Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 3.3 - 3.Cilt
HZ. MUHAMMED @'İN SÎRETİNİN MESAJI
Peygamberlere Tâbi Olma Zarureti
Niye Hz. Muhammed @'den Başka Peygamberleri Rehber Edinemeyiz?
Yahudilerin Kutsal Kitapları Ve Peygamberler
Hıristiyanların Kutsal Kitapları
Hz. Muhammed @'in Sîret Ve Sünnetinin Güvenilirliği
Hz. Peygamber @’in Hayatının Her Yönü Bütünüyle Bilinmektedir
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM RAHMET PEYGAMBERİ
Cahiliyyenin Karanlığından İslâm'ın Aydınlığına
Hz. Muhammet! @'in Peygamberliği Ve Yeni Bir Dünya
Hz. Muhammed @'in İnsanlığa Altı Önemli Hediyesi
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
İnsanın Fıtratında Varolan Kuvvet
BÜTÜN İBADET VE KURUMLARDA HERKESE EŞİT HAKLAR TANINMASI
Şeriat ve İslâm'ın Diğer Temel Esasları
Ahlâkî Eğitimin Kapsamı Ve Evrenselliği
Adalet Ve Hakkaniyet Düzeninin Kurulması
Andlaşmalara Uymak Ve Başkalarıyla İyi İlişkileri Korumak
ALLAH'IN BÜTÜN YARATIKLARINA MERHAMET GÖSTERMEK
başına bir mucizedir. Daha sonra insanlık tabiatın fizikî güçleri hakkında tefekkür etmeye davet edilmiştir: "...Aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır." (3: 190) ve "...Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için âyetler vardır." (13: 3). Bu veçhile insana tecrübî metod vasıtası ile tabiatın gizli hazinelerinin esrarını açığa çıkarma fırsatının verilmesi Hz. Muhammed @'den sonra olmuştur.
Fikir Hürriyeti
Allah Rasûlü @'in insanlığın istifadesine olan katkılarından bir başkası da, her türlü peşin hüküm ve duygulardan arınmış olarak doğru sonuçlara varmak üzere serbest düşünmeye davetidir. İnsanlığın bütün klasik ve geleneksel engelleri yıkmaya ve her teklifi kendi düzeyinde ele almaya, böylece Hakikat'e ulaşmaya teşvik edilmesi düşünce sahasında bir inkılâb olmuştur. İnsanın mücerret Hakikat'i arama yolundaki samimi gayretlerine hiçbir iç ve dış mania engel olmamalıdır. Kur'ân insanları sık sık her mesele üzerinde serbestçe düşünmeye ve Hakikati anlamaya davet etmiştir: "...Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor." (2: 266). "...Körle, gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz." (6: 50). ".. .İşte biz, düşünen bir toplum İçin âyetleri böyle geniş geniş açıklıyoruz." (10: 24). "Biz senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını (peygamber) göndermedik. Bilmiyorsanız zikir ehline (bilen Kitâb ehline) sorun... Sana da bu zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki, kendilerine indirileni açıklayasın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar." (16: 43-44). "Biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misâlleri, düşünsünler diye insanlara veriyoruz." (59: 21). Kur'ân, insanları Mutlak Hakikat'i bulmak için serbestçe tefekkür ve tedeb-büre davet eden ve hatırlatan böyle pekçok ayetle doludur.
İfade Hürriyeti
Hz. Muhammed @'ın insanlığa kazandırdığı bir değer de hertürlü kısıtlamadan uzak fikir ve ifade hürriyeti hakkıdır. Gerçekte fikir hürriyeti İslâm nazarında çok önemli olan adalet prensibine bağlı kalabilmek için bir esas ve vazgeçilmez bir haktır. Kadın-erkek her Müslümanın vazifesi yapabildikleri kadar marufu emir ve münkerden nehiydir. Eğer bir toplumda ifade hürriyeti yoksa bu hak vatandaşlar tarafından tamamıyla uygulanamaz. İnsanlar ne iyiyi emredebilir, ne de kötülükten nehyedebilir. Bu veçhile ifade hürriyeti İslam esas ve uygulamalarının tabiî sonucu ve her vatandaşın mutlak ve ihlal edilemez hakkıdır.
Kur'ân'da bu özellikten mü'minlerin bir vasfı olarak bahsedilmektedir: "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velîsidirler. İyiliği emrederler, kötülükten menederler..." (9: 71).
Bunlar mü'minlerin hakiki nitelikleridir. İyiyi ve fazileti insanlar arasında serbestçe anlatırlar ve diğerlerini kendilerini yanlış, kötü ve fuhşiyata ait şeylerden uzaklaştırmaya davet ederler. Yine Kur'ân'da Hac sûresinde şu mealde bir âyetin yer alması dikkat çekicidir: "Onlar (o kimselerdir) ki kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilakis) namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir (her şey sonunda O'na varacaktır)." (22: 41). Kur'ân'daki bu âyetler hakiki mü'minlerin bütün güç kaynaklarını daima toplumdan kötülüğü kaldırmak ve iyiliği yaymak yolunda kullandıklarını açıkça göstermektedir.
İfade hürriyeti şûra müessesesinin tesisi ile daha da teşvik edilmiştir. Bu müessesenin aslî gayesi, insanları her meseleye en iyi çözümü bulmak için değişik konularda görüşlerini ifadeye davettir. Hz. Peygamber @'den bile önemli meselelerde ashabına danışması istenmistir (3: 159). Müslümanlar olaylar hakkında birbirlerine danışarak karar veren bir ümmettir (42: 38).
İfade hürriyetine Kur'ân'ın bir başka âyetinde de değinilmektedir: "Eğer mü'minlerden iki grup vuruşurlarsa onların arasım düzeltin..." (49: 9). Bu âyet, idaredekilerden farklı olsa bile her şahsın kendi görüşünü sürdürmeye hakkı olduğunu açıkça göstermiştir.
Hz. Peygamber @ sadece bu hürriyeti tanımakla kalmamış, onu teşvik de etmiştir. Pek çok defa, askerî meselelerde ve ziraatle ilgili konularda daha iyi bilenlerin görüşlerini kabul etmiştir. Hudeybiye Antlaşmasının aktini müteakip hoşnutsuz olan sahabenin verilen emirlere isteksiz davranması Ümmü Seleme validemizin Peygamber @'e verdiği fikirle giderilmişti. Bu anlaşma tarihde iz bırakmış ve meseleleri yumuşaklıkla halletmeye izin vermiştir.
İyi Bir Komşu
Hz. Peygamber @ şüphesiz bütün yaratıklar için bir rahmet idi. Onun bu üstün şefkat ve rahmetinden herkes faydalanmıştır. Peygamber @ bizzat kendisi için; "Ben, âlemlere rahmet olarak gönderildim" buyurmuştur (İbni Asâkir). İbni Ömer'den rivayetle Peygamber @; "Ben Allah tarafından rahmet olarak gönderildim, öyle ki (Allah'a itaat eden) bir milleti yükselteyim ve (Allah'ı inkâr eden) bir milleti alçaltayım." (İbni Kesir). O'nun rahmet ve dostluğu Öncelik ve ayrım gözetmeksizin bütün yaratıklara şâmildi. Yardımına ve dostluğuna kimin ihtiyacı varsa, daha istemeden O'ndan tam olarak nasibini alırdı. Hz. Muhammed @'in şefkat ve merhameti böylesine geniş ve kuşatıcıydı.
Fakir Ve Muhtaçlar
Hz. Peygamber @ fakirlerin ve muhtaçların gerçek dostu idi. Sözleri ve fiilleri ile ashabının dikkatini bu konuya çekmiştir. Fakirlere karşı çok düşünceli ve yardımcı idi; ashabının da öyle olmasını istemiştir. Kur'ân fakirlerin ve muhtaçların durumları ile ilgilenmeyi ve onlara ellerinden geldiğince yardım etmeyi mü'minler üzerine farz kılmıştır. Kefaret kabul edilen her küçük veya büyük günaha karşılık müslümanlardan fakirleri doyurmaları istenmiştir (2: 184).
Oruç tutamayan yaşlı kimselerin de fidye olarak fakirleri doyurmalarına izin verilmiştir; zihar işleyen kişiler de kefaret olarak 60 fakiri doyurmak zorundadırlar (58: 4). Yeminden dönmenin* kefareti (5: 92) ve ihramda iken Allah'ın yasaklarını çiğneyerek av için hayvan öldürenin kefareti de (5: 98) fakirleri doyurmaktır. İslâm'da yoksullara yardım etmek o kadar önemlidir ki, Hesap Gününde kâfirler için "onlar ne yoksulu doyurur ve ne de buna teşvik ederlerdi" denilerek "o kâfirlerin cehenneme atılacakları" haber verilmektedir (69: 34; 74: 44; 89: 18). Yoksulun hakları ile ilgilenmemek Kur'ân'da kâfirlerin temel özelliklerinden biri olarak tarif edilmektedir (107: 3).
Müslümanlara, miras paylaşılırken eğer fakirler orada bulunuyorsa onları da nasiplendirmeleri tavsiye edilmiştir (4: 8). Yine yoksullara karşı iyi ve cömert olmak Allah'a itaatkâr olmak, ana babaya, akraba ve yetimlere iyi davranmak emirlerinden sonra Müslümanların yerine getirmek zorunda oldukları dördüncü bir emirdir (4: 36). Farz olan zekattan (9: 60) ve savaş ganimetlerinden (8: 41) fakirlere de bir pay. vardır. Sadaka verirken fakirleri gözetmek Müslümanlann vazifesidir (2: 215). Fakirlere yapılan yardım toplumun zengin kesiminin onlara karşı bir lûtfu değil, zenginliklerinden fakirlere giden mecburi bir hissedir (17: 26). Rum sûresinde yer alan âyette şöyle buyurulmaktadır: "...yoksula, yolcuya (zekat ve sadakadan) hakkını ver. Allah'ın yüzünü (rızasını) İsteyenler için bu, daha hayırlıdır ve onlar kurtuluşa erenlerdir." (30: 38). Yine Kur'ân'da mü'minlerin bir özelliği olarak fakiri yalnızca Allah rızası için doyurduklann-dan bahsedilmektedir (76:8). Kıtlık veya yokluk dönemlerinde, mal azlığı ortaya çıktığında bu emirler daha da bağlayıcı hâle gelmektedir. Bu hâl karşısında mü'minler fakirleri doyurmak için servetlerinden daha çok harca-mahdırlar (90: 16).
Kur'ân, toplumun fakir üyelerine yardım konusuna büyük önem vermiştir. Çünkü bu onların zenginler üzerindeki hakkıdır. Hz. Peygamber @ daima fakirlere ve muhtaçlara yardım eder, onlann ihtiyaçlarını karşılamak için elindeki herşeyi harcardı; öyle ki, kendisine ve ailesine bile yiyecek kalmazdı. Hz. Peygamber @'in ev halkının, fakirlere ve muhtaçlara verildiğinden dolayı yiyeceksiz ve aç kalması nadiren vâki olan bir olay değildi. Hz. Peygamber @, sefaletlerini hissettirmemek için fakirlere büyük bir şefkat ve merhametle yaklaşırdı.
Abdullah b. Amr el-Âs şöyle rivayet etmiştir: "Bir gün Mescid-i Nebevî'de otururken fakir muhacirler de bir başka köşede halka şeklinde oturuyorlardı. Bir müddet sonra Rasûlullah @ gelerek içlerine oturdu. Onu görünce ben de onlara dahil oldum. Rasûlullah @: 'Fakir muhacirlere müjdeler olsun. Onlar cennet bahçelerine zenginlerinden kırk yıl önce girecekler.' buyurdu. Bunları duyanların sevinçten parlayan yüzlerini görünce ben de onlardan biri veya onlarla olmayı arzuladım" (Buhari ve Müslim).
Peygamber @ "Allah'ım, beni yoksul olarak yaşat, yoksul olarak öldür ve yoksullarla haş-reyle" diye dua edince Hz. Aişe; "Niçin, ey Allah'ın Rasûlü?" diye sordu. O da; "Çünkü onlar cennete zenginlerden önce girecek" buyurdu. Peygamber @ daha sonra şöyle dedi: "Ey Aişe! Hiçbir zaman muhtaç birini kapından boş çevirme. Verebileceğin yarım bir hurma dahi olsa. Aişe! Fakirleri sev, onları yakınma al ki, Allah da kıyamet gününde seni yakınına alsın." (Tirmizi, Beyhaki ve İbni Mâce).
Bir grup fukara Peygamber @'e gelerek dediler ki: "(Ey Allah'ın Rasûlü!) Servetü sâmân sahihleri en yüksek dereceleri (kazanıp ve) naim-i mukim (devletine ermek fazilet ve saadetin)! alıp gittiler. (Hem) bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor, bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyorlar. (Hem de) onlann fazla malla-n var da onunla sadaka veriyorlar." Rasûlullah @ buyurdu ki: "Size bir şey haber vereyim mi? Ki, onu yaptığınız takdirde hem (bu hususlarda) sizi geçmiş olanlara yetişesi-niz, hem de sizden sonraya kalanlardan hiç kimse size yetişemesin. Ve içlerinde bulunduğunuz cemaat içinde en hayırlı siz olasınız." Fukara, "söyle yâ Rasûlullah!" dediler. Peygamber @; "Her farz namazdan sonra 33 kere subhanallah diyerek teşbih, 33 kere elhamdülillah diyerek tahmid eder ve 33 kere Alla-hüekber diyerek tekbir edersiniz" buyurdu. Bir kaç gün sonra bu fakir sahabiler Peygamber @'e gelerek; "Ey Allah'ın Rasûlü! Zengin kardeşlerimiz de bu vazifeyi öğrendiler, bizim yaptığımızı yapmaya başladılar" dediler.
Bunun üzerine Rasûlullah @; "Bu dediğiniz Allah'ın bir fazl-u ihsanı ki dilediğine verir" buyurdu (Buhari ve Müslim).
Hz. Peygamber @ zekatın her kabile ve kasabanın zenginlerinden toplanması ve bu beldenin fakirlerine harcanması ile ilgili emirler vermiştir. Ashab bu emirlere sıkı sıkıya uymuş ve hiçbir zaman bir beldenin zekatını diğer bir beldeye göndermemişlerdir (Ebu Davud).
Bir gün Hz. Ebû Bekir, fakir muhacirlerden Selmân ve Bilâl'i azarladı. Onlar bunu Rasûlullah @'e şikâyet ettiler. Peygamber @ Ebu Bekir'e: "Onları kırmadın değil mi?" diye sordu. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir gidip onlardan özür diledi. (Mİşkat). Medine yakınlarında fakir bir kadın yaşıyordu. Bu kadın hastalandı ve şifa burmasından hemen hemen ümit kesildi. Her an ölmesi bekleniyordu. Peygamber @, bu kadının cenaze namazını kendisinin kıldıracağını söyledi, Tevafuken hasta gece vefat etmişti ve gece defnedilmişti. Sabahleyin Peygamber @'e haber verilince: "Bana vefatım niçin bildirmediniz" ihtarında bulundu. "Gece karanlığında sizi rahatsız etmek istemedik", diye cevap vermişlerdir. Bunun üzerine Peygamber @ kabrini ziyaret edip namaz kılmıştır (Buhari).
Ibni Cerir'in rivayetine göre; "Bir gün Rasûlullah @ İle beraber mescidde otururken bir kabile geldi. Hâlleri ve görünüşleri çok kötüydü. Üstlerinde yırtık pırtık bir paçavra ancak vardı, yan çıplak-yalın ayak bir deri bir kemik kalmış, kılıçlan boyunlarına asılmış sersefil bir vaziyetteydiler. Onları bu halde gören Rasûlullah @ çok müteessir oldu. Yüzünün rengi kaçtı ve zihni altüst olarak içeri girdi. Sonra dışarı çıkarak Bilâl'e ezam okumasını söyledi. Namazdan sonra halka hitab ederek bu kabileye yardım etmelerini istedi." (Müslim).
Hz. Peygamber @'e bir adam geldi ve birşey-ler dilendi. Peygamber @ o an elinde bir şeyi olmadığını, fakat onun için ödünç alıp adama vereceğini söyledi. Bunun üzerine Ömer Faruk; "Allah, kullarına taşıyabileceklerinden ağır yük yüklemez" deyince Peygamber @ sükût etti. Orada oturan bir Ensârî; "Yâ Rasûlullah! Ona 'Rabbimiz Allah'tır, yoksulluk korkusu yoktur', diye cevap ver" deyince Peygamber @ tebessüm etti, yüzünde saadet emareleri belirdi ve "evet, ben bununla emro-lundum" dedi (Tirmizi).
Bir keresinde Hz. Peygamber @ bir dilenci için yarım vesk buğday ödünç aldı. Alacaklı alacağını istemeye geldiğinde Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Ona bir vesk buğday veriniz; yarısı borcumuz için, diğer yansı ise iyi niyet ve cömertliğimizin bir işareti olarak."
Hz. Peygamber @'in elinin fakirlere ve muhtaçlara vermede esen bir rüzgâr gibi olduğu rivayet edilmiştir. Hiç kimse isteyip de eli boş dönmemiştir. Ne zaman muhtaç biri gelse yiyecekte olduğu kadar giyecekte de onu kendisine üstün tutmuştur.
Kûfî hatla bezenmiş bir mezar taşı.
Ebû Hureyre'den rivayetle Rasûlullah @; "Yaşlılar ve fakirler için çalışan Allah yolunda cihad etmiş gibidir" ve yine "namaza duran ve hiç yorulmak bilmeyen veya sürekli oruç tutan kişi gibidir" buyurmuştur (Buhari ve Müslim).
Ebu Hureyre'den rivayetle Rasûlullah @; "Dul kadınlarla miskinlerin işlerine koşanlar, Allah yolunda cihad etmiş gibi ecirlenirler. Bilemeden gece ibadet eden, iftar etmeden gündüzleri oruç tutan gibidir" buyurdu. (Buhari ve Müslim).
Yine Ebu Hureyre, Rasûlullah @'den şöyle nakleder: "Bir zamanlar bir ormanda bir buluttan 'falanca kişinin arazisini sula' sözünü işiten bir kişi vardı. Bulut hareket etti ve taşlık bir arazi üzerine sularını boşalttı, öyle ki ırmaklar suyla doldu. Bulutu takip eden o zât bahçesinin başında duran ve akarsuyun yönünü çeviren başka birine rastladı. Onun ismini sordu ve buluttan duyduğu ismi cevap olarak aldı. Bahçenin sahibi o zâta niçin kendi ismini araştırdığını sordu. O zât da cevap olarak 'senin bahçenin üzerine yağan şu buluttan sanki biri buluta gitmesini ve senin bahçeni sulamasını söylüyormuş gibi bir ses duydum. Rahmeti ve Nimeti için Allah'a nasıl şükrediyorsun?' sualini yöneltti. Bahçe sahibi 'bahçenin mahsulüne dikkat ederim. Onun üçte birini sadaka olarak fakirlere veririm, üçte birini aileme harcarım, diğer üçte birini ise bahçem için kullanırım.' Bir başka rivayette ise 'üçte birini fakirlere, dilencilere ve yolculara veririm' dedi." (Müslim).
Hz. Peygamber @'in "sadaka vermek herkese farzdır" buyurduğu rivayet edilmiştir. Halk verecek birşeyleri olmadığında ne yapacaklarını sorunca Peygamber @ "ellerinizle kazanın, kendinizi faydalandırın ve sadaka verin" buyurdu. Halk "bu da mümkün değilse?" deyince Peygamber @ "sıkıntı içindeki muhtaçlara yardım edin" buyurdu (Müslim).
Muaz b. Cebel'den rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Size Cennetin padişahlarının kim olduğunu söyleyeyim mi? İnsanların hiçbirisinin gözetmediği yırtık ve eski elbiseler giyen zayıflar ve yoksullar. Allah'a olan imanlarından ve ümitlerinden dolayı Al-lah'dan dilekte bulunurlarsa Allah dileklerini yerine getirir." (İbni Mâce).
Harise b. Vehâb'dan rivayetle Rasûlullah @; "Size cennet halkının fakirler ve çaresiz kimseler olduğunu söyleyeyim mi?" buyurmuştur (İbni Mace).
Sehl, bir adam yanlarından geçerken Hz. Peygamber @'in ashabına "bu adam hakkında ne düşünüyorsunuz?" dediğini rivayet etmiştir. Ashab; "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu öyle bir adamdır ki, kiminle evlenmek istese o kişi müşerref olur; kime aracılık yapsa kabul olur; konuşması ilgiyle dinlenir" dedi. Bir süre sonra yanlarından bir başka adam geçti. Peygamber @ ashaba, "bu adam hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu. Onlar da; "Bu, fakir muhacirlerden biridir. Evlilik için teklif gönderse kimse kabul etmez; tezkiyesi dikkate alınmaz; birşey söylemek istese dinlenmez" dediler. Peygamber @: "Bütün dünya ilki gibi zenginlerle dolu olsa bile bu adam hepsinden daha iyidir" buyurdu, (İbn-i Mace)
Ebû Hureyre, Cafer b. Ebû Tâlib'in fakirleri sevdiğini ve onlarla beraber oturduğunu rivayet etmiştir. Bu sebepten Hz. Peygamber @ ona "Ebû'l mesâkin (miskinlerin babası)" derdi (tbni Mace). Habbab, "Sabah akşam Rab'lerinin rızasını isteyerek, O'na yalvaranları kovma..." (6:52) ayet-i kerimesinin tefsiri ile ilgili şu rivayette bulunmuştur: "Bazı kabile reisleri (Akra' b. Habis Ternimî ve Ayniye b. Hatan el-Fesarî) Hz. Peygamber @'i görmeye geldiklerinde Suheyb, Habbab, Bilâl, Ammar gibi diğer bazı yoksul müslü-manlar da Hz. Peygamber @ ile beraber oturuyorlardı. Bu kişileri gören kabile reisleri, Hz. Peygamber @'den böyle kişilerin yanında olmadığı bir başka vakit tayin etmesini söylediler. Böylelikle Arablar onların soylu olduğunu anlayabileceklerdi. 'Sana Araplardan pekçok kafile geliyor. Eğer bu kafileler bizi kölelerle otururken görürlerse utanç y Onun İÇ*11 geldiğimizde onları geri çevir, biz gittikten sonra onları geri çağırabilirsin' dediler. Peygamber @ bunu duyunca 'Evet mümkündür' dedi. Bunun üzerine kabile reisleri 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bununla ilgili bir de yazı yazılırsa uygun olur' dediler. Peygamber @ kâğıt istedi ve Hz. Ali'ye bunu yazmasını söyledi." Habbab, Cebrail gelip yukarıdaki ayeti vahyettiğinde kendilerinin bir köşede sabırla oturmakta olduklarını da söylemiştir.
Daha sonra Allahu Teâlâ, Akra' ve Ayniye hakkında "Böylece biz onların kimini kimi ile denedik ki: 'Allah, aramızdan şunlara mı lûtfu lâyık gördü?' desinler. Allah şükreden-leri daha iyi bilen değil mi?" (6: 53) ve "(Ey Muhammed!) Âyetlerimize inananlar, sana geldikleri zaman: 'Size selâm olsun' de, Rabb'iniz, rahmeti kendi üzerine yazdı..." (6: 54). Habbab bu ayetler nazil olurken Hz. Peygamber @'e çok yakın oturduklarım, öyle ki, Peygamber @ 'in dizinin kendi dizine değdiğini söylemiştir. Peygamber @ onlarla beraber oturmaya devam etti ve gitmeye niyetlenince kalktı; onların ayağa kalkmalarını beklemeden gitti. Daha sonra şu âyet geldi: "Nefsini, sabah akşam rızasını isteyerek Rab'lerine yalvaranlarla beraber tut..." (18: 28). Habbab, âyetin sonunda geçen furuten kelimesi ile bu iki kabile reisine işaret edildiğini söylemektedir. Allahu Teâlâ onlara şu âyetleriyle de değinmektedir: "Onlara şu iki adamı misâl olarak anlat..." (18: 32) ve "Onlara dünya hayatının, tıpkı şöyle olduğunu anlat..." (18:45).
Habbab, bu olaydan sonra Peygamber @'in kendileri kımıldamadığı müddetçe birlikte oturduğunu, önce kendilerinin kalkarak Peygamber @'den ayrıldıklarını söylemiştir (İbni Mace).
Peygamber @ sık sık fakirlerle oturur ve onlarla meseleleri hakkında konuşurdu. Hakikatte, Islâmı en önce kabul edenlerin çoğu fakir ve muhtaç kimselerdi. Peygamber @ onlara çok iyi davranmıştır. Bir gün Mekke'nin ileri gelenleriyle oturmuş, onları İslâm'a davet ediyorken fakir ve âmâ olan Abdullah b. Üm-mi Mektûm çıka geldi ve Rasûlullah @'e bir-şey sormak istedi. Mekkeli liderlere hararetle İslâm'ı anlatmaya dalmış olan Rasûlullah @, Ümmi Mektûm'un daha sonra gelerek meselesini arzedebileceğini, gerçekten âcil bir meselesi olmadığını düşünerek onu ihmal etti. Bu olay üzerine Yüce Allah Abese sûresini vahyetti (Tirmizi):
"Surat astı ve döndü; kör geldi diye. Ne bilirsin belki o arınacak? Yahut öğüt dinleyecek de öğüt, kendisine yarayacak. Kendisini zengin görüp tenezzül etmeye gelince; sen ona yöneliyorsun. Onun arınmamasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, (Allah'tan) korkarak gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun. Hayır (olmaz böyle şey); o (öğüt, inen Kur'ân âyetleri), bir hatırlatmadır. Dileyen onu düşünüp alır." (80: 1-12).
Bundan sonra Peygamber @ fakirlere ve muhtaçlara daha çok önem verdi. Fakirler Peygamber @ ile beraber Kabe'de namaz kılarlarken Mekke'nin ileri gelenleri onları alaya alır ve dış görünüşlerine bakıp "mü'minle-rin mümtazlarından olan, Allah'ın nimet verdiği şu ve şu insanların geçmiş hayatına bir bakın" diyerek gülüp eğlenirlerdi. Bu ve benzeri tahkîr edici sözler Kureyş'in reisleri tarafından sürekli sarfediliyordu. Rasûlullah @ bu sözlerin hiçbirini nazarı itibare almayarak fakir ve zayıf Müslümanlara olan yardım ve dostluğunu devam ettirmiştir.
Sa'd b. Ebû Vakkas mîzaç olarak biraz kibirli ve kendisini yoksullardan üstün gören biri idi. Rasûlullah @ ona; "Sahip olduğun maişet ve başarıyı fakirler(in çalışmasın)e .borçlusun." buyurdu (Müslim).
Ebû Hureyre'den rivayetle Rasûlullah @; "Yemeklerin en kötüsü, zenginlerin çağrılıp da fakirlerin unutulduğu velime (düğün yemeğedir" buyurmuştur (Buhari ve Müslim). Ebu Derda'nm rivayetine göre Rasûlullah @: "Bana, aranızdaki fakirleri arayıp bulun; çünkü siz ancak fakirleriniz sayesinde yardım görür ve rızıklanırsınız" buyurdu (Ebû Davud).
İbni Ömer'den rivayetle Hz. Peygamber @: "Müslüman müslümanın kardeşidir... Bir müslüman, kardeşinin bir sıkıntısını giderirse Allah ahiret gününde onun bir sıkıntısını giderir" buyurmuştur (Buhari ve Müslim).
Enes'ten rivayetle Rasûlullah @; "Beni memnun etmek isteyen, ümmetimden birinin ihtiyacını karşılasın; beni memnun eden Allah'ı memnun etmiş olur; Allah'ı memnun eden de Allah tarafından Cennete dahil edilecektir" buyurmuştur. Rasûlullah @ yine şöyle buyurmuştur: "Darda kalana yardım eden için, Allah 73 kere mağfiret eder. Birini dünyadaki refahı için ayırır, 72'sini de, kıyamet gününde o kişinin derecesi kılar" (Beyhaki, Şuub-el İman).
Hz. Peygamber @'in fakirlere ve muhtaçlara karşı olan cömert ve iyi davranışlarına işaret eden pek çok hadis vardır. Fakirlerle ve ihtiyaçlarıyla her zaman ilgilenmiş, ashabına sözleri ve fiilleri ile fakirler ile ilgili ayrıntılı emirler bırakmıştır, insanların gözünde fakirlerin konumunu yükseltmiş; fakirliğin ne bir günah ve ne de bir suç olduğunu önemle vurgulamıştır. Hz. Peygamber @'e göre fakirlik sadece bazı kişilerin hayatlarını kazanamama-larından dolayıdır ve bunları gözetmek toplumun sorumlulukları içindedir. Durumu müsait olanların toplumun fakirlerinin ihtiyaçlarını gidermesi farzdır.
Yetimler ve dullar: Hz. Peygamber @ fakirler ve muhtaçlarla olduğu kadar yetimler ve dullarla da İlgilenmiştir. Gerçekte O, her zayıf ve muhtaç insanın dostu olmuş ve onların rahatı için herşeyi yapmak istemiştir. Kur'ân ve Sünnette yetimlere ve dullara yardım konusunda pekçok emir vardır. Yetimlere yardım etmek her müslümana farzdır. (4: 36) ve mü'minler "...yoksullar da (miras) tak-sim(in)de hazır bulunursa bir şeyler vererek onları da ondan nzıklandırmakla (gönüllerini hoş etmekle) ve onlara güzel söz söylemekle" (4:8) emrolunmuştur.
İnsanlara ölümlerinde, ailesi ve çocukları muhtaç kalacak diye korkmalan hatırlatılarak şu âyet nazil olmuştur: "Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde (halleri nice olur) diye korkanlar, (öksüzlerin hakkına dokunmaktan çekinip) titresinler. Allah'tan korksunlar ve doğru söz söylesinler." (4: 9).
Yetimlerin dertleri daha ciddî ve âciliyet kes-bettiğinden zekattan ayrılan pay konusunda onlara fakir ve miskinlere nazaran öncelik tanınmıştır. Ganimetlerden de payları vardır (8: 41).
Müslümanlara, Allah yolunda infakta bulunacakları zaman yetimler için de bir şeyler ayırmaları, çünkü onların (fakir) ana baba ve akrabadan sonra yardıma en lâyık oldukları daima hatırlatılmıştır. Zengin olan kardeşlerinin yetimlere yardım etmesi, yetimlerin onlar üzerinde olan bir hakkıdır ve yetimlere yapılan yardımlar asla bir lütuf değildir. Bu sebeple müslümanlar yetimlere haklarını verme ve bu konuda ihmalkâr davranmamakla yolunmuşlardır. Yetimlerin doyurulmasına valnızca Allah rızası için yardım etmek ve hiçbir dünyevî menfaat ya da nam gözetmemek muttaki müslümanlann görevidir (76: 8-û) Kur'ân'da yetimleri itip-kakan ve onlara güçlüklerinde yardım etmeyenler şiddetle ye-rjlmiştir (107: 2). Fazilet ve iyilik yolunun zorluklarla dolu olduğu da bir hakikattir; bu yola ulaşmak için maddî olduğu kadar şahsî fedakârlıklarda da bulunulmalıdır: "Ona iki tepe (iki hedef: hayır ve şer yolunu) gösterdik. Fakat o (hedefe varmak, yapılan iyiliklere şükretmek için) sarp yokuşu geçemedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek, yahut doyurmaktır: açlık gününde, akraba olan yetimi, yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu." (90:10-16).
Hz. Peygamber @'in, yetimlere yardımın ne kadar elzem olduğunu belirten pek çok hadîsi vardır. Sehl b. Sa'd, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Yetimin işlerini deruhde eden kimse ile cennette (şehadet parmağıyla orta parmağını işaret ederek) şöylece beraber bulunacağız." (Buhari). Ebu Hu-reyre'nin rivayetine göre Rasûlullah @: "Kim, dul kadınların veya fakirlerin işine koşar, gayret ederse, Allah yolunda cihad etmiş gibi ecir alır" buyurmuştur.
Yine Ebû Hureyre'nin bir rivayetinde Rasûlullah @; "Müslümanlann evleri arasında en iyi ev, içinde iyi davramlan bir yetim olanıdır, müslümanların evleri arasında en kötü ev ise içinde kötü davramlan bir yetim olanıdır" buyurmuştur (İbni Mace).
Ebû Ümâme'nin rivayetine göre Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: "Kim Allah rızası için bir yetimin başım okşarsa, elinin değdiği her saç için sevap alacaktır" dedikten sonra elinin iki parmağını birleştirerek; "Ve kim ve-sayetindeki kız veya erkek yetim çocuğa iyi davranırsa, o ve ben bu iki parmak gibi cennette beraber olacağız" (Ahmed ve Tirmizi).
Ibni Abbas'tan rivayetle Peygamber @; "Eğer bir kişi bir yetimin yiyeceğini ve İçeceğini temin ederse, affedilmeyecek bir günah işlemedikçe Allah ona cenneti vâcib kılar. Ve eğer bir kişi üç tane kızı veya kızkardeşe bakar, onları terbiye eder ve Allah onları fazlından zengin edene kadar onlara iyi davranırsa Allah ona cenneti vâcib kılar" buyurmuştur. Ebû Hureyre'nin rivayetine göre birisi Peygamber @'e katı kalpli olarak şikâyet edildiğinde: "Yetimlerin başım okşayın ve fakirleri doyurun" buyurdu (Müsned-i Ahmed).
Çocuklar: Hz. Peygamber @ bütün çocukları çok severdi ve yolu üzerinde ne zaman bir çocuğa veya çocuklara rastlasa onlarla konuşur ve onları dizine alırdı. Bir seferden dönerken yolda çocuklarla karşılaşırsa bineğinden aşağı iner, onları öper ve bineğiyle gezdirirdi. Çocuklarla karşılaştığında selâmı önce o verirdi (Ebu Davud). Bundan dolayı bütün çocuklar onu çok sever, geldiğini görünce muhabbet ve iştiyakla O'na doğru koşarlardı. O çocukların sâdık bir dostu idi. Hz, Aişe'den şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Bir kere Peygamber @'e bedevî bir Arap gelip; 'Ya Rasûlullah! Siz çocuklarınızı Öper (sever) misiniz? Biz çocuklarımızı öpüp okşamayız' demişti. Rasûlü Ekrem: 'Allah senin gönlünderı merhamet ve şefkati çekip çıkarmıştır, ben ne yapabilirim?1 diye cevap verdi." (Buhari).
Bir gün Hâlid b. Said küçük kızıyla beraber Hz. Peygamber @'in yanına geldi. Kızı kırmızı bir elbise giymişti. Hz. Peygamber ona "Sene" dedi. Hesne Habeşistan'da doğmuştu. Habeş dilinde "Sene", "Hesne" demekti. Küçük kız Hz. Peygamber'in sırtında bulunan nübüvvet mührüyle oynamaya başladı. Hâlid, kızını azarlayınca Peygamber @ onu susturarak çocuğun oynamasına müsaade etti (Buhari).
Bir salıabi çocukluğunda Ensâr'ın bahçelerine giderek hurma ağaçlarını taşladığını ve hurmalarını yediğini rivayet etmiştir. Peygamber @'e getirildiğinde "niye taş atıyorsun?" diye soruldu. Çocuk "hurma yemek için" dedi. Daha sonra Rasûlullah @; "toprağa düşen hurmaları ye ve taş atma" buyurarak çocuğun başını okşadı ve ona duada bulundu (Ebu Da-vud).
Hz. Peygamber @, çocuklanna karşı müşfik ve onlara düşkün olan kadınları takdir etmek suretiyle kadınları şefkatli olmaya teşvik etmiştir. Bir seferinde iki çocuğundan birini sırtına' almış, diğerini de elinden tutmuş olduğu halde huzuruna gelen bir kadına, diğer bir seferinde de Hz. Aişe'nin ikram ettiği üç hurmadan ikisini beraberindeki iki çocuğuna birer tane verip üçüncüsünü kendine ayırdığı halde az sonra üçüncüyü de çocuklanna yarımşar veren kadına bu şefkatinden dolayı takdîr ve senalarda bulunmuştur (İbni Mâce).
Rasûlullah @: "Allah'ın kendisine çocuk sevgisini takdir ettiği kimse farzlarını yerine getirirse cehennemden uzak kain"" buyurmuştur. (Buhari)
Çocuk ağlaması duyduğunda namazı kısa kıldırmak Peygamber <§>'in mutad bir davranışı idi (Buhari)
O'nun sevgi ve şefkati sadece mü'minlerin çocuklanna mahsus değildi. Müşriklerin ço-cuklan da dahil bütün çocuklara karşı aynı duyguyu taşırdı. Bir savaşta, savaşan kuvvetler arasında bulunan çocuklar da öldürülmüştü. Olayı öğrendiğinde Rasûlullah @ çok kederlenmiş ve üzülmüştü. Birisi "Ey Allah'ın Rasûlü, onlar müşriklerin çocuklanydı" deyince O; "Çocuklar müşriklerin de olsa sizden iyidirler. Sakın çocukları Öldürmeyin! Sakın çocukları öldürmeyin! Her kişi İslâm fıtratı üzerine doğar" buyurdu (Müsned-i Ahmed).
Mevsimin ilk meyvesi veya başka bir mahsûl getirildiğinde bunu topluluğun en küçüğüne vermek onun sünnetiydi (Mucemu's-Sağir). Hz. Peygamber @ çocuklarla ne zaman karşı-laşsa onlan Öper ve severdi. Bir keresinde torunlarından birini öperken Peygamber @'i gören Akra' b. Habis bunu garip karşılayarak; "Benim on çocuğum var, hiçbirini de Öpmedim" dedi. Hz. Peygamber @ ona şu cevabı verir: "Şefkatli olmayana merhamet edilmez." (Buhari, Tirmizî, Ebû Davud).
Hicret esnasında Hz. Peygamber @ Medine'ye girerken Ensâr'ın küçük kızlan evlerinden dışarıya çıkarak neşeyle şarkılar söylüyorlardı. Önlerinden geçerken Peygamber @; "Küçük kızlar, beni seviyor musunuz?" diye sordu. Hepsi birden "Evet, ey Allah'ın Rasûlü!" dediler. O da; "Ben de sizi seviyorum" buyurdu.
Hz. Aişe genç yaşta evlenmişti, daha evlenmeden az bir zaman önce mahallesindeki kızlarla oyun oynardı. Hz. Peygamber @ evlerine geldiğinde kızlar O'ndan çekinerek köşelere, oraya buraya saklanırlardı. Hz. Peygamber @ onlan rahatlatır, oyunlanna devam etmelerini söylerdi (Ebu Davud). Hayatı boyunca gösterdiği davranışlar Hz. Peygamber @'in çocuklara olan sevgi ve şefkatinin pekçok misalleri ile doludur. O çocuklara karşı çok müşfik ve merhametli idi. Ashabına sık sık çocuklara karşı merhametli olmalarını tavsiye ederdi. Şöyle buyurmuştur: "Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize hürmet göstermeyen bizden değildir" (Tirmizi, Ebû Davud).
Enes, çocuklara karşı Rasûlullah @'den daha müşfik davranan kimse görmediğini söylemiştir. (Müslim). Yine Enes, kendisi henüz bir çocukken Rasûlullah @'in onlara geldiğini ve kendisine selâm verdiğini rivayet etmiştir (İbni Mace).
Hz. Peygamber @ çocuklara sevgisini izharda, durumu icabı onları bineğine de almıştır. Hadis ve Sünnet kitaplarında, Hz. Peygamber @'in çocuk sevgisini ve çocuklara olan alâkasını gösteren yukarıdakilere benzer daha pekçok olay rivayet edilmiştir.
Köleler: Hz. Peygamber @ kölelerin ve diğer mazlum insanların en büyük dostu ve yardımcısı idi. Onları bulundukları menfî konumdan kurtarıp toplumda daha iyi bir yere ulaştırmak için çok gayret gösterdi. Zamanında pek çok köle ve cariye hürriyetlerine kavuştular. O kölelerin haklarının en büyük savunucusu idi. Dinî vazifelerin yerine getirilmesi gibi konularda hataların kefareti olarak köle âzad edilmesi şartını getirmiştir. Bu, kefareti ödemenin ilk ve öncelikli yolu idi, fakat eğer kişi fakir ve bunu karşılayamayacak durumda ise ancak o zaman başka kefaret yollarını kullanmasına izin verilirdi. Meselâ, bir mü'minin kazaen öldürülmesi durumunda suçlu, bir köleyi hürriyetine kavuşturması ve diyet ödemesi karşılığında salıverilir (4: 92). Kişinin, işlediğinde fakirleri doyurmakla ya da köle âzad etmekle emrolunduğu daha başka dinî ve ahlâkî vecibelere ilişkin hatalar da vardır (5: 92).
Ayrıca Müslümanlar gerçek takvaya (birr) ulaşmak için kazançlarını hayır yolunda infak etmek ve köle âzad etmek gibi müşahhas iyilikler yapmakla emrolunmuşiardır (2: 177).
Köleleri âzad etmek ve dünyanın değişen şartlarının kurbanı olan bu ve benzer insanların durumlarını düzeltmek için zekat müessesesi de vardır (9: 60). Servetini fakirleri doyurmak ve köleleri âzad etmek için harcaması kişinin nefsine zor gelir. Kur'ân'da, hayatın bu katı gerçeğine, Müslümanların dikkati çok çarpıcı ve dramatik bir şekilde çekilmiştir: "Ona iki tepe (İki hedef: hayır ve şer yolunu) gösterdik. Fakat o (hedefe varmak, yapılan iyiliklere şükretmek için) sarp yokuşu geçemedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bİr boynu (kölelik zincirinden) çözmek, yahut doyurmaktır: açlık gününde, akraba olan yetimi, yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu." (90:10-16).
Rasûlullah @ ashabına köleleri için; "Onlar sizin kardeşlerinizdir, yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin" buyurmuştur. Kölelerin kendilerine "köle" denmesinden utandıklarını bildiği için ashabına "kölem" veya cariyem" yerine "oğlum" veya "kızım" diye hitap etmelerini tavsiye ederdi. Her zaman kölelere karşı şefkatli olan Rasûlullah @'in vefatından önceki son vasiyeti; "Köleler hususunda Allah'tan korkun" olmuştu.
Bu paragrafta, Hz. Peygamber @'in, insanlığın dikkatini bu talihsiz kölelik olayına çekmesi izah edilmiştir. İnsan haysiyeti ve şerefi kölelik yoluyla alçaltılmışti; kadınlar ve erkekler hayvanlar gibi hatta daha da beter bir şekilde zincire vurulmaktaydı. Bu sebeple Hz. Peygamber @ her fırsatta köleleri âzad etme olayına büyük önem vermiştir.
Hürriyet akdi (mukâtebe): Bu yönde Hz. Peygamber @ ilk olarak "hürriyet akdi" kavramını ortaya koymuştur. Bu akde göre köle, efendisine belli bir zaman dilimi içerisinde belli bir miktar parayı ödemeyi ve yahut önceden belirlenmiş bir iş veya hizmeti yapmayı taahhüt etmekte ve bundan sonra sahibi tarafından serbest bırakılmaktadır. Böyle bir durumda Şeriatın emri kölenin mııkâtib yapılmasıdır. İslâm âlimleri genellikle bu emri tavsiye edilebilir ve arzu edilir bir emir olarak kabul etmişlerse de Ömer, İbni Sîrin ve Da-vud bunu mecburi bir emir olarak telakki etmişlerdir. Onlar, böyle bir köleyi mukâtib yapmaya efendisinin mecbur olduğu görüşündedirler. Bu emrin durumu göstermektedir ki burada kölenin efendisinin konumu, bağımsız bir sahip gibi değil, daha çok anlaşmanın taraflarından biri olarak tebarüz etmektedir. Arzu edilen şey bu meseleyi kölenin ve efendisinin kendi aralarında halletmeleridir; şayet bir anlaşmazlık başgösterirse bu, toplumun sorumlu kişilerince giderilir. Ve en son çare olarak İse mesele mahkemeye götürülebilir.
Kur'ân'da bundan şu ifadelerle bahsedilmektedir: "...Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden, mukâtebe (akdi) yapmak isteyenler (çalışıp belli bir para ödemek karşılığında hürriyetlerini kazanmak isteyenlerde -eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz-mükâtebe yapın. Ve Allah'ın, size verdiği malından onlara da verin..." (24:33).
Buradaki iyilik kelimesi üç şeyi îma etmektedir: (a) Kölenin hürriyet bedelini çalışarak kazanmaya muktedir olması. Hz. Peygamber @, "mukâtebeyi, kölenin gereken miktar parayı kazanabileceğinden emin olunca yapın; onun gidip insanlardan buna sebep dilenmesine izin vermeyin" buyurmuştur (İbni Kesir), (b) Kölenin anlaşma şartlarını yerine getirmesi için namuslu, dürüst ve güvenilir olması ve kazanç için eline geçen fırsatları en iyi şekilde değerlendirerek kazançlarını israf etmemesi gerekmektedir, (c) Kölenin sahibi, kölede gayri ahlâkî eğilimler olmadığına ve İslâm'a veya Müslümanlara karşı düşmanca hisler beslemediğine, ayrıca onun serbestliğinin Müslüman toplumun menfaatlerine zarar getirmeyeceğine emin olmalıdır. Diğer bir ifadeyle, köle, Müslüman toplumun sâdık ve mü'min bir mensubu olduğunu ispatlamalıdır. Bu tedbirlerin özellikle köle yapılan savaş esirleri söz konusu olduğunda muhakkak sürekli olduğu belirtilmelidir. (The Meaning of the Qur'an, c. VIII, sh. 143-144).
Burada şu hususu belirtelim; âyetteki "iyilik" şartı hiçbir şekilde dürüst ve muktedir bir kölenin hürriyetini engellemek için kullanılamaz, çünkü kölenin muktedir olup olmamasıyla ilgili en son kararı mahkeme verir. Ayrıca Kur'ân'da Müslümanlar böyle kişilerin hürriyetlerini kazanmasına yardım etmeye teşvik edilmişlerdir. Böyle kölelere beytü'l-mal'dan da yardım edilmesi mümkündür. Ayetin son kısmındaki "Ve Allah'ın, size verdiği malından onlara da verin" ifadesi köle sahiplerine, Müslümanlara ve İslâm devletine yöneltilmektedir. Bu âyette, ilk olarak kölenin sahibinden, bedelin bir kısmını affetmesi istenmektedir. Ashabın, bedelin büyük kısmını kölelerine bağışladıklarını doğrulayan pek çok hadîs vardır. Hz. Ali bedelin dörtte birini bağışlar ve başkalarını da aynı şeyi yapmaya teşvik ederdi. (İbni Cerir).
İkinci olarak, Müslümanlardan, yardım isteyen bu durumdaki kölelere yardım yapılması istenmektedir. Zekat verilecek yerlerden biri de âzad edilecek köleyedir (9:60). Bir hadîse göre, bir bedevi Hz. Peygamber @'e geldi ve cennette bir yere sahip olabilmesi için ne yapması gerektiğini sordu. Peygamber @; "en önemli şeyi en kısa şekilde sordun. Köle âzad etmelisin ve onların hürriyetlerine kavuşmalarına yardım etmelisin" buyurdu (Beyhaki). Ve üçüncü olarak; İslam devletinin, zekat gelirlerinden bir bölümünü kölelerin âzad edilmesi yolunda harcaması istenmektedir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI, sh. 144).
İnsanları teşvik etmek ve işin derecesini belirlemek için Hz. Peygamber @ 63, Hz. Aişe 67, Abbas 70, Hâkim b. Hizam 100, tbni Ömer 1000, Zu'1-Kela Himyerî 8000 ve Ab-durrahman b. Avf 30.000 köle âzad ettiler. Aralarında Hz. Ebu Bekr ve Hz. Osman'ın da bulunduğu diğer sahabeler de pekçok köle âzad ettiler. İnsanlar, Allah'ın rızasını kazanmak için sadece kölelerini âzad etmekle kalmadılar, ayrıca başkalarından köle satın alıp onları da âzad ettiler. Mukâtebe hakkı cariyeler için de söz konusu idi.
Hz. Peygamber @'in köle âzad etmeye teşvikleri ve hürriyetlerini kazanmaları için kö-lelelere verdiği maddî desteklerini gösteren pek çok hadîs vardır. Ebû Hureyre'den rivayetle Peygamber @: "Her kim kölesinden hissesini âzad etse, o kimseye kendi malından (vererek) köleyi (tamamen, diğer ortaklarından da) halâs etmesi vâcib olur. Şayet köle sahibinin malı yoksa kölenin kıymeti takdir olunur. Sonra köle (diğer ortağın hakkı için) meşakkatsiz çalıştırılır" (Buhari). Yine Ebû Hureyre'den rivayetle Hz. Peygamber @: "Bir oğul babasım esir bulup da, satın alıp azad etmedikçe ona karşı borcunu ödeyemez" buyurmuştur (Müslim).
Hz. Peygamber @: "Eğer bir kişi mahremi olan bir yakınının sahibi olursa bu kişi hür olur" buyurmuştur. (Tirmizi, Ebu Davud ve İbni Mace). İbni Abbas'tan rivayetle Peygamber (§>: "Bir kişinin cariyesi ona çocuk doğurursa, o kişinin ölümünde o câriye âzad olur" buyurmuştur (Darimi). Abdû'l-Melik babasından rivayetle şu hadisi nakletmiştir: Adamın biri bir köle üzerindeki hissesini bağışladı. Durum Peygamber @'e arzedildiğinde O; "Allah'ın ortağı yoktur" buyurdu ve kölenin âzad edilmesine karar verdi (Ebu Davud). Se-fine'den rivayetle: Ümmü Seleme'nin cariyesi idim. O bana, "seni serbest bırakırım, fakat yaşadığın müddetçe Allah'ın Rasûlüne hizmet etmen şartını koşarım" dedi. Ben de, "sen şart koşmasan dahi ben yaşadıkça Allah'ın Rasûlü'nden ayrılmam" dedim (Ebu Davud ve İbni Mace).
Hz. Peygamber @, "hürriyetini kazanmak için bir anlaşma yapan köle, anlaşılan bedelin ödenmedik bir dirhemi kaldıkça köledir" buyurmuştur (Ebu Davud). Ümmü Seleme'den rivayetle Peygamber @; "Siz kadınlardan birinin bir kölesi âzad olmak için mukâtabe yapıp bedelinin tamamını ödeyebilecek durumda ise, o kadın kendini ondan gizlemelidir" buyurmuştur (Tirmizi, Ebu Davud ve İbni Mace). İbni Abbas'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Mükâtib, bir hadde uğrar veya mirasa vâris olursa âzad edildiği kadarına vâris olur." (Ebu Davud ve Tirmizi). Tirmizî'deki diğer bir şekle göre ise bir mukâtibin diyeti vârislerine hür bir ada-mınki kadar ödenir, henüz borçlu bulunduğu sahibine ise köle diyeti ödenir.
Abdurrahman b. Amr el-Ensârî, annesinin bir köleyi azad etmeye niyetlendiğini, bu işi sabaha ertelediğini, ancak o sabah öldüğünü nakletmiştir. Bunun Üzerine Amr el-Ensârî, Hz. Peygamber @'e köleyi annesi nâmına âzad ederse, annesinin bundan ecir kazanıp kazanmayacağını sorduğunda, Peygamber <5> kazanacağını söyledi (Mâlik). Abdurrahman b. Ebu Bekr Öldüğünde, kız kardeşi Aişe Köle âzad etmek Allah'ı hoşnut edecek ve Cennette yer kazandıracak bir ameldir. Ebû Zerri'l-Gıfârî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir kere Rasûlullah @'e "Ya Rasûlullah! Hangi ibadet efdaldir?" diye sordum. O, "Allah'a iman ve Allah yolunda ci-had" buyurdu. (Yine) ben "Hangi esir veya köle (yi âzadlamak) efdaldir?" diye sordum. Rasûlullah @: "Kıymeti yüksek ve sahibi yanında rağbeti çok olan" buyurdu (Buhari ve Müslim).
Berâ b. Azib'den rivayetle, bir bedevi Hz. Peygamber @'e gelerek "beni cennete götürecek bir amel söyle" demiştir. Hz. Peygamber @ "çok büyük bir şeyi bir kaç kelimeyle sordun. Köle azad et ve köle azad ettir" buyurmuştur. Adam ikisinin aynı şey olup olmadığ-nı sorduğunda Hz. Peygamber @ "hayır, bir adamı azad etmen, işi bizzat kendinin yapmasıdır, azad ettirmek ise onun bedeline katkıda bulunmaktır" buyurmuştur (Beyhaki).
Amr b. Abse'den rivayetle Hz. Peygamber @; "Kİm içinde Allah'ın anılacağı bir mescid bina ederse, onun için cennette bir köşk bina edilecek ve kim bir MüslÜmam (köle) âzad ederse bu, cehennemden kurtulması için fidye olacaktır" buyurmuştur, (Şerhü's-Sünne).
Vasile b. Eskâ (belki kazaen) bir cinayet işleyerek (cehennemi) hak eden bir arkadaşları için Allah'ın RasûlÜ'ne gittiklerini ve O'nun "eğer arkadaşınız nâmına bir köle bağışlarsanız, Allah onun her bîr uzvunu diğerinin her bir uzvuna karşılık cehennemden âzad edecektir" buyurduğunu nakletmiştir (Ebu Davud ve Nesei). Hz. Peygamber @: "En güzel sadaka, bir kölenin âzad edilmesine vesile olmaktır" buyurmuştur (Beyhaki).
Yedi kardeşin hizmetini gören bir hizmetçi vardı. Bunlardan biri hizmetçiyi tokatladı. Rasûlullah (2> bunu öğrenince "onu âzâd edin" buyurdu. Onlar, "bizim ondan başka hizmetçimiz yoktur" dediler. Rasûlullah @: "Hi/metçi onlara ihtiyaçları bitene kadar hizmet etsin. İhtiyaçları kalmayınca da onu âzad etsinler" buyurdu (Ebu Davud).
Bir adamın sürekli haklarında şikâyetçi olduğu iki kölesi vardı. Onları döver, eziyet eder lâkin köleler bildikleri yoldan dönmezlerdi. Adam Rasûlullah @'e geldi, kölelerim şikâyet ederek bu derdin çaresini sordu. Rasûlullah @; "Eğer verdiğin ceza suçlarına eşitse mesele yok, aksi takdirde Allah seni onlara verdiğin fazla ceza miktarınca cezalandırır" buyurdu. Bunu duyan adam üzüntüsünden ağlamaya başladı. Rasûlullah @, Kur'ân'dan "Kıyamet günü doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz" (21: 47) âyetini okudu. Bunun üzerine adam "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben onları kendimden ayırsam daha iyi ederim. Şâhidimsin, onlan âzad ettim" dedi. (Siret'ün-Nebi, c. U, sh. 383-86)
İnsanlar kölelerini evlendirirlerdi. Fakat istedikleri zaman da zorla ayırırlardı. Adamın biri kölesini cariyesi ile evlendirmişti. Sonra da onları ayırmak istedi. Köle bu durumu mes-cidde vaaz eden Rasûlullah @'e şikâyet etti. Rasûlullah @ orada bulunanlara hitaben; "İnsanlar neden köleleri önce evlendirir, sonra da ayırırlar? Evlenme ve boşanma hakkı sadece kan-kocaya aittir" buyurdu (İbni Mace)
Ebû Hureyre'den rivayetle Hz. Peygamber @; "Kim bir köleyi masum olduğu halde zina ile suçlarsa Allah ona kıyamet gününde haddini uygulayacaktır, çünkü yalan yere suçlama o günahı işlemek gibidir" buyurmuştur (Tirmizi).
Kölelere karşı olan müşfik davranışlarından dolayı pek çok müşriğin kölesi kaçarak Peygamber @'e geliyor ve O da onlan âzad ediyordu (Ebu Davud). Savaş ganimetleri paylaşıldığında köleler de haklarım alırlardı. Yeni azad edilmiş kölelerin herhangi bir gelir kaynağı olmadığı için, her yeni zekat veya ganimet alındığında Hz. Peygamber @ onlardan ilk payı azadlı kölelere verirdi.
Hz. Peygamber @; "Kişi, cariyesini siizel bir surette terbiye ve güzel bir şekilde talimine ihtimam eder, sonra da onu âzadlayarak nikâh edip evlenirse, o kimseye iki ecir vardır" buyurmuştur (Buhari).
Hz. Peygamber @ kendisi de Cüveyriye ve Safiye'yi âzad etmiş ve sonra onlarla evlenmiştir. Ebu Bekir Sıddık'dan rivayetle Peygamber @: "Kötü huylu insan cennete giremez" buyurdu. Sahabe: "Ey Allah'ın Rasûlü! Sen bize bu ümmetin çoğunluğunun köle ve yetimler olduğunu söylemedin mi?" diye sorduklarında Peygamber @; "Onları kendi çocuklarınız gibi gözetin, yediğinizden yedirin" buyurdu. Daha sonra; "Ey Allah'ın Rasûlü! Bize faydalı olacak bir ibadet söyle" dediler. O da: "Eğer cihad için bir at besler ve onun üzerinde cihada giderseniz, bu size yeter. Yine köleniz (eğer onu âzad ederseniz cennete girmeniz için) size yeter ve eğer o (devamlı) namaz kılıyorsa (müslamansa) o halde sizin kardeşinizdir. (Herkesten daha fazla azad edilmeye lâyıktır)" buyurmuştur (îbni Mace). Peygamber @ Veda Haccında da müslüman-lann her halükârda yerine getirmekle yükümlü oldukları köle haklarından bahsetmiştir (Müslim).
Ebu Hureyre'den rivayetle Peygamber @: "Köle ve cariyelerinize (toplumun) âdetlere göre yedirin ve giydirin, güçlerinin üzerinde iş yüklemeyin" buyurmuştur (Mâlik). Yine Peygamber @'in yaşı küçük kölelere iş verilmemesini buyurduğu nakledilmişitir (Mâlik). Selmâ binti Muâkil, amcasının onu Hubab b. Ömer'e sattığını ve sonra kendisinin Abdur-rahman b. Hubab'ı doğurduğunu söylemiş\ir. Hubab öldü. Hanımı Selmâ'nın borçlarına karşılık satılmasını vasiyet etmişti. Selmâ bunu duyunca Rasûlullah @'e giderek meseleyi anlattı. Rasûlullah @; "Hubab'ın mirasçısı kimdir?" diye sordu. Kardeşi Ebû'l-Yesar b. Umre olduğunu söylediler. Bunun üzerine Rasûlullah @, Ebû'l-Yesar'a, Selmâ'yı âzad etmesi haberini gönderdi. Selmâ bu haber üzerine s alı verildiğini ve Hz. Peygamber @'in, kendi yerine onlara bir câriye verdiğini söyledi (Ebu Davud). Hz. Ali; "Allah Rasûlü bana, kardeş olan iki genç köle verdi. Onlardan birini sattığımda bana 'genç kölene ne oldu ya Ali?' diye sordu. Sattığımı söylediğimde, 'onu geri al, onu geri al' buyurdu" demiştir. (Tirmizi ve İbn-i Mace). Yine Hz. Ali bir cariyeyi çocuğundan ayırdığını, fakat Hz. Peygamber @ kendisine bunu yasaklayınca anlaşmayı iptal ettiğini rivayet etmiştir (Ebu Davud).
İmam ve fâkihlerin çoğunluğu ümmul-ve-led'm, sahibinin ölümünden sonra serbest kalması gerektiği fikrindedirler. O sahibine çocuk doğurmuş bir câriye idi. Ne satılabilir, ve verilebilir ne de miras olarak birine,bırakılabilir; bu yüzden de âzad edilmesi gerekir. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Hangi müslüman kimse müslüman bir köleyi âzad ederse, Allah onun kemiklerinden her bir kemiğini âzad ettiği kişinin kemikleri karşılığında ateşten koruyacaktır. Hangi müslüman kadın müslüman cariyeyi âzad ederse, Allah kıyamet günü âzad ettiği cariyenin her bir kemiğine karşılık onun bir kemiğini ateşten âzad edecektir" (Ebu Davud).
Hz. Peygamber @: "Her kim bir köle âzad ederse bu, âzad edenin cehennemden kurtulmasına vesile olacaktır" buyurmuştur. Peygamber @'e esirler getirildiğinde, aynlmalarından hoşlanmadığı için aileleri beraberce köle olarak dağıttığı nakledilmiştir (İbni Ma-ce).
Kısaca, Hz. Peygamber @ kölelerine şefkat ve merhametle davrandı ve ashabına da Öyle davranmalarını öğütledi. Kendi kölelerini genellikle salıvermiş ve ashabına da kendi kölelerini azad etmelerini ve başka kölelere hürriyetlerini kazanmaları İçin yardım etmelerini emretmiştir. Peygamber @, ashabına köleleri salıvermeye durumları müsait değilse, o zaman onlara kardeşleri gibi davranmalarını, yediklerinden yedirmelerini, giydiklerinden giydirmelerini tavsiye etmiştir. Gerçekte Hz. Muhammed @ kölelerin hürriyetlerini kazanmaları ya da köle iken durumlarının düzeltilmesi hususunda en ileri düzenlemeleri yapmıştır. Köleler hiç bir ayrıma tâbi tutulmadan kardeş ve evin bir ferdi olarak kabul edildiler. Ailenin diğer fertleriyle birlikte yaşadılar, hareket ettiler ve çalıştılar; onlarla aynı yiyeceği yediler, benzeri giysileri giydiler. Pek çok kez sahibi öldüğünde, kölenin, evin kızıyla evlendiği ve sahibine vâris olduğu vâkidir. Hint sultanlıklarında, bir kölenin sultanın kızıyla evlenip sultanın ölümünden sonra tahta geçişi tarihî bir hakikattir. Bundan dolayıdır ki hanedanlıkları 'köle hanedanı' diye bilinmektedir.
Hizmetçiler: Hz. Peygamber @'in hizmetçilerine karşı olan davranışları onun kemâlâ-tının bir başka veçhesidır ve gelecek nesiller için daima mümtaz bir numune olarak kalacaktır. O hizmetçilerine büyük bir şefkat ve nezaketle davrandı; işlerini ihmal ettiklerinde bir kere bile kızmadı, eziyet etmedi ve paylamadı.
Enes, Hz. Peygamber @'in, sabah namazını kıldığında Medine'deki hizmetçilerin su dolu kaplan getirdiklerini ve Peygamber @'in elini bu kaplara daldırdığını rivayet eder. Hizmetçiler genellikle kaplan sabahın soğuğunda getirirler ve Rasûlullah da elini bunlara batırırdı. (Müslim). Enes'den; "Medinelilere ait bir cariyenin, Rasûlullah'] kolundan tutarak onu istediği yerlere götürdüğü" rivayet edilmiştir (Buhari).
Yine Enes'ten rivayetle aklı dengesi yerinde olmayan bir kadın "Ey Allah'ın Rasûlü, senden birşey istiyorum" dedi. Rasûlullah @ de "filanın annesi, inşaalah isteğini yerine getirebilirim" buyurdu. Daha sonra kadın istediğine nail olana kadar onunla bir yola gitti (Müslim). Enes, Rasûlullah @'in asla uygunsuz söz sarf etmediğini, konuşmalarında lanet ve zemmetme olmadığını, birini azarlarken bütün söylediği şeyin "derdin nedir? Ahım toprağa yapışsın" demekten ibaret olduğunu rivayet etmiştir (Buhari).
Enes bir başka rivayetinde de şöyle demiştir: "Rasûlullah'a sekiz yaşımdan itibaren on yıl hizmet ettim ve o beni elimin zarar verdiği şeylerden ötürü hiç azarlamadı. Ailesinden biri azarladığında ise 'onu bırakın, çünkü bir şey takdir edilmişse o şey olur' demiştir" (Mişkat). Ebû Said el-Hudrî Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Sizden biri hizmetçisini döverken o Allah'ın adını anarak size yalvarırsa elinizi sakının." (Tirmizî).
Enes, Rasûlullah @'e on yıl hizmet etti ve bu sürede Peygamber @ ona hep iyi davrandı. Bir keresinde şöyle dua etti: "Ey Allah'ım ona çocuklar ve zenginlik ver ve ona her ne verirsen rahmet ve bereketinle ver." Rasûlullah @ zayıflara, fakirlere, köle ve hizmetçilere daima şefkat ve merhametle davranmıştır; böylelikle onlar toplumun diğer mensuplarından daha farklı muameleye uğramadıklannı hissetmişlerdir. Hz. Peygamber @ onlarla toplumun zengin fertlerine nazaran daha fazla vakit geçirmiştir. Hizmetçilerin onun şefkatinden oldukça büyük bir pay aldığı ona on yıl boyunca hizmet eden Enes'in ifadelerinden anlaşılmaktadır.
Kadınlar: Hz. Muhammed @'in getirdiği din ile kadın, kaybolan vakar, şeref ve sosyal statüsünü kazandı. Kendi faaliyet sahasındaki tabiî kabiliyet ve meziyetleri doğrultusunda İnsan toplumunun, kültür ve medeniyetinin inşâsında erkeklerle eşit biçimde rol almaya çağrıldı. Hz. Peygamber @ kadınlara miras, eğitim, ev ile ilgili meselelere iştirak gibi konularda olduğu kadar ahlâkî, dinî ve manevî sahalarda, evlenme ve boşanma ile ilgili meselelerde de pekçok haklar kazandırmıştır. Böylelikle onlar bütün haklarında erkeklerin seviyesine getirilmişlerdi. Hz. Peygamber @ kadınlara karşı son derece nâzikti ve ashaba da kadınlarına karşı son derece düşünceli olmalarını tavsiye ederdi. Ebu Hureyre'den rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Kadınlar hakkında hayırlı olun. Kadın eğe kemiğinden yaratılmıştır, eğridir; doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kırılması boşanması demektir. Ondan istifade etmek istersen eğri haliyle istifade et; bu cihetle size kadınlar hakkında hayırlı olunuz diyorum" (Buhari ve Müslim). Yine Ebû Hureyre'den rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur; "Mü'min bir erkek mü'min bir kadından nefret etmesin; eğer onun huylarından birini beğenmiyorsa, bir diğerinden hoşlanabilir." (Müslim).
Câbir'in rivayetine göre Hz. Peygamber @ Veda Haccmda irad ettiği hutbesinde kadınlara iyi muamelenin önemini şu sözlerle vurguladı: "Kadınların hakkını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları Allanın emaneti olarak aldınız... Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları meşru bir şekilde her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir" (Müslim). Bir sahabe Rasûlullah @'e bir kadının kocası üzerindeki haklarını sordu. Şöyle buyurdular: "Yediğinden yedireceksin, kendine elbise aldığında onu da giydireceksin, yüzüne vurmayacaksın, çirkinsin demiyeceksin, onu yalnız bırakmayacaksın, kendi evinin içinde olursa başka." (Ahmed, Ebû Davud ve İbni Mace).
Ebû Şürayh'tan rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Ey Allahım, yetimlerin ve kadınların haklarına riayet etmemiş olmaktan sana sığınırım" (Nesei). Yetimlerin ve kadınların haklarına riayet etmeyen kişiyi Hz. Pey-
gamber @ günahkâr olarak nitelemiştir. O, bu haklardan her zaman korkmuş ve insanları bunları ihlâl etmekten men etmiştir.
Hz. Peygamber @ kadınları haklan konusunda öylesine teşvik etmiştir ki, kadınlar serbestçe O'na gelerek meseleleri hakkında soru sorarlardı. Ve erkekler, kadınların haklan ile ilgili kendilerine ağır gelebilecek vahiyler gelebileceği korkusuyla kadınlara karşı hiçbir şey söylemiyorlardı. Hz. Peygamber @'in kadınlara karşı davranışları, onları, haklarını isteme konusunda daha da cesur kılmıştır.
Rasûllullah @, süt teyzesi olan Ümmü Harâm'ı, Küba'da ziyareti bir vazife bilirdi. O da her gelişinde Rasûlullah'a yemek yedirirdi (Buhari). Rasûlullah @ Enes b. Mâlik'in validesi Ümmü Süleym'e de büyük değer verir, hürmet ederdi. Sık sık onun evine gider ve kendisi için sermiş olduğu şiltede bir süre dinlenirdi. Enes'den rivayet olunduğuna göreninesi Müleyke, Rasûlullah @'i hazırladığı bir yemeğe davet etmişti. Yemekten sonra Rasûlullah @; "Haydin, kalkınız da size namaz kıldırayım" dedi. Enes der ki: Kullanıla kullanıla simsiyah kesilmiş (eski) bir hasırımız vardı. Onu hemen alıp üzerine yumuşasın diye biraz su serptim. Rasûlullah @ namaza durdu. Yetim ile beraber ben de ardında saf olduk. Ninem de arkamızda durdu. Rasûlullah @ bize iki rekat kıldırdıktan sonra teşrîf etti (Buhari).
Bir gün çok sayıda kadın akrabası Hz. Peygamber @'in etrafına oturmuş, yüksek sesle konuşuyorlardı. Ömer içeri girince hepsi çekildi. Rasûlullah @ güldü. Ömer: "Ey Allah'ın Rasûlü! Allah seni hep mütebessim kılsın. Niye güldün?" diye sordu. Rasûlullah @: "Bu kadınlara şaştım, seninsesini duyar duymaz hepsi bir köşeye saklandı." Ömer, kadınları kastederek; "Benden değil, Rasûlul-lah'dan korkun" dedi. Kadınların hepsi, "Sen Rasûlullah'dan daha hiddetlisin" dediler (Buhari). Bir bayram günü Aişe'nin odasında yüzü örtülü bir şekilde uyuyordu. Küçük kızlar şarkı söylüyor ve def çalıyorlardı. Eve gelen Ebu Bekir çocuklara susmalarını söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber @; "Bırak söylesinler, bugün onlara bayramdır" buyurdu (Müslim).
Kadınlar genellikle narin ve hassas tabiatlıdırlar; bu sebeple Hz. Peygamber @ onlara şefkat ve sevgiyle muamele edilmesinin lüzumuna hatırlatırdı. Bir sefer esnasında Üm-mü'1-mü'minîn Hz. Safiye beraberindeydi. Safiye, deveye Hz. Peygamber @ ile birlikte biniyordu. O deveye binecekken Peygamber @ dizini uzattı, o da ayağını Rasûlullah'ın dizine koyarak bindi (Buhari). Bir keresinde devenin ayağı sürçtü; Rasûlullah @ ve Safiye, her ikisi de düştüler. Ebu Talha, Rasûlullah'a doğru koştu. Fakat O, "önce kadınlara yardım edin" buyurdu (Buhari). Hz. Peygamber @'in kadınların zayıf ve hassas tabiatlarını nazarı dikkate aldığı şu hâdiseyle gösterilmektedir: Bir defasında hanımları onunla birlikte yolculuğa çıkmışlardı. Sürücüsü develeri (mü'minlerin anneleri hevdec-lerinde olduğu hâlde) hızlı sürmeye başladı. Bunun üzerine Peygamber @ (kadınları kastederek); "Dikkat et, bunlar camdan mâmül şişe (karûre) gibidirler." buyurdu (Müslim). Peygamber @ iki parmağım yanyana getirerek "Yetişkin hâle getirene kadar iki kıza bakan ile ben Kıyamet gününde böyle olacağız." buyurmuştur (Müslim). Hz. Peygamber @ yine; "Kim kızlarla imtihan edilir (sadece kız çocukları olursa) de onlara iyi muamele eder, din yolunu gösterir ve iyi bakarsa bu onun için Kıyamet gününde bir kalkan olacaktır." buyurmuştur (Müslim). Yine; "Sizlerden kim üç kızını veya üç kızkardeşini onlara iyi muamele ederek everirse, o şüphesiz cennete girecektir" buyurmuştur. Ve Hz. Ai-şe'den rivayetle Hz. Peygamber @; "Kim kızlarla imtihan edilir ve sabır gösterirse onlar, onun için ateşe perde olacaklardır" buyurmuştur (Müslim).
Böyle pek çok hadis Hz. Peygamber @'in kadınlara olan güzel davranışlarını ve onların seviyesini erkeklerin nazarında olduğu kadar kendi nazarlarında da nasıl yükselttiğini göstermektedir. Kim kadınlara Hz. Peygamber @ 'den daha hayırlı bir dost olabilir?
Düşmanlarına davranışı: Hz. Peygamber @ düşmanlarına en ufak bir ayrım yapmaksızın diğer İnsanlara gösterdiği nezaket ve merhameti göstermiştir. Onun büyüKİüğünün tezahürlerinden biri de, en azılı düşmanlarına karşı bile şahsı nâmına intikam peşinde olmayışı, aksine onları affetmiş olmasıdır. Onlara çok merhametli ve âdil davranmış, adaletin uygulanmasında hiçbir zaman dost-düşman farkı gözetmemiştir. Bu konudaki ebedî eşitlik kanunları şöyledir: "Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Adil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (5: 8), Düşmanlarına karşı dahi adaletten ayrılmamaları hususunda mü'minler şöylece uyarılmaktadırlar: "...Sizi jvlescid-i Hârâm'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı beslediğinz kin, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yar-dımlaşmayın, Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir." (5:2). Hz. Peygamber @ hayatı boyunca bu ilkeyi esas almıştır.
pir insan için yapılması en güç işlerden biri düşmanlarına adaletli davranmak ve kendi elinde iken onları serbest bırakmaktır. İşte bu vasıf İslâm Peygamberi'nde en mükemmel şekliyle vardı. Her medeniyet ve toplumda düşmandan Öç almak meşru bir hak olarak kabul edilir ve çok az insan kendi hâkimiyeti altında iken düşmanını affeder. Hristiyan güçler Müslümanları mağlup ettiğinde İspanya ve Filistin'de yapılan katliamlar çok iyi bilinen tarihî gerçeklerdir. Bu Hristiyan güçler Filistin'de ve İspanya'da sokak sokak, ev ev kadm-çocuk, genç-İhtiyar demeden halkı kitleler hâlinde katlettiler.
Hz. Muhammed @ nefret ve intikam gibi düşük insanî duygulardan çok uzaktı. O'nun Mekke'deki eski düşmanlarından Öç almasını sağlayan en iyi olay Mekke'nin fethi olmuştur. Hz. Peygamber @'i ve ashabını yurtlarından süren, hertürlü acı ve işkenceyi tattıran, savaş açan, öldürmek ve dinini yoketmek için başvurulmadık çâre bırakmayan bu insanlar şimdi O'nun merhametine sığınmışlardı. Fakat O, "üzerinize bir suç yoktur, gidin; hepiniz serbestsiniz" buyurarak hepsini serbest bırakmıştı.
Vahşi, Hz. Peygamber @'in sevgili amcası ve İslâm'ın kılıcı Hz. Hâmza'yı öldüren köle, fetih gününde gelerek İslâm'ı kabul etti. Hz. Peygamber @ onu bile sadece; "bana görünme, çünkü amcamı hatırlatıyorsun" buyurarak affetmiştir (Buhari). Ebu Süfyan'm karısı Hind, Hz. Hamza'nın ciğerini ve kalbini sökerek parçalara ayıran bu kadın Hz. Peygamber @'e biat ederek İslâm'ı kabul ettiğinde Peygamber @ ona hiçbir şey demedi. O, Peygamber @'in yüce tabiatından öyle etkilenmişti ki ağzından kendiliğinden şu sözler döküldü: "Ey Allah'ın Rasûlü! Benim gözümde senin çadırından daha ziyade nefret edilen çadır yoktu, fakat bugün, benim gözümde senin çadırından daha sevgili çadır yoktur" buyurdu. (Buhari).
İslâm'ın en azılı düşmanı Ebu Cehil'in oğlu İkrimi Mekke'nin fethi gününde Yemen'e kaçmıştı. Karısı İslâm'ı kabul etti, Yemen'e giderek onu sakinleştirdi, o da İslâm'ı kabul ederek Hz. Peygamber @'in huzuruna geldi. Onu gören Peygamber @ heyecan ve sevinçle ayağa kalktı, ona doğru Öyle bir hızla gitti ki, giysisinin üst kısma düştü ve Hz. Peygamber üstsüz kaldı (Muvatta). Ve "Ey hicret eden süvari, dönüşün bizi hoşnut etmiştir" buyurdu. (Tirmizi)
Safvân b. Ümeyye, Mekke liderlerinden ve İslâm'ın azılı düşmanlarından idi. Umeyr b. Vehb'i mükâfaat karşılığında Hz. Peygamber @ 'i öldürmekle görevlendirdiği için fetih gününde Cidde'ye kaçmış ve oradan deniz yoluyla Yemen'e gitmeye karar vermişti. Umeyr b. Vehb, Hz. Peygamber @'e gelerek şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Safvân b. Ümey-ye, kabilesinin reisidir. Korkusundan kaçtı; kendisini denize atabilir." Hz. Peygamber @; "emân verilmiştir" buyurdu. Umeyr "Ey Allah'ın Rasûlü! Bana onun emniyette olduğuna dair bir alâmet ver ki, onu görünce bana güvensin" dedi. Peygamber @ ona sangım verdi. O da bunu Safvân'a götürdü. Fakat Safvân, dönerse hayatını kaybedeceğinden endişe ediyordu. Umeyr ona "belli ki sen Rasûl'ün merhametinden ve affediciliğinden haberder olmamışsın" dedi. Bunun üzerine Safvân, Umeyr'le birlikte Peygamber @'e gitti ve ilk sözü, "Umeyr bana, senin emân verdiğini söyledi" demek oldu. Peygamber @, "doğrudur" buyurdu. Safvân kendisine (düşünmesi için) iki ay mühlet verilmesini istedi. Hz. Peygamber @, "iki değil, dört ay mühlet verilmiştir" buyurdu. Daha sonra Safvân kendi isteğiyle Müslüman oldu (İbni Hişam).
Hebbâr b. Esved, Hz, Peygamber @'in kızı Zeyneb'e büyük bir kötülükte bulunmuştu. Zeyneb, Mekke'den Medine'ye hicret ederken hamile idi. Hebbâr onu bindiği deveden mız-rağıyla yere düşürdü. Zeyneb fena halde yaralandı ve çocuğunu kaybetti. Hebbâr bunun yanında daha başka suçlar da işlemişti. Bu sebeple Fetih Gününde, yakalandıklarında Öldürülecek kişiler içinde idi. Hebbâr İran'a kaçmak istemişti. Fakat Hz. Peygamber @'in affına sığınarak huzuruna geldi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben İran'a kaçmak istemiştim, ama senin lûtuflarını ve bağışlayıcılığını hatırladım. Hakkımda duyduğun bütün şeyler doğrudur. Cahilliğimi ve suçumu kabul ediyorum. Şimdi İslâm'ı kabul etmeye geldim" dedi. O anda merhamet duygusu her şeye üstün geldi ve dost ile düşman arasında ayrım olmadı (İbni İshak). Bedir savaşı gününden Mekke'nin fethi gününe kadar Ebu Süfyan'ın yaptıkları kimseye gizli değildi. Onun Hz. Peygamber @'e karşı düşmanlığı, kışkırtmaları ve savaşları biliniyordu. Mekke'nin fethi gününde Hz. Abbas onu Rasûiullah @'e getirince Rasûlullah ona sevgi ve şefkatle muamelede bulundu. Ömer, onu geçmiş suçlarından dolayı öldürmek istedi. Fakat Rasûlullah onu bundan men etti. Sadece onu affetmekle kalmadı. Evini "her kim Ebu Süfyan'ın evine girerse emindir" diyerek haram bölge ilân etti (Buhari ve Müslim). İnsanlık tarihinde fatihlerin düşmanlarına bu sekide davranışının başka hiçbir örneği yoktur.
Medine devrinde, çevredeki Arap kabileleri birer birer İslâm'ın sancağı altında toplanırken Benî Hanîfe kabilesi düşmanlığını sonuna kadaf sürdürdü. Kabilenin şeflerinden Sümâme b. Üsâl, müslümanlar tarafından yakalanıp Hz. Peygamber @'e getirilmişti. Mescidin direklerinden birisine bağlanması emredildi. Daha sonra Hz. Peygamber @ mescide çıktığında ona isteğini sordu. Sümâme; "Gönlümde hayır ümidi var yâ Muhammed! Eğer beni öldürürsen kanlı bir caniyi öldürmüş olursun. Ve eğer bana af nimetini gösterirsen rıîmete karşı şükreden bir kişiye iyilik etmiş olursun. Eğer fidye için mal istersen, söyle, onu vereyim" dedi. Bu cevap üzerine Peygamber @ sessiz kaldı. İkinci gün de, aynı şeyi tekrar etti, üçüncü günde de aynı cevabı verdi, sonunda Hz. Peygamber @ serbest bırakılmasını emretti. Beklentilerinin çok fev-kindeki bu muamele Sümâme üzerinde büyük bir tesir bıraktı. Hemen mescidin yakınında bir suya koştu. Gusledip sonra mescide girdi ve Rasûlullah (S)'in huzuruna varıp Kelime-i şehâdet getirdi. Sonra şu sözleri söyledi: "Yâ Muhammed! Vallahi şu yer üzerinde bana senin yüzünden daha düşman hiçbir yüz yoktu. Fakat bu sabah, senin mübarek sıman bana yüzlerin en sevimlisi göründü. Vallahi dinlerden hiçbir din bana senin dininden ziyade düşman gelmezdi. Fakat bu sabah senin dinin bana göre dinlerin en sevimlisidir. Vallahi memleketlerden hiçbir şehir bana senin belden kadar menfur değildi. Fakat bu sabah belden nazarımda şehirlerin en sevimlisidir." (Buharî).
Kureyş, Hz. Muhammed @ Mekke'de iken ona, ailesine ve ashabına kelimelerin tarif edemeyeceği sertlik ve acımasızlıkta zarar vermişti. Hz. Peygamber @'i ve kabilesini Ebû Tâlib mahallesi'nde üç yıl kuşatma altında tutarak boykot ettiler ve hiçbir yiyecek gitmesine izin vermediler. Oradakiler binbir mahrumiyet, sıkıntı ve acı içinde aç kaldılar, ızdırap çektiler. Onların bu hâli Kureyşlileri düşmanlıkta daha da azgınlaştırdı. Buna karşılık Hz. Peygamber (a) kıtlık günlerinde Yemâame'den Mekke'ye buğday gitmesine izin vererek Mekke'lileri açlık tehlikesinden kurtardı.
Câbir'den rivayet edilmiştir ki: "Biz Rasûlullah @ ile beraber Zâtü'r-Rıkâ'da bulunuyorduk. Gölgeli bir ağacın yanma vardığımızda, orada Rasûlullah @'i bıraktık. Rasûlullah @, kılıcını ağacın üzerine asıp uykuya dalmıştı. Uyandığında, kılıcını başucun-da duran bir müşriğin elinde görmüş. Adam; "Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?" demiş. Rasûlullah @: "Allah!" deyince müşrik kalakalmış. Ashabı yarana vardığında kılıcı yerdeydi. Rasûlullah olayı ashabına anlattı ve müşrik bedeviye bir ceza vermedi (Buharı).
Daha önce değindiğimiz gibi, Umeyr b. Vehb Hz. Peygamber @'in düşmanı idi. Bedir Sa-vaşı'nda Öldürülenlerin öcünü almak üzere Safvân b. Ümeyye tarafından mükâfaat vaadiyle Medine'ye yollandı. Görevi gizlice Hz. Peygamber @'i öldürmekti. Umeyr Medine'de zehirli kılıcıyla birlikte yakalanarak Peygamber @'in huzuruna getirildi. Onu dövmek isteyen Hz. Ömer'i bundan Peygamber @ men ederek Umeyr'i yakınma aldı ve komplosunu açığa çıkardı. Umeyr çok şaşırdı. Hz. Peygamber @ ona birşey söylemedi. Bu yumuşak ve iyi muameleye hayran kalan Umeyr İslâm'ı kabul etti. Mekke'ye döndüğünde İslâm'ın çağrısını yaymaya başladı. Bu Hicretin üçüncü yılında vukubuldu (Taberi).
Bir başka defa da suikastçı bir kişi yakalanıp Hz. Peygamber @'e getirilmişti. Adam, Peygamber @'i görünce korktu. O ise, sakin olmasını, kendisini öldürmek istemiş olsa bile öldüremeyeceğini söyledi (Ahmed).
Hudeybiye Antlaşması sırasında Hz. Peygamber @'i öldürmek içki karanlıkta Tenim dağından Kureyş kabilesi mensubu 80 adam geldi, fakat tevafuken Müslümanlar tarafından yakalandılar. Hz. Peygamber @ onları serbest bıraktı ve hiçbir şey söylemedi. Kur'ân'ın şu âyeti sözkonusu hadiseden bahsetmektedir: "Mekke'nin göbeğinde, onlara karşı size zafer verdikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah, yaptıklarınızı görmektedir." (48: 24). (Tirmizi).
Enes b. Mâlik'in rivayetine göre, Hayber'de bir Yahudi kadım Hz. Peygamber @'e, zehirleyerek kızartılmış bir koyun takdim etmişti. Rasûlullah <§> bundan yemiş, kendisiyle beraber Bişr b. Berâ' da yemişti. Fakat Peygamber @ daha ilk lokmada ashaba: "bu et zehirlidir, yemeyiniz" demişti. Bu hiyaneti yapan Yahudi kadını getirildi. Kadın suçunu itiraf etti. Bunun üzerine ashâb tarafından: "Bu kadını öldürelim mi yâ Rasûlullah?" diye soruldu. Rasûlullah @: "Hayır, öldürmeyiniz!" buyurdu. O nefsi için intikam peşinde değildi. Fakat sonradan Bişr zehirlenerek vefat edince, kadın kısas edildi. Enes, "Bu bir lokma zehirli etin tesirini zaman zaman Rasûlullah'm küçük dili üzerinde hissederdim." diyor (Buhari).
Hz. Peygamber @, en meş'um davranış ve muamelelerde bulunmalarına rağmen düşmanlarına lanet bile etmemiştir. O, kendisine karşı düşmanlık yapanlara hayır-dua ile karşılık vermiş ve onları affetmiştir. Düşmanları Hz. Peygamber @ 'in kanına kasdetmişlerdi. O ise onlara merhamet ediyordu. Peygamber @ 'in ashabından Habbâb b. el-Erett ağır baskılar altında kaldığı bir sırada, "Ey Allah'ın Rasûlü! Düşmanlara lanet et" dedi. Bunu duyunca O'nun yüzü (tasdik etmeyişinin belirtisi olarak) kızardı (Buhari). Bir keresinde ashâb yine benzer olarak lanet etmesini istediklerinde O: "Ben lanet etmek için değil, âlemlere rahmet olarak gönderildim" buyurdu (Müslim).
Uhud Gazvesi sırasında Hz. Peygamber @'in dişi kırılmıştı ve aldığı yaralar sebebiyle yüzü kanlıydı. Fakat O, bu hâlde bile: "Allah'ım! Onları affet, çünkü bilmiyorlar" diye dua ediyordu.
İslâm'a davet için gittiği Taifde halk Peygamber @ 'i tahfif ve tahkirle çocuklarına taşlattılar. Ayakları kan içinde kalmıştı; bu sırada bir melek gelerek O'na, istiyorsa dağı Taif-lilerin üzerine yıkabileceğini söylediğinde, Hz. Peygamber @; "belki onlar arasından Allah'a inanacak kimseler bulunur" diyerek buna rıza göstermedi. (Buhari).
Yine, birkaç yıl sonra Taif in muhasarası esnasında, ashâb O'ndan düşmanlarına beddua etmesini istedi. Hz. Peygamber @ ellerini niyaz etmek için kaldırdığında ashâb Taif halkına lanet edeceğini düşündü. Fakat O: "Alla-him! Taif halkını İslâm zenginliği ile nîmetlendir ve onları Medine'ye dostluk ruhu ile gönder" diyerek dua etti. Sonraları Taifliler Medine'ye gelerek islâm'ı kabul etmişlerdir (İbn Sa'd).
Devs kabilesi Yemen'de idi. Liderleri Tufel b. Amr ed-Devsî, İslâm'ı kabul edip inancını kabilesine anlattı. Fakat onlar küfürlerinde inat ettiler. Tufel Medine'ye gelerek Hz. Peygamber @'den onlara lanet etmesini söyledi. Bunu duyanlar bu kabilenin helak olacağını düşündüler. Fakat Hz. Peygamber @: "Allah'ım! Devs'e hidayet et ve onları İslâm'a yönelt!" diye tazarruda bulundu (Müslim).
Ebû Hureyre'nin annesi müşrike diye bilinirdi ve oğlu ona nasihatte bulundukça İslâm'dan daha çok nefret ederdi. Bir gün Ebû Hureyre onu yine İslâm'a davet etti. Fakat o Peygamber @ için kötü sözler sarfetti. Ebû Hureyre öylesine üzülmüştü ki ağlamaya başladı ve aynı hâlde Peygamber @'e giderek olan biteni nakletti. Hz. Peygamber @: "Alla-hım! Ebû Hureyre'nin annesine hidayet nasib et!" diyerek dua etti. Ebû Hureyre sevinç içinde eve gittiğinde kapıyı kapanmış ve annesini guslediyor buldu. Gusülden sonra annesi kapıyı açtı ve Kelime-İ şehadeti söyledi (Müslim).
Medine'deki müşriklerin lideri Abdullah b. Übey, Hz. Muhammed @'i arkadan vurmak için başvurulmadık çâre bırakmadı. Düşmanla gizli görüşmeler yapıyor; bir yandan Evs, Hazreç ve Muhacirler arasında, diğer yandan da Evs ve Hazreç kabileleri arasında düşmanlık tohumları ekmek istiyordu, fakat Hz. Peygamber @'in müdahalesi ile bütün çabalan boşa gidiyordu. Daha sonra Hz. Aişe'ye karşı iftira kampanyasını körükleyen ve Peygamber @ ve Müslümanlara karşı daha pek çok zarar verici planlara adı kansan da o idi. Öldüğünde Peygamber @ cenaze namazını kıldı. Hz. Ömer; "Yâ Rasûlullah! O (bunları bunları) söylemişken sen onun cenaze namazını kılıyorsun?" dedi. Peygamber @ "bırak" dedi. Ömer üsteleyince ise, "eğer affedileceğini bilseydim, cenaze namazım 70 kere daha fazla kılardım" buyurdu (Buhari).
Ebû Zerri'l-Gıfârî kendisi henüz bir müşrikken Medine'ye geldiğini ve Hz. Peygamber @'in misafiri olduğunu, o akşam keçilerinin bütün sütünü içtiğini, fakat Peygamber @'in hiç sesini çıkarmadığını, o gece ailesinin aç kaldığını nakletmiştir (Ahmed). Hz. Peygamber @ birine bir keçi sütü sundu; adam içti; daha sonra ikinci keçinin sütü getirildi, adam onu da içti, böylece yedi keçinin sütünü de içti. Hz. Peygamber @ hiçbir öfke belirtisi göstermedi. Sabahleyin bu davranıştan etkilenen adam İslâm'ı kabul etti. Aynı kişi ertesi gün bir keçinin sütüyle doydu (Tirmizi).
Bir gün Rasulullah @'ın huzuruna Yahudiler gelmiş ve onu esselâmû aleyküm (barış üzerine olsun) demek yerine hileli bir şekilde es-sam aleyküm (ölüm üzerine olsun) diye selâmlamışiardı. Hz. Aişe bunun üzerine kızarak onlara sert bir cevap vermişti. Bunun üzerine Rasulullah @; "Sana ne oldu ki?" buyurdu. Aişe, "bu Yahudilerin ne hezeyanda bulunduklarım işitmedin mi yâ Rasulullah?" dedi. Rasulullah @ de: "Ya sen benim ve aleyküm dediğimi işitmedin mi? Lanet etme, nâzik ol. Allah her şeyde nezaketi sever" buyurdu (Buhari).
Esirler: Hz. Peygamber @ esirlere karşı özellikle yumuşak davranırdı. Onlara karşı çok âlicenap idi ve ashaba da öyle olmalannı tavsiye ederdi. İnsanları savaş esirlerini doyurmak ve hürriyetlerine kavuşturmak yolunda para harcamaya teşvik ederdi. Kur'ân, esirleri doyurmayı sâlih bir amel olarak kabul eder ve cennet ehlinin bu dünyada yapmış oldukları sâlih amellerden biri olarak tarif eder: "Onlar... Öksüze ve esire yedirirler. 'Biz sizi yalnız Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz' derler." (76:8-9). Ebû Musa'dan rivayetle Hz. Peygamber @: "Esirleri serbest bırakın" buyurmuştur. (Buhari).
Hastalar: Hz. Peygamber @ hastalara karşı Çok müşfik idi ve vakit bulduğunda onları ziyaret ederdi. Hastaları ziyaret edip onlara teskin edici güzel sözler söylemek Peygamber @'in bir âdeti idi. Berâ b. Âzib Peygamber @'in kendilerine yedi şeyi işlemelerini ve yedi şeyden de uzak durmalarını emrettiğini rivayet etti: "Cenaze arkasından gitmeyi, hastayı ziyaret etmeyi, davete icabet eylemeyi, mazluma yardımı, yemini kabul etmeyi, selâmı karşılamayı, aksırana dua etmeyi em-reyledi. Gümüş kap kullanmaktan, altın yüzük takmaktan, harîr, dîbâ, kasıy, istebrak denilen ipekli kumaş kullanmaktan da nehyetti." (Buhari ve Müslim). Ebû Hureyre'den rivayetle Rasulullah @, Müslümanların diğer Müslümanlar üzerinde beş hakkı olduğunu buyurmuştur ki bunların birincisi hastayı ziyarettir (Buhari ve Müslim). Hz. Peygamber @, Kıyamet Gününde Allah'ın şöyle buyuracağını söylemiştir: "Ey Âdemoğlu! Hastalandım, benim ziyaretime gelmedin!" Âdemoğlu: "Nasıl ben senin ziyaretine gelebilirim? Halbuki Sen âlemlerin Rabbisin" diyecek, Al-lahu Teâlâ; "Sen bilmiyor musun ki, filan kulum hastalandığında ziyaretine gitmedin. Eğer onun ziyaretine gitseydin beni orada bulurdun..." (Müslim). Ebû Musa'dan Rasulullah @'in: "Düşman elinde esir olan müslüman esaretten kurtarınız; aç olanı doyurunuz; hastayı ziyaret edip hâlini, hatırını sorunuz!" buyurduğu rivayet olunmuştur (Buhari).
Sevbân'dan rivayet olunan bir hadîsi şerifte: "Bir müslüman, müslüman kardeşini hasta iken ziyaret ettiğinde hasta başından ayrılana kadar o ziyaretçi cennet bostanında yaşar" buyurulmuştur (Müslim). Hz. Ali Rasûluliah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Bir müslüman sabahleyin bir hastayı ziyaret ederse 70.000 melek ona akşama kadar mağfiret dilerler. Bu cennet meyvalarından toplamak (gibi)dir." (Tirmizi). Enes b. Mâlik'in rivayetine göre, bir Yahudi genci, Peygamber @'e hizmet ederdi. Bir ara hastalandı. Rasûluliah @ bunu hastalığında ziyaret etti. Başucunda oturdu. Ve bu gence müslüman olmasını teklif etti. O da babasına baktı. Babası: "Oğlum! Ebû'l-Kâsım'a itaat et" demekle müslüman oldu. Rasûl-i Ekrem hastanın yanından çıkınca: "Şu genci cehennem azabından kurtaran Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senalar olsun!" buyurdu (Buhari). Hz. Aişe'den rivayete Rasûluliah @ bir hasta ziyaretine vardığında yahut bir hasta Rasûluliah @'e getirildiğinde şöyle dua buyururdu: "Ey insanların Rabbi! Şu hastanın hastalığını gider, şifâ ihsan buyur. Rabbim, ancak Sen sağlık verirsin. Sen'in şifândan başka hiçbir şifâ yoktur. Rabbim, bu hastaya öyle şifâ ver ki, o şifâ, hasta üzerinde hastalık izi ve eseri bırakmasın! " (Buhari).
Sa'd b. Ebî Vakkas Hz. Peygamber @'in kendisini hastalığı esnasında ziyaret ettiğinde, "Ey Allah'ım! Sa'd'a şifâ ver. Sa'd'a şifâ ver!" diyerek duada bulunduğunu rivayet etmiştir (Müslim). İbni Abbas'tan rivayetle Nebi @ hasta bir Arabînin hatırını sormak için yanma girdi. Herhangi bir hastayı ziyaretinde olduğu gibi ona da: "Geçmiş olsun, günahınıza kefarettir inşaallah" buyurdu (Buhari).
Ashabından biri hastalandığında onu ziyaret etmek Hz. Peygamber @'in mûtad alışkanlıklarından idi. Ehl-i kitab'dan biri onun hizmetçisi idi; hastalandığında onu ziyarete gitti.
Amcası müşrik olmasına rağmen hastalandığında onu ziyaret etti. Hastaların yanına gider, başucuna oturur hâlini, hatırını ve nasıl olduğunu sorardı. Hz. Peygamber @'in hastalara isteklerini sorduğu ve onun zararına olmayacağına kanaat getirirse yemesi için verdiği rivayet edilmiştir. (Zâdü'l-Meâd). Onun hastaları ziyaret için tesbit ettiği muayyen bir vakit yoktu. Gerektiğinde, gece veya gündüz her vakit ziyaret ederdi. {Zâdü'l-Meâd). Câbir hasta olup şuurunu kaybettiğinde Hz. Peygamber @'in kendisini ziyarette bulunduğunu rivayet etmiştir. Hz. Peygamber @ ab-dest aldı ve artan suyu Câbir'in üzerine serpti, Câbir kendine geldi. Hz. Peygamber @, "hastalan ziyaret ediniz" buyurdu. {Medaricü'n-Nübüvve, c. I).
Hz. Peygamber @ hasta ziyaretinde müslim-gayri müslim ayrımı yapmazdı (Nesei, Buhari ve Ebu Davud).
Rasûluliah @, Abdullah b. Sâbit'i ziyaret etti. Ona seslendi, ancak baygın halde bulunduğu için cevap veremedi. Rasûluliah @; "Eyvah! Ebû'r-Rebi', artık senin üzerinde bir gücümüz yok" buyurdu. Bunu duyan kadınlar ağlayıp sızlanmaya başladılar. Başkalan onlan susturmaya çalışırken Rasûluliah @, "bırakın şimdi ağlasınlar, ölümden sonra ağlamaları iyi olmaz" buyurdu. Abdullah b. Sâbit'in kızı onun için, "şehidlik umuyordum, çünkü ci-had için bütün hazırlıklarını tamamlamıştı" dedi. Rasûluliah @, "bu güzel niyetinin ecrini alacaktır" buyurdu. (Ebu Davud).
Bir keresinde Hz. Peygamber @, Abdullah b. Sa'd'ı hastalığı esnasında görmek istedi, odasına girdiğinde derinden etkilendi ve gözünden yaşlar aktı. Bunun üzerine orada bulunan herkes ağlamaya başladı (Buhari). Mescidin temizlikçisi olan Habeşli öldüğünde ashâb Hz. Peygamber @'e haber vermeksizin defnetti. Bir gün Peygamber @ onu sorduğunda öldüğünü söylediler. Niye haberdar edilmediğine karşılık, adamın ölümünün Hz. Peygamber @'e haber verilmeye değmediğini düşündüklerini söylediler. Fakat Peygamber @ onun mezarının yerini sordu ve ardından cenaze namazını kıldı (Buhari).
Ne zaman bir cenazeyi geçerken görse ayağa kalkardı. Peygamber @: "Sizden biriniz cenaze arkasından gitmezse, cenaze kendisinden uzaklaşana kadar ayakta dursun" buyurdu (Buhari).
Hayvanlar: Hz. Peygamber @ sadece insanlara değil hayvanlara karşı da son derecede şefkatli ve merhametli idi. Çünkü O, Allah'ın bütün yaratıklarına bir rahmetiydi (21:107) ve yaratılan herşey O'nun rahmetini paylaşmıştı. Bütün câhil ve eğitimsiz toplumlar gibi Araplar da hayvanlarına kötü davranırlardı. Hz. Peygamber @ hayvanlara zarar verecek, onları incitecek ve hayatlarını meşakkate sokacak bütün fiilleri durdurdu. Arablar arasında pek çok kötü alışkanlık oldukça yaygındı; hayvanlar canlı oldukları hâlde üzerlerinden et kesip yemek; kuyruklarını ve tüylerini yolmak; hayvanlarının eğerlerini uzun süre üzerlerinde bırakmak ve buna benzer uygulamalara rastlandırdı. Bu fiiller Hz. Peygamber @ tarafından şiddetle yasaklanmıştır. İnsanlara hayvanların sırtım oturak yapmamalarım söyledi. Hayvan dövüştürmeyi de yasaklamıştır. Ayrıca, hayvanların canlı hedefler hâline getirilerek atış tâlimi yapılması da kesin olarak yasaklanmıştır.
Hz. Peygamber @ bir gün yolda yüzü dağlanmış bir merkep görünce; "Allah'ın laneti onu yüzünden dağlayanın üzerinedir" buyurdu. Hayvanları yüzlerinden dağlamayı şiddetle yasaklamıştır (Müslim). Bazı defalar deve ve keçi gibi hayvanları benzeri diğer hayvanlardan ayırdetmek için dağlamak suretiyle işaretlemek gerekirdi. Bu gayeyle hayvanların sadece pek duyarlı olmayan yerlerinin dağlanmasına izin verilmiştir. Enes bir keresinde bir keçi sürüsünün yanına gittiğinde Peygamber @'i onları kulağından dağlar bulduğunu rivayet etmiştir (Tirmizi ve Ebu Davud). Bir sefer sırasında ashâbıyla dinlenmek gayesiyle nıola vermişlerdi. Oraya bir kuş yumurtalarını bırakmıştı, birisi yumurtaları aldı, kuşcağız gelip yumurtaları göremeyince acınmaya, kanat çırpmaya başladı. Rasûlullah @ "bu kuşu kim ürküttü?" diye scrunca o kişi "ben, yâ Rasûlullah" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @ "Yumurtalarını geriye koy" dedi (Buharı).
Elinde bir bez parçasına sarılı kuş yavruları olan sahabinin biri Hz. Peygamber @'in yanına geldi. Kendisine yavruları nereden bulduğu sorusuna, çalılar arasından ses duyduğunu ve oraya gittiğinde yavruları görerek aldığım, kuşların annesinin de bunu görerek başı üzerinde uçtuğunu anlattı. Hz. Peygamber @ adama, gidip yavruları yerine bırakmasını söyledi (Ebu Davud). Bir keresinde Hz. Peygamber @, açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deve görünce sahibine, "konuşamayan bu hayvanlara muamele ederken Allah'tan kork!" buyurdu. (Ebu Davud). Bir gün Rasûlullah @ Ensârdan bir kimsenin bostanına girdi. Bir de ne görsün. Orada bir deve vardı. Rasûlullah @'ı görünce deve böğürdü, inledi ve gözlerinden yaşlar döküldü. Rasûlullah @ devenin yanına geldi ve kulak dibini okşadı, deve sesini kesti. "Bu deve kimindir?" buyurdu. En-sardan bir genç gelerek, "benimdir yâ Rasûlullah! "dedi. Rasûlullah @; "Allah'ın seni kendisine sahip kıldığı şu hayvanın hakkına riayetsizlikten Allah'tan korkmaz mısın? O, uzun süredir aç bırakıldığını şikâyet etti" buyurdu (Ebu Davud).
Hz. Peygamber @ ashabına daima hayvanlara merhamet ve şefkat göstermelerini tavsiye etmiştir. Abdullah b. Ömer'den rivayetle Peygamber @: "Bir kadın açlıktan ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme dâhil oldu. Allah bilir... bu kadına taraf-ı ilahiden: 'Ey kadın sen bu hayvanı hapsedip ye-dirmedin içirmedin, yeryüzünde mukadder nasibini bulup yemek için salıvermedin' buy-rulup kadının akıbeti bildirilmiştir" buyurdu (Buharı ve Müslim).
Yine Abdullah b. Ömer şu olayı nakletmiştir: Yoldan geçerken Kureyş'ten bir kaç gencin bir kuşu asarak oklarına hedef yaptıklarını gördü. Kuşun sahibi ile, isabet ettiremedikleri oku kendisine vereceklerine dair anlaşma yapmışlardı. îbni Ömer'i görünce dağıldılar. Bu işi kimin yaptığını soran İbni Ömer, Allah'ın lanetinin bu işi yapanın üzerine olduğunu ve Allah Rasûlü'nün de canlı bir şeyi hedef yapanı lanetlediğini söyledi (Buharı ve Müslim).
Enes, Rasûlullah @'in hayvanları ok atmak için bağlamayı yasakladığını rivayet etmiştir (Buhari ve Müslim). Hz. Peygamber @, hayvanların sert kısımlarından, butlarından dağ-lanabileceklerini söyledi (Müslim). Hakikatte, Hz. Peygamber @ kendi sürülerini' diğer-lerininkinden ayırmak için hayvanlarının butunu dağlayan ilk insandır.
îbni Mes'ûd'dan rivayetle Peygamber @ bir seyahat sırasında bir yerde durduğunda İbni Mes'ud ve arkadaşının yaktıkları ateşle karınca yuvasının da yandığını görünce, "Ateşle azap etmek yalnız Allah'a mahsustur" buyurdu (Ebu Davud).
Özet: Kısaca Hz. Peygamber @ herkesin ve her kişinin dostu idi, onun merhameti ve sevgisi evrensel idi; yeryüzünde yaşayan her yaratığı kapsardı. Allah'ın bütün yaratıklarına bu dünyada nâdir görülen bir rahmet ve âlincenaplıkla muamele etmiştir. Bütün yaratıklar şu ya da bu devrede onun sevgi ve şefkatinden pay almış, hiçbir şey onun ilgisinden mahrum kalmamıştır. O'nun sevgi ve merhametinin lezzetini ilk tadanlar, evde yakınları, ailesi, çocukları ve hizmetçileri olmuştur. Sonra komşuları âlicenaplığından esas paylarım almışlardır. Daha sonra fakirler, miskinler, yetimler ve dullar onun şefkat ve merhameti ile şereflenmişlerdir. Çocuklar ve kadınlar Peygamber @ tarafından özel muameleye maruz kaldılar; kadınların toplumdaki durumları daha olumlu bir seviyeye çıkarıldı, ayrıca Hz. Peygamber @ onlara karşı son derece nâzik ve müşfik idi. Çocuklar evde, yolda, mescitte nerede karşılaşırlarsa karşılaşsınlar O'nun sevgisinden nasiplerini aldılar. Çocuklarla beraber bulunduğunda sevgisi sınır tanımazdı. Çocuklar onunla özel bir ilişkileri olduğunu hisseder ve gördüklerinde O'na koşarlardı. Köleler, hürriyet ve insanlık haysiyetlerini O'nun sayesinde kazanmışlardı.
Muzaffer olduğu zamanlar düşmanları ile olan İlişkilerinde asîl tabiatının yüceliğini göstermişti; bütün düşmanları onun merhamet kanatlan altındaydı. Düşmanlarına karşı son derece merhametli ve âlicenaptı; hatta kızını yaralayan, amcasının kalbini ve ciğerini söken, kendisine savaş açan, taciz eden, kendisiyle alay eden, kendisini taşlamaları için gençleri teşvik edip ayaklan kanayana kadar onu incitenleri bile affetti. Hepsi affedildi, ayrıca servet ve makam sahibi edildi.
Onun kuşlara, hayvanlara olan şefkati Allah'ın diğer yaratıklarına olan şefkatinden daha az değildi. Hakikatte O, büyük-küçük, Allah'ın bütün yaratıkları için rahmetti. Hepsinin gerçek dostu idi.
KISIM 7
HZ. MUHAMMED @'İN SÎRETİNİN MESAJI
Hz. Muhammed @'in sîretinin bize verdiği mesajı ele almadan önce cevaplandırılması gereken iki soru vardır: Neden başka bir şah-sln değil de sadece Hz. Muhammed @'in sîretinin mesajı? Ve, bu ille bir peygamberin sîreti olacaksa niye diğer peygamberler ve din kuruculannınki değil de sadece Hz. Muhammed @ 'in sîreti?
Bunları başlangıçta ele almalıyız ki, böylelikle bizlerin kadîm veya çağdaş meşhur zâtların şahsiyetlerini değil de yalnızca Allah'ın elçilerinin sîret ve kişiliklerini rehber edinebileceğimiz, rasûllerin ve din kurucularının içinde de yalnızca Hz. Muhammed @'in hayatından bugün cidden ihtiyaç duyduğumuz hakiki ve kapsayıcı delâleti, elde edebileceğimiz konusunda içimiz tamamen mutmain olsun. (Ebû'1-A'lâ Mevdûdî, The Message of the Prophet's Characîer).
İlâhi Rehberliğe Olan İhtiyaç
îlmin kaynağı şüphesiz ki Allahu Teâlâ'nın zâtıdır. Allah, kâinatı ve içinde bulunan insanı yaratan Kadir-i Mutlak'tır. O'ndan başka kâinat ve insan tabiatı hakkında daha büyük bir bilgi sahibi yoktur. Yalnızca Yaratıcı, yarattığının durumunu bilebilir. Yaratılanın ilmi sadece kendisine Yaratan tarafından vahye-dilnıiş olan ile sınırlıdır; çünkü mahlûk, hakikati elde etmek İçin kendi bağımsız vasıtalarına sahip değildir.
Bu hususta, hataya düşülmemesi için iki tür mevcudat arasındaki farkı gözönünde bulundurmalıyız. Bunlardan birincisi duyularımız vasıtasıyla idrak edebileceğimiz şeylerdir. Duyularımız vasıtasıyla elde ettiğimiz bilgileri düşünce, tartışma ve gözlem metodlan ile sınıflandırma yoluna giderek bazı neticeler çıkarabiliriz.
Bu tür mevcudat hakkındaki bilgiler için vahye gerek yoktur. Bu insanın şahsî kabiliyet, tefekkür, inceleme, araştırma ve keşfi dahilindedir. Etrafımızdaki dünyada bulunan eşyayı keşfetme işi bize bırakılmıştır. İşimiz, faydalanabileceğimiz kuvvetleri bulmak, bu kuvvetlerin tâbi oldukları kanun ve kuralları ortaya çıkarmaktır. Böylece kalkınma yolunda büyük adımlarla ilerlenebilir. Gerçi bu hususta da Yaratanımız bizi yardımından mahrum bırakmamıştır.
Tarihin seyri boyunca Allah, yarattığı dünyayı tekâmûlen, ancak hissedilmez bir şekilde gözlerimizin önüne açmış, izah etmiştir. O önümüze yeni ilim yollan çıkarmış ve tarihin belirli noktalarında insanlara yeni birşey icat etme veya yeni kanunlar keşfetme ilhamını vermiştir. Fakat, her ne olursa olsun, bütün bunlar insan bilgi ve kültürünün dahilinde olan şeylerdir ve bunun için herhangi bir peygambere veya ilâhi bir kitaba ihtiyaç hissedilmez. İnsan bu çerçevenin içinde gereken bilgiyi elde etmek üzere lâzım olan bütün kaynaklarla teçhiz edilmiştir.
Mevcudatın ikinci türü duygu ve duyularımızın dışındadır. Bunları hiçbir şekilde idrak edemeyiz. Ölçülüp tartılamayan, bütün bilgi edinme yollarım seferber etsek dahi keşfede-miyeceğimiz mevcudattır. Felsefecilerin ve ilim adamlarının bu konudaki teorileri sadece, ilmin sınırları dahilinde olmayan birtakım tahmin ve zandan ibaret kalmaktadır. Bu mevcudat nihai hakikattir ki, bunlar hakkında ileri sürülen teori, kavram ve görüşlerin hiçbir kesinliği yoktur. Bu teorilerin sahipleri, kendi sınırlı bilgilerinin farkında iseler, tahminlerinin geçerliliğine inanamaz ve başkalarını da bunlara inanmaya çağıramazlar.
Peygamberlere Tâbi Olma Zarureti
Bu dünyada bilgi sadece Allah'ın yol göstermesi ile elde edilir. Çünkü yalnız Allah hakikatlere vâkıftır. Allah'ın insanlara ihsan ettiği bilginin vasıtası vahiydir ki, sadece peygamberlere nazil olabilir. Allah, hiçbir zaman bir kitap basıp her insana birer tane dağıtarak, kendi varlığı ve kâinatın gerçekleri üzerine kendi kendine tahkik ile bu hakikat ışığında dünyadaki görevini fark etmesini istememiştir. Bu bilgiyi insanlara ulaştırması için Alla-hu Teâlâ daima peygamberler tayin etmiştir. Peygamberlerin vazifesi sadece bu bilgileri aktarmak değil, bunların pratik yönlerini ve uygulama şeklini insanlara anlatmaktır.
Aynı zamanda onlar, İlâhi davete karşı gelenleri Sırat-ı müstakim (doğru yol)e çağırmak ve kendilerine iman edenlerden müteşekkil bir toplum ve devlet meydana getirmekle de görevlidirler.
Bu kısa açıklamadan anlaşıldığı gibi Rehberlik için bizler tamamen Allah'ın Peygamberleri tarafından dünyaya arz edilen sîrete bağımlıyız. İlim, irfan ve hikmet sahibi bir kişi bile olsa peygamber olmayan biri bizim rehberimiz ve önderimiz olmaya ehil değildir. Çünkü o Hakikat Bilgisine sahip değildir. Bu bilgiden mahrum kişi ise Hakk'a dayalı âdil bir hayat sistemi kurmaya muktedir değildir.
Niye Hz. Muhammed @'den Başka Peygamberleri Rehber Edinemeyiz?
Niye peygamberlerden ya da peygamber olması muhtemel diğer din kurucularının muhterem kişiliklerinden değil de Hz. Muhammed @'in sîretinden bir mesaj çıkarmayı tercih ettiğimiz sorusunu ele alalım. Burada peşin hükümlü mü davranıyoruz, yoksa mâkul herhangi bir dayanağımız mı var?
Bunun için çok mâkul dayanağımız vardır. Şüphesiz ki, Kur'ân'da Peygamber olarak adı geçen bütün şahsiyetlerin peygamberliğine iman ve tasdik ederiz. Ancak, onların tebligat ve sîretlerinin, takip etmemizi mümkün kılabilecek güvenilir ve sahih yollarla geldiğini söyleyemeyiz. Hz. Nuh'un, İbrahim, İshak, Yusuf, Musa ve İsa aley his selâmın peygamberlikleri hakkında hiçbir şüphemiz yoktur, onların hepsine inanırız. Fakat onlara vahye-dilen kitapların ya da sahifelerin onların asıl mesajlarından faydalanabileceğimiz hiçbiri bize orjinal haliyle ulaşmamıştır. Buna benzer, olarak, bu peygamberlerin hiçbirinin hayat hikâyesi bizim ferdî veya sosyal varlığımızın çeşitli alanlarında örneklerini izleyebileceğimiz güvenilir ve sahih vasıtalarla ulaştırılma-mıştır.
Gerçek şu ki, bu peygamberlerin öğreti ve sîretleri hakkında çok eksik ve güvenilmez bilgilere sahibiz; bunları kâğıda dökecek olsak herbiri için birkaç sahifeden fazla yaza-mayız. Üstelik bu bilgiler de tamamiyle Kur'ân'ın yardımıyla elde edilmiştir. Çünkü Kur'ân hâriç, hiçbir yerde sahih malzemeye rastlayamazsınız.
Yahudilerin Kutsal Kitapları Ve Peygamberler
Hz. Musa ve sonraki peygamberlerin hikâyelerinin Eski Ahit'te bulunduğu söylenmektedir. Fakat Kitab-ı Mukaddes'e tarihî bir nazarla bakınız. Tevrat'ın Hz. Musa'ya vahyedilen şekliyle olan orjinal yazımları Beyt-ül Mak-dİs'in M.Ö. 6 yılındaki yağma edilmesi sırasında yokedilmişti Onunla birlikte önceki peygamberlerin kitap ve sahifeleri de yok oldu. İsrail oğulları M.Ö. 5 yılında Bâbillilerin esaretinden kurtulduktan sonra Filistin'e geldiler. Peygamber Üzeyr (Ezra), diğer bazı din adamları ve âlimlerin yardımıyla İsrail oğullarının tarihini ve Hz. Musa'nın sîretini hazırladı. Bu eserlere buldukları ve hatırlayabildikleri Tevrat'ın bazı ayetlerini de ekledi.
Buna ilâve olarak M.Ö. dördüncü yüzyıldan M.Ö. ikinci yüzyıla kadar kimlikleri tesbit edilemeyen bazı kimseler, kendilerinden asırlarca önce gelmiş Peygamberlerle ilgili kutsal yazıları bilinmeyen kaynaklardan toplayarak kaleme almışlardır. Mesela M.Ö. 300'de meçhul bir kişi Hz. Yunus isminde bir kitap yazmış ve onu Kitab-ı Mukaddesle birleştirmiştir. Halbuki Hz. Yunus, M.Ö. 8. yüzyılda yaşamış bir peygamberdi. Zebur, Hz. Davud'un ölümünden beş yüzyıl sonra yazılmaya başlanmış, Davud aleyhisselâmın hayatı ve tebligatının yamsıra, kaynağı bilinmeyen yaklaşık 100 meçhul şairin şiirleri de ilave edilmiştir.
Hz. Süleyman M.Ö. 933 yılında vefat etmişti. Ne var ki, 'Süleymanın Meselleri' diğer bazı hükemânın vecizeleri de birleştirilerek M.Ö. 250 yılında te'lif edilmiştir.
Kısaca Kitab-ı Mukaddes'in hiçbir bölümünün atfedildikleri peygamberlerle sahih bir bağlantısı yoktur. Bunun da ötesinde, Yahudi Kitab-ı Mukaddes'inin bu bölümleri bile Beyt-ül Makdis'in ikinci yağmalanışında yok olmuş ve geriye sadece Yunanca tercümeleri kalmıştır. Bu olay M.Ö. 258 ile M.Ö. birinci-yüzyılları arasındaki döneme tekabül etmektedir.
Yahudi âlimler milâdî ikinci yüzyılda zamanın değişime uğrattığı yazmaların yardımı ile yeni bir Kitab-ı Mukaddes hazırladılar. Bu kitabın bugüne ulaşan en eski nüshası M.S. 916'ya aittir. Bundan başka İbranice nüsha
yoktur. Ölü Deniz yakınlarındaki Kumrân mağarasında bulunan İbranice yazmalar ise ancak M.Ö. birinci ve ikinci yüzyıla kadar gidebiliyorlar. Bu yazmalar da Tevratın bölük pörçük birkaç bölümünü ihtiva etmektedir.
Sâmirîlerin bugün ellerinde bulunan Kitab-ı Mukaddes'in ilk 5 kitabını içeren en eski yazma da milâdî onbirinci yüzyılda yazılmıştır. M.Ö. iki ve üçüncü yüzyılda hazırlanmış olan Yunanca tercümesi sayısız hatalar yüzünden bozuktur. Üçüncü yüzyılda Yunanca'dan La-tinceye ikinci bir tercüme yapılmıştır.
Hz. Musa'nın ve Yahudilerin sonraki peygamberlerinin hayat hikâyelerine ve öğretilerine ait malzeme bundan ibarettir. Bunların sahih olduğu hükmüne hangi ölçüye dayanarak varabilirsiniz?
Yukarıdakilere ilave olarak Yahudiler arasında 'sözlü kanun' denen ve nesilden nesile aktarılan bazı rivayetler mevcuttu. Yahuda bin Şem'un adlı bir haham M.S. ikinci yüzyılın sonu ve üçüncü yüzyılın başında bunları Miş-na adı altında bir kitapta toplayana kadar bu rivayetler 12-13 asır boyunca yazıya geçmedi. Filistinli Yahudi âlimler bu kitabın şerhlerini 'Halaka', Babilli alimler de 'Haggâda' adında 3. ve 5. yüzyıllarda yazdılar. Talmud, işte bu üç eserin bir antolojisidir. Böylece Talmud'un da kaynakları belirsiz ve doğruluk dereceleri bilinmeyen rivayetlerden meydana geldiği ortadadır.
Hıristiyanların Kutsal Kitapları
Hristiyan kutsal metinleri de Hz. İsa'nın sîret ve öğretilerinin naklinde yukarıdakilere benzer safhalar geçirmiştir. İsa aleyhisselâm, Allah'ın kendisine vahyettiği İncil'in tamamını sözlü olarak halkına duyurmuştu. Havarileri de İncil'in ayetleri ile Peygamberlerinin hayat hikâyelerini birleştirir tarzda insanlar arasında bu dini anlattılar. Bu malzemeden hiç biri ne Hz. İsa zamanında ne de onu takip eden dönemde yazılmış değildi. Bu sözlü rivayetleri yazıya geçirme işi, ana dilleri Yunanca olan kişilere kaldı. Hz. İsa'nın ana dilinin Ârâmice veya Süryânice olduğu, havarilerinin de aynı dili konuştuğu akılda tutulmalıdır.
Yunanca konuşan müelliflerin pek çoğu bu sözlü rivayetleri Ârâmî dilinden dinlediler ve onları Yunanca'ya aktardılar. Bu nüshalar M.S. 60-70 yıllan civarında yazılmıştır. İndilerde hangi sözleri Hz. İsa'nın söylediği ve hangi sözleri yazarların bizzat ilâve ettikleri, İlâhî kelâmın nerede başlayıp nerede bittiği anlaşılamamaktadır. İndilerde yazılan olayları ve sözleri bir rivayetler zinciri oluşturabilecek şekilde Hz. İsa'ya atfeden güvenilir bir râvİ zikredilmemiştir. Bunun da ötesinde, bu müelliflerin eserleri de yokolmuştur. Yeni Ahid'in binlerce Yunanca nüshası ele geçtiği hâlde bunlardan hiçbirinin yazılış tarihi dördüncü yüzyıldan eski değildir. Bunlar bile nadiren bulunmaktadır. Makbul ve yaygın olan İndiler onbirinci ile ondördüncü yüzyıllarda yazılmış ve çoğaltılmıştır.
Mısır'da papirüs üzerine yazılı İncil'in parçalarının da ancak üçüncü yüzyıla ait olduğu tesbit edilmiştir. İndilerin Yunanca'dan La-tinceye nasıl, ne zaman ve kimin tarafından çevirildiği ise bilinememektedir.
Latince çeviriler, dördüncü yüzyılda Papa'nın talimatıyla gözden geçirildiyse de, bunlar onaltıncı yüzyılda geçersiz kabul edilerek Yunanca nüshalarından yeniden Latince'ye çevrildiler. İncil'in meşhur dört kitabı Yunanca'dan Süryânice'ye büyük bir ihtimalle M.S. 200 yılında çevrildi, fakat halen elde olan en eski Süryânice nüshası dördüncü yüzyıla aittir. Beşinci yüzyıla ait bir yazma nüshanın ise çok farklı olduğu gözlenmiştir.
Süryanice'den Arapça'ya yapılan tercümelerden sekizinci yüzyıldan önce hazırlananı bilinmemektedir, incil'in 70 değişik versiyonunun hazırlanmış olması ve Hristiyan âlim-lerince hepsinin redddolunup sadece dört tanesinin güvenilir kabul edilmesi ilginç bir hakikattir. Onların kabul veya reddine dair mesnetlerinin neler olduğu hiçbir kimse tarafından bilinmiyor. Bu durumda Hz. İsa'nın sîreti ve mesajı ile ilgili bu malzemeye en ufak bir şahinlik isnad edilebilir mi?
Diğerleri
Diğer dinlerin önderleri ile ilgili durumlar da bundan farklı değildir. Zerdüşt'ü misal olarak alalım. Doğum tarihi hâlâ sırlar içinde Örtülüdür. Onun hakkında bütün bilinenler, İran'ın İskender tarafından ele geçirilmesinden yaklaşık 250 yıl Önce yaşadığına dair deliller olduğudur. Diğer bir ifadeyle, M.Ö. beşinci yüzyılda yaşamıştır. Kitabı Avesta, orijinal dilinde mevcut değildir ve kitabın yazıldığı veya Öğretilerin vazedildiği bu dil de bugün için yaşayan bir dil değildir.
Dokuzuncu yüzyılda çevirisi ile birlikte tefsiri yapılan 9 ciltlik Avesta 'nm ilk iki cildi yok olmuştur. Kitabın halen elde bulunan en eski nüshası onüçüncü yüzyıla aittir. Bu, Zerdüşt'ün kitabınm durumudur. Hayatı ve öğretileri konusunda ise ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz. Zerdüşt 40 yaşında vaaz ve telkinlerine başladı. İki yıl sonra kıral Gustaf onun müridi olunca Zerdüştiük krallığın resmi dini hâline geldi. Zerdüşt 77 yıl yaşadı. Ölümünden sonra zamanla hayatı ve öğretileri hakkında gerçeklerden uzak pek çok hikâye ortaya çıktı.
piinyaca bilinen dinî simalardan biri de Bu-da'dır. Zerdüşt gibi onun da bir peygamber olma ihtimali vardır. Arkasında herhangi bir kitap bırakmadığı gibi müridlerinin de bu konuda bir iddiaları yoktur. Ölümünden yüz yıl sonra başlayan ve birkaç yüz yıl süren bir çalışma sonucu sözleri ve hayat hikâyesi bir araya getirildi. Fakat bu devrede ortaya konan budist yazmalarının müelliflerinden hiçbiri Buda'nın sözleri ve öğretileri için bir delil zinciri tedarik etmemiştir. Delalet etmeleri için diğer peygamberlere ve din önderlerine dönsek bile, onların tarih ve öğretileri hakkında sahih ve şüpheden uzak bilgiler diyebileceğimiz güvenilir kaynaklar bulamayacağımız apaçık ortadadır.
Böylece bize, içinde ekleme ve çıkarma bulunmayan güvenilir sağlam bir Kitap bırakan; hayatımıza yön verebileceğimiz yaşantısı, sözleri ve fiilî örneği güvenilir senetlerle günümüze kadar nakledilen Hz. Muhammed @'e yönelmekten başka seçenek kalmamaktadır. Dünya tarihinde böyle bir önder sadece -Allah'ın bir lûtfu olarak- Hz. Peygamber @'in yüce şahsiyetinde bulunabilir. Hz. Peygamber @ Kur'ân-ı Kerîm'i, kendisine vahyedilen Allah Kelâmı olduğunu kesinlikle ifade ederek sunmuştur. İncelendiğinde, bu Kitâb'ın tahrifattan uzak olduğunu anlıyoruz. Bu Kitâb'ta Hz. Muhammed @ 'in kendi sözlerine yer verilmemiş; herhangi bir hadîsin eklenmesi bizzat Hz. Peygamber tarafından titizlikle Önlenmiştir.
İncil'in aksine bu Kitâb'ta, İlâhi Kelâm ile Hz. Peygamber @'in hayatı, sözleri, Arapların tarihi ve nazil olduğu dönemde meydana gelen olaylar kanştırıhnamıştır. Kur'ân Allah'ın katıksız Kelâm'ıdır. İçinde İlâhî olmayan tek bir kelime yoktur. Muhtevasından tek bir kelime bile eksiltilmemiştir. Kitab, Hz. Muhammed @ zamanından günümüze tam ve aslî şekliyle gelmiştir. Kitab, Hz. Peygamber @'e nazil olmaya başladığı zamandan itibaren her cümlesi ve her kelimesinin kayda geçirilmesine dikkat edilmiştir. Hz. Peygamber <§>'e vahiy gelir gelmez kâtipler çağrılır ve vahyolunan âyetler yazdırılırdı. Hz. Muhammed @ yazılan kısımları dikkatle okutur ve dinlerdi; kâtibin kaydederken bir hata yapmadığına kani olunca yazıyı iyi bir yerde muhafaza ederdi. Peygamber @ kâtibe vahyedilen âyetlerin hangi sûrede nereye ve hangi sırayla konacağını da söylerdi. Vahiy halkalarının sonuna kadar Hz. Peygamber @ Kur'ân'ın muhtevasını bu şekilde sistematik bir nizam içerisinde düzenlemeye devam etmiştir. Ayrıca İslâm'ın başlangıcından itibaren Kur'ân'ın namazlarda ezberden okunması emredilmişti. Böylece sahabe, âyetleri nazil olur olmaz ezberlemeye koyulmuşlardır. Pek çoğu bütün Kitab'ı ezberlemişken çoğu da değişik kısımlarım ezberlemiştir.
Bunun yanında, sahabenin okuma yazma bilenleri bizzat istifade için Kur'ân'ın bazı sûre ve âyetlerini buldukları parçalar üzerine yazarlardı. Bu şekilde, Kur'ân'ın muhtevası Hz. Peygamber @'in hayatı sırasında dört değişik yolla korunmuştur:
1- Hz. Muhammed @ İlâhi Kelâmın muhtevasını başlangıçtan sona kadar vahiy kâtiplerine yazdırtmıştır.
2- Sahabilerin pek çoğu Kur'ân'ın tamamını, kelimesi kelimesine ezberlemişlerdir.
3- Sahabenin istisnasız tamamı, en azından Kur'ân'ın bir bölümünü ezberlemişlerdir, çünkü namaz esnasında Kur'ân âyetlerini okumakla mükelleftiler. Hz. Peygamber @'in Veda Haccına 140.000 sahabenin katıldığı gerçeğinden hareketle, sahabenin sayısı hakkında tahmin yürütmek mümkündür.
4- Okuma yazma bilen sahabenin önemli bir bölümü kendiliklerinden Kur'ân'ın özel kayıtlarını tutmuşlar ve doğru yazıp yazmadıklarını kontrol için Hz. Peygamber @'e okumuşlardır.
Bugün elimizde bulunan Kur'ân'ın, kelimesi kelimesine, Hz. Muhammed @'e nazil olan Kur'ân'ın aynısı olduğu inkârı mümkün olmayan tarihî bir hakikattir. Hz. Peygamber @'in vefatından sonra ilk halife Hz. Ebu Bekir bütün Huffazı ve Kur'ân'ın yazılı kayıtlarını bir araya getirdi; onların yardımıyla bütün muhtevayı kitap şekline getirdi. Hz. Osman'ın halifeliği esnasmda bu asıl kitabın kopyaları çoğaltılarak İslâm Dünyasının belli başlı yerlerine devlet eliyle gönderildi. Bunlardan ikisi hâlâ muhafaza edilmektedir. Biri İstanbul'da, diğeri Taşkent'tedir. Arzu eden her kimse herhangi bir Kur'ân nüshasını alıp bu iki kopya ile karşılaştırabilir. Hiçbir farklılık bulamayacaktır. Hz. Muhammed @ ile günümüz arasında geçen devirlerde her nesilde birkaç milyon hafız yaşamışken bir kimse nasıl başkalık bekleyebilir? Bir kimse asıl muhtevadan bir kelime değişterecek olsa hafızlar derhal bu yanlışını açığa çıkarırlar. Geçen yüzyılın sonlarında Almanya'daki Münih Üniversite-si'ne bağlı bir Enstitü, İslâm dünyasının değişik yerlerinde ve muhtelif zamanlarda yazılmış ve basılmış 42 bin Kur'ân-ı Kerîm nüshasını toplamıştır. Bu nüshalar üzerinde elli yıl süren inceleme ve. araştırmalar sonucunda dizgi, baskı ve çoğaltma hataları dışında hiçbir başkalık bulunmadığı rapor edilmiştir. Ne yazık ki bu Enstitü, II. Dünya Savaşı'nda Almanya'ya yapılan bomba saldırıları sonucu yok olmuştur, ama bu araştırma projesinin neticeleri baki kalmıştır. Dikkate alınması gereken bir başka nokta Kur'ân'ın nazil olduğu dilin hâli hazırda yaşayan bir dil oluşudur. Bu dil Irak'tan Fas'a 120 milyon kişinin ana dili olarak hâlen varlığını sürdürmektedir. Ayrıca, Arap dünyasının dışında yüzbinlerce kişi de bu dili öğrenmekte ve öğretmektedir.
Arabça grameri, lügati, kelime haznesi, kelimelerin telaffuzu ile ilgili kurallar, deyimleri ve atasözleri 1400 yıldan beri değişmeden kalmıştır.
Bugün Arapça bilen biri Kur'ân'ı 1400 yıl önceki Arapların anladığı açıklıkta okuyup anlayabilir. İşte bu, Hz. Muhammed @'in, başka hiçbir peygamber ya da din Önderinin paylaşamadığı önemli bir vasfıdır. Allah'ın insanlara hidayet rehberi olmak üzere O'na vahyetti-ği Kitâb bugün asıl dili ve şekliyle elimizde bulunmaktadır.
Hz. Muhammed @'in Sîret Ve Sünnetinin Güvenilirliği
Şimdi Hz. Peygamber @'in onu diğer peygamberler ve din önderleri arasında öne çıkaran ikinci vasfını ele alalım. O'na vahyedilen Kitâb gibi sîretinin rivayetleri de bize hayatın her sahasında ışık tutacak şekilde korunmuştur. Çocukluğunun ilk dönemlerinden vefatına kadar O'nu gören, hayatındaki olaylara şahit olan, konuşmasını, hitabını, davetini, ikazlarını dinleyen ve onları hafızalarına nakşederek kendilerinden sonra gelenlere aktaran çok büyük sayıda insan vardır. Bazı araştırmacı ve âlimlerin tahminlerine göre bu gibi insanların sayısı 100 bine yakındı. Bunlar bizzat gördüklerini ve işittiklerini kendilerinden sonraki nesillere iletmişlerdir. Hz. Peygamber @ bizatihi bazı emirler yazdırtmış ve onları belli kimselere vermiş ya da göndermiştir. Bunlar da sonraki nesiller tarafından muhafaza edilmiştir.
Hz. Peygamber @ 'in hadislerini daha hayattayken kaydeden ve bunları O'na okuyarak kontrol eden en az 6 sahabe vardı. Bu yazılanlar da gelecek nesillere miras olarak kalmıştır. Hz. Peygamber @'in vefatından sonra, yaklaşık 50 sahabe Peygamber @'in hayatım, olayları ve O'nun mübarek sözlerinin rivayetlerini toplama işini üstlenmişlerdi. Hadislerini toplama ve cemetme işini daha sonraki zamanlarda üzerlerine alanların ellerine bu kaynaklardan toplanan malzeme de geldi.
Bunun yanında, daha önceden bahsedildiği gibi, bazı araştırmacıların tahmini rakamlarına göre Hz. Peygamber'in sîreti hakkındaki bilgileri sözlü olarak aktaran sahabelerin sayısı 100.000'e ulaşmaktadır. Hz. Peygamber @ Veda Hacci diye bilinen son hacc farizasını 140.000 kişinin refakatiyle yerine getirdiğine göre bu sayı garip karşılanmamalıdır. Bütün bu insanlar değişik bazı zamanlarda O'nu gördüler, O'ndan ibadet şekillerini öğrendiler ve onun Veda Haccındaki hutbesini dinlediler. Hacc gibi önemli bir olaya katılan bu topluluk kendi yurtlarına, akrabalarına, dostlarına ve komşularına döndüklerinde, bunlar tarafından yolculuklarının ahvali, hac-cın hükümleri gibi konularda sorulara muhatap olmamaları ihtimal dışıdır. Benzer şekilde, Rasûlullah @ gibi büyük bir şahsiyetin ardından insanların O'nu gören, dinleyen, hayat tarzını ve ahvalini müşahade eden, O'nun mübarek sözlerini, emir ve tavsiyelerini işiten kişileri ne kadar büyük bir merakla sorgulayacakları muhakkaktır.
Sahabelerden daha sonraki nesillere ulaşan hadîsler hakkında daha başlangıçta bir usûl benimsendi: Buna göre, Hz. Peygamber @'e bir olay ya da söz atfeden kimse bunun kaynağını belirtmek ve bir delil zinciri sıralamak zorundaydı. Bu yolla, herhangi bir hadisin kaynaklan silsile, halkalanyla Hz. Peygamber @'in zamanına kadar geriye doğru izleniyor ve bu silsilenin ispat edilebilir doğrulukta Hz. Peygamber'e varıp varmadığı anlaşılıyordu. Rivayet zincirinde bir halka eksikse, o hadisin şahinliği şüphe götürür hâle geliyordu. Bir hadisle ilgili deliller zinciri Hz. Peygamber'e kadar varsa dahi, silsiledeki râvilerden biri bile itimada şayan kabul edilmezse o hadis güvenilirliğini kaybediyordu. Eğer biraz düşünürseniz, dünyada başka hiçbir insanla ilgili vakalann bu kadar titiz metodlarla kaydedilmemiş olduğunu farkedersiniz. Kendisine atfedilmiş olaylann itimada şâyân olmayanlan-nın kabul edilmeyişi Hz. Muhammed @'e ait mümtaziyettir. Ve bir hadisin itimada layık olup olmadığına bakılırken, sadece Hz. Peygamber @ zamanına ulaşan bir râviler zinciri tesis etmek yeterli görülmüyor, aynca her bir râvi tek tek güvenilirliğini anlamak için dikkatli incelemeden geçiriliyordu. Bu amaçla bütün râvilerin başlarından geçenler ve yaptıkları işler iyice araştırılıyor ve kimin sözüne güvenilip güvenilemeyeceği; kimin ne tür karaktere ve kişiliğe sahip olduğu ve kimin hafızasının kuvvetli, kimin zayıf olduğu hususundaki ayrıntıları zikretmek için büyük hacimli kitaplar telif ediliyordu. Bundan da öte, hadisi zikreden râvinin hadisi derlediği kaynak ile bizzat görüşüp görüşmediği, ve sadece onun adını zikrediyor olması bile ayır-dedilmiştir. Bütün râviler hakkındaki bilgiler öyle kapsayıcı ölçülerde hazırlanmıştır ki, bugün biz herhangi bir hadisin elde ediliş kaynağının sahih mi yoksa mevzu mu olduğuna kolaylıkla hükmedebiliriz. İnsanlık tarihinde hayat hikâyesi böylesine güvenilir metodlarla derlenmiş başka bir insan var mıdır? Tek bir ferdin hayatını araştırırken bu kişi hakkında bazı olaylar ve sözler rivayet etmiş olan binlerce kişinin hayat hikâyeleri ile ilgili geniş kitaplar telif edildiği benzer bir başka olay görülmüş müdür?
Hz. Peygamber @’in Hayatının Her Yönü Bütünüyle Bilinmektedir
Sîretini ve Sünnetini yazmak için güvenilir kaynaklara sahip olunması Hz. Peygamber @'in tek mümtaziyeti değildir. O'nu bütün diğerlerinden ayırdeden bir başka faktör de hayatının her safhası ve yönüne diğer tarihî şah-siyetlerinkine nazaran çok daha geniş ve ayrıntılı bir şekilde vâkıf olmamızdır. Ailesi, muhiti, peygamberlikten önceki hayatı, peygamberliği, vahiylerin inişi, İslâm'a daveti, muhaliflerine ve düşmanlarına karşı tavrı, ashabını yetiştirmesi, ev hayatı, koca ve baba olarak davranışları, dostları ve düşmanları ile ilişkileri, ahlâkı, amelleri, emirleri ve nehiyle-ri, izin verdiği ya da yasakladığı fiilleri... bütün bunlar hadîs kitaplarında ve O'nun yüce hayatı ve sîreti ile ilgili eserlerde en ince ayrıntılarına kadar okunabilir. Hz. Peygamber @ ideal bîr askeri kumandandı; komutası altında geçen bütün savaşlar detaylı olarak tarih kitaplarında yer almaktadır. Hz. Peygamber @ ayrıca devlet başkanı idi; O'nun yöneticiliğinin tam bir tarihini bulabiliriz. Hâkimdi, bakılan davaların seyri ve hükümleri bütün teferruatıyla bilinmektedir. Hz. Peygamber @ çarşı ve pazarları ziyaret eder, yapılan alışverişi izlerdi. Gördüğü adaletsiz ve sahtekârca muameleleri yasaklar; doğru gördüğü şeyleri ise tasvip ve teşvik ederdi. Kısaca, hayatın hiçbir sahası yoktur ki, Hz. Muhammed @ kapsamlı yol işaretleri bırakmamış olsun. Biz, bütün bu bilgi ve kanaatlere dayanarak ve taassuptan uzak olarak, bütün peygamberler ve din önderleri içinde öğüt almak ve rehber edinmek için sadece Hz. Muhammed @'e dönülebileceğini söylüyoruz. Çünkü O'nun sunduğu Kîtap asıl nüshası ve şekliyle korunmuştur ve rehber edinilecek sîreti en ince ayrıntılarıyla sahih ve güvenilir kaynaklardan bize ulaşmıştır.
Hz. Peygamber @'in Örnek şahsiyetinin müs-lümanlar üzerindeki büyük etkisini görmek isteyenler tarih sayfalarına şöyle bir bakmalıdır: Müslüman fâtihlerin İspanya'ya girişlerindeki davranışlar İle Hristiyanlarm orayı Makdis'i ve Kudüs'ü yağma edip Müslümanlara reva gördükleri muamele ile Müslümanların orayı geri aldıklarında Hristiyanlara uyguladıkları af arasındaki zıddiyeti görmelidir.
ALTINCI BÖLÜM
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM RAHMET PEYGAMBERİ
Giriş
Allahu Teâlâ, insanlara hakikati bildirmek üzere lütfettiği Son Peygamberi ve Elçisi Muhammed @ hakkında Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır: "(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107). Bu eşsiz ilân ile Peygamber @'in yalnız belli bir kavme veya ulusa değil, en yüksek ve en son şeriatla, insanlığın saadetini temin edecek hükümler ile, Kur'an gibi ilâhî bir kitapla bütün âlemlere bir rahmet olarak gönderildiği beyan edilmektedir. Elçilik mertebesine erişen, peygamberlerin sonuncusu almak şerefiyle mümtaz kılınan Hz. Muhammed @ ile yeryüzündeki insanlar ve cinler ne kadar şükretseler azdır.
Rasûlullah @, bütün yaratıklara karşı şefkatli ve merhametli idi:
"Andolsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir." (9: 128).
Bazı âlimler, Rasûlullah @'in faziletinden dolayı Allah'ın kendine mahsus iki isimle onu isimlendirdiğini söylerler. Meali verilen Tev-be sûresinin (9: 128) ilgili âyetinde Rasûlullah @ 'den Rauf ve Rahîm diye bahsedilmesi bu görüşü doğrulamaktadır.
İbni Şihab'ın naklettiğine göre, Rasûlullah @ Huneyn savaşında elde edilen ganimetlerden Safvan b. Umeyye'ye yüz koyun vermişti. Sonra yüz daha, sonra yüz daha... İbni Şihab, Sa'îd b. el-Müseyyeb'den, Safvan'ın şöyle dediğini kaydediyor: "Vallahi, bana verdiğini verdi. O, insanlar içerisinde kendisine en çok kızdığım birisi idi. Bana o kadar mal verdi ki, en çok sevdiğim birisi oldu." (Müslim, Tirmizî).
Bezzâr'm nakline göre, bir bedevi Rasûlullah @'e gelerek O'ndan bir şey istedi. O da verdi ve: "Sana ihsan ettim mi?" dedi. Bedevi: "Hayır, ihsan da etmedin, güzel birşey de vermedin." dedi. Ashab bu cevaba öfkelendi ve bedevinin haddini bildirmek istedi. Rasûlullah @ onlara sakin olmalarını işaret ettikten sonra, kalkıp evine girdi ve ona daha fazla birşeyler gönderdi. Tekrar: "Sana ihsanda bulundum mu?" diye sordu. Bedevi: "Evet. Allah sana ailenden ve aşiretinden hayırlı karşılığım versin" diye cevap verdi. Rasûlullah @ ona: "Sen, söylediğini söyledin ve bu sözünden dolayı ashabımın kalbinde sana karşı bir kızgınlık var. İstersen bana söylediğini onların yanında da söyle ki, kalplerin-deki sana karşı olan kızgınlıkları gitsin" dedi. Bedevi kabul etti. Ertesi gün veya akşam olunca Rasûlullah @, ashabına şöyle dedi: "Bu bedevinin bana ne dediğini biliyorsunuz. Biz de ona daha fazlasını verdik. Sanırım memnun oldu. Öyle değil mi?" Bedevi: "Evet. Allah sana ailenden ve aşiretinden hayırlı karşılığını versin" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah @ şöyle buyurdu: "Bu adamla benim durumum, bir adamla kendisinden kaçan devesinin durumu gibidir. Halk devenin peşine düştükçe, deve daha hızlı kaçmağa başlar. Sahibi, halka: 'Sİz devemi bana bırakın, ben ona sizden daha yumuşak davranırım ve ona nasıl yaklaşılacağını sizden daha iyi bilirim' der. Sonra devesinin önüne geçer ve elindeki bir tutam otu gösterir. Deve otu yemeye gelince de onu yakalayıp semerini vurur ve üzerine biner. Eğer bedevi o sözü söylediği zaman sizi bıraksaydım da onu öldürseydiniz cehenneme giderdi."
Bir seferinde Rasûlullah @'in: "Sizden biriniz bana ashabımdan birisi hakkında bir şey ulaştırmasın. Çünkü ben sizin karşınıza gönlü rahat olarak çıkmayı severim." buyurduğu rivayet edilmiştir. (Ebû Davud, Tirmizî).
Ümmetine külfetleri hafifletmesi, kolay yolu göstermesi O'nun şefkatinden ve onlardan bazı şeyleri yapmalarını istememesi, onlara farz olacağından korkmasındandır. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Eğer ümmetime müşkülat çıkarmış olmaktan (korkmasaydım) her namazda misvak emrederdim." (Buharî, Müslim, Tirmizî, Neseî, İbni Mâce). Teheccüd namazı hadisesi ve iftar etmeksizin iki gün üst üste oruç tutmaktan ashabı men etmesi de böyledir. Yine ümmetini sıkıntıya sokmamak için, Kabe'nin içine girmeyi uygun görmemesi ve ashabı hakkındaki her sözünü onlara rahmet kılmasını Rabb'inden niyaz etmesi de O'nun ümmetine karşı şefkatindendir. O namazda iken, bir çocuğun ağlamasını duyunca namazını acele bitirir veya kısa keserdi. O'nun şefkat duygusuna bakınız ki, Rabb'ine dua ederek ahitleşir ve şöyle derdi: "Rabbim! Kime kötü söz söylemiş, lanet etmişsem, bunu onun için rahmet, bereket, dua, safiyet ve kıyamet gününde sana yakınlaşmasına vesile eyle!" (Kadı Iyaz, Şifâ-ı Şerif).
Rasûlullah @'in Taifte karşılaştığı ezadan sonra Allahu Teâlâ Cebrail'i göndererek: "Eğer dilerse Taif İ yere batırayım" buyurdu. O, "içlerinde Allah'a iman edenler ve ibadette bulunanlar çıkacağım umarım" dedi. (Müslim).
İbnü'l-Münkedir'in rivayetine göre, Cebrail Rasûlullah @'e: "Allahu Teâlâ göğe, yere ve dağlara sana itaat etmelerini emretti" dedi. Rasûlullah @ ise: "Ümmetimden azabın tehir edilmesini diliyorum. Belki, Allah onların tevbesini kabul eder" buyurdu. (Buharî, Müslim).
Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre Rasûlullah @, iki şeyden birini yapmakla karşi karşıya kaldığı zaman, günah olmamak şartıyla, daima bu iki şeyden yapılması en kolay olanı seçmiştir. (Buharî, Müslim).
Abdullah b. Mes'ud şöyle demiştir: Rasûl-i Ekrem @ va'z (ve nasihat) hususunda bize bıkkınlık gelmesin diye hâlimize bakıp (ona göre) gün ve (saat) kollardı.." (Buharî).
Enes b. Mâlik de Rasûlullah @'in: "Kolaylık yolunu gösterin, güçlüğe gitmeyin. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin." buyurduğunu rivayet etmiştir. (Buharî).
Tevbe sûresinin ilgili (9: 128) âyeti Rahmet Peygamberi'nin üç önemli vasfını açıklamaktadır:
1- Mü'minlerin meşakkat ve sıkıntıya uğraması O'na çok ağır gelir.
2- Mü'minler üzerinde titreyip durur; onların iman doğrultusunda hayır ve iyiliğe, güzel ahlâk ve fazilete yönelmelerini çok arzu eder.
3- Mü'minlere karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir. Söylediği her söz, başlattığı her iş, attığı her adım şefkat ve merhametin birer numûnesidir.
Bunca yüce hasletlere, ilâhî yardımlara rağmen Rasûlullah @'i anlayamadıkları, O'nun kutsî âlemden getirdiği ilâhî rahmeti İdrak etmeyip yüz çevirdikleri takdirde, Allah, Elçisine elverir. Rasûlullah @ her hâlü kârda yalnız Rabbine güvenip dayanır. O bakımdan, O'na inanıp İslâm'a giren kendi lehine inanmış olur; yüz çeviren de kendi aleyhine bir sonuç doğurur. Rasûlullah @ ise, vazifesini kusursuz yapmamı! huzur ve mükâfatını görür. Çünkü O, her zaman azizdir, Allah katında değerlidir ve şereflidir; üstündür ve ilâhî teyide mazhardır.
Alemlere Rahmet
"(Ey Muhammedi) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107) âyetinin kuşatıcılığı, zaman ve mekân itibariyle onun çevresi, bütün insanlık ufuklarını aşmaktadır. Zaman bakımuıdan kıyamate kadar bütün nesilleri kapsarken, mekân itibariyle de sınırsızdır ve bütün âlemi kuşatır. Çünkü Allah, 'biz seni Arabistan yarımadasına gönderdik', demiyor. Aksine, "biz seni âlemlere gönderdik" diyor.
Dinler ve mezhepler tarihinde bunun bir benzerine rastlanılmamaktadır. Eski bir din olan-Yahudilikte Allah'a yalnız İsrail oğlullarmın Rabbi nazarıyla "bakılır. Allah, kâinatın yaratıcısı ve sahibi olarak kabul edilmesine rağmen, O'nun katında en sevgili millet, İsrail oğullan olduğu telakkisiyle Allah, onların millî tannsıdır. Eski Ahit kitapları, Yahudilerin kutsal kitapları Allah'ı Rabbe'l-âlemîn "Âlemlerin Rabbi" olarak nitelendirmez. Kitaplarında Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman'dan bahsederken evrensel bir tema aramak boşunadır, böyle bir beyan göremezsiniz. Çünkü Yahudilik hiçbir zaman bütün insanlık için rahmet ve eşitlik dini olmamıştır. Yahudiler, İsrail oğullarından başkasına dinlerini yaymayı istemezler.
Hıristiyanlıkta ise, hoşgörü sahibi ve insanlığa dini yaymaya çalışan Peygamber Hz. İsa'nın bütün bir âleme gönderildiğine dair bir beyanı bulunmamaktadır. Aksine, Hz. İsa:
"Ben İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim." (Matta İncili, 15: 24), "(Havarilere emrederek) Milletler yoluna gitmeyin, ve Samiriyelilerin şehirlerinden hiç birine girmeyin; fakat daha ziyade İsrail evinin kaybolmuş koyunlarına gidin." (Matta İncili, 10: 5-6). demişti. İsrail oğullarından olmayan bazı hastalardan bahsedilip dikkati çekilince Özür dilemiş ve "ben çocukların ekmeğini köpeğe veren adam değilim." demişti. (Matta İncili, 15: 26).
Doğu ve Asya dinlerinde ise, özellikle Hind dini, misali verilen dinlerden farklı değildir. Hatta bazı hususlarda onları çok gerilerde bırakır. Neseb ve soyu takdîs eder. İnsanları, zâlimce bir takım sınıflara-kastlara ayırır. Aşağı tabaka olan Sudra'lar(işçiler)ın hayatının hiçbir değeri yoktur. Zaten onlar, Hindu inançlarına göre, Brahma denilen hayvanın ayaklarından doğduğu için hiçbir sevgiye ve saygıya layık değillerdi. Toplumun en üst kademesindeki Brahmanlar için Sudra'lann kanını akıtmak helâldi. Hinduizm'in kutsal kitabı Veda'ları, Sudra'lann okumaları şöyle dursun, tesadüfen yoldan geçerken okunuşunu dinlemeleri bile büyük günahtı. Veda'ları okumak, kurban kesmek, tanrılara adak adamak yalnız Brahman'ların hakkıdır. Allah, onları sadece diğer sınıflara hizmet için yaratmıştır. Hinduların dünyasında Âlemlerin Rabbi telakkisini aramak beyhudedir.
Konfüçyüscülük, Taoizm, Şintoizm, eski Türk inançları, Caynizm, Sihizm ve Zerdüşt-lük gibi diğer dinler de "millî din" hükmünde olup evrensellikten uzaktırlar.
İslâm'ın tebligatı Hz. Muhammed @'i, Âlemlerin Rabb'inden, âlemlere rahmet olarak gönderildiği şeklindedir. Kur'an-ı Kerîm'in bu husustaki beyanı (21: 107) keyfiyet ve kemiyet bakımından mükemmeldir. Rasûlullah @'in haiz olduğu büyük şahsiyet, üstün talimat insanlığa yeni bir bereket ve iç huzuru getirdi. Hayata yeniden canlılık verdi. Bu sayede onu hastalıklardan, elemlerden kurtardı, güçlükleri halletti,üzüntüleri ortadan kaldırdı. Rahmet ve bereket yağmurları yağdı, saadet ve hayır topraklan neşvü nema buldu. Çorak yerler yeşerdi. Böylece Hz. Muhammed @'in peygamberliği sayesinde eşsiz bir kemiyet artışı oldu, bolluk meydana geldi. Keyfiyette de iyileşme görüldü.
Rahmet, günlük hayatımızda sıkça kullanılan bir kelimedir. İnsana fayda ve rahat veren her Şeye rahmet deriz. Rahmetin pek çok çeşidi vardır. Susamış birine bir bardak soğuk su ikramı, yolunu bilmeyen bir garibe yol göstermek, çok sıcak bir günde terleyenleri serinletmek, ananın yavrusunu şefkatle bağrına basması, babanın evladım terbiye edip yetiştirmesi ve hayata hazırlaması, öğretmenin öğrencisini okutup ona ilim nimetini aktarması, aç birinin doyurulması, çıplağın giydirilmesi, muhtaç kimsenin ihtiyacının karşılanması... İşte hayatın muhtelif safhalarında görülen bu tür şeyler hep rahmet eseridir. Bunları herkes takdir eder, bunları yapanlara da iyilikleri karşılığında teşekkür edilir. (H. A. Nedvî, es-SîretÜ' n-Nebeviyye).
Rahmet'in en büyüğü ve en üst derecesi, bütün insanlığı helakten kurtaran İslâm'ın getirdiği rahmettir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlullah @'in rahmeti, diğerleriyle kıyaslanamayacak kadar büyük ve geniştir.
Merhamet
Rasûlullah @, herkese karşı sevgi ve merhamet dolu idi. Düşmanlarına bile merhamet gösterirdi.
Hz. Aİşe'nin anlattığına göre, Rasûlullah @ kimseden kendi nâmına intikam almamıştır. Hiç bir zaman kötülüğe karşı kötülükle karşılık vememiş, buna mukabil bağışlamış ve af-fetmiştir. Kureyşliler O'na her türlü ezâ ve cefa ile muamele ettiler, alay ettiler, hakir gördüler, sövdüler, saldırdılar, hayatına kastettiler. O'na karşı pek çok defa savaş açtılar. Fakat O, on bin kişilik bir orduyla Mekke'ye muzaffer olarak girdiğinde bile hiç kimseden İntikam almadı. Birçok savaşta yer alan, can düşmanı Ebû Süfyan ve evinde bulunanları dahi bağışladı.
Mekke'nin fethini müteakip Kabe önünde toplanan halka yüksek sesle: "Ey Kureyş topluluğu! Benden ne umuyorsunuz? Size nasıl davranacağımı sanıyorsunuz?" diye sordu. Onlar cevaben: "Hayır bekleriz. Sen kerîm bir kardeşsin, kardeş oğlu kardeşsin" dediler. Rasûlullah @ de: "Bugün ben size, kendisine zulmeden kardeşlerine, Yusuf aleyhis selâmın dediğini diyeceğim: 'Bugün size muaheze yok. Hepiniz serbestsiniz. Evlerinize gidiniz." buyurdu. (Zâdû'l-Meâd). Rasûlullah @ Mek-kelilerin hepsine eman verdi, düşmanlarını affetti. Yalnızca onlardan dokuz kişiyi genel aftan muaf tutmuştu. Fakat bunlardan pişman olup gelenleri de sonradan affetti.
Abdullah b. Şerh İslâm'dan çıkmış bir hain idi. Korkusundan Osman b. Affân'a sığınmıştı. Onun süt kardeşiydi. Ortalık biraz yatıştıktan sonra Osman aracı oldu, Rasûlullah @ de onu affetti.
Ebû Cehl'in oğlu İkrime en büyük İslâm düşmanı idi. Yaptıklarını bildiğinden korkup Ye-men'e kaçmıştı. Karısı müslüman oldu. Rasûlullah @'e gelerek İkrime'nin affını diledi. Sonra îkrime, Rasûlullah @'in huzuruna gelerek müslüman oldu. O da İkrime'nin müslüman olmasına pek sevindi. İkrime bundan sonra İslâm'a büyük hizmetlerde bulundu. Suriye'nin fethinde büyük yararlıklar gösterdi.
Ebû Süfyân'ın karısı Hind en büyük İslâm düşmanı idi. Uhud savaşında şehid düşen Hz. Hamza'nın karnım yarmış, ciğerlerini ağzına alıp çiğnemişti. O da affolundu.
Hz. Hamza'nın katili Vahşi de affedilenler arasındaydı. Af dilemek üzere Rasûlullah @'in yanma geldi, onu da affetti. Yalnız ona: "Seni görünce amcam şehid Hamza'yı hatırlıyorum, içim yanıyor. Gözüme görünme de ne yaparsan yap" dedi.
Mekke'nin İleri gelenlerinden biri olan Safvân b. Ümeyye de İslâm'ın ve Rasûlullah @'in azılı bir düşmanıydı. Rasûlullah @'i öldürmesi için bir ödül vaadiyle Umeyr b. Vehb'i göndermişti. Mekke fetholunduğunda Cidde'ye kaçtı ve oradan da deniz yoluyla Yemen'e geçmeyi ümid ediyordu. Umeyr, Rasûlullah @'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü! Safvân, kabilesinin önderidir. Korkudan kaçtı, kendisini denize atacak" dedi. O da korunma kapsamına alındı. Geriye döndüğünde Rasûİullah @'den düşünmek için iki ay süre istedi. Ona dört ay süre verildi ve daha sonra kendi isteğiyle müslüman oldu.
İki câriye vardı. Çalar oynarlar, Rasûlullah @ aleyhinde türkü söylerlerdi. Bunlar da saklandıkları yerden çıkıp geldiler, Rasûlullah @'den af dilediler ve affedildiler.
Müşriklerden Esved b. Hebbâr de İslâm'a düşman biriydi. Rasûlullah @'in kızı Zey-neb'e acı çektirmişti. Medine'ye hicret ederken ona mızrağıyla saldırmış ve bindiği deveden düşürmüştü- Hamile olan Zeynep bu yüzden çocuğunu düşürmüş ve sakatlanmıştı; yıllarca hastalık çektikten sonra babasım büyük bir üzüntüye gark ederek vefat etmişti. Hebbâr bunun gibi pek çok suç işlemişti. Fetihten sonra İran'a kaçmak istediyse de, daha sonra Rasûlullah @'e geldi. Rasûlullah @ işte bu adamı da affetti.
Rasûlullah @'in İslâm'a davet gayesiyle şehirlerini ziyaret ettiğinde O'nu taşlatan Taif in önderleri de affedilmiştir.
Medineli münafıkların lideri Abdullah b. Ubey de bağışlandı. Ki o, hayatı boyunca Rasûlullah @ ve İslâm'a karşı çalışmış, bu dine engel olabilmek gayesiyle Rasûlullah @'in itibarını düşürmek yolunda her yola tevessül etmişti. Uhud'da üç yüz taraftarını geri çekerek müsîümanlann âdeta belkemiğini kırmıştı. Rasûlullah @ ve müslümanlara karşı hasmâne hareket ve entrikalara girişmişti.. Hz. Aişe hakkında iftira atarak Rasûlullah @ 'i ve ashabını karalamak için ifk hâdisesini ortaya atan da oydu. Müslümanlar arasında fitne ve zarar vermek üzere Mescid-i Dırar'ı inşa. edenlerin başmda bulunan, Mekkeli müşrikleri müslümanlara karşı savaş açmak için sürekli teşvik eden ve 'eğer bir vesileyle Medine'ye dönerse daha güçlü olan zayıf olanı kovacaktır' diyen de yine Abdullah b. Ubey'di. Bütün bu günah kayıtlarına rağmen Rasûlullah @ onu affetmiş ve daima nezaketle muamele etmiştir.
Mekke'nin fethinden sonra, etraftaki kabileler İslâm'a katılırken Benî Hanife kabilesi düşmanlığını hâla sürdürüyordu. Liderlerinden Sümâme b. Üsâl müslümanlar tarafından yakalanarak Rasûlullah @'e getirildi. O da, onun Mescidin direklerinden birine bağlanmasını emretti. Daha sonra Rasûlullah @ Mescide giderek Sümâme'ye isteğini sordu O da: "Ey Muhammedi Eğer beni öldürecek olursan bir caniyi öldürmüş olursun; eğer beni affetme lûtfunda bulunursan nimete karşı şükreden bir kişiye iyilik etmiş olursun; eğer fidye için mal istersen, söyle, onu vereyim."
dedi. Rasûlullah @ cevap vermedi. Sümâme bu sözleri üç gün boyunca tekrarladı. Sonra Rasûlullah @ salıverilmesini emretti. Hiçbir karşılık istenmeden serbest bırakılması Sümâme'yi müteessir kıldı. Hemen Mescidin yakınındaki bir suya koştu. Gusledip mescide girdi. Rasûlullah @'in huzuruna vardı ve keli-me-i şehadet getirerek müslüman oldu. Sonra şu sözleri söyledi: "Ey Muhammedi Vallahi şu yeryüzünde bana senin yüzünden daha düşman hiçbir yüz yoktu. Fakat bu sabah, senin mübarek sîman bana yüzlerin en sevimlisi göründü. Vallahi dinlerden hiçbir din bana senin dininden daha ziyade düşman görünmezdi. Fakat bu sabah senin dinin bana göre dinlerin en sevimlisidir. Vallahi memleketlerden hiçbir şehir bana senin şehrin kadar menfur değildi. Fakat bu sabah bu şehir beldelerin en sevimlidir." (Buharî).
Düşmandan intikam almak normal görülen bir uygulama olduğu halde, Rasûlullah @ hiçbir zaman İntikam almamıştır. Bütün düşmanlarını affetmiş, onlara belli bir değer vermiştir. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Rabbim bana intikam alacak gücüme rağmen düşmanlarımı affetmemi, benimle ilişkisini kesenle görüşmemi, ve beni mahrum bırakana vermemi emretmiştir." Rasûlullah @ risaletine kadar dahi intikam peşinde olmamış, hayır dua etmiş ve affetmiştir.
Uhud savaşmda düşman saldırısına maruz kalarak dört dişi kırılmış, baş ve yüzünden yaralanmıştı. Ashabı ezâ ve cefalarla yüzyüze iken O'ndan düşmanlarına beddua etmesini istemişlerdi. Onlara da, insanlara beddua etmek için değil, Allah'ın yoluna çağırmak için gönderildiğini ifade etmiştir. (Müslim). Ve kendisini anlamayan halkının bağışlanması için Allah'a "Yâ Rabbi! Halkımı affet, çünkü onlar cahiller." diye niyazda bulunmuştur.
Taif in muhasarası sırasında ashab O'ndan düşmanlarına beddua etmesini istedi, Rasûlullah @ ellerini niyaz için kaldırdığında görenler Taif halkına lanet edeceğini düşündü. Fakat O: "Allah'ım! Taif halkını İslâm'ın zenginliği ile nîmetlendir ve onlan Medine'ye <jostluk rahu ile gönder!" diyerek dua etti. Taifliler Medine'ye gelerek İslâm'ı etmişlerdir. (İbni Sa'd).
yemen'de bulunan Devs kabilesi'nin müslü-man lideri Tufel b. Amr ed-Devsî, kabilesini ısrarla İslâm'a çağırmasına rağmen, halkı bu çağrıyı reddederek küfürlerinde inat ediyordu. Tufel Medine'ye gelerek Rasûlullah @'den onlara lanet etmesini söyledi. Bunu duyanlar Devs kabilesinin helak olacağını düşündüler. Fakat Rasûlullah @: "Allah'ım! Devs'e hidayet et ve onlan İslâm'a yönelt!" diye niyazda bulundu. (Müslim).
Sümâme müslüman olduktan sonra Mekke'ye göndermekte olduğu tahılı kesti. Mekke'de tahıl üretimi olmadığından darlık başgöstermiş-ti. Onlar Rasûlullah @'e müracaat ederek yardımcı olmasını istediler. Rasûlullah @ de, Sümâme b. Üsâl'e mektup yazarak Yemâ-me'den Mekke'ye tahıl gönderilmesinin devamını temin etti. Oysa onlar, Mekke'de üç yıl müslümanlara boykot uygulayan, tek bir yiyeceğin geçmesine izin vermeyenlerin bizzat kendileriydi. Fakat O, bütün bunları unuttu. Şahsına ve diğer müslümanlara karşı işledikleri ve yaptıkları zulümleri affetti.
Bir gün Rasûlullah @'İ öldürmeye niyetlenen biri yakalanarak huzuruna getirilmiş ve O da affetmişti.
Hudeybiye antlaşmasının yürürlükte olduğu dönemde Ten'îm dağından Kureyş kabilesi mensubu 80 kişi Rasûlullah @'i öldürmek maksadıyla gelmişlerdi. Bunlar yakalanıp Rasûlullah @'e getirildiler. O da onlara birşey söylemedi ve serbest bıraktı. (Tirmizî).
Hayber'de bir Yahudi kadını Rasûlullah @'e zehir katılmış bir yemek takdim etmişti. Rasûlullah @ bir lokma alır almaz beraberindekileri, yemeğin zehirli oduğu ve yememele-n hususunda uyardı. Bu hıyaneti yapan Yahudi kadını getirildi. Suçunu itiraf eden kadın serbest bırakıldı. Rasûlullah @ şahsı için intikam peşinde değildi. Fakat sonradan, o yemekten zehirlenerek ölen olunca, kadın kısas edildi. (Buharı).
Safvân b. Ümeyye'nin Rasûlullah @'i Öldürmesi için kiraladığı Umeyr b. Vehb Medine'de zehirli kılıcıyla birlikte yakalanmıştı. Komplosu ortaya çıkarılan Umeyr, Rasûlullah @'in huzuruna getirildiğinde kendisine mülayemetle ve İyi muamelede bulunulma-sıyla İslâm'ı kabul etmişti. Umeyr daha sonra Mekke'ye döndüğünde İslâm'ın çağrısını yaymaya başlamıştı. (Taberi).
Rasûlullah @, kendine karşı işlenen suçlar ne kadar büyük olursa olsun affederdi. O, bağış-layıcılık ve merhamet sembolüydü. Kur'an-ı Kerîm'de buna işaret edilmektedir: "(Ey Mu-hammed!) Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, cahillere aldırış etme." (7: 199).
Günahı daima affederek ve şefkatle davranarak Önlerdi. Çünkü panzehir mutlaka zehirden daha iyiydi. Sevginin, nefreti önleyeceği ve saldırganlığın yenilecesine inanmış ve göstermistir. İnsanların cehaletlerini îslâmî bilgiyle ortadan kaldırdı. Bağışlayıcılığıyla insanları suç ve günahın esaretinden kurtarmış ve onları İslâm'ın dostları yapmıştır.
Allahu Teâlâ, Kur'an-ı Kerîm'de Rasûlullah @'in bu özelliğini şöyle bildirmektedir: "Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandm. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çevrenden dağılır giderlerdi." (3: 159). O'nun dost-düşman herkese kendini sevdiren-yumuşak tabiatı yukarıda ifade edildiği gibi "Allah'ın rahmeti"dir.
Sevgi Ve Şefkat
Allah'ın Rasûlü Muhammed @ bütün yaratıklara sevgi ve şefkatle muamele ederdi. O'nun bu davranışı sadece Araplara veya Arap olmayan kimselere mahsus değildi. İnancı, rengi veya ırkı, makam veya cinsiyeti ne olursa olsun bütün yaratıklara yönelikti. (Hz. Peygamber @'in fakirlere, çocuklara, kölelere, kadınlara ve hatta hayvanlara karşı davranışları şefkat ve muhabbeti konusunda geniş bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, sh. 42-54).
Ebû Hureyre'nin bir rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de mü'min olamazsınız..." Yine Ebû Hureyre'nin bir başka rivayetine göre de Rasûlullah "Mü'minlerin birbirine karşı göstereceği altı hususiyet vardır. Bunlardan sonuncusu, bir müslüman hapşırdığında Yerhamûkallah (Allah'ın rahmeti üzerine olsun!) denmesi, müslümanın yüzüne karşı veya gıyabında samimi davranmasıdır." demiştir. (Mişkât).
Câbir b. Abdullah'ın rivayetine göre Rasûlullah @: "Allah, başkalarına merhamet etmeyene merhamet etmez." buyurmuştur. Hz. Aişe'nin anlattığına göre Rasûlullah @'e gelen bir bedevî'nin: "Sen çocukları Öper misin? Biz öpmeyiz." diye sorması üzerine O da:
"Allah sizden rahmeti çekip almışsa ben ne yapabilirim." cevabım vermiştir. Numân b. Beşîr'in rivayetine göre Rasûlullah @: "Müslümanlar arasında sevgi ve yakınlık öyledir ki, onlar tek bir vücut gibidirler. Birinin derdi olduğunda diğerleri de onunla aynı telaşla birleşir." buyurmuştur. Yine Numân'ın rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Mü'minler tek bir vücut gibidirler. Gözü veya başı ağrıdığında diğer uzuvlar da etkilenir."
Ebû Musa el-Eş'arî'nin rivayetine göre Rasûlullah @: "Mü'minler parçalan birbirini tamamlayan bir bina gibidirler" buyurduktan sonra ellerini kenetleyerek "Cennette bulunanlar üç kısımdır. Biri, merhamet sahibi, akraba ve yakınlarına müşfik olandır." demiştir.
Muaz b. Cebel de Rasûlullah @'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allahu Teâlâ: 'Sevgim, birbirini rızam için sevenlere, rızam için bir arada oturanlara, rızam için birbirine verenleredir' buyurmuştur." İbni Abbas'ın rivayetine göre Rasûlullah @, Ebû Zer'e şöyle sormuştur: "İyiliğin hangi tarafı en sağlam bir kulptur yâ Ebû Zer?" Ebû Zer, Allah ve O'nun Rasûlü'nün en iyi bildiğini söyleyince, Rasûlullah @: "Allah rızası için verip, Allah rızası için sevmek." cevabını vermiştir.
Cahiliyyenin Karanlığından İslâm'ın Aydınlığına
Milâdî altıncı yüzyılda insanlığın düştüğü seviye, halkın içinden çıkacak eğitimci ve ıslahatçıların düzeltebileceği cinsten değildi. Mesele sadece herhangi bir inancı ıslâh, bir âdeti ortadan kaldırmak, bir ibadet tarzı yerine başka bir ibadeti kabul ettirmek, herhangi bir toplumu düzeltmekten ibaret de değildi. Böyle olsaydı her devirde ve her bölgede görülebilen eğitimci ve ıslahatçılar buna kâfi gelirdi. Fakat mesele cahiliye enkazını yüzyıllar ve nesiller boyunca birikmiş, eğitimci ve ıslahatçıların gayretlerinin, peygamberlerin getirdikleri öğretilerin üzerini örtmüş olan putperestliği yok etmek meselesiydi. Sağlam yapılı, çevresi bütün âlemi içine alacak ve bütün milletleri banndıracak kadar geniş ve yüksek binalar inşa etmek, her hususta eski insanın numunesi olacak yeni bir insan vücuda getirmek meselesiydi. Sanki yeniden dünyaya gelmiş ve yeniden hayat bulmuş bir insan gibi... "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?.." (6: 122).
Peygamberliğin önemi, batmak ve boğulmak üzere olan insanlığı helak olmaktan kurtarma-sındaki rolünde yatmaktadır. Onların tebligatlarının esas gayesi, diğer talim ve terbiyecilerin, insanlığı üzüntüden kurtaran ve huzura kavuşturanlardan farkı ve üstünlüğü budur. Peygamberler insanlığa kurtuluş bilgisini veriyor, yüzme sanatını ve hayat gemisini yürütme ilmini öğretiyorlar.
İnsanlık tarihi şunu açımca göstermiştir ki, hayat gemisi insanların ahlâkının bozulmasından ve amellerinin kötülüğünden dolayı battığı zaman, içindeki beşeriyete ait herşeyle, medeniyet eserleriyle, düşünce mahsulleriyle, ilmî ve felsefî ürünleriyle, edebiyat ve şiire ait parlak örnekleriyle birlikte batar. Bu gemi hiçbir zaman edebiyattaki duraklama, okul ve üniversitelerin azlığı, yüksek tahsilin olmayışı, malın azlığı yahut hayat seviyesinin düşüklüğü gibi sebeplerle batmamıştır. Hayat gemisi, insan kendisine intiharı hazırladığı İçin batar. Çünkü o, ailesinin, çoluk-çocuğu-nun, mal ve mülkünün içinde bulunduğu binayı yıkan bir manivela haline gelmiştir. Tarih açıkça gösteriyor ki, insan düşüncesi çoğu zaman binayı yapmak veya tamir etmek yerine kendini helak olmaya sevkeden sinir buhranlarına yakalanmıştır.
Şimdi ise neredeyse bu gerçek, manzarasının çirkinliği ve kötülüğünden dolayı inkâr edilmektedir. İnsan, kendi temelini bütün gücüyle yıkmaya çalışıyor. İnsanlık büyük bir şevk ve arzuyla bu çılgınca işlerle uğraşıyordu. Sanki bunlar bir inşâ faaliyeti ve insanlığın hayrına ait güzel bir iş, mümtaz bir hizmetti. Ölüm çukuruna düşmekte ısrar ediyordu. Hayattan bıkıp usanmıştı, içindeki arzu ne ise onu helak olmaya zorluyordu. Sanki hayat onun için azab ve cehennem, ölüm ise nimet ve cennetti.
Milâdî altıncı yüzyılda dünyaya hâkim olan durum bu idi. Bu dönemde toplumun toptan intihara hazırlandığım görüyoruz. Hatta insanlar intihara razı olmakla kalmıyor, bilakis bunun için büyük bir gayret gösteriyordu. Sanki intihar için adakta bulunmuş ve yemin etmiş gibiydi. Adağım yerine getirmek ve yemininde durmak istiyordu: "...Allah'ın size olan nîmetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz. (Allah) kalblerinizi birleştirdi, O'nun nîmetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz. (Allah) sizi ondan kurtardı..." (3: 103).
Hz. Muhammed @'in peygamber olarak gön-deriidiği cahiliyye çağının problemi, yalnızca sosyal ve ahlâkî çöküntü, yalnızca mücerred putperestlik, sadece içki ve kumar, zulüm, baskı, boş ve lüzumsuz şeylerle meşgul olmak, zâlim iktisadî kanunların, gaddar idarecilerin haksız tasarrufları ve yalnızca kız çocuklarım diri diri toprağa gömmek meselesi miydi. Hiç şüphesiz ki, hayır! Zira cahiliyye Çağının problemi bütün insanlığın diri diri toprağa gömülmesi meselesiydi. (Sîretü'n-Nebeviyye).
Bu çağ son buldu. O zamanki kuşaklar yok oldu. O çağın görünüşü gözler Önünden silindi. Rasûlullah @'in gönderildiği zaman dünyanın hâlini Kur'an şöyle ifade etmektedir: "... Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz. (Allah) sizi ondan kurtardı..."
Rasûlullah @ de çok güzel ye beliğ bir misal ile bu gerçeği şöyle açıklamıştır: "Benim vaziyetim, ateş yakan ve ateş etrafım aydınlatmaya başlaymca da onun içerisine kendilerini atmaya çalışan kelebeklere engel olmak ve onları ateşe düşmekten korumak isteyen bir şahsın hali gibidir. Ben de sizin ateşe düşmenize engel olmak istiyorum ama siz kendinizi ateşe atmak için çırpmıyorsunuz. İşte benim ve sizin durumunuz böyle. Ben size ateşten uzaklasın, ateşe yaklaşmayın diyerek sizi ateşe düşmekten alıkoymaya çalışırken, siz beni dinlemiyor ve ateşe hücum ediyorsunuz." (Buharı, Müslim).
Genel olarak peygamberlerin gayesinin insanlığı yeniden kurtarmak ve tesis etmek meselesi olduğu anlaşılmaktadır. Fesadın kökleri kurutulacak, küfr ve şirkin bütün izleri kökünden çekilip yok edilecektir. Bunların yerine, ihsanların kalbine hayat veren tevhid inancı, insanlığın ruhunun derinliklerine, daha üstünü tasavvur edilemeyecek derecede iyice yerleştirilecektir. Gayesi Allah'a ibadet ve O'nun hoşnutluğunu kazanma olan, insanlığa hizmet eden, hak uğrunda zâlimle mücadeleye girişen, arzularına gem vuran, şehvete esir olmayan ve azgınlığa uymayan yeni bir insan nesli meydana getirmektir. Bu mesele, Hakkın karşısındaki her türlü mukavemeti silip süpür-mek, kuvvetlerini dünya ve ahiret cehennemine girmek için seferber etmek suretiyle intihar etmek isteyen insanlığı bu durumdan kurtarmak ve böylece başlangıcı ariflere ve mü'minlere nasib olacak saadet, sonu takva sahiplerine vadolunan ebedî cennet olan bir yola girmek meselesidir.
Hz. Muhammed @'in peygamber olarak gönderilmesinin insanlığa sağladığı büyük nimeti Allahu Teâlâ'nın şu kelâmından daha doğru ve daha beliğ bir şekilde tasvir etmek imkânsızdır: "Topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah'ın size olan nîmetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz. (Allah) kalblerinizi birleştirdi, O'nun nîmetiyle kardeşler hâline geldiniz. Sİz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz. (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz." (3: 103).
İnsanlık tarihinin hiçbir devrinde bundan daha karmaşık ve zor bir iş, Hz. Peygamber @'in mesuliyetinden daha büyük bir mesuliyet, O'nun diktiği fidan gibi meyve veren fidan, O'nun çalışmaları gibi başarılı bir çalışma görülmemiştir. Şüphesiz ki bu hayret verici bir şeydir ve büyük bir mucizedir. (Nedvî, Sîretü 'n -Nebeviyye).
Bütün mesele insanlık gemisinin kurtulup sahile çıkarılmasıdır. Ne zaman ki, insan dürüst hareket eder, orta yola riayet eder ve hayatını ölçülü bir şekilde sürdürüşe dünyevî nimetler işte o zaman faydalı olur. İnsanlık, kendisini bu tehlikelerden kurtaran ve doğru yolu gösteren peygamberlere çok şey borçludur.
Aslında insanoğlu, ilâhî mahkemede kendi aleyhine dava açmak ve yine kendi aleyhinde şehadette bulunmak durumundadır. Medeniyet, tabii sınırlarını çiğner ve sahasından dışarı çıkarsa, ahlâkı inkâr ederse, bütün asîl gayelerden, şerefli maksatlardan gafil olur, maddî ve bedenî ihtiyaçlarını sağlamaktan, hayvanî arzularını tatmin etmekten başka birşey düşünmezse, insan kalbinin yerini kurt, kaplan ve pars kalbi alır; vücudunda hayalî veya sunî bir mide, kötülüğü emreden bir nefis oluşur. Artık hiçbir görevli onu zaptedemez.
Medeniyetin bozulması ve çılgınlaşması, netice yönüyle monarşik yönetimin bozulmasından daha vahimdir ve zararı çok daha fazladır. Çünkü zayıf bir şahıs bile delirdiği zaman bütün hâne halkının rahatını bozar, onların huzurlu hayatlarını sıkıntılı bir hâle sokar.
O halde insanlığın toptan delirdiği, medeniyet binasının çöküp kokuştuğu ve insanlık tabiatının bozulduğu zaman dünyada neler olacağım düşününüz. Onu tedavi edecek bir ilâç bulunabilir mi?
Cahiliyye çağında yalnızca medeniyet bozulmakla kalmadı; aynı zamanda fizik yapısı da bozuldu ve kokuştu. Böylece orada çirkin âdetler meydana geldi. İnsanlar birbirlerini avlamaya, katlettiği insanın ölüm anındaki sarhoşluğundan zevk almaya, onun ölümünden büyük bir haz duymaya başladı. Aynen birimizin bağlık bahçelik, güllük gülistanlık bir manzaraya bakıp da zevk aldığı gibi onun ızdırabından sonsuz bir sevinç duyuyor, bir hastanın inleyip feryat etmesiyle, hoş bir içkiyi yudumlarken, lezzetli bir yemeği yerken ve güzel bir manzarayı seyrederken duyduğu sevinci duyuyordu.
Roma tarihine bakıldığında, insanlığın bu dönemde zirveye ulaşan sıkıntıları hakkında canlı örneklere rastlanılır. -Avrupa, Roma İmparatorluğunun fetihleri, kahramanlıkları, şan ve şerefi, kanunları ve medeniyeti sayesinde zengin olmuştur.- Bu tarihlerde, insanın o çağdaki ender rastlanır vahşiliği, kana susa-mışhğı ve sefaleti şöyle tasvir edilir:
"Romalıların hoşuna giden en büyüleyici sahneler ve zevk aldıkları en büyük eğlence, bir insanın hasmıyla ya da kana susamış yırtıcı bir hayvanla yaptığı boğuşmada yara alıp bitkin bir şekilde yere serilmesiydi. Orada artık dizginler elden çıkmış ve insanlar kendilerini kaybetmişlerdi. Bu korkunç manzarayı yakından görmek için çılgınca oraya üşüşüyorlardı. Halbuki bu bedbaht insan kendi soylarındandı ve kendi vatandaşlarıydı. Onun can çekişmesini seyrederek nefislerini tatmin etmek ve kulaklarında onun iniltisini duymak onlar için her çeşit mûsikîden ve cıvıl cıvıl öten kuş sesinden çok daha güzeldi. Görevleri, orada nizamı sağlamak olan emniyet kuvvetleri ise bu korkunç manzara karşısında eli kolu bağlı, hayret ve dehşet içinde beklemekten başka birşey yapamıyorlardı." (Lecky, History of European Moraîs, c. I, sh. 230).
Cahiliyye çağında insanlık binasının temel taşları yerinden oynamış, hatta kırılıp parçalanmıştı. Artık onu tamir edip gerçek yerine koymak da imkânsızdı. İnsanoğlu ilâhî mahkemenin huzurunda hakkında verilecek nihaî hükmü bekliyordu.
İşte tam bu sırada Hz. Muhammed @ Peygamber olarak gönderildi ve gökten bir ses yükseldi:
"Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107).
Hz. Muhammet! @'in Peygamberliği Ve Yeni Bir Dünya
Şurası şüphe götürmez bir gerçektir ki, gerek içinde yaşadığımız çağ ve gerekse bundan sonraki tarihî devirlerin tamamı Hz. Muham-med @'in peygamberliğine, O'nun ebedî ve evrensel davetine, Allah katında makbul ve verimli çalışmalarına şükran ve minnet borçludur. Çünkü O, önce ölümle pençeleşen insanlığın boynuna indirilmek üzere çekilmiş olan kılıcı kaldırmış, sonra da sınırsız lütuf ve ebedî bağışlanyla yeni ve terütaze hediyeler demetiyle insanlığı içine düştüğü bu kötü vaziyetten kurtarmıştır. Bu hediyeler demeti canlılık ve zindelik, gayret ve istek, yücelik ve şeref, şaşmaz hedef ve asîl bir gaye ihtiva ediyordu. Bu lütuf ve bağışlar sayesinde insanî yüceliş, kültür ve medeniyet, ibadet ve ihlas, insanın sosyal ve ahlâkî yaratılışı açısından yeni bir devir başlıyordu.
"Hiç bir insan -gönüllü ya da gönülsüz- böylesine yüce bir hedefe varmak için harekete geçmemiştir. Çünkü bu hedef beşer takatinin üstünde birşeydi. İnsanla yaratıcısının arasına giren ve onun Rabbinin huzuruna çıkarılmasına ve maddî ilahların hâkim olduğu putperestliğin sisleri içerisinde yükselen, aklî, temiz ve anlaşılır tevhid akidesinin gerçekleştirilmesine engel olan ve tamamen vehim ve rüyalardan ibaret bulunan bu engellerin ortadan kaldırılması... İşte o en yüce hedef bu idi. Böylesine ağır, büyük, mühim ve insan kudretinin üzerindeki bir mesuliyeti bu çeşit önemsiz ve basit vasıtalarla üzerine almayı hiçbir insan kabul etmedi."
"...Daha önemlisi, o, bütün bu putları ve ilâhları, dinleri ve tasavvurları, inançları ve insanlığa hâkim olan duygu ve düşünceleri çok şiddetli bir şekilde sarstı. Her bir kelimesi teşrî'in kaynağı olan bir kitapla ayrı dillere sahip, başka başka soy ve nesillere mensup fertler arasında gönül birliği sağladı. Ebedî üstünlük Hz. Muhammed'in oluşturduğu müslüman milletlerindir. Bu milletler, bâtıl ilâhlardan şiddetle nefret ederler, her türlü noksanlıklardan münezzeh ve bir olan Allah'a samimi bir sevgiyle bağlıdırlar. Bu öylesine bir sevgidir ki, zât-ı ilâhiye yönelen, O'nun sânıyla bağdaşmayan her düşünceyi kökünden kazıyıp intikam almaya sevkeder. Müslümanlara göre Allah sevgisi, bütün faziletlerin esasını teşkil eder. Dünyanın üçte birinin bu yeni akideyi benimsemesi de hiç şüphesiz Hz. Muhammed'in mükemmel bir zaferidir."
"Fakat gerçek olan şudur ki, bu bir şahsın değil akim mucizesiydi. Dünya, putların baskısı altında inim İnim inlerken tevhid akidesini ilan etmek de zaten başlı başına bir mucizeydi. (Hz.) Muhammed (@) bu inanç sistemini toplulukların Önünde ilan eder etmez eski mabetlerde ibadet eden hiç kimse kalmadı. Oralarda artık ne bir davetçi ve ne de bir davetine icabet eden biri vardı. Dünyanın üçte biri iman ateşi ile parladı." (Lamartine, Histoire de La Turquie'den naklen Nedvî)
Bu evrensel inkılâb ve yeniden diriliş şüphesiz ki, büyük ve yeni bir risalete, Allah'ın hidayetle göndereceği ve bütün dinlere üstün kılacağı bir peygambere muhtaçtı: "Kitap ehlinden ve puta tapanlardan (Hakk'ı) tanımayanlar, kendilerine açık delil (beyyine) gelinceye kadar (bulundukları hâlden) ayrılacak değillerdi." (98:1).
Hz. Muhammed @'in İnsanlığa Altı Önemli Hediyesi
Şimdi de Hz. Muhammed @'in insanlığa bahşettiği altı önemli lütuftan, insanoğlunun doğru yola yöneltilmesinde, onun ıslâh ve irşad edilmesinde, kalkınmasında ve yükselmesinde büyük bir faktör olan bu değerli ve esaslı atıyyelerden bahsedeceğiz. Bunlar sayesinde hiçbir konuda eski âleme benzemeyen yepyeni bir âlem doğmuştur.
1- Saf tevhîd inancı: Rasûlullah @'in insanlığa yaptığı birinci iyilik, insanlığa bağışladığı saf ve berrak tevhid akidesidir. Bu akide mucizevî, kuvvet ve hayat dolu, toplumun içinde bulunduğu hallere değişiklik getiren, bâtıl ilahlara son veren bir akideydi. İnsanlık böyle bir akideye bugüne kadar kavuşamadığı gibi bundan sonra kıyamete kadar da kavuşamayacaktır.
Şiir, felsefe, siyaset ve sosyolojinin boş ve değersiz dava ve düşünceleri peşinde koşan, milletleri ve şehirleri pek çok defa hâkimiyeti altına alan, sert ve kocaman kaya parçalarını güzel kokulu çiçeklere dönüştüren, dağlann içinden nehirler fışkırtan, zaman zaman da Üahlık iddiasında bulunan insanoğlu... İşte bu insan kendine ne zarar verebilecek, ne de fayda sağlayacak, ne bir şey verebilecek ve ne de engel olabilecek gücü olan -Kur'an'ın: "...Eğer sinek onlardan birşey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar! İsteyen de âciz, istenen de!" (22: 73) şeklinde gayet veciz bir şekilde ifade ettiği gibi- bizzat kendisinin yaptığı eşya karşısında rükûa varıyor, ondan korkuyor ve hayır umuyordu, tnsan sadece dağlara, nehirlere, ağaçlara ve hayvanlara, ruhlara, şeytanlara ve tabiattaki diğer şeylere secdeye kapanmakla kalmadı; haşerata, kurtlara ve böceklere de taptı. Bütün ömrü bu düşünce ve vesveselerle hayallerle, vehimlerle ve rüyalarla geçti. Bunun en tabii sonucu da şüphesiz ki, korkaklık ve zayıflık, fikrî anarşi, can sıkıntısı, güvensizlik ve istikrarsızlıktan ibaretti. İşte Rasûlullah @ saf, berrak ve kolay, çaba ve gayretleri teşvik edip destekleyen ve hayatiyet kazandıran bir inanç sistemiyle insanoğlunu bu durumdan kurtardı. Böylece insan da her türlü korkudan emin olup, yalnızca Allah'tan korkmaya başladı. Kesin olarak bildi ki, Allahu Teâlâ birdir, zarar verecek ve fayda sağlayacak olan da, veren de verilmesine engel olan da yalnız O'dur. İnsanlığın bütün ihtiyaçlarını da tek başına karşılamaya sadece O kefildir. Böylece bu yeni bilgiler ve mükâfeşeyle âlem onun nazarında bambaşka bir âlem oldu. Yaratılmışlardan korkmak ya da birşey beklemekten, ona yaptığı her çeşit ibadet ve itaatten, huzurunu kaçıran ve zihnini bulandıran her şeyden emin oldu. Çoklukta birliği farkettİ. Kendisini Allah'ın yaratıklarının en şereflisi ve yeryüzünün efendisi, orada Rabbinin emirlerini uygulayan ve Yaratıcısına itaat eden bir halifesi olduğunu anladı. Böylece bu büyük insanî şeref ve dünyanın uzun zamandan beri mahrum olduğu ebedî ve insanî azamet gerçekleşmiş oluyordu.
Rasûlullah @'in insanlığa tevhid inancı gibi değerli hediyeler lütfeden peygamberliği, o gün dünyadaki bütün inanç sistemlerinden çok daha meçhul ve mağdurdu. Fakat daha sonra, sesini bütün dünyaya duyurdu. Dünyadaki bütün felsefî düşünceler ve doktrinler az veya çok onun tesiri altında kaldılar.
Allah'a ortak koşma ve çok tanrıcılık esası üzerine kurulmuş ve bu inançla yoğrulmuş olan bazı büyük dinler bile sonunda -gizli ve fısıltıyla da olsa- Allah'ın bir olduğunu ve ortağı bulunmadığını itiraf etmek zorunda kaldılar ve müşrik inanç sistemlerini bir takım felsefî yorumlarla şirk töhmetinden temize çıkarmaya ve onu İslâm'ın tevhid akidesine ellerinden geldiğince benzetmeye çalıştılar. Bu müşrik akidenin sahipleri ve ileri gelen şahsiyetleri şirki itiraf etmekten utanç duymaya ve ondan söz etmekten sıkılmaya başladılar. Bu müşrik sistemlerin tamamı noksanlarla, küçüklük ve aşağılık kompleksiyle doludur. Bu armağanlar Rasûlullah @'in peygamberliği sayesinde insanlığın saadete kavuştuğu en güzel, en parlak armağanlardı.
2- İnsanlığın Birliği ve Eşitliği: Hz. Muham-med @'in peygamberliğinin ikinci hediyesi insanlığın birlik ve eşitliğini ilân etmesidir. İnsanlar çeşitli kabileler ve milletlere, birbirlerinden daha aşağı seviyede sınıflara ve dar manada kavmiyetlere bölünmüştür. Bu sınıflar arasındaki fark insanla hayvan, köle ile hür insan, tanrıyla kul arasındaki fark kadar korkunçtu. Orada birlik ve eşitlikten bahsetmek mümkün değildi. Bu korkunç sessizlik ve herşeye hâkim olan karanlık çağlardan uzun asırlar sonra Rasûlullah @, inkılâb yaratan, akıllan dehşete düşüren ve herşeyi değiştiren hakikati ilân ediyordu: "Ey insanlar! Biliniz ki Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en şerefli olanınız takvaca en üstün olanınızdır. Hiçbir Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir." (Kenzu'î-Ummâl).
Bu ilân iki hususu içermekteydi. Bunlar emniyet ve selâmetin tesisine yarayan iki sütun olup selâmet her yerde ve zamanda ancak bunlar sayesinde mevcut olabilirdi. Bunlardan biri ilâhî, diğeri de insanî birlikti. İnsan iki yönden hemcinsinin kardeşidir. Birincisi -ki, işin özü de budur- Rabbimiz birdir. İkincisi babanız da birdir. "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (4: 1).
"Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi cemiyetlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın emirleri dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49: 13).
Bunlar Rasûlullah @'in Veda Haccında söylediği ebedî sözlerdir. Hz. Peygamber @ bu büyük ve tarihî açıklamayı yaptığı zaman dünya, bu cesur ve sarih ifadeleri sineye çekecek kadar tabiî bir vaziyette ve barış içinde değildi. Dolayısıyla o zaman için bu ilân korkunç ve şiddetli bir depremden daha az sarsıcı değildi. Orada tedricî bir surette veya bir perde ve örtü gerisinden üstlendiğimiz hususlar vardır.
İslâmî davetin üstünlüğü, İslâm toplumunun zuhuru, İslâm davetçilerinin, ıslahatçı ve eğitimcilerinin çalışmaları sayesinde ilim ve anlayışta, insanî düşüncede, insanlığın bugün ulaşmış olduğu mesafe, bu müthiş ilânı, yükselen bu inkılâbı, cahiliyye barınaklarım, şirk, putperestlik ve ırkçılık kalelerini kökten sarsan bu düşünceyi gündelik normal bir hakikat hâline getirdi. Bugün dünyadaki bütün siyasî ve sosyal amaçlı kuruluşlar insanlığı ona çağırıyor. Bayraktarlığını Birleşmiş Milletler'in yaptığı insan haklan beyannâmesi, cumhuriyet rejimlerinin ve insan haklanndan ve eşitlikten yana olan her müessesenin üzerine kurulduğu beyannameler de bunlardan biridir. Hiç kimse bunu inkâr edemez. Fakat, insanlar üzerine öyle bir zaman geldi ki, bazı milletlerin ve ailelerin diğerlerinden daha şerefli olduğu ve insan üstü bir yaratılışa sahip olduğu şeklinde bir inanç hâkim oldu. Bazı aileler ve hanedanlar soylannın Güneş'e ve Ay'a, hatta -hâşâ- Allah'a dayandığını iddia etmeye başladılar. Halbuki Allah, zâlimlerin söylediklerinden çok yücedir. Kur'an-ı Kerîm, yahudi ve hıristiyanların bu husustaki sözlerini bize naklederek şöyle buyuruyor: "Yahudiler ve hıristiyanlar: 'Biz Allah'ın oğullan ve sevgilileriyiz' dediler..." (5: 18). Mısır firavunları da kendilerinin Güneş ilâhı Ray'ın cesedi ve onun tecelligâhı olduklarına inanıyorlardı.
Hindistan'da ise iki aile meşhur olmuştu. Bunlardan biri Güneş'in oğulları, diğeri ise Ay'ın oğulları diye adlandırılıyordu. İran'daki Kisrâlar da damarlarında İlâhî kanın dolaştığına inanıyorlardı. Halk onlara kutsal ve ilâhî bir varlık nazarıyla bakıyordu. Meselâ Kisra Perviz (590-628)'in lâkab ve sıfatlarından bazıları şöyleydi: "İlâhlar arasında ölümsüz bir insan, İnsanlar arasında bir ikincisi olmayan ilâh, sânı ve şerefi yüce, güneşle beraber ışık saçarak doğar, karanlık geceleri nuruyla aydınlatır." {t! İran SousLes Sassanides).
Aynı şekilde kayserler de birer ilândı. Ülkenin yönetimini ele geçiren her imparator bir ilâh kesilirdi. İmparatorlar "August" (heybetli ve yüce) lâkabını taşırdı. (Victor Chopart, The Roman World).
Çinliler ise imparatoru "Göğün oğlu" olarak kabul ederlerdi. Göğün 'erkek', yeryüzünün de 'dişi' olduğuna, ikisinin birleşmesi sonucu bu kâinatın yaratıldığına ve imparatorun bu evlilikten doğan ilk çocuğu olduğuna inanırlardı.
Araplar ise kendileri dışında kalan herkese "acem" diyorlardı. Kureyş kabilesi de kendisinin Arap kabilelerinin en şereflisi olduğuna inanırdı. Bu imtiyazını hac mevsiminde de korurdu. Diğer insanların durduğu ve oturduğu yerlere girmezlerdi. Hacılarla beraber Arafat'a da çıkmaz, bilakis Harem'de kalır ve Müzdelife'de vakfe yaparlardı ve: "Biz Allah'ın beldesinde O'nun ev halkıyız. Biz O'nun evinde ikamet eden insanlarız, biz kahramanız!" diyorlardı. (Buharî).
3- İnsanın Değer ve Şerefinin İlânı: Rasû-lullah @'in insanlığa getirdiği üçüncü büyük iyilik ise insanın yüce ve şerefli bir varlık olarak ilân edilmesi, insanlığın şeref ve kadrinin yüceliğinin cihana duyurulmasıdır. Hz. Mu-hammed @ peygamber olarak gönderilmeden Önce insan çok hor ve zelîl bir mevkide bulunuyordu. Yeryüzünde ondan daha küçük ve hakir bir varlık yoktu. Efsaneleşmiş ve halkın inanç dünyasına girmiş mukaddes kabul edilen hayvan ve ağaçlar bile insandan daha yüce ve şerefli varlıklardı. Korunmaya, gözetilmeye insandan daha fazla lâyıktı.
Masum insanların katledilmesi ve kanlarının akıtılması pahasına da olsa, ağaç ve hayvanlara İnsan kanı akıtılarak kurbanlar takdim edilirdi. Hem de en ufak vicdan azabı duymadan. Bunun bazı Örneklerini ve çirkin manzaralarını yüzyılımızda Hindistan gibi ileri ve gelişmiş ülkelerde de görebiliyoruz. Hz. Mu-hammed @, insanlığa şan ve şerefini, itibar ve kıymetini yeniden kazandırmış, insanın bu kâinattaki en aziz varlık olduğunu ve bu dünyadaki en parlak ve kıymetli cevher olduğunu ilân etmiştir. Dünyada ondan daha şerefli ve yüce, sevgiye, korunup gözetilmeye insandan daha lâyık bir varlık yoktur. Rasûlullah @ insanın mevkiini öylesine yükseltti ki, insan Allah'ın yeryüzündeki halifesi ve naibi oldu. Âlem onun için, o ise yalnızca Allah için yaratılmıştı: "O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı..." (2: 29). İnsan, Allah'ın yaratıklarının en şereflisi ve mükerremidir. Riyaset ve sadâret makamı onun elindedir.
"Andolsun biz, Âdem oğullarına (güzel biçim, mîzaç ve aklî kaabiliyetler vermek suretiyle) çok ikram ettik, onları karada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel nzıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık." (17: 70). İnsanın yüceliğine ve onun azametine Rasûlullah @'in şu hadis-i şeriflerinden daha güzel bir delil olamaz: "İnsanlar Allah'ın iyali (nzıklannı temin ettiği fertler)dir. İnsanların Allah'a en sevgili olanı da onun iyâline ihsanda bulunandır." (Beyhakî).
İnsanoğlunun yüceliğinin, insanı Allah'a yaklaştıran en doğru yolun insanlığa hizmet etmek, şefkat ve merhamet beslemek olduğunu Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği şu hadisten daha güzel ve beliğ bir şekilde ifade etmek mümkün değildir. Allah ile kulu arasında geçen şu konuşmayı Hz. Peygamber @'in dilinden dinleyelim: "Aziz ve celil olan Allah Teâlâ kıyamet günü şöyle buyuracak: 'Ey Âdemoğlu! Ben hastalandım, fakat sen beni ziyaret etmedin.1 'Yâ Rabbi! Ben seni nasıl ziyaret edebilirim, sen âlemlerin Rabbisin.' 'Bilmez misin ki, falan kulum hastalandı da sen onu ziyaret etmedin? Ve yine bilmez misin ki, eğer sen onu ziyarete gelseydin andolsun ki, beni onun yanında bulacaktın. Ey Âdemoğlu! Ben senden yiyecek istedim, sen vermedin.' İnsan: 'Yâ Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin, ben sana nasıl yemek verebilirim?' Allahu Teâlâ: 'Bilmez misin ki, falan kulum senden yemek istedi de sen onu doyurmadın.
Yine bilmez misin ki, eğer sen onu doyursay-dm andolsun ki, beni onun yanında bulacaktın. Ey Âdemoğlu! Ben senden su istedim de sen bana su vermedin!' İnsan: 'Yâ Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin, ben sana nasıl su verebilirim?' deyince bu defa da Allah Teâlâ şöyle diyecektir: 'Falan kulum senden su istedi de sen ona su vermedin. Bilmez misin ki, eğer sen ona su vermiş olsaydm, andolsun ki, beni onun yanında bulacaktın." (Müslim).
Rasûlullah @ Allah'ın rahmetini, merhametini kazanabilmek için insanoğluna merhametli davranmayı şart koşmuştur: "Merhamet edenlere Rahman olan Allah da merhamet eder. Yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, gökteki de size merhamet etsin." (Ebû Davud).
Rasûlullah @'in, insanın şeref ve itibarım, insanlar arasında eşitlik ve birliği sağlamak üzere harekete geçmesinden ve bu uğurda büyük bir mücadeleye girişmesinden önce dünyanın vaziyetini, sosyal ve siyasî durumunu görüyorsunuz.
Rasûlullah @, peygamber olmadan önce bir tek şahsın heva ve hevesi yüzbinlerce insanın hayatından çok daha değerli ve kıymetliydi. Bir kral ya da imparator çıkıyor, bir çok beldeyi harabeye çeviriyor, insanları kul-köle yapıyor, istediği kimselerin boyunlarını uçuruyor, kültür ve nesilleri yok ediyor, kendi süflî emellerini gerçekleştirmek için yaş-kuru herşeyin üzerine yürüyor. İskender Hindistan'a kadar gidiyor, yol boyunca bütün kültür ve medeniyet eserlerini mahvediyor. Bir başkası çıkıyor, vahşi hayvanları avlar gibi insan avlıyor. Yüzyılımızda cereyan eden iki dünya savaşının kurbanları milyonları aştı, fakat millî gurur ve kibir, şahsî benlik, hâkimiyet hırsı, dünya ticaret ve pazarlarını ele geçirmekten başka bir netice doğurmadı.
4- Ümitsizliğe karşı ümit ve güvenin temini: İnsanlığa sunulan dördüncü iyilik de budur. İnsanlığın büyük bir çoğunluğu Allah'ın rahmetinden ümidini kesmişti ve insanın tertemiz yaratılışı hakkında sui zana kapılmıştı.
Bu durumun meydana gelmesinde eski doğu dinlerinin, Avrupa ve Ortadoğudaki muharref hiristiyanlığın büyük bir rolü olduğu muhakkaktır. Eski Hint dinleri tenasuha ve insanın daha önce kendi eliyle yaptıklarının cezasının mutlaka göreceğini ve bunun da yırtıcı ve pa-ralayıcı bir canavar veya kendi halinde otla-yan bir hayvan veya hakir bir yaratık yahut da bedbaht, azab çeken bir insan şeklinde tecelli edeceğini kabul eden felsefesine inanıyorlardı.
Bu arada hıristiyanlık da insanın doğuştan âsi ve günahkâr olduğunu, Hz. İsa'nın da insanın bu günahına keffaret ve fidye olmak üzere geldiğini ilan ediyordu. Tabiatıyla bu inanç hıristİyanlığı kabul eden medeni ve müreffeh ülkelerdeki milyonlarca insanın ruhunda kendi nefisleri hakkında sûizana sanıp olamala-rina, gelecekten ve rahmet-i ilâhiyyeden ümit kesmelerine sebep oldu.
İşte böyle bir zamanda Hz. Muhammed @ bütün gücüyle ve açıklığıyla şu hakikati duyurdu: "İnsan, doğduğunda üzerine henüz hiçbir şey yazılmamış olan tertemiz bir levha gibidir. Onun üstüne en güzel nakışlan yapmak, en güzel yazıları yazmak mümkündür, insanın hayatı kendisiyle başlar, sevaba ve cezaya, cennet veya cehenneme kendi ameliyle hak kazanır; O bir başkasının yaptığından mesul değildir." Kur'an'm pek çok âyetinde insanın sadece kendi yaptıklarından sorumlu olduğu ve yine ancak kendi çalışmalarıyla sevab ve mükâfata kavuşacağı zikredilir. Kur'an-i Kerîm, insanı Allah'a sığmmaya ve O'na doğru koşmaya, O'nun rahmet ve şefkat yuvasına davet eder.
Kur'an-ı Kerîm, gönülleri ve ufukları kuşatan taşkın ve geniş rahmet denizlerini öylesine güzel ve parlak, öylesine cazip bir şekilde tasvir eder ki, bundan Allahu Teâlâ'nm sadece halım, rahîm, cömert ve kerîm sıfatlarını taşımadığını, aynı zamanda tevbe edenleri sevdiğini ve onlara iştiyak duyduğunu, onların salih amellerini kabul ve tamamen takdir ettiğini görürüz: "De ki: 'Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah, bütün günahları bağışlar Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39: 53). Bir diğer âyeti kerimede de şöyle buyurulur:
"Tevbe eden, ibadet eden, hamdeden, seyahat eden, rükû eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten men eden ve Allah'ın (yasak)sınır-lannı koruyan, (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü'minleri müjdele." (9: 112).
Allahu Teâlâ'nm tevbe eden kulunu temize çıkarması ve onu mükerrem kılması, ona olan güvenini açığa vurması, Kur'an'ın, Rasûlullah @'in ashabından sahih ve makbul bir mazeretleri de olmadığı halde Medine'de kalan ve Tebük seferine katılmayan üç kişinin tevbele-rinin kabul edildiğini ilan etmesiyle açıkça tecelli etmişti. Kur'an-ı Kerîm önce sefere katılan Rasûlullah @'i, Muhacirleri, ve Ensarı zikreder. Sonra da seferden geri kalan bu üç kişiden övgüyle söz eder. Kıyamete kadar gelecek olan mü'minler bilsinler ki, onların tabii mevkii Muhacirler ve Ensara mensup ilk sâdıklar arasında ve birinci saftadır. Artık utanmaları ve yaptıklarından dolayı ar duymaları için hiç bir sebep yoktur:
"Hiçbir günahkâr, başkasımn günah yükünü yüklenmez. İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir." (53: 38-41).
Bu mesaj insana yaratılışı ve doğuştan sahip olduğu değerler konusunda kaybetmiş olduğu güveni yeniden kazandırdı. Böylece insan, insanlığa ve kendine iyi bir akıbet hazırlamak, gücünü ve kudretini geniş imkânlar ve büyük fırsatlarda denemek için büyük bir azim ve kuvvetle, kahramanca duygularla ileri atıldı.
Hz. Peygamber @, isyan ve günahların, hata ve yamlmalann insan hayatında geçici ve yok olmaya mahkûm şeyler olduğunu, insanın bunlara cehaleti ve gururuyla, bazen kısır görüşüyle, bazen şeytanın iğvasıyla, bazen de nefsinin tahrik ve teşvikiyle düştüğünü duyuyor ve günahını itiraf edip pişman olmanın insanın yaratılışına, insanlığın özüne daha uygun olduğunu, Allah'a yalvarıp tazarru ve niyazda bulunmanın, günaha bir daha dönmemeye kuvvetle azmetmeye, insanın şerefine, yaratılışının asaletine delil teşkil ettiğini, bunun da Adem aleyhisselâmın mirası olduğunu söylüyordu.
Rasûlüllah @, boyuna kadar günah ve zillet bataklığına batmış olan günahkâr ve hatalı insanlara geniş bir tevbe kapısı açtı. Bütün insanları tevbe kapısına çağırdı ve tevbenin faziletini mükkemmel bir şekilde açıkladı. Öyle ki, dinin bu büyük ve hususi ilkesini ihya etti. Bu sebeple de diğer güzel isimleri yanında Nebiyyü't-tevbe, yani "tevbe peygamberi" diye isimlendirildi. Hz. Muhammed @, tevbeyi insanların sadece yaptıkları yanlış ve kötü bir hareketten sonra başvuracakları zarurî bir vasıta olarak telakki etmedi. Bilakis tevbenin sânını ve şerefini yükseltti; Öyle ki, tevbe ibadetlerin en faziletlilerinden biri oldu. O, Allah'a yaklaştıran güzel bir vasıta, Allah'ın temiz, günahtan berî, zahid ve âbid kullarının gıbta ettiği velilik ve Allah'a yakınlık derecelerinin en yükseğine -en kısa zamanda- ulaştıran bir yol haline geldi.
Kur'an-ı Kerîm de tevbenin faziletini ve genişliğini, inşam en büyük masiyetten nasıl temizlediğini açıkça ifade etmiştir. Kur'an, bunu gönülleri okşayan güzel bir üslûb ile yapmış; âsileri ve günahkâr insanları nefislerine ve şeytana mağlup olanları, tevbenin kabulü ve tevbe edenin şan ve şerefinin yükseltilmesi ve üzerindeki hüzün örtüsünün lütuf ve sevgiyle kaldırılması hususunda, gerek din ve ahlâk, gerekse eğitim ve ıslâhat tarihinde bundan daha güzel ve parlak, bundan daha dakik ve derin manalı bir misal bulabilir miyiz?
Şimdi mealen verilen şu âyetleri birlikte okuyalım: "Andolsun Allah, Peygamberi ve o güçlük saatinde ona uyan muhacirleri ve Ensârı affetti. O zaman içlerinden bir kısmının kalbleri kaymaya yüz tutmuş iken yine de onların tevbesini kabul buyurdu. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Ve (savaştan) geri bırakılan o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Bütün genişliğiyle beraber arz başlarına dar gelmiş ve canlan kendilerini sıktıkça sıkmış ve Allah'tan, yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Allah onların tevbesini kabul buyurdu ki, tevbe etsinler. Çünkü Allah, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir." (9* 117-118).
Rasûlüllah @ şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatır. Rahmeti, gazabına ve celâline üstün gelir." Kur'an-ı Kerîm'in A'râf sûresinde yer alan âyet-i kerimede de Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "... Azabıma, dilediğimi uğratırım; rahmetim ise her şeyi kaplamıştır. Onu, korunanlara, zekatı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım." (7: 156). Bir kutsî hadiste de şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki rahmetim gazabıma üstün gelmiştir."
Allahu Teâlâ kendinden ümit kesmeyi küfürle, cehaletle ve dalâletle eşdeğerde kabul etmiştir. Kur'an'da Yâkub aleyhisselâmın diliyle: "...Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!" (12: 87), bir başka yerde de İbrahim aleyhisselâmın diliyle: "Sapıklardan başka kim Rabb'inin rahmetinden ümit keser?" (15: 56) buyurulur.
Hz. Peygamber @ bir gazve dönüşünde bazı kimselerin oturmakta olduğu bir yerde mola vermişti. Orada bir ateşin etrafında bulunan çocuklu bir kadın ateş birden alevlenince çocuğunu alarak Hz. Peygamber @'in yanına geldi ve: "Allah, kullarına karşı bir ananın çocuğuna olan merhametinden daha merhametli değil midir?" diye sordu. Hz. Peygamber @: "Şüphesiz öyle!" buyurdu. Kadın: "Fakat bir anne çocuğunu asla ateşe atmaz." deyince Peygamber @ gözyaşlarına boğuldu ve: "Allah sadece isyankâr, mütekebbir, kendisine karşı gelen ve Allah'a ortak koşan kullarını cezalandıracak." buyurdu (İbni Mâce).
Hz. Muhammed @ herkesi açıkça tevbeye davet ederek, onun faziletlerini, genişlik ve kapsamını açıklayarak ümitsizlik altında inleyen, ceza ve azab korkutmalarıyla, gazab ve Öfke görüntüleriyle tirtir titreyen, korkudan dehşete düşürülmüş insanlığı bu durumdan kurtardı. Şüphesiz ki, insanı dehşet ve korkuya düşürmek konusunda en büyük pay yahudi bilginlerine, mukaddes kitapları açıklayanlara, şerhedenlere ve haddi aşmış hıristiyan rahiplere aittir.
Rasûlullah @ insanlığa hayat için yeni ve güzel bir imkân bağışladı. Onun zayıf ve değersiz kalbine; yıpranmış, çürümüş ve soğuk cesedine yeni bir ruh, yeni bir sıcaklık kazandırdı; yaralarını sarıp tedavi etti. Onu toprağın en çukur yerinden efendilik ve yüceliğin, güven ve şerefin, kendine güven ve Allah'a itimadın zirvesine çıkardı.
5- Din ile Dünyanın Bütünlüğü: Rasûlullah @ din ile dünyayı birbirlerinin ayrılmaz bir parçası haline getirmiş ve birbirlerinden nefret eden birlikleri ve birbirleriyle savaşan toplulukları aynı safta toplamıştır.
Eski dinler, özellikle hıristiyanlık insan hayatım biri dünya, diğeri de dine ait olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Yeryüzünü de biri din adamları, diğeri de dünya ehline ait olmak üzere ikiye taksim etmişti. Bu iki sınıf sadece birbirlerinden ayrılmakla kalmadı, aralarına büyük bir ayrılık girdi, birbirleriyle mücadele edip savaşa giriştiler. Herbiri din ile dünya arasında husûmet ve düşmanlık olduğuna inanıyordu. Bir insan bunlardan birine bağlanacak olursa diğeriyle alâkasını kesmesi, hatta savaş İlan etmesi gerekirdi. Bir anda iki gemiye binmek mümkün değildi. Ahiret hayatını unutmadan, gökleri ve yeri yaratan Allah'tan yüz çevirmeden iktisadî savaşı kazanmaya, bolluk ve refaha kavuşmaya imkân yoktu. Dinî ve ahlâkî eğitimi bir yana bırakmadan, Allah korkusundan sıyrılmadan, hâkimiyet ve saltanatın döndürülmesi mümkün değildi. Dindar olmak da ancak ruhbanlıkla, dünya ve dünyadaki herşeyle alâkayı kesmekle mümkündü.
Bilindiği gibi, insan kolaylığa taliptir ve ona yatkındır. Halbuki, onlara göre dinî düşünce, mubahlardan istifade edilmesine, kalkınmaya, yücelmeye, kuvvet ve hâkimiyet elde edilmesine müsamaha etmez ve çoğu kez bunların insan nesli için uygun olmadığını söyler.
Hıristiyanlıktaki bu mücadele sonunda zekâ, akıl ve ilmî yeterlik sahibi insanların büyük bir kısmı dünyayı dine tercih ettiler, onunla hoşnut oldular ve gönül huzuruna kavuştular. Bu hayatı güzelleştirmeye ve onun lezzetlerini elde etmeye çalıştılar. Dinî yücelmeye ve ruhî ilerlemeye dair hiçbir istekleri kalmadı. Genel olarak dinden uzaklaşanlar apaçık bir hakikat olarak kabul ettikleri bu çelişki sebebiyle dini terkettiler.
Din ile dünya arasındaki bu ayrılık ve din adamlarıyla devlet adamları arasındaki bu meş'um düşmanlık ilhad ve dinsizliğe kapı açtı. Bunun ilk kurbanı önce Batı, ikinci kurbanı da fikrî, ilmî ve kültürel açıdan Batının tesiri altında kalmış veya onun bayrağı altında yaşamış milletler oldu.
Din hususunda öylesine vahşi, korkunç ve asık suratlı bir tablo çizdiler ki, iman edenlerin tüyleri ürperir oldu. Nihayet iş döndü dolaştı, din gölgesinin çekilmesiyle sonuçlandı. En geniş anlamda hevâ ve hevese kul olmak zirveye ulaştı. Böylece dünya iki zıt kutup arasında gidip geldi. Sonunda dinin zayıflaması veya din duygusunun yokluğu sebebiyle dünya çok derin bir dinsizlik çukuruna ve genel bir ahlâkî anarşi içine düştü.
Hz. Muhammed @'in en büyük hediyesi ve en büyük iyiliklerir»den, gökleri çınlatan nidalarından biri de amellerin ve ahlâkın özü, insanın ulaşmak istediği hedef, Hz. Peygamber @'in görünüşte kolay ve basit, aslında geniş ve derin anlamlı bir kelimeyle ifade ettiği "niyedir. Rasûlullah @: "Ameller niyetlere göredir ve insan için ancak niyet ettiği vardır" buyurur.
İnsanın, Allah'ın rızasını kazanmak, ihlas ile Allah'ın emirlerine İmtisal etmek niyetiyle yaptığı her amel Allah'a yaklaşmak, hakka' l-yakîn mertebelerinin ve iman derecelerinin en yücesine ulaşmak için bir vasıtadır. İşte bu kendisine leke sürülmesi mümkün olmayan halis bir dindir.
Bu amel cihad ve savaş olsun, hüküm veya idarî bir iş olsun, temiz ve mubah şeylerden istifade etmek için olsun, dünyanın güzel nimetlerinden istifade olsun, nefsinin isteklerini gerçekleştirmek, rızık veya vazife uğrunda Çalışmak olsun, aile hayatına ait olsun, her türlü ibadet ve dinî hizmet vs. Allah'ın rızasını elde etmek, O'nun emir ve yasaklarına uymak düşüncesinden uzaklaşmak ve tecrid edilmişse, gaflet örtüsüne bürünmüş ve ahire-ti unutturmuşsa, bu isterse farz namazlar olsun, ister Allah yolunda hicret, cihad ve teşbih olsun, bunu yapan, bunları bilen, bu uğurda cihad eden ve davette bulunan hiç bir kimse asla sevaba nail olamaz. Aksine o ameller ve hizmetler onun aleyhinde bir vebal teşkil eder, Allah ile o insan arasında bir perde olur.
Böylelikle Rasûlullah @, getirdiği esaslarla, din ile dünya arasındaki bu uçurumu doldurdu. Birbirine zıt iki yaşayışın arasını bularak beden ile ruhu barıştırdı. Rasûlullah @ vahdet peygamberiydi. Aynı anda hem müjdeleyen, hem de Allah'ın azabından korkutan bir vasfa sahipti. O insanoğlunu birbiriyle savaşan iki kamptan alıp tevhid cephesine, iman, insanlığa şefkat ve Allah'ın rızasını kazanmaya müteveccih bir cepheye götürmüştü. Bizlere de şu evrensel ve mucizevî duayı öğretmişti: "Onlardan kimi de: 'Ey Rabbimİz! Bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver. Bizi ateş azabından koru!' der" (2: 201).
Yine Rasûlullah @, Kur'an'ın şu âyetiyle hakikati ilan etmişti: "...Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb'i Allah içindir." (6: 162). Şüphesiz ki mü'minin hayatı birbirine zıt muhtelif kısımlardan ibaret değildir. Bilakis o ibadet ve se-vab ruhunun, Allah'a iman ve O'nun emirlerine teslim olma inancının hâkim olduğu bir birliktir. O, hayatın bütün kısımlarını ve bütün savaş meydanlarım, samimiyet gerçekleşip niyet sağlam olduktan ve Allah'ın rızası murad edildikten ve peygamberlerin gösterdiği doğru yol üzere olduktan sonra bütün amelleri içine alır. Bu da onun birlik, ittifak ve tamamıyle bir insicam peygamberi olduğuna delâlet eder. O aynı anda cennetle müjdeleyen ve Allah'ın azabından sakındıran bir peygamberdir. Hz. Peygamber @ din ile dünya arasındaki bu ayrılığa son vermiştir. Hayatın tamamını ibadet, bütün yeryüzünü de bir mescid haline getirmiştir. Birbirleriyle kıyasıya mücadele eden ve savaşan kışlalardan aldığı nişanlan, salih ameli, insanlığa yararlı hizmetleri ve Allah'ın rızasmı kazanmayı amaçlayan tek bir cephede toplamıştır. Orada fakirlerin giydiği eski elbiselere bürünmüş hükümdarların, hükümdar ve emir kıyafetinde zâhidlerin, halîm insanların, ilim menbaı âlimlerin, gece ibadet eden insanların, hiçbir çelişkiye düşmeden ve zorlukla karşılaşmadan, zulüm ve haksızlığa uğramadan bir arada yaşadığım görürsün. (es-Sîretü'n-Nebeviyye).
6- Hedef ve Gayenin Tayini: Hz. Muham-med @'in beşer hayatında yaptığı altıncı inkılâb ise O'nun insanı, kuvvetlerini sarfede-ceği ve lâyık olduğu şerefli bir mevkie çıkarması; içinde rahatça dolaşabileceği geniş ve yüksek bir mahalle yükseltmesiydi.
Hz. Muhammed @ 'in peygamberliğinden Önce insan hakiki hedefinden gafildi. Nereye yönelmesi gerektiğini ve akıbetinin ne olacağını da bilmiyordu. Gücünü ve gayretini seferber edeceği hakiki, en faziletli ve en uygun yer neresiydi? Bütün bunlardan habersizdi.
insan kendine vehimden kaynaklanan suni bir takım gayeler edinmiş, nefsini sınırlı ve dar bir çerçeveye hapsetmişti. Bütün gücünü, takatini ve zekâsını burada tüketmek istiyordu. Ona göre başarılı ve ideal bir insan, en çok mala ve en büyük topluluğa sahip olan, nüfuz ve kuvveti en geniş, en kalabalık insan topluluklarına hâkim, en geniş ve mâmur yerleri elinde bulunduran insandır. Orada bütün arzulan, parlak renklere bakmak, nağmeli sesleri dinlemek, lezzetli- yemekleri yemek, bir bülbülün sesini veya bir tavusun rengini taklit etmek, hatta koyunlarla, sürülerle sığır ve diğer hayvanlarla birlikte dolaşmaktan öte geçmeyen milyonlarca insan vardı. Daima hükümdarların sarayları arasında hayat süren, bütün maharetlerini ve zekâlarını devlet adamlarına yaklaşmak, zenginlere yaltaklanmak, zorbalara ve kuvvetli kişilere dalkavukluk için sarfeden veya dünya ve ahirette hiçbir kıymeti haiz olmayan boş edebiyatla teselli bulan binlerce kişi vardı. İşte insanlık bu haldeyken Hz. Peygamber @ geldi ve insanın gerçek ve son gayesinin, gözlerini diktiği ve kalbindeki kök salan en yüce hedefin, gökleri ve yeri yaratanı tanımak, O'nun sıfatlarım, kudret ve hikmetini, yer ve göklerdeki saltanatının genişliğine, azamet ve-ebediliğine muttali olmak, yalnızca Allah'ın rızasını elde etmek, onunla ve kaderiyle hoşnud olmak, bazen dağınık haldeki, bazen de "birbirleriyle çelişki halindeki parçalar arasında uzlaşma sağlayarak birliği, insanın gizli kuvvetinin ve ruhî duygularının gelişmesini araştırmak, insana hizmet etmeye, Onun uğrunda can vermeye teşvik etmek ve Allah'a en yakın meleklerin bile ulaşamayacağı mevkie ulaşmayı temin etmek... İşte insan için gerçek mutluluk, ruhunun ve kalbinin miracı budur.
Dünya Hz. Muhammed @'in peygamberliğinden sonra O'nun yüksek tâlim ve tebligatının tesiriyle hava durumunun değiştiği gibi değişti. İnsanlık bütünüyle kurak, sıcak, kızgın bir iklimden, bir sonbahar mevsiminden tamamen ilk bahara, alt yanından nehirler akan cennetlere intikal etti. İnsanların tabiatları değişti, kalbler Rablerinin nuruyla aydınlandı, herkes Allah'a yöneldi. İnsan şimdiye kadar bilmediği, tecrübe etmediği yeni bir zevke ve daha önce bilmediği bir sevgiye muttali oldu.
Yıpranmış, çürümüş, soğuk, zayıf ve ruhsuz kalbler iman ateşiyle, sevgi kuvvetiyle canlanıp doğruldu. Akıllar yeni bir nurla aydınlandı, gönüller yeni bir neşeyle sermest oldu. İnsanlık bölük bölük doğru yolu ve yüksek mevkiini aramaya çıktı. Hiçbir millet ve hiçbir belde gösterilemez ki, bu alanda birbirlerini geçmeye ve birbirleriyle rekabete çalışmasın, Arabi, Acemi, Mısır'ı,-Şam'ı, Türkistan'ı ve İran'ı, Irak ve Horasan'ı, Kuzey Afrika ve Endülüs'ü, Hindistan'ı ve Doğu Hint adaları bu yüce sevgiyle ve ilâhî feyizle coşkulu ve bu ulvî hedefin âşıkları, bu yüce kapının önünde bekleşen fakirler olarak görülür.
Artık insanlık üstün bir mevkie gelmiş ve yüzyıllar boyunca devam eden derin uykudan gözlerini açıp uyanmıştı. Kaybettiği yıllan telafi etmek, kendini Allah'a ibadete vermiş, mücahid ve ıslahatçı, eğitimci ve arif kişilerle Allah'ın yaratıkları uğrunda yanıp tutuşan, nefislerini ve en değerli şeylerini insanlığın hayrına ve onu her yandan kuşatan tehlikelerden kurtarmak için seferber edenler vasıtasıyla onarmak istiyordu. Meleklerin gıbta ettiği insanlar, soğuk kalblerin kıvılcımlarını alevlendirdiler, ilâhî sevgi ateşini artırdılar. Feyizli ilim ve irfan, iman ve sevgi fışkıran kaynaklar açtılar. Zulüm ve baskıya, düşmanlara ve buğz edenlere karşı beşer ruhunda şiddetli bir öfke uyandırdılar. Zulme mâruz kalmış, hor ve hakîr görülmüş milletleri, paryaları, kendi toplumları tarafından terkedilmiş zavallı insanları sevgiyle bağırlarına bastılar. Onların eserlerine her yerde rastlamlabilir, izlerine yakinen muttali olunabilir. Çadrr olsun, kerpiç olsun hiçbir ev bu izlerden hâlî değildir.
Onların amellerinin niceliğinden çok niteliğindeki ve cevherindeki üstünlüğe bakılmalıdır. Düşüncelerinin yüceliği, yüksek ufuklarda ve semalarda nasıl dolaştığı müşahade edilmelidir. Onların keskin şuurlarına, latif ve ince ruhlarına, âteşin zekâlarına, temiz tabiatlarına bakılmalıdır. İnsanlık için nasıl yanıp yakıldıklarına, onun için bir mum misali nasıl eridiklerine, nefislerinin ve ruhlarının hüzün ateşinde nasıl eriyip büküldüklerine, insanlara karşı nasıl şefkat beslediklerine, faydalı ve iyi şeylere karşı nasıl haris olduklarına, her türlü tehlikeye nasıl katlandıklarına, insanları kurtarmak, onlara gelecek musibetleri defetmek için kendilerine gelecek zararları tebessümle "karşıladıklarına, onların hâkimlerinin ve valilerinin işe nasıl sarıldıklarına ve mesuliyet hissi duyduklarına ve sınırlan nasıl gözlediklerine, milletin onlarla nasıl insicam içinde olduğuna, emirlerine itaat ettiklerine dikkatle bakılmalıdır. Aynı şekilde onların ibadetlerine ve zühdlerine, dua sırasındaki hâllerine, güzel ahlâklarına, kendi nefisleri aleyhine şe-hadetîerine, onun için Allah'tan sevap umduklarına, küçüklere ve düşkünlere karşı besledikleri sevgiye, kardeşlerine ve dostlarına karşı yumuşak kalpli olduklarına, düşmana karşı besledikleri kerem, hoşgörü, af ve bağışlamalarına dair haberler okunmahdır. İleride şairlerin ve ediplerin rüyalarının ve geniş hayallerinin, feyizli zekâlarının bu insanların hakikat âleminde ulaştığı bu zirveye asla ulaşamadığı görülecektir. Şayet bu konuda anlatılanlar bize tevatür yoluyla gelmemiş olsaydı ve tarihî belgelere dayanmamış olsaydı, bunlar hayal mahsulü haberler, efsaneler ve kıssalar olarak görülecekti. (Ebû'l-Hasen Ali en-Nedvî, es-Sîretü'n-Nebeviyye (Rahmet Peygamberi), tere. A. Özaydın, sh. 445-464).
Muhakkak ki bu büyük inkılâb ve bu yeni ve parlak hareket, Hz. Muhammed @'İn mucizelerinden, O'nun peygamberliğinin insanlığa bahşettiği büyük hayırlardan biriydi. Olnun insanlığa getirdiği bu ilâhî ruh Allah'ın bir rahmetidir ki, bütün zamanlara ve mekânlara şâmildir. Her çağı ve her yeri kapsar.
Yüce Allah ne güzel buyuruyor: "(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107).
Bu bölüm İnkılâb yayınevi tarafından hazırlanmıştır.
YEDİNCİ BÖLÜM
HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
İNSANA KAZANDIRDIĞI DEĞER
Giriş
Hz. Muhammed @, insanoğlunun hayat anlayışına yeni boyutlar getirirken insanlığı daha üstün bir seviyeye yükseltti. O, insanlığın istikametini tamamıyla yeni bir yöne çevirdi. Böylelikle şimdiki neslin kâinatın hakikatini tanıma ve bundan kendi lehine faydalanmada Önceki nesillerin hepsinden daha iyi, daha etkili ve daha gerçekçi olarak çalışması mümkün oldu.
Nitekim bu hususta Hz. Muhammed @ şahsiyeti ve hayat tarzı ile bizzat örnek oldu; gelecek nesillere evrensel ve ebedî ilke ve değerleri miras bıraktı. Sonuçta insanın faaliyet gösterdiği her sahada yüksek nitelikte bir hayat tarzı oluşturdu.
O, İslâm'da ruhbanlık anlayışının oluşmasını Önlemek suretiyle, toplumdaki sınıf ayrıcalıklarını ortadan kaldırdı. Dinî ve dünyevî diye bir tasnife tâbi tutmadan her sahada sınıfsız bir toplumun temellerini kurdu. İslâm'da bütün ibadet ve kurumlar ayırım yapılmaksızın herkes içindir, bütün müslümanlar eşit hak ve imtiyazlara sahiptir.
Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin ilk günlerine ait Mekke'de sosyal hayatı tasvir eden bir minyatür.
İslâm'ın ibadetle ilgili uygulamaları, aslında insanların eşitliği ve evrensel kardeşliğinin pratik göstergeleridir. Onun toplumsal yükümlülükleri ve ahlâkî öğretileri, mensupları arasında kardeşlik duygu ve bağlarını geliştirip, güçlendirmeye yardımcı olmuştur.
Hz. Muhammed @, davranışlanndaki büyüklük, güzellik, şefkat ve merhamette bütün insanların üstündedir. Bu açıdan eşsiz olup tarihte bir benzeri yoktur. İnsanın, zayıf ve güçsüz zamanında başkalarını affetmesi rastlanan bir olaysa da, tamamıyla çaresiz bir durumdaki düşmanlarını, mutlak otoritesi altındayken bağışlaması ve onlara iyilikle davranması gerçek büyüklük timsalidir. İşte Hz. Muhammed @, bunu yapmıştır. O, can düşmanlarını iktidarının zirvesindeyken bağışlamış, insafına kalmış bu insanlara âlicenaplık göstermiştir. Bir devlet başkanı ve askerî lider olarak bu hayat tarzını kendi davranışlarıyla bizzat ortaya koydu, düşmanlarına dahi iyilik, büyüklük ve merhamet göstermesinin asıl ilkelerini vazetti.
Hz. Muhammed @ inançlara hoşgörü kavramıyla, inancı ve ifade özgürlüğünü başlatmış, köleliğin son merhalede bütünüyle kaldınla-bilmesini mümkün kılacak pratik tedbirler almıştır.
O, toprak sahibi ile köylüler arasındaki belirli ilişkilerin mahiyetini değiştirerek feodalizme öldürücü darbeyi vurmuş; işçilerin haklarını belirleyen, sermayedarların güçlerini sınırlayan kesin hükümler koyarak kapitalizmin kötülüklerini ortadan kaldırmıştır. Hz. Muhammed @ aynı zamanda, çalışanların mâlî durumlarının iyileştirilmesi gayesiyle kârın bölüştürülmesi fikrini beyan etmiştir.
KISIM 1
YÜKSEK İNSANLIK
Hz. Peygamber @'in insanlığı daha üstün bir seviyeye yükselten ve insan hayatına ihtişam, yücelik ve mükemmellik katarak çeşitli şekillerde etkileyen fikirler, değerler, düzenler ve ilkeler getirdiği inkâr edilemez. O, insanlığın istikametini tamamıyla yeni bir yöne çevirdi. Böylelikle, günümüz insan neslinin kâinatın gerçeklerini tanıma, bu gerçeklerden kendi lehine faydalanmada önceki nesillerden daha iyi, daha etkili ve daha gerçekçi olarak çalışması mümkün oldu. Bu nûr, fizikî dünyanın karanlık sırlarını, bunları anlamaya çalışan herkesin görebileceği şekilde aydınlattı. İlk dönemlerde, İslâm toplumu bu tabiî zenginlikten fazlasıyla faydalandı ve fikirleri, değerleri, sistemleri, vak'alan ...v.s. kendinden sonrakilere miras bırakarak yardımcı oldu. Modern "toplumlar, kâinatın sırlarını araştırarak, bu araştırmalardan kendileri ve insanlık hayrına faydalanıp bu mirası daha da üstün seviyelere çıkardılar. Seyyid Kutub, The Re-iigion of islam (İslâm Dini) isimli eserinde şöyle der: "Şu hususu bilmemiz önemlidir: Daha sonraki asırlarda ortaya çıkan cüce veya kifayetsiz kimselerle karşılaştırıldıklarında üstün insanlık ve eşsiz asalet örnekleri oldukları görülen, yaşantılarında harikulade bir tarzda ilâhî hayat yolunu takip eden kişiler, her şeye rağmen tabiî sınırlarının veya fıtratlarının dışına çıkmayan, müsbet güçlerini kullanmaktan çekinmeyen insanlaHı. Onlar kendilerine güçlerinin ötesinde bir görev yükle-mediler, fakat her türlü insanî faaliyeti de yerine getirdiler. Çevrelerinde ve çağlarında kendi paylarına düşen bütün meşru zevklerden faydalandılar. Bunlar doğru veya yanlış davranışlarda bulundular, tökezlediler ancak yine doğruldular, kimi zaman diğer kimseler gibi beşerî zaaflarla kuşatıldılar, ama, bu zayıflıklarla savaşarak başarıya ulaştılar.
Bu gerçeği idrak edebilmek oldukça önemlidir. Bu gerçek, insanoğluna mücadelesini sürdürmesi için kuvvetli bir ümit verir, aydınlık ve makul bir ideale ulaşabilmek için çalışmayı, çaba sarfetmeyi, insanlığın hem vazifesi, hem de hakkı kılar. İnsanın kendine güven duygusunu kazanmasını, kendi iç âlemine ve gizli potansiyeline inanmasını sağlar. Öyle ki, bu nitelikler insanoğlunu -eğer doğru yol izlenirse- daha önce tarihinin bir döneminde ulaşabildiği yüksek insanlık seviyesine pekâla tekrar ulaştırabilir. Bu seviyeye olağanüstü bir takım güçler ve tekrarı bir daha mümkün olamayacak mucizeler ile ulaşılmamıştır. Tersine, basan insan fıtratına uygun bir yolla, insan kapasitesinin sınırlan içinde ve insanların çabalarıyla gerçekleştirilmişti.
Bu muhteşem ve müstesna nesil tabiî, iktisadî ve ilmî kaynaklan kıt, yoksul bir çölün bağ-nndan çıktı. Çevrenin böyle bir neslin ortaya çıkmasına elverişli olması, insanlığın fıtraten ya da potansiyelleriyle bugünkü ve yannki çabalarında bir kez daha başanya ulaşamayacakları anlamına gelmez. Ancak bu gayretler, ilâhî olarak gösterilmiş bir yolun rehberliğini gerektirir.
Bu din, tarihinde maruz kaldığı sapmalara, düşmanlıklara ve saldınlara rağmen, ideal in sanlar yetiştirmeyi sürdürdü. Bunlar mükemmel ilk nesle benzeyen, bu nesli örnek almış ve onlara göre şekillenmiş insanlardı. Bu din ideal insanlar vasıtasıyla insan hayatını Önemli bir şekilde etkilemeye, insanlık tarihine tesir etmeye devam etti. Hayat ve dünya anlayışında derin izler bıraktı, kalıcı etkiler yaptı.
İlâhî din, hayata uygulamak ve yerleştirmek için ciddi çalışmalar yapıldığı sürece, muhalif unsurlara ve engellere bakmaksızın böyle ideal insanlan her zaman yetiştirebilir.
Bu dinin başanlı olmasındaki sır, insan fıtratının Özüyle doğrudan işbirliği yapması ve insanın sahip olduğu kaynaklardan faydalanma-Qındadır. Bu kaynaklar bir hayli fazla ve daimidir. Bunlar ilâhî yolla^biraraya geldiklerinde gizli kalmış zenginlikler ortaya çıkar.
Bu ideal, mükemmel devir insan hayatı için tarihte daha Önce görülmemiş ve hepsi açık-seçik, şümullü ve hayatî ilkeler, fikirler, değerler ve ölçüler va'z etti. Bunların hiçbiri, herhangi bir zaman diliminde yeryüzündeki bir düzen veya hayat görüşü tarafından böylesine açık, kapsamlı ve canlı oluşturulamamıştı. En önemlisi böylesi bir hakikat, ciddî, samimi ve hakikate derin bir bağlılık hiçbir şekilde görülmemiştir.
Bu ilkeler, değerler ve ölçüler insan hayatmın her noktasını içine alıyordu. İnsanın Allah anlayışı, O'nunla ilişkisi, varoluş kavramı, varoluşun amacı, insanın kâinattaki mevkii ve işlevlerini ihtiva ediyordu.
Sonuçta bunlar insanoğlunun gerçek fıtratı, hakları, görevleri ve sorumlulukları, onun Yaratıcısı, hemcinsleri, kâinat, canlılar ve nesnelerle ilişkilerine dayanan hayatını, faaliyetlerini ve mevkiini belirleyecek değerlerle ilgilidir.
Bütün bunlar siyasî, sosyal ve iktisadî haklar ve vazifeler ile, bu hak ve vazifeleri birbirine bağlayan sistemler, şartlar ve ilişkilere yöneliktir. Kısaca, insan hayatının bütün cepheleri değişik nitelik ve özellikleriyle kuşatılmıştır.
İşte bu şekilde ideal devir kendi farklı yapısını ortaya koydu ve bu tarih dilimine eşsiz ilâhî damga vuruldu.
Herşey bu ilkelere, fikirlere, değer yargılarına ve ölçülere düşman mahallî bir çevrede, bunların mutlak dayanağını inkâr eden dünyevî bir atmosferde, İslâm tarafından telkin edilen ve insan hayatında ilk defa gerçekleştirilen davranışlarla çatışan ekonomik, siyasî, sosyal şartlarla kuşatılmış bir ortamda meydana geldi. En azından insanların çoğu îslâmî ideallerin süratlice gerçekleştirilmesine yardımcı olmadılar. İdeallerin başarılmasında bilhassa sathî tesirlerden çok insanın fıtraten sahip olduğu potansiyelin ilâhî hayat yolu ile uygunluğuna güvenilmişti. Öyle ki, bu yol tamamıyla insan fıtratıyla çakışıyordu. İlâhî Yol, bu potansiyeli, kendisini gizleyen engellerden kurtarmış ve harekete geçirmişti. Potansiyel gerçekten çok büyüktür, eğer düzensizlik ve tembellikten kurtaracak gerçek bir yol varsa, sathî tesirlere direnebilecek yapıdadır. Bu sathî tesirler, bazı dar görüşlü insanların gözünde insan hayatının başından sonuna dek bütününü ifade eder. İslâm bunların insan hayatındaki tesirlerini gözardı etmediği gibi bunlara mutlak hakikatmışcasına teslim de olmaz. Bunun yerine insan fıtratının sahip olduğu potansiyele başvurur, realiteyi kolaylık ve yumuşaklıkla değiştirmek için, bu potansiyeli bir noktada toplayarak yönlendirmeye çalışır. O zaman sonuç, ideal devirdeki gibi olur: Olumsuz bölgesel ve evrensel şartlarla mücadele edilerek bunlar olumlu müsait şartlar haline getirilir. Arap yarımadasında ve yarımadanın dışında da böyle olmuştu.
Bazı yönlerden insanlık bugün, ilâhî hayat tarzının kendisine ilk defa getirildiği zamandan daha iyi bir durumdadır. Kısa zamanda, refah ve zenginlik yolunu açan büyük bir inkılâb gerçekleştirmiş olan insanlık hayat tarzını, ilâhî emirlere göre tanzim etmeye daha mütemayildir. Kendisini tehdit eden bozgunculuk, kötülük ve sapkınlıklara; baskısı altında ezildiği maddî şartlar, ekonomik ve zihnî faktörlere rağmen insanlığın dayanma gücü şimdi daha yüksektir. Doğrulup kendini toparlayabilir, bunun için çalışacak güce de sahiptir. Bütün bunları insanın potansiyelini öğrendiğimizden beri daha İyi anlayabiliyoruz. Şüphesiz ki, yetenekler ancak İlâhî yol insanlığın rehberi olur, onu fıtratıyla ve Allah'ın yaratıştaki gayesiyle uyumlu bir istikamette yönlendirirse işe yarayabilir. Saflığı, derinlik ve şumûllüğüyle bu potansiyel realitenin özelliklerini oluşturan diğer bütün faktörlerden üstündür. Eğer bu faktörler bugün insanlığın karşısında yer alıyorsa problem nerededir?
Bu yolun gerçek yapışım bilmeyen bazı kimselerin gözüne realite değişmez, dönüştürülmez ve mutlak bîr vakıa gibi görünür.
Oysa bu büyük bir yanılgıdır. İnsanın esas fıtratı da bir "realite"dir. Bu fıtrat, dış realite ile uyuşmamakta ve her yerde bu uyuşmazlıktan doğan problemler ortaya çıkmaktadır. Ne zaman esas insan tabiatı belli bir olay veya sistem ile karşılaşsa, ilkin mağlup olur, çünkü o olay veya sistemin ardında kendisini zorla kabul ettirebileceği maddî bir güç bulunur. Bununla beraber insan tabiatının herhangi bir ârİzî olaydan daha güçlü ve uzun ömürlü olduğu, sonunda -özellikle de insan tabiatına uygun bir yol izlenirse- mutlaka galip geleceği gayet açıktır. Bu daha önce gerçekleşmişti. O günlerde, İlâhî hayat yolu Arap yarımadası ve bütün dünyanın içinde bulunduğu realiteyle karşı karşıya gelmişti. O, realite karşısında parlak bir zafer kazanmış, realitenin entellek-tüel ve uygulamadaki pratik temellerini değiştirmiş, kendi kurumlarım oluşturmuştu.
Bütün bunlar bir takım eşsiz, tekrarlanamaz mucizelerle yapılmamıştı. Bu, Allah'ın değişmez hükmü uyarınca, insanî kapasitenin sınırları içinde, insanların çabalarıyla başarıldı. Bu da, önceden yapılanların her zaman tekrarlanabileceğim gösterir.
O muhteşem devrin mirası, insan hayatı ve tarihte bıraktığı izler, yeni bir mücadele için hep olumlu faktörlerdir.
O devir insan hayatında kendi ilkelerine, fikirlerine, değer yargılarına ve Ölçülerine dayanan pratik gelenekler ve gerçekçi kurumlar kurabilmişti. Bunlar, bir devir sona erince ömürlerini tamamlayıp ortadan kalkmadılar, tersine, tıpkı bir nehrin yeryüzünün ücra köşelerine çağlar boyunca akması gibi giderek genişlediler, yayıldılar. Bütün insanlık hayatı bir şekilde bunlardan etkilendi, bin yıldan daha fazla bir süre insanlık için başvuru kaynağı oldular. Fikirler, olaylar, gelenekler, ilimler, ekonomi ve medeniyetin bütün alanlarına tesir ettiler. Bu yükselişe karşı çıkan bütün kuvvetlere, Allah'ın yol göstericiliğinden habersiz Greko-Romen cehaleti içinde bir süreden beri bütün yeryüzünde egemen olan Batı dünyasının sapkınlığına rağmen onların eserleri başlangıcından günümüze kadar insan hayatını etkilemeyi sürdürdüler.
Bu hususi etkilerle insanlık hayatında prensipler,-değerler, teoriler ve müesseseler kurulmuştur. Günümüz insanlığı bunların gerçek kaynağından habersizdir ve bu kaynağı ilâhî ve müessir hayat yolundan daha başka hususlara atfetmektedir. Bununla birlikte ilk kaynağı tanımak, böylece İlâhî yola dönerek, onun insan hayatındaki etkilerini görmek imkânsız değildir.
İnsanlar genel olarak, tarihte geçirilen bu safhalar ve insanlığın günümüzdeki durumu sebebiyle, İslâm'ın yolunu anlamaya daha mütemayildirler. Yine, İslâm'ın ilk doğuşunda varolmayan ilk neslin mirasından faydalanmaları da mümkündür. Aynı şekilde insanlık, İslâm'm terkedildiği çağlardan edinilen tecrübe birikimine ve bunların bir sonucu olarak hayatı etkileyen endişelere sahiptir. Bütün bunlar İlâhî yolun kabulünü elverişli kılan, inşaallah ufuktaki bir mücadelede bizlerin sabırlı olmamızı sağlayacak etkenlerden bazılarıdır.
İnsanın Fıtratında Varolan Kuvvet
Vahyin ilk yıllarmda İslâm muazzam bir realite ile yüzyüze geldi. Bu realite Arap Yarımadası ve daha da ötesinde bütün dünya idi. İnançlar, fikirler, değer yargıları, ölçütler, sistemler, olaylar, menfaatler, bağlılıklar bu realiteyi oluşturuyordu ki, hepsi İslâm'a muhaliftiler.
İlk vahiy yıllarında İslâm ile Arap Yarımadası ve dünyanın diğer bölgelerindeki insanların fiilî durumları arasında çok büyük ve çok kuvvetli ayrılıklar vardı. Yüzyılların birikimi, çeşitli çıkarlar, değişik güçler tarafından desteklenen bu fiili durumların hepsi yeni bir inanç yolunun önündeki engelleri oluşturdu. Yeni din, yalnızca inançları, fikirleri, değer yargılarını, ölçütleri, âdetleri, gelenekleri, ahlâk ve duyguları değiştirmeyi yeterli görmeyerek; ısrarlı bir biçimde sistemleri, kurumlan, hukuku, refah paylaşımını ve geçim vasıtalarını da düzenlemek istedi. Ayrıca insanlığın kontrolünü zulüm ve cehaletten kurtarıp, Allah'a ve İslâm'a vermek noktasında kesinlikle kararlı davrandı.
Eğer, o zamanda yaşayan birine, şu yeni din böylesine kuvvetli realite ve bütün yeryüzü güçleri karşısında basan kazanacak, bu realiteyi yarım asır içinde değiştirecek denseydi, kuşkusuz tek karşılık küçümseme ve buna inançsızlık olurdu.
Fakat bu büyük, karşı konulmaz realite daha sonra yerini yeni gelene bırakmak zorunda kaldı. Yeni önder Hz. Peygamber @ insanlığı İslâm sancağı altında, Allah'ın ahkâmıyla karanlıklardan aydınlığa çıkarma görevini yüklendi.
Bu nasıl olabilirdi? Hz. Peygamber @'in olaylar ve şartlarla başa çıkması, realiteye hayran ve onun ağırlığı altında ezilen bir kimseye imkânsız gelir. Bir İnsan, Abdullah'ın oğlu Muhammed @ nasıl olur da bütün dünyaya yalnız başına karşı durabilirdi? En azından başlangıçta Arap Yarımadasına ya da görevinin ilk yıllarmda Araplann yöneticisi olan Kureyş'i karşısına alabilirdi? Mevcut bütün inançlara, fikirlere, değer yargılanna, ölçütlere, sistemlere, kurumlara, çıkarlara, bağlılıklara karşı çıkıp, başanya ulaşmak... Ve bunla-nn tamamını değiştirip yeni bir yol ve düşünceye dayanan yepyeni bir düzen kurmak... Evet, nasıl başarılmıştı bütün bu olanlar?
Hz. Muhammed @ onlann fikirlerini ve inanışlarını methetmedi, duygu ve düşünceleri karşısında alçalmadı veya onlann liderliğiyle uzlaşmadı. O kendi durumunu sağlamlaştırmak için onlann Önünde eğilmedi. Daha ilk zamanlarda Mekke'de bütün kuvvetler O'na karşı bir cephe oluşturmuşlarken şöyle emrediliyordu: "(Ey Muhammed!) De ki: 'Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (109:1-6).
O, kendi dîniyle ve ibadet tarzıyla diğerlerinin ayrılığını ve bu aynlığın büyüklüğünü vurguladı. Dahası, O'na, gelecekte herhangi bir uzlaşmanın gerçekleşme ümidinin olmadığı da emredildi. Onlara şu sözleri tekrarladı: "Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz." Aynca, Peygamber @'den kâfirlerle arasındaki uçurumun giderilemeyecek derecede büyük olduğunu belirtmesi İstendi: "Sizin dini-, niz size, benim dinim banadır."
O, insanlan, esrarengiz güçler ve gaybla ilgili insanüstü olaylar göstermek suretiyle kendisine hayran etmedi. "De ki: 'Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum'..." (6: 50).
Hz. Muhammed @ mü'minlere, muhaliflerine karşı zafer kazandıkları zaman yüksek mevkiler ve zenginlikler vaadinde bulunmadı. İbni İshâk'ın ifadesine göre, hac mevsiminde Hz. Peygamber @ şöyle diyerek kabilelerin karşısına çıktı: "Ey falanca kabile! Ben, Allah'ın size gönderdiği elçisiyim. O Allah ki, sizden kendisine ibadet etmenizi, ortaklar koşmamanızı, O'nun yerine tapmakta olduğunuz putları terketmenizi emrediyor; bana inanın ve Allah'ın mesajını tebliğ etmemde bana yardımcı olun." dedi.
İbni îshak şöyle devam eder: Bana ez-Zührî haber verdi. Rasûlullah @ Mutlak kudret sahibi Allah'a ibadete davet için Benî Âmir b. Sa'saa'mn kabilesine gider. Onlara hitap ettikten sonra Beyhâre b. Firâs isimli biri ortaya çıkarak şöyle dedi: Vallahi, eğer Kureyşli şu adama tâbi olursam, O'nun yardımıyla bütün Arabistan'ı elime geçirebilirim. Sonra Peygamber @'e şunu sordu: "Diyelim ki sana işinde yardımcı olduk ve Allah da düşmanlarına karşı sana zafer verdi. Bundan sonra bizler de iktidardan pay sahibi olacak mıyız?" Hz. Peygamber @ bu soruyu; "Bu iş Allah'ın elindedir. O kime dilerse iktidar verir" şeklinde cevaplandırdı. Bunun üzerine Beyhâre: "Hem bizden Araplara karşı savaşmamızı istiyorsun, hem de Allah sana yardım ederse iktidara sahip olamayacağımızı söylüyorsun. Gidin, biz böyle bir şey istemiyoruz." dedi. Ve onlar Peygamber @'i reddettiler. (İbni İshâk).
O zaman bunların tümü nasıl olmuştu? Yalnızca tek bir kişi o 'realite'nin üstesinden nasıl gelmişti?
Hz. Peygamber @ bunları bir daha olmayacak olağanüstü mucizelerle başarmadı. Mucizeler göstermeyeceğini kendisi açıklamıştı ve bir kez bile dikkatleri çekebilmek için böyle vesilelere gerek görmedi. Bütün bu olanlar, insanların başvurduklarında daima gerçeğe ulaştıkları, değişmez ve tekrarlanabilir metoda uygun olarak meydana geldi.
İlâhî hayat yolunun zaferi, onun insan fıtratının -görünen realitesinin ötesinde- gizli kalmış güçleriyle işbirliği yapmasından doğdu. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi bu güçler geniş ve muazzamdır; serbest bırakıldığı, belli bir şekilde yönlendirilip yoğunlaştırıldığı zaman sathî engeller onları altedemez.
Sapık ve saçma itikatler insanlığı büyülüyor-du. Sahte tanrılar Kabe'nin avlusunu ve insanların zihinlerini, hayallerini ve gönüllerini doldurmuştu. Kabilevî ve ekonomik çıkarlar bu sahte tanrılara dayandırılmış, onların ardına da Kabe'nin koruyucuları ve kâhinler yerleşmişti. Bu durum ulûhiyetin insanlar arasın-da paylaşılmasından, Kabe'nin koruyucularına ve kâhinlere insanlar için yasa koyma ve hayat tarzlarını belirleme yetkisinin verilmesinden kaynaklanıyordu.
İslâm bu realiteye tek bir îlâh ile karşı çıktı. Tek bir îlâh'ı tanıyan insan fıtratına hitap etti; insanlara daha önce öğretilmiş, fakat uydurma inançların enkazı altında kalmış, gerçek İlâh'ı, O'nun sıfat ve vasıflarım bildirdi.
"De ki: 'Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat beslenmeyen Allah'tan başka dost mu tutayım?' 'Ben İslâm olanların ilki olmakla emrolundum.' de ve sakın ortak koşanlardan olma! De ki: 'Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım! (O öyle bir gündür ki) o gün kimden azâb çevrilip savılırsa gerçekten (Allah) ona rahmet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş budur. Allah sana bir zarar dokundursa, onu yine kendisinden başka açacak yoktur ve eğer sana bir hayır dokundursa, şüphesiz O, her şeyi yapabilendir. O, kullarının üstünde tam hâkimdir (onları istediği gibi yönetir), O her şeyi yerli yerince yapan, (her şeyi) haber alandır.' De ki: 'Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?' De ki: 'Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'ân bana vah-yolundu ki, onunla sizi ve (onun) ulaştığı herkesi uyarayım. Siz gerçekten Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik ediyor musunuz?', 'Ben şahitlik etmem!' de. 'O, ancak tek bir Tann'dır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.' de." (6:14-19).
"De ki: 'Ben, Alah'tan başka yalvardıklarmı-za tapmaktan men olundum.' De ki: 'Ben sizin keyiflerinize uymam, çünkü o takdirde sapıtmış ve yola gelenlerden olmamış olurum.' De ki: 'Ben, Rabbim'den (gelen) açık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. Acele istediğiniz (azâb) da benim yanımda değildir. Hüküm vermek, yalnız Allah'a aittir. (O) gerçeği anlatır ve O, (dâvayı çözüp) ayırdedenle-rin en iyisidir.' De ki: 'Eğer acele istediğiniz şey elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş, şimdi (çoktan) bitirilmişti.' Allah zâlimleri daha iyi bilir. Gaybın (görünmez bilginin) anahtarları, O'nun yanındadır, onları O'ndan başkası bilmez. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak, -ki mutlaka onu bilir,- yerin karanlıkları içine gömülen tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitab'da olmasın. O'dur ki, geceleyin sizi öldürür (gibi uyutur), gündüzün ne işlediğinizi bilir; sonra belirlenmiş süre geçirilip tamamlansın diye gündüzün sizi diriltir. Sonra dönüşünüz O'nadır; sonra (O, dünyada) yaptıklarınızı size haber verecektir. O, kullarının üstünde tek hâkimdir. Size koruyucu (melek)ler gönderir, nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar (bu hususta) hiç geri kalmazlar. Sonra o (ca)nlar, gerçek Rableri olan Allah'a döndürülüp götü)rülürler. Doğrusu hüküm, yalnız O'nundur; O hesap görenlerin en çabuğudur. De ki: Gizli ve açık olarak 'Bizi bundan (bu güç durumdan) kurtarırsa elbette şükre-denlerden olacağız!' diye O'na yalvarıp ya-kardığmız zaman, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarıyor? De ki: 'Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarıyor, sonra siz yine O'na ortak koşuyorsunuz!?' De ki: 'O, sizin üzerinize üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azâb göndermeğe, ya da sizi fırka /ırka birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmağa kaadirdir.' Bak, anlasınlar diye âyetleri nasıl açıklıyoruz?!" (6: 56-65).
İnsan fıtratı, kendisine hitap eden bu "mahlûk olmayan sesi" yoğun realite sisinin ardından, geniş günah yıkıntılarının içinden duydu. O hakiki bir tek İlâh'a yöneldi ve yeni davetler ağır realite karşısında başarı kazandı.
İnsanlar bir Allah'a döndüklerinde insanın insana kulluğu imkânsız hale geldi. Kadir-i Mutlak Allah önünde boyun eğdikten sonra, bütün insanlar şeref sahibi olarak, önceden eğik başlarını yukarı kaldırdılar. Üstün soy ve ırk, tevarüs edilmiş asalet, yöneticilik, krallık masallarının hepsi sona erdi.
Bu safhaya nasıl gelindi? Arap Yarımadası ve onu çevreleyen dünyada hâkim olan sosyal realite sınıf, ırk, maddî ve aklî çıkarlara dayanmaktaydı. Hiç kimse bu realiteye karşı çıkmamıştı. Zira, bu durumdan çıkar sağlayanlar bıkmamışlar; mazlumlar ise onları mahkûm edip, ortadan kaldıramamışlardır.
Kureyş kendisini "soylu" ilân etmiş, kendi kendisine diğer Arapların sahip olmadıkları bir takım hak ve âdetler atfetmişti. Hac boyunca, onlar Müzdelife'de dururlarken, ötekiler Arafat'ta kalırlardı. Bu imtiyazlardan faydalanan Kureyşliler diğer Araplara karşı maddî üstünlük sağlamışlardı. Öyle ki, Kureyş'ten alınmamış elbiselerle Kabe'nin tavafını yasaklamışlardı. Aksi halde, Kabe çıplak olarak tavaf edilirdi.
Arap yarımadasını çevreleyen dünya kan ve ırk ayrımının ağırlığı altında inliyordu.
îran toplumu soy ve meslek ayrımına dayalıydı. Sosyal sınıflar arasında derin uçurumlar vardı. Yönetim, halka bir prens ya da ekâbirden birinin malını satın almayı yasaklamıştı. Sâsânİ yönetiminin temellerinden birini, her bir kişinin kendisine soyu tarafından miras bırakılmış statüyle yetinmesi, bunu değiştirmeye çalışmaması oluşturmaktaydı. Hiç kimse Tanrının, kendisi yapması için yarattığı işin haricinde başka bir işle uğraşamazdı. İran kisraları görevlerinden birini dahi halka havale edemezdi. Benzer şekilde halkın toplumdaki yerleri açık bîr şekilde belirlenmiş, muhtelif sınıflara bölünmüştü. (Arthur Christensen, Iran in the Sasanid).
İran kisraları, damarlarında ilâhî bir kan dolaştığını iddia ediyorlardı. İranlılar da onlara ilâh nazarı ile bakıyordu. Onların vücutlarında kutsal ve yüce bir nesnenin var olduğuna inanıyorlardı. Günahlarının affı için onlara yalvarırlar, iştiyakla ulûhiyetlerine dair şiirler terennüm ediyorlardı. Onları kanunlara bağlı olmayan, tenkid edilemez ve insanüstü varlıklar olarak düşünüyorlardı. Halk onların ismini ağzına alamaz, meclislerinde oturamazlardı. Onların her insan üzerinde hakkı olduğuna; buna karşılık, insanların kisralar üzerinde hiçbir hakkının olmadığına inanıyorlardı. Kisra-ların mallarının artıklarından ve sahip oldukları servetlerden yaptıkları bağışlar; bir hak değil, tamamen lütuf ve ihsandan ibaretti. Halkın görevi yalnızca itaat ve boyun eğmeydi. Hükümdarlık belirli bir hanedana aitti ki, bu Keyâniler hanedanıydı. Halk, tac giymenin, haraç ve vergi toplamanın yalnızca bu hanedana ait bir hak olduğuna inanırdı. Bu hak büyükten küçüğe ve babadan oğula geçerdi. Bu konuda onlara karşı çıkanlar ve onlarla çekişenler, ancak zâlim ve bayağı insanlar sayılırdı. Halk, her çeşit varlık ve mirasım, hiç bir karşılık beklemeden hükümdar ailesine bağışlar ve bundan asla kaçınmazdı. Hanedandan hükümdarlık makamına geçecek bir büyük yoksa, çocuk yaşta birini hükümdar ilan ederlerdi. Eğer aileden tahta çıkacak erkek yoksa, aynı hanedana mensup bir kadmı hükümdar yaparlardı. Meselâ Şireveyh'ten sonra yedi yaşındaki oğlu Erdeşİr'i tahta çıkarmışlardı. Aynı şekilde Kisra Perviz'in oğlu Ferruhzâd Hüsrev de henüz çocuk yaşta hükümdar olmuştu. Yine Kisra'mn kızı Boran'ı bile hükümdar yapmışlardı. Kisra'mn ikinci kızı Azermi Duht da Sâsânî tahtına oturmuştu. Ama kimse Rüstem veya Câbân gibi büyük kumandan ve Önde gelen devlet adamlarını hükümdar yapmayı hiç bir zaman hatırlarına bile getirmedi. Çünkü bunlar hükümdar ailesine mensup değillerdi. (Ebû'l-Hasen en-Nedvî, What the World has lost by the Decli-ne of the Muslims).
Hindistan'daki kast sistemi insanın insana yapabileceği en aşağılık, en insafsız hareketleri gösterir.
Hz. İsa'dan üç yüzyıl önce Hindistan'da ortaya çıkan Brahmanizm uygarlığı, yeni bir Hindistan toplumunu oluşturdu. Manoşastr diye bilinen bu kanun, ülkenin hayat ve medeniyeti için dinî bir merci ve resmî bir kanun hâlini aldı.
Bu kanun ülke halkını dört ayrı sınıfa ayırıyordu:
1- Brahmanlar: Rahipler ve din adamları,
2- Kşatriya: Hükümdar sülâlesi ve savaşçılar,
3- Vaisya: Tüccar, esnaf ve çiftçi,
4- Sudra: İşçiler, hizmetçiler.
Bu kanunu hazırlayan Mamı, şöyle der: "Ka-dir-i Mutlak olan Tanrı, bütün insanların selameti için Brahmanlan ağzından, Kşatriyayı kollarından, Vaisyaları midesinden, Sudralan da ayaklarından yaratmıştır, İnsanların iyilik ve mutluluğu için, herbirine ayrı ayrı görevler ve sorumluluklar vermiştir. Brahmanlann görevi Vedalar'ı öğretmek, tanrılara kurban sunmak ve sadaka vermektir. Kşatriyanın görevi insanların güvenliğini sağlamak, onları düşmanlardan korumak, sadaka vermek, kurbanları ilahlara takdim etmek, Vedalar'ı öğretmek ve şehevî arzuları dizginlemektir. Sürüleri otlatmak, Vedalar'ı okumak, ticaret ve ziraatle uğraşmak da Vaisyalann görevidir. Sudrala-rm görevi ise bu üç sınıfa hizmet etmektir. (Manoşastr, I. bölüm).
Bu kanun, Brahmanlar sınıfına bir çok imtiyazlar tanımış ve onları ilâhlar seviyesine çıkarmıştı. Buna göre, Brahmanlar Tanrının se-Çİlmiş kullan ve halkın efendileridir. Dünyada ne varsa, hep onların malıdır. Onlar, yaratıkların en üstünü ve yeryüzünün efendileridir. Köleleri olan Sudraların mallarından, zor kullanmaksızın, diledikleri kadar alabilirler. Çünkü köle hiç birşeye sahip olamaz, her şeyleri efendilerine aittir. İşlediği günahlar ve amelleri kâinatı yok edecek kadar çok olsa dahi kutsal kitap Rig-Veda'yı ezberleyen bir Brahman suçsuz sayılırdı. Bir hükümdarın, çok zor şartlar altında olsa bile Brahman'lardan vergi ve haraç almaya kalkışması caiz olmadığı gibi; bir Brahman'ın kendi ülkesinde açlıktan ölmesi de doğru değildir. Bir Brahman, idam edilmesini gerektirecek bir suç işlese bile, hâkim onun ancak saçını traş edebilir. Fakat, başkası aynı suçu işlerse cezası ölümdür. (Manoşastr, II. bölüm),
Kşatriyalar, Vaisya ve Sudralardan üstün olmalarına rağmen Brahmanlardan bir hayli aşağı derecededirler. Manu der ki: "Bir babanın çocuğuna üstünlüğü gibi on yaşındaki bir Brahman, yüz yaşındaki bir Kşatriyadan üstündür." (Manoşastr, XI. bölüm).
Parya olan Sudralar bu dinî ve medenî kanuna göre Hint toplumunda hayvanlardan daha aşağı, köpeklerden daha hakir görülürlerdi. Kanun, Sudraların Brahmanlara hizmet etmelerinin, onlar için büyük bir mutluluk olduğunu; onların bundan başka kazanacakları bir ecir ve sevabın olmadığım gayet açık bir şekilde ifade ediyordu. Sudralar, Brahmanlar içîn katlandıkları zahmetler karşılığında mal ve servet biriktiremezlerdi. Bir Brahmana dokunmak amacıyla elini veya sopasını uzatsa; derhal eli kesilirdi. Öfkeyle itecek olsa, ayağından olurdu. Paryalardan biri Brahman'ın yanma oturmaya kalksa, hükümdar onun kıçını ateşle dağlamak ve ülkesi dışına sürgün etmek zorundaydı. Eğer Brahman'a dil uzatır veya söverse, dili kökünden koparılırdı. Eğer bunun intikamını alacağım söylerse, kaynamış zeytinyağı içiriürdi. Bir köpeğin, bir kedinin, bir kurbağanın, bir karganın veya bir baykuşun öldürülmesinin keffaretiyle, parya sınıfına mensup birinin öldürülmesinden dolayı verilecek keffaret arasında hiçbir fark yoktu. (Ebû'l-Hasen en-Nedvî, a.g.e.).
Ünlü Roma uygarlığı ise, nüfusun dörtte üçünü oluşturan kölelerin soylular için meydana getirdikleri lükse dayanmaktaydı. Kanunlar da, köleler ile efendiler, soylular ile aşağı sınıflar arasında ayırım yapıyordu.
Meşhur Jüstinyen yasalarında şunları okuyabiliriz: "Namuslu bir dula veya bakireye tecavüzde bulunan kimse, eğer soylu bir aileden ise, servetinin yarısını ceza olarak kaybeder. Aşağı tabakadan bir aileden ise kırbaçlanır veya ülke dışına sürülür."
Dünyada bunlar olurken, farkında olmadan dünyanın bu düzenini reddeden ve bu durumdan hoşnut olmayan hakiki insan fıtratını, İslâm hakikate çağırdı. Bu çağrıya insanlık, varolan düzeni tamamıyla değiştirerek cevap verdi.
İnsan fıtratı, bütün insanlığa hitap eden Ka-dir-i Mutlak Allah'ı duydu: "Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi kabileler ve taifelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, (Allah'ın emirleri dışına çıkmaktan) en çok koru-nanınızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13).
İnsanlık O'nun, özellikle Kureys'e hitabını da duydu: "Sonra insanların akın akın döndüğü yerden siz de akın edin ve Allah'tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah bağışlayan, esirgeyendir." (2:199).
İnsan fıtratı, Allah Rasûlünün bütün insanlara yönelik şu sözlerini de işitti: "Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem'densiniz. Âdem ise topraktandır. Allah indinde en değerliniz, Allah'tan en çok korka-nınızdır. Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü y_oktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır."
Yine, RasûluUah @'in özellikle Kureys'e dair şu sözlerini duydular: "Ey Kureyş topluluğu! Müslüman olup, nefislerinizi Allah'ın azabından koruyunuz. Yoksa ben, Allah'ın azabından hiç bir şeyi sizden men edemem. Ey Abd-i Menaf oğullan! Sizden de ben Allah'ın azabından hiç bir parçasını men edemem. Ey Rasûlullah'ın halası Safiyye! Senden de ben Allah'ın azabından bir kısmını olsun def edemem. Ey Muhammed kızı Fatıma! Malımdan ne dilersen iste (veririm. Fakat) Allah'ın azabından bir parçasını bile senden def edemem."
İnsan fıtratı bu çağrıyı işitti ve cevap verdi, bunu herhangi bir zamanda tekrarlanabilecek olan âdetullah'a. uygun sonuçlar takip etti.
Arap yarımadasına faizli düzen hâkimdi ve ticaret hayatı faize dayalıydı. Kimse faizin basit olarak ferdî işlemlerde ve sınırlı bir şekilde uygulandığını zannetmesin. Kureyş yazlan Suriye, kışları Yemen ile önemli tiearetler yapıyordu. Kureyş'in sermayesi bu ticarete yatırılmıştı. Bedir savaşında müslümanlann pusuya düşürmeye niyetlendikleri, daha sonra Allah'ın onlara daha güzelini takdir etmesiyle vazgeçtikleri mallarla yüklü bin develik Ebu Süfyan'ın kervanlarını bir daha hatırlayalım. Eğer faizcilik basitçe sınırlı ferdî ilişkilerde geçerli olsa, ekonomik hayatın kapsamlı bir düzenini oluşturmasa, Kur'an'da, herşeye Kadir Allah'ın defalarca tekrarlanan yakıcı kötülemelerine maruz kalmaz, Hz. Peygam-ber'in hadislerinde de bu kötülemeler sürmezdi.
Sermayesi ve ticarî faaliyetleriyle ekonomik hayat bütünüyle faiz sistemine dayanmaktaydı. Kısaca, Hz. Peygamber @'in risaletinden önce çeşitli şehirlerin ekonomilerini, ekonomisi Yahudilerin elinde bulunan Medine örneğinde olduğu gibi bu düzene bağlı sayabiliriz. Gerçekte faiz, Yahudilerin ekonomik düzenlerinin temelidir.
Ülke hayatının içinde bulunduğu ekonomik realite bu şekildeydi.
Sonra, bu adaletsiz ve canavar düzem suçlayan ve reddeden, yerine yeni ilkeler koyan İslâm geldi. Bu ilkeler zekat, karz-ı hasen, ortaklık ve karşılıklı dayanışmayı öngörüyordu.
"Mallarını gece gündüz, gizli ve açık (Allah yolunda) sarfedenlerin mükâfatı Rab'leri yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Faiz yiyenler, ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: 'alışveriş de faiz gibidir' demelerinden ötürüdür. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Kime Rabb'inden bir öğüt gelir de (o öğüde uyarak faizden) vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi de Allah'a kalmıştır. Kim tekrar (faize) dönerse, onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır. Allah, faizi mahveder, sadakaları artırır. Allah, (haramda ısrar eden) hiçbir günahkâr kâfiri sevmez. Onlar ki iman ettiler, güzel işler yaptılar, namazı kıldılar, zekatı verdiler; işte onların mükâfatlan Rabb'leri yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Ey iman edenler! Allah'tan sakının, eğer inanıyorsanız, faizden (henüz alınmayıp) geri kalan kısmı bırakın (almayın). Eğer böyle yapmazsanız; o takdirde Allah'a ve Rasûlüyle savaşa girdiğinizi bilin. Tevbe ederseniz, ana sermayeniz sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız. Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa çıkıncaya kadar (beklemek lâzımdır). Eğer bilirseniz (verdiğiniz borcu, eli darda olan borçluya) sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır. Şu günden sakının ki, o gün (hepiniz) Allah'a döndürüleceksiniz, sonra herkese kazandığı tastamam verilecek ve onlara hiç haksızlık edilmeyecektir." (2: 274-281).
İnsan fıtratı, Allah'ın davetini, içinde bulunduğu ortamdan daha güzel buldu. Faizciliğin varolduğu zelîl hayata olan nefreti çoğaldı. İnsanlık, hayatın dayandığı ekonomik sistemi değiştirmenin zorluğuna rağmen, bu çağrıya verdiği karşılıkla, bir kez daha insan fıtratının realitenin ağırlığından daha güçlü olduğunu ispatladı. İslâm toplumu cahiliyye devrinin kirinden temizlendi. Bunlar, ne zaman insan fıtratı bâtıl inançların enkazından selâmete çağnlsa tekrarlanan âdetullah'a. uygun olarak meydana geldi.
Burada gerçek insan fıtratının realite karşısındaki zaferi, onun bâtıl inançların enkazı arasından zuhuru, İlâhî Rehberliği unutan insanların oluşturduğu dış realite karşısındaki başarısını gösteren üç örnekle yetineceğiz. Bu realite inançlar ve fikirler, olaylar ve geleneklerle ekonomik faktörlerden oluşmuştu. Bunların tamamı, inancın ve insan fıtratının gücünden habersiz kimseye karşı konulamaz ve dayanılmaz gerçekler olarak görünür.
İslâm, etrafını kuşatan bu realite karşısında ellerini kavuşturup beklemez. Kaldırır, değiştirir, yerine sabit ve sağlam temelli kendi yüce, eşsiz yapısını kurar.
Bir kez olan, tekrarlanabilir demektir. Meydana gelenler, devam edegelen hakikatle uygunluk içerisindeydi; yoksa olağanüstü bir hâdise, bir mucize değildi. Bu yapı, insan fıtratının varolan gücünden ortaya çıkmıştır. Bu potansiyeli, faydalanmak, yönlendirmek ve doğru yolda kullanmak isteyen herkes elde edebilir.
Bugün insanlığın, ilk İslâmî hareket;n tarihteki izleri sebebiyle, bu İlâhî yolu daha kolay bir tarzda izleyebilmesi mümkündür. O İslâmî hareket ki, en acımasız muhaliflerle karşılaştığı halde, ardında derin izler bırakarak yoluna devam etmiştir.
Tecrübe Kaynakları
İslâm ilk defa insanlıkla yüzyüze geldiği zaman, hâkim düzenin meydan okuyuşuna karşı, sahip olduğu tek güç insan fıtratıydı. İnsan fıtratı İlâhî rehberlikten habersiz geçen yüzyılların enkazı altında kalmasına rağmen İslâm'ın yanında yer aldı. însan fıtratı kendini Özgürleştirmeye muktedirdi ve enkazı temizleyebilmesi için İslâm'a olumlu cevap vermesi yeterliydi.
Bu, müstesna insan neslinin, soylu rehberlerinin zirvede oldukları önemli bir devirdi. Söylediğimiz gibi, Allah'ın emrettiği ve hoşnut olduğu bir durumdu. Öyle ki, bu emsalsiz örneğin normal hayat şartlarında gerçekleştirilmesi mümkündü, bu yol izlenerek gelecekte de insan kapasitesinin sınırlan içinde tekrarlanabilirdi.
Bu, çevrenin tabiî bir sonucu değildi; daha çok, takip edeceği yolu, liderini, ileri doğru harekete geçirici itici gücünü bulmuş insan potansiyelinin kullanılmasıyla elde edilmiş bir neticeydi.
Ne var ki, bir bütün olarak insanlık bu mümtaz şahsiyetlerin ulaştıkları zirvede uzun süre kalacak teçhizata henüz sahip değildi. İslâm, yeryüzünde şaşırtıcı bir biçimde, tarihte eşi olmayan bir hızla yayılmış, insanlar büyük kitleler halinde Allah'ın dinine girmişlerdi. Ancak, bu müslüman kitleler, seçkin insanların aldıkları derin, eşsiz ve kademeli eğitimi görememişlerdi. O zaman, İslâm'a bağlılık yemini eden kitlelerde halâ yaşayan, cahiliy-ye devri kalıntılarının etkisiyle, bütün müslü-manlar yüksek zirvelerden aşağılara doğru düşmeye başladılar. Yalnızca, insan fıtratının kaynaklarını harekete geçiren ve dosdoğru yolda kurtuluşa erdiren, eşsiz, şümullü ve tedricî bir eğitimden geçmiş o seçkin topluluğun yaptığı gibi büyük bir hamle toplumu yüceltebilirdi.
Sonuçta İslâm toplumu bin yıldan daha uzun bir süre zirvede olmasa da dünyadaki diğer toplumlardan daha üstün durumda kaldı. Gerçekten de, diğer toplumlar İslâm'dan istifade ettiler.
İnsanlık tarihindeki bu emsalsiz ilerleme, sonra bin yıl yükseklerde bir hayat kuşkusuz beyhude bir çaba ya da diğer insanları bozguna uğratmak amacıyla değildi. Bu, arkalarında, ilk karşılaştıklarından çok farklı bir dünya bırakma çabasjydı.
Etkileyip, değiştirmemek hayat ve insan ile ilgili âdetullah'a uygun değildir. İnsanlık, uzun zaman süreci içerisinde bir bütündür, hem de tecrübe birikimini kullanan, bilgi kaynaklarını biraraya toplayan canlı bir organizmadır. Cahiliye örtüleriyle örtülmesine, körlük ve karanlık hâkim olmasına rağmen bu kaynaklar insanlar arasında her zaman ve her yerde kullanılmaya devam edilmiştir.
İlk vahiy yıllarında, İslâm'ın çağrısı, muhatap olarak yalnızca insanın içinde bulunduğu durumla çelişen bir insan potansiyeli bulmuştu. Yalnız, önceki vahiylerin sahip olduğu önemsiz potansiyel bunun haricindedir. Ki, bunlar, İslâm gibi tüm insanlıktan çok belirli kavimlere gönderilmişti. Bugün ise insanlığın hizmetinde bu potansiyelden başka, İslâm'a inanan, onun yönetiminde yaşamış ve İslâm'dan etkilenmiş ilk İslâmî hareketten kazanılmış kaynaklar vardır. Ayrıca, çorak topraklarda elde edilmiş acı insanlık tecrübelerine de sahibiz.
Başlangıçta, İslâm vasıta olarak sadece insan potansiyeline güvenerek karşısına çıkan ilkeleri, fikirleri, değerleri, ölçüleri, sistemleri ve kurumlan bâtıl ilan edip, sonuna kadar onlarla savaştı. Sonra, İslâm, bir İnsan topluluğunda, bir zaman diliminde kendi ilkelerini, fikirlerini, değerlerini, ölçülerini, sistemlerini ve kurumlarını oluşturdu. Bunlar daha sonraları geniş bir İslâm dünyasında uzun zamanlar boyunca uygulandılar. Sonuçta bunlar 1400 yıldır neredeyse bütün insanlıkça tanındı. Uygu-lanmasa, denenmese de bütün insanlık için bir gaye, bir ümit oldular.
Bundan dolayı, İslâm, insanlığa ilk beyan edildiği günkü kadar garip görünmedi. Önceden olduğu gibi, onu duygularına ve âdetlerine aykırı bulmadılar. Şurası bir gerçek ki, insanlık İslâm'ı o eşsiz devirde seçkin ilk müslüman neslin uyguladığı gibi uygulayamadı. Modern çağı da içine alan kimi zamanlarda İslâm'ın bir bölümü uygulanırken özü anlaşılmadı ve öze uygun hareket edilmedi. Diğer bir gerçek de, ilk müslümanların bir adımda ulaştıkları zirveye İnsanlığın halâ düşe kalka tırmanmaya çalışmasıdır.
Bütün bunlara rağmen, insanlık zihnen, İlâhî olarak belirlenmiş yolun gerçek yapısını anlamaya ve izlemeye, ilk vahiy yıUarındakinden daha yatkındır.
Sarih örnekler bu noktayı açıklığa kavuşturacaktır. Bu hususta, ayrıntılara girmeksizin bir kaç örnek vereceğiz. Bunun iki sebebi var; birincisi, bu tartışma İslâm inancı geniş başlığı altında toplanan unsurların kısaca gösterilmesine yöneliktir. İkincisi, ilk îslâmî hareketin tüm insanlık hayatı ve diğer yeryüzü dinleri üzerindeki etkileri o kadar çok, o kadar önemli ve yoğun ki, bir yazarın sadece bir eserinde bunları anlatması imkânsızdır. Bu etkiler o ilk devirden bu yana insan hayatının içine nüfuz etti ve gözleyici, kendini tümüyle göstermeyen bir biçimde bütün insanlığı geniş ölçüde etkiledi.
Kısaca şunu söylemek mümkündür: Yeryüzünde varolan İslâm dini İsimli bu evrensel vakıa, insan hayatında ilgilenmediği tek bir nokta bırakmadı. Etkisinin yoğunluk dereceleri farklı olmasına rağmen gerçekliği inkâr edilemez. Tarihteki büyük olaylardan her biri, doğrudan veya dolaylı olarak bu önemli olaydan -daha kesin söylemek gerekirse- bu geniş evrensel olgudan türemiştir.
Avrupa'da Luther ve J. Calven'in Öncülüğündeki dinî reform hareketi, Avrupa'nın bugün dahi beslendiği rönesans, feodalizmin yıkılışı ve asilzadelerin yönetiminden kurtuluş, İngiltere'de Magna Carta'yı ve Fransız devrimini ortaya çıkaran insan hakları ve eşitlik hareketi, Avrupa'nın ilmî şöhretinin kaynağı tecrübî metod... Genellikle tarihin en büyük gelişmeleri arasında kabul edilen bütün bunlar büyük îslâmî hareket ve esas olarak derin bir şekilde bu hareketten etkilenmiş olaylardan hâsıl olmuştur.
Dr. Ahmed Emin The Dawn of islam (İslâm'ın Doğuşu) isimli kitabında şöyle yazar: İslâm'ın etkileriyle hıristiyanlar arasında meydana gelen hareketlerden biri milâdî. 8. yüzyılda (H. 2-3. yüzyıl) Septimania'da ortaya çıktı. Bu hareket, "insan, günahlarının affı için yalnızca Allah'a yalvarmahdir" diyerek, papazlar önünde günah çıkarma olayına karşı çıktı. İslâm'da ne papazlar, ne keşişler ne de hahamlar vardır, tabiî olarak İslâm günah çıkarma olayını kabul etmez.
Benzer şekilde, dinî tasvirleri ve heykelleri tahrip eden bir hareket (Ikonoklast) ortaya çıktı. Milâdî 8 ve 9. yüzyıllarda (H. 3 ve 4. yüzyıllar) resim ve heykellerin takdisini inkâr eden bir hıristiyan mezhebi kuruldu. Roma imparatoru III. Leo milâdî 726 yılında resimlere ve heykellere tapınmayı yasaklayan, 730 yılında da böyle bir tapınmayı putperestlik sayarak geçersiz kılan bir emir yayınladı. Aynı biçimde V. Constantine ve IV. Leo.da heykellere tapmaya karşıydılar, ama, Papa II. ve III. Gregory, Germanius, Constantinople Patriği ve İmparatoriçe irene bu tapınmanın yanında yer alıp, bunu desteklediler. İki grup arasında ayrıntılarına burada giremeyeceğimiz sert mücadeleler oldu. Yalnızca şu noktaya dikkat çekmek isteriz ki, bazı tarihçiler resim ve heykelleri tahrip çağrısının İslâm'dan etkilendiğini kabul ederler. Resimleri ve haçları yakan Turenne başpiskoposu Claudius (bu göreve M. 828/H. 213'de tayin edilmiş-ti)un da müslüman Endülüs'te doğduğu ve yetiştiği söylenir.
Teslis İnancını az çok monoteistik (tek tanrıcı) biçimde yorumlayan ve İsa'nın ilâhlığını reddeden bir hıristiyan grup dahi vardı.
Barbar haçlı orduları milâdî XI. yüzyılda müslüman doğudan geri dönerlerken beraberlerinde müslüman toplumların hayat biçimlerini de getirdiler. Bünyesindeki bütün sapmalara rağmen bu toplumdaki en Önemli Özellik -Barbar haçlıların ülkelerinin aksine- yönetenle yönetilenin boyun eğdiği yasaların birliği ve bu yasaların bir aristokratın arzusundan veya feodal beylerin saçma isteklerinden ortaya çıkmamasıydı. Dahası bu toplumun, meslek ve ikâmet yeri seçiminde şahsî serbestlik, özel mülkiyet ve servette tasarruf hakkı, tevarüs edilen sınıf sisteminin yokluğu, kişinin herhangi bir zamanda kendi emeği ve gücüyle toplumda daha yüksek mevkilere yükselebilme imkânı gibi Özellikleri vardı. Feodal düzen altında yaşayan bir Avrupalı daha önce böylesine çarpıcı özelliklere şahit olmamıştı. Zira, o, kanun olarak yalnızca efendisinin arzularının esiri, toprağa bağımlı bir köle idi ve bağlı bulunduğu sınıf, soyuna göre belirleniyordu. Böylece -Avrupa toplumunun hayatındaki diğer ekonomik tesirlerin beraberinde- sesler yükseldi. Bunlar Avrupa'yı müslüman toplumlar düzeyine çıkarma-sa da, feodal sistemi tedricî olarak yıkan, diğer zaruretlerden olmasa da kişiyi toprağa kölelikten kurtaran olaylardı.
Endülüs üniversitelerinden; uluslararası hâle gelmiş, doğu İslâm medeniyetinin etkisinden, İslâm mirasının Avrupa dillerine çevirilerinden 14. yüzyıldaki Avrupa rönesans hareketine ve sonraki dönemlere gelindi. Yine, ilmî harekete, özellikle tecrübî metodla ulaşıldı."
Brifault da The Making of Humanity (İnsanlığın Anlaşılması) adlı kitabında şöyle belirtmektedir: "İlim, Arap medeniyetinin modern dünyaya en önemli kalkışıydı, ancak onun sonuçlarının elde edilmesi yavaş oldu. (Batılı yazarların, İslâm medeniyetini Arap medeniyeti olarak adlandırmalarına dikkat edilmeli. Bu hareket, İslâm ismi onlara hoş gelmediğinden dolayı kasıtlı olarak yapılır. Buna rağmen İslâm o kadar geniş ki... Bir de İslâm toplumunda ırkî düşmanlıkları yeniden canlandırmak isterler). Arap medeniyetinin İspanya'da meydana getirdiği özellikler, bu medeniyet karanlık bulutların ardında kaldığı yüzyıllar boyunca ürünlerini ortaya koyamadı. Avrupayı canlandıran yalnızca ilim değildi. İslâm medeniyetinin diğer birçok etkileri Avrupa'yı aydınlığa garketmişti. İslâm kültürünün etkisinden kaynaklanmamış bir tek durum olmamasına rağmen, bu etkiler en açık ve en önemli bir biçimde modern dünyayı sürekliliği ve ayırdedici gücüyle beslemiş olan tabiî bilimler ve ilmî araştırma ruhunda görülür."
Brifault şöyle devam eder: "İlmimizi, Arapların şaşırtıcı olmayan keşiflerine veya orijinal teorilerine borçluyuz; ama daha da önemli olan bir şey var - ilmin bizzat varolması. Gördüğümüz gibi kadim dünya, ilmin varolmadığı bir dünya idi. Astronomi ve matematik Yunanlılara yabancı ilimlerdi ve başkalarından ithal edilmişlerdi, Yunan kültürüyle karıştırıldığı hâlde benimsenmemişti. Yunanlılar kanunları sistemleştirmişler ve teoriler ileri sürmüşlerdi. Ancak dikkatli araştırma metodlan, pozitif verilerin toplanması, bilim de analitik (çözümlemeci) yaklaşım, dikkatli ve sürekli gözlem, zihnî araştırma gibi olguların tümü Yunan mantalitesine yabancıydı. Bizim 'bilim' olarak nitelediğimiz şey, yeni araştırma ruhu, deney ye gözlem araçlarıyla yapılan tetkikler neticesinde ortaya çıkan bakir alanların birer üründür. Bu bilim meta-matikteki gelişmelerin, Yunanlılarca bilinmeyen aşamalara ulaşmasının sonucu olarak Avrupa'da ortaya çıktı. Bu anlayış ve araştırma metodlannı Avrupa'ya Araplar getirdi."
Bundan önce de şöyle der: "Roger Bacon, Oxford'da Endülüslü ilim adamlarının izleyicilerin gözetimi altında Arapça ve Arap ilmini tahsil etti. Ne Roger Bacon, ne de ondan sonra gelen adaşı Francis Bacon tecrübî metodun kâşifleri unvanına sahip olamazlar. Roger Bacon, ancak müslüman ilim ye metodolojisinin hıristiyan Avrupa'ya aktarıcısı oldu. O, çağdaşlarına gerçek bilginin elde edilebilmesinin tek yolu olarak Arapça ve Arap ilimlerini öğrenmelerini tavsiye etmekten hiç bir zaman vazgeçmedi. Tecrübî metodun mucidinin kim olduğu tartışması Avrupa medeniyetinin kaynağının nasıl tahrif edildiğinin bir örneğidir. Bacon dönemi boyunca Arapların metodu geniş bir sahaya yayıldı, Avrupa'nın her yerinde insanlar bu metodu öğrenmek için büyük gayret gösterdiler."
Roger Bacon ilimler hakkındaki bilgisini nereden almıştı? Tabii ki, Endülüs'ün müslüman üniversitelerinden. Cepus Mojus isimli kitabının optikle ilgili beşinci bölümü, gerçekte İbni Heysem'in el-Menâzir isimli eserinin bir kopyasıdır.
New- York Üniversitesinde profesör olan Dreyber The Struggle Between Religion and Scimce (Din ile îlim Arasındaki Mücadele) adlı kitabında şunları yazmaktadır: "Müslüman ilimadamlan zihnî ve teorik metodların gelişmeyi sağlayamayacağını ve gerçeğin ancak, bu metodların olayların gözlenmesiyle birleştirilmesi hâlinde bulunabileceğini biliyorlardı. Böylece araştırmalarında şiarları tecrübî metodun ve duyguların pratik sonuçları oldu."
"Bu ilmî hareketin sonuçları, çağlanndaki endüstrinin gelişkinliğinde görülür. Çağımızın ürünü olarak düşündüğümüz ilmî teorilerini, onların yazmalarında görünce şaşırmaktan kendimizi alamıyoruz. Bunlardan biri, -modern bir teori olduğu sanılan- canlıların evrimidir. Oysa, bu teori müslümanlann okullarında öğretilmiştir. Müslümanlar bu teoriyi bizim yaptığımızdan daha ileri götürerek katılara ve minerallere uygulamışlardı. (İslâm'ın ve İslâm düşüncesinin haklılığını göstermeye çalışan batılı yazarların bu ve benzeri açıklamalarına dikkat edilmelidir. Evrim teorisini kiliseden ve kilisenin tanrısından kurtulma gibi sorunları olmayan müslümanlar ilmî araştırmalarıyla kurdular. Müslüman ilim adamları yaratılışın safhaları arasmda bir sıralama gözlediler. İşe en basit safhadaki bitkilerin hayat nitelikleriyle başladılar. Bitki hayatının safhaları zirvede en aşağı safhadaki hayvan hayatıyla birleşiyor, sonuçta hayat tekâmül ediyordu. Ancak müslümanlar bunların hepsini Allah'ın dilemesi ve kudretine bağlıyorlardı. Buna karşılık, Darwin evrimde herhangi bir tabiatüstü unsurun varlığını inkâr etmek istemişti. Bunun nedeni, onun, genel olarak bilime ve bilimsel düşünceye düşman kilise ile onun tanrısından kaçmasıydı. Müslümanlann araştırmaları ise tam tersine insanlan manevî unsurlarından mahrum bırakıp, hayvanî hassalarını öne çıkararak onlara herhangi bir saygısızlıkta bulunmamıştır. İslâmî öğreti insanın hür yaratıldığını açıkça beyan eder. Eğer nisan canlılar sıralamasında, fıtratı, zihni ve ruhî kapasitesi ile zirvede bulunuyorsa, bu herşeyi varoldukları düzende yaratan Allah'ın, onu bu şekilde yaratması sebebiyledir. O zaman, müslümanlar teoriyi ilk ileri sürenler olmalarına rağmen, temelde çok büyük bir farklılık vardır.) Onlar kimyayı tıbba uyguladılar, mekanikte ise yer çekimi kanunlarını tarif edebilecek kadar ilerlediler. Işık ve görme ile ilgili teorilerinde Yunanlıların fikirlerini değiştirmeyi başarmışlardı. Yunanlıların 'görme, gözün bakılan nesneye ışınlar yaymasıyla oluşur' düşüncesinin tam tersini doğruladılar. Işınların yansıma ve kırılmalarını biliyorlardı. Hasan İbnü'l-Heysem, ışık ışınlarının atmosfer boyunca takip ettikleri yolun kavis şeklinde olduğunu keşfetti. Aynı zamanda ay ve güneşi ufukta gerçekten belirmeden önce gördüğümüzü, battıktan sonra da kısa bir süre onları biraz daha görebileceğimizi ispatladı."
İslâmî yol ve hayatın, insanlık hayatı ile tarih, dünya tarihinin ana hareketleri üzerindeki etkilerini gösteren bu örneklerle yetinmeliyiz. Bunlar bütünüyle, çoğu kez unuttuğumuz çok boyutlu büyük gerçeği ifade ederler. Biz çağdaş medeniyetin yapısına baktığımızda, budalaca ve bilgisizce bu medeniyet üzerinde bir payımızın bulunmadığını, onu etkilemiş olmadığımızı bu medeniyetin bizden ve tarihimizden daha büyük olduğunu düşünürüz. Kendisine yabancı olduğumuz tarihimizi bile düşmanlarımızın ağzından Öğreniyoruz. Oysa onların tek amacı İslâm'a uygun bir hayatın imkânsızlığını kalplerimize yerleştirmektir. Bizim ümitsizliğimiz, düşmanlarımızı, dünyanın dizginlerini tekrar ele geçirmek için yapacağımız hamlelerden koruyarak onlara üstünlük kazandırıyor. Onlar ne söylerse kabul edip, sonra da papağanlar ya da maymunlar gibi tekrarlıyoruz. Bizi buna zorlayan nedir?
Burada asıl konumuz bu değil. Şu anda yalnızca, insanlıkça çok iyi bilinen ilk îslâmî hareketin geniş etkilerini ana hatlarıyla göstermeye çalışıyoruz. İnsanlık bugün, insan fıtratına ek olarak yeni bir kaynak oluşturacak bu etkileri anlamaya ve düşünmeye daha yakındır.
Eserler Ve Etkiler
İslâm'ın zirvede olduğu ilk dönem geçip İslâm'ın ortadan kaldırdığı cahiliyye yeniden hortlayınca, şeytan üzerindeki tozlan silkeleyip mücadele için ortaya çıktı ve iktidarın dizginlerini tekrar ele geçiren dostlarının başına geçti. Bütün bunlar olurken insanlık önceki cahiliye devrinde içinde bulunduğu duruma tekrar dönmedi. Zira, İslâm dünyadaki hâkim konumundan uzak olsa da, halâ ortadaydı. Ardında insanlar için yapılmış ve insanlarca tanınan büyük eserler ve önemli ilkeler bırakmıştı. Artık, İslâm kendilerine ilk kez açıklandığında insanların gösterdiği yabancılık kalmamıştı. Bu bölümde bu büyük eserleri ve önemli ilkeleri kısaca göstermek istiyoruz.
Tek İnsanlık
Arap yarımadasında kabile, aşiret, aile bağlılıkları hüküm sürerken yarımadanın dışında da ülke, doğum yeri, renk ve ırka dayalı bağlılıklar yaygındı. İslâm gelip insanlığın tek olduğunu, aynı kaynaktan geldiğini, bir tek İlâh'ın yönettiğini, renk ve ırk ayrımının, ülke ve soy farklılığının insanlar arasında ayrılık, düşmanlık, soğukluk yaratmayacağını, sadece birbirlerini tanıyıp, teşhis etmelerini sağlayacağını, böylece Allah'ın yeryüzündeki halifeleri arasında vazifelerin dağıtıldığını, sonunda dönüşün insanları yeryüzünde halifesi olarak yaratan Allah'a olduğunu açıklayana kadar insanlık bağlılığın başka bir çeşidini düşünmekten âcizdi. Her şeye gücü yeten Allah Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur: "Ey İman edenler! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi kabileler ve taifelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, (Allah'ın emirleri dışına çıkmaktan) en çok korunanmızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13).
"Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rab-binizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık(bağlan-nı kırmak)tan sakının. Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (4:1).
"O'nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır." (30: 22).
Bunlar teorik ilkeler olmayıp, pratikteki vakıalardı. İslâm birçok ırk ve renkleri içine alan çok geniş bir alana yayıldı, hepsini İslâm'ın düzeni altında biraraya getirdi. Tevarüs edilen renk, ırk, sınıf veya soy gibi özellikler herkesin birarada kardeşçe yaşamasını, niteliklerine dayanarak belli bir konuma ulaşmasını ve insan olarak sahip olması gereken değeri taşımasını engellememiştir.
İlkin garip görülüp kabul edilmemesine rağmen, bu geniş eserler kendini dünyaya kabul ettirdi. İlk İslâmî hareketin zayıflamasından sonra bile tamamıyla reddedilip, garip karşılanmadı.
İnsanlığın bu hareketi müslüman toplumlar gibi gerçekleştirmesi, üstelik gerekli kurumların eksik olduğu bir yerde uygulaması imkân dahilinde değildi.
Ülke, ırk, ulus, renk, dil gibi çeşitli önemsiz bağlılıkların ve tutuculukların varlığının devam ettiği bir gerçektir.
Yine Amerika ve Güney Afrika'da yaşayan renkli insanların durumu ciddî ve güç bir problem oluşturuyor, yine bu mesele Avrupa'da varlığını daha kapalı bir biçimde sürdürmektedir.
Her şeye rağmen, bugün insan düşüncesinin en önemli unsuru bir tek insanlık anlayışıdır. İslâm'ın belirlediği bu anlayış önemsiz bağlılıkları kaldırıp, azaltırken zayıf, dayanaksız kıldı ve teorik açıdan da tüm insan düşüncesinin temelini oluşturdu.
İlk îslâmî hareket bu kavramı, insan fıtratının potansiyel yardımıyla belirledikten sonra sona erdi. Ancak ardında yalnızca bu potansiyelleri bırakmadı, bilâkis, sahip olduğu kaynaklan insanlığın faydasına sundu. Bugünkü insanlığın İslâm'ın mesajını anlaması ve uygulaması daha kolaydır; hayret ve şaşkınlık unsuru artık ortadan kalkmıştır.
Asîl Bir İnsanlık
İslâm ilk geldiği zaman, insanın değeri belirli sınıflar ve ailelerle sınırlandırılmıştı. Kitleler ise değerleri olmayan köpükler gibiydiler.
islâm insanın soyluluğunun ırk, renk, sınıf, zenginlik, mevki gibi kimi dış niteliklerden değil, onun gerçek insanlığından kaynaklandığını haykırırcasına açıkladı. Gerçek insan hakları da benzer şekilde, sonuçta aynı kökenden doğmuş insanlık olgusundan türemiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur:
"Bir zamanlar Rabb'in, meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' demişti." (2: 30).
"Meleklere: 'Âdem'e secde edin!' demiştik, hemen secde ettiler; yalnız İblis diretti, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu." (2: 34).
"(Allah) Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdirdi..."(45:13).
O vakitten beri insanlar bilirler ki, Allah indinde insan gerçek fıtratıyla soyludur, bu soyluluk tabiîdir ve ırk, renk, ülke, ulus, kabile, aile veya diğer önemsiz ve kazâi niteliklerden bağımsızdır. O, yalnızca insan oluşa, Allah'ın soyluluk ihsan ettiği insanlardan olmaya bağlıdır.
Bu esaslar teorik olmayıp, gerçekçi ve tatbiki mümkün İdi ve toplum hayatında gerçekleştirilmişti. Bu toplum vasıtasıyla bütün dünyaya yayılmış, uygulamada öncü insanlarla da tanıtılmıştı. Köpük gibi bir değeri olmayan kitleler soyluluklarının farkına vardılar ve insanî haklarına kavuştular. Artık, yöneticilerinden hesap sorabilirlerdi, hakaretlere, alçaltıcı ve onur kinci davranışlara boyun eğmek zorunda kalmayacaklardı. Yöneticilere şunlar öğretilmişti: Onlar kitlelerin sahip olmadığı bir takım özel haklara sahip değildiler, yönetici olmayan bir kişinin soyluluğunu hakîr göremezlerdi.
Bu, insanın yeniden doğuşunu gösteriyordu; fizikî olarak ilkinden daha büyük bir doğuşu, însanın değeri ve haklan niçin yoktu? Bu haklan, hiç değişmeyen gerçek varoluş ve fıtrata dayandırılmaz ise insan nedir ki?
Hz. Ebu Bekir hilafetine şu sözlerle başlamıştı: "En iyiniz olmamakla beraber sizlere yönetici seçildim. Eğer yönetimimde iyi olursam bana yardımcı olun, hatalı hareket edersem beni düzeltin. Allah ve Rasûlü'ne itaat ettiğim sürece sizler de bana itaat edin. Eğer onlara itaatsizlik edersem, bana itaat etmenizi isteyemem."
Ömer b. Hattab, insanların yöneticileriyle ilgili haklarını belirten şu sözleri söylemişti: "Ey insanlar! Yöneticileri, size ne derilerinizin yüzüleceğim bildirmek ne de mallarınızın elinizden alınacağını haber vermek için gönderiyorum. Onları yalnızca size inancınızı ve yolunuzu öğretmeleri için gönderiyorum. Kendisine kötü davranılan herhangi biriniz o yöneticiyi bana havale etsin. Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, mutlaka o kişinin intikamını alnım."
Amr b. el-Âs ileri çıkarak şöyle dedi: "Ey mü'minlerin emiri! Bir gayr-i müslime kötü davrananlardan biri müslümanlann yöneticisi olsa yine ondan Öç alır mısm?
Ömer cevap verdi: "Canım elinde olan Allah'a yemin edirim ki, ondan öç alırım! Allah'ın peygamberinin bizzat yaptığını ben nasıl olur da yapmam?... İnsanları hakaret amacıyla dövmeyin. Onları fesada teşvik edecek şekilde evlerinden ve ailelerinden ayırmayın. Onların haklarını ellerinden alarak inançsızlığa saptırmayın."
Osman b. Affân, İslâm ülkesinin bütün kentlerine şunlan bildirdi: "Her hac mevsiminde valilerimin benimle görüşmeye gelmelerini istiyorum. Ben, toplumda iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırmak için yönetici yapıldım. İznim dışında kimseye baskı yapılmasın. Halkımız üzerinde ne benim ne de valilerimin herhangi özel hakları vardır. Medine'de bir grup insana hakaret edilip, tartaklandığı söylendi. Her kim böyle bir talepte bulunursa, hac mevsiminde bana gelsin, haklan benden veya valilerimden alınıp kendisine verilecektir. Birbirinizi bağışlayın, zira Allah birbirlerini bağışlayanlan sever."
Önemli olan, daha önce de belirttiğimiz gibi, bunlann saf teorik ilkeler ya da sadece konuşulan sözler olmamasıydı. Bunlar, insanlar arasında tatbik edilerek, yönetim kurallan olarak geçerlik kazanmışlardı.
Meselâ, İbni Kıbtî ile Mısır fatihi ve valisi Amr b. el-Âs'm oğlu arasında geçen yarışla ilgili iyi bilinen bir olay vardır. Amr b. el-As'ın oğlu yansı kazandığı zaman, hasmını döver. Bu olayı çocuğun babası, Ömer b. Hattâb'a şikayet ettiğinde ceza hac mevsiminde halk önünde yerine getirilir.
Hâdisedeki Hz. Ömer'in adaleti, İslâm'ın zihinleri ve insan hayatını serbestleştirici özelliğini gösterir.
O zaman Mısır yeni fethedilmiş ve İslâm'ı henüz kabul etmiş bir ülke idi. el-Kıbti fethedilen toprakların halkından bir kıptı (Mısır asıllı Hıristiyan), Amr b. el-Âs da bölgenin fatihi ve ilk valisiydi. Müslümanlann fethinden önce ülkenin yöneticileri Bizanslılardı. O Bizanslılar ki, sömürgelerindeki insanlan küçük düşürmek için sırtlanndan kırbaçlan eksik etmemişlerdi. Belki de, Kıbtî'nin babasının sırtında halâ Bizans kırbaçlarının izleri vardı.
Fakat yeryüzünün her yerinde İslâm'ın oluşturduğu serbestlik dalgası, Kıbtîlere Bizans'ın kırbaçlarını ve aşağılamalarını unutturmuştu. Bu dalga insanlara hürriyetlerini hatırlatmış ve onları değer sahibi kılmıştı. Öyle kî, bir kimse, yarışma sonrası çocuğunun valinin oğlu tarafından dövülmesine Öfkelenip kızabiliyordu. Oğlunun kişiliğinin incitilmesinden doğan öfke babayı Mısır'dan Medine'ye uçak, otomobil, vapur veya tren ile değil deve sırtında seyahate sevkediyordu. O uzun aylan, yalnızca şikâyetini halifeye bildirmek için deve üzerinde geçiriyordu. O halife ki, ülkeyi İslâm sancağı altında fethettiği zaman onu azâd etmiş, Bizans'ın kırbaçlan altında unuttuğu insan olma değerini ona yeniden öğretmişti.
İslâm'ın gerçekleştirdiği serbestliğin genişliğini iyi anlamalıyız. O, basit olarak yalnızca Ömer'in şahsına bağlı bir adalet telâkkisiyle İlgili değildir. İslâmî yol ve sistemden kaynaklanan Ömer'in adaleti, daha çok, dünyada serbestliğin coşkulu selini göstermiş ve insanın değerim yeniden ortaya koymuştur.
İnsanlığın bu yüksek seviyeye bir daha ulaşamamış olması gerçeğine rağmen, İslâm'ın belirlediği insanın değeri, Özgürlüğü ve yöneticileri karşısındaki haklan gibi kavramlar İnsanoğlunun hayatında derin izler bırakmıştır. Bu etkiyi insan haklan bildirgesinin ilânında da görebiliriz.
Bu bildirgenin insan hayatında herhangi pratik bir geçerliliği yoktur. Şu bir gerçek ki, insanlar yeryüzünün muhtelif bölgelerinde halâ tahkir edilmekte, aşağılanmakta, işkence ve yoksullukla karşı karşıya bulunmaktadır. Kimi felsefelerin insanın statüsünü bir araçtan daha aşağıya düşürdüğü, gelir ve üretimi arttırmak, pazar üstünlüğü sağlamak uğruna onun hürriyetini, değerini ve diğer üstün özelliklerini ortadan kaldırdığı da bir başka gerçektir. Bütün bunlara rağmen İslâm'ın belirlediği görüşler halâ zihinlerde ve düşüncelerde varolmayı sürdürüyor. İslâm bunlan ilk defa açıkladığı zaman oluşan yabancılık bugün yok. İnşaallah, insanlık gelecekte İslâmî hareketle tekrar karşılacak olursa onu anlayabilecek ve düşünebilecek durumdadır.
Tek Bir Ümmet
İslâm ilk geldiği zaman, insanlan soy, ırk, vatan, ortak çıkar ve imtiyazlara dayalı beraberlikler kurmuş olarak buldu. Bütün bu önemsiz bağlılıkların insanın gerçek fıtrat ve özü ile ilgisi yoktu. Bunlar daha çok, İnsanın asıl Özüne iliştirilmiş anzî niteliklerdi.
Bu önemli konuda İslâm kesin ve kararlı tebligâtıyla insanların birbirleriyle olan ilişkilerini belirledi. Renk, ırk, akrabalık, vatan veya paylaşılan menfaat ve imtiyazlar insanlan biraraya getirmeye, onlan ayırmaya yeterli değildir; insanlann birbirleriyle olan ilişkilerini belirleyecek olan onlann inançlarına ve Rablerine olan bağlılıklandır. Onlara insan-lıklannı ihsan eden Allah ile ilişkileridir ve bu, onlann dünya ve ahirette istikametlerini belirlemelidir. Allah'ın ruhundan üflediği nefes insanı insan kıldı, ona değer verdi, yerde ve gökte ne varsa her şeyi ona boyun eğdirdi. Bu İlke üzerine insanlar biraraya gelirler veya aynlırlar; yoksa, insanî esasa iliştirilmiş kimi anzî nitelikler üzerine değil.
Birliğin temeli inançtır, inanç ise insan ruhunun en yüce vasfıdır. Eğer bu bağ ortadan kalkarsa birlik olmayacak, daha doğrusu hayat olmayacaktır. İnsanlık bu en asil niteliğine dayalı birlikler kurmalıdır. Yoksa, yiyecek, otlak ve barınak temeline dayalı birlikleri hayvanlar da oluştururlar.
Bütün dünyada iki topluluk vardır: Allah'ın taraftarları (Hizbullah) ve şeytanın taraftarla-n (Hizbuşşeytan). Allah'ın hizbi Allah'ın sancağı altında toplanır ve O'nun işaretlerini taşır. Şeytan'ın hizbi ise Allah'ın sancağı altında toplanmayan bütün topluluk, grup, ırk ve fertleri içine alır.
Ümmet, bir inanç bağı ile birbirine bağlanmış insan topluluğudur. înanç yoksa ümmet yoktur, ümmeti birbirine bağlayacak unsur da yoktur. Toprak, ırk, dil, akrabalık, ortak maddî çıkarlar, ayrı ayrı veya tamamen, inanç bağı olmaksızın bir ümmet oluşturmak için yeterli değildir.
Bağ, kalbi ve aklı canlandıracak, insanı ve hayatı yorumlayacak, Ruh'undan üflediği nefes ile insanı insan yapan Allah'a bağlayacak, hayvanlardan ayıracak ve Allah vergisi bir değere sahip bir düşünce olmalıdır.
Allahu Teâlâ, Kur'ân'ında her yer, çağ, renk, kabile ve zümreden mü'minlere hitap ederken, yüzyıllar boyunca Nuh aleyhisselâmdan Muhammed @'e şunları buyurmuştur: "İşte bu sizin ümmetiniz (olan tevhid ve İslâm milleti), bir tek ümmettir. Rabb'iniz de benim. Yalnız bana kulluk edin." (21: 92). Bütün bu peygamberler hep aynı din ve ümmet birliğini sağlamak, aynı inancı yerleştirmek için gelmişlerdir. Bunların hepsi zincirin halkaları gibi birbirini tamamlamaktadır. Hepsi insanlık yolunu aydınlatmak için dizilmiş nur kandilleri gibi birbirini ikmal etmektedir.
Allah insanları soy, ırk ve vatan bağlarına bakmaksızın inanç temellerine göre ayırır. Kur'ân'da şöyle buyurulur: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kavmin, babalan, oğullan, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. Onlar o kimselerdir ki, Allah kalblerine îman yazmış ve onlan kendinden bir ruh ile (kalb nuru veya Kur'ân ile) desteklemiştir. Onlan, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın hizbi(partisi)dir. İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbi(partisi)dir." (58: 22).
O, başka çare kalmazsa öldürme için bir tek sebep kabul etti, bu, Allah rızası için, O'nun yolunda cihaddır. Allah inananlann amaçlanyla inanmayanların amaçlarını açık ve kesin bir biçimde belirtmiştir: "îman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlanyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır." (4: 76).
Birlikteliğin ırk, renk, ticaret veya herhangi ikinci derecede, anzî bir karakteristiğe değil de, inanç temeline dayanması gereği o zaman bütün İnsanlığa garip gelmişti.
Günümüzdeki ifadesiyle bu "mezhepçilik, fırkacılık" (sectarianship) İslâm onu ilk gündeme getirdiğinde garipti, ancak bugün insanlığın onu Özümsediğini, farklı ülkelerin, halkla-nn, dillerin, renklerin ve ırkların inanç temeline dayalı olarak biraraya geldiğini görüyoruz.
Onların Allah'a iman ilkesi etrafında biraraya gelmedikleri bir gerçektir, ama, daha alt düzeylerde ekonomik veya toplumsal inanışlar insanların beraberliği için bir temel oluştura-biliyor. İkinci derecedeki unsurlar en büyük hakikatten daha önemli olabiliyor. Fakat insanlık bugün, herhangi bir olayda beraberliğin bir inanç etrafında mümkün olabileceğini kabul ederken inancın, ruhî veya zihnî rabıtayı sağlayacağı görüşündedir. Tabiî ki bu da bir gelişmenin göstergesidir.
Şimdi insanlığa kalan, yaklaşan İslâmî hareketin rehberliğinde daha yüce ve daha yükseklere doğru tırmanmak, bu ilerlemede ön saflarda yer almaktır. Burada eski ve yeni İmkânlar insanlığın hizmetinde olacaktır: Bunlar insan fıtratı ve İslâm'ın ilk hareketinden beri insanlığın geçirdiği tecrübelerdir.
İslâm, insanları inanç etrafında toplayıp, bu temeli birliğin ve ayrılığın ilkesi kabul etmesine rağmen, düşmanlarının inançlarına karşı tahammülsüzlük göstermemiş; kendi inancının dışında kalan veya kendi inancı etrafında toplanmamış insanlarla ilişkilerin belirlenmesinde hoşgörüsüzlüğe kesinlikle izin vermemiştir.
Allah, insanları tslâm dairesine, sokmak için değil* daha çok yeryüzünde hakkaniyete, adalete dayalı üstün bir düzenin kurulabilmesini mümkün kılmak için cihad vazifesini müslümanlara yüklemiştir. İnsanlar, hem müslümanlann hem de gayri müslimlerin mükemmel ve adilâne bir ortamda yaşadıkları bu nizamın himayesi altında istedikleri inancı seçebileceklerdir.
"Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâğûtu inkâr edip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (2: 256).
İslâm nizâmının hâkim olduğu ve İslâm hukukuna göre yönetilen topraklar, üzerinde yaşayan farklı inanç ve dinlerden insanlara bakılmaksızın "İslâm ülkesi" dâr-ı İslâm olarak kabul edilir. İslâm'ın hâkim olmadığı ve İslâm hukukunun uygulanmadığı bir yer de halkının ne olduğuna bakılmaksızın "Harp ülkesi" yani dâr-ı harb hâlini alır.
Dâr-ı İslâm ile dâr-ı harb arasındaki ilişkiler başıboş bırakılmamış, açık ve sistemli bir şekilde iyilik, saflık ve dürüstlük ilkelerine uygun olarak belirlenmiştir.
Eğer "İslâm ülkesi" ile "harb ülkesi" arasında bir andlaşma yapılırsa bu anlaşmaya uyulur, hilekârlık ve hainliğe izin verilmez. Andlaş-manın tek taraflı feshi ve aniden saldın yasaklanmıştır. Tabiî bütün bunlar, andlaşmanin süresi sona erdiğinde veya dâr-ı harb halkı andlaşmayı bozduğunda yürürlükten kalkar.
Sulhun tarihleri belirlenmemiş, dâr-ı harb tarafının da hainliğinden korkulursa sulhun bozulmasına izin verilir. Bu takdirde sulhun sona erdiği karşı tarafa açık bir şekilde bildirilir.
Savaş açılması gerekiyorsa, bununla ilgili gözetilmesi gereken kurallar ve kararlar vardır. Eğer düşman anlaşma imzalamayı, cizye (vergi) Ödemeyi ve tslâmî düzenin hâkimiyetini kabul ederek barış isterse, inanç hürriyetini koruma ve bunu müslümanlardan isteme hakkına sahiptir.
"Allah katında, yeryüzünde yaşayanların en kötüsü kâfirlerdir, artık onlar inanmazlar. (Ey Muhammedi) Sen kendileriyle andlaşma yaptığın hâlde onlar, hiç çekinmeden, yaptıkları andlaşmayı her defasında bozarlar. Savaşta onları yakalarsan onlar(a vereceğin ceza) ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt ki ibret alsınlar. Bir kavmin, (andlaşmaya) hainlik yapmasından korkarsan, sen de (onların seninle yaptıkları andlaşmayı) aynı şekilde onlara at; çünkü Allah hainleri sevmez. İnkâr edenler (bizim kazamızdan kurtulup) geçtiklerini sanmasınlar. Onlar (bizi) âciz bırakamazlar. (Ey İman edenler!) Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız." (8: 55-61).
Allah aynı şekilde andlaşmalara sadakati vurgulayarak, "devlet menfaatinin" Öne sürülerek yükümlülüklerden kaçınılmasını yasaklar.
"Andlaşma yaptığınız zaman Allah'ın ahdini tam yerine getirin (verdiğiniz sözü tutun), pekiştirdikten sonra yeminleri bozmaym. Çünkü Allah'ı üzerinize kefil (şahit) yaptınız. (Artık nasıl o andı bozarsınız?) Allah yaptıklarınızı bilir. Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü, yeminlerinizi aranızda bozucu bir vasıta yaparak, ipliğini kuvvetle büktükten sonra çözen kadın gibi olmayın! Çünkü Allah, sizi bununla deniyor. Kıyamet günü, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyi size açıklayacaktır." (16: 91-92).
Eğer savaş çıkarsa, o zaman, kimsenin namusuna tecavüz edilmez, çocuklar, yaşlılar ve kadınlar Öldürülmez, ekinler yakılmaz, sürüler tahrip edilmez, intikama izin verilmez; müslümanlar yalnızca karşılarına çıkan silahlı kuvvetlerle savaşırlar.
Şu öğütleri Hz. Ebu Bekir, Bizans'a cihada giden Üsâme'nİn ordusuna vermiştir: "Hainlik yapmayın, muamelelerinizde ifrata kaçmayın, yanlışlığa sapmayın, intikam almayın, çocukları, yaşlıları veya kadınları öldürmeyin. Hurma ağaçlarım veya diğer meyve veren ağaçlan kesmeyin ve yakmayın. Yiyecek hâricinde develeri boğazlamayın. Köşelerine çekilmiş insanlarla karşılaşacaksınız. Onlan kendi hâllerine terkedin ve Allah'ın izniyle yolunuza devam edin."
Burada, ââr-ı İslâm İle dâr-ı harb, müslü-manlar ile gayri müslimler arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların ayrıntılarına girmek niyetinde değiliz. Böyle bir tartışma şu andaki amacımıza uygun değildir. Zira, biz daha Önce böyle kurallar olmamasına rağmen İslâm'ın yeryüzündeki muhalif gruplar arasındaki ilişkileri belirlemek için vazettiği kuralların ana hatlarına işaret etmek istiyoruz. İslâm'dan önce, farklı toplulukların, birbirleriyle ilişkileri kılıç kuvvetine ve müsamahasızlığa dayanmaktaydı. Güçlü olan için her şey mubahtı, mağlup ise bütün haklarım kaybederdi.
İslâm'ın vazettiği bu kurallar insanlık hayatında varolmaya devam etti. Milâdî 17. /hicrî 11. yüzyıl sonlarında dünya karşılıklı ilişkilerini bu kurallara göre belirlemeye başladı. "Uluslararası Hukuk" kavramı ortaya çıktı ve 19. yüzyılda bu kavramı güçlendirmek için uluslararası teşekküller kuruldu. Bu teşekküller günümüze kadar çeşitli başarı ve başarısızlıklarda pay sahibi oldu. Uluslararası hukukta bir hayli fazla konu tartışıldı.
Sonuçta, İslâm'ın öngördüğü sistem ortaya çıktığı ilk zamanki kadar insanlığa yabancı değildir. Şu bir gerçek ki, insanlık ilk müslü-man toplumun yardımlaşma ve diğer toplumlarla ilişkilerinde ulaştıkları ahlâkî seviyeyi koruyamadı. Bu yüzyılda batı hukukunun geliştirdiği uluslararası hukuk teorileriyle ilgili ciddî tersliklerin olduğu da bir gerçek. Savaşın ilân edilmesi ilkesi ve andlaşmalann ihlalinin yasaklanması yürürlükten kaldırıldı.
insanlar arasında öldürme olayları, çöldeki hayvanların birbirlerini öldürmelerinden daha yaygındır. Savaş ve barışın ardındaki motiflerin halâ üstünlük ve yağma, kazanç ve pazar paylan olduğu, İslâm'ın cihadın amaçlan olarak belirlediği inanç, doktrin, fazilet ve adalet gibi esaslann geri planda kaldığı da bir gerçektir.
Her şeye rağmen, ilgili taraflarca bilinen bir hukuka dayandırılan uluslararası ilişkiler kavramı halâ vardır. Bunu ilk defa İslâm gündeme getirmiş, Allah'ın insanlar için uygun gördüğü yüce ve âdil hayat yolu da bu kavramın insan hayatındaki pratik etkilerini göstermiştir.
Eğer insanlar tekrar bu yola davet edilirse, bu görüş onlara garip ve olumsuz gelmeyecektir. Onun üstün ahlâkî temeli, insanlığa, Allah'ın rehberliğinden habersiz cahiliyye bataklığında debelenirken yabancı gelebilir, ancak bizatihi görüşün kendisi ne yabancı ne de çirkindir.
İlk zamanlar yalmzca insan fıtratının potansiyeline güvenen İslâm, gelecekteki hareketinde ilkelerinin güvenilirliğiyle de İnsanlığa tanıdık gelecektir. Bu hareket insanlığın geçirdiği çeşitli tecrübelerden de faydalanacaktır. Böylece ileri yürüyüşüne tekrar başlaması in-şaallah daha da kolay olacaktır.
İnsanlık bugün bütün inanç, ideoloji ve doktrinlere karşı gösterdiği hafiflik ve aldırmazlıktan muzdariptir. Aynı şekilde, bugün başına ne geliyorsa ikiyüzlülük, hilekârlık ve zilletten geliyor. Bunlar insanları Allah'a davetteki zorluklar ve Allah yolunu layıkıyla takip etmedeki engellerdir.
Bu ve benzer meseleleri gözardı etmemeli veya küçümsememeliyiz. Elverişli faktörler İslâm için çalışanları gevşeterek, kendilerini yeterli bir şekilde teçhiz etmekten alıkoyma-malıdır.
Onlar kendilerini nasıl teçhiz edebilirler? Kendilerini donatabilecekleri yalnızca bir tek şey var: Allah korkusu, Allah hakikatinin idraki, Allah ile doğrudan ilişki ve Allah'ın apaçık vaadine mutlak güven: "... (çünkü) mü'minlere yardım etmek, üzerimize borç idi." (30: 47). Yapılması gereken, mü'minle-rin güçlerini Allah'tan almaları ve o şekilde yollarına devam etmeleridir. Allah'ın vaadi, realitenin Üstesinden gelecektir. Aocak, ilk ve son gaye yalnızca Allah rızâsı olmalıdır.
Bu topluluk Allah yolunun gerçekleştirilmesinde Rabbani metodu uygulayacaktır. Bu metod, insan fıtratı üzerindeki cehalet bulutlarını dağıtacaktır. Aynı zamanda, "yeryüzünde Allah'ın kelimesi en yüce kılınsın, iktidar dizginleri O'nun dininin hükmü altında olsun" şeklindeki Allah buyruğu bu metodla gerçekleştirilebilecektir.
Al-i İmrân sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Sizden önce de (Allah'ın kanunlaştırdığı) nice olaylar gelip geçti. Yeryüzünde dolaşın da, yalancıların sonunun nasıl olduğunu görün. Bu (Kur'ân) insanlara bir açıklama, (Allah'tan) sakınanlara yol gösterme ve Öğüttür. Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz. Eğer size (Uhud'da) bir yara dokunduysa, o topluluğa da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler... (evet) onları biz insanlar arasında çevirip duruyoruz (kâh bir kavme, kâh ötekine galibiyet veriyoruz; bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteriyoruz, bazen ötekine). Allah iman edenleri ortaya çıkarsın, sizden şehidler edinsin, iman edenleri arındırsın ve kâfirleri mahvetsin diye (zamanı kâh lehinize, kâh aleyhinize çevirmektedir). Allah, zâlimleri sevmez." (3:137-141).
KISIM 2
BÜTÜN İBADET VE KURUMLARDA HERKESE EŞİT HAKLAR TANINMASI
İslâm'ın doğuşunda varolan bütün dinî düzenler, ibadetleri ve ayinleri belirli sınıflara tahsis etmişti. Bu sınıflar dinî kabul edilen hususlarda tam bir tekele sahiptiler. Halk, bunların insafına kalmıştı. Hindistan'da dinî sistem Vedalar'ın bilgisini bütünüyle kontrollerinde tutan Brahmanlann elindeydi. Bunlar belirli sınıflan Hindu dininin bilgisinden ve Vedalar'ı okumaktan dahi tamamen men etmişlerdi. Brahmanlar olmaksızın hiçbir dinî uygulama veya ayin yapılamazdı. Zerdüşt dininde de Brahmanlar gibi özel bir smıf bütün imtiyazlara sahipti ve başka hiç bir sınıf dinî törenler üzerindeki bu tekeli onlarla paylaşamazdı. Aynı şekilde Yahudilik'te Beni Levi ve Beni Harun, diğer sınıfların faydalanama-dıklan dinî ayrıcalıkların sahipleriydiler. Onlar bütün ibadetleri ellerinde tutarken, dinî törenleri bunlardan başka hiç kimse yönetemezdi. Eski Ahit (Tevrat)'te şu cümleleri görebiliriz: "Levililer diğer kabilelerle denk tutulamazlar, çünkü Rab Musa'ya şöyle demişti: 'Askerlik hizmetine uygun insanlan seçerken Levilileri bunlara dahil etme. Fakat şehadet meskeni üzerine ve onun bütün takımlan üzerine ve ona ait olan her şey üzerine sen Levilileri koy; meskeni ve onun bütün takımlarını onlar taşıyacaklar; ve ona hizmet edecekler, ve meskenin etrafına konacaklar. Ve meskenin göçü olacağı zaman Levililer onu indirecekler; ve mesken konulacağı zaman Levililer onu kuracaklar; ve yaklaşan yabancı öldürülecektir. Ve İsrail oğulları, her biri kendi konak yerinde, ve ordularına göre herkes kendi bayrağı yanında konacaklar. Fakat israil oğullarının cemaati üzerine gazap olmasın diye, Levililer şehadet meskeni etrafına konacaklar; ve şehadet meskeninin bekçiliğini Levililer tutacaklar." (Sayılar, 1: 47-53).
Aynı kitabın üçüncü bölümünde şunları okuruz: "Ve Rab Musa'ya söyleyip dedi: 'Levi kabilesini yaklaştır ve kâhin Harun'un önünde, ona hizmet etsinler diye durdur. Ve meskenin hizmetini yapmak üzre toplanma çadı-nnın önünde, Harun'un bekçiliğini ve bütün cemaatin bekçiliğini tutacaklar. Ve meskenin hizmetini yapmak için toplanma çadırının bütün takımlarını, ve İsrail oğullarının bekçiliğini tutacaklar. Ve Levilileri Harun'a ve oğulla-nna vereceksin; onlar İsrail oğullan arasından ona tamamen verilmiştir. Ve Harun ile oğullarını tayin edeceksin, ve kâhinliklerini tutacaklar; ve yaklaşan yabancı öldürülecektir." (Sayılar, 3*5-10).
Hıristiyanlık üzerindeki tekelci kontrol, delil gerektirmeyecek derecede açık ve herkesçe bilinen bir husustur. Dinî düzen, onun ayin ve törenleri tamamıyla Roma Katolik kilisesindeki Papa'nm ve diğer kiliselerdeki papazlann elindedir. Onların haricinde kimse, bir çocuğu vaftiz edemez ya da ölen biri için son cenaze törenini yapamaz. İslâm'da ise ruhbanlık, dinî tören ve ibadetler üzerinde tekelcilik yoktur. Gerekli bilgiye sahip herhangi bir müslüman, namazda cemaate imam olabilir, iki kişiyi birbiriyle evlendirebilir, yeni doğmuş bebeğin kulağına ezan okuyabilir ve formaliteler olmaksızın cenaze namazını kıldıra-bilir. O, evrensel bir dindir ve herkese kapıları açıktır. Her kim bu dine girerse, o, inançta ve İslâm'ın kabul ettiği haklardan yararlanmada diğer kardeşleriyle eşittir. Diğer müslü-manlar gibi o da, hakkında gerekli bilgiyi edindiği her dinî vazifeyi yerine getirebilir. Bunun gibi İslâm itikadının bilgisi, her kadın ve erkek bütün müslümanlann ortak mirasıdır. Allah'ın emir ve yasaklarını öğrenmek için her müslümanın Kur'ân'ı öğrenmesi ve O'nun üzerinde çalışması gerekir. Zira, Hesap gününde hiç kimse Allah'ın yolundan habersiz olduğunu mazeret olarak ileri süremeyecektir.
Buna karşılık, kölelikten gelip müslümanlar-ca çok iyi tanınmış ve ilimde öncü olmuş bir çok din âlimini bulabiliriz. Rasûlullah @'in ashabından sonra dahi, ilim alanında kendileri köle olan ve köle ailelere mensup büyük isimleri görebiliriz. Atâ b. Ebî Rebâh Mekke'de, Hasan Basrî Basra'da, İbrahim Nehâ'i Kûfe'de, Mekhûl Suriye'de ve Atâ-i Horasanı Horasan'da ilim ve irfan odaklarıydılar. Kelâm ve diğer İslâmî ilimlerde büyük isim yapmış bulunan bunlar ve diğer yüzlercesi ya köleydiler ya da köle ailelere mensuptular. Onların bu durumları bilgi edinmelerini, İslâm'da önderlik konumunu elde etmelerini, itibar kazanmalarını engellemedi.
Herkes vasıflarına ve kabiliyetlerine uygun bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Mekke'nin fethinde Kabe putlardan ve heykellerden temizlendiği zaman Rasûlullah @ ömrünün büyük bir bölümünü köle olarak geçirmiş Bilâl'den Kabe'nin damına çıkıp ezan okumasını istemişti. Bu hareket, Kureyş ve diğerleri için, bütün insanların eşit olduğu ve aralarında hiçbir fark bulunmadığım gösteren bir ders oldu. Bu ders, nesep ve aileleri ile övünen, diğer insanları özellikle köleleri ve hizmetçileri hor ve hakir gören Mekke'nin ileri gelenleri önünde gerçek bir uygulama idi. Rasûlullah @ bu görevi Bilâl'e vermekle, hassaten Ku-reyş'e, genelde bütün insanlığa şunu gösterdi: Allah katında bütün insanlar eşittir, İslâm'da nesep gururunu besleyen ve destekleyen bu şekildeki tüm cahilî düşünceleri kafalarından söküp atmalıdırlar.
Rasûlullah @, azatlı kölesi Zeyd b. Hârise'yi, Bizans ve onun. müttefiki Şurahbîl Gassani'ye karşı savaşmak üzere teşkil edilen 3000 kişilik ilk büyük kuvvete komutan olarak tayin etti. Daha sonra, genç bir insan olan Zeyd'in oğlu Üsâme'yi, Arap yarımadasından o zamana kadar çıkan en büyük ordunun başına geçirdi. Sahabilerin en tanınmışları ve önde gelenleri, Rasûlullah @'in vefatından sonra halifelik yapmış olanları, Rasûlullah @ Üsâme b. Zeyd'in komutası altına vermişti. Bunların arasında Ebu Bekir, Ömer, Ali ve Abbas gibi zâtlar da vardı. Mekke'nin fethinden sonra İslâm'a girmiş ve aile gururlarını tamamıyla atamamış olan kimi Kureyş ileri gelenleri kendilerini hakarete uğramış ve aşağılanmış hissettiler. Onların itirazları Rasûlullah @'e iletildiğinde, O, geldi ve onlara şöyle hitap etti: "Neler duyuyorum? Allah'a andolsun ki, sizler (önceki Mute savaşı vesilesiyle) onun babasının önderliğine de itiraz etmiştiniz. Şimdi aynı (cahiliyye ve gurur) ateşi içinizde yanıyor. Halbuki onun babası o işe nasıl lâyık ve benim için değerli idiyse, oğlu da aynı şekilde buna lâyık ve benim için değerlidir!" (Buhari ve Müslim).
İslâm'da dinî liderlik ile askerî komutanlık arasında böyle bir ayırım olmadığını burada zikredebiliriz. İslâm düşüncesinde önderlikler birbirinden ayrılmaz. İlke olarak, namazda imamlık yapan kişi savaşta da komutan olabilir. Fakat tatbikatta, en yüksek etkiyi elde etmek için dinî liderlikle, askerî seferlerin başına istişare ile farklı kişiler tayin edilebilir. Ancak bu tavır, İslâm'ın eşitlik ve evrensellik ilkelerini olumsuz yönde etkilemez, bu ilkelerin varlığı konusunda şüphe uyandırmaz. Kur'ân bu ilkeyi şu sözlerle sarih bir biçimde açıklar: "Ey İman edenler! Allah'a İtaat edin, Rasûl'e ve sizden olan emir sahibine itaat edin..." (4: 59).
Bu âyet, İslâm'ın bütün dinî, kültürel ve siyasî sisteminin temelini teşkil ettiği gibi, sistemin kurulması için de, ilk ve en önemli düsturdur. İslâm sisteminde tek gerçek otorite olan Allah'a İtaat edilmelidir. Bir müslüman her şeyden önce Allah'ın kuludur; diğer bütün özellikleri, bu vasfından sonra gelir. Bu sebeple bir fert veya toplum olarak bütün müslüman-lar, öncelikle Allah'a bağlıdırlar ve bütün diğer bağlar bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü bütün insanlar Allah'a verdikleri söz(ahd)e sâdık kalmak zorundadırlar. Bir başkasına bağlılık ve itaat, ancak Allah'a itaati engellemeyecekse kabul edilir. Bu aslî bağlılık ve ahde aykırı olan bütün öteki bağlılık ve ahitler geçersizdir. Rasûlullah @ bunu bir hadîsinde şöyle açıklamıştır: "Yaratıcıya isyan (itaatsizlik) olan yerde, yaratıklardan hiç birine itaat edilmez."
İslâm'ın ikinci önemli prensibi Rasûlullah @'e bağlılık ve itaattir ki, bu itaat peygamberlik kurumunun bir gereği değil, bilâkis Allah'a itaat etmenin tek çıkar yoludur. Allah'ın Rasûlü'ne itaat edilmelidir. Çünkü O, Allah'tan gelen emir ve direktiflerin elde edilebileceği tek kaynaktır. O halde, biz, ancak O'nun Rasûlü'ne itaat ederek Allah'a itaat edebiliriz. Çünkü itaatin başka bir yolu yoktur. Bunun aksine Rasûl ile aradaki bağı koparmak, O'nu gönderen Hakîm'e başkaldırmak demektir. Nisa sûresinde yer alan âyette bu husus şöyle açıklanır: "Kimi Rasûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur, kim de yüz çevirirse (isyan ederse) biz seni onların üzerine bekçi göndermedik" (4: 80). Bu birinci ve ikinci bağlılıktan sonra bunlardan daha aşağı derecede yer alan bir bağlılık daha vardır. Bu, müslüman-
ların kendi aralarından seçip yetki verdikleri kimselere bağlılıktır. Uîû'l-emr (kendilerine yetki verilenler) kelimesi çok geniş kapsamlıdır. Müslümanların herhangi bir işinin başında olan herkesi kapsar. Kısacası, müslüman-lar arasından seçilip kendilerine yetki verilen herkese itaat edilmelidir. Onlar (a) Müslümanlardan oldukları, (b) Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ettikleri sürece, onlara karşı gelip, müs-lümanlann toplum hayatındaki barışı bozmak doğru değildir. Bu iki şart onlara itaat edilmesinin ön şartını oluşturur. Bunlar hem âyette açıkça ortaya konmuş, hem de Rasûlullah @ tarafından açıklanmıştır. (The Meaning ofthe Qur'an,c\ sh. 132-133).
Rasûlullah @ müslümanlara, yöneticilerine itaat etmelerini çok sarih bir biçimde şu sözlerle emreder: "Kulağı kesik sakat bir köle bile sizin üzerinize âmir olsa Allah'ın Kitâbı'na uygun yönettikçe, onu dinleyin ve itaat edin." (Müslim). "Size yönetici olan kimse başı üzüm tanesi gibi (siyahî) Habeşli. bir köle dahi olsa, dinleyin ve itaat edin." (Buhari) ve "Emrettiği şey günah olmadığı sürece, bir müslümanın kendilerine yetki verilen yöneticilerin emirlerine, hoşlansın veya hoşlanmasın, itaat etmesi gerekir. Günah ve kötülük ile emrolunduğunda ne dinlemek ne de itaat etmek söz konusudur." (Buhari ve Müslim)
Rasûlullah @ şu kesin sözlerle,, yöneticilere karşı yapılan itatsizliğe dikkatleri çeker: "îta-ati reddeden kimse Kıyamet günü herhangi bir özrü kabul edilmeksizin Allah'ın huzuruna çıkarılır. Biat etmeksizin ölen kimse cahiliye ölümüyle Ölür." (Müslim). Yine: "Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş, itaatsizlik eden de Allah'a itaatsizlik etmiş olur. Emir sahiplerine itaat eden bana itaat etmiş, ona itaat etmeyen bana itaat etmemiş olur." (Buhari ve Müslim).
Bu hususlar hiç şüphe bırakmayacak ölçüde şunları ispatlar: İslâm'da bütün ibadet ve törenler, mükellefiyetler insanların statü ve mesleklerine bakılmaksızın herkes içindir; Kur'ân ve Sünnet ışığında, müdahaleyi gerektiren şartlar vukubulmadıkça insanlar yöneticilerine itaat etmek zorundadırlar. Yalnızca belirli sınıf veya zümreye tahsis edilmiş hususî ibadetler, vazifeler ve kurumlar yoktur. Her bir ibadet ve mükellefiyet herkese aittir; sosyal ve ekonomik konumu çok düşük olsa bile bir kişi vazife için lüzumlu vasıflara sahip olduğu takdirde o vazifeye tayin edilebilir.
İslâm'ın evrenselliği bu hususta bütün eşitsizlikleri gidermiş, düzeninin kapsamını, bütün müslümanlan ibadet ve mükellefiyetlere uygun hale getirecek şekilde genişletmiştir. Böylece dinle ilgili bütün alanlarda, önderlik, Şeref ve itibar kazanmayı, renk, ırk, dil ve soya bakılmaksızın bütün ulus, ülke ve müslümanlar için mümkün kılmıştır.
Habeşli köle Bilâl, Rasûlullah @'e o kadar muhabbet besliyordu ki, O'nun vefatından sonra Medine'de duramadı. Şam'a yerleşti. Bir seferinde Medine'ye geldiğinde İkinci halife Ömer, onu "yâ şeyhim, yâ şeyhim!" diyerek karşılamıştı. Ondan ezanı okumasını rica etmiş, bu çağrıyı duyan tüm Medine halkı heyecan ve coşku içerisinde onu görmek için Mescid-i Nebevî'ye hücum etmişti. Yine bir gün, Bilâl ve Ebû Süfyân, halife Ömer'i görmeye giderler. Hizmetçi içeri girip, Kureyş'in eşrafından olan Ebû Süfyân'ın adını önce zikrederek, "Ebû Süfyân ile Bilal geldi!" şeklinde takdimini yapar. Ömer izin vermez ve kızar, hizmetçiden sözünü "Bilâl ile Ebû Süfyân geldi!" şeklinde söylemesini ister. O da önce Bilâl'in ismini söyler. Hz. Ömer Ölümcül bir şekilde yaralandığında, halifelikle ilgili olarak devamlı, daha önce ölen azadlı kölesi Salim Mevlâ Ebî Huzeyfe'yi hatırlar ve şöyle dermiş: "Yazık! Eğer yaşasaydı, bu mesuliyeti ona bırakır, ben de bu dünyadan huzur içinde ayrılırdım." (Usdü'l-öâbe, c. II). Rasûlullah @, ashabından birkaç kişiyi insanlara Kur'ân okumayı (Kıraatü'l-Kur'ân) öğretmekle görevlendirmişti. Onlardan birisi de yukarıda adı geçen Salim Mevlâ Ebî Huzeyfe idi. (Buhari ve Müslim).
Şeriat ve İslâm'ın Diğer Temel Esasları
Dinî kurallar ve İslâm'ın bütün temel esasları gerçekte bir dünya toplumu oluşturmanın gereklerim ihtiva eder. İbadete dair bütün tslâmî esaslar öz itibariyle, Allah ile yakınlaşmayı amaçlar. Böylelikle Tek Bir Allah'a ibadet edenlerin birbirleriyle daha yakın olmasına çalışır. Bunlar, bir yandan Allah ile O'na ibadet eden fertler arasında yakın ve şahsî bir ilişkiyi geliştirirken, diğer yandan bir Allah'a kul olan insanlar arasında cemaat (topluluk) ruhunu aşılar ve bu ruhu güçlendirir. Sonuçta farklı ülke, ve ırklardan gelen, değişik dilleri konuşan, ayrı renk ve kültürlere sahip bütün mü'minler, günlük ibadetler ve uygulamalar ile insanî kardeşliği ve inançlarının evrenselliğini gösterirler. Bu ilişkiler yavaş yavaş pekişerek insanları dünya toplumuna daha da yaklaştırır. İslâm'dan başka hiçbir din Allah'ın birliğini öne alarak, ülke, ırk, renk, kültür ve dil farklılıklarını gideren bir programa, bir ibadet ve hukuk düzenine sahip olamamıştır. Müslümanlar Rab'leri önünde hiç bir ayırım olmaksızın saf olurlar, birlikte veya fert fert Kabe'ye yönelerek ibadetlerini eda ederler. Bütün zenginlik, makam ve mevki farklılıkları yasaklanmıştır; onlar tek bir topluluk, tek bir vücudmuşcasına ibadetlerini ifa ederler. Bu halleriyle onlar, bir olan ilâhın huzurunda beraberce durup, vazifelerini yerine getirirlerken insanî kardeşliğin şevk ve heyecanını hissederler.
Cemaatle namazın bir kardeşlik eğitimi olduğu açık bir gerçektir. Bütün müslümanlar Allah'ın huzurunda eşit olarak namaza dururlar. Şayet bir çöpçü önce gelirse, ilk safta yer tutar, sonra gelen bir ağa da olsa, devlet başkanı ya da ülkenin en zengini de olsa son safta durur. Kimse camide namaz için yer ayıramaz, bir müslümandan namazmı caminin başka bir köşesinde kılmasını isteyemez veya birini ilk oturduğu yerden kaldıramaz. İlk safta oturmak için diğer insanları ezerek veya safları yararak öne geçme hakkı ve ayrıcalığı kimseye verilmemiştir.
Bütün müslümanlar hiçbir özel ayırım veya imtiyaza yer vermeksizin namazlarım eda etmek üzere saf tutarlar; âciz veya fakir bir mü'min ile aym safta durmakla bir müslüman ne dokunulmazlık kazanır ne de kendine saygısını kaybeder. Yöneticiler, bakanlar, çöpçüler, işçiler de dahil olmak üzere bütün müslümanlar bir Allah'ın huzurunda, omuz omuza, yek-vücut, tek toplum halinde sıralanırlar, insanî kardeşliğin ve İslâm inancının evrenselliğinin bu tezahürü günde beş kez tekrarlanır.
Beşerî farklılıklar namazda silinir, zenginin gururu yokolur, yoksulun düşüklüğü yüceltilir. Öyle ki, herkes Rabbinin huzurunda kendini eşit ve âciz hisseder. Namaz ve onun saf düzeni, toplumda var olan bütün sınıf ayrılıklarını, milliyet, kabile, renk, ırk gibi dar zümre anlayışlarını ortadan kaldırır. O, ibadet edenlere sürekli olarak, onların Allah'ın ve din kardeşlerinin hizmetkârları olduklarını hatırlatır.
Şüphesiz cemaatle namaz müslümanlar arasında bir muhabbet bağı ve karşılıklı anlayış duygulan tesis eder. Onlar arasında kollektif birlik duygusu uyandırır ve- evrensel kardeşlik ruhunu güçlendirir. Müslümanlar kendilerini sevinçte ve kederde ortak, genel İslâm kardeşliği ile birbirlerine sıkı sıkıya bağlı, müslüman dünya toplumunun bir parçasını oluşturan kardeşler ve dostlar olarak kabul ederler. Şu hususu da ifade etmek gerekir ki, namaz evrensel ve uluslararası kardeşlik bağını geliştirip güçlendirir ve İslâm'ın en büyük sosyal ideali olan dünya toplumunun zeminini hazırlar. Bu konu, Hz. Peygamber @'İn son haccı esnasmda irad ettiği veda hutbesinde etkili bir biçimde vurgulanmıştır. Bu ideale ula-şılmcaya kadar İslâm bütünüyle gerçekleştirilmiş olmaz. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1405). İbni Hişam, Rasûlullah @'in şu sözlerini rivayet eder: "Arab'ın Arap olmayana, Arab olmayanın da Arab'a hiçbir üstünlüğü yoktur. (Şunu bilmelisiniz ki) her bir müslüman diğer müslümanın kardeşidir." (es-Sîref ün-Nebeviyye). Dünyada, insanları eşit kılan bundan daha müessir bir hüküm olamazdı. Rütbe, zenginlik ve renk farklılıkları camide ortadan kalkıyor, dış dünyadan tümüyle farklı bir ortamda kardeşlik, eşitlik ve sevgi havası o mekâna hâkim oluyor. Didişme ve mücadele dolu bir dünyada mükemmel bir huzur, eşitsizliğin gündemde olduğu bir yerde eşitlik; günlük hayatın önemsiz kıskançlık ve düşmanlıkları arasında sevgi havasını günde beş kez soluyabilmek gerçekten bir nimettir. Ancak, nimetten de öte büyük bir hayat dersidir. İnsan eşitsizlikler, didişme ve mücadeleler, nefret ve düşmanlıklarla dolu şartlarda çalışmalı, ama, günde beş kez de bunlardan kurtularak, mutluluğun gerçek kaynakları olan eşitlik, kardeşlik ve sevgiyi ger-çekleştirebilmelidir. Bu sebeple namaz için harcanan zaman aktif hayırseverlik bakış açısıyla dahi bir israf değil, aksine, hayatı yaşanmaya değer kılan bu büyük derslerin öğreni-lebüdiği en güzel ibadettir. Bu kardeşlik, eşitlik ve sevgi dersleri günlük hayatta uygulamaya geçirildiği zaman insan ırkının birleşmesi ve medeniyetin bekası için gerekli esasları oluşturacaktır. Gerçekten de, diğerleri arasında, günde beş vakit cemaatle kılınan namazın anlamı, İslâm'ın ortaya koyduğu eşitlik ve kardeşlik gibi teolojik derslerin pratiğe aktarımıdır. Yoksa sadece sözlerde kalan eşitlik ve İslâm toplumunda kardeşlik konusundaki vaazlar değildir. Öyle olsaydı bütün bunlar şimdi geçersiz birer söz olarak kain", günde beş vakit cemaatle namaz kurumuyla, insan hayatına geçirilemezdi. (Religion of islam). Sonuç olarak, İslâm'da namaz kurumu eşitlik ve evrensel kardeşliğin en güzel ve en pratik tezahürüdür.
Bunun gibi İslâm'ın diğer önemli bir kurumu olan zekât her ne kadar bir ibadet şekli olsa da, İslâm kardeşliğinde, zenginler arasında fakirlere yardım duygusunu izhar eden ve güçlendiren bir vasıtadır. Bütün zengin müs-lümanların, muhtaç müslümanlarm maddî ihtiyaçlarını karşılamaları hukukî bir görevdir. Böylece müslüman kardeşler arasında varolan zayıf ve yoksullara zekat kurumuyla yeterli bir şekilde yardım yapılır. Zekatın şer'î bir vucubiyet kesbettiği bir gerçektir, ama o, her şeyini yalnızca Allah nzası için din kardeşleri uğrunda harcamaya hazır insanlar arasında manevî bir hava da oluşturur. Bir başka ifadeyle zekat, müslümanlar arasında karşılıklı şefkat, yardımlaşma, fedakârlık ve dayanışma ruhunu tesis eder. Tıpkı "Muhakkak mü'min-ler kardeştirler..." (49: 10) ayetinde işaret olunduğu gibi.
Pek çok kimse genellikle, ihtiyaç sahibi müslüman kardeşine daha fazla yardım etmek için zekatın şer'î sınırlarını aşar, hatta bazen kendi maddî güçlerini dahi zorlarlar. Kur'ân böyle-lerine şu sözlerle işaret eder: "Ve onlardan önce o yurda (Medine'ye) yerleşen ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olanlar, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü içlerinde bir ihtiyaç (eğilimi) hissetmezler. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (hicret eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler..." (59: 9). Bu ruh ilk müslümanlar arasında kardeşlik bağını güçlendirmeye güçlü ve sağlıklı uluslararası İslâm toplumunun oluşmasına yardımcı oldu. Onlar birbirlerinin faydasını ve ihtiyacmı gözettiler, herkesin huzur ve mutluluk içinde yaşadıkları sağlıklı bir toplumun kurulmasına yardım ettiler. İnsanlDehr sûresi bu ruhu şöyle anlatır: "(İyiler) Yoksula, yetime ve esire O'nun sevgisi için yedirirler: 'Biz size sırf Allah rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.' (derler)" (76: 8-9).
Kur'ân bu davranıştaki insanları hayatlarında gerçek saadete erenler olarak vasıflar: "Felaha ulaştı o mü'minler ki, onlar namazda huşu içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekâtı verirler." (23: 1-4). Kelime olarak zekat, temizle(n)me ve gelişme (bir şeyin kusursuz büyümesi, engelsiz gelişmesi) anlamına gelir. Yukarıdaki âyetler gösteriyor ki, zekat yalnızca bir kişinin kendisini arındırması değil, toplumdaki diğer insanların hayatlarının da temizlenmesidir. Buradaki temizlenme çok geniş ve etraflı bir biçimde kullanılıyor. O, diğer insanların zaruri İhtiyaçlarını karşılamayı, onları açlık illetinden, yoksul ve meşakkatli bir hayattan kurtarmayı gösterir. Böylece, zekat aç ve sefil toplumu iyileştirir, insanların yalnızca Allah nzası için birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye çalıştıkları dengeli ve ideal müslüman kardeşler toplumunu kurar.
Oruç, İslâm'ın üçüncü direğidir. Oruç ayı, aynı zamanda karşılıklı yardım ve karşılıklı sevgi ayı olarak adlandırılır. "O, birbirinizle paylaşma ayıdır." (Beyhaki ve İbni Huzeyme).
Oruç, hiçbir şekilde aç kalmamış, açlık illetini, yoksulluk ve sefaleti tatmamış bir kimsenin, Ramazan ayında bunları tecrübe etmesi anlamına gelir. Bu tecrübe kişiyi, yoksulların ve yetimlerin ailelerini anlamada daha gerçekçi kılacaktır. Sonuçta oruç, her müslüma-mn, toplumdaki refah düzeyi daha düşük fertlerinin tecrübeleriyle eğitilmesidir. Öyle ki, problemin yoğunluğu herkes tarafından bilinsin ve pratik bir şekilde halledebilmek için çaba sarfedilsin.
Orucun diğer bir boyutu, onunla "takvaya ulaşılabihnesidir." (2: 183). Açıktır ki, bir kişi muhtaç kardeşine yardımcı olup ona karşı sorumluluklarım (hukuk-i ibâd) yerine getirmeksizin gerçek takvaya ulaşamaz. İnsan, sorumluluklarının farkına varıp, yerine getirdiği Ölçüde fazilet ve takva derecesini yükseltir. Kur'ân'ın şu ayeti takvanın gerçek mânasını tam olarak gösterir: "Sevdiğiniz şeylerden (Allah için) harcamadıkça asla iyiliğe (takvaya) eremezsiniz. Ne harcarsanız mutlaka Allah onu bilir." (3: 92). Eğer bu iyilik ruhu (takva) toplumda yaygınlaştınlırsa, bütün kötülükler ve insanların ızdıraplan, iyilik ve mutlulukla yer değiştirir, ideal kardeşlik kurulabilir. Namaz ve zekatla beraber oruç, din kardeşliğine dayanan böyle sağlıklı ve mutlu bir dünya toplumunun oluşturulmasında fevkalâde bir fonksiyona sahiptir.
Hacc, İslâm'ın dördüncü kurumudur ve gerçekte insanî eşitlik ve kardeşliğin uluslararası düzeyde tezahürüdür. O, sevgi eşitlik ve kardeşlik konusunda insanlara yönelik çok daha geniş çaplı bir eğitim programıdır. Dünyadaki herhangi bir dinî sistemde benzeri yoktur. Yeryüzünün her köşesinden müslümanlar hacc görevini îfâ için Mekke'de toplanırlar. Hepsinin bir tek gayesi vardır: Allah'ın emrine itaat. Çeşitli uluslardan, ırklardan, statüler-ien insanlar dünyanın dört bir köşesinden buraya gelir, buluşurlar, beraberce yaşarlar. İki parça beyaz bezden oluşan giyimleri, yüksek konumdaki ile daha düşük seviyedeki, kral ile hizmetçi, işçi ile işveren, sermayedar ile ücretli, efendi ile köle arasında hiçbir ayırım yapılmaksızın oluşan evrensel İslâm kardeşliğinin üyeleri yalnızca bir
Rab önünde boyun eğerler, Rab'lerinin âciz hizmetkârları olarak biraraya gelirler. Herkes tek tip elbiselerini giymiş, bir yerde toplanmış olarak sürekli aynı kelimeleri söylerler, bir yöne hareket ederler: Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk (Allahım, işte buradayım, burada Senin huzurundayım).
Bu olay, mevki, renk, ırk, zenginlik gibi tüm aynım çeşitlerini gidermeye, müsâvî kılmaya yardım eder. Her statüde ve her renkte olan bütün müslümanlar Allah'a itaat etmek ve O'nun rızasını kazanmak için tek tip elbise giyerler; aynı dilde ibadetlerini îfâ ederler, aynı yerde (Mekke) toplanırlar. Rab'leri önünde hepsi eşittir artık. Mevkilerini, zenginliklerini, ayırım işaretlerinin hepsini geride bırakmışlar, ömürlerinde bir kez de olsa bu insanî eşitlik gösterisine katılmaya gelmişlerdir. Burada İslâm, insanlığa yılda bir defa eşitlik ve evrensel kardeşliğin pratik bir tezahürünü görme fırsatını sağlamaktadır.
Böylece her müslüman, hayatında bir defa çok daha geniş olan İnsanî kardeşliğe ulaşabilmek için dar eşitlik kapısından geçirilir. Bütün insanlar doğumda ve ölümde eşittirler; bir şekilde doğarlar ve hayatlarını belirli bir şekilde geçirirler. Ancak hacc, onlara nasıl tek bir biçimde yaşayıp, hareket edeceklerini ve nasıl aynı duyguları hissedebileceklerinin öğretildiği tek elverişli fırsattır. (Religion of islam).
Hac ibadeti, aynı zamanda dikkatleri, her şeyin Yaratıcısı ve Rabbi olan Allah'a ibadetin evrensel merkezi Kabe'de toplar. Kur'ân, Kabe'nin bu özelliğim şöyle belirtir: "Doğrusu insanlara (ma'bed olarak) ilk kurulan ev, Mekke'de olandır. Âlemlere uğur, bereket ve hidayet kaynağı olarak kurulmuştur." (3: 96). Ayrıca, Hz. Süleyman'm inşâ ettiği ve insanlar için kıble yaptığı Kudüs'teki Mescid-i Ak-sa'dan çok önce, Hz. İbrahim'in Kabe'yi inşa ettiği tarihî delillerle sabittir. (I. Krallar 6: 1 ve 8: 29-30). Aynı kıblenin işlevi, son Rasûl ve takipçileri tarafından şu âyet inzal oluncaya kadar korundu: "(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzlerinizi o yöne çevirin..." (2: 144). Kıb-le'nin Kudüs'ten Kabe'ye değiştirilmesiyle ilgili bu tebliğ yalnızca yönün Süleyman Mabedinden Kabe'ye çevrilmesi değildi; fakat Kabe'nin gerçekten merkez olduğunun resmî açıklamasıydı. Bundan böyle Allah'a ibadetin dünyadaki merkezinin Mekke olduğu açıkça beyan ediliyordu. Bu şehir Allah yolunda insanlığa rehberlik yapacak ve insanlar buraya hacc için geleceklerdi: "...Yoluna gücü yeten herkesin, o Ev'e (gidip) haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır..." (3: 97). Önceki âyette (3: 96) geçen "vudi'tf (inşâ edilmiş) kelimesi bu evin şeref ve hürmetinin yalmzca bir kavmin veya taifenin tekelinde olmadığını, bilakis bütün insanlığa ait olduğunu gösterir. Bütün insanlığın bu Ev üzerinde haklan ve sorumlulukları vardır. İnsanlık bunu, Kabe'yi rehberliğinin merkezi ve kendisine ibadet yeri yapan Yaratıcısına borçludur.
Böylece, Allah'a itaat ve O'nun rızasını istemenin bir işaret ve sembolü olan Kabe, haklı olarak, dünyanın her köşesinden insanların toplandığı, eşitlik ve birliklerini, yakın kardeşlik bağlarını gösterdikleri bir merkez hâline gelmiştir. Şu noktayı da belirtmemiz gerekir: Hacc, insanların birliği ve kardeşliği fikrinin uygulandığı ve gerçekleştirildiği bir alandır. İnsanlar, Hac'da Kabe'nin tavafında, Safa ile Merve arasındaki sa'y'lannda insanî kardeşliğin işaretlerini gerçekten görürler, Rasûlullah @'in şu sözlerini âdeta gözlerinde canlandırırlar: "Allahım! Şahitlik ederim ki, bütün kulların kardeştirler." Burada renk, ırk ve zenginlik farklılıkları ortadan kalkar, bütün insanlar tıpkı denizle karışıp birleştikten sonra varlıklarını kaybeden su damlaları gibi tek millet (ümmet) olurlar. Tavaf eden İnsanlar merkezin etrafında dönen bir insan denizidir âdeta. Bunu daha güzel bir sözle ifade etmek mümkün değildir.
Kısaca, Kabe cahiliyye ve küfrü ortadan kaldıran, insanların gönüllerinde iman ışığım yakan ilâhî rehberliğin esas kaynağıdır. O, değişik insan ırklarını bir bütün ve tek bir ümmet hâlinde birbirine bağlayan, bütün ırk, ülke, renk, dil, zenginlik ve statü farklılıklarını gideren, bir dünya toplumunun esaslarını oluşturan birlik ve kardeşlik bağıdır.
Toplumsal Yükümlülükler
İyilik ve fazilet müslümanlara değişik şekillerde emredilmiştir. Böylece onlar Allah katında üstünlüğe ulaşırlarken kardeşlerine de yardım ederler. Bütün Öğretiler, isteğe bağlı sâlih amelleri tavsiye etmelerine rağmen, bunları yapmayanlara karşı herhangi bir müeyyide öngörmezler. Oysa bunlar toplumsal gereklerdir ve toplum ihtiyaç duyduğu sürece insanlar üzerinde bir mecburiyet oluştururlar. Yapılmazsa toplumun hiçbir zaman başarılı olamayacağı ve gelişemeyeceği bu mükellefiyetlerden kaçınıldığı müddetçe cennet ümidi boş bir hayaldir: "Rabbinİzden bir bağışa ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış bulunan cennete koşun! O (takva sahibi ola)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, Öfke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever." (3: 133-134). Bu önemli toplumsal yükümlülüğü yerine getirmeden ve Hesap günü Allah'ın rızasını ummak alelade bir günah değildir. Cennetlikler o gün cehennemliklere (cehenneme girme sebeplerini) sorunca şu cevabı alacaklar: "Namaz kılanlardan değildik, düşkün kimseyi de doyurmuyorduk." (74: 33-34). Âyetler açık bir şekilde şu hususu belirtiyor: Nasıl ki, bir kişi Allah'a karşı görevlerini yerine getirmeden cennete girmeyi düşünemezse, üzerinde kul hakları olan kimse de cenneti ümit edemez. Tersine bir davranış büyük bir yanılgıdır. Gerçek mü'minin en önemli vasfı daima diğer insanların, özellikle de herhangi bir şekilde yardımına muhtaç kişilerin iyiliğini ve esenliğini sağlamasıdır. Bu şekildeki davranışlar toplumu bir bütün hâlinde tutar, parçalanmaktan korur. Diğer bir ifadeyle bu çeşit iyilik ve faziletli hareketler kardeşliğin bozulmamasını sağlar, sevgi, kardeşlik ve dostluk bağlarının güçlenmesine yardımcı olur. Bu sebeple Rasûlullah @ şöyle buyurur; "Mü'minler, bir binanın birbirini tamamlayan parçalan gibidirler." (Buhari ve Müslim). Ve yine "mü'minler tek bir vücut gibidir, gözü hastalandığı zaman bundan her yer etkilenir, başı hastalandığında bundan yine her taraf etkilenir." (Müslim), Diğer bir rivayete göre: "Siz mü'minleri tek bir vücut gibi karşılıklı takva, sevgi ve etkileşim halinde görürsünüz. (Vücudun) bir azası hastalandığında geri kalan her yer bu halsizlik ve ateşten aynı derecede etkilenir." (Buhari ve Müslim) buyurulmuş-tur. Enes b. Mâlik'in rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bir kişi kendisi için istediğini mü'min kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz." (Buhari ve Müslim).
Kur'ân'ın bu emirleri ve Rasûlullah @'in sözleri ışığında şunları söyleyebiliriz: Şüphesiz cömert davranışlar ve hayırsever hareketler insanî kardeşlik ilişkilerinin temel esaslarıdır. Burada oluşacak herhangi bir çatlağın bütün kurumu tahrip edeceği açıktır, böyle bir durumda İslâm toplumunun sosyal, ekonomik ve siyasî hayatı tehlikeye girer.
Ahlâkî Eğitimin Kapsamı Ve Evrenselliği
Toplumsal yapı tesis edildiği, kardeşlik esasına göre inşâ edildiği zaman hem hukukî hem de ahlâkî eğitim ihtiyacı doğar. Sevgi ve kardeşliğin ahlâkî vasıflardan olması dolayısıyla, en Önemli ve temelli faktör ahlâkî eğitimdir. Hukuk, yalnızca ahlâkî duyarsızlık ve bozulmanın söz konusu olduğu durumlarda devreye girdiği için ikinci planda kalır. Bu nedenle îslâm, mensupları arasında kardeşlik duygusunu geliştirmek için hukuktan çok ahlâkî eğitime ağırlık verir. Kur'ân, müslümanlar arasında bu tür vasıfları geliştirip, çoğaltmak için yüksek ahlâkî ilkeler manzumesine sahiptir. Mâide sûresinde şunları okuyabiliriz: "Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Âdil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızı haber almaktadır." (5: 8). Yine Nisa sûresinde: "Ey iman edenler! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adâletten'aynlmaym). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır (onları sizden çok kayırır). Öyle ise keyfinize uyarak doğruluktan sapmayın. Eğer (şahitlik ederken dilinizi) eğip bükerseniz ya da doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (4: 135) ayetini görebiliriz.
Kur'ân'm bu âyetleri açıkça gösterir ki, müslümanlar sadece adaleti yerine getirmekle değil, haksızlığı ortadan kaldırıp, hakkı hâkim kılmak için mü'minler olarak ne zaman desteklerine ihtiyaç duyulsa, bedelini hesap etmeksizin hakkı bütün gücüyle desteklemeye çalışırlar. (The Meaning ofthe Qur'an, c. II, sh. 175).
İslâm'ın ahlâkî eğitiminin evrensel özelliği çok aşikârdır, bütün esaslarında görülebilir. Özellikle Rasûlullah @'in şu sözleri dikkat çekicidir: "Bütün yaratıklar Allah'ın kullarıdır. Allah'a en sevimli gelenler ise O'nun yarattıklarına karşı müşfik olanlardır." (Beyha-ki, Şu'ubü'1-İman) Diğer bir hadiste: "Rahman olan Allah, merhametli olanlara merhamet gösterir. Eğer siz yerdekilere merhamet gösterirseniz, göklerde olan da size merhamet eder." (Ebu Davud ve Tirmizi) denilir. Yine Rasûlullah @ şöyle buyurur: "Başkaları iyilik yaparlarsa biz de aynı şekilde iyilikle mukabele ederiz, kötülük yaparlarsa biz de kötülük yaparız, diyen insanlar gibi olmayın. Diğerleri kötülük yapsalar da iyilik yapmayı ve kötülükte bulunmamayı kendinize âdet edininiz." (Tirmizî).
Herhangi bir toplumda kardeşlik ruhunu teşvik eden en önemli ve en müessir husus iyiliktir (ihsan), özellikle de kötülüğe karşı iyiliktir. Kur'ân bu tabiî prensibi takip eder ve şu sözlerle iyiliği emreder: "İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (41: 34). Bu âyet, kötülüğe yalnızca iyilikle değil, panzehirin zehirin etkisini gidermesi gibi, daha üstün bir iyilikle karşılık verilmesini öğütler. Hatalı bir kişiyi basitçe affetmeniz yalnızca iyiliktir, ancak ona şefkat ve iyilikle de davranmanız iyiliğin üstün bir şekli olur. (Tafheem al-Qur'an, c. IV, sh. 457).
Buna göre ikinci husus, yukarıdaki Kur'ân ayetlerinde zikredilen adalettir. Kur'ân adaleti emreder, çünkü adalet Allah'ın bir sıfatıdır. Bir kişinin kendi aleyhine de olsa, sevgi duyduğu yakınlarının çıkarlarına zararlı da olsa adaleti ayakta tutması onun Allah'a şahitlik etmesidir. Düşman da olsa bütün taraflara tarafsız bir biçimde âdil davranılmalı-dır. Bir kimsenin düşmanlarına adalet göstermesi gerçekten zordur. Ancak, her hâlü kârda müslümanlara emredilen husus budur.
Toplumda kardeşlik ruhunu yayan üçüncü husus tevâzudur. Tevazu hakkında Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Allah size davranışlarınızda tevazu ve nezaketi benimsemeniz hususunda bir emir göndermiştir. Böylece içinizden hiçbiriniz diğerlerine zulmedemez veya aşırıya gidemez, hiçbiriniz de başkalarına karşı gururlanamaz." (Ebu Davud). Yine O, şöyle buyurur: "Allah rızâsı için mütevâzî olanın derecesini Allah yüceltir. Ve (o bu şekilde olursa) kendi gözüne küçük gözükür ama başkalarının gözünde çok daha büyür.
Kim de gururlanıp kibirlenirse Allah onu al-çaltır. İnsanların gözünde alçalırken yalnızca kendi kendisini büyük görür. İnsanlar nezdin-de onun derecesi köpek ve donıuzunkinden daha da düşüktür." (Beyhakî).
Kur'ân'da ve Rasûlullah @'in sünnetinde bu üç husus (iyilik, adalet ve tevazu) oldukça fazla teşvik edilir. Çünkü bu vasıflar, insanlar arasında sevgi, eşitlik ve kardeşliği doğurur, besler ve geliştirir, insanların birbirlerini kardeş olarak görmelerine yardım eder. Aslında bu Rasûlullah Muhammed @'in kalbinin ve Allah'ın diğer elçilerinin gizli sesiydi: "Ey Allah'ın kullan! Kardeşler olunuz!" İslâm öğretisi bütün insanları kardeş yapmak eğilimindedir ki, böylelikle bütün insanların eşit olarak sevgi, kardeşlik ve şefkat içinde yaşayabilecekleri evrensel bir toplum oluşturulabilsin.
Fıtratı gereği insan zayıftır; servet, iktidar ve mevki sevgisi ona yukarıdaki güzel vasıflardan daha cazip görünür. Tarihte bunu ispatlayacak bir çok delil vardır. Bu sebeple iyilik, adalet ve tevazu gibi daha üstün nitelikleri geliştirmek suretiyle bu bayağı eğilimlerin üstesinden gelmeden, insanî birlik ve kardeşlik hedefine ulaşmak imkânsızdır. Kur'ân bu üç niteliğin bayağı ve geçici eğilimler olan servet ve iktidar sevgisine üstünlüğünü insanların kalplerine aşılamayı kendi usulleriyle yapar. Bu amaca ulaşmada en güzel yol, insanın gerçek ve kalıcı başarısının bu dünyada kazandığı şan, şeref ve büyüklük olmadığını, asıl olanın ahiretteki durum olduğunu belirtmektedir. Bundan daha iyi bir yol olamaz: "İşte âhiret yurdu: Onu yeryüzünde böbürlenmek ve bozgunculuk etmek istemeyenlere veririz. (Güzel) sonuç, (günahlardan) sakınanlarındır." (28: 83). Bu âyet, gerçek basan ve şerefi, Allah'ın arzında 'büyüklük' peşinde koşmayan, kendi benliklerini tesis gibi ihtirası olmayan, yani azgınlar, zorbalar ve mütekeb-birler gibi değil, mütevâzi kullar gibi yaşayanların kazanacağını göstermektedir. Onlar, Allah'ın kullarını kendilerine köle yapmaya da uğraşmazlar. Diğer taraftan, insan hayatında hakikatin tahrip edilmesi ve Allah yolunun izlenmemesinin sonuçlan olarak bir kaos göze çarpmaktadır. İnsanın Allah'a isyan edip O'na kulluktan yüz çevirerek yaptığı her şey fesattan başka birşey değildir. Servet, gayri meşru yollarla biriktirilip çoğaltıldığında bu da fesadın bir türünü meydana getirir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IX, sh. 121).
İnsanların, bu maddî şan ve şöhretlere kapılmaları, evrensel kardeşlik esasına dayalı bir toplum kurabilecek İyilik, adalet, tevazu gibi asîl düşüncelere kayıtsız kalmaları inanılmaz bir olaydır. Bayağı eğilimlerin öne çıkarıldığı yerler, küçücük bir ülke, ulus veya ailede bile olsa buralarda sevgi ve kardeşlik havası bulunmaz. Bu aşağılık eğilimleri kontrol altında tutmak ve onun kötü sonuçlarını göstermek İçin Kur'ân şöyle der: "İnsanlara yanağını bükme (kibirlenerek boynunu bir yana büküp yüzünü insanlardan öte çevirme) ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenip övünen kimseyi sevmez. Yürüyüşünde tutumlu (tabiî) ol; sesini de kıs. Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir." (31: 18-19). İsrâ sûresinde ise şunları görürüz: "Yeryüzünde kabara kabara yürüme. Çünkü sen yeri yaramazsın, boyca da dağlara erişemezsin." (17: 37). Diğer yandan Kur'ân güzel hareketlerde bulunan kimseleri över ve bunları örnek gösterir: "Size verilen şeyler, dünya hayatının geçimidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve süreklidir. (Fakat bu mükâfat) şu kimseler içindir ki, inanıp Rab'le-rine dayanırlar. Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman onlar affederler. Rablerinin çağrısına gelirler, namazı kılarlar. İşleri aralarında danışma {istişare) iledir. Kendilerine verdiğimiz nzıktan (hayır için) harcarlar. Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman (kahramanca birbirlerine yardım ederek) kendilerini savunurlar. Kötülüğün cezası, yine onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder, barışırsa onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zâlimleri sevmez." (42: 38-40).
Bu Kur'ân ayeti sarih olarak cesaret ve sebatın en yüksek, en güzel şeklini gösterir. Bunlar yeniden şekillendirme ve kötülüğün giderilmesinde katı cezalardan daha başarılı olabilir. Rasûlullah @'in düşmanlarına yaptığı gibi, bazı durumlarda bağışlama, kusurlu davranışları ıslâh edebilir. Diğer bazı durumlarda ise hukukî motifin tam bir icabı olarak sertlik gerekebilir. Ancak bu sertlik şahsî öfke, kin veya gizli kalmış daha bayağı bir motiften kaynaklanmaz. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an,sh. 1318).
Kur'ân'da zikredilen adalet genellikle ahlâkî nitelik vefazilete işaret eder, fakat yukarıdaki ayette (42: 40) olduğu gibi bazen hukukî tedbirlerle ilişkili olarak da kullanılır. Bu âyete göre, bir kimse kendisine kötülük yapanı affedip, ona âlicenaplık gösteremeyecek, onunla barışıp uzlaşmayacak ise, ondan hakkım almasına izin verilir. Bununla birlikte öç alma hakkı birtakım şartlarla kayıt altına alınmıştır. Kötülüğü yapana, ancak yaptığına eşit bir ceza verilir, daha fazlası değil; eğer onu hak ettiğinden daha fazlasıyla cezalandmrsa bu sefer o, mütecaviz ve zâlim durumuna düşer. Bu ise gayri meşrudur. Bu yasa, Bakara sûresinde zikredildiğine göre, kollektif olaylara uygulandığı gibi ferdî durumlara da uygulanabilir; "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez." (2: 190). Yine aynı sûrede şu âyeti okuruz: "Haram ay, haram aya mukabildir; hürmetler karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın; Allah'tan korkun, bilin ki Allah (günahlardan) sakınanlarla beraberdir." (2: 194).
Adalet hukukî bir ihtiyaçtır, ancak bu, her kim bir kişiye saldırırsa karşılık olarak o eşit bir cezayla cezalandırılır, demek değildir. 'Eğer öç alınacaksa, bu saldırganın yaptığı kötülükten daha ağır şartlar altında yapılmamalıdır' anlamınadır. Bu hukukun bir boyutudur, ancak hükümler olmasına rağmen bu hukuk özü ve hedefi itibariyle ahlâkîdir. Zira zulme uğrayan kimsenin saldırgandan öcünü alırken hak sahibi olduğu sınırları aşmaması gerekir. Diğer bir boyut ise zulme uğrayan bir insanın haklarının alınmasına yardım etmek ve bu konuda hiç bir şekilde gevşeklik göstermemek İslâm devletinin şer'î bir görevidir. Bu noktada adalet yalnızca ahlâkî bir öğreti olarak kalmaz, aksine yasal emrin özüne ulaşılmasını sağlar. Böylece zâlim, lâyık olduğu biçimde cezalandırılır. Bu, Kur'ân'da bahsedildiği gibi, hukukun bir bölümünün niçin kısasa ayrıldığını açıklar: "Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı (Dolayısıyla katilin de öldürülmesi gerekir). Hüre hür, köleye köle ve kadına kadın. Ama kim (yani katil), kardeşi tarafından affedilirse, o zaman (affedenin, örfe göre) uygun olanı yapma(sı uygun diyeti istemesi, affedilenin de) güzelce onu ödeme(si) gerekir. Bu, Rabb'iniz tarafından bir hafifletme ve acımadır. Kim bundan sonra saldırıya kalkarsa artık onun için acı bir azab vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Böylece korunursunuz." (2: 178-179). Bu âyetlerde insanların faydası için bir kaç genel prensip vazedilir: Birincisi, her bir insan hayatının birbirine eşit değerde olduğu ileri sürülür ki, en ağır adalet gerekleri bile yerine getirilebilsin. Kanın bedeli, yani kısas, Öldürülenin veya katilin toplumsal konumu tarafından belirlenmez. Bu nedenle bizzat katilin kendisine, akıtığı kanın ödettirileceği açık bir şekilde belirtilmiştir.
İslâm'ın gelişinden önce her kabile kendi mensubunun kanına çok değer vermekteydi. Öldürülenlerin sayısına göre katilin kabilesinden aynı sayı ve konumda insanlar istenirdi. Hatta bu sayı, akıtılan kanın değerine göre yüzlere kadar çıkabilirdi. Diğer yanda, katil, öldürdüğü kişiden yüksek bir konumda ise, onların adalet anlayışına göre, ölünün hayatına karşılık katilin hiç bir şey yapması gerekmiyordu. Kanın değerlendirilmesindeki bu eşitsizlik yalnızca cahiliyye devriyle sınırlı değildir. Bugün bile, "medenî" ülkeler eğer kendi vatandaşlanndan bir kişi öldürülecek olursa, onlardan elli kişiyi Öldüreceklerini açıkça ifade etmekten çekinmiyorlar. Hâkimiyeti altındaki ülkeden bir insanın öldürülmesine misilleme olarak başka ülkeden bir çok insanının katledildiğini sık sık duyarız. Fakat, katil "medenî-hâkim" ülkeden, öldürülen ise medenî olmayan (üçüncü dünya) ülkesinden ise onların yargıçları ölüm kararı vermezler. İşte Allah bu adaletsizliğe karşı bizleri korumak için şunu emretti: Öldürülenin hayatına karşılık, katilin (ve öldürülenin konumlarına veya ırklarına bakılmaksızın yalnızca katilin) canını alın.
İkincisi, burada "kardeş" kelimesinin kullanılışında bir çeşit tavsiye vardır. Katil, size elem vermiş olsa da, her şeyden öte insanî bir ilişki ile sizin kardeşinizdir. Bu sebeple günahkâr kardeşinize karşı öfkenizi tutar, kısastan kaçınır ve ölüm cezasından vazgeçerseniz insanlık değerinizi yüceltmiş olursunuz.
Üçüncü olarak bu âyetler, İslâm ceza hukukuna göre cinayetin tazmin edilebilir bir suç olduğunu gösterir. Bu hukuk, öldürülenin akrabalarına, katilden uygun gördükleri bir diyeti isteme hakkını vermektedir. Bu durumda, görülen dâvada, kısas için bir canın alınmasında ısrar edilmez.
Dördüncü olarak, bu âyetler, ölüm cezasının tamamen kaldırılmasını savunanların iddialarını çürütür. Nasıl ki, diğer düşüncelere itibar etmeksizin kısasta ısrar etmek merhametsizlik ise, ölüm cezasını toptan kaldırarak cinayetleri teşvik etmek de aynı şekilde zulümdür. Bundan dolayı Allah 'kısasta hayat olduğunu' belirtir. Eğer bir toplum hayatın kutsiyetine Önem vermez ve katili korumaya çalışırsa, suçlulara prim vererek, bir çok masum insanın hayatını tehlikeye atmış olur. (The Mea-ning oftha Qur'an, c. I, sh. 135-136).
Adalet, sahip olduğu ahlâkî güç ile nasıl insanlık sahasında sevgi ve kardeşlik havasım güçlendiriyorsa, hukuk da bunun gibi sahip olduğu güç ile bu havanın korunmasını sağlar.
İnsan, fıtratı gereği hem iyilik hem de kötülük yapabilecek bir kapasiteye sahiptir. Hayatın cazibeleri, insanı kötülük ve sapkınlıkların içine çekerken, onu iyilik ve adaletten uzaklaştırmaktadır. Maddî hayatın zevkleri, alelade bir insana bile gerçek ve kolaylıkla algılanabilir geldiği için, bu eğilim toplumda gittikçe büyümektedir, insanlar güç ve kuvvet kazandıklarında, sadece şer güçleri kullanmakla ve iyiliği engellemekle kalmıyorlar, en güçlü ahlâkî öğretileri de etkisiz hâle getiriyorlar. Ve, tedricî olarak toplum hayatının tamamı bu girdaba yakalanmakta ve toplum sonsuz kötülük, sapkınlık ve zulüm denizinin içinde kaybolmaktadır. Bunlara ek olarak, diğer insanların haklarını gasbeden, hiçe sayan kimi kötülükler de vardır. Meselâ hırsızlık, soygunculuk, cinayet, emanete hıyanet, emniyeti suistimal, tecavüz, zulüm, sömürü vb... Eğer kötü niyetli kimselerin toplumu bozma ve başkalarının haklarına tecavüz çabaları kontrol edilmezse, kendi haklarını korumak isteyen faziletli insanlar bu duruma tepki göstereceklerdir. Bu hâİ uygulamada vuku bulacak olursa, toplum bütün iyilik ve adalet duygularının ortadan kalktığı, sürekli karışıklık ve kötülük ortamına çekilecektir.
İnsan fıtratının bu zayıflığı karşısında, adaletin yalnızca ahlâkî eğitim ve nefsin tezkiyesi ile sınırlandırilmaması, böyle bir eğitim ve tezkiyenin sonuçlarını korumak için hukuka ve bir kontrol mekanizmasına rol verilmesi kaçınılmaz bir zarurettir. Bu bir yandan, kötü niyetli kimselerin bozguncu fikirleri, müstehcenlik ve adaletsizlik vasıtasıyla kötülük tohumlarını yaymalarını zorlaştırırken, diğer yandan, yıkıcı faaliyetleriyle herhangi bir toplumun tahribine neden olan kötülük ve fesadın bütün şekillerini kontrol altında tutar. Hukukun gücü, adalet ve kısas vasıtasıyla zulmedilmiş ve incitilmiş insanların isteklerini hakkaniyetle yerine getirmelidir. Kur'ân'ın şu âyetinde olduğu gibi: "Onda (Tevrat'ta) onlara: cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Kim bunu bağışlar (kısas hakkından vazgeçer)se o kendisi için keffâret
olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte zâlimler onlardır." (5: 45).
Ahlâkî eğitim ve hukuk prensiplerinin karışımının yukarıda açıklanan bütün mahiyeti ve hikmeti Kur'ân'da şöyle özetlenir: "Andol-sun, biz elçilerimizi delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitâb'ı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara bir çok faydalar bulunan demiri indirdik ki Allah, kimin (ondan istifade ederek) gaybda (görmediği hâlde) Allah'a ve Rasûlü'ne yardım edeceğini bilsin..." (57: 25). Bu âyette, beraberlerinde üç şey getiren Allah'ın peygamberlerinin vazifesi özetlenir. Bunların ilki, hakikatle bâtılın birbirinden apaçık bir biçimde ayrıldığı ve geride hiçbir şüphenin kalmadığı sarih deliller; ikincisi, insanların ha-yatlanndaki bütün olaylarda faydalanacakları ahlâkî öğreti ve rehberi içeren Kitap; üçüncüsü, beşerî fikirler, hareketler ve olaylarda yanlışla doğruyu bulabilecekleri ölçüdür. Böylelikle insanlar hayatın aşırılıkları arasında doğru ölçüyü tanıyabilirler.
Peygamberler bu üç şeyle birlikte, ferdî olduğu kadar müşterek bir biçimde de insanların davranışlarını ve hayat sistemlerini adalet ilkesine göre düzenlemek için gönderilmişlerdir. Her insan bir yandan Allah'a, kendisine ve başkalarına karşı olan hak ve vazifelerinin şuurunda olmalı, sonra da bunları tam bir adaletle yerine getirmelidir. Diğer yandan ise toplumsal hayatın tüm düzeni, baskı ve zulmün her şeklinin ortadan kaldırıldığı ilkelere göre inşa edilmelidir. Kültür ve medeniyetin bütün özellikleri her türlü aşın eğilimlerden korunmalı, toplumsal hayatın bütün bölümlerinde gerçek denge kurulmalıdır. Toplumdaki bütün unsurlar haklarını adaletle almalı, sonuçta herkes görev ve yükümlülüklerini dürüstçe yerine getirmelidir. Bir başka ifadeyle, peygamberlerin geliş gayeleri, sosyal adaleti olduğu gibi ferdî adaleti de sağlamaktır. Onlar her bir kişinin hayatında hakkı kaim kılmak istediler, böylece o kişinin kafasında, karakterinde, uygulamalarında ve işlerinde hakiki ölçü oluşturulabilecekti. Peygamberler insanın sosyal düzeninde de adaleti tesis etmek istemişlerdi. Bu şekilde kişi ve toplum birbirlerini engellemeden ruhî, ahlâkî ve maddî refah hususunda yardımlaşabilirlerdi.
Ayrıca, 'demir'in sözkonusu edilmesi bir gerçeğe işaret etmektedir. Allah rasûllerini yalnızca ahlâkî eğitim programı ile adalet ilkesini insanlara göstermeleri için göndermemiş; gerekirse güç kullanarak bu ilkeleri uygulamalarını, hayata geçirmelerini öğütlemiş ve emretmiştir. İyilik, takva ve adalete dayanan bir sistem kurmak için yaptıkları çalışmalarda Peygamberlere karşı çıkan, kötülük ve zulmü yaygınlaştıran insanlar, hukukun demir yumruğunu şiddetle karşılarında bulacaklar ve lâyık oldukları şekilde cezalandırılacaklardır. Bu, aynı zamanda adaletli bir düzenin kurulabilmesi için, salt dindarâne temennilerin yeterli olmadığını, bütün yetenek ve güçleri en üst düzeyde kullanarak çalışmanın, zorluklan sabır ve metanetle aşmanın lüzumunu mü'-minlere hatırlatır.
İstişare Kavramı (Şûra)
Şûra, evrensel sevgi, kardeşlik ve İslâmî birliğin önemli bir örneğidir. O, uluslararası kardeşliğin ve dünya toplumunun tesisi için zemin hazırlar, insanların ortak menfaatleriyle ilgili konularda karşılıklı istişarenin gereğini gösterir. Kur'ân'da Allah, "onların işleri aralarında istişare iledir." (42: 38) buyurmak suretiyle, istişareyi müslümanlann Özelliklerinden biri olarak zikreder. Bu âyet, iyi insanların işlerini halletmede kullandıkları ideal yolu gösterir. Bu şekilde de insanlar aşın bencil ve kendini beğenmiş olmazlar, diğer taraftan da üzerlerine düşen sorumlulukları ciddiye almadan, başlarından savamazlar. Hayatlarının idaresi bellidir ve söz sahibi taraflar arasında karşılıklı istişare iledir: Özel ailevî işlerde eşler veya ailenin diğer sorumlu üyeleri arasında, İş dünyasında ortaklar veya ilgili taraflar arasında; devlet işlerinde yönetenler ile yönetilenler veya yönetimde bütünlüğü korumak için idarenin farklı birimleri arasında yapılan istişareler gibi. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1316).
İlgili bütün taraflara istişare hakkını veren bu ilke, bir yandan insanların^ hürriyet ve serbestlik arzusuna saygı gösterirken diğer yandan da karşılıklı ilişki ortamı oluşturup, birlik ve dayanışmanın güçlenmesini sağlar. İkinci halife Hz. Ömer'in Amr b. el-Âs'a söylediği şu söz insanın eğilimini çok güzel bir biçimde ortaya koyar: "Ne zamandan beri, analarının karnından hür olarak doğan insanları köle kabul ediyorsunuz?" (İbni Cevzî, Sîret-i Ömer İbni Hattab). Herhangi bir müşavereye muhtaç mevkide bulunmayan Rasûlullah @'e bile devlet işlerinde sahabileri ile istişare etmesini söyleyen İslâm'ın, insanın bu tabiî konumuna bu kadar önem vermesinin sebebi budur: "...(Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a dayan; Çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever." (3: 159). Şüphesiz bu ilke tabiî benliğe bir tatmin, insanoğluna hürriyet ve eşitlik hissi verir. Öyle ki insanlar rahatsızlık duymazlar, şikâyetçi olmazlar, haklarına tecavüz edilmez, devlet işleri bir isyan, tahrip ve düşmanlıktan uzak düzenli olarak sürdürülür. Bunun sebebi bütün kararların doğrudan veya halkın temsilcileri vasıtasıyla yapılan istişare sonucunda alınmasıdır. Onlar bütün kararların kendileriyle istişare sonunda alındığının, sonuçta kendi kararları olduğunun bilincindedirler. Bu durum insanların birliğinin sağlanmasına da yardımcı olur. Kur'ân'da belirtildiği gibi; "Allah, kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever." (61: 4). Rasûlullah @ bu ilkeyi daima uygulamış ve bütün siyasî, askerî ve devletle ilgili olaylarda ashabıyla istişare etmiştir. Diğerleri arasında bu gerçek, o zamanki İslâm devletinde birlik ve dayanışmanın anahtarı olmuştu. (Daha fazla bilgi İçin bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, sh. 384).
KISIM 3
TEMEL İNSAN HAKLARI
İnsanların Eşitliği
Hz. Muhammed @, insanlık için bil rahmettir. O'nun yol göstericiliği, insanlığın tümüne ebedî huzur ve güven mesajıdır. O bütün insanları bilgi zenginliğine, iyilik ve saflığın dünyasına davet eder ve bütün ırk, inanç ve renk farklılıklarını ortadan kaldırır. Gerçekte bütün insanları hayatın sosyal, iktisadî ve siyasî bölümlerinde aynı seviyeye getirir, za-man-mekân ve zenginlik engellerini ortadan kaldırır. Bütün gruplar, sınıflar ve uluslar O'nun nazarında aynıdır; prensip olarak din ve renge bakmaksızın onları eşit görmekten çekinmez. "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi cemaatlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz O'na karşı gelmekten en çok sakınanmızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49: 13).
Bu âyetle biyolojik köken aynılığının beşerî değerlerde de eşitliği getireceği ve bunun bir Allah'a inanmak şartıyla bütün insanlığı kapsadığı belirtilmektedir. Hepimiz, bir tek insanlık ailesinin mensubu olduğumuz (yani esasta aynı ana babadan geldiğimiz) için hepimiz eşitiz; hiç kimsenin bir diğerine doğuştan gelen bir üstünlüğü yoktur. (Zemâhşerî). Bu sebeple herkes birbirinin değer ve şerefine saygı gösterip, muhafaza etmelidir. İnsan nüfusundaki çoğalma ve milletlerin büyümesi, dış farklılıkların temelinde yatan esas beşerî birliği anlama, istek ve çabalarını azaltmayacak, tersine daha da artıracaktır. Bunun sonucunda da her türlü ırkî, millî ve kabilevî tarafgirlikler (asabİyyâ) yürürlükten kalkacaktır.
Rasûlullah @ bu tavrı, millî veya kabilevî geçmişleriyle Övünen insanlara söylediği şu sözlerle, kesin bir biçimde yürürlükten kaldırmıştır: "Şüphesiz ki, Allah Teâlâ sizlerden cahiliyyenin sıkıntılarını ve o dönemin atalarla övünme âdetini kaldırdı. însan ya Allah'ını tanıyan bir mü'min veya bedbaht bir günahkâr olur. Bütün insanlar Adem'in çocuklarıdır, Âdem ise topraktan yaratılmıştır." (Tirmizi ve Ebû Davud). Hz. Peygamber @'in şöyle dediği de rivayet edilmiştir: "Kabile bağlılığıyla (asabiyye) ortaya çıkan bizden değildir, kabilesine bağlılık amacıyla savaşan bizden değildir, kabilevî bağlılık uğrunda ölen bizden değildir." Asabiyye nin ne anlama geldiği kendisine sorulduğunda; "O, kendi yakınlarınıza haksız bir gaye uğruna yardımcı olmanızdır" cevabını vermişti. (Ebû Davud).
Kur'ân ve Sünnetin İzahları ışığında bütün insanlığın bir erkek ile bir kadından çoğaldığı açık bir şekilde anlaşılmıştır. Nasıl ki bir ebeveynin çocukları arasında ayırım yapması lüzumsuz ise, bunun gibi, erkekle erkek veya erkekle kadın arasında ayırım yapmak da mânâsız bir meşguliyettir. Renk, ırk, zenginlik ve coğrafî kökene bağlı ayırımların hiçbir mâkûl dayanağı yoktur. Bu farklılıkların hepsi gerçek dışı ve temelsizdir. Oysa, bütün gücümüzü temel insanî eşitlik üzerinde yoğunlaştırmamız daha mantıkî ve daha akılcı olur. Bu ise, bütün beşerî faaliyetlerde herbir İnsanın eşit haklardan faydalanmasını gerektirir. Hz. Muhammed @ bu hayat anlayışını insanlığa sundu ve bütün mü'minlerin bu anlayışta ısrarlı olmalarını istedi. Tek bir hususta eşitsizlik vardır: O da mü'minlerle kâfirler, Allah'a ibadet edenlerle, O'na isyan edenler arasındadır.
Bu âyet, insanlara ve onların, 'toplumsal mevkii ve siyasî gücüne bakılmaksızın herkese değer verilmelidir' şeklindeki isteklerine saygı gösterir. Bir kişinin toplumdaki konumunun düşük veya yüksekliği, zengin veya fakirliği hiç önemli değildir. Bu kişiye insan olarak -lehinde veya aleyhinde olmaksızın-aynı hürmet ve itibar gösterilmelidir. İnsanî haklarla ilgili konularda zengin ve güçlüye, yoksul ve fakir karşısında özel ayrıcalıklar tanınmamalıdır. Bu husus, toplumdaki değişik gruplar arasındaki gerçek ölçüyü korumada çok önemlidir. İnsanlar olaylarda bu idare kuralını izledikleri sürece birlik ve bağlılıklarını geliştirirler, hayatın her alanında istikrarlı bir gelişme gösterir. Ancak bu Ölçüyü kaybettikleri ve insan haklan konusunda değişik sınıf ve gruplar arasında ayırımcılık başladığı zaman birlik ve bütünlüklerini kaybeder, ağır ağır gerilemeye başlar, maddî, manevî ve ahlâkî açıdan harap olurlar. Bu bütün insanlık tarihi boyunca böyle olmuştur. Aşağıda meali verilen Kur'ân ayeti bunu güzel bir şekilde açıklar: "Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz (yöneltiriz veya çoğaltırız), orada fısk yaparlar (kötü arzularının peşinde koşarlar); böylece o ülkeye (azâb edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz." (17: 16).
Dünyadaki milletlerin yükseliş ve alçalış sebepleri bu âyette sarih olarak gösterilir. Onları yükselten ve diğer milletlerin gözünde alçaltan kendi davranışlarıdır. Bir beldenin zengin ve güçlü insanları Allah'ın emirlerine uymaz, diğer insanlara karşı günah ve zulüm işlerlerse, bu, düşüşün ilk işaretleridir. Onlar diğerlerinin haklarına tecavüz ederek, şeytanlıklarım ve günahlarını yeryüzünde yayarak kendi kabirlerini kazarlar. Bunun sebebi şudur: Aşağılanıp, şerefi çiğnendiği ve haklarına tecavüz edildiğinde toplumun birlik ve beraberliği bozulur, iyileşme ve gelişme temelleri sarsılır, sınıf mücadeleleri başlar. Bu iç mücadele neticesinde toplum tahrip olur. İnsan daima sırat-ı müstakimden sapmaya eğilimlidir ve günahlarla dolu bir hayata düşkünlük gösterir.
Servet sahipleri daima kendilerinin özel haklara ve ayrıcalıklara sahip olduklarını iddia ederler; zayıf ve güçsüzlerin hayatlarını önemsemezler. İnsanın şeref ve değerinin maddî şartlardan önce geldiğini bir türlü anlamazlar ve sonuçta temel insan haklarının önemini kavrayamazlar. Sürekli diğer insanların paylarını ve haklarını gaspederler, yaptıklarının sonuçlarını da hiç düşünmezler.
Aşağıdaki âyet bize Allah'ın Peygamberleri, onlara görevlerini hatırlattıklarında nasıl reddedip, onlarla alay ettiklerini bildirir: "Kavminden, kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve âhiret (haya-tın)a kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dediler ki: 'Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir kısana itaat ederseniz o takdirde siz, mutlaka ziyana uğrayanlarsınız demektir'." (23: 33-34).
Bu tip insanlar hayat tarzlarının kötülüğünü, istedikleri gibi bir hayattan hoşlanmanın dahi yanlı olduğunu hep inkâr ettiler. Sürekli zenginlikleri ve servetleriyle gururlandılar, bu sebeple refah seviyesi itibariyle toplumun daha düşük fertlerinden üstün olduklarını iddia ettiler. Servet sahibi tamahkâr insanların kafa yapılarını Kur'ân şu ifadelerle belirtir: "Biz hangi ülkeye uyarıcı gönderdikse mutlaka oranın varlıkla şımarmış kimseleri: 'Biz, sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.' dediler. Ve dediler ki: 'Biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak değiliz.' De ki: 'Rabb'im, dilediğine rızkı yayar ve (dilediğine) kısar; fakat insanların çoğu bilmezler." (34: 34-36).
Bu âyet genellikle servet sahiplerinin ortak düşünce tarzını gösterir. Ne zaman Allah'a ve diğer insanlara karşı vazife ve mükellefiyetleri onlara hatırlatılsa, kazanılmış haklan, zengin ve güçlülük gururlan ve toplumsal konumlan daima buna muhalefet eder ve hakikati inkâr ederler. Onlara şu hatırlatılır: Maddî zenginlik ve kaynaklar evrensel bir plan ve Allah'ın iradesine uygun olarak dağıtılır; bunlar fazilet veya kusur işaretleri değildir. Malın çokluğu mutlak olarak sizin iyi bir insan olduğunuz, Allah'ın da sizden hoşnut olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, malın yokluğu da sizin günahkâr olduğunuz, Allah'ın da sizden razı olmadığı şeklinde yorumlanamaz. Çok sık olarak tersi de olabilir.
Sonuçta, hiç kimse zenginliğin Allah'ın sevgisini, fakirliğin ise Allah'ın gazabını getirdiğini ileri sürerek zenginliğiyle gururlanamaz. (The Holy Qur'an, sh. 1145). Gerçek şu ki, bu insanlar maddî zenginliğin ve yeryüzündeki kaynakların dağılımındaki hikmet ve anlayışı anlayamamışlar ve kendi hatalı ve yanlış çıkaranlarını uydurmuşlardı. Kur'ân bunların boş gururlarını kötü ve günahkâr hayatlarını sürdüreceklerini, yeryüzündeki insanî ilişkilerin temel hakikatini hiçbir zaman anlayamayacaklarını bildirir: "Nihayet varlıklılarını azâb ile yakaladığımız zaman, hemen feryada başlarlar." (23: 64).
Bu ceza onlara, dünyanın zevk-safa ve lüksü içinde başkalarının haklarını unutup Allah'ın koyduğu hadleri aşmaları sebebiyle verilecektir. Onlar diğerlerinin şeref ve haysiyetlerine, canlarına ve mallarına hürmeti unuturlar; ülkedeki zayıf ve yoksullara zulmederler; zenginliklerinin ve güçlerinin kibriyle diğer insanların itibarlarım ve haklarını ayaklar altına alırlar. Zenginin bu günahkâr davranışı ergeç toplumu değişik parçalara böler, bütünlüğünü bozar, sonunda da onu çökertir. (Tafheem al-Qur'antc. IV, sh. 207).
Çeşitli milletlerin yükseliş ve yıkılışları üzerine yapılacak bir çalışma bu konuda yeterli delili sağlar. Kültür ve medeniyetleri, hürriyet ve demokrasi görüşleriyle övünen Yunanlılar ve Romalılar bile kölelerinin ve düşmanlarının haklarını güçbelâ kabul etmişlerdi. Onların hürriyet ve demokrasisi soylular ve zenginler içindi. Yoksul ve zayıflar onların arasında herhangi bir haktan mahrum ve zillet içinde yaşıyorlardı.
Bir yazarın sözleri şöyle: "İnsanlık karşılıklı hak ve görevlerin tam olarak belirlendiği seviyeye henüz yükselemediği iptidai dönemlerde; hukuk bir ya da birkaç kişinin çoğunluğa yönelik emirlerinden oluştuğu zaman; hayatın yasasını ve yönetimin rehberini güçlünün isteği oluşturduğu zaman... işte o zaman, insanlarda doğuştan var olan kaçınılmaz sosyal, fizikî ve zihnî eşitsizlikler mütemadiyen kölelik şeklini alır; güçlünün zayıf üzerinde mutlak olarak hakimiyet kurduğu bir düzen ortaya çıkar. Zayıfın, güçlüye karşı bu tam itaati, güçlünün efsanevî felaketlerden kurtulmasına yardım etmiştir: 'Ekmeği yüzündeki ter ile toprağa girinceye kadar yiyeceksin.' Ayrıca fırsatları değerlendirmeleri mümkün olmamış, böylece hoş sonuçlar elde etmişlerdir." Ancient Law isimli kitabın müellifi de şöyle yazmaktadır: "Bir kişinin kendi rahat ve huzuru için, başkasının bedenî kuvvetlerini hizmet aracı olarak kullanması, şüphesiz -insan ırkı kadar yaşlı- köleliğin tesisidir." (Mai-ne, Ancient Law, sh. 104).
Yahudiler, Yunanlılar, Romalılar ve kadim Germenler -bunların yasal ve toplumsal kurumları modern davranış ve âdetler üzerinde büyük etkiye sahiptir- her İki çeşit köleliği, tek tek olduğu gibi aile boyu köleliği de kabul etmişler ve uygulamışlardır. Medenî hukuklarına göre köleler yalnızca taşınır maldırlar. Bu durum Hristiyanlann idaresinde de değişmedi. Romalılar arasında kölelik ilk zamanlardan beri yaygındı. Köleler nerede doğduklarına, savaşla veya satın almayla elde edilmelerine bakılmaksızın, basitçe taşınır mal idiler. Efendileri onları yaşatma ve öldürme gücüne sahipti. Kölelerin evlilikleri yasal değildi ve bir köle ile hürün evliliği ağır cezalarla yasaklanmıştı. Bu yasağın çok tabiî bir sonucu olarak metres hayatı serbest bir hâle gelmişti. Öyle ki, rahipler bile bu durumu kanıksamışlar ve bizzat uygulamışlardı. (Karşılaştırınız, Milman, Latin Christianity, c. II, sh. 369).
Eğer çevre ülkelerde ve insanın eğiliminde bu kadar derin kökleri olmasaydı, köleliğin kendisini uygulayan nesil ölür ölmez tamamıyla ortadan kalkması gerekecekti. Oysa böyle bir olay vuku bulmamıştır. Ancak İslâm'ın tâlim ve tebligatı sayesindedir ki, kölelik kurumuna öldürücü darbe vurulmuştur... İslâm ırk ve renk, siyah-beyaz, asker-halk, yöneten-yöne-tilen arasında ayırım yapmaz; yalnız teoride değil, uygulamada da bunlar kamilen eşittirler. Tarlada veya misafirlikte, çadırda veya sarayda, camide veya pazarda herhangi bir ayırım, küçümseyiş olmaksızın birbirleriyle içi-çedirler. Sâdık bir müntesib ve değerli bir talebe olan İslâm'ın ilk müezzini zenci bir köle idi. Arap yarımadasında o zamana kadar meydana getirilmiş en büyük müslüman ordusunun komutanı bir kölenin oğlu idi. Gerçekte Hz. Peygamber @, takipçilerini sık sık, Allah rızası için köle âzâd etmeleri hususunda teşvik ederdi. Köle âzâdı Allah'ın hoşnut olduğu en güzel ibadetlerdendir. Bazı günahların cezasının kefareti olarak köle âzâd edilmesi kuralı getirilmişti. Kölelerin hürriyetlerini, hizmetlerinin karşılığında kazandıkları ücretlerle satın almalarına izin verilmesi emredilmişti.
Aynca hürriyetlerini kazanmak için gereken tutarın kölelere devlet hazinesinden ödünç verilmesi mümkün kılınmıştı: "...Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden mükâtebe (akü) yapmak (hür olmak için bedel vermek) isteyenler(in), -eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz- mükâtebe yapın (bedel vermelerini kabul edin). Ve Allah'ın size verdiği malından onlara da verin. (Onların size verecekleri mal veya paradan bir kısmım onlara bağışlayın veya hürriyete kavuşmak isteyen bu insanlara zekâtten yardım edin)..." (24: 33). Rasûlullah @ akrabaların, komşuların, yol arkadaşı ve yakmlannkiyle aynı derecede kölelerin haklarına da nezaketle riayeti istemiştir. İslâm topraklarına kaçan bir firari derhal hür olur. Köle bir kadının çocuğu babasının konumunu takip ederken, anne ise babanın ölümüyle hürriyetine kavuşur. Hepsinin ötesinde, İslâm'da kölelik statüsüne hiçbir şüphe düşmemiştir. O bir kazadır, tahrif edilmiş hristiyanlığın medenî hukukunda olduğu gibi tabiatın temel kuralı değildir. (Emir Ali, The Spiril of islam, sh. 260-278).
Hem doğuda hem de batıda kitlelerin durumu, kölelerinkinden daha iyi değildi. Onların medenî hakları ve siyasî imtiyazları yoktu. Bunlar zengin ve güçlü rahiplere ait sınıfların tekelindeydi. Zayıfla güçlünün, zenginle yoksulun, üst tabakadan biriyle alt tabakadan birinin hukuku aynı değildi.
Sâsâni (İran) ülkesinde, din adamları ile toprak sahipleri olan Dehkanlar bütün güç ve nüfuzun sahibiydiler ve ülkenin zenginlikleri bunların elinde toplanmıştı. Köylüler ve yoksul sınıflar genellikle kanunsuz bir despotlukla toprağa bağlanmışlardı. Bizans imparatorluğunda rahipler, büyük kodamanlar ve fahişeleri, Sezar ve genel valinin yardımcıları olan diğer isimsiz vekiller, zenginlik, nüfuz ve gücün mutlak sahipleriydiler. Halk ise rezalet ve sefalet içinde yaşamaya çalışıyordu. Barbar krallıklarda da -gerçekte feodalizmin olduğu her yerde- nüfusun çok büyük bir kısmını ya sertler veya köleler oluşturmaktaydı. Köylü ya serflik konumundaydı veya kendi toprağını derebeyinin emirleri doğrultusunda işletmekteydi. Aileleri, eşyaları ve taşınır malları ile köleler, bunların istediği gibi kullanma hakkına sahip olan toprağın efendisine aittiler. Boyunlarındaki yuvarlak demir halka hizmetçilerin ve kölelerin işaretiydi. Hür kimselerin durumu da sıradan serflerinkinden pek farklı değildi.
Topraklarını bırakmak veya birşey satın al: mak isteseler, efendilerine ceza olarak bir miktar para ödemek zorundaydılar. Yüklü bir vergi ödemeksizin miras kalan herhangi bir-şeye sahip olamazlardı. Efendilerine bir pay vermeden mısırlarını öğütemez, ekmeklerini yapamazdı. Önce 10'da birini kiliseye, 20'de birini krala ve daha küçük paylan da saray mensuplarına ayırmadan ekinlerini hasat edemezlerdi. Efendileri onları bırakmazsa evlerini terkedemezlerdi. Efendilerine her zaman karşılık beklemeden hizmet etmekle yükümlüydüler. Derebeyinin kızı veya oğlu evlendiğinde, herkes bu sevince katılmalıydı. Ancak hür birinin kızı evlendiğinde, önce, rezilâne tecavüzlere boyun eğmek zorundaydı.
Allah'ın Son Peygamber @'i gelir gelmez hürriyetin önemini açıkladı. İnsanların gerçekten eşit olduğunu ilân etti. Her türlü zümre imtiyazlarını kaldırdı ve insanları mesleklerinde serbest bıraktı. Yeryüzündeki milletleri boyunduruk altında tutan zincirleri kırdı. Aşağıdaki âyet meali Rasûlullah @'in insanlara olan merhametini şu sözlerle bildirir: "...O (peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar..." (7: 157).
îslâmın siyasî karakterinin özü Rasûlullah @'in Medine'ye hicretinden sonra Yahudilere kabul ettirdiği serbestlik belgesinde ve İslâm, yarımadada tamamıyla tesis edildiğinde Necrân Hristiyanlan ve komşu ülkelere gönderilen mesajlarda bulunabilir. Yalnızca îslâmî görüş, insanlık arasında İlahî Birliği öğretmiş, Rasûlullah @ de beşerî eşitliği öğütlemişti. Allah'ın birliği, Rasûlü'nün mesajı ve akidesi tanınıp kabul edildiği sürece, İslâm vicdanına en geniş müsamahayı gösterir.
Sonuç olarak, mübelliğ/dâvetçi Müslüman askerler nereye gittilerse, mazlum kitleler ve baskı altındaki muhalifler tarafından "hürriyet müjdecileri" ve ezici esaretten "kurtarıcılar" olarak selâmlanmışlardır. İslâm onlara hukuk Önünde fiilî eşitlik ve sabit vergilendirme getirdi. (Emir Ali, a.g.e, sh. 260-278).
Hz. Peygamber @'in verdiği, bütün insanlığın eşitliği ve insana saygının gerekliliği dersi herşeyin başlangıcıydı. O şöyle buyurmuştur: "Cahiliyyeden kalma bütün âdetler kaldırılmıştır, hepsi ayağımın altındadır." (Müslim) ve "Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine hiçbir üstünlüğü yoktur. He-piniz Adem'in soyundansımz. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Şunu bilin ki bir müslü-man diğer bütün müslümanlann kardeşidir." (Taberi ve İbni Sa'd).
"Kölelerinize âdil davranın. Onlara, yediğinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin." (İbni Sa'd)
"Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim." (Müslim ve Ebû Davud).
"Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır." (İbni Hişâm ve Taberi).
"(Sizi şu hususta uyarıyorum) Herbirinizin canı, malı ve ırzı bu günün, bu aym ve bu şehrin kutsallığı gibi hürmete lâyıktır." (Bu-hari, Müslim ve Ebu Davud),
Şüphesiz İslâm, insanlara öyle bir şeriat getirmiştir ki, basitliğine rağmen, maddî medeniyetin ilerlemelerine uygun en büyük gelişmeleri yapabilecek kapasitededir. O, devlete insan hak ve görevlerinin âdil bir şekilde belirlendiği esnek bir anayasa vermiştir. Bu anayasa vergilendirmeyi sınırlandırmış; insanları hukuk önünde eşit kılmış; özerklikle ilgili prensiplere sahiptir. O, idarî otoriteyi kanunlarla denetleyerek hâkim iktidar üzerinde bir kontrol mekanizması kurmuştur. Bu kanunlar dinî müeyyideler ve ahlâkî mükellefiyetlere dayanır. Her bir prensibin mükümmelliği ve müessiriyeti (vazıını ebedîleştirebilir). Urqu-hart'a göre, geri kalanları da kıymetlendirir. Bunların birleşimi diğer siyasî sistemlerden daha üstün olan, güç ve enerjinin şekillendirdiği bu düzeni oluştururlar. (Urquhart, Spiril ofthe East, c. I, sh. 28'den iktibasla The Spi-rit of islam, sh. 274-289).
İslâm, insanların eşitliğine ve insan haklarına büyük önem verir; özellikle yönetici durumunda olanların buna uymasını ister. Bundan dolayı yöneticilere, tâbi olanlara karşı yerine getireceği hususî vazifeler yüklemiş, hürriyet ve eşitlik kavramlarını yerleştirmek ve bunları yönetenlerin zulümlerinden korunmak için pratik çalışmalar yapmıştır.
Sonuç olarak eşitlikçi prensiplere dayanan, sadelik ve mutlakiyette olağanüstü olan İslâm hükümleri, yapılması zor olan veya insan aklı ile uyuşmayan bir itaat istemez. Müslümanlann kurdukları ülkeler feodal düzen ve kanunların feci sonuçlarından uzak kaldılar. Herhangi bir imtiyaz veya sınıflaşmaya izin vermeyen kanunlardan iki büyük sonuç elde edildi. îlki; toprağın, barbar yasalarınca uydurulmuş mesuliyetlerden kurtarılması, ikincisi, insanlara hak verilmesinde mükemmel bir eşitliğin uygulanması- Müslümanlar ve zim-mîler (İslâm devletinin gayri müslim vatandaşları) hukuk önünde mutlak olarak eşittir; ne İmam ne de Sultan bir zımmînin malını isteği dışında elinden alamaz. En ufak bir tahakküm şüphesinden kaçınmak için, müslü-manlara parası ile de olsa bir zımmînin toprağını almalarına izin verilmemiştir. Dördüncü halife Hz. Alî'ye göre; "onların kanı bizim kanımız gibidir."
Düşünce Ve İfade Hürriyeti
Düşünce ve ifade hürriyeti insanlar için vazgeçilmez bir esastır. Böylece, insanlar başkalarının haklarına el uzatmamak ve ülkenin kanunlarını çiğnememek kaydıyla, gerçek ve doğru olduklarına inandığı şeyleri Özgürce düşünebilir ve konuşabilirler. Bu insan benliği ve şahsiyetinin gelişimi için lüzumludur. Ayrıca bu, din ve inanç hürriyetini de temin edecektir. Zira, din ve inanç, insanın vicda-nıyla ilgili bir husustur ve hiçbir güç ve zorlama onu etkileyemez. Dahası, insanları vicdanlarıyla inanmadıkları birşeye inanmaları için zorlamak gereksizdir. Hepsinin ötesinde, Hesap gününde insanın kaderi, yeryüzünde kendi istek ve serbest iradesiyle yaptıklarına göre belirlenecektir. Zorlama ile yapılanlar önem taşımayacaktır. İnsanlar siyasî otoritelerin baskı ve zorlamalanyla yapamadıklarından sorumlu olmayacaktır. Kur'an açıklıkla bu prensibi belirtir: "Dinde zorlama yoktur; artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır." (2: 256).
Bu âyet din ve inanma ile ilgili bir konuda zorlamayı (ikrah) kesinlikle yasaklar. İstisnasız bütün fâkihler, zorlamanın her hâlu kârda gayri meşru olduğu; ve bir kâfire İslâm inancını zorla kabul ettirme teşebbüsünün vahim bir hata, büyük bir günah olduğu görüşündedirler. Bunun yapılmaması için Kur'ân iki ikna edici sebep İleri sürer. îlki, din, inanç ve isteğe bağlıdır, eğer zorla kabul ettirilirse bunların bir anlamı kalmayacaktır. İkincisi, hak ile bâtıl Allah'ın lûtfuyla apaçık bir şekilde gösterilmiş ve açıklanmıştır. Öyle ki, hakikat düşkünü ve doğru düşünceli insanların kafalarında inancın gerekleri ve sırat-ı müstakîm'e yönelik hiçbir şüphe kalmayacaktır. Gerçek hayat tarzı, yaratılıştan, geride hiçbir şüphe kalmayacak şekilde çok açık olarak ayrılmıştır. (The Holy Qur'an, sh. 103). Bundan böyle insanlara neleri yapmalarının güzel olduğunu, nelerin onlar için zararlı olduğunu ve nelerden kaçınmaları gerektiğini bildirmek için zora başvurmaya gerek yoktur. Çünkü nihayetinde, Hesap günü kazanacak veya hüsrana uğrayacak olan kendisidir.
Düşünce ve ifade hürriyeti şu âyetle dolaylı olarak korunmaktadır: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Rasûl'e ve sizden olan emir sahibine İtaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -Allah'a ve âhiret gününe (gerçekten) inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasûlü'ne götürün..." (4: 59).
Bu, müslümanlardan iki grup arasında (başka bir ifadeyle, yönetenler ve yönetilenler) herhangi bir noktada fikir ayrılığı çıkabileceğini, o zaman bu ayrılıkların Kur'ân ve Sünnet ışığı altında dostça halledilmesinin lüzumunu açıkça belirtir. Yöneticiler ile halk arasında farklılıklar ve anlaşmazlıklar çıkabileceği gerçeği, düşünce ve ifade hürriyetinin İslâm toplumunda herkesin tabiî hakkı olduğunu gösterir. Hiç kimsenin bu hürriyeti, herhangi bir şekilde yasaklamaya veya kısıtlamaya meşru veya ahlakî hakkı yoktur.
Bununla beraber, son tahlilde, halkla idarecilerin ihtilâf ve ayrılıkları, ilgili tarafların menfaatleri gözönüne alınmaksızın Kur'ân ve Sünnetin hükmüne bırakılmalıdır. Sonra da Kur'ân ve Sünnetin karan hem idareciler hem de idare edilenler tarafından kabul edilmelidir. İfade hürriyeti kişinin doğuştan gelen hakkıdır; baskı altında tutulamaz veya kısıtlanamaz. Fakat, anlaşmazlık çıkarsa, Kur'ân ve Sünnet'e göre âdil olarak ve gereğince, tarafların haklarına zarar vermeden çözümlenmelidir. Bu düşünce aşağıdaki âyet tarafından da desteklenir: "Eğer mü'minlerden iki grup vuruşurlarsa onların arasını düzeltin; şayet biri Ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönün-ceye kadar saldıran tarafla vuruşun. (Allah'ın buyruğuna) dönerse artık adaletle onların arasını düzeltin ve (her hususta) âdil olun. Allah, âdil davrananları sever." (49: 9).
Şûra hakkındaki ayet, Kur'ân ve Sünnet'ten çıkarılan bu düşünceyi daha da kuvvetlendirir. Âyette şöyle ifade edilir: "Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak dav-randın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, etrafından dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurlarm)dan geç, onlar için mağfiret dile. (Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever." (3: 159).
Bu âyet çok önemli konularda bile ifade hürriyetinin ve fikir ayrılıklarının önemini tam olarak belirtir. Bundan dolayı Hz. Peygamber @'e yönetimi ilgilendiren işlerle ilgili olarak onların fikirlerini alması, mümkün olan en güzel çözüm bulunduğunda da kararını azimle vermesi ve Allah'a güvenmesi öğütlenir. Hz. Peygamber @ bu prensibi husûsî ve toplum hayatında bütün genişliğiyle uyguladı. Halifeleri de buna tamamıyla itibar ettiler. Aslında, modern yönetimlerdeki temsilcilik şekilleri, aynı ilkenin devlet işlerinde tatbikine yöneliktir.
"...(Mü'minlerin) İşleri, aralarında danışma, iledir..." (42: 38). Kur'ân'm bu âyetlerinde belirtilen emirlerin Hz. Peygamber @ 'e hitap etmesine rağmen, bütün müslümanlan, her zaman ve mekânda bağlayıcı olduğu fâkihlerin üzerinde ittifak ettikleri bir husustur. (The Message ofthe Qur'an, sh. 92).
Rasûlullah @, kamuyu ilgilendiren bütün devlet işlerinde, bir karar vermeden önce, daima ashabıyla istişare etmiştir. İlk büyük olay Kureyşlilerle Bedir'deki karşılaşmaydı.
Rasûlullah @, düşmanın esas ordusuyla karşılaşmak üzere Bedir denilen mevkie doğru yürüyüşe geçme kararını vermeden önce ashabıyla istişare etti. Ebu Bekir ve Ömer ayağa kalkarak, güzel konuşmalar yaptılar. Sonra Mikdad söz aldı ve savaşı destekleyici kararlı bir konuşma yaptı. Bundan sonra Sa'd b. Mu'âz büyük bir coşku ve kararlılıkla konuştu. Rasûlullah @ Sa'd'ın bu sözlerinden memnun oldu. (İbni îshak).
Rasûlullah @ kamp için bir yer seçtiğinde Habbâb b. Münzir O'na şöyle dedi "Yâ Rasûlullah! Burası, ileri geçemeyeceğimiz Allah'ın konaklamanı emrettiği yer midir, yoksa sizin görüşünüz ve bir harb taktiği midir?" diye sordu. Rasûlullah @: "Hayır, o bir görüştür ve harp taktiğidir" buyurdu. Bunun üzerine Habbâb, buranın konaklamak için uygun bir yer olmadığını, düşmana yakın bir suyun başında konaklamalarını, sonra düşmanı susuz bırakmak için diğer kuyuları kapatmalarının daha iyi olacağını, bunun sonucunda içecek sıkıntısı çekecek düşmana karşı daha üstün savaşabileceklerini söyledi. Rasûlullah @, Habbâb'a "İyi bir görüşe işaret ettin" buyurdu ve dediğim yaptı. O zaman Sa'd b. Mu'âz'ın teklifiyle Rasûlullah @ için bir çadır kuruldu. Burada, Rasûlullah @ binek develerinin desteğiyle daha iyi korunabilecekti. Sonuçta Hz. Peygamber burada kaldı. (îbni îshak).
Savaştan sonra Hz. Peygamber Bedir esirlerine ne yapacakları konusunda, ashabına tekrar danıştı. Ebu Bekir'in düşüncesi kabul edilerek, esirler fidye karşılığı serbest bırakıldılar. .(Taberi ve Ebû Davud).
Bunun gibi Rasûlullah @ Medine'de, Uhud savaşından önce ashabın fikirlerini aldı. Abdullah b. Ubey savaşa çıkmayıp, Medine'de kalmayı teklif etti. Sahabeden birkaç kişi de şehrin tahkim edilmesinin ve düşmanla şehirde karşılaşılmasının lehindeydiler. (Taberi, İbni Sa'd ve İbni îshak). Bununla beraber, Allah'ın Uhud'da şehitlik şerefi vereceği bazıları ve Bedir'de bulunmayan diğerleri şöyle dediler: "Ey Allah'ın Rasûlü, onlar bizim sa-vaşamayacak kadar korkak ve zayıf olduğumuzu düşünmesinler, bunun için düşmanlarımıza karşı çıkmada öncü ol." (İbni îshak, Ta-beri). Rasûlullah @, gençlerin ve amcası Ab-bas'ın da ısrarım görünce evine girdi, zırhım kuşandı. Cuma namazından sonra Uhud'a doğru yürüyüşe geçtiler. (İbni İshak, İbni Sa'd, Taberi).
Bu birkaç örnek Rasûlullah @'in diğer insanların düşüncelerine ne kadar değer verdiğinin, kamuyu ilgilendiren çok önemli olaylarda daima onlara, düşüncelerini açıklama fırsatı tanıdığının yeterli delilleridir. Genellikle Rasûlullah @, aksine bir ilâhî emir olmadıkça, Bedir savaşında olduğu gibi, çoğunluğun fikrine göre hareket ederdi. Birçok kişi Ebû Süfyân'm denetiminde olan Kureyş kervanına saldırmayı isterken, aralarında Sa'd b. Mu'âz, Ebu Bekir, Ömer ve diğerlerinin bulunduğu sahabenin önde gelenleri, Rasûlullah @'i şartlara göre hareket etmesi konusunda serbest bırakmışlardı. Açıkça söylemese de, Rasûlullah @ nihai olarak, esas düşman ordusunun Bedir'de karşılanması gerektiğini düşünüyordu. Nitekim bu düşüncesi daha sonra Kur'ân tarafından teyid edilmişti (8: 5-8). Ahzab (Hendek) savaşında Rasûlullah @ ashabına danıştı ve sonunda Selmân Fârisî'nin teklifi olan, şehrin zayıf ve açık taraflarım korumak için Medine'nin etrafında hendek kazma fikrini kabul etti.
Görüldüğü gibi, bütün bu tartışmalarda değişik çözümler ele alınır. Sonunda da en uygun teklif herkes tarafından kabul edilirdi. Bu tartışmalarda tam bir ifade serbestiyeti vardı ve herkes açıkça kendi fikrini söyleyebilirdi. Müslümanlarla Kureyş arasında yapılan Hu-deybiye anlaşmasının maddelerinin görünüşte zayıf ve aleyhte olması sahabileri hayal kırıklığına uğratıp canlarım sıkmıştı. Rasûlullah @ onlardan hayvanlarını kurban edip, başlan* nı tıraş etmelerini istediğinde, uygun şekilde cevap vermediler. Bunun üzerine Rasûlullah @ çadırına girip, hanımı Ümmü Seleme'ye sahabilerin hareketleri hakkında şikâyette bulundu. Hanımı şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Eğer bunu yaptırmak istiyorsan, kimseye birşey söylemeden hayvanını kurban et, berberini de tıraş için çağır." Rasûlullah @ bu teklifi uyguladı. Bütün sahabe O'nun yaptıklarını izleyerek hayvanlarını kurban etmeye ve saçlarını tıraşa başladı. (Taberi).
Şüphesiz, Rasûlullah @ sahabileri arasında ifade hürriyetini geniş olarak desteklemiş, çeşitli kamu işlerinde onlann fikirlerine başvurmuştu. Sonraları sahabeler de hayatlan boyunca O'nun Örneğine göre hareket ettiler. Ebû Bekir, bazı kimseler zekât vermeyi reddettiklerinde sahabilere danıştı. Daha sonra ülkede genel bir ayaklanma olunca ve bazı kabileler Medine'deki merkezî otoriteye isyan edince onlarla yine istişare etti. O, sahabilere danışmadan bir tek önemli karar almamıştı. Bunun gibi O'ndan sonra Hz. Ömer de Rasûlullah @'İn örnek uygulamalanna göre hareket etmeyi sürdürdü. O, diğer insanlann düşüncelerine önem verir ve faydalı bulduğunda onlarla birlikte hareket ederdi.
Bir defasmda, Cum'a günü cemaate hutbesini irad ederken, bir adam O'nu durdurarak şöyle dedi: "Üzerindeki cübbeye nasıl sahip olduğunu açıklayıncaya kadar seni dinlemeyeceğiz. Zira, savaş ganimeti olarak aldığım parça, senden daha ufak yapılı olduğum halde, bir elbiseye yeterli gelmedi. Ömer, oğlu Abdullah'a işaret etti. O da ayağa kalktı ve elbiselik hakkını babasına verdiğini, babasının da bu giysiyi ancak bu şekilde yaptırdığım söyledi. (Şibli Numanî, el-Faruk). Yine O, insanlardan, mallann bolluğu sebebiyle o günlerde kadınlara çok fazla miktarlarda mehir verilmemesini istediğinde, bir kadın O'nu durdurdu ve şöyle dedi: "Ey Ömer, sen hangi hakla Allah'ın bizler için uygun gördüğü hakkı sınırlıyorsun?" Bunu duyan Ömer, ümmetin içinde hata ettiğinde kendisini düzeltecek böyle insanlar olduğu için Allah'a hamdetti.
(el-Faruk). Bunlar, bir yöneticinin diğer insanların fikirlerine gösterdiği saygının derecesini ve gerçek İslâm toplumunda varolan ifade hürriyetinin genişliğini gösteren ikna edici örneklerdir. Hz. Ömer kendi fikrinden vazgeçmekle kalmadı, aynı zamanda toplumda imamlarını bile doğrultmaktan çekinmeyen ve gerçekleri söyleyen bu tip insanlar olduğu için Allah'a şükretti, Dördüncü halife Hz. Ali, Haricilerin bütün muhalefetlerine ve eleştirilerine müsamaha gösterdi ve onlan bunu yapmaktan alıkoymadı. Bir kişi, Haricilerin Ali'yi öldürmeye niyetlendiklerini, bunun için onlan tutuklamasını istediğinde, O şöyle cevap vermişti: "Allah'ın hadlerini aşıncaya kadar, onlara herhangi birşey yapamam."
Böylece İslâm, inanç ve ifade hürriyetini kavramının esasını belirledi. Irk, renk ve soylarına bakılmaksızın bütün insanlara, kamuyla ilgili genel konularda tam bir inanç, düşünce ve ifade hürriyeti verilmişti. İnsanlar oturdukları yerlerde, kasaba veya köylerinde inançlarının gereklerini serbestçe yapabilecek, istedikleri fikirleri açıklayacak, yönetimin icraatlarını veya siyasetini eleştirebileceklerdi. Bütün bunlar için tek şart, devletin kanunlarını ihlal etmemekti. Eğer bunu yapacak olurlarsa, mahkemede yargılanırlar, suçlu bulunurlarsa uygun bir şekilde cezalandırılırlardı. Bu hürriyetten, daha Önce zikredilen Yunan ve Roma Örneğinde olduğu gibi yalnızca belirli azınlıklar değil, bütün vatandaşlar faydalanmaktaydı.
Medine'li Yahudilerle "hürriyet mukavelesi" (charter of liberry) akteden Rasûlullah <§> mükemmel bir örnek olmuştur: "Yahudilerden her kim bize uyarsa O'na yardım edilecek ve bizimle eşit olacaktır; onlar incitilmediği gibi düşmanlarına yardım da edilmeyecektir. Yahudiler kendi dinlerinde, Müslümanlar da kendi dinlerinde kalacaklardır. (Farklı kabilelere mensup olanlar) bu anlaşmaya bağlılıkları süresince Yahudilerden sayılır; İhlâl edenler, adaletsizce ve günahkârca davrananlar ancak kabilelerine ve ailelerine zarar verirler.
Bağlılık, hıyanete karşı bir tedbirdir. Yahudilerin yakınları da kendileri gibidirler. Saldırıya uğrarlarsa herkes yardıma gelecektir. Yes-rib (Medine) vadisi bu anlaşmaya katılan herkes için aziz ve taarruzdan masum kılınacaktır. Himaye altındaki yabancılara hamilerine olduğu gibi aynı esaslara göre davranılacak-tır." (İbni Hişam, M. Hamidullah, Muham-mad Rasûlullah, Karaçi, 1979, sh. 63-66).
Rasûlullah @'in diğer dinlerdeki insanlara eşit haklar ve inanç hürriyeti tanımasının diğer bir örneği, onun Necrân Hristiyanları ve komşu ülkelere karşı olan tavrıdır. O, şu sözleri ihtiva,eden bir mektup göndermişti: "Allah'ın himayesi ve Peygamberi Muhammed'in zimmeti, Necrân ve havalisinde olanların şahıslan, mallan, dinleri, topraklan, şimdi bulunanları, bulunmayanları ve diğerleri ile mabetleri ve suret ve haçları üzerindedir. Kimse dininden döndürülmeyecektir; hak ve hukuklanna, suret ve haçlanna dokunulmayacaktır; rahip rahipliğinden, papaz papazlığından, kilise bakıcısı bu görevinden uzaklaştı-nlmayacaktır. Onlara zulüm ve işkence yapılmayacak, cahiliye kan davası güdülmeyecek-tir. Onlar» savaşmak üzere toplanmayacaklan gibi kendilerinden ö§ür (ondabir vergi) de alınmayacaktır. Topraklanna ordu ayak basmayacaktır. Necran'da, aralarında biri hakkını istediğinde, insafla hareket edilecek; onlar ne zulüm edecek ne de zulme maruz kalacaklardır. Bundan sonra kim ribâ (faiz) yerse, o, benim zimmetimin dışında kalacaktır. Hiç kimse, başkasının yaptığı fenalıktan mesul olmayacaktır." (Belâzurî, Fütûhu'l-Büldân ve İmam Ebu Yusuf, Kitâbu'l-Harac).
Halife Ömer'in Mısır'ın fethinden sonra, Hris-tiyan kiliselerine tahsis edilmiş malları titizlikle koruması ve onlara el sürmemesi ve pa-pazlan desteklemek için eski yönetimin verdiği tahsisatları devam ettirmesi modern zamanlarda bile çok az benzeri olan unutulmaz bir olaydır. Hristiyanlara ve diğer dinlerin mensuplarına İslâm'ın ilk günlerinde verilen inanç hürriyetini en güzel biçimde yine hristiyanların kendileri ispatlar. Üçüncü halife Osman devrinde, Mera patriği, Simeon isimli Fars piskoposuna şu sözleri söyler: "Tanrının (yeryüzünün) krallığını verdiği Araplar hristi-yan inancına saldırmıyorlar, tersine dinimize yardım ediyorlar; tanrımıza ve azizlerimize saygı gösterip, kilise ve manastırlarımıza hediyeler sunuyorlar."
Hristiyanların inanç ve törenleri üzerinde hiçbir kısıtlama yoktu, dinî ayin ve törenlerinin gereklerini yapma ve tapınma haklarını serbestçe kullanırlardı. "Tamamıyla müslüman beldelerde bile önceden yapılmış gayri müs-lim mabetlerine karışılmaz, eğer buraları eskir veya tahrip olursa, zımmîlerin yeniden inşâ veya tamir etme hakları vardı. Fakat onların bu beldelerde yeni binalar inşâ etmelerine izin verilmezdi. Bu türden kısıtlamalar tamamıyla müslüman olmayan bölgelerde yoktu. Bunun gibi önceden tamamıyla İslâm toprağı olan, ancak artık bu özelliğini kaybetmiş, cuma ve bayram namazlarının kılmmadığı, hadlerin uygulanmadığı şehirler ve beldelerde, zimmîler yeni ibadet yerleri inşâ edebilir, dinî ayinlerinin gereklerini yapabilirlerdi. (Alaaddin Ebu Bekir, Bedaiüs-Senai, c. VII, sh. 113-114'ten Ebû'1-A'lâ Mevdûdî, The Is-lamic Law and Constitution, sh. 274-275).
Dolayısıyla, hristiyanlann da en az müsıü-manlar kadar kasaba veya köylerinde dinî tören ve ayinlerini yapma hakkına sahip olduğu görülmektedir. Tamamıyla İslâmî yerleşim birimi teriminin kapsamına girmeyen beldelerde, müslümanlarm sayısı azımsanmayacak kadar olsa da, zımmîlerin şarap ve domuz eti satmalarına, haçlı âyinler düzenlemelerine, nefesli borular (conches) çalmalarına karışılmaz. Buna karşılık bu olaylar tam anlamıyla müslüman beldeler (bir başka deyişle, Cuma ve bayram namazlarının kılındığı yerler) sayılan kasaba ve yerlerde yolsuzluk olarak telâkki edilir. Zina gibi kendi yasalarınca da yasaklanmış hareketleri beldelerinin sımrlan içinde dahi yapmaları yasaklanır, (ğerhü's-Siyerul-Kebir, c. III, sh. 251'den Mevdûdî, The Islamic Law and Constitution, sh. 274-275).
Bu durum Abdullah b. Abbas'm şu sözlerinden de anlaşılır: "Müslümanlann kurduklan şehirlerde zimmîler yeni ibadet yerleri inşâ edemez, pazarlarda, yollarda boru çalamaz, açıkça şarap veya domuz eti satamazlar. Ancak esasen gayri müslimlerin kurduklan, daha sonra da müslümanlann fethettikleri şehirlerde, gayri müslimlerin haklan anlaşmalarla belirlenir ve bu anlaşmalara uymak müslümanlann yükümlülüğüdür." (Ebû Yusuf, Kita-bü'l-Harâc, sh. 88'den Mevdûdî, a.g.e.).
Şüphesiz, müslümanlann diğer dinlerin men-suplanna yönelik bu davranışlan, Kur'ânî öğretilerin ve RasûluUah @'in uygulamalannın açık sonuçlanydı. Daha Önce de işaret edildiği gibi, Kur'ân samimi gerekçelerle inanç hürriyetini destekler. Kur'ân'da açıkça, Allah'ın insanı yarattığı, imanı kabul veya red hususunda onu serbest bıraktığı, bunu kendi nzâsıyla yaptığı, tekrar tekrar ifade edilir. Allah'ın rehberliği, herhangi bir baskı olmadan insanın tercih ettiği hareket tarzını uygulaması ve yeryüzünde özgürce yaşaması hususî gayesine yöneliktir. Allah, rehberliğini yalnızca peygamberleri vasıtasıyla gerçekleştirir. Peygamberler, hak ile bâtılı açık bir biçimde, kesinkes birbirinden ayınrlar; doğru yolu izlemenin faydalarını, ilâhî rehberlikten yüz çevirip, bâtıl ve kötü bir hayat yaşamanın zararla-nnı anlatırlar. Ancak son söz insanındır; o izleyeceği hareket tarzım hür iradesiyle seçmesi gereken kişidir, zira yeryüzünde işlediklerinin bir sonucu olarak ödüllendirilecek veya zarara uğrayacak olan kendisidir. Bu sebeple, insanın inancında tam bir seçim serbestisine sahip olması kesin bir esastır. Aksi takdirde seçim serbestisi amacına ulaşamaz. Aşağıdaki Kur'ân ayeti şahsî sorumluluğa şu sözlerle işaret eder: "...Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabb'inizedir; (O) aynlığa düştüğünüz gerçeği size haber vereçektir." (6: 164). Bu akide, herkesin kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu ve onların hesabını vereceğini, bu sorumluluğun başka birinin hesabma yüklenemeyeceğini anlatır.
Daha sonra Tür sûresinde şu ifadeleri görürüz: "Onlar ki inandılar, zürriyetleri de imanda kendilerine uydu; (onları cennete sokarken) zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır; kendi amellerinin sevâb)ından da hiçbir şey eksiltmemi sizdir. Herkes kendi kazandığına karşılık bir rehindir." (52: 21). Bakara sûresinin son âyetinde ise şu ifadeleri okuruz: "Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi faydasına, kötülük de kendi zararınadır..." (2: 286). Bu husus Nisa sûresinde (4: 32) tekrar edilir. Böylece şunda hiçbir şüphe yoktur. "Mükâfat ve cezalar kadm olsun, erkek olsun her ferdin kendi işlediği iyi ve kötü amellerin sonuçlarıdır. Kişi ancak kendi işlediği iyi amellerin mükâfatım alır; başkalarının yaptığı iyiliklerin karşılığını değil. Bununla birlikte, eğer bir kimse ölümünden sonra da iyi sonuçlar doğurmaya devam eden bir iyilik yapmışsa, bu iyi sonuçların hepsi o iyiliği yapanın hesabma yazılır. Aynı şekilde eğer bir kimse, ölümünden sonra da kötü sonuçlar doğurmaya devam eden bir kötülük yapmışsa, bu sonuçların tamamı o kimseye yazılacaktır. Fakat bütün bu iyi ve kötü neticeler, kişinin kendi işlediği amellerin karşılığı olacaktır. Kısacası kişi ancak bilerek ve isteyerek katkıda bulunduğu bir şey sebebiyle ceza ve mükâfat alacaktır. Allah'ın sünnetinde hesapların, ceza ve mükâfatların başkalarına devredilmesi söz konusu değildir." (The Meaning ofthe Qur'an, c. I, sh. 209-210).
Bu, herkese hayatında beğendiği yolu izleme hürriyeti verilmesi sebebiyledir. Ayrıca, iyi ve kötü amellerin karşılıkları bildirilmiştir. Böylece, serbest iradesiyle yapacağı amellerinin karşılığı konusunda uyarılan her insan yaptıkanndan kendisi hesap verecektir. Şahsî sorumlulukla ilgili aynı hükümler îsrâ sûresinde tekrarlanır: "Kim yola gelirse ancak kendisi için yola gelmiş olur, kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü taşımaz (herkes kendi günahım çeker). Biz, elçi göndermedikçe (hiç bir kavme) azâb edecek değiliz." (17: 15).
İnanç konularındaki şahsî hürriyetin hikmeti Yûnus sûresinde açıklanır: "Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. O halde sen mi insanları mü'min olmaları için zorlayacaksın?" (10: 99).
Burada Allah'ın insanlığa bahşettiği, kendisine inamp-inanmama hürriyetine atıf vardır. Yoksa, bütün insanları mü'min ve itaatkâr kullar olaı'ak yaratması ve yeryüzünde hiçbir âsi ya da kâfir kul bırakmaması içten bile değildi. Yahut da, Allah kolaylıkla kullarını iman ve itaate çevirirdi. Fakat o zaman insanoğlunun yaratılış gayesinde yatan hikmet geçersiz hâle gelirdi. (The Meaning of the Qur'an,c. V, sh. 59).
Bu hususta kesinlikle şüphe yoktur ki, eğer Allah'ın iradesi ve planı insana ihsan ettiği hür iradeyi vermemek yönünde olsaydı bu takdirde herkes birbirinin aynı olarak yaratılacaktı. O zaman herkes iman sahibi olacak, ancak iman insanlara herhangi bir değer kazandırmayacaktı. Gerçek dünyada ise, insana çeşitli güçler ve yetenekler verilmiştir. Böylece o, araştırıp keşfedebilir ve kendisini Allah'ın iradesiyle uyumlu bir hâle getirebilir. Sonuçta iman ahlakî bir başarı, imana karşı durmak ise bir günah olur. (The Holy Qur'an, sh. 510).
Bütün bunlar insanın hür iradesi ile imanı kabul veya reddetmesi sebebiyledir. Dolayısıyla baskıyla kabul ettirilmiş imanın hiçbir değeri olamaz. "O halde sen mi insanları mü'min olmaları için zorlayacaksın?" sözleri hiçbir zaman, Hz. Peygamber @'in insanları inanmaları için zorladığı manasına gelmez. Ancak daha önce de belirtildiği gibi Peygamber @'in, insanları kötü yola düşmekten, dolayısıyla cehennemden kurtarmak için çok arzulu olması ve bu sebeple sık sık onlar hakkında endişelenmesi, elem duyması mânasına gelir. Bu âyette, tartışma veya rica vasıtasıyla,^hakla bâtıl arasındaki farkı açıkça anlatarak görevini yaptığı için Hz. Peygamber @, Allah tarafından teselli ediliyor. Şimdi, güzel öğütleri kabul edip, Allah'ın yol göstericiliğini kabul etmek veya öğütleri reddederek, kötü hayat tarzlarım seçmek insanlara kalmıştır. Hz. Peygamber görevini yapmıştır ve ilâhî rehberliği insanlara zorla kabul ettirmesi O'nun görevi değildir. Eğer Allah bunu yapmak di-leseydi, Kendisi yapar ve bütün insanları hakikî mü'minler olarak yaratırdı. Bu durumda, insanlara yol gösterici olarak peygamber göndermeye gerek kalmazdı. Ve Kehf sûresinde şu ifadeleri görürüz: "...Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin. Çünkü biz zâlimlere öyle bir ateş hazırladık ki, cadın (dumanı veya duvarı) onları kuşatmıştır..." (18: 29).
İnsana, istediği gibi bir hayat sürmesi hususunda serbestlik tanınmakla beraber amellerinin -iyi veya kötü- sonuçlarına da katlanması gerektiği hatırlatılmaktadır. Peygamberlerin "görevleri, yalnızca Rablerinden aldıkları yol gösterici emirleri insanlara iletmektir. Onlar, insanlara istemedikleri belirli hareket tarzlarını benimsetmekle görevli bekçiler veya yöneticiler olarak gönderilmemişlerdir. Bu husus, aşağıdaki âyette tekrar vurgulanır: "...Biz seni onların üzerine bekçi yapmadık, sen onlara vekil de değilsin!" (6: 107).
Bu âyet Peygamberin ilâhî görevinin halkı dine davet etmek olduğunu, yoksa bir polis müfettişi gibi onları gözetlemek olmadığını açıkça belirtir. Bu nedenle O'nun görevi yalnızca, mesajı halka sunmak ve onları hakikat konusunda ikna etmeye çalışmaktır. Bundan sonra, hakikatin kabul veya reddi hususunda onlar kendi başlarına bırakılır. Peygamberlik sahası içinde hiçbir bâtıla kulluk eden kalmasın diye, insanları hakikati kabule zorlamak için görevlendirilmediği, bundan dolayı kendisini üzmemesi, onların bilerek kapattıkları gözlerini açmaya çalışmaması hatırlatılmaktadır.
Eğer Allah hikmetîyle hiçbir bâtıla tapmanın kalmamasmı dileseydi, o zaman Peygamber'i bu vazifeyle görevlendirmezdi. O, yalnızca tek bir emriyle her bir insanı hakikat izleyicileri yapabilirdi. Ancak bu hiçbir surette insanın yaratılış gayesine uymaz. Esas gaye, insana, hak ile bâtıl arasında seçme serbestiyeti verilmesi, ve bu seçiminin hakikat ışığında değerlendirilmesidir. Bu durumda Peygam-ber'e düşen dosdoğru yolu izlemesi, insanları da bu yola davet etmesidir. Sonra kabul edenleri kendisine dost edinmeli ve dünyaya meyleden kişilerin gözünde çok önemsiz de olsalar onları hiçbir şekilde terketmemelidir. Diğer yandan', hakikati kabul etmeyenleri kendi hâllerine terk eder; onları gitmek istedikleri, yapmakta ısrarlı oldukları kötü sonlarıyla başbaşa bırakır." (The Meaning of the Qur'an,c. IV, sh. 139-142).
KISIM 4
ADALET VE HAKKANİYET
Giriş
Hz. Muhammed @'in şahsî davranışlarıyla yönetim ile ilgili işlerde vazedip uyguladığı adalet ve hakkaniyet ilkelerinin tarihte bir benzeri daha yoktur. O, zaman ve mekânın ötesinde, ırk, renk, soy, zenginlik ve sosyal mevki gibi engelleri aşan eşsiz prensiplere dayalı bir adalet sistemi tesis etti. Kan bağları veya kişisel düşmanlıklar bile Hz. Muhammed @'in getirdiği hukuk sistemindeki adaleti etkileyemedi. Rengine, soyuna veya statüsüne bakılmaksızın bütün insanlar şeriat vasıtasıyla âdil muamele gördüler, hiçkimse aşağı ya da yoksul durumundan dolayı bu haktan mahrum bırakılmadı. Tevhid'den sonra, hem ferdî, hem de müşterek hayatta adalet ve iyiliği tesis etmek İslâm'ın temel prensiplerinden biridir.
Bu husus Kur'ân'da tekrar tekrar belirtilir: "De ki: 'Rabbim bana adaleti emretti..." (7:29).
Kur'ân'ın bu âyeti insanlara bütün işlerini adalet ve iyilik esaslarına uygun olarak yapmalarını açıkça emreder. Nİsâ sûresinde de şöyle buyrulur: "Allah, size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, işiten, görendir." (4: 58). Bu âyette müslü-manlar, evvelki milletlerin daha önce düştükleri hatalara düşmemeleri için uyarılır. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen işleri beceriksiz, ehil olmayan, dar düşünceli, ahlâksız, şerefsiz ve âdil olmayan kişilere vermeye başladılar. Bunun sonucu olarak, bütün toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söylenir. Ayrıca, her zaman hakkı söylemeleri; dost olsun, düşman olsun, herkese adaletle hükmetmeleri emredilir. (The Meaning of the Qur'an, c. II, sh. 134).
Şûra sûresinde de şu âyeti görüyoruz: "Bundan dolayı sen (tevhid dini üzerinde anlaşmağa) davet et ve emrolunduğun gibi doğru ol; onların keyiflerine uyma ve de ki: 'Ben Allah'ın indirdiği her Kitâb'a inandım ve aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah bizim de Rabb'imiz, sizin de Rabb'inizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda bir tartışma (sebebi) yoktur. Allah aramızı bulur, (yahut: Allah bizi bir araya toplar), dönüş de O'na-dır." (42: 15). Bu çok şümullü bir hükümdür ve adaletin temel ilkelerini ihtiva eder. İlki, Rasûlullah @, hertürlü gruplaşmaların üstündedir ve yeryüzünde tarafsız bir adalet düzeni kurmakla görevlendirilmiştir. Bir grubu diğer bir gruba karşı desteklemesi onun göreviyle bağdaşmaz. O tüm insanlıkla eşit ilişkilere sahip olup, mutlak ve tarafsız bir adaleti tebliğ eder. O, daima haklının yanındadır. Hak sahibi ne kadar yabancı, haksız da ne kadar yakını olsa da, haklının yanında ve haksızın kar-şısındadır.
İkincisi, tebliğ etmekle görevli olduğu hakikat ayırım kabul etmez; o, herkes içindir. Doğrular, akraba ile yabancı, küçükle büyük, yoksulla zengin, güçlü ile güçsüz arasındaki farklılıklar gibi değişken değildir. Hakikat herkesin hakikati, günah herkes için günah, meşruiyet ve suç ölçüsü herkes için aynıdır. Bundan Hz. Peygamber @'in kendisi dahi müstesna değildir.
Üçüncüsü, O yeryüzünde adaleti temin için gönderilmiştir. İnsanları adaletle yönetmek ve toplumun bütün haksızlık ve aşırılıklarına son vermekle görevlendirilmiştir. Dördüncüsü, O, Allah tarafından tayin edilmiş bir hâkimdir, görevi ise insanlar arasında adaletle ve gereğince hükmetmektir.
RasûluUah @'in bu ilâhî görevine göre, bütün insanlara ayırıra yapmadan adaletle davranması emredilmiştir. Bu durum Mâide sûresinde şu şekilde belirtilir: "Sana da kendinden önceki Kitab'Ian doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu olarak bu Kitâb'ı hakikatle indirdik. Onların aralarında Allah'ın indirdi-ğiyle hükmet ve sana gelen hakikatten ayrılıp onların keyiflerine uyma!..." (5: 48). Bunlar, RasûluUah @'e dostu olsun, düşmanı olsun insanlar arasında adaletle ve hakkaniyetle hükmetmesi hususunda açık emirlerdir. Bu sûrede, Kur'ân'ın ışığında adaletle hükmet-meyenler, kâfirler (5: 44), zâlimler (5: 45) ve fâsıklar (5: 47) olarak nitelendirilirler.
Allah'ın mesajının vârisleri olarak mü'minler de, yeryüzünde adaleti sağlayıp korumakla mükelleftirler.
Neticede mü'minlerden sadece adaletle hükmetmeleri değil, beldelerinde haksızlığı ortadan kaldırıp, doğruyu ve adaleti tesis edebilmeleri İçin adalet standardını da yaymaları beklenir. Ayrıca bütün şartlarda, her ne zaman ve nerede desteklerine ihtiyaç duyulursa duyulsun, şahsî, ulusal ve uluslararası düzeyde adaleti desteklemelidirler.
Yine şu sözlerle, mü'minlere, iki düşman arasında barış yaparken adaleti gözetmeleri emredilir: "Eğer iman edenlerden iki grup vuruşurlarsa onların arasını düzeltin; şayet biri ötekine saldırırsa Allah'ın buyruğuna dönün-ceye kadar saldıran tarafla vuruşun. (Allah'ın buyruğuna) dönerse artık adaletle onların arasını düzeltin ve (her hususta) âdil olun. Allah, adâlet(le hareket) edenleri sever." (49: 9).
RasûluUah @ ilâhî rehberliğin ışığmda adalet prensiplerini öne sürdükten sonra insanların işlerini aralarında ayırım yapmadan adaletle ve gereğince idare etmiştir. Kâfirlerden ve Yahudilerden düşmanları bile anlaşmazlıklarını ona getirirlerdi. Zira, O'ndan âdil bir sonuç çıkacağını bilirlerdi. Bu, O'nun, yoksulla zengin, akraba ile yabancı arasında fark gözetmeyen yüksek bir adalet standardı oluşturmasından dolayı idi. Her kim hüküm için O'na müracaat etmişse âdil neticeye kavuşmuştur. İnsanların karşılıklı münasebetlerinde yokluğu dikkat çeken adalet, o devirde eşsiz bir tecrübe oldu. Zaman ne kişilerin ne de devletlerin adalete pek önem vermedikleri bir devirdi. Bu şartlar altında RasûluUah @, hayatın her alanında adalet prensiplerini koymakla kalmadı, bütün dünyada hakikat ve adaletin bayraktarlığını yapan bir toplum da oluşturdu. Tarih adalet ve hakkaniyet gayesine bu kadar çok yardımda bulunan ve herkes için hukukun ve idarenin müjdecisi olmuş bir başka insan örneği gösteremez. (Daha fazla bilgi için Dkz.: Sîret Ansiklopedisi, 'Yönetici ve Devlet Adamı' bölümü, c. I, sh. 353).
Abdullah b. Abbas'ın rivayetine göre, RasûluUah @ Hayber beldesini fethedince, kendisine Hayber halkı gelerek: "Bu arazinin ahvalini biz sizden daha iyi biliriz. Bu araziyi bize veriniz" diye istirham etmeleri üzerine elde edilen mahsûlün yarısı beytü'1-mâle alınmak üzere kendilerine verildi. Daha sonra, mahsûlün taksimi için, Abdullah b. Revâha tayin edilip gönderildi. Hayber ahalisi Abdullah b. Revâha'ya hediye takdim etmek istedikleri zaman: "RasûluUah @ mahsûllerinizi yan yarıya taksim ederek kendisine ait olan hisseyi almak için beni size gönderdi. Emvalinizi yemek için göndermedi." diyerek hediyelerini kabul etmemiştir. Sonra ilâve ederek: "Eğer dilerseniz mahsûlünüzü toplattırıp yarısını ben size vereyim, veyahut siz toplayıp yarışım bana veriniz." diye kendilerini muhayyer bırakınca, bu âdil taksimden memnun olarak: "Dünya böyle adalet ve hakkaniyet ile kaim olmuştur." dediler. (Ebû Yusuf, Kitâbü'l-Harâc).
Müslümanlar adaleti bir âdet, tabiî bir davranış ve alışılmış bir hayat tarzı olarak tatbik lüzumunu duyarlar. Onlar kendilerini sürekli iyilik yapmakla görevli saymalı ve kötülük, günah ve zulümden kaçınmalıdırlar. Bu sadakat ve yüce tebligatı getiren Hz. Muhammed @'den başkası değildi. Bu ilâhî tebligat insan şahsiyetini böyle bir model ve tavıra göre şekillendirir, sonuçta da hem ferdî, hem de kol-lektif düzeyde, bu insanlar tarihte benzeri olmayan üstün ve asil davranışlar ortaya koyarlar, insanlığın ıslahı ve gelişimi için lüzumlu olan bu ilâhî tebligatın vasıtası olan Rasûlullah @ şüphesiz, "O, insanlık için lütuf ve rahmettir" payesini haketmişti. O, ilgisizlikten yüzüstü bırakılmış dünyayı tekrar canlandırmış, ona hak ile bâtılın ölçüsünü vermiş, başarı ile hüsranın yolları konusunda uyarmıştır. Beşerî hâdiselerde hakikati izlemenin maddî ve manevî faydalarından^ bu prensibin gerçek hayattaki öneminden herkesi haberdar etmiştir.
Allah ne zaman bir yerde mü'minlere iktidarı nasip etse, hemen bir adalet düzeni kurarlar, bu onların bir Özelliğidir: "Onlar (o kimseler-dir)ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bil'âkis) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir (her şey sonunda O'na varacaktır)." (22:41).
Bu âyet, İslâm devletinin esas gaye ve hedefiyle, bu devletin işlerini yürütenlerin vasıflarını çok kısa olarak açıklamaktadır.
Ayrıca, âyette yeryüzünde peygamberlik görevinin gayesi özlü bir şekilde anlatılır. Allah'ın peygamberleri, bu âyette zikredilen üç şeyle teçhiz edilip, fert fert ve topluca insan davranışlarını ve hayatı adalet üzerine inşâ etmek gayesiyle yeryüzüne gönderilmişlerdir. Herkes, Yaratıcısına, kendisine ve hayatta bir Şekilde münasebette bulunabileceği diğer yaratıklara karşı görevlerini tam olarak bilmeli ve onlara karşı tamamıyla âdil olmalıdır. İkinci olarak, toplumsal hayat, tecavüz ve zulmün her türlüsünün kökünün kazındığı prensiplere göre düzenlenmelidir. Kültür ve medeniyetin her sahası bütün aşırılıklardan korunmalıdır. Böylece sosyal hayatta gerçek Ölçü kurulabilecek ve toplumun üyeleri haklarını âdilâne kullanırlarken, mükellefiyetlerini de dürüstçe ve dikkatli olarak yerine getirirler. Diğer bir ifadeyle, peygamberlerin görevi ferdî adaleti sağlamak olduğu gibi, toplumsal ve kollektif adaleti de gerçekleştirmektir. Onlar herkesin hayatında adaleti tesis etmek isterler, sonuçta da onların zihinlerinde, tavırlarında, şahsiyetlerinde ve davranışlarında gerçek Ölçü oluşturulur. Onlar adalete dayalı mükemmel toplumsal düzeni de arzularlar. Böylece, toplumla fert birbirine muhalefet yerine, maddî, manevî ve ahlâkî hayatlarım iyileştirmede işbirliği yapıp yardımlaşır-lar. (Tafheem al-Qur'an, c. V, sh. 332).
Açıkça görüldüğü gibi, ilâhî rehberliğin asıl gayesi beşerî hâdiselerde adaleti tesis etmektir. Böylelikle, karşılıklı ferdî ve sosyal haklar güven altına alınır, her türlü saldırıdan korunur. Bu Hz. Muhammed @'in insanlığa yaptığı bir diğer büyük yardımdır. O, bir başkasından çok daha güçlü sözlerle, adaletin insan hayatındaki büyük önemini vurguladı. Daha sonra, insan haklarının ulusal ve uluslararası düzeyde güven altına alındığı böyle bir toplumun nasıl kurulabileceğini kendi tatbikatıyla gösterdi. Bu noktada insanlık O'na, başka birine veya gruba olduğundan daha çok minnettardır.
Bu prensibin insan hayatındaki önemi o kadar büyüktür ki, Müslümanlar her şart altında onu korumak ve düşmanlarının yapacakları aşırılık ve kötülüklere aldırmaksızm ondan ayrılmamakla emrolunmuşlardır. Onların gayeleri doğruya ve hakka boyun eğmek ve insanları da bu hayat tarzına davet etmektir. Bu Kur'ân âyeti açıkça müslümanlann durumunu gösterir: Adalet konusunda dostlar ve düşmanlar eşittir, leh veya aleyhlerinde olmaksızın onlara eşit olarak davranilacaktır. Düşmanlarının onlara ne yaptıkları önemli değildir, onların görevleri insanları tarafsız olarak ve gereğince adaletle yönetmektir; ilave olarak, onlardan iyi ve doğru konusunda diğer insanlarla işbirliği yapmaları istenir. Bu şekilde topluma iyilik ve doğruluk hâkim olabilir. Ayrıca onlara, diğerleriyle kötülük ve günah hususunda yardımlaşmaları yasaklanmıştır. Böylece, bir müslümanın ilk ve en önemli görevi, nezih ve hayırlı işlerde düşmanlarıyla dahi işbirliğine hazır ve istekli olmasıdır. Bunun gayesi, yeryüzünde iyi, sağlıklı ve âdil bir toplumun kurulmasına yardımcı olmaktır. Bu öğreti ırk, renk ve soy engellerini ortadan kaldırır ve bütün insanları doğruda ve iyide işbirliğine çağırır.
Ebû Said el-Hudrî, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Sizden biri, kötü bir şey gördüğünde, onu eliyle değiştirsin, güç yetiremezse, diliyle onun kötülüğünü söylesin, buna da güç yetiremezse kalbiyle (buğz) etsin. Bu imanın en zayıf şeklidir." (Müslim). Huzeyfe ise Rasûlullah @rin şu sözünü nakleder: "Nefsim elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, sizler ya iyiliği emreder, kötülükten ahkoyarsımz, ya da kesin olarak Allah'tan size bir ceza gelir. O zaman Allah'a yalvarır yakanrsmız, ancak O kabul etmez." (Tirmi-zi). Urs b. Umeyre, Rasûlullah @'den şunu nakleder: "Bir yerde günah işlendiğinde bunu gören, fakat beğenmeyen kişi, orada bulunmayanlar gibidir. Ancak orada bulunmadığı halde yapılanı uygun gören kimse de, onu görenler gibi olacaktır." (Ebû Dâvud). Hz. Ebu Bekir şöyle demiştir: Rasûlullah @'in söylediği şu sözü duydum: "İnsanlar bir kötülük görüp, onu ortadan kaldırmadıkları zaman, Allah onları hep birlikte cezalandıracaktır." (İbni Mâce ve Tirmizî). Bu sözlerin Ebû Dâvud'daki şekli şöyledir: "Bir topluluk arasında itaatsizce hareketler yapılır da, oradakiler güç yetirebildikleri hâlde bunları değiştirmezse, Allah onları hep birlikte cezalandıracaktır."
Enes b. Mâlik'in rivayetine göre, bir defasında Rasûlullah @: "Ey mü'min! Mü'min kardeşine, ister zâlim olsun, ister mazlum olsun, yardım et!" buyurmuştu. Birisi: "Yâ Rasûlullah! Şu mazlum olan kişiye yardım edebiliriz. Fakat o zâlime nasıl nusrat ederiz?" diye sordu. Rasûlullah @: "Zâlimin iki elinin üstünü tutarsın! (Onu insanlara zulmetmekten alıkoy arsanız, bu ona yapılmış bir yardımdır!)" diye cevap verdi. (Buharı ve Müslim).
Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Hayra (iyiliğe) sebep olan, iyiliği yapan gibi sevap kazanır." (îbni Kesir). Yine, Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "İnsanları hayra (iyilik) ve takvaya çağıran kimse, bu davete uyup iyi ameller işleyen herkesin sevabı kadar sevap kazanacaktır ve onların sevaplarında da hiçbir azalma olmayacaktır. Aynı şekilde, insanları kötülük ve günaha davet eden, bu çağrıya uyup, günah işleyen herkesin sorumluluğunu alacaktır ve Ötekilerin sorumluluklarında da hiçbir eksilme olmayacaktır." (Buhari). Rasûlullah @'in şu sözleri de rivayet edilir: "Zâlime zulmünde yardım etmeye çalışan, İslâm'dan çıkar." (İbni Kesir).
Bu, İslâm'ın ilk devrinde, toplumun her ferdini gerçek birer davetçi yapan, Kur'ân ve Sünnetin eğitim şeklidir. Bu davetçiler insanları, dünyada iyilik, takva, adalet ve yardımseverliği yaygınlaştırmaya çağırıyorlardı. Her bir fert, toplumda adaleti tesis etmek, kötülüğü yoketmek için durmaksızın çalışmaya gönüllüydü. (M. Müfti Muhammed Şâfi, Ma'arij al-Qur'an, c. III, sh. 24-25).
Bu noktada, İslâm'ın günah ve kötülüğe karşılık yalnızca iyiliği öğrettiği hatırlanmalı. O, mensuplarının kötülüğe kötülükle karşılık vermesine izin vermez. Zira, bu hareket kesinlikle doğru değildir ve son tahlilde istenen sonuçlan da sağlamaz. Kur'ân inkılapçı ilkesini şu ifadelerle açıklar: "İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (41: 34). Bu âyet, genel bir uygulama olan kötülüğe kötülükle karşılık vermeyi açıkça reddediyor. Âyete göre, iyilikle kötülük bir olamaz, bu sebeple sen kötülüğü iyilikle ya da daha güzel bir şeyle savıp, karşılık vermelisin, tıpkı panzehirin zehirden daha güzel olması gibi. Siz, nefreti sevgiyle engelleyiniz. Cahilliği bilgiyle, budalalık ve şeytanîliği vahyin dost mesajıyla ortadan kaldiriniz. Günahlarının kölesi olan bir insanı, sadece günahlardan kurtarmakla yetinmeyip, onu hakikat ve adalet hedefinizde en iyi dostunuz ve yardımcınız yapınız. Bu ise iyi bir davranışın sonucudur. (A. Yusuf Ali, The HolyQur'an,$h. 1296).
Mü'minûn sûresinde, şu ifadeler yer alır: "(Sen onların sana yaptığı) kötülüğü, en güzel şeyle sav (kötülüğe iyilikle karşılık ver)..." (23: 96). Rasûlullah @ ve ashabına, hakikat ve adalet mücadelesinde en iyi hareket tarzını seçmeleri ve kötü yollan zâlimlere bırakmaları öğütlenir. O zaman, mü'minlerin özellikleri şu sözlerde tarif edildiği gibidir:
"İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükâfatlan iki kere verilir; onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz nzıktan (hayır yoluna) harcarlar. Boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: 'bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm olsun (haydi hoşça kalın), biz câhillerle sohbet etmeyi istemeyiz' derler." (28: 54-55).
Adalet Ve Hakkaniyet Düzeninin Kurulması
Allah'ın insanlara rehberlik için peygamberler göndermesinin esas gayesi yeryüzünde bir adalet düzeni tesis etmektir. Böylece, insanlar zulüm ve saldırı olmaksızın banş içinde yaşayabilirler. Peygamberlerin bu fonksiyonu Hadid sûresinde şu şekilde anlatır:
"Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitabı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler..." (57: 25). Burada kısa bir cümleyle özetlenen peygamberlerin misyonunu iyice kavramak gerekir. Bütün peygamberlere şu üç şeyin verildiği görülmektedir: (1) Beyyinat: Yani, onların Allah'ın gerçek peygamberleri olduğuna dair açık işaretler. Hak-km ve bâtılın ne olduğu âyet ve delillerle ispat edilmiş, aynca akide, ahlâk ve beşerî münasebetler konusunda doğru ve yanlış yolun özellikleri, açıkça ve şüpheye mahal bırakmadan izah edilmiştir. (2) Kitap: İnsanoğluna muhtaç olduğu hidayetin yolunu bulabilmesi için verilmiştir. (3) Mizan: Tartı yapıldığında hak ve bâtıl arasındaki farkı gösteren, düşünce, ahlâk ve muamelât konusunda ifrat, tefrit ve itidal noktalarını ortaya koyan Ölçü.
Bu üç şeyin peygamberler ile birlikte dünyaya gönderilmesinin sebebi, onların ferdî ve toplumsal hayata adalet ve itidali hâkim kılmaları içindir. Böylelikle onlar bir yanda, Allah'ın kullan üzerindeki haklarını, insanın kendi üzerindeki haklarını ve muamelatta insanların birbirleri üzerlerindeki haklarını ortaya koyup, bunlan hakkıyla uygularlar; diğer yanda bu prensiplere dayanarak, toplumda zulmü kökten kaldıracak şekilde sosyal hayatı düzenlerler. Toplumun her ferdinin kendi hakkını elde edebilmesi ve başkalarının hakkım verebilmesi için, kültürel, ahlâkî, ekonomik ve benzeri her sahada ifrat ve tefritten uzak olarak dengeyi kurarlar. Bir başka ifadeyle, peygamberlerin gayesi, dünyada ferdî ve sosyal manada adaleti tesis etmektir. Ferdî anlamda, herkesin hayatmın adalet üzere inşâ edilip, her ferdin düşünce, ahlâk ve münasebetlerinde bir olgunluğa ulaşılmasını hedeflemişlerdir. Sosyal anlamda ise, toplum hayatının adalet prensipleri üzerinde tesis edilerek fert ve toplum arasında, ruhî, ahlakî ve maddî refah bakımından çelişkilerin değil, ahengin sağlanmasıdır. (Tafheem al-Qur'an, c. V, sh. 322).
En'âm sûresinde yer alan âyette mealen şöyle buyurulmaktadır: "Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (onun malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir, onu uygun tarzda sarfedebilirsiniz); ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Biz kişiye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söylediğiniz zaman da akrabanız da olsa adalet yapın ve Allah'a verdiğiniz sözü tutun. Hatırlayıp Öğüt alasınız diye (Allah) bunlan size tavsiye etti." (6:152). Kur'ân herkese adaleti emreder, sözkonusu kişinin kendisi olsa bile:
"Ey İman edenler! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır (onları sizden çok kayırır). Öyle ise keyfinize uygun olarak doğruluktan sapmayın. Eğer (şahitlik ederken dilinizi) eğip bükerseniz, ya da doğruyu söylemezseniz muhakkak ki Allah yaptıklarınızı haber almaktadır." (4: 135).
Bu âyet, İslâm adaletinin üstün vasfını gösterir. O mü'minlere yalnızca adaletli olmalarını emretmez; aynı zamanda, insan hayatındaki bütün adaletsizlikleri ortadan kaldırmak, yaşanılan yerlerde doğruluk ve adaleti tesis etmek için, adalet ölçülerinin yaygınlaştırılmasını da emreder. Adalet çok asil bir görevdir, Allah'a karşı bir borçtur ve kendi menfaatlerimiz ya da sevdiğimiz yakınlarımızın menfaatlerine ters de olsa adalette sebat etmemiz Allah'a şahitliktir. Zengin ve yoksulun durumunda da tam bir tarafsızlık gözetilmeli ve adalet bütünüyle uygulanmalıdır. Korkulma-malı, taraf tutulmamalıdır, zira, her iki tarafın koruyucusu da Allah'tır ve O menfaatleri herhangi bir insandan çok daha güzel bir şekilde korur. (A. Yusuf Ali, The Hoîy Qur'an, sh. 223).
Bu yeryüzünde nâdir olarak görülen adalet çeşididir ve mü'minlerin ihtiyaç duydukları şey de budur. Bu çeşit adalet dost ile düşman arasında ayırım yapmaz: "Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Âdil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızı haber almaktadır." (5: 8).
Mü'minlere, -en azılı düşmanları da dahil olmak üzere- taraf tutmadan, herkese sırf Allah nzası için adaletle muamele etmeleri emredilir ki, bu, onlar için gerçek bir imtihandır. Böyle yapmakla onlar, Allah'ın şahitleri olarak adaleti yücelteceklerdir. Hangi davranış, sadece Allah'ın şahitleri olarak, düşmanına bile adalette sebat göstermekten daha asildir?
Hz. Peygamber @'in adaleti gözetmesi şu sözlerle emredilir: "Yalana kulak verirler, haram yerler. (Ey Peygamber!) Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir; eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah, adalet yapanları sever." (5: 42), A'râf sûresinde de şunları okuruz: "De ki: 'Rab'bim bana adaleti emretti..." (7: 29).Gerçekte bütün toplumsal, siyasî ve ekonomik düzenler mutlak bir adalet esasmın kurulmasına muhtaçtırlar. Ancak bu şekilde, toplum yozlaşma ve sömürünün her türlüsünden korunur. Adaletten herhangi bir sapma bu düzenlerin ahenkli çalışmasını bozar ve değişik grupların çıkar çatışmaları, durumu daha da kötüleşti-rir. Bu durumda adaletsizlikler yaygınlaşacak, bir sınıf diğer sınıfları, tamamıyla yoksullaşti-np, çaresiz hale getirinceye kadar, kendi çıkarları için sömürmeye başlayacaktır. Bu adaletsizlikler bir ülkenin sosyal düzenini sonunda enkaz hâline getirecektir. Kur'ân, toplumların bu değişmez ve kesin helak sürecini şu ifadelerle tasvir eder: "Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz (yöneltiriz veya çoğaltırız). Orada fısk yaparlar (kötü arzularının peşinde koşarlar), böylece o ülkeye (azâb edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz." (17:16).
Bu âyet, milletlerin helâkindeki ilâhî muameleyi özetler. Zengin ve güçlü insanlar, bütün eşitlik ve adalet prensiplerini hiçe sayarak saldırgan faaliyetlere başladıkları, aç ve yoksul insanların kanlarının son damlalarına dahi göz koydukları zaman, bu onların yaklaşmakta olan helaklerinin işaretidir. Allah insanları helak etmez, onları helak eden, eninde sonunda bu akıbete götürecek yolları izleyen insanların kendileridir. Kur'ân burada sadece tarihî gerçekleri, yani, ulusların kendi saldırganlık ve yozlaşmalanyla nasıl da korkunç zevallerini hazırladıklarını anlatır. Onların günahkâr ve adaletsiz hareketleri, beklenen sonlarını gösterir; zarar, zulüm ve günahkârlıkta ısrar ettiği sürece hiçbir halk ayakta kalamaz. Bu âyet bu tip insanların gerçek bir profilini çizer ve perişan sonlarını gözler önüne serer.
Adalet, toplumu salim kılar, bütün tarafların hak ve isteklerini tam bir tarafsızlıkla korur. İnsanlar haklarını koruyup, başkalarıyla olan münasebetlerinde tarafsızlık ilkesine uyarlarsa, ilerlerler, daha da güçlenirler. Bunun sonucunda kültür ve medeniyet de zenginleşir. Kur'ân'ın bu ilkede ötekilerden daha fazla ısrarlı olmasının sebebi budur. Diğer ibadetlerin anlamı da hakikati izleme konusunda insanların arzusunu güçlendirmek; İnsanların güvenlerini, hak ve taleplerini adaletle tesis; kötülük, saldırı ve fenalıklardan sakınmaktır. Nahl sûresinde yer alan âyette şöyle buyru-lur: "Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder, fahşâ (edepsizükten)dan, münker (fenâlık)den ve bağy (azgınlık)den men eder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir." (16: 90). Aynı sûrede, adalet şartlarının tamamlanabilmesi için birkaç hususun gözetilmesi, yoksa bunlarsız toplumda adalet ve tarafsızlığın olamayacağı belirtilir. "Andlaşma yaptığınız zaman Allah'ın ahdini tam yerine getirin (verdiğiniz sözü tutun), pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Çünkü Allah'ı üzerinize kefil (şahit) yaptınız. (Artık nasıl o andı bozarsınız?) Allah yaptıklarınızı bilir. Bir topluluk, diğer bir topluluktan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda bozucu bir vâsıta yaparak, ipliğini kuvvetle büktükten sonra çözen kadın gibi olmayın! (Yâni kuvvetli taraf, yeminini bir hile vâsıtası yaparak zayıf tarafa zulmetmesin.) Çünkü, Allah, sizi bununla deniyor. (Sayıca ve malca fazla olduğunuz zaman doğru hareket edip etmediğinizi sınıyor.) Kıyamet günü, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyi size açıklayacaktır." (16: 91-92).
Bu âyetler, toplum düzeninin gerçek ölçüsünün korunmasında karşılıklı mutabakatın önemini ve insanların onca zorlukla ancak tesis edebildikleri bu ölçüyü tahrip etmeye çalışmalarının düşüncesizliğini belirtir. Ayrıca, toplum düzeninin yaralanması ve sonuçta ortadan kaldırılmasına yönelik entrikalara karşı insanları uyarır. Bu sebeple, bir milletin ayakta kalıp, güçlenmesi için koruyucu gücün (yani adalet) bütün şartlarda korunması mutlak mânada gereklidir. Bu da, İslâm'ın, taraflar arasında adaleti korumaya yönelik karşılıklı ittifak ve anlaşmaların yapılmasını neden bu kadar çok vurguladığını gösterir.
Andlaşmalara Uymak Ve Başkalarıyla İyi İlişkileri Korumak
İnsan hayatı, karşılıklı yükümlülükler yerine getirilmediği zaman yozlaşmaya ve bozulmaya eğilimlidir. Herkes payına düşenden daha fazlasını almaya çalışırsa, toplumdaki zayıflar acı çekecektir. Bu sebeple İslâm, mensuplarına her türlü mükellefiyetlerini yerine getirmelerini emreder. Tevbe sûresinde: "Ancak andlaşma yaptığınız müşriklerden, (şartlara tam riâyet eden ve andlaşma şartlarından) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve size karşı hiç kimseye arka çıkmayanların andlaşmalarını, kendilerine tanıdığınız süreye kadar tamamlayın. Çünkü Allah (azabından) korunanları sever." (9: 4) buyrulur. Böylece, bir müslüma-nın diğer insanlarla yaptığı andlaşmalara uyması ve kesinlikle ilk bozan taraf olmaması gerekir. Bu takva sahibi insanların davranışıdır ve Allah muttakîleri severken, bir müslü-mandan daha muttaki kim olabilir? Bununla beraber diğer taraf anlaşmanın herhangi bir hükmünü çiğnerse, müslümanlar andlaşmayı bozma hakkına sahiptir. En'âm sûresinde şöyle denilmektedir: "... Allah'ın ahdini yerine getirin..." (6: 152). Âyette yer alan "Allah'ın ahdi" ifadesi üç değişik andlaşmayı kapsar. İlki, insanın Allah ile yaptığı kutsal anlaşma; ikincisi, insanın Allah adına bir başkasıyla yaptığı dönülmez sözleşme ve; üçüncüsü ise, insanın doğusuyla yürürlüğe giren tabiî bağlantılardır.
Bunların ilk ikisi niyete ve seçime bağlıyken, üçüncüsü ahlâkî bir zarurettir. Üçüncü tür bağlantıda insan tercih hakkına sahip değilse de, en az ilk ikisi kadar bağlayıcıdır ve bu anlaşmaya onlar kadar değer verilmelidir. Çünkü, Allah insana olağanüstü fizikî ve zihnî özelliklerle dolu bir meleke vermiş, yeryüzünü onun yerleşimine uygun olarak donatmış, ona rızık ve sayısız kaynaklar sağlamıştır. Bütün bunlar tabiî olarak insan üzerinde Allah adına bazı haklar doğurur. Aynı şekilde, onu doğuran ve besleyen annesine, yetiştiren babasına, çeşitli imkânlar ve fırsatlar tanıyan topluma karşı bir takım görevleri vardır. Belirli yapılarıyla bu görevler değişik derecelerde insanın mükellefiyetlerini oluşturur. İnsanın Allah ile ve toplum ile olan bu "ahd"inin herhangi bir kitapta yazılı olmadığı bir gerçekse de, varlığını borçlu olduğu bu "ahid", vücudunun her uzvunda ve her zerresinde fıtrî olarak yer etmiştir. (The Meaning of the Qur'an, c. m, sh. 171).
Bu andlaşmaya Bakara sûresinde şu sözlerle işaret edilir: "Onlar ki, söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar, Allah'ın, birleştirilmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte ziyana uğrayanlar onlardır." (2: 27). Bu kısa âyet mâna bakımından öylesine geniştir ki, iki insan arasındaki ilişkiden, uluslararası ilişkilere kadar bütün ahlâkî durumları İhtiva eder. Âyete göre, Allah'ın tesisini emrettiği ilişkilerin bozulması kaos ve düzensizliğe neden olur, çünkü, insanları Allah'a ve birbirlerine bağlayabilecek, yalnızca bu ilişkilerdir. "İlişkileri kesmek" aynı zamanda "onları kötüye kullanmak" mânasına da gelir, zira bu bağlar doğru bir şekilde gözetilmediği sürece aynı sonuçlar ortaya çıkar. Bu sebeple Kur'ân sadece bu bağların koparılmasını değil, dünyada karışıklık, kaos ve düzensizliğe neden olduğu için suistimalini de yasaklar. Sonuçta, insanla Allah, insanla insan arasındaki ilişkileri bozan, böylelikle yeryüzünde bozgunculuk yapan kimseler, bu âyette fâsıklar olarak isimlendirilir.
Hz. Peygamber @, İnsan hayatının bu yönüne büyük dikkat gösterdi. O, insanlar arasındaki menfî ilişkilerin sebep olabileceği kötü sonuçların tam olarak bilincindeydi; bu sebeple, takipçilerine aralarında iyiliği muhafaza etmelerini emretmiştir. Şöyle buyurur: "Birbiri-nizle kötü ilişkilerden sakının. Çünkü onlar mutsuzluk veren şeylerdir." (Tirmizi). Yine, şöyle buyurur: "Zarara sebebiyet veren kimseye, Allah zarar verecek; düşmanca davranışlarda bulunana^ Allah düşmanca davranacaktır." (İbni Mâce ve Tirmizî).
Hz. Ebu Bekir'in rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Bir mü'mine zarar veren veya ona karşı hilekârlık yapan lanetlenmiştir." (Tirmizî). Ebû Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "İyi (niyet) düşünceler beslemek, hakiki ibadettin bir cüz'üdür." (Ahmed ve Ebû Dâvud). Yine Rasûlullah @ : "Akrabalık bağlarını koparan cennete giremez." buyurmuştur. (Buhari ve Müslim). îbni Amr ise Rasûlullah @'den şöyle rivayet etmiştir: "Akrabaya hakiki bağlılık (sıla-i rahim) gösteren, kendisinden akrabalık sıla ve ihsanı kesildiği halde, sıla ve ihsanda bulunan kimsedir." (Buharî). Ebû Hureyre'den rivayete göre, Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Rahm (adı ki, karın yakınlığı, hısımlıktır) rahman isminden alınmıştır. Bu rahim yakınlığı sık ağaçların birbirine sarılmış kökleri gibidir. Allahu Teâlâ buyurdu ki: 'Ey rahm karabeti (yakınlığı)! Her kim sana bağlı bulunur (sıla-i rahm ederse), ben de ona rahmetimi erdiririm, kim ki sana münâsebetini keserse, ben de ona rahmetimi keserim.' " (Buharî). Yine Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Allah'ın rahmeti, içlerinde akrabalık bağlarını kesmiş bulunan bir kişinin bulunduğu topluluğa inmez." (Beyhaki). Ebû Bekir, Rasûlullah @'den şöyle rivayet etmiştir: "Zulüm ve akrabalık bağlarım kesmek kadar, bu dünyada Allah'ın cezalandırmasını hak etmiş bir başka günah yoktur." (Tirmizî ve Ebû Dâvud).
"Akrabalık ilişkilerini gözetme" tam olarak "andlaşmaların yerine getirilmesi" başlığı altına girmezse de, aynı tür ilişkiler sayılır. Zira bu da, anlaşmaların gayesi olan beşerî münasebetlerin sağlamlaştırılmasıyla ilgilidir. Bir toplum, bu şekildeki kan bağı, arkadaşlık veya andlaşmalarla oluşturulmuş ilişkilerle düzenli olarak işlevini sürdürür, kültür ve medeniyetini zenginleştirir. Bu ilişkilerdeki herhangi bir kopukluk, toplumun bütünlük, birlik ve beraberliğini ters yönde etkileyecek, sonuçta kültür ve medeniyetin gelişimi dumura uğrayacaktır. Bu sebeple îslâm, akrabalık bağlarına olduğu kadar, çeşitli şekillerde yapılmış andlaşmaların korunmasına da özen göstermiştir. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen veya aksatanlar ağır bir şekilde azarlanmış ve âhiretteki cezalara dikkatleri çekilmiştir.
Kur'ân böyle insanları şu ifadelerle kınamaktadır: "Demek işbaşına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapmanız, akrabalık bağlarını koparmanız sizden umulur değil mi? Onlar, Öyle kimselerdir ki, Allah onları lanetleyip sağır yapmış, gözlerini kör etmiştir." (47: 22-23).
Bu âyet, İslâm'da ilişkilerin kesilmesinin açıkça yasaklandığını gösterir. İslâm, ilişkilerin kurulması için müsbet adımlar atılmasını teklif eder ve insanlara özellikle de akrabalara iyilik yapılmasını ve şefkat gösterilmesini öğütler. Bakara sûresi, sadece ibadetlerin dış şekillerinin gözetilmesinin fazilet olmadığı, gerçek faziletin Allah'a inancın pratikteki uygulamaları olduğu hususunda mü'minleri uyarır: "Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman etti; Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarım yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır. (Allah'ın azabından) korunanlar da onlardır." (2:177). Nisa sûresinde şunları görebiliriz: "(Miras düşmeyen) akrabalar, öksüzler, yoksullar da (miras) taksim(in)de hazır bulunursa bir şeyler vererek onları da ondan nzıklandı-nn (gönüllerini hoş edin) ve onlara güzel söz söyleyin." (4: 8). Nahl sûresinden de şu âyeti okuyabiliriz: "Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder, fahşa (edepsizlikten)dan, münker(fenalık)den ve bağy(azgınlık)den meneder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir." (16: 90).
Bu âyette, Allah, dengeli ve sağlıklı bir toplumun dayanağı olan çok önemli üç hususu emreder. Bunlardan birincisi, iki boyutu olan adalettir. Bu tip andlaşmalar, herkesin sınırlama olmaksızın gerçek haklarına sahip olmasını mümkün kılar. Bununla birlikte, adalet, herkese eşit haklar verilmesi anlamına gelmez. Zaten bu tamamıyla gayri tabiîdir. Gerçekte adalet, hakların hakkaniyete ve insaf ölçülerine uygun olarak dağıtılmasıdır ki, kimi durumlarda eşitlik anlamına da gelebilir. Meselâ, bütün vatandaşlar vatandaşlık haklan bakımından eşit olmalıdırlar, fakat öyle durumlar vardır ki, eşitlik, adaletsizlik olabilecektir. Örnek vermek gerekirse, ana baba ile çocukları arasında toplumsal konum ve haklar bakımından eşitlik olması açık bir yanlışlıktır. Bunun gibi, daha önemli işler yapanlarla, ikinci derecede önem taşıyan hizmetleri yerine getirenler ücret ve statü bakımından eşit olamazlar. Allah'ın emri bir kişinin hakkıyla kazandığı ahlakî, sosyal, ekonomik, kanunî veya siyasî her türlü hakkının dürüstçe kişiye verilmesini gerektirir.
Emredilen ikinci husus, iyi, cömert, müsamahalı, affedici, nazik, yardımsever olmak, bencil olmamak anlamlarına gelen ihsanda. Toplumsal hayatta, bu, adaletten de önemlidir, zira adalet sağlıklı bir toplumun esası iken, ihsan, onun mükemmelleştirilmiş halidir. Bir taraftan adalet toplumu hakların çiğnenmesi ve zulümden korurken, diğer yandan ihsan, hayatı zevkli, hoş ve yaşanmaya değer kılar. Herkesin kendi isteklerinin yerine getirilmesinde inatlaşması o toplumun gelişmesi önünde açık bir engeldir. En iyimser bakışla böyle bir toplum ihtilaflardan uzak olabilir; ancak bu toplumda yaşama zevkini geliştiren ve yüce değerlerin oluşmasını sağlayan sevgi, samimiyet, mürüvvet, cömertlik, fedakârlık, sempati ve diğer insanî nitelikler bulunmaz.
Allah'ın emrettiği üçüncü husus, gerçekte ihsanın özel bir şekli olan akrabalara iyi muamele etmektir. Bu, sadece, kişinin akrabalarına iyi davranması, onların üzüntü ve sevinçlerini paylaşıp, meşru sınırlan içerisinde yardımcı olması mânasına gelmez. Aynı zamanda kişinin sahip olduğu imkânlar Ölçüsünde zenginliğini akrabalarının ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmasıdır. Âyet, gerekli imkânlara sahip herkesin, sahip oldukları şeylerde kendisinin ve ailesinin haklarıyla beraber akrabalarının da belirli bir pay sahibi olduklarını kabul etmelerini emreder. İlâhî kanun bir ailedeki hâli vakti yerinde olan kişiyi, bütün hısım akrabanın ihtiyaçlarını yerine getirmekten sorumlu tutar. Refah ve saadet içinde yaşayan bir kimsenin, hısım akrabasının muhtaç ve sıkıntı içinde bulunması, İlâhî kanunda büyük bir günah sayılır. O toplumun en önemli unsuru olarak aileyi görürken, ihtiyaç sahibi kimselerin haklarını önce zenginlere sonra da diğer insanlara yükler. Tıpkı bunun gibi, ailenin zengin fertlerinin ilk vazifesi yakın akrabalarının ihtiyaçlarmı karşılamak, sonra da başkalarıyla ilgilenmektir. Bu konuyu Rasûlullah @, birçok hadîsinde belirtmiştir. Buna göre bir insan akrabalık derecelerini gözönünde bulundurarak, ana babasına, hanımına, çocuklarına, erkek ve kızkardeşleriyle diğer akrabalarına karşı sorumludur. Buna dayanarak, Halife Ömer, kardeş çocuklarını ye-tim(ler)in bakımından sorumlu tutmuştur. Bir diğer yetim olayında da birinci dereceden yakını olmadığı için uzak akrabalarını yetime bakmakla görevlendirmiştir. Her bir kişinin ihtiyaç sahibi yakınlarını bu şekilde desteklediği toplumun bu mutlu halini düşünelim...
Hiç şüphesiz bu toplum ekonomik, sosyal ve ahlâkî açıdan zirvede olacaktır. ÇThe Mea~ ning ofthe Qur'an, c. VI, sh: 92-93).
Bu, İslâm'ın âdil ve hakkaniyetli bir toplum kurmaya çalıştığının bir göstergesidir ve bunda hiçbir tereddüt yoktur. Bu toplumda insanların haklan, istekleri ve anlaşmalan yalnızca adalet ve insafla değil, bunlara ek olarak yardımseverlik, cömertlik ve merhametle de yerine getirilir. Başkalannın haklarını gözetenler sadece adalet yapmakla kalmayıp, iyi niyetli olmalı, yalnızca Allah'ın nzasını gözetmelidirler. Andlaşmalannın gereklerini merhamet ve âlicenaplıkla yerine getirmeli, Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilmek için meşru haklanndan dahi feragat edebilmelidirler. Bu tavır, beşerî ilişkileri sevİmlileştirir, mutlu ve olgun bir toplumu tesis eder. Öyle ki, bu toplumda kültür ve medeniyet sağlıklı bir biçimde gelişir, güzel sanatlar, edebiyat ve ilim ilerler.
İnsanlara bu tavrı (ihsan) kabul ettirebilmek için Kur'ân, şu sözleri beyan eder: "İyi davrananlara, daima daha iyisi ve üstünü verilir. Onların yüzlerine ne bir karalık, ne de zillet bulaşır. İşte onlar cennetliklerdir, orada temelli kalırlar." (10: 26). O, Allah'ın, yaptıkla-n güzel bir davranışı, onların lâyık oldukla-nndan daha fazlasıyla mükâfatlandıracağı konusunda insanlara teminat verir. Nemi sûresinde şunları okuruz: "Kim bir iyilik getirirse, ona daha iyisi verilir. Onlar o günün korkusundan güvendedirler." (27: 89).
Rahman sûresinin şu âyeti, bu tür insanların mükâfatlarının yapısmı ve büyüklüğünü geniş boyutlarıyla açıklar. Öyle ki, bunlar, insanın gerçek mükâfatının genişliği konusunda az-çok fikir verebilir: "İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?" (55: 60). Bu âyet, iyiliğin, faziletin ve cömertliğin semeresinin açıklanmasında kullanılan sembollerin bir çeşit özetidir. Sembolizm karşılaştırmalı terimlere, yani sübjektif mutluluk fikirlerine başvuruyu zaruri kılar, oysa tam bir açıklama ancak soyut terimlerle yapılabilir. (A. Yusuf, The Holy Qur'an, sh. 1480, not: 5212). Kısaca, âyet, güzel ameller işleyenlere (muhsinûn) cömert bir mükâfat ve hakettiklerinden daha da fazla bir karşılığı garanti eder. Bu ihsanların daima en üst düzeyde, toplum menfaatleri için çalışmalarını teşvik eden bir nevi itici güçtür. Böylece herkes huzur ve emniyet içerisinde yaşayabilir. Toplumu sarsabilecek mücadele ve yozlaşma tehlikelerinden korur.
Yardımseverlik vasfı, beşerî münasebetlerin daha geniş bir alana yayılmasına yardım eder, iyilik ve fazilette diğer bütün insanlarla İşbirliği yapmanın pratikteki formunu oluşturur: ".... iyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlasın, günah işlemek ve aşın gitmekte yar-dımlaşmayın..." (5: 2). Bu, karşılıklı andlaş-ma ve ittifaklara saygı gösteren bir dünya meydana getirmek için, uluslararası düzeyde herkesin birbiriyle işbirliği yapıp, yardımlaşmasını sağlar. Kur'ân beşerî münasebetlerin bu özelliğine şu sözlerle işaret eder: "Ahid-leştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir." (16: 91). Edilen her yemin, yapılan her anlaşma gerçekte Allah'ın önünde verilmiş sözlerdir. İster müslüman fertler arasında, isterse İslâm toplumuyla diğerleri arasında yapılmış olsun; inançla gözetilip, saygı gösterilmelidir. Bunun yanında her bir müslüman, imanının bir ifadesi olarak Allah ile anlaşma yapar, ve bu ifadeyi tekrar ettikçe anlaşmayı her zaman pekiştirirler. Dolayısıyla hem ferden hem de müşterek olarak, diğer insanlarla yaptığımız bütün anlaşmalara uymak, imanımızın gereği bir görevdir. Bu, îslâmî inancımızla Allah'a borçlandığımız bir yükümlülüktür. Müslümanlann, diğer insanlarla ilişkilerinde, âyetin gerektirdiği görevleri yerine getirmeleri bir dünya toplumu kurulmasına işarettir. Bu, Kur'ân ve sünnette, yeminlerin ve sözlerin yerine getirilmesine, bunlara uymayanların kınanması hususuna gösterilen büyük titizliğin sebebidir: "Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü, aranızdaki yeminleri bozarak, ipliğini iyice eğİrip katladıktan sonra bozan kadın gibi olmayın. Allah onunla sizi dener. And olsun ki, ayrılığa düştüğünüz şeyleri, size kıyamet günü açıklar." (16: 92).
Burada Allah'ın, insanları, anlaşmaları bozmamaları konusunda uyardığına dikkat edilmelidir. Zira bu tip davranışlar dinyayı karışıklığa sürükleyen çok kötü davranışlardır. Nasıl ki liderler bile, siyasî, ekonomik ve dinî anlaşmazlıklarda kendi cemaat veya topluluklarını öne geçirmek için, anlaşmalara uymamayı büyük bir hüner kabul etmektedirler ki, bu sadece acınacak bir olaydır. Bir ülkenin lideri, bir seferinde kendi halkının çıkarları doğrultusunda başka bir ülke ile anlaşma yapar, fakat bir başka zaman, yine aynı lider halkının çıkarları için, aynı anlaşmayı alenen veya gizlice ihlâl edebiliyor. Özel hayatlarında dürüst de olsalar, bu insanların yaptıkları böylesi ihlâller bir tezattır. Bunun yamsıra ne yazık ki, halk da onların bu davranışını kınamaz, hatta bu esef verici hileli diplomasi oyunları sebebiyle onları Över. Bu nedenle Allah, bu tür anlaşmalardan hepsinin, anlaşmaya girenler ve onların halkı için birer imtihan konusu olduğunu bildirmektedir. Onlar bu şekilde, yani anlaşmayı bozarak halklanna görünüşte bir takım üstünlükler sağlayabilirler, fakat, Hesap gününde bunun sonuçlann-dan kaçamazlar. (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 96).
Böylelikle, bu, insanlann başkalanyla yaptık-lan anlaşma ve sözleşmeleri herhangi bir itiraza dayanarak bozmamaları ve ihlâl etmemeleri; tartışma ve ayrılıklarını ileri sürerek yükümlülüklerinden dönmemeleri konusunda ikaz eder. Onlar haklı, diğer taraf tamamıyla haksız bile olsa, anlaşmalara uymama, asılsız propaganda yapma veya diğer haksız ve hileli araçları kullanarak taahhütlerinden kaçmayı mümkün kılabilecek hiçbir meşru veya ahlâkî gerekçeleri yoktur. Sonuçta, İslâm, kişiler ve ülkeler arasında barışı korumak için mümkün mertebe bütün tedbirleri almıştır. Böylece, herkes, sözleşmedeki yükümlülüklerine saygı gösterir, beşerî ilişkilerin pekiştirilmesine, dengeli ve âdil olmasına yardımcı olur. Bu şekilde, bir dünya toplumunun kurulması hedeflenir. İsrâ sûresinde yer alan âyette bu yükümlülükler üzerinde ısrarla durulur: "...Ahdi de yerine getirin, çünkü (insana) ahd(in) den sorulacaktır." (17: 34). "Ahidlerin yerine getirilmesi" hususu, yalnızca kişiler için ahlâkî bir öğüt mahiyetinde anlaşılamaz, fakat islâm toplumunun ve devletinin hem iç hem de dış ilişkilerinde tavrını belirleyen yol gösterici bir prensiptir. İslâm toplumu bütün yükümlülüklerini gözetmek ve başkalarıyla yaptığı anlaşmalara uymak mecburiyetindedir.
Bu, insanlar ve milletlerin iyi ilişkisi için zaruri ve fevkalâde önemli bir unsurdur. Rasûlullah @ onun önemini belirtmiş; her şartta müslümanların sözlerini tutup, sözleşme ve anlaşmalara uymalarını ve kesinlikle onları ilk bozan taraf olmamalarını emretmiştir. Bu konuda, Rasûlullah @'in asıl yardımı İnsanların problemlerini çözmede bu prensibi ortaya koyuş ve uygulayış tarzında görülür. O'nun öğretisi pasif ve âdeta kitap sayfalarında kalan bir fantazi değildir; tersine, güçlü, pekişmiş ve dayanıklı pratik bir düzenin uygulamasıdır. Ve insanların hayatta karşılaştıkları zorlukları çözmede, çok etkili ve başarılı olmuştur.
Rasûlullah @ öncelikle, insanlar için ahlâkî, ruhî ve uygulamadaki değerini belirterek, sözleşme hükümlerine uyma prensibini ikna edici bir tarzda ortaya koydu. Sonra da bizzat kendisinin örnekliği ve uygulamasıyla, bu prensibin gerçek hayattaki problemlere tatbikini gösterdi.
Kur'ân: Mâide sûresinde yer alan âyette, müslümanların sözlerini ve sözleşme hükümlerini yerine getirmeleri şu sözlerle emredilir: "Ey iman edenler! (Yaptığınız) akitleri yerine getirin..." (5: 1).
Arapça'da ukûd (akitler) birçok anlama gelir, îlkin, ruhî yapımız ve Allah ile ilişkilerimizden doğan ilâhî mükellefiyetler vardır. Allah bizi bilgi ve basiret yetenekleriyle yaratmış, bunların yanında, onu, bizim ruhî hayatımız için ilâhî İşaretlerle donatmıştır; dahası, Allah ferdî ve toplumsal hayatımızda yol göstericiler olarak bizler için Elçiler de göndermiştir. Bütün bunlara karşılık, bizlere de yapılması zorunlu olan bir takım görevler yüklenmiştir. Ancak dünyevî hayatımızda da, sözle veya zımnen karşılıklı yükümlülükleri taahhüt ederiz. Bir söz veririz, ticarî veya sosyal anlaşmaya gireriz, evlilik akdi yaparız. Bütün bu ilişkilerimizde yükümlülüklerimizi sadakatle yerine getirmek mecburiyetindeyiz.
Cemaatimiz veya devletimiz bir anlaşma yaptığında, bunların mensubu olan her bir insan, güçleri yettiğince yükümlülüklerin tam anlamıyla yerine getirilmesini sağlamakla görevlidir. Ev sahibiyle misafir veya yolcu, işçi ile işveren vs. arasındaki ilişkilerin yapısında zımnî olarak kabul edilmiş ve her inanç sahibinin vicdanen yapması gereken kimi görevler de vardır. Bütün bu andlaşma ve yükümlülükler birbiriyle ilişkilidir. Hayattaki bütün İlişkilerde, dürüstlük ve sadakat, dinin ayrılmaz parçalandır. (A. Yusuf Ali, The Hoiy Qur'an, sh. 238).
Yukarıdaki âyeti tefsir eden Abdullah b. Ab-bas, âyette geçen akidlerin, neyin helâl, neyin haram olduğunu gösteren emirleri konusunda Allah'ın kullarıyla yaptığı anlaşmaya işaret ettiğini söyler. Bazıları ise, insanların aralarında yaptıkları evlilik, alım-satım gibi sözleşmeleri gösterdiğini söyler. Bu görüş, mü-fessirler arasında îbni Zeyd ve Zeyd b. Eşlem tarafından desteklenir. Mücâhid, Rebî ve Katâde, buradaki akidlerin, cahiliyye devri boyunca yapılmış anlaşmaları ihtiva ettiği görüşündedirler. Bununla birlikte ukûd kelimesi normal olarak insanlar ve devletler arasında yapılmış tüm sözleşme ve anlaşma çeşitlerini kapsar. Râğıp el-îsfahânî bu görüşü kabul eder. (Ma'arif al-Qur' an, c. III, s.h 12).
Verilen sözleri tutmamak ve anlaşmaları bozmak büyük günahlardandır. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Sözlerini (veya sözleşmelerini) yerine getirmeyenleri rezil etmek için Hesap günü arkalarına bir işaret konulacaktır." Sözleri ve ahidleri yerine getirmenin Önemi aşağıdaki hadiste gösterilir. Abdullah b. Amr şöyle der: "Bir gün Allah'ın Rasûlü bizim evde oturuyor iken, annem beni 'buraya gel, sana bir şey vereceğim' diyerek yanına çağırdı. Rasûlullah @ anneme, ne vereceğini sorduğunda, annem, 'biraz hurma' cevabını verdi. O zaman Rasûlullah @: 'Eğer ona bir şey verilmeyecek olursa, bu yalan sana karşı yazılacaktır.' dedi." (EM Dâvud, Bey-haki).
Rasûlullah @, bu tür yükümlülüklerini yerine getirme hususunda asaletinden önce dahi katı ve tavizsiz idi. Abdullah b. Ebî'l-Hamza'dan şöyle rivayet edilir: "Rasûlullah @ ile peygamberlik verilmezden önce bir alış verişte anlaşmıştık. O'na bir miktar borcum kalmıştı. Borcumu falan gün getireceğime söz verdim, ama sonra unuttum. Üç gün sonra hatırlayıp, o yere gittiğimde, Rasûlullah @'i orada buldum. Bana: 'Bre delikanlı, beni meşakkate soktun. Üç gündür burada seni bekliyorum.' dedi." (Ebû Davud).
Düşmanla yapılan anlaşma ve sözleşmelere dahi riayet edilmeli, onları ilk ihlâl eden olun-mamalıdır. Fakat bu siyaset, sözlerini ve anlaşmalarını tutmayan, aksine durumda ve kendi çıkarlarına uygun bir zamanda bazan kâfirlere karşı izlenmeyebilir. Müslümanlara, işlerini, şu sözlere binaen düzenlemeleri Öğütlenir: "Müşriklerin, Allah'ın yanında ve Rasûlünün yanında nasıl andlaşması olabilir? Ancak Mescid-i Harâm'da andlaştıklarınız hâriç. Onlar size dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın, çünkü Allah, (günahlardan) korunanları sever." (9: 7).
Allah, taahhütlerini yerine getirmeyen kimseleri şu sözlerle uyarır: "Ama Allah'a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte lanet onlara, (dünya) yurdun(un) kötü sonucu onlaradır!" (13: 25). Bu âyet şu duruma işaret ediyor: Beşerî ilişkilerden, aile yakınlıklarından, yetime ve yoksula karşı sorumluluktan, komşuların karşılıklı hak ve görevlerinden doğan bütün bağlara ek olarak tüm İslâm kardeşleri arasında varolması gereken manevî ve amelî bağlar da vardır. (8:75).
er-Râzî'ye göre, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği sözü, insanın bütün canlılara şefkat ve merhametle davranmasını gerektiren ahlâkî vazifeler anlamına gelir.
Ra'd sûresinde ayrıca şu ifadeleri görürüz: "Şimdi Rabb'inden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (bunu kabul etmeyen) kör gibi olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alır. Onlar ki, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve andlaşmayı bozmazlar." (13:19-20). Kur'-ân'ın bu âyetine göre, anlaşmalarına sâdık olan, sosyal ve medenî ilişkilerini yerine getirenler, gerçek anlamda akıllı kimselerdir. Ancak bu ilişkiler, doğruya ve insanların ortak doğru davranışlarına ulaştıncı olmalıdır. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, s. 201).
Bununla birlikte, Allah insanlara karşı çok müşfiktir. Rastgele yeminlerinden ötürü insanları sorgulamayacak, ancak, bile bile, düşünerek ettikleri yeminlerden dolayı hesap soracaktır. Bu tür yeminlerini bozduklarında, günahı gidermek için kefaret vermek zorunda kalacaklardır. Bu şöyle açıklanır: "Allah sizi, yeminlerinizdeki lâğvden (kasıtlı olarak yaptığınız yeminlerden) ötürü sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü sizi sorumlu tutar... İşte yemin ettiğiniz zaman, yeminleriniz(i bozman)ın cezası budur. Yeminlerinizi koruyun..." (5: 89).
Rasûlullah @, devlet işlerinde olduğu gibi hususi hayatında da verdiği sözlere, herhangi bir kimseden daha fazla bağlıydı. Şahsî, sosyal, iktisadî ve siyasî ilişkilerini dostluk ve kardeşlik esasına dayandırarak, mükemmel bir örnek olmuştu. Rasûlullah @ daima sözüne sâdık kalmış, peygamberlik görevinden önce dahi sözlerini titizlikle yerine getirmiştir. O kadar doğru sözlü ve güvenilirdi ki, Mekke halkı her türlü değerli eşyalarını O'nun yanında korur, O'nu el-Emîn ve es-Sâdık diye çağırırdı. Her çeşit meşru işlerinde, bütün müslümanlann sözlerini tutmalarını, diğer insanlarla yaptıkları anlaşma, sözleşme ve taahhütlerini yerine getirmelerini emretmiştir. O, anlaşma ve itimattan doğan yükümlülüklere uymayı, bir insanın sahip olabileceği en asil vasıflardan biri olarak kabul eder. Şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kıyamet gününde, bu dünyadaki ihanetine göre her hainin bir işareti olacaktır. En büyük hainlik, bir topluluğun reisinin yaptığı hainliktir ki, onun işareti kalçalarına konulacaktır." (Tirmizi).
Sa'd, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Her haslet mü'minde yaratılıştan vardır. Ancak hıyanet ve yalancılık müstesna." (Müsned-i Ahmed, Beyhaki).
Allahu Teâlâ, Elçisi Muhammed @', Medine'ye hicret etmesini emrettiğinde O, Ali'den Mekke'de kalmasını, kendi adına himayesine bırakılan bütün emanetleri sahiplerine iadesini isteyerek, ancak bundan sonra Medine'ye gelmesini söyler. Enes'in naklettiğine göre şöyle demiştir: "Size emanet bırakılanı koruyun, hainlik yapana da hainlik yapmayın." (Tirmizi, îbni Mâce)
Yine şöyle buyurmuştur: "Dört şey sizinle olduğu sürece, bu dünyada size zarar verecek hiçbir şey yoktur: Emaneti korumak, konuşmada doğru sözlülük, davranışlarda güzellik, yiyecekte itidal." Enes'e göre, Rasûlullah @ şu sözleri söylemeden genellikle sahabeye bir şey anlatmazdı: "Kendisine güvenilmeyenin imanı, sözlerini tutmayanın dini yoktur." (Beyhaki).
Yine, emniyeti kötüye kullanmanın günah oluşundan bahsederken şu kudsi hadîsi nak-letmiştir: "Kadir-i Mutlak Allah şöyle der: 'Ben, bir diğerine ihanet etmediği sürece iki ortağın arasında üçüncüsüyümdür. Fakat biri ihanet ederse, ikisinin arasından çekilirim."
(Ebû Davud). Rasûlullah @, bir kişinin kendisine verilen bir başkasının sırrını ifşa etmesini, emniyeti kötüye kullanma olarak kabul eder ve şunları söyler: "Bir kişi başkasıyla yaptığı konuşmayı korur, onu (sim muhafaza etmek için) dikkat ederse bu bir emanettir." (Tirmizi, Ebû Davud).
Yine Rasûlullah @, iki kişi arasındaki istişareyi, ifşa edilmemesi gereken karşılıklı emanet olarak görür. Ebû Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah @: "Kendisiyle istişare edilen kimse güvencededir" buyurdu (EBû Davûd, Tirmizî). O'na göre, sır ve emanet bütün toplantı ve istişarelerin esasıdır, yalnız üç gaye bunların dışındadır: haksız yere kan akıtmak, gayri meşru olarak mahrem şeylerden yararlanmak ve meşru bir gerekçe olmaksızın başkasının malını almak. (M. Ali Khan, Muhammad îhe Final Messenger, sh. 332-334).
Kur'ân ve Sünnet'in bu öğretileri ışığında, İslâm'ın ahlâkî, sosyal, hukukî ve siyasî sahalarında güvenilirliğin ve sözleşme yükümlülüklerinin değerini belirtmeye gerek yoktur. Bunlara Hz. Peygamber @ özel bir önem vermiştir. Zira, karşılıklı münasebetlerde kişiler, gruplar ve devletler arasındaki ilişkileri gerçekten koruma ve güçlendirmede bunlar son derece önemli rollere sahiptir.
Ne zaman cihad için sefere çıkılacak olsa Rasûlullah @ ordu komutanlarına şunları öğütlerdi: "Allah'tan korkun, sizinle birlikte olan müslümanlara iyi davranın. Allah adına, O'nun yolunda, Allah'a iman etmeyenlere karşı savaşın. Mukaddes cihadı îfa edin. Yağma ve çapulculuk yapmayın, ahidlerinizi bozmayın, ölülerin cesetlerini parçalamayın, çocukları öldürmeyin." (Müslim).
Hudeybiye anlaşmasında, şartlardan biri de şuydu: Mekkeli bir müşrik, müslüman olup Medine'ye gelirse, müslümanlar onu geri çevireceklerdi. Bu hususun müzakeresi sürerken ve barış andlaşması henüz imzalanma-mışken, (Kureyş adına andlaşmayı imzaya memur Süheyl'in oğlu) Ebû Cendel, Mekke'de hapsolunduğu yerden kaçarak ayakları zincirde seke seke gelmiş ve Hudeybiye'deki müslümanlara sığınmıştı. Süheyl, barış şartı olarak oğlunun kendisine verilmesini ister. Rasûlullah @ ise anlaşmanın henüz imzalanmadığını, onun için Ebû Cendel'i geri vermenin, bu şartın gereği olmadığım söyler. O ise bu şart olmaksızın anlaşmayı imzalamasının mümkün olmadığım ileri sürer. Rasûlullah @, en azından Ebû Cendel'in bu anlaşmanın dışında tutulmasında ısrar ettiyse de Süheyl bu hususta hiçbir teklifi kesinlikle kabul etmez. Bu sırada Ebû Cendel yürekleri parçalarcası-na müslümanlara şöyle yalvarmaktaydı: "Ey Müslümanlar! Buraya bir müslüman olarak geldiğim hâlde, beni geri mi veriyorsunuz?" Bu sözler onları çok etkilese, âdeta gönüllerini yaksa da, Rasûlullah @ sözünü tutup, anlaşma şartını yerine getirir. Ebû Cendel'e de sabretmesini, Allah'tan ümidini kesmemesini ve yakında kendisine bir kurtuluş yolunun bahşedileceğini haber verir, (tbni İshak, Buharî).
Rasûlullah @ Hudeybiye'den Medine'ye dönerken, Ebû Basîr (Utbe b. Esîd) onlara katılır. O da müslüman olup, Mekke'den kaçmıştır. Kureyş iki adamını, onu geri götürmek için gönderir. Rasûlullah @'e anlaşmanın şartını hatırlatıp geri alırlar. Fakat Ebû Basîr, Mekke yolunda bir fırsatını bularak Kureyş'in iki elçisinden birini öldürür ve ellerinden kurtulmayı başarır. Diğeri Medine'ye gelerek Rasûlullah @'e olanları anlatır. Aynı anda Ebû Basîr de Medine'ye ulaşmıştır ve Rasûlullah @'in huzurunda şunları söyler: "Sen sözünü tuttun ve beni geri verdin; şimdi ise Allah beni onların elinden kurtarmıştır ve sen bundan sorumlu değilsin." Rasûlullah @ ise şöyle der: "Bu adam savaş ateşi gibi görünüyor." Ebu Basir, kendisine orada kaldığı takdirde tekrar teslim edileceğinin bildirilme-, si üzerine, Medine'den ayrılarak deniz tarafına gider ve sahile yakın bir mevkide yerleşir. (Buharî).
İnsanlar genel olarak savaş zamanlarında anlaşmalara uymazlar, ferdî ahitlerine fazla değer vermezler ve istedikleri zaman bozarlar. Fakat islâm'ın nazarında, olaylarla ilgili ferdî ve toplu kararlar aynıdır ve bunları İlâhî kanun belirler. Kişilerin yürürlüğe koydukları anlaşmalar bile, savaş durumunda müslüman-lar tarafından korunurlar. Huzeyfe b. el-Yemân, düşmanların, onun savaşa katılmamasını şart koşmaları üzerine Bedir savaşında yer alamadığım anlatır. O ve Ebû Hasil birlikte giderlerken Kureyşliler tarafından yakalanırlar. Hz. Muhammed @'e mi gittikleri sorulur, onlar ise olumsuz cevap vererek, sadece Medine'ye gittiklerini söylerler. O zaman .Kureyşliler onlardan savaşa katılmayacaklarına dair söz alarak serbest bırakırlar. Onlar da Rasûlullah @'e gelerek savaşta görev almak istediklerini söylerler. Rasûlullah @ onlara şöyle cevap verir: "Medine'ye gitmelisiniz. Zira (savaş durumunda bile) kâfirlerle yaptığımız anlaşmaları (ve sözleri) tutmalıyız ve onlara karşı yalnızca Allah'tan yardım istemeliyiz." (İbni İshak, Müslim).
Rasûlullah @, kâfirler ve Yahudilerle çeşitli andlaşma ve sözleşmeler yaptı. Ancak hiçbir zaman bu andlaşmalann herhangi bir şartını ihlâl etmedi. Hudeybiye andlaşmasını bozanlar Kureyşlilerdi. Bunun gibi, Yahudiler Hz. Peygamber ile yaptıkları andlaşmaları fırsatını bulduklarında derhal bozdular. Benî Kay-nuka Yahudileri Bedir Savaşı sırasında, Benî Nadîr Uhud savaşında, Benî Kureyza da Hendek savaşında yaptıkları andlaşrnalara uymadılar. Fakat Rasûlullah @ hayatı boyunca herhangi bir kişi veya kabileyle yaptığı andlaşma ve sözlerine sonuna kadar sâdık kaldı. Takipçilerine daima, görevlerini dürüstçe yerine getirmelerinin ve sözlerine sâdık olmalarının gereğini belirtmiştir.
Hatta, sözlerine sâdık olanların âkibetlerinin de hayırlı olacağını belirtmiştir. Şöyle der: "Mü'mİnin alâmeti üçtür: Konuştuğunda doğru söyler, söz verdiğinde tutar, emanet edildiğinde emaneti korur." Yine şöyle der: "Münafığın alâmetleri de üçtür: Konuştuğunda yalan konuşur, söz verdiğinde sözünü yerine getirmez ve emanete hıyanet eder." (Buhari ve Müslim). Sahih-i Müslim'de bu hadîsin, şu ilâvesi vardır: "Bu kişi namaz ve oruçlarını gözetmesine ve hatta kendisini müslüman olarak adlandırmasına rağmen, bu âdetleri sebebiyle münafıktır." Rasûlullah @ şunu da söylemiştir: "Söz vermek de, borcun bir çeşididir (ve bu nedenle ödenmelidir)." (Tabera-ni)
KISIM 5
ALLAH'IN BÜTÜN YARATIKLARINA MERHAMET GÖSTERMEK
Hz. Muhammed @, kendisine karşı yapılan aşırılıkları ve suçlan affetme, onlara merhametle karşılık vermede bütün insanlardan üstündür. Bu bakımdan davranışlarının büyüklük ve nezâketi eşsizdir, tarihte bir benzeri gösterilemez. Zayıf ve güçsüz olduğunuz bir zamanda, elinizden yapacak bir şeyin gelmediği bir durumda, olayların zirvesinde bulunan ve bütün gücünü size yöneltmiş düşmanınızı affetmeniz pek değeri olmayan, sıradan bir olaydır; zira, bunu yapmaktan başka bir seçeneğiniz yoktur. Ancak, mutlak iktidar sahibi olduğunuzda, yaşamaları ve ölümleri elinizde bulunan düşmanlarınızı affetmeniz gerçek büyüklük ve âlicenaplıktır. Hz. Muhammed @ aynen böyle yapmıştır. O, kendisine karşı yaptıkları davranışlara bakmaksızın bütün insanlığa merhamet ve şefkat doluydu. Düşmanlarının kendisine ve ailesine karşı yaptıklarım intikam vesilesi olarak görmedi. O, daima, dost düşman demeden bütün insanlığa merhamet gösterdi, herkes O'nun engin cömertliğinden faydalandı. Bu cömertlik, tıpkı taşkın bir sulama kanalının, iki taraflı olarak bahçeleri sulaması gibiydi. Bunun sebebi, O'nun, Allah'ın yaratıklarına olan âlemşümul şefkat ve sevgisiydi. Kur'ân, O'na şu sözlerle işaret eder: "(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21:107). Onun rahmet ve şefkati evrenseldi, herkes ondan eşit olarak paymı almıştı. Akrabalık veya arkadaşlık, ya da ırk, renk ve soy problemi yoktu. Bütün insanlık ve diğer yaratıklar O'nun rahmetinden değişik biçimlerde faydalandı. Bu rahmet, dar çerçevelerle sınırlanmamıştı; aksine herkese açıktı. Onunla ilgi kuran, kim olursa olsun, bir şekilde O'ndan faydalanmaması mümkün değildi. (Daha fazla bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, 1. bölüm ve c. İTİ, 6. bölüm).
Rasûlullah @, insanlara, başkalarına karşı iyi ve hayırhah olmayı öğretti ve bu prensibi, hayatı boyunca kendisi de uyguladı. Daima, kötülüğe iyilikle karşılık verdi, ashabma da aynı şeyi yapmalarını öğütledi. Kur'ân, bu prensibi şu sözlerle zikreder: "İyilikle kötülük bir değildir. (Sen kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost gibi oluvermiştir." (41: 34). Bu, Hz. Peygamber @'in öğretisi ve uygulaması idi. Kötülüğe, kötülükle karşılık vermediğiniz gibi, onu daha güzel bir şeyle de savmaksınız, tıpkı panzehirin, zehirin etkisini gidermesi gibi. Kin ve düşmanlığı sevgiyle ortadan kaldırmalısınız. Cehaleti bilgiyle, hamakati ve günahkârlığı Allah'ın dost mesajıyla gidereceksiniz. Günahlarının esiri olmuş bir insanı, yalnızca günahlardan kurtarmakla yetinmeyip, onu en büyük dostunuz ve yardımcınız da yapmalısınız. İşte bunlar, iyiliğin değiştirme gücüdür. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1296).
Bu âyet, iyilik ile kötülüğün bir olmadığını hatırlatır. Kötülük bir süre hâkim olabilir; kötüler, güç ve etkileriyle ilk zamanlar, iyilik ve fazileti sindirebilirler. Ancak, sonunda iyilik üstün gelecek ve kötüler bile, yaptıkları hareketlerin haksızlığını kalplerinde hissedeceklerdir. Eğer kötülük, iyilik ve daha güzel bir şeyle giderilirse, tedricen iyilik ve güzellik üstün olacaktır. Zira, insanlar zamanla hangi hareketin daha güzel ve övülmeye layık olduğunu anlayacaklardır. Bu âyette vurgulanan ikinci husus, kötülüğü daha da üstün bir iyilikle savmaktır. Bir başka ifadeyle, size kötülük yapanı affetmeniz bir iyiliktir. Fakat size kötülük yapan bir kimseye, karşılık verme imkânı bulmanıza rağmen iyilik yapmanız ise bir ihsaruhr. Sonuçta, can düşmanınız, can yoldaşınız ve arkadaşınız olacaktır. Bu, size kaba bir şekilde davrananlara iyilik ve hayırla karşılık vermenizin bir sonucudur. Çünkü bu, insanın fıtratında vardır. Size söven birine, cevap vermediğinizde iyilik yapmış olursunuz ama dua ederseniz şayet, en kötü insan dahi utanır ve ağzını kapatır. Size zarar vermek isteyen birine karşı sabırlı davranırsanız, o daha da cesaret alarak küstahlığını artıracaktır. Ama o şahıs bir tehlike ile karşı karşıya kaldığında onu kurtarırsanız, muhakkak surette sizin esiriniz olur. Çünkü hiçbir kötülük iyiliğin karşısında tutunamaz. Bu Kur'ân'ın öğretisi ve Rasûlullah @'in bizatihi uygulamasıyla gösterdiği örnektir. O, hasımlarına, hatta can düşmanlarına karşı iyi davranış ve hayırseverliğin yüksek ölçüsünü gösterdi. Bunu, Kur'ân'ın şu âyetlerinde görürüz: "Rabbiniiden bir bağışa ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış bulunan cennete koşun. O (takva sahibi ola)nlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, Öfke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever." (3:133-134). Mâide sûresinde müslü-manlara şunlar salık verilir: "... Yine de onları affet, aldırma, çünkü Allah güzel davrananları sever." (5:13). Bir başka yerde de şu sözleri görürüz: "(Sen) affı (kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret, câhillere aldırış etme." (7:199). Bu âyet müslümanlara, lüzumsuz zorluklar çıkarmayarak insanların işlerini kolaylaştırmalarını ve onlardan güçlerini aşan çalışmalar istememelerim öğütler. (Zemahşeri). Yumuşaklık hususundaki bu talimatlar, kesinlikle Kur'ân'ın şu ifadelerine uygundur: "Allah sizden (ağır teklifleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır." (4: 28) ve "Allah kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez..." (2: 286); (6:152; 7:42; ve 23:62). Bu âyetler, müslümanlara açıkça, af yolunu tutmalarım, hata ve kötülük yapanlara karşı çok katı olunmamasını tavsiye eder. (Muhammed Esed, The Mesage ofîhe Qur'an, sh. 234).
Kur'ân, Hz. Peygamber'in bu vasfını zikrederken, hayatında da bu tavrı sürdürmesini tembihler: "Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret dile..." (3:159).
Bu Kur'ân âyetleri, haddi aşanlara karşı gösterilecek insanî davranışı sarih bir şekilde beyan eder. Hz. Peygamber @, bunu genel bir ifadeyle açıklar: "Bütün yaratıklar Allah'ın kullandır. Allah'ın en sevgili kullan da, onlara şefkatle muamele edenlerdir." (Beyhaki). Hz. Aişe, Rasûlullah @'in şu sözünü rivayet eder: "Allah nfk sahibidir (mülâyyim), bütün işlerde mülayim olmayı sever." (İbni Mâce). Diğer rivayette Allah'ın Rasûlü, Aişe'ye şöyle der: "Şefkatli ol, haşin ve kaba olmaktan kaçın. Sevmeksizin şefkatli olamazsın; haya ettiğin sürece şefkat senden giderilmez." (Müslim). Yine o, Rasûlullah @'den şunlan rivayet etmiştir: "Kendisine şefkatten bir pay verilen kimseye bu ve öte dünyanın iyiliklerinden nasibi verilmiştir. Ancak, şefkatten mahrum kalan, bu ve öte dünyanın iyiliklerinden de mahrum kalmıştır." (Şerhü's-Sünne). Harise b. Vehâb, Rasûlullah @'in: "Ne cevvez ne de ce'zeri cennete giremez." buyurduğunu rivayet etmiş; cevvezin kaba tavırlı, nezaketsiz kimse olduğunu söylemiştir. (Ebû Dâvud, Beyhaki). Abdullah b. Mes'ud da Rasûlullah @'den şunlan rivayet eder: "Kendisinin cehennemden uzak olduğu, cehennemin de ondan uzak tutulduğu kimseyi size haber vereyim mi? Yumuşak huylu, müşfîk, cana yakın ve uysal mizaçta olan herkes." (Ahmed ve Tirmizi). Sehl b. Mu'âz ise babasının şahitliğiyle, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Açığa vurabileceği bir durumda iken öfkesini dizginleyen kişiyi, Allah, kıyamet gününde bütün yaratıklarının önünde çağırır ve parlak gözlü cennet bakirelerinden istediğini seçmesine izin verir." (Tirmizi ve Ebû Dâvud). Bu hadisin, Süveyd b. Vehbin, bir sahabinin oğlundan, onun da babasından naklettiği diğer bir şekli şöyledir: "Allah onun kalbini emniyet ve huzurla dolduracaktır." (Ebu Davûd). Ebu Hureyre şunlan nakleder: Adamın biri, Ebu Bekir'e kötü sözler söyledi, bu sırada, Rasûlullah @ hayret ve tebessümle oturuyordu. Adam sınırı aşınca, söylediklerinin bazısına Ebu Bekir de cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullah @ kızdı ve ayağa kalkıp oraaan ayrıldı. Fhu Bekir, ardından gitti ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Râsulü, o adam bana kötü sözler söylerken oturuyordunuz, ancak söylediklerinin bir kısmına cevap verince kalkıp, bizden uzaklaştınız?" Rasûlullah @ şöyle cevapladı: "Sen ona cevap verene kadar bir melek vardı, fakat cevap verince yerine bir şeytan geldi." Sonra da ekledi: "Ey Ebu Bekir, hepsi de gerçek olan üç şey vardır. (Bunlardan biri de şudur:) Yüce Allah, bir kişiye büyük bir yardım vermeksizin, o kişi zarara uğratılmaz ve bu zaran da Allah nzası için sineye çekmez." (Ahmed). O şunu da rivayet "etmiştir: "Güçlü kimse, ancak, öfkelendiğinde öfkesini dizginleyebilen-dir."
Allah, bu hususu, Âî-i İmrân sûresinde mü'-minlerin bir vasfı olarak şöyle zikreder: "...Öfkelerini yenerler, insanları affederler..." (3:134). tbni Ömer, Rasûlullah @'den şunu nakleder: "Allah indinde, bir kimsenin Yüce Rabbİn rızasmı umarak öfkesini dizginlemesinden daha güzel bir şey yoktur." (Ahmed). İbni Abbas: "...(Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav..." (41: 34) âyetini tefsir ederken şöyle der: Bunun mânası, öfke ânında sabır, kötü davranışlan aftır. Eğer insanlar bu şekilde hareket ederlerse Allah onları muhafaza eder, aralannda yakın ve candan dostluklar tesis ederek düşmanlıklarım giderir. (Buhari).
Behz b. Hâkim babasının şahitliğiyle, büyük babasından, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu bildirir: "Öd ağacı (aloe) balı nasıl bozarsa, öfke de imanı bozar." (Beyhaki). Enes şunu rivayet eder: "Öfkesini dizginleyenin karşılığını kıyamet günü Allah verecektir." (Beyhaki). Ve Ebû Hureyre de Rasûlullah @'in şu sözünü nakleder: "İmrân'ın oğlu Musa şöyle demişti: 'Ey Rabbim! Senin için kullanndan hangisi en büyüktür?' Sonra da şu cevabı almıştı: 'İktidar sahibi iken affedeniniz.' "(Beyhaki).
Bu âyet ve hadîsler Rasûlullah @'in üstün Şahsiyeti hakkında bazı bilgiler vermektedir.
Şimdi de, onun hususî hayatından ve devlet başkanlığı sırasındaki davranışlarından örnekler vereceğiz:
Husûsî Hayatı
Şahsî ve özel hayatında Rasûluliah @, olağanüstü derecede müşfik ve merhametliydi. Hanımı Hz. Aişe'nin sözleri şöyle: "O, kendisine karşı yapılan bir düşmanlık için intikam almazdı. Ancak Allah'ın haramlarını çiğneyenlerden Allah için intikam alırdı" (Buhari ve Müslim). Rasûluliah @ intikam alabilecek güçte olmasına rağmen, daima düşmanlarına merhamet göstermiş, onların aşırılıklarını ve kötülüklerini affetmiştir.
Mekke halkı O'na ve ashabına zulmetmiş, tarifsiz aşırılıklar ve kötülükler yapmıştı. Fakat Mekke'nin fethi zamanı, yenilip zelîl olunca, hepsi Rasûluliah @'in huzuruna geldiler. O ise, "Bugün azarlanacak değilsiniz" (12: 92) diyerek onları bağışladı ve serbest bıraktı. Kureyş'in ileri gelenlerinden Safvân b. Ümey-ye, Rasûluliah @'i öldürmesi karşılığında Umeyr b. Vehb'e ödül vaadetmişti. Mekke'nin fethedilmesi üzerine kaçmıştı. Ancak Umeyr b. Vehb'in ricası üzerine O'na merhamet edilmiş, Rasûluliah @ de eman işareti olarak sangım vermiştir. (İbn-i Hişam).
Rasûluliah @'e karşı savaşını uzun bir süre devam ettiren, O'nu öldürtmek için Medine'ye paralı suikastçı bile gönderen Ebû Süfyan, Mekke zaferinden sonra Rasûluliah @'in huzuruna getirilir, Hz. Peygamber onu büyük bir sevgiyle karşılar. Geçmişte yaptığı kötülüklerden dolayı Ömer onu öldürmek istemesine rağmen, Rasûluliah @ yaptıklarım bağışlar. Sadece bağışlamakla kalmaz, O'nun evinin emin bir sığınak olduğunu şu sözlerle ilan eder: "Her kim Ebu Süfyan'ın evine girerse bağışlanmıştır." (Buhari ve Müslim).
Ebu Cehil'in oğlu îkrime, en azılı düşmanlarından biriydi. Mekke zaferinden sonra Yemen'e kaçmıştı. Müslüman olan hanımı Üm-mü Hakim Yemen'e kadar giderek onu İslâm'a davet etti. O da İslâm'ı kabul etti. Fetih senesi Mekke'ye geldiler. Huzura girdiğinde Rasûluliah @ onu görünce sevinerek kalktı ve hızla ona doğru yürüdü. Öyle ki giysisi omuzlarından düşmüştü. Dcrime'ye; "Ey Muhacir süvari, evine hoşgeldin!" dedi. İkrime de O'na biat ederek, ömrünün sonuna kadar din uğrunda mücadele ve cihad yapacağına söz verdi. (Muvatta).
Kureyş, Rasûluliah @ ve ailesini üç yıl Ebû Tâlib'in mahallesinde kuşatma altında tutmuş ve onlara yiyecek ulaşmasını engellemişti. Çocuklar sürekli ağlıyor, yetişkinler de inanılmaz bir hâlde açlıktan kıvranıyorlardı. Bütün bunlara rağmen Kureyş herhangi bir şekilde onlara yardım edilmesine izin vermedi. Daha sonraları Mekke kıtlıkla karşı karşıya kalıp, insanlar açlık çekmeye başladıklarında, müslüman olmuş Yemâme kabilesi reisi Sümâme b. Üsâl de Mekkeye buğday sevkıyatını durdurmuştu. Onlara, Rasûluliah @ izin vermeden bir tek buğday tanesi bile verilemeyeceğini söyledi. Bu durum Mekke'deki yiyecek kıtlığını daha da arttırmış ve onları Rasûluliah @'den yardım dilemek zorunda bırakmıştı. Bunun üzerine Rasûluliah @ onlara merhamet etti ve Sümâme b. Üsâl'e bir haber göndererek ambargoyu kaldırmasını istedi. (Buhari).
Taif halkı Rasûluliah @'i taşlayarak yaralamış ve O'nu şehirlerinden yuhalayarak çıkarmıştı. Ancak onların delegasyonu Medine'ye geldiğinde, Rasûluliah @ onlar için özel hazırlıklar yapmış, nezaket ve sevgi ile muamele etmiştir. (İbni Sa'd).
Abdullah b. Ubey bir münafıktı, bütün zamanını entrikalar ve gizli planlar hazırlamakla geçirir, Rasûluliah @'e ve O'nun misyonuna zarar vermek için bütün gücüyle çalışır, elinden geleni yapardı. Diğer kötülüklerinin yanında, Rasûluliah @'in şahsına yönelik propagandalar da yapardı. Entrikalarından biri, genel olarak "İfk hâdisesi" diye bilinen,
İslami Okul Okulların En Önemlisi