Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 3.2 - 3.Cilt

İslâmî Çözüm.. 1

Fıtrî Yol 1

Toplumsal Ve Ferdî Refah. 2

Ahlâkî Eğitim.. 3

a- Müsbet Tedbirler 3

B- Caydırıcı Veya Yasaklayıcı Tedbirler 3

Kur'an'ın Haram Kazançlara Bakışı 3

Gayrimeşrû Kazançlar Hakkında Hadis-i Şerifler 3

KISIM 3. 3

SOSYAL ISLAHATLAR.. 3

İslâm Toplumunun Belli Başlı Özellikleri 3

1- İnsanların Evrensel Kardeşliği 3

2- Hayat Organik Bir Bütündür 3

3-  İslâm Toplumunun Merkezi Fertlerdir 3

4-  Eşitliğin Temeli Ortak Neseptir 3

5-  Mesajının Evrenselliği 3

KISIM 4. 3

TOPLUMUN ISLAHI. 3

Ferdî Ve Toplumsal Sorumluluk. 3

Islahatın Aklî Temeli 3

En Üstün Islahatçı 3

Toplumun Düzeltilmesi 3

İlgili Emirler 3

Sonuç. 3

DÖRDÜNCÜ BOLUM... 3

HZ, MUHAMMED: SALLAÜAHU ALEYHİ VESELLEM... 3

EVRENSEL TOPLUMUN (ÜMMET) KURUCUSU.. 3

Giriş. 3

KISIM 1. 3

EVRENSEL TOPLUMUN TEMELLERİ. 3

1- Yaratıcı'nın Birliği 3

2- Ana Babanın Birliği 3

3- İnanç Birliği (İslâm Ümmeti) 3

Ümmeti Meydana Getiren Unsurlar 3

KISIM 2. 3

EVRENSEL İSLÂM TOPLUMUNUN (ÜMMETİN) ÖZELLİKLERİ. 3

Ümmetin Hususî Vasıfları 3

Mü'minler Ve Kâfirler Arasındaki İlişkinin Yapısı 3

İmân, Hiç Kimse İçin Terkedilemez. 3

Kâfirlerin Bağışlanması İçin Dua Etmek Haramdır 3

Herkesle Kurulacak İlişkilerin Yapısı 3

Kâfirlerle Yakın İlişki Kurulamaz. 3

İslâm Ümmetinin Mahiyeti 3

Evrensel Kardeşlik (Dünya Toplumu) 3

Evrensel Kardeşlik. 3

BEŞİNCİ BÖLÜM... 3

HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM... 3

MÜKEMMEL İNSAN.. 3

KISIM 1. 3

AHLÂKI VE SÜNNETİ. 3

KISIM 2. 3

KÂMİL VE ÎDEAL İNSAN.. 3

KISIM 3. 3

AHLAKI VE DAVRANIŞLARININ ŞUMÛLÜ.. 3

Davranışlarda Süreklilik. 3

Hüm Ve Keremi 3

Dürüst İlişkiler 3

Hediyeleşmesi 3

Kendi İşini Bizzat Yapması 3

Yardımseverliği 3

Uykusu Ve Istirahati 3

KISIM 4. 3

HZ. MUHAMMED @'İN HAYAT TARZINA BİR BAKIŞ. 3

En İyi Örnek. 3

Kur'ân'ın Mücadeleye Daveti 3

Hz. Muhammed @'in Şahsiyeti 3

Bir Delil: Ümmî Peygamber 3

Peygamberlikten Önceki Hayatından Deliller 3

İnsan-ı Kâmil 3

Nefis Tezkiyesi 3

Aile'ye Karşı Sorumluluk. 3

İnsanlara Karşı Sorumluluk. 3

Akidenin Tashihi 3

Örf Ve Âdetlerin Tashihi 3

Ahlâkî Gelişme. 3

KISIM 5. 3

HZ. MUHAMMED @'İN YAŞAYIŞI. 3

Zühd Ve Takvası 3

Hz. Peygamber @'in Gündelik Hayatı 3

Namaz Kılışı 3

Seferleri 3

Hastaları Ziyareti 3

Selamlaşması 3

Allah Sevgisi 3

Sürekli Zikrullah (Allah'ı Hatırlamak) 3

Coşku Ve Gayreti 3

Allah Korkusu (Haşyetillah) 3

KISIM 6. 3

DOST VE KOMŞU OLARAK HZ. MUHAMMED @... 3

Herkesin Dostu. 3

Komşularımıza Karşı Görevlerimiz. 3

İnsanların İyiliğini İstemede Hassasiyeti 3

Nezaket Ve Şefkat 3

Âlemlere Rahmet 3

Kötülüğe Karşı İyilik. 3

Düşmanlara Karşı Adalet 3

Zorlukların Giderilmesi 3

İnanç Hürriyeti 3

İlim Cahiliydin Yerini Aldı 3

İnsanların Kardeşliği 3

Yeryüzünün Halifeliği 3

Kâinat Ve Tecrübî Metod. 3

 

şuurlu veya şuursuz, ekonomik sistemin fay­dalı bir parçası hâline gelerek tamamen onun içinde yer alır. Toplumun ortak menfaatine kendi payıyla katkıda bulunur ve aynı zaman­da ondan istifade eder.

 

İslâmî Çözüm

 

Rasûlullah @ tarafından tebliğ edilen bu esasların, günümüzden tamamıyla farklı şart­lar altında belli bir çağda, belli durumlarda ve belli bir toplumda uygulandığı bir gerçektir. Ancak, bu esasların uygulanışında ve Pey­gamber @'in ve ashabının benimsedikleri usûllerde, çağımızda âdil ve rasyonel bir top­luluk oluşturmada aynı derecede elverişli ve faydalı olabilecek bazı temel prensipler bula­biliriz.

İktisadî sahada İslâm, farklı kişilerin muhtelif ekonomik saikleri arasında bir ahenk ihdas et­meye çalışmıştır. İnsan tabiatında bulunan bencillik her fertte ve grupta az çok kendini gösterir. Eğer bencillikle beraber fedakârlık, merhamet, karşılıklı yardımlaşma ve başkala­rına karşı muhabbet gibi insan tabiatında bu­lunan diğer yüksek vasıflara da şahsiyet oluş­turmada yeterince yer verilirse, o zaman yer­yüzündeki her fert kendi fıtrî kabiliyeti ora­nında şerefli ve nezih bir hayat sürmek için yeterli imkânlarla mücehhez olabilecektir. Böylelikle iktisadî sistemde gereksiz bozulma ve çözülmelere sebep olabilecek zararlı un­surların yeşermesi de önlenecektir.İslâm'ın, gayesine ulaşmak için yapmakta olduğu şey şudur: İnsanlığın bencillik ve hırs gibi dürtü­lerini yüksek ahlâkî eğitim ve terbiye ile yu­muşatmış ve onların kendi arzularıyla, hiç bir dış baskı olmaksızın, ülkede âdil ve dengeli bir sistem oluşturulmasına yardım etmelerini mümkün kılmıştır.

 

Fıtrî Yol

 

Hayatî meselelerle ilgilenirken insan fıtratın­da doğuştan varolan fıtrî kanun ve prensipler ile çatışmamak İslâm'ın esas bir hareket nok­tasıdır. Bu fıtrî yoldan ne zaman bir sapma meydana gelirse İslâm bu sapmayı yeniden aslî yoluna döndürür. İslâm'ın bütün sosyal ve iktisadî ıslahatlarım üzerine bina ettiği ikinci önemli prensibi şudur: Sosyal ve iktisadî sis­temdeki sadece birkaç dış düzenlemeye mü­dahale yeterli değildir. İnsanlar arasında doğ­ru ahlâkî davranışların oluşturulması için ahlâkî İnkılâba fevkalâde önem verilmelidir. İnsanın zihninde var olan kötülük, kaynağın­da yok edilmelidir.

İslâmî sistem tarafından ortaya konulan üçün­cü prensibe göre; otorite, kanunî baskı ve devletin ezici gücünün kaçınılmaz olmadıkça kullanılmamasıdır.

Bu prensipleri ileri sürerken İslâm, insanın hayatın İktisadî yönü üzerindeki tabiî yönlen­dirmelerini kabul eder; yanlış ve haksız pren­sipleri, devletin zorlayıcı gücü vasıtasıyla de­ğil, bilakis ahlâkî eğitim ve zahirî kuvvetin ufak bir tedbiri yoluyla fesheder. İnsanın ge­çimi için uğraşırken serbest olduğu; kendi emeğiyle kazandığı ne olursa olsun onun üze­rindeki mülkiyet hakkını elinde bulundurması gerektiği ve eşitliğin, farklı insanlar arasında muhtelif kabiliyetlerine ve durumlarına göre mecburî olduğu prensibi -insan fıtratıyla uyumlu olduğu ölçüde- İslâm tarafından ka­bul edilmektedir. İdarenin sınırlaması ancak, bu prensibin kötüye kullanılması suretiyle toplumun daha zayıf kesimlerinin sömürü ve zulüm vasıtası hâline getirilmeye çalışılma­sında kendini gösterir.

İnsanlar, hayatın sayısız hileli yollarında kay­bolduklarında Allah, elçileri vasıtasıyla onla­ra doğru yolu göstermiştir. Cenab-ı Hak pey­gamberlerini, mahlûkatına, haktan sonra bâtıl yollara sapmasınlar diye, adalet ve doğrulu­ğun yolunu göstermeleri için göndermiştir.

Rasûlullah @'ın da gönderiliş gayesi, top­lumda dengeli ve âdil bir sistemin yeniden tertip ve tesisidir. (Ebû'1-A'lâ Mevdûdî, Economic Problem of Man and its Islamic Solution, 1955,%. 45-47).

îslâm'ın toplumda tesis etmek istediği iktisadî sistem; insanlara şahsî teşebbüs ve özel mül­kiyet hakkı tanımakta, fakat aynı zamanda hürriyet ve nizamı koruyacak tedbirler ve dengeler oluşturmaktadır. İslâm, kapitalizmin ."laissez faire - bırakınız yapsınlar" anlayışı­na, ahtapotvârî kollarını ferdin hayatına onun şuurunu boğacak derecede yayan totaliteriz-nıe olduğu kadar karşıdır. İslâm'da özgürlük sadece fertlere değil, bütün sosyal yapıyı ze­hirleyecek alışkanlıklara müptelâ olmamaları şartıyla, bütün topluluklara kendi hayat tarz­larını takip etmeleri için verilen bir haktır.

İslâm, eşitlikçi temayülleri hiç şüphesiz için­de barındırır. Fakat bütün farklılıkları kuvvet yoluyla düzeltmeye de inanmaz. İnsanların yetenekleri oranında -meşruiyet dairesinde-serbestçe düşünmelerine, inanmalarına, hare­ket serbestiyetine ve servet edinmelerine izin verilir. Açıktır ki, fertlerin serbest fiillerinin bir sonucu, başarı ve maddî kazançlar bakı­mından, tabii ki bir takım farklılıklar meyda­na getirecektir. Eğer genelde toplum veya toplumun bir bölümü ciddî bir sefalet veya aşırı yoksulluk içinde bulunmuyorsa, meşru yoldan kazanılan ve dürüstçe kullanılan ser­vette farhlık olmasının bir sakıncası yoktur. (Halife Abdu'l-Hakim, islam and Commu-nîsm, 1962, sh. 168-169).

İslâm bir kimsenin kendi bilgisi, emeği ve us­talığı ile -topluma karşı olmayan ve gayri ahlâkî metodlan kullanmaksızın- sahip olabil­diği kadar servet edinmesine izin verir. Maddî ve sosyal mükâfatlan açısından eşit­sizlikle sonuçlanması mutlak fıtrî enerji ve kabiliyet farklılıklarını gözden uzak tutmaz. Fakat toplum tek bir organizma olduğundan islâm, servetin birkaç elde toplanmasına se­bep olan bütün yöntemleri yasaklar: İktisadî hayatın, servetin özel hazinelerde kilitli kal­mayacağı bir şekilde düzenlenmesi Kur'ânî "ir emirdir. Bütün dinler gibi İslâm, hayırse­verliği teşvik eder. Fakat bunun herhangi bir inanç olmasından daha da ileri giderek, bir sene boyunca az sayıda elde âtıl kalan tüm üretim fazlası üzerine sermaye vergisi koyar. Ayrıca İslâm'ın Mîras Hukuku (feraiz); ser­mayenin dağıümı ve bir yerine, belirli sayıda fertlerin, hayata kendi şahsî teşebbüs ve gay­retleri ile başlamasında fırsat eşitliği sağla­mak suretiyle bir yöntem olarak kullanılmış­tır. (Halife Abdu'l-Hakim, a.g.e.). Mevlânâ Ebu'l-Kelâm Azad'ın sözleriyle: "Eğer top­lumda islam'ın öngördüğü sistem tesis edilir ve bütün kurumlar yerli yerinde düzenlenirse, ne büyük zenginler olur, ne de fakir ve muh­taç kimseler bulunur. İnsanların büyük ço­ğunluğunun maddî durumu İyi hâle gelir." (Terjamanu'I- Qur'an, c. II, sh. 132).

 

Toplumsal Ve Ferdî Refah

 

İslâm toplumsal ve ferdî refahı bir birine ra­kip değil, daha ziyade birbirinin tamamlayıcı­sı olarak görür. Bundan dolayı, rekabet ve düşmanlık yerine, işbirliğini teşvik ederek fertler arasında çok yakın bir ilişki geliştirir, îslâmî bir sistemde ferdin menfaati, toplumun menfaati olarak telakki edilir. Bunun tersi de geçerlidir. Eğer toplum gelişirse fert mutlu olur; fert refaha kavuşursa, toplum da gelişir.

Fakat bu sistem ferdî ve toplumsal refah ara­sında bir dengenin oluşması ile mümkündür. Fertler ihtiyaçlarını tedârik ederken başkaları­nın menfaatlerine doğrudan veya dolaylı ola­rak zarar vermezler. Eğer kendileri fayda elde ederlerse, başkalarının da bundan pay almala­rına müsaade ederler. İktisadî kuruluşları faz­la kâr etmiyorsa bile, ondan fayda görebile­cek başkalarını yok saymazlar. Onların men­faatini de hesaba katarlar. Böylece İslâm'ın iktisadî sisteminde her fert başkalarının refa­hında hisse sahibi olur. Ferdî ve toplumsal re­fah birbirini tamamlar. (Muhammed Qutb, islam, The Misunderstood Relİgİon, sh. 154-155).

Bu sebeple, İslâm'ın iktisadî sistemi, fert ve toplum menfaatinin ahengi anlayışına dayan­maktadır. İslâm ne ferdi toplumdan ayırır, ne de ferâin menfaatini toplumun menfaatiyle çatışma hâlinde gösterir. Prensipte, toprağın özel mülkiyetine ve diğer üretim araçlarına izin verir. Ancak bu hakkı topluma zarar ver­mesini engelleyecek şekilde sınırlandırır.

İslâm devletinin gayesi insanlar arasında ge­çim vasıtalarını ihtiyaçlarına göre temin et­mek ve dağıtmak olduğundan, bunun organi­ze edilmesinde ve dağıtılmasında herhangi bir zorlukla karşılaşmaz. Üretim araçlarının ferde mi, topluma mı emanet edilmiş olduğu önem arzetmez. İslâm devleti, yukarıda anlatılan gayesine ulaşmada; işbirliği içinde ve sosyal refah ve gelişmeyi herkese garanti eden bu at­mosferin doğmasına yardımcı olduğu sürece; -üretim aracı kime emanet edilirse edilsin- bir vekil gibi onu teftiş eder ve başkalarıyla bera­ber ondan faydalanma hakkını elinde bulun­durur.

Bu sistemde, üretim araçlarının ve zenginli­ğin diğer kaynaklarının fertler veya toplum tarafından sahiplenilmesi önemli değildir; as-lolan gayedir. Eğer bundan, toprağın ve diğer mülkiyetin fertler arasında dağılımı vasıtasıy­la basan temin edilebilirse, o zaman onların arasında dağıtılabilir; diğer yandan, eğer bu, toplumsal mülkiyet yoluyla daha iyi başarılır­sa, bu takdirde topluma emanet edilirler. (Muhammed Qutb, a.g.e.).

İslâm, insanın sosyal bir varlık olduğu ve şah­siyetini ancak toplum içinde geliştirebileceği­ni vurgular. Beş vakit namazın farz kılınması, haccın İslâm'ın temel esaslarından olması gi­bi ibadetlerin sosyal hayatla içice olduğunu biliyoruz. Müslümanlar günde beş vakit na­maz kılmakla emrolunmakta ve namazdan sonra ticaret, iş ve alış-verişlerini devam ettir­meleri istenmektedir. Çünkü, ibadetini yapan ama geçimini sağlamak için hiç bir gayrette bulunmayan kimse, ne kendi şahsiyetinin ge­lişmesine ne de toplumsal menfaate bir katkı­da bulunabilir. Kur'ân-ı Kerîm, mü'minlere şöyle seslenmektedir: "Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lûtfundan (nasibinizi) arayın." (62:10).

Yukarıdaki âyet-i kerîmede kullanılan "Al­lah'ın lûtfundan (nasibinizi) arayın" ifadesi, insanların geçimlerini temin etmek için meş­gul oldukları ticaret, endüstri ve alış-veriş gi­bi her çeşit meşru işlere delâlet etmektedir.

Sonra, insanın refahı ve şahsiyetinin gelişme­si için hem namazın hem de iktisadî mücade­lenin gerekli olduğunu gösteren hacc ibadeti süresince Müslümanların ticaret yapmalarına müsaade edilir: "(Hacc vazifesini îfadan son­ra) Rabbinizin lütuf ve keremini aramanızda sizin için bir günah yoktur." (2: 198).

Bu âyet-i kerîme müslümanlara, dünyevî ihti­yaçlarını aramalanmn, ibadetin ruhuna hiçbir şekilde aykın olmadığı hususunda teminat vermekte ve hac ibadetini ifa ederken ticaret yapmalarının caiz olduğunu bildirmektedir. İslâm, müslümanlann hîle ve kumardan uzak meşru işlerle meşgul olmalarına izin vermek­tedir: "Ey iman edenler! Mallannızı aranızda bâtılla (doğru olmayan yollarla, haksız yere) yemeyin. Kendi nzanızla yaptığınız ticaret olursa başka.. ."(4: 29).

İslâm'da meşru olan ticaret, hakkaniyet ve dü­rüstlük esaslarına dayalı olandır. Rasûlullah @'in iş hayatının doğru ve âdil ticarî muame­leleri konusunda temel ilkeler ihtiva ederken ilişkilerindeki dürüstlük, adalet ve doğruluk, bütün tüccar ve iş adamlan için takip edecek­leri ebedî kurallar hâline gelmiştir. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Hiç kimse elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlısını ye­memiştir." (Buharî). "Doğru ve namuslu tacir peygamberler, sâdıklar ve şehitlerle beraber­dir." (Tirmizî, Dârimî, Dârekutnî)

Dolayısıyla İslâm'ın insanlara sadece "nefis­lerini âhiret için muhafaza etmelerini söyle­yen, diğer inançlardan olmadığı" açıktır. İslâm, insanlara bu hayatı nasıl iyi bir şekilde yaşayacaklannı, bu dünyada huzur içinde ola­bilmenin de maneviyatın varlığıyla mümkün olabileceğini öğretir. însan maddî bir dünya­da yaşadığı için, onun maddî ihtiyaçları var­dır. Bütün tabiat insanın faaliyetleri için geniş bir alandır. Her salih amel ibadet yerine geç­mesine rağmen, insan rızkı için çalıştığı gibi ibadetini de yerine getirmelidir. İnsanın aslî idealleri manevîdir. Onun fıtratında bulunan değerler insanın fevkindedir. Ruh, bir madde olan beden ile iç içedir. İnsan, bir şekle bü­rünmüş ruh değildir. Doğru fizikî ve zihnî gayretler, aklı ve vücûdu sağlıklı bir şekilde muhafaza etmenin yegane sebebidir. Bütün insanî fonksiyonların böyle ahenk içinde ol­masını öğreten ve hayatın tüm unsurları ara­sında bütünlük telkin eden bir din, diyalektik materyalizmden ve herşeyi biyoloji ile izah eden bir düşünce biçiminden fevkalâde farklı kutuplardadır. İslâm, hayatın maddî ve eko­nomik yönlerine bigane kalmamakla birlikte, -hayatın tamamen bu esaslara göre düzenlen­mesini insanın varlığının mutlak amacı olarak görmez. Materyalizm, maddî ihtiyaçlara ve maddî sebeplere Önem verir; fakat maneviyat ve öngördüğü hayatın nazarında, maddiyatın önemi, daha yüksek gayeler için bir atlama taşı olmasındadır.

İslâm, sisteminde ahenk sağlamak için men­suplarını eğitme ve terbiye etme konularında pratik usûller benimsemiştir. Aynı zamanda, insanların hayat standartlarını tam istihdama tekabül eden bir seviyede tutmak için bazı müessir kanunî tedbirleri de öngörmüştür. Bununla beraber, ferdî ve toplumsal refaha bağlı olan servetin gerçek fonksiyonunu anla­maları sağlanarak insanlar arasında işbirliği, yardımlaşma ve infakın ahlâk ve fazilet gere-. ği olduğunu bildirerek ahlâkî eğitim ve terbi­yeye daha fazla önem vermektedir.

insanların bazen ahlâkî eğitime, toplumsal veya manevî baskıya rağmen, kazanç için tamahkâr olabilmeleri ve haksız yollara te­vessül edebilmeleri mümkündür. Herhangi bir şekilde başkalarından daha çabuk zengin olmaya çalışan bir çok insan daima var ola­caktır. Onun için, hedeflerine başarıyla ulaş­ması için İslâm, esas olarak manevî ıslaha dayanmakla beraber; sağlıklı güçleri teşvik etmek ve toplumda ortaya çıkacak şeytanî arzuları engellemek için bazı maddî düzenleme ve sınırlamalar getirmiştir.

Kur'ân'da, peygamberlerin gönderiliş gaye­siyle ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır: "Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab'ı ve adalet ölçü(sü)nü indirdik ki, İnsanlar adaleti yerine getirsinler..." (57: 25).

Kur'ân-ı Kerim'in bu ayeti, adalet veya itidal prensibi ve onun İnsan hayatındaki etkisini açıklaması hasebiyle çok Önemlidir. Âyetin ilk kısmı, bu adalet yapısının bütün sistemin belkemiğini oluşturan manevî tâlim ve tebligat vasıtasıyla nasıl geliştirileceğini açık­lamaktadır. İkinci kısım ise, toplum karşıtı güçlerin bu ilkeyi ekonomide istismar etmesi­ni ve toplumun daha fakir kesimini sömürme­sini önlemek için kanunî kısıtlamanın nasıl kullanılacağını göstermektedir.

Böylece Kitab, iyi ile kötüyü birbirinden çok bariz bir şekilde ayıran doğru yolu göster­mektedir. Mizan (adalet ölçüsü), itidal yolu­nu sadece mescidlerin dört duvarı arasında değil, günlük hayatın her safhasında korun­ması gereken ifrat ve tefrit arasındaki dengeyi ifade etmektedir. Eğer adaleti sadece bir sa­hada, meselâ ekonomik sahada tesis etmişsek, hayatın bütün diğer alanlarında da tesis etme­liyiz. Aksi takdirde bütün çabalarımız boşa çıkacaktır.

 

Ahlâkî Eğitim

 

Yukarıda açıklandığı gibi, Rasûlullah @ in­sanların, zenginler ile fakirler arasında varo­lan ayrılıklara gönüllü olarak köprü kurmaya çalışmaları ve böylece toplumda bir denge ve ahenge ulaşmaları için ahlâkî eğitime, hukukî tedbirlerden daha ziyade önem vermektedir.

Servetinizin Fazlasını İnfak Edin: "...Ve sa­na (Allah yolunda) hangi şeyi infak edecekle­rini soruyorlar: De ki: 'İhtiyacınızdan geri ka­lanı (el-afv) harcayın.' Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki düşünesiniz." (2: 219).

Gizli  ve   Açık   Olarak   Sadaka   Verin:

"...Kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğ­ramayacak bir ticaret umarlar." (35: 29). "Mallanın gece gündüz, gizli ve açık (Allah yolunda) verenlerin mükâfatı Rab'leri yanın­dadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülme­yeceklerdir." (2: 274).

Onlar Allah Rızası İçin İnfak Ederler:

"Akrabaya, yoksula, yolcuya (zekât ve sada­kadan) hakkını ver. Allah'ın yüzünü (nzâsmı) isteyenler için bu, daha hayırlıdır ve onlar kurtuluşa erenlerdir." (30: 38). "Yoksula, ye­time ve esire O'nun sevgisi için yemek yedi-rirler: 'Biz size sırf Allah rızâsı için yediriyo-ruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemi­yoruz.'derler.""(76: 8-9).

Kur'ân'ın bu ve benzeri âyetleriyle RasûluUah @'in hadîs-i şerifleri Allah bilincinin geliş­mesine yardım etmektedir. Bu bilinç de in­sanları, sadece Allah rızâsını gözeterek faki­rin, yetimin ve esirin refahı ve ıslahı için ver­meye sevketmektedir.

Bununla beraber, toplumda karşılaşılan asgarî talepleri layıkıyle temin etmek için bir takım kanunî tedbirler de alınmaktadır. Bu tedbirler müsbet (olumlu) ve caydırıcı (yasaklayıcı) ol­mak üzere iki çeşittir.

 

a- Müsbet Tedbirler

 

Bu tedbirler, Müslümanların devlete karşı mecburî olan görevlerini belirtmekte; iktisadî ve gayr-İ iktisadî sahada adaletin tesisine yar­dım etmektedir. Bunların gayesi, fertleri, top­lumun ortak menfaati için belirli sosyal stan-dartlan ve mesuliyetleri kabul etmeleri husu­sunda, gerekirse güç kullanarak ikna etmek­tir. Bir Müslümanın toplam mal varlığının kırkta birini yılda bir kez zekât olarak ödeme­si mecburîdir. Bir kimsenin Ölümünden sonra bıraktığı mal ve mülkteki sabit hakkı, erkek-kadın bütün mirasçılar arasında pay edilir.

 

B- Caydırıcı Veya Yasaklayıcı Tedbirler

 

Bu tedbirler İslâm toplumunda neyin haram ve yasak olduğunu belirlemek için alınmıştır. Gaye, insanlan topluma zararlı olan faaliyet­lerden alıkoymaktır. îslâm bu gayeye ulaş­mak için gayri meşru ve toplum zararına olan faaliyetleri yasaklamıştır:

1- Faiz (Ribâ): İslâm, birikmiş tasarruflann faiz karşılığında borç verilmesini kesinlikle yasaklamıştır. İnsanlar istedikleri kadar tasar­rufta   bulunmakta   serbesttirler.   Ancak, İslâm'ın iktisadî sisteminde bu tasarruflar faiz yoluyla büyüyemez.

2- İstifçilik: Servetin herhangi bir şekilde is­tiflenmesi de kesinlikle yasaktır. Rasûlullah @ tarafından nehyedilen ihtikâr, hububat ve benzeri diğer maddelerin fıyatlannı sun'î ola­rak artırmak amacıyla saklamaktır. İnsanlar, Kur'an-ı Kerîm'deki şu sözlerle uyanlmakta-dırlar: "...Altm ve gümüşü yığıp da onları Al­lah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acı bir azabı müjdele!" (9: 34).

Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Mallan fiyatlar yükselinceye kadar muhafaza eden bir kimse günahkârdır." (Müslim).

"Malım satmak için getirenin iyi talihli olma­sı dilenir, ancak fiyatlar yükselinceye kadar onlan saklayan da mel'undur." (İbni Mâce ve Dârimî).

"Eğer herhangi biri, bir zerreyi (yani ihtiyaç duyulan herhangi bir gıda maddesini) Müslü­manlardan (insanlardan) saklayarak fiyatlar yükselsin diye beklerse, Allah ona iflas dar­besini indirir." (İbn-i Mâce, Beyhaki ve Râzi).

Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyurulmakta-dır: "Kim ki bir zerreyi (veya ihtiyaç duyulan herhangi bir gıda maddesini) kırk gün sürey­le, yüksek bir fiyat isteme gayesiyle kendine saklarsa o Allah'dan, Allah da ondan alâkasını kesmiştir." (Râzi).

3- Kötü Malı İyi Diye Satmak: Rasûlullah @, yenilen ve İçilen gıda maddelerinin veya herhangi bir şeyin kötüsüyle karıştırılıp satıl­masını kesinlikle yasakladı. Ve bu hususta şöyle dedi: "İyiyle kötüyü karıştıran bizden değildir." (Müsned-i Ahmed).

Aslında Rasûlullah @, kumar, iskambil oyu­nu, karaborsacılık, vurgunculuk, gayr-i meşru kazançlar, irtikâb yoluyla elde edilen gelir, sahte ve hilei muameleler, lüks ve tantanalı yaşantı ve içki içme gibi bütün toplum aley­hindeki ve zararlı fiillerin şeriata aykırı oldu­ğunu ilan etmiştir.

Hukukî tedbirler, İslâm'da ekonomik sistemin direkleridir. İnfak, gerekli düzeltmeleri yapar ve kanunî düzenin, zamansız, duraklamalar­dan ve ihtilaflardan uzak olarak işlemesine yardım eder. Bunun sonucu olarak, servetin gayri âdil bir şekilde toplanması ve dağıtılma­sından kaynaklanan fırsat eşitsizliği bir an ev­vel ortadan kaldırılır ve bir yanda fazla ser­vetle aşın bir şekilde israf eden, öbür yanda köle gibi yoksulluk ve emniyetsizlik içinde kıvranan beslenmiş ve yetersiz beslenmiş di­ye ikiye ayrılan toplum; İslâm'ın, ahlâkî öğre­tisinin vücûda getirdiği şefkat, kardeşlik ve dayanışma vasıtalarıyla kaynaştırılır.

4. Kalite Kontrol: Rasûlullah @, birbirinden farklı kalitede olan hurma ve tohumların sa­tışları ile ilgili talimatlarını bizzat tatbik etmiş ve insanlara kalitesi karışmış olan hurmaları, iyilerinin fiyatına satmayı yasaklamıştı. Fark­lı çeşit ve kalitede olan hurmaların ayn ayrı satın alınması ve satılması gerektiğini; birbi­riyle karıştıkları takdirde asla satılmamasmı ısrarla belirtmişti.

Rasûlullah @ buyuruyor ki:

1- "Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla; her şey benzeri ile peşin ödenecek­tir. Kim ki fazla verir veya fazlasını talep ederse, o faize girmiştir. Alan da veren de günahkârdır." (Müslim).

2- Bilâl (r.a.), Rasûlullah @'a cenib denilen (bir çeşit kaliteli) hurma ile geldi. Nereden al­dığı sorulunca; "Benim karışık hurmalarım vardı, onların iki sa'mı bir sa' ile sattım." de­di. Bunun üzerine Rasûlullah @ şöyle buyur­du: "Faizin ta kendisi! Faizin ta kendisi!" (Buhari ve Müslim). Benzer bîr muamele için şöyle söylediği de rivayet edilmiştir: "(Bunu) yapma, kötü hurmayı para ile sat, sonra para ile kaliteli hurma satın al."

3- Rasûlullah @'in, miktarı bilinmeyen hur­manın yine miktarı bilinmeyen hurma karşılı­ğında satımını yasakladığı da rivayet edilmiş­tir. (Müslim).

4- Taze hurma karşılığında kuru hurma satın almanın hükmü sorulduğunda Rasûlullah @ bundan nehyetti. (Mâlik, Tirmizî, Ebû Davud, Neseî ve İbni Mâce).

Rasûlullah @'in bu hadis-i şerifleri açıkça göstermektedir ki, bir şeyin her bir çeşidi ve­ya kalitesi ayrı olarak satın alınmalı veya sa­tılmalıdır; çünkü bu, içinde yasaklanmış un­surlar barındırmayan doğru ve hakkaniyete uygun bir muamele demekti. Üstelik bu yol alım ve satımı daha elverişli hale getirmekte ve kolaylaştırmaktadır.

Kazançların Helâlliğine Olan İhtiyaç:

İslâm, hukukî vasıtalarla ve meşru meslekler­le hayatı sürdürmenin gerekliliğine oldukça fazla önem vermektedir. Müslümanlar, hiç bir surette ne gayri meşru yollarla hayatlarını idame ettirebilirler; ne de faiz, kumar ve içki gibi helâl olmayan fiilleri içinde barındıran iş ve ticaretlerde çalışabilirler.

 

Kur'an'ın Haram Kazançlara Bakışı

 

Kur'ân-ı Kerim, Müslümanları, sadece iyi ve meşru olan şeyleri yemeye (2:172; 5: 91) ve haram olanları (2: 173; 2:168; 2:188) da ye­memeye teşvik eder. Ayrıca hayatlarını meşruiyet dışı ve mânâsız şeyler yaparak (24:33) sürdürmelerini yasaklar. Yine onları, haksız yollarla başkalarının servetini tüket­mekten meneder. (Ebû Davud, Tirmizî ve Nesâi).

Mâide Sûresinde şöyle Duyuruluyor "De ki: 'Murdarla temiz bir olmaz. Murdarın çokluğu hoşuna gitse de..." (5:100). Bu âyet-i kerîme Müslüman bir cemaat için bir değerler ölçü­südür. Bu Kur'ânî standarda göre, "bir şeyin gerçek değerini düşüren veya yükselten onun azlığı veya çokluğu değildir." Kokusu azal­mış bir adet gülün değeri elbette ki bir yığın pislikten daha fazladır. Bir MÜslÜmanın gö­zünde, meşru yollarla elde edilen az bir gelir, gayri meşru şans işlerinde çalışarak kazanılan altın ve gümüş yığınlarından daha fazla Öne­mi naızdir.

 

Gayrimeşrû Kazançlar Hakkında Hadis-i Şerifler

 

1- "Meşru bir şekilde rızık aramak kadın-er-kek her müslumanın görevidir."  (îhyâu Ulûmi'd-din'dç, nakledilmiştir).

2- "Meşru bir hayat  sürmeye çalışmak mecburî görevlerden biridir." (Beyhakî).

3- Hangi çeşit kazançların daha meşru olduğu sorulunca Rasûlullah @; "bir kimsenin kendi elleriyle yaptığı işinden ve meşru olan her çe­şit muameleden kazandıkları" diye cevap ver­di." (Ahmed)

4- Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Allah pâkdır. Pâk olandan başkasını kabul etmez. Allahu Teâlâ mürsel olan peygamberlerine neyi em-rettiyse mü'minlere de onu emretmiştir. Pey­gamberlere: 'Ey Elçiler, pâk ve helâl yiyecek­lerden yiyiniz ve sâlih amel işleyiniz...' (23: 51) ve yine 4Ey iman edenler! Size nzık ola­rak verdiğimiz pâk ve helâl şeylerden yiyi­niz.' (2:172) diye buyurarak, peygamberlere verdiği ölçünün aynısını mü'minlere de ver­miştir. Ondan sonra Rasûlullah @ (sözü dön-düre dolaştıra) buyurdu ki, insan (Allah yo­lunda) uzun seferlere katlanır, saçları birbiri­ne karışmış, yüzü gözü toza bulanmış 'Yâ

Râb! Yâ Râb!' diyerek ellerini gökyüzüne açar. Halbuki yediği haram, içtiği haram, giy­diği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duası nereden müstecâb olacak?" (Müslim).

5- İbni Mesûd'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Gayri meşru yollardan servet tedarik eden herhangi birinin ne bu servetten verdiği sadakası kabul edilir; ne de böyle bir kimse yaptığı bağıştan bir ha­yır elde edebilir. Üstelik, yanında sakladığı kısmı da onun cehennem erzakıdır. Allah kö­tü bir ameli, kötü bir işle değil bilakis iyi ola-nıyla giderir. Necis olan bir şey, yine necisle yok edilemez." (Müsned-i Ahmed).

Ö.Cabir'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah @ şöyle dedi: "Haram şeylerle yetişen bir vü-cud Cennet'e giremeyecektir; böyle bir vücu­da Cehennem daha çok uyar." (Ahmed, Darimî ve Beyhakî).

Bütün bu âyet ve hadisler, meşû bir geçimin önemi hakkında hiç bir şüpheye yer bırakma­maktadır. Ayrıca bunlar, gayrı meşru youar-dan elde edilen servetin sebep olduğu günah­ların yoğunluğunu ve tehlikesini de bize gös­termektedir. Hakikatte İslâm, Hak ve Doğru bir hayat tarzıdır ve müntesiplerini, hayatın her sahasında dürüst, sâlih ve iffetli bir hayat sürmeye teşvik etmektedir; çünkü hayatın bü­tün bölümleri birbiriyle alâkalıdır. Bir mü'mi-nin hayatının sadece bir yönünde gayri meşru bir unsur barındığında bu, onun diğer yönleri­ne de tedricen sirayet edecek ve nihayet ta­mamen gayri meşru bir hâle bürünecektir.

Bu sebeple, kâmil bir mü'minin, kazancıyla ilgili bütün faaliyetleri dahil bütün hayatının, İslâm'ın âdil prensiplerine göre yönetildiğinin farkına varması oldukça önemlidir. Bir kim­se; yediği, içtiği, giydiği ve kullandığı her şe­yi meşru bir işte çalışarak helâl yollarla elde etmiş olmalıdır. Bu, Allah Rasûlü Hz. Mu-hammed @'den bizlere bırakılan örnek bir ha­yat yoludur. Zaten bizim için muteber olan yegane hak, doğru ve güvenli hayat şekli de sadece budur.

 

KISIM 3

 

SOSYAL ISLAHATLAR

 

Allah'ın rasûlü Muhammed @'ın sosyal ısla­hatlarının en mühim özelliği, O'nun tüm bun­ları iyilik, hakikat ve iffetin kaynağı olarak kabul edilen ve çok önemli bir mefhum olan Tevhid Prensibi ile birleştirmesidir. Bu pren­sibin mahiyeti ve gerçeğinden uzak olan bir kimse neyin iyi, doğru ve temiz-iffetli oldu­ğunu bilemeyeceği gibi toplumsal düzeyde iyiliğe, doğruluğa ve saflığa da ulaşamaz. Fert, kendisini tamamen Allah'ın rızasına ve iradesine teslim ettiği takdirde doğru ve dü­rüst bir toplum zuhur eder. Başka bir deyişle, İslâmî bir toplum, kişinin kendisini bütünüyle Yaratıcısının rızasına teslim etmesinin bir ne­ticesidir.

Kur'ân-ı Kerim, insanları Rablerine teslim ol­maya davet ediyor: "....İlâhınız bir tek ilâhtır, yalnız O'na teslim olun. (Ey Muhammed!) O temiz yürekli mütevazi insanları müjdele." (22: 34). Yunus Sûresinde yer alan âyetle de açık davet tekrarlanarak bütün insanlığa iyi­lik, barış ve huzurun kaynağına gelmeleri is­tenmektedir: "Allah, selâm yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir." (10: 25). Maide sûresi'nde ise şu ifadeler yer alıyor: "...Ger­çekten size Allah'tan bir nûr ve açık bir Kitâb geldi. Onunla Allah, rızâsının peşinde giden­leri esenlik yollarına iletiyor ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dos­doğru bir yola iletiyor." (5: 15-16).

Kur'ân, Allah katında makbul olan biricik davranış şeklinin ve yegane hayat yolunun ta­mamen O'nun rızasına teslim olmaktan geçti­ğini açıkça ifade etmektedir: "...Bugün size, dininizi kemâle erdirdim, size nimetimi ta­mamladım ve size din olarak İslâm'ı beğen­dim..." (5: 3). Bu hakîkat, şu sözlerle daha bir teyid edilmektedir: "... Allah katında din, İslâm'dır." (3: 19).

Kur'ân-ı Kerim, diğer hayat tarzlarını tama­men reddeder. Çünkü onlar, bu kainatın kai­desi olan tabiî hayat yolunu takdim etmez; aksine ondan sapmaya ve kötü yollara sevke-derler. Onlar, bu dünyada hiçbir meseleyi hal­ledemez; bilakis sosyal bünyeyi ve insanı ta­mamen mahveden fesadı, günahkârlığı ve adaletsizliği davet ederler. Âl-i İmrân Sûresi'nde bu gerçeğin üzerinde önemle du­rulmaktadır: "Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir." (3: 83).

Ve yine aynı sûrede bir başka âyeti okuyoruz: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, ahiret-te kaybedenlerden olacaktır." (3:85).

Kur'ân-ı Kerim'in bu ayet-i kerîmeleri açıkça göstermektedir ki, İslâmî bir cemiyetin kay­nağı ve aslı ilâhî Vahiy'dir; temeli ise, insanın yalnız Allah'ın rızasına teslimiyetidir. Allah bütün barış ve iyiliğin menşei olduğundan in­sanın Rabbinin iradesine olan bu teslimiyeti; netice itibariyle, cemiyetin, Cenâb-ı Hakk'ın lâtif sıfatlarıyla, bundan da öte barış, güvenlik ve iyilikle donanmasına ve süslenmesine ve­sile olacaktır.

Her türlü değer ve hayat sistemleri Allah'ın iradesine teslim olan ve vahiyle hayat sahne­sine çıkan İslâmî bir toplumu diğer toplum­lardan ayıran iki önemli özellik, Lokman Sûresi'nde de geçtiği gibi, çok bariz bir şekil­de göze çarpmaktadır: "Kim güzel davrana­rak özünü Allah'a teslim ederse o, en sağlam kulpa yapışmıştır. İşlerin sonu Allah'a döner." (31:22).

Nisa Sûresi'nde ise şöyle buyuruluyor: "Han­gi insan, din yönünden, iyilik edici olarak yü­zünü Allah'a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tâbi olandan daha güzel olabilir? Allah İbrahim'i dost edinmişti." (4: 125).

Bu âyetler birkaç hususu açıklamaktadır. Ön­celikle, değer ve hayat sistemlerini Allah'a teslim eden İslâm toplumu, Allah'ın lâtif ve güzel vasıflarını, bünyesindeki muhtelif şekil­lenmelerinde yansıtır. Yine farklı yönlerinde Allah'ın huzur, barış, adalet ve ihsanının bir aynası olduğunu gösterir. Böyle bir toplum, medeniyetin ve insan kültürünün zenginleş­mesine çeşitli şekillerde katkıda bulunacaktır.

İkincisi, sözkonusu toplum, fert fert ve toplu olarak âdil bir davranış sergileyerek, yeryü­zünde doğruluğun ilâhî vasfının tam bir teza­hürü olurlar.

Üçüncü olarak, ilk iki özellik, bu toplumun, Allah'a dosdoğru iman eden ve O'na yakın bir dost olan ibrahim Peygamberin izini takip et­mesini ve sürekli olarak iyilik ve doğruluk üzerinde yürümesini sağlayacaktır. İbrahim aleyhisselâm, emredildiğinde, kendisini hak­kıyla Allah'a teslim eden bir peygamberdi: "...Rabbi O'na: 'İslâm ol' demişti, 'Âlemlerin Rabbi'ne teslim oldum.' dedi." (2: 132).

Tamamen 'Allah'ın boyasıyla boyanan' böyle bir toplumda yaşayan insanların hayatları, ölümleri, ibadetleri, fedakârlıkları ve bütün sosyal, siyasî, iktisadî, ahlâkî ve ruhî amelle­ri, bunların hepsi Allah'ın boyasını yansıtır. Diğer bir ifadeyle, Kur'ân'da Allah'ın koydu­ğu ve Rasûlü Muhammed @'in uyguladığı kanun, bu toplumda en yüce kanundur. Bu in­sanların dünyevî ve uhrevî işlerinin hepsi, bü­tünüyle zikredilen kanunlar tarafından düzen­lenir ve yönetilir. Bu, âdil bir İslâm toplumu­nun yapısıdır. Bu toplumun sosyal ilişkilerde göze çarpan en bariz özellikleri İse, iyilik, doğruluk, adalet ve hayırseverliktir.

 

İslâm Toplumunun Belli Başlı Özellikleri

 

1- İnsanların Evrensel Kardeşliği

 

Varlığını ilahî vahye borçlu olan ve Allah'ın evrensel kanunları tarafından yönetilen bir İslâm toplumunun yapısı, mahiyet ve fonksiyon bakımından kapitalist, sosyalist ve laik diğer toplumlardan oldukça farklıdır. Bu top­lumun temel kavramı olan Tevhid Prensibi, insanları evrensel kardeşliğe sevketmekle kal­mayıp, aynı zamanda sözkonusu toplumun Allah'ın hükümranlığı altına girmesini sağlar.

Evrensel kardeşliğin üyeleri olan bütün insan­ların ve diğer bütün canlıların Hâlık'ı olan Al­lah birdir. Dolayısıyla bunun ırklara, uluslara ve kabilelere bölünmesi gayri tabiîdir ve insa­nın birliği prensibine aykırıdır.

 

2- Hayat Organik Bir Bütündür

 

İslâm'ın sosyal sisteminde hayat, her bölüm ve safhası arasında sıkı ve dengeli bir ilişki bulunan canlı bir bütün olarak kabul edilir. Bunların her biri tıpkı bir vücudun parçaları gibidir. Aynı his ve duygu tamamını kuşatır. Eğer bir uzuv acı çekerse, bütün diğer uzuvlar da bu acıyı hisseder. Rasûlullah @, müslü-manların bu durumunu şu şekilde açıklamış­tır:

1-  "Bütün mü'minleri, birbirlerine karşı mer­hamette, muhabbette, lütuf ve atıfet hususla­rında sanki bir vücut misali görürsün. O vü­cudun bir uzvu hastalanınca, vücûdun öbür azaları birbirlerini hasta âzânın elemine, uy­kusuzlukla, hararetle iştirake çağırırlar. Hasta uzvun elemini paylaşırlar." (Buharı ve Müs­lim).

2- "(İslâm camiasında) mü'minin mü'mine bağlılığı, taşlan birbirine kenetli (yalçın) du­var gibi (metin)dir." ( Buhari ve Müslim)

 

3-  İslâm Toplumunun Merkezi Fertlerdir

 

Diğer sosyal sistem ve fikirlerin aksine İslâm toplumu, aile fikrinden ve kan bağından kay-naklanmayıp, insanları doğru olmaya, günah ve kötülüklerden sakınmaya teşvik eden İlâhî Vahiy'den neş'et eder. Dolayısıyla, farklı top­lum ilişkileri fertler vasıtasıyla oluşturuldu­ğundan İslâm toplumlarında fert, odak nokta­sı ve temel birimdir. Ferdin hâli, özellikleri ve hareketleri diğer fertleri etkilediği gibi başkalarından da etkilenir. Toplumun refahına, büyümesine ve gelişmesine olumlu ve ya­pıcı katkıda bulunabilmesi için İslâm, ferdin şahsiyetini geliştirmek gayesiyle eğitim ve öğretime ağırlık verir.

 

4-  Eşitliğin Temeli Ortak Neseptir

 

Bütün insanlık aynı ana-babadan gelmektedir. Bunun sonucu olarak, her türlü ırkî, millî ve kavmî imtiyazlar geçersizdir. Kur'ân-ı Kerim bu noktayı şu ayet-i kerîmeyle vurguluyor: ."Ey insanlar! Sîzi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi taife­lere ve kavimlere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır..." (49: 13).

Rasûlullah @, bu gerçeği Arafat'ta Veda Hut-besi'ni verirken şu şekilde anlattı: "Ey insan­lar! Rabb'iniz birdir. Babanız da birdir. Hepi­niz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise toprak­tandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmaya­nın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kır­mızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üs­tünlük ancak takvadadır. Allah katında en kıymetli olarımız, O'ndan en çok korkanmız-dır." (Bkz.: Hz. Peygamber @'in Veda Hut­besi). İslâm'da mevki ve üstünlük veren tek şey takvadır. Mü'minlerin bu yolda işbirliği yapmaları, günah ve kötülüklerde yardımlaş-mamalan emredilmiştir. (5: 3).

 

5-  Mesajının Evrenselliği

 

İslâm'ın mesajı, zaman ve mekân engellerini aştığı gibi ırk, renk, cinsiyet ve milliyet gibi dar fikirlerin de üstündedir. Bu mesaj, tüm in­sanlık için bütün zamanlarda geçerli olan ev­rensel bir niteliğe sahiptir. P.K. Hitti'nin dedi­ği gibi, "Musa, İbrahim, Nuh, İsa ve diğer peygamberlere vahyedilen ilâhî mesaj, belli bir zamana ve mekâna aitti. Muhammed (@)'e vahyedilen ise, önceki hükümlerin yeri­ne geçtiği gibi aynı zamanda onları özetle­mektedir. O'nun tebliğ ettikleri sondur ve O ndan başka herhangi bir peygamber de gön­derilmeyecektir." (The Near East in History, sh. 197).

 

KISIM 4

 

TOPLUMUN ISLAHI

 

Hiç şüphesiz, Allah'ın elçilerinin en önde ge­len gayesi, toplumun ıslah edilmesiydi. Her bir peyamberin, halkına, Tevhid'i kabul ettik­ten sonra en önemli vazifelerinin, her türlü günah ve fenalıklardan sakınmak olduğunu tebliğ etmeleri bunun en güzel delilidir. Nuh peygamber, dâvetine, Önce halkını ıslah et­mekle başlamıştı, fakat O'nu dinlemediler (26: 117). Ondan sonra aynı yerde Hûd pey­gamber, ümmetinden saldırganlıktan sakın­malarını ve Cenab-ı Hakk'ın ilâhî emirlerini takip etmelerini istemiş fakat ümmeti O'nu da reddetmişti (26: 139). Salih peygamber de ay­nı şekilde halkı tarafından kabul edilmemişti (26: 157). Şuayb peygamber ise ümmetinden şunu istemişti: "Ölçüyü tam yapın, eksilten-lerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsan­ların haklarını kısmayın. Yeryüzünde boz­gunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." (26: 181-183). Fakat onlar Şuayb aleyhisse-lâmı dinlemeyip reddetmişlerdi. (26: 186-189). Sonra onlara şefkat dolu ifadelerle hita­betti: "...Sadece gücümün yettiği kadar (sizi) düzeltmek istiyorum. Başarım, ancak Al-lah(ın yardımı) iledir..." (11: 88). Bu sebeple, peygamberler, kendi sosyal düzenlerini fesa­da verip insanlığın acı ve sefalet içinde yüz­mesine sebep olan toplumlarının ıslahı ve sa­adeti için gönderildiler. Fakat halkının çoğu onları dinlemeyerek düpedüz inkarcılardan oldular.

Allah'ın Son Peygamberi Muhammed @ de, aynı görevi îfa etmek üzere gönderildi. Önce­likle ferdin ıslah edilmesiyle meşgul oldu. Eğitim ve terbiye yoluyla, fertler arasındaki sevgi ve doğruluk bağlarının pekişmesini sağ­layarak sosyal münasebetlerinde adalet ve ha­yırseverliği bizatihi tatbik etti. Kur'ân, Rasûlullah @'in gönderiliş gayesini şu âyet-i kerîmeyle özetliyor: "Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitâb ve hikmeti ve size bilmediklerinizi öğ­reten bir elçi gönderdik." (2: 151).

Rasûlullah @, risaletinin ilk on üç senesini, bilhassa ferdin eğitimine yoğun bir şekilde sarfetti. Kalplerini fenalıklardan ve Allah ka­tında günah olan fikirlerden temizlemek için bütün iyilik, doğruluk ve huzurun kaynağı olan Tevhİd'e kâmil mânada iman etmelerini onlara telkin etmeye çalıştı. Böylece Rasûlullah @'in tebligatı doğrultusunda Al­lah'ın hükümranlığına iman etmeleri, mü'min kulların kalblerinde derin bîr iz bırakmıştı. Her biri O'nun Varlığı ve Birliği hakkında şu­urlu olmaya teşvik edilmişti. Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın her zaman onlarla beraber olduğunu bildirmiş, Rasûlullah @ da bunu tafbikatiyle bizatihi göstermişti.

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmaktadır:

"...Nerede olsanız, O sizinle beraDerdir (çün­kü size hayat veren ruhunuz O'na bağlıdır) Allah yaptıklarınızı görmektedir." (57: 4).

"Göklerde ve yerde olanları, Allah'ın bildiği­ni görmüyor musun? Üç kişi gizli konuşsa mutlaka dördüncüleri O'dur. Beş kişi gizli konuşsa mutlaka altıncıları O'dur. Bundan az, Çok da olsalar, nerede bulunsalar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü, onla­ra yaptıklarını haber verir. Çünkü Allah her şeyi bilendir." (58: 7).

İşte bu sebepten dolayı, eğitim, öğretim ve terbiye toplumun düzeltilmesinin temeliydi. Her bir fert, bu doğrultuda eğitildi ve terbiye edildi. Ayrıca Allah'ın hükümranlığına iman, onun kalbine kuvvetli bir şekilde nakşedildi. Bu, Allah'ın Varlığı ve O'nun emir ve nehiy-leri hususunda bilinçli olmaları için herbir ferdi, Allah'ın hükmüne daha çok yaklaştır­manın en etkili yoluydu. Bu yol, kıyamet gü­nü ferdin, Allah'a olan son mesuliyetini hatır­latmak hususunda dış murakebeye ihtiyaç duymaksızın Rabbine vereceği hesap duygu­suyla hareket etmesini sağladı. Böyle bir ka­rakterin bu şekilde ıslahı sadece ferdî eğitimle başarılabilir; toplu metodlarla bu başarıya erişmek mümkün değildir.

Sadece fert, kalbini, hak yoldan saptırmaya çalışan şeytanın vesveselerinden koruması için Allah'a dua ederek, Rabbiyle daima te­mas halinde olabilir: "(Onlar) derler ki: 'Rab-bimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalbi­mizi eğriltme! Bize katından bir rahmet ver! Şüphesiz Sen çok bağış yapansın!" (3: 8).

 

Ferdî Ve Toplumsal Sorumluluk

 

Hz. Peygamber @ ferdi, Allah'a ve diğer ya­ratıkların haklan (hukukullah ve hukuku l-ibâd) hususunda eğittikten sonra; insanları, "emr-i bi'l ma'ruf ve nehy-i ani'l münker" şeklinde tezahür eden sosyal vazifelerini ayrı ayrı ve toplu olarak ifa etmeye teşvik etti. Bu durum, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle belirtiliyor: "O (Allah'ın dinine yardım ede)nleri yeryü­zünde iktidara getirdiğimiz takdirde (zorbala­rın yoluna sapmazlar, bilakis) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırlar..." (22: 41). Al-i îmrân Sûresinde de şu ifadeler vardır: "İçi­nizden hayra çağıran, iyiliği buyurup kötülük­ten men'eden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (3: 104).

Her müslüman, "emr-i bi'l ma'ruf ve nehy-i ani'l münker" vazifesini, hem ferdî hem de toplu olarak ifa etmeye mecburdur.

Rasûlullah @ bunun önemini şu hadîs-i şerif­lerle vurguluyor:

1- "Sizden herhangi biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle değiştirsin, gücü yetmez­se diliyle değiştirsin. Buna da gücü yet­mezse bari kalben buğzetsin ki bu sonun­cusu imanın en alt seviyesidir." (Müslim).

2- "Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ya iyiliği emreder, kötülükten sa­kındırırsınız veya Allah sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz de icabet olunmaz." (Tirmizî).

3- "Yeryüzünde bir günah işlendiğinde, onu görüp de tasvip etmeyene, orada bulunma­yan kimse gibi muamele edilir. Fakat ora­da olmadığı hâlde işlenen günahı tasvip eden kimseye, ona iştirak eden gibi davra-mlır." (Ebû Davud).

4- "Bir kimse halkın ortasında itaatsiz bir şe­kilde davrandığında, halk muktedir olduğu hâlde onu engellemezse, Allahü Tealâ on­ların hepsini bu dünyada iken cezalandı­rır." (Ebû Dâvud, îbn-i Mâce).

Bu âyet-i kerimelerle, Rasûlullah @'in hadîs-i şerifleri, "emr-i bi'l ma'ruf v& nehy-i ani'l münker"in önemini açıkça göstermektedir. Toplumun birer elemanı olan "İslâm Ümme-ti"nin her mensubunca fert fert îfâ edilmesi gereken bu görev, her halükârda yerine geti­rilmelidir. Bunun herhangi bir şekilde ihmali veya ertelenmesi toplumda varolan iyi ile kö­tü arasındaki çok nazik dengenin sarsılması, hatta bozulması anlamına gelir. Sözkonusu denge iyi ve gelişmiş bir toplumun esasıdır. Bu denge, aşırılıklar ve haksızlıklarla sarsıla­rak ifsat olurken dürüst ve iffetli insanlar ses­siz kalıp bozulmaya kayıtsız kalıyorlarsa, o zaman böyle bir toplum yıkılmaya ve yok ol­maya doğru sürüklenecektir (17: 16).

 

Islahatın Aklî Temeli

 

Hz. Peygamber @'in ıslahat programının en büyük değeri, bunun ırkî, millî ve kabilevî herhangi bir çıkar veya menfaatle sınırlı ol­mamasıydı. Aksine bu program evrenseldi ve bütün insanlığın refahıyla ilgiliydi. Yine bu, insanoğlunun iyiliğini ve saadetini sağlayan; böylece dünyanın dört bir tarafında yaşayan küçüğünden-büyüğüne bütün insan grupları­nın menfaat ve refahını eşit olarak temin eden sosyal bir ıslahattı. Bu sosyal reformların ev­rensel bir yapıya ve genişliğe sahip olması hasebiyle Hz. Muhammed @, gerçekten haklı olarak insanlığın en büyük sosyal ıslahatçısı kabul edilmektedir.

Evrensel ıslahatın ilk şartı, herhangi bir özel topluluğun saadet ve refahına hizmet etmeyip bütün insanlığın müşterek menfaatini gözet-mesidİr. Rasûlullah @'in sosyal reformları­nın, yeryüzündeki bütün insanların evrensel yararına yönelik olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. (4: 1; 49:13). (Daha fazla bilgi için bkz.: Bu ciltteki "Evrensel İslâm Toplu­munun Kurucusu" başlıklı 4. bolüm).

İkinci şartı, program anlaşılır ve pratik olma­lı; kişinin, hayatının her safhasında gerekli olan ihtiyaç ve isteklerini ihtiva etmelidir. Rasûlullah @'in programı anlaşılır ve mü­kemmeldi;, çünkü beşikten mezara kadar in­san hayatının bütün yönlerini içermektedir.

Evrensel reformun üçüncü şartı, bir dönemle sınırlı olmayıp bütün çağlarda ve devirlerde tatbik edilebilmesidir. Rasûlullah @'in uygu­ladığı sosyal program öylesine kuşatıcı ve ev­rensel bir mahiyete sahipti ki, zaman ve mekân engellerini aşarak, insanlığa her an ge­rekli olan ihtiyaçlar için uygun kurallar vazet­ti.

 

En Üstün Islahatçı

 

Dünyada, iş gücüne sahip insanlara çalışma imkânları hazırlayarak onların hayat standart­larını yükseltmeyi amaçlayan pek çok sosyal reformcu ve sosyal görevli bulunmaktadır. Fakat bunların görevlerinin mahiyeti ve faali­yet sahaları genellikle sınırlıydı. Özellikle il­gilendikleri saha ekonomik düzenin ıslahıydı. İnsanı yalnızca ekonomik varlık olarak ele alıyorlar, onun manevî yükselişini ve ihtiyaç­larını gözardı ediyorlardı. Dolayısıyla bir ba­şarıya rastgelinmişse de maddî refahın sınır­larım asla aşamamıştır.

Buna mukabil, Hz. Muhammed @, sosyal re­formları üç ana grupta topladı: İlk önce halkı, insanoğlunun mevkiini ve mesuliyetlerini an­layabilmek için ilim tahsil etmeye davet etti. Ancak bu takdirde meselelerine uygun çö­zümler bulmayı öğrenebilirlerdi. İkinci olarak, sadece Allah'ın rızasını kazanma gaye­siyle iktisadî yönden işbirliği yapmanın ve yardımlaşmanın önemini öğretti. (70: 25-26, 76: 9). Bundan sonra ruhî ve ahlâkî eğitim yoluyla, insanların bir çok sosyal ve kültürel gelenek ve uygulamalarını ve diğer davranış­larını değiştirmeye çalıştı.

Hz. Peygamber @, fizyolojik olarak farklılık arzetmelerine rağmen, kadın-erkek bütün in­sanların bir ana babadan meydana geldiğini, hepsinin eşit değere sahip olduğunu ve insan olmaları bakımından aralarında hiçbir farkın bulunmadığını ifade etti. Bu tâlimi müteaki­ben, kendi döneminde yaygın bir şekilde uy­gulanmakta olan "her doğan kız çocuğunun öldürülmesi" âdetini yasaklayarak bu davra­nışın "şen'i bir suç" olduğunu ilân etti. (6: 137,140,151; 17: 31).

Böylece kadınları, sosyal hak ve imtiyazlar açısından erkeklerle aynı seviyeye getirdi. Kadınlığın hiç bir değer ve iffetinin kalmadı­ğı bir devirde Rasûlullah @, onları bu halden kurtararak; kız evlat, hanım ve anne olarak toplumdaki statülerini yükseltti; kadın ile er­keğin birbirini tamamlayan eşler olduğunu beyan etti. (4: 1; 7; 189; 2: 187). Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan haklan gibi, kadın­ların da erkekler üzerinde hakları olduğunu vurguladı (2: 228). Bu talimat, erkeğin, kadm hakkındaki bütün düşünce ve davranışını de­ğiştirmesine yardım etti. Baba, oğul ve erkek kardeşlerinden kalan mirastan kadınlara da hisse verildi. (4: 7).

Eğitim yoluyla, sosyal ve ahlâkî fenalıkların üstesinden gelindi. Gayrî meşruluk ve ahlâksızlığın sadece Allah'ın hoşnutsuzluğuna sebep olmakla kalmayıp aynı zamanda toplu­mu ahlâkî, ruhî ve hatta maddî bir çok yön­den fesada uğrattığını; insanların hakkıyla ıs­lahının ancak temiz ve iffetli bir hayatla mümkün olacağım anlamaları temin edildi. Nihayet zihinlerde, müstehcenliğe ve ahlâk­sızlığa karşı bir nefret ve tiksinti meydana ge­tirildi. (6: 151-152).

Aynı şekilde, toplum ilk önce içki ve kumar­dan sakındırıldı; daha sonra bunlar tamamen yasaklandı. (5: 93). Zina ve iftira gibi diğer günahlar da İslâm toplumunda suç kabul edil­di (24: 2, 4).

Böylece Hz. Muhammed @, tâlim ve terbiye yoluyla, iktisadî, sosyal ve ahlâkî refaha elve­rişli bir ortam ve davranış şekli oluşturdu. Aym zamanda toplumu, kendi bencil çıkarları uğruna insanların sosyal ve ekonomik refahı­nı bozmaya çalışan kimselerden korumak için birtakım kanunî ölçüler getirdi. Bütün bu ahlâkî ve toplumsal sınırlar, toplum hayatının her safhasında itidal üzere olmasını muhafaza ettiği gibi maddî ve manevî yönden geliş­mesine ve ilerlemesine de yardımcı olur.

Sözkonusu ahlâkî ve hukukî ölçülerin mahi­yeti ve genişliği, Hz. Muhammed @'in ne ka­dar büyük bir ıslahatçı olduğunu göstermek­tedir. Rasûlullah @'in tamamiyle yeni ölçü­lerden müteşekkil emsalsiz sosyal inkılâbı, dünyanın nüfus bakımından oldukça seyrek ve geri kalmış bir bölgesinde gerçekleştirme­si, O'nun sadece yirmi üç senesini almıştı. Öyle bir "inkılâb" ki, yankısı dünyanın dört bir tarafında hâlen hissedilmektedir. Her akl-ı selim sahibi ve hakşinas kimse, Allah Rasûlü Muhammed @'in etkisine ve eserlerine baka­rak dünyanın en önemli sosyal ıslahatçısı ol­duğu hükmüne varabilir. Çünkü O, Arap yarı­madasında yaşamakta olan insanların sosyal hayatlarım bütünüyle değiştirdi: "Eğer bü­yüklük, bozulmuş insanları ıslah etmekte ise, bu durumda kimin Rasûl Muhammed @'den daha büyük olduğu iddia edilebilir?.. .Araplar kadar düşük, kaba, düzensiz, gayri medenî ve cahil bir millet yoktu. Putperestlik hiç bir yer­de Arabistan'daki kadar kökleşmiş değildi. Fakat yirmi üç sene gibi çok kısa süreli bir ıs­lah harekâtından sonra, Araplar kadar medenî, âdil ve düzenli bir kavim yoktu. Hiç­bir hükümet bu kadar güzel bir şekilde yöne­tilmiyordu. Yine Araplar kadar, ahlâkî ve ruhî yönden yükselmiş, kardeşlik duygusu son de­rece kuvvetli ve yeryüzünde adalet ve eşitliği sağlam bir şekilde ayakta tutan bir başka in­san topluluğuna rastlamak imkansızdı." (The ideal World Prophet, sh. 68).

 

Toplumun Düzeltilmesi

 

İslâm'dan önceki Arap toplumunda en şen'i suçlar işlenmekteydi. Erkek çocuğunun doğu­mu bahtiyarlık, kız çocuğunun doğumu ise ta­lihsizlik olarak addediliyordu. Kur'an buna şu şekilde temas ediyor: "Onlardan birine dişi (çocuğu olduğu) müjdelendiği zaman içi öf­keyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kav­minden gizlenir. (Şimdi ne yapsın) onu, haka­retle tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün! Bak ne kötü hüküm veriyorlar!" (16: 58-59).

Rasûlullah @, kız çocuklarını öldürmenin, ağır cezayı gerektiren bir günah olduğunu be­yan etti. Böyle davrananların Kıyamet Günü acıklı bir azaba uğrayacağını haber verdi: "Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: 'Hangi günah(ı) yüzünden öldürüldü?' diye." (81: 8-9).

Bundan başka, kadınlar herhangi bir mal gibi kabul edilmekte ve pazarlanmaktaydılar. Oğullan annelerine vâris olup onlarla evlene­biliyordu. Kur'ân'da bu tür evlilikler yasak­landı: "Geçmişte olanlar hariç (bundan böyle) babalannızın evlendiği kadınlarla evlenme­yin. Çünkü bu edepsizliktir, (Allah'ın) hışmı­dır ve iğrenç bir yoldur." (4: 22). Aym şekil­de fuhuş, şu âyetlerle gayri meşru ilân edildi: "...Dünya hayatının geçici menfaatini elde et­mek için, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın..." (24: 33). Kadınlar, ve lehunne mislu'llezî aleyhinne bi'l-ma'rûf "kadınlann da erkekler üzerinde hakları vardır" (2: 228) âyetinde ifadesini bulduğu gibi erkeklerle eşit konuma getirile­rek; hunna libâsun lekûm ve entûm libâsım lehunne "onlar sizin elbisenizdir, siz de onla­rın elbisesiniz." (2: 187) ilâhî beyanıyla kan-kocanm birbirine samimi duygularla bağlanması temin edildi.

Rasûlullah @, ayrıca bütün ahlâksızlıktan ve toplumun aleyhine olan fiilleri yasakladı. Kur'ân'da, "Allah'ın neleri yasakladığı..." şu ayet-i kerimelerle belirtiliyor:

1- "Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın..."

2- "Ana babaya iyilik edin..."

3- "Fakirlik korkusuyla çocuklannızı öldür­meyin. Sizi de onları da Biz besliyo­ruz..."

4- "Kötülüklerin açığına da gizlisine de yak­laşmayın..."

5- "Haksız yere, Allah'ın yasakladığı cana kıymayın." (6: 151).

6- "Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız er­ginlik çağma erişinceye kadar (onun ma­lına) en güzel biçimde (yaklaşabilir, onu uygun tarzda sarfedebilirsiniz)..."

7- "Söylediğiniz zaman da, akrabanız da ol­sa adalet yapın..."

8- "Allah'a verdiğiniz sözü tutun." (6: 152).

9- "Akrabaya ve yoksula hakkını verin..."

10- "Yolculara da hakkını verin." (17: 26).

11- "El(leri)ni bağlanmış yapma, tamamen de açma, sonra kınanır, hasret içinde kalır­sın." (17: 29).

12- "Zinaya yaklaşmayın; çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur." (17: 32).

13- "Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın..." (17: 35).

14- "Bilmediğin şeyin ardına düşme." (17: 36)

15- "Yeryüzünde kabara kabara yürüme." (17: 37).

16- "Allah fahşa (edepsizlikten)dan, münker (fenalık)den   ve   bağy(azgınlık)den men'eder."(16:90).

Bu ve benzeri Kur'ân âyetleri, sosyal bilimci­lerin, hem toplumsal değerlere ve ahlâka ay­kırı faaliyetleri engellemeye, hem de toplu­mun genel menfaati için sayısız faydalar te­min etmeye yönelik "sosyal reformları tanıt­ma gayesiyle kullanabilecekleri" ilim hazine­lerini ihtiva etmektedir.

İslâm'dan önce bir kimsenin yapabileceği ev­lilikler için sınır yoktu. Arzu ettiği kadar ka­dınla evlenebilir ve ona istediği gibi davrana­bilirdi. İslâm, bu,sayıyı, aralarında adaletin yerine getirilmesi şartıyla, dört kadınla sınır­ladı: "...Size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alm. O (kadı)nlar arasında da adalet yapamayacağınızdan korkarsanız bir tane alın..." (4: 3)

Bununla beraber, İslâm, karı-koca arasında anlaşmazlık meydana geldiğinde "Boşanma Kurumu"nu da getirmiştir. Evlilik işlemez hâle gelip hiçbir uzlaşma mümkün olmadı­ğında, İslâm boşanmaya müsaade ederek (ko­caya talâk, karısına da hulû' yoluyla) ayrıl­ma hakkını verir. Bununla beraber dulların tekrar evlenmelerini teşvik eder.

Rasûlullah @, toplumda bulunan her nevi üs­tünlük, imtiyaz ve sembolleri kaldırdı. Bütün insanların, "Evrensel Kardeşliğin eşit üyeleri" olduğunu İlân ederek, hepsini aynı seviyeye getirdi (4: 1 ve 49: 13). İslâm, toplumda var­lıklı kimselerin fakir, muhtaç ve yetimlere ze­kat vermelerini mecburî kılarak insanlığa "inkılâbı bir sosyal refah şeması" takdim etti (9: 60). Allah, fakir ve muhtaç kimselerin, zenginlerin ihtiyaç fazlalıklarından faydalan­malarım temin etti. (2: 219). Bu servette faki­rin de hakkı olduğunu ilan etti (70: 24-25). Bu maksada binaen Allahu Teala, servetin toplumda belli kimseler arasında dolaşıp dur­maması için onun fakir, muhtaç ve yetimler arasında dağıtılması gerektiğini beyan etti (59: 7).

Bütün bu inkılâbı ölçüler, dargınlık, anlaş­mazlık ve ihtilafın temel sebebi olan, "gelirin insanlar arasında haksız ve adaletsiz dağılımı"nı ortadan kaldırmak için konmuştur. Ancak böyle bir uygulamayla, zengin ile fa­kir, işveren ile işçi ve toprak sahipleriyle çift­çiler arasında daimî bir uzlaşma temin edile­bilir.

Hz. Muhammed @'in sosyal ıslahatları her nevi rüşveti ortadan kaldırdı. Anlaşmazlığa sebep olan her şeye; hayatı bütünüyle etkile­yen muhtelif reform çeşitleri tarafından ânî ve öldürücü darbe vuruldu. Hz. Muhammed @ hakkında söylediği şu sözüyle, George Ber-nard Shaw oldukça haklıydı: "O'nu araştır­dım. Mükemmel bir insan. Bana göre O, İsa (aleyhi s selâm)'a düşman olmaktan uzak bu­lunması hasebiyle 'İnsanlığın Kurtarıcısı' di­ye ilân edilmelidir." Dr. Lotcrop Stoddard'ın mülahazası, Rasûlullah @'in, insanlığın top­lumsal ıslahatlarına yaptığı katkıya en çok uyan bir övgüdür: "İslâm'ın yükselişi, insan­lık tarihinin belki de en hayretengiz olayıdır. Evvelce önemsenmeyen bir topluluğun için­den ortaya çıkmasıyla İslâm, dünyanın yan­dan fazlasına bir yüzyıl içinde yayıldı. Büyük imparatorlukları paramparça etti; uzun süre tanınmış dinleri yıktı; nesillerin maneviyatını yeniden şekillendirdi ve sağlam bir dünya, (yani) İslâmî (Allah'ın iradesine teslim olan) bir dünya tesis etti."

 

İlgili Emirler

 

Kur'ân-ı Kerîm'den âyetler:

1- "Sevdiğiniz şeylerden (Allah için) harca-madıkça asla iyiliğe eremezsiniz..." (3: 92).

2- "Mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardı." (51: 19).

3- "Öyleyse sakın öksüzü ezme, dilenciyi azarlama." (93: 9-10).

4- "Dîni yalanlayan(adam)ı gördün mü? İşte o, öksüzü iter, kakar; yoksulu doyurmaya Önayak olmaz. Şu namaz kılanların vay hâline, ki onlar namazlarından gaflet ederler (kıldıkları namazın değerini bilmekler, ona önem vermezler)." (107: 1-5).

5- "Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün) yürekler, (korkudan âdeta yerinden sökülüp) gırtlaklara dayanmıştır; (kederle­rini) yutkunur dururlar..."

6- Kur'ân-ı Kerim, kâfirlerin tavrını şu sözler­le açıklıyor: "Hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yedirmeye (birbirinizi) teşvik etmiyorsunuz. Mirası helâl, haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz." (89: 17-20). "Çün­kü o, büyük Allah'a inanmıyordu. Yoksulu doyurmaya önayak olmuyordu!  Bugün onun için candan bir dost yoktur. İrinden başka yiyecek de yoktur." (69: 33-36).

Hadis-i Şerifler:

1-  Rasûlullah @'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurdu: "Komşusu açken kendisi tok yatan kâmil manada iman etmiş ol­maz."

2- Yine buyuruyor ki: "Zulmetmekten ve hak­sızlık yapmaktan kaçının. Çünkü Kıyamet Günü bunlar farklı karanlıklara bürünecek­tir. Kendinizi cimrilikten koruyun. Çünkü bu, sizden önceki milletleri mahvetmiştir. Cimrilik sebebiyle aralarında kan döktüler ve gayri meşru olanı meşrûlaştırdılar." (Müslim).

3- "Her kim ufak bir toprak parçası gaspeder-se, Allahu Teala yedi kat göğü boynundan asarak onu cezalandıracaktır." (Buhari ve Müslim)

4- "Ahlâksızlık kimde bulunursa onun itibarı­nı gözden düşürür. İffet ise bulunduğu yeri tezyin eder."

Bütün bu uyanlar, İslâm'ın sosyal programın­da, millî servetin eşit ve âdil bir şekilde dağı­tılmasının ne kadar önemli olduğunu göster­mektedir.

Yine aynı sebepten dolayı İslâm toplumunda, içinde faiz ve kumar banndıran her türlü alış-

veriş yasaklanmıştır.

Toplumun sağlıklı bir şekilde gelişmesi ve ilerlemesi için içki, kumar ve diğer bütün kö­tü ve yıkıcı alışkanlıklann da gayri meşru ol­duğu ilân edilmiştir.

 

Sonuç

 

İşte bu sebeplerden dolayı, Allah Rasûlü Mu-hammed @, dünyanın bütün sosyal ıslahatçı-lan arasında en başanhsıydı. Topluma, tarihte bir benzerine daha rastlanmayan (ve asla rast­lanmayacağı) geniş, mükemmel ve yaygın re-formlan tanıttı. Peygamberliğin başlangıcında yirmi sene gibi kısa bir zamanda toplum her haliyle değiştirildi. İnsanlar, kabile asabiyeti ve savaşlan içinde bir çok günah ve suçun iş­lendiği bir hayata hapsolmuş; kız çocuklan-nın Öldürülmesi yaygınlaşmıştı; fuhuş ve ahlâksızlığın haddi hesabı yoktu . Yine aynı insanlar, babalarının ölümünden sonra anne­leriyle evlenmekten haya duymuyor ve tered­düt etmiyorlardı. Zayıfa, kadına ve muhtaca hiçbir varlıklan yokmuş gibi muamele edili­yordu. Rasûlullah @'in devrinde bunların hepsi yasaklandı: Gayri ahlâkî âdetler, kötü alışkanlık ve gelenekler oldukça medenî bir hayat şekliyle yer değiştirdi ve böylece top­lum huzura kavuşmuş oldu. Önceleri hertürlü günah ve fenalığın içine gömülmüş kimseler, daha sonra insanlığın tanıdığı en büyük ahlâk âbideleri oldular.

Bütün bu mucizevî değişiklikler, Allah Rasûlü Hz. Muhammed @'in sosyal ve ahlâkî ıslahatlan sayesinde yirmi üç senede gerçek­leşti. Günümüzde beynelmilel olarak kabul edilmektedir ki, Muhammed @, hem ashabı­nın hem de düşmanlarının itiraf ettiği gibi, dünyanın şimdiye kadar gördüğü bütün dinî liderler ve toplum ıslahatçılan içinde en başa­rılı olanıydı. Çağımızda yapılan ansiklopedik çalışmaların en detaylısı, fakat İslâm ve O'nun Peygamberiyle ilgili herhangi bir fazi­leti anlatmada en isteksizi olan Encydopae-dia Britannica bile bu hakikati kabul ediyor:

"Dünyadaki bütün dinî şahsiyetlerin en başa­rılısı, (Hz.) Muhammed'di." ('The Koran' maddesi, 11. baskı). The 100'in yazarı ise şöyle diyor: "Dünyevî ve dinî tesiri böylesine emsalsiz bir şekilde birleştirmiş olması hase­biyle Muhammed, bende insanlık tarihinin ta­nınan en etkili yegane şahsiyeti intibaını uyandırdı." (Michael H. Hart, New York, 1978, sh. 40).

RasûluUah @'in gerçekleştirdiği ıslahatların asırlardır bu denli Önemsenmesi ve onlardan övgüyle bahsedilmesi; O'nun, ahlâkî, sosyal ve siyasî yönden insanlığın en alt seviyesinde olan bir topluluğu ele alarak insan kültür ve medeniyetinin en üst seviyesine çıkarması ve böyle bir yerde insanlığın eğiticisi olmasın­dan kaynaklanıyor. Deniliyor ki: "Eğer 'bü­yüklük', alçalmış bir milleti ıslah etmek de­mekse kim bu şerefe RasûluUah @'den daha layık birinin mevcut olduğunu iddia edebi­lir?" (Mevlânâ Fâzıl Kerîm, The ideal World Prophet, Lahore, sh. 68). RasûluUah @'ın bu kadar meşhur olmasının en büyük hikmeti, "başarının O'nu sevindirmemesi, hiçbir güç­lüğün cesaretini taramaması ve hiçbir zulmün O'nu davasından zerrece saptıramaması"dır. (A.g.e., sh. 70).

RasûluUah (2>, gerçekten, başardığı ıslahatlar açısından diğer dünya reformcularının hep­sinden ilerideydi. Bunun sebebi şudur: "Isla­hatçıların en büyüğü, öyle olmayı iddia eden değil"; bilakis dünya milletleri arasından her­hangi bir toplumu ele alıp (kemiyet ve keyfiyet açısından) onun şeref ve itibarını yükselt­me gayesiyle "bir çok ıslahatları da berabe­rinde getirebilen"dir.

Sosyal bir ıslahatçı olması hasebiyle, Rasû­luUah @'ın büyüklüğü hakkında bir hükme varmak için ümmetine tanıttığı sosyal reform­ları tekrar gözden geçirelim:

RasûluUah @, kadını; kız evlat, zevce ve an­ne gibi saygıdeğer mevkilere yükseltti. Onu hem evde hem de toplumda eşit haklara sahip bir fert ve şerefli bir üye kabul ederek, zikre­dilen üç statü içinde ona yeni bir rol verdi. (2: 228). Kız çocuklarının Öldürülmesini gayri hukukî ilân ederek, bu davranış için çok ağır cezalar koydu. (Geniş bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, Hz. Muhammed @ ve Kadının Statüsü, II. cilt, 1. bölüm).

Toplumda gayri ahlâkî davranışları muhteme­len teşvik eden herhangi bir unsuru kontrol altına almak için oldukça geniş bir alanı kap­sayan ahlâkî ıslahatlar tanıtıldı. Genç kız ve erkeklerin bir an evvel evlenmeleri teşvik edildi. Zina ile suçlamanın ağır bir suç oldu­ğu; bunu işleyenlere kırk değnek, zinakârlara ise yüz değnek vurulacağı açıklandı. Suçlular cezalandırılırken bu hususta kadın ile erkek arasında hiçbir ayırım yapılmadı.

Sözün özü, son derece inkılâbî olan bu top­lumsal ıslahatlar, bütün fertleri ve insan grup­larını eşit bir seviyeye getirmek; renk, ırk, cinsiyet ve milliyete dayalı her türlü ayırımla­ra bir son vermek için takdim edildi.

 

DÖRDÜNCÜ BOLUM

 

HZ, MUHAMMED: SALLAÜAHU ALEYHİ VESELLEM

 

EVRENSEL TOPLUMUN (ÜMMET) KURUCUSU

 

Giriş

 

Allah'ın Son Peygamberi Hz. Muhammed @ tarafından başlatılan İslâmî hareketin önemli bir prensibi bütün insanların aynı kökenden gelmesi münasebetiyle eşit olduğudur. Çeşitli milletler, ırklar ve kabileler yalnız ve yalnız herbirinin diğerinden ayırdedilebilmesi için farklı renk ve dilde yaratılmıştır. Yoksa bu ta­bii farklılıklar, insanlar arasında sürtüşmeye v& düşmanlığa veya bir grubun diğeri karşı­sında üstünlük ya da ayrıcalık iddiasına da­yandırılamaz. Dahası, bir kısım insanlara kendilerine nisbeten başkalarını aşağı ve de­ğersiz görmeleri veya onlar üzerinde sömürü, baskı ve hükümranlık hakkım vermez. Bu te­mel insan eşitliği anlayışı içinde, birlik için meşru ve makûl bir zemin varsa, o da Hakka iman temeli üzerine yükselecek ümmet olabi­lir. Böyle bir toplulukta üstünlük için gerçek bir sebep aranacaksa, o da takva(Allah kor-kusu)dır. (Ebû'1-A'lâ Mevdudi, Sîret-i Ser-ver-iÂlem, c. II, sh. 441-477).

İslâm inancına göre, yeryüzünde yaşayan in­sanlar arasındaki tek fark onların iman veya inkâr ehli olmalarıdır. Hz. Muhammed @'in bildirdiği gibi, Allah'ın birliğine (Tevhid), Peygamber @'in Allah'ın son elçisi, Kur'âh'ın da Allah'ın son Kitabı olduğuna ve öbür dün­yanın varlığına iman eden kimse mü'mindir ve diğer mü'minlerin kardeşidir. O, hangi ulusa, ırka, kabileye veya hangi renge sahip olursa olsun ve hangi dili konuşursa konuşsun İslâm ümmetinin bir üyesidir; diğer mü'min-lerin faydalandığı bütün haklardan eşit olarak faydalanır.

Diğer yanda bu esaslara inanmayan bir kimse de kâfirdir. İsterse bir mü'minin babası, kar­deşi, oğlu, kocası veya hanımı olsun. Çünkü kabile, ülke, dil ve renk bağlan bir kimsenin mü'min olup olmadığından çok daha az Önemlidir. Buna rağmen, mü'min biri iman etmeyen akrabaları ile insanî ilişkileri muha­faza eder. Fakat diğer yönlerden bu kimsenin İslâm toplumuyla ilişkileri değişik ve farklı­dır. Müslüman bir kimse dünyevî meselelerde ve insanlar arasındaki olağan hâdiselerde inanmayanlarla ilişki kurabilir, fakat itikadı (inanç) meselelerde onlarla dostluk kuramaz ve onlara sevgi besleyemez. Onların toplulu­ğuna üye olamaz. Hatta, babası kâfirse onun için mağfiret dileyemez. Şayet müslümanlar-la, kâfirler arasında bir savaş olur da bir mü'min, kâfirler safında savaşan anne ve ba­basına karşı savaşmakta ve onları öldürmekte tereddüt etmemelidir. Ve şayet bir mü'min kavmi ve yurdu ile inancı arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa, kavmini ve yurdunu terki ve daha emin bir yere hicreti tercih et­meli; inancını ve dinini, kavminden ve ülke­sinden daha üstün tutmalıdır.

Böyle bir cemaat, her zaman Müslüman Üm­met (ümmet-i müslime) olarak bilindi. Bütün peygamberlerin bağlıları müslümandı. Aynı isim Hz. Muhammed @'e tâbi olanlara da ve­rildi. Bu inancın kapıları yeryüzünde yaşayan siyah, beyaz, kumral veya san ya da doğulu, batılı, kuzeyli yahut güneyli olsun, herkese açıktır.

Bu inanç diğer topluluklar tarafından sevil­meyen herhangi bir kavme özel bir mevki ve­ya statü vermez. Bu inanç, doğum olayı üze­rine değil içten gelen bir inanç ve onun pren-siblerinin kabulü üzerine temellendirilir. Bu inancı paylaşan herkes onun himayesi altında eşit hak ve imtiyazlara sahiptir. Bununla beraber bu ümmet statik değil aksine dinamik bir ümmettir ve her zaman diğer insanları kendi İnancına davet eder. Bu ümmetin her mensubu hareketin faal bir elemanıdır. Bu ha­reketin mensubunun en önemli hedefi Al­lah'ın elçisi ve O'nun Kitabı vasıtasıyla kendi­sine ulaşan Hakkı diğer insanlara tebliğ et­mek; şeytanî güçlerin dünyasından ve Hesap Gününde Allah'ın cezalandırmasından olabil­diğince çok insanı kurtarmaya çalışmak için bütün gücünü harcamaktır. (Mevdûdî, a.g.e., sh. 441-477)

Bu inancın gerçek önemi ve prensipleri ancak ilâhî Mesaj'ı öğrenmek yoluyla anlaşılabilir.

 

KISIM 1

 

EVRENSEL TOPLUMUN TEMELLERİ

 

Allah'ın bütün elçileri, Hz. Âdem'den Hz. Muhammed @'e kadar, insanlık için aynı me­sajı ve prensipleri getirmiştir. Hz. Muham­med @ önceki peygamberler tarafından geti­rilen fakat unutulan, değiştirilen veya sonraki nesiller tarafından kaybedilen aynı mesajı tekrar etmiştir. Kur'ân şu tarihî gerçeğe isnat ederek şöyle der: "(Ey Muhammed!) Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyet-tiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Yakub'a, torun-lar(ın)a, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyetmiş ve Davud'a Zebur'u vermiştik. Daha önce sana anlattığımız elçile­re ve sana anlatmadığımız elçilere de (vahyetmiştik)..." (4: 163-164). Şûra sûresinde de şu mealde bir âyet yer almaktadır: "Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İb­rahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı..." (42: 13). Bu âyetler açıkça şu gerçeği vurgular: Pey­gamber Hz. Muhammed @ yeni bir öğreti ile gelmedi ve O ilk defaya mahsus bir şey sun­madı. O rehberiyeti kendisinden önce bütün peygamberlerin aldığı aynı bilgi kaynağından almış, dünyada gelmiş geçmiş bütün peygam­berlerin tebliğ ettiği aynı Hak ve gerçeği teb­liğ etmiştir.

Bütün peygamberlere gönderilen bu inancın veya bu dinin temel özellikleri şunlardır:

 

1- Yaratıcı'nın Birliği

 

Bütün Peygamberlerin öğretilerinin temeli tevhid (Allah'ın birliği) kavramına dayanır. Buna göre, insanlar yalnız kendilerini Yarata­nın kanununa uymalı ve O'na ibadet ve itaat etmelidir. Önceki peygamberler sadece kendi toplumlarına, halkına ve kabilelerine gönde­rilmelerine rağmen hepsi de aynı gerçeği yani Yaratıcının birliğini tebliğ ettiler. Fakat bu kavram, önceki peygamberler zamanında, ka­bile asabiyeti ve rekabetinden dolayı gözardı edildi. Bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderilen Son Peygamber Hz. Muhammed @'in de Allah'ın birliği ve O'nun sıfatlarına öncelikli önem vermesi dikkate değer bir hu­sustur. Gerçekte O, insanoğlunun faydası için bu küllenmiş tohumun büyümesini zengin bir mahsûle çevirdi. Şirkin bataklığına saplanmış insanlığa ilk büyük katkısı şüphesiz ki, tevhid kavramına canlılık kazandırmasıydı. İnsanla­rı, Allah'ın ilk evi olan Kabe'ye şu sözlerle davet etti: "Biz Beyt'i (Kabe'yi) insanlara toplantı ve güven yeri yaptık. Siz de İbra­him'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e: 'Ta­vaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için Ev'imi temizleyin!' diye emretmiştik." (2: 125).

Hz. Muhammed @ 'e peygamberlik gelir gel­mez İnsanları Allah'a şu şekilde davet etti: "İlâhınız bir tek İlâh'tır. O'ndan başka ilâh yoktur, O Rahmân'dır, Rahîm'dir." (2: 163). En'âm Sûresinde şu ifadelere rastlarız: "Rabb'iniz Allah, işte budur. Ondan başka tanrı yoktur. (O) herşeyin yaratıcısıdır. O'na kulluk edin, O herşeye vekildir." (6:102). Tekrar aynı surede şunları okuruz: "...'O, an­cak tek bir Tanrı'dır, ben sizin ortak koştuğu­nuz şeylerden uzağım!' de." (6:19). Hac Sûresinde de şu benzer ifadeler yer alır: ".. .Tanrınız bir tek Tanrıdır, yalnız O'na tes­lim olun..." (22:34).

Bütün bu âyetlerin vurguladığı husus şudur: İnsanlığın ve bütün âlemlerin Rabb'i ve Yara­tıcısı birdir; herkes O'na ve yalnızca O'na ita­at etmelidir. Allah'ın birliği kavramına Al­lah'ın Son Peygamberi @ tarafından büyük önem verildi. Gaye, insanların kendi menşe-lerini ve varlık sebeplerini anlamalarıydı. Gerçekte farklı kabileler, aileler, uluslar ve ülkeler tek olarak hissedilebilir. Hiç bir şey tek Yaratıcı inancından ve şuurundan müstağ­ni değildir. İnsanların sahip olduğu bilgi: Tek mutlak, Tek Rab, Tek Allah anlayışım içerir. Eğer bu inanç insanların kalbine nakşedilirse ve insanlar hislerini, düşünce ve değerlerini değiştirirlerse kabileler, aileler ve uluslar ara­sındaki her türlü ayırım bütün önemini kaybe­der. Ve insanlık bütün pratik amaçlar için tek halk ve tek millet olur. Tek İlâh şuuru ve O'nun kanununa ve hayat tarzına kayıtsız şartsız itaat etme insanların hayata ve diğer insanlara karşı davranışlarını değiştirir. Ger­çekte insanın Allah ile bu ilişkisini bilme on­daki kardeşlik hissini geliştirir; birlik ruhuna aykırı olan düşüncelere kapıyı kapatır. Bu şartlarda insanlarda üstünlük ve aşağılık his­leri yer bulamaz. Tek Tanrıya kulluk ruhu in­sanda bu tip his ve düşünceleri yok eder ve insanlar tek bir millet olarak ve bu yönden eşit olarak Allah huzurunda alçak gönüllü olurlar. Birlik ve eşitlik Allah'a kulluğun bir sonucudur ve bu durum her türlü ayrıma ka­pıyı kapatır.

 

2- Ana Babanın Birliği

 

İnsanlığı bir tek kardeşlik hâline getirmek için, Kur'ân sadece Tanrının birliğini ileri sürmez ve şu gerçeğe işaret eder: Dil, renk, ulus, kabile ve ülke farklılığına rağmen insan­lar bir aileden gelmiştir:

"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisin­den bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabb'inizden korkun; adına birbirinizden di­lekte bulunduğunuz Allah'tan ve akraba-lık(bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (4:1).

Bu âyetle insanlar bir taraftan Allah'tan ve O'nun azabından korkma konusunda uyarılır­ken, diğer taraftan onlara bütün insanların bir ana babadan yaratıldıkları ve birbirleriyle ya­kın bağlan oldukları hatırlatılmaktadır: "...O sizi bir tek nefisten yarattı." Başlangıçta bir tek insan yaratılmış ve bütün insanlık da on­dan türetilip yeryüzüne yayılmıştır. Kur'ân'm bir başka sûresinde de Hz. Âdem'in "bir tek nefis" olduğunu öğrenmekteyiz. Ve eşi de Âdem'den yaratıldı.

Hucurât Sûresinde şu ifadeleri görürüz: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden ya­rattık ve birbirinizi tanımanız için sizi taifele­re ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üs­tün olanınız, (Allah'ın emirleri dışına çıkmaktan) en çok korunanınızdır..." (49:13).

Bu âyette bütün insanlığa dünyada adaletsiz­liğin, kötülüğün ve evrensel dejenarasyonun sebebi olan fenalık hatırlatılmaktadır. Bu fe­nalık hemen hemen her zaman insanlığı ifsat eden ırk, renk, dil, bölge ve ülke taassubudur. İnsanoğlu bu durumda bütün insanlığın birli­ğini gözden uzak tutarak ırk, renk, dil ve mil­liyet gibi tabiî sınırlan kendilerine kalkan ya­pıp, diğerlerini yabancı telakki ederek onları aşağı yaratıklar olarak görürler. Bu farklılık­lar herhangi bir akıl, mantık ve ahlâk temeli­ne dayanmaz; sadece doğum olayı üzerine bi­na edilir. Bazen bu farklılıklar aynı aileden, kabileden veya ırktan olmak ve bazen aynı coğrafî bölgede bulunmak ya da aynı dili konuşmak esası üzerine bina edilir. Bu temeller üzerinde bu farklılıklar diğer milletlere ve in­sanlara karşı kin, düşmanlık, hakir görme ve zulmetme gibi fikir ve eylemlerin oluşmasına sebep olur. Dinin, hukukun, ahlâkın ve sosyal prensiplerin bütün unsurları bu temeller üze­rinde oluşur. Ve diğer renklerin, dillerin ve ırkların mensuplarına karşı bir nefret ve zu­lüm kampanyası başlatılır. Bu kısa âyette (49: 13) Allahu Teâlâ bütün insanlığa hitap ederek son derece önemli üç temel gerçeği açıkla­mıştır.

Bunlardan biri şudur: Herkesin orijini (köke­ni) aynıdır. Bütün insan ırkı bir tek erkek ve kadından yaratıldı. Ve bugün dünyada varo­lan bütün ırk ve uluslar gerçekte bir anne ve bir baba ile başlayan bir tek ırktan gelmekte­dir. Bu büyüyen silsilede insanların kendi aralarında suni olarak oluşturduğu herhangi bir farklılığa yer yoktur. İnsanların bir yaratı­cısı vardır, tek bir kişiden ve aynı maddeden ve aynı ana ve babadan yaratılmışlardır. Bu nedenle herhangi bir grubun diğerleri üzerin­de üstünlük iddia etmesi için mantıkî, ahlâkî ve sosyal hiç bir gerekçesi yoktur.

İkinci olarak, asıl ve temel yönü ile insanların bir olmasına rağmen, kabilelere, ailelere ve uluslara ayrılmaları yaratılış gereğidir. Yer­yüzünde yaşayan bütün insanların bir tek aile olamayacağı meydandadır. Nüfus artışıyla beraber sayısız ailelerin, daha sonra da aile­lerden soyların ve milletlerin meydana gel­mesi kaçınılmazdır. Aynı şekilde farklı coğrafî bölgelerde ve farklı iklimlerde insan­ların renkleri, özellikleri, dilleri ve hayat tarz­ları farklılaşmaktadır. Fakat bu tabiî farklılık­lar soyluluk ve soysuzluk, üstünlük ve aşağı­lığı ima etmez.

Aynı şekilde şunlar da söz konusu olamaz: Bir ırkın diğeri üzerinde üstünlük kurması, aynı renkteki insanların başka renkteki insan­ları hor ve hakir görmeleri, bir ulusun diğerle­ri üzerinde üstünlük iddia etmesi veya insan haklan konusunda bir zümrenin diğerine üs­tün tutulması gibi. Yaratıcının, insan toplu­luklarım soy, kabile ve ulus şeklinde düzenle­mesi, sadece onların arasında tanışma ve do­ğuştan gelen yardımlaşmanın bu şekilde ol­masından dolayı idi. Sadece bu yolla bir süla­le, bir soy, bir kabile ve bir ulusun mensupları birleşerek ortak bir toplum düzeni kurabilirler ve hayatta karşılaştıkları her işte birbirlerine yardımcı olabilirlerdi.

Allah'ın insanlar arasında tabii tanışma sebe­bi olarak yarattığı fıtratın bir üstünlük, kin, zulüm ve saldırganlık vasıtası yapılması şeytanî bir sapmadır.

Üçüncü olarak, insanlar arasında bir üstünlük ve fazilet varsa ve olabilirse, o da sadece ahlâkî üstünlük ve fazilettir. Yaratılış bakımından bütün insanlar eşittir. Çünkü onların yaratıcısı birdir, aynı maddeden yaratılmışlar ve hepsinin soyları bir tek ana babaya dayan­maktadır. Bununla birlikte bir kimsenin, her­hangi bir ülkede, ulusta veya ailede doğması, kendi iradesi ve seçiminin dışında ve hiçbir çalışma ve gayreti olmaksızın, İlâhî irade ile meydana gelmiş bir olaydır. Bu bakımdan bi­rinin diğerine üstünlük iddia etmesi için hiç­bir makûl sebep yoktur. Birinin diğerlerine üstün olmasını gerektiren asıl faktör, o kimse­nin diğerlerinden daha çok Allah'tan sakın­ması, iyilik ve takva yolunu izleyenlerden ol­masıdır. Böyle bir insan hangi aileye, hangi ırka ve ulusa ait olursa olsun bir derece ve şe­refe nail olur. Bunun aksine olan biri de ister siyah ya da beyaz, ister doğuda ya da batıda doğmuş olsun, aşağı derecede bayağı bir in­sandır. (Mevdûdî, a.g.e.)

Yukarıda meali verilen âyette özetlenen bu gerçekler Hz. Peygamber @'in çeşitli hutbe­lerinde ve emirlerinde izah edilmiştir. O, Mekke'nin fethinde Kabe'yi tavaf ettikten sonra yaptıkları bir konuşmada şöyle buyur­muştur: "Sizden, cahüiyyetin ayıp ve kibrini gideren Allah'a şükürler olsun. Ey insanlar! Bütün insanlar ikiye ayrılır. Bir kısmı iyi olan, iyilik yapan ve kötülüklerden sakınan­lardır ki bunlar Allah nazarında değerlidirler. Diğer kısmı ise günahkar, isyankâr olanlardır ki bunlar ise Allah nazarında değersizdirler. Bunun dışında insanların hepsi Âdem'in ço­cuklarıdır. Allah da Âdem'i topraktan yarat­mıştır." (Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Beyhakî).

Rasûlullah @, birçok defalar geçmişte yapı­lan kabile savaşlarını açıkça eleştirdi. Bir ke­resinde şöyle dedi: "Kabilecilik yapan bizden değildir; kabilecilik için savaşan bizden de­ğildir ve kabilecilik sebebiyle ölen bizden değildir." (Ebû DâVûd).

Veda haccı sırasında vermiş olduğu hutbede Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Dikkat edin! Hepinizin Rabb'i bir­dir. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır. Allah katında en kıymetli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Dik­kat edin!..." Bundan sonra RasûUullah @ iki kere "Tebliğ ettim mi?" buyurdu. Orada bulu­nanlar: "Evet, tebliğ ettin ey Allah'ın Rasûlü!" dediler. Rasûlullah @: "Şâhid ol yâ Rab!" dedikten sonra: "Burada hazır bulunan­lar bulunmayanlara tebliğ etsin!" buyurdu. (Beyhakî). Bir hadis-İ şerifte Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Hepiniz Âdem'in çocuk­larısınız. Âdem ise topraktandır. Herkes ata­larıyla övünmekten vazgeçsin. Böyle yapan­lar Allah nazarında en aşağı kimseler olacak­tır." (Bezzâr).

Bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: "Al-lahu Teâlâ Kıyamet günü sizin soyunuzu so-punuzu sormayacaktır. Şüphesiz ki O'nun na­zarında en üstününüz, kötülüklerden en çok sakmamnızdır." (İbni Cerîr)

Bir başka defa Peygamber @ şöyle buyurdu: "Allah sizin yüzlerinize ve zenginliğinize bakmaz. Fakat O sizin kalplerinize ve amelle­rinize bakar." (Müslim ve İbni Mâce).

Bu öğreti sadece belli bir takım sözlerle sınır­lı kalmadı; İslâm evrensel bir topluluk kura­rak bunu fiilen ispatlamıştır. Bu toplulukta renk, ırk, dil vatan ve milliyet ayrımı yoktur. Bunda üstünlük, aşağılık, ayırımcılık ve taas­subun hiç bir izine rastlanmaz. Bu topluma giren her insan hangi ırk, ulus veya bölgeden olursa olsun ve yine hangi dili konuşursa ko­nuşsun, hangi renge sahip olursa olsun, eşit hak ve ayrıcalıklara sahiptir. İslâm'a karşı olanlar bile müslüman toplumda insan eşitliği ve birliğinin başarılı bir şekilde uygulanması­nı, başka herhangi bir dinde ve düzende bula­madıklarını kabul etmektedirler. Diğer din ve sistemler pratikte bunu başaramamışlardır. Sadece İslâm dinidir ki, dünyanın farklı böl­gelerindeki sayısız ulusları ve ırkları birleşti­rerek evrensel bir toplum (ümmet) hâline ge­tirmiştir.

 

3- İnanç Birliği (İslâm Ümmeti)

 

İslâm, insanlara Allah'ın birliğini ve insan neslinin aynı kökten geldiğini belirttikten sonra dinlerinin başlangıçtan beri İslâm oldu­ğunu hatırlatır. Bu din Allah'ın peygamberleri tarafından getirilmiştir. Ve O'na inananlar Hz. Âdem'in yaratılışından bu güne dek Ümmet-i Müslime olarak isimlendirilmişlerdir. Pey­gamber Hz. Muhammed @'in getirdiği de ön­ceki peygamberlerin getirdiği dinin aynısıydı. Önceki peygamberlerin ümmetleri de aynı isimle çağırılmışlardı:

"... O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yük-lemedi. (Sizin dininizi de) babanız İbrahim'in dini (gibi geniş kapsamlı yaptı, daraltmadı). O (Allah) bu (Kur'a)ndan önce(ki kitaplarda) da, bu (Kur'a)nda da size 'müslümanlar' adı­nı verdi ki..." (22:78).

İbrahim peygamber gerçek bir müslümandı: "(Bir zaman) Rabb'i ona: 'İslâm ol!' demişti. (İbrahim:) 'Âlemlerin Rabb'ine teslim ol­dum'dedi." (2:131).

Ya'kub peygamber de müslüman idi. "... Ya'kub da: 'Oğullarım! Allah sizin için o dini seçti, bundan dolayı sadece müslümanlar ola­rak can verin.' (dedi)." (2: 132).

İsa peygamber ve havarileri de müslüman idi­ler: "Havarilere: 'Bana ve elçime inanın!' di­ye ilham etmiştim (kalblerine bu düşünceyi atmıştım): 'İnandık, bizim müslümanlar oldu­ğumuza şahit ol!' demişlerdi." (5:111).

Arapça'da eslim kelimesi 'müslüman olmak' veya 'İslâm'ı kabul etmek' (Allah'ın isteğine boyun eğmek) mânasına gelir. Dolayısıyla müslüman, kendisini tamamen Allah'a teslim eden ve O'na itaat eden; Rabb, Mâlik, Hâkim, Kanun Koyucu, Yönetici ve Mâbud olarak yalnızca Allah'ı kabul eden ve O'nun koydu­ğu hayat düzenini yaşayan kimsedir. İslâm, bu inanç ve davranış üzerine bina edilmiş dinî bir sistemdir. Daha önce açıklandığı gibi, farklı ülke ve milletlere gönderilen bütün peygamberlerin dini de buydu. (Mevdûdî, The Meaning of the Qur'an, c I, sh. 112). Birliğin kaynağı, Allah'tan gelen vahiydir. Bu vakıa,îslâm'da belirsiz bir fikir değil, aksine beşikten mezara kadar devam eden ve insan hayatının bütün yönlerini kapsayan bir kurum olmuştur. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1308, not 4541).

Hz. Muhammed @'den önce bütün peygam­berlere de aynı din gönderildi ve onların hep­si müslüman olarak isimlendirildiler. Çünkü onlar da Allah'ın emirlerine uyarak peygam­berlerin yolunu takip ettiler. Hiç bir peygamber din icat etmedi; onların hepsi kendilerine Allah'ın vahyettiği dine tâbi oldu. Aynı din Hz. Muhammed @ tarafından tekrar tebliğ edildi. Bu gerçekten Kasas sûresinde şöyle bahsedilir:

"Bu (Kur'a)n'dan önce kendilerine Kitâb ver­diklerimiz, buna da iman ederler. Onlara (Kur'an) okunduğu zaman: 'O'na inandık, o, Rabb'imizden (gelen) gerçek (hak)tır.. .Zâten biz ondan önce de müslümanlar idik.' derler." (28: 52-53).

Bu âyet, İslâm'ın sadece Son Peygamber Hz. Muhammed @ tarafından getirilen inancın is­mi olmadığını ve 'müslüman' tâbirinin sade­ce onun bağlılarına ait olmadığını açıkça gös­terir. İslâm başlangıçtan beri bütün peygamberlerin inancıydı ve onlara her devirde uyan­lar da müslüman idiler. Demek ki, daha önce­ki peygamberlere inanıp daha sonrakini de tasdik eden o topluluğun teslimiyetinde hiçbir kesinti yoktur. Daha önce müslüman oldukla­rı gibi sonra da müslüman olmaya devam et­mişlerdir.

Kur'ân birçok âyetinde şu temel prensibe işa­ret etmiştir. Gerçek hayat tarzı yalnızca İslâm'dır ve Allah'ın kâinatında, O'nun yara­tıkları için başka bir hayat tarzı olamaz. Yara­tılışın başından beri insanlığa hidayet için gelen her peygamber bu hayat tarzını getirmiş­tir. Peygamberler daima müslüman olmuşlar, tâbilerinin de müslümanlar olarak yaşamaları.nı istemişlerdir. Dolayısıyla peygamberler ta­rafından getirilen İlâhî emire teslim olan bü­tün tâbiler her devirde geçerli olmak Üzere müslümandüar. (Mevdûdî, a.g.e., c. IX, sh. 104-105).

Kur'an-ı Kerîm'in şu mealdeki âyetlerinin be­lirttiği husus budur:

1- "Allah katında din, İslâm'dır..." (3: 19).

2- "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, bil­sin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenlerden olacaktır." (3: 85).

3- "...Benim mükâfatım ancak Allah'a ait­tir. Bana müslümanlardan olmam emre­dilmiştir." (10:72).

4- "...O zaman (Ya'kub), oğullarına: 'Ben­den sonra neye kulluk edeceksiniz?' de­mişti. 'Senin ve ataların İbrahim, tsmaîl ve İshak'ın ilâhı olan tek İlâh'a kulluk edeceğiz, biz O'na teslim olanlarız.' dedi­ler." (2:133).

5- "İbrahim ne yahudi, ne de hristiyandı; dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi." (3:67).

6- İbrahim ve İsmail peygamber şöyle dua ettiler: "Rabbimiz! Bizi, sana teslim olanlardan kıl, neslimizden de sana teslîm olan bir ümmet çıkar..." (2:128).

7- Hz. Lût kıssasıyla ilgili şunlar zikredil­miştir: "Zaten orada müslümanlardan bir ev(halkm)dan başka kimseyi bulmadık." (51:36).

8- Hz. Yusuf şöyle dua etti: "... Beni müs-lüman olarak öldür ve beni salihlere kat!" (12:101).

9- Hz. Musa, halkına şöyle dedi: "...'Ey kavmim! Eğer Allah'a iman ettiyseniz, gerçekten (O'na) teslîm olan insanlar ise­niz O'na dayanın." (10: 84).

10- İsrail oğullarının asıl dini, dost ve düş­manlarının bildiği gibi, yahudilik değil İslâm'dı. Bu hakikat, Firavun'un boğulur­ken söylediği son sözlerinde kendini gös­terir: "... Nihayet boğulma kendisini ya­kalayınca (Fir'avn): 'Gerçekten İsrail oğullarının iman ettiğinden başka ilâh ol­madığına inandım, ben de müslümanlar-danımP dedi." (10: 90).

11- Bütün İsrail peygamberleri müslümandı ve onların hayat tarzı İslâm'dı. "Gerçek­ten Tevrat'ı biz indirdik, onda hidayet ve nûr vardır. İslâm olmuş peygamberler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi..." (5: 44).

12- Süleyman peygamber de aynı dine İnanı­yordu. Sebâ melikesi iman ettiği zaman şöyle dedi: "... 'Rabb'im, ben nefsime zulmetmişim. (Artık) Süleyman'la bera­ber, âlemlerin Rabbi Allah'a teslîm ol­dum,' dedi." (27: 44). (Mevdûdî, Sîreti Server-i Âlem, c. II, sh. 451-454.)

Yukarıda bahsedilen âyetlerde vurgulanan husus, Allah tarafından gönderilen gerçek ha­yat tarzının ne İsevîlik ne Musevîlik ne de Muhammedîlik olmadığı, ancak ve ancak peygamberler ve kutsal kitaplar tarafından tâlim edilen İlâhî emirlere teslim olmak oldu­ğu ve bu yolu hangi zaman ve mekânda kim kabul ederse etsin, aynı evrensel, ebedî ve ka­lıcı hayat tarzını kabul etmiş sayılacağı gerçe­ğidir. Bu yol Hz. Âdem'den, Son Peygamber Hz. Muhammed @'e kadar Allah'ın bütün el-Çİleri ve nebileri tarafından kabul ve tebliğ edilmiştir: "Rasûl, Rabb'inden kendisine indi­rilene iman etti, mü'minler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. 'O'nun elçilerinden hiçbirini di­ğerinden ayırmayız.' (dediler). Ve dediler ki: 'İşittik, itaat ettik! Rabbimiz, (bizi) bağışla­manı dileriz! Dönüş(ümüz) sanadır!" (2: 285).

Yukarıdaki âyette İslâm'ın Peygamber Hz. Muhammed @ tarafından getirilen hususi bir din olmadığı vurgulanır. Ve "müslüman" tâbirinin Hz. Muhammed <5) 'e tâbi olanlar ile sınırlanmadığı görülür. Bütün peygamberlerin dinleri her zaman İslâm'dı ve her devirde on­lara bağlı olanlar da müslümanlar olarak isimlendirildiler. Bununla beraber, bu inancın evrensel yönü Peygamber Hz. Muhammed @ tarafından ortaya kondu. O, kendisine inanan­ların zihninde İslâm inancının evrensel oldu­ğuna ve Allah tarafından bütün peygamberle­rine etnredildiğine dair hiçbir şüphe bırakma­dı (2:285). Bundan dolayı Hz. Muhammed @ genel ve evrensel din bağıyla İnsanlığın tek bir kardeşlik ve tek bir ümmet olduğu gerçe­ğini çok açık bir şekilde ortaya koydu. Onları farkh grup ve sınıflara tâbi tutanlar sabit fi­kirli kişilerdi. "İnsanlar bir tek ümmet idi. Al­lah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; anlaşmazlığa düştükleri ko­nularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber gerçekleri içinde taşı­yan kitâb indirdi..." (2: 213).

Kur'an, insan hayatının ilâhî nurun ışığı altın­da başladığını bildirir. Allah ilk insan Hz. Âdem'i yarattığında ona Hakk'ı vahyetmiş ve doğru yolu göstermişti. Hz. Âdem'in torunları uzun süre onun yolunda gitmişler ve hepsi de bir ve aynı ümmete bağlı kalmışlardı. Fakat sonraları yeni yollar ve sapık dinler icat et­mişlerdir. Onlara gerçek gösterildiği hâlde, sadece kendilerine ayrılan paydan ve verilen haktan daha fazlasını elde etmek için böyle yapmışlardı. Bu sapkın kimseleri kötülükle­rinden alıkoymak için Allah, onlara, gerçek 'Hak Yolu' gösteren peygamberler gönder­miştir. Bu peygamberler kendi adlarıyla anı­lacak yeni dinî topluluklar kurmak için gönderilmemişlerdir. Aksine onlar, doğru yoldan sapanları insanlığın ilk ve gerçek dinine ve insanın yeryüzündeki hayatına ilk başladığı zaman, Allah'ın hidayeti üzere kurulan tek ümmet hâline döndürmek için gönderilmişler­dir.

Yunus sûresinde şu ifadeler yer alır: "İnsan­lar, bir tek ümmetten başka birşey değildi, sonradan ayrılığa düştüler..." (10:19).

Enbiyâ sûresinde de şu ifadeleri görürüz: "İşte bu sizin ümmetiniz, bir tek ümmettir. Rabb'iniz de benim. Yalnız bana kulluk edin. (Ama insanlar) işlerini aralarında parçaladılar (Allah'tan gelen dîni parça parça ettiler, ayrı­lığa düştüler); hepsi (sonunda) bize dönecek­lerdir." (21:92-93).

Mü'minûn sûresinde de şöyle beyan edilir: "Ve işte sizin bu Ümmetiniz, bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb'inizim, benden korkun. Fa­kat işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitâblara ayırdılar. Her fırka kendi yanında bulunan (din veya kitâb)la sevinmektedir." (23: 52-53).

Bu âyetlerde bütün insanlığa şu anlatılır: Ger­çekte onlar bir ümmettirler ve kendilerine Al­lah'ın peygamberleri tarafından getirilen tek ve aynı dine sahiptirler. Ve bu inanç şudur: "Bütün insanların Rabbi Allah'tır. Bundan dolayı yalnız O'na ibadet edin." Ancak, geç­mişte insanlar bu inancı tahrifle yeni şeyler icad ettiler; kendi hevâ ve heveslerine tâbi ol­dular ve bunlarla amel ettiler. Bu durum so­nuçta sayısız ümmetlerin ve dinlerin doğma­sına yol açtı. (Mevdûdî, c. VII, sh. 172).

Fakat Allah'ın bütün peygamberleri aynı inanç, aynı din ve aynı mesaja sahip olmakla tek ve aynı ümmete aittiler. Diğer bir ifadey­le, İslâm bütün peygamberlerin ve onlara iman edenlerin gerçek ve evrensel dinin adı­dır. Hepsi de aynı Tevhid ve Âhiret inançları­nı getirdiler ve tebliğ ettiler. Diğer yandan, bütün diğer dinlerin çeşitli şekillerde tahrife uğramış olmaları 'tek ve değişmez' dinden sapmaların sonucudur. Her müslüman için Peygamber Hz. Muhammed (3)'den önce gön­derilen Allah'ın bütün peygamberlerine inan­mak imanın bir gereği olmuştur.

 

Ümmeti Meydana Getiren Unsurlar

 

Şu söylenebilir ki: İnsanoğlunun birliği, Kur'ân'da anlatıldığı şekliyle, insana herşey-den daha değerli gelen ve onu korumak için fertlerin ve ulusların herşeyini feda edebileceği hatta gerekirse ölebileceği belli prensipler, inançlar ve temel değerlerden oluşur. Bu bir­lik, prensibler, inançlar ve değerlerle karşılaş­tırıldığında önemsiz olan zaman, mekân, ulus, soy, ırk ve renk farkına isnat etmez. Ve bu önemsiz olan farklılıklar genel inanç ve de­ğerlerin karşısında bir anlam ifade etmez.

insanlar genel inanç ve prensiplere sahip ol­duğunda, farklı renk, ulus, zaman ve mekânlara ayrılsalarda, tek ümmete ve düşün­ceye mensupturlar. Bu durumda aynı his ve düşünceleri paylaşırlar. Ayrıca düşünce ve davranışlarını muhafaza etmek için her şeyi göze almaya hazırdırlar. Kur'ân'da bu durum konu edilerek şöyle denilir: "Rabb'in, Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetleri-ni almış ve onları kendilerine şahit tutarak: 'Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?' (demişti). 'Evet, (buna) şahidiz!' dediler. Kıyamet günü 'Biz bundan habersizdik!' demeyesiniz." (7:172).

Bu, bütün insanlığın tek ilâh olarak Rablerini tanıdığı ve aynı inançlarla tek bir ümmet ol­duğu başlangıç safhasıydı. Fakat, sonraları zaman geçtikçe insanlar inanç ve düşünceleri­ni değiştirmeye başladılar. Bu sebeple Allah, insanları doğru yola iletmek üzere peygam­berlerini gönderdi. Allah'ın nihai mesajı, en mükemmel şekliyle Peygamber Hz. Muham-med @ tarafından getirildi. Ve O, insanları aslî tek Allah inancına davet etti.

Kur'ân insanlara peygamberin dünya çapın­daki misyonunu şu sözlerle anlatır:

"(Ey Muhammedi) De ki: 'Ey insanlar! Ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Al­lah'ın elçisiyim. O'ndan başka ilâh yoktur. O, diriltir, öldürür. Gelin Allah'a ve O'nun ümmî peygamberi olan Elçisine inanın -ki o (peygamber) de Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır-, O'na uyun ki doğru yolu bula­şınız!" (7: 158).

A'râf sûresinin bundan önceki ayetinde ise peygamberin fonksiyonu anlatılır: "... O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzer­lerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar..." (7:157).

Kur'ân'ın bu âyetleri peygamberin şerefli misyonunu vurgular. Peygamber, İnsanları anlamsız ve gereksiz âdet ve geleneklerin yüklerinden, bâtıl ilâhlardan ve beşerî kanun ve kuralların bunaltıcı külfetinden kurtardı. Onları Rableri ve Yaratıcıları olan Allah'ın şeriatı altında topladı. Kötü ve murdar bir ha­yatın İçinde boğulmuşlardı; Peygamber onla­ra faziletli ve dürüst bir hayatı, iyi şeylerin faydalarını ve cehaletlerinden dolayı yaptıkla­rı kötü şeylerin zararlarını öğretti. Peygambe­rin misyonu insanları Rablerine temiz, muttakî bir hayata, hayra ve kendi faydalan için adalete getirmekti. Bu misyon Kur'ân'da tekrar tekrar anlatılmaktadır.

Hac sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım. İman edip salih ameller işleyenlere mağfiret ve bol rızık vardır. Âyetlerimizfi red ve iptal etmek için, onları kabul edenlere karşı) yarışa girenlere gelince, onlar da cehennemin halkıdır." (22: 49-51).

VeSebe' sûresinde de şu ayeti görürüz: "(Ey Muhammed!) Biz, seni ancak bütün insanlara bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler." (34: 28).

Hiç şüphe yok ki Hz. Peygamber @, vahyi öncelikle Araplara tebliğ etmişti. Onlar da bu mesajı dünyanın dört bir yanma ulaştırarak, insanlara Rabblerine olan görevlerini hatırlat­mışlar; onları iyi bir hayata, takvaya ve adale­te davet edip, kötülükten, günahtan ve doğru olmayan bir hayattan men etmişlerdi. Bu se­beple Peygamber Hz. Muhammed @ gerçek­te hayatın evrensel prensiplerini Öğreten ve bir dünya toplumunun temelini atan ilk insan­dı.

Bu prensiplerin ışığında, Hz. Peygamber @ başlangıçtan beri varolan aslî dini yenilemek ve tekrar gün ışığına çıkartmakla kalmayıp, Önceki peygamberlerin zamanında ümmet-i müslimin olarak bilinen bu topluluğu yeniden kurdu. Farklı kabilelerden, ailelerden ve din­lerden bu inancı kabul eden insanlar Hz. Pey­gamber @'in vasıtasıyla genel bir kardeşlik bağlan altında toplandılar. Ve Hz. Peygamber @ onları birbirlerinin destekçisi, yardımcısı ve dostları yaptı. Her birinin canı, malı ve ırzı aynı şekilde mukaddes ve tecavüzden masun­du; eşit hak ve sorumluluklara sahiplerdi. Şe­riat önünde kimsenin ayrıcalığı yoktu. Bu se­beple bu evrensel kardeşliğin bütün üyeleri eşit konuma getirilmiş oldu, İbni Zeyd'in rivayetine göre Hz. Peygamber @'in amcası Ebû Leheb bir gün kendisine; "Dinini kabul edersem kazancım ne olacak?" diye sordu. Hz. Peygamber @; "Diğer bütün iman sahiplerinin kazandıklarını kazanacaksı­nız." buyurunca Ebû Leheb; "Benim için (Hz. Peygamber'in amcası olması hasebiyle) bir ayrıcalık yok mu?" diye sordu. "Daha ne isti­yorsunuz?" karşılığına Ebû Leheb; "Bu din, beni diğer insanlarla eşit mi tutuyor?" diye bağırdı. (İbni Cerîr).

Kur'ân şu sözlerle akraba kayırmaya açıkça karşı durmuştur: "Kıyamet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size fayda vermez. (Allah) aranızı ayırır..." (60: 3).

Yakınlarının bir kimse üzerinde hiç bir fayda­sı olmayacaktır. Kişiye fayda verecek şey sa­dece imandır. Bu sebeple makûl olanı, dünye­vi ilişkiler ve bağların bu temeller üzerine te­sis edilmesidir. "Sizin dostunuz, ancak Allah, O'nun Elçisi ve namazlarını kılan, zekâtlarını veren, rükû'a varan mü'minlerdir. Kim Al­lah'ı, O'nun Elçisini ve mü'minleri dost tutar­sa, (bilsin ki) galip gelecek olanlar, yalnız Al­lah'ın taraftarlarıdır." (5: 55-56).

Ve Hucurât sûresinde şu ifadeleri görürüz: "Muhakkak mü'minler kardeştirler. Kardeşle­rinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki size rahmet edilsin." (49: 10).

Kur'an'daki bu ve benzeri pek çok âyet, dünyadaki bütün müslümanları evrensel bir aile­nin fertleri olarak ilân etmektedir. Böylesine gerçek bir kardeşlik dünyada hiç bir ideoloji­de ve herhangi bir dinde görülemez.

Hz. Peygamber @, İslâm kardeşliğinin bu meziyetlerini müteaddit defalar beyan etmiş­tir. Ebû Musa'nın rivayetine göre bazı kişiler Hz. Peygamber @'e hangi tip insanın daha dindar olduğunu sordular. Hz. Peygamber @: "Müslümanlara eliyle ve diliyle zarar ver­mekten kaçınan kişi" diyerek cevap verdi (Buhari).

Cerir b. Abdullah, Hz. Peygamber @'in: "Bi­rincisi namaz kılmak, ikincisi zekat vermek ve üçüncüsü bütün müslümanlar hakkında ha­yır dilemek üzere üç hususta kendisinden biat aldığını" nakleder (Buhari).

Abdullah b. Mesud Hz. Peygamber @ 'in şöy­le buyurduğunu rivayet eder: "Müslümana sövmek fısk (günah), ona karşı savaşmak ise küfürdür (imansızlıktır)." (Buhari).

Ebû Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber @: "Bir müslümana başka bir müslümanm canı, malı ve ırzı haramdır." bu­yurmuştur (Müslim, Tirmizî).

Ebû Said el-Hudrî ve Ebû Hureyre'nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuş­tur: "Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz, ona hakaret etmez. Bir kimse için bir müslüman kardeşini hakir görmesi kadar büyük bir kötülük yok­tur." (Müsned, Ahmed).

Sehi b. Sa'd es-Saidî'nin rivayetine göre Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Bir mü'minin cemaat ile münasebeti baş ile bede­nin irtibatı gibidir. Öyle ki, mü'min, cemaati­nin çektiği eziyeti, bir başın vücudun herhan­gi bir kısmındaki acısı gibi duyar." (Müsned, Ahmet).

Nu'man b. Bişr de Hz. Peygamber @'in şöyle dediğini rivayet eder: "Bütün mü'minleri bir­birlerine merhamette, muhabbette, lütuf ve atıfet hususlarında sanki bir vücut misali görürsün. O vücudun bir uzvu hastalanınca, vücûdun öbür azaları birbirlerini hasta âzânın elemine, uykusuzlukla, hararatle iştirake çağı­rırlar. Hasta uzvun elemini paylaşırlar." (Bu-hari ve Müslim).

Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Rasûlullah @'in şöyle dediğini rivayet eder: "(İslâm camiasında) mü'minİn mü'mine bağlılığı, taşlan birbirine kenetli (yalçın) duvar gibi (metîn)dir." Rasûlullah bunu söylerken, parmaklarım bir­birine kenetledi. (Buhari ve Müslim).

Abdullah b. Ömer'den rivayetle, Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Müslüman müslüma-nın kardeşidir; ne ona zulmeder, ne de onu terk eder. Kim bir müslümanm ihtiyacım gi-derirse Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir müslümanı musibetten kurtarırsa, Allah da onu kıyamette musibetten kurtaracaktır. Kim bir müslümanm ayıbım örterse Allah da kıya­met gününde onun ayıbını örtecektir." (Buha­ri ve Müslim).

Câbir b. Abdullah'dan rivayetle, Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Bir müslümana, ha­karete uğradığı ve namusuna dil uzatıldığı sı­rada yardım etmeyen kimse, ençok yardıma muhtaç olduğu sırada Allah'ın yardımını göremeyecektir. Yardımcı olana da, Allah en çok muhtaç olduğu anda yardım elini uzata­caktır." (Ebû Dâvud).

Ebû Bekre, Rasûlullah @'in Veda Haccı sıra­sında Mina'da îrâd ettiği hutbede şöyle bu­yurduğunu rivayet eder: "Ey insanlar! Aklını­zı başınıza toplayınız da benden sonra birbiri­nizin boynunu vuracak surette dalâlete, vah­şete düşerek (cahiliyet devrine) dönmeyi­niz!..." (Buhari ve Müslim).

Enes b. Mâlik'ten şöyle dediği rivayet edil­miştir: "Bir kere Rasûlullah @: '(Ey mü'min! Mü'min) kardeşine, ister zâlim olsun, İster mazlum olsun, yardım et!' buyurmuştu. Biri­si: 'Yâ Rasûlullah! Şu mazlum olan kişiye yardım edebiliriz. Fakat o zâlime nasıl nusrat ederiz?' diye sordu. Rasûl-i Ekrem: 'Zâlimin iki elinin üstünü tutarsın!' diye cevap verdi."

Câbir'in rivayetinde; "yardım edilen kişi zâlim ise müslüman kardeş o zâlimi zulmetmekten men etsin! Bu da zâlim için nusrattir" buyurulmuştur. (Buhari ve Müs­lim.)

Abdullah b. Amr, Rasûlullah @'in şöyle de­diğini rivayet etti: "Mü'minlerin kanı aynı de­ğerdedir. Mü'minler düşmanlanna karşı bir el (sıkılmış yumruk) gibidirler." (Ebû Dâvud).

Enes b. Mâlik, Hz. Peygamber @'den şu söz­leri rivayet eder: "Ben insanlarla, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Al­lah'ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye kadar savaşmakla emrolundum. Şayet onlar bu şe-hadetten sonra bizim kıblemize dönerlerse ve bizim kestiğimiz hayvanları yerlerse (zebh) ve bizim gibi ibadet ederlerse, yalnızca bize vermekle yükümlü oldukları hâriç, onların kanı ve malı bize haramdır. Bu durumda on­lar müslümanlarla aynı hak ve sorumluluklara sahiptirler." (Müsned-i Ahmed ve Neseî).

 

KISIM 2

 

EVRENSEL İSLÂM TOPLUMUNUN (ÜMMETİN) ÖZELLİKLERİ

 

Ümmetin Hususî Vasıfları

 

Bu ümmette, diğer toplumların aksine, fertle­rin görevleri Allah'a ve Rasûlüne iman, iba­detlerini îfâ, salih ameller içinde bulunmak, birbirlerine karşı müşfik ve yardımsever ol­makla bilmemekte; her bir fert, İslâm'ın me­sajını diğer insanlar arasında yaymakla mü­kellef tutulmaktadır. Ayrıca bu ümmetin mensupları iyiliği ve doğruluğu emretmek, kötülüğe ve adaletsizliğe mani olmak zorun­dadır. Bu ümmetin başta gelen görevi toplu­mu yeniden teşekkül ettirmek, hak ve adalet temeli üzerinde dünyanın diğer milletleri ile bir ilişki tesis etmektir. Bu ümmet diğer mil­letlerle işbirliği yaparak dünyadaki adaletsizliği, sadirganlığı ve zulmü durdur­malıdır.

Ümmetin bu görevleri Kur'an'da şu sözlerle ifade edilir: "Siz, insanlar için ortaya çıkarıl­mış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyliği emreder, kötülüğe mani olursunuz. Ve Allah'a iman edersiniz...." (3:110). "Böylece sizi vasat bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız..." (2:143).     

Bu âyetler müslüman ümmetin büyük ve aslî hedefini açıkça ifade eder. Her şeyden önce müslüman toplum, bu dünyada takvanın, ha­kikatin ve adaletin yaşayan şahitleri olmak zorundadır. Müslümanların, dünyanın en iyi ve en faziletli ümmeti hâline getirildiği ve bu bakımdan âdil toplumların vasıflarıyla dona­tıldığı kaydedilmiştir. Müslümanların hedefi bundan böyle salih amel işlemek, fazileti tesis etmek ve kötülüğü yok etmektir. Ümmet, bu gaye için fertleri arasında dayanışmayı kur­malıdır. Tevbe sûresinde bu husus şöyle ifade edilir: "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Rasûlüne itaat eder­ler..." (9:71).

Gerçekten iman edenlerin bu özellikleri mü­nafıkların özellikleriyle tezat teşkil eder. Bu iki grup, zahirde İslâm'a iman ve itaat bakı­mından benzer görünmelerine rağmen birbir­lerinden tamamen farklıdırlar. Farklılık onla­rın ahlâklarında, davranış, alışkanlık, eğilim ve düşünce şekillerindedir. Bir tarafta, İslâm'a inandıklarını söylemekten hiç bıkma­yan, fakat samimi imandan mahrum olan ve davranışları imanlarını yalancı çıkaran müna­fıklar vardır. Bunlar, üstündeki etikette 'misk' yazan, fakat içinde hem görünüşünden hem de yaydığı hoş olmayan kokusundan ko­laylıkla tanınan belli bir pisliği ihtiva eder. Diğer tarafta ise, içinde misk olan ve misk ol­duğu her yönden, görünüşü, kokusu ve diğer Özellikleriyle test edilebilen şişelere benzeyen gerçek mü'minler vardır. Dış görünüşteki 'İslâm' etiketi münafıklarla müslümanlan bir tek ümmetin mensupları yapmasına rağmen münafıkların gerçek özellikleri müslümanlar-dan o kadar farklıdır ki, bu ikisi aslında iki ayrı toplum oluşturur. Gerçekte, müslüman-lardan ayrı olarak, münafık erkek ve kadınlar aynı genel karakterlere sahip bir toplum teşkil ederler. Münafıklar tamamen Allah'tan uzak­tırlar; kötü amellerle meşgul olup hayırlı iş­lerden yüz çevirirler ve asla gerçek mü'min-lerle işbirliği yapmazlar; kısaca bunlar birbir­lerinin dostudurlar, kendilerini İslâm ümme­tinden saymazlar ve kendi başlarına ayrı bir topluluk oluştururlar. Bunların aksine, kadın erkek, gerçek mü'minler bir tek ümmeti teşkil ederler. Hepsi de salih amel işler ve kötülük­ten sakınırlar; gece ve gündüz Allah'ı zikre­derler ve bir an bile Allah'tan gafil olmazlar. Allah yolunda infak etme hususunda cömert­tirler. Ayrıca Allah'a ve Rasûlüne kayıtsız şartsız itaat ederler. Mü'minlerin bu genel özellikleri onları münafıklardan ayırarak on­ları bir ümmet yapar ve birbirlerinin dostu kı­lar. (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 210).

Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbir­lerinin yardımcısı ve dostudurlar; her zaman iyilik ve adalet şiarlarıdır. Başkalarının da iyi ve doğru yolda olmaları için gayret ederler. Kötülükten ve adaletsizlikten son derece nef­ret eder, başkalarının da kötülüklerden kurtul­maları için çalışırlar. Bu genel özellikler on­ları bir tek ümmet yapar. Bunların öncelik verdiği husus diğer insanları Allah yoluna ça­ğırmaktır: "(insanları) Allah'a çağıran, sâlih amel işleyen ve 'Ben müslümanlardanım' di­yenden daha güzel sözlü kim olabilir?" (41: 33). Böyle bir insanın sözü, sözlerin en de­ğerli derecesini kazanır ve sözün sahibini sa-lih bir insan olması için üç şeyle belli eder: Birinci olarak, bu kişi düşüncelerini kendi üzerinde odaklaştırmadan insanları Allah ger­çeğine davet eder. İkinci olarak, onun her ameli doğrudur ve onun sözleri ve davranışla­rı uyum içerisindedir. Ve Üçüncüsü, O kendi­sini tamamen Allah'ın iradesine teslim etmiş­tir. Bunun yanısıra İslâmî öğretileri kesin bir şekilde uygular. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1296).

Bu surenin önceki ayetleri (41:30-32) müslü­manlara Allah yolunda sebat etmelerini anla­tır ve bu yolu kabul ettikten sonra hiçbir aki­deye iltifat etmemeleri onları meleklerle refik yapar ve cennete girmelerine vesile olur. Söz-konusu âyet (41:33) müslümanlara salih amel işlemekten, başkalarını Allah yoluna davet et­mekten ve îslâm düşmanlarının büyük muha­lefetine rağmen kişinin müslümanlığını beyan etmesinden daha iyi ve daha yüksek mevki olmadığını anlatır. Gerçekte, bu insanlar din­lerini her şeyden üstün tutarlar, onun uğrunda herşeylerini feda ermeye hazırdırlar. Mü'min-ler aileleri arasında, evlerinde veya ülkelerin­de kaldıkları takdirde dinlerini yaşamayı güç veya imkânsız görürlerse, kendi arzularıyla bu değerli ve sevilen şeyleri terk ederek, inançlarını özgür bir şekilde yaşayabilecekleri başka bir bölgeye hicret ederler. "Kendilerine zulmedildikten sonra Allah uğrunda hicret edenleri, dünyada güzelce yerleştireceğiz, (onlara vereceğimiz) âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilseler! Onlar ki, sabrettiler ve Rab'lerine dayanmaktadırlar." (16: 41-42). Ankebut sûresinde de şöyle buyururun "Ey iman eden kullarım! Benim arzım geniştir, bana kulluk edin, (eğer bir şehirde bana kul­luk etmeniz mümkün değilse, bana rahatça kulluk edeceğiniz başka bir şehre göç edin). Her can Ölümü tadacaktır. Sonra bize döndü­rüleceksiniz. (O zaman) İman edip salih amel işleyenleri, cennette altlarından ırmaklar akan yüksek odalara kondururuz. Orada ebedî ka­lırlar. Çalışanların ücreti ne güzeldir! Onlar ki sabrederler ve (yalnız) Rab'lerine tevekkül ederler. Nice canlı var ki rızkını taşıyamaz, onları da,, sizi de rızıklandıran Allah'tır. O, işiten, bilendir." (29: 56-60).

Yukarıda meali verilen birinci âyet (29: 56) şunu îma eder: Yaşadığınız yerde Allah'a iba­det etmenin zorlaştığını hissediyorsanız, Al­lah'a hakkıyla kulluk edebileceğiniz bir başka yere gidebilirsiniz. Çünkü Allah'ın arzı geniş­tir. Yurdunuza ve ülkenize değil, Allah'a iba­det etmelisiniz. Bu, asıl önemli olan şeyin ül­ke veya ulus olmadığını, fakat Allah'a kulluk etmek olduğunu gösterir. Şayet herhangi bir zamanda vatan, ulus ve aile sevgisi ile Allah'a ibadet çatışırsa, işte bu bir mü'min için bir imtihan başlangıcıdır. Böyle bir durumda hakkıyla iman eden bir kimse ulus, vatan ve aile sevgisini bir kenara bırakıp Allah'a ibade­ti seçmelidir. Gerçekten iman etmediği hâlde mü'min olduğunu söyleyen kimse İse, inancı­nı bir tarafa atıp ülkesi, ulusu ve ailesine bağ­lı kalacaktır. Bu âyet açıkça, hakkıyla iman eden bir mü'minin esir olabileceğini, fakat asla belirli bir vatana veya ulusa tapan bir kimse olamayacağını göstermektedir. Onun için Allah'a kulluk; uğrunda herşeyini feda edebileceği, fakat onu hiçbir şeye feda ede­meyeceği, hayatının en değerli gayesidir.

Yukanda meali verilen ikinci âyet (29:57) ise şunu vurgular: Dünya hayatına fazla heves edilmemelidir, çünkü er veya geç herkes öle­cektir. Hiç kimse bu dünyaya sonsuza kadar yaşamak için gelmemiştir. Bu sebeple, bir insanın asıl gayesi hayatı kurtarmak değil, ima­nını nasıl koruyacağı ve Allah'a kulluğun ge­reklerini nasıl yerine getireceğinin öğrenilme-sidir. Kişi eninde sonunda Allah'a dönecektir. Şayet bir kimse hayatını kurtarmak uğruna inancını kaybederse, Öbür dünyada akıbeti hüsran olacaktır. Fakat inancı uğruna hayatını kaybederse, mükâfatı cennet olacaktır. Bu se­beple, insanlar sadece, Allah'a döndürüldük­lerinde yanlarında ne götürecekleri konusun­da çaba ve gayret sarfetmelidirler. Yaşamak uğruna feda edilmiş bir iman mı, yoksa iman uğruna feda edilmiş bir hayat mı götürülecek­tir?

Üçüncü âyette (29:58) anlatılan gerçek şudur: Şayet iman ve dürüstlükten dolayı dünyevî nimetlerden mahrum kalınmış ve dünyevî açıdan bakıldığında kayba uğranılmış görünü­yorsa, şundan emin olunmalıdır ki, bu mahru­miyet ve kayıplar telafi edilecek hatta daha mükemmeliyle mükâfatlandırılacaksınız.

Yukarıda meali verilen dördüncü âyet ise şu­nu anlatır: Mü'minler türlü sıkıntı, zorluk, zülüm ve belâlar karşısında bile imanlarında sebat ederler, mü'min olmanın sonuçlarına katlanırlar ve asla geri dönmezler. Onlar imandan dönerlerse elde edecekleri fayda ve menfaatlerin farkındadırlar, fakat bunların cazibesine kapılmazlar. Onlar kâfirlerin ve doğru yoldan sapanların bu dünyada elde et­tikleri servet ve şöhreti görmelerine rağmen bunlara tenezzül etmezler. Onlar servetlerine, ticaretlerine ve kabilelerine değil, Rablerine güvenip dayanırlar. Sadece Rablerine tevek­kül ettikleri için dünyevî zenginliklerine bak­maksızın, imanları uğrunda her güçle savaş­maya, her tehlikeye göğüs germeye ve iman­ları gerektirirse yurtlarını bile terketmeye ha­zırdırlar. Rablerinin, imanlarının ve işledikle­ri salih amellerinin mükâfatını zayi etmeyece­ğinden emindirler ve O'nun bu dünyada da muttaki, salih kullarına yardım edeceğine, âhirette ise onlara en güzel mükâfatlan bahşe­deceğine inanırlar.

Ve yukarıda meali verilen son ayet (29:60) ile, mü'minlere, hicret ederken hayatları ve geçimleri için de endişe etmemeleri anlatıl­maktadır. Çünkü bütün canlıların rızkını ve­ren Allah'tır; karada, denizde ve havada yaşa­yan hiç bir canlı rızkını beraberinde taşımaz. Allah onların hepsini rızıklandırır. Onlar ne­reye gitseler Allah'ın lûtfuyla rızıklarını bu­lurlar. Bu yüzden, onlar imanları sebebiyle yurtlarınızdan ayrılmak zorunda kaldıklarında karınlarını doyuracak bir şey bulamayacakları gibi bir endişeye kapılmazlar. Allah sayısız yaratığı rızıklandırdığı gibi onları da nzıklan-dıracaktır. (The Meaning of the Qur'ant c. IX, sh. 174-175).

Aynı şeyleri Hz. İsa da havarilerine öğretip tebliğ etmiştir: "Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez; çünkü ya birinden nefret eder ve öte­kini sever, yahut da birini tutar ve Ötekini hor görür. Siz Allah ve Mammon'a (hırs veya ser­vet tanrısı) kulluk edemezsiniz. Bunun için size diyorum: Ne yiyeceksiniz, yahut ne içe­ceksiniz diye hayatınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için de kaygı çekmeyin. Hayat yiyecekten ve beden giyecekten daha üstün değil midir? Gökte uçan kuşlara bakın, onlar ne ekerler, ne biçerler, ne de ambarlara top­larlar; ve semavî Babanız onları besler. Siz onlardan daha değerli değil misiniz? Ve siz­den kim kaygı çekmekle boyunun ölçüsüne bir arşın katabilir? Ve niçin esvaptan Ötürü kaygı çekiyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüklerine iyi bakın; ne çalışırlar, ne de iplik eğilirler; size derim: Süleyman bile, bü­tün izzetinde bunlardan biri gibi giyinmiş de­ğildi. Fakat bugün mevcut olup yarın fırına atılan kır otunu Allah böyle giydirirse, sizi daha çok giydirmez mi, ey az imanlılar? İm­di: Ne yiyeceğiz? yahut: Ne içeceğiz? yahut Ne giyeceğiz? diye kaygı çekmeyin. Çünkü Milletler (İsrail kavminden gayri olan bütün milletler) bütün bu şeyleri ararlar; çünkü semavî Babanız bütün bu şeylere muhtaç ol­duğunuzu bilir. Fakat önce onun melekûtunu *e salâhını arayın; ve bütün bu şeyler size ar­tırılacaktır. Bundan dolayı, yarın için kaygı çekmeyin; zira yarınki gün kendisi için kaygı çekecektir. Kendi derdi güne yeter." (Matta İncili, Bab 6: 24-34).

Kur'ân ve İncil'de yer alan bölümlerin arka planı aynıdır. Hakkın tebliğ edilmesi sırasın­da her zaman hak yolcusunun, maddî dünya­nın imkânlarını hiç gözönünde bulundurmak-sızın, hayatını sadece Allah'a emanet edip te­vekkül edeceği an gelir. Bu durumlarda gele­cek endişesi taşıyanlar, hayat teminatı ve fi­zik garantisi arayanlar hiç bir şey yapamazlar. Gerçekte bu şartlar ancak her türlü tehlike karşısında korkusuzca gayret ve çaba göste­renler ve hatta hayatlarını tehlikeye atmaktan çekinmeyenler tarafından değiştirilir. İşte bu fedakârlıklar sayesinde Allah'ın kelâmı yüce­lir ve diğer bütün kelâm ve akideler onun önünde boyun eğer. (Mevdûdî, a. g. e., c. IX, sh. 176).

 

Mü'minler Ve Kâfirler Arasındaki İlişkinin Yapısı

 

Mü'minler birbirlerine iman bağıyla bağlı tek bir hiziptir ve imanları uğruna herşeylerini fe­da etmeye hazırdırlar: "... (Onlar) Mü'minle-re karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaz­lar..." (5:54).

Kâfirler ise mü'minlerin karşısında farklı bir hiziptir. Kur'ân, aralarındaki ilişkinin yapı­sından şu sözlerle bahseder. "Mü'minler, mü'minleri bırakıp, kâfirleri dost edinmesin­ler. Kim böyle yaparsa Allah ile dostluğu kal­maz..." (3: 28). Nisa sûresinde yer alan âyet de şu mealdedir: "Ey iman edenler! Mü'min­leri bırakıp kâfirleri dost tutmayın! Allah'a, aleyhinizde olacak açık bir delil vermek mi istiyorsunuz?" (4:144). Tevbe sûresinde de şu mealde bir âyet yer almaktadır: "Yoksa siz, Allah içinizden cihad eden ve Allah'tan, Rasûlünden ve mü'minlerden başkasmı ken­disine sırdaş edinmeyenleri bilmeden, bırakı­lacağınızı mı sandınız?..." (9:16).

Bu âyetin açık ifadesi şudur: Şimdi siz tslâmı kabul ettiniz. İslâm'ı gerçek mü'minlerin gay­retleriyle ülkede hâkim güç hâline geldiği için değil, Hakk'ın nzası ve iradesi onda olduğu için kabul etmiş olduğunuzu ispatlayacak im­tihan konusunda inandırıcı bir delil getirmek mecburiyetindesiniz. Canınızı, malınızı, ya­kınlarınızı ve sizin için değerli olan herşeyi Allah nzası için ve O'nun yolunda feda etme durumunda hazır olmanız, bu konuda verece­ğiniz imtihanın Özünü teşkil eder. İşte ancak o zaman, gerçek mü'minler olarak kabul edile­ceksiniz. (Mevdûdî, a. g. e., c. IV, sh. 181).

Yine aynı sûrede şu ifadelerin yer aldığım gö­rüyoruz: "Ey mü'minler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşleri­nizi velîler edinmeyin. Sizden kim onları velî tanır (dost tutarsa)sa işte zâlimler onlardır. (Ey Muhammedi) De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ak­rabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticâret(iniz), hoşlandığınız mes­kenler, size; Allah'tan, Rasûlünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, o halde Allah enirini getirinceye kadar gözetle­yin (başınıza gelecekleri göreceksiniz)! Al­lah, fâsıklar güruhunu (yoldan çıkmış toplulu­ğu doğru) yola iletmez." (9: 23-24).

Bu âyetler açıkça mü'minlerin, Allah'ın yolu­na inanmayanlarla müttefik ve dost olmama­ları gerektiğini ortaya koyar. Hatta bu kişiler babalan, kardeşleri ve en yakınları bile olsa ve zenginlikleri, mallan veya sürmekte olan ticaretleri onları Allah yolundan alıkoymama-hdır. Bütün bunlar kendilerini Allah yolundan alıkoyuyorsa onlan Allah ve Rasûlü'nün uğ­runa terk etmelidirler.

Kur'ân, mü'minlere İbrahim aleyhisselâmı örnek verir: "İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misâl var; onlar, kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklannızdan uza­ğız. Sizi(n taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah'a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirrmştir.'..."(60:4).

Buna göre, Allah'ın düşmanları mü'minlerin de düşmanıdırlar ve onlar mü'minlerden nef­ret ederler. Dolayısıyla, mü'minler, Allah'tan bağışlanmak dilemedikçe ve O'nun yoluna geri dönmedikçe kâfirlerle ilişkilerini ebediy-yen kesmelidirler. Bu durumda mü'minler Allah'ın merhametine nail olarak, sevgi ve kardeşlik bağlarıyla birbirlerine bağlanmış olacaklardır. Bu, bizim kötülüğe ve inkarcılığa karşı düşmanlığımızı ve nefretimi­zi gösterir. Tevbeyle Allah'ın sınırlarına dön­meleri, insanların bu husustaki tek çıkar yol­landır. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1532, not. 5414).

Mümtehine sûresinin ilk âyeti de aynı konu­dadır: "Ey iman edenler! Benim de düşma­nım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr et­tikleri, Rabb'iniz Allah'a inandığınızdan dola­yı Rasûlü ve sizi (yurdunuzdan sürüp) çıkar­dıkları hâlde siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Eğer benim yolumda cihad etmek ve benim rızâmı kazanmak için çıktınızsa, içinizde on­lara sevgi (mi) gizliyorsunuz? Oysa ben, sizin gizlediğniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bili­rim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur." (60:1).

Aynı konu çerçevesinde Mücâdele sûresinde de şu ifadeler yer almaktadır: "Allah'a ve ahi-ret gününe iman eden bir kavmin babalan, oğullan, kardeşleri veya aşiretleri de olsa, Al­lah'a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. Onlar o kimselerdir ki, Al­lah kalblerine iman yazmış ve onlan kendin­den bir ruh ile (kalb nuru veya Kur'an ile) desteklemiştir..." (58: 22).

Bu âyette, usûl itibanyle iki hususa değinil­miştir. Usûl bakımından, hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimsele­re sevgi beslemek gibi iki zıt tavnn bir kişide aynı anda bulunmasmm imkânsızlığıdır. Mut­lak olarak bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasûlü'nün düşmanlarına sevgi beslenmesi düşünülemez. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı zamanda sevemez. Dolayısıyla mü'mİnlik id­diasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkisini sürdü­rüyorsa, onun mü'minlik iddiası şüpheyle karşılanmalıdır. Bir yanda müslüman olduğu­nu söyleyip, diğer yanda İslâm düşmanlarıyla dostluklarını sürdürenler nefis muhasebesi yapmalı ve kendilerinin ne olduğunu tesbit et­melidirler. Yani mü'min mi, münafık mı ol­mak istiyorlar, buna karar vermelidirler. Şa­yet dürüst kimselerse, bunun ahlâkî bakımdan iki yüzlülüğün en aşağı tabakası olduğunu an­layacaklardır. Sonuçta da, aynı anda iki gemi­de yolculuk etme çabalarından vazgeçmeli­dirler. İman, onlardan şu iki şeyden birini ter­cih etmelerini ister. Gerçekten mü'min olmak istiyorlarsa, İslâm'a zarar veren her türlü iliş­kiyi kesmelidirler; fakat ilişkileri onlar için İslâm'dan daha önemli ise, bu defa mü'minlik iddialarından vezgeçmelidirler.

Kur'ân bu konuda, hakkıyla iman edenleri ör­nek verir. Onlar mallarım, mülklerini, zengin­liklerini ve akrabalannı Mekke'de bırakarak, imanlannı korumak için Allah'ın Rasûlü ile Mekke'den Medine'ye hicret etmişlerdi. Bedir ve Uhud savaşlan onlann kâmil mânada ima­na sahip olduklarını ispatladı. Onlar, Allah ve Rasûl'ünü mal ve müklerinden ve aralannda kan bağı bulunan akrabalarından daha aziz bildiler. Onlar, Allah'ın ve Rasûlü'nün uğruna kendi kabileleri ve en yakınlanyla savaşmak­tan asla çekinmediler.

Bedir Savaşında Ebû Ubeyde, babası Abdul­lah b. Cerrah'ı; Mus'ab b Umeyr, kendi kar­deşi Ubeyd b. Umeyr'i ve Hz. Ömer, amcası Hişâm b. Mugîre'yi öldürmüştür. Hz. Ebu Be­kir ise oğlu Abdurrahman ile çarpışmaya ha­zırlanırken Hz. Ali, Hamza ve Ubeyde b. el-Hâris en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Ve-lid b. Utbe'yi öldürmüşlerdir. Hz. Ömer, Be­dir esirleri hakkında Rasûlullah @'e; "Yâ Rasûlullah, bunlar seni yalanladılar, yurdun­dan çıkardılar ve seninle savaştılar; boyunlannı vur" teklifinde bulunmuştur. Aynı savaşta Mus'ab b. Umeyr'in kardeşi Ebû Aziz b. Umeyr esir düşmüştü. Ensardan bir sahabenin onu bağladığını gördüğünde Mus'ab; "Onu sıkı bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla fidye verir" demiş­ti. Bunun üzerine kardeşi Ebû Aziz; "Karde­şim olmana rağmen nasıl böyle konuşursun" diye söylendiğinde Mus'ab; "Şimdi sen be­nim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni şu anda bağlayan kimsedir" diye cevap ver­miştir.

Yine Bedir savaşında Hz. Peygamber @'in damadı Ebû'l-As esir düştüğünde hiç kimse kendisine özel bir muamelede bulunmamış, diğer esirlere nasıl davranılmışsa aynı şekilde davranmışlardır. İşte böylece ihlaslı mü'min-lerin nasıl davrandıkları ve Allah'ın dinine nasıl bağlı oldukları gerçek bir şekilde sergi­lenmiştir. (Sîret-i Server-i Alem, c. II, sh. 466-467).

Deylemî, Hz. Mu'az'dan mervî olarak Rasûlullah @'ın şu duasını nakleder: "Ey Al­lah'ım! Bana bir fâcirin, bir fâsıkm bir şey ih­san etmesine izin verme ki, kalbimde ona kar­şı bir sevgi meydana gelmesin! Çünkü sen, inzal ettiğin vahiyde; 'Allah'a ve âhiret günü­ne iman edenlerin, Allah ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin' diye bu­yurdun!"      .

 

İmân, Hiç Kimse İçin Terkedilemez

 

Bütün bu izahlardan anlaşılacağı gibi, iman, herhangi bir kimse veya herhangi bir şey uğ­runa feda edilemez.

Lokman sûresinde yer alan âyette bu husus net olarak ifade edilmektedir: "Biz insana, ana babasını tavsiye ettik. Anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek (karnında) taşımıştır. (Ona gebe kaldığından itibaren tâ doğuncaya kadar günden güne güçsüzleşmiş, ağırlaşmış­tır). Onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur. (Bunların hepsi, güç şeylerdir. Onun için biz insana): 'Bana ve ana baba­na şükret, dönüş banadır.' (diye öğüt verdik). Eğer onlar seni, hakkında bir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonra dönüşünüz banadır; (o zaman ben) size yap­tıklarınızı haber vereceğim." (31:14-15).

Ve yine Ankebut sûresinde benzer ifadeleri görüyoruz: "Biz insana, ana babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik. Eğer onlar seni, (gerçek­liği) hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, (bu hu­susta) onlara itaat etme..." (29: 8).

Müslim, Tirmizî, Ahrned, Ebû Dâvud ve Neseî'den rivayet edildiğine göre bu ayet Hz. Sa'd b. Ebî Vakkâs hakkında nazil olmuştur. O, İslâm'ı kabul ettiğinde 18-19 yaşlannday-dı. Annesi Hamne bintü Süfyân b. Ümeyye (Ebû Süfyân'ın yeğeni), oğlunun müslüman olduğunu öğrendiğinde şöyle dedi: "Sen Mu-hammed'i terk etmedikçe ne bir şey yiyip içe­ceğim, ne de bir gölgede oturacağım. Madem ki Allah'ın emrine göre annenin haklan en öncedir, o zaman bana isyan edersen, aynı za­manda Allah'a isyan etmiş olursun." Hz. Sa'd çok üzülmüştü, gelip bütün olanları Hz. Pey­gamber @'e anlattı. Bunun üzerine yukarıdaki âyet nazil oldu. Âyetin vurgulamak istediği nokta şudur: Allah'ın yaratıkları arasında ana babamn hakları en üst seviyededir. Ancak ana baba evladlanm şirke zorlarlarsa onlara itaat edilmemelidir. "Eğer onlar seni ortak koşma­ya zorlarlarsa" ifadesi, onların herhangi birin­den veya her ikisinden gelecek baskının da reddedilmesi gerektiğini vurgular. Sonraki "hakkında bir bilgin olmayan bir şeyi" ifadesi de dikkate değer. Bu ana babaya itaat etme­mek için mâkul bir delil oluşturur. Aileler, çocuklarının kendilerine hizmet etme, saygı gösterme ve meşru şeylerde itaat etmeleri ko­nusunda mutlak haklara sahiptirler. Fakat, onların bir kişiyi körü körüne, gerçeklerden habersiz bir şekilde itaate zorlama hakları yoktur. Dolayısıyla bir kimsenin, sadece ana babasının dini olduğu için, onların dinine tâbi olmasının hiçbir sebebi yoktur. Şayet çocuk­lar ana babalarının bâtıl bir dinde olduklarını farkederlerse, o dini terk etmeleri ve hak dine tâbi olmaları gerekir. Hatta ana baba her tür baskıyı uygulasa da bâtıl olduğunu anladıkla-fj o yanlış yolu takip etmemelidirler. Din hu­susunda ana babaya bile böyle muamele yapı­labiliyorsa, diğer insanlara karşı da aynı tavır gösterilmelidir. Doğru yolu takip ettiğinden emin olunmadığı müddetçe hiç kimse itaat edilip yolundan gidilmeye lâyık değildir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IX, sh 144).

Yine aynı sûrede şu ifadeleri görüyoruz: "Kâfirler, mü'minlere: 'Siz bizim yolumuza uyun, (eğer bu hareketiniz hatâ ise) sizin gü­nahlarınızı biz taşırız' dediler. Oysa kendileri, onların günahlarından hiç bir şey taşıyacak değillerdir. Onlar tamamen yalancıdırlar. On­lar, kendi yüklerini (ağır günahlarını), kendi yükleriyle beraber başka yükleri (başkalarını kandırıp saptırmalarının vebalini) de taşıya­caklar ve elbette uydurdukları şeylerden kıya­met günü sorulacaklar (hesaba çekilecek­leridir." (29:12-13).

Kâfirler şöyle iddia ederler: "Öldükten sonra dirilme olmayacak, âhiret ve Hesap günü gibi şeylerden bahsetmek anlamsızdır. Fakat in­sanların yaptıklarından hesaba çekilecekleri bir öte dünya olduğunu kabul etsek bile, biz sizin günah ve cezanızı yükleneceğimize söz veriyoruz. Onun için siz tasalanmayın, bizi dinleyin, Muhammed'in dininden vazgeçin ve atalarınızın dinine dönün."

Rivayet edilen hadîslere göre Kureyş'in ileri gelenlerinden birçoğu başlangıçta İslâm'ı ka­bul eden kimselere böyle tavsiyelerde bulu­nuyorlardı. Âyet-i kerîmede bu kâfirlere şöyle hitap edilir: "Hiçbir günahkâr, başkasının gü­nah yükünü yüklenmez." (53: 38).

Bir kimsenin, Allah'ın huzurunda, başka biri­sinin günahını yüklenmesi ve böylece asıl gü­nahı işleyeni cezadan kurtarması mümkün de­ğildir. Çünkü orada herkes kendi yaptıkları-

nın hesabını verecektir. Hatta böyle olabilece­ğini kabul etsek bile, kâfirleri cezalandırmak için alev alev yanıp hazır bekleyen cehenne­mi görünce, hiçkimse dünyada verdiği sözün­de durmaya cesaret ve cüret gösteremeyecek­tir.

 

Kâfirlerin Bağışlanması İçin Dua Etmek Haramdır

 

Mü'minler ile kâfirlerin ilgi ve meşguliyetleri birbirlerinden çok farklı olup genellikle hiç bir ortak yanları yoktur. Bu sebeple kâfirlerin bağışlanması yolunda dua etmek mü'minlere yasaklanmıştır. Bu konuda Tevbe sûresinde şöyle denilmektedir: "Akraba bile olsalar, ce­hennemin halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah'a) ortak koşanlar için mağfiret dile­mek; ne peygamberin, ne de mü'minlerin ya­pacağı bir iş değildir." (9:113).

Bir insanın affedilmesini istemek iki şeyi ifa­de eder: Birincisi, ona sevgi ve yakınlık duy­mak, ikincisi ise onun affedilmeye lâyık oldu­ğuna inanmak. İtaatkâr ve vefakâr olduğu hâlde, günahkâr olan bir kimse için böyle şeyler istemek ve dilekte bulunmakta bir beis yoktur. Fakat, isyankâr olduğu açıkça belli olan ve bu tutumunu gizleme ihtiyacını duy­mayan kimseye sevgi beslemek, ona karşı sempati duymak ve kendi sadakatimizi şüp­heye düşürecek bir yaklaşımla bu kimsenin durumunun affedilebilir bir husus olduğunu düşünmek bir kere prensip olarak temelden yanlıştır. Yakın akrabalarımızdan dahi olsa müşrik kimselerin affedilmeleri için duada bulunacak olursak, bu tip suçların işlenmesini de teşvik etmiş oluruz. Çünkü bu tutum, akra­balık bağlarımızı, Allah'a karşı beslediğimiz sadakat ve samimiyetten daha değerli ve üs­tün kabul ettiğimiz, Allah'a ve O'nun Yoluna duyduğumuz sevginin bütünüyle saf ve katı­şıksız olmadığı anlamlarına gelir. İsyan­kârlara karşı duyduğumuz bu sevgi aynı za­manda, diğer suçlular cehennem ateşine atılır­ken, Allah'ın, âsi olan yakınımıza farklı muamelede bulunarak bağışlamasını arzuladığı­mız anlamına da gelmektedir. Açıktır ki bü­tün bunlar sadakat ve samimiyete aykırıdır. İman, Allah'a ve O'nun yoluna olan sevgimi­zin kesinlikle saf olmasını ve Allah'ın dostu­nun bizim dostumuz, düşmanının da bizim düşmanımız olmasını gerektirir. Allah'ın, "... (Allah'a) ortak koşanlar için mağfiret dileme­yin" dememiş olması, bunun yerine, "... (Al­lah'a) ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de mü'minlerin yapacağı bir iş değildir." diyerek ikazda bulunması şuna işaret eder: Kâfirlere, müşriklere sempati duymak ve onların suçlarını bağışlanabilir ka­bul etmek doğru bir davranış değildir. Bu ko­nuda Allah'tan herhangi bir affın geleceği de ümit edilmemelidir.

 

Herkesle Kurulacak İlişkilerin Yapısı

 

Bu hususta kâfirlere, sadece imanı konularda sempati duyulmasının yasaklandığına iyice dikkat edilmesi gerekir. însanî ilişkilere ge­lince ki, bu da kişinin kendi akrabasmının haklarını gözetmesini, sevgi beslemesini, sempati ve merhamet hislerini taşımasını ve onlara karşı dostane duygulara sahip olmasını gerektirir ve kesinlikle yasak değildir. Aksine bu tür davranışlar bir fazilet olarak kabul edi­lir, îster mü'min ister kâfir olsun, bir akraba­mıza karşı bütün dünyevî vazifelerimizi yeri­ne getirmemiz gerekir; onun derdine ortak ol­malı, muhtaç ve yetim olanlarına destek sağ­lamalı, hasta ve yaralı olanlarına, müslüman olup olmadıklarına bakmaksızın olabildiğince yakınlık ve ilgi göstermeliyiz. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 235-236).

Kur'ân bu konuda İbrahim peygamberi misâl gösterir: "İbrahim'in babasına dua etmesi, sa­dece ona yaptığı bir vaadden ötürü idi. Fakat onun bir Allah düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İb­rahim, çok içli ve yumuşak huylu idi." (9:114).   İbrahim  aleyhisselâm  babasına "...Senin için Rabbimden mağfiret dileyece­ğim. Çünkü Rabbim bana karşı pek lûtufkârdır" (19: 47), "Ve sapanlardan olan babamı da bağışla. (Kulların) diriltilecekleri gün, beni utandırma! O gün ki, ne mal, ne de oğullar fayda vermez." (26: 86-88) ve "... Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah'tan (gelecek) hiç bir şey(i önle-mey)e gücüm yetmez..." (60: 4) diye söz ver­diğinden dua etmişti. Çünkü Hz. İbrahim va­tanından ayrılırken babasına vaatte bulun­muştu. Hz. İbrahim'in babasının affedilmesi için kullandığı ifade ve tonun bile çok ihtiyat­la seçilmiş olduğuna dikkat edilmelidir. Fa­kat, İbrahim aleyhisselâm, kendisi için duada bulunduğu ve affını istediği şahsın, açıkça Allah'a karşı gelmiş bir âsi ve O'nun Yo-lu'nun amansız bir düşmanı olduğunu farke-dince artık onun hakkında ihtiyatlı bir üslûpla da olsa dua etmekten bizzat kaçınmış ve Al­lah'tan ona gelecek herhangi bir şeyi önleme gücüne sahip olmadığım açık ifadelerle ilân etmiştir. Hatta bu kimse, kendisini sevgi ve ihtimamla besleyip büyüten babası dahi olsa bu durum değişmedi. Bu âyetler, inananlarla inanmayanlar arasındaki olması gereken iliş­kiyi ortaya koyar. İnsanî dostluk ilişkileri, sevgi beslemek, merhamet ve şefkatle mua­mele herkese karşı sürdürülebilir. Fakat buna rağmen kâfir ve müşrikler birer muhalif ola­rak telakki edilir ve imanî konularda onlarla herhangi bir uzlaşmaya varılamaz.

 

Kâfirlerle Yakın İlişki Kurulamaz

 

Müslümanlar inanmayanlarla ne evlenebilir ne de onlardan miras alabilir. Çünkü onlar apayrı insanlardır. "...Eğer onların (gerçek­ten) inanmış olduklarını anlarsınız, onlan kâfirlere döndürmeyin. Ne bu(kadı)nlar onla­ra helâldir; ne de onlar bunlara helâl olur..." (60:10).

Bakara sûresinde ise şu ifadeleri görürüz: "Allah'a ortak koşan kadınlarla, onlar iman edinceye kadar, evlenmeyin. (Allah'a ortak koşan kadın), hoşunuza gitse dahi, mü'min bir cariye, müşrik (olan hür) bir kadından da­ha hayırlıdır. Müşrik erkekler de iman edin­ceye kadar, onlarla (kadınlarınızı) evlendir­meyin. (Allah'a ortak koşan hür bir erkek) ho­şunuza gitse dahi, mü'min bir köle, müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. (Zira) onlar ateşe çağırıyorlar. Allah ise, izniyle cennete (gir­meye) ve mağfirete çağırıyor..." (2: 221).

Mü'minlerin müşriklerle evlenmelerinin ya­saklanmasının sebebi "onların cehennem ate­şine" çağırmasıdır. Yani bu tür ilişkiler nıü'minleri şirk yollarına yöneltebilir. Çünkü eşler arasındaki ilişki sadece cinsî değil, aynı zamanda ruhî ve kültürel bir ilişkidir. Müslü­man bir eşin müşrik bir eşi etkileyip onu, ai­lesini ve çocuklarını şirk yollarına düşürmesi de aynı derecede mümkündür. Büyük bir ihti­malle böyle bir evliliğin sonucu olarak, aile içerisine İslâmî ve gayri İslâmî bir hayat tarzı yerleşecektir. Bir gayri raüslim bunu kabul edebilir, ancak bir müslüman kabul edemez. İslâm'a samimi olarak inanan bir kimse, sade­ce kendi nefsini tatmin etmek için böyle bir riske atilamaz. Aksine, kendisini veya en azından çocuklarını küfre, isyana ve şirke gö­türebilecek bir şeyi yapmaktansa arzularını bastırmayı tercih eder. Aynı şekilde inanan ve inanmayan birbirinin vârisi olamaz.

Usâme b. Zeyd tarafından Rasûlullah @'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Müslüman kâfire; kâfir de müslümana mirasçı olamaz." (Buhari, Müslim, Ahmed, Neseî, Tirmizî, İb-ni Mâce ve Ebû Dâvud). Abdullah b. Amr'ın rivayetine göre, Rasûlullah @: "iki millet ehli birbirine mirasçı olamazlar." buyurmuştur. (Ebû Dâvûd ve İbni Mâce. Tirmizî, Câbir'den rivayet etmiştir).

 

İslâm Ümmetinin Mahiyeti

 

Bu prensipler üzerine kurulmuş bir hizib di­ğer milletlerden oldukça farklı eşsiz bir mil­lettir. Aslında buna, teknik olarak bu terimin her zaman kullanıldığı anlamıyla millet denemez; bu nedenle Kur'ân bu terimin mahiyeti­ni ve önemini vurgulamak için farklı kelime­ler kullanmıştır. Aşağıdaki meali verilen âyetlerde ümmet in eş anlamlısı olan hizip kelimesi kullanılmıştır. Mâide sûresinde şu ifadeleri görürüz: "Kim Allah'ı, O'nun Elçisi­ni ve mü'minleri dost tutarsa (bilsin ki) galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın taraftarları (hizbi)dir." (5: 56). Mücâdele süresindeki âyet ise şu mealdedir: "Allah'a ve ahiret gü­nüne iman edenler... İşte onlar, Allah'ın hiz-bi(partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbi(partisi)dir." (58: 22).

Bu âyetlerin her ikisinde de, Kur'ân, kendisi­ni tamamen Allah'ın hizmetine adamış toplu­luk anlamına gelen Hizbullah (Allah'ın hizbi) kelimesini kullanmıştır. Uluslar ırk ve soy te­meline göre oluşur, ama hizipler (partiler) ise ilkeler esasına göre kurulur. Bundan dolayı, gerçekte mtislümanlar bir ulus değil, bir hi-zib(parti)dirler. Çünkü onları dünyanın geri kalan kısmından ayırıp bir araya getiren hu­sus, onların bir ilkeler bütününe inanıyor ve onu takip ediyor olmalarıdır. Kendileriyle or­tak ilkeleri olmayan insanlarla, aralarında kan bağı dahi olsa ilişkileri olamaz.

Bu sebeple Kur'ân yeryüzü üzerinde sadece iki hizib{parti)den söz eder: Bunlardan birin­cisi Allah'ın hizbi (Hizbullah), diğeri ise şey­tan hizbi (Hizbuşşeytan)dn. Prensipte arala­rında farklılıklar olmasına rağmen, Kur'ân müslümanlarm dışmdakileri düşünce ve hare­ket tarzlarının İslâmî olmaması yüzünden tek bir parti olarak görür ve Önemsiz bir takım farklılıklara rağmen, onlar şeytanın yolunu iz­leme konusunda birlik içindedirler: "Şeytan onları istilâ etmiş (ruhlarına hâkim olmuş), onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. Onlar şeytanın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki şeytanın hizbi(partisi) kaybedecektir." (58:19).

Diğer yandan ırk, renk, dil, ülke ya da tarihî gelenek ve hatta ataları arasındaki derin husu­meti ve kan davalarının olmasını gözetmeksi­zin, Allah'ın gösterdiği hayat tarzını takip et­meyi kabul edenler, doğrusu Allah'ın hizbine  (HizbuUah'a) katılmış olurlar. Onlar Allah'ın hizbine girer girmez, şeytanın partisiyle olan bütün ilişki ve bağlarım kesmiş olurlar. (8i-ret-i Server-i Âlem, c. II, sh, 477).

Kur'ân'da müslümanlann hizbi (partisi) yeri­ne kullanılan bir başka kelime ise ümmettir [Bakara (2): 128, 143 ve Âl-i İmran(3): 104, 110].

Bu kelime hadislerde de birçok defa kullanıl­mıştır. Ümmet, bir takım ortak gayelerle sı­nırlı bir hizib demektir. İş birliği için bazı or­tak davaları olan kişilerin bir araya gelmesine ümmet denir. Belli bir zamanda yaşayan in­sanlar da, aynı çağda yaşıyor olmalan yüzün­den ümmet dîye isimlendirilir. Yine, aynı ırk ya da ülkeye mensup olan insanlar da birer ümmeti teşkil ederler. Fakat müslümanlann bir ümmet olarak isimlendirilmesi, aynı ırktan ve ülkeden olmalan ya da ekonomik çıkarlan sebebiyle değil, hayatlarındaki misyon ve müşterek ilkelere sahip olmalanndandır. "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110). "Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insan­lara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun..." (2:143).

Bu âyetler açıkça gösteriyor ki "müslüman" kelimesi, gerçekte uluslararası bir hizbin (par­tinin) adıdır. Müslümanlar, dünyanın her ye­rinden ve her ulusundan, belli ilkeler bütünü­ne inanan bir cemaat (hizib) olarak seçildi. Gayeleri belli bir programı benimsemek ve bunu tesis etmekti. Değişik yer ve ulustan gelmiş olmalan ve tek hizip (parti) olduktan sonra diğer topluluklarla bağlarını koparmala­rından dolayı, bunlar bütün insanlığı temsil eden vasat (orta) bir ümmettirler. Fakat her toplulukla ilişkilerini kestikten sonra müslü-manlar bu uluslarla bir başka ilişki kurdular.

Müslümanlar, belirli sınırları aşmayan, orta yolu izleyen, diğer milletlere karşı âdil davra­nan ve diğer milletlerle olan ilişkilerini hak ve adalete dayandıran doğru ve asîl bir toplumdur. İnsanlığa şahit olma hususunda müs-lümanlar dünyaya Allah'ın vekilleri ve asker­leri olarak tayin olunmuşlardır. "Siz, insanlar için çıkanlmış en hayırlı bir ümmet oldunuz" ifadesi onların evrensel ve uluslararası misyo­nunu belirtir. Müslümanların vazifesi, Allah'ın, Elçisi Hz. Muhammed'e indirmiş oldu­ğu amelî sistemi bütün aklî, maddî ve manevî kaynaklan kullanmak suretiyle dünyada tesis etmektir. (Siret-i Serveri Âlem).

"O, Rasûlünü hidayetle ve hak dinle gönderdi ki (Allah'a) ortak koşanlar hoşlanmasa da o(hak din)i, bütün dinlerin üstüne çıkarsın." (9: 33).

Bu âyet Hz. Peygamber @'e yüklenen vazife­nin açık bir programıdır. O'nun vazifesi, Al­lah indinden getirmiş olduğu Hidayet ve Hakk yolunu, diğer hayat tarzı ve sistemleri­nin üzerine hâkim kılmaktır. Bir başka İfa­deyle Rasûlullah @, Allah'ın yolu diğer hayat tarzlarının keyfî hâkimiyeti altında da olsa varlığını sürdürsün diye gönderilmemiştir. O, göklerin ve yerin Hâkimi tarafından, kendi yolunun başka yollar üzerine hâkim kılınması için gönderildi. Eğer yeryüzünde herhangi bir bâtıl hayat tarzına izin verilecekse, bu ancak böylelerinin cizye ödeyen zımmîlefin fıkhî durumlarına uygun olarak, İlâhî nizamın sı­nırları dahilinde himayeye izin verilebilir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 187).

Rasûlullah @, Allah'ın hizbi (partisi) yerine "cemaat" kelimesini de kullanmıştır. Bunun­la birlikte hizib, ümmet ve cemaat kelimeleri­nin her üçü de İslâm toplumunun niteliğini belirtmek için kullanılır. Müslüman toplu­mun, kavim, halk, ulus gibi diğer grup ve par-ti(hizib)lerden farkını göstermek için, Rasûlullah @'in özellikle cemaat, ümmet gibi kelimeleri kullandığını görüyoruz. Ulus-ka-vim-nıillet kelimelerinin kullanımına bağlı olarak bir kimse herhangi bir hayat biçimini ya da ilkeleri benimseyebilir ve içinde doğup kendi ismiyle, ailesiyle ve kültürüyle bağlı ol­duğu bir ulusa ait olabilir. Fakat hizib, üm­met ve cemaatte asıl önemli olan şey hayat tarzı, ilkesi ve gayesine bağlılığıdır. Bu hizib, aynı ilkelere inanan ve onları icra eden in­sanlar tarafından kurulur. Aynı ilkelere ve ha­yat tarzına inanmayanlar onun mensubu ola­mazlar. Bu, evrensel ilkeler temeline dayalı olarak kurulan ve bütün insanlığa program sunan bir parti veya ümmettir. Irk, renk, dil ve kültürlerin üstüne çıkarak ulvî bir gaye ve hedefe varmak için çalışır. Ahlâk kuralların­dan, ferdî davranışlara ve hatta sosyal siste­min ayrıntılarına kadar hayatın her alanına nüfuz ederek, düşünce ve inançları bir kalıp içinde şekillendirmek ister. Daimi bir kültür ve kendine has bir medeniyet tesis etmeye ça­lışır. Bir hizip (cemaat) olmasına rağmen, belli bir ülkenin veya ulusun parçası değildir. Her türlü ulusçu taassuptan uzaktır. Bu hizbin (cemaatin) en önemli misyonu, değişik ulus­lar tarafından, ırk, renk, dil, ülke ve gelenek esasına göre oluşturulmuş bütün peşin hü­kümleri yıkmak; her türlü ırkî ve tarihî geç­mişe dayalı statik ulusçuluk yerine rasyonel bir toplum oluşturmak; yeryüzündeki bütün insanları kendi prensip ve kültürü üzerinde birleştirmektir. Bu anlamda bir milliyet olma­larına rağmen temelde bir hizip (cemaat) ola­rak kalırlar. Çünkü insanların bu topluluğa bağlılıkları veya mensubiyetleri gayri iradî değil, bir hayat tarzının bilinçli olarak takip edilmesinden dolayıdır.

Müslüman cemaati, hayatın bütünüyle anla­şılmasını sağlamaya, sürekli bir kültür ve me­deniyet oluşturmaya ve dünya birliğinin (Üm­met, millet) temelini atmaya çalışan bir mahi­yete sahiptir. Bu açıdan bakıldığında bu in­sanlar, dünyanın ırkî ve tarihî uluslarından ayrı olarak kendi hayat görüşü ve sosyal fel­sefeleri yönünde bir medeniyet tesis etmek is­tedikleri İçin bir millet olarak isimlendirilebi­lirler. Fakat bu anlamda bir çeşit millet olma­sına rağmen, gerçekte o bir hiziptir. Onun ha­yat tarzı takip edilmedikçe ve ona inanılma-dıkça, sadece doğuma bağlı olarak mensubu olunamaz. Aynı şekilde, herhangi bir ulusa mensup olarak doğan, fakat düşünce ve dav­ranışlarını İslâm'ın hayat tarzına göre şekillendiren bir kimsenin de, bu ümmete katılma­sına hiçbir engel yoktur.

 

Evrensel Kardeşlik (Dünya Toplumu)

 

Hz. Muhammed @ 'in insanlığa en büyük ve en asîl katkısı, getirmiş olduğu "Evrensel Kardeşlik" kavramıydı. O, insanlığın evrensel kardeşliğinin temelini atarak her türlü ırk ve renk ayrımını, -hatta uzun zamandır inanların birliği ve dayanışmasını engelleyen coğrafî engelleri- kaldırdı. İnsanlara, makûl ve ikna edici tarzda, ana babalarının yaratıcısının bir Allah olduğunu, dolayısıyla, insanlar ve mil­letler arasında aynm için hiçbir sebep olmadı­ğım anlattı:

"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisin­den bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabb'inizdenkorkun..." (4: 1).

Bu âyet, "Evrensel Kardeşlik" fikrine İki açı­dan destek verir. Birincisi, kâinatın ve insan­lığın yaratıcısı tektir. Bundan dolayı bütün in­sanlık Rab (Terbiye edici) ve Hakim (Hüküm koyucu) olan Allah'a bağlıdır. Bütün mahru­kat madden ve manen bir birlik içindedir. Aralarında görülebilecek her türlü ayırım ve bölünme suni olup bunlardan vazgeçilmelidir.

İkinci olarak, köken itibariyle bir ana-baba-dan geliş biyolojik ve hissî bir bağın varlığını ortaya koymaktadır. Bu vakıa da, her ne suretle olursa olsun insanların birbirlerine karşı bir üstünlük veya ayrıcalık gerekçesi bı­rakmaz. Hz. Peygamber @, bir hadislerinde kardeşlik bağlarını şöyle vurgulamıştır: "He­piniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise top­raktandır. Herkes atalarıyla övünmekten vaz­geçsin. Böyle yapanlar Allah nazarında en aşağı kimseler olacaktır." (Bezzâr). Ayrıca şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ Kıyamet günü sizin soyunuzu sopunuzu sormayacak­tır. Şüphesiz ki O'nun nazarında en üstünü­nüz, kötülüklerden en çok sakınanınızdır." (İbnİ Cerîr).

Bu öğretisiyle İslâm renk, ırk, dil, soy, ülke ve milliyet aynmlannın olmadığı evrensel bir kardeşlik tesis etmiştir. Bütün insanlar, Hâlık(Yaratıcı)ları ve Rab(terbiye edici)leri bir tek ilâh olan Allah'a iman bağıyla bağlan­mışlardır: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Bana, ilâhınız, ancak bir tek ilâhtır; diye vahyolunu-yor, (nasıl) siz müslüman olacak mısınız (bu inancı kabul edip taptığınız putları bırakacak mısınız)?" (21: 108). Ve O'nun Hükümranlı­ğına teslim olanlar için dendi ki: "Muhakkak mü'minler kardeştirler..." (49: 10).

Bu kardeşlik kavramı İslâm'ın en ulvî ve asîl sosyal idealidir. Hz. Peygamber @ evrensel manevî, ahlâkî ve sosyal davranış prensipleri­ni gözler önüne sermiş ve böylece evrensel dünya toplumuna giden yolu başlatmıştır.

Nisa suresinde yer alan bir âyette şu ifadeleri okuyoruz: "Erkek veya kadından her kim müslüman olarak salih bir amelde bulunursa, işte öyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar." (4: 124).

Buradan Allah'ın Hükümranlığının tanınması ve güzel amellerde bulunulması, evrensel kar­deşliğin bir mensubu olabilmenin ve cennete kavuşmanın iki şartıdır. Nahl sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Erkek ve kadından her kim mü'min olarak iyi bir amel işlerse, onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatınz (daima hu­zur içinde bulunur, hâlinden memnun olur. Âhirette ise) onlann ücretini yaptıklannın en güzeliyle veririz." (16: 97).

Bu durum Asr sûresinde de tekrarlanır: "Asra andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak iman edip, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabn tav­siye edenler başka (onlar ziyandan kurtul­muşlardır)." (103: 1-3).

İyiliği emredip, kötülükten sakındırmak za­man ve mekân sınırlarını aşan bir başka pren­siptir ki âyette şöyle ifade edilmektedir: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110). "Onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men'ederler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir." (3:114).

Bu husus, mü'minlerin hakiki vasıflannın ta­rif edildiği diğer âyetlerde de zikredilmekte­dir: "Mü'mİn erkekler ve kadınlar, birbirleri­nin velîsidir. İyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler..." (9: 71). Bu âyetlerde, doğruluk ve adalet prensibleri-ne bağlı Evrensel Toplumu oluşturan, gerçek mü'minlerin başlıca özellikleri zikrolunmuş-tur. Hepsi de hayırlı işlerle meşgul olup kötü­lükten nefret ederler, gece gündüz Allah'ı zik­rederler ve O'nu anmaksızın geçen bir hayat düşünmezler, Allah yolunda harcarken çok cömerttirler, herhâlûkârda Allah'a ve Rasûlü @ 'ne itaat ederler. İslâm toplumu takva, doğ­ruluk ve adaletin yaşayan şahitleri olmalıdır. (4: 48, 49, 58, 105, 107, 135). Onun sözleri ve amelleri, dünyaya takva, doğruluk ve adaletin anlamını göstermeye yetmelidir. Böylece sözkonusu âyetler bu gibi evrensel prensiplerin önemini vurgulayarak "Evrensel İslâm Toplumu"nun temellerini vazetmekte­dir.

 

Evrensel Kardeşlik

 

Başlangıçta, insanlık tek bir aileydi, sayılan arttıkça yeryüzünün değişik bölgelerine dağıl­dılar ve bundan dolayı değişik gruplar arasın­da farklılıklar doğdu. "İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyan-cılar olarak gönderdi; anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber gerçekleri içinde taşı­yan kitâb indirdi..." (2: 213). Yunus sûresin­de şu ifadeler yer alır: "İnsanlar, bir tek üm­metten başka birşey değildi, sonradan aynlığa düştüler..." (10:19). Bu âyet, insanlığın birli­ğini teyit ederken Danvin'in evrim teorisini bütünüyle reddeder.

Darwin'in evrim teorisine göre, insan dinî ha­yatına karanlıkta başladı, sonra tabiata ve di­ğer tanrılara ve sonunda tek Tanrı'ya tapmaya başladı ama diğer tanrıları da onunla ilişkilen-dirdi. Kur'ân bu görüşü tamamen reddeder ve insan hayatının tam ilâhî aydınlık içinde baş­ladığını vurgular. Allah ilk insan Hz. Âdem'i yarattığı zaman O'na gerçeği Öğretti ve O'na doğru yolu gösterdi. Hz. Âdem'in nesli uzun süre O'nun yolunu takip etti. Hepsi de tek bir ümmetin mensubuydu. Sonraları, bazısı yeni yollar izlemeye ve yeni dinler icat etmeye başladılar. Ve onlar bunu gerçek kendilerine tamamen gösterildiği hâlde böyle bir yola te­vessül ettiler. Yanlış yola sapan bu insanları tekrar Doğru Yol'a davet için peygamberler gönderildi. Onlar, yeni dinî topluluklar tesis etmek üzere değil, ilk insanın yeryüzündeki hayatiyetiyle başlayan Allah'ın vahyettiği ilk dine onlan geri çevirmek için gönderildiler. Aşağıdaki âyet şu sözlerle bunu doğrulamak­tadır:

"İnsanlar, bir tek ümmetten başka birşey de­ğildi, sonradan ayrılığa düştüler..." (10:19).

Enbiyâ sûresinde de benzer ifadeleri görürüz: "İşte bu sizin ümmetiniz, bir tek ümmettir. Rabb'iniz de benim. Yalnız bana kulluk edin. (Ama insanlar) işlerini aralarında parçaladılar (Allah'tan gelen dîni parça parça ettiler, ayrılığa düştüler); hepsi (sonunda) bize dönecek­lerdir." (21:92-93).

Mü'minûn sûresinde ise şöyle beyan edilir: "Ve işte sizin bu ümmetiniz, bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb'inizim, benden korkun. Fa­kat işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitâblara ayırdılar. Her fırka kendi yanında bulunan (din veya kitâb)la sevinmektedir." (23: 52-53).

Bu âyetlerden de açıkça anlaşılabileceği gibi insanlık aynı ana babadan gelen, aynı Allah'a inanan ve şahsî olduğu kadar sosyal faaliyet­lerinde de doğruluktan, gerçekten ve adalet­ten sapmayan tek bir ümmetti. Ne zaman, bo­zuldular ve yanlış yollar icat ettiler, Allah doğru yola davet için peygamberler gönderdi. Bazıları onların davetini kabul etti ve Sırat-ı Müstakim (doğru yol)e uydular. Bazıları da hevâ ve heveslerini ilâhlaştırarak sapık yolla­rında devam ettiler. Bununla beraber, Allah'ın elçileri, sürekli olarak insanları doğru yaşa­maya davet ettiler. Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, bütün insanlık ırk, renk, dil, inanç ve kül­tür farklarına rağmen tek bir ümmettir. Bun­dan dolayı bütün kavimlere ve uluslara, yani insanliğa eşit saygı ve adaletle muamele edil­melidir. Bu, Hz. Muhammed @'in getirdiği tâlim ve terbiyenin hedeflerinden biriydi. He­nüz, tatbikata geçirilmemekle beraber, bu kavram artan bir alâka ile dünya sakinleri ta­rafından kabul edilmektedir.

Bu bölüm Celaleddin Şencan tarafından çevrilmiştir.

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM

 

MÜKEMMEL İNSAN

 

KISIM 1

 

AHLÂKI VE SÜNNETİ

 

Bütün peygamberler, rasûller, reformcular ve din kurucuları içinde takipçilerine bütün me­selelerini çözmeye muktedir tam ve mükem­mel bir hayat Örneği bırakmak sadece Hz. Muhammed @'ın mümeyyiz vasfı olmuştur. Bu örnek hayat, insanların söz ve amellerini, kalp ve ruhlarını, hâl ve hareketlerini, ahlâklarını, medeniyet ve kültürlerini ıslâh et­miştir.

O'nun hayat tarzı sadece mükemmel olmakla kalmayıp insan hayatının her yönünü ve saha­sını kuşatmaktadır. Bu hayat tarzı kadın-er-kek bütün insanlara hayatlarının her alandaki mes'elelerini doğru ve âdil bir şekilde çözme­lerini sağlayabilecek bir rehberlik vadetmek-tedir. Bu hayatın İlkeleri ve hükümleri sâde ve her düzeyde insanın anlayabileceği şekil­dedir. Bu hayat tarzı insanların manevî müke-melliğe erişmelerini sağladığı gibi geçici arzularını karşılarken de hakiki tatmin ve hu­zurlarım temin eder.

Hz. Muhammed @ çok çeşitli mes'elelerimizi çözmemiz, hakiki ve ebedi huzur ve mutlulu­ğa kavuşmamız için bize sâde reçeteler sun­muştur.

Sünneti vasıtası ile ahlâk ve davranışlar konu­sunda dersler vermiştir. Kazandığı her şeyi fakirler ve muhtaçlar arasında dağıtarak infa-kı; Mekke ve Huneyn fatihi olarak düşmanla­ra karşı müsamaha ve âlicenaplığı, yönetici ve hâkim olarak adalet ve eşitliği; muzaffer orduların komutanı olarak düşmanlara karşı güvenilirliği ve barışı; tüccar olarak iş haya­tında doğruluğu; bir eş ve baba olarak ise sev­gi, şefkat ve nezaketi öğretmiştir. Yaşadığı bütün bu ahlâkî değer ve faziletler ile insanla­rı, yolunu takip ederek ahlâkî, ruhî ve maddî yönlerden kendilerini zenginleştirmeye davet etmiştir.

Bütün bu anlatılanlardan insanlık için sadece Hz. Muhammed @ gibi et ve kemikten müte­şekkil, sıradan bir insan gibi yaşamış, fakat aile fertleri ve diğer insanlarla arasında haya­tın değişik sahalarında cereyan eden olaylarla ilgili davranışları bakımından insanlığın çok fevkine yükselmiş bir kişinin iyi ve uygun bir örnek teşkil edebileceği sonucuna varmak isabetli bir yaklaşımdır.

 

KISIM 2

 

KÂMİL VE ÎDEAL İNSAN

 

Kâmil ve ideal insan: "Hz. Muhammed @'in günlük hayatı" adlı kısımda açıkladığımız gi­bi Hz. Muhammed @ çok sâde fakat o derece mükemmel ve kuşatıcı bir hayat yaşadı. Rasûlullah @ evlendi, çocuklar edindi ve ha­yatın bu alanında koca ve eşi (veya eşleri), baba ve çocuklan arasındaki insanî ilişkiler ile ilgili müstesna ilkeler bıraktı. Meslek ola­rak ticaret ile iştigal etti. İş anlaşmaları ve iktisadî konularda insanlığın faydalanabilece­ği dengeli ve örnek bir ekonomik sistemin te­sisi için eşsiz fikirler sundu.

Halkın ihtiyaçlarım karşılamak için belirli ka­nunlar yapmak zorunda kaldı. Bunu yaparken kanun koymanın esasları ve hikmetleri husu­sunda önderlik etmiş oldu. Yasamaya rehber­lik teşkil edecek doğru ve âdil kanunlar ve düzenlemeler getirdi. Yine bir hâkim olarak kanunların tatbikinin, kanunları belirli dava­lara uygularken tarafsız kalmanın ve fertlerle devlet arasında olduğu gibi fertlerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarında karar verme­nin anlam ve önemini gösterdi.

Hz. Muhammed @ kendisini insanüstü veya ilâhî bir güce sahip biri olarak değil sadece diğer insanlar gibi maişeti için çalışan ve sâde bir hayat süren bir insan olarak gördü. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Mu­hammed @ ile diğer insanlar arasında söz ve amellerinde kemâle eriştiği ve insan faaliyeti­nin her sahasında insanlığa mükemmel bir ör­nek teşkil ettiği İlahi Rehberliğe nail olması bakımından bir fark vardı.

Olayın tarihî yönü: Tarihte şüphesiz yüksek ahlâkî hasletlere sahip ve ideal bir hayat sür­müş olan büyük peygamberler vardır, ama tebligatları olduğu gibi hayatları (sîretleri) da bizlere sahih ve mükemmel şekliyle ulaşama­mıştır. Örnek ve ideal teşkil edebilmeleri için hayat tarzları, yaşantıları ve mücadeleleri tari-lıen belgelenmiş, gerçek ve somut olmalıdır; sadece isimlerden ve doğdukları, yaşadıkları, yüksek faziletler vazetmiş oldukları ve bu dünyadan göçtükleri gibi muhtasar hakikat­lerden kalmamalıdır. Eğer doğruluğu mes-nedsiz ve şüpheli olursa bu hayat hikâyeleri her türlü çekiciliği, güzellik ve inceliğine rağ­men insanların düşüncelerini değiştirmekte etkisiz kalacaktır. Bu sebeple bu büyük insan­ların hayatlan sıradan insanların da inanabil­mesi, kanaat sahibi olabilmeleri, ders çıkara-bilmeleri ve uygun örnekler alabilmeleri için tarihen olarak gerçek, hakiki ve doğru olmalı­dır. Ancak bu şekliyle bir hayat tarzı tarihî olarak uygun, bir amaca yönelik ve anlamlı gözükebilir. Böylece bu örnek, sıradan insan­lar tarafından kolayca ve özgürce benîmsene-bilir ve esas ve uygulamaları hayatlarını dü­zenlemek ve düzeltmek gayesiyle taklit edile­bilir. Bu hayat tarzı bilmeceye benzer karışık bir akide ve uygulanması bir yana, kavranma­sı ve anlaşılması bile insanların kapasitesinin üstünde bir takım ütopik felsefeler ihtiva et­memelidir.

Tarihî bir hakikat, somut bir varlık ve bir be­şer olduğu ispatlanabilir olan en kâmil insan bu esaslar ışığında değerlendirilecektir. Tarihî olarak gösterilebilecek bir başka nokta ise öğ­reti ve uygulamalarının mâkul ve hayata tat­bik edilmeye elverişli oluşudur. Bu öğreti ve uygulamalar insanların hayat düzenlerinin fikrî ve amelî olarak geliştirmelerine ve böy­lece gündelik telâşı içinde dahi mutlu ve hu­zurlu bir hayat sürmelerine yardımcı olabile­cek yeterliliktedir. (Seyyid Süleyman Nedvi, Muhammed The Propheî ofPeace, Lahore).

Hinduizm, bütün diğer dinî inanışlardan eski olduğu iddiası ile ortaya çıkmakta ise de bü­tün kahramanları bir hayal ve efsane dünyası­na ait gibi görünmektedir. Varlıkları tarihî de­lillere dayanmamaktadır; en rağbet edilen si­maları Ramayona (Ram Çandra) ve Mahab-barta (Krişna) bile tarihî şahıslar araşma gire­memektedirler. Çünkü tarihî dayanakları çok önemsiz ve sathî birkaç bilgiden ibarettir. Gerçek olmaktan çok hayal mahsûlü gibi gö­rünmektedir. Herhangi biri tarafından Örnek alınmak yerine efsanevî şahıslar olarak ince­lenmeli ve değerlendirilmelidirler. Zerdüşt di­ninin kurucusunun hayat hikâyesi de belirsiz-lik örtüsüyle sarılmıştır. Pek çok batılı tarihçi onun tarihî varlığını ispata çalıştılar ve hayatı ile ilgili birbiriyle çelişen ve çatışan deliller buldular. Bu deliller hiçbir şekilde sıradan in­sanlar için mükemmel bir hayat rehberi olabi­lecek seviyede kabul edilemezler. Hayatı hak­kında ancak çok çapraşık ve güvenilir olma­yan bilgiler elde edilebilmiştir; elde edilen bu bilgiler ise tarihî diye nitelenebilecek olaylar­dan sayılmamaktadır. Ayrıca bu dinin kuru­cusunun, insanların problemlerini çözmeleri­ne rehberlik edecek ve model olacak hiç bir amelî ve somut hayat tarzı ortaya konama­mıştır. (S. S. Nedvî, a. g. e.).

Budizm hâlen yaşayan, kültür ve medeniyeti varlığını sürdüren bîr dindir. Fakat Buda'nın hayat tarzı korunamamıştır. Günümüzde onun hayatı hakkında çağımız insanının problemle­rini çözmede mükemmel bir model teşkil ede­bilecek nitelikte tarihî hiçbir bilgi ve delil yoktur. Jainizm'in (Hindu dininin bir kolu) kurucusunun ve diğer Çinli bilgelerin hayat­ları hakkında bilinenler Buda hakkında bili-nenlerinkinden daha belirsiz ve muğlaktır. Takipçilerinin söylediklerini ve anlattıkları hayalî hikâyeleri bir tarafa bırakırsak hayatla­rı hakkında tarihî olarak çok az şey bilinmek­tedir.

Yine bunun gibi başta Nuh, İbrahim, Hud, Salih, İshak, Yakub, Zekeriya ve Yunus ol­mak üzere, Sami kavminden pekçok peygam­berin adını bilmekteyiz. Fakat hayatlarının sa­dece az bir kısmı bilinmektedir. Haklarında kısa, eksik ve birbiriyle bağlantısız olaylar ve kıssalar vardır. Hiç bir Sami peygamberin ha­yatı, insan hayatı için, beşikten mezara kadar taklit edilme yeterliliğinde bir model teşkil edebilecek derecede bilinmemektedir. (S. S. Nedvî, a. g. e.). Pek çok tarihçi Yahudi kitap­larının içindeki bilgileri şüphe ile karşılamak­tadırlar. Tevrat'ta pek çok çelişkili ifadeler vardır. Alman âlimlerine göre Eski Ahid çe­lişkiler ve tutarsızlıklarla doludur. (Encyclo-paedia Britannica, 'Bİble'). Bu durum Sami peygamberler hakkındaki bilgi ve malzemeye güvenilemeyeceğini göstermektedir.

Hz. İsa'nın hayatı ise İsa @ tarafından değil, havarileri tarafından yazılmış olan dört İn­cil'de bulunmaktadır. Bunların ne zaman ve hangi dilde yazıldıkları hakkında hiç bir tarihî belge ve kayıt yoktur, İsa @ hakkındaki ger­çekler de net değildir. Bu İncülerin bazı şa­hıslara affedilmelerine rağmen, bu kişilerin kim olduğu konusunda kesin bilgi bulunma­maktadır. Bazı modern rasyonalistler ve Amerika'lı bilim adamları İsa'nın tarihî bir şahsiyet olduğundan bile şüphe etmektedirler. İncil'de İsa @'a atfedilen olaylara benzer inançların Yunan ve Roma mitolojisinde de bulunmasından dolayı bu görüş bilhassa kuv­vet kazanmıştır. Yine bu sebeple İsa @'a ve hayatına ilişkin kayıtların sıhhati şüphe götü­rür ve tarihî değeri azdır. Bunlara ilave ola­rak, bu gayri sahih kaynaklardan neşv-ü nema bulan tasvir, bir insana değil; mucizeler yarat­mış bulunan 'Allah'ın oğlu'na aittir. Hz. İsa @'ın hayatının sathî ve eksik, ancak, olağa­nüstü hususiyetleri onu dünyevî değil ulvî bir varlık halinde sunmaktadır. Hepsinin ötesin­de, insanlara bütün çağlarda mükemmel bir model teşkil edecek pratik bir hayat tarzı ve hayat örneği bırakmamıştır.

Kemâl: Sözleri ve yaşayışı bütünüyle korun­muş, gerçek hayatın karmaşası içinde yaşamış ve hayatı bütün ayrıntıları ile net ve açık ola­rak bilinen bir kişi ancak insanlara rehber teş­kil edebilecek mükemmel bir model ve ideal olarak kabul edilebilir. Büyük peygamberle­rin, reformcuların ve din kurucularının haya­tını incelediğimizde sadece Hz. Muhammed @ 'in hayat tarzının yukarıdaki özellikleri haiz olduğunu görüyoruz. Hz. Peygamber @ her bakımdan diğerlerinden daha dolu ve mü­kemmel bir hayat yaşamıştır. Hayatının bütün ayrıntıları sahih olarak kaydedilmiştir, ulvî ve mükemmeldir, sâde ve açıktır, cazip ve pra­tiktir. Bu hayat tarzı yöneten-yönetilen, ko-mutan-er, kadın-erkek, tâcir-çiftçi herkese ha­yatın her sahasında rehberlik edebilir ve in­sanların huzurlu bir hayat sürmelerini sağla­yabilir.

Hz. Muhammed @ dışında sadece birkaç peygamberin ve bilgenin hayat hikâyesi sahih kaynaklara dayanmakla beraber, ancak hayat tarzları bu kaynaklarda tam olarak korunama­mıştır ve bu sebeple de çok eksiktir. İlk ola­rak, Buda'yı ele alalım; hayat hikâyesi efsane ve menkıbelerin bir karışımıdır, biyografisin­de çok az sahih bilgi bulunmaktadır. Onun hakkında bütün bildiğimiz Nepal'in bir vadi­sinde yaşayan bir Raca'nın oğlu olduğudur. Çok güzel bir prenses ile evlenmiş ve bir ço­cuğu olmuştur. Tefekkür ve tasavvura dalmış, kendisini derinden etkileyen bazı büyük fela­ketler, hastalık ve ölümler görmüş, herşeyi terkederek mücerret hakikati aramaya başlamistir. Sürekli dolaşmış ve oradan oraya git­miştir. Meditasyonla uğraştığı birkaç yıldan sonra İlâhî Vahye nail olduğunu söyledi. İnancım Benaras ve Bihar arasındaki çeşitli yerlerde yaymış ve Ölmüştür... Buda'nın ha­yatı hakkında kesin olan bütün bilgiler bun­dan ibarettir.

Zerdüşt dininin kurucusu da tarihî bir sima­dır. Fakat onun hayat hikâyesi de çok genel­dir ve tarihî kayıtlara değil, tahminlere dayan­maktadır. "Nerede yaşadığını ve hükmettiğini kesin olarak bilmek mümkün değildir." Mü­ritleri tarafından peygamberlerinin hayatı ve öğretileri hakkında hiçbir tarihî bilgi verilme­miştir. "Hakkında bildiğimiz Azerbaycan'da doğduğu ve inancını Belh civarında yaydığı­dır. Akidesini Kral Haştasap benimsemiştir. Pekçok mucizeler göstermiştir. Evlenmiş ve çocukları olmuş ve daha sonra da ölmüştür." {Encyclopaedia Britannica, 'Zoroaster'). Ha­yati hakkındaki bu son derece kıt bilgiler ise insanlık için kâmil bir Örnek teşkil etmesinde yetersiz kalmaktadır.

Sami Peygamberler içinde en mümtaz pey­gamber olan Hz: Musa @'m bile hayatı tam olarak bilinmemektedir. Hz. Musa hakkında bildiğimiz onun aslen Yahudi olduğu, Fira-vun'un hanımı tarafından evlât edinildiği ve Firavun'un sarayında yetiştirilmiş olduğudur. Büyüdüğünde, Firavun'un adamlarının İsrai-loğullarına zulmetmesini nefretle karşılamış ve ırkdaşlarına mümkün olduğunca yardım etmiştir. Daha sonra Medyen'e gitmiş ve ora­da evlenmiştir. Orada birkaç zaman yaşadık­tan sonra Mısır'a dönerken kendine peygam­berlik verilmiştir. Firavun'un huzurunda pek-Çok mucizeler göstermiş, fakat Firavun, hal­kının onunla beraber gitmesine izin verme­miştir. Rabbi onun halkı ile beraber denizi geçmesine yardım etmiş ve Firavun'un ordu­larını ise suda boğmuştur. Hz. Musa @, hal­anı çölden geçirerek Suriye'ye ulaştırmıştır. Orada ise Suriye halkı ile savaşmışlardır... Yaşlanmış ve 121 yaşında vefat etmiştir. (Es­ki Ahid, Tesniye, 5-7).

Eski Ahid'in içindeki deliller (Tesniye, 5-7) Musa @'ın biyografisinin kendisi tarafından değil çok daha sonra başkaları tarafından ya­zıldığını göstermektedir.

Bu biyografi bile doğumu, gençliği, evliliği ve Peygamberliği ile ilgili bir kaç bilgi kırın­tısından ibarettir. Ayrıca 120 yaşına gelene dek meydana gelen birkaç savaştan bahsedil­mektedir. Birkaç şahsî olayı hakkında da bil­giler vardır. Fakat nasıl bir hayat sürdüğün­den, ahlâkından, davranışlarından ve amelle­rinden, İnsanlara rehber teşkil edecek eksiksiz bir hayatın gerekli unsurlarından hiçbir şey yoktur. Eski Ahid'de pekçok isimden ve.yer­den, pek çok emirden ve hatta nüfus sayımla­rından bile bahsedilmekte, ancak pratik değe­re haiz esaslar Jritabın hiçbir yerinde bulun­mamaktadır. Dolayısıyla Eski Ahid, insanlara hayat yolunda rehber olabilecek hiç bir esas ilke önermemiştir. Eski Ahid'deki bilgiler coğrafyacılar, jeologlar, kronologlar ve hu­kukçular için faydalı olabilir, fakat yeryüzü­nün muhtaç ruhlara ışık verebilecek manevî öğretilerden yoksundur.

Hz. İsa @, zaman olarak bizlere en yakın olan peygamberdir. Ancak hayat hikâyesinin büyük kısmı bir sis perdesiyle kaplıdır. Bili­nenler de geçen zamanla kaybolmuştur. Av­rupalı âlimler Hz. İsa'nın hayatı ile ilgili bazı gerçekleri gün ışığına çıkarmak için çok gay­ret göstermişler, fakat bu gayretleri boşa gitmistir. Elde edilen bilgiler birbiri ile ilgisi ol­mayan parçalardan ibarettir, incil'e göre Hz. İsa yeryüzünde 33 yıl yaşamıştır ve bunun sa­dece son üç yılı İncil'de kaydedilmiştir. İn­cil'de bahsi geçen bu gerçekler bile sahih kay­naklara dayandırılamamıştır ve doğru değil­dir. Filistin'de doğduğu ve sonra Mısır'a götü­rüldüğü söylenmektedir. Ergenlik yaşlarında iki mucize göstermiştir. Daha sonra bir za­man boşluğunu takiben Hz. İsa'yı 30 yaşında ve vaftiz edilmiş olarak görmekteyiz. Nehir kıyılarında balıkçılara vaaz etmiş ve bazı mü­ritler (havariler) edinmiştir. Romalılar da onu muhakeme etmiş ve daha sonra da çarmıha germişlerdir. Çarmıha gerildiğinin üçüncü günü göğe yükselmiş ve mezarı boş bulun­muştur. Tarih bize 25 yıllık hayatı hakkında bir kaç mucizesi ile hayatının son üç yılındaki olaylardan ve çarmıha gerilişi dışında hiçbir şeyden bahsetmemektedir. (Seyyid Süleyman Nedvî, Hitabetu l-Medres, Lahor).

Kapsayıcılık: İdeal bir hayat tarzının bir di­ğer hayatî özelliği ise kapsayıcı olmasıdır. Bu hayatî Özelliğe göre, ideal hayat tarzı insan hayatını her yönüyle kuşatmalıı, maddî ve manevî sahalarda her çeşit kabiliyet, ehliyet, mizaç, eğilim ve bağlılıktaki insanların bütün ihtiyaçlarını karşılayabilmelidir. Bu tecrübe­nin Üstesinden gelebilen hayat tarzı sadece Hz. Muhammed @'ın hayat tarzıdır.

İnsanlığa rehberlik için şu iki şart lüzumlu­dur: Birincisi insan ilişkilerini maddî ve manevî sahalarda yöneten asîl, mükemmel ve uygulanabilir esaslar ihtiva eden bir hayat; ikincisi ise hayatın türlü safhalarından geçmiş ve insanlığa her alanda rehber olabilecek bir hayat tarzı bırakmış mükemmel insan örneği. İnsanlığa edep ve ahlâk ile ilgili temeller vaz eden ve sonra kendi davranışları ve uygula­ması ile bu temellerin insan hayatının değişik durumlarına nasıl uyarlanabildiğim gösteren yegane insan Hz. Muhammed @'dir.

Bu itibarla, yeryüzünü kaplamış bulunan iki ana inanç vardır. Biri yapısı itibariyle şüpheci (agnostik) ve Allah'ın varlığı hakkında tamamen sessiz bir inanç. Ki bunun insan ilişkileri ile ilgili hiçbir önerisi yoktur. Bu inanç Bu­dizm ve Hinduizm tarafından temsil edilmek­tedir. İnançların diğeri ise yapısı itibariyle Tanrı inancına sahip(teist)tir ve Allah'ın var­lığına şu veya bu şekilde inanan bütün dinler bu tasnifin içine girer. Fakat bu dinlerin refor­mist veya peygamber olsun, kurucularının ha­yat hikâyeleri korunmamıştır. Hangi ilkeleri izlediler? Allah'a olan İnançlarının niteliği, ibadetleri, sözleri ve Öğretileri, ilkelerine ne derece bağlı oldukları ve bu ilkeleri İnsanların günlük hayatlarında uygulamalarını te­minde ne kadar başarılı oldukları kaydedil­memiştir. Eski Ahid'de Allah'ın birliğinden ve emirlerinden ve diğer dinî adetlerden bah­sedilmektedir. Fakat Hz. Musa @'ın Allah'a sadakat ve itaat derecesini, O'nun irade ve emirlerine bağlılığı ile İlgili bir kelime bile geçmemektedir. Hayatının bu nevi Özellikleri kaydedilmemiştir.

încil, sözde Hz. İsa @'ın hayat hikâyesinin sahih bir yansımasıdır. Fakat tek bir şeyden bahsetmektedir: 'Allah İsa'nın babasıdır.' An­cak aralarındaki ilişki ile ilgili tek bir kelime yoktur. Babanın oğul için olan sevgisinin çokluğu açıklanmıştır. Fakat oğulun Baba'ya olan sevgisinden ve O'nun emirlerine itaatin­den bahsedilmemiştir. Oğul Baba'nın Önünde dua etmek için diz çökmüş müdür? Günlük yiyeceğinden başka şeyler için hiç dua etmiş midir? İncil bu meselelerle ilgili hiçbir bilgi vermemektedir. İncil'de anlatıldığı kadarı ile Hz. İsa @'ın hayatında insanoğlunun Allah İle rabıta kurmasına rehberlik edecek bir yön bulunmamaktadır. İncil'de tasvir edildiği üze­re İsa'nın hayatı yaratan ve yaratıkları arasın­daki yoğun ve sıkı ilişkileri açık bir şekilde ifade edememektedir. (Seyid Süleyman Ned-vi, Hitabetu'l-Medres, Lahor).

Böylece peygamberlerden, reformculardan ve din kurucularından hiç birisi hayatın değişik sahalarında insanoğluna rehber teşkil edecek aslî ve mükemmel esasları sunamamışlardır. Buda'nın ailesini gizlice terkederek ormanda  kaybolduğunu görüyoruz. Her şeyi terkettİ ve insanlarla ilişkisini kesti. Toplum içinde hiç yaşamadı ve toplumun karmaşık meseleleri ile karşılaşmadı. Buda'mn hayatı tüm insanlar için kapsayıcı, nihaî ve tam bir rehber olarak-kabul edilemez. Bu tarz hiçbir zaman hayatın pratik meselelerini çözme işinde bir rehber olarak benimsenemez; ancak bir manastırda münzevî bir hayat süren şahsa örnek teşkil edebilir.

Eski Ahid sadece Hz. Musa @'ın cengâverlik özelliğine ışık tutmuştur. Fakat bu Özellik de insanlara görev ve sorumluluklarını yerine getirmeleri konusunda yardımcı olamaz. Eski ahid Hz. Musa'nın kan ile koca, baba ile oğul, kardeş ile kardeş, arkadaş ile arkadaş arasın­daki insanî ilişkiler ile ilgili öğretilerinden, bu kişiler arasındaki anlaşmazlıkların nasıl halledilebileceği ve pekçok diğer sosyal, eko­nomik, siyasî ve ferdî meselelerin nasıl çözü­leceği konusundaki öğretilerinden bahsetme-mektedir. Hz. Musa muhakkak ki bu mesele­lerin dostça ve âdil bir şekilde çözüme kavu­şabilmesi için kapsayıcı bir hayat sistemi or­taya koymuştur, ama tarih bununla ilgili tüm kayıtları yok etmiştir. Onun hayatından bize birbiri ile ilgisiz birkaç olaydan başka bir şey kalmamıştır ve bu bilgiler de modern insanın Çok çeşitli meselelerini hakkıyla çözemez.

Yine buna benzer olarak, Hz. İsa @ söz ko­nusu olduğunda, İncil ondan insan ilişkileri ile ilgili hiçbir şey aktarmamı ştır, halbuki toplumların başarılı olmasında insan ilişkile­rinin olumlu seyri anahtar rolündedİr. İnsan toplumunun bütün yapısı âdil ve hakça olması gereken karşılıklı alışveriş ve ilişkilere da­yanmaktadır. Hz. İsa @ daha sonraları yöne­tici güç tarafından baskıya ve tahakküme mâruz kalmış ve yalnız bir hayat yaşamıştır. Bir bekâr hayatı sürmüştür. Dolayısıyla evli­lik ile ilgili meseleleri çözmede bir örnek ka­bul edilemez. Benzer sebeplerden ötürü haya­tı insanlık için mükemmel ve kapsayıcı esas­lar sunamaz.

Uygulanabilirlik (tatbike elverişlilik):  Bu kritere göre; bir peygamberin, reformcunun ya da bir din kurucusunun ilkeleri, öğretileri ve akidelerinin pratikte hangi dereceye kadar gözlendiğini ve insanların pratik hayatların-daki meselelerini çözmede ne derece başarılı olduklarını görmeliyiz. İnsan ilişkilerinden neşet etmeyen veya insanların pratik hayatla­rında doğruluğu ispatlanamayan, sadece üto­pik bir düşünce (ideoloji) ve felsefe sunmak yeterli değildir; çünkü mükemmel ve ideal hayat sloganlar, öğütler veya yüksek ahlâkî idealler ile değil; yalnız ve yalnız pratikte ulaşılan aşamalar ve asil fiiller ile değerlendi­rilir.    

Bir reformcunun, din kurucusunun veya pey­gamberin büyüklüğünü bu açıdan araştırdığı­mız zaman Hz. Muhammed @ bütünüyle di­ğerlerinin üzerinde yer almaktadır. Hz. İsa @, tamamen değişik bir görünüm arzetinek'te; meleklerin yaşadığı bir dünya hâriç, hiç bir yerde uygulanamayacak yüksek idealler va­zetmektedir. İçinde yaşadığımız dünya ise et ve kemikten müteşekkil insanoğlu ile iskân edilmiştir ve insanların denenip başarıya ulaş­mış öğretilere ihtiyacı vardır. Hz. İsa @ şöyle buyurmuştur: "...Kötüye karşı koma, ve se­nin sağ yanağına kim vurursa, ona ötekini de çevir. Ve eğer biri seninle mahkemeye gidip senin gömleğini almak isterse, ona abanı d£ bırak. Ve kim seni bir mil gitmeğe zorlarsa, onunla iki mil git." (Matta, 5: 39-41). "... Düşmanlarınızı sevin, ve size ezâ edenler için dua edin..." (Matta, 5: 44). Bu yüksek idealler peygamber, reformcu ya da din kurucusunun onlara uygun amelleri ve uygulamaları ile desteklenmedikçe insan için rehberlik edemezler. Düşmanını yenmeden veya teslim olmadan onu nasıl affedebilir ve ona âlicenaplık gösterebilirsin? Eğer yoksul-san ve ormanlarda münzevî bir hayat yaşıyor­san fakirlere ve muhtaçlara nasıl yardım ede­bilirsin? Kendisi evlenmemiş ve evlilikle ilgi­li meselelerle karşılaşmamış bir kişi evlilik ilişkileri ve evlilik meseleleri ile ilgli öğütleri nasıl verebilir? Bu konularla ilgili meselelerle karşılaşmamış bir kimse tüccar, işadamı, hâkim, yönetici ve komutan için gereken ilke­ler ve kanunları nasıl düzenleyebilir? Hasta ve sakatları ziyaret etmeyen bir kimse onları ziyaret konusunda nasıl öğüt verebilir? Şurası açıktır ki, sadece bütün bu konularla ilgili çe­şitli vakalar yaşamış ve şahsî tecrübe kazan­mış kişi başkaları için ilkeler tesbit etme ko­numundadır.

Tarihte Hz. Muhammed @ hâriç hiçbir kimse hayatın çeşitli alanlarında değişik durumlarla imtihan edildiğinde başarılı olamamış ve ken­disinin de gözlediği ve uyguladığı insanlara-rası ilişkileri düzenleyen ilkeler koyamamış­tır.

Gerçekler dünyasında ve hayatın acımasız olayları karşısında sadece pasif faziletler bir işe yaramaz. Kendisinde sadece iyilik, doğru­luk ve güzel ahlâklılık gibi pasif faziletler ta­şıyan ve bunları pratik bir tecrübeden geçirme fırsatını bulamamış olan hiçbir büyük reform­cu, peygamber ya da din kurucusu insanlık için ideal bir şahsiyet olarak sunulamaz. Ha­yat gerçekleri içinde geçerli olan sadece pra­tik tecrübeden geçmiş aktif erdemlerdir. Ge­rekli olan şey; muhtaçlara yardım edilmesi, açın doyurulması, mazlumun ve zayıfın kur­tarılması, hasta ve sakatın ziyaret edilmesi ve iyi bakılması, zâlim yöneticinin karşısında hakikatin söylenmesi ve galip olanın affede-bilmesidir. İşte bu tür iyilik, yardımseverlik, merhamet, misafirperverlik, doğruluk, adalet, affedicilik gibi aktif faziletler kadın ve erkek bütün insanların hayat gerçekleri ile yakından alâkalıdır.

Bu sebepten bir peygamber, bir reformcu ya da din kurucusu; bekârlık ve evlilik yaşantıla­rında genç erkek ve kadınları ilgilendiren ko­nularda kendi tecrübesine dayanan gerçek ve tatbike elverişli öğütler verebilmelidir; pratik hayatın özünü teşkil eden insanî ve ilâhî so­rumluluklara; zengin ve fakirin meselelerine; zafer ve yenilgiye, savaş ve barışa; ekonomik ve sosyal meselelere değinebilmelidir. Bu meseleler fantazi veya hayal mahsulü fikirler­le değil, fakat insan hayatı için zaruri olan ve insanlık tarihince tamamen teyid edilmiş ilke­ler ile çözülür. Bu yönlerden ele alındığında Hz. Muhammed @ hâriç, hiçbir reformcu, peygamber ya da din kurucusunun hayatın bütün sahalarında insanlık için tam ve mü­kemmel sayılacak bir hayat tarzına sahip ol­duğu söylenemez.

Bütün insanlık için mükemmel ve ideal bir rehber teşkil edecek hayat tarzı arıyorsak on­da şu dört özelliği bulmalıyız: Tarihî hakikat, olgunluk, kapsayıcılık ve uygulanabilirlik. (Seyid Süleyman Nedvî, a.g.e., sh. 71, 165).

Allah'ın bütün peygamberleri insanoğlu için mükemmel ve ideal birer rehberdir; ancak ki­tapları değiştirilmiş, kaybedilmiş ve öğretileri diğer insanların fikirleri ile içice girmiştir. Dolayısıyla Allah'ın kelâmı ile insanların sö­zünü ayırdetmek güçleşmiştir. Bunun yanısıra hayat hikâyeleri de kaybolmuştur; sadece kı­sa, müphem, birbiriyle ilgisiz olaylar bilin­mektedir. Bilinenler dahi tarihî hakikat olarak sahih değildir. Böylelikle kayıtların gösterdi­ği üzere bu peygamberlerin hayatları ve Öğre­tileri insanlığa mükemmel ve ideal örnekler olarak sunulamaz. Ancak, Hz. Muhammed @'in hayatı ve öğretileri 1400 yıl önce olduğu gibi bugün de hiçbir değişikliğe, başkalaşma ve azaltmaya uğramaksizın mükemmel ve ideal olarak durmaktadır. Kur'an-ı Kerîm Hz. Muhammed @'in peygamberliğini ve rasûl-lerin sonuncusu olduğunu ve ondan sonra hiç­bir elçinin gelmeyeceğini belirterek bu görüşümüz tasdik etmektedir (33:40). O, Allah tarafından insanlığa kıyamete değin gönderil­miş mürşiddir, tebliği ve Öğretileri Allah tara­fından düzeltilmiştir (5: 4); ve böylece bu öğ­retiler insanlığa ebediyen mükemmel ve ideal Örnek olarak hizmet edebilir (60: 6).

Eğer Hz. Muhammed @'in hayat tarzını tarihî temelinde muhakeme edecek olursak, Müslü­manların Peygamberlerinin hayatı ile ilgili kayıtlan çok iyi koruduklarının bütün tarihçi­ler tarafından ittifakla kabul edilmiş olduğunu görürüz. Sîret, hadis ve megazi, tarih ve bi­yografi âlimleri Hz. Peygamber'in amellerini ve öğretilerini toplamak ve onları bir araya getirmek için çok gayretler sarfettiler ve bu bilgileri gelecek nesillere takdire şayan bir şe­kilde ulaştırdılar. Hz. Peygamber @'in sözle­rini ve fiillerini yayma işi tamamen kendisi­nin emirleri doğrultusundadır; "Benden duy­duğunuz hadisleri rivayet ediniz. Ve bırakınız beni gören ve duyanlar bunları alıp başkaları­na, çocuklarına, yakınlarına ve arkadaşlarına nakletsinler." (S. Süleyman Nedvi, a.g.e., sh. 71, 165.)

Bu gerçek, İslâm'a ve onun Peygamberine karşı düşmanca tavır gösteren ve aleyhinde propaganda yapan, ancak gerçeği itiraf etmek zorunda kalan İslâm düşmanlarmca bile tas­dik edilmiştir. Alman müsteşrik Dr. Sprenger 1853-54'de Kalküta'da basılan Ashaba adlı eserinin önsüzünde şöyle yazmaktadır: "Oni-ki yüzyıl boyunca Müslümanların kaydettiği gibi bütün âlimlerinin hayatını kaydeden bir millet yoktur ve olmamıştır da. Eğer Müslü­manların biyografi kayıtları toplanacak olsa, belki de yarım milyon seçkin insanın hayatı hakkında bilgi sahibi olacağız..."

John Devon Port da Apology for Muhammed and the Qur'an adlı kitabında şöyle yazmak­tadır: "Bütün devlet adamları ve fatihler için­de hayatının olayları Hz. Muhammed @'inki kadar sahih ve detaylı olan hiç kimse yoktur." Rahip Bosworth Smith Büyük Britanya Krali­yet Enstitüsü'nde 'Muhammed ve Muhamme-danizm' üzerine verdiği seminerlerde şöyle söylemiştir: "...Fakat Muhammedanizm'de herşey başkadır; burada, olaylar gölgeli ve es­rarlı olmak yerine sahih tarihe dayalıdır. Mu­hammed hakkında Luther veya Milton hak­kında bidiklerimiz kadar belki de daha fazla­sını biliyoruz. Arapların muteber orijinal eserlerinde mitolojik, efsanevî ya da tabiatüs-tü olan hemen hemen yoktur veya bütün olay­lar da tarihî olandan kolaylıkla ayrdedilebilir. Bu eserlerde hiç kimse kendini veya başkala­rını aldatmamaktadır; ışığın ulaşabileceği en son noktaya kadar üzerlerinde gün ışığı var­dır." (Seyyid Süleyman Nedvi, a.g.e., sh. 71,165).

Tarihî olarak, Hz. Peygamber @'in her sözü, her fiili kaydedilmiştir ve bütün sözlerinin, hareketlerinin, başarılarının, hanımlarıyla ve diğer insanlarla olan münasebetlerinin kralla­ra, kabile reislerine ve zekat memurlarına yazdığı mektupların ve emirlerin, yaptığı ko­nuşmaların ve savaşların ayrıntılarının tam bir kaydı muhafaza edilmiştir. Bu hakikat bu ciltteki '"Hz. Peygamber'in gündelik hayatı" adlı kısımda görülebilmektedir. O'nun sözleri ve fiilleri her açıdan mükemmel bir modeldir. O'nun bütün hayatı doğumundan vefatına ka­dar bütün hareketlilik ve fiilleriyle kaydedil­miştir. Çocukları ve eşleri ile olan aile hayatı, ibadetleri, evde veya ashabıyla olan temasla­rı, yaptığı iş anlaşmaları, insanları Allah'ın yoluna davet şekli ve bütün andlaşma ve sa­vaşları tamamen kaydedilmiş ve muhafaza edilmiştir. Hatta fizikî yapısına, konuşma, yü­rüme, durma tarzlarına ait özellikleri bile kaydedilmiştir.

Hz. Peygamber @'in tebliğine ilk inananlar O'nu iyi bilen ve O'na yakın olanlar olmuştur. Gibbon'un dediği gibi; "Hiç bir peygamber bağlılarını Hz. Muhammed'in geçirdiği gibi çetin imtihanlardan geçirmemiştir. İlâhî tebli­ği ve peygamberliğini kendini bir insan ola­rak bilen, tanıyan şahıslara hanımına, kölesi­ne ve yakın dostlarına bildirdi. Hepsi de ona inandılar ve onun inancını benimsediler."

Hayatj ile ilgili hiçbir şey toplumdan gizlen-memiştir. Hayatı herkesin görmesi ve ibret al­ması için açık bir kitap gibiydi. Hanımlarına özel hayatlarını insanlara anlatması için bile izin vermiştir. Davranışları, iyi ahlâkı ve ha­yat tarzı tamamen kaydedilmiştir. Sözleri ve fiilleri ile ruhî ve ahlâkî konulardan ekono­mik ve siyasî konulara kadar hayatın her ala­nında bilgi hazineleri bıraktı. O'nun hayatı, insanoğlunun beşikten mezara karşılaştığı her mesele ve çözümü ihtiva etmiştir. Tarihî kay­naklarda hayat tarzı o kadar zengin ve canlı tasvir edilmiştir ki kişi, kendisini sanki Hz. Peygamber @'i günlük hayatında izliyormuş, onu hanımlarıyla konuşurken, mescidde na­mazdan sonra ashabıyla sohbet ederken göz-lüyormuş gibi hisseder.

Hz. Peygamber @'in doğru sözlülüğü, emin oluşu ve dürüstlüğü Kureyşli can düşmanları tarafından bile kabul edilmiştir (Buharî, Le-heb Sûresi Tefsiri). Godfrey Higgins Apo-logyfor Muhammad adlı kitabında şöyle yaz­maktadır: "Hristiy anlar, yandaşları arasında şiddetli taraftarlık oluşturmuş olan Muham­med'in düşüncelerini yeniden ele alsalar iyi ederler. Hz. İsa'nın yandaşları arasında böyle bîr taraftarlığın aranması beyhudedir, çünkü İsa çarmıha götürülürken yandaşları onu ter-ketmişlerdi... Bunun aksine Muhammed'in yandaşları baskılara uğrayan Peygamberleri­nin yanında yer almışlar ve onu korumak için kendi hayatlarını tehlikeye atmışlar ve O'nun tüm düşmanları üzerine muzaffer olmasına yardımcı olmuşlardır." Bosworth Smİth de şöyle yazmaktadır: "Işığın ulaşabileceği en son noktaya kadar üzerlerinde gün ışığı var­dır. Gerçekte şahsiyetimizin hudutsuz derin­likleri hiç kimsenin ulaşamayacağı bir nokta­da kalır ve kalmalıdır. Fakat Hz. Muham­med'in zahirî tarihi ile ilgili herşeyi bilmekte­yiz. Gençliği, dış görünüşü, ilişkileri, huylan, ilk görüşleri, tedricî gelişimi ve büyümesi, aralıklı olmasına rağmen kendisine gelen ilâhî vahiyleri hep bilmekteyiz. Batınî tarihi ile ilgili olarak ise elimizde kendisine İlâhî görev verildikten sonra kaynağı, muhafaza edilişi ve muhtevasının düzenlenişi ile tama­men kendine has ve hiç kimsenin sahihliğine bilinçli bir şüphede bulunamayacağı bir kitap vardır." Ve Gibbon şöyle demektedir: "Hiç bir peygamber peygamberliğinin başında, Muhammed'in içinden geçtiği çok çeşitli ve ciddî manialardan geçmemiştir; çünkü pey­gamberliğini açıkladığı şahıslar kendisinin bir insan olarak sahip olduğu eksiklikleri yakın­dan bilen kişilerdi. Onun durumundaki pek-çok peygamber terslenmişti; Hz. Muhammed onu bilmeyen insanlar arasında aynı şekilde şeref kazanmıştı."

Tarihte hiçbir zaman bir kişinin hatırı için bu kadar çok kişi canlarını ve mallarını feda et­meye hazır bulunmamışlardır. Bunu yapmak için o kişiyi görmeleri, gözlemeleri ve her açıdan denemeleri ve onu her yönden mutlak mükemmellikte bulmaları gerekir; aksi tak­dirde hayatlarını kendi rızaları ve onun uğru­na feda etmeye bu derece hazır olmazlardı. Hz. Peygamber @'in yaşantısı sahabe için ha­yatın her sahasında tam bir rehberdi; İşte bu yüzdendir ki bu hayat tarihte İslâm'dan önce hiç birleşmemiş olan bir millet üzerinde jnkılâbî bir etki yaptı ve daha sonra bu millet dünya siyasetinde yönlendirici bir güç haline geldi.

Haleflerine onların bütün problemlerini çöze­bilecek tam ve mükemmel bir hayat örneği bırakmak bütün peygamberlerin, reformcula­rın ve din kurucularının içinde sadece Hz. Muhammed @ 'e nasib olmuştur. Onların söz­lerini ve fiillerini, kalplerini ve ruhlarını, tavır ve hareketlerini, medeniyet ve kültürlerini anttı.

Hz. Peygamber @ 'in hayat tarzı sadece mü­kemmel değil aynı zamanda beşerî faaliyetle­rin her sahasını ve bütün yönlerini kapsayıcı­dır da. Bu hayat tüm erkek ve kadınlara ha­yatlarının her sahasındaki meseleleri âdil ve hakça çözmeleri için rehberlik teklif etmekte­dir. Bu hayatın ilkeleri ve emirleri her seviye­deki insanın kolayca anlayabileceği şekilde basittir ve onların ruhî kemâle ermelerini sağ­ladığı kadar geçici arzularını da karşılayarak onları gerçek itminana ve huzura davet et­mektedir. Hz. Muhammed @ bizlere çok çe­şitli meselelerimizi çözmemiz ve hakiki ve ebedi huzur ve mutluluğa kavuşmamız için basit reçeteler vermiştir.

Hz. Muhammed @ amelî vasıtası ile ahlâk ve davranışlar konusunda dersler vermiştir. Eli­ne geçen herşeyi fakirlere ve muhtaçlara da­ğıtarak sadaka vermeyi; Mekke ve Huneyn fatihi olarak düşmanlarına affedici ve sevgi dolu olmayı; hâkim ve yönetici olarak adalet ve eşitliği; muzaffer orduların komutanı ola­rak düşmanlarına barış ve güven vermeyi; tacir olarak ticarette dürüst olmayı ve bir ba­ba ve eş olarak sevgi, şefkat ve merhamet' öğretti. Bütün bu ahlâkî davranışları ve faziletleri bizzat yaşadı; insanları, kendini takip ederek ahlaken, ruhen ve manen zenginleş­meye davet etti. Bütün bunlar hayal mahsulü hikâyeler veya soyut fazilet ve ahlâk Örnekle­ri değil, bizzat hayatın somut gerçekleridir.

Öyle görünmektedir ki, Hz. Muhammed @'in tam ve mükemmel hayatı, düşüncelerinin saf­lığı ve yüceliği, ahlâkının ve tavırlarının kemâlâtı varken bir başka rehbere ihtiyaç yoktur.

Bütün bunların ötesinde, Hz. Muhammed @'in bütün düşünce, emir ve ilkelerinin tatbi­ki tecrübe edilmiştir. O'nun karakter ve dav­ranışları Mekke ve Medine'de yaşadığı süre içerisinde çok çeşitli baskı ve eziyetler, daha sonra ise savaşlar ve açık düşmanlıklarla dolu tecrübelerden geçti; en sonunda tüm kötülük­lere karşı nihai zafere ulaştı. Ne var ki, zayıf zamanlarında karamsarlık ve kızgınlık göster­mediği gibi güçlü zamanlarında tekebbür ve gurur da göstermedi. Hz. Muhammed @'in karakter ve Öğretisinin şerefi ve büyüklüğüne evde ailesi ile dışarıda ashabı ve diğer insan­larla olan ilişki ve uygulamaları şehadet et­mektedir. O'nun bir eş, baba, tacir ve hâkim olarak amelleri, tavsiye ettiği ilke ve davra­nışları teyid etmiştir. Ve yine bir yönetici, eğitimci, kumandan veya devlet adamının ha­reket tarzı ile ilgili vazettiği ilkelere uygun uygulamalarda bulunmuştur. İnsan hayatının çeşitli alanları ile ilgili konularda Hz. Mu­hammed @'in amelinde ahlâk, sîret ve öğreti­lerine nazaran kesinlikle hiçbir fark yoktu. Kur'an'da da ifade edildiği gibi Hz. Muham­med @'in söylediği herşey fiilleri ile de doğ­rulanmıştır (68: 3-4). O, söylediğini yapma­yan kimseleri şiddetle takbih etmiştir (61: 2).

Kur'an-ı Kerîm insanlığa rehberlik edecek il­keleri içeren Allah'ın Kitabıdır. Hz. Muham­med @ ise bu İlkeleri insanlara vazeden ve onları bizzat tatbik eden Allah'ın Peygamberi­dir. Hz. Muhammed @ önce kendisi yapma­dıkça insanlara hiçbir şeyi emretmezdi. Bir keresinde Hz. Aişe'ye Rasûlullah @'ın ahlâkı hakkında sorulduğunda şöyle cevapladı: "O Kur'an'ın ahlâkı İle ahlâklanmıştır." Hz. Mu­hammed @ Kur'an'm öğretilerini kendi uygu­lamaları ile gösterdi. O, yürüyen Kur'an'dı. Allah'ın yarattığı insan türünün en mükemmel numunesi. (Ayrıntılar için bkz.: Bu ciltteki "Hz. Muhammed @'in Gündelik Hayatı" baş­lıklı kısım).

 

KISIM 3

 

AHLAKI VE DAVRANIŞLARININ ŞUMÛLÜ

 

Hz. Muhammed @ kusursuz ahlâkın teces-süm etmiş şekli idi ve karakterinin bu mü­kemmelliğini davranışları ile de göstermişti. İnsanlara güzel ahlâkî prensipler öğretti ve vazettiklerini bizzat uyguladı. Hz. Muham­med @ davranış ve karakter bakımından bü­tün bir insanlık için mükemmel bir örnektir. Kur'an-ı Kerîm ondan şu sözlerle bahsetmek­tedir: "Ve sen, büyük bir ahlâk üzerindesin." (68: 4). Allah'ın Rasûlü Muhammed @ şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ beni güzel ahlâkı tamamlamak, güzel işleri kemâle erdirmek için Peygamber olarak gönderdi." (Muvatta ve Ahmed). "Şeklimi ve ahlâkımı en güzel şekilde yaratan Allah'a hamdolsun." (Beyha-ki, Şu'ubu'i-İman).

Hz. Aişe, Rasûlullah @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah'ım! Şeklimi güzel yaptığın gibi ahlâkımı da güzelleştir!" (Ah­med). Ebu Hureyre Hz. Peygamber @'in "Si­ze, aranızda en iyilerin kim olduğunu söyle­yeyim mi?" diye sorduğunu, sahabenin "el­bette" demesi üzerine "en iyileriniz en çok yaşayanlarınız ve en iyi ahlâka sahip olanı-nızdır" buyurduğunu rivayet etmiştir (Müs-ned-i Ahmed).

 

Davranışlarda Süreklilik

 

Bir kimsenin iyi ahlâkı benimsemesi ve huy edinerek sürekli böyle davranışlarda bulun­ması çok güzel bir fazilettir. Hz. Muhammed @ hayatında iyi ahlâklılık ilkesini haifiyyen yerine getirmiştir. O daima sözlerine uygun hareket etmiştir ve Sünnet terimi bu ilke üze­rine bina edilmiştir. İlâhî Vahyin ışığı altında hangi kuralı ve ilkeyi koymuşsa onu daima hayatında uygulamış ve dinine tâbi olanların izlemesi için bir yol (sünnet) tesis etmiştir. Ahlâkı ve amelinin ne kadar olgun, sarsılmaz ve iyi tesis edilmiş olduğunu gösteren fiilleri­nin bazı yönüne daha evvelden ışık tutulmuş­tu. Hayatı boyunca ilkelerinde hiç bir değişik­lik gözlenmemiştir.

Bir keresinde bazıları Hz. Aişe'ye Rasû-lullah @'in ibadet şeklini ve usûlünü sordular, ve bunları belirli bir günde yapıp yapmadığım merak ettiklerini söylediler. Hz. Aişe "O'nun işi bulutlardan düşen sağanak gibidir. Nasıl ki sağanak başladı mı durmazsa, Rasûlullah da bir şeyi benimsedi mi ona, düzenli bir şekilde devam ederdi" dedi. Sonra "Sizin hanginiz Rasûlullah'ın yaptığını yapabilir?" diye ekledi (Buharı). Bir başka rivayette " Rasûlullah bir şeyi yaptı mı düzenli ve daimi yapardı" den­mektedir (Buhari, Ebu Davud). İşte bu yüz­den Rasûlullah @; "Allah Teâlâ'ya en sevimli ibadet az olsa bile en devam edilenidir" bu­yurmuştur (Buhari ve Ebu Davud). Hz. Ai-şe'den rivayetle "Rasûlullah @ gece ibadeti ile meşgul olurdu ve bunu hayatı boyunca hiç terk etmemişti. İyi olmadığı ya da kendini kuvyetsiz hissettiği vakitlerde namazını otu­rarak kılardı." (Ebu Davud).

Ashabdan Câbir b. Abdullah, Rasûlullah @'ın kendisini ne zaman görse sevgi ve şefkatle gülümsediğini ve Rasûlullah @'i ziyaret edip de O'nun kendisine gülümsemediğinin vâki olmadığını rivayet etmiştir (Müslim). Her­hangi bir konu ile ilgili bir zaman tesbit etti­ğinde onu hiç değiştirmezdi. Namazların, teş­bih ve tahlil'lerin vakti; nafile namazlarını kaç rekat kılacağı; uyuyacağı ve kalkacağı vakit­ler; bütün ashabını selâmlayış tarzı gibi konu­lar bütün hayatı boyunca değişmeden aynı kaldı. Rasûlullah @ hiçbir davranışını ve fiili­ni değiştirmemiştir ve böylece Sünnet bütün Müslümanlar için bir davranış rehberi olmuş­tur. (Siret-ü'n -Nebi).

 

Hüm Ve Keremi

 

Pekçok mümtaz sahabe tarafından Rasûlullah @'ın davranışlarında çok nâzik, saygılı ve in­ce olduğu rivayet edilmiştir. Letafet ve vakar ile konuşurdu ve yüzünden tebessüm eksil­mezdi. Hiç kimsenin kalbini kırmamış, duy­gularım incitmemiştir. Enes, Rasûlullah @'ın hastaları ziyaret ettiğini, cenazelerine katıldı­ğını, bir kölenin dâvetine icabet ettiğini ve hurma liflerinden bir yular kullanarak merke­be bindiğini rivayet etmiştir (İbn-i Mace ve Beyhaki).

Abdullah b. Haris b. Suca, Allah'ın Rasûlü kadar mütebessim bir kimse görmediğini ri­vayet etmiştir (Tirmizi). Allah'ın Rasûlü'nün ne kadar sabırlı ve geniş gönüllü olduğunu anlatan Enes rivayetinde şöyle diyor: "On yıl Rasûlullah'ın hizmetinde bulundum. Hiçbir zaman yaptığım ve yapmadığım bir şeyden dolayı beni azarlamadı, öf bile demedi." (Bu­hari ve Müslim).

Ebu Hureyre Allah'ın Rasûlü'nden müşriklere lanet etmesi istendiğinde; "Ben lanet etmek üzere değil, insanlara rahmet olarak gönderil­dim." buyurduğunu rivayet etmiştir (Müslim). Hz. Aişe Rasûlullah @'ın, Allah yolunda çe­kişmediği müddetçe kadın olsun, köle olsun hiçbir kimseye eliyle vurmadığını rivayet et­miştir (Müslim).

İnsanlarla karşılaştığında önce o selâm verir ve musafaha yapardı. Kendisine sık sık elle­rinde su kabları ile köleler, hizmetçiler gelir ve mübarek kılması için elini su kabına batır­masını isterlerdi. Rasûlullah @ onları kış sabahı olsa bile reddetmezdi (Müslim).

Bir keresinde Sa'd b. Ubâde'yi ziyarete gitti, dönüşte Sa'd, oğlu Kays'a Rasûlullah'a refa­kat etmesini söyledi. Rasulullah, Kays'a deve­sine binmesini söyledi. Fakat bunu Nebi'ye hakaret kabul eden Kays binmeyi reddetti. O da, deveye binmesini ya da geri dönmesini söyleyince, Kays geri döndü (Ebu Davud).

Rasulullah @'in mümtaz sahabelerinden Utbe b. Mâlik görme hassasını kaybediyordu. Rasulullah @'dan evine gelip kendisine na­maz kıldırmasını ve kendisinin bu yeri namazgah ittihaz edeceğini söyledi. Ertesi gün, Rasulullah @ sabah namazından sonra Hz. Ebu Bekr'le beraber Utbe b. Mâlik'in evi­ne gitti. Evin neresinde namaz kılmasını iste­diğini sordu ve orada iki rekat namaz kıldı. Namazdan sonra yemek için alıkondu. Rasûlul-lah @'ın teşrifini duyan o yörenin ahalisinden pek çok kimse de Utbe b. Mâlik'in evine gelmişti. Hep birlikte yemek yendi (Buhari).

Hicretten sonra, önceleri muhacirler ensarm evine misafir olarak onarlık gruplar halinde dağıtılmışlardı. Mikdâd b. el-Esved kendisi­nin Rasulullah @ 'm grubunda olduğunu nak-letmiştir. Bu evde, sütleri ile evin geçiminin sağlandığı bir kaç keçi vardı. Keçiler sağıldı-ğında herkes kendi payına düşen sütü içer, Hz. Peygamber @'in payı kâsede kalırdı. Bir gece Hz. Peygamber eve geç geldi. Herkes kendi payına düşen sütü içmiş ve yatmıştı. Hz. Peygamber eve geldiğinde kâseyi boş buldu, fakat sesini çıkarmadı. Sonra şöyle bu­yurdu: "Ey bugün beni doyuran Allah'ım, on­ları da doyur." Daha sonra Mikdâd kalktı ve keçilerin birini kesip Hz. Peygamber @ için etini pişirmek istedi. Fakat O engel oldu. Bu defa keçi ikinci defa sağıldı; Hz. Peygamber @ çıkan sütü içti ve kimseye tek bir söz söy­lemeden yatağına gitti (Ahmed).

Ebu Şuayb Ensarî'nin kasap olan bir kölesi vardı. Bir gün Ebu Şuayb Hz. Peygamber @'e gittiğinde onu ashabıyla oturuyor buldu. Açlığın etkisi yüzlerinde görülüyordu. Ebu Şuayb kölesine beş kişilik yemek hazırlamasını söyledi. Yemek hazır olduğunda Hz. Peygamber @'i ve beraberindekileri evine davet etti. Yol­da kendilerine bir kişi daha katıldı. Hz. Pey­gamber @ bu kişi için izin istedi. Ebu Şuayb da kabul etti. Bu altı kişi Ebu Şuayb'ın evine gittiler ve yemeklerini yediler (Buhari).

Bir keresinde Ukbe b. Âmir Hz. Peygamber'e refakat ediyordu. Bir vadiden geçerlerken de­veyi sürmekte olan Hz. Peygamber @ Uk-be'ye deveye binmesini teklif etti. O ise, Hz. Peygamber yürürken binmeyi saygısızlık sa­yarak bunu kabul etmedi. Hz. Peygamber @ ona ikinci kez teklifte bulunup aşağı inince Ukbe de deveye bindi (Nesei). Çeşitli toplan­tılarda arzu edilmedik bazı olaylar olurdu, fa­kat Hz. Peygamber @ bunları müsamaha ile karşılar, şikâyetçi olmazdı. Zeyneb binti Cahş ile evliliği münasebeti ile verdiği velime ye­meğinde misafirlerin çoğu gece geç vakte ka­dar kalarak aralarında konuşmaya devam et­mişlerdi. Bu hâl Peygamber @'e büyük ters­lik ve güçlük çıkarmıştı. Fakat yine de onlara karşı tek bir söz bile söylemedi. Bunun üzeri­ne, insanları Hz. Peygamber'in evinde gerek­siz yere geç vakitlere kadar oturmaktan neh-yeden âyet nazil oldu (24: 27-28). Sözkonusu vahiyde Allaiu Teâlâ müslümanlara birbirle­riyle ilişkilerinde daha nâzik ve kibar olmayı öğretiyordu. Hz. Peygamber @ ve beraberin­dekiler Huneyn gazvesinden dönerken namaz vakti geldi. Her zamanki gibi durdular. Müez­zin ezanı okudu. Henüz İslâm'ı kabul etme­miş bulunan Ebû Mahzûre ve arkadaşları eza­nı tuhaf karşıladılar. Hz. Peygamber @ onla­rı çağırdı ve hepsine ezan okuttu. Ebû Mahzûre'nin sesi güzeldi. Sesi Hz. Peygam­ber @'in hoşuna gitti, onu yanına çağırarak saçını ikiye ayırdı ve hayır duada bulundu. Sonra ezanı ta'lim ettirdi ve onu aynı şekilde Kabe'de okumasını söyledi (Darekutni).

İhad b. Şarcil bir sahabe idi. Medine'de kıtlık olduğu bir sene açlıktan bir bahçeye girmiş ve bir şeyler yedikten sonra elbisesine de biraz meyve koymuştu. Bahçenin sahibi onu yakaladı, dövdü ve elbiselerini çıkardı. Şarcil bunu Hz. Peygamber @'e şikâyet ettiğinde bahçenin sahibi de yanında idi. Hz. Peygam­ber @ bahçenin sahibine doğru bakarak, "o cahildi, Öğretmeliydin; o açtı, doyurmalıydın" buyurdu. Bunu söyledikten sonra elbiselerini iade etmesini ve ayrıca 60 sa' buğday verme­sini istedi. (Ebu Davud).

Bir kişi hakkında bir şeyden hoşlanmadı mı, bundan o şahsın Önünde bahsetmezdi. Bir ke­resinde Hz. Peygamber @'m yanma, elbisesi­ne safran boyası sürülmüş bir adam geldi ve bir müddet oturduktan sonra gitti. Hz. Pey­gamber @ orada bulunanlara, giden kişiye el­bisesindeki safranı yıkamasını söylemelerini tembihledi (Ebu Davud). Bir keresinde bir adam Hz. Peygamber @'in yanma girmek İçin izin istedi. O, kabilesinin iyi bir ferdi de­ğildi, fakat Hz. Peygamber @ onu kabul etti ve ona yumuşak sözler söyledi. Aişe buna şa­şırdı; adam gittiğinde Hz. Peygamber @'e adama yumuşak konuştuğundan dolayı onu iyi bir adam olarak mı bildiğini sordu. RasûluUah; "Allah katında insanların mevkii yönünden en şerlisi, çirkin ve kaba sözlerden dolayı insanların kendisini yalnız bıraktığı kimsedir." buyurdu (Buhari ve Ebu Davud).

RasûluUah @'m meclisi devamlı kalabalık ol­duğundan sonradan gelenlere yer kalmazdı. Sahabe, O'na yakm yerleri de çabucak doldu­rurdu. Bundan sonra gelenler için ise RasûluUah @ kendi hırkasını yere sererdi. Bir defasında Cir'âne denilen yerde insanlara et dağıtırken RasûluUah @'ın yanına bir kadın geldi. RasûluUah @ ona büyük hürmet gös­terdi ve oturması için hırkasını serdi, kadın da oturdu. Hadiseyi rivayet eden onun Hz. Pey­gamber @'in süt annesi olduğunu nakletmek­tedir. (Ebu Davud). Bir keresinde Hz. Pey­gamber @ otururken süt babası geldi. RasûluUah elbisesinin bir tarafını serdi, süt babası onun üzerine oturdu. Sonra süt annesi geldi, elbisesinin diğer tarafını da ona serdi. Süt annesi de oraya oturdu. Sonra, süt kardeş: geldi. RasûluUah @ onun için kalktı, onu da önüne oturttu (Ebu Davud).

Bir keresinde Ebu Zer'e haber gönderdi, fakat evinde yoktu. Bir süre sonra çıkıp geldi. O es­nada Hz. Peygamber @ dinleniyordu. Fakat Ebu Zer'i görünce kalktı ve onu kucakladı (Ebu Davud).

İnsanlarla karşılaştığında ilk selâmı Hz. Pey­gamber @ verirdi. Yolda yürürken kadın, er­kek, çocuk karşılaştığı herkes ile selâmlaşırdı. Bir keresinde Müslümanlarla münafıkların bir arada oturdukları bir yerden geçiyordu. Ora­dakilerin hepsine "Selamûn Aleykûm" dedi (Buhari).'

 

Dürüst İlişkiler

 

Hz. Peygamber insanlarla olan münasebet ve işlerinde son derece dürüst ve âdil idi. Bu hu­susta hiçbir vakit kendisine yönelik bir şikâyet vâki olmamıştır. Alışverişlerinde çok cömertti; bu yüzden de daima borç içinde bu­lunurdu. Öyle ki vefatına yakın zamanda zırhı bir Yahudinin elinde rehindi. Hz. Peygamber @ ile iş ilişkisinde veya alış-verişte bulunmuş olan herkes onun dürüst ticaretini överdi. Bu yüzden Küreydiler arasında Sâdık ve Emin olarak anılıyordu.

Bir defasında bir adamdan biraz hurma ödünç almıştı. Birkaç gün sonra adam hurmalarını istemeye geldi. Hz. Peygamber @ensardan birine borcunu ödemesini söyledi. Ensarînin adama verdiği hurmalar evvelkiler kadar iyi değildi bu sebeple adam hurmaları kabul et­medi. Bunun üzerine Ensarî, "Allah'ın Rasûlü'nün verdiği hurmaları mı reddediyor­sun" dedi. Bunun üzerine alacaklı adam "Eğer Allah'ın Rasûlü âdil davranmazsa, kim­den adalet bekleyeceğiz?" diye sordu. Bunu duyan Hz. Peygamber <5>'in gözleri doldu ve "Adam haklı" buyurdu.

Bir keresinde bedevinin biri alacağım istemek üzere Hz. Peygamber'e geldi ve Peygamber @'e karşı çok sert konuştu. Sahabîler onu bu kaba davranışı sebebiyle azarladılar ve "Sen kiminle konuştuğunu biliyor musun?" dedi­ler. Bedevi hakkını talep ettiğini belirtti. Hz. Peygamber @ de sahabeye bedevinin tarafını tutmalarını, çünkü onun hakkını talep ettiğini belirtti ve onlara borcu biraz fazlası ile birlik­te ödemelerini emretti (İbni Mace).

Bir defasında bir deve Ödünç aldı ve borcunu daha iyi bir deve ile ödeyerek; "İnsanların en hayırlısı borcunu güzel bir şekilde ödeyendir" buyurdu (Tirmizi).

Bir defasında bir kâse ödünç almış, fakat kâse kazaen kaybolmuştu. Bunun üzerine Rasûlul­lah @ onu tazmin etti (Tirmizi).

Rasûlullah @ sık sık "borç ödemek için ayrı­lanlar hâricinde, bir dinarı bile üç gün elimde tutmak istemem" buyururdu (Buharı). Rasû­lullah @ bir defasında deve eti satan bir bede­viden, -evde hurma olduğu zannıyla- bir vesk (ölçü birimi) hurma karşılığında et satın aldı. Eve vardığında ise evde hurma olmadığım gördü. Bedeviye giderek, eti hurma karşılığı satın aldığını, fakat evde hurmanın bulunma­dığını söyledi. Bedevi aldatıldığını söyleye­rek bağırmaya başladı. Etraftaki insanlar Rasûlullah @'ın hiç kimseyle haksız bir alış veriş yapmayacağını söylediler. Rasûlullah da; "Onu bırakın, konuşmaya hakkı var" bu­yurdu. Daha sonra bedeviye dönerek mazere­tini tekrarladı. Sahabe ise bedeviye daha fazla bağırıp çağırmamasını söylüyordu. Rasûlul­lah @; "bırakın konuşsun, konuşmaya hakkı var" buyurdu ve bunu birkaç kez tekrarladı. Daha sonra adamı, Ensar'dan birine yollaya­rak hurmaları almasını rica etti. Bedevi alaca­ğını alıp döndüğünde, Rasûlullah @ ashabıy-la oturuyordu. Bedevi Rasûlullah @'ın neza­ket, sabır, affedicilik ve alış verişteki dürüst­lüğünden müteesir olmuştu; O'na; "Ya Mu-hammed! Allah sana daha iyi bir mükâfat versin. Sen borcunu tam olarak ve en iyisi ile ödedin" dedi. (Ahmed).

Bir gün Medine civarında bir kervan mola vermişti. Kırmızı bir develeri vardı. Tesadü­fen oradan geçmekte olan Rasûlullah @, de­veyi gördü ve fiatmı sordu. Söyledikleri mik­tarı itirazsız kabul etti ve devenin yularından tutarak Medine'ye döndü. Satıştan sonra, ker-vandakiler deveyi tanımadıkları birisine sat­tıklarını düşünerek pişman oldular. Kervanda bulunan bir kadın; "Müsterih olun! Bundan daha temiz ve nurlu yüze sahip başka bir in­san görmemiştik" dedi. Yani, böyle bir insan aldatamazdı. Akşam olunca, Rasûlullah @ onlara devenin fiyatı olan yiyecek ve hurma­ları gönderdi (Darekutni).

Huneyn savaşında Rasûlullah @'ın bazı teçhi­zata ihtiyacı oldu. O sıralar müşrik olan Saf-van'da zırh vardı. Rasûlullah @ onları iste­yince Safvan, "Muhammedi Senin bunlara el koymaya niyetin mi var?" dedi. Rasûlullah @ "Hayır! Sadece ödünç alıyorum. Şayet kaybo­lan olursa, onların değerini öderim." diyerek kırka yakın zincirle örülmüş zırhı ödünç ola­rak almıştı. Rasûlullah @ Huneyn savaşına çıktı, müşrikler bozguna uğrayınca Safvan'ın zırhları toplandı, fakat bazı zırhlar kaybol­muştu. Kayıp zırhların değeri sözkonusu ol­duğunda Safvan; "Ey Allah'ın Rasûlü! O gün gönlümde olmayan (iman) bugün gönlümde var. Artık telâfi edecek bir şey yok." dedi (Ebu Davud).

 

Hediyeleşmesi

 

Hz. Peygamber @ yakınlarına ve ashabına hediyeler verir ve onlardan hediye kabul ederdi. Bunu bir çeşit sevgi nişanesi olarak kabul ederdi: "Hediyeleşiniz, zira hediyeleş-mek aranızdaki sevgiyi arttırır" buyurmuştur. Bu sebeple ashab, özellikle Hz. Aişe ile bir­likte olduğu günlerde, O'nun evine daima bir-şeyler gönderirdi (Buhari). Ne zaman kendisi­ne birşey takdim edilse sadaka mı yoksa hedi­ye mi olduğunu sorar ve eğer hediye ise kabul ederdi (Buhari). Bir keresinde bir kadın Hz. Peygamber @'e bir harmânî takdim etti. O sı­rada orada bulunmakta olan birisi onu istedi. Hz. Peygamber de harmânîyi ona verdi (Bu­hari).

Krallar ve kabile reisleri de O'na hediyeler gönderirdi. Suriye taraflarından bir kabile rei­si beyaz bir midilli göndermişti; Mısır Kralı da benzer bir hediye takdim etmişti. Yine bir kabile reisi ona sandalet göndermişti. Bir ke­resinde Bizans Kralı kendisine ince ipekten bir kaftan hediye etmişti. Rasûlullah onu bir süre giydikten sonra Cafer'e yolladı. Cafer bir ara Rasûlullah @'a geldiğinde üzerinde o kaf­tan vardı. Rasûlullah @: "Onu sana giyesin diye göndermedim" buyurdu. Cafer, "Ne ya­payım?" dedi. Rasûlullah @; "Kardeşin (Ha­beş Kralı) Necâşî'ye gönder" buyurdu (Ebu Davud).

Cafer, Hayber'in fethine kadar Habeşistan'da bulunmuştu. Necâşi ondan İslâm hakkında bilgi almıştı.

Hz. Peygamber @ hediye ve armağan aldığı ^Silere daima karşılığını gönderirdi. Hz. Aişt Peygamber @'in hediye kabul ettiğini ve karşılığında hediye gönderdiğini rivayet etmiştir (Şemai'1-İ Tirmizî). Yemen'in meşhur Meliki, 33 dişi deve karşılığında aldığı bir kaftanı Hz. Peygamber @'e hediye olarak gönderdi. Hz. Peygamber @ onu kabul ederek mukabilinde, 20'den fazla deve karşılığında alınmış bir el­bise hediye etti. Yine bir keresinde Benî Fezâre kabilesinden bir bedevi Hz. Peygam­ber @'e hediye olarak bir dişi deve gönderdi. Buna karşılık kendisine gönderilen hediyeye razı olmayarak hoşnutsuzluk göstermişti. Bu­nun üzerine Rasûlullah @ minbere çıkarak şöyle buyurdu: "Sizler hediye gönderiyorsu­nuz ve ben de imkânlarım nisbetinde size (mukabil hediye vererek) karşılığını ödüyo­rum, siz buna öfkeleniyorsunuz. Bundan son­ra Kureyşî, Ensârî, Sakafî (ve Devsliler)den başka hiç bir kimseden hibe ve hediye kabul etmem." (Buhari)

Rasûlullah @ Medine'ye hicret ettiğinde altı ay Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evinde kalmıştı. Sonraları ona daima artan yiyecekleri gönde­rirdi. Komşu ve dostlarına da hediyeler gön­derirdi. Ehl-i Suffe ise ondan devamlı hediye almıştı. (Sîret-ün Nebi).

 

Kendi İşini Bizzat Yapması

 

Rasûlullah @ kendi işini kendi elleriyle gör­mekten daima hoşlanırdı. Ashabı bütün işini yapmaya hazır olmasına rağmen bunu iste­mezdi. Bir kişi Hz. Aişe'ye Rasûlullah @'ın evdeki işlerinden sordu. Hz. Aişe onun bizzat ev işleriyle meşgul olduğunu söyledi: Elbise­lerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, çar­şıdan alışveriş yapar, ayakkabılarım ve delik su kırbalarını tamir ederdi; develeri bağlar ve yemlerini verirdi. Hizmetçilerle birlikte hamur yoğururdu. (Buhari).

Bir keresinde Enes, Rasûlullah (2>'ın evine gitti ve onu devesini tımar ederken gördü. Yi­ne Enes, Rasûlullah @'ı sadaka (vakıf) deve­leri (veya  keçileri) damgalarken görmüştür (Müslim).

Bİr gün Rasûlullah @ Mescid-i Nebevi'ye girdiğinde birinin burnunu temizleyerek pa­çavrayı mescide attığını gördü. Bir taş aldı pisliği onunla temizledi ve insanlara bir daha böyle yapmamalarını nasihat etti (Nesei).

Gençliğinde Kabe yeniden inşa edilirken amelelerle taş taşıdığı vâkidir. Kabe mescidi ve Mescid-i Nebevi bina edilirken sıradan bir işçi gibi çalıştığı bilinmektedir. Ahzab (Hen­dek) savaşında hendek kazarken de çalışmış­tır. Taşlan nasıl taşıdığı ve hendeği nasıl kaz­dığı hakkında ayrıntılı bilgiler hadis ve siret kitaplarında mevcuttur (Buhari).

Rasûlullah @'ın bir seferi sırasında, sahabiler bir keçiyi kestiler ve yemek hazırlığı için iş bölümü yaptılar. Bütün işi aralarında paylaş­tıklarında Rasûlullah @; "Ben de ormana gi­dip odun toplayacağım" buyurdu. Ashab te­reddüt etti, fakat Rasûlullah @ imtiyazdan hoşlanmadığını söyledi (Zerkânî).

Yine bir başka seferde, yarılan ayakkabısını bizzat tamir etti. Bir sahabî, "Ey Allah'ın Rasûlü onu bana ver, ben dikeyim" dediğin­de; "O zaman bu kendini beğenmek olur ve ben bundan hoşlanmam" buyurdu (Zerkânî).

Sahabeden iki kişi Rasûlullah @'ı ziyarete gittiklerinde O'nu evinin duvarım tamir eder­ken gördüklerini rivayet etmişlerdir. Bunun üzerine onlar da işe yardım ettiler. İş tamamlandığında Rasûlullah @ onlar için hayır dua­da bulundu (Müsned-i Ahmed ve Sîretü'n-Ne-bi).

 

Yardımseverliği

 

Rasûlullah @ sahabeden Habbâb b. el-Erett'i bir gazveye göndermişti. Habbâb'ın evinde hiç erkek yoktu ve evin kadınları da keçilerin nasıl sağılacağım bilmiyorlardı. Rasûlullah @, her gün Habbâb'ın evine giderek keçileri­ni sağdı (İbn-i Sa'd). Habeşistan'dan bazı mi­safirler Medine'ye geldiğinde ashab onlara hizmet etmek istedi, fakat Rasûlullah @; "Onlar bizim arkadaşlarımıza hizmet ettiler, bu yüzden onlara hizmet etme vazifesini ben göreceğim" buyurarak ashabı bu işten alıkoy­du (Kadı Iyaz).

Rasûlullah @'ı Taife yolculuğu esnasında ya­ralayan Sakif kabilesinden bir heyet Medi­ne'ye geldiğinde, onlara Mescid-i Nebevi'de yer hazırlattı ve ziyaretleri esnasında onlara bizzat hizmette bulundu.

Medine'nin kadınları ona gelirler ve değişik türde işlerini görmesini isterler; o da bunu reddetmez ve hemen kalkarak onlar için bu işleri görürdü (Buhari). Medine'de mecnun bir câriye vardı. Bir gün Rasûlullah @'a gele­rek kolundan tuttu. Rasûlullah, "Ey kadın, Medine'nin herhangi bir sokağına otur, işini ben yapacağım" buyurdu ve onunla birlikte giderek kadına yardım etti (Ebu Davud ve Müslim).

Ashabdan Abdullah b. Ali, Rasûlullah @'ın bir dula veya muhtaç kişiye gidip işini gör­mekten çekinmediğini rivayet etmektedir (Nesei ve Darimi).

Bir keresinde tam namaza duracakken bede­vinin biri geldi ve elbisesinden çekiştirerek "benim tamamlanmamış işlerim var; korka­rım ki, unuturum, önce benim işimi yap" de­di. Rasûlullah @ hemen adamla mescidden çıktı ve adamın işini gördükten sonra namazı kıldırdı (Buhari ve Ebu Davud).

 

Uykusu Ve Istirahati

 

Hz. Aişe, Rasûlullah @'m hurma lifleri ile doldurulmuş yatakta dinlendiğini rivayet et­miştir. Hz. Aişe Ensardan bir kadının kendisi­ne geldiğini ve Peygamber @'in bir örtüden ibaret olan döşeğini gördüğünü-rivayet etmiş­tir. Kadın geri döndü ve bir yün döşek ile geri geldi. Rasûlullah bunun ne olduğunu sordu­ğu zaman, Hz. Aişe "Ey Allah'ın Rasûlü! En-sar kadınlarından biri geldi, senin döşeğini gördü ve sonra (senin için) bunu getirdi." Rasûlullah @, Hz. Aişe'ye döşeği geri gön­dermesini söyledi, fakat Hz. Aişe evde kal­masının daha iyi olacağını düşünerek yatağı göndermedi. Rasûlullah @ bunu kendisine üç defa tekrarladı ve sonra; "Ey Aişe! Allah'a and olsun ki, eğer dileseydim Allah, altın ve gümüşten dağlarını yanımda yürütürdü" bu­yurdu. Câbir b. Semure, Rasûlullah @'in evi­ne gittiğini ve onu basit bir döşek üstünde gördüğünü rivayet etmiştir (Tabakat).

Hz. Aişe, Rasûlullah @ için döşek olarak ge­niş bir aba serdiğini ve onda beraber yattıkla­rını rivayet etmiştir. Bir gece Rasûlullah @, Hz. Aişe abayı dörde katladığında eve gel­mişti. Onun Üzerinde uyudu ve sonra bir ak­şam evvel yattığı yatağa ne olduğunu sordu. Hz. Aişe, "Ey Allah'ın Rasûlü! Aynı abayı dörde katladım" dedi. "Onu eski haline çevir" buyurdu. Abdullah b. Mes'ud Rasûlullah @'m evine gittiğini ve onu derisinde izler bırakan bir hasırda uzanırken gördüğünü rivayet et­miştir. Rasûlullah kalktığında Abdullah b. Mes'ud; "Ya Rasûlullah! Hasırın üzerine sert­liğinden koruyacak bir şeyler serilmesine ni­ye izin vermiyorsun?" diyerek niyazda bulun­du. Rasûlullah @; "Benim bu dünya ile bir işim yok. Bu dünya bana bir yolcunun bir ağacın gölgesinde oturduğu ve sonra da kal­kıp gittiği gibidir" buyurdu.

Atâ, bir gün Ömer b. Hattab'ın Rasûlullah @'a gittiğini ve onu hurma lifleri ile doldurul­muş bir döşekte yatarken gördüğünü rivayet etmiştir. Yatağın lifleri vücudunda iz bırak­mıştı. Ömer'in gözleri yaşarmıştı. Rasûlullah @, Ömer'e bu mahzuniyetinin sebebini sordu­ğunda o; "Kisrâ ve Kayser'in pek çok çeşit ipek halıları varken, senin, Allah'ın mümtaz kulunun bu durumda yaşaması beni kederlen­dirdi ya Rasûlullah" dedi. Rasûlullah @; "Yâ Ömer ağlama; şayet dileseydim dağlar altın olur ve benimle beraber yürürdü. Dünyanın Allah katında bir sineğin kanadı kadar değeri olsaydı, Allah kâfirlere ondan hiçbir şey ver­mezdi" buyurdu (Tabakat). Cureyr veya Ebî Cureyr Rasûlullah @'ın kendilerine hitap etti­ği bir sırada elini Rasûlullah'ın yastığına da­yadığını ve yastığın koyun derisinden olduğu­nu farkettiğini rivayet etmiştir (Tabakat).

Enes b. Mâlik, Rasûlullah @'ı Ebu Talha'nın evinde döşemenin üzerinde namaz kılarken gördüğünü rivayet etmiştir. Mugîre b. Şu'be, Rasûlullah'ın üzerinde namaz kıldığı geniş bir deri elbisesi olduğunu rivayet etmiştir. Sâ'id Makburî Rasûlullah'ın gündüzleri döşemeye serdiği, geceleri mescidin odasına koyup na­maz kıldığı hurma yapraklan ile doldurulmuş bir hasırı olduğunu rivayet etmiştir. Ali Kilâbe şöyle rivayet etmiştir: "Ümmü Sele-me'nin evine gittim ve torunu Ümmü Gül-süm'e Rasûlullah @'m namaz mahallinin ne­resi olduğunu sordum. O da bana küçük bir odada yayılı bir hasır gösterdi. Ben hasırı kal­dırmaya kalktığımda, bunun, üzerinde Rasû­lullah @'in namaz kıldığı hasır olduğunu söy­ledi. Hz. Aişe Rasûlullah @'ın namazını ufak bir hasır üzerinde kıldığını rivayet etmiştir. Yine Hz. Aişe şöyle rivayet etmiştir: "Rasû­lullah hasırını mescidden getirmemi istedi. Ben ay hâlinde olduğumu söyledim. O da 'ay hâlinde olmak senin elinde değildir' dedi." Aişe bununla Rasûlullah'ın namazı kılabilme­si için hasırın yayılmasını istediğini söyledi.

Abdullah b. Ömer Rasûlullah @'ın ufak bir hasırda namaz kıldığını rivayet etmiştir. Ve ümmehatû'l-mü'minîn'den Meymûne de Rasûlullah @'ın namazını ufak bir hasır üze­rinde kıldığım rivayet etmiştir (Tabakat).

 

KISIM 4

 

HZ. MUHAMMED @'İN HAYAT TARZINA BİR BAKIŞ

 

İtimat; kültür, sosyal hayat, ahlâk gibi parça­lan birbirine kuvvetle bağlayan altın bir zin­cirdir. Eğer bu müessese gevşeyecek olursa, sosyal düzenin bütün kısımları alt üst olur. Bu sebeple itimat mefhumu değişik toplumlarca birbirinden farklı şekillerde de olsa muhafaza edilmiştir. Aileler ve hanedanlar değişik âdet ve ananeler benimsemişlerdir. Bunlara muha­lefet ise şiddetle takbih edilmiş ve toplumun geneline karşı bir suç olarak telakki edilmiş­tir.

Devletler; vatandaşlarının maddî, manevî ve dinî yönlerden gelişmelerine imkân hazırla­mak için belli bir sisteme bağlı kalarak ka­nunlar koymuşlardır. Âlimler ahlâk felsefesi­ni oluşturmuşlar ve insanları bu ahlâk kuralla­rına uymaya zorlamışlardır. Bu yüzden Avru­palıların, gururla kendi kültürlerinin insanlık için bilinen en ileri yaşayan örnek olduğu id­dialarına ve mütekebbirâne tavırlarına kapı-lınmamahdır. Onların örf ve âdetleri başkala­rını bağlayıcı olmadığı gibi sosyal kanunları ve parıltılı yüksek hayat seviyeleri de aldatı­cıdır. Meşru sıkıntılarımız yoktur ki ellerimizi onların kelepçelerine teslim edelim. Veya manevi gıdamız birtakım rasyonel faraziyeler değildir ki Yunan mantığına tutsak olalım. Aksine, gönlümüz ve beynimiz saf ve yüce bir dine sımsıkı bağlıdır. Etimiz ve kemiği­miz deri yerine bu din ile sarılmıştır. Kalbi­miz değişmez dinî duygularla doludur. Bu se­beple biz gönülleri cezbeden âdet ve uygula­maları, bütün etkileyici kanunları ve huşu ve­ren felsefeleri terkedip kendimizi Allah'ın yegâne ve tek temsilcisi olan İslâm Peygam-beri'nin ellerine teslim etmeliyiz. (Mevlânâ Ebû'l-Kelâm Azad, Râsûl-i Rahmet, Lahor, 1981, sh. 696-97).

 

En İyi Örnek

 

Dinin itimat telkin eden gücü Sırat-ı Müsta­kime, götürdüğü için bütün diğer yol ve sis­temlerden daha üstündür. Sırat-ı Müstakim ise bu dünyada ve ahiret hayatımızda bizim hakiki ve ebedî başarımızı sağlar. Bunu sağ­lamak için izlenecek yegane örnek hayat; ta­rih sayfalarında ve Kur'an'da muhafaza edil­miş bulunan Rasûlullah @'ın hayatıdır. Bu sebeple Allahu Teâlâ bize onu izlemeyi farz kılmıştır. Ancak bu hâlde dünyanın maddî ve manevî köleliğinden kurtulabileceğimiz be­yan edilmiştir.

Rasûlullah @'ın hayat tarzından Kur'an-ı Kerîm şu sözlerle bahsetmektedir: "Ey iman edenler! Andolsun ki, Allah'ın Rasûlü; sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için en güzel örnektir." (33: 21).

Bu ayette Allahu Teâlâ bize, Rasûlullah @'ı taklit etmemizi ve taklidimizin sadece bu yü­ce gönülle sınırlı kalmasını özellikle emret­mektedir. Çünkü biz bu salih ameller hazine­sini başka hiçbir yerde .bulamayız. İfadenin bu şekliyle, Allah bize sadece Rasûlullah @'ı taklit etmeyi farz kılmakla kalmamış, aynı za­manda diğer insanları taklit etmeyi de yasak­lamıştır. Çünkü dünyamızda bize bu dünya­nın karanlıklarında ve sapık yollarında reh­berlik edebilecek ve bizi aydınlatabilecek tek bir güneş vardır. Bu güneş Hz. Muhammed @'in kâmil şahsiyetidir.

Rasûlullah @'ın bu özelliğine Kur'an'da şu sözlerle değinilmiştir: "Ki onlar, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı ümmî peygamber (Rasûl)e uyanlardır. O, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülü­ğü) yasaklıyor. Temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini ve üzerlerindeki ağır zincirleri indiriyor. Ona inananlar, hürmet edip düşmanlarına karşı yardım edenler ve onunla birlikte indiren nu­ru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır." (7:157).

Şurası açıktır ki, aynen doğru ahş-veriş gibi sadece doğru hareket tarzları diğerlerinin üze­rine galip gelebilir; yanlış hareket tarzlarının büyük iddiaları ve büyük etkileri olsa bile doğru ile uzun süre yanşamazlar. Manevî ol­duğu kadar maddî mânada da mutluluk ve hu­zura açılan yegane kapı doğru söz ve davra­nışlardır. Kötü davranışlar ve yanlış fiiller bir süre için başarılı gözükse de uzun vadede hüsranla sonuçlanırlar. Hırsızlar ve soygun­cular kendilerini başka insanların malları ile birkaç yıllığına zenginleştirebilirler, fakat dü­rüst bir tüccar gibi mutlu ve huzurlu bir hayat yaşayamazlar.

Hz. Muhammed @'in getirdiği Rehberiyet'ten Kur'an-ı Kerîm'de çeşitli vesilelerle 'Nur' olarak bahsedilmiştir: "Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbi katından bir nur üzere olmaz mı?" (39:22). Yine Bakara sure­sinde şu ayet yer almaktadır: "Allah mü'min-lerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa (nura) çıkarır." (2:257).

Bazen 'Nur' kelimesi bizzat Hz. Muhammed @ için kullanılmıştır, çünkü o insanları cahi-liye ve küfrün karanlığından İslâm'ın nuruna ve Allah'ı bilmeye çıkarmaktadır. Şu mealde­ki ayet bunu göstermektedir:

"Ey kitap ehli... doğrusu size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitab gelmiştir. Allah, rızasını gözetenleri onunla selamet yollarına eriştirir ve onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çı­karır. Onları doğru yola iletir." (5:15-16).

Aşağıdaki dua Hz. Muhammed @'in ebedi 'Nura' kavuşmak için niyaz edişini yansıtmak­tadır:

"Ey Allahım! Gönlüme, gözüme ve kulağıma nur ver; sağımı, solumu; Üstümü altımı; önü­mü, arkamı nurlandır; beni Nur kıl ve dilimi ve kanımı, zihnimi, başımı ve yüzümü nur-landır. Ey Allah'ım bana Nur bağışla, Nuru­mu artır, beni Nur kıl." (Mevlânâ Ebû'l-Kelâm Azad, Râsûl-i Rahmet, Lahor, 1981,sn. 696-97).

Tarihî şahsiyetler içerisinde Hz. Muhammed @ de bulduğumuz yüksek meziyet, selîm ta­biat ve güzel huy gibi özelliklerle bezenmiş herhangi birini gösterebilmek mümkün değil­dir. Öyle görünmektedir ki, Allahu Teâlâ bü­tün iyi huy ve yüksek meziyetleri en mükem­mel şekliyle Hz. Muhammed @ 'in şahsında toplamıştır. Bütün bu Üstün meziyetler tarih sayfalarında en ince ayrıntılarına kadar muha­faza edilmiştir. Bu şerefi Hz. Muhammed @ dünyada başka hiçbir kimse ile paylaşmamış-tır, onun bu durumu nev-i şahsına münhasır­dır. Aşağıda meali verilen ayet Hz. Peygam-ber'İn iyiliği ve mükemmelliğinin daima insa­noğluna bir örnek teşkil edeceğini ima etmek­tedir: "...Köpük uçup gider, insanlara fayda veren ise yeryüzünde kalır. Allah bunun gibi daha nice misaller verir." (13:17).

Böylelikle Allah, insanlığa numune olmak üzere Hz. Peygamber'in hayatım Kur'an'da ve tarih sayfalarında muhafaza etmiştir. Her kim iyilik, merhamet ve adalet dolu bir hayat arar­sa; her sahada fener görevi yapacak olan Hz. Muhammed @'in hayatında en iyi örnekleri ve dersleri bulur. O'nun hayatı insanların ba­kıp incelemeleri için her fırsatı sağlamakta­dır: Evinde ailesi ile, dışarıda dostları ve iş arkadaşları ile olan münasebetleri, yönetici ve hâkim olarak yaptıkları incelenir; sözleri ve fiilleri her sahada karşılaştırılarak vazifesinin Hakkı tebliğ etmek olduğu hükmüne varılır. O'nun hayatı bütün nesillere kendisinin her yönden ve tek tek incelenmesi konusunda meydan okumaktadır; böylelikle Hz. Pey­gamber'in sözleri ile yaptıkları arasında bir çelişki olup olmadığı görülecek; şayet bir uyumsuzluk goremezlerse o vakit, -kendileri­ne karşı dürüst ve Hakkı arama işinde samimi iseler- O'na indirileri^Hakkı kabul ve takip edeceklerdir.

Kitâb: Kur'an kendisinden şu sözlerle bahset­mektedir: "İşte Kitâb'ımız, aleyhinize konu­şuyor, gerçeği söylüyor..." (45:29). Geçen ondört asır onun doğruluğuna şahitlik etmek­tedir; her kelimesi doğrudur ve bu tarih bo­yunca İspatlanmıştır. Zamanın tahrifatından olduğu gibi insanların kötü düzenlerinden de korunmuştur: "O (yanlış yola sapan)lar ken­dilerine gelen Kur'an'ı inkâr ettiler. Halbuki o, öyle eşsiz bir Kitâb'dır ki, ne önünden, ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gel­mez. (O), hüküm ve hikmet sahibi çok övülen (Allah)dan indirilmiştir." (41:41-42).

Kur'an'ı insanlığa yol gösterici olarak indiren yüce Allah bütün uydurma ve tahriflere karşı onu koruma sorumluluğunu da üstlenmiştir: "O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik, biz; ve O'nun koruyucusu da elbette biziz!" (15:9). Kur'an-ı Kerîm tevatür yoluyla gelmiş ve en iyi şekil­de muhafaza edilmiş bir kitaptır: "Hayır (Kur'an, onların dedikleri gibi bir söz değil), o şerefli bir Kur'an'dır. Korunan bir levhada (yazılı)dır." (85:21-22). İşte bundan dolayı Kur'an mücerret Hakikati arayanlar için dai­ma taze ve güvenilir bir yol gösterici olarak ebediyen baki kalacaktır. Onun apaçık Hak'tan olduğu gerçeğini dürüst ve insaflı hiçbir kimse inkâr edemez. Bilakis, şayet Kur'an'ı biliyorsa doğruluğunu tasdik eder. "Hayır, o (Kur'an) kendilerine bilgi verilenle­rin göğüslerinde bulunan apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi, zâlimlerden başkası inkâr et­mez." (29: 49).

Bu âyet, Hz. Muhammed @'in çağrısının Hakk olduğunu reddettikleri ve doğruluğu apaçık olan mesajı kasten ve bilerek tahrif et­melerinden dolayı Hz. Muhammed @ 'in mu­haliflerini suçlamaktadır. Bu insanlar kesin­likle gafil ve zâlim kimselerdiler. Hz. Mu­hammed @ onların arasında yetiştiği için kendisini yıllardan beri tanıyorlardı. İyi ve dürüst davranışlarından dolayı aralarında onu el-Emin (güvenilir) diye çağırırlardı. Kur'an bu olaydan şu sözlerle bahsetmektedir: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size hiç bildir­mezdi. Ben ondan önce aranızda bir ömür bo­yu kalmıştım (böyle bir şey yapmamıştım), düşünmüyor musunuz?" (10:16). O'nun haya­tının hiçbir yanı halkından gizli kalmamıştır. Bu yüzden onlar açık olan Hakkı dürüstçe ta­nımalıydılar.

Hz. Peygamber @ ticarette doğruluk ve dü­rüstlüğüyle de ün kazanmıştı. Halkı onun ümmî olduğunu bilirdi, çünkü ne okuyabilir ve ne de yazabilirdi. Hayatındaki bu gerçek, yani ümmî oluşu onların hiçbirisine gizli de­ğildi. Şimdi şaşırtıcı ve derin öğretilerle dolu Kur'an gibi bir Kitâb ile gelince, akıllı ve hikmet sahibi kimselerce bunun Hz. Muham­med @'in peygamberliğinin açık bir belgesi (âyeti) olduğu kabul edilmeliydi. Çünkü Hz. Muhammed @'ın bütün kabiliyetleri Mekke-lilerce bilinmekteydi. O'nun ile ilgili hiçbir şey halkından gizli değildi. Kur'an bu hususa şu sözlerle değinmektedir: "(Ey Muhammed!) Sen bundan Önce bir Kitâb okumuyordun, elinle de onu yazmıyorsun. Öyle olsaydı, o zaman (Allah'ın sözlerini boşa çıkarmaya ça­lışan) iptâlciler kuşkulanırlardı, (ama şimdi ne diye şüpheleniyorlar?)." (29:48) Böylece Kur'an-ı Kerîm, vahyin Hakk olduğuna bizzat onları şahit kılmış olmaktadır.

jlz. Muhammed @'in şahsında veya sosyal hayatında ya da ashabında onun bu hacimde Ve yücelikte bir kitabı kendi kendine telif edebileceği hakkında herhangi bir delil veya işaret kesinlikle yoktur. Yine peygamberlik Öncesi hayatında sadece ırk ve dil engellerini değil, zaman ve mekân engellerini de aşacak ve bütün geçmiş manevî, ahlâkî ve sosyal sis­temlere üstünlük tesis edecek bir kitap ortaya koyabileceği konusunda kesinlikle hiç bir işa­ret ve delil yoktur. İşte bu yüzden insanlara, Hz. Muhammed @'in şahsında O'nun doğru­luğuna şehadet eden bir değil, pek çok işaret vardır denmektedir. Bu işaretler cahiller tara­fından görülmese de ilim sahiplerince tanınır­lar ve bunların mutlak surette peygamberlik işareti olduğuna kalben mutmain olurlar. Da­ha önce kendilerine kitab verilmiş olan Hıris­tiyanlar ve Yahudiler de onun doğruluğunu bilirler: "İşte böylece o Kitabı sana da indir­dik. Kendilerine Kitâb verdiklerimiz ona ina­nırlar: Şunlardan, (şu Araplardan) da ona ina­nanlar vardır. Âyetlerimizi, kâfirlerden başka­sı inkâr etmez" (29: 47).

Dili ile, güzelliği ile, icazı ile hepsinin ötesin­de ebedî ve emsalsiz mesajı ile Kur'ân bizzat kendi doğruluğuna bir delildir. İnsanlık tari­hinde eşi yoktur. Kur'ân'da şöyle Duyurul­maktadır: "Şüphe yok ki Kitâb'm indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır. Yoksa 'O'nu uydurdu1 mu diyorlar? Hayır o senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi, doğru yola gelsinler diye uyarman için Rabb'inden (sana indirilen) gerçektir." (32: 2-3).

Bu ayette zikredilen yalnızca bu Kitâb'ın, âlemlerin Rabbi tarafından inzal edildiği de­ğildir; en güçlü vurguyla şu da söylenir: "Şüphesiz ki o Allah'ın Kitâb'ıdır. Onun Al­lah tarafından vahyedildiği konusunda hiçbir şüpheye mahal yoktur." Bu uyarıcı ve vurgu­layıcı cümleyi, Kur'ân-i Kerîm'in indiği şart­lar, ortam ve bizzat Kur'ân'm muhtevası açı­sından değerlendirecek olursak bunda iddia ile beraber bir delilin de varolduğunu görece­ğiz. Bu delil, hitab ettiği Mekke halkından da gizli değildi. Bu delili kendilerine sunan kişi, bütün hayatını onların gözü önünde geçirmiş­ti. O'nu, Kitâb'ı tebliğ ettikten sonra nasıl ta­nıyorlarsa önce de öyle tanıyorlardı.

Bu Kitabın dili ve üslûbu, Hz. Muhammed @'in dili ve anlatım tarzından çok farklı ve değişikti. Mekke halkı aynı kişinin, birbirin­den bu denli farklı iki üslûba sahip olmasının imkânsızlığını farketmişlerdi. Ve onlar bu Kitâb'm son derece üstün edebî icazım görü­yorlar ve hiçbir Arap edip ve şairinin buna ra­kip olamayacağını biliyorlardı. Yine onlar kendi edip, şair, hatip ve kâhinlerinin sözleri ile kendilerine tilâvet olunan Kur'ân arasında mevcut olan apayrı dünyaların, kendilerine sunulan temalardaki latif değişikliğin de far­kındaydılar. Kitâb ve mesajda birinin onu kendi menfaatleri doğrultusunda sunduğuna ve onun sahte bir Peygamberlik iddiası taşıdı­ğına dair herhangi bir emareye de rastlamadı­lar. Hz. Muhammed @'in Peygamberlik iddi­asıyla kendisinin, ailesinin ya da kabilesinin belirli bir menfaatini gözetmeye çalıştığına, veya verdiği mesajda bir kâr gayesi güttüğüne dair hiçbir ipucu bulamadılar. Dahası, onlar bu davete toplumda kimlerin icabet ettiğini ve bu kesimin düşünce ve hayatlarında ne gibi büyük değişiklikler meydana geldiğini görü­yorlardı. Bütün bunlar Hz. Muhammed @'in iddiasının (tebliğinin) açık ve net birer izahı ve delilleridir. Öyle görünmektedir ki, yukarı­da meali verilen âyet, Hz. Muhammed @'in peygamberlik iddiasına destek olarak öne sü­rülebilecek bütün delilleri yansıtmaktadır. Dolayısıyla insanlar bunları açıkça görecek ve önlerinde apaçık duran birşeyi aklen inkâra ve redde kalkışamayacaklardı. (Mev-dûdî, Sîret-i Server-i Âlem, c. I, sh. 122-133).

 

Kur'ân'ın Mücadeleye Daveti

 

Kâfirler, Kur'ân'ın tebliğini reddedip ona kar­şı gülünç iddialar öne sürdüğünde kendileri­ne, bu Kitâb'ın sûrelerinden birinin benzerini meydana getirmeleri için açık davet verildi. Kur'ân bu daveti şu sözlerle belirtmiştir: "Eğer kulumuz (Muhammed)e indirdiğimiz­den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka bütün şahit (yar­dımcılarınızı da çağırın; eğer doğru iseniz (bunu yapın)." (2: 23). Âyette ifade edilen teklif Mekkî ve Medenî sûrelerde bütün Kur'ân boyunca sık sık tekrarlanır. Bununla, edebî yönden ve konusu itibariyle erişilmez bir niteliğe sahip olan Kur'ân'ın bir insan ta­rafından yazılmış olamayacağı vurgulanmak istenir. Böyle olamayacağına göre, onun Al­lah tarafından Hz. Muhammed @'e gönderil­miş olduğu ortaya çıkmaktadır.

Daha sonra Yunus sûresinde şu ifadeleri gör­mekteyiz: "Yoksa 'Onu uydurdu' mu diyor­lar? De ki: 'Eğer doğru iseniz haydi onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka ça-ğırabildiklerinizi de çağırın!" (10:38). Hûd sûresinde de benzer ifadelerle karşılaşmakta­yız: "Yoksa 'Onu uydurdu1 mu diyorlar? De ki: 'Öyleyse siz de onun benzeri on uydurul­muş sûre getirin; eğer doğru iseniz Allah'tan başka, çağırabildiklerinizi de (yardıma) çağı­rın (da bunu yapın)!" (11:13). Bu mücadeleye davet yine şu sözlerle tekrar edilmektedir: "De ki: 'Andolsun, eğer insan(lar) ve cin(ler) şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere top-lansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka ol(up yardım etse)ler de (bu­nu yapamazlar)." (17: 88).

Bu davete hiçbir zaman hiçbir insan sahip çıkmamıştır, çünkü Kitâb ve icazı insan gay­retinin ötesindedir. Kur'ân'ın İlâhî vahiy eseri olduğunun ve onun bir insan tarafından yazıl­madığının İspatı, onun kendi muhteşemliğin-de, kendi tabiatında ve nazil olduğu keyfiyet­lerin içindedir. Bütün dünya onun gibi bir Kitâb'ı, hatta onun bir sûresi gibi bir sûreyi getirmeye davet edilmiştir. Kur'ân'ın muhte­vası bugün de her zaman olduğu gibi saf ve tahrife uğramamış haldedir. Sadece Hz. Mu­hammed @'in getirdiği Kitâb'ın emsalsizliği, ona benzer ya da onun bir suresine benzer birşeyi getirmenin bir insanın, bir grup insa­nın veya bütün insanlığın yetenek ve kapasi­tesinin ötesinde oluşu gerçeği bile Hz. Mu­hammed @'in Hakkı tebliğ ettiğinin ve pey­gamberliğinin ispatı için yeterli delildir. Eğer Kur'ân Onun meydana getirdiği bir Kitâb ol­saydı, tarih boyunca pek çok insan böyle ki­taplar husule getirebilirdi. Bütün bunların öte­sinde Hz. Muhammed @ ne okur ve ne de ya­zardı; buna rağmen bu Kitab O'nun tarafından dünyaya sunulmuştur. Dünyanın gelmiş geç­miş bütün âlimleri böyle bir kitabı hatta onun bir suresini husule getirememişken nasıl olur da Hz. Muhammed @; okuma-yazması olma­yan bir kişi, bu Kitâb'ı bizzat yazmış olabilir? Bu, Hz. Muhammed @'in bu Kitâb'ın Rabbi tarafından insanlığa rehber olmak üzere indi­rildiği şeklindeki beyanının açık ve net ispatı­dır.

 

Hz. Muhammed @'in Şahsiyeti

 

Allah'ın Kitabının Hak olduğunu belirledik­ten sonra, Allah'ın peygamberinin de şahsiye­tinin mümtaziyetini tesbit etmek makûl ve faydalı olur. Bu tesbit; Hz. Muhammed şerefli, iffetli ve âdil bir hayat sürdüğü; söz ve fiillerinde hayatın her sahasında insanlığa takip edeceği misaller bulunan, onu izleyenle­rin kendi hayatlarını sevgi, güzellik, huzur ve hayırla tezyin edebilecekleri şeklindeki görü­şümüzü teyid edecektir. İnsanlar; bir eş ola­rak O'nun sevgi, merhamet ve nezaketini, bir baba olarak şefkat ve yumuşaklığını paylaşır; ticarî hayatlarında dürüstlük prensibine sımsı­kı bağlanır; hükümlerinde eşitlik ve adalet kurallarına sarılırsa ferdî hayatlarına kemâl ve fazilet ekleyebilir, topluma da huzur ve güven getirebilirler.

Kur'ân bizzat, Hz. Muhammed @'in vazifesi­nin Hak olduğunu destekleyici tartışmayı ve delillerini şu sözlerle sunmaktadır: "(Ey Mu­hammed!) Sen bundan önce bir Kitâb okumu­yordun, elinle de onu yazmıyorsun. Öyle ol­saydı o zaman (Allah'ın sözlerini boşa çıkar­maya çalışan) iptâlciler kuşkulanırlardı, (ama şimdi ne diye şüpheleniyorlar?) Hayır, o (Kur'ân) kendilerine bilgi verilenlerin göğüs­lerinde bulunan açık açık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi zâlimlerden başkası inkâr et­mez." (29: 48-49).

Bu, Kur'ân'm birçok yerinde Hz. Muhammed @'in peygamberliğini ispatlamak için öne sü­rülen delilin aynısıdır. Bu âyetteki tartışmanın ve delillerinin esası Hz. Peygamberin oku-ma-yazmasının olmamasıdır. O'nun doğu­mundan vefatına kadar ömrünü aralarında ge­çirdiği ashabı ve yakınları, onun hiçbir zaman herhangi bir kitap okumadığını ve hatta eline kalem dahi almadığını çok iyi biliyorlardı. Allah, sözkonusu ayette bu gerçeği zikrede­rek; Kitâb'ta sunulan derin bilgilere, daha ön­ceki peygamberlerin kıssalarına, birçok deği­şik dinin inanç ve akidelerine, eski ümmetle­rin tarihleri, sosyal, iktisadî ve ahlâkî hayatla ilgili problemlerine bakarak bu Kitâb'm Hz. Muhammed @'e değil, vahye isnad edilmesi gerektiğine bir delil kılmıştır. Eğer O okur­yazar olsaydı ve insanlar onu kitap okurken, ciddi çalışmalar yaparken görmüş olsalardı, o zaman bâtıla tapanlar şüphelerine, O'nun bu bilgileri Vahiyden değil, okuma ve inceleme sonucu elde ettiği şeklinde bir dayanak bula­bilirlerdi. Fakat O'nun tamamen ümmî olduğu gerçeği, böyle bir şüpheye mahal bırakma­mıştır. Bu sebeple, apaçık inatçılık hâriç O'nun peygamberliğinin herhangi bir şekilde inkâr edilebileceğine dair mâkûl bir dayanak yoktur. (The Meaning of the Qur'an, c. IX, ss. 168-169).

Hiç okuma-yazması olmayan birinin, birden­bire, hiçkimse onu daha önce herhangi bir ha­zırlık yaparken görmediği hâlde olağanüstü nitelik ve özelliklere sahip Kur'ân gibi bir ki­tap getirmesi ve onu insanlara sunması, aslın­da bilgi ve hikmete sahip insanlar için o kim­senin peygamberliğinin apaçık delilidir. Ta­rihte büyük diye anılan şahsiyetlerin hayat hikâyeleri incelendiğinde, çevresinde onun şahsiyetini şekillendiren ve yaşadığı sürece kendisinden kaynaklanan mükemmellikler için onu hazırlayan faktörler bulabilir. Çevre­si ile şahsiyetinin çeşitli unsurları arasında daima açık bir ilişki vardır. Fakat Hz. Mu­hammed @'in ortaya koyduğu hususiyetler ve mükemmellikler için çevresinde hiçbir kayna­ğın varlığı tesbit edilemez. O'nun durumu söz konusu olduğunda, ne o dönemdeki Arap top­lumunda, ne de Arabistan'ın ilişkide bulundu­ğu komşu toplumlarda Hz. Muhammed @'in şahsiyetini oluşturan yönlerle uzaktan dahi ilişkisi olan faktörler bulmak imkânsızdır. İşte bu gerçeğe dayanılarak burada Hz. Mu-hammed @'in şahsiyetinde sadece bir tek de­ğil, pek çok işaret bulunduğu belirtilmekte­dir. Belki câhil bir kimse bu işaretlerden hiç-Dirini görmeyebilir, fakat kendilerine ilim ve­rilenler bu işaretleri görerek O'nun gerçekten Allah'ın Rasûlü olduğuna kalben ikna olmuş­lardır. Bütün Kureyş'in ve yakın akrabaları­nın, O'nun hayatını ve ümmî oluşunu bildik­lerine hiçbir şüphe yoktur. Yukarıdaki âyet bunlara dayanarak böyle bir insan için bu ha­cim ve mükemmellikteki bir kitabı yazması­nın madden nasıl mümkün olabileceğini sor­maktadır.

 

Bir Delil: Ümmî Peygamber

 

Hz. Peygamber @'in ümmî oluşunu ispat ede­cek pek çok tarihî delil vardır. Bir yetim ola­rak doğdu, henüz küçükken annesi ve dedesi vefat etti. Biraz büyüyünce, birkaç dirhem ka­zanabilmek için Mekke'de zenginlerin koyun­larım otlattı. Dolayısıyla o zamanlarda zen­ginlere has bir ayrıcalık olan okuma-yazmayı öğrenme işine vakit bulamadı.

Buhari'de, bütün tarih ve sîret kitaplarında nakledilen şöyle bir rivayet vardır: Berâ b. Azib'den rivayet edilen hadise göre; Hudeybi-ye anlaşması yazılırken Mekkeli müşriklerin temsilcisi Muhammed isminden sonra "Rasûlullah" ibaresinin eklenmesine karşı çı­kar. Bunun üzerine Hz. Peygamber @ kâtip olan Hz. Ali'ye "Rasûlullah" ibaresinin üstü­nü çizip yerine "Muhammed b. Abdullah" yazmasını söyler. Fakat Ali "Rasûlullah" iba­resinin üstünü çizmeyi reddeder. Bunun üze­rine Hz. Peygamber @ ondan kalemi alır, bu kelimelerin nerede olduğunu sorar ve üzerle­rini çizer.

Kur'ân O'nun ümmî oluşunu peygamberliği­nin açık bir delili olarak göstermiştir. Çünkü Allah'ın vahyi olmaksızın O'na böyle bir tebligat ve böyle bir azamet verilmezdi. Hiç­bir ilim sahibi onun vazifesinin Hak olduğun­dan şüphe edemezdi; onu açıkça itiraf etmi yor olabilirlerdi. Fakat kalben kani idiler: "Dediler ki: 'Ona Rabb'inden âyetler (muci­zeler) indirilmeli değil miydi?' De ki: 'Ayetler (mucizeler) Allah'ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.' Kendilerine okunan Kitâb'ı sana indirmemiz onlara yet­medi mi? Şüphesiz inanan bir topluluk için bunda bir rahmet ve ibret vardır." (29:50-51).

 

Peygamberlikten Önceki Hayatından Deliller

 

Kur'ân Hz. Muhammed @'in nübüvvetten önceki hayatından da O'nun doğruluğuna de­liller getirir. O'nun sâde ve dürüst hayatı ken­disine eleştiri yönelten muhaliflerine karşı başlı başına bir delildir: "...Ben ondan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım..." (10:16). Bu âyet, Kureyş müşriklerinin eleşti­ri ve taleplerine cevap ile ilim sahibi kimsele­rin ellerine de delil vermektedir.

Bu âyet Hz. Muhammed @'in "Kur'ân'm mu­harriri olduğu, ancak Kitab'ı Allah'a nisbet et­tiği" iddiasına karşı güçlü bir delildir. Aynı zamanda Rasûlullah @'in Allah tarafından, bu Kitâb'ın sahibi tarafından gönderildiği id­diasını da teyid etmektedir. "Siz onun pey­gamber olmadan evvelki hayatının kırk yılına bizzat şahit oldunuz. O sizin şehrinizde doğ­du; çocukluğunu orada geçirdi; gençlik ve or­ta yaşlarını gözleriniz önünde yaşadı. Sizin aranızda yaşadı ve sizlerle -sosyal, ailevî, iktisadî pek çok münasebetleri oldu. O denli tanıyorsunuz ki, O'nun hayatının size gizli kalmış hiçbir yönü yok. Peki, bu hayatı içinde O'nun bu Kitâb'ın yazarı olduğunu gösterebi­lecek herhangi bir emareye rastladınız mı? Siz hiç akletmez misiniz?"

Kur'ân'da sorulan bu soru Hz. Muhammed @ hakkında Mekke'de herkesin çok iyi bildiği iki Özelliği ihtiva ediyordu: Birincisi, nübüv­vetten önceki kırk yıllık hayatı boyunca ne bir eğitim ve öğretim gördü, ne de böylesine çevresindekilerce bilinmeyen eşsiz sözlerle dolu bir Kitâb'ı yazmasmı(!) sağlayabilecek

kimselerle bir mesaisi oldu. Hiç kimse O'ndan hiçbir zaman Kur' ân'ın değişik sûrelerinde ele alınan meseleler hakkında hiç­bir şey duymamıştı. Hatta akraba ve yakın ar­kadaşları bile böyle meselelerle ilgili herhan­gi birşey işitmemişler; kırk yaşına gelip Risa-letini ilân öncesine kadar, kendisine böyle bir iddiaya doğru tedricî bir gelişme gösterdiğine dair bir alâmete şahit olmamışlardı. İşte bu, Kur'ân'ın, kendi zihninin bir icadı olmayıp kendisine kendi dışından gönderildiği vakıa­sına yeterli bir delil oluşturuyordu. Çünkü bir insanın aniden ve daha evvelki hayatında tekâmül ve gelişimini belli eden hiçbir işaret olmaksızın böyle bir Kitâb husule getirmesi imkânsızdır. Nitekim müşrikler bu sözleri kendisine bir öğreten olduğunu ileri sürmeye başladıklarında, Mekke'nin kimi akıllı zevatı bu ithamı saçma bulmuşlardı. Ancak bundan daha saçma olan başka bir şey daha vardı ki, müşrikler, bırakın Mekke'yi, koskoca Arabis­tan'da bile Kur'ân'daki sözlerin bir benzerini üretebilen tek bir kişi kırk yıl süresince bilin­meyen bir köşede gizli kalmış olamazdı.

O'nu bu kırk yıl boyunca temayüz ettiren ikinci özellik, onun mükemmel şahsiyeti idi. O'nun bir defa bile yalan söylediği, aldattığı, sahtekârlık, hilebazlık ve kurnazlık veya buna benzer fiiler işlediği görülmemiştir. Aksine onunla ne derece bir ilişki içerisine girmiş bu­lunursa bulunsun bütün insanlar onun dürüst, namuslu, güvenilir, artniyetsiz olduğu gerçe­ğine her zaman şehadet etmişlerdir.

Bir misal olarak, iyi bilinen tarihî bir gerçek zikredilebilir: Nübüvvetinden beş yıl önce, Kabe yağmurlarla hasara uğramıştı. Yeniden inşası sırasında, Hacer-ül Esved'i yerine yer­leştirme şerefini başkasına kaptırmak isteme­yen Kureyş kabileleri arasında bir çekişme baş göstermişti. Sonunda, ertesi sabah Mes~ cid-i Haram'di ilk giren kişinin bu meselede hakem olması konusunda anlaştılar. Ertesi sa­bah Mescid-İ Harania. ilk giren kişi Hz. Mu-hammed @ oldu. Bunun üzerine herkes se­vinçle "Muhammed-ül Emin geldi, biz onun hakemliğine kesinlikle razıyız" diye bağırdı. İşte Allah, daha kendisini Rasûl tayin etme­den ne kadar "emin" bir kişi olduğu gerçeği­ne şahit olsunlar diye Kureyş'i biraraya topla­mıştı. Bu yüzden, hayatında hiç yalan söyle­memiş ve hiçbir hileli davranışta bulunmamış bir kimse hakkında, kendi edebî eserini(!) Al­lah'a nisbet ettiği, sistemli ve ısrarlı bir şekil­de onun İlâhî Kaynaktan geldiğini iddia ettiği şeklinde bir suçlamada bulunabilmesi için, kimsenin haklı bir nedeni olamaz.

İşte bu yüzden Allah, Rasûlü'ne onların saç­ma iddialarını şunları söyleyerek reddetmesi­ni salık verir: "Ey Kureyş halkı! Bu saçma it­hamda bulunmadan önce akl-ı seliminizi kul­lanın. Çünkü ben ne kavminiz dışında biri­yim, ne de yabancıyım. Bana Allah tarafından vahyolunduğunu bildirmeden önce kırk yıl aranızda yaşadım. Bu geçmişime bakarak, Allah'tan bir bilgi ve emir gelmeksizin Kur'ân'ı Allah'ın Kitâb'ı olarak sizlere sunabi­leceğimi nasıl olur da beklersiniz?" (The Me-aning of the Quran, c. V, sh. 19-20). Daha sonra Kur'ân Kureyşlilerin ithamlarım şu sözlerle reddetmektedir: "Sen, Kitâb'ın senin kalbine bırakılacağını ummazdın. Ancak Rabb'inden bir rahmet olarak (bu Kitâb senin kalbine düşürüldü). O halde kâfirlere arka ol­ma." (28: 86).

Ve yine Hz. Muhamraed @'in nübüvvetine delil olarak bu âyet de zikredilmektedir. Ay­nen Hz. Musa @'ın bir peygamber olarak ta­yin edilip azim bir görevle gönderildiğinin farkına varmaması gibi Hz. Muhammed @ de aynı ruh hâli içindeydi. Nitekim Musa aley-hisselâm böyle bir şeyi hiç ummamış ve te­menni etmemişti, ancak bir seyahat sırasında aniden çağrıldı ve daha önceki hayatiyle hiç ilgisi olmayan bir göreve tayin edildi. Mekke halkı Hz. Muhammed @'in Hira mağarasın­dan indiği bir günün öncesine kadar, O'nun sürdürdüğü hayat tarzını gayet iyi biliyordu. Nelerle meşgul olduğunu, konuştuğu mevzu­ları, ilgi ve faaliyetlerinin mahiyetini tama­men bilmekteydiler. Şüphesiz O hakikatin, doğruluk ve dürüstlüğün tecessüm etmiş bir hâli; asalet, emniyet, başkalarının hakkına ri­ayet ve insanlığa hizmetin bir timsaliydi. An­cak bu hayat şekli hiç kimsenin aklına böyle doğruluk timsali bir kimsenin ertesi gün pey­gamberliğini ilan edeceği fikrini çağnştırma-mıştı. En yakın dost, akraba ve komşuları ara­sında bile O'nun bir peygamber olmaya hazır­landığını söyleyecek tek kimse yoktu. Hiç kimse daha önceleri O'ndan Hira mağarasın-daki o inkılâbı andan sonra günlük konuşması hâline geliveren konular ve meselelerle ilgili tek bir kelime duymamıştı. Kureyş halkı O'n­dan Kur'ânî şekil içinde işitmeye başladığı bu tür kelimelere, terimlere, bu tür bir konuşma tarzına başvurduğuna şahit olmamıştı. Hiç va-zetmemişti, hiçbir zaman bir tebliğde bulun­mamış ve bir hareket başlatmamıştı; ve hiçbir fiili O'nun sosyal meseleleri çözecek bir prog­ram veya dinî ya da ahlâkî bir reform hazırlı­ğı ile uğraştığına asla işaret etmiyordu. O inkılâbı andan bir gün Öncesine kadar, hayatı­nı meşru ve dürüst yollardan kazanan bir tacir olarak sürdürüyor, ailesi ile mutlu bir hayat yaşıyor, misafir ağırlıyor, fakirlere yardım ediyor, akrabalarıyla iyi geçiniyor ve bazen bu yoğun hayatından ayrılıp ibadet için inzi­vaya çekiliyordu.

Böyle bir insan için birdenbire dünyayı yerin­den sarsan konuşmalar yapmak, inkılâbı bir mesajı tebliğ etmek, hususi bir literatür, aktif bir hayat anlayışı, temelli bir düşünce, ahlâk ve sosyal hayat sistemi getirmesi çok büyük bir değişiklikti. Ayrıca psikolojik olarak da böyle bir değişikliğin hiçbir ön hazırlık ve zihnî gayret sonucu oluşması mümkün değil­dir. Böylesi bir gayret ve hazırlık olsaydı bile yine de çeşitli safhalardan geçmek zorunday­dı ve bu safhalar kişinin içinde yaşadığı top­lumdan gizli kalamazdı. Hz. Peygamber @'in hayatı böyle tedricî bir gelişmenin merhalele­rinden geçmiş olsaydı Mekke'de yaşayan yüz­lerce kişi ortaya çıkar ve "Bu adamın birgün bu kadar ileri gideceğini size söylememiş miydik?" derlerdi. Fakat tarih Mekke müşrik­lerinin Hz. Peygamber @ 'in aleyhine pekçok söylentiler ortaya atmış olmalarına rağmen, hiç kimsenin Mekke'de böyle bir şey söyledi­ğini kaydetmemiştir.

Bir başka delil: Hz. Muhammed @ hiçbir zaman kendisi peygamberliği diliyor veya ümid ediyor değildi; bilakis kendisine pey­gamberlik görevi verilmesi hiç beklenmedik bir şekilde oldu. Bu, vahyin başlangıcı ile il­gili hadislerde zikredilen olayla da desteklen­mektedir. Cebrail @ ile karşılaşmasından ve kendisine Alâk sûresinin ilk ayetlerinin inzalinden sonra Hz. Muhammed @ korku­dan titreyerek Hira'dan hızla evine döner ve hanımına "Beni Örtün, beni örtün!" der. Bir süre sonra kendisine gelince başından geçen­leri hanımına anlatır ve "Galiba hayatım teh­likede" der. Hanımı "Hayır! Allah seni asla üzmez. Sen akraba haklarını gözetir, haklıyı desteklersin; fakire yardım eder, misafirlerini ağırlarsın ve her İyi işe katılmaya hazır bulu­nursun." der. Daha sonra Hz. Peygamber @'i ehli Kitab içinde salih ve âlim bir zât olan amcasının oğlu Varaka b. Nevfel'e götürür. Olup biteni dinleyen Varaka hiç tereddüt et­meden şunları söyler: "Sana gelen kimse, Musa'ya da gelen Namusu ekber (Cebrail-İlâhî Elçi) ile aynı. Keşke genç biri olsaydım da, kavminin seni süreceği zamana kadar ya-şasaydım." Hz. Peygamber @ sorar: "Kav­mim beni yurdumdan çıkaracak mı?" Varaka cevap verir: "Evet, senin getirdiğini getirip de kavminin düşmanlığına maruz kalmamış bir tanesi geçmedi bu dünyadan."

Bu olay bir bütün olarak, bu tür beklentileri olmayan sade bir kişinin birdenbire olağanüs­tü bir tecrübeyle karşı karşıya kaldığında içi­ne düştüğü durumu tüm tabiîliğiyle ortaya koymaktadır. Eğer Hz. Muhammed @ pey­gamber olma hevesi taşısaydı, kendisi gibi bir adamın peygamber olması gerektiğini düşün-seydi, zihnini yoğunlaştırarak Cebrail'in bir mesajla gelmesini bekliyor olsaydı, mağarada geçirdiği tecrübeden mest olur ve dağdan o hâlde İnerek doğrudan kavmine gider ve pey­gamberliğini ilân ederdi. Fakat, tam aksine, gördüğü şey karşısında zihni karışmış, eve tit­reyerek dönmüş ve Örtüye bürünerek yatağa girmişti. Kendisini biraz toparladığında hanı­mına mağarada inzivada iken başına geleni anlatmış ve endişe ve korkularını ifade etmiş­ti. Halbuki bu durum, bir peygamber adayı olduğunu düşünen kimsenin durumundan ne kadar da farklıdır!

Dahası, bir kimsenin hayatını, tutku ve dü­şüncelerini eşinden daha iyi kim bilebilir? Eğer bir kadın kocasının peygamberliğe aday olduğunu ve merakla Cebrail'in gelmesini beklediğini önceden bilmiş olsaydı, cevabı Hz. Hatice'nin sözlerinden çok daha farklı olurdu ve meselâ şöyle derdi: "Sevgili eşim, niye bu kadar telâşa kapılıyorsun? İşte uzun süredir beklediğin şeye kavuştun. Şimdi, bir aziz gibi davran. Ben de hediye ve ikramları toplamak için hazırlanayım." Fakat onbeş yıl­lık hayat arkadaşlığı boyunca kocasını tanıdı­ğı kadarıyla şeytanın onun gibi salih ve fedakâr birine musallat olabileceğine bir an bile ihtimal vermediği gibi, Allah'ın O'nu zor­lu bir imtihana tâbi tutacağım da aklından ge­çirmedi. Demek ki, Hz. Peygamber @ ne gör­müşse doğru İdi ve hakikatin ta kendisi idi.

Aynı intiba Varaka b. Nevfel için de geçerli­dir. O bir yabancı değildi. Aksine Hz. Pey­gamber @'in kabilesinden biriydi ve ayrıca kayınbiraderi olarak yakın bir akrabaydı. Hz. Peygamber kendisine geldiği vakit âlim bir Hıristiyan olarak Peygamberlik, Kitab ve Vahyi uydurma ve sahtesinden ayırdedebilir-di. Hz. Peygamber @'den yaşça da çok bü­yüktü ve çocukluğundan beri hayatı gözleri önünde geçmişti. Bundan dolayı Hz. Peygam­ber @ ona mağarada başından geçenleri anla­tınca hiç tereddütsüz, gelenin Hz. Musa'ya ilâhî mesajı getiren melekle aynı varlık oldu­ğunu söyledi. Çünkü aynı şey Hz. Musa'nın da başına gelmişti. O da temiz ve salih bir kimseydi. Hz. Peygamber @, Hz. Musa gibi tam şuurlu bir halde iken ve ansızın aynı tec­rübeye tâbi tutulmuştu. Bu sebepten dolayı Varaka b. Nevfel hiç tereddüt göstermeden, hiçbir yanılmanın ve şeytanî bir vesvesenin karışmadığı kesin sonucuna vardı. Varaka, bu emin adamın herhangi bir arzu ve istek izhar etmeden gördüğü herşeyin kesinlikle Haki­kat olduğunu anladı. Bu, Hz. Muhammed @'in peygamberliğine öylesine apaçık bir de­lil teşkil eder ki, mâkûl bir insan onu kolay kolay inkâr edemez. Bu sebeple bu olay Kur'ân'da birkaç yerde delil olarak zikredil­miştir. (The Meaning of the Qur'an, c. IX, sh. 123-28).

Şûra suresinde bu delil şu sözlerle tekrar edilmiştir: "İşte sana da böyle emrimizden bir ruh (kalblere can veren bir Kitâb) vahyettik. Sen Kitâb nedir, iman nedir bilmezdin..." (42:52). Bu ayet Hz. Muhammed @'in önce­leri peygamberlik ve İlâhî Kitâb hakkında bir-şey bilmediğini; ve kendisine bir Kitâb nâzİI olacağım hiç düşünmediğini ve beklemediği­ni açıkça göstermektedir. Yine bunun gibi Al-lah'a inanıyor olmasına rağmen imanın diğer değişik şartlarından haberdar değildi. Mek­ke'den hiç kimse onun bu bilgilere sahip ol­duğunu ve kendilerine anlattığını söyleye­mez. İleride peygamber olacağını bilen bir şahsın bundan, olay gerçekleşmeden Önce başkalarına bahsedeceği kesindir. Bunun böy­le olmayışı Hz. Muhammed @'in doğruluğu­na delildir. Ve öyle kesin bir delildir ki, Kur'ân değişik kelime ve ifadeler İle O'nun görevinin Hak olduğunu Özellikle belirtirken bundan birkaç kez bahsetmiştir. Yunus sûresinde mealen şöyle ifade edilir: "De ki: 'Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size hiç bildirmezdi..." (10:16). Hz. Muhammed @ 'in saf ve faziletli hayatı ve bu hayatm sahabeler Üzerindeki hayret uyandıran mucizevî etkisi Kur'ân'ın ulvî ve mükemmel Öğretileri... bütün bunlar peygamberler ve İlâhî Kitâb'Iarın öğretileri hakkında bazı bil­gileri olan kişilere gizli olmayan Allah'ın apa­çık âyetlerindendir. Bu sebeple de bu kişilerin Hz. Muhammed @'in peygamberliğinden şüphe etmeleri çok zordur: "Hayır, o (Kur'ân) kendilerine bilgi verilenlerin göğüslerinde bu­lunan açık açık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi, zâlimlerden başkası inkâr etmez." (29:49).

Yukarıda mealini verdiğimiz Şûra suresinin sözkonusu âyetinin devamında şöyle denil­mektedir: "...Biz onu (vahyettiğimiz o Kitâb'ı), bir nur yaptık. Kullarımızdan diledi­ğimizi, onunla hidayete iletiyoruz. Ve şüphe­siz ki sen, doğru yola götürüyorsun." (42:52). Burada Hz. Muhammed @'in zâtından Al­lah'ın açık bir ayeti olarak sözedilmektedir. Çünkü peygamberlikten önceki ve sonraki hayatı, okur-yazar olmamasına rağmen Kur'ân-ı Kerîm gibi mucizevî bir Kitâb sun-nası, talimatı ve telkinleri sayesinde yüzbin-erce sahabînin hayatında eşi görülmedik bir nkılâba yol açması, temiz bir hayat sürmesi, tevhid İnancı, güzel ahlâka sahip olması, söz ve fiildeki birlik ve dengeyi kurma konusun­da gösterdiği azim ve kararlılığı; bütün bunlar kendisinin Allah'ın rasûlü olduğunun inkâr edilmez delilleriydi. (Mevdûdî, Sîret-ı $er-ver-iÂlem, c. I, ss. 122-123).

 

İnsan-ı Kâmil

 

Hz. Muhammed @ bir insandı ve her insan gibi etten ve kemikten müteşekkildi. Fakat o her mânâda en mükemmel insandı; sözleri ve fiilleri ile insanlık tarihinde emsalsiz bir hayat sistemi oluşturdu. Bu sistem bütün insanların hayatının her cephesini kapsayan bir rehber olmaya ebediyen devam edecektir. Hz. Mu­hammed @ bütün diğer fikirlere ve hayat fel­sefelerine üstün gelen bir hayat tarzı bırak­mıştır ve insanlığa her konuda dengeli bir gö-riiş sunmuştur. Bu hayat tarzı insanı arzulan ve zaaflanyla normal bir insan olarak telâkki etmiş; ona zaaflarının üstesinden gelmesi, ar­zularını tatmin etmesi ve yeryüzünde Rabb'inin bir kulu olarak mütevazi bir hayat sürerken manevî sahada meleklerden daha üs­tün bir seviyeye çıkması için de bir yol gös­termiştir. Hz. Muhammed @'i insan-ı kâmil yapan ve diğer insanlara üstün kılan şey bu­dur. O, insanlara hayattan el-etek çekerek ma­nastırlarda veya dağlarda inzivaya çekilmele­rini ya da riyaziyatı emretmediği gibi bütün vakitlerini dünyanın maddî zevk ve sefası pe­şinde koşarak geçirmelerini de tavsiye etme­miştir. Hz. Muhammed @ insanlığa baştan başa yeni bir hayat anlayışı kazandırdı: İnsan, Allah'ın ulûhiyetine ve mutlak hükümran­lığına iman etmeli, O'nun emir ve yasaklarına tâbi olarak hayatını sürdürmelidir. Her zaman ve her yerde -evde, işyerinde, çarşıda, okulda, büroda vs.- Allah'a kulluğunun şuurunda ola­rak O'nun emirlerine uyması gerektiğini ak­lında tutmalıdır. Evde, ailesi ile yaşarken Allah'ın emrine muhalif hiçbir şeyin yapılmadı­ğını görmelidir; işinde gayri-meşrû tasarruflar ve uygulamalar ile Allah'ın rızasını kazana­mayacağını görmelidir; bir devlet işinde Allah'ın ve Rasûlü'nün açık emirlerine uygun tatbikatı görmelidir. Böylece hayatın her sa­hasında, Allah ve Rasûlü'nün yolunun bir bü­tün olarak tesis edildiğini görmelidir. Bu ha­yat şekli bütün yuvalara huzur, mutluluk, ha­yır ve adalet getirecek, bütün önemsiz ihtilaf­lar kaybolacaktır. Çünkü herkes Allah'ın ve Rasûlü'nün hükümlerine uyacaktır. Rasûlul-lah @, "Herşeyin en iyisi mutedil olanıdır" buyurmuştur. Bu hayat felsefesine göre meşru yoldan nafaka temini için çalışmak; hanımını ve çocuklarını doyurmak kişi için sadakadır. İşinde ve evindeki münasebetleri kişi için sa­dakadır; hatta cinsî arzularını hanımıyla tat­min etmesi kişi için sadakadır (Müslim).

Böylece, eğer Allah'ın ve Rasûlü'nün emirle­rine tâbi olarak yapılması hâlinde insanın her fiili ve hatta nefsî arzularını tatmini dahi bir takva ve sevap kabul edilmektedir. İnsan Al-lahu Teâlâ'ya karşı kulluğunu ihlas ve sami­miyetle yaparsa, bir yandan eşi ve çocuklarıy­la mutlu bir hayat sürerken diğer yandan ma­nen ve ruhen en üst mükemmellik mertebesi­ne erişir.

Hz. Muhammed @'in üstünlüğü ve fazileti şu noktada yatmaktadır: O sıradan insanlara sı­radan hayatlarını yaşarken ahlaken ve ruhen en mükemmele erişme fırsatını vermiştir. Hz. Muhammed @ bu duruma önce kendisi erişti ve sonra da diğer insanları bu ulvî sona davet etti. Kur'ân üzerinde yapılacak bir inceleme­de, Allah'ın, bütün elçilerine isimleriyle hitap ettiği ve yine onlardan kendi isimleriyle bah­settiği görülür: "Ey Nuh", "Ey Salih", "Ey Şuayb", "Ey İbrahim" vs. "Onlara kendilerin­den öncekilerin Nûh, Âd, Semûd kavminin, İbrahim »kavminin, Medyen halkının ve..." (9:70). "Ey Nuh, denildi, sana ve seninle be­raber olanlardan (türeyecek) ümmetlere biz­den esenlik ve bereketlerle (gemiden) in." (11:48). "Âd (kavmin)e de kardeşleri Hud'u (gönderdik)..." (11:50). "Semûd (kavmin)e de kardeşleri Salih'i (gönderdik)..." (11:61). "Elçilerimiz İbrahim'e müjde getirdikleri za­man..." (11:69). "(Melekler) dediler ki: 'Ey Lût, biz senin Rabb'inin elçileriyiz..." (11:81). "Medyen'e de kardeşleri Şuayb'i (gönderdik}..." (11:84).

Bu şekilde, Kur'ân'da bütün rasûllerden dai­ma isimleriyle bahsedilirken Hz. Muhammed @'e, birkaç İstisna dışında, değişik isimlerle hitap edilmektedir: Yasin, en-Nebi, er-Rasûl, Müzemmİl, Müddessir vs. Ve onun lakapları­nın en üstünü aşağıdaki ayette kullanılmıştır: "Eksiklikten uzaktır o (Allah) ki geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan çevresini bere­ketli kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya yürüttü. O'na âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (böyle yaptık). Şüphesiz ki O, işitendir, görendir." (17:1). O'nun için kul (abd) keli­mesi kullanılmıştır. Aynı hitap Cin, Furkan, Necm ve Hadîd sûrelerinde de geçmektedir: "Allah'ın kulu kalkıp O'na yalvar(ıp ibadet etmek için kalk)ınca (hayretten, hepsi) onun üzerine üşüşüp neredeyse keçe gibi birbirleri­ne geçeceklerdi." (72:19). "O Allah'a ham-dolsun ki kuluna Kitâb'ı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı." (18:1). "Âlemlere uyarıcı olması için kuluna furkanı (hakkı bâtıldan ayırma ölçüsünü) indiren (Allah) ne yücedir." (25:1). "Kuluna vahyettiğinİ vahyetti." (53:10). "Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkar­mak için kuluna açık açık âyetler indiren O'dur..."(57:9).

Allahu Teâlâ, vahyettiği Kİtâb'ı Kur'ân'da, Rasûl'üne ismini kullanmaksızm Abd (kul) lakabı ile hitab etmektedir. Bu lakab diğer rasûller için de kullanılmış olsa da isimleri ile beraber zikredilmiştir; meselâ Meryem ve Sad sûresinde yer alan âyette görülebileceği gibi: "Bu, Rabb'inin, kulu Zekeriyâ'ya rahme­tini anıştır." (19:2), "...güçlü kulumuz Davud'u da..." (38:17), "Kulumuz Eyyûb'u da an..." (38:41).

Öyle görünmektedir ki bu mümtaz ve hususî lakabı kullanarak Allah, kullukta Hz. Mu-hammed @'in en yüksek zirveye vardığını; bunun insan-ı kâmilliğin en son safhası oldu­ğunu ve hiçbir kulun bu abd-i kâmil t eş ve rakip olamayacağını göstermek istemiştir. İş­te bu sebeple hiçbir ilave olmaksızın sade abd (kul) lakabını kullanmak Hz. Muham-med @'in statü ve önderliğinin emsalsizliğini yansıtmaktadır.

Rasûlullah @'ın hayat tarzı, söz ve fiilleri in­sanlık için her yönüyle ebedî örnek teşkil et­mektedir. Fert hayatında olduğu kadar toplum hayatında da en son ve mükemmel numune­dir. İnsanlık, bu havat tarzına ulaşmaya ve onu izlemeye gayret göstermelidir. Topluca veya terden hayatlarını son yolculuklarına doğru huzurlu ve başarılı bir şekilde yönlen-direbilmeleri için tek yol budur. Allah, bu mübarek insanı öylesine şereflendirmiştir ki O'nun sokaklarında yürüdüğü ve ömrünün bir kısmını geçirdiği şehri, statüsünü yücelterek mübarek kılmıştır. "Yoo, and içerim bu şehre ki, sen bu şehire girmekte (burada yaşamak­tasın." (90: 1-2). Yine bu sebeple ashabı da kimi diğer insanlara üstün kılınmıştır: "Siz in­sanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldu­nuz..." (3:110). Ve yine onun tebliği ve hayat tarzı da yüceltilmiştir. "...Bugün, size dinini­zi kemâle erdİrdim, üzerinizdeki nimetimi ta­mamladım..." (5:3).

Son olarak meali verilen âyette Allah, nimet­lerini ve rahmetini abd-i kâmil olan Hz. Mu-hammed @'in şahsmda tamamladığını, sırat-ı müstakimim ve ona götüren yolu Hz. Muhammed @ vasıtası ile mükemmelleştirdiğini vazıh bir şekilde beyan etmektedir. Dolayı­sıyla ebedî hayatta olduğu kadar, geçici ha­yatta da başarıya ve mükemmele ulaştıracak tek vasıta Rasûlullah @'m hayat tarzını takip etmektir. O, tam ve mükemmel bir düşünce, amel ve medeniyet bırakmış; insanlığın mese­lelerini çözüme kavuşturacak ayrıntılı pren­sipler vazetmiştir. Bu sebeple O'nun rehberli­ği tek güvenilir rehberlik; hayat tarzı da gü­nümüz insanının karmaşık ferdî ve toplumsal problemlerini çözmek için geçerli tek hayat tarzıdır, işte bu yüzden Rasûlullah @; "Şayet Musa @ yaşasaydı beni takip etmekten başka çâresi olmayacaktı" buyurmuştur.

Son uyan İslâm Peygamberi'nin getirdiği ha­yat tarzına inanmayı ve onu takip etmeyi red­deden kişilere yapılmıştır: Eğer onlar bunu reddeder ve kendi lıeva ve hevesleri doğrultu­sunda yaşayacak olurlarsa, Hesap Gününde Hz. Muhammed @'in son ve kâmil yoluna karşı takındıkları yanlış ve hasmâne tavırla­rından dolayı kazandıkları günahlar yüzlerine vurulunca ne yapacaklardır? "Her ümmetten (inanç ve davranışlarının doğru olup olmadı­ğına tanıklık edecek) bir şahit, seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman (halleri) nice olur? İnkâr edip, (Allah'ın) Elçisine karşı gelenler, o gün yerin dibine geçirilmeyi isterler ve Al­lah'tan hiçbir söz gizleyemezler." (4: 41-42).

 

Nefis Tezkiyesi

 

Geçmiş ve gelecek bütün kusurları Allah tara­fından bağışlanmış olmasına rağmen Hz. Mu­hammed @ Allah'a ibadet etmeye öyle düş­kündü ki, gece namazlarında uzun süre kı­yamda kalmaktan ayaklan şişerdi. Mugire b. Şube diyor ki: Rasûlullah @ namaz kılarken bacakları şişti. O'na "Ya Rasûlullah! Sizin geçmiş ve gelecek günahlarınız affolundu de­ğil mi?" dediler. O: "Evet, fakat ben şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu. Allah'a olan kuvvetli bağlılığından dolayı birini nan­körlüğe ve tekebbüre sürükleyecek bir davraniş gördü mü bunu mümkün olan en şiddetli sözlerle takbih ederdi. Buharî'nin rivayetine göre, Hz. Aişe'nin astığı resimli bir perde hakkında Rasûlullah @ "namazda beni meş­gul ediyor, kaldırınız!" buyurmuştur. Sahabe­den Ukbe b. Âmir'in rivayetine göre Rasûlullah @'a ipekten bir elbise hediye edil­mişti. Onu giyip içinde namaz kıldı. Namaz­dan çıktıktan sonra, giymiş olmayı fena göre­rek üstünden çıkarıp attı ve "Bunu kullanmak muttakîlere yaraşmaz." buyurdu (Buhari).

Gururun kaynağı övülmek ve takdir edilmek­tir. Bunlar bütün yöneticileri ve devletin üst kademesindeki kişileri şımartır. Rasûlullah @ insanların en iyisi olmasına rağmen, eğer bir kişi O'nu Allah'ın diğer elçilerine tercih ede­cek olsa, bundan men ederdi. Bir defasında sahabeden bir zât ile Yahudinin biri kavga et­mişlerdi. Sahabî öfkeyle "Muhammed'i âlemlere tercih ve ihtiyar eden Allah'a yemin olsun ki!" demişti. Yahudi de sahabîye hita­ben "Musa'yı âlemlere tercih ve ihtiyar eden Allah'a yemin ederim ki!" deyince sahabe Yahudinin suratına bir tokat yapıştırdı. Yahu­di durumu Rasûlullah @'a şikâyet edince O: "Beni, Musa'ya tafdil etmeyiniz (daha iyidir demeyiniz)" buyurdu.

Hz. Ömer'in rivayetine göre, Rasûlullah @: "Nâsârâ'nm (Hıristiyanların) tsa b. Meryem'i bâtıl üzere medhettikleri gibi siz de beni med-hetmekte mübalâğa etmeyiniz! Şüphesiz ki, ben bir kulum. O halde bana; Allah'ın kulu ve RasûlÜ, deyiniz" buyurmuştur (Buhari ve Müslim).

 

Aile'ye Karşı Sorumluluk

 

Rasûlullah @; "Allah bana mütevâzi olmanı­zı, birbirinize karşı öğünmemenizi ve zulmet­memenizi vahyetti" buyurmuştur (Müslim).

İyi işlerin her çeşidi evde başlar. Bundan do­layı Allahu Teâlâ, Rasûlü @'e Hakk'a davete ailesinden ve yakınlarından başlamasını bu­yurmuştur. "(Önce) en yakın akrabanı uyar."

(26: 214). Allah'ın dini ile ilgili meselelerde Hz. Peygamber @'in şahsı için bir iltimas ve­ya kayırma söz konusu değildi ve bu sebeple Hz. Peygamber'in ailesine veya en yakın ak­rabalarına da bir iltimas yapılması söz konusu olamazdı. Bu hususta herkese kazandıklarına göre hükmedilecek, hiç kimseye ataları veya bir başkasıyla olan yakınlığından dolayı ayrı­calık tanınmayacaktır. Kötü amellerden ve günahlardan hesaba çekiliş ve cezalandırılma herkes için aynı olacaktır; Hz. Peygamber @'in en yakınları bile bundan müstesna değil­dirler. Dolayısıyla sırf yakınlarından olmakla cezadan kurtul anlayacaklarından, Hz. Pey­gamber @ 'e, Hakka iman edip salih ameller­de bulunmaları için yakınlarını uyarması em­redilmiştir.

Hesap Günü herkes kendi yaptıkları ile baş-başa kalacak, en yakınları ve atalarından hiç­birinin yardımı sözkonusu olmayacaktır. Tarihî delillerle sabittir ki, bu ayetin inmesin­den sonra Hz. Peygamber @ ilk önce dedesi­nin oğullarına ve kızlarına tebliğde bulun­muştur. Onlara tek tek isimleriyle seslenerek; "Ey Abdulmuttalib Oğulları, ey Abbas, ey Rasûlullah'm halası Safiye, ey Muhammed'in kızı Fatıma! »izleri sakınmaya ve kendinizi cehennem ateşinin azabından korunmaya da­vet ediyorum. Ben sizi Allah'ın azabından ko-ruyamam, fakat benim malımdan dilediğinizi isteyebilirsiniz!" buyurmuştur. Sonra, gelen bir felâketten halkı uyarmak için Arabistan'da âdet olduğu Üzere, Safa tepesine çıkarak ba­ğırdı: "Ey Kureyş halkı, ey Ka'b Oğulları, ey Mürre Oğullan, ey Kusay Oğulları, ey Abd-i Menaf Oğullan, ey Abd-i Şems Oğulları, ey Hâşim Oğullan..." ve bu şekilde Kureyş'in bütün kabilelerini isimleriyle çağırdı. Herkes toplanınca şöyle dedi: "Ey Kureyş! Eğer, şu dağın arkasında bir düşman topluluğu var, si­ze saldıracak desem bana inanır mısınız?" Geçmişte kendisinden hiç yalan duymadıkla­rını belirterek bir ağızdan "Evet!" dediler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem: "Öyleyse bili­niz ki, ben şiddetli azâb ile uyarmakla emro-lunan Allah'ın elçisiyim. Kendinizi O'nun azabından koruyun. O'na karşı çıkarsanız size hiçbir yardımım olmaz. Kıyamet gününde yalnızca muttakiler bana yakın olacaktır. Sa­kının ki, başkalan salih amellerle gelirken, siz başlarınızın üzerinde günah yüküyle gelme-yesiniz. Sonra beni yardıma çağırırsınız da, ben sizden yüz çevirmek zorunda kalırım. Şüphesiz burada, dünyada size kan bağıyla sıhriyetim var ve iyi bir yakınlığın gerektirdi­ği şekilde, size elimden geldiğinde iyi mua­melede bulunacağım." buyurdu (Buharı, Müslim, Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Neseî ve İbni Cerir).

Konu, sadece yakınlarını uyarmak değildi. Gerçekte, vurgulanan ilke, din konusunda Hz. Peygamber @ ve yakınlannın diğer insanların mahrum bulunduğu hiçbir özel ayrıcalığa sa­hip bulunmadıklarıydı. Bir kişi için zararlı olan herkes için zararlıdır. Hz. Peygamber @, bu zarardan önce kendini korumakla sorum­luydu. Sonra en yakınlarını ve diğer insanlan uyarmakla yükümlüydü. Diğer yandan, bir ki­şi için iyi ve faydalı olan herkes için iyi ve faydalıdır. Dolayısıyla, Hz. Peygamber @ bu­nu önce kendisi benimsemeli ve sonra yakın­larını onu benimsemeye teşvik etmelidir; böylece herkes Hz. Peygamber @'in sadece tebliğini diğer insanlara ulaştırmakla kalma­yıp bizzat kendisinin samimiyetle uyguladığı­nı göreceklerdir. Hz. Peygamber @ hayatı boyunca bu ilkeden aynlmamıştır.

Bu genel hesaba çekilme konusu idi. Bunun dışındaki bazı Özel durumlarda, Hz. Muham-med @ sık sık hanımlarım ve aile fertlerini iyiyi yapmaya, kötüden kaçınmaya teşvik et­miştir.

Ürnmü'l-mü'minîn Ümmü Seleme'den riva­yetle Rasûlullah, bir gece uyanarak şöyle bu­yurdu: "Subhânallah, bu gece ne fitneler nazil oldu! Ne hâzineler açıldı! Hâne halkını (yani hanımlannı) uyandınmz. Dünyada nice giyi­nik kadınlar vardır ki ahirette çıplaktırlar." (Buhari).

Nefsini antmak ve gönül huzurunu temin için Hz. Peygamber @ kendisine ve ailesine, açlık ve yoksulluk çekmelerine rağmen, sadaka ve­rilmesini yasaklamıştır. Bir defasında torunu Hüseyin'in çocukluğunda sadaka hurmaların­dan birini alıp ağzına attığında Hz. Muham-med @ hemen onu durdurdu ve "Ehl-i Beyt'in sadakadan bir şey yemediğini bilmi­yor musun?" buyurdu (Buhari). Ali b. Ebû Tâlib'in; bir gece Rasûlullah @'ın kendisine ve Fâtıma'ya ziyaret için geldiğini ve "Siz (teheccüd) namaz(ı) kılmaz mısınız?" diye­rek gece namazına teşvik buyurduğunu riva­yet etmiştir. (Ali rivayetine devamla demiştir ki:) "Ya Rasûlullah! Hayatımız Allah'ın elindedir, bizi uyandırmak dilerse uyan­dırır', dedim. Biz böyle cevap verince Rasûlullah geri döndü. Ve bana hiç cevap vermedi. Yalnız yüzünü bizden çevirirken Rasûlullah'm (mübarek elini) dizine vurarak; 'Umumiyetle insanlar, ne de çok cidalci olu­yor' (18:54) buyurduğunu işittim." (Buhari).

 

İnsanlara Karşı Sorumluluk

 

Yukarıda bahsi geçen ve Hz. Peygamber @ 'in ailesi içinde yaptığı Hesap Günü ile ilgili uyarılar diğer insanlara da teşmil edilebilir. Ancak Hz. Muhammed @ bir kaç kez ayrıca kavmine de tebliğde bulunmuştur: "Benim hâlim ve şeriatım, insanlara bir düşman ordu­sunun onlara doğru geldiğini gözleriyle görüp haber veren kişiye benzemektedir. O apaçık bîr uyancı idi, halkı tedbirlerini almış olma­lıydı. Bir grup ona inandı ve geceleyin güven içerisinde orayı terkettiler. Fakat diğerleri onu reddettiler. Onlar da, üzerlerine ansızın gelen ordu karşısında perişan bir hâlde yok oldu­lar."

Bir başka vesile ile ise Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Benim ve bütün insanla­rın hâli, bir ateş yakan kişi misali gibidir; ate­şin ışığı etrafa yayılmca sinekler ve böcekler ona doğru uçarlar. Ateş söndürüldüğünde hepsi o kişinin eline gelememiş, fakat çoğu ateşe düşmüştür."

 

Akidenin Tashihi

 

Hz. Peygamber @'in en Önemli görevi insan­ların akidelerini düzeltmek idi. En kötü akide şirkin. Hz. Peygamber @ cihada sadece in­sanlar arasında şirk mefhumunu ortadan kal­dırmak için başvurmuştur.

Ancak, sıradan insanın anlayışının üstünde pekçok itikadı husus vardır. Şayet bu insanla­ra zikredilen hususlarda doğru düşünmesini sağlayacak imkânlar verilmezse îslâm inancı­nın safiyetine pek çok hurafenin karışması ih­timali ortaya çıkacaktır. Bu da îslâm akaidi­nin en üstün özelliği olan sadeliğini ortadan kaldıracaktır. İşte bundan dolayı Hz. Peygam­ber @, Müslümanın esas Özelliklerinden birir nin vakti gereksiz şeylerle uğraşarak israf et­memek olduğunu belirtmiştir. Asr-ı Saadet'te itikadî konularda gereksiz tartışmalar vuku bulduğu takdirde Hz. Peygamber @ sahabeyi bu konuda şiddetle takbih etmiştir. "Bir kere­sinde bir sahabi cebr-i kadr (kaderin önceden tayin edilmişliği) konusunu ortaya attı ve bu­nun üzerine ortaya iki muhalif grup çıktı. Hz. Muhammed @ bunu gördüğünde çok öfke­lendi ve, 'Siz bununla mı emredildiniz yahut bunun için mi yaratıldınız? Siz Kur'ân'ı çetre­fille ştiriyorsunuz; önceki milletler de böyle faydasız meselelerle uğraştıkları için helak oldular' buyurmuştur." (îbni Mace).

İslâm, cahiliyye devrinin bütün bâtıl itikatla­rını ve hurafelerini ortadan kaldırmıştı. Ne var ki, bunlardan bazıları surda burda, çeşitli durumlarda nadiren ortaya çıkıyorlardı. Arap­lar arasında, önemli biri öldüğünde güneşin tutulacağı şeklinde yaygın bir bâtıl inanç var­dı. Hz. Peygamber @'in oğlu İbrahim öldüğü gün de güneş tutulmuştu. İnsanlar bunu İbra­him'in ölümüne bağlayınca Hz. Peygamber© hemen karşı çıkarak, "güneş ve ay bir insanın ölümü nedeniyle tutulmaz" buyurdu.

İbadet, hergün edâ edilen bir mükellefiyettir. Bu sebeple ihmalkârlık, tembellik ve kayıtsız­lık gösterilmesi mümkündür. Hz. Peygamber @ bu konu üzerinde özellikle durmak gereği­ni hissetmiştir (Buharı). İslâm'da, namazın cemaatle kılınmasına büyük önem verilmiştir. Rasûlullah @ namazların birinde bazı kimse­leri göremeyince şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olan Allah'a kasem olsun, içimden öyle geçiyor ki, bir çok odun yığdıra­yım. Sonra namaz için ezan okunmasını em­redeyim de birine cemaate imam olsun diye­yim. Sonra o cemaati bırakıp (namaza gelme­yen) kimselerin üzerlerine gidip evlerini (kendileri içerde iken) yakıvereyim. Nefsim elinde olan Allah'a kasem ederim ki, (cemaatten) bu (geri kala)nlann her hangi­si (burada) semiz etli bir kemik parçası, yahut iki tane âlâ paça bulacağını aklı kesse (he­men) yatsıya gelir." (Buhari, Müslim).

Ebû Mes'ûd, bir seferinde bazı kimselerin imamlık yaparken namazı uzattıkları haberini biri gelip Rasûlullah @'a ilettiğini, O'nun da gazablandığını rivayet etmiştir. Sonra Rasû­lullah @ şöyle buyurmuştur: "(Ey nâs), içi­nizden bazı kimselerde cemaati nefrete sürük­leyen (haslet) vardır. Her hanginiz namaz kıl­dıracak olursa hafif tutsun. Çünkü cemaatin içinde zayıf olanı var, yaşlı olanı var, iş-güç sahibi olanı var." (Buhari).

İbadetin esas gayesi huşu ve huzurdur. Hz. Peygamber @ bu İki şeyin bir insanda ger­çekleşmediğini görünce onu takbih ederdi. Bir defasında bedevinin biri çok aceleyle na­maz kıldı. Namazını bitirdiğinde Hz. Pey­gamber @ ona, "namazını iade et, sen nama­zını kılmadın" buyurdu. Namazı üç defa tek­rarlayan bedeviyi her kılışında Hz. Peygam­ber @ durdurdu. Sonuncusunda bedevi "bun­dan iyi namaz kılamam" dedi. O vakit Hz. Peygamber @ ona tekbir, kıraat, rükû, sücûd ve kade'nin usûlünü öğretti. Namazdaki bütün bu hareketler huşu, huzur, itminan, vakar ve hilmin ifadesidir (Buhari).

Ayrıntıların gözlenmesi: Hz. Peygamber @ insanları namazla ve abdest ile ilgili en tabii ve en önemsiz görülen hususlarda bile ikaz ederdi. Bir sefer esnasında ikindi vakti yak­laşmış, sahabe abdest alırken ayaklarına mesh etmişti. @ Bunu Hz. Peygamber gördü ve epey uzaktan "topuklar için ateş azabı vardır" buyurdu. (Buhari).

İslâm'ın başlangıç yıllarında namazın usûlü ve kılmış tarzı henüz kesinlik kazanmamıştı; mahiyeti tam olarak bilinmiyordu. Onu mü­kemmel hâle getirmek için biraz zamana ve bir seri değişime ihtiyaç vardı. Bidayette pek cok insan mescıdlerde nasıl davranacağını Diımıyorau. Bir keresinde Hz.Peygamber @ (bir gün) kıble (duvarın)da tükürük gördü. Kalktı ve tükürüğü mübarek eliyle sildi. Son­ra buyurdu ki: "Her biriniz namazına durduğu vakit şüphesiz Rabbi ile münacaat eder. Rab-bi, kendisiyle kıblesi arasındadır. O halde hiç­biriniz kıblesine karşı tükürmesin. Mecbur kaldığında ya sol tarafına, veya sol ayağının altına tükürsün" (Buhari). O devirlerde mes-cidlerin tabanı taş, tuğla veya betondan değil kumlu topraktan müteşekkildi ve ıslaklığı ve nemi kolayca emiyordu.

Bid'atlar: Bir din için en kötü ve en tehlikeli hastalık bid'attir. Asr-ı Saadet'te Müslümanla­rın bu hastalığa düşmeleri mümkün görünme­se de, bazı durumlarda cahiliyye devrinden kalma anlayış ve davranışlar zaman zaman nüksediyordu. Bu sebeple Hz. Peygamber @ nerede bir bid'at îfa eden görürse daima onu yaptığından alıkoyardı. Bid'at'in değişik çeşit ve şekilleri vardır. En kötü şekli, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın bir parçası hâline gelmiş bulunan riyaziyat ve manastırlarda inzivaya çekilmektir. (57: 28).

Araplar arasında Yahudi ve Hıristiyanların dinî bir ağırlığı vardı. Bu yüzden sözkonusu bid'atler Araplar arasında yayılmıştı. Birgün Rasûlullah @, (yaşlı) bir zâtın iki oğlu arasın­da geldiğini gördü ve bu zâtın niçin böyle yü­rütüldüğünü sordu. "Yürümek için nezretti" dediler. Rasûlullah @: "Allahu Teâlâ bu zâtın kendi nefsine azâb etmesine muhtaç değildir" buyurup ona binmesini emretti (Ebu Davud).

Ukbe b. Âmir'in kızkardeşi Kabe'ye yaya ola­rak gitmeye nezretti ve bu hususu sormak üzere Ukbe'yi Hz. Peygamber @'e gönderdi. O: "Yürüsün, (gücü yetmezse vasıtaya) bin­sin." buyurdu (Buhari).

İbni Abbas'dan şöyle dediği rivayet olunmuş­tur: Bir(cuma günü) Rasûlullah @ hutbe îrâd ettiği sırada, bir kişinin ayakta durduğunu gördü. Bu kişinin hâlini sordu. Ashâb: (Bu adam ashâbdan ve ensardan) Ebû İsrail'dir. Bu adam ayakta durmak, oturmamak, (güneş­te durmak), gölgelenmemek, söz söylememek (üzere) oruç tutmayı nezretmiştir, dediler. Rasûl-i Ekrem de: Bu adama söyleyiniz; ko­nuşsun, gölgelensin, otursun, orucunu da ta­mamlasın, buyurdu. (Buhari). Yine buna ben­zer olarak bir keresinde Rasûlullah @ Kabe'yi tavaf ederken bir insan geçti. Bunun burnu deve kayısıyla bağlıydı. Bir başka kişi de bu hâlde ona tavaf ettiriyordu. Rasûlullah @ eliyle bu bağı kopararak yanmdakine: "Bu adamı elinden tutarak tavaf ettir" buyurdu (Buhari). Bu bid'atlere yol açan bizzat bid'atin kendisinden ziyade anlayış ve inanışlardı. Bunların yok edilmesi gerekliydi. Bİd'atlerin en önemli kaynağı ise ibadet ve rükünlerde aşırıya kaçmak ve ayrıntılarla meşgul olmak­tı. İşte bu yüzdendir ki îslâm çok uygun ve kolay bir ibadet sistemi oluşturmuştur. İslâm'ın temel taşları üzerinde hiçbir bid'at yapısı inşa edilemez olmasına rağmen, inanç­larında ihlaslı ve ibadete aşın düşkün bir kı­sım sahabe Rasûlullah @'ın ikazlarıyla karşı­laştılar. Hz. Peygamber @, Davûd orucu de­nilen günaşırı oruç tuttuğunda, sahabîleri bundan kesinlikle menetti. Fakat bazı sahabîler dinlemediler. Bunun üzerine Rasûlullah @ mutadın dışına çıkarak hergün devamlı oruç tutmaya başladı ki, sahabîler bunu zor bulup bıraksınlar.

Yine aynı sebeple Rasûlullah @, Abdullah b. Ömer'i de aralıksız edâ ettiği namaz ve oruç­tan nehyetmiştir. Rasûlullah @ zamanında bazı sahabelerin devamlı oruç tutup, namaz kılmaya ve hanımlarından uzaklaşmaya karar verdikleri bir kaç olay vuku bulmuştu. Fakat Rasûlullah @ onları bu aşırı davranışlardan kesinlikle nehyetti ve bunun sünnetine uygun olmadığını söyledi. Ayrıca böyle insanları manastırlarda ve havralarda bulabileceklerini ekledi. Onun sünneti yemek, içmek, hanımla­rına yaklaşmak, bazen namaz kılmak ve ba­zen uyumak, bazen oruç tutmak ve bazen tut­mamaktı. Ve her kim bu yolu takip etmezse, O'nun sünneti üzere değildi.

 

Örf Ve Âdetlerin Tashihi

 

Bid'atler gibi örf ve âdetler de insanlar arasın­da kurumlaştığı vakit engellemek zor olur. Pratikte ise pek çok durumda bid'atlerden da­ha az zararlı değildirler. En kötüsü de, bazen dinî bir mahiyet ve görünüm arzederler. Ara-

bistan'da yerine getirilmesi'nin zaruriliğine inanılan pek çok âdet ve törenler vardı. Rasûlullah @ bid'atlerle beraber bunları da kaldırmayı gerekli gördü.

Araplar çok hisli insanlardı; itibarlı şahsiyet­lerin veya yakınlarının ölümlerinden fevkalâ­de etkilenirler ve bunu değişik surette ifade ederlerdi. Kadınlar cenazelerde bağırıp çağı­rarak ağlarlar, yüzlerini tırmalarlar, başlarını traş ederler, giysilerini parçalarlar ve kendile­rine özel kısıtlamalar koyarak kocalarının matemini evlerinin dışında da yıllarca tutar­lardı. Bu âdet Arap kadınları arasında çok yaygındı. Rasûlullah @ bu âdeti çok şiddetli takbih ve ikazlarla durdurdu. Şahsî matem bir yana, bir şahıs öldüğünde kabile çapında bir matem söz konusuydu. Kabilenin bütün ka­dınları bir araya geliyor ve ölen insanı öve­rek, onun faziletlerinden bahsedek yas tutup ağlıyorlardı. Ölüye ağıt yakıp ağlamaya nevh denilirdi. Bu iş için kiralanan kadın ağlayıcı­lar (nevhatenlnevha-ger) kabile çapındaki matem törenlerini yönetirlerdi. Bu âdet Asr-ı Saadet'te de câri idi. Ancak Hz. Peygamber @ ne zaman böyle bir vak'a görse derhal ve şiddetle kadınları takbih ederdi.

Ümmü Seleme kocasının ölüm haberini alın­ca, üzüntü içerisinde, "seyyah seyahatte iken öldü. Öyle çok yas tutacağım ki bu yas daima hatırlanacak" dedi. Bu niyetle kalktığında, (Arap âdetlerine göre) bir diğer kadın da onun yasma ortak olmak istedi. Hz. Peygam­ber @ bunları gördü ve "Allah'ın bu evden kovduğu şeytanı yine bu eve sokmak mı isti­yorsunuz?" buyurdu. (Müslim).

Cafer b. Ebû Tâlib'in şehadet haberi geldiğin­de evinin kadınları cahiliye devrindeki gibi yas tutmaya başladılar. Bu haber iletildiğinde, Hz. Peygamber @ haberi getiren kişiyi yası durdurtması için gönderdi. Fakat o kişi bunu başaramayıp geri geldi. Hz. Peygamber @ o şahsı aynı gayeyle tekrar gönderdi ise de mâni olamadı. Üçüncü defa Hz. Peygamber @; "git ve bu kadınların ağzına toprak dol­dur" buyurdu. (Müslim).

Cenaze merasimiyle ilgili olarak da benzeri cahili âdetler vardı. Meselâ, Araplar cenazeyi götürürken ata binerlerdi. Hz. Peygamber @, bazı kişilerin bir cenazeyi götürürken ata bin­diklerini görünce; "Melekler yürürken sizler ata binmeye utanmıyor musunuz?" buyurdu. (Sünen-i İbni Mâce).

Yine cenazeye sadece (uzun) gömlekleri ile refakat ederler ve üzüntü ifadesi olarak elbi­selerinin alt kısmını çıkarırlardı. Hz. Peygam­ber @ bazı insanları bu durumda gördüğünde; "Cahiliye devrinin yollarını mı takip ediyor­sunuz?" buyurdu. (Sünen-i İbni Mâce).

Kadınlar da sık sık cenazeye eşlik ederlerdi. Hz. Peygamber @ birgün bazı kadınların oturduklarını gördü ve "niye oturuyorsunuz?" diye sordu. Kadınlar "bir cenaze bekliyoruz" dediler. Hz. Peygamber @ "onu yıkayacak mısınız?" buyurdu. Kadınlar "hayır" dediler. "Onu taşımaya yardım mı edeceksiniz?" dedi. Kadınlar "hayır" dediler. "Onu mezara indir­meye mi yardım edeceksiniz?" buyurdu. Ka­dınlar yine "hayır" deyince Hz. Peygamber @ "O halde geri dönün" buyurdu. ( İbni Mâce).

Hacc ibadetlerini bitirdikten sonra Araplar, Mina'da toplanıp kendilerinin ve atalarının yaptıklarıyla övünüp sohbet etmeyi âdet hâline getirmişlerdi. Bakara sûresinde yer alan âyette bu husus şöyle ifade edilmektedir: "Hac ibadetlerinizi bitirince atalarınızı andı­ğınız gibi hatta, daha kuvvetli bir anışla Al­lah'ı anın..." (2: 200). Bu şekil övünme ve kutlamalar bazen kabileler arasında sürtüşme­lere yol açardı. Rasûlullah @ onlara bu kötü alışkanlıktan vaz geçmelerini ve atalarının adını anmak yerine, vakitlerini Allah'ı anmak ve tefekkür etmekle geçirmelerini bildirerek bu âdeti de yasaklamıştır. Araplann bir başka âdeti de atalarının adına yemin etmeleri idi. Bir keresinde Ömer b. Hattâb bu şekilde ye­min ettiğinde Rasûlullah @: "Allah, atalarını­zın adıyla yemin etmenizi yasakladı. Sadece Allah'ın adıyla yemin edin veya susun" bu­yurdu. (Sünen-i îbni Mâce).

 

Ahlâkî Gelişme

 

Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin ger­çek amacı kişinin ahlaken terakkisini ve nef­sini tezkiye etmesini sağlamak idi. Hz. Pey­gamber @ bunu şu hadisi ile açıklamıştır: "Ben güzel ah'lâkı tamamlamak üzere gönde­rildim." Hz. Peygamber @ bu gayeyi daima gözönünde tutmuştur. Ahlâkî ilerlemeyi te­min için pek çok amelî tatbikatta bulunmuş ve pek çok vaaz ve nasihat etmiştir. Bir kim­seyi ahlakdışı herhangi bir söz veya davranış içerisinde görse, derhal uyarır ve nasihatte bulunurdu. Bu nevi pek çok olaydan özetle­nen birkaçını aşağıya alıyoruz.

İslâm'ın zekat müessesesi zenginin malından fakire vermesi ve böylece toplumda fakir kal­maması esası üzerine kurulmuştur. Çünkü İslâm'da insanların dilenmesi hoş karşılanma­dığı gibi süflî bir iş olarak görülür. Hz. Pey­gamber @, çalışmaya ve kazanmaya ehil kişi­lerin dilenmesini yasaklamıştı. Bir keresinde ensardan bir sahabe Hz. Peygamber @'e geldi ve birşeyler istedi. O da; "Evinde bir şeyler var un?" buyurdu. Ensar: "Örtü ve yatak ola­rak kullandığım bir çul ve su içtiğim bir kap var" dedi. Hz. Peygamber @ "git onları getir" buyurdu. Ensarî gitti ve eşyalarını getirdi. Bunları sahabe arasında satılığa çıkardı. Bir dirhem teklif eden oldu. Bir başkası bunu iki dirheme çıkardı. Hz. Peygamber @ iki dirhe­mi ensarîye verdi ve "bir dirhemle yiyecek al, diğeriyle de balta al ve bana getir" buyurdu. Ensarî baltayı getirdiğinde Hz. Peygamber @ kendi elleriyle ona bir sap yaptı ve ensariye; "Ormana git odun kes ve sat, 15 gün yüzünü görmek istemiyorum" buyurdu. Ensarî işine devam etti ve 10 dirhem kazanarak Hz. Pey­gamber @'e geldi. Hz. Peygamber @ "biraz yiyecek ve giyecek al, kendi kendine (yetebil-meye) bak. Bu bir insan için zillet olan dilen­mekten iyidir. Dilenmek sadece sakat ve has­ta insanlar için meşrudur" buyurdu. (Sünen-i İbn-i Mâce).

Rüşvet ve Hiyanet: Eşitliği ve adaleti tahrip eden en büyük sebep rüşvettir. Hz. Peygam­ber @'e refakat etmiş olan ashabın ahlâkî ol­gunluğu o devirde hiçbir rüşvet hâdisesinin vukuuna mahal bırakmamıştır. Ancak bazı ki­şilerin davranışlarında rüşvet şüphesi sezilirse Hz. Peygamber @ o kişiyi şiddetle ikaz eder­di. Memurlara genellikle hediye şeklinde rüş­vet verilir. Asr-ı Saadette de böyle bir olay vuku bulmuştu.

Hz. Peygamber @ Ezd kabilesinin zekatını toplamak üzere bir adamı görevlendirdi. O ki­şi vazifeyi îfâ ederek döndü ve zekat malları­nı Hz. Peygamber <2)'in önüne koydu: "Bun­lar Müslümanların zekat olarak verdikleri ve bunlar da bana verilen hediyeler" dedi. Böyle bir hediye rüşvete dönüşebileceği ve eğer bu­na açıkça mâni olunmazsa başkalarının daha sonra bu işten faydalanabileceği düşüncesiy­le, Hz. Peygamber @ insanlara şöyle seslen­di: "Bu zekat görevlisine bakın. 'Bunlar müs-lumanların zekatı ve bunlar da bana verilen hediyeler' diyor. Şayet babasının evinde otur­saydı hiç hediye alır mıydı?" buyurdu. (Müs­lim).

İhanet, hile ve aldatmaca için en büyük fırsat­lar iş anlaşmalarında ve ticarî ilişkilerde olur. Bu sebeple Hz. Peygamber @ bu sahada böy­lesi olayları önlemek için çeşitli adımlar at­mıştır. Meselâ; "İnsanların, tacirleri şehir dı-şmda karşılayıp malları pazara getirmeden evvel satın almalarını yasaklamıştır." (Buha­rı). Ayrıca "Hile yapan bizden değildir" bu­yurmuştur. (İbni Mâce).

İslâm, Müslümanlara bir altın kural vermiştir. Buna göre; Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanın zarar görmediği kişidir. Bu kuralın ihlâl edilmesi gerçekte her defasında kötü sonuçlar verir; eşit güçte olan kişiler mütecaviz kişiden öc alarak kendilerini tat­min edebilirler. Ancak zayıfların bu fırsatı da yoktur. Bu sebeple Hz. Muhammed @ bu ku­ralın çiğnendiğini ne zaman görse, buna şid­detle engel olurdu. Ebû Zer el-Gıfârî şöyle ri­vayet etmiştir: Bir kere bir adamla sövüştük de onu anasından dolayı ayıpladım. Rasû-lullah @ bana buyurdu ki: "Ey Ebû Zer! Onu sen anasından dolayı mı ayıplıyorsun? (De­mek ki) sen, içinde (henüz) câhiliyyet (ahlâki) kalmış bir kimse imişsin. Onlar sizin kar-deşlerinizdir. Her kimin eli altında kardeşi bulunursa ona yediğinden yedirsin, giydiğin­den giydirsin. Onlara güçleri yetmiyecek (zahmetli) bir iş yüklemeyiniz. Şayet yükler­seniz onlara yardım ediniz." (Buhari).

Ebû Mes'ud Ensârî'nin rivayetine göre: "Ba­na ait bir köleyi dövüyordum, arkamdan bir sesi duydum: 'Ey Ebû Mes'ud! Bilki Allah, senin ona yeten gücünden sana daha mukte­dirdir.' Döndüm baktrm, bir de ne göreyim; konuşan Rasûlullah @ imiş." Bu hâdiseden çok müteessir olan Ebû Mes'ud hemen köleyi salıverdi, (Ebu Davud).

Övgünün ve müsrifâne yaşayışın kötülen­mesi: İnsanoğlu gururunun okşanmasından hoşlanır; övgü bu gizli ateşin körüğü gibidir. Krallar ve yöneticiler daima bu yüzden şımar­mış ve bozulagelmişlerdir. Hz. Peygamber @ övgüden ve dalkavukluktan nefret etmiş, in­sanların bu gizli fakat tehlikeli hastalıkla işti­gal etmelerine engel olmuştur. Bir defasında bir başkasını hakkı olmadığı halde abartarak öven bir kişiyi gördü. Ve "Onu öldürdün!" buyurdu (Buhari).

Enes'in rivayetine göre, Rasûlullah @ bir çı­kışında etrafındaki evlere nazaran çıkıntı teş­kil eden yüksekçe bir kubbe görür ve "bu ne­dir?" diye sorar. Ashabı kendisine "bu, En-sar'dan falan zâtındır" derler. Rasûlullah @ manzaraya içinden kızarsa da sükût eder. Fa­kat inşaat sahibi kendisine gelip selâm verin­ce, selâmını almaz ve yüzünü çevirir. O zât karşısına geçip tekrar tekrar selâm verse de Rasûlullah @ her defasında aynı şekilde dav­ranıp selâmını almaz. Neticede adamcağız Rasûlullah @'ın kendisine kızdığını ve bu se­beple yüzünü çevirdiğini anlar. Durumu arka­daşlarına açarak dert yanar. Ona; "Rasûlullah @ dışan çıktığı vakit kubbeni gördü (ve buna kızdı)" derler. Adam hemen gidip kubbesini yıkar. Rasûlullah @ bir başka gün aynı yer­den geçerken kubbeyi göremeyince, "O yük­sek kubbe ne oldu?" diye sorar. Olup biteni kendisine anlatırlar. Bunun üzerine Rasûlullah @; "İhtiyaç fazlası her bina, sahibi üzeri­ne bir vebaldir" buyurur (Ebu Davud).

Rasûlullah @ bir gazveden döndüğünde hanı­mı Aişe'nin evi nakışlı kumaşla süslediğini görür. Aişe her zamanki sözleriyle Rasûlullah @'i karşılarsa da Rasûlullah @ konuşmaz, selâmını bile almaz. İşlemeli örtünün yanına gelip onu indirir ve atar. Sonra; "Hakikatte Allah, bize verdiği nzıktan taşlara ve kerpiç­lere elbise giydirmemizi emretmedi" buyurur. (Ebû Davud).

Rasûlullah @'in, kızı Fâtıma' nın evine, kapı­ya asılmış olan nakışlarla süslü perde sebe­biyle girmeden geri döndüğü de rivayet edil­mektedir (Ebû Davud).

İsmet ve iffet: İslâm, insanların temiz ve if­fetli bir hayat sürdürmeleri, fena söz ve dav­ranışlardan ve fuhşiyattan kaçınmaları için if­fet ve paklığı öğretmek üzere gelmiştir. Kur'-ân'da bu gerçek şu ayetle beyan edilmiştir: "Felaha ulaştı o mü'minler... onlar ırzlarını korurlar; ancak eşleri yahut ellerinin sahip ol­duğu (cariyeler) hâriç (bunlarla ilişkilerinden dolayı da) onlar kınanmazlar." (23:1-5,6).

Bir Müslümanın kendisini çağımız toplumla­rında yaygın olan her türlü fuhşiyattan ve cinsî sapıklıklardan koruması farzdır. Günü­müzde yaygın olan ortak görüşe göre, hafifli­ğimiz ya da düşüklüğümüz cinsî arzu ve isteklerimizin gizli niyet ve çabalarıyla ölçüle­bilir. (A. Y. Ali, The Holy Qur'an, sh. 874).

Bu sebeple, Müslümanların haysiyetini ve imajını lekeleyebilecek herhangi bir olaya Peygamber @ hemen müdahale eder ve mani olurdu. İbni Abbas'ın rivayetine göre, Hz. Peygamber @'e veda haccı sırasında bir şey­ler sormak için gelen kadına Rasûlullah'ın bi­neğinin arkasında bulunan Fadl b. Abbas'ın bakmaya başlaması üzerine Rasûlullah @ eliyle Fadl'm yüzünü aksi istikamete çevire­rek kadınla Fadl arasında vâki olan bakışma­ya mani olmuştur (Buhari).

Kültür ve medeniyeti ile öğünen  Avrupa, ahlâkî bakımdan çok düşük bir konumdadır. Kadınları, elbiseleri içinde bile çıplaktır. Er­kekleri en ufak bir utanma ve günah duygusu taşımadan birarada çırılçıplak banyo yapabilmektedir. Bu kültür, İslâm'ın insanlara vazet­tiği hayat anlayışından çok uzaktır. Bir kere­sinde Hz. Peygamber @ açıkta ve çıplak ola­rak yıkanan bir adam gördü; bunun üzerine hemen mescide giderek insanlara "Allah afif insanları sever; içinizden kim yıkanmak ister­se bunu örtünerek yapsın" buyurdu. Hz. Pey­gamber çıplaklık konusunda çok hassastı. Bir defasında ağır bir taş taşıyan bir adamın alt giysisinin düştüğünü ve adamın çıplak kaldı­ğını gören Peygamber @, onu hemen durdu­rarak giysisini toplamasmı ve çıplak kalma­masını söyledi. (Ebu Davud).

Kadınların durumunda da bazı açılardan ikaz ve düzeltmeler gerekiyordu. Asr-ı Saadet'te Arabistan'da bir grup hadım kişi vardı ve bunlar başkalarının evlerine serbestçe girip çıkabilirlerdi. Böyle biri bir keresinde Hz. Peygamber @'in zevceleri önünde bir kadının güzel hatlarını bir erkek şehvetiyle anlattı. Peygamber @ bunu işittiğinde, bir daha onu eve almamalanm emretti (Müslim). Arap ka­dınları arasında ahlâk-dışı pekçok âdet yaygındı. Bunlardan biri de, kadınların erkeklere benzeme çabaları içinde olmaları idi. Hz. Peygamber @ böyle kadınlara lanet etmiştir. Bazen bir kadın istemeden bile erkeğe benze­se Peygamber @ buna mani olurdu. Bir kere­sinde Ümmü Seleme başörtüsünü iki kat yap­mıştı. Hz. Peygamber @; "Onu tek kat yapa­rak giy ki, erkeklerin başlığı olan sarığa ben­zemesin" buyurmuştur. Hz. Peygamber @ bu konuda çok titizdi. Öyle ki bir keresinde bir kadın kendisine perde arkasından bir mektup vermek istedi, kadının ellerinde kına yoktu. Hz. Peygamber @; "Bu bir kadın eli mi, yok­sa erkek eli mi?" diye sordu. Kadın "ben ka­dınım" dedi. Hz. Peygamber @ "eğer kadın-san, ellerine kına yakmalısın" buyurdu.

Kadınların çoğu giyimleri konusunda dikkat­sizdiler. Bu konu ile ilgili olarak bir âyet nazil olmuştur. (24: 31) Hz. Peygamber ne zaman bu nevi bir dikkatsizlik görse ona he­men engel olurdu. Bir keresinde Esma bintü Ebu Bekr Hz. Peygamber @'in evine açık bir elbise ile gelmişti. Hz. Peygamber @ yüzünü ondan çevirerek "yetişkin bir kadın sadece yüzünü ve ellerini örtüsüz bırakabilir" buyur­muştur (Ebu Davud).

Kadınlar erkeklerle yol ortasında yürürlerdi. Bir keresinde mescidden çıktığında bir erkek­le bir kadının yol ortasında beraber yürüdük­lerini görünce Hz. Peygamber @ onlara yolun ortasında yürümemelerini, kenardan yürüme­lerini hatırlatmıştır. Bundan sonra kadınlar duvar diplerinden yürümeye başladılar. Bu hususta pek çok olay hadîs kitaplarında yer almaktadır.

Karşılıklı düşmanlık ve tefrikayı gider­mek: Kur'ân'da Allah'ın en büyük nimeti ve rahmeti şöyle ifade edilmektedir: "Ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah'ın si­ze olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirini­ze düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaş-tırdı. O'nun nîmetiyle kardeşler hâline geldi­niz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulu­nuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı..." (3:103). Fakat bu kardeşlik bağı karşılıklı an­laşmazlık ve farklılıklar sebebiyle kopabilir-di. Bundan dolayı Hz. Peygamber @'in önemli vazifelerinden birisi Müslümanlar ara­sındaki anlaşmazlıkları ve farklılıkları orta­dan kaldırmak idi. Hz. Peygamber @ ne za­man bir ailevî anlaşmazlık veya kabilelerarası kanşıklık haberi alsa hemen oraya gider ve taraflar arasında dostça bir tavırla barışı sağ­lardı. Yine bir defasında Benî Umre b. Avf kabilesinin mensupları arasında karşılıklı an­laşmazlık çıktığını öğrenmişti; sahabeden bir­kaç kişi ile beraber sulhu temin için oraya git­ti. Anlaşmazlığı gidermek bir hayli vakit aldı. Bu arada namaz vakti girmişti, Bilâl ezanı okudu, Hz. Ebû Bekir de imamlık yaptı. (Ebû Davud).

Bir defasında Abdullah b. Ubey, Hz. Muhanv med @'e karşı son derece küstahça bir tavır sergiledi. Bunun üzerine ashabın sabrı taştı ve onu saf dışı etmeye hazırlandılar. Bu defa Abdullah b. Ubey'in taraftarları da kalkınca iki grup dövüşmeye başladı. Fakat Hz. Pey­gamber @ araya girdi ve ferasetli öğütleri ile onların aklım başına getirdi; böylece korkunç bir çatışma önlenmiş oldu. O vakit Hz. Pey­gamber @ "barış, fitne ve ihtilaftan hayırlı­dır" buyurdu. (Ebû Davud).

Bir kati olayında, Evs ve Hazrec kabileleri arasında ciddî bir anlaşmazlık çıktı; her iki kabile de çatışmanın sınırına geldi. Fakat Hz. Peygamber onları güzel nasihatlarla yatıştırdı.

Hz. Peygamber @ saygı ve büyüklere hürmet konusunda da çok hassastı; ashabım bu konu ile ilgili basit hatalarda dahi ikaz ederdi. Bir defasında Abdullah b. Mesud'un oğlu bir ko­nuda babasından önce konuşmaya çalışınca Hz. Peygamber @ "bırak, önce büyükler ko­nuşsun" diyerek ona engel oldu. (Ebu Da­vud). (Mevlana Ebû'l-Kelam Azad, "A vorg of the Uswa-i Muhammed", in Rasul Num-ber, Sayyara Digest, Karaçi, 1973).

 

KISIM 5

 

HZ. MUHAMMED @'İN YAŞAYIŞI

 

Hz. Muhammed @ çok yüksek faziletlerle, mükemmel ahlak ve güzel davranışlarla dolu, sözü ve ameli birbirini tutan bir insan olarak yaşadı; fakat hayat tarzı son derece sâde idi. Hurma ağacının lifleriyle doldurulmuş bir ya­tak, deriden mamul bir su kırbası ve yine hur­ma yaprakları ile doldurulmuş yastığından başka hiçbir mefruşatın olmadığı basit bir odada yaşadı. Yemeği de sade idi, çok zaman su ve hurma, veya arpa ekmeği ile keçi sütün­den ibaretti. Elbisesi, vücudun üst tarafı için bir gömlek ve hırka ile alt tarafı için ise kalın­ca bir örtüden ibaretti.

Bu sade yaşayışına rağmen, hayatı örnek bir hayattı. Hayatın her sahasında ve her yönüyle son derece mükemmel bir insan olarak yaşa­dı. Evlendi, çocukları oldu, ailesi ile huzurlu ve mutlu bir hayat sürdü, her insan gibi o da hayatın neşe ve sevincini, elem ve zorlukları­nı yaşadı. Hayatı boyunca herhangi bir insa­nın karşılaşabileceği bütün durumlar ve deği­şik meseleler ile yüzyüze geldi. Fakat bunları soğukkanlılık, cesaret ve kararlılık ile karşıla­yarak başarıyla çözüme kavuşturdu.

Bu sadelik gündelik hayatın en ufak ayrıntıla­rında bile mükemmeldi. Yiyecekleri, giyecek­leri, konuşması, davranışları, uyku zamanı, evdeki ve dışarıdaki hayatı, ibadeti, hanımları ve başkaları ile olan diğer münasebetleri sîret, hadîs ve tarih kitaplarında kaydedilmiş­tir. Hz. Muhammed @'in günlük hayatının ayrıntıları hakkında yapılan bir çalışma, onun hayatınm manevî, ahlâkî ve sosyal sahalarda­ki üstün niteliklerini gözler önüne serecektir.

Giyimi: Hz. Muhammed @ giyim konusunda gösteriş ve ihtişamdan olduğu kadar, şekilci­lik ve süsten de hiç hoşlanmazdı. Bazen paha­lı elbiseler giydiği vâki olmuşsa da bu hâl çok nâdirdir. Abdullah b. Abbas, Haruriye taifesinin yanına elçi olarak gtitiğinde Yemen ku­maşlarının en güzelinden bir elbise giymişti. Onlar "bu elbise nedir?" dediler. Abdullah b. Abbas; "bu elbisenin nesini kınıyorsunuz? Ben Rasulullah @'i elbiselerin en güzelini giymiş olarak gördüm" dedi (Ebu Davud).

Abdullah b. Ömer bir keresinde Yemen işi bir elbise satın aldı, fakat eve gidince elbisede kırmızı bir şerit gördü; onu geri verdi. Bir şa­hıs bu olayı Hz. Aişe'nin kızkardeşi Hz. Es-ma'ya anlattı. O da, Hz. Peygamber @'in ce­bi, yenleri, etekleri ipekten işlenmiş cübbesİni getirip gösterdi (Ebu Davud).

Bazı krallar ve kabile reisleri Hz. Muhammed @ 'e pahalı elbiseler gönderirdi. O da onları kabul eder ve bazen giyerdi.

Ümmü Seleme Hz. Peygamber @'in elbisele­rinin içinde en çok gömleği sevdiğini söyle­miştir (Şemail-i Tirmizi). Hz. Enes, Hz. Mu­hammed @'in renkli Yemen cübbesini çok sevdiğini söylemiştir ve yine, Hz. Peygam-ber'in hastalığı sırasında Üsame b. Zeyd'e tu­tunarak dışarı çıktığında renkli Yemen cübbe-sine bürünmüş olduğunu rivayet etmiştir (Şe­mail-i Tirmizî).

Hz. Peygamber soluk renkte elbiseler giymiş olmasına rağmen en çok beyaz rengi severdi. Ebu Derda, Peygamber @'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Kabirlerinizde ve mescidlerinizde huzur-u İlâhi'ye çıkmanız için en güzel renk beyazdır." (İbn-i Mace) Hz. Peygamber @ soluk renkli giysileri de severdi, bazen sarığı dahil bütün giysileri so­luk renk olurdu. (Ebû Davud). Siyah bezden mamul sank da takmıştır (Şemail-i Tirmizi ve İbni Mace). Elbisesi, biri vücudunun üst kıs­mını, diğeri de alt kısmını örtmek için daima iki parçadan müteşekkildi. Ve Ebû Derda'ya göre, Hz. Peygamber @ bu iki parça elbise içinde vefat etti (Şemail-i Tirmizi). Kırmızı renkte elbise giydiği de vâkidir. Kışın yünden mamul elbise giyinir veya battaniye sarardı (İbn Sad, Tabakat).

Büreyde, Necâşfnin Hz. Peygamber @'e bir çift siyah mest hediye ettiğini, O'nun da bun­ları giydiğini, abdest aldıktan sonra bir defa da bunların üzerlerine meshettiğini rivayet et­miştir (Şemail-i Tİrmizi).

Dihye b. Halife el-Kelbî de Hz. Peygamber @'e bir çift mest hediye etmiş, O da onları es-kiyinceye kadar giymiştir. İki meşin tasmalı ayakkabı da giymiştir. Hz. Aişe, Peygamber @'in saçlarını taradığım, ayakkabı giydiğini ve mümkün olduğu kadar abdest almaya sağ el (veya ayak)inden başladığını rivayet etmiş­tir (Şemail-i Tirmizi).    

Hz. Peygamber @ genellikle vücudunu kap­layan bir kaftan giyerdi. îbn-i Abbas, Hz. Peygamber @'i tek parçadan müteşekkil bir elbise içinde namaz kılarken gördüğünü riva­yet etmiştir. Enes, Hz. Peygamber @'in ce­maatle kıldığı son namazda tek parça bir elbi­se giymiş olduğunu rivayet etmiştir. Bu na­maz Hz. Peygamber @'in imamlık yapan Hz. Ebu Bekr'in arkasında olduğu namazdır. Örtü bir tarafta omuzlarının üstünden, diğer tarafta koltuk altından geçiyordu (İbn-i Sad).

Enes de Hz. Peygamber @'in tek parça elbise ile namaz kıldığım rivayet etmiştir. Ümmü'l-Fadl hastalığı esnasında Hz. Muhammed @'in akşam namazını bir tarafı omuzlarının üstün­den geçen diğer tarafı koltuk altından geçen bir tek parça elbise ile kıldırdığım rivayet et­miştir. Ömer b. Seleme, Câbir b. Abdullah, Ömer b. Yaser, Ebû'd-Derda, Ebû Saîd el-Hudrî ve diğerleri Hz. Peygamber @'in tek parça elbise içinde namaz kıldığını rivayet et­mişlerdir (Tabakat İbn-i Sad). Enes b. Mâlik'in rivayetine göre, Hz. Peygamber @ 'e en sevimli elbise bürd-i yemânî (pamuk veya ketenden dokunma çubuklu) elbise giymekti. Hz. Aîşe'den yapılan rivayette de Rasûlullah @ vefat ettiğinde beyaz bürd-i yemânî deni­len örtüyle örtülmüş (kefenlenmiş) olduğu be­lirtilir. (Buharı vq Müslim).

Hz. Peygamber @ hayatı boyunca değişik renklerde elbiseler giymiştir. Doğrusu ne bul­muşsa onu giymiştir: Keçi kıllarından yapıl­ma renk renk bir elbise (Müslim), dar kollu bir Bizans kaftanı (Buhari ve Müslim); yama­lı bir elbise ve kaba bir altlık (Buhari ve Müs­lim) siyah keçi kıllarından yapılma şeritli bir kaftan (Müslim). Semûre b. Cündeb'den riva­yetle Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Beyaz elbiseler giyiniz, çünkü o giyimlerini­zin hayırlısı ve iyisidir, ölülerinizi de beyaz kefene sarınız." (Ahmed, Tirmizî, Nesei, İbn-i Mace).

Câbir'den rivayetle Allah'ın Rasulü şöyle bu­yurmuştur: "Bir döşek adam içindir, bir döşek kendin içindir, üçüncü döşek misafir içindir, fakat dördüncüsü şeytan içindir." (Müslim). Yine Câbir, Allah Rasûlünün sol elle yemek yemeği, tek ayakkabı ile yürümeyi, kendini elbiseye tamamen sarmayı, veya tek bir elbise içinde elleri dizinde oturarak edep yerlerini göstermeyi yasakladığını rivayet etmiştir (Müslim).

Hz. Peygamber @ kibir şiarı olarak elbiseyi iki topuktan aşağı sarkıtarak sürümeyi de ya­saklamıştır (Buhari ve Müslim). Hz. Ali'den rivayetle: Peygamberimize Sİyeta diye anılan ipekli kumaştan yol yol san çubuklu, altlı üst­lü bir elbise hediye edilmiştir. Peygamber @ bu elbiseyi Ali'ye gönderdi. Daha sonra onu Ali'nin üzerinde görünce kızgınlık alâmeti be­lirdi: "Onu giymen için değil, başörtüsü ol­mak üzere kadınlar arasında parçalayasın di­ye gönderdim" buyurdu (Buhari ve Müslim)..

Hz. Ebu Bekir'in kızı Esma Sâsânilere ait önünün kenarı bastırılmış, arkası sırmalı bir kaftan getirip "Bu Allah Rasulü'nün Aişe'de bulunan kaftanıdır. Aişe ölünce bana miras kaldı. Hz. Peygamber @ bunu giyerdi" dedi. (Müslim). Yine Esma, Peygamber @in göm­leğinin kollarının bileklerine kadar geldiğini rivayet etmiştir (Tirmizî ve Ebû Davûd). Hz. Peygamber @'in elbise giymeye sağ taraftan başladığı da rivayet edilmiştir (Tirmizî).

Hz. Peygamber @, sarık takar ucunu da omuzlarının arasına salardı (Tirmizi). Bazen önüne bazen de arkasına atardı (Ebu Davud). Ve şöyle buyurmuştur; "bizimle müşrikler arasındaki fark başlıklarımıza sarık sar-mamızdır." (Tirmizî).

Ebû Said el-Hudrî'den rivayetle Hz. Peygam­ber @ yeni bir giysiyi ilk defa giyerken on­dan adlı adınca bahseder ve "Ya Rabbi, Hamd Sanadır. Bunu bana sen giydirdin, bu­nun haynnı ve bunun kullanıldığı iyi işin hay­rını senden isterim. Bunun şerrinden ve kulla­nılacağı kötü işin şerrinden de sana sığınırım" derdi. Yine Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Kim yeni bir elbise giyinir ve 'benim hiçbir güç ve kuvvetim olmaksızın bunu bana giydiren Allah'a hamdolsun1 derse onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır." (Ebu Davud).

Hz. Aişe, Hz. Peygamber @ 'in kendisine şöy­le buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ey Aişe! Şayet bana katılmak istersen, dünyevî şeyler­den bir yolcunun azığı kadar azıklan. Zengin­lerle oturmaktan kaçın ve yamayana kadar bir elbiseye eski deme." (Tirmizi). Ebû Ümâme İyâz b. Salabe'den rivayetle Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Dinleyin, dinleyin, eski giymek imandan bir cüzdür, eski giymek imandan bir cüzdür." (Ebû Davûd).

Ibni Ömer'den rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur; "Bu dünyada iyi elbise giyenle­re Allah diriliş gününde kötü elbise giydire­cektir." (Ebu Davud, Ahmed ve îbn-i Mace).

Yine şöyle buyurmuştur: "îyi giyinebileceği halde (tevazusu sebebiyle) iyi giyinmeyen kimseye Allah izzet elbisesi giydirir." (Ebu Davud ve Tirmizi).

Hz. Ali üç dirheme bir elbise satın aldı ve onu giyerken, "beni bu güzel giysilerle bezeyen ve çıplaklığımı Örten Allah'a hamd olsun" de­di. Ve sonra "Allah Rasulünün böyle dediğini duydum" dedi (Ahmed). Ebu Ümâme'den rivayetle: Hz. Ömer yeni bir elbise giydi ve "çıplaklığımı örten ve hayatımda beni beze­yen bu elbise ile beni giyindiren Allah'a hamd olsun" dedi ve daha sonra Rasûlullah'dan böyle işittiğini nakletti. Yine Rasûlullah @'ın "bir kimse bir elbiseyi eskiyene kadar giyer ve sonra onu sadaka olarak verirse sağken ve öldükten sonra Allah'ın koruması ve gö­zetmesi altında olur" dediğini rivayet etmiştir (Ahmed, Tirmizi ve İbni Mace)

Rasûlullah @; "Allah kuluna bir nimet bağış­ladı mı eserini kulunun üzerinde görmek is­ter" buyurmuştur (Ahmed). Hz. Peygamber @ yine şöyle buyurmuştur: "İsraftan ve kibir­den kaçındığımız müddetçe istediğinizi yiyin ve giyin." (Buhari) ve: "Yiyin, için, sadaka verin, giyinin ama israf etmeyin ve gururlan­mayın." (Ahmed, Nesei ve İbni Mace).

ince Zevk: Hz. Peygamber @ sâde fakat son derece temiz ve tertipli giyinirdi. Temizlik ve itinadan çok hoşlanırdı. Koku kullanır ve kendisine koku ikram edildiğinde hiçbir za­man reddetmezdi. Sokaktan geçtiğinde bütün sokak koku içinde kalırdı. Erkekler İçin, ko­kusu yayılan fakat rengi olmayan kokular sür­melerini, kadınlar için ise, rengini gösteren fakat kokusu yayılmayan kokular sürümeleri­ni tavsiye buyurmuştur (Şemail-i Tirmizi).

Giyim konusunda son derece ince zevk sahibi İdi, elbiselerin temizliğine ve mükemmelliği­ne önem verirdi. Bİr keresinde bir adamı kirli elbiseler içinde görünce "elbiselerini yıkaya-mıyor mu?" diye sormuştur (Ebû Davud). Bir başka defa da kendisine kötü (ve yırtık) elbi­seler içinde gelen bir kimseye Hz. Peygamber @ herhangi bir geliri olup olmadığını sordu. O kişi "Evet" dedi. Hz. Peygamber @ "Allah sana nimet vermişse, üzerinde izi görünsün" buyurdu (Ebu Davud). Arabistan halkı pek medenî ve kültürlü değildi ve namaz esnasın­da sıklıkla duvarlara veya yere tükürürlerdi. Hz. Peygamber @ bundan hoşlanmaz ve du­vardaki lekeleri eli ile temizlerdi. (Nesei). Ba­zen havayı temizlemek için tütsü yakılırdı (Nesei). Çoğu defalar misk ve amber kullanı­lırdı.

Bir keresinde Hz. Peygamber @ saçları dağı­nık bir adam gördü, ve "bu adam saçlarını düzeltemez mi?" diye sordu (Ebu Davud). Bir keresinde yün bir elbise giyince terlemiş ve elbiseyi çıkarmıştı (Ebu Davud).

Bir başka defa da Mescid-i Nebevi'de topla­nılmıştı. Kalabalığa göre Mescid dardı ve herkes işinin-gücünün başından üzerindeki el­biseleriyle geldiğinden içeriyi ter ve kir ko­kusu sarmıştı. Hz. Peygamber @, "mescide gelmezden evvel yıkanmanız daha iyi olur" buyurdu (Buhari). Bu günden itibaren Cuma günü yıkanmak şer'î bir emir haline geldi. Arabistan'da yol kenarlarına küçük su dök­mek olağan bir davranış idi. Hz. Peygamber @ bundan hoşlanmazdı ve bunu yasak etti.

Bir keresinde mescide geldiğinde duvarlarda boydan boya leke ve izler gördü. Eline bir hurma dalı aldı ve duvarlardaki bütün izleri onunla kazıdı ve Öfke içinde insanlara şöyle seslendi, "sizler birinin önünüze gelip yüzü­nüze tükürmesinden hoşlanır mısınız? Bir kişi namaz kılarken Allah onun önündedir ve me­lekler de sağındadır. Bunun için önünüze ve sağınıza tükürmeyin."

Namaz kılmakta olan bir sahabî tükürdü; Hz. Peygamber @ bunu gördü ve "Şimdi bu adam namaz kılmamalı" buyurdu. O kişi namazdan sonra Hz. Peygamber @'e gelerek kendisini mi emrettiğini sormuştur. Hz. Peygamber @ "Evet, sen Allah'ı ve O'nun Rasulü'nü incit­tin" buyurmuştur (Tergib ve Terhib).

Soğan, sarımsak, turp gibi kötü kokulu yiye­ceklerden hoşlanmaz ve bunları yedikten son­ra insanların mescide gelmemelerini buyurur­du (Buhari).

Yeme âdabı: Hz. Peygamber @ zühd ve tak­vanın eseri ölçülü ve az yemek yemiştir. Ye­diği belirtilen gıdalar hemen hemen çevresin­de bulunanların hepsine şâmildir: Et, süt, arpa ve buğday ekmeği, kabak, zeytinyağı, bal, helva, sirke, hurma ve iliği severdi. Yemeğin­de ilik buldu mu, parmaklan ile diğer parçala­rım da araştırırdı. Sirke bulunan eve fakir de-riemiyeceğini belirtmiştir. Hz. Peygamber @ hats denen hurma, peynir ve tereyağından yapılan bir yemeği de severdi.

Hz. Aişe'nin rivayetine göre Hz. Peygamber @ balı ve tatlıyı severdi. (Buhari ve Tabakat İbn-i Sad). Câbir, Hz. Peygamber @'in aile­sinden katık istediğini ve katık olarak evde sadece sirke bulunduğu cevabını aldığını rivayet etmiştir. Hz. Peygamber @ onu istedi ve yemeğine koyarak "sirke iyi katıktır, sirke iyi katıktır" buyurdu (Buhari ve Müslim). Abdullah b. Cafer, Rasûlullah @'ı taze hurma ve hıyar yerken gördüğünü rivayet etmiştir (Buhari ve Müslim).

Enes, bir terzinin Hz. Peygamber @'i hazırla­dığı yemeğe davet ettiğini, kendisinin de Pey­gamber @ ile beraber gittiğini rivayet etmiş­tir. "Davette arpa ekmeği ve ilikli, çorba ile kurutulmuş et verildi. Ben Hz. Peygamber @'in tabakta ilik aradığını gördüm ve o gün­den sonra da iliği çok sevdim" (Buhari ve Müslim). Abdullah b. Haris, "Allah'ın Rasûlü mescidde iken ekmek ile et getirdi ve yedi, biz de onunla birlikte yedik. Sonra kalktı ve namaz kıldı, biz de elimizi taşlarla sildikten sonra onunla beraber namaz kıldık." dedi (İbni Mace).

Ebu Hureyre, Hz. Peygamber @'e et getirildi­ğini ve kendisine hoşlandığı etin but kısmı ik­ram edildiğinde ondan bir parça yediğini riva­yet etmiştir (Tirmizi ve îbn-i Mace).

İbni Abbas, Rasûlullah @'ın en çok sevdiği yiyeceğin ekmekten yapılan tirit ve hais hur-masıyla tereyağının karışımından yapılan ti­rit olduğunu rivayet etmiştir. Hz. Peygamber @ "zeytin yağı yiyiniz ve kendinizi onunla yağlayınız, çünkü o bereketli bir ağaçtandır" buyurmuştur (Tirmizİ, İbn-i Mace ve Dari-mi).

Ümmü Hani şöyle rivayet etmiştir: "Hz. Pey­gamber @ bana geldi ve yiyecek birşeyler olup olmadığım sordu. Ben biraz kuru ekmek ve sirke dışında birşey olmadığını söyleyince 'getir onu, içinde sirke bulunan eve katıksız denemez' buyurdu." (Tirmizi). Bir keresinde Hz. Peygamber @ bir parça arpa ekmeği aldıve arasına hurma koyarak "bunun katığı bu­dur" buyurdu ve onu yedi (Ebu Davud). Hz. Aişe'den, Hz. Peygamber @'in taze hurma ile kavun yediği ve "birinin harareti diğerinin se­rinliği ile kırılır" buyurduğu rivayet edilir (Tirmizi). Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Hz. Peygamber @ hiçbir yiyeceği reddetmez-di; eğer arzu ederse yerdi, hoşlanmazsa bıra­kırdı (Buhari ve Müslim).

Câbir, Hz. Peygamber @'in; "bereketin ye­meğin hangi kısmında olduğunu bilemezsi­niz" buyurduğunu rivayet etmiştir (Müslim).

Yine Câbir'den rivayetle Hz. Peygamber @; "Şeytan her işinizde daima sizinle bareberdir; yemeğinizi yerken bile. Onun için şayet siz­den birisi bir lokma düşürürse onu alsın, Üze­rini temizlesin ve yesin; onu şeytana bırakma­sın. Yemeği bitirdiğinde parmaklarını yalasın, çünkü bereketin yemeğin hangi kısmında ol­duğu bilinmez" buyurmuştur (Müslim).

Sehl b. Sad, Allah Rasûlü'nün peygamberliğe nail olduktan vefatına kadar buğday ekmeği ve elek görmediğini rivayet etmiştir. Kendisi­ne Hz. Peygamber @'in elenmemiş arpa unu­nu nasıl yediği sorulduğunda, onu öğüttükten sonra üflediklerini ve çerçöpün bir kısmı git­tikten sonra ıslayıp kalanı yediklerini söyle­miştir (Buhari).

Ebu Cuhayfe Hz. Peygamber @'in "ben yas­lanarak yemem" buyurduğunu rivayet etmiş­tir (Buhari).

Enes de, Hz. Peygamber @'in masa gibi yük­sek bir yerde ve küçük bir kâsede hiçbir za­man yemek yemediğini rivayet etmiştir.

Hz. Peygamber @: "Yemeğe başlarken Al­lah'ın adım anın, sağ elinizle ve önünüzden yiyin" buyurmuştur (Buhari ve Müslim). Enes'den rivayetle Hz. Muhammed @ "Sânı yüce Allah, bir kişinin birşey yedikten sonra O'na şükretmesini sever" buyurmuştur (Müs­lim).

Hz. Aişe'den rivayetle Peygamber @ "sizden biriniz yemeğe başlarken bismillah demeyi unutursa bismillah vel evveli, vel ahiri (başı­na ve sonuna bismillah) desin" buyurmuştur (Tirmizi ve Ebu Davud).

Ebu Said el-Hudrİ'den rivayetle Hz. Peygam­ber @ yemeğini bitirdiğinde "bize yediren ve içiren ve bizi Müslümanlardan kılan Allah'a hamdolsun" diye dua ederdi (Tirmizi, Ebu Davud ve İbn-i Mace). Ebu Eyyub'dan riva­yetle Allah Rasulü yedikten ve içtikten sonra "yediren, içiren, onları hazmımızı kolaylaştı­ran ve çıkarmamızı sağlayan Allah'a ham­dolsun" diye dua ederdi (Ebu Davud).

Ebu Hureyre'den rivayetle Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Eğer bir kimse geceyi yağlı elleriyle onu yıkamadan geçirirse, başı­na gelen belâdan ötürü yalnız kendisini suçla­sın." (Tirmizi, Ebu Davud ve İbni Mace).

Yemek âdabı ile ilgili Hz. Peygamber @'in tavsiyelerini şöylece hülasa edebiliriz: Yeme­ğe başlamadan önce ve yedikten sonra ellerin yıkanması, besmele ile başlayıp dua ile biti­rilmesi, sağ elle, önünden ve tabağın kıyısın­dan alınması, ellerin sağa sola dayanmaması, bağdaş kurup oturulmaması, yüzü koyun yatarken yenilmemesi, sofraya konan yemek hoşa gitmediği takdirde tenkid edilmemesi, ekmeğin küçük parçalara bölünmesi, kırıntı şeklinde düşen parçaların atılarak israf edil­memesi, sarımsak soğan gibi kokulanyla baş­kasını rahatsız edici gıdaların çiğ yenilmeme­si.

Hz. Peygamber @; "Allah nazarında yemek­lerin en hoşu, üzerine uzanan ellerin çok ol­duğu yemektir" (et-Tergîb) ve "Hep beraber yiyin, dağılıp ayrılmayın, zira bereket cema­atledir" buyurdu. (îbni Mace).

İçme adabı: Enes, Rasûlullah @'inn bir şeyi içerken üç kere nefes aldığını rivayet etmiştir (Buhari ve Müslim). Bir diğer rivayette Müs­lim Hz. Peygamber @'in "böyle içmek susuz­luğu daha çok giderir, daha sıhhatlidir" bu­yurduğunu eklemiştir. İbni Abbas, Hz. Pey­gamber @'in, su kabının ağzına dudakları da­yayarak su içilmesini yasakladığını rivayet et­miştir (Buhari ve Müslim).

İbni Abbas, Hz. Peygamber @'in yemek ve su kaplarının içerisine (içerisinde çer-çöp olsa dahi) üflenmesini yasakladığını rivayet etmiş­tir (Ebu Davud ve İbni Mace).

Yine İbni Abbas'dan gelen bir rivayette Pey­gamber @ "develer gibi hiç durmaksızın iç­meyin, iki veya üç kerede için. İçmeye baş­larken bismillah, içtikten sonra elhamdülil­lah deyin" buyurmuştur (Tirrhizi).

Bunlara, suyu bardağın kırık kısmından içil­memesi, kapların ağzının açık bırakılmaması, su üzerindeki yabancı maddenin dökülerek çıkarılması gibi tavsiyeler de ilave edilmiştir

İbni Abbas Rasûlullah (5)'in şöyle buyurduğu­nu rivayet etmiştir: "Sizden biriniz yemek ye­diği vakit şöyle desin: 'Ey Rabbimiz! Bu taa­mı bize bereketli kıl, bize ondan daha hayırlı­sını tattır.' Süt içtiği vakit şöyle desin: 'Ey Rabbimiz! Bu sütten bize bereket ver ve onu bize ziyâde eyle, çünkü yiyecek ve içecekler­den hiçbiri sütten daha doyurucu değildir." (Ebu Davud ve Tirmizi).

 

Zühd Ve Takvası

 

İnsanların Allah'a en çok bağlı, en muttakisi, en doğru ve hayırlısı şüphesiz ki Hz. Muham-med @'dir. Medine Devleti'nin başkam oldu­ğu zaman dahi Beytü'l-mal'(devlet hazine­sinin bütün gelirlerini halka dağıtmış, kendi­si ve ailesi ise fakirliğe yakın, sâde ve müte-vazi bir hayat sürmüştür. Ebû Hureyre'den ri­vayet olunan bir hadîslerinde Rasûlullah @; "Allah'ım, beni yoksul olarak yaşat, yoksul olarak canımı al ve yoksullarla haşreyle" diye dua etmiştir. Bir başka duası da; "Ey Rabbim! Âl-i Muhammed'e geçinecek kadar nzık ver!" şeklindeydi. (Buharî ve Müslim).

Hz. Aişe şöyle söylemiştir: "Biz âl-i Muham-med, ateş yakıp üzerine tencere koyarak sıcak yemek pişirmeden ay geçtiği olurdu. Bizim başlıca gıdamız hurma ve su idi." (Buhari). Yine Hz. Aişe'nin anlattığına göre Hz. Mu-hammed @'in ailesi onun vefatına dek hiçbir zaman ardarda iki gün kâfi miktarda arpa ek­meğine sahip olmamıştır. Rivayetlerde daha çok hurma ve sudan ibaret bir yemeği dahi doyasıya yiyemedikleri, Rasûlullah @'in ve­fatına kadar onun ve ailesinin yemeklerinden artakalan bir şey olmadığı belirtilmiştir (Buharî, Müslim ve Tabakat-ı İbni Saad).

Nu'mân b. Beşîr "Arzu ettiğiniz yiyecek ve içecekleri bulamadığınızdan mı yakınıyorsu­nuz? Ben, peygamberimizin karnını doyur­mak için hurma bulamadığını gördüm" de­miştir (Müslim). Sa'îd Makbûrî, Ebu Hurey-re'nin Önlerinde kuzu kızartan kişilerin yanın­dan geçerken davet edildiğinde bunu red­dederek "Allah Rasûlü dünyayı karnını arpa ekmeği ile bile doyurmadan terketti" dediğini rivayet etmiştir (Buhari). Enes, Hz. Peygam­ber @'in ailesinin akşamları bir sâ' buğday veya bir başka tahılları olmadığını rivayet et­miştir (Buhari).

Ebu Hureyre, Hz. Peygamber @'in açlık se­bebiyle karnına taş bağladığını rivayet etmiş­tir (Tabakat). Mesrûk b. el-Ecdâ bir gün Hz. Aişe'nin hadîs rivayet ederken aniden gözyaş­larına boğulduğunu rivayet etmiştir. Ümmü'l Müminirii neyin ağlattığını sorduğunda Hz. Aişe "ben yiyecekle doymadım, fakat Allah Rasûlü'nün 4 ay ardarda buğday ekmeği ye­mediğini hatırlayınca ağladım" dedi (Taba-kat).

Ebû Hureyre, bir ay boyunca ekmek veya ye­mek pişirmek için olsun ateş yanmadığım ri­vayet etmiştir. Bunun üzerine dinleyenler, "Ey Ebû Hureyre! Bu insanlar nasıl yaşıyor­du?" diye sorunca, o da "hurma ve su ile. Bir de -Allah onları mükâfatların en iyisi ile mükâfatlandırsın- sağmal hayvanları olan bir Ensârî komşuları vardı, o biraz süt verirdi." dedi (Tabakat).

Nevfel b. İyaz el-Huzlî, Abdurrahman b. Avf m yakın arkadaşı olduğunu rivayet etmiş­tir. Bir gün onu evine götürdü. Misafir evde yıkanıp çıktıktan sonra beraber oturdular. Ön­lerine bir tepsi içinde ekmek ve et getirildi. Abdurrahman b. Avf gözyaşlarına boğuldu, el-Huzlî "Ey Ebu Muhammedi Seni ağlatan nedir?" dedi. Abdurrahman b. Avf "Allah Ra-sulü ne kendisi ne de ailesi arpa ekmeğiyle tam doymadan vefat etmişti. Bilmiyorum, ge­ride bırakılan bizler için bu et ve ekmek ha­yırlı mıdır?" dedi (Tabakat).

İbni Şihâb'dan rivayette Ebu Hureyre Mugîre b. Ahnas'ın yanından geçerken ona yemeği­nin ne olduğunu sordu. O da nekiy ekmeği ile iyi et dedi. Ebu Hureyre "nekiy nedir?" dedi. O da "elenmiş buğday ekmeği" dedi. Ebu Hureyre hayretle; "Ey Mugîre! Sana şaşıyorum; Rasûlullah @ (vefatına kadar) ekmek ve zey­tinyağı ile bile olsa bir günde iki öğün yeme­miştir, halbuki sen ve arkadaşlarınız burada dünyayı israf ediyorsunuz" dedi. Ve kendi çocukları imişçesine parmaklarına vurdu (Ta­bakat).

Hz. Aişe, Allah Rasûlü'nün hiçbir vakit kar­nında iki çeşit yiyeceği bir arada bulundurma­dığını rivayet etmiştir. Et, hurma veya ekmek yemişse onlara başka bir şey eklemez, çeşitlemezdi (Tabakat). Hamd b. Hutel, Hz. Ai­şe'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Bir gece (babam) Ebu Bekr bir keçi butu getirdi. Onu Rasûlullah @ İle birlikte doğradık. Birisi 'onu yağ kandili olmadan mı doğradınız?' de­di. Ben de 'eğer yağımız olsaydı onunla ek­mek yerdik' dedim." Hz. Muhammed @'in ailesinin hiç ekmek veya yiyecek pişirmeden geçirdiği aylar olurdu. Hamd b. Hutel bunu Süfyan'a söylediğini, bunun da arka arkaya iki ay vaki olduğunu anlattığını rivayet eder (Tabakat).

Ümran b. Zeyd el-Mednî babasından rivayet­le şu olayı anlatmıştır: "Hz. Aişe'nin yanına gittik ve es-selâmû aleykûm ya ümmü'l mü'minîn!' dedik. O da aleykûmu's-selâm dedi ve gözyaşlarına boğuldu. Ağlamasının sebebini sorduk. O da 'sizlerden bazısı pek çok çeşit yiyecek yiyor ve sonra da yedikleri­ni eritmek için ilaç arıyor. Bundan sebep Rasûlullah @'i hatırladım; bu hâtıra beni ağ­lattı. O bu dünyayı terkettiğinde bir günde iki kere yemek yemiş değildi. Hurma yediğinde ekmek yemez, ekmek yediğinde hurma ye­mezdi. Beni ağlatan işte budur' dedi." (Taba-kat).

Enes, (annesi) Ümmü Süleym'in Rasûlullah @'a gönderdiği bir tepsi hurmayı hanımlarına dağıttığını, kendisinin ise çömelerek ancak açlığını giderecek kadar yediğini rivayet et­miştir (Tabakat). Ebu Hureyre, Hz. Peygam­ber @'in aç durduğunu söyledi. Râvi bunun sebebini sorduğunda Ebu Hureyre şöyle ce­vapladı: "Daima etrafından bulunan insanla­rın çokluğu, misafirleri ve onunla sadece bu gayeyle beraber bulunanlar sebebiyle. O as-habdan veya mescidden onu takib eden muh­taçlar olmaksızın hiçbir öğün yemek yeme­miştir." Allah ona Hayber'de zafer nasib ettiği zamandır ki insanlar biraz rahatladılar. Fakat bundan önce geçim zor ve kazanç azdı. Ara­bistan kum, taş ve kayalarla kaplı ve dolayı­sıyla ziraate elverişli olmayan bir yer idi. Halk genellikle hurma yerdi. Allah Rasûlü Medine'ye hicret ettiğinde insanların durumu buydu. O günden Hz. Peygamber @'in vefatı­na kadar Sa'd b. Ubâde'nin cömert eli O'na daima uzanmıştı; pekçok ensârî de. aynı yardı­mı yaptı. Hz. Peygamber @'in ashabı çok yu­muşak başlı idi. Buna karşı Hz. Peygamber @'in mükellefiyetleri pek fazla idi ve Medi­ne'ye hicret edenlerin sayısı da devamlı artı­yordu; hayat zordu. Esas mahsûl, insanların omuzlarında ve develerde taşman meyvalar ve hurma idi. Kuraklık olduğu zaman meyva ve hurmanın bile kıtlığı oîurdu. (Tabakat).

Ömer b. Hattab şöyle rivayet eder: "Rasûlul­lah @'ı görmeye gittim ve onu hasır üzerinde uzanırken buldum. Hasırla arasında bir örtü yoktu ve hasırın izi vücudunda görülüyordu. 'Ey Allah'ın Rasulü! Ümmetini zengin etmesi için Allah'a dua et; Allah'a inanmamalarına rağmen, Allah Rumları ve Acemleri zengin kılmıştır' dedim, O da: 'Böyle mi düşünüyor­sun ey İbn-i Hattab? Onlar mükâfatları bu dünyada verilenlerdir.' buyurdu." Bir başka rivayete göre ise şöyle buyurmuştur: "Onların bu dünyaya, bizimse anirete sahip olmamız­dan hoşnut değil misin ey Hattaboğlu?" (Bu-hari ve Müslim).

Ebu Talha, "Biz Allah Rasulüne açlıktan şikâyet edip, açlığımızı bastırması için karnı­mıza bağladığımız taşları gösterince Allah Râsulü elbisesini kaldırdı ve karnı üzerine bağladığı iki taşı gösterdi." dedi. (Tirmizi). Bu hadîs Hz. Muhammed @'in sâde, zâhidâne ve yüksek faziletlerle dolu hayatım yansıtır.

Ayakkabısı: Hz. Peygamber @'in çarığının iki tasmalı olduğu (Buhari) ve çift bağı oldu­ğu (Tirmizi) rivayet edilmiştir. Hz. Peygam­ber @ dikilirken ayakkabı giyilmemesini söy­lemiştir (Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace). İbni Abbas, bir kişinin otururken ayakkabıla­rını çıkarması ve yanma koymasının sün­netten oduğunu söylemiştir (Ebu Davud). Hz. Peygamber @'in "Sizden biriniz ayağmda tek çarığı olduğu halde yürümesin; ya yalın ayak yürüsün ya da bir çift çarık giysin" buyurdu­ğu rivayet edilmiştir (Buhari).

Ebu Hureyre'den rivayetle Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: "Sizden birisi çarıklarını giyer­ken önce sağ tekini giymeli, çıkarırken de ön-, ce sol tekini çıkarmalı" (Buhari ve Müslim). Habeş hükümdarının Hz. Peygamber @'e bir çift siyah mest hediye ettiği ve O'nun da onla­rı giydiği rivayet edilmiştir (İbni Mace).

Hz. Peygamber @'in saçlarını taraması:

Hz. Peygamber @ saçlarını tarardı. Başkaları­nın da saçlarını dağınık vaziyette bırakmala­rından hoşlanmazdı. "Saçı olan ona baksın" buyurmuştur (Ebu Davud). Hz. Peygamber @ sıklıkla saçlarına yağ sürer ve sakalını tarardı (Şerh-üs Sünne). Ümmü Hani şöyle rivayet etmiştir: "Bir keresinde Mekke'de iken Allah Rasûlü bize geldğinde saçlarında dört örgü vardı." (Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace). Hz. Aişe, kendisi âdet halindeyken Hz. Peygamber @'in saçlarını taradığını riva­yet etmiştir (Buhari ve Müslim).

Hz. Aişe, Hz. Peygamber @'in saçlarım kendişinin ayırdığını ve ortadan ayırıp perçemini gözlerinin üstüne düşürdüğünü rivayet etmiş­tir (Ebu Davud).

Meclis âdabı: Hz. Peygamber @ meclislerde izzet ve incelik eseri tavırlarla otururdu. Bü­tün ashabı bu edep ve nezaketi müşahade ederdi. Birşey söylediği vakit ashab ilgiyle ve sessizce Hz. Peygamber @'i dinlerdi. Bir kişi konuştuğu vakit konuşmasını bitirmeden bir başkası konuşamazdı. Bazen fakir ve muhtaç olanlar dertlerini anlatmak için gelir ve mecli­sin usûlünü bozarlardı. Fakat Hz. Peygamber @ yine de onları sessizce ve rahatsızlık belir­tisi göstermeden dinlerdi. Hz. Peygamber @ kimsenin sözünü kesmezdi ve eğer bir kişinin konuşması hoşuna gitmezse onu sadece na-zar-ı itibara almaz ve asla sözle reddetmezdi.

Daima meclisteki konuşmaya katılırdı. Meclistekiler ne konuşuyorsa O da onu konu­şurdu. Ashabın neşesine ve edep dahilindeki latifelerine katılır ve kendisi de latifeli şeyler konuşurdu. Kendisini ziyarete bir kabile reisi geldiği vakit onu mevkii ve makamına uygun olarak ağırlardı. "Her kavmin saygıdeğer in­sanlarına itibar gösterin" buyurmuştur. Daima insanların ihtiyaçlannı soruşturmuştur. "İhti­yaçlarından beni haberdar etmemiş olanlar bana durumlarını bildirsinler" buyurmuştur. İnsanların bir başka insana tazim için ayağa kalkmasını hoşlanmazdı (Ebu Davud). Ancak sevdiği insanlar için ayağa kalkmıştır. Kızı Fâtıma O'na geldiğinde sevgi ile kalkar ve onu alnından öperdi. Süt annesi Halime için de kalkmış ve oturması için yere bir Örtü ser­miştir. Yine süt kardeşi geldiğinde muhabbe­tinden dolayı kalkmış ve onu önüne oturtmuş­tur (Ebu Davud).

Herkesin mecliste durumuna göre yeri vardı, ancak kimse kimin kendisine üstünlüğü oldu­ğunu hiçbir zaman anlayamazdı. Bir kişi gü­zel bir şey söylediği vakit onu takdir ederdi. Uygunsuz veya abes birşey sarfedilirse söz veya fiilin sahibine bunu söylerdi (Şemail-i Tirmizi). Enes b. Mâlik'in rivayetine göre, "bir keresinde Rasûlullah @'ın yanında iki kişi (ayrı ayrı) aksırmıştı da Rasûl-i Ekrem bunlardan birisine hayır ve bereketle dua {teşmît) buyurmuş, öbürüsüne dua etmemişti. 'Buna niçin dua buyurulmadı?' diye soruldu­ğunda Rasûl-i Ekrem; 'Şu (birinci) Allah'a hamdetti, (Elhamdü W ilâh dedi) ben de mu­kabele ettim, şu (ikinci) Allah'a hamdetmedi (ben de dua ile karşılamadım!) buyurdu." (Buhari).

Hz. Peygamber @, başkalarının kusur ve ek­siklerini araştırmamaları ve kendisine söyle­memeleri konusunda ashabını sık sık ikaz et­miştir (Ebu Davud).

Konuşması ve tavırları: Hz. Peygamber @ ne hızlı ve ne yavaş, fakat ikisinin arasında bir hızla konuşurdu; dinleyenler kendisini ko­layca anlayabilir ve dediklerini hatırlayabilir­di. Hz. Aişe; "Allah'ın Rasûlü sizin gibi hızlı konuşmazdı. Söylediği kelimeleri saymak is­teyenin bunu yapabileceği tarzda konuşurdu" dedi. (Buhari, Müslim ve Tabakat). Câbir, Hz. Peygamber @'in yavaş ve tane tane ko­nuştuğunu rivayet etmiştir (Ebu Davud ve Ta-bakat).

Enes, Allah Rasûlü'nün bir adamla musafaha yaptığı vakit diğeri elini çekene kadar elini Çekmediğini ve diğeri yüzünü çevirinceye ka­dar yüzünü çevirmediğini ve bareber oturdu­ğu bir kimseye dizlerini değdirdiğinin görül­mediğini rivayet etmiştir (Tİrmizi).

Sohbetlere katılma konusunda bir kısıtlama yoktu; sık sık kaba tavırları içinde bedeviler gelirler ve serbestçe sorularını sorarlardı. Hz. Peygamber @, ashabının arasında otururdu; öyle ki yeni gelen biri çoğunlukla 'Muham-med kim?' diye sorardı. Ashab ona Hz. Pey­gamber @'i gösterince, o da "Ey İbn-ü Ab-dülmuttalip! Sana çetin sorular soracağım, sa­kın öfkelenme!" derdi. Hz. Peygamber @ iş-tiyakle onun soru sormasına izin verirdi (Buhari).

Sadeliğine ve mütevâziliğine rağmen O'nun meclisleri peygamberliğin izzet ve edebi ile dolu idi; konuşulan konular genelde din, ahlâk ve insanların hayatını, ahlâkını ve ka­rakterini terbiye ve tezkiye edecek şeylerle il­gili olurdu; bazen insanlar hayatın sıradan meseleleri ile igili sorular da sorarlardı. Fakat Hz. Peygamber @ bundan hoşlanmazdı.

Hz. Peygamber @, meclisin genel kuralı ve edebi dairesinde sorulan bir soruyu cevaplar ve mesele çözülünceye kadar başka soru so­rulmazdı. Ancak bazen Hz. Peygamber @ ko­nuşurken meclisin edebinden habersiz bir be­devi gelir ve hemen birşeyler sorardı. Hz. Peygamber @ konuşmasına devam eder ve sonra ona yönelerek sorusunu cevaplardı. Ebû Hureyre'nin rivayetine göre meclisin birinde Rasulullah @ huzurundakilere söz söylerken birdenbire bir bedevi gelip "Kıyamet ne za­mandır?" diye sordu. Rasulullah @, sözünü kesmeyip devam buyurdu. Oradakilerin kimi (kendi kendine) 'Bedevinin ne dediğini işitti, ama sualinden hoşlanmadı.' kimi de; 'Belki işitmedi.' diye hükmetti. Nihayet Rasulullah @ sözünü bitirince; "O Kıyameti soran nere­de?" diye sordu. Bedevi: "İşte ben, yâ Rasulullah!" dedi. Bunun üzerine: "Emânet zayi edildi mi, Kıyamete intizâr et" buyurdu. Yine bedevî: "Emâneti zayi etmek nasıl olur?" diye sorunca: "îş ehil olmayana tevcih edildi mi, Kıyamete intizâr et" buyurdu (Buhari).

Meclis zamanı: Hz. Peygamber @'in meclis­leri için sabit bir zaman söz konusu idi. Ge­nelde sabah namazından soma olurdu. Bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber @ her na­mazdan sonra bekler ve bir meclis toplanırdı. Bazen sabah meclislerinde vaaz ederdi (Tir-mizi ve Ebu Davud).

Namaz sonrası toplantılarda bir vaaz ve nasi­hat olur; konuşmalar daha çok çeşitli mesele­lere ilişkin ayrıntıları ihtiva ederdi. Fakat di­ğer zamanlarda Hz. Peygamber @ meclisi meselelerin hakiki mana ve mahiyetleri (ha-kaik) ye bilgi ve eğitim (maarif) için toplar­dı.

Bu meclisler halkın genel menfaati ve hayrı için toplandığından, Hz. Peygamber @ hiç kimsenin bunlardan mahrum kalmasını iste­mezdi. Bu sebeple bu meclislere geldikten sonra hemen ayrılanlara çok öfkelenirdi. Bir keresinde meclise üç kişi geldi. Onlardan bi­risi yer bularak oturdu, diğeri ortaya oturmadı en sona oturdu, fakat üçüncü kişi geri döndü. Hz. Peygamber @ konuşmasını bitirdikten sonra "birisi Allah'a sığınmak istedi. Allah da ona izin verdi; birisi utangaç ve mütevâzİ, Al­lah da ona karşı mütevazı; birisi yüzünü Al­lah'dan çevirdi, Allah da yüzünü ondan çevir­di." buyurdu (Buhari).

Çok fazla sayıda yapılan vaaz ve nasihatler ne kadar etkili verilirse verilsin sıkıcı olur ve etkisini kaybeder. Bu sebeple Hz. Peygamber @ vaaz ve nasihat için toplanan meclisleri bir vesile oldukça ve belirli zaman aralıkları ile toplardı. İbni Mesud, Hz. Peygamber @'in halkın sıkılmaması için belli zaman aralıkla­rında vaaz ettiğini rivayet etmiştir (Buhari).

Bu meclislerden genelde erkekler faydalanı­yordu; kadınların istifadesi için daha az fırsat doğuyordu. Bu yüzden kadınlar Hz. Peygam­ber @'in kendilerine özel bir gün ayırmasını istediler. Hz. Peygamber @ de bunu kabul etti (Buhari).

Eğitim ve öğretim metodu: Bazen Hz. Pey­gamber @ kendisini dinleyenlere sorular so­rardı. Aldığı cevaplar cemaatin düşünceleri­nin samimiyetini ve fikirlerinin olgunluğunu gösteriyordu. Abdullah b. Ömer şöyle rivayet etmiştir: "Bir keresinde Hz. Peygamber 'yap­raklan dökülmeyen ve müslümanlara benze­yen ağaç hangisidir?' diye sordu. İnsanlar or­manın ağaçları olduğunu zannettiler. Fakat ben hurma ağacı olduğunu düşündüm, lâkin yaşım küçük olduğu için söylemeye cesaret edemedim. Sonunda orada bulunanlar Hz. Peygamber @'e bunun ne olduğunu sorunca hurma ağacı olduğunu söyledi." Abdullah b. Ömer bunu hayatı boyunca hatırlamış ve "Yazık! Ne olurdu fikrimi söyleme cesaretim olsaydı" demiştir (İbni Mace). Birgün Hz. Peygamber @ mescide geldiğinde iki grup sahabe gördü. Bir halkada zikir yapılıyor ve Kur'an okunuyordu, diğer halkada ise ilim konşuluyordu. Hz. Peygamber @ "her iki hal­ka da hayır işliyor; lâkin ben Allah tarafından öğretici olarak gönderildim" buyurdu ve ilim konuşan halkaya dâhil oldu. (İbni Mâce).

Bu meclisler ashabı, dînin ayrıntılı meselele­rinden haberdar etmek ve bu meseleler hak­kında aralarındaki farklılık ve şüpheleri izale etmek İçin toplanırdı. Hz. Peygamber @ as­habına, halkm anlayışının ötesindeki abes ve çok İncelikli meselelerle meşgul olmayı ya­saklamıştır. Meselâ, Allah'ın zâtı ve kader gi­bi konular... (İbni Mâce).

Ebû Hureyre, bizzat işittiğini beyanla şöyle rivayet etmiştir: "Rasûlullah @ şöyle buyur­du: 'Sizi her neden nehyedersem ondan kaçı­nınız. Size her neyi emredersem gücünüz yet­tiği kadar yapınız (da nasıl yapacağınızı sor­mayınız). Zira, sizden önceki ümmetleri helak eden, ancak onların çok çok sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleri ol­muştur." (Buharî, Müslim).

Bu meclisler insanların bilgi kaynağı idi. Sa­habe bu meclislerde kendilerini serbest irade­leriyle ifade edebilir ve şüphelerini izale eder­lerdi. Bu serbestiyet Allah yolunun doğru bir görüntüsünü vermenin ve onu diğer dar mânadaki dinlerden ayırdetmek için oldukça tesirli bir yoldu. Bir keresinde Ebû Hureyre, Allah Rasûlü'ne gelerek "Senin yanında oldu­ğumuz zaman dünya bize bir hiç geliyor ve mânâsız görünüyor, fakat evde hanımlarımız ve çocuklarımızla oturduğumuzda durum ta­mamen değişiyor" dedi. Allah Rasûlü bunun üzerine "Eğer durumunuz aynı kalsaydı me­lekler sizi görmeye gelirlerdi" buyurdu (Tir-mizi).

Bir keresinde Hanzele, Hz. Peygamber @'e gelerek "Ey Allah'ın Rasulü! Ben münafık oluyorum. Senin yanında iken ve sen cennet ve cehennemden bahsedince, bu şeyler gözü­mün önüne geliyor. Fakat ailemin yanına git­tiğimde bunları tamamen unutuyorum" dedi. Hz. Peygamber @ "Eğer dışarıya çıktığınızda da durumunuz aynı kalsaydı melekler sizinle musafaha ederdi" buyurdu (Tirtnizi).

Belagat: Belagat bir Allah vergisidir, kabili­yettir. Bir öğretici ve vaiz için paha biçilmez değeri vardır. Hz. Musa aleyhisselâm, Allah'a bu nimeti kendisine bağışlaması için niyazda bulunmuştur: "Rabbim, göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki ne dediğimi anlasınlar!" (20:25-28) Hz. Pey­gamber @ bu kabiliyete haizdi ve kendisi de bunu "ben Arapların en beliğ kişisiyim" (Taberânî) diyerek belirtmiştir. Hz. Peygam­ber @ Kureyş kabilesinde doğmuş ve Benî Hevazin kabilesinde yetiştirilmişti. Her iki Arap kabilesi belagat konusunda diğer kabile­lerden ayrı ve üstün bir yere sahipti. Bu se­beple Hz. Peygamber @ bir keresinde, "Ben Arapların dili en fasih olanıyım. Şu kadar var ki, ben Kureyş kabilesindenim ve Sa'd oğul­lan içinde büyüdüm." Hz. Peygamber @ çok sâde fakat çok tesirli bir tarzda konuşurdu. Kabilesini ikaz etmek ve onları Allah yoluna davet etmek üzere emrolunduğu zaman bir­kaç cümlelik çok kısa, fakat şümullü bir ko­nuşma yaptı. Halkına şöyle seslendi: "Ey Ku­reyş, size şu tepenin ardında bir ordu var de­sem bana inanır mısınız?" Hepsi "evet" dedi­ler. Çünkü o zamana kadar kendisinden yalan sâdır olmamıştı. O vakit Hz. Peygamber @ "Sİzi önünüzdeki çetin azabla uyarıyorum" dedi (Buhari).

Huneyn savaşının sonunda ganimetler Ku-reyş'in yeni Müslüman olmuş şahıslarına da­ğıtılmış ve Ensar'a bir şey verilmemişti. Bazı genç kişiler bundan hoşlanmadılar ve Hz. Peygamber @ 'e her şeyi Kureyş'e verdiğini söylediler. Bunun üzerine Rasûlullah @ şöyle bir hutbe irad etti: "Ey Ensar (cemaati)! Siz yolunu şaşırmış müşriklerdiniz. Allah sizi be­nim delâletimle hidayette kılmadı mı? Siz bö­lünmüştünüz. Benim hicretimle Allah sizi bir-leştirmedi mi? Siz fakir idiniz, benim size gelmekliğimle Allah sizi zengin kılmadı mı?" Ensar her bir sözden sonra "Ey Allah'ın Rasûlü! Bütün minnet, nîmet Allah ve Rasûlü içindir" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah @; "Ey Ensar! Siz isteseydiniz bana şöyle derdi­niz: 'Seni kavmin yalanladı, biz tasdik ettik. Seni kavmin terk etti, biz yardım ettik. Kav­min seni kovdu biz seni sinemize bastık. Sen yoksuldun, ftiz seni malımıza ortak kıldık!" Sonra şöyle devam etti: "Ey Ensar! Herkes aldıkları mallarla, koyunlarla, develerle evle­rine giderken siz de Peygamber ile evlerinize gitmek istemez misiniz? Allah'a yemin ede­rim ki sizin aldığınız, onların aldıklarından çok daha hayırlıdır!" Bunun üzerine bütün Ensâr; "Biz aldığımızdan razıyız!" diye bağ­rıştılar (Buhari).

Mekke haram şehir idi ve orada kan dökmek yasaktı. Mekke'nin fethi bu durumu zahiren bozmuştu. Bu nedenle bu savaşın sebebi ve hikmeti Kabe'nin haram oluşunun siyak ve si­bakına göre insanlara anlatılmalıydı. Hz. Pey­gamber @ onlara şöyle buyurdu: "Allah bu Mekke'yi gökler, yerler halk olunduğu gün­den beri vacibul ihtiram bir şehir kılmıştır. Bu belde-i haram Allahu Teala'nın hürmeti sebe­biyle Kıyamet gününe kadar vacib-ül ihtiram olmuştur. Bizden evvel burada kıtal edilmesi helâl kılınmamıştır. Benim için de yalnız bir günün gündüzünden bir saat helâl kılınmıştır. Allah'ın bu şehre hürmeti vacip kılmasından dolayı bu mukaddes şehrin bir ağacı da balta-lanamaz." (Buhari ve Müslim).

Veda Haccındaki hutbesi bir belagat şaheseri­dir, tnsan haklanın ve diğer meseleleri öz ve beliğ bir şekilde beyan etmektedir. Allah'a hamdettikten sonra şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar, sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha bhieşmeyeceğİm." Bundan sonra yapacağı tebliğin ciddiyetine dikkati çekerek şöyle devam etti. "Bugün nasıl bjr eün bilir misiniz?" İnsanlar "Allah ve Rasulü bilir" dediler. Rasûlullah @; "bugününüz mu­kaddes bir gündür. Bu şehrin nasıl bir şehir olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. As-nab "Allah ve Rasulü bilir" dediler. Nebi @; "bu mukaddes (haram) bir şehirdir" buyurdu. "Bu ay nasıl bir aydır bilir misiniz?" dediğin­de ashab "Allah ve Rasulü bilir" dedi. Rasû­lullah @ "bu ay mukaddes bir aydır" buyur­du. Bu konuşmalar insanları kendilerini hut­beye iyice verme ve onu iştiyakla dinleyerek gerçek mesajını almaya tamamıyla hazırladı. Sonra Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Allah si­zin kanınızı, malınızı, ırzınızı bu şehri, bu ayı ve bu günü mukaddes kıldığı gibi mukaddes kılmıştır. Sakın benden sonra eski sapıklıkla­ra dönüp de birbirinizin boynuna vurmayınız" daha sonra şöyle buyurdu: "Allah birdir. Si­zin atanız birdir, hepiniz Âdem'in çocuklarısı­nız. Adem de topraktandır. Allah katında en değerliniz takvaca en ileri olanınızdır." Sonra kadın ve köle haklarına değinerek en son şu sözleri söyledi: "Ey insanlar! Size söyledikle­rimi iyi dinleyiniz..." Sonra şöyle buyurdu: "Tebliğ ettim mi?" Orada bulunanlar "Evet" deyince Rasûlullah @ "Şâhid ol Yâ Rab!1' dedi (Taberi, İbni İshak).

Hz. Peygamber @ daima özet şekilde ve kısa bir zaman için konuşurdu. Hiç bir vakit uzun hitaplarda bulunmamıştı. Ancak her hitabının insanlar üzerinde muazzam etkisi olurdu. Bir keresinde insanlara bid'atı reddetmeleri ve sünnete sarılmaları konusunda bir konuşma yaptı: "İki şey vardır, söz ve amel. En iyi söz Kelimetullah'dır ve en iyi yol Muhammed'in yoludur. Dinde yeni şeylerden sakının. Zira yeni şeyler kötüdür. Her yeni bid'attir, her bıd'at dalâlettir. Uzun emelli olmayınız, yok­sa kalpleriniz katılaşır." (İbni Mâce).

Ebu Hureyre ve Ebu Saîd el-Hudrî bir kere­sinde Allah Rasûlü'nün bir konuşmaya "nef­sim elinde olan Zât'a yemin ederim ki", diyerek başladığını ve bunu üç kere tekrar ettikten sonra eğildiğini rivayet etmişlerdir. Bu insanlarda öyle etki yaptı ki olduk­ları yerde kalakaldılar ve gözyaşlarına boğul-dur. Râvi insanların neredeyse şuurlarını kay­betmiş hâle geldiklerini ve Hz. Peygamber @'in ne için yemin ettiğini unuttuklarını söy­ledi (Nesei).

Enes, bir gün Hz. Peygamber @'in bir hutbe irâd ettiğini ve bu hutbenin çok etkili olduğu­nu, öyle ki, daha Önce hiç böyle hutbe işitme­diğini rivayet etmiştir. Hutbesi esnasında Hz. Peygamber @ "Ey insanlar! Benim bildikleri­mi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız" bu­yurdu. Bu cümle söylenir söylenmez insanlar öyle bir duruma geldiler ki, yüzlerini elbisele­ri ile kapayıp gözyaşlarına boğuldular (Buha­rı).

 

Hz. Peygamber @'in Gündelik Hayatı

 

Hz. Ali'den gelen rivayete göre Hz. Peygam­ber @; biri ibadet için, ikincisi insanlar için, üçüncüsü kendi şahsı için olmak üzere günü üç kısma bölmüştür. (Şemail-i Tirmizi). Sabahtan akşama: Sabah namazından güneş bir mızrak boyu yükselinceye kadar oturmak Hz. Peygamber @'İn âdeti idi (Müslim). Bu vakit meclis (toplantı) vakti İdi; insanlar gelir ve Hz. Peygamber @'in etrafında oturur, O da onlara tavsiyelerde bulunur, nasihat ederdi (Tirmizi). Daha sonra insanların rüyalarını sorar ve onları tefsir ederdi (Müslim). Bazen kendi rüyalarından bahsederdi (Buhari). Bü­tün bunlardan sonra değişik konulardan konu­şurlardı, bazıları cahiliye devrinin hikâyele­rinden anlatır ve şiirler okurdu, böylece hoş vakit geçirirlerdi. Hz. Peygamber @ sadece gülümserdi (Nesei). Ganimet, haraç ve hedi­yeler de bu saatte dağıtılırdı (Buhari).

Bazı rivayetlere göre, güneş iyice yükseldi­ğinde, Hz. Peygamber dört veya sekiz rekat namaz kılardı. Daha sonra eve gider ve ev iş­leri ile uğraşırdı. Elbiselerini yamar, yırtık ayakkabılarını tamir eder ve keçilerini sağardı (Buhari). İkindi namazından sonra, tek tek hanımlarına gider ve onlarla bir süre görü­şürdü. Daha soma, o gece sırası olan hanımı­na gider ve orada kalırdı. Akşam Hz. Pey­gamber @'in bütün hanımları buraya gelir ve yatsı namazına kadar orada kalırlardı (Müs­lim). Daha sonra yatsı namazını kıldırmak için mescide gider ve namazdan sonra uyur­du. Bu vakitte bütün hanımları kendi odaları­na çekilirlerdi. Hz. Peygamber @ yatsıdan sonra sohbet etmeyi sevmezdi (Buhari).

Gece hayatı: Yatsı namazından sonra gece­nin ilk yarısında dinlenmek Hz. Peygamber @'in âdeti idi. Uyumadan önce Kur'ân'dan sureler okurdu. Ve yine yatağa girmeden ön­ce "Allahım! Senin adınla Ölür ve dirilirim!" diye dua ederdi (Tirmizi). Uyandığında "Ölü­mümden sonra bana hayat veren Allah'a ham-dolsun, dönüşümüz O'nadır" derdi (Şemail-i Tirmizi).

Hz. Peygamber @ gecenin yarısında veya üç­te biri geçince kalkar, dişlerini misvaklar ve abdest alarak ibadet ederdi. Seccadesi yatağı­nın başında idi. Daima sağ eli yanağında ola­rak ve sağ tarafına yatardı. Ancak yolculukta

oduğu zamanlar gecenin son çeyreğinde din­lenirdi; derin bir uyku uyuyabilmesi için sağ elini dirseğinden kaldırarak yüzünü eline yas­lar ve yatardı. Uykusunda hafifçe horlardı. Sabit bir yatağı yoktu, bazen normal bir ya­takta, bazen deri üstünde bazen şiltede yatar ve bazen de toprakta dinlenirdi (Zerkânî, Sîretü'n-Nebi).

Gece ibadeti: Hz. Peygamber @'in aile haya­tı ve gece ibadetleri hakkında hiç kimse Hz. Aişe'den daha fazla bilgi sahibi değildir. Hz. Aişe Müzzemmil sûresinin ilk birkaç âyeti nazil olduktan sonra Hz. Peygamber @'in ayaklan şişinceye kadar namazda durduğunu rivayet etmiştir. Bir yıl sonra Müzzemmil sûresinin diğer ayetleri de nazil oldu ve o za­mana kadar farz olan teheccüd namazı nafile oldu.

Hz. Peygamber @ geceleri devamlı sekiz re­kat namaz kılar ve sadece sekizinci rekattan sonra otururdu (kade), sonra bir rekat daha namaz kılar ve rekatın sonunda otururdu (celse). Daha sonra yine iki rekat daha namaz kılarak rekatları onbire tamamlardı. Hz. Pey­gamber @ yaşlandıkça ve vücudu ağırlaştıkça yedi rekat ve bunu takiben iki rekat kılarak rekatları dokuza tamamlamaya başladı. Bazen kendisine uyku galebe çalar ve gece namazını kılamazdı; o vakit gündüz 12 rekat namaz kı­lardı (Ebu Davud).

Abdullah b. Abbas, Hz. Peygamber @'in nö­betinin (teyzesi) Meymûne'de bulunduğu bir gece O'nun gece namazını nasıl kıldığını gör­mek maksadıyla Hz. Peygamber @'in evinde yattığını rivayet etmiştir. Yatağı yerde idi, Hz. Peygamber @ onun üstünde istirahat edi­yordu. İbni Abbas da onun Önünde yatıyordu. Yaklaşık gece yansına doğru Hz. Peygamber @ gözlerini oğuşturarak kalktı ve Al-i İmrân suresinin son on âyetini okudu. Odada asılı bulunan bir su kırbasından abdest aldı ve na­maza durdu. Abdullah b. Abbas da abdest alarak Hz. Peygamber @'in sol yanına durdu. Hz. Peygamber @, îbni Abbas'm elinden tut­tu ve onu sağ tarafına geçirdi. 13 rekat namazı müteakip Hz. Peygamber @ nefes alıp ver­mesi duyulacak kadar uyudu. Sabahleyin Bilâl ezanı okudu, Hz. Peygamber @ kalktı ve sabah namazının iki rekat sünnetini kıldık­tan sonra (farzı İçin) mescide gitti. (Sîretü'n-Nebi)

 

Namaz Kılışı

 

Hz. Peygamber @ bazen her namaz için ab-dest alır, bazen de bir abdestle birkaç vakit namaz kılardı. Abdest almadığı vakitlerde na­mazdan önce misvak kullanırdı. Hudeybiye anlaşması sırasmda bir abdest ile birkaç vakit namaz kılmıştır. Abdest alış şekli şöyleydi: İlk önce üç kere ellerini yıkardı, üç kere ağzı­na üç kere de burnuna su verir ve sonra yüzü­nü üç kere yıkardı. Başım suyla mesheder ve ayaklarını üçer kere yıkardı (Müslim). Bazen azalarını iki kere; bazen de bazılarını iki, ba­zılarım bir kere yıkardı (Müslim).

Hz. Peygamber @ sünnet ve nafile namaz­larını genellikle evde kılardı. Gece namazın­dan sonra uyur ve sabah namazının ezanı ile kalkıp hafif iki rekat namaz kılardı; öyle ki. Hz. Aişe, Hz. Peygamber @'in Fatiha suresi­ni okuyup okumadığını merak ederdi (Müs­lim). Fakat farz olan iki rekat namaz esnasın­da ise uzun bir sûre okurdu. Abdullah b. es-Sâ'ib bir keresinde Mekke'de sabah namazın­da Hz. Peygamber @'in Mü'minûn suresini okuduğunu rivayet etmiştir. Bazen de ve 7-Leyl ve Kaf surelerini okurdu. Ashabın tah­minlerine göre Hz. Peygamber @ sabah na­mazlarında 60-100 âyet kadar okurdu.

Öğle ve ikindi namazlarında kıraati nisbeten kısa tutardı, fakat yine de ilk iki rekatta Fati-ha'dan sonra, bir insanın Baki mezarlığına gidip orada işini görebileceği ve geri gelip abdest alarak ilk rekata yetişebileceği uzun­lukta bir sûre okurdu. Ashabın tahminlerine göre Hz. Peygamber @ ilk iki rekatın kıya­nımda Elif Lâm Mim, Secde veya buna eşit uzunluktaki ayetlerin okunabileceği kadar du­rurdu ve son iki rekatta bu süre yarıya inerdi.

İkindi namazının ilk iki rekatında Hz. Pey­gamber @'in kıyamı öğle namazının ikinci yarısındaki kıyama eşitti. İkinci yansında İse, kıyam ilk iki rekatın yansına eşitti.

Ebu Said el-Hudrî, Hz. Peygamber @'in öğle namazının ilk rekatında Kur'ân'dan otuz âyet kadar okuduğunu ve ikinci rekatta ise onbeş âyet ya da ilk rekatın yarısı kadar okuduğunu rivayet etmiştir. Câbir b. Semûre'den rivayet­le Hz. Peygamber @ öğle namazında A'lâ sûresini ve akşam namazında da Mürselât ve Târ suresini okurdu (Müslim).

Yatsı namazında Cin sûresini veya ona eş bir sûreyi okurdu, fakat teheccüd namazında ise Âl-i İmrân, Bakara veya Nisa gibi uzun sûreleri okurdu.

 

Seferleri

 

Hz. Peygamber @ çok sayıda muhtelif sefer­lere çıkmıştır ama en sık cihad maksadıyla seferde bulunmuştur. Hanımları arasında kura çeker ve kimin ismi çıkmışsa o, seferde Hz. Peygamber @'e refakat ederdi (Buhari). Hz. Peygamber @ seferlere Perşembe günleri çık­maktan hoşlanır ve seferlere sabah erkenden başlardı. Ayağını üzengiye koyduğunda bes­mele çeker ve eğere oturduğunda üç kere tekbir getirerek şu âyeti okurdu: "itaat altına almaya gücümüzün yetmediği bir hayvanı bi­ze teshir eden Allah'ı teşbih ederiz. Muhak­kak dönüş O'nadır." Sonra da şu duayı ederdi: "Ey Allah'ım! Bu yolculuğumuzda birr-ü tak­vaya ve razı olacağın amellere muvaffak kıl­manı dileriz. Ya Rab! Bizim bu yolculuğu­muzu kolaylaştır. Yolculuğumuzu kısa et! Ya Rab seferde yardımcımız ve ehl-ü iyalimizin koruyucusu Sen'sin. İlahi! Yolculuğumuzun zorluklarından, üzücü manzaralarından ve se­ferden dönerken malımıza, ailemize ve ço­cuklarımıza dair fena haller görmekten sana sığınırım."

Yüksek yerlerden geçerken tekbir getirir ve aşağıya İnince teşbih ederdi. Ashab da sesle­rini yükselterek kendisine bu tekbir ve teşbih­lerde eşlik ederdi. Bir mahalde durduğunda şu duayı yapardı: "Ey Arz! Senin de benim de Rabbİmiz Allah'tır. Senin ve sende olan şey­lerin şerrinden, sende yaratılanların ve üzerin­de gezip dolaşanların şerrinden Allah'a sığını­rım. Yine arslanlann, yılanların, akreplerin ve bu diyarda yaşayanların, doğuran ve doğanla­rın şerrinden Allah'ı sığınırım." (Zâdü'l-Meâcf).

Rasûlullah @ bir yere girdiğinde şöyle dua ederdi: "Ey yedi göğün ve onları üzerine göl­ge eden herşeyin Rabbi! Ey yedi yerin ve üzerinde yaşayan bütün mahlûkâtın Rabbi! Ey şeytanın ve onun saptırdıklarının Rabbi! Ey rüzgârın ve onun taşıdığı bütün şeylerin Rabbi olan Allah'ım! Bu kasabadan ve hal­kından iyilik görmek için Sana dua eder ve bu kasabadan ve bu kasaba halkının kötülüğünden Sana sığınırım." (Ebu Davud).

Medine'ye vardığında ilk olarak mescide gi­der ve iki rekat namaz kılardı ve sonra evine giderdi. Ashabına evlerine gitmekte acele et­memelerini ve hanımlarına onları karşılamaya hazırlanmaları ve güzelce giyinmeleri için za­man tanımalarım söylerdi (Ebu Davud).

 

Hastaları Ziyareti

 

Hz. Peygamber @ hastaları daima ziyaret ve onları sözleri İle teselli eder, huzur duymala­rını sağlar ve onlara destek olurdu. Ashabına hastalan ziyaret etmenin üzerlerine fa z oldu­ğunu söylerdi (Buhari). Hicretin ilk zamanla-nnda, ashabın Hz. Peygamber @'e vefat et­mek üzere olan kimseleri haber vermesi ve O'nun da hastalara mağfiret için dua etmesi ve son anlarına kadar onları beklemesi âdettendi. Bazen bu olay çok uzun sürer ve Hz. Peygamber @'i sıkıntı ve zorluğa sokardı. Tedricen ashab Hz. Peygamber @'İ sadece ölümlerden haberdar ettiler. Hz. Peygamber @ ölünün evine gider, onların affedilmesi için dua eder ve cenaze namazlanm kıldınrdı. Müslümanların sayısı artınca, ashab, vefat edenleri Hz. Peygamber @'in evine getirmeye başladı ve Hz. Peygamber @ cenaze namaz­lanm evinde kıldırdı (Müsned-i Ahmed).

Ne zaman bir hastayı ziyaret etse onu teselli eder, elini alnına ve bileğine koyarak onun için niyazda bulunur (Buhari) ve "inşaallah iyileşeceksin" derdi. Ancak, hastaların hasta­lıkları hakkında kötü konuşmalarından hoş­lanmazdı. Bir keresinde bir A'rabî Medine'ye geldi ve hasta oldu. A'rabî "Sen geçmiş olsun diyorsun, fakat bu beni kabire götürecek humma hastalığıdır" deyince Rasûlullah "şu hâlde peki (öyle olsun)" buyurdu (Buhari).

 

Selamlaşması

 

Bir kişiyle karşılaştığında Önce selâm vermek Hz. Peygamber @'in âdeti idi. Es-selâmu aleyküm der ve el sıkardı (musahafa ederdi). Bir adam yakınına gelir ve O'na birşey söy­lerse, o kişi yüzünü başka yöne çevirene ka­dar kendisi yüzünü çevirmezdi. Yine bir ki­şiyle musafaha ederken o kişi elini çekene ka­dar Nebi @ elini çekmezdi (Ebu Davud).

Bir kimse Hz. Peygamber @'e gelmek isterse kapıda dikilir, önce Es-selâmu aleyküm der ve sonra odaya girmek için izin isterdi. Hz. Peygamber @ de başkasını ziyarete gittiğinde bu usûlü takip ederdi ve bunun aksine davra­nışta bulunana arkasım dönerdi. Bir keresinde Benî Amir'den bir adam geldi ve kapıdan "içeriye gireyim mi?" diye seslendi. Rasû-lullah @ hizmetçisini o zâta nasıl izin istene­ceğini Öğretmesi için gönderdi. Yani önce es-selâmu aleyküm denecek ve sonra içeriye gir­mek için izin istenecekti. Bİr keresinde Ku-reyş'in ileri gelenlerinden Safvân b. Ümeyye kardeşi Kalde'yi geyik sütü ve salatalık ile Rasûlullah'a gönderdi. Kaide, selâmsız olarak Hz. Peygamber @'in yanına girdi. Resulullah @ Kalde'nİn kendisine dönüp selâm vermesi­ni ve sonra içeri girmesini buyurdu (Ebu Da­vud).

Bir keresinde Câbir, Rasûlullah'a gittiğini ve kapıyı çaldığında Rasûlullah @'in "kim o?" diye sorduğunu, kendisinin de "benim" diye cevap verince Rasûlullah @'in "ben, ben" di­ye iki veya üç kez tekrarda bulunarak "kim olduğun böyle anlaşılır mı?" demek istediğini anlatır (Ebû Davud).

Birisinin evine gittiğinde kapının ya sağında ya da solunda durarak es-selâmu aleyküm der ve girmek için izin isterdi. Kapının önünde dikilmezdi. Çünkü o zamanlarda kapıların önüne perde asmak âdeti yoktu. Eğer ev sahi­bi izin vermezse geri dönerdi. Bir keresinde Rasûlullah @, Sa'd b. Ubâde'nin evini ziyare­te gitti. "Es-selâmu aleyküm ve rahmetullah" dedi. Sa'd selâma içinden mukabelede bulun­du. Kays, babasına "Rasûlullah'a içeri girme­ye izin vermeyecek misin?" dedi. Sa'd bırak da Rasûlullah bize çok selâm versin" dedi. Rasûlullah @ ikinci defa selâm verdi. Sa'd sessizce aleykümu's-selâm dedi. Sonra Rasû­lullah @ tekrar selâm verdi ve geri döndü. Sa'd Rasûhıllah'ın @ arkasından gitti ve "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben selâmını İstiyor ve gizli­ce selâmını iade ediyordum. Bunu bize daha çok selâm vermiş olmanız için yaptım." dedi (Ebu Davud).

Bir kişinin evini ziyaret ettiğinde hususi ve müstesna bir yere oturmaktan hoşlanmazdı. Bir keresinde Abdullah b. Ömer'in evine git­mişti. Abdullah, Hz. Peygamber @ için deri bir döşek serdi, fakat Peygamber @ yere oturdu, döşek Hz. Peygamber @ ile Abdullah b. Ömer ..arasında kaldı. (Âdâb-ül Müfrid, Sîretü'n-Nebi).

 

Allah Sevgisi

 

Hz. Peygamber @'in Allah sevgisi çok derin ve güçlüydü; bu sebepten büyük bir şevk ve coşkuyla ibadet ederdi. Çünkü bu ibadetler Rabbi île bir çeşit görüşme gibi idi. Kur'ân mü'minlerin bu özelliğinden şu sözlerle bah­setmektedir: "...İman edenlerin Allah'a olan sevgisi ise daha kuvvetli ve devamlıdır..." (2:165) Rivayetlere göre Hz. Peygamber @ gece namazında haftalar ve aylar boyunca her gece ayaklan şişinceye kadar saatlerce ayakta durur, fakat hiçbir zaman yanılmazdı. Bu şevk ve arzusu Hz. Peygamber @'in Allah aş­kı ve muhabbetini daha da artırıyordu.

Mugîre b. Şube'nin rivayetine göre Rasûlul-lah @'in ayaklan şişinceye kadar namaz kıl­dığı bildirilmiştir. O'na "Ya Rasûlullah! Sizin geçmiş ve gelecek günahlannız bağışlanmış olduğu hâlde, kendinizi niçin külfete sokuyorsunuz?" dediler. Buyurdu ki: "Ben şükre­den bir kul olmayayım mı?". (Buharî, Müs­lim, Tirmizî). Bu cevap Hz. Peygamber @'in Allah korkusu (haşyetillah) sebebiyle çok ibadet ettiği görüşünü savunan bazı tasavvuf-çuları haksız çıkarmaktadır. Bu âyet Hz. Pey­gamber @'in devamlı ibadet etmesinin Al­lah'a olan sevgisinden ileri geldiğini açıkça göstermektedir. Bir keresinde "namaz gözü­mün nurudur" buyurduğu gibi namazları vası­tasıyla O, Rabbinin huzurunda Rabbiyle bir­likte olmak isterdi. Zira O, birinin sevdiğiyle birlikte olmaktan zevk aldığı kadar namazdan hoşlanırdı.

Hz. Peygamber @ bazen gecenin sessizliğin­de coşku ve heyecan içinde Allah'a niyaz ederdi. Bazen mezarlığa giderdi. Hz. Pey­gamber @ gecenin sessizliğinde Allah'ın yer­yüzüne (nazar ett)iğini söylemiştir (Buhari). Onun gece ibadetleri sabahki iki rekat namaz ile sona ererdi. Hz. Peygamber @ "benim için dünya ve dünyanın içindekiler (bu iki rekat fecir namazına kıyasla) bir hiçtir" buyurmuş­tur (Müslim).

Bir keresinde bir gazvede esirler arasında bir de kadın getirilmişti. Kadının çocuğu kay­bolmuştu, fakat kadının çocuğuna olan sevgi­si öyle şiddetli idi ki hangi çocuğu görse onu kucaklıyor ve göğsüne alarak süt veriyordu. Hz. Peygamber <Ş> onu görerek halka şöyle seslendi: "Bu kadının çocuğunu ateşe atabile-

ceğini düşünür müsünüz?" Oradakiler "asla" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber @; "Allah Teâlâ kullannı bu kadının çocuğunu sevdiğinden daha fazla sever" buyurdu (Bu­hari). Hz. Peygamber @ Allah sevgisine kı­yasla bu dünyanın bütün ilgi ve sevgilerine hiç bir kıymet vermezdi. îrtihalinden beş gün önce Hz. Peygamber @ ashabdan bir gruba şu sözlerle hitab etmiştir: "Allah, İbrahim'i kendisine dost edindiği gibi beni de kendisine dost edinmiştir. Eğer insanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki Ebu Bekr'i dost tutar­dım." (Müslim).

İrtİhali esnasında Hz. Peygamber @ şu cüm­leyi tekrar etmiştir: "Ben Allah'dan refik-i âlâ (en yüce dost) zümresine katılmayı dilerim." Bu sözleri işitince Hz. Aişe "O'nu rahat bıra­kalım" dedi (Buhari).

 

Sürekli Zikrullah (Allah'ı Hatırlamak)

 

Hz. Peygamber @ şu veya bu şekilde daima zikrullah ile meşguldü. Hz. Peygamber @'in hatırlama vasıtasıyla Allah ile birlikte olma iştiyakı o kadar yoğundu ki, bu konuda kendi­sinden hiçbir duraksama vâki olmamıştır. Rab ile birlikte olmanın en etkili ve kolay yolu ise zikrullahtır. Kur'ân bunu mü'minlerin bir vasfı olarak tarif etmiştir. "Onlar ayakta, otu­rarak, yanlan üzerine yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünür­ler..." (3:191). VeNur sûresinde şu ifadeliri okumaktayız: "Kendilerini ne ticaretin, ne de alışverişin Allah'ı anmaktan alıkoymadığı..." (24:37). Hz. Peygamber @ bu vasıfları üze­rinde toplayan mükemmel bir Örnek idi. Hz. Aişe, Peygamber @'in hayatının her dakika­sında ve ânında Allah'ı anmakla meşgul bu­lunduğunu rivayet etmiştir (Ebu Davud). Rebî'a b. Kâ'b el-Eslemî Rasûlullah @'m evini derleyip toparladı. "Rasûlullah @'ın teşbih ve tehlillerini dinleye dinleye gözle­rimi uyku büriir ve uyuya kalırdım" demiştir (Müsned-i Ahmed). Hz. Peygamber @ otururken, ayakta iken, yü­rürken, yerken, uykuda olduğu kadar uyanık­ken, abdest alırken, yeni elbiseler giyerken, binek üzerindeyken, yolculuğa çıkarken veya yolculuğundan dönerken, evine veya mescide girerken; hülasa bütün durumlarda bizzat Al­lah'ı anmakla meşgul olurdu. İşte bu sebeple hadîs ve sîret kitaplarında değişik şartlarda ve değişik zamanlarda söylemiş olduğu pek çok dua nakledilmiştir. Hayatının son günlerinde Nasr Suresi inzal olduğunda, hanımlarına gö­re dili daima teşbih ve tehliî ile meşguldü. (İbni Sa'd).

Abdullah b. Ömer "bir mecliste Hz. Peygam­ber @'in yüz defa (Rabbiğfirli ve tibaleyye inneke entetevvabür ra/wm-Rabbim beni af-feyle ve bana yönel, sen muhakkak affedici­sin) diye zikrettiğini saydım" demiştir (Tirmı zi). Bir seferin telaşlı ortamı içinde bile Al­lah'ı hatırlamaktan berî değildi. Bineğinin Üzerindeyken nafile namaz kılar ve yönünün Kıbleye doğru olup olmamasına pek dikkat etmezdi. Namazını hayvanın gittiği yöne doğ­ru kılardı, çünkü yüzünü nereye dönersen dön, Allah'a teveccüh etmiş olursun. (Buhari ve Müslim).

 

Coşku Ve Gayreti

 

Hz. Peyamber'İn @ eli hangi işle meşgul olursa olsun, dikkati ve zihni daima Rabbine yönelikti. İnsanlar O'nun kendileriyle konuş­tuğunu zannederlerdi, fakat insanlarla konu­şurken, O'nun asıl dikkati Rabbine idi. Hz, Aişe, Hz. Peygamber @'in ezan sesini duyar duymaz hemen ayağa kalktığını rivayet eder (Buhari). Gecenin büyük bir kısmını ibadet ve zikir ile geçirmiş olmasına rağmen ezanı duyduğu anda yatağından kalkardı (Buhari). Gece namazlarım Hz. Aişe'nin şu sözlerle tam olarak tarif ettiği bir coşku ve gayret için­de kılardı: "Bazen Rasûlullah @ namazda bü­tün gece kıyamda dururdu. Kur'ân'm Âli-îmrân, Bakara ve Nisa gibi en uzun sûrelerini okurdu. Gazab âyetleri gelince Allah'tan korunma diler ve Allah'a sığınırdı; müjde ayetleri gelince de bunlara erişmek için niyazda bulunurdu." (Ahmed). Hz. Pey­gamber @, Kur'ân'ı öylesine sesli okurdu ki sesi uzak mesafelere kadar gider ve insanlar O'nun sesini yataklarında iken duyarlardı (îbn-i Mâce). Bazen yeni bir âyet nazil olun­duğunda Hz. Peygamber @ coşku ve gayret içinde bu âyetle meşgul olurdu.

Ebû Zer, O'nun bir namazda şu mealdeki aye­ti okuduğunu rivayet etmiştir: "Eğer onlara azâb edersen, onlar senin kullarındır (diledi­ğini yaparsın); eğer onları bağışlarsan, şüphe­siz sen daima üstünsün, hikmet sahibisin!" (5:118). Bu ayeti Hz. Peygamber @ sabaha kadar sürekli okumuştu (İbni Mâce). Zeyd b. Hâlid (bir sefer sırasında) Hz. Peygamber @'in gece nasıl namaz kıldığını görmeyi planladığını rivayet etmiştir. "Namaz vakti geldiğinde Hz. Peygamber @ ayağa kalktı; önce her zamanki usulle 2 rekat kıldı, sonra tamamlanması epey vakit alan iki uzun rekat daha kıldı. Sonra arka arkaya sekiz rekat kıl­dı; ama bunlar kısa sürdü. En sonunda vitr namazı kıldı" (Müslim). Habbâb'ın rivayetine göre bir gece Hz. Peygamber @ namaz için kıyama durdu ve namaza sabaha kadar devam etti (Nesei).

 

Huzeyfe bir gece Hz. Peygamber @ ile "bera­ber namaz kılabilme saadetine erdiğini riva­yet etmiştir: "Peygamber @ namaza Bakara suresi ile başladı." Huzeyfe, Peygamber @'in 100 ayet okuyacağını tahmin etti, fakat Pey­gamber @ devam etti. Bunun üzerine Huzey­fe Hz. Peygamber'in birinci rekatte bütün su­reyi okuyacağını düşündü. Peygamber @ su­reyi bitirinci Huzeyfe O'nun rükua varacağım zannetti. Fakat Peygamber @ hemen Nisa sûresine başladı. Bu sureyi bitirdikten sonra da Al-i İmrân suresine başladı. Hz. Peygam­ber @ sureleri çok yavaş ve tam bir huşu ve itminan içinde okuyordu. Ayetlerin konuları­na göre ayet aralarında teşbih ve niyaz edi­yordu. Daha sonra kıyam kadar süren rükua vardı. Sonra dikildi ve yine aynı süre ayakta kaldı. Daha sonra secdeye vardı ve burada da aynı uzunlukta kaldı (Müslim ve Nesei).

Bu hadîsler ve misaller Peygamber @'in Al­lah'a olan kulluğundaki gayreti ve samimi bağlılığı yansıtmaktadır. Hz. Aişe, Peygam­ber @'in "gözlerim uyur fakat kalbim uyu­maz" buyurduğunu rivayet etmiştir (Buhari).

 

Allah Korkusu (Haşyetillah)

 

Hz. Peygamber @, Allah katında özel bir ko­numa sahipti ve onun gelmiş ve gelecek bü­tün günahları affedilmişti. Buna rağmen Al­lah korkusunun etkisi Peygamber @'in şah­sında daima görünür bir şekil arzederdi. Yeri geldikçe kendisine ne yapılacağını ve akıbe­tinin ne olduğunu bilmediğini söylerdi. Osman b. Maz'ûn öldüğünde Hz. Peygamber @ cenazeye gelmişti. Bir kadın cenazeye hita­ben: "Allah şahit, sen Allah-u Teâlânın kerem ve inayetine uğramış bir zâtsın" dedi. Rasûlullah @; "Allahu Teâlânın bu ölüye ik­ram ve inayet buyurduğunu nereden biliyor­sun?" diye sordu. Kadın; "Ya Rasûlullah! Al­lah ya kime ikram eder?" deyince Rasûl-i Ek­rem: "Ben de bu (mübarek) ölü için hayır ve saadet umarım. Allah'a yemin ederim ki, ben Allah'ın bir peygamberi iken bana (ve size yarın) Allah tarafından ne muamele edilece­ğini bilmem" buyurdu (Buhari).

Ne zaman rüzgâr esse telaşlanır, işini bırakır ve Kıbleye yönelerek "Allah'ım! Senin gön­derdiğin sıkıntılardan Sana sığınırım derdi." (İbni Mâce). Gökyüzü açıldığında ve yağmur yağdığında mutlu olur ve Allah'a hamdederdi. Bir gün buna benzer bir hâdise oldu ve Hz. Aişe "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu huzursuzluğun niye?" diye sordu. Hz. Peygamber @ "Aişe! Hud kavmine olanın bize olmayacağını nere­den biliyorsun? Onlar da Allah'ın azabı olan bulutları görünce tarlalarının sulanacağını sanmışlardı." buyurdu (Buhari ve Müslim).

Hz. Ebubekir: "Ey Allah'ın Rasûlü! Saçların kemâle ermeye (beyazlamaya) başlamış" de­diğinde Peygamber @; "Bûd, Vaha, Mür-selât ve Nebe' sûreleri beni yaşlandırdı" bu­yurmuştur (Şemail-i Tirmizi).

Ali b. Ka'b'dan rivayetle bir gecenin üçte iki­si geçtiğinde Hz. Peygamber @ sesli olarak şu sözleri söyledi: "Ey insanlar! Allah'ı anın, bir sarsıntı ve yıkım geliyor; ondan sonra ge­lecek olan geliyor; ölüm bütün hazırlığı ile geliyor; ölüm bütün hazırlığı ile geliyor!" (Tirmizi).

Yine bir keresinde çok tesirli bir hutbe irâd ederek şöyle buyurdu:

"Ey Kureyş halkı! Kendinize dikkat edin, Sizi Allah'ın azabından kurtaramam. Ey Abdi Me-naf oğullan, Allah'ın azabından sizleri de kur­taramam; Ey Abdülmuttalib'in oğlu Abbas, seni de Allah'ın azabından kurtaramam; Ey  (halam) Safiye, seni de Allah'ın azabından kurtaramam. Ey Muhammed'in kızı Fâtıma, Allah'ın azabından seni de kurtaramam!" (Buhari ve Müslim).

Bir keresinde bedevî Araplar Mescid-i Nebe­viyi öyle doldurmuşlardı ki Hz. Peygamber neredeyse eziliyordu. Bunun üzerine muha­cirler kalktılar ve bedevileri mescidden çı­kardılar. Peygamber @ de dışarı çıkarak Hz. Aişe'nin odasına girdi ve insan zaafının tabii bir sonucu olarak bu insanlar hakkında kötü sözler söyledi. Fakat hemen Kıbleye yönele­rek ellerini havaya kaldırdı ve "Allah'ım! Ben bir insanım. Her insan gibi benim de gazap-landığım zaman oîur; eğer kullarından biri benden zarar gördüyse beni affet" diye niyazda bulundu (Müsned-i Ahmed).

Allah korkusu sebebiyle sık sık ağlardı. Ab-dulîah b. Mesud, Peygamber @rin Önünde "Her ümmetten (inanç ve davranışlarının doğru olup olmadığına tanıklık edecek) bir şahit, seni de bunlara şahit getirdiğimiz za­man (hâlleri) nice olur?" (4:41) âyetini oku­duğunda gözlerinden yaşlar gelmişti (Buhari). Bu hâlet-i ruhiye Peygamber @'de namaz es­nasında sık sık olur ve gözlerinden yaş gelir­di. Bir keresinde güneş tutulması olmuş ve Peygamber @ küsuf (güneş tutulması) nama­zına durmuştu. Büyük bir teessür içinde "Al-lahım! Ümmetimi cezalandırmayacağına söz verdin!" diyordu (Ebu Davud).

Abdullah b. Şakîka bir keresinde Peygamber @'e gittiğinde onu namazda bulduğunu riva­yetle şöyle anlatmıştır: "Gözlerinden yaşlar akıyordu; daimi ağlayış ve hıçkırıkları o dere­ce arttı ki, işleyen bir değirmen taşına veya fokurdayan bir tencereye benziyordu." (Tir-nü?i ve Ebu Davud).

Bir keresinde Hz. Peygamber @ bir cenaze­nin defnine gitti, mezar kazılıyorken mezarın bir tarafında oturdu. Bu görüntüden çok etki­lendi ve rahatsız oldu, Öyle ki gözlerinden akan yaşlar toprağı ıslattı ve sonra "bugün için azık edinin" buyurdu (îbni Mâce).

Bir başka defa Peygamber @ bir gazveden dönerken bazı kişilerin oturmakta olduğu bir yerde mola verdi. "Siz kimsiniz?" diye sordu­ğunda onlar Müslüman olduklarını söylediler. Bir kadın ateşe bakıyordu ve çocuğu da ya­nındaydı. Yanan ateş birden fazlaca alevlen­di. Kadın çocuğu alarak Hz. Peygamber @'e geldi ve "Sen Allah'ın Rasûlü müsün?" diye sordu. Hz. Peygamber @ "Şüphesiz evet" de­di. Bunun üzerine kadın "Allah, kullarına bir ananın çocuğuna olduğundan daha merhamet­li değil midir?" diye sordu Hz. Peygamber @ "Şüphesiz evet" dedi. Kadın, "fakat bir anne çocuğunu ateşe atmaz" deyince Peygamber @ gözyaşlarına boğuldu ve "Allah sadece isyankâr, mütekebbir, kendisine karşı gelen ve Allah'a ortak koşan kullarını cezalandıra­cak" buyurdu. (İbni Mâce).

 

KISIM 6

 

DOST VE KOMŞU OLARAK HZ. MUHAMMED @

 

Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @ son dere­ce hayırlı ve samimi bir dost ve komşu idi. Komşularına yapabileceği her türlü yardımı yapar ve onların hayatlarını mümkün olduğu kadar rahat geçirmeleri için hiç bir fedakâr­lıktan kaçınmazdı. Onlara fevkalâde yakın davranır, sık sık hâl-hatır ve sıhhatlerini so­rardı. Çevresinde maddî veya manevî yardı­ma muhtaç kişilere rastladığında herkesten önce onlarla ilgilenirdi. Komşuluk münase­betlerini sürdürme ve kuvvetlendirmedeki tavrı, O'nun ilişkilerindeki sevgisinin ve iyi kalpliliğinin daima yaşayan bir Örneğidir.

Komşularla iyi ve samimi münasebet kurul­ması Kur'ân'da şöyle ifade edilir: "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, (nesep yahut evce) yakın komşuya, (nesep yahut evce) uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa (yahut zevceye), yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez." (4:36). Yani Allah'ın hakkı, ana-babanın hakkı, ök­süzlerin ve düşkünlerin hakkından sonra dör­düncü olarak hem akraba hem komşu olanla­rın, beşinci olarak da yabancı komşuların hakkı gelmektedir. Bunlar her kişinin Allah'a ve toplumun diğer üyelerine karşı olan mesu­liyet ve mükellefiyet dereceleridir.

Akraba olan komşu (cârizi'l-kurbâ) birçok müfessire göre evinin hemen yanında yaşa­yan, yabancı olan komşu (câri'i-cunub) ise evinden biraz uzakta yaşayandır. Fakat Ab­dullah b. Abbas'ın görüşüne göre ilki hem ak­raba hem komşu iken, İkincisi akraba olma­yan fakat komşun olandır. Yani ilki hem ak­raba hem de komşu olarak senin üzerinde iki hakka sahipken, ikincisi yalnızca komşuluk hakkına sahiptir. Bu da ilkinin hakkının diğe­rinden üstün tutulduğunu gösterir. Bazıları da ilkinin Müslüman bir komşuyu, ikincisinin ise gayri müslim bir komşuyu ifade ettiği gö­rüşündedir. Ancak Kur'ân'ın bildirdikleri bü­tün bu mânâları içine alır. Hakların, hayatın gerçeklerine göre değişkenlik göstermesi de mâkûl gelen bir anlayıştır. Münasebetin veya Müslüman olup olmamasına bağlı olarak komşu haklarının değişik olması mantıklı gö­rünmektedir. Herkes, uzak veya yakın, müs­lim ya da gayri müslim, akraba yahut yabancı olsun bir komşunun diğeri üzerinde hakkı bu­lunduğunu,-ye kişinin kendi imkân ve duru­muna göre diğerine yardım etmekle mükellef olduğunu kabul eder. Fakat eğer o, üstelik ak­raba veya müslümansa bir başkasından daha fazla yardım ve ilgiyi hak eder.

Hz. Peygamber @ komşu haklarını şöyle açıkladı: "Bazı komşularınızın sizin üzeriniz­de bir, bazılarının iki, bazılarının üç hakkı vardır. Akraba olmayan gayri müslim komşu­nuzun bir hakkı, müslüman komşunuzun iki hakkı, akraba olan Müslüman komşunuzun ise üç hakkı vardır." (îbni Kesir).

Hz. Aişe'den rivayetle Peygamber @ şöyle buyurdu: "Cibril, komşu hakkına riayeti o de­rece devamla tavsiye etmişti ki, hatta ben, (Allah'ın emriyle komşuyu) komşuya mirasçı kılacak sandım." (Buhari ve Müslim). Yine "komşusu aç iken tok yatan bir mü'min haki­katen iman etmiş değildir." buyurmuştur (Müsned-i Ahmed).

Ebu Zer, Rasülullah @'ın şöyle dediğini riva­yet etti: "Ey Ebu Zer! Çorbanı pişirdiğin za­man suyunu çok koy ve komşularını (onların haklarını) da düşün!" (Müslim). Sonra kom­şular hatırlanmalı ve onlara güzellikle bir miktar verilmelidir.

Ebû Şüreyh'den şöyle dediği rivayet olun­muştur. Peygamber @ bir kere arka arkaya üç kere yemin ederek "Vallahi iman etmiş ol­maz, vallahi iman etmiş olmaz, vallahi iman etmiş olmaz!" buyurdu. Mecliste hazır bulunanlar: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu iman etmiş olmayan kimdir?" diye sordular. Rasûl-i Ek­rem: "Kim olacak; şu komşusu zulmünden, şerrinden emîn olmayan kişi" diye cevap ver­di. (Buharî). Müslim'in rivayetinde komşula­rının kendisinden emîn olmadığı kimsenin Cennet'e giremeyeceği söylenmiştir.

Ebû Hureyre'nin bir rivayetine göre Rasû-lullah @ şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve âhiret gününe imanı olan, ya hayır söylesin, ya ağzını mühürlesin. Allah'a ve âhiret günü­ne imanı olan, komşusuna ikram etsm. Allah'a ve âhiret gününe imanı olan, misafirine ikram etsin." (Buharî, Müslim). Yine Ebû Hureyre, Peygamber @'in, "Bir komşu, evinin duvarı­na öbür komşusunu bir ağaç (başı) koymak­tan men edemez" buyurduğunu bildirmiştir.

Ebû Şürayh Hazâ'î, Rasûlullah @'in; "Her kim Allah'a ve âhirete inanırsa komşusuna iyi davransın!" buyurduğunu söylemiştir.

Hz. Aişe; "Ey Allah'ın Rasûlü! İki komşum var, hangisine hediye vereyim?" diye sordu­ğunda O, "kapısı yakın olana" demiştir (Bu-hari). Abdullah b. Ömer, Rasûlullah @'in; "Allah indinde en iyi arkadaş, arkadaşı için iyilik dileyen, en iyi komşu da komşusu için iyilik dileyendir" buyurduğunu nakleder (Tir-mizi).

Böylece Hz. Peygamber @ sahabîlerini dai­ma komşularına karşı güzel geçinmeye, ha­yırhah olmaya, zarardan korumaya, nasihat edip görüp-gözetmeye davet etmiş ve onlara, imkânları ölçüsünde her zaman yardımcı olmalarını tavsiye etmiştir. Yine, çok az olsa bile yiyeceklerini komşularıyla paylaşmaları­nı buyurmuştur ki, bu da onlar arasında derin ve yakın bir bağ oluşmasını sağlayacaktır.

Bu şekilde ortak kullanılabilir şeylerin hergün değiş tokuş yapılması Özellikle birbirlerine çok yakın yaşayan kişiler arasındaki ilişkileri geliştirmenin tesirli ve güçlü bir yoludur.

Kur'ân'da ihtiyaçları olduğu vakit, en çok " kullanılan şeyleri bile komşularına vermekten kaçınan kişiler lânetlenmektedir. Onların iman iddiaları o kadar boş ve ikiyüzlülükleri o kadar derindir ki, komşularına en ufak yar­dımları bile yapmaktan kaçınmaktadırlar. Böyle insanlar bu tür yardımların ve "küçük iltifat ve iyiliklerle madden önemsiz fakat manen büyük ihtiyaçların giderilmesinin" pratikte ne kadar önemli olduğunu nadiren anlarlar. Mâ'ûn sûresinde Allah şöyle buyur­maktadır: "Şu namaz kılanların vay hâline, ki onlar namazlarında yanılmaktadırlar (kıldık­ları namazın değerini bilmez, ona önem ver­mezler). Onlar gösteriş (için ibadet) yaparlar. En ufak bir yardımı esirgerler." (107: 4-7).

Kullanılan kelime mâ'undur; bu da evde günlük kullanımda olan tencere, tabak, çanak vs. anlamına gelmektedir. Bazı sahabeler ve âlimler bunun zekat anlamına geldiğini söy­lerken, aralarında îbni Abbas ve îbni Me-sud'un da bulunduğu diğer bir grup âlim, her gün kullandığımız ve insanların sıklıkla birbi­rinden aldığı kap kaçak, kova, balta, terazi, tuz, su, kibrit vs. gibi şeyler olduğunu ileri sürerler. Hz. Ali, bunun küçük günlük eşyalar olduğu kadar zekat anlamına da geldiğini söyler. Ikrime'ye göre mâ'unun en üst dere­cesi- zekat, en alt derecesi ise kova, iğne, elek gibi normalde komşu ve dostlara ödünç veri­lebilen şeylerdir. Abdullah b. Mesud şöyle demektedir: "Biz Rasûlullah @'ın sahabileri mâ'unun tencere, kova, balta, terazi ve bunun gibi ödünç verilebilen şeyler anlamına geldi­ğini söylerdik." (İbni Cerîr, Ebu Davud, Ne-sei, Beyhaki). Bu kelimenin benzer anlamla­rını Hz. Peygamber @'in diğer sahabileri de söylemiştir. Ebu Hureyre, Allah Rasûlü'nün bu kelimenin anlamını açıklarken onun balta, kova ve diğer benzer şeyler olduğunu söyle­diğini rivayet eder.

Aslında mâ'ûn, kendisinde insanlar için fay­da bulunan küçük ve az bir şeye denir. Bu an­lamda zekat da mâ'ûnĞm. Çünkü o da pek çok maldan, fakir ve bîçarelere verilen küçük bir paydır. Abdullah b. Mesud ve bazı sahabe ve müfessirlerin işaret ettikleri genel ihtiyaç eşyaları da ma'««dur. Ancak cumhur, genel­likle komşuların birbirlerine ödünç verdikleri ufak tefek eşyalar olduğu görüşündedir. Böy­le şeyleri Ödünç istemekte bir mahzur yoktur. Çünkü fakir veya zengin herkes, evinde tü­kenmesi hâlinde bunlara ihtiyaç duyacaktır. Bu tür şeyleri vermekte cimrilik gösterenler ahlaken çok düşük bir harekette bulunmuş olurlar. Genellikle bu şeyler bir veya iki kez kullanılmakla ve komşu kullandıktan sonra aldığı şekilde geri vermekle değerlerinden bir şey kaybetmezler. Evine misafir gelen bir kimsenin, komşusundan Ödünç yorgan veya yatak alması, komşusunun tandırında ekmek pişirmek istemesi veya birkaç günlüğüne bir yere giderken kıymetli esyalannı komşusuna emanet bırakması da aynı meyandadır.

Hz. Peygamber @ söz ve fiilleri ile komşu haklarına o kadar çok riayet etmiştir ki O'nun şifahen veya manen takipçileri, komşularına kendilerinden şikâyet etme imkânı vermemiş­lerdir.

Kısacası Hz. Muhammed @ gerçekten komşularının iyi ve hayırlı arkadaşıydı; komşulara karşı elinden geldiğince yardımsever, şefkatli ve hakgözetir olmayı her Müslümanın dinî bir görevi hâline getirmişti.

 

Herkesin Dostu

 

Hz. Muhammed @ bütün insanlık için bir lütuf ve rahmetti. Ve herkes O'nun âli­cenaplığı ve cömertliğinden payına düşeni al­mıştı. Onunla temasa geçen herkes fikren ve ruhen kazançlıydı. Çünkü O'nun iyiliği ve sevgisi, taştığında tüm tarlaları suya doyuran bir nehir gibiydi. O'nun yanından hiç kimse eli boş dönmedi. O, bilgi ve gönül zenginliği ile herkesi zenginleştirdi. Ancak O'nun sami­miyeti sadece kendi devrinde yaşayanlara mahsus değildi; O'nun söz ve fiillerinden ya­rarlanacak bütün insanlık için lütuf, rahmet ve hayır hazineleri bıraktı. Gerçekten, her du­rumda kendisinden yardım bekleyen herkesin yardımına koştu. O'nun yanından kimse aç, susuz ve ilgisiz ayrılmadı.

Yukarıda zikredilen hadîsler O'nun kadın-er-kek herkese karşı nasıl davrandığını açıkça göstermektedir. Kur'ân'daki; "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, (ne­sep yahut evce) yakın komşuya, (nesep yahut evce) uzak komşuya, yanmda bulunan arka­daşa (yahut zevceye), yolcuya, ellerinizin al­tında bulunanlara iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez." (4:36) âyeti de Hz. Peygamber @'in yakınlığı ve du­rumu ne olursa olsun herkese iyilik yapmakla emrolunduğunu göstermektedir; çünkü karşı­lıklı ihtiyaçlar bakımından hepimiz Allah na­zarında eşitiz. Bu yüzden herkese aynı yakın­lık gösterilmeli ve eşit muamele yapılmalıdır. Onlar da hepsi Allah'ın yaratıklarıdır ve bi­zim ilgi ve şefkatimizi beklemektedirler. Al-lahu Teâlâ küçük büyük bütün yaratıklarına karşı merhametlidir. Biz de insanlar olarak tüm insan topluluğuna aynı yakınlık ve mer­hameti göstermeliyiz.

Âyette belirtilen haklann altıncısı, yolculukta bir gün veya bir hafta veya daha fazla bir süre beraber yolculuk yaptığın kişi gelmektedir. Bir toplantıda veya bir yolculukta -trende, va­purda, uçakta- kısa bir süre beraber olduğun kişiler de buna dahildir. Onlara iyi davran­mak zorundasın, daimi komşularının senin üzerinde haklan bulunduğu gibi, yakınlık de­receleri ve inançlan ne olursa olsun geçici ar­kadaşların ve birlikte bulunduğun kişilerin de, senin üzerinde her halükârda yerine getirmek zorunda olduğun haklan vardır. Ona iyi dav­ranmak ve yanında olduğu sürece ona her tür­lü kolaylığı göstermekle emrolunmuş sundur. İyi davranışın en düşük derecesi onun, senin söz ve davranışından rahatsız olmamasıdır. Meselâ, arzusu hilafına sigara içmek veya eğer içmene izin veriyorsa bile dumanını yü­züne karşı üflemek, sakız çiğnemek, ağız şa­pırdatmak, onun yönünde tükürmek, onu ra­hatsız edici bir şekilde veya hakaret eder bir tarzda oturmak -vasıtalann koltuklanna ayak dayamak vs.- gibi. Yanındakileri rahatsız edeceğinden, bu ve benzer davranışlardan ka­çınılmalıdır.

Kur'ân'm sözkonusu bu âyeti yolculuk sıra­sında zorluk ve tatsızlık çıkaranlara karşı da açık bir uyandır. Bazı müfessirler, dükkânda, fabrikada veya herhangi bir işteki bütün arka-daşlan ve birlikte çalışanları, iyilik gösteril­mesi gereken kişiler arasına dahil ederler. Böylece ayet, genel anlamda tüm insan ilişki­lerini içerir ve Müslümanlara herkese karşı güzellik ve iyilikle davranmayı emreder.

Yedinci sırada, yolculuğu sırasında sana gelip bir süre kalan ve hiçbir yakını olmayan yol­cunun haklan gelir. O tam bir gariptir. Kur'ân senin insanlık anlayışına göre cömert davran­manı ve elinden geldiğince iyi muamelede bulunmanı emretmiştir.

Sonuncu olarak, fakat önem bakımından bu sayılanlardan aşağı olmayarak, maddeten ve sosyal konumları itibariyle düşük durumda olanlann, meselâ çok yaşlı, kimsesizlerin vs. haklan gelmektedir. Çünkü onlar âciz ve yoksul olmaları hasebiyle birşey de isteyeme-mekte ve dolayısıyla herkesten daha fazla se­nin ilgi ve desteğine muhtaçtırlar. Allah mü'minlere daima böyle kişilerin üzerinde hakkı olduğunu hatırlamasını tavsiye etmiştir. Öyleyse böyle kişilere büyük bir şefkat ve merhametle davranmalıdır. Eğer onlar senin emrinde çalışıyorlarsa, onlara iyi davran ve onlara kabiliyetlerinin ve güçlerinin üstünde iş yükleme. Ve Peygamber @'in buyurduğu gibi, şayet onlara ağır bir iş verirsen, tamam-lamalan için sen de onlara yardım et.

Bunlar, insanlara evde, işte ve yolculukta, kı­sa veya uzun süreli ilişkilere girdikleri diğer insanlarla olan münasebetlerini pekiştirmek üzere verilmiş hikmet parıltılarıdır; böylece birbirlerine karşı hayırhah, yardımsever ve dostâne münasebet içinde olan bir toplumun temellerini atmaktadır. Ne muhteşem bir öğ­reti, ne asîl bir mesaj ve insanlığın her kesi­mini kapsayan saf ve âdil bir medeniyetin oluşması için ne parlak bir öğüt!

Bu haklann başında, insanı yaratan ve ona sahip olduğu herşeyi veren Yaratıcının hakları gelir. Yani O'na iman ve ibadet etmek ve eş koşmamak gerekir. Daha sonra ikinci sırada ana-baba ve akrabaların hakları; üçüncü ola­rak öksüzlerin ve fakirlerin hakları; dördüncü olarak akraba olan komşuların, beşinci olarak akraba olmayan komşularınki gelmektedir. Altıncı sırada yolculukta veya toplantıdaki ar­kadaş, yedinci sırada da yolcular vardır. Seki­zinci derecede senin emrin altmda çalışanlar bulunmaktadır. Bütün bu insanların haklan, her Müslümanm Allah'ın rızasını kazanmak için yerine getirmek zorunda olduğu mükelle­fiyetlerdir. Müslümanlara Kur'ân'da çeşitli vesilelerle bu haklar hatırlatılmış ve tekrar tekrar herkese iyilikle ve merhametle davran­mak emrolunmuştur.

Hz. Peygamber @'in komşularına karşı dav­ranışları ideal ve Örnekti. O'nun hayatı bir fedakârlık zinciriydi. Komşularının hatırı için kendi rahat ve huzurundan vazgeçmeye dai­ma hazırdı. Medine'deki yakınları mescidde onun yanında bulunan Suffe Ashabıydı. Onla­ra karşı çok şefkatli ve dostça davranırdı. Hz. Ali, bir keresinde O'ndan birşey istediğinde "Suffe ehlinin karınlan açlıktan yapışmışken ben sana nasıl verebilirim?" demişti. Bir baş­ka zaman kızı Fâtıma için esirlerden bir hiz­metçi istendiğinde şöyle buyurmuştu: "...Vallahi veremem! Suffe ehlini aç bırakıp bunu yapamam, esirleri satar parasını onlara sarfederim." (Müsned-i Ahmed).

 

Komşularımıza Karşı Görevlerimiz

 

Belki de Rasûlullah @'dan başka hiç kimse komşu haklarını bu kadar çok gözetmemiştir. Bu O'nun fiillerinden ve tavsiyelerinden açık­ça anlaşılabilir. Komşulara karşı vazifeler, ana-baba ve akrabaya karşı olan vazifelerle eş tutulmuştur. Rasûlullah @ tarafından belirti­len komşu hakları ve vazifeleri başka bir sis­tem veya din tarafından vaaz edilmemiştir. "Komşuna karşı kendin gibi ol!" kaidesi açık­tır. O, sadece nasihat niteliğinde konuşmamış, komşulara karşı davranışı içeren müsbet fıkhî kuralları da getirmiştir. Rasûlullah <Ş>, haklar açısından komşuları üçe ayırmıştır:

a- Hem müslüman hem akraba olan komşular,

b- Ak­raba olmayan müslüman komşular,

c- Ne müslüman ne de akraba olmayan komşular. İlk komşu müslüman (1), akraba (2) ve kom­şu (3) olması sebebiyle üç hakka sahiptir. İkinci sırada sayılan komşu İslâm kardeşliği­nin bir mensubudur, fakat birbiriyle kan bağı olan komşuya nazaran iki hakka sahiptir. Ay­nı şekilde üçüncü komşu da bir hakka sahip­tir; tabiatıyla hakkı müslüman komşusuninki-ne oranla daha azdır. Ancak gayri müslim bir komşu, birçok bakımdan, müslüman -fakat komşu olmayan- bir şahsa nazaran daha geniş haklara sahiptir. Hz. Peygamber @ tarafından öğretildiği üzere komşulara karşı ilk vazife iyi ve nâzik muameledir. Rasûlullah @ bu hususta şöyle buyurmuştur: "Allah'a komşu olanların en hayırlısı, komşularına karşı en iyi olandır", "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bir kul kendisi için sevdiğini kom­şusu için de sevmedikçe... hakiki mü'min olamaz.", "Komşusu aç iken kendisi tok olan kimse mü'min değildir."

Bir adam Rasûlullah @'e, "Ey Allah'ın Rasûlü! İyi mi kötü mü yaptığımı nasıl bile­ceğim?" diye sordu. Rasûlullah @ "Komşula­rının iyi yaptın, dediğini duyarsan muhakkak ki iyi yapmışsındır; ve eğer onların kötü yap­tın, dediğini duyarsan muhakkak ki kötü yap­mışsındır" buyurdu. Bir başkası Rasûlullah @'e: "Ey Allah'ın Rasûlü! Falan kadın çok namaz kılıp oruç tutması ve çok sadaka ver­mesi ile meşhurdur. Lâkin dili ile komşuları­na tecavüz eder" deyince Rasûlullah @; "O cehennemliktir" buyurdu. Adam "Ey Allah'ın Rasûlü! Falan kadın ise Öyle çok namaz kıldı­ğı oruç tuttuğu ve sadaka verdiği ile bilinmez, fakat kalan peynirini sadaka olarak verir ve komşulanna dili ile tecavüz etmez" deyince Rasûlullah; "O Cennetliktir" buyurdu. Kom­şuya karşı ikinci vazife ise onlara iyilik yap­mak ve onlan incitmemek veya zarar verme­mektir. Komşuların birbirlerine karşı hakkı olduğunu söyleyen Peygamber @, bunların ne olduğunu sorana: "Hastalanınca geçmiş ol­sun ziyareti yap, ölüsü olunca cenazesine git, borç isterse ver, ihtiyaç içindeyse sıkıntısını gider, bir hayra kavuşursa tebrik et, musibete uğrarsa teselli et, izni olmadan binanı onun-kİnden fazla yükseltme, onu rahatsız etme, bir nıeyva aldığında ona da ver; vermiyorsan onu gizli al ve özendirmemek için çocuklarının onu açığa çıkarmasına İzin verme" buyur­muştur.

Yukarıdaki hadiste komşuya karşı vazifeler açıkça belirtilmiştir. Komşu, kendisini canı, malı ve namusu konularında komşusundan emîn hissetmelidir. Rasûlullah @: "Allah'a yemin olsun ki, kişi komşuları zararından emîn olmadıkça tam iman etmiş değildir" bu-1 yurmuştur. Komşu haklarına öylesine büyük Önem verilmiştir ki, hatta komşusuna zarar verene cennet haram kılınmıştır. Rasûlullah @; "komşusu zararından emin olmayan kişi Cennete giremez" buyurmuştur.

Bir keresinde Rasûlullah @ insanlara "Size en iyinizin ve en kötünüzün kim olduğunu haber vereyim mi?" diye sordu. Onlardan biri "bizim en iyimiz ve en kötümüz kimdir ye Rasûlullah!" deyince O; "Sizin en iyiniz ken­disinden iyilik beklenen ve kötülüğünden emîn olunamzdır; sizin en kötünüz de kendi­sinden iyilik beklenmeyen ve kötülüğünden emîn olunmayanmızdır?" buyurdu.

Komşulara karşı üçüncü vazife onlara hediye­ler göndermek ve ihtiyaç duyduğu her türlü yardımı yapmaktır. Hediye edilen şey kıymet bakımından değersiz kabul edilse bile yine de hediye edilmelidir. Bu konuda Rasûlullah @; "Ey Müslüman kadınlar! Hiçbir kadm bir ke­çi bacağını (tırnağını) bile komşusu için de­ğersiz görmesin" buyurmuştur.

Komşuya karşı dördüncü vazife §ufa hakkı (herkesten önce satın alma hakkı) adını alan bir kuralla belirlidir. Bu pratik komşuluk ku­ralı hiçbir medeniyet belirtisi olmayan bir za­manda ve daha önce dünyanın hiçbir yöresin-

de bilinmezken komşuya emanet edilmiş bir hak olarak Râsûl-i Ekrem @ tarafından orta­ya konmuştur. Bu hak sadece müslümanlar için değil, gayri müslim komşular İçin de ge­çerlidir. Bu sebeple de komşular arasında iş­birliği ve dostâne münasebet bağım geliştir­miştir. Bu kural komşuya, satılık olduğu vakit yanındaki bir malı yahut içinde hissesinin bu­lunduğu bir malı satın alma konusunda önce­lik vermektedir. Hz. Peygamber @ şuf a hak­kına bir yabancının ortak ya da komşu olarak çevreye dahil olmasından doğabilecek rahat­sızlıkları ve endişeleri Önlemek için izin ver­miştir. Rasûlullah @; "Yakınındakine sahip olmada ilk hak komşusunundur" buyurmuş­tur. Yine; "Bir komşu diğer bir komşusunun duvarına kiriş yapmasma engel olmasın" bu­yurmuştur.

Bu kurallar doğrultusunda hareket etmeyen ve diğer insanların haklarını ihmal eden kişi­ler âyetin sonunda ağır bir şekilde ihtar edil­mektedirler: "...Allah kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez." Açıktır ki, bunlar Allah'ın emirlerine âsi olan kibirliler ve baş­kalarının hakkına riayet etmeyenlerdir. Bu ki­şiler Cennetin kokusunu bile duyamayacak­lardır, Abdullah b. Mesud'dan rivayetle "kal­binde zerre kadar kibir olan bir kişi Cennete giremeyecektir." (Müslim).

Yine İbni Mesud'dan rivayetle Rasûlullah @; "Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennete gi­remez" buyurduğunda orada bulunanlardan biri; "İnsanlar elbiselerinin ve ayakkabılarının güzel olmasından hoşlanırlar; bu da kibire gi­rer mi?" diye sorunca Rasûlullah @: "Kibir, Hakkı inkâr etmek ve insanları küçük görere-rek ayıplamaktır" buyurdu (Müslim).

Başkalarının Sıkıntılarına Üzülürdü: Hz. Muhammed.@'in insanlara karşı sevgi ve şef­kati o kadar çoktu ki herhangi bir kimseyi sı­kıntı içinde görmek onu. fazlasıyla üzerdi. Allahu Teâlâ Kur'ân'ında O'nün bu duygula­rından şu sözlerle bahsetmektedir: "Andol-sun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir." (9: 128). Peygamber @ yakınlarından herhan­gi birini, helâkına sebep olacak hâlini görün­ce derinden acı duyardı. Âyet, Allah'ın RasûlÜ-nün zorluk ya da ızdırap içinde gördü­ğü kişiler karşısındaki durumunu sâde bir şe­kilde tasvir etmektedir. Sizi inciten ve size güçlük veren herşey Peygamber @'ı incitir; çünkü O sizin ızdırâbmızı kendi ızdırâbı, si­zin güçlüklerinizi kendi güçlüğü bilir. Ve bu hâli sadece Müslümanlarla sınırlı kalmayıp müşriklere de şâmildir. Hakikaten, bütün ça­balarına rağmen, müşriklerin inkârlarında da­ha bir derinlere gitmesine ve böylece cehen­neme atılmaları ihtimalini daha bir artırmala­rına Hz. Peygamber @ her defasında üzülü­yor ve ızdırap duyuyordu. Bu insanların ken­dilerini helake götürdüklerini farkettikçe üzü­lüyordu. Bazen Peygamber @'in halkı için duyduğu bu acı ve elem kendisini öylesine sı­kıntıya düşürüyordu ki Allah kendisini şu âyetlerle teselli edip rahatlatıyordu: "Ey Rasûl! Ağızlarıyla 'inandık' deyip kalbleriyle inanmamış olanlardan ve Yahudilerden, kü­fürde yarış edenler seni üzmesin..." (5:41).

Halkının menfaati ve iyiliği için hiçbir gayreti esirgememiş bir insanın onların inançsızlıkla­rında daha bir derine gittiklerini gördüğünde üzülmesi ve onların kendi hayatlarını düşün­cesizce mahvetmelerinden ızdırâb duyması son derece tabiîdir. Allah, onun ıstırabının ciddiyetini görerek onu teselli etmiş ve O'na onların kötü amelleri sebebiyle ümitsizliğe düşmemesini söylemiş ve zaten başka türlü davranmaları beklenemeyecek olan kişilerin ıslahı yolunda çalışmasını sabırla sürdürmesi­ni tavsiye etmiştir. (The Meaning of the Qur'an, c.m, sh. 42>.

Nahl sûresinde yer alan şu mealdeki âyette: "Sabret, sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir, onlara da üzülme, kurdukları tuzaklardan da sıkıntıya düşme." (16:127) denilmektedir. Nemi sûresinde ise mealen şöyle hitabedil-mektedir: "(Ey Muhammed!) Onlar(ın yüz çevirmesine, yalanlamasın)a üzülme, onların kurdukları tuzaklardan ötürü de sıkılma." (27:70). Yine, Allah, Elçisine müşriklerin davranışlarını gereksiz yere dert edinmemesi ve onlardan dolayı ıstırap duymaması yolun­da bir teselli âyeti vahyetmiştir. Burada Hz. Peygamber @'e onların durumuna üzülerek ve bundan sıkıntı duyarak kendini tüketme­mesi tavsiye edilmiştir. Çünkü Peygamber'e ve vazifesine muhalefet ederek durumlarını kötüleştirmelerinin sorumlusu olanlar bizzat müşriklerdir. Bunun sebebi Hz. Peygamber @'in gayretindeki herhangi bir eksiklik değil, fakat müşriklerin mutlak cahillikleri ve küfür-lerindeki inatlarıdır. Bundan dolayı da Pey­gamber @ onlara üzülmemeli ve onları ken­disine dert edinmemelidir; O, elinden gelenin en iyisini yapmıştır.

Peygamber @, toplumu ıslah ve onlara kendi hayırlarına olacak rehberİyet vazifesine de­vam etti. Müşrikler de ona muhalefet etmede ısrarlı ve inatçıydılar. Bu ise O'nu derinden yaralıyordu. Çünkü bu hâlleri, ateşe doğru koşan çocuğun hâli gibiydi ve O, onları ebedî ateşten korumaya çalışıyordu. Bu yüzden sı­kıntı duyuyordu. Yâsîn sûresinde yer alan âyetiyle Allahu Teâlâ O'nu sonsuz şefkatiyle rahatlatmıştır: "Onların sözü seni üzmesin. Bİz onların gizlediklerini de, açığa vurdukla­rını da biliriz." (36:76). Müşriklere karşı veri­len zorlu mücadelede Peygamber @'e rahatla­tıcı bir söz ve teselli vardır: İnsanları Allah yoluna davet edenlere, muhatapları Allah'ı inkârla saçma bir tepki gösteriyor diye kendi­lerini üzmemeleri söylenmektedir. Onlar va­zifelerini yapmalı ve gerisini Allah'a bırak­malıdırlar. Allah, kötülere tesir eden gizli-açık bütün duygu ve arzuları bilmektedir. O'nun nizâmı, muayyen bir zamanda ve görü­nüş ne kadar ters olsa da nihayette üstün gele­cektir. (The Holy Qur'an, sh. 1187).

Hz. Muhammed @'in şefkat ve merhameti bütün sınırların ötesinde idi ve ırk ve İnanç ayırmaksızın herkesi kapsıyordu. Kureyşliler, Peygamber @'e ve mü'minlere karşı her türlü ezâ ve cefayı vermişler, buna karşı ve her ce­zayı hak etmişlerdi. Bir keresinde bir kıtlık husule geldi ve Kureyşliler açlıktan ölmeye başladılar. Allah'ın ve Rasûlü'nün en şiddetli düşmanlarmdan olan Ebû Süfyan Peygamber @'e gelerek ondan merhamet ve şefkat dilen­di. Rahmet Peygamberi @ kıtlıktan kurtulma­ları için hemen Necd'in reisi Sümâme b. Üsâl'a haber göndererek Mekke'ye zahire şev­kine müsaade edilmesini bildirdi. Sümâme daha önce Mekke'ye zahire yüklemelerini Necd halkına yasak etmişti. Hz. Peygamber @'in emri üzerine bu yasağı kaldırarak buğ­dayı Müslümanların düşmanı Kureyş'e gön­derdi. Bu olay Hz. Muhammed @'in diğer in­sanların sıkıntılarından gerçekten elem duy­duğunu ve insanlığın dostu ve yardımcısı ola­rak, en çok ihtiyacı olduğu sırada düşmana bile yardımı reddetmediğini göstermektedir.

Taif muhasarasında Hz. Peygamber @ muha­sara altındaki İnsanların büyük zorluklar içe­risinde olduğunu ve açlığın ölümlerini yak­laştırdığını Öğrenince muhasarayı kaldırdı.

Ashabdan bazıları düşmanın teslim olmak üzere olduğunu söylemelerine rağmen Pey­gamber @ yine de muhasaranın kaldırılması yolundaki emirlerini uygulattı. Çünkü pek çok düşmanının açlıktan ölümü sebebiyle ka­zanılacak olan zafere tahammül edemezdi.

Zeyd b. Sâbit'in rivayetine göre Rasûlullah @ Ramazan'da birkaç gece cemaatle hem farz ve hem de teravih namazı kılmıştı. Daha sonraki gecelerde cemaatin tehacümünü görünce yal­nız yatsı namazmı kıldırıp odasına çekilmiş, teravih için çıkmamıştır. Rasûl-i Ekrem'in hücresinde sesi duyulmayınca uyudu zannedi­lerek uyansın ve çıksın diye bazı Ashab ök­sürmeğe başladı. O da çıkıp bekleyen cemaa­te hitap ederek şöyle buyurmuştur: "Cemaatle teravih namazı kılmak hususunda sizde gör­düğüm bu arzu ve iştiyak daimidir. Fakat böyle cemaat halinde bu ibadete devam eder­ken teravihin farz kılınmasından ve farz kılın­dıktan sonra hepinizin cemaatle edasına muk­tedir olamamanızdan korkarım. Ey nâs! Bu namazı evinizde kılınız. Farz namazlardan başka sünnet ve nafile namazları kişinin evin­de kılması daha faziletlidir." (Buhari ve Müs­lim). Cemaatle teravih kılmayı terketmesi hu­susunda Hz. Aişe'den gelen rivayette Rasûlullah @ halka şöyle demiştir: "Ey nâs! Sizin cemaatle Ramazan namazı kılmağa olan şiddetli arzu ve iştiyakınızı görüyorum. Benim için de namaza çıkmağa hiç bir mani yoktu. Yalnız böyle aşırı bir iştiyak ile devanı edilerek üzerinize farz kılınmasından, sizin de edasına muktedir olamamanızdan endişe et­tim." (BuhariJ. Enes, bir keresinde teheccüd namazında Rasûlullah @'e eşlik ettiğini, onun varlığını hisseden Peygamber @'in namazı kısalttığını rivayet etmiştir (Müslim).

Hz. Aişe, Rasûlullah @'İn iki şey arasında muhayyer bırakıldığında daima kolay olanını seçtiğini ve hiç kimseden kendi şahsî kızgın­lığından dolayı öç almadığını rivayet etmiştir. (Kadı Muhammed Süleyman Selman, Rah-metelli'l-Âlemin, c. El).

 

İnsanların İyiliğini İstemede Hassasiyeti

 

Hz. Muhammed @, insanların çektiği zorluk­lardan elem duymakla kalmaz, onlann iyilik ve basanları konusunda da hassasiyet göste­rirdi. Kur'ân-ı Kerîm'de O'nun bu Özelliğin­den şöyle bahsedilmektedir. "...(Rasûlul­lah)... size düşkün (harîsun aleyküm)düi..," (9:128). O'nun insanlar için duyduğu hırs olumlu bir hırs idi; insanlann daima başansı-nı diler ve ne zaman onlan kendi menfaat ve iyilikleri doğrultusunda fiiller işlerken görür­se bundan dolayı mutluluk duyar, neşelenirdi. Hırslı, tarriahkâr, bir şeye çok düşkün, lüzu­mundan fazla istekli mânalarına gelen haris kelimesi O'nun insanlann iyiliğini isteme ar­zusunun yoğunluğunu göstermektedir. O her­hangi bir lider gibi sadece bir iyilik temenni-cisi değil, insanlann iyiliğine yoğun katkıda bulunan ve bunun gerçekleşmesi yolunda şahsî kaygular gösteren bir insandı. Başkala­rının işleri ile ilgilenir ve bunların başarılı bir şekilde tamamlanmasını gönülden arzulardı.

İnsanlann iyiliği için Hz. Peygamber @'in duyduğu bu kesif arzu Kur'ân'da şu âyetle ifadesini bulur: "Ama sen, ne kadar istesen de, yine insanlann çoğu inanacak değiller­dir." (12:103). Âyet-i kerime, Hz. Peygamber @'in dünyada yaşayan her insanın Allah'a inanmasını ve kendisini cehennem ateşinin azabından kurtarmasını samimiyetle istediği­ni açıkça göstermektedir.

Bir keresinde Kureyş ileri gelenlerinden biri olan Ukbe'yi, anlaşmak üzere Rasûlullah @'e gönderdiler. Ukbe; "eğer servet istiyorsan se­nin için hiç kimsede olmayan miktarda servet toplamak benim vazifem olsun. Eğer reislik istiyorsan seni reisimiz yapalım, eğer krallık istiyorsan seni tüm Arabistan'ın kralı yapaca­ğımıza dair söz veriyoruz" dedi. Rasûlullah @: "Ne servete, ne reisliğe ne de krallığa ihti­yacım var; ben Âlemlerin Rabb'inden bir teb­liğ getirdim; benim ilk vazifem ve mecburi­yetim onu her dinleyene ulaştırmaktır" buyur­du.

Bir başka sefer Ebu Cehil Rasûlullah @'e sal­dırmıştı. Hamza bunu duyunca Ebu Cehil'e yayı ile vurdu ve Rasûlullah @'e gelerek, "Muhammed müsterih ol, çünkü Ebu Ce-hil'den öcünü aldım" dedi. Rasûlullah @, "benim öç almakla bir işim yok; fakat sen Müslüman olursan (kendini yalnız Allah'a teslim edersen), o zaman müsterih olurum" buyurdu. Hamza bu cevaptaki inceliği kavra­dı ve Müslüman oldu.

Bu olaylar Hz. Peygamber @'in olağan arzu­ların ve nefsî isteklerin çok fevkinde olduğu, emrolunduğu vazife için gösterdiği çok bü­yük gayretin hiçbir şahsî saike dayanmadığı hakkında hiçbir şüphe bırakmamaktadır.

Onun asıl davranışları ve yüce ahlâkı sıradan maddî saik ve intikam duygularından uzaktı. Şahsı ile ilgili hiçbir arzusu yoktu. İnsan sev­gisi ile dolu idi ve vazifesi bütün insanlığın ortak iyilik ve hayn içindi. Bir keresinde in­sanlara hitab ederek şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Allah sizi emân içinde tutsun, sizi gözetsin; sizi kötülüklerden korusun, size yardım etsin; sizi yüceltsin, size yol göster­sin; sizi kendi emânı içinde tutsun, sizleri her tür talihsizlikten sakındırsın ve dininizi sizler için korusun." (Kadı Muhammed Süleyman Selman, Rahmetelli'l-Âlemin, c. III).

 

Nezaket Ve Şefkat

 

Hz- Peygamber @'in asıl özelliklerinden bir diğeri ise herkese karşı son derece nâzik ve müşfik olması idi. Bütün insanlara ırk, din, mevki ayırmaksızm nazik ve düşünceli dav­ranmış ve onlardan hiçbir şey esirgememiştir. O'nun bu özelliğinden Kur'ân'da şöyle bahse­dilmektedir: "...size düşkün, mü'minlere şef­katli ve merhametli" (9:128). Kelimeler yuka­rıdaki âyette olduğu gibi mübalağalı bir form­da kullanıldığında bu özellik, duygu ya da şe­yin fazlalığını, bolluğunu, yoğunluğunu yan­sıtır. Bundan dolayı bu âyet, Hz. Peygamber @'in özelde Müslümanlar, genelde bütün in­sanlar için sahip olduğu nezaket ve şefkat duygularının yoğunluğunu yansıtmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber @'in Allah katındaki mevkii ve kıymetini göstermektedir. Çünkü Allah, esma-ül hüsnasından olan Rauf ve Rahim isimlerini Hz. Peygamber @ için kul­lanmıştır (22:65). Ancak, bu isimler Hz. Pey-gamber'de yalnız müminlere şâmil olarak kul­lanılırken, Allah katında bütün insanlığa şâmil olarak kullanılmaktadır.

Hz. Peygamber @ öyle müşfik ve nâzik idi ki, insanların menfaat ve iyiliklerini daima herşeyden önce tutmuştur. Bu Abdullah b. Mesud tarafından rivayet edilen bir hadiste de görülmektedir. Abdullah b. Mesud, "Rasû-lullah @, her gün verilen nasihatin bizler için sıkıcı olabileceğim sık sık hatırlatırdı" demiş­tir (Buhari ve Müslim). Hz. Peygamber @'in bu düşüncesi onun nezaket ve şefkatinden ile­ri gelmekte İdi, hem böylece insanlar kendisi­ni zevkle ve dikkatle dinlerler, hem de ileride dinlemek için de isteklerini devam ettirirlerdi. O'nun, çocuğu ağladığında annesinin ona bakması ve lüzumsuz müşkül duruma düşme­sini önlemek için namazı kısaltabileceğim be­lirtmesi, insanlara karşı büyük şefkatindendir. Bineğinde olduğu vakit beraberindeki kişinin yürümesine izin vermezdi. Pek çok sahabi re­fakate büyük arzu duymasına rağmen ya on­ları da bineğine alır veya geri döndürürdü.

Arkasında borcunu ödeyecek bir mal bırak­madan ölen kimselerin cenazesinden evvel borçlarını ödemesi, Hz. Peygamber @'in mu-tad bir davranışı idi. Ancak ölen kişilerin ser­vetini kabul etmez ve onun vârislerine gitme­sini sağlardı.

Bütün gece insanlar için dua etmesi sık sık vâki olan bir olaydı. İnsanların akıbeti husu­sunda duyduğu elem ve ızdırap yüzünden on­ları günahlarının karşılığı olan Cehennem azabından korumak için gayretlerine devam etmiştir. Onları saffet, iyilik, adalet dolu bir hayata yöneltmek ve günah, fuhuş ve kötülük dolu yaşantılarından uzaklaştırmak istemiştir. Hakiki ve ebedî huzur ve mutluluğun temiz ve iffetli bir hayatla mümkün olduğunu vur­gulamış, insanları buna yöneltmek için, müş­riklerin her türlü eza ve zulümlerine göğüs germiş, onların daha iyiye gitmeleri yolunda­ki gayretlerini asla aksatmamıştır. Tebliğ ga­yesiyle gittiği Taif te, sadece hayır ve iyiliğini istediği insanlar tarafından taşlanmış ve kan revan içerisinde geri dönmüştür. Yolda, ya­kındaki dağlan Taif lilerin üzerlerine devir­mek için izin isteyen bir azap meleğine O; "hayır, ben onlara lanet etmek üzere gelme­dim; belki de onların çocukları Allah'a inanır ve kendilerini Allah'ın Kanununa tâbi kılar­lar" buyurmuştur.

 

Âlemlere Rahmet

 

Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @ bütün "(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."

Enbiya Suresi (21):107. âlemler için hakikaten bir nîmet, bir rahmetti. Kur'ân'da kendisine şu sözlerle hitap edilmiş­tir: "(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107). Bu ayet Hz. Peygamber @'in yeryüzüne Al­lah'ın bir rahmet ve bereketi olarak gönderil­diği anlamına gelir. Çünkü o, ihmalkâr dün­yayı gafletinden uyandırmış, Hakla bâtılı ayı­ran hakikatin bilgisini getirmiş ve bütün dün­yayı kurtuluş ve azâb ile açıkça uyarmıştır. Ayette bu gerçek Mekke'deki müşriklere Hz. Peygamber @ 'in kendileri için bir belâ ve sı­kıntı sebebi olduğu konusundaki iddialarında tamamen hatada olduklarım belirtmek üzere tekrarlanmıştır. Mekke'liler, "bu adam kabile­lerimiz arasında 'ayrılık tohumları ekti ve ya­kın akrabaları birbirinden ayırdı" diyorlardı. Cevap olarak onlara şöyle deniliyor: "Ey akıl­sızlar, onun size bir belâ olarak geldiğini dü­şünmekle yanılıyorsunuz; hakikatte O, sizin için Allah'ın bir rahmet ve bereketidir." (The Meaning ofQur'an, c. VII, sh. 176).

Genel olarak ise bu ayet Hz. Peygamber @'in dünyaya insanları Hakka çağırmak için geldi­ğini, O'nun vasıtası ile bütün yaratılmışların Allah'ın nimet ve rahmetinden nasipleneceği­ni göstermektedir. Allah, burada; kendi Rah­met ve lütfü olmadan hiç bir canimin varlığı­nı sürdüremeyeceğini, hepsinin kendi İlâhî kudretine bağımlı olduğunu; yine bunun gibi Hz. Muhammed @ tarafından tebliğ edilenin ve rehberliğin de herkese faydalı olduğunu, kimsenin kendisini bundan müstağni sayama­yacağını göstermiştir. Hz. Peygamber @'in rahmet ve bereketi geneldir. Çünkü herkes ve her topluluk bunlardan şu veya bu şekilde muhakkak fayda görmüştür.

En başta Arabistan halkı için bir nimet ve rahmet olduğunu ispatlamıştır; kabileler ve soylar arasındaki iç savaşları durdurmuş, ta­rihlerinde ilk defa huzur ve barışı sağlamıştır. Böylece, birbirini katletmeden doğan tarifi mümkün olmayan acı ve güçlükler O'nun öğ­retileri vasıtası ile cahiliyetin karanlıklarına gömülmüştür.

 

Kötülüğe Karşı İyilik

 

Hz. Peygamber @ insanlara kötülüğe ve sal­dırıya, iyilik ve asîl davranışlarla engel olma­yı öğretmiştir. Mü'minûn sûresinde yer alan ayette şöyle buyurulmaktadır: "(Sen onların yaptığı) kötülüğü, en güzel şeyle sav (kötülü­ğe iyilikle karşılık ver)..." (23:96). Secde sûresinde de benzer ifadeler vardır: "İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sı­cak bir dost oluvermiştir." (41:34).

Bu şekilde sevgi ve yumuşaklık düşmanları­nıza bile galip gelebilir. Çünkü âdil bir insan, kötülüğe kötülükle cevap vermez. Kötülüğe karşılık iyi davranışları benimser; çünkü iyi ve kötü hiçbir zaman eşit olamaz. İşte bu yüz­den sizin için kötülüğü iyilikle gidermek ya da yok etmek daha hayırlıdır, tıpkı panzehirin zehirden daha iyi olduğu gibi. Nefrete sevgi ile mâni olun. Cahiliyeti ilim ile, ihanet ve kötülüğü vahyin dostça tebliği ile giderin. Günahlar içerisindeki birini sadece günahla­rından kurtarmakla kalmayın, aynı zamanda onu Allah yolunda en yakın dostunuz ve en büyük yardımcınız yapın. Kelimetullah'ın sih­ri buradadır. (The Holy Qur'an, sh. 1296).

Bu ayet iyilik ve kötülüğün eşit olmadığını belirtmiştir. Zahiren kötülük güçlü ve galip gibi görünse bile sonunda mücadeleyi kaybe­decektir. Çünkü kötülük taraftarları hatada ol­duklarını ve davalarının bâtıl olduğunu kal­ben bilmektedirler. Bizzat bu kendi kendine farkediş onların mağlup olmasının sebebini doğurur. Şayet iyilik taraftarları gayretlerine devam ederlerse zaferleri muhakkaktır. Çün­kü, birincisi, iyilik bizatihi kuvvettir ve kalp­leri ele geçirmede hesaba katılması gerejcen bir güçtür ve ikincisi, kötü güçlerle yüzyüze geldiğinde kötü güçler kendi bâtıllıklannın gizli korkusuna sahipken iyiliğin üstün baskı­sına dayanamazlar. Bu durumda kötülüğe iyi­likle cevap verilirse zaten ümitsiz ve zayıflamış vaziyette bulunan düşmanın kalbini ka­zanmak kuvvetle muhtemeldir.

 

Düşmanlara Karşı Adalet

 

Hz. Muhammed @'in rahmeti sadece mü'-minler, arkadaşlan ve yakınlarıyla sınırlı de­ğildi. Aşağıdaki ayette belirtildiği gibi can düşmanlarını bile kapsayacak derecede geniş­ti: "...Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerin­den dolayı bir topluluğa karşı beslediğiniz kin, sizi saldırıya sevketmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık Üzerinde yardımlaşmayın; Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir." (5:2).

Aynı sûrede şu mealde bir âyet de yer almak­tadır: "Ey mü'minler! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duy­duğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Âdil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun; şüphesiz Allah yaptıklarınızı haber almaktadır." (5:8).

Hz. Peygamber @'in rahmet ve adalete ilişkin öğretileri, kişinin kendine, ana babası ve ak­rabalarına karşı dahi şahit olması, adaleti uy­gulaması gerektiğini söylemeye kadar var­mıştır. O'nun menfaati herkesin iyiliğinde idi, böylece bütün insanlar fayda sağlayacaktı. İş­te bu şekilde Rasûlullah <3>'in getirdiği hayat anlayışı şahsî menfaatlerin çok ötesindedir.

Nisa sûresinde yer alan şu ayet Peygamber @'in yüksek ideallerini bütünüyle açıklamak­tadır: "Ey inananlar! Adaleti tam yerine geti­rerek Allah için şahitlik edenler olun; kendi­nizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aley­hinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrıl­mayın). Çünkü Allah, ikisine de daha yakın­dır (onları sizden çok kayırır). Öyle ise keyfi­nize uyarak doğruluktan sapmayın. Eğer (şahitlik ederken dilinizi) eğip bükerseniz, ya da doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Al­lah yaptıklarınızı haber almaktadır." (4:135).

Yönetene de, Yönetilene de Eşit Muamele Hz. Peygamber @'in geniş şefkat ve merha­meti bütün insanlara şâmildi; yanında bulu­nanlar bu şefkat ve merhameti eşit olarak paylaşırlardı. Acem olsun, Romalı, Bizanslı, Mısırlı, Sudanlı ya da Habeşli olsun bütün in­sanlar aynı muameleyi görürdü. Selmân Fârisî, Şu'ayb Rumî, Üsâme Necdî ve Adiy b. Hatem Taî onun evrensel şefkat ve rahmetin­den eşit pay almışlardır. O'nun yanında, Cen-del reisi, Hımyer meliki, Yemen valisi, Uman yöneticileri ve diğer kral ve kabile reisleri Peygamber @ ile beraber oturan avamla eşit muamele görmüşlerdir. Bunlarla tebaları veya diğer insanlar arasında toplumdaki sosyal, siyasî ve iktisadi mevki ve statüleri sebebiyle bir ayrım yapılmamıştır. Hz. Peygamber @'in yanına kim gelirse gelsin, aynı şefkat ve rah­met muamelesini görmüştür.

Herkese hami olmuş ve herkese şeref ve hür­metle muamelede bulunmuştur. Medine Dev-leti'nde Yahudilere vatandaş olarak eşit hak­lar verildiği hâlde, onlar bir müddet sonra entrikaları, isyan ve ihanetleri ile İslâm'a ve onun Peygamberine açık düşmanlık göstere­rek bu dostluk elini reddettiler. Yemen ve Necran'm Hristiyanlan ile Hz. Muhammed @ ile andlaşma akteden diğerleri hürriyet içinde yumuşaklıkla muamele görmüşler; hak ve menfaatleri îslam Devletince korunmuştur.

O gerçekten Allah'ın insanlara rahmetidir ve bütün insanları bu öğretinin dünyasına davet etmektedir: "(Bu) Allah'ın önceden geçen (millet)ler arasında (uygulanan) kanunudur. Allah'ın kanununda bir değişme bulamazsın." (33:62). Bu ayet Allah'ın Kanununun kalıcı bir terbiye düsturu olduğunu ve bu düstura göre kötülük, fuhşiyat ve tecavüzün îsîâm toplumunda ve devletinde insanlar arasında yayılmasına hiçbir zaman izin verilmeyeceği­ni vurgulamaktadır. Ne zaman İlahi Vahyin rehberliğinde bir toplum ve devlet düzeni ku­rulsa, bü tür kimseler gidişatlarını düzeltme­leri için uyarılırlar. Uyarıya rağmen amelleri­ni değiştirmeyen, zâlim ve sinsice planlarım sürdüren müfsid kişiler yakalanır ve Allah'ın Kanunu uyarınca ağır muameleye tâbi tutu­lurlar.

 

Zorlukların Giderilmesi

 

Hz. Muhammed @ getirdiği İlahi kurallar ile hayatı kolaylaştırmış, rahatlatmış ve yine in­sanlardan kaynaklanan zorluklan gidermiştir: "...O, dinde size bir güçlük yüklemedi...." (22: 78). Bu, "size gönderilen din çok basit ve açıktır, uymanız gereken kurallar ve kanunlar ise tatbike elverişlidir. Bu sınırlar içerisinde istediğiniz gelişmeyi îfa edebilirsiniz" ma­nâsına gelmektedir. Burada müslümanların hayatının, daha önceki topluluklara kanun ko­yucular ve rahipler tarafından dikte ettirilmiş bütün sınırlama ve kısıtlamalardan uzak oldu­ğunu özellikle belirtmek için söylenmiştir. (The Meaning ofthe Qur'atı, c. VII, sh. 227).

Bu kısıtlamaların olumsuzluğuna Kur'ân'ın aşağıdaki ayeti şöyle değinmiştir: "O (Pey­gamber) ki, kendilerine iyiliği emreder ve fe­nalıktan meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağır­lıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar..." (7:157). Burada, kanun koyucuların kılı kırkyararak ufak tefek meseleleri çok büyük ve mühim meseleler hâline getirmelerinin, dinî liderlerin takat getirilemeyecek sofuluk anla­yışlarının ve avamdan insanların telkin ettiği bâtıl inanç ve talimatların kendilerine yükle­diği bunaltıcı külfetlerden kurtarıcı olanın Al­lah'ın Rasûlü Muhammed @ olduğu belirtil­mektedir. Ayrıca, insanların bizzat kendile­rince uydurup hayatlarım sımsıkı sarıp sarma­ladıkları birtakım kayıtlardan da kurtarıp hür kılacak olan da Peygamber @'dır. (The Mea­ning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 77).

Hz. Peygamber @'in mesajının gayesi insan­ları günah ve kötülük yüklü hayatlarından arındırmaktı: "...Allah size güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nîmetini tamamlamak istiyor ki, şükredesi-niz." (5:6). Bu ayet sade bir şekilde, Allah'ın Kanununun insanlara Rasulü vasıtasıyla ha­yatlarında zorluk çıkarması için değil, bilakis onların âdil ve dürüst insanların yaşadığı saf­fet ve izzet dolu hayata yöneltmek ve Allah'ın nimet ve sulhundan faydalanmalarını temin için gönderildiğini açıklamaktadır.

 

İnanç Hürriyeti

 

Hz. Muhammed @'in rahmet ve şefkatinin bir başka İşareti ise getirdiği tebligatı fertlere açıkladıktan sonra onları, hiç bir dış baskı ol­maksızın kendi hür iradeleri ile kabul veya reddetmekte serbest bırakması idi. Bu durum Bakara sûresinde yer alan şu âyetle açıklan­mıştır: "Dinde zorlama yoktur; artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğûtu inkar edip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (2: 256).

Bu âyet bütün herkese inancım seçmede mut­lak hak ve seçme özgürlüğü vermektedir. Dinlerini seçme konusunda doğuştan sahip olunan bu hak hiçbir topluma hiçbir lider ta­rafından asla tanınmamıştır. Daha yakın za­mana kadar nisanlar, sözde demokratik hakla­rın şampiyonu Avrupalılar tarafından bile zorla inançlarından vazgeçirilirlerdi. Şimdi bile Afrika ve Asya'nın fakir insanlarını Hı-ristiyanlaştırmak için pek çok dolaylı yollarla baskı kurmak üzere hiçbir gayretten kaçınma­maktadırlar. Özellikle Afrika'daki okullarda Hristiyan ismi taşımayan kişileri okullarına almamaktadırlar. Pekçok zavallı Afrikalı bu okullara kabul edilmeleri İçin çocuklarının isimlerini değiştirmektedirler. Bir diğer acı­masız din değiştirtme usûlü, insanların büyük bedenî ve ruhî acziyet içinde bulunduğu has-tahaneleri kullanmaktır.

Hz. Peygamber @ insanlara inançlarını seç­me konusunda mutlak serbestlik vermiş ve bu konuda yapılacak her tür baskıyı yasaklamış­tır. Bu, eski terbiye sistemlerinin aşırı baskısı altında bulunan insanlara hakiki bir rahmetti. Ve bu hürriyeti insanlığa veren dostları Hz. Muhammed'den başkası değildi. İyilik ve yar­dımlaşmayı öğretmesi de O'nun insanlığa yaptığı büyük katkılardandır: "...İyilik ve takva Üzerinde yardımlasın, günah ve düş­manlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir."(5:2)

Bu âyet bütün insanları iyilik ve adalet konu­larında yardımlaşmaya davet etmekte, kötü­lükte işbirliği yapmalarını ise yasaklamakta­dır. Âyetin insanlığa verdiği mesaj şudur: Eğer iyi, faydalı ve âdil işleri aralarında yay­mak ve topluma zararlı olan bütün kötü ve şer işlerden kaçınmak konusunda anlaşır ve işbir­liğine girerlerse bu -siyasî, sosyal ve dinî me-selelerdeki farklılıklarına rağmen- bütün in­sanlığın ortak menfaatine netice verecektir.

 

İlim Cahiliydin Yerini Aldı

 

Hz. Peygamber @ dünyadan cehaleti kaldırdı ve insanlığın yararına bir bilgi hazinesi getir­di: "Allah mü'minlerin dostudur. Onları ka­ranlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dos­tu da tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan ka­ranlığa çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır." (2:257). Burada 'karan­lık', kişinin Sırat-ı mustakîm(doğru yol)den sapmasına ve bütün gayret ve enerjisini yanlış yollarda kullanmasına sebep olan cahiliye ve şirk karanlığı manâsında kullanılmıştır. Bu­nun aksine aydınlık (nâr) ise kişinin hakikati apaçık görmesini, hayatın gerçek anlamının farkına varmasını ve bilerek ve şuurlu olarak doğru yolu takip etmesini sağlayan Hakikat Nûr'u anlamında kullanılmıştır. (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. I, sh. 186).

İnsanların dostu Hz. Peygamber @ onlara Kitâb'ın bilgisini öğretti, onları günahlarından arıtarak maddî ve manevî alanda gidebildikle­ri kadar ileriye yöneltti. "Nitekim kendi içi­nizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizle­yen, size Kitâb ve hikmeti ve bilmediklerinizi Öğreten bir Rasûl gönderdik." (2:151).

Bakara süresindeki bu âyette, Allah'ın, Rasûlü Muhammed @ vasıtasıyla insanlara ulaştırdığı nîmet ve rahmeti sayılmaktadır. Hz. Peygamber @ onlara ilim ile dolu Al­lah'ın Kitabım öğretir; onları günahlarından ve kötülüklerinden arıtarak yaşantılarına iyi­lik ve takva getirir; ve onlara kâinatın sırlarını bulma ve bilme, bu sırları kendi faydaları doğrultusunda kullanma hikmetini ve hakkın­da hiçbir şey bilmedikleri daha pek çok şeyi öğretir. Bütün bu üstün ve faydalı şeyleri in­sanlık Hz. Peygamber @'den öğrenmiştir.

 

İnsanların Kardeşliği

 

Yine Hz. Peygamber @'in sebebiyledir ki ırk, renk ve inançtan dolayı yapılan ayrımlar kal­dırılmış, insanlar davranış ve faziletlerine gö­re değerlendirilmişlerdir: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbi­rinizi tanımanız için sizi cemaatlere ve kabi­lelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Al­lah bilendir, haber alandır." (49:13).

Bu âyetle sadece Müslümanlara değil, tümüy­le insanlığa hitâb edilmektedir. Bütün insan­ların aynı ana ve babadan türediklerini, kabi­lelerin, aşiretlerin, ırkların ve milletlerin sa­dece dünyadaki insanlan tanıma ve ayırdetme yollarından olduğunu; insan olarak herkesin bir olduğunu ve Allah tarafından amellerine göre izzete veya zillete kavuşacaklarım belirt­mektedir. Doğru olanlar yüksek derecelere çı­karılacaklar ve kötüler ise zillete düşürülerek Cehenneme atılacaklardır. Mü'minleri aziz kılması ayette şöyle ifade edilmektedir:

"Ey iman edenler! 'Meclislerde yer açın' den­diği zaman genişletin (yer açın) ki Allah da size (yerinizde ve rızkınızda) genişlik versin. Size 'kalkın' dendiği zaman, kalkın ki Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim veri­lenleri derecelerle yükseltsin. Allah işledikle­rinizden haberdardır." (58:11).

Hz. Peygamber @ de; "Âlimin âbid (yani kendini ibadete veren kimse) üzerine üstünlü­ğü, benim sizden birinize üstünlüğüm gibidir" buyurmuştur. (Tirmizî).

 

Yeryüzünün Halifeliği

 

Hz. Muhamrried @ insanlan, insanlara ve ka­nunlarına kul olmaktan kurtarmış, onlan 'Al­lah'ın kulu' mertebesine çıkarmıştır. Peygam­ber, @, insanın sadece Allah'a itaat edecek ve O'nun kanunlarına boyun eğecek şekilde ya­ratıldığım ve insanlar tarafından yapılan kanunlar önünde eğilmesinin zillet ve alçaklık olduğunu apaçık belirtmiştir. Allah'a itaatinin karşılığında ise insana 'yeryüzünün halifeliği' teklif edilmiştir. İnsan, yeryüzünün görünür-görünmez bütün kaynaklarını kendi istifadesi doğrultusunda kullanmakta serbest bırakıl­mıştır.

 

Kâinat Ve Tecrübî Metod

 

İnsanlığa, mukadderatının ne yerde, ne de gökte olduğu; sadece Allah katında olduğu da tebliğ edilmiştir. Bu, insana daha önceden hiç bilmediği- Ölçüsüz ve sınırsız ilerleme ve ge­lişme ufukları ve dünyaları açmıştır. "...Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz..." (2:156). Bu tebliğ onu dünyanın sırlan ve bi­linmeyenleri ile tanıştırmış, onlann derinine girmesine, gökteki varlıkları araştırması, sır­larına vâkıf olarak kendi menfaatine kullan­masını sağlamıştır: "Ey cinler ve insanlar top­luluğu! Göklerin ve yerin bucaklanndan ge­çip gitmeğe gücünüz yeterse geçin gidin. An­cak kudretle geçebilirsiniz." (55:33).

Böylece Kur'ân insanlara daha yüksek ideal­ler vermiş ve onu meydana davet etmiştir. "Ancak kudretle geçebilirsiniz," Şimdi uzak ufukları, galaksileri ve bizlerden binlerce ışık yılı uzak dünyaları araştırmak için gerekli güç kaynaklanm çalışır hâle getirmek ve geliştir­mek onun görevidir.

Yine Peygamber @'in insanlığa tecrübî meto­du tanıtmakla ilmî çalışmalara yeni ufuklar eklemesi Allah'ın onun şahsında insanlığa rahmeti ve nimetidir. Yunanlıların soyut dü­şüncesinden bıkan ve insanı hiçbir yere götür­meyen mantığın fasit dairesine çakılıp kalan insanlık yeni bir başlangıç ihtiyacı içindeydi ve birinin kendisine önderlik etmesini iştiyak-le bekliyordu. Doğru yolda kendisine rehber­lik etmesi için insanlığın beklediği önder Hz. Muhammed @ idi. O da kendinden bekleneni yerine getirdi ve insanlığa zâtına ve fizik dün­yaya ait esrar ve gizlilikleri tecrübî olarak araştırması ve bunu kendi faydası için yapması doğrultusunda hız verdi.

İnsanlık Allah'ın yaratıktan üzerinde düşün­meye, tefekkür ve tedebbür etmeye teşvik edildi. Yaratılanlar üzerinde Allah'ın âyetle­rini görmesi ve O'nun mesajını anlaması için düşünmesi söylendi: "Kur'ân'ı düşünmüyor­lar mı? Yoksa kalpler(inin) üzerinde kilitleri mi var (ki hiçbir hakikat, gönüllerine girmi­yor)?" (47:24). Onların gözleri ve akıllan ile Allah'ın mahlûkâtına bakmaları ve tefekkür etmeleri istenir.

İbrahim sûresi, âyet 32-33: "Allah O'dur ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirdi de si­ze nzık olarak çeşitli meyvalar çıkardı. Emri gereğince denizde akıp gitmesi için gemileri emrinize verdi, ırmakları emrinize verdi. Sü­rekli olarak (seyir ve aydınlatma) görevlerini yapan güneşi ve ay'ı emrinize verdi, geceyi ve gündüzü de emrinize verdi." (14: 32-33).

Enbiyâ sûresi, âyet 32-33: "Göğü, (düşmek­ten) korunmuş bir tavan yaptık; onlarsa hâlâ onun (yani göğün, Allah'ın varlığına delâlet eden) âyetlerinin yanı)ndan düşünmeden ge­çip gitmektedirler. Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. (Bunların) her biri bir yörüngede yüzmektedirler." (21: 32-33).

Güneşin, ayın, yıldızların yörüngelerinde ha­reket ettikleri, yüzdükleri görüşü Hz. Mu-hammed @ getirdiği vahiyden Önce bilinmi­yordu. İnsanlığa şu âyetlerle ayın ve güneşin tabiatı hakkında nisbî bilgi vermiştir: "Yüce­dir O (Allah) ki gökte burçlar yaptı ve orada ışık saçan güneşi ve aydınlatan ayı var etti. Ve O, Öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü, birbirini izler yaptı." (25:61-62).

Bütün kâinatın son derece mükemmel bir dü­zen ve bütünlük içinde olması bütün bu yara­tılanların Rabbi ve Yüce Sahibi olduğuna de­lil teşkil etmektedir. İnsan aklı onun sonsuz­luğu karşısında âciz kalır: "O, yedi göğü, bir­biri üzerinde tabaka, tabaka yarattı. Rahmâ-n'ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin. Gözü(nü) döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözü(nü) iki kez daha döndür (bak). Göz (aradığı bozuklu­ğu bulamaz), hor, hakîr ve bitkin, (bir bozuk­luk görmekten) ümidini kesmiş bir hâlde sana döner." (67: 3-4).

Sonra insanın bizzat kendine bakması söylen­miştir: "O'nun âyetlerinden (sonsuz gücünün işaretlerinden) biri, sizi topraktan yaratması­dır. Sonra siz, (yeryüzüne) yayılan insan(lar) oluverdiniz. O'nun âyetlerinden biri de, ken­dileriyle kaynaşmanız için size kendi nefisle­rinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşü­nen bir toplum için ibretler vardır. O'nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratıl­ması, dillerinizin, renklerinizin değişik olma­sıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır. O'nun âyetlerinden biri de, geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O'nun lûtfundan (nasibinizi) aramanızdır. Şüphesiz bunda işi­ten bir toplum için ibretler vardır." (30: 20-23).

Kur'ân'm bu ayetleri insanlığa maddî dünya ve kendisi hakkında araştırma yapmak için yeni ufuklar ve manzaralar göstermiş, bunla­rın gizli yönlerini araştırmaya davet etmiştir. Bu âciz yaratığa akıl, zeka ve ruh, zamanın ve uzayın en uzak köşelerini anlayıp keşfedebil-mesi için vasıta kılınmıştır. Sadece bu başlı-