Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 3.2 - 3.Cilt
B- Caydırıcı Veya Yasaklayıcı Tedbirler
Kur'an'ın Haram Kazançlara Bakışı
Gayrimeşrû Kazançlar Hakkında Hadis-i Şerifler
İslâm Toplumunun Belli Başlı Özellikleri
1- İnsanların Evrensel Kardeşliği
3- İslâm Toplumunun Merkezi Fertlerdir
4- Eşitliğin Temeli Ortak Neseptir
HZ, MUHAMMED: SALLAÜAHU ALEYHİ VESELLEM
EVRENSEL TOPLUMUN (ÜMMET) KURUCUSU
3- İnanç Birliği (İslâm Ümmeti)
Ümmeti Meydana Getiren Unsurlar
EVRENSEL İSLÂM TOPLUMUNUN (ÜMMETİN) ÖZELLİKLERİ
Mü'minler Ve Kâfirler Arasındaki İlişkinin Yapısı
İmân, Hiç Kimse İçin Terkedilemez
Kâfirlerin Bağışlanması İçin Dua Etmek Haramdır
Herkesle Kurulacak İlişkilerin Yapısı
Kâfirlerle Yakın İlişki Kurulamaz
Evrensel Kardeşlik (Dünya Toplumu)
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
AHLAKI VE DAVRANIŞLARININ ŞUMÛLÜ
HZ. MUHAMMED @'İN HAYAT TARZINA BİR BAKIŞ
Peygamberlikten Önceki Hayatından Deliller
Hz. Peygamber @'in Gündelik Hayatı
Sürekli Zikrullah (Allah'ı Hatırlamak)
DOST VE KOMŞU OLARAK HZ. MUHAMMED @
Komşularımıza Karşı Görevlerimiz
İnsanların İyiliğini İstemede Hassasiyeti
şuurlu veya şuursuz, ekonomik sistemin faydalı bir parçası hâline gelerek tamamen onun içinde yer alır. Toplumun ortak menfaatine kendi payıyla katkıda bulunur ve aynı zamanda ondan istifade eder.
İslâmî Çözüm
Rasûlullah @ tarafından tebliğ edilen bu esasların, günümüzden tamamıyla farklı şartlar altında belli bir çağda, belli durumlarda ve belli bir toplumda uygulandığı bir gerçektir. Ancak, bu esasların uygulanışında ve Peygamber @'in ve ashabının benimsedikleri usûllerde, çağımızda âdil ve rasyonel bir topluluk oluşturmada aynı derecede elverişli ve faydalı olabilecek bazı temel prensipler bulabiliriz.
İktisadî sahada İslâm, farklı kişilerin muhtelif ekonomik saikleri arasında bir ahenk ihdas etmeye çalışmıştır. İnsan tabiatında bulunan bencillik her fertte ve grupta az çok kendini gösterir. Eğer bencillikle beraber fedakârlık, merhamet, karşılıklı yardımlaşma ve başkalarına karşı muhabbet gibi insan tabiatında bulunan diğer yüksek vasıflara da şahsiyet oluşturmada yeterince yer verilirse, o zaman yeryüzündeki her fert kendi fıtrî kabiliyeti oranında şerefli ve nezih bir hayat sürmek için yeterli imkânlarla mücehhez olabilecektir. Böylelikle iktisadî sistemde gereksiz bozulma ve çözülmelere sebep olabilecek zararlı unsurların yeşermesi de önlenecektir.İslâm'ın, gayesine ulaşmak için yapmakta olduğu şey şudur: İnsanlığın bencillik ve hırs gibi dürtülerini yüksek ahlâkî eğitim ve terbiye ile yumuşatmış ve onların kendi arzularıyla, hiç bir dış baskı olmaksızın, ülkede âdil ve dengeli bir sistem oluşturulmasına yardım etmelerini mümkün kılmıştır.
Fıtrî Yol
Hayatî meselelerle ilgilenirken insan fıtratında doğuştan varolan fıtrî kanun ve prensipler ile çatışmamak İslâm'ın esas bir hareket noktasıdır. Bu fıtrî yoldan ne zaman bir sapma meydana gelirse İslâm bu sapmayı yeniden aslî yoluna döndürür. İslâm'ın bütün sosyal ve iktisadî ıslahatlarım üzerine bina ettiği ikinci önemli prensibi şudur: Sosyal ve iktisadî sistemdeki sadece birkaç dış düzenlemeye müdahale yeterli değildir. İnsanlar arasında doğru ahlâkî davranışların oluşturulması için ahlâkî İnkılâba fevkalâde önem verilmelidir. İnsanın zihninde var olan kötülük, kaynağında yok edilmelidir.
İslâmî sistem tarafından ortaya konulan üçüncü prensibe göre; otorite, kanunî baskı ve devletin ezici gücünün kaçınılmaz olmadıkça kullanılmamasıdır.
Bu prensipleri ileri sürerken İslâm, insanın hayatın İktisadî yönü üzerindeki tabiî yönlendirmelerini kabul eder; yanlış ve haksız prensipleri, devletin zorlayıcı gücü vasıtasıyla değil, bilakis ahlâkî eğitim ve zahirî kuvvetin ufak bir tedbiri yoluyla fesheder. İnsanın geçimi için uğraşırken serbest olduğu; kendi emeğiyle kazandığı ne olursa olsun onun üzerindeki mülkiyet hakkını elinde bulundurması gerektiği ve eşitliğin, farklı insanlar arasında muhtelif kabiliyetlerine ve durumlarına göre mecburî olduğu prensibi -insan fıtratıyla uyumlu olduğu ölçüde- İslâm tarafından kabul edilmektedir. İdarenin sınırlaması ancak, bu prensibin kötüye kullanılması suretiyle toplumun daha zayıf kesimlerinin sömürü ve zulüm vasıtası hâline getirilmeye çalışılmasında kendini gösterir.
İnsanlar, hayatın sayısız hileli yollarında kaybolduklarında Allah, elçileri vasıtasıyla onlara doğru yolu göstermiştir. Cenab-ı Hak peygamberlerini, mahlûkatına, haktan sonra bâtıl yollara sapmasınlar diye, adalet ve doğruluğun yolunu göstermeleri için göndermiştir.
Rasûlullah @'ın da gönderiliş gayesi, toplumda dengeli ve âdil bir sistemin yeniden tertip ve tesisidir. (Ebû'1-A'lâ Mevdûdî, Economic Problem of Man and its Islamic Solution, 1955,%. 45-47).
îslâm'ın toplumda tesis etmek istediği iktisadî sistem; insanlara şahsî teşebbüs ve özel mülkiyet hakkı tanımakta, fakat aynı zamanda hürriyet ve nizamı koruyacak tedbirler ve dengeler oluşturmaktadır. İslâm, kapitalizmin ."laissez faire - bırakınız yapsınlar" anlayışına, ahtapotvârî kollarını ferdin hayatına onun şuurunu boğacak derecede yayan totaliteriz-nıe olduğu kadar karşıdır. İslâm'da özgürlük sadece fertlere değil, bütün sosyal yapıyı zehirleyecek alışkanlıklara müptelâ olmamaları şartıyla, bütün topluluklara kendi hayat tarzlarını takip etmeleri için verilen bir haktır.
İslâm, eşitlikçi temayülleri hiç şüphesiz içinde barındırır. Fakat bütün farklılıkları kuvvet yoluyla düzeltmeye de inanmaz. İnsanların yetenekleri oranında -meşruiyet dairesinde-serbestçe düşünmelerine, inanmalarına, hareket serbestiyetine ve servet edinmelerine izin verilir. Açıktır ki, fertlerin serbest fiillerinin bir sonucu, başarı ve maddî kazançlar bakımından, tabii ki bir takım farklılıklar meydana getirecektir. Eğer genelde toplum veya toplumun bir bölümü ciddî bir sefalet veya aşırı yoksulluk içinde bulunmuyorsa, meşru yoldan kazanılan ve dürüstçe kullanılan servette farhlık olmasının bir sakıncası yoktur. (Halife Abdu'l-Hakim, islam and Commu-nîsm, 1962, sh. 168-169).
İslâm bir kimsenin kendi bilgisi, emeği ve ustalığı ile -topluma karşı olmayan ve gayri ahlâkî metodlan kullanmaksızın- sahip olabildiği kadar servet edinmesine izin verir. Maddî ve sosyal mükâfatlan açısından eşitsizlikle sonuçlanması mutlak fıtrî enerji ve kabiliyet farklılıklarını gözden uzak tutmaz. Fakat toplum tek bir organizma olduğundan islâm, servetin birkaç elde toplanmasına sebep olan bütün yöntemleri yasaklar: İktisadî hayatın, servetin özel hazinelerde kilitli kalmayacağı bir şekilde düzenlenmesi Kur'ânî "ir emirdir. Bütün dinler gibi İslâm, hayırseverliği teşvik eder. Fakat bunun herhangi bir inanç olmasından daha da ileri giderek, bir sene boyunca az sayıda elde âtıl kalan tüm üretim fazlası üzerine sermaye vergisi koyar. Ayrıca İslâm'ın Mîras Hukuku (feraiz); sermayenin dağıümı ve bir yerine, belirli sayıda fertlerin, hayata kendi şahsî teşebbüs ve gayretleri ile başlamasında fırsat eşitliği sağlamak suretiyle bir yöntem olarak kullanılmıştır. (Halife Abdu'l-Hakim, a.g.e.). Mevlânâ Ebu'l-Kelâm Azad'ın sözleriyle: "Eğer toplumda islam'ın öngördüğü sistem tesis edilir ve bütün kurumlar yerli yerinde düzenlenirse, ne büyük zenginler olur, ne de fakir ve muhtaç kimseler bulunur. İnsanların büyük çoğunluğunun maddî durumu İyi hâle gelir." (Terjamanu'I- Qur'an, c. II, sh. 132).
Toplumsal Ve Ferdî Refah
İslâm toplumsal ve ferdî refahı bir birine rakip değil, daha ziyade birbirinin tamamlayıcısı olarak görür. Bundan dolayı, rekabet ve düşmanlık yerine, işbirliğini teşvik ederek fertler arasında çok yakın bir ilişki geliştirir, îslâmî bir sistemde ferdin menfaati, toplumun menfaati olarak telakki edilir. Bunun tersi de geçerlidir. Eğer toplum gelişirse fert mutlu olur; fert refaha kavuşursa, toplum da gelişir.
Fakat bu sistem ferdî ve toplumsal refah arasında bir dengenin oluşması ile mümkündür. Fertler ihtiyaçlarını tedârik ederken başkalarının menfaatlerine doğrudan veya dolaylı olarak zarar vermezler. Eğer kendileri fayda elde ederlerse, başkalarının da bundan pay almalarına müsaade ederler. İktisadî kuruluşları fazla kâr etmiyorsa bile, ondan fayda görebilecek başkalarını yok saymazlar. Onların menfaatini de hesaba katarlar. Böylece İslâm'ın iktisadî sisteminde her fert başkalarının refahında hisse sahibi olur. Ferdî ve toplumsal refah birbirini tamamlar. (Muhammed Qutb, islam, The Misunderstood Relİgİon, sh. 154-155).
Bu sebeple, İslâm'ın iktisadî sistemi, fert ve toplum menfaatinin ahengi anlayışına dayanmaktadır. İslâm ne ferdi toplumdan ayırır, ne de ferâin menfaatini toplumun menfaatiyle çatışma hâlinde gösterir. Prensipte, toprağın özel mülkiyetine ve diğer üretim araçlarına izin verir. Ancak bu hakkı topluma zarar vermesini engelleyecek şekilde sınırlandırır.
İslâm devletinin gayesi insanlar arasında geçim vasıtalarını ihtiyaçlarına göre temin etmek ve dağıtmak olduğundan, bunun organize edilmesinde ve dağıtılmasında herhangi bir zorlukla karşılaşmaz. Üretim araçlarının ferde mi, topluma mı emanet edilmiş olduğu önem arzetmez. İslâm devleti, yukarıda anlatılan gayesine ulaşmada; işbirliği içinde ve sosyal refah ve gelişmeyi herkese garanti eden bu atmosferin doğmasına yardımcı olduğu sürece; -üretim aracı kime emanet edilirse edilsin- bir vekil gibi onu teftiş eder ve başkalarıyla beraber ondan faydalanma hakkını elinde bulundurur.
Bu sistemde, üretim araçlarının ve zenginliğin diğer kaynaklarının fertler veya toplum tarafından sahiplenilmesi önemli değildir; as-lolan gayedir. Eğer bundan, toprağın ve diğer mülkiyetin fertler arasında dağılımı vasıtasıyla basan temin edilebilirse, o zaman onların arasında dağıtılabilir; diğer yandan, eğer bu, toplumsal mülkiyet yoluyla daha iyi başarılırsa, bu takdirde topluma emanet edilirler. (Muhammed Qutb, a.g.e.).
İslâm, insanın sosyal bir varlık olduğu ve şahsiyetini ancak toplum içinde geliştirebileceğini vurgular. Beş vakit namazın farz kılınması, haccın İslâm'ın temel esaslarından olması gibi ibadetlerin sosyal hayatla içice olduğunu biliyoruz. Müslümanlar günde beş vakit namaz kılmakla emrolunmakta ve namazdan sonra ticaret, iş ve alış-verişlerini devam ettirmeleri istenmektedir. Çünkü, ibadetini yapan ama geçimini sağlamak için hiç bir gayrette bulunmayan kimse, ne kendi şahsiyetinin gelişmesine ne de toplumsal menfaate bir katkıda bulunabilir. Kur'ân-ı Kerîm, mü'minlere şöyle seslenmektedir: "Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lûtfundan (nasibinizi) arayın." (62:10).
Yukarıdaki âyet-i kerîmede kullanılan "Allah'ın lûtfundan (nasibinizi) arayın" ifadesi, insanların geçimlerini temin etmek için meşgul oldukları ticaret, endüstri ve alış-veriş gibi her çeşit meşru işlere delâlet etmektedir.
Sonra, insanın refahı ve şahsiyetinin gelişmesi için hem namazın hem de iktisadî mücadelenin gerekli olduğunu gösteren hacc ibadeti süresince Müslümanların ticaret yapmalarına müsaade edilir: "(Hacc vazifesini îfadan sonra) Rabbinizin lütuf ve keremini aramanızda sizin için bir günah yoktur." (2: 198).
Bu âyet-i kerîme müslümanlara, dünyevî ihtiyaçlarını aramalanmn, ibadetin ruhuna hiçbir şekilde aykın olmadığı hususunda teminat vermekte ve hac ibadetini ifa ederken ticaret yapmalarının caiz olduğunu bildirmektedir. İslâm, müslümanlann hîle ve kumardan uzak meşru işlerle meşgul olmalarına izin vermektedir: "Ey iman edenler! Mallannızı aranızda bâtılla (doğru olmayan yollarla, haksız yere) yemeyin. Kendi nzanızla yaptığınız ticaret olursa başka.. ."(4: 29).
İslâm'da meşru olan ticaret, hakkaniyet ve dürüstlük esaslarına dayalı olandır. Rasûlullah @'in iş hayatının doğru ve âdil ticarî muameleleri konusunda temel ilkeler ihtiva ederken ilişkilerindeki dürüstlük, adalet ve doğruluk, bütün tüccar ve iş adamlan için takip edecekleri ebedî kurallar hâline gelmiştir. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Hiç kimse elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlısını yememiştir." (Buharî). "Doğru ve namuslu tacir peygamberler, sâdıklar ve şehitlerle beraberdir." (Tirmizî, Dârimî, Dârekutnî)
Dolayısıyla İslâm'ın insanlara sadece "nefislerini âhiret için muhafaza etmelerini söyleyen, diğer inançlardan olmadığı" açıktır. İslâm, insanlara bu hayatı nasıl iyi bir şekilde yaşayacaklannı, bu dünyada huzur içinde olabilmenin de maneviyatın varlığıyla mümkün olabileceğini öğretir. însan maddî bir dünyada yaşadığı için, onun maddî ihtiyaçları vardır. Bütün tabiat insanın faaliyetleri için geniş bir alandır. Her salih amel ibadet yerine geçmesine rağmen, insan rızkı için çalıştığı gibi ibadetini de yerine getirmelidir. İnsanın aslî idealleri manevîdir. Onun fıtratında bulunan değerler insanın fevkindedir. Ruh, bir madde olan beden ile iç içedir. İnsan, bir şekle bürünmüş ruh değildir. Doğru fizikî ve zihnî gayretler, aklı ve vücûdu sağlıklı bir şekilde muhafaza etmenin yegane sebebidir. Bütün insanî fonksiyonların böyle ahenk içinde olmasını öğreten ve hayatın tüm unsurları arasında bütünlük telkin eden bir din, diyalektik materyalizmden ve herşeyi biyoloji ile izah eden bir düşünce biçiminden fevkalâde farklı kutuplardadır. İslâm, hayatın maddî ve ekonomik yönlerine bigane kalmamakla birlikte, -hayatın tamamen bu esaslara göre düzenlenmesini insanın varlığının mutlak amacı olarak görmez. Materyalizm, maddî ihtiyaçlara ve maddî sebeplere Önem verir; fakat maneviyat ve öngördüğü hayatın nazarında, maddiyatın önemi, daha yüksek gayeler için bir atlama taşı olmasındadır.
İslâm, sisteminde ahenk sağlamak için mensuplarını eğitme ve terbiye etme konularında pratik usûller benimsemiştir. Aynı zamanda, insanların hayat standartlarını tam istihdama tekabül eden bir seviyede tutmak için bazı müessir kanunî tedbirleri de öngörmüştür. Bununla beraber, ferdî ve toplumsal refaha bağlı olan servetin gerçek fonksiyonunu anlamaları sağlanarak insanlar arasında işbirliği, yardımlaşma ve infakın ahlâk ve fazilet gere-. ği olduğunu bildirerek ahlâkî eğitim ve terbiyeye daha fazla önem vermektedir.
insanların bazen ahlâkî eğitime, toplumsal veya manevî baskıya rağmen, kazanç için tamahkâr olabilmeleri ve haksız yollara tevessül edebilmeleri mümkündür. Herhangi bir şekilde başkalarından daha çabuk zengin olmaya çalışan bir çok insan daima var olacaktır. Onun için, hedeflerine başarıyla ulaşması için İslâm, esas olarak manevî ıslaha dayanmakla beraber; sağlıklı güçleri teşvik etmek ve toplumda ortaya çıkacak şeytanî arzuları engellemek için bazı maddî düzenleme ve sınırlamalar getirmiştir.
Kur'ân'da, peygamberlerin gönderiliş gayesiyle ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır: "Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab'ı ve adalet ölçü(sü)nü indirdik ki, İnsanlar adaleti yerine getirsinler..." (57: 25).
Kur'ân-ı Kerim'in bu ayeti, adalet veya itidal prensibi ve onun İnsan hayatındaki etkisini açıklaması hasebiyle çok Önemlidir. Âyetin ilk kısmı, bu adalet yapısının bütün sistemin belkemiğini oluşturan manevî tâlim ve tebligat vasıtasıyla nasıl geliştirileceğini açıklamaktadır. İkinci kısım ise, toplum karşıtı güçlerin bu ilkeyi ekonomide istismar etmesini ve toplumun daha fakir kesimini sömürmesini önlemek için kanunî kısıtlamanın nasıl kullanılacağını göstermektedir.
Böylece Kitab, iyi ile kötüyü birbirinden çok bariz bir şekilde ayıran doğru yolu göstermektedir. Mizan (adalet ölçüsü), itidal yolunu sadece mescidlerin dört duvarı arasında değil, günlük hayatın her safhasında korunması gereken ifrat ve tefrit arasındaki dengeyi ifade etmektedir. Eğer adaleti sadece bir sahada, meselâ ekonomik sahada tesis etmişsek, hayatın bütün diğer alanlarında da tesis etmeliyiz. Aksi takdirde bütün çabalarımız boşa çıkacaktır.
Ahlâkî Eğitim
Yukarıda açıklandığı gibi, Rasûlullah @ insanların, zenginler ile fakirler arasında varolan ayrılıklara gönüllü olarak köprü kurmaya çalışmaları ve böylece toplumda bir denge ve ahenge ulaşmaları için ahlâkî eğitime, hukukî tedbirlerden daha ziyade önem vermektedir.
Servetinizin Fazlasını İnfak Edin: "...Ve sana (Allah yolunda) hangi şeyi infak edeceklerini soruyorlar: De ki: 'İhtiyacınızdan geri kalanı (el-afv) harcayın.' Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki düşünesiniz." (2: 219).
Gizli ve Açık Olarak Sadaka Verin:
"...Kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir ticaret umarlar." (35: 29). "Mallanın gece gündüz, gizli ve açık (Allah yolunda) verenlerin mükâfatı Rab'leri yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (2: 274).
Onlar Allah Rızası İçin İnfak Ederler:
"Akrabaya, yoksula, yolcuya (zekât ve sadakadan) hakkını ver. Allah'ın yüzünü (nzâsmı) isteyenler için bu, daha hayırlıdır ve onlar kurtuluşa erenlerdir." (30: 38). "Yoksula, yetime ve esire O'nun sevgisi için yemek yedi-rirler: 'Biz size sırf Allah rızâsı için yediriyo-ruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.'derler.""(76: 8-9).
Kur'ân'ın bu ve benzeri âyetleriyle RasûluUah @'in hadîs-i şerifleri Allah bilincinin gelişmesine yardım etmektedir. Bu bilinç de insanları, sadece Allah rızâsını gözeterek fakirin, yetimin ve esirin refahı ve ıslahı için vermeye sevketmektedir.
Bununla beraber, toplumda karşılaşılan asgarî talepleri layıkıyle temin etmek için bir takım kanunî tedbirler de alınmaktadır. Bu tedbirler müsbet (olumlu) ve caydırıcı (yasaklayıcı) olmak üzere iki çeşittir.
a- Müsbet Tedbirler
Bu tedbirler, Müslümanların devlete karşı mecburî olan görevlerini belirtmekte; iktisadî ve gayr-İ iktisadî sahada adaletin tesisine yardım etmektedir. Bunların gayesi, fertleri, toplumun ortak menfaati için belirli sosyal stan-dartlan ve mesuliyetleri kabul etmeleri hususunda, gerekirse güç kullanarak ikna etmektir. Bir Müslümanın toplam mal varlığının kırkta birini yılda bir kez zekât olarak ödemesi mecburîdir. Bir kimsenin Ölümünden sonra bıraktığı mal ve mülkteki sabit hakkı, erkek-kadın bütün mirasçılar arasında pay edilir.
B- Caydırıcı Veya Yasaklayıcı Tedbirler
Bu tedbirler İslâm toplumunda neyin haram ve yasak olduğunu belirlemek için alınmıştır. Gaye, insanlan topluma zararlı olan faaliyetlerden alıkoymaktır. îslâm bu gayeye ulaşmak için gayri meşru ve toplum zararına olan faaliyetleri yasaklamıştır:
1- Faiz (Ribâ): İslâm, birikmiş tasarruflann faiz karşılığında borç verilmesini kesinlikle yasaklamıştır. İnsanlar istedikleri kadar tasarrufta bulunmakta serbesttirler. Ancak, İslâm'ın iktisadî sisteminde bu tasarruflar faiz yoluyla büyüyemez.
2- İstifçilik: Servetin herhangi bir şekilde istiflenmesi de kesinlikle yasaktır. Rasûlullah @ tarafından nehyedilen ihtikâr, hububat ve benzeri diğer maddelerin fıyatlannı sun'î olarak artırmak amacıyla saklamaktır. İnsanlar, Kur'an-ı Kerîm'deki şu sözlerle uyanlmakta-dırlar: "...Altm ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acı bir azabı müjdele!" (9: 34).
Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Mallan fiyatlar yükselinceye kadar muhafaza eden bir kimse günahkârdır." (Müslim).
"Malım satmak için getirenin iyi talihli olması dilenir, ancak fiyatlar yükselinceye kadar onlan saklayan da mel'undur." (İbni Mâce ve Dârimî).
"Eğer herhangi biri, bir zerreyi (yani ihtiyaç duyulan herhangi bir gıda maddesini) Müslümanlardan (insanlardan) saklayarak fiyatlar yükselsin diye beklerse, Allah ona iflas darbesini indirir." (İbn-i Mâce, Beyhaki ve Râzi).
Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyurulmakta-dır: "Kim ki bir zerreyi (veya ihtiyaç duyulan herhangi bir gıda maddesini) kırk gün süreyle, yüksek bir fiyat isteme gayesiyle kendine saklarsa o Allah'dan, Allah da ondan alâkasını kesmiştir." (Râzi).
3- Kötü Malı İyi Diye Satmak: Rasûlullah @, yenilen ve İçilen gıda maddelerinin veya herhangi bir şeyin kötüsüyle karıştırılıp satılmasını kesinlikle yasakladı. Ve bu hususta şöyle dedi: "İyiyle kötüyü karıştıran bizden değildir." (Müsned-i Ahmed).
Aslında Rasûlullah @, kumar, iskambil oyunu, karaborsacılık, vurgunculuk, gayr-i meşru kazançlar, irtikâb yoluyla elde edilen gelir, sahte ve hilei muameleler, lüks ve tantanalı yaşantı ve içki içme gibi bütün toplum aleyhindeki ve zararlı fiillerin şeriata aykırı olduğunu ilan etmiştir.
Hukukî tedbirler, İslâm'da ekonomik sistemin direkleridir. İnfak, gerekli düzeltmeleri yapar ve kanunî düzenin, zamansız, duraklamalardan ve ihtilaflardan uzak olarak işlemesine yardım eder. Bunun sonucu olarak, servetin gayri âdil bir şekilde toplanması ve dağıtılmasından kaynaklanan fırsat eşitsizliği bir an evvel ortadan kaldırılır ve bir yanda fazla servetle aşın bir şekilde israf eden, öbür yanda köle gibi yoksulluk ve emniyetsizlik içinde kıvranan beslenmiş ve yetersiz beslenmiş diye ikiye ayrılan toplum; İslâm'ın, ahlâkî öğretisinin vücûda getirdiği şefkat, kardeşlik ve dayanışma vasıtalarıyla kaynaştırılır.
4. Kalite Kontrol: Rasûlullah @, birbirinden farklı kalitede olan hurma ve tohumların satışları ile ilgili talimatlarını bizzat tatbik etmiş ve insanlara kalitesi karışmış olan hurmaları, iyilerinin fiyatına satmayı yasaklamıştı. Farklı çeşit ve kalitede olan hurmaların ayn ayrı satın alınması ve satılması gerektiğini; birbiriyle karıştıkları takdirde asla satılmamasmı ısrarla belirtmişti.
Rasûlullah @ buyuruyor ki:
1- "Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla; her şey benzeri ile peşin ödenecektir. Kim ki fazla verir veya fazlasını talep ederse, o faize girmiştir. Alan da veren de günahkârdır." (Müslim).
2- Bilâl (r.a.), Rasûlullah @'a cenib denilen (bir çeşit kaliteli) hurma ile geldi. Nereden aldığı sorulunca; "Benim karışık hurmalarım vardı, onların iki sa'mı bir sa' ile sattım." dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Faizin ta kendisi! Faizin ta kendisi!" (Buhari ve Müslim). Benzer bîr muamele için şöyle söylediği de rivayet edilmiştir: "(Bunu) yapma, kötü hurmayı para ile sat, sonra para ile kaliteli hurma satın al."
3- Rasûlullah @'in, miktarı bilinmeyen hurmanın yine miktarı bilinmeyen hurma karşılığında satımını yasakladığı da rivayet edilmiştir. (Müslim).
4- Taze hurma karşılığında kuru hurma satın almanın hükmü sorulduğunda Rasûlullah @ bundan nehyetti. (Mâlik, Tirmizî, Ebû Davud, Neseî ve İbni Mâce).
Rasûlullah @'in bu hadis-i şerifleri açıkça göstermektedir ki, bir şeyin her bir çeşidi veya kalitesi ayrı olarak satın alınmalı veya satılmalıdır; çünkü bu, içinde yasaklanmış unsurlar barındırmayan doğru ve hakkaniyete uygun bir muamele demekti. Üstelik bu yol alım ve satımı daha elverişli hale getirmekte ve kolaylaştırmaktadır.
Kazançların Helâlliğine Olan İhtiyaç:
İslâm, hukukî vasıtalarla ve meşru mesleklerle hayatı sürdürmenin gerekliliğine oldukça fazla önem vermektedir. Müslümanlar, hiç bir surette ne gayri meşru yollarla hayatlarını idame ettirebilirler; ne de faiz, kumar ve içki gibi helâl olmayan fiilleri içinde barındıran iş ve ticaretlerde çalışabilirler.
Kur'an'ın Haram Kazançlara Bakışı
Kur'ân-ı Kerim, Müslümanları, sadece iyi ve meşru olan şeyleri yemeye (2:172; 5: 91) ve haram olanları (2: 173; 2:168; 2:188) da yememeye teşvik eder. Ayrıca hayatlarını meşruiyet dışı ve mânâsız şeyler yaparak (24:33) sürdürmelerini yasaklar. Yine onları, haksız yollarla başkalarının servetini tüketmekten meneder. (Ebû Davud, Tirmizî ve Nesâi).
Mâide Sûresinde şöyle Duyuruluyor "De ki: 'Murdarla temiz bir olmaz. Murdarın çokluğu hoşuna gitse de..." (5:100). Bu âyet-i kerîme Müslüman bir cemaat için bir değerler ölçüsüdür. Bu Kur'ânî standarda göre, "bir şeyin gerçek değerini düşüren veya yükselten onun azlığı veya çokluğu değildir." Kokusu azalmış bir adet gülün değeri elbette ki bir yığın pislikten daha fazladır. Bir MÜslÜmanın gözünde, meşru yollarla elde edilen az bir gelir, gayri meşru şans işlerinde çalışarak kazanılan altın ve gümüş yığınlarından daha fazla Önemi naızdir.
Gayrimeşrû Kazançlar Hakkında Hadis-i Şerifler
1- "Meşru bir şekilde rızık aramak kadın-er-kek her müslumanın görevidir." (îhyâu Ulûmi'd-din'dç, nakledilmiştir).
2- "Meşru bir hayat sürmeye çalışmak mecburî görevlerden biridir." (Beyhakî).
3- Hangi çeşit kazançların daha meşru olduğu sorulunca Rasûlullah @; "bir kimsenin kendi elleriyle yaptığı işinden ve meşru olan her çeşit muameleden kazandıkları" diye cevap verdi." (Ahmed)
4- Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Allah pâkdır. Pâk olandan başkasını kabul etmez. Allahu Teâlâ mürsel olan peygamberlerine neyi em-rettiyse mü'minlere de onu emretmiştir. Peygamberlere: 'Ey Elçiler, pâk ve helâl yiyeceklerden yiyiniz ve sâlih amel işleyiniz...' (23: 51) ve yine 4Ey iman edenler! Size nzık olarak verdiğimiz pâk ve helâl şeylerden yiyiniz.' (2:172) diye buyurarak, peygamberlere verdiği ölçünün aynısını mü'minlere de vermiştir. Ondan sonra Rasûlullah @ (sözü dön-düre dolaştıra) buyurdu ki, insan (Allah yolunda) uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış 'Yâ
Râb! Yâ Râb!' diyerek ellerini gökyüzüne açar. Halbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duası nereden müstecâb olacak?" (Müslim).
5- İbni Mesûd'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Gayri meşru yollardan servet tedarik eden herhangi birinin ne bu servetten verdiği sadakası kabul edilir; ne de böyle bir kimse yaptığı bağıştan bir hayır elde edebilir. Üstelik, yanında sakladığı kısmı da onun cehennem erzakıdır. Allah kötü bir ameli, kötü bir işle değil bilakis iyi ola-nıyla giderir. Necis olan bir şey, yine necisle yok edilemez." (Müsned-i Ahmed).
Ö.Cabir'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah @ şöyle dedi: "Haram şeylerle yetişen bir vü-cud Cennet'e giremeyecektir; böyle bir vücuda Cehennem daha çok uyar." (Ahmed, Darimî ve Beyhakî).
Bütün bu âyet ve hadisler, meşû bir geçimin önemi hakkında hiç bir şüpheye yer bırakmamaktadır. Ayrıca bunlar, gayrı meşru youar-dan elde edilen servetin sebep olduğu günahların yoğunluğunu ve tehlikesini de bize göstermektedir. Hakikatte İslâm, Hak ve Doğru bir hayat tarzıdır ve müntesiplerini, hayatın her sahasında dürüst, sâlih ve iffetli bir hayat sürmeye teşvik etmektedir; çünkü hayatın bütün bölümleri birbiriyle alâkalıdır. Bir mü'mi-nin hayatının sadece bir yönünde gayri meşru bir unsur barındığında bu, onun diğer yönlerine de tedricen sirayet edecek ve nihayet tamamen gayri meşru bir hâle bürünecektir.
Bu sebeple, kâmil bir mü'minin, kazancıyla ilgili bütün faaliyetleri dahil bütün hayatının, İslâm'ın âdil prensiplerine göre yönetildiğinin farkına varması oldukça önemlidir. Bir kimse; yediği, içtiği, giydiği ve kullandığı her şeyi meşru bir işte çalışarak helâl yollarla elde etmiş olmalıdır. Bu, Allah Rasûlü Hz. Mu-hammed @'den bizlere bırakılan örnek bir hayat yoludur. Zaten bizim için muteber olan yegane hak, doğru ve güvenli hayat şekli de sadece budur.
KISIM 3
SOSYAL ISLAHATLAR
Allah'ın rasûlü Muhammed @'ın sosyal ıslahatlarının en mühim özelliği, O'nun tüm bunları iyilik, hakikat ve iffetin kaynağı olarak kabul edilen ve çok önemli bir mefhum olan Tevhid Prensibi ile birleştirmesidir. Bu prensibin mahiyeti ve gerçeğinden uzak olan bir kimse neyin iyi, doğru ve temiz-iffetli olduğunu bilemeyeceği gibi toplumsal düzeyde iyiliğe, doğruluğa ve saflığa da ulaşamaz. Fert, kendisini tamamen Allah'ın rızasına ve iradesine teslim ettiği takdirde doğru ve dürüst bir toplum zuhur eder. Başka bir deyişle, İslâmî bir toplum, kişinin kendisini bütünüyle Yaratıcısının rızasına teslim etmesinin bir neticesidir.
Kur'ân-ı Kerim, insanları Rablerine teslim olmaya davet ediyor: "....İlâhınız bir tek ilâhtır, yalnız O'na teslim olun. (Ey Muhammed!) O temiz yürekli mütevazi insanları müjdele." (22: 34). Yunus Sûresinde yer alan âyetle de açık davet tekrarlanarak bütün insanlığa iyilik, barış ve huzurun kaynağına gelmeleri istenmektedir: "Allah, selâm yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir." (10: 25). Maide sûresi'nde ise şu ifadeler yer alıyor: "...Gerçekten size Allah'tan bir nûr ve açık bir Kitâb geldi. Onunla Allah, rızâsının peşinde gidenleri esenlik yollarına iletiyor ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletiyor." (5: 15-16).
Kur'ân, Allah katında makbul olan biricik davranış şeklinin ve yegane hayat yolunun tamamen O'nun rızasına teslim olmaktan geçtiğini açıkça ifade etmektedir: "...Bugün size, dininizi kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim..." (5: 3). Bu hakîkat, şu sözlerle daha bir teyid edilmektedir: "... Allah katında din, İslâm'dır." (3: 19).
Kur'ân-ı Kerim, diğer hayat tarzlarını tamamen reddeder. Çünkü onlar, bu kainatın kaidesi olan tabiî hayat yolunu takdim etmez; aksine ondan sapmaya ve kötü yollara sevke-derler. Onlar, bu dünyada hiçbir meseleyi halledemez; bilakis sosyal bünyeyi ve insanı tamamen mahveden fesadı, günahkârlığı ve adaletsizliği davet ederler. Âl-i İmrân Sûresi'nde bu gerçeğin üzerinde önemle durulmaktadır: "Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir." (3: 83).
Ve yine aynı sûrede bir başka âyeti okuyoruz: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, ahiret-te kaybedenlerden olacaktır." (3:85).
Kur'ân-ı Kerim'in bu ayet-i kerîmeleri açıkça göstermektedir ki, İslâmî bir cemiyetin kaynağı ve aslı ilâhî Vahiy'dir; temeli ise, insanın yalnız Allah'ın rızasına teslimiyetidir. Allah bütün barış ve iyiliğin menşei olduğundan insanın Rabbinin iradesine olan bu teslimiyeti; netice itibariyle, cemiyetin, Cenâb-ı Hakk'ın lâtif sıfatlarıyla, bundan da öte barış, güvenlik ve iyilikle donanmasına ve süslenmesine vesile olacaktır.
Her türlü değer ve hayat sistemleri Allah'ın iradesine teslim olan ve vahiyle hayat sahnesine çıkan İslâmî bir toplumu diğer toplumlardan ayıran iki önemli özellik, Lokman Sûresi'nde de geçtiği gibi, çok bariz bir şekilde göze çarpmaktadır: "Kim güzel davranarak özünü Allah'a teslim ederse o, en sağlam kulpa yapışmıştır. İşlerin sonu Allah'a döner." (31:22).
Nisa Sûresi'nde ise şöyle buyuruluyor: "Hangi insan, din yönünden, iyilik edici olarak yüzünü Allah'a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tâbi olandan daha güzel olabilir? Allah İbrahim'i dost edinmişti." (4: 125).
Bu âyetler birkaç hususu açıklamaktadır. Öncelikle, değer ve hayat sistemlerini Allah'a teslim eden İslâm toplumu, Allah'ın lâtif ve güzel vasıflarını, bünyesindeki muhtelif şekillenmelerinde yansıtır. Yine farklı yönlerinde Allah'ın huzur, barış, adalet ve ihsanının bir aynası olduğunu gösterir. Böyle bir toplum, medeniyetin ve insan kültürünün zenginleşmesine çeşitli şekillerde katkıda bulunacaktır.
İkincisi, sözkonusu toplum, fert fert ve toplu olarak âdil bir davranış sergileyerek, yeryüzünde doğruluğun ilâhî vasfının tam bir tezahürü olurlar.
Üçüncü olarak, ilk iki özellik, bu toplumun, Allah'a dosdoğru iman eden ve O'na yakın bir dost olan ibrahim Peygamberin izini takip etmesini ve sürekli olarak iyilik ve doğruluk üzerinde yürümesini sağlayacaktır. İbrahim aleyhisselâm, emredildiğinde, kendisini hakkıyla Allah'a teslim eden bir peygamberdi: "...Rabbi O'na: 'İslâm ol' demişti, 'Âlemlerin Rabbi'ne teslim oldum.' dedi." (2: 132).
Tamamen 'Allah'ın boyasıyla boyanan' böyle bir toplumda yaşayan insanların hayatları, ölümleri, ibadetleri, fedakârlıkları ve bütün sosyal, siyasî, iktisadî, ahlâkî ve ruhî amelleri, bunların hepsi Allah'ın boyasını yansıtır. Diğer bir ifadeyle, Kur'ân'da Allah'ın koyduğu ve Rasûlü Muhammed @'in uyguladığı kanun, bu toplumda en yüce kanundur. Bu insanların dünyevî ve uhrevî işlerinin hepsi, bütünüyle zikredilen kanunlar tarafından düzenlenir ve yönetilir. Bu, âdil bir İslâm toplumunun yapısıdır. Bu toplumun sosyal ilişkilerde göze çarpan en bariz özellikleri İse, iyilik, doğruluk, adalet ve hayırseverliktir.
İslâm Toplumunun Belli Başlı Özellikleri
1- İnsanların Evrensel Kardeşliği
Varlığını ilahî vahye borçlu olan ve Allah'ın evrensel kanunları tarafından yönetilen bir İslâm toplumunun yapısı, mahiyet ve fonksiyon bakımından kapitalist, sosyalist ve laik diğer toplumlardan oldukça farklıdır. Bu toplumun temel kavramı olan Tevhid Prensibi, insanları evrensel kardeşliğe sevketmekle kalmayıp, aynı zamanda sözkonusu toplumun Allah'ın hükümranlığı altına girmesini sağlar.
Evrensel kardeşliğin üyeleri olan bütün insanların ve diğer bütün canlıların Hâlık'ı olan Allah birdir. Dolayısıyla bunun ırklara, uluslara ve kabilelere bölünmesi gayri tabiîdir ve insanın birliği prensibine aykırıdır.
2- Hayat Organik Bir Bütündür
İslâm'ın sosyal sisteminde hayat, her bölüm ve safhası arasında sıkı ve dengeli bir ilişki bulunan canlı bir bütün olarak kabul edilir. Bunların her biri tıpkı bir vücudun parçaları gibidir. Aynı his ve duygu tamamını kuşatır. Eğer bir uzuv acı çekerse, bütün diğer uzuvlar da bu acıyı hisseder. Rasûlullah @, müslü-manların bu durumunu şu şekilde açıklamıştır:
1- "Bütün mü'minleri, birbirlerine karşı merhamette, muhabbette, lütuf ve atıfet hususlarında sanki bir vücut misali görürsün. O vücudun bir uzvu hastalanınca, vücûdun öbür azaları birbirlerini hasta âzânın elemine, uykusuzlukla, hararetle iştirake çağırırlar. Hasta uzvun elemini paylaşırlar." (Buharı ve Müslim).
2- "(İslâm camiasında) mü'minin mü'mine bağlılığı, taşlan birbirine kenetli (yalçın) duvar gibi (metin)dir." ( Buhari ve Müslim)
3- İslâm Toplumunun Merkezi Fertlerdir
Diğer sosyal sistem ve fikirlerin aksine İslâm toplumu, aile fikrinden ve kan bağından kay-naklanmayıp, insanları doğru olmaya, günah ve kötülüklerden sakınmaya teşvik eden İlâhî Vahiy'den neş'et eder. Dolayısıyla, farklı toplum ilişkileri fertler vasıtasıyla oluşturulduğundan İslâm toplumlarında fert, odak noktası ve temel birimdir. Ferdin hâli, özellikleri ve hareketleri diğer fertleri etkilediği gibi başkalarından da etkilenir. Toplumun refahına, büyümesine ve gelişmesine olumlu ve yapıcı katkıda bulunabilmesi için İslâm, ferdin şahsiyetini geliştirmek gayesiyle eğitim ve öğretime ağırlık verir.
4- Eşitliğin Temeli Ortak Neseptir
Bütün insanlık aynı ana-babadan gelmektedir. Bunun sonucu olarak, her türlü ırkî, millî ve kavmî imtiyazlar geçersizdir. Kur'ân-ı Kerim bu noktayı şu ayet-i kerîmeyle vurguluyor: ."Ey insanlar! Sîzi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi taifelere ve kavimlere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır..." (49: 13).
Rasûlullah @, bu gerçeği Arafat'ta Veda Hut-besi'ni verirken şu şekilde anlattı: "Ey insanlar! Rabb'iniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır. Allah katında en kıymetli olarımız, O'ndan en çok korkanmız-dır." (Bkz.: Hz. Peygamber @'in Veda Hutbesi). İslâm'da mevki ve üstünlük veren tek şey takvadır. Mü'minlerin bu yolda işbirliği yapmaları, günah ve kötülüklerde yardımlaş-mamalan emredilmiştir. (5: 3).
5- Mesajının Evrenselliği
İslâm'ın mesajı, zaman ve mekân engellerini aştığı gibi ırk, renk, cinsiyet ve milliyet gibi dar fikirlerin de üstündedir. Bu mesaj, tüm insanlık için bütün zamanlarda geçerli olan evrensel bir niteliğe sahiptir. P.K. Hitti'nin dediği gibi, "Musa, İbrahim, Nuh, İsa ve diğer peygamberlere vahyedilen ilâhî mesaj, belli bir zamana ve mekâna aitti. Muhammed (@)'e vahyedilen ise, önceki hükümlerin yerine geçtiği gibi aynı zamanda onları özetlemektedir. O'nun tebliğ ettikleri sondur ve O ndan başka herhangi bir peygamber de gönderilmeyecektir." (The Near East in History, sh. 197).
KISIM 4
TOPLUMUN ISLAHI
Hiç şüphesiz, Allah'ın elçilerinin en önde gelen gayesi, toplumun ıslah edilmesiydi. Her bir peyamberin, halkına, Tevhid'i kabul ettikten sonra en önemli vazifelerinin, her türlü günah ve fenalıklardan sakınmak olduğunu tebliğ etmeleri bunun en güzel delilidir. Nuh peygamber, dâvetine, Önce halkını ıslah etmekle başlamıştı, fakat O'nu dinlemediler (26: 117). Ondan sonra aynı yerde Hûd peygamber, ümmetinden saldırganlıktan sakınmalarını ve Cenab-ı Hakk'ın ilâhî emirlerini takip etmelerini istemiş fakat ümmeti O'nu da reddetmişti (26: 139). Salih peygamber de aynı şekilde halkı tarafından kabul edilmemişti (26: 157). Şuayb peygamber ise ümmetinden şunu istemişti: "Ölçüyü tam yapın, eksilten-lerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." (26: 181-183). Fakat onlar Şuayb aleyhisse-lâmı dinlemeyip reddetmişlerdi. (26: 186-189). Sonra onlara şefkat dolu ifadelerle hitabetti: "...Sadece gücümün yettiği kadar (sizi) düzeltmek istiyorum. Başarım, ancak Al-lah(ın yardımı) iledir..." (11: 88). Bu sebeple, peygamberler, kendi sosyal düzenlerini fesada verip insanlığın acı ve sefalet içinde yüzmesine sebep olan toplumlarının ıslahı ve saadeti için gönderildiler. Fakat halkının çoğu onları dinlemeyerek düpedüz inkarcılardan oldular.
Allah'ın Son Peygamberi Muhammed @ de, aynı görevi îfa etmek üzere gönderildi. Öncelikle ferdin ıslah edilmesiyle meşgul oldu. Eğitim ve terbiye yoluyla, fertler arasındaki sevgi ve doğruluk bağlarının pekişmesini sağlayarak sosyal münasebetlerinde adalet ve hayırseverliği bizatihi tatbik etti. Kur'ân, Rasûlullah @'in gönderiliş gayesini şu âyet-i kerîmeyle özetliyor: "Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitâb ve hikmeti ve size bilmediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik." (2: 151).
Rasûlullah @, risaletinin ilk on üç senesini, bilhassa ferdin eğitimine yoğun bir şekilde sarfetti. Kalplerini fenalıklardan ve Allah katında günah olan fikirlerden temizlemek için bütün iyilik, doğruluk ve huzurun kaynağı olan Tevhİd'e kâmil mânada iman etmelerini onlara telkin etmeye çalıştı. Böylece Rasûlullah @'in tebligatı doğrultusunda Allah'ın hükümranlığına iman etmeleri, mü'min kulların kalblerinde derin bîr iz bırakmıştı. Her biri O'nun Varlığı ve Birliği hakkında şuurlu olmaya teşvik edilmişti. Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın her zaman onlarla beraber olduğunu bildirmiş, Rasûlullah @ da bunu tafbikatiyle bizatihi göstermişti.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:
"...Nerede olsanız, O sizinle beraDerdir (çünkü size hayat veren ruhunuz O'na bağlıdır) Allah yaptıklarınızı görmektedir." (57: 4).
"Göklerde ve yerde olanları, Allah'ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizli konuşsa mutlaka dördüncüleri O'dur. Beş kişi gizli konuşsa mutlaka altıncıları O'dur. Bundan az, Çok da olsalar, nerede bulunsalar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü, onlara yaptıklarını haber verir. Çünkü Allah her şeyi bilendir." (58: 7).
İşte bu sebepten dolayı, eğitim, öğretim ve terbiye toplumun düzeltilmesinin temeliydi. Her bir fert, bu doğrultuda eğitildi ve terbiye edildi. Ayrıca Allah'ın hükümranlığına iman, onun kalbine kuvvetli bir şekilde nakşedildi. Bu, Allah'ın Varlığı ve O'nun emir ve nehiy-leri hususunda bilinçli olmaları için herbir ferdi, Allah'ın hükmüne daha çok yaklaştırmanın en etkili yoluydu. Bu yol, kıyamet günü ferdin, Allah'a olan son mesuliyetini hatırlatmak hususunda dış murakebeye ihtiyaç duymaksızın Rabbine vereceği hesap duygusuyla hareket etmesini sağladı. Böyle bir karakterin bu şekilde ıslahı sadece ferdî eğitimle başarılabilir; toplu metodlarla bu başarıya erişmek mümkün değildir.
Sadece fert, kalbini, hak yoldan saptırmaya çalışan şeytanın vesveselerinden koruması için Allah'a dua ederek, Rabbiyle daima temas halinde olabilir: "(Onlar) derler ki: 'Rab-bimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalbimizi eğriltme! Bize katından bir rahmet ver! Şüphesiz Sen çok bağış yapansın!" (3: 8).
Ferdî Ve Toplumsal Sorumluluk
Hz. Peygamber @ ferdi, Allah'a ve diğer yaratıkların haklan (hukukullah ve hukuku l-ibâd) hususunda eğittikten sonra; insanları, "emr-i bi'l ma'ruf ve nehy-i ani'l münker" şeklinde tezahür eden sosyal vazifelerini ayrı ayrı ve toplu olarak ifa etmeye teşvik etti. Bu durum, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle belirtiliyor: "O (Allah'ın dinine yardım ede)nleri yeryüzünde iktidara getirdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilakis) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırlar..." (22: 41). Al-i îmrân Sûresinde de şu ifadeler vardır: "İçinizden hayra çağıran, iyiliği buyurup kötülükten men'eden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (3: 104).
Her müslüman, "emr-i bi'l ma'ruf ve nehy-i ani'l münker" vazifesini, hem ferdî hem de toplu olarak ifa etmeye mecburdur.
Rasûlullah @ bunun önemini şu hadîs-i şeriflerle vurguluyor:
1- "Sizden herhangi biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse bari kalben buğzetsin ki bu sonuncusu imanın en alt seviyesidir." (Müslim).
2- "Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız veya Allah sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz de icabet olunmaz." (Tirmizî).
3- "Yeryüzünde bir günah işlendiğinde, onu görüp de tasvip etmeyene, orada bulunmayan kimse gibi muamele edilir. Fakat orada olmadığı hâlde işlenen günahı tasvip eden kimseye, ona iştirak eden gibi davra-mlır." (Ebû Davud).
4- "Bir kimse halkın ortasında itaatsiz bir şekilde davrandığında, halk muktedir olduğu hâlde onu engellemezse, Allahü Tealâ onların hepsini bu dünyada iken cezalandırır." (Ebû Dâvud, îbn-i Mâce).
Bu âyet-i kerimelerle, Rasûlullah @'in hadîs-i şerifleri, "emr-i bi'l ma'ruf v& nehy-i ani'l münker"in önemini açıkça göstermektedir. Toplumun birer elemanı olan "İslâm Ümme-ti"nin her mensubunca fert fert îfâ edilmesi gereken bu görev, her halükârda yerine getirilmelidir. Bunun herhangi bir şekilde ihmali veya ertelenmesi toplumda varolan iyi ile kötü arasındaki çok nazik dengenin sarsılması, hatta bozulması anlamına gelir. Sözkonusu denge iyi ve gelişmiş bir toplumun esasıdır. Bu denge, aşırılıklar ve haksızlıklarla sarsılarak ifsat olurken dürüst ve iffetli insanlar sessiz kalıp bozulmaya kayıtsız kalıyorlarsa, o zaman böyle bir toplum yıkılmaya ve yok olmaya doğru sürüklenecektir (17: 16).
Islahatın Aklî Temeli
Hz. Peygamber @'in ıslahat programının en büyük değeri, bunun ırkî, millî ve kabilevî herhangi bir çıkar veya menfaatle sınırlı olmamasıydı. Aksine bu program evrenseldi ve bütün insanlığın refahıyla ilgiliydi. Yine bu, insanoğlunun iyiliğini ve saadetini sağlayan; böylece dünyanın dört bir tarafında yaşayan küçüğünden-büyüğüne bütün insan gruplarının menfaat ve refahını eşit olarak temin eden sosyal bir ıslahattı. Bu sosyal reformların evrensel bir yapıya ve genişliğe sahip olması hasebiyle Hz. Muhammed @, gerçekten haklı olarak insanlığın en büyük sosyal ıslahatçısı kabul edilmektedir.
Evrensel ıslahatın ilk şartı, herhangi bir özel topluluğun saadet ve refahına hizmet etmeyip bütün insanlığın müşterek menfaatini gözet-mesidİr. Rasûlullah @'in sosyal reformlarının, yeryüzündeki bütün insanların evrensel yararına yönelik olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. (4: 1; 49:13). (Daha fazla bilgi için bkz.: Bu ciltteki "Evrensel İslâm Toplumunun Kurucusu" başlıklı 4. bolüm).
İkinci şartı, program anlaşılır ve pratik olmalı; kişinin, hayatının her safhasında gerekli olan ihtiyaç ve isteklerini ihtiva etmelidir. Rasûlullah @'in programı anlaşılır ve mükemmeldi;, çünkü beşikten mezara kadar insan hayatının bütün yönlerini içermektedir.
Evrensel reformun üçüncü şartı, bir dönemle sınırlı olmayıp bütün çağlarda ve devirlerde tatbik edilebilmesidir. Rasûlullah @'in uyguladığı sosyal program öylesine kuşatıcı ve evrensel bir mahiyete sahipti ki, zaman ve mekân engellerini aşarak, insanlığa her an gerekli olan ihtiyaçlar için uygun kurallar vazetti.
En Üstün Islahatçı
Dünyada, iş gücüne sahip insanlara çalışma imkânları hazırlayarak onların hayat standartlarını yükseltmeyi amaçlayan pek çok sosyal reformcu ve sosyal görevli bulunmaktadır. Fakat bunların görevlerinin mahiyeti ve faaliyet sahaları genellikle sınırlıydı. Özellikle ilgilendikleri saha ekonomik düzenin ıslahıydı. İnsanı yalnızca ekonomik varlık olarak ele alıyorlar, onun manevî yükselişini ve ihtiyaçlarını gözardı ediyorlardı. Dolayısıyla bir başarıya rastgelinmişse de maddî refahın sınırlarım asla aşamamıştır.
Buna mukabil, Hz. Muhammed @, sosyal reformları üç ana grupta topladı: İlk önce halkı, insanoğlunun mevkiini ve mesuliyetlerini anlayabilmek için ilim tahsil etmeye davet etti. Ancak bu takdirde meselelerine uygun çözümler bulmayı öğrenebilirlerdi. İkinci olarak, sadece Allah'ın rızasını kazanma gayesiyle iktisadî yönden işbirliği yapmanın ve yardımlaşmanın önemini öğretti. (70: 25-26, 76: 9). Bundan sonra ruhî ve ahlâkî eğitim yoluyla, insanların bir çok sosyal ve kültürel gelenek ve uygulamalarını ve diğer davranışlarını değiştirmeye çalıştı.
Hz. Peygamber @, fizyolojik olarak farklılık arzetmelerine rağmen, kadın-erkek bütün insanların bir ana babadan meydana geldiğini, hepsinin eşit değere sahip olduğunu ve insan olmaları bakımından aralarında hiçbir farkın bulunmadığını ifade etti. Bu tâlimi müteakiben, kendi döneminde yaygın bir şekilde uygulanmakta olan "her doğan kız çocuğunun öldürülmesi" âdetini yasaklayarak bu davranışın "şen'i bir suç" olduğunu ilân etti. (6: 137,140,151; 17: 31).
Böylece kadınları, sosyal hak ve imtiyazlar açısından erkeklerle aynı seviyeye getirdi. Kadınlığın hiç bir değer ve iffetinin kalmadığı bir devirde Rasûlullah @, onları bu halden kurtararak; kız evlat, hanım ve anne olarak toplumdaki statülerini yükseltti; kadın ile erkeğin birbirini tamamlayan eşler olduğunu beyan etti. (4: 1; 7; 189; 2: 187). Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan haklan gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları olduğunu vurguladı (2: 228). Bu talimat, erkeğin, kadm hakkındaki bütün düşünce ve davranışını değiştirmesine yardım etti. Baba, oğul ve erkek kardeşlerinden kalan mirastan kadınlara da hisse verildi. (4: 7).
Eğitim yoluyla, sosyal ve ahlâkî fenalıkların üstesinden gelindi. Gayrî meşruluk ve ahlâksızlığın sadece Allah'ın hoşnutsuzluğuna sebep olmakla kalmayıp aynı zamanda toplumu ahlâkî, ruhî ve hatta maddî bir çok yönden fesada uğrattığını; insanların hakkıyla ıslahının ancak temiz ve iffetli bir hayatla mümkün olacağım anlamaları temin edildi. Nihayet zihinlerde, müstehcenliğe ve ahlâksızlığa karşı bir nefret ve tiksinti meydana getirildi. (6: 151-152).
Aynı şekilde, toplum ilk önce içki ve kumardan sakındırıldı; daha sonra bunlar tamamen yasaklandı. (5: 93). Zina ve iftira gibi diğer günahlar da İslâm toplumunda suç kabul edildi (24: 2, 4).
Böylece Hz. Muhammed @, tâlim ve terbiye yoluyla, iktisadî, sosyal ve ahlâkî refaha elverişli bir ortam ve davranış şekli oluşturdu. Aym zamanda toplumu, kendi bencil çıkarları uğruna insanların sosyal ve ekonomik refahını bozmaya çalışan kimselerden korumak için birtakım kanunî ölçüler getirdi. Bütün bu ahlâkî ve toplumsal sınırlar, toplum hayatının her safhasında itidal üzere olmasını muhafaza ettiği gibi maddî ve manevî yönden gelişmesine ve ilerlemesine de yardımcı olur.
Sözkonusu ahlâkî ve hukukî ölçülerin mahiyeti ve genişliği, Hz. Muhammed @'in ne kadar büyük bir ıslahatçı olduğunu göstermektedir. Rasûlullah @'in tamamiyle yeni ölçülerden müteşekkil emsalsiz sosyal inkılâbı, dünyanın nüfus bakımından oldukça seyrek ve geri kalmış bir bölgesinde gerçekleştirmesi, O'nun sadece yirmi üç senesini almıştı. Öyle bir "inkılâb" ki, yankısı dünyanın dört bir tarafında hâlen hissedilmektedir. Her akl-ı selim sahibi ve hakşinas kimse, Allah Rasûlü Muhammed @'in etkisine ve eserlerine bakarak dünyanın en önemli sosyal ıslahatçısı olduğu hükmüne varabilir. Çünkü O, Arap yarımadasında yaşamakta olan insanların sosyal hayatlarım bütünüyle değiştirdi: "Eğer büyüklük, bozulmuş insanları ıslah etmekte ise, bu durumda kimin Rasûl Muhammed @'den daha büyük olduğu iddia edilebilir?.. .Araplar kadar düşük, kaba, düzensiz, gayri medenî ve cahil bir millet yoktu. Putperestlik hiç bir yerde Arabistan'daki kadar kökleşmiş değildi. Fakat yirmi üç sene gibi çok kısa süreli bir ıslah harekâtından sonra, Araplar kadar medenî, âdil ve düzenli bir kavim yoktu. Hiçbir hükümet bu kadar güzel bir şekilde yönetilmiyordu. Yine Araplar kadar, ahlâkî ve ruhî yönden yükselmiş, kardeşlik duygusu son derece kuvvetli ve yeryüzünde adalet ve eşitliği sağlam bir şekilde ayakta tutan bir başka insan topluluğuna rastlamak imkansızdı." (The ideal World Prophet, sh. 68).
Toplumun Düzeltilmesi
İslâm'dan önceki Arap toplumunda en şen'i suçlar işlenmekteydi. Erkek çocuğunun doğumu bahtiyarlık, kız çocuğunun doğumu ise talihsizlik olarak addediliyordu. Kur'an buna şu şekilde temas ediyor: "Onlardan birine dişi (çocuğu olduğu) müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. (Şimdi ne yapsın) onu, hakaretle tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün! Bak ne kötü hüküm veriyorlar!" (16: 58-59).
Rasûlullah @, kız çocuklarını öldürmenin, ağır cezayı gerektiren bir günah olduğunu beyan etti. Böyle davrananların Kıyamet Günü acıklı bir azaba uğrayacağını haber verdi: "Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: 'Hangi günah(ı) yüzünden öldürüldü?' diye." (81: 8-9).
Bundan başka, kadınlar herhangi bir mal gibi kabul edilmekte ve pazarlanmaktaydılar. Oğullan annelerine vâris olup onlarla evlenebiliyordu. Kur'ân'da bu tür evlilikler yasaklandı: "Geçmişte olanlar hariç (bundan böyle) babalannızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu edepsizliktir, (Allah'ın) hışmıdır ve iğrenç bir yoldur." (4: 22). Aym şekilde fuhuş, şu âyetlerle gayri meşru ilân edildi: "...Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın..." (24: 33). Kadınlar, ve lehunne mislu'llezî aleyhinne bi'l-ma'rûf "kadınlann da erkekler üzerinde hakları vardır" (2: 228) âyetinde ifadesini bulduğu gibi erkeklerle eşit konuma getirilerek; hunna libâsun lekûm ve entûm libâsım lehunne "onlar sizin elbisenizdir, siz de onların elbisesiniz." (2: 187) ilâhî beyanıyla kan-kocanm birbirine samimi duygularla bağlanması temin edildi.
Rasûlullah @, ayrıca bütün ahlâksızlıktan ve toplumun aleyhine olan fiilleri yasakladı. Kur'ân'da, "Allah'ın neleri yasakladığı..." şu ayet-i kerimelerle belirtiliyor:
1- "Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın..."
2- "Ana babaya iyilik edin..."
3- "Fakirlik korkusuyla çocuklannızı öldürmeyin. Sizi de onları da Biz besliyoruz..."
4- "Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın..."
5- "Haksız yere, Allah'ın yasakladığı cana kıymayın." (6: 151).
6- "Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız erginlik çağma erişinceye kadar (onun malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir, onu uygun tarzda sarfedebilirsiniz)..."
7- "Söylediğiniz zaman da, akrabanız da olsa adalet yapın..."
8- "Allah'a verdiğiniz sözü tutun." (6: 152).
9- "Akrabaya ve yoksula hakkını verin..."
10- "Yolculara da hakkını verin." (17: 26).
11- "El(leri)ni bağlanmış yapma, tamamen de açma, sonra kınanır, hasret içinde kalırsın." (17: 29).
12- "Zinaya yaklaşmayın; çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur." (17: 32).
13- "Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın..." (17: 35).
14- "Bilmediğin şeyin ardına düşme." (17: 36)
15- "Yeryüzünde kabara kabara yürüme." (17: 37).
16- "Allah fahşa (edepsizlikten)dan, münker (fenalık)den ve bağy(azgınlık)den men'eder."(16:90).
Bu ve benzeri Kur'ân âyetleri, sosyal bilimcilerin, hem toplumsal değerlere ve ahlâka aykırı faaliyetleri engellemeye, hem de toplumun genel menfaati için sayısız faydalar temin etmeye yönelik "sosyal reformları tanıtma gayesiyle kullanabilecekleri" ilim hazinelerini ihtiva etmektedir.
İslâm'dan önce bir kimsenin yapabileceği evlilikler için sınır yoktu. Arzu ettiği kadar kadınla evlenebilir ve ona istediği gibi davranabilirdi. İslâm, bu,sayıyı, aralarında adaletin yerine getirilmesi şartıyla, dört kadınla sınırladı: "...Size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alm. O (kadı)nlar arasında da adalet yapamayacağınızdan korkarsanız bir tane alın..." (4: 3)
Bununla beraber, İslâm, karı-koca arasında anlaşmazlık meydana geldiğinde "Boşanma Kurumu"nu da getirmiştir. Evlilik işlemez hâle gelip hiçbir uzlaşma mümkün olmadığında, İslâm boşanmaya müsaade ederek (kocaya talâk, karısına da hulû' yoluyla) ayrılma hakkını verir. Bununla beraber dulların tekrar evlenmelerini teşvik eder.
Rasûlullah @, toplumda bulunan her nevi üstünlük, imtiyaz ve sembolleri kaldırdı. Bütün insanların, "Evrensel Kardeşliğin eşit üyeleri" olduğunu İlân ederek, hepsini aynı seviyeye getirdi (4: 1 ve 49: 13). İslâm, toplumda varlıklı kimselerin fakir, muhtaç ve yetimlere zekat vermelerini mecburî kılarak insanlığa "inkılâbı bir sosyal refah şeması" takdim etti (9: 60). Allah, fakir ve muhtaç kimselerin, zenginlerin ihtiyaç fazlalıklarından faydalanmalarım temin etti. (2: 219). Bu servette fakirin de hakkı olduğunu ilan etti (70: 24-25). Bu maksada binaen Allahu Teala, servetin toplumda belli kimseler arasında dolaşıp durmaması için onun fakir, muhtaç ve yetimler arasında dağıtılması gerektiğini beyan etti (59: 7).
Bütün bu inkılâbı ölçüler, dargınlık, anlaşmazlık ve ihtilafın temel sebebi olan, "gelirin insanlar arasında haksız ve adaletsiz dağılımı"nı ortadan kaldırmak için konmuştur. Ancak böyle bir uygulamayla, zengin ile fakir, işveren ile işçi ve toprak sahipleriyle çiftçiler arasında daimî bir uzlaşma temin edilebilir.
Hz. Muhammed @'in sosyal ıslahatları her nevi rüşveti ortadan kaldırdı. Anlaşmazlığa sebep olan her şeye; hayatı bütünüyle etkileyen muhtelif reform çeşitleri tarafından ânî ve öldürücü darbe vuruldu. Hz. Muhammed @ hakkında söylediği şu sözüyle, George Ber-nard Shaw oldukça haklıydı: "O'nu araştırdım. Mükemmel bir insan. Bana göre O, İsa (aleyhi s selâm)'a düşman olmaktan uzak bulunması hasebiyle 'İnsanlığın Kurtarıcısı' diye ilân edilmelidir." Dr. Lotcrop Stoddard'ın mülahazası, Rasûlullah @'in, insanlığın toplumsal ıslahatlarına yaptığı katkıya en çok uyan bir övgüdür: "İslâm'ın yükselişi, insanlık tarihinin belki de en hayretengiz olayıdır. Evvelce önemsenmeyen bir topluluğun içinden ortaya çıkmasıyla İslâm, dünyanın yandan fazlasına bir yüzyıl içinde yayıldı. Büyük imparatorlukları paramparça etti; uzun süre tanınmış dinleri yıktı; nesillerin maneviyatını yeniden şekillendirdi ve sağlam bir dünya, (yani) İslâmî (Allah'ın iradesine teslim olan) bir dünya tesis etti."
İlgili Emirler
Kur'ân-ı Kerîm'den âyetler:
1- "Sevdiğiniz şeylerden (Allah için) harca-madıkça asla iyiliğe eremezsiniz..." (3: 92).
2- "Mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardı." (51: 19).
3- "Öyleyse sakın öksüzü ezme, dilenciyi azarlama." (93: 9-10).
4- "Dîni yalanlayan(adam)ı gördün mü? İşte o, öksüzü iter, kakar; yoksulu doyurmaya Önayak olmaz. Şu namaz kılanların vay hâline, ki onlar namazlarından gaflet ederler (kıldıkları namazın değerini bilmekler, ona önem vermezler)." (107: 1-5).
5- "Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün) yürekler, (korkudan âdeta yerinden sökülüp) gırtlaklara dayanmıştır; (kederlerini) yutkunur dururlar..."
6- Kur'ân-ı Kerim, kâfirlerin tavrını şu sözlerle açıklıyor: "Hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yedirmeye (birbirinizi) teşvik etmiyorsunuz. Mirası helâl, haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz." (89: 17-20). "Çünkü o, büyük Allah'a inanmıyordu. Yoksulu doyurmaya önayak olmuyordu! Bugün onun için candan bir dost yoktur. İrinden başka yiyecek de yoktur." (69: 33-36).
Hadis-i Şerifler:
1- Rasûlullah @'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurdu: "Komşusu açken kendisi tok yatan kâmil manada iman etmiş olmaz."
2- Yine buyuruyor ki: "Zulmetmekten ve haksızlık yapmaktan kaçının. Çünkü Kıyamet Günü bunlar farklı karanlıklara bürünecektir. Kendinizi cimrilikten koruyun. Çünkü bu, sizden önceki milletleri mahvetmiştir. Cimrilik sebebiyle aralarında kan döktüler ve gayri meşru olanı meşrûlaştırdılar." (Müslim).
3- "Her kim ufak bir toprak parçası gaspeder-se, Allahu Teala yedi kat göğü boynundan asarak onu cezalandıracaktır." (Buhari ve Müslim)
4- "Ahlâksızlık kimde bulunursa onun itibarını gözden düşürür. İffet ise bulunduğu yeri tezyin eder."
Bütün bu uyanlar, İslâm'ın sosyal programında, millî servetin eşit ve âdil bir şekilde dağıtılmasının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Yine aynı sebepten dolayı İslâm toplumunda, içinde faiz ve kumar banndıran her türlü alış-
veriş yasaklanmıştır.
Toplumun sağlıklı bir şekilde gelişmesi ve ilerlemesi için içki, kumar ve diğer bütün kötü ve yıkıcı alışkanlıklann da gayri meşru olduğu ilân edilmiştir.
Sonuç
İşte bu sebeplerden dolayı, Allah Rasûlü Mu-hammed @, dünyanın bütün sosyal ıslahatçı-lan arasında en başanhsıydı. Topluma, tarihte bir benzerine daha rastlanmayan (ve asla rastlanmayacağı) geniş, mükemmel ve yaygın re-formlan tanıttı. Peygamberliğin başlangıcında yirmi sene gibi kısa bir zamanda toplum her haliyle değiştirildi. İnsanlar, kabile asabiyeti ve savaşlan içinde bir çok günah ve suçun işlendiği bir hayata hapsolmuş; kız çocuklan-nın Öldürülmesi yaygınlaşmıştı; fuhuş ve ahlâksızlığın haddi hesabı yoktu . Yine aynı insanlar, babalarının ölümünden sonra anneleriyle evlenmekten haya duymuyor ve tereddüt etmiyorlardı. Zayıfa, kadına ve muhtaca hiçbir varlıklan yokmuş gibi muamele ediliyordu. Rasûlullah @'in devrinde bunların hepsi yasaklandı: Gayri ahlâkî âdetler, kötü alışkanlık ve gelenekler oldukça medenî bir hayat şekliyle yer değiştirdi ve böylece toplum huzura kavuşmuş oldu. Önceleri hertürlü günah ve fenalığın içine gömülmüş kimseler, daha sonra insanlığın tanıdığı en büyük ahlâk âbideleri oldular.
Bütün bu mucizevî değişiklikler, Allah Rasûlü Hz. Muhammed @'in sosyal ve ahlâkî ıslahatlan sayesinde yirmi üç senede gerçekleşti. Günümüzde beynelmilel olarak kabul edilmektedir ki, Muhammed @, hem ashabının hem de düşmanlarının itiraf ettiği gibi, dünyanın şimdiye kadar gördüğü bütün dinî liderler ve toplum ıslahatçılan içinde en başarılı olanıydı. Çağımızda yapılan ansiklopedik çalışmaların en detaylısı, fakat İslâm ve O'nun Peygamberiyle ilgili herhangi bir fazileti anlatmada en isteksizi olan Encydopae-dia Britannica bile bu hakikati kabul ediyor:
"Dünyadaki bütün dinî şahsiyetlerin en başarılısı, (Hz.) Muhammed'di." ('The Koran' maddesi, 11. baskı). The 100'in yazarı ise şöyle diyor: "Dünyevî ve dinî tesiri böylesine emsalsiz bir şekilde birleştirmiş olması hasebiyle Muhammed, bende insanlık tarihinin tanınan en etkili yegane şahsiyeti intibaını uyandırdı." (Michael H. Hart, New York, 1978, sh. 40).
RasûluUah @'in gerçekleştirdiği ıslahatların asırlardır bu denli Önemsenmesi ve onlardan övgüyle bahsedilmesi; O'nun, ahlâkî, sosyal ve siyasî yönden insanlığın en alt seviyesinde olan bir topluluğu ele alarak insan kültür ve medeniyetinin en üst seviyesine çıkarması ve böyle bir yerde insanlığın eğiticisi olmasından kaynaklanıyor. Deniliyor ki: "Eğer 'büyüklük', alçalmış bir milleti ıslah etmek demekse kim bu şerefe RasûluUah @'den daha layık birinin mevcut olduğunu iddia edebilir?" (Mevlânâ Fâzıl Kerîm, The ideal World Prophet, Lahore, sh. 68). RasûluUah @'ın bu kadar meşhur olmasının en büyük hikmeti, "başarının O'nu sevindirmemesi, hiçbir güçlüğün cesaretini taramaması ve hiçbir zulmün O'nu davasından zerrece saptıramaması"dır. (A.g.e., sh. 70).
RasûluUah (2>, gerçekten, başardığı ıslahatlar açısından diğer dünya reformcularının hepsinden ilerideydi. Bunun sebebi şudur: "Islahatçıların en büyüğü, öyle olmayı iddia eden değil"; bilakis dünya milletleri arasından herhangi bir toplumu ele alıp (kemiyet ve keyfiyet açısından) onun şeref ve itibarını yükseltme gayesiyle "bir çok ıslahatları da beraberinde getirebilen"dir.
Sosyal bir ıslahatçı olması hasebiyle, RasûluUah @'ın büyüklüğü hakkında bir hükme varmak için ümmetine tanıttığı sosyal reformları tekrar gözden geçirelim:
RasûluUah @, kadını; kız evlat, zevce ve anne gibi saygıdeğer mevkilere yükseltti. Onu hem evde hem de toplumda eşit haklara sahip bir fert ve şerefli bir üye kabul ederek, zikredilen üç statü içinde ona yeni bir rol verdi. (2: 228). Kız çocuklarının Öldürülmesini gayri hukukî ilân ederek, bu davranış için çok ağır cezalar koydu. (Geniş bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, Hz. Muhammed @ ve Kadının Statüsü, II. cilt, 1. bölüm).
Toplumda gayri ahlâkî davranışları muhtemelen teşvik eden herhangi bir unsuru kontrol altına almak için oldukça geniş bir alanı kapsayan ahlâkî ıslahatlar tanıtıldı. Genç kız ve erkeklerin bir an evvel evlenmeleri teşvik edildi. Zina ile suçlamanın ağır bir suç olduğu; bunu işleyenlere kırk değnek, zinakârlara ise yüz değnek vurulacağı açıklandı. Suçlular cezalandırılırken bu hususta kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım yapılmadı.
Sözün özü, son derece inkılâbî olan bu toplumsal ıslahatlar, bütün fertleri ve insan gruplarını eşit bir seviyeye getirmek; renk, ırk, cinsiyet ve milliyete dayalı her türlü ayırımlara bir son vermek için takdim edildi.
DÖRDÜNCÜ BOLUM
HZ, MUHAMMED: SALLAÜAHU ALEYHİ VESELLEM
EVRENSEL TOPLUMUN (ÜMMET) KURUCUSU
Giriş
Allah'ın Son Peygamberi Hz. Muhammed @ tarafından başlatılan İslâmî hareketin önemli bir prensibi bütün insanların aynı kökenden gelmesi münasebetiyle eşit olduğudur. Çeşitli milletler, ırklar ve kabileler yalnız ve yalnız herbirinin diğerinden ayırdedilebilmesi için farklı renk ve dilde yaratılmıştır. Yoksa bu tabii farklılıklar, insanlar arasında sürtüşmeye v& düşmanlığa veya bir grubun diğeri karşısında üstünlük ya da ayrıcalık iddiasına dayandırılamaz. Dahası, bir kısım insanlara kendilerine nisbeten başkalarını aşağı ve değersiz görmeleri veya onlar üzerinde sömürü, baskı ve hükümranlık hakkım vermez. Bu temel insan eşitliği anlayışı içinde, birlik için meşru ve makûl bir zemin varsa, o da Hakka iman temeli üzerine yükselecek ümmet olabilir. Böyle bir toplulukta üstünlük için gerçek bir sebep aranacaksa, o da takva(Allah kor-kusu)dır. (Ebû'1-A'lâ Mevdudi, Sîret-i Ser-ver-iÂlem, c. II, sh. 441-477).
İslâm inancına göre, yeryüzünde yaşayan insanlar arasındaki tek fark onların iman veya inkâr ehli olmalarıdır. Hz. Muhammed @'in bildirdiği gibi, Allah'ın birliğine (Tevhid), Peygamber @'in Allah'ın son elçisi, Kur'âh'ın da Allah'ın son Kitabı olduğuna ve öbür dünyanın varlığına iman eden kimse mü'mindir ve diğer mü'minlerin kardeşidir. O, hangi ulusa, ırka, kabileye veya hangi renge sahip olursa olsun ve hangi dili konuşursa konuşsun İslâm ümmetinin bir üyesidir; diğer mü'min-lerin faydalandığı bütün haklardan eşit olarak faydalanır.
Diğer yanda bu esaslara inanmayan bir kimse de kâfirdir. İsterse bir mü'minin babası, kardeşi, oğlu, kocası veya hanımı olsun. Çünkü kabile, ülke, dil ve renk bağlan bir kimsenin mü'min olup olmadığından çok daha az Önemlidir. Buna rağmen, mü'min biri iman etmeyen akrabaları ile insanî ilişkileri muhafaza eder. Fakat diğer yönlerden bu kimsenin İslâm toplumuyla ilişkileri değişik ve farklıdır. Müslüman bir kimse dünyevî meselelerde ve insanlar arasındaki olağan hâdiselerde inanmayanlarla ilişki kurabilir, fakat itikadı (inanç) meselelerde onlarla dostluk kuramaz ve onlara sevgi besleyemez. Onların topluluğuna üye olamaz. Hatta, babası kâfirse onun için mağfiret dileyemez. Şayet müslümanlar-la, kâfirler arasında bir savaş olur da bir mü'min, kâfirler safında savaşan anne ve babasına karşı savaşmakta ve onları öldürmekte tereddüt etmemelidir. Ve şayet bir mü'min kavmi ve yurdu ile inancı arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa, kavmini ve yurdunu terki ve daha emin bir yere hicreti tercih etmeli; inancını ve dinini, kavminden ve ülkesinden daha üstün tutmalıdır.
Böyle bir cemaat, her zaman Müslüman Ümmet (ümmet-i müslime) olarak bilindi. Bütün peygamberlerin bağlıları müslümandı. Aynı isim Hz. Muhammed @'e tâbi olanlara da verildi. Bu inancın kapıları yeryüzünde yaşayan siyah, beyaz, kumral veya san ya da doğulu, batılı, kuzeyli yahut güneyli olsun, herkese açıktır.
Bu inanç diğer topluluklar tarafından sevilmeyen herhangi bir kavme özel bir mevki veya statü vermez. Bu inanç, doğum olayı üzerine değil içten gelen bir inanç ve onun pren-siblerinin kabulü üzerine temellendirilir. Bu inancı paylaşan herkes onun himayesi altında eşit hak ve imtiyazlara sahiptir. Bununla beraber bu ümmet statik değil aksine dinamik bir ümmettir ve her zaman diğer insanları kendi İnancına davet eder. Bu ümmetin her mensubu hareketin faal bir elemanıdır. Bu hareketin mensubunun en önemli hedefi Allah'ın elçisi ve O'nun Kitabı vasıtasıyla kendisine ulaşan Hakkı diğer insanlara tebliğ etmek; şeytanî güçlerin dünyasından ve Hesap Gününde Allah'ın cezalandırmasından olabildiğince çok insanı kurtarmaya çalışmak için bütün gücünü harcamaktır. (Mevdûdî, a.g.e., sh. 441-477)
Bu inancın gerçek önemi ve prensipleri ancak ilâhî Mesaj'ı öğrenmek yoluyla anlaşılabilir.
KISIM 1
EVRENSEL TOPLUMUN TEMELLERİ
Allah'ın bütün elçileri, Hz. Âdem'den Hz. Muhammed @'e kadar, insanlık için aynı mesajı ve prensipleri getirmiştir. Hz. Muhammed @ önceki peygamberler tarafından getirilen fakat unutulan, değiştirilen veya sonraki nesiller tarafından kaybedilen aynı mesajı tekrar etmiştir. Kur'ân şu tarihî gerçeğe isnat ederek şöyle der: "(Ey Muhammed!) Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyet-tiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Yakub'a, torun-lar(ın)a, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyetmiş ve Davud'a Zebur'u vermiştik. Daha önce sana anlattığımız elçilere ve sana anlatmadığımız elçilere de (vahyetmiştik)..." (4: 163-164). Şûra sûresinde de şu mealde bir âyet yer almaktadır: "Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı..." (42: 13). Bu âyetler açıkça şu gerçeği vurgular: Peygamber Hz. Muhammed @ yeni bir öğreti ile gelmedi ve O ilk defaya mahsus bir şey sunmadı. O rehberiyeti kendisinden önce bütün peygamberlerin aldığı aynı bilgi kaynağından almış, dünyada gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin tebliğ ettiği aynı Hak ve gerçeği tebliğ etmiştir.
Bütün peygamberlere gönderilen bu inancın veya bu dinin temel özellikleri şunlardır:
1- Yaratıcı'nın Birliği
Bütün Peygamberlerin öğretilerinin temeli tevhid (Allah'ın birliği) kavramına dayanır. Buna göre, insanlar yalnız kendilerini Yaratanın kanununa uymalı ve O'na ibadet ve itaat etmelidir. Önceki peygamberler sadece kendi toplumlarına, halkına ve kabilelerine gönderilmelerine rağmen hepsi de aynı gerçeği yani Yaratıcının birliğini tebliğ ettiler. Fakat bu kavram, önceki peygamberler zamanında, kabile asabiyeti ve rekabetinden dolayı gözardı edildi. Bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderilen Son Peygamber Hz. Muhammed @'in de Allah'ın birliği ve O'nun sıfatlarına öncelikli önem vermesi dikkate değer bir husustur. Gerçekte O, insanoğlunun faydası için bu küllenmiş tohumun büyümesini zengin bir mahsûle çevirdi. Şirkin bataklığına saplanmış insanlığa ilk büyük katkısı şüphesiz ki, tevhid kavramına canlılık kazandırmasıydı. İnsanları, Allah'ın ilk evi olan Kabe'ye şu sözlerle davet etti: "Biz Beyt'i (Kabe'yi) insanlara toplantı ve güven yeri yaptık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e: 'Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için Ev'imi temizleyin!' diye emretmiştik." (2: 125).
Hz. Muhammed @ 'e peygamberlik gelir gelmez İnsanları Allah'a şu şekilde davet etti: "İlâhınız bir tek İlâh'tır. O'ndan başka ilâh yoktur, O Rahmân'dır, Rahîm'dir." (2: 163). En'âm Sûresinde şu ifadelere rastlarız: "Rabb'iniz Allah, işte budur. Ondan başka tanrı yoktur. (O) herşeyin yaratıcısıdır. O'na kulluk edin, O herşeye vekildir." (6:102). Tekrar aynı surede şunları okuruz: "...'O, ancak tek bir Tanrı'dır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım!' de." (6:19). Hac Sûresinde de şu benzer ifadeler yer alır: ".. .Tanrınız bir tek Tanrıdır, yalnız O'na teslim olun..." (22:34).
Bütün bu âyetlerin vurguladığı husus şudur: İnsanlığın ve bütün âlemlerin Rabb'i ve Yaratıcısı birdir; herkes O'na ve yalnızca O'na itaat etmelidir. Allah'ın birliği kavramına Allah'ın Son Peygamberi @ tarafından büyük önem verildi. Gaye, insanların kendi menşe-lerini ve varlık sebeplerini anlamalarıydı. Gerçekte farklı kabileler, aileler, uluslar ve ülkeler tek olarak hissedilebilir. Hiç bir şey tek Yaratıcı inancından ve şuurundan müstağni değildir. İnsanların sahip olduğu bilgi: Tek mutlak, Tek Rab, Tek Allah anlayışım içerir. Eğer bu inanç insanların kalbine nakşedilirse ve insanlar hislerini, düşünce ve değerlerini değiştirirlerse kabileler, aileler ve uluslar arasındaki her türlü ayırım bütün önemini kaybeder. Ve insanlık bütün pratik amaçlar için tek halk ve tek millet olur. Tek İlâh şuuru ve O'nun kanununa ve hayat tarzına kayıtsız şartsız itaat etme insanların hayata ve diğer insanlara karşı davranışlarını değiştirir. Gerçekte insanın Allah ile bu ilişkisini bilme ondaki kardeşlik hissini geliştirir; birlik ruhuna aykırı olan düşüncelere kapıyı kapatır. Bu şartlarda insanlarda üstünlük ve aşağılık hisleri yer bulamaz. Tek Tanrıya kulluk ruhu insanda bu tip his ve düşünceleri yok eder ve insanlar tek bir millet olarak ve bu yönden eşit olarak Allah huzurunda alçak gönüllü olurlar. Birlik ve eşitlik Allah'a kulluğun bir sonucudur ve bu durum her türlü ayrıma kapıyı kapatır.
2- Ana Babanın Birliği
İnsanlığı bir tek kardeşlik hâline getirmek için, Kur'ân sadece Tanrının birliğini ileri sürmez ve şu gerçeğe işaret eder: Dil, renk, ulus, kabile ve ülke farklılığına rağmen insanlar bir aileden gelmiştir:
"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabb'inizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akraba-lık(bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (4:1).
Bu âyetle insanlar bir taraftan Allah'tan ve O'nun azabından korkma konusunda uyarılırken, diğer taraftan onlara bütün insanların bir ana babadan yaratıldıkları ve birbirleriyle yakın bağlan oldukları hatırlatılmaktadır: "...O sizi bir tek nefisten yarattı." Başlangıçta bir tek insan yaratılmış ve bütün insanlık da ondan türetilip yeryüzüne yayılmıştır. Kur'ân'm bir başka sûresinde de Hz. Âdem'in "bir tek nefis" olduğunu öğrenmekteyiz. Ve eşi de Âdem'den yaratıldı.
Hucurât Sûresinde şu ifadeleri görürüz: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi taifelere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın emirleri dışına çıkmaktan) en çok korunanınızdır..." (49:13).
Bu âyette bütün insanlığa dünyada adaletsizliğin, kötülüğün ve evrensel dejenarasyonun sebebi olan fenalık hatırlatılmaktadır. Bu fenalık hemen hemen her zaman insanlığı ifsat eden ırk, renk, dil, bölge ve ülke taassubudur. İnsanoğlu bu durumda bütün insanlığın birliğini gözden uzak tutarak ırk, renk, dil ve milliyet gibi tabiî sınırlan kendilerine kalkan yapıp, diğerlerini yabancı telakki ederek onları aşağı yaratıklar olarak görürler. Bu farklılıklar herhangi bir akıl, mantık ve ahlâk temeline dayanmaz; sadece doğum olayı üzerine bina edilir. Bazen bu farklılıklar aynı aileden, kabileden veya ırktan olmak ve bazen aynı coğrafî bölgede bulunmak ya da aynı dili konuşmak esası üzerine bina edilir. Bu temeller üzerinde bu farklılıklar diğer milletlere ve insanlara karşı kin, düşmanlık, hakir görme ve zulmetme gibi fikir ve eylemlerin oluşmasına sebep olur. Dinin, hukukun, ahlâkın ve sosyal prensiplerin bütün unsurları bu temeller üzerinde oluşur. Ve diğer renklerin, dillerin ve ırkların mensuplarına karşı bir nefret ve zulüm kampanyası başlatılır. Bu kısa âyette (49: 13) Allahu Teâlâ bütün insanlığa hitap ederek son derece önemli üç temel gerçeği açıklamıştır.
Bunlardan biri şudur: Herkesin orijini (kökeni) aynıdır. Bütün insan ırkı bir tek erkek ve kadından yaratıldı. Ve bugün dünyada varolan bütün ırk ve uluslar gerçekte bir anne ve bir baba ile başlayan bir tek ırktan gelmektedir. Bu büyüyen silsilede insanların kendi aralarında suni olarak oluşturduğu herhangi bir farklılığa yer yoktur. İnsanların bir yaratıcısı vardır, tek bir kişiden ve aynı maddeden ve aynı ana ve babadan yaratılmışlardır. Bu nedenle herhangi bir grubun diğerleri üzerinde üstünlük iddia etmesi için mantıkî, ahlâkî ve sosyal hiç bir gerekçesi yoktur.
İkinci olarak, asıl ve temel yönü ile insanların bir olmasına rağmen, kabilelere, ailelere ve uluslara ayrılmaları yaratılış gereğidir. Yeryüzünde yaşayan bütün insanların bir tek aile olamayacağı meydandadır. Nüfus artışıyla beraber sayısız ailelerin, daha sonra da ailelerden soyların ve milletlerin meydana gelmesi kaçınılmazdır. Aynı şekilde farklı coğrafî bölgelerde ve farklı iklimlerde insanların renkleri, özellikleri, dilleri ve hayat tarzları farklılaşmaktadır. Fakat bu tabiî farklılıklar soyluluk ve soysuzluk, üstünlük ve aşağılığı ima etmez.
Aynı şekilde şunlar da söz konusu olamaz: Bir ırkın diğeri üzerinde üstünlük kurması, aynı renkteki insanların başka renkteki insanları hor ve hakir görmeleri, bir ulusun diğerleri üzerinde üstünlük iddia etmesi veya insan haklan konusunda bir zümrenin diğerine üstün tutulması gibi. Yaratıcının, insan topluluklarım soy, kabile ve ulus şeklinde düzenlemesi, sadece onların arasında tanışma ve doğuştan gelen yardımlaşmanın bu şekilde olmasından dolayı idi. Sadece bu yolla bir sülale, bir soy, bir kabile ve bir ulusun mensupları birleşerek ortak bir toplum düzeni kurabilirler ve hayatta karşılaştıkları her işte birbirlerine yardımcı olabilirlerdi.
Allah'ın insanlar arasında tabii tanışma sebebi olarak yarattığı fıtratın bir üstünlük, kin, zulüm ve saldırganlık vasıtası yapılması şeytanî bir sapmadır.
Üçüncü olarak, insanlar arasında bir üstünlük ve fazilet varsa ve olabilirse, o da sadece ahlâkî üstünlük ve fazilettir. Yaratılış bakımından bütün insanlar eşittir. Çünkü onların yaratıcısı birdir, aynı maddeden yaratılmışlar ve hepsinin soyları bir tek ana babaya dayanmaktadır. Bununla birlikte bir kimsenin, herhangi bir ülkede, ulusta veya ailede doğması, kendi iradesi ve seçiminin dışında ve hiçbir çalışma ve gayreti olmaksızın, İlâhî irade ile meydana gelmiş bir olaydır. Bu bakımdan birinin diğerine üstünlük iddia etmesi için hiçbir makûl sebep yoktur. Birinin diğerlerine üstün olmasını gerektiren asıl faktör, o kimsenin diğerlerinden daha çok Allah'tan sakınması, iyilik ve takva yolunu izleyenlerden olmasıdır. Böyle bir insan hangi aileye, hangi ırka ve ulusa ait olursa olsun bir derece ve şerefe nail olur. Bunun aksine olan biri de ister siyah ya da beyaz, ister doğuda ya da batıda doğmuş olsun, aşağı derecede bayağı bir insandır. (Mevdûdî, a.g.e.)
Yukarıda meali verilen âyette özetlenen bu gerçekler Hz. Peygamber @'in çeşitli hutbelerinde ve emirlerinde izah edilmiştir. O, Mekke'nin fethinde Kabe'yi tavaf ettikten sonra yaptıkları bir konuşmada şöyle buyurmuştur: "Sizden, cahüiyyetin ayıp ve kibrini gideren Allah'a şükürler olsun. Ey insanlar! Bütün insanlar ikiye ayrılır. Bir kısmı iyi olan, iyilik yapan ve kötülüklerden sakınanlardır ki bunlar Allah nazarında değerlidirler. Diğer kısmı ise günahkar, isyankâr olanlardır ki bunlar ise Allah nazarında değersizdirler. Bunun dışında insanların hepsi Âdem'in çocuklarıdır. Allah da Âdem'i topraktan yaratmıştır." (Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Beyhakî).
Rasûlullah @, birçok defalar geçmişte yapılan kabile savaşlarını açıkça eleştirdi. Bir keresinde şöyle dedi: "Kabilecilik yapan bizden değildir; kabilecilik için savaşan bizden değildir ve kabilecilik sebebiyle ölen bizden değildir." (Ebû DâVûd).
Veda haccı sırasında vermiş olduğu hutbede Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Dikkat edin! Hepinizin Rabb'i birdir. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır. Allah katında en kıymetli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Dikkat edin!..." Bundan sonra RasûUullah @ iki kere "Tebliğ ettim mi?" buyurdu. Orada bulunanlar: "Evet, tebliğ ettin ey Allah'ın Rasûlü!" dediler. Rasûlullah @: "Şâhid ol yâ Rab!" dedikten sonra: "Burada hazır bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin!" buyurdu. (Beyhakî). Bir hadis-İ şerifte Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Herkes atalarıyla övünmekten vazgeçsin. Böyle yapanlar Allah nazarında en aşağı kimseler olacaktır." (Bezzâr).
Bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: "Al-lahu Teâlâ Kıyamet günü sizin soyunuzu so-punuzu sormayacaktır. Şüphesiz ki O'nun nazarında en üstününüz, kötülüklerden en çok sakmamnızdır." (İbni Cerîr)
Bir başka defa Peygamber @ şöyle buyurdu: "Allah sizin yüzlerinize ve zenginliğinize bakmaz. Fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim ve İbni Mâce).
Bu öğreti sadece belli bir takım sözlerle sınırlı kalmadı; İslâm evrensel bir topluluk kurarak bunu fiilen ispatlamıştır. Bu toplulukta renk, ırk, dil vatan ve milliyet ayrımı yoktur. Bunda üstünlük, aşağılık, ayırımcılık ve taassubun hiç bir izine rastlanmaz. Bu topluma giren her insan hangi ırk, ulus veya bölgeden olursa olsun ve yine hangi dili konuşursa konuşsun, hangi renge sahip olursa olsun, eşit hak ve ayrıcalıklara sahiptir. İslâm'a karşı olanlar bile müslüman toplumda insan eşitliği ve birliğinin başarılı bir şekilde uygulanmasını, başka herhangi bir dinde ve düzende bulamadıklarını kabul etmektedirler. Diğer din ve sistemler pratikte bunu başaramamışlardır. Sadece İslâm dinidir ki, dünyanın farklı bölgelerindeki sayısız ulusları ve ırkları birleştirerek evrensel bir toplum (ümmet) hâline getirmiştir.
3- İnanç Birliği (İslâm Ümmeti)
İslâm, insanlara Allah'ın birliğini ve insan neslinin aynı kökten geldiğini belirttikten sonra dinlerinin başlangıçtan beri İslâm olduğunu hatırlatır. Bu din Allah'ın peygamberleri tarafından getirilmiştir. Ve O'na inananlar Hz. Âdem'in yaratılışından bu güne dek Ümmet-i Müslime olarak isimlendirilmişlerdir. Peygamber Hz. Muhammed @'in getirdiği de önceki peygamberlerin getirdiği dinin aynısıydı. Önceki peygamberlerin ümmetleri de aynı isimle çağırılmışlardı:
"... O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yük-lemedi. (Sizin dininizi de) babanız İbrahim'in dini (gibi geniş kapsamlı yaptı, daraltmadı). O (Allah) bu (Kur'a)ndan önce(ki kitaplarda) da, bu (Kur'a)nda da size 'müslümanlar' adını verdi ki..." (22:78).
İbrahim peygamber gerçek bir müslümandı: "(Bir zaman) Rabb'i ona: 'İslâm ol!' demişti. (İbrahim:) 'Âlemlerin Rabb'ine teslim oldum'dedi." (2:131).
Ya'kub peygamber de müslüman idi. "... Ya'kub da: 'Oğullarım! Allah sizin için o dini seçti, bundan dolayı sadece müslümanlar olarak can verin.' (dedi)." (2: 132).
İsa peygamber ve havarileri de müslüman idiler: "Havarilere: 'Bana ve elçime inanın!' diye ilham etmiştim (kalblerine bu düşünceyi atmıştım): 'İnandık, bizim müslümanlar olduğumuza şahit ol!' demişlerdi." (5:111).
Arapça'da eslim kelimesi 'müslüman olmak' veya 'İslâm'ı kabul etmek' (Allah'ın isteğine boyun eğmek) mânasına gelir. Dolayısıyla müslüman, kendisini tamamen Allah'a teslim eden ve O'na itaat eden; Rabb, Mâlik, Hâkim, Kanun Koyucu, Yönetici ve Mâbud olarak yalnızca Allah'ı kabul eden ve O'nun koyduğu hayat düzenini yaşayan kimsedir. İslâm, bu inanç ve davranış üzerine bina edilmiş dinî bir sistemdir. Daha önce açıklandığı gibi, farklı ülke ve milletlere gönderilen bütün peygamberlerin dini de buydu. (Mevdûdî, The Meaning of the Qur'an, c I, sh. 112). Birliğin kaynağı, Allah'tan gelen vahiydir. Bu vakıa,îslâm'da belirsiz bir fikir değil, aksine beşikten mezara kadar devam eden ve insan hayatının bütün yönlerini kapsayan bir kurum olmuştur. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1308, not 4541).
Hz. Muhammed @'den önce bütün peygamberlere de aynı din gönderildi ve onların hepsi müslüman olarak isimlendirildiler. Çünkü onlar da Allah'ın emirlerine uyarak peygamberlerin yolunu takip ettiler. Hiç bir peygamber din icat etmedi; onların hepsi kendilerine Allah'ın vahyettiği dine tâbi oldu. Aynı din Hz. Muhammed @ tarafından tekrar tebliğ edildi. Bu gerçekten Kasas sûresinde şöyle bahsedilir:
"Bu (Kur'a)n'dan önce kendilerine Kitâb verdiklerimiz, buna da iman ederler. Onlara (Kur'an) okunduğu zaman: 'O'na inandık, o, Rabb'imizden (gelen) gerçek (hak)tır.. .Zâten biz ondan önce de müslümanlar idik.' derler." (28: 52-53).
Bu âyet, İslâm'ın sadece Son Peygamber Hz. Muhammed @ tarafından getirilen inancın ismi olmadığını ve 'müslüman' tâbirinin sadece onun bağlılarına ait olmadığını açıkça gösterir. İslâm başlangıçtan beri bütün peygamberlerin inancıydı ve onlara her devirde uyanlar da müslüman idiler. Demek ki, daha önceki peygamberlere inanıp daha sonrakini de tasdik eden o topluluğun teslimiyetinde hiçbir kesinti yoktur. Daha önce müslüman oldukları gibi sonra da müslüman olmaya devam etmişlerdir.
Kur'ân birçok âyetinde şu temel prensibe işaret etmiştir. Gerçek hayat tarzı yalnızca İslâm'dır ve Allah'ın kâinatında, O'nun yaratıkları için başka bir hayat tarzı olamaz. Yaratılışın başından beri insanlığa hidayet için gelen her peygamber bu hayat tarzını getirmiştir. Peygamberler daima müslüman olmuşlar, tâbilerinin de müslümanlar olarak yaşamaları.nı istemişlerdir. Dolayısıyla peygamberler tarafından getirilen İlâhî emire teslim olan bütün tâbiler her devirde geçerli olmak Üzere müslümandüar. (Mevdûdî, a.g.e., c. IX, sh. 104-105).
Kur'an-ı Kerîm'in şu mealdeki âyetlerinin belirttiği husus budur:
1- "Allah katında din, İslâm'dır..." (3: 19).
2- "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenlerden olacaktır." (3: 85).
3- "...Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. Bana müslümanlardan olmam emredilmiştir." (10:72).
4- "...O zaman (Ya'kub), oğullarına: 'Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?' demişti. 'Senin ve ataların İbrahim, tsmaîl ve İshak'ın ilâhı olan tek İlâh'a kulluk edeceğiz, biz O'na teslim olanlarız.' dediler." (2:133).
5- "İbrahim ne yahudi, ne de hristiyandı; dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi." (3:67).
6- İbrahim ve İsmail peygamber şöyle dua ettiler: "Rabbimiz! Bizi, sana teslim olanlardan kıl, neslimizden de sana teslîm olan bir ümmet çıkar..." (2:128).
7- Hz. Lût kıssasıyla ilgili şunlar zikredilmiştir: "Zaten orada müslümanlardan bir ev(halkm)dan başka kimseyi bulmadık." (51:36).
8- Hz. Yusuf şöyle dua etti: "... Beni müs-lüman olarak öldür ve beni salihlere kat!" (12:101).
9- Hz. Musa, halkına şöyle dedi: "...'Ey kavmim! Eğer Allah'a iman ettiyseniz, gerçekten (O'na) teslîm olan insanlar iseniz O'na dayanın." (10: 84).
10- İsrail oğullarının asıl dini, dost ve düşmanlarının bildiği gibi, yahudilik değil İslâm'dı. Bu hakikat, Firavun'un boğulurken söylediği son sözlerinde kendini gösterir: "... Nihayet boğulma kendisini yakalayınca (Fir'avn): 'Gerçekten İsrail oğullarının iman ettiğinden başka ilâh olmadığına inandım, ben de müslümanlar-danımP dedi." (10: 90).
11- Bütün İsrail peygamberleri müslümandı ve onların hayat tarzı İslâm'dı. "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda hidayet ve nûr vardır. İslâm olmuş peygamberler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi..." (5: 44).
12- Süleyman peygamber de aynı dine İnanıyordu. Sebâ melikesi iman ettiği zaman şöyle dedi: "... 'Rabb'im, ben nefsime zulmetmişim. (Artık) Süleyman'la beraber, âlemlerin Rabbi Allah'a teslîm oldum,' dedi." (27: 44). (Mevdûdî, Sîreti Server-i Âlem, c. II, sh. 451-454.)
Yukarıda bahsedilen âyetlerde vurgulanan husus, Allah tarafından gönderilen gerçek hayat tarzının ne İsevîlik ne Musevîlik ne de Muhammedîlik olmadığı, ancak ve ancak peygamberler ve kutsal kitaplar tarafından tâlim edilen İlâhî emirlere teslim olmak olduğu ve bu yolu hangi zaman ve mekânda kim kabul ederse etsin, aynı evrensel, ebedî ve kalıcı hayat tarzını kabul etmiş sayılacağı gerçeğidir. Bu yol Hz. Âdem'den, Son Peygamber Hz. Muhammed @'e kadar Allah'ın bütün el-Çİleri ve nebileri tarafından kabul ve tebliğ edilmiştir: "Rasûl, Rabb'inden kendisine indirilene iman etti, mü'minler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. 'O'nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.' (dediler). Ve dediler ki: 'İşittik, itaat ettik! Rabbimiz, (bizi) bağışlamanı dileriz! Dönüş(ümüz) sanadır!" (2: 285).
Yukarıdaki âyette İslâm'ın Peygamber Hz. Muhammed @ tarafından getirilen hususi bir din olmadığı vurgulanır. Ve "müslüman" tâbirinin Hz. Muhammed <5) 'e tâbi olanlar ile sınırlanmadığı görülür. Bütün peygamberlerin dinleri her zaman İslâm'dı ve her devirde onlara bağlı olanlar da müslümanlar olarak isimlendirildiler. Bununla beraber, bu inancın evrensel yönü Peygamber Hz. Muhammed @ tarafından ortaya kondu. O, kendisine inananların zihninde İslâm inancının evrensel olduğuna ve Allah tarafından bütün peygamberlerine etnredildiğine dair hiçbir şüphe bırakmadı (2:285). Bundan dolayı Hz. Muhammed @ genel ve evrensel din bağıyla İnsanlığın tek bir kardeşlik ve tek bir ümmet olduğu gerçeğini çok açık bir şekilde ortaya koydu. Onları farkh grup ve sınıflara tâbi tutanlar sabit fikirli kişilerdi. "İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber gerçekleri içinde taşıyan kitâb indirdi..." (2: 213).
Kur'an, insan hayatının ilâhî nurun ışığı altında başladığını bildirir. Allah ilk insan Hz. Âdem'i yarattığında ona Hakk'ı vahyetmiş ve doğru yolu göstermişti. Hz. Âdem'in torunları uzun süre onun yolunda gitmişler ve hepsi de bir ve aynı ümmete bağlı kalmışlardı. Fakat sonraları yeni yollar ve sapık dinler icat etmişlerdir. Onlara gerçek gösterildiği hâlde, sadece kendilerine ayrılan paydan ve verilen haktan daha fazlasını elde etmek için böyle yapmışlardı. Bu sapkın kimseleri kötülüklerinden alıkoymak için Allah, onlara, gerçek 'Hak Yolu' gösteren peygamberler göndermiştir. Bu peygamberler kendi adlarıyla anılacak yeni dinî topluluklar kurmak için gönderilmemişlerdir. Aksine onlar, doğru yoldan sapanları insanlığın ilk ve gerçek dinine ve insanın yeryüzündeki hayatına ilk başladığı zaman, Allah'ın hidayeti üzere kurulan tek ümmet hâline döndürmek için gönderilmişlerdir.
Yunus sûresinde şu ifadeler yer alır: "İnsanlar, bir tek ümmetten başka birşey değildi, sonradan ayrılığa düştüler..." (10:19).
Enbiyâ sûresinde de şu ifadeleri görürüz: "İşte bu sizin ümmetiniz, bir tek ümmettir. Rabb'iniz de benim. Yalnız bana kulluk edin. (Ama insanlar) işlerini aralarında parçaladılar (Allah'tan gelen dîni parça parça ettiler, ayrılığa düştüler); hepsi (sonunda) bize döneceklerdir." (21:92-93).
Mü'minûn sûresinde de şöyle beyan edilir: "Ve işte sizin bu Ümmetiniz, bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb'inizim, benden korkun. Fakat işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitâblara ayırdılar. Her fırka kendi yanında bulunan (din veya kitâb)la sevinmektedir." (23: 52-53).
Bu âyetlerde bütün insanlığa şu anlatılır: Gerçekte onlar bir ümmettirler ve kendilerine Allah'ın peygamberleri tarafından getirilen tek ve aynı dine sahiptirler. Ve bu inanç şudur: "Bütün insanların Rabbi Allah'tır. Bundan dolayı yalnız O'na ibadet edin." Ancak, geçmişte insanlar bu inancı tahrifle yeni şeyler icad ettiler; kendi hevâ ve heveslerine tâbi oldular ve bunlarla amel ettiler. Bu durum sonuçta sayısız ümmetlerin ve dinlerin doğmasına yol açtı. (Mevdûdî, c. VII, sh. 172).
Fakat Allah'ın bütün peygamberleri aynı inanç, aynı din ve aynı mesaja sahip olmakla tek ve aynı ümmete aittiler. Diğer bir ifadeyle, İslâm bütün peygamberlerin ve onlara iman edenlerin gerçek ve evrensel dinin adıdır. Hepsi de aynı Tevhid ve Âhiret inançlarını getirdiler ve tebliğ ettiler. Diğer yandan, bütün diğer dinlerin çeşitli şekillerde tahrife uğramış olmaları 'tek ve değişmez' dinden sapmaların sonucudur. Her müslüman için Peygamber Hz. Muhammed (3)'den önce gönderilen Allah'ın bütün peygamberlerine inanmak imanın bir gereği olmuştur.
Ümmeti Meydana Getiren Unsurlar
Şu söylenebilir ki: İnsanoğlunun birliği, Kur'ân'da anlatıldığı şekliyle, insana herşey-den daha değerli gelen ve onu korumak için fertlerin ve ulusların herşeyini feda edebileceği hatta gerekirse ölebileceği belli prensipler, inançlar ve temel değerlerden oluşur. Bu birlik, prensibler, inançlar ve değerlerle karşılaştırıldığında önemsiz olan zaman, mekân, ulus, soy, ırk ve renk farkına isnat etmez. Ve bu önemsiz olan farklılıklar genel inanç ve değerlerin karşısında bir anlam ifade etmez.
insanlar genel inanç ve prensiplere sahip olduğunda, farklı renk, ulus, zaman ve mekânlara ayrılsalarda, tek ümmete ve düşünceye mensupturlar. Bu durumda aynı his ve düşünceleri paylaşırlar. Ayrıca düşünce ve davranışlarını muhafaza etmek için her şeyi göze almaya hazırdırlar. Kur'ân'da bu durum konu edilerek şöyle denilir: "Rabb'in, Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetleri-ni almış ve onları kendilerine şahit tutarak: 'Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?' (demişti). 'Evet, (buna) şahidiz!' dediler. Kıyamet günü 'Biz bundan habersizdik!' demeyesiniz." (7:172).
Bu, bütün insanlığın tek ilâh olarak Rablerini tanıdığı ve aynı inançlarla tek bir ümmet olduğu başlangıç safhasıydı. Fakat, sonraları zaman geçtikçe insanlar inanç ve düşüncelerini değiştirmeye başladılar. Bu sebeple Allah, insanları doğru yola iletmek üzere peygamberlerini gönderdi. Allah'ın nihai mesajı, en mükemmel şekliyle Peygamber Hz. Muham-med @ tarafından getirildi. Ve O, insanları aslî tek Allah inancına davet etti.
Kur'ân insanlara peygamberin dünya çapındaki misyonunu şu sözlerle anlatır:
"(Ey Muhammedi) De ki: 'Ey insanlar! Ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah'ın elçisiyim. O'ndan başka ilâh yoktur. O, diriltir, öldürür. Gelin Allah'a ve O'nun ümmî peygamberi olan Elçisine inanın -ki o (peygamber) de Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır-, O'na uyun ki doğru yolu bulaşınız!" (7: 158).
A'râf sûresinin bundan önceki ayetinde ise peygamberin fonksiyonu anlatılır: "... O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar..." (7:157).
Kur'ân'ın bu âyetleri peygamberin şerefli misyonunu vurgular. Peygamber, İnsanları anlamsız ve gereksiz âdet ve geleneklerin yüklerinden, bâtıl ilâhlardan ve beşerî kanun ve kuralların bunaltıcı külfetinden kurtardı. Onları Rableri ve Yaratıcıları olan Allah'ın şeriatı altında topladı. Kötü ve murdar bir hayatın İçinde boğulmuşlardı; Peygamber onlara faziletli ve dürüst bir hayatı, iyi şeylerin faydalarını ve cehaletlerinden dolayı yaptıkları kötü şeylerin zararlarını öğretti. Peygamberin misyonu insanları Rablerine temiz, muttakî bir hayata, hayra ve kendi faydalan için adalete getirmekti. Bu misyon Kur'ân'da tekrar tekrar anlatılmaktadır.
Hac sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım. İman edip salih ameller işleyenlere mağfiret ve bol rızık vardır. Âyetlerimizfi red ve iptal etmek için, onları kabul edenlere karşı) yarışa girenlere gelince, onlar da cehennemin halkıdır." (22: 49-51).
VeSebe' sûresinde de şu ayeti görürüz: "(Ey Muhammed!) Biz, seni ancak bütün insanlara bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler." (34: 28).
Hiç şüphe yok ki Hz. Peygamber @, vahyi öncelikle Araplara tebliğ etmişti. Onlar da bu mesajı dünyanın dört bir yanma ulaştırarak, insanlara Rabblerine olan görevlerini hatırlatmışlar; onları iyi bir hayata, takvaya ve adalete davet edip, kötülükten, günahtan ve doğru olmayan bir hayattan men etmişlerdi. Bu sebeple Peygamber Hz. Muhammed @ gerçekte hayatın evrensel prensiplerini Öğreten ve bir dünya toplumunun temelini atan ilk insandı.
Bu prensiplerin ışığında, Hz. Peygamber @ başlangıçtan beri varolan aslî dini yenilemek ve tekrar gün ışığına çıkartmakla kalmayıp, Önceki peygamberlerin zamanında ümmet-i müslimin olarak bilinen bu topluluğu yeniden kurdu. Farklı kabilelerden, ailelerden ve dinlerden bu inancı kabul eden insanlar Hz. Peygamber @'in vasıtasıyla genel bir kardeşlik bağlan altında toplandılar. Ve Hz. Peygamber @ onları birbirlerinin destekçisi, yardımcısı ve dostları yaptı. Her birinin canı, malı ve ırzı aynı şekilde mukaddes ve tecavüzden masundu; eşit hak ve sorumluluklara sahiplerdi. Şeriat önünde kimsenin ayrıcalığı yoktu. Bu sebeple bu evrensel kardeşliğin bütün üyeleri eşit konuma getirilmiş oldu, İbni Zeyd'in rivayetine göre Hz. Peygamber @'in amcası Ebû Leheb bir gün kendisine; "Dinini kabul edersem kazancım ne olacak?" diye sordu. Hz. Peygamber @; "Diğer bütün iman sahiplerinin kazandıklarını kazanacaksınız." buyurunca Ebû Leheb; "Benim için (Hz. Peygamber'in amcası olması hasebiyle) bir ayrıcalık yok mu?" diye sordu. "Daha ne istiyorsunuz?" karşılığına Ebû Leheb; "Bu din, beni diğer insanlarla eşit mi tutuyor?" diye bağırdı. (İbni Cerîr).
Kur'ân şu sözlerle akraba kayırmaya açıkça karşı durmuştur: "Kıyamet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size fayda vermez. (Allah) aranızı ayırır..." (60: 3).
Yakınlarının bir kimse üzerinde hiç bir faydası olmayacaktır. Kişiye fayda verecek şey sadece imandır. Bu sebeple makûl olanı, dünyevi ilişkiler ve bağların bu temeller üzerine tesis edilmesidir. "Sizin dostunuz, ancak Allah, O'nun Elçisi ve namazlarını kılan, zekâtlarını veren, rükû'a varan mü'minlerdir. Kim Allah'ı, O'nun Elçisini ve mü'minleri dost tutarsa, (bilsin ki) galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın taraftarlarıdır." (5: 55-56).
Ve Hucurât sûresinde şu ifadeleri görürüz: "Muhakkak mü'minler kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki size rahmet edilsin." (49: 10).
Kur'an'daki bu ve benzeri pek çok âyet, dünyadaki bütün müslümanları evrensel bir ailenin fertleri olarak ilân etmektedir. Böylesine gerçek bir kardeşlik dünyada hiç bir ideolojide ve herhangi bir dinde görülemez.
Hz. Peygamber @, İslâm kardeşliğinin bu meziyetlerini müteaddit defalar beyan etmiştir. Ebû Musa'nın rivayetine göre bazı kişiler Hz. Peygamber @'e hangi tip insanın daha dindar olduğunu sordular. Hz. Peygamber @: "Müslümanlara eliyle ve diliyle zarar vermekten kaçınan kişi" diyerek cevap verdi (Buhari).
Cerir b. Abdullah, Hz. Peygamber @'in: "Birincisi namaz kılmak, ikincisi zekat vermek ve üçüncüsü bütün müslümanlar hakkında hayır dilemek üzere üç hususta kendisinden biat aldığını" nakleder (Buhari).
Abdullah b. Mesud Hz. Peygamber @ 'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Müslümana sövmek fısk (günah), ona karşı savaşmak ise küfürdür (imansızlıktır)." (Buhari).
Ebû Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber @: "Bir müslümana başka bir müslümanm canı, malı ve ırzı haramdır." buyurmuştur (Müslim, Tirmizî).
Ebû Said el-Hudrî ve Ebû Hureyre'nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz, ona hakaret etmez. Bir kimse için bir müslüman kardeşini hakir görmesi kadar büyük bir kötülük yoktur." (Müsned, Ahmed).
Sehi b. Sa'd es-Saidî'nin rivayetine göre Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Bir mü'minin cemaat ile münasebeti baş ile bedenin irtibatı gibidir. Öyle ki, mü'min, cemaatinin çektiği eziyeti, bir başın vücudun herhangi bir kısmındaki acısı gibi duyar." (Müsned, Ahmet).
Nu'man b. Bişr de Hz. Peygamber @'in şöyle dediğini rivayet eder: "Bütün mü'minleri birbirlerine merhamette, muhabbette, lütuf ve atıfet hususlarında sanki bir vücut misali görürsün. O vücudun bir uzvu hastalanınca, vücûdun öbür azaları birbirlerini hasta âzânın elemine, uykusuzlukla, hararatle iştirake çağırırlar. Hasta uzvun elemini paylaşırlar." (Bu-hari ve Müslim).
Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Rasûlullah @'in şöyle dediğini rivayet eder: "(İslâm camiasında) mü'minİn mü'mine bağlılığı, taşlan birbirine kenetli (yalçın) duvar gibi (metîn)dir." Rasûlullah bunu söylerken, parmaklarım birbirine kenetledi. (Buhari ve Müslim).
Abdullah b. Ömer'den rivayetle, Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Müslüman müslüma-nın kardeşidir; ne ona zulmeder, ne de onu terk eder. Kim bir müslümanm ihtiyacım gi-derirse Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir müslümanı musibetten kurtarırsa, Allah da onu kıyamette musibetten kurtaracaktır. Kim bir müslümanm ayıbım örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örtecektir." (Buhari ve Müslim).
Câbir b. Abdullah'dan rivayetle, Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Bir müslümana, hakarete uğradığı ve namusuna dil uzatıldığı sırada yardım etmeyen kimse, ençok yardıma muhtaç olduğu sırada Allah'ın yardımını göremeyecektir. Yardımcı olana da, Allah en çok muhtaç olduğu anda yardım elini uzatacaktır." (Ebû Dâvud).
Ebû Bekre, Rasûlullah @'in Veda Haccı sırasında Mina'da îrâd ettiği hutbede şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Ey insanlar! Aklınızı başınıza toplayınız da benden sonra birbirinizin boynunu vuracak surette dalâlete, vahşete düşerek (cahiliyet devrine) dönmeyiniz!..." (Buhari ve Müslim).
Enes b. Mâlik'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir kere Rasûlullah @: '(Ey mü'min! Mü'min) kardeşine, ister zâlim olsun, İster mazlum olsun, yardım et!' buyurmuştu. Birisi: 'Yâ Rasûlullah! Şu mazlum olan kişiye yardım edebiliriz. Fakat o zâlime nasıl nusrat ederiz?' diye sordu. Rasûl-i Ekrem: 'Zâlimin iki elinin üstünü tutarsın!' diye cevap verdi."
Câbir'in rivayetinde; "yardım edilen kişi zâlim ise müslüman kardeş o zâlimi zulmetmekten men etsin! Bu da zâlim için nusrattir" buyurulmuştur. (Buhari ve Müslim.)
Abdullah b. Amr, Rasûlullah @'in şöyle dediğini rivayet etti: "Mü'minlerin kanı aynı değerdedir. Mü'minler düşmanlanna karşı bir el (sıkılmış yumruk) gibidirler." (Ebû Dâvud).
Enes b. Mâlik, Hz. Peygamber @'den şu sözleri rivayet eder: "Ben insanlarla, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye kadar savaşmakla emrolundum. Şayet onlar bu şe-hadetten sonra bizim kıblemize dönerlerse ve bizim kestiğimiz hayvanları yerlerse (zebh) ve bizim gibi ibadet ederlerse, yalnızca bize vermekle yükümlü oldukları hâriç, onların kanı ve malı bize haramdır. Bu durumda onlar müslümanlarla aynı hak ve sorumluluklara sahiptirler." (Müsned-i Ahmed ve Neseî).
KISIM 2
EVRENSEL İSLÂM TOPLUMUNUN (ÜMMETİN) ÖZELLİKLERİ
Ümmetin Hususî Vasıfları
Bu ümmette, diğer toplumların aksine, fertlerin görevleri Allah'a ve Rasûlüne iman, ibadetlerini îfâ, salih ameller içinde bulunmak, birbirlerine karşı müşfik ve yardımsever olmakla bilmemekte; her bir fert, İslâm'ın mesajını diğer insanlar arasında yaymakla mükellef tutulmaktadır. Ayrıca bu ümmetin mensupları iyiliği ve doğruluğu emretmek, kötülüğe ve adaletsizliğe mani olmak zorundadır. Bu ümmetin başta gelen görevi toplumu yeniden teşekkül ettirmek, hak ve adalet temeli üzerinde dünyanın diğer milletleri ile bir ilişki tesis etmektir. Bu ümmet diğer milletlerle işbirliği yaparak dünyadaki adaletsizliği, sadirganlığı ve zulmü durdurmalıdır.
Ümmetin bu görevleri Kur'an'da şu sözlerle ifade edilir: "Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyliği emreder, kötülüğe mani olursunuz. Ve Allah'a iman edersiniz...." (3:110). "Böylece sizi vasat bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız..." (2:143).
Bu âyetler müslüman ümmetin büyük ve aslî hedefini açıkça ifade eder. Her şeyden önce müslüman toplum, bu dünyada takvanın, hakikatin ve adaletin yaşayan şahitleri olmak zorundadır. Müslümanların, dünyanın en iyi ve en faziletli ümmeti hâline getirildiği ve bu bakımdan âdil toplumların vasıflarıyla donatıldığı kaydedilmiştir. Müslümanların hedefi bundan böyle salih amel işlemek, fazileti tesis etmek ve kötülüğü yok etmektir. Ümmet, bu gaye için fertleri arasında dayanışmayı kurmalıdır. Tevbe sûresinde bu husus şöyle ifade edilir: "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler..." (9:71).
Gerçekten iman edenlerin bu özellikleri münafıkların özellikleriyle tezat teşkil eder. Bu iki grup, zahirde İslâm'a iman ve itaat bakımından benzer görünmelerine rağmen birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Farklılık onların ahlâklarında, davranış, alışkanlık, eğilim ve düşünce şekillerindedir. Bir tarafta, İslâm'a inandıklarını söylemekten hiç bıkmayan, fakat samimi imandan mahrum olan ve davranışları imanlarını yalancı çıkaran münafıklar vardır. Bunlar, üstündeki etikette 'misk' yazan, fakat içinde hem görünüşünden hem de yaydığı hoş olmayan kokusundan kolaylıkla tanınan belli bir pisliği ihtiva eder. Diğer tarafta ise, içinde misk olan ve misk olduğu her yönden, görünüşü, kokusu ve diğer Özellikleriyle test edilebilen şişelere benzeyen gerçek mü'minler vardır. Dış görünüşteki 'İslâm' etiketi münafıklarla müslümanlan bir tek ümmetin mensupları yapmasına rağmen münafıkların gerçek özellikleri müslümanlar-dan o kadar farklıdır ki, bu ikisi aslında iki ayrı toplum oluşturur. Gerçekte, müslüman-lardan ayrı olarak, münafık erkek ve kadınlar aynı genel karakterlere sahip bir toplum teşkil ederler. Münafıklar tamamen Allah'tan uzaktırlar; kötü amellerle meşgul olup hayırlı işlerden yüz çevirirler ve asla gerçek mü'min-lerle işbirliği yapmazlar; kısaca bunlar birbirlerinin dostudurlar, kendilerini İslâm ümmetinden saymazlar ve kendi başlarına ayrı bir topluluk oluştururlar. Bunların aksine, kadın erkek, gerçek mü'minler bir tek ümmeti teşkil ederler. Hepsi de salih amel işler ve kötülükten sakınırlar; gece ve gündüz Allah'ı zikrederler ve bir an bile Allah'tan gafil olmazlar. Allah yolunda infak etme hususunda cömerttirler. Ayrıca Allah'a ve Rasûlüne kayıtsız şartsız itaat ederler. Mü'minlerin bu genel özellikleri onları münafıklardan ayırarak onları bir ümmet yapar ve birbirlerinin dostu kılar. (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 210).
Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin yardımcısı ve dostudurlar; her zaman iyilik ve adalet şiarlarıdır. Başkalarının da iyi ve doğru yolda olmaları için gayret ederler. Kötülükten ve adaletsizlikten son derece nefret eder, başkalarının da kötülüklerden kurtulmaları için çalışırlar. Bu genel özellikler onları bir tek ümmet yapar. Bunların öncelik verdiği husus diğer insanları Allah yoluna çağırmaktır: "(insanları) Allah'a çağıran, sâlih amel işleyen ve 'Ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?" (41: 33). Böyle bir insanın sözü, sözlerin en değerli derecesini kazanır ve sözün sahibini sa-lih bir insan olması için üç şeyle belli eder: Birinci olarak, bu kişi düşüncelerini kendi üzerinde odaklaştırmadan insanları Allah gerçeğine davet eder. İkinci olarak, onun her ameli doğrudur ve onun sözleri ve davranışları uyum içerisindedir. Ve Üçüncüsü, O kendisini tamamen Allah'ın iradesine teslim etmiştir. Bunun yanısıra İslâmî öğretileri kesin bir şekilde uygular. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1296).
Bu surenin önceki ayetleri (41:30-32) müslümanlara Allah yolunda sebat etmelerini anlatır ve bu yolu kabul ettikten sonra hiçbir akideye iltifat etmemeleri onları meleklerle refik yapar ve cennete girmelerine vesile olur. Söz-konusu âyet (41:33) müslümanlara salih amel işlemekten, başkalarını Allah yoluna davet etmekten ve îslâm düşmanlarının büyük muhalefetine rağmen kişinin müslümanlığını beyan etmesinden daha iyi ve daha yüksek mevki olmadığını anlatır. Gerçekte, bu insanlar dinlerini her şeyden üstün tutarlar, onun uğrunda herşeylerini feda ermeye hazırdırlar. Mü'min-ler aileleri arasında, evlerinde veya ülkelerinde kaldıkları takdirde dinlerini yaşamayı güç veya imkânsız görürlerse, kendi arzularıyla bu değerli ve sevilen şeyleri terk ederek, inançlarını özgür bir şekilde yaşayabilecekleri başka bir bölgeye hicret ederler. "Kendilerine zulmedildikten sonra Allah uğrunda hicret edenleri, dünyada güzelce yerleştireceğiz, (onlara vereceğimiz) âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilseler! Onlar ki, sabrettiler ve Rab'lerine dayanmaktadırlar." (16: 41-42). Ankebut sûresinde de şöyle buyururun "Ey iman eden kullarım! Benim arzım geniştir, bana kulluk edin, (eğer bir şehirde bana kulluk etmeniz mümkün değilse, bana rahatça kulluk edeceğiniz başka bir şehre göç edin). Her can Ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz. (O zaman) İman edip salih amel işleyenleri, cennette altlarından ırmaklar akan yüksek odalara kondururuz. Orada ebedî kalırlar. Çalışanların ücreti ne güzeldir! Onlar ki sabrederler ve (yalnız) Rab'lerine tevekkül ederler. Nice canlı var ki rızkını taşıyamaz, onları da,, sizi de rızıklandıran Allah'tır. O, işiten, bilendir." (29: 56-60).
Yukarıda meali verilen birinci âyet (29: 56) şunu îma eder: Yaşadığınız yerde Allah'a ibadet etmenin zorlaştığını hissediyorsanız, Allah'a hakkıyla kulluk edebileceğiniz bir başka yere gidebilirsiniz. Çünkü Allah'ın arzı geniştir. Yurdunuza ve ülkenize değil, Allah'a ibadet etmelisiniz. Bu, asıl önemli olan şeyin ülke veya ulus olmadığını, fakat Allah'a kulluk etmek olduğunu gösterir. Şayet herhangi bir zamanda vatan, ulus ve aile sevgisi ile Allah'a ibadet çatışırsa, işte bu bir mü'min için bir imtihan başlangıcıdır. Böyle bir durumda hakkıyla iman eden bir kimse ulus, vatan ve aile sevgisini bir kenara bırakıp Allah'a ibadeti seçmelidir. Gerçekten iman etmediği hâlde mü'min olduğunu söyleyen kimse İse, inancını bir tarafa atıp ülkesi, ulusu ve ailesine bağlı kalacaktır. Bu âyet açıkça, hakkıyla iman eden bir mü'minin esir olabileceğini, fakat asla belirli bir vatana veya ulusa tapan bir kimse olamayacağını göstermektedir. Onun için Allah'a kulluk; uğrunda herşeyini feda edebileceği, fakat onu hiçbir şeye feda edemeyeceği, hayatının en değerli gayesidir.
Yukanda meali verilen ikinci âyet (29:57) ise şunu vurgular: Dünya hayatına fazla heves edilmemelidir, çünkü er veya geç herkes ölecektir. Hiç kimse bu dünyaya sonsuza kadar yaşamak için gelmemiştir. Bu sebeple, bir insanın asıl gayesi hayatı kurtarmak değil, imanını nasıl koruyacağı ve Allah'a kulluğun gereklerini nasıl yerine getireceğinin öğrenilme-sidir. Kişi eninde sonunda Allah'a dönecektir. Şayet bir kimse hayatını kurtarmak uğruna inancını kaybederse, Öbür dünyada akıbeti hüsran olacaktır. Fakat inancı uğruna hayatını kaybederse, mükâfatı cennet olacaktır. Bu sebeple, insanlar sadece, Allah'a döndürüldüklerinde yanlarında ne götürecekleri konusunda çaba ve gayret sarfetmelidirler. Yaşamak uğruna feda edilmiş bir iman mı, yoksa iman uğruna feda edilmiş bir hayat mı götürülecektir?
Üçüncü âyette (29:58) anlatılan gerçek şudur: Şayet iman ve dürüstlükten dolayı dünyevî nimetlerden mahrum kalınmış ve dünyevî açıdan bakıldığında kayba uğranılmış görünüyorsa, şundan emin olunmalıdır ki, bu mahrumiyet ve kayıplar telafi edilecek hatta daha mükemmeliyle mükâfatlandırılacaksınız.
Yukarıda meali verilen dördüncü âyet ise şunu anlatır: Mü'minler türlü sıkıntı, zorluk, zülüm ve belâlar karşısında bile imanlarında sebat ederler, mü'min olmanın sonuçlarına katlanırlar ve asla geri dönmezler. Onlar imandan dönerlerse elde edecekleri fayda ve menfaatlerin farkındadırlar, fakat bunların cazibesine kapılmazlar. Onlar kâfirlerin ve doğru yoldan sapanların bu dünyada elde ettikleri servet ve şöhreti görmelerine rağmen bunlara tenezzül etmezler. Onlar servetlerine, ticaretlerine ve kabilelerine değil, Rablerine güvenip dayanırlar. Sadece Rablerine tevekkül ettikleri için dünyevî zenginliklerine bakmaksızın, imanları uğrunda her güçle savaşmaya, her tehlikeye göğüs germeye ve imanları gerektirirse yurtlarını bile terketmeye hazırdırlar. Rablerinin, imanlarının ve işledikleri salih amellerinin mükâfatını zayi etmeyeceğinden emindirler ve O'nun bu dünyada da muttaki, salih kullarına yardım edeceğine, âhirette ise onlara en güzel mükâfatlan bahşedeceğine inanırlar.
Ve yukarıda meali verilen son ayet (29:60) ile, mü'minlere, hicret ederken hayatları ve geçimleri için de endişe etmemeleri anlatılmaktadır. Çünkü bütün canlıların rızkını veren Allah'tır; karada, denizde ve havada yaşayan hiç bir canlı rızkını beraberinde taşımaz. Allah onların hepsini rızıklandırır. Onlar nereye gitseler Allah'ın lûtfuyla rızıklarını bulurlar. Bu yüzden, onlar imanları sebebiyle yurtlarınızdan ayrılmak zorunda kaldıklarında karınlarını doyuracak bir şey bulamayacakları gibi bir endişeye kapılmazlar. Allah sayısız yaratığı rızıklandırdığı gibi onları da nzıklan-dıracaktır. (The Meaning of the Qur'ant c. IX, sh. 174-175).
Aynı şeyleri Hz. İsa da havarilerine öğretip tebliğ etmiştir: "Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez; çünkü ya birinden nefret eder ve ötekini sever, yahut da birini tutar ve Ötekini hor görür. Siz Allah ve Mammon'a (hırs veya servet tanrısı) kulluk edemezsiniz. Bunun için size diyorum: Ne yiyeceksiniz, yahut ne içeceksiniz diye hayatınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için de kaygı çekmeyin. Hayat yiyecekten ve beden giyecekten daha üstün değil midir? Gökte uçan kuşlara bakın, onlar ne ekerler, ne biçerler, ne de ambarlara toplarlar; ve semavî Babanız onları besler. Siz onlardan daha değerli değil misiniz? Ve sizden kim kaygı çekmekle boyunun ölçüsüne bir arşın katabilir? Ve niçin esvaptan Ötürü kaygı çekiyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüklerine iyi bakın; ne çalışırlar, ne de iplik eğilirler; size derim: Süleyman bile, bütün izzetinde bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. Fakat bugün mevcut olup yarın fırına atılan kır otunu Allah böyle giydirirse, sizi daha çok giydirmez mi, ey az imanlılar? İmdi: Ne yiyeceğiz? yahut: Ne içeceğiz? yahut Ne giyeceğiz? diye kaygı çekmeyin. Çünkü Milletler (İsrail kavminden gayri olan bütün milletler) bütün bu şeyleri ararlar; çünkü semavî Babanız bütün bu şeylere muhtaç olduğunuzu bilir. Fakat önce onun melekûtunu *e salâhını arayın; ve bütün bu şeyler size artırılacaktır. Bundan dolayı, yarın için kaygı çekmeyin; zira yarınki gün kendisi için kaygı çekecektir. Kendi derdi güne yeter." (Matta İncili, Bab 6: 24-34).
Kur'ân ve İncil'de yer alan bölümlerin arka planı aynıdır. Hakkın tebliğ edilmesi sırasında her zaman hak yolcusunun, maddî dünyanın imkânlarını hiç gözönünde bulundurmak-sızın, hayatını sadece Allah'a emanet edip tevekkül edeceği an gelir. Bu durumlarda gelecek endişesi taşıyanlar, hayat teminatı ve fizik garantisi arayanlar hiç bir şey yapamazlar. Gerçekte bu şartlar ancak her türlü tehlike karşısında korkusuzca gayret ve çaba gösterenler ve hatta hayatlarını tehlikeye atmaktan çekinmeyenler tarafından değiştirilir. İşte bu fedakârlıklar sayesinde Allah'ın kelâmı yücelir ve diğer bütün kelâm ve akideler onun önünde boyun eğer. (Mevdûdî, a. g. e., c. IX, sh. 176).
Mü'minler Ve Kâfirler Arasındaki İlişkinin Yapısı
Mü'minler birbirlerine iman bağıyla bağlı tek bir hiziptir ve imanları uğruna herşeylerini feda etmeye hazırdırlar: "... (Onlar) Mü'minle-re karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar..." (5:54).
Kâfirler ise mü'minlerin karşısında farklı bir hiziptir. Kur'ân, aralarındaki ilişkinin yapısından şu sözlerle bahseder. "Mü'minler, mü'minleri bırakıp, kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah ile dostluğu kalmaz..." (3: 28). Nisa sûresinde yer alan âyet de şu mealdedir: "Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp kâfirleri dost tutmayın! Allah'a, aleyhinizde olacak açık bir delil vermek mi istiyorsunuz?" (4:144). Tevbe sûresinde de şu mealde bir âyet yer almaktadır: "Yoksa siz, Allah içinizden cihad eden ve Allah'tan, Rasûlünden ve mü'minlerden başkasmı kendisine sırdaş edinmeyenleri bilmeden, bırakılacağınızı mı sandınız?..." (9:16).
Bu âyetin açık ifadesi şudur: Şimdi siz tslâmı kabul ettiniz. İslâm'ı gerçek mü'minlerin gayretleriyle ülkede hâkim güç hâline geldiği için değil, Hakk'ın nzası ve iradesi onda olduğu için kabul etmiş olduğunuzu ispatlayacak imtihan konusunda inandırıcı bir delil getirmek mecburiyetindesiniz. Canınızı, malınızı, yakınlarınızı ve sizin için değerli olan herşeyi Allah nzası için ve O'nun yolunda feda etme durumunda hazır olmanız, bu konuda vereceğiniz imtihanın Özünü teşkil eder. İşte ancak o zaman, gerçek mü'minler olarak kabul edileceksiniz. (Mevdûdî, a. g. e., c. IV, sh. 181).
Yine aynı sûrede şu ifadelerin yer aldığım görüyoruz: "Ey mü'minler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi velîler edinmeyin. Sizden kim onları velî tanır (dost tutarsa)sa işte zâlimler onlardır. (Ey Muhammedi) De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticâret(iniz), hoşlandığınız meskenler, size; Allah'tan, Rasûlünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, o halde Allah enirini getirinceye kadar gözetleyin (başınıza gelecekleri göreceksiniz)! Allah, fâsıklar güruhunu (yoldan çıkmış topluluğu doğru) yola iletmez." (9: 23-24).
Bu âyetler açıkça mü'minlerin, Allah'ın yoluna inanmayanlarla müttefik ve dost olmamaları gerektiğini ortaya koyar. Hatta bu kişiler babalan, kardeşleri ve en yakınları bile olsa ve zenginlikleri, mallan veya sürmekte olan ticaretleri onları Allah yolundan alıkoymama-hdır. Bütün bunlar kendilerini Allah yolundan alıkoyuyorsa onlan Allah ve Rasûlü'nün uğruna terk etmelidirler.
Kur'ân, mü'minlere İbrahim aleyhisselâmı örnek verir: "İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misâl var; onlar, kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklannızdan uzağız. Sizi(n taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah'a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirrmştir.'..."(60:4).
Buna göre, Allah'ın düşmanları mü'minlerin de düşmanıdırlar ve onlar mü'minlerden nefret ederler. Dolayısıyla, mü'minler, Allah'tan bağışlanmak dilemedikçe ve O'nun yoluna geri dönmedikçe kâfirlerle ilişkilerini ebediy-yen kesmelidirler. Bu durumda mü'minler Allah'ın merhametine nail olarak, sevgi ve kardeşlik bağlarıyla birbirlerine bağlanmış olacaklardır. Bu, bizim kötülüğe ve inkarcılığa karşı düşmanlığımızı ve nefretimizi gösterir. Tevbeyle Allah'ın sınırlarına dönmeleri, insanların bu husustaki tek çıkar yollandır. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1532, not. 5414).
Mümtehine sûresinin ilk âyeti de aynı konudadır: "Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr ettikleri, Rabb'iniz Allah'a inandığınızdan dolayı Rasûlü ve sizi (yurdunuzdan sürüp) çıkardıkları hâlde siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Eğer benim yolumda cihad etmek ve benim rızâmı kazanmak için çıktınızsa, içinizde onlara sevgi (mi) gizliyorsunuz? Oysa ben, sizin gizlediğniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur." (60:1).
Aynı konu çerçevesinde Mücâdele sûresinde de şu ifadeler yer almaktadır: "Allah'a ve ahi-ret gününe iman eden bir kavmin babalan, oğullan, kardeşleri veya aşiretleri de olsa, Allah'a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. Onlar o kimselerdir ki, Allah kalblerine iman yazmış ve onlan kendinden bir ruh ile (kalb nuru veya Kur'an ile) desteklemiştir..." (58: 22).
Bu âyette, usûl itibanyle iki hususa değinilmiştir. Usûl bakımından, hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavnn bir kişide aynı anda bulunmasmm imkânsızlığıdır. Mutlak olarak bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasûlü'nün düşmanlarına sevgi beslenmesi düşünülemez. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı zamanda sevemez. Dolayısıyla mü'mİnlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkisini sürdürüyorsa, onun mü'minlik iddiası şüpheyle karşılanmalıdır. Bir yanda müslüman olduğunu söyleyip, diğer yanda İslâm düşmanlarıyla dostluklarını sürdürenler nefis muhasebesi yapmalı ve kendilerinin ne olduğunu tesbit etmelidirler. Yani mü'min mi, münafık mı olmak istiyorlar, buna karar vermelidirler. Şayet dürüst kimselerse, bunun ahlâkî bakımdan iki yüzlülüğün en aşağı tabakası olduğunu anlayacaklardır. Sonuçta da, aynı anda iki gemide yolculuk etme çabalarından vazgeçmelidirler. İman, onlardan şu iki şeyden birini tercih etmelerini ister. Gerçekten mü'min olmak istiyorlarsa, İslâm'a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler; fakat ilişkileri onlar için İslâm'dan daha önemli ise, bu defa mü'minlik iddialarından vezgeçmelidirler.
Kur'ân bu konuda, hakkıyla iman edenleri örnek verir. Onlar mallarım, mülklerini, zenginliklerini ve akrabalannı Mekke'de bırakarak, imanlannı korumak için Allah'ın Rasûlü ile Mekke'den Medine'ye hicret etmişlerdi. Bedir ve Uhud savaşlan onlann kâmil mânada imana sahip olduklarını ispatladı. Onlar, Allah ve Rasûl'ünü mal ve müklerinden ve aralannda kan bağı bulunan akrabalarından daha aziz bildiler. Onlar, Allah'ın ve Rasûlü'nün uğruna kendi kabileleri ve en yakınlanyla savaşmaktan asla çekinmediler.
Bedir Savaşında Ebû Ubeyde, babası Abdullah b. Cerrah'ı; Mus'ab b Umeyr, kendi kardeşi Ubeyd b. Umeyr'i ve Hz. Ömer, amcası Hişâm b. Mugîre'yi öldürmüştür. Hz. Ebu Bekir ise oğlu Abdurrahman ile çarpışmaya hazırlanırken Hz. Ali, Hamza ve Ubeyde b. el-Hâris en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Ve-lid b. Utbe'yi öldürmüşlerdir. Hz. Ömer, Bedir esirleri hakkında Rasûlullah @'e; "Yâ Rasûlullah, bunlar seni yalanladılar, yurdundan çıkardılar ve seninle savaştılar; boyunlannı vur" teklifinde bulunmuştur. Aynı savaşta Mus'ab b. Umeyr'in kardeşi Ebû Aziz b. Umeyr esir düşmüştü. Ensardan bir sahabenin onu bağladığını gördüğünde Mus'ab; "Onu sıkı bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla fidye verir" demişti. Bunun üzerine kardeşi Ebû Aziz; "Kardeşim olmana rağmen nasıl böyle konuşursun" diye söylendiğinde Mus'ab; "Şimdi sen benim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni şu anda bağlayan kimsedir" diye cevap vermiştir.
Yine Bedir savaşında Hz. Peygamber @'in damadı Ebû'l-As esir düştüğünde hiç kimse kendisine özel bir muamelede bulunmamış, diğer esirlere nasıl davranılmışsa aynı şekilde davranmışlardır. İşte böylece ihlaslı mü'min-lerin nasıl davrandıkları ve Allah'ın dinine nasıl bağlı oldukları gerçek bir şekilde sergilenmiştir. (Sîret-i Server-i Alem, c. II, sh. 466-467).
Deylemî, Hz. Mu'az'dan mervî olarak Rasûlullah @'ın şu duasını nakleder: "Ey Allah'ım! Bana bir fâcirin, bir fâsıkm bir şey ihsan etmesine izin verme ki, kalbimde ona karşı bir sevgi meydana gelmesin! Çünkü sen, inzal ettiğin vahiyde; 'Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerin, Allah ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin' diye buyurdun!" .
İmân, Hiç Kimse İçin Terkedilemez
Bütün bu izahlardan anlaşılacağı gibi, iman, herhangi bir kimse veya herhangi bir şey uğruna feda edilemez.
Lokman sûresinde yer alan âyette bu husus net olarak ifade edilmektedir: "Biz insana, ana babasını tavsiye ettik. Anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek (karnında) taşımıştır. (Ona gebe kaldığından itibaren tâ doğuncaya kadar günden güne güçsüzleşmiş, ağırlaşmıştır). Onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur. (Bunların hepsi, güç şeylerdir. Onun için biz insana): 'Bana ve ana babana şükret, dönüş banadır.' (diye öğüt verdik). Eğer onlar seni, hakkında bir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonra dönüşünüz banadır; (o zaman ben) size yaptıklarınızı haber vereceğim." (31:14-15).
Ve yine Ankebut sûresinde benzer ifadeleri görüyoruz: "Biz insana, ana babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik. Eğer onlar seni, (gerçekliği) hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, (bu hususta) onlara itaat etme..." (29: 8).
Müslim, Tirmizî, Ahrned, Ebû Dâvud ve Neseî'den rivayet edildiğine göre bu ayet Hz. Sa'd b. Ebî Vakkâs hakkında nazil olmuştur. O, İslâm'ı kabul ettiğinde 18-19 yaşlannday-dı. Annesi Hamne bintü Süfyân b. Ümeyye (Ebû Süfyân'ın yeğeni), oğlunun müslüman olduğunu öğrendiğinde şöyle dedi: "Sen Mu-hammed'i terk etmedikçe ne bir şey yiyip içeceğim, ne de bir gölgede oturacağım. Madem ki Allah'ın emrine göre annenin haklan en öncedir, o zaman bana isyan edersen, aynı zamanda Allah'a isyan etmiş olursun." Hz. Sa'd çok üzülmüştü, gelip bütün olanları Hz. Peygamber @'e anlattı. Bunun üzerine yukarıdaki âyet nazil oldu. Âyetin vurgulamak istediği nokta şudur: Allah'ın yaratıkları arasında ana babamn hakları en üst seviyededir. Ancak ana baba evladlanm şirke zorlarlarsa onlara itaat edilmemelidir. "Eğer onlar seni ortak koşmaya zorlarlarsa" ifadesi, onların herhangi birinden veya her ikisinden gelecek baskının da reddedilmesi gerektiğini vurgular. Sonraki "hakkında bir bilgin olmayan bir şeyi" ifadesi de dikkate değer. Bu ana babaya itaat etmemek için mâkul bir delil oluşturur. Aileler, çocuklarının kendilerine hizmet etme, saygı gösterme ve meşru şeylerde itaat etmeleri konusunda mutlak haklara sahiptirler. Fakat, onların bir kişiyi körü körüne, gerçeklerden habersiz bir şekilde itaate zorlama hakları yoktur. Dolayısıyla bir kimsenin, sadece ana babasının dini olduğu için, onların dinine tâbi olmasının hiçbir sebebi yoktur. Şayet çocuklar ana babalarının bâtıl bir dinde olduklarını farkederlerse, o dini terk etmeleri ve hak dine tâbi olmaları gerekir. Hatta ana baba her tür baskıyı uygulasa da bâtıl olduğunu anladıkla-fj o yanlış yolu takip etmemelidirler. Din hususunda ana babaya bile böyle muamele yapılabiliyorsa, diğer insanlara karşı da aynı tavır gösterilmelidir. Doğru yolu takip ettiğinden emin olunmadığı müddetçe hiç kimse itaat edilip yolundan gidilmeye lâyık değildir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IX, sh 144).
Yine aynı sûrede şu ifadeleri görüyoruz: "Kâfirler, mü'minlere: 'Siz bizim yolumuza uyun, (eğer bu hareketiniz hatâ ise) sizin günahlarınızı biz taşırız' dediler. Oysa kendileri, onların günahlarından hiç bir şey taşıyacak değillerdir. Onlar tamamen yalancıdırlar. Onlar, kendi yüklerini (ağır günahlarını), kendi yükleriyle beraber başka yükleri (başkalarını kandırıp saptırmalarının vebalini) de taşıyacaklar ve elbette uydurdukları şeylerden kıyamet günü sorulacaklar (hesaba çekilecekleridir." (29:12-13).
Kâfirler şöyle iddia ederler: "Öldükten sonra dirilme olmayacak, âhiret ve Hesap günü gibi şeylerden bahsetmek anlamsızdır. Fakat insanların yaptıklarından hesaba çekilecekleri bir öte dünya olduğunu kabul etsek bile, biz sizin günah ve cezanızı yükleneceğimize söz veriyoruz. Onun için siz tasalanmayın, bizi dinleyin, Muhammed'in dininden vazgeçin ve atalarınızın dinine dönün."
Rivayet edilen hadîslere göre Kureyş'in ileri gelenlerinden birçoğu başlangıçta İslâm'ı kabul eden kimselere böyle tavsiyelerde bulunuyorlardı. Âyet-i kerîmede bu kâfirlere şöyle hitap edilir: "Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez." (53: 38).
Bir kimsenin, Allah'ın huzurunda, başka birisinin günahını yüklenmesi ve böylece asıl günahı işleyeni cezadan kurtarması mümkün değildir. Çünkü orada herkes kendi yaptıkları-
nın hesabını verecektir. Hatta böyle olabileceğini kabul etsek bile, kâfirleri cezalandırmak için alev alev yanıp hazır bekleyen cehennemi görünce, hiçkimse dünyada verdiği sözünde durmaya cesaret ve cüret gösteremeyecektir.
Kâfirlerin Bağışlanması İçin Dua Etmek Haramdır
Mü'minler ile kâfirlerin ilgi ve meşguliyetleri birbirlerinden çok farklı olup genellikle hiç bir ortak yanları yoktur. Bu sebeple kâfirlerin bağışlanması yolunda dua etmek mü'minlere yasaklanmıştır. Bu konuda Tevbe sûresinde şöyle denilmektedir: "Akraba bile olsalar, cehennemin halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah'a) ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de mü'minlerin yapacağı bir iş değildir." (9:113).
Bir insanın affedilmesini istemek iki şeyi ifade eder: Birincisi, ona sevgi ve yakınlık duymak, ikincisi ise onun affedilmeye lâyık olduğuna inanmak. İtaatkâr ve vefakâr olduğu hâlde, günahkâr olan bir kimse için böyle şeyler istemek ve dilekte bulunmakta bir beis yoktur. Fakat, isyankâr olduğu açıkça belli olan ve bu tutumunu gizleme ihtiyacını duymayan kimseye sevgi beslemek, ona karşı sempati duymak ve kendi sadakatimizi şüpheye düşürecek bir yaklaşımla bu kimsenin durumunun affedilebilir bir husus olduğunu düşünmek bir kere prensip olarak temelden yanlıştır. Yakın akrabalarımızdan dahi olsa müşrik kimselerin affedilmeleri için duada bulunacak olursak, bu tip suçların işlenmesini de teşvik etmiş oluruz. Çünkü bu tutum, akrabalık bağlarımızı, Allah'a karşı beslediğimiz sadakat ve samimiyetten daha değerli ve üstün kabul ettiğimiz, Allah'a ve O'nun Yoluna duyduğumuz sevginin bütünüyle saf ve katışıksız olmadığı anlamlarına gelir. İsyankârlara karşı duyduğumuz bu sevgi aynı zamanda, diğer suçlular cehennem ateşine atılırken, Allah'ın, âsi olan yakınımıza farklı muamelede bulunarak bağışlamasını arzuladığımız anlamına da gelmektedir. Açıktır ki bütün bunlar sadakat ve samimiyete aykırıdır. İman, Allah'a ve O'nun yoluna olan sevgimizin kesinlikle saf olmasını ve Allah'ın dostunun bizim dostumuz, düşmanının da bizim düşmanımız olmasını gerektirir. Allah'ın, "... (Allah'a) ortak koşanlar için mağfiret dilemeyin" dememiş olması, bunun yerine, "... (Allah'a) ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de mü'minlerin yapacağı bir iş değildir." diyerek ikazda bulunması şuna işaret eder: Kâfirlere, müşriklere sempati duymak ve onların suçlarını bağışlanabilir kabul etmek doğru bir davranış değildir. Bu konuda Allah'tan herhangi bir affın geleceği de ümit edilmemelidir.
Herkesle Kurulacak İlişkilerin Yapısı
Bu hususta kâfirlere, sadece imanı konularda sempati duyulmasının yasaklandığına iyice dikkat edilmesi gerekir. însanî ilişkilere gelince ki, bu da kişinin kendi akrabasmının haklarını gözetmesini, sevgi beslemesini, sempati ve merhamet hislerini taşımasını ve onlara karşı dostane duygulara sahip olmasını gerektirir ve kesinlikle yasak değildir. Aksine bu tür davranışlar bir fazilet olarak kabul edilir, îster mü'min ister kâfir olsun, bir akrabamıza karşı bütün dünyevî vazifelerimizi yerine getirmemiz gerekir; onun derdine ortak olmalı, muhtaç ve yetim olanlarına destek sağlamalı, hasta ve yaralı olanlarına, müslüman olup olmadıklarına bakmaksızın olabildiğince yakınlık ve ilgi göstermeliyiz. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 235-236).
Kur'ân bu konuda İbrahim peygamberi misâl gösterir: "İbrahim'in babasına dua etmesi, sadece ona yaptığı bir vaadden ötürü idi. Fakat onun bir Allah düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok içli ve yumuşak huylu idi." (9:114). İbrahim aleyhisselâm babasına "...Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı pek lûtufkârdır" (19: 47), "Ve sapanlardan olan babamı da bağışla. (Kulların) diriltilecekleri gün, beni utandırma! O gün ki, ne mal, ne de oğullar fayda vermez." (26: 86-88) ve "... Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah'tan (gelecek) hiç bir şey(i önle-mey)e gücüm yetmez..." (60: 4) diye söz verdiğinden dua etmişti. Çünkü Hz. İbrahim vatanından ayrılırken babasına vaatte bulunmuştu. Hz. İbrahim'in babasının affedilmesi için kullandığı ifade ve tonun bile çok ihtiyatla seçilmiş olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat, İbrahim aleyhisselâm, kendisi için duada bulunduğu ve affını istediği şahsın, açıkça Allah'a karşı gelmiş bir âsi ve O'nun Yo-lu'nun amansız bir düşmanı olduğunu farke-dince artık onun hakkında ihtiyatlı bir üslûpla da olsa dua etmekten bizzat kaçınmış ve Allah'tan ona gelecek herhangi bir şeyi önleme gücüne sahip olmadığım açık ifadelerle ilân etmiştir. Hatta bu kimse, kendisini sevgi ve ihtimamla besleyip büyüten babası dahi olsa bu durum değişmedi. Bu âyetler, inananlarla inanmayanlar arasındaki olması gereken ilişkiyi ortaya koyar. İnsanî dostluk ilişkileri, sevgi beslemek, merhamet ve şefkatle muamele herkese karşı sürdürülebilir. Fakat buna rağmen kâfir ve müşrikler birer muhalif olarak telakki edilir ve imanî konularda onlarla herhangi bir uzlaşmaya varılamaz.
Kâfirlerle Yakın İlişki Kurulamaz
Müslümanlar inanmayanlarla ne evlenebilir ne de onlardan miras alabilir. Çünkü onlar apayrı insanlardır. "...Eğer onların (gerçekten) inanmış olduklarını anlarsınız, onlan kâfirlere döndürmeyin. Ne bu(kadı)nlar onlara helâldir; ne de onlar bunlara helâl olur..." (60:10).
Bakara sûresinde ise şu ifadeleri görürüz: "Allah'a ortak koşan kadınlarla, onlar iman edinceye kadar, evlenmeyin. (Allah'a ortak koşan kadın), hoşunuza gitse dahi, mü'min bir cariye, müşrik (olan hür) bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekler de iman edinceye kadar, onlarla (kadınlarınızı) evlendirmeyin. (Allah'a ortak koşan hür bir erkek) hoşunuza gitse dahi, mü'min bir köle, müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. (Zira) onlar ateşe çağırıyorlar. Allah ise, izniyle cennete (girmeye) ve mağfirete çağırıyor..." (2: 221).
Mü'minlerin müşriklerle evlenmelerinin yasaklanmasının sebebi "onların cehennem ateşine" çağırmasıdır. Yani bu tür ilişkiler nıü'minleri şirk yollarına yöneltebilir. Çünkü eşler arasındaki ilişki sadece cinsî değil, aynı zamanda ruhî ve kültürel bir ilişkidir. Müslüman bir eşin müşrik bir eşi etkileyip onu, ailesini ve çocuklarını şirk yollarına düşürmesi de aynı derecede mümkündür. Büyük bir ihtimalle böyle bir evliliğin sonucu olarak, aile içerisine İslâmî ve gayri İslâmî bir hayat tarzı yerleşecektir. Bir gayri raüslim bunu kabul edebilir, ancak bir müslüman kabul edemez. İslâm'a samimi olarak inanan bir kimse, sadece kendi nefsini tatmin etmek için böyle bir riske atilamaz. Aksine, kendisini veya en azından çocuklarını küfre, isyana ve şirke götürebilecek bir şeyi yapmaktansa arzularını bastırmayı tercih eder. Aynı şekilde inanan ve inanmayan birbirinin vârisi olamaz.
Usâme b. Zeyd tarafından Rasûlullah @'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Müslüman kâfire; kâfir de müslümana mirasçı olamaz." (Buhari, Müslim, Ahmed, Neseî, Tirmizî, İb-ni Mâce ve Ebû Dâvud). Abdullah b. Amr'ın rivayetine göre, Rasûlullah @: "iki millet ehli birbirine mirasçı olamazlar." buyurmuştur. (Ebû Dâvûd ve İbni Mâce. Tirmizî, Câbir'den rivayet etmiştir).
İslâm Ümmetinin Mahiyeti
Bu prensipler üzerine kurulmuş bir hizib diğer milletlerden oldukça farklı eşsiz bir millettir. Aslında buna, teknik olarak bu terimin her zaman kullanıldığı anlamıyla millet denemez; bu nedenle Kur'ân bu terimin mahiyetini ve önemini vurgulamak için farklı kelimeler kullanmıştır. Aşağıdaki meali verilen âyetlerde ümmet in eş anlamlısı olan hizip kelimesi kullanılmıştır. Mâide sûresinde şu ifadeleri görürüz: "Kim Allah'ı, O'nun Elçisini ve mü'minleri dost tutarsa (bilsin ki) galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın taraftarları (hizbi)dir." (5: 56). Mücâdele süresindeki âyet ise şu mealdedir: "Allah'a ve ahiret gününe iman edenler... İşte onlar, Allah'ın hiz-bi(partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbi(partisi)dir." (58: 22).
Bu âyetlerin her ikisinde de, Kur'ân, kendisini tamamen Allah'ın hizmetine adamış topluluk anlamına gelen Hizbullah (Allah'ın hizbi) kelimesini kullanmıştır. Uluslar ırk ve soy temeline göre oluşur, ama hizipler (partiler) ise ilkeler esasına göre kurulur. Bundan dolayı, gerçekte mtislümanlar bir ulus değil, bir hi-zib(parti)dirler. Çünkü onları dünyanın geri kalan kısmından ayırıp bir araya getiren husus, onların bir ilkeler bütününe inanıyor ve onu takip ediyor olmalarıdır. Kendileriyle ortak ilkeleri olmayan insanlarla, aralarında kan bağı dahi olsa ilişkileri olamaz.
Bu sebeple Kur'ân yeryüzü üzerinde sadece iki hizib{parti)den söz eder: Bunlardan birincisi Allah'ın hizbi (Hizbullah), diğeri ise şeytan hizbi (Hizbuşşeytan)dn. Prensipte aralarında farklılıklar olmasına rağmen, Kur'ân müslümanlarm dışmdakileri düşünce ve hareket tarzlarının İslâmî olmaması yüzünden tek bir parti olarak görür ve Önemsiz bir takım farklılıklara rağmen, onlar şeytanın yolunu izleme konusunda birlik içindedirler: "Şeytan onları istilâ etmiş (ruhlarına hâkim olmuş), onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. Onlar şeytanın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki şeytanın hizbi(partisi) kaybedecektir." (58:19).
Diğer yandan ırk, renk, dil, ülke ya da tarihî gelenek ve hatta ataları arasındaki derin husumeti ve kan davalarının olmasını gözetmeksizin, Allah'ın gösterdiği hayat tarzını takip etmeyi kabul edenler, doğrusu Allah'ın hizbine (HizbuUah'a) katılmış olurlar. Onlar Allah'ın hizbine girer girmez, şeytanın partisiyle olan bütün ilişki ve bağlarım kesmiş olurlar. (8i-ret-i Server-i Âlem, c. II, sh, 477).
Kur'ân'da müslümanlann hizbi (partisi) yerine kullanılan bir başka kelime ise ümmettir [Bakara (2): 128, 143 ve Âl-i İmran(3): 104, 110].
Bu kelime hadislerde de birçok defa kullanılmıştır. Ümmet, bir takım ortak gayelerle sınırlı bir hizib demektir. İş birliği için bazı ortak davaları olan kişilerin bir araya gelmesine ümmet denir. Belli bir zamanda yaşayan insanlar da, aynı çağda yaşıyor olmalan yüzünden ümmet dîye isimlendirilir. Yine, aynı ırk ya da ülkeye mensup olan insanlar da birer ümmeti teşkil ederler. Fakat müslümanlann bir ümmet olarak isimlendirilmesi, aynı ırktan ve ülkeden olmalan ya da ekonomik çıkarlan sebebiyle değil, hayatlarındaki misyon ve müşterek ilkelere sahip olmalanndandır. "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110). "Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun..." (2:143).
Bu âyetler açıkça gösteriyor ki "müslüman" kelimesi, gerçekte uluslararası bir hizbin (partinin) adıdır. Müslümanlar, dünyanın her yerinden ve her ulusundan, belli ilkeler bütününe inanan bir cemaat (hizib) olarak seçildi. Gayeleri belli bir programı benimsemek ve bunu tesis etmekti. Değişik yer ve ulustan gelmiş olmalan ve tek hizip (parti) olduktan sonra diğer topluluklarla bağlarını koparmalarından dolayı, bunlar bütün insanlığı temsil eden vasat (orta) bir ümmettirler. Fakat her toplulukla ilişkilerini kestikten sonra müslü-manlar bu uluslarla bir başka ilişki kurdular.
Müslümanlar, belirli sınırları aşmayan, orta yolu izleyen, diğer milletlere karşı âdil davranan ve diğer milletlerle olan ilişkilerini hak ve adalete dayandıran doğru ve asîl bir toplumdur. İnsanlığa şahit olma hususunda müs-lümanlar dünyaya Allah'ın vekilleri ve askerleri olarak tayin olunmuşlardır. "Siz, insanlar için çıkanlmış en hayırlı bir ümmet oldunuz" ifadesi onların evrensel ve uluslararası misyonunu belirtir. Müslümanların vazifesi, Allah'ın, Elçisi Hz. Muhammed'e indirmiş olduğu amelî sistemi bütün aklî, maddî ve manevî kaynaklan kullanmak suretiyle dünyada tesis etmektir. (Siret-i Serveri Âlem).
"O, Rasûlünü hidayetle ve hak dinle gönderdi ki (Allah'a) ortak koşanlar hoşlanmasa da o(hak din)i, bütün dinlerin üstüne çıkarsın." (9: 33).
Bu âyet Hz. Peygamber @'e yüklenen vazifenin açık bir programıdır. O'nun vazifesi, Allah indinden getirmiş olduğu Hidayet ve Hakk yolunu, diğer hayat tarzı ve sistemlerinin üzerine hâkim kılmaktır. Bir başka İfadeyle Rasûlullah @, Allah'ın yolu diğer hayat tarzlarının keyfî hâkimiyeti altında da olsa varlığını sürdürsün diye gönderilmemiştir. O, göklerin ve yerin Hâkimi tarafından, kendi yolunun başka yollar üzerine hâkim kılınması için gönderildi. Eğer yeryüzünde herhangi bir bâtıl hayat tarzına izin verilecekse, bu ancak böylelerinin cizye ödeyen zımmîlefin fıkhî durumlarına uygun olarak, İlâhî nizamın sınırları dahilinde himayeye izin verilebilir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 187).
Rasûlullah @, Allah'ın hizbi (partisi) yerine "cemaat" kelimesini de kullanmıştır. Bununla birlikte hizib, ümmet ve cemaat kelimelerinin her üçü de İslâm toplumunun niteliğini belirtmek için kullanılır. Müslüman toplumun, kavim, halk, ulus gibi diğer grup ve par-ti(hizib)lerden farkını göstermek için, Rasûlullah @'in özellikle cemaat, ümmet gibi kelimeleri kullandığını görüyoruz. Ulus-ka-vim-nıillet kelimelerinin kullanımına bağlı olarak bir kimse herhangi bir hayat biçimini ya da ilkeleri benimseyebilir ve içinde doğup kendi ismiyle, ailesiyle ve kültürüyle bağlı olduğu bir ulusa ait olabilir. Fakat hizib, ümmet ve cemaatte asıl önemli olan şey hayat tarzı, ilkesi ve gayesine bağlılığıdır. Bu hizib, aynı ilkelere inanan ve onları icra eden insanlar tarafından kurulur. Aynı ilkelere ve hayat tarzına inanmayanlar onun mensubu olamazlar. Bu, evrensel ilkeler temeline dayalı olarak kurulan ve bütün insanlığa program sunan bir parti veya ümmettir. Irk, renk, dil ve kültürlerin üstüne çıkarak ulvî bir gaye ve hedefe varmak için çalışır. Ahlâk kurallarından, ferdî davranışlara ve hatta sosyal sistemin ayrıntılarına kadar hayatın her alanına nüfuz ederek, düşünce ve inançları bir kalıp içinde şekillendirmek ister. Daimi bir kültür ve kendine has bir medeniyet tesis etmeye çalışır. Bir hizip (cemaat) olmasına rağmen, belli bir ülkenin veya ulusun parçası değildir. Her türlü ulusçu taassuptan uzaktır. Bu hizbin (cemaatin) en önemli misyonu, değişik uluslar tarafından, ırk, renk, dil, ülke ve gelenek esasına göre oluşturulmuş bütün peşin hükümleri yıkmak; her türlü ırkî ve tarihî geçmişe dayalı statik ulusçuluk yerine rasyonel bir toplum oluşturmak; yeryüzündeki bütün insanları kendi prensip ve kültürü üzerinde birleştirmektir. Bu anlamda bir milliyet olmalarına rağmen temelde bir hizip (cemaat) olarak kalırlar. Çünkü insanların bu topluluğa bağlılıkları veya mensubiyetleri gayri iradî değil, bir hayat tarzının bilinçli olarak takip edilmesinden dolayıdır.
Müslüman cemaati, hayatın bütünüyle anlaşılmasını sağlamaya, sürekli bir kültür ve medeniyet oluşturmaya ve dünya birliğinin (Ümmet, millet) temelini atmaya çalışan bir mahiyete sahiptir. Bu açıdan bakıldığında bu insanlar, dünyanın ırkî ve tarihî uluslarından ayrı olarak kendi hayat görüşü ve sosyal felsefeleri yönünde bir medeniyet tesis etmek istedikleri İçin bir millet olarak isimlendirilebilirler. Fakat bu anlamda bir çeşit millet olmasına rağmen, gerçekte o bir hiziptir. Onun hayat tarzı takip edilmedikçe ve ona inanılma-dıkça, sadece doğuma bağlı olarak mensubu olunamaz. Aynı şekilde, herhangi bir ulusa mensup olarak doğan, fakat düşünce ve davranışlarını İslâm'ın hayat tarzına göre şekillendiren bir kimsenin de, bu ümmete katılmasına hiçbir engel yoktur.
Evrensel Kardeşlik (Dünya Toplumu)
Hz. Muhammed @ 'in insanlığa en büyük ve en asîl katkısı, getirmiş olduğu "Evrensel Kardeşlik" kavramıydı. O, insanlığın evrensel kardeşliğinin temelini atarak her türlü ırk ve renk ayrımını, -hatta uzun zamandır inanların birliği ve dayanışmasını engelleyen coğrafî engelleri- kaldırdı. İnsanlara, makûl ve ikna edici tarzda, ana babalarının yaratıcısının bir Allah olduğunu, dolayısıyla, insanlar ve milletler arasında aynm için hiçbir sebep olmadığım anlattı:
"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabb'inizdenkorkun..." (4: 1).
Bu âyet, "Evrensel Kardeşlik" fikrine İki açıdan destek verir. Birincisi, kâinatın ve insanlığın yaratıcısı tektir. Bundan dolayı bütün insanlık Rab (Terbiye edici) ve Hakim (Hüküm koyucu) olan Allah'a bağlıdır. Bütün mahrukat madden ve manen bir birlik içindedir. Aralarında görülebilecek her türlü ayırım ve bölünme suni olup bunlardan vazgeçilmelidir.
İkinci olarak, köken itibariyle bir ana-baba-dan geliş biyolojik ve hissî bir bağın varlığını ortaya koymaktadır. Bu vakıa da, her ne suretle olursa olsun insanların birbirlerine karşı bir üstünlük veya ayrıcalık gerekçesi bırakmaz. Hz. Peygamber @, bir hadislerinde kardeşlik bağlarını şöyle vurgulamıştır: "Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Herkes atalarıyla övünmekten vazgeçsin. Böyle yapanlar Allah nazarında en aşağı kimseler olacaktır." (Bezzâr). Ayrıca şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ Kıyamet günü sizin soyunuzu sopunuzu sormayacaktır. Şüphesiz ki O'nun nazarında en üstününüz, kötülüklerden en çok sakınanınızdır." (İbnİ Cerîr).
Bu öğretisiyle İslâm renk, ırk, dil, soy, ülke ve milliyet aynmlannın olmadığı evrensel bir kardeşlik tesis etmiştir. Bütün insanlar, Hâlık(Yaratıcı)ları ve Rab(terbiye edici)leri bir tek ilâh olan Allah'a iman bağıyla bağlanmışlardır: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Bana, ilâhınız, ancak bir tek ilâhtır; diye vahyolunu-yor, (nasıl) siz müslüman olacak mısınız (bu inancı kabul edip taptığınız putları bırakacak mısınız)?" (21: 108). Ve O'nun Hükümranlığına teslim olanlar için dendi ki: "Muhakkak mü'minler kardeştirler..." (49: 10).
Bu kardeşlik kavramı İslâm'ın en ulvî ve asîl sosyal idealidir. Hz. Peygamber @ evrensel manevî, ahlâkî ve sosyal davranış prensiplerini gözler önüne sermiş ve böylece evrensel dünya toplumuna giden yolu başlatmıştır.
Nisa suresinde yer alan bir âyette şu ifadeleri okuyoruz: "Erkek veya kadından her kim müslüman olarak salih bir amelde bulunursa, işte öyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar." (4: 124).
Buradan Allah'ın Hükümranlığının tanınması ve güzel amellerde bulunulması, evrensel kardeşliğin bir mensubu olabilmenin ve cennete kavuşmanın iki şartıdır. Nahl sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Erkek ve kadından her kim mü'min olarak iyi bir amel işlerse, onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatınz (daima huzur içinde bulunur, hâlinden memnun olur. Âhirette ise) onlann ücretini yaptıklannın en güzeliyle veririz." (16: 97).
Bu durum Asr sûresinde de tekrarlanır: "Asra andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak iman edip, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabn tavsiye edenler başka (onlar ziyandan kurtulmuşlardır)." (103: 1-3).
İyiliği emredip, kötülükten sakındırmak zaman ve mekân sınırlarını aşan bir başka prensiptir ki âyette şöyle ifade edilmektedir: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110). "Onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men'ederler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir." (3:114).
Bu husus, mü'minlerin hakiki vasıflannın tarif edildiği diğer âyetlerde de zikredilmektedir: "Mü'mİn erkekler ve kadınlar, birbirlerinin velîsidir. İyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler..." (9: 71). Bu âyetlerde, doğruluk ve adalet prensibleri-ne bağlı Evrensel Toplumu oluşturan, gerçek mü'minlerin başlıca özellikleri zikrolunmuş-tur. Hepsi de hayırlı işlerle meşgul olup kötülükten nefret ederler, gece gündüz Allah'ı zikrederler ve O'nu anmaksızın geçen bir hayat düşünmezler, Allah yolunda harcarken çok cömerttirler, herhâlûkârda Allah'a ve Rasûlü @ 'ne itaat ederler. İslâm toplumu takva, doğruluk ve adaletin yaşayan şahitleri olmalıdır. (4: 48, 49, 58, 105, 107, 135). Onun sözleri ve amelleri, dünyaya takva, doğruluk ve adaletin anlamını göstermeye yetmelidir. Böylece sözkonusu âyetler bu gibi evrensel prensiplerin önemini vurgulayarak "Evrensel İslâm Toplumu"nun temellerini vazetmektedir.
Evrensel Kardeşlik
Başlangıçta, insanlık tek bir aileydi, sayılan arttıkça yeryüzünün değişik bölgelerine dağıldılar ve bundan dolayı değişik gruplar arasında farklılıklar doğdu. "İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyan-cılar olarak gönderdi; anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber gerçekleri içinde taşıyan kitâb indirdi..." (2: 213). Yunus sûresinde şu ifadeler yer alır: "İnsanlar, bir tek ümmetten başka birşey değildi, sonradan aynlığa düştüler..." (10:19). Bu âyet, insanlığın birliğini teyit ederken Danvin'in evrim teorisini bütünüyle reddeder.
Darwin'in evrim teorisine göre, insan dinî hayatına karanlıkta başladı, sonra tabiata ve diğer tanrılara ve sonunda tek Tanrı'ya tapmaya başladı ama diğer tanrıları da onunla ilişkilen-dirdi. Kur'ân bu görüşü tamamen reddeder ve insan hayatının tam ilâhî aydınlık içinde başladığını vurgular. Allah ilk insan Hz. Âdem'i yarattığı zaman O'na gerçeği Öğretti ve O'na doğru yolu gösterdi. Hz. Âdem'in nesli uzun süre O'nun yolunu takip etti. Hepsi de tek bir ümmetin mensubuydu. Sonraları, bazısı yeni yollar izlemeye ve yeni dinler icat etmeye başladılar. Ve onlar bunu gerçek kendilerine tamamen gösterildiği hâlde böyle bir yola tevessül ettiler. Yanlış yola sapan bu insanları tekrar Doğru Yol'a davet için peygamberler gönderildi. Onlar, yeni dinî topluluklar tesis etmek üzere değil, ilk insanın yeryüzündeki hayatiyetiyle başlayan Allah'ın vahyettiği ilk dine onlan geri çevirmek için gönderildiler. Aşağıdaki âyet şu sözlerle bunu doğrulamaktadır:
"İnsanlar, bir tek ümmetten başka birşey değildi, sonradan ayrılığa düştüler..." (10:19).
Enbiyâ sûresinde de benzer ifadeleri görürüz: "İşte bu sizin ümmetiniz, bir tek ümmettir. Rabb'iniz de benim. Yalnız bana kulluk edin. (Ama insanlar) işlerini aralarında parçaladılar (Allah'tan gelen dîni parça parça ettiler, ayrılığa düştüler); hepsi (sonunda) bize döneceklerdir." (21:92-93).
Mü'minûn sûresinde ise şöyle beyan edilir: "Ve işte sizin bu ümmetiniz, bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb'inizim, benden korkun. Fakat işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitâblara ayırdılar. Her fırka kendi yanında bulunan (din veya kitâb)la sevinmektedir." (23: 52-53).
Bu âyetlerden de açıkça anlaşılabileceği gibi insanlık aynı ana babadan gelen, aynı Allah'a inanan ve şahsî olduğu kadar sosyal faaliyetlerinde de doğruluktan, gerçekten ve adaletten sapmayan tek bir ümmetti. Ne zaman, bozuldular ve yanlış yollar icat ettiler, Allah doğru yola davet için peygamberler gönderdi. Bazıları onların davetini kabul etti ve Sırat-ı Müstakim (doğru yol)e uydular. Bazıları da hevâ ve heveslerini ilâhlaştırarak sapık yollarında devam ettiler. Bununla beraber, Allah'ın elçileri, sürekli olarak insanları doğru yaşamaya davet ettiler. Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, bütün insanlık ırk, renk, dil, inanç ve kültür farklarına rağmen tek bir ümmettir. Bundan dolayı bütün kavimlere ve uluslara, yani insanliğa eşit saygı ve adaletle muamele edilmelidir. Bu, Hz. Muhammed @'in getirdiği tâlim ve terbiyenin hedeflerinden biriydi. Henüz, tatbikata geçirilmemekle beraber, bu kavram artan bir alâka ile dünya sakinleri tarafından kabul edilmektedir.
Bu bölüm Celaleddin Şencan tarafından çevrilmiştir.
BEŞİNCİ BÖLÜM
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
MÜKEMMEL İNSAN
KISIM 1
AHLÂKI VE SÜNNETİ
Bütün peygamberler, rasûller, reformcular ve din kurucuları içinde takipçilerine bütün meselelerini çözmeye muktedir tam ve mükemmel bir hayat Örneği bırakmak sadece Hz. Muhammed @'ın mümeyyiz vasfı olmuştur. Bu örnek hayat, insanların söz ve amellerini, kalp ve ruhlarını, hâl ve hareketlerini, ahlâklarını, medeniyet ve kültürlerini ıslâh etmiştir.
O'nun hayat tarzı sadece mükemmel olmakla kalmayıp insan hayatının her yönünü ve sahasını kuşatmaktadır. Bu hayat tarzı kadın-er-kek bütün insanlara hayatlarının her alandaki mes'elelerini doğru ve âdil bir şekilde çözmelerini sağlayabilecek bir rehberlik vadetmek-tedir. Bu hayatın İlkeleri ve hükümleri sâde ve her düzeyde insanın anlayabileceği şekildedir. Bu hayat tarzı insanların manevî müke-melliğe erişmelerini sağladığı gibi geçici arzularını karşılarken de hakiki tatmin ve huzurlarım temin eder.
Hz. Muhammed @ çok çeşitli mes'elelerimizi çözmemiz, hakiki ve ebedi huzur ve mutluluğa kavuşmamız için bize sâde reçeteler sunmuştur.
Sünneti vasıtası ile ahlâk ve davranışlar konusunda dersler vermiştir. Kazandığı her şeyi fakirler ve muhtaçlar arasında dağıtarak infa-kı; Mekke ve Huneyn fatihi olarak düşmanlara karşı müsamaha ve âlicenaplığı, yönetici ve hâkim olarak adalet ve eşitliği; muzaffer orduların komutanı olarak düşmanlara karşı güvenilirliği ve barışı; tüccar olarak iş hayatında doğruluğu; bir eş ve baba olarak ise sevgi, şefkat ve nezaketi öğretmiştir. Yaşadığı bütün bu ahlâkî değer ve faziletler ile insanları, yolunu takip ederek ahlâkî, ruhî ve maddî yönlerden kendilerini zenginleştirmeye davet etmiştir.
Bütün bu anlatılanlardan insanlık için sadece Hz. Muhammed @ gibi et ve kemikten müteşekkil, sıradan bir insan gibi yaşamış, fakat aile fertleri ve diğer insanlarla arasında hayatın değişik sahalarında cereyan eden olaylarla ilgili davranışları bakımından insanlığın çok fevkine yükselmiş bir kişinin iyi ve uygun bir örnek teşkil edebileceği sonucuna varmak isabetli bir yaklaşımdır.
KISIM 2
KÂMİL VE ÎDEAL İNSAN
Kâmil ve ideal insan: "Hz. Muhammed @'in günlük hayatı" adlı kısımda açıkladığımız gibi Hz. Muhammed @ çok sâde fakat o derece mükemmel ve kuşatıcı bir hayat yaşadı. Rasûlullah @ evlendi, çocuklar edindi ve hayatın bu alanında koca ve eşi (veya eşleri), baba ve çocuklan arasındaki insanî ilişkiler ile ilgili müstesna ilkeler bıraktı. Meslek olarak ticaret ile iştigal etti. İş anlaşmaları ve iktisadî konularda insanlığın faydalanabileceği dengeli ve örnek bir ekonomik sistemin tesisi için eşsiz fikirler sundu.
Halkın ihtiyaçlarım karşılamak için belirli kanunlar yapmak zorunda kaldı. Bunu yaparken kanun koymanın esasları ve hikmetleri hususunda önderlik etmiş oldu. Yasamaya rehberlik teşkil edecek doğru ve âdil kanunlar ve düzenlemeler getirdi. Yine bir hâkim olarak kanunların tatbikinin, kanunları belirli davalara uygularken tarafsız kalmanın ve fertlerle devlet arasında olduğu gibi fertlerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarında karar vermenin anlam ve önemini gösterdi.
Hz. Muhammed @ kendisini insanüstü veya ilâhî bir güce sahip biri olarak değil sadece diğer insanlar gibi maişeti için çalışan ve sâde bir hayat süren bir insan olarak gördü. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed @ ile diğer insanlar arasında söz ve amellerinde kemâle eriştiği ve insan faaliyetinin her sahasında insanlığa mükemmel bir örnek teşkil ettiği İlahi Rehberliğe nail olması bakımından bir fark vardı.
Olayın tarihî yönü: Tarihte şüphesiz yüksek ahlâkî hasletlere sahip ve ideal bir hayat sürmüş olan büyük peygamberler vardır, ama tebligatları olduğu gibi hayatları (sîretleri) da bizlere sahih ve mükemmel şekliyle ulaşamamıştır. Örnek ve ideal teşkil edebilmeleri için hayat tarzları, yaşantıları ve mücadeleleri tari-lıen belgelenmiş, gerçek ve somut olmalıdır; sadece isimlerden ve doğdukları, yaşadıkları, yüksek faziletler vazetmiş oldukları ve bu dünyadan göçtükleri gibi muhtasar hakikatlerden kalmamalıdır. Eğer doğruluğu mes-nedsiz ve şüpheli olursa bu hayat hikâyeleri her türlü çekiciliği, güzellik ve inceliğine rağmen insanların düşüncelerini değiştirmekte etkisiz kalacaktır. Bu sebeple bu büyük insanların hayatlan sıradan insanların da inanabilmesi, kanaat sahibi olabilmeleri, ders çıkara-bilmeleri ve uygun örnekler alabilmeleri için tarihen olarak gerçek, hakiki ve doğru olmalıdır. Ancak bu şekliyle bir hayat tarzı tarihî olarak uygun, bir amaca yönelik ve anlamlı gözükebilir. Böylece bu örnek, sıradan insanlar tarafından kolayca ve özgürce benîmsene-bilir ve esas ve uygulamaları hayatlarını düzenlemek ve düzeltmek gayesiyle taklit edilebilir. Bu hayat tarzı bilmeceye benzer karışık bir akide ve uygulanması bir yana, kavranması ve anlaşılması bile insanların kapasitesinin üstünde bir takım ütopik felsefeler ihtiva etmemelidir.
Tarihî bir hakikat, somut bir varlık ve bir beşer olduğu ispatlanabilir olan en kâmil insan bu esaslar ışığında değerlendirilecektir. Tarihî olarak gösterilebilecek bir başka nokta ise öğreti ve uygulamalarının mâkul ve hayata tatbik edilmeye elverişli oluşudur. Bu öğreti ve uygulamalar insanların hayat düzenlerinin fikrî ve amelî olarak geliştirmelerine ve böylece gündelik telâşı içinde dahi mutlu ve huzurlu bir hayat sürmelerine yardımcı olabilecek yeterliliktedir. (Seyyid Süleyman Nedvi, Muhammed The Propheî ofPeace, Lahore).
Hinduizm, bütün diğer dinî inanışlardan eski olduğu iddiası ile ortaya çıkmakta ise de bütün kahramanları bir hayal ve efsane dünyasına ait gibi görünmektedir. Varlıkları tarihî delillere dayanmamaktadır; en rağbet edilen simaları Ramayona (Ram Çandra) ve Mahab-barta (Krişna) bile tarihî şahıslar araşma girememektedirler. Çünkü tarihî dayanakları çok önemsiz ve sathî birkaç bilgiden ibarettir. Gerçek olmaktan çok hayal mahsûlü gibi görünmektedir. Herhangi biri tarafından Örnek alınmak yerine efsanevî şahıslar olarak incelenmeli ve değerlendirilmelidirler. Zerdüşt dininin kurucusunun hayat hikâyesi de belirsiz-lik örtüsüyle sarılmıştır. Pek çok batılı tarihçi onun tarihî varlığını ispata çalıştılar ve hayatı ile ilgili birbiriyle çelişen ve çatışan deliller buldular. Bu deliller hiçbir şekilde sıradan insanlar için mükemmel bir hayat rehberi olabilecek seviyede kabul edilemezler. Hayatı hakkında ancak çok çapraşık ve güvenilir olmayan bilgiler elde edilebilmiştir; elde edilen bu bilgiler ise tarihî diye nitelenebilecek olaylardan sayılmamaktadır. Ayrıca bu dinin kurucusunun, insanların problemlerini çözmelerine rehberlik edecek ve model olacak hiç bir amelî ve somut hayat tarzı ortaya konamamıştır. (S. S. Nedvî, a. g. e.).
Budizm hâlen yaşayan, kültür ve medeniyeti varlığını sürdüren bîr dindir. Fakat Buda'nın hayat tarzı korunamamıştır. Günümüzde onun hayatı hakkında çağımız insanının problemlerini çözmede mükemmel bir model teşkil edebilecek nitelikte tarihî hiçbir bilgi ve delil yoktur. Jainizm'in (Hindu dininin bir kolu) kurucusunun ve diğer Çinli bilgelerin hayatları hakkında bilinenler Buda hakkında bili-nenlerinkinden daha belirsiz ve muğlaktır. Takipçilerinin söylediklerini ve anlattıkları hayalî hikâyeleri bir tarafa bırakırsak hayatları hakkında tarihî olarak çok az şey bilinmektedir.
Yine bunun gibi başta Nuh, İbrahim, Hud, Salih, İshak, Yakub, Zekeriya ve Yunus olmak üzere, Sami kavminden pekçok peygamberin adını bilmekteyiz. Fakat hayatlarının sadece az bir kısmı bilinmektedir. Haklarında kısa, eksik ve birbiriyle bağlantısız olaylar ve kıssalar vardır. Hiç bir Sami peygamberin hayatı, insan hayatı için, beşikten mezara kadar taklit edilme yeterliliğinde bir model teşkil edebilecek derecede bilinmemektedir. (S. S. Nedvî, a. g. e.). Pek çok tarihçi Yahudi kitaplarının içindeki bilgileri şüphe ile karşılamaktadırlar. Tevrat'ta pek çok çelişkili ifadeler vardır. Alman âlimlerine göre Eski Ahid çelişkiler ve tutarsızlıklarla doludur. (Encyclo-paedia Britannica, 'Bİble'). Bu durum Sami peygamberler hakkındaki bilgi ve malzemeye güvenilemeyeceğini göstermektedir.
Hz. İsa'nın hayatı ise İsa @ tarafından değil, havarileri tarafından yazılmış olan dört İncil'de bulunmaktadır. Bunların ne zaman ve hangi dilde yazıldıkları hakkında hiç bir tarihî belge ve kayıt yoktur, İsa @ hakkındaki gerçekler de net değildir. Bu İncülerin bazı şahıslara affedilmelerine rağmen, bu kişilerin kim olduğu konusunda kesin bilgi bulunmamaktadır. Bazı modern rasyonalistler ve Amerika'lı bilim adamları İsa'nın tarihî bir şahsiyet olduğundan bile şüphe etmektedirler. İncil'de İsa @'a atfedilen olaylara benzer inançların Yunan ve Roma mitolojisinde de bulunmasından dolayı bu görüş bilhassa kuvvet kazanmıştır. Yine bu sebeple İsa @'a ve hayatına ilişkin kayıtların sıhhati şüphe götürür ve tarihî değeri azdır. Bunlara ilave olarak, bu gayri sahih kaynaklardan neşv-ü nema bulan tasvir, bir insana değil; mucizeler yaratmış bulunan 'Allah'ın oğlu'na aittir. Hz. İsa @'ın hayatının sathî ve eksik, ancak, olağanüstü hususiyetleri onu dünyevî değil ulvî bir varlık halinde sunmaktadır. Hepsinin ötesinde, insanlara bütün çağlarda mükemmel bir model teşkil edecek pratik bir hayat tarzı ve hayat örneği bırakmamıştır.
Kemâl: Sözleri ve yaşayışı bütünüyle korunmuş, gerçek hayatın karmaşası içinde yaşamış ve hayatı bütün ayrıntıları ile net ve açık olarak bilinen bir kişi ancak insanlara rehber teşkil edebilecek mükemmel bir model ve ideal olarak kabul edilebilir. Büyük peygamberlerin, reformcuların ve din kurucularının hayatını incelediğimizde sadece Hz. Muhammed @ 'in hayat tarzının yukarıdaki özellikleri haiz olduğunu görüyoruz. Hz. Peygamber @ her bakımdan diğerlerinden daha dolu ve mükemmel bir hayat yaşamıştır. Hayatının bütün ayrıntıları sahih olarak kaydedilmiştir, ulvî ve mükemmeldir, sâde ve açıktır, cazip ve pratiktir. Bu hayat tarzı yöneten-yönetilen, ko-mutan-er, kadın-erkek, tâcir-çiftçi herkese hayatın her sahasında rehberlik edebilir ve insanların huzurlu bir hayat sürmelerini sağlayabilir.
Hz. Muhammed @ dışında sadece birkaç peygamberin ve bilgenin hayat hikâyesi sahih kaynaklara dayanmakla beraber, ancak hayat tarzları bu kaynaklarda tam olarak korunamamıştır ve bu sebeple de çok eksiktir. İlk olarak, Buda'yı ele alalım; hayat hikâyesi efsane ve menkıbelerin bir karışımıdır, biyografisinde çok az sahih bilgi bulunmaktadır. Onun hakkında bütün bildiğimiz Nepal'in bir vadisinde yaşayan bir Raca'nın oğlu olduğudur. Çok güzel bir prenses ile evlenmiş ve bir çocuğu olmuştur. Tefekkür ve tasavvura dalmış, kendisini derinden etkileyen bazı büyük felaketler, hastalık ve ölümler görmüş, herşeyi terkederek mücerret hakikati aramaya başlamistir. Sürekli dolaşmış ve oradan oraya gitmiştir. Meditasyonla uğraştığı birkaç yıldan sonra İlâhî Vahye nail olduğunu söyledi. İnancım Benaras ve Bihar arasındaki çeşitli yerlerde yaymış ve Ölmüştür... Buda'nın hayatı hakkında kesin olan bütün bilgiler bundan ibarettir.
Zerdüşt dininin kurucusu da tarihî bir simadır. Fakat onun hayat hikâyesi de çok geneldir ve tarihî kayıtlara değil, tahminlere dayanmaktadır. "Nerede yaşadığını ve hükmettiğini kesin olarak bilmek mümkün değildir." Müritleri tarafından peygamberlerinin hayatı ve öğretileri hakkında hiçbir tarihî bilgi verilmemiştir. "Hakkında bildiğimiz Azerbaycan'da doğduğu ve inancını Belh civarında yaydığıdır. Akidesini Kral Haştasap benimsemiştir. Pekçok mucizeler göstermiştir. Evlenmiş ve çocukları olmuş ve daha sonra da ölmüştür." {Encyclopaedia Britannica, 'Zoroaster'). Hayati hakkındaki bu son derece kıt bilgiler ise insanlık için kâmil bir Örnek teşkil etmesinde yetersiz kalmaktadır.
Sami Peygamberler içinde en mümtaz peygamber olan Hz: Musa @'m bile hayatı tam olarak bilinmemektedir. Hz. Musa hakkında bildiğimiz onun aslen Yahudi olduğu, Fira-vun'un hanımı tarafından evlât edinildiği ve Firavun'un sarayında yetiştirilmiş olduğudur. Büyüdüğünde, Firavun'un adamlarının İsrai-loğullarına zulmetmesini nefretle karşılamış ve ırkdaşlarına mümkün olduğunca yardım etmiştir. Daha sonra Medyen'e gitmiş ve orada evlenmiştir. Orada birkaç zaman yaşadıktan sonra Mısır'a dönerken kendine peygamberlik verilmiştir. Firavun'un huzurunda pek-Çok mucizeler göstermiş, fakat Firavun, halkının onunla beraber gitmesine izin vermemiştir. Rabbi onun halkı ile beraber denizi geçmesine yardım etmiş ve Firavun'un ordularını ise suda boğmuştur. Hz. Musa @, halanı çölden geçirerek Suriye'ye ulaştırmıştır. Orada ise Suriye halkı ile savaşmışlardır... Yaşlanmış ve 121 yaşında vefat etmiştir. (Eski Ahid, Tesniye, 5-7).
Eski Ahid'in içindeki deliller (Tesniye, 5-7) Musa @'ın biyografisinin kendisi tarafından değil çok daha sonra başkaları tarafından yazıldığını göstermektedir.
Bu biyografi bile doğumu, gençliği, evliliği ve Peygamberliği ile ilgili bir kaç bilgi kırıntısından ibarettir. Ayrıca 120 yaşına gelene dek meydana gelen birkaç savaştan bahsedilmektedir. Birkaç şahsî olayı hakkında da bilgiler vardır. Fakat nasıl bir hayat sürdüğünden, ahlâkından, davranışlarından ve amellerinden, İnsanlara rehber teşkil edecek eksiksiz bir hayatın gerekli unsurlarından hiçbir şey yoktur. Eski Ahid'de pekçok isimden ve.yerden, pek çok emirden ve hatta nüfus sayımlarından bile bahsedilmekte, ancak pratik değere haiz esaslar Jritabın hiçbir yerinde bulunmamaktadır. Dolayısıyla Eski Ahid, insanlara hayat yolunda rehber olabilecek hiç bir esas ilke önermemiştir. Eski Ahid'deki bilgiler coğrafyacılar, jeologlar, kronologlar ve hukukçular için faydalı olabilir, fakat yeryüzünün muhtaç ruhlara ışık verebilecek manevî öğretilerden yoksundur.
Hz. İsa @, zaman olarak bizlere en yakın olan peygamberdir. Ancak hayat hikâyesinin büyük kısmı bir sis perdesiyle kaplıdır. Bilinenler de geçen zamanla kaybolmuştur. Avrupalı âlimler Hz. İsa'nın hayatı ile ilgili bazı gerçekleri gün ışığına çıkarmak için çok gayret göstermişler, fakat bu gayretleri boşa gitmistir. Elde edilen bilgiler birbiri ile ilgisi olmayan parçalardan ibarettir, incil'e göre Hz. İsa yeryüzünde 33 yıl yaşamıştır ve bunun sadece son üç yılı İncil'de kaydedilmiştir. İncil'de bahsi geçen bu gerçekler bile sahih kaynaklara dayandırılamamıştır ve doğru değildir. Filistin'de doğduğu ve sonra Mısır'a götürüldüğü söylenmektedir. Ergenlik yaşlarında iki mucize göstermiştir. Daha sonra bir zaman boşluğunu takiben Hz. İsa'yı 30 yaşında ve vaftiz edilmiş olarak görmekteyiz. Nehir kıyılarında balıkçılara vaaz etmiş ve bazı müritler (havariler) edinmiştir. Romalılar da onu muhakeme etmiş ve daha sonra da çarmıha germişlerdir. Çarmıha gerildiğinin üçüncü günü göğe yükselmiş ve mezarı boş bulunmuştur. Tarih bize 25 yıllık hayatı hakkında bir kaç mucizesi ile hayatının son üç yılındaki olaylardan ve çarmıha gerilişi dışında hiçbir şeyden bahsetmemektedir. (Seyyid Süleyman Nedvî, Hitabetu l-Medres, Lahor).
Kapsayıcılık: İdeal bir hayat tarzının bir diğer hayatî özelliği ise kapsayıcı olmasıdır. Bu hayatî Özelliğe göre, ideal hayat tarzı insan hayatını her yönüyle kuşatmalıı, maddî ve manevî sahalarda her çeşit kabiliyet, ehliyet, mizaç, eğilim ve bağlılıktaki insanların bütün ihtiyaçlarını karşılayabilmelidir. Bu tecrübenin Üstesinden gelebilen hayat tarzı sadece Hz. Muhammed @'ın hayat tarzıdır.
İnsanlığa rehberlik için şu iki şart lüzumludur: Birincisi insan ilişkilerini maddî ve manevî sahalarda yöneten asîl, mükemmel ve uygulanabilir esaslar ihtiva eden bir hayat; ikincisi ise hayatın türlü safhalarından geçmiş ve insanlığa her alanda rehber olabilecek bir hayat tarzı bırakmış mükemmel insan örneği. İnsanlığa edep ve ahlâk ile ilgili temeller vaz eden ve sonra kendi davranışları ve uygulaması ile bu temellerin insan hayatının değişik durumlarına nasıl uyarlanabildiğim gösteren yegane insan Hz. Muhammed @'dir.
Bu itibarla, yeryüzünü kaplamış bulunan iki ana inanç vardır. Biri yapısı itibariyle şüpheci (agnostik) ve Allah'ın varlığı hakkında tamamen sessiz bir inanç. Ki bunun insan ilişkileri ile ilgili hiçbir önerisi yoktur. Bu inanç Budizm ve Hinduizm tarafından temsil edilmektedir. İnançların diğeri ise yapısı itibariyle Tanrı inancına sahip(teist)tir ve Allah'ın varlığına şu veya bu şekilde inanan bütün dinler bu tasnifin içine girer. Fakat bu dinlerin reformist veya peygamber olsun, kurucularının hayat hikâyeleri korunmamıştır. Hangi ilkeleri izlediler? Allah'a olan İnançlarının niteliği, ibadetleri, sözleri ve Öğretileri, ilkelerine ne derece bağlı oldukları ve bu ilkeleri İnsanların günlük hayatlarında uygulamalarını teminde ne kadar başarılı oldukları kaydedilmemiştir. Eski Ahid'de Allah'ın birliğinden ve emirlerinden ve diğer dinî adetlerden bahsedilmektedir. Fakat Hz. Musa @'ın Allah'a sadakat ve itaat derecesini, O'nun irade ve emirlerine bağlılığı ile İlgili bir kelime bile geçmemektedir. Hayatının bu nevi Özellikleri kaydedilmemiştir.
încil, sözde Hz. İsa @'ın hayat hikâyesinin sahih bir yansımasıdır. Fakat tek bir şeyden bahsetmektedir: 'Allah İsa'nın babasıdır.' Ancak aralarındaki ilişki ile ilgili tek bir kelime yoktur. Babanın oğul için olan sevgisinin çokluğu açıklanmıştır. Fakat oğulun Baba'ya olan sevgisinden ve O'nun emirlerine itaatinden bahsedilmemiştir. Oğul Baba'nın Önünde dua etmek için diz çökmüş müdür? Günlük yiyeceğinden başka şeyler için hiç dua etmiş midir? İncil bu meselelerle ilgili hiçbir bilgi vermemektedir. İncil'de anlatıldığı kadarı ile Hz. İsa @'ın hayatında insanoğlunun Allah İle rabıta kurmasına rehberlik edecek bir yön bulunmamaktadır. İncil'de tasvir edildiği üzere İsa'nın hayatı yaratan ve yaratıkları arasındaki yoğun ve sıkı ilişkileri açık bir şekilde ifade edememektedir. (Seyid Süleyman Ned-vi, Hitabetu'l-Medres, Lahor).
Böylece peygamberlerden, reformculardan ve din kurucularından hiç birisi hayatın değişik sahalarında insanoğluna rehber teşkil edecek aslî ve mükemmel esasları sunamamışlardır. Buda'nın ailesini gizlice terkederek ormanda kaybolduğunu görüyoruz. Her şeyi terkettİ ve insanlarla ilişkisini kesti. Toplum içinde hiç yaşamadı ve toplumun karmaşık meseleleri ile karşılaşmadı. Buda'mn hayatı tüm insanlar için kapsayıcı, nihaî ve tam bir rehber olarak-kabul edilemez. Bu tarz hiçbir zaman hayatın pratik meselelerini çözme işinde bir rehber olarak benimsenemez; ancak bir manastırda münzevî bir hayat süren şahsa örnek teşkil edebilir.
Eski Ahid sadece Hz. Musa @'ın cengâverlik özelliğine ışık tutmuştur. Fakat bu Özellik de insanlara görev ve sorumluluklarını yerine getirmeleri konusunda yardımcı olamaz. Eski ahid Hz. Musa'nın kan ile koca, baba ile oğul, kardeş ile kardeş, arkadaş ile arkadaş arasındaki insanî ilişkiler ile ilgili öğretilerinden, bu kişiler arasındaki anlaşmazlıkların nasıl halledilebileceği ve pekçok diğer sosyal, ekonomik, siyasî ve ferdî meselelerin nasıl çözüleceği konusundaki öğretilerinden bahsetme-mektedir. Hz. Musa muhakkak ki bu meselelerin dostça ve âdil bir şekilde çözüme kavuşabilmesi için kapsayıcı bir hayat sistemi ortaya koymuştur, ama tarih bununla ilgili tüm kayıtları yok etmiştir. Onun hayatından bize birbiri ile ilgisiz birkaç olaydan başka bir şey kalmamıştır ve bu bilgiler de modern insanın Çok çeşitli meselelerini hakkıyla çözemez.
Yine buna benzer olarak, Hz. İsa @ söz konusu olduğunda, İncil ondan insan ilişkileri ile ilgili hiçbir şey aktarmamı ştır, halbuki toplumların başarılı olmasında insan ilişkilerinin olumlu seyri anahtar rolündedİr. İnsan toplumunun bütün yapısı âdil ve hakça olması gereken karşılıklı alışveriş ve ilişkilere dayanmaktadır. Hz. İsa @ daha sonraları yönetici güç tarafından baskıya ve tahakküme mâruz kalmış ve yalnız bir hayat yaşamıştır. Bir bekâr hayatı sürmüştür. Dolayısıyla evlilik ile ilgili meseleleri çözmede bir örnek kabul edilemez. Benzer sebeplerden ötürü hayatı insanlık için mükemmel ve kapsayıcı esaslar sunamaz.
Uygulanabilirlik (tatbike elverişlilik): Bu kritere göre; bir peygamberin, reformcunun ya da bir din kurucusunun ilkeleri, öğretileri ve akidelerinin pratikte hangi dereceye kadar gözlendiğini ve insanların pratik hayatların-daki meselelerini çözmede ne derece başarılı olduklarını görmeliyiz. İnsan ilişkilerinden neşet etmeyen veya insanların pratik hayatlarında doğruluğu ispatlanamayan, sadece ütopik bir düşünce (ideoloji) ve felsefe sunmak yeterli değildir; çünkü mükemmel ve ideal hayat sloganlar, öğütler veya yüksek ahlâkî idealler ile değil; yalnız ve yalnız pratikte ulaşılan aşamalar ve asil fiiller ile değerlendirilir.
Bir reformcunun, din kurucusunun veya peygamberin büyüklüğünü bu açıdan araştırdığımız zaman Hz. Muhammed @ bütünüyle diğerlerinin üzerinde yer almaktadır. Hz. İsa @, tamamen değişik bir görünüm arzetinek'te; meleklerin yaşadığı bir dünya hâriç, hiç bir yerde uygulanamayacak yüksek idealler vazetmektedir. İçinde yaşadığımız dünya ise et ve kemikten müteşekkil insanoğlu ile iskân edilmiştir ve insanların denenip başarıya ulaşmış öğretilere ihtiyacı vardır. Hz. İsa @ şöyle buyurmuştur: "...Kötüye karşı koma, ve senin sağ yanağına kim vurursa, ona ötekini de çevir. Ve eğer biri seninle mahkemeye gidip senin gömleğini almak isterse, ona abanı d£ bırak. Ve kim seni bir mil gitmeğe zorlarsa, onunla iki mil git." (Matta, 5: 39-41). "... Düşmanlarınızı sevin, ve size ezâ edenler için dua edin..." (Matta, 5: 44). Bu yüksek idealler peygamber, reformcu ya da din kurucusunun onlara uygun amelleri ve uygulamaları ile desteklenmedikçe insan için rehberlik edemezler. Düşmanını yenmeden veya teslim olmadan onu nasıl affedebilir ve ona âlicenaplık gösterebilirsin? Eğer yoksul-san ve ormanlarda münzevî bir hayat yaşıyorsan fakirlere ve muhtaçlara nasıl yardım edebilirsin? Kendisi evlenmemiş ve evlilikle ilgili meselelerle karşılaşmamış bir kişi evlilik ilişkileri ve evlilik meseleleri ile ilgli öğütleri nasıl verebilir? Bu konularla ilgili meselelerle karşılaşmamış bir kimse tüccar, işadamı, hâkim, yönetici ve komutan için gereken ilkeler ve kanunları nasıl düzenleyebilir? Hasta ve sakatları ziyaret etmeyen bir kimse onları ziyaret konusunda nasıl öğüt verebilir? Şurası açıktır ki, sadece bütün bu konularla ilgili çeşitli vakalar yaşamış ve şahsî tecrübe kazanmış kişi başkaları için ilkeler tesbit etme konumundadır.
Tarihte Hz. Muhammed @ hâriç hiçbir kimse hayatın çeşitli alanlarında değişik durumlarla imtihan edildiğinde başarılı olamamış ve kendisinin de gözlediği ve uyguladığı insanlara-rası ilişkileri düzenleyen ilkeler koyamamıştır.
Gerçekler dünyasında ve hayatın acımasız olayları karşısında sadece pasif faziletler bir işe yaramaz. Kendisinde sadece iyilik, doğruluk ve güzel ahlâklılık gibi pasif faziletler taşıyan ve bunları pratik bir tecrübeden geçirme fırsatını bulamamış olan hiçbir büyük reformcu, peygamber ya da din kurucusu insanlık için ideal bir şahsiyet olarak sunulamaz. Hayat gerçekleri içinde geçerli olan sadece pratik tecrübeden geçmiş aktif erdemlerdir. Gerekli olan şey; muhtaçlara yardım edilmesi, açın doyurulması, mazlumun ve zayıfın kurtarılması, hasta ve sakatın ziyaret edilmesi ve iyi bakılması, zâlim yöneticinin karşısında hakikatin söylenmesi ve galip olanın affede-bilmesidir. İşte bu tür iyilik, yardımseverlik, merhamet, misafirperverlik, doğruluk, adalet, affedicilik gibi aktif faziletler kadın ve erkek bütün insanların hayat gerçekleri ile yakından alâkalıdır.
Bu sebepten bir peygamber, bir reformcu ya da din kurucusu; bekârlık ve evlilik yaşantılarında genç erkek ve kadınları ilgilendiren konularda kendi tecrübesine dayanan gerçek ve tatbike elverişli öğütler verebilmelidir; pratik hayatın özünü teşkil eden insanî ve ilâhî sorumluluklara; zengin ve fakirin meselelerine; zafer ve yenilgiye, savaş ve barışa; ekonomik ve sosyal meselelere değinebilmelidir. Bu meseleler fantazi veya hayal mahsulü fikirlerle değil, fakat insan hayatı için zaruri olan ve insanlık tarihince tamamen teyid edilmiş ilkeler ile çözülür. Bu yönlerden ele alındığında Hz. Muhammed @ hâriç, hiçbir reformcu, peygamber ya da din kurucusunun hayatın bütün sahalarında insanlık için tam ve mükemmel sayılacak bir hayat tarzına sahip olduğu söylenemez.
Bütün insanlık için mükemmel ve ideal bir rehber teşkil edecek hayat tarzı arıyorsak onda şu dört özelliği bulmalıyız: Tarihî hakikat, olgunluk, kapsayıcılık ve uygulanabilirlik. (Seyid Süleyman Nedvî, a.g.e., sh. 71, 165).
Allah'ın bütün peygamberleri insanoğlu için mükemmel ve ideal birer rehberdir; ancak kitapları değiştirilmiş, kaybedilmiş ve öğretileri diğer insanların fikirleri ile içice girmiştir. Dolayısıyla Allah'ın kelâmı ile insanların sözünü ayırdetmek güçleşmiştir. Bunun yanısıra hayat hikâyeleri de kaybolmuştur; sadece kısa, müphem, birbiriyle ilgisiz olaylar bilinmektedir. Bilinenler dahi tarihî hakikat olarak sahih değildir. Böylelikle kayıtların gösterdiği üzere bu peygamberlerin hayatları ve Öğretileri insanlığa mükemmel ve ideal örnekler olarak sunulamaz. Ancak, Hz. Muhammed @'in hayatı ve öğretileri 1400 yıl önce olduğu gibi bugün de hiçbir değişikliğe, başkalaşma ve azaltmaya uğramaksizın mükemmel ve ideal olarak durmaktadır. Kur'an-ı Kerîm Hz. Muhammed @'in peygamberliğini ve rasûl-lerin sonuncusu olduğunu ve ondan sonra hiçbir elçinin gelmeyeceğini belirterek bu görüşümüz tasdik etmektedir (33:40). O, Allah tarafından insanlığa kıyamete değin gönderilmiş mürşiddir, tebliği ve Öğretileri Allah tarafından düzeltilmiştir (5: 4); ve böylece bu öğretiler insanlığa ebediyen mükemmel ve ideal Örnek olarak hizmet edebilir (60: 6).
Eğer Hz. Muhammed @'in hayat tarzını tarihî temelinde muhakeme edecek olursak, Müslümanların Peygamberlerinin hayatı ile ilgili kayıtlan çok iyi koruduklarının bütün tarihçiler tarafından ittifakla kabul edilmiş olduğunu görürüz. Sîret, hadis ve megazi, tarih ve biyografi âlimleri Hz. Peygamber'in amellerini ve öğretilerini toplamak ve onları bir araya getirmek için çok gayretler sarfettiler ve bu bilgileri gelecek nesillere takdire şayan bir şekilde ulaştırdılar. Hz. Peygamber @'in sözlerini ve fiillerini yayma işi tamamen kendisinin emirleri doğrultusundadır; "Benden duyduğunuz hadisleri rivayet ediniz. Ve bırakınız beni gören ve duyanlar bunları alıp başkalarına, çocuklarına, yakınlarına ve arkadaşlarına nakletsinler." (S. Süleyman Nedvi, a.g.e., sh. 71, 165.)
Bu gerçek, İslâm'a ve onun Peygamberine karşı düşmanca tavır gösteren ve aleyhinde propaganda yapan, ancak gerçeği itiraf etmek zorunda kalan İslâm düşmanlarmca bile tasdik edilmiştir. Alman müsteşrik Dr. Sprenger 1853-54'de Kalküta'da basılan Ashaba adlı eserinin önsüzünde şöyle yazmaktadır: "Oni-ki yüzyıl boyunca Müslümanların kaydettiği gibi bütün âlimlerinin hayatını kaydeden bir millet yoktur ve olmamıştır da. Eğer Müslümanların biyografi kayıtları toplanacak olsa, belki de yarım milyon seçkin insanın hayatı hakkında bilgi sahibi olacağız..."
John Devon Port da Apology for Muhammed and the Qur'an adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Bütün devlet adamları ve fatihler içinde hayatının olayları Hz. Muhammed @'inki kadar sahih ve detaylı olan hiç kimse yoktur." Rahip Bosworth Smith Büyük Britanya Kraliyet Enstitüsü'nde 'Muhammed ve Muhamme-danizm' üzerine verdiği seminerlerde şöyle söylemiştir: "...Fakat Muhammedanizm'de herşey başkadır; burada, olaylar gölgeli ve esrarlı olmak yerine sahih tarihe dayalıdır. Muhammed hakkında Luther veya Milton hakkında bidiklerimiz kadar belki de daha fazlasını biliyoruz. Arapların muteber orijinal eserlerinde mitolojik, efsanevî ya da tabiatüs-tü olan hemen hemen yoktur veya bütün olaylar da tarihî olandan kolaylıkla ayrdedilebilir. Bu eserlerde hiç kimse kendini veya başkalarını aldatmamaktadır; ışığın ulaşabileceği en son noktaya kadar üzerlerinde gün ışığı vardır." (Seyyid Süleyman Nedvi, a.g.e., sh. 71,165).
Tarihî olarak, Hz. Peygamber @'in her sözü, her fiili kaydedilmiştir ve bütün sözlerinin, hareketlerinin, başarılarının, hanımlarıyla ve diğer insanlarla olan münasebetlerinin krallara, kabile reislerine ve zekat memurlarına yazdığı mektupların ve emirlerin, yaptığı konuşmaların ve savaşların ayrıntılarının tam bir kaydı muhafaza edilmiştir. Bu hakikat bu ciltteki '"Hz. Peygamber'in gündelik hayatı" adlı kısımda görülebilmektedir. O'nun sözleri ve fiilleri her açıdan mükemmel bir modeldir. O'nun bütün hayatı doğumundan vefatına kadar bütün hareketlilik ve fiilleriyle kaydedilmiştir. Çocukları ve eşleri ile olan aile hayatı, ibadetleri, evde veya ashabıyla olan temasları, yaptığı iş anlaşmaları, insanları Allah'ın yoluna davet şekli ve bütün andlaşma ve savaşları tamamen kaydedilmiş ve muhafaza edilmiştir. Hatta fizikî yapısına, konuşma, yürüme, durma tarzlarına ait özellikleri bile kaydedilmiştir.
Hz. Peygamber @'in tebliğine ilk inananlar O'nu iyi bilen ve O'na yakın olanlar olmuştur. Gibbon'un dediği gibi; "Hiç bir peygamber bağlılarını Hz. Muhammed'in geçirdiği gibi çetin imtihanlardan geçirmemiştir. İlâhî tebliği ve peygamberliğini kendini bir insan olarak bilen, tanıyan şahıslara hanımına, kölesine ve yakın dostlarına bildirdi. Hepsi de ona inandılar ve onun inancını benimsediler."
Hayatj ile ilgili hiçbir şey toplumdan gizlen-memiştir. Hayatı herkesin görmesi ve ibret alması için açık bir kitap gibiydi. Hanımlarına özel hayatlarını insanlara anlatması için bile izin vermiştir. Davranışları, iyi ahlâkı ve hayat tarzı tamamen kaydedilmiştir. Sözleri ve fiilleri ile ruhî ve ahlâkî konulardan ekonomik ve siyasî konulara kadar hayatın her alanında bilgi hazineleri bıraktı. O'nun hayatı, insanoğlunun beşikten mezara karşılaştığı her mesele ve çözümü ihtiva etmiştir. Tarihî kaynaklarda hayat tarzı o kadar zengin ve canlı tasvir edilmiştir ki kişi, kendisini sanki Hz. Peygamber @'i günlük hayatında izliyormuş, onu hanımlarıyla konuşurken, mescidde namazdan sonra ashabıyla sohbet ederken göz-lüyormuş gibi hisseder.
Hz. Peygamber @'in doğru sözlülüğü, emin oluşu ve dürüstlüğü Kureyşli can düşmanları tarafından bile kabul edilmiştir (Buharî, Le-heb Sûresi Tefsiri). Godfrey Higgins Apo-logyfor Muhammad adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Hristiy anlar, yandaşları arasında şiddetli taraftarlık oluşturmuş olan Muhammed'in düşüncelerini yeniden ele alsalar iyi ederler. Hz. İsa'nın yandaşları arasında böyle bîr taraftarlığın aranması beyhudedir, çünkü İsa çarmıha götürülürken yandaşları onu ter-ketmişlerdi... Bunun aksine Muhammed'in yandaşları baskılara uğrayan Peygamberlerinin yanında yer almışlar ve onu korumak için kendi hayatlarını tehlikeye atmışlar ve O'nun tüm düşmanları üzerine muzaffer olmasına yardımcı olmuşlardır." Bosworth Smİth de şöyle yazmaktadır: "Işığın ulaşabileceği en son noktaya kadar üzerlerinde gün ışığı vardır. Gerçekte şahsiyetimizin hudutsuz derinlikleri hiç kimsenin ulaşamayacağı bir noktada kalır ve kalmalıdır. Fakat Hz. Muhammed'in zahirî tarihi ile ilgili herşeyi bilmekteyiz. Gençliği, dış görünüşü, ilişkileri, huylan, ilk görüşleri, tedricî gelişimi ve büyümesi, aralıklı olmasına rağmen kendisine gelen ilâhî vahiyleri hep bilmekteyiz. Batınî tarihi ile ilgili olarak ise elimizde kendisine İlâhî görev verildikten sonra kaynağı, muhafaza edilişi ve muhtevasının düzenlenişi ile tamamen kendine has ve hiç kimsenin sahihliğine bilinçli bir şüphede bulunamayacağı bir kitap vardır." Ve Gibbon şöyle demektedir: "Hiç bir peygamber peygamberliğinin başında, Muhammed'in içinden geçtiği çok çeşitli ve ciddî manialardan geçmemiştir; çünkü peygamberliğini açıkladığı şahıslar kendisinin bir insan olarak sahip olduğu eksiklikleri yakından bilen kişilerdi. Onun durumundaki pek-çok peygamber terslenmişti; Hz. Muhammed onu bilmeyen insanlar arasında aynı şekilde şeref kazanmıştı."
Tarihte hiçbir zaman bir kişinin hatırı için bu kadar çok kişi canlarını ve mallarını feda etmeye hazır bulunmamışlardır. Bunu yapmak için o kişiyi görmeleri, gözlemeleri ve her açıdan denemeleri ve onu her yönden mutlak mükemmellikte bulmaları gerekir; aksi takdirde hayatlarını kendi rızaları ve onun uğruna feda etmeye bu derece hazır olmazlardı. Hz. Peygamber @'in yaşantısı sahabe için hayatın her sahasında tam bir rehberdi; İşte bu yüzdendir ki bu hayat tarihte İslâm'dan önce hiç birleşmemiş olan bir millet üzerinde jnkılâbî bir etki yaptı ve daha sonra bu millet dünya siyasetinde yönlendirici bir güç haline geldi.
Haleflerine onların bütün problemlerini çözebilecek tam ve mükemmel bir hayat örneği bırakmak bütün peygamberlerin, reformcuların ve din kurucularının içinde sadece Hz. Muhammed @ 'e nasib olmuştur. Onların sözlerini ve fiillerini, kalplerini ve ruhlarını, tavır ve hareketlerini, medeniyet ve kültürlerini anttı.
Hz. Peygamber @ 'in hayat tarzı sadece mükemmel değil aynı zamanda beşerî faaliyetlerin her sahasını ve bütün yönlerini kapsayıcıdır da. Bu hayat tüm erkek ve kadınlara hayatlarının her sahasındaki meseleleri âdil ve hakça çözmeleri için rehberlik teklif etmektedir. Bu hayatın ilkeleri ve emirleri her seviyedeki insanın kolayca anlayabileceği şekilde basittir ve onların ruhî kemâle ermelerini sağladığı kadar geçici arzularını da karşılayarak onları gerçek itminana ve huzura davet etmektedir. Hz. Muhammed @ bizlere çok çeşitli meselelerimizi çözmemiz ve hakiki ve ebedi huzur ve mutluluğa kavuşmamız için basit reçeteler vermiştir.
Hz. Muhammed @ amelî vasıtası ile ahlâk ve davranışlar konusunda dersler vermiştir. Eline geçen herşeyi fakirlere ve muhtaçlara dağıtarak sadaka vermeyi; Mekke ve Huneyn fatihi olarak düşmanlarına affedici ve sevgi dolu olmayı; hâkim ve yönetici olarak adalet ve eşitliği; muzaffer orduların komutanı olarak düşmanlarına barış ve güven vermeyi; tacir olarak ticarette dürüst olmayı ve bir baba ve eş olarak sevgi, şefkat ve merhamet' öğretti. Bütün bu ahlâkî davranışları ve faziletleri bizzat yaşadı; insanları, kendini takip ederek ahlaken, ruhen ve manen zenginleşmeye davet etti. Bütün bunlar hayal mahsulü hikâyeler veya soyut fazilet ve ahlâk Örnekleri değil, bizzat hayatın somut gerçekleridir.
Öyle görünmektedir ki, Hz. Muhammed @'in tam ve mükemmel hayatı, düşüncelerinin saflığı ve yüceliği, ahlâkının ve tavırlarının kemâlâtı varken bir başka rehbere ihtiyaç yoktur.
Bütün bunların ötesinde, Hz. Muhammed @'in bütün düşünce, emir ve ilkelerinin tatbiki tecrübe edilmiştir. O'nun karakter ve davranışları Mekke ve Medine'de yaşadığı süre içerisinde çok çeşitli baskı ve eziyetler, daha sonra ise savaşlar ve açık düşmanlıklarla dolu tecrübelerden geçti; en sonunda tüm kötülüklere karşı nihai zafere ulaştı. Ne var ki, zayıf zamanlarında karamsarlık ve kızgınlık göstermediği gibi güçlü zamanlarında tekebbür ve gurur da göstermedi. Hz. Muhammed @'in karakter ve Öğretisinin şerefi ve büyüklüğüne evde ailesi ile dışarıda ashabı ve diğer insanlarla olan ilişki ve uygulamaları şehadet etmektedir. O'nun bir eş, baba, tacir ve hâkim olarak amelleri, tavsiye ettiği ilke ve davranışları teyid etmiştir. Ve yine bir yönetici, eğitimci, kumandan veya devlet adamının hareket tarzı ile ilgili vazettiği ilkelere uygun uygulamalarda bulunmuştur. İnsan hayatının çeşitli alanları ile ilgili konularda Hz. Muhammed @'in amelinde ahlâk, sîret ve öğretilerine nazaran kesinlikle hiçbir fark yoktu. Kur'an'da da ifade edildiği gibi Hz. Muhammed @'in söylediği herşey fiilleri ile de doğrulanmıştır (68: 3-4). O, söylediğini yapmayan kimseleri şiddetle takbih etmiştir (61: 2).
Kur'an-ı Kerîm insanlığa rehberlik edecek ilkeleri içeren Allah'ın Kitabıdır. Hz. Muhammed @ ise bu İlkeleri insanlara vazeden ve onları bizzat tatbik eden Allah'ın Peygamberidir. Hz. Muhammed @ önce kendisi yapmadıkça insanlara hiçbir şeyi emretmezdi. Bir keresinde Hz. Aişe'ye Rasûlullah @'ın ahlâkı hakkında sorulduğunda şöyle cevapladı: "O Kur'an'ın ahlâkı İle ahlâklanmıştır." Hz. Muhammed @ Kur'an'm öğretilerini kendi uygulamaları ile gösterdi. O, yürüyen Kur'an'dı. Allah'ın yarattığı insan türünün en mükemmel numunesi. (Ayrıntılar için bkz.: Bu ciltteki "Hz. Muhammed @'in Gündelik Hayatı" başlıklı kısım).
KISIM 3
AHLAKI VE DAVRANIŞLARININ ŞUMÛLÜ
Hz. Muhammed @ kusursuz ahlâkın teces-süm etmiş şekli idi ve karakterinin bu mükemmelliğini davranışları ile de göstermişti. İnsanlara güzel ahlâkî prensipler öğretti ve vazettiklerini bizzat uyguladı. Hz. Muhammed @ davranış ve karakter bakımından bütün bir insanlık için mükemmel bir örnektir. Kur'an-ı Kerîm ondan şu sözlerle bahsetmektedir: "Ve sen, büyük bir ahlâk üzerindesin." (68: 4). Allah'ın Rasûlü Muhammed @ şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ beni güzel ahlâkı tamamlamak, güzel işleri kemâle erdirmek için Peygamber olarak gönderdi." (Muvatta ve Ahmed). "Şeklimi ve ahlâkımı en güzel şekilde yaratan Allah'a hamdolsun." (Beyha-ki, Şu'ubu'i-İman).
Hz. Aişe, Rasûlullah @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah'ım! Şeklimi güzel yaptığın gibi ahlâkımı da güzelleştir!" (Ahmed). Ebu Hureyre Hz. Peygamber @'in "Size, aranızda en iyilerin kim olduğunu söyleyeyim mi?" diye sorduğunu, sahabenin "elbette" demesi üzerine "en iyileriniz en çok yaşayanlarınız ve en iyi ahlâka sahip olanı-nızdır" buyurduğunu rivayet etmiştir (Müs-ned-i Ahmed).
Davranışlarda Süreklilik
Bir kimsenin iyi ahlâkı benimsemesi ve huy edinerek sürekli böyle davranışlarda bulunması çok güzel bir fazilettir. Hz. Muhammed @ hayatında iyi ahlâklılık ilkesini haifiyyen yerine getirmiştir. O daima sözlerine uygun hareket etmiştir ve Sünnet terimi bu ilke üzerine bina edilmiştir. İlâhî Vahyin ışığı altında hangi kuralı ve ilkeyi koymuşsa onu daima hayatında uygulamış ve dinine tâbi olanların izlemesi için bir yol (sünnet) tesis etmiştir. Ahlâkı ve amelinin ne kadar olgun, sarsılmaz ve iyi tesis edilmiş olduğunu gösteren fiillerinin bazı yönüne daha evvelden ışık tutulmuştu. Hayatı boyunca ilkelerinde hiç bir değişiklik gözlenmemiştir.
Bir keresinde bazıları Hz. Aişe'ye Rasû-lullah @'in ibadet şeklini ve usûlünü sordular, ve bunları belirli bir günde yapıp yapmadığım merak ettiklerini söylediler. Hz. Aişe "O'nun işi bulutlardan düşen sağanak gibidir. Nasıl ki sağanak başladı mı durmazsa, Rasûlullah da bir şeyi benimsedi mi ona, düzenli bir şekilde devam ederdi" dedi. Sonra "Sizin hanginiz Rasûlullah'ın yaptığını yapabilir?" diye ekledi (Buharı). Bir başka rivayette " Rasûlullah bir şeyi yaptı mı düzenli ve daimi yapardı" denmektedir (Buhari, Ebu Davud). İşte bu yüzden Rasûlullah @; "Allah Teâlâ'ya en sevimli ibadet az olsa bile en devam edilenidir" buyurmuştur (Buhari ve Ebu Davud). Hz. Ai-şe'den rivayetle "Rasûlullah @ gece ibadeti ile meşgul olurdu ve bunu hayatı boyunca hiç terk etmemişti. İyi olmadığı ya da kendini kuvyetsiz hissettiği vakitlerde namazını oturarak kılardı." (Ebu Davud).
Ashabdan Câbir b. Abdullah, Rasûlullah @'ın kendisini ne zaman görse sevgi ve şefkatle gülümsediğini ve Rasûlullah @'i ziyaret edip de O'nun kendisine gülümsemediğinin vâki olmadığını rivayet etmiştir (Müslim). Herhangi bir konu ile ilgili bir zaman tesbit ettiğinde onu hiç değiştirmezdi. Namazların, teşbih ve tahlil'lerin vakti; nafile namazlarını kaç rekat kılacağı; uyuyacağı ve kalkacağı vakitler; bütün ashabını selâmlayış tarzı gibi konular bütün hayatı boyunca değişmeden aynı kaldı. Rasûlullah @ hiçbir davranışını ve fiilini değiştirmemiştir ve böylece Sünnet bütün Müslümanlar için bir davranış rehberi olmuştur. (Siret-ü'n -Nebi).
Hüm Ve Keremi
Pekçok mümtaz sahabe tarafından Rasûlullah @'ın davranışlarında çok nâzik, saygılı ve ince olduğu rivayet edilmiştir. Letafet ve vakar ile konuşurdu ve yüzünden tebessüm eksilmezdi. Hiç kimsenin kalbini kırmamış, duygularım incitmemiştir. Enes, Rasûlullah @'ın hastaları ziyaret ettiğini, cenazelerine katıldığını, bir kölenin dâvetine icabet ettiğini ve hurma liflerinden bir yular kullanarak merkebe bindiğini rivayet etmiştir (İbn-i Mace ve Beyhaki).
Abdullah b. Haris b. Suca, Allah'ın Rasûlü kadar mütebessim bir kimse görmediğini rivayet etmiştir (Tirmizi). Allah'ın Rasûlü'nün ne kadar sabırlı ve geniş gönüllü olduğunu anlatan Enes rivayetinde şöyle diyor: "On yıl Rasûlullah'ın hizmetinde bulundum. Hiçbir zaman yaptığım ve yapmadığım bir şeyden dolayı beni azarlamadı, öf bile demedi." (Buhari ve Müslim).
Ebu Hureyre Allah'ın Rasûlü'nden müşriklere lanet etmesi istendiğinde; "Ben lanet etmek üzere değil, insanlara rahmet olarak gönderildim." buyurduğunu rivayet etmiştir (Müslim). Hz. Aişe Rasûlullah @'ın, Allah yolunda çekişmediği müddetçe kadın olsun, köle olsun hiçbir kimseye eliyle vurmadığını rivayet etmiştir (Müslim).
İnsanlarla karşılaştığında önce o selâm verir ve musafaha yapardı. Kendisine sık sık ellerinde su kabları ile köleler, hizmetçiler gelir ve mübarek kılması için elini su kabına batırmasını isterlerdi. Rasûlullah @ onları kış sabahı olsa bile reddetmezdi (Müslim).
Bir keresinde Sa'd b. Ubâde'yi ziyarete gitti, dönüşte Sa'd, oğlu Kays'a Rasûlullah'a refakat etmesini söyledi. Rasulullah, Kays'a devesine binmesini söyledi. Fakat bunu Nebi'ye hakaret kabul eden Kays binmeyi reddetti. O da, deveye binmesini ya da geri dönmesini söyleyince, Kays geri döndü (Ebu Davud).
Rasulullah @'in mümtaz sahabelerinden Utbe b. Mâlik görme hassasını kaybediyordu. Rasulullah @'dan evine gelip kendisine namaz kıldırmasını ve kendisinin bu yeri namazgah ittihaz edeceğini söyledi. Ertesi gün, Rasulullah @ sabah namazından sonra Hz. Ebu Bekr'le beraber Utbe b. Mâlik'in evine gitti. Evin neresinde namaz kılmasını istediğini sordu ve orada iki rekat namaz kıldı. Namazdan sonra yemek için alıkondu. Rasûlul-lah @'ın teşrifini duyan o yörenin ahalisinden pek çok kimse de Utbe b. Mâlik'in evine gelmişti. Hep birlikte yemek yendi (Buhari).
Hicretten sonra, önceleri muhacirler ensarm evine misafir olarak onarlık gruplar halinde dağıtılmışlardı. Mikdâd b. el-Esved kendisinin Rasulullah @ 'm grubunda olduğunu nak-letmiştir. Bu evde, sütleri ile evin geçiminin sağlandığı bir kaç keçi vardı. Keçiler sağıldı-ğında herkes kendi payına düşen sütü içer, Hz. Peygamber @'in payı kâsede kalırdı. Bir gece Hz. Peygamber eve geç geldi. Herkes kendi payına düşen sütü içmiş ve yatmıştı. Hz. Peygamber eve geldiğinde kâseyi boş buldu, fakat sesini çıkarmadı. Sonra şöyle buyurdu: "Ey bugün beni doyuran Allah'ım, onları da doyur." Daha sonra Mikdâd kalktı ve keçilerin birini kesip Hz. Peygamber @ için etini pişirmek istedi. Fakat O engel oldu. Bu defa keçi ikinci defa sağıldı; Hz. Peygamber @ çıkan sütü içti ve kimseye tek bir söz söylemeden yatağına gitti (Ahmed).
Ebu Şuayb Ensarî'nin kasap olan bir kölesi vardı. Bir gün Ebu Şuayb Hz. Peygamber @'e gittiğinde onu ashabıyla oturuyor buldu. Açlığın etkisi yüzlerinde görülüyordu. Ebu Şuayb kölesine beş kişilik yemek hazırlamasını söyledi. Yemek hazır olduğunda Hz. Peygamber @'i ve beraberindekileri evine davet etti. Yolda kendilerine bir kişi daha katıldı. Hz. Peygamber @ bu kişi için izin istedi. Ebu Şuayb da kabul etti. Bu altı kişi Ebu Şuayb'ın evine gittiler ve yemeklerini yediler (Buhari).
Bir keresinde Ukbe b. Âmir Hz. Peygamber'e refakat ediyordu. Bir vadiden geçerlerken deveyi sürmekte olan Hz. Peygamber @ Uk-be'ye deveye binmesini teklif etti. O ise, Hz. Peygamber yürürken binmeyi saygısızlık sayarak bunu kabul etmedi. Hz. Peygamber @ ona ikinci kez teklifte bulunup aşağı inince Ukbe de deveye bindi (Nesei). Çeşitli toplantılarda arzu edilmedik bazı olaylar olurdu, fakat Hz. Peygamber @ bunları müsamaha ile karşılar, şikâyetçi olmazdı. Zeyneb binti Cahş ile evliliği münasebeti ile verdiği velime yemeğinde misafirlerin çoğu gece geç vakte kadar kalarak aralarında konuşmaya devam etmişlerdi. Bu hâl Peygamber @'e büyük terslik ve güçlük çıkarmıştı. Fakat yine de onlara karşı tek bir söz bile söylemedi. Bunun üzerine, insanları Hz. Peygamber'in evinde gereksiz yere geç vakitlere kadar oturmaktan neh-yeden âyet nazil oldu (24: 27-28). Sözkonusu vahiyde Allaiu Teâlâ müslümanlara birbirleriyle ilişkilerinde daha nâzik ve kibar olmayı öğretiyordu. Hz. Peygamber @ ve beraberindekiler Huneyn gazvesinden dönerken namaz vakti geldi. Her zamanki gibi durdular. Müezzin ezanı okudu. Henüz İslâm'ı kabul etmemiş bulunan Ebû Mahzûre ve arkadaşları ezanı tuhaf karşıladılar. Hz. Peygamber @ onları çağırdı ve hepsine ezan okuttu. Ebû Mahzûre'nin sesi güzeldi. Sesi Hz. Peygamber @'in hoşuna gitti, onu yanına çağırarak saçını ikiye ayırdı ve hayır duada bulundu. Sonra ezanı ta'lim ettirdi ve onu aynı şekilde Kabe'de okumasını söyledi (Darekutni).
İhad b. Şarcil bir sahabe idi. Medine'de kıtlık olduğu bir sene açlıktan bir bahçeye girmiş ve bir şeyler yedikten sonra elbisesine de biraz meyve koymuştu. Bahçenin sahibi onu yakaladı, dövdü ve elbiselerini çıkardı. Şarcil bunu Hz. Peygamber @'e şikâyet ettiğinde bahçenin sahibi de yanında idi. Hz. Peygamber @ bahçenin sahibine doğru bakarak, "o cahildi, Öğretmeliydin; o açtı, doyurmalıydın" buyurdu. Bunu söyledikten sonra elbiselerini iade etmesini ve ayrıca 60 sa' buğday vermesini istedi. (Ebu Davud).
Bir kişi hakkında bir şeyden hoşlanmadı mı, bundan o şahsın Önünde bahsetmezdi. Bir keresinde Hz. Peygamber @'m yanma, elbisesine safran boyası sürülmüş bir adam geldi ve bir müddet oturduktan sonra gitti. Hz. Peygamber @ orada bulunanlara, giden kişiye elbisesindeki safranı yıkamasını söylemelerini tembihledi (Ebu Davud). Bir keresinde bir adam Hz. Peygamber @'in yanma girmek İçin izin istedi. O, kabilesinin iyi bir ferdi değildi, fakat Hz. Peygamber @ onu kabul etti ve ona yumuşak sözler söyledi. Aişe buna şaşırdı; adam gittiğinde Hz. Peygamber @'e adama yumuşak konuştuğundan dolayı onu iyi bir adam olarak mı bildiğini sordu. RasûluUah; "Allah katında insanların mevkii yönünden en şerlisi, çirkin ve kaba sözlerden dolayı insanların kendisini yalnız bıraktığı kimsedir." buyurdu (Buhari ve Ebu Davud).
RasûluUah @'m meclisi devamlı kalabalık olduğundan sonradan gelenlere yer kalmazdı. Sahabe, O'na yakm yerleri de çabucak doldururdu. Bundan sonra gelenler için ise RasûluUah @ kendi hırkasını yere sererdi. Bir defasında Cir'âne denilen yerde insanlara et dağıtırken RasûluUah @'ın yanına bir kadın geldi. RasûluUah @ ona büyük hürmet gösterdi ve oturması için hırkasını serdi, kadın da oturdu. Hadiseyi rivayet eden onun Hz. Peygamber @'in süt annesi olduğunu nakletmektedir. (Ebu Davud). Bir keresinde Hz. Peygamber @ otururken süt babası geldi. RasûluUah elbisesinin bir tarafını serdi, süt babası onun üzerine oturdu. Sonra süt annesi geldi, elbisesinin diğer tarafını da ona serdi. Süt annesi de oraya oturdu. Sonra, süt kardeş: geldi. RasûluUah @ onun için kalktı, onu da önüne oturttu (Ebu Davud).
Bir keresinde Ebu Zer'e haber gönderdi, fakat evinde yoktu. Bir süre sonra çıkıp geldi. O esnada Hz. Peygamber @ dinleniyordu. Fakat Ebu Zer'i görünce kalktı ve onu kucakladı (Ebu Davud).
İnsanlarla karşılaştığında ilk selâmı Hz. Peygamber @ verirdi. Yolda yürürken kadın, erkek, çocuk karşılaştığı herkes ile selâmlaşırdı. Bir keresinde Müslümanlarla münafıkların bir arada oturdukları bir yerden geçiyordu. Oradakilerin hepsine "Selamûn Aleykûm" dedi (Buhari).'
Dürüst İlişkiler
Hz. Peygamber insanlarla olan münasebet ve işlerinde son derece dürüst ve âdil idi. Bu hususta hiçbir vakit kendisine yönelik bir şikâyet vâki olmamıştır. Alışverişlerinde çok cömertti; bu yüzden de daima borç içinde bulunurdu. Öyle ki vefatına yakın zamanda zırhı bir Yahudinin elinde rehindi. Hz. Peygamber @ ile iş ilişkisinde veya alış-verişte bulunmuş olan herkes onun dürüst ticaretini överdi. Bu yüzden Küreydiler arasında Sâdık ve Emin olarak anılıyordu.
Bir defasında bir adamdan biraz hurma ödünç almıştı. Birkaç gün sonra adam hurmalarını istemeye geldi. Hz. Peygamber @ensardan birine borcunu ödemesini söyledi. Ensarînin adama verdiği hurmalar evvelkiler kadar iyi değildi bu sebeple adam hurmaları kabul etmedi. Bunun üzerine Ensarî, "Allah'ın Rasûlü'nün verdiği hurmaları mı reddediyorsun" dedi. Bunun üzerine alacaklı adam "Eğer Allah'ın Rasûlü âdil davranmazsa, kimden adalet bekleyeceğiz?" diye sordu. Bunu duyan Hz. Peygamber <5>'in gözleri doldu ve "Adam haklı" buyurdu.
Bir keresinde bedevinin biri alacağım istemek üzere Hz. Peygamber'e geldi ve Peygamber @'e karşı çok sert konuştu. Sahabîler onu bu kaba davranışı sebebiyle azarladılar ve "Sen kiminle konuştuğunu biliyor musun?" dediler. Bedevi hakkını talep ettiğini belirtti. Hz. Peygamber @ de sahabeye bedevinin tarafını tutmalarını, çünkü onun hakkını talep ettiğini belirtti ve onlara borcu biraz fazlası ile birlikte ödemelerini emretti (İbni Mace).
Bir defasında bir deve Ödünç aldı ve borcunu daha iyi bir deve ile ödeyerek; "İnsanların en hayırlısı borcunu güzel bir şekilde ödeyendir" buyurdu (Tirmizi).
Bir defasında bir kâse ödünç almış, fakat kâse kazaen kaybolmuştu. Bunun üzerine Rasûlullah @ onu tazmin etti (Tirmizi).
Rasûlullah @ sık sık "borç ödemek için ayrılanlar hâricinde, bir dinarı bile üç gün elimde tutmak istemem" buyururdu (Buharı). Rasûlullah @ bir defasında deve eti satan bir bedeviden, -evde hurma olduğu zannıyla- bir vesk (ölçü birimi) hurma karşılığında et satın aldı. Eve vardığında ise evde hurma olmadığım gördü. Bedeviye giderek, eti hurma karşılığı satın aldığını, fakat evde hurmanın bulunmadığını söyledi. Bedevi aldatıldığını söyleyerek bağırmaya başladı. Etraftaki insanlar Rasûlullah @'ın hiç kimseyle haksız bir alış veriş yapmayacağını söylediler. Rasûlullah da; "Onu bırakın, konuşmaya hakkı var" buyurdu. Daha sonra bedeviye dönerek mazeretini tekrarladı. Sahabe ise bedeviye daha fazla bağırıp çağırmamasını söylüyordu. Rasûlullah @; "bırakın konuşsun, konuşmaya hakkı var" buyurdu ve bunu birkaç kez tekrarladı. Daha sonra adamı, Ensar'dan birine yollayarak hurmaları almasını rica etti. Bedevi alacağını alıp döndüğünde, Rasûlullah @ ashabıy-la oturuyordu. Bedevi Rasûlullah @'ın nezaket, sabır, affedicilik ve alış verişteki dürüstlüğünden müteesir olmuştu; O'na; "Ya Mu-hammed! Allah sana daha iyi bir mükâfat versin. Sen borcunu tam olarak ve en iyisi ile ödedin" dedi. (Ahmed).
Bir gün Medine civarında bir kervan mola vermişti. Kırmızı bir develeri vardı. Tesadüfen oradan geçmekte olan Rasûlullah @, deveyi gördü ve fiatmı sordu. Söyledikleri miktarı itirazsız kabul etti ve devenin yularından tutarak Medine'ye döndü. Satıştan sonra, ker-vandakiler deveyi tanımadıkları birisine sattıklarını düşünerek pişman oldular. Kervanda bulunan bir kadın; "Müsterih olun! Bundan daha temiz ve nurlu yüze sahip başka bir insan görmemiştik" dedi. Yani, böyle bir insan aldatamazdı. Akşam olunca, Rasûlullah @ onlara devenin fiyatı olan yiyecek ve hurmaları gönderdi (Darekutni).
Huneyn savaşında Rasûlullah @'ın bazı teçhizata ihtiyacı oldu. O sıralar müşrik olan Saf-van'da zırh vardı. Rasûlullah @ onları isteyince Safvan, "Muhammedi Senin bunlara el koymaya niyetin mi var?" dedi. Rasûlullah @ "Hayır! Sadece ödünç alıyorum. Şayet kaybolan olursa, onların değerini öderim." diyerek kırka yakın zincirle örülmüş zırhı ödünç olarak almıştı. Rasûlullah @ Huneyn savaşına çıktı, müşrikler bozguna uğrayınca Safvan'ın zırhları toplandı, fakat bazı zırhlar kaybolmuştu. Kayıp zırhların değeri sözkonusu olduğunda Safvan; "Ey Allah'ın Rasûlü! O gün gönlümde olmayan (iman) bugün gönlümde var. Artık telâfi edecek bir şey yok." dedi (Ebu Davud).
Hediyeleşmesi
Hz. Peygamber @ yakınlarına ve ashabına hediyeler verir ve onlardan hediye kabul ederdi. Bunu bir çeşit sevgi nişanesi olarak kabul ederdi: "Hediyeleşiniz, zira hediyeleş-mek aranızdaki sevgiyi arttırır" buyurmuştur. Bu sebeple ashab, özellikle Hz. Aişe ile birlikte olduğu günlerde, O'nun evine daima bir-şeyler gönderirdi (Buhari). Ne zaman kendisine birşey takdim edilse sadaka mı yoksa hediye mi olduğunu sorar ve eğer hediye ise kabul ederdi (Buhari). Bir keresinde bir kadın Hz. Peygamber @'e bir harmânî takdim etti. O sırada orada bulunmakta olan birisi onu istedi. Hz. Peygamber de harmânîyi ona verdi (Buhari).
Krallar ve kabile reisleri de O'na hediyeler gönderirdi. Suriye taraflarından bir kabile reisi beyaz bir midilli göndermişti; Mısır Kralı da benzer bir hediye takdim etmişti. Yine bir kabile reisi ona sandalet göndermişti. Bir keresinde Bizans Kralı kendisine ince ipekten bir kaftan hediye etmişti. Rasûlullah onu bir süre giydikten sonra Cafer'e yolladı. Cafer bir ara Rasûlullah @'a geldiğinde üzerinde o kaftan vardı. Rasûlullah @: "Onu sana giyesin diye göndermedim" buyurdu. Cafer, "Ne yapayım?" dedi. Rasûlullah @; "Kardeşin (Habeş Kralı) Necâşî'ye gönder" buyurdu (Ebu Davud).
Cafer, Hayber'in fethine kadar Habeşistan'da bulunmuştu. Necâşi ondan İslâm hakkında bilgi almıştı.
Hz. Peygamber @ hediye ve armağan aldığı ^Silere daima karşılığını gönderirdi. Hz. Aişt Peygamber @'in hediye kabul ettiğini ve karşılığında hediye gönderdiğini rivayet etmiştir (Şemai'1-İ Tirmizî). Yemen'in meşhur Meliki, 33 dişi deve karşılığında aldığı bir kaftanı Hz. Peygamber @'e hediye olarak gönderdi. Hz. Peygamber @ onu kabul ederek mukabilinde, 20'den fazla deve karşılığında alınmış bir elbise hediye etti. Yine bir keresinde Benî Fezâre kabilesinden bir bedevi Hz. Peygamber @'e hediye olarak bir dişi deve gönderdi. Buna karşılık kendisine gönderilen hediyeye razı olmayarak hoşnutsuzluk göstermişti. Bunun üzerine Rasûlullah @ minbere çıkarak şöyle buyurdu: "Sizler hediye gönderiyorsunuz ve ben de imkânlarım nisbetinde size (mukabil hediye vererek) karşılığını ödüyorum, siz buna öfkeleniyorsunuz. Bundan sonra Kureyşî, Ensârî, Sakafî (ve Devsliler)den başka hiç bir kimseden hibe ve hediye kabul etmem." (Buhari)
Rasûlullah @ Medine'ye hicret ettiğinde altı ay Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evinde kalmıştı. Sonraları ona daima artan yiyecekleri gönderirdi. Komşu ve dostlarına da hediyeler gönderirdi. Ehl-i Suffe ise ondan devamlı hediye almıştı. (Sîret-ün Nebi).
Kendi İşini Bizzat Yapması
Rasûlullah @ kendi işini kendi elleriyle görmekten daima hoşlanırdı. Ashabı bütün işini yapmaya hazır olmasına rağmen bunu istemezdi. Bir kişi Hz. Aişe'ye Rasûlullah @'ın evdeki işlerinden sordu. Hz. Aişe onun bizzat ev işleriyle meşgul olduğunu söyledi: Elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, çarşıdan alışveriş yapar, ayakkabılarım ve delik su kırbalarını tamir ederdi; develeri bağlar ve yemlerini verirdi. Hizmetçilerle birlikte hamur yoğururdu. (Buhari).
Bir keresinde Enes, Rasûlullah (2>'ın evine gitti ve onu devesini tımar ederken gördü. Yine Enes, Rasûlullah @'ı sadaka (vakıf) develeri (veya keçileri) damgalarken görmüştür (Müslim).
Bİr gün Rasûlullah @ Mescid-i Nebevi'ye girdiğinde birinin burnunu temizleyerek paçavrayı mescide attığını gördü. Bir taş aldı pisliği onunla temizledi ve insanlara bir daha böyle yapmamalarını nasihat etti (Nesei).
Gençliğinde Kabe yeniden inşa edilirken amelelerle taş taşıdığı vâkidir. Kabe mescidi ve Mescid-i Nebevi bina edilirken sıradan bir işçi gibi çalıştığı bilinmektedir. Ahzab (Hendek) savaşında hendek kazarken de çalışmıştır. Taşlan nasıl taşıdığı ve hendeği nasıl kazdığı hakkında ayrıntılı bilgiler hadis ve siret kitaplarında mevcuttur (Buhari).
Rasûlullah @'ın bir seferi sırasında, sahabiler bir keçiyi kestiler ve yemek hazırlığı için iş bölümü yaptılar. Bütün işi aralarında paylaştıklarında Rasûlullah @; "Ben de ormana gidip odun toplayacağım" buyurdu. Ashab tereddüt etti, fakat Rasûlullah @ imtiyazdan hoşlanmadığını söyledi (Zerkânî).
Yine bir başka seferde, yarılan ayakkabısını bizzat tamir etti. Bir sahabî, "Ey Allah'ın Rasûlü onu bana ver, ben dikeyim" dediğinde; "O zaman bu kendini beğenmek olur ve ben bundan hoşlanmam" buyurdu (Zerkânî).
Sahabeden iki kişi Rasûlullah @'ı ziyarete gittiklerinde O'nu evinin duvarım tamir ederken gördüklerini rivayet etmişlerdir. Bunun üzerine onlar da işe yardım ettiler. İş tamamlandığında Rasûlullah @ onlar için hayır duada bulundu (Müsned-i Ahmed ve Sîretü'n-Ne-bi).
Yardımseverliği
Rasûlullah @ sahabeden Habbâb b. el-Erett'i bir gazveye göndermişti. Habbâb'ın evinde hiç erkek yoktu ve evin kadınları da keçilerin nasıl sağılacağım bilmiyorlardı. Rasûlullah @, her gün Habbâb'ın evine giderek keçilerini sağdı (İbn-i Sa'd). Habeşistan'dan bazı misafirler Medine'ye geldiğinde ashab onlara hizmet etmek istedi, fakat Rasûlullah @; "Onlar bizim arkadaşlarımıza hizmet ettiler, bu yüzden onlara hizmet etme vazifesini ben göreceğim" buyurarak ashabı bu işten alıkoydu (Kadı Iyaz).
Rasûlullah @'ı Taife yolculuğu esnasında yaralayan Sakif kabilesinden bir heyet Medine'ye geldiğinde, onlara Mescid-i Nebevi'de yer hazırlattı ve ziyaretleri esnasında onlara bizzat hizmette bulundu.
Medine'nin kadınları ona gelirler ve değişik türde işlerini görmesini isterler; o da bunu reddetmez ve hemen kalkarak onlar için bu işleri görürdü (Buhari). Medine'de mecnun bir câriye vardı. Bir gün Rasûlullah @'a gelerek kolundan tuttu. Rasûlullah, "Ey kadın, Medine'nin herhangi bir sokağına otur, işini ben yapacağım" buyurdu ve onunla birlikte giderek kadına yardım etti (Ebu Davud ve Müslim).
Ashabdan Abdullah b. Ali, Rasûlullah @'ın bir dula veya muhtaç kişiye gidip işini görmekten çekinmediğini rivayet etmektedir (Nesei ve Darimi).
Bir keresinde tam namaza duracakken bedevinin biri geldi ve elbisesinden çekiştirerek "benim tamamlanmamış işlerim var; korkarım ki, unuturum, önce benim işimi yap" dedi. Rasûlullah @ hemen adamla mescidden çıktı ve adamın işini gördükten sonra namazı kıldırdı (Buhari ve Ebu Davud).
Uykusu Ve Istirahati
Hz. Aişe, Rasûlullah @'m hurma lifleri ile doldurulmuş yatakta dinlendiğini rivayet etmiştir. Hz. Aişe Ensardan bir kadının kendisine geldiğini ve Peygamber @'in bir örtüden ibaret olan döşeğini gördüğünü-rivayet etmiştir. Kadın geri döndü ve bir yün döşek ile geri geldi. Rasûlullah bunun ne olduğunu sorduğu zaman, Hz. Aişe "Ey Allah'ın Rasûlü! En-sar kadınlarından biri geldi, senin döşeğini gördü ve sonra (senin için) bunu getirdi." Rasûlullah @, Hz. Aişe'ye döşeği geri göndermesini söyledi, fakat Hz. Aişe evde kalmasının daha iyi olacağını düşünerek yatağı göndermedi. Rasûlullah @ bunu kendisine üç defa tekrarladı ve sonra; "Ey Aişe! Allah'a and olsun ki, eğer dileseydim Allah, altın ve gümüşten dağlarını yanımda yürütürdü" buyurdu. Câbir b. Semure, Rasûlullah @'in evine gittiğini ve onu basit bir döşek üstünde gördüğünü rivayet etmiştir (Tabakat).
Hz. Aişe, Rasûlullah @ için döşek olarak geniş bir aba serdiğini ve onda beraber yattıklarını rivayet etmiştir. Bir gece Rasûlullah @, Hz. Aişe abayı dörde katladığında eve gelmişti. Onun Üzerinde uyudu ve sonra bir akşam evvel yattığı yatağa ne olduğunu sordu. Hz. Aişe, "Ey Allah'ın Rasûlü! Aynı abayı dörde katladım" dedi. "Onu eski haline çevir" buyurdu. Abdullah b. Mes'ud Rasûlullah @'m evine gittiğini ve onu derisinde izler bırakan bir hasırda uzanırken gördüğünü rivayet etmiştir. Rasûlullah kalktığında Abdullah b. Mes'ud; "Ya Rasûlullah! Hasırın üzerine sertliğinden koruyacak bir şeyler serilmesine niye izin vermiyorsun?" diyerek niyazda bulundu. Rasûlullah @; "Benim bu dünya ile bir işim yok. Bu dünya bana bir yolcunun bir ağacın gölgesinde oturduğu ve sonra da kalkıp gittiği gibidir" buyurdu.
Atâ, bir gün Ömer b. Hattab'ın Rasûlullah @'a gittiğini ve onu hurma lifleri ile doldurulmuş bir döşekte yatarken gördüğünü rivayet etmiştir. Yatağın lifleri vücudunda iz bırakmıştı. Ömer'in gözleri yaşarmıştı. Rasûlullah @, Ömer'e bu mahzuniyetinin sebebini sorduğunda o; "Kisrâ ve Kayser'in pek çok çeşit ipek halıları varken, senin, Allah'ın mümtaz kulunun bu durumda yaşaması beni kederlendirdi ya Rasûlullah" dedi. Rasûlullah @; "Yâ Ömer ağlama; şayet dileseydim dağlar altın olur ve benimle beraber yürürdü. Dünyanın Allah katında bir sineğin kanadı kadar değeri olsaydı, Allah kâfirlere ondan hiçbir şey vermezdi" buyurdu (Tabakat). Cureyr veya Ebî Cureyr Rasûlullah @'ın kendilerine hitap ettiği bir sırada elini Rasûlullah'ın yastığına dayadığını ve yastığın koyun derisinden olduğunu farkettiğini rivayet etmiştir (Tabakat).
Enes b. Mâlik, Rasûlullah @'ı Ebu Talha'nın evinde döşemenin üzerinde namaz kılarken gördüğünü rivayet etmiştir. Mugîre b. Şu'be, Rasûlullah'ın üzerinde namaz kıldığı geniş bir deri elbisesi olduğunu rivayet etmiştir. Sâ'id Makburî Rasûlullah'ın gündüzleri döşemeye serdiği, geceleri mescidin odasına koyup namaz kıldığı hurma yapraklan ile doldurulmuş bir hasırı olduğunu rivayet etmiştir. Ali Kilâbe şöyle rivayet etmiştir: "Ümmü Sele-me'nin evine gittim ve torunu Ümmü Gül-süm'e Rasûlullah @'m namaz mahallinin neresi olduğunu sordum. O da bana küçük bir odada yayılı bir hasır gösterdi. Ben hasırı kaldırmaya kalktığımda, bunun, üzerinde Rasûlullah @'in namaz kıldığı hasır olduğunu söyledi. Hz. Aişe Rasûlullah @'ın namazını ufak bir hasır üzerinde kıldığını rivayet etmiştir. Yine Hz. Aişe şöyle rivayet etmiştir: "Rasûlullah hasırını mescidden getirmemi istedi. Ben ay hâlinde olduğumu söyledim. O da 'ay hâlinde olmak senin elinde değildir' dedi." Aişe bununla Rasûlullah'ın namazı kılabilmesi için hasırın yayılmasını istediğini söyledi.
Abdullah b. Ömer Rasûlullah @'ın ufak bir hasırda namaz kıldığını rivayet etmiştir. Ve ümmehatû'l-mü'minîn'den Meymûne de Rasûlullah @'ın namazını ufak bir hasır üzerinde kıldığım rivayet etmiştir (Tabakat).
KISIM 4
HZ. MUHAMMED @'İN HAYAT TARZINA BİR BAKIŞ
İtimat; kültür, sosyal hayat, ahlâk gibi parçalan birbirine kuvvetle bağlayan altın bir zincirdir. Eğer bu müessese gevşeyecek olursa, sosyal düzenin bütün kısımları alt üst olur. Bu sebeple itimat mefhumu değişik toplumlarca birbirinden farklı şekillerde de olsa muhafaza edilmiştir. Aileler ve hanedanlar değişik âdet ve ananeler benimsemişlerdir. Bunlara muhalefet ise şiddetle takbih edilmiş ve toplumun geneline karşı bir suç olarak telakki edilmiştir.
Devletler; vatandaşlarının maddî, manevî ve dinî yönlerden gelişmelerine imkân hazırlamak için belli bir sisteme bağlı kalarak kanunlar koymuşlardır. Âlimler ahlâk felsefesini oluşturmuşlar ve insanları bu ahlâk kurallarına uymaya zorlamışlardır. Bu yüzden Avrupalıların, gururla kendi kültürlerinin insanlık için bilinen en ileri yaşayan örnek olduğu iddialarına ve mütekebbirâne tavırlarına kapı-lınmamahdır. Onların örf ve âdetleri başkalarını bağlayıcı olmadığı gibi sosyal kanunları ve parıltılı yüksek hayat seviyeleri de aldatıcıdır. Meşru sıkıntılarımız yoktur ki ellerimizi onların kelepçelerine teslim edelim. Veya manevi gıdamız birtakım rasyonel faraziyeler değildir ki Yunan mantığına tutsak olalım. Aksine, gönlümüz ve beynimiz saf ve yüce bir dine sımsıkı bağlıdır. Etimiz ve kemiğimiz deri yerine bu din ile sarılmıştır. Kalbimiz değişmez dinî duygularla doludur. Bu sebeple biz gönülleri cezbeden âdet ve uygulamaları, bütün etkileyici kanunları ve huşu veren felsefeleri terkedip kendimizi Allah'ın yegâne ve tek temsilcisi olan İslâm Peygam-beri'nin ellerine teslim etmeliyiz. (Mevlânâ Ebû'l-Kelâm Azad, Râsûl-i Rahmet, Lahor, 1981, sh. 696-97).
En İyi Örnek
Dinin itimat telkin eden gücü Sırat-ı Müstakime, götürdüğü için bütün diğer yol ve sistemlerden daha üstündür. Sırat-ı Müstakim ise bu dünyada ve ahiret hayatımızda bizim hakiki ve ebedî başarımızı sağlar. Bunu sağlamak için izlenecek yegane örnek hayat; tarih sayfalarında ve Kur'an'da muhafaza edilmiş bulunan Rasûlullah @'ın hayatıdır. Bu sebeple Allahu Teâlâ bize onu izlemeyi farz kılmıştır. Ancak bu hâlde dünyanın maddî ve manevî köleliğinden kurtulabileceğimiz beyan edilmiştir.
Rasûlullah @'ın hayat tarzından Kur'an-ı Kerîm şu sözlerle bahsetmektedir: "Ey iman edenler! Andolsun ki, Allah'ın Rasûlü; sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için en güzel örnektir." (33: 21).
Bu ayette Allahu Teâlâ bize, Rasûlullah @'ı taklit etmemizi ve taklidimizin sadece bu yüce gönülle sınırlı kalmasını özellikle emretmektedir. Çünkü biz bu salih ameller hazinesini başka hiçbir yerde .bulamayız. İfadenin bu şekliyle, Allah bize sadece Rasûlullah @'ı taklit etmeyi farz kılmakla kalmamış, aynı zamanda diğer insanları taklit etmeyi de yasaklamıştır. Çünkü dünyamızda bize bu dünyanın karanlıklarında ve sapık yollarında rehberlik edebilecek ve bizi aydınlatabilecek tek bir güneş vardır. Bu güneş Hz. Muhammed @'in kâmil şahsiyetidir.
Rasûlullah @'ın bu özelliğine Kur'an'da şu sözlerle değinilmiştir: "Ki onlar, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı ümmî peygamber (Rasûl)e uyanlardır. O, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor. Temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini ve üzerlerindeki ağır zincirleri indiriyor. Ona inananlar, hürmet edip düşmanlarına karşı yardım edenler ve onunla birlikte indiren nuru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır." (7:157).
Şurası açıktır ki, aynen doğru ahş-veriş gibi sadece doğru hareket tarzları diğerlerinin üzerine galip gelebilir; yanlış hareket tarzlarının büyük iddiaları ve büyük etkileri olsa bile doğru ile uzun süre yanşamazlar. Manevî olduğu kadar maddî mânada da mutluluk ve huzura açılan yegane kapı doğru söz ve davranışlardır. Kötü davranışlar ve yanlış fiiller bir süre için başarılı gözükse de uzun vadede hüsranla sonuçlanırlar. Hırsızlar ve soyguncular kendilerini başka insanların malları ile birkaç yıllığına zenginleştirebilirler, fakat dürüst bir tüccar gibi mutlu ve huzurlu bir hayat yaşayamazlar.
Hz. Muhammed @'in getirdiği Rehberiyet'ten Kur'an-ı Kerîm'de çeşitli vesilelerle 'Nur' olarak bahsedilmiştir: "Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbi katından bir nur üzere olmaz mı?" (39:22). Yine Bakara suresinde şu ayet yer almaktadır: "Allah mü'min-lerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa (nura) çıkarır." (2:257).
Bazen 'Nur' kelimesi bizzat Hz. Muhammed @ için kullanılmıştır, çünkü o insanları cahi-liye ve küfrün karanlığından İslâm'ın nuruna ve Allah'ı bilmeye çıkarmaktadır. Şu mealdeki ayet bunu göstermektedir:
"Ey kitap ehli... doğrusu size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitab gelmiştir. Allah, rızasını gözetenleri onunla selamet yollarına eriştirir ve onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Onları doğru yola iletir." (5:15-16).
Aşağıdaki dua Hz. Muhammed @'in ebedi 'Nura' kavuşmak için niyaz edişini yansıtmaktadır:
"Ey Allahım! Gönlüme, gözüme ve kulağıma nur ver; sağımı, solumu; Üstümü altımı; önümü, arkamı nurlandır; beni Nur kıl ve dilimi ve kanımı, zihnimi, başımı ve yüzümü nur-landır. Ey Allah'ım bana Nur bağışla, Nurumu artır, beni Nur kıl." (Mevlânâ Ebû'l-Kelâm Azad, Râsûl-i Rahmet, Lahor, 1981,sn. 696-97).
Tarihî şahsiyetler içerisinde Hz. Muhammed @ de bulduğumuz yüksek meziyet, selîm tabiat ve güzel huy gibi özelliklerle bezenmiş herhangi birini gösterebilmek mümkün değildir. Öyle görünmektedir ki, Allahu Teâlâ bütün iyi huy ve yüksek meziyetleri en mükemmel şekliyle Hz. Muhammed @ 'in şahsında toplamıştır. Bütün bu Üstün meziyetler tarih sayfalarında en ince ayrıntılarına kadar muhafaza edilmiştir. Bu şerefi Hz. Muhammed @ dünyada başka hiçbir kimse ile paylaşmamış-tır, onun bu durumu nev-i şahsına münhasırdır. Aşağıda meali verilen ayet Hz. Peygam-ber'İn iyiliği ve mükemmelliğinin daima insanoğluna bir örnek teşkil edeceğini ima etmektedir: "...Köpük uçup gider, insanlara fayda veren ise yeryüzünde kalır. Allah bunun gibi daha nice misaller verir." (13:17).
Böylelikle Allah, insanlığa numune olmak üzere Hz. Peygamber'in hayatım Kur'an'da ve tarih sayfalarında muhafaza etmiştir. Her kim iyilik, merhamet ve adalet dolu bir hayat ararsa; her sahada fener görevi yapacak olan Hz. Muhammed @'in hayatında en iyi örnekleri ve dersleri bulur. O'nun hayatı insanların bakıp incelemeleri için her fırsatı sağlamaktadır: Evinde ailesi ile, dışarıda dostları ve iş arkadaşları ile olan münasebetleri, yönetici ve hâkim olarak yaptıkları incelenir; sözleri ve fiilleri her sahada karşılaştırılarak vazifesinin Hakkı tebliğ etmek olduğu hükmüne varılır. O'nun hayatı bütün nesillere kendisinin her yönden ve tek tek incelenmesi konusunda meydan okumaktadır; böylelikle Hz. Peygamber'in sözleri ile yaptıkları arasında bir çelişki olup olmadığı görülecek; şayet bir uyumsuzluk goremezlerse o vakit, -kendilerine karşı dürüst ve Hakkı arama işinde samimi iseler- O'na indirileri^Hakkı kabul ve takip edeceklerdir.
Kitâb: Kur'an kendisinden şu sözlerle bahsetmektedir: "İşte Kitâb'ımız, aleyhinize konuşuyor, gerçeği söylüyor..." (45:29). Geçen ondört asır onun doğruluğuna şahitlik etmektedir; her kelimesi doğrudur ve bu tarih boyunca İspatlanmıştır. Zamanın tahrifatından olduğu gibi insanların kötü düzenlerinden de korunmuştur: "O (yanlış yola sapan)lar kendilerine gelen Kur'an'ı inkâr ettiler. Halbuki o, öyle eşsiz bir Kitâb'dır ki, ne önünden, ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gelmez. (O), hüküm ve hikmet sahibi çok övülen (Allah)dan indirilmiştir." (41:41-42).
Kur'an'ı insanlığa yol gösterici olarak indiren yüce Allah bütün uydurma ve tahriflere karşı onu koruma sorumluluğunu da üstlenmiştir: "O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik, biz; ve O'nun koruyucusu da elbette biziz!" (15:9). Kur'an-ı Kerîm tevatür yoluyla gelmiş ve en iyi şekilde muhafaza edilmiş bir kitaptır: "Hayır (Kur'an, onların dedikleri gibi bir söz değil), o şerefli bir Kur'an'dır. Korunan bir levhada (yazılı)dır." (85:21-22). İşte bundan dolayı Kur'an mücerret Hakikati arayanlar için daima taze ve güvenilir bir yol gösterici olarak ebediyen baki kalacaktır. Onun apaçık Hak'tan olduğu gerçeğini dürüst ve insaflı hiçbir kimse inkâr edemez. Bilakis, şayet Kur'an'ı biliyorsa doğruluğunu tasdik eder. "Hayır, o (Kur'an) kendilerine bilgi verilenlerin göğüslerinde bulunan apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi, zâlimlerden başkası inkâr etmez." (29: 49).
Bu âyet, Hz. Muhammed @'in çağrısının Hakk olduğunu reddettikleri ve doğruluğu apaçık olan mesajı kasten ve bilerek tahrif etmelerinden dolayı Hz. Muhammed @ 'in muhaliflerini suçlamaktadır. Bu insanlar kesinlikle gafil ve zâlim kimselerdiler. Hz. Muhammed @ onların arasında yetiştiği için kendisini yıllardan beri tanıyorlardı. İyi ve dürüst davranışlarından dolayı aralarında onu el-Emin (güvenilir) diye çağırırlardı. Kur'an bu olaydan şu sözlerle bahsetmektedir: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size hiç bildirmezdi. Ben ondan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım (böyle bir şey yapmamıştım), düşünmüyor musunuz?" (10:16). O'nun hayatının hiçbir yanı halkından gizli kalmamıştır. Bu yüzden onlar açık olan Hakkı dürüstçe tanımalıydılar.
Hz. Peygamber @ ticarette doğruluk ve dürüstlüğüyle de ün kazanmıştı. Halkı onun ümmî olduğunu bilirdi, çünkü ne okuyabilir ve ne de yazabilirdi. Hayatındaki bu gerçek, yani ümmî oluşu onların hiçbirisine gizli değildi. Şimdi şaşırtıcı ve derin öğretilerle dolu Kur'an gibi bir Kitâb ile gelince, akıllı ve hikmet sahibi kimselerce bunun Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin açık bir belgesi (âyeti) olduğu kabul edilmeliydi. Çünkü Hz. Muhammed @'ın bütün kabiliyetleri Mekke-lilerce bilinmekteydi. O'nun ile ilgili hiçbir şey halkından gizli değildi. Kur'an bu hususa şu sözlerle değinmektedir: "(Ey Muhammed!) Sen bundan Önce bir Kitâb okumuyordun, elinle de onu yazmıyorsun. Öyle olsaydı, o zaman (Allah'ın sözlerini boşa çıkarmaya çalışan) iptâlciler kuşkulanırlardı, (ama şimdi ne diye şüpheleniyorlar?)." (29:48) Böylece Kur'an-ı Kerîm, vahyin Hakk olduğuna bizzat onları şahit kılmış olmaktadır.
jlz. Muhammed @'in şahsında veya sosyal hayatında ya da ashabında onun bu hacimde Ve yücelikte bir kitabı kendi kendine telif edebileceği hakkında herhangi bir delil veya işaret kesinlikle yoktur. Yine peygamberlik Öncesi hayatında sadece ırk ve dil engellerini değil, zaman ve mekân engellerini de aşacak ve bütün geçmiş manevî, ahlâkî ve sosyal sistemlere üstünlük tesis edecek bir kitap ortaya koyabileceği konusunda kesinlikle hiç bir işaret ve delil yoktur. İşte bu yüzden insanlara, Hz. Muhammed @'in şahsında O'nun doğruluğuna şehadet eden bir değil, pek çok işaret vardır denmektedir. Bu işaretler cahiller tarafından görülmese de ilim sahiplerince tanınırlar ve bunların mutlak surette peygamberlik işareti olduğuna kalben mutmain olurlar. Daha önce kendilerine kitab verilmiş olan Hıristiyanlar ve Yahudiler de onun doğruluğunu bilirler: "İşte böylece o Kitabı sana da indirdik. Kendilerine Kitâb verdiklerimiz ona inanırlar: Şunlardan, (şu Araplardan) da ona inananlar vardır. Âyetlerimizi, kâfirlerden başkası inkâr etmez" (29: 47).
Dili ile, güzelliği ile, icazı ile hepsinin ötesinde ebedî ve emsalsiz mesajı ile Kur'ân bizzat kendi doğruluğuna bir delildir. İnsanlık tarihinde eşi yoktur. Kur'ân'da şöyle Duyurulmaktadır: "Şüphe yok ki Kitâb'm indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır. Yoksa 'O'nu uydurdu1 mu diyorlar? Hayır o senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi, doğru yola gelsinler diye uyarman için Rabb'inden (sana indirilen) gerçektir." (32: 2-3).
Bu ayette zikredilen yalnızca bu Kitâb'ın, âlemlerin Rabbi tarafından inzal edildiği değildir; en güçlü vurguyla şu da söylenir: "Şüphesiz ki o Allah'ın Kitâb'ıdır. Onun Allah tarafından vahyedildiği konusunda hiçbir şüpheye mahal yoktur." Bu uyarıcı ve vurgulayıcı cümleyi, Kur'ân-i Kerîm'in indiği şartlar, ortam ve bizzat Kur'ân'm muhtevası açısından değerlendirecek olursak bunda iddia ile beraber bir delilin de varolduğunu göreceğiz. Bu delil, hitab ettiği Mekke halkından da gizli değildi. Bu delili kendilerine sunan kişi, bütün hayatını onların gözü önünde geçirmişti. O'nu, Kitâb'ı tebliğ ettikten sonra nasıl tanıyorlarsa önce de öyle tanıyorlardı.
Bu Kitabın dili ve üslûbu, Hz. Muhammed @'in dili ve anlatım tarzından çok farklı ve değişikti. Mekke halkı aynı kişinin, birbirinden bu denli farklı iki üslûba sahip olmasının imkânsızlığını farketmişlerdi. Ve onlar bu Kitâb'm son derece üstün edebî icazım görüyorlar ve hiçbir Arap edip ve şairinin buna rakip olamayacağını biliyorlardı. Yine onlar kendi edip, şair, hatip ve kâhinlerinin sözleri ile kendilerine tilâvet olunan Kur'ân arasında mevcut olan apayrı dünyaların, kendilerine sunulan temalardaki latif değişikliğin de farkındaydılar. Kitâb ve mesajda birinin onu kendi menfaatleri doğrultusunda sunduğuna ve onun sahte bir Peygamberlik iddiası taşıdığına dair herhangi bir emareye de rastlamadılar. Hz. Muhammed @'in Peygamberlik iddiasıyla kendisinin, ailesinin ya da kabilesinin belirli bir menfaatini gözetmeye çalıştığına, veya verdiği mesajda bir kâr gayesi güttüğüne dair hiçbir ipucu bulamadılar. Dahası, onlar bu davete toplumda kimlerin icabet ettiğini ve bu kesimin düşünce ve hayatlarında ne gibi büyük değişiklikler meydana geldiğini görüyorlardı. Bütün bunlar Hz. Muhammed @'in iddiasının (tebliğinin) açık ve net birer izahı ve delilleridir. Öyle görünmektedir ki, yukarıda meali verilen âyet, Hz. Muhammed @'in peygamberlik iddiasına destek olarak öne sürülebilecek bütün delilleri yansıtmaktadır. Dolayısıyla insanlar bunları açıkça görecek ve önlerinde apaçık duran birşeyi aklen inkâra ve redde kalkışamayacaklardı. (Mev-dûdî, Sîret-i Server-i Âlem, c. I, sh. 122-133).
Kur'ân'ın Mücadeleye Daveti
Kâfirler, Kur'ân'ın tebliğini reddedip ona karşı gülünç iddialar öne sürdüğünde kendilerine, bu Kitâb'ın sûrelerinden birinin benzerini meydana getirmeleri için açık davet verildi. Kur'ân bu daveti şu sözlerle belirtmiştir: "Eğer kulumuz (Muhammed)e indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka bütün şahit (yardımcılarınızı da çağırın; eğer doğru iseniz (bunu yapın)." (2: 23). Âyette ifade edilen teklif Mekkî ve Medenî sûrelerde bütün Kur'ân boyunca sık sık tekrarlanır. Bununla, edebî yönden ve konusu itibariyle erişilmez bir niteliğe sahip olan Kur'ân'ın bir insan tarafından yazılmış olamayacağı vurgulanmak istenir. Böyle olamayacağına göre, onun Allah tarafından Hz. Muhammed @'e gönderilmiş olduğu ortaya çıkmaktadır.
Daha sonra Yunus sûresinde şu ifadeleri görmekteyiz: "Yoksa 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer doğru iseniz haydi onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka ça-ğırabildiklerinizi de çağırın!" (10:38). Hûd sûresinde de benzer ifadelerle karşılaşmaktayız: "Yoksa 'Onu uydurdu1 mu diyorlar? De ki: 'Öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sûre getirin; eğer doğru iseniz Allah'tan başka, çağırabildiklerinizi de (yardıma) çağırın (da bunu yapın)!" (11:13). Bu mücadeleye davet yine şu sözlerle tekrar edilmektedir: "De ki: 'Andolsun, eğer insan(lar) ve cin(ler) şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere top-lansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka ol(up yardım etse)ler de (bunu yapamazlar)." (17: 88).
Bu davete hiçbir zaman hiçbir insan sahip çıkmamıştır, çünkü Kitâb ve icazı insan gayretinin ötesindedir. Kur'ân'ın İlâhî vahiy eseri olduğunun ve onun bir insan tarafından yazılmadığının İspatı, onun kendi muhteşemliğin-de, kendi tabiatında ve nazil olduğu keyfiyetlerin içindedir. Bütün dünya onun gibi bir Kitâb'ı, hatta onun bir sûresi gibi bir sûreyi getirmeye davet edilmiştir. Kur'ân'ın muhtevası bugün de her zaman olduğu gibi saf ve tahrife uğramamış haldedir. Sadece Hz. Muhammed @'in getirdiği Kitâb'ın emsalsizliği, ona benzer ya da onun bir suresine benzer birşeyi getirmenin bir insanın, bir grup insanın veya bütün insanlığın yetenek ve kapasitesinin ötesinde oluşu gerçeği bile Hz. Muhammed @'in Hakkı tebliğ ettiğinin ve peygamberliğinin ispatı için yeterli delildir. Eğer Kur'ân Onun meydana getirdiği bir Kitâb olsaydı, tarih boyunca pek çok insan böyle kitaplar husule getirebilirdi. Bütün bunların ötesinde Hz. Muhammed @ ne okur ve ne de yazardı; buna rağmen bu Kitab O'nun tarafından dünyaya sunulmuştur. Dünyanın gelmiş geçmiş bütün âlimleri böyle bir kitabı hatta onun bir suresini husule getirememişken nasıl olur da Hz. Muhammed @; okuma-yazması olmayan bir kişi, bu Kitâb'ı bizzat yazmış olabilir? Bu, Hz. Muhammed @'in bu Kitâb'ın Rabbi tarafından insanlığa rehber olmak üzere indirildiği şeklindeki beyanının açık ve net ispatıdır.
Hz. Muhammed @'in Şahsiyeti
Allah'ın Kitabının Hak olduğunu belirledikten sonra, Allah'ın peygamberinin de şahsiyetinin mümtaziyetini tesbit etmek makûl ve faydalı olur. Bu tesbit; Hz. Muhammed şerefli, iffetli ve âdil bir hayat sürdüğü; söz ve fiillerinde hayatın her sahasında insanlığa takip edeceği misaller bulunan, onu izleyenlerin kendi hayatlarını sevgi, güzellik, huzur ve hayırla tezyin edebilecekleri şeklindeki görüşümüzü teyid edecektir. İnsanlar; bir eş olarak O'nun sevgi, merhamet ve nezaketini, bir baba olarak şefkat ve yumuşaklığını paylaşır; ticarî hayatlarında dürüstlük prensibine sımsıkı bağlanır; hükümlerinde eşitlik ve adalet kurallarına sarılırsa ferdî hayatlarına kemâl ve fazilet ekleyebilir, topluma da huzur ve güven getirebilirler.
Kur'ân bizzat, Hz. Muhammed @'in vazifesinin Hak olduğunu destekleyici tartışmayı ve delillerini şu sözlerle sunmaktadır: "(Ey Muhammed!) Sen bundan önce bir Kitâb okumuyordun, elinle de onu yazmıyorsun. Öyle olsaydı o zaman (Allah'ın sözlerini boşa çıkarmaya çalışan) iptâlciler kuşkulanırlardı, (ama şimdi ne diye şüpheleniyorlar?) Hayır, o (Kur'ân) kendilerine bilgi verilenlerin göğüslerinde bulunan açık açık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi zâlimlerden başkası inkâr etmez." (29: 48-49).
Bu, Kur'ân'm birçok yerinde Hz. Muhammed @'in peygamberliğini ispatlamak için öne sürülen delilin aynısıdır. Bu âyetteki tartışmanın ve delillerinin esası Hz. Peygamberin oku-ma-yazmasının olmamasıdır. O'nun doğumundan vefatına kadar ömrünü aralarında geçirdiği ashabı ve yakınları, onun hiçbir zaman herhangi bir kitap okumadığını ve hatta eline kalem dahi almadığını çok iyi biliyorlardı. Allah, sözkonusu ayette bu gerçeği zikrederek; Kitâb'ta sunulan derin bilgilere, daha önceki peygamberlerin kıssalarına, birçok değişik dinin inanç ve akidelerine, eski ümmetlerin tarihleri, sosyal, iktisadî ve ahlâkî hayatla ilgili problemlerine bakarak bu Kitâb'm Hz. Muhammed @'e değil, vahye isnad edilmesi gerektiğine bir delil kılmıştır. Eğer O okuryazar olsaydı ve insanlar onu kitap okurken, ciddi çalışmalar yaparken görmüş olsalardı, o zaman bâtıla tapanlar şüphelerine, O'nun bu bilgileri Vahiyden değil, okuma ve inceleme sonucu elde ettiği şeklinde bir dayanak bulabilirlerdi. Fakat O'nun tamamen ümmî olduğu gerçeği, böyle bir şüpheye mahal bırakmamıştır. Bu sebeple, apaçık inatçılık hâriç O'nun peygamberliğinin herhangi bir şekilde inkâr edilebileceğine dair mâkûl bir dayanak yoktur. (The Meaning of the Qur'an, c. IX, ss. 168-169).
Hiç okuma-yazması olmayan birinin, birdenbire, hiçkimse onu daha önce herhangi bir hazırlık yaparken görmediği hâlde olağanüstü nitelik ve özelliklere sahip Kur'ân gibi bir kitap getirmesi ve onu insanlara sunması, aslında bilgi ve hikmete sahip insanlar için o kimsenin peygamberliğinin apaçık delilidir. Tarihte büyük diye anılan şahsiyetlerin hayat hikâyeleri incelendiğinde, çevresinde onun şahsiyetini şekillendiren ve yaşadığı sürece kendisinden kaynaklanan mükemmellikler için onu hazırlayan faktörler bulabilir. Çevresi ile şahsiyetinin çeşitli unsurları arasında daima açık bir ilişki vardır. Fakat Hz. Muhammed @'in ortaya koyduğu hususiyetler ve mükemmellikler için çevresinde hiçbir kaynağın varlığı tesbit edilemez. O'nun durumu söz konusu olduğunda, ne o dönemdeki Arap toplumunda, ne de Arabistan'ın ilişkide bulunduğu komşu toplumlarda Hz. Muhammed @'in şahsiyetini oluşturan yönlerle uzaktan dahi ilişkisi olan faktörler bulmak imkânsızdır. İşte bu gerçeğe dayanılarak burada Hz. Mu-hammed @'in şahsiyetinde sadece bir tek değil, pek çok işaret bulunduğu belirtilmektedir. Belki câhil bir kimse bu işaretlerden hiç-Dirini görmeyebilir, fakat kendilerine ilim verilenler bu işaretleri görerek O'nun gerçekten Allah'ın Rasûlü olduğuna kalben ikna olmuşlardır. Bütün Kureyş'in ve yakın akrabalarının, O'nun hayatını ve ümmî oluşunu bildiklerine hiçbir şüphe yoktur. Yukarıdaki âyet bunlara dayanarak böyle bir insan için bu hacim ve mükemmellikteki bir kitabı yazmasının madden nasıl mümkün olabileceğini sormaktadır.
Bir Delil: Ümmî Peygamber
Hz. Peygamber @'in ümmî oluşunu ispat edecek pek çok tarihî delil vardır. Bir yetim olarak doğdu, henüz küçükken annesi ve dedesi vefat etti. Biraz büyüyünce, birkaç dirhem kazanabilmek için Mekke'de zenginlerin koyunlarım otlattı. Dolayısıyla o zamanlarda zenginlere has bir ayrıcalık olan okuma-yazmayı öğrenme işine vakit bulamadı.
Buhari'de, bütün tarih ve sîret kitaplarında nakledilen şöyle bir rivayet vardır: Berâ b. Azib'den rivayet edilen hadise göre; Hudeybi-ye anlaşması yazılırken Mekkeli müşriklerin temsilcisi Muhammed isminden sonra "Rasûlullah" ibaresinin eklenmesine karşı çıkar. Bunun üzerine Hz. Peygamber @ kâtip olan Hz. Ali'ye "Rasûlullah" ibaresinin üstünü çizip yerine "Muhammed b. Abdullah" yazmasını söyler. Fakat Ali "Rasûlullah" ibaresinin üstünü çizmeyi reddeder. Bunun üzerine Hz. Peygamber @ ondan kalemi alır, bu kelimelerin nerede olduğunu sorar ve üzerlerini çizer.
Kur'ân O'nun ümmî oluşunu peygamberliğinin açık bir delili olarak göstermiştir. Çünkü Allah'ın vahyi olmaksızın O'na böyle bir tebligat ve böyle bir azamet verilmezdi. Hiçbir ilim sahibi onun vazifesinin Hak olduğundan şüphe edemezdi; onu açıkça itiraf etmi yor olabilirlerdi. Fakat kalben kani idiler: "Dediler ki: 'Ona Rabb'inden âyetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi?' De ki: 'Ayetler (mucizeler) Allah'ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.' Kendilerine okunan Kitâb'ı sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir topluluk için bunda bir rahmet ve ibret vardır." (29:50-51).
Peygamberlikten Önceki Hayatından Deliller
Kur'ân Hz. Muhammed @'in nübüvvetten önceki hayatından da O'nun doğruluğuna deliller getirir. O'nun sâde ve dürüst hayatı kendisine eleştiri yönelten muhaliflerine karşı başlı başına bir delildir: "...Ben ondan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım..." (10:16). Bu âyet, Kureyş müşriklerinin eleştiri ve taleplerine cevap ile ilim sahibi kimselerin ellerine de delil vermektedir.
Bu âyet Hz. Muhammed @'in "Kur'ân'm muharriri olduğu, ancak Kitab'ı Allah'a nisbet ettiği" iddiasına karşı güçlü bir delildir. Aynı zamanda Rasûlullah @'in Allah tarafından, bu Kitâb'ın sahibi tarafından gönderildiği iddiasını da teyid etmektedir. "Siz onun peygamber olmadan evvelki hayatının kırk yılına bizzat şahit oldunuz. O sizin şehrinizde doğdu; çocukluğunu orada geçirdi; gençlik ve orta yaşlarını gözleriniz önünde yaşadı. Sizin aranızda yaşadı ve sizlerle -sosyal, ailevî, iktisadî pek çok münasebetleri oldu. O denli tanıyorsunuz ki, O'nun hayatının size gizli kalmış hiçbir yönü yok. Peki, bu hayatı içinde O'nun bu Kitâb'ın yazarı olduğunu gösterebilecek herhangi bir emareye rastladınız mı? Siz hiç akletmez misiniz?"
Kur'ân'da sorulan bu soru Hz. Muhammed @ hakkında Mekke'de herkesin çok iyi bildiği iki Özelliği ihtiva ediyordu: Birincisi, nübüvvetten önceki kırk yıllık hayatı boyunca ne bir eğitim ve öğretim gördü, ne de böylesine çevresindekilerce bilinmeyen eşsiz sözlerle dolu bir Kitâb'ı yazmasmı(!) sağlayabilecek
kimselerle bir mesaisi oldu. Hiç kimse O'ndan hiçbir zaman Kur' ân'ın değişik sûrelerinde ele alınan meseleler hakkında hiçbir şey duymamıştı. Hatta akraba ve yakın arkadaşları bile böyle meselelerle ilgili herhangi birşey işitmemişler; kırk yaşına gelip Risa-letini ilân öncesine kadar, kendisine böyle bir iddiaya doğru tedricî bir gelişme gösterdiğine dair bir alâmete şahit olmamışlardı. İşte bu, Kur'ân'ın, kendi zihninin bir icadı olmayıp kendisine kendi dışından gönderildiği vakıasına yeterli bir delil oluşturuyordu. Çünkü bir insanın aniden ve daha evvelki hayatında tekâmül ve gelişimini belli eden hiçbir işaret olmaksızın böyle bir Kitâb husule getirmesi imkânsızdır. Nitekim müşrikler bu sözleri kendisine bir öğreten olduğunu ileri sürmeye başladıklarında, Mekke'nin kimi akıllı zevatı bu ithamı saçma bulmuşlardı. Ancak bundan daha saçma olan başka bir şey daha vardı ki, müşrikler, bırakın Mekke'yi, koskoca Arabistan'da bile Kur'ân'daki sözlerin bir benzerini üretebilen tek bir kişi kırk yıl süresince bilinmeyen bir köşede gizli kalmış olamazdı.
O'nu bu kırk yıl boyunca temayüz ettiren ikinci özellik, onun mükemmel şahsiyeti idi. O'nun bir defa bile yalan söylediği, aldattığı, sahtekârlık, hilebazlık ve kurnazlık veya buna benzer fiiler işlediği görülmemiştir. Aksine onunla ne derece bir ilişki içerisine girmiş bulunursa bulunsun bütün insanlar onun dürüst, namuslu, güvenilir, artniyetsiz olduğu gerçeğine her zaman şehadet etmişlerdir.
Bir misal olarak, iyi bilinen tarihî bir gerçek zikredilebilir: Nübüvvetinden beş yıl önce, Kabe yağmurlarla hasara uğramıştı. Yeniden inşası sırasında, Hacer-ül Esved'i yerine yerleştirme şerefini başkasına kaptırmak istemeyen Kureyş kabileleri arasında bir çekişme baş göstermişti. Sonunda, ertesi sabah Mes~ cid-i Haram'di ilk giren kişinin bu meselede hakem olması konusunda anlaştılar. Ertesi sabah Mescid-İ Harania. ilk giren kişi Hz. Mu-hammed @ oldu. Bunun üzerine herkes sevinçle "Muhammed-ül Emin geldi, biz onun hakemliğine kesinlikle razıyız" diye bağırdı. İşte Allah, daha kendisini Rasûl tayin etmeden ne kadar "emin" bir kişi olduğu gerçeğine şahit olsunlar diye Kureyş'i biraraya toplamıştı. Bu yüzden, hayatında hiç yalan söylememiş ve hiçbir hileli davranışta bulunmamış bir kimse hakkında, kendi edebî eserini(!) Allah'a nisbet ettiği, sistemli ve ısrarlı bir şekilde onun İlâhî Kaynaktan geldiğini iddia ettiği şeklinde bir suçlamada bulunabilmesi için, kimsenin haklı bir nedeni olamaz.
İşte bu yüzden Allah, Rasûlü'ne onların saçma iddialarını şunları söyleyerek reddetmesini salık verir: "Ey Kureyş halkı! Bu saçma ithamda bulunmadan önce akl-ı seliminizi kullanın. Çünkü ben ne kavminiz dışında biriyim, ne de yabancıyım. Bana Allah tarafından vahyolunduğunu bildirmeden önce kırk yıl aranızda yaşadım. Bu geçmişime bakarak, Allah'tan bir bilgi ve emir gelmeksizin Kur'ân'ı Allah'ın Kitâb'ı olarak sizlere sunabileceğimi nasıl olur da beklersiniz?" (The Me-aning of the Quran, c. V, sh. 19-20). Daha sonra Kur'ân Kureyşlilerin ithamlarım şu sözlerle reddetmektedir: "Sen, Kitâb'ın senin kalbine bırakılacağını ummazdın. Ancak Rabb'inden bir rahmet olarak (bu Kitâb senin kalbine düşürüldü). O halde kâfirlere arka olma." (28: 86).
Ve yine Hz. Muhamraed @'in nübüvvetine delil olarak bu âyet de zikredilmektedir. Aynen Hz. Musa @'ın bir peygamber olarak tayin edilip azim bir görevle gönderildiğinin farkına varmaması gibi Hz. Muhammed @ de aynı ruh hâli içindeydi. Nitekim Musa aley-hisselâm böyle bir şeyi hiç ummamış ve temenni etmemişti, ancak bir seyahat sırasında aniden çağrıldı ve daha önceki hayatiyle hiç ilgisi olmayan bir göreve tayin edildi. Mekke halkı Hz. Muhammed @'in Hira mağarasından indiği bir günün öncesine kadar, O'nun sürdürdüğü hayat tarzını gayet iyi biliyordu. Nelerle meşgul olduğunu, konuştuğu mevzuları, ilgi ve faaliyetlerinin mahiyetini tamamen bilmekteydiler. Şüphesiz O hakikatin, doğruluk ve dürüstlüğün tecessüm etmiş bir hâli; asalet, emniyet, başkalarının hakkına riayet ve insanlığa hizmetin bir timsaliydi. Ancak bu hayat şekli hiç kimsenin aklına böyle doğruluk timsali bir kimsenin ertesi gün peygamberliğini ilan edeceği fikrini çağnştırma-mıştı. En yakın dost, akraba ve komşuları arasında bile O'nun bir peygamber olmaya hazırlandığını söyleyecek tek kimse yoktu. Hiç kimse daha önceleri O'ndan Hira mağarasın-daki o inkılâbı andan sonra günlük konuşması hâline geliveren konular ve meselelerle ilgili tek bir kelime duymamıştı. Kureyş halkı O'ndan Kur'ânî şekil içinde işitmeye başladığı bu tür kelimelere, terimlere, bu tür bir konuşma tarzına başvurduğuna şahit olmamıştı. Hiç va-zetmemişti, hiçbir zaman bir tebliğde bulunmamış ve bir hareket başlatmamıştı; ve hiçbir fiili O'nun sosyal meseleleri çözecek bir program veya dinî ya da ahlâkî bir reform hazırlığı ile uğraştığına asla işaret etmiyordu. O inkılâbı andan bir gün Öncesine kadar, hayatını meşru ve dürüst yollardan kazanan bir tacir olarak sürdürüyor, ailesi ile mutlu bir hayat yaşıyor, misafir ağırlıyor, fakirlere yardım ediyor, akrabalarıyla iyi geçiniyor ve bazen bu yoğun hayatından ayrılıp ibadet için inzivaya çekiliyordu.
Böyle bir insan için birdenbire dünyayı yerinden sarsan konuşmalar yapmak, inkılâbı bir mesajı tebliğ etmek, hususi bir literatür, aktif bir hayat anlayışı, temelli bir düşünce, ahlâk ve sosyal hayat sistemi getirmesi çok büyük bir değişiklikti. Ayrıca psikolojik olarak da böyle bir değişikliğin hiçbir ön hazırlık ve zihnî gayret sonucu oluşması mümkün değildir. Böylesi bir gayret ve hazırlık olsaydı bile yine de çeşitli safhalardan geçmek zorundaydı ve bu safhalar kişinin içinde yaşadığı toplumdan gizli kalamazdı. Hz. Peygamber @'in hayatı böyle tedricî bir gelişmenin merhalelerinden geçmiş olsaydı Mekke'de yaşayan yüzlerce kişi ortaya çıkar ve "Bu adamın birgün bu kadar ileri gideceğini size söylememiş miydik?" derlerdi. Fakat tarih Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber @ 'in aleyhine pekçok söylentiler ortaya atmış olmalarına rağmen, hiç kimsenin Mekke'de böyle bir şey söylediğini kaydetmemiştir.
Bir başka delil: Hz. Muhammed @ hiçbir zaman kendisi peygamberliği diliyor veya ümid ediyor değildi; bilakis kendisine peygamberlik görevi verilmesi hiç beklenmedik bir şekilde oldu. Bu, vahyin başlangıcı ile ilgili hadislerde zikredilen olayla da desteklenmektedir. Cebrail @ ile karşılaşmasından ve kendisine Alâk sûresinin ilk ayetlerinin inzalinden sonra Hz. Muhammed @ korkudan titreyerek Hira'dan hızla evine döner ve hanımına "Beni Örtün, beni örtün!" der. Bir süre sonra kendisine gelince başından geçenleri hanımına anlatır ve "Galiba hayatım tehlikede" der. Hanımı "Hayır! Allah seni asla üzmez. Sen akraba haklarını gözetir, haklıyı desteklersin; fakire yardım eder, misafirlerini ağırlarsın ve her İyi işe katılmaya hazır bulunursun." der. Daha sonra Hz. Peygamber @'i ehli Kitab içinde salih ve âlim bir zât olan amcasının oğlu Varaka b. Nevfel'e götürür. Olup biteni dinleyen Varaka hiç tereddüt etmeden şunları söyler: "Sana gelen kimse, Musa'ya da gelen Namusu ekber (Cebrail-İlâhî Elçi) ile aynı. Keşke genç biri olsaydım da, kavminin seni süreceği zamana kadar ya-şasaydım." Hz. Peygamber @ sorar: "Kavmim beni yurdumdan çıkaracak mı?" Varaka cevap verir: "Evet, senin getirdiğini getirip de kavminin düşmanlığına maruz kalmamış bir tanesi geçmedi bu dünyadan."
Bu olay bir bütün olarak, bu tür beklentileri olmayan sade bir kişinin birdenbire olağanüstü bir tecrübeyle karşı karşıya kaldığında içine düştüğü durumu tüm tabiîliğiyle ortaya koymaktadır. Eğer Hz. Muhammed @ peygamber olma hevesi taşısaydı, kendisi gibi bir adamın peygamber olması gerektiğini düşün-seydi, zihnini yoğunlaştırarak Cebrail'in bir mesajla gelmesini bekliyor olsaydı, mağarada geçirdiği tecrübeden mest olur ve dağdan o hâlde İnerek doğrudan kavmine gider ve peygamberliğini ilân ederdi. Fakat, tam aksine, gördüğü şey karşısında zihni karışmış, eve titreyerek dönmüş ve Örtüye bürünerek yatağa girmişti. Kendisini biraz toparladığında hanımına mağarada inzivada iken başına geleni anlatmış ve endişe ve korkularını ifade etmişti. Halbuki bu durum, bir peygamber adayı olduğunu düşünen kimsenin durumundan ne kadar da farklıdır!
Dahası, bir kimsenin hayatını, tutku ve düşüncelerini eşinden daha iyi kim bilebilir? Eğer bir kadın kocasının peygamberliğe aday olduğunu ve merakla Cebrail'in gelmesini beklediğini önceden bilmiş olsaydı, cevabı Hz. Hatice'nin sözlerinden çok daha farklı olurdu ve meselâ şöyle derdi: "Sevgili eşim, niye bu kadar telâşa kapılıyorsun? İşte uzun süredir beklediğin şeye kavuştun. Şimdi, bir aziz gibi davran. Ben de hediye ve ikramları toplamak için hazırlanayım." Fakat onbeş yıllık hayat arkadaşlığı boyunca kocasını tanıdığı kadarıyla şeytanın onun gibi salih ve fedakâr birine musallat olabileceğine bir an bile ihtimal vermediği gibi, Allah'ın O'nu zorlu bir imtihana tâbi tutacağım da aklından geçirmedi. Demek ki, Hz. Peygamber @ ne görmüşse doğru İdi ve hakikatin ta kendisi idi.
Aynı intiba Varaka b. Nevfel için de geçerlidir. O bir yabancı değildi. Aksine Hz. Peygamber @'in kabilesinden biriydi ve ayrıca kayınbiraderi olarak yakın bir akrabaydı. Hz. Peygamber kendisine geldiği vakit âlim bir Hıristiyan olarak Peygamberlik, Kitab ve Vahyi uydurma ve sahtesinden ayırdedebilir-di. Hz. Peygamber @'den yaşça da çok büyüktü ve çocukluğundan beri hayatı gözleri önünde geçmişti. Bundan dolayı Hz. Peygamber @ ona mağarada başından geçenleri anlatınca hiç tereddütsüz, gelenin Hz. Musa'ya ilâhî mesajı getiren melekle aynı varlık olduğunu söyledi. Çünkü aynı şey Hz. Musa'nın da başına gelmişti. O da temiz ve salih bir kimseydi. Hz. Peygamber @, Hz. Musa gibi tam şuurlu bir halde iken ve ansızın aynı tecrübeye tâbi tutulmuştu. Bu sebepten dolayı Varaka b. Nevfel hiç tereddüt göstermeden, hiçbir yanılmanın ve şeytanî bir vesvesenin karışmadığı kesin sonucuna vardı. Varaka, bu emin adamın herhangi bir arzu ve istek izhar etmeden gördüğü herşeyin kesinlikle Hakikat olduğunu anladı. Bu, Hz. Muhammed @'in peygamberliğine öylesine apaçık bir delil teşkil eder ki, mâkûl bir insan onu kolay kolay inkâr edemez. Bu sebeple bu olay Kur'ân'da birkaç yerde delil olarak zikredilmiştir. (The Meaning of the Qur'an, c. IX, sh. 123-28).
Şûra suresinde bu delil şu sözlerle tekrar edilmiştir: "İşte sana da böyle emrimizden bir ruh (kalblere can veren bir Kitâb) vahyettik. Sen Kitâb nedir, iman nedir bilmezdin..." (42:52). Bu ayet Hz. Muhammed @'in önceleri peygamberlik ve İlâhî Kitâb hakkında bir-şey bilmediğini; ve kendisine bir Kitâb nâzİI olacağım hiç düşünmediğini ve beklemediğini açıkça göstermektedir. Yine bunun gibi Al-lah'a inanıyor olmasına rağmen imanın diğer değişik şartlarından haberdar değildi. Mekke'den hiç kimse onun bu bilgilere sahip olduğunu ve kendilerine anlattığını söyleyemez. İleride peygamber olacağını bilen bir şahsın bundan, olay gerçekleşmeden Önce başkalarına bahsedeceği kesindir. Bunun böyle olmayışı Hz. Muhammed @'in doğruluğuna delildir. Ve öyle kesin bir delildir ki, Kur'ân değişik kelime ve ifadeler İle O'nun görevinin Hak olduğunu Özellikle belirtirken bundan birkaç kez bahsetmiştir. Yunus sûresinde mealen şöyle ifade edilir: "De ki: 'Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size hiç bildirmezdi..." (10:16). Hz. Muhammed @ 'in saf ve faziletli hayatı ve bu hayatm sahabeler Üzerindeki hayret uyandıran mucizevî etkisi Kur'ân'ın ulvî ve mükemmel Öğretileri... bütün bunlar peygamberler ve İlâhî Kitâb'Iarın öğretileri hakkında bazı bilgileri olan kişilere gizli olmayan Allah'ın apaçık âyetlerindendir. Bu sebeple de bu kişilerin Hz. Muhammed @'in peygamberliğinden şüphe etmeleri çok zordur: "Hayır, o (Kur'ân) kendilerine bilgi verilenlerin göğüslerinde bulunan açık açık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi, zâlimlerden başkası inkâr etmez." (29:49).
Yukarıda mealini verdiğimiz Şûra suresinin sözkonusu âyetinin devamında şöyle denilmektedir: "...Biz onu (vahyettiğimiz o Kitâb'ı), bir nur yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi, onunla hidayete iletiyoruz. Ve şüphesiz ki sen, doğru yola götürüyorsun." (42:52). Burada Hz. Muhammed @'in zâtından Allah'ın açık bir ayeti olarak sözedilmektedir. Çünkü peygamberlikten önceki ve sonraki hayatı, okur-yazar olmamasına rağmen Kur'ân-ı Kerîm gibi mucizevî bir Kitâb sun-nası, talimatı ve telkinleri sayesinde yüzbin-erce sahabînin hayatında eşi görülmedik bir nkılâba yol açması, temiz bir hayat sürmesi, tevhid İnancı, güzel ahlâka sahip olması, söz ve fiildeki birlik ve dengeyi kurma konusunda gösterdiği azim ve kararlılığı; bütün bunlar kendisinin Allah'ın rasûlü olduğunun inkâr edilmez delilleriydi. (Mevdûdî, Sîret-ı $er-ver-iÂlem, c. I, ss. 122-123).
İnsan-ı Kâmil
Hz. Muhammed @ bir insandı ve her insan gibi etten ve kemikten müteşekkildi. Fakat o her mânâda en mükemmel insandı; sözleri ve fiilleri ile insanlık tarihinde emsalsiz bir hayat sistemi oluşturdu. Bu sistem bütün insanların hayatının her cephesini kapsayan bir rehber olmaya ebediyen devam edecektir. Hz. Muhammed @ bütün diğer fikirlere ve hayat felsefelerine üstün gelen bir hayat tarzı bırakmıştır ve insanlığa her konuda dengeli bir gö-riiş sunmuştur. Bu hayat tarzı insanı arzulan ve zaaflanyla normal bir insan olarak telâkki etmiş; ona zaaflarının üstesinden gelmesi, arzularını tatmin etmesi ve yeryüzünde Rabb'inin bir kulu olarak mütevazi bir hayat sürerken manevî sahada meleklerden daha üstün bir seviyeye çıkması için de bir yol göstermiştir. Hz. Muhammed @'i insan-ı kâmil yapan ve diğer insanlara üstün kılan şey budur. O, insanlara hayattan el-etek çekerek manastırlarda veya dağlarda inzivaya çekilmelerini ya da riyaziyatı emretmediği gibi bütün vakitlerini dünyanın maddî zevk ve sefası peşinde koşarak geçirmelerini de tavsiye etmemiştir. Hz. Muhammed @ insanlığa baştan başa yeni bir hayat anlayışı kazandırdı: İnsan, Allah'ın ulûhiyetine ve mutlak hükümranlığına iman etmeli, O'nun emir ve yasaklarına tâbi olarak hayatını sürdürmelidir. Her zaman ve her yerde -evde, işyerinde, çarşıda, okulda, büroda vs.- Allah'a kulluğunun şuurunda olarak O'nun emirlerine uyması gerektiğini aklında tutmalıdır. Evde, ailesi ile yaşarken Allah'ın emrine muhalif hiçbir şeyin yapılmadığını görmelidir; işinde gayri-meşrû tasarruflar ve uygulamalar ile Allah'ın rızasını kazanamayacağını görmelidir; bir devlet işinde Allah'ın ve Rasûlü'nün açık emirlerine uygun tatbikatı görmelidir. Böylece hayatın her sahasında, Allah ve Rasûlü'nün yolunun bir bütün olarak tesis edildiğini görmelidir. Bu hayat şekli bütün yuvalara huzur, mutluluk, hayır ve adalet getirecek, bütün önemsiz ihtilaflar kaybolacaktır. Çünkü herkes Allah'ın ve Rasûlü'nün hükümlerine uyacaktır. Rasûlul-lah @, "Herşeyin en iyisi mutedil olanıdır" buyurmuştur. Bu hayat felsefesine göre meşru yoldan nafaka temini için çalışmak; hanımını ve çocuklarını doyurmak kişi için sadakadır. İşinde ve evindeki münasebetleri kişi için sadakadır; hatta cinsî arzularını hanımıyla tatmin etmesi kişi için sadakadır (Müslim).
Böylece, eğer Allah'ın ve Rasûlü'nün emirlerine tâbi olarak yapılması hâlinde insanın her fiili ve hatta nefsî arzularını tatmini dahi bir takva ve sevap kabul edilmektedir. İnsan Al-lahu Teâlâ'ya karşı kulluğunu ihlas ve samimiyetle yaparsa, bir yandan eşi ve çocuklarıyla mutlu bir hayat sürerken diğer yandan manen ve ruhen en üst mükemmellik mertebesine erişir.
Hz. Muhammed @'in üstünlüğü ve fazileti şu noktada yatmaktadır: O sıradan insanlara sıradan hayatlarını yaşarken ahlaken ve ruhen en mükemmele erişme fırsatını vermiştir. Hz. Muhammed @ bu duruma önce kendisi erişti ve sonra da diğer insanları bu ulvî sona davet etti. Kur'ân üzerinde yapılacak bir incelemede, Allah'ın, bütün elçilerine isimleriyle hitap ettiği ve yine onlardan kendi isimleriyle bahsettiği görülür: "Ey Nuh", "Ey Salih", "Ey Şuayb", "Ey İbrahim" vs. "Onlara kendilerinden öncekilerin Nûh, Âd, Semûd kavminin, İbrahim »kavminin, Medyen halkının ve..." (9:70). "Ey Nuh, denildi, sana ve seninle beraber olanlardan (türeyecek) ümmetlere bizden esenlik ve bereketlerle (gemiden) in." (11:48). "Âd (kavmin)e de kardeşleri Hud'u (gönderdik)..." (11:50). "Semûd (kavmin)e de kardeşleri Salih'i (gönderdik)..." (11:61). "Elçilerimiz İbrahim'e müjde getirdikleri zaman..." (11:69). "(Melekler) dediler ki: 'Ey Lût, biz senin Rabb'inin elçileriyiz..." (11:81). "Medyen'e de kardeşleri Şuayb'i (gönderdik}..." (11:84).
Bu şekilde, Kur'ân'da bütün rasûllerden daima isimleriyle bahsedilirken Hz. Muhammed @'e, birkaç İstisna dışında, değişik isimlerle hitap edilmektedir: Yasin, en-Nebi, er-Rasûl, Müzemmİl, Müddessir vs. Ve onun lakaplarının en üstünü aşağıdaki ayette kullanılmıştır: "Eksiklikten uzaktır o (Allah) ki geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya yürüttü. O'na âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (böyle yaptık). Şüphesiz ki O, işitendir, görendir." (17:1). O'nun için kul (abd) kelimesi kullanılmıştır. Aynı hitap Cin, Furkan, Necm ve Hadîd sûrelerinde de geçmektedir: "Allah'ın kulu kalkıp O'na yalvar(ıp ibadet etmek için kalk)ınca (hayretten, hepsi) onun üzerine üşüşüp neredeyse keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi." (72:19). "O Allah'a ham-dolsun ki kuluna Kitâb'ı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı." (18:1). "Âlemlere uyarıcı olması için kuluna furkanı (hakkı bâtıldan ayırma ölçüsünü) indiren (Allah) ne yücedir." (25:1). "Kuluna vahyettiğinİ vahyetti." (53:10). "Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık âyetler indiren O'dur..."(57:9).
Allahu Teâlâ, vahyettiği Kİtâb'ı Kur'ân'da, Rasûl'üne ismini kullanmaksızm Abd (kul) lakabı ile hitab etmektedir. Bu lakab diğer rasûller için de kullanılmış olsa da isimleri ile beraber zikredilmiştir; meselâ Meryem ve Sad sûresinde yer alan âyette görülebileceği gibi: "Bu, Rabb'inin, kulu Zekeriyâ'ya rahmetini anıştır." (19:2), "...güçlü kulumuz Davud'u da..." (38:17), "Kulumuz Eyyûb'u da an..." (38:41).
Öyle görünmektedir ki bu mümtaz ve hususî lakabı kullanarak Allah, kullukta Hz. Mu-hammed @'in en yüksek zirveye vardığını; bunun insan-ı kâmilliğin en son safhası olduğunu ve hiçbir kulun bu abd-i kâmil t eş ve rakip olamayacağını göstermek istemiştir. İşte bu sebeple hiçbir ilave olmaksızın sade abd (kul) lakabını kullanmak Hz. Muham-med @'in statü ve önderliğinin emsalsizliğini yansıtmaktadır.
Rasûlullah @'ın hayat tarzı, söz ve fiilleri insanlık için her yönüyle ebedî örnek teşkil etmektedir. Fert hayatında olduğu kadar toplum hayatında da en son ve mükemmel numunedir. İnsanlık, bu havat tarzına ulaşmaya ve onu izlemeye gayret göstermelidir. Topluca veya terden hayatlarını son yolculuklarına doğru huzurlu ve başarılı bir şekilde yönlen-direbilmeleri için tek yol budur. Allah, bu mübarek insanı öylesine şereflendirmiştir ki O'nun sokaklarında yürüdüğü ve ömrünün bir kısmını geçirdiği şehri, statüsünü yücelterek mübarek kılmıştır. "Yoo, and içerim bu şehre ki, sen bu şehire girmekte (burada yaşamaktasın." (90: 1-2). Yine bu sebeple ashabı da kimi diğer insanlara üstün kılınmıştır: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz..." (3:110). Ve yine onun tebliği ve hayat tarzı da yüceltilmiştir. "...Bugün, size dininizi kemâle erdİrdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım..." (5:3).
Son olarak meali verilen âyette Allah, nimetlerini ve rahmetini abd-i kâmil olan Hz. Mu-hammed @'in şahsmda tamamladığını, sırat-ı müstakimim ve ona götüren yolu Hz. Muhammed @ vasıtası ile mükemmelleştirdiğini vazıh bir şekilde beyan etmektedir. Dolayısıyla ebedî hayatta olduğu kadar, geçici hayatta da başarıya ve mükemmele ulaştıracak tek vasıta Rasûlullah @'m hayat tarzını takip etmektir. O, tam ve mükemmel bir düşünce, amel ve medeniyet bırakmış; insanlığın meselelerini çözüme kavuşturacak ayrıntılı prensipler vazetmiştir. Bu sebeple O'nun rehberliği tek güvenilir rehberlik; hayat tarzı da günümüz insanının karmaşık ferdî ve toplumsal problemlerini çözmek için geçerli tek hayat tarzıdır, işte bu yüzden Rasûlullah @; "Şayet Musa @ yaşasaydı beni takip etmekten başka çâresi olmayacaktı" buyurmuştur.
Son uyan İslâm Peygamberi'nin getirdiği hayat tarzına inanmayı ve onu takip etmeyi reddeden kişilere yapılmıştır: Eğer onlar bunu reddeder ve kendi lıeva ve hevesleri doğrultusunda yaşayacak olurlarsa, Hesap Gününde Hz. Muhammed @'in son ve kâmil yoluna karşı takındıkları yanlış ve hasmâne tavırlarından dolayı kazandıkları günahlar yüzlerine vurulunca ne yapacaklardır? "Her ümmetten (inanç ve davranışlarının doğru olup olmadığına tanıklık edecek) bir şahit, seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman (halleri) nice olur? İnkâr edip, (Allah'ın) Elçisine karşı gelenler, o gün yerin dibine geçirilmeyi isterler ve Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler." (4: 41-42).
Nefis Tezkiyesi
Geçmiş ve gelecek bütün kusurları Allah tarafından bağışlanmış olmasına rağmen Hz. Muhammed @ Allah'a ibadet etmeye öyle düşkündü ki, gece namazlarında uzun süre kıyamda kalmaktan ayaklan şişerdi. Mugire b. Şube diyor ki: Rasûlullah @ namaz kılarken bacakları şişti. O'na "Ya Rasûlullah! Sizin geçmiş ve gelecek günahlarınız affolundu değil mi?" dediler. O: "Evet, fakat ben şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu. Allah'a olan kuvvetli bağlılığından dolayı birini nankörlüğe ve tekebbüre sürükleyecek bir davraniş gördü mü bunu mümkün olan en şiddetli sözlerle takbih ederdi. Buharî'nin rivayetine göre, Hz. Aişe'nin astığı resimli bir perde hakkında Rasûlullah @ "namazda beni meşgul ediyor, kaldırınız!" buyurmuştur. Sahabeden Ukbe b. Âmir'in rivayetine göre Rasûlullah @'a ipekten bir elbise hediye edilmişti. Onu giyip içinde namaz kıldı. Namazdan çıktıktan sonra, giymiş olmayı fena görerek üstünden çıkarıp attı ve "Bunu kullanmak muttakîlere yaraşmaz." buyurdu (Buhari).
Gururun kaynağı övülmek ve takdir edilmektir. Bunlar bütün yöneticileri ve devletin üst kademesindeki kişileri şımartır. Rasûlullah @ insanların en iyisi olmasına rağmen, eğer bir kişi O'nu Allah'ın diğer elçilerine tercih edecek olsa, bundan men ederdi. Bir defasında sahabeden bir zât ile Yahudinin biri kavga etmişlerdi. Sahabî öfkeyle "Muhammed'i âlemlere tercih ve ihtiyar eden Allah'a yemin olsun ki!" demişti. Yahudi de sahabîye hitaben "Musa'yı âlemlere tercih ve ihtiyar eden Allah'a yemin ederim ki!" deyince sahabe Yahudinin suratına bir tokat yapıştırdı. Yahudi durumu Rasûlullah @'a şikâyet edince O: "Beni, Musa'ya tafdil etmeyiniz (daha iyidir demeyiniz)" buyurdu.
Hz. Ömer'in rivayetine göre, Rasûlullah @: "Nâsârâ'nm (Hıristiyanların) tsa b. Meryem'i bâtıl üzere medhettikleri gibi siz de beni med-hetmekte mübalâğa etmeyiniz! Şüphesiz ki, ben bir kulum. O halde bana; Allah'ın kulu ve RasûlÜ, deyiniz" buyurmuştur (Buhari ve Müslim).
Aile'ye Karşı Sorumluluk
Rasûlullah @; "Allah bana mütevâzi olmanızı, birbirinize karşı öğünmemenizi ve zulmetmemenizi vahyetti" buyurmuştur (Müslim).
İyi işlerin her çeşidi evde başlar. Bundan dolayı Allahu Teâlâ, Rasûlü @'e Hakk'a davete ailesinden ve yakınlarından başlamasını buyurmuştur. "(Önce) en yakın akrabanı uyar."
(26: 214). Allah'ın dini ile ilgili meselelerde Hz. Peygamber @'in şahsı için bir iltimas veya kayırma söz konusu değildi ve bu sebeple Hz. Peygamber'in ailesine veya en yakın akrabalarına da bir iltimas yapılması söz konusu olamazdı. Bu hususta herkese kazandıklarına göre hükmedilecek, hiç kimseye ataları veya bir başkasıyla olan yakınlığından dolayı ayrıcalık tanınmayacaktır. Kötü amellerden ve günahlardan hesaba çekiliş ve cezalandırılma herkes için aynı olacaktır; Hz. Peygamber @'in en yakınları bile bundan müstesna değildirler. Dolayısıyla sırf yakınlarından olmakla cezadan kurtul anlayacaklarından, Hz. Peygamber @ 'e, Hakka iman edip salih amellerde bulunmaları için yakınlarını uyarması emredilmiştir.
Hesap Günü herkes kendi yaptıkları ile baş-başa kalacak, en yakınları ve atalarından hiçbirinin yardımı sözkonusu olmayacaktır. Tarihî delillerle sabittir ki, bu ayetin inmesinden sonra Hz. Peygamber @ ilk önce dedesinin oğullarına ve kızlarına tebliğde bulunmuştur. Onlara tek tek isimleriyle seslenerek; "Ey Abdulmuttalib Oğulları, ey Abbas, ey Rasûlullah'm halası Safiye, ey Muhammed'in kızı Fatıma! »izleri sakınmaya ve kendinizi cehennem ateşinin azabından korunmaya davet ediyorum. Ben sizi Allah'ın azabından ko-ruyamam, fakat benim malımdan dilediğinizi isteyebilirsiniz!" buyurmuştur. Sonra, gelen bir felâketten halkı uyarmak için Arabistan'da âdet olduğu Üzere, Safa tepesine çıkarak bağırdı: "Ey Kureyş halkı, ey Ka'b Oğulları, ey Mürre Oğullan, ey Kusay Oğulları, ey Abd-i Menaf Oğullan, ey Abd-i Şems Oğulları, ey Hâşim Oğullan..." ve bu şekilde Kureyş'in bütün kabilelerini isimleriyle çağırdı. Herkes toplanınca şöyle dedi: "Ey Kureyş! Eğer, şu dağın arkasında bir düşman topluluğu var, size saldıracak desem bana inanır mısınız?" Geçmişte kendisinden hiç yalan duymadıklarını belirterek bir ağızdan "Evet!" dediler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem: "Öyleyse biliniz ki, ben şiddetli azâb ile uyarmakla emro-lunan Allah'ın elçisiyim. Kendinizi O'nun azabından koruyun. O'na karşı çıkarsanız size hiçbir yardımım olmaz. Kıyamet gününde yalnızca muttakiler bana yakın olacaktır. Sakının ki, başkalan salih amellerle gelirken, siz başlarınızın üzerinde günah yüküyle gelme-yesiniz. Sonra beni yardıma çağırırsınız da, ben sizden yüz çevirmek zorunda kalırım. Şüphesiz burada, dünyada size kan bağıyla sıhriyetim var ve iyi bir yakınlığın gerektirdiği şekilde, size elimden geldiğinde iyi muamelede bulunacağım." buyurdu (Buharı, Müslim, Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Neseî ve İbni Cerir).
Konu, sadece yakınlarını uyarmak değildi. Gerçekte, vurgulanan ilke, din konusunda Hz. Peygamber @ ve yakınlannın diğer insanların mahrum bulunduğu hiçbir özel ayrıcalığa sahip bulunmadıklarıydı. Bir kişi için zararlı olan herkes için zararlıdır. Hz. Peygamber @, bu zarardan önce kendini korumakla sorumluydu. Sonra en yakınlarını ve diğer insanlan uyarmakla yükümlüydü. Diğer yandan, bir kişi için iyi ve faydalı olan herkes için iyi ve faydalıdır. Dolayısıyla, Hz. Peygamber @ bunu önce kendisi benimsemeli ve sonra yakınlarını onu benimsemeye teşvik etmelidir; böylece herkes Hz. Peygamber @'in sadece tebliğini diğer insanlara ulaştırmakla kalmayıp bizzat kendisinin samimiyetle uyguladığını göreceklerdir. Hz. Peygamber @ hayatı boyunca bu ilkeden aynlmamıştır.
Bu genel hesaba çekilme konusu idi. Bunun dışındaki bazı Özel durumlarda, Hz. Muham-med @ sık sık hanımlarım ve aile fertlerini iyiyi yapmaya, kötüden kaçınmaya teşvik etmiştir.
Ürnmü'l-mü'minîn Ümmü Seleme'den rivayetle Rasûlullah, bir gece uyanarak şöyle buyurdu: "Subhânallah, bu gece ne fitneler nazil oldu! Ne hâzineler açıldı! Hâne halkını (yani hanımlannı) uyandınmz. Dünyada nice giyinik kadınlar vardır ki ahirette çıplaktırlar." (Buhari).
Nefsini antmak ve gönül huzurunu temin için Hz. Peygamber @ kendisine ve ailesine, açlık ve yoksulluk çekmelerine rağmen, sadaka verilmesini yasaklamıştır. Bir defasında torunu Hüseyin'in çocukluğunda sadaka hurmalarından birini alıp ağzına attığında Hz. Muham-med @ hemen onu durdurdu ve "Ehl-i Beyt'in sadakadan bir şey yemediğini bilmiyor musun?" buyurdu (Buhari). Ali b. Ebû Tâlib'in; bir gece Rasûlullah @'ın kendisine ve Fâtıma'ya ziyaret için geldiğini ve "Siz (teheccüd) namaz(ı) kılmaz mısınız?" diyerek gece namazına teşvik buyurduğunu rivayet etmiştir. (Ali rivayetine devamla demiştir ki:) "Ya Rasûlullah! Hayatımız Allah'ın elindedir, bizi uyandırmak dilerse uyandırır', dedim. Biz böyle cevap verince Rasûlullah geri döndü. Ve bana hiç cevap vermedi. Yalnız yüzünü bizden çevirirken Rasûlullah'm (mübarek elini) dizine vurarak; 'Umumiyetle insanlar, ne de çok cidalci oluyor' (18:54) buyurduğunu işittim." (Buhari).
İnsanlara Karşı Sorumluluk
Yukarıda bahsi geçen ve Hz. Peygamber @ 'in ailesi içinde yaptığı Hesap Günü ile ilgili uyarılar diğer insanlara da teşmil edilebilir. Ancak Hz. Muhammed @ bir kaç kez ayrıca kavmine de tebliğde bulunmuştur: "Benim hâlim ve şeriatım, insanlara bir düşman ordusunun onlara doğru geldiğini gözleriyle görüp haber veren kişiye benzemektedir. O apaçık bîr uyancı idi, halkı tedbirlerini almış olmalıydı. Bir grup ona inandı ve geceleyin güven içerisinde orayı terkettiler. Fakat diğerleri onu reddettiler. Onlar da, üzerlerine ansızın gelen ordu karşısında perişan bir hâlde yok oldular."
Bir başka vesile ile ise Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Benim ve bütün insanların hâli, bir ateş yakan kişi misali gibidir; ateşin ışığı etrafa yayılmca sinekler ve böcekler ona doğru uçarlar. Ateş söndürüldüğünde hepsi o kişinin eline gelememiş, fakat çoğu ateşe düşmüştür."
Akidenin Tashihi
Hz. Peygamber @'in en Önemli görevi insanların akidelerini düzeltmek idi. En kötü akide şirkin. Hz. Peygamber @ cihada sadece insanlar arasında şirk mefhumunu ortadan kaldırmak için başvurmuştur.
Ancak, sıradan insanın anlayışının üstünde pekçok itikadı husus vardır. Şayet bu insanlara zikredilen hususlarda doğru düşünmesini sağlayacak imkânlar verilmezse îslâm inancının safiyetine pek çok hurafenin karışması ihtimali ortaya çıkacaktır. Bu da îslâm akaidinin en üstün özelliği olan sadeliğini ortadan kaldıracaktır. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber @, Müslümanın esas Özelliklerinden birir nin vakti gereksiz şeylerle uğraşarak israf etmemek olduğunu belirtmiştir. Asr-ı Saadet'te itikadî konularda gereksiz tartışmalar vuku bulduğu takdirde Hz. Peygamber @ sahabeyi bu konuda şiddetle takbih etmiştir. "Bir keresinde bir sahabi cebr-i kadr (kaderin önceden tayin edilmişliği) konusunu ortaya attı ve bunun üzerine ortaya iki muhalif grup çıktı. Hz. Muhammed @ bunu gördüğünde çok öfkelendi ve, 'Siz bununla mı emredildiniz yahut bunun için mi yaratıldınız? Siz Kur'ân'ı çetrefille ştiriyorsunuz; önceki milletler de böyle faydasız meselelerle uğraştıkları için helak oldular' buyurmuştur." (îbni Mace).
İslâm, cahiliyye devrinin bütün bâtıl itikatlarını ve hurafelerini ortadan kaldırmıştı. Ne var ki, bunlardan bazıları surda burda, çeşitli durumlarda nadiren ortaya çıkıyorlardı. Araplar arasında, önemli biri öldüğünde güneşin tutulacağı şeklinde yaygın bir bâtıl inanç vardı. Hz. Peygamber @'in oğlu İbrahim öldüğü gün de güneş tutulmuştu. İnsanlar bunu İbrahim'in ölümüne bağlayınca Hz. Peygamber© hemen karşı çıkarak, "güneş ve ay bir insanın ölümü nedeniyle tutulmaz" buyurdu.
İbadet, hergün edâ edilen bir mükellefiyettir. Bu sebeple ihmalkârlık, tembellik ve kayıtsızlık gösterilmesi mümkündür. Hz. Peygamber @ bu konu üzerinde özellikle durmak gereğini hissetmiştir (Buharı). İslâm'da, namazın cemaatle kılınmasına büyük önem verilmiştir. Rasûlullah @ namazların birinde bazı kimseleri göremeyince şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olan Allah'a kasem olsun, içimden öyle geçiyor ki, bir çok odun yığdırayım. Sonra namaz için ezan okunmasını emredeyim de birine cemaate imam olsun diyeyim. Sonra o cemaati bırakıp (namaza gelmeyen) kimselerin üzerlerine gidip evlerini (kendileri içerde iken) yakıvereyim. Nefsim elinde olan Allah'a kasem ederim ki, (cemaatten) bu (geri kala)nlann her hangisi (burada) semiz etli bir kemik parçası, yahut iki tane âlâ paça bulacağını aklı kesse (hemen) yatsıya gelir." (Buhari, Müslim).
Ebû Mes'ûd, bir seferinde bazı kimselerin imamlık yaparken namazı uzattıkları haberini biri gelip Rasûlullah @'a ilettiğini, O'nun da gazablandığını rivayet etmiştir. Sonra Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "(Ey nâs), içinizden bazı kimselerde cemaati nefrete sürükleyen (haslet) vardır. Her hanginiz namaz kıldıracak olursa hafif tutsun. Çünkü cemaatin içinde zayıf olanı var, yaşlı olanı var, iş-güç sahibi olanı var." (Buhari).
İbadetin esas gayesi huşu ve huzurdur. Hz. Peygamber @ bu İki şeyin bir insanda gerçekleşmediğini görünce onu takbih ederdi. Bir defasında bedevinin biri çok aceleyle namaz kıldı. Namazını bitirdiğinde Hz. Peygamber @ ona, "namazını iade et, sen namazını kılmadın" buyurdu. Namazı üç defa tekrarlayan bedeviyi her kılışında Hz. Peygamber @ durdurdu. Sonuncusunda bedevi "bundan iyi namaz kılamam" dedi. O vakit Hz. Peygamber @ ona tekbir, kıraat, rükû, sücûd ve kade'nin usûlünü öğretti. Namazdaki bütün bu hareketler huşu, huzur, itminan, vakar ve hilmin ifadesidir (Buhari).
Ayrıntıların gözlenmesi: Hz. Peygamber @ insanları namazla ve abdest ile ilgili en tabii ve en önemsiz görülen hususlarda bile ikaz ederdi. Bir sefer esnasında ikindi vakti yaklaşmış, sahabe abdest alırken ayaklarına mesh etmişti. @ Bunu Hz. Peygamber gördü ve epey uzaktan "topuklar için ateş azabı vardır" buyurdu. (Buhari).
İslâm'ın başlangıç yıllarında namazın usûlü ve kılmış tarzı henüz kesinlik kazanmamıştı; mahiyeti tam olarak bilinmiyordu. Onu mükemmel hâle getirmek için biraz zamana ve bir seri değişime ihtiyaç vardı. Bidayette pek cok insan mescıdlerde nasıl davranacağını Diımıyorau. Bir keresinde Hz.Peygamber @ (bir gün) kıble (duvarın)da tükürük gördü. Kalktı ve tükürüğü mübarek eliyle sildi. Sonra buyurdu ki: "Her biriniz namazına durduğu vakit şüphesiz Rabbi ile münacaat eder. Rab-bi, kendisiyle kıblesi arasındadır. O halde hiçbiriniz kıblesine karşı tükürmesin. Mecbur kaldığında ya sol tarafına, veya sol ayağının altına tükürsün" (Buhari). O devirlerde mes-cidlerin tabanı taş, tuğla veya betondan değil kumlu topraktan müteşekkildi ve ıslaklığı ve nemi kolayca emiyordu.
Bid'atlar: Bir din için en kötü ve en tehlikeli hastalık bid'attir. Asr-ı Saadet'te Müslümanların bu hastalığa düşmeleri mümkün görünmese de, bazı durumlarda cahiliyye devrinden kalma anlayış ve davranışlar zaman zaman nüksediyordu. Bu sebeple Hz. Peygamber @ nerede bir bid'at îfa eden görürse daima onu yaptığından alıkoyardı. Bid'at'in değişik çeşit ve şekilleri vardır. En kötü şekli, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın bir parçası hâline gelmiş bulunan riyaziyat ve manastırlarda inzivaya çekilmektir. (57: 28).
Araplar arasında Yahudi ve Hıristiyanların dinî bir ağırlığı vardı. Bu yüzden sözkonusu bid'atler Araplar arasında yayılmıştı. Birgün Rasûlullah @, (yaşlı) bir zâtın iki oğlu arasında geldiğini gördü ve bu zâtın niçin böyle yürütüldüğünü sordu. "Yürümek için nezretti" dediler. Rasûlullah @: "Allahu Teâlâ bu zâtın kendi nefsine azâb etmesine muhtaç değildir" buyurup ona binmesini emretti (Ebu Davud).
Ukbe b. Âmir'in kızkardeşi Kabe'ye yaya olarak gitmeye nezretti ve bu hususu sormak üzere Ukbe'yi Hz. Peygamber @'e gönderdi. O: "Yürüsün, (gücü yetmezse vasıtaya) binsin." buyurdu (Buhari).
İbni Abbas'dan şöyle dediği rivayet olunmuştur: Bir(cuma günü) Rasûlullah @ hutbe îrâd ettiği sırada, bir kişinin ayakta durduğunu gördü. Bu kişinin hâlini sordu. Ashâb: (Bu adam ashâbdan ve ensardan) Ebû İsrail'dir. Bu adam ayakta durmak, oturmamak, (güneşte durmak), gölgelenmemek, söz söylememek (üzere) oruç tutmayı nezretmiştir, dediler. Rasûl-i Ekrem de: Bu adama söyleyiniz; konuşsun, gölgelensin, otursun, orucunu da tamamlasın, buyurdu. (Buhari). Yine buna benzer olarak bir keresinde Rasûlullah @ Kabe'yi tavaf ederken bir insan geçti. Bunun burnu deve kayısıyla bağlıydı. Bir başka kişi de bu hâlde ona tavaf ettiriyordu. Rasûlullah @ eliyle bu bağı kopararak yanmdakine: "Bu adamı elinden tutarak tavaf ettir" buyurdu (Buhari). Bu bid'atlere yol açan bizzat bid'atin kendisinden ziyade anlayış ve inanışlardı. Bunların yok edilmesi gerekliydi. Bİd'atlerin en önemli kaynağı ise ibadet ve rükünlerde aşırıya kaçmak ve ayrıntılarla meşgul olmaktı. İşte bu yüzdendir ki îslâm çok uygun ve kolay bir ibadet sistemi oluşturmuştur. İslâm'ın temel taşları üzerinde hiçbir bid'at yapısı inşa edilemez olmasına rağmen, inançlarında ihlaslı ve ibadete aşın düşkün bir kısım sahabe Rasûlullah @'ın ikazlarıyla karşılaştılar. Hz. Peygamber @, Davûd orucu denilen günaşırı oruç tuttuğunda, sahabîleri bundan kesinlikle menetti. Fakat bazı sahabîler dinlemediler. Bunun üzerine Rasûlullah @ mutadın dışına çıkarak hergün devamlı oruç tutmaya başladı ki, sahabîler bunu zor bulup bıraksınlar.
Yine aynı sebeple Rasûlullah @, Abdullah b. Ömer'i de aralıksız edâ ettiği namaz ve oruçtan nehyetmiştir. Rasûlullah @ zamanında bazı sahabelerin devamlı oruç tutup, namaz kılmaya ve hanımlarından uzaklaşmaya karar verdikleri bir kaç olay vuku bulmuştu. Fakat Rasûlullah @ onları bu aşırı davranışlardan kesinlikle nehyetti ve bunun sünnetine uygun olmadığını söyledi. Ayrıca böyle insanları manastırlarda ve havralarda bulabileceklerini ekledi. Onun sünneti yemek, içmek, hanımlarına yaklaşmak, bazen namaz kılmak ve bazen uyumak, bazen oruç tutmak ve bazen tutmamaktı. Ve her kim bu yolu takip etmezse, O'nun sünneti üzere değildi.
Örf Ve Âdetlerin Tashihi
Bid'atler gibi örf ve âdetler de insanlar arasında kurumlaştığı vakit engellemek zor olur. Pratikte ise pek çok durumda bid'atlerden daha az zararlı değildirler. En kötüsü de, bazen dinî bir mahiyet ve görünüm arzederler. Ara-
bistan'da yerine getirilmesi'nin zaruriliğine inanılan pek çok âdet ve törenler vardı. Rasûlullah @ bid'atlerle beraber bunları da kaldırmayı gerekli gördü.
Araplar çok hisli insanlardı; itibarlı şahsiyetlerin veya yakınlarının ölümlerinden fevkalâde etkilenirler ve bunu değişik surette ifade ederlerdi. Kadınlar cenazelerde bağırıp çağırarak ağlarlar, yüzlerini tırmalarlar, başlarını traş ederler, giysilerini parçalarlar ve kendilerine özel kısıtlamalar koyarak kocalarının matemini evlerinin dışında da yıllarca tutarlardı. Bu âdet Arap kadınları arasında çok yaygındı. Rasûlullah @ bu âdeti çok şiddetli takbih ve ikazlarla durdurdu. Şahsî matem bir yana, bir şahıs öldüğünde kabile çapında bir matem söz konusuydu. Kabilenin bütün kadınları bir araya geliyor ve ölen insanı överek, onun faziletlerinden bahsedek yas tutup ağlıyorlardı. Ölüye ağıt yakıp ağlamaya nevh denilirdi. Bu iş için kiralanan kadın ağlayıcılar (nevhatenlnevha-ger) kabile çapındaki matem törenlerini yönetirlerdi. Bu âdet Asr-ı Saadet'te de câri idi. Ancak Hz. Peygamber @ ne zaman böyle bir vak'a görse derhal ve şiddetle kadınları takbih ederdi.
Ümmü Seleme kocasının ölüm haberini alınca, üzüntü içerisinde, "seyyah seyahatte iken öldü. Öyle çok yas tutacağım ki bu yas daima hatırlanacak" dedi. Bu niyetle kalktığında, (Arap âdetlerine göre) bir diğer kadın da onun yasma ortak olmak istedi. Hz. Peygamber @ bunları gördü ve "Allah'ın bu evden kovduğu şeytanı yine bu eve sokmak mı istiyorsunuz?" buyurdu. (Müslim).
Cafer b. Ebû Tâlib'in şehadet haberi geldiğinde evinin kadınları cahiliye devrindeki gibi yas tutmaya başladılar. Bu haber iletildiğinde, Hz. Peygamber @ haberi getiren kişiyi yası durdurtması için gönderdi. Fakat o kişi bunu başaramayıp geri geldi. Hz. Peygamber @ o şahsı aynı gayeyle tekrar gönderdi ise de mâni olamadı. Üçüncü defa Hz. Peygamber @; "git ve bu kadınların ağzına toprak doldur" buyurdu. (Müslim).
Cenaze merasimiyle ilgili olarak da benzeri cahili âdetler vardı. Meselâ, Araplar cenazeyi götürürken ata binerlerdi. Hz. Peygamber @, bazı kişilerin bir cenazeyi götürürken ata bindiklerini görünce; "Melekler yürürken sizler ata binmeye utanmıyor musunuz?" buyurdu. (Sünen-i İbni Mâce).
Yine cenazeye sadece (uzun) gömlekleri ile refakat ederler ve üzüntü ifadesi olarak elbiselerinin alt kısmını çıkarırlardı. Hz. Peygamber @ bazı insanları bu durumda gördüğünde; "Cahiliye devrinin yollarını mı takip ediyorsunuz?" buyurdu. (Sünen-i İbni Mâce).
Kadınlar da sık sık cenazeye eşlik ederlerdi. Hz. Peygamber @ birgün bazı kadınların oturduklarını gördü ve "niye oturuyorsunuz?" diye sordu. Kadınlar "bir cenaze bekliyoruz" dediler. Hz. Peygamber @ "onu yıkayacak mısınız?" buyurdu. Kadınlar "hayır" dediler. "Onu taşımaya yardım mı edeceksiniz?" dedi. Kadınlar "hayır" dediler. "Onu mezara indirmeye mi yardım edeceksiniz?" buyurdu. Kadınlar yine "hayır" deyince Hz. Peygamber @ "O halde geri dönün" buyurdu. ( İbni Mâce).
Hacc ibadetlerini bitirdikten sonra Araplar, Mina'da toplanıp kendilerinin ve atalarının yaptıklarıyla övünüp sohbet etmeyi âdet hâline getirmişlerdi. Bakara sûresinde yer alan âyette bu husus şöyle ifade edilmektedir: "Hac ibadetlerinizi bitirince atalarınızı andığınız gibi hatta, daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın..." (2: 200). Bu şekil övünme ve kutlamalar bazen kabileler arasında sürtüşmelere yol açardı. Rasûlullah @ onlara bu kötü alışkanlıktan vaz geçmelerini ve atalarının adını anmak yerine, vakitlerini Allah'ı anmak ve tefekkür etmekle geçirmelerini bildirerek bu âdeti de yasaklamıştır. Araplann bir başka âdeti de atalarının adına yemin etmeleri idi. Bir keresinde Ömer b. Hattâb bu şekilde yemin ettiğinde Rasûlullah @: "Allah, atalarınızın adıyla yemin etmenizi yasakladı. Sadece Allah'ın adıyla yemin edin veya susun" buyurdu. (Sünen-i îbni Mâce).
Ahlâkî Gelişme
Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin gerçek amacı kişinin ahlaken terakkisini ve nefsini tezkiye etmesini sağlamak idi. Hz. Peygamber @ bunu şu hadisi ile açıklamıştır: "Ben güzel ah'lâkı tamamlamak üzere gönderildim." Hz. Peygamber @ bu gayeyi daima gözönünde tutmuştur. Ahlâkî ilerlemeyi temin için pek çok amelî tatbikatta bulunmuş ve pek çok vaaz ve nasihat etmiştir. Bir kimseyi ahlakdışı herhangi bir söz veya davranış içerisinde görse, derhal uyarır ve nasihatte bulunurdu. Bu nevi pek çok olaydan özetlenen birkaçını aşağıya alıyoruz.
İslâm'ın zekat müessesesi zenginin malından fakire vermesi ve böylece toplumda fakir kalmaması esası üzerine kurulmuştur. Çünkü İslâm'da insanların dilenmesi hoş karşılanmadığı gibi süflî bir iş olarak görülür. Hz. Peygamber @, çalışmaya ve kazanmaya ehil kişilerin dilenmesini yasaklamıştı. Bir keresinde ensardan bir sahabe Hz. Peygamber @'e geldi ve birşeyler istedi. O da; "Evinde bir şeyler var un?" buyurdu. Ensar: "Örtü ve yatak olarak kullandığım bir çul ve su içtiğim bir kap var" dedi. Hz. Peygamber @ "git onları getir" buyurdu. Ensarî gitti ve eşyalarını getirdi. Bunları sahabe arasında satılığa çıkardı. Bir dirhem teklif eden oldu. Bir başkası bunu iki dirheme çıkardı. Hz. Peygamber @ iki dirhemi ensarîye verdi ve "bir dirhemle yiyecek al, diğeriyle de balta al ve bana getir" buyurdu. Ensarî baltayı getirdiğinde Hz. Peygamber @ kendi elleriyle ona bir sap yaptı ve ensariye; "Ormana git odun kes ve sat, 15 gün yüzünü görmek istemiyorum" buyurdu. Ensarî işine devam etti ve 10 dirhem kazanarak Hz. Peygamber @'e geldi. Hz. Peygamber @ "biraz yiyecek ve giyecek al, kendi kendine (yetebil-meye) bak. Bu bir insan için zillet olan dilenmekten iyidir. Dilenmek sadece sakat ve hasta insanlar için meşrudur" buyurdu. (Sünen-i İbn-i Mâce).
Rüşvet ve Hiyanet: Eşitliği ve adaleti tahrip eden en büyük sebep rüşvettir. Hz. Peygamber @'e refakat etmiş olan ashabın ahlâkî olgunluğu o devirde hiçbir rüşvet hâdisesinin vukuuna mahal bırakmamıştır. Ancak bazı kişilerin davranışlarında rüşvet şüphesi sezilirse Hz. Peygamber @ o kişiyi şiddetle ikaz ederdi. Memurlara genellikle hediye şeklinde rüşvet verilir. Asr-ı Saadette de böyle bir olay vuku bulmuştu.
Hz. Peygamber @ Ezd kabilesinin zekatını toplamak üzere bir adamı görevlendirdi. O kişi vazifeyi îfâ ederek döndü ve zekat mallarını Hz. Peygamber <2)'in önüne koydu: "Bunlar Müslümanların zekat olarak verdikleri ve bunlar da bana verilen hediyeler" dedi. Böyle bir hediye rüşvete dönüşebileceği ve eğer buna açıkça mâni olunmazsa başkalarının daha sonra bu işten faydalanabileceği düşüncesiyle, Hz. Peygamber @ insanlara şöyle seslendi: "Bu zekat görevlisine bakın. 'Bunlar müs-lumanların zekatı ve bunlar da bana verilen hediyeler' diyor. Şayet babasının evinde otursaydı hiç hediye alır mıydı?" buyurdu. (Müslim).
İhanet, hile ve aldatmaca için en büyük fırsatlar iş anlaşmalarında ve ticarî ilişkilerde olur. Bu sebeple Hz. Peygamber @ bu sahada böylesi olayları önlemek için çeşitli adımlar atmıştır. Meselâ; "İnsanların, tacirleri şehir dı-şmda karşılayıp malları pazara getirmeden evvel satın almalarını yasaklamıştır." (Buharı). Ayrıca "Hile yapan bizden değildir" buyurmuştur. (İbni Mâce).
İslâm, Müslümanlara bir altın kural vermiştir. Buna göre; Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanın zarar görmediği kişidir. Bu kuralın ihlâl edilmesi gerçekte her defasında kötü sonuçlar verir; eşit güçte olan kişiler mütecaviz kişiden öc alarak kendilerini tatmin edebilirler. Ancak zayıfların bu fırsatı da yoktur. Bu sebeple Hz. Muhammed @ bu kuralın çiğnendiğini ne zaman görse, buna şiddetle engel olurdu. Ebû Zer el-Gıfârî şöyle rivayet etmiştir: Bir kere bir adamla sövüştük de onu anasından dolayı ayıpladım. Rasû-lullah @ bana buyurdu ki: "Ey Ebû Zer! Onu sen anasından dolayı mı ayıplıyorsun? (Demek ki) sen, içinde (henüz) câhiliyyet (ahlâki) kalmış bir kimse imişsin. Onlar sizin kar-deşlerinizdir. Her kimin eli altında kardeşi bulunursa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güçleri yetmiyecek (zahmetli) bir iş yüklemeyiniz. Şayet yüklerseniz onlara yardım ediniz." (Buhari).
Ebû Mes'ud Ensârî'nin rivayetine göre: "Bana ait bir köleyi dövüyordum, arkamdan bir sesi duydum: 'Ey Ebû Mes'ud! Bilki Allah, senin ona yeten gücünden sana daha muktedirdir.' Döndüm baktrm, bir de ne göreyim; konuşan Rasûlullah @ imiş." Bu hâdiseden çok müteessir olan Ebû Mes'ud hemen köleyi salıverdi, (Ebu Davud).
Övgünün ve müsrifâne yaşayışın kötülenmesi: İnsanoğlu gururunun okşanmasından hoşlanır; övgü bu gizli ateşin körüğü gibidir. Krallar ve yöneticiler daima bu yüzden şımarmış ve bozulagelmişlerdir. Hz. Peygamber @ övgüden ve dalkavukluktan nefret etmiş, insanların bu gizli fakat tehlikeli hastalıkla iştigal etmelerine engel olmuştur. Bir defasında bir başkasını hakkı olmadığı halde abartarak öven bir kişiyi gördü. Ve "Onu öldürdün!" buyurdu (Buhari).
Enes'in rivayetine göre, Rasûlullah @ bir çıkışında etrafındaki evlere nazaran çıkıntı teşkil eden yüksekçe bir kubbe görür ve "bu nedir?" diye sorar. Ashabı kendisine "bu, En-sar'dan falan zâtındır" derler. Rasûlullah @ manzaraya içinden kızarsa da sükût eder. Fakat inşaat sahibi kendisine gelip selâm verince, selâmını almaz ve yüzünü çevirir. O zât karşısına geçip tekrar tekrar selâm verse de Rasûlullah @ her defasında aynı şekilde davranıp selâmını almaz. Neticede adamcağız Rasûlullah @'ın kendisine kızdığını ve bu sebeple yüzünü çevirdiğini anlar. Durumu arkadaşlarına açarak dert yanar. Ona; "Rasûlullah @ dışan çıktığı vakit kubbeni gördü (ve buna kızdı)" derler. Adam hemen gidip kubbesini yıkar. Rasûlullah @ bir başka gün aynı yerden geçerken kubbeyi göremeyince, "O yüksek kubbe ne oldu?" diye sorar. Olup biteni kendisine anlatırlar. Bunun üzerine Rasûlullah @; "İhtiyaç fazlası her bina, sahibi üzerine bir vebaldir" buyurur (Ebu Davud).
Rasûlullah @ bir gazveden döndüğünde hanımı Aişe'nin evi nakışlı kumaşla süslediğini görür. Aişe her zamanki sözleriyle Rasûlullah @'i karşılarsa da Rasûlullah @ konuşmaz, selâmını bile almaz. İşlemeli örtünün yanına gelip onu indirir ve atar. Sonra; "Hakikatte Allah, bize verdiği nzıktan taşlara ve kerpiçlere elbise giydirmemizi emretmedi" buyurur. (Ebû Davud).
Rasûlullah @'in, kızı Fâtıma' nın evine, kapıya asılmış olan nakışlarla süslü perde sebebiyle girmeden geri döndüğü de rivayet edilmektedir (Ebû Davud).
İsmet ve iffet: İslâm, insanların temiz ve iffetli bir hayat sürdürmeleri, fena söz ve davranışlardan ve fuhşiyattan kaçınmaları için iffet ve paklığı öğretmek üzere gelmiştir. Kur'-ân'da bu gerçek şu ayetle beyan edilmiştir: "Felaha ulaştı o mü'minler... onlar ırzlarını korurlar; ancak eşleri yahut ellerinin sahip olduğu (cariyeler) hâriç (bunlarla ilişkilerinden dolayı da) onlar kınanmazlar." (23:1-5,6).
Bir Müslümanın kendisini çağımız toplumlarında yaygın olan her türlü fuhşiyattan ve cinsî sapıklıklardan koruması farzdır. Günümüzde yaygın olan ortak görüşe göre, hafifliğimiz ya da düşüklüğümüz cinsî arzu ve isteklerimizin gizli niyet ve çabalarıyla ölçülebilir. (A. Y. Ali, The Holy Qur'an, sh. 874).
Bu sebeple, Müslümanların haysiyetini ve imajını lekeleyebilecek herhangi bir olaya Peygamber @ hemen müdahale eder ve mani olurdu. İbni Abbas'ın rivayetine göre, Hz. Peygamber @'e veda haccı sırasında bir şeyler sormak için gelen kadına Rasûlullah'ın bineğinin arkasında bulunan Fadl b. Abbas'ın bakmaya başlaması üzerine Rasûlullah @ eliyle Fadl'm yüzünü aksi istikamete çevirerek kadınla Fadl arasında vâki olan bakışmaya mani olmuştur (Buhari).
Kültür ve medeniyeti ile öğünen Avrupa, ahlâkî bakımdan çok düşük bir konumdadır. Kadınları, elbiseleri içinde bile çıplaktır. Erkekleri en ufak bir utanma ve günah duygusu taşımadan birarada çırılçıplak banyo yapabilmektedir. Bu kültür, İslâm'ın insanlara vazettiği hayat anlayışından çok uzaktır. Bir keresinde Hz. Peygamber @ açıkta ve çıplak olarak yıkanan bir adam gördü; bunun üzerine hemen mescide giderek insanlara "Allah afif insanları sever; içinizden kim yıkanmak isterse bunu örtünerek yapsın" buyurdu. Hz. Peygamber çıplaklık konusunda çok hassastı. Bir defasında ağır bir taş taşıyan bir adamın alt giysisinin düştüğünü ve adamın çıplak kaldığını gören Peygamber @, onu hemen durdurarak giysisini toplamasmı ve çıplak kalmamasını söyledi. (Ebu Davud).
Kadınların durumunda da bazı açılardan ikaz ve düzeltmeler gerekiyordu. Asr-ı Saadet'te Arabistan'da bir grup hadım kişi vardı ve bunlar başkalarının evlerine serbestçe girip çıkabilirlerdi. Böyle biri bir keresinde Hz. Peygamber @'in zevceleri önünde bir kadının güzel hatlarını bir erkek şehvetiyle anlattı. Peygamber @ bunu işittiğinde, bir daha onu eve almamalanm emretti (Müslim). Arap kadınları arasında ahlâk-dışı pekçok âdet yaygındı. Bunlardan biri de, kadınların erkeklere benzeme çabaları içinde olmaları idi. Hz. Peygamber @ böyle kadınlara lanet etmiştir. Bazen bir kadın istemeden bile erkeğe benzese Peygamber @ buna mani olurdu. Bir keresinde Ümmü Seleme başörtüsünü iki kat yapmıştı. Hz. Peygamber @; "Onu tek kat yaparak giy ki, erkeklerin başlığı olan sarığa benzemesin" buyurmuştur. Hz. Peygamber @ bu konuda çok titizdi. Öyle ki bir keresinde bir kadın kendisine perde arkasından bir mektup vermek istedi, kadının ellerinde kına yoktu. Hz. Peygamber @; "Bu bir kadın eli mi, yoksa erkek eli mi?" diye sordu. Kadın "ben kadınım" dedi. Hz. Peygamber @ "eğer kadın-san, ellerine kına yakmalısın" buyurdu.
Kadınların çoğu giyimleri konusunda dikkatsizdiler. Bu konu ile ilgili olarak bir âyet nazil olmuştur. (24: 31) Hz. Peygamber ne zaman bu nevi bir dikkatsizlik görse ona hemen engel olurdu. Bir keresinde Esma bintü Ebu Bekr Hz. Peygamber @'in evine açık bir elbise ile gelmişti. Hz. Peygamber @ yüzünü ondan çevirerek "yetişkin bir kadın sadece yüzünü ve ellerini örtüsüz bırakabilir" buyurmuştur (Ebu Davud).
Kadınlar erkeklerle yol ortasında yürürlerdi. Bir keresinde mescidden çıktığında bir erkekle bir kadının yol ortasında beraber yürüdüklerini görünce Hz. Peygamber @ onlara yolun ortasında yürümemelerini, kenardan yürümelerini hatırlatmıştır. Bundan sonra kadınlar duvar diplerinden yürümeye başladılar. Bu hususta pek çok olay hadîs kitaplarında yer almaktadır.
Karşılıklı düşmanlık ve tefrikayı gidermek: Kur'ân'da Allah'ın en büyük nimeti ve rahmeti şöyle ifade edilmektedir: "Ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaş-tırdı. O'nun nîmetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı..." (3:103). Fakat bu kardeşlik bağı karşılıklı anlaşmazlık ve farklılıklar sebebiyle kopabilir-di. Bundan dolayı Hz. Peygamber @'in önemli vazifelerinden birisi Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkları ve farklılıkları ortadan kaldırmak idi. Hz. Peygamber @ ne zaman bir ailevî anlaşmazlık veya kabilelerarası kanşıklık haberi alsa hemen oraya gider ve taraflar arasında dostça bir tavırla barışı sağlardı. Yine bir defasında Benî Umre b. Avf kabilesinin mensupları arasında karşılıklı anlaşmazlık çıktığını öğrenmişti; sahabeden birkaç kişi ile beraber sulhu temin için oraya gitti. Anlaşmazlığı gidermek bir hayli vakit aldı. Bu arada namaz vakti girmişti, Bilâl ezanı okudu, Hz. Ebû Bekir de imamlık yaptı. (Ebû Davud).
Bir defasında Abdullah b. Ubey, Hz. Muhanv med @'e karşı son derece küstahça bir tavır sergiledi. Bunun üzerine ashabın sabrı taştı ve onu saf dışı etmeye hazırlandılar. Bu defa Abdullah b. Ubey'in taraftarları da kalkınca iki grup dövüşmeye başladı. Fakat Hz. Peygamber @ araya girdi ve ferasetli öğütleri ile onların aklım başına getirdi; böylece korkunç bir çatışma önlenmiş oldu. O vakit Hz. Peygamber @ "barış, fitne ve ihtilaftan hayırlıdır" buyurdu. (Ebû Davud).
Bir kati olayında, Evs ve Hazrec kabileleri arasında ciddî bir anlaşmazlık çıktı; her iki kabile de çatışmanın sınırına geldi. Fakat Hz. Peygamber onları güzel nasihatlarla yatıştırdı.
Hz. Peygamber @ saygı ve büyüklere hürmet konusunda da çok hassastı; ashabım bu konu ile ilgili basit hatalarda dahi ikaz ederdi. Bir defasında Abdullah b. Mesud'un oğlu bir konuda babasından önce konuşmaya çalışınca Hz. Peygamber @ "bırak, önce büyükler konuşsun" diyerek ona engel oldu. (Ebu Davud). (Mevlana Ebû'l-Kelam Azad, "A vorg of the Uswa-i Muhammed", in Rasul Num-ber, Sayyara Digest, Karaçi, 1973).
KISIM 5
HZ. MUHAMMED @'İN YAŞAYIŞI
Hz. Muhammed @ çok yüksek faziletlerle, mükemmel ahlak ve güzel davranışlarla dolu, sözü ve ameli birbirini tutan bir insan olarak yaşadı; fakat hayat tarzı son derece sâde idi. Hurma ağacının lifleriyle doldurulmuş bir yatak, deriden mamul bir su kırbası ve yine hurma yaprakları ile doldurulmuş yastığından başka hiçbir mefruşatın olmadığı basit bir odada yaşadı. Yemeği de sade idi, çok zaman su ve hurma, veya arpa ekmeği ile keçi sütünden ibaretti. Elbisesi, vücudun üst tarafı için bir gömlek ve hırka ile alt tarafı için ise kalınca bir örtüden ibaretti.
Bu sade yaşayışına rağmen, hayatı örnek bir hayattı. Hayatın her sahasında ve her yönüyle son derece mükemmel bir insan olarak yaşadı. Evlendi, çocukları oldu, ailesi ile huzurlu ve mutlu bir hayat sürdü, her insan gibi o da hayatın neşe ve sevincini, elem ve zorluklarını yaşadı. Hayatı boyunca herhangi bir insanın karşılaşabileceği bütün durumlar ve değişik meseleler ile yüzyüze geldi. Fakat bunları soğukkanlılık, cesaret ve kararlılık ile karşılayarak başarıyla çözüme kavuşturdu.
Bu sadelik gündelik hayatın en ufak ayrıntılarında bile mükemmeldi. Yiyecekleri, giyecekleri, konuşması, davranışları, uyku zamanı, evdeki ve dışarıdaki hayatı, ibadeti, hanımları ve başkaları ile olan diğer münasebetleri sîret, hadîs ve tarih kitaplarında kaydedilmiştir. Hz. Muhammed @'in günlük hayatının ayrıntıları hakkında yapılan bir çalışma, onun hayatınm manevî, ahlâkî ve sosyal sahalardaki üstün niteliklerini gözler önüne serecektir.
Giyimi: Hz. Muhammed @ giyim konusunda gösteriş ve ihtişamdan olduğu kadar, şekilcilik ve süsten de hiç hoşlanmazdı. Bazen pahalı elbiseler giydiği vâki olmuşsa da bu hâl çok nâdirdir. Abdullah b. Abbas, Haruriye taifesinin yanına elçi olarak gtitiğinde Yemen kumaşlarının en güzelinden bir elbise giymişti. Onlar "bu elbise nedir?" dediler. Abdullah b. Abbas; "bu elbisenin nesini kınıyorsunuz? Ben Rasulullah @'i elbiselerin en güzelini giymiş olarak gördüm" dedi (Ebu Davud).
Abdullah b. Ömer bir keresinde Yemen işi bir elbise satın aldı, fakat eve gidince elbisede kırmızı bir şerit gördü; onu geri verdi. Bir şahıs bu olayı Hz. Aişe'nin kızkardeşi Hz. Es-ma'ya anlattı. O da, Hz. Peygamber @'in cebi, yenleri, etekleri ipekten işlenmiş cübbesİni getirip gösterdi (Ebu Davud).
Bazı krallar ve kabile reisleri Hz. Muhammed @ 'e pahalı elbiseler gönderirdi. O da onları kabul eder ve bazen giyerdi.
Ümmü Seleme Hz. Peygamber @'in elbiselerinin içinde en çok gömleği sevdiğini söylemiştir (Şemail-i Tirmizi). Hz. Enes, Hz. Muhammed @'in renkli Yemen cübbesini çok sevdiğini söylemiştir ve yine, Hz. Peygam-ber'in hastalığı sırasında Üsame b. Zeyd'e tutunarak dışarı çıktığında renkli Yemen cübbe-sine bürünmüş olduğunu rivayet etmiştir (Şemail-i Tirmizî).
Hz. Peygamber soluk renkte elbiseler giymiş olmasına rağmen en çok beyaz rengi severdi. Ebu Derda, Peygamber @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kabirlerinizde ve mescidlerinizde huzur-u İlâhi'ye çıkmanız için en güzel renk beyazdır." (İbn-i Mace) Hz. Peygamber @ soluk renkli giysileri de severdi, bazen sarığı dahil bütün giysileri soluk renk olurdu. (Ebû Davud). Siyah bezden mamul sank da takmıştır (Şemail-i Tirmizi ve İbni Mace). Elbisesi, biri vücudunun üst kısmını, diğeri de alt kısmını örtmek için daima iki parçadan müteşekkildi. Ve Ebû Derda'ya göre, Hz. Peygamber @ bu iki parça elbise içinde vefat etti (Şemail-i Tirmizi). Kırmızı renkte elbise giydiği de vâkidir. Kışın yünden mamul elbise giyinir veya battaniye sarardı (İbn Sad, Tabakat).
Büreyde, Necâşfnin Hz. Peygamber @'e bir çift siyah mest hediye ettiğini, O'nun da bunları giydiğini, abdest aldıktan sonra bir defa da bunların üzerlerine meshettiğini rivayet etmiştir (Şemail-i Tİrmizi).
Dihye b. Halife el-Kelbî de Hz. Peygamber @'e bir çift mest hediye etmiş, O da onları es-kiyinceye kadar giymiştir. İki meşin tasmalı ayakkabı da giymiştir. Hz. Aişe, Peygamber @'in saçlarını taradığım, ayakkabı giydiğini ve mümkün olduğu kadar abdest almaya sağ el (veya ayak)inden başladığını rivayet etmiştir (Şemail-i Tirmizi).
Hz. Peygamber @ genellikle vücudunu kaplayan bir kaftan giyerdi. îbn-i Abbas, Hz. Peygamber @'i tek parçadan müteşekkil bir elbise içinde namaz kılarken gördüğünü rivayet etmiştir. Enes, Hz. Peygamber @'in cemaatle kıldığı son namazda tek parça bir elbise giymiş olduğunu rivayet etmiştir. Bu namaz Hz. Peygamber @'in imamlık yapan Hz. Ebu Bekr'in arkasında olduğu namazdır. Örtü bir tarafta omuzlarının üstünden, diğer tarafta koltuk altından geçiyordu (İbn-i Sad).
Enes de Hz. Peygamber @'in tek parça elbise ile namaz kıldığım rivayet etmiştir. Ümmü'l-Fadl hastalığı esnasında Hz. Muhammed @'in akşam namazını bir tarafı omuzlarının üstünden geçen diğer tarafı koltuk altından geçen bir tek parça elbise ile kıldırdığım rivayet etmiştir. Ömer b. Seleme, Câbir b. Abdullah, Ömer b. Yaser, Ebû'd-Derda, Ebû Saîd el-Hudrî ve diğerleri Hz. Peygamber @'in tek parça elbise içinde namaz kıldığını rivayet etmişlerdir (Tabakat İbn-i Sad). Enes b. Mâlik'in rivayetine göre, Hz. Peygamber @ 'e en sevimli elbise bürd-i yemânî (pamuk veya ketenden dokunma çubuklu) elbise giymekti. Hz. Aîşe'den yapılan rivayette de Rasûlullah @ vefat ettiğinde beyaz bürd-i yemânî denilen örtüyle örtülmüş (kefenlenmiş) olduğu belirtilir. (Buharı vq Müslim).
Hz. Peygamber @ hayatı boyunca değişik renklerde elbiseler giymiştir. Doğrusu ne bulmuşsa onu giymiştir: Keçi kıllarından yapılma renk renk bir elbise (Müslim), dar kollu bir Bizans kaftanı (Buhari ve Müslim); yamalı bir elbise ve kaba bir altlık (Buhari ve Müslim) siyah keçi kıllarından yapılma şeritli bir kaftan (Müslim). Semûre b. Cündeb'den rivayetle Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Beyaz elbiseler giyiniz, çünkü o giyimlerinizin hayırlısı ve iyisidir, ölülerinizi de beyaz kefene sarınız." (Ahmed, Tirmizî, Nesei, İbn-i Mace).
Câbir'den rivayetle Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Bir döşek adam içindir, bir döşek kendin içindir, üçüncü döşek misafir içindir, fakat dördüncüsü şeytan içindir." (Müslim). Yine Câbir, Allah Rasûlünün sol elle yemek yemeği, tek ayakkabı ile yürümeyi, kendini elbiseye tamamen sarmayı, veya tek bir elbise içinde elleri dizinde oturarak edep yerlerini göstermeyi yasakladığını rivayet etmiştir (Müslim).
Hz. Peygamber @ kibir şiarı olarak elbiseyi iki topuktan aşağı sarkıtarak sürümeyi de yasaklamıştır (Buhari ve Müslim). Hz. Ali'den rivayetle: Peygamberimize Sİyeta diye anılan ipekli kumaştan yol yol san çubuklu, altlı üstlü bir elbise hediye edilmiştir. Peygamber @ bu elbiseyi Ali'ye gönderdi. Daha sonra onu Ali'nin üzerinde görünce kızgınlık alâmeti belirdi: "Onu giymen için değil, başörtüsü olmak üzere kadınlar arasında parçalayasın diye gönderdim" buyurdu (Buhari ve Müslim)..
Hz. Ebu Bekir'in kızı Esma Sâsânilere ait önünün kenarı bastırılmış, arkası sırmalı bir kaftan getirip "Bu Allah Rasulü'nün Aişe'de bulunan kaftanıdır. Aişe ölünce bana miras kaldı. Hz. Peygamber @ bunu giyerdi" dedi. (Müslim). Yine Esma, Peygamber @in gömleğinin kollarının bileklerine kadar geldiğini rivayet etmiştir (Tirmizî ve Ebû Davûd). Hz. Peygamber @'in elbise giymeye sağ taraftan başladığı da rivayet edilmiştir (Tirmizî).
Hz. Peygamber @, sarık takar ucunu da omuzlarının arasına salardı (Tirmizi). Bazen önüne bazen de arkasına atardı (Ebu Davud). Ve şöyle buyurmuştur; "bizimle müşrikler arasındaki fark başlıklarımıza sarık sar-mamızdır." (Tirmizî).
Ebû Said el-Hudrî'den rivayetle Hz. Peygamber @ yeni bir giysiyi ilk defa giyerken ondan adlı adınca bahseder ve "Ya Rabbi, Hamd Sanadır. Bunu bana sen giydirdin, bunun haynnı ve bunun kullanıldığı iyi işin hayrını senden isterim. Bunun şerrinden ve kullanılacağı kötü işin şerrinden de sana sığınırım" derdi. Yine Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Kim yeni bir elbise giyinir ve 'benim hiçbir güç ve kuvvetim olmaksızın bunu bana giydiren Allah'a hamdolsun1 derse onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır." (Ebu Davud).
Hz. Aişe, Hz. Peygamber @ 'in kendisine şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ey Aişe! Şayet bana katılmak istersen, dünyevî şeylerden bir yolcunun azığı kadar azıklan. Zenginlerle oturmaktan kaçın ve yamayana kadar bir elbiseye eski deme." (Tirmizi). Ebû Ümâme İyâz b. Salabe'den rivayetle Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Dinleyin, dinleyin, eski giymek imandan bir cüzdür, eski giymek imandan bir cüzdür." (Ebû Davûd).
Ibni Ömer'den rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur; "Bu dünyada iyi elbise giyenlere Allah diriliş gününde kötü elbise giydirecektir." (Ebu Davud, Ahmed ve îbn-i Mace).
Yine şöyle buyurmuştur: "îyi giyinebileceği halde (tevazusu sebebiyle) iyi giyinmeyen kimseye Allah izzet elbisesi giydirir." (Ebu Davud ve Tirmizi).
Hz. Ali üç dirheme bir elbise satın aldı ve onu giyerken, "beni bu güzel giysilerle bezeyen ve çıplaklığımı Örten Allah'a hamd olsun" dedi. Ve sonra "Allah Rasulünün böyle dediğini duydum" dedi (Ahmed). Ebu Ümâme'den rivayetle: Hz. Ömer yeni bir elbise giydi ve "çıplaklığımı örten ve hayatımda beni bezeyen bu elbise ile beni giyindiren Allah'a hamd olsun" dedi ve daha sonra Rasûlullah'dan böyle işittiğini nakletti. Yine Rasûlullah @'ın "bir kimse bir elbiseyi eskiyene kadar giyer ve sonra onu sadaka olarak verirse sağken ve öldükten sonra Allah'ın koruması ve gözetmesi altında olur" dediğini rivayet etmiştir (Ahmed, Tirmizi ve İbni Mace)
Rasûlullah @; "Allah kuluna bir nimet bağışladı mı eserini kulunun üzerinde görmek ister" buyurmuştur (Ahmed). Hz. Peygamber @ yine şöyle buyurmuştur: "İsraftan ve kibirden kaçındığımız müddetçe istediğinizi yiyin ve giyin." (Buhari) ve: "Yiyin, için, sadaka verin, giyinin ama israf etmeyin ve gururlanmayın." (Ahmed, Nesei ve İbni Mace).
ince Zevk: Hz. Peygamber @ sâde fakat son derece temiz ve tertipli giyinirdi. Temizlik ve itinadan çok hoşlanırdı. Koku kullanır ve kendisine koku ikram edildiğinde hiçbir zaman reddetmezdi. Sokaktan geçtiğinde bütün sokak koku içinde kalırdı. Erkekler İçin, kokusu yayılan fakat rengi olmayan kokular sürmelerini, kadınlar için ise, rengini gösteren fakat kokusu yayılmayan kokular sürümelerini tavsiye buyurmuştur (Şemail-i Tirmizi).
Giyim konusunda son derece ince zevk sahibi İdi, elbiselerin temizliğine ve mükemmelliğine önem verirdi. Bİr keresinde bir adamı kirli elbiseler içinde görünce "elbiselerini yıkaya-mıyor mu?" diye sormuştur (Ebû Davud). Bir başka defa da kendisine kötü (ve yırtık) elbiseler içinde gelen bir kimseye Hz. Peygamber @ herhangi bir geliri olup olmadığını sordu. O kişi "Evet" dedi. Hz. Peygamber @ "Allah sana nimet vermişse, üzerinde izi görünsün" buyurdu (Ebu Davud). Arabistan halkı pek medenî ve kültürlü değildi ve namaz esnasında sıklıkla duvarlara veya yere tükürürlerdi. Hz. Peygamber @ bundan hoşlanmaz ve duvardaki lekeleri eli ile temizlerdi. (Nesei). Bazen havayı temizlemek için tütsü yakılırdı (Nesei). Çoğu defalar misk ve amber kullanılırdı.
Bir keresinde Hz. Peygamber @ saçları dağınık bir adam gördü, ve "bu adam saçlarını düzeltemez mi?" diye sordu (Ebu Davud). Bir keresinde yün bir elbise giyince terlemiş ve elbiseyi çıkarmıştı (Ebu Davud).
Bir başka defa da Mescid-i Nebevi'de toplanılmıştı. Kalabalığa göre Mescid dardı ve herkes işinin-gücünün başından üzerindeki elbiseleriyle geldiğinden içeriyi ter ve kir kokusu sarmıştı. Hz. Peygamber @, "mescide gelmezden evvel yıkanmanız daha iyi olur" buyurdu (Buhari). Bu günden itibaren Cuma günü yıkanmak şer'î bir emir haline geldi. Arabistan'da yol kenarlarına küçük su dökmek olağan bir davranış idi. Hz. Peygamber @ bundan hoşlanmazdı ve bunu yasak etti.
Bir keresinde mescide geldiğinde duvarlarda boydan boya leke ve izler gördü. Eline bir hurma dalı aldı ve duvarlardaki bütün izleri onunla kazıdı ve Öfke içinde insanlara şöyle seslendi, "sizler birinin önünüze gelip yüzünüze tükürmesinden hoşlanır mısınız? Bir kişi namaz kılarken Allah onun önündedir ve melekler de sağındadır. Bunun için önünüze ve sağınıza tükürmeyin."
Namaz kılmakta olan bir sahabî tükürdü; Hz. Peygamber @ bunu gördü ve "Şimdi bu adam namaz kılmamalı" buyurdu. O kişi namazdan sonra Hz. Peygamber @'e gelerek kendisini mi emrettiğini sormuştur. Hz. Peygamber @ "Evet, sen Allah'ı ve O'nun Rasulü'nü incittin" buyurmuştur (Tergib ve Terhib).
Soğan, sarımsak, turp gibi kötü kokulu yiyeceklerden hoşlanmaz ve bunları yedikten sonra insanların mescide gelmemelerini buyururdu (Buhari).
Yeme âdabı: Hz. Peygamber @ zühd ve takvanın eseri ölçülü ve az yemek yemiştir. Yediği belirtilen gıdalar hemen hemen çevresinde bulunanların hepsine şâmildir: Et, süt, arpa ve buğday ekmeği, kabak, zeytinyağı, bal, helva, sirke, hurma ve iliği severdi. Yemeğinde ilik buldu mu, parmaklan ile diğer parçalarım da araştırırdı. Sirke bulunan eve fakir de-riemiyeceğini belirtmiştir. Hz. Peygamber @ hats denen hurma, peynir ve tereyağından yapılan bir yemeği de severdi.
Hz. Aişe'nin rivayetine göre Hz. Peygamber @ balı ve tatlıyı severdi. (Buhari ve Tabakat İbn-i Sad). Câbir, Hz. Peygamber @'in ailesinden katık istediğini ve katık olarak evde sadece sirke bulunduğu cevabını aldığını rivayet etmiştir. Hz. Peygamber @ onu istedi ve yemeğine koyarak "sirke iyi katıktır, sirke iyi katıktır" buyurdu (Buhari ve Müslim). Abdullah b. Cafer, Rasûlullah @'ı taze hurma ve hıyar yerken gördüğünü rivayet etmiştir (Buhari ve Müslim).
Enes, bir terzinin Hz. Peygamber @'i hazırladığı yemeğe davet ettiğini, kendisinin de Peygamber @ ile beraber gittiğini rivayet etmiştir. "Davette arpa ekmeği ve ilikli, çorba ile kurutulmuş et verildi. Ben Hz. Peygamber @'in tabakta ilik aradığını gördüm ve o günden sonra da iliği çok sevdim" (Buhari ve Müslim). Abdullah b. Haris, "Allah'ın Rasûlü mescidde iken ekmek ile et getirdi ve yedi, biz de onunla birlikte yedik. Sonra kalktı ve namaz kıldı, biz de elimizi taşlarla sildikten sonra onunla beraber namaz kıldık." dedi (İbni Mace).
Ebu Hureyre, Hz. Peygamber @'e et getirildiğini ve kendisine hoşlandığı etin but kısmı ikram edildiğinde ondan bir parça yediğini rivayet etmiştir (Tirmizi ve îbn-i Mace).
İbni Abbas, Rasûlullah @'ın en çok sevdiği yiyeceğin ekmekten yapılan tirit ve hais hur-masıyla tereyağının karışımından yapılan tirit olduğunu rivayet etmiştir. Hz. Peygamber @ "zeytin yağı yiyiniz ve kendinizi onunla yağlayınız, çünkü o bereketli bir ağaçtandır" buyurmuştur (Tirmizİ, İbn-i Mace ve Dari-mi).
Ümmü Hani şöyle rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber @ bana geldi ve yiyecek birşeyler olup olmadığım sordu. Ben biraz kuru ekmek ve sirke dışında birşey olmadığını söyleyince 'getir onu, içinde sirke bulunan eve katıksız denemez' buyurdu." (Tirmizi). Bir keresinde Hz. Peygamber @ bir parça arpa ekmeği aldıve arasına hurma koyarak "bunun katığı budur" buyurdu ve onu yedi (Ebu Davud). Hz. Aişe'den, Hz. Peygamber @'in taze hurma ile kavun yediği ve "birinin harareti diğerinin serinliği ile kırılır" buyurduğu rivayet edilir (Tirmizi). Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Hz. Peygamber @ hiçbir yiyeceği reddetmez-di; eğer arzu ederse yerdi, hoşlanmazsa bırakırdı (Buhari ve Müslim).
Câbir, Hz. Peygamber @'in; "bereketin yemeğin hangi kısmında olduğunu bilemezsiniz" buyurduğunu rivayet etmiştir (Müslim).
Yine Câbir'den rivayetle Hz. Peygamber @; "Şeytan her işinizde daima sizinle bareberdir; yemeğinizi yerken bile. Onun için şayet sizden birisi bir lokma düşürürse onu alsın, Üzerini temizlesin ve yesin; onu şeytana bırakmasın. Yemeği bitirdiğinde parmaklarını yalasın, çünkü bereketin yemeğin hangi kısmında olduğu bilinmez" buyurmuştur (Müslim).
Sehl b. Sad, Allah Rasûlü'nün peygamberliğe nail olduktan vefatına kadar buğday ekmeği ve elek görmediğini rivayet etmiştir. Kendisine Hz. Peygamber @'in elenmemiş arpa ununu nasıl yediği sorulduğunda, onu öğüttükten sonra üflediklerini ve çerçöpün bir kısmı gittikten sonra ıslayıp kalanı yediklerini söylemiştir (Buhari).
Ebu Cuhayfe Hz. Peygamber @'in "ben yaslanarak yemem" buyurduğunu rivayet etmiştir (Buhari).
Enes de, Hz. Peygamber @'in masa gibi yüksek bir yerde ve küçük bir kâsede hiçbir zaman yemek yemediğini rivayet etmiştir.
Hz. Peygamber @: "Yemeğe başlarken Allah'ın adım anın, sağ elinizle ve önünüzden yiyin" buyurmuştur (Buhari ve Müslim). Enes'den rivayetle Hz. Muhammed @ "Sânı yüce Allah, bir kişinin birşey yedikten sonra O'na şükretmesini sever" buyurmuştur (Müslim).
Hz. Aişe'den rivayetle Peygamber @ "sizden biriniz yemeğe başlarken bismillah demeyi unutursa bismillah vel evveli, vel ahiri (başına ve sonuna bismillah) desin" buyurmuştur (Tirmizi ve Ebu Davud).
Ebu Said el-Hudrİ'den rivayetle Hz. Peygamber @ yemeğini bitirdiğinde "bize yediren ve içiren ve bizi Müslümanlardan kılan Allah'a hamdolsun" diye dua ederdi (Tirmizi, Ebu Davud ve İbn-i Mace). Ebu Eyyub'dan rivayetle Allah Rasulü yedikten ve içtikten sonra "yediren, içiren, onları hazmımızı kolaylaştıran ve çıkarmamızı sağlayan Allah'a hamdolsun" diye dua ederdi (Ebu Davud).
Ebu Hureyre'den rivayetle Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Eğer bir kimse geceyi yağlı elleriyle onu yıkamadan geçirirse, başına gelen belâdan ötürü yalnız kendisini suçlasın." (Tirmizi, Ebu Davud ve İbni Mace).
Yemek âdabı ile ilgili Hz. Peygamber @'in tavsiyelerini şöylece hülasa edebiliriz: Yemeğe başlamadan önce ve yedikten sonra ellerin yıkanması, besmele ile başlayıp dua ile bitirilmesi, sağ elle, önünden ve tabağın kıyısından alınması, ellerin sağa sola dayanmaması, bağdaş kurup oturulmaması, yüzü koyun yatarken yenilmemesi, sofraya konan yemek hoşa gitmediği takdirde tenkid edilmemesi, ekmeğin küçük parçalara bölünmesi, kırıntı şeklinde düşen parçaların atılarak israf edilmemesi, sarımsak soğan gibi kokulanyla başkasını rahatsız edici gıdaların çiğ yenilmemesi.
Hz. Peygamber @; "Allah nazarında yemeklerin en hoşu, üzerine uzanan ellerin çok olduğu yemektir" (et-Tergîb) ve "Hep beraber yiyin, dağılıp ayrılmayın, zira bereket cemaatledir" buyurdu. (îbni Mace).
İçme adabı: Enes, Rasûlullah @'inn bir şeyi içerken üç kere nefes aldığını rivayet etmiştir (Buhari ve Müslim). Bir diğer rivayette Müslim Hz. Peygamber @'in "böyle içmek susuzluğu daha çok giderir, daha sıhhatlidir" buyurduğunu eklemiştir. İbni Abbas, Hz. Peygamber @'in, su kabının ağzına dudakları dayayarak su içilmesini yasakladığını rivayet etmiştir (Buhari ve Müslim).
İbni Abbas, Hz. Peygamber @'in yemek ve su kaplarının içerisine (içerisinde çer-çöp olsa dahi) üflenmesini yasakladığını rivayet etmiştir (Ebu Davud ve İbni Mace).
Yine İbni Abbas'dan gelen bir rivayette Peygamber @ "develer gibi hiç durmaksızın içmeyin, iki veya üç kerede için. İçmeye başlarken bismillah, içtikten sonra elhamdülillah deyin" buyurmuştur (Tirrhizi).
Bunlara, suyu bardağın kırık kısmından içilmemesi, kapların ağzının açık bırakılmaması, su üzerindeki yabancı maddenin dökülerek çıkarılması gibi tavsiyeler de ilave edilmiştir
İbni Abbas Rasûlullah (5)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Sizden biriniz yemek yediği vakit şöyle desin: 'Ey Rabbimiz! Bu taamı bize bereketli kıl, bize ondan daha hayırlısını tattır.' Süt içtiği vakit şöyle desin: 'Ey Rabbimiz! Bu sütten bize bereket ver ve onu bize ziyâde eyle, çünkü yiyecek ve içeceklerden hiçbiri sütten daha doyurucu değildir." (Ebu Davud ve Tirmizi).
Zühd Ve Takvası
İnsanların Allah'a en çok bağlı, en muttakisi, en doğru ve hayırlısı şüphesiz ki Hz. Muham-med @'dir. Medine Devleti'nin başkam olduğu zaman dahi Beytü'l-mal'(devlet hazinesinin bütün gelirlerini halka dağıtmış, kendisi ve ailesi ise fakirliğe yakın, sâde ve müte-vazi bir hayat sürmüştür. Ebû Hureyre'den rivayet olunan bir hadîslerinde Rasûlullah @; "Allah'ım, beni yoksul olarak yaşat, yoksul olarak canımı al ve yoksullarla haşreyle" diye dua etmiştir. Bir başka duası da; "Ey Rabbim! Âl-i Muhammed'e geçinecek kadar nzık ver!" şeklindeydi. (Buharî ve Müslim).
Hz. Aişe şöyle söylemiştir: "Biz âl-i Muham-med, ateş yakıp üzerine tencere koyarak sıcak yemek pişirmeden ay geçtiği olurdu. Bizim başlıca gıdamız hurma ve su idi." (Buhari). Yine Hz. Aişe'nin anlattığına göre Hz. Mu-hammed @'in ailesi onun vefatına dek hiçbir zaman ardarda iki gün kâfi miktarda arpa ekmeğine sahip olmamıştır. Rivayetlerde daha çok hurma ve sudan ibaret bir yemeği dahi doyasıya yiyemedikleri, Rasûlullah @'in vefatına kadar onun ve ailesinin yemeklerinden artakalan bir şey olmadığı belirtilmiştir (Buharî, Müslim ve Tabakat-ı İbni Saad).
Nu'mân b. Beşîr "Arzu ettiğiniz yiyecek ve içecekleri bulamadığınızdan mı yakınıyorsunuz? Ben, peygamberimizin karnını doyurmak için hurma bulamadığını gördüm" demiştir (Müslim). Sa'îd Makbûrî, Ebu Hurey-re'nin Önlerinde kuzu kızartan kişilerin yanından geçerken davet edildiğinde bunu reddederek "Allah Rasûlü dünyayı karnını arpa ekmeği ile bile doyurmadan terketti" dediğini rivayet etmiştir (Buhari). Enes, Hz. Peygamber @'in ailesinin akşamları bir sâ' buğday veya bir başka tahılları olmadığını rivayet etmiştir (Buhari).
Ebu Hureyre, Hz. Peygamber @'in açlık sebebiyle karnına taş bağladığını rivayet etmiştir (Tabakat). Mesrûk b. el-Ecdâ bir gün Hz. Aişe'nin hadîs rivayet ederken aniden gözyaşlarına boğulduğunu rivayet etmiştir. Ümmü'l Müminirii neyin ağlattığını sorduğunda Hz. Aişe "ben yiyecekle doymadım, fakat Allah Rasûlü'nün 4 ay ardarda buğday ekmeği yemediğini hatırlayınca ağladım" dedi (Taba-kat).
Ebû Hureyre, bir ay boyunca ekmek veya yemek pişirmek için olsun ateş yanmadığım rivayet etmiştir. Bunun üzerine dinleyenler, "Ey Ebû Hureyre! Bu insanlar nasıl yaşıyordu?" diye sorunca, o da "hurma ve su ile. Bir de -Allah onları mükâfatların en iyisi ile mükâfatlandırsın- sağmal hayvanları olan bir Ensârî komşuları vardı, o biraz süt verirdi." dedi (Tabakat).
Nevfel b. İyaz el-Huzlî, Abdurrahman b. Avf m yakın arkadaşı olduğunu rivayet etmiştir. Bir gün onu evine götürdü. Misafir evde yıkanıp çıktıktan sonra beraber oturdular. Önlerine bir tepsi içinde ekmek ve et getirildi. Abdurrahman b. Avf gözyaşlarına boğuldu, el-Huzlî "Ey Ebu Muhammedi Seni ağlatan nedir?" dedi. Abdurrahman b. Avf "Allah Ra-sulü ne kendisi ne de ailesi arpa ekmeğiyle tam doymadan vefat etmişti. Bilmiyorum, geride bırakılan bizler için bu et ve ekmek hayırlı mıdır?" dedi (Tabakat).
İbni Şihâb'dan rivayette Ebu Hureyre Mugîre b. Ahnas'ın yanından geçerken ona yemeğinin ne olduğunu sordu. O da nekiy ekmeği ile iyi et dedi. Ebu Hureyre "nekiy nedir?" dedi. O da "elenmiş buğday ekmeği" dedi. Ebu Hureyre hayretle; "Ey Mugîre! Sana şaşıyorum; Rasûlullah @ (vefatına kadar) ekmek ve zeytinyağı ile bile olsa bir günde iki öğün yememiştir, halbuki sen ve arkadaşlarınız burada dünyayı israf ediyorsunuz" dedi. Ve kendi çocukları imişçesine parmaklarına vurdu (Tabakat).
Hz. Aişe, Allah Rasûlü'nün hiçbir vakit karnında iki çeşit yiyeceği bir arada bulundurmadığını rivayet etmiştir. Et, hurma veya ekmek yemişse onlara başka bir şey eklemez, çeşitlemezdi (Tabakat). Hamd b. Hutel, Hz. Aişe'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Bir gece (babam) Ebu Bekr bir keçi butu getirdi. Onu Rasûlullah @ İle birlikte doğradık. Birisi 'onu yağ kandili olmadan mı doğradınız?' dedi. Ben de 'eğer yağımız olsaydı onunla ekmek yerdik' dedim." Hz. Muhammed @'in ailesinin hiç ekmek veya yiyecek pişirmeden geçirdiği aylar olurdu. Hamd b. Hutel bunu Süfyan'a söylediğini, bunun da arka arkaya iki ay vaki olduğunu anlattığını rivayet eder (Tabakat).
Ümran b. Zeyd el-Mednî babasından rivayetle şu olayı anlatmıştır: "Hz. Aişe'nin yanına gittik ve es-selâmû aleykûm ya ümmü'l mü'minîn!' dedik. O da aleykûmu's-selâm dedi ve gözyaşlarına boğuldu. Ağlamasının sebebini sorduk. O da 'sizlerden bazısı pek çok çeşit yiyecek yiyor ve sonra da yediklerini eritmek için ilaç arıyor. Bundan sebep Rasûlullah @'i hatırladım; bu hâtıra beni ağlattı. O bu dünyayı terkettiğinde bir günde iki kere yemek yemiş değildi. Hurma yediğinde ekmek yemez, ekmek yediğinde hurma yemezdi. Beni ağlatan işte budur' dedi." (Taba-kat).
Enes, (annesi) Ümmü Süleym'in Rasûlullah @'a gönderdiği bir tepsi hurmayı hanımlarına dağıttığını, kendisinin ise çömelerek ancak açlığını giderecek kadar yediğini rivayet etmiştir (Tabakat). Ebu Hureyre, Hz. Peygamber @'in aç durduğunu söyledi. Râvi bunun sebebini sorduğunda Ebu Hureyre şöyle cevapladı: "Daima etrafından bulunan insanların çokluğu, misafirleri ve onunla sadece bu gayeyle beraber bulunanlar sebebiyle. O as-habdan veya mescidden onu takib eden muhtaçlar olmaksızın hiçbir öğün yemek yememiştir." Allah ona Hayber'de zafer nasib ettiği zamandır ki insanlar biraz rahatladılar. Fakat bundan önce geçim zor ve kazanç azdı. Arabistan kum, taş ve kayalarla kaplı ve dolayısıyla ziraate elverişli olmayan bir yer idi. Halk genellikle hurma yerdi. Allah Rasûlü Medine'ye hicret ettiğinde insanların durumu buydu. O günden Hz. Peygamber @'in vefatına kadar Sa'd b. Ubâde'nin cömert eli O'na daima uzanmıştı; pekçok ensârî de. aynı yardımı yaptı. Hz. Peygamber @'in ashabı çok yumuşak başlı idi. Buna karşı Hz. Peygamber @'in mükellefiyetleri pek fazla idi ve Medine'ye hicret edenlerin sayısı da devamlı artıyordu; hayat zordu. Esas mahsûl, insanların omuzlarında ve develerde taşman meyvalar ve hurma idi. Kuraklık olduğu zaman meyva ve hurmanın bile kıtlığı oîurdu. (Tabakat).
Ömer b. Hattab şöyle rivayet eder: "Rasûlullah @'ı görmeye gittim ve onu hasır üzerinde uzanırken buldum. Hasırla arasında bir örtü yoktu ve hasırın izi vücudunda görülüyordu. 'Ey Allah'ın Rasulü! Ümmetini zengin etmesi için Allah'a dua et; Allah'a inanmamalarına rağmen, Allah Rumları ve Acemleri zengin kılmıştır' dedim, O da: 'Böyle mi düşünüyorsun ey İbn-i Hattab? Onlar mükâfatları bu dünyada verilenlerdir.' buyurdu." Bir başka rivayete göre ise şöyle buyurmuştur: "Onların bu dünyaya, bizimse anirete sahip olmamızdan hoşnut değil misin ey Hattaboğlu?" (Bu-hari ve Müslim).
Ebu Talha, "Biz Allah Rasulüne açlıktan şikâyet edip, açlığımızı bastırması için karnımıza bağladığımız taşları gösterince Allah Râsulü elbisesini kaldırdı ve karnı üzerine bağladığı iki taşı gösterdi." dedi. (Tirmizi). Bu hadîs Hz. Muhammed @'in sâde, zâhidâne ve yüksek faziletlerle dolu hayatım yansıtır.
Ayakkabısı: Hz. Peygamber @'in çarığının iki tasmalı olduğu (Buhari) ve çift bağı olduğu (Tirmizi) rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber @ dikilirken ayakkabı giyilmemesini söylemiştir (Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace). İbni Abbas, bir kişinin otururken ayakkabılarını çıkarması ve yanma koymasının sünnetten oduğunu söylemiştir (Ebu Davud). Hz. Peygamber @'in "Sizden biriniz ayağmda tek çarığı olduğu halde yürümesin; ya yalın ayak yürüsün ya da bir çift çarık giysin" buyurduğu rivayet edilmiştir (Buhari).
Ebu Hureyre'den rivayetle Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: "Sizden birisi çarıklarını giyerken önce sağ tekini giymeli, çıkarırken de ön-, ce sol tekini çıkarmalı" (Buhari ve Müslim). Habeş hükümdarının Hz. Peygamber @'e bir çift siyah mest hediye ettiği ve O'nun da onları giydiği rivayet edilmiştir (İbni Mace).
Hz. Peygamber @'in saçlarını taraması:
Hz. Peygamber @ saçlarını tarardı. Başkalarının da saçlarını dağınık vaziyette bırakmalarından hoşlanmazdı. "Saçı olan ona baksın" buyurmuştur (Ebu Davud). Hz. Peygamber @ sıklıkla saçlarına yağ sürer ve sakalını tarardı (Şerh-üs Sünne). Ümmü Hani şöyle rivayet etmiştir: "Bir keresinde Mekke'de iken Allah Rasûlü bize geldğinde saçlarında dört örgü vardı." (Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace). Hz. Aişe, kendisi âdet halindeyken Hz. Peygamber @'in saçlarını taradığını rivayet etmiştir (Buhari ve Müslim).
Hz. Aişe, Hz. Peygamber @'in saçlarım kendişinin ayırdığını ve ortadan ayırıp perçemini gözlerinin üstüne düşürdüğünü rivayet etmiştir (Ebu Davud).
Meclis âdabı: Hz. Peygamber @ meclislerde izzet ve incelik eseri tavırlarla otururdu. Bütün ashabı bu edep ve nezaketi müşahade ederdi. Birşey söylediği vakit ashab ilgiyle ve sessizce Hz. Peygamber @'i dinlerdi. Bir kişi konuştuğu vakit konuşmasını bitirmeden bir başkası konuşamazdı. Bazen fakir ve muhtaç olanlar dertlerini anlatmak için gelir ve meclisin usûlünü bozarlardı. Fakat Hz. Peygamber @ yine de onları sessizce ve rahatsızlık belirtisi göstermeden dinlerdi. Hz. Peygamber @ kimsenin sözünü kesmezdi ve eğer bir kişinin konuşması hoşuna gitmezse onu sadece na-zar-ı itibara almaz ve asla sözle reddetmezdi.
Daima meclisteki konuşmaya katılırdı. Meclistekiler ne konuşuyorsa O da onu konuşurdu. Ashabın neşesine ve edep dahilindeki latifelerine katılır ve kendisi de latifeli şeyler konuşurdu. Kendisini ziyarete bir kabile reisi geldiği vakit onu mevkii ve makamına uygun olarak ağırlardı. "Her kavmin saygıdeğer insanlarına itibar gösterin" buyurmuştur. Daima insanların ihtiyaçlannı soruşturmuştur. "İhtiyaçlarından beni haberdar etmemiş olanlar bana durumlarını bildirsinler" buyurmuştur. İnsanların bir başka insana tazim için ayağa kalkmasını hoşlanmazdı (Ebu Davud). Ancak sevdiği insanlar için ayağa kalkmıştır. Kızı Fâtıma O'na geldiğinde sevgi ile kalkar ve onu alnından öperdi. Süt annesi Halime için de kalkmış ve oturması için yere bir Örtü sermiştir. Yine süt kardeşi geldiğinde muhabbetinden dolayı kalkmış ve onu önüne oturtmuştur (Ebu Davud).
Herkesin mecliste durumuna göre yeri vardı, ancak kimse kimin kendisine üstünlüğü olduğunu hiçbir zaman anlayamazdı. Bir kişi güzel bir şey söylediği vakit onu takdir ederdi. Uygunsuz veya abes birşey sarfedilirse söz veya fiilin sahibine bunu söylerdi (Şemail-i Tirmizi). Enes b. Mâlik'in rivayetine göre, "bir keresinde Rasûlullah @'ın yanında iki kişi (ayrı ayrı) aksırmıştı da Rasûl-i Ekrem bunlardan birisine hayır ve bereketle dua {teşmît) buyurmuş, öbürüsüne dua etmemişti. 'Buna niçin dua buyurulmadı?' diye sorulduğunda Rasûl-i Ekrem; 'Şu (birinci) Allah'a hamdetti, (Elhamdü W ilâh dedi) ben de mukabele ettim, şu (ikinci) Allah'a hamdetmedi (ben de dua ile karşılamadım!) buyurdu." (Buhari).
Hz. Peygamber @, başkalarının kusur ve eksiklerini araştırmamaları ve kendisine söylememeleri konusunda ashabını sık sık ikaz etmiştir (Ebu Davud).
Konuşması ve tavırları: Hz. Peygamber @ ne hızlı ve ne yavaş, fakat ikisinin arasında bir hızla konuşurdu; dinleyenler kendisini kolayca anlayabilir ve dediklerini hatırlayabilirdi. Hz. Aişe; "Allah'ın Rasûlü sizin gibi hızlı konuşmazdı. Söylediği kelimeleri saymak isteyenin bunu yapabileceği tarzda konuşurdu" dedi. (Buhari, Müslim ve Tabakat). Câbir, Hz. Peygamber @'in yavaş ve tane tane konuştuğunu rivayet etmiştir (Ebu Davud ve Ta-bakat).
Enes, Allah Rasûlü'nün bir adamla musafaha yaptığı vakit diğeri elini çekene kadar elini Çekmediğini ve diğeri yüzünü çevirinceye kadar yüzünü çevirmediğini ve bareber oturduğu bir kimseye dizlerini değdirdiğinin görülmediğini rivayet etmiştir (Tİrmizi).
Sohbetlere katılma konusunda bir kısıtlama yoktu; sık sık kaba tavırları içinde bedeviler gelirler ve serbestçe sorularını sorarlardı. Hz. Peygamber @, ashabının arasında otururdu; öyle ki yeni gelen biri çoğunlukla 'Muham-med kim?' diye sorardı. Ashab ona Hz. Peygamber @'i gösterince, o da "Ey İbn-ü Ab-dülmuttalip! Sana çetin sorular soracağım, sakın öfkelenme!" derdi. Hz. Peygamber @ iş-tiyakle onun soru sormasına izin verirdi (Buhari).
Sadeliğine ve mütevâziliğine rağmen O'nun meclisleri peygamberliğin izzet ve edebi ile dolu idi; konuşulan konular genelde din, ahlâk ve insanların hayatını, ahlâkını ve karakterini terbiye ve tezkiye edecek şeylerle ilgili olurdu; bazen insanlar hayatın sıradan meseleleri ile igili sorular da sorarlardı. Fakat Hz. Peygamber @ bundan hoşlanmazdı.
Hz. Peygamber @, meclisin genel kuralı ve edebi dairesinde sorulan bir soruyu cevaplar ve mesele çözülünceye kadar başka soru sorulmazdı. Ancak bazen Hz. Peygamber @ konuşurken meclisin edebinden habersiz bir bedevi gelir ve hemen birşeyler sorardı. Hz. Peygamber @ konuşmasına devam eder ve sonra ona yönelerek sorusunu cevaplardı. Ebû Hureyre'nin rivayetine göre meclisin birinde Rasulullah @ huzurundakilere söz söylerken birdenbire bir bedevi gelip "Kıyamet ne zamandır?" diye sordu. Rasulullah @, sözünü kesmeyip devam buyurdu. Oradakilerin kimi (kendi kendine) 'Bedevinin ne dediğini işitti, ama sualinden hoşlanmadı.' kimi de; 'Belki işitmedi.' diye hükmetti. Nihayet Rasulullah @ sözünü bitirince; "O Kıyameti soran nerede?" diye sordu. Bedevi: "İşte ben, yâ Rasulullah!" dedi. Bunun üzerine: "Emânet zayi edildi mi, Kıyamete intizâr et" buyurdu. Yine bedevî: "Emâneti zayi etmek nasıl olur?" diye sorunca: "îş ehil olmayana tevcih edildi mi, Kıyamete intizâr et" buyurdu (Buhari).
Meclis zamanı: Hz. Peygamber @'in meclisleri için sabit bir zaman söz konusu idi. Genelde sabah namazından soma olurdu. Bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber @ her namazdan sonra bekler ve bir meclis toplanırdı. Bazen sabah meclislerinde vaaz ederdi (Tir-mizi ve Ebu Davud).
Namaz sonrası toplantılarda bir vaaz ve nasihat olur; konuşmalar daha çok çeşitli meselelere ilişkin ayrıntıları ihtiva ederdi. Fakat diğer zamanlarda Hz. Peygamber @ meclisi meselelerin hakiki mana ve mahiyetleri (ha-kaik) ye bilgi ve eğitim (maarif) için toplardı.
Bu meclisler halkın genel menfaati ve hayrı için toplandığından, Hz. Peygamber @ hiç kimsenin bunlardan mahrum kalmasını istemezdi. Bu sebeple bu meclislere geldikten sonra hemen ayrılanlara çok öfkelenirdi. Bir keresinde meclise üç kişi geldi. Onlardan birisi yer bularak oturdu, diğeri ortaya oturmadı en sona oturdu, fakat üçüncü kişi geri döndü. Hz. Peygamber @ konuşmasını bitirdikten sonra "birisi Allah'a sığınmak istedi. Allah da ona izin verdi; birisi utangaç ve mütevâzİ, Allah da ona karşı mütevazı; birisi yüzünü Allah'dan çevirdi, Allah da yüzünü ondan çevirdi." buyurdu (Buhari).
Çok fazla sayıda yapılan vaaz ve nasihatler ne kadar etkili verilirse verilsin sıkıcı olur ve etkisini kaybeder. Bu sebeple Hz. Peygamber @ vaaz ve nasihat için toplanan meclisleri bir vesile oldukça ve belirli zaman aralıkları ile toplardı. İbni Mesud, Hz. Peygamber @'in halkın sıkılmaması için belli zaman aralıklarında vaaz ettiğini rivayet etmiştir (Buhari).
Bu meclislerden genelde erkekler faydalanıyordu; kadınların istifadesi için daha az fırsat doğuyordu. Bu yüzden kadınlar Hz. Peygamber @'in kendilerine özel bir gün ayırmasını istediler. Hz. Peygamber @ de bunu kabul etti (Buhari).
Eğitim ve öğretim metodu: Bazen Hz. Peygamber @ kendisini dinleyenlere sorular sorardı. Aldığı cevaplar cemaatin düşüncelerinin samimiyetini ve fikirlerinin olgunluğunu gösteriyordu. Abdullah b. Ömer şöyle rivayet etmiştir: "Bir keresinde Hz. Peygamber 'yapraklan dökülmeyen ve müslümanlara benzeyen ağaç hangisidir?' diye sordu. İnsanlar ormanın ağaçları olduğunu zannettiler. Fakat ben hurma ağacı olduğunu düşündüm, lâkin yaşım küçük olduğu için söylemeye cesaret edemedim. Sonunda orada bulunanlar Hz. Peygamber @'e bunun ne olduğunu sorunca hurma ağacı olduğunu söyledi." Abdullah b. Ömer bunu hayatı boyunca hatırlamış ve "Yazık! Ne olurdu fikrimi söyleme cesaretim olsaydı" demiştir (İbni Mace). Birgün Hz. Peygamber @ mescide geldiğinde iki grup sahabe gördü. Bir halkada zikir yapılıyor ve Kur'an okunuyordu, diğer halkada ise ilim konşuluyordu. Hz. Peygamber @ "her iki halka da hayır işliyor; lâkin ben Allah tarafından öğretici olarak gönderildim" buyurdu ve ilim konuşan halkaya dâhil oldu. (İbni Mâce).
Bu meclisler ashabı, dînin ayrıntılı meselelerinden haberdar etmek ve bu meseleler hakkında aralarındaki farklılık ve şüpheleri izale etmek İçin toplanırdı. Hz. Peygamber @ ashabına, halkm anlayışının ötesindeki abes ve çok İncelikli meselelerle meşgul olmayı yasaklamıştır. Meselâ, Allah'ın zâtı ve kader gibi konular... (İbni Mâce).
Ebû Hureyre, bizzat işittiğini beyanla şöyle rivayet etmiştir: "Rasûlullah @ şöyle buyurdu: 'Sizi her neden nehyedersem ondan kaçınınız. Size her neyi emredersem gücünüz yettiği kadar yapınız (da nasıl yapacağınızı sormayınız). Zira, sizden önceki ümmetleri helak eden, ancak onların çok çok sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleri olmuştur." (Buharî, Müslim).
Bu meclisler insanların bilgi kaynağı idi. Sahabe bu meclislerde kendilerini serbest iradeleriyle ifade edebilir ve şüphelerini izale ederlerdi. Bu serbestiyet Allah yolunun doğru bir görüntüsünü vermenin ve onu diğer dar mânadaki dinlerden ayırdetmek için oldukça tesirli bir yoldu. Bir keresinde Ebû Hureyre, Allah Rasûlü'ne gelerek "Senin yanında olduğumuz zaman dünya bize bir hiç geliyor ve mânâsız görünüyor, fakat evde hanımlarımız ve çocuklarımızla oturduğumuzda durum tamamen değişiyor" dedi. Allah Rasûlü bunun üzerine "Eğer durumunuz aynı kalsaydı melekler sizi görmeye gelirlerdi" buyurdu (Tir-mizi).
Bir keresinde Hanzele, Hz. Peygamber @'e gelerek "Ey Allah'ın Rasulü! Ben münafık oluyorum. Senin yanında iken ve sen cennet ve cehennemden bahsedince, bu şeyler gözümün önüne geliyor. Fakat ailemin yanına gittiğimde bunları tamamen unutuyorum" dedi. Hz. Peygamber @ "Eğer dışarıya çıktığınızda da durumunuz aynı kalsaydı melekler sizinle musafaha ederdi" buyurdu (Tirtnizi).
Belagat: Belagat bir Allah vergisidir, kabiliyettir. Bir öğretici ve vaiz için paha biçilmez değeri vardır. Hz. Musa aleyhisselâm, Allah'a bu nimeti kendisine bağışlaması için niyazda bulunmuştur: "Rabbim, göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki ne dediğimi anlasınlar!" (20:25-28) Hz. Peygamber @ bu kabiliyete haizdi ve kendisi de bunu "ben Arapların en beliğ kişisiyim" (Taberânî) diyerek belirtmiştir. Hz. Peygamber @ Kureyş kabilesinde doğmuş ve Benî Hevazin kabilesinde yetiştirilmişti. Her iki Arap kabilesi belagat konusunda diğer kabilelerden ayrı ve üstün bir yere sahipti. Bu sebeple Hz. Peygamber @ bir keresinde, "Ben Arapların dili en fasih olanıyım. Şu kadar var ki, ben Kureyş kabilesindenim ve Sa'd oğullan içinde büyüdüm." Hz. Peygamber @ çok sâde fakat çok tesirli bir tarzda konuşurdu. Kabilesini ikaz etmek ve onları Allah yoluna davet etmek üzere emrolunduğu zaman birkaç cümlelik çok kısa, fakat şümullü bir konuşma yaptı. Halkına şöyle seslendi: "Ey Kureyş, size şu tepenin ardında bir ordu var desem bana inanır mısınız?" Hepsi "evet" dediler. Çünkü o zamana kadar kendisinden yalan sâdır olmamıştı. O vakit Hz. Peygamber @ "Sİzi önünüzdeki çetin azabla uyarıyorum" dedi (Buhari).
Huneyn savaşının sonunda ganimetler Ku-reyş'in yeni Müslüman olmuş şahıslarına dağıtılmış ve Ensar'a bir şey verilmemişti. Bazı genç kişiler bundan hoşlanmadılar ve Hz. Peygamber @ 'e her şeyi Kureyş'e verdiğini söylediler. Bunun üzerine Rasûlullah @ şöyle bir hutbe irad etti: "Ey Ensar (cemaati)! Siz yolunu şaşırmış müşriklerdiniz. Allah sizi benim delâletimle hidayette kılmadı mı? Siz bölünmüştünüz. Benim hicretimle Allah sizi bir-leştirmedi mi? Siz fakir idiniz, benim size gelmekliğimle Allah sizi zengin kılmadı mı?" Ensar her bir sözden sonra "Ey Allah'ın Rasûlü! Bütün minnet, nîmet Allah ve Rasûlü içindir" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah @; "Ey Ensar! Siz isteseydiniz bana şöyle derdiniz: 'Seni kavmin yalanladı, biz tasdik ettik. Seni kavmin terk etti, biz yardım ettik. Kavmin seni kovdu biz seni sinemize bastık. Sen yoksuldun, ftiz seni malımıza ortak kıldık!" Sonra şöyle devam etti: "Ey Ensar! Herkes aldıkları mallarla, koyunlarla, develerle evlerine giderken siz de Peygamber ile evlerinize gitmek istemez misiniz? Allah'a yemin ederim ki sizin aldığınız, onların aldıklarından çok daha hayırlıdır!" Bunun üzerine bütün Ensâr; "Biz aldığımızdan razıyız!" diye bağrıştılar (Buhari).
Mekke haram şehir idi ve orada kan dökmek yasaktı. Mekke'nin fethi bu durumu zahiren bozmuştu. Bu nedenle bu savaşın sebebi ve hikmeti Kabe'nin haram oluşunun siyak ve sibakına göre insanlara anlatılmalıydı. Hz. Peygamber @ onlara şöyle buyurdu: "Allah bu Mekke'yi gökler, yerler halk olunduğu günden beri vacibul ihtiram bir şehir kılmıştır. Bu belde-i haram Allahu Teala'nın hürmeti sebebiyle Kıyamet gününe kadar vacib-ül ihtiram olmuştur. Bizden evvel burada kıtal edilmesi helâl kılınmamıştır. Benim için de yalnız bir günün gündüzünden bir saat helâl kılınmıştır. Allah'ın bu şehre hürmeti vacip kılmasından dolayı bu mukaddes şehrin bir ağacı da balta-lanamaz." (Buhari ve Müslim).
Veda Haccındaki hutbesi bir belagat şaheseridir, tnsan haklanın ve diğer meseleleri öz ve beliğ bir şekilde beyan etmektedir. Allah'a hamdettikten sonra şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar, sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha bhieşmeyeceğİm." Bundan sonra yapacağı tebliğin ciddiyetine dikkati çekerek şöyle devam etti. "Bugün nasıl bjr eün bilir misiniz?" İnsanlar "Allah ve Rasulü bilir" dediler. Rasûlullah @; "bugününüz mukaddes bir gündür. Bu şehrin nasıl bir şehir olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. As-nab "Allah ve Rasulü bilir" dediler. Nebi @; "bu mukaddes (haram) bir şehirdir" buyurdu. "Bu ay nasıl bir aydır bilir misiniz?" dediğinde ashab "Allah ve Rasulü bilir" dedi. Rasûlullah @ "bu ay mukaddes bir aydır" buyurdu. Bu konuşmalar insanları kendilerini hutbeye iyice verme ve onu iştiyakla dinleyerek gerçek mesajını almaya tamamıyla hazırladı. Sonra Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Allah sizin kanınızı, malınızı, ırzınızı bu şehri, bu ayı ve bu günü mukaddes kıldığı gibi mukaddes kılmıştır. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynuna vurmayınız" daha sonra şöyle buyurdu: "Allah birdir. Sizin atanız birdir, hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Adem de topraktandır. Allah katında en değerliniz takvaca en ileri olanınızdır." Sonra kadın ve köle haklarına değinerek en son şu sözleri söyledi: "Ey insanlar! Size söylediklerimi iyi dinleyiniz..." Sonra şöyle buyurdu: "Tebliğ ettim mi?" Orada bulunanlar "Evet" deyince Rasûlullah @ "Şâhid ol Yâ Rab!1' dedi (Taberi, İbni İshak).
Hz. Peygamber @ daima özet şekilde ve kısa bir zaman için konuşurdu. Hiç bir vakit uzun hitaplarda bulunmamıştı. Ancak her hitabının insanlar üzerinde muazzam etkisi olurdu. Bir keresinde insanlara bid'atı reddetmeleri ve sünnete sarılmaları konusunda bir konuşma yaptı: "İki şey vardır, söz ve amel. En iyi söz Kelimetullah'dır ve en iyi yol Muhammed'in yoludur. Dinde yeni şeylerden sakının. Zira yeni şeyler kötüdür. Her yeni bid'attir, her bıd'at dalâlettir. Uzun emelli olmayınız, yoksa kalpleriniz katılaşır." (İbni Mâce).
Ebu Hureyre ve Ebu Saîd el-Hudrî bir keresinde Allah Rasûlü'nün bir konuşmaya "nefsim elinde olan Zât'a yemin ederim ki", diyerek başladığını ve bunu üç kere tekrar ettikten sonra eğildiğini rivayet etmişlerdir. Bu insanlarda öyle etki yaptı ki oldukları yerde kalakaldılar ve gözyaşlarına boğul-dur. Râvi insanların neredeyse şuurlarını kaybetmiş hâle geldiklerini ve Hz. Peygamber @'in ne için yemin ettiğini unuttuklarını söyledi (Nesei).
Enes, bir gün Hz. Peygamber @'in bir hutbe irâd ettiğini ve bu hutbenin çok etkili olduğunu, öyle ki, daha Önce hiç böyle hutbe işitmediğini rivayet etmiştir. Hutbesi esnasında Hz. Peygamber @ "Ey insanlar! Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız" buyurdu. Bu cümle söylenir söylenmez insanlar öyle bir duruma geldiler ki, yüzlerini elbiseleri ile kapayıp gözyaşlarına boğuldular (Buharı).
Hz. Peygamber @'in Gündelik Hayatı
Hz. Ali'den gelen rivayete göre Hz. Peygamber @; biri ibadet için, ikincisi insanlar için, üçüncüsü kendi şahsı için olmak üzere günü üç kısma bölmüştür. (Şemail-i Tirmizi). Sabahtan akşama: Sabah namazından güneş bir mızrak boyu yükselinceye kadar oturmak Hz. Peygamber @'İn âdeti idi (Müslim). Bu vakit meclis (toplantı) vakti İdi; insanlar gelir ve Hz. Peygamber @'in etrafında oturur, O da onlara tavsiyelerde bulunur, nasihat ederdi (Tirmizi). Daha sonra insanların rüyalarını sorar ve onları tefsir ederdi (Müslim). Bazen kendi rüyalarından bahsederdi (Buhari). Bütün bunlardan sonra değişik konulardan konuşurlardı, bazıları cahiliye devrinin hikâyelerinden anlatır ve şiirler okurdu, böylece hoş vakit geçirirlerdi. Hz. Peygamber @ sadece gülümserdi (Nesei). Ganimet, haraç ve hediyeler de bu saatte dağıtılırdı (Buhari).
Bazı rivayetlere göre, güneş iyice yükseldiğinde, Hz. Peygamber dört veya sekiz rekat namaz kılardı. Daha sonra eve gider ve ev işleri ile uğraşırdı. Elbiselerini yamar, yırtık ayakkabılarını tamir eder ve keçilerini sağardı (Buhari). İkindi namazından sonra, tek tek hanımlarına gider ve onlarla bir süre görüşürdü. Daha soma, o gece sırası olan hanımına gider ve orada kalırdı. Akşam Hz. Peygamber @'in bütün hanımları buraya gelir ve yatsı namazına kadar orada kalırlardı (Müslim). Daha sonra yatsı namazını kıldırmak için mescide gider ve namazdan sonra uyurdu. Bu vakitte bütün hanımları kendi odalarına çekilirlerdi. Hz. Peygamber @ yatsıdan sonra sohbet etmeyi sevmezdi (Buhari).
Gece hayatı: Yatsı namazından sonra gecenin ilk yarısında dinlenmek Hz. Peygamber @'in âdeti idi. Uyumadan önce Kur'ân'dan sureler okurdu. Ve yine yatağa girmeden önce "Allahım! Senin adınla Ölür ve dirilirim!" diye dua ederdi (Tirmizi). Uyandığında "Ölümümden sonra bana hayat veren Allah'a ham-dolsun, dönüşümüz O'nadır" derdi (Şemail-i Tirmizi).
Hz. Peygamber @ gecenin yarısında veya üçte biri geçince kalkar, dişlerini misvaklar ve abdest alarak ibadet ederdi. Seccadesi yatağının başında idi. Daima sağ eli yanağında olarak ve sağ tarafına yatardı. Ancak yolculukta
oduğu zamanlar gecenin son çeyreğinde dinlenirdi; derin bir uyku uyuyabilmesi için sağ elini dirseğinden kaldırarak yüzünü eline yaslar ve yatardı. Uykusunda hafifçe horlardı. Sabit bir yatağı yoktu, bazen normal bir yatakta, bazen deri üstünde bazen şiltede yatar ve bazen de toprakta dinlenirdi (Zerkânî, Sîretü'n-Nebi).
Gece ibadeti: Hz. Peygamber @'in aile hayatı ve gece ibadetleri hakkında hiç kimse Hz. Aişe'den daha fazla bilgi sahibi değildir. Hz. Aişe Müzzemmil sûresinin ilk birkaç âyeti nazil olduktan sonra Hz. Peygamber @'in ayaklan şişinceye kadar namazda durduğunu rivayet etmiştir. Bir yıl sonra Müzzemmil sûresinin diğer ayetleri de nazil oldu ve o zamana kadar farz olan teheccüd namazı nafile oldu.
Hz. Peygamber @ geceleri devamlı sekiz rekat namaz kılar ve sadece sekizinci rekattan sonra otururdu (kade), sonra bir rekat daha namaz kılar ve rekatın sonunda otururdu (celse). Daha sonra yine iki rekat daha namaz kılarak rekatları onbire tamamlardı. Hz. Peygamber @ yaşlandıkça ve vücudu ağırlaştıkça yedi rekat ve bunu takiben iki rekat kılarak rekatları dokuza tamamlamaya başladı. Bazen kendisine uyku galebe çalar ve gece namazını kılamazdı; o vakit gündüz 12 rekat namaz kılardı (Ebu Davud).
Abdullah b. Abbas, Hz. Peygamber @'in nöbetinin (teyzesi) Meymûne'de bulunduğu bir gece O'nun gece namazını nasıl kıldığını görmek maksadıyla Hz. Peygamber @'in evinde yattığını rivayet etmiştir. Yatağı yerde idi, Hz. Peygamber @ onun üstünde istirahat ediyordu. İbni Abbas da onun Önünde yatıyordu. Yaklaşık gece yansına doğru Hz. Peygamber @ gözlerini oğuşturarak kalktı ve Al-i İmrân suresinin son on âyetini okudu. Odada asılı bulunan bir su kırbasından abdest aldı ve namaza durdu. Abdullah b. Abbas da abdest alarak Hz. Peygamber @'in sol yanına durdu. Hz. Peygamber @, îbni Abbas'm elinden tuttu ve onu sağ tarafına geçirdi. 13 rekat namazı müteakip Hz. Peygamber @ nefes alıp vermesi duyulacak kadar uyudu. Sabahleyin Bilâl ezanı okudu, Hz. Peygamber @ kalktı ve sabah namazının iki rekat sünnetini kıldıktan sonra (farzı İçin) mescide gitti. (Sîretü'n-Nebi)
Namaz Kılışı
Hz. Peygamber @ bazen her namaz için ab-dest alır, bazen de bir abdestle birkaç vakit namaz kılardı. Abdest almadığı vakitlerde namazdan önce misvak kullanırdı. Hudeybiye anlaşması sırasmda bir abdest ile birkaç vakit namaz kılmıştır. Abdest alış şekli şöyleydi: İlk önce üç kere ellerini yıkardı, üç kere ağzına üç kere de burnuna su verir ve sonra yüzünü üç kere yıkardı. Başım suyla mesheder ve ayaklarını üçer kere yıkardı (Müslim). Bazen azalarını iki kere; bazen de bazılarını iki, bazılarım bir kere yıkardı (Müslim).
Hz. Peygamber @ sünnet ve nafile namazlarını genellikle evde kılardı. Gece namazından sonra uyur ve sabah namazının ezanı ile kalkıp hafif iki rekat namaz kılardı; öyle ki. Hz. Aişe, Hz. Peygamber @'in Fatiha suresini okuyup okumadığını merak ederdi (Müslim). Fakat farz olan iki rekat namaz esnasında ise uzun bir sûre okurdu. Abdullah b. es-Sâ'ib bir keresinde Mekke'de sabah namazında Hz. Peygamber @'in Mü'minûn suresini okuduğunu rivayet etmiştir. Bazen de ve 7-Leyl ve Kaf surelerini okurdu. Ashabın tahminlerine göre Hz. Peygamber @ sabah namazlarında 60-100 âyet kadar okurdu.
Öğle ve ikindi namazlarında kıraati nisbeten kısa tutardı, fakat yine de ilk iki rekatta Fati-ha'dan sonra, bir insanın Baki mezarlığına gidip orada işini görebileceği ve geri gelip abdest alarak ilk rekata yetişebileceği uzunlukta bir sûre okurdu. Ashabın tahminlerine göre Hz. Peygamber @ ilk iki rekatın kıyanımda Elif Lâm Mim, Secde veya buna eşit uzunluktaki ayetlerin okunabileceği kadar dururdu ve son iki rekatta bu süre yarıya inerdi.
İkindi namazının ilk iki rekatında Hz. Peygamber @'in kıyamı öğle namazının ikinci yarısındaki kıyama eşitti. İkinci yansında İse, kıyam ilk iki rekatın yansına eşitti.
Ebu Said el-Hudrî, Hz. Peygamber @'in öğle namazının ilk rekatında Kur'ân'dan otuz âyet kadar okuduğunu ve ikinci rekatta ise onbeş âyet ya da ilk rekatın yarısı kadar okuduğunu rivayet etmiştir. Câbir b. Semûre'den rivayetle Hz. Peygamber @ öğle namazında A'lâ sûresini ve akşam namazında da Mürselât ve Târ suresini okurdu (Müslim).
Yatsı namazında Cin sûresini veya ona eş bir sûreyi okurdu, fakat teheccüd namazında ise Âl-i İmrân, Bakara veya Nisa gibi uzun sûreleri okurdu.
Seferleri
Hz. Peygamber @ çok sayıda muhtelif seferlere çıkmıştır ama en sık cihad maksadıyla seferde bulunmuştur. Hanımları arasında kura çeker ve kimin ismi çıkmışsa o, seferde Hz. Peygamber @'e refakat ederdi (Buhari). Hz. Peygamber @ seferlere Perşembe günleri çıkmaktan hoşlanır ve seferlere sabah erkenden başlardı. Ayağını üzengiye koyduğunda besmele çeker ve eğere oturduğunda üç kere tekbir getirerek şu âyeti okurdu: "itaat altına almaya gücümüzün yetmediği bir hayvanı bize teshir eden Allah'ı teşbih ederiz. Muhakkak dönüş O'nadır." Sonra da şu duayı ederdi: "Ey Allah'ım! Bu yolculuğumuzda birr-ü takvaya ve razı olacağın amellere muvaffak kılmanı dileriz. Ya Rab! Bizim bu yolculuğumuzu kolaylaştır. Yolculuğumuzu kısa et! Ya Rab seferde yardımcımız ve ehl-ü iyalimizin koruyucusu Sen'sin. İlahi! Yolculuğumuzun zorluklarından, üzücü manzaralarından ve seferden dönerken malımıza, ailemize ve çocuklarımıza dair fena haller görmekten sana sığınırım."
Yüksek yerlerden geçerken tekbir getirir ve aşağıya İnince teşbih ederdi. Ashab da seslerini yükselterek kendisine bu tekbir ve teşbihlerde eşlik ederdi. Bir mahalde durduğunda şu duayı yapardı: "Ey Arz! Senin de benim de Rabbİmiz Allah'tır. Senin ve sende olan şeylerin şerrinden, sende yaratılanların ve üzerinde gezip dolaşanların şerrinden Allah'a sığınırım. Yine arslanlann, yılanların, akreplerin ve bu diyarda yaşayanların, doğuran ve doğanların şerrinden Allah'ı sığınırım." (Zâdü'l-Meâcf).
Rasûlullah @ bir yere girdiğinde şöyle dua ederdi: "Ey yedi göğün ve onları üzerine gölge eden herşeyin Rabbi! Ey yedi yerin ve üzerinde yaşayan bütün mahlûkâtın Rabbi! Ey şeytanın ve onun saptırdıklarının Rabbi! Ey rüzgârın ve onun taşıdığı bütün şeylerin Rabbi olan Allah'ım! Bu kasabadan ve halkından iyilik görmek için Sana dua eder ve bu kasabadan ve bu kasaba halkının kötülüğünden Sana sığınırım." (Ebu Davud).
Medine'ye vardığında ilk olarak mescide gider ve iki rekat namaz kılardı ve sonra evine giderdi. Ashabına evlerine gitmekte acele etmemelerini ve hanımlarına onları karşılamaya hazırlanmaları ve güzelce giyinmeleri için zaman tanımalarım söylerdi (Ebu Davud).
Hastaları Ziyareti
Hz. Peygamber @ hastaları daima ziyaret ve onları sözleri İle teselli eder, huzur duymalarını sağlar ve onlara destek olurdu. Ashabına hastalan ziyaret etmenin üzerlerine fa z olduğunu söylerdi (Buhari). Hicretin ilk zamanla-nnda, ashabın Hz. Peygamber @'e vefat etmek üzere olan kimseleri haber vermesi ve O'nun da hastalara mağfiret için dua etmesi ve son anlarına kadar onları beklemesi âdettendi. Bazen bu olay çok uzun sürer ve Hz. Peygamber @'i sıkıntı ve zorluğa sokardı. Tedricen ashab Hz. Peygamber @'İ sadece ölümlerden haberdar ettiler. Hz. Peygamber @ ölünün evine gider, onların affedilmesi için dua eder ve cenaze namazlanm kıldınrdı. Müslümanların sayısı artınca, ashab, vefat edenleri Hz. Peygamber @'in evine getirmeye başladı ve Hz. Peygamber @ cenaze namazlanm evinde kıldırdı (Müsned-i Ahmed).
Ne zaman bir hastayı ziyaret etse onu teselli eder, elini alnına ve bileğine koyarak onun için niyazda bulunur (Buhari) ve "inşaallah iyileşeceksin" derdi. Ancak, hastaların hastalıkları hakkında kötü konuşmalarından hoşlanmazdı. Bir keresinde bir A'rabî Medine'ye geldi ve hasta oldu. A'rabî "Sen geçmiş olsun diyorsun, fakat bu beni kabire götürecek humma hastalığıdır" deyince Rasûlullah "şu hâlde peki (öyle olsun)" buyurdu (Buhari).
Selamlaşması
Bir kişiyle karşılaştığında Önce selâm vermek Hz. Peygamber @'in âdeti idi. Es-selâmu aleyküm der ve el sıkardı (musahafa ederdi). Bir adam yakınına gelir ve O'na birşey söylerse, o kişi yüzünü başka yöne çevirene kadar kendisi yüzünü çevirmezdi. Yine bir kişiyle musafaha ederken o kişi elini çekene kadar Nebi @ elini çekmezdi (Ebu Davud).
Bir kimse Hz. Peygamber @'e gelmek isterse kapıda dikilir, önce Es-selâmu aleyküm der ve sonra odaya girmek için izin isterdi. Hz. Peygamber @ de başkasını ziyarete gittiğinde bu usûlü takip ederdi ve bunun aksine davranışta bulunana arkasım dönerdi. Bir keresinde Benî Amir'den bir adam geldi ve kapıdan "içeriye gireyim mi?" diye seslendi. Rasû-lullah @ hizmetçisini o zâta nasıl izin isteneceğini Öğretmesi için gönderdi. Yani önce es-selâmu aleyküm denecek ve sonra içeriye girmek için izin istenecekti. Bİr keresinde Ku-reyş'in ileri gelenlerinden Safvân b. Ümeyye kardeşi Kalde'yi geyik sütü ve salatalık ile Rasûlullah'a gönderdi. Kaide, selâmsız olarak Hz. Peygamber @'in yanına girdi. Resulullah @ Kalde'nİn kendisine dönüp selâm vermesini ve sonra içeri girmesini buyurdu (Ebu Davud).
Bir keresinde Câbir, Rasûlullah'a gittiğini ve kapıyı çaldığında Rasûlullah @'in "kim o?" diye sorduğunu, kendisinin de "benim" diye cevap verince Rasûlullah @'in "ben, ben" diye iki veya üç kez tekrarda bulunarak "kim olduğun böyle anlaşılır mı?" demek istediğini anlatır (Ebû Davud).
Birisinin evine gittiğinde kapının ya sağında ya da solunda durarak es-selâmu aleyküm der ve girmek için izin isterdi. Kapının önünde dikilmezdi. Çünkü o zamanlarda kapıların önüne perde asmak âdeti yoktu. Eğer ev sahibi izin vermezse geri dönerdi. Bir keresinde Rasûlullah @, Sa'd b. Ubâde'nin evini ziyarete gitti. "Es-selâmu aleyküm ve rahmetullah" dedi. Sa'd selâma içinden mukabelede bulundu. Kays, babasına "Rasûlullah'a içeri girmeye izin vermeyecek misin?" dedi. Sa'd bırak da Rasûlullah bize çok selâm versin" dedi. Rasûlullah @ ikinci defa selâm verdi. Sa'd sessizce aleykümu's-selâm dedi. Sonra Rasûlullah @ tekrar selâm verdi ve geri döndü. Sa'd Rasûhıllah'ın @ arkasından gitti ve "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben selâmını İstiyor ve gizlice selâmını iade ediyordum. Bunu bize daha çok selâm vermiş olmanız için yaptım." dedi (Ebu Davud).
Bir kişinin evini ziyaret ettiğinde hususi ve müstesna bir yere oturmaktan hoşlanmazdı. Bir keresinde Abdullah b. Ömer'in evine gitmişti. Abdullah, Hz. Peygamber @ için deri bir döşek serdi, fakat Peygamber @ yere oturdu, döşek Hz. Peygamber @ ile Abdullah b. Ömer ..arasında kaldı. (Âdâb-ül Müfrid, Sîretü'n-Nebi).
Allah Sevgisi
Hz. Peygamber @'in Allah sevgisi çok derin ve güçlüydü; bu sebepten büyük bir şevk ve coşkuyla ibadet ederdi. Çünkü bu ibadetler Rabbi île bir çeşit görüşme gibi idi. Kur'ân mü'minlerin bu özelliğinden şu sözlerle bahsetmektedir: "...İman edenlerin Allah'a olan sevgisi ise daha kuvvetli ve devamlıdır..." (2:165) Rivayetlere göre Hz. Peygamber @ gece namazında haftalar ve aylar boyunca her gece ayaklan şişinceye kadar saatlerce ayakta durur, fakat hiçbir zaman yanılmazdı. Bu şevk ve arzusu Hz. Peygamber @'in Allah aşkı ve muhabbetini daha da artırıyordu.
Mugîre b. Şube'nin rivayetine göre Rasûlul-lah @'in ayaklan şişinceye kadar namaz kıldığı bildirilmiştir. O'na "Ya Rasûlullah! Sizin geçmiş ve gelecek günahlannız bağışlanmış olduğu hâlde, kendinizi niçin külfete sokuyorsunuz?" dediler. Buyurdu ki: "Ben şükreden bir kul olmayayım mı?". (Buharî, Müslim, Tirmizî). Bu cevap Hz. Peygamber @'in Allah korkusu (haşyetillah) sebebiyle çok ibadet ettiği görüşünü savunan bazı tasavvuf-çuları haksız çıkarmaktadır. Bu âyet Hz. Peygamber @'in devamlı ibadet etmesinin Allah'a olan sevgisinden ileri geldiğini açıkça göstermektedir. Bir keresinde "namaz gözümün nurudur" buyurduğu gibi namazları vasıtasıyla O, Rabbinin huzurunda Rabbiyle birlikte olmak isterdi. Zira O, birinin sevdiğiyle birlikte olmaktan zevk aldığı kadar namazdan hoşlanırdı.
Hz. Peygamber @ bazen gecenin sessizliğinde coşku ve heyecan içinde Allah'a niyaz ederdi. Bazen mezarlığa giderdi. Hz. Peygamber @ gecenin sessizliğinde Allah'ın yeryüzüne (nazar ett)iğini söylemiştir (Buhari). Onun gece ibadetleri sabahki iki rekat namaz ile sona ererdi. Hz. Peygamber @ "benim için dünya ve dünyanın içindekiler (bu iki rekat fecir namazına kıyasla) bir hiçtir" buyurmuştur (Müslim).
Bir keresinde bir gazvede esirler arasında bir de kadın getirilmişti. Kadının çocuğu kaybolmuştu, fakat kadının çocuğuna olan sevgisi öyle şiddetli idi ki hangi çocuğu görse onu kucaklıyor ve göğsüne alarak süt veriyordu. Hz. Peygamber <Ş> onu görerek halka şöyle seslendi: "Bu kadının çocuğunu ateşe atabile-
ceğini düşünür müsünüz?" Oradakiler "asla" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber @; "Allah Teâlâ kullannı bu kadının çocuğunu sevdiğinden daha fazla sever" buyurdu (Buhari). Hz. Peygamber @ Allah sevgisine kıyasla bu dünyanın bütün ilgi ve sevgilerine hiç bir kıymet vermezdi. îrtihalinden beş gün önce Hz. Peygamber @ ashabdan bir gruba şu sözlerle hitab etmiştir: "Allah, İbrahim'i kendisine dost edindiği gibi beni de kendisine dost edinmiştir. Eğer insanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki Ebu Bekr'i dost tutardım." (Müslim).
İrtİhali esnasında Hz. Peygamber @ şu cümleyi tekrar etmiştir: "Ben Allah'dan refik-i âlâ (en yüce dost) zümresine katılmayı dilerim." Bu sözleri işitince Hz. Aişe "O'nu rahat bırakalım" dedi (Buhari).
Sürekli Zikrullah (Allah'ı Hatırlamak)
Hz. Peygamber @ şu veya bu şekilde daima zikrullah ile meşguldü. Hz. Peygamber @'in hatırlama vasıtasıyla Allah ile birlikte olma iştiyakı o kadar yoğundu ki, bu konuda kendisinden hiçbir duraksama vâki olmamıştır. Rab ile birlikte olmanın en etkili ve kolay yolu ise zikrullahtır. Kur'ân bunu mü'minlerin bir vasfı olarak tarif etmiştir. "Onlar ayakta, oturarak, yanlan üzerine yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler..." (3:191). VeNur sûresinde şu ifadeliri okumaktayız: "Kendilerini ne ticaretin, ne de alışverişin Allah'ı anmaktan alıkoymadığı..." (24:37). Hz. Peygamber @ bu vasıfları üzerinde toplayan mükemmel bir Örnek idi. Hz. Aişe, Peygamber @'in hayatının her dakikasında ve ânında Allah'ı anmakla meşgul bulunduğunu rivayet etmiştir (Ebu Davud). Rebî'a b. Kâ'b el-Eslemî Rasûlullah @'m evini derleyip toparladı. "Rasûlullah @'ın teşbih ve tehlillerini dinleye dinleye gözlerimi uyku büriir ve uyuya kalırdım" demiştir (Müsned-i Ahmed). Hz. Peygamber @ otururken, ayakta iken, yürürken, yerken, uykuda olduğu kadar uyanıkken, abdest alırken, yeni elbiseler giyerken, binek üzerindeyken, yolculuğa çıkarken veya yolculuğundan dönerken, evine veya mescide girerken; hülasa bütün durumlarda bizzat Allah'ı anmakla meşgul olurdu. İşte bu sebeple hadîs ve sîret kitaplarında değişik şartlarda ve değişik zamanlarda söylemiş olduğu pek çok dua nakledilmiştir. Hayatının son günlerinde Nasr Suresi inzal olduğunda, hanımlarına göre dili daima teşbih ve tehliî ile meşguldü. (İbni Sa'd).
Abdullah b. Ömer "bir mecliste Hz. Peygamber @'in yüz defa (Rabbiğfirli ve tibaleyye inneke entetevvabür ra/wm-Rabbim beni af-feyle ve bana yönel, sen muhakkak affedicisin) diye zikrettiğini saydım" demiştir (Tirmı zi). Bir seferin telaşlı ortamı içinde bile Allah'ı hatırlamaktan berî değildi. Bineğinin Üzerindeyken nafile namaz kılar ve yönünün Kıbleye doğru olup olmamasına pek dikkat etmezdi. Namazını hayvanın gittiği yöne doğru kılardı, çünkü yüzünü nereye dönersen dön, Allah'a teveccüh etmiş olursun. (Buhari ve Müslim).
Coşku Ve Gayreti
Hz. Peyamber'İn @ eli hangi işle meşgul olursa olsun, dikkati ve zihni daima Rabbine yönelikti. İnsanlar O'nun kendileriyle konuştuğunu zannederlerdi, fakat insanlarla konuşurken, O'nun asıl dikkati Rabbine idi. Hz, Aişe, Hz. Peygamber @'in ezan sesini duyar duymaz hemen ayağa kalktığını rivayet eder (Buhari). Gecenin büyük bir kısmını ibadet ve zikir ile geçirmiş olmasına rağmen ezanı duyduğu anda yatağından kalkardı (Buhari). Gece namazlarım Hz. Aişe'nin şu sözlerle tam olarak tarif ettiği bir coşku ve gayret içinde kılardı: "Bazen Rasûlullah @ namazda bütün gece kıyamda dururdu. Kur'ân'm Âli-îmrân, Bakara ve Nisa gibi en uzun sûrelerini okurdu. Gazab âyetleri gelince Allah'tan korunma diler ve Allah'a sığınırdı; müjde ayetleri gelince de bunlara erişmek için niyazda bulunurdu." (Ahmed). Hz. Peygamber @, Kur'ân'ı öylesine sesli okurdu ki sesi uzak mesafelere kadar gider ve insanlar O'nun sesini yataklarında iken duyarlardı (îbn-i Mâce). Bazen yeni bir âyet nazil olunduğunda Hz. Peygamber @ coşku ve gayret içinde bu âyetle meşgul olurdu.
Ebû Zer, O'nun bir namazda şu mealdeki ayeti okuduğunu rivayet etmiştir: "Eğer onlara azâb edersen, onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın); eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen daima üstünsün, hikmet sahibisin!" (5:118). Bu ayeti Hz. Peygamber @ sabaha kadar sürekli okumuştu (İbni Mâce). Zeyd b. Hâlid (bir sefer sırasında) Hz. Peygamber @'in gece nasıl namaz kıldığını görmeyi planladığını rivayet etmiştir. "Namaz vakti geldiğinde Hz. Peygamber @ ayağa kalktı; önce her zamanki usulle 2 rekat kıldı, sonra tamamlanması epey vakit alan iki uzun rekat daha kıldı. Sonra arka arkaya sekiz rekat kıldı; ama bunlar kısa sürdü. En sonunda vitr namazı kıldı" (Müslim). Habbâb'ın rivayetine göre bir gece Hz. Peygamber @ namaz için kıyama durdu ve namaza sabaha kadar devam etti (Nesei).
Huzeyfe bir gece Hz. Peygamber @ ile "beraber namaz kılabilme saadetine erdiğini rivayet etmiştir: "Peygamber @ namaza Bakara suresi ile başladı." Huzeyfe, Peygamber @'in 100 ayet okuyacağını tahmin etti, fakat Peygamber @ devam etti. Bunun üzerine Huzeyfe Hz. Peygamber'in birinci rekatte bütün sureyi okuyacağını düşündü. Peygamber @ sureyi bitirinci Huzeyfe O'nun rükua varacağım zannetti. Fakat Peygamber @ hemen Nisa sûresine başladı. Bu sureyi bitirdikten sonra da Al-i İmrân suresine başladı. Hz. Peygamber @ sureleri çok yavaş ve tam bir huşu ve itminan içinde okuyordu. Ayetlerin konularına göre ayet aralarında teşbih ve niyaz ediyordu. Daha sonra kıyam kadar süren rükua vardı. Sonra dikildi ve yine aynı süre ayakta kaldı. Daha sonra secdeye vardı ve burada da aynı uzunlukta kaldı (Müslim ve Nesei).
Bu hadîsler ve misaller Peygamber @'in Allah'a olan kulluğundaki gayreti ve samimi bağlılığı yansıtmaktadır. Hz. Aişe, Peygamber @'in "gözlerim uyur fakat kalbim uyumaz" buyurduğunu rivayet etmiştir (Buhari).
Allah Korkusu (Haşyetillah)
Hz. Peygamber @, Allah katında özel bir konuma sahipti ve onun gelmiş ve gelecek bütün günahları affedilmişti. Buna rağmen Allah korkusunun etkisi Peygamber @'in şahsında daima görünür bir şekil arzederdi. Yeri geldikçe kendisine ne yapılacağını ve akıbetinin ne olduğunu bilmediğini söylerdi. Osman b. Maz'ûn öldüğünde Hz. Peygamber @ cenazeye gelmişti. Bir kadın cenazeye hitaben: "Allah şahit, sen Allah-u Teâlânın kerem ve inayetine uğramış bir zâtsın" dedi. Rasûlullah @; "Allahu Teâlânın bu ölüye ikram ve inayet buyurduğunu nereden biliyorsun?" diye sordu. Kadın; "Ya Rasûlullah! Allah ya kime ikram eder?" deyince Rasûl-i Ekrem: "Ben de bu (mübarek) ölü için hayır ve saadet umarım. Allah'a yemin ederim ki, ben Allah'ın bir peygamberi iken bana (ve size yarın) Allah tarafından ne muamele edileceğini bilmem" buyurdu (Buhari).
Ne zaman rüzgâr esse telaşlanır, işini bırakır ve Kıbleye yönelerek "Allah'ım! Senin gönderdiğin sıkıntılardan Sana sığınırım derdi." (İbni Mâce). Gökyüzü açıldığında ve yağmur yağdığında mutlu olur ve Allah'a hamdederdi. Bir gün buna benzer bir hâdise oldu ve Hz. Aişe "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu huzursuzluğun niye?" diye sordu. Hz. Peygamber @ "Aişe! Hud kavmine olanın bize olmayacağını nereden biliyorsun? Onlar da Allah'ın azabı olan bulutları görünce tarlalarının sulanacağını sanmışlardı." buyurdu (Buhari ve Müslim).
Hz. Ebubekir: "Ey Allah'ın Rasûlü! Saçların kemâle ermeye (beyazlamaya) başlamış" dediğinde Peygamber @; "Bûd, Vaha, Mür-selât ve Nebe' sûreleri beni yaşlandırdı" buyurmuştur (Şemail-i Tirmizi).
Ali b. Ka'b'dan rivayetle bir gecenin üçte ikisi geçtiğinde Hz. Peygamber @ sesli olarak şu sözleri söyledi: "Ey insanlar! Allah'ı anın, bir sarsıntı ve yıkım geliyor; ondan sonra gelecek olan geliyor; ölüm bütün hazırlığı ile geliyor; ölüm bütün hazırlığı ile geliyor!" (Tirmizi).
Yine bir keresinde çok tesirli bir hutbe irâd ederek şöyle buyurdu:
"Ey Kureyş halkı! Kendinize dikkat edin, Sizi Allah'ın azabından kurtaramam. Ey Abdi Me-naf oğullan, Allah'ın azabından sizleri de kurtaramam; Ey Abdülmuttalib'in oğlu Abbas, seni de Allah'ın azabından kurtaramam; Ey (halam) Safiye, seni de Allah'ın azabından kurtaramam. Ey Muhammed'in kızı Fâtıma, Allah'ın azabından seni de kurtaramam!" (Buhari ve Müslim).
Bir keresinde bedevî Araplar Mescid-i Nebeviyi öyle doldurmuşlardı ki Hz. Peygamber neredeyse eziliyordu. Bunun üzerine muhacirler kalktılar ve bedevileri mescidden çıkardılar. Peygamber @ de dışarı çıkarak Hz. Aişe'nin odasına girdi ve insan zaafının tabii bir sonucu olarak bu insanlar hakkında kötü sözler söyledi. Fakat hemen Kıbleye yönelerek ellerini havaya kaldırdı ve "Allah'ım! Ben bir insanım. Her insan gibi benim de gazap-landığım zaman oîur; eğer kullarından biri benden zarar gördüyse beni affet" diye niyazda bulundu (Müsned-i Ahmed).
Allah korkusu sebebiyle sık sık ağlardı. Ab-dulîah b. Mesud, Peygamber @rin Önünde "Her ümmetten (inanç ve davranışlarının doğru olup olmadığına tanıklık edecek) bir şahit, seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman (hâlleri) nice olur?" (4:41) âyetini okuduğunda gözlerinden yaşlar gelmişti (Buhari). Bu hâlet-i ruhiye Peygamber @'de namaz esnasında sık sık olur ve gözlerinden yaş gelirdi. Bir keresinde güneş tutulması olmuş ve Peygamber @ küsuf (güneş tutulması) namazına durmuştu. Büyük bir teessür içinde "Al-lahım! Ümmetimi cezalandırmayacağına söz verdin!" diyordu (Ebu Davud).
Abdullah b. Şakîka bir keresinde Peygamber @'e gittiğinde onu namazda bulduğunu rivayetle şöyle anlatmıştır: "Gözlerinden yaşlar akıyordu; daimi ağlayış ve hıçkırıkları o derece arttı ki, işleyen bir değirmen taşına veya fokurdayan bir tencereye benziyordu." (Tir-nü?i ve Ebu Davud).
Bir keresinde Hz. Peygamber @ bir cenazenin defnine gitti, mezar kazılıyorken mezarın bir tarafında oturdu. Bu görüntüden çok etkilendi ve rahatsız oldu, Öyle ki gözlerinden akan yaşlar toprağı ıslattı ve sonra "bugün için azık edinin" buyurdu (îbni Mâce).
Bir başka defa Peygamber @ bir gazveden dönerken bazı kişilerin oturmakta olduğu bir yerde mola verdi. "Siz kimsiniz?" diye sorduğunda onlar Müslüman olduklarını söylediler. Bir kadın ateşe bakıyordu ve çocuğu da yanındaydı. Yanan ateş birden fazlaca alevlendi. Kadın çocuğu alarak Hz. Peygamber @'e geldi ve "Sen Allah'ın Rasûlü müsün?" diye sordu. Hz. Peygamber @ "Şüphesiz evet" dedi. Bunun üzerine kadın "Allah, kullarına bir ananın çocuğuna olduğundan daha merhametli değil midir?" diye sordu Hz. Peygamber @ "Şüphesiz evet" dedi. Kadın, "fakat bir anne çocuğunu ateşe atmaz" deyince Peygamber @ gözyaşlarına boğuldu ve "Allah sadece isyankâr, mütekebbir, kendisine karşı gelen ve Allah'a ortak koşan kullarını cezalandıracak" buyurdu. (İbni Mâce).
KISIM 6
DOST VE KOMŞU OLARAK HZ. MUHAMMED @
Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @ son derece hayırlı ve samimi bir dost ve komşu idi. Komşularına yapabileceği her türlü yardımı yapar ve onların hayatlarını mümkün olduğu kadar rahat geçirmeleri için hiç bir fedakârlıktan kaçınmazdı. Onlara fevkalâde yakın davranır, sık sık hâl-hatır ve sıhhatlerini sorardı. Çevresinde maddî veya manevî yardıma muhtaç kişilere rastladığında herkesten önce onlarla ilgilenirdi. Komşuluk münasebetlerini sürdürme ve kuvvetlendirmedeki tavrı, O'nun ilişkilerindeki sevgisinin ve iyi kalpliliğinin daima yaşayan bir Örneğidir.
Komşularla iyi ve samimi münasebet kurulması Kur'ân'da şöyle ifade edilir: "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, (nesep yahut evce) yakın komşuya, (nesep yahut evce) uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa (yahut zevceye), yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez." (4:36). Yani Allah'ın hakkı, ana-babanın hakkı, öksüzlerin ve düşkünlerin hakkından sonra dördüncü olarak hem akraba hem komşu olanların, beşinci olarak da yabancı komşuların hakkı gelmektedir. Bunlar her kişinin Allah'a ve toplumun diğer üyelerine karşı olan mesuliyet ve mükellefiyet dereceleridir.
Akraba olan komşu (cârizi'l-kurbâ) birçok müfessire göre evinin hemen yanında yaşayan, yabancı olan komşu (câri'i-cunub) ise evinden biraz uzakta yaşayandır. Fakat Abdullah b. Abbas'ın görüşüne göre ilki hem akraba hem komşu iken, İkincisi akraba olmayan fakat komşun olandır. Yani ilki hem akraba hem de komşu olarak senin üzerinde iki hakka sahipken, ikincisi yalnızca komşuluk hakkına sahiptir. Bu da ilkinin hakkının diğerinden üstün tutulduğunu gösterir. Bazıları da ilkinin Müslüman bir komşuyu, ikincisinin ise gayri müslim bir komşuyu ifade ettiği görüşündedir. Ancak Kur'ân'ın bildirdikleri bütün bu mânâları içine alır. Hakların, hayatın gerçeklerine göre değişkenlik göstermesi de mâkûl gelen bir anlayıştır. Münasebetin veya Müslüman olup olmamasına bağlı olarak komşu haklarının değişik olması mantıklı görünmektedir. Herkes, uzak veya yakın, müslim ya da gayri müslim, akraba yahut yabancı olsun bir komşunun diğeri üzerinde hakkı bulunduğunu,-ye kişinin kendi imkân ve durumuna göre diğerine yardım etmekle mükellef olduğunu kabul eder. Fakat eğer o, üstelik akraba veya müslümansa bir başkasından daha fazla yardım ve ilgiyi hak eder.
Hz. Peygamber @ komşu haklarını şöyle açıkladı: "Bazı komşularınızın sizin üzerinizde bir, bazılarının iki, bazılarının üç hakkı vardır. Akraba olmayan gayri müslim komşunuzun bir hakkı, müslüman komşunuzun iki hakkı, akraba olan Müslüman komşunuzun ise üç hakkı vardır." (îbni Kesir).
Hz. Aişe'den rivayetle Peygamber @ şöyle buyurdu: "Cibril, komşu hakkına riayeti o derece devamla tavsiye etmişti ki, hatta ben, (Allah'ın emriyle komşuyu) komşuya mirasçı kılacak sandım." (Buhari ve Müslim). Yine "komşusu aç iken tok yatan bir mü'min hakikaten iman etmiş değildir." buyurmuştur (Müsned-i Ahmed).
Ebu Zer, Rasülullah @'ın şöyle dediğini rivayet etti: "Ey Ebu Zer! Çorbanı pişirdiğin zaman suyunu çok koy ve komşularını (onların haklarını) da düşün!" (Müslim). Sonra komşular hatırlanmalı ve onlara güzellikle bir miktar verilmelidir.
Ebû Şüreyh'den şöyle dediği rivayet olunmuştur. Peygamber @ bir kere arka arkaya üç kere yemin ederek "Vallahi iman etmiş olmaz, vallahi iman etmiş olmaz, vallahi iman etmiş olmaz!" buyurdu. Mecliste hazır bulunanlar: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu iman etmiş olmayan kimdir?" diye sordular. Rasûl-i Ekrem: "Kim olacak; şu komşusu zulmünden, şerrinden emîn olmayan kişi" diye cevap verdi. (Buharî). Müslim'in rivayetinde komşularının kendisinden emîn olmadığı kimsenin Cennet'e giremeyeceği söylenmiştir.
Ebû Hureyre'nin bir rivayetine göre Rasû-lullah @ şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve âhiret gününe imanı olan, ya hayır söylesin, ya ağzını mühürlesin. Allah'a ve âhiret gününe imanı olan, komşusuna ikram etsm. Allah'a ve âhiret gününe imanı olan, misafirine ikram etsin." (Buharî, Müslim). Yine Ebû Hureyre, Peygamber @'in, "Bir komşu, evinin duvarına öbür komşusunu bir ağaç (başı) koymaktan men edemez" buyurduğunu bildirmiştir.
Ebû Şürayh Hazâ'î, Rasûlullah @'in; "Her kim Allah'a ve âhirete inanırsa komşusuna iyi davransın!" buyurduğunu söylemiştir.
Hz. Aişe; "Ey Allah'ın Rasûlü! İki komşum var, hangisine hediye vereyim?" diye sorduğunda O, "kapısı yakın olana" demiştir (Bu-hari). Abdullah b. Ömer, Rasûlullah @'in; "Allah indinde en iyi arkadaş, arkadaşı için iyilik dileyen, en iyi komşu da komşusu için iyilik dileyendir" buyurduğunu nakleder (Tir-mizi).
Böylece Hz. Peygamber @ sahabîlerini daima komşularına karşı güzel geçinmeye, hayırhah olmaya, zarardan korumaya, nasihat edip görüp-gözetmeye davet etmiş ve onlara, imkânları ölçüsünde her zaman yardımcı olmalarını tavsiye etmiştir. Yine, çok az olsa bile yiyeceklerini komşularıyla paylaşmalarını buyurmuştur ki, bu da onlar arasında derin ve yakın bir bağ oluşmasını sağlayacaktır.
Bu şekilde ortak kullanılabilir şeylerin hergün değiş tokuş yapılması Özellikle birbirlerine çok yakın yaşayan kişiler arasındaki ilişkileri geliştirmenin tesirli ve güçlü bir yoludur.
Kur'ân'da ihtiyaçları olduğu vakit, en çok " kullanılan şeyleri bile komşularına vermekten kaçınan kişiler lânetlenmektedir. Onların iman iddiaları o kadar boş ve ikiyüzlülükleri o kadar derindir ki, komşularına en ufak yardımları bile yapmaktan kaçınmaktadırlar. Böyle insanlar bu tür yardımların ve "küçük iltifat ve iyiliklerle madden önemsiz fakat manen büyük ihtiyaçların giderilmesinin" pratikte ne kadar önemli olduğunu nadiren anlarlar. Mâ'ûn sûresinde Allah şöyle buyurmaktadır: "Şu namaz kılanların vay hâline, ki onlar namazlarında yanılmaktadırlar (kıldıkları namazın değerini bilmez, ona önem vermezler). Onlar gösteriş (için ibadet) yaparlar. En ufak bir yardımı esirgerler." (107: 4-7).
Kullanılan kelime mâ'undur; bu da evde günlük kullanımda olan tencere, tabak, çanak vs. anlamına gelmektedir. Bazı sahabeler ve âlimler bunun zekat anlamına geldiğini söylerken, aralarında îbni Abbas ve îbni Me-sud'un da bulunduğu diğer bir grup âlim, her gün kullandığımız ve insanların sıklıkla birbirinden aldığı kap kaçak, kova, balta, terazi, tuz, su, kibrit vs. gibi şeyler olduğunu ileri sürerler. Hz. Ali, bunun küçük günlük eşyalar olduğu kadar zekat anlamına da geldiğini söyler. Ikrime'ye göre mâ'unun en üst derecesi- zekat, en alt derecesi ise kova, iğne, elek gibi normalde komşu ve dostlara ödünç verilebilen şeylerdir. Abdullah b. Mesud şöyle demektedir: "Biz Rasûlullah @'ın sahabileri mâ'unun tencere, kova, balta, terazi ve bunun gibi ödünç verilebilen şeyler anlamına geldiğini söylerdik." (İbni Cerîr, Ebu Davud, Ne-sei, Beyhaki). Bu kelimenin benzer anlamlarını Hz. Peygamber @'in diğer sahabileri de söylemiştir. Ebu Hureyre, Allah Rasûlü'nün bu kelimenin anlamını açıklarken onun balta, kova ve diğer benzer şeyler olduğunu söylediğini rivayet eder.
Aslında mâ'ûn, kendisinde insanlar için fayda bulunan küçük ve az bir şeye denir. Bu anlamda zekat da mâ'ûnĞm. Çünkü o da pek çok maldan, fakir ve bîçarelere verilen küçük bir paydır. Abdullah b. Mesud ve bazı sahabe ve müfessirlerin işaret ettikleri genel ihtiyaç eşyaları da ma'««dur. Ancak cumhur, genellikle komşuların birbirlerine ödünç verdikleri ufak tefek eşyalar olduğu görüşündedir. Böyle şeyleri Ödünç istemekte bir mahzur yoktur. Çünkü fakir veya zengin herkes, evinde tükenmesi hâlinde bunlara ihtiyaç duyacaktır. Bu tür şeyleri vermekte cimrilik gösterenler ahlaken çok düşük bir harekette bulunmuş olurlar. Genellikle bu şeyler bir veya iki kez kullanılmakla ve komşu kullandıktan sonra aldığı şekilde geri vermekle değerlerinden bir şey kaybetmezler. Evine misafir gelen bir kimsenin, komşusundan Ödünç yorgan veya yatak alması, komşusunun tandırında ekmek pişirmek istemesi veya birkaç günlüğüne bir yere giderken kıymetli esyalannı komşusuna emanet bırakması da aynı meyandadır.
Hz. Peygamber @ söz ve fiilleri ile komşu haklarına o kadar çok riayet etmiştir ki O'nun şifahen veya manen takipçileri, komşularına kendilerinden şikâyet etme imkânı vermemişlerdir.
Kısacası Hz. Muhammed @ gerçekten komşularının iyi ve hayırlı arkadaşıydı; komşulara karşı elinden geldiğince yardımsever, şefkatli ve hakgözetir olmayı her Müslümanın dinî bir görevi hâline getirmişti.
Herkesin Dostu
Hz. Muhammed @ bütün insanlık için bir lütuf ve rahmetti. Ve herkes O'nun âlicenaplığı ve cömertliğinden payına düşeni almıştı. Onunla temasa geçen herkes fikren ve ruhen kazançlıydı. Çünkü O'nun iyiliği ve sevgisi, taştığında tüm tarlaları suya doyuran bir nehir gibiydi. O'nun yanından hiç kimse eli boş dönmedi. O, bilgi ve gönül zenginliği ile herkesi zenginleştirdi. Ancak O'nun samimiyeti sadece kendi devrinde yaşayanlara mahsus değildi; O'nun söz ve fiillerinden yararlanacak bütün insanlık için lütuf, rahmet ve hayır hazineleri bıraktı. Gerçekten, her durumda kendisinden yardım bekleyen herkesin yardımına koştu. O'nun yanından kimse aç, susuz ve ilgisiz ayrılmadı.
Yukarıda zikredilen hadîsler O'nun kadın-er-kek herkese karşı nasıl davrandığını açıkça göstermektedir. Kur'ân'daki; "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, (nesep yahut evce) yakın komşuya, (nesep yahut evce) uzak komşuya, yanmda bulunan arkadaşa (yahut zevceye), yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez." (4:36) âyeti de Hz. Peygamber @'in yakınlığı ve durumu ne olursa olsun herkese iyilik yapmakla emrolunduğunu göstermektedir; çünkü karşılıklı ihtiyaçlar bakımından hepimiz Allah nazarında eşitiz. Bu yüzden herkese aynı yakınlık gösterilmeli ve eşit muamele yapılmalıdır. Onlar da hepsi Allah'ın yaratıklarıdır ve bizim ilgi ve şefkatimizi beklemektedirler. Al-lahu Teâlâ küçük büyük bütün yaratıklarına karşı merhametlidir. Biz de insanlar olarak tüm insan topluluğuna aynı yakınlık ve merhameti göstermeliyiz.
Âyette belirtilen haklann altıncısı, yolculukta bir gün veya bir hafta veya daha fazla bir süre beraber yolculuk yaptığın kişi gelmektedir. Bir toplantıda veya bir yolculukta -trende, vapurda, uçakta- kısa bir süre beraber olduğun kişiler de buna dahildir. Onlara iyi davranmak zorundasın, daimi komşularının senin üzerinde haklan bulunduğu gibi, yakınlık dereceleri ve inançlan ne olursa olsun geçici arkadaşların ve birlikte bulunduğun kişilerin de, senin üzerinde her halükârda yerine getirmek zorunda olduğun haklan vardır. Ona iyi davranmak ve yanında olduğu sürece ona her türlü kolaylığı göstermekle emrolunmuş sundur. İyi davranışın en düşük derecesi onun, senin söz ve davranışından rahatsız olmamasıdır. Meselâ, arzusu hilafına sigara içmek veya eğer içmene izin veriyorsa bile dumanını yüzüne karşı üflemek, sakız çiğnemek, ağız şapırdatmak, onun yönünde tükürmek, onu rahatsız edici bir şekilde veya hakaret eder bir tarzda oturmak -vasıtalann koltuklanna ayak dayamak vs.- gibi. Yanındakileri rahatsız edeceğinden, bu ve benzer davranışlardan kaçınılmalıdır.
Kur'ân'm sözkonusu bu âyeti yolculuk sırasında zorluk ve tatsızlık çıkaranlara karşı da açık bir uyandır. Bazı müfessirler, dükkânda, fabrikada veya herhangi bir işteki bütün arka-daşlan ve birlikte çalışanları, iyilik gösterilmesi gereken kişiler arasına dahil ederler. Böylece ayet, genel anlamda tüm insan ilişkilerini içerir ve Müslümanlara herkese karşı güzellik ve iyilikle davranmayı emreder.
Yedinci sırada, yolculuğu sırasında sana gelip bir süre kalan ve hiçbir yakını olmayan yolcunun haklan gelir. O tam bir gariptir. Kur'ân senin insanlık anlayışına göre cömert davranmanı ve elinden geldiğince iyi muamelede bulunmanı emretmiştir.
Sonuncu olarak, fakat önem bakımından bu sayılanlardan aşağı olmayarak, maddeten ve sosyal konumları itibariyle düşük durumda olanlann, meselâ çok yaşlı, kimsesizlerin vs. haklan gelmektedir. Çünkü onlar âciz ve yoksul olmaları hasebiyle birşey de isteyeme-mekte ve dolayısıyla herkesten daha fazla senin ilgi ve desteğine muhtaçtırlar. Allah mü'minlere daima böyle kişilerin üzerinde hakkı olduğunu hatırlamasını tavsiye etmiştir. Öyleyse böyle kişilere büyük bir şefkat ve merhametle davranmalıdır. Eğer onlar senin emrinde çalışıyorlarsa, onlara iyi davran ve onlara kabiliyetlerinin ve güçlerinin üstünde iş yükleme. Ve Peygamber @'in buyurduğu gibi, şayet onlara ağır bir iş verirsen, tamam-lamalan için sen de onlara yardım et.
Bunlar, insanlara evde, işte ve yolculukta, kısa veya uzun süreli ilişkilere girdikleri diğer insanlarla olan münasebetlerini pekiştirmek üzere verilmiş hikmet parıltılarıdır; böylece birbirlerine karşı hayırhah, yardımsever ve dostâne münasebet içinde olan bir toplumun temellerini atmaktadır. Ne muhteşem bir öğreti, ne asîl bir mesaj ve insanlığın her kesimini kapsayan saf ve âdil bir medeniyetin oluşması için ne parlak bir öğüt!
Bu haklann başında, insanı yaratan ve ona sahip olduğu herşeyi veren Yaratıcının hakları gelir. Yani O'na iman ve ibadet etmek ve eş koşmamak gerekir. Daha sonra ikinci sırada ana-baba ve akrabaların hakları; üçüncü olarak öksüzlerin ve fakirlerin hakları; dördüncü olarak akraba olan komşuların, beşinci olarak akraba olmayan komşularınki gelmektedir. Altıncı sırada yolculukta veya toplantıdaki arkadaş, yedinci sırada da yolcular vardır. Sekizinci derecede senin emrin altmda çalışanlar bulunmaktadır. Bütün bu insanların haklan, her Müslümanm Allah'ın rızasını kazanmak için yerine getirmek zorunda olduğu mükellefiyetlerdir. Müslümanlara Kur'ân'da çeşitli vesilelerle bu haklar hatırlatılmış ve tekrar tekrar herkese iyilikle ve merhametle davranmak emrolunmuştur.
Hz. Peygamber @'in komşularına karşı davranışları ideal ve Örnekti. O'nun hayatı bir fedakârlık zinciriydi. Komşularının hatırı için kendi rahat ve huzurundan vazgeçmeye daima hazırdı. Medine'deki yakınları mescidde onun yanında bulunan Suffe Ashabıydı. Onlara karşı çok şefkatli ve dostça davranırdı. Hz. Ali, bir keresinde O'ndan birşey istediğinde "Suffe ehlinin karınlan açlıktan yapışmışken ben sana nasıl verebilirim?" demişti. Bir başka zaman kızı Fâtıma için esirlerden bir hizmetçi istendiğinde şöyle buyurmuştu: "...Vallahi veremem! Suffe ehlini aç bırakıp bunu yapamam, esirleri satar parasını onlara sarfederim." (Müsned-i Ahmed).
Komşularımıza Karşı Görevlerimiz
Belki de Rasûlullah @'dan başka hiç kimse komşu haklarını bu kadar çok gözetmemiştir. Bu O'nun fiillerinden ve tavsiyelerinden açıkça anlaşılabilir. Komşulara karşı vazifeler, ana-baba ve akrabaya karşı olan vazifelerle eş tutulmuştur. Rasûlullah @ tarafından belirtilen komşu hakları ve vazifeleri başka bir sistem veya din tarafından vaaz edilmemiştir. "Komşuna karşı kendin gibi ol!" kaidesi açıktır. O, sadece nasihat niteliğinde konuşmamış, komşulara karşı davranışı içeren müsbet fıkhî kuralları da getirmiştir. Rasûlullah <Ş>, haklar açısından komşuları üçe ayırmıştır:
a- Hem müslüman hem akraba olan komşular,
b- Akraba olmayan müslüman komşular,
c- Ne müslüman ne de akraba olmayan komşular. İlk komşu müslüman (1), akraba (2) ve komşu (3) olması sebebiyle üç hakka sahiptir. İkinci sırada sayılan komşu İslâm kardeşliğinin bir mensubudur, fakat birbiriyle kan bağı olan komşuya nazaran iki hakka sahiptir. Aynı şekilde üçüncü komşu da bir hakka sahiptir; tabiatıyla hakkı müslüman komşusuninki-ne oranla daha azdır. Ancak gayri müslim bir komşu, birçok bakımdan, müslüman -fakat komşu olmayan- bir şahsa nazaran daha geniş haklara sahiptir. Hz. Peygamber @ tarafından öğretildiği üzere komşulara karşı ilk vazife iyi ve nâzik muameledir. Rasûlullah @ bu hususta şöyle buyurmuştur: "Allah'a komşu olanların en hayırlısı, komşularına karşı en iyi olandır", "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bir kul kendisi için sevdiğini komşusu için de sevmedikçe... hakiki mü'min olamaz.", "Komşusu aç iken kendisi tok olan kimse mü'min değildir."
Bir adam Rasûlullah @'e, "Ey Allah'ın Rasûlü! İyi mi kötü mü yaptığımı nasıl bileceğim?" diye sordu. Rasûlullah @ "Komşularının iyi yaptın, dediğini duyarsan muhakkak ki iyi yapmışsındır; ve eğer onların kötü yaptın, dediğini duyarsan muhakkak ki kötü yapmışsındır" buyurdu. Bir başkası Rasûlullah @'e: "Ey Allah'ın Rasûlü! Falan kadın çok namaz kılıp oruç tutması ve çok sadaka vermesi ile meşhurdur. Lâkin dili ile komşularına tecavüz eder" deyince Rasûlullah @; "O cehennemliktir" buyurdu. Adam "Ey Allah'ın Rasûlü! Falan kadın ise Öyle çok namaz kıldığı oruç tuttuğu ve sadaka verdiği ile bilinmez, fakat kalan peynirini sadaka olarak verir ve komşulanna dili ile tecavüz etmez" deyince Rasûlullah; "O Cennetliktir" buyurdu. Komşuya karşı ikinci vazife ise onlara iyilik yapmak ve onlan incitmemek veya zarar vermemektir. Komşuların birbirlerine karşı hakkı olduğunu söyleyen Peygamber @, bunların ne olduğunu sorana: "Hastalanınca geçmiş olsun ziyareti yap, ölüsü olunca cenazesine git, borç isterse ver, ihtiyaç içindeyse sıkıntısını gider, bir hayra kavuşursa tebrik et, musibete uğrarsa teselli et, izni olmadan binanı onun-kİnden fazla yükseltme, onu rahatsız etme, bir nıeyva aldığında ona da ver; vermiyorsan onu gizli al ve özendirmemek için çocuklarının onu açığa çıkarmasına İzin verme" buyurmuştur.
Yukarıdaki hadiste komşuya karşı vazifeler açıkça belirtilmiştir. Komşu, kendisini canı, malı ve namusu konularında komşusundan emîn hissetmelidir. Rasûlullah @: "Allah'a yemin olsun ki, kişi komşuları zararından emîn olmadıkça tam iman etmiş değildir" bu-1 yurmuştur. Komşu haklarına öylesine büyük Önem verilmiştir ki, hatta komşusuna zarar verene cennet haram kılınmıştır. Rasûlullah @; "komşusu zararından emin olmayan kişi Cennete giremez" buyurmuştur.
Bir keresinde Rasûlullah @ insanlara "Size en iyinizin ve en kötünüzün kim olduğunu haber vereyim mi?" diye sordu. Onlardan biri "bizim en iyimiz ve en kötümüz kimdir ye Rasûlullah!" deyince O; "Sizin en iyiniz kendisinden iyilik beklenen ve kötülüğünden emîn olunamzdır; sizin en kötünüz de kendisinden iyilik beklenmeyen ve kötülüğünden emîn olunmayanmızdır?" buyurdu.
Komşulara karşı üçüncü vazife onlara hediyeler göndermek ve ihtiyaç duyduğu her türlü yardımı yapmaktır. Hediye edilen şey kıymet bakımından değersiz kabul edilse bile yine de hediye edilmelidir. Bu konuda Rasûlullah @; "Ey Müslüman kadınlar! Hiçbir kadm bir keçi bacağını (tırnağını) bile komşusu için değersiz görmesin" buyurmuştur.
Komşuya karşı dördüncü vazife §ufa hakkı (herkesten önce satın alma hakkı) adını alan bir kuralla belirlidir. Bu pratik komşuluk kuralı hiçbir medeniyet belirtisi olmayan bir zamanda ve daha önce dünyanın hiçbir yöresin-
de bilinmezken komşuya emanet edilmiş bir hak olarak Râsûl-i Ekrem @ tarafından ortaya konmuştur. Bu hak sadece müslümanlar için değil, gayri müslim komşular İçin de geçerlidir. Bu sebeple de komşular arasında işbirliği ve dostâne münasebet bağım geliştirmiştir. Bu kural komşuya, satılık olduğu vakit yanındaki bir malı yahut içinde hissesinin bulunduğu bir malı satın alma konusunda öncelik vermektedir. Hz. Peygamber @ şuf a hakkına bir yabancının ortak ya da komşu olarak çevreye dahil olmasından doğabilecek rahatsızlıkları ve endişeleri Önlemek için izin vermiştir. Rasûlullah @; "Yakınındakine sahip olmada ilk hak komşusunundur" buyurmuştur. Yine; "Bir komşu diğer bir komşusunun duvarına kiriş yapmasma engel olmasın" buyurmuştur.
Bu kurallar doğrultusunda hareket etmeyen ve diğer insanların haklarını ihmal eden kişiler âyetin sonunda ağır bir şekilde ihtar edilmektedirler: "...Allah kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez." Açıktır ki, bunlar Allah'ın emirlerine âsi olan kibirliler ve başkalarının hakkına riayet etmeyenlerdir. Bu kişiler Cennetin kokusunu bile duyamayacaklardır, Abdullah b. Mesud'dan rivayetle "kalbinde zerre kadar kibir olan bir kişi Cennete giremeyecektir." (Müslim).
Yine İbni Mesud'dan rivayetle Rasûlullah @; "Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennete giremez" buyurduğunda orada bulunanlardan biri; "İnsanlar elbiselerinin ve ayakkabılarının güzel olmasından hoşlanırlar; bu da kibire girer mi?" diye sorunca Rasûlullah @: "Kibir, Hakkı inkâr etmek ve insanları küçük görere-rek ayıplamaktır" buyurdu (Müslim).
Başkalarının Sıkıntılarına Üzülürdü: Hz. Muhammed.@'in insanlara karşı sevgi ve şefkati o kadar çoktu ki herhangi bir kimseyi sıkıntı içinde görmek onu. fazlasıyla üzerdi. Allahu Teâlâ Kur'ân'ında O'nün bu duygularından şu sözlerle bahsetmektedir: "Andol-sun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir." (9: 128). Peygamber @ yakınlarından herhangi birini, helâkına sebep olacak hâlini görünce derinden acı duyardı. Âyet, Allah'ın RasûlÜ-nün zorluk ya da ızdırap içinde gördüğü kişiler karşısındaki durumunu sâde bir şekilde tasvir etmektedir. Sizi inciten ve size güçlük veren herşey Peygamber @'ı incitir; çünkü O sizin ızdırâbmızı kendi ızdırâbı, sizin güçlüklerinizi kendi güçlüğü bilir. Ve bu hâli sadece Müslümanlarla sınırlı kalmayıp müşriklere de şâmildir. Hakikaten, bütün çabalarına rağmen, müşriklerin inkârlarında daha bir derinlere gitmesine ve böylece cehenneme atılmaları ihtimalini daha bir artırmalarına Hz. Peygamber @ her defasında üzülüyor ve ızdırap duyuyordu. Bu insanların kendilerini helake götürdüklerini farkettikçe üzülüyordu. Bazen Peygamber @'in halkı için duyduğu bu acı ve elem kendisini öylesine sıkıntıya düşürüyordu ki Allah kendisini şu âyetlerle teselli edip rahatlatıyordu: "Ey Rasûl! Ağızlarıyla 'inandık' deyip kalbleriyle inanmamış olanlardan ve Yahudilerden, küfürde yarış edenler seni üzmesin..." (5:41).
Halkının menfaati ve iyiliği için hiçbir gayreti esirgememiş bir insanın onların inançsızlıklarında daha bir derine gittiklerini gördüğünde üzülmesi ve onların kendi hayatlarını düşüncesizce mahvetmelerinden ızdırâb duyması son derece tabiîdir. Allah, onun ıstırabının ciddiyetini görerek onu teselli etmiş ve O'na onların kötü amelleri sebebiyle ümitsizliğe düşmemesini söylemiş ve zaten başka türlü davranmaları beklenemeyecek olan kişilerin ıslahı yolunda çalışmasını sabırla sürdürmesini tavsiye etmiştir. (The Meaning of the Qur'an, c.m, sh. 42>.
Nahl sûresinde yer alan şu mealdeki âyette: "Sabret, sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir, onlara da üzülme, kurdukları tuzaklardan da sıkıntıya düşme." (16:127) denilmektedir. Nemi sûresinde ise mealen şöyle hitabedil-mektedir: "(Ey Muhammed!) Onlar(ın yüz çevirmesine, yalanlamasın)a üzülme, onların kurdukları tuzaklardan ötürü de sıkılma." (27:70). Yine, Allah, Elçisine müşriklerin davranışlarını gereksiz yere dert edinmemesi ve onlardan dolayı ıstırap duymaması yolunda bir teselli âyeti vahyetmiştir. Burada Hz. Peygamber @'e onların durumuna üzülerek ve bundan sıkıntı duyarak kendini tüketmemesi tavsiye edilmiştir. Çünkü Peygamber'e ve vazifesine muhalefet ederek durumlarını kötüleştirmelerinin sorumlusu olanlar bizzat müşriklerdir. Bunun sebebi Hz. Peygamber @'in gayretindeki herhangi bir eksiklik değil, fakat müşriklerin mutlak cahillikleri ve küfür-lerindeki inatlarıdır. Bundan dolayı da Peygamber @ onlara üzülmemeli ve onları kendisine dert edinmemelidir; O, elinden gelenin en iyisini yapmıştır.
Peygamber @, toplumu ıslah ve onlara kendi hayırlarına olacak rehberİyet vazifesine devam etti. Müşrikler de ona muhalefet etmede ısrarlı ve inatçıydılar. Bu ise O'nu derinden yaralıyordu. Çünkü bu hâlleri, ateşe doğru koşan çocuğun hâli gibiydi ve O, onları ebedî ateşten korumaya çalışıyordu. Bu yüzden sıkıntı duyuyordu. Yâsîn sûresinde yer alan âyetiyle Allahu Teâlâ O'nu sonsuz şefkatiyle rahatlatmıştır: "Onların sözü seni üzmesin. Bİz onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da biliriz." (36:76). Müşriklere karşı verilen zorlu mücadelede Peygamber @'e rahatlatıcı bir söz ve teselli vardır: İnsanları Allah yoluna davet edenlere, muhatapları Allah'ı inkârla saçma bir tepki gösteriyor diye kendilerini üzmemeleri söylenmektedir. Onlar vazifelerini yapmalı ve gerisini Allah'a bırakmalıdırlar. Allah, kötülere tesir eden gizli-açık bütün duygu ve arzuları bilmektedir. O'nun nizâmı, muayyen bir zamanda ve görünüş ne kadar ters olsa da nihayette üstün gelecektir. (The Holy Qur'an, sh. 1187).
Hz. Muhammed @'in şefkat ve merhameti bütün sınırların ötesinde idi ve ırk ve İnanç ayırmaksızın herkesi kapsıyordu. Kureyşliler, Peygamber @'e ve mü'minlere karşı her türlü ezâ ve cefayı vermişler, buna karşı ve her cezayı hak etmişlerdi. Bir keresinde bir kıtlık husule geldi ve Kureyşliler açlıktan ölmeye başladılar. Allah'ın ve Rasûlü'nün en şiddetli düşmanlarmdan olan Ebû Süfyan Peygamber @'e gelerek ondan merhamet ve şefkat dilendi. Rahmet Peygamberi @ kıtlıktan kurtulmaları için hemen Necd'in reisi Sümâme b. Üsâl'a haber göndererek Mekke'ye zahire şevkine müsaade edilmesini bildirdi. Sümâme daha önce Mekke'ye zahire yüklemelerini Necd halkına yasak etmişti. Hz. Peygamber @'in emri üzerine bu yasağı kaldırarak buğdayı Müslümanların düşmanı Kureyş'e gönderdi. Bu olay Hz. Muhammed @'in diğer insanların sıkıntılarından gerçekten elem duyduğunu ve insanlığın dostu ve yardımcısı olarak, en çok ihtiyacı olduğu sırada düşmana bile yardımı reddetmediğini göstermektedir.
Taif muhasarasında Hz. Peygamber @ muhasara altındaki İnsanların büyük zorluklar içerisinde olduğunu ve açlığın ölümlerini yaklaştırdığını Öğrenince muhasarayı kaldırdı.
Ashabdan bazıları düşmanın teslim olmak üzere olduğunu söylemelerine rağmen Peygamber @ yine de muhasaranın kaldırılması yolundaki emirlerini uygulattı. Çünkü pek çok düşmanının açlıktan ölümü sebebiyle kazanılacak olan zafere tahammül edemezdi.
Zeyd b. Sâbit'in rivayetine göre Rasûlullah @ Ramazan'da birkaç gece cemaatle hem farz ve hem de teravih namazı kılmıştı. Daha sonraki gecelerde cemaatin tehacümünü görünce yalnız yatsı namazmı kıldırıp odasına çekilmiş, teravih için çıkmamıştır. Rasûl-i Ekrem'in hücresinde sesi duyulmayınca uyudu zannedilerek uyansın ve çıksın diye bazı Ashab öksürmeğe başladı. O da çıkıp bekleyen cemaate hitap ederek şöyle buyurmuştur: "Cemaatle teravih namazı kılmak hususunda sizde gördüğüm bu arzu ve iştiyak daimidir. Fakat böyle cemaat halinde bu ibadete devam ederken teravihin farz kılınmasından ve farz kılındıktan sonra hepinizin cemaatle edasına muktedir olamamanızdan korkarım. Ey nâs! Bu namazı evinizde kılınız. Farz namazlardan başka sünnet ve nafile namazları kişinin evinde kılması daha faziletlidir." (Buhari ve Müslim). Cemaatle teravih kılmayı terketmesi hususunda Hz. Aişe'den gelen rivayette Rasûlullah @ halka şöyle demiştir: "Ey nâs! Sizin cemaatle Ramazan namazı kılmağa olan şiddetli arzu ve iştiyakınızı görüyorum. Benim için de namaza çıkmağa hiç bir mani yoktu. Yalnız böyle aşırı bir iştiyak ile devanı edilerek üzerinize farz kılınmasından, sizin de edasına muktedir olamamanızdan endişe ettim." (BuhariJ. Enes, bir keresinde teheccüd namazında Rasûlullah @'e eşlik ettiğini, onun varlığını hisseden Peygamber @'in namazı kısalttığını rivayet etmiştir (Müslim).
Hz. Aişe, Rasûlullah @'İn iki şey arasında muhayyer bırakıldığında daima kolay olanını seçtiğini ve hiç kimseden kendi şahsî kızgınlığından dolayı öç almadığını rivayet etmiştir. (Kadı Muhammed Süleyman Selman, Rah-metelli'l-Âlemin, c. El).
İnsanların İyiliğini İstemede Hassasiyeti
Hz. Muhammed @, insanların çektiği zorluklardan elem duymakla kalmaz, onlann iyilik ve basanları konusunda da hassasiyet gösterirdi. Kur'ân-ı Kerîm'de O'nun bu Özelliğinden şöyle bahsedilmektedir. "...(Rasûlullah)... size düşkün (harîsun aleyküm)düi..," (9:128). O'nun insanlar için duyduğu hırs olumlu bir hırs idi; insanlann daima başansı-nı diler ve ne zaman onlan kendi menfaat ve iyilikleri doğrultusunda fiiller işlerken görürse bundan dolayı mutluluk duyar, neşelenirdi. Hırslı, tarriahkâr, bir şeye çok düşkün, lüzumundan fazla istekli mânalarına gelen haris kelimesi O'nun insanlann iyiliğini isteme arzusunun yoğunluğunu göstermektedir. O herhangi bir lider gibi sadece bir iyilik temenni-cisi değil, insanlann iyiliğine yoğun katkıda bulunan ve bunun gerçekleşmesi yolunda şahsî kaygular gösteren bir insandı. Başkalarının işleri ile ilgilenir ve bunların başarılı bir şekilde tamamlanmasını gönülden arzulardı.
İnsanlann iyiliği için Hz. Peygamber @'in duyduğu bu kesif arzu Kur'ân'da şu âyetle ifadesini bulur: "Ama sen, ne kadar istesen de, yine insanlann çoğu inanacak değillerdir." (12:103). Âyet-i kerime, Hz. Peygamber @'in dünyada yaşayan her insanın Allah'a inanmasını ve kendisini cehennem ateşinin azabından kurtarmasını samimiyetle istediğini açıkça göstermektedir.
Bir keresinde Kureyş ileri gelenlerinden biri olan Ukbe'yi, anlaşmak üzere Rasûlullah @'e gönderdiler. Ukbe; "eğer servet istiyorsan senin için hiç kimsede olmayan miktarda servet toplamak benim vazifem olsun. Eğer reislik istiyorsan seni reisimiz yapalım, eğer krallık istiyorsan seni tüm Arabistan'ın kralı yapacağımıza dair söz veriyoruz" dedi. Rasûlullah @: "Ne servete, ne reisliğe ne de krallığa ihtiyacım var; ben Âlemlerin Rabb'inden bir tebliğ getirdim; benim ilk vazifem ve mecburiyetim onu her dinleyene ulaştırmaktır" buyurdu.
Bir başka sefer Ebu Cehil Rasûlullah @'e saldırmıştı. Hamza bunu duyunca Ebu Cehil'e yayı ile vurdu ve Rasûlullah @'e gelerek, "Muhammed müsterih ol, çünkü Ebu Ce-hil'den öcünü aldım" dedi. Rasûlullah @, "benim öç almakla bir işim yok; fakat sen Müslüman olursan (kendini yalnız Allah'a teslim edersen), o zaman müsterih olurum" buyurdu. Hamza bu cevaptaki inceliği kavradı ve Müslüman oldu.
Bu olaylar Hz. Peygamber @'in olağan arzuların ve nefsî isteklerin çok fevkinde olduğu, emrolunduğu vazife için gösterdiği çok büyük gayretin hiçbir şahsî saike dayanmadığı hakkında hiçbir şüphe bırakmamaktadır.
Onun asıl davranışları ve yüce ahlâkı sıradan maddî saik ve intikam duygularından uzaktı. Şahsı ile ilgili hiçbir arzusu yoktu. İnsan sevgisi ile dolu idi ve vazifesi bütün insanlığın ortak iyilik ve hayn içindi. Bir keresinde insanlara hitab ederek şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Allah sizi emân içinde tutsun, sizi gözetsin; sizi kötülüklerden korusun, size yardım etsin; sizi yüceltsin, size yol göstersin; sizi kendi emânı içinde tutsun, sizleri her tür talihsizlikten sakındırsın ve dininizi sizler için korusun." (Kadı Muhammed Süleyman Selman, Rahmetelli'l-Âlemin, c. III).
Nezaket Ve Şefkat
Hz- Peygamber @'in asıl özelliklerinden bir diğeri ise herkese karşı son derece nâzik ve müşfik olması idi. Bütün insanlara ırk, din, mevki ayırmaksızm nazik ve düşünceli davranmış ve onlardan hiçbir şey esirgememiştir. O'nun bu özelliğinden Kur'ân'da şöyle bahsedilmektedir: "...size düşkün, mü'minlere şefkatli ve merhametli" (9:128). Kelimeler yukarıdaki âyette olduğu gibi mübalağalı bir formda kullanıldığında bu özellik, duygu ya da şeyin fazlalığını, bolluğunu, yoğunluğunu yansıtır. Bundan dolayı bu âyet, Hz. Peygamber @'in özelde Müslümanlar, genelde bütün insanlar için sahip olduğu nezaket ve şefkat duygularının yoğunluğunu yansıtmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber @'in Allah katındaki mevkii ve kıymetini göstermektedir. Çünkü Allah, esma-ül hüsnasından olan Rauf ve Rahim isimlerini Hz. Peygamber @ için kullanmıştır (22:65). Ancak, bu isimler Hz. Pey-gamber'de yalnız müminlere şâmil olarak kullanılırken, Allah katında bütün insanlığa şâmil olarak kullanılmaktadır.
Hz. Peygamber @ öyle müşfik ve nâzik idi ki, insanların menfaat ve iyiliklerini daima herşeyden önce tutmuştur. Bu Abdullah b. Mesud tarafından rivayet edilen bir hadiste de görülmektedir. Abdullah b. Mesud, "Rasû-lullah @, her gün verilen nasihatin bizler için sıkıcı olabileceğim sık sık hatırlatırdı" demiştir (Buhari ve Müslim). Hz. Peygamber @'in bu düşüncesi onun nezaket ve şefkatinden ileri gelmekte İdi, hem böylece insanlar kendisini zevkle ve dikkatle dinlerler, hem de ileride dinlemek için de isteklerini devam ettirirlerdi. O'nun, çocuğu ağladığında annesinin ona bakması ve lüzumsuz müşkül duruma düşmesini önlemek için namazı kısaltabileceğim belirtmesi, insanlara karşı büyük şefkatindendir. Bineğinde olduğu vakit beraberindeki kişinin yürümesine izin vermezdi. Pek çok sahabi refakate büyük arzu duymasına rağmen ya onları da bineğine alır veya geri döndürürdü.
Arkasında borcunu ödeyecek bir mal bırakmadan ölen kimselerin cenazesinden evvel borçlarını ödemesi, Hz. Peygamber @'in mu-tad bir davranışı idi. Ancak ölen kişilerin servetini kabul etmez ve onun vârislerine gitmesini sağlardı.
Bütün gece insanlar için dua etmesi sık sık vâki olan bir olaydı. İnsanların akıbeti hususunda duyduğu elem ve ızdırap yüzünden onları günahlarının karşılığı olan Cehennem azabından korumak için gayretlerine devam etmiştir. Onları saffet, iyilik, adalet dolu bir hayata yöneltmek ve günah, fuhuş ve kötülük dolu yaşantılarından uzaklaştırmak istemiştir. Hakiki ve ebedî huzur ve mutluluğun temiz ve iffetli bir hayatla mümkün olduğunu vurgulamış, insanları buna yöneltmek için, müşriklerin her türlü eza ve zulümlerine göğüs germiş, onların daha iyiye gitmeleri yolundaki gayretlerini asla aksatmamıştır. Tebliğ gayesiyle gittiği Taif te, sadece hayır ve iyiliğini istediği insanlar tarafından taşlanmış ve kan revan içerisinde geri dönmüştür. Yolda, yakındaki dağlan Taif lilerin üzerlerine devirmek için izin isteyen bir azap meleğine O; "hayır, ben onlara lanet etmek üzere gelmedim; belki de onların çocukları Allah'a inanır ve kendilerini Allah'ın Kanununa tâbi kılarlar" buyurmuştur.
Âlemlere Rahmet
Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @ bütün "(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."
Enbiya Suresi (21):107. âlemler için hakikaten bir nîmet, bir rahmetti. Kur'ân'da kendisine şu sözlerle hitap edilmiştir: "(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107). Bu ayet Hz. Peygamber @'in yeryüzüne Allah'ın bir rahmet ve bereketi olarak gönderildiği anlamına gelir. Çünkü o, ihmalkâr dünyayı gafletinden uyandırmış, Hakla bâtılı ayıran hakikatin bilgisini getirmiş ve bütün dünyayı kurtuluş ve azâb ile açıkça uyarmıştır. Ayette bu gerçek Mekke'deki müşriklere Hz. Peygamber @ 'in kendileri için bir belâ ve sıkıntı sebebi olduğu konusundaki iddialarında tamamen hatada olduklarım belirtmek üzere tekrarlanmıştır. Mekke'liler, "bu adam kabilelerimiz arasında 'ayrılık tohumları ekti ve yakın akrabaları birbirinden ayırdı" diyorlardı. Cevap olarak onlara şöyle deniliyor: "Ey akılsızlar, onun size bir belâ olarak geldiğini düşünmekle yanılıyorsunuz; hakikatte O, sizin için Allah'ın bir rahmet ve bereketidir." (The Meaning ofQur'an, c. VII, sh. 176).
Genel olarak ise bu ayet Hz. Peygamber @'in dünyaya insanları Hakka çağırmak için geldiğini, O'nun vasıtası ile bütün yaratılmışların Allah'ın nimet ve rahmetinden nasipleneceğini göstermektedir. Allah, burada; kendi Rahmet ve lütfü olmadan hiç bir canimin varlığını sürdüremeyeceğini, hepsinin kendi İlâhî kudretine bağımlı olduğunu; yine bunun gibi Hz. Muhammed @ tarafından tebliğ edilenin ve rehberliğin de herkese faydalı olduğunu, kimsenin kendisini bundan müstağni sayamayacağını göstermiştir. Hz. Peygamber @'in rahmet ve bereketi geneldir. Çünkü herkes ve her topluluk bunlardan şu veya bu şekilde muhakkak fayda görmüştür.
En başta Arabistan halkı için bir nimet ve rahmet olduğunu ispatlamıştır; kabileler ve soylar arasındaki iç savaşları durdurmuş, tarihlerinde ilk defa huzur ve barışı sağlamıştır. Böylece, birbirini katletmeden doğan tarifi mümkün olmayan acı ve güçlükler O'nun öğretileri vasıtası ile cahiliyetin karanlıklarına gömülmüştür.
Kötülüğe Karşı İyilik
Hz. Peygamber @ insanlara kötülüğe ve saldırıya, iyilik ve asîl davranışlarla engel olmayı öğretmiştir. Mü'minûn sûresinde yer alan ayette şöyle buyurulmaktadır: "(Sen onların yaptığı) kötülüğü, en güzel şeyle sav (kötülüğe iyilikle karşılık ver)..." (23:96). Secde sûresinde de benzer ifadeler vardır: "İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (41:34).
Bu şekilde sevgi ve yumuşaklık düşmanlarınıza bile galip gelebilir. Çünkü âdil bir insan, kötülüğe kötülükle cevap vermez. Kötülüğe karşılık iyi davranışları benimser; çünkü iyi ve kötü hiçbir zaman eşit olamaz. İşte bu yüzden sizin için kötülüğü iyilikle gidermek ya da yok etmek daha hayırlıdır, tıpkı panzehirin zehirden daha iyi olduğu gibi. Nefrete sevgi ile mâni olun. Cahiliyeti ilim ile, ihanet ve kötülüğü vahyin dostça tebliği ile giderin. Günahlar içerisindeki birini sadece günahlarından kurtarmakla kalmayın, aynı zamanda onu Allah yolunda en yakın dostunuz ve en büyük yardımcınız yapın. Kelimetullah'ın sihri buradadır. (The Holy Qur'an, sh. 1296).
Bu ayet iyilik ve kötülüğün eşit olmadığını belirtmiştir. Zahiren kötülük güçlü ve galip gibi görünse bile sonunda mücadeleyi kaybedecektir. Çünkü kötülük taraftarları hatada olduklarını ve davalarının bâtıl olduğunu kalben bilmektedirler. Bizzat bu kendi kendine farkediş onların mağlup olmasının sebebini doğurur. Şayet iyilik taraftarları gayretlerine devam ederlerse zaferleri muhakkaktır. Çünkü, birincisi, iyilik bizatihi kuvvettir ve kalpleri ele geçirmede hesaba katılması gerejcen bir güçtür ve ikincisi, kötü güçlerle yüzyüze geldiğinde kötü güçler kendi bâtıllıklannın gizli korkusuna sahipken iyiliğin üstün baskısına dayanamazlar. Bu durumda kötülüğe iyilikle cevap verilirse zaten ümitsiz ve zayıflamış vaziyette bulunan düşmanın kalbini kazanmak kuvvetle muhtemeldir.
Düşmanlara Karşı Adalet
Hz. Muhammed @'in rahmeti sadece mü'-minler, arkadaşlan ve yakınlarıyla sınırlı değildi. Aşağıdaki ayette belirtildiği gibi can düşmanlarını bile kapsayacak derecede genişti: "...Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluluğa karşı beslediğiniz kin, sizi saldırıya sevketmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık Üzerinde yardımlaşmayın; Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir." (5:2).
Aynı sûrede şu mealde bir âyet de yer almaktadır: "Ey mü'minler! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Âdil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun; şüphesiz Allah yaptıklarınızı haber almaktadır." (5:8).
Hz. Peygamber @'in rahmet ve adalete ilişkin öğretileri, kişinin kendine, ana babası ve akrabalarına karşı dahi şahit olması, adaleti uygulaması gerektiğini söylemeye kadar varmıştır. O'nun menfaati herkesin iyiliğinde idi, böylece bütün insanlar fayda sağlayacaktı. İşte bu şekilde Rasûlullah <3>'in getirdiği hayat anlayışı şahsî menfaatlerin çok ötesindedir.
Nisa sûresinde yer alan şu ayet Peygamber @'in yüksek ideallerini bütünüyle açıklamaktadır: "Ey inananlar! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun; kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah, ikisine de daha yakındır (onları sizden çok kayırır). Öyle ise keyfinize uyarak doğruluktan sapmayın. Eğer (şahitlik ederken dilinizi) eğip bükerseniz, ya da doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızı haber almaktadır." (4:135).
Yönetene de, Yönetilene de Eşit Muamele Hz. Peygamber @'in geniş şefkat ve merhameti bütün insanlara şâmildi; yanında bulunanlar bu şefkat ve merhameti eşit olarak paylaşırlardı. Acem olsun, Romalı, Bizanslı, Mısırlı, Sudanlı ya da Habeşli olsun bütün insanlar aynı muameleyi görürdü. Selmân Fârisî, Şu'ayb Rumî, Üsâme Necdî ve Adiy b. Hatem Taî onun evrensel şefkat ve rahmetinden eşit pay almışlardır. O'nun yanında, Cen-del reisi, Hımyer meliki, Yemen valisi, Uman yöneticileri ve diğer kral ve kabile reisleri Peygamber @ ile beraber oturan avamla eşit muamele görmüşlerdir. Bunlarla tebaları veya diğer insanlar arasında toplumdaki sosyal, siyasî ve iktisadi mevki ve statüleri sebebiyle bir ayrım yapılmamıştır. Hz. Peygamber @'in yanına kim gelirse gelsin, aynı şefkat ve rahmet muamelesini görmüştür.
Herkese hami olmuş ve herkese şeref ve hürmetle muamelede bulunmuştur. Medine Dev-leti'nde Yahudilere vatandaş olarak eşit haklar verildiği hâlde, onlar bir müddet sonra entrikaları, isyan ve ihanetleri ile İslâm'a ve onun Peygamberine açık düşmanlık göstererek bu dostluk elini reddettiler. Yemen ve Necran'm Hristiyanlan ile Hz. Muhammed @ ile andlaşma akteden diğerleri hürriyet içinde yumuşaklıkla muamele görmüşler; hak ve menfaatleri îslam Devletince korunmuştur.
O gerçekten Allah'ın insanlara rahmetidir ve bütün insanları bu öğretinin dünyasına davet etmektedir: "(Bu) Allah'ın önceden geçen (millet)ler arasında (uygulanan) kanunudur. Allah'ın kanununda bir değişme bulamazsın." (33:62). Bu ayet Allah'ın Kanununun kalıcı bir terbiye düsturu olduğunu ve bu düstura göre kötülük, fuhşiyat ve tecavüzün îsîâm toplumunda ve devletinde insanlar arasında yayılmasına hiçbir zaman izin verilmeyeceğini vurgulamaktadır. Ne zaman İlahi Vahyin rehberliğinde bir toplum ve devlet düzeni kurulsa, bü tür kimseler gidişatlarını düzeltmeleri için uyarılırlar. Uyarıya rağmen amellerini değiştirmeyen, zâlim ve sinsice planlarım sürdüren müfsid kişiler yakalanır ve Allah'ın Kanunu uyarınca ağır muameleye tâbi tutulurlar.
Zorlukların Giderilmesi
Hz. Muhammed @ getirdiği İlahi kurallar ile hayatı kolaylaştırmış, rahatlatmış ve yine insanlardan kaynaklanan zorluklan gidermiştir: "...O, dinde size bir güçlük yüklemedi...." (22: 78). Bu, "size gönderilen din çok basit ve açıktır, uymanız gereken kurallar ve kanunlar ise tatbike elverişlidir. Bu sınırlar içerisinde istediğiniz gelişmeyi îfa edebilirsiniz" manâsına gelmektedir. Burada müslümanların hayatının, daha önceki topluluklara kanun koyucular ve rahipler tarafından dikte ettirilmiş bütün sınırlama ve kısıtlamalardan uzak olduğunu özellikle belirtmek için söylenmiştir. (The Meaning ofthe Qur'atı, c. VII, sh. 227).
Bu kısıtlamaların olumsuzluğuna Kur'ân'ın aşağıdaki ayeti şöyle değinmiştir: "O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder ve fenalıktan meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar..." (7:157). Burada, kanun koyucuların kılı kırkyararak ufak tefek meseleleri çok büyük ve mühim meseleler hâline getirmelerinin, dinî liderlerin takat getirilemeyecek sofuluk anlayışlarının ve avamdan insanların telkin ettiği bâtıl inanç ve talimatların kendilerine yüklediği bunaltıcı külfetlerden kurtarıcı olanın Allah'ın Rasûlü Muhammed @ olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, insanların bizzat kendilerince uydurup hayatlarım sımsıkı sarıp sarmaladıkları birtakım kayıtlardan da kurtarıp hür kılacak olan da Peygamber @'dır. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 77).
Hz. Peygamber @'in mesajının gayesi insanları günah ve kötülük yüklü hayatlarından arındırmaktı: "...Allah size güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nîmetini tamamlamak istiyor ki, şükredesi-niz." (5:6). Bu ayet sade bir şekilde, Allah'ın Kanununun insanlara Rasulü vasıtasıyla hayatlarında zorluk çıkarması için değil, bilakis onların âdil ve dürüst insanların yaşadığı saffet ve izzet dolu hayata yöneltmek ve Allah'ın nimet ve sulhundan faydalanmalarını temin için gönderildiğini açıklamaktadır.
İnanç Hürriyeti
Hz. Muhammed @'in rahmet ve şefkatinin bir başka İşareti ise getirdiği tebligatı fertlere açıkladıktan sonra onları, hiç bir dış baskı olmaksızın kendi hür iradeleri ile kabul veya reddetmekte serbest bırakması idi. Bu durum Bakara sûresinde yer alan şu âyetle açıklanmıştır: "Dinde zorlama yoktur; artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğûtu inkar edip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (2: 256).
Bu âyet bütün herkese inancım seçmede mutlak hak ve seçme özgürlüğü vermektedir. Dinlerini seçme konusunda doğuştan sahip olunan bu hak hiçbir topluma hiçbir lider tarafından asla tanınmamıştır. Daha yakın zamana kadar nisanlar, sözde demokratik hakların şampiyonu Avrupalılar tarafından bile zorla inançlarından vazgeçirilirlerdi. Şimdi bile Afrika ve Asya'nın fakir insanlarını Hı-ristiyanlaştırmak için pek çok dolaylı yollarla baskı kurmak üzere hiçbir gayretten kaçınmamaktadırlar. Özellikle Afrika'daki okullarda Hristiyan ismi taşımayan kişileri okullarına almamaktadırlar. Pekçok zavallı Afrikalı bu okullara kabul edilmeleri İçin çocuklarının isimlerini değiştirmektedirler. Bir diğer acımasız din değiştirtme usûlü, insanların büyük bedenî ve ruhî acziyet içinde bulunduğu has-tahaneleri kullanmaktır.
Hz. Peygamber @ insanlara inançlarını seçme konusunda mutlak serbestlik vermiş ve bu konuda yapılacak her tür baskıyı yasaklamıştır. Bu, eski terbiye sistemlerinin aşırı baskısı altında bulunan insanlara hakiki bir rahmetti. Ve bu hürriyeti insanlığa veren dostları Hz. Muhammed'den başkası değildi. İyilik ve yardımlaşmayı öğretmesi de O'nun insanlığa yaptığı büyük katkılardandır: "...İyilik ve takva Üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir."(5:2)
Bu âyet bütün insanları iyilik ve adalet konularında yardımlaşmaya davet etmekte, kötülükte işbirliği yapmalarını ise yasaklamaktadır. Âyetin insanlığa verdiği mesaj şudur: Eğer iyi, faydalı ve âdil işleri aralarında yaymak ve topluma zararlı olan bütün kötü ve şer işlerden kaçınmak konusunda anlaşır ve işbirliğine girerlerse bu -siyasî, sosyal ve dinî me-selelerdeki farklılıklarına rağmen- bütün insanlığın ortak menfaatine netice verecektir.
İlim Cahiliydin Yerini Aldı
Hz. Peygamber @ dünyadan cehaleti kaldırdı ve insanlığın yararına bir bilgi hazinesi getirdi: "Allah mü'minlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostu da tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlığa çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır." (2:257). Burada 'karanlık', kişinin Sırat-ı mustakîm(doğru yol)den sapmasına ve bütün gayret ve enerjisini yanlış yollarda kullanmasına sebep olan cahiliye ve şirk karanlığı manâsında kullanılmıştır. Bunun aksine aydınlık (nâr) ise kişinin hakikati apaçık görmesini, hayatın gerçek anlamının farkına varmasını ve bilerek ve şuurlu olarak doğru yolu takip etmesini sağlayan Hakikat Nûr'u anlamında kullanılmıştır. (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. I, sh. 186).
İnsanların dostu Hz. Peygamber @ onlara Kitâb'ın bilgisini öğretti, onları günahlarından arıtarak maddî ve manevî alanda gidebildikleri kadar ileriye yöneltti. "Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitâb ve hikmeti ve bilmediklerinizi Öğreten bir Rasûl gönderdik." (2:151).
Bakara süresindeki bu âyette, Allah'ın, Rasûlü Muhammed @ vasıtasıyla insanlara ulaştırdığı nîmet ve rahmeti sayılmaktadır. Hz. Peygamber @ onlara ilim ile dolu Allah'ın Kitabım öğretir; onları günahlarından ve kötülüklerinden arıtarak yaşantılarına iyilik ve takva getirir; ve onlara kâinatın sırlarını bulma ve bilme, bu sırları kendi faydaları doğrultusunda kullanma hikmetini ve hakkında hiçbir şey bilmedikleri daha pek çok şeyi öğretir. Bütün bu üstün ve faydalı şeyleri insanlık Hz. Peygamber @'den öğrenmiştir.
İnsanların Kardeşliği
Yine Hz. Peygamber @'in sebebiyledir ki ırk, renk ve inançtan dolayı yapılan ayrımlar kaldırılmış, insanlar davranış ve faziletlerine göre değerlendirilmişlerdir: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi cemaatlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13).
Bu âyetle sadece Müslümanlara değil, tümüyle insanlığa hitâb edilmektedir. Bütün insanların aynı ana ve babadan türediklerini, kabilelerin, aşiretlerin, ırkların ve milletlerin sadece dünyadaki insanlan tanıma ve ayırdetme yollarından olduğunu; insan olarak herkesin bir olduğunu ve Allah tarafından amellerine göre izzete veya zillete kavuşacaklarım belirtmektedir. Doğru olanlar yüksek derecelere çıkarılacaklar ve kötüler ise zillete düşürülerek Cehenneme atılacaklardır. Mü'minleri aziz kılması ayette şöyle ifade edilmektedir:
"Ey iman edenler! 'Meclislerde yer açın' dendiği zaman genişletin (yer açın) ki Allah da size (yerinizde ve rızkınızda) genişlik versin. Size 'kalkın' dendiği zaman, kalkın ki Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah işlediklerinizden haberdardır." (58:11).
Hz. Peygamber @ de; "Âlimin âbid (yani kendini ibadete veren kimse) üzerine üstünlüğü, benim sizden birinize üstünlüğüm gibidir" buyurmuştur. (Tirmizî).
Yeryüzünün Halifeliği
Hz. Muhamrried @ insanlan, insanlara ve kanunlarına kul olmaktan kurtarmış, onlan 'Allah'ın kulu' mertebesine çıkarmıştır. Peygamber, @, insanın sadece Allah'a itaat edecek ve O'nun kanunlarına boyun eğecek şekilde yaratıldığım ve insanlar tarafından yapılan kanunlar önünde eğilmesinin zillet ve alçaklık olduğunu apaçık belirtmiştir. Allah'a itaatinin karşılığında ise insana 'yeryüzünün halifeliği' teklif edilmiştir. İnsan, yeryüzünün görünür-görünmez bütün kaynaklarını kendi istifadesi doğrultusunda kullanmakta serbest bırakılmıştır.
Kâinat Ve Tecrübî Metod
İnsanlığa, mukadderatının ne yerde, ne de gökte olduğu; sadece Allah katında olduğu da tebliğ edilmiştir. Bu, insana daha önceden hiç bilmediği- Ölçüsüz ve sınırsız ilerleme ve gelişme ufukları ve dünyaları açmıştır. "...Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz..." (2:156). Bu tebliğ onu dünyanın sırlan ve bilinmeyenleri ile tanıştırmış, onlann derinine girmesine, gökteki varlıkları araştırması, sırlarına vâkıf olarak kendi menfaatine kullanmasını sağlamıştır: "Ey cinler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yerin bucaklanndan geçip gitmeğe gücünüz yeterse geçin gidin. Ancak kudretle geçebilirsiniz." (55:33).
Böylece Kur'ân insanlara daha yüksek idealler vermiş ve onu meydana davet etmiştir. "Ancak kudretle geçebilirsiniz," Şimdi uzak ufukları, galaksileri ve bizlerden binlerce ışık yılı uzak dünyaları araştırmak için gerekli güç kaynaklanm çalışır hâle getirmek ve geliştirmek onun görevidir.
Yine Peygamber @'in insanlığa tecrübî metodu tanıtmakla ilmî çalışmalara yeni ufuklar eklemesi Allah'ın onun şahsında insanlığa rahmeti ve nimetidir. Yunanlıların soyut düşüncesinden bıkan ve insanı hiçbir yere götürmeyen mantığın fasit dairesine çakılıp kalan insanlık yeni bir başlangıç ihtiyacı içindeydi ve birinin kendisine önderlik etmesini iştiyak-le bekliyordu. Doğru yolda kendisine rehberlik etmesi için insanlığın beklediği önder Hz. Muhammed @ idi. O da kendinden bekleneni yerine getirdi ve insanlığa zâtına ve fizik dünyaya ait esrar ve gizlilikleri tecrübî olarak araştırması ve bunu kendi faydası için yapması doğrultusunda hız verdi.
İnsanlık Allah'ın yaratıktan üzerinde düşünmeye, tefekkür ve tedebbür etmeye teşvik edildi. Yaratılanlar üzerinde Allah'ın âyetlerini görmesi ve O'nun mesajını anlaması için düşünmesi söylendi: "Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpler(inin) üzerinde kilitleri mi var (ki hiçbir hakikat, gönüllerine girmiyor)?" (47:24). Onların gözleri ve akıllan ile Allah'ın mahlûkâtına bakmaları ve tefekkür etmeleri istenir.
İbrahim sûresi, âyet 32-33: "Allah O'dur ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirdi de size nzık olarak çeşitli meyvalar çıkardı. Emri gereğince denizde akıp gitmesi için gemileri emrinize verdi, ırmakları emrinize verdi. Sürekli olarak (seyir ve aydınlatma) görevlerini yapan güneşi ve ay'ı emrinize verdi, geceyi ve gündüzü de emrinize verdi." (14: 32-33).
Enbiyâ sûresi, âyet 32-33: "Göğü, (düşmekten) korunmuş bir tavan yaptık; onlarsa hâlâ onun (yani göğün, Allah'ın varlığına delâlet eden) âyetlerinin yanı)ndan düşünmeden geçip gitmektedirler. Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. (Bunların) her biri bir yörüngede yüzmektedirler." (21: 32-33).
Güneşin, ayın, yıldızların yörüngelerinde hareket ettikleri, yüzdükleri görüşü Hz. Mu-hammed @ getirdiği vahiyden Önce bilinmiyordu. İnsanlığa şu âyetlerle ayın ve güneşin tabiatı hakkında nisbî bilgi vermiştir: "Yücedir O (Allah) ki gökte burçlar yaptı ve orada ışık saçan güneşi ve aydınlatan ayı var etti. Ve O, Öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü, birbirini izler yaptı." (25:61-62).
Bütün kâinatın son derece mükemmel bir düzen ve bütünlük içinde olması bütün bu yaratılanların Rabbi ve Yüce Sahibi olduğuna delil teşkil etmektedir. İnsan aklı onun sonsuzluğu karşısında âciz kalır: "O, yedi göğü, birbiri üzerinde tabaka, tabaka yarattı. Rahmâ-n'ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin. Gözü(nü) döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözü(nü) iki kez daha döndür (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulamaz), hor, hakîr ve bitkin, (bir bozukluk görmekten) ümidini kesmiş bir hâlde sana döner." (67: 3-4).
Sonra insanın bizzat kendine bakması söylenmiştir: "O'nun âyetlerinden (sonsuz gücünün işaretlerinden) biri, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz, (yeryüzüne) yayılan insan(lar) oluverdiniz. O'nun âyetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır. O'nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin, renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır. O'nun âyetlerinden biri de, geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O'nun lûtfundan (nasibinizi) aramanızdır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır." (30: 20-23).
Kur'ân'm bu ayetleri insanlığa maddî dünya ve kendisi hakkında araştırma yapmak için yeni ufuklar ve manzaralar göstermiş, bunların gizli yönlerini araştırmaya davet etmiştir. Bu âciz yaratığa akıl, zeka ve ruh, zamanın ve uzayın en uzak köşelerini anlayıp keşfedebil-mesi için vasıta kılınmıştır. Sadece bu başlı-
İslami Okul Okulların En Önemlisi