpheli olan, sınırlı bir uygulanabilirliği ya da geçerliği olan ya da kesin olmayan bir önerme söyleyebilir. Fakat dinde, özellikle inancın temel esasları sözkonusu olduğunda bütün gücü, evrenselliği ve farklılığı ile gerçek hakkında kaçamak sözler söylenemez. Ancak, iddialarının doğruluğu hakkında ikna olan kişiler de bu iddiaları bozulmaktan korumalı ve böylece kendi doğrusuna inanmayanları ikna etme görevine katılmalıdır. Bu da misyonun zihnî yönüdür.
İslâm gerçekten de misyoner bir dindir. Belki bu yönüyle diğerlerinden biraz daha öndedir, çünkü öne sürdüğü iddialar kritik ve rasyoneldir. Ek olarak İslâm son din olduğunu iddia eder; bütün dinlerin, özellikle kendisinden önce gelen ve aynı dinî gelenek üzere bulunan Musevilik ve Hıristiyanlığın son reformu olduğunu söyler. Açıkça iddiaları diğer dinlerin tersi yöndedir. Anlaşılır bir ifadeyle konuşursak, neticede, İslâm'ın misyonu onun tasdik ettiklerinin ve reddettiklerinin zaruri bir devamıdır. Herkes bu konuda Müslümanla yarışabilir; Müslüman da epistemolojik olarak İslâm'ın önermelerinin doğruluğunu ispatlamaya ve kendisiyle tartışanın muvafakatini kazanmaya mecburdur.
İslâmî Davetin Mahiyeti
Hürriyet
Hayat ve ölüm, ebedî mükâfat ya da azap, bu dünyada mutluluk ya da mutsuzluk, doğrunun aydınlığı ya da yanlışın karanlığı, fazilet ve ahlâksızlık gibi en Önemli iddiaları ele almaya bir davet olan misyon hem çağıran hem de çağırılanın tarafında mutlak bir bağlantıyla ilişkilendirilmelidir. Her iki taraf için de kazanç ya da menfaat sağlayarak veya bunları arzulayarak; tahakküm veya baskıyla, hakikatin ortaya çıkarılması ve Allah'ın rızası dışında bir niyetle kullanarak bu münasebeti şekillendirmek davetin yapısını bozan ve onu geçersiz kılan büyük bir günahtır. İslâm'ın çağrısı kesin bir ciddiyet içinde yapılmalıdır ve her zaman için gerçeğe eşit derecede vâkıf olunarak anlaşılması ümit edilir. Davet edilen kendisini kesinlikle korku ve baskıdan uzak hissetmeli ve vardığı hükmün kendisine ait olduğundan emin olmalıdır.
O halde Müslümanlar kendilerini, insanları kolaylaştırılmış bir İslâm'a çağırmakla mükellef görmezler. Davetin şartları Allah tarafından belirlenmiştir ve ancak davet emriyle belirlenmiş bir otoriteye sahiptirler. "Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır ... artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin ... kim doğru yola gelirse kendi menfaatinedir, kim de saparsa ancak kendi zararına sapmıştır..." (2:256, 18:29, 39:41).
Davet, kesinlikle zorlama demek değildir. Aksine, gayesi ancak çağırılanın serbest iradesiyle gerçekleşebilecek olan bir davettir. Amaç, çağırılanı Allah'ın âlemlerin Yaratıcısı, Rabbi, Mâliki ve Hâkimi olduğuna ikna etmek olduğu için baskı altında verilen bir karar bu mânâda bir çelişki ortaya çıkaracaktır. İnsan ahlâkı, baskı ile yapılan bir daveti insanın kişiliğinin bir ihlâli olarak görür. Bu husustaki İslâm'ın hükmü de daha ağırdır. Kur'ân bu sebeple ikna metodlarının kullanılmasını tarif eder. Eğer konu Müslüman olmayanlarla tartışılır ve onlar ikna olmazlarsa kendi hallerine bırakılmalıdırlar: "RasÛl'e düşen, sadece duyurmadır..." (5:108), "İnkâra koşanlar seni üzmesin, onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler... İman karşılığında inkârı satın alanlar... Onlar için acı bir azâb vardır." (3:176-177), "İnkâr edip (insanları) Allah yolundan çevirenler ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Rasûl'e eziyet edenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler. (Allah) onların işlerini boşa çıkaracaktır." (47:32). Hz. Peygamber @ dahi insanları İslâm'a çağırırken bizzat uyarılmıştır (10:99). [Söz konusu âyet: "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki-lerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü'min oluncaya kadar ihsanları sen mi zorlayacaksın." mealindedir. Burada Allah'ın insanoğluna bahşettiği, Kendisine inanıp-İnanmama özgürlüğüne atıf vardır. Yoksa, tüm insanları mü'min ve itaatkâr kullar olarak yaratması ve yeryüzünde hiçbir âsi veya kâfir kul bırakmaması işten bile değildi. Yahut da, Allah kolayca kullarını iman ve itaate çevirirdi. Fakat o zaman insanoğlunun yaratılmasının altında yatan hikmet geçersiz hâle gelirdi. Ayrıca âyet mealini, Peygamber @'in insanları inanmaları için zorladığı mânasına almamak gerekir. Allah ondan bunu men etmiştir. Aslında Kur'ân, burada bir çok yerinde ifade ettiği gibi tebliğde tavsiye metodunu benimsemiştir. Şöyle ki; her ne kadar kelimeler Hz. Muhammed @'m şahsına râci ise de gerçekte İnsanlarla ilgilidir. Denmek istenen şudur: "Ey insanlar, elçimiz hidayet ile dalâlet arasındaki ayrımı delilleriyle beyan etti. Öyleyse şimdi ister iman edin, ister etmeyin. Eğer diyorsanız ki, birileri sizi Hak yola getirmek için zorluyor, şunu bilmelisiniz ki, biz elçimize böyle bir görev vermedik. Allah dileseydi bunu bizzat yapardı, o zaman da size peygamber göndermeye gerek kalmazdı." (Mevdûdî, Tefhimu'l-Kur'ân, İnsan yayınları, İstanbul 1986, c. II, sh. 340)]. Böylece bir peygamberin bile çağrının bütünlüğünü koruyan kuralların dışına çıkamayacağı konusunda bizlerin dikkati çekilmektedir. Buna ek olarak, sorulan şeyin ağırlığı, kararı verecek kişinin maddî, manevî ve sosyal açıdan bütün sonuçları tam bir şuurla değerlendirmesini gerektirir. Bu davet görevinde Müslümanların sonucu garanti etmek gibi bir yükümlülükleri yoktur; zira Kur'ân'da insanları İslâm'a döndürenin kendileri değil Allah olduğu beyan edilir. Bir kez İslâm'ı anlattıklarında iş Allah'a kalmıştır: "Gerçekten sen, sevdiğini hidayete eri süremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete eriştirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir." (28:56). Muhakkak ki Müslüman daveti tekrar denemeli, asla vazgeçmemelidir, çünkü Allah o kulunu da hidayete erdirebilir. Kendi hayatının örneği, inandığını söylediği değerlere yaklaşımı ve onlarla meşguliyeti son sözü demektir. Eğer Müslüman olmayan kişi hâlâ ikna olmamışsa Müslüman artık onu Allah'a havale etmelidir. Peygamber @ de kendisi İslâm'ı anlattıktan sonra ikna olmayan Hıristiyanların inançlarım korumalarına ve evlerine onurlu bir şekilde dönmelerine izin vermiştir.
Gerçekçilik
İslâmî davet akla sunulan değerlerle durumu değerlendirmeye, tartışmaya, müzakereye ve muhakemeye bir davettir. Ahlâklılığı hor görenler dışında hiç kimse bu davete bigâne kalamaz ya da aptal ve hainler dışında hiç kimse bunu reddedemez. Düşünme kabiliyeti yaradılıştan gelir ve bütün insanların hakkıdır. Hiç kimse, kendisi de dahil olmak üzere önceden bunu inkâr edemez. Yalnızca kişinin tutarlılığı ve kendine saygısı pahasına inkâr edilebilir.
Burada araştırılan şey hüküm olduğu için hükmün tabiatından davet'm çağrılan kişinin cephesinde muhtevasının delillendirilmiş, ince işlenmiş ve vicdanlı bir kabulü dışında hiçbir amacı olamayacağı çıkar. Bu, çağrılan kişinin bilinci herhangi bir şekilde genel ihmaller ya da hatalar tarafından bozulmuşsa davetin kendisi de aynı şekilde bozulur; Unutkanlık, hislerin aktarımı ya da suni olarak ortaya çıkan bir ihmal; başka bir deyişle şuurun "psikopatik gelişme"sinİ içeren davet rneşrû değildir. Davet bir sihir ya da illüzyon işi, cevabı hükümden çok etkilenme olan duygusal bir beğeni değildir. İçinde idrakin ve kalbin birbirlerine üstün gelemeyecekleri tarafsız bir ortam olmalıdır. Karar, diğerini disipline eden bir idrak değerlendirmesiyle onu destekleyen ve zenginleştiren hissî bir muhakemenin ortak bir sonucu olmalıdır. Sadece alternatiflerin değerlendirilmesi, karşılaştırılması ve birbirleriyle çelişkilerinin anlaşılması, delillerin ve karşı delillerin dikkatli, acelesiz ve objektif bir şekilde tartılmasından sonra hükme varılmalıdır. İç tutarlılık, diğer bilgilerle uyumluluk, gerçekle ilişki bulunmadan İslâm'ın çağrısına verilecek cevap rasyonel olmayacaktır. O halde İslâm'ın çağrısı gizli olarak yapılamaz, çünkü yalnızca kalbin be-ğenisiyle ilgili değildir.
Sonuç olarak, İslâm'ın çağrısı idrakin kritik bir işlevidir. Dogmatik olmamak, kendi otoritesinin ya da geleneğinin mahiyetini desteklemek onun tabiatında yoktur. Kendisini her zaman yeni delillere, yeni alternatiflere açık tutar ve sürekli yeni formlarda, ilim ve yeni buluşların ışığında, insan davranışlarının yeni ihtiyaçlarına göre düzenler. İslama çağıran kişi otoriter bir sistemin elçisi değil, çağrılarla birlikte Allah'ın yaratılış ve peygamberleri yoluyla gönderdiği çifte vahyi anlamaya ve şükretmeye katılan kişidir. Akıl yürütme işlevinin tamamen durması, aklın kendisini yeni delillerin ışığına kapatması insanlık dışıdır. Şu andaki durumu ne olursa olsun dinamik olmaya; yoğunlukta, görüş açıklığında ve anlayışta her zaman gelişmeye devam etmelidir. O halde hiç bir sağlıklı kafa çağrıyı baştan reddetmeyi göze alamaz. Başka hiçbir delili duymak istemeyecek kadar kendi gerçeğiyle tatmin olmuş olan bir kafa durgunluğa, fakirleşmeye ve yaşama kabiliyetini kaybetmeye mahkûmdur.
Evrensellik
Hiçbir insan İslâm'ın çağrısından ayrı tutulamaz. O'nun Varlığı, Azameti ve Birliği, bu dünyayla ve hayatla olan ilgisi, emirleri herkesi ilgilendirir. Dinin meseleleri etrafındaki müzakerelerden kimse alıkonulamaz. Allah bütün insanları kendisine çağırmıştır, çünkü bütün insanlar eşit olarak O'nun yaratıklarıdır ve O da eşit olarak hepsinin Yaratıcısı ve İlâhı'dır. O'nun çağrısının herhangi bir şekilde sınırlandırılması aynı şekilde O'nun ve Kudretinin sınırlandırılması ya da O'nun Adaleti ve Rahmetiyle ilgisi olmayan bir keyfiliktir. Taraf tutmak, kabileci ve ırkçı bir tanrının özelliği olabilir. Bu ise kesinlikle İslâm'dan değildir. Kabileci bir tanrı, keyfilikten en fazla mantıksızlığın ve bayağılığın etkisinden kaçabildiği kadar kaçabilir. Irkçılıklarını, hizipçiliklerini, dar fikirlilik anlayışlarını inandıkları İlâh'a atfedenler bu iddialarıyla daha güçlü bir hâle gelmezler. Aksine kendilerini ve ilâhlarını insanlığın gözünde küçük düşürürler. Dünyada, kendi taraftarları da içinde bulunan insanları sınıflara/tabakalara/kastlara bölen ve bunların bazılarına "ruhanilik" ve özel "yetenekler" atfeden ve onlan bu kastlarda doğdukları için diğerlerinden üstün gören insanlar mevcuttur. Bu tür teoriler ise kabile-cilikten bile daha çirkindir, çünkü en hafif ve en gösterişli kavramlara dayandırılmışlardır.
İslâm, bu tür sınırlamaları tanımaz. Hiç kimseyi, delilleri duymaktan ve bir karara varmaktan alıkoymaz. İnsanlığı, dinlemeye ve iddiayı değerlendirmeye çağırır. İslâm'ı kabul etmeyen, fakat karşı bir teklif de söyleyeme-yenleri ise dikkate almaz. Eğer İslâm'ı kabul etmek akılcıysa İslâm da karşı teklifleri dürüst ve saygıdeğer olarak değerlendirir (çünkü kendisi de mukabil-karşı deliller öne sürmektedir.) Aynca, İslâm'ın nazarında -ister mensubu olsun, ister olmasın- bütün insanlar eşit yaratıklardır. Hepsi, Âdem ve Havva'nın Çocuklarıdır.
Kur'ân insanlara şöyle seslenir: "Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi kabilelere ve taifelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunamnızdır..." (49:13).
Peygamber Hz, Muhammed @ de Veda Hutbesinde şu nasihatta bulunmuştur: "Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır." Bütün insanlar eşit derecede mükellefûn'duûai, yani Allah'ın çağrısına itaatle cevap vermekle mükelleftirler. Âlemlerin Rabbi olan Allah, bütün mahlûkatı kulluklarının gereğini yerine getirmeye çağırmaktadır. (İsmail Râci ve L. Lamia Farûkî, İslâm Kültür Atlası, İnkılâb yayınlan, İstanbul 1991, sh. 205-213).
Ebû Saîd-i Hudrî, bizzat işittim, diyerek Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
KISIM 2
HZ. PEYGAMBER 'ÎN DAVETİ
Nahl sûresinin 125. âyeti, İmanın diğer insanlara öğretilmesi, yayılması, davet ve tebliğin esas ve usûlleri hakkında kapsayıcı bilgiler vermektedir. Kurtubî, Harm b. Hayan'm son nefesini verirken arkadaşlarının kendisine gelip öğüt istediklerini, onun da bazı sözler söylediğini rivayet etmektedir. Harm b. Hayan; "İnsanlar miras olarak mal-mülk bırakır. Benimse hiç malım yok. Fakat ben size Allah'ın âyetlerini, özellikle Nahl sûresinin son âyetini miras bırakıyorum, onlara sımsıkı j*a-pışın." demiştir. (Tefsir-u l-Kurtubt).
Davet ve Tebliğin Prensipleri
Davetin sözlük anlamı, çağırmaktır. Allah'ın nebileri ve rasûllerinin ilk ve en önde gelen vazifeleri, insanları Hakk'a çağırmaktır. Onların bütün tebligatları sadece bu daveti açıklamak ve yorumlamaktır. Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Muhammed @'İn hususi özelliklerinden şöyle bahsedilmektedir: "... şahit, müjdeleyi-ci, uyarıcı ve izniyle, Allah'a davet eden bir davetçi ve nur saçan bir kandil..." (33: 45-46), "RasûTe düşen, sâdece duyurmadır..." (5: 99). Ve "(Ey Muhammed!) Sen, hikmetle, güzel öğütle Rabb'inin yoluna çağır..." (16: 125). Bu âyetler Hz. Peygamber @'in memuriyetinin, misyon ve vazifesinin Allah'a dâvetçi olduğunu açıkça beyan etmektedir.
Allah'a çağrı (dâve't-illah), Rasûlullah @'in şahsında ona tâbi olanlara da mecbur kılınmıştır: "Sizden, hayra çağıran, iyiliği buyurup kötülükten men eden bir topluluk olsun, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (3:104). Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır: "(insanları) Allah'a çağıran, ameli salih işleyen ve 'ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?" (41:33). Peygamberlerin bu görevi bazen "Allah'a davet", bazen "hayra davet " ve bazen de "Allah'ın yoluna davet" adını almaktadır. Bütün bunların ihtiva ettiği mâna aynıdır. Allah'a davet demek, insanları Dînu'ilah ve Sırat-ı Mustakîm'e çağırmaktır.
Yukarıda bahsi geçen Nahl sûresi (16) 125. âyetindeki ilâ sebil-i Rabbike "Rabbinin yoluna" ifadesi, davet işinin Allah'ın rab (terbiye eden, yetiştiren, geliştiren) sıfatı ile alâkalı olduğu gerçeğine işaret etmektedir. Allah, Hz. Muhammed @'i nasıl yetiştirdi ve terbiye etti ise, o da insanlara aynı şekilde öğretmek ve onları terbiye etmekle yükümlü kılındı. Burada muhatap olunan kişinin şartlarına özel dikkat gösterilmelidir; hitap edilene yük olmayacak ve böylece en etkili olacak metod benimsenmiştir. "Davet" kelimesi bu anlamı da taşımaktadır, çünkü bir peygamberin görevi sadece Allah'ın emirlerini nakletmek ve tebliğ etmek değil, aynı zamanda İnsanları bunları uygulamaya da davet etmektir. Şurası çok açıktır ki, bu hedefi gözeten bir dâvetçi, insanlara, nefret veya tiksinti doğuracak bir davranışta bulunmaz, istihzadan ve başkalarını hor ve hakir görmekten kaçınır.
Bu ayette kullanılan geniş anlamlı ve kapsamlı bir kelime de hikmettir. Müfessirler arasında bazıları hikmetin Kur'an manasına geldiğini, bazıları ise Kur'an ve Sünnet manasına geldiğini söylemişlerdir. Bazıları da tartışmayı şu şekilde sona erdirmiştir: Hikmet, insanın kalbini mutmain eden hak sözdür. {Ruhu' l-Meâni).
Bu açıklama diğerlerinin tamamını kapsıyor görünmektedir. Ruhu'l-Meani'nin müellifi aynı açıklamayı yaklaşık şu sözlerle de yapmaktadır: Hikmet, insanın belli hal ve şartların gerektirdiğinin iç yüzünü kavrayıp ona göre hareket etmesi; hitabın muhataba ağır gelmeyeceği zamanı ve şartları bulması; yumuşaklığın gerektirdiği yerde yumuşak, sertliğin gerektiği yerde sert olmasıdır. Açık konuşmanın, muhatabı incitir veya hakir kılar göründüğü yerlerde, tebliği, dolaylı yoldan telkin etmek veya hitap edileni utandırmayacak ve peşin hükümler beslemesine sebep olmayacak bir usul benimsemek şarttır.
el-Mev'ize (öğüt), muhatabın kalbini kabul etmeye doğru yumuşatacak bir yolla ifade edilen herhangi iyi bir şeydir; Mesela, öğüdü kabul etmenin mükafat ve faydalan ile beraber, reddetmenin getireceği kötülük ve cezalardan da bahsedilebilir. el-Hasene (iyilik, iyi hal, hayırlı iş) kelimesi, hem açıklamanın hem de açıklama usulünün muhatabın kalbini mutmain kılacak, bütün endişe ve şüphelerini izale edecek şekilde olması anlamına gelmektedir. Muhatab, karşısındakinin söylediklerinde hiç bir şahsî menfaati olmadığını ve sadece onun iyiliği için uğraştığını hissetmelidir.
"Ve onlarla en güzel şekilde mücadele edin" ifadesi, eğer tebliğ ve davet yolunda muhatabınla tartışmaya veya münazaraya başvurmak zorunda kalırsan bu, mümkün olan en iyi yol ile olmalıdır, mantığını ifade etmektedir. Bu ifade, konuşmada davranış olarak nezaketin, yumuşaklık ve terbiyenin benimsenmesi gerektiğini kasdetmektedir. Bu çeşit tartışmalar muhatabın anlayabileceği şekilde sunulmalıdır. Muhatabın şüphelerini izale etmek ve çekingen bir tavır almasını önlemek için ileri sürülen deliller bilinen ve anlaşılabilir tarzda olmalıdır (Ruhu'l-Meani). Kur'an'ın diğer ayetleri tartışmalarda ihsan'ın sadece müslü-manlara değil, fakat herkese şâmil uygulanması gerektiğini ispatlamaktadır Kur'an, ehl-i Kitab ile iyilik ve ihsan ile tartışılmasını emretmektedir (29:46) ve Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavn'a aynı usûl ile hitap etmekle em-rolunmuşl ardır: "Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar." (20:44).
Ele aldığımız âyette (16:125) Allah'a davet hususunda üç noktaya temas edilmiştir. İlk olarak hikmet, İkinci olarak mev'ize (öğüt) ve üçüncü olarak ei-cidali ahsen (en güzel şekilde mücadele). Bazı müfessirler bu üç hususun üç değişik türden tebliğin esası olduğunu ifade etmişlerdir. Hikmetle yapılan çağrı, âlimler ve anlayışlı insanlar içindir; öğütle yapılan çağrı halk içindir; en iyi yol ile tartışma ise kalplerinde endişe ve şüphe olanlar veya inatçılıkları ve düşmanlıkları sebebiyle söylenenleri dinlemeyi ve kabul etmeyi reddedenler içindir. Fakat Mevlana Eşref Ali Tanavî, konunun genel hatları ele alındığında bu açıklamanın çok uzak bir ihtimal olduğunu belirt-.mektedir. (Beyanu'l-Qur an).
Bu tebliğ metodunun, hitap edilecek kişinin şartları hesaba katılarak ve o kişiye uygun olan usulü tatbik ederek bütün muhatablara karşı kullanılabileceği açıkça görülmektedir. O vakit, mübelliğ o konuda kalben mutmain olacaktır. Bu gayeye yönelik olarak tebliğ edenin iyi niyeti hakkında muhatapda itimat oluşturmak için konuşma şekli ve hitab tarzı yumuşak ve güzel olmalıdır.
Ayetin sistemi ve sırası, aslında davet esaslarının sadece iki husus; hikmet ve mev'ize (öğüt) olduğunu, üçüncü esasın, mücade-te'nin davet esaslarından olmadığını ancak, tabiatıyla bazen davetin metod ve şeklinin gi-
dişatı sırasında lüzumlu olduğunu göstermektedir. Onun bu konudaki delili şunlardır: Eğer davetin esasları üç tane olsaydı, o vakit üçü bir arada zikredilirdi (atıf); bil hikmeti ve'l-mev'izeti'l hasene ve'l-cidali ahsen; fakat Kur'an hikmet ve öğüdü beraberce aynı sırada zikretmiş, mücadele için ayrı bir cümle kullanmıştır. Bu da mücadelenin, Allah'a davette bir bölüm veya şart değil, ancak davet esnasında ortaya çıkması mümkün olan meseleler ile meşguliyette bir rehber olarak zikre-dildiğini gösterir. Bunu takibeden ayette sabır tavsiye edilmiştir. Çünkü insanlar davet sırasında tartışırlarken sabır elzem olmaktadır.
Özet olarak, davetin esasları iki tanedir: Hikmet ve mev'ize (öğüt). Âlimlere ve aydınlara da yapılsa, halka da yapılsa Allah'a davet on-larsız olmaz. Ancak, Allah'a davet sırasında, bazen davetçiyle tartışmak ve münazara etmek isteyen endişe ve şüpheler içindeki insanlarla karşılaşılabilir; bu şartlarda silah olarak iyi ve güzel tartışma tavsiye edilmiştir. (Mu arif al-Qur'an, c. V, sh. 407-23).
Peygamberlerin Davet Adabı
Aslında Allah'a davet peygamberlerin vazifesidir. Ümmetin âlimleri de peygamberlerin vârisleri olmaları sebebiyledir ki onlar davetin âdâb ve yollarını peygamberlerden öğrenmeye mecburdurlar. Eğer bir davet bu tavır ve yollarla olmazsa davet yerine ayrılık, çatışma ve savaş sebebi olur.
Hz. Muhammed @'in davet prensibinin Musa ve Harun peygamberlerinkine nazaran zikre-dildiği her Allah davetçisinin aklında bulunmalıdır. Bu peygamberler Firavun gibi müte-kebbir ve zâlim bir adama gönderilmelerine rağmen onunla konuşurken nazik ve yumuşak bir dil kullanmakla emredildiler ki, belki böylece onların öğütlerine aldırır ve Allah'tan korkardı. Bu sebeple halkı Allah'ın dinine çağırırken nâzik ve yumuşak olmak bizim üzerimize daha fazla düşen bir görevdir. Çünkü halk, Firavun gibi kibirli, zâlim ve baskıcı değildir; hayatlarım kazanmakla uğraşan kimselerdir. Kur'an-ı Kerim, kâfirlere Peygamberler vasıtası ile yapılan inzar (uyan, ihtar) kıssaları ile doludur, fakat onların hiç biri inkâr edicilerin alaylı sözlerine ve hakir gören davranışlarına karşı kötü söz kullanmamışlardır. (Mu'arifaî-Qur'an, c. V, sh. 407-423).
A 'raf sûresinde Hz. Nuh ve Hz. Hud'un kıssalarında söz edildiğine göre, kavimleri bu peygamberlere zalimane ve alaysı üslûb kullanmalarına rağmen, onlar cevaplarında çok nâzik ve mutedil idiler. Nuh aleyhisselâm onlara şöyle dedi: "Ey kavmim! Bende bir sapıklık yoktur, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum, size Öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Korunup da merhamete uğramanız için, içinizden sizi uyaracak bir adam aracılığı ile bir zikir (sizi ikaz eden bir Kitab size şan ve şeref verecek bir kanun) gelmesine şaştınız mı?" (7:61-63). Ve Hud aleyhisselâmın kavmine olan hitabı da yumuşaktı: "Ey kavmim! Ben beyinsiz değil, âlemlerin Rabbinin elçisiyim. Size Rabbimin
sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm; sizi uyarmak üzere aranızdan bir adam vasıtası ile Rabbinizden size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz?..." (7:67-69).
Buna benzer olarak Şuayb aleyhisselâmın kavmi de onunla alay etti ve onu hakir gördü. Şöyle dediler: "Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı men eden senin namazın mıdır? Sen, doğrusu aklı başında, yumuşak huylu birisin." (11:87). Hz. Şu-ayb'ın kavminin alay ve istihza dolu bu sözleri şu anlama gelmekteydi: "Senin namazm sana makul olmayan şeyler öğretiyor; sen, başkasının mülkiyet hakkına karışamazsın! Sen, iyi davranışları va'zeden, bilgiçlik taslayan birisin." Bunlann tamamı istihzalı sözlerdi, fakat Şuayb aleyhisselâm onların bu tür konuşmalarına çok nâzik olarak cevap verdi: "Ey kavmim! Rabbimden benim bir belgem olduğu ve bana güzel bir nzık da verdiği halde, O'na karşı gelebilir miyim? Söylesenize! Size yasak ettiğim şeylerde, aylan hareket etmek istemem. Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır. O'na güvendim, O'na yö-neliyorum." (11:88). Firavun'un Hz. Musa'ya olan tavn seleflerminkinden hiç de farklı değildi. O da Musa aleyhisselâma aynı menfî tavırla konuştu. Fakat Hz. Musa ona karşı çok itici konuşmadı. Firavun büyüklenerek: "...dedi ki: '(Ey Musa) âlemlerin Rabbi nedir?' (Musa): 'Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi'dir, eğer işin iç yüzünü düşünüp gerçeği anlayan kimseler iseniz (bunu anlarsınız)' dedi. (Firavun) çevresinde bulunanlara 'işitiyor musunuz?' dedi. (Musa): 'O sizin de Rabbiniz, evvelki atalarınızın da Rabbi'dir' dedi. (Firavun; etrafındakilere:) 'Size gönderilen (bu) elçiniz mutlaka delidir' dedi. (Musa devamla:) 'Eğer düşünürseniz O, doğunun, batının ve bunlar arasında bulunanların da Rabbi'dir' dedi." (26:23-28).
Bu, Allah'ın rasulü Musa aleyhisselâm ile Firavun arasında geçen uzun bir konuşmadır. Bu karşılıklı konuşmadan, söz ve tavırlardaki, hâl ve hareketlerdeki farklılık kolayca anlaşılabilir. Ve bir peygamberin karakteri, müte-kebbir ve zâlim bir kralınkinden rahatlıkla ayrılabilir. Hz. Musa Firavun ile aralarında geçen bütün konuşma süresince soğukkanlı, düşünceli, metin ve nazikti. Hislerine ve öfkesine kapılıp hiçbir suretle kaba söz ve davranışta bulunmamıştır. Bu; inatçı, nizâcı ve küfürbaz despot bir insana karşı güzel mücadelenin mükemmel bir örneğidir. Davetçinin tabiatını, mizaç ve mevkiini hesaba katan, hakikati, inatçı ve nizâcı birine bile tahammül ettiren, onu tesir altına alabilen, hikmet ve mükemmellikte sunan Allah'a davetin bu şekli peygamberlerin davet metodudur. Bunlar esasen Allah'a davetin özüdür. Son Peygamber Hz. Muhammed @'in hayatı, Allah'a davet yolunda böyle hâdiselerle doludur.
Hz. Peygamber @, insanları Allah'ın dinine davet ederken daima bu hususlara dikkat etmiş; tebliğin; dinleyenlere yük olmamasına özen göstermiştir. Bu davranışları, onu seven ve ona bağlılıklarını ilân eden, anlattıklarım dinlemeye büyük arzu duyan ashabına karşı da uygulamıştır. Onlarla dinî bahisleri hergün değil, fakat değişik fasılalarla konuşmuştur. Hz. Peygamber @, onların günlük çalışmalarını bölmeden ve bu konuşmaları onlar için bir yük hâline getirmeden va'z ediyordu. Enes b. Mâlik şöyle rivayet etmiştir: Peygamber; "Kolaylaştınnız, zorlaştırmayınız. Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz" buyurmuştur. (Buhari). Abdullah b. Abbas: "Rabbanî hûkema, ulema ve fukaha olmalısınız" derdi. Rabbani çağırma, davet ve tebligatla meşgul olurken eğitim esaslarını dikkate alan ve insanlara önce kolay şeyleri söyleyen kişi demektir. İnsanlar Ona alı§tığında, onlara daha önceden söylendiğinde zorlarına gelecek olan diğer emirleri söyler. Bu kişi Rabbanî âlimdir (Buhari).
Hz. Peygamber @ tebliğinde karşısındakinin durumunu göz önünde tutar, onun haysiyetini rencide etmeden, hakir görülmemesine dikkat ederek davranırdı. Birisinin hatalı veya kötü bir iş yaptığını gördüğünde doğrudan ona seslenmek yerine, bütün topluluğa hitap ederek: "İnsanlara ne oluyor ki böyle böyle iş yapıyorlar" buyurmasının sebebi de budur. Böylece bu genel hitab ile hatası kastedilen kişi de bunu duyuyor ve kalben tevbe ederek o işi terketmeye uğraşıyordu. Davet ve tebligatın bu esası Kur'an'da şöyle belirtilmektedir: "Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim?.." (36:22). Burada, muhatabın fiilinin tebliğci ile olan ilgisi, tebliğ edenin muhatabının hayırda ilerleme ve hatasını kabul etme işlemine aracılık etmesinden dolayıdır. Davetten, pratikte en iyi neticeyi almak için muhatabı doğrudan itham etmekten kaçınma usûlü benimsenmiştir; sonraki âyet bu gerçeği işaret eder: "O'nu bırakıp da tanrılar edinir miyim hiç?.." (36:23). Peygamberler, herhangi bîrini yanlış bir iş yaparken gördüklerinde, doğrudan ona işaret etmezler, böylece utandırmaz ve tahkir etmezlerdi. Bu yol, peygamberlerin sünneti olmuştur. Yapılan yanlış işi genellikle açıklamışlardır. Böylelikle, o günah fiili bizzat işleyen kadar sonradan gelecek diğer insanlar da ondan kaçınacaklardır.
Daha ziyade İslâm'a ve Allah'a izafesiyle tebliğ, İslâm Dini'ni insanlara anlatarak benimsetmek ve tatbikini sağlamaktır. Bu yapılırken, diğer insanların yanlışlarını ve hatalarını araştırmak tebliğin kapsamı dışındadır. Da-vetçİ bunlarla meşgul olmayacaktır. Çağıran ve çağrılan arasında ortak noktalar olduğunda davet daha kolay kabul edilebilir hâle gelmektedir. Bu sebepten Hz. Peygamber @ tebliğinin başlangıcında "Ey halkım!" derdi. Bu hitap, onlarla karşılıklı münasebetleri ve yakınlığı hatırlatıyordu. Onlara davetin esas konularından bahsetmeden önce söylendiği için insanlar çağrıldıkları hususları hemen reddetmiyorlar, dikkatlice düşünüyorlardı. Çünkü bu davet, müşterek kardeşliklerinin bir mensubundan hepsinin iyiliği için geliyordu. Hz. Muhammed @, devrinin devlet başkanlarına, kabile reislerine ve pek çok kişiye İslâm'a davet için mektuplar göndermiştir. Bu mektuplarda, onların itibarlarını ve mevki bakımından yüksek statülerini göz önünde tutmuştur. Rum İmparatoru Hirakl'e bu mektuplarından birisini gönderdiğinde ona "Rum Kralı Hirakl'e!" diye hitab ederek onun Rum İmparatorluğunun başı olduğunu dikkate almıştır. Müteakiben onu şu sözlerle Allah'a davet etmiştir: "Ey ehl-i kitab! Ancak Allah'a kulluk etmek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah'ı bırakıp birbirimizi Rabler diye tanımamak üzere, bizimle sizin aranızda müsavi ve âdil bir kelimeye gelin." (3:64).
Habeşistan kralı Necaşi'ye yazdığı mektuplara benzer olarak Pers Kralı Kisra'ya, Bahreyn hükümdarı Münzir b. Sâvâ'ya ve diğer kabile reislerine yazdığı mektuplarda Hz. Muham-med @ onların resmi protokollerini gözetmiş, mevkilerini dikkate alarak onlara büyük bir rikkat ve nezaketle mektuplar yazmıştır ki, böylece Allah'ın davetini kabule meyletsinler. Hz. Peygamber @'m hayatı hakkında yapılan yüzeysel bir çalışma bile O'nun davet ve tebligatında bu çeşit davranış ve tavırların pek Çok olduğunu gösterecektir.
İmam-ı Gazali, "bizzat kendisi bir günah olması ve diğer fizikî günahlara vesile olması sebebiyle, içki nasıl kötülüklerin anası ise; esas konuya gelip gelip onu unutturduğundan ve şahsî gururu işin içine soktuğundan lüzumsuz tartışma da nefis için aynı içki gibi kötülüklerin anası hâline gelmektedir", demiştir. Lüzumsuz tartışma, tebliğ için katlanılan zahmetlerle elde edilen herşeyi yok eder ve kıskançlık, gurur, nefret, intikam gibi ruhî ve ahlâkî hastalıklara sebebiyet verir. Böylece kişi, muhatabının ileri sürdüklerini âdil bir şekilde dikkate almak yerine, kıskançlık dolu bir reddiyecilik ile Kur'ân ve Sünneti yanlış yorumlarla, tevillerle karşısındakine mukabele etmeye çalışır. İmam-ı Gazali ilim ehlinin ve hakikatin davetçilerinin doğru prensiplere uyarak ebedî saadete erişeceklerini ve vahim akıbetten uzak kalacaklarını veya bu durumlarını kaybedip ebedî azaba duçar olacaklarını
belirtmiştir.
Ortası bir durum yoktur. Bu kişinin ortada kalma ihtimali çok zayıftır. Çünkü faydası olmayan ilim azab sebebidir. Hz. Peygamber @: "Kıyamet gününde en elim azaba uğrayacak olan, ilmi kendisine fayda sağlamayan âlimdir" buyurmuştur. Bir başka hadis ise şöyledir: "Din ilimlerini; başkalarına karşı üstünlük taslamak için, şan ve gurur sahibi olmak, tartışmalarda bilgisiz kimselere gâlib gelmek için veya bu ilminizle başkalarının dikkatini çekmek için öğrenmeyiniz; çünkü bu, böyle yapanlar için ateştir." (İbni Mâce).
İmam Mâlik; "İlimde münakaşa ve münazara insanın kalbinden ilmin nurunu alır." demiştir. Birisi ona, "Hadis ilmine vâkıf bir kimse bunu korumak için münazara edebilir mi?" diye sordu. İmam Malik; "Hayır! Fakat muhatabına doğru olanı bildirmelidir. Eğer kabul ederse ne alâ, aksi takdirde susmalıdır" demiştir. (Muvatta şerhi). İmam Şâfi "Bir kimseyi hatası konusunda uyarmak zorunda kaldığında, eğer ona izah eder ve yumuşak sözlerle hatasını anlamasını sağlayabil irsen bu nasihat olur. Fakat, onu herkesin içinde utan-dırırsan bu kavgaya ve yüz karasına (faziha: edepsizliği, alçaklığı gerektiren iş) sebep olur.
Davet Yolunda
Hz. Peygamber @ tam manâsıyla tebliğ görevini yapmak için, en iyi yolu takip ettiği halde, halk bunun tam tersiyle mukabelede bulunuyordu. Allah'ın emrini yerine getirmesin diye akla hayale ne gelmiş ise onu yaptılar. Fakat Hz. Peygamber hedefinden asla şaşmadı. İkili görüşmeler yaptı, Arap kabileleriyle temas ederek konuştu, hakkı tebliğ etmek üzere yollara düştü. Halkın toplandığı yerlere gidip tebliğ görevini yerine getirdi, islâm'ı izah etmek için elçiler gönderdi. İslâm'ın ne olduğunu anlamak ve anlatmak için başka yerlerden heyetler davet etti. Kral ve reislere mektuplar göndererek onları İslâm'a çağırdı.
Öğrenim ve öğretim seferberliği ilân etti. islâm'a davet edilmeden önce hiç kimseye karşı savaş açılmamasını emretti. Duymayan kimsenin kalmaması ve mazeretin ortadan kalkması için bütün insanları Allah'a davet emânetini her müslümana yükledi. Karşı taraf da davete son vermek ve davetçiyi ortadan kaldırmak için her çâreye başvurdu.
Tebliğden vazgeçirmek için kendisine ve rnüslümanlara eziyet yolunu tuttular. Menfaat teklif ettiler, akrabalarını sıkıştırdılar. Alay ettiler, ondan yüz çevirdiler, onu zahmet altına aldılar. Ona ve kendisini destekleyenlere boykot ilân etuıer. Hz. Peygamber @'i öldürmek için karar verdiler, Her yoıu denedikleri halde bîr türlü Hz. Peygamber @'i davasından vazgeçiremediler.
Zaman çok ağır geçiyordu. Davete icabet eden çok azdı. Onu ümitsizliğe düşürmek için çaba gösteriyorlardı. Fakat o yine yoluna devam etti. Davetine son vermek ve O'nu ortadan kaldırmak için kendisine karşı savaş açtılar. Bütün bunlara rağmen devam etti ve sonunda muzaffer oldu. Dîni galip geldi. Müslümanların siyasî durumu çok nâzik olduğu halde İslâm'ın yayılışı günden güne hızlandı. Bu da ilk davetçinin bereketi idi. O'nun, davasındaki üstün hakikate olan imanı, sebat ve kararlılığı hareketini kesin zafere götürdü.
Bu sıfatlan O'nun üzerinde gören insanlar, Peygamber @'e imân edip söylediği sözden başka hak bir söz olmadığına kanaat getirdiler ve O'na tâbi oldular. Hayatı boyunca doğru olarak tanınan ve hiçbir yalanına şahit olunmayan bir kimsenin, bir olayı nakledildiği zaman kalben ona ısınılır ve sözüne inanılır. Peygamber de böyledir. Aynca Rasûlullah @, nefsin arzularına ters düştüğü halde gereğini yapması, yorucu ve zor olmakla beraber hiçbir karşılığını beklemeden sadece Allah'a itaat etmek gayesiyle istikametini muhafaza etmesi, nübüvetine ayrı bir belge teşkil etmektedir. Çünkü Allah rızasına talip olmayan kimse için başka yollar daha kolaydır.
Peygamberlerin tebliğ ve irşadı, diğer insan larm herhangi birşey için propaganda yapmalarına ve haber vermelerine benzemez. Bunun için tebliğ ve irşâdları peygamberliklerine belgedir. Peygamber olmayan kimseler toplumu, arzulayıp heves ettikleri şeylere davet ederler. Yâni hevâ ve hevesleri açısından insanları kazanmaya önem verirler. Bu yolda sıkıntı çekmezler. Herhangi bir fedakârlığa muhtaç değildirler. Fedakârlık yaptıkları zamanlarda da daha büyük maddî bir kazancı düşünürler. Bu gibi kimseler daima selâmeti gözönünde bulundururlar. Hayat ve yaşayış onlar için çok mühimdir. Kazanç ve zaferi ararlar. Yalnız, ümitsiz olduklarında davalarını bir kenara bırakmaları ve unutmalan gayet kolaydır.
Allah'ın peygamberleri ve onlara tabî olanlar ise imân ruhu ile hareket ederler. Onlarda ihlâs ve samimiyet heyecanı vardır. Bâtıl bir davaya sahip olan kimseler için nefsin çıkarını korumak, hakkı tebliğ etmekten daha mühimdir. Peygamberler için ise hak dava, her-şeyden üstündür. Peygamberler, nefsi gemlemek ve hayatın doğru yoluna koyulmak için ilâhî risâleti tebliğ ederler. Zaten her insanın menfî şeylere karşı bir temayülü vardır. Böylece bütün insanlarla mücadeleye girişirler.
Düşmanlarının elinden bir çok sıkıntılar çektikleri gibi, inanan kimseleri terbiye etmek hususunda da çok sıkıntı çekerler. Çünkü insan ne olursa olsun yine insandır. Hz. Peygamber @'in bütün bu safhaları geçmesi; hak üzere sebat edip hiçbir tâviz vermeden yoluna devam etmesi; herkesin mükellef olduğu görevi tam manâsıyla eda etmesi için bütün zahmetlere katlanarak sabretmesi ve bu yoldaki azmi; Allah'a karşı ihlâsmı göstermektedir. Yaptığı tebliğ görevi ve hâlet-i rûhiyesi, bütün bunları doğrulamaktadır.
KISIM 3
HZ. PEYGAMBER@'İN DAVET YOLUNDA KARŞILAŞTIĞI ENGELLER
Tarih, siyer ve hadîs kitapları Hz. Muham-med @'in Hakk'a davet yolunda karşılaştığı engelleri anlatan hâdiselerle doludur. Bunlardan birkaçını burada zikretmekte fayda vardır:
1- Haris b Hâris'in şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Bir toplulukla karşılaştığımızda babama bunların kimler olduğunu sordum. Babam: 'Bunlar sapıtmış bir kimsenin etrafında toplanmışlar', dedi. Sonra Peygamber @'in yanında, bineklerimizden indik. Baktık ki, Peygamber @ insanları tevhîde ve Allah'a imân etmeye davet ediyor. Topluluk ise, Pey-gamber'in söylediği sözün tersini söylüyor ve kendisine eziyet veriyorlar. Bu hâl, gün ortasına kadar devam etti. Topluluk dağılınca, göğsü açılmış bir kadın kendisine doğru ilerledi. Elinde bir kap ile mendil vardı. Peygamber @ kabı alıp içindeki sudan içti ve abdest aldı. Sonra başını kaldırıp: 'Ey kızcağızım, göğsünü kapat. Baban için korkma', dedi. 'Bu kadın kimdir?' diye sorduk. 'Peygamberin kızı Zeynep'tir', dediler." (Taberâni).
Bir başka rivayette de MenbetüT Ezdî'nin şöyle dediği bildirilmiştir: "Cahiliyyet devrinde Rasûlullah @'ın: 'Ey insanlar! Allah'tan başka ilâh olmadığını söyleyiniz, felah bulursunuz!' dediğini işittim. Cemaatin kimisi yüzüne tükürüyor, kimi toprak savuruyor, kimi sövüyordu. Gün ortasına kadar bu hâl devam etti. Sonra genç r^ir kız bir kap su getirdi. Peygamber @ yüzünü yıkadıktan sonra şöyle dedi: 'Ey kızcağızım! Baban helak olacak veya zillete düşecek diye korkma.' 'Bu kimdir?' diye sordum, 'Rasûlullah'ın kızı Zeynep'tir' dediler. O, yeni yetişmiş ve yüzü nûrânî bir kızdı." (Taberâni).
2- Abdullah b. Cafer'in şöyle dediği rivayet ediliyor: "Ebû Talip ölünce, Kureyş serserilerinden birisi Rasûlullah @'in yoluna çıkarak üstüne toprak serpti. Rasûlullah @ bunun üzerine evine döndü. Kızlarından birisi geldi, yüzünü silmeğe başlayıp ağladı. Peygamber @: 'Ey kızcağızım! Ağlama. Allah senin babanı koruyacaktır.' dedi." (Beyhakî).
3- Abdullah b. Amr b. Âs'dan şöyle rivayet olunmuştur: "Bir kere Abdullah b. Amr'dan Peygamber @ hakkında müşriklerin irtikap ettikleri rezillik ve alçaklıkların en ağırından (bir şey bildirmesi) sorulmuştu. Abdullah şöyle anlatmıştır: Günün birisinde Peygamber @ Hıcr-i Kabe (Kabe'den ayrılmış bir bö-lüm)de namaz kılıyordu. Bunun üzerine Ukbe b. Ebî Muayt çıkageldi. Ukbe, Rasûlullah @'in ridâsını (toparlayıp O'nun mübarek) boynuna koyarak O'nu şiddetli bir surette boğmağa başlamıştı ki, bu sırada Ebû Bekir karşı geldi. Nihayet Ukbe'nin omuzunu tuttu ve onun tecavüzünü Peygamber @'den uzaklaştırdı. Ve 'Faziletli bir adamı, Rabb'im, Allah! diyor diye öldürecek misiniz?' mealindeki âyeti sonuna kadar okudu." (Buharî).
4- Urve b. Zübeyr'in şöyle dediği rivayet ediliyor: "Ben Abdullah b. Amr'a, Kureyşlilerin, Rasûlullah @'e karşı düşmanlıklarından senin gördüğün en büyük düşmanlık hangisidir? diye sordum Bunun üzerine o bana şunları anlattı 'Bir gün Kureyş kabilesinin İleri gelenleri Hıcr adlı yerde toplanmışlardı. Ben de oralarda bulunuyordum. Kureyşliler Rasûlullah hakkında konuşmaya başladılar. Aralarında, bu adamın işinde sabrettiğimiz şekilde hiç bir şeye sabır göstermedik. Bu adam bizi akılsızlıkla itham etti, atalarımıza sövdü, dinimizi ayıpladı, birliğimizi dağıttı, ilâhlarımızı inkâr etti. Gerçekten biz onun yaptığı bu kadar kötü şeylere sabrettik, dediler. Veya buna benzer şeyler söylediler. Kureyşliler böyle konuşurken birden bire, ileriden Rasûlullah @ göründü. Yürüyerek geldi. Hacer-i Esved'i öptü. Sonra Kabe'yi tavaf etmek üzere onların yanından geçti. Kureyşliler Rasûlullah @ yanlarından geçerken O'na laf attılar. Bu olay Rasûlullah @'e tesir etti, O'nu üzdü; bu üzüntüyü O'nun yüzünde fark ettim. Tavafa devam etti. îkinci defa Kureyşlilerin yanından geçerken onlar gene kendisine laf attılar. Rasûlullah @ buna da üzüldü. Üçüncü defa yanlarından geçerken gene laf attıklarında Rasûlullah @ durdu ve onlara dönüp: "Ey Kureyşlüer! Beni duyuyor musunuz? Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, başımza felâket gelecektir." dedi. O'nun bu sözü Ku-reyşlüer üzerinde büyük bir tesir yarattı. Başlarına kuş konmuş gibi hiç biri kımıldamadı; sonunda, daha Önce O'nun hakkında en çok konuşup arkadaşlarını kışkırtanlar bile en iyi sözlerle ve "haydi, güle güle git ey Ebu'l-Ka-sım. Vallahi sen kendini bilmez bir adam de-ğilsin" diyerek Rasûlullah @'in gönlünü almaya çalıştılar. O zaman Rasûlullah (3>oradan uzaklaşıp gitti. Ertesi günü Kureyşlüer gene Hıcr adlı yerde toplandılar, ben de aralarında bulunuyordum Onlar birbirlerine; 'Muham-med'in size yaptıklarını ve O'nun hakkında size verilen kötü haberleri sayıp döküp duruyorsunuz, fakat o gelip karşınıza dikilerek yüzünüze kötü şeyler söylediği zaman O'na dokunamıyor ve serbest bırakıyorsunuz' dediler Bu sırada onlar böyle konuşurlarken Öteden Rasûlullah @ çıkageldi. Hemen kalkıp etrafını sardılar ve O'nun kendi tanrılarını ve dinlerini kötülemesinden söz açarak O'na 'hakkımızda şu şu sözleri söyleyen sen misin?' dediler. Rasûlullah @: 'Evet, bunları söyleyen benim'; o zaman onlar arasından bir kişinin Rasûlullah @'in yakasına yapıştığını gördüm. Bunun üzerine Ebû Bekir Rasûlullah @'i korumak için onların önünde durdu ve ağlayarak onlara: 'Bir adamı rabbim Allah'tır dediği için öldürmek mi istiyorsunuz?' dedi. Bundan sonra Kureyşlüer Rasûlullah @'i bırakıp dağıldılar. Bu olay Kureyş kabilesinin Rasûlullah @'e yaptıklarını gördüğüm en kötü olaydı1' (Müsned-i Ahmed ve İbni İshak).
İbni İshak, Ebu Bekir'in kızı Ümmü Gül-süm'ün torunlarından birinin, Ümmü Gül-süm'ün şöyle dediğini nakleder: "Bu olayın geçtiği gün, Kureyşlüer'in Ebu Bekir'i saka-landan ve saçından çektiklerinden dolayı, eve döndüğünde alnından yaralanmış bulunuyordu. Ebu Bekir, saçları çok gür bir adamdı." (İbni Hişâm).
5- Ümeyye b. Halef, Rasûlullah @'i gördüğü zaman ona söz atıp kötüleyerek rahatsız ederdi. Bunun için Allahu Teâlâ onun hakkında Hümeze sûresini indirmişti. Hümeze, birini arkasından çekiştirmek, kötülemek, kırmak, incitmek anlamlarına gelmektedir. "O çekiştirici ve ayıplayıcı, kaş göz işaretleriyle alay edicinin vay hâline! O, mal toplayıp sayar durur. O, malının kendisini sonuna kadar yaşatacağını sanır. Hayır, andolsun ki o Huta-me'ye atılacaktır; Hutame'nin ne olduğunu sen biliyor musun? Hutame, Allah'ın gürül gürül yanan bir ateşidir ki o, yürekleri sarıp yakar. O, uzun direklerle onların (kâfirlerin) üzerine kapatılıp kilitlenecektir." (104: 1-9).
6- Kureyşlüer Allah'ın Rasûlü'nü MÜzem-mem (zemmedümiş-kötülenmiş adam) laka-biyle anarlardı ve O'na söverlerdi. Bundan dolayı Rasûlullah @ (ashabına) şöyle derdi: "Allah'ın, Kureyşlilerin eziyetini benden uzaklaştırmasına şaşmıyor musunuz? Bakınız! Kureyşlüer Müzemmem (kötülenmiş adam) adında birine sövüp onu hicvediyorlar; halbuki ben Muhammed (övülmüş adam) 'im." (İbni İshak).
7- Abdullah b. Mes'ûd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir kere Rasûlullah @ Kabe'de namaz kılıyordu; etrafında da Hişâm'ın oğlu Ebû Cehil ile ona uyan birtakım Kureyş'in azgınları oturuyorlardı. Ebû Cehü'in İşareti üzerine Ukbe b. Ebî Muayt elinde yeni boğazlanmış bir devenin işkembesi ile geldi. Ve Rasûlullah secdeye vardığı sıra getirip içinin muhteviyatıyla beraber Rasûlullah @'m arkasına koydu. Ben ise hiçbir işe yaramıyarak (bel bel) bakıyordum. (Ah, ne olurdu o zaman) elimde kuvvet olaydı. Rasûlullah @ ibadetini bozmadı. Kureyşin bu tecavüzü kâfirlerin pek hoşuna gitmişti. Bu hâle pek eğlenceli bir şeymiş gibi bakıp bakıp gülüşüyorlardı. Nihayet Fâtıma gelip pislikleri sırtından alıp bu alçak İşi işleyene attı. Ve gülüşenlere çıkıştı. Rasûlullah @ secdeden başını kaldırıp namazını tamamladıktan sonra üç kere: 'İlâhî! Kureyş'i Sana havale ederim!' diye dua buyurdu. Rasûlullah @'in, aleyhlerinde böyle dua buyurması onlara pek ağır geldi. Zira o makamda duanın müstecâb olduğuna kail idiler. Ondan sonra Rasûlullah @ birer birer isim sayarak: 'İlâhî! Ebû Cehl'i sana havale ederim! Utbe b. Rebîa'yı, Şeybe b. Rebîa'yı, Velîd b. Utbe'yi, Ümeyye b. Halefi, Ukbe b. Ebî Muayt'ı sana havale ederim.' buyurdu. (İbni Mes'ud der ki): Nefsim elinde olan Allah'a kasem ederim ki Rasûlullah @'in bu saydıklarının hepsini Bedir günü katlolunmuş ve bir çukura doldurulmuş gördüm." (Buharî).
Bu hâdisenin akabinde Ebû'l-Buhterî, Rasûlullah ile karşılaşmış, O'nun yüz hatlarından birşeyler sezmişti. Ne olup bittiğini sorduğunda Rasûlullah @, "beni bırak" dedi. Ebû'l-Buhterfnin ısrarı üzerine; "Ebû Cehil, deve fışkısını üzerime attırdı" diyerek olayı anlattı. Ebû'l-Buhterî, "gel birlikte Kabe'ye gidelim" dedi ve birlikte gittiler. Sonra Ebû'l-Buhterî orada Ebu Cehil'i bulup: "Ya Ebû'l-Hakem! Muhammed'in üstüne deve fışkısını sen mi attırdın?" dedi. Ebû Cehil, "evet" diye cevap verince Ebû'l-Buhterî elindeki âsâyı onun başına indirdi. Etrafındakiler hiddetle kalktılar. Ebû Cehil ise şöyle bağırıyordu: "Bu sizin İçin felâkettir, zaten Muhammed aramızı bozup düşmanlığı körüklemek ve kendisiyle arkadaşlarının kurtulması için böyle yapıyor" dedi. (Bezzar ve Tabarânî).
8- Ebû Tâlib'in ölümünden sonra müşriklerin Hz. Peygamber @'e yaptıkları eziyet ve cefâ daha da arttı. Bunun üzerine Peygamber @, saldırılardan biraz uzak kalmak için Tâif şehrine gidip Sakîf kabilesiyle görüşmeye karar verdi. Sakîfin liderliğini yapan üç kardeşten Abdiyalel b. Amr, Hubeyb b. Amr ve Mes'ud b. Amr ile görüştü. Onlara, Allah'ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini ve kavminin ona verdikleri eziyet ve cefayı anlattı. Bunun üzerine onlardan biri: "Kabe'nin Örtüsünü çalmış olayım, eğer sen de peygambersen...", diğeri ise: "Allah, senden başka peygamber edecek kimseyi bulamadı da, seni mi gönderdi?...", üçüncüsü de: "Seninle konuşmam iki suretle caiz olmaz: Eğer sen, sahiden peygamber isen, merteben pek yüksektir, biz seninle konuşamayız. Yok eğer yalancı isen, bu hâlde seninle konuşmak hiç caiz değildir." dedi.
Bunlar, imana gelmedikleri gibi Rasûlullah @ ile alay etmeye kalkıştılar. Rasûlullah @'in geçtiği yolu tutarak O'na taş atmaya, hakaret dolu sözler söylemeye başladılar. Rasûlullah @'in ayakları kan içerisinde kaldı. Bu zâlimlerin elinden kurtulmak için bir bağa sığındı. Takatsiz ve dermansız bir hâlde, bir ağacın gölgesine oturdu. Ayakları hâlâ kanıyordu. O gün, uzaktan akrabası olan Utbe b. Rebîa ile Şeybe b. Rabîa da bağda dinleniyorlardı. O'nun hâlini uzaktan görmüşlerdi. Akrabalık gayretleri uyandı, üzüldüler. Bir tabağın içine bir salkım üzüm koyup Addas isminde Hristiyan köleleri ile gönderdiler. Rasûlullah @ Bismillâhirrahmanirrahîm dedikten sonra, üzümü yemeye başladı. Addas bunu işitince hayret etti: "Bu yer halkı bunu bilmez, Allah'ı tanımaz" dedi. Rasûlullah @, Addas'a nereli olduğunu sordu. Addas "Nino-va (Musul)'lıyım." dediğinde; "Demek, sarihlerden Yunus b. Metta'nın şehrindensin." buyurdu. Hayretle "Yunus'u sen nereden tanıyorsun?" diyen köleye Rasûlullah @, Hz. Yunus hakkında gelen vahyi anlattı. Rasûlullah @, hiçbir kimseyi hakir görmez, her hâl ve şartta dahi herkese Allah'ın emrini tebliğ ederdi. Rasûlullah @, Addas'a İslâmı tarif etti, o da müslüman oldu. Bunun üzerine Addas O'nun eline sarıldı, öptü. Hristiyan kölenin bu hareketlerini oturdukları yerden gören Utbe ve kardeşi Şeybe, hayret içinde kalmışlardı. Döndüğünde köleye sordular: "O adamda ne gördün ki ellerini öptün?" Addas cevap verdi: 'O sâlih kimse bana öyle sözler söyledi ki, onları peygamberlerden başkası bilmez." Buum üzerine, güldüler ve: "Yazık sana. Mu-nammed sonunda seni de aldatıp bunca yıllık dininden etti!" dediler. Rasûlullah @, oradan kalkıp tekrar yola koyuldu. (Delâilü'n-Nübüvve).
Mûsâ b. Ukbe'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Tâif halkı Rasûlullah @'in önünde iki saf oldular. Aralarından geçince, ayaklarını her basıp kaldırmasında taşlıyorlardı. Bu saldırıyı, ayaklan kanayıncaya kadar sürdürdüler. Rasûlullah @, kan revan içinde bir çok zorlukla kurtulabildi." (Bidâye).
Tâif'te uğradığı ezâ ve cefa üzerine Rasûlullah @, Allahu Teâlâ'ya şöyle niyazda bulunmuştu: "İlâhî! Kuvvetimin zaafa uğradığını, pek çaresiz kaldığımı yalnız sana şikâyet ederim. Ey merhameti bol olan Rabbim! Herkesin hor görüp de dalına bindiği bîçârelerin Rabb'i sensin. İlâhî! Huysuz, yüzsüz bir düşman eline beni bırakmayacak kadar kerîmsin. Hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta muhtaç etmeyecek kadar beni esirgersin. İlâhî! Gazabına uğ-ramayayım da çektiğim mihnetlere, belâlara, musibetlere aldırmam. Fakat senin af ve mağfiretin bana bunları göstermeyecek kadar geniştir. İlâhî! Gazabına uğramaktan, hoşnutsuzluğuna çarpmaktan, senin o karanlıkları parlatan nuruna sığınırım. Dünya ve âhiret yolunu aydınlatan sensin. İlâhî! Sen razı oluncaya kadar affımı diliyorum. Her kudret, her kuvvet seninle kaimdir." (Sîret-i îbni Hişam).
Bu hâdiselerden, insanları Allah'ın yoluna çağırırken Hz. Peygamber@'in karşılaştığı sıkıntı ve eziyetleri anlıyoruz. Bu durum bir-iki gün değil, aralıksız onüç yıl sürdü. Sonunda yurdundan çıkarıldı. Ama gittiği yerde dahi rahat yüzü görmedi. Sığındığı Medine'de de değişik yollardan eziyet gördü. Bütün Arabistan kendisine karşı kışkırtıldı. Orada tam sekiz yıl sürekli sıkıştırıldı, izlendi. Kendisiyle beraber müslümanlara da eziyet veriliyordu. Bir kısmı işkence gördü, bir kısmı öldürüldü, bir kısmı yurtlarından kovuldu. Fakat O, bun-
lara sabretti, ashabına da sabırlı olmalarını tavsiye etti. Hak davaya çağırdığı insanlara işkence yapıldığını gören bir kimsenin muhakkak ki içi yanacaktır. Ancak davası, şüphesiz hak bir dava olup devam mecburiyeti olduğundan olanlara katlanır. Böyle olmasaydı durum çok daha vahim olurdu. Allah'ın hakkını edâ ederken azimli ve sabırlı olmak İlâhî risâletin icâbıdır.
Dâvasından Vazgeçirmek İçin Müşriklerin Gösterdiği Çabalar
Yezîd b. Ebî Ziyâd, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden ve Ebû'l-Velid diye tanınan Utbe b. Rebîa bir gün Kureyşlilerin bir toplantı yerinde oturuyordu. O sırada Peygamber @ de yalnız başına Mescid-i Haram'da bulunuyordu. Utbe, Kureyşlilere dönüp şöyle dedi: "Ey Kureyşli-ler! Muhammed'in yanına gidip onunla ko-nuşsam ve kendisine bazı tekliflerde bulunsam ne dersiniz? Belki o tekliflerin bir kısmını kabul eder biz de bunlardan istediğini kendisine veririz, O da bize karşı yaptıklarından vazgeçer." Utbe'nin bu teklifi, Hamza'nm İslâm'a girdiği ve müslümanların sayısının çoğaldığı sıralarda yapılmıştır. Toplantı yerinde bulunan Kureyşliler Utbe'ye: "Olur ey Ebû'l-Velid. Kalk git, onunla konuş" dediler. Bunun üzerine Utbe kalkıp Peygamber @'in yanma varıp oturdu. Sonra kendisine: "Ey kardeşimin oğlu! Sen aramızda kabile içinde şeref bakımından ve soy üstünlüğü yönünden bildiğin derecedesin. Sen, kavminin başına büyük bir iş aştın. Bu yüzden onların birliğini dağıttın, akılsız olduklarını söyledin, gene bu işle onların ilahlarını ve dinlerini kötüledin ve onların göçüp gitmiş babalarını, dedelerini kâfir saydın. Beni dinle. Sana bazı tekliflerde bulunacağım. Bunları düşünüp incele, belki bunlardan bir kısmını kabul edersin." dedi. Hz. Peygamber @: "Peki söyle ey Ebû'l-Velid! Seni dinliyorum" dedi. Utbe ona: "Ey kardeşimin oğlu! Sen ortaya attığın bu mesele ile eğer mal istiyorsan, mallarımızdan sana hisse ayıralım; hepimizin en zengini olasın. Bir şeref peşinde isen, seni başımıza lider yapalım; sen olmadıkça hiçbir işimize karar vermeyelim. Yok, saltanat istiyorsan seni kendimize hükümdar yapalım. Yok, şu sana gelen cini kendinden uzaklaştıramıyorsan seni tedavi ettirelim. Bu uğurda seni iyi edinceye kadar mallarımızı harcayalım; zira böyle cinler insanın içini kaplar ve ondan ancak tedavi ile kurtulunur." Utbe sözlerini bitirmiş, Rasûlullah @ onu dinledikten sonra kendisine dönüp: "Söyleyeceklerin bu kadar mı ey Ebû'l-Velid?" dedi. O da "evet" deyince, Rasûlullah @: "Öyleyse, dinle." dedi ve "Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hâ mim. (Bu) Rahman, Rahîm'den indirilmiştir. Bilen bir toplum için âyetleri açıklanmış, Arapça okunan bir kitaptır. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (gönderilmiştir). Fakat çokları (onu düşünüp kabul etmekten) yüz çevirmiştir; onlar işitmezler. Dediler ki: 'Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içinde, kulaklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde var. Sen (istediğini) yap, biz de (istediğimizi) yapıyoruz." (41:1-5) âyetlerim okudu. Secde âyeti gelince secde etti, sonra ona dönüp: "Ey Ebû'l-Velid! Okuduklarımı duydun; artık Ötesini sen düşün" dedi. Bundan sonra Utbe kalkıp arkadaşlarının yanına gitti. Onlar (Utbe'nin öteden geldiğini görünce) birbirlerine: "Vallahi, Ebû'l-Velid çehresi değişik olarak dönüyor" dediler. Utbe gelip yanlarına oturunca: "Ey Ebû'l-Velid! Ne haberler getirdin bakalım?" diye sordular. Utbe onlara: "Getirdiğim haberler şunlardır ki, vallahi ben ömrümde benzerini hiç işitmediğim sözler duydum. Allaha andol-sun, bu sözler ne şiir, ne büyü, ne de bir kâhinin söylediği sözlerdir. Ey Kureyş cemaatı! Beni dinleyin de hatırım için bu işin ardına varmayın, bu adamdan vaz geçin, kendi hâline bırakın. Ondan uzak durun, ona dokunmayın. Vallahi, işittiğim sözlerin büyük bir sonucu olacaktır. Araplar onu ortadan kaldı-rırlarsa siz de başkalarının eliyle ondan kurtulmuş olursunuz; yok, kendisi, Arapları idaresi altına alırsa onun saltanatı sizin saltanatınız ve onun şerefi sizin şerefiniz demektir. Siz onunla insanların en mesudu olursunuz." dedi. Müşrikler, Velid'den bu cevabı alınca: "Ey Ebû'l-Velid! Gene o seni diliyle büyülemiş" dediler. (İbni İshak, îbni Hݧâm),
İslâm, Mekke'de Kureyş kabilesi boylarında erkek ve kadınlar arasında yayılmaya başladığında, Kureyş kabilesi müslüman olanlardan güçleri yettiğini sıkıştırıp müslümanliktan döndürüyor ve gene güçleri yettiğine eziyet ediyordu. Abdullah b. Abbas'dan rivayet edildiğine göre, Kureyş ileri gelenleri toplanıp Hz. Muhammed @ ile konuşmaya karar vermişlerdi. Utbe b. Rebîa, Şeybe b. Rebîa, Ebû Süfyan b. Harb, en-Nadr b. Haris (Benî Ab-di'd-Dâr soyundandır), Ebû'l-Buhterî b. Hişâm, Esved b. Muttalib, Zem'a b. Esved, Velîd b. Muğîre, Ebu Cehil b. Hişâm, Abdullah b. Ebû Umeyye, As b. Vâil, Haccâc'm iki oğlu Nebîh ile Münebbih ve Umeyye b. Halef bir araya geldiler. Bunlar, birgün güneş battıktan sonra Kabe'nin arka tarafında toplanarak birbirlerine, "Muhammed'e haber yollayıp konuşalım ve ileride mazur ve haklı olmak için kendisiyle münakaşa edelim" dediler, Bunun üzerine Rasûlullah @'e: "Kavminin ileri gelenleri seninle konuşmak üzere toplandılar, onların yanına gel!" diye haber yolladılar. Rasûlullah @ de hemen yanlarına geldi; kendilerine söylemiş olduğu sözler hakkında iyi bir şey düşündüklerini sanıyordu. Zira O, onların müslüman olmalarını çok istiyor, doğru yola gelmelerini candan arzu ediyor, ayak direyip durmaları gücüne gidiyordu. Kureyş-liler kendisine şöyle dediler: "Ey Muhammed! Konuşmak için sana haber yolladık. Allah'a yemin olsun ki biz, Araplar arasında, senin kavminin başına getirdiğin meselenin benzerini kavminin başına getiren bir adam bilmiyoruz. Sen babalarımıza ve dedelerimize sövüp saydın, dinimizi kötüledin, Tanrılara dil uzattın, bize akılsızlar dedin, birliğimizi dağıttın. Sonra, aramızda yapmadığın kötü iş kalmadı. Ortaya attığın bu sözlerle mal ele geçirmek istiyorsan mallarımızdan sana bir şeyler toplayalım, hepimizin en zengini olasın. Yok, sen bu hareketinle şeref peşinde isen seni kendimize başkan yapalım. Sen bir saltanat istiyorsan seni kendimize melik edinelim. Yok, şu sana gelen cin içini kapladıysa ki bu bazen olabilir, seni tedavi ettirmek için mallarımızı harcayalım, seni iyi ettirelim veya vazifemizi yapmış olup sorumlu durumdan kurtulalım."
Bu sözleri duyan Rasûlullah @, onlara: "Dediğiniz şeyler bende yok; beni cin de kaplamış değildir. Sonra sizin için ortaya attığım mesele ile ne mallarınızı ne de aranızda şeref sahibi olmayı, ne de başınıza hükümdar bulunmayı istemiyorum. Ancak Allah beni size elçi olarak yolladı, bana bir kitab indirdi; sizin için müjdeleyici ve korkutucu olmamı bana emretti. Ben de Rabbimin bana yüklediği peygamberlik vazifelerini size bildirdim. Size öğüt verdim; şimdi siz, size bildirdiklerimi benimserseniz dünyada ve ahirette saadete ulaşmış olursunuz, yok istemezseniz Allah'ın emrini yerine getirmek uğrunda herşeye katlanacağım. Allah benimle sizin aranızda hükmünü verecektir." dedi veya buna benzer şeyler söyledi.
Rasûlullah @'in sözlerini işiten Kureyşliler kendisine: "Ey Muhammedi Sana yaptığımız tekliflerden birini veya bir kısmını kabul etmiyorsan sen, insanlar arasında memleketimizin en dar memleket olduğunu, suyumuzun en az olduğunu, geçimimizin en güç olduğunu bilirsin. Bunun için seni bize gönderen Rabbine söyle de, bizi sıkıştıran şu dağlan kaldırıp uzaklaştırsın. Memleketimizi genişletsin, bu memlekette Şam ve Irak ırmakları gibi ırmaklar akıtsın, babalarımızdan, dedelerimizden bu dünyadan göçüp gitmiş olanları diriltsin ve dirilenler arasında Kusayy b. Kılâb da bulunsun. Çünkü o doğru bir başkan idi. Onlar dirilince kendilerine senin bu söylediklerinin doğru olup olmadığını soralım; onlar seni tasdik ederse, ve sen de istediklerimizi yerine getirirsen sana inanırız. Bu şartların yerine gelmesiyle Allah'ın yanındaki durumunu, değerini anlarız; O'nun, seni, dediğin gibi bir elçi olarak gönderdiğini bilmiş oluruz," dediler.
Rasûlullah @ onlara: "Ben bunları yapmak için size gönderilmedim. Ben ancak Allah'ın bana emrettiği şeyleri size bildirdim. İşte bildirilmesi için gönderildiğim şeyleri size haber veriyorum. Siz bunları benimserseniz dünya ve ahirette mesut olursunuz, yok istemezseniz Allah'ın emrini yerine getirmek uğrunda herşeye katlanırım. Allah sizinle benim aramda hükmünü verecektir." dedi. Onlar: "Bunları yapmazsan kendin için birşeyler iste (meselâ) Rabbinden dile de, sana bir melek göndersin, bu melek senin söylediklerini tasdik etsin, seni bizden korusun. Gene Rabbinden sana bağ, bahçe, saraylar ve altın ile gümüşten hazineler vermesini iste. Rabbin bunlarla hayatını kazanmak için çalışmaktan seni kurtarmış olur; zira sen bizim yaptığımız gibi çarşılarda alış veriş ediyorsun, gene bizim gibi maişetini temin etmek istiyorsun. (Halbuki Rabbin istediğini verirse) o zaman eğer sen dediğin gibi gerçek bir Allah elçisi isen Allah'ın yanında değerini anlamış oluruz." dediler. Rasûlullah @ Kureyşlilere: "Bunları yapmayacağım. Ben, Rabbinden bunları isteyecek bir kimse değilim. Zaten size bunlar için gönderilmedim, ancak Allah beni bir müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdi. Eğer size bildirdiklerimi kabul ederseniz, dünya ve ahirette mesut olursunuz. Yok kabul etmiyecek olursanız ben, Allah benimle sizin aranızda hükmünü verinceye kadar Allah'ın emrini yerine getirmek uğrunda herşeye katlanacağım." dedi.
Kureyş'in teklifleri bitmek tükenmek bilmiyordu: "Öyleyse göğü parça parça üstümüze yık, hani Rabbim isterse bunu yapar demiştin. Zira bunu yapmadan sana inanmayız." dediler. Rasûlullah @ Kureyşlilere: "Bu iş Allah'ın elindedir. O, göğü üzerinize yıkmak isterse yapar" cevabım verdi. Kureyşliler de: "Ey Muhammedi Allah, bizim seninle oturup bunları sana soracağımızı ve biraz evvel senden istediklerimizi isteyeceğimizi bilmiyor muydu? Niçin bize vereceğin cevaplan daha önceden sana öğretmedi? Bize bildirdiğin şeyleri kabul etmediğimiz takdirde Kendisinin bize ne yapacağını niçin sana söylemedi? Duyduğumuza göre bunları sana Ye-mame'de bulunan ve Rahman adı verilen bir adam öğretiyormuş. Allah'a yemin ederiz ki, biz asla Rahman'a inanmayız. Ey Muham-med! Bil ki sana karşı sorumluluğumuz kalmadı (vebal bizden gitti). Allah'a yemin olsun, bir daha bize birşey yapmana müsaade etmiyeceğiz. Gene aynı şekilde hareket etmeye devam edersen ya seni öldürürüz, yahut da sen bizi yok edersin" dediler. İçlerinden biri: "Biz meleklere tapıyoruz, onlar da Allah'ın kızlarıdır." dedi. Gene içlerinden biri: "Allah İle melekleri bir arada önümüze getirmezsen sana inanmayız." dedi.
Kureyşliler Allah'ın Rasûlü'ne bunları söyledikleri zaman O, yanlarından kalkıp uzaklaştı. Halası Atike'nin oğlu Abdullah b. Ebû Umeyye de Rasûlullah @ ile birlikte kalktı. Abdullah, Rasûlullah @'e şöyle dedi: "Ey Muhammed! Kavmin sana bazı tekliflerde bulundu, kabul etmedin. Sonra dediğin gibi Allah'ın katındaki değerini anlamak ve sana inanıp uymak için senden kendileri için bir şeyler istediler, gene kabul etmedin; kendilerine karşı senin üstünlüğünü ve Allah yanındaki değerini anlamak için kendi şahsına ait olacak bir şeyler edinmeni istediler, sen gene kabul etmedin; sonra kendileri için sonucundan korktuğun azapların bir kısmını şimdi başlarına getirmeni istediler, gene kabul etmedin. Vallahi, sen göğe bir merdiven kurup ona tırmanıp ve gözümün önünde göğe çıkıp oradan, dediğin gibi peygamber olduğuna şahitlik edecek dört melek getirmeden asla sana inanmam. Allah'a yemin olsun ki, bunu yapsan dahi inanacağımı sanmıyorum."
Abdullah bunları söyledikten sonra Rasûlullah @'i bırakıp uzaklaştı. Rasûlullah @ de, kavmi kendisini çağırdıklarında kendilerini yola getirebileceği ümidinin boşa çıkması ve onların kendisinden uzaklaşmalarından dolayı üzüntü ve gönül kırgınlığı içinde evine döndü. (İbni Hişâm).
Bir gün Rasûlullah @ Kabe'yi tavaf ederken Abdüluzza oğlu Esved b. Muttalib, Velid b. Mugîre, Umeyye b. Halef ve Sehm boyundan Âs b. Vail karşısına çıktılar. Bunlar kavimleri arasında yaşlı kimselerdi. Rasûlulah @'e: "Ey Muhammed! Gel, biz senin taptığına tapalım; sen de bizim taptıklarımıza tap. Böylece biz ve sen bu konuda ortaklık yapmış oluruz. Senin taptığın bizim taptıklarımızdan daha iyi ise biz bundan hissemizi almış oluruz; yok, bizim taptıklarımız senin taptığından iyi ise sen bundan nasibini almış olursun" dediler. Bunun üzerine Allahu Teâlâ bu kimseler hakkında şu sûreyi indirdi: "De ki: 'Ey kâfirler! Ben, sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptığınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (109: 1-6). Bu âyetle kâfirlere; 'siz, ancak benim sizin taptıklarınıza tapmamla Allah'a tapacaksanız, sizin bu teklifinize ihtiyacım yoktur. Sizin dininiz sizin olsun, benim ayrı dinim vardır' denmektedir.
Rasûlullah @, hakka davet yolundan alıkoymaya yönelik kendisine yapılan her türlü teklif ve tehditlere rağmen ısrarla vazifesini yerine getiriyordu. Müşriklerin baskıları O'nu tebliğ görevinden vaz geçiremediği gibi, kandırma teşebbüsleri de yönünü değiştiremedi. O'nun bu davranışı, hakikaten Allah'ın Rasûlü ve hak bir dava sahibi olduğunu belgeledi.
Ailesine Baskı
Akîl b. Ebî Talib'in şöyle dediği rivayet edilmektedir: Kureyş eşrafı Ebû Tâlib'e gelerek: "Ey Ebû Tâlib, senin kardeşinin oğlu mahfel-lerimize ve oturduğumuz yerlere gelerek bizi rahatsız eden sözler sarfediyor. Onu bu işten menedebilirsen men et." dediler. Bunun üzerine Ebû Tâlib bana, "amcan oğlunu ara, O'nu bana bul" dedi. Gittim O'nu küçük bir odadan çıkardım. Gölgeyi takib ederek benimle birlikte yürüdü. Tam gölgeden istifade edemedi. Yanma varınca Ebû Tâlib kendisine şöyle dedi: "Ey kardeşimin oğlu! Allah'a yemin ederim ki ben her zaman seni sözüme itaat eden bir kimse gördüm. Senin kavmin şu iddiayı ileri sürüyor. Onların Kabe'lerine ve oturdukları yerlere giderek onları rahatsız eden sözler söylüyorsun. Bundan vazgeçsen iyi olur."
Hz. Peygamber @, bunun üzerine gözlerini göğe doğru kaldırarak şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki, sizden biriniz güneşten bir meş'ale yakıp getiremediği gibi, ben de bu hak davayı bırakamam."
Bunun üzerine Ebû Tâlib: "Allah'a yemin olsun ki, kardeşimin oğlu asla yalan söylemedi. Dönünüz, doğru yola devam ediniz" dedi. (Heysemî, c. V, sh. 14. Taberânî ve Ebû Ya'lâ hadisin başını biraz kısaltarak rivayet etmişlerdir).
Beyhâkî'nin rivayeti de şöyledir: Ebû Tâlib kendisine: "Ey kardeşimin oğlu! Kavmin bana geldiler (ve şöyle şöyle dediler). Hem bana, hem kendine acı. Ne benîm ne de senin güç yetiremiyeceği bir yükü bana yükleme. Kavminin sevmedikleri sözleri onlara söyleme." dedi.
Rasûlullah @ amcasının bu sözlerinden bir şeyler sezdi. Artık kendisine yardım etmeyeceğini ve onun safında durmayacağını tahmin etti. Rasûlullah @ buna karşılık: "Ey amca! Bir elime güneşi, bir elime ayı koysalar Risa-letten zerre kadar ayrılmam. Ya Allah onu (o dini) îfâya kuvvet verir, yahut onun uğrunda canımı feda eder giderim." dedi. Bu sözleri söyledikten sonra kalkıp yürüdü. Rasûlullah @'in böyle mahzun, gözleri dolu dolu kalkıp gitmesine üzülen amcası: "Sen işine bak oğlum! Ben sağ oldukça onlar sana bir şey yapamazlar. İstediğini söyle, dilediğin gibi ko-nt*Ş!" dedi. (Bidâye, İbni Hişâm).
büyüklerine karşı gösterilen saygı adetini ve liderlerine itaat geleneklerini bilen kimse, benî Hâşim'in büyüğü olan Ebû Ta-lib'in, kavminin zorlaması neticesinde yaptığı müdahalenin ne kadar büyük bir etki yapacağını anlar. Hele o haya sahibi ve pâk olan Hz. Muhammed @, amcasının emrine ve arzusuna asla muhalefet etmezdi. Fakat dâva, şahsî bir davanın daha Ötesindedir, Allah'ın emridir. Bütün âdet ve geleneklerden büyüktür. Bu hâl, Arap kabilelerinin âdetlerini bilen kimse için Hz. Muhammed @'in Allah'ın rasûlü olduğuna dair bir belgedir.
Alay, Hakaret, Taciz
Hacc mevsimi geldiği sırada Kureyş kabilesinden bir grup, yaşlılarından Velîd b. Muğîre'nin evinde toplandılar. Velîd onlara hitaben şöyle dedi: "Ey Kureyş cemaatı! Hacc mevsimi gelip çattı. Araplardan birçok heyet gelecek. Adamınızın haberi oralara ulaşmıştır. Ne yapacağız? Bir esas üzerinde anlaşalım, birbirimizi yalancı çıkarmayalım, söyliyeceklerimizi kararlaştıralım." Müşrikler, ayrı ayrı görüş beyan ederek; Hz. Muhammed @ için "kâhin, deli, şair veya sihirbaz diyelim" dediler. Velîd bu yakıştırmaları beğenmeyerek: "Hayır Allah'a yemin ederim ki, O kâhin, deli, şair veya sihirbaz değildir. Biz bunları çok gördük. F^kat O'nda ne kehânet mırıldanması, ne de sesi vardır. Onda ne deliliğin sıkıntısı, ne de vesvesesi vardır. O'nun sözü şiir değildir. Sihirbazları ve onların sihirlerini de gördük. Onun ne üfürmesi, ne düğüm çalması vardır." dedi. Bunun üzerine: "Ey Ebû Abdi'ş-Şems! Sen ne diyorsun?" diye sordular. O da: "En çıkar yol, en yakışan O'na sihirbaz, büyücü demektir. Kişiyi babasından, kardeşinden, eşinden ayıran bir sihir getirmiştir, diyeceğiz." Buna karar verip dağıldılar.
Hacc mevsiminde gelen hacıların yolunda oturup, iftiralarını dile getirip O'ndan sakınmalarını tavsiye etmeye devam ettiler. (İbni Hişâm).
Bir gün Ubey b. Halef eline çürümüş ve ufalanmak üzere bulunan bir kemik parçası alarak Rasûlullah @'in yanına gitti. Ona: "Ey Muhammedi Çürüdükten sonra şu kemiği Allah'ın yeniden dirilteceğini söyleyen sen değil misin?" dedi. Sonra kemiği elinde ufalayarak Rasûlullah @'in bulunduğu yere doğru ağzıyla üfürdü. .Rasûlullah @ Ubey'e: "Evet, öyledir. Ben böyle dedim. Allah bu kemiği de, seni de bu duruma geldikten sonra diriltecek, seni de Cehennem ateşine atacaktır" dedi. Bunun üzerine AUahu Teâlâ, Ubey hakkında Yasin sûresinin şu âyetlerini indirdi: "Kendi yaratılışını unutarak bize bir mesel verdi: 'Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?' dedi. De ki: 'Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir. O ki size yaş ağaçtan ateş (olacak odunu verdi) yaptı da siz (de bu) o(du)ndan (ateş) yakıyorsunuz." (36: 78-80).
İbni İshâk şöyle kaydetmektedir: Hz. Peygamber @ ile müslümanların düşmanlığı Ku-reyş'i iyice rahatsız ettiği için şiddete baş vurmaya başladılar. Ayak takımlarını Peygamber @'e karşı kışkırttılar. O'nu yalanladılar. Eziyet ettiler, şair, sâhir, kehânet ve delilikle itti-ham ettiler. Fakat Allah'ın Rasûlü @, Cenab-ı Hakk'ın emrini gizlemeksizin davetini sürdürdü. Onların dinlerini ayıplamak, putlarını bırakıp küfürden uzak kalmak suretiyle karşılık verdi.
Halkın Dikkatini Başka Yönlere Kaydırmak İçin Yapılanlar
İbni Hişam, siyerinde Muhammed b. İshâk'm bir rivayetini nakletmektedir: Abdüddâr oğullarından Nadr b. Haris, Kureyş'in şeytan ruhlu ve Rasûlullah @'e eziyet verip düşmanlık yapan bir kimse idi. Hîre şehrine gidip orada Rüstem Sindid, İsfendiyâr ve öbür Fars hükümdarları hakkında söylenen hikâyeleri Öğrenirdi. Bu ilginç hikâye ve fıkralarla halkın dikkatlerini Kur'an-ı Kerîm'den çekmeyi umuyordu. Rasûlullah @, bir yerde oturup insanları Allah'a inanmaya çağırıp Kur'an âyetlerinden okuyup Kureyşlileri daha önceki imân etmiyen kavimlerin başlarına gelen belâ ve musibetlerden korkuttuktan sonra oradan ayrılınca Nadr gelir, Allah'ın Rasûlü @'nün kalktığı yere otururdu. Nadr, orada bulunanlara hikâyelerini anlatır, sonra etrafına dönüp: "Ey Kureyş cemaati! Vallahi Muhammed'in konuşması benim konuşmamdan daha iyi değildir. Onun söyledikleri, eskilerin birtakım uydurulmuş hikâyelerinden başka bir şey değildir. Ben nasıl size anlattığım hikâyeleri başkalarından yazıp aldıysam o da bu hikâyeleri başkalanndan yazıp almıştır" derdi. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onun hakkında şu âyetleri indirmiştir: "Derler ki: 'Evvelkilerin masalları, onları yazdırmış, sabah akşam onlar kendisine okunuyor.' (Onlara) De ki: '(Hayır) onu, göklerdeki ve yerdeki gizlilikleri bilen (Allah) indirdi. O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (25: 5-6). Yine Nadr hakkında şu âyetler indirilmiştir: "Ona âyetlerimiz okunduğu zaman: 'Eskilerin masalları' derler." (83: 13). "Her yalancı, günah yüklü kimseye veyl! Allah'ın âyetlerinin kendisine okunduğunu işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki hiç onları işitmemiş gibi (küfründe) direnir. Onu, acı bir azâb ile müjdele." (45: 7-8).
Aynı rivayet Vahidî tarafından nakledilmiştir. İbni Abbas bu rivayete bazı ilaveler yapmış ve Nadr b. Hâris'in halkı kandırmak, eğlendirmek ve saptırmak için şarkı söyleyen ve rak-seden cariye ve fahişeler getirdiğini kaydetmiştir. Rasûlullah @'in tebliğ ve telkinlerinden kimin etkilenmekte olduğu haberi almıyorsa Nadr b. Haris ona cariyelerinden birini musallat ederdi. Nadr, gönderdiği cariyesine şöyle tenbihte bulunurdu: "Bu adama yedir, içir, eğlendir ki Muhammed'in telkinlerine uymasın." (Esbâbu'n-Nuzûf).
Rasûlullah @ Konuşurken Gürültü Çıkarmak
İbni İshâk diyor ki: Hz. Peygamber @ hak olarak bildikleri şeyi getirince, söylediği sözlerin doğru olduğunu ve sorulan soruları gaybî bilgileri cevaplandırmasından nübüvvetini anlayınca ona imân edip onu tasdiklerine kased mâni oldu. Böylece hakkı tecavüz edip açıkça Allah'ın emrine âsî oldular ve küfür üzerine ısrar ettiler. "İnkâr edenler dediler ki: 'Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, (okunurken) onun hakkında gürültü edin, (gürültüyü Kur'an'm sözlerine karıştırın, böylece onun anlaşılmasına engel olun); belki (böylece) ona gaalip gelirsiniz, (başka türlü onunla başa çıkmanıza imkân yoktur)." (41: 26.)
Rasûmllah @ konuşmaya başladığında, kimse O'nun sesini duymasın diye gürültü yapmak kâfirlerin bir taktiğiydi. Onlar Kur'an'ın etkili bir kelâm olduğunu, onu tebliğ eden kimsenin de yüce bir şahsiyete ve etkileyici bir hitabet yeteneğine sahip bulunduğunu, dolayısıyla dinleyenlerin mutlak surette onun tesiri altma gireceğini biliyorlardı. Bunu Önlemek için Hz. Muhammed @'in söylediklerini dinlememek ve başkalarının da dinlemesine engel olmak için karar almışlardı. Bu yüzden Rasûlullah @ konuşmaya başladığı zaman gürültü çıkarıyorlar ve anlamsız seslerle O'nun mesajını Örtmeye çalışıyorlardı. Böyle bir metod sayesinde Allah'ın gönderdiği yüce Peygamber'in davetini önlemeyi umuyorlardı. (The Meaning ofîhe Qur'an).
Müddesir sûresi'nin 16-31. âyetlerinde ifade edildiği üzere Kureyşliler Rasûlullah @'den cehennemin bekçilerinin ondokuz tane olacağını duymuşlar ve bununla alay etmeye başlamışlardı: "Hem bize Âdem'den kıyamete kadar dünyada ne kadar inkarcı ve büyük günah işlemiş insan geçmişse hepsi cehenneme atılacak diyor, hem de cehenneme dolacak bunca insana azap vermek için sadece ondokuz görevli bulunacakmış" diyerek Kureyşin ileri gelenleri dalga geçmeye başladılar. Ebû Cehil: "Ey Kureyş cemaatı! Onar onar cehennemdeki bir askerin üstesinden gelemeyecek kadar âciz miyiz?" dedi. Bunun üzerine Cum-na oğullarından güçlü kuvvetli birisi: "Onyedisini tek başıma hallederim, geriye kalan ikisini de siz hep beraber halledi verir siniz" diye alay etmişti.
Aralarında böyle konuştuktan sonra Rasûlullah @ namazda Kur'ân-ı Kerîm'i cehren okumaya başladığı zaman dağılıyor ve onu dinlemekten kaçınıyorlardı. Peygamber @ namazda seslice okuduğu Kur'ân âyetlerini dinlemek istiyen kimse, korkudan ancak gizlice dinleyebilirdi. Dinlediğinin farkına vardıklarını tahmin ettiği zaman kendisine kötülük yapmasınlar diye uzaklaşıp gidiyordu. Sesini alçalttığı zaman O'nu dinlemek istiyen kimse, sesi duyulmuyor diye korkmadan kulağını iyice veriyordu.
Ayrıca Kureyşliler, her sene hacca gelen Araplarla temas kurarak Hz. Muhammed @'in ismini lekelemeye çalıştılar. Söz silâhının bütün çeşitlerini O'nun aleyhinde kullandılar. İnsan fıtraten haysiyet kırıcı töhmetler altında kalmayı asla istemez. Fakat bununla beraber Rasûlullah @ onüç yıl kadar devam eden bu amansız propagandaya karşı dayandı. Asla bir gevşeklik, bıkkınlık göstermedi. Tebliğ görevini dosdoğru-emrorunduğu gibi îfa etti. Bu kızgın atmosferin içinde davaya sarılmak tek başına Peygamber @'in nübüvvet ve doğruluğuna bir delildir. Yoksa nasıl dünyanın her çeşit metâı ona teklif edilsin de kabul etmesin? Baskılara rağmen davetine devam etsin ve halkı tuttuğu yola davet etmekten başka her şeyi reddetsin. Bunun yegâne sebebi, davasında sıdku sebatı ve Allah tarafından vazifeli oluşudur. O, bu yoldan dönmenin neticesinin vehametini ve büyük bir azaba duçar olacağını biliyordu. (Sîreî-İ îbni Hişâm).
Boykot Silâhı
Kureyş ileri gelenleri, müslümanlann günden güne kuvvet bulduğunu, bir kısmının huzurlu bir beldeye gidip yerleştiklerini, Necâşî'nin Habeşistan'a iltica eden kimseler için iltica hakkını tanıdığım ve onları himayesi altına aldığını, Hamza'nın ve Ömer'in de tslâm dinini kabullendiğini görünce Ebû Cehil başkanlığı altında toplandılar. Hâşim ve Muttalib oğullarına boykot uygulamak üzere bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşmaya göre; Kureyşli-lerin, onlarla kız alıp, kız vermesi ve onlarla alış-verişte bulunmaları yasak ediliyordu. Yazılan anlaşmada Kureyş reis ve eşrafından kırk kişinin imzası vardı. Sonra bu anlaşmayı Kabe'nin duvarına astılar. Anlaşmayı yazıya geçiren Mansûr b. Ikrime b. Amir b. Hâşim b. Abdi Menâf b. Abdiddâr b. Kusayy idi.
İbni Hişâm'm naklinde, yazarın, Nadr b. Haris olduğu, bunun için Rasûlullah @'in kendisine beddua ettiği ve bazı parmaklarının felç olduğu kayıtlıdır.
Kureyş bunu yapınca, Hâşim ve Muttalib oğulları, Ebû Tâlib'İn yanına gittiler ve evi etrafında yer aldılar. Yalnız Ebû Leheb b. Ab-dülmuttalib, Benî Haşim'den ayrılıp Kureyş'e iltihak etti ve onları destekledi. (Ibni İshâk).
Hacc mevsimi dışındaki günlerde müslü-manlar Ebû Tâlİp mahallesinden dışarı çıkamaz olmuşlardı. Müşrikler, şehre inenlere hatıra gelmez ezâ ve cefalarda bulunuyorlardı. Gitgide müslümanlar kuşatılmış duruma düştüler.
Kâfirler, hacca gelenleri yollarda bekleyip, onlara Peygamber @ aleyhinde propaganda da bulunuyor, çarşı halkına, Muhammed taraftarlarına yiyecek satmamalarını söylüyor, dinlemeyenleri tehdit ediyorlardı.
Ebû Nu'aym, şöyle rivayet ediyor:
"Biz Hz. Peygamber @ ile birlikte bulunan bir kavim idik. Geçim sıkıntısı bize isabet ediyordu. Belâ ve musibet bize çattığı zaman dayanabilir ve sabrederdik. Peygamber @ Mekke'de iken bir gece su dökmek için dışarıya çıktım. İdrarın isabet ettiği yerde bir şeyin tıkırtısı geldi. Baktım ki bir devenin deri parçasıdır. Onu alıp yıkadım. Ateşe verdim. Sonra iki taş ile dövdüm ve ağzıma koyup üzerine su içtim. Böylece onunla üç gün idare ettim."
Kuşatmada kalanların hâli, gitgide güçleşmekte idi. Yiyecek bulunmuyor, büyük bir kıtlık hüküm sürüyordu. Bir aralık bu bölgede, çoluk çocuğun feryadından geceleri kimsenin gözüne uyku girmez olmuştu. Müslümanlarla birlikte Hâşim ve Muttalip oğullan üç yıl kuşatma altında kaldılar.
Süheylî diyor ki: Yiyecek maddeleri Mekke'ye geldiği zaman sahabeler evlerine yiyecek almak için çarşıya iniyorlardı. Ebû Leheb: "Ey ticaret ehli! Muhammed'in arkadaşları bir şey almasın diye çok pahalı söyleyiniz. Biliyorsunuz ki mâlî durumum müsaittir. Aynı zamanda zimmetinde bulunan hakkı ifâ eden bir kimseyim. Üst tarafını ben ödeyeceğim." Bunun için sahabe, bir şey almak istediklerinde değerinin bir kaç katı isteniyordu. Ashâb, açlık içindeki çocuklarına yiyecek bir şey alamadan elleri boş, evlerine dönüyorlardı. Sonra tüccar, sahabeye satmadıkları şeyin kârını gidip Ebû Leheb'den alıyorlardı. (Sîret-i îbni İshâk).
Yaşları epeyce ilerlemiş olan Peygamber @'in hanımı Hz. Hatice ile amcası Ebû Tâlib ve akrabaları bu sıkıntılı günleri geçirdiler. Rasûlullah @ de bu hazin manzarayı görüyor, ama sabrı tavsiye ediyordu. Tebliğ vazifesini ve hakikatin ilânım ertelemeyi asla düşünmedi. Görünüşte Kureyş'in imânı hususunda hiç bir ümit ışığı yoktu. Bütün Arap yarımadası Kureyş'in safında Peygamber @'e karşı yer almışlardı. Ama Rasûlullah @ yoluna devam etti. Ne tâviz verdi, ne de Allah'ın emri hilâfına bir şey yaptı.
Allah'a imân ve güven olmazsa kim buna katlanabilir? Verdiği va'd ve vaîdin doğruluğunu bilmez, emrine teslimiyeti gerektiren Allah ile tam bağlılık olmazsa kim buna tahammül edebilir. Bunlar Hz. Peygamber @'in üstün vasıflarıdır. Bunların sahibine, gerçekten 'Allah'ın Rasûlüdür!' demekten başka hiç bir sebep gösterilemez. (S. Havva, er-Rasût).
Hz. Peygamber @'i Öldürme Teşebbüsleri
Ebû Tâlib'in Hz. Muhammed @'i himaye etmekten hiçbir şekilde vaçgeçmediğini gören Kureyşliler son bir gayret daha sarfetmek istediler ve bu defa Velîd b. Muğîre'nin.oğlu Umâre'yi yanına götürüp şöyle dediler: "Ey Ebû Tâlib! Bak, şu Umâre b. Velîd'i görüyor musun? Bu, Kureyşin en tanınmış, en yakışıklı gencidir. Bunu al ve kendine evlat edin. Karşılığında, senin ve ecdadının dinine karşı gelen ve kavmini tefrikaya düşüren, akıllarını küçümseyen şu kardeşin oğlunu bize ver. Biz bir kişiyi sana verip başka bir kişiyi öldürmek için alıyoruz." Ebû Tâlib kendilerine şu cevabı verdi: "Vallahi, siz benimle pazarlığın en iğrencini yaptınız. Siz evlat edinmem için kendi çocuğunuzu veriyor ve benim evladımı öldürmek için almak istiyorsunuz. Buna asla razı olamam." Bunun üzerine Hâşim'in kardeşi Nevfel'in evlatlarından Mut'ım b. Adiyy şöyle dedi: "Vallahi, Ebû Tâlib, kavmin sana adaletli ve insaflı davranmıştır ve seni, içinde bulunduğun çıkmazdan kurtarmak istiyor. Fakat bakıyorum ki, sen onlara itibar etmiyorsun." dedi. Ebû Tâlib'in cevabı şöyle oldu: "Yemin ederim, onlar bana adaletli ve insaflı davranmamıştır. Fakat bakıyorum ki sen beni bırakıp onlardan yana çıkıyorsun. Neyse, ne istersen yap, bu senin bileceğin iştir." Tartışma büyüyerek kavgaya dönüştü ve iki taraf birbirine söz atıp düşmanlıklarını açığa vurdular. (İbni Hişâm, îbni Cerîr Taberî, İbni Sa'd).
İbni İshak'ın ifadesine göre bundan sonra, Peygamber @ yanlarından ayrılınca Ebû Cehil kalkıp şöyle dedi: "Ey Kureyş cemaatı! Gördüğünüz gibi Muhammed dinimizi kötülemek, babalarımıza ve dedelerimize sövmek, bize akılsızlar demek ve ilâhlarımıza dil uzatmaktan başka hiçbirşey kabul etmedi. Allah'a söz veriyorum ki yarın, kaldırabileceğim kadar büyük bir taş alarak oturup onu bekleyeceğim. Muhammed gelip secdeye kapandığı zaman bu taşla kafasını ezeceğim. Ondan sonra siz beni ister ele verin, ister koruyun. O zaman Abdumenâf oğulları bildiklerini yapsınlar." Kureyş kabilesinin büyükleri Ebû Ce-hü'e: "Vallahi, seni asla ele vermeyiz.Dilediğini yap." dediler.
Ertesi gün sabah olunca Ebû Cehil, dediği gibi bir taş alıp oturup Rasûlullah @'i bekledi. Rasûlullah @ hergün yaptığı gibi sabahleyin mescide geldi. O Mekkede iken kıble olarak Suriye'ye (Kudüs'e) doğru yönelirdi. Bunun için namazı Yemen köşesi İle Hacer-i Esved arasında kılar ve Kabe'yi, Suriye tarafı ile kendi durduğu yer arasına alırdı. O gün Rasûlullah @ gelip namaza durdu. Kureyşliler toplantı yerlerine gelip oturmuş ve Ebû Cehil'in ne yapacağım beklediler. Rasûlullah @ namazda secdeye kapandığı zaman Ebû Cehil taşı kaldırıp O'na doğru ilerledi. Yanma yaklaşınca kaçarak benzi sarardı, korktu, elleri sanki taşa bağlı gibi geri döndü. Sonra taşı elinden attı, bütün Kureyş kabilesi halkı ona doğru koşup "Ey Ebu'l-Hakem, sana ne oldu?" diye sordular. Ebu Cehil onlara: "dün size anlattığım gibi Muhammed'i öldürmek üzere kalktım. Yanına yaklaştığımda onunla benim aramda önüme bir erkek deve çıktı. Allah'a andolsun ki bu devenin kafası, boynu ve dişleri gibi, hiçbir devede görmedim. Deve beni yemek istedi." dedi. (İbni Hişam).
İbni İshak şöyle diyor: Hz. Ömer'in İslâm'a giriş sebebi, kız kardeşi Hattab'ın kızı Fâtıma idi. O, zeyd b. Amr b. Nufeyl'in oğlu olan Saîd ile evliydi. Fâtıma ve kocası müslüman olmuşlardı. İslâmiyetlerini Ömer'den gizliyorlardı. Ömer'in akrabasından Ka'b oğlu Adiyy oğullarından Nu'aym b. Abdillah da müslüman olmuştu. O da müslümanlığını gizliyordu. Habbab b. Eret, Hattab'ın kızı Fatı-ma'nın evine gidip gelir, karı kocaya âyetleri öğretirdi. Bir gün Ömer silâhlanıp Safa tepesinin yanında bir evde toplanan Peygamber @ ile erkekli kadınlı kırka yakın müslümanı kastederek yola çıktı. Rasûlullah'm yanında amcası Hamza b. Abdulmuttalib, Ebu Bekir b. Ebî Kuhâfe, Ali ve Habeşistan'a hicret etmeyip Mekke'de kalan bazı müslümanlar bulunuyordu. Yolda Nu'aym b. Abdillah'a rastladı. Nu'aym: "Ey Ömer, nereye gidiyorsun böyle?" diye sordu. Ömer: "Kureyş'i tefrikaya düşüren, akıllarını küçümseyen, dinlerini ayıplayan, ilâhlarını kötüleyen şu sapık Muhammedi öldürmeye gidiyorum" dedi.
Nu'aym: "Vallahi, nefsin seni aldatmıştır ey Ömer. Muhammed'i öldürecek olursan Abdi Menâf oğullarının seni serbest bırakacaklarını mı sanıyorsun? Önce kendi ailene bak. Onların işini düzelt, sonra başka şeyler düşün." dedi.
Ömer öfkeyle sordu: "Neden söz ediyorsun sen?" Nu'aym: "Kız kardeşin, enişten ve amcan oğlu Saîd b. Zeyd b. Amr müslüman olmuşlar, Muhammed'in dinine girmişler, önce onlara bak!" dedi. Bunun üzerine Ömer, kız kardeşi Fâtıma'nın evine gitti.
İbni İshak'ın ifadesine göre; Kureyş kabilesi bir araya gelip Rasûlullah @ hakkında istişarede bulunup birbirine şöyle dediler: "Bu adamın durumunun hangi raddeye geldiğini görüyorsunuz. Allah'a yemin olsun kendisi ve O'na tâbi olan kimseler her an bize baskın yapabilirler, asla O'na güvenmiyoruz. Bu hususta söz birliği yapınız." Bunun üzerine müzakereye başladılar. İçlerinden biri: "O'nu bir yere hapsedelim, kimse ile görüşmesine de meydan vermeyerek ölünceye kadar oradan çıkarmayalım! Kendisine ölmeyecek kadar yiyecek verelim!..."
Fakat bu teklif itirazlara uğradı. Böyle bir hareket kargaşalık çıkarabilir; arkadaşlarmın âni bir baskınına sebebiyet verebilirdi. Onlardan birisi: "Onu hapsetmeyelim, O'nu Mekke'den çıkaralım..." dediyse de bu da uygun görülmedi. Çünkü: "Muhammed Arapların herhangi bir aşiretine gider, o güzel sözleriyle onları kandırır ve kendine ilhak ettirir, onları arkasından sürükler ve bizden intikam alır..." de-nildî. Bunun üzerine Ebu Cehil şöyle dedi: "Muhammed'i öldürmekten başka çare yok.
Abdumenâf oğullarının buna engel olabileceğini söylerseniz buna da bir çâre düşündüm. Her bir kabileden kuvvetli, soylu ve şerefli birer genç alacağız. Her birinin eline birer kılıç vereceğiz. Hep birlikte kendisini vuracaklar. O'nu öldürmek suretiyle kurtulmuş olacağız. Böyle yapınca kan sorumluluğu bütün kabilelere dağılır... Abdumenâf oğullan onlarla savaşa giremiyecek ve çaresiz diyete razı olacaklar, biz de diyetini vereceğiz." Ebû Cehil'in bu teklifi, toplantıya iştirak edenler tarafından beğenildi. (Sîret-i İbni İshâk).
Bu hâdiseler, Hz. Peygamber @'i öldürmek için Kureyş'in verdiği kararlardan birkaç misaldir.
Bunlardan da anlaşıldığı gibi, Peygamber @'in Mekke'de geçirdiği günler her yönden emniyetli sayılmazdı. Birbirini takip eden bu tehditler ve ashabın moralini bozan havaya rağmen, Rasûlullah @'in hiç bir zaman tebliğ görevinden ve açıkça halkı davet etmekten geri kaldığı görülmemiştir. Bütün bu hâller, Araplar arasında yaşayan bir kimse için normal değildir. Vahiy ve İlâhi bir emir olmasaydı tahammül edilemezdi.
Sürekli Takip Ve Bıktırma Taktikleri
Ubbad'ın oğlu Rebîa'nın şöyle dediği rivayet ediliyor: Ben, genç bir delikanlı iken efendimle birlikte Mina'da idim. Rasûlullah @, kabilelerin çadırlarına yakın bir yerde durarak şöyle diyordu: "Ey falan oğulları, ben Allah'ın elçisiyim. Size gönderildim. Allah'a kulluk edip şirk koşmayınız. Ondan başka bütün taptıklarınızı bırakınız. Bana inanıp, beni tasdik ediniz ve Cenab-ı Allah'ın bana gönderdiği emirleri tebliğ etmek için beni koruyunuz." Arkasında da gözü şaşı, parlak saçı örgülü bir kimse vardı. Aden işi bir elbise giymişti. Rasûlullah @ sözünü bitirince, o: "Ey falan oğulları! Bu adam Lât ve Uzzadan uzaklaştırmak ve cinnîlerden müttefikimiz olan Mâlik b. Akyeş'in oğullarından ayırıp getirdiği bid'at ve sapıklığa sizi düşürmek istiyor. Kendisine uyup O'nu dinlemeyiniz." diyordu. (Rebîa,) babama: "Bu adamın peşini takip edip sözünü yalanlıyan kimdir?" dedim. Babam: "Bu, amcası Abduluzza b. Abdul-muttalib'in oğlu Ebû Leheb'tir" dedi.
Ebû Nu'aym, Hz. Ali'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasulullah @, her mevsimde çıkıp kabileleri İslâm'a davet ederdi. Fakat hiç bir kimse, davetine icabet etmedi. Evet Me-cenne, Ukaz ve Mina'da çeşitli mevsimlerde toplanan kabilelerle görüşürdü ve bu hâl senelerce devam ettiğinden, bazı kimseler: "Halâ usanmadı, yetmez mi artık?" derdi. Bu sıkıntılı hâllere rağmen Rasulullah @, bir üslup üzerine tebliğ işine devam etti. Halbuki normal bir insan böyle hallerde ye'se düşer, bıkar. Ama bunlardan hiç birisi olmadı. Gerçekten peygamber olmasaydı, devam etmesine imkân yoktu. Tebliğ görevini yaparken karşılaştığı engelleri nasıl aştığına dair getirdiğimiz bu misallerle iktifa edeceğiz ve ardı kesilmeyip devam eden tebliğ için yapılan sürekli çalışmalardan da birkaç misal vereceğiz.
İnsanların Gözünde Küçük Düşürme Gayretleri
İbni Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "(Önce) en yakın akrabanı uyar." (26: 214) âyet-i kerimesi nazil olunca, Hz. Peygamber @, bir gün en yakın akrabası olan Kureyş'in büyüklerini davet etti ve onlarla birlikte Safa tepesine çıktı. Kureyş kabilesi de, takım takım, arkasından geldi. Rasulullah @, etrafında bulunanlara şöyle hitâbederek: "Ey Abdul-muttalib oğulları! Ey Fihr oğulları! Ey Ka'b oğulları! Size şu tepenin arkasından bir düş-man ordusunun geldiğini haber versem bana inanır mısınız?" diye sordu. "Evet, inanırız!" dediler. "Öyleyse biliniz ki, ben şiddetli azap ıle uyarmakla emrolunan Allah'ın elçisi-yım!"dedikten sonra "Sizi hiç bir şey Allah'tan müstağni kılmaz" âyetini okudu. Bu hak yoluna daveti kavmini heyecanlandırdı. Orada bulunan Hz. Peygamber @'in amcası Ebû Leheb ise kızgınlıkla: "Helak olasın! Bizi bunun için mi buraya topladın?" diye bağırdı ve yerden bir taş alarak Hz. Peygamber @'e attı. Daha sonra nazil olan Tebbet sûresi 'nde bu azılı İslâm düşmanı ile karısının adları zikredilmiştir. (Müsned-i Ahmed). Ebû Le-heb'in karısı Ummu Cemil, dikenleri toplayıp Rasulullah @ 'in geçtiği yollara attığından Allah ona odun taşıyıcısı (hammalet el-hatab) lakabını vermiştir, {tbni Hişâm).
tbni İshak'ın ifadesine göre, Ummu Cemil, kendisi ve eşi hakkında indirilen Kur'an âyetlerini işittiği zaman eline bir taş alıp Rasulullah @'in yanına varmış. Bu sırada Rasulullah @ yanında Ebu Bekir bulunduğu halde Kabe yakınında oturuyormuş. Ummu Cemil onların yanına geldiğinde Allah, onun gözlerini, Elçisini göremez bir hâle getirmiş. Bunun için o, ancak Ebu Bekir'i görebilmiş. Ebu Bekir'e: "Ey Ebu Bekr! Hani arkadaşın? Nerede o? Duyduğuma göre o beni hicvedi-yormuş. Allah'a yemin olsun ki onu görsey-dim şu taşla ağzına vuracaktım. Vallahi ben bir şairim" demiş. Bundan sonra şu beyitleri söylemiş: "Biz, kötülenmiş (zemmedilmiş) bir adama itaat etmiyoruz; onun ortaya attığı şeyleri istemiyoruz; dinini de sevmiyoruz." ve çekip gitmiş. Ebu Bekir, Rasulullah @'e: "Ey Allah'ın Rasûlü! Acaba o seni görmedi mi?" diye sormuş. O da: "Hayır! Beni göremedi; Allah onun gözlerini beni göremez bir hâle getirdi." demiş {İbni Hişâm).
Delilik İthamları
Müsned-i Ahmed'de, Mâlik b. Kinârie oğullarından şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Rasûlullah'ın, Zü'1-Mecâz panayırında gezdiğini ve şöyle dediğini görüp işittim. "Ey insanlar! Lâ ilahe illallah deyiniz. Felah bulursunuz!" dedi. Ebû Cehil de üzerine toprak serperek şöyle diyordu: "Bu adam sizi dininizden çevirmesin, ilâhlarınızı, Lât ve Uzzayı bırakmanızı istiyor." Rasulullah @, onun bu sözlerine iltifat etmiyordu.
Ahmed, Benî ed-Delîl kabilesinden Rebia b. Ubbad'ın (henüz müslüman olmamıştı, sonra oldu) şöyle dediğini rivayet etmiştir: Cahİliy-yet devrinde Rasûlullah @, Zü'1-Mecâz panayırında şöyle diyordu: "Ey insanlar! Lâ ilahe illallah deyiniz, felah bulursunuz." Halk da başına toplanmıştı. Bu arada parlak yüzlü, şaşı gözlü, saçlarını iki örgüyle ayırmış bir kimse, sözüne karışarak şöyle diyordu: "O, sapık ve yalancıdır." Nereye gidiyorsa, o da arkasından giderdi. "Bu kimdir?" diye sordum. "Amcası Ebû Lehep'tir" dediler.
Haris b. Hâris'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Minâda iken babama, bir topluluğu göstererek "bu hangi cemaattir?" diye sordum. Babam, "bunlar bir sapığın etrafında toplanmışlar" dedi. Baktım ki Hz. Muhammed @, insanları Allah'ın birliğine davet ediyor. Onlar da sözünü reddediyorlar. (Tabarânî). Yine Taberânî'de, Müdrik'den rivayetle şöyle bir kayıt vardır: Babamla beraber hacca gittim. Minâya indiğimizde bir toplulukla karşılaştık. Babama, onların kim olduğunu sordum. O da: "Bu bir sapıktır, etrafında toplanmışlar." dedi. O sırada Rasûlullah @, etrafındakilere şöyle diyordu: "Ey insanlar, Lâ ilahe illallah deyiniz, felah bulursunuz."
İbni İshak, Zuhrî'nin şöyle dediğini rivayet ediyor: Bir defasında Rasûlullah @ Kinde kabilesinin toplantı yerine gitmişti. Kabilenin başında Melih adlı bir kimse vardı. Onları İslâm'a davet etti, kendisinin de Allah'ın Rasûtü olduğunu söyleyerek Kindelilerin yardımını talep etti. Fakat onlar kabul etmeyip geri çevirdiler.
Muhammed b. Abdurrahman b. Hüseyn'den rivayet edilmiştir: Rasûlullah @, Kelb kabilesinin bir boyu olan Benî Abdullah'a giderek onlan Allah'a davet etti. Kendisinin de Allah'ın elçisi olduğunu belirterek: "Ey Abdullah Oğullan! Allahu Teâlâ atanıza iyi bir isim bahsetmiştir. Siz bana yardım edin." dedi. Fakat onlar da bu isteği reddettiler.
el-Bidâye'de kaydedildiğine göre, Abdullah b. Kaab b. Mâlik'den şöyle rivayet olunmuştur: Rasûlullah @, Benî Hanife kabilesinin evlerine giderek onları Allah'a davet etti ve peygamber olduğunu söyledi; fakat Araplardan hiç bir kimse bunlar kadar kötü davranmamıştı. Oradan Rasûlullah @'i kovdular.
İbni İshak'ın, İmam Zührî'ye dayanarak naklettiğine göre, bir gün Rasûlullah @, Benî Amir b. Sâsâ'nm oturdukları bölgeye giderek, onları Allah'a davet etti. Buna karşılık, Beyhâre b. Firâs adında biri arkadaşlarına: "Vallahi, bu Kureyşli genci yanımıza alabilirsek bütün Arabistan'ı elimize geçirebiliriz." dedi. Sonra Peyggamber @'e dönerek: "Biz, bu iş için sana destek olursak ve Allah da seni düşmanlarına galip kılarsa, bundan sonra hükümdarlık bize geçer mi?" diye sordu. Hz. Peygamber @: "Bu, Allah'ın elindedir, O kime dilerse verir." dedi. Bunun üzerine İbni Firâs şöyle dedi: "Biz, senin uğrunda Araplara karşı göğüs gereceğiz ama, Allah seni gâlib kıldığında hükümdarlığı başkasına verecek?! Git, seninle işimiz yok." Benî Âmir b. Sâsâ mensupları haccdan sonra kabilelerine dönünce, hacda olup biteni yaşlı bir zâta anlattılar: "Abdulmuttalib oğullarından bir genç bize geldi. Kendisinin peygamber olduğunu iddia ediyordu, bizden kendisini korumamızı talep etti ve bizimle birlikte diyarımıza gelmek istedi. (Onunla şunları şunları konuştuk ve sonra) O'nu geri çevirdik." Yaşlı zât bunları duyunca başını elleri arasına aldı ve şöyle konuştu: "Ey Amir Oğulları! Bunun telâfisi mümkün müdür? Büyük bir fırsatı kaçırmışız. Ruhum elinde olan Allah'a yemin olsun, İsmail'in soyundan hiç bir kimse böyle birşey uydurmamıştır. Bu mutlaka doğrudur. Nasıl düşünemediniz?"
Abdullah b. Abbas, Hz. Ali'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah @ ile beraber çarşıya çıktık. Halkın toplandığı bir yerde durunca kendisine, "bu Kinde kabilesinin büyük bir cemaatı ve hacca gelenlerin en iyisidir. Benî Bekr b. Vâil'in kaldıkları evler şunlar, Benî Amir b. Sâsâ'nın evleri de bunlardır. Hangisini istiyorsan oraya gidelim." dedim. Önce Kinde kabilesinden başladı. Onlara "Hangi kavimdensiniz?" deyince: "Yemenliyiz." dediler. "Yemenden kimlerdensiniz?" "Kinde kabilesindeniz." "Kinde kabilesinden kimlerden oluyorsunuz?" "Amr b. Muâviye oğulla-niıdanız" dediler. Bunun üzerine: "Size hayırlı birşey göstereyim mi?" dedi. "Nedir bu hayırlı şey?" "Allah'dan başka ilâh olmadığına şehâdet getirmeniz, namaz kılmanız ve Allah tarafından gelen hükümlere imân etmeniz-dir." (Ebû Nuaym, Hakim, Beyhakî).
Abdullah b. Ecleh anlatıyor: Babam, akrabalarının yaşlılarından şöyle rivayet etmiştir: Kinde kabilesi kendisine dedi ki: "Gâlib gelirsen hükümdarlığı bize bırakır mısın?" Peygamber @ buyurdu ki: "Hâkimiyet Allah'ın elindedir, dilediğine verir." Kirfde, "öyle ise bize söylediğin şeye ihtiyacımız yoktur" dedi. Kelbî diyor: Kinde kabilesi kendisine; "Bizi ilâhlarımızdan çevirip Araplarla başbaşa bırakmak mı İstiyorsun? Sen kavmine git, biz dediklerine muhtaç değiliz." Bunun üzerine Bekr b. Vâil kabilesine gitti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti: "Kimlerdensiniz?" "Bekr b. Vâil kabilesindeniz." "Bekr b. Vâil'den kimlerdensiniz?" "Kays b. Selabe'nin oğulla-nndanız." "Sayı bakımından çok musunuz?" "Toprak kadar çoğuz." "Gücünüz nasıldır?" "Pek güçlü değiliz, İran'a komşuyuz, kendimizi onlardan koruyamıyoruz." Rasûlullah @: "Bir gün gelecek, siz onların menzillerine ineceksiniz, onların kadınlarıyla evleneceksiniz ve onların evlatlarını esir alacaksınız." dedi. "Sen kimsin?" dediler. Rasûlullah @: "Ben Allah'ın rasûlüyüm" dedi. Bu görüşmeden sonra onların yanından ayrıldı. Arkasından oraya amcası Ebu Leheb geldi ve halka: 'Sözünü kabul etmeyin" diyordu. Ona: "Sen bu adamı tanıyor musun?" diye sordular. Evet, bu adam eskiden çok iyi idi, ama şimdi aklım kaçırmıştır, saçmalıyor." deyince, onlar da: "Iran hakkında söylediklerini duyunca biz de aklî dengesinin yerinde olmadığını anlamıştık." dediler.
KISIM 4
HZ. PEYGAMBERDİN DAVET İÇİN ELÇÎ GÖNDERMESİ
Ebû Asım, Ahnef b. Kays'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. Osman'ın Hilâfeti zamanında Kabe'yi tavaf ederken, Benî Kays kabilesinden birisi elimden tuttu ve "Beni hatırladın mı?" dedi. "Hani, Allah'ın Rasûlü @ j beni senin kavmine göndermişti de size İslâm'ı beyan edip, İslâm'a inanmaları için davet etmiştim." Bunun üzerine ben de: "Sen, bizi hayra davet edip iyliği emretmiştin. Şimdi ben de iyiliğe davet ediyorum." dedim.
Darekutnî, İbni Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. Peygamber @ Abdurrah-man b. Avfı çağırttı; "Hazırlığını yap, bir se-riyye İle beraber seni göndereceğim..." dedi. Hadis şöyle devam ediyor: Abdurrahman yola çıktı ve arkadaşlarına yetişti. Dûmetu'l-Cendel'e vardılar. Şehre girince halkı İslâm'a davet ettiler. Bu tebligat üç gün sürdü. Üçüncü gün, Hıristiyan reisleri el-Esbağ b. Amr el-Kelbî müslüman oldu. Abdurrahman, bu durumu, Cüheyne kabilesinden Rafi' b. Mükeys vasıtasıyla gönderdiği bir mektupla Hz. Peygamber @'e bildirdi. Peygamber @, "Es-bağ'ın kızıyla evlen" diye mektubu cevaplandırdı. Bunun üzerine kızıyla evlendi. Ki bu kız, Ebu Seleme b. Abdurrahman'ın annesi olan Tema'dır.
İbni îshak, Muhammed b. Abdurrahman Temîmî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah @, Arapları İslâm'a davet için Amr b. As'ı gönderdi. O'nu bu iş için seçmekten maksadı, Ümmü'1-As b. Vâil'in, Benî Bilâl kabilesinden olmasıydı. Onlarla uyuşabilmek İçin onu gönderdi.
Beyhakî, Berâ'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah @, Yemen halkını İslâm'a davet etmek için Hâlid b. Velid'i gönderdi. Berâ diyor ki: Ben de Hâlid b. Velid ile gidenlerden idim. Altı ay kadar orada kaldık, fakat hiç kimse davete icabet edip müslüman olmadı. Sonra Rasûlullah @, AH b. Ebû Tâlib'i göndererek, Halid'in geri dönmesini emretti. Yalnız Halİd ile beraber bulunanlardan, kalmak isteyenlerin Ali'nin maiyyetinde kalmasını tavsiye etti. Berâ diyor ki: Ben de Ali ile birlikte kaldım. Kavme varınca toplandılar. Ali, cemaatin önüne geçerek namaz kıldırdı. Sonra onları bir tek safta topladı. Cemaatın önünde oturup, Rasûlullah @'m kendilerine gönderdiği mektubu okudu. Bunun üzerine bütün Hemedân kabilesi müslüman oldu. Hz. Ali, olup bitenleri bir mektupla Rasûlullah @'e bildirdi. Rasûlullah @ mektubu okuduğunda secdeye kapandı. Başını secdeden kaldırınca, "Hemedân kabilesine selâm olsun, Hemedân kabilesine selâm olsun!" dedi.
Bilenlerin Bilmeyenlere Öğretmesi
Ebû Nuaym Hilye adlı kitapta, Urve b. ez-Zübeyr'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ensâr, Rasûlullah @'in sözünü duyduktan sonra, doğru olduğunu anlayarak, dâvetine gönülleri yatıştı, imân ettiler ve hayra vesile oldular. Gelecek hac mevsiminde buluşmak üzere memleketlerine döndüler. Medineye varınca Rasûlullah @'den şu talepte bulundular: "İnsanları Allah'ın Kitabına davet etmek üzere, bir kimseyi seni temsilen buraya gönder, halk ona daha iyi ısınır." dediler. Bunun üzerine Rasûlullah @, Benî Abduddar kabilesinden Mu'sab b. Umeyr'i gönderdi. Mus'ab, Medine'ye vardığında Benî Gunem kabilesinden Es'ad b. Zürâre'nin misafiri oldu. Onlarla sohbet edip Kur'ân-ı Kerîm okuyordu. Mus'ab sonra, Sa'd b. Mu'âz'ın yanında kaldı. Halkı İslâm'a davet etmeye devam etti. Allah da onun vasıtasıyla pek çok kimseyi hidayete erdirdi. Öyle oldu ki, bir kaç müslüman erkek veya kadının bulunmadığı tek bir Ensâr mahallesi kalmadı. İleri gelenler de müslüman oldular. Amr b. el-Cemûh da İslâm'ı kabul etti. Ve putlarını kırdılar. Bilahare Mus'ab b. Umeyr, Mekke'ye, Rasûlullah @'in yanına döndü.
Taberânî Kebîr adlı kitapta, Bükeyr b. Ma-rufdan, o da Alkade'den, o da Rasûlullah @'den şöyle rivayet etmiştir: "Bazı kimselere ne oluyor ki, komşularını tanımaz, öğretmez, onlara öğüt vermez ve onlar için emr bi-l-ma'rûf ve nehy ani'l-münkerde bulunmazlar. Hem ne oldu bazı kimslere ki, komşularından öğrenmez, İslâmî bilgileri almaz ve öğüt de kabul etmezler. Allah'a yemin olsun, insanlar ya komşularına öğretecek, onlara İslâmî bilgi verecek ve onlar için emr bi-1-ma'rûf ve nehy ani'l-münkerde bulunacaklar, hem de insanlar komşularından öğrenecek, İslâmî bilgileri onlardan alacak, öğütlerini kabul edecek. Yoksa, çabucak onlara azab gönderilmesi için münacatta bulunacağım." Sonra minberden inip gitti. Sahabelerin bir kısmı, "Rasûlullah @ kimi kasdetti? Herhalde Eş'arileri kasdetti. Onlar İslâm'ı bilen kimselerdir. Suyu arayıp bâdiyede yaşıyan komşuları vardır." denildi. Bu söz Eş'arilere ulaştı, bunun için Rasûlullah @'e geldiler: "Ya Rasûlullah! Bir kavmi med-hü sena ettin ama bizi de kötüledin, bizim suçumuz nedir?" dediler. Rasûlullah @ buyurdu ki: "İnsanlar komşularına öğretip öğüt versinler. Onlar için emr bi-1-ma'rûf ve nehy ani'l-münkerde bulunsunlar. Hem de insanlar onlardan öğrensin, öğüt alsın, bilgilerini alsınlar. Yoksa üzerine azabın inmesi için ne lazımsa yapacağım." Bu sözlerden sonra: "Başkasına öğüt verecek miyiz ya Rasûlullah" dediler. Allah'ın Rasûlü, sözünü tekrar etti. Onlar aynı şeyi üç kez sordular. Allah'ın Rasûlü de her defasında aynı cevabı verdi. Bunun üzerine "Öğrettiklerini anlatmak ve öğüt vermek için bize bir yıl müsaade et" dediler. Rasûlullah @ müsaade etti ve sonra şu ayeti okudu: "İsrailoğullarından inkâr edenler, Dâvûd ve Meryem oğlu İsâ diliyle lanetlendiler.Çünkü (onlar) isyan ediyorlar ve sının aşıyorlardı, işledikleri kötülükten dolayı birbirlerine mâni olmuyorlardı. Ne kötüydü işleyip durdukları." (5: 78-79).
Gönderilen Elçiler Ve Mektuplar
Hz. Peygamber @'in komşu devletlerin reislerini ve Arap kabile başkanlarını İslâm'a davet etmek için yazmış olduğu davet mektupları, İslâm'ın hükümranlık haklarına sahip olacak şekilde teşkilatlanmasından sonraya aittir. Bu da hicreti müteakip Medine devrinde kendini gösterir. (Âbidin Sönmez, Rasû-lullah'ın İslâm'a Davet Mektupları, sh. 58).
Hudeybiye antlaşmasından sonra (Milâdî 627) durumun kısmen sakinleşmesi, komşu kabile ve devletlerle münasebetlere imkân verdi. Böylece yirminin üzerinde hükümdar, kabile reisi ve din adamı Rasûlullah @'in gönderdiği mektupları ve elçileri vasıtasıyla islâm'a davet edildi. Her ülkeye oranın dilini bilen kimseler gönderildi. (İbni Sa'd).
İbni Sa'd'ın bildirdiğine göre, sahabe-i kiram arasından seçilerek görevlendirilen elçiler gidecekleri yerlere aynı günde hareket etmişlerdir. Buna göre:
1- Amr b. Umeyye ed-Damrî, Habeşistan kralı Necâşi'ye;
2- Dıhye b. Halîfe el-Kelbî, Bizans imparatoru Hirakl'e;
3- Hâtib b. Ebî Beltea, İskenderiye kralı Mukavkıs'a;
4- Abdullah b. Huzâfe es-Sehmi, Fars kralı Kisra'ya;
5- Şücâ b. Vehb el-Esedî, Haris b. Ebî Şemir el-Gas saniye;
6- Salît b. Amr el-Amirî, Yemâme reisi Hevze b. Ali'ye gönderilmişlerdir.
Aynı tarihte hareket eden bu elçilerden başka değişik tarihlerde Hz. Peygamber @ tarafından diğer bazı elçiler daha gönderilmiştir ki bunların bazılarını şöylece sıralamak mümkündür:
7- Amr b. el-As, Uman yöneticilerinden Ceyfer ve Abd el-Cülendâ kardeşlere;
8- Alâ b. el-Hadremî, Bahreyn meliki Münzir b. Sava'ya;
9- Muhacir b. Ümeyye el-Mahzumî, Him-yer reisi Haris b. Abdi Külâl el-Hımyerî'ye;
10- Ali b. Ebî Tâlib,
11- EbuMusael-Eş'arî,
12- Muâz b. Cebel, Yemen'e gönderilmişlerdir. Her bir elçi üzerine aldığı görevi kusursuz olarak yerine getirmiştir. (A. Sönmez, a.g.e., sh. 60).
Beyhâki, İbni İshak'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah @, Cafer b. Ebî Tâlib ve arkadaşları hakkında Habeşistan kralı Necâşiye bir mektup gönderdi. Amr b. Umey-ye'nin götürdüğü bu mektubun metni şöyledir:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Rasûlullah Muhammed'den, Habeş Meliki Asham Necâşi'ye.
İslâm'ı kabul et. Ben, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'ın sana olan nimetinden dolayı mesrurum. O Melik'tir (mülk ve saltanatı devamlı olandır). Kuddûs'tür (O, her türlü ayıplardan ve noksanlardan beridir). Selâm'dır (bütün âfet ve kederlerden salimdir). Mü'min'dir (emniyet verendir). Müheymin'dir (her-şeyi gözetip koruyandır).
Ben şehadet ederim ki, İsa bin Meryem Allah'ın Ruhu ve Kelimesi'dir. Onu iffetli, her türlü dünya kirinden ve fitnesinden temizlenmiş olan Meryem'e ilkâ etmiştir ve o, İsa'ya hamile kalmıştır. Allah onu, tıpkı Adem'i kendi eliyle ve nefhi ile yarattığı gibi kendi ruhundan ve nefhinden yaratmıştır. Ben seni, eşi ortağı olmayan Allah'a davet ediyorum. Taatına devam etmeye ve bana tâbi olmaya çağırıyorum. Bana gelene iman etmeye davet ediyorum. Ben, Allah'ın rasûlüyüm. Sana (daha önce) amcam oğlu Ca'fer'i ve onunla birlikte müslümanlardan bir grubu göndermiştim. Sana geldikleri zaman onları misafir et. Cebbârlığı bırak. Ben seni ve askerlerini Allah'a davet ediyorum. Şüphesiz ki ben tebliğ ettim ve nasihat ettim. Nasihatimi kabul ediniz. Selâm, hidayete tâbi olan kimselere olsun."
Abdullah b. Abbas'm Ebu Süfyan'a dayanarak bildirdiği, Bizans imparatoru Hirakl ile arasında geçen muhavere belli başlı hadis mecmualarında yer almaktadır. Bu rivayette, Rasûlullah @'in Hirakl'e gönderdiği mektubun tam metni de yer almaktadır:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah'ın kulu ve rasûlü Muhammed'den, Rum kralı Hirakl'e,
Hidayete tâbi olanlara selâm olsun.
Bundan sonra; ben seni İslâm'ı kabul etmeye davet ediyorum. İslâm'ı kabul et, selâmet bulursun. Müslüman ol ki, Allah sana iki kat ecrini versin. Şayet yüz çevirirsen, bütün tebeanın vebali de sana aittir. "Ey ehl-i kitab, hepiniz bizimle sizin aranızda müsavi (ve âdil) bir kelimeye gelin. Şöyle diyerek: Allah'dan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım. Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabler (diye) tanımıyalım. Buna rağmen eğer yine yüz çeviririlerse (o halde) deyin ki, şa-hid olun, biz muhakkak müslümanlanz."
Rasûlullah @, elçisi Dıhye ile Bizans imparatoruna zikredilen davet mektubunu ulaştırırken, aynı zamanda Rumların ruhanî lideri olan ve devlet yönetiminde müessir rol oynayan patriğe de bir mektup göndermiştir. Şöyle ki:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Duğâturu'l-Üskufa, Selâm, iman eden kimseler üzerine olsun, Bunun eserine gelince, Meryem oğlu İsa,
Allah'ın afîfe olan temiz ve nezîh Meryem'e ilka ettiği Ruh'u ve Kelime'sidir. Şüphesiz ki ben, Allah'a ve bize indirilene, İbrahim'e ve İsmail'e ve îshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene ve (bütün) peygamberlere Rableri katından verilenlere iman ederim. Onların hiçbirinin arasını ayırmayız ve biz O'na teslim olmuş müslümanlanz.
Selâm, hidayete tâbi olan kimseler üzerine olsun." (îbni Sa'd, Tabakatü'l-Kübra, c. I, sh. 274).
İbni Cerîr, İbni İshak tarikiyle Hz. Peygamber @'in Kİsrâ'ya gönderdiği mektubun tam metnini rivayet etmiştir:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Rasûlullah Muhammed'den, Fars kralı Kİsrâ'ya, Selâm, hidâyete tâbi olan kimseler üzerine olsun. Allah'a ve Rasûlüne tâbi olan, Allah'dan başka ilâh olmadığına, eşi ortağı bulunmadığına şehadet eden, Muham-med'in, O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna iman eden kimseler üzerine olsun.
Seni, Allah'ın hak dinine davet ediyorum. Şüphesiz ki ben, bütün insanlara gönderilmiş Allah'ın elçisiyim. (Bu da) hayatı olan kimseleri (gelecek tehlikelerle) korkutmam ve kâfirlere o (azâb) söz(ü) hak olması içindir.
İslâm'ı kabul et, selâmet bulursun. Şayet kaçınırsan mecûsîlerin vebali sana aittir."
Beyhakî'nin metnini bildirdiği, Necran halkına gönderilen mektup da şöyledir:
"İbrahim, İshak ve Yakub'un İlâhı adıyla,
Allah'ın kulu ve Rasûlü Muhammed'den Necran Başpiskoposu'na ve Necran halkına;
Siz barışsever insanlarsınız. Ben; İbrahim, İshak ve Yakub'un İlâhına olan hamdirni size bildiririm. Bundan sonra, sizi kullara kulluğa değil, (yalnızca) Allah'a kulluk .yapmağa ve kulların dostluğuna değil, Allah'ın dostluğuna çağırıyorum. Bunu kabul etmediğiniz takdirde size cizye lâzım gelir. Bunu da kabul etmezseniz size karşı savaş açmayı haber veriyorum. Vesselam."
Bu misaller, Hz. Peygamber @'in Allah'ın emirlerini, din ve şeriatını nasıl tebliğ ettiğini gösteren örneklerdir. (Geniş bilgi için bkz.: Stret Ansiklopedisi, c. I, 3. bölüm).
Muhataplar, elçilerin davetini duyduktan sonra, dinlerinden dönmeyi kabul etmezlerse; insanların inanç ve düşüncelerinde hür olduğu, siyasî, sosyal, ekonomik, kültürel ve hatta silahlı güçlerinin dokunulmazlığı korunurken hakikate inanmaları ve inandırılmalarının kendi iradelerine bağlı olduğu uluslararası barış düzeni olan Pax Islamica-îslâm barışına katılmaya davet edildiler. Rasûlullah @ (İslâm Devleti) bütün insanları İslâm'a davet etme fırsatlarını araştırdı ve onların şahsî kararlarına saygı gösterdi. Onları boyun eğdirmeye çalışmadığı gibi herhangi bir şekilde de sömürmedi. Yalnız kendi menfaatlerini değil, eşit haklara sahip, Allah'ın indirdiği vahyine muhatap eşit kullan olarak onların haklarını da gözetti. Rasûlullah @'İn (İslâm Devletinin) görevi Allah'tan gelen mesajı nakletmekle sınırlandırılmıştı.
Bu daveti kabul veya red etmek, Allah'ın buyurduğu gibi (18: 19) kişinin kendi tercihine kalmıştı. Fakat hiç bir güç, kurum veya gelenek insanları ilâhî çağrıyı duymaktan ve ona icabet etmekten alıkoyamazdı. Onları mahkûm etmek, bunu onların yetersizliklerine yorumlamak yanlış ve onur kinci olmasının yanında, aynı zamanda bir çeşit manevî zulümdü.
Hz. Peygamber @'in elçilerine, krallara ve kabile başkanlarına "her yöneticinin maiyye-tindekilerin manevî refahı için sorumluluk taşımaları gerektiğini" söylemelerinin sebebi budur. Bizans imparatoru, Mısır hükümdarı ve Habeşistan kralı bu daveti nezaketle cevaplandırdılar. Fars kralı \e Kuzey Arabistan'daki uydu devlet ve kabile başkanları daveti hor görerek, küstahlıkla reddettiler. Bir Bizans derebeyi olan Zatû'l-Taleh'in valisi, kendisine ve halkına İslâm'ı tebliğ için gönderilmiş Rasûlullah @'in onbeş sahabisini şehit etti. Bir başka Bizans vekili olan Busra valisi, müslüman elçinin davetini yaydığını duyması üzerine onu öldürdü. Bazı müslüman tarihçiler, İmparator Hirakl'in bizzat eyalet yöneticilerine bu kıyımı emrettiğini belirtirler. (M. H. Heykel, The Life of Muhammed, sh. 338-339).
Bizans ve ona bağlı bölgelerden gelen bu tepki, müslümanlan, İlâhî mesajın duyurulmasını engelleyen bu otoriteyi kırmaya yöneltti. Bu küstah yöneticiler, düşmanca tavırlarıyla müslümanlara başka çare bırakmadılar. Müslüman orduları, onlara üç şarttan birini tercih etmelerini isteyerek kapılarına dayandılar: İslâm'ı kabul etmek; içinde dinlerini yaşamakta hür olacaklan, mensuplarım ve toplu haklarım teminat altına alacak şekilde bir ümmet olarak yaşayabilecekleri İslâm'ın dünya düzenini kabul etmek; veya savaş.
Müslümanların bu konudaki tavrı, Rasûlullah @'in ashabı, Ölü Deniz'in güneydoğusundaki Maan ordularının komutanı Abdullah b. Revâha tarafından simgelenmekteydi. Düşmanla karşılaşmadan Önce, adamlarına şöyle dedi: "Kardeşlerim! Bazılannm başımıza geleceğinden korktukları şey, bizim buraya gelmemizin kat'i sebebidir; yani şehitlik. Biz müslümanlar ne sayıca, ne de silahça üstünlükle savaşırız. Bizim tek dayanağımız, Allah'ın bir merhamet olarak bize lütfettiği ima-nımızdır. Cihad için kalkın ve ilerleyin! En büyük iki nimetten birisi bizim olacak: Zafer yahut şehâdet. Her iki hâlde de kazanan bi-ziz!"
Müslümanları İran (Fars) imparatorluğuyla savaşırken harekete geçiren de aynı ruhtu. İran'ın komutanı, oldukça şâşâlı, debdebeli ve içinde zorlukla hareket ettiği altın işlemeli süslü giysileriyle; günlük çöl kıyafeti içindeki müsl'iman komutanını gördükten sonra şunu sordu: "Seni buraya bizimle savaşmaya getiren nedir?" Müslüman komutan şöyle cevapladı: "Bu insanlar, kullara ibadet etmeyi bırakıp, insanların Yaratıcısına ibadet edebilirler. Bunun gerçekleşmesi için adamlarımız, senin adamlarının yaşamaya istekli oldukları kadar, ölmeye isteklidirler." (Farukî, İslâm Kültür Atlası, sh. 157).
Hz. Muhammed @, yirmi üç senelik peygamberlik hayatının her ânında ve her fırsatta insanları Allah'ın yoluna çağırmıştır. Savaşta, barışta, ikili görüşmelerde ya bizzat ya da mü'minler vasıtasıyla tebliğ görevini yerine getirmiştir.
Hz. Peygamber @, ayrıca, bütün mü'minlerin tebliğ ile mükellef olduğunu bildirdi. Tâ ki, yeryüzünde davetini duymayan kimse kalmasın. Bunun neticesinde, Rasûlullah @ henüz hayatta iken Arap Yarımadası, Allah'ın emrine baş eğip dâvetine icabet etti.
Yarımada'ya komşu devletlerin büyükleri de ilâhî daveti elçiler ve mektuplar vasıtasıyla tebellüğ ettiler. Böylece Hülefâ-i Râşidîn zamanında yeryüzünde yaşayan insanların çoğu İslâm hakkında bilgi edinip tebellüğ etmişlerdi. Kimi İslâm'ı kabul edip davete icabet etti, kimi de yüz çevirip küfründe ısrar etti. Benzeri olmayan ve içten gelen bu tebliğin davet ve dâvetçinin doğruluğunun neticesi olduğu bir gerçektir. Doğruluğun en yüksek zirvesinde bulunan dâvetçi, tam görevini yapıp Allah'a karşı sorumluluğunu idrak etmeseydi bu aşk ve heyecanı kendisine inananlara veremezdi.
Henüz hayatta olan bir insanın davetinin bu tarzda benimsenip herkesçe sahip çıkıldığına dair tarihte bir başka vakıa yoktur. Bu ancak Rasûlullah @'e nasib olmuştur. O, henüz hayatta iken onbinlerce mü'min, nazil olan Kitâb'ı ve çok sayıda hadisini ezberlemiş, sonra Kitâb'ı harfiyyen sonraki nesillere devretmişlerdir. Bu, onların imân etmekle mükellef olmaları gibi tebliğ hususunda da Allah'a karşı mükellefiyetlerinin bir neticesi olmuştur. İslâm, davetin ulaşmadığı insanları sorumlu saymamaktadır. Ancak, tebliğ için gösterilen çabalar sayesindedir ki, asırlardır Hakk'ın mesajından haberdar olmayan kimse çok nâdirdir. Allah'ın Rasûlü @, tebliğ vazifesini gereği gibi yerine getirdi. Bugün de dünyanın her köşesinde Allah'a davet eden mü'minler vardır.
KISIM 5
HZ. PEYGAMBER @'İN BÜYÜK ZEKÂ VE FETÂNETİ
Peygamberler, davet için gerekli zekâ ve fetânete sahip kimselerdir. Onlar, risalet görevlerini yerine getirirken hasımlarıyla münakaşaya mâruz kalabilecekleri gibi, taraftarlarının sorularını cevaplandırmak, yapılan itiraz ve tenkitleri izale etmekle de karşı karşıya kalacaklardır. Öyle ise böyle bir vazife için zeka, fesahat ve münazara gücü lüzumludur ki, muhatablarını ikna etsin ve mağlup düşmesinler. Mağlubiyetleri, onlara karşı üstünlüklerini sağlayamaz. Bu da, Peygamberlerin bütün davasının hak olduğuna bağlıdır. Çünkü, bâtıl olan bir davanın üstün gelmesine imkân yoktur. O, daima zevale mahkûmdur. Hakkın üstün gelebilmesi için davasını delîl ile isbat edebilecek bir akla ihtiyaç vardır. Aklî izahları bulunmayan haklar kaybolup ortadan kalkmıştır. Delili gereği gibi açıklamak için fesahat ve konuşma kabiliyeti lâzımdır. Bu da ancak en bilgili, en zeki ve en fasîh olan kimse için mümkündür.
İnsanların ilim ve meslekleri farklı farklıdır. Kimi din adamıdır, kimi siyasetçidir, kimi iktisatçı, kimi doktor, kimi felsefeci... Bunlardan herhangi biri kendi branşı açısından bir tenkitte bulunacak olursa onu ikna etmek gerekir. Peygamber davasıyla ilgili her konuda herkesten daha bilgili olmazsa davasını ispat-layamaz.
insanlar zekâ, fesahat ve konuşma kabiliyyeti yönünden de farklılık gösterir. Peygamberin bir vazifesi de bütün insanları ikna edip davasını ispatlamaktır. Herkesten zeki olması da bunu ispatlamaya yetmez. Bunlara sahip olan kimse, açık bir ifadeye ve fasîh bir lisâna da muhtaçtır. Allahu Teâlâ, peygamberi Musa'yı tebliğ ile görevlendirdiği zaman Hz. Mûsâ Ş°yle dedi: "...Rabb'im, benim göğsümü aç (risalet görevini yüklenebilmesi için yüreğimi genişlet), bana işimi kolaylaştır, dilimden (şu) düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar." (20: 25-28). Yani, "kalbimi bir rasûlün büyük görevi ile ilgili zorluklan yerine getirmeme yarayacak cesaretle doldur ve bu görevin yerine getirilmesi için bana güven ver." Hz. Musa böyle dua etti, çünkü görevinin büyük sorumluluklarının şuurundaydı. Ayrıca akıcı bir dile sahip olması niyazında da bulundu,
Bu hususiyetler Allah'ın Son Peygamberi ve Rasûlü Hz. Muhammed @'in şahsında toplanmıştı. O, zihin açıklığı, anlama ve kavrama yeteneği ve üstün bir zekâ ile teçhiz edilmişti. Ne önden ve ne de arkadan bâtıla mâruz olmayan tam ve açık bir burhan, mükemmel ve düzgün bir üslûp ile hakkı ifade etmek; hasmı susturup onu teslim olmağa zorlamak, ancak her şeyi bilgisiyle ihata eden Allah'ın davet ve risalet yükünü yüklenen Rasûl için mümkün olabilir.
"Allah, meleklerden de, insanlardan da elçiler seçer..." (22: 75).
"...Allah, elçiliğini nereye koyacağını (risale-tini kime vereceğini) daha iyi bilir..." (6: 124).
Bu hususiyetleri gözden geçirince, Hz. Muhammed @'in bunların her birinde zirve olduğunu göreceğiz. Peygamber @ en büyük -gerçekten de mucizevî ve karşı konulamaz- bir silâhla yani Kur'an'ın belagatİ ve fesahatiyle silahlandırılmıştı. İnandırmak ve ikna etmek için Kur'an'ın gücü, eşi olmayan büyük bir "tremendum" ve harekete sevkeden bir tesirdir. Peygamber @ her fırsatta İslâm'ın üstün bir sunucusu olarak İlâhî kelâmın müessir gücüyle insanları Allah'a çağırdı. Kur'ân'dan yaptığı iktibasların yanında Hz. Muhammed @'in kendi konuşması da etkileyiciydi. Benî Sa'd b. Bekr'in kampında yetiştirildiğini söylerdi. Arapçayı mükemmel ve belagatla konuşurdu. Konuşmada belagat ve fesahatin kıymetini çok iyi takdir ederdi. Dinleyenlerin kalplerinde tesir uyandıracak ve onların hayallerini harekete geçirecek yetenekte Arap diline hâkimdi. İnsanları hakikate inandırmakta fevkalâde başarılıydı. O'nun ifadeleri Hz. Aişe'nin belirttiğine göre, ilk duyuşta ezberlenebilecek kadar açık-seçik ve tane tane idi. Hz. Muhammed @'in daveti aynı zamanda insanların gönüllerine hitap ediyor ve onların fıtratlarındaki duyguları aydınlığa çıkarıyordu. (Farukî, a.g.e., sh.135-136).
Dâva yönünden, davasının hak ve doğru olduğunda şüphe yoktur. Bunu isbat etmek için kitabın konularını incelemek kâfidir. Fesahat yönünden ise O, bütün Araplardan daha fasih ve açık bir ifadeye sahipti. Burhan ile davasını isbat etmek yönünden de, bir başkasında görülmeyecek şekilde, Rasûlullah @'in her insanın seviyesine inip, sâde bir ifade ile onu iknaya kabiliyetli olduğu görülür. Böylelikle bütün insanlara inanç, ibâdet, yaşayış ve hayat yolunu gösterip Kur'ân-ı Kerim'in her şeyi açıkladığını isbat etmiş ve herkesi susturmuş-tur. Kur'ân-ı Kerîm kıyamete kadar her devirde insanlar için Allah'tan birer belgedir. O'nun rasûlü Hz. Muhammed @'in sahîh sünneti de bu dinin tatbiki için en güzel bir misaldir.
Bütün bu hususiyetleri açıklamak için Hz. Peygamber @'in serdettiği hüccetlerden ve İslâm'a davet etmek için okuduğu hutbe ve mektuplardan ve emr-i bil mâruf ve nehy-i ani'I münker meyamnda söylediği delil mahiyetindeki sözlerinden de bir kaç misâl vereceğiz. Bunlan gördüğümüzde, Allah'ın, Rasû-lüne verdiği ikna kabiliyetinin ne kadar kuvvetli olduğunu ve her yönden mahlûkâtın en mükemmeli bulunduğu anlaşılacaktır:
Abdullah b. Ahmed ve Ebû Ya'la. Saîd Ebî Râşid'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hi-rakl'in Hz. Peygamber @'e elçi olarak gönderdiği (Arap) Tenûh kabilesine mensup zâtı Humus'ta gördüm. O, benim komşum idi. Çok yaşlanmış, pîri fâni olmuştu. O'na: "Hi-rakl'in Hz. Peygamber @'e, Peygamber'in Hi-rakl'e gönderdikleri mektuplar hakkında bana bilgi verebilir misin?" dedim. Tenûhî: "Evet." dedi ve söze başladı.. "Hirakl'in mektubum alıp götürdüm. Tebük'e varınca baktım ki Peygamber ashabı ile birlikte suyun kenarında oturuyorlar. 'Adamınız nerededir?' dedim 'İşte budur!' dediler. Ben de kendisine yaklaşıp oturdum ve mektubu eline verdim. O dt mektubu alıp eteğinin üzerine koydu. Bana: 'Kimlerdensin?' dedi. Ben de: 'Tenûh kabile-sindenim' dedim. Peygamber @: 'İbrâhim'ir hanif dinini ister misin?' diye sorunca: 'Ber bir kavmin elçisiyim ve onun dinine mensubum. Onlara dönmedikçe ondan (dinimden^ dönmem.' dedim. Bunun üzerine şu ayeti (28; 56) okudu: "Sen, sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecekleri daha iyi bilir."
Tenûhî dedi ki: "Sonra mektubu sol yanında bulunan birine verdi. 'Mektubu okuyan arkadaşınız kimdir?' diye sordum. 'Muâviye'dir' dediler. Benimkinin (Hirakl'in) mektubunda şu vardı: 'O, muttakiler için hazırlanmış, eni gökler ile yer kadar olan cennete beni davel ediyor, ya cehennem nerededir?'
Peygamber @ buna karşılık: 'Subhanallah! Gündüz gittiği zaman gece nerededir?' dedi."
İbni Huzeyme, İmran b. Hâlid b. Talayk b. Muhammed, İmran b. Husayn babasından, 0 da dedesinin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kureyşliler Husayn'a gidip (onu sayıyorlardı) dediler ki: 'Sen bu adamla görüş. O, bizim ilâhlarımıza sövüyor.' Birlikte gittiler, Peygamber @'in kapısına yakın bir yerde oturdular ve birbirlerine şöyle dediler: 'Bu yaşlı zâtın konuşmasına müsaade ediniz.' İmran ile arkadaşlan epeyce vardı. Sonra Husayn konuşmaya başladı: 'Nedir bu kulaklarımıza gelen şu sözler? Sen bizim ilâhlarımıza sövüp kötülüyorsun. Halbuki senin baban kal'a gibi ve iyi bir insandı.' Hz. Peygamber @ de şöyle dedi: 'Ey Husayn! Benim babamla senin baban ateştedirler! Ey Husayn, kaç ilâha tapıyorsun?' Husayn: 'Yer yüzünde yedi, gökte bir olmak üzere sekiz ilâha tapıyorum' dedi. Peygamber @: 'Sana bir musibet gelirse kime yalvarıp dua ediyorsun?' 'Gökte olan Allah a yalvarıp duâ ediyorum.' 'Malın helak olursa kime duâ ediyorsun?1 'Gökte olana yalvarıp dûa ediyorum.' 'Yalnız o senin duam kabul ettiği halde neden diğerlerini ortak ediyorsun? Acaba şükretmek hususunda rızasını mı aldın, yoksa sana galebe çalmaktan mı korkuyorsun?' 'Hayır bunlardan hiç birisi değil.' dedi- (Husayn, şimdiye kadar böyle bir kimse ile konuşmamıştım, dedi). Peygamber @: 'Ey Husayn! Müslüman ol, selâmet bulursun.' Husayn: 'Benim kavmim ve aşiretim vardır, onlara ne diyeceğim?' "De ki: 'Allah'ım benim için en doğru yolu göster, bana faydalı bir ilim ver?"
Husayn I unları söyledi. Bunun için kavminden İslâm'a girmeyen kimse kalmadı. Sonra İmran kalkıp onun başını, elini ve ayaklarını öptü. Hz. Peygamber @, bu hâli görünce gözleri yaşardı. Husayn, kâfir olarak Peygam-ber'in yanma girdiğinde, İmran onun için ne ayağa kalkmış ne de O'ndan tarafa bakmıştı. Müslüman olunca hakkım Ödedi. Husayn çıkmak istediği zaman, Hz. Peygamber @, ashaba: 'O'nu evine kadar yolcu ediniz.' buyurdu. Kapıdan çıkar çıkmaz onu gören Ku-reyş: 'Sapıttı!' dediler ve dağıldılar." (el-İsâbe).
Ebû Temime Hüceymî'nin rivayetine göre, kendi aşiretinden bir zât, Peygamber @'e gitti (veyahut Peygamber @'in yanında iken birisi geldi) ve: "Allah'ın Rasûlü (veya Muham-med) sen misin?" dedi. Peygamber @: "Evet." "Kime yalvarıp duâ ediyorsun?"
'Ben yalnız Allah'a yalvarıp duâ ediyorum. O, öyle bir zattır ki, başına gelen musibetin kalkması için duada bulunsan onu kaldırır; sana çatan kıtlığın kalkması için duâ edersen bitki ve ekinlerini bitirir. Bir çölde kaybettiğin bineğinin geri dönmesi için duâ edersen U, sana geri çevirir." Bunun üzerine adam Müslüman oldu. Sonra: "Ey Allah'ın Rasûlü, bana bir vasiyette bulun" dedi. Peygamber @:
Wıç bir şeye (veya kimseye) sövme." dedi. Râvî dedi ki: "Peygamber @ bana vasiyet ettikten sonra, ne bir deveye ne bir koyuna ve ne de bir keçiye sövmedim." (Müsned-i Ah-med).
Adiy b. Hatem'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Peygamber'in ortaya çıktığını duyunca hiç hoşlanmadım, nefret ettim. Bunun için Bizans Devleti(Kayseri)nin tarafına geçtim. Bulunduğum yerde de yalnızdım, bu yalnızlık ise bana fazlasıyla sıkıntı veriyordu. Sonra şöyle düşündüm: 'Bu adama gideyim. Yalancı çıkarsa bana zarar vermez, doğru ise ben de durumu öğrenmiş olurum.' Geri dönüp yanına gittim, yanına varınca etraftakiler: "Bu, Adiy b. Hatem'dir" diye takdim ettiler. Rasûlullah @ bana: "Ey Adiy b. Hatem! Müslüman ol, selâmet bulursun." dedi ve bunu üç defa tekrarladı. Adiy: "Ben bir dine mensubum." Peygamber @: "Dinini senden iyi bilirim." "Benden iyi mi bilirsin?" "Evet, sen Rükûsiye (Hıristiyanlığın bir kolu) dinine müntesip olup kavminin elde ettikleri ganimetin dörtte birini yiyen bir kimse değil misin? "Evet." "Bu senin dininde caiz değildir." "Evet." dedim, bir kaç defa tekrar etti. Ben de buna tevazu gösterdim. "Haberin olsun! Senin müslüman olmanı önleyen şeyin ne olduğunu bilirim. Sen diyorsun ki, etrafında bulunanlar zaif ve güçsüz kimseler; onları da Araplar safdışı etmiştir. Sen Hire şehrini bilir misin?" "Görmedim, sadece işittim." "Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, bu iş tamam olacaktır. Öyle ki, Hire'den deve üstünde yola çıkan bir kadın, tek başına, kimseden çekinmeden, rahatça gelip Beyti (Kabe'yi) tavaf edebilecektir. Kisrâ b. Hürmüz'ün hazîneleri fethedilecektir." "İbni Hürmüz'ün hazineleri mi?" "Evet! Kisrâ b. Hürmüz'ün hazineleri. Mal ve servet öyle çoğalacaktır ki, onu kabul edecek kimse bulunmayacaktır?" dedi.
Adiy b. Hâtem şöyle diyor: Gerçekten de böyle oldu. İşte Hîre'den kalkan bir kadın, hiç bir kimsenin himayesine girmeden tek başına gelip Beyti tavaf ediyor. Kisrâ'nın hazînelerinin fethine gelince, ben bizzat onu fethedenlerle beraber idim. Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun, üçüncüsü de olacaktır. Çünkü Rasûluilah @ haber vermiştir. (Müsned-i Ahmed).
Adiy b. Hâtem'in rivayetine göre, kendisi Ak-rap'ta bulunduğu bir sırada Hz. Peygamber @ 'in seriyyeleri gelip halasını ve bazı kimseleri alıp götürmüşlerdi. Onları Peygamber @'in yanına çıkarınca iki saf haline getirmişlerdi. Halam şöyle dedi: "Bize bakan uzaklarda, kimsem yok. Ben de yaşlı bir kadınım, artık hizmet edecek bir hâlim kalmadı. Beni ba-ğiŞİa ki, Allah da seni bağışlasın." Hz. Peygamber @: "Sana bakan kimdi? "Adiy." "Şu, Allah ve Rasûlünden kaçan kimse mi?" Sonra Peygamber @ halamı bağışladı. Hatta o, bir binek de isteyince çevresindekilere verilmesini emretti. (Adiy diyor ki,) Halam sonra bana gelip şöyle dedi: "Sen öyle bir şey yaptın ki, baban olsa onu yapmazdı. Hoşuna gitsin veya gitmesin, O'nun yanına gitmelisin. Falan ve filan yanına gittiler, pek çok şey elde ettiler."
Bunun üzerine Peygamber @'in yanına gittim, yanında bir kadın ve bir kaç çocuk (veya bir çocuk) vardı. Onların Peygamber @'e bağlılıklarından sözetti. O zaman anladım ki, ne Kisrânın ne de Kayser'in hükümdarlıkları kalmayacaktır. Peygamber @ bana: "Ey Adiy b. Hâtem! Neden kaçtın, yoksa Lâ ilahe İllallah demekten mi? Neden? Yoksa Allahu ekber demekten mi? Allah'tan büyük ne var?" Bunun üzerine müslüman oldum. O zaman Peygamber @'in yüzünün sevinçten par-ladığını gördüm. (Müsned-i Ahmed).
Ebû Ya'lâ, Harb b. Süreyc'den, o da Belade-viye kabilesine mensup birisinden, o da dedesinden şöyle rivayet etmiştir: Medine'ye gittim, Vâdi'nin kenarına gelince baktım ki, bir keçiyi tutan iki kişi müşteri ile pazarlık yapıyordu. Müşteri satıcıya; "bana ikram et", diyordu. Kendi kendime, "Bu adam, halkı dalâlete sürükleyen Haşimî değil mi?" dedim. Dikkatlice baktım; yakışıklı, zarif, geniş alınlı, ince kavisli kaşları vardı. Göğüs kılları seyrekti. Üzerinde iki parçadan ibaret eski bir elbise vardı. Bize doğru geldi ve esselâmû aleykûm dedi. Biz de selâmını aldık. Müşteri hemen durmadan: "Ya Rasûluilah! Ona (satıcıya) söyle, bana ikram etsin." dedi. O da elini uzatıp şöyle dedi: "Siz mal sahibisiniz. Ben hiç kimsenin malına, kanına ve ırzına haksızlık etmeden Allah'a kavuşmayı arzu ediyorum. Allah'ın hakkı hâriç. (O zâlim değildir) Allah, dürüst alış-veriş yapana, borcunu eda edene ve alacağını isterken nazik olan kimseye merhamet etsin." Sonra gitti. Ben de kendi kendime; 'vallahi, bu adamın tatlı bir dili var. Onu takip edeyim' dedim ve peşinden gidip: "Yâ Muhammedi" deyince, Peygamber <Ş> bütün bedeniyle dönüp: "Bir arzun mu var?" diye cevap verdi. Ben: "Halkı dalâlete sürükleyip helak eden ve ecdadın yaptıkları ilâhlardan çeviren sen misin?" dedim. Peygamber @: "O, Allah'tır." Ben: "Neye davet ediyorsun?" "Allah'ın kullarını Allah'a davet ediyorum." "Ne diyorsun?" Peygamber @ şöyle dedi: "Allah'tan başka ilâh olmadığına, benim, Allah'ın Rasûlü olduğuma ve bana gelene imân edip Lât ve Uzza putlarını inkâr etmeye, namaz kılıp zekat vermeye davet ediyorum." "Zekât nedir?" diye sordum. Peygamber @: "Zenginlerimizin, mallarından bir kısmını fakirlerimize vermesidir." "Çağırdığın şey güzeldir" dedim. (Râvi, anlatmaya devam ediyor:) Daha önce yeryüzünde herkesten ziyade nefret ettiğim bir adam iken, sonra evladımdan, babamdan ve bütün insanlardan daha fazla bana sevimli oldu. Peygamber @: "Dediğimi anladın mı?" dedi."Evet dediğinizi anladım" dedim. "Öyle ise Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuma şehadet eder ve bana gelene imân eder misin?" Ben de: "Evet, ey Allah'ın Rasûlü! Ayrıca bir çok kimsenin uğradığı bir yere, beni davet ettiğin şeye onları da davet edeceğim, sana tâbi olacaklarına umutluyum." dedim. Peygamber @: "Evet, onları davet et." Daha sonra dediğim yerde davetimi yaptım. Erkekli kadınlı hepsi müslüman oldular. Allahın Rasûlü, beni taltif etmek için başımı okşadı.
Buhârî ve Ebû Dâvûd, Uhud savaşında müslümanlar yenilgiye uğradıktan sonra, mü'minlerle müşrik ordusunun başı Ebû Süf-van arasında cereyan eden muhaverenin bir kısmını naklettiler. Geri kalanını da Râzî zikretti. Rivayetlerine göre, muhaverenin tam metni şöyledir: Ebû Süfyân, savaş meydanından döneceği zaman bir tepenin üzerine çıktı ve yüksek sesle şöyle bağırdı: "Muhammed içinizde midir?" Peygamber @, yanındakilere cevap vermemelerini tembihledi. Ebû Süfyân cevap alamayınca: "İçinizde Ebû Kuhâfe (Ebû Bekir) var mıdır?" diye seslendi. Peygamber @ yine sus işareti verdi. Bu sefer Ebû Süfyân: "Yâ Hattab oğlu Ömer!" diye bağırdı. Peygamber @ yine cevap vermemelerini emretti. Ebû Süfyân haykırmalarına cevap alamayınca çevresindekilere: "Anlaşıldı, hepsi ölmüş. Hayatta olsaydılar mutlaka cevap verirlerdi." dedi. Ömer kendini tutamayıp şöyle seslendi: "Ey Allah'ın düşmanı! Yalan söylüyorsun, seni üzenleri Allah korumuştur!" Ebû Süfyân da: "Yaşasın Hübel!" diye bağırdı. Bunun üzerine Peygamber @: "Kendisine cevap veriniz." dedi. "Ne diyelim?" dediler. Peygamber @: "Allah her şeyden büyük ve yücedir! deyiniz" dedi. Ebû Süfyân: "Bizim Uzzâ'mız var, sizin ise yok!" deyince Peygamber @ şu cevabı verin, buyurdu: "Allah bizim mevlâmız(dost ve yardımcımız)dır, sizin ise mevlânız yok!"
Ebû Süfyân dönerken: "Savaşta yenmek nöbetledir. Bugün Bedir (savaşının) karşılığıdır. Cesedleri görüyorsunuz." diye seslendi. Peygamber @: "Kendisine söyleyiniz" dedi. "Bizim şehitlerimiz cennette, sizin ölüleriniz ise cehennemdedir!"
Ebu İshak, Ebû Said el-Hudrî'nin şöyle dediğini rivayet ediyor: Allah'ın Rasûlü @, Hu-neyn günü ele geçirdiği ganimetleri Kureyşin yeni müslümanlan ve diğer Araplar arasında bağıttı. Ensâra hiç bir şey vermedi. Bunun üzerine Ensar'm bir kabilesinin kalbinde bazı Şüpheler uyandı. Hatta onlardan birisi "Vallahi, Peygamber kendi kavmiyle anlaşmış ir" dedi. Bu sebeple Sa'd b. Ubâde, Peygamber @'e giderek: "Yâ Rasûlullah! Ensâr ganimet mallarının bu suretle taksiminden dolayı zâtınıza karşı gönüllerinde teessür duymuşlardır. Ganîmet malını Rasûl-i Ekrem kendi kavmi arasında bol bol dağıttı, kavmine büyük hediyeler verdi de Ensâr'a bir şey vermedi, diyorlar." dedi. Hz. Peygamber @: "Ey Sa'd, sen de bu fikirde misin?" diye sordu. Sa'd b. Ubâde: "Yâ Rasûlullah! Ben de kavmimden bir fert olmaktan başka bir şey değilim." diye son derece edibâne cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber @: "Öyle ise haydi kavmini şurada topla!" diye emretti. Sa'd çıkıp Ensâr'ı orada topladı. Muhacirlerden bazı kimseler gelmişlerdi. Bunları da içeri aldı. Başka gelenleri kabul etmedi. Sonra gelip: "Yâ Rasûlullah! Ensâr toplandı. Teşrifinize hazırdır." diye cevap verdi. Rasûlullah @ de hemen kalkıp geldi. Ve şu şekilde en heyecanlı hitabelerinden birisini irad etti: Allahu Teâlâ'ya hamdü senadan sonra: "Ey Ensar cemaati! Hakkımda gönlünüzde duyduğunuz teessürü işittim. Siz dalâlet içinde iken ben size gelmiş değil miyim ve benim vasıtamla Allah'ın hidayeti erişmiş değil midir? Siz fakir iken benim hicretimle Allah sizi zengin kılmadı mı? Aranızdaki düşmanlık ateşi sizi kemirirken, gelişimle, Allah kalblerinizi birleş-tirmedi mi?" buyurdu. Ensar bu soruları: "Evet! Allah ve Rasûlullah'ın üzerimizdeki minnet ve şükranı daha yücedir." diye tasdik ve teyit ettiler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem: "Siz benim suallerime şöyle cevap verseydiniz daha doğru söylemiş ve tarafımdan daha ziyade tasdik edilirdiniz! Siz bana: 'Ey Muhammed, herkes sana yalancı derken sen aramıza geldin. Biz, sarsılmaz bir kanaatle senin peygamberliğine inandık! Herkes seni terk ettiği sırada biz sana müzaheret ettik! Vatanından kovdukları zaman seni yurdumuza sığındırıp evimize misafir ettik. Sen bize fakir geldin, biz sana yardım ettik!' deseydiniz, ben de 'çok doğru söylüyorsunuz!' derdim. Ey Ensâr cemaati! Bir takım kimselerin kalbleri-ni telif ile müslüman olmaları için verdiğim ve müslümanlığımızın kuvvet ve kemâline güvenerek sizi mahrum ettiğim önemsiz dünya metamdan dolayı canınız mı sıkıldı, nefsinizde bir endişe mi buldunuz? Halk aldıkları develerle, koyunlarla evlerine dönerken siz de Rasûlullah ile yurdunuza dönmek istemez misiniz ey Ensar cemaati? Muhammed'in hayatı elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer hicret fazileti olmasaydı, muhakkak ben Ensâr'dan bir fert olmak isterdim. Halk bir vadiye yönelse, Ensâr da bir vadiye seyr edip gitse, hiç şüphesiz ben de Ensâr vadisine yönelirdim. Allah'ım! Sen Ensâr'a, Ensâr'ın evladına, evladının evladına rahmet eyle!" buyurdu.
Bu heyecanlı hutbeden sonra Ensâr hüngür hüngür ağladı. Sakallarını gözyaşları ıslatıyordu. Ve bir ağızdan: "Biz nasip, sevinç ve saadet vesilesi olarak Rasûlullah'ı isteriz!" diye bağırıştılar. Sonra Rasûlullah @ mekânına döndü, onlar da dağıldı. (Buharî).
Atâ b. Yesâr anlatıyor: Birisi, Hz. Peygamber @'e gelerek sordu: "Yâ Rasûlullah! Annemin yanına girerken izin istemem gerekir mi?", "evet" cevabını verince adam tekrar: "Eğer ben evde onunla berabersem?" Hz. Peygamber @ tekrar: "izin iste" dedi. Adam itirazla: "Ben ona hizmet etmekteyim." dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @ (öfkeyle): "Annenden izin iste, onu üryan olarak görmekten hoşlamr mısın?" dedi. Adam: "Hayır" deyince; "Öyleyse (her seferinde yanına girerken) annenden izin iste!" buyurdu. (Muvatta).
Ebû Ümâme'nin rivayetine göre, bir genç Hz. Peygamber'e gelerek: "Yâ Rasûlullah! Bana zina yapmak için izin ver" der. orada bulunanlar gencin üzerine yürüyerek onu ayıplarlar ve hırpalamağa başlarlar. Hz. Peygamber @: "Bana getirin" der. Yaklaşınca: "Bu fiili annen için kabul eder misin?" diye sorar. "Vallahi, hayır" cevabı üzerine: "Başkaları da anneleri için buna razı olmazlar" der ve aynı şekilde "kızın için kabul eder misin?...", "kız kardeşin için...", "halan için...", "teyzen için... kabul eder misin?" diye sorar ve her seferinde: "Vallahi hayır" cevabını alınca
Rasûlullah @ da: "Başkaları da buna razı olmazlar" der. Sonunda elini üzerine koyup: "Yâ Rabbi, günahlarını affet, kalbini paket, fercini hıfzet" diye dua eder ve genç bundan böyle hiçbir menfî temayül göstermez. (Müs-ned-i Ahmed).
Siyer kitaplarının rivayet ettiklerine göre, Medine'ye gelen Necrân Hıristiyanları Rasûlullah @ ile tartışmaya girmişlerdi. "O'nun (İsâ aleyhisselâm'ın) babası kimdir?" diye sordular. Akılları sıra bu soruyla, Hz. Pey-gamber'i susturup -hâşâ- İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu ifade etmek istiyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm, onların sorularını şöyle cevaplandırıyor: "Allah yanında İsâ'nm durumu, Âdem'in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı, sonra ona 'Ol' dedi, o da oldu." (3: 59).
Peygamber @ onlara şöyle cevap verdi: "Allah'ın Ölmeyeceğini ve İsa'nın ölmeye mahkûm olup öleceğini bilmiyor musunuz?" "Evet biliyoruz." "Rabbimizin herşeyin koruyucusu ve rızıklandıncısı olduğunu bilmiyor musunuz?" "Evet." "İsâ, bunlardan herhangi birini yapabilir mi?" "Hayır." "Ne yerde, ne gökte hiç bir şeyin Allah'a gizli kalmadığını bilmiyor musunuz?" "Evet." "İsâ, bunlardan hiç bir şey bilir mi?" "Hayır." "Rabbimiz dilediği şekilde İsa'yı ana rahminde suretlendir-diğini, ne yemek yediğini ne su içtiğini, ne de abdest bozduğunu bilmiyor musunuz?" "Evet." "Her anne gibi, İsa'nın annesinin de ona hamile olduğunu; sonra her annenin yavrusunu doğurduğu gibi onu doğurduğunu; sonra her çocuk gibi emzirildîğini; yemek yiyip su içtiğini ve abdest bozduğunu bilmiyor musunuz?" "Evet." "Öyleyse iddia ettiğiniz gibi nasıl olacaktır?" dedi.
Hudeybiye günü, Kureyş kabilesi müslüman-lara karşı savaşa hazırlanmıştı. Hz. Peygamber ise bu niyetle gelmemişti. Müslümanların Hacc için Mekke'ye girmelerine müsaade etmeyen Kureyş'e şöyle söyledi: "Siz de bilirsiniz ki, biz Kureyş ile cenk etmek için buraya gelmedik. Fakat Kureyşlileri bizimle savaşa girmeye pek arzulu görüyorum. Beni dinlerlerse, onlara şöyle bir teklifim var: Aramızda bir mütareke yapalım. Onlar beni diğer Arap-jarla başbaşa bıraksınlar; yenilirsem, zaten maksatlarına ererler. Allah beni galip kılarsa onlar da ötekiler gibi ister İstemez İslâm'a girerler. Ya Allah dinini galip kılacak, yahut şu cah daman kesilecektir."
Bunlar, açık ve fasih bir uslûbla, Hz. Peygamber @'in başkalarıyla yaptığı tartışma, nasihat ve hutbelerinden bir kaç misaldir.
Veda haccında Peygamber @ uzun bir hutbe irâd etti. Yüksek bir sesle bunu cemaate duyuran, Rebî'a b. Ümeyye idi. Aşağıda zikredilen metin, bunun bir bölümüdür.
Rasûlullah @, Rebî'a b. Ümeyye'ye: "Ey insanlar! Peygamber şöyle diyor, de" dedi. Rebî'a bunu aktardıktan sonra: "Bu ay hangi aydır?" diye seslendi. "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir" dediler. "Zilhicce (ayı) değil midir?" buyurdu. "Evet Zilhiccedir!" dediler. "Bu içinde bulunduğumuz hangi beldedir?" buyurdu. "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir" dediler. Sustu, arkasından: "Mekke şehri değil midir?" buyurdu. "Evet, Mekke'dir!" dediler. "Bugün hangi gündür?" buyurdu. "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir" dediler. Rasûlullah @: "Yevmü'n-nahr (kurban kesim günü) değil midir?" buyurdu. "Evet, yevmü'n-nahr'dır!" dediler. Bundan sonra Rasûlullah @: "Ey insanlar! Şu hâlde iyi biliniz ki, bu aylarınız, bu şehriniz, bu gününüz nasıl mübarek ve mukaddes ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir; her türlü saldırıdan masundur." buyurdu. (Buharî).
Konuşmalarından biri de şudur: "Rabbim bana dokuz emir vermiştir: Gizli ve açıkta Allah'tan korkmak; öfke ve rıza halinde hak sözü söylemek; yoklukta ve bollukta iktisada riayet etmek; bağı koparan kimseyle irtibatı sağlamak ve beni mahrum bırakan kimseyi mahrum bırakmayıp yardım etmek; bana haksızlık edeni affetmek; ayrıca, susmamın te-kkür; konuşmamın zikir; bakışımın da ibret olmasını ve iyiliği emretmemi dilemiştir."
Vasiyetlerinden biri de şudur; "Evlâd, Allah'ı (yani emir ve nehyini) gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki, O'nu karşında bulasın. (Bir şey) istediğin vakit Allah'tan iste. Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile. Şunu bil ki, bütün mahlûkat toplanıp el birliğiyle sana bir fayda ve menfaat bahşetmek isteseler, Allah'ın sana yazdığından fazla bir şey bahsedemezler. Yine bütün mahlûkat el birliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah'ın sana takdir ettiği zarardan ziyadesini yapamazlar. Kalemler (işleri sona erip) kaldırılmış, sahifeler de (üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur. Rıza ve imanla Allah için çalışabilirsen çalış. Buna gücün yetmezse, arzu etmediğin şeylere karşı sabretmende büyük bir fayda vardır. Bil ki, Allah'ın yardımı sabır iledir, kolaylık da sıkıntısıyla birliktedir. Her güçlükle beraber mutlaka birer kolaylık vardır." (Tirmizî).
Ebû Saîd el-Hudrî, Hz. Peygamber @'in uzun bir hutbesinden ezberlediği şu sözleri nakleder:
"Şüphesiz dünya güzel ve tatlıdır. Allah bu dünyada sizi halife kılacak ve yapacağınızı da görecektir. Dikkat ediniz, dünya(mn zevk ve eğlenceleri) ve kadın(lar) sizi Hakk'tan uzaklaştırmasın. Yine dikkat ediniz: Kınayanların kınaması, sizleri, hakkı söylemekten alıkoymasın. Biliniz ki: Ahdini bozup hıyanet eden herkes için hiyaneti nisbetinde birer sancak dikilecek. Müslümanların hükümdarına karşı hıyanet yapmaktan daha büyük bir hainlik yoktur. Hâinin sancağı, arkasında dikilecektir. İnsanlar çeşit çeşit yaratılmışlardır. Bir kısmı mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar, mü'min olarak Ölür. Bir kısmı da mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Bir başka çeşit de; kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve mü'min olarak ölür. Diğer bazıları da, kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve kâfir olarak ölür. Bilmiş olun ki, bir sınıf insan var ki, alıngan değildir. Kolay kolay öfkelenmez, öfkelense de öfkesi çabuk geçer. Bir sınıf da var ki, çabuk öfkelendiği gibi çabuk da yumuşar. Bİr başka sınıf da var ki, kolay kolay öfkelenmez, öfkelendiğinde geç yumuşar. O, onun dengidir. Diğer başka bir sınıf var ki, çabuk öfkelenir, geç yumuşar. Bilmiş olun ki, bir sınıf var; vereceğini güzel verir, alacağını güzel İster. Bir sınıf da vardır ki, vereceğini güzel vermez, ama alacağını güzel ister. Diğer bir sınıf var ki, alacağını güzel istemez ama vereceğini güzel verir. Başka bir sınıf var ki hem vereceğini güzel vermez, hem alacağını güzel istemez. Bunların en iyisi, hem vereceğini güzel veren, hem alacağını güzel isteyen kimsedir. Şerlileri de; vereceğini güzel vermiyen ve alacağını güzel istemeyen kimsedir. Bilmiş olun ki, öfke insanın kalbinde bir ateş parçasıdır. Siz gözün kızartısını ve boyun damarlarının kabarmasını görmediniz mi? Onun için onu hisseden yere yapışıp kalkmasın.
Muaz b. Cebel'den şöyle rivayet olunmuştur: Demiştir ki, Hz. Peygamber @ ile Tebük gazasına çıkmıştık. Sıcak bastı. Herkes birer tarafa dağıldı. Bir de baktım ki, Rasûlullah @ yanı basımdadır. Hemen yaklaşıp: "Yâ Rasûlullah, beni cennete sokacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana haber ver" dedim. Peygamber @ buyurdu ki; "Sen çok büyük bir şey sordun.Böyle olmakla beraber, Allahu Teâlâ'nın müyesser kıldığı kimseye göre herhalde asandır. Allah'a hiç bir şeyi şerik etmemek üzere ibadet edersin. Namazı kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar, Beytu'llâh'ı hacc edersin.." Peygamber @ şöyle devam etti: "Sana hayır kapılarına delâlet edeyim mi? Oruç siper ve kalkandır. Sadaka günahı, suyun ateşi söndürdüğü gibi söndürür. Gece ortasında kişinin namaz kılması da böyledir." (Sonra şu âyeti okudu:) "Yanlan yataktan uzaklaşır, korku ve ümit içinde Rab'lerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (hayır) için harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı (nimetler)in saklandığını hiç kimse bilemez!" (32: 16-17). Sonra: "İşin (dînin) başı, direği, en yüce tarafı nedir, sana haber vereyim mi?" dedi. "Evet yâ Rasûlullah!" dedim. "İşin başı İslâm'dır. Direği namazdır. En yüce tarafı da cihaddır." Sonra şöyle devam etti: "Bu dediklerimin hepsini tutan, işin esası nedir, sana söyliye-yim mi?" "Evet yâ Rasûlullah" deyince mübarek dilini (eliyle) tutup: "İşte şunu tut" buyurdu. Dedim ki: "Yâ Nebiyya'llâh, biz söylediğimiz sözlerle de mi muâhaze olunacağız?" Buyurdu ki: "Herkesi cehennemde yüzükoyun düşüren, dillerinin biçtiklerinden (yani kazandıklarından) başkası mı zannedersin." (Tirmizî).
Ebû Hureyre, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah'a ve âhiret gününe imanı olan, ya hayır söylesin, ya ağzını mühürlesin. Allah'a ve âhiret gününe imanı olan, komşusuna ikram etsin. Allah'a ve âhiret gününe imam olan, misafirine ikram etsin." (Buhârî ve Müslim).
Ebû Zerr, Rasûlullah @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah üç kişiyi sever ve üç kişiye de buğz eder. Sevdikleri:
1- Aralarında akrabalık bağını vesile yapmadan sadece Allah'ı vasıta kılmak suretiyle bir kavme baş vurarak yardım isteyen ve mahrum bırakılan kimseye yardım etmek için geriye kalıp gizlice Allah ve ondan başka hiç bir kimsenin haberi olmadan yardım edendir.
2- Gece yürüyüşü yapıp devam eden ve uyku her şeyden hoş gelince konaklayan kavimden birisi, kalkıp benim hoşuma giden söz ve hareketlerde bulunup âyetlerimi okuyan kimsedir.
3- Düşmanla karşılaşıp çarpışan ve hezimete uğrayan birlikten birisi, göğsünü gererek ölünceye veya galip gelinceye kadar savaşa devam edendir. Allah'ın buğz ettiği kimseler de şunlardır:
1- Zina eden yaşlı,
2- Kibirli fakir ve
3- Zâlim zengindir.
Ebû Hureyre, Peygamber @'den şöyle rivayet etmiştir: Allahu Teâla kıyamet günü şöyle diyecektir: "Ey Âdem oğlu! Hastalandım, benim ziyaretime germedin." Âdem oğlu: "Nasıl ben senin ziyaretine gelebilirim. Halbuki sen âlemlerin Rabbisin." "Sen bilmiyor musun ki, filan kulum hastalandığında ziyaretine gitmedin. Sen bilmiyor musun ki, onun ziyaretine gitseydin beni orada bulurdun." "Ey Âdem oğlu! Senden yemek istedim. Sen bana yedirmedin." "Rabbim, nasıl sana yemek yedireceğim, halbuki sen âlemlerin Rabbisin." "Filân kulum senden yemek istediği halde kendisine yemek yedirmedin.. Sen bilmiyor musun ki, kendisine yemek yedirseydin onu (mükâfatını) yanında bulacaktın." "Ey Âdem oğlu! Senden su istediğim halde bana su içir-medin." Adem oğlu: "Nasıl ben sana su içire-ceğim, halbuki sen âlemlerin Rabbisin." "Filân kulum senden su istediği halde kendisine su içirmedin. Sen bilmiyor musun ki, ona su içirseydin, onu (mükâfatını) yanında bulacaktın."
Hz. Peygamber @'in fasih olmasının sırrı; öz söyleyip, sözün bütün ufuklarını ve muhtemel mefhumlarını kapsayıp, mes'elenin derinliklerine inmesidir. İnsanlar ilimleri ve kavrayış derecelerine göre O'ndan faydalanabilir.
Rasûlullah @'in tavrmdaki yumuşaklığı, söze başlamasındaki tatlılığı, bitirmesindeki güzelliği, sözlerindeki açıklık ve netliği, kolay anlaşılır, güçlü ifadelerle konuştuğu herkes tarafından bilinirdi. Allah O'na özlü kelimelerle üstün hikmetle konuşan güçlü bir natıka vermiş ve Arap kavimlerinin lehçelerini öğretmişti. Onlar Peygamber @'e kendi dilleri ile konuşuyorlar, Peygamber de onların kendi dilleri ile cevap veriyordu. Her kavmin dilini öyle ustalıkla konuşuyordu ki, çoğu defa ashabı O'nun ne konuştuğunu ve ne demek istediğini sormak zorunda kalırdı. Rasûlullah @'m hadislerini ve sîretini inceleyen bunu anlayacaktır. (Kadı Iyaz, Şifâ-i Şerîf).
Büyük mânâları ve bütün siyaset ilmini içine alan kısa sözlerinden birisi şudur: "Nasılsa-nız, öyle idare edilirsiniz." Yani, her millet, başında bulunan idareden sorumludur. Yolsuzluğunu bilmezse mazur sayılmaz ve mes'uliyetten kurtulamaz. Çünkü cehalet cezayı gerektiren bir suç olduğu gibi, yönetimin zor kullanması ve baskıda bulunması cezayı gerektiren aczİyet suçunun neticesidir. Ayrıca, mevcut düzen ve yönetimin İlân ettiği programın pek değeri yoktur. Önemli olan milleti meydana getiren fertlerin ahlâkıdır. Yönetici her ne kadar kanun ve nizama bağlı değilse de baskıya boyun eğmeyen bir milleti istibdad ile yönetmek mümkün değildir. Hürriyetin mânâsını bilmeyen bir milletin hür olmasına imkân olmadığı gibi, hükümdar, bir kanun ve nizama bağlı kalsa da durum değişmez. İdare asıl değil, tâbidir. Bir toplum, hâlini değiştirmedikçe Allah onun halini değiştirmez. Biliniz ki, toplum kendi durumunu düzeltmedikçe idare onu düzeltmez. Ve, insanlar bir idareye müstehak oldu mu ona katlanır; isterse yönetim iyi olmasın ve millet hürriyetten mahrum kalsın. İşte bu, her tarafa ulaşan en etkin bir tebligattır.
Siyâset, ahlâk ve sosyal hayat kurallarına dair bu hadisin benzerleri sayılamayacak kadar çoktur. Hz. Muhammed @'in sözü, lisanı ve ifadesi fasihdi. Nezaket ve yeterlilik yönünde belagatın en akıcı bir üslûbu üzerinde idi ve böylece bir belagat ile görevini edâ eti. O'nun vefatından sonra mü'minler tarafından günümüze kadar İslâm'a davet faaliyetleri yürütü-legeldi. Kıyamete kadar İslâm davetini sürdürecek, Hakk uğrunda mücadele ve mukatele edecek bir topluluğun bulunacağı yine Rasûlullah @'in belirttiği bir husustur.
Kur'an-ı Kerîm'de yer alan: "Siz insanları doğru yola ulaştırmak için çıkarılmış en hayırlı Ümmetsiniz..." (3: 110) ilâhî kelâmı aynı zamanda müslümanlara görevlerini hatırlatmaktadır. Bu yoldaki gayretler bazen mücadele, bazen anlatarak ve ikna ederek, bazen de daha değişik vasıta ve usûllerle yürütülmelidir. Bu konuda da önderimiz elbette ki, Allah'ın Son Peygamberi ve Rasûlü Hz. Muhammed @'dir.
Rasûlullah @'in ulaşılmaz fesahat ve belagatına, O'nun hadislerinden birçok misal göstermek mümkündür:
"Müslümanların kanları birbirine denktir. Onların zimmetinde en zayıfların bile sözü ge-Çerlidir. Onlar kendi dışındakilere karşı tek eldirler."
"İnsanlar bir tarağın dişleri gibidirler." "Kişi sevdiği ile beraberdir."
"Onun hakkım senin gözettiğin gibi, senin hakkını gözetmeyen kimse ile arkadaşlık etmekte hayır yoktur."
"İnsanlar madenlerdir."
"Kendi kıymetini bilen helak olmaz."
"İstişare edilen kimse güvenilir olmalıdır. Konuşmadığı sürece de serbesttir."
"Allah o kuluna rahmet etsin ki, hayır söyler fayda bulur; sükût eyler selâmet bulur."
"Müslüman ol, selâmete çık."
"Müslüman ol, Allah mükâfatını iki kat versin."
"Allah'a en sevimli ve kıyamet gününde bana en yakın olanınız, ahlâkı en güzel olan ile çevresi güvenli olandır ki, onlar insanlarla, insanlar da onlarla iyi geçinirler."
"Belki kendini ilgilendirmeyen şeyleri konuşuyor ve kendine faydası olacak fiil ve sözlerden kaçmıyordu."
"İki yüzlü olanın Allah katında yüzü olmaz." "Nerede olursan ol, Allah'tan kork."
"Kötülüğün arkasından iyilik yap ki onu yok etsin."
"İnsanlara iyi ahlâkla muamele et." "İşlerin en hayırlısı orta olanıdır."
"Sevdiğini normal ve ihtiyatlı sev; olur ki, bir gün kızdığın birisi oluverir."
"Zulüm, kıyamette zulümattır."
"Yâ Rabbi! Senin katından öyle bir rahmet diliyorum ki, onunla kalbimi düzeltesin; onunla işimi düzene koyasın; onunla zihnimi toplayasm; bana gizli olan işlerimi düzeltesin; görülen İşlerimi yüceltesin; amelimi tezkiye edesin; onunla bana olgunluğumu ilham edesin; iyi kimselerle kaynaşmamı sağlayasm ve onunla bütün kötülüklerden beni koruyasın."
"Yâ Rabbi! Senden hüküm ânında kurtuluşu, şühedanın makamım, süedamn (mutluların) hayatını ve düşmana karşı nusretini istiyorum."
"Mü'min, aynı yılan deliğinden iki defa sokulmaz."
"Bahtiyar kişi başkasından ders alandır."
Ümmu Ma'bed, Rasûlullah @'i anlatırken diyor ki: "Tatlı sözlü, tane tane konuşur, çok ve anlaşılmaz söz söylemez. Kelimeleri sanki itinayla dizilmiş inci taneleri gibiydi. Sesi açık ve güzeldi. O'na salât ve selâm olsun."
.
Bu bölüm Inkılâb yayınları tarafından hazırlanmıştır.
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
ISLAHATÇI
Rasûlullah @'in Çok Yönlü Islâhatları
Allah Rasûlü Muhammed @, Rabbi tarafından beşeriyetin hidayeti için gönderildi (7:158). O'nun tebliğ ve uygulamaları her devir ve yerde insanlığın hayrını gözetmektedir (4:170). Bu sebepten dolayı O'na vahyedilen "insanlık rehberliğinin esasları" tamarnıyle anlaşılır, tam ve mükemmeldir. Hayatın ruhî, ahlâkî, iktisadî, sosyal ve siyasî bütün yönlerini kuşatmaktadır. Bu önderliğin daha müessir olabilmesi için Hz. Muhammed @, her durumu büyük bir zekâ ve yetenekle göğüslemek, başarı ve etkisini kolaylaştırmak üzere lâzım olan çeşitli vasıf ve seciyelerle (21:107; 3:159) beraber, kendisiyle karşılaşma fırsatı bulan herkesin gönlünü fetheden ahlâkî zera-fet ve mükemmelliği (68:4), hâl ve davranış-lanndaki güzelliği ve asîl karakterindeki pek çok yönlerin tezahürü sadedinde muhtelif mevki, hâl ve vazifelerle teçhiz edilmiştir. Bir Çok kimse O'nun basit, sâde ve mütevazi hayat tarzından bir hayli etkilenirken pek çoğu da üstün ve nüfuzlu kişiliğinin tesirinde kalmıştır.
İşte, bu çok-yönlü tâlim ve terbiyesi vasıtasıyla Allah, O'nun örnek hayatını ve güzel davranış tarzını bütün zamanların insanları için bir model hâline getirdi.
Bu bölümde kısaca, O'nun siyasî, sosyal ve iktisadî sahalardaki ıslahatlarının mahiyetinden ve faaliyetlerinden bahsedeceğiz.
İlâhî Rehberlik
Rasûlullah @ insanlığın hidayeti için gönderildi. İnsanlar, cahiliyyenin karanlığından, ilmin ve İlâhî Hikmet'in aydınlığına çıkarılmakla iffetli, temiz ve dürüst bir hayata sev-kediliyor; böylece kendilerini kötülük, yalan ve günahtan koruyorlardı. Bundan dolayı, O'na insanlığın tümüyle ıslah edilmesi ve refaha kavuşması için rehberliğin genel prensipleri vahyedildi. O'nun rehberliğindeki bir kimse sadece siyasî, iktisadî, sosyal, ahlâkî veya ruhî bir varlık olarak düşünülmemiş, bütün yönleriyle dikkate alınmıştır. Bunların her biri mükemmel bir insanın farklı yönleridir. Fakat insanlar bunları "ekonomik insan", "sosyal insan" veya "politik insan" türünden varlıklar varmış gibi değişik bölümlere ayırmıştır. Tabiî ki, durum bundan ibaret değildir. Her insan bir çok parçadan oluşan bir bütündür. Bir kimse tek bir vücuda sahiptir; fakat iki ayağı, iki kolu, iki gözü vs. bir araya gelerek onun vücudunu oluşturmaktadır. Hiç bir kimse bunlardan herhangi birine, vücuttan ayrı olarak sahip olamaz.
Tıb mesleğinde, tedavide kolaylık sağlamak ve etkinliği arttırmak maksadıyla, insan vücudunun her bölümüyle ilgili değişik klinikler kurulabilir. Fakat bu bölümlerle ilgilenirken, herbirinin bütüne ait olduğu gözönünde bulundurulmalı ve bütünle olan alâkası dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Vücudun muhtelif kısımlarındaki hastalıkları tedaviye çalışırken, bunların tek bir vücut mekanizmasına ait parçalar olduğu gerçeği esas alınmalıdır. Aynı şekilde, toplumda da, insan hayatının muhtelif yönleri mevcuttur. Fakat bu hususların, işin temel noktası olan ferdin hayatını bir çok bakımdan etkilediği gerçeği dikkate alınmadan bu meseleleri münferiden ele almak pratik bir yol değildir. Bu sebeple, siyasî, sosyal, iktisadî ve benzer meselelerin hepsi birbiriyle tamamen alâkalı ve bağımlıdır. Gerçekte, insan için sadece ekonomik, sosyal veya politik mesele veya durum yoktur; bütün mesele, onun diğer taraflarıyla olan münasebetlerinde aranmalıdır.
Çağdaş insanın ahlâkî, sosyal ve iktisadî hastalık ve problemleri; temelde onun, kendi mukadderatının tayin edicisiymiş gibi hareket etmesi ve neticelere tahammül etmeksizin kendi prensip ve istekleri ne olursa olsun, onları yapabilirmiş gibi davranması gerçeğine dayanır. Ne var ki gerçekler, biyolojiden tarihî hikâyelere kadar muhtelif manâlar taşır. İnsan, tamamen yardımsız olduğu yerde bizzat "tabiat kanunlan"na bağımlı ve kendi vücûdunun dahi sahibi değilken, kâinata olan üstünlüğü hususunda oldukça kibirlidir. Onun evrensel oluşumu etkileyebileceğini söylemenin yanlışlığı bir yana; ne düçâr olduğu bir hastalığa mâni olabilir, ne ölüm zamanım se-Çebilir, ne de ölümden kaçabilir veya ölümsüzlüğe ulaşabilir.
Her insan maddî ve manevî yapısıyla bölünmez bir bütündür; hayatının farklı yönlerine bu zaviyeden bakılarak mütâlâa edilmelidir. Bu farklı yönlerin ayrı ve bağımsız olarak mütalaa edilmesi etkili çalışma, araştırma ve tetkik için gerekiyorsa da, işin ehli, bu yönlerin hakikatte bir öze ait olduğunu asla gözardı etmez. îslâm, insanın bütün meselelerine bu şartlarla çözümler sunar. Neticede insanın refahına yönelik her tür tasnif ve uzmanlıkların bütün tavsiyelerine aynı derecede önem verilmelidir.
Tarihin bütün bu dallarındaki merkezî değer, araştırmanın bizatihî kolu veya konusu değil, insan ve onun refahıdır. Bu bakış açısıyla İslâm, hayatın farklı yönlerine sadece uzmanların tasnifleriyle yaklaşmaz; aynı zamanda muhtelif meselelere de temas eder; sonuçta sosyal, siyasî ve iktisadî yönleriyle hayatın bütün bünyesini bozan kötülük ve zararlardan uzak olan insan hayatını korumak için değişik yol ve metodlar tavsiye eder. Biz de bu bölümde her yönüyle insana ve hayatının farklı alanlarındaki problemlerine temas edecek; birer numune olmaları bakımından, Kur'an'ı ve Hz. Peygamber @'in uygulamalarının insan hayatının keyfiyetini artırmada ne gibi faydalar sağladığını inceleyeceğiz.
KISIM 1
YÖNETİMDEKİ ISLAHATLAR
Rasûlullah @, Medine İslâm Devleti'nin yöneticisi olarak, iç ve dış güvenliğin sağlanması, diğer kabile ve devletlerle anlaşma yapma, adaleti tesis, barış siyaseti, savaş esirleriyle ilgili hükümleri dahil bütün devlet işlerinde hükümet ve yönetimin tarihteki en güzel örneğini vermiştir. Burada O'nun liderliğini örneklendiren olaylardan bir kaçma temas edeceğiz. (Daha fazla bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I ve II).
Devlet Memurlarının Tayini
İslâm'ın Arap yarımadasındaki etkisi yayılıp daha geniş bir bölge Medine merkezî hükümetinin doğrudan yönetimi altına girince, Rasûlullah @ halkın işleriyle ilgilenmek üzere bir çok vali, zekat tahsildarı ve hâkim (kadı) tayin ederek onları muhtelif yerlere gönderdi. Bu devlet memurlarım tayinde Rasûlullah @'in aradığı özellikler genel olarak şunlardı:
a- O bölgenin ilk memuru veya orada ikamet eden biri olması;
b- Dürüst olması;
c- Sağlam karakterli ve güzel ahlâklı olması; ve
d- Müslüman olmakla beraber idareye ehil olması.
Memurların tayininde sosyal statülerine bakılmadığı gibi kabile ve kavimleri de asla dikkate alınmazdı. Bir Arabın, bir Farslıya yahut zenciye arap olduğu için tercih edildiği görülmemiştir. İnsanlar ancak ehil olmalarıyla sorumluluk makamlarına getirilmişlerdir.
Bahreyn, îslâm Devleti'nin yönetimi altına girince, Rasûlullah @, bu devletin müslüman olan hükümdarını yönetim tecrübesi olması dolayısıyla devlet merkezinde tuttu. Bahran Gûr'un aile efradından Bâzân b. Sâsân, Pers-lerin Yemen'deki son valisiydi. Bâzân ve tebâsı da müslüman olunca Peygamber @ onu yönetim ve hükümet işlerinde tecrübe sahibi olması hasebiyle bu vazifede bıraktı. Bâzân b. Sâsân ölünce, aynı esasa dayanarak oğlu Sher b. Bâzân da Yemen'in bir bölümü olan Safa'ya vali olarak tayin edildi.
Memurların Görevleri
Bu memurlar değişik görevler îfa ettiler. Sorumlu oldukları bölgelerde etkili bir yönetim sürdürdüler; haraç ve zekât gibi vergileri topladılar ve ihtilafları karara bağladılar. Bu Önemli vazifelerinden başka, İslâm'ı tebliğ etmekle ve diğer müslüman memurların tâlim ve terbiyelerinden de sorumluydular.
Rasûlullah @, memurları göreve sevkederken onlara sık sık öğüt verirdi. İbni Abbâs'dan rivayetle, Peygamber @ Muâz b. Cebel'i Ye-men'e vali ve kadı olarak gönderirken şu tavsiyelerde bulunmuştu: "Ey Muâz! Yemenlileri (öncelikle) Allah'tan başka ibadete lâyık bir tanrı olmadığını ve benim de Allah'ın Peygamberi olduğumu bilmeğe ve tanımağa davet et! Eğer bu iki şehadeti kabul ederlerse bu defa onlara her gece ve gündüz üzerlerine beş vakit namaz farz kılındığını öğret. Eğer namazın vücubunu namaz kılarak itiraf ederlerse, bu defa da onlara bildir ki, Allah, kendilerine mallarında zekat farz kılmıştır. Bu zekat, zenginlerinden alınır ve onların fakirlerine verilir." (Buhari ve Müslim).
Rüşvet Olarak Verilen Hediyeler Konusu
Devlet memurlarının, herhangi birinden her ne suretle olursa olsun hediye ve bahşiş almaları kesinlikle yasaklanmıştı. Bu hususta Rasûlullah @ tarafından sıkı bir İmtihana ve muhasebeye tâbiydiler.
Bir defa Peygamber @, Benî Süleym kabilesinin zekâtlannı toplamak üzere Îbni'1-Lüte-biyye isimli zâtı memur tayioı buyurdu. Bu zât, memuriyet görevini yerine getirip dönünce, zekat mallarından bir kısmını işaret ederek: "Bu sizin içindir. Bu kısım da bana hediye edilmiştir." demesi üzerine Rasûlullah @ derhal minbere çıkarak Allahu Teâlâ'ya ham-dü sena eyledikten sonra: "Bir âmil (zekat tahsildarı) ki, onu ben göndereyim de, o da 'bu sizindir, bu da bana hediye edilmiştir' desin. Bunun düşüncesi nedir? Babasınm, anasının evinde oturaydı da göreydi ki kendisine bir şey hediye edilir miydi, yoksa edilmez miydi? Nefsim elinde olan Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd'a yemin ederim ki, bu zekat malından her kim bir şey alırsa, aldığı şey, kıyamet gününde boynu üzerine yüklenmiş olarak gelecektir. Yüklendiği şey de ağzı köpürmüş devedir veya kendisine has sesiyle bağıran inektir veyahut da meleyen bir koyundur." buyurdu. Daha sonra ellerini kaldırarak dua etti ve "işte Yâ Rabbî, emrini tebliğ eyledim!" diyerek hutbeyi bitirdi (Buharı ve Müslim).
O'nun kasteddiği, zekât toplayıcılarının hediye olarak aldıklarının rüşvet olduğu ve bunların hizmet süresince herhangi bir devlet memuru tarafından asla kabul edilmemesiydİ.
Adiy b. Adiy; "Rasûlullah @ Efendimizin şöyle buyurduğunu işittim" diyerek rivayet ediyor: "Bizim, kendisini bir vazife ile gönderdiğimiz her şahıs, (vergi cinsinden) ne almışsa, onun azını, çoğunu yani hepsini teslim etsin. Kim bir ipliği dahi saklayarak İhanet ederse, kıyamet gününde onu boynunda taşır ve hesabını verir." (Müslim).
Burada Al-i İmrân Sûresi'nin 161. âyetine işaret edilmektedir. Âyette Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Bir peygamberin, ganimet malını gizlemesi (emanete hıyanet etmesi) asla (doğru) olamaz. Kim emanete hiyânet eder, aşırırsa kıyamet günü aşırdığım boynuna yüklenip getirir. Sonra herkese kazandığı tastamam verilir, hiç haksızlığa uğratılmazlar." (3: 161).
İnsanların yakınlarına haksız kazanç temin ettikleri bu tür uygulamaları sona erdirmek için Rasûlullah @, kendi aile fertlerine sadaka ve zekât verilmesini yasakladı. Hatta herhangi bir aile ferdini vergi veya zekât toplayıcısı olarak asla tayin etmedi. Çünkü bu memurla-n ücretleri vergi gelirlerinden ödeniyordu, pu kuralı, kendine olan yakınlıkları sebebiyle aile efradının haksız menfaat elde etmemeleri için koydu. Resmî vazifelerinden dolayı kendilerine ve yakınlarına hediye ve rüşvet gibi adlarla haksız kazanç elde etmenin yollarını kapayan bu uygulama diğer Müslüman yöneticiler ile üst makamlardaki memurlara da bir hatırlatma ve haleflerine bir numuneydi.
Ayrıca Rasûlullah @, hakkından fazla ücret alan herhangi bir devlet memurunun, itimadı sarsması ve emanete ihanet etmesi sebebiyle günahkâr olacağı hususunda önemle durdu. (Ebû Dâvud). Devlet memuriyetini arzu edene veya istekte bulunana vermemeyi bir kural hâline getirdi. (Buhari ve Müslim).
Devlet Memurlarının Sert Davranmaları Yasaklanmıştı
Rasûlullah @, devlet memurlarının yönetim işlerinde halka karşı sert muamelede bulunmalarını yasaklayarak herkese karşı nâzik ve kibar olmalarını tavsiye etti. Özellikle zekat tahsildarlarından zekât toplarken yumuşak ve tatlı dilli olmalarını istedi. Görevleri süresince, halka nezaketle davranmaları, işlerini kolaylıkla halletmeleri ve onlarla asla münakaşa etmemeleri üzerinde ısrarla durdu (Buhari ve Müslim). Zekât veya vergi toplayan memurlara, âdil olmalarının karşılığı olarak elde ettikleri güven ve itibar ile haksız bir muameleye girişirlerse mesul tutulacaklarını da hatırlattı (Ebû Davud), Rasûlullah @'in, cizye vergisi toplanırken gayri müslimlere haksız ve hatalı muamele yapılmaması hususunda kesin emri vardı. Ayrıca ödeme esnasında onlara yumuşak davranmalarım ve mümkün olan her kolaylığı sağlamalarını öğütledi. Rasûlullah @'den rivayet edildiğine göre, dünyada insanlara ezi yet edenler sonuçta Allah'ın kendilerine vereceği daha şiddetli bir eziyet ile karşılaşacaklardır (Müslim).
Bu hususta Hz. Peygamber @'İn duası şöyledir: "Ey Allah'ım! Her kim ümmetimin bir işi üzerine tayin olunur da onları meşakkate dü-şürürse, sen de onu meşakkate düşür. Ve her kim ümmetimin bir işi üzerine tayin olunur da onlara rıfk ile muamele ederse, Sen de ona yumuşaklık göster."
Haksız Muamele
Herhangi bir devlet işinde veya adalet mekanizmasında meydana gelen iltimas, haksız muamele kesinlikle yasaklanmıştı.
Beni Mahzûm kabilesinden hırsızlık eden bir kadın Kureyş'i bir hayli meşgul etmiş, onun hakkında Rasûlullah @ ile konuşmak üzere Üsame b. Zeyd'i aracı kılmışlardı. Hz. Âişe'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah @ Üsâme'ye: "Allah'ın hududundan bir hadd hakkında şefaat mı ediyorsun?" demiş; bundan sonra ayağa kalkarak hutbe okumuş ve: "Ey insanlar! Sizden Öncekiler ancak ve ancak şu sebeple helak olmuşlardır: Aralarından şerefli biri hırsızlık ederse onu bırakırlar; zayıf bir kimse çalarsa ona emredilen cezayı tatbik ederlerdi... Allah'a yemin olsun ki, Muhammed @'in kızı Fâtıma bile hırsızlık yapsa onun da eli kesilir." buyurmuştur. (Bu-hari ve Müslim).
Her Durumda Adaletin Gözetilmesi
Adaletin her halükârda insanlar arasında uygulanması İslâm'ın önemli bir prensibidir. Rasûlullah @, etki ve sonuçlarını dikkate almaksızın bu hükmü uyguladı. İnsanlar arasında adaletle hükmetmesi Allah tarafından kendisine emredilmişti. (42:15). Rivayet edildiğine göre, Rasûlullah @'e, öfkeli ve sevinçli olduğu zamanlarda bile adaletin icablannı gözetmesi emredilmişti. (Buhari ve Müslim).
İslâm Hukuku'nun tamamen adalet, merhamet ve hikmete dayandığı burada ifade edilmelidir. İslâm Dini'nde bir prensip vardır: Adalet ve insaf yolundan saparak kötülük ve ahlâksızlıklarla dolu bir alana yönelen; merhametin gereklerine karşı olan; rüşveti ve günahkârlığı destekleyen veya gayesiz olmaları için insanları akim ve ilmin yolundan uzaklaştıran herhangi bir davranışın İslâm ile hiçbir alâkası olmadığı gibi O'nun bir parçasını da teşkil edemez. (İbn-i Kayyım, Alem el-Murakkî, c. III) İslâm'ın adalet dini olduğu apaçık bir gerçektir. Âlimler ve fâkihler, hak ve adalete teslim olana Müslüman dendiği hususunda önemle dururlar.
KISIM 2
İKTİSADİ ISLAHATLAR
Bir peygamber, Allah tarafından sadece sosyal, iktisadî ve siyasî ıslahatları tanıtmak, bu ekonomik reformlara vasıtalar bulmak veya herhangi bir kimseye hayatın ahlâkî prensiplerini öğretmek için gönderilmez; aynı zamanda güzel, temiz ve rahat bir hayata yönelsinler diye insanlığın bütün hayatını günahtan ve kötülükten temizlemek için gönderilir. (57: 25). Böylece O, madde ve manasıyla insanın bütün yönleriyle ilgilenir, hayatını iyileştirmeye cehdeder. Gıdasını yeterli derecede alamayan vücut gelişemez; güçsüz düşer. Hayat sistemleri de ahenk ve düzen olmaksızın gereği gibi çalışıp ilerleme ve yükselme kaydedemez. Allah'ın yeryüzündeki elçileri olan peygamberler, insanı ve hayat düzenini bu perspektifte ele alırlar. İnsan hayatının herhangi bir sahasında buldukları engelleri ortadan kaldırmaya çalışır ve gördükleri hataları düzeltirler. Ancak düzgün işleyen bir kural var ise ona dokunmazlar. Çünkü gayeleri, insan hayatını bozmak veya altüst etmek değil; aksine bütün kuralların ana gaye doğrultusunda ahenkle işlemesi, adalet ve hürriyet içinde barış ve huzurun temin edilmesidir.
Bundan dolayı Rasûlullah @'e, insanların hayat sistemlerine dahil ettikleri bütün kötülük ve uyumsuzlukları temizlemesi Rabbi tarafından emredilmişti. Muhakkak ki her peygamber; insanların refah ve ıslâhları, zamanın İhtiyaç ve olaylarına, bunların güç ve vasıtalarına uygun olarak dünya düzeninin sağlanması için üzerlerine düşenin en iyisini yapmıştır. Bu zaman zarfında insan tecrübesi şunu göstermiştir: Mülkiyetin büyük ölçüde tek elde toplanması, dünyadaki iktisadî faaliyetlerde daima aşırılığa ve baskıya yol açmıştır. Bu, sadece insanlık düzeninin dengesini bozmakla kalmaz, aynı zamanda bir kısım insanların diğerlerine karşı haksız muamelelerine ve saldırganlıklarına sebebiyet verir. Bu kötülükleri ortadan kaldırmadan peygamberlerin müsbet ve yapıcı gayretleri bir netice vermeyecekti. Çünkü bunlara mani olunmadan uzun süre Jcendi haline bırakılırsa, meydana gelecek karşılıklı ihtilaf ve çatışmalar toplumu derece derece bozarak "Fıtrat KanunıTnun sonuçlarını davet ederler (17:16).
Zenginler servet elde etmek için âdil olmayan yollar kullandıkları, fakir ve zayıflan istismar edip ezdikleri ve servetlerini israf içinde harcayıp lükse daldıkları zaman, servetin eşit olmayan dağılımı toplumda hayatın dengesini bozar. Zengin daha zengin, fakir daha fakir olur. Sonuçta bu ekonomik tablo insanların huzur ve refahını alt-üst eder, topluca çöküşü beraberinde getirir. Bir tarafta lüks ve sefahate milyonlar harcayan zenginler ve diğer tarafta temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan sefalete boğulmuş kitleler: Servetin bu âdil olmayan dağılımı toplumları helak eder.
Halkın gelir dağılımı arasında var olan uçurum onların iman ve ahlâklarının önünde bir engel olarak dururken hiçbir peygamberin tebliğinde tesir ve başarı sağlayabileceği düşünülemez.
Allah'ın rasûlü Hz. Muhammed @, toplumda âdil olmayan gelir dağılımının sebep olacağı kötü sonuçlan yeri geldikçe ifade etmiştir. Rivayet edildiğine göre bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: "Bir taraftan aşın servet Müslümanların imanlarını ve ahlâklannı tehlikeye atarken, diğer yandan yoksulluk onları küfre sürükleyebilir."
Bir defasında Rasûlullah @ bazı Müslümanları fakir ve perişan bir hâlde gördüğünde Şöyle dua etmişti: "Ey Rabbim! Bu insanlar Çıplaktırlar; onlan giydir. Ey Rabbim! Bu insanlar açtırlar; onlan doyur." (Ebû Davud).
Münzir b. Cerîr'in rivayetine göre; "Bir öğle vakti ashabı, Rasûlullah @'ın huzurunda iken Mudar kabilesinden aç, çıplak bir fakirler kafilesi gelmişti. Bunları derin bir yoksulluk içinde gören Peygamber @'in müşfik siması
birden değişmişti. Bilâl'e ezan okumasını ve kamet etmesini emreyledi. Öğle namazım kıldıktan sonra irâd ettiği beliğ bir hutbesinde sadakaya, yardım ve dayanışmaya teşvik buyurdu, ilk önce Ensar'dan bir zât, elinde taşıyamayacak kadar ağır ve para ile dolu bir torbayla geldi. Bundan sonra yiyeceğe ve giyeceğe dair kesretli ve önemli iki küme mal bunu takip etti. Bu olayda Rasûlullah @'in mübarek yüzünü, altın yaldızlı gümüş bir levha gibi parlar surette gördüm..." (Buharı ve Müslîm).
Rasûlullah @, beşerî ihtiyaçlann tedarik edilmesini, maişet temini için çalışmayı Müslümanlar için hemen hemen farz görecek kadar Önem vermiştir. O'nun, "fakirlik insanı küfre yaklaştırır" (Müslim) sözü insanların temel ihtiyaçlarının karşılanmasının gerekliliğini göstermektedir. Çünkü bu istek ve ihtiyaçlar karşılanmazsa insan manevî yönünü koruyamaz.
Maddî varlık öncelikle sahibine ibadetlerinde yardımcı olur. İbadeti takviye, yemek, giymek, mesken ve evlenmek gibi zaruri ihtiyaçlar ekonomik şartların yerinde olmasıyla temin edilir. İslâm'ın hacc ve zekât emirleri, sadaka ve mal ile cihad da servetin varlığıyla doğrudan ilgilidir.
Yine Kur'ân, insanın ahlâkî ve manevî yükselişi için iktisadî refahı, önceden gerekli şey olarak gösterir; çünkü zarurî ihtiyaçlarım karşılayamayan bir kimse ne iyi bir vatandaş olabilir, ne de ahlâkî faziletlerini geliştirebilir. Muhtaç insanlardan dinî veya ahlâkî bir ölçüye tâbi olmalarını beklemek gerçekçi olmaz. Bu yüzden islâm, kendi iktisadî sisteminde herkesin aslî ihtiyaçlarını temin etmiştir. Rasûlullah @'in, "Nerede ise fakirlik küfür olacaktı" sözü her ferdin aynı temel ihtiyaçla-nna işaret etmektedir.
Böylelikle İslâm, insan hayatının maddî ve manevî yönleri arasında bir denge kurmaya Çalışır; çünkü birindeki eksiklik diğerinde de eksikliğe yol açacaktır. İslâmın öngördüğü sistemde insanı, bir yanda maddî kazancıyla meşgul iken diğer yanda kulluğunun şuurunda buluruz: "Kendilerini ne ticaretin, ne de alışverişin Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymadığı erkekler. (Onlar), yüreklerin ve gözlerin (dehşetten) ters döneceği günden korkarlar." (24: 37). Allah nimetlerini sebepsiz olarak bahşetmez, onları ancak hak edene lütfeder. Alıcının kendisini içten sevdiğini, karşısında huşu ile durduğunu, lûtfunu isteyip gazabından çekindiğini, maddî kazançlar peşinde koşturmadığım ve dünyevî meşguliyetlerine rağmen., kalbini daima zikirle uyanık tuttuğunu gördüğü zaman nimetlerini yayar. Bunları hak eden kişi, alt seviyedeki manevî mertebelerle yetinmez. Rabbinin kendisini vâsıl edeceği zirvelere ulaşmaya gayret eder. Bu fâni dünyanın değersiz kazançlarına göz dikmez, bunun yerine gözü hep ebedî âhiret yurdundadır. Bütün bu vasıflar, kişinin Allah'ın nurundan faydalanıp faydalanamayacağını belirleyen ölçülerdir. Sonra, Allah nimetlerini vermeye razı olduğu zaman, bunları hesapsız verir, eğer kişi bunları bütünüyle alamıyorsa, bu kabının dar olu-şundandır. (The Meaning ofthe Qur'ari).
Bu husus Rasûlullah @ tarafından şöyle dile getiriliyor: "Sizin en hayırlınız ahireti için dünyayı, dünyası için ahireti terketmeyen ve başkalarına yük olmayandır."
Rasûlullah @ burada, hayatın ahlâkî ve iktisadî yönlerinin ahengini insanların zihnine yerleştirmek istemiştir. Bir kimse ne hayatın maddî vasıtalarının elde edilmesi çabasında bu dünya hayatına tamamen kendini kaptırmak ve Allah'ı (O'nun hayatla ilgili emirlerini) unutmah ve ne de iktisadî sahayı görmezlikten gelecek kadar manevî hayata meylet-melidir. Herşeyi lâyık olduğu gibi yerli yerinde değerlendirmelidir.
"Başka insanlara yük olmamalıdır" buyurmakla Rasûlullah @, İslâm'ın, çalışmayıp başkalarına bağımlı olan kimseleri tasvip etmediğini açıkça belirtmektedir. İslâm insanlara, hem şahsî ihtiyaçlarını temin etmeleri hem de başkalarına faydalı olabilmeleri için çalışmalarını telkin eder.
Rasûlullah @'in; "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya İçin, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın." buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu ha-dis-i şerifte Rasûlullah @, müslümanlara doğru ve orta yollu bir hayat seyrini benimsemelerini, böylece maddî ve manevî ihtiyaçları arasında ahenk sağlamalarını tavsiye etmektedir. Bİr tarafı ihmal edip diğer tarafa yönel-memelidir. Çünkü madde ve mâna eşit derecede öneme sahiptir. Bunların her ikisi bir arada olmadığında insan hayatı eksiktir. Bu şekildeki bir terbiye insanın hayatında aşırılıklardan uzak, orta bir yol tutmasını mümkün kılar.
Hz. Peygamber, insanların kendileri için oluşturdukları her türlü yanlış din telâkkilerini reddetmiş ve dinin insanlara bu dünyadan nefret etmeyi öğretmediğini, dünyadan nefretin bir insanı muttaki yapmayacağını belirtmiştir.
Kur'ân ve Sünnet'in ortaya koyduğu bu iktisadî yapıyı Rasûlullah @'ın ilk dört halifesi bütünüyle tatbik etmiştir. İlk halife Hz. Ebû Bekr (r.a.), halifeliğinin siyasetini şu sözlerle ifade etmiştir: "Ey insanlar! Sizin en iyiniz olmadığım hâlde başınıza geçmiş bulunuyorum. Vazifemi yollu yolunda ifa edersem bana yardım ediniz, yanılırsam bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanet; yalancılık hıyanettir. Aranızdaki zayıf, hakkını alıncaya kadar benim nazarımda kuvvetııaır. Yine aranızdaki güçlü, ondan başkasının hakkını alıncaya kadar zayıftır. Bir millet Allah yolunda cihaddan geri kalırsa, o millet zillete düçâr olur..."
Bu sözleriyle Hz. Ebû Bekr, toplumdaki iktisadî eşitsizlikleri her an sona erdirebilmek için bir yol göstermiştir. Zayıfın hakkı yerde kalmaz; kuvetli görünen de olsa derhal hakkın gereği îfa edilir. Bu sistemde fazlalıklar, bunları gayri âdil ve hileli yollardan elde eden kişilerden alınırken; kendi haklarına düşeni tam olaiak alamayanlara hisseleri teslim edilir- Böylece, toplumda iktisadî adalet ve ahenk sağlanmış olur.
İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) da, şu sözleriyle bu adalet prensibine işaret etmektedir: "Allah'a yemin ederim ki, içinizden hiçbir kimse, hakkını başkalarından alıncaya kadar benim gözümde zayıftan daha güçlü değildir. Yine içinizden hiçbir kimse, başkalarının sırtından haksızlıkla kazandığı paylarını ondan geri alıncaya kadar, benim gözümde güçlüden daha zayıf değildir." (Muhammed Hüseyn Heykel, el-Fâruk).
Hz. Ömer, sosyal adaleti temin etmede son derece titizdi ve bir suç işlendiğinde hiçbir kimseyi kayırmamıştı. Bir defasında şöyle demişti: "(Zayıfın hakkını gasbeden) bir mütecavizi yakalarsam başını ayağımın altına alıp o haksızlığa uğrayanın bütün hakkını ondan alacağım. Müslümanlardan önce ben kendi yanağımı yere koyacağım."
Bu sözleriyle Halife Hz. Ömer, bize sosyal adaletin önemini hatırlatmıştır. Çünkü ekonomik sistemde dengesizlik ve aşırılık bulunduğu müddetçe toplum olgunlaşamaz. Gerçekte, toplumdaki güven, başarı ve refah; ahenk, itidal ve adaletle oldukça yakın bir şekilde birbirine bağlıdırlar. Toplum bu prensip üzerinde yürüdüğü sürece gelişecek ve orada hiçbir dert zuhur etmeyecektir.
Rasûlullah @ adalet prensibinin aslını şu sözlerinde açıkça beyan etmiştir: "İşlerin en hayırlısı itidalli olanıdır" (Buharî). Yine aynı prensip hakkında Rasûlullah @'dan şu hadis-i şerif rivayet ediliyor: "Ben (içtimaî hayatta bütünüyle uygulanan) güzel ahlâkı insanlara öğretmek için gönderildim" (Muvatta, Müs-ned-i Ahmed).
Şah Veliyullah Dehlevî, bu prensibi aşağıdaki sözleriyle genişletmeye çalışmıştır: Şu önemli nokta hatırlanmaya değerdir. Allah'ın rızasına, hayat mücadelesinden kaçınılarak ulaşılamaz. Peygamberlerden hiç biri bunu tavsiye etmemiştir. Mağaralara ve manastırlara çekilip barbarlar gibi münzevî bir hayatı benimseyen insanlar Allah tarafından sevilmezler. Onların bu hareketi, Rasûlullah @'in talimatına aykırıdır. Ashabdan bazıları münzevî bir hayatı arzuladıklarında Rasûlullah @, onları bu davranışlarından alıkoyarak: 'Ben riyaziyeyi va'zetmek için değil, dininde zorluk olmayan İbrahim peygamberin yolunu tebliğ için gönderildim." buyurmuştur.
Peygamberler, mevcut sosyal sistemi ıslah etmekle emrolunmuşlardır. Eğer insanlar sisteme herhangi bir ahenksizlik sokmuşlarsa peygamberler ahengi geri getirmeye çalışırlar. Allah, gayretlerini sadece maddî refahın teminine hasretmiş insanlardan müteşekil bir sistemi de sevmez. Gerçekte Allah, lüks içinde bir hayat yaşanmasını da, riyazeti de sevmez. Her iki yönü de göz önüne alarak peygamberlere, orta yolu benimsemeleri ve böylece insan hayatının maddî ve manevî yönleri arasında bir denge kurmaları buyurulmuştur." (Şah Veliyullah Dehlevî, Hüccetüllâhi-l Bâliğa,c.l,sh. 105-106).
Belirtildiği gibi insana, manevî hayatını kemale erdirmesi için maddî hayatını da imar etmesini öğretmiş olması, İslâm'ın en önemli katkılarındandır. Hayatın bu ahlâkî telâkkisi, birbirine zıt sistemler arasında pratik bir köprü oluşturur. Bir yandan yeryüzündeki herşe-yin insanın kullanımı için olduğu bildirilirken, diğer yandan insanın kendi nefsine olduğu kadar, ailesi, yakınları, içinde yaşadığı toplumu ve bütün insanlığa karşı mesul olduğu hatırlatılmaktadır. Kendi servetinden bizatihî İstifade ettiği gibi aynı şekilde başkalarının da bundan faydalanmasına müsaade etmelidir.
Böylece, insanın bencilliğini cömertliğe çevirmekle ve maddiyat ile maneviyatı dengelemekle İslâm, en karmaşık ve müşkil meselenin pratik çözümünü göstermiştir. Adalet ve eşitliğe dayalı bir sosyal sistem kurarak hayatın maddî ve manevî yönlerinden istifade etmesini mümkün kılmaktadır. Bu hedef Öylesine basit bir tarzda gerçekleşmektedir ki, fert,
İslami Okul Okulların En Önemlisi