Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 3.3 - 3.Cilt

Fikir Hürriyeti 1

İfade Hürriyeti 1

İyi Bir Komşu. 1

Fakir Ve Muhtaçlar 2

KISIM 7. 5

HZ. MUHAMMED @'İN SÎRETİNİN MESAJI. 5

İlâhi Rehberliğe Olan İhtiyaç. 5

Peygamberlere Tâbi Olma Zarureti 5

Niye Hz. Muhammed @'den Başka Peygamberleri Rehber Edinemeyiz?. 5

Yahudilerin Kutsal Kitapları Ve Peygamberler 5

Hıristiyanların Kutsal Kitapları 5

Diğerleri 5

Hz. Muhammed @'in Sîret Ve Sünnetinin Güvenilirliği 5

Hz. Peygamber @’in Hayatının Her Yönü Bütünüyle Bilinmektedir 5

ALTINCI BÖLÜM... 5

HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM RAHMET PEYGAMBERİ. 5

Giriş. 5

Alemlere Rahmet 5

Merhamet 5

Sevgi Ve Şefkat 5

Cahiliyyenin Karanlığından İslâm'ın Aydınlığına. 5

Hz. Muhammet! @'in Peygamberliği Ve Yeni Bir Dünya. 5

Hz. Muhammed @'in İnsanlığa Altı Önemli Hediyesi 5

YEDİNCİ BÖLÜM... 5

HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM... 5

İNSANA KAZANDIRDIĞI DEĞER.. 5

Giriş. 5

KISIM 1. 5

YÜKSEK İNSANLIK.. 5

İnsanın Fıtratında Varolan Kuvvet 5

Tecrübe Kaynakları 5

Eserler Ve Etkiler 5

Asîl Bir İnsanlık. 5

Tek Bir Ümmet 5

KISIM 2. 5

BÜTÜN İBADET VE KURUMLARDA HERKESE EŞİT HAKLAR TANINMASI. 5

Şeriat ve İslâm'ın Diğer Temel Esasları 5

Toplumsal Yükümlülükler 5

Ahlâkî Eğitimin Kapsamı Ve Evrenselliği 5

İstişare Kavramı (Şûra) 5

KISIM 3. 5

TEMEL İNSAN HAKLARI. 5

İnsanların Eşitliği 5

Düşünce Ve İfade Hürriyeti 5

KISIM 4. 5

ADALET VE HAKKANİYET. 5

Giriş. 5

Adalet Ve Hakkaniyet Düzeninin Kurulması 5

Andlaşmalara Uymak Ve Başkalarıyla İyi İlişkileri Korumak. 5

KISIM 5. 5

ALLAH'IN BÜTÜN YARATIKLARINA MERHAMET GÖSTERMEK.. 5

Husûsî Hayatı 5

 

başına bir mucizedir. Daha sonra insanlık ta­biatın fizikî güçleri hakkında tefekkür etmeye davet edilmiştir: "...Aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır." (3: 190) ve "...Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için âyetler vardır." (13: 3). Bu veçhile insana tecrübî metod vasıtası ile tabiatın gizli hazi­nelerinin esrarını açığa çıkarma fırsatının ve­rilmesi Hz. Muhammed @'den sonra olmuş­tur.

 

Fikir Hürriyeti

 

Allah Rasûlü @'in insanlığın istifadesine olan katkılarından bir başkası da, her türlü peşin hüküm ve duygulardan arınmış olarak doğru sonuçlara varmak üzere serbest düşünmeye davetidir. İnsanlığın bütün klasik ve gelenek­sel engelleri yıkmaya ve her teklifi kendi dü­zeyinde ele almaya, böylece Hakikat'e ulaş­maya teşvik edilmesi düşünce sahasında bir inkılâb olmuştur. İnsanın mücerret Hakikat'i arama yolundaki samimi gayretlerine hiçbir iç ve dış mania engel olmamalıdır. Kur'ân in­sanları sık sık her mesele üzerinde serbestçe düşünmeye ve Hakikati anlamaya davet et­miştir: "...Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor." (2: 266). "...Kör­le, gören bir olur mu? Düşünmüyor musu­nuz." (6: 50). ".. .İşte biz, düşünen bir toplum İçin âyetleri böyle geniş geniş açıklıyoruz." (10: 24). "Biz senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını (pey­gamber) göndermedik. Bilmiyorsanız zikir ehline (bilen Kitâb ehline) sorun... Sana da bu zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki, kendilerine in­dirileni açıklayasın, tâ ki düşünüp öğüt alsın­lar." (16: 43-44). "Biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misâlleri, düşünsünler diye insanlara veriyo­ruz." (59: 21). Kur'ân, insanları Mutlak Haki­kat'i bulmak için serbestçe tefekkür ve tedeb-büre davet eden ve hatırlatan böyle pekçok ayetle doludur.

 

İfade Hürriyeti

 

Hz. Muhammed @'ın insanlığa kazandırdığı bir değer de hertürlü kısıtlamadan uzak fikir ve ifade hürriyeti hakkıdır. Gerçekte fikir hürriyeti İslâm nazarında çok önemli olan adalet prensibine bağlı kalabilmek için bir esas ve vazgeçilmez bir haktır. Kadın-erkek her Müslümanın vazifesi yapabildikleri kadar marufu emir ve münkerden nehiydir. Eğer bir toplumda ifade hürriyeti yoksa bu hak vatan­daşlar tarafından tamamıyla uygulanamaz. İn­sanlar ne iyiyi emredebilir, ne de kötülükten nehyedebilir. Bu veçhile ifade hürriyeti İslam esas ve uygulamalarının tabiî sonucu ve her vatandaşın mutlak ve ihlal edilemez hakkıdır.

Kur'ân'da bu özellikten mü'minlerin bir vasfı olarak bahsedilmektedir: "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velîsidirler. İyiliği emrederler, kötülükten menederler..." (9: 71).

Bunlar mü'minlerin hakiki nitelikleridir. İyiyi ve fazileti insanlar arasında serbestçe anlatır­lar ve diğerlerini kendilerini yanlış, kötü ve fuhşiyata ait şeylerden uzaklaştırmaya davet ederler. Yine Kur'ân'da Hac sûresinde şu mealde bir âyetin yer alması dikkat çekicidir: "Onlar (o kimselerdir) ki kendilerine yeryü­zünde iktidar verdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilakis) namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir (her şey sonunda O'na varacak­tır)." (22: 41). Kur'ân'daki bu âyetler hakiki mü'minlerin bütün güç kaynaklarını daima toplumdan kötülüğü kaldırmak ve iyiliği yay­mak yolunda kullandıklarını açıkça göster­mektedir.

İfade hürriyeti şûra müessesesinin tesisi ile daha da teşvik edilmiştir. Bu müessesenin aslî gayesi, insanları her meseleye en iyi çözümü bulmak için değişik konularda görüşlerini ifa­deye davettir. Hz. Peygamber @'den bile önemli meselelerde ashabına danışması istenmistir (3: 159). Müslümanlar olaylar hakkın­da birbirlerine danışarak karar veren bir üm­mettir (42: 38).

İfade hürriyetine Kur'ân'ın bir başka âyetinde de değinilmektedir: "Eğer mü'minlerden iki grup vuruşurlarsa onların arasım düzeltin..." (49: 9). Bu âyet, idaredekilerden farklı olsa bile her şahsın kendi görüşünü sürdürmeye hakkı olduğunu açıkça göstermiştir.

Hz. Peygamber @ sadece bu hürriyeti tanı­makla kalmamış, onu teşvik de etmiştir. Pek çok defa, askerî meselelerde ve ziraatle ilgili konularda daha iyi bilenlerin görüşlerini ka­bul etmiştir. Hudeybiye Antlaşmasının aktini müteakip hoşnutsuz olan sahabenin verilen emirlere isteksiz davranması Ümmü Seleme validemizin Peygamber @'e verdiği fikirle gi­derilmişti. Bu anlaşma tarihde iz bırakmış ve meseleleri yumuşaklıkla halletmeye izin ver­miştir.

 

İyi Bir Komşu

 

Hz. Peygamber @ şüphesiz bütün yaratıklar için bir rahmet idi. Onun bu üstün şefkat ve rahmetinden herkes faydalanmıştır. Peygam­ber @ bizzat kendisi için; "Ben, âlemlere rah­met olarak gönderildim" buyurmuştur (İbni Asâkir). İbni Ömer'den rivayetle Peygamber @; "Ben Allah tarafından rahmet olarak gön­derildim, öyle ki (Allah'a itaat eden) bir mil­leti yükselteyim ve (Allah'ı inkâr eden) bir milleti alçaltayım." (İbni Kesir). O'nun rah­met ve dostluğu Öncelik ve ayrım gözetmek­sizin bütün yaratıklara şâmildi. Yardımına ve dostluğuna kimin ihtiyacı varsa, daha isteme­den O'ndan tam olarak nasibini alırdı. Hz. Muhammed @'in şefkat ve merhameti böyle­sine geniş ve kuşatıcıydı.

 

Fakir Ve Muhtaçlar

 

Hz. Peygamber @ fakirlerin ve muhtaçların gerçek dostu idi. Sözleri ve fiilleri ile ashabının dikkatini bu konuya çekmiştir. Fakirlere karşı çok düşünceli ve yardımcı idi; ashabının da öyle olmasını istemiştir. Kur'ân fakirlerin ve muhtaçların durumları ile ilgilenmeyi ve onlara ellerinden geldiğince yardım etmeyi mü'minler üzerine farz kılmıştır. Kefaret ka­bul edilen her küçük veya büyük günaha kar­şılık müslümanlardan fakirleri doyurmaları istenmiştir (2: 184).

Oruç tutamayan yaşlı kimselerin de fidye ola­rak fakirleri doyurmalarına izin verilmiştir; zihar işleyen kişiler de kefaret olarak 60 faki­ri doyurmak zorundadırlar (58: 4). Yeminden dönmenin* kefareti (5: 92) ve ihramda iken Allah'ın yasaklarını çiğneyerek av için hay­van öldürenin kefareti de (5: 98) fakirleri do­yurmaktır. İslâm'da yoksullara yardım etmek o kadar önemlidir ki, Hesap Gününde kâfirler için "onlar ne yoksulu doyurur ve ne de buna teşvik ederlerdi" denilerek "o kâfirlerin ce­henneme atılacakları" haber verilmektedir (69: 34; 74: 44; 89: 18). Yoksulun hakları ile ilgilenmemek Kur'ân'da kâfirlerin temel özel­liklerinden biri olarak tarif edilmektedir (107: 3).

Müslümanlara, miras paylaşılırken eğer fakir­ler orada bulunuyorsa onları da nasiplendir­meleri tavsiye edilmiştir (4: 8). Yine yoksul­lara karşı iyi ve cömert olmak Allah'a itaatkâr olmak, ana babaya, akraba ve yetimlere iyi davranmak emirlerinden sonra Müslümanla­rın yerine getirmek zorunda oldukları dördün­cü bir emirdir (4: 36). Farz olan zekattan (9: 60) ve savaş ganimetlerinden (8: 41) fakirlere de bir pay. vardır. Sadaka verirken fakirleri gözetmek Müslümanlann vazifesidir (2: 215). Fakirlere yapılan yardım toplumun zengin ke­siminin onlara karşı bir lûtfu değil, zenginlik­lerinden fakirlere giden mecburi bir hissedir (17: 26). Rum sûresinde yer alan âyette şöyle buyurulmaktadır: "...yoksula, yolcuya (zekat ve sadakadan) hakkını ver. Allah'ın yüzünü (rızasını) İsteyenler için bu, daha hayırlıdır ve onlar kurtuluşa erenlerdir." (30: 38). Yine Kur'ân'da mü'minlerin bir özelliği olarak fa­kiri yalnızca Allah rızası için doyurduklann-dan bahsedilmektedir (76:8). Kıtlık veya yok­luk dönemlerinde, mal azlığı ortaya çıktığın­da bu emirler daha da bağlayıcı hâle gelmek­tedir. Bu hâl karşısında mü'minler fakirleri doyurmak için servetlerinden daha çok harca-mahdırlar (90: 16).

Kur'ân, toplumun fakir üyelerine yardım ko­nusuna büyük önem vermiştir. Çünkü bu on­ların zenginler üzerindeki hakkıdır. Hz. Pey­gamber @ daima fakirlere ve muhtaçlara yar­dım eder, onlann ihtiyaçlarını karşılamak için elindeki herşeyi harcardı; öyle ki, kendisine ve ailesine bile yiyecek kalmazdı. Hz. Pey­gamber @'in ev halkının, fakirlere ve muh­taçlara verildiğinden dolayı yiyeceksiz ve aç kalması nadiren vâki olan bir olay değildi. Hz. Peygamber @, sefaletlerini hissettirme­mek için fakirlere büyük bir şefkat ve merha­metle yaklaşırdı.

Abdullah b. Amr el-Âs şöyle rivayet etmiştir: "Bir gün Mescid-i Nebevî'de otururken fakir muhacirler de bir başka köşede halka şeklinde oturuyorlardı. Bir müddet sonra Rasûlullah @ gelerek içlerine oturdu. Onu görünce ben de onlara dahil oldum. Rasûlullah @: 'Fakir mu­hacirlere müjdeler olsun. Onlar cennet bahçe­lerine zenginlerinden kırk yıl önce girecek­ler.' buyurdu. Bunları duyanların sevinçten parlayan yüzlerini görünce ben de onlardan biri veya onlarla olmayı arzuladım" (Buhari ve Müslim).

Peygamber @ "Allah'ım, beni yoksul olarak yaşat, yoksul olarak öldür ve yoksullarla haş-reyle" diye dua edince Hz. Aişe; "Niçin, ey Allah'ın Rasûlü?" diye sordu. O da; "Çünkü onlar cennete zenginlerden önce girecek" bu­yurdu. Peygamber @ daha sonra şöyle dedi: "Ey Aişe! Hiçbir zaman muhtaç birini kapın­dan boş çevirme. Verebileceğin yarım bir hurma dahi olsa. Aişe! Fakirleri sev, onları yakınma al ki, Allah da kıyamet gününde seni yakınına alsın." (Tirmizi, Beyhaki ve İbni Mâce).

Bir grup fukara Peygamber @'e gelerek dedi­ler ki: "(Ey Allah'ın Rasûlü!) Servetü sâmân sahihleri en yüksek dereceleri (kazanıp ve) naim-i mukim (devletine ermek fazilet ve sa­adetin)! alıp gittiler. (Hem) bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor, bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyorlar. (Hem de) onlann fazla malla-n var da onunla sadaka veriyorlar." Rasû­lullah @ buyurdu ki: "Size bir şey haber ve­reyim mi? Ki, onu yaptığınız takdirde hem (bu hususlarda) sizi geçmiş olanlara yetişesi-niz, hem de sizden sonraya kalanlardan hiç kimse size yetişemesin. Ve içlerinde bulundu­ğunuz cemaat içinde en hayırlı siz olasınız." Fukara, "söyle yâ Rasûlullah!" dediler. Pey­gamber @; "Her farz namazdan sonra 33 kere subhanallah diyerek teşbih, 33 kere elham­dülillah diyerek tahmid eder ve 33 kere Alla-hüekber diyerek tekbir edersiniz" buyurdu. Bir kaç gün sonra bu fakir sahabiler Peygam­ber @'e gelerek; "Ey Allah'ın Rasûlü! Zengin kardeşlerimiz de bu vazifeyi öğrendiler, bi­zim yaptığımızı yapmaya başladılar" dediler.

Bunun üzerine Rasûlullah @; "Bu dediğiniz Allah'ın bir fazl-u ihsanı ki dilediğine verir" buyurdu (Buhari ve Müslim).

Hz. Peygamber @ zekatın her kabile ve kasa­banın zenginlerinden toplanması ve bu belde­nin fakirlerine harcanması ile ilgili emirler vermiştir. Ashab bu emirlere sıkı sıkıya uy­muş ve hiçbir zaman bir beldenin zekatını di­ğer bir beldeye göndermemişlerdir (Ebu Davud).

Bir gün Hz. Ebû Bekir, fakir muhacirlerden Selmân ve Bilâl'i azarladı. Onlar bunu Rasûlullah @'e şikâyet ettiler. Peygamber @ Ebu Bekir'e: "Onları kırmadın değil mi?" di­ye sordu. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir gidip onlardan özür diledi. (Mİşkat). Medine yakın­larında fakir bir kadın yaşıyordu. Bu kadın hastalandı ve şifa burmasından hemen hemen ümit kesildi. Her an ölmesi bekleniyordu. Peygamber @, bu kadının cenaze namazını kendisinin kıldıracağını söyledi, Tevafuken hasta gece vefat etmişti ve gece defnedilmişti. Sabahleyin Peygamber @'e haber verilince: "Bana vefatım niçin bildirmediniz" ihtarında bulundu. "Gece karanlığında sizi rahatsız et­mek istemedik", diye cevap vermişlerdir. Bu­nun üzerine Peygamber @ kabrini ziyaret edip namaz kılmıştır (Buhari).

Ibni Cerir'in rivayetine göre; "Bir gün Rasûlullah @ İle beraber mescidde otururken bir kabile geldi. Hâlleri ve görünüşleri çok kötüydü. Üstlerinde yırtık pırtık bir paçavra ancak vardı, yan çıplak-yalın ayak bir deri bir kemik kalmış, kılıçlan boyunlarına asılmış sersefil bir vaziyetteydiler. Onları bu halde gören Rasûlullah @ çok müteessir oldu. Yü­zünün rengi kaçtı ve zihni altüst olarak içeri girdi. Sonra dışarı çıkarak Bilâl'e ezam oku­masını söyledi. Namazdan sonra halka hitab ederek bu kabileye yardım etmelerini istedi." (Müslim).

Hz. Peygamber @'e bir adam geldi ve birşey-ler dilendi. Peygamber @ o an elinde bir şeyi olmadığını, fakat onun için ödünç alıp adama vereceğini söyledi. Bunun üzerine Ömer Fa­ruk; "Allah, kullarına taşıyabileceklerinden ağır yük yüklemez" deyince Peygamber @ sükût etti. Orada oturan bir Ensârî; "Yâ Rasûlullah! Ona 'Rabbimiz Allah'tır, yoksul­luk korkusu yoktur', diye cevap ver" deyince Peygamber @ tebessüm etti, yüzünde saadet emareleri belirdi ve "evet, ben bununla emro-lundum" dedi (Tirmizi).

Bir keresinde Hz. Peygamber @ bir dilenci için yarım vesk buğday ödünç aldı. Alacaklı alacağını istemeye geldiğinde Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Ona bir vesk buğday veriniz; yarısı borcumuz için, diğer yansı ise iyi niyet ve cömertliğimizin bir işareti olarak."

Hz. Peygamber @'in elinin fakirlere ve muh­taçlara vermede esen bir rüzgâr gibi olduğu rivayet edilmiştir. Hiç kimse isteyip de eli boş dönmemiştir. Ne zaman muhtaç biri gelse yi­yecekte olduğu kadar giyecekte de onu kendi­sine üstün tutmuştur.

Kûfî hatla bezenmiş bir mezar taşı.

Ebû Hureyre'den rivayetle Rasûlullah @; "Yaşlılar ve fakirler için çalışan Allah yolun­da cihad etmiş gibidir" ve yine "namaza du­ran ve hiç yorulmak bilmeyen veya sürekli oruç tutan kişi gibidir" buyurmuştur (Buhari ve Müslim).

Ebu Hureyre'den rivayetle Rasûlullah @; "Dul kadınlarla miskinlerin işlerine koşanlar, Allah yolunda cihad etmiş gibi ecirlenirler. Bilemeden gece ibadet eden, iftar etmeden gündüzleri oruç tutan gibidir" buyurdu. (Bu­hari ve Müslim).

Yine Ebu Hureyre, Rasûlullah @'den şöyle nakleder: "Bir zamanlar bir ormanda bir bu­luttan 'falanca kişinin arazisini sula' sözünü işiten bir kişi vardı. Bulut hareket etti ve taş­lık bir arazi üzerine sularını boşalttı, öyle ki ırmaklar suyla doldu. Bulutu takip eden o zât bahçesinin başında duran ve akarsuyun yönü­nü çeviren başka birine rastladı. Onun ismini sordu ve buluttan duyduğu ismi cevap olarak aldı. Bahçenin sahibi o zâta niçin kendi ismi­ni araştırdığını sordu. O zât da cevap olarak 'senin bahçenin üzerine yağan şu buluttan sanki biri buluta gitmesini ve senin bahçeni sulamasını söylüyormuş gibi bir ses duydum. Rahmeti ve Nimeti için Allah'a nasıl şükredi­yorsun?' sualini yöneltti. Bahçe sahibi 'bah­çenin mahsulüne dikkat ederim. Onun üçte birini sadaka olarak fakirlere veririm, üçte bi­rini aileme harcarım, diğer üçte birini ise bah­çem için kullanırım.' Bir başka rivayette ise 'üçte birini fakirlere, dilencilere ve yolculara veririm' dedi." (Müslim).

Hz. Peygamber @'in "sadaka vermek herkese farzdır" buyurduğu rivayet edilmiştir. Halk verecek birşeyleri olmadığında ne yapacakla­rını sorunca Peygamber @ "ellerinizle kaza­nın, kendinizi faydalandırın ve sadaka verin" buyurdu. Halk "bu da mümkün değilse?" de­yince Peygamber @ "sıkıntı içindeki muhtaç­lara yardım edin" buyurdu (Müslim).

Muaz b. Cebel'den rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Size Cennetin padişahlarının kim olduğunu söyleyeyim mi? İnsanla­rın hiçbirisinin gözetmediği yırtık ve eski el­biseler giyen zayıflar ve yoksullar. Allah'a olan imanlarından ve ümitlerinden dolayı Al-lah'dan dilekte bulunurlarsa Allah dileklerini yerine getirir." (İbni Mâce).

Harise b. Vehâb'dan rivayetle Rasûlullah @; "Size cennet halkının fakirler ve çaresiz kim­seler olduğunu söyleyeyim mi?" buyurmuştur (İbni Mace).

Sehl, bir adam yanlarından geçerken Hz. Pey­gamber @'in ashabına "bu adam hakkında ne düşünüyorsunuz?" dediğini rivayet etmiştir. Ashab; "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu öyle bir adamdır ki, kiminle evlenmek istese o kişi müşerref olur; kime aracılık yapsa kabul olur; konuşması ilgiyle dinlenir" dedi. Bir süre sonra yanlarından bir başka adam geçti. Pey­gamber @ ashaba, "bu adam hakkında ne dü­şünüyorsunuz?" diye sordu. Onlar da; "Bu, fakir muhacirlerden biridir. Evlilik için teklif gönderse kimse kabul etmez; tezkiyesi dikka­te alınmaz; birşey söylemek istese dinlen­mez" dediler. Peygamber @: "Bütün dünya ilki gibi zenginlerle dolu olsa bile bu adam hepsinden daha iyidir" buyurdu, (İbn-i Mace)

Ebû Hureyre, Cafer b. Ebû Tâlib'in fakirleri sevdiğini ve onlarla beraber oturduğunu riva­yet etmiştir. Bu sebepten Hz. Peygamber @ ona "Ebû'l mesâkin (miskinlerin babası)" der­di (tbni Mace). Habbab, "Sabah akşam Rab'lerinin rızasını isteyerek, O'na yalvaran­ları kovma..." (6:52) ayet-i kerimesinin tefsi­ri ile ilgili şu rivayette bulunmuştur: "Bazı kabile reisleri (Akra' b. Habis Ternimî ve Ay­niye b. Hatan el-Fesarî) Hz. Peygamber @'i görmeye geldiklerinde Suheyb, Habbab, Bilâl, Ammar gibi diğer bazı yoksul müslü-manlar da Hz. Peygamber @ ile beraber otu­ruyorlardı. Bu kişileri gören kabile reisleri, Hz. Peygamber @'den böyle kişilerin yanında olmadığı bir başka vakit tayin etmesini söyle­diler. Böylelikle Arablar onların soylu oldu­ğunu anlayabileceklerdi. 'Sana Araplardan pekçok kafile geliyor. Eğer bu kafileler bizi kölelerle otururken görürlerse utanç y Onun İÇ*11 geldiğimizde onları geri çevir, biz gittikten sonra onları geri çağırabi­lirsin' dediler. Peygamber @ bunu duyunca 'Evet mümkündür' dedi. Bunun üzerine kabi­le reisleri 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bununla ilgili bir de yazı yazılırsa uygun olur' dediler. Pey­gamber @ kâğıt istedi ve Hz. Ali'ye bunu yazmasını söyledi." Habbab, Cebrail gelip yukarıdaki ayeti vahyettiğinde kendilerinin bir köşede sabırla oturmakta olduklarını da söylemiştir.

Daha sonra Allahu Teâlâ, Akra' ve Ayniye hakkında "Böylece biz onların kimini kimi ile denedik ki: 'Allah, aramızdan şunlara mı lûtfu lâyık gördü?' desinler. Allah şükreden-leri daha iyi bilen değil mi?" (6: 53) ve "(Ey Muhammed!) Âyetlerimize inananlar, sana geldikleri zaman: 'Size selâm olsun' de, Rabb'iniz, rahmeti kendi üzerine yazdı..." (6: 54). Habbab bu ayetler nazil olurken Hz. Pey­gamber @'e çok yakın oturduklarım, öyle ki, Peygamber @ 'in dizinin kendi dizine değdiği­ni söylemiştir. Peygamber @ onlarla beraber oturmaya devam etti ve gitmeye niyetlenince kalktı; onların ayağa kalkmalarını bekleme­den gitti. Daha sonra şu âyet geldi: "Nefsini, sabah akşam rızasını isteyerek Rab'lerine yal­varanlarla beraber tut..." (18: 28). Habbab, âyetin sonunda geçen furuten kelimesi ile bu iki kabile reisine işaret edildiğini söylemekte­dir. Allahu Teâlâ onlara şu âyetleriyle de değinmektedir: "Onlara şu iki adamı misâl ola­rak anlat..." (18: 32) ve "Onlara dünya haya­tının, tıpkı şöyle olduğunu anlat..." (18:45).

Habbab, bu olaydan sonra Peygamber @'in kendileri kımıldamadığı müddetçe birlikte oturduğunu, önce kendilerinin kalkarak Pey­gamber @'den ayrıldıklarını söylemiştir (İbni Mace).

Peygamber @ sık sık fakirlerle oturur ve on­larla meseleleri hakkında konuşurdu. Haki­katte, Islâmı en önce kabul edenlerin çoğu fa­kir ve muhtaç kimselerdi. Peygamber @ on­lara çok iyi davranmıştır. Bir gün Mekke'nin ileri gelenleriyle oturmuş, onları İslâm'a davet ediyorken fakir ve âmâ olan Abdullah b. Üm-mi Mektûm çıka geldi ve Rasûlullah @'e bir-şey sormak istedi. Mekkeli liderlere hararetle İslâm'ı anlatmaya dalmış olan Rasûlullah @, Ümmi Mektûm'un daha sonra gelerek mese­lesini arzedebileceğini, gerçekten âcil bir me­selesi olmadığını düşünerek onu ihmal etti. Bu olay üzerine Yüce Allah Abese sûresini vahyetti (Tirmizi):

"Surat astı ve döndü; kör geldi diye. Ne bilir­sin belki o arınacak? Yahut öğüt dinleyecek de öğüt, kendisine yarayacak. Kendisini zen­gin görüp tenezzül etmeye gelince; sen ona yöneliyorsun. Onun arınmamasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, (Allah'tan) kor­karak gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun. Hayır (olmaz böyle şey); o (öğüt, inen Kur'ân âyetleri), bir hatırlatmadır. Dileyen onu düşü­nüp alır." (80: 1-12).

Bundan sonra Peygamber @ fakirlere ve muhtaçlara daha çok önem verdi. Fakirler Peygamber @ ile beraber Kabe'de namaz kı­larlarken Mekke'nin ileri gelenleri onları ala­ya alır ve dış görünüşlerine bakıp "mü'minle-rin mümtazlarından olan, Allah'ın nimet ver­diği şu ve şu insanların geçmiş hayatına bir bakın" diyerek gülüp eğlenirlerdi. Bu ve ben­zeri tahkîr edici sözler Kureyş'in reisleri tara­fından sürekli sarfediliyordu. Rasûlullah @ bu sözlerin hiçbirini nazarı itibare almayarak fakir ve zayıf Müslümanlara olan yardım ve dostluğunu devam ettirmiştir.

Sa'd b. Ebû Vakkas mîzaç olarak biraz kibirli ve kendisini yoksullardan üstün gören biri idi. Rasûlullah @ ona; "Sahip olduğun maişet ve başarıyı fakirler(in çalışmasın)e .borçlusun." buyurdu (Müslim).

Ebû Hureyre'den rivayetle Rasûlullah @; "Yemeklerin en kötüsü, zenginlerin çağrılıp da fakirlerin unutulduğu velime (düğün ye­meğedir" buyurmuştur (Buhari ve Müslim). Ebu Derda'nm rivayetine göre Rasûlullah @: "Bana, aranızdaki fakirleri arayıp bulun; çün­kü siz ancak fakirleriniz sayesinde yardım gö­rür ve rızıklanırsınız" buyurdu (Ebû Davud).

İbni Ömer'den rivayetle Hz. Peygamber @: "Müslüman müslümanın kardeşidir... Bir müslüman, kardeşinin bir sıkıntısını giderirse Allah ahiret gününde onun bir sıkıntısını gi­derir" buyurmuştur (Buhari ve Müslim).

Enes'ten rivayetle Rasûlullah @; "Beni mem­nun etmek isteyen, ümmetimden birinin ihti­yacını karşılasın; beni memnun eden Allah'ı memnun etmiş olur; Allah'ı memnun eden de Allah tarafından Cennete dahil edilecektir" buyurmuştur. Rasûlullah @ yine şöyle buyur­muştur: "Darda kalana yardım eden için, Al­lah 73 kere mağfiret eder. Birini dünyadaki refahı için ayırır, 72'sini de, kıyamet gününde o kişinin derecesi kılar" (Beyhaki, Şuub-el İman).

Hz. Peygamber @'in fakirlere ve muhtaçlara karşı olan cömert ve iyi davranışlarına işaret eden pek çok hadis vardır. Fakirlerle ve ihti­yaçlarıyla her zaman ilgilenmiş, ashabına sözleri ve fiilleri ile fakirler ile ilgili ayrıntılı emirler bırakmıştır, insanların gözünde fakir­lerin konumunu yükseltmiş; fakirliğin ne bir günah ve ne de bir suç olduğunu önemle vur­gulamıştır. Hz. Peygamber @'e göre fakirlik sadece bazı kişilerin hayatlarını kazanamama-larından dolayıdır ve bunları gözetmek toplu­mun sorumlulukları içindedir. Durumu müsa­it olanların toplumun fakirlerinin ihtiyaçlarını gidermesi farzdır.

Yetimler ve dullar: Hz. Peygamber @ fakir­ler ve muhtaçlarla olduğu kadar yetimler ve dullarla da İlgilenmiştir. Gerçekte O, her za­yıf ve muhtaç insanın dostu olmuş ve onların rahatı için herşeyi yapmak istemiştir. Kur'ân ve Sünnette yetimlere ve dullara yardım ko­nusunda pekçok emir vardır. Yetimlere yar­dım etmek her müslümana farzdır. (4: 36) ve mü'minler "...yoksullar da (miras) tak-sim(in)de hazır bulunursa bir şeyler vererek onları da ondan nzıklandırmakla (gönüllerini hoş etmekle) ve onlara güzel söz söylemekle" (4:8) emrolunmuştur.

İnsanlara ölümlerinde, ailesi ve çocukları muhtaç kalacak diye korkmalan hatırlatılarak şu âyet nazil olmuştur: "Kendileri, geriye za­yıf çocuklar bıraktıkları takdirde (halleri nice olur) diye korkanlar, (öksüzlerin hakkına dokunmaktan çekinip) titresinler. Allah'tan korksunlar ve doğru söz söylesinler." (4: 9).

Yetimlerin dertleri daha ciddî ve âciliyet kes-bettiğinden zekattan ayrılan pay konusunda onlara fakir ve miskinlere nazaran öncelik ta­nınmıştır. Ganimetlerden de payları vardır (8: 41).

Müslümanlara, Allah yolunda infakta buluna­cakları zaman yetimler için de bir şeyler ayır­maları, çünkü onların (fakir) ana baba ve ak­rabadan sonra yardıma en lâyık oldukları dai­ma hatırlatılmıştır. Zengin olan kardeşlerinin yetimlere yardım etmesi, yetimlerin onlar üzerinde olan bir hakkıdır ve yetimlere yapı­lan yardımlar asla bir lütuf değildir. Bu se­beple müslümanlar yetimlere haklarını verme ve bu konuda ihmalkâr davranmamakla yolunmuşlardır. Yetimlerin doyurulmasına valnızca Allah rızası için yardım etmek ve hiçbir dünyevî menfaat ya da nam gözetme­mek muttaki müslümanlann görevidir (76: 8-û) Kur'ân'da yetimleri itip-kakan ve onlara güçlüklerinde yardım etmeyenler şiddetle ye-rjlmiştir (107: 2). Fazilet ve iyilik yolunun zorluklarla dolu olduğu da bir hakikattir; bu yola ulaşmak için maddî olduğu kadar şahsî fedakârlıklarda da bulunulmalıdır: "Ona iki tepe (iki hedef: hayır ve şer yolunu) göster­dik. Fakat o (hedefe varmak, yapılan iyilikle­re şükretmek için) sarp yokuşu geçemedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bile­ceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çöz­mek, yahut doyurmaktır: açlık gününde, akra­ba olan yetimi, yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu." (90:10-16).

Hz. Peygamber @'in, yetimlere yardımın ne kadar elzem olduğunu belirten pek çok hadîsi vardır. Sehl b. Sa'd, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Yetimin işle­rini deruhde eden kimse ile cennette (şehadet parmağıyla orta parmağını işaret ederek) şöy­lece beraber bulunacağız." (Buhari). Ebu Hu-reyre'nin rivayetine göre Rasûlullah @: "Kim, dul kadınların veya fakirlerin işine ko­şar, gayret ederse, Allah yolunda cihad etmiş gibi ecir alır" buyurmuştur.

Yine Ebû Hureyre'nin bir rivayetinde Rasû­lullah @; "Müslümanlann evleri arasında en iyi ev, içinde iyi davramlan bir yetim olanı­dır, müslümanların evleri arasında en kötü ev ise içinde kötü davramlan bir yetim olanıdır" buyurmuştur (İbni Mace).

Ebû Ümâme'nin rivayetine göre Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: "Kim Allah rızası için bir yetimin başım okşarsa, elinin değdiği her saç için sevap alacaktır" dedikten sonra elinin iki parmağını birleştirerek; "Ve kim ve-sayetindeki kız veya erkek yetim çocuğa iyi davranırsa, o ve ben bu iki parmak gibi cen­nette beraber olacağız" (Ahmed ve Tirmizi).

Ibni Abbas'tan rivayetle Peygamber @; "Eğer bir kişi bir yetimin yiyeceğini ve İçeceğini te­min ederse, affedilmeyecek bir günah işleme­dikçe Allah ona cenneti vâcib kılar. Ve eğer bir kişi üç tane kızı veya kızkardeşe bakar, onları terbiye eder ve Allah onları fazlından zengin edene kadar onlara iyi davranırsa Al­lah ona cenneti vâcib kılar" buyurmuştur. Ebû Hureyre'nin rivayetine göre birisi Pey­gamber @'e katı kalpli olarak şikâyet edildi­ğinde: "Yetimlerin başım okşayın ve fakirleri doyurun" buyurdu (Müsned-i Ahmed).

Çocuklar: Hz. Peygamber @ bütün çocukları çok severdi ve yolu üzerinde ne zaman bir ço­cuğa veya çocuklara rastlasa onlarla konuşur ve onları dizine alırdı. Bir seferden dönerken yolda çocuklarla karşılaşırsa bineğinden aşağı iner, onları öper ve bineğiyle gezdirirdi. Ço­cuklarla karşılaştığında selâmı önce o verirdi (Ebu Davud). Bundan dolayı bütün çocuklar onu çok sever, geldiğini görünce muhabbet ve iştiyakla O'na doğru koşarlardı. O çocukla­rın sâdık bir dostu idi. Hz, Aişe'den şöyle de­diği rivayet olunmuştur: "Bir kere Peygamber @'e bedevî bir Arap gelip; 'Ya Rasûlullah! Siz çocuklarınızı Öper (sever) misiniz? Biz çocuklarımızı öpüp okşamayız' demişti. Rasûlü Ekrem: 'Allah senin gönlünderı mer­hamet ve şefkati çekip çıkarmıştır, ben ne ya­pabilirim?1 diye cevap verdi." (Buhari).

Bir gün Hâlid b. Said küçük kızıyla beraber Hz. Peygamber @'in yanına geldi. Kızı kırmı­zı bir elbise giymişti. Hz. Peygamber ona "Sene" dedi. Hesne Habeşistan'da doğmuştu. Habeş dilinde "Sene", "Hesne" demekti. Kü­çük kız Hz. Peygamber'in sırtında bulunan nübüvvet mührüyle oynamaya başladı. Hâlid, kızını azarlayınca Peygamber @ onu sustura­rak çocuğun oynamasına müsaade etti (Buha­ri).

Bir salıabi çocukluğunda Ensâr'ın bahçelerine giderek hurma ağaçlarını taşladığını ve hur­malarını yediğini rivayet etmiştir. Peygamber @'e getirildiğinde "niye taş atıyorsun?" diye soruldu. Çocuk "hurma yemek için" dedi. Da­ha sonra Rasûlullah @; "toprağa düşen hur­maları ye ve taş atma" buyurarak çocuğun ba­şını okşadı ve ona duada bulundu (Ebu Da-vud).

Hz. Peygamber @, çocuklanna karşı müşfik ve onlara düşkün olan kadınları takdir etmek suretiyle kadınları şefkatli olmaya teşvik et­miştir. Bir seferinde iki çocuğundan birini sır­tına' almış, diğerini de elinden tutmuş olduğu halde huzuruna gelen bir kadına, diğer bir se­ferinde de Hz. Aişe'nin ikram ettiği üç hurma­dan ikisini beraberindeki iki çocuğuna birer tane verip üçüncüsünü kendine ayırdığı halde az sonra üçüncüyü de çocuklanna yarımşar veren kadına bu şefkatinden dolayı takdîr ve senalarda bulunmuştur (İbni Mâce).

Rasûlullah @: "Allah'ın kendisine çocuk sev­gisini takdir ettiği kimse farzlarını yerine ge­tirirse cehennemden uzak kain"" buyurmuştur. (Buhari)

Çocuk ağlaması duyduğunda namazı kısa kıl­dırmak Peygamber <§>'in mutad bir davranışı idi (Buhari)

O'nun sevgi ve şefkati sadece mü'minlerin çocuklanna mahsus değildi. Müşriklerin ço-cuklan da dahil bütün çocuklara karşı aynı duyguyu taşırdı. Bir savaşta, savaşan kuvvet­ler arasında bulunan çocuklar da öldürülmüş­tü. Olayı öğrendiğinde Rasûlullah @ çok ke­derlenmiş ve üzülmüştü. Birisi "Ey Allah'ın Rasûlü, onlar müşriklerin çocuklanydı" de­yince O; "Çocuklar müşriklerin de olsa siz­den iyidirler. Sakın çocukları Öldürmeyin! Sa­kın çocukları öldürmeyin! Her kişi İslâm fıt­ratı üzerine doğar" buyurdu (Müsned-i Ahmed).

Mevsimin ilk meyvesi veya başka bir mahsûl getirildiğinde bunu topluluğun en küçüğüne vermek onun sünnetiydi (Mucemu's-Sağir). Hz. Peygamber @ çocuklarla ne zaman karşı-laşsa onlan Öper ve severdi. Bir keresinde torunlarından birini öperken Peygamber @'i gören Akra' b. Habis bunu garip karşılayarak; "Benim on çocuğum var, hiçbirini de Öpme­dim" dedi. Hz. Peygamber @ ona şu cevabı verir: "Şefkatli olmayana merhamet edil­mez." (Buhari, Tirmizî, Ebû Davud).

Hicret esnasında Hz. Peygamber @ Medi­ne'ye girerken Ensâr'ın küçük kızlan evlerin­den dışarıya çıkarak neşeyle şarkılar söylü­yorlardı. Önlerinden geçerken Peygamber @; "Küçük kızlar, beni seviyor musunuz?" diye sordu. Hepsi birden "Evet, ey Allah'ın Rasûlü!" dediler. O da; "Ben de sizi seviyo­rum" buyurdu.

Hz. Aişe genç yaşta evlenmişti, daha evlen­meden az bir zaman önce mahallesindeki kız­larla oyun oynardı. Hz. Peygamber @ evleri­ne geldiğinde kızlar O'ndan çekinerek köşele­re, oraya buraya saklanırlardı. Hz. Peygamber @ onlan rahatlatır, oyunlanna devam etmele­rini söylerdi (Ebu Davud). Hayatı boyunca gösterdiği davranışlar Hz. Peygamber @'in çocuklara olan sevgi ve şefkatinin pekçok mi­salleri ile doludur. O çocuklara karşı çok müşfik ve merhametli idi. Ashabına sık sık çocuklara karşı merhametli olmalarını tavsiye ederdi. Şöyle buyurmuştur: "Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize hürmet göstermeyen bizden değildir" (Tirmizi, Ebû Davud).

Enes, çocuklara karşı Rasûlullah @'den daha müşfik davranan kimse görmediğini söyle­miştir. (Müslim). Yine Enes, kendisi henüz bir çocukken Rasûlullah @'in onlara geldiğini ve kendisine selâm verdiğini rivayet etmiştir (İbni Mace).

Hz. Peygamber @ çocuklara sevgisini izhar­da, durumu icabı onları bineğine de almıştır. Hadis ve Sünnet kitaplarında, Hz. Peygamber @'in çocuk sevgisini ve çocuklara olan alâkasını gösteren yukarıdakilere benzer daha pekçok olay rivayet edilmiştir.

Köleler: Hz. Peygamber @ kölelerin ve diğer mazlum insanların en büyük dostu ve yardım­cısı idi. Onları bulundukları menfî konumdan kurtarıp toplumda daha iyi bir yere ulaştırmak için çok gayret gösterdi. Zamanında pek çok köle ve cariye hürriyetlerine kavuştular. O kölelerin haklarının en büyük savunucusu idi. Dinî vazifelerin yerine getirilmesi gibi konu­larda hataların kefareti olarak köle âzad edil­mesi şartını getirmiştir. Bu, kefareti ödeme­nin ilk ve öncelikli yolu idi, fakat eğer kişi fa­kir ve bunu karşılayamayacak durumda ise ancak o zaman başka kefaret yollarını kullan­masına izin verilirdi. Meselâ, bir mü'minin kazaen öldürülmesi durumunda suçlu, bir kö­leyi hürriyetine kavuşturması ve diyet ödeme­si karşılığında salıverilir (4: 92). Kişinin, işle­diğinde fakirleri doyurmakla ya da köle âzad etmekle emrolunduğu daha başka dinî ve ahlâkî vecibelere ilişkin hatalar da vardır (5: 92).

Ayrıca Müslümanlar gerçek takvaya (birr) ulaşmak için kazançlarını hayır yolunda infak etmek ve köle âzad etmek gibi müşahhas iyi­likler yapmakla emrolunmuşiardır (2: 177).

Köleleri âzad etmek ve dünyanın değişen şartlarının kurbanı olan bu ve benzer insanla­rın durumlarını düzeltmek için zekat müesse­sesi de vardır (9: 60). Servetini fakirleri do­yurmak ve köleleri âzad etmek için harcaması kişinin nefsine zor gelir. Kur'ân'da, hayatın bu katı gerçeğine, Müslümanların dikkati çok çarpıcı ve dramatik bir şekilde çekilmiştir: "Ona iki tepe (İki hedef: hayır ve şer yolunu) gösterdik. Fakat o (hedefe varmak, yapılan iyiliklere şükretmek için) sarp yokuşu geçe­medi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bİr boynu (kölelik zincirinden) çözmek, yahut doyurmaktır: açlık gününde, akraba olan yetimi, yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu." (90:10-16).

Rasûlullah @ ashabına köleleri için; "Onlar sizin kardeşlerinizdir, yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin" buyurmuştur. Kölele­rin kendilerine "köle" denmesinden utandık­larını bildiği için ashabına "kölem" veya cariyem" yerine "oğlum" veya "kızım" diye hitap etmelerini tavsiye ederdi. Her zaman kölelere karşı şefkatli olan Rasûlullah @'in vefatından önceki son vasiyeti; "Köleler hu­susunda Allah'tan korkun" olmuştu.

Bu paragrafta, Hz. Peygamber @'in, insanlı­ğın dikkatini bu talihsiz kölelik olayına çek­mesi izah edilmiştir. İnsan haysiyeti ve şerefi kölelik yoluyla alçaltılmışti; kadınlar ve erkekler hayvanlar gibi hatta daha da beter bir şekilde zincire vurulmaktaydı. Bu sebeple Hz. Peygamber @ her fırsatta köleleri âzad etme olayına büyük önem vermiştir.

Hürriyet akdi (mukâtebe): Bu yönde Hz. Peygamber @ ilk olarak "hürriyet akdi" kav­ramını ortaya koymuştur. Bu akde göre köle, efendisine belli bir zaman dilimi içerisinde belli bir miktar parayı ödemeyi ve yahut ön­ceden belirlenmiş bir iş veya hizmeti yapmayı taahhüt etmekte ve bundan sonra sahibi tara­fından serbest bırakılmaktadır. Böyle bir du­rumda Şeriatın emri kölenin mııkâtib yapıl­masıdır. İslâm âlimleri genellikle bu emri tav­siye edilebilir ve arzu edilir bir emir olarak kabul etmişlerse de Ömer, İbni Sîrin ve Da-vud bunu mecburi bir emir olarak telakki et­mişlerdir. Onlar, böyle bir köleyi mukâtib yapmaya efendisinin mecbur olduğu görüşün­dedirler. Bu emrin durumu göstermektedir ki burada kölenin efendisinin konumu, bağımsız bir sahip gibi değil, daha çok anlaşmanın ta­raflarından biri olarak tebarüz etmektedir. Ar­zu edilen şey bu meseleyi kölenin ve efendi­sinin kendi aralarında halletmeleridir; şayet bir anlaşmazlık başgösterirse bu, toplumun sorumlu kişilerince giderilir. Ve en son çare olarak İse mesele mahkemeye götürülebilir.

Kur'ân'da bundan şu ifadelerle bahsedilmek­tedir: "...Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden, mukâtebe (akdi) yapmak iste­yenler (çalışıp belli bir para ödemek karşılı­ğında hürriyetlerini kazanmak isteyenlerde -eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz-mükâtebe yapın. Ve Allah'ın, size verdiği ma­lından onlara da verin..." (24:33).

Buradaki iyilik kelimesi üç şeyi îma etmekte­dir: (a) Kölenin hürriyet bedelini çalışarak ka­zanmaya muktedir olması. Hz. Peygamber @, "mukâtebeyi, kölenin gereken miktar parayı kazanabileceğinden emin olunca yapın; onun gidip insanlardan buna sebep dilenmesine izin vermeyin" buyurmuştur (İbni Kesir), (b) Kölenin anlaşma şartlarını yerine getirmesi için namuslu, dürüst ve güvenilir olması ve kazanç için eline geçen fırsatları en iyi şekil­de değerlendirerek kazançlarını israf etmeme­si gerekmektedir, (c) Kölenin sahibi, kölede gayri ahlâkî eğilimler olmadığına ve İslâm'a veya Müslümanlara karşı düşmanca hisler beslemediğine, ayrıca onun serbestliğinin Müslüman toplumun menfaatlerine zarar ge­tirmeyeceğine emin olmalıdır. Diğer bir ifa­deyle, köle, Müslüman toplumun sâdık ve mü'min bir mensubu olduğunu ispatlamalıdır. Bu tedbirlerin özellikle köle yapılan savaş esirleri söz konusu olduğunda muhakkak sü­rekli olduğu belirtilmelidir. (The Meaning of the Qur'an, c. VIII, sh. 143-144).

Burada şu hususu belirtelim; âyetteki "iyilik" şartı hiçbir şekilde dürüst ve muktedir bir kö­lenin hürriyetini engellemek için kullanıla­maz, çünkü kölenin muktedir olup olmama­sıyla ilgili en son kararı mahkeme verir. Ayrı­ca Kur'ân'da Müslümanlar böyle kişilerin hürriyetlerini kazanmasına yardım etmeye teşvik edilmişlerdir. Böyle kölelere beytü'l-mal'dan da yardım edilmesi mümkündür. Ayetin son kısmındaki "Ve Allah'ın, size ver­diği malından onlara da verin" ifadesi köle sahiplerine, Müslümanlara ve İslâm devletine yöneltilmektedir. Bu âyette, ilk olarak köle­nin sahibinden, bedelin bir kısmını affetmesi istenmektedir. Ashabın, bedelin büyük kısmı­nı kölelerine bağışladıklarını doğrulayan pek çok hadîs vardır. Hz. Ali bedelin dörtte birini bağışlar ve başkalarını da aynı şeyi yapmaya teşvik ederdi. (İbni Cerir).

İkinci olarak, Müslümanlardan, yardım iste­yen bu durumdaki kölelere yardım yapılması istenmektedir. Zekat verilecek yerlerden biri de âzad edilecek köleyedir (9:60). Bir hadîse göre, bir bedevi Hz. Peygamber @'e geldi ve cennette bir yere sahip olabilmesi için ne yap­ması gerektiğini sordu. Peygamber @; "en önemli şeyi en kısa şekilde sordun. Köle âzad etmelisin ve onların hürriyetlerine kavuşma­larına yardım etmelisin" buyurdu (Beyhaki). Ve üçüncü olarak; İslam devletinin, zekat ge­lirlerinden bir bölümünü kölelerin âzad edilmesi yolunda harcaması istenmektedir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI, sh. 144).

İnsanları teşvik etmek ve işin derecesini belir­lemek için Hz. Peygamber @ 63, Hz. Aişe 67, Abbas 70, Hâkim b. Hizam 100, tbni Ömer 1000, Zu'1-Kela Himyerî 8000 ve Ab-durrahman b. Avf 30.000 köle âzad ettiler. Aralarında Hz. Ebu Bekr ve Hz. Osman'ın da bulunduğu diğer sahabeler de pekçok köle âzad ettiler. İnsanlar, Allah'ın rızasını kazan­mak için sadece kölelerini âzad etmekle kal­madılar, ayrıca başkalarından köle satın alıp onları da âzad ettiler. Mukâtebe hakkı cariyeler için de söz konusu idi.

Hz. Peygamber @'in köle âzad etmeye teş­vikleri ve hürriyetlerini kazanmaları için kö-lelelere verdiği maddî desteklerini gösteren pek çok hadîs vardır. Ebû Hureyre'den riva­yetle Peygamber @: "Her kim kölesinden hissesini âzad etse, o kimseye kendi malından (vererek) köleyi (tamamen, diğer ortakların­dan da) halâs etmesi vâcib olur. Şayet köle sahibinin malı yoksa kölenin kıymeti takdir olunur. Sonra köle (diğer ortağın hakkı için) meşakkatsiz çalıştırılır" (Buhari). Yine Ebû Hureyre'den rivayetle Hz. Peygamber @: "Bir oğul babasım esir bulup da, satın alıp azad etmedikçe ona karşı borcunu ödeyemez" buyurmuştur (Müslim).

Hz. Peygamber @: "Eğer bir kişi mahremi olan bir yakınının sahibi olursa bu kişi hür olur" buyurmuştur. (Tirmizi, Ebu Davud ve İbni Mace). İbni Abbas'tan rivayetle Peygam­ber (§>: "Bir kişinin cariyesi ona çocuk doğu­rursa, o kişinin ölümünde o câriye âzad olur" buyurmuştur (Darimi). Abdû'l-Melik baba­sından rivayetle şu hadisi nakletmiştir: Ada­mın biri bir köle üzerindeki hissesini bağışla­dı. Durum Peygamber @'e arzedildiğinde O; "Allah'ın ortağı yoktur" buyurdu ve kölenin âzad edilmesine karar verdi (Ebu Davud). Se-fine'den rivayetle: Ümmü Seleme'nin cariyesi idim. O bana, "seni serbest bırakırım, fakat yaşadığın müddetçe Allah'ın Rasûlüne hizmet etmen şartını koşarım" dedi. Ben de, "sen şart koşmasan dahi ben yaşadıkça Allah'ın Rasûlü'nden ayrılmam" dedim (Ebu Davud ve İbni Mace).

Hz. Peygamber @, "hürriyetini kazanmak için bir anlaşma yapan köle, anlaşılan bedelin ödenmedik bir dirhemi kaldıkça köledir" bu­yurmuştur (Ebu Davud). Ümmü Seleme'den rivayetle Peygamber @; "Siz kadınlardan bi­rinin bir kölesi âzad olmak için mukâtabe ya­pıp bedelinin tamamını ödeyebilecek durum­da ise, o kadın kendini ondan gizlemelidir" buyurmuştur (Tirmizi, Ebu Davud ve İbni Mace). İbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Mükâtib, bir hadde uğrar veya mirasa vâris olursa âzad edildiği kadarına vâris olur." (Ebu Davud ve Tirmizi). Tirmizî'deki diğer bir şekle göre ise bir mukâtibin diyeti vârislerine hür bir ada-mınki kadar ödenir, henüz borçlu bulunduğu sahibine ise köle diyeti ödenir.

Abdurrahman b. Amr el-Ensârî, annesinin bir köleyi azad etmeye niyetlendiğini, bu işi sa­baha ertelediğini, ancak o sabah öldüğünü nakletmiştir. Bunun Üzerine Amr el-Ensârî, Hz. Peygamber @'e köleyi annesi nâmına âzad ederse, annesinin bundan ecir kazanıp kazanmayacağını sorduğunda, Peygamber <5> kazanacağını söyledi (Mâlik). Abdurrahman b. Ebu Bekr Öldüğünde, kız kardeşi Aişe Köle âzad etmek Allah'ı hoşnut edecek ve Cennette yer kazandıracak bir ameldir. Ebû Zerri'l-Gıfârî'den şöyle dediği rivayet edil­miştir: Bir kere Rasûlullah @'e "Ya Rasûlullah! Hangi ibadet efdaldir?" diye sor­dum. O, "Allah'a iman ve Allah yolunda ci-had" buyurdu. (Yine) ben "Hangi esir veya köle (yi âzadlamak) efdaldir?" diye sordum. Rasûlullah @: "Kıymeti yüksek ve sahibi ya­nında rağbeti çok olan" buyurdu (Buhari ve Müslim).

Berâ b. Azib'den rivayetle, bir bedevi Hz. Peygamber @'e gelerek "beni cennete götüre­cek bir amel söyle" demiştir. Hz. Peygamber @ "çok büyük bir şeyi bir kaç kelimeyle sor­dun. Köle azad et ve köle azad ettir" buyur­muştur. Adam ikisinin aynı şey olup olmadığ-nı sorduğunda Hz. Peygamber @ "hayır, bir adamı azad etmen, işi bizzat kendinin yapma­sıdır, azad ettirmek ise onun bedeline katkıda bulunmaktır" buyurmuştur (Beyhaki).

Amr b. Abse'den rivayetle Hz. Peygamber @; "Kİm içinde Allah'ın anılacağı bir mescid bi­na ederse, onun için cennette bir köşk bina edilecek ve kim bir MüslÜmam (köle) âzad ederse bu, cehennemden kurtulması için fidye olacaktır" buyurmuştur, (Şerhü's-Sünne).

Vasile b. Eskâ (belki kazaen) bir cinayet işle­yerek (cehennemi) hak eden bir arkadaşları için Allah'ın RasûlÜ'ne gittiklerini ve O'nun "eğer arkadaşınız nâmına bir köle bağışlarsa­nız, Allah onun her bîr uzvunu diğerinin her bir uzvuna karşılık cehennemden âzad ede­cektir" buyurduğunu nakletmiştir (Ebu Davud ve Nesei). Hz. Peygamber @: "En güzel sa­daka, bir kölenin âzad edilmesine vesile ol­maktır" buyurmuştur (Beyhaki).

Yedi kardeşin hizmetini gören bir hizmetçi vardı. Bunlardan biri hizmetçiyi tokatladı. Rasûlullah (2> bunu öğrenince "onu âzâd edin" buyurdu. Onlar, "bizim ondan başka hizmetçimiz yoktur" dediler. Rasûlullah @: "Hi/metçi onlara ihtiyaçları bitene kadar hizmet etsin. İhtiyaçları kalmayınca da onu âzad etsinler" buyurdu (Ebu Davud).

Bir adamın sürekli haklarında şikâyetçi oldu­ğu iki kölesi vardı. Onları döver, eziyet eder lâkin köleler bildikleri yoldan dönmezlerdi. Adam Rasûlullah @'e geldi, kölelerim şikâyet ederek bu derdin çaresini sordu. Rasûlullah @; "Eğer verdiğin ceza suçlarına eşitse mese­le yok, aksi takdirde Allah seni onlara verdi­ğin fazla ceza miktarınca cezalandırır" buyur­du. Bunu duyan adam üzüntüsünden ağlama­ya başladı. Rasûlullah @, Kur'ân'dan "Kıya­met günü doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz" (21: 47) âyetini okudu. Bunun üzerine adam "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben onları kendimden ayırsam daha iyi ederim. Şâhidimsin, onlan âzad ettim" de­di. (Siret'ün-Nebi, c. U, sh. 383-86)

İnsanlar kölelerini evlendirirlerdi. Fakat iste­dikleri zaman da zorla ayırırlardı. Adamın bi­ri kölesini cariyesi ile evlendirmişti. Sonra da onları ayırmak istedi. Köle bu durumu mes-cidde vaaz eden Rasûlullah @'e şikâyet etti. Rasûlullah @ orada bulunanlara hitaben; "İn­sanlar neden köleleri önce evlendirir, sonra da ayırırlar? Evlenme ve boşanma hakkı sa­dece kan-kocaya aittir" buyurdu (İbni Mace)

Ebû Hureyre'den rivayetle Hz. Peygamber @; "Kim bir köleyi masum olduğu halde zina ile suçlarsa Allah ona kıyamet gününde haddini uygulayacaktır, çünkü yalan yere suçlama o günahı işlemek gibidir" buyurmuştur (Tirmizi).

Kölelere karşı olan müşfik davranışlarından dolayı pek çok müşriğin kölesi kaçarak Pey­gamber @'e geliyor ve O da onlan âzad edi­yordu (Ebu Davud). Savaş ganimetleri payla­şıldığında köleler de haklarım alırlardı. Yeni azad edilmiş kölelerin herhangi bir gelir kay­nağı olmadığı için, her yeni zekat veya gani­met alındığında Hz. Peygamber @ onlardan ilk payı azadlı kölelere verirdi.

Hz. Peygamber @; "Kişi, cariyesini siizel bir surette terbiye ve güzel bir şekilde talimine ihtimam eder, sonra da onu âzadlayarak nikâh edip evlenirse, o kimseye iki ecir vardır" bu­yurmuştur (Buhari).

Hz. Peygamber @ kendisi de Cüveyriye ve Safiye'yi âzad etmiş ve sonra onlarla evlen­miştir. Ebu Bekir Sıddık'dan rivayetle Pey­gamber @: "Kötü huylu insan cennete gire­mez" buyurdu. Sahabe: "Ey Allah'ın Rasûlü! Sen bize bu ümmetin çoğunluğunun köle ve yetimler olduğunu söylemedin mi?" diye sor­duklarında Peygamber @; "Onları kendi ço­cuklarınız gibi gözetin, yediğinizden yedirin" buyurdu. Daha sonra; "Ey Allah'ın Rasûlü! Bize faydalı olacak bir ibadet söyle" dediler. O da: "Eğer cihad için bir at besler ve onun üzerinde cihada giderseniz, bu size yeter. Yi­ne köleniz (eğer onu âzad ederseniz cennete girmeniz için) size yeter ve eğer o (devamlı) namaz kılıyorsa (müslamansa) o halde sizin kardeşinizdir. (Herkesten daha fazla azad edilmeye lâyıktır)" buyurmuştur (îbni Mace). Peygamber @ Veda Haccında da müslüman-lann her halükârda yerine getirmekle yüküm­lü oldukları köle haklarından bahsetmiştir (Müslim).

Ebu Hureyre'den rivayetle Peygamber @: "Köle ve cariyelerinize (toplumun) âdetlere göre yedirin ve giydirin, güçlerinin üzerinde iş yüklemeyin" buyurmuştur (Mâlik). Yine Peygamber @'in yaşı küçük kölelere iş veril­memesini buyurduğu nakledilmişitir (Mâlik). Selmâ binti Muâkil, amcasının onu Hubab b. Ömer'e sattığını ve sonra kendisinin Abdur-rahman b. Hubab'ı doğurduğunu söylemiş\ir. Hubab öldü. Hanımı Selmâ'nın borçlarına karşılık satılmasını vasiyet etmişti. Selmâ bu­nu duyunca Rasûlullah @'e giderek meseleyi anlattı. Rasûlullah @; "Hubab'ın mirasçısı kimdir?" diye sordu. Kardeşi Ebû'l-Yesar b. Umre olduğunu söylediler. Bunun üzerine Rasûlullah @, Ebû'l-Yesar'a, Selmâ'yı âzad etmesi haberini gönderdi. Selmâ bu haber üzerine s alı verildiğini ve Hz. Peygamber @'in, kendi yerine onlara bir câriye verdiğini söyledi (Ebu Davud). Hz. Ali; "Allah Rasûlü bana, kardeş olan iki genç köle verdi. Onlar­dan birini sattığımda bana 'genç kölene ne ol­du ya Ali?' diye sordu. Sattığımı söylediğim­de, 'onu geri al, onu geri al' buyurdu" demiş­tir. (Tirmizi ve İbn-i Mace). Yine Hz. Ali bir cariyeyi çocuğundan ayırdığını, fakat Hz. Peygamber @ kendisine bunu yasaklayınca anlaşmayı iptal ettiğini rivayet etmiştir (Ebu Davud).

İmam ve fâkihlerin çoğunluğu ümmul-ve-led'm, sahibinin ölümünden sonra serbest kalması gerektiği fikrindedirler. O sahibine çocuk doğurmuş bir câriye idi. Ne satılabilir, ve verilebilir ne de miras olarak birine,bırakı­labilir; bu yüzden de âzad edilmesi gerekir. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Hangi müslüman kimse müslüman bir köleyi âzad ederse, Allah onun kemiklerinden her bir ke­miğini âzad ettiği kişinin kemikleri karşılığın­da ateşten koruyacaktır. Hangi müslüman ka­dın müslüman cariyeyi âzad ederse, Allah kı­yamet günü âzad ettiği cariyenin her bir ke­miğine karşılık onun bir kemiğini ateşten âzad edecektir" (Ebu Davud).

Hz. Peygamber @: "Her kim bir köle âzad ederse bu, âzad edenin cehennemden kurtul­masına vesile olacaktır" buyurmuştur. Pey­gamber @'e esirler getirildiğinde, aynlmalarından hoşlanmadığı için aileleri beraberce köle olarak dağıttığı nakledilmiştir (İbni Ma-ce).

Kısaca, Hz. Peygamber @ kölelerine şefkat ve merhametle davrandı ve ashabına da Öyle davranmalarını öğütledi. Kendi kölelerini ge­nellikle salıvermiş ve ashabına da kendi köle­lerini azad etmelerini ve başka kölelere hürriyetlerini kazanmaları İçin yardım etmelerini emretmiştir. Peygamber @, ashabına köleleri salıvermeye durumları müsait değilse, o za­man onlara kardeşleri gibi davranmalarını, yediklerinden yedirmelerini, giydiklerinden giydirmelerini tavsiye etmiştir. Gerçekte Hz. Muhammed @ kölelerin hürriyetlerini kazan­maları ya da köle iken durumlarının düzeltil­mesi hususunda en ileri düzenlemeleri yap­mıştır. Köleler hiç bir ayrıma tâbi tutulmadan kardeş ve evin bir ferdi olarak kabul edildiler. Ailenin diğer fertleriyle birlikte yaşadılar, ha­reket ettiler ve çalıştılar; onlarla aynı yiyeceği yediler, benzeri giysileri giydiler. Pek çok kez sahibi öldüğünde, kölenin, evin kızıyla evlen­diği ve sahibine vâris olduğu vâkidir. Hint sultanlıklarında, bir kölenin sultanın kızıyla evlenip sultanın ölümünden sonra tahta geçişi tarihî bir hakikattir. Bundan dolayıdır ki hanedanlıkları 'köle hanedanı' diye bilinmek­tedir.

Hizmetçiler: Hz. Peygamber @'in hizmetçi­lerine karşı olan davranışları onun kemâlâ-tının bir başka veçhesidır ve gelecek nesiller için daima mümtaz bir numune olarak kala­caktır. O hizmetçilerine büyük bir şefkat ve nezaketle davrandı; işlerini ihmal ettiklerinde bir kere bile kızmadı, eziyet etmedi ve payla­madı.

Enes, Hz. Peygamber @'in, sabah namazını kıldığında Medine'deki hizmetçilerin su dolu kaplan getirdiklerini ve Peygamber @'in elini bu kaplara daldırdığını rivayet eder. Hizmet­çiler genellikle kaplan sabahın soğuğunda getirirler ve Rasûlullah da elini bunlara ba­tırırdı. (Müslim). Enes'den; "Medinelilere ait bir cariyenin, Rasûlullah'] kolundan tutarak onu istediği yerlere götürdüğü" rivayet edil­miştir (Buhari).

Yine Enes'ten rivayetle aklı dengesi yerinde olmayan bir kadın "Ey Allah'ın Rasûlü, sen­den birşey istiyorum" dedi. Rasûlullah @ de "filanın annesi, inşaalah isteğini yerine getire­bilirim" buyurdu. Daha sonra kadın istediğine nail olana kadar onunla bir yola gitti (Müs­lim). Enes, Rasûlullah @'in asla uygunsuz söz sarf etmediğini, konuşmalarında lanet ve zemmetme olmadığını, birini azarlarken bü­tün söylediği şeyin "derdin nedir? Ahım top­rağa yapışsın" demekten ibaret olduğunu ri­vayet etmiştir (Buhari).

Enes bir başka rivayetinde de şöyle demiştir: "Rasûlullah'a sekiz yaşımdan itibaren on yıl hizmet ettim ve o beni elimin zarar verdiği şeylerden ötürü hiç azarlamadı. Ailesinden biri azarladığında ise 'onu bırakın, çünkü bir şey takdir edilmişse o şey olur' demiştir" (Mişkat). Ebû Said el-Hudrî Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Sizden biri hizmetçisini döverken o Allah'ın adını anarak size yalvarırsa elinizi sakının." (Tirmizî).

Enes, Rasûlullah @'e on yıl hizmet etti ve bu sürede Peygamber @ ona hep iyi davrandı. Bir keresinde şöyle dua etti: "Ey Allah'ım ona çocuklar ve zenginlik ver ve ona her ne verir­sen rahmet ve bereketinle ver." Rasûlullah @ zayıflara, fakirlere, köle ve hizmetçilere dai­ma şefkat ve merhametle davranmıştır; böyle­likle onlar toplumun diğer mensuplarından daha farklı muameleye uğramadıklannı his­setmişlerdir. Hz. Peygamber @ onlarla toplu­mun zengin fertlerine nazaran daha fazla va­kit geçirmiştir. Hizmetçilerin onun şefkatin­den oldukça büyük bir pay aldığı ona on yıl boyunca hizmet eden Enes'in ifadelerinden anlaşılmaktadır.

Kadınlar: Hz. Muhammed @'in getirdiği din ile kadın, kaybolan vakar, şeref ve sosyal sta­tüsünü kazandı. Kendi faaliyet sahasındaki tabiî kabiliyet ve meziyetleri doğrultusunda İnsan toplumunun, kültür ve medeniyetinin inşâsında erkeklerle eşit biçimde rol almaya çağrıldı. Hz. Peygamber @ kadınlara miras, eğitim, ev ile ilgili meselelere iştirak gibi ko­nularda olduğu kadar ahlâkî, dinî ve manevî sahalarda, evlenme ve boşanma ile ilgili me­selelerde de pekçok haklar kazandırmıştır. Böylelikle onlar bütün haklarında erkeklerin seviyesine getirilmişlerdi. Hz. Peygamber @ kadınlara karşı son derece nâzikti ve ashaba da kadınlarına karşı son derece düşünceli ol­malarını tavsiye ederdi. Ebu Hureyre'den ri­vayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Kadınlar hakkında hayırlı olun. Kadın eğe kemiğinden yaratılmıştır, eğridir; doğrultma­ya kalkarsan kırarsın. Kırılması boşanması demektir. Ondan istifade etmek istersen eğri haliyle istifade et; bu cihetle size kadınlar hakkında hayırlı olunuz diyorum" (Buhari ve Müslim). Yine Ebû Hureyre'den rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur; "Mü'min bir erkek mü'min bir kadından nefret etme­sin; eğer onun huylarından birini beğenmi­yorsa, bir diğerinden hoşlanabilir." (Müslim).

Câbir'in rivayetine göre Hz. Peygamber @ Veda Haccmda irad ettiği hutbesinde kadınla­ra iyi muamelenin önemini şu sözlerle vurgu­ladı: "Kadınların hakkını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları Allanın emaneti olarak aldı­nız... Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları meşru bir şekilde her türlü yiyim ve giyimle­rini temin etmenizdir" (Müslim). Bir sahabe Rasûlullah @'e bir kadının kocası üzerindeki haklarını sordu. Şöyle buyurdular: "Yediğin­den yedireceksin, kendine elbise aldığında onu da giydireceksin, yüzüne vurmayacaksın, çirkinsin demiyeceksin, onu yalnız bırakma­yacaksın, kendi evinin içinde olursa başka." (Ahmed, Ebû Davud ve İbni Mace).

Ebû Şürayh'tan rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Ey Allahım, yetimlerin ve ka­dınların haklarına riayet etmemiş olmaktan sana sığınırım" (Nesei). Yetimlerin ve kadın­ların haklarına riayet etmeyen kişiyi Hz. Pey-

gamber @ günahkâr olarak nitelemiştir. O, bu haklardan her zaman korkmuş ve insanları bunları ihlâl etmekten men etmiştir.

Hz. Peygamber @ kadınları haklan konusun­da öylesine teşvik etmiştir ki, kadınlar ser­bestçe O'na gelerek meseleleri hakkında soru sorarlardı. Ve erkekler, kadınların haklan ile ilgili kendilerine ağır gelebilecek vahiyler ge­lebileceği korkusuyla kadınlara karşı hiçbir şey söylemiyorlardı. Hz. Peygamber @'in ka­dınlara karşı davranışları, onları, haklarını is­teme konusunda daha da cesur kılmıştır.

Rasûllullah @, süt teyzesi olan Ümmü Harâm'ı, Küba'da ziyareti bir vazife bilirdi. O da her gelişinde Rasûlullah'a yemek yedirirdi (Buhari). Rasûlullah @ Enes b. Mâlik'in validesi Ümmü Süleym'e de büyük değer ve­rir, hürmet ederdi. Sık sık onun evine gider ve kendisi için sermiş olduğu şiltede bir süre dinlenirdi. Enes'den rivayet olunduğuna göreninesi Müleyke, Rasûlullah @'i hazırladığı bir yemeğe davet etmişti. Yemekten sonra Rasûlullah @; "Haydin, kalkınız da size na­maz kıldırayım" dedi. Enes der ki: Kullanıla kullanıla simsiyah kesilmiş (eski) bir hasırı­mız vardı. Onu hemen alıp üzerine yumuşasın diye biraz su serptim. Rasûlullah @ namaza durdu. Yetim ile beraber ben de ardında saf olduk. Ninem de arkamızda durdu. Rasû­lullah @ bize iki rekat kıldırdıktan sonra teşrîf etti (Buhari).

Bir gün çok sayıda kadın akrabası Hz. Pey­gamber @'in etrafına oturmuş, yüksek sesle konuşuyorlardı. Ömer içeri girince hepsi çe­kildi. Rasûlullah @ güldü. Ömer: "Ey Al­lah'ın Rasûlü! Allah seni hep mütebessim kıl­sın. Niye güldün?" diye sordu. Rasûlullah @: "Bu kadınlara şaştım, seninsesini duyar duy­maz hepsi bir köşeye saklandı." Ömer, kadın­ları kastederek; "Benden değil, Rasûlul-lah'dan korkun" dedi. Kadınların hepsi, "Sen Rasûlullah'dan daha hiddetlisin" dediler (Bu­hari). Bir bayram günü Aişe'nin odasında yü­zü örtülü bir şekilde uyuyordu. Küçük kızlar şarkı söylüyor ve def çalıyorlardı. Eve gelen Ebu Bekir çocuklara susmalarını söyledi. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber @; "Bırak söyle­sinler, bugün onlara bayramdır" buyurdu (Müslim).

Kadınlar genellikle narin ve hassas tabiatlı­dırlar; bu sebeple Hz. Peygamber @ onlara şefkat ve sevgiyle muamele edilmesinin lüzu­muna hatırlatırdı. Bir sefer esnasında Üm-mü'1-mü'minîn Hz. Safiye beraberindeydi. Safiye, deveye Hz. Peygamber @ ile birlikte biniyordu. O deveye binecekken Peygamber @ dizini uzattı, o da ayağını Rasûlullah'ın di­zine koyarak bindi (Buhari). Bir keresinde devenin ayağı sürçtü; Rasûlullah @ ve Safi­ye, her ikisi de düştüler. Ebu Talha, Rasûlullah'a doğru koştu. Fakat O, "önce ka­dınlara yardım edin" buyurdu (Buhari). Hz. Peygamber @'in kadınların zayıf ve hassas tabiatlarını nazarı dikkate aldığı şu hâdiseyle gösterilmektedir: Bir defasında hanımları onunla birlikte yolculuğa çıkmışlardı. Sürü­cüsü develeri (mü'minlerin anneleri hevdec-lerinde olduğu hâlde) hızlı sürmeye başladı. Bunun üzerine Peygamber @ (kadınları kas­tederek); "Dikkat et, bunlar camdan mâmül şişe (karûre) gibidirler." buyurdu (Müslim). Peygamber @ iki parmağım yanyana getire­rek "Yetişkin hâle getirene kadar iki kıza bakan ile ben Kıyamet gününde böyle olaca­ğız." buyurmuştur (Müslim). Hz. Peygamber @ yine; "Kim kızlarla imtihan edilir (sadece kız çocukları olursa) de onlara iyi muamele eder, din yolunu gösterir ve iyi bakarsa bu onun için Kıyamet gününde bir kalkan ola­caktır." buyurmuştur (Müslim). Yine; "Sizler­den kim üç kızını veya üç kızkardeşini onlara iyi muamele ederek everirse, o şüphesiz cen­nete girecektir" buyurmuştur. Ve Hz. Ai-şe'den rivayetle Hz. Peygamber @; "Kim kız­larla imtihan edilir ve sabır gösterirse onlar, onun için ateşe perde olacaklardır" buyur­muştur (Müslim).

Böyle pek çok hadis Hz. Peygamber @'in ka­dınlara olan güzel davranışlarını ve onların seviyesini erkeklerin nazarında olduğu kadar kendi nazarlarında da nasıl yükselttiğini gös­termektedir. Kim kadınlara Hz. Peygamber @ 'den daha hayırlı bir dost olabilir?

Düşmanlarına davranışı: Hz. Peygamber @ düşmanlarına en ufak bir ayrım yapmaksızın diğer İnsanlara gösterdiği nezaket ve merha­meti göstermiştir. Onun büyüKİüğünün teza­hürlerinden biri de, en azılı düşmanlarına kar­şı bile şahsı nâmına intikam peşinde olmayışı, aksine onları affetmiş olmasıdır. Onlara çok merhametli ve âdil davranmış, adaletin uygu­lanmasında hiçbir zaman dost-düşman farkı gözetmemiştir. Bu konudaki ebedî eşitlik ka­nunları şöyledir: "Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırma­sın. Adil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah yaptıkları­nızdan haberdardır." (5: 8), Düşmanlarına karşı dahi adaletten ayrılmamaları hususunda mü'minler şöylece uyarılmaktadırlar: "...Sizi jvlescid-i Hârâm'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı beslediğinz kin, sizi saldırı­ya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yar­dımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yar-dımlaşmayın, Allah'tan korkun. Çünkü Al­lah'ın azabı çetindir." (5:2). Hz. Peygamber @ hayatı boyunca bu ilkeyi esas almıştır.

pir insan için yapılması en güç işlerden biri düşmanlarına adaletli davranmak ve kendi elinde iken onları serbest bırakmaktır. İşte bu vasıf İslâm Peygamberi'nde en mükemmel şekliyle vardı. Her medeniyet ve toplumda düşmandan Öç almak meşru bir hak olarak kabul edilir ve çok az insan kendi hâkimiyeti altında iken düşmanını affeder. Hristiyan güç­ler Müslümanları mağlup ettiğinde İspanya ve Filistin'de yapılan katliamlar çok iyi bili­nen tarihî gerçeklerdir. Bu Hristiyan güçler Filistin'de ve İspanya'da sokak sokak, ev ev kadm-çocuk, genç-İhtiyar demeden halkı kit­leler hâlinde katlettiler.

Hz. Muhammed @ nefret ve intikam gibi dü­şük insanî duygulardan çok uzaktı. O'nun Mekke'deki eski düşmanlarından Öç almasını sağlayan en iyi olay Mekke'nin fethi olmuş­tur. Hz. Peygamber @'i ve ashabını yurtların­dan süren, hertürlü acı ve işkenceyi tattıran, savaş açan, öldürmek ve dinini yoketmek için başvurulmadık çâre bırakmayan bu insanlar şimdi O'nun merhametine sığınmışlardı. Fa­kat O, "üzerinize bir suç yoktur, gidin; hepi­niz serbestsiniz" buyurarak hepsini serbest bı­rakmıştı.

Vahşi, Hz. Peygamber @'in sevgili amcası ve İslâm'ın kılıcı Hz. Hâmza'yı öldüren köle, fe­tih gününde gelerek İslâm'ı kabul etti. Hz. Peygamber @ onu bile sadece; "bana görün­me, çünkü amcamı hatırlatıyorsun" buyurarak affetmiştir (Buhari). Ebu Süfyan'm karısı Hind, Hz. Hamza'nın ciğerini ve kalbini söke­rek parçalara ayıran bu kadın Hz. Peygamber @'e biat ederek İslâm'ı kabul ettiğinde Pey­gamber @ ona hiçbir şey demedi. O, Pey­gamber @'in yüce tabiatından öyle etkilenmişti ki ağzından kendiliğinden şu sözler dö­küldü: "Ey Allah'ın Rasûlü! Benim gözümde senin çadırından daha ziyade nefret edilen ça­dır yoktu, fakat bugün, benim gözümde senin çadırından daha sevgili çadır yoktur" buyur­du. (Buhari).

İslâm'ın en azılı düşmanı Ebu Cehil'in oğlu İkrimi Mekke'nin fethi gününde Yemen'e kaçmıştı. Karısı İslâm'ı kabul etti, Yemen'e giderek onu sakinleştirdi, o da İslâm'ı kabul ederek Hz. Peygamber @'in huzuruna geldi. Onu gören Peygamber @ heyecan ve sevinçle ayağa kalktı, ona doğru Öyle bir hızla gitti ki, giysisinin üst kısma düştü ve Hz. Peygamber üstsüz kaldı (Muvatta). Ve "Ey hicret eden süvari, dönüşün bizi hoşnut etmiştir" buyur­du. (Tirmizi)

Safvân b. Ümeyye, Mekke liderlerinden ve İslâm'ın azılı düşmanlarından idi. Umeyr b. Vehb'i mükâfaat karşılığında Hz. Peygamber @ 'i öldürmekle görevlendirdiği için fetih gününde Cidde'ye kaçmış ve oradan deniz yo­luyla Yemen'e gitmeye karar vermişti. Umeyr b. Vehb, Hz. Peygamber @'e gelerek şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Safvân b. Ümey-ye, kabilesinin reisidir. Korkusundan kaçtı; kendisini denize atabilir." Hz. Peygamber @; "emân verilmiştir" buyurdu. Umeyr "Ey Al­lah'ın Rasûlü! Bana onun emniyette olduğuna dair bir alâmet ver ki, onu görünce bana gü­vensin" dedi. Peygamber @ ona sangım ver­di. O da bunu Safvân'a götürdü. Fakat Safvân, dönerse hayatını kaybedeceğinden endişe ediyordu. Umeyr ona "belli ki sen Rasûl'ün merhametinden ve affediciliğinden haberder olmamışsın" dedi. Bunun üzerine Safvân, Umeyr'le birlikte Peygamber @'e git­ti ve ilk sözü, "Umeyr bana, senin emân ver­diğini söyledi" demek oldu. Peygamber @, "doğrudur" buyurdu. Safvân kendisine (dü­şünmesi için) iki ay mühlet verilmesini istedi. Hz. Peygamber @, "iki değil, dört ay mühlet verilmiştir" buyurdu. Daha sonra Safvân ken­di isteğiyle Müslüman oldu (İbni Hişam).

Hebbâr b. Esved, Hz, Peygamber @'in kızı Zeyneb'e büyük bir kötülükte bulunmuştu. Zeyneb, Mekke'den Medine'ye hicret ederken hamile idi. Hebbâr onu bindiği deveden mız-rağıyla yere düşürdü. Zeyneb fena halde yara­landı ve çocuğunu kaybetti. Hebbâr bunun yanında daha başka suçlar da işlemişti. Bu se­beple Fetih Gününde, yakalandıklarında Öldü­rülecek kişiler içinde idi. Hebbâr İran'a kaç­mak istemişti. Fakat Hz. Peygamber @'in af­fına sığınarak huzuruna geldi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben İran'a kaçmak istemiştim, ama senin lûtuflarını ve bağışlayıcılığını hatırla­dım. Hakkımda duyduğun bütün şeyler doğ­rudur. Cahilliğimi ve suçumu kabul ediyo­rum. Şimdi İslâm'ı kabul etmeye geldim" de­di. O anda merhamet duygusu her şeye üstün geldi ve dost ile düşman arasında ayrım ol­madı (İbni İshak). Bedir savaşı gününden Mekke'nin fethi gününe kadar Ebu Süfyan'ın yaptıkları kimseye gizli değildi. Onun Hz. Peygamber @'e karşı düşmanlığı, kışkırtma­ları ve savaşları biliniyordu. Mekke'nin fethi gününde Hz. Abbas onu Rasûiullah @'e geti­rince Rasûlullah ona sevgi ve şefkatle mua­melede bulundu. Ömer, onu geçmiş suçların­dan dolayı öldürmek istedi. Fakat Rasûlullah onu bundan men etti. Sadece onu affetmekle kalmadı. Evini "her kim Ebu Süfyan'ın evine girerse emindir" diyerek haram bölge ilân etti (Buhari ve Müslim). İnsanlık tarihinde fatih­lerin düşmanlarına bu sekide davranışının başka hiçbir örneği yoktur.

Medine devrinde, çevredeki Arap kabileleri birer birer İslâm'ın sancağı altında toplanır­ken Benî Hanîfe kabilesi düşmanlığını sonu­na kadaf sürdürdü. Kabilenin şeflerinden Sümâme b. Üsâl, müslümanlar tarafından ya­kalanıp Hz. Peygamber @'e getirilmişti. Mes­cidin direklerinden birisine bağlanması emre­dildi. Daha sonra Hz. Peygamber @ mescide çıktığında ona isteğini sordu. Sümâme; "Gön­lümde hayır ümidi var yâ Muhammed! Eğer beni öldürürsen kanlı bir caniyi öldürmüş olursun. Ve eğer bana af nimetini gösterirsen rıîmete karşı şükreden bir kişiye iyilik etmiş olursun. Eğer fidye için mal istersen, söyle, onu vereyim" dedi. Bu cevap üzerine Pey­gamber @ sessiz kaldı. İkinci gün de, aynı şeyi tekrar etti, üçüncü günde de aynı cevabı verdi, sonunda Hz. Peygamber @ serbest bı­rakılmasını emretti. Beklentilerinin çok fev-kindeki bu muamele Sümâme üzerinde büyük bir tesir bıraktı. Hemen mescidin yakınında bir suya koştu. Gusledip sonra mescide girdi ve Rasûlullah (S)'in huzuruna varıp Kelime-i şehâdet getirdi. Sonra şu sözleri söyledi: "Yâ Muhammed! Vallahi şu yer üzerinde bana se­nin yüzünden daha düşman hiçbir yüz yoktu. Fakat bu sabah, senin mübarek sıman bana yüzlerin en sevimlisi göründü. Vallahi dinler­den hiçbir din bana senin dininden ziyade düşman gelmezdi. Fakat bu sabah senin dinin bana göre dinlerin en sevimlisidir. Vallahi memleketlerden hiçbir şehir bana senin bel­den kadar menfur değildi. Fakat bu sabah bel­den nazarımda şehirlerin en sevimlisidir." (Buharî).

Kureyş, Hz. Muhammed @ Mekke'de iken ona, ailesine ve ashabına kelimelerin tarif edemeyeceği sertlik ve acımasızlıkta zarar vermişti. Hz. Peygamber @'i ve kabilesini Ebû Tâlib mahallesi'nde üç yıl kuşatma altın­da tutarak boykot ettiler ve hiçbir yiyecek git­mesine izin vermediler. Oradakiler binbir mahrumiyet, sıkıntı ve acı içinde aç kaldılar, ızdırap çektiler. Onların bu hâli Kureyşlileri düşmanlıkta daha da azgınlaştırdı. Buna kar­şılık Hz. Peygamber (a) kıtlık günlerinde Yemâame'den Mekke'ye buğday gitmesine izin vererek Mekke'lileri açlık tehlikesinden kurtardı.

Câbir'den rivayet edilmiştir ki: "Biz Rasûlullah @ ile beraber Zâtü'r-Rıkâ'da bulu­nuyorduk. Gölgeli bir ağacın yanma vardığı­mızda, orada Rasûlullah @'i bıraktık. Rasûlullah @, kılıcını ağacın üzerine asıp uy­kuya dalmıştı. Uyandığında, kılıcını başucun-da duran bir müşriğin elinde görmüş. Adam; "Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" demiş. Rasûlullah @: "Allah!" deyince müş­rik kalakalmış. Ashabı yarana vardığında kılı­cı yerdeydi. Rasûlullah olayı ashabına anlattı ve müşrik bedeviye bir ceza vermedi (Buha­rı).

Daha önce değindiğimiz gibi, Umeyr b. Vehb Hz. Peygamber @'in düşmanı idi. Bedir Sa-vaşı'nda Öldürülenlerin öcünü almak üzere Safvân b. Ümeyye tarafından mükâfaat vaa­diyle Medine'ye yollandı. Görevi gizlice Hz. Peygamber @'i öldürmekti. Umeyr Medi­ne'de zehirli kılıcıyla birlikte yakalanarak Peygamber @'in huzuruna getirildi. Onu döv­mek isteyen Hz. Ömer'i bundan Peygamber @ men ederek Umeyr'i yakınma aldı ve komplosunu açığa çıkardı. Umeyr çok şaşırdı. Hz. Peygamber @ ona birşey söylemedi. Bu yumuşak ve iyi muameleye hayran kalan Umeyr İslâm'ı kabul etti. Mekke'ye döndü­ğünde İslâm'ın çağrısını yaymaya başladı. Bu Hicretin üçüncü yılında vukubuldu (Taberi).

Bir başka defa da suikastçı bir kişi yakalanıp Hz. Peygamber @'e getirilmişti. Adam, Peygamber @'i görünce korktu. O ise, sakin ol­masını, kendisini öldürmek istemiş olsa bile öldüremeyeceğini söyledi (Ahmed).

Hudeybiye Antlaşması sırasında Hz. Peygam­ber @'i öldürmek içki karanlıkta Tenim da­ğından Kureyş kabilesi mensubu 80 adam geldi, fakat tevafuken Müslümanlar tarafın­dan yakalandılar. Hz. Peygamber @ onları serbest bıraktı ve hiçbir şey söylemedi. Kur'ân'ın şu âyeti sözkonusu hadiseden bah­setmektedir: "Mekke'nin göbeğinde, onlara karşı size zafer verdikten sonra, onların elleri­ni sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah, yaptıklarınızı görmektedir." (48: 24). (Tirmizi).

Enes b. Mâlik'in rivayetine göre, Hayber'de bir Yahudi kadım Hz. Peygamber @'e, zehir­leyerek kızartılmış bir koyun takdim etmişti. Rasûlullah <§> bundan yemiş, kendisiyle bera­ber Bişr b. Berâ' da yemişti. Fakat Peygam­ber @ daha ilk lokmada ashaba: "bu et zehir­lidir, yemeyiniz" demişti. Bu hiyaneti yapan Yahudi kadını getirildi. Kadın suçunu itiraf etti. Bunun üzerine ashâb tarafından: "Bu ka­dını öldürelim mi yâ Rasûlullah?" diye soruldu. Rasûlullah @: "Hayır, öldürmeyiniz!" bu­yurdu. O nefsi için intikam peşinde değildi. Fakat sonradan Bişr zehirlenerek vefat edin­ce, kadın kısas edildi. Enes, "Bu bir lokma zehirli etin tesirini zaman zaman Rasûlullah'm küçük dili üzerinde hisseder­dim." diyor (Buhari).

Hz. Peygamber @, en meş'um davranış ve muamelelerde bulunmalarına rağmen düş­manlarına lanet bile etmemiştir. O, kendisine karşı düşmanlık yapanlara hayır-dua ile karşı­lık vermiş ve onları affetmiştir. Düşmanları Hz. Peygamber @ 'in kanına kasdetmişlerdi. O ise onlara merhamet ediyordu. Peygamber @ 'in ashabından Habbâb b. el-Erett ağır bas­kılar altında kaldığı bir sırada, "Ey Allah'ın Rasûlü! Düşmanlara lanet et" dedi. Bunu du­yunca O'nun yüzü (tasdik etmeyişinin belirtisi olarak) kızardı (Buhari). Bir keresinde ashâb yine benzer olarak lanet etmesini istediklerin­de O: "Ben lanet etmek için değil, âlemlere rahmet olarak gönderildim" buyurdu (Müslim).

Uhud Gazvesi sırasında Hz. Peygamber @'in dişi kırılmıştı ve aldığı yaralar sebebiyle yüzü kanlıydı. Fakat O, bu hâlde bile: "Allah'ım! Onları affet, çünkü bilmiyorlar" diye dua edi­yordu.

İslâm'a davet için gittiği Taifde halk Pey­gamber @ 'i tahfif ve tahkirle çocuklarına taş­lattılar. Ayakları kan içinde kalmıştı; bu sıra­da bir melek gelerek O'na, istiyorsa dağı Taif-lilerin üzerine yıkabileceğini söylediğinde, Hz. Peygamber @; "belki onlar arasından Al­lah'a inanacak kimseler bulunur" diyerek bu­na rıza göstermedi. (Buhari).

Yine, birkaç yıl sonra Taif in muhasarası es­nasında, ashâb O'ndan düşmanlarına beddua etmesini istedi. Hz. Peygamber @ ellerini ni­yaz etmek için kaldırdığında ashâb Taif halkı­na lanet edeceğini düşündü. Fakat O: "Alla-him! Taif halkını İslâm zenginliği ile nîmetlendir ve onları Medine'ye dostluk ruhu ile gönder" diyerek dua etti. Sonraları Taifliler Medine'ye gelerek islâm'ı kabul etmişler­dir (İbn Sa'd).

Devs kabilesi Yemen'de idi. Liderleri Tufel b. Amr ed-Devsî, İslâm'ı kabul edip inancını ka­bilesine anlattı. Fakat onlar küfürlerinde inat ettiler. Tufel Medine'ye gelerek Hz. Peygam­ber @'den onlara lanet etmesini söyledi. Bu­nu duyanlar bu kabilenin helak olacağını dü­şündüler. Fakat Hz. Peygamber @: "Al­lah'ım! Devs'e hidayet et ve onları İslâm'a yö­nelt!" diye tazarruda bulundu (Müslim).

Ebû Hureyre'nin annesi müşrike diye bilinir­di ve oğlu ona nasihatte bulundukça İslâm'dan daha çok nefret ederdi. Bir gün Ebû Hureyre onu yine İslâm'a davet etti. Fakat o Peygamber @ için kötü sözler sarfetti. Ebû Hureyre öylesine üzülmüştü ki ağlamaya baş­ladı ve aynı hâlde Peygamber @'e giderek olan biteni nakletti. Hz. Peygamber @: "Alla-hım! Ebû Hureyre'nin annesine hidayet nasib et!" diyerek dua etti. Ebû Hureyre sevinç içinde eve gittiğinde kapıyı kapanmış ve an­nesini guslediyor buldu. Gusülden sonra an­nesi kapıyı açtı ve Kelime-İ şehadeti söyledi (Müslim).

Medine'deki müşriklerin lideri Abdullah b. Übey, Hz. Muhammed @'i arkadan vurmak için başvurulmadık çâre bırakmadı. Düşman­la gizli görüşmeler yapıyor; bir yandan Evs, Hazreç ve Muhacirler arasında, diğer yandan da Evs ve Hazreç kabileleri arasında düşman­lık tohumları ekmek istiyordu, fakat Hz. Pey­gamber @'in müdahalesi ile bütün çabalan boşa gidiyordu. Daha sonra Hz. Aişe'ye karşı iftira kampanyasını körükleyen ve Peygamber @ ve Müslümanlara karşı daha pek çok zarar verici planlara adı kansan da o idi. Öldüğün­de Peygamber @ cenaze namazını kıldı. Hz. Ömer; "Yâ Rasûlullah! O (bunları bunları) söylemişken sen onun cenaze namazını kılı­yorsun?" dedi. Peygamber @ "bırak" dedi. Ömer üsteleyince ise, "eğer affedileceğini bilseydim, cenaze namazım 70 kere daha faz­la kılardım" buyurdu (Buhari).

Ebû Zerri'l-Gıfârî kendisi henüz bir müşrik­ken Medine'ye geldiğini ve Hz. Peygamber @'in misafiri olduğunu, o akşam keçilerinin bütün sütünü içtiğini, fakat Peygamber @'in hiç sesini çıkarmadığını, o gece ailesinin aç kaldığını nakletmiştir (Ahmed). Hz. Peygam­ber @ birine bir keçi sütü sundu; adam içti; daha sonra ikinci keçinin sütü getirildi, adam onu da içti, böylece yedi keçinin sütünü de iç­ti. Hz. Peygamber @ hiçbir öfke belirtisi göstermedi. Sabahleyin bu davranıştan etkile­nen adam İslâm'ı kabul etti. Aynı kişi ertesi gün bir keçinin sütüyle doydu (Tirmizi).

Bir gün Rasulullah @'ın huzuruna Yahudiler gelmiş ve onu esselâmû aleyküm (barış üzeri­ne olsun) demek yerine hileli bir şekilde es-sam aleyküm (ölüm üzerine olsun) diye selâmlamışiardı. Hz. Aişe bunun üzerine kı­zarak onlara sert bir cevap vermişti. Bunun üzerine Rasulullah @; "Sana ne oldu ki?" bu­yurdu. Aişe, "bu Yahudilerin ne hezeyanda bulunduklarım işitmedin mi yâ Rasulullah?" dedi. Rasulullah @ de: "Ya sen benim ve aleyküm dediğimi işitmedin mi? Lanet etme, nâzik ol. Allah her şeyde nezaketi sever" bu­yurdu (Buhari).

Esirler: Hz. Peygamber @ esirlere karşı özellikle yumuşak davranırdı. Onlara karşı çok âlicenap idi ve ashaba da öyle olmalannı tavsiye ederdi. İnsanları savaş esirlerini do­yurmak ve hürriyetlerine kavuşturmak yolun­da para harcamaya teşvik ederdi. Kur'ân, esirleri doyurmayı sâlih bir amel olarak kabul eder ve cennet ehlinin bu dünyada yapmış ol­dukları sâlih amellerden biri olarak tarif eder: "Onlar... Öksüze ve esire yedirirler. 'Biz sizi yalnız Allah rızası için doyuruyoruz, bir kar­şılık ve teşekkür beklemiyoruz' derler." (76:8-9). Ebû Musa'dan rivayetle Hz. Pey­gamber @: "Esirleri serbest bırakın" buyur­muştur. (Buhari).

Hastalar: Hz. Peygamber @ hastalara karşı Çok müşfik idi ve vakit bulduğunda onları zi­yaret ederdi. Hastaları ziyaret edip onlara teskin edici güzel sözler söylemek Peygamber @'in bir âdeti idi. Berâ b. Âzib Peygam­ber @'in kendilerine yedi şeyi işlemelerini ve yedi şeyden de uzak durmalarını emrettiğini rivayet etti: "Cenaze arkasından gitmeyi, has­tayı ziyaret etmeyi, davete icabet eylemeyi, mazluma yardımı, yemini kabul etmeyi, selâmı karşılamayı, aksırana dua etmeyi em-reyledi. Gümüş kap kullanmaktan, altın yü­zük takmaktan, harîr, dîbâ, kasıy, istebrak de­nilen ipekli kumaş kullanmaktan da nehyetti." (Buhari ve Müslim). Ebû Hureyre'den riva­yetle Rasulullah @, Müslümanların diğer Müslümanlar üzerinde beş hakkı olduğunu buyurmuştur ki bunların birincisi hastayı zi­yarettir (Buhari ve Müslim). Hz. Peygamber @, Kıyamet Gününde Allah'ın şöyle buyura­cağını söylemiştir: "Ey Âdemoğlu! Hastalan­dım, benim ziyaretime gelmedin!" Âdem­oğlu: "Nasıl ben senin ziyaretine gelebilirim? Halbuki Sen âlemlerin Rabbisin" diyecek, Al-lahu Teâlâ; "Sen bilmiyor musun ki, filan ku­lum hastalandığında ziyaretine gitmedin. Eğer onun ziyaretine gitseydin beni orada bu­lurdun..." (Müslim). Ebû Musa'dan Rasulul­lah @'in: "Düşman elinde esir olan müslüman esaretten kurtarınız; aç olanı doyurunuz; hastayı ziyaret edip hâlini, hatırını sorunuz!" buyurduğu rivayet olunmuştur (Buhari).

Sevbân'dan rivayet olunan bir hadîsi şerifte: "Bir müslüman, müslüman kardeşini hasta iken ziyaret ettiğinde hasta başından ayrılana kadar o ziyaretçi cennet bostanında yaşar" buyurulmuştur (Müslim). Hz. Ali Rasûluliah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bir müslüman sabahleyin bir hastayı ziyaret eder­se 70.000 melek ona akşama kadar mağfiret dilerler. Bu cennet meyvalarından toplamak (gibi)dir." (Tirmizi). Enes b. Mâlik'in rivaye­tine göre, bir Yahudi genci, Peygamber @'e hizmet ederdi. Bir ara hastalandı. Rasûluliah @ bunu hastalığında ziyaret etti. Başucunda oturdu. Ve bu gence müslüman olmasını tek­lif etti. O da babasına baktı. Babası: "Oğlum! Ebû'l-Kâsım'a itaat et" demekle müslüman ol­du. Rasûl-i Ekrem hastanın yanından çıkınca: "Şu genci cehennem azabından kurtaran Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senalar olsun!" bu­yurdu (Buhari). Hz. Aişe'den rivayete Rasûluliah @ bir hasta ziyaretine vardığında yahut bir hasta Rasûluliah @'e getirildiğinde şöyle dua buyururdu: "Ey insanların Rabbi! Şu hastanın hastalığını gider, şifâ ihsan bu­yur. Rabbim, ancak Sen sağlık verirsin. Sen'in şifândan başka hiçbir şifâ yoktur. Rab­bim, bu hastaya öyle şifâ ver ki, o şifâ, hasta üzerinde hastalık izi ve eseri bırakmasın! " (Buhari).           

Sa'd b. Ebî Vakkas Hz. Peygamber @'in ken­disini hastalığı esnasında ziyaret ettiğinde, "Ey Allah'ım! Sa'd'a şifâ ver. Sa'd'a şifâ ver!" diyerek duada bulunduğunu rivayet et­miştir (Müslim). İbni Abbas'tan rivayetle Ne­bi @ hasta bir Arabînin hatırını sormak için yanma girdi. Herhangi bir hastayı ziyaretinde olduğu gibi ona da: "Geçmiş olsun, günahını­za kefarettir inşaallah" buyurdu (Buhari).

Ashabından biri hastalandığında onu ziyaret etmek Hz. Peygamber @'in mûtad alışkanlık­larından idi. Ehl-i kitab'dan biri onun hizmet­çisi idi; hastalandığında onu ziyarete gitti.

Amcası müşrik olmasına rağmen hastalandı­ğında onu ziyaret etti. Hastaların yanına gi­der, başucuna oturur hâlini, hatırını ve nasıl olduğunu sorardı. Hz. Peygamber @'in hasta­lara isteklerini sorduğu ve onun zararına ol­mayacağına kanaat getirirse yemesi için ver­diği rivayet edilmiştir. (Zâdü'l-Meâd). Onun hastaları ziyaret için tesbit ettiği muayyen bir vakit yoktu. Gerektiğinde, gece veya gündüz her vakit ziyaret ederdi. {Zâdü'l-Meâd). Câbir hasta olup şuurunu kaybettiğinde Hz. Peygamber @'in kendisini ziyarette bulundu­ğunu rivayet etmiştir. Hz. Peygamber @ ab-dest aldı ve artan suyu Câbir'in üzerine serpti, Câbir kendine geldi. Hz. Peygamber @, "has­talan ziyaret ediniz" buyurdu. {Medaricü'n-Nübüvve, c. I).

Hz. Peygamber @ hasta ziyaretinde müslim-gayri müslim ayrımı yapmazdı (Nesei, Buhari ve Ebu Davud).

Rasûluliah @, Abdullah b. Sâbit'i ziyaret etti. Ona seslendi, ancak baygın halde bulunduğu için cevap veremedi. Rasûluliah @; "Eyvah! Ebû'r-Rebi', artık senin üzerinde bir gücü­müz yok" buyurdu. Bunu duyan kadınlar ağ­layıp sızlanmaya başladılar. Başkalan onlan susturmaya çalışırken Rasûluliah @, "bırakın şimdi ağlasınlar, ölümden sonra ağlamaları iyi olmaz" buyurdu. Abdullah b. Sâbit'in kızı onun için, "şehidlik umuyordum, çünkü ci-had için bütün hazırlıklarını tamamlamıştı" dedi. Rasûluliah @, "bu güzel niyetinin ecrini alacaktır" buyurdu. (Ebu Davud).

Bir keresinde Hz. Peygamber @, Abdullah b. Sa'd'ı hastalığı esnasında görmek istedi, oda­sına girdiğinde derinden etkilendi ve gözün­den yaşlar aktı. Bunun üzerine orada bulunan herkes ağlamaya başladı (Buhari). Mescidin temizlikçisi olan Habeşli öldüğünde ashâb Hz. Peygamber @'e haber vermeksizin def­netti. Bir gün Peygamber @ onu sorduğunda öldüğünü söylediler. Niye haberdar edilmedi­ğine karşılık, adamın ölümünün Hz. Peygam­ber @'e haber verilmeye değmediğini düşün­düklerini söylediler. Fakat Peygamber @ onun mezarının yerini sordu ve ardından ce­naze namazını kıldı (Buhari).

Ne zaman bir cenazeyi geçerken görse ayağa kalkardı. Peygamber @: "Sizden biriniz cena­ze arkasından gitmezse, cenaze kendisinden uzaklaşana kadar ayakta dursun" buyurdu (Buhari).

Hayvanlar: Hz. Peygamber @ sadece insan­lara değil hayvanlara karşı da son derecede şefkatli ve merhametli idi. Çünkü O, Allah'ın bütün yaratıklarına bir rahmetiydi (21:107) ve yaratılan herşey O'nun rahmetini paylaşmıştı. Bütün câhil ve eğitimsiz toplumlar gibi Arap­lar da hayvanlarına kötü davranırlardı. Hz. Peygamber @ hayvanlara zarar verecek, on­ları incitecek ve hayatlarını meşakkate soka­cak bütün fiilleri durdurdu. Arablar arasında pek çok kötü alışkanlık oldukça yaygındı; hayvanlar canlı oldukları hâlde üzerlerinden et kesip yemek; kuyruklarını ve tüylerini yol­mak; hayvanlarının eğerlerini uzun süre üzer­lerinde bırakmak ve buna benzer uygulamala­ra rastlandırdı. Bu fiiller Hz. Peygamber @ tarafından şiddetle yasaklanmıştır. İnsanlara hayvanların sırtım oturak yapmamalarım söy­ledi. Hayvan dövüştürmeyi de yasaklamıştır. Ayrıca, hayvanların canlı hedefler hâline geti­rilerek atış tâlimi yapılması da kesin olarak yasaklanmıştır.

Hz. Peygamber @ bir gün yolda yüzü dağlan­mış bir merkep görünce; "Allah'ın laneti onu yüzünden dağlayanın üzerinedir" buyurdu. Hayvanları yüzlerinden dağlamayı şiddetle yasaklamıştır (Müslim). Bazı defalar deve ve keçi gibi hayvanları benzeri diğer hayvanlar­dan ayırdetmek için dağlamak suretiyle işa­retlemek gerekirdi. Bu gayeyle hayvanların sadece pek duyarlı olmayan yerlerinin dağ­lanmasına izin verilmiştir. Enes bir keresinde bir keçi sürüsünün yanına gittiğinde Peygam­ber @'i onları kulağından dağlar bulduğunu rivayet etmiştir (Tirmizi ve Ebu Davud). Bir sefer sırasında ashâbıyla dinlenmek gayesiyle nıola vermişlerdi. Oraya bir kuş yumurtalarını bırakmıştı, birisi yumurtaları aldı, kuşcağız gelip yumurtaları göremeyince acınmaya, ka­nat çırpmaya başladı. Rasûlullah @ "bu kuşu kim ürküttü?" diye scrunca o kişi "ben, yâ Rasûlullah" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @ "Yumurtalarını geriye koy" dedi (Buharı).

Elinde bir bez parçasına sarılı kuş yavruları olan sahabinin biri Hz. Peygamber @'in yanı­na geldi. Kendisine yavruları nereden buldu­ğu sorusuna, çalılar arasından ses duyduğunu ve oraya gittiğinde yavruları görerek aldığım, kuşların annesinin de bunu görerek başı üze­rinde uçtuğunu anlattı. Hz. Peygamber @ adama, gidip yavruları yerine bırakmasını söyledi (Ebu Davud). Bir keresinde Hz. Pey­gamber @, açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deve görünce sahibine, "konuşamayan bu hayvanlara muamele ederken Allah'tan kork!" buyurdu. (Ebu Davud). Bir gün Rasûlullah @ Ensârdan bir kimsenin bostanına girdi. Bir de ne görsün. Orada bir deve vardı. Rasûlullah @'ı görünce deve böğürdü, inledi ve gözlerinden yaşlar döküldü. Rasûlullah @ devenin yanına geldi ve kulak dibini okşadı, deve se­sini kesti. "Bu deve kimindir?" buyurdu. En-sardan bir genç gelerek, "benimdir yâ Rasûlullah! "dedi. Rasûlullah @; "Allah'ın seni kendisine sahip kıldığı şu hayvanın hak­kına riayetsizlikten Allah'tan korkmaz mısın? O, uzun süredir aç bırakıldığını şikâyet etti" buyurdu (Ebu Davud).

Hz. Peygamber @ ashabına daima hayvanlara merhamet ve şefkat göstermelerini tavsiye et­miştir. Abdullah b. Ömer'den rivayetle Pey­gamber @: "Bir kadın açlıktan ölünceye ka­dar hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme dâhil oldu. Allah bilir... bu kadına taraf-ı ila­hiden: 'Ey kadın sen bu hayvanı hapsedip ye-dirmedin içirmedin, yeryüzünde mukadder nasibini bulup yemek için salıvermedin' buy-rulup kadının akıbeti bildirilmiştir" buyurdu (Buharı ve Müslim).

Yine Abdullah b. Ömer şu olayı nakletmiştir: Yoldan geçerken Kureyş'ten bir kaç gencin bir kuşu asarak oklarına hedef yaptıklarını gördü. Kuşun sahibi ile, isabet ettiremedikleri oku kendisine vereceklerine dair anlaşma yapmışlardı. îbni Ömer'i görünce dağıldılar. Bu işi kimin yaptığını soran İbni Ömer, Al­lah'ın lanetinin bu işi yapanın üzerine olduğu­nu ve Allah Rasûlü'nün de canlı bir şeyi he­def yapanı lanetlediğini söyledi (Buharı ve Müslim).

Enes, Rasûlullah @'in hayvanları ok atmak için bağlamayı yasakladığını rivayet etmiştir (Buhari ve Müslim). Hz. Peygamber @, hay­vanların sert kısımlarından, butlarından dağ-lanabileceklerini söyledi (Müslim). Hakikat­te, Hz. Peygamber @ kendi sürülerini' diğer-lerininkinden ayırmak için hayvanlarının bu­tunu dağlayan ilk insandır.

îbni Mes'ûd'dan rivayetle Peygamber @ bir seyahat sırasında bir yerde durduğunda İbni Mes'ud ve arkadaşının yaktıkları ateşle karın­ca yuvasının da yandığını görünce, "Ateşle azap etmek yalnız Allah'a mahsustur" buyurdu (Ebu Davud).

Özet: Kısaca Hz. Peygamber @ herkesin ve her kişinin dostu idi, onun merhameti ve sev­gisi evrensel idi; yeryüzünde yaşayan her ya­ratığı kapsardı. Allah'ın bütün yaratıklarına bu dünyada nâdir görülen bir rahmet ve âlincenaplıkla muamele etmiştir. Bütün yara­tıklar şu ya da bu devrede onun sevgi ve şef­katinden pay almış, hiçbir şey onun ilgisinden mahrum kalmamıştır. O'nun sevgi ve merha­metinin lezzetini ilk tadanlar, evde yakınları, ailesi, çocukları ve hizmetçileri olmuştur. Sonra komşuları âlicenaplığından esas payla­rım almışlardır. Daha sonra fakirler, miskin­ler, yetimler ve dullar onun şefkat ve merha­meti ile şereflenmişlerdir. Çocuklar ve kadın­lar Peygamber @ tarafından özel muameleye maruz kaldılar; kadınların toplumdaki durum­ları daha olumlu bir seviyeye çıkarıldı, ayrıca Hz. Peygamber @ onlara karşı son derece nâzik ve müşfik idi. Çocuklar evde, yolda, mescitte nerede karşılaşırlarsa karşılaşsınlar O'nun sevgisinden nasiplerini aldılar. Çocuk­larla beraber bulunduğunda sevgisi sınır tanı­mazdı. Çocuklar onunla özel bir ilişkileri ol­duğunu hisseder ve gördüklerinde O'na koşar­lardı. Köleler, hürriyet ve insanlık haysiyetle­rini O'nun sayesinde kazanmışlardı.

Muzaffer olduğu zamanlar düşmanları ile olan İlişkilerinde asîl tabiatının yüceliğini göstermişti; bütün düşmanları onun merhamet kanatlan altındaydı. Düşmanlarına karşı son derece merhametli ve âlicenaptı; hatta kızını yaralayan, amcasının kalbini ve ciğerini sö­ken, kendisine savaş açan, taciz eden, kendi­siyle alay eden, kendisini taşlamaları için gençleri teşvik edip ayaklan kanayana kadar onu incitenleri bile affetti. Hepsi affedildi, ay­rıca servet ve makam sahibi edildi.

Onun kuşlara, hayvanlara olan şefkati Al­lah'ın diğer yaratıklarına olan şefkatinden da­ha az değildi. Hakikatte O, büyük-küçük, Al­lah'ın bütün yaratıkları için rahmetti. Hepsi­nin gerçek dostu idi.

 

KISIM 7

 

HZ. MUHAMMED @'İN SÎRETİNİN MESAJI

 

Hz. Muhammed @'in sîretinin bize verdiği mesajı ele almadan önce cevaplandırılması gereken iki soru vardır: Neden başka bir şah-sln değil de sadece Hz. Muhammed @'in sîretinin mesajı? Ve, bu ille bir peygamberin sîreti olacaksa niye diğer peygamberler ve din kuruculannınki değil de sadece Hz. Muham­med @ 'in sîreti?

Bunları başlangıçta ele almalıyız ki, böylelik­le bizlerin kadîm veya çağdaş meşhur zâtların şahsiyetlerini değil de yalnızca Allah'ın elçi­lerinin sîret ve kişiliklerini rehber edinebile­ceğimiz, rasûllerin ve din kurucularının için­de de yalnızca Hz. Muhammed @'in hayatın­dan bugün cidden ihtiyaç duyduğumuz hakiki ve kapsayıcı delâleti, elde edebileceğimiz ko­nusunda içimiz tamamen mutmain olsun. (Ebû'1-A'lâ Mevdûdî, The Message of the Prophet's Characîer).

 

İlâhi Rehberliğe Olan İhtiyaç

 

îlmin kaynağı şüphesiz ki Allahu Teâlâ'nın zâtıdır. Allah, kâinatı ve içinde bulunan insa­nı yaratan Kadir-i Mutlak'tır. O'ndan başka kâinat ve insan tabiatı hakkında daha büyük bir bilgi sahibi yoktur. Yalnızca Yaratıcı, ya­rattığının durumunu bilebilir. Yaratılanın ilmi sadece kendisine Yaratan tarafından vahye-dilnıiş olan ile sınırlıdır; çünkü mahlûk, haki­kati elde etmek İçin kendi bağımsız vasıtaları­na sahip değildir.

Bu hususta, hataya düşülmemesi için iki tür mevcudat arasındaki farkı gözönünde bulun­durmalıyız. Bunlardan birincisi duyularımız vasıtasıyla idrak edebileceğimiz şeylerdir. Duyularımız vasıtasıyla elde ettiğimiz bilgile­ri düşünce, tartışma ve gözlem metodlan ile sınıflandırma yoluna giderek bazı neticeler çıkarabiliriz.

Bu tür mevcudat hakkındaki bilgiler için vah­ye gerek yoktur. Bu insanın şahsî kabiliyet, tefekkür, inceleme, araştırma ve keşfi dahilin­dedir. Etrafımızdaki dünyada bulunan eşyayı keşfetme işi bize bırakılmıştır. İşimiz, fayda­lanabileceğimiz kuvvetleri bulmak, bu kuv­vetlerin tâbi oldukları kanun ve kuralları or­taya çıkarmaktır. Böylece kalkınma yolunda büyük adımlarla ilerlenebilir. Gerçi bu husus­ta da Yaratanımız bizi yardımından mahrum bırakmamıştır.

Tarihin seyri boyunca Allah, yarattığı dünya­yı tekâmûlen, ancak hissedilmez bir şekilde gözlerimizin önüne açmış, izah etmiştir. O önümüze yeni ilim yollan çıkarmış ve tarihin belirli noktalarında insanlara yeni birşey icat etme veya yeni kanunlar keşfetme ilhamını vermiştir. Fakat, her ne olursa olsun, bütün bunlar insan bilgi ve kültürünün dahilinde olan şeylerdir ve bunun için herhangi bir pey­gambere veya ilâhi bir kitaba ihtiyaç hissedil­mez. İnsan bu çerçevenin içinde gereken bil­giyi elde etmek üzere lâzım olan bütün kay­naklarla teçhiz edilmiştir.

Mevcudatın ikinci türü duygu ve duyularımızın dışındadır. Bunları hiçbir şekilde idrak edemeyiz. Ölçülüp tartılamayan, bütün bilgi edinme yollarım seferber etsek dahi keşfede-miyeceğimiz mevcudattır. Felsefecilerin ve ilim adamlarının bu konudaki teorileri sadece, ilmin sınırları dahilinde olmayan birtakım tahmin ve zandan ibaret kalmaktadır. Bu mevcudat nihai hakikattir ki, bunlar hakkında ileri sürülen teori, kavram ve görüşlerin hiç­bir kesinliği yoktur. Bu teorilerin sahipleri, kendi sınırlı bilgilerinin farkında iseler, tah­minlerinin geçerliliğine inanamaz ve başkala­rını da bunlara inanmaya çağıramazlar.

 

Peygamberlere Tâbi Olma Zarureti

 

Bu dünyada bilgi sadece Allah'ın yol göster­mesi ile elde edilir. Çünkü yalnız Allah haki­katlere vâkıftır. Allah'ın insanlara ihsan ettiği bilginin vasıtası vahiydir ki, sadece peygam­berlere nazil olabilir. Allah, hiçbir zaman bir kitap basıp her insana birer tane dağıtarak, kendi varlığı ve kâinatın gerçekleri üzerine kendi kendine tahkik ile bu hakikat ışığında dünyadaki görevini fark etmesini istememiş­tir. Bu bilgiyi insanlara ulaştırması için Alla-hu Teâlâ daima peygamberler tayin etmiştir. Peygamberlerin vazifesi sadece bu bilgileri aktarmak değil, bunların pratik yönlerini ve uygulama şeklini insanlara anlatmaktır.

Aynı zamanda onlar, İlâhi davete karşı gelen­leri Sırat-ı müstakim (doğru yol)e çağırmak ve kendilerine iman edenlerden müteşekkil bir toplum ve devlet meydana getirmekle de görevlidirler.

Bu kısa açıklamadan anlaşıldığı gibi Rehber­lik için bizler tamamen Allah'ın Peygamber­leri tarafından dünyaya arz edilen sîrete ba­ğımlıyız. İlim, irfan ve hikmet sahibi bir kişi bile olsa peygamber olmayan biri bizim reh­berimiz ve önderimiz olmaya ehil değildir. Çünkü o Hakikat Bilgisine sahip değildir. Bu bilgiden mahrum kişi ise Hakk'a dayalı âdil bir hayat sistemi kurmaya muktedir değildir.

 

Niye Hz. Muhammed @'den Başka Peygamberleri Rehber Edinemeyiz?

 

Niye peygamberlerden ya da peygamber ol­ması muhtemel diğer din kurucularının muh­terem kişiliklerinden değil de Hz. Muham­med @'in sîretinden bir mesaj çıkarmayı ter­cih ettiğimiz sorusunu ele alalım. Burada pe­şin hükümlü mü davranıyoruz, yoksa mâkul herhangi bir dayanağımız mı var?

Bunun için çok mâkul dayanağımız vardır. Şüphesiz ki, Kur'ân'da Peygamber olarak adı geçen bütün şahsiyetlerin peygamberliğine iman ve tasdik ederiz. Ancak, onların tebligat ve sîretlerinin, takip etmemizi mümkün kıla­bilecek güvenilir ve sahih yollarla geldiğini söyleyemeyiz. Hz. Nuh'un, İbrahim, İshak, Yusuf, Musa ve İsa aley his selâmın peygam­berlikleri hakkında hiçbir şüphemiz yoktur, onların hepsine inanırız. Fakat onlara vahye-dilen kitapların ya da sahifelerin onların asıl mesajlarından faydalanabileceğimiz hiçbiri bize orjinal haliyle ulaşmamıştır. Buna benzer, olarak, bu peygamberlerin hiçbirinin hayat hikâyesi bizim ferdî veya sosyal varlığımızın çeşitli alanlarında örneklerini izleyebileceği­miz güvenilir ve sahih vasıtalarla ulaştırılma-mıştır.

Gerçek şu ki, bu peygamberlerin öğreti ve sîretleri hakkında çok eksik ve güvenilmez bilgilere sahibiz; bunları kâğıda dökecek ol­sak herbiri için birkaç sahifeden fazla yaza-mayız. Üstelik bu bilgiler de tamamiyle Kur'ân'ın yardımıyla elde edilmiştir. Çünkü Kur'ân hâriç, hiçbir yerde sahih malzemeye rastlayamazsınız.

 

Yahudilerin Kutsal Kitapları Ve Peygamberler

 

Hz. Musa ve sonraki peygamberlerin hikâye­lerinin Eski Ahit'te bulunduğu söylenmekte­dir. Fakat Kitab-ı Mukaddes'e tarihî bir nazarla bakınız. Tevrat'ın Hz. Musa'ya vahyedilen şekliyle olan orjinal yazımları Beyt-ül Mak-dİs'in M.Ö. 6 yılındaki yağma edilmesi sıra­sında yokedilmişti Onunla birlikte önceki peygamberlerin kitap ve sahifeleri de yok ol­du. İsrail oğulları M.Ö. 5 yılında Bâbillilerin esaretinden kurtulduktan sonra Filistin'e gel­diler. Peygamber Üzeyr (Ezra), diğer bazı din adamları ve âlimlerin yardımıyla İsrail oğul­larının tarihini ve Hz. Musa'nın sîretini hazır­ladı. Bu eserlere buldukları ve hatırlayabil­dikleri Tevrat'ın bazı ayetlerini de ekledi.

Buna ilâve olarak M.Ö. dördüncü yüzyıldan M.Ö. ikinci yüzyıla kadar kimlikleri tesbit edilemeyen bazı kimseler, kendilerinden asır­larca önce gelmiş Peygamberlerle ilgili kutsal yazıları bilinmeyen kaynaklardan toplayarak kaleme almışlardır. Mesela M.Ö. 300'de meç­hul bir kişi Hz. Yunus isminde bir kitap yaz­mış ve onu Kitab-ı Mukaddesle birleştirmiş­tir. Halbuki Hz. Yunus, M.Ö. 8. yüzyılda ya­şamış bir peygamberdi. Zebur, Hz. Davud'un ölümünden beş yüzyıl sonra yazılmaya baş­lanmış, Davud aleyhisselâmın hayatı ve tebli­gatının yamsıra, kaynağı bilinmeyen yaklaşık 100 meçhul şairin şiirleri de ilave edilmiştir.

Hz. Süleyman M.Ö. 933 yılında vefat etmişti. Ne var ki, 'Süleymanın Meselleri' diğer bazı hükemânın vecizeleri de birleştirilerek M.Ö. 250 yılında te'lif edilmiştir.

Kısaca Kitab-ı Mukaddes'in hiçbir bölümü­nün atfedildikleri peygamberlerle sahih bir bağlantısı yoktur. Bunun da ötesinde, Yahudi Kitab-ı Mukaddes'inin bu bölümleri bile Beyt-ül Makdis'in ikinci yağmalanışında yok olmuş ve geriye sadece Yunanca tercümeleri kalmıştır. Bu olay M.Ö. 258 ile M.Ö. birinci-yüzyılları arasındaki döneme tekabül etmek­tedir.

Yahudi âlimler milâdî ikinci yüzyılda zama­nın değişime uğrattığı yazmaların yardımı ile yeni bir Kitab-ı Mukaddes hazırladılar. Bu ki­tabın bugüne ulaşan en eski nüshası M.S. 916'ya aittir. Bundan başka İbranice nüsha

yoktur. Ölü Deniz yakınlarındaki Kumrân mağarasında bulunan İbranice yazmalar ise ancak M.Ö. birinci ve ikinci yüzyıla kadar gi­debiliyorlar. Bu yazmalar da Tevratın bölük pörçük birkaç bölümünü ihtiva etmektedir.

Sâmirîlerin bugün ellerinde bulunan Kitab-ı Mukaddes'in ilk 5 kitabını içeren en eski yaz­ma da milâdî onbirinci yüzyılda yazılmıştır. M.Ö. iki ve üçüncü yüzyılda hazırlanmış olan Yunanca tercümesi sayısız hatalar yüzünden bozuktur. Üçüncü yüzyılda Yunanca'dan La-tinceye ikinci bir tercüme yapılmıştır.

Hz. Musa'nın ve Yahudilerin sonraki pey­gamberlerinin hayat hikâyelerine ve öğretile­rine ait malzeme bundan ibarettir. Bunların sahih olduğu hükmüne hangi ölçüye dayana­rak varabilirsiniz?

Yukarıdakilere ilave olarak Yahudiler arasın­da 'sözlü kanun' denen ve nesilden nesile ak­tarılan bazı rivayetler mevcuttu. Yahuda bin Şem'un adlı bir haham M.S. ikinci yüzyılın sonu ve üçüncü yüzyılın başında bunları Miş-na adı altında bir kitapta toplayana kadar bu rivayetler 12-13 asır boyunca yazıya geçme­di. Filistinli Yahudi âlimler bu kitabın şerhle­rini 'Halaka', Babilli alimler de 'Haggâda' adında 3. ve 5. yüzyıllarda yazdılar. Talmud, işte bu üç eserin bir antolojisidir. Böylece Talmud'un da kaynakları belirsiz ve doğruluk dereceleri bilinmeyen rivayetlerden meydana geldiği ortadadır.

 

Hıristiyanların Kutsal Kitapları

 

Hristiyan kutsal metinleri de Hz. İsa'nın sîret ve öğretilerinin naklinde yukarıdakilere ben­zer safhalar geçirmiştir. İsa aleyhisselâm, Al­lah'ın kendisine vahyettiği İncil'in tamamını sözlü olarak halkına duyurmuştu. Havarileri de İncil'in ayetleri ile Peygamberlerinin hayat hikâyelerini birleştirir tarzda insanlar arasında bu dini anlattılar. Bu malzemeden hiç biri ne Hz. İsa zamanında ne de onu takip eden dö­nemde yazılmış değildi. Bu sözlü rivayetleri yazıya geçirme işi, ana dilleri Yunanca olan kişilere kaldı. Hz. İsa'nın ana dilinin Ârâmice veya Süryânice olduğu, havarilerinin de aynı dili konuştuğu akılda tutulmalıdır.

Yunanca konuşan müelliflerin pek çoğu bu sözlü rivayetleri Ârâmî dilinden dinlediler ve onları Yunanca'ya aktardılar. Bu nüshalar M.S. 60-70 yıllan civarında yazılmıştır. İndi­lerde hangi sözleri Hz. İsa'nın söylediği ve hangi sözleri yazarların bizzat ilâve ettikleri, İlâhî kelâmın nerede başlayıp nerede bittiği anlaşılamamaktadır. İndilerde yazılan olayla­rı ve sözleri bir rivayetler zinciri oluşturabile­cek şekilde Hz. İsa'ya atfeden güvenilir bir râvİ zikredilmemiştir. Bunun da ötesinde, bu müelliflerin eserleri de yokolmuştur. Yeni Ahid'in binlerce Yunanca nüshası ele geçtiği hâlde bunlardan hiçbirinin yazılış tarihi dör­düncü yüzyıldan eski değildir. Bunlar bile nadiren bulunmaktadır. Makbul ve yaygın olan İndiler onbirinci ile ondördüncü yüzyıl­larda yazılmış ve çoğaltılmıştır.

Mısır'da papirüs üzerine yazılı İncil'in parça­larının da ancak üçüncü yüzyıla ait olduğu tesbit edilmiştir. İndilerin Yunanca'dan La-tinceye nasıl, ne zaman ve kimin tarafından çevirildiği ise bilinememektedir.

Latince çeviriler, dördüncü yüzyılda Papa'nın talimatıyla gözden geçirildiyse de, bunlar onaltıncı yüzyılda geçersiz kabul edilerek Yunanca nüshalarından yeniden Latince'ye çevrildiler. İncil'in meşhur dört kitabı Yunan­ca'dan Süryânice'ye büyük bir ihtimalle M.S. 200 yılında çevrildi, fakat halen elde olan en eski Süryânice nüshası dördüncü yüzyıla ait­tir. Beşinci yüzyıla ait bir yazma nüshanın ise çok farklı olduğu gözlenmiştir.

Süryanice'den Arapça'ya yapılan tercümeler­den sekizinci yüzyıldan önce hazırlananı bi­linmemektedir, incil'in 70 değişik versiyonu­nun hazırlanmış olması ve Hristiyan âlim-lerince hepsinin redddolunup sadece dört ta­nesinin güvenilir kabul edilmesi ilginç bir ha­kikattir. Onların kabul veya reddine dair mes­netlerinin neler olduğu hiçbir kimse tarafın­dan bilinmiyor. Bu durumda Hz. İsa'nın sîreti ve mesajı ile ilgili bu malzemeye en ufak bir şahinlik isnad edilebilir mi?

 

Diğerleri

 

Diğer dinlerin önderleri ile ilgili durumlar da bundan farklı değildir. Zerdüşt'ü misal olarak alalım. Doğum tarihi hâlâ sırlar içinde Örtülü­dür. Onun hakkında bütün bilinenler, İran'ın İskender tarafından ele geçirilmesinden yak­laşık 250 yıl Önce yaşadığına dair deliller ol­duğudur. Diğer bir ifadeyle, M.Ö. beşinci yüzyılda yaşamıştır. Kitabı Avesta, orijinal dilinde mevcut değildir ve kitabın yazıldığı veya Öğretilerin vazedildiği bu dil de bugün için yaşayan bir dil değildir.

Dokuzuncu yüzyılda çevirisi ile birlikte tefsi­ri yapılan 9 ciltlik Avesta 'nm ilk iki cildi yok olmuştur. Kitabın halen elde bulunan en eski nüshası onüçüncü yüzyıla aittir. Bu, Zer­düşt'ün kitabınm durumudur. Hayatı ve öğre­tileri konusunda ise ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz. Zerdüşt 40 yaşında vaaz ve telkinleri­ne başladı. İki yıl sonra kıral Gustaf onun müridi olunca Zerdüştiük krallığın resmi dini hâline geldi. Zerdüşt 77 yıl yaşadı. Ölümün­den sonra zamanla hayatı ve öğretileri hak­kında gerçeklerden uzak pek çok hikâye ortaya çıktı.

piinyaca bilinen dinî simalardan biri de Bu-da'dır. Zerdüşt gibi onun da bir peygamber olma ihtimali vardır. Arkasında herhangi bir kitap bırakmadığı gibi müridlerinin de bu ko­nuda bir iddiaları yoktur. Ölümünden yüz yıl sonra başlayan ve birkaç yüz yıl süren bir ça­lışma sonucu sözleri ve hayat hikâyesi bir araya getirildi. Fakat bu devrede ortaya konan budist yazmalarının müelliflerinden hiçbiri Buda'nın sözleri ve öğretileri için bir delil zinciri tedarik etmemiştir. Delalet etmeleri için diğer peygamberlere ve din önderlerine dönsek bile, onların tarih ve öğretileri hakkın­da sahih ve şüpheden uzak bilgiler diyebile­ceğimiz güvenilir kaynaklar bulamayacağı­mız apaçık ortadadır.

Böylece bize, içinde ekleme ve çıkarma bu­lunmayan güvenilir sağlam bir Kitap bırakan; hayatımıza yön verebileceğimiz yaşantısı, sözleri ve fiilî örneği güvenilir senetlerle gü­nümüze kadar nakledilen Hz. Muhammed @'e yönelmekten başka seçenek kalmamakta­dır. Dünya tarihinde böyle bir önder sadece -Allah'ın bir lûtfu olarak- Hz. Peygamber @'in yüce şahsiyetinde bulunabilir. Hz. Peygamber @ Kur'ân-ı Kerîm'i, kendisine vahyedilen Al­lah Kelâmı olduğunu kesinlikle ifade ederek sunmuştur. İncelendiğinde, bu Kitâb'ın tahri­fattan uzak olduğunu anlıyoruz. Bu Kitâb'ta Hz. Muhammed @ 'in kendi sözlerine yer ve­rilmemiş; herhangi bir hadîsin eklenmesi biz­zat Hz. Peygamber tarafından titizlikle Önlen­miştir.

İncil'in aksine bu Kitâb'ta, İlâhi Kelâm ile Hz. Peygamber @'in hayatı, sözleri, Arapların ta­rihi ve nazil olduğu dönemde meydana gelen olaylar kanştırıhnamıştır. Kur'ân Allah'ın ka­tıksız Kelâm'ıdır. İçinde İlâhî olmayan tek bir kelime yoktur. Muhtevasından tek bir kelime bile eksiltilmemiştir. Kitab, Hz. Muhammed @ zamanından günümüze tam ve aslî şekliyle gelmiştir. Kitab, Hz. Peygamber @'e nazil ol­maya başladığı zamandan itibaren her cümle­si ve her kelimesinin kayda geçirilmesine dikkat edilmiştir. Hz. Peygamber <§>'e vahiy gelir gelmez kâtipler çağrılır ve vahyolunan âyetler yazdırılırdı. Hz. Muhammed @ yazılan kı­sımları dikkatle okutur ve dinlerdi; kâtibin kaydederken bir hata yapmadığına kani olun­ca yazıyı iyi bir yerde muhafaza ederdi. Pey­gamber @ kâtibe vahyedilen âyetlerin hangi sûrede nereye ve hangi sırayla konacağını da söylerdi. Vahiy halkalarının sonuna kadar Hz. Peygamber @ Kur'ân'ın muhtevasını bu şe­kilde sistematik bir nizam içerisinde düzenle­meye devam etmiştir. Ayrıca İslâm'ın başlan­gıcından itibaren Kur'ân'ın namazlarda ezber­den okunması emredilmişti. Böylece sahabe, âyetleri nazil olur olmaz ezberlemeye koyulmuşlardır. Pek çoğu bütün Kitab'ı ezberlemiş­ken çoğu da değişik kısımlarım ezberlemiştir.

Bunun yanında, sahabenin okuma yazma bi­lenleri bizzat istifade için Kur'ân'ın bazı sûre ve âyetlerini buldukları parçalar üzerine ya­zarlardı. Bu şekilde, Kur'ân'ın muhtevası Hz. Peygamber @'in hayatı sırasında dört değişik yolla korunmuştur:

1- Hz. Muhammed @ İlâhi Kelâmın muhte­vasını   başlangıçtan   sona   kadar   vahiy kâtiplerine yazdırtmıştır.

2- Sahabilerin pek çoğu Kur'ân'ın tamamını, kelimesi kelimesine ezberlemişlerdir.

3- Sahabenin istisnasız tamamı, en azından Kur'ân'ın bir bölümünü ezberlemişlerdir, çünkü namaz esnasında Kur'ân âyetlerini okumakla mükelleftiler. Hz. Peygamber @'in Veda Haccına 140.000 sahabenin katıldığı gerçeğinden hareketle, sahabenin sayısı hak­kında tahmin yürütmek mümkündür.

4- Okuma yazma bilen sahabenin önemli bir bölümü kendiliklerinden Kur'ân'ın özel kayıt­larını tutmuşlar ve doğru yazıp yazmadıkları­nı kontrol için Hz. Peygamber @'e okumuş­lardır.

Bugün elimizde bulunan Kur'ân'ın, kelimesi kelimesine, Hz. Muhammed @'e nazil olan Kur'ân'ın aynısı olduğu inkârı mümkün olma­yan tarihî bir hakikattir. Hz. Peygamber @'in vefatından sonra ilk halife Hz. Ebu Bekir bü­tün Huffazı ve Kur'ân'ın yazılı kayıtlarını bir araya getirdi; onların yardımıyla bütün muh­tevayı kitap şekline getirdi. Hz. Osman'ın ha­lifeliği esnasmda bu asıl kitabın kopyaları ço­ğaltılarak İslâm Dünyasının belli başlı yerle­rine devlet eliyle gönderildi. Bunlardan ikisi hâlâ muhafaza edilmektedir. Biri İstanbul'da, diğeri Taşkent'tedir. Arzu eden her kimse her­hangi bir Kur'ân nüshasını alıp bu iki kopya ile karşılaştırabilir. Hiçbir farklılık bulamaya­caktır. Hz. Muhammed @ ile günümüz ara­sında geçen devirlerde her nesilde birkaç mil­yon hafız yaşamışken bir kimse nasıl başkalık bekleyebilir? Bir kimse asıl muhtevadan bir kelime değişterecek olsa hafızlar derhal bu yanlışını açığa çıkarırlar. Geçen yüzyılın sonlarında Almanya'daki Münih Üniversite-si'ne bağlı bir Enstitü, İslâm dünyasının deği­şik yerlerinde ve muhtelif zamanlarda yazıl­mış ve basılmış 42 bin Kur'ân-ı Kerîm nüsha­sını toplamıştır. Bu nüshalar üzerinde elli yıl süren inceleme ve. araştırmalar sonucunda dizgi, baskı ve çoğaltma hataları dışında hiç­bir başkalık bulunmadığı rapor edilmiştir. Ne yazık ki bu Enstitü, II. Dünya Savaşı'nda Al­manya'ya yapılan bomba saldırıları sonucu yok olmuştur, ama bu araştırma projesinin neticeleri baki kalmıştır. Dikkate alınması ge­reken bir başka nokta Kur'ân'ın nazil olduğu dilin hâli hazırda yaşayan bir dil oluşudur. Bu dil Irak'tan Fas'a 120 milyon kişinin ana dili olarak hâlen varlığını sürdürmektedir. Ayrıca, Arap dünyasının dışında yüzbinlerce kişi de bu dili öğrenmekte ve öğretmektedir.

Arabça grameri, lügati, kelime haznesi, keli­melerin telaffuzu ile ilgili kurallar, deyimleri ve atasözleri 1400 yıldan beri değişmeden kalmıştır.

Bugün Arapça bilen biri Kur'ân'ı 1400 yıl ön­ceki Arapların anladığı açıklıkta okuyup anla­yabilir. İşte bu, Hz. Muhammed @'in, başka hiçbir peygamber ya da din Önderinin payla­şamadığı önemli bir vasfıdır. Allah'ın insanla­ra hidayet rehberi olmak üzere O'na vahyetti-ği Kitâb bugün asıl dili ve şekliyle elimizde bulunmaktadır.

 

Hz. Muhammed @'in Sîret Ve Sünnetinin Güvenilirliği

 

Şimdi Hz. Peygamber @'in onu diğer pey­gamberler ve din önderleri arasında öne çıka­ran ikinci vasfını ele alalım. O'na vahyedilen Kitâb gibi sîretinin rivayetleri de bize hayatın her sahasında ışık tutacak şekilde korunmuş­tur. Çocukluğunun ilk dönemlerinden vefatı­na kadar O'nu gören, hayatındaki olaylara şahit olan, konuşmasını, hitabını, davetini, ikazlarını dinleyen ve onları hafızalarına nak­şederek kendilerinden sonra gelenlere aktaran çok büyük sayıda insan vardır. Bazı araştır­macı ve âlimlerin tahminlerine göre bu gibi insanların sayısı 100 bine yakındı. Bunlar bizzat gördüklerini ve işittiklerini kendilerin­den sonraki nesillere iletmişlerdir. Hz. Pey­gamber @ bizatihi bazı emirler yazdırtmış ve onları belli kimselere vermiş ya da gönder­miştir. Bunlar da sonraki nesiller tarafından muhafaza edilmiştir.

Hz. Peygamber @ 'in hadislerini daha hayat­tayken kaydeden ve bunları O'na okuyarak kontrol eden en az 6 sahabe vardı. Bu yazı­lanlar da gelecek nesillere miras olarak kal­mıştır. Hz. Peygamber @'in vefatından sonra, yaklaşık 50 sahabe Peygamber @'in hayatım, olayları ve O'nun mübarek sözlerinin rivayet­lerini toplama işini üstlenmişlerdi. Hadislerini toplama ve cemetme işini daha sonraki za­manlarda üzerlerine alanların ellerine bu kay­naklardan toplanan malzeme de geldi.

Bunun yanında, daha önceden bahsedildiği gibi, bazı araştırmacıların tahmini rakamları­na göre Hz. Peygamber'in sîreti hakkındaki bilgileri sözlü olarak aktaran sahabelerin sa­yısı 100.000'e ulaşmaktadır. Hz. Peygamber @ Veda Hacci diye bilinen son hacc farizası­nı 140.000 kişinin refakatiyle yerine getirdi­ğine göre bu sayı garip karşılanmamalıdır. Bütün bu insanlar değişik bazı zamanlarda O'nu gördüler, O'ndan ibadet şekillerini öğ­rendiler ve onun Veda Haccındaki hutbesini dinlediler. Hacc gibi önemli bir olaya katılan bu topluluk kendi yurtlarına, akrabalarına, dostlarına ve komşularına döndüklerinde, bunlar tarafından yolculuklarının ahvali, hac-cın hükümleri gibi konularda sorulara muha­tap olmamaları ihtimal dışıdır. Benzer şekil­de, Rasûlullah @ gibi büyük bir şahsiyetin ar­dından insanların O'nu gören, dinleyen, hayat tarzını ve ahvalini müşahade eden, O'nun mü­barek sözlerini, emir ve tavsiyelerini işiten ki­şileri ne kadar büyük bir merakla sorgulaya­cakları muhakkaktır.

Sahabelerden daha sonraki nesillere ulaşan hadîsler hakkında daha başlangıçta bir usûl benimsendi: Buna göre, Hz. Peygamber @'e bir olay ya da söz atfeden kimse bunun kay­nağını belirtmek ve bir delil zinciri sıralamak zorundaydı. Bu yolla, herhangi bir hadisin kaynaklan silsile, halkalanyla Hz. Peygamber @'in zamanına kadar geriye doğru izleniyor ve bu silsilenin ispat edilebilir doğrulukta Hz. Peygamber'e varıp varmadığı anlaşılıyordu. Rivayet zincirinde bir halka eksikse, o hadi­sin şahinliği şüphe götürür hâle geliyordu. Bir hadisle ilgili deliller zinciri Hz. Peygamber'e kadar varsa dahi, silsiledeki râvilerden biri bi­le itimada şayan kabul edilmezse o hadis güvenilirliğini kaybediyordu. Eğer biraz düşü­nürseniz, dünyada başka hiçbir insanla ilgili vakalann bu kadar titiz metodlarla kaydedil­memiş olduğunu farkedersiniz. Kendisine at­fedilmiş olaylann itimada şâyân olmayanlan-nın kabul edilmeyişi Hz. Muhammed @'e ait mümtaziyettir. Ve bir hadisin itimada layık olup olmadığına bakılırken, sadece Hz. Pey­gamber @ zamanına ulaşan bir râviler zinciri tesis etmek yeterli görülmüyor, aynca her bir râvi tek tek güvenilirliğini anlamak için dik­katli incelemeden geçiriliyordu. Bu amaçla bütün râvilerin başlarından geçenler ve yap­tıkları işler iyice araştırılıyor ve kimin sözüne güvenilip güvenilemeyeceği; kimin ne tür ka­raktere ve kişiliğe sahip olduğu ve kimin hafızasının kuvvetli, kimin zayıf olduğu hu­susundaki ayrıntıları zikretmek için büyük hacimli kitaplar telif ediliyordu. Bundan da öte, hadisi zikreden râvinin hadisi derlediği kaynak ile bizzat görüşüp görüşmediği, ve sadece onun adını zikrediyor olması bile ayır-dedilmiştir. Bütün râviler hakkındaki bilgiler öyle kapsayıcı ölçülerde hazırlanmıştır ki, bu­gün biz herhangi bir hadisin elde ediliş kay­nağının sahih mi yoksa mevzu mu olduğuna kolaylıkla hükmedebiliriz. İnsanlık tarihinde hayat hikâyesi böylesine güvenilir metodlarla derlenmiş başka bir insan var mıdır? Tek bir ferdin hayatını araştırırken bu kişi hakkında bazı olaylar ve sözler rivayet etmiş olan binlerce kişinin hayat hikâyeleri ile ilgili geniş kitaplar telif edildiği benzer bir başka olay görülmüş müdür?

 

Hz. Peygamber @’in Hayatının Her Yönü Bütünüyle Bilinmektedir

 

Sîretini ve Sünnetini yazmak için güvenilir kaynaklara sahip olunması Hz. Peygamber @'in tek mümtaziyeti değildir. O'nu bütün di­ğerlerinden ayırdeden bir başka faktör de ha­yatının her safhası ve yönüne diğer tarihî şah-siyetlerinkine nazaran çok daha geniş ve ay­rıntılı bir şekilde vâkıf olmamızdır. Ailesi, muhiti, peygamberlikten önceki hayatı, pey­gamberliği, vahiylerin inişi, İslâm'a daveti, muhaliflerine ve düşmanlarına karşı tavrı, as­habını yetiştirmesi, ev hayatı, koca ve baba olarak davranışları, dostları ve düşmanları ile ilişkileri, ahlâkı, amelleri, emirleri ve nehiyle-ri, izin verdiği ya da yasakladığı fiilleri... bü­tün bunlar hadîs kitaplarında ve O'nun yüce hayatı ve sîreti ile ilgili eserlerde en ince ay­rıntılarına kadar okunabilir. Hz. Peygamber @ ideal bîr askeri kumandandı; komutası al­tında geçen bütün savaşlar detaylı olarak tarih kitaplarında yer almaktadır. Hz. Peygamber @ ayrıca devlet başkanı idi; O'nun yöneticili­ğinin tam bir tarihini bulabiliriz. Hâkimdi, bakılan davaların seyri ve hükümleri bütün te­ferruatıyla bilinmektedir. Hz. Peygamber @ çarşı ve pazarları ziyaret eder, yapılan alışve­rişi izlerdi. Gördüğü adaletsiz ve sahtekârca muameleleri yasaklar; doğru gördüğü şeyleri ise tasvip ve teşvik ederdi. Kısaca, hayatın hiçbir sahası yoktur ki, Hz. Muhammed @ kapsamlı yol işaretleri bırakmamış olsun. Biz, bütün bu bilgi ve kanaatlere dayanarak ve ta­assuptan uzak olarak, bütün peygamberler ve din önderleri içinde öğüt almak ve rehber edinmek için sadece Hz. Muhammed @'e dö­nülebileceğini söylüyoruz. Çünkü O'nun sun­duğu Kîtap asıl nüshası ve şekliyle korun­muştur ve rehber edinilecek sîreti en ince ay­rıntılarıyla sahih ve güvenilir kaynaklardan bize ulaşmıştır.

Hz. Peygamber @'in Örnek şahsiyetinin müs-lümanlar üzerindeki büyük etkisini görmek isteyenler tarih sayfalarına şöyle bir bakmalı­dır: Müslüman fâtihlerin İspanya'ya girişle­rindeki davranışlar İle Hristiyanlarm orayı Makdis'i ve Kudüs'ü yağma edip Müslümanlara reva gördükleri muamele ile Müslümanların orayı geri aldıklarında Hristiyanlara uyguladıkları af arasındaki zıd­diyeti görmelidir.

 

ALTINCI BÖLÜM

 

HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM RAHMET PEYGAMBERİ

 

Giriş

 

Allahu Teâlâ, insanlara hakikati bildirmek üzere lütfettiği Son Peygamberi ve Elçisi Mu­hammed @ hakkında Kur'an-ı Kerîm'de şöy­le buyurmaktadır: "(Ey Muhammed!) Biz se­ni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107). Bu eşsiz ilân ile Peygamber @'in yalnız belli bir kavme veya ulusa değil, en yüksek ve en son şeriatla, insanlığın saadetini temin edecek hükümler ile, Kur'an gibi ilâhî bir kitapla bütün âlemlere bir rahmet olarak gönderildiği beyan edilmektedir. Elçilik mer­tebesine erişen, peygamberlerin sonuncusu almak şerefiyle mümtaz kılınan Hz. Muham­med @ ile yeryüzündeki insanlar ve cinler ne kadar şükretseler azdır.

Rasûlullah @, bütün yaratıklara karşı şefkatli ve merhametli idi:

"Andolsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; si­ze düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametli­dir." (9: 128).

Bazı âlimler, Rasûlullah @'in faziletinden dolayı Allah'ın kendine mahsus iki isimle onu isimlendirdiğini söylerler. Meali verilen Tev-be sûresinin (9: 128) ilgili âyetinde Rasûlul­lah @ 'den Rauf ve Rahîm diye bahsedilmesi bu görüşü doğrulamaktadır.

İbni Şihab'ın naklettiğine göre, Rasûlullah @ Huneyn savaşında elde edilen ganimetlerden Safvan b. Umeyye'ye yüz koyun vermişti. Sonra yüz daha, sonra yüz daha... İbni Şihab, Sa'îd b. el-Müseyyeb'den, Safvan'ın şöyle de­diğini kaydediyor: "Vallahi, bana verdiğini verdi. O, insanlar içerisinde kendisine en çok kızdığım birisi idi. Bana o kadar mal verdi ki, en çok sevdiğim birisi oldu." (Müslim, Tirmizî).

Bezzâr'm nakline göre, bir bedevi Rasûlullah @'e gelerek O'ndan bir şey istedi. O da verdi ve: "Sana ihsan ettim mi?" dedi. Bedevi: "Hayır, ihsan da etmedin, güzel birşey de ver­medin." dedi. Ashab bu cevaba öfkelendi ve bedevinin haddini bildirmek istedi. Rasûlullah @ onlara sakin olmalarını işaret ettikten sonra, kalkıp evine girdi ve ona daha fazla birşeyler gönderdi. Tekrar: "Sana ihsan­da bulundum mu?" diye sordu. Bedevi: "Evet. Allah sana ailenden ve aşiretinden ha­yırlı karşılığım versin" diye cevap verdi. Rasûlullah @ ona: "Sen, söylediğini söyledin ve bu sözünden dolayı ashabımın kalbinde sa­na karşı bir kızgınlık var. İstersen bana söyle­diğini onların yanında da söyle ki, kalplerin-deki sana karşı olan kızgınlıkları gitsin" dedi. Bedevi kabul etti. Ertesi gün veya akşam olunca Rasûlullah @, ashabına şöyle dedi: "Bu bedevinin bana ne dediğini biliyorsunuz. Biz de ona daha fazlasını verdik. Sanırım memnun oldu. Öyle değil mi?" Bedevi: "Evet. Allah sana ailenden ve aşiretinden ha­yırlı karşılığını versin" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Bu adamla be­nim durumum, bir adamla kendisinden kaçan devesinin durumu gibidir. Halk devenin peşi­ne düştükçe, deve daha hızlı kaçmağa başlar. Sahibi, halka: 'Sİz devemi bana bırakın, ben ona sizden daha yumuşak davranırım ve ona nasıl yaklaşılacağını sizden daha iyi bilirim' der. Sonra devesinin önüne geçer ve elindeki bir tutam otu gösterir. Deve otu yemeye ge­lince de onu yakalayıp semerini vurur ve üze­rine biner. Eğer bedevi o sözü söylediği za­man sizi bıraksaydım da onu öldürseydiniz cehenneme giderdi."

Bir seferinde Rasûlullah @'in: "Sizden biriniz bana ashabımdan birisi hakkında bir şey ulaş­tırmasın. Çünkü ben sizin karşınıza gönlü ra­hat olarak çıkmayı severim." buyurduğu riva­yet edilmiştir. (Ebû Davud, Tirmizî).

Ümmetine külfetleri hafifletmesi, kolay yolu göstermesi O'nun şefkatinden ve onlardan ba­zı şeyleri yapmalarını istememesi, onlara farz olacağından korkmasındandır. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Eğer ümmetime müşkü­lat çıkarmış olmaktan (korkmasaydım) her namazda misvak emrederdim." (Buharî, Müs­lim, Tirmizî, Neseî, İbni Mâce). Teheccüd na­mazı hadisesi ve iftar etmeksizin iki gün üst üste oruç tutmaktan ashabı men etmesi de böyledir. Yine ümmetini sıkıntıya sokmamak için, Kabe'nin içine girmeyi uygun görmeme­si ve ashabı hakkındaki her sözünü onlara rahmet kılmasını Rabb'inden niyaz etmesi de O'nun ümmetine karşı şefkatindendir. O na­mazda iken, bir çocuğun ağlamasını duyunca namazını acele bitirir veya kısa keserdi. O'nun şefkat duygusuna bakınız ki, Rabb'ine dua ederek ahitleşir ve şöyle derdi: "Rabbim! Kime kötü söz söylemiş, lanet etmişsem, bu­nu onun için rahmet, bereket, dua, safiyet ve kıyamet gününde sana yakınlaşmasına vesile eyle!" (Kadı Iyaz, Şifâ-ı Şerif).

Rasûlullah @'in Taifte karşılaştığı ezadan sonra Allahu Teâlâ Cebrail'i göndererek: "Eğer dilerse Taif İ yere batırayım" buyurdu. O, "içlerinde Allah'a iman edenler ve ibadette bulunanlar çıkacağım umarım" dedi. (Müs­lim).

İbnü'l-Münkedir'in rivayetine göre, Cebrail Rasûlullah @'e: "Allahu Teâlâ göğe, yere ve dağlara sana itaat etmelerini emretti" dedi. Rasûlullah @ ise: "Ümmetimden azabın tehir edilmesini diliyorum. Belki, Allah onların tevbesini kabul eder" buyurdu. (Buharî, Müs­lim).

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre Rasûlullah @, iki şeyden birini yapmakla karşi karşıya kaldığı zaman, günah olmamak şartıyla, daima bu iki şeyden yapılması en kolay olanı seç­miştir. (Buharî, Müslim).

Abdullah b. Mes'ud şöyle demiştir: Rasûl-i Ekrem @ va'z (ve nasihat) hususunda bize bıkkınlık gelmesin diye hâlimize bakıp (ona göre) gün ve (saat) kollardı.." (Buharî).

Enes b. Mâlik de Rasûlullah @'in: "Kolaylık yolunu gösterin, güçlüğe gitmeyin. Müjdele­yin, nefret ettirmeyin." buyurduğunu rivayet etmiştir. (Buharî).

Tevbe sûresinin ilgili (9: 128) âyeti Rahmet Peygamberi'nin üç önemli vasfını açıklamak­tadır:

1- Mü'minlerin meşakkat ve sıkıntıya uğra­ması O'na çok ağır gelir.

2- Mü'minler üzerinde titreyip durur; onların iman doğrultusunda hayır ve iyiliğe, güzel ahlâk ve fazilete yönelmelerini çok arzu eder.

3- Mü'minlere karşı çok şefkatli ve çok mer­hametlidir. Söylediği her söz, başlattığı her iş, attığı her adım şefkat ve merhame­tin birer numûnesidir.

Bunca yüce hasletlere, ilâhî yardımlara rağ­men Rasûlullah @'i anlayamadıkları, O'nun kutsî âlemden getirdiği ilâhî rahmeti İdrak et­meyip yüz çevirdikleri takdirde, Allah, Elçisi­ne elverir. Rasûlullah @ her hâlü kârda yalnız Rabbine güvenip dayanır. O bakımdan, O'na inanıp İslâm'a giren kendi lehine inanmış olur; yüz çeviren de kendi aleyhine bir sonuç doğurur. Rasûlullah @ ise, vazifesini kusur­suz yapmamı! huzur ve mükâfatını görür. Çünkü O, her zaman azizdir, Allah katında değerlidir ve şereflidir; üstündür ve ilâhî teyi­de mazhardır.

 

Alemlere Rahmet

 

"(Ey Muhammedi) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107) âyetinin kuşatıcılığı, zaman ve mekân itibariyle onun çevresi, bütün insanlık ufuklarını aşmaktadır. Zaman bakımuıdan kıyamate kadar bütün ne­silleri kapsarken, mekân itibariyle de sınırsız­dır ve bütün âlemi kuşatır. Çünkü Allah, 'biz seni Arabistan yarımadasına gönderdik', de­miyor. Aksine, "biz seni âlemlere gönderdik" diyor.

Dinler ve mezhepler tarihinde bunun bir ben­zerine rastlanılmamaktadır. Eski bir din olan-Yahudilikte Allah'a yalnız İsrail oğlullarmın Rabbi nazarıyla "bakılır. Allah, kâinatın yara­tıcısı ve sahibi olarak kabul edilmesine rağ­men, O'nun katında en sevgili millet, İsrail oğullan olduğu telakkisiyle Allah, onların millî tannsıdır. Eski Ahit kitapları, Yahudile­rin kutsal kitapları Allah'ı Rabbe'l-âlemîn "Âlemlerin Rabbi" olarak nitelendirmez. Ki­taplarında Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman'dan bahsederken evrensel bir tema aramak boşunadır, böyle bir beyan göremezsiniz. Çünkü Yahudilik hiçbir zaman bütün insanlık için rahmet ve eşitlik dini ol­mamıştır. Yahudiler, İsrail oğullarından baş­kasına dinlerini yaymayı istemezler.

Hıristiyanlıkta ise, hoşgörü sahibi ve insanlı­ğa dini yaymaya çalışan Peygamber Hz. İsa'nın bütün bir âleme gönderildiğine dair bir beyanı bulunmamaktadır. Aksine, Hz. İsa:

"Ben İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim." (Matta İncili, 15: 24), "(Havarilere emrederek) Milletler yoluna gitmeyin, ve Samiriyelilerin şehirlerinden hiç birine girmeyin; fakat daha ziyade İsrail evi­nin kaybolmuş koyunlarına gidin." (Matta İn­cili, 10: 5-6). demişti. İsrail oğullarından ol­mayan bazı hastalardan bahsedilip dikkati çe­kilince Özür dilemiş ve "ben çocukların ek­meğini köpeğe veren adam değilim." demişti. (Matta İncili, 15: 26).

Doğu ve Asya dinlerinde ise, özellikle Hind dini, misali verilen dinlerden farklı değildir. Hatta bazı hususlarda onları çok gerilerde bı­rakır. Neseb ve soyu takdîs eder. İnsanları, zâlimce bir takım sınıflara-kastlara ayırır. Aşağı tabaka olan Sudra'lar(işçiler)ın hayatı­nın hiçbir değeri yoktur. Zaten onlar, Hindu inançlarına göre, Brahma denilen hayvanın ayaklarından doğduğu için hiçbir sevgiye ve saygıya layık değillerdi. Toplumun en üst ka­demesindeki Brahmanlar için Sudra'lann ka­nını akıtmak helâldi. Hinduizm'in kutsal kita­bı Veda'ları, Sudra'lann okumaları şöyle dur­sun, tesadüfen yoldan geçerken okunuşunu dinlemeleri bile büyük günahtı. Veda'ları okumak, kurban kesmek, tanrılara adak ada­mak yalnız Brahman'ların hakkıdır. Allah, onları sadece diğer sınıflara hizmet için yarat­mıştır. Hinduların dünyasında Âlemlerin Rabbi telakkisini aramak beyhudedir.

Konfüçyüscülük, Taoizm, Şintoizm, eski Türk inançları, Caynizm, Sihizm ve Zerdüşt-lük gibi diğer dinler de "millî din" hükmünde olup evrensellikten uzaktırlar.

İslâm'ın tebligatı Hz. Muhammed @'i, Âlemlerin Rabb'inden, âlemlere rahmet ola­rak gönderildiği şeklindedir. Kur'an-ı Kerîm'in bu husustaki beyanı (21: 107) keyfi­yet ve kemiyet bakımından mükemmeldir. Rasûlullah @'in haiz olduğu büyük şahsiyet, üstün talimat insanlığa yeni bir bereket ve iç huzuru getirdi. Hayata yeniden canlılık verdi. Bu sayede onu hastalıklardan, elemlerden kurtardı, güçlükleri halletti,üzüntüleri ortadan kaldırdı. Rahmet ve bereket yağmurları yağ­dı, saadet ve hayır topraklan neşvü nema bul­du. Çorak yerler yeşerdi. Böylece Hz. Mu­hammed @'in peygamberliği sayesinde eşsiz bir kemiyet artışı oldu, bolluk meydana geldi. Keyfiyette de iyileşme görüldü.

Rahmet, günlük hayatımızda sıkça kullanılan bir kelimedir. İnsana fayda ve rahat veren her Şeye rahmet deriz. Rahmetin pek çok çeşidi vardır. Susamış birine bir bardak soğuk su ik­ramı, yolunu bilmeyen bir garibe yol göster­mek, çok sıcak bir günde terleyenleri serinlet­mek, ananın yavrusunu şefkatle bağrına bas­ması, babanın evladım terbiye edip yetiştir­mesi ve hayata hazırlaması, öğretmenin öğ­rencisini okutup ona ilim nimetini aktarması, aç birinin doyurulması, çıplağın giydirilmesi, muhtaç kimsenin ihtiyacının karşılanması... İşte hayatın muhtelif safhalarında görülen bu tür şeyler hep rahmet eseridir. Bunları herkes takdir eder, bunları yapanlara da iyilikleri karşılığında teşekkür edilir. (H. A. Nedvî, es-SîretÜ' n-Nebeviyye).

Rahmet'in en büyüğü ve en üst derecesi, bü­tün insanlığı helakten kurtaran İslâm'ın getir­diği rahmettir. Âlemlere rahmet olarak gön­derilen Rasûlullah @'in rahmeti, diğerleriyle kıyaslanamayacak kadar büyük ve geniştir.

 

Merhamet

 

Rasûlullah @, herkese karşı sevgi ve merha­met dolu idi. Düşmanlarına bile merhamet gösterirdi.

Hz. Aİşe'nin anlattığına göre, Rasûlullah @ kimseden kendi nâmına intikam almamıştır. Hiç bir zaman kötülüğe karşı kötülükle karşı­lık vememiş, buna mukabil bağışlamış ve af-fetmiştir. Kureyşliler O'na her türlü ezâ ve ce­fa ile muamele ettiler, alay ettiler, hakir gör­düler, sövdüler, saldırdılar, hayatına kastetti­ler. O'na karşı pek çok defa savaş açtılar. Fa­kat O, on bin kişilik bir orduyla Mekke'ye muzaffer olarak girdiğinde bile hiç kimseden İntikam almadı. Birçok savaşta yer alan, can düşmanı Ebû Süfyan ve evinde bulunanları dahi bağışladı.

Mekke'nin fethini müteakip Kabe önünde toplanan halka yüksek sesle: "Ey Kureyş top­luluğu! Benden ne umuyorsunuz? Size nasıl davranacağımı sanıyorsunuz?" diye sordu. Onlar cevaben: "Hayır bekleriz. Sen kerîm bir kardeşsin, kardeş oğlu kardeşsin" dediler. Rasûlullah @ de: "Bugün ben size, kendisine zulmeden kardeşlerine, Yusuf aleyhis selâmın dediğini diyeceğim: 'Bugün size muaheze yok. Hepiniz serbestsiniz. Evlerinize gidiniz." buyurdu. (Zâdû'l-Meâd). Rasûlullah @ Mek-kelilerin hepsine eman verdi, düşmanlarını af­fetti. Yalnızca onlardan dokuz kişiyi genel af­tan muaf tutmuştu. Fakat bunlardan pişman olup gelenleri de sonradan affetti.

Abdullah b. Şerh İslâm'dan çıkmış bir hain idi. Korkusundan Osman b. Affân'a sığınmış­tı. Onun süt kardeşiydi. Ortalık biraz yatıştık­tan sonra Osman aracı oldu, Rasûlullah @ de onu affetti.

Ebû Cehl'in oğlu İkrime en büyük İslâm düş­manı idi. Yaptıklarını bildiğinden korkup Ye-men'e kaçmıştı. Karısı müslüman oldu. Rasûlullah @'e gelerek İkrime'nin affını dile­di. Sonra îkrime, Rasûlullah @'in huzuruna gelerek müslüman oldu. O da İkrime'nin müs­lüman olmasına pek sevindi. İkrime bundan sonra İslâm'a büyük hizmetlerde bulundu. Su­riye'nin fethinde büyük yararlıklar gösterdi.

Ebû Süfyân'ın karısı Hind en büyük İslâm düşmanı idi. Uhud savaşında şehid düşen Hz. Hamza'nın karnım yarmış, ciğerlerini ağzına alıp çiğnemişti. O da affolundu.

Hz. Hamza'nın katili Vahşi de affedilenler arasındaydı. Af dilemek üzere Rasûlullah @'in yanma geldi, onu da affetti. Yalnız ona: "Seni görünce amcam şehid Hamza'yı hatırlı­yorum, içim yanıyor. Gözüme görünme de ne yaparsan yap" dedi.

Mekke'nin İleri gelenlerinden biri olan Safvân b. Ümeyye de İslâm'ın ve Rasûlullah @'in azılı bir düşmanıydı. Rasûlullah @'i öldürme­si için bir ödül vaadiyle Umeyr b. Vehb'i gön­dermişti. Mekke fetholunduğunda Cidde'ye kaçtı ve oradan da deniz yoluyla Yemen'e geçmeyi ümid ediyordu. Umeyr, Rasûlullah @'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü! Safvân, ka­bilesinin önderidir. Korkudan kaçtı, kendisini denize atacak" dedi. O da korunma kapsamı­na alındı. Geriye döndüğünde Rasûİullah @'den düşünmek için iki ay süre istedi. Ona dört ay süre verildi ve daha sonra kendi iste­ğiyle müslüman oldu.

İki câriye vardı. Çalar oynarlar, Rasûlullah @ aleyhinde türkü söylerlerdi. Bunlar da saklan­dıkları yerden çıkıp geldiler, Rasûlullah @'den af dilediler ve affedildiler.

Müşriklerden Esved b. Hebbâr de İslâm'a düşman biriydi. Rasûlullah @'in kızı Zey-neb'e acı çektirmişti. Medine'ye hicret eder­ken ona mızrağıyla saldırmış ve bindiği deveden düşürmüştü- Hamile olan Zeynep bu yüz­den çocuğunu düşürmüş ve sakatlanmıştı; yıl­larca hastalık çektikten sonra babasım büyük bir üzüntüye gark ederek vefat etmişti. Hebbâr bunun gibi pek çok suç işlemişti. Fe­tihten sonra İran'a kaçmak istediyse de, daha sonra Rasûlullah @'e geldi. Rasûlullah @ işte bu adamı da affetti.

Rasûlullah @'in İslâm'a davet gayesiyle şe­hirlerini ziyaret ettiğinde O'nu taşlatan Taif in önderleri de affedilmiştir.

Medineli münafıkların lideri Abdullah b. Ubey de bağışlandı. Ki o, hayatı boyunca Rasûlullah @ ve İslâm'a karşı çalışmış, bu di­ne engel olabilmek gayesiyle Rasûlullah @'in itibarını düşürmek yolunda her yola tevessül etmişti. Uhud'da üç yüz taraftarını geri çeke­rek müsîümanlann âdeta belkemiğini kırmış­tı. Rasûlullah @ ve müslümanlara karşı hasmâne hareket ve entrikalara girişmişti.. Hz. Aişe hakkında iftira atarak Rasûlullah @ 'i ve ashabını karalamak için ifk hâdisesini ortaya atan da oydu. Müslümanlar arasında fitne ve zarar vermek üzere Mescid-i Dırar'ı inşa. edenlerin başmda bulunan, Mekkeli müş­rikleri müslümanlara karşı savaş açmak için sürekli teşvik eden ve 'eğer bir vesileyle Me­dine'ye dönerse daha güçlü olan zayıf olanı kovacaktır' diyen de yine Abdullah b. Ubey'di. Bütün bu günah kayıtlarına rağmen Rasûlullah @ onu affetmiş ve daima nezaket­le muamele etmiştir.

Mekke'nin fethinden sonra, etraftaki kabileler İslâm'a katılırken Benî Hanife kabilesi düş­manlığını hâla sürdürüyordu. Liderlerinden Sümâme b. Üsâl müslümanlar tarafından ya­kalanarak Rasûlullah @'e getirildi. O da, onun Mescidin direklerinden birine bağlan­masını emretti. Daha sonra Rasûlullah @ Mescide giderek Sümâme'ye isteğini sordu O da: "Ey Muhammedi Eğer beni öldürecek olursan bir caniyi öldürmüş olursun; eğer be­ni affetme lûtfunda bulunursan nimete karşı şükreden bir kişiye iyilik etmiş olursun; eğer fidye için mal istersen, söyle, onu vereyim."

dedi. Rasûlullah @ cevap vermedi. Sümâme bu sözleri üç gün boyunca tekrarladı. Sonra Rasûlullah @ salıverilmesini emretti. Hiçbir karşılık istenmeden serbest bırakılması Sümâme'yi müteessir kıldı. Hemen Mescidin yakınındaki bir suya koştu. Gusledip mescide girdi. Rasûlullah @'in huzuruna vardı ve keli-me-i şehadet getirerek müslüman oldu. Sonra şu sözleri söyledi: "Ey Muhammedi Vallahi şu yeryüzünde bana senin yüzünden daha düşman hiçbir yüz yoktu. Fakat bu sabah, se­nin mübarek sîman bana yüzlerin en sevimlisi göründü. Vallahi dinlerden hiçbir din bana senin dininden daha ziyade düşman görün­mezdi. Fakat bu sabah senin dinin bana göre dinlerin en sevimlisidir. Vallahi memleketler­den hiçbir şehir bana senin şehrin kadar men­fur değildi. Fakat bu sabah bu şehir beldelerin en sevimlidir." (Buharî).

Düşmandan intikam almak normal görülen bir uygulama olduğu halde, Rasûlullah @ hiçbir zaman İntikam almamıştır. Bütün düş­manlarını affetmiş, onlara belli bir değer ver­miştir. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Rabbim bana intikam alacak gücüme rağ­men düşmanlarımı affetmemi, benimle ilişki­sini kesenle görüşmemi, ve beni mahrum bı­rakana vermemi emretmiştir." Rasûlullah @ risaletine kadar dahi intikam peşinde olma­mış, hayır dua etmiş ve affetmiştir.

Uhud savaşmda düşman saldırısına maruz ka­larak dört dişi kırılmış, baş ve yüzünden yara­lanmıştı. Ashabı ezâ ve cefalarla yüzyüze iken O'ndan düşmanlarına beddua etmesini istemişlerdi. Onlara da, insanlara beddua et­mek için değil, Allah'ın yoluna çağırmak için gönderildiğini ifade etmiştir. (Müslim). Ve kendisini anlamayan halkının bağışlanması için Allah'a "Yâ Rabbi! Halkımı affet, çünkü onlar cahiller." diye niyazda bulunmuştur.

Taif in muhasarası sırasında ashab O'ndan düşmanlarına beddua etmesini istedi, Rasûlullah @ ellerini niyaz için kaldırdığında görenler Taif halkına lanet edeceğini düşün­dü. Fakat O: "Allah'ım! Taif halkını İslâm'ın zenginliği ile nîmetlendir ve onlan Medine'ye <jostluk rahu ile gönder!" diyerek dua etti.  Taifliler Medine'ye gelerek İslâm'ı  etmişlerdir. (İbni Sa'd).

yemen'de bulunan Devs kabilesi'nin müslü-man lideri Tufel b. Amr ed-Devsî, kabilesini ısrarla İslâm'a çağırmasına rağmen, halkı bu çağrıyı reddederek küfürlerinde inat ediyor­du. Tufel Medine'ye gelerek Rasûlullah @'den onlara lanet etmesini söyledi. Bunu duyanlar Devs kabilesinin helak olacağını dü­şündüler. Fakat Rasûlullah @: "Allah'ım! Devs'e hidayet et ve onlan İslâm'a yönelt!" diye niyazda bulundu. (Müslim).

Sümâme müslüman olduktan sonra Mekke'ye göndermekte olduğu tahılı kesti. Mekke'de ta­hıl üretimi olmadığından darlık başgöstermiş-ti. Onlar Rasûlullah @'e müracaat ederek yar­dımcı olmasını istediler. Rasûlullah @ de, Sümâme b. Üsâl'e mektup yazarak Yemâ-me'den Mekke'ye tahıl gönderilmesinin deva­mını temin etti. Oysa onlar, Mekke'de üç yıl müslümanlara boykot uygulayan, tek bir yi­yeceğin geçmesine izin vermeyenlerin bizzat kendileriydi. Fakat O, bütün bunları unuttu. Şahsına ve diğer müslümanlara karşı işledik­leri ve yaptıkları zulümleri affetti.

Bir gün Rasûlullah @'İ öldürmeye niyetlenen biri yakalanarak huzuruna getirilmiş ve O da affetmişti.

Hudeybiye antlaşmasının yürürlükte olduğu dönemde Ten'îm dağından Kureyş kabilesi mensubu 80 kişi Rasûlullah @'i öldürmek maksadıyla gelmişlerdi. Bunlar yakalanıp Rasûlullah @'e getirildiler. O da onlara birşey söylemedi ve serbest bıraktı. (Tirmizî).

Hayber'de bir Yahudi kadını Rasûlullah @'e zehir katılmış bir yemek takdim etmişti. Rasûlullah @ bir lokma alır almaz beraberin­dekileri, yemeğin zehirli oduğu ve yememele-n hususunda uyardı. Bu hıyaneti yapan Yahu­di kadını getirildi. Suçunu itiraf eden kadın serbest bırakıldı. Rasûlullah @ şahsı için inti­kam peşinde değildi. Fakat sonradan, o yemekten zehirlenerek ölen olunca, kadın kısas edildi. (Buharı).

Safvân b. Ümeyye'nin Rasûlullah @'i Öldür­mesi için kiraladığı Umeyr b. Vehb Medi­ne'de zehirli kılıcıyla birlikte yakalanmıştı. Komplosu ortaya çıkarılan Umeyr, Rasû­lullah @'in huzuruna getirildiğinde kendisine mülayemetle ve İyi muamelede bulunulma-sıyla İslâm'ı kabul etmişti. Umeyr daha sonra Mekke'ye döndüğünde İslâm'ın çağrısını yay­maya başlamıştı. (Taberi).

Rasûlullah @, kendine karşı işlenen suçlar ne kadar büyük olursa olsun affederdi. O, bağış-layıcılık ve merhamet sembolüydü. Kur'an-ı Kerîm'de buna işaret edilmektedir: "(Ey Mu-hammed!) Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, cahillere aldırış etme." (7: 199).

Günahı daima affederek ve şefkatle davrana­rak Önlerdi. Çünkü panzehir mutlaka zehirden daha iyiydi. Sevginin, nefreti önleyeceği ve saldırganlığın yenilecesine inanmış ve göstermistir. İnsanların cehaletlerini îslâmî bilgiyle ortadan kaldırdı. Bağışlayıcılığıyla insanları suç ve günahın esaretinden kurtarmış ve onla­rı İslâm'ın dostları yapmıştır.

Allahu Teâlâ, Kur'an-ı Kerîm'de Rasûlullah @'in bu özelliğini şöyle bildirmektedir: "Al­lah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yu­muşak davrandm. Eğer kaba, katı yürekli ol­saydın çevrenden dağılır giderlerdi." (3: 159). O'nun dost-düşman herkese kendini sevdiren-yumuşak tabiatı yukarıda ifade edildiği gibi "Allah'ın rahmeti"dir.

 

Sevgi Ve Şefkat

 

Allah'ın Rasûlü Muhammed @ bütün yara­tıklara sevgi ve şefkatle muamele ederdi. O'nun bu davranışı sadece Araplara veya Arap olmayan kimselere mahsus değildi. İnancı, rengi veya ırkı, makam veya cinsiyeti ne olursa olsun bütün yaratıklara yönelikti. (Hz. Peygamber @'in fakirlere, çocuklara, kölelere, kadınlara ve hatta hayvanlara karşı davranışları şefkat ve muhabbeti konusunda geniş bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, sh. 42-54).

Ebû Hureyre'nin bir rivayetine göre Rasû­lullah @ şöyle buyurmuştur: "İman etmedik­çe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevme­dikçe de mü'min olamazsınız..." Yine Ebû Hureyre'nin bir başka rivayetine göre de Rasûlullah "Mü'minlerin birbirine karşı göstereceği altı hususiyet vardır. Bunlardan sonuncusu, bir müslüman hapşırdığında Yerhamûkallah (Allah'ın rahmeti üzerine ol­sun!) denmesi, müslümanın yüzüne karşı ve­ya gıyabında samimi davranmasıdır." demiş­tir. (Mişkât).

Câbir b. Abdullah'ın rivayetine göre Rasû­lullah @: "Allah, başkalarına merhamet et­meyene merhamet etmez." buyurmuştur. Hz. Aişe'nin anlattığına göre Rasûlullah @'e ge­len bir bedevî'nin: "Sen çocukları Öper misin? Biz öpmeyiz." diye sorması üzerine O da:

"Allah sizden rahmeti çekip almışsa ben ne yapabilirim." cevabım vermiştir. Numân b. Beşîr'in rivayetine göre Rasûlullah @: "Müs­lümanlar arasında sevgi ve yakınlık öyledir ki, onlar tek bir vücut gibidirler. Birinin derdi olduğunda diğerleri de onunla aynı telaşla birleşir." buyurmuştur. Yine Numân'ın riva­yetine göre Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Mü'minler tek bir vücut gibidirler. Gözü ve­ya başı ağrıdığında diğer uzuvlar da etkile­nir."

Ebû Musa el-Eş'arî'nin rivayetine göre Rasûlullah @: "Mü'minler parçalan birbirini tamamlayan bir bina gibidirler" buyurduktan sonra ellerini kenetleyerek "Cennette bulu­nanlar üç kısımdır. Biri, merhamet sahibi, akraba ve yakınlarına müşfik olandır." demiştir.

Muaz b. Cebel de Rasûlullah @'in şöyle dedi­ğini rivayet etmiştir: "Allahu Teâlâ: 'Sevgim, birbirini rızam için sevenlere, rızam için bir arada oturanlara, rızam için birbirine verenle­redir' buyurmuştur." İbni Abbas'ın rivayetine göre Rasûlullah @, Ebû Zer'e şöyle sormuş­tur: "İyiliğin hangi tarafı en sağlam bir kulp­tur yâ Ebû Zer?" Ebû Zer, Allah ve O'nun Rasûlü'nün en iyi bildiğini söyleyince, Rasûlullah @: "Allah rızası için verip, Allah rızası için sevmek." cevabını vermiştir.

 

Cahiliyyenin Karanlığından İslâm'ın Aydınlığına

 

Milâdî altıncı yüzyılda insanlığın düştüğü se­viye, halkın içinden çıkacak eğitimci ve ısla­hatçıların düzeltebileceği cinsten değildi. Me­sele sadece herhangi bir inancı ıslâh, bir âdeti ortadan kaldırmak, bir ibadet tarzı yerine baş­ka bir ibadeti kabul ettirmek, herhangi bir toplumu düzeltmekten ibaret de değildi. Böy­le olsaydı her devirde ve her bölgede görüle­bilen eğitimci ve ıslahatçılar buna kâfi gelir­di. Fakat mesele cahiliye enkazını yüzyıllar ve nesiller boyunca birikmiş, eğitimci ve ısla­hatçıların gayretlerinin, peygamberlerin getir­dikleri öğretilerin üzerini örtmüş olan putperestliği yok etmek meselesiydi. Sağlam yapı­lı, çevresi bütün âlemi içine alacak ve bütün milletleri banndıracak kadar geniş ve yüksek binalar inşa etmek, her hususta eski insanın numunesi olacak yeni bir insan vücuda getir­mek meselesiydi. Sanki yeniden dünyaya gel­miş ve yeniden hayat bulmuş bir insan gibi... "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık ver­diğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?.." (6: 122).

Peygamberliğin önemi, batmak ve boğulmak üzere olan insanlığı helak olmaktan kurtarma-sındaki rolünde yatmaktadır. Onların tebligat­larının esas gayesi, diğer talim ve terbiyecile­rin, insanlığı üzüntüden kurtaran ve huzura kavuşturanlardan farkı ve üstünlüğü budur. Peygamberler insanlığa kurtuluş bilgisini ve­riyor, yüzme sanatını ve hayat gemisini yü­rütme ilmini öğretiyorlar.

İnsanlık tarihi şunu açımca göstermiştir ki, hayat gemisi insanların ahlâkının bozulmasın­dan ve amellerinin kötülüğünden dolayı battı­ğı zaman, içindeki beşeriyete ait herşeyle, medeniyet eserleriyle, düşünce mahsulleriyle, ilmî ve felsefî ürünleriyle, edebiyat ve şiire ait parlak örnekleriyle birlikte batar. Bu gemi hiçbir zaman edebiyattaki duraklama, okul ve üniversitelerin azlığı, yüksek tahsilin olmayı­şı, malın azlığı yahut hayat seviyesinin dü­şüklüğü gibi sebeplerle batmamıştır. Hayat gemisi, insan kendisine intiharı hazırladığı İçin batar. Çünkü o, ailesinin, çoluk-çocuğu-nun, mal ve mülkünün içinde bulunduğu bi­nayı yıkan bir manivela haline gelmiştir. Ta­rih açıkça gösteriyor ki, insan düşüncesi çoğu zaman binayı yapmak veya tamir etmek yeri­ne kendini helak olmaya sevkeden sinir buh­ranlarına yakalanmıştır.

Şimdi ise neredeyse bu gerçek, manzarasının çirkinliği ve kötülüğünden dolayı inkâr edil­mektedir. İnsan, kendi temelini bütün gü­cüyle yıkmaya çalışıyor. İnsanlık büyük bir şevk ve arzuyla bu çılgınca işlerle uğraşıyordu. Sanki bunlar bir inşâ faaliyeti ve insanlı­ğın hayrına ait güzel bir iş, mümtaz bir hiz­metti. Ölüm çukuruna düşmekte ısrar ediyor­du. Hayattan bıkıp usanmıştı, içindeki arzu ne ise onu helak olmaya zorluyordu. Sanki hayat onun için azab ve cehennem, ölüm ise nimet ve cennetti.

Milâdî altıncı yüzyılda dünyaya hâkim olan durum bu idi. Bu dönemde toplumun toptan intihara hazırlandığım görüyoruz. Hatta in­sanlar intihara razı olmakla kalmıyor, bilakis bunun için büyük bir gayret gösteriyordu. Sanki intihar için adakta bulunmuş ve yemin etmiş gibiydi. Adağım yerine getirmek ve ye­mininde durmak istiyordu: "...Allah'ın size olan nîmetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz. (Allah) kalblerinizi birleştirdi, O'nun nîmetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordu­nuz. (Allah) sizi ondan kurtardı..." (3: 103).

Hz. Muhammed @'in peygamber olarak gön-deriidiği cahiliyye çağının problemi, yalnızca sosyal ve ahlâkî çöküntü, yalnızca mücerred putperestlik, sadece içki ve kumar, zulüm, baskı, boş ve lüzumsuz şeylerle meşgul ol­mak, zâlim iktisadî kanunların, gaddar idare­cilerin haksız tasarrufları ve yalnızca kız ço­cuklarım diri diri toprağa gömmek meselesi miydi. Hiç şüphesiz ki, hayır! Zira cahiliyye Çağının problemi bütün insanlığın diri diri toprağa gömülmesi meselesiydi. (Sîretü'n-Nebeviyye).

Bu çağ son buldu. O zamanki kuşaklar yok oldu. O çağın görünüşü gözler Önünden silin­di. Rasûlullah @'in gönderildiği zaman dün­yanın hâlini Kur'an şöyle ifade etmektedir: "... Siz ateşten bir çukurun kenarında bulu­nuyordunuz. (Allah) sizi ondan kurtardı..."

Rasûlullah @ de çok güzel ye beliğ bir misal ile bu gerçeği şöyle açıklamıştır: "Benim va­ziyetim, ateş yakan ve ateş etrafım aydınlat­maya başlaymca da onun içerisine kendilerini atmaya çalışan kelebeklere engel olmak ve onları ateşe düşmekten korumak isteyen bir şahsın hali gibidir. Ben de sizin ateşe düşme­nize engel olmak istiyorum ama siz kendinizi ateşe atmak için çırpmıyorsunuz. İşte benim ve sizin durumunuz böyle. Ben size ateşten uzaklasın, ateşe yaklaşmayın diyerek sizi ate­şe düşmekten alıkoymaya çalışırken, siz beni dinlemiyor ve ateşe hücum ediyorsunuz." (Buharı, Müslim).

Genel olarak peygamberlerin gayesinin insan­lığı yeniden kurtarmak ve tesis etmek mesele­si olduğu anlaşılmaktadır. Fesadın kökleri ku­rutulacak, küfr ve şirkin bütün izleri kökün­den çekilip yok edilecektir. Bunların yerine, ihsanların kalbine hayat veren tevhid inancı, insanlığın ruhunun derinliklerine, daha üstü­nü tasavvur edilemeyecek derecede iyice yer­leştirilecektir. Gayesi Allah'a ibadet ve O'nun hoşnutluğunu kazanma olan, insanlığa hizmet eden, hak uğrunda zâlimle mücadeleye giri­şen, arzularına gem vuran, şehvete esir olma­yan ve azgınlığa uymayan yeni bir insan nesli meydana getirmektir. Bu mesele, Hakkın kar­şısındaki her türlü mukavemeti silip süpür-mek, kuvvetlerini dünya ve ahiret cehennemi­ne girmek için seferber etmek suretiyle inti­har etmek isteyen insanlığı bu durumdan kur­tarmak ve böylece başlangıcı ariflere ve mü'minlere nasib olacak saadet, sonu takva sahiplerine vadolunan ebedî cennet olan bir yola girmek meselesidir.

Hz. Muhammed @'in peygamber olarak gön­derilmesinin insanlığa sağladığı büyük nimeti Allahu Teâlâ'nın şu kelâmından daha doğru ve daha beliğ bir şekilde tasvir etmek imkân­sızdır: "Topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah'ın size olan nîmetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz. (Allah) kalblerinizi birleştirdi, O'nun nîmetiyle kar­deşler hâline geldiniz. Sİz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz. (Allah) sizi on­dan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açık­lıyor ki, yola gelesiniz." (3: 103).

İnsanlık tarihinin hiçbir devrinde bundan da­ha karmaşık ve zor bir iş, Hz. Peygamber @'in mesuliyetinden daha büyük bir mesuli­yet, O'nun diktiği fidan gibi meyve veren fi­dan, O'nun çalışmaları gibi başarılı bir çalış­ma görülmemiştir. Şüphesiz ki bu hayret veri­ci bir şeydir ve büyük bir mucizedir. (Nedvî, Sîretü 'n -Nebeviyye).

Bütün mesele insanlık gemisinin kurtulup sa­hile çıkarılmasıdır. Ne zaman ki, insan dürüst hareket eder, orta yola riayet eder ve hayatını ölçülü bir şekilde sürdürüşe dünyevî nimetler işte o zaman faydalı olur. İnsanlık, kendisini bu tehlikelerden kurtaran ve doğru yolu gös­teren peygamberlere çok şey borçludur.

Aslında insanoğlu, ilâhî mahkemede kendi aleyhine dava açmak ve yine kendi aleyhinde şehadette bulunmak durumundadır. Medeni­yet, tabii sınırlarını çiğner ve sahasından dışa­rı çıkarsa, ahlâkı inkâr ederse, bütün asîl ga­yelerden, şerefli maksatlardan gafil olur, maddî ve bedenî ihtiyaçlarını sağlamaktan, hayvanî arzularını tatmin etmekten başka birşey düşünmezse, insan kalbinin yerini kurt, kaplan ve pars kalbi alır; vücudunda hayalî veya sunî bir mide, kötülüğü emreden bir ne­fis oluşur. Artık hiçbir görevli onu zaptede­mez.

Medeniyetin bozulması ve çılgınlaşması, ne­tice yönüyle monarşik yönetimin bozulmasın­dan daha vahimdir ve zararı çok daha fazla­dır. Çünkü zayıf bir şahıs bile delirdiği zaman bütün hâne halkının rahatını bozar, onların huzurlu hayatlarını sıkıntılı bir hâle sokar.

O halde insanlığın toptan delirdiği, medeniyet binasının çöküp kokuştuğu ve insanlık tabia­tının bozulduğu zaman dünyada neler olaca­ğım düşününüz. Onu tedavi edecek bir ilâç bulunabilir mi?

Cahiliyye çağında yalnızca medeniyet bozul­makla kalmadı; aynı zamanda fizik yapısı da bozuldu ve kokuştu. Böylece orada çirkin âdetler meydana geldi. İnsanlar birbirlerini avlamaya, katlettiği insanın ölüm anındaki sarhoşluğundan zevk almaya, onun ölümün­den büyük bir haz duymaya başladı. Aynen birimizin bağlık bahçelik, güllük gülistanlık bir manzaraya bakıp da zevk aldığı gibi onun ızdırabından sonsuz bir sevinç duyuyor, bir hastanın inleyip feryat etmesiyle, hoş bir içki­yi yudumlarken, lezzetli bir yemeği yerken ve güzel bir manzarayı seyrederken duyduğu se­vinci duyuyordu.

Roma tarihine bakıldığında, insanlığın bu dö­nemde zirveye ulaşan sıkıntıları hakkında canlı örneklere rastlanılır. -Avrupa, Roma İmparatorluğunun fetihleri, kahramanlıkları, şan ve şerefi, kanunları ve medeniyeti saye­sinde zengin olmuştur.- Bu tarihlerde, insanın o çağdaki ender rastlanır vahşiliği, kana susa-mışhğı ve sefaleti şöyle tasvir edilir:

"Romalıların hoşuna giden en büyüleyici sah­neler ve zevk aldıkları en büyük eğlence, bir insanın hasmıyla ya da kana susamış yırtıcı bir hayvanla yaptığı boğuşmada yara alıp bit­kin bir şekilde yere serilmesiydi. Orada artık dizginler elden çıkmış ve insanlar kendilerini kaybetmişlerdi. Bu korkunç manzarayı yakın­dan görmek için çılgınca oraya üşüşüyorlardı. Halbuki bu bedbaht insan kendi soylarındandı ve kendi vatandaşlarıydı. Onun can çekişme­sini seyrederek nefislerini tatmin etmek ve kulaklarında onun iniltisini duymak onlar için her çeşit mûsikîden ve cıvıl cıvıl öten kuş se­sinden çok daha güzeldi. Görevleri, orada ni­zamı sağlamak olan emniyet kuvvetleri ise bu korkunç manzara karşısında eli kolu bağlı, hayret ve dehşet içinde beklemekten başka birşey yapamıyorlardı." (Lecky, History of European Moraîs, c. I, sh. 230).

Cahiliyye çağında insanlık binasının temel taşları yerinden oynamış, hatta kırılıp parça­lanmıştı. Artık onu tamir edip gerçek yerine koymak da imkânsızdı. İnsanoğlu ilâhî mah­kemenin huzurunda hakkında verilecek nihaî hükmü bekliyordu.

İşte tam bu sırada Hz. Muhammed @ Pey­gamber olarak gönderildi ve gökten bir ses yükseldi:

"Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gön­derdik." (21: 107).

 

Hz. Muhammet! @'in Peygamberliği Ve Yeni Bir Dünya

 

Şurası şüphe götürmez bir gerçektir ki, gerek içinde yaşadığımız çağ ve gerekse bundan sonraki tarihî devirlerin tamamı Hz. Muham-med @'in peygamberliğine, O'nun ebedî ve evrensel davetine, Allah katında makbul ve verimli çalışmalarına şükran ve minnet borç­ludur. Çünkü O, önce ölümle pençeleşen in­sanlığın boynuna indirilmek üzere çekilmiş olan kılıcı kaldırmış, sonra da sınırsız lütuf ve ebedî bağışlanyla yeni ve terütaze hediyeler demetiyle insanlığı içine düştüğü bu kötü va­ziyetten kurtarmıştır. Bu hediyeler demeti canlılık ve zindelik, gayret ve istek, yücelik ve şeref, şaşmaz hedef ve asîl bir gaye ihtiva ediyordu. Bu lütuf ve bağışlar sayesinde insanî yüceliş, kültür ve medeniyet, ibadet ve ihlas, insanın sosyal ve ahlâkî yaratılışı açı­sından yeni bir devir başlıyordu.

"Hiç bir insan -gönüllü ya da gönülsüz- böy­lesine yüce bir hedefe varmak için harekete geçmemiştir. Çünkü bu hedef beşer takatinin üstünde birşeydi. İnsanla yaratıcısının arasına giren ve onun Rabbinin huzuruna çıkarılması­na ve maddî ilahların hâkim olduğu putpe­restliğin sisleri içerisinde yükselen, aklî, te­miz ve anlaşılır tevhid akidesinin gerçekleşti­rilmesine engel olan ve tamamen vehim ve rüyalardan ibaret bulunan bu engellerin orta­dan kaldırılması... İşte o en yüce hedef bu idi. Böylesine ağır, büyük, mühim ve insan kudretinin üzerindeki bir mesuliyeti bu çeşit önemsiz ve basit vasıtalarla üzerine almayı hiçbir insan kabul etmedi."

"...Daha önemlisi, o, bütün bu putları ve ilâhları, dinleri ve tasavvurları, inançları ve insanlığa hâkim olan duygu ve düşünceleri çok şiddetli bir şekilde sarstı. Her bir kelimesi teşrî'in kaynağı olan bir kitapla ayrı dillere sa­hip, başka başka soy ve nesillere mensup fert­ler arasında gönül birliği sağladı. Ebedî üs­tünlük Hz. Muhammed'in oluşturduğu müslüman milletlerindir. Bu milletler, bâtıl ilâhlardan şiddetle nefret ederler, her türlü noksanlıklardan münezzeh ve bir olan Allah'a samimi bir sevgiyle bağlıdırlar. Bu öylesine bir sevgidir ki, zât-ı ilâhiye yönelen, O'nun sânıyla bağdaşmayan her düşünceyi kökün­den kazıyıp intikam almaya sevkeder. Müslü­manlara göre Allah sevgisi, bütün faziletlerin esasını teşkil eder. Dünyanın üçte birinin bu yeni akideyi benimsemesi de hiç şüphesiz Hz. Muhammed'in mükemmel bir zaferidir."

"Fakat gerçek olan şudur ki, bu bir şahsın de­ğil akim mucizesiydi. Dünya, putların baskısı altında inim İnim inlerken tevhid akidesini ilan etmek de zaten başlı başına bir mucizey­di. (Hz.) Muhammed (@) bu inanç sistemini toplulukların Önünde ilan eder etmez eski ma­betlerde ibadet eden hiç kimse kalmadı. Ora­larda artık ne bir davetçi ve ne de bir davetine icabet eden biri vardı. Dünyanın üçte biri iman ateşi ile parladı." (Lamartine, Histoire de La Turquie'den naklen Nedvî)

Bu evrensel inkılâb ve yeniden diriliş şüphe­siz ki, büyük ve yeni bir risalete, Allah'ın hi­dayetle göndereceği ve bütün dinlere üstün kılacağı bir peygambere muhtaçtı: "Kitap eh­linden ve puta tapanlardan (Hakk'ı) tanıma­yanlar, kendilerine açık delil (beyyine) gelin­ceye kadar (bulundukları hâlden) ayrılacak değillerdi." (98:1).

 

Hz. Muhammed @'in İnsanlığa Altı Önemli Hediyesi

 

Şimdi de Hz. Muhammed @'in insanlığa bah­şettiği altı önemli lütuftan, insanoğlunun doğ­ru yola yöneltilmesinde, onun ıslâh ve irşad edilmesinde, kalkınmasında ve yükselmesin­de büyük bir faktör olan bu değerli ve esaslı atıyyelerden bahsedeceğiz. Bunlar sayesinde hiçbir konuda eski âleme benzemeyen yepye­ni bir âlem doğmuştur.

1- Saf tevhîd inancı: Rasûlullah @'in insanlı­ğa yaptığı birinci iyilik, insanlığa bağışladığı saf ve berrak tevhid akidesidir. Bu akide mucizevî, kuvvet ve hayat dolu, toplumun içinde bulunduğu hallere değişiklik getiren, bâtıl ilahlara son veren bir akideydi. İnsanlık böyle bir akideye bugüne kadar kavuşamadığı gibi bundan sonra kıyamete kadar da kavuşa­mayacaktır.

Şiir, felsefe, siyaset ve sosyolojinin boş ve değersiz dava ve düşünceleri peşinde koşan, milletleri ve şehirleri pek çok defa hâkimiyeti altına alan, sert ve kocaman kaya parçalarını güzel kokulu çiçeklere dönüştüren, dağlann içinden nehirler fışkırtan, zaman zaman da Üahlık iddiasında bulunan insanoğlu... İşte bu insan kendine ne zarar verebilecek, ne de fayda sağlayacak, ne bir şey verebilecek ve ne de engel olabilecek gücü olan -Kur'an'ın: "...Eğer sinek onlardan birşey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar! İsteyen de âciz, istenen de!" (22: 73) şeklinde gayet veciz bir şekilde ifade ettiği gibi- bizzat kendisinin yaptığı eş­ya karşısında rükûa varıyor, ondan korkuyor ve hayır umuyordu, tnsan sadece dağlara, ne­hirlere, ağaçlara ve hayvanlara, ruhlara, şey­tanlara ve tabiattaki diğer şeylere secdeye ka­panmakla kalmadı; haşerata, kurtlara ve bö­ceklere de taptı. Bütün ömrü bu düşünce ve vesveselerle hayallerle, vehimlerle ve rüya­larla geçti. Bunun en tabii sonucu da şüphesiz ki, korkaklık ve zayıflık, fikrî anarşi, can sı­kıntısı, güvensizlik ve istikrarsızlıktan ibaret­ti. İşte Rasûlullah @ saf, berrak ve kolay, ça­ba ve gayretleri teşvik edip destekleyen ve hayatiyet kazandıran bir inanç sistemiyle in­sanoğlunu bu durumdan kurtardı. Böylece in­san da her türlü korkudan emin olup, yalnızca Allah'tan korkmaya başladı. Kesin olarak bildi ki, Allahu Teâlâ birdir, zarar verecek ve fay­da sağlayacak olan da, veren de verilmesine engel olan da yalnız O'dur. İnsanlığın bütün ihtiyaçlarını da tek başına karşılamaya sadece O kefildir. Böylece bu yeni bilgiler ve mükâfeşeyle âlem onun nazarında bambaşka bir âlem oldu. Yaratılmışlardan korkmak ya da birşey beklemekten, ona yaptığı her çeşit ibadet ve itaatten, huzurunu kaçıran ve zihnini bulandıran her şeyden emin oldu. Çoklukta birliği farkettİ. Kendisini Allah'ın yaratıkları­nın en şereflisi ve yeryüzünün efendisi, orada Rabbinin emirlerini uygulayan ve Yaratıcısı­na itaat eden bir halifesi olduğunu anladı. Böylece bu büyük insanî şeref ve dünyanın uzun zamandan beri mahrum olduğu ebedî ve insanî azamet gerçekleşmiş oluyordu.

Rasûlullah @'in insanlığa tevhid inancı gibi değerli hediyeler lütfeden peygamberliği, o gün dünyadaki bütün inanç sistemlerinden çok daha meçhul ve mağdurdu. Fakat daha sonra, sesini bütün dünyaya duyurdu. Dünya­daki bütün felsefî düşünceler ve doktrinler az veya çok onun tesiri altında kaldılar.

Allah'a ortak koşma ve çok tanrıcılık esası üzerine kurulmuş ve bu inançla yoğrulmuş olan bazı büyük dinler bile sonunda -gizli ve fısıltıyla da olsa- Allah'ın bir olduğunu ve or­tağı bulunmadığını itiraf etmek zorunda kal­dılar ve müşrik inanç sistemlerini bir takım felsefî yorumlarla şirk töhmetinden temize çı­karmaya ve onu İslâm'ın tevhid akidesine el­lerinden geldiğince benzetmeye çalıştılar. Bu müşrik akidenin sahipleri ve ileri gelen şahsi­yetleri şirki itiraf etmekten utanç duymaya ve ondan söz etmekten sıkılmaya başladılar. Bu müşrik sistemlerin tamamı noksanlarla, kü­çüklük ve aşağılık kompleksiyle doludur. Bu armağanlar Rasûlullah @'in peygamberliği sayesinde insanlığın saadete kavuştuğu en gü­zel, en parlak armağanlardı.

2- İnsanlığın Birliği ve Eşitliği: Hz. Muham-med @'in peygamberliğinin ikinci hediyesi insanlığın birlik ve eşitliğini ilân etmesidir. İnsanlar çeşitli kabileler ve milletlere, birbir­lerinden daha aşağı seviyede sınıflara ve dar manada kavmiyetlere bölünmüştür. Bu sınıf­lar arasındaki fark insanla hayvan, köle ile hür insan, tanrıyla kul arasındaki fark kadar korkunçtu. Orada birlik ve eşitlikten bahset­mek mümkün değildi. Bu korkunç sessizlik ve herşeye hâkim olan karanlık çağlardan uzun asırlar sonra Rasûlullah @, inkılâb ya­ratan, akıllan dehşete düşüren ve herşeyi de­ğiştiren hakikati ilân ediyordu: "Ey insanlar! Biliniz ki Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en şerefli olanınız takvaca en üstün olanınızdır. Hiçbir Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir." (Kenzu'î-Ummâl).

Bu ilân iki hususu içermekteydi. Bunlar em­niyet ve selâmetin tesisine yarayan iki sütun olup selâmet her yerde ve zamanda ancak bunlar sayesinde mevcut olabilirdi. Bunlar­dan biri ilâhî, diğeri de insanî birlikti. İnsan iki yönden hemcinsinin kardeşidir. Birincisi -ki, işin özü de budur- Rabbimiz birdir. İkinci­si babanız da birdir. "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve ka­dınlar üreten Rabbinizden korkun; adına bir­birinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (4: 1).

"Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi ce­miyetlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın emirleri dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır. Allah bilen­dir, haber alandır." (49: 13).

Bunlar Rasûlullah @'in Veda Haccında söy­lediği ebedî sözlerdir. Hz. Peygamber @ bu büyük ve tarihî açıklamayı yaptığı zaman dünya, bu cesur ve sarih ifadeleri sineye çe­kecek kadar tabiî bir vaziyette ve barış içinde değildi. Dolayısıyla o zaman için bu ilân kor­kunç ve şiddetli bir depremden daha az sarsı­cı değildi. Orada tedricî bir surette veya bir perde ve örtü gerisinden üstlendiğimiz husus­lar vardır.

İslâmî davetin üstünlüğü, İslâm toplumunun zuhuru, İslâm davetçilerinin, ıslahatçı ve eği­timcilerinin çalışmaları sayesinde ilim ve an­layışta, insanî düşüncede, insanlığın bugün ulaşmış olduğu mesafe, bu müthiş ilânı, yük­selen bu inkılâbı, cahiliyye barınaklarım, şirk, putperestlik ve ırkçılık kalelerini kökten sar­san bu düşünceyi gündelik normal bir hakikat hâline getirdi. Bugün dünyadaki bütün siyasî ve sosyal amaçlı kuruluşlar insanlığı ona ça­ğırıyor. Bayraktarlığını Birleşmiş Milletler'in yaptığı insan haklan beyannâmesi, cumhuri­yet rejimlerinin ve insan haklanndan ve eşit­likten yana olan her müessesenin üzerine ku­rulduğu beyannameler de bunlardan biridir. Hiç kimse bunu inkâr edemez. Fakat, insanlar üzerine öyle bir zaman geldi ki, bazı millet­lerin ve ailelerin diğerlerinden daha şerefli ol­duğu ve insan üstü bir yaratılışa sahip olduğu şeklinde bir inanç hâkim oldu. Bazı aileler ve hanedanlar soylannın Güneş'e ve Ay'a, hatta -hâşâ- Allah'a dayandığını iddia etmeye başla­dılar. Halbuki Allah, zâlimlerin söylediklerin­den çok yücedir. Kur'an-ı Kerîm, yahudi ve hıristiyanların bu husustaki sözlerini bize naklederek şöyle buyuruyor: "Yahudiler ve hıristiyanlar: 'Biz Allah'ın oğullan ve sevgili­leriyiz' dediler..." (5: 18). Mısır firavunları da kendilerinin Güneş ilâhı Ray'ın cesedi ve onun tecelligâhı olduklarına inanıyorlardı.

Hindistan'da ise iki aile meşhur olmuştu. Bunlardan biri Güneş'in oğulları, diğeri ise Ay'ın oğulları diye adlandırılıyordu. İran'daki Kisrâlar da damarlarında İlâhî kanın dolaştı­ğına inanıyorlardı. Halk onlara kutsal ve ilâhî bir varlık nazarıyla bakıyordu. Meselâ Kisra Perviz (590-628)'in lâkab ve sıfatlarından ba­zıları şöyleydi: "İlâhlar arasında ölümsüz bir insan, İnsanlar arasında bir ikincisi olmayan ilâh, sânı ve şerefi yüce, güneşle beraber ışık saçarak doğar, karanlık geceleri nuruyla ay­dınlatır." {t! İran SousLes Sassanides).

Aynı şekilde kayserler de birer ilândı. Ülke­nin yönetimini ele geçiren her imparator bir ilâh kesilirdi. İmparatorlar "August" (heybetli ve yüce) lâkabını taşırdı. (Victor Chopart, The Roman World).

Çinliler ise imparatoru "Göğün oğlu" olarak kabul ederlerdi. Göğün 'erkek', yeryüzünün de 'dişi' olduğuna, ikisinin birleşmesi sonucu bu kâinatın yaratıldığına ve imparatorun bu evlilikten doğan ilk çocuğu olduğuna inanır­lardı.

Araplar ise kendileri dışında kalan herkese "acem" diyorlardı. Kureyş kabilesi de kendi­sinin Arap kabilelerinin en şereflisi olduğuna inanırdı. Bu imtiyazını hac mevsiminde de korurdu. Diğer insanların durduğu ve oturdu­ğu yerlere girmezlerdi. Hacılarla beraber Ara­fat'a da çıkmaz, bilakis Harem'de kalır ve Müzdelife'de vakfe yaparlardı ve: "Biz Al­lah'ın beldesinde O'nun ev halkıyız. Biz O'nun evinde ikamet eden insanlarız, biz kah­ramanız!" diyorlardı. (Buharî).

3- İnsanın Değer ve Şerefinin İlânı: Rasû-lullah @'in insanlığa getirdiği üçüncü büyük iyilik ise insanın yüce ve şerefli bir varlık ola­rak ilân edilmesi, insanlığın şeref ve kadrinin yüceliğinin cihana duyurulmasıdır. Hz. Mu-hammed @ peygamber olarak gönderilmeden Önce insan çok hor ve zelîl bir mevkide bulu­nuyordu. Yeryüzünde ondan daha küçük ve hakir bir varlık yoktu. Efsaneleşmiş ve halkın inanç dünyasına girmiş mukaddes kabul edi­len hayvan ve ağaçlar bile insandan daha yü­ce ve şerefli varlıklardı. Korunmaya, gözetil­meye insandan daha fazla lâyıktı.

Masum insanların katledilmesi ve kanlarının akıtılması pahasına da olsa, ağaç ve hayvan­lara İnsan kanı akıtılarak kurbanlar takdim edilirdi. Hem de en ufak vicdan azabı duyma­dan. Bunun bazı Örneklerini ve çirkin manza­ralarını yüzyılımızda Hindistan gibi ileri ve gelişmiş ülkelerde de görebiliyoruz. Hz. Mu-hammed @, insanlığa şan ve şerefini, itibar ve kıymetini yeniden kazandırmış, insanın bu kâinattaki en aziz varlık olduğunu ve bu dün­yadaki en parlak ve kıymetli cevher olduğunu ilân etmiştir. Dünyada ondan daha şerefli ve yüce, sevgiye, korunup gözetilmeye insandan daha lâyık bir varlık yoktur. Rasûlullah @ in­sanın mevkiini öylesine yükseltti ki, insan Al­lah'ın yeryüzündeki halifesi ve naibi oldu. Âlem onun için, o ise yalnızca Allah için ya­ratılmıştı: "O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı..." (2: 29). İnsan, Allah'ın yaratıklarının en şereflisi ve mükerremidir. Riyaset ve sadâret makamı onun elindedir.

"Andolsun biz, Âdem oğullarına (güzel bi­çim, mîzaç ve aklî kaabiliyetler vermek sure­tiyle) çok ikram ettik, onları karada ve deniz­de (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel nzıklarla besledik ve onları ya­rattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık." (17: 70). İnsanın yüceliğine ve onun azameti­ne Rasûlullah @'in şu hadis-i şeriflerinden daha güzel bir delil olamaz: "İnsanlar Allah'ın iyali (nzıklannı temin ettiği fertler)dir. İnsanların Allah'a en sevgili olanı da onun iyâline ihsanda bulunandır." (Beyhakî).

İnsanoğlunun yüceliğinin, insanı Allah'a yak­laştıran en doğru yolun insanlığa hizmet et­mek, şefkat ve merhamet beslemek olduğunu Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği şu hadisten da­ha güzel ve beliğ bir şekilde ifade etmek mümkün değildir. Allah ile kulu arasında ge­çen şu konuşmayı Hz. Peygamber @'in dilin­den dinleyelim: "Aziz ve celil olan Allah Teâlâ kıyamet günü şöyle buyuracak: 'Ey Âdemoğlu! Ben hastalandım, fakat sen beni ziyaret etmedin.1 'Yâ Rabbi! Ben seni nasıl ziyaret edebilirim, sen âlemlerin Rabbisin.' 'Bilmez misin ki, falan kulum hastalandı da sen onu ziyaret etmedin? Ve yine bilmez mi­sin ki, eğer sen onu ziyarete gelseydin andol­sun ki, beni onun yanında bulacaktın. Ey Âdemoğlu! Ben senden yiyecek istedim, sen vermedin.' İnsan: 'Yâ Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin, ben sana nasıl yemek verebilirim?' Allahu Teâlâ: 'Bilmez misin ki, falan kulum senden yemek istedi de sen onu doyurmadın.

Yine bilmez misin ki, eğer sen onu doyursay-dm andolsun ki, beni onun yanında bulacak­tın. Ey Âdemoğlu! Ben senden su istedim de sen bana su vermedin!' İnsan: 'Yâ Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin, ben sana nasıl su verebilirim?' deyince bu defa da Allah Teâlâ şöyle diyecektir: 'Falan kulum senden su iste­di de sen ona su vermedin. Bilmez misin ki, eğer sen ona su vermiş olsaydm, andolsun ki, beni onun yanında bulacaktın." (Müslim).

Rasûlullah @ Allah'ın rahmetini, merhameti­ni kazanabilmek için insanoğluna merhametli davranmayı şart koşmuştur: "Merhamet eden­lere Rahman olan Allah da merhamet eder. Yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, gökte­ki de size merhamet etsin." (Ebû Davud).

Rasûlullah @'in, insanın şeref ve itibarım, in­sanlar arasında eşitlik ve birliği sağlamak üzere harekete geçmesinden ve bu uğurda bü­yük bir mücadeleye girişmesinden önce dün­yanın vaziyetini, sosyal ve siyasî durumunu görüyorsunuz.

Rasûlullah @, peygamber olmadan önce bir tek şahsın heva ve hevesi yüzbinlerce insanın hayatından çok daha değerli ve kıymetliydi. Bir kral ya da imparator çıkıyor, bir çok bel­deyi harabeye çeviriyor, insanları kul-köle yapıyor, istediği kimselerin boyunlarını uçu­ruyor, kültür ve nesilleri yok ediyor, kendi süflî emellerini gerçekleştirmek için yaş-kuru herşeyin üzerine yürüyor. İskender Hindis­tan'a kadar gidiyor, yol boyunca bütün kültür ve medeniyet eserlerini mahvediyor. Bir baş­kası çıkıyor, vahşi hayvanları avlar gibi insan avlıyor. Yüzyılımızda cereyan eden iki dünya savaşının kurbanları milyonları aştı, fakat millî gurur ve kibir, şahsî benlik, hâkimiyet hırsı, dünya ticaret ve pazarlarını ele geçir­mekten başka bir netice doğurmadı.

4- Ümitsizliğe karşı ümit ve güvenin temi­ni: İnsanlığa sunulan dördüncü iyilik de bu­dur. İnsanlığın büyük bir çoğunluğu Allah'ın rahmetinden ümidini kesmişti ve insanın ter­temiz yaratılışı hakkında sui zana kapılmıştı.

Bu durumun meydana gelmesinde eski doğu dinlerinin, Avrupa ve Ortadoğudaki muharref hiristiyanlığın büyük bir rolü olduğu muhak­kaktır. Eski Hint dinleri tenasuha ve insanın daha önce kendi eliyle yaptıklarının cezasının mutlaka göreceğini ve bunun da yırtıcı ve pa-ralayıcı bir canavar veya kendi halinde otla-yan bir hayvan veya hakir bir yaratık yahut da bedbaht, azab çeken bir insan şeklinde tecelli edeceğini kabul eden felsefesine inanıyorlar­dı.

Bu arada hıristiyanlık da insanın doğuştan âsi ve günahkâr olduğunu, Hz. İsa'nın da insanın bu günahına keffaret ve fidye olmak üzere geldiğini ilan ediyordu. Tabiatıyla bu inanç hıristİyanlığı kabul eden medeni ve müreffeh ülkelerdeki milyonlarca insanın ruhunda ken­di nefisleri hakkında sûizana sanıp olamala-rina, gelecekten ve rahmet-i ilâhiyyeden ümit kesmelerine sebep oldu.

İşte böyle bir zamanda Hz. Muhammed @ bütün gücüyle ve açıklığıyla şu hakikati du­yurdu: "İnsan, doğduğunda üzerine henüz hiçbir şey yazılmamış olan tertemiz bir levha gibidir. Onun üstüne en güzel nakışlan yap­mak, en güzel yazıları yazmak mümkündür, insanın hayatı kendisiyle başlar, sevaba ve cezaya, cennet veya cehenneme kendi ame­liyle hak kazanır; O bir başkasının yaptığın­dan mesul değildir." Kur'an'm pek çok âyetinde insanın sadece kendi yaptıklarından sorumlu olduğu ve yine ancak kendi çalışma­larıyla sevab ve mükâfata kavuşacağı zikredi­lir. Kur'an-i Kerîm, insanı Allah'a sığmmaya ve O'na doğru koşmaya, O'nun rahmet ve şef­kat yuvasına davet eder.

Kur'an-ı Kerîm, gönülleri ve ufukları kuşatan taşkın ve geniş rahmet denizlerini öylesine güzel ve parlak, öylesine cazip bir şekilde tas­vir eder ki, bundan Allahu Teâlâ'nm sadece halım, rahîm, cömert ve kerîm sıfatlarını taşımadığını, aynı zamanda tevbe edenleri sev­diğini ve onlara iştiyak duyduğunu, onların salih amellerini kabul ve tamamen takdir etti­ğini görürüz: "De ki: 'Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah, bütün günahları bağışlar Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39: 53). Bir diğer âyeti kerimede de şöyle buyurulur:

"Tevbe eden, ibadet eden, hamdeden, seyahat eden, rükû eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten men eden ve Allah'ın (yasak)sınır-lannı koruyan, (onları çiğnemeyen) insanlar­dır. O mü'minleri müjdele." (9: 112).

Allahu Teâlâ'nm tevbe eden kulunu temize çı­karması ve onu mükerrem kılması, ona olan güvenini açığa vurması, Kur'an'ın, Rasûlullah @'in ashabından sahih ve makbul bir maze­retleri de olmadığı halde Medine'de kalan ve Tebük seferine katılmayan üç kişinin tevbele-rinin kabul edildiğini ilan etmesiyle açıkça te­celli etmişti. Kur'an-ı Kerîm önce sefere katı­lan Rasûlullah @'i, Muhacirleri, ve Ensarı zikreder. Sonra da seferden geri kalan bu üç kişiden övgüyle söz eder. Kıyamete kadar ge­lecek olan mü'minler bilsinler ki, onların ta­bii mevkii Muhacirler ve Ensara mensup ilk sâdıklar arasında ve birinci saftadır. Artık utanmaları ve yaptıklarından dolayı ar duy­maları için hiç bir sebep yoktur:

"Hiçbir günahkâr, başkasımn günah yükünü yüklenmez. İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görüle­cektir. Sonra ona tastamam karşılığı verile­cektir." (53: 38-41).

Bu mesaj insana yaratılışı ve doğuştan sahip olduğu değerler konusunda kaybetmiş olduğu güveni yeniden kazandırdı. Böylece insan, in­sanlığa ve kendine iyi bir akıbet hazırlamak, gücünü ve kudretini geniş imkânlar ve büyük fırsatlarda denemek için büyük bir azim ve kuvvetle, kahramanca duygularla ileri atıldı.

Hz. Peygamber @, isyan ve günahların, hata ve yamlmalann insan hayatında geçici ve yok olmaya mahkûm şeyler olduğunu, insanın bunlara cehaleti ve gururuyla, bazen kısır gö­rüşüyle, bazen şeytanın iğvasıyla, bazen de nefsinin tahrik ve teşvikiyle düştüğünü duyu­yor ve günahını itiraf edip pişman olmanın insanın yaratılışına, insanlığın özüne daha uy­gun olduğunu, Allah'a yalvarıp tazarru ve ni­yazda bulunmanın, günaha bir daha dönme­meye kuvvetle azmetmeye, insanın şerefine, yaratılışının asaletine delil teşkil ettiğini, bu­nun da Adem aleyhisselâmın mirası olduğunu söylüyordu.

Rasûlüllah @, boyuna kadar günah ve zillet bataklığına batmış olan günahkâr ve hatalı in­sanlara geniş bir tevbe kapısı açtı. Bütün in­sanları tevbe kapısına çağırdı ve tevbenin fa­ziletini mükkemmel bir şekilde açıkladı. Öyle ki, dinin bu büyük ve hususi ilkesini ihya etti. Bu sebeple de diğer güzel isimleri yanında Nebiyyü't-tevbe, yani "tevbe peygamberi" di­ye isimlendirildi. Hz. Muhammed @, tevbeyi insanların sadece yaptıkları yanlış ve kötü bir hareketten sonra başvuracakları zarurî bir va­sıta olarak telakki etmedi. Bilakis tevbenin sânını ve şerefini yükseltti; Öyle ki, tevbe iba­detlerin en faziletlilerinden biri oldu. O, Al­lah'a yaklaştıran güzel bir vasıta, Allah'ın te­miz, günahtan berî, zahid ve âbid kullarının gıbta ettiği velilik ve Allah'a yakınlık derece­lerinin en yükseğine -en kısa zamanda- ulaştı­ran bir yol haline geldi.

Kur'an-ı Kerîm de tevbenin faziletini ve ge­nişliğini, inşam en büyük masiyetten nasıl te­mizlediğini açıkça ifade etmiştir. Kur'an, bu­nu gönülleri okşayan güzel bir üslûb ile yap­mış; âsileri ve günahkâr insanları nefislerine ve şeytana mağlup olanları, tevbenin kabulü ve tevbe edenin şan ve şerefinin yükseltilmesi ve üzerindeki hüzün örtüsünün lütuf ve sev­giyle kaldırılması hususunda, gerek din ve ahlâk, gerekse eğitim ve ıslâhat tarihinde bundan daha güzel ve parlak, bundan daha dakik ve derin manalı bir misal bulabilir mi­yiz?

Şimdi mealen verilen şu âyetleri birlikte oku­yalım: "Andolsun Allah, Peygamberi ve o güçlük saatinde ona uyan muhacirleri ve Ensârı affetti. O zaman içlerinden bir kısmı­nın kalbleri kaymaya yüz tutmuş iken yine de onların tevbesini kabul buyurdu. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Ve (savaştan) geri bırakılan o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Bütün genişliğiyle beraber arz başlarına dar gelmiş ve canlan kendilerini sıktıkça sıkmış ve Allah'tan, yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Allah onların tevbesini kabul buyurdu ki, tevbe etsinler. Çünkü Allah, tev­beyi çok kabul eden, çok esirgeyendir." (9* 117-118).

Rasûlüllah @ şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatır. Rahmeti, gazabına ve celâline üstün gelir." Kur'an-ı Kerîm'in A'râf sûresinde yer alan âyet-i kerimede de Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "... Azabıma, dilediğimi uğratırım; rahmetim ise her şeyi kaplamıştır. Onu, korunanlara, zekatı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazaca­ğım." (7: 156). Bir kutsî hadiste de şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki rahmetim gazabı­ma üstün gelmiştir."

Allahu Teâlâ kendinden ümit kesmeyi küfür­le, cehaletle ve dalâletle eşdeğerde kabul et­miştir. Kur'an'da Yâkub aleyhisselâmın diliy­le: "...Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası Allah'ın rahme­tinden ümit kesmez!" (12: 87), bir başka yer­de de İbrahim aleyhisselâmın diliyle: "Sapık­lardan başka kim Rabb'inin rahmetinden ümit keser?" (15: 56) buyurulur.

Hz. Peygamber @ bir gazve dönüşünde bazı kimselerin oturmakta olduğu bir yerde mola vermişti. Orada bir ateşin etrafında bulunan çocuklu bir kadın ateş birden alevlenince ço­cuğunu alarak Hz. Peygamber @'in yanına geldi ve: "Allah, kullarına karşı bir ananın ço­cuğuna olan merhametinden daha merhametli değil midir?" diye sordu. Hz. Peygamber @: "Şüphesiz öyle!" buyurdu. Kadın: "Fakat bir anne çocuğunu asla ateşe atmaz." deyince Peygamber @ gözyaşlarına boğuldu ve: "Al­lah sadece isyankâr, mütekebbir, kendisine karşı gelen ve Allah'a ortak koşan kullarını cezalandıracak." buyurdu (İbni Mâce).

Hz. Muhammed @ herkesi açıkça tevbeye davet ederek, onun faziletlerini, genişlik ve kapsamını açıklayarak ümitsizlik altında inle­yen, ceza ve azab korkutmalarıyla, gazab ve Öfke görüntüleriyle tirtir titreyen, korkudan dehşete düşürülmüş insanlığı bu durumdan kurtardı. Şüphesiz ki, insanı dehşet ve korku­ya düşürmek konusunda en büyük pay yahudi bilginlerine, mukaddes kitapları açıklayanla­ra, şerhedenlere ve haddi aşmış hıristiyan rahiplere aittir.

Rasûlullah @ insanlığa hayat için yeni ve gü­zel bir imkân bağışladı. Onun zayıf ve değer­siz kalbine; yıpranmış, çürümüş ve soğuk ce­sedine yeni bir ruh, yeni bir sıcaklık kazandır­dı; yaralarını sarıp tedavi etti. Onu toprağın en çukur yerinden efendilik ve yüceliğin, gü­ven ve şerefin, kendine güven ve Allah'a iti­madın zirvesine çıkardı.

5- Din ile Dünyanın Bütünlüğü: Rasûlullah @ din ile dünyayı birbirlerinin ayrılmaz bir parçası haline getirmiş ve birbirlerinden nef­ret eden birlikleri ve birbirleriyle savaşan top­lulukları aynı safta toplamıştır.

Eski dinler, özellikle hıristiyanlık insan haya­tım biri dünya, diğeri de dine ait olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Yeryüzünü de biri din adamları, diğeri de dünya ehline ait olmak üzere ikiye taksim etmişti. Bu iki sınıf sadece birbirlerinden ayrılmakla kalmadı, aralarına büyük bir ayrılık girdi, birbirleriyle mücadele edip savaşa giriştiler. Herbiri din ile dünya arasında husûmet ve düşmanlık olduğuna ina­nıyordu. Bir insan bunlardan birine bağlana­cak olursa diğeriyle alâkasını kesmesi, hatta savaş İlan etmesi gerekirdi. Bir anda iki gemi­ye binmek mümkün değildi. Ahiret hayatını unutmadan, gökleri ve yeri yaratan Allah'tan yüz çevirmeden iktisadî savaşı kazanmaya, bolluk ve refaha kavuşmaya imkân yoktu. Dinî ve ahlâkî eğitimi bir yana bırakmadan, Allah korkusundan sıyrılmadan, hâkimiyet ve saltanatın döndürülmesi mümkün değildi. Dindar olmak da ancak ruhbanlıkla, dünya ve dünyadaki herşeyle alâkayı kesmekle müm­kündü.

Bilindiği gibi, insan kolaylığa taliptir ve ona yatkındır. Halbuki, onlara göre dinî düşünce, mubahlardan istifade edilmesine, kalkınmaya, yücelmeye, kuvvet ve hâkimiyet elde edilme­sine müsamaha etmez ve çoğu kez bunların insan nesli için uygun olmadığını söyler.

Hıristiyanlıktaki bu mücadele sonunda zekâ, akıl ve ilmî yeterlik sahibi insanların büyük bir kısmı dünyayı dine tercih ettiler, onunla hoşnut oldular ve gönül huzuruna kavuştular. Bu hayatı güzelleştirmeye ve onun lezzetleri­ni elde etmeye çalıştılar. Dinî yücelmeye ve ruhî ilerlemeye dair hiçbir istekleri kalmadı. Genel olarak dinden uzaklaşanlar apaçık bir hakikat olarak kabul ettikleri bu çelişki sebe­biyle dini terkettiler.

Din ile dünya arasındaki bu ayrılık ve din adamlarıyla devlet adamları arasındaki bu meş'um düşmanlık ilhad ve dinsizliğe kapı açtı. Bunun ilk kurbanı önce Batı, ikinci kur­banı da fikrî, ilmî ve kültürel açıdan Batının tesiri altında kalmış veya onun bayrağı altın­da yaşamış milletler oldu.

Din hususunda öylesine vahşi, korkunç ve asık suratlı bir tablo çizdiler ki, iman edenle­rin tüyleri ürperir oldu. Nihayet iş döndü do­laştı, din gölgesinin çekilmesiyle sonuçlandı. En geniş anlamda hevâ ve hevese kul olmak zirveye ulaştı. Böylece dünya iki zıt kutup arasında gidip geldi. Sonunda dinin zayıfla­ması veya din duygusunun yokluğu sebebiyle dünya çok derin bir dinsizlik çukuruna ve ge­nel bir ahlâkî anarşi içine düştü.

Hz. Muhammed @'in en büyük hediyesi ve en büyük iyiliklerir»den, gökleri çınlatan nidalarından biri de amellerin ve ahlâkın özü, in­sanın ulaşmak istediği hedef, Hz. Peygamber @'in görünüşte kolay ve basit, aslında geniş ve derin anlamlı bir kelimeyle ifade ettiği "ni­yedir. Rasûlullah @: "Ameller niyetlere gö­redir ve insan için ancak niyet ettiği vardır" buyurur.

İnsanın, Allah'ın rızasını kazanmak, ihlas ile Allah'ın emirlerine İmtisal etmek niyetiyle yaptığı her amel Allah'a yaklaşmak, hakka' l-yakîn mertebelerinin ve iman derecelerinin en yücesine ulaşmak için bir vasıtadır. İşte bu kendisine leke sürülmesi mümkün olmayan halis bir dindir.

Bu amel cihad ve savaş olsun, hüküm veya idarî bir iş olsun, temiz ve mubah şeylerden istifade etmek için olsun, dünyanın güzel ni­metlerinden istifade olsun, nefsinin isteklerini gerçekleştirmek, rızık veya vazife uğrunda Çalışmak olsun, aile hayatına ait olsun, her türlü ibadet ve dinî hizmet vs. Allah'ın rızası­nı elde etmek, O'nun emir ve yasaklarına uy­mak düşüncesinden uzaklaşmak ve tecrid edilmişse, gaflet örtüsüne bürünmüş ve ahire-ti unutturmuşsa, bu isterse farz namazlar ol­sun, ister Allah yolunda hicret, cihad ve teş­bih olsun, bunu yapan, bunları bilen, bu uğur­da cihad eden ve davette bulunan hiç bir kim­se asla sevaba nail olamaz. Aksine o ameller ve hizmetler onun aleyhinde bir vebal teşkil eder, Allah ile o insan arasında bir perde olur.

Böylelikle Rasûlullah @, getirdiği esaslarla, din ile dünya arasındaki bu uçurumu doldur­du. Birbirine zıt iki yaşayışın arasını bularak beden ile ruhu barıştırdı. Rasûlullah @ vahdet peygamberiydi. Aynı anda hem müjdeleyen, hem de Allah'ın azabından korkutan bir vasfa sahipti. O insanoğlunu birbiriyle savaşan iki kamptan alıp tevhid cephesine, iman, insanlı­ğa şefkat ve Allah'ın rızasını kazanmaya mü­teveccih bir cepheye götürmüştü. Bizlere de şu evrensel ve mucizevî duayı öğretmişti: "Onlardan kimi de: 'Ey Rabbimİz! Bize dün­yada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver. Bizi ateş azabından koru!' der" (2: 201).

Yine Rasûlullah @, Kur'an'ın şu âyetiyle ha­kikati ilan etmişti: "...Benim namazım, iba­detim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb'i Allah içindir." (6: 162). Şüphesiz ki mü'minin hayatı birbirine zıt muhtelif kısım­lardan ibaret değildir. Bilakis o ibadet ve se-vab ruhunun, Allah'a iman ve O'nun emirleri­ne teslim olma inancının hâkim olduğu bir birliktir. O, hayatın bütün kısımlarını ve bü­tün savaş meydanlarım, samimiyet gerçekle­şip niyet sağlam olduktan ve Allah'ın rızası murad edildikten ve peygamberlerin gösterdi­ği doğru yol üzere olduktan sonra bütün amelleri içine alır. Bu da onun birlik, ittifak ve tamamıyle bir insicam peygamberi oldu­ğuna delâlet eder. O aynı anda cennetle müj­deleyen ve Allah'ın azabından sakındıran bir peygamberdir. Hz. Peygamber @ din ile dün­ya arasındaki bu ayrılığa son vermiştir. Haya­tın tamamını ibadet, bütün yeryüzünü de bir mescid haline getirmiştir. Birbirleriyle kıyası­ya mücadele eden ve savaşan kışlalardan aldı­ğı nişanlan, salih ameli, insanlığa yararlı hizmetleri ve Allah'ın rızasmı kazanmayı amaç­layan tek bir cephede toplamıştır. Orada fa­kirlerin giydiği eski elbiselere bürünmüş hü­kümdarların, hükümdar ve emir kıyafetinde zâhidlerin, halîm insanların, ilim menbaı âlimlerin, gece ibadet eden insanların, hiçbir çelişkiye düşmeden ve zorlukla karşılaşma­dan, zulüm ve haksızlığa uğramadan bir arada yaşadığım görürsün. (es-Sîretü'n-Nebeviyye).

6- Hedef ve Gayenin Tayini: Hz. Muham-med @'in beşer hayatında yaptığı altıncı inkılâb ise O'nun insanı, kuvvetlerini sarfede-ceği ve lâyık olduğu şerefli bir mevkie çıkar­ması; içinde rahatça dolaşabileceği geniş ve yüksek bir mahalle yükseltmesiydi.

Hz. Muhammed @ 'in peygamberliğinden Ön­ce insan hakiki hedefinden gafildi. Nereye yönelmesi gerektiğini ve akıbetinin ne olaca­ğını da bilmiyordu. Gücünü ve gayretini se­ferber edeceği hakiki, en faziletli ve en uygun yer neresiydi? Bütün bunlardan habersizdi.

insan kendine vehimden kaynaklanan suni bir takım gayeler edinmiş, nefsini sınırlı ve dar bir çerçeveye hapsetmişti. Bütün gücünü, ta­katini ve zekâsını burada tüketmek istiyordu. Ona göre başarılı ve ideal bir insan, en çok mala ve en büyük topluluğa sahip olan, nüfuz ve kuvveti en geniş, en kalabalık insan toplu­luklarına hâkim, en geniş ve mâmur yerleri elinde bulunduran insandır. Orada bütün ar­zulan, parlak renklere bakmak, nağmeli ses­leri dinlemek, lezzetli- yemekleri yemek, bir bülbülün sesini veya bir tavusun rengini taklit etmek, hatta koyunlarla, sürülerle sığır ve di­ğer hayvanlarla birlikte dolaşmaktan öte geç­meyen milyonlarca insan vardı. Daima hü­kümdarların sarayları arasında hayat süren, bütün maharetlerini ve zekâlarını devlet adamlarına yaklaşmak, zenginlere yaltaklan­mak, zorbalara ve kuvvetli kişilere dalkavuk­luk için sarfeden veya dünya ve ahirette hiç­bir kıymeti haiz olmayan boş edebiyatla tesel­li bulan binlerce kişi vardı. İşte insanlık bu haldeyken Hz. Peygamber @ geldi ve insanın gerçek ve son gayesinin, gözlerini diktiği ve kalbindeki kök salan en yüce hedefin, gökleri ve yeri yaratanı tanımak, O'nun sıfatlarım, kudret ve hikmetini, yer ve göklerdeki salta­natının genişliğine, azamet ve-ebediliğine muttali olmak, yalnızca Allah'ın rızasını elde etmek, onunla ve kaderiyle hoşnud olmak, bazen dağınık haldeki, bazen de "birbirleriyle çelişki halindeki parçalar arasında uzlaşma sağlayarak birliği, insanın gizli kuvvetinin ve ruhî duygularının gelişmesini araştırmak, in­sana hizmet etmeye, Onun uğrunda can ver­meye teşvik etmek ve Allah'a en yakın me­leklerin bile ulaşamayacağı mevkie ulaşmayı temin etmek... İşte insan için gerçek mutlu­luk, ruhunun ve kalbinin miracı budur.

Dünya Hz. Muhammed @'in peygamberliğin­den sonra O'nun yüksek tâlim ve tebligatının tesiriyle hava durumunun değiştiği gibi değiş­ti. İnsanlık bütünüyle kurak, sıcak, kızgın bir iklimden, bir sonbahar mevsiminden tama­men ilk bahara, alt yanından nehirler akan cennetlere intikal etti. İnsanların tabiatları de­ğişti, kalbler Rablerinin nuruyla aydınlandı, herkes Allah'a yöneldi. İnsan şimdiye kadar bilmediği, tecrübe etmediği yeni bir zevke ve daha önce bilmediği bir sevgiye muttali oldu.

Yıpranmış, çürümüş, soğuk, zayıf ve ruhsuz kalbler iman ateşiyle, sevgi kuvvetiyle canla­nıp doğruldu. Akıllar yeni bir nurla aydınlan­dı, gönüller yeni bir neşeyle sermest oldu. İn­sanlık bölük bölük doğru yolu ve yüksek mevkiini aramaya çıktı. Hiçbir millet ve hiç­bir belde gösterilemez ki, bu alanda birbirlerini geçmeye ve birbirleriyle rekabete çalışma­sın, Arabi, Acemi, Mısır'ı,-Şam'ı, Türkistan'ı ve İran'ı, Irak ve Horasan'ı, Kuzey Afrika ve Endülüs'ü, Hindistan'ı ve Doğu Hint adaları bu yüce sevgiyle ve ilâhî feyizle coşkulu ve bu ulvî hedefin âşıkları, bu yüce kapının önünde bekleşen fakirler olarak görülür.

Artık insanlık üstün bir mevkie gelmiş ve yüzyıllar boyunca devam eden derin uykudan gözlerini açıp uyanmıştı. Kaybettiği yıllan te­lafi etmek, kendini Allah'a ibadete vermiş, mücahid ve ıslahatçı, eğitimci ve arif kişilerle Allah'ın yaratıkları uğrunda yanıp tutuşan, nefislerini ve en değerli şeylerini insanlığın hayrına ve onu her yandan kuşatan tehlikeler­den kurtarmak için seferber edenler vasıtasıy­la onarmak istiyordu. Meleklerin gıbta ettiği insanlar, soğuk kalblerin kıvılcımlarını alev­lendirdiler, ilâhî sevgi ateşini artırdılar. Fe­yizli ilim ve irfan, iman ve sevgi fışkıran kay­naklar açtılar. Zulüm ve baskıya, düşmanlara ve buğz edenlere karşı beşer ruhunda şiddetli bir öfke uyandırdılar. Zulme mâruz kalmış, hor ve hakîr görülmüş milletleri, paryaları, kendi toplumları tarafından terkedilmiş zaval­lı insanları sevgiyle bağırlarına bastılar. Onla­rın eserlerine her yerde rastlamlabilir, izlerine yakinen muttali olunabilir. Çadrr olsun, ker­piç olsun hiçbir ev bu izlerden hâlî değildir.

Onların amellerinin niceliğinden çok niteli­ğindeki ve cevherindeki üstünlüğe bakılmalı­dır. Düşüncelerinin yüceliği, yüksek ufuklar­da ve semalarda nasıl dolaştığı müşahade edilmelidir. Onların keskin şuurlarına, latif ve ince ruhlarına, âteşin zekâlarına, temiz tabiat­larına bakılmalıdır. İnsanlık için nasıl yanıp yakıldıklarına, onun için bir mum misali nasıl eridiklerine, nefislerinin ve ruhlarının hüzün ateşinde nasıl eriyip büküldüklerine, insanlara karşı nasıl şefkat beslediklerine, faydalı ve iyi şeylere karşı nasıl haris olduklarına, her türlü tehlikeye nasıl katlandıklarına, insanları kur­tarmak, onlara gelecek musibetleri defetmek için kendilerine gelecek zararları tebessümle "karşıladıklarına, onların hâkimlerinin ve valilerinin işe nasıl sarıldıklarına ve mesuliyet hissi duyduklarına ve sınırlan nasıl gözledik­lerine, milletin onlarla nasıl insicam içinde olduğuna, emirlerine itaat ettiklerine dikkatle bakılmalıdır. Aynı şekilde onların ibadetleri­ne ve zühdlerine, dua sırasındaki hâllerine, güzel ahlâklarına, kendi nefisleri aleyhine şe-hadetîerine, onun için Allah'tan sevap um­duklarına, küçüklere ve düşkünlere karşı bes­ledikleri sevgiye, kardeşlerine ve dostlarına karşı yumuşak kalpli olduklarına, düşmana karşı besledikleri kerem, hoşgörü, af ve ba­ğışlamalarına dair haberler okunmahdır. İleri­de şairlerin ve ediplerin rüyalarının ve geniş hayallerinin, feyizli zekâlarının bu insanların hakikat âleminde ulaştığı bu zirveye asla ulaşamadığı görülecektir. Şayet bu konuda anlatılanlar bize tevatür yoluyla gelmemiş olsaydı ve tarihî belgelere dayanmamış olsaydı, bun­lar hayal mahsulü haberler, efsaneler ve kıs­salar olarak görülecekti. (Ebû'l-Hasen Ali en-Nedvî, es-Sîretü'n-Nebeviyye (Rahmet Pey­gamberi), tere. A. Özaydın, sh. 445-464).

Muhakkak ki bu büyük inkılâb ve bu yeni ve parlak hareket, Hz. Muhammed @'İn mucize­lerinden, O'nun peygamberliğinin insanlığa bahşettiği büyük hayırlardan biriydi. Olnun insanlığa getirdiği bu ilâhî ruh Allah'ın bir rahmetidir ki, bütün zamanlara ve mekânlara şâmildir. Her çağı ve her yeri kapsar.

Yüce Allah ne güzel buyuruyor: "(Ey Mu­hammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107).

Bu bölüm İnkılâb yayınevi tarafından hazırlanmıştır.

 

YEDİNCİ BÖLÜM

 

HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM

 

İNSANA KAZANDIRDIĞI DEĞER

 

Giriş

 

Hz. Muhammed @, insanoğlunun hayat anla­yışına yeni boyutlar getirirken insanlığı daha üstün bir seviyeye yükseltti. O, insanlığın isti­kametini tamamıyla yeni bir yöne çevirdi. Böylelikle şimdiki neslin kâinatın hakikatini tanıma ve bundan kendi lehine faydalanmada Önceki nesillerin hepsinden daha iyi, daha et­kili ve daha gerçekçi olarak çalışması müm­kün oldu.

Nitekim bu hususta Hz. Muhammed @ şahsi­yeti ve hayat tarzı ile bizzat örnek oldu; gele­cek nesillere evrensel ve ebedî ilke ve değer­leri miras bıraktı. Sonuçta insanın faaliyet gösterdiği her sahada yüksek nitelikte bir ha­yat tarzı oluşturdu.

O, İslâm'da ruhbanlık anlayışının oluşmasını Önlemek suretiyle, toplumdaki sınıf ayrıcalık­larını ortadan kaldırdı. Dinî ve dünyevî diye bir tasnife tâbi tutmadan her sahada sınıfsız bir toplumun temellerini kurdu. İslâm'da bü­tün ibadet ve kurumlar ayırım yapılmaksızın herkes içindir, bütün müslümanlar eşit hak ve imtiyazlara sahiptir.

Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin ilk günle­rine ait Mekke'de sosyal hayatı tasvir eden bir minyatür.

İslâm'ın ibadetle ilgili uygulamaları, aslında insanların eşitliği ve evrensel kardeşliğinin pratik göstergeleridir. Onun toplumsal yü­kümlülükleri ve ahlâkî öğretileri, mensupları arasında kardeşlik duygu ve bağlarını gelişti­rip, güçlendirmeye yardımcı olmuştur.

Hz. Muhammed @, davranışlanndaki büyük­lük, güzellik, şefkat ve merhamette bütün in­sanların üstündedir. Bu açıdan eşsiz olup ta­rihte bir benzeri yoktur. İnsanın, zayıf ve güç­süz zamanında başkalarını affetmesi rastlanan bir olaysa da, tamamıyla çaresiz bir durumda­ki düşmanlarını, mutlak otoritesi altındayken bağışlaması ve onlara iyilikle davranması gerçek büyüklük timsalidir. İşte Hz. Muham­med @, bunu yapmıştır. O, can düşmanlarını iktidarının zirvesindeyken bağışlamış, insafı­na kalmış bu insanlara âlicenaplık göstermiş­tir. Bir devlet başkanı ve askerî lider olarak bu hayat tarzını kendi davranışlarıyla bizzat ortaya koydu, düşmanlarına dahi iyilik, bü­yüklük ve merhamet göstermesinin asıl ilke­lerini vazetti.

Hz. Muhammed @ inançlara hoşgörü kavra­mıyla, inancı ve ifade özgürlüğünü başlatmış, köleliğin son merhalede bütünüyle kaldınla-bilmesini mümkün kılacak pratik tedbirler al­mıştır.

O, toprak sahibi ile köylüler arasındaki belirli ilişkilerin mahiyetini değiştirerek feodalizme öldürücü darbeyi vurmuş; işçilerin haklarını belirleyen, sermayedarların güçlerini sınırla­yan kesin hükümler koyarak kapitalizmin kö­tülüklerini ortadan kaldırmıştır. Hz. Muham­med @ aynı zamanda, çalışanların mâlî du­rumlarının iyileştirilmesi gayesiyle kârın bö­lüştürülmesi fikrini beyan etmiştir.

 

KISIM 1

 

YÜKSEK İNSANLIK

 

Hz. Peygamber @'in insanlığı daha üstün bir seviyeye yükselten ve insan hayatına ihtişam, yücelik ve mükemmellik katarak çeşitli şekil­lerde etkileyen fikirler, değerler, düzenler ve ilkeler getirdiği inkâr edilemez. O, insanlığın istikametini tamamıyla yeni bir yöne çevirdi. Böylelikle, günümüz insan neslinin kâinatın gerçeklerini tanıma, bu gerçeklerden kendi le­hine faydalanmada önceki nesillerden daha iyi, daha etkili ve daha gerçekçi olarak çalış­ması mümkün oldu. Bu nûr, fizikî dünyanın karanlık sırlarını, bunları anlamaya çalışan herkesin görebileceği şekilde aydınlattı. İlk dönemlerde, İslâm toplumu bu tabiî zengin­likten fazlasıyla faydalandı ve fikirleri, değer­leri, sistemleri, vak'alan ...v.s. kendinden sonrakilere miras bırakarak yardımcı oldu. Modern "toplumlar, kâinatın sırlarını araştıra­rak, bu araştırmalardan kendileri ve insanlık hayrına faydalanıp bu mirası daha da üstün seviyelere çıkardılar. Seyyid Kutub, The Re-iigion of islam (İslâm Dini) isimli eserinde şöyle der: "Şu hususu bilmemiz önemlidir: Daha sonraki asırlarda ortaya çıkan cüce veya kifayetsiz kimselerle karşılaştırıldıklarında üstün insanlık ve eşsiz asalet örnekleri olduk­ları görülen, yaşantılarında harikulade bir tarzda ilâhî hayat yolunu takip eden kişiler, her şeye rağmen tabiî sınırlarının veya fıtrat­larının dışına çıkmayan, müsbet güçlerini kul­lanmaktan çekinmeyen insanlaHı. Onlar ken­dilerine güçlerinin ötesinde bir görev yükle-mediler, fakat her türlü insanî faaliyeti de ye­rine getirdiler. Çevrelerinde ve çağlarında kendi paylarına düşen bütün meşru zevkler­den faydalandılar. Bunlar doğru veya yanlış davranışlarda bulundular, tökezlediler ancak yine doğruldular, kimi zaman diğer kimseler gibi beşerî zaaflarla kuşatıldılar, ama, bu za­yıflıklarla savaşarak başarıya ulaştılar.

Bu gerçeği idrak edebilmek oldukça önemli­dir. Bu gerçek, insanoğluna mücadelesini sür­dürmesi için kuvvetli bir ümit verir, aydınlık ve makul bir ideale ulaşabilmek için çalışma­yı, çaba sarfetmeyi, insanlığın hem vazifesi, hem de hakkı kılar. İnsanın kendine güven duygusunu kazanmasını, kendi iç âlemine ve gizli potansiyeline inanmasını sağlar. Öyle ki, bu nitelikler insanoğlunu -eğer doğru yol izle­nirse- daha önce tarihinin bir döneminde ula­şabildiği yüksek insanlık seviyesine pekâla tekrar ulaştırabilir. Bu seviyeye olağanüstü bir takım güçler ve tekrarı bir daha mümkün olamayacak mucizeler ile ulaşılmamıştır. Ter­sine, basan insan fıtratına uygun bir yolla, in­san kapasitesinin sınırlan içinde ve insanların çabalarıyla gerçekleştirilmişti.

Bu muhteşem ve müstesna nesil tabiî, iktisadî ve ilmî kaynaklan kıt, yoksul bir çölün bağ-nndan çıktı. Çevrenin böyle bir neslin ortaya çıkmasına elverişli olması, insanlığın fıtraten ya da potansiyelleriyle bugünkü ve yannki çabalarında bir kez daha başanya ulaşamaya­cakları anlamına gelmez. Ancak bu gayretler, ilâhî olarak gösterilmiş bir yolun rehberliğini gerektirir.

Bu din, tarihinde maruz kaldığı sapmalara, düşmanlıklara ve saldınlara rağmen, ideal in sanlar yetiştirmeyi sürdürdü. Bunlar mükem­mel ilk nesle benzeyen, bu nesli örnek almış ve onlara göre şekillenmiş insanlardı. Bu din ideal insanlar vasıtasıyla insan hayatını Önemli bir şekilde etkilemeye, insanlık tarihi­ne tesir etmeye devam etti. Hayat ve dünya anlayışında derin izler bıraktı, kalıcı etkiler yaptı.

İlâhî din, hayata uygulamak ve yerleştirmek için ciddi çalışmalar yapıldığı sürece, muhalif unsurlara ve engellere bakmaksızın böyle ide­al insanlan her zaman yetiştirebilir.

Bu dinin başanlı olmasındaki sır, insan fıtra­tının Özüyle doğrudan işbirliği yapması ve in­sanın sahip olduğu kaynaklardan faydalanma-Qındadır. Bu kaynaklar bir hayli fazla ve daimidir. Bunlar ilâhî yolla^biraraya geldiklerin­de gizli kalmış zenginlikler ortaya çıkar.

Bu ideal, mükemmel devir insan hayatı için tarihte daha Önce görülmemiş ve hepsi açık-seçik, şümullü ve hayatî ilkeler, fikirler, de­ğerler ve ölçüler va'z etti. Bunların hiçbiri, herhangi bir zaman diliminde yeryüzündeki bir düzen veya hayat görüşü tarafından böyle­sine açık, kapsamlı ve canlı oluşturulamamış­tı. En önemlisi böylesi bir hakikat, ciddî, sa­mimi ve hakikate derin bir bağlılık hiçbir şe­kilde görülmemiştir.

Bu ilkeler, değerler ve ölçüler insan hayatmın her noktasını içine alıyordu. İnsanın Allah an­layışı, O'nunla ilişkisi, varoluş kavramı, varo­luşun amacı, insanın kâinattaki mevkii ve iş­levlerini ihtiva ediyordu.

Sonuçta bunlar insanoğlunun gerçek fıtratı, hakları, görevleri ve sorumlulukları, onun Yaratıcısı, hemcinsleri, kâinat, canlılar ve nesnelerle ilişkilerine dayanan hayatını, faali­yetlerini ve mevkiini belirleyecek değerlerle ilgilidir.

Bütün bunlar siyasî, sosyal ve iktisadî haklar ve vazifeler ile, bu hak ve vazifeleri birbirine bağlayan sistemler, şartlar ve ilişkilere yöne­liktir. Kısaca, insan hayatının bütün cepheleri değişik nitelik ve özellikleriyle kuşatılmıştır.

İşte bu şekilde ideal devir kendi farklı yapısı­nı ortaya koydu ve bu tarih dilimine eşsiz ilâhî damga vuruldu.

Herşey bu ilkelere, fikirlere, değer yargılarına ve ölçülere düşman mahallî bir çevrede, bun­ların mutlak dayanağını inkâr eden dünyevî bir atmosferde, İslâm tarafından telkin edilen ve insan hayatında ilk defa gerçekleştirilen davranışlarla çatışan ekonomik, siyasî, sosyal şartlarla kuşatılmış bir ortamda meydana gel­di. En azından insanların çoğu îslâmî idealle­rin süratlice gerçekleştirilmesine yardımcı ol­madılar. İdeallerin başarılmasında bilhassa sathî tesirlerden çok insanın fıtraten sahip ol­duğu potansiyelin ilâhî hayat yolu ile uygun­luğuna güvenilmişti. Öyle ki, bu yol tama­mıyla insan fıtratıyla çakışıyordu. İlâhî Yol, bu potansiyeli, kendisini gizleyen engellerden kurtarmış ve harekete geçirmişti. Potansiyel gerçekten çok büyüktür, eğer düzensizlik ve tembellikten kurtaracak gerçek bir yol varsa, sathî tesirlere direnebilecek yapıdadır. Bu sathî tesirler, bazı dar görüşlü insanların gö­zünde insan hayatının başından sonuna dek bütününü ifade eder. İslâm bunların insan hayatındaki tesirlerini gözardı etmediği gibi bunlara mutlak hakikatmışcasına teslim de olmaz. Bunun yerine insan fıtratının sahip ol­duğu potansiyele başvurur, realiteyi kolaylık ve yumuşaklıkla değiştirmek için, bu potansi­yeli bir noktada toplayarak yönlendirmeye çalışır. O zaman sonuç, ideal devirdeki gibi olur: Olumsuz bölgesel ve evrensel şartlarla mücadele edilerek bunlar olumlu müsait şart­lar haline getirilir. Arap yarımadasında ve ya­rımadanın dışında da böyle olmuştu.

Bazı yönlerden insanlık bugün, ilâhî hayat tarzının kendisine ilk defa getirildiği zaman­dan daha iyi bir durumdadır. Kısa zamanda, refah ve zenginlik yolunu açan büyük bir inkılâb gerçekleştirmiş olan insanlık hayat tarzını, ilâhî emirlere göre tanzim etmeye da­ha mütemayildir. Kendisini tehdit eden boz­gunculuk, kötülük ve sapkınlıklara; baskısı altında ezildiği maddî şartlar, ekonomik ve zihnî faktörlere rağmen insanlığın dayanma gücü şimdi daha yüksektir. Doğrulup kendini toparlayabilir, bunun için çalışacak güce de sahiptir. Bütün bunları insanın potansiyelini öğrendiğimizden beri daha İyi anlayabiliyo­ruz. Şüphesiz ki, yetenekler ancak İlâhî yol insanlığın rehberi olur, onu fıtratıyla ve Al­lah'ın yaratıştaki gayesiyle uyumlu bir istika­mette yönlendirirse işe yarayabilir. Saflığı, derinlik ve şumûllüğüyle bu potansiyel reali­tenin özelliklerini oluşturan diğer bütün fak­törlerden üstündür. Eğer bu faktörler bugün insanlığın karşısında yer alıyorsa problem ne­rededir?

Bu yolun gerçek yapışım bilmeyen bazı kim­selerin gözüne realite değişmez, dönüştürül­mez ve mutlak bîr vakıa gibi görünür.

Oysa bu büyük bir yanılgıdır. İnsanın esas fıt­ratı da bir "realite"dir. Bu fıtrat, dış realite ile uyuşmamakta ve her yerde bu uyuşmazlıktan doğan problemler ortaya çıkmaktadır. Ne za­man esas insan tabiatı belli bir olay veya sis­tem ile karşılaşsa, ilkin mağlup olur, çünkü o olay veya sistemin ardında kendisini zorla ka­bul ettirebileceği maddî bir güç bulunur. Bununla beraber insan tabiatının herhangi bir ârİzî olaydan daha güçlü ve uzun ömürlü ol­duğu, sonunda -özellikle de insan tabiatına uygun bir yol izlenirse- mutlaka galip gelece­ği gayet açıktır. Bu daha önce gerçekleşmişti. O günlerde, İlâhî hayat yolu Arap yarımadası ve bütün dünyanın içinde bulunduğu realitey­le karşı karşıya gelmişti. O, realite karşısında parlak bir zafer kazanmış, realitenin entellek-tüel ve uygulamadaki pratik temellerini de­ğiştirmiş, kendi kurumlarım oluşturmuştu.

Bütün bunlar bir takım eşsiz, tekrarlanamaz mucizelerle yapılmamıştı. Bu, Allah'ın değiş­mez hükmü uyarınca, insanî kapasitenin sınır­ları içinde, insanların çabalarıyla başarıldı. Bu da, önceden yapılanların her zaman tek­rarlanabileceğim gösterir.

O muhteşem devrin mirası, insan hayatı ve ta­rihte bıraktığı izler, yeni bir mücadele için hep olumlu faktörlerdir.

O devir insan hayatında kendi ilkelerine, fi­kirlerine, değer yargılarına ve Ölçülerine da­yanan pratik gelenekler ve gerçekçi kurumlar kurabilmişti. Bunlar, bir devir sona erince ömürlerini tamamlayıp ortadan kalkmadılar, tersine, tıpkı bir nehrin yeryüzünün ücra kö­şelerine çağlar boyunca akması gibi giderek genişlediler, yayıldılar. Bütün insanlık hayatı bir şekilde bunlardan etkilendi, bin yıldan da­ha fazla bir süre insanlık için başvuru kaynağı oldular. Fikirler, olaylar, gelenekler, ilimler, ekonomi ve medeniyetin bütün alanlarına te­sir ettiler. Bu yükselişe karşı çıkan bütün kuv­vetlere, Allah'ın yol göstericiliğinden haber­siz Greko-Romen cehaleti içinde bir süreden beri bütün yeryüzünde egemen olan Batı dün­yasının sapkınlığına rağmen onların eserleri başlangıcından günümüze kadar insan hayatı­nı etkilemeyi sürdürdüler.

Bu hususi etkilerle insanlık hayatında pren­sipler,-değerler, teoriler ve müesseseler kurul­muştur. Günümüz insanlığı bunların gerçek kaynağından habersizdir ve bu kaynağı ilâhî ve müessir hayat yolundan daha başka hususlara atfetmektedir. Bununla birlikte ilk kayna­ğı tanımak, böylece İlâhî yola dönerek, onun insan hayatındaki etkilerini görmek imkânsız değildir.

İnsanlar genel olarak, tarihte geçirilen bu saf­halar ve insanlığın günümüzdeki durumu se­bebiyle, İslâm'ın yolunu anlamaya daha mü­temayildirler. Yine, İslâm'ın ilk doğuşunda varolmayan ilk neslin mirasından faydalan­maları da mümkündür. Aynı şekilde insanlık, İslâm'm terkedildiği çağlardan edinilen tecrü­be birikimine ve bunların bir sonucu olarak hayatı etkileyen endişelere sahiptir. Bütün bunlar İlâhî yolun kabulünü elverişli kılan, inşaallah ufuktaki bir mücadelede bizlerin sa­bırlı olmamızı sağlayacak etkenlerden bazıla­rıdır.

 

İnsanın Fıtratında Varolan Kuvvet

 

Vahyin ilk yıllarmda İslâm muazzam bir rea­lite ile yüzyüze geldi. Bu realite Arap Yarı­madası ve daha da ötesinde bütün dünya idi. İnançlar, fikirler, değer yargıları, ölçütler, sis­temler, olaylar, menfaatler, bağlılıklar bu rea­liteyi oluşturuyordu ki, hepsi İslâm'a muhalif­tiler.

İlk vahiy yıllarında İslâm ile Arap Yarımada­sı ve dünyanın diğer bölgelerindeki insanların fiilî durumları arasında çok büyük ve çok kuvvetli ayrılıklar vardı. Yüzyılların birikimi, çeşitli çıkarlar, değişik güçler tarafından des­teklenen bu fiili durumların hepsi yeni bir inanç yolunun önündeki engelleri oluşturdu. Yeni din, yalnızca inançları, fikirleri, değer yargılarını, ölçütleri, âdetleri, gelenekleri, ahlâk ve duyguları değiştirmeyi yeterli gör­meyerek; ısrarlı bir biçimde sistemleri, ku­rumlan, hukuku, refah paylaşımını ve geçim vasıtalarını da düzenlemek istedi. Ayrıca in­sanlığın kontrolünü zulüm ve cehaletten kur­tarıp, Allah'a ve İslâm'a vermek noktasında kesinlikle kararlı davrandı.

Eğer, o zamanda yaşayan birine, şu yeni din böylesine kuvvetli realite ve bütün yeryüzü güçleri karşısında basan kazanacak, bu reali­teyi yarım asır içinde değiştirecek denseydi, kuşkusuz tek karşılık küçümseme ve buna inançsızlık olurdu.

Fakat bu büyük, karşı konulmaz realite daha sonra yerini yeni gelene bırakmak zorunda kaldı. Yeni önder Hz. Peygamber @ insanlığı İslâm sancağı altında, Allah'ın ahkâmıyla ka­ranlıklardan aydınlığa çıkarma görevini yüklendi.

Bu nasıl olabilirdi? Hz. Peygamber @'in olaylar ve şartlarla başa çıkması, realiteye hayran ve onun ağırlığı altında ezilen bir kim­seye imkânsız gelir. Bir İnsan, Abdullah'ın oğlu Muhammed @ nasıl olur da bütün dün­yaya yalnız başına karşı durabilirdi? En azından başlangıçta Arap Yarımadasına ya da gö­revinin ilk yıllarmda Araplann yöneticisi olan Kureyş'i karşısına alabilirdi? Mevcut bütün inançlara, fikirlere, değer yargılanna, ölçütle­re, sistemlere, kurumlara, çıkarlara, bağlılık­lara karşı çıkıp, başanya ulaşmak... Ve bunla-nn tamamını değiştirip yeni bir yol ve düşün­ceye dayanan yepyeni bir düzen kurmak... Evet, nasıl başarılmıştı bütün bu olanlar?

Hz. Muhammed @ onlann fikirlerini ve ina­nışlarını methetmedi, duygu ve düşünceleri karşısında alçalmadı veya onlann liderliğiyle uzlaşmadı. O kendi durumunu sağlamlaştır­mak için onlann Önünde eğilmedi. Daha ilk zamanlarda Mekke'de bütün kuvvetler O'na karşı bir cephe oluşturmuşlarken şöyle emre­diliyordu: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (109:1-6).

O, kendi dîniyle ve ibadet tarzıyla diğerleri­nin ayrılığını ve bu aynlığın büyüklüğünü vurguladı. Dahası, O'na, gelecekte herhangi bir uzlaşmanın gerçekleşme ümidinin olmadı­ğı da emredildi. Onlara şu sözleri tekrarladı: "Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz." Aynca, Peygamber @'den kâfirlerle arasında­ki uçurumun giderilemeyecek derecede bü­yük olduğunu belirtmesi İstendi: "Sizin dini-, niz size, benim dinim banadır."

O, insanlan, esrarengiz güçler ve gaybla ilgili insanüstü olaylar göstermek suretiyle kendisi­ne hayran etmedi. "De ki: 'Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum'..." (6: 50).

Hz. Muhammed @ mü'minlere, muhalifleri­ne karşı zafer kazandıkları zaman yüksek mevkiler ve zenginlikler vaadinde bulunmadı. İbni İshâk'ın ifadesine göre, hac mevsiminde Hz. Peygamber @ şöyle diyerek kabilelerin karşısına çıktı: "Ey falanca kabile! Ben, Al­lah'ın size gönderdiği elçisiyim. O Allah ki, sizden kendisine ibadet etmenizi, ortaklar koşmamanızı, O'nun yerine tapmakta olduğu­nuz putları terketmenizi emrediyor; bana ina­nın ve Allah'ın mesajını tebliğ etmemde bana yardımcı olun." dedi.

İbni îshak şöyle devam eder: Bana ez-Zührî haber verdi. Rasûlullah @ Mutlak kudret sa­hibi Allah'a ibadete davet için Benî Âmir b. Sa'saa'mn kabilesine gider. Onlara hitap et­tikten sonra Beyhâre b. Firâs isimli biri ortaya çıkarak şöyle dedi: Vallahi, eğer Kureyşli şu adama tâbi olursam, O'nun yardımıyla bütün Arabistan'ı elime geçirebilirim. Sonra Pey­gamber @'e şunu sordu: "Diyelim ki sana işinde yardımcı olduk ve Allah da düşmanla­rına karşı sana zafer verdi. Bundan sonra biz­ler de iktidardan pay sahibi olacak mıyız?" Hz. Peygamber @ bu soruyu; "Bu iş Allah'ın elindedir. O kime dilerse iktidar verir" şeklin­de cevaplandırdı. Bunun üzerine Beyhâre: "Hem bizden Araplara karşı savaşmamızı is­tiyorsun, hem de Allah sana yardım ederse ik­tidara sahip olamayacağımızı söylüyorsun. Gidin, biz böyle bir şey istemiyoruz." dedi. Ve onlar Peygamber @'i reddettiler. (İbni İshâk).

O zaman bunların tümü nasıl olmuştu? Yal­nızca tek bir kişi o 'realite'nin üstesinden na­sıl gelmişti?

Hz. Peygamber @ bunları bir daha olmaya­cak olağanüstü mucizelerle başarmadı. Muci­zeler göstermeyeceğini kendisi açıklamıştı ve bir kez bile dikkatleri çekebilmek için böyle vesilelere gerek görmedi. Bütün bu olanlar, insanların başvurduklarında daima gerçeğe ulaştıkları, değişmez ve tekrarlanabilir meto­da uygun olarak meydana geldi.

İlâhî hayat yolunun zaferi, onun insan fıtratı­nın -görünen realitesinin ötesinde- gizli kal­mış güçleriyle işbirliği yapmasından doğdu. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi bu güçler geniş ve muazzamdır; serbest bırakıldığı, bel­li bir şekilde yönlendirilip yoğunlaştırıldığı zaman sathî engeller onları altedemez.

Sapık ve saçma itikatler insanlığı büyülüyor-du. Sahte tanrılar Kabe'nin avlusunu ve insan­ların zihinlerini, hayallerini ve gönüllerini doldurmuştu. Kabilevî ve ekonomik çıkarlar bu sahte tanrılara dayandırılmış, onların ardı­na da Kabe'nin koruyucuları ve kâhinler yer­leşmişti. Bu durum ulûhiyetin insanlar arasın-da paylaşılmasından, Kabe'nin koruyucuları­na ve kâhinlere insanlar için yasa koyma ve hayat tarzlarını belirleme yetkisinin verilmesinden kaynaklanıyordu.

İslâm bu realiteye tek bir îlâh ile karşı çıktı. Tek bir îlâh'ı tanıyan insan fıtratına hitap etti; insanlara daha önce öğretilmiş, fakat uydur­ma inançların enkazı altında kalmış, gerçek İlâh'ı, O'nun sıfat ve vasıflarım bildirdi.

"De ki: 'Gökleri ve yeri yoktan var eden, bes­leyen, fakat beslenmeyen Allah'tan başka dost mu tutayım?' 'Ben İslâm olanların ilki olmakla emrolundum.' de ve sakın ortak koşanlardan olma! De ki: 'Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korka­rım! (O öyle bir gündür ki) o gün kimden azâb çevrilip savılırsa gerçekten (Allah) ona rahmet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş budur. Allah sana bir zarar dokundursa, onu yine kendisinden başka açacak yoktur ve eğer sana bir hayır dokundursa, şüphesiz O, her şeyi ya­pabilendir. O, kullarının üstünde tam hâkimdir (onları istediği gibi yönetir), O her şeyi yerli yerince yapan, (her şeyi) haber alandır.' De ki: 'Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?' De ki: 'Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'ân bana vah-yolundu ki, onunla sizi ve (onun) ulaştığı her­kesi uyarayım. Siz gerçekten Allah ile bera­ber başka tanrılar olduğuna şahitlik ediyor musunuz?', 'Ben şahitlik etmem!' de. 'O, an­cak tek bir Tann'dır, ben sizin ortak koştuğu­nuz şeylerden uzağım.' de." (6:14-19).

"De ki: 'Ben, Alah'tan başka yalvardıklarmı-za tapmaktan men olundum.' De ki: 'Ben si­zin keyiflerinize uymam, çünkü o takdirde sa­pıtmış ve yola gelenlerden olmamış olurum.' De ki: 'Ben, Rabbim'den (gelen) açık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. Acele istediğiniz (azâb) da benim yanımda değildir. Hüküm vermek, yalnız Allah'a aittir. (O) ger­çeği anlatır ve O, (dâvayı çözüp) ayırdedenle-rin en iyisidir.' De ki: 'Eğer acele istediğiniz şey elimde olsaydı, elbette benimle sizin ara­nızda iş, şimdi (çoktan) bitirilmişti.' Allah zâlimleri daha iyi bilir. Gaybın (görünmez bilginin) anahtarları, O'nun yanındadır, onları O'ndan başkası bilmez. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak, -ki mut­laka onu bilir,- yerin karanlıkları içine gömü­len tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitab'da olmasın. O'dur ki, gecele­yin sizi öldürür (gibi uyutur), gündüzün ne iş­lediğinizi bilir; sonra belirlenmiş süre geçiri­lip tamamlansın diye gündüzün sizi diriltir. Sonra dönüşünüz O'nadır; sonra (O, dünyada) yaptıklarınızı size haber verecektir. O, kulla­rının üstünde tek hâkimdir. Size koruyucu (melek)ler gönderir, nihayet birinize   ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar (bu hususta) hiç geri kalmazlar. Sonra o (ca)nlar, gerçek Rableri olan Allah'a dön­dürülüp götü)rülürler. Doğrusu hüküm, yal­nız O'nundur; O hesap görenlerin en çabuğu­dur. De ki: Gizli ve açık olarak 'Bizi bundan (bu güç durumdan) kurtarırsa elbette şükre-denlerden olacağız!' diye O'na yalvarıp ya-kardığmız zaman, karanın ve denizin karan­lıklarından sizi kim kurtarıyor? De ki: 'Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarıyor, sonra siz yine O'na ortak koşuyorsunuz!?' De ki: 'O, sizin üzerinize üstünüzden yahut ayak­larınızın altından bir azâb göndermeğe, ya da sizi fırka /ırka birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmağa kaadirdir.' Bak, anlasınlar diye âyetleri nasıl açıklıyoruz?!" (6: 56-65).

İnsan fıtratı, kendisine hitap eden bu "mahlûk olmayan sesi" yoğun realite sisinin ardından, geniş günah yıkıntılarının içinden duydu. O hakiki bir tek İlâh'a yöneldi ve yeni davetler ağır realite karşısında başarı kazandı.

İnsanlar bir Allah'a döndüklerinde insanın in­sana kulluğu imkânsız hale geldi. Kadir-i Mutlak Allah önünde boyun eğdikten sonra, bütün insanlar şeref sahibi olarak, önceden eğik başlarını yukarı kaldırdılar. Üstün soy ve ırk, tevarüs edilmiş asalet, yöneticilik, krallık masallarının hepsi sona erdi.

Bu safhaya nasıl gelindi? Arap Yarımadası ve onu çevreleyen dünyada hâkim olan sosyal realite sınıf, ırk, maddî ve aklî çıkarlara da­yanmaktaydı. Hiç kimse bu realiteye karşı çıkmamıştı. Zira, bu durumdan çıkar sağla­yanlar bıkmamışlar; mazlumlar ise onları mahkûm edip, ortadan kaldıramamışlardır.

Kureyş kendisini "soylu" ilân etmiş, kendi kendisine diğer Arapların sahip olmadıkları bir takım hak ve âdetler atfetmişti. Hac bo­yunca, onlar Müzdelife'de dururlarken, öteki­ler Arafat'ta kalırlardı. Bu imtiyazlardan fay­dalanan Kureyşliler diğer Araplara karşı maddî üstünlük sağlamışlardı. Öyle ki, Kureyş'ten alınmamış elbiselerle Kabe'nin tava­fını yasaklamışlardı. Aksi halde, Kabe çıplak olarak tavaf edilirdi.

Arap yarımadasını çevreleyen dünya kan ve ırk ayrımının ağırlığı altında inliyordu.

îran toplumu soy ve meslek ayrımına dayalıy­dı. Sosyal sınıflar arasında derin uçurumlar vardı. Yönetim, halka bir prens ya da ekâbirden birinin malını satın almayı yasakla­mıştı. Sâsânİ yönetiminin temellerinden biri­ni, her bir kişinin kendisine soyu tarafından miras bırakılmış statüyle yetinmesi, bunu de­ğiştirmeye çalışmaması oluşturmaktaydı. Hiç kimse Tanrının, kendisi yapması için yarattığı işin haricinde başka bir işle uğraşamazdı. İran kisraları görevlerinden birini dahi halka hava­le edemezdi. Benzer şekilde halkın toplumda­ki yerleri açık bîr şekilde belirlenmiş, muhte­lif sınıflara bölünmüştü. (Arthur Christensen, Iran in the Sasanid).

İran kisraları, damarlarında ilâhî bir kan do­laştığını iddia ediyorlardı. İranlılar da onlara ilâh nazarı ile bakıyordu. Onların vücutların­da kutsal ve yüce bir nesnenin var olduğuna inanıyorlardı. Günahlarının affı için onlara yalvarırlar, iştiyakla ulûhiyetlerine dair şiirler terennüm ediyorlardı. Onları kanunlara bağlı olmayan, tenkid edilemez ve insanüstü varlık­lar olarak düşünüyorlardı. Halk onların ismini ağzına alamaz, meclislerinde oturamazlardı. Onların her insan üzerinde hakkı olduğuna; buna karşılık, insanların kisralar üzerinde hiç­bir hakkının olmadığına inanıyorlardı. Kisra-ların mallarının artıklarından ve sahip olduk­ları servetlerden yaptıkları bağışlar; bir hak değil, tamamen lütuf ve ihsandan ibaretti. Halkın görevi yalnızca itaat ve boyun eğmey­di. Hükümdarlık belirli bir hanedana aitti ki, bu Keyâniler hanedanıydı. Halk, tac giyme­nin, haraç ve vergi toplamanın yalnızca bu hanedana ait bir hak olduğuna inanırdı. Bu hak büyükten küçüğe ve babadan oğula ge­çerdi. Bu konuda onlara karşı çıkanlar ve on­larla çekişenler, ancak zâlim ve bayağı insan­lar sayılırdı. Halk, her çeşit varlık ve mirasım, hiç bir karşılık beklemeden hükümdar ailesi­ne bağışlar ve bundan asla kaçınmazdı. Hanedandan hükümdarlık makamına geçecek bir büyük yoksa, çocuk yaşta birini hükümdar ilan ederlerdi. Eğer aileden tahta çıkacak er­kek yoksa, aynı hanedana mensup bir kadmı hükümdar yaparlardı. Meselâ Şireveyh'ten sonra yedi yaşındaki oğlu Erdeşİr'i tahta çı­karmışlardı. Aynı şekilde Kisra Perviz'in oğlu Ferruhzâd Hüsrev de henüz çocuk yaşta hü­kümdar olmuştu. Yine Kisra'mn kızı Boran'ı bile hükümdar yapmışlardı. Kisra'mn ikinci kızı Azermi Duht da Sâsânî tahtına oturmuş­tu. Ama kimse Rüstem veya Câbân gibi bü­yük kumandan ve Önde gelen devlet adamla­rını hükümdar yapmayı hiç bir zaman hatırla­rına bile getirmedi. Çünkü bunlar hükümdar ailesine mensup değillerdi. (Ebû'l-Hasen en-Nedvî, What the World has lost by the Decli-ne of the Muslims).

Hindistan'daki kast sistemi insanın insana ya­pabileceği en aşağılık, en insafsız hareketleri gösterir.

Hz. İsa'dan üç yüzyıl önce Hindistan'da orta­ya çıkan Brahmanizm uygarlığı, yeni bir Hin­distan toplumunu oluşturdu. Manoşastr diye bilinen bu kanun, ülkenin hayat ve medeniye­ti için dinî bir merci ve resmî bir kanun hâlini aldı.

Bu kanun ülke halkını dört ayrı sınıfa ayırı­yordu:

1- Brahmanlar: Rahipler ve din adam­ları,

2- Kşatriya: Hükümdar sülâlesi ve sa­vaşçılar,

3- Vaisya: Tüccar, esnaf ve çiftçi,

4- Sudra: İşçiler, hizmetçiler.

Bu kanunu hazırlayan Mamı, şöyle der: "Ka-dir-i Mutlak olan Tanrı, bütün insanların sela­meti için Brahmanlan ağzından, Kşatriyayı kollarından, Vaisyaları midesinden, Sudralan da ayaklarından yaratmıştır, İnsanların iyilik ve mutluluğu için, herbirine ayrı ayrı görevler ve sorumluluklar vermiştir. Brahmanlann gö­revi Vedalar'ı öğretmek, tanrılara kurban sun­mak ve sadaka vermektir. Kşatriyanın görevi insanların güvenliğini sağlamak, onları düş­manlardan korumak, sadaka vermek, kurban­ları ilahlara takdim etmek, Vedalar'ı öğretmek ve şehevî arzuları dizginlemektir. Sürüleri ot­latmak, Vedalar'ı okumak, ticaret ve ziraatle uğraşmak da Vaisyalann görevidir. Sudrala-rm görevi ise bu üç sınıfa hizmet etmektir. (Manoşastr, I. bölüm).

Bu kanun, Brahmanlar sınıfına bir çok imti­yazlar tanımış ve onları ilâhlar seviyesine çı­karmıştı. Buna göre, Brahmanlar Tanrının se-Çİlmiş kullan ve halkın efendileridir. Dünya­da ne varsa, hep onların malıdır. Onlar, yara­tıkların en üstünü ve yeryüzünün efendileri­dir. Köleleri olan Sudraların mallarından, zor kullanmaksızın, diledikleri kadar alabilirler. Çünkü köle hiç birşeye sahip olamaz, her şey­leri efendilerine aittir. İşlediği günahlar ve amelleri kâinatı yok edecek kadar çok olsa dahi kutsal kitap Rig-Veda'yı ezberleyen bir Brahman suçsuz sayılırdı. Bir hükümdarın, çok zor şartlar altında olsa bile Brahman'lar­dan vergi ve haraç almaya kalkışması caiz ol­madığı gibi; bir Brahman'ın kendi ülkesinde açlıktan ölmesi de doğru değildir. Bir Brahman, idam edilmesini gerektirecek bir suç iş­lese bile, hâkim onun ancak saçını traş edebi­lir. Fakat, başkası aynı suçu işlerse cezası ölümdür. (Manoşastr, II. bölüm),

Kşatriyalar, Vaisya ve Sudralardan üstün ol­malarına rağmen Brahmanlardan bir hayli aşağı derecededirler. Manu der ki: "Bir baba­nın çocuğuna üstünlüğü gibi on yaşındaki bir Brahman, yüz yaşındaki bir Kşatriyadan üs­tündür." (Manoşastr, XI. bölüm).

Parya olan Sudralar bu dinî ve medenî kanu­na göre Hint toplumunda hayvanlardan daha aşağı, köpeklerden daha hakir görülürlerdi. Kanun, Sudraların Brahmanlara hizmet etme­lerinin, onlar için büyük bir mutluluk olduğu­nu; onların bundan başka kazanacakları bir ecir ve sevabın olmadığım gayet açık bir şe­kilde ifade ediyordu. Sudralar, Brahmanlar içîn katlandıkları zahmetler karşılığında mal ve servet biriktiremezlerdi. Bir Brahmana do­kunmak amacıyla elini veya sopasını uzatsa; derhal eli kesilirdi. Öfkeyle itecek olsa, aya­ğından olurdu. Paryalardan biri Brahman'ın yanma oturmaya kalksa, hükümdar onun kıçı­nı ateşle dağlamak ve ülkesi dışına sürgün et­mek zorundaydı. Eğer Brahman'a dil uzatır veya söverse, dili kökünden koparılırdı. Eğer bunun intikamını alacağım söylerse, kayna­mış zeytinyağı içiriürdi. Bir köpeğin, bir ke­dinin, bir kurbağanın, bir karganın veya bir baykuşun öldürülmesinin keffaretiyle, parya sınıfına mensup birinin öldürülmesinden do­layı verilecek keffaret arasında hiçbir fark yoktu. (Ebû'l-Hasen en-Nedvî, a.g.e.).

Ünlü Roma uygarlığı ise, nüfusun dörtte üçü­nü oluşturan kölelerin soylular için meydana getirdikleri lükse dayanmaktaydı. Kanunlar da, köleler ile efendiler, soylular ile aşağı sı­nıflar arasında ayırım yapıyordu.

Meşhur Jüstinyen yasalarında şunları okuya­biliriz: "Namuslu bir dula veya bakireye teca­vüzde bulunan kimse, eğer soylu bir aileden ise, servetinin yarısını ceza olarak kaybeder. Aşağı tabakadan bir aileden ise kırbaçlanır veya ülke dışına sürülür."

Dünyada bunlar olurken, farkında olmadan dünyanın bu düzenini reddeden ve bu durum­dan hoşnut olmayan hakiki insan fıtratını, İslâm hakikate çağırdı. Bu çağrıya insanlık, varolan düzeni tamamıyla değiştirerek cevap verdi.

İnsan fıtratı, bütün insanlığa hitap eden Ka-dir-i Mutlak Allah'ı duydu: "Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbi­rinizi tanımanız için sizi kabileler ve taifelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, (Allah'ın emirleri dışına çıkmaktan) en çok koru-nanınızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13).

İnsanlık O'nun, özellikle Kureys'e hitabını da duydu: "Sonra insanların akın akın döndüğü yerden siz de akın edin ve Allah'tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah bağışlayan, esirgeyen­dir." (2:199).

İnsan fıtratı, Allah Rasûlünün bütün insanlara yönelik şu sözlerini de işitti: "Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem'densiniz. Âdem ise topraktandır. Allah indinde en değerliniz, Allah'tan en çok korka-nınızdır. Arab'ın Arap olmayana, Arap olma­yanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gi­bi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü y_oktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmak­tadır."

Yine, RasûluUah @'in özellikle Kureys'e dair şu sözlerini duydular: "Ey Kureyş topluluğu! Müslüman olup, nefislerinizi Allah'ın azabın­dan koruyunuz. Yoksa ben, Allah'ın azabın­dan hiç bir şeyi sizden men edemem. Ey Abd-i Menaf oğullan! Sizden de ben Allah'ın azabından hiç bir parçasını men edemem. Ey Rasûlullah'ın halası Safiyye! Senden de ben Allah'ın azabından bir kısmını olsun def ede­mem. Ey Muhammed kızı Fatıma! Malımdan ne dilersen iste (veririm. Fakat) Allah'ın aza­bından bir parçasını bile senden def ede­mem."

İnsan fıtratı bu çağrıyı işitti ve cevap verdi, bunu herhangi bir zamanda tekrarlanabilecek olan âdetullah'a. uygun sonuçlar takip etti.

Arap yarımadasına faizli düzen hâkimdi ve ti­caret hayatı faize dayalıydı. Kimse faizin ba­sit olarak ferdî işlemlerde ve sınırlı bir şekil­de uygulandığını zannetmesin. Kureyş yazlan Suriye, kışları Yemen ile önemli tiearetler ya­pıyordu. Kureyş'in sermayesi bu ticarete yatı­rılmıştı. Bedir savaşında müslümanlann pu­suya düşürmeye niyetlendikleri, daha sonra Allah'ın onlara daha güzelini takdir etmesiyle vazgeçtikleri mallarla yüklü bin develik Ebu Süfyan'ın kervanlarını bir daha hatırlayalım. Eğer faizcilik basitçe sınırlı ferdî ilişkilerde geçerli olsa, ekonomik hayatın kapsamlı bir düzenini oluşturmasa, Kur'an'da, herşeye Kadir Allah'ın defalarca tekrarlanan yakıcı kötülemelerine maruz kalmaz, Hz. Peygam-ber'in hadislerinde de bu kötülemeler sürmez­di.

Sermayesi ve ticarî faaliyetleriyle ekonomik hayat bütünüyle faiz sistemine dayanmaktay­dı. Kısaca, Hz. Peygamber @'in risaletinden önce çeşitli şehirlerin ekonomilerini, ekono­misi Yahudilerin elinde bulunan Medine ör­neğinde olduğu gibi bu düzene bağlı sayabili­riz. Gerçekte faiz, Yahudilerin ekonomik dü­zenlerinin temelidir.

Ülke hayatının içinde bulunduğu ekonomik realite bu şekildeydi.

Sonra, bu adaletsiz ve canavar düzem suçla­yan ve reddeden, yerine yeni ilkeler koyan İslâm geldi. Bu ilkeler zekat, karz-ı hasen, or­taklık ve karşılıklı dayanışmayı öngörüyor­du.

"Mallarını gece gündüz, gizli ve açık (Allah yolunda) sarfedenlerin mükâfatı Rab'leri ya­nındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzül­meyeceklerdir. Faiz yiyenler, ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kal­karlar. Bu, onların: 'alışveriş de faiz gibidir' demelerinden ötürüdür. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Kime Rabb'inden bir öğüt gelir de (o öğüde uyarak faizden) vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi de Allah'a kalmıştır. Kim tekrar (faize) döner­se, onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklar­dır. Allah, faizi mahveder, sadakaları artırır. Allah, (haramda ısrar eden) hiçbir günahkâr kâfiri sevmez. Onlar ki iman ettiler, güzel iş­ler yaptılar, namazı kıldılar, zekatı verdiler; işte onların mükâfatlan Rabb'leri yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecek­lerdir. Ey iman edenler! Allah'tan sakının, eğer inanıyorsanız, faizden (henüz alınmayıp) geri kalan kısmı bırakın (almayın). Eğer böy­le yapmazsanız; o takdirde Allah'a ve Rasûlüyle savaşa girdiğinizi bilin. Tevbe ederseniz, ana sermayeniz sizindir. Ne hak­sızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğratılırsı­nız. Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolay­lığa çıkıncaya kadar (beklemek lâzımdır). Eğer bilirseniz (verdiğiniz borcu, eli darda olan borçluya) sadaka olarak bağışlamanız si­zin için daha hayırlıdır. Şu günden sakının ki, o gün (hepiniz) Allah'a döndürüleceksiniz, sonra herkese kazandığı tastamam verilecek ve onlara hiç haksızlık edilmeyecektir." (2: 274-281).

İnsan fıtratı, Allah'ın davetini, içinde bulun­duğu ortamdan daha güzel buldu. Faizciliğin varolduğu zelîl hayata olan nefreti çoğaldı. İnsanlık, hayatın dayandığı ekonomik sistemi değiştirmenin zorluğuna rağmen, bu çağrıya verdiği karşılıkla, bir kez daha insan fıtratının realitenin ağırlığından daha güçlü olduğunu ispatladı. İslâm toplumu cahiliyye devrinin kirinden temizlendi. Bunlar, ne zaman insan fıtratı bâtıl inançların enkazından selâmete çağnlsa tekrarlanan âdetullah'a. uygun olarak meydana geldi.

Burada gerçek insan fıtratının realite karşısın­daki zaferi, onun bâtıl inançların enkazı ara­sından zuhuru, İlâhî Rehberliği unutan insan­ların oluşturduğu dış realite karşısındaki ba­şarısını gösteren üç örnekle yetineceğiz. Bu realite inançlar ve fikirler, olaylar ve gelenek­lerle ekonomik faktörlerden oluşmuştu. Bun­ların tamamı, inancın ve insan fıtratının gü­cünden habersiz kimseye karşı konulamaz ve dayanılmaz gerçekler olarak görünür.

İslâm, etrafını kuşatan bu realite karşısında ellerini kavuşturup beklemez. Kaldırır, değiş­tirir, yerine sabit ve sağlam temelli kendi yü­ce, eşsiz yapısını kurar.

Bir kez olan, tekrarlanabilir demektir. Mey­dana gelenler, devam edegelen hakikatle uy­gunluk içerisindeydi; yoksa olağanüstü bir hâdise, bir mucize değildi. Bu yapı, insan fıt­ratının varolan gücünden ortaya çıkmıştır. Bu potansiyeli, faydalanmak, yönlendirmek ve doğru yolda kullanmak isteyen herkes elde edebilir.

Bugün insanlığın, ilk İslâmî hareket;n tarihte­ki izleri sebebiyle, bu İlâhî yolu daha kolay bir tarzda izleyebilmesi mümkündür. O İslâmî hareket ki, en acımasız muhaliflerle karşılaştığı halde, ardında derin izler bıraka­rak yoluna devam etmiştir.

 

Tecrübe Kaynakları

 

İslâm ilk defa insanlıkla yüzyüze geldiği za­man, hâkim düzenin meydan okuyuşuna kar­şı, sahip olduğu tek güç insan fıtratıydı. İnsan fıtratı İlâhî rehberlikten habersiz geçen yüz­yılların enkazı altında kalmasına rağmen İslâm'ın yanında yer aldı. însan fıtratı kendini Özgürleştirmeye muktedirdi ve enkazı temiz­leyebilmesi için İslâm'a olumlu cevap verme­si yeterliydi.

Bu, müstesna insan neslinin, soylu rehberleri­nin zirvede oldukları önemli bir devirdi. Söy­lediğimiz gibi, Allah'ın emrettiği ve hoşnut olduğu bir durumdu. Öyle ki, bu emsalsiz ör­neğin normal hayat şartlarında gerçekleştiril­mesi mümkündü, bu yol izlenerek gelecekte de insan kapasitesinin sınırlan içinde tekrar­lanabilirdi.

Bu, çevrenin tabiî bir sonucu değildi; daha çok, takip edeceği yolu, liderini, ileri doğru harekete geçirici itici gücünü bulmuş insan potansiyelinin kullanılmasıyla elde edilmiş bir neticeydi.

Ne var ki, bir bütün olarak insanlık bu müm­taz şahsiyetlerin ulaştıkları zirvede uzun süre kalacak teçhizata henüz sahip değildi. İslâm, yeryüzünde şaşırtıcı bir biçimde, tarihte eşi olmayan bir hızla yayılmış, insanlar büyük kitleler halinde Allah'ın dinine girmişlerdi. Ancak, bu müslüman kitleler, seçkin insanla­rın aldıkları derin, eşsiz ve kademeli eğitimi görememişlerdi. O zaman, İslâm'a bağlılık yemini eden kitlelerde halâ yaşayan, cahiliy-ye devri kalıntılarının etkisiyle, bütün müslü-manlar yüksek zirvelerden aşağılara doğru düşmeye başladılar. Yalnızca, insan fıtratının kaynaklarını harekete geçiren ve dosdoğru yolda kurtuluşa erdiren, eşsiz, şümullü ve tedricî bir eğitimden geçmiş o seçkin toplulu­ğun yaptığı gibi büyük bir hamle toplumu yü­celtebilirdi.

Sonuçta İslâm toplumu bin yıldan daha uzun bir süre zirvede olmasa da dünyadaki diğer toplumlardan daha üstün durumda kaldı. Ger­çekten de, diğer toplumlar İslâm'dan istifade ettiler.

İnsanlık tarihindeki bu emsalsiz ilerleme, sonra bin yıl yükseklerde bir hayat kuşkusuz beyhude bir çaba ya da diğer insanları bozgu­na uğratmak amacıyla değildi. Bu, arkalarında, ilk karşılaştıklarından çok farklı bir dünya bırakma çabasjydı.

Etkileyip, değiştirmemek hayat ve insan ile ilgili âdetullah'a uygun değildir. İnsanlık, uzun zaman süreci içerisinde bir bütündür, hem de tecrübe birikimini kullanan, bilgi kay­naklarını biraraya toplayan canlı bir organiz­madır. Cahiliye örtüleriyle örtülmesine, kör­lük ve karanlık hâkim olmasına rağmen bu kaynaklar insanlar arasında her zaman ve her yerde kullanılmaya devam edilmiştir.

İlk vahiy yıllarında, İslâm'ın çağrısı, muhatap olarak yalnızca insanın içinde bulunduğu du­rumla çelişen bir insan potansiyeli bulmuştu. Yalnız, önceki vahiylerin sahip olduğu önem­siz potansiyel bunun haricindedir. Ki, bunlar, İslâm gibi tüm insanlıktan çok belirli kavim­lere gönderilmişti. Bugün ise insanlığın hiz­metinde bu potansiyelden başka, İslâm'a ina­nan, onun yönetiminde yaşamış ve İslâm'dan etkilenmiş ilk İslâmî hareketten kazanılmış kaynaklar vardır. Ayrıca, çorak topraklarda elde edilmiş acı insanlık tecrübelerine de sa­hibiz.

Başlangıçta, İslâm vasıta olarak sadece insan potansiyeline güvenerek karşısına çıkan ilke­leri, fikirleri, değerleri, ölçüleri, sistemleri ve kurumlan bâtıl ilan edip, sonuna kadar onlar­la savaştı. Sonra, İslâm, bir İnsan topluluğun­da, bir zaman diliminde kendi ilkelerini, fikir­lerini, değerlerini, ölçülerini, sistemlerini ve kurumlarını oluşturdu. Bunlar daha sonraları geniş bir İslâm dünyasında uzun zamanlar bo­yunca uygulandılar. Sonuçta bunlar 1400 yıl­dır neredeyse bütün insanlıkça tanındı. Uygu-lanmasa, denenmese de bütün insanlık için bir gaye, bir ümit oldular.

Bundan dolayı, İslâm, insanlığa ilk beyan edildiği günkü kadar garip görünmedi. Önce­den olduğu gibi, onu duygularına ve âdetlerine aykırı bulmadılar. Şurası bir gerçek ki, insanlık İslâm'ı o eşsiz devirde seçkin ilk müslüman neslin uyguladığı gibi uygulaya­madı. Modern çağı da içine alan kimi zaman­larda İslâm'ın bir bölümü uygulanırken özü anlaşılmadı ve öze uygun hareket edilmedi. Diğer bir gerçek de, ilk müslümanların bir adımda ulaştıkları zirveye İnsanlığın halâ dü­şe kalka tırmanmaya çalışmasıdır.

Bütün bunlara rağmen, insanlık zihnen, İlâhî olarak belirlenmiş yolun gerçek yapısını anla­maya ve izlemeye, ilk vahiy yıUarındakinden daha yatkındır.

Sarih örnekler bu noktayı açıklığa kavuştura­caktır. Bu hususta, ayrıntılara girmeksizin bir kaç örnek vereceğiz. Bunun iki sebebi var; bi­rincisi, bu tartışma İslâm inancı geniş başlığı altında toplanan unsurların kısaca gösterilme­sine yöneliktir. İkincisi, ilk îslâmî hareketin tüm insanlık hayatı ve diğer yeryüzü dinleri üzerindeki etkileri o kadar çok, o kadar önemli ve yoğun ki, bir yazarın sadece bir eserinde bunları anlatması imkânsızdır. Bu et­kiler o ilk devirden bu yana insan hayatının içine nüfuz etti ve gözleyici, kendini tümüyle göstermeyen bir biçimde bütün insanlığı ge­niş ölçüde etkiledi.

Kısaca şunu söylemek mümkündür: Yeryü­zünde varolan İslâm dini İsimli bu evrensel vakıa, insan hayatında ilgilenmediği tek bir nokta bırakmadı. Etkisinin yoğunluk derece­leri farklı olmasına rağmen gerçekliği inkâr edilemez. Tarihteki büyük olaylardan her biri, doğrudan veya dolaylı olarak bu önemli olay­dan -daha kesin söylemek gerekirse- bu geniş evrensel olgudan türemiştir.

Avrupa'da Luther ve J. Calven'in Öncülüğün­deki dinî reform hareketi, Avrupa'nın bugün dahi beslendiği rönesans, feodalizmin yıkılışı ve asilzadelerin yönetiminden kurtuluş, İngil­tere'de Magna Carta'yı ve Fransız devrimini ortaya çıkaran insan hakları ve eşitlik hareke­ti, Avrupa'nın ilmî şöhretinin kaynağı tecrübî metod... Genellikle tarihin en büyük gelişme­leri arasında kabul edilen bütün bunlar büyük îslâmî hareket ve esas olarak derin bir şekilde bu hareketten etkilenmiş olaylardan hâsıl ol­muştur.

Dr. Ahmed Emin The Dawn of islam (İslâm'ın Doğuşu) isimli kitabında şöyle ya­zar: İslâm'ın etkileriyle hıristiyanlar arasında meydana gelen hareketlerden biri milâdî. 8. yüzyılda (H. 2-3. yüzyıl) Septimania'da ortaya çıktı. Bu hareket, "insan, günahlarının affı için yalnızca Allah'a yalvarmahdir" diyerek, papazlar önünde günah çıkarma olayına karşı çıktı. İslâm'da ne papazlar, ne keşişler ne de hahamlar vardır, tabiî olarak İslâm günah çıkarma olayını kabul etmez.

Benzer şekilde, dinî tasvirleri ve heykelleri tahrip eden bir hareket (Ikonoklast) ortaya çıktı. Milâdî 8 ve 9. yüzyıllarda (H. 3 ve 4. yüzyıllar) resim ve heykellerin takdisini inkâr eden bir hıristiyan mezhebi kuruldu. Roma imparatoru III. Leo milâdî 726 yılında resim­lere ve heykellere tapınmayı yasaklayan, 730 yılında da böyle bir tapınmayı putperestlik sa­yarak geçersiz kılan bir emir yayınladı. Aynı biçimde V. Constantine ve IV. Leo.da hey­kellere tapmaya karşıydılar, ama, Papa II. ve III. Gregory, Germanius, Constantinople Pat­riği ve İmparatoriçe irene bu tapınmanın ya­nında yer alıp, bunu desteklediler. İki grup arasında ayrıntılarına burada giremeyeceği­miz sert mücadeleler oldu. Yalnızca şu nokta­ya dikkat çekmek isteriz ki, bazı tarihçiler re­sim ve heykelleri tahrip çağrısının İslâm'dan etkilendiğini kabul ederler. Resimleri ve haç­ları yakan Turenne başpiskoposu Claudius (bu göreve M. 828/H. 213'de tayin edilmiş-ti)un da müslüman Endülüs'te doğduğu ve ye­tiştiği söylenir.

Teslis İnancını az çok monoteistik (tek tanrı­cı) biçimde yorumlayan ve İsa'nın ilâhlığını reddeden bir hıristiyan grup dahi vardı.

Barbar haçlı orduları milâdî XI. yüzyılda müslüman doğudan geri dönerlerken beraber­lerinde müslüman toplumların hayat biçimle­rini de getirdiler. Bünyesindeki bütün sapma­lara rağmen bu toplumdaki en Önemli Özellik -Barbar haçlıların ülkelerinin aksine- yöne­tenle yönetilenin boyun eğdiği yasaların birli­ği ve bu yasaların bir aristokratın arzusundan veya feodal beylerin saçma isteklerinden or­taya çıkmamasıydı. Dahası bu toplumun, meslek ve ikâmet yeri seçiminde şahsî ser­bestlik, özel mülkiyet ve servette tasarruf hakkı, tevarüs edilen sınıf sisteminin yokluğu, kişinin herhangi bir zamanda kendi emeği ve gücüyle toplumda daha yüksek mevkilere yükselebilme imkânı gibi Özellikleri vardı. Feodal düzen altında yaşayan bir Avrupalı daha önce böylesine çarpıcı özelliklere şahit olmamıştı. Zira, o, kanun olarak yalnızca efendisinin arzularının esiri, toprağa bağımlı bir köle idi ve bağlı bulunduğu sınıf, soyuna göre belirleniyordu. Böylece -Avrupa toplu­munun hayatındaki diğer ekonomik tesirlerin beraberinde- sesler yükseldi. Bunlar Avru­pa'yı müslüman toplumlar düzeyine çıkarma-sa da, feodal sistemi tedricî olarak yıkan, di­ğer zaruretlerden olmasa da kişiyi toprağa kö­lelikten kurtaran olaylardı.

Endülüs üniversitelerinden; uluslararası hâle gelmiş, doğu İslâm medeniyetinin etkisinden, İslâm mirasının Avrupa dillerine çevirilerin­den 14. yüzyıldaki Avrupa rönesans hareketi­ne ve sonraki dönemlere gelindi. Yine, ilmî harekete, özellikle tecrübî metodla ulaşıldı."

Brifault da The Making of Humanity (İnsanlı­ğın Anlaşılması) adlı kitabında şöyle belirt­mektedir: "İlim, Arap medeniyetinin modern dünyaya en önemli kalkışıydı, ancak onun so­nuçlarının elde edilmesi yavaş oldu. (Batılı yazarların, İslâm medeniyetini Arap medeni­yeti olarak adlandırmalarına dikkat edilmeli. Bu hareket, İslâm ismi onlara hoş gelmedi­ğinden dolayı kasıtlı olarak yapılır. Buna rağ­men İslâm o kadar geniş ki... Bir de İslâm toplumunda ırkî düşmanlıkları yeniden can­landırmak isterler). Arap medeniyetinin İs­panya'da meydana getirdiği özellikler, bu me­deniyet karanlık bulutların ardında kaldığı yüzyıllar boyunca ürünlerini ortaya koyama­dı. Avrupayı canlandıran yalnızca ilim değil­di. İslâm medeniyetinin diğer birçok etkileri Avrupa'yı aydınlığa garketmişti. İslâm kültü­rünün etkisinden kaynaklanmamış bir tek du­rum olmamasına rağmen, bu etkiler en açık ve en önemli bir biçimde modern dünyayı sü­rekliliği ve ayırdedici gücüyle beslemiş olan tabiî bilimler ve ilmî araştırma ruhunda görü­lür."

Brifault şöyle devam eder: "İlmimizi, Arapla­rın şaşırtıcı olmayan keşiflerine veya orijinal teorilerine borçluyuz; ama daha da önemli olan bir şey var - ilmin bizzat varolması. Gördüğümüz gibi kadim dünya, ilmin varol­madığı bir dünya idi. Astronomi ve matema­tik Yunanlılara yabancı ilimlerdi ve başkala­rından ithal edilmişlerdi, Yunan kültürüyle karıştırıldığı hâlde benimsenmemişti. Yunan­lılar kanunları sistemleştirmişler ve teoriler ileri sürmüşlerdi. Ancak dikkatli araştırma metodlan, pozitif verilerin toplanması, bilim de analitik (çözümlemeci) yaklaşım, dikkatli ve sürekli gözlem, zihnî araştırma gibi olgu­ların tümü Yunan mantalitesine yabancıydı. Bizim 'bilim' olarak nitelediğimiz şey, yeni araştırma ruhu, deney ye gözlem araçlarıyla yapılan tetkikler neticesinde ortaya çıkan bakir alanların birer üründür. Bu bilim meta-matikteki gelişmelerin, Yunanlılarca bilinme­yen aşamalara ulaşmasının sonucu olarak Av­rupa'da ortaya çıktı. Bu anlayış ve araştırma metodlannı Avrupa'ya Araplar getirdi."

Bundan önce de şöyle der: "Roger Bacon, Oxford'da Endülüslü ilim adamlarının izleyi­cilerin gözetimi altında Arapça ve Arap ilmi­ni tahsil etti. Ne Roger Bacon, ne de ondan sonra gelen adaşı Francis Bacon tecrübî me­todun kâşifleri unvanına sahip olamazlar. Ro­ger Bacon, ancak müslüman ilim ye metodo­lojisinin hıristiyan Avrupa'ya aktarıcısı oldu. O, çağdaşlarına gerçek bilginin elde edilebil­mesinin tek yolu olarak Arapça ve Arap ilim­lerini öğrenmelerini tavsiye etmekten hiç bir zaman vazgeçmedi. Tecrübî metodun mucidi­nin kim olduğu tartışması Avrupa medeniye­tinin kaynağının nasıl tahrif edildiğinin bir ör­neğidir. Bacon dönemi boyunca Arapların metodu geniş bir sahaya yayıldı, Avrupa'nın her yerinde insanlar bu metodu öğrenmek için büyük gayret gösterdiler."

Roger Bacon ilimler hakkındaki bilgisini ne­reden almıştı? Tabii ki, Endülüs'ün müslüman üniversitelerinden. Cepus Mojus isimli kita­bının optikle ilgili beşinci bölümü, gerçekte İbni Heysem'in el-Menâzir isimli eserinin bir kopyasıdır.

New- York Üniversitesinde profesör olan Dreyber The Struggle Between Religion and Scimce (Din ile îlim Arasındaki Mücadele) adlı kitabında şunları yazmaktadır: "Müslü­man ilimadamlan zihnî ve teorik metodların gelişmeyi sağlayamayacağını ve gerçeğin an­cak, bu metodların olayların gözlenmesiyle birleştirilmesi hâlinde bulunabileceğini bili­yorlardı. Böylece araştırmalarında şiarları tecrübî metodun ve duyguların pratik sonuç­ları oldu."

"Bu ilmî hareketin sonuçları, çağlanndaki en­düstrinin gelişkinliğinde görülür. Çağımızın ürünü olarak düşündüğümüz ilmî teorilerini, onların yazmalarında görünce şaşırmaktan kendimizi alamıyoruz. Bunlardan biri, -mo­dern bir teori olduğu sanılan- canlıların evri­midir. Oysa, bu teori müslümanlann okulla­rında öğretilmiştir. Müslümanlar bu teoriyi bizim yaptığımızdan daha ileri götürerek katı­lara ve minerallere uygulamışlardı. (İslâm'ın ve İslâm düşüncesinin haklılığını göstermeye çalışan batılı yazarların bu ve benzeri açıkla­malarına dikkat edilmelidir. Evrim teorisini kiliseden ve kilisenin tanrısından kurtulma gi­bi sorunları olmayan müslümanlar ilmî araş­tırmalarıyla kurdular. Müslüman ilim adamla­rı yaratılışın safhaları arasmda bir sıralama gözlediler. İşe en basit safhadaki bitkilerin hayat nitelikleriyle başladılar. Bitki hayatının safhaları zirvede en aşağı safhadaki hayvan hayatıyla birleşiyor, sonuçta hayat tekâmül ediyordu. Ancak müslümanlar bunların hepsi­ni Allah'ın dilemesi ve kudretine bağlıyorlar­dı. Buna karşılık, Darwin evrimde herhangi bir tabiatüstü unsurun varlığını inkâr etmek istemişti. Bunun nedeni, onun, genel olarak bilime ve bilimsel düşünceye düşman kilise ile onun tanrısından kaçmasıydı. Müslüman­lann araştırmaları ise tam tersine insanlan manevî unsurlarından mahrum bırakıp, hayvanî hassalarını öne çıkararak onlara her­hangi bir saygısızlıkta bulunmamıştır. İslâmî öğreti insanın hür yaratıldığını açıkça beyan eder. Eğer nisan canlılar sıralamasında, fıtratı, zihni ve ruhî kapasitesi ile zirvede bulunuyor­sa, bu herşeyi varoldukları düzende yaratan Allah'ın, onu bu şekilde yaratması sebebiyle­dir. O zaman, müslümanlar teoriyi ilk ileri sü­renler olmalarına rağmen, temelde çok büyük bir farklılık vardır.) Onlar kimyayı tıbba uyguladılar, mekanikte ise yer çekimi kanunları­nı tarif edebilecek kadar ilerlediler. Işık ve görme ile ilgili teorilerinde Yunanlıların fikir­lerini değiştirmeyi başarmışlardı. Yunanlıla­rın 'görme, gözün bakılan nesneye ışınlar yaymasıyla oluşur' düşüncesinin tam tersini doğruladılar. Işınların yansıma ve kırılmaları­nı biliyorlardı. Hasan İbnü'l-Heysem, ışık ışınlarının atmosfer boyunca takip ettikleri yolun kavis şeklinde olduğunu keşfetti. Aynı zamanda ay ve güneşi ufukta gerçekten belir­meden önce gördüğümüzü, battıktan sonra da kısa bir süre onları biraz daha görebileceğimi­zi ispatladı."

İslâmî yol ve hayatın, insanlık hayatı ile tarih, dünya tarihinin ana hareketleri üzerindeki et­kilerini gösteren bu örneklerle yetinmeliyiz. Bunlar bütünüyle, çoğu kez unuttuğumuz çok boyutlu büyük gerçeği ifade ederler. Biz çağ­daş medeniyetin yapısına baktığımızda, buda­laca ve bilgisizce bu medeniyet üzerinde bir payımızın bulunmadığını, onu etkilemiş ol­madığımızı bu medeniyetin bizden ve tarihi­mizden daha büyük olduğunu düşünürüz. Kendisine yabancı olduğumuz tarihimizi bile düşmanlarımızın ağzından Öğreniyoruz. Oysa onların tek amacı İslâm'a uygun bir hayatın imkânsızlığını kalplerimize yerleştirmektir. Bizim ümitsizliğimiz, düşmanlarımızı, dün­yanın dizginlerini tekrar ele geçirmek için ya­pacağımız hamlelerden koruyarak onlara üs­tünlük kazandırıyor. Onlar ne söylerse kabul edip, sonra da papağanlar ya da maymunlar gibi tekrarlıyoruz. Bizi buna zorlayan nedir?

Burada asıl konumuz bu değil. Şu anda yal­nızca, insanlıkça çok iyi bilinen ilk îslâmî ha­reketin geniş etkilerini ana hatlarıyla göstermeye çalışıyoruz. İnsanlık bugün, insan fıtra­tına ek olarak yeni bir kaynak oluşturacak bu etkileri anlamaya ve düşünmeye daha yakın­dır.

 

Eserler Ve Etkiler

 

İslâm'ın zirvede olduğu ilk dönem geçip İslâm'ın ortadan kaldırdığı cahiliyye yeniden hortlayınca, şeytan üzerindeki tozlan silkele­yip mücadele için ortaya çıktı ve iktidarın dizginlerini tekrar ele geçiren dostlarının ba­şına geçti. Bütün bunlar olurken insanlık ön­ceki cahiliye devrinde içinde bulunduğu du­ruma tekrar dönmedi. Zira, İslâm dünyadaki hâkim konumundan uzak olsa da, halâ orta­daydı. Ardında insanlar için yapılmış ve in­sanlarca tanınan büyük eserler ve önemli ilke­ler bırakmıştı. Artık, İslâm kendilerine ilk kez açıklandığında insanların gösterdiği yabancı­lık kalmamıştı. Bu bölümde bu büyük eserleri ve önemli ilkeleri kısaca göstermek istiyoruz.

Tek İnsanlık

Arap yarımadasında kabile, aşiret, aile bağlı­lıkları hüküm sürerken yarımadanın dışında da ülke, doğum yeri, renk ve ırka dayalı bağ­lılıklar yaygındı. İslâm gelip insanlığın tek ol­duğunu, aynı kaynaktan geldiğini, bir tek İlâh'ın yönettiğini, renk ve ırk ayrımının, ülke ve soy farklılığının insanlar arasında ayrılık, düşmanlık, soğukluk yaratmayacağını, sadece birbirlerini tanıyıp, teşhis etmelerini sağlaya­cağını, böylece Allah'ın yeryüzündeki halife­leri arasında vazifelerin dağıtıldığını, sonunda dönüşün insanları yeryüzünde halifesi olarak yaratan Allah'a olduğunu açıklayana kadar in­sanlık bağlılığın başka bir çeşidini düşünmek­ten âcizdi. Her şeye gücü yeten Allah Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur: "Ey İman edenler! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi kabileler ve tai­felere ayırdık. Allah katında en üstün olanı­nız, (Allah'ın emirleri dışına çıkmaktan) en çok korunanmızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13).

"Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisin­den bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rab-binizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık(bağlan-nı kırmak)tan sakının. Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (4:1).

"O'nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin deği­şik olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır." (30: 22).

Bunlar teorik ilkeler olmayıp, pratikteki vakı­alardı. İslâm birçok ırk ve renkleri içine alan çok geniş bir alana yayıldı, hepsini İslâm'ın düzeni altında biraraya getirdi. Tevarüs edilen renk, ırk, sınıf veya soy gibi özellikler herke­sin birarada kardeşçe yaşamasını, nitelikleri­ne dayanarak belli bir konuma ulaşmasını ve insan olarak sahip olması gereken değeri taşı­masını engellememiştir.

İlkin garip görülüp kabul edilmemesine rağ­men, bu geniş eserler kendini dünyaya kabul ettirdi. İlk İslâmî hareketin zayıflamasından sonra bile tamamıyla reddedilip, garip karşı­lanmadı.

İnsanlığın bu hareketi müslüman toplumlar gibi gerçekleştirmesi, üstelik gerekli kurum­ların eksik olduğu bir yerde uygulaması imkân dahilinde değildi.

Ülke, ırk, ulus, renk, dil gibi çeşitli önemsiz bağlılıkların ve tutuculukların varlığının de­vam ettiği bir gerçektir.

Yine Amerika ve Güney Afrika'da yaşayan renkli insanların durumu ciddî ve güç bir problem oluşturuyor, yine bu mesele Avru­pa'da varlığını daha kapalı bir biçimde sür­dürmektedir.

Her şeye rağmen, bugün insan düşüncesinin en önemli unsuru bir tek insanlık anlayışıdır. İslâm'ın belirlediği bu anlayış önemsiz bağlılıkları kaldırıp, azaltırken zayıf, dayanaksız kıldı ve teorik açıdan da tüm insan düşüncesi­nin temelini oluşturdu.

İlk îslâmî hareket bu kavramı, insan fıtratının potansiyel yardımıyla belirledikten sonra so­na erdi. Ancak ardında yalnızca bu potansi­yelleri bırakmadı, bilâkis, sahip olduğu kay­naklan insanlığın faydasına sundu. Bugünkü insanlığın İslâm'ın mesajını anlaması ve uy­gulaması daha kolaydır; hayret ve şaşkınlık unsuru artık ortadan kalkmıştır.

 

Asîl Bir İnsanlık

 

İslâm ilk geldiği zaman, insanın değeri belirli sınıflar ve ailelerle sınırlandırılmıştı. Kitleler ise değerleri olmayan köpükler gibiydiler.

islâm insanın soyluluğunun ırk, renk, sınıf, zenginlik, mevki gibi kimi dış niteliklerden değil, onun gerçek insanlığından kaynaklan­dığını haykırırcasına açıkladı. Gerçek insan hakları da benzer şekilde, sonuçta aynı kö­kenden doğmuş insanlık olgusundan türemiş­tir.

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur:

"Bir zamanlar Rabb'in, meleklere: 'Ben yer­yüzünde bir halife yaratacağım.' demişti." (2: 30).

"Meleklere: 'Âdem'e secde edin!' demiştik, hemen secde ettiler; yalnız İblis diretti, bü­yüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu." (2: 34).

"(Allah) Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdir­di..."(45:13).

O vakitten beri insanlar bilirler ki, Allah in­dinde insan gerçek fıtratıyla soyludur, bu soy­luluk tabiîdir ve ırk, renk, ülke, ulus, kabile, aile veya diğer önemsiz ve kazâi niteliklerden bağımsızdır. O, yalnızca insan oluşa, Allah'ın soyluluk ihsan ettiği insanlardan olmaya bağ­lıdır.

Bu esaslar teorik olmayıp, gerçekçi ve tatbiki mümkün İdi ve toplum hayatında gerçekleşti­rilmişti. Bu toplum vasıtasıyla bütün dünyaya yayılmış, uygulamada öncü insanlarla da tanı­tılmıştı. Köpük gibi bir değeri olmayan kitle­ler soyluluklarının farkına vardılar ve insanî haklarına kavuştular. Artık, yöneticilerinden hesap sorabilirlerdi, hakaretlere, alçaltıcı ve onur kinci davranışlara boyun eğmek zorun­da kalmayacaklardı. Yöneticilere şunlar öğre­tilmişti: Onlar kitlelerin sahip olmadığı bir ta­kım özel haklara sahip değildiler, yönetici ol­mayan bir kişinin soyluluğunu hakîr göremezlerdi.

Bu, insanın yeniden doğuşunu gösteriyordu; fizikî olarak ilkinden daha büyük bir doğuşu, însanın değeri ve haklan niçin yoktu? Bu haklan, hiç değişmeyen gerçek varoluş ve fıt­rata dayandırılmaz ise insan nedir ki?

Hz. Ebu Bekir hilafetine şu sözlerle başlamış­tı: "En iyiniz olmamakla beraber sizlere yö­netici seçildim. Eğer yönetimimde iyi olur­sam bana yardımcı olun, hatalı hareket eder­sem beni düzeltin. Allah ve Rasûlü'ne itaat et­tiğim sürece sizler de bana itaat edin. Eğer onlara itaatsizlik edersem, bana itaat etmenizi isteyemem."

Ömer b. Hattab, insanların yöneticileriyle il­gili haklarını belirten şu sözleri söylemişti: "Ey insanlar! Yöneticileri, size ne derilerini­zin yüzüleceğim bildirmek ne de mallarınızın elinizden alınacağını haber vermek için gön­deriyorum. Onları yalnızca size inancınızı ve yolunuzu öğretmeleri için gönderiyorum. Kendisine kötü davranılan herhangi biriniz o yöneticiyi bana havale etsin. Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, mutlaka o kişinin intikamını alnım."

Amr b. el-Âs ileri çıkarak şöyle dedi: "Ey mü'minlerin emiri! Bir gayr-i müslime kötü davrananlardan biri müslümanlann yöneticisi olsa yine ondan Öç alır mısm?

Ömer cevap verdi: "Canım elinde olan Allah'a yemin edirim ki, ondan öç alırım! Allah'ın peygamberinin bizzat yaptığını ben na­sıl olur da yapmam?... İnsanları hakaret ama­cıyla dövmeyin. Onları fesada teşvik edecek şekilde evlerinden ve ailelerinden ayırmayın. Onların haklarını ellerinden alarak inançsızlı­ğa saptırmayın."

Osman b. Affân, İslâm ülkesinin bütün kent­lerine şunlan bildirdi: "Her hac mevsiminde valilerimin benimle görüşmeye gelmelerini istiyorum. Ben, toplumda iyiliği emredip, kö­tülüklerden sakındırmak için yönetici yapıldım. İznim dışında kimseye baskı yapılmasın. Halkımız üzerinde ne benim ne de valilerimin herhangi özel hakları vardır. Medine'de bir grup insana hakaret edilip, tartaklandığı söy­lendi. Her kim böyle bir talepte bulunursa, hac mevsiminde bana gelsin, haklan benden veya valilerimden alınıp kendisine verilecek­tir. Birbirinizi bağışlayın, zira Allah birbirle­rini bağışlayanlan sever."

Önemli olan, daha önce de belirttiğimiz gibi, bunlann saf teorik ilkeler ya da sadece konu­şulan sözler olmamasıydı. Bunlar, insanlar arasında tatbik edilerek, yönetim kurallan olarak geçerlik kazanmışlardı.

Meselâ, İbni Kıbtî ile Mısır fatihi ve valisi Amr b. el-Âs'm oğlu arasında geçen yarışla il­gili iyi bilinen bir olay vardır. Amr b. el-As'ın oğlu yansı kazandığı zaman, hasmını döver. Bu olayı çocuğun babası, Ömer b. Hattâb'a şi­kayet ettiğinde ceza hac mevsiminde halk önünde yerine getirilir.

Hâdisedeki Hz. Ömer'in adaleti, İslâm'ın zi­hinleri ve insan hayatını serbestleştirici özel­liğini gösterir.

O zaman Mısır yeni fethedilmiş ve İslâm'ı henüz kabul etmiş bir ülke idi. el-Kıbti fethe­dilen toprakların halkından bir kıptı (Mısır asıllı Hıristiyan), Amr b. el-Âs da bölgenin fatihi ve ilk valisiydi. Müslümanlann fethin­den önce ülkenin yöneticileri Bizanslılardı. O Bizanslılar ki, sömürgelerindeki insanlan kü­çük düşürmek için sırtlanndan kırbaçlan ek­sik etmemişlerdi. Belki de, Kıbtî'nin babasının sırtında halâ Bizans kırbaçlarının izleri vardı.

Fakat yeryüzünün her yerinde İslâm'ın oluş­turduğu serbestlik dalgası, Kıbtîlere Bizans'ın kırbaçlarını ve aşağılamalarını unutturmuştu. Bu dalga insanlara hürriyetlerini hatırlatmış ve onları değer sahibi kılmıştı. Öyle kî, bir kimse, yarışma sonrası çocuğunun valinin oğ­lu tarafından dövülmesine Öfkelenip kızabili­yordu. Oğlunun kişiliğinin incitilmesinden doğan öfke babayı Mısır'dan Medine'ye uçak, otomobil, vapur veya tren ile değil deve sır­tında seyahate sevkediyordu. O uzun aylan, yalnızca şikâyetini halifeye bildirmek için de­ve üzerinde geçiriyordu. O halife ki, ülkeyi İslâm sancağı altında fethettiği zaman onu azâd etmiş, Bizans'ın kırbaçlan altında unut­tuğu insan olma değerini ona yeniden öğret­mişti.

İslâm'ın gerçekleştirdiği serbestliğin genişli­ğini iyi anlamalıyız. O, basit olarak yalnızca Ömer'in şahsına bağlı bir adalet telâkkisiyle İlgili değildir. İslâmî yol ve sistemden kay­naklanan Ömer'in adaleti, daha çok, dünyada serbestliğin coşkulu selini göstermiş ve insa­nın değerim yeniden ortaya koymuştur.

İnsanlığın bu yüksek seviyeye bir daha ulaşa­mamış olması gerçeğine rağmen, İslâm'ın be­lirlediği insanın değeri, Özgürlüğü ve yöneti­cileri karşısındaki haklan gibi kavramlar İn­sanoğlunun hayatında derin izler bırakmıştır. Bu etkiyi insan haklan bildirgesinin ilânında da görebiliriz.

Bu bildirgenin insan hayatında herhangi pra­tik bir geçerliliği yoktur. Şu bir gerçek ki, in­sanlar yeryüzünün muhtelif bölgelerinde halâ tahkir edilmekte, aşağılanmakta, işkence ve yoksullukla karşı karşıya bulunmaktadır. Ki­mi felsefelerin insanın statüsünü bir araçtan daha aşağıya düşürdüğü, gelir ve üretimi art­tırmak, pazar üstünlüğü sağlamak uğruna onun hürriyetini, değerini ve diğer üstün özel­liklerini ortadan kaldırdığı da bir başka ger­çektir. Bütün bunlara rağmen İslâm'ın belirlediği görüşler halâ zihinlerde ve düşüncelerde varolmayı sürdürüyor. İslâm bunlan ilk defa açıkladığı zaman oluşan yabancılık bugün yok. İnşaallah, insanlık gelecekte İslâmî hare­ketle tekrar karşılacak olursa onu anlayabile­cek ve düşünebilecek durumdadır.

 

Tek Bir Ümmet

 

İslâm ilk geldiği zaman, insanlan soy, ırk, va­tan, ortak çıkar ve imtiyazlara dayalı beraber­likler kurmuş olarak buldu. Bütün bu önemsiz bağlılıkların insanın gerçek fıtrat ve özü ile il­gisi yoktu. Bunlar daha çok, İnsanın asıl Özü­ne iliştirilmiş anzî niteliklerdi.

Bu önemli konuda İslâm kesin ve kararlı tebligâtıyla insanların birbirleriyle olan ilişki­lerini belirledi. Renk, ırk, akrabalık, vatan ve­ya paylaşılan menfaat ve imtiyazlar insanlan biraraya getirmeye, onlan ayırmaya yeterli değildir; insanlann birbirleriyle olan ilişkile­rini belirleyecek olan onlann inançlarına ve Rablerine olan bağlılıklandır. Onlara insan-lıklannı ihsan eden Allah ile ilişkileridir ve bu, onlann dünya ve ahirette istikametlerini belirlemelidir. Allah'ın ruhundan üflediği ne­fes insanı insan kıldı, ona değer verdi, yerde ve gökte ne varsa her şeyi ona boyun eğdirdi. Bu İlke üzerine insanlar biraraya gelirler veya aynlırlar; yoksa, insanî esasa iliştirilmiş kimi anzî nitelikler üzerine değil.

Birliğin temeli inançtır, inanç ise insan ruhu­nun en yüce vasfıdır. Eğer bu bağ ortadan kalkarsa birlik olmayacak, daha doğrusu ha­yat olmayacaktır. İnsanlık bu en asil niteliği­ne dayalı birlikler kurmalıdır. Yoksa, yiye­cek, otlak ve barınak temeline dayalı birlikle­ri hayvanlar da oluştururlar.

Bütün dünyada iki topluluk vardır: Allah'ın taraftarları (Hizbullah) ve şeytanın taraftarla-n (Hizbuşşeytan). Allah'ın hizbi Allah'ın san­cağı altında toplanır ve O'nun işaretlerini ta­şır. Şeytan'ın hizbi ise Allah'ın sancağı altında toplanmayan bütün topluluk, grup, ırk ve fertleri içine alır.

Ümmet, bir inanç bağı ile birbirine bağlanmış insan topluluğudur. înanç yoksa ümmet yok­tur, ümmeti birbirine bağlayacak unsur da yoktur. Toprak, ırk, dil, akrabalık, ortak maddî çıkarlar, ayrı ayrı veya tamamen, inanç bağı olmaksızın bir ümmet oluşturmak için yeterli değildir.

Bağ, kalbi ve aklı canlandıracak, insanı ve hayatı yorumlayacak, Ruh'undan üflediği ne­fes ile insanı insan yapan Allah'a bağlayacak, hayvanlardan ayıracak ve Allah vergisi bir değere sahip bir düşünce olmalıdır.

Allahu Teâlâ, Kur'ân'ında her yer, çağ, renk, kabile ve zümreden mü'minlere hitap eder­ken, yüzyıllar boyunca Nuh aleyhisselâmdan Muhammed @'e şunları buyurmuştur: "İşte bu sizin ümmetiniz (olan tevhid ve İslâm mil­leti), bir tek ümmettir. Rabb'iniz de benim. Yalnız bana kulluk edin." (21: 92). Bütün bu peygamberler hep aynı din ve ümmet birliğini sağlamak, aynı inancı yerleştirmek için gel­mişlerdir. Bunların hepsi zincirin halkaları gi­bi birbirini tamamlamaktadır. Hepsi insanlık yolunu aydınlatmak için dizilmiş nur kandil­leri gibi birbirini ikmal etmektedir.

Allah insanları soy, ırk ve vatan bağlarına bakmaksızın inanç temellerine göre ayırır. Kur'ân'da şöyle buyurulur: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kavmin, babalan, oğul­lan, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Al­lah'a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. Onlar o kimselerdir ki, Al­lah kalblerine îman yazmış ve onlan kendin­den bir ruh ile (kalb nuru veya Kur'ân ile) desteklemiştir. Onlan, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kala­caklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın hizbi(partisi)dir. İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbi(partisi)dir." (58: 22).

O, başka çare kalmazsa öldürme için bir tek sebep kabul etti, bu, Allah rızası için, O'nun yolunda cihaddır. Allah inananlann amaçlanyla inanmayanların amaçlarını açık ve kesin bir biçimde belirtmiştir: "îman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tâğût yo­lunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlanyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır." (4: 76).

Birlikteliğin ırk, renk, ticaret veya herhangi ikinci derecede, anzî bir karakteristiğe değil de, inanç temeline dayanması gereği o zaman bütün İnsanlığa garip gelmişti.

Günümüzdeki ifadesiyle bu "mezhepçilik, fır­kacılık" (sectarianship) İslâm onu ilk günde­me getirdiğinde garipti, ancak bugün insanlı­ğın onu Özümsediğini, farklı ülkelerin, halkla-nn, dillerin, renklerin ve ırkların inanç teme­line dayalı olarak biraraya geldiğini görüyo­ruz.

Onların Allah'a iman ilkesi etrafında biraraya gelmedikleri bir gerçektir, ama, daha alt dü­zeylerde ekonomik veya toplumsal inanışlar insanların beraberliği için bir temel oluştura-biliyor. İkinci derecedeki unsurlar en büyük hakikatten daha önemli olabiliyor. Fakat in­sanlık bugün, herhangi bir olayda beraberli­ğin bir inanç etrafında mümkün olabileceğini kabul ederken inancın, ruhî veya zihnî rabıta­yı sağlayacağı görüşündedir. Tabiî ki bu da bir gelişmenin göstergesidir.

Şimdi insanlığa kalan, yaklaşan İslâmî hare­ketin rehberliğinde daha yüce ve daha yük­seklere doğru tırmanmak, bu ilerlemede ön saflarda yer almaktır. Burada eski ve yeni İmkânlar insanlığın hizmetinde olacaktır: Bunlar insan fıtratı ve İslâm'ın ilk hareketin­den beri insanlığın geçirdiği tecrübelerdir.

İslâm, insanları inanç etrafında toplayıp, bu temeli birliğin ve ayrılığın ilkesi kabul etme­sine rağmen, düşmanlarının inançlarına karşı tahammülsüzlük göstermemiş; kendi inancı­nın dışında kalan veya kendi inancı etrafında toplanmamış insanlarla ilişkilerin belirlenme­sinde hoşgörüsüzlüğe kesinlikle izin verme­miştir.

Allah, insanları tslâm dairesine, sokmak için değil* daha çok yeryüzünde hakkaniyete, adalete dayalı üstün bir düzenin kurulabilme­sini mümkün kılmak için cihad vazifesini müslümanlara yüklemiştir. İnsanlar, hem müslümanlann hem de gayri müslimlerin mü­kemmel ve adilâne bir ortamda yaşadıkları bu nizamın himayesi altında istedikleri inancı se­çebileceklerdir.

"Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâğûtu inkâr edip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (2: 256).

İslâm nizâmının hâkim olduğu ve İslâm hu­kukuna göre yönetilen topraklar, üzerinde ya­şayan farklı inanç ve dinlerden insanlara ba­kılmaksızın "İslâm ülkesi" dâr-ı İslâm olarak kabul edilir. İslâm'ın hâkim olmadığı ve İslâm hukukunun uygulanmadığı bir yer de halkının ne olduğuna bakılmaksızın "Harp ül­kesi" yani dâr-ı harb hâlini alır.

Dâr-ı İslâm ile dâr-ı harb arasındaki ilişkiler başıboş bırakılmamış, açık ve sistemli bir şe­kilde iyilik, saflık ve dürüstlük ilkelerine uy­gun olarak belirlenmiştir.

Eğer "İslâm ülkesi" ile "harb ülkesi" arasında bir andlaşma yapılırsa bu anlaşmaya uyulur, hilekârlık ve hainliğe izin verilmez. Andlaş-manın tek taraflı feshi ve aniden saldın ya­saklanmıştır. Tabiî bütün bunlar, andlaşmanin süresi sona erdiğinde veya dâr-ı harb halkı andlaşmayı bozduğunda yürürlükten kalkar.

Sulhun tarihleri belirlenmemiş, dâr-ı harb ta­rafının da hainliğinden korkulursa sulhun bo­zulmasına izin verilir. Bu takdirde sulhun so­na erdiği karşı tarafa açık bir şekilde bildirilir.

Savaş açılması gerekiyorsa, bununla ilgili gö­zetilmesi gereken kurallar ve kararlar vardır. Eğer düşman anlaşma imzalamayı, cizye (vergi) Ödemeyi ve tslâmî düzenin hâkimiyetini kabul ederek barış isterse, inanç hürriyetini koruma ve bunu müslümanlardan isteme hakkına sahiptir.

"Allah katında, yeryüzünde yaşayanların en kötüsü kâfirlerdir, artık onlar inanmazlar. (Ey Muhammedi) Sen kendileriyle andlaşma yap­tığın hâlde onlar, hiç çekinmeden, yaptıkları andlaşmayı her defasında bozarlar. Savaşta onları yakalarsan onlar(a vereceğin ceza) ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt ki ib­ret alsınlar. Bir kavmin, (andlaşmaya) hainlik yapmasından korkarsan, sen de (onların se­ninle yaptıkları andlaşmayı) aynı şekilde on­lara at; çünkü Allah hainleri sevmez. İnkâr edenler (bizim kazamızdan kurtulup) geçtik­lerini sanmasınlar. Onlar (bizi) âciz bıraka­mazlar. (Ey İman edenler!) Onlara karşı gü­cünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağ­lanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Al­lah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlar­dan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yo­lunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız." (8: 55-61).

Allah aynı şekilde andlaşmalara sadakati vur­gulayarak, "devlet menfaatinin" Öne sürüle­rek yükümlülüklerden kaçınılmasını yasaklar.

"Andlaşma yaptığınız zaman Allah'ın ahdini tam yerine getirin (verdiğiniz sözü tutun), pe­kiştirdikten sonra yeminleri bozmaym. Çünkü Allah'ı üzerinize kefil (şahit) yaptınız. (Artık nasıl o andı bozarsınız?) Allah yaptıklarınızı bilir. Bir ümmetin diğerinden daha çok olma­sından ötürü, yeminlerinizi aranızda bozucu bir vasıta yaparak, ipliğini kuvvetle büktükten sonra çözen kadın gibi olmayın! Çünkü Al­lah, sizi bununla deniyor. Kıyamet günü, hak­kında ayrılığa düştüğünüz şeyi size açıklaya­caktır." (16: 91-92).

Eğer savaş çıkarsa, o zaman, kimsenin namu­suna tecavüz edilmez, çocuklar, yaşlılar ve kadınlar Öldürülmez, ekinler yakılmaz, sürü­ler tahrip edilmez, intikama izin verilmez; müslümanlar yalnızca karşılarına çıkan silahlı kuvvetlerle savaşırlar.

Şu öğütleri Hz. Ebu Bekir, Bizans'a cihada giden Üsâme'nİn ordusuna vermiştir: "Hain­lik yapmayın, muamelelerinizde ifrata kaç­mayın, yanlışlığa sapmayın, intikam almayın, çocukları, yaşlıları veya kadınları öldürme­yin. Hurma ağaçlarım veya diğer meyve ve­ren ağaçlan kesmeyin ve yakmayın. Yiyecek hâricinde develeri boğazlamayın. Köşelerine çekilmiş insanlarla karşılaşacaksınız. Onlan kendi hâllerine terkedin ve Allah'ın izniyle yolunuza devam edin."

Burada, ââr-ı İslâm İle dâr-ı harb, müslü-manlar ile gayri müslimler arasındaki ilişkile­ri düzenleyen kuralların ayrıntılarına girmek niyetinde değiliz. Böyle bir tartışma şu anda­ki amacımıza uygun değildir. Zira, biz daha Önce böyle kurallar olmamasına rağmen İslâm'ın yeryüzündeki muhalif gruplar arasın­daki ilişkileri belirlemek için vazettiği kural­ların ana hatlarına işaret etmek istiyoruz. İslâm'dan önce, farklı toplulukların, birbirle­riyle ilişkileri kılıç kuvvetine ve müsamaha­sızlığa dayanmaktaydı. Güçlü olan için her şey mubahtı, mağlup ise bütün haklarım kay­bederdi.

İslâm'ın vazettiği bu kurallar insanlık hayatın­da varolmaya devam etti. Milâdî 17. /hicrî 11. yüzyıl sonlarında dünya karşılıklı ilişkilerini bu kurallara göre belirlemeye başladı. "Ulus­lararası Hukuk" kavramı ortaya çıktı ve 19. yüzyılda bu kavramı güçlendirmek için ulus­lararası teşekküller kuruldu. Bu teşekküller günümüze kadar çeşitli başarı ve başarısızlık­larda pay sahibi oldu. Uluslararası hukukta bir hayli fazla konu tartışıldı.

Sonuçta, İslâm'ın öngördüğü sistem ortaya çıktığı ilk zamanki kadar insanlığa yabancı değildir. Şu bir gerçek ki, insanlık ilk müslü-man toplumun yardımlaşma ve diğer toplum­larla ilişkilerinde ulaştıkları ahlâkî seviyeyi koruyamadı. Bu yüzyılda batı hukukunun ge­liştirdiği uluslararası hukuk teorileriyle ilgili ciddî tersliklerin olduğu da bir gerçek. Sava­şın ilân edilmesi ilkesi ve andlaşmalann ihla­linin yasaklanması yürürlükten kaldırıldı.

insanlar arasında öldürme olayları, çöldeki hayvanların birbirlerini öldürmelerinden daha yaygındır. Savaş ve barışın ardındaki motifle­rin halâ üstünlük ve yağma, kazanç ve pazar paylan olduğu, İslâm'ın cihadın amaçlan ola­rak belirlediği inanç, doktrin, fazilet ve adalet gibi esaslann geri planda kaldığı da bir ger­çektir.

Her şeye rağmen, ilgili taraflarca bilinen bir hukuka dayandırılan uluslararası ilişkiler kav­ramı halâ vardır. Bunu ilk defa İslâm günde­me getirmiş, Allah'ın insanlar için uygun gör­düğü yüce ve âdil hayat yolu da bu kavramın insan hayatındaki pratik etkilerini göstermiş­tir.

Eğer insanlar tekrar bu yola davet edilirse, bu görüş onlara garip ve olumsuz gelmeyecektir. Onun üstün ahlâkî temeli, insanlığa, Allah'ın rehberliğinden habersiz cahiliyye bataklığın­da debelenirken yabancı gelebilir, ancak biza­tihi görüşün kendisi ne yabancı ne de çirkin­dir.

İlk zamanlar yalmzca insan fıtratının potansi­yeline güvenen İslâm, gelecekteki hareketin­de ilkelerinin güvenilirliğiyle de İnsanlığa ta­nıdık gelecektir. Bu hareket insanlığın geçir­diği çeşitli tecrübelerden de faydalanacaktır. Böylece ileri yürüyüşüne tekrar başlaması in-şaallah daha da kolay olacaktır.

İnsanlık bugün bütün inanç, ideoloji ve dokt­rinlere karşı gösterdiği hafiflik ve aldırmaz­lıktan muzdariptir. Aynı şekilde, bugün başı­na ne geliyorsa ikiyüzlülük, hilekârlık ve zil­letten geliyor. Bunlar insanları Allah'a davet­teki zorluklar ve Allah yolunu layıkıyla takip etmedeki engellerdir.

Bu ve benzer meseleleri gözardı etmemeli ve­ya küçümsememeliyiz. Elverişli faktörler İslâm için çalışanları gevşeterek, kendilerini yeterli bir şekilde teçhiz etmekten alıkoyma-malıdır.

Onlar kendilerini nasıl teçhiz edebilirler? Kendilerini donatabilecekleri yalnızca bir tek şey var: Allah korkusu, Allah hakikatinin id­raki, Allah ile doğrudan ilişki ve Allah'ın apa­çık vaadine mutlak güven: "... (çünkü) mü'minlere yardım etmek, üzerimize borç idi." (30: 47). Yapılması gereken, mü'minle-rin güçlerini Allah'tan almaları ve o şekilde yollarına devam etmeleridir. Allah'ın vaadi, realitenin Üstesinden gelecektir. Aocak, ilk ve son gaye yalnızca Allah rızâsı olmalıdır.

Bu topluluk Allah yolunun gerçekleştirilme­sinde Rabbani metodu uygulayacaktır. Bu metod, insan fıtratı üzerindeki cehalet bulut­larını dağıtacaktır. Aynı zamanda, "yeryüzün­de Allah'ın kelimesi en yüce kılınsın, iktidar dizginleri O'nun dininin hükmü altında olsun" şeklindeki Allah buyruğu bu metodla gerçek­leştirilebilecektir.

Al-i İmrân sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Sizden önce de (Allah'ın kanunlaştırdığı) ni­ce olaylar gelip geçti. Yeryüzünde dolaşın da, yalancıların sonunun nasıl olduğunu görün. Bu (Kur'ân) insanlara bir açıklama, (Al­lah'tan) sakınanlara yol gösterme ve Öğüttür. Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz. Eğer size (Uhud'da) bir yara dokunduysa, o topluluğa da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler... (evet) onları biz insanlar arasında çevirip duruyoruz (kâh bir kavme, kâh öteki­ne galibiyet veriyoruz; bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteriyoruz, bazen ötekine). Allah iman edenleri ortaya çıkarsın, sizden şehidler edinsin, iman edenleri arındırsın ve kâfirleri mahvetsin diye (zamanı kâh lehinize, kâh aleyhinize çevirmektedir). Allah, zâlim­leri sevmez." (3:137-141).

 

KISIM 2

 

BÜTÜN İBADET VE KURUMLARDA HERKESE EŞİT HAKLAR TANINMASI

 

İslâm'ın doğuşunda varolan bütün dinî düzen­ler, ibadetleri ve ayinleri belirli sınıflara tah­sis etmişti. Bu sınıflar dinî kabul edilen hu­suslarda tam bir tekele sahiptiler. Halk, bun­ların insafına kalmıştı. Hindistan'da dinî sis­tem Vedalar'ın bilgisini bütünüyle kontrolle­rinde tutan Brahmanlann elindeydi. Bunlar belirli sınıflan Hindu dininin bilgisinden ve Vedalar'ı okumaktan dahi tamamen men et­mişlerdi. Brahmanlar olmaksızın hiçbir dinî uygulama veya ayin yapılamazdı. Zerdüşt di­ninde de Brahmanlar gibi özel bir smıf bütün imtiyazlara sahipti ve başka hiç bir sınıf dinî törenler üzerindeki bu tekeli onlarla paylaşa­mazdı. Aynı şekilde Yahudilik'te Beni Levi ve Beni Harun, diğer sınıfların faydalanama-dıklan dinî ayrıcalıkların sahipleriydiler. On­lar bütün ibadetleri ellerinde tutarken, dinî tö­renleri bunlardan başka hiç kimse yönetemez­di. Eski Ahit (Tevrat)'te şu cümleleri görebili­riz: "Levililer diğer kabilelerle denk tutula­mazlar, çünkü Rab Musa'ya şöyle demişti: 'Askerlik hizmetine uygun insanlan seçerken Levilileri bunlara dahil etme. Fakat şehadet meskeni üzerine ve onun bütün takımlan üze­rine ve ona ait olan her şey üzerine sen Levi­lileri koy; meskeni ve onun bütün takımlarını onlar taşıyacaklar; ve ona hizmet edecekler, ve meskenin etrafına konacaklar. Ve meske­nin göçü olacağı zaman Levililer onu indire­cekler; ve mesken konulacağı zaman Levililer onu kuracaklar; ve yaklaşan yabancı öldürü­lecektir. Ve İsrail oğulları, her biri kendi ko­nak yerinde, ve ordularına göre herkes kendi bayrağı yanında konacaklar. Fakat israil oğul­larının cemaati üzerine gazap olmasın diye, Levililer şehadet meskeni etrafına konacak­lar; ve şehadet meskeninin bekçiliğini Levili­ler tutacaklar." (Sayılar, 1: 47-53).

Aynı kitabın üçüncü bölümünde şunları oku­ruz: "Ve Rab Musa'ya söyleyip dedi: 'Levi kabilesini yaklaştır ve kâhin Harun'un önün­de, ona hizmet etsinler diye durdur. Ve mes­kenin hizmetini yapmak üzre toplanma çadı-nnın önünde, Harun'un bekçiliğini ve bütün cemaatin bekçiliğini tutacaklar. Ve meskenin hizmetini yapmak için toplanma çadırının bü­tün takımlarını, ve İsrail oğullarının bekçiliği­ni tutacaklar. Ve Levilileri Harun'a ve oğulla-nna vereceksin; onlar İsrail oğullan arasından ona tamamen verilmiştir. Ve Harun ile oğul­larını tayin edeceksin, ve kâhinliklerini tuta­caklar; ve yaklaşan yabancı öldürülecektir." (Sayılar, 3*5-10).

Hıristiyanlık üzerindeki tekelci kontrol, delil gerektirmeyecek derecede açık ve herkesçe bilinen bir husustur. Dinî düzen, onun ayin ve törenleri tamamıyla Roma Katolik kilisesin­deki Papa'nm ve diğer kiliselerdeki papazlann elindedir. Onların haricinde kimse, bir ço­cuğu vaftiz edemez ya da ölen biri için son cenaze törenini yapamaz. İslâm'da ise ruhban­lık, dinî tören ve ibadetler üzerinde tekelcilik yoktur. Gerekli bilgiye sahip herhangi bir müslüman, namazda cemaate imam olabilir, iki kişiyi birbiriyle evlendirebilir, yeni doğ­muş bebeğin kulağına ezan okuyabilir ve for­maliteler olmaksızın cenaze namazını kıldıra-bilir. O, evrensel bir dindir ve herkese kapıla­rı açıktır. Her kim bu dine girerse, o, inançta ve İslâm'ın kabul ettiği haklardan yararlanma­da diğer kardeşleriyle eşittir. Diğer müslü-manlar gibi o da, hakkında gerekli bilgiyi edindiği her dinî vazifeyi yerine getirebilir. Bunun gibi İslâm itikadının bilgisi, her kadın ve erkek bütün müslümanlann ortak mirası­dır. Allah'ın emir ve yasaklarını öğrenmek için her müslümanın Kur'ân'ı öğrenmesi ve O'nun üzerinde çalışması gerekir. Zira, Hesap gününde hiç kimse Allah'ın yolundan haber­siz olduğunu mazeret olarak ileri süremeye­cektir.

Buna karşılık, kölelikten gelip müslümanlar-ca çok iyi tanınmış ve ilimde öncü olmuş bir çok din âlimini bulabiliriz. Rasûlullah @'in ashabından sonra dahi, ilim alanında kendileri köle olan ve köle ailelere mensup büyük isimleri görebiliriz. Atâ b. Ebî Rebâh Mek­ke'de, Hasan Basrî Basra'da, İbrahim Nehâ'i Kûfe'de, Mekhûl Suriye'de ve Atâ-i Horasanı Horasan'da ilim ve irfan odaklarıydılar. Kelâm ve diğer İslâmî ilimlerde büyük isim yapmış bulunan bunlar ve diğer yüzlercesi ya köleydiler ya da köle ailelere mensuptular. Onların bu durumları bilgi edinmelerini, İslâm'da önderlik konumunu elde etmelerini, itibar kazanmalarını engellemedi.

Herkes vasıflarına ve kabiliyetlerine uygun bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Mekke'nin fethinde Kabe putlardan ve heykellerden te­mizlendiği zaman Rasûlullah @ ömrünün bü­yük bir bölümünü köle olarak geçirmiş Bilâl'den Kabe'nin damına çıkıp ezan okuma­sını istemişti. Bu hareket, Kureyş ve diğerleri için, bütün insanların eşit olduğu ve araların­da hiçbir fark bulunmadığım gösteren bir ders oldu. Bu ders, nesep ve aileleri ile övünen, di­ğer insanları özellikle köleleri ve hizmetçileri hor ve hakir gören Mekke'nin ileri gelenleri önünde gerçek bir uygulama idi. Rasûlullah @ bu görevi Bilâl'e vermekle, hassaten Ku-reyş'e, genelde bütün insanlığa şunu gösterdi: Allah katında bütün insanlar eşittir, İslâm'da nesep gururunu besleyen ve destekleyen bu şekildeki tüm cahilî düşünceleri kafalarından söküp atmalıdırlar.

Rasûlullah @, azatlı kölesi Zeyd b. Hârise'yi, Bizans ve onun. müttefiki Şurahbîl Gassani'ye karşı savaşmak üzere teşkil edilen 3000 kişi­lik ilk büyük kuvvete komutan olarak tayin etti. Daha sonra, genç bir insan olan Zeyd'in oğlu Üsâme'yi, Arap yarımadasından o zama­na kadar çıkan en büyük ordunun başına ge­çirdi. Sahabilerin en tanınmışları ve önde ge­lenleri, Rasûlullah @'in vefatından sonra hali­felik yapmış olanları, Rasûlullah @ Üsâme b. Zeyd'in komutası altına vermişti. Bunların arasında Ebu Bekir, Ömer, Ali ve Abbas gibi zâtlar da vardı. Mekke'nin fethinden sonra İslâm'a girmiş ve aile gururlarını tamamıyla atamamış olan kimi Kureyş ileri gelenleri kendilerini hakarete uğramış ve aşağılanmış hissettiler. Onların itirazları Rasûlullah @'e iletildiğinde, O, geldi ve onlara şöyle hitap et­ti: "Neler duyuyorum? Allah'a andolsun ki, sizler (önceki Mute savaşı vesilesiyle) onun babasının önderliğine de itiraz etmiştiniz. Şimdi aynı (cahiliyye ve gurur) ateşi içinizde yanıyor. Halbuki onun babası o işe nasıl lâyık ve benim için değerli idiyse, oğlu da aynı şe­kilde buna lâyık ve benim için değerlidir!" (Buhari ve Müslim).

İslâm'da dinî liderlik ile askerî komutanlık arasında böyle bir ayırım olmadığını burada zikredebiliriz. İslâm düşüncesinde önderlikler birbirinden ayrılmaz. İlke olarak, namazda imamlık yapan kişi savaşta da komutan olabilir. Fakat tatbikatta, en yüksek etkiyi elde et­mek için dinî liderlikle, askerî seferlerin başına istişare ile farklı kişiler tayin edilebilir. Ancak bu tavır, İslâm'ın eşitlik ve evrensellik ilkelerini olumsuz yönde etkilemez, bu ilkele­rin varlığı konusunda şüphe uyandırmaz. Kur'ân bu ilkeyi şu sözlerle sarih bir biçimde açıklar: "Ey İman edenler! Allah'a İtaat edin, Rasûl'e ve sizden olan emir sahibine itaat edin..." (4: 59).

Bu âyet, İslâm'ın bütün dinî, kültürel ve siyasî sisteminin temelini teşkil ettiği gibi, sistemin kurulması için de, ilk ve en önemli düsturdur. İslâm sisteminde tek gerçek otorite olan Al­lah'a İtaat edilmelidir. Bir müslüman her şey­den önce Allah'ın kuludur; diğer bütün özel­likleri, bu vasfından sonra gelir. Bu sebeple bir fert veya toplum olarak bütün müslüman-lar, öncelikle Allah'a bağlıdırlar ve bütün di­ğer bağlar bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü bütün insanlar Allah'a verdikleri söz(ahd)e sâdık kalmak zorundadırlar. Bir başkasına bağlılık ve itaat, ancak Allah'a itaa­ti engellemeyecekse kabul edilir. Bu aslî bağ­lılık ve ahde aykırı olan bütün öteki bağlılık ve ahitler geçersizdir. Rasûlullah @ bunu bir hadîsinde şöyle açıklamıştır: "Yaratıcıya is­yan (itaatsizlik) olan yerde, yaratıklardan hiç birine itaat edilmez."

İslâm'ın ikinci önemli prensibi Rasûlullah @'e bağlılık ve itaattir ki, bu itaat peygamber­lik kurumunun bir gereği değil, bilâkis Al­lah'a itaat etmenin tek çıkar yoludur. Allah'ın Rasûlü'ne itaat edilmelidir. Çünkü O, Al­lah'tan gelen emir ve direktiflerin elde edilebi­leceği tek kaynaktır. O halde, biz, ancak O'nun Rasûlü'ne itaat ederek Allah'a itaat edebiliriz. Çünkü itaatin başka bir yolu yoktur. Bunun aksine Rasûl ile aradaki bağı koparmak, O'nu gönderen Hakîm'e başkaldırmak demektir. Nisa sûresinde yer alan âyette bu husus şöyle açıklanır: "Kimi Rasûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur, kim de yüz çevirirse (isyan ederse) biz seni onların üzerine bekçi gönder­medik" (4: 80). Bu birinci ve ikinci bağlılık­tan sonra bunlardan daha aşağı derecede yer alan bir bağlılık daha vardır. Bu, müslüman-

ların kendi aralarından seçip yetki verdikleri kimselere bağlılıktır. Uîû'l-emr (kendilerine yetki verilenler) kelimesi çok geniş kapsamlı­dır. Müslümanların herhangi bir işinin başın­da olan herkesi kapsar. Kısacası, müslüman-lar arasından seçilip kendilerine yetki verilen herkese itaat edilmelidir. Onlar (a) Müslü­manlardan oldukları, (b) Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ettikleri sürece, onlara karşı gelip, müs-lümanlann toplum hayatındaki barışı bozmak doğru değildir. Bu iki şart onlara itaat edilme­sinin ön şartını oluşturur. Bunlar hem âyette açıkça ortaya konmuş, hem de Rasûlullah @ tarafından açıklanmıştır. (The Meaning ofthe Qur'an,c\ sh. 132-133).

Rasûlullah @ müslümanlara, yöneticilerine itaat etmelerini çok sarih bir biçimde şu sözlerle emreder: "Kulağı kesik sakat bir köle bi­le sizin üzerinize âmir olsa Allah'ın Kitâbı'na uygun yönettikçe, onu dinleyin ve itaat edin." (Müslim). "Size yönetici olan kimse başı üzüm tanesi gibi (siyahî) Habeşli. bir köle da­hi olsa, dinleyin ve itaat edin." (Buhari) ve "Emrettiği şey günah olmadığı sürece, bir müslümanın kendilerine yetki verilen yöneti­cilerin emirlerine, hoşlansın veya hoşlanma­sın, itaat etmesi gerekir. Günah ve kötülük ile emrolunduğunda ne dinlemek ne de itaat et­mek söz konusudur." (Buhari ve Müslim)

Rasûlullah @ şu kesin sözlerle,, yöneticilere karşı yapılan itatsizliğe dikkatleri çeker: "îta-ati reddeden kimse Kıyamet günü herhangi bir özrü kabul edilmeksizin Allah'ın huzuruna çıkarılır. Biat etmeksizin ölen kimse cahiliye ölümüyle Ölür." (Müslim). Yine: "Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş, itaatsizlik eden de Allah'a itaatsizlik etmiş olur. Emir sahiplerine itaat eden bana itaat etmiş, ona itaat etmeyen bana itaat etmemiş olur." (Buhari ve Müs­lim).

Bu hususlar hiç şüphe bırakmayacak ölçüde şunları ispatlar: İslâm'da bütün ibadet ve tö­renler, mükellefiyetler insanların statü ve mesleklerine bakılmaksızın herkes içindir; Kur'ân ve Sünnet ışığında, müdahaleyi gerek­tiren şartlar vukubulmadıkça insanlar yöneti­cilerine itaat etmek zorundadırlar. Yalnızca belirli sınıf veya zümreye tahsis edilmiş hususî ibadetler, vazifeler ve kurumlar yok­tur. Her bir ibadet ve mükellefiyet herkese aittir; sosyal ve ekonomik konumu çok düşük olsa bile bir kişi vazife için lüzumlu vasıflara sahip olduğu takdirde o vazifeye tayin edile­bilir.

İslâm'ın evrenselliği bu hususta bütün eşitsiz­likleri gidermiş, düzeninin kapsamını, bütün müslümanlan ibadet ve mükellefiyetlere uy­gun hale getirecek şekilde genişletmiştir. Böylece dinle ilgili bütün alanlarda, önderlik, Şeref ve itibar kazanmayı, renk, ırk, dil ve so­ya bakılmaksızın bütün ulus, ülke ve müslümanlar için mümkün kılmıştır.

Habeşli köle Bilâl, Rasûlullah @'e o kadar muhabbet besliyordu ki, O'nun vefatından sonra Medine'de duramadı. Şam'a yerleşti. Bir seferinde Medine'ye geldiğinde İkinci ha­life Ömer, onu "yâ şeyhim, yâ şeyhim!" diye­rek karşılamıştı. Ondan ezanı okumasını rica etmiş, bu çağrıyı duyan tüm Medine halkı he­yecan ve coşku içerisinde onu görmek için Mescid-i Nebevî'ye hücum etmişti. Yine bir gün, Bilâl ve Ebû Süfyân, halife Ömer'i gör­meye giderler. Hizmetçi içeri girip, Kureyş'in eşrafından olan Ebû Süfyân'ın adını önce zik­rederek, "Ebû Süfyân ile Bilal geldi!" şeklin­de takdimini yapar. Ömer izin vermez ve kı­zar, hizmetçiden sözünü "Bilâl ile Ebû Süfyân geldi!" şeklinde söylemesini ister. O da önce Bilâl'in ismini söyler. Hz. Ömer Ölümcül bir şekilde yaralandığında, halifelik­le ilgili olarak devamlı, daha önce ölen azadlı kölesi Salim Mevlâ Ebî Huzeyfe'yi hatırlar ve şöyle dermiş: "Yazık! Eğer yaşasaydı, bu me­suliyeti ona bırakır, ben de bu dünyadan hu­zur içinde ayrılırdım." (Usdü'l-öâbe, c. II). Rasûlullah @, ashabından birkaç kişiyi insan­lara Kur'ân okumayı (Kıraatü'l-Kur'ân) öğ­retmekle görevlendirmişti. Onlardan birisi de yukarıda adı geçen Salim Mevlâ Ebî Huzeyfe idi. (Buhari ve Müslim).

 

Şeriat ve İslâm'ın Diğer Temel Esasları

 

Dinî kurallar ve İslâm'ın bütün temel esasları gerçekte bir dünya toplumu oluşturmanın ge­reklerim ihtiva eder. İbadete dair bütün tslâmî esaslar öz itibariyle, Allah ile yakınlaşmayı amaçlar. Böylelikle Tek Bir Allah'a ibadet edenlerin birbirleriyle daha yakın olmasına çalışır. Bunlar, bir yandan Allah ile O'na iba­det eden fertler arasında yakın ve şahsî bir ilişkiyi geliştirirken, diğer yandan bir Allah'a kul olan insanlar arasında cemaat (topluluk) ruhunu aşılar ve bu ruhu güçlendirir. Sonuçta farklı ülke, ve ırklardan gelen, değişik dilleri konuşan, ayrı renk ve kültürlere sahip bütün mü'minler, günlük ibadetler ve uygulamalar ile insanî kardeşliği ve inançlarının evrensel­liğini gösterirler. Bu ilişkiler yavaş yavaş pe­kişerek insanları dünya toplumuna daha da yaklaştırır. İslâm'dan başka hiçbir din Al­lah'ın birliğini öne alarak, ülke, ırk, renk, kül­tür ve dil farklılıklarını gideren bir programa, bir ibadet ve hukuk düzenine sahip olamamış­tır. Müslümanlar Rab'leri önünde hiç bir ayı­rım olmaksızın saf olurlar, birlikte veya fert fert Kabe'ye yönelerek ibadetlerini eda eder­ler. Bütün zenginlik, makam ve mevki farklı­lıkları yasaklanmıştır; onlar tek bir topluluk, tek bir vücudmuşcasına ibadetlerini ifa eder­ler. Bu halleriyle onlar, bir olan ilâhın huzu­runda beraberce durup, vazifelerini yerine ge­tirirlerken insanî kardeşliğin şevk ve heyeca­nını hissederler.

Cemaatle namazın bir kardeşlik eğitimi oldu­ğu açık bir gerçektir. Bütün müslümanlar Al­lah'ın huzurunda eşit olarak namaza dururlar. Şayet bir çöpçü önce gelirse, ilk safta yer tu­tar, sonra gelen bir ağa da olsa, devlet başkanı ya da ülkenin en zengini de olsa son safta du­rur. Kimse camide namaz için yer ayıramaz, bir müslümandan namazmı caminin başka bir köşesinde kılmasını isteyemez veya birini ilk oturduğu yerden kaldıramaz. İlk safta otur­mak için diğer insanları ezerek veya safları yararak öne geçme hakkı ve ayrıcalığı kimse­ye verilmemiştir.

Bütün müslümanlar hiçbir özel ayırım veya imtiyaza yer vermeksizin namazlarım eda et­mek üzere saf tutarlar; âciz veya fakir bir mü'min ile aym safta durmakla bir müslüman ne dokunulmazlık kazanır ne de kendine say­gısını kaybeder. Yöneticiler, bakanlar, çöpçü­ler, işçiler de dahil olmak üzere bütün müslü­manlar bir Allah'ın huzurunda, omuz omuza, yek-vücut, tek toplum halinde sıralanırlar, insanî kardeşliğin ve İslâm inancının evren­selliğinin bu tezahürü günde beş kez tekrarla­nır.

Beşerî farklılıklar namazda silinir, zenginin gururu yokolur, yoksulun düşüklüğü yücelti­lir. Öyle ki, herkes Rabbinin huzurunda ken­dini eşit ve âciz hisseder. Namaz ve onun saf düzeni, toplumda var olan bütün sınıf ayrılık­larını, milliyet, kabile, renk, ırk gibi dar züm­re anlayışlarını ortadan kaldırır. O, ibadet edenlere sürekli olarak, onların Allah'ın ve din kardeşlerinin hizmetkârları olduklarını hatırlatır.

Şüphesiz cemaatle namaz müslümanlar ara­sında bir muhabbet bağı ve karşılıklı anlayış duygulan tesis eder. Onlar arasında kollektif birlik duygusu uyandırır ve- evrensel kardeşlik ruhunu güçlendirir. Müslümanlar kendilerini sevinçte ve kederde ortak, genel İslâm kar­deşliği ile birbirlerine sıkı sıkıya bağlı, müs­lüman dünya toplumunun bir parçasını oluş­turan kardeşler ve dostlar olarak kabul eder­ler. Şu hususu da ifade etmek gerekir ki, na­maz evrensel ve uluslararası kardeşlik bağını geliştirip güçlendirir ve İslâm'ın en büyük sosyal ideali olan dünya toplumunun zemini­ni hazırlar. Bu konu, Hz. Peygamber @'İn son haccı esnasmda irad ettiği veda hutbesinde et­kili bir biçimde vurgulanmıştır. Bu ideale ula-şılmcaya kadar İslâm bütünüyle gerçekleşti­rilmiş olmaz. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1405). İbni Hişam, Rasûlullah @'in şu sözlerini rivayet eder: "Arab'ın Arap olmayana, Arab olmayanın da Arab'a hiçbir üstünlüğü yoktur. (Şunu bilmelisiniz ki) her bir müslüman diğer müslümanın kardeşidir." (es-Sîref ün-Nebeviyye). Dünyada, insanları eşit kılan bundan daha müessir bir hüküm olamazdı. Rütbe, zenginlik ve renk farklılık­ları camide ortadan kalkıyor, dış dünyadan tümüyle farklı bir ortamda kardeşlik, eşitlik ve sevgi havası o mekâna hâkim oluyor. Di­dişme ve mücadele dolu bir dünyada mükem­mel bir huzur, eşitsizliğin gündemde olduğu bir yerde eşitlik; günlük hayatın önemsiz kıs­kançlık ve düşmanlıkları arasında sevgi hava­sını günde beş kez soluyabilmek gerçekten bir nimettir. Ancak, nimetten de öte büyük bir hayat dersidir. İnsan eşitsizlikler, didişme ve mücadeleler, nefret ve düşmanlıklarla dolu şartlarda çalışmalı, ama, günde beş kez de bunlardan kurtularak, mutluluğun gerçek kay­nakları olan eşitlik, kardeşlik ve sevgiyi ger-çekleştirebilmelidir. Bu sebeple namaz için harcanan zaman aktif hayırseverlik bakış açı­sıyla dahi bir israf değil, aksine, hayatı yaşan­maya değer kılan bu büyük derslerin öğreni-lebüdiği en güzel ibadettir. Bu kardeşlik, eşit­lik ve sevgi dersleri günlük hayatta uygula­maya geçirildiği zaman insan ırkının birleş­mesi ve medeniyetin bekası için gerekli esas­ları oluşturacaktır. Gerçekten de, diğerleri arasında, günde beş vakit cemaatle kılınan namazın anlamı, İslâm'ın ortaya koyduğu eşitlik ve kardeşlik gibi teolojik derslerin pra­tiğe aktarımıdır. Yoksa sadece sözlerde kalan eşitlik ve İslâm toplumunda kardeşlik konu­sundaki vaazlar değildir. Öyle olsaydı bütün bunlar şimdi geçersiz birer söz olarak kain", günde beş vakit cemaatle namaz kurumuyla, insan hayatına geçirilemezdi. (Religion of is­lam). Sonuç olarak, İslâm'da namaz kurumu eşitlik ve evrensel kardeşliğin en güzel ve en pratik tezahürüdür.

Bunun gibi İslâm'ın diğer önemli bir kurumu olan zekât her ne kadar bir ibadet şekli olsa da, İslâm kardeşliğinde, zenginler arasında fakirlere yardım duygusunu izhar eden ve güçlendiren bir vasıtadır. Bütün zengin müs-lümanların, muhtaç müslümanlarm maddî ih­tiyaçlarını karşılamaları hukukî bir görevdir. Böylece müslüman kardeşler arasında varolan zayıf ve yoksullara zekat kurumuyla yeterli bir şekilde yardım yapılır. Zekatın şer'î bir vucubiyet kesbettiği bir gerçektir, ama o, her şeyini yalnızca Allah nzası için din kardeşleri uğrunda harcamaya hazır insanlar arasında manevî bir hava da oluşturur. Bir başka ifa­deyle zekat, müslümanlar arasında karşılıklı şefkat, yardımlaşma, fedakârlık ve dayanışma ruhunu tesis eder. Tıpkı "Muhakkak mü'min-ler kardeştirler..." (49: 10) ayetinde işaret olunduğu gibi.

Pek çok kimse genellikle, ihtiyaç sahibi müs­lüman kardeşine daha fazla yardım etmek için zekatın şer'î sınırlarını aşar, hatta bazen kendi maddî güçlerini dahi zorlarlar. Kur'ân böyle-lerine şu sözlerle işaret eder: "Ve onlardan önce o yurda (Medine'ye) yerleşen ve gönül­lerine imanı yerleştirmiş olanlar, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara veri­lenlerden ötürü içlerinde bir ihtiyaç (eğilimi) hissetmezler. Kendilerinin ihtiyaçları olsa da­hi, (hicret eden yoksul kardeşlerini) öz canla­rına tercih ederler..." (59: 9). Bu ruh ilk müs­lümanlar arasında kardeşlik bağını güçlendir­meye güçlü ve sağlıklı uluslararası İslâm top­lumunun oluşmasına yardımcı oldu. Onlar birbirlerinin faydasını ve ihtiyacmı gözettiler, herkesin huzur ve mutluluk içinde yaşadıkları sağlıklı bir toplumun kurulmasına yardım et­tiler. İnsanlDehr sûresi bu ruhu şöyle anlatır: "(İyiler) Yoksula, yetime ve esire O'nun sev­gisi için yedirirler: 'Biz size sırf Allah rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşek­kür beklemiyoruz.' (derler)" (76: 8-9).

Kur'ân bu davranıştaki insanları hayatlarında gerçek saadete erenler olarak vasıflar: "Felaha ulaştı o mü'minler ki, onlar namazda huşu içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çe­virirler. Onlar zekâtı verirler." (23: 1-4). Keli­me olarak zekat, temizle(n)me ve gelişme (bir şeyin kusursuz büyümesi, engelsiz geliş­mesi) anlamına gelir. Yukarıdaki âyetler gös­teriyor ki, zekat yalnızca bir kişinin kendisini arındırması değil, toplumdaki diğer insanların hayatlarının da temizlenmesidir. Buradaki te­mizlenme çok geniş ve etraflı bir biçimde kullanılıyor. O, diğer insanların zaruri İhti­yaçlarını karşılamayı, onları açlık illetinden, yoksul ve meşakkatli bir hayattan kurtarmayı gösterir. Böylece, zekat aç ve sefil toplumu iyileştirir, insanların yalnızca Allah nzası için birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye çalıştık­ları dengeli ve ideal müslüman kardeşler top­lumunu kurar.

Oruç, İslâm'ın üçüncü direğidir. Oruç ayı, ay­nı zamanda karşılıklı yardım ve karşılıklı sev­gi ayı olarak adlandırılır. "O, birbirinizle pay­laşma ayıdır." (Beyhaki ve İbni Huzeyme).

Oruç, hiçbir şekilde aç kalmamış, açlık illeti­ni, yoksulluk ve sefaleti tatmamış bir kimse­nin, Ramazan ayında bunları tecrübe etmesi anlamına gelir. Bu tecrübe kişiyi, yoksulların ve yetimlerin ailelerini anlamada daha ger­çekçi kılacaktır. Sonuçta oruç, her müslüma-mn, toplumdaki refah düzeyi daha düşük fert­lerinin tecrübeleriyle eğitilmesidir. Öyle ki, problemin yoğunluğu herkes tarafından bilin­sin ve pratik bir şekilde halledebilmek için çaba sarfedilsin.

Orucun diğer bir boyutu, onunla "takvaya ulaşılabihnesidir." (2: 183). Açıktır ki, bir ki­şi muhtaç kardeşine yardımcı olup ona karşı sorumluluklarım (hukuk-i ibâd) yerine getir­meksizin gerçek takvaya ulaşamaz. İnsan, so­rumluluklarının farkına varıp, yerine getirdiği Ölçüde fazilet ve takva derecesini yükseltir. Kur'ân'ın şu ayeti takvanın gerçek mânasını tam olarak gösterir: "Sevdiğiniz şeylerden (Allah için) harcamadıkça asla iyiliğe (takva­ya) eremezsiniz. Ne harcarsanız mutlaka Al­lah onu bilir." (3: 92). Eğer bu iyilik ruhu (takva) toplumda yaygınlaştınlırsa, bütün kö­tülükler ve insanların ızdıraplan, iyilik ve mutlulukla yer değiştirir, ideal kardeşlik kurulabilir. Namaz ve zekatla beraber oruç, din kardeşliğine dayanan böyle sağlıklı ve mutlu bir dünya toplumunun oluşturulmasın­da fevkalâde bir fonksiyona sahiptir.

Hacc, İslâm'ın dördüncü kurumudur ve ger­çekte insanî eşitlik ve kardeşliğin uluslararası düzeyde tezahürüdür. O, sevgi eşitlik ve kar­deşlik konusunda insanlara yönelik çok daha geniş çaplı bir eğitim programıdır. Dünyadaki herhangi bir dinî sistemde benzeri yoktur. Yeryüzünün her köşesinden müslümanlar hacc görevini îfâ için Mekke'de toplanırlar. Hepsinin bir tek gayesi vardır: Allah'ın emri­ne itaat. Çeşitli uluslardan, ırklardan, statüler-ien insanlar dünyanın dört bir köşesinden bu­raya gelir, buluşurlar, beraberce yaşarlar. İki parça beyaz bezden oluşan giyimleri, yüksek konumdaki ile daha düşük seviyedeki, kral ile hizmetçi, işçi ile işveren, sermayedar ile ücretli, efendi ile köle arasında hiçbir ayırım ya­pılmaksızın oluşan evrensel İslâm kardeşliği­nin üyeleri yalnızca bir

Rab önünde boyun eğerler, Rab'lerinin âciz hizmetkârları olarak biraraya gelirler. Herkes tek tip elbiselerini giymiş, bir yerde toplanmış olarak sürekli ay­nı kelimeleri söylerler, bir yöne hareket eder­ler: Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk (Allahım, işte buradayım, burada Senin huzurundayım).

Bu olay, mevki, renk, ırk, zenginlik gibi tüm aynım çeşitlerini gidermeye, müsâvî kılmaya yardım eder. Her statüde ve her renkte olan bütün müslümanlar Allah'a itaat etmek ve O'nun rızasını kazanmak için tek tip elbise gi­yerler; aynı dilde ibadetlerini îfâ ederler, aynı yerde (Mekke) toplanırlar. Rab'leri önünde hepsi eşittir artık. Mevkilerini, zenginlikleri­ni, ayırım işaretlerinin hepsini geride bırak­mışlar, ömürlerinde bir kez de olsa bu insanî eşitlik gösterisine katılmaya gelmişlerdir. Bu­rada İslâm, insanlığa yılda bir defa eşitlik ve evrensel kardeşliğin pratik bir tezahürünü görme fırsatını sağlamaktadır.

Böylece her müslüman, hayatında bir defa çok daha geniş olan İnsanî kardeşliğe ulaşa­bilmek için dar eşitlik kapısından geçirilir. Bütün insanlar doğumda ve ölümde eşittirler; bir şekilde doğarlar ve hayatlarını belirli bir şekilde geçirirler. Ancak hacc, onlara nasıl tek bir biçimde yaşayıp, hareket edeceklerini ve nasıl aynı duyguları hissedebileceklerinin öğretildiği tek elverişli fırsattır. (Religion of islam).

Hac ibadeti, aynı zamanda dikkatleri, her şe­yin Yaratıcısı ve Rabbi olan Allah'a ibadetin evrensel merkezi Kabe'de toplar. Kur'ân, Kabe'nin bu özelliğim şöyle belirtir: "Doğru­su insanlara (ma'bed olarak) ilk kurulan ev, Mekke'de olandır. Âlemlere uğur, bereket ve hidayet kaynağı olarak kurulmuştur." (3: 96). Ayrıca, Hz. Süleyman'm inşâ ettiği ve insan­lar için kıble yaptığı Kudüs'teki Mescid-i Ak-sa'dan çok önce, Hz. İbrahim'in Kabe'yi inşa ettiği tarihî delillerle sabittir. (I. Krallar 6: 1 ve 8: 29-30). Aynı kıblenin işlevi, son Rasûl ve takipçileri tarafından şu âyet inzal olunca­ya kadar korundu: "(Ey Muhammed!) Biz se­nin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzlerinizi o yöne çevirin..." (2: 144). Kıb-le'nin Kudüs'ten Kabe'ye değiştirilmesiyle il­gili bu tebliğ yalnızca yönün Süleyman Mabedinden Kabe'ye çevrilmesi değildi; fakat Kabe'nin gerçekten merkez olduğunun resmî açıklamasıydı. Bundan böyle Allah'a ibadetin dünyadaki merkezinin Mekke olduğu açıkça beyan ediliyordu. Bu şehir Allah yolunda in­sanlığa rehberlik yapacak ve insanlar buraya hacc için geleceklerdi: "...Yoluna gücü yeten herkesin, o Ev'e (gidip) haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır..." (3: 97). Ön­ceki âyette (3: 96) geçen "vudi'tf (inşâ edil­miş) kelimesi bu evin şeref ve hürmetinin yalmzca bir kavmin veya taifenin tekelinde olmadığını, bilakis bütün insanlığa ait oldu­ğunu gösterir. Bütün insanlığın bu Ev üzerin­de haklan ve sorumlulukları vardır. İnsanlık bunu, Kabe'yi rehberliğinin merkezi ve ken­disine ibadet yeri yapan Yaratıcısına borçlu­dur.

Böylece, Allah'a itaat ve O'nun rızasını iste­menin bir işaret ve sembolü olan Kabe, haklı olarak, dünyanın her köşesinden insanların toplandığı, eşitlik ve birliklerini, yakın kar­deşlik bağlarını gösterdikleri bir merkez hâline gelmiştir. Şu noktayı da belirtmemiz gerekir: Hacc, insanların birliği ve kardeşliği fikrinin uygulandığı ve gerçekleştirildiği bir alandır. İnsanlar, Hac'da Kabe'nin tavafında, Safa ile Merve arasındaki sa'y'lannda insanî kardeşliğin işaretlerini gerçekten görürler, Rasûlullah @'in şu sözlerini âdeta gözlerinde canlandırırlar: "Allahım! Şahitlik ederim ki, bütün kulların kardeştirler." Burada renk, ırk ve zenginlik farklılıkları ortadan kalkar, bü­tün insanlar tıpkı denizle karışıp birleştikten sonra varlıklarını kaybeden su damlaları gibi tek millet (ümmet) olurlar. Tavaf eden İnsanlar merkezin etrafında dönen bir insan denizi­dir âdeta. Bunu daha güzel bir sözle ifade et­mek mümkün değildir.

Kısaca, Kabe cahiliyye ve küfrü ortadan kal­dıran, insanların gönüllerinde iman ışığım ya­kan ilâhî rehberliğin esas kaynağıdır. O, deği­şik insan ırklarını bir bütün ve tek bir ümmet hâlinde birbirine bağlayan, bütün ırk, ülke, renk, dil, zenginlik ve statü farklılıklarını gi­deren, bir dünya toplumunun esaslarını oluş­turan birlik ve kardeşlik bağıdır.

 

Toplumsal Yükümlülükler

 

İyilik ve fazilet müslümanlara değişik şekil­lerde emredilmiştir. Böylece onlar Allah ka­tında üstünlüğe ulaşırlarken kardeşlerine de yardım ederler. Bütün Öğretiler, isteğe bağlı sâlih amelleri tavsiye etmelerine rağmen, bunları yapmayanlara karşı herhangi bir mü­eyyide öngörmezler. Oysa bunlar toplumsal gereklerdir ve toplum ihtiyaç duyduğu sürece insanlar üzerinde bir mecburiyet oluştururlar. Yapılmazsa toplumun hiçbir zaman başarılı olamayacağı ve gelişemeyeceği bu mükellefi­yetlerden kaçınıldığı müddetçe cennet ümidi boş bir hayaldir: "Rabbinİzden bir bağışa ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış bulunan cennete koşun! O (takva sahibi ola)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, Öfke(lerin)i yut­kunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever." (3: 133-134). Bu önemli toplumsal yükümlülüğü yerine getirmeden ve Hesap günü Allah'ın rızasını ummak alelade bir günah değildir. Cennetlikler o gün cehen­nemliklere (cehenneme girme sebeplerini) so­runca şu cevabı alacaklar: "Namaz kılanlar­dan değildik, düşkün kimseyi de doyurmu­yorduk." (74: 33-34). Âyetler açık bir şekilde şu hususu belirtiyor: Nasıl ki, bir kişi Allah'a karşı görevlerini yerine getirmeden cennete girmeyi düşünemezse, üzerinde kul hakları olan kimse de cenneti ümit edemez. Tersine bir davranış büyük bir yanılgıdır. Gerçek mü'minin en önemli vasfı daima diğer insan­ların, özellikle de herhangi bir şekilde yardı­mına muhtaç kişilerin iyiliğini ve esenliğini sağlamasıdır. Bu şekildeki davranışlar toplu­mu bir bütün hâlinde tutar, parçalanmaktan korur. Diğer bir ifadeyle bu çeşit iyilik ve fa­ziletli hareketler kardeşliğin bozulmamasını sağlar, sevgi, kardeşlik ve dostluk bağlarının güçlenmesine yardımcı olur. Bu sebeple Rasûlullah @ şöyle buyurur; "Mü'minler, bir binanın birbirini tamamlayan parçalan gibi­dirler." (Buhari ve Müslim). Ve yine "mü'minler tek bir vücut gibidir, gözü hasta­landığı zaman bundan her yer etkilenir, başı hastalandığında bundan yine her taraf etkile­nir." (Müslim), Diğer bir rivayete göre: "Siz mü'minleri tek bir vücut gibi karşılıklı takva, sevgi ve etkileşim halinde görürsünüz. (Vü­cudun) bir azası hastalandığında geri kalan her yer bu halsizlik ve ateşten aynı derecede etkilenir." (Buhari ve Müslim) buyurulmuş-tur. Enes b. Mâlik'in rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bir kişi kendisi için istediğini mü'min kar­deşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz." (Buhari ve Müslim).

Kur'ân'ın bu emirleri ve Rasûlullah @'in söz­leri ışığında şunları söyleyebiliriz: Şüphesiz cömert davranışlar ve hayırsever hareketler insanî kardeşlik ilişkilerinin temel esaslarıdır. Burada oluşacak herhangi bir çatlağın bütün kurumu tahrip edeceği açıktır, böyle bir du­rumda İslâm toplumunun sosyal, ekonomik ve siyasî hayatı tehlikeye girer.

 

Ahlâkî Eğitimin Kapsamı Ve Evrenselliği

 

Toplumsal yapı tesis edildiği, kardeşlik esası­na göre inşâ edildiği zaman hem hukukî hem de ahlâkî eğitim ihtiyacı doğar. Sevgi ve kar­deşliğin ahlâkî vasıflardan olması dolayısıyla, en Önemli ve temelli faktör ahlâkî eğitimdir. Hukuk, yalnızca ahlâkî duyarsızlık ve bozulmanın söz konusu olduğu durumlarda devre­ye girdiği için ikinci planda kalır. Bu nedenle îslâm, mensupları arasında kardeşlik duygu­sunu geliştirmek için hukuktan çok ahlâkî eğitime ağırlık verir. Kur'ân, müslümanlar arasında bu tür vasıfları geliştirip, çoğaltmak için yüksek ahlâkî ilkeler manzumesine sa­hiptir. Mâide sûresinde şunları okuyabiliriz: "Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Âdil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun, şüp­hesiz Allah yaptıklarınızı haber almaktadır." (5: 8). Yine Nisa sûresinde: "Ey iman eden­ler! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin, ana babanı­zın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adâletten'aynlmaym). Çünkü Al­lah ikisine de daha yakındır (onları sizden çok kayırır). Öyle ise keyfinize uyarak doğru­luktan sapmayın. Eğer (şahitlik ederken dili­nizi) eğip bükerseniz ya da doğruyu söyle­mezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınız­dan haberdardır." (4: 135) ayetini görebiliriz.

Kur'ân'm bu âyetleri açıkça gösterir ki, müs­lümanlar sadece adaleti yerine getirmekle de­ğil, haksızlığı ortadan kaldırıp, hakkı hâkim kılmak için mü'minler olarak ne zaman des­teklerine ihtiyaç duyulsa, bedelini hesap et­meksizin hakkı bütün gücüyle desteklemeye çalışırlar. (The Meaning ofthe Qur'an, c. II, sh. 175).

İslâm'ın ahlâkî eğitiminin evrensel özelliği çok aşikârdır, bütün esaslarında görülebilir. Özellikle Rasûlullah @'in şu sözleri dikkat çekicidir: "Bütün yaratıklar Allah'ın kulları­dır. Allah'a en sevimli gelenler ise O'nun ya­rattıklarına karşı müşfik olanlardır." (Beyha-ki, Şu'ubü'1-İman) Diğer bir hadiste: "Rah­man olan Allah, merhametli olanlara merha­met gösterir. Eğer siz yerdekilere merhamet gösterirseniz, göklerde olan da size merhamet eder." (Ebu Davud ve Tirmizi) denilir. Yine Rasûlullah @ şöyle buyurur: "Başkaları iyilik yaparlarsa biz de aynı şekilde iyilikle muka­bele ederiz, kötülük yaparlarsa biz de kötülük yaparız, diyen insanlar gibi olmayın. Diğerle­ri kötülük yapsalar da iyilik yapmayı ve kötü­lükte bulunmamayı kendinize âdet edininiz." (Tirmizî).

Herhangi bir toplumda kardeşlik ruhunu teş­vik eden en önemli ve en müessir husus iyi­liktir (ihsan), özellikle de kötülüğe karşı iyi­liktir. Kur'ân bu tabiî prensibi takip eder ve şu sözlerle iyiliği emreder: "İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (41: 34). Bu âyet, kötülü­ğe yalnızca iyilikle değil, panzehirin zehirin etkisini gidermesi gibi, daha üstün bir iyilikle karşılık verilmesini öğütler. Hatalı bir kişiyi basitçe affetmeniz yalnızca iyiliktir, ancak ona şefkat ve iyilikle de davranmanız iyiliğin üstün bir şekli olur. (Tafheem al-Qur'an, c. IV, sh. 457).

Buna göre ikinci husus, yukarıdaki Kur'ân ayetlerinde zikredilen adalettir. Kur'ân adaleti emreder, çünkü adalet Allah'ın bir sı­fatıdır. Bir kişinin kendi aleyhine de olsa, sevgi duyduğu yakınlarının çıkarlarına zararlı da olsa adaleti ayakta tutması onun Allah'a şahitlik etmesidir. Düşman da olsa bütün ta­raflara tarafsız bir biçimde âdil davranılmalı-dır. Bir kimsenin düşmanlarına adalet göster­mesi gerçekten zordur. Ancak, her hâlü kârda müslümanlara emredilen husus budur.

Toplumda kardeşlik ruhunu yayan üçüncü husus tevâzudur. Tevazu hakkında Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Allah size davranışlarınız­da tevazu ve nezaketi benimsemeniz husu­sunda bir emir göndermiştir. Böylece içiniz­den hiçbiriniz diğerlerine zulmedemez veya aşırıya gidemez, hiçbiriniz de başkalarına karşı gururlanamaz." (Ebu Davud). Yine O, şöyle buyurur: "Allah rızâsı için mütevâzî olanın derecesini Allah yüceltir. Ve (o bu şe­kilde olursa) kendi gözüne küçük gözükür ama başkalarının gözünde çok daha büyür.

Kim de gururlanıp kibirlenirse Allah onu al-çaltır. İnsanların gözünde alçalırken yalnızca kendi kendisini büyük görür. İnsanlar nezdin-de onun derecesi köpek ve donıuzunkinden daha da düşüktür." (Beyhakî).

Kur'ân'da ve Rasûlullah @'in sünnetinde bu üç husus (iyilik, adalet ve tevazu) oldukça fazla teşvik edilir. Çünkü bu vasıflar, insanlar arasında sevgi, eşitlik ve kardeşliği doğurur, besler ve geliştirir, insanların birbirlerini kar­deş olarak görmelerine yardım eder. Aslında bu Rasûlullah Muhammed @'in kalbinin ve Allah'ın diğer elçilerinin gizli sesiydi: "Ey Allah'ın kullan! Kardeşler olunuz!" İslâm öğ­retisi bütün insanları kardeş yapmak eğilimin­dedir ki, böylelikle bütün insanların eşit ola­rak sevgi, kardeşlik ve şefkat içinde yaşayabi­lecekleri evrensel bir toplum oluşturulabilsin.

Fıtratı gereği insan zayıftır; servet, iktidar ve mevki sevgisi ona yukarıdaki güzel vasıflar­dan daha cazip görünür. Tarihte bunu ispatla­yacak bir çok delil vardır. Bu sebeple iyilik, adalet ve tevazu gibi daha üstün nitelikleri geliştirmek suretiyle bu bayağı eğilimlerin üstesinden gelmeden, insanî birlik ve kardeş­lik hedefine ulaşmak imkânsızdır. Kur'ân bu üç niteliğin bayağı ve geçici eğilimler olan servet ve iktidar sevgisine üstünlüğünü insan­ların kalplerine aşılamayı kendi usulleriyle yapar. Bu amaca ulaşmada en güzel yol, insa­nın gerçek ve kalıcı başarısının bu dünyada kazandığı şan, şeref ve büyüklük olmadığını, asıl olanın ahiretteki durum olduğunu belirt­mektedir. Bundan daha iyi bir yol olamaz: "İşte âhiret yurdu: Onu yeryüzünde böbürlen­mek ve bozgunculuk etmek istemeyenlere ve­ririz. (Güzel) sonuç, (günahlardan) sakınanla­rındır." (28: 83). Bu âyet, gerçek basan ve şe­refi, Allah'ın arzında 'büyüklük' peşinde koş­mayan, kendi benliklerini tesis gibi ihtirası olmayan, yani azgınlar, zorbalar ve mütekeb-birler gibi değil, mütevâzi kullar gibi yaşa­yanların kazanacağını göstermektedir. Onlar, Allah'ın kullarını kendilerine köle yapmaya da uğraşmazlar. Diğer taraftan, insan hayatında hakikatin tahrip edilmesi ve Allah yolunun izlenmemesinin sonuçlan olarak bir kaos gö­ze çarpmaktadır. İnsanın Allah'a isyan edip O'na kulluktan yüz çevirerek yaptığı her şey fesattan başka birşey değildir. Servet, gayri meşru yollarla biriktirilip çoğaltıldığında bu da fesadın bir türünü meydana getirir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IX, sh. 121).

İnsanların, bu maddî şan ve şöhretlere kapıl­maları, evrensel kardeşlik esasına dayalı bir toplum kurabilecek İyilik, adalet, tevazu gibi asîl düşüncelere kayıtsız kalmaları inanılmaz bir olaydır. Bayağı eğilimlerin öne çıkarıldığı yerler, küçücük bir ülke, ulus veya ailede bile olsa buralarda sevgi ve kardeşlik havası bu­lunmaz. Bu aşağılık eğilimleri kontrol altında tutmak ve onun kötü sonuçlarını göstermek İçin Kur'ân şöyle der: "İnsanlara yanağını bükme (kibirlenerek boynunu bir yana büküp yüzünü insanlardan öte çevirme) ve yeryü­zünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, ken­dini beğenip övünen kimseyi sevmez. Yürü­yüşünde tutumlu (tabiî) ol; sesini de kıs. Çün­kü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir." (31: 18-19). İsrâ sûresinde ise şunları görürüz: "Yeryüzünde kabara kabara yürüme. Çünkü sen yeri yaramazsın, boyca da dağlara erişe­mezsin." (17: 37). Diğer yandan Kur'ân güzel hareketlerde bulunan kimseleri över ve bunla­rı örnek gösterir: "Size verilen şeyler, dünya hayatının geçimidir. Allah'ın yanında bulu­nanlar ise daha hayırlı ve süreklidir. (Fakat bu mükâfat) şu kimseler içindir ki, inanıp Rab'le-rine dayanırlar. Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman onlar af­federler. Rablerinin çağrısına gelirler, namazı kılarlar. İşleri aralarında danışma {istişare) iledir. Kendilerine verdiğimiz nzıktan (hayır için) harcarlar. Bir zulüm ve saldırıya uğra­dıkları zaman (kahramanca birbirlerine yar­dım ederek) kendilerini savunurlar. Kötülü­ğün cezası, yine onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder, barışırsa onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zâlimleri sevmez." (42: 38-40).

Bu Kur'ân ayeti sarih olarak cesaret ve seba­tın en yüksek, en güzel şeklini gösterir. Bun­lar yeniden şekillendirme ve kötülüğün gide­rilmesinde katı cezalardan daha başarılı olabi­lir. Rasûlullah @'in düşmanlarına yaptığı gi­bi, bazı durumlarda bağışlama, kusurlu davra­nışları ıslâh edebilir. Diğer bazı durumlarda ise hukukî motifin tam bir icabı olarak sertlik gerekebilir. Ancak bu sertlik şahsî öfke, kin veya gizli kalmış daha bayağı bir motiften kaynaklanmaz. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an,sh. 1318).

Kur'ân'da zikredilen adalet genellikle ahlâkî nitelik vefazilete işaret eder, fakat yukarıdaki ayette (42: 40) olduğu gibi bazen hukukî ted­birlerle ilişkili olarak da kullanılır. Bu âyete göre, bir kimse kendisine kötülük yapanı af­fedip, ona âlicenaplık gösteremeyecek, onun­la barışıp uzlaşmayacak ise, ondan hakkım al­masına izin verilir. Bununla birlikte öç alma hakkı birtakım şartlarla kayıt altına alınmıştır. Kötülüğü yapana, ancak yaptığına eşit bir ce­za verilir, daha fazlası değil; eğer onu hak et­tiğinden daha fazlasıyla cezalandmrsa bu se­fer o, mütecaviz ve zâlim durumuna düşer. Bu ise gayri meşrudur. Bu yasa, Bakara sûresinde zikredildiğine göre, kollektif olay­lara uygulandığı gibi ferdî durumlara da uy­gulanabilir; "Sizinle savaşanlarla Allah yo­lunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez." (2: 190). Yine aynı sûrede şu âyeti okuruz: "Haram ay, haram aya mukabildir; hürmetler karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın; Allah'tan korkun, bilin ki Allah (günahlardan) sakınan­larla beraberdir." (2: 194).

Adalet hukukî bir ihtiyaçtır, ancak bu, her kim bir kişiye saldırırsa karşılık olarak o eşit bir cezayla cezalandırılır, demek değildir. 'Eğer öç alınacaksa, bu saldırganın yaptığı kötülükten daha ağır şartlar altında yapılma­malıdır' anlamınadır. Bu hukukun bir boyutu­dur, ancak hükümler olmasına rağmen bu hu­kuk özü ve hedefi itibariyle ahlâkîdir. Zira zulme uğrayan kimsenin saldırgandan öcünü alırken hak sahibi olduğu sınırları aşmaması gerekir. Diğer bir boyut ise zulme uğrayan bir insanın haklarının alınmasına yardım etmek ve bu konuda hiç bir şekilde gevşeklik göster­memek İslâm devletinin şer'î bir görevidir. Bu noktada adalet yalnızca ahlâkî bir öğreti olarak kalmaz, aksine yasal emrin özüne ula­şılmasını sağlar. Böylece zâlim, lâyık olduğu biçimde cezalandırılır. Bu, Kur'ân'da bahse­dildiği gibi, hukukun bir bölümünün niçin kı­sasa ayrıldığını açıklar: "Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı (Dolayısıyla katilin de öldürülmesi gerekir). Hüre hür, kö­leye köle ve kadına kadın. Ama kim (yani ka­til), kardeşi tarafından affedilirse, o zaman (affedenin, örfe göre) uygun olanı yapma(sı uygun diyeti istemesi, affedilenin de) güzelce onu ödeme(si) gerekir. Bu, Rabb'iniz tarafın­dan bir hafifletme ve acımadır. Kim bundan sonra saldırıya kalkarsa artık onun için acı bir azab vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Böylece korunursunuz." (2: 178-179). Bu âyetlerde insanların faydası için bir kaç genel prensip vazedilir: Birincisi, her bir insan hayatının birbirine eşit değerde ol­duğu ileri sürülür ki, en ağır adalet gerekleri bile yerine getirilebilsin. Kanın bedeli, yani kısas, Öldürülenin veya katilin toplumsal ko­numu tarafından belirlenmez. Bu nedenle biz­zat katilin kendisine, akıtığı kanın ödettirile­ceği açık bir şekilde belirtilmiştir.

İslâm'ın gelişinden önce her kabile kendi mensubunun kanına çok değer vermekteydi. Öldürülenlerin sayısına göre katilin kabilesin­den aynı sayı ve konumda insanlar istenirdi. Hatta bu sayı, akıtılan kanın değerine göre yüzlere kadar çıkabilirdi. Diğer yanda, katil, öldürdüğü kişiden yüksek bir konumda ise, onların adalet anlayışına göre, ölünün hayatı­na karşılık katilin hiç bir şey yapması gerek­miyordu. Kanın değerlendirilmesindeki bu eşitsizlik yalnızca cahiliyye devriyle sınırlı değildir. Bugün bile, "medenî" ülkeler eğer kendi vatandaşlanndan bir kişi öldürülecek olursa, onlardan elli kişiyi Öldüreceklerini açıkça ifade etmekten çekinmiyorlar. Hâki­miyeti altındaki ülkeden bir insanın öldürül­mesine misilleme olarak başka ülkeden bir çok insanının katledildiğini sık sık duyarız. Fakat, katil "medenî-hâkim" ülkeden, öldürü­len ise medenî olmayan (üçüncü dünya) ülke­sinden ise onların yargıçları ölüm kararı ver­mezler. İşte Allah bu adaletsizliğe karşı bizle­ri korumak için şunu emretti: Öldürülenin ha­yatına karşılık, katilin (ve öldürülenin ko­numlarına veya ırklarına bakılmaksızın yal­nızca katilin) canını alın.

İkincisi, burada "kardeş" kelimesinin kullanı­lışında bir çeşit tavsiye vardır. Katil, size elem vermiş olsa da, her şeyden öte insanî bir ilişki ile sizin kardeşinizdir. Bu sebeple günahkâr kardeşinize karşı öfkenizi tutar, kı­sastan kaçınır ve ölüm cezasından vazgeçer­seniz insanlık değerinizi yüceltmiş olursunuz.

Üçüncü olarak bu âyetler, İslâm ceza hukuku­na göre cinayetin tazmin edilebilir bir suç ol­duğunu gösterir. Bu hukuk, öldürülenin akra­balarına, katilden uygun gördükleri bir diyeti isteme hakkını vermektedir. Bu durumda, gö­rülen dâvada, kısas için bir canın alınmasında ısrar edilmez.

Dördüncü olarak, bu âyetler, ölüm cezasının tamamen kaldırılmasını savunanların iddiala­rını çürütür. Nasıl ki, diğer düşüncelere itibar etmeksizin kısasta ısrar etmek merhametsizlik ise, ölüm cezasını toptan kaldırarak cinayetle­ri teşvik etmek de aynı şekilde zulümdür. Bundan dolayı Allah 'kısasta hayat olduğunu' belirtir. Eğer bir toplum hayatın kutsiyetine Önem vermez ve katili korumaya çalışırsa, suçlulara prim vererek, bir çok masum insanın hayatını tehlikeye atmış olur. (The Mea-ning oftha Qur'an, c. I, sh. 135-136).

Adalet, sahip olduğu ahlâkî güç ile nasıl in­sanlık sahasında sevgi ve kardeşlik havasım güçlendiriyorsa, hukuk da bunun gibi sahip olduğu güç ile bu havanın korunmasını sağ­lar.

İnsan, fıtratı gereği hem iyilik hem de kötülük yapabilecek bir kapasiteye sahiptir. Hayatın cazibeleri, insanı kötülük ve sapkınlıkların içine çekerken, onu iyilik ve adaletten uzak­laştırmaktadır. Maddî hayatın zevkleri, alelade bir insana bile gerçek ve kolaylıkla al­gılanabilir geldiği için, bu eğilim toplumda gittikçe büyümektedir, insanlar güç ve kuvvet kazandıklarında, sadece şer güçleri kullan­makla ve iyiliği engellemekle kalmıyorlar, en güçlü ahlâkî öğretileri de etkisiz hâle getiri­yorlar. Ve, tedricî olarak toplum hayatının ta­mamı bu girdaba yakalanmakta ve toplum sonsuz kötülük, sapkınlık ve zulüm denizinin içinde kaybolmaktadır. Bunlara ek olarak, di­ğer insanların haklarını gasbeden, hiçe sayan kimi kötülükler de vardır. Meselâ hırsızlık, soygunculuk, cinayet, emanete hıyanet, emni­yeti suistimal, tecavüz, zulüm, sömürü vb... Eğer kötü niyetli kimselerin toplumu bozma ve başkalarının haklarına tecavüz çabaları kontrol edilmezse, kendi haklarını korumak isteyen faziletli insanlar bu duruma tepki gös­tereceklerdir. Bu hâİ uygulamada vuku bula­cak olursa, toplum bütün iyilik ve adalet duy­gularının ortadan kalktığı, sürekli karışıklık ve kötülük ortamına çekilecektir.

İnsan fıtratının bu zayıflığı karşısında, adale­tin yalnızca ahlâkî eğitim ve nefsin tezkiyesi ile sınırlandırilmaması, böyle bir eğitim ve tezkiyenin sonuçlarını korumak için hukuka ve bir kontrol mekanizmasına rol verilmesi kaçınılmaz bir zarurettir. Bu bir yandan, kötü niyetli kimselerin bozguncu fikirleri, müsteh­cenlik ve adaletsizlik vasıtasıyla kötülük to­humlarını yaymalarını zorlaştırırken, diğer yandan, yıkıcı faaliyetleriyle herhangi bir top­lumun tahribine neden olan kötülük ve fesa­dın bütün şekillerini kontrol altında tutar. Hu­kukun gücü, adalet ve kısas vasıtasıyla zul­medilmiş ve incitilmiş insanların isteklerini hakkaniyetle yerine getirmelidir. Kur'ân'ın şu âyetinde olduğu gibi: "Onda (Tevrat'ta) onla­ra: cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Kim bunu bağışlar (kısas hakkından vazgeçer)se o kendisi için keffâret

olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmet­mezse, işte zâlimler onlardır." (5: 45).

Ahlâkî eğitim ve hukuk prensiplerinin karışı­mının yukarıda açıklanan bütün mahiyeti ve hikmeti Kur'ân'da şöyle özetlenir: "Andol-sun, biz elçilerimizi delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitâb'ı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara bir çok faydalar bulunan demiri indirdik ki Allah, kimin (ondan istifade ederek) gaybda (görmediği hâlde) Allah'a ve Rasûlü'ne yar­dım edeceğini bilsin..." (57: 25). Bu âyette, beraberlerinde üç şey getiren Allah'ın pey­gamberlerinin vazifesi özetlenir. Bunların il­ki, hakikatle bâtılın birbirinden apaçık bir bi­çimde ayrıldığı ve geride hiçbir şüphenin kal­madığı sarih deliller; ikincisi, insanların ha-yatlanndaki bütün olaylarda faydalanacakları ahlâkî öğreti ve rehberi içeren Kitap; üçüncü­sü, beşerî fikirler, hareketler ve olaylarda yanlışla doğruyu bulabilecekleri ölçüdür. Böylelikle insanlar hayatın aşırılıkları arasın­da doğru ölçüyü tanıyabilirler.

Peygamberler bu üç şeyle birlikte, ferdî oldu­ğu kadar müşterek bir biçimde de insanların davranışlarını ve hayat sistemlerini adalet il­kesine göre düzenlemek için gönderilmişler­dir. Her insan bir yandan Allah'a, kendisine ve başkalarına karşı olan hak ve vazifelerinin şuurunda olmalı, sonra da bunları tam bir adaletle yerine getirmelidir. Diğer yandan ise toplumsal hayatın tüm düzeni, baskı ve zul­mün her şeklinin ortadan kaldırıldığı ilkelere göre inşa edilmelidir. Kültür ve medeniyetin bütün özellikleri her türlü aşın eğilimlerden korunmalı, toplumsal hayatın bütün bölümle­rinde gerçek denge kurulmalıdır. Toplumdaki bütün unsurlar haklarını adaletle almalı, so­nuçta herkes görev ve yükümlülüklerini dü­rüstçe yerine getirmelidir. Bir başka ifadeyle, peygamberlerin geliş gayeleri, sosyal adaleti olduğu gibi ferdî adaleti de sağlamaktır. On­lar her bir kişinin hayatında hakkı kaim kıl­mak istediler, böylece o kişinin kafasında, karakterinde, uygulamalarında ve işlerinde ha­kiki ölçü oluşturulabilecekti. Peygamberler insanın sosyal düzeninde de adaleti tesis et­mek istemişlerdi. Bu şekilde kişi ve toplum birbirlerini engellemeden ruhî, ahlâkî ve maddî refah hususunda yardımlaşabilirlerdi.

Ayrıca, 'demir'in sözkonusu edilmesi bir ger­çeğe işaret etmektedir. Allah rasûllerini yal­nızca ahlâkî eğitim programı ile adalet ilkesi­ni insanlara göstermeleri için göndermemiş; gerekirse güç kullanarak bu ilkeleri uygula­malarını, hayata geçirmelerini öğütlemiş ve emretmiştir. İyilik, takva ve adalete dayanan bir sistem kurmak için yaptıkları çalışmalarda Peygamberlere karşı çıkan, kötülük ve zulmü yaygınlaştıran insanlar, hukukun demir yum­ruğunu şiddetle karşılarında bulacaklar ve lâyık oldukları şekilde cezalandırılacaklardır. Bu, aynı zamanda adaletli bir düzenin kurula­bilmesi için, salt dindarâne temennilerin ye­terli olmadığını, bütün yetenek ve güçleri en üst düzeyde kullanarak çalışmanın, zorluklan sabır ve metanetle aşmanın lüzumunu mü'-minlere hatırlatır.

 

İstişare Kavramı (Şûra)

 

Şûra, evrensel sevgi, kardeşlik ve İslâmî birli­ğin önemli bir örneğidir. O, uluslararası kar­deşliğin ve dünya toplumunun tesisi için ze­min hazırlar, insanların ortak menfaatleriyle ilgili konularda karşılıklı istişarenin gereğini gösterir. Kur'ân'da Allah, "onların işleri ara­larında istişare iledir." (42: 38) buyurmak su­retiyle, istişareyi müslümanlann Özelliklerin­den biri olarak zikreder. Bu âyet, iyi insanla­rın işlerini halletmede kullandıkları ideal yolu gösterir. Bu şekilde de insanlar aşın bencil ve kendini beğenmiş olmazlar, diğer taraftan da üzerlerine düşen sorumlulukları ciddiye alma­dan, başlarından savamazlar. Hayatlarının idaresi bellidir ve söz sahibi taraflar arasında karşılıklı istişare iledir: Özel ailevî işlerde eş­ler veya ailenin diğer sorumlu üyeleri arasın­da, İş dünyasında ortaklar veya ilgili taraflar arasında; devlet işlerinde yönetenler ile yöne­tilenler veya yönetimde bütünlüğü korumak için idarenin farklı birimleri arasında yapılan istişareler gibi. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1316).

İlgili bütün taraflara istişare hakkını veren bu ilke, bir yandan insanların^ hürriyet ve ser­bestlik arzusuna saygı gösterirken diğer yan­dan da karşılıklı ilişki ortamı oluşturup, birlik ve dayanışmanın güçlenmesini sağlar. İkinci halife Hz. Ömer'in Amr b. el-Âs'a söylediği şu söz insanın eğilimini çok güzel bir biçimde ortaya koyar: "Ne zamandan beri, analarının karnından hür olarak doğan insanları köle ka­bul ediyorsunuz?" (İbni Cevzî, Sîret-i Ömer İbni Hattab). Herhangi bir müşavereye muh­taç mevkide bulunmayan Rasûlullah @'e bile devlet işlerinde sahabileri ile istişare etmesini söyleyen İslâm'ın, insanın bu tabiî konumuna bu kadar önem vermesinin sebebi budur: "...(Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a dayan; Çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri se­ver." (3: 159). Şüphesiz bu ilke tabiî benliğe bir tatmin, insanoğluna hürriyet ve eşitlik his­si verir. Öyle ki insanlar rahatsızlık duymaz­lar, şikâyetçi olmazlar, haklarına tecavüz edilmez, devlet işleri bir isyan, tahrip ve düş­manlıktan uzak düzenli olarak sürdürülür. Bunun sebebi bütün kararların doğrudan veya halkın temsilcileri vasıtasıyla yapılan istişare sonucunda alınmasıdır. Onlar bütün kararla­rın kendileriyle istişare sonunda alındığının, sonuçta kendi kararları olduğunun bilincinde­dirler. Bu durum insanların birliğinin sağlan­masına da yardımcı olur. Kur'ân'da belirtildi­ği gibi; "Allah, kendi yolunda kurşunla kay­natılmış binalar gibi saf bağlayarak çarpışan­ları sever." (61: 4). Rasûlullah @ bu ilkeyi daima uygulamış ve bütün siyasî, askerî ve devletle ilgili olaylarda ashabıyla istişare et­miştir. Diğerleri arasında bu gerçek, o zaman­ki İslâm devletinde birlik ve dayanışmanın anahtarı olmuştu. (Daha fazla bilgi İçin bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, sh. 384).

 

KISIM 3

 

TEMEL İNSAN HAKLARI

 

İnsanların Eşitliği

 

Hz. Muhammed @, insanlık için bil rahmet­tir. O'nun yol göstericiliği, insanlığın tümüne ebedî huzur ve güven mesajıdır. O bütün in­sanları bilgi zenginliğine, iyilik ve saflığın dünyasına davet eder ve bütün ırk, inanç ve renk farklılıklarını ortadan kaldırır. Gerçekte bütün insanları hayatın sosyal, iktisadî ve siyasî bölümlerinde aynı seviyeye getirir, za-man-mekân ve zenginlik engellerini ortadan kaldırır. Bütün gruplar, sınıflar ve uluslar O'nun nazarında aynıdır; prensip olarak din ve renge bakmaksızın onları eşit görmekten çekinmez. "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi cemaatlere ve kabilelere ayırdık. Al­lah katında en değerliniz O'na karşı gelmek­ten en çok sakınanmızdır. Allah bilendir, ha­ber alandır." (49: 13).

Bu âyetle biyolojik köken aynılığının beşerî değerlerde de eşitliği getireceği ve bunun bir Allah'a inanmak şartıyla bütün insanlığı kap­sadığı belirtilmektedir. Hepimiz, bir tek in­sanlık ailesinin mensubu olduğumuz (yani esasta aynı ana babadan geldiğimiz) için he­pimiz eşitiz; hiç kimsenin bir diğerine doğuş­tan gelen bir üstünlüğü yoktur. (Zemâhşerî). Bu sebeple herkes birbirinin değer ve şerefine saygı gösterip, muhafaza etmelidir. İnsan nü­fusundaki çoğalma ve milletlerin büyümesi, dış farklılıkların temelinde yatan esas beşerî birliği anlama, istek ve çabalarını azaltmaya­cak, tersine daha da artıracaktır. Bunun sonu­cunda da her türlü ırkî, millî ve kabilevî taraf­girlikler (asabİyyâ) yürürlükten kalkacaktır.

Rasûlullah @ bu tavrı, millî veya kabilevî geçmişleriyle Övünen insanlara söylediği şu sözlerle, kesin bir biçimde yürürlükten kaldır­mıştır: "Şüphesiz ki, Allah Teâlâ sizlerden cahiliyyenin sıkıntılarını ve o dönemin atalar­la övünme âdetini kaldırdı. însan ya Allah'ını tanıyan bir mü'min veya bedbaht bir günahkâr olur. Bütün insanlar Adem'in ço­cuklarıdır, Âdem ise topraktan yaratılmıştır." (Tirmizi ve Ebû Davud). Hz. Peygamber @'in şöyle dediği de rivayet edilmiştir: "Ka­bile bağlılığıyla (asabiyye) ortaya çıkan biz­den değildir, kabilesine bağlılık amacıyla sa­vaşan bizden değildir, kabilevî bağlılık uğ­runda ölen bizden değildir." Asabiyye nin ne anlama geldiği kendisine sorulduğunda; "O, kendi yakınlarınıza haksız bir gaye uğruna yardımcı olmanızdır" cevabını vermişti. (Ebû Davud).

Kur'ân ve Sünnetin İzahları ışığında bütün in­sanlığın bir erkek ile bir kadından çoğaldığı açık bir şekilde anlaşılmıştır. Nasıl ki bir ebe­veynin çocukları arasında ayırım yapması lü­zumsuz ise, bunun gibi, erkekle erkek veya erkekle kadın arasında ayırım yapmak da mânâsız bir meşguliyettir. Renk, ırk, zengin­lik ve coğrafî kökene bağlı ayırımların hiçbir mâkûl dayanağı yoktur. Bu farklılıkların hep­si gerçek dışı ve temelsizdir. Oysa, bütün gü­cümüzü temel insanî eşitlik üzerinde yoğun­laştırmamız daha mantıkî ve daha akılcı olur. Bu ise, bütün beşerî faaliyetlerde herbir İnsa­nın eşit haklardan faydalanmasını gerektirir. Hz. Muhammed @ bu hayat anlayışını insan­lığa sundu ve bütün mü'minlerin bu anlayışta ısrarlı olmalarını istedi. Tek bir hususta eşit­sizlik vardır: O da mü'minlerle kâfirler, Al­lah'a ibadet edenlerle, O'na isyan edenler ara­sındadır.

Bu âyet, insanlara ve onların, 'toplumsal mevkii ve siyasî gücüne bakılmaksızın herke­se değer verilmelidir' şeklindeki isteklerine saygı gösterir. Bir kişinin toplumdaki konu­munun düşük veya yüksekliği, zengin veya fakirliği hiç önemli değildir. Bu kişiye insan olarak -lehinde veya aleyhinde olmaksızın-aynı hürmet ve itibar gösterilmelidir. İnsanî haklarla ilgili konularda zengin ve güçlüye, yoksul ve fakir karşısında özel ayrıcalıklar tanınmamalıdır. Bu husus, toplumdaki değişik gruplar arasındaki gerçek ölçüyü korumada çok önemlidir. İnsanlar olaylarda bu idare ku­ralını izledikleri sürece birlik ve bağlılıklarını geliştirirler, hayatın her alanında istikrarlı bir gelişme gösterir. Ancak bu Ölçüyü kaybettik­leri ve insan haklan konusunda değişik sınıf ve gruplar arasında ayırımcılık başladığı za­man birlik ve bütünlüklerini kaybeder, ağır ağır gerilemeye başlar, maddî, manevî ve ahlâkî açıdan harap olurlar. Bu bütün insanlık tarihi boyunca böyle olmuştur. Aşağıda meali verilen Kur'ân ayeti bunu güzel bir şekilde açıklar: "Biz bir ülkeyi helak etmek istediği­miz zaman onun varlıklılarına emrederiz (yö­neltiriz veya çoğaltırız), orada fısk yaparlar (kötü arzularının peşinde koşarlar); böylece o ülkeye (azâb edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz." (17: 16).

Dünyadaki milletlerin yükseliş ve alçalış se­bepleri bu âyette sarih olarak gösterilir. Onla­rı yükselten ve diğer milletlerin gözünde al­çaltan kendi davranışlarıdır. Bir beldenin zen­gin ve güçlü insanları Allah'ın emirlerine uy­maz, diğer insanlara karşı günah ve zulüm iş­lerlerse, bu, düşüşün ilk işaretleridir. Onlar diğerlerinin haklarına tecavüz ederek, şeytan­lıklarım ve günahlarını yeryüzünde yayarak kendi kabirlerini kazarlar. Bunun sebebi şu­dur: Aşağılanıp, şerefi çiğnendiği ve hakları­na tecavüz edildiğinde toplumun birlik ve be­raberliği bozulur, iyileşme ve gelişme temel­leri sarsılır, sınıf mücadeleleri başlar. Bu iç mücadele neticesinde toplum tahrip olur. İn­san daima sırat-ı müstakimden sapmaya eği­limlidir ve günahlarla dolu bir hayata düşkün­lük gösterir.

Servet sahipleri daima kendilerinin özel hak­lara ve ayrıcalıklara sahip olduklarını iddia ederler; zayıf ve güçsüzlerin hayatlarını önemsemezler. İnsanın şeref ve değerinin maddî şartlardan önce geldiğini bir türlü anla­mazlar ve sonuçta temel insan haklarının öne­mini kavrayamazlar. Sürekli diğer insanların paylarını ve haklarını gaspederler, yaptıkları­nın sonuçlarını da hiç düşünmezler.

Aşağıdaki âyet bize Allah'ın Peygamberleri, onlara görevlerini hatırlattıklarında nasıl red­dedip, onlarla alay ettiklerini bildirir: "Kav­minden, kendilerine dünya hayatında bol ni­met verdiğimiz o inkâr eden ve âhiret (haya-tın)a kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi­ler ki: 'Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir kısana itaat ederseniz o takdirde siz, mutlaka ziyana uğrayanlarsınız demektir'." (23: 33-34).

Bu tip insanlar hayat tarzlarının kötülüğünü, istedikleri gibi bir hayattan hoşlanmanın dahi yanlı olduğunu hep inkâr ettiler. Sürekli zen­ginlikleri ve servetleriyle gururlandılar, bu se­beple refah seviyesi itibariyle toplumun daha düşük fertlerinden üstün olduklarını iddia et­tiler. Servet sahibi tamahkâr insanların kafa yapılarını Kur'ân şu ifadelerle belirtir: "Biz hangi ülkeye uyarıcı gönderdikse mutlaka oranın varlıkla şımarmış kimseleri: 'Biz, sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.' dediler. Ve dediler ki: 'Biz malca ve evlatça daha ço­ğuz, biz azaba uğratılacak değiliz.' De ki: 'Rabb'im, dilediğine rızkı yayar ve (dilediği­ne) kısar; fakat insanların çoğu bilmezler." (34: 34-36).

Bu âyet genellikle servet sahiplerinin ortak düşünce tarzını gösterir. Ne zaman Allah'a ve diğer insanlara karşı vazife ve mükellefiyetle­ri onlara hatırlatılsa, kazanılmış haklan, zen­gin ve güçlülük gururlan ve toplumsal ko­numlan daima buna muhalefet eder ve haki­kati inkâr ederler. Onlara şu hatırlatılır: Maddî zenginlik ve kaynaklar evrensel bir plan ve Allah'ın iradesine uygun olarak dağı­tılır; bunlar fazilet veya kusur işaretleri değil­dir. Malın çokluğu mutlak olarak sizin iyi bir insan olduğunuz, Allah'ın da sizden hoşnut olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, malın yokluğu da sizin günahkâr olduğunuz, Al­lah'ın da sizden razı olmadığı şeklinde yo­rumlanamaz. Çok sık olarak tersi de olabilir.

Sonuçta, hiç kimse zenginliğin Allah'ın sev­gisini, fakirliğin ise Allah'ın gazabını getirdi­ğini ileri sürerek zenginliğiyle gururlanamaz. (The Holy Qur'an, sh. 1145). Gerçek şu ki, bu insanlar maddî zenginliğin ve yeryüzünde­ki kaynakların dağılımındaki hikmet ve anla­yışı anlayamamışlar ve kendi hatalı ve yanlış çıkaranlarını uydurmuşlardı. Kur'ân bunların boş gururlarını kötü ve günahkâr hayatlarını sürdüreceklerini, yeryüzündeki insanî ilişkile­rin temel hakikatini hiçbir zaman anlayama­yacaklarını bildirir: "Nihayet varlıklılarını azâb ile yakaladığımız zaman, hemen feryada başlarlar." (23: 64).

Bu ceza onlara, dünyanın zevk-safa ve lüksü içinde başkalarının haklarını unutup Allah'ın koyduğu hadleri aşmaları sebebiyle verilecek­tir. Onlar diğerlerinin şeref ve haysiyetlerine, canlarına ve mallarına hürmeti unuturlar; ül­kedeki zayıf ve yoksullara zulmederler; zen­ginliklerinin ve güçlerinin kibriyle diğer in­sanların itibarlarım ve haklarını ayaklar altına alırlar. Zenginin bu günahkâr davranışı ergeç toplumu değişik parçalara böler, bütünlüğünü bozar, sonunda da onu çökertir. (Tafheem al-Qur'antc. IV, sh. 207).

Çeşitli milletlerin yükseliş ve yıkılışları üzeri­ne yapılacak bir çalışma bu konuda yeterli delili sağlar. Kültür ve medeniyetleri, hürriyet ve demokrasi görüşleriyle övünen Yunanlılar ve Romalılar bile kölelerinin ve düşmanları­nın haklarını güçbelâ kabul etmişlerdi. Onla­rın hürriyet ve demokrasisi soylular ve zen­ginler içindi. Yoksul ve zayıflar onların ara­sında herhangi bir haktan mahrum ve zillet içinde yaşıyorlardı.

Bir yazarın sözleri şöyle: "İnsanlık karşılıklı hak ve görevlerin tam olarak belirlendiği se­viyeye henüz yükselemediği iptidai dönem­lerde; hukuk bir ya da birkaç kişinin çoğunlu­ğa yönelik emirlerinden oluştuğu zaman; ha­yatın yasasını ve yönetimin rehberini güçlü­nün isteği oluşturduğu zaman... işte o zaman, insanlarda doğuştan var olan kaçınılmaz sos­yal, fizikî ve zihnî eşitsizlikler mütemadiyen kölelik şeklini alır; güçlünün zayıf üzerinde mutlak olarak hakimiyet kurduğu bir düzen ortaya çıkar. Zayıfın, güçlüye karşı bu tam itaati, güçlünün efsanevî felaketlerden kurtul­masına yardım etmiştir: 'Ekmeği yüzündeki ter ile toprağa girinceye kadar yiyeceksin.' Ayrıca fırsatları değerlendirmeleri mümkün olmamış, böylece hoş sonuçlar elde etmişler­dir." Ancient Law isimli kitabın müellifi de şöyle yazmaktadır: "Bir kişinin kendi rahat ve huzuru için, başkasının bedenî kuvvetlerini hizmet aracı olarak kullanması, şüphesiz -in­san ırkı kadar yaşlı- köleliğin tesisidir." (Mai-ne, Ancient Law, sh. 104).

Yahudiler, Yunanlılar, Romalılar ve kadim Germenler -bunların yasal ve toplumsal ku­rumları modern davranış ve âdetler üzerinde büyük etkiye sahiptir- her İki çeşit köleliği, tek tek olduğu gibi aile boyu köleliği de kabul etmişler ve uygulamışlardır. Medenî hukukla­rına göre köleler yalnızca taşınır maldırlar. Bu durum Hristiyanlann idaresinde de değiş­medi. Romalılar arasında kölelik ilk zaman­lardan beri yaygındı. Köleler nerede doğduk­larına, savaşla veya satın almayla elde edil­melerine bakılmaksızın, basitçe taşınır mal idiler. Efendileri onları yaşatma ve öldürme gücüne sahipti. Kölelerin evlilikleri yasal de­ğildi ve bir köle ile hürün evliliği ağır ceza­larla yasaklanmıştı. Bu yasağın çok tabiî bir sonucu olarak metres hayatı serbest bir hâle gelmişti. Öyle ki, rahipler bile bu durumu kanıksamışlar ve bizzat uygulamışlardı. (Karşı­laştırınız, Milman, Latin Christianity, c. II, sh. 369).

Eğer çevre ülkelerde ve insanın eğiliminde bu kadar derin kökleri olmasaydı, köleliğin ken­disini uygulayan nesil ölür ölmez tamamıyla ortadan kalkması gerekecekti. Oysa böyle bir olay vuku bulmamıştır. Ancak İslâm'ın tâlim ve tebligatı sayesindedir ki, kölelik kurumuna öldürücü darbe vurulmuştur... İslâm ırk ve renk, siyah-beyaz, asker-halk, yöneten-yöne-tilen arasında ayırım yapmaz; yalnız teoride değil, uygulamada da bunlar kamilen eşittirler. Tarlada veya misafirlikte, çadırda veya sa­rayda, camide veya pazarda herhangi bir ayı­rım, küçümseyiş olmaksızın birbirleriyle içi-çedirler. Sâdık bir müntesib ve değerli bir ta­lebe olan İslâm'ın ilk müezzini zenci bir köle idi. Arap yarımadasında o zamana kadar meydana getirilmiş en büyük müslüman or­dusunun komutanı bir kölenin oğlu idi. Ger­çekte Hz. Peygamber @, takipçilerini sık sık, Allah rızası için köle âzâd etmeleri hususunda teşvik ederdi. Köle âzâdı Allah'ın hoşnut ol­duğu en güzel ibadetlerdendir. Bazı günahla­rın cezasının kefareti olarak köle âzâd edil­mesi kuralı getirilmişti. Kölelerin hürriyetle­rini, hizmetlerinin karşılığında kazandıkları ücretlerle satın almalarına izin verilmesi em­redilmişti.

Aynca hürriyetlerini kazanmak için gereken tutarın kölelere devlet hazinesinden ödünç verilmesi mümkün kılınmıştı: "...Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden mükâtebe (akü) yapmak (hür olmak için be­del vermek) isteyenler(in), -eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz- mükâtebe yapın (bedel vermelerini kabul edin). Ve Allah'ın size ver­diği malından onlara da verin. (Onların size verecekleri mal veya paradan bir kısmım on­lara bağışlayın veya hürriyete kavuşmak iste­yen bu insanlara zekâtten yardım edin)..." (24: 33). Rasûlullah @ akrabaların, komşula­rın, yol arkadaşı ve yakmlannkiyle aynı dere­cede kölelerin haklarına da nezaketle riayeti istemiştir. İslâm topraklarına kaçan bir firari derhal hür olur. Köle bir kadının çocuğu ba­basının konumunu takip ederken, anne ise ba­banın ölümüyle hürriyetine kavuşur. Hepsinin ötesinde, İslâm'da kölelik statüsüne hiçbir şüphe düşmemiştir. O bir kazadır, tahrif edil­miş hristiyanlığın medenî hukukunda olduğu gibi tabiatın temel kuralı değildir. (Emir Ali, The Spiril of islam, sh. 260-278).

Hem doğuda hem de batıda kitlelerin duru­mu, kölelerinkinden daha iyi değildi. Onların medenî hakları ve siyasî imtiyazları yoktu. Bunlar zengin ve güçlü rahiplere ait sınıfların tekelindeydi. Zayıfla güçlünün, zenginle yok­sulun, üst tabakadan biriyle alt tabakadan bi­rinin hukuku aynı değildi.

Sâsâni (İran) ülkesinde, din adamları ile top­rak sahipleri olan Dehkanlar bütün güç ve nü­fuzun sahibiydiler ve ülkenin zenginlikleri bunların elinde toplanmıştı. Köylüler ve yok­sul sınıflar genellikle kanunsuz bir despotluk­la toprağa bağlanmışlardı. Bizans imparator­luğunda rahipler, büyük kodamanlar ve fahi­şeleri, Sezar ve genel valinin yardımcıları olan diğer isimsiz vekiller, zenginlik, nüfuz ve gücün mutlak sahipleriydiler. Halk ise re­zalet ve sefalet içinde yaşamaya çalışıyordu. Barbar krallıklarda da -gerçekte feodalizmin olduğu her yerde- nüfusun çok büyük bir kıs­mını ya sertler veya köleler oluşturmaktaydı. Köylü ya serflik konumundaydı veya kendi toprağını derebeyinin emirleri doğrultusunda işletmekteydi. Aileleri, eşyaları ve taşınır malları ile köleler, bunların istediği gibi kul­lanma hakkına sahip olan toprağın efendisine aittiler. Boyunlarındaki yuvarlak demir halka hizmetçilerin ve kölelerin işaretiydi. Hür kim­selerin durumu da sıradan serflerinkinden pek farklı değildi.

Topraklarını bırakmak veya birşey satın al: mak isteseler, efendilerine ceza olarak bir miktar para ödemek zorundaydılar. Yüklü bir vergi ödemeksizin miras kalan herhangi bir-şeye sahip olamazlardı. Efendilerine bir pay vermeden mısırlarını öğütemez, ekmeklerini yapamazdı. Önce 10'da birini kiliseye, 20'de birini krala ve daha küçük paylan da saray mensuplarına ayırmadan ekinlerini hasat ede­mezlerdi. Efendileri onları bırakmazsa evleri­ni terkedemezlerdi. Efendilerine her zaman karşılık beklemeden hizmet etmekle yüküm­lüydüler. Derebeyinin kızı veya oğlu evlendi­ğinde, herkes bu sevince katılmalıydı. Ancak hür birinin kızı evlendiğinde, önce, rezilâne tecavüzlere boyun eğmek zorundaydı.

Allah'ın Son Peygamber @'i gelir gelmez hürriyetin önemini açıkladı. İnsanların ger­çekten eşit olduğunu ilân etti. Her türlü zümre imtiyazlarını kaldırdı ve insanları meslekle­rinde serbest bıraktı. Yeryüzündeki milletleri boyunduruk altında tutan zincirleri kırdı. Aşa­ğıdaki âyet meali Rasûlullah @'in insanlara olan merhametini şu sözlerle bildirir: "...O (peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzer­lerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar..." (7: 157).

îslâmın siyasî karakterinin özü Rasûlullah @'in Medine'ye hicretinden sonra Yahudilere kabul ettirdiği serbestlik belgesinde ve İslâm, yarımadada tamamıyla tesis edildiğinde Necrân Hristiyanlan ve komşu ülkelere gön­derilen mesajlarda bulunabilir. Yalnızca îslâmî görüş, insanlık arasında İlahî Birliği öğretmiş, Rasûlullah @ de beşerî eşitliği öğütlemişti. Allah'ın birliği, Rasûlü'nün me­sajı ve akidesi tanınıp kabul edildiği sürece, İslâm vicdanına en geniş müsamahayı göste­rir.

Sonuç olarak, mübelliğ/dâvetçi Müslüman as­kerler nereye gittilerse, mazlum kitleler ve baskı altındaki muhalifler tarafından "hürriyet müjdecileri" ve ezici esaretten "kurtarıcılar" olarak selâmlanmışlardır. İslâm onlara hukuk Önünde fiilî eşitlik ve sabit vergilendirme ge­tirdi. (Emir Ali, a.g.e, sh. 260-278).

Hz. Peygamber @'in verdiği, bütün insanlığın eşitliği ve insana saygının gerekliliği dersi herşeyin başlangıcıydı. O şöyle buyurmuştur: "Cahiliyyeden kalma bütün âdetler kaldırıl­mıştır, hepsi ayağımın altındadır." (Müslim) ve "Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine hiçbir üstünlüğü yoktur. He-piniz Adem'in soyundansımz. Adem ise top­raktan yaratılmıştır. Şunu bilin ki bir müslü-man diğer bütün müslümanlann kardeşidir." (Taberi ve İbni Sa'd).

"Kölelerinize âdil davranın. Onlara, yediği­nizden yedirin, giydiklerinizden giydirin." (İbni Sa'd)

"Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim." (Müslim ve Ebû Davud).

"Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır." (İbni Hişâm ve Taberi).

"(Sizi şu hususta uyarıyorum) Herbirinizin canı, malı ve ırzı bu günün, bu aym ve bu şehrin kutsallığı gibi hürmete lâyıktır." (Bu-hari, Müslim ve Ebu Davud),

Şüphesiz İslâm, insanlara öyle bir şeriat getir­miştir ki, basitliğine rağmen, maddî medeni­yetin ilerlemelerine uygun en büyük gelişme­leri yapabilecek kapasitededir. O, devlete in­san hak ve görevlerinin âdil bir şekilde belir­lendiği esnek bir anayasa vermiştir. Bu ana­yasa vergilendirmeyi sınırlandırmış; insanları hukuk önünde eşit kılmış; özerklikle ilgili prensiplere sahiptir. O, idarî otoriteyi kanun­larla denetleyerek hâkim iktidar üzerinde bir kontrol mekanizması kurmuştur. Bu kanunlar dinî müeyyideler ve ahlâkî mükellefiyetlere dayanır. Her bir prensibin mükümmelliği ve müessiriyeti (vazıını ebedîleştirebilir). Urqu-hart'a göre, geri kalanları da kıymetlendirir. Bunların birleşimi diğer siyasî sistemlerden daha üstün olan, güç ve enerjinin şekillendir­diği bu düzeni oluştururlar. (Urquhart, Spiril ofthe East, c. I, sh. 28'den iktibasla The Spi-rit of islam, sh. 274-289).

İslâm, insanların eşitliğine ve insan haklarına büyük önem verir; özellikle yönetici duru­munda olanların buna uymasını ister. Bundan dolayı yöneticilere, tâbi olanlara karşı yerine getireceği hususî vazifeler yüklemiş, hürriyet ve eşitlik kavramlarını yerleştirmek ve bunla­rı yönetenlerin zulümlerinden korunmak için pratik çalışmalar yapmıştır.

Sonuç olarak eşitlikçi prensiplere dayanan, sadelik ve mutlakiyette olağanüstü olan İslâm hükümleri, yapılması zor olan veya insan aklı ile uyuşmayan bir itaat istemez. Müslümanla­nn kurdukları ülkeler feodal düzen ve kanun­ların feci sonuçlarından uzak kaldılar. Her­hangi bir imtiyaz veya sınıflaşmaya izin vermeyen kanunlardan iki büyük sonuç elde edildi. îlki; toprağın, barbar yasalarınca uydu­rulmuş mesuliyetlerden kurtarılması, ikincisi, insanlara hak verilmesinde mükemmel bir eşitliğin uygulanması- Müslümanlar ve zim-mîler (İslâm devletinin gayri müslim vatan­daşları) hukuk önünde mutlak olarak eşittir; ne İmam ne de Sultan bir zımmînin malını is­teği dışında elinden alamaz. En ufak bir ta­hakküm şüphesinden kaçınmak için, müslü-manlara parası ile de olsa bir zımmînin topra­ğını almalarına izin verilmemiştir. Dördüncü halife Hz. Alî'ye göre; "onların kanı bizim ka­nımız gibidir."

 

Düşünce Ve İfade Hürriyeti

 

Düşünce ve ifade hürriyeti insanlar için vaz­geçilmez bir esastır. Böylece, insanlar başka­larının haklarına el uzatmamak ve ülkenin ka­nunlarını çiğnememek kaydıyla, gerçek ve doğru olduklarına inandığı şeyleri Özgürce düşünebilir ve konuşabilirler. Bu insan benli­ği ve şahsiyetinin gelişimi için lüzumludur. Ayrıca bu, din ve inanç hürriyetini de temin edecektir. Zira, din ve inanç, insanın vicda-nıyla ilgili bir husustur ve hiçbir güç ve zorla­ma onu etkileyemez. Dahası, insanları vic­danlarıyla inanmadıkları birşeye inanmaları için zorlamak gereksizdir. Hepsinin ötesinde, Hesap gününde insanın kaderi, yeryüzünde kendi istek ve serbest iradesiyle yaptıklarına göre belirlenecektir. Zorlama ile yapılanlar önem taşımayacaktır. İnsanlar siyasî otorite­lerin baskı ve zorlamalanyla yapamadıkların­dan sorumlu olmayacaktır. Kur'an açıklıkla bu prensibi belirtir: "Dinde zorlama yoktur; artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır." (2: 256).

Bu âyet din ve inanma ile ilgili bir konuda zorlamayı (ikrah) kesinlikle yasaklar. İstisna­sız bütün fâkihler, zorlamanın her hâlu kârda gayri meşru olduğu; ve bir kâfire İslâm inan­cını zorla kabul ettirme teşebbüsünün vahim bir hata, büyük bir günah olduğu görüşünde­dirler. Bunun yapılmaması için Kur'ân iki ikna edici sebep İleri sürer. îlki, din, inanç ve isteğe bağlıdır, eğer zorla kabul ettirilirse bunların bir anlamı kalmayacaktır. İkincisi, hak ile bâtıl Allah'ın lûtfuyla apaçık bir şekil­de gösterilmiş ve açıklanmıştır. Öyle ki, haki­kat düşkünü ve doğru düşünceli insanların ka­falarında inancın gerekleri ve sırat-ı müstakîm'e yönelik hiçbir şüphe kalmayacak­tır. Gerçek hayat tarzı, yaratılıştan, geride hiçbir şüphe kalmayacak şekilde çok açık ola­rak ayrılmıştır. (The Holy Qur'an, sh. 103). Bundan böyle insanlara neleri yapmalarının güzel olduğunu, nelerin onlar için zararlı ol­duğunu ve nelerden kaçınmaları gerektiğini bildirmek için zora başvurmaya gerek yoktur. Çünkü nihayetinde, Hesap günü kazanacak veya hüsrana uğrayacak olan kendisidir.

Düşünce ve ifade hürriyeti şu âyetle dolaylı olarak korunmaktadır: "Ey iman edenler! Al­lah'a itaat edin, Rasûl'e ve sizden olan emir sahibine İtaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -Allah'a ve âhiret gününe (gerçekten) inanıyorsanız- onu Al­lah'a ve Rasûlü'ne götürün..." (4: 59).

Bu, müslümanlardan iki grup arasında (başka bir ifadeyle, yönetenler ve yönetilenler) her­hangi bir noktada fikir ayrılığı çıkabileceğini, o zaman bu ayrılıkların Kur'ân ve Sünnet ışı­ğı altında dostça halledilmesinin lüzumunu açıkça belirtir. Yöneticiler ile halk arasında farklılıklar ve anlaşmazlıklar çıkabileceği gerçeği, düşünce ve ifade hürriyetinin İslâm toplumunda herkesin tabiî hakkı olduğunu gös­terir. Hiç kimsenin bu hürriyeti, herhangi bir şekilde yasaklamaya veya kısıtlamaya meşru veya ahlakî hakkı yoktur.

Bununla beraber, son tahlilde, halkla idareci­lerin ihtilâf ve ayrılıkları, ilgili tarafların menfaatleri gözönüne alınmaksızın Kur'ân ve Sünnetin hükmüne bırakılmalıdır. Sonra da Kur'ân ve Sünnetin karan hem idareciler hem de idare edilenler tarafından kabul edilmeli­dir. İfade hürriyeti kişinin doğuştan gelen hakkıdır; baskı altında tutulamaz veya kısıtla­namaz. Fakat, anlaşmazlık çıkarsa, Kur'ân ve Sünnet'e göre âdil olarak ve gereğince, taraf­ların haklarına zarar vermeden çözümlenme­lidir. Bu düşünce aşağıdaki âyet tarafından da desteklenir: "Eğer mü'minlerden iki grup vu­ruşurlarsa onların arasını düzeltin; şayet biri Ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönün-ceye kadar saldıran tarafla vuruşun. (Allah'ın buyruğuna) dönerse artık adaletle onların ara­sını düzeltin ve (her hususta) âdil olun. Allah, âdil davrananları sever." (49: 9).

Şûra hakkındaki ayet, Kur'ân ve Sünnet'ten çıkarılan bu düşünceyi daha da kuvvetlendi­rir. Âyette şöyle ifade edilir: "Allah'ın rahme­ti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak dav-randın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, etra­fından dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurlarm)dan geç, onlar için mağfiret dile. (Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a dayan; çün­kü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever." (3: 159).

Bu âyet çok önemli konularda bile ifade hür­riyetinin ve fikir ayrılıklarının önemini tam olarak belirtir. Bundan dolayı Hz. Peygamber @'e yönetimi ilgilendiren işlerle ilgili olarak onların fikirlerini alması, mümkün olan en güzel çözüm bulunduğunda da kararını azimle vermesi ve Allah'a güvenmesi öğütle­nir. Hz. Peygamber @ bu prensibi husûsî ve toplum hayatında bütün genişliğiyle uyguladı. Halifeleri de buna tamamıyla itibar ettiler. Aslında, modern yönetimlerdeki temsilcilik şekilleri, aynı ilkenin devlet işlerinde tatbiki­ne yöneliktir.

"...(Mü'minlerin) İşleri, aralarında danışma, iledir..." (42: 38). Kur'ân'm bu âyetlerinde belirtilen emirlerin Hz. Peygamber @ 'e hitap etmesine rağmen, bütün müslümanlan, her zaman ve mekânda bağlayıcı olduğu fâkihlerin üzerinde ittifak ettikleri bir husus­tur. (The Message ofthe Qur'an, sh. 92).

Rasûlullah @, kamuyu ilgilendiren bütün devlet işlerinde, bir karar vermeden önce, dai­ma ashabıyla istişare etmiştir. İlk büyük olay Kureyşlilerle Bedir'deki karşılaşmaydı.

Rasûlullah @, düşmanın esas ordusuyla kar­şılaşmak üzere Bedir denilen mevkie doğru yürüyüşe geçme kararını vermeden önce as­habıyla istişare etti. Ebu Bekir ve Ömer ayağa kalkarak, güzel konuşmalar yaptılar. Sonra Mikdad söz aldı ve savaşı destekleyici kararlı bir konuşma yaptı. Bundan sonra Sa'd b. Mu'âz büyük bir coşku ve kararlılıkla konuş­tu. Rasûlullah @ Sa'd'ın bu sözlerinden memnun oldu. (İbni îshak).

Rasûlullah @ kamp için bir yer seçtiğinde Habbâb b. Münzir O'na şöyle dedi "Yâ Rasûlullah! Burası, ileri geçemeyeceğimiz Allah'ın konaklamanı emrettiği yer midir, yoksa sizin görüşünüz ve bir harb taktiği mi­dir?" diye sordu. Rasûlullah @: "Hayır, o bir görüştür ve harp taktiğidir" buyurdu. Bunun üzerine Habbâb, buranın konaklamak için uy­gun bir yer olmadığını, düşmana yakın bir su­yun başında konaklamalarını, sonra düşmanı susuz bırakmak için diğer kuyuları kapatma­larının daha iyi olacağını, bunun sonucunda içecek sıkıntısı çekecek düşmana karşı daha üstün savaşabileceklerini söyledi. Rasûlullah @, Habbâb'a "İyi bir görüşe işaret ettin" bu­yurdu ve dediğim yaptı. O zaman Sa'd b. Mu'âz'ın teklifiyle Rasûlullah @ için bir ça­dır kuruldu. Burada, Rasûlullah @ binek de­velerinin desteğiyle daha iyi korunabilecekti. Sonuçta Hz. Peygamber burada kaldı. (îbni îshak).

Savaştan sonra Hz. Peygamber Bedir esirleri­ne ne yapacakları konusunda, ashabına tekrar danıştı. Ebu Bekir'in düşüncesi kabul edile­rek, esirler fidye karşılığı serbest bırakıldılar. .(Taberi ve Ebû Davud).

Bunun gibi Rasûlullah @ Medine'de, Uhud savaşından önce ashabın fikirlerini aldı. Ab­dullah b. Ubey savaşa çıkmayıp, Medine'de kalmayı teklif etti. Sahabeden birkaç kişi de şehrin tahkim edilmesinin ve düşmanla şehir­de karşılaşılmasının lehindeydiler. (Taberi, İbni Sa'd ve İbni îshak). Bununla beraber, Allah'ın Uhud'da şehitlik şerefi vereceği bazı­ları ve Bedir'de bulunmayan diğerleri şöyle dediler: "Ey Allah'ın Rasûlü, onlar bizim sa-vaşamayacak kadar korkak ve zayıf olduğu­muzu düşünmesinler, bunun için düşmanları­mıza karşı çıkmada öncü ol." (İbni îshak, Ta-beri). Rasûlullah @, gençlerin ve amcası Ab-bas'ın da ısrarım görünce evine girdi, zırhım kuşandı. Cuma namazından sonra Uhud'a doğru yürüyüşe geçtiler. (İbni İshak, İbni Sa'd, Taberi).

Bu birkaç örnek Rasûlullah @'in diğer insan­ların düşüncelerine ne kadar değer verdiğinin, kamuyu ilgilendiren çok önemli olaylarda da­ima onlara, düşüncelerini açıklama fırsatı ta­nıdığının yeterli delilleridir. Genellikle Rasûlullah @, aksine bir ilâhî emir olmadık­ça, Bedir savaşında olduğu gibi, çoğunluğun fikrine göre hareket ederdi. Birçok kişi Ebû Süfyân'm denetiminde olan Kureyş kervanına saldırmayı isterken, aralarında Sa'd b. Mu'âz, Ebu Bekir, Ömer ve diğerlerinin bulunduğu sahabenin önde gelenleri, Rasûlullah @'i şart­lara göre hareket etmesi konusunda serbest bırakmışlardı. Açıkça söylemese de, Rasûlullah @ nihai olarak, esas düşman ordu­sunun Bedir'de karşılanması gerektiğini düşü­nüyordu. Nitekim bu düşüncesi daha sonra Kur'ân tarafından teyid edilmişti (8: 5-8). Ahzab (Hendek) savaşında Rasûlullah @ as­habına danıştı ve sonunda Selmân Fârisî'nin teklifi olan, şehrin zayıf ve açık taraflarım ko­rumak için Medine'nin etrafında hendek kaz­ma fikrini kabul etti.

Görüldüğü gibi, bütün bu tartışmalarda deği­şik çözümler ele alınır. Sonunda da en uygun teklif herkes tarafından kabul edilirdi. Bu tar­tışmalarda tam bir ifade serbestiyeti vardı ve herkes açıkça kendi fikrini söyleyebilirdi. Müslümanlarla Kureyş arasında yapılan Hu-deybiye anlaşmasının maddelerinin görünüşte zayıf ve aleyhte olması sahabileri hayal kırık­lığına uğratıp canlarım sıkmıştı. Rasûlullah @ onlardan hayvanlarını kurban edip, başlan* nı tıraş etmelerini istediğinde, uygun şekilde cevap vermediler. Bunun üzerine Rasûlullah @ çadırına girip, hanımı Ümmü Seleme'ye sahabilerin hareketleri hakkında şikâyette bu­lundu. Hanımı şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Eğer bunu yaptırmak istiyorsan, kim­seye birşey söylemeden hayvanını kurban et, berberini de tıraş için çağır." Rasûlullah @ bu teklifi uyguladı. Bütün sahabe O'nun yaptık­larını izleyerek hayvanlarını kurban etmeye ve saçlarını tıraşa başladı. (Taberi).

Şüphesiz, Rasûlullah @ sahabileri arasında ifade hürriyetini geniş olarak desteklemiş, çe­şitli kamu işlerinde onlann fikirlerine başvur­muştu. Sonraları sahabeler de hayatlan bo­yunca O'nun Örneğine göre hareket ettiler. Ebû Bekir, bazı kimseler zekât vermeyi red­dettiklerinde sahabilere danıştı. Daha sonra ülkede genel bir ayaklanma olunca ve bazı kabileler Medine'deki merkezî otoriteye isyan edince onlarla yine istişare etti. O, sahabilere danışmadan bir tek önemli karar almamıştı. Bunun gibi O'ndan sonra Hz. Ömer de Rasûlullah @'İn örnek uygulamalanna göre hareket etmeyi sürdürdü. O, diğer insanlann düşüncelerine önem verir ve faydalı buldu­ğunda onlarla birlikte hareket ederdi.

Bir defasmda, Cum'a günü cemaate hutbesini irad ederken, bir adam O'nu durdurarak şöyle dedi: "Üzerindeki cübbeye nasıl sahip oldu­ğunu açıklayıncaya kadar seni dinlemeyece­ğiz. Zira, savaş ganimeti olarak aldığım par­ça, senden daha ufak yapılı olduğum halde, bir elbiseye yeterli gelmedi. Ömer, oğlu Ab­dullah'a işaret etti. O da ayağa kalktı ve elbi­selik hakkını babasına verdiğini, babasının da bu giysiyi ancak bu şekilde yaptırdığım söy­ledi. (Şibli Numanî, el-Faruk). Yine O, in­sanlardan, mallann bolluğu sebebiyle o gün­lerde kadınlara çok fazla miktarlarda mehir verilmemesini istediğinde, bir kadın O'nu durdurdu ve şöyle dedi: "Ey Ömer, sen hangi hakla Allah'ın bizler için uygun gördüğü hak­kı sınırlıyorsun?" Bunu duyan Ömer, ümme­tin içinde hata ettiğinde kendisini düzeltecek böyle insanlar olduğu için Allah'a hamdetti.

(el-Faruk). Bunlar, bir yöneticinin diğer in­sanların fikirlerine gösterdiği saygının dere­cesini ve gerçek İslâm toplumunda varolan ifade hürriyetinin genişliğini gösteren ikna edici örneklerdir. Hz. Ömer kendi fikrinden vazgeçmekle kalmadı, aynı zamanda toplum­da imamlarını bile doğrultmaktan çekinme­yen ve gerçekleri söyleyen bu tip insanlar ol­duğu için Allah'a şükretti, Dördüncü halife Hz. Ali, Haricilerin bütün muhalefetlerine ve eleştirilerine müsamaha gösterdi ve onlan bu­nu yapmaktan alıkoymadı. Bir kişi, Haricile­rin Ali'yi öldürmeye niyetlendiklerini, bunun için onlan tutuklamasını istediğinde, O şöyle cevap vermişti: "Allah'ın hadlerini aşıncaya kadar, onlara herhangi birşey yapamam."

Böylece İslâm, inanç ve ifade hürriyetini kav­ramının esasını belirledi. Irk, renk ve soyları­na bakılmaksızın bütün insanlara, kamuyla il­gili genel konularda tam bir inanç, düşünce ve ifade hürriyeti verilmişti. İnsanlar oturduk­ları yerlerde, kasaba veya köylerinde inançla­rının gereklerini serbestçe yapabilecek, iste­dikleri fikirleri açıklayacak, yönetimin icraat­larını veya siyasetini eleştirebileceklerdi. Bü­tün bunlar için tek şart, devletin kanunlarını ihlal etmemekti. Eğer bunu yapacak olurlarsa, mahkemede yargılanırlar, suçlu bulunurlarsa uygun bir şekilde cezalandırılırlardı. Bu hür­riyetten, daha Önce zikredilen Yunan ve Ro­ma Örneğinde olduğu gibi yalnızca belirli azınlıklar değil, bütün vatandaşlar faydalan­maktaydı.

Medine'li Yahudilerle "hürriyet mukavelesi" (charter of liberry) akteden Rasûlullah <§> mü­kemmel bir örnek olmuştur: "Yahudilerden her kim bize uyarsa O'na yardım edilecek ve bizimle eşit olacaktır; onlar incitilmediği gibi düşmanlarına yardım da edilmeyecektir. Ya­hudiler kendi dinlerinde, Müslümanlar da kendi dinlerinde kalacaklardır. (Farklı kabile­lere mensup olanlar) bu anlaşmaya bağlılıkla­rı süresince Yahudilerden sayılır; İhlâl eden­ler, adaletsizce ve günahkârca davrananlar ancak kabilelerine ve ailelerine zarar verirler.

Bağlılık, hıyanete karşı bir tedbirdir. Yahudi­lerin yakınları da kendileri gibidirler. Saldırı­ya uğrarlarsa herkes yardıma gelecektir. Yes-rib (Medine) vadisi bu anlaşmaya katılan her­kes için aziz ve taarruzdan masum kılınacak­tır. Himaye altındaki yabancılara hamilerine olduğu gibi aynı esaslara göre davranılacak-tır." (İbni Hişam, M. Hamidullah, Muham-mad Rasûlullah, Karaçi, 1979, sh. 63-66).

Rasûlullah @'in diğer dinlerdeki insanlara eşit haklar ve inanç hürriyeti tanımasının di­ğer bir örneği, onun Necrân Hristiyanları ve komşu ülkelere karşı olan tavrıdır. O, şu söz­leri ihtiva,eden bir mektup göndermişti: "Al­lah'ın himayesi ve Peygamberi Muhammed'in zimmeti, Necrân ve havalisinde olanların şa­hıslan, mallan, dinleri, topraklan, şimdi bulu­nanları, bulunmayanları ve diğerleri ile mabetleri ve suret ve haçları üzerindedir. Kimse dininden döndürülmeyecektir; hak ve hukuklanna, suret ve haçlanna dokunulmaya­caktır; rahip rahipliğinden, papaz papazlığın­dan, kilise bakıcısı bu görevinden uzaklaştı-nlmayacaktır. Onlara zulüm ve işkence yapıl­mayacak, cahiliye kan davası güdülmeyecek-tir. Onlar» savaşmak üzere toplanmayacaklan gibi kendilerinden ö§ür (ondabir vergi) de alınmayacaktır. Topraklanna ordu ayak bas­mayacaktır. Necran'da, aralarında biri hakkını istediğinde, insafla hareket edilecek; onlar ne zulüm edecek ne de zulme maruz kalacaklar­dır. Bundan sonra kim ribâ (faiz) yerse, o, benim zimmetimin dışında kalacaktır. Hiç kimse, başkasının yaptığı fenalıktan mesul ol­mayacaktır." (Belâzurî, Fütûhu'l-Büldân ve İmam Ebu Yusuf, Kitâbu'l-Harac).

Halife Ömer'in Mısır'ın fethinden sonra, Hris-tiyan kiliselerine tahsis edilmiş malları titiz­likle koruması ve onlara el sürmemesi ve pa-pazlan desteklemek için eski yönetimin ver­diği tahsisatları devam ettirmesi modern za­manlarda bile çok az benzeri olan unutulmaz bir olaydır. Hristiyanlara ve diğer dinlerin mensuplarına İslâm'ın ilk günlerinde verilen inanç hürriyetini en güzel biçimde yine hristiyanların kendileri ispatlar. Üçüncü halife Os­man devrinde, Mera patriği, Simeon isimli Fars piskoposuna şu sözleri söyler: "Tanrının (yeryüzünün) krallığını verdiği Araplar hristi-yan inancına saldırmıyorlar, tersine dinimize yardım ediyorlar; tanrımıza ve azizlerimize saygı gösterip, kilise ve manastırlarımıza he­diyeler sunuyorlar."

Hristiyanların inanç ve törenleri üzerinde hiç­bir kısıtlama yoktu, dinî ayin ve törenlerinin gereklerini yapma ve tapınma haklarını ser­bestçe kullanırlardı. "Tamamıyla müslüman beldelerde bile önceden yapılmış gayri müs-lim mabetlerine karışılmaz, eğer buraları es­kir veya tahrip olursa, zımmîlerin yeniden inşâ veya tamir etme hakları vardı. Fakat on­ların bu beldelerde yeni binalar inşâ etmeleri­ne izin verilmezdi. Bu türden kısıtlamalar ta­mamıyla müslüman olmayan bölgelerde yok­tu. Bunun gibi önceden tamamıyla İslâm top­rağı olan, ancak artık bu özelliğini kaybetmiş, cuma ve bayram namazlarının kılmmadığı, hadlerin uygulanmadığı şehirler ve beldeler­de, zimmîler yeni ibadet yerleri inşâ edebilir, dinî ayinlerinin gereklerini yapabilirlerdi. (Alaaddin Ebu Bekir, Bedaiüs-Senai, c. VII, sh. 113-114'ten Ebû'1-A'lâ Mevdûdî, The Is-lamic Law and Constitution, sh. 274-275).

Dolayısıyla, hristiyanlann da en az müsıü-manlar kadar kasaba veya köylerinde dinî tö­ren ve ayinlerini yapma hakkına sahip olduğu görülmektedir. Tamamıyla İslâmî yerleşim birimi teriminin kapsamına girmeyen belde­lerde, müslümanlarm sayısı azımsanmayacak kadar olsa da, zımmîlerin şarap ve domuz eti satmalarına, haçlı âyinler düzenlemelerine, nefesli borular (conches) çalmalarına karışıl­maz. Buna karşılık bu olaylar tam anlamıyla müslüman beldeler (bir başka deyişle, Cuma ve bayram namazlarının kılındığı yerler) sayı­lan kasaba ve yerlerde yolsuzluk olarak telâkki edilir. Zina gibi kendi yasalarınca da yasaklanmış hareketleri beldelerinin sımrlan içinde dahi yapmaları yasaklanır, (ğerhü's-Siyerul-Kebir, c. III, sh. 251'den Mevdûdî, The Islamic Law and Constitution, sh. 274-275).

Bu durum Abdullah b. Abbas'm şu sözlerin­den de anlaşılır: "Müslümanlann kurduklan şehirlerde zimmîler yeni ibadet yerleri inşâ edemez, pazarlarda, yollarda boru çalamaz, açıkça şarap veya domuz eti satamazlar. An­cak esasen gayri müslimlerin kurduklan, daha sonra da müslümanlann fethettikleri şehirler­de, gayri müslimlerin haklan anlaşmalarla be­lirlenir ve bu anlaşmalara uymak müslüman­lann yükümlülüğüdür." (Ebû Yusuf, Kita-bü'l-Harâc, sh. 88'den Mevdûdî, a.g.e.).

Şüphesiz, müslümanlann diğer dinlerin men-suplanna yönelik bu davranışlan, Kur'ânî öğ­retilerin ve RasûluUah @'in uygulamalannın açık sonuçlanydı. Daha Önce de işaret edildi­ği gibi, Kur'ân samimi gerekçelerle inanç hürriyetini destekler. Kur'ân'da açıkça, Al­lah'ın insanı yarattığı, imanı kabul veya red hususunda onu serbest bıraktığı, bunu kendi nzâsıyla yaptığı, tekrar tekrar ifade edilir. Al­lah'ın rehberliği, herhangi bir baskı olmadan insanın tercih ettiği hareket tarzını uygulama­sı ve yeryüzünde özgürce yaşaması hususî ga­yesine yöneliktir. Allah, rehberliğini yalnızca peygamberleri vasıtasıyla gerçekleştirir. Pey­gamberler, hak ile bâtılı açık bir biçimde, ke­sinkes birbirinden ayınrlar; doğru yolu izle­menin faydalarını, ilâhî rehberlikten yüz çevi­rip, bâtıl ve kötü bir hayat yaşamanın zararla-nnı anlatırlar. Ancak son söz insanındır; o iz­leyeceği hareket tarzım hür iradesiyle seçme­si gereken kişidir, zira yeryüzünde işledikleri­nin bir sonucu olarak ödüllendirilecek veya zarara uğrayacak olan kendisidir. Bu sebeple, insanın inancında tam bir seçim serbestisine sahip olması kesin bir esastır. Aksi takdirde seçim serbestisi amacına ulaşamaz. Aşağıdaki Kur'ân ayeti şahsî sorumluluğa şu sözlerle işaret eder: "...Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşı­yan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabb'inizedir; (O) aynlığa düştüğünüz gerçeği size haber vereçektir." (6: 164). Bu akide, herkesin kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu ve onların hesabını vereceğini, bu sorumluluğun başka birinin hesabma yüklenemeyeceğini anlatır.

Daha sonra Tür sûresinde şu ifadeleri görü­rüz: "Onlar ki inandılar, zürriyetleri de iman­da kendilerine uydu; (onları cennete sokar­ken) zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır; kendi amellerinin sevâb)ından da hiçbir şey eksiltmemi sizdir. Herkes kendi kazandığına karşılık bir rehindir." (52: 21). Bakara sûresinin son âyetinde ise şu ifadeleri okuruz: "Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey tek­lif etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi faydasına, kötülük de kendi zararınadır..." (2: 286). Bu husus Nisa sûresinde (4: 32) tekrar edilir. Böylece şunda hiçbir şüphe yoktur. "Mükâfat ve cezalar kadm olsun, erkek olsun her ferdin kendi işlediği iyi ve kötü amellerin sonuçlarıdır. Kişi ancak kendi işlediği iyi amellerin mükâfatım alır; başkalarının yaptığı iyiliklerin karşılığını değil. Bununla birlikte, eğer bir kimse ölümünden sonra da iyi sonuç­lar doğurmaya devam eden bir iyilik yapmış­sa, bu iyi sonuçların hepsi o iyiliği yapanın hesabma yazılır. Aynı şekilde eğer bir kimse, ölümünden sonra da kötü sonuçlar doğurma­ya devam eden bir kötülük yapmışsa, bu so­nuçların tamamı o kimseye yazılacaktır. Fa­kat bütün bu iyi ve kötü neticeler, kişinin kendi işlediği amellerin karşılığı olacaktır. Kısacası kişi ancak bilerek ve isteyerek katkı­da bulunduğu bir şey sebebiyle ceza ve mükâfat alacaktır. Allah'ın sünnetinde hesap­ların, ceza ve mükâfatların başkalarına devre­dilmesi söz konusu değildir." (The Meaning ofthe Qur'an, c. I, sh. 209-210).

Bu, herkese hayatında beğendiği yolu izleme hürriyeti verilmesi sebebiyledir. Ayrıca, iyi ve kötü amellerin karşılıkları bildirilmiştir. Böylece, serbest iradesiyle yapacağı amelleri­nin karşılığı konusunda uyarılan her insan yaptıkanndan kendisi hesap verecektir. Şahsî sorumlulukla ilgili aynı hükümler îsrâ sûresinde tekrarlanır: "Kim yola gelirse ancak kendisi için yola gelmiş olur, kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr, başka­sının günah yükünü taşımaz (herkes kendi gü­nahım çeker). Biz, elçi göndermedikçe (hiç bir kavme) azâb edecek değiliz." (17: 15).

İnanç konularındaki şahsî hürriyetin hikmeti Yûnus sûresinde açıklanır: "Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. O halde sen mi insanları mü'min olmaları için zorla­yacaksın?" (10: 99).

Burada Allah'ın insanlığa bahşettiği, kendisi­ne inamp-inanmama hürriyetine atıf vardır. Yoksa, bütün insanları mü'min ve itaatkâr kullar olaı'ak yaratması ve yeryüzünde hiçbir âsi ya da kâfir kul bırakmaması içten bile de­ğildi. Yahut da, Allah kolaylıkla kullarını iman ve itaate çevirirdi. Fakat o zaman insa­noğlunun yaratılış gayesinde yatan hikmet geçersiz hâle gelirdi. (The Meaning of the Qur'an,c. V, sh. 59).

Bu hususta kesinlikle şüphe yoktur ki, eğer Allah'ın iradesi ve planı insana ihsan ettiği hür iradeyi vermemek yönünde olsaydı bu takdirde herkes birbirinin aynı olarak yaratı­lacaktı. O zaman herkes iman sahibi olacak, ancak iman insanlara herhangi bir değer ka­zandırmayacaktı. Gerçek dünyada ise, insana çeşitli güçler ve yetenekler verilmiştir. Böyle­ce o, araştırıp keşfedebilir ve kendisini Al­lah'ın iradesiyle uyumlu bir hâle getirebilir. Sonuçta iman ahlakî bir başarı, imana karşı durmak ise bir günah olur. (The Holy Qur'an, sh. 510).

Bütün bunlar insanın hür iradesi ile imanı ka­bul veya reddetmesi sebebiyledir. Dolayısıyla baskıyla kabul ettirilmiş imanın hiçbir değeri olamaz. "O halde sen mi insanları mü'min ol­maları için zorlayacaksın?" sözleri hiçbir za­man, Hz. Peygamber @'in insanları inanma­ları için zorladığı manasına gelmez. Ancak daha önce de belirtildiği gibi Peygamber @'in, insanları kötü yola düşmekten, dolayı­sıyla cehennemden kurtarmak için çok arzulu olması ve bu sebeple sık sık onlar hakkında endişelenmesi, elem duyması mânasına gelir. Bu âyette, tartışma veya rica vasıtasıyla,^hak­la bâtıl arasındaki farkı açıkça anlatarak göre­vini yaptığı için Hz. Peygamber @, Allah ta­rafından teselli ediliyor. Şimdi, güzel öğütleri kabul edip, Allah'ın yol göstericiliğini kabul etmek veya öğütleri reddederek, kötü hayat tarzlarım seçmek insanlara kalmıştır. Hz. Peygamber görevini yapmıştır ve ilâhî reh­berliği insanlara zorla kabul ettirmesi O'nun görevi değildir. Eğer Allah bunu yapmak di-leseydi, Kendisi yapar ve bütün insanları hakikî mü'minler olarak yaratırdı. Bu durum­da, insanlara yol gösterici olarak peygamber göndermeye gerek kalmazdı. Ve Kehf sûresinde şu ifadeleri görürüz: "...Artık dile­yen inansın, dileyen inkâr etsin. Çünkü biz zâlimlere öyle bir ateş hazırladık ki, cadın (dumanı veya duvarı) onları kuşatmıştır..." (18: 29).

İnsana, istediği gibi bir hayat sürmesi husu­sunda serbestlik tanınmakla beraber amelleri­nin -iyi veya kötü- sonuçlarına da katlanması gerektiği hatırlatılmaktadır. Peygamberlerin "görevleri, yalnızca Rablerinden aldıkları yol gösterici emirleri insanlara iletmektir. Onlar, insanlara istemedikleri belirli hareket tarzları­nı benimsetmekle görevli bekçiler veya yöne­ticiler olarak gönderilmemişlerdir. Bu husus, aşağıdaki âyette tekrar vurgulanır: "...Biz se­ni onların üzerine bekçi yapmadık, sen onlara vekil de değilsin!" (6: 107).

Bu âyet Peygamberin ilâhî görevinin halkı di­ne davet etmek olduğunu, yoksa bir polis mü­fettişi gibi onları gözetlemek olmadığını açık­ça belirtir. Bu nedenle O'nun görevi yalnızca, mesajı halka sunmak ve onları hakikat konu­sunda ikna etmeye çalışmaktır. Bundan sonra, hakikatin kabul veya reddi hususunda onlar kendi başlarına bırakılır. Peygamberlik sahası içinde hiçbir bâtıla kulluk eden kalmasın di­ye, insanları hakikati kabule zorlamak için görevlendirilmediği, bundan dolayı kendisini üzmemesi, onların bilerek kapattıkları gözle­rini açmaya çalışmaması hatırlatılmaktadır.

Eğer Allah hikmetîyle hiçbir bâtıla tapmanın kalmamasmı dileseydi, o zaman Peygamber'i bu vazifeyle görevlendirmezdi. O, yalnızca tek bir emriyle her bir insanı hakikat izleyici­leri yapabilirdi. Ancak bu hiçbir surette insa­nın yaratılış gayesine uymaz. Esas gaye, insa­na, hak ile bâtıl arasında seçme serbestiyeti verilmesi, ve bu seçiminin hakikat ışığında değerlendirilmesidir. Bu durumda Peygam-ber'e düşen dosdoğru yolu izlemesi, insanları da bu yola davet etmesidir. Sonra kabul eden­leri kendisine dost edinmeli ve dünyaya mey­leden kişilerin gözünde çok önemsiz de olsa­lar onları hiçbir şekilde terketmemelidir. Di­ğer yandan', hakikati kabul etmeyenleri kendi hâllerine terk eder; onları gitmek istedikleri, yapmakta ısrarlı oldukları kötü sonlarıyla başbaşa bırakır." (The Meaning of the Qur'an,c. IV, sh. 139-142).

 

KISIM 4

 

ADALET VE HAKKANİYET

 

Giriş

 

Hz. Muhammed @'in şahsî davranışlarıyla yönetim ile ilgili işlerde vazedip uyguladığı adalet ve hakkaniyet ilkelerinin tarihte bir benzeri daha yoktur. O, zaman ve mekânın ötesinde, ırk, renk, soy, zenginlik ve sosyal mevki gibi engelleri aşan eşsiz prensiplere dayalı bir adalet sistemi tesis etti. Kan bağları veya kişisel düşmanlıklar bile Hz. Muham­med @'in getirdiği hukuk sistemindeki adaleti etkileyemedi. Rengine, soyuna veya statüsüne bakılmaksızın bütün insanlar şeriat vasıtasıyla âdil muamele gördüler, hiçkimse aşağı ya da yoksul durumundan dolayı bu haktan mahrum bırakılmadı. Tevhid'den son­ra, hem ferdî, hem de müşterek hayatta adalet ve iyiliği tesis etmek İslâm'ın temel prensip­lerinden biridir.

Bu husus Kur'ân'da tekrar tekrar belirtilir: "De ki: 'Rabbim bana adaleti emretti..." (7:29).

Kur'ân'ın bu âyeti insanlara bütün işlerini adalet ve iyilik esaslarına uygun olarak yap­malarını açıkça emreder. Nİsâ sûresinde de şöyle buyrulur: "Allah, size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, işiten, görendir." (4: 58). Bu âyette müslü-manlar, evvelki milletlerin daha önce düştük­leri hatalara düşmemeleri için uyarılır. Onla­rın düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olma­yan kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen işleri beceriksiz, ehil olmayan, dar düşünceli, ahlâksız, şerefsiz ve âdil olmayan kişilere vermeye başladılar. Bunun sonucu olarak, bü­tün toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söylenir. Ay­rıca, her zaman hakkı söylemeleri; dost olsun, düşman olsun, herkese adaletle hükmetmeleri emredilir. (The Meaning of the Qur'an, c. II, sh. 134).

Şûra sûresinde de şu âyeti görüyoruz: "Bun­dan dolayı sen (tevhid dini üzerinde anlaşma­ğa) davet et ve emrolunduğun gibi doğru ol; onların keyiflerine uyma ve de ki: 'Ben Allah'ın indirdiği her Kitâb'a inandım ve ara­nızda adalet yapmakla emrolundum. Allah bi­zim de Rabb'imiz, sizin de Rabb'inizdir. Bi­zim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz si­ze aittir. Bizimle sizin aranızda bir tartışma (sebebi) yoktur. Allah aramızı bulur, (yahut: Allah bizi bir araya toplar), dönüş de O'na-dır." (42: 15). Bu çok şümullü bir hükümdür ve adaletin temel ilkelerini ihtiva eder. İlki, Rasûlullah @, hertürlü gruplaşmaların üstün­dedir ve yeryüzünde tarafsız bir adalet düzeni kurmakla görevlendirilmiştir. Bir grubu diğer bir gruba karşı desteklemesi onun göreviyle bağdaşmaz. O tüm insanlıkla eşit ilişkilere sa­hip olup, mutlak ve tarafsız bir adaleti tebliğ eder. O, daima haklının yanındadır. Hak sahi­bi ne kadar yabancı, haksız da ne kadar yakı­nı olsa da, haklının yanında ve haksızın kar-şısındadır.

İkincisi, tebliğ etmekle görevli olduğu haki­kat ayırım kabul etmez; o, herkes içindir. Doğrular, akraba ile yabancı, küçükle büyük, yoksulla zengin, güçlü ile güçsüz arasındaki farklılıklar gibi değişken değildir. Hakikat herkesin hakikati, günah herkes için günah, meşruiyet ve suç ölçüsü herkes için aynıdır. Bundan Hz. Peygamber @'in kendisi dahi müstesna değildir.

Üçüncüsü, O yeryüzünde adaleti temin için gönderilmiştir. İnsanları adaletle yönetmek ve toplumun bütün haksızlık ve aşırılıklarına son vermekle görevlendirilmiştir. Dördüncüsü, O, Allah tarafından tayin edilmiş bir hâkimdir, görevi ise insanlar arasında adaletle ve gere­ğince hükmetmektir.

RasûluUah @'in bu ilâhî görevine göre, bütün insanlara ayırıra yapmadan adaletle davran­ması emredilmiştir. Bu durum Mâide sûresinde şu şekilde belirtilir: "Sana da ken­dinden önceki Kitab'Ian doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu olarak bu Kitâb'ı hakikatle indirdik. Onların aralarında Allah'ın indirdi-ğiyle hükmet ve sana gelen hakikatten ayrılıp onların keyiflerine uyma!..." (5: 48). Bunlar, RasûluUah @'e dostu olsun, düşmanı olsun insanlar arasında adaletle ve hakkaniyetle hükmetmesi hususunda açık emirlerdir. Bu sûrede, Kur'ân'ın ışığında adaletle hükmet-meyenler, kâfirler (5: 44), zâlimler (5: 45) ve fâsıklar (5: 47) olarak nitelendirilirler.

Allah'ın mesajının vârisleri olarak mü'minler de, yeryüzünde adaleti sağlayıp korumakla mükelleftirler.

Neticede mü'minlerden sadece adaletle hük­metmeleri değil, beldelerinde haksızlığı orta­dan kaldırıp, doğruyu ve adaleti tesis edebil­meleri İçin adalet standardını da yaymaları beklenir. Ayrıca bütün şartlarda, her ne za­man ve nerede desteklerine ihtiyaç duyulursa duyulsun, şahsî, ulusal ve uluslararası düzey­de adaleti desteklemelidirler.

Yine şu sözlerle, mü'minlere, iki düşman ara­sında barış yaparken adaleti gözetmeleri em­redilir: "Eğer iman edenlerden iki grup vuru­şurlarsa onların arasını düzeltin; şayet biri ötekine saldırırsa Allah'ın buyruğuna dönün-ceye kadar saldıran tarafla vuruşun. (Allah'ın buyruğuna) dönerse artık adaletle onların ara­sını düzeltin ve (her hususta) âdil olun. Allah, adâlet(le hareket) edenleri sever." (49: 9).

RasûluUah @ ilâhî rehberliğin ışığmda adalet prensiplerini öne sürdükten sonra insanların işlerini aralarında ayırım yapmadan adaletle ve gereğince idare etmiştir. Kâfirlerden ve Yahudilerden düşmanları bile anlaşmazlıkla­rını ona getirirlerdi. Zira, O'ndan âdil bir so­nuç çıkacağını bilirlerdi. Bu, O'nun, yoksulla zengin, akraba ile yabancı arasında fark gö­zetmeyen yüksek bir adalet standardı oluşturmasından dolayı idi. Her kim hüküm için O'na müracaat etmişse âdil neticeye kavuş­muştur. İnsanların karşılıklı münasebetlerinde yokluğu dikkat çeken adalet, o devirde eşsiz bir tecrübe oldu. Zaman ne kişilerin ne de devletlerin adalete pek önem vermedikleri bir devirdi. Bu şartlar altında RasûluUah @, ha­yatın her alanında adalet prensiplerini koy­makla kalmadı, bütün dünyada hakikat ve adaletin bayraktarlığını yapan bir toplum da oluşturdu. Tarih adalet ve hakkaniyet gayesi­ne bu kadar çok yardımda bulunan ve herkes için hukukun ve idarenin müjdecisi olmuş bir başka insan örneği gösteremez. (Daha fazla bilgi için Dkz.: Sîret Ansiklopedisi, 'Yönetici ve Devlet Adamı' bölümü, c. I, sh. 353).

Abdullah b. Abbas'ın rivayetine göre, RasûluUah @ Hayber beldesini fethedince, kendisine Hayber halkı gelerek: "Bu arazinin ahvalini biz sizden daha iyi biliriz. Bu araziyi bize veriniz" diye istirham etmeleri üzerine elde edilen mahsûlün yarısı beytü'1-mâle alın­mak üzere kendilerine verildi. Daha sonra, mahsûlün taksimi için, Abdullah b. Revâha tayin edilip gönderildi. Hayber ahalisi Abdul­lah b. Revâha'ya hediye takdim etmek iste­dikleri zaman: "RasûluUah @ mahsûllerinizi yan yarıya taksim ederek kendisine ait olan hisseyi almak için beni size gönderdi. Emvalinizi yemek için göndermedi." diyerek hediyelerini kabul etmemiştir. Sonra ilâve ederek: "Eğer dilerseniz mahsûlünüzü toplat­tırıp yarısını ben size vereyim, veyahut siz toplayıp yarışım bana veriniz." diye kendile­rini muhayyer bırakınca, bu âdil taksimden memnun olarak: "Dünya böyle adalet ve hak­kaniyet ile kaim olmuştur." dediler. (Ebû Yu­suf, Kitâbü'l-Harâc).

Müslümanlar adaleti bir âdet, tabiî bir davra­nış ve alışılmış bir hayat tarzı olarak tatbik lü­zumunu duyarlar. Onlar kendilerini sürekli iyilik yapmakla görevli saymalı ve kötülük, günah ve zulümden kaçınmalıdırlar. Bu sada­kat ve yüce tebligatı getiren Hz. Muhammed @'den başkası değildi. Bu ilâhî tebligat insan şahsiyetini böyle bir model ve tavıra göre şe­killendirir, sonuçta da hem ferdî, hem de kol-lektif düzeyde, bu insanlar tarihte benzeri ol­mayan üstün ve asil davranışlar ortaya koyar­lar, insanlığın ıslahı ve gelişimi için lüzumlu olan bu ilâhî tebligatın vasıtası olan Rasûlullah @ şüphesiz, "O, insanlık için lütuf ve rahmettir" payesini haketmişti. O, ilgisiz­likten yüzüstü bırakılmış dünyayı tekrar can­landırmış, ona hak ile bâtılın ölçüsünü ver­miş, başarı ile hüsranın yolları konusunda uyarmıştır. Beşerî hâdiselerde hakikati izle­menin maddî ve manevî faydalarından^ bu prensibin gerçek hayattaki öneminden herkesi haberdar etmiştir.

Allah ne zaman bir yerde mü'minlere iktidarı nasip etse, hemen bir adalet düzeni kurarlar, bu onların bir Özelliğidir: "Onlar (o kimseler-dir)ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiği­miz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bil'âkis) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır­lar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir (her şey sonunda O'na varacaktır)." (22:41).

Bu âyet, İslâm devletinin esas gaye ve hede­fiyle, bu devletin işlerini yürütenlerin vasıfla­rını çok kısa olarak açıklamaktadır.

Ayrıca, âyette yeryüzünde peygamberlik gö­revinin gayesi özlü bir şekilde anlatılır. Al­lah'ın peygamberleri, bu âyette zikredilen üç şeyle teçhiz edilip, fert fert ve topluca insan davranışlarını ve hayatı adalet üzerine inşâ et­mek gayesiyle yeryüzüne gönderilmişlerdir. Herkes, Yaratıcısına, kendisine ve hayatta bir Şekilde münasebette bulunabileceği diğer ya­ratıklara karşı görevlerini tam olarak bilmeli ve onlara karşı tamamıyla âdil olmalıdır. İkinci olarak, toplumsal hayat, tecavüz ve zulmün her türlüsünün kökünün kazındığı prensiplere göre düzenlenmelidir. Kültür ve medeniyetin her sahası bütün aşırılıklardan korunmalıdır. Böylece sosyal hayatta gerçek Ölçü kurulabilecek ve toplumun üyeleri hak­larını âdilâne kullanırlarken, mükellefiyetleri­ni de dürüstçe ve dikkatli olarak yerine getirirler. Diğer bir ifadeyle, peygamberlerin gö­revi ferdî adaleti sağlamak olduğu gibi, top­lumsal ve kollektif adaleti de gerçekleştir­mektir. Onlar herkesin hayatında adaleti tesis etmek isterler, sonuçta da onların zihinlerin­de, tavırlarında, şahsiyetlerinde ve davranışla­rında gerçek Ölçü oluşturulur. Onlar adalete dayalı mükemmel toplumsal düzeni de arzu­larlar. Böylece, toplumla fert birbirine muha­lefet yerine, maddî, manevî ve ahlâkî hayatla­rım iyileştirmede işbirliği yapıp yardımlaşır-lar. (Tafheem al-Qur'an, c. V, sh. 332).

Açıkça görüldüğü gibi, ilâhî rehberliğin asıl gayesi beşerî hâdiselerde adaleti tesis etmek­tir. Böylelikle, karşılıklı ferdî ve sosyal haklar güven altına alınır, her türlü saldırıdan koru­nur. Bu Hz. Muhammed @'in insanlığa yap­tığı bir diğer büyük yardımdır. O, bir başka­sından çok daha güçlü sözlerle, adaletin insan hayatındaki büyük önemini vurguladı. Daha sonra, insan haklarının ulusal ve uluslararası düzeyde güven altına alındığı böyle bir toplu­mun nasıl kurulabileceğini kendi tatbikatıyla gösterdi. Bu noktada insanlık O'na, başka bi­rine veya gruba olduğundan daha çok minnet­tardır.

Bu prensibin insan hayatındaki önemi o kadar büyüktür ki, Müslümanlar her şart altında onu korumak ve düşmanlarının yapacakları aşırı­lık ve kötülüklere aldırmaksızm ondan ayrıl­mamakla emrolunmuşlardır. Onların gayeleri doğruya ve hakka boyun eğmek ve insanları da bu hayat tarzına davet etmektir. Bu Kur'ân âyeti açıkça müslümanlann durumunu göste­rir: Adalet konusunda dostlar ve düşmanlar eşittir, leh veya aleyhlerinde olmaksızın onla­ra eşit olarak davranilacaktır. Düşmanlarının onlara ne yaptıkları önemli değildir, onların görevleri insanları tarafsız olarak ve gereğin­ce adaletle yönetmektir; ilave olarak, onlar­dan iyi ve doğru konusunda diğer insanlarla işbirliği yapmaları istenir. Bu şekilde topluma iyilik ve doğruluk hâkim olabilir. Ayrıca on­lara, diğerleriyle kötülük ve günah hususunda yardımlaşmaları yasaklanmıştır. Böylece, bir müslümanın ilk ve en önemli görevi, nezih ve hayırlı işlerde düşmanlarıyla dahi işbirliğine hazır ve istekli olmasıdır. Bunun gayesi, yer­yüzünde iyi, sağlıklı ve âdil bir toplumun ku­rulmasına yardımcı olmaktır. Bu öğreti ırk, renk ve soy engellerini ortadan kaldırır ve bü­tün insanları doğruda ve iyide işbirliğine ça­ğırır.

Ebû Said el-Hudrî, Rasûlullah @'in şöyle bu­yurduğunu rivayet eder: "Sizden biri, kötü bir şey gördüğünde, onu eliyle değiştirsin, güç yetiremezse, diliyle onun kötülüğünü söyle­sin, buna da güç yetiremezse kalbiyle (buğz) etsin. Bu imanın en zayıf şeklidir." (Müslim). Huzeyfe ise Rasûlullah @rin şu sözünü nakle­der: "Nefsim elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, sizler ya iyiliği emreder, kötülük­ten ahkoyarsımz, ya da kesin olarak Allah'tan size bir ceza gelir. O zaman Allah'a yalvarır yakanrsmız, ancak O kabul etmez." (Tirmi-zi). Urs b. Umeyre, Rasûlullah @'den şunu nakleder: "Bir yerde günah işlendiğinde bunu gören, fakat beğenmeyen kişi, orada bulun­mayanlar gibidir. Ancak orada bulunmadığı halde yapılanı uygun gören kimse de, onu gö­renler gibi olacaktır." (Ebû Dâvud). Hz. Ebu Bekir şöyle demiştir: Rasûlullah @'in söyle­diği şu sözü duydum: "İnsanlar bir kötülük görüp, onu ortadan kaldırmadıkları zaman, Allah onları hep birlikte cezalandıracaktır." (İbni Mâce ve Tirmizî). Bu sözlerin Ebû Dâvud'daki şekli şöyledir: "Bir topluluk ara­sında itaatsizce hareketler yapılır da, oradaki­ler güç yetirebildikleri hâlde bunları değiştir­mezse, Allah onları hep birlikte cezalandıra­caktır."

Enes b. Mâlik'in rivayetine göre, bir defasın­da Rasûlullah @: "Ey mü'min! Mü'min kar­deşine, ister zâlim olsun, ister mazlum olsun, yardım et!" buyurmuştu. Birisi: "Yâ Rasûlullah! Şu mazlum olan kişiye yardım edebiliriz. Fakat o zâlime nasıl nusrat ede­riz?" diye sordu. Rasûlullah @: "Zâlimin iki elinin üstünü tutarsın! (Onu insanlara zulmet­mekten alıkoy arsanız, bu ona yapılmış bir yardımdır!)" diye cevap verdi. (Buharı ve Müslim).

Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Hayra (iyiliğe) sebep olan, iyiliği yapan gibi sevap kazanır." (îbni Kesir). Yine, Rasûlullah @ şöyle buyur­muştur: "İnsanları hayra (iyilik) ve takvaya çağıran kimse, bu davete uyup iyi ameller iş­leyen herkesin sevabı kadar sevap kazanacak­tır ve onların sevaplarında da hiçbir azalma olmayacaktır. Aynı şekilde, insanları kötülük ve günaha davet eden, bu çağrıya uyup, gü­nah işleyen herkesin sorumluluğunu alacaktır ve Ötekilerin sorumluluklarında da hiçbir ek­silme olmayacaktır." (Buhari). Rasûlullah @'in şu sözleri de rivayet edilir: "Zâlime zul­münde yardım etmeye çalışan, İslâm'dan çı­kar." (İbni Kesir).

Bu, İslâm'ın ilk devrinde, toplumun her ferdi­ni gerçek birer davetçi yapan, Kur'ân ve Sün­netin eğitim şeklidir. Bu davetçiler insanları, dünyada iyilik, takva, adalet ve yardımsever­liği yaygınlaştırmaya çağırıyorlardı. Her bir fert, toplumda adaleti tesis etmek, kötülüğü yoketmek için durmaksızın çalışmaya gönül­lüydü. (M. Müfti Muhammed Şâfi, Ma'arij al-Qur'an, c. III, sh. 24-25).

Bu noktada, İslâm'ın günah ve kötülüğe karşı­lık yalnızca iyiliği öğrettiği hatırlanmalı. O, mensuplarının kötülüğe kötülükle karşılık vermesine izin vermez. Zira, bu hareket ke­sinlikle doğru değildir ve son tahlilde istenen sonuçlan da sağlamaz. Kur'ân inkılapçı ilke­sini şu ifadelerle açıklar: "İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (41: 34). Bu âyet, genel bir uygulama olan kötülüğe kötülükle karşılık vermeyi açıkça reddediyor. Âyete göre, iyi­likle kötülük bir olamaz, bu sebeple sen kötü­lüğü iyilikle ya da daha güzel bir şeyle savıp, karşılık vermelisin, tıpkı panzehirin zehirden daha güzel olması gibi. Siz, nefreti sevgiyle engelleyiniz. Cahilliği bilgiyle, budalalık ve şeytanîliği vahyin dost mesajıyla ortadan kaldiriniz. Günahlarının kölesi olan bir insanı, sadece günahlardan kurtarmakla yetinmeyip, onu hakikat ve adalet hedefinizde en iyi dos­tunuz ve yardımcınız yapınız. Bu ise iyi bir davranışın sonucudur. (A. Yusuf Ali, The HolyQur'an,$h. 1296).

Mü'minûn sûresinde, şu ifadeler yer alır: "(Sen onların sana yaptığı) kötülüğü, en güzel şeyle sav (kötülüğe iyilikle karşılık ver)..." (23: 96). Rasûlullah @ ve ashabına, hakikat ve adalet mücadelesinde en iyi hareket tarzını seçmeleri ve kötü yollan zâlimlere bırakma­ları öğütlenir. O zaman, mü'minlerin özellik­leri şu sözlerde tarif edildiği gibidir:

"İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükâfat­lan iki kere verilir; onlar kötülüğü iyilikle sa­varlar ve kendilerine verdiğimiz nzıktan (ha­yır yoluna) harcarlar. Boş söz işittikleri za­man ondan yüz çevirirler ve: 'bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm olsun (haydi hoşça kalın), biz câhillerle sohbet et­meyi istemeyiz' derler." (28: 54-55).

 

Adalet Ve Hakkaniyet Düzeninin Kurulması

 

Allah'ın insanlara rehberlik için peygamberler göndermesinin esas gayesi yeryüzünde bir adalet düzeni tesis etmektir. Böylece, insanlar zulüm ve saldırı olmaksızın banş içinde yaşa­yabilirler. Peygamberlerin bu fonksiyonu Hadid sûresinde şu şekilde anlatır:

"Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitabı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler..." (57: 25). Burada kısa bir cümleyle özetlenen peygamberlerin misyonu­nu iyice kavramak gerekir. Bütün peygamber­lere şu üç şeyin verildiği görülmektedir: (1) Beyyinat: Yani, onların Allah'ın gerçek pey­gamberleri olduğuna dair açık işaretler. Hak-km ve bâtılın ne olduğu âyet ve delillerle is­pat edilmiş, aynca akide, ahlâk ve beşerî mü­nasebetler konusunda doğru ve yanlış yolun özellikleri, açıkça ve şüpheye mahal bırakma­dan izah edilmiştir. (2) Kitap: İnsanoğluna muhtaç olduğu hidayetin yolunu bulabilmesi için verilmiştir. (3) Mizan: Tartı yapıldığında hak ve bâtıl arasındaki farkı gösteren, düşün­ce, ahlâk ve muamelât konusunda ifrat, tefrit ve itidal noktalarını ortaya koyan Ölçü.

Bu üç şeyin peygamberler ile birlikte dünya­ya gönderilmesinin sebebi, onların ferdî ve toplumsal hayata adalet ve itidali hâkim kıl­maları içindir. Böylelikle onlar bir yanda, Al­lah'ın kullan üzerindeki haklarını, insanın kendi üzerindeki haklarını ve muamelatta in­sanların birbirleri üzerlerindeki haklarını orta­ya koyup, bunlan hakkıyla uygularlar; diğer yanda bu prensiplere dayanarak, toplumda zulmü kökten kaldıracak şekilde sosyal hayatı düzenlerler. Toplumun her ferdinin kendi hakkını elde edebilmesi ve başkalarının hak­kım verebilmesi için, kültürel, ahlâkî, ekono­mik ve benzeri her sahada ifrat ve tefritten uzak olarak dengeyi kurarlar. Bir başka ifa­deyle, peygamberlerin gayesi, dünyada ferdî ve sosyal manada adaleti tesis etmektir. Ferdî anlamda, herkesin hayatmın adalet üzere inşâ edilip, her ferdin düşünce, ahlâk ve münase­betlerinde bir olgunluğa ulaşılmasını hedefle­mişlerdir. Sosyal anlamda ise, toplum hayatı­nın adalet prensipleri üzerinde tesis edilerek fert ve toplum arasında, ruhî, ahlakî ve maddî refah bakımından çelişkilerin değil, ahengin sağlanmasıdır. (Tafheem al-Qur'an, c. V, sh. 322).

En'âm sûresinde yer alan âyette mealen şöy­le buyurulmaktadır: "Yetimin malına yaklaş­mayın; yalnız erginlik çağına erişinceye ka­dar (onun malına) en güzel biçimde (yaklaşa­bilir, onu uygun tarzda sarfedebilirsiniz); ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Biz kişiye gücü­nün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söy­lediğiniz zaman da akrabanız da olsa adalet yapın ve Allah'a verdiğiniz sözü tutun. Hatır­layıp Öğüt alasınız diye (Allah) bunlan size tavsiye etti." (6:152). Kur'ân herkese adaleti emreder, sözkonusu kişinin kendisi olsa bile:

"Ey İman edenler! Adaleti tam yerine getire­rek Allah için şahitlik edenler olun, kendini­zin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır (onları sizden çok kayırır). Öyle ise keyfinize uygun olarak doğruluktan sapmayın. Eğer (şahitlik ederken dilinizi) eğip bükerseniz, ya da doğ­ruyu söylemezseniz muhakkak ki Allah yaptıklarınızı haber almaktadır." (4: 135).

Bu âyet, İslâm adaletinin üstün vasfını göste­rir. O mü'minlere yalnızca adaletli olmalarını emretmez; aynı zamanda, insan hayatındaki bütün adaletsizlikleri ortadan kaldırmak, ya­şanılan yerlerde doğruluk ve adaleti tesis et­mek için, adalet ölçülerinin yaygınlaştırılma­sını da emreder. Adalet çok asil bir görevdir, Allah'a karşı bir borçtur ve kendi menfaatleri­miz ya da sevdiğimiz yakınlarımızın menfaat­lerine ters de olsa adalette sebat etmemiz Al­lah'a şahitliktir. Zengin ve yoksulun duru­munda da tam bir tarafsızlık gözetilmeli ve adalet bütünüyle uygulanmalıdır. Korkulma-malı, taraf tutulmamalıdır, zira, her iki tarafın koruyucusu da Allah'tır ve O menfaatleri her­hangi bir insandan çok daha güzel bir şekilde korur. (A. Yusuf Ali, The Hoîy Qur'an, sh. 223).

Bu yeryüzünde nâdir olarak görülen adalet çeşididir ve mü'minlerin ihtiyaç duydukları şey de budur. Bu çeşit adalet dost ile düşman arasında ayırım yapmaz: "Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Âdil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah yap­tıklarınızı haber almaktadır." (5: 8).

Mü'minlere, -en azılı düşmanları da dahil ol­mak üzere- taraf tutmadan, herkese sırf Allah nzası için adaletle muamele etmeleri emredi­lir ki, bu, onlar için gerçek bir imtihandır. Böyle yapmakla onlar, Allah'ın şahitleri ola­rak adaleti yücelteceklerdir. Hangi davranış, sadece Allah'ın şahitleri olarak, düşmanına bile adalette sebat göstermekten daha asildir?

Hz. Peygamber @'in adaleti gözetmesi şu sözlerle emredilir: "Yalana kulak verirler, ha­ram yerler. (Ey Peygamber!) Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir; eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiç­bir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah, adalet yapanları sever." (5: 42), A'râf sûresinde de şunları okuruz: "De ki: 'Rab'bim bana adaleti emretti..." (7: 29).Gerçekte bütün toplumsal, siyasî ve ekonomik düzenler mut­lak bir adalet esasmın kurulmasına muhtaçtır­lar. Ancak bu şekilde, toplum yozlaşma ve sömürünün her türlüsünden korunur. Adaletten herhangi bir sapma bu düzenlerin ahenkli çalışmasını bozar ve değişik grupların çıkar çatışmaları, durumu daha da kötüleşti-rir. Bu durumda adaletsizlikler yaygınlaşacak, bir sınıf diğer sınıfları, tamamıyla yoksullaşti-np, çaresiz hale getirinceye kadar, kendi çı­karları için sömürmeye başlayacaktır. Bu adaletsizlikler bir ülkenin sosyal düzenini so­nunda enkaz hâline getirecektir. Kur'ân, top­lumların bu değişmez ve kesin helak sürecini şu ifadelerle tasvir eder: "Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz (yöneltiriz veya çoğaltırız). Orada fısk yaparlar (kötü arzularının peşinde koşar­lar), böylece o ülkeye (azâb edeceğimiz hak­kındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı dar­madağın ederiz." (17:16).

Bu âyet, milletlerin helâkindeki ilâhî muame­leyi özetler. Zengin ve güçlü insanlar, bütün eşitlik ve adalet prensiplerini hiçe sayarak saldırgan faaliyetlere başladıkları, aç ve yok­sul insanların kanlarının son damlalarına dahi göz koydukları zaman, bu onların yaklaşmak­ta olan helaklerinin işaretidir. Allah insanları helak etmez, onları helak eden, eninde sonun­da bu akıbete götürecek yolları izleyen insan­ların kendileridir. Kur'ân burada sadece tarihî gerçekleri, yani, ulusların kendi saldırganlık ve yozlaşmalanyla nasıl da korkunç zevalleri­ni hazırladıklarını anlatır. Onların günahkâr ve adaletsiz hareketleri, beklenen sonlarını gösterir; zarar, zulüm ve günahkârlıkta ısrar ettiği sürece hiçbir halk ayakta kalamaz. Bu âyet bu tip insanların gerçek bir profilini çizer ve perişan sonlarını gözler önüne serer.

Adalet, toplumu salim kılar, bütün tarafların hak ve isteklerini tam bir tarafsızlıkla korur. İnsanlar haklarını koruyup, başkalarıyla olan münasebetlerinde tarafsızlık ilkesine uyarlar­sa, ilerlerler, daha da güçlenirler. Bunun so­nucunda kültür ve medeniyet de zenginleşir. Kur'ân'ın bu ilkede ötekilerden daha fazla ıs­rarlı olmasının sebebi budur. Diğer ibadetle­rin anlamı da hakikati izleme konusunda in­sanların arzusunu güçlendirmek; İnsanların güvenlerini, hak ve taleplerini adaletle tesis; kötülük, saldırı ve fenalıklardan sakınmaktır. Nahl sûresinde yer alan âyette şöyle buyru-lur: "Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder, fahşâ (edepsizükten)dan, münker (fenâlık)den ve bağy (azgınlık)den men eder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir." (16: 90). Aynı sûrede, adalet şartlarının tamamla­nabilmesi için birkaç hususun gözetilmesi, yoksa bunlarsız toplumda adalet ve tarafsızlı­ğın olamayacağı belirtilir. "Andlaşma yaptı­ğınız zaman Allah'ın ahdini tam yerine getirin (verdiğiniz sözü tutun), pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Çünkü Allah'ı üzerinize kefil (şahit) yaptınız. (Artık nasıl o andı bo­zarsınız?) Allah yaptıklarınızı bilir. Bir toplu­luk, diğer bir topluluktan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda bozucu bir vâsıta yaparak, ipliğini kuvvetle büktükten sonra çözen kadın gibi olmayın! (Yâni kuvvetli taraf, yeminini bir hile vâsıtası yaparak zayıf tarafa zulmetmesin.) Çünkü, Allah, sizi bununla deniyor. (Sayıca ve malca fazla olduğunuz zaman doğru hareket edip et­mediğinizi sınıyor.) Kıyamet günü, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyi size açıklayacaktır." (16: 91-92).

Bu âyetler, toplum düzeninin gerçek ölçüsü­nün korunmasında karşılıklı mutabakatın öne­mini ve insanların onca zorlukla ancak tesis edebildikleri bu ölçüyü tahrip etmeye çalış­malarının düşüncesizliğini belirtir. Ayrıca, toplum düzeninin yaralanması ve sonuçta or­tadan kaldırılmasına yönelik entrikalara karşı insanları uyarır. Bu sebeple, bir milletin ayak­ta kalıp, güçlenmesi için koruyucu gücün (ya­ni adalet) bütün şartlarda korunması mutlak mânada gereklidir. Bu da, İslâm'ın, taraflar arasında adaleti korumaya yönelik karşılıklı ittifak ve anlaşmaların yapılmasını neden bu kadar çok vurguladığını gösterir.

 

Andlaşmalara Uymak Ve Başkalarıyla İyi İlişkileri Korumak

 

İnsan hayatı, karşılıklı yükümlülükler yerine getirilmediği zaman yozlaşmaya ve bozulma­ya eğilimlidir. Herkes payına düşenden daha fazlasını almaya çalışırsa, toplumdaki zayıflar acı çekecektir. Bu sebeple İslâm, mensuplarına her türlü mükellefiyetlerini yerine getirme­lerini emreder. Tevbe sûresinde: "Ancak and­laşma yaptığınız müşriklerden, (şartlara tam riâyet eden ve andlaşma şartlarından) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve size karşı hiç kimseye arka çıkmayanların andlaşmalarını, kendilerine tanıdığınız süreye kadar tamamla­yın. Çünkü Allah (azabından) korunanları se­ver." (9: 4) buyrulur. Böylece, bir müslüma-nın diğer insanlarla yaptığı andlaşmalara uy­ması ve kesinlikle ilk bozan taraf olmaması gerekir. Bu takva sahibi insanların davranışı­dır ve Allah muttakîleri severken, bir müslü-mandan daha muttaki kim olabilir? Bununla beraber diğer taraf anlaşmanın herhangi bir hükmünü çiğnerse, müslümanlar andlaşmayı bozma hakkına sahiptir. En'âm sûresinde şöyle denilmektedir: "... Allah'ın ahdini yeri­ne getirin..." (6: 152). Âyette yer alan "Al­lah'ın ahdi" ifadesi üç değişik andlaşmayı kapsar. İlki, insanın Allah ile yaptığı kutsal anlaşma; ikincisi, insanın Allah adına bir baş­kasıyla yaptığı dönülmez sözleşme ve; üçün­cüsü ise, insanın doğusuyla yürürlüğe giren tabiî bağlantılardır.

Bunların ilk ikisi niyete ve seçime bağlıyken, üçüncüsü ahlâkî bir zarurettir. Üçüncü tür bağlantıda insan tercih hakkına sahip değilse de, en az ilk ikisi kadar bağlayıcıdır ve bu an­laşmaya onlar kadar değer verilmelidir. Çün­kü, Allah insana olağanüstü fizikî ve zihnî özelliklerle dolu bir meleke vermiş, yeryüzü­nü onun yerleşimine uygun olarak donatmış, ona rızık ve sayısız kaynaklar sağlamıştır. Bütün bunlar tabiî olarak insan üzerinde Al­lah adına bazı haklar doğurur. Aynı şekilde, onu doğuran ve besleyen annesine, yetiştiren babasına, çeşitli imkânlar ve fırsatlar tanıyan topluma karşı bir takım görevleri vardır. Be­lirli yapılarıyla bu görevler değişik dereceler­de insanın mükellefiyetlerini oluşturur. İnsa­nın Allah ile ve toplum ile olan bu "ahd"inin herhangi bir kitapta yazılı olmadığı bir ger­çekse de, varlığını borçlu olduğu bu "ahid", vücudunun her uzvunda ve her zerresinde fıtrî olarak yer etmiştir. (The Meaning of the Qur'an, c. m, sh. 171).

Bu andlaşmaya Bakara sûresinde şu sözlerle işaret edilir: "Onlar ki, söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar, Allah'ın, birleştirilmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzün­de bozgunculuk yaparlar; işte ziyana uğra­yanlar onlardır." (2: 27). Bu kısa âyet mâna bakımından öylesine geniştir ki, iki insan ara­sındaki ilişkiden, uluslararası ilişkilere kadar bütün ahlâkî durumları İhtiva eder. Âyete gö­re, Allah'ın tesisini emrettiği ilişkilerin bozul­ması kaos ve düzensizliğe neden olur, çünkü, insanları Allah'a ve birbirlerine bağlayabile­cek, yalnızca bu ilişkilerdir. "İlişkileri kes­mek" aynı zamanda "onları kötüye kullan­mak" mânasına da gelir, zira bu bağlar doğru bir şekilde gözetilmediği sürece aynı sonuçlar ortaya çıkar. Bu sebeple Kur'ân sadece bu bağların koparılmasını değil, dünyada karı­şıklık, kaos ve düzensizliğe neden olduğu için suistimalini de yasaklar. Sonuçta, insanla Al­lah, insanla insan arasındaki ilişkileri bozan, böylelikle yeryüzünde bozgunculuk yapan kimseler, bu âyette fâsıklar olarak isimlendirilir.

Hz. Peygamber @, İnsan hayatının bu yönüne büyük dikkat gösterdi. O, insanlar arasındaki menfî ilişkilerin sebep olabileceği kötü so­nuçların tam olarak bilincindeydi; bu sebeple, takipçilerine aralarında iyiliği muhafaza et­melerini emretmiştir. Şöyle buyurur: "Birbiri-nizle kötü ilişkilerden sakının. Çünkü onlar mutsuzluk veren şeylerdir." (Tirmizi). Yine, şöyle buyurur: "Zarara sebebiyet veren kim­seye, Allah zarar verecek; düşmanca davra­nışlarda bulunana^ Allah düşmanca davrana­caktır." (İbni Mâce ve Tirmizî).

Hz. Ebu Bekir'in rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Bir mü'mine zarar veren veya ona karşı hilekârlık yapan lanetlenmiştir." (Tirmizî). Ebû Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyur­muştur: "İyi (niyet) düşünceler beslemek, ha­kiki ibadettin bir cüz'üdür." (Ahmed ve Ebû Dâvud). Yine Rasûlullah @ : "Akrabalık bağ­larını koparan cennete giremez." buyurmuş­tur. (Buhari ve Müslim). îbni Amr ise Rasûlullah @'den şöyle rivayet etmiştir: "Ak­rabaya hakiki bağlılık (sıla-i rahim) gösteren, kendisinden akrabalık sıla ve ihsanı kesildiği halde, sıla ve ihsanda bulunan kimsedir." (Buharî). Ebû Hureyre'den rivayete göre, Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Rahm (adı ki, karın yakınlığı, hısımlıktır) rahman isminden alınmıştır. Bu rahim yakınlığı sık ağaçların birbirine sarılmış kökleri gibidir. Allahu Teâlâ buyurdu ki: 'Ey rahm karabeti (yakınlı­ğı)! Her kim sana bağlı bulunur (sıla-i rahm ederse), ben de ona rahmetimi erdiririm, kim ki sana münâsebetini keserse, ben de ona rah­metimi keserim.' " (Buharî). Yine Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Allah'ın rahmeti, içlerinde akrabalık bağlarını kesmiş bulunan bir kişinin bulunduğu topluluğa inmez." (Beyhaki). Ebû Bekir, Rasûlullah @'den şöyle rivayet etmiş­tir: "Zulüm ve akrabalık bağlarım kesmek ka­dar, bu dünyada Allah'ın cezalandırmasını hak etmiş bir başka günah yoktur." (Tirmizî ve Ebû Dâvud).

"Akrabalık ilişkilerini gözetme" tam olarak "andlaşmaların yerine getirilmesi" başlığı al­tına girmezse de, aynı tür ilişkiler sayılır. Zira bu da, anlaşmaların gayesi olan beşerî müna­sebetlerin sağlamlaştırılmasıyla ilgilidir. Bir toplum, bu şekildeki kan bağı, arkadaşlık ve­ya andlaşmalarla oluşturulmuş ilişkilerle dü­zenli olarak işlevini sürdürür, kültür ve mede­niyetini zenginleştirir. Bu ilişkilerdeki her­hangi bir kopukluk, toplumun bütünlük, birlik ve beraberliğini ters yönde etkileyecek, so­nuçta kültür ve medeniyetin gelişimi dumura uğrayacaktır. Bu sebeple îslâm, akrabalık bağlarına olduğu kadar, çeşitli şekillerde ya­pılmış andlaşmaların korunmasına da özen göstermiştir. Yükümlülüklerini yerine getir­meyen veya aksatanlar ağır bir şekilde azar­lanmış ve âhiretteki cezalara dikkatleri çekil­miştir.

Kur'ân böyle insanları şu ifadelerle kınamak­tadır: "Demek işbaşına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapmanız, akrabalık bağlarını koparmanız sizden umulur değil mi? Onlar, Öyle kimselerdir ki, Allah onları lanetleyip sağır yapmış, gözlerini kör etmiş­tir." (47: 22-23).

Bu âyet, İslâm'da ilişkilerin kesilmesinin açıkça yasaklandığını gösterir. İslâm, ilişkile­rin kurulması için müsbet adımlar atılmasını teklif eder ve insanlara özellikle de akrabalara iyilik yapılmasını ve şefkat gösterilmesini öğütler. Bakara sûresi, sadece ibadetlerin dış şekillerinin gözetilmesinin fazilet olmadığı, gerçek faziletin Allah'a inancın pratikteki uy­gulamaları olduğu hususunda mü'minleri uyarır: "Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çe­virmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimse­nin iyiliği)dir ki, Allah'a, ahiret gününe, me­leklere, Kitaba ve peygamberlere iman etti; Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksul­lara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyun­duruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarım yerine geti­renler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır. (Al­lah'ın azabından) korunanlar da onlardır." (2:177). Nisa sûresinde şunları görebiliriz: "(Miras düşmeyen) akrabalar, öksüzler, yok­sullar da (miras) taksim(in)de hazır bulunursa bir şeyler vererek onları da ondan nzıklandı-nn (gönüllerini hoş edin) ve onlara güzel söz söyleyin." (4: 8). Nahl sûresinden de şu âyeti okuyabiliriz: "Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder, fahşa (edepsizlikten)dan, münker(fenalık)den ve bağy(azgınlık)den meneder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir." (16: 90).

Bu âyette, Allah, dengeli ve sağlıklı bir toplu­mun dayanağı olan çok önemli üç hususu em­reder. Bunlardan birincisi, iki boyutu olan adalettir. Bu tip andlaşmalar, herkesin sınırla­ma olmaksızın gerçek haklarına sahip olması­nı mümkün kılar. Bununla birlikte, adalet, herkese eşit haklar verilmesi anlamına gel­mez. Zaten bu tamamıyla gayri tabiîdir. Ger­çekte adalet, hakların hakkaniyete ve insaf öl­çülerine uygun olarak dağıtılmasıdır ki, kimi durumlarda eşitlik anlamına da gelebilir. Meselâ, bütün vatandaşlar vatandaşlık haklan bakımından eşit olmalıdırlar, fakat öyle du­rumlar vardır ki, eşitlik, adaletsizlik olabile­cektir. Örnek vermek gerekirse, ana baba ile çocukları arasında toplumsal konum ve hak­lar bakımından eşitlik olması açık bir yanlış­lıktır. Bunun gibi, daha önemli işler yapanlar­la, ikinci derecede önem taşıyan hizmetleri yerine getirenler ücret ve statü bakımından eşit olamazlar. Allah'ın emri bir kişinin hak­kıyla kazandığı ahlakî, sosyal, ekonomik, kanunî veya siyasî her türlü hakkının dürüstçe kişiye verilmesini gerektirir.

Emredilen ikinci husus, iyi, cömert, müsama­halı, affedici, nazik, yardımsever olmak, ben­cil olmamak anlamlarına gelen ihsanda. Toplumsal hayatta, bu, adaletten de önemli­dir, zira adalet sağlıklı bir toplumun esası iken, ihsan, onun mükemmelleştirilmiş hali­dir. Bir taraftan adalet toplumu hakların çiğ­nenmesi ve zulümden korurken, diğer yandan ihsan, hayatı zevkli, hoş ve yaşanmaya değer kılar. Herkesin kendi isteklerinin yerine geti­rilmesinde inatlaşması o toplumun gelişmesi önünde açık bir engeldir. En iyimser bakışla böyle bir toplum ihtilaflardan uzak olabilir; ancak bu toplumda yaşama zevkini geliştiren ve yüce değerlerin oluşmasını sağlayan sevgi, samimiyet, mürüvvet, cömertlik, fedakârlık, sempati ve diğer insanî nitelikler bulunmaz.

Allah'ın emrettiği üçüncü husus, gerçekte ih­sanın özel bir şekli olan akrabalara iyi mua­mele etmektir. Bu, sadece, kişinin akrabaları­na iyi davranması, onların üzüntü ve sevinç­lerini paylaşıp, meşru sınırlan içerisinde yar­dımcı olması mânasına gelmez. Aynı zaman­da kişinin sahip olduğu imkânlar Ölçüsünde zenginliğini akrabalarının ihtiyaçlarını karşı­lamak için kullanmasıdır. Âyet, gerekli imkânlara sahip herkesin, sahip oldukları şey­lerde kendisinin ve ailesinin haklarıyla bera­ber akrabalarının da belirli bir pay sahibi ol­duklarını kabul etmelerini emreder. İlâhî ka­nun bir ailedeki hâli vakti yerinde olan kişiyi, bütün hısım akrabanın ihtiyaçlarını yerine ge­tirmekten sorumlu tutar. Refah ve saadet için­de yaşayan bir kimsenin, hısım akrabasının muhtaç ve sıkıntı içinde bulunması, İlâhî ka­nunda büyük bir günah sayılır. O toplumun en önemli unsuru olarak aileyi görürken, ihti­yaç sahibi kimselerin haklarını önce zenginle­re sonra da diğer insanlara yükler. Tıpkı bu­nun gibi, ailenin zengin fertlerinin ilk vazifesi yakın akrabalarının ihtiyaçlarmı karşılamak, sonra da başkalarıyla ilgilenmektir. Bu konu­yu Rasûlullah @, birçok hadîsinde belirtmiş­tir. Buna göre bir insan akrabalık derecelerini gözönünde bulundurarak, ana babasına, hanı­mına, çocuklarına, erkek ve kızkardeşleriyle diğer akrabalarına karşı sorumludur. Buna da­yanarak, Halife Ömer, kardeş çocuklarını ye-tim(ler)in bakımından sorumlu tutmuştur. Bir diğer yetim olayında da birinci dereceden ya­kını olmadığı için uzak akrabalarını yetime bakmakla görevlendirmiştir. Her bir kişinin ihtiyaç sahibi yakınlarını bu şekilde destekle­diği toplumun bu mutlu halini düşünelim...

Hiç şüphesiz bu toplum ekonomik, sosyal ve ahlâkî açıdan zirvede olacaktır. ÇThe Mea~ ning ofthe Qur'an, c. VI, sh: 92-93).

Bu, İslâm'ın âdil ve hakkaniyetli bir toplum kurmaya çalıştığının bir göstergesidir ve bun­da hiçbir tereddüt yoktur. Bu toplumda insan­ların haklan, istekleri ve anlaşmalan yalnızca adalet ve insafla değil, bunlara ek olarak yar­dımseverlik, cömertlik ve merhametle de ye­rine getirilir. Başkalannın haklarını gözeten­ler sadece adalet yapmakla kalmayıp, iyi ni­yetli olmalı, yalnızca Allah'ın nzasını gözet­melidirler. Andlaşmalannın gereklerini mer­hamet ve âlicenaplıkla yerine getirmeli, Al­lah'ın hoşnutluğunu kazanabilmek için meşru haklanndan dahi feragat edebilmelidirler. Bu tavır, beşerî ilişkileri sevİmlileştirir, mutlu ve olgun bir toplumu tesis eder. Öyle ki, bu toplumda kültür ve medeniyet sağlıklı bir biçim­de gelişir, güzel sanatlar, edebiyat ve ilim ilerler.

İnsanlara bu tavrı (ihsan) kabul ettirebilmek için Kur'ân, şu sözleri beyan eder: "İyi davra­nanlara, daima daha iyisi ve üstünü verilir. Onların yüzlerine ne bir karalık, ne de zillet bulaşır. İşte onlar cennetliklerdir, orada te­melli kalırlar." (10: 26). O, Allah'ın, yaptıkla-n güzel bir davranışı, onların lâyık oldukla-nndan daha fazlasıyla mükâfatlandıracağı ko­nusunda insanlara teminat verir. Nemi sûresinde şunları okuruz: "Kim bir iyilik geti­rirse, ona daha iyisi verilir. Onlar o günün korkusundan güvendedirler." (27: 89).

Rahman sûresinin şu âyeti, bu tür insanların mükâfatlarının yapısmı ve büyüklüğünü geniş boyutlarıyla açıklar. Öyle ki, bunlar, insanın gerçek mükâfatının genişliği konusunda az-çok fikir verebilir: "İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?" (55: 60). Bu âyet, iyili­ğin, faziletin ve cömertliğin semeresinin açık­lanmasında kullanılan sembollerin bir çeşit özetidir. Sembolizm karşılaştırmalı terimlere, yani sübjektif mutluluk fikirlerine başvuruyu zaruri kılar, oysa tam bir açıklama ancak so­yut terimlerle yapılabilir. (A. Yusuf, The Holy Qur'an, sh. 1480, not: 5212). Kısaca, âyet, güzel ameller işleyenlere (muhsinûn) cömert bir mükâfat ve hakettiklerinden daha da fazla bir karşılığı garanti eder. Bu ihsanla­rın daima en üst düzeyde, toplum menfaatleri için çalışmalarını teşvik eden bir nevi itici güçtür. Böylece herkes huzur ve emniyet içe­risinde yaşayabilir. Toplumu sarsabilecek mücadele ve yozlaşma tehlikelerinden korur.

Yardımseverlik vasfı, beşerî münasebetlerin daha geniş bir alana yayılmasına yardım eder, iyilik ve fazilette diğer bütün insanlarla İşbir­liği yapmanın pratikteki formunu oluşturur: ".... iyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardım­lasın, günah işlemek ve aşın gitmekte yar-dımlaşmayın..." (5: 2). Bu, karşılıklı andlaş-ma ve ittifaklara saygı gösteren bir dünya meydana getirmek için, uluslararası düzeyde herkesin birbiriyle işbirliği yapıp, yardımlaş­masını sağlar. Kur'ân beşerî münasebetlerin bu özelliğine şu sözlerle işaret eder: "Ahid-leştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine geti­rin. Allah'ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri bozmayın. Allah yap­tıklarınızı şüphesiz bilir." (16: 91). Edilen her yemin, yapılan her anlaşma gerçekte Allah'ın önünde verilmiş sözlerdir. İster müslüman fertler arasında, isterse İslâm toplumuyla di­ğerleri arasında yapılmış olsun; inançla göze­tilip, saygı gösterilmelidir. Bunun yanında her bir müslüman, imanının bir ifadesi olarak Allah ile anlaşma yapar, ve bu ifadeyi tekrar ettikçe anlaşmayı her zaman pekiştirirler. Do­layısıyla hem ferden hem de müşterek olarak, diğer insanlarla yaptığımız bütün anlaşmalara uymak, imanımızın gereği bir görevdir. Bu, îslâmî inancımızla Allah'a borçlandığımız bir yükümlülüktür. Müslümanlann, diğer insan­larla ilişkilerinde, âyetin gerektirdiği görevle­ri yerine getirmeleri bir dünya toplumu kurul­masına işarettir. Bu, Kur'ân ve sünnette, ye­minlerin ve sözlerin yerine getirilmesine, bunlara uymayanların kınanması hususuna gösterilen büyük titizliğin sebebidir: "Bir üm­metin diğerinden daha çok olmasından ötürü, aranızdaki yeminleri bozarak, ipliğini iyice eğİrip katladıktan sonra bozan kadın gibi ol­mayın. Allah onunla sizi dener. And olsun ki, ayrılığa düştüğünüz şeyleri, size kıyamet gü­nü açıklar." (16: 92).

Burada Allah'ın, insanları, anlaşmaları boz­mamaları konusunda uyardığına dikkat edil­melidir. Zira bu tip davranışlar dinyayı karı­şıklığa sürükleyen çok kötü davranışlardır. Nasıl ki liderler bile, siyasî, ekonomik ve dinî anlaşmazlıklarda kendi cemaat veya topluluk­larını öne geçirmek için, anlaşmalara uyma­mayı büyük bir hüner kabul etmektedirler ki, bu sadece acınacak bir olaydır. Bir ülkenin li­deri, bir seferinde kendi halkının çıkarları doğrultusunda başka bir ülke ile anlaşma ya­par, fakat bir başka zaman, yine aynı lider halkının çıkarları için, aynı anlaşmayı alenen veya gizlice ihlâl edebiliyor. Özel hayatların­da dürüst de olsalar, bu insanların yaptıkları böylesi ihlâller bir tezattır. Bunun yamsıra ne yazık ki, halk da onların bu davranışını kına­maz, hatta bu esef verici hileli diplomasi oyunları sebebiyle onları Över. Bu nedenle Allah, bu tür anlaşmalardan hepsinin, anlaş­maya girenler ve onların halkı için birer imti­han konusu olduğunu bildirmektedir. Onlar bu şekilde, yani anlaşmayı bozarak halklanna görünüşte bir takım üstünlükler sağlayabilir­ler, fakat, Hesap gününde bunun sonuçlann-dan kaçamazlar. (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 96).

Böylelikle, bu, insanlann başkalanyla yaptık-lan anlaşma ve sözleşmeleri herhangi bir iti­raza dayanarak bozmamaları ve ihlâl etme­meleri; tartışma ve ayrılıklarını ileri sürerek yükümlülüklerinden dönmemeleri konusunda ikaz eder. Onlar haklı, diğer taraf tamamıyla haksız bile olsa, anlaşmalara uymama, asılsız propaganda yapma veya diğer haksız ve hileli araçları kullanarak taahhütlerinden kaçmayı mümkün kılabilecek hiçbir meşru veya ahlâkî gerekçeleri yoktur. Sonuçta, İslâm, kişiler ve ülkeler arasında barışı korumak için mümkün mertebe bütün tedbirleri almıştır. Böylece, herkes, sözleşmedeki yükümlülüklerine saygı gösterir, beşerî ilişkilerin pekiştirilmesine, dengeli ve âdil olmasına yardımcı olur. Bu şekilde, bir dünya toplumunun kurulması he­deflenir. İsrâ sûresinde yer alan âyette bu yü­kümlülükler üzerinde ısrarla durulur: "...Ah­di de yerine getirin, çünkü (insana) ahd(in) den sorulacaktır." (17: 34). "Ahidlerin yerine getirilmesi" hususu, yalnızca kişiler için ahlâkî bir öğüt mahiyetinde anlaşılamaz, fa­kat islâm toplumunun ve devletinin hem iç hem de dış ilişkilerinde tavrını belirleyen yol gösterici bir prensiptir. İslâm toplumu bütün yükümlülüklerini gözetmek ve başkalarıyla yaptığı anlaşmalara uymak mecburiyetinde­dir.

Bu, insanlar ve milletlerin iyi ilişkisi için za­ruri ve fevkalâde önemli bir unsurdur. Rasûlullah @ onun önemini belirtmiş; her şartta müslümanların sözlerini tutup, sözleş­me ve anlaşmalara uymalarını ve kesinlikle onları ilk bozan taraf olmamalarını emretmiş­tir. Bu konuda, Rasûlullah @'in asıl yardımı İnsanların problemlerini çözmede bu prensibi ortaya koyuş ve uygulayış tarzında görülür. O'nun öğretisi pasif ve âdeta kitap sayfaların­da kalan bir fantazi değildir; tersine, güçlü, pekişmiş ve dayanıklı pratik bir düzenin uy­gulamasıdır. Ve insanların hayatta karşılaştık­ları zorlukları çözmede, çok etkili ve başarılı olmuştur.

Rasûlullah @ öncelikle, insanlar için ahlâkî, ruhî ve uygulamadaki değerini belirterek, sözleşme hükümlerine uyma prensibini ikna edici bir tarzda ortaya koydu. Sonra da bizzat kendisinin örnekliği ve uygulamasıyla, bu prensibin gerçek hayattaki problemlere tatbi­kini gösterdi.

Kur'ân: Mâide sûresinde yer alan âyette, müslümanların sözlerini ve sözleşme hüküm­lerini yerine getirmeleri şu sözlerle emredilir: "Ey iman edenler! (Yaptığınız) akitleri yerine getirin..." (5: 1).

Arapça'da ukûd (akitler) birçok anlama gelir, îlkin, ruhî yapımız ve Allah ile ilişkilerimizden doğan ilâhî mükellefiyetler vardır. Allah bizi bilgi ve basiret yetenekleriyle yaratmış, bunların yanında, onu, bizim ruhî hayatımız için ilâhî İşaretlerle donatmıştır; dahası, Allah ferdî ve toplumsal hayatımızda yol gösterici­ler olarak bizler için Elçiler de göndermiştir. Bütün bunlara karşılık, bizlere de yapılması zorunlu olan bir takım görevler yüklenmiştir. Ancak dünyevî hayatımızda da, sözle veya zımnen karşılıklı yükümlülükleri taahhüt ede­riz. Bir söz veririz, ticarî veya sosyal anlaş­maya gireriz, evlilik akdi yaparız. Bütün bu ilişkilerimizde yükümlülüklerimizi sadakatle yerine getirmek mecburiyetindeyiz.

Cemaatimiz veya devletimiz bir anlaşma yap­tığında, bunların mensubu olan her bir insan, güçleri yettiğince yükümlülüklerin tam anla­mıyla yerine getirilmesini sağlamakla görev­lidir. Ev sahibiyle misafir veya yolcu, işçi ile işveren vs. arasındaki ilişkilerin yapısında zımnî olarak kabul edilmiş ve her inanç sahi­binin vicdanen yapması gereken kimi görev­ler de vardır. Bütün bu andlaşma ve yüküm­lülükler birbiriyle ilişkilidir. Hayattaki bütün İlişkilerde, dürüstlük ve sadakat, dinin ayrıl­maz parçalandır. (A. Yusuf Ali, The Hoiy Qur'an, sh. 238).

Yukarıdaki âyeti tefsir eden Abdullah b. Ab-bas, âyette geçen akidlerin, neyin helâl, neyin haram olduğunu gösteren emirleri konusunda Allah'ın kullarıyla yaptığı anlaşmaya işaret ettiğini söyler. Bazıları ise, insanların arala­rında yaptıkları evlilik, alım-satım gibi söz­leşmeleri gösterdiğini söyler. Bu görüş, mü-fessirler arasında îbni Zeyd ve Zeyd b. Eşlem tarafından desteklenir. Mücâhid, Rebî ve Katâde, buradaki akidlerin, cahiliyye devri boyunca yapılmış anlaşmaları ihtiva ettiği gö­rüşündedirler. Bununla birlikte ukûd kelimesi normal olarak insanlar ve devletler arasında yapılmış tüm sözleşme ve anlaşma çeşitlerini kapsar. Râğıp el-îsfahânî bu görüşü kabul eder. (Ma'arif al-Qur' an, c. III, s.h 12).

Verilen sözleri tutmamak ve anlaşmaları boz­mak büyük günahlardandır. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Sözlerini (veya sözleş­melerini) yerine getirmeyenleri rezil etmek için Hesap günü arkalarına bir işaret konula­caktır." Sözleri ve ahidleri yerine getirmenin Önemi aşağıdaki hadiste gösterilir. Abdullah b. Amr şöyle der: "Bir gün Allah'ın Rasûlü bizim evde oturuyor iken, annem beni 'bura­ya gel, sana bir şey vereceğim' diyerek yanı­na çağırdı. Rasûlullah @ anneme, ne verece­ğini sorduğunda, annem, 'biraz hurma' ceva­bını verdi. O zaman Rasûlullah @: 'Eğer ona bir şey verilmeyecek olursa, bu yalan sana karşı yazılacaktır.' dedi." (EM Dâvud, Bey-haki).

Rasûlullah @, bu tür yükümlülüklerini yerine getirme hususunda asaletinden önce dahi katı ve tavizsiz idi. Abdullah b. Ebî'l-Hamza'dan şöyle rivayet edilir: "Rasûlullah @ ile pey­gamberlik verilmezden önce bir alış verişte anlaşmıştık. O'na bir miktar borcum kalmıştı. Borcumu falan gün getireceğime söz verdim, ama sonra unuttum. Üç gün sonra hatırlayıp, o yere gittiğimde, Rasûlullah @'i orada bul­dum. Bana: 'Bre delikanlı, beni meşakkate soktun. Üç gündür burada seni bekliyorum.' dedi." (Ebû Davud).

Düşmanla yapılan anlaşma ve sözleşmelere dahi riayet edilmeli, onları ilk ihlâl eden olun-mamalıdır. Fakat bu siyaset, sözlerini ve an­laşmalarını tutmayan, aksine durumda ve kendi çıkarlarına uygun bir zamanda bazan kâfirlere karşı izlenmeyebilir. Müslümanlara, işlerini, şu sözlere binaen düzenlemeleri Öğüt­lenir: "Müşriklerin, Allah'ın yanında ve Rasûlünün yanında nasıl andlaşması olabilir? Ancak Mescid-i Harâm'da andlaştıklarınız hâriç. Onlar size dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın, çünkü Allah, (günah­lardan) korunanları sever." (9: 7).

Allah, taahhütlerini yerine getirmeyen kimse­leri şu sözlerle uyarır: "Ama Allah'a verdikle­ri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte lanet onlara, (dünya) yurdun(un) kötü sonucu onlaradır!" (13: 25). Bu âyet şu duruma işaret ediyor: Beşerî ilişkilerden, aile yakınlıkların­dan, yetime ve yoksula karşı sorumluluktan, komşuların karşılıklı hak ve görevlerinden doğan bütün bağlara ek olarak tüm İslâm kar­deşleri arasında varolması gereken manevî ve amelî bağlar da vardır. (8:75).

er-Râzî'ye göre, Allah'ın birleştirilmesini em­rettiği sözü, insanın bütün canlılara şefkat ve merhametle davranmasını gerektiren ahlâkî vazifeler anlamına gelir.

Ra'd sûresinde ayrıca şu ifadeleri görürüz: "Şimdi Rabb'inden sana indirilenin hak oldu­ğunu bilen kimse, (bunu kabul etmeyen) kör gibi olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alır. Onlar ki, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve andlaşmayı bozmazlar." (13:19-20). Kur'-ân'ın bu âyetine göre, anlaşmalarına sâdık olan, sosyal ve medenî ilişkilerini yerine geti­renler, gerçek anlamda akıllı kimselerdir. An­cak bu ilişkiler, doğruya ve insanların ortak doğru davranışlarına ulaştıncı olmalıdır. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, s. 201).

Bununla birlikte, Allah insanlara karşı çok müşfiktir. Rastgele yeminlerinden ötürü in­sanları sorgulamayacak, ancak, bile bile, dü­şünerek ettikleri yeminlerden dolayı hesap soracaktır. Bu tür yeminlerini bozduklarında, günahı gidermek için kefaret vermek zorunda kalacaklardır. Bu şöyle açıklanır: "Allah sizi, yeminlerinizdeki lâğvden (kasıtlı olarak yap­tığınız yeminlerden) ötürü sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü si­zi sorumlu tutar... İşte yemin ettiğiniz zaman, yeminleriniz(i bozman)ın cezası budur. Ye­minlerinizi koruyun..." (5: 89).

Rasûlullah @, devlet işlerinde olduğu gibi hususi hayatında da verdiği sözlere, herhangi bir kimseden daha fazla bağlıydı. Şahsî, sos­yal, iktisadî ve siyasî ilişkilerini dostluk ve kardeşlik esasına dayandırarak, mükemmel bir örnek olmuştu. Rasûlullah @ daima sözü­ne sâdık kalmış, peygamberlik görevinden önce dahi sözlerini titizlikle yerine getirmiştir. O kadar doğru sözlü ve güvenilirdi ki, Mekke halkı her türlü değerli eşyalarını O'nun yanında korur, O'nu el-Emîn ve es-Sâdık diye çağırırdı. Her çeşit meşru işlerin­de, bütün müslümanlann sözlerini tutmaları­nı, diğer insanlarla yaptıkları anlaşma, sözleş­me ve taahhütlerini yerine getirmelerini em­retmiştir. O, anlaşma ve itimattan doğan yü­kümlülüklere uymayı, bir insanın sahip olabi­leceği en asil vasıflardan biri olarak kabul eder. Şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kıya­met gününde, bu dünyadaki ihanetine göre her hainin bir işareti olacaktır. En büyük ha­inlik, bir topluluğun reisinin yaptığı hainliktir ki, onun işareti kalçalarına konulacaktır." (Tirmizi).

Sa'd, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir: "Her haslet mü'minde yaratı­lıştan vardır. Ancak hıyanet ve yalancılık müstesna." (Müsned-i Ahmed, Beyhaki).

Allahu Teâlâ, Elçisi Muhammed @', Medi­ne'ye hicret etmesini emrettiğinde O, Ali'den Mekke'de kalmasını, kendi adına himayesine bırakılan bütün emanetleri sahiplerine iadesi­ni isteyerek, ancak bundan sonra Medine'ye gelmesini söyler. Enes'in naklettiğine göre şöyle demiştir: "Size emanet bırakılanı koru­yun, hainlik yapana da hainlik yapmayın." (Tirmizi, îbni Mâce)

Yine şöyle buyurmuştur: "Dört şey sizinle ol­duğu sürece, bu dünyada size zarar verecek hiçbir şey yoktur: Emaneti korumak, konuş­mada doğru sözlülük, davranışlarda güzellik, yiyecekte itidal." Enes'e göre, Rasûlullah @ şu sözleri söylemeden genellikle sahabeye bir şey anlatmazdı: "Kendisine güvenilmeyenin imanı, sözlerini tutmayanın dini yoktur." (Beyhaki).

Yine, emniyeti kötüye kullanmanın günah oluşundan bahsederken şu kudsi hadîsi nak-letmiştir: "Kadir-i Mutlak Allah şöyle der: 'Ben, bir diğerine ihanet etmediği sürece iki ortağın arasında üçüncüsüyümdür. Fakat biri ihanet ederse, ikisinin arasından çekilirim."

(Ebû Davud). Rasûlullah @, bir kişinin ken­disine verilen bir başkasının sırrını ifşa etme­sini, emniyeti kötüye kullanma olarak kabul eder ve şunları söyler: "Bir kişi başkasıyla yaptığı konuşmayı korur, onu (sim muhafaza etmek için) dikkat ederse bu bir emanettir." (Tirmizi, Ebû Davud).

Yine Rasûlullah @, iki kişi arasındaki istişa­reyi, ifşa edilmemesi gereken karşılıklı ema­net olarak görür. Ebû Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah @: "Kendisiyle istişare edi­len kimse güvencededir" buyurdu (EBû Davûd, Tirmizî). O'na göre, sır ve emanet bü­tün toplantı ve istişarelerin esasıdır, yalnız üç gaye bunların dışındadır: haksız yere kan akıtmak, gayri meşru olarak mahrem şeyler­den yararlanmak ve meşru bir gerekçe olmak­sızın başkasının malını almak. (M. Ali Khan, Muhammad îhe Final Messenger, sh. 332-334).

Kur'ân ve Sünnet'in bu öğretileri ışığında, İslâm'ın ahlâkî, sosyal, hukukî ve siyasî saha­larında güvenilirliğin ve sözleşme yükümlü­lüklerinin değerini belirtmeye gerek yoktur. Bunlara Hz. Peygamber @ özel bir önem ver­miştir. Zira, karşılıklı münasebetlerde kişiler, gruplar ve devletler arasındaki ilişkileri ger­çekten koruma ve güçlendirmede bunlar son derece önemli rollere sahiptir.

Ne zaman cihad için sefere çıkılacak olsa Rasûlullah @ ordu komutanlarına şunları öğütlerdi: "Allah'tan korkun, sizinle birlikte olan müslümanlara iyi davranın. Allah adına, O'nun yolunda, Allah'a iman etmeyenlere karşı savaşın. Mukaddes cihadı îfa edin. Yağ­ma ve çapulculuk yapmayın, ahidlerinizi boz­mayın, ölülerin cesetlerini parçalamayın, ço­cukları öldürmeyin." (Müslim).

Hudeybiye anlaşmasında, şartlardan biri de şuydu: Mekkeli bir müşrik, müslüman olup Medine'ye gelirse, müslümanlar onu geri çe­vireceklerdi. Bu hususun müzakeresi sürer­ken ve barış andlaşması henüz imzalanma-mışken, (Kureyş adına andlaşmayı imzaya memur Süheyl'in oğlu) Ebû Cendel, Mek­ke'de hapsolunduğu yerden kaçarak ayakları zincirde seke seke gelmiş ve Hudeybiye'deki müslümanlara sığınmıştı. Süheyl, barış şartı olarak oğlunun kendisine verilmesini ister. Rasûlullah @ ise anlaşmanın henüz imzalan­madığını, onun için Ebû Cendel'i geri verme­nin, bu şartın gereği olmadığım söyler. O ise bu şart olmaksızın anlaşmayı imzalamasının mümkün olmadığım ileri sürer. Rasûlullah @, en azından Ebû Cendel'in bu anlaşmanın dı­şında tutulmasında ısrar ettiyse de Süheyl bu hususta hiçbir teklifi kesinlikle kabul etmez. Bu sırada Ebû Cendel yürekleri parçalarcası-na müslümanlara şöyle yalvarmaktaydı: "Ey Müslümanlar! Buraya bir müslüman olarak geldiğim hâlde, beni geri mi veriyorsunuz?" Bu sözler onları çok etkilese, âdeta gönülleri­ni yaksa da, Rasûlullah @ sözünü tutup, an­laşma şartını yerine getirir. Ebû Cendel'e de sabretmesini, Allah'tan ümidini kesmemesini ve yakında kendisine bir kurtuluş yolunun bahşedileceğini haber verir, (tbni İshak, Buharî).

Rasûlullah @ Hudeybiye'den Medine'ye dö­nerken, Ebû Basîr (Utbe b. Esîd) onlara katı­lır. O da müslüman olup, Mekke'den kaçmış­tır. Kureyş iki adamını, onu geri götürmek için gönderir. Rasûlullah @'e anlaşmanın şar­tını hatırlatıp geri alırlar. Fakat Ebû Basîr, Mekke yolunda bir fırsatını bularak Kureyş'in iki elçisinden birini öldürür ve ellerinden kur­tulmayı başarır. Diğeri Medine'ye gelerek Rasûlullah @'e olanları anlatır. Aynı anda Ebû Basîr de Medine'ye ulaşmıştır ve Rasûlullah @'in huzurunda şunları söyler: "Sen sözünü tuttun ve beni geri verdin; şimdi ise Allah beni onların elinden kurtarmıştır ve sen bundan sorumlu değilsin." Rasûlullah @ ise şöyle der: "Bu adam savaş ateşi gibi görü­nüyor." Ebu Basir, kendisine orada kaldığı takdirde tekrar teslim edileceğinin bildirilme-, si üzerine, Medine'den ayrılarak deniz tarafı­na gider ve sahile yakın bir mevkide yerleşir. (Buharî).

İnsanlar genel olarak savaş zamanlarında an­laşmalara uymazlar, ferdî ahitlerine fazla de­ğer vermezler ve istedikleri zaman bozarlar. Fakat islâm'ın nazarında, olaylarla ilgili ferdî ve toplu kararlar aynıdır ve bunları İlâhî ka­nun belirler. Kişilerin yürürlüğe koydukları anlaşmalar bile, savaş durumunda müslüman-lar tarafından korunurlar. Huzeyfe b. el-Yemân, düşmanların, onun savaşa katılma­masını şart koşmaları üzerine Bedir savaşında yer alamadığım anlatır. O ve Ebû Hasil birlik­te giderlerken Kureyşliler tarafından yakala­nırlar. Hz. Muhammed @'e mi gittikleri soru­lur, onlar ise olumsuz cevap vererek, sadece Medine'ye gittiklerini söylerler. O zaman .Ku­reyşliler onlardan savaşa katılmayacaklarına dair söz alarak serbest bırakırlar. Onlar da Rasûlullah @'e gelerek savaşta görev almak istediklerini söylerler. Rasûlullah @ onlara şöyle cevap verir: "Medine'ye gitmelisiniz. Zira (savaş durumunda bile) kâfirlerle yaptı­ğımız anlaşmaları (ve sözleri) tutmalıyız ve onlara karşı yalnızca Allah'tan yardım isteme­liyiz." (İbni İshak, Müslim).

Rasûlullah @, kâfirler ve Yahudilerle çeşitli andlaşma ve sözleşmeler yaptı. Ancak hiçbir zaman bu andlaşmalann herhangi bir şartını ihlâl etmedi. Hudeybiye andlaşmasını bozan­lar Kureyşlilerdi. Bunun gibi, Yahudiler Hz. Peygamber ile yaptıkları andlaşmaları fırsatı­nı bulduklarında derhal bozdular. Benî Kay-nuka Yahudileri Bedir Savaşı sırasında, Benî Nadîr Uhud savaşında, Benî Kureyza da Hen­dek savaşında yaptıkları andlaşrnalara uyma­dılar. Fakat Rasûlullah @ hayatı boyunca her­hangi bir kişi veya kabileyle yaptığı andlaşma ve sözlerine sonuna kadar sâdık kaldı. Takip­çilerine daima, görevlerini dürüstçe yerine getirmelerinin ve sözlerine sâdık olmalarının gereğini belirtmiştir.

Hatta, sözlerine sâdık olanların âkibetlerinin de hayırlı olacağını belirtmiştir. Şöyle der: "Mü'mİnin alâmeti üçtür: Konuştuğunda doğ­ru söyler, söz verdiğinde tutar, emanet edildi­ğinde emaneti korur." Yine şöyle der: "Münafığın alâmetleri de üçtür: Konuştuğunda yalan konuşur, söz verdiğinde sözünü yerine getirmez ve emanete hıyanet eder." (Buhari ve Müslim). Sahih-i Müslim'de bu hadîsin, şu ilâvesi vardır: "Bu kişi namaz ve oruçlarını gözetmesine ve hatta kendisini müslüman olarak adlandırmasına rağmen, bu âdetleri se­bebiyle münafıktır." Rasûlullah @ şunu da söylemiştir: "Söz vermek de, borcun bir çeşi­didir (ve bu nedenle ödenmelidir)." (Tabera-ni)

 

KISIM 5

 

ALLAH'IN BÜTÜN YARATIKLARINA MERHAMET GÖSTERMEK

 

Hz. Muhammed @, kendisine karşı yapılan aşırılıkları ve suçlan affetme, onlara merha­metle karşılık vermede bütün insanlardan üs­tündür. Bu bakımdan davranışlarının büyük­lük ve nezâketi eşsizdir, tarihte bir benzeri gösterilemez. Zayıf ve güçsüz olduğunuz bir zamanda, elinizden yapacak bir şeyin gelme­diği bir durumda, olayların zirvesinde bulu­nan ve bütün gücünü size yöneltmiş düşmanı­nızı affetmeniz pek değeri olmayan, sıradan bir olaydır; zira, bunu yapmaktan başka bir seçeneğiniz yoktur. Ancak, mutlak iktidar sa­hibi olduğunuzda, yaşamaları ve ölümleri eli­nizde bulunan düşmanlarınızı affetmeniz ger­çek büyüklük ve âlicenaplıktır. Hz. Muham­med @ aynen böyle yapmıştır. O, kendisine karşı yaptıkları davranışlara bakmaksızın bü­tün insanlığa merhamet ve şefkat doluydu. Düşmanlarının kendisine ve ailesine karşı yaptıklarım intikam vesilesi olarak görmedi. O, daima, dost düşman demeden bütün insan­lığa merhamet gösterdi, herkes O'nun engin cömertliğinden faydalandı. Bu cömertlik, tıp­kı taşkın bir sulama kanalının, iki taraflı ola­rak bahçeleri sulaması gibiydi. Bunun sebebi, O'nun, Allah'ın yaratıklarına olan âlemşümul şefkat ve sevgisiydi. Kur'ân, O'na şu sözlerle işaret eder: "(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21:107). Onun rahmet ve şefkati evrenseldi, herkes on­dan eşit olarak paymı almıştı. Akrabalık veya arkadaşlık, ya da ırk, renk ve soy problemi yoktu. Bütün insanlık ve diğer yaratıklar O'nun rahmetinden değişik biçimlerde fayda­landı. Bu rahmet, dar çerçevelerle sınırlanma­mıştı; aksine herkese açıktı. Onunla ilgi ku­ran, kim olursa olsun, bir şekilde O'ndan fay­dalanmaması mümkün değildi. (Daha fazla bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, 1. bölüm ve c. İTİ, 6. bölüm).

Rasûlullah @, insanlara, başkalarına karşı iyi ve hayırhah olmayı öğretti ve bu prensibi, ha­yatı boyunca kendisi de uyguladı. Daima, kö­tülüğe iyilikle karşılık verdi, ashabma da aynı şeyi yapmalarını öğütledi. Kur'ân, bu prensi­bi şu sözlerle zikreder: "İyilikle kötülük bir değildir. (Sen kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost gibi oluvermiştir." (41: 34). Bu, Hz. Pey­gamber @'in öğretisi ve uygulaması idi. Kö­tülüğe, kötülükle karşılık vermediğiniz gibi, onu daha güzel bir şeyle de savmaksınız, tıp­kı panzehirin, zehirin etkisini gidermesi gibi. Kin ve düşmanlığı sevgiyle ortadan kaldırma­lısınız. Cehaleti bilgiyle, hamakati ve günahkârlığı Allah'ın dost mesajıyla gidere­ceksiniz. Günahlarının esiri olmuş bir insanı, yalnızca günahlardan kurtarmakla yetinme­yip, onu en büyük dostunuz ve yardımcınız da yapmalısınız. İşte bunlar, iyiliğin değiştir­me gücüdür. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1296).

Bu âyet, iyilik ile kötülüğün bir olmadığını hatırlatır. Kötülük bir süre hâkim olabilir; kö­tüler, güç ve etkileriyle ilk zamanlar, iyilik ve fazileti sindirebilirler. Ancak, sonunda iyilik üstün gelecek ve kötüler bile, yaptıkları hare­ketlerin haksızlığını kalplerinde hissedecek­lerdir. Eğer kötülük, iyilik ve daha güzel bir şeyle giderilirse, tedricen iyilik ve güzellik üstün olacaktır. Zira, insanlar zamanla hangi hareketin daha güzel ve övülmeye layık oldu­ğunu anlayacaklardır. Bu âyette vurgulanan ikinci husus, kötülüğü daha da üstün bir iyi­likle savmaktır. Bir başka ifadeyle, size kötü­lük yapanı affetmeniz bir iyiliktir. Fakat size kötülük yapan bir kimseye, karşılık verme imkânı bulmanıza rağmen iyilik yapmanız ise bir ihsaruhr. Sonuçta, can düşmanınız, can yoldaşınız ve arkadaşınız olacaktır. Bu, size kaba bir şekilde davrananlara iyilik ve hayırla karşılık vermenizin bir sonucudur. Çünkü bu, insanın fıtratında vardır. Size söven birine, cevap vermediğinizde iyilik yapmış olursu­nuz ama dua ederseniz şayet, en kötü insan dahi utanır ve ağzını kapatır. Size zarar ver­mek isteyen birine karşı sabırlı davranırsanız, o daha da cesaret alarak küstahlığını artıra­caktır. Ama o şahıs bir tehlike ile karşı karşı­ya kaldığında onu kurtarırsanız, muhakkak surette sizin esiriniz olur. Çünkü hiçbir kötü­lük iyiliğin karşısında tutunamaz. Bu Kur'ân'ın öğretisi ve Rasûlullah @'in bizatihi uygulamasıyla gösterdiği örnektir. O, hasım­larına, hatta can düşmanlarına karşı iyi davra­nış ve hayırseverliğin yüksek ölçüsünü gös­terdi. Bunu, Kur'ân'ın şu âyetlerinde görürüz: "Rabbiniiden bir bağışa ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, takva sahipleri için ha­zırlanmış bulunan cennete koşun. O (takva sahibi ola)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, Öfke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları se­ver." (3:133-134). Mâide sûresinde müslü-manlara şunlar salık verilir: "... Yine de onları affet, aldırma, çünkü Allah güzel davrananla­rı sever." (5:13). Bir başka yerde de şu sözleri görürüz: "(Sen) affı (kolaylık yolunu) tut, iyi­liği emret, câhillere aldırış etme." (7:199). Bu âyet müslümanlara, lüzumsuz zorluklar çıkar­mayarak insanların işlerini kolaylaştırmaları­nı ve onlardan güçlerini aşan çalışmalar iste­memelerim öğütler. (Zemahşeri). Yumuşaklık hususundaki bu talimatlar, kesinlikle Kur'ân'ın şu ifadelerine uygundur: "Allah siz­den (ağır teklifleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır." (4: 28) ve "Allah kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez..." (2: 286); (6:152; 7:42; ve 23:62). Bu âyetler, müslümanlara açıkça, af yolunu tut­malarım, hata ve kötülük yapanlara karşı çok katı olunmamasını tavsiye eder. (Muhammed Esed, The Mesage ofîhe Qur'an, sh. 234).

Kur'ân, Hz. Peygamber'in bu vasfını zikre­derken, hayatında da bu tavrı sürdürmesini tembihler: "Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, gi­derlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret dile..." (3:159).

Bu Kur'ân âyetleri, haddi aşanlara karşı gös­terilecek insanî davranışı sarih bir şekilde be­yan eder. Hz. Peygamber @, bunu genel bir ifadeyle açıklar: "Bütün yaratıklar Allah'ın kullandır. Allah'ın en sevgili kullan da, onla­ra şefkatle muamele edenlerdir." (Beyhaki). Hz. Aişe, Rasûlullah @'in şu sözünü rivayet eder: "Allah nfk sahibidir (mülâyyim), bütün işlerde mülayim olmayı sever." (İbni Mâce). Diğer rivayette Allah'ın Rasûlü, Aişe'ye şöyle der: "Şefkatli ol, haşin ve kaba olmaktan ka­çın. Sevmeksizin şefkatli olamazsın; haya et­tiğin sürece şefkat senden giderilmez." (Müs­lim). Yine o, Rasûlullah @'den şunlan rivayet etmiştir: "Kendisine şefkatten bir pay verilen kimseye bu ve öte dünyanın iyiliklerinden na­sibi verilmiştir. Ancak, şefkatten mahrum ka­lan, bu ve öte dünyanın iyiliklerinden de mahrum kalmıştır." (Şerhü's-Sünne). Harise b. Vehâb, Rasûlullah @'in: "Ne cevvez ne de ce'zeri cennete giremez." buyurduğunu riva­yet etmiş; cevvezin kaba tavırlı, nezaketsiz kimse olduğunu söylemiştir. (Ebû Dâvud, Beyhaki). Abdullah b. Mes'ud da Rasûlullah @'den şunlan rivayet eder: "Kendisinin ce­hennemden uzak olduğu, cehennemin de on­dan uzak tutulduğu kimseyi size haber vere­yim mi? Yumuşak huylu, müşfîk, cana yakın ve uysal mizaçta olan herkes." (Ahmed ve Tirmizi). Sehl b. Mu'âz ise babasının şahitli­ğiyle, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir: "Açığa vurabileceği bir du­rumda iken öfkesini dizginleyen kişiyi, Allah, kıyamet gününde bütün yaratıklarının önünde çağırır ve parlak gözlü cennet bakirelerinden istediğini seçmesine izin verir." (Tirmizi ve Ebû Dâvud). Bu hadisin, Süveyd b. Vehbin, bir sahabinin oğlundan, onun da babasından naklettiği diğer bir şekli şöyledir: "Allah onun kalbini emniyet ve huzurla dolduracak­tır." (Ebu Davûd). Ebu Hureyre şunlan nakle­der: Adamın biri, Ebu Bekir'e kötü sözler söyledi, bu sırada, Rasûlullah @ hayret ve te­bessümle oturuyordu. Adam sınırı aşınca, söylediklerinin bazısına Ebu Bekir de cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullah @ kızdı ve ayağa kalkıp oraaan ayrıldı. Fhu Bekir, ardın­dan gitti ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Râsulü, o adam bana kötü sözler söylerken oturuyordu­nuz, ancak söylediklerinin bir kısmına cevap verince kalkıp, bizden uzaklaştınız?" Rasûlullah @ şöyle cevapladı: "Sen ona ce­vap verene kadar bir melek vardı, fakat cevap verince yerine bir şeytan geldi." Sonra da ek­ledi: "Ey Ebu Bekir, hepsi de gerçek olan üç şey vardır. (Bunlardan biri de şudur:) Yüce Allah, bir kişiye büyük bir yardım vermeksi­zin, o kişi zarara uğratılmaz ve bu zaran da Allah nzası için sineye çekmez." (Ahmed). O şunu da rivayet "etmiştir: "Güçlü kimse, an­cak, öfkelendiğinde öfkesini dizginleyebilen-dir."

Allah, bu hususu, Âî-i İmrân sûresinde mü'-minlerin bir vasfı olarak şöyle zikreder: "...Öfkelerini yenerler, insanları affeder­ler..." (3:134). tbni Ömer, Rasûlullah @'den şunu nakleder: "Allah indinde, bir kimsenin Yüce Rabbİn rızasmı umarak öfkesini dizgin­lemesinden daha güzel bir şey yoktur." (Ah­med). İbni Abbas: "...(Sen, kötülüğü) en gü­zel olan şeyle sav..." (41: 34) âyetini tefsir ederken şöyle der: Bunun mânası, öfke ânında sabır, kötü davranışlan aftır. Eğer in­sanlar bu şekilde hareket ederlerse Allah on­ları muhafaza eder, aralannda yakın ve can­dan dostluklar tesis ederek düşmanlıklarım giderir. (Buhari).

Behz b. Hâkim babasının şahitliğiyle, büyük babasından, Rasûlullah @'in şöyle buyurdu­ğunu bildirir: "Öd ağacı (aloe) balı nasıl bo­zarsa, öfke de imanı bozar." (Beyhaki). Enes şunu rivayet eder: "Öfkesini dizginleyenin karşılığını kıyamet günü Allah verecektir." (Beyhaki). Ve Ebû Hureyre de Rasûlullah @'in şu sözünü nakleder: "İmrân'ın oğlu Musa şöyle demişti: 'Ey Rabbim! Senin için kullanndan hangisi en büyüktür?' Sonra da şu cevabı almıştı: 'İktidar sahibi iken affedeni­niz.' "(Beyhaki).

Bu âyet ve hadîsler Rasûlullah @'in üstün Şahsiyeti hakkında bazı bilgiler vermektedir.

Şimdi de, onun hususî hayatından ve devlet başkanlığı sırasındaki davranışlarından ör­nekler vereceğiz:

 

Husûsî Hayatı

 

Şahsî ve özel hayatında Rasûluliah @, olağa­nüstü derecede müşfik ve merhametliydi. Ha­nımı Hz. Aişe'nin sözleri şöyle: "O, kendisine karşı yapılan bir düşmanlık için intikam al­mazdı. Ancak Allah'ın haramlarını çiğneyen­lerden Allah için intikam alırdı" (Buhari ve Müslim). Rasûluliah @ intikam alabilecek güçte olmasına rağmen, daima düşmanlarına merhamet göstermiş, onların aşırılıklarını ve kötülüklerini affetmiştir.

Mekke halkı O'na ve ashabına zulmetmiş, ta­rifsiz aşırılıklar ve kötülükler yapmıştı. Fakat Mekke'nin fethi zamanı, yenilip zelîl olunca, hepsi Rasûluliah @'in huzuruna geldiler. O ise, "Bugün azarlanacak değilsiniz" (12: 92) diyerek onları bağışladı ve serbest bıraktı. Kureyş'in ileri gelenlerinden Safvân b. Ümey-ye, Rasûluliah @'i öldürmesi karşılığında Umeyr b. Vehb'e ödül vaadetmişti. Mekke'nin fethedilmesi üzerine kaçmıştı. Ancak Umeyr b. Vehb'in ricası üzerine O'na merhamet edil­miş, Rasûluliah @ de eman işareti olarak sa­ngım vermiştir. (İbn-i Hişam).

Rasûluliah @'e karşı savaşını uzun bir süre devam ettiren, O'nu öldürtmek için Medine'ye paralı suikastçı bile gönderen Ebû Süfyan, Mekke zaferinden sonra Rasûluliah @'in hu­zuruna getirilir, Hz. Peygamber onu büyük bir sevgiyle karşılar. Geçmişte yaptığı kötü­lüklerden dolayı Ömer onu öldürmek isteme­sine rağmen, Rasûluliah @ yaptıklarım bağış­lar. Sadece bağışlamakla kalmaz, O'nun evi­nin emin bir sığınak olduğunu şu sözlerle ilan eder: "Her kim Ebu Süfyan'ın evine girerse bağışlanmıştır." (Buhari ve Müslim).

Ebu Cehil'in oğlu îkrime, en azılı düşmanla­rından biriydi. Mekke zaferinden sonra Yemen'e kaçmıştı. Müslüman olan hanımı Üm-mü Hakim Yemen'e kadar giderek onu İslâm'a davet etti. O da İslâm'ı kabul etti. Fe­tih senesi Mekke'ye geldiler. Huzura girdiğin­de Rasûluliah @ onu görünce sevinerek kalk­tı ve hızla ona doğru yürüdü. Öyle ki giysisi omuzlarından düşmüştü. Dcrime'ye; "Ey Mu­hacir süvari, evine hoşgeldin!" dedi. İkrime de O'na biat ederek, ömrünün sonuna kadar din uğrunda mücadele ve cihad yapacağına söz verdi. (Muvatta).

Kureyş, Rasûluliah @ ve ailesini üç yıl Ebû Tâlib'in mahallesinde kuşatma altında tutmuş ve onlara yiyecek ulaşmasını engellemişti. Çocuklar sürekli ağlıyor, yetişkinler de ina­nılmaz bir hâlde açlıktan kıvranıyorlardı. Bü­tün bunlara rağmen Kureyş herhangi bir şe­kilde onlara yardım edilmesine izin vermedi. Daha sonraları Mekke kıtlıkla karşı karşıya kalıp, insanlar açlık çekmeye başladıklarında, müslüman olmuş Yemâme kabilesi reisi Sümâme b. Üsâl de Mekkeye buğday sevkı­yatını durdurmuştu. Onlara, Rasûluliah @ izin vermeden bir tek buğday tanesi bile veri­lemeyeceğini söyledi. Bu durum Mekke'deki yiyecek kıtlığını daha da arttırmış ve onları Rasûluliah @'den yardım dilemek zorunda bırakmıştı. Bunun üzerine Rasûluliah @ onla­ra merhamet etti ve Sümâme b. Üsâl'e bir ha­ber göndererek ambargoyu kaldırmasını iste­di. (Buhari).

Taif halkı Rasûluliah @'i taşlayarak yarala­mış ve O'nu şehirlerinden yuhalayarak çıkar­mıştı. Ancak onların delegasyonu Medine'ye geldiğinde, Rasûluliah @ onlar için özel ha­zırlıklar yapmış, nezaket ve sevgi ile muame­le etmiştir. (İbni Sa'd).

Abdullah b. Ubey bir münafıktı, bütün zama­nını entrikalar ve gizli planlar hazırlamakla geçirir, Rasûluliah @'e ve O'nun misyonuna zarar vermek için bütün gücüyle çalışır, elin­den geleni yapardı. Diğer kötülüklerinin ya­nında, Rasûluliah @'in şahsına yönelik propa­gandalar da yapardı. Entrikalarından biri, ge­nel   olarak   "İfk hâdisesi"   diye  bilinen,