Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 3.4 - 3.Cilt

İktidardayken Muhammed@'in Mağluplara Karşı Davranışı 2

Esirlere Muamele. 2

Yahudilere Muamele. 3

KISIM 6. 3

SORUMLULUĞUN ŞAHSÎLİĞİ PRENSİBİ. 3

İtidal Esasları 3

İbadet Ve Dua. 3

Yardımseverlik. 3

Konuşma Ve Davranış. 3

İktisâdı Tedbirler 3

Sosyal Ve Ahlâkî Kaideler 3

1- Kötülüğü İyilik İle Giderme. 3

2- Sosyal Davranış. 3

KISIM 7. 3

DİNİ MÜSAMAHA.. 3

KISIM 8. 3

SINIFLI DÜZENİN SONU.. 3

KISIM 9. 3

FEODALİZMİN SONU.. 3

KISIM 10. 3

KAPİTALİZMİN KÖTÜLÜKLERİ. 3

Sanayileşme, İslâm İdaresinde Ortaya Çıkmış Olsaydı Geleceği Nasıl Olurdu?. 3

KISIM 11. 3

İSLÂM'IN KÖLELİĞE KARŞI TAVRI. 3

SEKİZİNCİ BÖLÜM... 3

HZ. MUHAMMED SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM... 3

İNSANLIĞIN SON ÜMİDİ. 3

KISIM 1. 3

HZ. MUHAMMED @: TEVHİD PRENSİBİNİN EN BÜYÜK DESTEKÇİSİ. 3

Hz. Peygamber @'in Katkısı 3

KISIM 2. 3

GÜNAHKÂRLAR İÇİN ÜMİT: KEFARET ÖĞRETİSİ. 3

Kefaret Ve Kefaret Öğretisi 3

Aslî Ve Kaçınılmaz Günah Kavramı 3

Evrensel Aslî Günah. 3

Ten İle Ruh Arasındaki İhtilaf. 3

Pavlus'un Oğul Teorisi 3

Kurtuluş Ve Kefaret 3

Hür İrâde-Allah İlişkisi 3

Öğretinin Bir Tahlili 3

Beşeriyete Ümit Taşıyıcı-Hayır Ve Şer Ehli 3

1- Şahsî Sorumluluk. 3

2- Kimse Bir Başkasının Yükünü Çekmez. 3

3- Hiçbir Aracılık, Yardım ya da Fidye Sözkonusu Değildir 3

4- Allah'ın Rahmeti Sınırsızdır 3

a- Allah Kendi Hakkında Rahmet Kuralını Yazdı 3

b- Allah'ın Rahmeti Her Şeyi Kuşatır 3

c- Allah'ın Rahmetinden Hiçbir Zaman Ümit Kesmemek. 3

d- Ancak Zâlimler Allah'ın Rahmetinden Ümit Keserler 3

e- Rabbimiz Rahmet Doludur 3

f- Rehberiyet Ve Rahmet İnsana Rabbinden Gelmiştir 3

g- Allah'ın Rahmeti İyilik Ehline Çok Yakındır 3

h- Rasûlullah Âlemlere Rahmet Olarak Gönderilmiştir 3

d-  Kur'ân, Mü'minler için Şifâ Ve Rahmettir 3

Allah'ın Bağışlaması 3

a- Allah'ın Bağışlaması Herkese Açıktır 3

b- Allah'a Ortak Koşma (Şirk) Dışında Bütün Günahlar Bağışlanır 3

c- Allah'ın Rahmetine Koşunuz. 3

d- Allah İnsanları Mağfiretine Çağırır 3

e- Allah Bağışlayıcıdır- Günahları Allah'tan Başka Kim Bağışlayabilir?. 3

f- Zâlimler Neden O'na Dönmez?. 3

Barış Ve Huzurun Reçetesi 3

1- Allah'a Yakın Olmak. 3

2- Her Şeyde Ve Tam Olarak Allah'a Güvenme. 3

3- Ne Darlıkta Ümitsizlik Ne de Bollukta Aşırılık. 3

Rasûlullah @'dan Dersler 3

DOKUZUNCU BÖLÜM... 3

ŞEFAAT. 3

KISIM 1. 3

ŞEFAAT'İN MAHİYETİ. 3

KISIM 2. 3

ŞEFAAT KELİMESİ VE KAPSAMI. 3

Şefaatin Temel Şartları 3

Allah'ın İzniyle Şefaat 3

Münafıklar Ve Kâfirler İçin Şefaat Yoktur 3

Yanlış Şefaat Anlayışı 3

Kâinatın Sahibi Yalnızca Allahu Teâlâ'dır 3

 

Rasûlullah @'in hanımı Aişe'ye ettiği iftira­dır. Fakat, Rasûlullah @ onun bütün aşırılık­larını affetmiş, hatta öldüğünde cenaze nama­zının kılınmasını istemiş, onun bağışlanması için dua etmişti. Bunun üzerine Ömer: "Ey Allah'ın Rasûlü, şunu şunu yaptığı halde, onun için dua mı ediyorsunuz?" diye sordu. Rasûlullah @ gülümsedi ve "Ey Ömer, bırak (üzerinde durma)" dedi. Fakat Ömer, Rasûlullah @'in bu şefkatli ve asil davranışı­na karşı muhalefetinde ısrarlıydı. O zaman Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Onun affedil­mesi için yetmiş defa cenaze namazı kılmam gerekseydi ve bu yetki bana verilseydi daha fazlasını da kılardım." (Buhâri).

Hayber'in fethinde, bir Yahudi kadın O'nun yemeğine zehir katmıştı. Rasûlullah @ bu ye­meği yediğinde, zehir etkisini gösterir. Soruş­turmada, Yahudi suçunu kabul eder, ancak Allah'ın Rasulü ona hiçbir şey yapmaz. Bu­nunla birlikte ashabdan biri zehirlenmenin neticesiyle ölünce, kadın bu cinayeti için ası­lır. (Buharı).

Hudeybiye barış andlaşması zamanında, Ku-reyş'ten 80 kişilik bir grup, Hz. Peygamber'i Öldürmek için Tan'im dağından gelirler. Te­sadüfen yakalanıp, Rasûlullah @'in huzuruna getirilirler. Ancak Rasûlullah (§> onları ser­best bırakır ve hiç bir şey söylemez. (Tirmizi).

Bir defasında, Rasûlullah @'e suikast düzen­leyen bir kişi daha bunu başaramadan yakala­nır ve huzura getirilir. Rasûlullah @'i karşı­sında görünce korkar, ancak O şöyle der: "Korkma, öldürmek isteseydin bile öldüre-mezdin." (Müsned-i Ahmed).

Buna benzer diğer bir olay da bir seferden dö­nerken meydana geldi. Medine'ye dönüş yo­lunda, Rasûlullah @ güneşin çok kızgın oldu­ğu bir yerde konaklar. Ashab ağaç gölgeleri­nin altlarında istirahat hâlinde idi. Rasûlullah @ de bir ağacın altında dinlenmeye çekilmiş ve kılıcını ağaç dallarından birine asmıştı. Müşrikler de böyle bir fırsat gözlüyorlardı.

Müslümanları dinlenmede yakalayan bir be­devi koşup gelir ve Rasûlullah @'in kılıcını ele geçirir. Rasûlullah @ uyanır; kınından sıyrılmış bir kılıçla başmda dikilen adamı gö­rür. Bedevi: "Ey Muhammed! Söyle bakalım, seni benim elimden şimdi kim kurtaracak?" der. Peygamber @: "Allah!" deyince, kılıç elinden düşer. Bu sefer kılıcı Peygamber @ yerden alır ve "Seni benim elimden kim kur­taracak?" der. Adam: "Sen fırsat yakalayanla­rın en hayırlısı ol!" diyerek yalvarır. Peygam­ber @, onu affeder ve salıverir. Adam, kav­minin yanına döndüğünde, "İnsanların en ha­yırlısının yanından geliyorum." diye olan-bi-teni anlatır. (Buhâri).

Umeyr b. Vehb, Rasûlullah @'in can düşma­nıydı. Bütün Kureyş, Bedir savaşında Öldürü­len akrabalarının intikamları hususunda sabır­sızlanmaya başlayınca, Safvân b. Ümeyye, ona Peygamber @'i Öldürmesi karşılığında büyük bir ödül vaadetti. Bunun üzerine O, kı­lıcını zehirledi ve gizlice Medine'ye girdi. Fa­kat halk onu tanıyınca yakalandı. Ömer ona sert bir şekilde davranmak istemişti. Ancak Rasûlullah @ onu affetti ve yanına çağırarak, ona gizli (kendisini öldürme) planından bah­setti. O, hayret ve şaşkınlığa uğradı. Çünkü, kendisinden başka kimse bu planı bilmiyordu. Buna rağmen, Rasûlullah @ onu azarlamadı. Rasûlullah @'in bu âlicenap davranışını gö­ren Umeyr müslüman oldu ve Mekke'ye dö­nerek orada İslâm'ın mesajını yaydı. (Taberi).

Rasûlullah @'in Medine'ye hicretinde Kureyş O'nun başına 100 deve ödül koymuştu. Sürâka b. Cu'şum, Rasûlullah @'in peşine düşer. Fakat atı iki kez tökezler ve onu sırtın­dan atar. Üçüncüsünde atm ön ayaklan kuma saplanır. Sürâka iner ve atın ayaklarını kum­dan çıkarmaya çalışırken gömülen izinden göğe doğru ateş dumanı gibi bir duman yük­selir. O zaman, Rasûlullah @'in kendisine karşı korunduğunu anlar. Bunun üzerine arka­larından "benden size bir zarar gelmeyecek­tir" diye seslenir. Ricası üzerine Rasûlullah @'dan hakkında bir emannâme yazmasını ister. Rasûlullah @ da Âmir b. Füheyre'ye em­reder ve kendisine deri parçasına yazılı belge verilir. O, Mekke'nin fethinden sonra, Ci'râne denilen yerde (Mekke ve Taif arasında) Rasûlullah @'i tekrar görmeye gelir. Ashab onu uzaklaştırmaya çalışmış, fakat, Rasû­lullah @ onlardan gelmesine izin vermelerini istemiştir. <Buhâri, îbni Hişam).

Furât b. Hayyan, müslümanlara karşı casus­luk yapması için Ebû Süfyan tarafından gö­revlendirilmişti. Aynı zamanda Rasûlullah @'i hicveden şiirler de yazmıştı. Yakalanınca, İslâm'ı kabul etti. Bunun üzerine Rasûlullah @ onu bağışladı, hatta Yemâme'de bir toprak parçası bile verdi. (İsâbe). Mekkeli bir köle olan Vahşi, Uhud savaşında Rasûlullah (S)'in amcası Hamza'yı şehit etmişti. Mekke fethe-dildiğinde Taife kaçıp, orada korunmaya ça­lışmış, fakat Taif de teslim olup bütün halk müslümanlığı kabul edince, onun yaşayabile­ceği güvenli bir yer kalmamıştı. Ancak O, Rasûlullah @'in çok merhametli ve yumuşak kalpli olduğunu, kimseye de kötü davranma­dığını duymuştu. Son çare olarak, Rasûlullah @'den kendisini himaye etmesini istemeye karar vermişti. Rasûlullah @'in huzuruna ge­lerek İslâm'ı kabul etti. Rasûlullah @ onun ağır suçunu bağışladı ve şunları söyledi: "Gö­züme pek görünme, bana amcamı hatırlatı­yorsun." (Buhâri).

Ebû Süfyân'ın karısı Hind, Uhud savaşında Hamza'nın göğsünü yarmış, göğsünü ve ci­ğerlerini parçalara ayırmıştı. Mekke fethedil-diği gün, peçeli olduğu halde gelmiş, Rasûlullah @ de onu tanıyamamıştı. İslâm'ı kabul etti, ancak bu sırada bile Rasûlullah @'e kaba davranmakta tereddüt etmedi. O za­man Rasûlullah @ onu tanıdı, fakat herhangi bir şey söylemedi. Oysa Hind, Vahşi ile bir­likte suçlarından dolayı boynu vurulacaklar Hstesindeydi. Fakat, Rasûlullah @'in bu yüce davranışından o kadar etkilenmişti ki, bir an­da dudaklarından şu sözler döküldü: "Yâ Rasûlullah! Vaktiyle yeryüzünde senin hanen kadar zilletini ve harabını istediğim hiçbir ev, hiç bir aile yoktu. Bu gün ise yer yüzünde sabahlayan hiç bir çadır halkı yoktur ki, senin hanenin derecesinde bana sevimli olsun." de­di. (Buhari).

Hebbâr b. Esved, Hz. Peygamber'in kızı Zey-neb'i, Medine'ye hicreti sırasında Mekke'li müşrikler yolunu kesmiş, bu sırada Hebbâr, kasten onu deveden aşağıya çekerek fecî şe­kilde yaralamıştı. Zeyneb hamileydi. O aldığı darbeler sonunda çocuğunu kaybetmişti. Hebbâr, buna benzer daha birçok suç işlemiş­ti; bu sebeple ismi öldürülecekler arasındaydı. İran'a kaçmak ister, ancak nasıl olduysa Rasûlullah @'e gelir ve şöyle der: "Ey Al­lah'ın Elçisi, ben İran'a kaçmak istemiştim, fakat sizin iyiliğinizi ve affediciliğinizi hatır­ladım. Benim hakkımda ne duyduysanız doğ­rudur. Cehaletimi ve suçlarımı kabul ediyo­rum. Şimdi ise İslâm'a girmek istiyorum." Rasûlullah @ bundan son derece memnun kaldı ve ona herhangi bir ceza vermedi. (İbni İshak ve İsâbe).

Tarih, Hz. Peygamber'in zâtına karşı yapılmış zararlar ve kötülüklerden, kesinlikle şahsî in­tikam almadığını gösteren bu çeşit olaylarla doludur. Rasûlullah @, intikam alabilecek güce sahip iken bile, onları hem bağışlamış hem de onlara şefkat ve merhamet göstermiş­tir. O, kendisine, ailesine ve ashabına Mek­ke'de çok büyük zararlar veren can düşmanla­rına karşı hiçbir zaman öç yolunu seçmemiş; aksine, müslüman olduktan sonra onlara hür­met etmiş, değer vermiştir.

 

İktidardayken Muhammed@'in Mağluplara Karşı Davranışı

 

Hz. Peygamber @, güç kazandığı Arap yarı­madasının büyük bir bölümünün kudretli yö­neticisi olduğu ve düşmanlarını birer birer mağlup edip boyun eğdirdiği zaman, tevazuu-nu sürdürmüş, düşmanlarının bütün suçlarını affetmiştir. Haksızlık ve İslâm'a düşmanlıkla­rından dolayı, kim Mekkeli Kureyş reislerin­den daha fazla cezayı haketnıiş olabilirdi?

Yapabilecekleri her şeyi yapmışlardı. Daha başlangıcında, yeni müslümanları baskı, ha­karet ve işkenceyle, ve hareketin önderi Hz. Muhammed @'i öldürmeyi planlayarak, bu yeni dini daha doğmadan boğmaya çalıştılar. Bu çabalarında başarılı olamayınca, Rasûlul­lah @ ve ashabmın güvenlik içinde hicret et­tikleri Medine'ye karşı savaşlarını ve-saldırı­larını sürdürdüler. Hz. Muhammed @'in şah­sına ve dâvasına yapmadıkları saldın ve kötü­lük kalmamıştı. Ancak sonunda, Allah'ın yar­dımıyla, plânlarında başarısızlığa uğradılar. Hz. Muhammed @ onların hepsini yenilgiye uğrattı. Mekke'nin fethi günü, onlar Rasûlullah @'in huzuruna getirildiklerinde ve O, haklarında nihâî hükmü verecek durum­dayken, Hz. Muhammed @ onlara cömertçe davranmış, şefkat ve merhamet göstermiştir. Sir William Muir'in sözleriyle "Muhammed @, mutlak iktidarında adaletli ve mutedildi. Sadece getirdiklerine iştiyakla tâbi olanlara değil, düşmanlarına karşı da itidalliydi. Mek-kelilerin, Peygamber'in getirdiklerine karşı sürdürdükleri uzun ve inatçı mücadele, Pey-gamber'i Öfkelendirebilir, bu öfkesini muzaf­fer olduğunda unutulmayacak kan ve ateş ile gösterebilirdi. Fakat Muhammed @, birkaç suçlunun dışında, genelde herkesi bağışladı. Geçmişin tüm olayı, hakaret ve zulümlerle dolu hâtıralarını asîl bir davranışla bir kenara bıraktı. O, en azılı muhaliflerine dahi, merha­metle ve dostça davranmıştır." (The Life oj Muhammad, Londra, 1877, sh. 526).

Bu insanlar Rasûlullah @'i taşa tutup, ona ok atmışlar; başım yaralayıp, ön dişlerini kırmış­lardı. Yüzünün her yanı kan içinde kalmış, ağır şekilde yaralanmış; sonunda dengesini yitirip yere düşmüştü. Zorlukla ayağa kalk­mayı başardığında yine düşmanın kazdığı bir hendeğe düşmüştü. Bu zor durumda ashabın­dan bazıları, Rasûlullah @'den onlara beddua etmesini istediğinde O, yalnızca şu sözlerle dua etmişin-: "Ey Allah'ım! Onları affet. (Be­ni ve ne yaptıklarını) bilmiyorlar." (Seerat al-Nabi, c.II).

 

Esirlere Muamele

 

Hicretin ikinci yılında, Mekke ordusu Be-dir'de yenilgiye uğratıldığında Müslümanlar yetmiş savaşçıyı esir aldı. Bu esirlerden bazı­sı Mekke'de müslümanlara karşı ağır suçlar işlemişlerdi; ancak hepsi affedildiler. Hz. Peygamber @ onlara müstesna bir incelikle ve merhametle muamele etti. Esirler ve aile­leri, önceki hayatlarında yiyecek olarak yal­nızca hurma yiyebiliyorlarken, müslümanlar onlara mümkün olan en güzel yiyecekleri ver­miştir. İslâm'a ve Rasûlullah @'e karşı düş­manlığıyla ünlü Muir gibi bir ilim adamı bile, Bedir'demüslümanların esirlere yaptıkları muameleler hakkında şunları yazabiliyordu: "Muhammed @'in emirleri doğrultusunda Medineliler ve ev sahibi olmuş bazı muhacir­ler, esirleri evlerine almışlar, onlara büyük bir saygı göstermişlerdir. Sonraki günlerde bu esirlerden biri şöyle diyecekti: 'Hayır Medi-nelilerin üzerine olsun. Onlar yürürlerken biz­leri bindirdiler, kendileri hurmalarla idare ederken, ellerinde az olduğu halde bize buğ­day ekmeği yedirdiler." (The Life of Muham­mad, a.y.). Bir müslüman âlim, savaş esirleri­ne yapılan muameleyi yorumlarken şöyle der: Bütün ilerleme ve aydınlanma çağlarına rağ­men tarih, müslümanlarm bindörtyüz yıl önce esirlere gösterdikleri âlicenaplık ve insanî davranışın uzaktan yakından bir benzerini da­ha kaydetmemiştir. (Asar Hüseyin, Prophet Muhammad and his Missiori).

Diğer bütün savaşlarda, esirlere daima iyi davranılmış, sonra da serbest bırakılmışlardır. Aşağıdaki birkaç örnek bunu gösterir.

Benî Mustalik ve Müreysi: (Hicretin 5. yılı). Bu savaşta, müslümanlar 600 esir almışlar, ganimet olarak 2000 deve ve 5000 keçi ele geçirmişlerdir. Fakat Benî Mustalik kabilesi reisinin kızı olan Cüveyriye'nin Hz. Peygam­ber @ ile evlenmesi üzerine, bu evliliğin şe­refine bütün esirler serbest bırakılmış, gani­metler sahiplerine geri verilmiştir. (İbni Hi-şam ve Taberi).

Benî Süleym: (Hicretin 6. yılı). Bu seferde düşman kaçmış, fakat bir karı-koca yakalan­mıştır. Bu karı-kocanın kabilesi, Bi'r-i Mâ'ûne'de 70 müslüman davetçinin öldürül­mesine yardımcı olmalarına rağmen, Hz. Pey­gamber @, kadın İle kocasını serbest bırak­mıştır. (İbni tshak ve Zerkâni).

Zeyd b. Harise'nin Husmâ Seferi: (Hicretin 6. yılı). Vâdi'1-Kurâ yakınlarında Dihye b. Halife el-Kelbî'yi soyan bedevileri cezalan­dırmak üzere Zeyd b. Harise gönderildi. Müs­lümanlar düşmanı yakalayıp, 1000 deve, 5000 koyun ve 100 esirle geri döndüler. Daha sonra Hz. Peygamber @'in emriyle esirlerin tamamı serbest bırakıldı ve ganimetler kendi­lerine geri verildi. (İbni Sa'd).

Beşir b. Sa'd el-Ensârî: (Hicretin 7. yılı). Düşman kaçtı ve 2 kişi esir edildi. Ancak Peygamber (5) onları salıverdi. (İbni Sa'd, Ta-bakat).

Halid b. Velid'in Benî Cezime'ye Seferi: (Hicretin 8. yılı). Hz. Peygamber @, Halid'i oraya savaşmaya değil, halkı İslâm'a davet et­meye göndermişti. Buna rağmen, Halid onları silahlanmış ve savaşa hazır bir durumda gö­rünce, zararsız hale getirmeye çalıştı. Kısa bir direnişten sonra hepsi esir edildiler. Esirler Peygamber @'e gönderilirken bazısı direnme­ye kalkıştı ve öldürüldüler. Fakat Muhacir ve Ensar, nezaretlerinde bulunan esirlerin geri kalanını serbest bıraktı. Rasûlullah @ bu ha­reketinden dolayı Halid'i azarladı ve üzüntü­sünden Allah'a tevbe ve istiğfarda bulundu. Sonra Hz. Ali, ölülerin kan diyetlerini öde­mek ve zararları tazmin etmek ile durum hak­kında Rasûlullah @'e haber getirmek üzere oraya gönderildi. (İbni Sa'd, Buhâri).

Huneyn Savaşı: (Hicretin 8. yılı). Savaşta düşman tamamen bozguna uğratılmış, çok miktarda ganimet ele geçirilmiştir: 24.000 de­ve, 40.000 koyun, 4.000 gümüş ukiye ve 6.000 esir. Düşman Rasûlullah @'e müracaat ederek, esirlerin serbest bırakılmasını rica et­mişti. Bunun üzerine Rasûlullah @, düşman

reislerinin müslüman olduğunu ve esirlerin serbest bırakılmasını rica ettiğini söyleyerek müslümanlara durumu bildirdi. Burada da bü­tün savaş esirleri salıverildi. (Buhâri ve îbni Sa'd).

Uyeyne b. Hisn'in Benî Temim'e Seferi: (Hicretin 9. yılı). Müslümanlar 11 kadın, 11 erkek ve 30 çocuğu esir alarak, Medine'ye ge­tirdiler. Fakat Rasûlullah @ bunların hepsini kabilelerine geri gönderdi, (tbni Sa'd).

Benî Bekr: (Hicretin 6. yılı). Deve ve koyun­dan müteşekkil muazzam bir ganimet elegeçi-rilmiştir. .Rasûlullah @ ganimetle fazla ilgi­lenmemiş, ancak Benî Bekr'in reisine büyük bir merhamet ve şefkat göstermişti. Sümâme, kelimelerin ötesinde tüm benliğiyle İslâm'a teslim olmuş, imanı benimsemiş, Hz. Mu-hammed @'in güçlü ve inançlı bir dostu ol­muştu. (Buhâri).

Benî el-Anbar: Bu kabileden olan esirler ya merhamet üzere (karşılıksız) ya da fidye kar­şılığında serbest bırakılmıştı. (İbn-i Hişam).

Bunlar, Rasûlullah @'in zafer zamanı düş­manlarına karşı gösterdiği âlicenap davranış­lardan sadece birkaç tanesidir ki, hepsi de O'nun büyüklüğüne delalet eder. Zaferleri so­nunda düşmanlarını affeden bu çapta bir in­san tarihte zor görülür.

 

Yahudilere Muamele

 

Rasûlullah @, Medine Yahudileri ile ilişkile­rini dostça sürdürmek için büyük çaba sarfet-miştir. Bunun bir sebebi, onların kitab ehli ol­maları ve yeryüzünde Allah'ın hükmünü üs­tün kılma mücadelesinde Peygamber @'i des­teklemelerinin umulmasıydı. Diğer bir sebep ise, müslümanlann komşuları olması dolayı­sıyla, bölgede huzur ve güvenin devam ede­bilmesinde de bu iyi komşuluğun sürdürül­mesine duyulan ihtiyaçtı. Bu gaye ile Rasûlullah @ Yahudilerle bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre hem müslümanlar hem de Yahudiler, Medine'yi düşmana karşı birlikte savunacaklar ve şehrin güvenliğini tehlikeye sokabilecek şekilde düşmanla yardımlaşma-yacaklardı. Her iki halk da Medine devletinin eşit vatandaşları olup, eşit haklar ve imtiyaz­lardan yararlanacaklardı.

Fakat Yahudiler anlaşmaya uymadılar. Çeşitli yollarla düşmana yardım etmekle kalmadılar, şehir içinde ve dışında Hz. Muhammed @ ile ashabına karşı entrikalarını da sürdürdüler. Ne zaman düşman Medine'ye saldırsa, Yahu­diler onlara her türlü yardımı gösterir, geride düşman kuvvetleriyle işbirliği yaparak müslü-manlan arkadan vurmaya çalışırlardı. Sürekli tekrarlanan düşmanca hareketleri ve entrika­larına rağmen Rasûlullah @ müslümanlarla barış içerisinde yaşayabilmeleri İçin Yahudi­lere her türlü fırsatı tanıdı. Ne var ki onlar, Rasûlullah @'e ve onun misyonuna olan düş­manlık ve kinlerini hiçbir zaman terketmedi-ler. Herhangi bir Yahudi kabilesinin açık bir biçimde anlaşmayı ihlâl ederek düşmanla iş­birliği yapabileceği ve müslümanlara karşı fi­ilen savaşabileceği gibi benzer durumlarda gereken tedbirler hemen alınırdı. Tabiî bunlar İslâm devletinin bütünlük ve güvenliğinin ko­runmasına yönelikti. Bedir savaşında Benî Kaynuka hainlik etmiş ve bu olaydan pişman­lık da duymamıştı. Bundan dolayı Medi­ne'den sürgün edildiler. Uhud savaşı sırasmda Benî Nadîr düşmanla aktif bir biçimde işbirli­ği yapmaktaydı. Onlara anlaşmanın getirdiği yükümlülükler hatırlatıldığında Rasûlullah @'i öldürme teşebbüsünde bulundular. Bunun üzerine onlar da Medine'den uzaklaştırıldılar.

Gerçekte, Rasûlullah @ onlara karşı son dere­cede âlicenap ve merhametliydi. Oysa günün geçerli uygulamalarına ve Yahudi şeriatına göre bu suç, yetişkin erkeklerin öldürülmesi­ni, kadınların da câriye yapılmasını gerektiri­yordu. Rasûlullah @ onlara şefkatle davran­mış ve hayatlarını bağışlamıştı. Medine'nin son Yahudi kabilesi Benî Kureyza Ahzab (Hendek) savaşında düşmanla ittifak kurmuş­tu. Onlar, yaptıklarının cezasını Rasûlullah @'in değil de, eski dostları Sa'd b. Mu'âz'ın kararlaştırmasını istediler. Mu'âz da onların

âkibetlerini Tevrat'a göre belirledi: Erkeklerin öldürülmesini, kadın ve çocukların köle ya­pılmasını, mallarının da müslümanlar arasın­da paylaştırılmasını hükme bağladı. (Buhari ve Müslim).

Hayber Yahudileri özellikle Benî Nadîr'in kendi topraklarına yerleşmesinden sonra, düş­manla birlik olup entrikalar çevirmekteydi. Mağlubiyetlerinden sonra, Rasûlullah @'den Hayber'de kalmalarına, topraklarını işlemele­rine izin vermesini rica ettiler. Karşılığında da ürünlerin yarısını vermeyi teklif ettiler. Rasûlullah @ onlara merhamet edip, teklifle­rini kabul etti ve topraklarında kalmalarına izin verdi.

Bu olaylar açıkça Rasûlullah @'in Medine ve diğer bölgelerdeki Yahudilere özel bir ayrıca­lık verdiğini gösterir. Çünkü onlar kitab eh­liydiler ve müslümanlar nezdinde önemli bir itibarları vardı. "Onlar barışçı insanlar olarak kaldıkları sürece herhangi bir çatışma olma­mıştır. Bütün dinî, hukukî ve ekonomik olay­larda özerklikten faydalanmışlar ve başarılı olup zenginleşmişlerdir." (Muhammed Hami-dullah, Muhammad Rasulullah, Karaçi, 1979, sh. 95).

Hz. Peygamber @'in düşmanlarını da kapsa­mak üzere bütün insanlara karşı merhameti­nin yoğunluğu yukarıda gösterildiği gibi O'nun yüce davranışlarından anlaşılabilir. Bu durum Kurân'ın esirlerle İlgili olarak ortaya koyduğu prensiplerde de görülmektedir. Bü­tün bunlar, mağlup edilen savaşçı erkeklerin Öldürülmelerinin veya kadın ve çocuklarıyla birlikte köle yapılmalarının genel bir uygula­ma haline geldiği bir zamanda olmuştur.

Bu şartlar altında İslâm, esirlere muamele ko­nusunda en insanî hukuka sahiptir. Bu hukuk, düşman tarafından tutsak edilmişlerin kurtarı­labilmesi için lüzumlu tedbirlerin alınmasını, müslümanların (ve İslâm devletinin) vazifesi kılmıştır. Bu noktada zekâttan elde edilen ge­lirin bir bölümünün, kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması işine ayrılması Kur'ânî bir emirdir: "Zekâtlar, Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memur­lara, kalpleri müslümanlığa ısındınlacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedi-lir. Allah bilendir, hakîmdir." (9: 60). Yine Kur'ân müslümanlara şunları öğütler: ".. .Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki, Allah'a, ahi-ret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamber­lere inandı; O'nun rızâsı için yakınlara, yetim­lere, yoksullara, yolda kalmışlara, düşkünlere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalannı yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş za­manlarında sabredenler; işte doğru olanlar onlardır, (Allah'ın azabından) korunanlar da onlardır." (2: 177). (Daha fazla bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, "Savaş siyase­ti, kanunları, esirler ve af' kısımları, sh. 420, 429, 625).

Kölelerin azad edilmesi iki şekilde mümkün olur. Birinci şekilde, köle sahibiyle bir anlaş­ma yapar. Bu anlaşmaya göre, gereken parayı sahibine ödediği takdirde hürriyetine kavuşa­bilecektir. İşte bu durumdaki köleye gereken para yardım olarak verilir. İkinci şekilde, İslâm devleti kendi başına kölenin ücretini Öder ve onu azad eder. Birinci şekil genel bir kabul görmesine rağmen, ikincisinde görüş ayrılıkları vardır. Hz. Ali, Sa'id b. Cübeyr, Leys, Sevrî, İbrahim Nehâî, Şa'bî, Muham-med b. Sirîn, Hanefiler ve Şafiîler bunu gayri meşru sayarken, İbni Abbas, Hasan Basri, Mâlik, Ahmed ve Ebû Sevr devletin böyle bir fondan yapacağı harcamayı meşru kabul eder­ler.

İnsanların köle azad etmesini teşvik eden bir çok hadis vardır. Ebû Hureyre Rasûlullah @'in şu sözünü nakleder: "Her kim müslü-man bir köleyi âzad ederse Allah, onun her uzvuna karşılık, âzad edenin bir uzvunu ce­hennem ateşinden korur." (Buhari). Ebû Zer, Rasûlullah @'e "hangi ibadet en faziletlidir?" diye sorduğunu: "Allah'a iman ve Allah yolunda cihad." buyurduğunu, bu defa kendisi­nin "hangi esir veya köleyi âzadlamak en fa­ziletlidir?" diye sorduğunu belirtir. Ve bunun üzerine Rasûlullah @'in de: "Pahası yüksek ve sahibi yanında rağbeti çok olan." buyurdu­ğunu nakleder. (Buhari). Ebû Musa da Rasûlullah @'in; "Esirleri serbest bırakınız." buyurduğunu rivayet etmiştir. (Buhari). Müs­lüman esirlerin düşman esaretinden kurtarıla­bilmesi için diyetlerinin devlet hazinesinden ödenmesi (9: 60) veya İslâm devletinin esir aldığı düşmanlarla değiştirilmesi hükümleri Rasûlullah @'in bu hadisinden çıkarılmıştır.

Para vererek köle âzad etmenin Rasûlullah @ tarafından yapılmış bir örneği yoktur. Ancak bir defasında güzel bir düşman kadınını, Ku-reyşlilerce esir edilmiş bazı müslümanlarla değiştirmişti. Kadın Benî Fezare seferinde ele geçirilmişti ve bu kabiledendi. Arabistan'ın en güzel kadını olarak tanınırdı. (Taberi).

Müslümanların elegeçirdikleri esirler konu­sunda Kur'ân'da açık emirler vardır. Muham-med sûresinde yer alan âyette şöyle belirtilir: "(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız za­man hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfedip bırakır ya da fidye alırsınız..." (47: 4). Enfâl sûresinde de şunları okuruz: "Yer­yüzünde ağır bas(ıp küfrün belini iyice kır)ın-caya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz..." (8: 67).

Aşağıdaki temel hususlar müslüman fâkih-lerce sözkonusu âyetlerden çıkarılmıştır:

1- Savaşın esas gayesi düşmanın askerî kud­retini yoketmektir. Böylece onun savaş­ma gücü azalacak ve teslim olacaktır. So­nuçta savaş sona erdirilebilecektir. İslâm ordusu hiçbir şart altında bu gayeyi göz­den kaçırmamalı,- dikkatini düşman as­kerlerini ele geçirme üzerinde yoğunlaş­tırmalıdır. Düşmanın bütün savaşma gücü yokedilip, savaş meydanında savaşan bir tek insan bile kalmadıktan sonra, sıra esirlerin gözetilmesine gelmelidir.

2- Müslümanlara, esirlerine ya merhamet göstermeleri ya da onları serbest bırak­maları söylenir. İlk kısımdaki merhame­tin birinci anlamı, onlara esaretleri bo­yunca şefkatle ve nezaketle muamele edilmesidir. İkinci manası, öldürülmeleri veya ömürleri boyunca esir olmaları yeri­ne müslümanlara köle olarak dağıtılmala­rıdır. Üçüncü durumda zımmî olarak ka­bul edilirler ve cizye ödemeleri gerekir. Son olarak, "merhamet" kelimesi herhan­gi bir ödeme yapılmaksızın esirlerin ser­best bırakılması manasına da gelir. Köle­lerin belirli bir karşılığa göre serbest bıra­kılmasında üç yol izlenebilir: Birincisi, belirli miktarda para ödenerek, ikincisin­de, esirlerin bazı hizmetleri yerine getir­meleri şartıyla, son şekilde ise düşmanın esir aldığı müslümanlarla değiştirilerek.

Rasûlullah @ ve ashabı bu muhtelif yol­lardan her birini zaman ve mekâna göre farklı olaylarda uygulamışlardır.

3- Yukarıda sözü edilen "merhametli mua-mele"nin ilk İcabı, esirlerin tutsaklıkları süresince yiyecek ve giyeceğinden, hasta veya yaralı iseler sağlık durumlarından devletin mesul olmasıdır. İslâm fıkhı esa­ret altındakilerin aç-açık bırakılmalarına, korkutulup dövülmelerine müsaade et­mez. Aksine, müslümanlarm onlara şef­kat ve merhametle muamele etmeleri öğütlenir. Bedir savaşında elegeçirilen esirlerin sahabe arasında paylaştırıldığı ve onlara iyi davranılmasınm Öğütlendiği hususunda Hz. Peygamber'in sünnetinden çeşitli örnekler zikredilir. Esirlerden biri olan Ebû Aziz daha sonraları şunları söy­lemişti: "Ben, Ensar'dan bir ailenin neza-retindeydim. Sabah ve akşam olmak üze­re her iki öğünde de bana ekmek verdiler. Oysa onlar sadece hurma ile idare ediyor­lardı." Ateşli bir hatip olan ve aynı za­manda Hz. Peygamber @'in aleyhinde de konuşmalar yapmış olan Süheyl b. Amr bir diğer, esirdi. Ashabdan bazıları onun dişlerinin kırılmasını teklif ettiğinde Rasûlullah @ şu cevabı vermişti: "Eğer onun dişlerini kırarsam, peygamberi ol­mama rağmen Allah da benim dişlerimi kırar." (İbni Hişam). Yemâme kabilesinin reisi Sümâme b. Üsâl esir edilmişti. Esa­reti süresince O'na, Rasûlullah @'in em­riyle güzel yiyecek ve süt verildi. (İbni Hişam). Bu uygulamalar Rasûlullah @'in ashabınca da sürdürüldü. O devirde müs­lümanlarm savaş esirlerine kötü davran­dıklarına dair herhangi bir örnek yoktur.

4- Merhametle muamele etmenin, ikinci mânasına gelince: İslâm, esirleri sürekli esaret altında tutarak, onları zorla çalıştır­ma yolunu uygulamaz. Eğer, esirlerin de­ğişimi veya hem esirlerin kendisi hem de ülkeleriyle fidye karşılığı onların serbest bırakılmaları konusunda herhangi bir çö­züm bulunamaz ise, bu durumda esirler, şahıslara köleler olarak dağıtılırlar. Tabiî ki, sahiplerine onlara şefkatle davranma­ları öğütlenir. Bu usûl, Rasûlullah @ ve ashabı devrinde kabul görmüştü. Bununla birlikte bir nokta hatırda tutulmalıdır: Bir kimse esaretinden önce İslâm'ı kabul et­se, ancak şu ya da bu şekilde esir edile­cek olsa, bu kişinin serbest bırakılması gerekir. Fakat bir kişi, esir edildikten ve­ya bir başkasına verildikten sonra müslü-man olursa hürriyetini kazanamaz. îmrân b. Hüseyn, Benî Ukeyl'den bir kimseninn tutsak edildikten sonra müslümanlığını ilân ettiğini, bunun üzerine Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu nakleder: "Sen bu sözünü esir edilmeden önce söylemiş olsaydın, elbette kurtulmuştun." (Ahmed, Müslim ve Tirmizi). Aynı hususta, Hz. Ömer de şöyle demiştir: "Bir kişi müslü-manlar tarafından esir edildikten sonra İslâm'a girerse öldürülmekten kurtulur; ama savaş ganimeti muamelesi görmek­ten kurtulamaz." Bu yüzden İslâm hu­kukçuları arasında, esaretinden sonra müslüman olan bir kimsenin kölelikten kurtulamayacağı hususunda tam bir görüş birliği vardır. (İmam Muhammed, Kita-bü' s-Siyerü' l-Kebif).

5- Esirlere ihsanın üçüncü şekli, esirlerin İslâm devletinde hür olarak yaşayan ve korunan bir tebâ olmaları hasebiyle dev­lete senelik cizye ödemeleridir. Bunlar müslümanlar gibidirler, ancak zımmî sta-tüsündedirler. Bir kişiyi esir etmek nasıl meşru ise, onlara cizye ödettirmek ve zımmî kabul etmek de öylesine meşrudur denilmiştir. Bir beldede, onların cizye ve toprak vergisiyle (haraç) mükellef tutul­maları, sonra da hür olduklarının ilân edilmesi müslüman yöneticilerin (İslâm devletinin) yetkisindedir. (Kitabü? s-Siye-rü'l-Kebir). Bu tarz uygulamalar, genel olarak, esirlerin yeni fethedilen bir bölge­nin esir edilen halkı hakkında yapılmıştır. Rasûlullah @ Hayber halkına bu örneğe uygun bir uygulamada bulunmuştur. Da­ha sonra Hz. Ömer Irak ve diğer ülkeleri fethettiği zaman büyük ölçüde bu örneğe uymuş ve ona göre hareket etmiştir. Irak fethedilince, bölge halkından bazıları Hz. Ömer'e gelerek şöyle derler: "Ey mü'-minlerin emîri! Biz bundan önce İran yö­netimi altında idik, bize çok eziyet ettiler, çok kötü muamelede bulundular, çeşit çe­şit ezâ ve cefâ çektirdiler. Sonra Allah si­zi gönderdi, biz de sizin gelişinizden memnun olduk. Size karşı ne savunma yaptık, ne de yapılan savaşa katıldık. Fa­kat, duyduk ki, bizleri köle yapacakmişsı-mz. Doğru mu?" Bunun üzerine Ömer şu cevabı verdi: "İslâmı kabul etmek veya cizye verme yollarından birini seçiniz ve hürriyetinizi muhafaza ediniz." Onlar da cizye vermeyi seçerek serbest bırakıldılar ve müslümanlarla aynı medenî haklardan faydalandılar. Ebu Ubeyd, Hz. Ömer'in Ebû Musa el-Eş'arî'ye şunları yazdığını nakleder: "Savaşta ele geçirilen kimseler­den çiftçi ve köylü olanlarım serbest bıra­kınız.!' (Ebû Ubeyd, Kitâbû' l-Emvâl)..

6- Esirlere ihsanın dördüncü şekli, onların tamamını herhangi bir fidye veya karşılık beklemeksizin serbest bırakmaktır. Bu, İslâm devletinin esirin genel durumu kar­şısında kullandığı özel bir yetkidir. Bu özel yetki ile, onu hayat boyu memnun bırakarak düşmanlıktan dostluğa, kâfir­likten müslümanlığa dönmesi ümidi ile esir serbest bırakılmaktadır. Şurası çok açıktır ki, düşman tarafa mensup bir kişi­nin müslümanlarla savaşmak için tekrar geri gelmesini göze almak bir risktir. Fa­kat herhangi bir şekilde faydalı olabilece­ği düşünülürse, böyle yapmakta bir sa­kınca yoktur. (Kitâbû s-Siyerü'l-Kebir). Yukarıda belirtildiği şekilde, Hz. Pey­gamber @ tarafından yapılmış birçok Ör­nek vardır. Benî Kureyza kabilesinden esir edilen Zübeyr b. Bata ve Amr b. Sa'd'ı Hz. Peygamber @ serbest bırak­mıştı. Zübeyr'in hayatını bağışlamasının sebebi, cahiliye günlerinde yapılan Buas Savaşı sırasında onun Ensâr'dan Sabit b. Kays'ı himaye ederek koruması idi» Hz. Peygamber, Sabit'e yaptığı iyiliğe karşı­lık olarak Zübeyr'i serbest bıraktı. Amr b. Sa'd ise, kabilesi Hz. Peygamber @ ile yaptığı anlaşmayı bozarken, herhangi bir ihanette bulunulmaması için elinden ge­len çabayı sarfetmesi hasebiyle serbest bırakıldı. (Kitâbû'l-Emvâl).

7- Rasûlullah @ zamanında esirlerin para karşılığında salıverilmeleri konusunda bir tek örnek vardır: Bedir savaşından sonra her bir esir, 1.000 ile 4.000 dirhem ara­sında bedel ödemek şartıyla serbest bıra­kılmıştı. (Tabakatvç Kitâbû'l-Emvâl).

8- Esirlerin bir takım hizmetler karşılığında serbest bırakılmasının Örneğini yine Be­dir olayında görüyoruz. Kureyş esirlerin­den mâlî gücü olmadığı için fidye vere­meyenlerin serbest bırakılmaları için Hz. Peygamber @ her bir esirin Ensar çocuk larından on tanesine okuma yazma öğre' meşini şart koşmuştu. (Müsned-i Ahme ve Kitâbû' l-Emvâl).

9- Savaş esirleri değişiminin bir kaç örneği­ni Hz. Peygamber @ zamanında görebili­riz. Daha önce zikredildiği gibi çok güzel bir Kureyşli kadın esir, birçok müslüman esir karşılığında değiştirilmişti. (Müslim, Ebû Dâvud, Tahavi, Kitâbû'l-Emvâl ve Tabakat). İmrân b. HÜseyn'den nakledil­diğine göre, bir defasında Sakif kabilesi iki müslümanı yakalamıştı. Daha sonra, onların dostu olan Benî Ukeyl kabilesin­den bir kişi müslümanlar tarafından esir alındı. Hz. Peygamber bu adamı Taife  göndererek karşılığında esir edilen iki müslümanın serbest bırakılmasını sağla­dı. (Müslim, Tirmizi ve Ahmed)

10- Kur'ân'daki "...(Savaş sona erince) On­dan sonra artık ya lütfedip bırakır ya da fidye alırsınız..." (47: 4) âyetinin tefsi­rinden 'savaş esirleri öldürülmemelidir' hükmü çıkarılmıştır. Abdullah b. Ömer, Hasan Basri, Atâ ve Hammâd b. Ebî Sü­leyman âyetin metnini genel görüş olarak almışlardır. Onlar, 'bir kişi ancak savaş sırasında öldürülebilir' hükmünde ısrar etmişlerdir. Savaş sona erdiğinde, esirler de hapsedildiklerinde, onları öldürme hakkı ortadan kalkar. İbni Cerir ve Ebu Bekir el-Cessas'dan rivayet edildiğine gö­re, Haccac b. Yusuf savaş esirlerinden bi­rini Abdullah b. Ömer'e göndererek onu öldürmesini emretmişti. O da bu âyeti (47:4) okuyarak, "Esir edilmiş birinin öl­dürülmesine, bu âyete göre izin yoktur." diye esiri öldürmeyi reddetmişti. Yine Abdullah b. Âmir'in, Abdullah b. Ömer'e bir savaş esirini öldürme emri verdiği, ancak onun aynı sebebe dayanarak bu emre itaat etmediği zikredilir. (Siyerü'l-Kebir).

11- Bu âyette, esirleri öldürme açık bir şekil­de yasaklanmamıştır. Bundan yola çıka­rak Hz. Peygamber @, Allah'ın emrinin özünü şu şekilde anlamış ve uygulamış­tır: İslâm devlet başkanı, bazı savaş esirlerinin öldürülmesini gerekli buluyorsa ve bunun için özel durumlar ve mecburi­yetler hissediyorsa öldürebilir. Fakat bu genel bir kural değil, yalnızca bir istisna­dır. Buna mecbur kalındığında başvurula­bilir. RasÛlullah @, Bedir'deki 70 esirden Ukbe b. Ebî Muayt ve Nadr b. el-Ha-ris'in, Uhud esirlerinden ise yalnız şair Ebû Azze'nin öldürülmesini emretmişti. Hayber savaşı esirlerinden sadece Kinane b. Ebî'l-Hukayk, anlaşmayı bozduğu için Öldürülmüştü. Mekke'nin fethinde ise yalnızca birkaç kişinin Öldürülmesi emre­dilmişti ki, zaten onlar da çok ağır suçlar işlemişlerdi.

Bu birkaç istisnanın dışında, RasÛlullah @'in genel tavrı, savaş esirlerinin öldürülmemesi doğrultusundaydı.

Bütün bunlar, islâm'ın savaş esirleri konusun­da çok şümullü bir hukuk meydana getirdiği gösterir. Bu kurallar bütün muhtelif hâdise­lerde, muhtelif zaman ve mekânlarda değişen problemlere tatminkâr çözümler üretebilen bir faaliyet alanıdır. {Tafheem al-Qur'an, c. V, sh. 12-18).

Bununla beraber, savaş esirlerinin problemle­riyle İlgilenen İslâm hukukunun insanî, mâkûl; kin ve intikamdan uzak olduğunu be­lirtebiliriz. İslâm, problemlerin, hem kazana­na hem de mağluba zarar vermeden, bölgede kalıcı barışı sağlamaya hazırlık olacak şekil­de, gerçekçi ve insanî bir tavırla çözümlen­mesini önerir. Aynı zamanda her iki tarafa, insanların itibar, şeref ve canlarına hürmet et­melerini hatırlatır. Bu hukuk, uluslararası sa­vaş halinde, düşman ülkenin vatandaşı tara­fından işlenen suçların, kişisel suçlar olarak telâkki edilemeyeceğini, bu şartlar altında, yargılamasının ve cezasının şahsî olamayaca­ğını belirtir. Ancak çok istisnai durumlarda, devlet, adalete uygun bulur, kişi de suçlarını kendi başına, kendi gücüyle işlemiş olursa, bu kimse işlediği suçlardan yargılanır ve gereken cezaya çarptırılır.

Sonuç olarak, bu konuda genel prensip, savaş esirlerinin öldürülmemesidir. Ancak, "bu hü­küm, esirlerin savaş hakları dışında, işledikle­ri suçlardan yargılanıp, cezalandırılmalarına engel değildir. Rasûlullah @'in yüksek yetki­sini kullanarak, Bedir'de elegeçirilmiş iki esi­rin öldürülmesini emretmesi bu konuya örnek bir uygulamadır." (İbni Hişam). Bir esirin sa­vaş sırasında savaşın gereği olarak yaptıkla­rından sorumlu tutulamayacağı, İslâm hukuk­çuları tarafından açıkça kabul edilmiştir. Aynı şekilde savaşçıların, müslümanlann canlarına ve mallarına verdikleri zararlardan mesul ol­mayacakları konusunda da tam bir görüş bir­liği vardır. Onlar, İslâm'a girseler veya zımmî olarak İslâm devletinin vatandaşları olsalar dahi bu durum değişmez. Dinleri (veya dev­letleri) onlara bu doğrultuda emir verdiği için vicdanen böyle yapmak zorundaydılar ve bu sebeple müslümanlara karşı muarız bir güç oluşturmuşlardır. Bu noktada, onlar müslü-manlarla aynı mantığa sahiptirler. Malların ganimet olarak elegeçirilmesinde de aynı du­rum geçerlidir. (Dubusiy, Asrar, varak 148a).

Esirlerin Hakları: Yukarıda açıklandığı gibi, esirler her şart altında gözetilmesi gereken belirli haklara sahiptirler. "Onlar, sıcaktan, soğuktan ve benzeri durumlardan korunurlar. Rasûlullah @'in uygulamasında olduğu gibi, giyecekleri yoksa giyecek sağlanır." (Buhari). Herhangi bir problemleri varsa, rahatsız ise­ler, bunlar mümkün olduğunca giderilir. Bu aynı zamanda, bizzat Rasûlullah @'in hareket tarzıdır. (İbnü'1-Esir). Esir, vatanındaki malı için vasiyet yazma hakkına sahiptir. (Serahsî). Açıktır ki, bu vasiyet uygun kanal­larla düşman yöneticilerine bildirilecektir.

Esirler arasında, anne çocuğundan, diğer ya­kın akrabalar da birbirlerinden ayınlmazlar. (Serahsî). Esirlerin İtibar ve mevkileri şahsî durumlarına göre tesbit edilir. (Makrizî). Rasûlullah @'e isnad edilen bir hadiste şöyle denilir: "Mağlûp ettiğiniz bir milletin itibarı­na, şerefine hürmet edin." (Câhız ve İbni Asâkir). İslâm tarihinin ilk yıllarında, esirlerin zorla çalıştırıldığını gösteren herhangi bir delil yoktur. Eğer, kaçmaya çalışıp başara-mazlarsa, düzen ve disiplini bozarlarsa ceza­landırılabilirler. Kaçma teşebbüslerinde başa­rılı olduktan sonra, tekrar yakalanırlarsa, ön­ceki kaçma suçları cezalandırılmaları için bir sebep oluşturmaz. Sadece, esirin kaçmamak için verdiği sözü tutmaması belki cezayı ge­rektirebilir.

Esirlerin köleleştirilmesine gelince: Hz. Pey­gamber @'üı savaş esirlerine böyle yaptığına dair çok az Örnek vardır. Ancak, şimdiye ka­dar açıklandığı gibi Rasûlullah @'in genel uy­gulaması onların hepsini serbest bırakmaktı. En bilinen olay, Benî Kureyza Yahudilerin-den kadın ve çocukların köleleştirilmesidir. Fakat bu karar, Yahudilerin kendi seçtikleri bir hakem tarafından verilmiş ve bu kararda Hz. Peygamber @'in herhangi bir etkisi olma­mıştı. Kaldı ki bu hüküm Yahudi şeriatıyla tam bir uyum ilerisindedir. Zira, (Eski Ahid) Tevrat'ta şöyle denilir: "Bir şehre karşı ceng etmek için ona yaklaştığın zaman, onu barı­şıklığa çağıracaksın. Ve vaki olacak ki, eğer sana sulh cevabı verirse, ve kapılarını sana açarsa, o vakit vaki olacak ki, içinde bulunan bütün kavim sana angaryacı olacaklar, ve sa­na kulluk edecekler. Ve seninle musalaha et­meyip ceng etmek isterse, o zaman onu mu­hasara edeceksin. Ve Allah'ın Rab onu senin eline verdiği zaman, onun her erkeğini kılıç­tan geçireceksin; ancak kadınları, ve çocukla­rı, ve hayvanları, ve şehirde olan her şeyi, bü­tün malını kendin için çapul edeceksin; ve Allah'ın Rabbin sana verdiği düşmanlarının malını yiyeceksin. Bu milletlerin şehirlerin­den olmayıp senden çok uzakta bulunan bü­tün şehirlere böyle yapacaksın." (Tesniye, 20:10-15).

Hz. Peygamber @'in siyaseti, "Araplar köle-leştirilemez" hükmüyle zirvesine ulaştı. (Mebsut ve Şerhü's-Siyer'ül-Kebir). Halife Ömer, savaşan ülkenin köylü, esnaf ye mes­lek sahibi vatandaşlarının köle yapılmaması için  emirler  vermiştir.   (Kenziı l-Ummal.)

Kur'ân, kölelerin serbest bırakılmasını çeşitli şekillerde teşvik eder: "...Allah rızası için... boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal verdi... işte doğru olanlar onlardır..." (2:177). Tevbe sûresi zekâtın bir bölümünün, kölelerin âzad edilmesinde kullanılması için ısrar eder (9: 60). Paranın böylesi gayeler uğ­runda harcanmasının zorluğuna rağmen, Be-led sûresinde yer alan âyetle, bu amelin üs­tünlüğü belirtilir: "(O) Sarp yokuşun ne oldu­ğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kö­lelik zincirinden) çözmek(tir)." (90:12-13). Kur'ân'ın bazı âyetlerinde, köle âzad etmenin birçok günah ve hata İçin kefaret olduğu ifade edilir. (4: 92; 5: 89-93). Aşağıdaki âyet, Hali­fe Ömer tarafından şu şekilde yorumlanmış­tır: Müslüman bir köle çalışıp, sahibine değe­rini ödemek isterse, bu teklifin köle sahibi ta­rafından reddedilmesine izin verilmez. Ayette şöyle denilmektedir: "...Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden, mükâtebe (akdi) yapmak (çalışıp belli bir para ödemek karşılığında hürriyetlerini kazanmak isteyenler) isteyenlerle -eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz- mükâtebe yapın (bedel vermeleri­ni kabul edin)..." (24: 33).

Bu örnekler, Rasûlullah @'in düşkün ve âciz durumdaki insanların durum ve statülerini ge­liştirmek için nasıl ciddî gayretler sarfettiğini gösterir. Bu tedbirlerin, köleliğin genel bir uygulama olduğu, zayıf ve yoksul insanların tam olarak haklarına sahip çıkamadığı 1400 yıl önce, toplumdaki zayıf insanların toplum­sal mevkiilerini geliştirmek için alındığı unu­tulmamalıdır. O zaman alınmış bu tedbirlerin yapısını ve büyüklüğünü, modern zamanlarda birçok medenî ülkede olanlarla karşılaştırdı­ğımız zaman, bu inkılâpçı değişiklikleri ya­pan Hz. Muhammed @'in üstün şahsiyeti hakkında bir fikre sahip olabiliriz. Modern zamanlarda, ırk ayrımının ve renk konusun­daki peşin fikirlerin değişik biçimlerinin, ne­rede ise dünyanın bütün medenî ülkelerinde önemsenip, uygulandığım görebiliriz. Farklı renklerdeki birçok insana, uygulamalarda ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmaktadır. Avrupa'nın hemen hemen bütün ülkele­rinde beyazlar, daha düşük vasıf ve eğitimle­rine rağmen tercih edilirlerken, diğer renkler­deki insanlar, öğrenimlerine, uzmanlıklarına ve akademik kariyerlerine uygun iş bulama­maktadırlar. Buna rağmen, onlar, İslâm'ı ve Peygamber'ini nasıl eleştirebilirler? ... O Pey­gamber ki, toplumun sosyal, ekonomik ve siyasî sahalarında inkılâpçı değişiklikler yap­mış, zayıfa ve yoksula uygun ve gerekli hak­larını vermiş, onlan bütün sosyal ve medenî haklardan faydalanmada elit tabakayla eşit kılmıştır. Çalışana itibarı, yoksula saygıyı erkek ve.kadın kölelere toplumsal statülerini veren, onlan İslâm devletinin eşit vatandaşla­rı yapıp, hepsine aynı şekilde muamele eden Hz. Muhammed @'den başkası değildir. Bu­na kadınlar da dahildir. O, kadınların toplum­daki mevkilerini yükseltmiş, onlara erkeklerle eşit haklar vermiştir (2: 228). Hz. Peygamber @, kadınların yaratılışlarına uygun görevleri­ni faal bir şekilde yapabilmelerinde lâzım ola­bilecek bilgi ve hünerleri elde edebilmeleri için onlara bütün kapılan açmıştır. Hayat yo­lunda, kadınlara erkeklerle eşit haklar verile­rek, onlara, babalannın, erkek kardeşlerinin, kocalarının ve oğullarının mirasından bir pay almalan sağlanmıştır. Kadınlar din, eğitim, ekonomi ve sosyal hayatın her sahasında aynı haklardan faydalanırlar. (Daha fazla bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. II, 1. bölüm).

 

KISIM 6

 

SORUMLULUĞUN ŞAHSÎLİĞİ PRENSİBİ

 

Hz. Peygamber @'in insanlığın iyiliğine yap­tığı bir diğer mühim hizmet şahsî sorumluluk prensibinin mâna ve önemini çokça vurgula­mış olmasıdır. Bu prensibe göre, kadın veya erkek herkes kendi yaptıklarından sorumlu­dur, kendi suçunu, yakınlık derecesi ne olursa olsun bir başkasına devredemez. Kur'ân bu hususta çok nettir: "...Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasmın (günah) yü­künü taşımaz..." (6: 164). Bu âyet çok basit ifadelerle şahsî sorumluluk ilkesine işaret eder: Herkes kendi amellerinden sorumludur ve yaptıklarının hesabını verecektir. Bu so­rumluluk katiyyen bir kişiden başka bir kişiye aktarılamaz. Rasûlullah @'e, kâfirlere şöyle demesi emredilmiştir: "Eğer onlar seni yalan-ladılarsa de ki: 'Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size. Siz benim yaptığımdan uzak­sınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım!" (10:41).

İsrâ sûresi, bu ilkenin pratikteki sonuçlarını şu sözlerle belirtir: "Kim yola gelirse kendisi için yola gelmiş olur, kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü taşımaz..." (17: 15).

Bu âyetle özellikle şu husus belirtilmektedir: Bir kişi doğru yolu kabul edip izlerse bu, Al­lah ve Rasûlü'nün lehine değil, ancak kişinin kendi faydasınadır. Diğer yandan, bir kişi doğru yoldan sapmakla Allah ve Rasûlü'ne hiçbir zarar veremez. Zira, onlar sadece insa­nı sapık yollardan koruyup, doğru yola yö­neltmede yol göstericidirler ve bunu kendi amaçlan için yapmazlar. Şahsî sorumluluk prensibi Kur'ân'da muhtelif yerlerde vurgu­lanmıştır. Çünkü bir kişi onun sonuçlarım tam olarak anlayamazsa, doğru yolu titizlikle izleyemez. Bunun mânası, herkes yalnızca kendi ahlâkî tavırlarından mesuldür ve Al­lah'a karşı hesap verecektir. Hiç kimse kendi sorumluluk yükünü bir başkasıyla paylaşa­maz. Misâl olarak bir neslin, bir toplumun ya da çok sayıda insanın beraberce yaptıkları özel bir hareket veya özel bir davranış biçimi­ni ele alabiliriz. Bu insanlar Hesap günü Al­lah'ın huzurunda toplandıklarında, müşterek yaptıkları çalışmalar tahlil edilecektir. Sonuç­ta, o işte pay sahibi olan her bir kişinin so­rumluluk derecesi belirlenecek, herkes yü­kümlülüğü karşılığında ya mükâfatlandırı­lacak ya da ceza görecektir. Hiç kimse bir di­ğerinin yaptığından dolayı cezalandırılmaya­cak, veya bir kişinin günahları bir başkasının omuzlarına yüklenmeyecektir. Bu düstur o kadar çok tekrarlanıp belirtilir ki, akıl sahibi bir kimse, bir başkasını taklit ederek iş yap­maz veya başkalarının benzer İşlerini göstere­rek kendi davranışlarının haklılığı iddiasında bulunamaz.

Ahlâkî bir prensip olan şahsî sorumluluk, dünyevî ve manevî boyutları da dahil olmak üzere bütün İslâm sistemini kaplamıştır. Bu prensip bîr müslümanın şahsî davranışlarına uygulandığı gibi, toplumun bir parçası olarak yaptığı çalışmalara da uygulanmaktadır. Hiç-kimse, yaptıklarının sonuçlarından kaçmamaz ya da hiç kimse başkalarının yaptıklarından dolayı suçlanıp cezalandırılamaz. Her insan, bedenî, ahlâkî ve ruhî dünyasında yaptıkları­nın sonçlanna katlanmak zorundadır. Bakan sûresinde şöyle buyurulur: "...Kazandığı iyi­lik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir." (2: 286). Bu âyet şu hususları belirtir: Hem mükâfat hem de ceza, gerçekten her bir insa­nın yaptığı hareketlerin ve amellerin bir karşı­lığı, bir sonucudur. Bir kimse sadece kendisi­nin yaptığı iyi amellerin karşılığı olarak mükâfat kazanabilir; yoksa başkalarının iyi­likleri ona hiçbir şey kazandırmayacaktır. Şu husus çok önemlidir ki, iyi ya da kötü bütün karşılıklar, bir kişinin kendi yaptıklarının so­nuçları olacaktır. Tekrar belirtmek gerekirse, bir insan sadece, gerçekten isteyerek, bizzat iştirak ettiği işlerden dolayı mükafatlandırıla­cak veya cezalandırılacaktır. İlâhî kanunda, hesapların başkalarına yüklenmesi yoktur, şahsî sorumluluk ve hesap verme ilkesi geçer­lidir. (The Meaning of îhe Qur'an, c. I, sh. 210).

Daha önce işaret edildiği gibi bu prensip, yaptıklarına göre ödüllendirilecek veya ceza­landırılacak olan milletlere de aynı şekilde uygulanır: "Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin ka­zandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıkların­dan sorulmazsınız." (2: 134 ve 141). Bu âyet, toplumda ortaklaşa yapılan işlerden kişilerin tamamen ve bütünüyle sorumlu tutulacakları­nı, dolayısıyla, şahsî sorumluluk prensibine uygun olarak her bir kişinin sadece yapılan-lardaki payına göre toplumun diğer üyeleriyle birlikte hesap vereceğini açıkça gösterir. Bu hesap verme işleminde, hiçbir toplum kendi suçlarını bir başka topluluğa yükleyemeyece-ği gibi başkalarının yaptıklarından da sorum­lu tutulmayacaktır. Kanun, onları hem şahsî hem de toplu olarak, taraf tutmadan, sadece yaptıkları amellere göre yargılayacaktır.

 

İtidal Esasları

 

Rasûlullah @, insanları, hayatın her veçhesin­de daima vasat yolu seçen, maddî manevî bü­tün faaliyetlerde ifrat ve tefritten kaçındıran doğru yola davet etmiştir. Onlara her türlü beşerî hadiselerde her şeyin kararını teklif et­miş, her hususta itidali izlemelerini öğütle-miştir. Ebû Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: Bu din ko­laylık dinidir. Hiç bir kimse yoktur ki (bu) din hususunda (amellerim eksiksiz olsun di­ye) kendini zorlasın da din, ona galebe etme­sin (ve ezilip büsbütün amelden kesilmesin). Öyle olunca ortalama gidin." (Buhari). Yine; "Güzel amel, güzel davranış ve itidal pey­gamberliğin yirmibeş bölümünden bir bölüm­dür." (Ebu Davud) buyurmuştur. Aynca: "îş ve ibadetinizde itidal ile hareket edip ifrat ve tefritten sakınınız. Doğru yoldan gidip Al­lah'a yaklaşınız." "İtidali iltizam ediniz ki, maksadınıza eresiniz." (Buhari) buyurmuştur, îbni Ömer, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu­nu söyler: "Harcamalarda itidal, geçinmenin (nzkın) yarısıdır." (Beyhaki).

 

İbadet Ve Dua

 

Bu itidal prensibi, bütün beşerî faaliyetlerde, hatta ibadet ve dualarda bile tavsiye edilir: "De ki: 'İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O'nundur. Namazında pek bağırma, pek de (sesini) giz­leme, bu ikisinin arasında bir yol tut." (17: 110). İslâm, ibadette ve dinin diğer rükünle­rinde ifrata kaçmayı veya dünyada hayatî hâdiselerle aktif olarak ilgilenmeyi bırakıp, bir köşede inzivaya çekilmeyi hoşgörmez; in­sanları bu hususlarda uyarır. Aslında bu tip davranışlar tabiî değildir, Kur'ân ve Sünnet'in açık emirlerine karşıdır. Zira, Kur'ân ve Sün­net, insanı Allah Yolu'na çağırır. Bu çağrıya göre, insanlar Kur'ân ve Sünnet'in ışığında, sözle veya amelle dinin yayılması işinde faal bir şekilde çalışarak, daha güzel, daha mü­kemmel bir hayata kavuşabilirler. Manastıra çekilip, münzevî bir hayat sürmek, yani ruh­banlık İslâm 'in öğretisine ve ruhuna aykırıdır. (57: 27).

Rasûlullah @'in şöyle dediği rivayet edilmiş­tir: "islâm'da ruhbanlık yoktur." (Müsned-i Ahmed). Diğer bir hadiste şöyle buyrulur: "Bu ümmetin ruhbanlığı cihad'dır." (Müsned-i Ahmed, Müsned-i Ebî Ya'lâ). Başka bir İfa­deyle, bu ümmetin manevî ilerlemesi bu dün­yayı bir kenara iterek değil, Allah yolunda gayret sarfetmesiyle olacaktır. Ve bu ümmet, dünyevî felaketlerin ve zulümlerin korkusun­dan ormanlara, dağlara ve çöllere kaçmaya­cak, aksine onlarla Allah rızası için mücadele edip, savaşacaktır. Rivayet edildiğine göre, sahabe'den bir kişi her gecesini namazla geçi­receğini, diğeri sürekli oruç tutacağını, bir üçüncüsü de ne evleneceğini ne de herhangi bir kadınla ilişkide bulunacağını söyler. Onla­rın konuşmalarını duyan Hz. Peygamber @, şöyle buyurur: "Allah'a yemin ederim ki, ben sizden daha çok Allah'tan korkarım. Ancak benim yolum şudur: Oruç tuttuğum gibi iftar da ederim, geceleri hem namaz kılarım hem de uyurum ve kadınlarla evlenirim. Benim yolumu beğenmeyen kimsenin benimle bir il­gisi yoktur." (Buhari ve Müslim). Enes, Al­lah'ın Rasûlü'nden şunları nakletmiştir: "Ne­fislerinize zulmetmeyin. Sonra Allah da size karşı sert olur. Bir grup sertlik ve meşakkat yolunu seçmişti. Allah da onları şiddetle ya­kaladı. Bakın! Onlarm izlerini kilise ve ma­nastırlarda bulabilirsiniz." (Ebu Davud).

 

Yardımseverlik

 

İslâm, insanların Allah yolunda infakta bu­lunmalarını teşvik eder. Ancak bunu yapar­ken ne cimriler gibi davranmayı ne de insan­ları yoksul ve muhtaç bir hâle düşürecek sı­nırsız bir harcamayı kasteder. Öğütlenen, sa­dece itidalli bir infaktır.

"Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büs­bütün de açıp, tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın." (17: 29).

Bu âyet, insanlara yardım etmede Kur'ân'ın izlenmesini istediği orta yolu sarih bir şekilde açıklar. Onlar ne (yoksul ve muhtacın zararı­na olan) para dolaşımını engelleyecek biçim­de cimrilik yaparlar, ne de kendi maddî du­rumlarını bozacak şekilde aşırılıkta bulunur­lar. Aksine, insanlar dengeli bir şekilde hare­ket etmesini öğrenmelidirler. Öyle ki, harcan­ması gereken yerde paralarını harcamah, ken­dilerine problem çıkarabilecek müsriflikten kaçınmalıdırlar. Gerçekten de bu ahlâkî ve zihnî tavır îslâm toplumunun bir parçasıdır. Bugün bile, cimriler ve istifçiler hor görülür­ken, cömert insanlar her yerde saygı görmek­tedirler. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI, sh. 137-138).

Kur'ân bu tip insanları şu sözlerle övmekte­dir: "Ve onlar ki harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler, (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur." (25: 67). Bu, Allah'ın gerçek kullarının normal davranışıdır. Onlar paralarını sarfederken ifrat ve tefrit arasında orta yolu izlerler. Harcamalar­da akl-ı selîm ve ihtiyaç gözetilir. Para birik­tireceğim diye sefalet içinde yaşanılmaz. Esas olan sadece tutumluluktur. Bunlar, sahabeyi Arabistan'ın zengin insanlarından ayıran özel­liklerdir. Bu zenginler kendi nefsânî arzuları­nı tatmin etmek için müsriflik yaparlarken, paralarını iyi işlerde harcamakta cimrilik ederlerdi.'

İslâm'a göre israf: (1) Çok küçük bir miktar dahi olsa parayı gayri meşru yerlere harca­mak; (2) Meşru da olsa harcamalarda öz kay­nakların üzerine çıkmak veya serveti şahsî hevâ ve heves için kullanmak, ve (3) Parayı, Allah rızası için değil de, sadece gösteriş ol­sun diye haklı bir yere sarfetmektir. Diğer yandan parasını kaynaklarına ve mâlî duru­muna uygun olarak kendisinin ve ailesinin ih­tiyaçlarını gidermede kullanmayan ya da iyi işlere sarfetmeyen insanlar ise cimridirler. İslâm'ın Öğrettiği yol, ifrat ve tefrit arasındaki itidaldir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI-II, sh. 202). Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Bir kişinin hayatında orta yo­lu izlemesi, onun akıllılığının bir işaretidir." (Ahmed ve Taberani). (Daha fazla bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. III, 3. bölüm). İs­raf şu sözlerle yasaklanmıştır: "...(malını ge­reksiz yere) saçıp savurma. Çünkü (gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabb'ine karşı çok nankördür!" (17: 26-27).

 

Konuşma Ve Davranış

 

Hz. Peygamber @, hayatındaki her olayda, vasat yollu davranış örneğini kendi uygula­masıyla göstermiştir. Kur'ân vasatî-orta yol mutluluğunu ebedî lisanıyla şöyle açıklar:

"İnsanlara yanağını bükme (kibirlenerek boy­nunu bir yana büküp yüzünü insanlardan öte çevirme) ve yeryüzünde böbürlenerek yürü­me. Zira Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez. Yürüyüşünde tutumlu (tabiî) ol, sesini de kıs. Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir." (31: 18-19).

Bu âyetler, beşerî münasebetlerde orta yol an­layışını açıklar. Bu anlayış, bizim Allah, kâinat, yaratıklar ve özellikle insanlar ile olan ilişkilerimizin gerçek mânasından tabiî olarak ortaya çıkar. Her şeyde orta yol tavsiye edilir. Çok aceleci olmadığın gibi, durağan veya ya­vaş da olma. Ne çok fazla konuş, ne de sessiz kal. Haddinden fazla girişken olma, ancak çe­kingenlik ve gevşeklik de gösterme. Kendine çok güvenenlerden olmadığın gibi, yılgınlık gösterenlerden de olma. Sabırlıysanız, bu size hayat mücadelenizi cesurca sürdürmenizde sadakat ve kararlılık verecektir. Mütevâzi ol­manız sizi çirkin kabadayılıklardan koruya­caktır, ancak bu mütevazilik sizin gerçek ru­hunuzu ve mâkûl kararlılığınızı engellemeye­cektir. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1084, not: 3604).

tsrâ sûresinde yer alan âyet-i kerimede şöyle denilmektedir: "Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri yaramazsın, boyca da dağlara erişemezsin!" (17: 37).

Bu âyet, bizi zâlim ve mütekebbir kimselerin hareketlerine karşı uyarmaktadır. Bu uyarı sa­dece şahsî anlamda olmayıp, İslâm devletin­deki genel davranıştan da ihtiva etmektedir. İslâm devletinin yöneticileri ve komutanları, âyetin bu tebliğini rehber kabul ederek zu­lüm, kibir, gurur ve kendini beğenmişliğin her çeşidinden uzak kalmışlardı. Bu hususa o kadar çok önem vermişlerdi ki, savaş meyda­nında bile kibirlilik alâmeti olabilecek her­hangi bir söz kesinlikle ağızlarından çikmamıştı. Yürüyüşleri, giysileri, barınakları ve arabaları onların tevâzularının bir gösterge­siydi. Kısaca, onların davranış biçimleri, müstekbirlere benzemeyen,mütevâzi insanla­rın tavır ve hareketlerinden oluşmuştu.

Kur'ân, gerçek mü'minlerin davranışlarını şöyle tarif eder: "Rahmân'ın kullan ki, yeryü­zünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller ken­dilerine lâf atarsa 'selâm' derler." (25: 63).

Bu âyette, dikkatler iki çeşit karakter ve hayat tarzına çekilmektedir: Birincisi Hz. Peygam­ber @'in tebliğini kabul edip, O'nu izleyenler; ikincisi ise cahilî hayatlarında inat ve ısrar edenler. Gerçek mü'minler tıpkı zâlimler ve fitne çıkaranlar gibi kibirli ve mağrur yürü­mezler. Onların yürüyüşleri ancak kibar, doğ­ru düşünüşlü ve güzel davranışlı kişilerinki gibidir. Bununla birlikte, mütevâzi yürüyüş, zayıf veya hasta bir insanın yürüyüşü anlamı­na gelmez. O, sözde tevazûsunu veya takvasını göstermek için görünüşte mütevâzi gibi yürüyen münafığın yürüyüşüne de dela­let etmez. Hz. Peygamber @'in sünneti sert ve hızlı adımlarla yürümekti. Bir gün halife Ömer zayıf ve hastaymışcasma yürüyen bir genç gördü. Ona, hasta olup olmadığını sor­du. Genç, hasta olmadığını söyleyince, halife kırbacını kaldırarak onu azarladı ve sıhhatli biri gibi yürümesini söyledi. Bu da gösteriyor ki, 'mütevâzi yürüyüş', zayıflık ve gereksiz huşu gösterisinde bulunan bir yürüyüş değil, asîl ve ağır başlı bir insanın yürüyüşüdür.

Allah'ın gerçek kullarının dikkati çeken ilk vasfı 'yürüyüş'leridir. Çünkü yürüyüş kişinin karakterini gösterir. Kibir ve gurur gösterisi içinde değil, mütevâzi ve vakarlı bir yürüyüş, yürüyenin asîl ve ağır başlı bir kişi olduğunu gösterir. O halde, çeşitli tipte kişilerin farklı yürüyüşleri, onların ne tür bir karaktere sahip olduklannın göstergesidir.

Bu âyet Allah'ın gerçek kullarının diğer in­sanlar arasında 'yürüyüş'leriyle tanınabilece­ğini ima etmektedir. Onlann Allah'a ibadet ve itaatleri kendilerini öylesine değiştirmiştir ki, ilk bakışta 'yürüyüş'lerinden hiç bir kötülüğe bulaşmalan umulmayan asil, mütevâzi, vakur ve iyi huylu kişiler olduklan anlaşılır. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VIII, sh. 201).

 

İktisâdı Tedbirler

 

İslâm, iktisadî hayatta dengeyi muhafaza ede­bilmek için, alışverişlerde ve iş hayatında da itidalli olmayı tavsiye eder. İsrâ sûresinde: "Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapm, doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir." (17: 35) buyuru-lur. Rahman sûresinde de şöyle denilir: "Tar­tıyı adaletle tutup-doğrultun, terazide eksiklik yapmayın." (55: 9).

Bütün muamelelerde tam olarak adaletli olun­ması, İlâhî kanunun temel bir prensibidir. Bu emir yalnızca kişilere yönelik değildir. Çarşı­da, sokakta yapılan anlaşmalarda ölçü ve tar­tılara tam olarak riâyet edilip edilmediğini de­netlemek; kanun gücüyle İlâhî emire aykırı hareket edilmesini önlemek İslâm devletinin görevlerindendir. Bütün alışverişlerde ve ticarî ilişkilerde sahtekârlıkların ortadan kal­dırılmasını sağlamak da tslâmî yönetimin vazifelerindendir.

Bizzat Hz. Peygamber, tüccar ve esnafın bu hususta üzerlerine düşen görevleri yapıp yap­madıklarını kontrol etmek için Medine çarşı­sını ziyaret etmişti. Halifeler devri boyunca pazarlara yönetim tarafından kontrolörler ta­yin edilmişti. (Daha geniş bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. II, 3. bölüm).

 

Sosyal Ve Ahlâkî Kaideler

 

Hz. Peygamber @, kendi devrinden itibaren insan davranışlarının evrensel bir modelini oluşturacak, eşsiz toplumsal ve ahlâkî Ölçüler ortaya koydu. Bugün, bu davranış kuralları, resmen kabul edilmemesine rağmen, hemen hemen dünyadaki bütün ülkeler tarafında uy­gulanmaktadır ve artık alelade hususlar ola­rak telâkki edilmektedir.

Oysa bir kaç yüzyıl önce, insanlar karanlık çağlarda yaşarken ve bu davranış kuralların­dan haberleri dahi yokken, bunlar İslâm dün­yasında genel bir uygulama hâline gelmişti.

 

1- Kötülüğü İyilik İle Giderme

 

Rasûlullah, Batılı anlamda 'misli ile mukabe­le' prensibini kesinlikle uygulamamıştır. Dai­ma, kötülüğü iyilikle savmış, ashabından da bu şekilde davranmalarını istemiştir. Kur'ân, O'nun davranış ve öğretisini şu sözlerle özet­ler: "(Sen onların sana yaptığı) kötülüğü, en güzel şeyle sav..." (23: 96). Secde sûresinde ise şunları okuruz: "İyilik ile kötülük bir ol­maz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav..." (41: 34). Râd sûresinde de şu sözler zikredilir: "Ve onlar ki... kendilerine verdiği­miz rızıktan gizli ve açık olarak (hayır yolu­na) harcarlar ve kötülüğü iyilikle savarlar..." (13: 22).

Kur'ân'ın bu âyetleri, bir müslümamn faziletli ve güzel davranışlarını açıkça göstermektedir, O, kötülüğe kötülükle değil, iyilikle karşılık verir. Şirretliğe karşı şirretlikle değil, faziletle mücadele eder. Bir zâlim kendilerine ne ya­parsa yapsın, onlar her halükârda adaletle davranırlar. Aynı şekilde kendilerine yalanlar söyleyen ve ihanet eden kimselere bile doğru ve dürüst muamelede bulunurlar.

Rasûlullah (3>'in şöyle dediği rivayet edilir: "Başkalarıyla muamelenizde şöyle diyenler gibi olmayın: 'Bize iyilik edene iyilik ederiz, kötülük edene kötülük.' Bu yanlıştır. Siz şu yolu izleyin: Eğer başkaları size iyilik yapar­sa siz de onlara iyilik edin. Yok eğer haksız davranırsa siz onlara haksızlık etmeyin."

Yine Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Do­kuz şeyi(n aksini) yapmayı Rabbim bana ya­sakladı. (Bunlardan dördü şunlardır:) Kendi­lerinden hoşlansam da kızsam da herkese adaletli davranırım. Benim haklarımı çiğne­yenlerin bile haklarını teslim ederim. Bana olan borçlarını ödemeyen kimseye, kendi borçlarımı öderim. Bana haksızlıkta bulunan­ları affederim." Aynı mânaya gelen bir başka hadiste, "size ihanet eden kimseye bile hain­lik etmeyin." denilir. Bir de Hz. Ömer'in şöy­le bir sözü vardır: "Sizinle muamelesinde Al­lah'tan korkmayan kimseyi cezalandırmanın en iyi yolu, onunla olan muamelenizde Al­lah'tan korkmanızdır." (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 201-202).

 

2- Sosyal Davranış

 

1- Selâm Verme: Hz. Peygamber @'in ha­yatı boyunca uyguladığı ve insanlığa miras bıraktığı sosyal davranış kuralları vardır. Kur'ân, Hadis ve Siyer kitapları, bu âdâb-ı muaşeretin varlığını gösteren Hz. Peygam-ber'in örnek davranışlarıyla doludur. Nisa sûresinde yer alan âyette şöyle buyurulmakta-dır: "Bir selâm ile selâmlandığmız zaman, siz de ondan daha güzeliyle selâm verin yahut verilen selâmı aynen iade edin..." (4: 86). Bu âyet müslümanlan, özellikle kendileriyle iliş­ki kurmak zor olan gayri müslimlere karşı nâzik ve medenî davranmaları konusunda uyarmaktadır. Gerginlik durumunda müslü-manların kaba davranış ve nezaketsizliklere karşı tedbirli olmaları istenir. Dâvetçiler ken­dilerine saygı ile selâm veren kimselere karşı aynı şekilde saygılı ve nâzik karşılık vermeli­dirler. Hatta onlar karşılarındaki kimselerden çok daha saygılı ve kibar davranmalıdırlar. Sert davranış ve sözlerin hiç kimseye faydası olmaz. Fakat bu çeşit davranış ve sözle özel­likle, kendilerini insanları Hak yola çağırma­ya adayan ve insanların yaşayış biçimlerini ıslah etmek için çaba sarfeden Rasûlullah @'in tebliğcilerinin çalışma şekillerine uygun değildir. Bu tür davranışlar insanın nefsine hoş görünüp tatmin edebilir, fakat müslüma-nın yüklendiği göreve büyük zarar verirler. (The Meaning of the Qur'an, c. II, sh. 148-149).

En'âm sûresinde şunları okuyoruz: "(Ey Mu-hammed!) Âyetlerimize iman edenler, sana geldikleri zaman: 'Size selâm olsun!' de. Rabb'iniz, sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar da sonra ardından tevbe eder ve kendini düzeltirse ona rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır, muhakkak ki O, bağışlar ve merha­met eder."  (6:  54).  Bu âyet ilk olarak, Rasûlullah @'den, Allah'ın selâmını mü'min-lere ulaştırmasını istemektedir ki, bu, aslmda mü'minler için çok büyük bir şereftir. Zira, Allah selâmını, rahmetini ve güvenliğini mü'minlere ihsan etmektedir. îkinci olarak, mü'minlere daha fazla lütuf ve bağışlama va-adedilmektedir. Çünkü Allah, onlara merha­met etme işini üzerine almıştır. Başka bir ifa­deyle, Allah, mü'minlere daha merhametli ol­mayı vaadetmektedir. Rasûlullah @ şöyle de­miştir: "Allah bütün insanlığı yaratıp, onların kaderlerini takdir ettiği zaman, Rahmetinin Gazabını geçtiğini yazmıştır." (Buharı, Müs­lim ve Müsned-i Ahmed)

Açıktır ki, müslümanların birbirleriyle karşı­laştıklarında selamlaşmaları çok derin mânaya sahiptir ve birbirlerine olan samimi hislerini gösterir. Gerçekte bu, ümmetin kı­sımlarını ve muhtelif fertlerini birbirine bağ­layıp, sert bir duvar (el-bûnyariul-mersûs) hâline getiren bütünleştirici bir vasıtadır. Selâm'ı ifade eden sözler ise, bu ümmetin ba­rış ve güvenliğinin bir sembolüdür.

2- Ziyaretçiler: Kur'ân, mü'minlerin birbir­lerinin evlerini ziyaretleri konusunda şu emir­leri verir: "Ey iman edenler! Kendi evleriniz­den başka evlere, izin alıp halkına selâm ver­meden girmeyin. Herhalde bunun, sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız." (24: 27). Bu emir, kötülüğün yokedilmesi, toplu­mun saflaştırılması anlamına gelir. Müslü­manlara, sahiplerinin izni olmaksızın başkala­rının evlerine girmemeleri emredilmiştir. Ayette geçen teste'nisû kelimesi "sevgi, ya­kınlık, ünsiyet" mânasındakİ üns kökünden türemiştir. Buna göre âyet şu manaya gele­cektir: Size olan sevgilerinden ve saygıların­dan emin oluncaya kadar başkalarının evine girmeyiniz. Bir başka ifadeyle, eve girişinizin ev sahiplerince iyi karşılanacağınızdan ve on­ları memnun etmesinden emin olmalısınız. (The Meaning of the Qur'an, c. VIII, sh. 117-120).

Umûmî toplantılardaki sosyal davranışlar ko­nusunda Kur'ân şöyle der: "Ey iman edenler!

Size: 'Meclislerde yer açın' dendiği zaman genişletin (yer açm) ki Allah da size (yeriniz­de ve rızkınızda) genişlik versin. Size: 'Kal-îan' dendiği zaman, kalkın ki Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (58: 11).

Evdekilerin iznini alıp, onlara selâm verdik­ten sonra, başkalarının evlerine girme ve on­ları selâmlama konusunda, Rasûlullah @'den bir çok hadis nakledilmiştir. Abdullah b. Amr'ın rivayetine göre Hz. Peygamber'e biri­si: "Yâ Rasûlullah! İslâm'ın hangi ibadeti ha­yırlıdır?" diye sordu. Rasûlullah @: "(Aça) yemek yedirmen ve bildiğine, bilmediğine selâm vermendir." diye cevap verdi. (Buhari ve Müslim). Ebû Hureyre'ye göre bir defasın­da Rasûlullah @ şöyle demiştir: 'Bir mü'mi-nin başka bir mü'mine karşı göstermesi gere­ken altı husus vardır. Bunlardan birisi de, kar­şılaştığında ona selâm vermesidir." (Buhari, Müslim ve Nesei). O, Rasûlullah @'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Size, birbirinizle tanış­manızı sağlayacak bir yol göstereyim mi? Aranızda büyük-küçük herkese selâm verin." (Müslim). Yine Ebû Hureyre'den rivayet edi­len bir hadiste Rasûlullah @ şöyle buyurmuş­tur: "Sizden biri kardeşiyle karşılaştığında ona selâm versin. Araya bir ağaç, bir duvar ya da bir taş girip birbirlerinden ayrıldıktan son­ra tekrar biraraya gelince yine selâmlaş-sınlar." (Ebu Davud).

Ebû Hureyre'den nakledildiğine göre Rasû­lullah @ şöyle demiştir: "Binici yürüyene, yürüyen oturana, küçük topluluk büyük toplu­luğa selâm vermelidir." (Buhari ve Müslim). Yine O'nun rivayetine göre Rasûlullah @ şunları söylemiştir: "Genç yaşlıya, geçip gi­den oturana, küçük grup daha büyüğüne se­lam vermelidir." (Buhari). Rasûlullah @: "Allah'a en yakın olanlarınız ilk önce selâm verenlerdir" demiştir. (Ahmed, Tirmizi ve Ebu Davud). Yine Ebû Hureyre'den Rasûlullah @'in şu hadisi nakledilmiştir: 'Sizden biri, bir topluluğa geldiği zaman Ön-

ce selâm versin. Oturmak ihtiyacı hissederse otursun; kalktığında da selâm versin, zira bu selâm da ilki kadar bir vazifedir." Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Selâmı ilk veren ki­birlilikten uzaktır." (Beyhaki).

Evlere girme hususunda da şöyle buyurmuş­tur: "Bir eve girdiğinizde içeridekilere selâm verin; çıkacağınız zaman, rahmet ve bağışın onların üzerlerine olması için ayrılış duası ediniz (yani selâm veriniz)." (Beyhaki). Enes'in rivayet ettiğine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Ailenizin yanına girdiği­nizde selâm verin. Bu hem sizin için hem de evdekiler için rahmet ve bağışlama olacaktır." (Tirmizi). Câbir'in Rasûlullah @'den nakletti­ği: "Selâm kelâmdan önce gelir" hadisi, "ön­ce selâm-sonra kelâm" şeklinde darbı mesel hâlini almıştır.

Rasûlullah @, erkek olsun, kadın veya çocuk olsun selâm vermeksizin kimsenin yanından geçip gitmemiştir. Yezid'in kızı Esma; "Biz bir grup kadındık. Rasûlullah @ yanımızdan selâm vererek geçti" demiştir. (Ebu Davud, İbni Mâce ve Darimi).

3- Mahremiyet: Rasûlullah @, birlikte ya­şadığı insanların gizli ve özel hayatlarına say­gı göstermede son derece itinalıydı. Başkala­rının evlerine girmeden önce daima izinlerini isterdi. Kur'ân bu konu hakkında şu emirleri vermektedir: "Eğer orada kimseyi bulamazsa­nız, size izin verilinceye kadar oraya girme­yin. Ve eğer size 'dönün1 denirse dönün (gir­mekte ısrar etmeyin). Bu, sizin için daha te­miz (bir hareket)dir. Allah yaptıklarınızı bi­lendir." (24: 28). İslâm öncesi Arap âdetine göre, insanlar birbirlerinin evlerine sadece 'iyi sabahlar' ya da 'iyi akşamlar' diyerek izin ve tasvip almadan girerlerdi. Bu önceden haber verilmeden yapılan girişler bazen ev halkının ve kadınların mahremiyetlerini ihlâl ederdi. Allah, herkesin kendi evinde gizliliği olabileceği ve dolayısıyla kimsenin bir başka­sının evine ev halkının izni olmadan, haber­sizce giremeyeceği prensibini koydu. Bu hük­mün toplumda uygulanmasıyla ilgili olarak

Rasulullah'in getirdiği düzenlemeler şun­lardır:

a- "Gizlilik hakkı" (mahremiyet) yalnızca evlere girişlerle sınırlı değildir. Evleri gözle-memek, dışarıdan içeriye bakmamak, hatta başkasının mektubunu izinsiz okumamak ge­nel bir kuraldır. Azadlı kölesi Sevban'ın riva­yetine göre, Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Sen evin içine bir kez göz attıktan sonra, gi­riş için izin istemenin ne anlamı kalır?" Hu-zeyl b. Şurahbil şu olayı nakleder: Bir adam Rasulullah @'i görmeye gelmişti. Kapının tam önünde durup girmek için izin istedi. Bu­nun üzerine Rasulullah @ ona: "Sana izin ve­rilmesini beklerken kapının bir kenarında dur. İzin istemekten maksat,evin içine göz atmayı önlemektir." dedi. Rasulullah @'in bu konu­daki uygulaması şöyleydi: Ne zaman birini görmeye gitse, kapının sağında veya solunda bir kenarda durur ve izin isterdi, o zamanlar kapılara perde aşılmazdı.  (Ebu Davud). Rasulullah @'in hizmetkârlarından Enes şöy­le demiştir: Bir adam dışarıdan Hz. Peygam-ber'in   odasını   gözetliyordu.   O   sırada Rasulullah @ elinde bir ok tutuyordu. Ada­mın üzerine öyle bir yürüdü ki, sanki oku onun karnına saplayacaktı. (Ebu Davud). Ab­dullah b. Abbas'ın rivayetine göre, Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Kim izni olmadan kardeşinin mektubuna bakarsa, ateşe bakmış olur."   (Ebu   Davud).   Ebû   Hureyre'den Rasulullah @'in şöyle buyurduğunu işittim, dediği rivayet olunmuştur: "Ey mü'mîn! Evi­ne girmesine izin vermediğin bir kişi senin evine bakar ve mahremine muttali olup sen de bir çakıl taşı atarak gözünü çıkarırsan artık sana bir günah terettüp etmez." (Buharî). Bu­radan, "evine girmesine izin vermediğin bir adamın evini gözlerken gözünü çıkarırsan kı­sası lâzım gelmez" hükmü çıkarılmıştır.

b- İzin isteme, sadece insanın komşusunun evine girmek istediğinde uygulaması gereken bir emir değildir. Bir kimse kendi annesinin veya kız kardeşinin evine girerken de izin is­temek zorundadır. Adamın biri, Rasulullah @'e, annesinin odasına girerken de iznin ge­rekip gerekmediğini sordu. Rasulullah @ "evet" cevabını verdi. Adam, annesine kendi­sinden başka bakacak kimsenin bulunmadığı­nı söyler ve her girişinde "izin isteyecek mi­yim?" diye sorar. Rasulullah @, şöyle cevap verir:"Evet, izin almalısın, aniden odasına girdiğinde, anneni çıplak bir durumda görmek ister misin?" (İbni Cerir, Atâ b. Yesâr'dan). Abdullah b. Mes'ud Rasulullah @'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Bir kimse kendi annesini veya kızkardeşini görmeye gittiğinde bile izin almalıdır." (İbni Kesir). O'na göre, bir kişi hanımı evdeyken, eve geldiğini bile en azından öksürerek veya daha başka yollar­la bildirmelidir. Rasulullah @'in hanımı Zey-neb'in anlattığına göre, Abdullah b. Mesud eve gelişini daima öksürerek ya da başka şe­killerde bildirirmiş ve eve habersiz olarak, aniden girmekten kesinlikle hoşlanmazmış. (İbni Cerir).

c- İzin isteme emrinin geldiği ilk zamanlar­da, insanlar uygulamanın tam olarak nasıl ya­pılacağını bilmiyorlardı. Bir keresinde, ada­mın biri Rasulullah @'in evine giderek, kapı­dan "Gireyim mi?" diye bağırdı. Bunun üze­rine Rasulullah @ hizmetçisi Ravda'ya şöyle dedi: "Git ve ona münasip şekli öğret, 'es-selâmu aleyküm (selâm üzerinize olsun), gi­rebilir miyim?' desin." (İbni Cerir ve Ebu Da­vud). Cabir b. Abdullah bir defasında babası­nın borçlarıyla ilgili olarak Rasulullah @'in evine gidip kapıyı çaldığını ve Rasulullah @'in: "Kim o?" diye sorduğunu, kendisinin de; "Ben!" deyince, Rasulullah @'İn: "Ben, ben!" diye iki veya üç kez tekrarda bulunarak "kim olduğun böyle anlaşılır mı?" demek is­tediğini anlatır. (Ebu Davud).

Kalede b. Hanbel isimli bir kişi Rasulullah @'i görmeye gider ve selâm vermeden oturur. Bunun üzerine, Rasulullah @ ona: "Git ve es-selâmû aleykûm dedikten sonra gir" der. (Ebu Davud). Sonuç olarak, izin istemenin uygun usûlü; kişinin önce kendini tanıtması, sonra da içeri girmek için müsade istemesidir.

Anlatıldığına göre, Hz. Ömer, ne zaman Rasûlullah @'İ görmeye gitse: "es-selâmû aleykûm, yâ Rasûlullah! Ben Ömer'im. Gire­bilir miyim?" dermiş. (Ebu Davud). Hz. Pey­gamber @, iznin en çok üç defa istenmesini emretmiştir. Eğer üçüncü seslenişte de cevap alınmazsa, geri dönülmelidir. (Buhari, Müs­lim ve Davud). Rasûlullah @, bizzat kendisi de böyle yapardı. Bir defasında, Sa'd b. Ubâde'nin evine gitmiş ve iki kez: "es-selâmû aleykûm ve rahmetullah!" diye selâm verip izni istemişti. Üçüncü defa da izin isteğine herhangi bir cevap gelmeyince dönüp gitmiş­ti. Ardından Sa'd koşarak gelmiş ve "Ey Al­lah'ın Rasûlü! Seni pekâlâ duyuyordum, fakat mübarek ağzından Allah'ın selâm ve rahmeti­ni mümkün olduğu kadar sık ve çok almak için yavaş sesle cevap veriyordum." demiştir. (Ebu Davud). Yukarıda belirtildiği gibi üç de­fa izin, hemen birbiri ardınca yapılmamalıdır. İlk çağırışta cevap veremeyecek durumda olan ev sakinlerinin cevap vermelerine fırsat tanıyacak uygun aralıklarla yapılmalıdır. Gü­nümüzde izin isteme, uygun zaman aralıkla­rıyla üç kez çalınan zille olabilir.

d- Giriş izni ya bizzat ev sahibinden, ya da ev sahibi adına izin verebilecek hizmetçi veya sorumlu şahıs gibi bir başka güvenilir kişiden gelmelidir. Sadece bir çocuğun sözüne baka­rak eve girilmemelidir,

e- İçeri girmek için gereksiz bir şekilde ısrar etmek ya da izin verilmemesine rağmen inatla kapıda beklemek yasaklanmıştır. Üç kere ka­pıyı çaldıktan sonra giriş izni verilmezse veya evin sahibi görmek istemediğini belirtirse ge­ri dönülmelidir.

f- Ev sahibinin izni olmaksızın boş bir eve girilmez. Buna izin verilmemiştir. Meselâ, bir kişi misafirine kendisi gelene kadar odasında beklemesini söyleyebilir veya bir mesajla ona bildirebilir. Evde kimsenin bulunmaması ve­ya çağrıya cevap verilmemesi durumu, bir ki­şiye izinsiz olarak eve girme hakkını vermez.

g- Hiç kimse kendisine giriş izni verilmemesini mesele yapmamalıdır. Zira, herkes bir başka insanla görüşmeme veya o sırada meş­gul ise bir başka fırsatta buluşmalarını teklif etme hakkına sahiptir. (The Meaning of the Qur'an, c. VIII, sh. 117-120).

Hz. Peygamber @, insanların kendi evlerin­deki mahrem hayatlarına titizlikle saygı gös­termişti. Bu davranış kurallarım kendisi bü­yük bir dikkatle gözetip uygulamış, takipçile­rine de başkalarının evlerine sahiplerinin izni olmaksızın girmemelerini Öğütlemiştir. Hz. Peygamber'in, bir kişinin kapısına geldiğinde yüzünü tam kapıya değil de, sağ veya sol ta­rafa çevirdiği, sonra da "es-selâmû aleykûm" dediği rivayet edilmiştir. Bunun sebebi, o za­man, evlerin kapısında bir perdenin bulunma­masıdır. (Ebu Davud). Abdullah b. Mes'ud'un rivayetine göre, Rasûlullah @ kendisine şöyle demiştir: "Beni görmeye geldiğin zaman, içe­ri girmene izin verildiğinin işareti, eğer ya-saklamamışsam perdeyi kaldırdığında benim sessizce konuştuğumu işitmendir." (Müslim). Hz. Ali: " Rasûlullah'ı gece olsun, gündüz ol­sun ziyaret ederdim. Geceleyin, girebileceği­me işaret etmek için boğazım (öksürerek) te­mizlerdi." demiştir. (Nesei).

Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İçinizden birisi üç kez izin istedi­ği halde, bu isteği kabul edilmezse, oradan uzaklaşsm." (Buhari ve Müslim). Câbir'in naklettiğine göre, O, şöyle demiştir: "Önce selâm vermeyen kişinin girmesine izin ver­meyin." (Buhari). Ebû Hureyre şunları söyle­miştir: " Rasûlullah @'in yanındaydım. O, kapta bir miktar süt bulunca, bana şöyle dedi: 'Ebu Hir, Suffe ashabına git ve onları buraya davet et.' Sonra ben, onların yanma gidip, davet ettim. Geldiklerinde izin istediler, kabul edilince de içeri girdiler." (Buhari).

4- Hizmetçilere ve Çocuklara Karşı Mah­remiyet: Kur'ân, çocuklara ve ev hizmetkâr­larına karşı mahremiyet hususunda özel emir­ler vaazetmiştir: "Ey iman edenler! Ellerini­zin altında bulunan (köleler, hizmetçiler ve sizden henüz erginliğe ermemiş (çocuk)lar, üç vakitte (odalarınıza girebilmek için) izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleden sonra elbisenizi çıkar(ıp yat)acağınız vakit ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünü­zün açılabileceği üç vakittir. Bunların dışında (hizmetçilerin ve çocukların, izin almadan içeri girmelerinden dolayı) ne size, ne de on­lara bir günah yoktur. (Onlar sizin) yanınızda dolaşırlar, birbirinizin yanına girip çıkarsınız. Allah âyetleri size böyle açıklar. Allah bilen­dir, hikmet sahibidir. Çocuklarınız erginlik çağına erdikleri zaman, kendilerinden önceki­lerin izin istedikleri gibi (kendileri de) izin is­tesinler. İşte Allah size âyetlerini böyle açık­lıyor. Allah bilendir, hikmet sahibidir." (24: 59-59).

Bu âyet, (kadın olsun erkek olsun) hiç bir kö­lenin ve erginlik çağına gelmemiş hiç bir ço­cuğun odalara izinsiz giremeyecekleri üç mahrem vakti açık bir şekilde göstermektedir. Bu, kadın ve erkeklerin giyimlerinde, davra­nışlarında ve konuşmalarında dikkatsiz ve ka­ba olarak tamnmamalannın ve zarifliklerinin bir işaretidir. İslâm bütün erkek ve kadınları, mütevâzi, zarif ve nâzik birer insan yapmayı hedefler. Böylece, onlar tevazulu bir şekilde Allah'a güvenerek ve müslüman kardeşleriyle işbirliği yaparak manevî seyir basamaklarını tırmanırlar. İklim, ırk ve şahsî alışkanlıkların farklılığı toplumsal ve mahallî âdetleri değiş­tirse de burada ortaya konulan kurallar uygu­lamada uygun bir esneklikle yorumlanabilir­ler. Büyük şeylerde olduğu gibi, küçük şey­lerde de insanın hem kendisinin hem de baş­kalarının haklanna titizlikle hürmet etmesi bu temel toplumsal kurallann esas dayanağıdır. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 196, not: 3036).

 

KISIM 7

 

DİNİ MÜSAMAHA

 

Rasûlullah @, başka inanışlara hoşgörülü ol­muş, inanç ve ifade hürriyeti anlayışını baş­latmış, böylece masum insanlara reva görülen bütün sebepsiz baskı ve katliâmları sona er­dirmiştir. Bu anlayış, aynı zamanda, farklı inanışlara sahip insanlar arasında süregelen mücadelelerin durmasına, en azından azalma­sına da yardımcı olmuştur. Çünkü, zorlama ve baskı dinle bağdaş tınlamaz: 1) Din, imana ve isteğe bağlıdır; eğer zorla ve güç kullanıla­rak benimsetilirse, bunun bir mânası olmaya­caktır; 2) Hak ile bâtıl, Allah'ın lûtfuyla o ka­dar açık bir şekilde gösterilmiştir ki, iyi niyet­li hiç bir insanın kafasında temel inanç esas-lanyla ilgili herhangi bir şüphe kalamaz. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 103, not: 300). Bu husus aşağıdaki Kur'ân âyetinde açıkça belirtilir: "Dinde zorlama yoktur. Doğ­ruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur..." (2: 256). Bu âyete dayanarak istisnasız bütün İslâm fakihleri, inanç ve dinle ilgili her konu­da zorlamanın (ikrah) kesin bir şekilde ya­saklandığı görüşünü kabul etmişlerdir. Ayn-ca, hangi şart altında olursa olsun, baskı altın­da yapılan din değiştirmelerin bir değerinin olmadığı, inanmayan bir insana İslâm inancı­nı zorla kabul ettirme teşebbüsünde bulunul­masının çok ağır bir günah olduğu ifade edil­miştir. İslâm'ın, gayri müslimleri sadece "ya zorla kabul ya da kılıç" seçimiyle başbaşa bı­raktığı yaygın, fakat aslı olmayan bir iddiadır. (Muhammed Esed, The Message of the Qur'an).

Bazı insanlar, cihad öğretisinin, bu âyette be­lirtilen inanç hürriyeti kavramına oldukça ters düştüğünü ileri sürebilirler. Biraz düşündüğü­müzde, bu itirazın savunulacak yanının olma­dığını görebiliriz. Zira, cihadı teşvik, insanla­rın zorla İslâm'a sokulması anlamına gelmez. Eğer öyle olsaydı, İslâm, koruması altındaki gayri müslimlerin cizye vermesi, şeref ve mallarının teminat altma alınmasıyla alâkalı ayrıntılı hükümler vazetmeye gerek duymaz­dı. Öyleyse bu hükümleri niçin koymuştur? Gerçekte cihad, yeryüzündeki zulüm, boz­gunculuk ve baskının giderilmesi ve durdu­rulması gayesiyle yapılır: " ...(O kâfirler) yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah da bozguncuları sevmez." (5: 64). Bundan dola­yı müslümanlar, yeryüzündeki bozgunculuğu Önlemek için ellerinden gelen çabayı göster­mekle (cihad), gerekirse savaşmakla emro-lunmuşlardır. Ama bu, insanların İslâm'ı ka­bul etmeye zorlanması demek değildir. Diğer yandan, böyle bir vasıtayla İslâm, yeryüzünde zulmü, adaletsizliği ve baskıyı ortadan kaldır­maya, yerine adaletin, sevginin ve barışın hâkim olduğu bir düzen kurmaya çalışır. Bunlara ek olarak, inanç ile ilgili konularda baskı ve zorlama mümkün değildir. Zira, inanç fizikî bedenle ilgili olmayıp, yalnızca vicdanla alâkalıdır. Oysa, baskı ve zorlama maddî bedenimizle ilgili bir olaydır. Fizikî bir mücadele olarak cihad, yalnızca fizikî yapıla­rı etkileyebilir, zihinlerde veya vicdanlarda kabul görmüş inançlara hiçbir şekilde tesir edemez.

Sonuç olarak, bu âyet, her dinden insana tam bir inanç hürriyeti verir; diğer dinlerin men­suplarına müsamaha ve serbestlik tanınmasını öğütler. Hz. Peygamber @, tüm muhalif ve düşmanlarının dinî itikat ve amellerine oldu­ğu gibi, siyasî inanç ve fikirlerine de engin bir tahammül göstermiştir. Hakikaten O, ger­çek bir müsamaha peygamberi idi. Ve bu fa­zileti, takipçilerine sözlü ve amelî olarak öğ­retmiştir. Diğer dinlerin mensuplarına bu şe­kilde davranılmasım öğütlerken, Medine'de siyasî iktidarı ele geçirdiğinde de bizzat uy­gulamıştır. Onun, Necran, Yemen ve çevrede­ki diğer Hıristiyanlara muamelesi hoşgörüsü­nün canlı bir misalidir. Medine'deki Yahudi­lere davranışı ise bundan daha az değildi. Gerçekte ise Yahudiler, O'nunla olan bütün andlaşma, sözleşme ve davranış esaslarına uymayarak ihlâl etmişler, hatta Hz. Peygamber @'i öldürmeyi bile planlamışlardı. Eğer Allah'ın Rasûlü, onların bu davranışlarına kendi kitapları Tevrat'ın hükümlerine veya ül­kede uygulanmakta olan örfe göre cezalandır­mak isteseydi, erkeklerini öldürüp, kadınları­nı esir etmesi gerekirdi. Ancak, O, böyle yap­madı; aksine hepsinin mallan ve aileleriyle gitmelerine izin verdi.

Müslümanların gayri müslimlere karşı çok nazik ve hoşgörülü olmaları şu sözlerle öğüt­lenir: "İçlerinden zulmedenleri hâriç, Kitâb ehliyle ancak en güzel tarzda mücadele edin ve deyin ki: 'Bize indirilene de, size indirilene de İnandık. Tanrımız ve tanrınız birdir ve biz O'na teslim olanlarız'." (29: 46). Bir müs-lümanın diğer dinlere mensup insanlara yöne­lik normal tavrı budur. Dinî konulardaki öğüt verme ve tartışmalarda bile müslümanın onlara karşı mümkün olan en güzel üslup ve dav­ranışları seçmesi tavsiye edilmiştir. Bu emir­ler Kur'ân'da bir çok yerde geçmektedir ki, sökonusu âyetlerde, müslümanlaraı onlara en güzel şekilde davranmaları emredilmektedir. (16: 125). Diğer insanlar müsamahasız ve fe­sat ehli olsalar da, müslümanlar onlara karşı davranışlarını daha da güzelleştirmelidir. Zi­ra, bu davranış tarzı, sonunda kesinlikle onla­rın davranışlarını değiştirecek ve onları bir kat fazla dost yapacaktır. (41:34). Müsamaha, sabır (7: 199-200) ve iyilik, kötülüğe göre da­ima daha güzeldir. (23: 96). Bu Kur'ân âyetleri açıkça şunu gösterir: Gerçekten başa­rı kazanmak istiyorsanız, tavır ve davranışla­rınızda diğer dinlerin mensuplarından çok da­ha mükemmel ve faziletli olmak zorundası­nız; başkalarına hitap etmek istiyorsanız, on­lara sözle olsun, amelle olsun verebileceğiniz daha güzel şeylere sahip olduğunuzu göster­melisiniz. Onların dikkat edecekleri ilk husus sizin davranışlarınız olacaktır. Kötü davranış ve huysuzluklara karşılık, sizin yüksek tavrı­nız ve âlicenap davranışlarınız boşa gitmeye­cektir. Bu kesinlikle, onların üzerinde kalıcı bir etki bırakacak, muhtemelen onları size ve sizin inancınıza getirecektir. Bir insanın sahip olduğundan daha güzel bir şeyle ilgilenmesi, ondan etkilenmesi çok tabiîdir. Onlara teklif edebileceğiniz daha iyi bir şeye sahipseniz, bunu ilk görüşmenizde göstermelisiniz. "Bir görüşte sevmek" mânâsız bir deyim değildir. Bir şey hakkmda edindiğimiz ilk fikrin, ilk et-kilenişin bazen düşünülenden daha kalıcı ola­bileceğini anlatır. Allah ve Rasûlünün diğer dinlerin mensuplarına karşı hoşgörülü, âlicenap ve açık fikirli olunmasında ısrar et­melerinin sebebi budur. Böylece, müslüman olmayanlar İslâm hakkında iyi bir izlenim edinirler, kendilerini dışlanmış hissetmez ve İslâm'a karşı çekingen kalmazlar.

Hiç şüphesiz, İslâm tarihinin ilk dönemlerin­de doğulu, batılı, kuzeyli ve güneyli insanları, İslâm'a çeken şey her şeyden çok hoşgörü ve âlicenaplıktı. Yarım yüzyıldan daha az bir sü­rede güney ve güneydoğu Asya, kuzey Afrika İslâm'ın etkisi altına girdi ve büyük ölçüde onun öğretisinden faydalandı.

Dinin kutsiyetinin kabulü ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a itaat etme müsamahalı davranı­şın bir başka sebebidir. Diğer insanlar bu hu­susu anlamayabilirler, ama, bir mü'min O'nun mesajının hakikatinin ve İlâhî menşeinin tam olarak şuurundadır. O, diğer insanların inanç­larını ve tanrılarını kötülemeyecek, böylece onlar da kâinatın gerçek Yaratıcısına kötü sözler söylemeyeceklerdi. Kur'ân, insan dav­ranışının bu yönü hakkında çok açıktır: "(On­ların) Allah'tan başka yalvardıklarma sövme­yin ki. onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler!..." (6: 108). Diğer dinlerin mensupları sadece cehalet ve kinlerinden do­layı Allah'a sövmeye başlarlarsa, onların İslâm'dan daha da uzaklaşacakları, imanı ka­bul etme İhtimallerinin pek kalmayacağı çok açıktır. Mü'minlerin itici davranışları onları Hakikat'e daha da yabancılaştıracaktır. İşte bu sebeple mü'minlerin kesinlikle kötülüğe kötülükle karşılık vermemeleri, daima daha gü­zel davranışlar sergilemeleri emredilmiştir. Böylelikle, onlar bu güzel davranışlardan et­kilenerek, kendilerinin İslâm'a muhalif olma­dıklarım; aksine mütemayil olduklarını hissedebilirler.

İnsan psikolojisi ve tarih çalışmaları, kişilerin bağlandıkları gerçek dinleri hususunda bir çok âmilin varlığını ortaya çıkarmıştır. Bunlar kişinin psikolojisi, hayat geçmişi, gizli kalmış veya bastırılmış duyguları, eğilimleri, tarihi, mizaç yapısı, sevgi ve nefretleri, tahsili ve çevresinin gizli etkileridir. Her insanın Önün­de şu görevler vardır: 1- Üstün gayeye ulaştı­racak her vasıtayı kullanmak, 2) Kötü yollar­dan kaçınmak, 3) Nesnelere bakarak yeni fi­kirler ve metodlar ortaya çıkarmak, ve 4) Yanlışlıklarla ve ıslah edilememiş şeylerle sa­vaşmaktır. Bunların hepsi, kişinin Hakikat'e ulaşması ve daha önceden varolan karanlıkla­rın yavaş yavaş manevî bir ışıkla aydınlanma­sı gayesine yöneliktir. Eğer, bunlar nezaketle ve manevî bir öğreticinin ustalığıyla yapıl­mazsa, sadece inatçı tepkilerle karşılaşılmaz, gerçek İlâh'a ve O'nun Hakikati'ne çirkin say­gısızlıklar da yapılabilir. Bu durum tek tek kişilerde olabildiği gibi milletlerde veya büyük insan topluluklarında da görülebilir. (A. Yu­suf Ali, The Holy Qur'an, sh. 321).

İslâm'a yönelik muhalif baskıların ve propa­gandaların varlığını da zikretmek gerekir. Haçlılarca başlatılan bu saldırılar, Avrupalıla­rın müslümanlar hakkındaki düşüncelerini çok olumsuz yönde etkilemiştir. Oysa söyle­diklerinde gerçeğin bir tek kırıntısı yoktur, fa­kat, şarkiyatçıların (oryantalistler) propagan­da ve yalanlarıyla bu etki o kadar genişledi ki, sonunda samimi, masum insanlar dahi İslâm'dan uzaklaştırıldılar. Şu hususa kesin­likle dikkat etmek gerekir: Müslümanların ta­vır ve davranışları, İslâm hakikatini başka in­sanlara iletme biçimidir. Bu tavır ve davranış biçimleri Örnek teşkil etmeli, Kur'ân ve Sün-net'in öğretisiyle uygunluk İçinde olmalıdır. Başka dinlerin mensupları üzerinde ilk etkiyi yaratacak vasıta olarak, İslâm'ın, onlara hoş­görülü davramlmasını ve serbestlik verilmesi­ni ısrarla vurgulamasının nedeni işte budur. Hoşgörülü davranış biçimiyle ilk karşılaşma, mü'minlerin düşünceleriyle, muhaliflerinin fikirleri arasında bir köprü kurulmasında bü­yük rol oynayacaktır. Bir başka ifadeyle, bu, onların birbirlerine daha da yakınlaşmalarını, görüş alışverişinde bulunmalarını, birbirlerini serbestçe görüp hayat tarzlarını daha yakın­dan tanımalarını sağlayacak iyi bir fırsat ola­caktır. Bir kimse başkalarınca yargılanıp ta­nınmasında davranışları, onun inancının, dü­şüncelerinin ve hayat biçiminin aynasıdır. Bir müslümanın, başka insanların düşüncelerinin derinliğini araştırıp, onları îsîâm gerçeğine davet etmesini mümkün kılabilecek vasıtası, her zaman olduğu gibi bizzat davranışlarıdır. Arzu edilen hedefe ulaşabilmekte en tesirli si­lahlardan biri, Kur'ân ve Sünnet'in öğütlediği hoşgörülü davranıştır.

Kur'ân'da, Hz. Peygamber @'in kendisine, başka insanlara karşı âlicenap ve hoşgörülü davranması tavsiye edilmiştir. Zira, onların çoğu hakikatten habersizdirler. "Affı (kolay­lık yolunu) tut, iyiliği emret, câhillere aldırış etme." (7: 199). Bu âyette, Allah, Elçisi'ni te­selli edip, dikkatini üç hususa çekmektedir: Birincisi, kendisine yapılan haksızlıkları, ha­karetleri ve zulümleri affetmesi; ikincisi, dini tebliğ etmeyi sürdürmekle birlikte, dostlarıyla veya düşmanlarıyla olan bütün muamelelerin­de dinine göre hareket etmesi; ve üçüncü ola­rak, mesele ve zorluk çıkartan, meydan oku­yan, iftiralar eden veya Hakikat'i bozguna uğ­ratabilmek için planlar yapan cahil ahmaklara boşvermesi, onlara aldırmaması öğütlenmek-tedir. Onlar fazla önemsenmezler; kısır, fay­dasız tartışmalar ve mücadelelerden kaçınılır veya uygun yollarla uzlaşma sağlanıp, gönül­leri kazanılmaya çalışılır. (The Holy Qur'an, sh. 400).

Kur'ân, size karşı olan, sizi ve dininizi tahrip etmeye çalışan ve bu gayeleri için savaşlarını sürdüren kimseler dışında bütün insanlara hoşgörüyü öğütler: "Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çı­karmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Al­lah, âdil olanları sever. Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınız­dan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselerle dost olmaktan men eder. Kim on­larla dost olursa, İşte zâlimler onlardır." (60: 8-9). Böylesi can düşmanlarına dahi Hz. Pey­gamber @, iyilikle davranmış, onlara büyük bir hoşgörü ve sabır göstermiştir. Yukarıdaki âyette iyilik olarak tercüme edilen birr keli­mesi, iyilik ve âlicenaphhğın ötesinde, adaletten de üstün, şümullü bir anlamı ifade etmektedir. Bu âyet müslümanlara, bütün gayri müslimlerin aynı olmadıklarım, onların arasında bulunan bir çok İnsanın gerçekten iyi ve âlicenap muamelelere lâyık olduklarını bildirmektedir. Ve, Allah böylelerine iyilik ve güzellikle davranılmasım yasaklamamaktadır. Gerçekte, sizden, onlara normal olarak göste­rilmesi gereken iyilik ve güzelliğin ötesinde, adalet ve dürüstlükle de muamele etmenizi is­temektedir. (Yusuf el~Qardawi, The Lawfuî and the Prohibited in islam, sh. 335-336).

Şüphesiz, İslâm, müslümanlann diğer insan­lara -inanmayanlar da dahil olmak üzere- öte­ki dinlerin mensuplarından daha iyi, daha âlicenap davranmalarını övgüye değer bulur. O kadar ki, öteki insanlar muamelelerinde adaletli ve dürüst olsalar dahi müslümanlann fazladan iyilik ve cömertlik gösterip, âdil ol­maları gerekir. Başka bir ifadeyle, onların iyi­lik ve cömertlik hususundaki tavır ve davra­nışları düşmanlarına karşı dahi, diğer insanla-nnkinden çok daha fazla olmalıdır. Bununla beraber, müslümanlardan bütün ehl-i Kitâb'a, yani Hıristiyan ve Yahudilere Özel bir ihti­mam göstermeleri de gerekir. Çünkü, onlar, kendilerine daha önceden bir din gönderilmiş kimselerdir ve müslümanlar da, Allah tarafın­dan daha önceki peygamberlere vahyedilmiş bütün kitaplara inanmak zorundadırlar. (2: 136). Böylece, onlarla müslümanlar arasında bir merhamet ilişkisi, manevî bir akrabalık bulunmaktadır. Hepsi, Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği tek gerçek din ilkesin­de ortaktırlar. (The Lawful and the Prohibi­ted in islam). Müslümanlara, onlarla olan iş­lerini güzel bir şekilde, dostlukla halletmeleri emredilir. (29: 46). Hatta, onlann kadınlarıyla evlenilmesine ve yemeklerinin yenmesine İzin verilmiştir: ".. .Kendilerine Kitâb verilen­lerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Ve inananlardan, iffetli hür kadınlar ve sizden önce kendilerine Kitâb ve­rilenlerden iffetli hür kadınlar -zina etmeksi­zin, gizli dost tutmaksızın ve namuslu bir bi­çimde mehirlerini verdiğiniz, takdirde- size helâldir. Kim inanmayı kabul etmezse, onun ameli boşa çıkmıştır ve o âhirette kaybeden­lerdendir." (5: 5). Kitap ehli konusundaki bu emirlere* ilâve olarak, müslümanlann, Hıristi-yanlarla, özel ve daha yakın ilişkiler kurması Öğütlenmiştir: "Mü'minlere sevgice en yakın­ları da 'Biz hıristiyanlarız' diyenleri bulursun. Çünkü onlann içlerinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar." (5: 82).

Bir İslâm devletinde yaşayan bütün gayri müslimler vatandaşlık haklanmn tamamından yararlanırlar. Bunlara "korunmuş insanlar" (ehl-i zimmet veya zimmîler) denilir. Çünkü müslümanlarla bir anlaşma yapmışlar, bunun üzerine İslâm yönetimi altında canlan, malla-n ve namuslan emniyet altına alınmıştır. Ger-Çekte, onlar İslâm devletinin tebâsıdırlar; din­lerinde hür kimseler iken, müslümanlarla aynı haklardan ve imtiyazlardan faydalanıp, aynı sorumluluk ve mükellefiyetlere sahip olurlar. Şu söz, zimmîlerin hakları konusunda Rasûlullah @'in ne kadar titiz olduğunu gös­terir: "Kim bir zimmîyi incitirse, beni incit­miş olur. Beni inciten kimse de Allah'ı Öfke­lendirir." (Taberani). Yine şöyle demiştir: "Bir zimmîyi inciten kimsenin hasmı benim. Kıyamet günü o kimseye düşman olacağım." (el-Hatib). Ebu Davud, Hz. Peygamber @'in şöyle söylediğini nakletmiştir: "Kıyamet gü­nü, ben, anlaşma yaptığımız zımmîlerden bi­rine zulmeden, haklanna tecavüz eden, ona gücünden fazla sorumluluk yükleyen veya is­temediği hâlde ona zorla bir iş yaptıran kim­seyi kabul etmeyeceğim." Hz. Peygamber @ ve râşid halifeler gayrimüslim vatandaşların haklarının ve imtiyazlannm koruyucusu olmuşlar, onlara büyük âlicenaplıklar göster­mişlerdir. Müslüman fakihler, gayri müslim vatandaşların haklarının ve imtiyazlarının önemini vurgulama konusunda hemfikirdir­ler. "Zimmet akti (Koruma anlaşması), zimmîlere karşı üzerimize bir takım mükelle­fiyetler yükler. Onlar, Allah'ın, Rasûlü'nün ve İslâm dininin teminatıyla bizim emniyetimiz ve himayemiz altında bulunan konışulanmız-dır. Her kim, kötü sözlerle onlann isimlerine ve şereflerine iftira ederek, onlara zarar vere­rek veya zarar verilmesine yardımcı olarak, bu sorumluluklarını yerine getirmezse, Al­lah'ın, Rasûlü'nün ve İslâm dininin teminatım yerine getirmemiş olur." (el-Qurafi, el-Fu-ruk). İbni Hazm şöyle der: Bir kişi zimmî ise, düşmanı olan bir ordu onu almaya geldiği za­man, düşmana karşı askerle, silahla savaş­mak, bu uğurda can vermek biz müslümanla­nn üzerine bir borçtur. Böylece, Allah'ın ve Rasûlü'nün teminatı gözetilerek, hürmet gös­terilmiş olur. Onu düşmana vermek, hem bu teminata sahip çıkmamak hem de şerefsizlik anlamına gelirdi. (Meratibû'l-İcmâ')

Sonuçta, müslümanlann bütün insanlarla iliş­kilerinde iyi, hoşgörülü ve âlicenap olmalan-nın gereği inkâr edilemez. İlk olarak, İslâm dini Allah'ın hükümleriyle yeryüzünde huzur ve adaleti tesis etmek için gelmiştir. İkinci olarak, insanlara aynı atadan türediklerini ha­tırlatarak, onları evrensel kardeşliğe çağınr. Üçüncü olarak, daha iyi şartlar ve ilişkilerin değerini artırma hususunda insanlara ümit ve­rir. Zira, Allah şöyle buyurur: "Belki de Allah sizinle onlardan düşman olduklarınız arasına bir sevgi koyar. Allah (buna) kaadirdir. Allah Gafur'dur, Rahîm'dir." (60:7).

Bu âyette, şiddetli düşmanlık ve derin nefret­lerin sevgi ve muhabbete dönüşebilecekleri hususunda bir inanç vardır. Şu âyette de belir­tildiği gibi; "İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bu­lunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiş­tir." (41: 34).

Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Düşmanı­nıza nefrette aşırıya gitmeyin; zira o, bir gün dostunuz olabilir." (Tirmizi). Bununla bera­ber, müslümanlann düşmanlarını dost edin­meleri veya onlara sırlarını vermeleri yasak­lanmıştır. Fakat, her ne şekilde olursa olsun, diğer insanlarla muamelelerimizde hoşgörülü ve âlicenap olmamız gerekir.

İnsana yalnızca insan olduğu için saygı göste­ren İslâm'ın, o kişi ehl-i Kitâp'tan olursa, üs­telik zimmî ise, daha da fazla saygı ve önem göstermesi gerekmez mi? Bir defasında Rasûlullah @, önünden bir cenaze alayı ge­çerken ayağa kalktı. Bunun üzerine, bir kişi "Yâ Rasûlullah! Bu bir Yahudinin cenazesi-dir." dedi. Bu söze karşılık Rasûlullah @ şu cevabı verdi: "O da bir can sahibi değil miy­di?" Sonuç olarak, gerçekten İslâm'da her in­sanın bir değeri ve mevkii vardır. Ve herkese bu şekilde âlicenaplık ve müsamaha gösteril­mesi gerekir. (The Lawful and the Prohibited in islam, sh. 343).

Muhammed Kutub, İslâm'ın gayri müslimlere karşı tavrım şu sözlerle izah etmektedir:

Gayri müslim toplulukların îslâmî yönetim ve kanunlara karşı tavırları, bir çok insanın müs-lümanlarla gayri müslimler arasında kavgala­ra sebep olur korkusuyla tartışmaktan çekin­diği kritik ve hassas bir meseledir. Bu husus daima söylenmiştir. Açık sözlü olarak Müslü­man Doğunun Hıristiyanlanna şu sorulan so­ralım: Onlan İslâmî yönetimden korkutan şey nedir? Korkuları İslâm'ın nasslanndan mı, yoksa onların uygulanış biçimlerinden mi kaynaklanıyor?

Bu konudaki nassları Kur'ân'da görebiliriz: "Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah, âdil olanları sever." (60: 8) ve "...Kendilerine Kitâb verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Ve inananlardan, iffetli hür kadınlar ve sizden önce kendilerine Kitâb verilenlerden iffetli hür kadınlar -zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve namuslu bir biçimde me-hirlerini verdiğiniz takdirde- size helâldir. Kim inanmayı kabul etmezse, onun ameli bo­şa çıkmıştır ve o âhirette kaybedenlerdendir." (5: 5).

İslâm hukukunun genel prensibini de gözönü-ne almalıyız: "Bizim haklanınız olduğu gibi onlann da haklan vardır. Ve bizim vazifeleri­miz olduğu gibi onlann da vazifeleri vardır."

İslâm'ın nasslan, müslümanların gayri müs­limlere iyilik ve adaletle muamele etmelerini emretmektedir. İbadet biçimleri hâricinde, onlar, sosyal hayatın hak ve vazifelerinde müslümanlar ve diğer vatandaşlarla eşittirler. Dahası, İslâm dini, müslümanlarla gayri müs-limlerin ziyaretleşmelerini, birbirlerinin yiye­ceklerini yemelerini -ki, bunlar yakın dostla­rın âdetlerindendirler- teşvik ederek, araların­daki bağlan kuvvetlendirmeye çalışır.

Üstelik, İslâm, müslümanlarla gayri müslim­ler arasında, en güçlü sosyal bağ olan evliliğe izin vererek, ilişkilerin daha da gelişip, yakın­laşmasını sağlar.

İslâm'ın bu husustaki nasslanmn uygulamala­rına gelince... Bu konuda peşin hükümlü ol­mayan tarafsız bir Avrupalı Hıristiyan Sir T.W. Amold'ın The Preaching of islam isim­li kitabından bazı nakiller yapacağız: "Din değiştirme olaylarında belirleyici faktör zor kullanma değildi. Bu sonuç Hıristiyanlar ile Müslüman Araplar arasında varolan dostane ilişkilerden çıkarılabilir. Hz. Muhammed bizzat, çeşitli Hıristiyan kabileleriyle andlaş-malar yapmıştı. Onlara, korunacaklannı vaad etmiş, dinlerini emniyet ve güvenlik içinde uygulayabilecekleri garantisini vermiş, ruh­banlara eski haklannı ve nüfuzlarını kullan-malan için müsaade etmiştir." (The Preac­hing of islam, sh. 47-48). Yazar, sözlerini şöyle sürdürür: "Hicretin birinci yüzyılında islâm'ı kabul eden Hıristiyan kabilelerin onu, ancak hür bir irade ve seçimle kabul ettikleri, muzaffer müslümanlann Hıristiyan Araplara gösterdikleri bu hoşgörü örneklerinden çıka­rabiliriz. Şüphesiz, günümüzde müslüman toplumlar arasında yaşamakta olan Hıristi­yanlar bu müsamahanın varlığına şahittir."

"İslâm askerleri eş-Şerîa (Ürdün) vadisine ulaşıp da Ebû Ubeyde karargâhını Fihel'de kurduğu zaman, oraların Hıristiyan ahalisi Araplara yazdıkları mektupta şöyle diyorlar­dı: 'Ey müslümanlar! Bizanslılar bizim dini­mizde bulunmakla beraber sizi onlara tercih ederiz. Zira, siz bize karşı sözünüzü sâdık bir şekilde tuttunuz. Bize daha merhametlisiniz. Bize karşı adaletsizlikten sakınırsınız. Sizin idareniz onlarınkinden elbette daha iyidir. Onlar bizim mallarımızı aldılar ve evlerimize el koydular."

"633-639 (h. 12-18) tarihleri arasında yapılan seferlerle Müslümanların Romalılar ordusunu Suriye'den sürüp çıkardıkları sıralarda durum bu merkezde idi. 638'de Şam, Müslümanlara teslim olunca Suriye'nin diğer şehirleri de ona uymakta gecikmediler. Emessa, Arethusa, Hi-eropolis ve diğer şehirler Araplara vergi ver­mek suretiyle andlaşma yaptılar. Hatta Kudüs patriği de aynı Şam'ın şartlan ile teslim oldu. Anlaşıldığına göre, kendi kilisesinin inançla-nna karşı gelen bir İmparatorun yaptığı dinî baskılann dehşeti, İslâm'ın müsade vaadleri-ni, Roma İmparatorluğuna ve Hıristiyan hâkimiyetine bağlı kalmaktan daha cazibeli bir hâle getirmiştir. Geçici bir istilâ ordusu­nun ilk verdiği telâş kaybolduktan sonra Arap fatihleri lehinde derin bir hissiyat değişikliği­nin meydana geldiği görülüyor." (A. g. e., sh. 51-55)

Bu, bir Hıristiyan ilim adamının İslâm hak­kındaki şehâdetidir. O zaman, Hıristiyanlann İslâmî bir yönetimden korkmalarına sebep nedir?

Muhtemelen onlar, kendilerine karşı müslü-manların taassubundan (!) korkarlar. Eğer gerçekten bu böyle ise, onlar taassubun ne ol­duğu konusunda herhangi bir fikre sahip de­ğiller, demektir. Dolayısıyla tarih boyunca cereyan eden taassup misallerinden birkaçını onlara nakledelim:

Hıristiyan kilisesi tarafından kurulan 'engizis­yon mahkemeleri' deyince akla ilk gelen şey, İspanyol müslümanlann imhasıdır. Sözü edi­len mahkemeler, müslümanlara, daha önce hiç denenmemiş canice işkenceler, yapmışlar­dır. İnsanlar, diri diri yakılmış, tırnaklan sö­külmüş, gözleri oyulmuş, kol ve bacaklan ke­silmiştir. Bütün bu işkenceler insanlara, din­lerini zorla değiştirip, belirli bir Hıristiyan mezhebini kabul etmeleri için yapılmıştı.

Müslüman doğunun Hıristiyanları böylesi muamelelere hiç maruz kalmışlar mıydı?

Avrupa'daki müslümanlan imha etmek için kılıçlar kullanıldı: Yugoslavya, Arnavutluk, Rusya, Avrupa'nın yönetimi altındaki Kuzey Afrika, Somali, Kenya, Zenzibar gibi diğer ülkeler ve Hindistan ve Malezya'da. Bu kılıç­tan geçirmeler, bazen ordulann temizlenmesi bahanesiyle, bazen de emniyet ve huzurun sağlanması adıyla yapıldı.

Diğer önemli bir misâl, Mısır ile kadim tarihî, coğrafî, dinî ve kültürel bağları olan Etyop-ya'daki müslümanlann durumlandır. Bu ülke­nin nüfusu, müslüman ve hıristiyan kanşımı-dır. Müslümanlar toplam nüfusun % 35 ile 65'ini oluşturmalanna rağmen, İslâm dininin ve Arapça'nın öğretildiği tek bir okul yoktur. Müslümanlann kendi harcamalanyla açtüclan özel okullar ise aşın derecede vergilere ve zorluklara mâruz kalmaktadır. Bu olaylar okullann kapanmasına, yeni okul açmayı dü­şünenlerin ümitlerinin kırılmasına neden ol­maktadır. Bundan dolayı, İslâmî öğretim iptidaî metodlarla sınırlı kalmıştır.

Çok yakın zamanlara kadar -İtalyan işgalin­den az bir süre önce-, Etyopyalı bir Hıristiya-na borçlanan ve borcunu Ödeyemeyen müslü­man hıristiyanlarca köle yapılırdı. Bu müslü­man, yönetimin gözü önünde yakalanır, satılır ve kendisine işkence edilirdi. Dolayısıyla ora­da yaşayan halkın üçte birini temsil etmek için, ne hükümet vazifelerinde, ne de kabinede bir tek müslüman mevcuttu. İşte bütün açıklığı ile orada durum bu iken oradaki dinî yönetimi kontrol eden de Mısır kilisesidir.

Buna karşılık bütün tarihleri boyunca İslâm âleminde yaşayan Hıristiyanlar böyle bir mu­ameleyi hiç tecrübe etmişler midir? Yoksa onlar, bu şekildeki benzer davranışları kabul edebilirler mi? İşte gerçek taassup budur.

Komünizme göre, insanın gerçek varoluşu­nun esası ekonomik varlığıdır. O halde, İslâm âleminde yaşayan Hıristiyanların mülkiyet, tasarruf veya servet biriktirme haklan engel­lenmiş midir? Veya dinî inançlarından dolayı, eğitim haklarından, kamu hizmetlerine katıl­maktan, kamuda daha yüksek mevkilere yük­selmekten mahrum bırakılmışlar mıdır?

Manevî ve ruhî hayatlarına gelince... İslâmî bir yönetim altında yaşayan Hıristiyanlar, İn­giliz sömürgecilerin anlaşmazlık ve ayrılık tohumlan ekmek amacıyla düzenledikleri bir kaç olayın dışında ibadet hususunda herhangi bir zulme mâruz kalmışlar mıdır? Dinî ayı­rımcılığın bir sonucu olarak gayri müslimle-rin vergi (cizye) vermek zorunda bırakıldıkla-n iddia edilmiştir. Bu asılsız suçlamayı en gü­zel şekilde yalanlayan ve çürüten T.W. Ar-nold'm şu sözleridir: "Diğer yandan, müslü­man olmalanna rağmen Mısırlı köylüler as­kerlik hizmetinden muaf tutulduklarında, be­del olarak Hıristiyanların verdikleri vergiyle mükellef kılınmışlardı." (A. g. e., sh. 63).

"Yukarıda belirtildiği gibi bu cizye yalnız sıhhati yerinde olan erkeklerden alındığından şayet bunlar Müslüman olmuş olsalardı o pa­raya karşılık askere çağrılmış olacaklardı. Dikkate değer noktalardan biri de şayet Hıris-tiyanlardan İslâm ordusunda kullanılanlar olursa bu gibiler cizye ödemekten müstesna tutulurlardı. Antakya civarında oturan el-Ce-racime kabilesinin hareketi buna bir örnek teşkil eder. Bunlar Müslümanlarla bir andlaş-rna imzalamışlar ve bu andlaşma gereğince kendilerinden cizye alınmamak ve düşman­dan alınabilecek ganimetten kendilerine bir hisse çıkanlmak şartı ile Müslüman safların-da savaşmaya söz vermişlerdi." (Belâzûrî). "Hicrî 22 yılında Arap fatihleri İran'ın kuze­yine doğru ilerledikleri sırada, cizyeden istis­na olmak şartı ile sınır aşiretleri de yine böyle bir ittifaka girmişlerdi." (Taberî).

Buradan anlaşılacağı gibi, cizye verme mec­buriyeti herhangi bir dinî ayınmcılığın sonu­cu değildir. Gerçek şudur ki, cizye, dinî inan­cına bakılmaksızın, askerlik hizmetini yap­mamış olan herkesten alınırdı. Bu sahada, aşağıdaki âyete bakmak faydalı olacaktır: "Kendilerine Kitâb verilenlerden Allah'a ahi-ret gününe inanmayan, Allah'ın ve Rasûlü' nün haram kıldığını haram saymayan, hak di­nini din edinmeyen kimselerle, küçül(üp bo­yun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zama­na kadar savaşın." (9: 29).

Bu âyetin, dâr-ı İslâm'a karşı savaşlannı sür­düren gayri müslimlere işaret ettiğine dikkat edilmelidir. Âyet, İslâm âleminde yaşayan gayri müslimlere uygulanmaz.

Son söz olarak müslüman ülkelerde yaşayan gayri müslimlerle müslümanlar arasında an­laşmazlık tohumlanm yeşertebilmek için, sö­mürgeciler tarafından olduğu kadar ateistler tarafından da yapılan çalışmalara dikkat edil­melidir.

Tekrar belirtmek gerekirse, İslâm'ın insanlan dinlerine göre ayırdığı söylenemez. Zira, O, hiçbir ayırım yapmaksızın bütün insanlara doğuştan gelen haklanm verir. İslâm, bütün insanlan sadece insanlık temeline göre birara-ya getirir. Aynı zamanda kendi dikkat ve hi­mayesi altında herkesin dinini mutlak bir ser-bestiyetle seçebilmesini sağlar. Aynca, Doğu Hıristiyanlarının müslümanlarla tarihî bağla-nnı unutmamalarını ve karşılıklı menfaatleri­ni koruma hususunda çok istekli olduklarını belirtirken, propagandacılara ve bozgunculara kulak asmayacaklannı ümit edelim. (Muham-med Qutb, islam, The Misundersîood Relİgi-on,sh. 171-175).

 

KISIM 8

 

SINIFLI DÜZENİN SONU

 

Hz. Peygamber @, iktidarda olduğu her yerde bütün insanları aynı seviyeye getirmiş, sınıflı düzene ve sınıf mücadelelerine son vermiştir. Onun hayat telâkkisine göre aynı ana babadan zuhur etmiş, bir tek ve aynı Yaratıcı'ya sahip olan bütün insanlar, sonuçta birbirlerine eşit­tirler, eşit hak ve yükümlülüklerden faydalan­malıdırlar. İslâm'da, soyu, milliyeti veya ren­ginden dolayı hiçbir kişinin veya ırkın ayrıca­lığı yoktur. Böylece, tüm soy veya ırk üstün­lüğü fikirlerine Öldürücü darbe vurulmuş, bü­tün insanlığa aynı şekilde davranılmıştır. Ay­nı zamanda bütün sınıf farklılıkları ve imti­yazları ortadan kaldırılmıştır.

İslâm'ın geldiği devirde çeşitli ülkelerde varo­lan sınıflı düzenleri İncelemek, İslâm'ın bu anlayışa yaptığı katkıları anlamamıza yardım­cı olacaktır. Meselâ, ortaçağ Avrupa'sında üç ayrı sınıf vardı: Soylular, din adamları ve halk.

Din adamlarının kendilerine mahsus ayırdedi-ci giysileri vardı. Bu çağlarda kilisenin gücü, kralların ve imparatorlannkine eşitti, zaman zaman da onların kaşısındaydı. Papa krallara iktidarı bahşedenin kendisi olduğunu, fakat onların yönetimde müstakil kalabilmek için, nüfuzunu etkisiz kılmaya çalıştıklarını iddia etmişti. Dindar insanların bağışladıkları ve halktan zorla alınan mallarla, kilise, zaman zaman kendi ordusuna sahip olabilecek kadar zenginleşmişti. Diğer taraftan soylular atala­rından tevarüs ettikleri soyluluğu, kendi nes­linden gelenlere geçirirlerdi. Doğumu itiba­rıyla soylulara mensup bir kimse, hayatı bo­yunca yapabileceği asilâne veya rezilâne işle­rine bakılmaksızın ölümüne kadar soylu sayı­lırdı.

Feodal dönemde, soylular kendi mülklerinde yaşayan halk üzerinde mutlak hâkimiyet sahibiydiler. Bütün yasama, yargı ve yürütme güçleri soyluların ellerindeydi. İnsanları yö­netirken başvurdukları yasalar kendi saçma arzuları ve zevkleriydi. Çünkü temsilciler meclisi bu sınıfa mensup üyelerden oluşturul­muştu. Onların da yasa çıkarırken kendilerini düşünmeleri, çevrelerine dokunulmazlık ha­vası veren ayrıcalık ve çıkarlarını korumaları çok tabiîydi.

Halka gelince... Ne imtiyazları, ne de haklan vardı. Yoksulluk, kölelik ve acizliği tevarüs ederler ve aynı şekilde kendi çocuklarına bı­rakırlardı.

Sonradan meydana gelen önemli iktisadî ge­lişmeler burjuvazinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu yeni sınıf, soyluları ortadan kaldır­mayı, onların imtiyaz ve nüfuzlarına sahip çıkmayı hedeflemişti. Ortaya çıkan bu sınıfın Önderliğinde halk, görünüşte, sınıflı düzeni yürürlükten kaldırıp teoride hürriyet, kardeş­lik ve eşitlik prensiplerini ilân eden Fransız inkılâbım yaptı.

Modern zamanlarda, kaptalist sınıflar, eski soyluların yerlerine geçtiler. Böyle bir değişi­min gizli bir şekilde ve iktisadî gelişmenin mecburî kıldığı belirli değişikliklerin sonu­cunda olduğu farkedilecektir. Ancak temel prensip kesinlikle değişmemiştir. Gerçek şu­dur ki, kapitalist sınıf zenginliğin, gücün ve hükümet mekanizmasını istediği yöne şevket -me yeteneğinin halen sahibidir. Demokratik seçimlerde ispat edilen sözde hürriyetlere rağmen, kapitalizm, gizli hedeflerine ulaşabil­mek için dalavereli yollarla ve çeşitli adlar al­tında parlamentoya ve hükümet dairelerine sinsice nasıl sızılacağım iyi bilir.

Demokrasinin beşiği olmakla övünen İngilte­re gibi bir ülkede dahi Lordlar kamarası ya da onların deyişiyle Upper House vardır. Üste­lik, İngiltere ölü bir kişinin bütün zenginliğini sadece en yaşlı oğluna bırakmasını öngören eski bir feodal yasayı hâlâ uygulamaktadır. Böyle bir yasanın, mal-mülk ve zenginliğin sınırlı bir kaç kişinin kontrolünde kalmasını amaçladığı çok açıktır. Böylelikle ailelerin servetleri dağılmayacak ve tıpkı ortaçağlarda-ki feodal sınıflar gibi bu aileler de eski nüfuz ve şöhretlerini koruyabileceklerdir.

Sınıflı düzen, mülkiyetin güç manasına geldi­ğini, mal sahibi sınıfın aynı zamanda iktidar sahibi olduğunu kabul eden yanlış bir farazi­yeye dayanır. Böyle bir sınıf, yasama gücü üzerinde etkili olacaktır. Sonuçta, bu smıf do­laylı veya dolaysız yollarla kendisini koru­yan, diğer insanları yasal haklarından mah­rum bırakan ve onlan hâkimiyeti altına alan kanunlar yapacaktır.

Yukanda zikredilen smıf tariflerinin ışığında, gerçekten şunu söyleyebiliriz: İslâm kesinlik­le sınıflı bir düzen olmamıştır. Bu aşağıdaki gerçeklerden açıkça anlaşılabilir: İslâm'da servetin belirli kişilerin kontrolünde olmasını amaçlayan hükümler yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de sarih bir biçimde şöyle buyrulur: "...Ta ki (o mallar), içinizden yalnız zengin­ler arasında dolaşan bir şey olmasın..." (59: 7). Bu sebeple İslâm sürekli dağılımı ve ser­vetin yeniden paylaşılmasını sağlayan hü­kümler getirmiştir. İslâm hukukuna göre, mi­ras bırakılan mal çok sayıda insan arasında paylaştınlmalıdır.

Erkek kardeşleri, kız kardeşleri veya diğer akrabalan olmayan bir insanın örneğine ben­zer çok nâdir durumların dışında miras tek bir kişiye kalmaz. Böylesi nâdir durumlarda dahi İslâm, mirasın bir bölümünün ölüyle herhangi bir yakınlığı olmayan yoksul insanlara veril­mesini emrederek gerekli tedbirleri almıştır. Bu hüküm, günümüz miras hukukunun öncü­sü sayılabilir. Kur'ân'da şöyle buyururun "(Miras düşmeyen) akrabalar, öksüzler, yok­sullar da (miras) taksim(in)de hazır bulunursa bir şeyler vererek onları da ondan nzıklandı-rın (gönüllerini hoş edin) ve onlara güzel söz söyleyin." (4: 8). İşte, İslâm servet yığılma­sından doğan problemi bu şekilde çözmüştü. Servet, insanlar arasında bu şekilde dağılır, belirli bir sınıfın fertlerine kalmaz. Zira, öl­düklerinde mülk yeni oranlarda tekrar paylaştırılacaktır. İslâm toplumunda servetin, üm­metin belirli bir kısmıyla sınırlandırılmaksı­zın daima el değiştirildiğine tarih şahittir.

Bu önemli bir sonucu beraberinde getirir. İslâm'da yasama belirli bir sınıfın imtiyazı olamaz. İslâm devletinde hiç kimse istediği gibi kanunlar çıkaramaz. Buna izin verilmez, zira, bütün insanlar Allah'ın vahyettiği ve in­sanlar arasında ayırım yapmayan İslâmî hü­kümlere göre muamele görür.

Bunu, İslâm toplumunun sınıfsız bir toplum olması gerçeği izler. Sınıfların varlığı, yasa­ma imtiyazlarının varolmasıyla yakından alâkalıdır. Bu husus hemen anlaşılabilir. Çün­kü, böyle bir ayrıcalığın olmadığı, İnsanların çıkarlarım korumak için başkalarının zararına kanunlar çıkarmadığı bir yerde, sınıflar da ol­mayacaktır.

Şimdi konuyla ilgili iki âyetin dikkatle okun­madığı takdirde nasıl bazı karışıklıklara yol açabileceklerini açıklayalım: "Allah, nzıkta kiminizi kiminize üstün kıldı..." (16: 71). "...Kimini kimine derecelerle üstün kıldık..." (43: 32).

Bu âyetler, İslâm'ın sınıflı düzeni kabul ettiği­ni mi gösterir? Bu iki âyet, yalnızca, İslâmî yönetim olsun veya olmasın gerçekte yeryü­zünde vâki olan durumu gösterir. Onlar, in­sanların mevki ve rızıklan yönünden birbirle­rinden farklı olduklarını bildirir. Meselâ, sos­yalist sistemi tatbik eden bir ülkeyi ele alalım. Bütün halk eşit ücret mi alır, yoksa kimileri geçim yönünden diğerlerinden daha imtiyazlı mıdır? Askere alınan herkes subay veya er mi yapılır, yoksa bazıları diğerlerinden üstün mü olur? İnsanlar arasında farklılıkların varolma­sı kaçınılmaz bir gerçektir. Bu iki âyet, farklı­lıklar için belirli bir sebep belirtmez. Bu şe­kildeki bir tercihin kapitalistin, komünistin ve hatta bir müslümanın düşüncelerine dayanak oluşturabileceğini ifade etmezler? Böyle bir tercihin bizim değerlerimize göre adaletli ve­ya adaletsiz sayılabileceğini de söylemezler. Bu iki âyet yalnızca bu tercihin yeryüzünün her tarafında varolduğunu söyler. Ancak yer­yüzünde vukubulan her şey tabii ki Allah'ın iradesi dahilindedir.

Şimdi, İslâm toplumunda sınıfların ve yasama imtiyazlarının bulunmadığını daha da belir-ginleştirmeliyiz. Şu noktaya dikkat edilmeli­dir ki, servet ve mal, sahiplerine yasama gücü ve özel imtiyazlar kazandırmadığı sürece zen­ginlik farklılıkları sınıf meselesiyle karıştırıl­mamalıdır. Bütün insanlar -teorik olarak de­ğil, gerçekten- kanun önünde eşit oldukları müddetçe servet farklılıkları, sınıfların ortaya çıkmasına neden olmayacaktır.

İslâm'da, toprak sahiplerine diğer insanları köleleştirmeye veya toprak mülkiyetini sö­mürmeye yol açan haklar tanınmamıştır. Eğer kapitalizm gerçek bir İslâm toplumunda fara­za bulunmuş olsaydı, onun mülkiyetinde de hâl böyle olacaktı. Özellikle yöneticilerin nü­fuzunu, sermayedar sınıfın desteğinden al­mamış olması, ümmetin seçimiyle gelmeleri ve Allah'ın şeriatını tatbik ile mükellef olma­sı, zenginlerin idareciler üzerindeki tesirini yok eder.

Yukarıda zikredilenlere şunları da eklemeli­yiz: Yeryüzünde, bütün fertlerin arasında ser­vet eşitliğini sağlayan, refahın bütün insanlar arasında eşit olarak dağıtıldığı hiçbir toplum yoktur. Hatta, sınıflı toplum düzenini ortadan kaldıracağını ileri süren sosyalist toplumlarda da durum aynıdır. Gerçekte bu toplumlarda, diğer bütün sınıflara zulmeden bir tek yöneti­ci smıf kalmıştır. (M. Qutb, a.g.e., sh. 81-4).

 

KISIM 9

 

FEODALİZMİN SONU

 

Rasûlullah @, aynı şekilde feodal beyle­rin/ağaların, köylülere hiç bir ücret ödemeksi­zin yaptırdıkları hizmetlerin, bayağı işlerin ve diğer feodal mecburiyetlerin her çeşidini orta­dan kaldırmıştır. Feodalizmde bir tek kişinin boyunduruğu altında yaşayan insanlar tama­men serbest kalmışlar, feodal beylerin sulta ve İmtiyazlarına son verilmiştir. Bunun yeri­ne, İslâm, din kardeşleri arasında tam bir iş­birliği temeline dayanan çok yakın ilişkiler kurdurmuş ve geliştirmiştir. İslâmî kardeşlik­te herkes, üstünlük veya aşağılık hissi duy­maksızın birbirlerinin işlerini yaparlar. Ger­çekte, İslâm, toprak sahibi ile köylüler arasın­daki ilişkilerin esas yapışım tamamıyla değiş­tirmiştir. Bu ilişkiyi köle-efendi ilişkisi ol­maktan çıkarıp, anlaşma şekline dönüştür­müştür. Bununla beraber, köylüleri feodal dü­zenin zulmünden kurtarmada İslâm'ın oynadı­ğı rolü doğru bir şekilde değerlendirebilme­miz açısından feodalizmi ve feodalizmin te­mel niteliklerini açıklamak faydalı olacaktır. "Feodalizm", sürekli kölelik düzeninden fark­lı bir üretim tarzına sahiptir. Bu düzende top­rak sahibi veya temsilcisi üründen belirli bir pay alırken, kiracı köylüleri kendi işlerinde kullanma imtiyazı, olmazsa para veya eşyala­rını alma gibi özel hakları da vardır. Bu açık­lamaya göre feodal toplumun iki sınıftan meydana geldiğim söyleyebiliriz: (1) Feodal toprakların sahipleri, (2) Köylüler. Bu sınıf çiftçiler, tarım işçileri ve sayısı diğerlerinden daha hızlı azalan kölelerden oluşmaktaydı? Esas üretici, çiftçilerdi. Bununla birlikte top­rak sahibi olma, ailelerinin geçimini sağlaya­cak kadar üründen pay alma ve ziraat yaptık­ları yerlerde çiftlik evleri inşa etme haklarına sahiptiler. Bunlara karşılık, onlar da toprak sahiplerinin tarlalarında, kendi hayvan ve va­sıtalarıyla haftalık imece (ücretsiz) çalışması yapmak, hasat ve biçme zamanında ilave hiz­metler görmek ve bayramlarda verebildikleri kadar hediye vermek zorundaydılar. Ayrıca zahirelerini öğütme, üzümlerini sıkma işleri­ni, toprak sahibinin değirmen ve makinelerin­de yaptırmaları gerekirdi. (Raşid el-Baravi, Communism).

Derebeyi, topraklarında yaşayan köylüler üzerinde tam bir idarî ve hukukî güce sahipti.

Feodalizmde gerçek üretici, bugünkü anladı­ğımız şekliyle hür değildi; ne tam olarak top­rağa sahip olur, ne de satabilirdi; miras bıra­kamaz ve hibe de edemezdi. Efendisinin top­raklarında kendi maddî kayıpları pahasına zorla çalıştırılırlardı. Dahası, efendisine bo­yun eğmenin işareti olarak sınırsız Ölçülerde vergiler ödemek zorundaydı. Toprakla birlik­te efendileri de değişirdi, birinden ötekine... Zira, hür iradesiyle, iş aramak için toprağını değiştirme veya başka bir efendinin hizmeti­ne girme hakkına dahi sahip değildi. Bu şekil­de, Ortaçağdaki köylüler, eski zamanların kö­leleri ile modern zamanların hür köylüleri arasında bir bağ oluşturur.

Köylüye vereceği toprağın genişliğini belirle­yen efendi idi. O, aynı şekilde kiracı köylüle­rin yerine getirmelerini istediği hizmetleri ka­rarlaştırırdı. Toprak sahibi böylesi önemli ka­rarlar verirken, diğer toprak sahiplerinin hak­larını veya köylülerin ihtiyaçlarını gözönünde bulundurmazdı. Böyle bir mecburiyeti yoktu.

Onüçüncü yüzyılda kanun dışı olarak meyda­na gelen büyük göç hareketleri sonunda, an­garyadan ücret karşılığı iş gören tarım işçile­rini ortaya çıkararak sona erdi. "Çiftçilerin fi­rarı" adıyla bilinen bu hareket, toprak sahip­lerinin kaçan köylüleri geri istemelerine se­bep oldu. Toprak sahipleri, derebeyliklerini ihlâl eden bütün işçileri esir etme yetkisiyle donatıldı ve bu hususta anlaşma sağlandı. Fa­kat bu firar hareketi bütün beldelerde genel bir davranış hâline geldi. Bu yüzden derebey­leri topraklarında ziraat işlerini yürütebilmek için kiralık işgücüne muhtaç kaldılar ve bu bağımlılıkları giderek arttı. Sonuçta, derebey­lerinin aralarında yaptıkları anlaşma önemini kaybederek, yavaş yavaş uygulanamaz hâle geldi. Bu durum, aralarındaki işbirliğinin gi­derek azalması anlamına geliyordu. Bu olayın bir diğer kaçınılmaz sonucu şu idi: Artık, hiç­bir ödeme yapılmaksızın, zorla çalıştırılan köylüler yoktu. Yerlerine, ücretleri peşin ola­rak ödenen işçiler gelmişti.

Köylülerin bir çoğu soyluların ve derebeyleri­nin emirlerine karşı çıktılar, kademeli olarak başarılı da oldular. Zira, onların istekleri, git­tikçe fazlalaşmış, altından kalkılamaz yükler haline gelmişti. Şartlar köylülerin lehine ge­lişti ve onlar hürriyetlerini satın aldılar. Bu durum, 14. yüzyılda tarım işçilerinin hürriyet­leri bu şekilde herkes tarafından kabul edilin­ceye kadar devam etti. Bununla birlikte, za­man içinde meydana gelen önemli değişiklik, feodal düzenin dayandığı temelin çökmeye başlamasiydı ki, gelecek yüzyıllar onun tama­men yokoluşunun şahitleri oldu. (Commu-nism, sh. 22-23).

Bunlar feodalizmin dayandığı temel unsurlar­dır. Feodal toplumun bu özelliklerini zihni­mizde tutarak, şimdi şunları sorabiliriz: İslâm tarihinde böylesi bir feodalizme şahit olun­muş mudur? Olunduysa, ne zaman ve nerede?

Bazı araştırmacılara veya İslâm'ın etrafında şüpheler kondurmak için fırsat kollayanları mazur gösteren görünüşteki benzerliğin aslı şudur: Tarihin bazı devirlerinde İslâm toplu­mu, zaman içinde oluşmuş iki sınıftan mey­dana gelmişti. Bunlar toprak sahipleri ile on­ların topraklarında çalışan köylülerdi. Ancak bu sadece bir dış görünüşten ibarettir. Hiç bir akıl, İslâm'ın, feodalizmle karıştırılmasını haklı çıkaramaz. İslâm ile feodalizm arasın­daki karşılaştırmayı kolaylaştırmak için, feo­dalizmin temel özelliklerini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:

1- Sürekli tâbiiyet (kölelik).

2- Köylünün efendisine karşı yapmakla mü­kellef olduğu mecburiyetler:

a- Haftada bir tam gün, derebeyinin top­raklarında mecburî ve ücretsiz çalışma;

b- Hasat zamanlarında, yapılması gereken ücretsiz ve mecburî hizmetler;

c- Bayramlarda ve muhtelif vesilelerle, köylünün yoksulluğuna veya derebeyi­nin zenginliğine bakılmaksızın derebe-yine hediye takdimi;

d- Hububatın derebeyinin değirmenlerin­de öğütülmesi. (İslâmda şarap gibi al­kollü içkiler yasak olduğundan, üzüm­lerin derebeyinin makinelerinde sıktı-nlması mecburiyetim geçiyoruz).

3- Köylülerin kiralayacakları toprağın genişli­ği, yapmaları gereken hizmetler ve ödeye­cekleri vergiler konusunda tek belirleyici unsur derebeyinin kapris ve arzularıdır.

4- Derebeyinin elinde bulunan idare ve kanun gücü, sabit, belirli bir hukuka uygun ola­rak değil de, toprak sahibinin arzu ve is­teklerine göre uygulanırdı.

5- Köylülerin peşin para karşılığı hürriyetleri­ni satın alma mecburiyeti sonunda feoda­lizmi tüketti ve yozlaşma sürecini başlattı.

Bütün bu unsurlar gözden geçirilerek, bütün İslâm tarihinden benzer özellikler aranmalı­dır. Ne var ki bu çaba, kesinlikle sonuçsuz kalacaktır. Çünkü, İslâm tarihinde buna ben­zer olaylar vâki olmamıştır. (M. Qutb, islam, The Misunderstood Religion).

İslâm'da, kabul edilmiş olan kölelik şeklinin dışında kölelik yoktur. îslâm, kiracı köylüle­rin toprağa bağımlı kılınmasıyla ortaya çıkan köleliğe izin vermez. Bilindiği gibi, köleler, sadece savaşlarda esir edilenlerdir. İlk İslâm toplumunda kölelerin sayısının, hür vatandaş­lardan çok daha az olması, bu gerçeği göste­rir. Onlar efendilerinin topraklarında, ya sa­hipleri karşılıksız olarak âzad edinceye veya kendileri harekete geçip, hürriyet belgelerini (mükâtebe) isteyinceye kadar çalışırlardı. Ancak, Avrupa feodalizm tarihinde böylesi örnekler yoktur. İlk önceleri köylüler ve tarım işçileri hürriyetlerini talep etmeleri konusun-

da teşvik edilmemiş, tersine boyun eğmeleri amaçlanmıştı. Bu nedenle Avrupa'da köylüler toprağa bağlı, toprakla birlikte efendisi de de­ğişen köleler (serf) olarak görülmüştü. Bu şe­kilde köylüler ne çalıştıkları topraklardan ay­rılabilirler, ne de derebeylerinin üzerlerine yüklediği mecburiyetlerden kurtulabilirlerdi.

İslâm bu çeşit kölelik ve köylülüğe tamamen yabancıdır. Prensip olarak, bütün kâinatın Yaratıcısı Allah'a karşı, insanın yaptığı kullu­ğun haricindeki bütün kulluklara karşıdır İslâm. Kimi yaratıkların boyun eğmesi kul-köle olması kesinlikle kabulü mümkün olma­yan bir davranıştır. İslâm'ın herhangi bir dahli olmaksızın, belirli dış faktörlerin sonucunda ortaya çıkan, insanın insana kulluğu gibi anormal olaylar, daima geçici vak'alar olmuş­tur. Öyle ki, İslâm kullanabildiği bütün kay­naklarıyla, bunları ortadan kaldırmaya çalış­mış, köleleri hürriyetlerini kazanma hususun­da teşvik etmiş, bunun yaraşıra devlete de imkân dahilinde lüzumlu bütün yardımları yapma sorumluluğunu vermiştir.

İktisadî sahada da İslâm, bir insanın kendisi gibi bir başka insana kul köle olmasını kabul etmez. Yukarıda zikrettiğimiz köleli düzen bir istisnadır, o çağda, İslâm'ın önünde başka bir tercih yoktu. Köleler manen âzad edilene, İslâm'ın bilfiil yardımlarıyla, kaybettikleri hürriyetlerini tekrar kazanıp toplumun hür fertleri olarak sorumluluklarını yüklenecekle­ri zaman gelinceye kadar, İslâm bu duruma tahammül etti.

İslâm, iktisadî yapısını, fertler arasında tam bir işbirliği ve karşılıklı hizmetlerin değişi­miyle bağlantılı hür faaliyetlere dayandırır. Böylesi bir düzende İslâmî yönetim, hayat mücadelesinde kimi sebeplerle geride kalmış ve nezih bir hayatın bütün imkânlarından mahrum bırakılmış insanların koruyucusu ve kollayıcısı olarak görev yapar. Sonuçta, arka­sında devletin destekleyici bütün kaynaklan olduğu halde, hiçbir insan kendisini toprak ağalarına kul köle yapmaz. İslâm, kişiyi aşa­ğılamaksızın veya hürriyetini, kendine saygısını ve şerefini kaybettirmeksizin insanın bü­tün temel ihtiyaçlarım karşılar.

Neticede, İslâm hem manevî hem de maddî olarak feodalizme karşıdır. O, insanları, köle­lik zincirlerine yakalanmadan, feodalizmden hürriyete ulaştırmıştır.

Şimdiye kadar incelediğimiz kadarıyla köylü­lerin derebeyine karşı mecburiyetlerine ben­zer hiçbir olay İslâm tarihinde vuku bulma­mıştır. İslâm, insan şahsiyetini ayaklar altına alan böylesi hâllerden tamamen uzaktır. Bir köylünün suçlu bulunduğu herhangi bir olay­da, İslâm, toprak sahibine o suçluyu toprağın­dan kovma ve bir başka yere uzaklaştırma iz­nini verir. Ancak bu, zulmün teşvik edilmesi değil, aksine köleliğin yokedilmesine yönelik bir adımdır. İslâm toprak sahibi ile kiracı köylüler arasında serbest bir ilişkinin kurul­masını hedefler.

İslâm'ın köylü ile toprak sahibi arasında hu­kuken tanıdığı tek ilişki ya mukavele yoluyla yapılır ya da kiralama usulüyle doğar. İlk du­rumda, köylünün toprak sahibine, ürünüyle orantılı olarak belirli bir miktar toprak kirası ödemesi gerekir. Bundan sonra o, ekip-biç-mesinde, harcamalarında, ferdî tüketimi için toprağın bütün ürününü toplamada serbest ka­lır. Eğer kiracı olursa, her yılın sonunda top­rağın ürününü toprak sahibiyle paylaşacaktır. Bu takdirde, bütün harcamalar toprak sahibi tarafından karşılanırken, köylü yalnızca çalı­şır, emek gücünü sağlar.

Her iki durumda da, zorla çalıştırma, diktatör­ce imtiyazlar veya köylünün hiçbir karşılık olmaksızın efendisine yapmakla yükümlü ol­duğu mecburî işler yoktur. Tarafların her biri, hürriyetlerinde, haklarında, görevlerinde ve karşılıklı ahş-veriş ilişkilerinde tam bir eşit­likten faydalanır. Öncelikle, köylü kiralamak istediği toprağı veya kiracısı olarak çalışmayı tercih ettiği toprak sahibini seçmekte tama­mıyla serbesttir. İkinci olarak o, toprak sahi­biyle eşit konumdadır ve toprak sahibine Öde­necek miktar konusunda karar verme veya kirayı birlikte kararlaştırma serbestliğinden fay­dalanır. Eğer yapılan pazarlığı kârlı bulmaz­sa, mukaveleyi imzalamamakta serbesttir. Bundan dolayı toprak sahibi bu kimseyi azar­layamaz ve buna hakkı yoktur. Kiracı olarak köylü, toprak sahibi gibi bir çok kanunî hak­tan faydalanır. Onlar, kân aralarında eşit ola­rak paylaşırlar.

Bunların yamsıra, Avrupa feodalizminin di­ğer özellikleriyle karşılaştırıldığında, İslâm'da hâkim uygulamanın tamamen farklı olduğunu görürüz. Bayramlarda (tyd) ve diğer mübarek günlerde kiracılarına hediyeler veren, cömert­çe ihsanlarda bulunanlar yoksul köylüler de­ğil, zengin toprak sahipleriydi. Bu olay özel­likle Ramazan ayında gerçekleşirdi ki, bu ayın İslâm'da büyük bir önemi ve kudsiyeti vardır. Bu ay boyunca dostlar ve akrabalar birbirlerini ziyaret ederler, ziyafetler tertiple­nir, toplumdaki yoksul ve ihtiyaç sahibi kişi­lere tasaddukta bulunulurdu. Başka bir deyiş­le, zengin, hâli vakti yerinde insanlar zengin­liklerini başkaları İçin harcamayı alışkanlık haline getirmişlerdi; yoksa 'medenî' Avru­pa'da âdet olduğu gibi fakir insanlardan bir hayli masraflı hediyeler almayı değil.

Buradan açıkça görüldüğü gibi, feodalizmde köylülerin omuzlarına yüklenen, sonra da zorla çalıştırmaya dönüşen görevleri, İslâmî hayat düzeninde ortaya çıkmamıştır. İslâm, toprak sahibi ile köylü arasında karşılıklı say­gıya ve mükemmel bir eşitliğe dayanan daha hür bir ilişki kurdurmuştur. Avrupa'da feodal beyler kiracı köylüleri haksız olarak zorla ça­lıştırdıkları ve rezil usûllerle kendilerine köle yaptıkları halde, karşılık olarak, başkalarına kân koruma ve haklarını teminat altına alma adı altında onlara bir çok mecburiyetler de yüklerlerdi. Oysa, aynı görevleri, İslâm toplu­munda zengin İnsanlar kendi istekleriyle üzerlerine alıyorlar ve kiracı köylülerinden herhangi bir talepte bulunmuyorlardı. Kendi çalışanlarına bu hizmetleri yaparlarken yal­nızca Allah rızasını umuyorlardı.

İşte bu husus, üstün bir itikada dayanan hayat düzenini böyle bir imandan mahrum bulunan düzenden ayırır. Bir tarafta, İnsanlar diğerle­rine karşı toplumsal hizmetleri ibadetin diğer bir boyutu olarak yerine getirip, bu şekilde Allah'a daha da yaklaşırlarken, diğer tarafta yapılanlar birer ticarî teşebbüsden başka şey­ler değildir. Bütün taraflar aslan payını elde etmek için var güçleriyle çalışmaktadır. Hat­ta, daha fazlasını elde etmeye gücü yetmeye­ceği hâlde, başkalarına bir şey bırakmamaca-sına kazanma çabasındadır. Sonuçta, gerçek­ten hak edenlerden çok, gücü elinde bulundu­ran taraf mücadeleyi kazanır ve bütün kârı, bütün faydayı ele geçirir.

Feodalizmin üçüncü özelliği şudur: Derebeyi-nin kiracı köylüye vereceği toprağın genişli­ğini belirleme ve yapılmasını beklediği vazi­feleri emretme hakkı, yalnızca Avrupa feoda­lizmine ve köleliğine has bir anlayıştır. Dere­beyi tahakkümünün ve köylünün köleliğinin kabul edilmediği İslâm tarihinde böyle bir an­layış ortaya çıkmamıştır. İslâm'da toprağın kiralanarak elde edilmesi hususunda bir köy­lünün tercihlerini sınırlandıran tek faktör hür iradesi ve mâlî gücüdür. Kiraya veren, üzerin­de anlaşmaya vardıkları kiradan başka, köylü­den hiçbir şey talep edemez. Aynı şekilde, ki­racılık durumunda, tarım yapılacak toprağın genişliğini, kiracının fizikî gücü veya sahip olabileceği yardımcıların sayısı (ki, genellikle çocuklarıdır) belirler. Kiracının üzerine yük­lenen vazifeler, sahip olduğu toprağın ıslâhının ve bakımının gerektirebileceği işler­den daha fazla değildir. Böyle bir durumda, toprak, ürününü verinceye kadar köylü ile toprak sahibinin ortak malı sayılır. Köylünün kiraladığı kısmın hâricinde kalan, toprak sahi­binin topraklarına gelince... Kiracının bu top­raklarla hiçbir ilgisinin bulunmadığı, yapıla­cak çalışma veya hizmetin şekli ve tabiatı ne olursa olsun, o topraklar üzerinde çalışma mecburiyetinin olmadığı görüşü kabul edilir.

Bununla birlikte, İslâm ile feodalizm arasın­daki en çarpıcı farklılık, feodalizmde derebe-yinin elinde bulundurduğu idare ve kanun gücü imtiyazıdır. Feodal bey, kendi toprakların­da bütün sosyal ve siyasî hayatı, tek basma düzenler ve kontrol eder. İslâm böylesi bîr ayrıcalığa bütünüyle karşıdır ve insanî ilişki­ler dünyasında bu durumun korunmasından çok ortadan kaldırılmasını hedefler.

Yukarıda zikredilen toprak sahibi -köylü iliş­kisine baktığımızda, Avrupa uluslarının, ger-Çek anlamda bir toprak hukukuna sahip olma­dıkları görülür. Daha sonralan, bütün Avrupa hukuk düzeninin esasını teşkil eden Roma hukuku dahi, feodal beylere kendileriyle ilgili topraklarda mutlak hâkimler olma hakkını vermişti. Böylelikle onlar kendi bölgeleri için kanunlar çıkarırlar, o kanunlarla beylik halkına hükmederler, böylece kendi düşün­düklerini uygularlardı.

Sonuçta onlar bir anda kanun yapma, hüküm verme ve hükmü infaz yetkilerini ellerinde bulunduruyorlardı. Onlardan her biri devlet içinde devlet durumunda idi. Devlet ihtiyaç zamanlarında mâlî ve askerî yükümlülüklerini yerine getirdikleri sürece, bu feodal monarşi­lerin iç işlerine karışmazdı.

Bu tür olayların hiçbiri İslâm'da görülmemiş­tir. O, kendi merkezî yönetimine ve sınırları içerisinde yaşayan herkes üzerinde uygulan­maya çalışılan bir toprak hukukuna sahipti. Bu toprak hukukunun ülkenin her yanında uygulanabilmesi için hâkimler/kadılar tayin edilirdi. Herkes kanun önünde eşitti. Hiç kim­senin bir başkası üzerinde üstünlüğü yoktu. Kişi, yalmzca hatalı davrandığı veya kötülük yaptığı zaman hesap vermeye çağrılırdı.

Daha sonraları, İslâmî öğretilerin tersine ola­rak yönetimin veraset yoluyla geldiği yozlaş­ma devirlerinde dahi, bu esaslar varlığım sür­dürdü. Meselâ yönetim, tesir sahası içerisinde yaşayan bütün tebâ ve fertler üzerinde denetleyici otorite görevini sürdürdü. Bu genel hü­kümler her yerde ve herkes için geçerliydi. İslâm'ın doğusunda ve batısında insanlar bir tek yol ile o genel hükümlere göre muhakeme edilirlerdi. Dolayısıyla bu, fakihlerin içtihadı görüşleri çerçevesinde cereyan ederdi. Bu ise yeryüzündeki bütün kanunlara hâkim olan bir durumdur. Böylelikle, hiçbir zaman emek sa­hiplerine tatbik edilen kanunlar, derebeyin ar­zusu veya tasarrufu değildi.

Köylüleri derebeylerinin zulmünden olduğu kadar, hırs ve şehvetlerinden, hevâ ve heves­lerinden de koruyan hukukun bu kuralıydı. İnsanlar derebeylerinin hevâ ve heveslerinden çok, İlâhî hükmün icaplarına göre yönetilirlerdi. Bu hüküm yalnızca feodal beyle kiracı köylüyü hür insanlar yapıp, eşit kılmakla kal­mamış, fakat bütün insanlara aynı şekilde, eşit olarak davranmıştır.

Şüphesiz, müslümanların tarihinde de bazı ta­lihsiz olaylar olmuştur. Kimi hâkimlerin, top­rak sahibini veya sultam memnun etmek için kendi vicdanlarına ve hukukun ruhuna muha­lif hükümler verdiklerini görebiliriz. Ancak bunları genel kaide olarak almak doğru ol­maz. Tarihî olaylara ve Avrupalı ilim. adamla­rının dahi şahitlik ettikleri gerçeklere göre, bu olaylar yalmzca istisnadır. Bu birkaç başıboş ve sapkınca adaletsizlik olaylarına karşılık, İslâm tarihi, hâkimlerin toprak sahipleri, vali­ler, vezirler, hatta bütün sulta ve selâhiyetlere sahip halifenin aleyhine ve kuvvet ve kudreti bulunmayan fakir kimselerin lehine verdikleri hükümlerle doludur. Buna rağmen ne hâkim azledilmiştir ne de yönetici, ondan intikam al­maya kalkmıştır.

Aynı şekilde, Avrupa'da görülenin benzeri bir "çiftçilerin firarı hareketi"ne İslâm tarihinde rastlanılmamıştır. Zira, köylüler bir çiftlikten diğer bir çiftliğe serbestçe gidebildikleri gibi, geniş İslâm devletinin sınırları içinde kalan bir ülkeden başka bir ülkeye gidebilme hakla­rından faydalanabiliyorlardı. Mısırlı çiftçile­rin durumunda olduğu gibi, muayyen bir yer­de kalma arzusu ya da bağlılığın haricinde hiçbir şey köylülerin bir yerden diğer bir yere seyahat etmelerini engelleyemezdi. Yoksa, Avrupalı köylülere yapıldığı gibi, kölelik ve çeşitli yükümlülükler yükleme şeklinde yolla­rına engeller konularak hareketleri engellenmemiştir.

Avrupa feodalizminin son döneminde köylü­ler hürriyetlerini satın almışlardı. Bu olayın da, müslümanların tarihinde bir benzeri yok­tur. Bunun sebebi çok basittir, zira, toplumun diğer katmanlarındaki insanlar ne kadar hür-seler, köylüler de o kadar hürdüler. Zaten sa­hip oldukları hürriyetlerini, tekrar satın alma­larının bir mânası olamazdı.

Bundan başka, tarih boyunca, İslâm dünya­sında çok sayıda küçük devletin varolduğunu söyleyebiliriz. Bu devletler, mal sahiplerinin geçimlerini sağlamış, onlara, kara ve deniz ti­caretinin her türlüsünü devam ettirmelerinde yardım etmiş ve çeşitli endüstriyel meslekleri desteklemiştir. Ancak bu saydıklarımız, Av­rupa'da, feodalizm dalgasıyla tamamen orta­dan kaldırılmıştır. O zaman, Avrupayı manevî ve zihnî cehaletin karanlığı kaplamış­tı. Işık, yine, İslâm tarafından gösterilmiştir. Avrupa, ilk olarak Haçlı seferlerinde İslâm dünyasıyla ilişki kurdu. Daha sonra iki rakip, İspanya'da karşı karşıya geldi. Bu karşılaşma­lar, Avrupa'da rönesans yolunun açılmasına yardım etti. Böylece, Avrupa zihnî ve manevî durgunluğun karanlığından yavaş yavaş sıy­rıldı.

Sonuç olarak, müslüman topraklarda İslâm hâkim olduğu sürece feodalizm, İslâm dünya­sında kesinlikle varolmamıştır. Çünkü, onun maddî ve manevî düzeniyle birlikte temel inanç, prensip ve kanunlarının tamamı feoda­lizme karşıdır. Sadece karşı olmakla kalma­mış, onun gelişmesine yardım edebilecek se­bepleri de ortadan kaldırmıştır. Emevî ve Abbasî dönemlerinde şahit olunan feodalizme benzer durumlar dar bir sahayı kapsamaktaydı. Buna karşılık, müslümanların sosyal haya­tının genel bir özelliği olacak kadar, kesinlik­le yaygınlaşmamıştı.

Ancak, yakın tarihte, Osmanlı İmparatorlu-ğu'nun sonuna doğru, müslümanların gönülle­rinde İslâm inancının kaynağı kuruduğunda, siyasî iktidar İslâm'ın adından başka bir şey bilmeyen kimselerin eline geçtiği zaman İslâm âleminde ağalık sistemi/feodalizm gö­rülmüştür. Ateist, maddeci ve inkarcı Avrupa medeniyeti, zafer kazanmak için İslâm âleminin bütün köşelerine hücum ettiği sırada manzara daha da karanlıklaştı. Askerî işgaller yürürlüğe girdi, bütün manevî değerler tahrip edildi, dayanışma ruhu sona erdirilip yerine kapitalisttik, sömürünün en iğrenç şekilleriyle yoksullar için ömür boyu sefalet getirildi. Av­rupa'dan ithal edilmiş bu feodal düzen, kay­nağı olan Avrupa feodalizminin bütün özel­likleriyle birlikte, kimi müslüman ülkelerde bugün de varlığını sürdürmektedir. Şu husus çok açıktır ki, günümüz müslüman dünyasın­da feodalizmin hâlâ varolmasından dolayı, İslâm mes'ûl tutulamaz. Sorumlular, yalnızca İslâm topraklarındaki yönetici güçlerdir. Gü­nümüzde, kimi müslüman yöneticiler halkla­rını, İslâmî hükümlerden çok, muhtelif Avru­pa ülkelerinden ithal ettikleri anayasa ve ka­nunlara göre yönetmektedirler. Onlar, henüz yeryüzünde görülmemiş bir inanç ve kararlı­lıkla batılı efendilerini izlemeyi sürdürüyor­lar.

Modern dünyada bütün şiddetiyle devam eden ideolojik mücadelenin odağını oluşturan bazı gerçekler, yukarıdaki tartışmada açık bir şekilde görülmektedir. Bunları şöyle sıralaya­biliriz:

1- Arkasında insan iradesinin desteği olmadı­ğı halde, feodalizmin gelişmesini sanki karşı konulamazmış gibi hazırlayan, mül­kiyet faktörü değildir. Bu gelişme daha çok, sahip olma şeklinden, toprak sahibi olanlarla olmayanlar arasındaki ilişkinin yapısından etkilenmiştir. Bu sebeple İslâm âleminde mülkiyet kavramı olmuş, ancak feodalizm varolamamıştır. Çünkü, İslâm'ın ideolojisi ve onun hayattaki çeşitli uygula­maları, fertler arasında, feodalizmin geliş­mesine müsamaha göstermeyen bir takım ilişkiler tesis etmiştir.

2- Avrupanın, feodalizm dönemini yaşamaya mahkûm olmasının sebebi, tabiî ve iktisadî değişmelerden ziyade; insanların şuurlarını ve vicdanî ilgilerini düzenleyen bir inanç ve sisteme sahip olmamasındandır. İnsan­ların sosyal ve iktisadî ilişkilerini düzenle­yip, rehberlik edecek böyle bir akide veya ideoloji sunulsaydı, İslâm dünyasında ol­duğu gibi, Avrupa'da da feodalizm kesin­likle ortaya çıkamaz veya gelişemezdi.

3- Diyalektik materyalist felsefenin, insanlık tarihinin genel yapısı olarak tarif edilen iktisadî gelişmenin farklı dönemleri -ilkel komünist toplum, köleli düzen, feodalizm, kapitalizm ve son komünist toplum- şek­lindeki iddiaları başka yerlerde gerçekten varolmamıştır. Bu safhaları Avrupa dışın­daki insanlar yaşamamışlardır. Bütün tarihi boyunca, İslâm dünyası feodalizm safhası­nı geçirmemiştir; kesinlikle ne komünizm safhasına gelmiştir, ne de gelecekte böyle bir döneme ulaşacaktır. (Muhammed Qutb, islam, The Misunderstood Religion, sh. 53-64).

 

KISIM 10

 

KAPİTALİZMİN KÖTÜLÜKLERİ

 

Kapitalizmin ciddî kötülükleri, toplumun bir bölümü olan sermayedarları, diğerleri yani çalışan sınıf aleyhine zenginleştiren sanayi devriminin sonuçlarıydı. Bu devrim, çalışan smıfı sanayicilerin insafına terketmiş, onlar da kendi bencil amaçları doğrultusunda emekçileri alabildiğine sömürmüşlerdir. Buna karşılık İslâm, işçinin haklarını düzenleyen, sermayedarların güçlerini sınırlayan kesin esaslar vazetmiştir. O, çalışanların işverenle kân paylaşmalarım mümkün kılacak yollar ve vasıtalar da teklif etmiştir. İşçi-işveren ilişki­lerindeki bu ilerlemeleri İslâm 1400 yıl önce uygulatmasına rağmen batılı kapitalistler, 19, yüzyılın ortalarında işçi teşekkülleri ve sendi­kalar tarafından zorlanıncaya kadar bu konu­ya önem vermediler. Bu konuyla ilgili îslâmî esaslar dikkatlice incelendiğinde, Batı'nın olayların baskısıyla, İslâm'ın ve onun Pey-gamber'inin hedeflediği nizama nasıl tedricen yaklaştığı görülecektir. Ancak, sendikaların baskısı ve tarihî olayların zorlamasına rağ­men bu alandaki hukukî faaliyetleri yüzyıllar önce Hz. Peygamber @'in vaazettiklerinden hâlâ çok gerilerdedir.

Kapitalizmin tarihi ve problemleri hakkında yapacağımız kısa bir açıklama işçi-işveren ilişkilerini ve bu ilişkilerin sanayi ile ilgili ka­nunlara etkisini aydınlatmamıza yardımcı ola­caktır.

"Kapitalizm", İslâm dünyasında ortaya çık­mamıştır. Makinenin icadından sonra da tesa­düf eseri Avrupa'da gündeme gelmiştir.

Kapitalizm İslâm dünyasına, Avrupa'nın ta­hakkümü altında olduğu bir zamanda ithal edilmiştir. O, yoksulluk, bilgisizlik, hastalık ve gerilikten muzdarip İslâm dünyasına geliş­me dalgasıyla birlikte girmiş ve yayılmıştır. Bu durum, bazı kişilere İslâm'ın kapitalizmi, zararları ve faydalanyla birlikte tasvip ettiğini düşündürtmüştür. Bu kimseler, islâm huku­kunda veya kanunlarda kapitalizmle çatışan hükümlerin bulunmadığını iddia ederler. Hat­ta, onlar, İslâm'ın ferdî mülkiyete izin verdiği gıuı, aynı şekilde Kapitalizme de müsaade et­mesi gerektiğini ileri sürerler.

Bu ithama cevap olarak, şu noktaya işaret et­memiz yeterli olacaktır: Kapitalizm, faiz ve tekelcilik olmasa gelişemez veya büyüyemez. Oysa İslâm, her ikisini de, kapitalizm daha ortada yokken, 14 yüzyıl önce yasaklamıştır. (Muhammed Qutb, a. g. e.)

Ancak meseleyi daha geniş olarak ele alalım. Eğer makine İslâm dünyasında icad edilseydi, böyle bir buluşun sonucunda meydana gele­cek olan iktisadî gelişmeyi İslâm acaba nasıl karşılayacaktı? Kendi prensip ve kanunlarının gölgesinde iş ve üretim ilişkilerini nasıl dü­zenleyecekti?

Kapitalizmin başlangıçta, beraberinde büyük bir ilerleme getirdiği ve insanlığa önemli hiz­metler yaptığı hususunda ekonomistler ara­sında -ki bunlara Kari Marx gibi kapitalizme muhalif olanlar da dahildir- genel görüş birli­ği vardır. Üretim arttırılmış, haberleşme vası­taları geliştirilmiş ve tabiî kaynaklar daha ge­niş ölçülerde işlenmiştir. Çalışan sınıfın hayat standardı, tamamıyla veya çoğunlukla tarıma bağımlı oldukları zamanki durumlarından da­ha yüksek düzeylere çıkarılmıştır.

Fakat bu parlak durum uzun sürmedi. Kendi­lerinin de söyledikleri gibi, kapitalizmin tabiî gelişimi, zenginliğin sermaye sahipleri elinde toplanmasına yol açarken, işçilerin mülklerin­de de izafî bir azalmaya sebep oldu. Bu du­rum, sermaye sahiplerinin, değişik malların üretimini arttırmada daha fazla işçi -ki, ko­münizme göre gerçek üreticiler bunlardır-kullanmalannı mümkün kılmıştır.

Ancak işçilere ödenen ücret, normal bir yaşa­yışa yetmeyecek kadar düşüktü. Çünkü bütün kân işverenler alıyor, sonra da bunları lüks ve sefih bir hayat sürmede harcıyorlardı.

Bunların yamsıra işçilere ödenen düşük ücret­ler, onların, kapitalist ülkelerin ürettikleri ürünlerin tamamını tüketememelerine sebep oldu. Bu da, tüketilememiş, fazla miktarda mal birikimine yol açtı. Bunun üzerine kapi­talist ülkeler ihtiyaç fazlası mallar için yeni pazarlar aramaya başladılar. Sömürgecilik ye­niden doğarken, çeşitli uluslar arasında pazar­lar ve hammadde kaynaklan üzerine bitmez tükenmez mücadeleler başladı. Bütün bu olayların kaçınılmaz sonuçlarını ise tahrip edici savaşlar oluşturdu.

Dahası, kapitalist düzen daima periyodik krizlerle yüzyüze gelir. Bu krizler, üretimdeki artışlara rağmen ücretlerin düşük kalmasın­dan ve dünya tüketiminin artmamasından İleri gelmektedir.

Bazı materyalistler, kapitalist düzenin bütün problemlerini, kötü niyetli, sömürü heveslisi kapitalistlerden çok bizzat sermayenin yapısı­na indirgerler. Böylesine garip ve basit muha­kemenin anlamı şudur: Duygulan ve düşün­celeriyle insan, ekonominin gücü karşısında elinden hiçbir şey gelmeyen çaresiz bir yara­tıktan başka bir şey değildir.

Kapitalizmin ilk devirlerinde gerçekleştirilen faydalı ve ilerlemeye yönelik başarıları, İslâm'ın da desteklediğinden kimsenin kuşku­su yoktur. Ancak İslâm, organizasyonu sağla­mak, kötü niyetli işverenler veya sermayenin esas yapısından kaynaklanacak sömürüleri önlemek için kapitalizmi kuralsız olarak ken­di başına bırakmayacaktı.

Bu meselede İslâm'ın vazettiği prensip, çalı­şanları sermaye sahibiyle beraber kâra ortak sayma esasıdır. Hatta, kimi Mâlikî fakihleri, çalışanlara kârın yansının verilmesinden ya-nadırlar. Onlara göre, işveren bütün sermaye­yi sağlarken, çalışanlar da işleri yaparlar; do­layısıyla iki çaba birbirine eşittir. Öyleyse her iki taraf kârdan eşit pay alma hakkına sahiptir.

Yukarıda zikredilen prensip, adaletin tesisine İslâm'ın ne kadar büyük Önem verdiğini gös­terir. Adaletin tesisine yönelik böylesi bir ilgi, İslâm tarafından gönüllü olarak gösterilmiştir. Ne ekonomik zaruretler, ne de belirli ekonomik ilişkilerin savunucularının kabul ettiği gi­bi sınıflararası mücadele bu konuda zorlayıcı olmamıştır.

Başlangıçta, sanayi, küçük işyerlerinde çalı­şan az sayıdaki işçiyi kapsayan, basit kol kuv­vetine dayanan işlerden oluşmuştu. Yukarıda­ki prensip emek ile sermaye arasında, Avru­pa'nın hiç bir zaman sahip olamadığı âdil te­melleri kuracaktı.

Ekonomistler, zararsız ilkel döneminden gü­nümüzdeki marazî kötülüklerle dolu dönemi­ne kadar kapitalizmin gelişmesinin, ferdî ve ailevî borçlar üzerinden ulusal borçlanmaya varan bir bağımlılığı beraberinde getirdiğini söylerler. Bundan, büyük kapitalizm faaliyet­lerini tanzim eden, elde ettiği kazanç ve 'fay­dalar' mukabilinde sermayeyi çalıştırmak maksadıyla maldan muhtaç olduğu şeyleri borç olarak almayı sağlayan son tüketim sis­temi doğdu.

Diğer yandan, kapitalizmin bir diğer özelliği olan rekabet, küçük şirketlerin batmasına ve­ya büyük şirketlerin eline geçmesine sebep olur. İslâm, topluma zararlı olması muhtemel tekelciliğin (inhisar) oluşmasına izin vermez. Rasûlullah @, toplumun tümüne faydalı kay­nakların Özel mülkiyetine ve özel kontrolüne müsaade etmemiştir. îbni Abbas'ın rivayet et­tiği bir hadiste; "İnsanlar uç şeyde ortaktırlar: ot, su ve ateş" buyurulmuştur. Ebyaz b. Hamd Merbî, bütün müslümanlann yararına olduğu anlaşılınca, Rasûlullah @'in kendisinden tuz madeninin mülkiyetini geri aldığını anlatır.

İhtikâr (istifçilik) da kapitalist toplumlarda sık görülen, aşın kâr elde etmek maksadıyla günlük kullanımı olan maddelerin fiyatlarım bir şekilde artırma yoludur Ma'mur b. Abdul-lah'dan rivayet olunduğuna göre Rasûlullah @: "Âsiden başkası ihtikâr yapmaz" buyurmuştur (Müslim). Rasûlullah <5> ihtikârı ya­saklarken istifçinin (muhtekir) zihniyetini şu sözleriyle tasvir etmektedir: "Düşük fiyata yas tutan, yüksek fiyattan memnun kalan is-tifçi ne kötü bir insandır." (Buharî).

İslâm, faizi ve tekelciliği yasakladığı için, ka­pitalizmin İslâm'da ortaya çıkması, sömürü, sömürgecilik ve savaşlarla dolu günümüzdeki hâlini alması, tabiî olarak imkânsız bir hâdise olacaktı.

 

Sanayileşme, İslâm İdaresinde Ortaya Çıkmış Olsaydı Geleceği Nasıl Olurdu?

 

Hiç şüphesiz islâm, sanayii, kârın işverenle çalışanlar arasında paylaşıldığı küçük işlet­melerle sınırlamayacaktı. Üretim artacaktı, ancak, işverenle işçiler arasındaki ilişkilerin şekli, Avrupa'da 19 ve 20. yüzyıllarda ortaya çıkmış kalıplardan çok farklı bir biçimde geli­şecekti. Bu gelişim, tıpkı yukarıda zikredilen kârın çalışanlarla işverenler arasında eşit pay­laşımı prensibinde olduğu gibi, temel İslâmî esaslara uygun bir şekilde olacaktı.

Böyle davranarak, İslâm, faiz ve tekelciliği vasıta olarak kullanmaktan kaçınacak, işçile­rin sömürüldükleri, yoksulluk ve sefalete ter-kedildikleri kapitalizm düzeninde maruz kal­dıkları haksızlıklara engel olacaktı.

Hiç kimse, acı tecrübeleri, sımf mücadeleleri­ni, kendi nizamını tâdile zorlayan ekonomik baskılara maruz kalmadan, bir hamlede İslâm'ın o dereceye ulaşmasının mümkün ola­mayacağını söyleyemez. Bütün şüphelerden uzak olarak şu husus ispatlanmıştır ki, İslâm, kölelik, feodalizm ve ilkel kapitalizm mesele­leriyle diğer ülkelerden çok daha fazla ilgi­lenmiştir. O, daha çok, kendi ebedî eşitlik ve adalet kavramlarına uygun olarak, yapısından ileri gelen bir saik ile hareket ediyordu. Diğer yandan, daha önce komünist bîr devlet mode­li kuran Rusya'nın ara aşama olan kapitalizmi yaşamadan, doğrudan doğruya feodalizmden komünizme, oradan da "serbest piyasa ekono­misi" adıyla kapitalist düzene geçmesi bir va­kıadır. Bu haliyle, Marx'ın her devletin yaşa­ması ve geçirmesi gerekir dediği gelişme dö­nemleriyle ilgili teorisi, uygulamada bütünüy­le tekzip edilmiştir.

Sömürgecilik, savaşlar ve halkların sömürü­süne gelince... Şu husus özellikle vurgulan­malıdır ki, İslâm, kapitalizmin ortaya çıkardı­ğı diğer bütün kötülüklere olduğu gibi, bunla­ra da kesinlikle karşıdır. Sömürü gayesiyle, diğer insanları sömürgeleştirmek veya başka­larıyla savaşmak İslâm'ın ilkelerinden değil­dir. İslâm, savaşı yalnızca saldırıya uğradığı durumlarda veya Allah'ın kelimesini yücelt­me ve yaymada barışçı yolların kullanılması imkânsız hale geldiğinde tasvip etmiştir.

Komünistler ve benzerleri, sömürgeciliğin in­sanlığın gelişiminde kaçınılmaz bir dönem ol­duğunu iddia ederler. Ve arkasından şunları eklerler: Sömürgecilik herhangi bir öğreti ve­ya ahlâkî ilke ile önlenemez, çünkü, o, öz olarak sanayileşmiş ülkelerin üretim fazlaları ile bu üretim fazlasını yabancı topraklarda pazar­lama ihtiyacından doğan ekonomik bir olgu­dur.

Sömürgeciliğin kaçınılmazlığı hakkındaki bu saçmalığı, İslâm'ın kabul etmediğini söyle­mek herhalde gereksizdir. Bunların yanısıra, komünistler, Rusya'nın bu üretim fazlası so­rununu hem çalışma saatlerini hem de üretim­de çalışanların rolünü azaltarak çözeceğini söylemişlerdir. Oysa komünizmin bulduğunu ileri sürdükleri bu çözüm, pekâlâ diğer dü­zenler tarafından da kullanılabilir.

Sömürgecilik, insanlığın eski bir eğilimidir. Buna tarih şahitlik eder. Tahrip edici modern silahlarıyla birlikte kapitalizm onu daha da vahşileştirdiği halde, sömürgecilik kapita­lizmde ortaya çıkmamıştır. Galibin mağlubu istismarı olan sömürgecilik Romalılar devrin­de modern Örneklerinden daha az zâlim ve cani değildi.

Savaş söz konusu olduğunda bütün düzenlerin en mükemmeli İslâm'dır. Bu konuda bize en güzel delilleri tarih vermektedir. İslâm'ın savaşları başkalarım tahakkümü altına alma ve sömürü amaçlarından uzaktı. Bu sebeple, eğer sanayi devrimi müslüman ülkelerde meydana gelseydi, İslâm üretim fazlası mese­lesini savaşa ve sömürgeleştirmeye başvur­maksızın çözümleyebilecekti.

Diğer taraftan, üretim fazlası meselesinin sa­dece kapitalizmin bugünkü şeklinin bir sonu­cu olduğu da söylenebilir. Bir başka ifadeyle, kapitalizmin temel ilkeleri değiştirilseydi, bu problem varolmayacaktı.

Bütün bunlara karşılık, İslâm devletindeki yö­neticiler toplumun çoğunluğu yoksulluk ve sefaletten muzdarip iken, zenginliğin bir kaç kişinin elinde toplanması meselesine karşı ça­resiz ve kayıtsız kalmayacaktılar. Böylesi bir mal biriktirme, refahın sadece zenginlere mahsus olmaması için uygun bir şekilde bü­tün insanlar arasında dağıtılmasını emreden İslâmî esaslara muhaliftir. İslâm'da yönetici, emrindeki bütün vasıtalarla şeriat'ı adaletsiz­lik yapmadan, kimseye zarar vermeden uygu­lamakla mükelleftir. Bu noktada yönetici, sı­nırları Allah'ın hükümleri tarafından belirlen­miş tam ve sınırsız güçlerle donatılmıştır. İşte bu hükümler, servet biriktirmeyi önler.

Miras hukuku, her bir neslin miras olarak bı­raktığı malın usûlüne uygun olarak dağıtılma­sını sağlar. Zekat hukuku da, bir kişinin yılda bir kez sermaye ve kârının yüzde iki buçuğu­nu yoksullara ayırmasını emreder. Bunlara ek olarak, İslâm açık bir şekilde servet biriktiril-mesini yasaklar. Bunun gibi, sermaye birikti-rilmesinde temel faktör olan faiz de yasaklan­mıştır. Bunların yanısıra, bir İslâm toplumun­daki fertler arasındaki ilişkiler sömürüden Çok, karşılıklı sorumluluğa dayanır.

Hz. Peygamber @'İn devlet memurlarına ga­ranti ettiği sosyal teminatlar, insana ait esas ihtiyaçları içine alır: "Bir kimse bizim bir işi­mizle görevli olur da, meskeni bulunmazsa bir mesken edinsin; hanımı yoksa evlensin, hizmetçisi yoksa bir hizmetçi edinsin; bineği yoksa kendine binek temin etsin!" (Müsned-İ Ahmed, Ebû Davud).

Bu teminatlar yalnızca devlet memurlarıyla sınırlandırılmaz. Bunlar her bir kişinin ihtiyaç duyduğu temel ihtiyaçlardır ki, devlet hizme­tinde veya toplum istifadesine olan herhangi bir meslekte yapılan çalışmalar karşılığında elde edilebilir.

Eğer devlet memurlarının temel ihtiyaçlanm karşılıyorsa, o zaman ülke içinde çalışan her bir kişinin ihtiyaçlarını da aym şekilde karşı-lamahdır. Devlet hazinesi yaşlılık, hastalık ve çocukluktan dolayı çalışamayacak durumda olan kimseleri desteklemekle mükelleftir, imkânlarının yetersizliğinden dolayı temel ih­tiyaçlarını elde edemeyenlere bu ihtiyaçları temin etmek yine devlet hazinesinin görevi­dir.

Yukarıda zikredilen gerçeklerin hepsi, devle­tin imkânlarıyla, çalışanların temel ihtiyaçla­rını temin etmedeki sorumluluğunu belirtir. Çalışanların bu tür ihtiyaçlarının hangi vasıta­larla sağlandığının bir önemi yoktur. Burada sözkonusu olan, kâr ve zararın ümmetin bü­tün fertleri arasında eşit bir şekilde paylaştı­rılmasını garanti eden ilkedir. İslâm çalışanla­rın böylesi ihtiyaçlarım temin etmek suretiyle onları sömürüye karşı koruma altma alır; bu­nun yanısıra herkesin iffetli, nezih bir hayat sürmesini sağlar.

tslâm, kapitalizmin bugünkü "'medenî' batıda hâkim olan korkunç şekillerinin gelişmesine izin vermeyecektir. İslâm şeriatı aslen emret-mese de, kapitalizmin, çalışanları sömürmesi­ne müsaade etmeyecekti. Sömürgecilik, savaş ve insanların köleleştirilmesi de dahil olmak üzere kapitalizmin bütün kötülüklerine İslâm engel olacaktı.

İslâm, alışıldığı üzere yalnızca ekonomik ku­ral ve kanunlarla yetinmez. Hukuka ek ola­rak, ahlâkî ve manevî saiklerden de faydala­nır. Böylesi değerler Avrupa'da pratik bir önemi olmadığı gerekçesiyle, komünistler tarafından alaya alınır. Ancak, İslâm'da ahlâkî ve manevî değerler, uygulanacak düşünceler­den ayrı tutulmazlar. Hem ruhun tezkiyesi (saflaştırılması) hem de toplumun örgütlen­mesi, İslâm'da, bütünleştirici ve ahenkli tek bir tarzda yapılır. İnsan, pratikte ideali nasıl uzlaştıracağı konusunda kesinlikle tereddütte bırakılmaz. İslâm, yasamayı ahlâkî temel üze­rine Öyle bir tesis eder ki, ahlâkî değerlerle kanunlar daima birbiriyle uyum içinde olur­lar. Bu şekilde, her iki taraf, çatışma veya inkâra girmeksizin birbirlerini tamamlarlar.

İslâm ahlâkı, refahın bir kaç kişinin elinde toplanmasının kaçınılmaz sonuçları olan lüks ve sefahatin bütün şekillerini yasaklar. Bu­nunla birlikte İslâm, işçilere adaletsizlik ya­pılmasını veya onlara az ücret ödenmesini de yasaklar. Servetin bir kaç kişinin elinde top­lanması işçilere yapılan haksızlığın bir sonu­cu ise bu olayın aynı şekilde önlenmesi gere­kir.

İslâm insanları paralarını Allah yolunda -san­ki bütün malım elden çıkaracakmış gibi, har­camaya çağırır. Bunun sebebi şudur: Eğer zenginler servetlerini Allah yolundan çok kendileri için harcarlarsa, halkın çoğunluğu yoksulluk ve sefalet içinde yaşar.

İslâm'ın gerçekleştirdiği bu manevî yüceliş insanı Allah'a daha da yaklaştırır, Allah'ın rı­zasını kazanma ve ahirette O'nun karşılığını umma çabalarında kişiyi bütün dünyevî lez­zetler ve faydalardan feragat ettirir.

Allahu Teâlâ ile yaptığı ahdi koruyan, öte dünyaya, cennet ve cehenneme inanan bir in­san, mal yığmak için çılgınca koşuşturmaya­cak, kendi bencil amaçlarını gerçekleştirme uğrunda sömürüye veya adaletsizliğe başvur­mayacaktır. Bu hususta herhangi bir tereddüt olamaz. Bu şekildeki manevî ve ahlâkî bir ye­tiştirme, kapitalizmin kötülüklerine engel ola­cak bir iktisadî kuralları hazırlamıştır. Bun­dan dolayı, böyle bir kanun yapıldığında, bunlara itaat edileceğinden emin olabilirsiniz. Zira, bu itaat ceza korkusundan değil, daha çok insanların vicdanlarının sesine kulak ve­rerek hareket etmelerinden dolayıdır.

Sonuç olarak, şu husus iyice açıklığa kavuş­turulmalıdır: Günümüz İslâm dünyasmda hü­küm süren acımasız kapitalizm İslâm'ın bir parçası değildir. Bu nedenle, İslâm onun kö­tülüklerinden sorumlu tutulamaz. (M. Qutb, a.g.e., sh. 65-71).

 

KISIM 11

 

İSLÂM'IN KÖLELİĞE KARŞI TAVRI

 

Kölelik, İslâm'ın doğuşunda, iyice yerleşmiş bir kurumdu ve dünyadaki tüm insanların top­lumsal ve ekonomik hayatlarının bir parçasıy­dı. Buna rağmen İslâm, sonunda onu tama­men ortadan kaldıracak gerekli adımları attı. Alınan İslâmî tedbirlerin önemini tam olarak kavrayabilmemiz için kölelik meselesini bü­tün boyutlarıyla tartışmamız yerinde olacak­tır.

Bu konuda sıklıkla sorulan sorulardan bazıla­rı şöyledir: İslâm niçin köleliğe izin vermişti. Bu dinin Allah tarafından gönderildiği konu­sunda herhangi bir şüphe yoktur. Bu din bü­tün zamanlarda yaşayan insanların tümü için bir rahmet olarak gönderilmişti. Bu hususta da bir tereddüt olamaz. O halde, İslâm'da kö­leliğe nasıl müsaade edilir? Temeli, insanlar arasındaki mükemmel bir eşitlik kavramına dayanan, onların ortak kökenini vurgulayan sonra da bu eşitlik kavramım başarılı bir şe­kilde toplumsal hayata geçiren bu din nasıl olur da köleliği toplumsal düzenin bir parçası kabul eder ve onun için hükümler koyar? Al­lah, "muhakkak Âdem oğullarım şerefli kıl­dık" buyurduğu hâlde, insanların bir kısmı­nın, kölelik olayında olduğu gibi, alınıp satı­lan bir meta halinde kalmalarını ister mi? Eğer, böyle bir durumu istemiyor veya bu olaydan razı değilse, Kitabında niçin açıkça yasaklamamış ve tamamen yürürlükten kal­dırmamıştır? Nitekim nefret ettiği içki, ku­mar, faiz gibi uygulamaları bu şekilde yasak­lamamış mıydı?..

îslâm'm hak bir din olduğu biliniyorken bu sorularla zihni karışan kimselerin hâli Kur'ân'ın şu ayetinde açıklanan Hz. İbra-him'inki gibiydi: "İbrahim de bir zaman: 'Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana gös­ter!' demişti. (Allah): 'İnanmadın mı?' dedi.  (ibrahim): 'Hayır (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum)' de­di..." (2: 260).

Dolayısıyla kölelik meselesini tarihî, sosyal ve psikolojik seviyede bütün açıklığıyla tar­tışmamız gerekmektedir.

Kölelik meselesine 20. yüzyıl arka zeminiyle yaklaşan modern insan, köle ticareti süresince işlenen korkunç suçların ve (özellikle Roma İmparatorluğunda) kölelere reva görülen bar­barca davranışların ışığında, köleliği en tik­sindirici ve en iğrenç suç olarak mahkûm eder. O, şaşkınlık içerisindedir ve böyle bir şeyin bir din veya hayat düzeni tarafından tasvibini anlamakta aşırı derecede zorlanır. Sonra da şunu merak eder: Diğer bütün kanun ve esaslar köleliğin bütün çeşitlerinden ve bi­çerlerinden uzak olarak insanın hürriyetini hedeflerken, nasıl olur da İslâm köleliği izin verir? İşte bu, infial ve üzüntü içinde, keşke İslâm köleliği açık ve kesin hükümlerle yasak etse de akıl ve vicdanlar rahatlatılsaydı, diye temenni bile eder.

Burada dikkatlerimizi tarihî gerçeklerin bize anlattıklarına çevirmeliyiz. Roma İmparator­luğunda kölelere karşı işlenen iğrenç suçlar, İslâm tarihine tümüyle yabancıdır. Roma'daki kölelerin hayatına dair etraflı bilgilere sahi­biz. Bu bilgiler İslâm'ın, kölelerin kaderinde meydana getirdiği büyük değişikliği göster­memize yeterli olacaktır.

Roma dünyasında köle, bir insan olarak değil, yalnızca bir mal olarak görülürdü. Ağır görev ve mecburiyetleri olmasına rağmen, hiçbir hakkı yoktu. Peki, bu köleler nereden getiril­mişlerdi? Onlar savaşlarda esir edilen kimse­lerdi. Bu savaşlar da soylu ilkeler veya yük­sek ideallerden değil, yalmzca diğer insanları köleleştirme, kendi itibarlarını yükseltmek için onları sömürme arzusundan kaynaklan­mıştı. Bu savaşlar, Roma halkının, sapkın şehevî zevklere düşkünlüklerini ve refah için­deki hayatlarını devam ettirebilmelerini, sıcak ve soğuk banyolardan, pahalı giyeceklerden, her çeşit lezzetli ve zevkli yiyeceklerden fay­dalanabilmelerini ve -içki müsabakaları, fahi­şelik, dans, halk toplantıları ve festivaller gi­bi- şuh eğlencelerde eğlenebilmelerini sağla­mak amacıyla yapılmıştı. Bu zevkleri elde edebilmek için, onlar, diğer kavimleri boyun eğdirip, merhametsizce sömürmüşlerdi. Daha sonraları Roma hâkimiyetinden İslâm'ın kur­tardığı Mısır'a da daha az zâlimce davranıl-mamıştı. O Mısır ki, Roma İmparatorluğunun tahıl ambarı olmuş, bunun yanısıra, ülkedeki her çeşit maddî kaynak Roma'ya akıtılmıştı.

Köleler, Romalı sömürgecilerin bu açgözlü isteklerini karşılayabilmek için tarlalarda çalı­şırlardı. Daha önce de belirttiğimiz gibi, onla­rın herhangi bir haklan yoktu. Tarlalarda çalı­şırlarken kaçmalarını önlemek için ayaklarına ağır prangalar vurulurdu. Hiçbir zaman, gere­ğince beslenmezlerdi; verilen erzak, canlı ka­labilmelerine ve çalışabilmelerine ancak ye­terdi. Bunları bile iaşe teminini, en az hay­vanlar ve bitkilerin olduğu kadar kölelerin de haklan olarak düşündüklerinden dolayı yap­mazlardı. Çalışma süresince köleler, zâlim ve canavar ruhlu kimseler tarafından keyfî ola­rak kırbaçlanırlarken, sadist soylular ya da kâhyalan bundan büyük zevk alırlardı. Günün sonunda, onları, büyük gruplar halinde -bir grupta, ayakları yine prangalı olarak 10-50 kişi bulunurdu- karanlık, pis kokulu, fare ve haşerelerin istilâ ettiği küçücük yerlerde, uyu-malan için biraraya toplarlardı. Onlar, sürüle­rin faydalandıkları geniş ve ferah ağılların konforundan dâhi mahrumdular.

Romalılann kölelere reva gördükleri kötü ve iğrenç davranışların şekli, onların en çok sev­diği eğlencelerde görülebilir. Bu olay, aynı zamanda, Roma medeniyetinin barbarlığını ve zalimliğini de ortaya koyar. Bu medeniyeti, çağımızda, ellerindeki bütün emperyalist sömürü vasıtalarıyla birlikte modern Avrupa ve Amerika temsil etmektedir. Kılıçlar ve mızraklarla donatılmış köleler arenaya bırakı­lırlar, müsabakayı izlemeye gelmiş, yüksek sıralarda oturan efendilerinin (arasıra imparatorun) zevk ve eğlenceleri için öldüresiye çar­pışırlardı. Bir diğerini kılıç ve kargısıyla dü-şürebilen köle, onu parçalara ayırmakta bir an bile tereddüt etmezdi. Savaşçılardan biri köle­yi öldürüp, cansız ve soğuk cesedini yere attı­ğında eğlencenin zirvesine ulaşılırdı. İşte bu anda, kazanan, sevinç çığlıkları, kuvvetli el çırpmalar ve neşeli, gönülden gelen kahkaha­larla alkışlanırdı.

Roma dünyasında kölelerin içinde bulunduk­ları durum bu şekildeydi. Herhalde, böyle bir düzende onların hukukî konumlarından bah­setmeye pek gerek yoktur: Sahipler, mutlak bir şekilde öldürme, cezalandırma ve merhametsizce sömürme haklarına sahipken, köle­lerin, ne itiraz etme haklan ne de içinde bu­lundukları durumdan kurtulacaklarına dair manevî bir dayanakları vardı. Bu son bilgiler, yukarıdan beri tarif edegeldiğimiz durumu biraz daha aydınlatacaktır.

İran, Hindistan ve diğer ülkelerdeki kölelerin durumu, Roma'dan daha iyi değildi. Çok kü­çük farklılıklara rağmen, bu ülkelerde de kö­lelerin kaderi hep aynı idi. Hayatlarının bir değeri yoktu, katillerine kısas uygulanmazdı, Çok ağır görevler yüklenmesine rağmen karşı­lığında hiç bir menfaatleri olmazdı. Bu ülke­lerdeki hâkim düzenler ne düşünce olarak ne de uygulamadaki gerçekler açısından, kölele­re merhametli değillerdi. Sadece kölelere kar­şı işledikleri zulümlerin ve iğrençliklerin de­recelerine göre birbirlerinden ayrılıyorlardı.

İslâm sahneye çıktığında varolan hayatın şart­lan bunlardı. Onun gelişi, bu kölelere, insan­lık şerefinin tekrar iade edileceğini haber ver­di. Sahiplere, köleleri, hakkında şunlan söyle­di: "... hepiniz birbirinizdensinİz.." (4: 25). îslâm; "Kim kölesini öldürürse, biz de onu öl­dürürüz, kim kölesini hapseder veya yiyece­ğini keserse onu hapseder ve yiyeceğini kese­riz. Kim kölesini hadım ederse, biz de onları hadım ederiz" (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai) hükmünü ilân etmiştir. İslâm; "Siz Âdem oğullansmız, Âdem de top­raktandır." (Müslim, Ebû Davud) diyerek aslın, kökenin ve gidişin bir olduğunu takrir et­mek için geldi. Bilinmelidir ki, sadece birinin efendi, diğerinin köle olmaları sebebiyle hiç­bir efendinin köleye üstünlüğü yoktur. Üstün­lük ancak takva iledir: "Biliniz ki, hiçbir Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza herhangi bir üstünlüğü yoktur. Üs­tünlük ancak takva iledir." (Buhari).

îslâm, köle sahiplerine, köleleriyle olan ilişki­lerinde âdil olmalarını emretmek için gelmiş­tir: "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi or­tak koşmayın, ana babaya, yalanlara, yetimle­re, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşu­ya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve ellerini­zin altında bulunanlara iyilik edin. Allah, kendini beğenip, övünenleri elbette sevmez." (4: 36). Yine, köle ile sahibi arasındaki ger­çek ilişkinin, bir köle-efendi ilişkisi veya bo­yun eğme-başkaldırma mücadelesi olmadığı­nı, ancak, akrabalık ve kardeşlik ilişkisi oldu­ğunu ifade eder. O kadar ki, efendilere, sahip oldukları cariyelerle evlenme izni verilir: "İçinizden, hür nıü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, elleriniz altında bulu­nan mü'min genç kızlarınız (olan cariyeleri-niz)den alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensinİz (hepiniz Adem soyundansınız. insanlık bakımından aranızda bir fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşa-malan, zina etmemeleri ve gizli dost da tut-mamalan şartıyla, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, ücretlerini (mehirlerini) de güzelce verin..." (4: 25).

Böylece efendiler, kölelerinin kardeşleri ola­rak nitelendirilir: "Köleleriniz, sizin kardeşle­rimizdir. Eli altında böyle bir kardeşi bulunan, ona, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydir­sin; ona yapamayacakları işler yüklemeyin. Eğer onlara zor işler buyurursanız yardım edin." (Buharî).

Kölelerin duygularma saygı gösterilmesinin bir işareti olarak Hz. Peygamber @ şunlan da eklemiştir: "Sizden hiçbiriniz, bu benim kö-lemdir, bu benim câriyemdir, demesin. Ancak benim kızım, oğlum veya kardeşim, desin." (Ebû Hureyre rivayet etmiştir). Ata binmiş bir adam ile arkasından güçlükle yürüyen kölesi­ni gördüğünde, Ebû Hureyre, yukarıdaki ha-dİse dayanarak adama şöyle dedi: "Onu da atının üzerine, terkine al. Çünkü, şüphesiz o, senin kardeşindir, o da seninki gibi bir can ta­şımaktadır."

Bununla birlikte, İslâm'ın köleler lehine yap­tıkları bu kadarla kalmaz. Ancak, tetkikimizi ilerletmeden önce, bu ilk dönemde kölelerin statülerinde meydana getirilen ve İslâm'a borçlu olduğumuz büyük gelişmeleri özetle­mek isteriz.

Bundan böyle köle, yalnızca (ticaretin bir parçası) bir 'meta' sayılmayacak, efendisi gi­bi bir can sahibi insan olarak görülecekti. Bu­na karşılık, geçmişte ona, köle olarak sahibi­ne hizmet etsin diye yaratılmış ve her türlü aşağılanmaya müsait, sahibinden tamamen farklı bir yaratık gözüyle bakılırdı. Bu anla­yıştan dolayı kölelerini katlederken, cezalan­dırırken, yakarken, iğrenç ve zor işleri yaptır­tırken, köle sahipleri vicdanlarında en ufak bir rahatsızlık duymazlardı. Hindular, kölele­rin Tanrı Brahma'nın ayaklarından yaratıldık­larına inanırlar, doğuştan değersiz ve aşağılık, kesinlikle karşı çıkılamayan ve değiştirileme­yen bir kaderle doğduklarım kabul ederlerdi. Bu nedenle onların önündeki tek çıkar yol, ruhlarının öldükten sonra daha güzel bir yara­tığa dönüşeceği ümidiyle bu aşağılamalara ve cezalara sabırla tahammül etmeleriydi. Böy­lece baskıcı zâlimler onlan fizikî köleliğin se­fil durumuna alçaltmakla kalmıyor ve bir adım daha ileri giderek onları, alçaltan ve se­falete düşmelerine neden olan adaletsiz top­lumsal düzene karşı ayaklanma isteklerinden de mahrum bırakıyordu. İslâm onları bu zelîl kölelikten kurtarıp hür insanlarla kardeş ol­manın yüksek mevkiine çıkarmıştır. İslâm'ın bu başarılan yalnızca kuru iddialar olmayıp, tarihin bizzat şahit olduğu gerçeklerdir. Avru­pa'nın peşin hükümlü yazarları dahi, İslâm'ın ilk döneminde kölelerin, dünyanın herhangi bir köşesinde daha önce görülmemiş bir şekil­de asîl insanlar konumuna yükseltildiklerini kabul ederler. Onlar İslâm toplumunda o ka­dar şerefli bir konumda idiler ki, azadlı köle­ler sabık efendilerini ortada bırakmayı çirkin bulurlardı. Oysa, şimdi eski efendilerine ne ihtiyaçları vardı, ne de onlardan korkuyorlar­dı; onlar gibi hürdüler. Bu hareket, onların kendilerini eski efendilerinin aile fertlerinden biri olarak görmeleri ve kan bağına benzer bağlarla bağımlı saymaları gerçeğine dayanır.

Yine, köle, can emniyeti kanun ile teminat al­tına alınmış bir insan durumuna gelmişti şim­di. Bu hüküm, ona karşı sözlü veya fiilî teca­vüzleri yasaklıyordu. Hz. Peygamber @ de onlarla kötü şekillerde konuşulmasını men et­miş; onlara, kendilerini ailenin fertlerinden biriymiş hissini verecek ve kölelik utancını giderecek bir tarzda hitap edilmesini emret­miştir. Ve bu gayeyle şöyle demiştir: "Allah sizi onlara mâlik kıldı. Dilerse onları size mâlik kılar." (İhya). Onları köle haline geti­ren özel şart ve durumlardı. Bunun dışında onlar da efendileriyle aynı idiler, aralarında başkaca bir fark yoktu. Bu şekilde İslâm, efendilerin birazcık kabarmış gururlarını kı­rıp, kölelerin konumunu da yükselterek, her­kesi saf beşerî ilişkilerle birbirine bağlamıştır. Onlara, aralarındaki karşılıklı ilişkilerin teme­lini sevgiden başka bir şeyin ouşturmamasını söyleyerek birbirlerine daha da yakınlaştır-mış, aralarındaki merhamet ve muhabbeti güçlendirmiştir. Meydana gelebilecek herhan­gi bir maddî zarar veya yaralama durumunda her iki tarafın aynı şekilde cezalandırılacağı açıkça belirtilmiştir: "Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz..." ilkesi çok geniş uygulama­ları olan açık bir hükümdür. Herhangi iki ki­şinin ilişkisi gibi efendi ile köle arasındaki ilişki de varolan mükemmel eşitlik durumunu gösterir. Bunun yanısıra tarafların her birinin insan olarak yaşama hakkını teminat altına alır. Sonuçta İslâm, varolan durumun kesin­likle köleyi insanî haklarından mahrum bırak­madığını açığa kavuşturur. Bu teminatlar yal­nızca kölenin can emniyetini kabul etmekle kalmaz, ayrıca, İslâm'dan önce veya sonra bü­tün dünya tarihînde varolmuş köle yasaların­da eşi benzeri olmayan cömertlik ve asalette­dirler. Bu hususta İslâm o kadar ileri gider ki, terbiye maksadının dışında köleye tokat vur­mayı, hürriyetine kavuşmaya vesile ve kanunî bir sebep kılmıştır. Efendi kölesine terbiye kasdi ile ancak çocuklanna yaptığı muamele­yi yapmakla mükelleftir.

Köle âzad etme, hürriyetine kavuşturma: İlk safhaada İslâm, kölelere manevî hürriyet­lerini kazandırdı. Onlara insanlıklarını geri verdi. Aynı ortak köken telâkkisiyle onlara şu hususu öğretti: Efendilerinin sahip oldukları konuma onlar da sahiptiler. Yalnızca bir ta­kım haricî şartlar ve durumlardan dolayı hür­riyetlerinden mahrum kalmışlar, bu sebeple de toplumsal hayatta doğrudan yer alamıyor-lardı. Ancak bunun dışında, gözetilen insan hakları konusunda efendi İle köle arasında başkaca bir farklılık yoktu.

Fakat, İslâm bu safhada kalmadı. Onun asıl önemli prensibi insanların her birini aynı şe­kilde hür kılarak, onlar arasında mükemmel eşitliği temin etmektir. Bu sebeple, kölelerin gerçekten hürriyetlerim sağlayabilecek iki önemli vasıta öne sürdü:

1- Efendilerin kendi istekleriyle köleyi âzad etmesi (el-'ıtk).

2- Hürriyetin kaydedilmesi (mükâtebe).

1- Bunlardan ilki, efendinin kendi isteğiyle köleyi serbest bırakmasıydı. Bu uygula­ma İslâm tarafından büyük bir titizlikle teşvik edilmişti. Bu hususta ilk Örnek davranışta bulunan bizzat Rasûlullah @ idi. O, sahip olduğu bütün köleleri âzad ederken, ashabı da O'nun örneğine uy­muştur. Özellikle Hz. Ebû Bekir, putpe­rest Kureyş reislerinden köle satın almak için çok büyük meblağlarda paralar har­camış, daha sonra o köleleri serbest bı­rakmıştı. Bunun yanısıra, ne zaman bey-tu'1-mâı'de fazla para bulunsa, âzad et­mek gayesiyle köle satın alınırdı. Yahya b. Sa'îd şöyle der: "Ömer b. Abdülazİz zekâtları toplamam için beni Afrika'ya gönderdi. Zekatları topladıktan sonra çevremde onu dağıtabileceğim fakir in­san aradım. Fakat kimseyi bulamadım, ne de benden zekatları kabul edebilecek her­hangi bir kişiye rastladım. Çünkü Ömer b. Abdülaziz insanları zengin etmişti. So­nuçta o paralarla bir miktar köle satın al­dım ve onlan serbest bıraktım."

Hz. Peygamber @, müslümanlardan on kişiye okuma yazma öğreten veya buna benzer bir hizmette bulunan köleleri azad ederdi. Kur'ân bazı günahlann kefareti olarak köle azad etmeyi emrederken, Hz. Peygamber @ de bir kişinin işleyebilece­ği hef hangi bir günahın kefareti olarak yine köle azadını teşvik etmiştir. Bu, bü­yük sayılarda kölenin serbest kalmasına diğer âmillerden çok daha fazla yardımcı oldu. Zira, hiç kimse tamamıyla günah­lardan berî olduğunu umamaz. Rasûlullah @'in buyurduğu gibi günahlar kesilmeye­ceğine göre kefaret yolu ile âzâd işi de­vam edecektir

İslâm'ın günahlar için emrettiği keffaret-lerden .birine burada değinmemiz yerinde olur. Özellikle bu örnek İslâm'ın kölelik hakkındaki görüşünü izah eder. İslâm, hata ile bir mü'minin Öldürülmesinin ce­zasının paraya çevrilmiş şekli olarak, ina­nan bir kölenin âzad edilmesini ve Ölü­nün yakınlarına kan diyetinin ödenmesini emreder: "Bir mü'mini yanlışlıkla öldü­renin, bir mü'min köleyi âzad etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona di­yet ödemesi gerekir..." (4: 92). Hataen öl­dürülmüş olan kimse, mensup olduğu ai­lenin ve toplumun haksız olarak kaybetti­ği bir insandır. Bu sebeple İslâm, her iki tarafa da -aileye ve topluma- bir tazminat ödenmesini emreder: Ailesi âdil bir kan diyeti alırken, topluma da onun yerine hizmet edecek yeni bir kişi, yani âzad edilmiş mü'min köle katlin". Böylece, bir kölenin hürriyetine kavuşturulması, hata ile öldürülme sonucunda kaybedilen bir kişinin tazminatı olarak bir insanın haya­ta geri döndürülmesi anlamına gelir. Bu nokta açıkça gösterir ki, İslâm, bir köle için sağladığı bütün bu teminatlara rağ­men yine de köleliği ölüm veya Ölüme çok benzer bir dururn olarak görür. Dola­yısıyla, insanlığın bu düşkün sınıfına hür­riyetlerini geri vererek canlandırmak için her türlü fırsatı büyük bir şevkle değer­lendirmiştir.

Tarih bize, İslâm'daki bu "kendi arzusuy­la köle âzad etme" (eî-'ıtk) usulüyle çok büyük sayılarda kölenin hürriyetine ka­vuştuğunu gösterir ki, İslâm'dan önce ve­ya sonra, modern zamanlara kadar her­hangi bir ulusun tarihinde böyle bir ola­yın benzeri dahi görülmemiştir. Bunun yanısıra şu gerçeği unutmamak gerekir: Köle azadına yardım eden unsurlar sâfiyâne insanî idi ve müslümanların, mâlik oldukları köleleri serbest bırakarak Allah'ın rızasını kazanma arzularından doğmaktaydı.

2- İslâm'ın kendisiyle kölelere hürriyet ge­tirdiği ikinci usûl mükâtebedii yani, köle ile efendisinin üzerinde anlaştıkları belli miktardaki para karşılığında efendinin kölenin hürriyet isteğini yazması. Böyle bir durumda efendi, fidyeyi vermeye ha­zır kölenin serbest bırakılmasını ne red­dedebilir, ne de geciktirebilir: Onun üze­rine düşen fidyeyi alır almaz köleyi azad etmesidir. Aksi hâlde köle; hürriyetinin şer'an karara bağlanması için mahkeme­ye başvurabilir.

Bu mükâtebe müessesesiyle İslâm, hürri­yetlerine kavuşmayı arzu eden kölelerin tamamına hürriyet yolunu açmışür. Böy­lelikle onlar, kendilerince uygun bir za­manda serbest kalabilmek için pasif ola­rak efendilerinin iyi niyetlerini veya mut-takiliğini bekleme gereği duymayacaklar­dı.

Bir köle efendisine hürriyetinin fidyesini teklif ettiğinde, bu teklif geri çevrileme­diği gibi, reddedilir endişesine de gerek yoktur. Zira İslâm idaresi, bundan böyle kölenin efendisine belli bir ücret karşılı­ğında çalışmasını ya da hürriyeti için ge­rekli parayı biriktirene kadar dışarıda başkaları için çalışabilmesini mümkün kılacak düzenlemeler yapmayı teminat altına almıştır.

Bu, daha sonraları 14. yüzyılda yani İslâm'ın ülkede yürürlüğe koymasından 700 yıl sonra Avrupa'da gerçekleştirilen olaydı. İslâm'ın başka bir yerde çok zor olarak bulunabilecek ayırıcı vasfı, İslâm idaresinin mükâtebelerini talep eden kö­lelere devlet hazinesinden mâlî yardımda bulunması ve borç vermesiydi. Bu olay, İslâm'ın hiç bir maddî karşılık beklemek­sizin, yalnızca Allah'ın rızasını elde etme ve O'nun kölesi olarak yükümlülüklerini yerine getirme düşüncesiyle kölelerin âzadedilmesine gösterdiği yakın ilginin göstergesidir. Zekâtın kullanım şeklini belirleyen Kur'ân ayeti şöyle der: "Sada­kalar (zekatlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerin­de çalışan (zekât toplayan) memurlara, kalbleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur..." (9: 60). Böylece, Kur'ân zekatın, kendi özel kazançlarıyla mükâtebeyi Ödemek­ten âciz kölelerin, hürriyetlerini elde et­melerinde kullanılmasını beyan eder.

Bu iki usûl, İslâm'ın köleli dünyada başardığı büyük pratik ilerlemeyi gösterir. O, insanlığın tarihî gelişiminin en az yedi asır önündeydi. Bunun yanısıra, ilerlemede çok yeni bazı un­surlara da önem vermiştir. Meselâ, köleye devlet tarafından sağlanan güvenlik -ki, mo­dern zamanlara kadar insanlık tarihinde çok nâdir görülen bir olay- ve insanlığın bugün hâlâ gerçekleştiremediği, kölelere asil ve cö­mert muamele veya bir kişinin iktisadî ve siyasî gelişmelerin baskısı olmaksızın kendi hür iradesi ile köle âzad etmesi gibi davranış­lar. Oysa, Batılılar ancak alttan gelen baskı ve taleplerle kölelerin hürriyetlerini kabule mec­bur kalmışlardır.

Bu iki husus, 'İslâm da dahil olmak üzere bü­tün sistemler insanlığın iktisadî gelişmesinde yalnızca bir safhayı temsil ederler' iddiasın­daki hatalı görüşleri çürütmeye yeterlidir. Di­yalektik materyalizme inananlar, bütün inanç ve görüşleriyle birlikte İslâm'ın da devrinin iktisadî ve maddî şartlarını yansıttığını ve en uygun bir zamanda geldiğini söylerler. Çün­kü, onlara göre bir sistem yalnızca varolan ekonomik hayatı yansıtabilir ve hiç bir vası­tayla gelecekteki safhaların önüne geçemez. Onlar bu nazariyenin yanlış olamayacağı hu­susunda ısrarlıdırlar. Buna karşılık, İslâm, is­teğe bağlı itaat üzerinde kendi düzeninin bü­tün toplumsal ve iktisadî üst yapısını yükselt­miştir. Bir çok bakımdan bu yapı, toplumsal düzenler tarihinde hâlâ eşsiz ve benzersizdir.

Burada bir çok insanın zihnini karıştıran, şa­şırtıcı bir soru akla gelebilir: "Madem ki İslâm, kölelerin âzad edilmesini savunuyordu. Gönüllü olarak, herhangi bir dış baskı ve zor­lama olmaksızın bütün dünyadan önce bu ku­ruma son verecek böylesine köklü tedbirler almıştı, niçin en son ve kesin adımı atıp, onu bir defada ve tamamıyla ortadan kaldırmadı? Bu şekildeki hareket insanlığa daha çok fayda sağlayabilirdi. Bunun yanında, İslâm'ın ger­çekten mükemmel bir düzen olduğunu, so­nuçta, insanı bütün yaratıklarından daha şe­refli kılan Allah tarafından gönderildiğini is-patlayabilirdi."

Bu soruya cevap verirken, kölelikle ilgili sos­yal, psikolojik ve siyasî meseleleri de, yani İslâm'dan köleliği bir defada, bütünüyle yü­rürlükten kaldırması beklenirken, bu davranı­şı ertelemesine yol açan sebepleri gözonüne alıp, araştırmalıyız. Bu araştırma sırasında şu hususu gözönünde tutmalıyız: Eğer kölelik fonksiyonunu, dış sapma unsurlarının etkisin­den uzak olarak eski safiyetinde sürdürüyor idiyse, onun ortadan kaldırılmasını geciktiren sebepleri İslâm'ın arzusundan veya izninden daha başka yerlerde aramalıyız.

O zaman, ilk elde şu husus hemen kaydedil­melidir ki, İslâm, dünyanın her tarafında kö­leliğin makbul olduğu, hiçbir kimsenin onu inkâr ve değiştirme hususunu düşünmediği, aynı zamanda köleliğin, insanlar arasında, sosyaj ve iktisadî genel-geçer bir değer oldu­ğu bir sırada zuhur etti. Onu değiştirmek veya tamamen son vermek uzun zaman dilimine yayılmış, tedricî bir işlemi gerektirecekti. Ay­nı hususu içkinin yasaklanmasında da görebi­liriz. Birden değil, ancak hazırlık yıllarından sonra yürürlüğe kondu. Oysa, bazı sosyal et­kilerine rağmen, her şeyden Önce o şahsî bir alışkanlıktı. Hatta, Arapların bazısı, cahiliyye devrinde dahi, içkinin, gerçekten soylu insan­lar için alçaltıcı bir alışkanlık olduğu inancıy­la kendilerini ondan uzak tutmuşlardı. Fakat, onlar köleliğe oldukça farklı bakıyorlardı. Devrin sosyal yapısında olduğu kadar, kişile­rin psikolojilerinde de çok derin kökleri var­dı. Ferdî, toplumsal ve ekonomik uygulama­lar onu gerekli buluyordu ve yukarıda gördü­ğümüz gibi hiç kimse köleliğin varlığını is­tenmeyen bir durum olarak telâkki etmiyordu. Bu sebeple köleliğin ilgası, İlâhî vahiy döne­miyle aynı dönem olan Hz. Peygamber @'in hayatından çok daha uzun bir zaman dilimine ihtiyaç duymuştu. Allah yarattığı her şeyi da­ha iyi bilir. Şarabın yasaklanması için ânında tenfîz edilecek bir kanun çıkarmak kâfi olsay­dı, o vakit Allah şarabı birkaç senede kade­meli olarak haram etmezdi. Ânında bir tek emirle haram ederdi. Aynı şekilde, köleliğin ortadan kaldırılması için onu lağveden bir emrin çıkarılması yeterli olsaydı, o zaman Al­lah'ın ilmi mucibince bu emrin ertelenmesine bir sebep kalmazdı.

Biz, "İslâm bütün insanlık ve bütün zamanla­rın dinidir, iyi bir hayatın varlığını ve deva­mını sağlayacak gerekli tüm sağlıklı unsurları içinde barındırır" derken, İslâm'ın bütün za­man ve mekânlarla ilgili bütün ayrıntılı hü­kümleri daha önceden vazetmiş olduğunu söylemek istemiyoruz. Çünkü, İslâm böylesi ayrıntılı hükümleri yalnızca, tarihin bütün olaylarına rağmen değişmeden kalan temel beşerî problemler için vazeder ki, bu mesele­ler insan fıtratının değişmeyen karakterleriyle alâkalıdır. Hayatın daima değişen şartlarına yönelik olarak İslâm bazı genel prensipler ko­yar. Bu prensipler gelişmenin gelecekteki şeklinin çerçevesini belirler. Tam olarak köle­lik meselesine yapılan da budur. O, kölelerin âzad edilmesini, isteğe bağlı âzad etme veya fidye karşılığı hür olma gibi iki sağlam teme­le oturturken, bu eski ve karmaşık sorunun gelecekteki çözüm biçimine de işaret etmişti.

İslâm, insan fıtratım değiştirme niyetinde de­ğildi. Daha çok, kaçınılmaz sınırlarına gere­ken dikkati göstererek onu ıslâh etmeye çalış­mıştır. Böylece, herhangi bir şekilde baskıya başvurmadan insanlığın, gücünün yettiği se­viyenin en üstüne yükseltilmek için inmiştir. İslâm bazı fertlerin terbiyesinde harikulade, şaşırtıcı basanlar elde etmiştir. Toplumu bir bütün olarak ele alırsak, onun başarısı hiç de daha âz Övünülecek bir olay değildir. İnsanlık tarihinde şimdiye kadar başarılmış hiç bir olayla kıyas kabul etmez. Ancak bu başarısı­na rağmen İslâm, kapasitesi belli olan insanlı­ğı, pratik hayatta, nâdir ve imkânsız mükem­mellik derecelerine ulaştırmayı amaçlamıştır. Zira, eğer Allah böyle bir şeyi dileseydi, daha ilk başta insanları melekleri gibi yaratır ve onlara ancak, meleklerin tahammül edebile­ceği görevler verirdi. Melekler hakkında şöy­le buyururun "...Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır." (66: 6). Allah, insanların bu şekilde melekler olmalarını istememiştir. On­ları insanlar olarak yaratmıştır. Yaratıcı olma­sı sıfatıyla onların güçlerini, muvaffak olabi­lecekleri zamanı, hangi emre uyup, başarıyla yerine getirebileceklerini bilir. Bununla bera­ber, İslâm'ın özgürleştirme hareketini, dünya­nın kabul edip, uygulamasından 7 asır önce, ilk olarak başlatması yeterlidir. Gerçek şu ki, köleliğin yeni bir kaynağı ortaya çıkmasaydı;

İslâm, herşeye rağmen Arap yarımadasında onu daha çabuk sona erdirecekti. Ancak köle­lik dünyanın her tarafında kolay kolay orta­dan kalkmamasına rağmen, bütün İslâm dün­yasında sona erdirilmesi işi ciddiyetle yerine getirilmeye çalışıldı. Köleliğin bu yeni nedeni varken İslâm'ın onu tamamen yürürlükten kaldırması imkân-sızdı. Zira, bu neden yal­nızca müslümanlan ilgilendirmiyordu, aynı zamanda, İslâm'ın kontrol edemediği veya güç yetiremediği muhalifleriyle de ilgiliydi. Köleliğin yeryüzünden tamamen silinmesini önleyen kaynak bizzat savaşlardı. Çünkü sa­vaşlar, zamanında köleliğin en ziyade kayna­ğı olmuştu: Onun ayrıntılarını kısaca ele ala­lım.

Kölelere güzel muamele ve onlara insanî mevkiilerini iadede İslâm, gerisinde çok hari­ka ve hayranlık uyandıran örnekler bırakmış­tır. Bunlara Kur'ân ayetleri ve Hz. Peygam­ber @'in sünnetinden bazısı ile işaret etmiş­tik. Şimdi, ilk dönemin yaşantısından biraz daha örnekler vermek istiyoruz. Hz. Peygam­ber @ Medine'de iken bazı Arap reisleriyle âzadlı köleler arasında kardeşlikler tesis et­mişti. Böylece O, Bilâl b. Rebbâh'ı Halid b. Ruveyhâ el-Has'amî ile, âzadlı kölesi Zeyd'i amcası Hamza ile, Hârice b. Zeyd'i Ebu Bekir ile kardeş yaparak onları birbirine bağladı. Bu kardeşlik ilişkisi kan akrabalığına benzer ger­çek bir bağ idi. O kadar ki, kardeş yapılmış iki kişi birbirine mirasçı olurdu. Oysa günü­müzde yalnızca kan bağıyla bağlı akrabalar bu haktan faydalanırlar.

Ancak İslâm bu noktada durmamış, bir adım daha ileri gitmiştir. Hz. Peygamber @, teyze­sinin kızı Zeyneb bintü Cahş'ı eski kölesi Zeyd ile evlendirmiştir. Bilindiği gibi evlilik özellikle bir kadının nazarında hassas bir me­seledir. Kadın daha çok mevki bakımından kendisinden daha üstün olan birisiyle evlen­meyi tercih eder. Buna mukabil Zeyneb, sos­yal statü, soy ve servet bakımından kendin­den daha aşağı olan bir kişiyle evlenmeyi ka­bul etmiş olmasına rağmen, bunun kendi seviyesini düşürdüğünü düşünerek sonunda ay­rılmıştır. Ancak Hz. Peygamber @ bunların hepsinden daha üstün bir mânayı hedef tutu­yordu: O hedef, zâlim insanların köleyi itmiş olduğu çuKurüan alıp, Kureyş eşrafının seviye­sine yükseltmekti.

Bu yüksek insanî seviyeye İlâve olarak köle­lerin askerî kumandan ve önderler konumuna yükseltildiklerini zikredebiliriz Hz. Peygam­ber @, en yakın sahabilerin, muhacir ve ensa-nn, Arapların ileri gelen kimselerinin de için­de bulunduğu ordunun kumandanlığına kölesi Zeyd'i tayin etmişti. Zeyd şehid olunca, arala­rında Hz. Peygamber @'in İki veziri ve ken­dinden sonra iki halifesi olan Ebu Bekir ve Ömer'in de bulunduğu bu ordunun kuman­danlığına Zeyd'in oğlu Üsâme'yi tayin etti. Böylece, köleler sadece diğer insanlarla aynı eşit konuma getirilmiyor, aynı zamanda hür insanların ordularının başına geçebilecek ka­dar yükseltiliyorlardı. Bu hususta Rasûlullah @, mü'minlere şu şekilde emir verecek kadar olayın boyutunu genişletmişti: "Başı kuru üzüm tanesi gibi simsiyah habeşli bir köle si­ze âmir tayin edilse bile, Allah'ın hükümleriy­le hükmettiği sürece onu dinleyin ve itaat edin." (Buharı).

Bu şekilde, bir köle İslâm devletinin en yük­sek makamına talip olabilirdi. Halefini belir­leme meselesiyle yüzyüze geldiği zaman Hz. Ömer şöyle demişti: "Eğer Ebû Huzeyfe'nin kölesi Salim sağ olsaydı, halife olarak onu namzet gösterirdim." Bu durum Hz. Peygam­ber @ 'in sünnetinin sürdürülmesiydi sadece.

Bu hususta Hz. Ömer'in hilâfeti sırasında vu­ku bulan bir diğer olay şöyledir. Fey' (fethe­dilmiş topraklar)in taksimi meselesinde eski köle Bilâl, Ömer ile tartışmıştı. Halifenin gö­rüşüne Bilâl ve arkadaşlan ısrarla muhalefet göstermişlerdi.

İslâm'ın köleliğe yaklaşımının büyüklüğü çe­şitli yönleriyle kendini gösterir. O köleleri hem harici olarak hem de dahili olarak âzad ettirmeyi hedeflemişti. Ancak bu hedefe ulaşmada yalnızca muttakîlerin arzulan yeterli ol­maz. Tıpkı Abraham Lincoln'ün yaptığı gibi, köleleri zihnen hazırlamaksızın bir kanun çı­karmakla bu iş gerçekleşmez. Bu da, İslâm'ın insan fıtratını ne kadar derinden kavradığını, hedefe ulaşabilmek için mümkün olan her va­sıtayı nasıl kullandığını gösterir. O, bu insan­lara serbestlik verip bırakmamış, ayrıca bu hürriyetlerini korumalan ve hürriyetlerinden doğan vazifelerini yerine getirebilmeleri hu­susunda onlan eğitmiştir, tslâm, topluma sev­gi ve dayanışma ruhunu aşılamış; toplumda bu haklar uğruna çatışmalar patlak vermesini beklememiştir. Oysa Avrupa'da son derece şiddetli olaylar meydana gelmiş, bu çatışma­lar geriye nefret ve düşmanlığı miras bırak­mış, insanın bütün manevî hislerini kurutmuş­tur.

Şimdi, İslâm'ın uygun bir muamele ile kölele­rin manevî yükselişini tamamladıktan sonra, hürleştirmenin son safhasına geldiği ana esası ele alalım.

Daha önce köleliğin bütün eski kaynaklarının İslâm tarafından başarılı bir şekilde kurutul­duğunu, geride, sadece bir tek sebep olarak savaşın kaldığını, ancak, fiilen onun ortadan kaldırılmasının imkânsız olduğunu söylemiş­tik. Bu kötülüğün tek müessir kaynağı, İslâm'a karşı yapılan Haçlı savaşlanndan ge­riye kalmıştır. Konuyu biraz daha genişlete­lim.

Eski zamanlarda yaygın olan uyglamaya göre savaş esirleri ya köleleştirilir ya da öldürülür­dü. Milâdî 599 yılında. Roma İmparatoru Ma-rius, Avarlann eline düşmüş olan esirlerden birkaç bininin mübadelesini iktisâdı mülâha­zalarla reddetmişti. Bunun üzerine Avar Ha­nı, elindekilerin hepsini sonuna kadar kılıçtan geçirmişti. (Unİversal History of The World, sh. 2273). Bu, geçmiş çağlarda insan varolu­şunun gerekli bir şartı olarak zaman içinde yerleşmiş bir uygulama idi.

Köleliğin kaldırılması, İslâm'ın gönderildiği toplumsal zemine aykın idi. Islâmî güçlerle, muhalifler arasında bir çok savaşlar oldu. Bu savaşlarda esir edilen müslümanlar düşman tarafından köle yapıldılar. Hürriyetlerini kay­bettiler. İnsanlar zulme uğratıldılar ve bütün bu acı ve elemler o zamanki bir kölenin genel kaderi oldu. Kadının şerefi pek rezil bir şekil­de ayaklar altına alındı. Bir sürü erkek -baba­lar, oğullar ve arkadaşlar- ortaklaşa tek bir kadın esiri paylaştılar, bunu yaparken de her­hangi bir kural veya kanuna tâbi olmadılar; onun kadınlığına hürmet etmediler ya da onun bakireliğini veya evli oluşunu gözönün-de tutmadılar. Bunların yanısıra esir edilen çocuklar en iğrenç ve zelîl kölelik altında bü-yüdüler.

Bu şartlar varolduğu sürece, İslâm'ın savaşta elegeçirilen esirlerin tamamını hemen serbest bırakması mümkün değildi. Zira, bu hareket tarzı yalnızca kötü bir siyaset olacaktı. Özel­likle, esir edilmiş müslümanlar onların yakın­ları ve sevdikleri düşman tarafından köleleşti-rilip, her türlü işkence, zulüm ve zillete ma­ruz kalırken, bu siyaset düşmanın fiilen cesa­retlendirilmesi mânasına gelecekti. Bu şartlar allında İslâm'ın önündeki en isabetli ve tek çı­kar yol, tıpkı onların müslümanlara yaptıkları gibi esir muamelesine tâbi tutulmalarıydı. Sa­vaş esirlerinin köleleştirilmesi uygulaması, düşmanlar onun sürdürülmesinde ısrarlı ol­dukları sürece İslâm tarafından tek taraflı ola­rak yürürlükten kaldırılamazdı. Sonuçta, baş­ka bir tercih olmadığı sürece ve insanlar, sa­vaş tutsaklarına davranışlarım kölelikten daha başka bir ortak temele dayandırana kadar uy­gulamaya müsamaha gösterildi. Bu noktada İslâm ile diğer dinler arasındaki savaşlar ve bu savaşlarda elegeçirilen esirlere muamele­ler konusunda varolan farklılıkları gözden ka­çırmamalıyız.

Savaşlar oldu ve savaşlar hâlâ, bir ulusun ge­nişleme emellerini ve bencil amaçlarını ger­çekleştirebilmek için diğer bir ulusu sömürme arzusundan kaynaklanan hainliklerin, şaşırtıcı olayların ve köleleştirmelerin meydan kavga­sı olmayı sürdürüyor. Bu savaşlar bir kralın veya komutanın şahsî ihtirasının, gururunun, kibrinin veya intikam arzusunun bir sonucu­dur ve öyle de olmuştur. Âdî dünyevî emel­lerin motive ettiği bu savaşlarda tutsak edilen insanlar iman ve idealleri veya düşmanların­dan maddî, manevî ve zihnen daha aşağı ol­maları sebebiyle köle yapılmış değillerdir. Sebep sadece, savaşı kaybetmeleri ve galiple­rin eline geçmeleriydi. Buna ek olarak, savaş­ta, mağlup insanları aşağılamaktan, rezil et­mekten, ırzlarım çiğnemekten, şehirleri yerle bir etmekten, kadın, çocuk ve ihtiyarları kı­lıçtan geçirmekten muzaffer tarafı men ede­cek hiç bir güç olamazdı. Tabiatıyla bu du­rum, onlara yol gösteren yüksek bir idealin, ilkenin veya imanın yokluğunun mantıkî bir sonucuydu.

İslâm'ın gelmesiyle bütün bu uygulamalar yü­rürlükten kalktı. O, biri hâricinde bütün sa­vaşları yasakladı. Bu savaş da Allah yolunda yapılandır ki, müslümanlarm uğradığı zulüm ve adaletsizlikleri defetmeye, insanların Hak dini benimsemelerini zor ve şiddet kullanarak önleyen baskıcı zâlimi devirmeye veya insan­lar ile Allah araşma girerek, onların hür irade­leriyle hakikati görmelerini, duymalarını, iz­lemelerini önleyen sapkın kuvvetleri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu husus şöyle açıklanır: "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere sal­dırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranla­rı sevmez." (2: 190) ve "Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar on­larla savaşın..." (8: 39).

Sonuçta İslâm'ın mesajı, kimsenin anlama-mazhk cüretinde bulunamayacağı bir barış mesajıdır. "Dinde zorlama yoktur, doğrusu hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır..." (2: 256). Bu­gün dahi İslâm âleminde, kendi ayrı dinlerini serbestçe takip eden Hıristiyanlar ve Yahudi­ler şu inkâr edilmez gerçeğin şahitleridir: İslâm, insanları zor kullanarak kendini kabule zorlamayı kesinlikle onaylamaz. Ünlü İngiliz yazar Sir Arnold, The Preaching of islam ad­lı kitabında buna şehadet etmektedir.

Eğer insanlar islâm'ın bu mesajını ve Haki-kat'e tâbi olmayı kabul ederlerse, onlarla müslümanlar arasındaki düşmanlık derhal sona erer. Onlar İslâm toplumunun bir parçası olurlar, herhangi bir boyun eğme ve aşağılan­maya maruz kalmazlar. Bir müslümanın fay­dalandığı hakların aynısından onlar da fayda­lanırlar. Çünkü, bir müslümanla diğeri arasın­da ayırım yapılmaz, Arab'ın Arap olmayana hiç bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takva iledir.

Din olarak İslâm'ı kabul etmeyen, ancak ken­di dinleriyle birlikte İslâm'ın himayesi altında yaşamaya istekli insanlara, İslâm kendi inan­cım kabul ettirmeye uğraşmaz, onların korun­ma isteklerini Özel bir vergi (cizye) karşılı­ğında memnuniyetle kabul eder. Bütün bu vergilerde hâkim olan anlayış şudur: Himaye­si altındaki bu insanlara dışarıdan gelebilecek herhangi bir saldırıyı önleyemezse, müslü­manlar aldıkları bütün vergileri geriye ödeye­ceklerdir. Tarih buna şahitlik eden hâdiselerle doludur. Ancak, biz sadece ikisini zikredece­ğiz:

"Hîre civarında bulunan bazı kasabalar halkı ile anlaşma imzalandığı sırada Halid b. Velid şu sözleri de koydurmuştu: 'Eğer sizi himaye edersek cizye almak hakkımızdır. Edemezsek o vergiyi de hak edemeyiz.' (Taberî). Bu çeşit bir şartın ne kadar açık olarak tanındığı Hali­fe Ömer zamanına ait olan aşağıdaki hâdi­seden anlaşılabilir. İslâm ordularını geri püs­kürtmek için İmparator Hirakl büyük bir ordu meydana getirmişti. Bunun bir neticesi olarak Müslümanlar da bütün gayretlerini seferber ederek hazırlanmışlardı. Bu münasebetle İslâm kumandanı Ebû Ubeyde, Suriye'deki fethedilmiş olan yerlerin valilerine gönderdiği talimatta tahsil edilmiş ne kadar cizye varsa, ödeyenlere geri verilmesini emretmiş ve hal­ka hitaben yazmış olduğu bir yazıda bu mese­leye dair şu açıklamada bulunmuştu: 'Büyük bir düşman kuvvetinin bize karşı ilerlediğini haber aldığımızdan ödediğiniz cizyeleri size geri veriyoruz. Aramızdaki mukaveleye göre bu vergi karşılığında sizi himaye edecektik. Fakat şimdiki durumda bu himayeyi sağlama bizim kudretimiz dışına çıkmak üzere oldu­ğundan sizden aldığımız paranın hepsini geri veriyoruz.' Bu talimat gereğince devletin ka­sasından büyük bir miktar para halka ödendi. Bundan dolayı Hıristiyanlar: 'Allah sizi yine bize hâkim kılsın ve Romalılar üzerine da muzaffer eylesin. Eğer sizin yerinizde Roma­lılar olsaydı bize bir şey iade etmek şöyle dursun, elimizde ne var ne yok hepsini alırlar­dı.' diyerek İslâm kumandanlarının basanları için dualar eylemişlerdi." (Ebû Yusuf, Kitâbû' l-Harâd'dan naklen Sir Arnold, The Preaching of İslam, sh. 61-62). İslâm, kendi­sinin ondandaha iyi ve daha doğru olduğunu bilmesine rağmen başka bir inancın korunma­sını üstlenmişti. Eğer bir topluluk hem İslâm'ı kabul etmez hem de İslâm devletine cizye ödemeyi reddederse, onlar İslâm'a karşı düş­manlıklarını inatla sürdüren ve onun barış an­laşması teklifini gözönüne almayan hasımlar olarak kabul edilirler. Bunlar, sahip oldukları bütün maddî zenginlik ve güçleri insafsızca, Hakikat ve İlâhî nurun yayılmasını önlemek için sarfeden kimselerdir. Bu takdirde yalnız­ca bunlara savaş açılır. Ancak, böyle bir sava­şa dahi, kan dökülmesini önlemede ve yeryü­zü barışının korunmasında son bir gayret ola­rak resmi ültimatom veya savaş ilâm olmaksı­zın teşebbüs edilmez: "Eğer onlar barışa ya­naşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a da­yan..." (8: 61).

İşte, İnsanlığı dosdoğru yola iletme gayesine ulaşmada bütün barışçı yollar yetersiz kaldı­ğında ortaya çıkan İslâmî savaşların hikâyesi budur. Bu savaşlar herhangi bir komutanın bir topluluğu sömürme veya altetme ihtirasın­dan doğmamıştı. Zira, tek kelimeyle onlar Al­lah yolunda devam ettirilmekteydiler. Sadece bu sebepten dolayı değil, ayrıca savaş duru­muyla ilgili olarak açık emirler ve kurallar da konulmuştu. Hz. Peygamber @ müslümanla-ra şunları Öğütlemişti: "Allah yolunda, Al­lah'ın adına savaşınız, Allah'ı reddedenleri öl­dürünüz. Savaşınız, fakat zulmetmeyiniz.

Uzuvları parçalamak şeklinde kimseye eziyeti reva görmeyiniz, çocukları öldürmeyiniz." (Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi). Müslüman­lara karşı silâhlı mücadeleye »girişen ve onlara silâhlarıyla karşı koyan savaşçıdan başkasını öldürmek, yakmak, yıkmak, ırzlara tecavüz etmek, kötülük ve fesat arzusu ile ateş açmak İslâm'da yoktur. Zira: '.. .yeryüzünde bozgun­culuk (etmeyi) istemeyin, çünkü Allah boz­guncuları sevmez." (28: 77).

Tarih, müslümanlann düşmanlarına karşı bu insanî prensiplerleri uyguladıklarına, bunların içerisinde zâlim Haçlıların da bulunduğuna şahitlik eder. Hıristiyanlar Kudüs'ü yeniden ele geçirdikleri zaman şehirde yaşayan müs-lümanlara günahın ve suçların her çeşidini re­va gördüler. Onların ırzlarına tecavüz edip, istisnasız kılıçtan geçirdiler. Mescid-i Aksa dahi onların saldırılarından kurtulamadı. An­cak müslümanlar şehri yeniden fethettiklerin­de, onlardan intikam almaya tevessül etmedi­ler, oysa Allah, onlara aynı şekilde karşılık vermelerine izin vermişti: "...Kim size saldı­rırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın..." (2: 194). Bunun yerine onlar öyle bir yol seçtiler ki bu davranış âlicenap ve soy­lulukta günümüze kadar eşsiz kaldı.

Bunlar, müslümanlarla gayri müslimler ara­sında, savaş gayeleri ve gelenekleri konusun­da varolan temel farklılık çizgisini oluşturdu: Oysa İslâm eğer isteseydi, bu hususta Hak onları destekler, esirlerden silâhlı olanlar kar­şısında hidayete girmemekte inat eden ve dü­şük putperestlikleriyle hiçbir esasa dayanma­yan şirklerinde ısrar edenleri, insanlığı nok­san kimseler sayar ve sadece bu sebeple onla­rı köleleştirebilirdi. Çünkü İlâhî nûr gözük­tükten sonra bu hurafe üzerinde hiçbir insan ısrar etmez. Aksi hâlde onun ruhunda bir dü­şüklük veya aklında bir sapıklık var demektir. Böyle olan kimse ise, beşerî yapıdan noksan olup insanlara ait olan şerefe ve hürriyete lâyık değildir.

Fakat İslâm bu yolu izlemedi. Savaş esirleri insandan aşağı yaratıklar gibi düşünülmemiş ve köle yapılmalarına izin verilmemiştir. On­lar harplerde müslümarların köle yapılması mukabilinde köleleştirilmişlerdi. Böylelikle İslâm, bütün savaşçılar savaş esirlerine davra­nışlarını kölelikten daha başka bir temel üze­rine oturtmaya karar verene kadar bu mesele­yi kesin karara bağlamamıştır. Bunun da müslüman esirleri gayri müslimlerin kötü davranışlarından, hiç bir kısas korkusu duy­maksızın onları sefalet ve aşağılanmaya uğ­ratmalarından korumanın tek teminatı olarak uygulamıştır.

Yeri gelmişken savaş esirlerinin kaderine de­ğinen tek Kur'ân ayetini de burada zikrede­lim: "(Onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsı­nız..." (47: 4). Ayet, esirlerin köleleştirilme-lerinden bahsetmiyor, eğer böyle bir şey ol­saydı bu, ebedî bir savaş hükmü olarak kalır­dı. Açıkça vazedilenler ya fidye ile ya da kar­şılıksız olarak kalırdı Açıkça vazedilenler ya fidye ile ya da karşılıksız onların serbest bıra­kılmasıdır ki, bunlar âyetin emrettiği ebedî iki savaş kuralıdır. Sonuç olarak müslümanlar savaş esirlerini köle olarak elinde tutmuşsa bu hareket kesinlikle şartların zorlamasıyla alın­mış bir tedbirdir. Bu, İslâm hukukunun her­hangi gerçek bir prensibini oluşturmaz.

Buna rağmen, İslâm'da genellikle kabul edi­len uygulama, savaş tutsaklarının köle olarak elde tutulmasında ısrarlı olmamaktır. Barış sağlandığında kesinlikle köle yapılmazlar. Hz. Peygamber @, Bedir savaşında elegeçi-rilmiş Mekkeli esirlerden bazısını para karşı­lığı bazısını da iyi niyet gösterisi olarak ser­best bırakmıştı. Aynı şekilde, Necran ahalisi­nin cizye ödemesini kabul etmiş ve esirlerini onlara geri vermişti. Bütün bu asîl davranış­lar, insanlığa geçmişindeki iğrenç mirastan kurtulabilmesinde ve savaş esirlerine insan muamelesi yapabilecek düzeye gelmesinde emsal teşkil etmiştir.

Savaşlarda müslümanlann eline düşen esirle­rin, yukarıda zikredildiği gibi, katiyyen kötü davranışlara, işkenceye, aşağılanmalara maruz kalmadıklarım da buraya ekleyelim. Aksi­ne, hürriyetle atbaşı giden mükellefiyetleri de yüklenmeyi gerektiren hareket tarzını seçtik­lerinde hürriyet yolunu önlerinde açılmış bir şekilde bulacaklardır. Eğer bu şartlan yerine getirirlerse, onların çoğu Müslümanların eline düşmeden önce köleler -ki, bunlar Romalılar ve İranlılarca yakalanıp, müslümanlarla sa­vaşmaya gönderilen kimseleri de kapsıyordu-olmalarına rağmen hürleştirilirler.

Yabancı düşman topraklarından ele geçirilse-ler dahi, İslâm, kadınlara esir olmalarına rağ­men gereken hürmeti göstermiştir. Şereflerine leke sürülmesine ve yalnızca savaşta elegeçi-rilmiş ganimetin bir parçası olarak muamele edilmesine izin verilmemiştir. Artık, hayvanı İhtiraslarını tatmin etmek isteyen her erkeğin serbestçe yol bulabildiği orta malı olmaktan çıkarıldılar. Bundan böyle sadece efendilerine aittiler. Başka hiç kimse onlarla cinsî bir mü­nasebette bulunamazdı. Dahası onlara da er­kekler gibi mükatebe usulüyle hürriyetlerini kazanma hakkı verilmişti. Bunun yanı stra efendisinden bir çocuk doğurur doğurmaz câriye hür olacaktı. Câriye ile birlikte çocuk da hür kabul edilecekti. Tutsaklara esaretleri süresince İslâm'ın yaklaşımı asil ve bir o ka­dar da âlicenaptı.

İşte İslâm'da köleliğin hikâyesi bunlardan ibarettir. Bu öyle bir hikâye ki, insanlık tari­hinin en parlak sayfalarından birini oluşturur-İslâm, prensip olarak köleliği kesinlikle tas­vip etmedi ve sahip olduğu değişik vasıtalarla onu bir an önce ve bütünüyle ortadan kaldır­mak için bütün gücünü kullandı. Zamanında onun varlığına, sadece başka bir seçenek ol­maması sebebiyle müsamaha gösterdi. Zira kölelik yalnızca müslümanları değil, onların doğrudan kontrolünde olmayanları da ilgilen­diriyordu. Onlar ellerinde köle olarak tuttuk­ları müslümanlara muhtemel en kötü aşağıla­maların ve acıların her çeşidini çektiriyorlar­dı. Bu tür bir davranış müslümanları da aynı şekilde davranmaya zorladı, en azından savaş esirlerini köle olarak kabul ettiler. Tabiî ki, sonraları bunlara gerçek kölelermiş gibi dav-ranılmadı.

Dünya köleliğin tek kaynağı olan savaş esir­lerinin köleleştirilmesi olayına son verme ka­rarını kabul etmedikçe, İslâm köleliğin yürür­lükten kaldırılmasını başaramazdı. Ancak bu ittifak gerçekleştirildiğinde İslâm onu büyük bir hoşnutlukla benimsedi ve siyasetinin en temel, değişmez prensibini ortaya koydu: Herkese hürriyet, herkese eşitlik.

Sonraki dönemlerde herhangi düzenli bir sa­vaş olmamasına rağmen İslâm tarihinde görü­len köle alışverişi, müslümanların satılması gibi olaylarih İslâm ile en ufak bir ilişkisi yoktur. Günümüzde de kimi müslüman yöne­ticilerin İslâm adı altında işledikleri kötü suç­ların ve şenaatlerin İslâm'a yamanması hiçbir haklı gerekçeye ve gerçeğe dayandırılamaz.

Buna dayalı olarak, aşağıdaki hususların ha­tırda tutulması iyi olacaktır:

1-  Tarihin daha sonraki dönemlerinde yönetimler, herhangi gerçek bir ihtiyaç olmak­sızın çeşitli şekillerde köleliği teşvik edip, müsamaha göstermişlerdir. Bunda en bü­yük âmil, bir ulusu veya sınıfı boyunduru­ğu altına almış diğer bir ulus veya sınıfın güç ve zafer kazanma hırsı idi. Köleliğin diğer şekilleri yoksulluk, belli bir aşağı sı­nıfın mensubu olarak doğmak, belli bir toprak parçasına bağlı olarak çalışan köy­lüler olayı gibi nedenlerden kaynaklan­mıştır. İslâm, bütün bu kölelik biçimleri­nin kaldırılmasını desteklemiş, yalnızca birini, etkin bir şekilde kontrol edemediği elverişsiz şartlardan kaynaklanan kölelik şeklini kaldıramamıştı. Köleliğin kaldırıl­masına müsait şartlar gelişinceye kadar ona müsamaha gösterildi.

2- Avrupa'da köleliğin bir çok biçimi herhangi hakiki ihtiyaçtan doğmaksızın yaygın olmasına rağmen, gerçekte Avrupalılar köleliği kesinlikle ortadan kaldırmadılar. Bu durum, en sonunda onu yasaklamak lûtfunda bulunduklarında dahi böyleydi.

Avrupalı yazarlar bizzat şu gerçeği itiraf ederler: Avrupa'da kölelik, ekonomik şart­lardan, kölelerin çalışma isteklerinin ve güçlerinin kalmamasından dolayı bir köle­nin ekonomik yükü efendisine diğer mal­lardan daha ağır gelmeye başladığı zaman sona ermiştir. Efendiler, kölelerin çalış­ması sonucunda elde edecekleri kârdan çok daha fazlasını onların geçimleri ve de­netlemelerine harcamak zorunda kalmış­lardı. Sonuçta Avrupa'da köleliğin ortadan kaldırılması bütünüyle kazanç ve kâr dü­şüncesi ile olup iktisadî bir hesaptan baş­ka bir sebebe dayanmamaktadır. Bu vas­fıyla, her insana insanlığından dolayı say­gı gösteren yüce idealden ve yüksek in­sanlık anlayışından ilham alınarak kölele­re hürriyetlerinin iade edilmesi olayıyla kıyas edilemez. Kölelerin daha fazla hare­ketsiz kalamamalarının bir sonucu olarak ardarda yapılan ve sonunda köle sahipleri­nin kölelerini daha fazla boyunduruk al­tında tutmalarını imkânsız kılan devrimler Çerçevesinde olaya baktığımızda Avru­pa'da bir kölenin hürriyetini kazanması değerini kaybediyor.

Buna rağmen bu devrim serileri kölelerin hür­riyetlerini yeniden kazanmalarına yardım edemedi. Bu devrimler onların daha sıkı bağ­lanmalarına yol açtı, zira, bundan böyle işle­dikleri toprağa bağımlı seriler haline getirildi­ler ve toprağın satılması veya değiştirilmesiy­le efendileri de değişir oldu. Köle toprağını terkedemezdi. Aksine bir durum vâki olursa, derhal bir talimatname ile kaçak ilan edilir, zincire vurulur, ateşle dağlanır ve efendisine geri döndürülürdü. Köleliğin bu biçimi, Fran­sız devrimi sonunda onu ortadan kaldınncaya kadar varlığım sürdürdü. Yani İslâm'ın hür-leştirme ilkesini ilân ettikten yaklaşık 11 yüz­yıl daha yeryüzünde varoldu.

Bir takım sloganlara ve unvanlara kanılma-malıdır. Avrupa'da Fransız devrimi, Ameri­ka'da Lincoln, dünyadaki bütün insanlar ara­sında köleliğin her türlüsünün önlenmesi anlayışıyla köleliği yürürlükten kaldırdılar, an­cak bunlar işin hep dış görünüşleri, tabii ki güzel görünüşleridir. Fakat kölelik gerçekten kaldıtılabildi mi? Baskıcı zorbalar bütün dün­yada değişik görünüşlerde varlıklarını hâlâ sürdürmüyor mu? Cezayir'de olanlar nedir? Amerika'nın siyahilere, ingiltere'nin Güney Afrika'da beyazların dışındakilere yönelik ci­nayetleri neyle izah edilebilir? Dünyanın özellikle müslüman halkların yaşadığı bölge­lerde sürdürülen zulüm, baskı, işkence ve soykırım acı hakikatler değil de nedir?

Bir ulusun diğer bir ulusu boyunduruğu altına alması, bir sınıfın faydalandığı haklardan kendileri gibi insanlardan oluşmuş diğer bir sınıfı mahrum bırakması kölelik değil midir? Bütün bunlar kölelikten başka bir şey ile izah edilemez. O zaman, niçin açıkça söylemeye­lim? Niçin, köleliğin bu değişik şekillerini hürriyet, kardeşlik ve eşitlik olarak adlandırı­yoruz? İnsanlığın yeryüzündeki uzun serüve­ni boyunca şahit olduğu gibi, altında en canice ve iğrenç suçların işlendiği bir yerde dış görünüşün ve süslerin pek az bir değeri vardır.

İslâm, tarafını tuttuğu ve savunduğu konuda çok samimi ve açık sözlü idi. O insanlara doğrudan doğruya, açık ve sarih sözlerle kö­lelik hakkındaki düşüncesini söyledi. Dedi ki, köleliğin gerçek nedenleri şunlar şunlardır, bu da hürriyete giden yoldur, onun bütünüyle or­tadan kaldırılmasının yolu şudur... Bu yol za­manında dünyadaki insanlar arasında savaş esirlerine nasıl davranılacağı konusunda çı­kan anlaşmazlıktan doğan ve kontrol edile­meyen durumun ortadan kaldırılmasıdır.

Fakat modern zamanların sahte görünümlü medeniyeti gerçek hedefleri ve metodlan ko­nusunda ne bu kadar açık sözlü ne de samimi­dir, ama bir hususta çok beceriklidir: O da ka­ranlık ve kasvetli iç yüzünü gizleyebilmek için dış görünüşünün boyasını en güzel renk­lerle boyayıp, parlatması ve zarifleştirmesidir. Bu medeniyet, sadece hürriyetlerini ve insanî itibarlarını, dışarıdan herhangi bir müdahale olmaksızın kendi ülkelerinde serbestçe yaşa­mayı, kendi dillerini konuşmayı, kendi inanç ye dinlerini uygulamayı, ülkelerinin dış dün­ya ile siyasî ve iktisadî ilişkilerin belirlenme­sinde doğrudan doğruya güç sahibi olmasmı istedikleri için Tunus, Cezayir ve Fas'ta yüz binlerce insanı katletti. Bu masum insanları yiyeceksiz ve susuz, iğrenç hapishanelere tı­karak, onurlarını çiğneyerek, kadınlarına te­cavüz ederek öldürdüler. Hamile kadınları hem öldürdüler hem de taşıdıkları çocuğun erkek'ini kız mı olduğu konusunda bahse tu­tuşup karınlarını deştiler. Bütün bu canavarca suçlar işlenmesine rağmen 20. yüzyılın iki yüzlü medeniyeti bunları hürriyet, kardeşlik ve eşitlik ilkelerinin propagandası olarak tas­vir eder. Buna karşılık 14 yüzyıl Önce islâm'ın kendi isteğiyle, kölelere gösterdiği ideal, hürmetkar ve âlicenap davranışları ve köleliğin sürekli bir durum olmayıp hayatın geçici bir vakıası olduğunu ilân etmesi gerici­lik ve barbarlık olarak adlandırılır.

Aynı şekilde bu iki yüzlü medeniyet, Ameri­kalıların otellerine ve halka açık yerlere "Sa­dece Beyazlar için", "Siyahlar ve Köpekler giremez" gibi uyan levhaları asmalarını şaşır­tıcı bir olay olarak görmez. Yine bir zencinin, medenî bir Amerikalı topluluk tarafından yer­lerde süründürülmesi, ölünceye kadar merha­metsizce tekmelenerek linç edilmesi de garip değildir. Zira bu zenci, öncelikle kızdan gelen arkadaşlık teklifinin cazibesine dayanamaya­rak bir beyaz Amerikalıyla arkadaşlık yapma suçunu işleme cüretini göstermiştir. Bu olay olurken, polis etrafta hiçbir şey olmamış gibi öylece durur. Ne o topluluğu durdurmaya ça­lışır, ne de kendilerine hem insanlık hem de dil ve din bağıyla bağlı bir kişiyi kurtarmak için bir şey yapar... Onlar bu vahşice suçları işlerler, ama yine de her zaman "medenî" ka­lırlar ve bu ulus modern medeniyet ve geliş­menin zirvesi olarak görülür.

Bunlara karşılık şu olayı görebiliri*: Mecusî bir kölenin Hz. Ömer'i ölümle tehdit etmesi, ondaki kötü niyeti anlamış olmasına rağmen, Ömer'in onu hapsetmeyi veya oradan uzak­laştırmayı düşünmemesi, yine Ömer'in, göz­leriyle gördüğü halde sırf bâtıla olan taassubu ile ateşe tapmaktaki ısrarı karşısında onun öl­dürülmesini emretmemesi; işte bu türlü dav­ranışlarından dolayı Ömer, onlarca, ne kadar keşmekeş, beşer cinsinin şeref ve haysiyetine karşı hürmeti ne de çoktu. O, tehdidi duyduğu zaman köleye kaba ve hakir davranmamış sa­dece şunları söylemiştir: "Köle beni tehdit et­ti." Sonra da yoluna devam etmiş, kölenin hürriyeti herhangi bir şekilde kısıtlanmamış-trr. Ancak, iğrenç suçunu gerçekten işledikten sonra Halifenin katili olarak suçlanmıştır.

Diğer yandan, Afrikalı zencilerin zulüm gör­düklerini, öldürüldüklerini, -İngiliz gazetele­rinin yazdığı şekliyle- bir av gibi izlenip ya­kalandıklarını, kendi hürriyet ve insanî hakla­rından mahrum bırakıldıklarım görüyoruz. İş­te bu, zirvedeki İngiliz adaleti ile en mükem­mel seviyedeki insan medeniyetidir. Bütün bunlar, Avrupa'nın bütün dünyaya öncülüğü­nü ve hâkimiyetini yapmakla övündüğü me­deniyetin yüksek ilkeleridir. Ancak İslâm'ı gözönüne aldığımızda, Avrupa aşırı ölçüde barbar ve yüzeyseldir. Zira İslâm, düşmanla­rına karşı güzel davranmayı kabul etmiş, prensip olarak köleliği tasvip etmemesine rağmen esirlerin geçici olarak köleleştirilme-sine izin vermiştir.

Diğer uluslarda, savaşlarda ele geçirilmiş ca­riyeler fuhşun utanç verici ve rezil hayatını yaşamak zorunda bırakılırlardı. Zira, onlara bakıp gözetecek hiç kimseleri yoktu, bu şekil­de günahkârca bir hayat sürdürmeleri ise efendilerinin şeref duygusunu çok nâdir ola­rak yaralardı. Bilakis efendileri maddî ka­zançları için onları bu işe zorlarlardı. Ancak İslâm, kesinlikle zinaya arka çıkmadı ve top­lumu bu ahlâksızlıklardan koruyup, temiz tutabilmek için bütün gücünü harcadı. Bu se­beple, cariyelerin yalnızca efendilerine ait ol­masını, bakım ve beslenmelerinin sağlanma­sını, cinsî ihtiyaçlarının temiz ve iffetli bir bi­çimde efendilerince karşılanarak şeytanî tu-

zaklara düşmelerinin önlenmesini emretmiş­tir.

Fakat "vicdanlı" Avrupa bütün kanunî destek ve korumalarıyla zinayı onaylar. Bununla da yetinmez emperyalist entrikalarının ulaştığı dünyanın her yerinde bu inancı yayar. Görü­nüşler değişmesine rağmen gerçek aynen kal­dı. Kadın önceden olduğu gibi yine erkeklerin ihtiraslarının kölesidir. Ama bu modern bir fahişeliktir. Çokça reklamı yapılan hürriyeti gerçekte müşterisini reddetme hürriyetidir. Bu müşteriler, onu hayvanı arzularının tatmi­ni görevini yapan, başkaca bir işe yaramayan bir araç olarak görürler. Gerçekte hür kadın bu mudur? İnsan vücutlarının bu pis ve iğrenç ticareti ile İslâm'ın kadını efendisine bağlayan manevî bağlan arasında hiç bir müşterek yön yoktur.

İslâm'ın tersine modern medeniyetin görüşleri kesinlik ve açıklıktan mahrumdur. Meselâ, fahişeliği bir kölelik kurumu olarak kabul eder, ama, toplumsal bir ihtiyaç olduğunu ile­ri sürerek fuhşa verdiği desteğini sürdürür.

Avrupalılar fahişeliği neden "toplumsal bir ihtiyaç'"olarak telakki ediyorlar? Fahişelik Avrupa medeniyetinde toplumsal bir ihtiyaç olarak yerleşti, çünkü, medenî bir Avrupalı kendisinden başkasının, bir kadın veya çocu­ğun bakımını üzerine almak istemez. O, ge­nellikle yapıldığı gibi zahmetsiz, sorumluluğu olmayan zevkler peşindedir. Bu nedenle, ara­dığı, cinsî hazlannı tatmin edebilecek bir ka­dındır. Kadının kim olduğu, birbirleri hakkın­da ne düşündükleri hiç önemli değildir. Tek istediği kadının vücududur, başka bir şey de­ğil. Bu hayvanî isteklerini sokaktaki her han­gi bir kadınla tatmin etmesi mümkünken, o, herhangi özel bir kadına bağlanmaktan çok uzaktır.

İşte, modern çağda kadınların köleliğini top­lumsal ihtiyaca bağlayan görüşün haklılaştı-rılması bu şekildedir. Oysa bu koskoca bir ya­landan başka bir şey değildir. Çünkü Avrupa­lı erkek gururundan ve hayvanî isteklerinden bir an bile kurtulamıyor. Nerede kaldı ki, İn­sanlığın daha yüksek derecelerine ulaşabilme­yi istesin.

Bir noktayı daha zikredebiliriz: Modern Av-rupada resmî fuhşu yasaklayan devletler onu, kendi haysiyetlerini zedelediği, yahut fahişe­lerin insanî konumlarına saygı göstermelerin­den yahut da aklî, ruhî ve ahlâkî seviyelerinin o türlü düşük davranışlardan kurtulup yücel-diği için yasaklamadı. Bu yasak daha çok, so^ kaklarda vesikasız dolaşan kadınlarla diğer cinsî sapıkların vesikalı fahişelere ihtiyaç duymaktan kendilerini kurtarmalan dolayı­sıyla getirilmiştir. Artık bundan sonra devlet herhangi bir müdahaleye ihtiyaç duymamıştır.

Buna rağmen Avrupalılar hâlâ, cariyeler me­selesine 1400 yıl önce bulduğu çözümden do­layı İslâm'ı suçlama küstahlığında bulunabili­yorlar. O İslâm ki, bu hâlin geçici olduğunu, sonsuza kadar devam edeceği anlamına gel­mediğini açıkça beyan etmişti. Bununla bir­likte İslâm'ın düzeni 20. yüzyıl medeniyetin­den çok daha üstün ve temizdir; onlann öne­rileriyle karşılaştırıldığında en tabiî ve mü­kemmel çözümlerden biri olduğunu kimse inkâr edemez veya bir sistemi değiştirmeyi dahi düşünemez. O insan medeniyetinin zir­vesidir ve sonsuza kadar da böyle kalacaktır.

Bu zevk toplumu kızlannın, kendilerini baş-kalanna teslim edip, sonra da hür olduklarını düşünmeleriyle ortaya çıkan görünürdeki öz­gürlük bizleri yanıltmasın. Zira biliyoruz ki, özgürlüklerinden vazgeçip, kendi istekleriyle önceki köleliklerini kabul eden ve bundan mutluluk duyan köleler topluluğu daima va­rolmuştur. Fakat, bazı köle ruhlu insanlann kendi hür insanî konumlarından vazgeçmeye hazır oluşları, ne İslâm'a ne de diğer din ve hayat anlayışlanna göre, onlann sürekli köle-leştirilmelerini haklılaştırmaz. Bununla birlik­te bu vakıa, insanlann kendi istekleriyle köle­liği hürriyete tercih ettikleri ekonomik, sos­yal, siyasî, fikrî ve ruhî şartlan hazırlayan bir

hayat sisteminin üzüntü verici görünümüdür. Gerçekte ise vesikalı fuhşa kendini atan ve onu tasvip eden ancak Avrupa medeniyetidir. O, resmî fahişelik veya sapıkların gönüllü fa-hişelikleriyle zinayı ve ahlâkî yozlaşmayı teşvik etmiştir.

Bu, 20. yüzyıla gelinceye kadar Avrupa'daki köleliğin, kadınların, erkeklerin, ulusların ve sınıfların köleliğinin kısa bir hikâyesidir. Bu köleliğin çeşitli kaynaklan ve sebepleri var­dır. Ama hiçbirisi, 1400 yıl Önce İslâm'ın ka­çınılmaz olarak müsamaha göstermek zorun­da kaldığı kölelik biçimi gibi gerçek ve aslî toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanmamıştı. Bu köleliği Avrupa medeniyetinin iğrençliği ve gayri insanî karakteri kurdu.

Bir kaç söz de, komünist ülkelerde yaşanan kölelik hakkında söyleyelim. Bu tür ülkelerde devlet tek efendidir, geriye kalanların tamamı yönetimin kölesi olup, emirlerine boyun eğ­meye hazırdırlar. Erkekler ve kadınlar işlerini

veya çalışmak istedikleri mekânı seçme hürri­yetine dahi sahip değildirler. Yani eski köle­lerden çok farklı bir yanlan yoktur. Benzer durum, batının kapitalist ülkelerinde de yay­gındır. Büyük sermayedarlar gerçek güç ve iktidan kullanan zımnî efendilerdir. Çalışan smıf ise çaresiz ve tamamıyla onlara bağımlı­dır.

Sonuç olarak, İslâm'ın dışındaki sistemlerin eski çağlardan bu yana süregelen kölelik bi­çimlerinin halka, "medeniyet, toplumsal ge­lişme ve yeni dünya düzeni" adlan altında empoze edildiği bir vakıadır. Bütün bunlar­dan sonra sanıyoruz ki okuyucuda, islâm'ın rehberliğinden uzak olarak yaşanılan 14 yüz­yıl boyunca insanlığın sürekli ilerleyip, ilerle­mediği, alçalıp alçalmadığı; sonuçta da uzun bir süredir içinde çırpınıp durduğu karanlık­lardan çıkabilmesi için İslâm'ın desteğine ne kadar ihtiyaç duyulduğuna dair bir kanaat oluşmuştur. (Muhammed Qutb, a. g. e., sh. 24 -52).

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM

 

HZ. MUHAMMED SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM

 

İNSANLIĞIN SON ÜMİDİ

 

KISIM 1

 

HZ. MUHAMMED @: TEVHİD PRENSİBİNİN EN BÜYÜK DESTEKÇİSİ

 

Tektanncılığın ve tektanncı felsefenin Al­lah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @'in binlerce yıl öncesinden beri var olduğu ve sayısız in­sanın Tek îlâh'a inanmış ve Tek Tanrı'ya iba­det etmiş bulunduğu bilinmektedir. Bunu mü­zakere etmekten veya reddetmekten uzak ola­rak, bu meselede şu hususları vurgulamak is­tiyoruz:

1- Bu Tanrı kavramı çok dar ve sınırlı olup hemen her topluluk, belde ya da kabileye münhasır tutulurdu. Bu anlayışın pratikteki neticesi her kavim ya da cemaatin diğerlerin­den farklı kendine mahsus bir Tanrı'ya sahip olması idi. Mesela Yahudiler kendi Tann'ları-nı Yehova diye isimlendirmekteydiler (bkz. Eski Ahit). Sözkonusu durum insanlar arasın­da bölünmeleri ve farklılıkları artırırken, âlemlerin ve tüm mahlûkâtm Rabb'i Yaratıcı Tanrı kavramı da yavaş yavaş anlamını kay­betmeye doğru gitti. Her cemaat ve kabile kendi Tanrı'sının üstünlüğünü savunuyor ve diğer cemaat ve topluluklara karşı giriştiği sa­vaşlarda yardım için kendi Tann'sına yöneli­yordu.

Soyut teoride bütün yaratılanların Rabb'i ve Yaratıcısı Tek Tanrı imajı yansıtıldığı ve bir dereceye kadar da korunduğu halde pratikte kavram tümü itibariyle gerçek anlamım kay­betmiş, her kabile ve cemaat kendi Tanrı'sına ibadete koyulmuştu.

2- Bu, Tanrı mefhumunda bir başka bozuk anlayışı beraberinde getirdi. Zamanın akışı içinde ibadet mabet, kilise ve sinagoglarda yapılan tören ve ayinlere münhasır kılınırken, ibadetin gerçek ruhu tamamen kaybedildi. Muhtelif topluluklar bu törenleri sıkı biçimde takip etmenin Tanrı'larmı memnun edecek bir vasıta olduğu kanaat ve anlayışına sahip oldu­lar. Sözkonusu tören ve âyinlere sıkı biçimde katılım gösterilirken bu doğrultudaki herhan­gi bir ihmal irtidat kabul edildi.

3- Yine zamanla her cemaat ve kabilenin ken­di   Tanrı'sına  yönelik  yaptığı   tören   ve âyinlerdeki büyük çaplı farklılıklar ilahların çokluğu mefhumunu beraberinde getirdi; her cemaat diğer cemaat ya da kabilelerin ilahla­rına da ortaklaşa yönelir ya da onlardan da yardım talep eder oldu. Böylelikle insanlık, orijinal kavramı bütünüyle ya da büyük çapta kaybetmiş oldu.

4- Orijinal kavramdaki büyük kayıp bir yü­züyle de ibadetin bizzat kendinde belirdi. Esas itibariyle ibadet belli dönemlerde, günün belli vakitlerinde belli bir tarzda gerçekleştiri­len belli tören ve âyinlerden ibaret olmayıp çok daha geniş bir kavramdır ve kişinin bütün ömrü boyunca hayatının tüm sahalarında Tanrı'ya bütünüyle İtaati ifade eder. Tanrı'ya ibadet mefhumunun bu geniş anlamı insanla­rın çoğunluğu tarafından hiçbir zaman kavra­namadı ya da anlaşılamadı. Bu durumda din sözkonusu törenlere hasredilirken bütün beşerî hayat sistemleri ve hayata ait değerler İlâhî Kanunlar tarafından değil de âdetler, ge­lenekler ve ataların törelerince belirlenir ve hükmedilir oldu. Dinin günlük hayat ile ilgili işlerde değil de, yalnızca kilise ya da mabetlerde tatbik edileceği düşünüldü. Bu husus Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle ifade edilmek­tedir: "Ey Şuayb, dediler, senin namazın mı sana, babalarımızın taptığı şeylerden, yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? (Yoksa sen bunu yapmazsın), çünkü sen yumuşak huylu, akıllı (bir insan)sın!" (11:87).

5- Böylelikle, Allah'ın Elçilerince insanlara sunulduğu şekliyle Tann fikri ve tektanncılık, Hz. Muhammed @ ,beşeriyetin rehberiyetine memur edildiği sıralarda, asıl anlamını bütü­nüyle kaybetmişti. Son Rasûı'ün gönderilişi tevhid mefhumu üzerinde biriken tozlan al­ması ve gidermesi, ve kavramı Özgün, saf ve bozulmamış haliyle yeniden sunması amacına yönelikti. Şimdi Rasûlullah @'in tevhid pren­sibini inceleyelim ve onun neden tektanrıcı (tevhidi) anlayışın en önde geleni, ve en bü­yük bağlısı ve destekçisi olduğunu görelim.

 

Hz. Peygamber @'in Katkısı

 

Rasûl-i Ekrem @ Allah'ın elçileri içinde son halkayı temsil ediyordu, kendisiyle birlikte Peygamberlik müessesesi kemale erdi ve Al­lah'ın insan üzerindeki tüm ihsan ve rahmeti tamamlandı: Bundan Km'm'mMâide Sûre-si'nde şu ifadelerle bahsedilir: "... Bugün size (a) dininizi kemale erdirdim, (b) size nîmetimi tamamladım ve (c) size din (Hayat Tarzı) olarak İslâm'ı seçtim." (5: 3).

Peygamberlik müessesesinin sonuna gelindiği de Ahzâb Sûresi'nde şu sözlerle ifade edilir:

"Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değil; fakat Allah'ın Rasûlü ve pey­gamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bi­lendir." (33: 40).

Rasûl-i Ekrem @'in medeniyete en büyük katkısı Tevhid Prensibi (Allah'ın birliği) mef­humunu aslî şekliyle sunması ve sözkonusu mefhuma o güne kadar insanlığın ne kavram­da ve ne de pratikte aşina olmadığı yeni boyutlar getirmesi oldu. Aşağıdaki âyetler buna atıfta bulunur:

"Tanrınız, ancak kendisinden başka tann ol­mayan Allah'tır. O'nun bilgisi her şeyi kuşat­mıştır." (20: 98). "Tanrınız birdir. Göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların Rabb'i, doğuların da Rabb'idir." (37: 4-5).

Kur'ân'ın bu iki âyeti öncelikle bütün kaina­tın ve mahlûkâtın Tann'sınm Allah olduğunu ve ikinci olarak da Allah'ın olan-bitenden ta-mamiyle haberdar bulunduğunu kuvvetle vur­gular. Üçüncü olarak ise tüm gökyüzü ve yer­yüzü ve ikisi arasındakilerin onun Mülk'üne ait olduğu bildirilir. Âyetlerin ihsas ettirdiği dördüncü bir nokta ise Allah'ın Yüceliğinin güneşin her doğuş noktasını kuşattığı şeklin­dedir, buna göre yeryüzünde Allah'ın Haki­miyet ve Denetimi altında olmayan hiçbir nokta yoktur. Diğer bir ifadeyle tüm eşyanın merkezi Bizzat Allah olup, O Yegâne'dir.

Dahası, bu iki âyetten anlaşıldığına göre İlah-hk ve Otorite ayrılmaz biçimde birbirine geç­miştir; esas ve anlam itibariyle bir ve aynı şeydir. Otoritesi olmayan ilah da olamaz, uy­gun olan ilâhın otorite sahibi olmasıdır. Tann tüm Otoriteye Sahip bulunan, Tekbaşma sa­hip bulunabilecek olan, ve böyle olması da gerekendir. Zira bir ilahtan talep edilebilecek tüm ihtiyaçlar, ya da kişinin tefekkürünü ilâhî olduğu varsayılan bir varlığa yöneltmesi tec­rübesi ancak sözkonusu varlık bunları karşıla­yabilecek kudret ve otoriteye sahipse gideri­lebilir .ya da başarılı olur. Bundan çıkan mantıkî sonuca göre Allah (el-İlâh ya da Tann) tüni Mülkü üzerinde tartışmasız otoritesi bulunduğu halde Kâinatın Hakimi olarak tanınmak konumundadır.

Aynı kavram Kur'ân'ın şu ifadesinde daha güçlü bir vurguyla yer alır: "De ki: 'Ben de sizin gibi bir insanım; tanrınızın bir tek Tann olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabb'ine ka­vuşmayı arzu ediyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabb'ine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin." (18: 110).

"De ki: 'Ben de sizin gibi bir insanım; Bana, tanrınızın bir tek Tanrı olduğu vahyediliyor. O'na doğrulun (O'na yönelerek), O'ndan mağ­firet dileyin. (O'na) ortak koşanların vay hâline!" (41: 6).

Âyetlerde şu noktalann üzerinde durulmakta­dır:

1- Elçi insanlardan herhangi biri gibidir, ne var ki o Allah tarafından Kendi Adına Mesajını iletmek üzere seçilmiştir.

2- Aynı şekilde Elçi Allah'tan, O'nun Birli­ğinden, Hâkimiyet ya da Otorite'sinden bir parça olmadığı gibi, bunlarda ortaklığı da sözkonusu değildir, sadece Mesajı ni­sanlara iletmekle görevlendirilmiştir. Bu mânâda kendisinin beşeriyetin geri kalanı üzerinde üstünlüğü sözkonusudur, ancak Allah'a nisbetle yalnızca bir insanoğlu-dur, diğerleri gibi Allah'ın kuludur, gerçi Peygamberlik selahiyeti sebebiyle çok daha asıl ve üstün bir statüyü haizdir.

Kendisinin konumu Kur'ân'ın şu âyetlerinde açık ve kesin biçimde beyan edilmektedir:

1- "Muhammed, sadece bir elçidir. Ondan Önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi dönecekiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse, Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır." (3: 144).

2- "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir.' diyenler küfre girmişlerdir, De ki: 'Öyle ise Allah, Meryem oğlu Mesîh'i, annesini ve yeryüzün­de olanların hepsini yok etmek istese, Allah'a karşı kimin elinde bir şey var?' Göklerde, yerde ve ikisinin arasında bulunan herşey O'nundur. O, dilediğini yaratır, Allah, herşeyi yapabilendir." (5:17).

Bu ayetlerin mesajı açıktır. îma ettikleri nok­talar ise şöylece özetlenebilir: Kişi Allah'tan başka kimseyi tanrı olarak tanımamalıdır; başka bir uluhiyete kulluk ya da ibadette bu­lunmamalıdır; yardım için O'ndan başkasına müracaat etmemeli ya da boyun eğmemeli-dir; başkalarınca konan ya da sürdürülen ya­sa, âdet ve gelenekler izlenmemelidir. Bu arada âyetler insanları Allah'ın nazarında ki­şinin iyiliği, takvası ve salih amellerinin de­ğer taşıyacağı, sadece dinî tören ve ayinlere devamın netice getirmeyeceği noktasında uyarmaktadır.

Ve nihayet, insanlar hayatlarını Allah'a teslim etmekle emrolunurlar. Zira O, onların sahte­likten uzak Gerçek Hâkimi ve Rabbidir: "De ki: 'Bana, tanrınız, ancak bir tek Tanndır, di­ye vahyolunuyor, (nasıl) siz nıüslüman ola­cak mısınız (bu inancı kabul edip taptığınız putları bırakacak mısınız)?" (21:108).

"...Tanrınız bir tek Tanrıdır, yalnız O'na tes­lim olun. (Ey Muhammed), o temiz yürekli mütevazi insanları müjdele." (22: 34).

Bu iki ayet insanlara Hâkim ve Rabb olan Tann'lanndan tüm değer ve hayat sistemleri­ni O'na uydurma doğrultusunda kesin emir taşır. Hâkim ve Rabb olan, Kudret, Otorite ve Hükümranlığı tüm gökler ve yeri denetimin­de bulunduran, Mülkünde Hâkim ve bunda kendisine hiç bir şekilde ortak bulunmayan Tanrı kavramı o sırada tamamıyle yeniydi, sözkonusu mefhum hiç bir zaman bu şekilde insanın önünde olmamıştı. İbadet kavramı, aşağı yukarı, mevcuttu; bir şeriat'a itaat fikri de Musa aleyhisselâm tarafından getirilmişti. Fakat Tann'nın Mülkü üzerinde siyasî mana­da, mükemmel, bütüncül ve tümüyle kuşatıcı bir tarzda Hâkimiyet kavramı Rasûl Muham­med @ Öncesinde insanlığa sunulmuş değil­di. Kuşkusuz insanoğlu Allah'ın yeryüzünde­ki Elçilerinin sonuncusu Rasûl-i Ekrem @ ta­rafından şu mefhumla tanıştınlmıştı: Tanrı gökler, yeryüzü ve ikisi arasında mevcut olan herşeyi kapsayan, Mülkünde tartışmasız siya­si Kudrete sahiptir, insanlar O'na ve O'nun si­yasi Otoritesine bütünüyle teslim olmalı ve boyun eğmeli, kanunlarına itaat etmelidir.

Kısacası, bu kavram çerçevesinde, Allah'a doğru ibadet O'na tümden ve istisnasız itaat demektir; yalnızca ilah olarak değil aynı za­manda Hâkim olarak da. Zira Allah siyasi, sosyal ve kültürel tüm beşeri sahalarda son­suz otorite sahibidir. (Geniş bilgi için bkz., Ebû'1-A'lâ Mevdûdî, Four Basic Quranic Terms [Kur'an'da Dört Terim]).

Böylelikle Rasûl Hz. Muhammed @, insanla­rın Allah'ın Zâtı ve Sıfatlan hakkındaki yan­lış düşünce ve telakkilerini bir defada ve tümden kestirip atıyordu. Tâlim ve tebligatı şöyleydi:

1- "(O) Gökleri ve yeri yoktan var edendir. O'nun nasıl çocuğu olabilir ki? Kendisinin bir eşi yoktur, herşeyi O yaratmıştır ve O, herşeyi bilendir." (6: 101).

"Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere tapıyorlar ve 'Bunlar Allah katında şefâatçilerimizdir!' diyorlar. De ki: 'Allah'ın, göklerde ve yer­de bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber ve­riyorsunuz?' O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (10: 18).

"Belki yardım olunurlar diye Allah'tan başka ilâhlar edindiler. (O ilâhlar) kendi­lerine yardım edemezler. Tersine, kendi­leri onlar için hazırlanmış askerlerdir (on­ları korumaktadırlar)." (36: 74-75).

"Allah, ki O'ndan başka tanrı yoktur, dai­ma diri ve yaratıklarım koruyup yönetici­dir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uy­ku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan ken­disinin katında kim şefaat edebilir? Onla­rın önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamış­tır. Onları koru(yup gözet)mek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." (2: 255).

2- Nihayetsiz mülkünü idarede hiçbir yar­dımcıya ihtiyacı yoktur. O ilim ve hikmet sahibidir.

"(Yalnız) O'dur ki, gökte de Tann'dır, yerde de Tann'dır. O, hakîmdir, bilendir." (43: 84). "De ki: 'Allah'tan başka (tanrı olduk­larını) sandığınız şeyleri çağırın. Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahip değillerdir. Bu ikisi(nin yaratıl­masında ve mülkü)nde bir ortaklıkları yoktur. Ve Allah'ın onlardan bir yardım­cısı da yoktur. O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaa­ti fayda vermez..." (34: 22-23).

3- Allah'ın Güç ve Otoritesine, kâinattaki her şey üzerinde mutlak denetimine ilişkin id­dia en mükemmel biçimiyle şu ayetlerde ifadesini bulur:

"Gökleri ve yeri kim yarattı? Size gökten (kim) su indirdi de onunla sizin bir ağacı­nı dahi bitiremeyeceğiniz gönül açan bah­çeler bitirdi? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır, onlar (haktan) sapan bir kavimdir. Yahut şu dünyayı durulacak yer yapan, aralarından ırmaklar çıkaran, orada sağlam dağlar yaratan ve iki deniz araşma bir perde koyan kimdir? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır, on­ların çoğu bilmiyorlar. Yahut dua ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da kö­tülüğü (onun üzerinden kaldırıp) açıyor ve sizi (eskilerin yerine) yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber baş­ka bir tanrı mı var? Ne de az düşünüyor­sunuz. Yahut karanın ve denizin karanlık­ları içinde size yol gösteren kim ve rah­metinin önünde rüzgârları müjdeci gönde­ren kim? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hâşâ! Allah onların koştukları or­taklardan çok yücedir, münezzehtir (O, eksikliklerden uzaktır). Yahut yaratmağa kim başlıyor, sonra onu (kim) iade ediyor (ölüp ortadan kalkan şeyleri yeniden yara­tıyor)? Sizi gökten ve yerden kim nzık-landınyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? De ki: 'Eğer doğru iseniz delilinizi getirin'." (27: 60-64).

Allah'ın Hâkim, Mâlik ve Rabb olarak otori­tesinin genişliği, bilgisi insanlığa yalnızca Hz. Peygamber @ tarafından verilmiştir. Nur süresindeki şu âyet Allah'ın mükemmeliyetini temsilî olarak beyan etmektedir: "Allah, gök­lerin ve yerin nurudur. O'nun nuru, içinde lamba bulunan, penceresiz bir oyuğa benzer. Lamba cam içerisindedir. Cam, sanki inciden bir yıldız. Ne doğuya ve ne batıya mensûb ol­mayan mübarek bir zeytin ağacı(nın ya­ğandan yakılır. (Öyle mübarek bir ağaç) ki, neredeyse ateş değmese de yağı ışık verir. (Bu ışık da), nûr üzerine nurdur..." (24: 35).

Allah ile ilgili daha yüce, daha asîl ve daha mukaddes manâlar kazandıran başka bir din ya da inanç var mıdır? Bu muhakemeyi yap­mayı okuyucuya bırakıyoruz, ki insanoğlunu Yaratıcısı, Hâkim ve Rabb'ine bu denli ya­kınlaştıran Rasûl-i Ekrem @'in asaletini ve yüceltilmişliğini kavrasm.

 

KISIM 2

 

GÜNAHKÂRLAR İÇİN ÜMİT: KEFARET ÖĞRETİSİ

 

Samimi ve dürüst biçimde Hakikati arayan biri, İsa aleyhi s selâmın havarilerine ait dört incil'in sayfaları arasında şaşkınlığa uğra­makla kalmayıp âdeta şoka girer. Çünkü eli­mizdeki İnciller'de Mesih'in öğrettikleri, uy­gulamaları ve İnancının esasları değiştirilmiş, tahrif edilmiş ve ortadan kaldırılmıştır. Bu süreçte Önce, hayattayken Hz. İsa'nın aman­sız düşmanı olduğu görülen fakat Hz. İsa'nın Rabbi tarafından bu dünyevî hayattan alın­dıktan sonra Hıristiyan inancına katılan Aziz Pavlus yer almış; ve süreç daha sonraları muhtelif kiliselerce İsa peygamberin mahiye­tine doğru biçimde iman eden binlerce mü'mine engizisyon, işkence ve afaroz me-todlan uygulanarak sürdürülmüştür. Hakika­tin dürüst araştırıcıları açısından İsa peygam­berin vazettiği Hıristiyanlığın Pavlus tarafın­dan katledildiğine hiç şüphe yoktur. Burada sorulacak soru Pavlus'un getirdiği farklı bakış açısıyla, Hz. İsa'nın tâlim ve tebligatında merkezî önemi haiz noktalar üzerindeki vur­gu nisbetinde oynama yapma suretiyle, Öğre­tinin esasım değiştirip değiştirmediğidir. Hiç­bir surette Pavlus'un yanında yer almayan ve aralarından W. Wrede'i Örnek olarak verebi­leceğimiz bir ekol bu soruyu şöyle cevaplar: "Pavlus, Hıristiyanlığı o denli değiştirmiştir ki, âdeta ikinci kurucusu olmuştur. İsa Hıris­tiyanlığından farklı Kilise Hıristiyanlığının kurucusu. Sözkonusu ekol şunu.savunur, 'ya İsa, ya da Pavlus; ikisi bir arada mütalaa edi­lemez.' Buna göre Pavlusizm günah, kefaret ve Mesih'in önceden-mevcut semavî kişiliği gibi 'mitolojik' kavramlara bulaşmakla kal­mamış; fakat Pavlus'deki Rahiplik ve Rahip­lik dışı unsurdan ayrı olarak kendisinin Mesih'i kefaret vasıtası olarak gören bâtını tutum, Mesih'in Tanrı'ya, insana ve ikisi arasındaki aslî ilişkilere ilişkin sağlıklı öğretisi­ne tamamen yabancıdır." (Encyclopaedia Britannica, c. XVII, sh. 395, Londra).

İsa aleyhisselam Allah'ın dürüst bir elçisi idi. Kendinden önce gelmiş geçmiş birçok Elçiler gibi; öğretisi de Tanrı'nın diğer Elçilerinin öğrettiği Cihanşümul Hakikatin aynı idi; Aziz Pavlus'un kendisi hakkında uydurduğu yalanı da reddetmişti. Bu hakikat Kur'ân'da şu sözlerle ifade edilir: "İşte Meryem oğlu İsa. Şüphe edip ayrılığa düştükleri şey 'Hak Söz' olarak budur. Çocuk edinmek, Allah'a yakışmaz. O, (böyle şeylerden) yücedir. Bir işi yapmak istedi mi ona sadece 'ol' der, (o da) olur. 'Şüphesiz, Allah benîm de Rabb'im, sizin de-Rabb'inizdir. O'na kulluk edin.' İşte doğru yol budur." (19: 34-36).

İsa aleyhisselâmın peygamberliği ile pâk ko­numu ve tebligatına Kur'ân'da şöyle değini­lir: "Ey Kitâb ehli, dininizde taşkınlık etme­yin ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyle­ri söylemeyin! Meryem oğlu İsa Mesih, sade­ce Allah'ın elçisi, O'nun Meryem'e attığı keli­mesi ve O'ndan bir ruhtur. Allah'a ve elçileri­ne inanın, (Allah) 'Üçtür' demeyin. Kendi yararınıza olarak buna son verin. Çünkü Al­lah, yalnız bir tek tanrıdır. Hâşâ O çocuk sa­hibi olmaktan yücedir (münezzehtir). Gökler­de ve yerde olanların hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter." (4: 171).

Buna ilave olarak: "Ne Mesih Allah'a kul ol­maktan çekinir, ne de (Allah'a) yaklaştırılmış melekler. Kim O'na kulluktan çekinir ve bü­yüklük taslarsa bilsin ki O, onların hepsini kendi huzuruna toplayacaktır." (4: 172) de­nilmektedir.

Yine Kur'ân'da belirtildiğine göre Allah, Hı­ristiyanların İsa'ya ve annesine nisbet ettikleri ilâhî.vasıf hususunda şunları beyan etmekte­dir: "Ve yine Allah demişti ki: 'Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara; Allah'tan başka iki tann edinin, dedin?', 'Hâşâ,' dedi, 'Sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gayblan bilen yalnız sensin, sen! Ben onlara : benim ve sizin Rabb'iniz olan Allah'a kulluk edin, diye senin bana emretmiş oldu­ğundan başka bir şey söylemedim. Ben onla­rın içinde olduğum sürece onları kolladım, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetle­yen (yalnız) sen oldun. Sen herşeyi gören­sin!" (5: 116-117).

Bu Kur'ân âyetlerinde de apaçık anlaşıldığı üzere, gerçekte, İsa aley his selâmın öğretisi Allah'ın diğer elçilerİnİnkinden hiçbir farklı­lık göstermemektedir. Sâde ve sıradan bir in­sanın anlayabileceği kolaylıkta; günümüz Hı­ristiyanlarının yüzyüze kaldıkları karmaşık­lıktan uzak İdi.

Hz. İsa, ne Allah hakkında tasavvurî sorulara dalmıştı, ne de O'nun ruh ve dünya ile ilişkisi üzerine mücerret nazariyeler vazediyordu. Allah'ın her an Hazır oluşu, O'nun kuşatıcı sevgisi, O'nun yüce Adaleti, Rahmet ve Cö­mertliği doğrudan tecrübe edilmekteydi; Al­lah'ın mutlak oluşu mantık kurallarından geti­rilen delillerin arasında değil, fakat bilincin gerçekliğine oturmuş durumdaydı.

"Kendisinin öğretisini (yani Allah'ın öğretisi­ni) şöylece açıklar: Allah'a sonsuz aşkla bağlı olmak, ve kendini sevdiğin kadar kardeşlerini de sevmen. "Yazıcılardan biri (İsa'ya) gelip ona: 'En önemli Emir hengisidir?' diye sor­duğunda İsa şöyle cevapladı: Birincisi, 'Din­le, ey İsrail; Allahımız Rab bir olan Rabdir. Ve Rab Allahını bütün yüreğinle, bütün ca­nınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle se­veceksin.' İkincisi bu: 'Komşunu kendin gibi seveceksin.' Bunlardan daha büyük başka emir yoktur. Yazıcı ona dedi: 'Çok iyi, Mual­lim, hakikat üzre dedin ki, O, birdir; ondan başkası yoktur; ve onu bütün yürekle, bütün anlayışla, bütün kuvvetle sevmek, ve komşu­yu kendi gibi sevmek, bütün yakılan takdi-melerden ve kurbanlardan üstündür.' İsa da onun akıllıca cevap verdiğini gördüğü vakit, kendisine dedi: Allanın melekûtundan uzak değilsin..." (Markos, 12: 28-34)" (Encyclo-paedia Britannica, c. V, sh. 631, Londra).

Allah'a tevcih edilen sonsuz sevgi, iradenin yalnızca O'nunla dolması demektir, iradenin bu hâli de en tabiî ve en yakın ilişki çerçeve­sinde yoldaşlarının hizmetinde olmakla ifade­sini bulur.

"Ve işte, bir fakih kalktı ve: Ey Muallim, ebedî hayatı miras almak için ne yapayım? diyerek İsa'yı denedi. Ve İsa ona dedi: Şeriat-te ne yazılmıştır? Nasıl okursun? O cevap ve­rip dedi: 'Rab Allahını, bütün yüreğinle, bü­tün canınla, bütün kuvvetinle, ve bütün fik­rinle ve komşunu kendin gibi seveceksin.' İsa da ona: Doğru cevap verdin, böyle yap, ya­şarsın, dedi. Fakat o kendisini doğruya çıkar­mak isteyerek İsa'ya dedi: Ya, benim kom­şum kimdir? İsa da söze başlayıp dedi: Ada­mın biri Yeruşalim (Kudüs)'den Eriha'ya ini­yordu; haydutların eline düştü ve onu soydular ve vurdular, yarı ölü bırakıp gittiler. Rast-gele bir kâhin o yoldan iniyordu; adamı gö­rünce Öteden geçip gitti. Aynı suretle bir Le-vili de o yere geldiği zaman, onu gördü, öte­den geçip gitti. Fakat bir Samiriyeli yolculuk ederken, onun bulunduğu yere geldi; onu gö­rünce acıdı, yanma gitti, yaralan üzerine zey­tinyağı ve şarap akıtıp onları sardı ve onu kendi hayvanına bindirdi, bir hana götürdü, ve ona baktı. Ertesi gün iki dinar çıkardı, hancıya verdi ve: Ona bak, ve bundan fazla ne harcedersen yine döndüğüm zaman, sana öderim, dedi. Bu üçünden hangisi, haydutla­rın eline düşen adamın komşusu oldu, sanır­sın? Ve fakih: Ona acıyan, dedi. İsa da faki-he: Git, sen de böyle yap, dedi." (Luka, 10: 25-37).

İşte Hz. isa'nın doğru öğretisi budur ve Al­lah'ın diğer peygamberleriyle benzerlik gös­termektedir. Son derece açık ve net ifadelerle Allah'ın Birliği tanınmakta ve Allah rızasının nasıl elde edileceği, yani halkına karşı şefkat ve merhamet öğretilmektedir.

Hz. İsa'nın bu öğretisini Rasûlullah Muham-med @'in öğretisiyle karşılaştırdığımızda, ikisi arasında hayret verici bir benzerlik görü­rüz: Öyle ki, ikisi de aynı kaynaktan, yani Al­lah'tan gelmektedir, aynı aydınlığı yayar, ay­nı koku ve ışığa sahiptir, o ışık ki Kur'ân'da tarifini bulduğu üzere Allah'tan gelir (24: 35).

Hz. Peygamber @ şöyle buyurdu:

1- "Cebrail komşu hakkı hususunda beni o kadar çok uyardı ki, âdeta vârisler arasın­da zikredilecekler diye düşündüm." (Bu-hari ve Müslim).

2- "Komşusu kendinden emin olmayan kim­se Cennete giremez." (Müslim).

3- "Allah'a ve Ahiret Gününe inanan bir kimse komşusuna güçlük çıkarmasın, fe­na muamelede bulunmasın." (Buhari ve Müslim).

4- Ve Kur'ân'ın ifadesi: "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya, akrabaya, Öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolcuya ve ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin..." (4: 36).

5- "Azîm ve Şanlı olan Rabb'ini anmaksızın kimse yek diğerini Allah için sevmiş ol­maz." (Ahmed).

Bütün peygamberler yoksula karşı cömert ve şefkatle davranmayı öğretti:

Hz. İsa şöyle diyordu: "Zayıflar kutsanmıştır, zira onların Cennette yeri vardır."

Allah'ın Son Elçisi @ de şöyle buyurdu:

1-   "Zayıflar arasında ne kadar sevinçliyim, siz aranızdaki zayıflara yardım ettiniz ve imkânlarınızı onlara açtınız." (Buhari ve Müslim).

2- "îmanın hangi yönü en sağlam kulptur? sorusuna; 'Allah ve Rasulü daha iyi bilir' dediklerinde; 'Allah için yardım etmek ve Allah için sevmek' diye cevapladı." (Bey-haki).

3- "Allahım, beni yoksul olarak yaşat, yok­sul olarak canımı al, ve beni yoksullarla haşreyle!" (Tirmizi ve İbni Mâce).

4- "Cennete baktığımda sâkinlerinin çoğunu fakirlerden müteşekkil gördüm." (Buhari ve Müslim).

Vahyedilmiş orijinal İncil (Yeni Ahit) hiç bir zaman Hıristiyanların eline ulaşmamıştır. El­deki Yeni Ahit de havarilerin İsa hakkındaki nakillerinden İbarettir. Bu kitaplar orijinal vahyi yansıtmamasına rağmen, surda burda vahiy ışığından bir iz yakalamak mümkün ol­maktadır.

Ne yazık ki, Hz. İsa'nın asıl mesajı artık mev­cut değil. Zira onun kendi ruhbanları, Öğreti­sini ve dinini tamamen değişikliğe uğrattılar, tahrif ettiler. İnsanlığa karşı yoğun sevgi ve duygu yüklü saf ve bozulmamış vahdet öğre­tisini sonradan ve yabancı kavramlarla bulan-dırdılar.

 

Kefaret Ve Kefaret Öğretisi

 

Müteakip sayfalarda Hıristiyanlığa Pavlus ta­rafından sokulan ve Hz. İsa'nın öğretisinde kesinlikle bir yer tutmayan kefaret öğretisinin ne olduğuna değinilecektir. Aziz Pavlus son derece zeki ve akıllı biri, aynı zamanda da sâdık ve şaşmaz bir Yahudi idi. O, Hz. İsa İn­cil Kelâmını Yahudiler arasında yayarken İsa peygambere ve davetine karşı çıkmıştı.

Hz. İsa Rabb'i tarafından geri çağrıldıktan sonra Aziz Pavlus'un Hıristiyanlığı kabul etti­ği görülür; ama bağlanmak için değil; tahrif etmek için. Böylelikle artık, sonra gelen ne­sillerin Hz. İsa'nın öğretisindeki Hakikate uzanmaları kesinlikle sözkonusu olamaya­caktı. Bu görüşümüzün doğruluğuna ilişkin en büyük delilimiz oniki havariden hiç biri­nin Pavlus'un kendinden-menkûl ve uydurma kavramları üzerinde katiyetle mutabık olma­malarıdır, zira kavramlar îsa Peygamberin öğretilerine tamamen yabancı ve uyumsuzdu. (The Encyclopaedia Britannica'ya yazı ve yorum verenler de bu noktayı vurgularlar; tafsilat için, bkz. "Jesus and Paul", c. XVII, sh. 395-396).

Pavlus, insanları ikna sürecinde kendi imal-i fikri olan, İsa ile buluşma rüyalarına ve Ya­hudi olmayan topluluklar arasında İncil'i yay­ma gayretlerine yer verdi. Kendisine Ku­düs'te kimsenin kulak asmayacağını biliyor­du, zira Kudüs sakinleri İsa'yı görmüş ve onun saf ve dürüst öğretisini tanımışlardı. Böylelikle Pavlus Avrupa'ya geldi. Putperest­lerin halihazırda benimsemiş olduğu itikatla­ra çok yakın fikirler (meselâ, İsa'nın oğul olu­şu; Meryem ve çocuk gibi) öne sürdü ve hal­kın gereksiz aleyhtarlığını çekmemek için 'sünnet' emrini iptal etti. Pavlus'un beyanla­rında o denli açıklanmamış fikir vardır ki, bu bid'at fikirleri gündeme getirmesindeki gaye ya da kaygılan hakkında yeterli ve kati bir şey söylemek mümkün değildir. Hz. İsa'nın sâde ve fakat son derece cazip vahyî öğretilerinin araşma sokulmuş bid'at kavram ve öğ­retiler. Görünen o ki, bu tarihin bir muamma­sı olmaya devam edecek. Mamafih Pavlus'un Hz. İsa'ya vahyolunan saf ve bozulmamış tebligatını tahrif doğrultusundaki gayreti Ha­kikatin her hangi bir samimi arayıcısı açısın­dan açık ve belirgindir, kendisinin rüyaları ve İsa ile buluşmaları hakkındaki çelişkili be­yanlarının vaka analizine tâbi tutulması ve Aziz Pavlus'a ilişkin nakledilen olaylar ve Roma'ya da yakınlarında vuku bulan "şeha-deti" üzerinde yapılacak bir inceleme bu ko­laylığı sağlamaktadır.

 

Aslî Ve Kaçınılmaz Günah Kavramı

 

Pavlus tüm teolojisini 'aslî günah' mefhumu üzerine oturttu. Önce söz konusu mefhumu, kendi düzmesi olan muharref kurtuluş ve ke­faret mefhumlarını işleyebileceği bir tarzda şekillendirdi ve sonrasında bu Öğretiyi Pavlu-sizm'in yani modern Hıristiyanlığın merkezî fikri olacak şekilde açıklama ve geliştirme yoluna gitti. Burada The Encyclopaedia Bri-tannica'dan bir iktibas yapılacak olursa: "Ge­rek Pavlus'un kendi düşüncesinin tarihî gelişimi ve gerek teolojisinin temellerine ilişkin mantıkî delâlet itibariyle Pavlus'deki en esaslı kavram günahtır."

Pavlus'un anlayışına göre bu eğilim ya da va­sıf âdeta şahsîdir, insanda yaşar: "Fakat eğer istemediğim şeyi yapıyorsam, artık ben değil, fakat bende duran günah onu işliyor." (Ro­malılara, 7: 20).

Bu günahın gücü insanın gücünü aşmaktadır: "Ta ki, günah ölümde saltanat sürdüğü gibi, inayet de Rabbimiz îsa Mesih vasıtası ile ebedî hayat için salâh ile saltanat sürsün." (Romalılara, 5: 21).

Ve yine Romalılara 6:12, 14'te şöyle okuyo­ruz: "İmdi fâni bedeninizde günah, kendi şehvetlerine itaat etmeniz için saltanat sürme­sin." "Çünkü günah size saltanat etmeyecek­tir; çünkü şeriat altında değil, fakat inayet altındasınız."

Ne var ki insanlar günahın köleleri olurlar: "Ve azanızı haksızlık âletleri olarak günaha arzetmeyin; fakat ölülerden dirilenler gibi, kendinizi Allah'a ve azanızı salâh âletleri ola­rak Allah'a arzedin." (Romalılara, 6: 13).

"Fakat Allah'a şükrolsun ki, günahın kullan olduğunuz halde, teslim edildiğiniz öğretişin suretine göre yürekten itaat ettiniz." (Romalı­lara, 6: 17).

Bu günahm onlara ödediği bir ücret vardır: "Zira günahın ücreti Ölüm; fakat Allah'ın mevhibesi Rabbimiz Mesih İsa da ebedî ha­yattır." (Romalılara, 6: 23).

Günah, kuralını hâkim kılar: "Fakat ben azamda başka bir kanun görüyorum ki, fikri­min kanunu ile muharebe ediyor, ve azamda olan günah kanununa beni esir ediyor." (Ro­malılara, 7: 23).

"Rabbimiz İsa Mesih vasıtası ile Allaha şü­kür! İmdi öyle İse, ben kendim gerçekten fi­kirle Allah'ın şeriatine, fakat bedenle günah kanununa kulluk ediyorum." (Romalılara, 7: 25). "Çünkü Mesih isa'da hayat Ruhunun ka­nunu beni günahın ve Ölümün kanunundan azat etti." (Romalılara, 8: 2).

Günah aynı zamanda insanları mahpus tutar: "Fakat vait İsa Mesih imanı ile iman edenlere verilsin diye, kitap bütün şeyleri günah altın­da kapadı." (Galatyalılara, 3: 22). Yalın ifa­deyle bu kötü arzular uyandırır: "Fakat günah fırsat bularak emir vasıtası ile bende her türlü tamahı hasıl etti; çünkü şeriat yok iken, gü­nah ölüdür." (Romalılara, 7: 8).

Günahın kesinkes bir tarifi olmamakla bera­ber aşikârdır, zira itaatin dışında kalanlar gü­nah kapsamına girer. "Bilmez misiniz ki, ita­at için kime kendinizi arzeder, kime itaat ederseniz, onun ya ölüm için günahın, ya salâh için itaatin kullarısınız?" (Romalılara, 6: 16).

Belli bir noktaya kadar Pavlus çağdaşı insanlardan esaslı biçimde ayrılmamıştı, gerçi top­lulukların o güne kadar Mesih'in Öğretileri arasında bilmedikleri ve uygulamadıkları ki­mi intibaksız fikirleri Hıristiyan teorisine da­hil etmekteydi. Mesela sürekli vurguladığı bazı noktalar vardı: "Rabbimiz îsa Mesih va­sıtası ile..." (Romalılara, 7: 25); ya da "Rab­bimiz Mesih İsa'da..." (Romalılara, 6: 23) gi­bi. Bununula beraber, "kendisinin garipliği, özellikle günahm evrenselliğine İnanması ve yanısıra günahın evrenselliğini Öğretisinin esası yapmasıydı."

Pavlus'un günah meselesine yaklaşımı tama­mıyla kendisine hasdı. Yaklaşımını ortak tecrübelere atıfta bulunarak ispata kalkıştıysa da pek ikna edici değildi; şer'î geçerliliği ol­maktan ziyade, halka gidecek biçimde usta­lıklı hitabet karakteri taşıyordu. Daha ziyade psikolojik ve duygusal davranıyordu, bir yan­dan Yahudi olmayan toplulukların, diğer ta­raftan da Yahudilerin duygu ve heyecanlany-la oynuyordu. Metinlere atıfla iddiasını kazanma azmindeydi: "Hepsi saptılar, birlikte murdar oldular; İyilik eden yok, bir kişi bile yoktur." (Mezmurlar, 14: 3).

"Nitekim yazılmıştır: 'Hiç salih yok, bir kişi bile yoktur." (Romalılara, 3: 10).

Ancak insanlar arasında günahın yayılması ve zilletin hâkim olması günahın insanların evrensel bir vasfı olduğunu göstermez. Bu çerçevede Pavlus'un hissî yaklaşımı Yahudi-olmayan topluluklar nezdinde bile hiç ikna edici olmadı. Günahın evrenselliği iddiası topluluklar nezdinde pek rağbet bulmayınca Pavlus iddiasını ölümün evrenselliği doğrul­tusunda değiştirdi, zira bu pek aşikâr ve her­kesin bildiği ve kabullendiği bir hayat gerçe­ği idi. Şimdi artık Pavlus halkı "ölüm", "Ölümsüzlük" ve "günah" gibi kelimeleri us­talıkla, Metinlere atıf ile kullanarak tavlama­ya çalışıyordu.

Yahudilerin bilinen yaygın inancına göre "Tanrı insanı ölümsüz olarak yaratmıştı." Ne var ki gözlemler insanların ölümlü olduğunu gösteriyordu, insanlar ölüyordu. Ölümle ilgili bu tabiî gözlem Pavlus tarafından toplulukla­rı kendi görüşüne getirme doğrultusunda zeki ve yanıltıcı biçimde kullanıldı. Şöyle diyor­du: "Bunun için, nasıl günah bir adam vasıta­sı ile ve ölüm günah vasıtası ile dünyaya gir­diyse, böylece ölüm de bütün insanlara geçti; çünkü hepsi günah işlediler." (Romalılara, 5: 12)

İddianın şöylece bir gözden geçirilmesi bile Pavlus'deki safsata, hata ve yanıltmanın ne denli aşın derecede bulunduğunu gözler önü­ne serer. Sırf çocukları eğlendirmek için ya­pılan bir kukla gösterisinden daha fazla ya­nıltma ve kurnazlık unsuruyla yüz yüze geli­riz. İşte bu yanlış benzetme, yanıltıcı iddia ve bütünüyle mantıksız ve kuruntuya dayalı, sağlıklı bir temelden mahrum tezleriyle Pav­lus tüm Hıristiyan dünyasını İsa Peygamberin aslî öğretilerine doğrudan ve kesin olarak zıt hatalı inançlara sürüklemiş bulunuyor.

The Encyclopaedia Britannica'nın yazarları­nın da ifadesine göre, "İspatlar dahi (meşhur ispatlar) yetersizdir."

Daha sonra Pavlus günahın yalnızca evrensel olmakla kalmayıp beraberinde kaçınılmaz ve kurtulunmaz da olduğunu göstermek için va­ziyet değiştirdi. Bu doğrultuda iki sebebe müsteniden günahın insan tabiatından ayrıl­maz olduğunu öne sürdü. Ne var ki sözkonu-su bu iki sebeple ilgili yaptığı müdafaların kendi aralarında açık bir ilişkisi olmadığı gi­bi, Pavlus'un getirdiği açıklama da kesinlik ve vuzuhtan uzaktır.

İlk elde insanlığın tamamen Âdem'in günahı­na ortak olduğunu savundu:

"Bunun için, nasıl günah bir adam vasıtası ile, ve ölüm günah vasıtası ile dünyaya' gir­diyse, böylece Ölüm de bütün insanlara geçti; çünkü hepsi günah işlediler; çünkü şeriate ka­dar dünyada günah vardı; fakat şeriat yokken günah sayılmaz. Fakat gelecek zâtın sureti olan Adem'in tecavüzünün benzeyişi üzre gü­nah işlememiş olanlar üzerinde de, Âdem'den Musa'ya kadar ölüm saltanat sürdü. Fakat suç nasılsa, mevhibe de öyle değildir; çünkü birinin suçu ile çoğu öldülerse, çoğu için Allah'ın inayeti ve bir adamın, yani Isa Mesihin ina-yetiyle olan atiye daha ziyadeleşti. Ve atiye günah işleyen birinin vasıtası ile olduğu gibi değildir; zira hüküm bir suçtan mahkûmiyet için, fakat mevhibe çok suçlardan tebriye için oldu. Çünkü eğer birinin suçu ile ölüm biri­nin vasıtası ile saltanat sürdü ise, inayet ve salâh atiyesinin feyzini alanlar, birinin, yani İsa Mesihin vasıtası ile hayatta daha ziyade saltanat süreceklerdir. İmdi öyle ise, bir suç vasıtası ile bütün insanlara mahkûmiyet için hüküm geldiği gibi, böylece de hayatın salih sayılması için bir salâh fi'li vasıtası ile bütün insanlara atiye geldi." (Romalılara, 5: 12-19).

Yine benzer şekilde şu ifadeleri kullandı:

"Zira madem ki ölüm insan vasıtası ile geldi, ölülerin kıyamı da insan vasıtası ile oldu. Çünkü nasıl cümlesi Âdem'de ölüyorlarsa, öylece cümlesi Mesihte diriltileceklerdir." (Korintoslulara, 15: 21, 22).

Yine Pavlus kendine mahsus garip tarzında itaatsizlikle ölüm arasında irtibat kurar. Bunu yaparken akıl ve mantık ilkelerine hiç itibar etmemektedir: "Zira bir adamın itaatsizliği sebebiyle çoğu nasıl günahkâr kılındılarsa, böylece de birinin itaatile çoğu salih kılına­caklardır." (Romalılara, 5: 19).

Bütün bu iddialar yine bir temelden mahrum olup ulaşılan sonuçlar Pavlus'un şahsî itikat­larından ya da kendisini ilgilendiren rüyala-nndan çıkarılmaktadır. Soyut ve felsefî ka­rakterli iddialara destek sağlayacak hiç bir delil ortaya konulmuş değildir. Böyelikle Pavlus ta Nuh Peygamberden beri Allah'ın Elçilerince vaz edilegelmekte olan takva, dü­rüstlük, adalet ve Hakikat mefhumlan üzeri­ne kurulu bütün bir üstyapıyı yıkma; ve ahlâk ve ahlâksızlık, iyi ve kötü, itaat ve itaatsizlik gibi vak'aların ehemmiyetini ortadan kaldır­ma çabasına girdi.

Bir hamlede itaati itaatsizlikle, ahlâkı ahlâksizlik ve günahla eşitledi. Görünen odur ki, Pavlus'un gözünde sözkonusu bu iki unsur sonuçları itibariyle aynı idi. Ancak, Allah'ın Son Elçisi Muhammed @'e indirilen vahiyde iyi ve kötü, ahlâk ve ahlâksızlığın bir olmadı­ğı belirtiliyor. [Kur'ân-ı Kerîm, Fussilet sûresi (41): 34], Ayrıca her hangi birinin her hangi bir davranışı da katiyetle bu zıtlan eşit kılamaz; aksi takdirde ta Adem'in yaratılışın­dan beri insanlara yabancı olmayan fazilet ve faziletsizlik, hayır ve şer gibi mefhumlar yü­rürlükten kaldınlmış olacaktır. Bu umûmi ifadelerden sonra şimdi Pavlus'un bütün söz­lerine sızmış bulunan safsata, yanıltma, sinsi­lik ve kurnazlıklan tek tek ortaya koymak is­tiyoruz.

 

Evrensel Aslî Günah

 

Pavlus'un iddialan ve fikirleri bütünüyle te­melden mahrum ve son derece de akıl ve mantık dışıdır.

Kendisi önce Metinlere atıfta bulunur: "Hep­si saptılar, birlikte murdar oldular; iyilik eden yok, bir kişi bile yoktur." (Mezmurlar, 14: 3 ve Romalılara, 3: 10). Fakat daha sonra İsa Mesih'in faziletinin insanlığın günahlarını te­mizlediği ısrarına geçer. Bu iyilik sahibi in­san nereden gelmiştir? Zira kendi iddiasına göre, "iyilik eden yok, bir kişi bile yoktur."

İkinci olarak, şunu söyler: "Tanrı, insanı ölümsüz yarattı." Bu tamamıyla yalan bir ifa­dedir, zira her insan ölümlü yaratılmıştır, bu dünyada yaşayacak, sonra ölecek ve sonra da Hesap Günü'nde hayattaki amellerinin hesa­bını verecektir. Allah'ın bütün rasullerinin tebligatı bu doğrultudadır. "Her cân ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size ek­siksiz verilecektir. Kim ki hemen ateşin elin­den kurtarılır da cennete sokulursa, işte o kurtuluşa ermiştir..." [Kur'ân-ı Kerîm, Âî-i İmrân sûresi (3): 185].

Üçüncü olarak Pavlus günahın dünyaya bir adam vasıtasıyla geldiği ve onun yüzünden de herkesin günahkâr olduğunda ısrar eder (Romalılara, 5: 12).

Bu son derece yanlış ve gülünç bir iddiadır; hatta iddiadan öte, akıl ve mantığı kaale al­maksızın kendi reyinde inat eden cahil bir adamın halidir.

Evet, Âdem bir günah işlemiştir, ancak hata­sını az sonra farketmiş ve istiğfar ile Al­lah'tan affını dilemiştir. Kendisi affedilmiş ve bu onun günahınm sonu olmuştur. Bir günah işleyip sonrasında tevbe eden ve Allah'ın mağfiretine sığınan biri o günahı hiç işleme­miş gibidir. "Kul günahını ikrar edip tevbe ettiğinde Allah onu affeder." (Buharı ve Müslim). Ve "Bir günaha tevbe eden onu hiç işlememiş gibidir." (îbni Mâce ve Beyhakî).

Allah'ın sonsuz mağfireti sayesinde Âdem'in günahı bağışlanmış ve kendisi yeniden masum bir insan olmuştur. Âdem'in sözkonu­su günahı Rabb'i tarafından tümüyle bağış­landığı halde bu günahın varlığı üzerinde ıs­rar etmek cehalet ve hamakatın zirvesi olsa gerek. Kur'ân'da Âdem ile Havva'mn tevbe-sine şu sözlerle atıfta bulunulur: "(Âdem ile Havva) Dediler: 'Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acı­mazsan, muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz!" (7: 23).

Dördüncü olarak; Pavlus, topluluktan güna­hın evrenselliğine ikna edemeyince, sözkonu­su evrensellik mefhumunu güçlendirmek için, günahın yalnızca evrensel olmakla kal­mayıp kaçınılmaz ve Âdem'den (yani, insa-noğlundan) ayrılmaz olduğu iddiasına geçti.

Bu da Pavlus'un kendi şahsî ve tek taraflı gö­rüşü olup sağlam bir temelden ya da destek­leyici bir delilden yoksundur. însan tabiatının günahtan aynlmaz olduğu ve günahın insan ruhunun tamamıyle tabiî bir parçası olduğunu söylemek de katışıksız iftiradan ibarettir. Böyle bir şey tümden saçmadır, insanın şah­sı için iki yol vardır: Hakka uygun davran­mak ya da günah işlemek. Bununla birlikte insanoğlu îlâhi Rehberiyetle donatılmıştır ki yanlış İle doğruyu ayırt edebilsin ve Hayatın Doğru Yolunu izleyebilsin. însan kendisine açık bulunan iki yoldan birini benimsemekte tamamen özgürdür: Hayırlı yol yahut şerli yol.

Kur'ân bunu şu sözlerle ifade eder: "Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu ve ko­runmasını (isyanım ve itaatini) ilham edene andolsun ki; nefsini temizleyen iflah olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğramıştır." (91: 7-10).

Asr sûresinde de "Asra (yani peygamberlik çağına, yahut bütün zamana veya ikindi na­mazına) andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, ...başka." (103: 1-3) denilmektedir.

Bu âyetler iyi ve kötü yolun herkese açık ter­cihler olduğunda kuşku bırakmamakta; iman edip sâlih amellerde bulunanlar Rabb'in lüt-funa hak kazanırken, O'riu inkârla kötü yol­lara temayül edenler azap görecektir.

Dolayısıyle "günahın insandan ayrılmazlığı" diye bir mesele yoktur. Bu fikir bir şahsın, Pavlus'un, kendi kafasında icat ettiği bir şey olup mâkûl, somut, ilâhî metinlere dayalı ya da tarihî hiç bir dayanağı yoktur. Bu haliyle de her noktası itibariyle reddolunmaya ve ge­çersiz addedilmeye adaydır.

Beşinci olarak, bir suça iştirak eden o ortaklı­ğının cezasını çekecek olmakla birlikte, hiç kimsenin günahı her ne şekilde olursa olsun başkasına devrolunamaz. Kişiye kesinlikle iş­lemediği bir günahın yüklenebileceği fikri her türlü mantıkî, aklî veyahut ahlâkî temel­den yoksundur. Birçok noksanıyla birlikte yeryüzünde câri olan şu anki adalet uygula­maları bile kişiyi bir başkasının cürmünden dolayı cezalandırmayı âdil bulmayacakken, tüm Adalet ve İyiliğin Sebebi ve Kaynağı olan Kadir-i Mutlak Allah'a böyle bir şey is­nat edilebilir mi? Böyle bir fikir uydurma ka­rakteriyle ne Hz. İsa'nın dürüstlüğü ve ne de Rabb'in Mutlak Adaleti dairesinde kendine yer'bulabilir. Dürüst ve samimi bir mü'min kendi Yaratan'ı, ya da Rabb'in gerçek ve soy­lu bir Elçisi olan Hz. İsa hakkında katiyetle böyle bir yalana girişemez.

Altıncı olarak, İsa Peygamberin Hıristiyanlı-ğıyle, ya da Rabbimiz Allah'la hiç bir ilişiği olmayan sözkonusu yabancı ve intibaksız fi­kirleri için Pavlus hiç bir sahih ve güvenilir kaynak da göstermiş değildir. Her hangi bir kişinin Allah'a, İsa'ya ya da başka bir Pey­gambere yakıştırmalarda bulunması müm­kündür, ancak insanların inanması için bunu yapanın sahih bilgi kaynaklan göstermesi ge­rekir.

Yedinci olarak, Pavlus'un Hz. Âdem'i "suç­lu", Hz. İsa'yı ise "suçsuz" ilân etmesi yine hiç bir mâkûl ve somut delile dayanmaksızın kendi şahsi ihtirasının, plan ve düşüncelerinin yansımasıdır.

Sekizinci olarak, Pavlus'un İsa Peygamberin tebliği dönemindeki hayatı İsa'yı tümden red ve karşı çıkışla dolu olduğu gerçeği İddiamızı destekleyen bir başka delildir. Rabb'in Nuru İsa Peygamberin şahsında yeryüzünde Mev­cut iken Hıristiyanlığın altını oyamayacağmı bildiğinden Pavlus çareyi görünürde mü'min olduğunu ilân ederek muhtelif metodlarla di­ni tahrif etmeyi planladı. Pavlus planın kolay ve İşler olduğunu düşünüyordu, zira kimse kendisinin rüyasında İsa ile buluştuğu iddia­sını çürütemezdi; fakat bizzat Hz. İsa'nın inanç prensiplerine tamamıyla zıt olan bid'at kavramlar ve fikirlerle dopdolu olması itiba­riyle görüşleri yine de zayıf ve inanılmazdır. Olan şey şudur: Pavlus, İsa'nm Hıristiyanlığı­nı tümüyle bir tarafa atmış ve yerine kendi geliştirdiği ya da Yahudilikten, yahut o dö­nemde Avrupa'da hâkim bulunan putperestli­ğin anlayış ve uygulamalarından ödünç aldığı fikirleri ikame etmiştir.

Kendisinin karışık dini, İsa'nın Hıristiyanlı-ğıyle tümden intibaksız ve prensip itibanyle, putperest ibadet sistemiyle daha bağlantılıdır. Sözkonusu karışım yine kendisinin Mual-lim'in inanç esaslanna muhalif önceki itikat ve ameliyle tamamlanmıştır. Bu müşahedeler Pavlus'un samimiyeti noktasında bizi haklı olarak şüpheye sevketmekte, İsa ile buluşma­sını ifadelendiren rüya-teorisine karşı esaslı iddialar sunmakta, ve bu şahsın, sadece bir avuç soyut ahlâkî ve vicdanî ilke ve amel dı­şında, İlâhi Vahiyden hiç bir şey bırakmama-casına Hıristiyanlığı tahrif için iyi düşünül­müş ve iyi tasarlanmış planlan olduğuna dair güçlü deliller getirmektedir. Görünen de odur kî Pavlus bu planını bütünüyle başarmış du­rumdadır..Pavlus'un gelecek nesillere devret­tiği Hıristiyanlığın şeklî inanç, anlayış ve amel olarak İsa Peygamberin insanlığa sun­duğu Hıristiyanlıktan bambaşkaydı, bid'at amelleriyle birlikte tümüyle bid'at bir inanç düzeni ortaya çıkmıştı. Allah'ın Elçisi Hz. İsa'nın kendi havarilerinden daha Önemsiz ol­duğunu söyleyebilir miyiz? Zira mevcudiyeti esnasında O'nu inkâr eden; fakat sonrasında Rabbi tarafından geri çağrıldığında Hz. İsa'nın imanına dahil olan bir havarisi sözko-nusu imanı bütünüyle değiştirmiş ve yerine bıraktığı yeni iman İsa Peygamberin Hıristi-yanlığıyle hepten alâkasız bir şey, daha doğ­rusu Pavlusizm olmuştur. (Kimi görüşler The Encyclopaedia Britannica, c. XVII, sh. 395-396'dan alınmıştır).

Dokuzuncu olarak, şayet Pavlus'un iddialan benimsenecek olursa, Rabb'in tüm Adalet ve İyiliğin Nedeni ve Kaynağı şeklindeki tasav­vuru esaslı biçimde lekelenmiş, haleldar edil­miş ve üzerinde olumsuz iz bırakılmış olacaktır. Öyle ki yüce tabiatında insanların kopye edebileceği Adalet ve İyilikten hiç bir eser kalmayacaktır.

Onuncu olarak, bir insanın, İsa Mesih'in lûtfu sayesinde Allah'tan 'hak edilmemiş Bağış1 mefhumu yine aklen ve mantıken izahı müm­kün olmayan kelimelerle bulandırılmış bir hokkabazlık örneğidir. Ne var ki Pavlus tüm Kurtuluş ve Kefaret Öğretisini akıl ve mantı­ğın fırınında denenmesi mümkün olmayan, yamsıra herkesin kendi fiillerinden sorumlu olduğu ve kimsenin omuzlarında bir başkasının günah yükünü taşımayacağında ısrarlı olan diğer Vahyî dinlerden hiç bir objektif tarihî emsal göstermeyen son derece zayıf ve hayali görüşler üzerinde temellendirmektedir.

Onbirinci olarak, gerek Âdem'in günahı ve gerek ise İsa'nın lûtfu fikirleri Pavlus beyni­nin mücerret ve şahsî icatlan olup amaçlan arasında dürüst kimseleri karmaşaya itmek ve umûmi kitleyi de tüm maddî sefahata dal­makla birlikte kurtuluşu kolayca elde etme gibi bir umudun tuzağına düşürmek vardır. Pavlus'un bid'at Kurtuluş ve Kefaret Öğretisi­nin arkasında yatan tüm düşünce İsa'nın ken­dileri için. Çarmıh'ta öldüğüne ve böylelikle ruhlanna kefaret olduğuna iman ederek Me­sih'in lûtfuna iltica eden bütün insanların gü­nah ve sefahat dolu tüm bir ömre rağmen İlâhi azaptan kurtulabilecekleri şeklindedir.

Ta başından itibaren tüm iddialar temelsiz, yanıltıcı ve Pavlus'un tasavvurunda yerini bu­lan bid'atlerdir. İsa Peygamberin öğretisin­den ise hiç nasibi yoktur.

Onikinci olarak, sözkonusu görüşler iyi ve kötü, doğru ve yanlış eylemler arasındaki tüm farkı ortadan kaldırmaya yöneliktir, zira bunlar İsa'nın Çarmıh üzerindeki Ölümü ile tüm günahlara kefaret olduğunu söyleyerek bir seviyeye getirilmektedir.

Onüçüncü olarak, Pavlus Adem'in "itaatsizli­ği" ve "hududu aşmasının" tüm insan neslini etkilediği şeklindeki teorisine destek sağlaya­cak Metin, gerçek ya da geçerli bir zeminden yoksundur, bu konu üzerinde hiç bir Kilise de bugüne kadar yapıcı ve mâkûl bir görüş ser-detme cesaretini kendinde bulamamıştır.

Ondördüncü olarak, Âdem'den "topraklı", "toprağa ait" biçiminde (I. Korintoslulara,15: 47) bahsedilerek kendisinin dünyevî tabiatı nedeniyle kolaylıkla bozulabilir olduğunun îma edilmesi meseleyi çözmemiş, aksine da­ha karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getir­miştir, ne var ki Pavlus bu dünyeviliğe ilişkin ne bir örnek vermiş ne de bu noktayı aydınlatıcı olmuştur.

Kısaca ifade edilecek olursa, Âdem'in 'tüm beşeriyeti etkileyen günahı teorisi' tamamıyle Pavlus beyninin İmalatıdır; temelden tutarsız, akıl dışı ve, bırakın Rabb'in Mutlak Adâ-leti'ni, insanların anlayabildiği şekliyle bile adalet ve eşitlik mefhumlanyle taban tabana zıttır.

 

Ten İle Ruh Arasındaki İhtilaf

 

Pavlus insan tabiatını "ten" olarak adlandırır ve görünen o ki bu terimin içine maddî bede­nin yamsıra, ve ondan daha ziyade olarak, bedenden kaynaklanan mesela sevgi ve nef­ret, kıskançlık ve kızgınlık gibi duygu ve ar­zuları da katar; tenin eğilimi ya da yönelimi üst unsurla ya da "ruhla" daimi ihtilaf halin­dedir (Galatyalılara, 5: 17), hatta bu karşıtlık Rabb'in Kanununa karşı daha belirgindir, zira "tende olanların Allah'ı hoşnut etmesi müm­kün değildir." (Romalılara, 8: 7, 8).

Doğrusu şu ki günah fikri gerek Pavlus'den önce ve onun zamanında biliniyordu. Fakat herkesçe tümden teslim edildiğine göre in­sanlar Allah'ın emirlerine uygun yaşadıkça ve O'na itaat ettikçe amellerinde hayır üzere olurlardı. Günahla ilgili bu kavrayış Kutsal Metinlerin Yasası ile tamamıyle mutabık idi, zira kişinin Tanrının bilincinde ve dürüst hal üzere devam etmesi şeriata uymasına bağlıy­dı: "Bunun için kanunlarımı ve hükümlerimi tutacaksınız; eğer bir adam onları yaparsa, onlarla yaşıyacaktır; ben Rab'im." (Levili-ler,18: 5). Yine İncil'de verildiğine göre: "Çünkü Musa, şeriatten olan salâhı işleyen adam onunla yaşıyacaktır, diye yazıyor." (Romalılara, 10: 5). "...Şeriatin gereklerini yapan onlarla yaşıyacaktır." (Galatyalılara, 3: 12). İsa Peygamberin öğretilerinde ve Musa Peygamberin Emirlerinde açıkça beyan olun­duğuna göre Şeriata uymak mümkündür, ve böylelikle kişi "Allah indinde faziletli" ola­caktır. Ne var ki Pavlus İsa Peygamberin öğ­retilerini devre dışı bırakmakla kalmadı, Hz.

Musa'ya verilen İlâhi Emirleri de tahrif etti. Diğer bir ifadeyle Pavlus Rabbi Allah tarafın­dan Musa ve İsa gibi önde gelen Elçiler vası-tasıyle insanlığa gönderilen İlâhi Rehberiyeti, Allah'tan hiç bir Yetki olmaksızın, kendi görüşleriyle değiştirdi. Pavlus Allah'ın bu iki el­çisi Musa ve İsa'ya verilen İlahi Rehberiyeti tahrif ederken, planlı ve kasıtlı biçimde tüm toplulukları yanıltırken tamamıyle kendi he­sabına hareket ediyordu.

Pavlus'un "ten" ve "topraklı" gibi terimleri yakıştırdığı günah meselesine yaklaşımı kar­şısında en güçlü delil bu fikrin yalnızca Al­lah'ın Adaletine aykırı olmakla kalmayıp ay­rıca Kutsal Metinlerin öğretilerine ve Rabbı tarafından Musa'ya verilen Emirlere de taban tabana zıt olduğu şeklindedir. Pavlus'un (gü­nahın evrenselliğine ilişkin) iddiasının tü­müyle İncil'deki "...Şeriattan olan salâhı işle­yen adam onunla yaşayacaktır." (Romalılara, 10: 5; Galatyahlara, 3: 12) şeklindeki beyanla intibaksız olduğu ve zıtlık içerdiğinde ısrar etmemiz hiç hatalı olmayacaktır. Eski Ahİtteki (Levililer, 18: 5) de aynı doğrultu­dadır: "Bunun için kanunlarımı ve hükümle­rimi tutacaksınız; eğer bir adam onları yapar­sa, onlarla yaşayacaktır..." Pavlus'un teorisini desteklemek için öne sürdüğü iddialar kopa­cak denli zayıf, düzme ve tutarsızdır; yaklaşı­mına göre bir kişi sapmıştır, fakat yine ısrar eder ki aynı kişi doğru yoldadır. Meselâ şu ifadelerinde ısrarlıdır: "Şeriata tam olarak uyulamaz"; "dürüstlük mümkün değildir" (Galatyalılara, 2: 16). Üstelik bunlar bir vakı­adan ziyade zarurettir. Pavlus şunu ifade edi­yordu: "Şeriat yaygın kanaatin de ötesinde derine dalmıştır. Yalnızca dışa değil dahilî hayata da müdahale etmiştir ve böyle yap­makla da bizzat insan tabiatının yapısından dolayı başarısızlığa mahkûm olmuştur. Söz-konusu tabiattaki "ten" unsuru bizatihi Şeria­tın daimi ihlâl edicisidir.

Bu tarzda Pavlus, dinî itikadın gaye ve mahi­yetine bütünüyle aykırı biçimde, bir filozof havasmda iddialarım sıralar, insan ve tüm beşeriyetin günaha boğulduğu ve bizzat Al­lah'ın bu noktada bir şey yapmaktan âciz kal­dığı şeklinde soyut, şahsî ve tamamen mânâsız ve tutarsız fikirlerini gündeme geti­rir. "Bu gidişat üzere Pavlus önceki tüm öğre­tileri ve Emirleri küstahça inkâr ederek kendi 'Oğuljeorisi'ne zemin hazırladı. (The Ency-clopaedia Britannica, c. XVIII, 9. baskı, sh. 423-425'ten bazı iktibaslar yapılmıştır). .

 

Pavlus'un Oğul Teorisi

 

Pavlus kelime oyunlarıyla kurduğu soyut fi­kirlerinde: (a) önceki akideleri tümden inkâr etti; (b) İncil ve Eski Ahit'te vahyedildiği şekliyle Allah'ın Kanununun gaye ve mahiye­tiyle alay etti; (c) İnsanlara Rehber olarak İsa ve Musa Peygamberlere vahyedilmiş bulunan Allah'ın İlâhi Yasasındaki asıl amacı devre dışı bıraktı; ve (d) Şeriatın bizzat günahın art­masından sorumlu olduğunu ısrarla vurgula­dı. "Ve şeriat suçun çoğalması için araya gir­di..." (Romalılara, 5: 20).

Böylelikle Hıristiyan düşünce tarlasında İsa Resul adma oğul fikrinin yeşermesi için Pav­lus tarafından zemin hazırlandı. Günah o denli şahlanmış, yayılmış, kaçınılmaz ve ev­rensel idi ki tüm beşeriyet bunun yoğunlu­ğunda gömülmüştü. Allah bu kurtulunmaz durumda bir şey yapmaktan âciz olarak tasar­landı. Daha sonra uygun .ortamda, vakti gel­diğinde Allah kendi Oğlunu gönderdi: "fakat vaktin tamamiyeti gelince, biz oğulluğu ala­lım diye, şeriat altında olanları kurtarmak için, Allah kendi Oğlunu, kadından doğmuş, Şeriat altında doğmuş olarak gönderdi. Ve madem ki oğullarsınız..." (Galatyahlara, 4: 4). "Çünkü Allah kendi Oğlunu günah bedeni müşabehetinde ve günah için gönderip güna­hı bedende mahkûm ederek bedenden dolayı zayıf olan kanunun yapamadığı şeyi yaptı." (Romalılara, 8: 3).

Pavlus kendi tasarım ve yerleştirmesi İçinde madem ki şeriat acze düşmüştür, o halde aşıl­mıştır biçiminde vurguda bulundu: "İşte, ben Pavlus size diyorum: Eğer sünnet olunursa-nız, Mesih size hiç faide etmez." (Galatyalı-lara, 5: 2). Pavlus Yahudi ve Yahudi olma­yanlar arasındaki farklılığı ilga etti: "Ne Ya­hudi ne de Yunanlı vardır, ... çünkü Mesih İsa'da siz hepiniz birsiniz." (Galatyahlara, 3: 28).

 

Kurtuluş Ve Kefaret

 

İsa çarmıha gerildi ve Haç üzerinde öldü; Mesih bizim adımıza Ölmüştü: "...muayyen zamanında Mesih fasıklar için öldü." (Roma­lılara, 5: 6). "Fakat Allah bize olan kendi sev­gisini bununla isbat ediyor ki, biz henüz günahkârlar iken, Mesih bizim için öldü." (Romalılara, 5: 8). Böylelikle İsa Çarmıh üzerinde ölümü ile tüm insanların günahını tazmin ediyordu. Ve ölümden yeniden dirilişi ile de tüm beşeriyeti günah ve ölümden kur­tardı ve onlara kefaret oldu. (Resullerin İşleri, 18: 33-34; 17: 31). Haç üzerinde ölümü ve sonrasında yeniden hayata dönüşüyle Allah ile aramızı yapmıştır (Romalılara, 4: 25).

Pavlus bu yeni felsefeyi Hıristiyanlığa tsa Peygamber adma soktu, oysa ki Hz. İsa haya­tı boyunca ne böyle bir söz sarfetmiş ne de bu yollu bir îmada bulunmuştur. Pavlus son derece ustalıkla bunu planlamış ve Hıristi­yanlığa yerleştirmiştir. Şimdi artık Hıristi-yanlara kalmıştır; ya İsa'ya ve onun Hıristi­yan itikadına İman ederler ya da Pavlus'a ve Pavlusçuluğa. Pavlus sarfettiği her sözü haklı çıkarmak için İsa'nın adım kullandı: "Kudsi-yet ruhuna göre ölülerden kıyam ile kudretle Allah'ın Oğlu ilan edilmiş olan kendi Oğlu Rabbimiz İsa Mesih hakkındadır; aralarında İsa Mesih'in davetlileri bulunduğumuz bütün milletlerde onun ismi için imana itaat olun­mak üzere, kendi vasıtası ile inayet ve risalet aldık." (Romalılara, 1:4-6).

"Önce hepiniz için İsa Mesih vasıtası ile Al­lah'ıma şükrederim ki, imarımız bütün dünya­da ilân olunuyor. Çünkü Allah'ın iradesiyle nihayet şimdi size gelmek için, mümkünse hayırlı bir yol bulmayı niyaz ederek, daima dualarımda sizi nasıl durmadan andığıma, Oğlunun incilinde ruhumla hizmet ettiğim Allah şâhidimdir." (Romalılara, 1: 8-10).

Bütün bahisler toplulukları yanıltmak ve on­ları İsa Peygamberin Hak ve Hakikat Yolun­dan saptırmak doğrultusunda Pavlus'un kendi tasavvurunun bir hâsılasıdır. Tezlerinde ne sağlıklı ve mantıklı iddialar ve ne de Hz. İsa'nın öğreti ve uygulamalarından somut bir delil sözkonusudur. Zaten gayreti ve çabası İsa Peygamberin bütün hayat ve faaliyetini silmek ve boşa çıkarmaktır.

 

Hür İrâde-Allah İlişkisi

 

Allah'ın oğul edinmesi öğretisi, İsa'nın Haç üzerinde ölerek insanoğlunu günahlarından kurtarması ve yeniden dirilişiyle insanların günahlarına kefaret oluşu ile hür irade mese­lesi arasında bütünüyle yakın bir ilişki sözko­nusudur. Amelin Allah'a ait olması insanı kendine ilişkin hiç bir fiilde bulunamaz konu­ma iter; buna göre her şeyi Allah yapar. Şa­yet böyleyse bu durumda Allah insanları şah­sen sorumlu olmadıkları fiillerinden dolayı nasıl cezalandıracaktır? "Fakat bizim haksız­lığımız Allah'ın adaletini gösteriyorsa, ne di­yeceğiz? Gazap ile cezalandıran Allah haksız mıdır? (İnsan gibi söylüyorum.) Haşa; yoksa Allah dünyaya nasıl hükmedecektir?" (Ro­malılara, 3: 5-6; 9: 19).

Allah yarattığı halifelerini akıl ve vicdanla donattığı veçhile onlara bunun gereğince davranma yükümlülüğünü de Kendi üstlen­miş olduğu şeklindeki haklı itirazı cevaplan­dırma yerine Pavlus, insanın Allah'a bağımlı­lığını kayıtsız hâle getirir ve insanın Allah karşısındaki hakkını yok kabul eder, bu ikili ilişkiyi âdeta çömlekçi ve çömlekçinin şekil verdiği toprak kap biçimine sokar. (Romahla-' ra, 9: 20-21, 22-24).

Pavlus'a göre "Allah'ın insanlara muamele­sinde mukayyet unsuru ancak ilk yaratılıştaki kadardır (Romalılara, 9: 18). Pavlus, Allah'ın hâkimiyetinin Mutlak olduğunda ısrar eder­ken bunu insanların kavraması için gerekli tutarlı açıklamaları vermek yerine insanî yü­kümlülükleri gözardı etme yolunu tutar." (Değiniler The Encyclopaedia Britannica, c. XVIII, 9. bas., sh. 427'den alınmıştır).

 

Öğretinin Bir Tahlili

 

Samimi bir gözlemci ve hakikat araştırıcısı rastgele bir incelemede bile "İsa'nın Oğul ol­ması, Allah'ın oğlunun insanlığın günahlarını gidermek üzere çarmıha gerilmesi ve günah­lara kefaret olmak üzere Yeniden dirilmesi" şeklinde formüle edilen bütün bir teorinin tu­tarsızlıklar, çelişkiler, dayanaksızhk ve dü­zensizliklerle dolu olduğunu fark eder.

1- Pavlus'un iddialarının tamamı herhangi bir tarihî vaka ya da adına konuştuğunu iddia et­tiği Hz. İsa'nın öğreti ve uygulamalarınca desteklenmeyen ve doğrulanmayan kendi şahsî düşüncelerine dayanır.

2- İlkeleri başından sonuna İsa Peygamberin yeryüzünde iken öğretmenliğini ve uygulayı­cılığım yaptığı temel öğretisine taban tabana zıttır, aslî öğreti şunu vurgulamaktaydı: "İsa cevap verdi: Birincisi, 'Dinle, ey İsrail; Alla-hımız Rab bir olan Rab'dir... O, birdir; O'ndan başkası yoktur." (Markos, 12: 29, 32)

3- İsa ve Musa Peygamberler ve Kitab-ı Mu-kaddes'te adı geçen diğer peygamberlerin te­mel öğretilerinden çıkan tarihî, metne bağlı ve mantıkî sonuç 'İsa'nın Oğulluğu' mefhu­munun ta kökeninden yalnızca Allah'ın Birli­ğiyle zıtlaşmakla kalmayıp aynı zamanda Bir Allah'ın Rabliğini de reddetme anlamına gel­diğini ortaya koyar.

4- Pavlus'un vaz ettikleri Allah'ın Birliğine (yani, Tevhid İlkesine) dayanan ve Âdem'in yaratılışından beri devam edegelen İlâhi Reh-beriyet'e ilişkin tüm bir üstyapıyı yıkmakta­dır. Nuh'tan İsa Peygambere kadar uzanan Allah'ın Elçileri zincirince öğretildiği şekliyle tüm bir hayat felsefesi, ahlâk ve vicdan ilke­leri Pavlus'un bu bid'at vaazıyla tümden red­dedilmiş ve devre dışı bırakılmıştır.

5- Pavlus'un vazettikleri Mes'ûliyet akidesini temelinden yıkmaya yöneliktir, zira sözkomı-su akide her insanın Hesap Günü yeryüzün­deki fiillerinden sorgulanacağını bildirir.

1- Pavlus'un iddiası insanın sahip olduğu hür irade mefhumunu reddeder, halbuki kendilerine kitap verilen elçilerin öğreti-sindeki ana mefhum budur.

2- Pavlus'un hür iradeye karşı çıkan gö­rüşleri bütünüyle temelsiz ve yersizdir, zira hür irade mefhumu Allah'ın Mutlak hâkimiyeti mefhumuyle zıtlık içerme­mektedir; irade insana Allah tarafından verilmiştir ve insanın hürriyeti Allah'ın Mutlak hâkimiyetinin sınırlan dahilinde­dir.

3- Şahsî hürriyeti reddetmekle Pavlus aslında sevap ve günaha ilişkin tüm kitabî değerleri, ayrıca bunların bir neti­cesi olarak sevap ehline cennet, günah ehline cehennem kavrayışlarını da inkâr etmektedir.

4- Şahsî hürriyeti red, şer ve hayır kav­ramlarını da yalanlayarak insanların tüm eylemlerini aynı seviyede kabul etmek sonucunu beraberinde getirir.

6-  Bütün insanlık tarihi ve bu süreç boyunca gelişen hayır ve şer arasındaki mücadele Pavlus'un va'zettiklerince bir tarafa itilmiş olur; İsa'nm oğulluğu, fidye ve İsa'nın çarmıh üzerinde ölümüyle insanlığın günahlarına ke­faret olduğu doğrultusundaki temelsiz iddia­lar insanın yaratılışındaki amacı hepten boşa çıkarıcı mahiyettedir.

7- Pavlus doktrini Adâlet'in Allah'ın sıfatla­rından olduğunu inkâr eder, Allah'ı yalnızca gayriâdil olarak sunmakla kalmayıp aynı za­manda günahın kaçınılmazlığı ve evrenselliği karşısında çaresiz olduğunu gündeme getirir; o kadar ki Rabb'in, Oğlunu insanlara kefaret

olarak göndermekten başka seçeneği kalma­mıştır. Bunun ise Allah'ın Kudret ve Azameti anlayışını gölgeleyeceği açıktır. Beşerin gü­nahının çokluğu karşısında Rabb'in acziyet gösterdiğini ifade, -hâşâ- O'nu aşağılamaktır.

8- Hepsinin üstünde, bu doktrinle tektanrıcı düşünceye öldürücü darbe indirilir, günah meselesini çözmeye muktedir olamayarak Kendi Oğlunu kurban etmekle Kendi Şahsını tahripten başka çare bulamayan zayıf bir var­lık durumuna indirgemekle Her Şeye Gücü Yeten, Her Yerde Hazır Olan, İhtişam ve Âzâmet sahibi Allah fikri tahrip edilir.

9- Pavlus yukarıda nakledilen ifadesinin (Ro­malılara, 1: 5) tahlilinden de anlaşıldığı gibi Peygamberliğin gaye ve mahiyetinden tü­müyle bihaberdir. Peygamberliğin tüm Kitabî tarihinin bize gösterdiğine göre Kâinatın Mutlak Hâkimi, Elçilerini diledikleri arasın­dan seçmiş ve dilediği biçimde göndermiştir. Elçileri seçme yetkisi tümüyle bizzat Allah'ın Elindedir. Hiç bir beşerin, peygamber ya da başka herhangi biri, rasûl seçme ya da tayin etmede bir ortaklığı olmadığı halde Pavlus şunu öne sürer: "Allah'tan îsa Mesih'in vası­tası ile inayet ve risalet aldım." (Romalılara, 1: 5). Yeryüzündeki risaleti esnasında Hz. İsa'nın vazifesine karşı çıkan biri, o gittikten sonra nasıl havari kılınır? Pavlus'un bu iddia­sına bir delili var mıdır? Kendisinin önceki hayatında İsa'ya muhalefeti ile daha sonra ha­variliğini ilân etmesi arasında mantıkî bir bağ var mıdır? Sağlığında İsa Mesih'e ve onun vazifesine karşı gösterdiği düşmanlık ve nef­ret, ve sonrasında ise kendini havarilik maka­mında iddia etmesinin Pavlus açısından geti­receği tek mantıkî ve mâkûl açıklama bu şah-sm önceden düşünülmüş ve ayrıntıları iyice ortaya konmuş bir plan çerçevesinde insanla­rı yanıltmak ve onları İsa Peygamberin Hak Yolundan saptırmak için mesai sarfettiği şek­lindedir. Bu sonuç Pavlus'un öğretilerinin İsa Peygamberin tebligatına olduğu kadar diğer Kitabî beyanlara da tamamen karşı olduğu gerçeğiyle daha bir kuvvetlenmektedir.

Görüşümüzü destekleyen bir başka gerçek, Pavlus'un Hıristiyanlığa soktuğu şeyler Hris-tiyanlığı ortalama insan nezdinde daha sâde ve anlaşılır kılmış değildir ki böylelikle kitle­ler ona inansınlar ve uygun biçimde dürüst bir hayat tarzı benimseyerek Allah'ın Lütuf ve Rahmetine mazhar olsunlar; tam aksine Pavlus'un Hıristiyan inanç sistemine soktuğu son derece karmaşık ve girift felsefî efsaneler yalnızca bu imanın aslî unsurlanyle pek de alâkalı olmamakla kalmayıp aynı zamanda bunlara zıttır da. Neredeyse İsa Peygamber ve onun seleflerin, Musa Peygamber ve di­ğerlerinin, bütün faaliyetini boşa çıkarmıştır.

10- Şayet Pavlus İsa Mesih'in gerçekten şa­kirdi olsaydı insanları iyilik ve fazilet hayatı­na celbedecek hayırlı bir gayeye hizmet ede­cek şekilde Muallim'inin öğretisini daha iyi ve daha uygulanabilir bir görüntüye kavuş­turmak için çabalardı. Ne var ki Fidye Dokt­riniyle, insanların ruhlarına İsa Mesih'in kanı­nın kefaret olduğu fikriyle Hıristiyanlara her türlü günahı ve cürmü işlemek, sefahate dal­mak ve daha sonra da bunlardan annıvermek üzere İsa Mesih'e gelmek için Pavlus açık ruhsat vermiştir.

11- Dahası Pavlus hayır ve şer, hak ve bâtıl arasındaki bütün ayrımları yıkmaya yöneldi. Kefaret bütün günahları gideriyor, insanı kâmil mânâda günahsız ve masum kılıyor idiyse insanları salih ameller işlemeye çağır­manın bir anlamı var mıdır?

 

Beşeriyete Ümit Taşıyıcı-Hayır Ve Şer Ehli

 

Şimdi Pavlus'un ortaya atığı (a) günahın ev­renselliği; (b) bunun çaresizliği; (c) insanın günah yasasına tutsaklığı; (d) Şeriat'ın günahı önlemedeki başarısızlığı; (e) aksine şeriat'ın "haddi aşmanın artmasına" sebep olduğu; (f) insanlığın günahlarına fidye şeklinde Allah'ın Oğlunun kurban olmasının zarureti; (g) İsa Mesih'in insanlığın ruhlarına kefaret olmak üzere Yeniden dirilmesinin zaruri oluşu; bütün bu iddialar yalnızca tutarsız, mantıksız ve gayrimâkul olmakla kalmayıp, Âdem'in yara­tılışından beri geçen Rasûller ve Nebiler vası-tasıyle Allah'ın insanlara bildirdiği hayat ga­yesi ile de taban tabana zıttır. Bütün bu elçi­lerin ortak vurgusuna göre Allah'ın Rahmeti taşmıştır ve O'nun affı tüm kullarına ve özel­likle hata ve günahlarla yüklü olanlara, Hak­tan ve Hakikat Yolundan sapmış bulunanlara açıktır, Allah onların hatalarını farketmelerini beklemekte, Kendisine dönerek yaptıkların­dan pişmanlık duymaları ve tevbe etmelerim istemektedir.

Allah açışından onları affetme noktasında bir tereddüt yoktur, tereddüt edip mağfiret saati­ni geciktiren bizzat onlardır. Böyle davrana­rak suç sahipleri yalnızca kendi günahkârlık­larını artırmış olurlar. Allah insanları ceza­landırmak için yaratmış değildir, Allah onları korumak ve ateşten uzak tutmak isterken, kendilerini yakmak üzere Ateşe koşan nisan­lar olmaktadır. İnsanın zayıf ve hataya müsait olduğu doğrudur; ancak bilmelidir ki bu hata ya da günah hâli kalıcı yahut fıtratının ayrıl­maz bir parçası değildir. Her zaman görülebi­lecek bir hâdisedir; kişi geçici olarak sapma alameti gösterir ve bir günaha yönelir, fakat hatasını anladığı anda Rabbine döner ve Mağfiret diler, bu durumda kişi yaratıldığı tabîi hâle dönmüş, hiç günah işlememiş bir masum gibi olmuştur. Kişinin pişmanlığı ve Rabbin mağfireti hata sebebiyle insanda olu­şan tüm günah unsurlarını imha eder.

Şurası bir gerçektir ki âlemde günahın hiç bir şekilde bağımsız bir unsur olarak mevcudiye­ti yoktur. İnsanoğlu fıtraten masum olarak yaratılmıştır; onu zaman zaman hataya ve yanlış fiillere sürükleyen Şeytanın vesvesele­ridir. Mamafih insan hatasını kavradığı ve Mağfiret için Rabb'ine döndüğü anda günahı nedeniyle kalbinde oluşan siyah lekeden der­hal arındırılır, aslî haline yeniden dönmüştür, sanki hayatında hiç günah işlememiş gibidir. Bu aynı kirli bir elbisenin yıkanmasıyla sanki yeni alınmış gibi temizliğine ve rengine kavuşması gibidir. Görüldüğü gibi günahın dünyada bizatihi bağımsız ya da kalıcı bir varlığı sözkonusu değildir; vücut-bulması an­cak insanın şeytanî şer tahriklerin tuzağına düşmesiyle mümkündür. Şayet kişi şer İşle­mekte olduğunu kavramada çabuk davranır ve mağfiret için Rabb'ine dönerse günahın­dan hâsıl olan şer derhal giderilir, sanki o şa­hıs aslî tabiatında masum kimliğine yeniden bürünmüştür.

Buna göre Pavlus'un tezi, daha Önce açıklan­dığı gibi, tahkikten uzak, kuşkulu görüşler üzerinde temellenmiştir. Kur'ân bunu bir benzetmeyle ifade eder: "Yapısını, Allah'tan korku ve rızâ üzerine kuran mı hayırlıdır, yoksa yapısını bir yarın kenarına kurup onun­la birlikte cehennem ateşine yuvarlanan mı? Allah zâlimler topluluğunu (doğru) yola ilet­mez." (9: 109).

Yani hiç kuşku yok ki günahkârlık hâli insan­da kalıcı bir unsur değildir. Şerrin karanlığına sapılıp hatalar işlendiğinde kalp ve zihin le­kelenir; ancak kişi yanlış yola girdiğini kav­radığında ve Rabbine döndüğünde günahları parlak ve şaşaalı güneş gibi olan Allah'ın Mağfireti karşısında erir, uçar gider. Zira gü­nah ve dalâlet tabiatı gereği İlâhi Hakikat ve Takvanın mevcudiyetinde yokluğa mahkûm­dur. Kur'ân günah ve dalâletin geçici ve ömürsüz yapısına şu sözlerle işaret eder:

"De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu; hiç şüphe­siz bâtıl yok olucudur." (17: 81).

"...Allah, bâtılı yok edip-ortadan kaldırır ve kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak pekiş­tirir..." (42 24).

Bütün insanlık tarihinin şahitlik ettiği gerçek odur ki, günah insan hayatına ancak kişinin hataları ve yanlışları neticesi girer; bizatihi kendine mahsus ayn bir mevcudiyeti yoktur. Şeytan insanın kalbine şer düşünceler telkin ederek onu kötülüğe ve günah işlemeye teş­vik eder, kişi böylelikle günahkâr ve şer fiil­lere bulaşmıştır, ne var ki kişinin kısa sürede hatasını anlaması ve Mağfiret için Rabbine yönelmesi durumunda yeniden tabiî hâldeki masum insan kimliğine geçer, günahı adeta buharlaşarak yok olmuştur, zira günahın ken­dine mahsus bir varlığı yoktur. Şer kişinin kanında yaşayan parazit gibidir, ev sahibi onun varlığından haberdar olduğu ve tevbe ile sürüp attığmda ölümü bulur. Âdem, şeyta­nın Allah'a itaatsizlik doğrultusundaki tahrik­lerine kapıldıktan kısa süre sonra ne yaptığı­nın bilincine vardı ve Rabbine geri döndü: "(Allah da) bunun üzerine tevbesini kabul et­ti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esir­geyendir." (2: 37). Yüce Allah dilediği her şeyi yapma gücüne sahiptir. Allah Bizzat, gü­nah işleyen ve sonrasında mağfiret için Ken­disine yönelenin affedileceğini ilân etmiştir, zira O'nun Rahmeti taşmıştır ve O'nun mağfi­reti insanlığın tüm günahlarını kuşatacak ma­hiyettedir. Ölmeden önce Af için kişinin Rabbine yönelmesi kaydıyla affedilmeyecek hiç bir şey yoktur. Zira O tevbeleri kabul eden ve Esirgeyendir. Kur'ân bunu şu sözler­le ifade eder: "Allah'a göre, şu kimselerin tevbesi makbuldür ki, cahillikle bir kötülük yapıp hemen ardından tevbe ederler. İşte Al­lah onların tevbesini kabul eder. Allah bilen­dir, hikmet sahibidir. Yoksa kötülükler yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: 'Ben şimdi tevbe ettim.' diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur (öylelerinin tevbesi makbul değildir). Onlar için acı bir azâb ha-zırlamışızdir!" (4: 17-18).

Fakat hayatı enasında tevbe eden -ne yanlış ya da günah işlediğini, ne kadar günaha ve hataya bulaştığı, ve şerre ne yoğunlukta daldığına bakılmasızın- tüm günahlarından affa uğrar, zira ölüm öncesinde Rabbine yö­nelmiştir: "Kim bir kötülük yapar, yahut nef­sine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret di­lerse, Allah'ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur." (4: 110).

Bu hususu geniş bir şekilde ele alan Ebu'l A'lâ Mevdûdî'den yaptığımız aşağıdaki alın­tının konuyu izahta büyük faydası olacağı ka­naatindeyiz:

Âdem, suçundan dolayı pişmanlık duyup tev-be etmek ve Allah'a yönelmek istediğinde, Allah'ın affını talep etmek için münasip keli­meler bulamadı. Bunun üzerine Allah onun hüznü ve yardımsız kalışına acıyarak ona münasip kelimeler öğretti.

Arapça tevbe kelimesi hem "geri dönmek" ve hem de "yönelmek" anlamlarına gelir. İn­sana izafe edildiğinde isyandan itaate dön­mek anlamına gelirken, Allah'a izafe edildi­ğinde tevbekâr şahsa karşı yeniden sıcak bir tavırla yönelmek manasını ihtiva eder.

Kur'ân, günahın sonuçlarının kaçınılmaz ol­duğu ve herkesin bir şekilde buna katlanacağı teorisini reddeder. Bu, insanlığa büyük zarar veren, uydurulmuş, yanıltıcı teorilerden biri­dir. Sözkonusu teorinin neticesinde kişi bir kere günaha girmeye görsün, ıslah olma umudunu kesin biçimde kaybedecektir. Geç­miş bir günahı için pişmanlık duysa ve bunu tazmin etmek, hayatını daha iyiye doğru de­ğiştirmek istese sözkonusu teori karşısına bir umutsuzluk duvarı olarak çıkacaktır: 'Senin için hiç bir umut yoktur, zira hakkında sonsu­za dek mahkûmiyet kararı vardır. Geçmişte yapmış olduğun şeyin sonuçlarına katlana­caksın.1 gibi. Kur'ân ise bunun aksine şöyle der: "Bir iyiliği mükâfatlandırmak ya da bir günahı cezalandırmak mutlak biçimde Al­lah'ın kudretindedir. Bir iyilikten dolayı mükâfatlandıysan, bu senin iyiliğinin tabiî bir sonucu olmaktan ziyade, Allah'ın lûtfu saye­sindedir. Mükâfatlandırıp mükâfatlandırma­ma hususunda tüm yetki O'ndadır. Aynı şe­kilde bir günahtan dolayı cezalandıysan, bu, günahın kaçınılmaz neticeleri dolayısıyle de­ğil fakat Allah'ın ceza ya da af noktasındaki mutlak gücü sayesindedir. Tabiatiyle, Âlim olan Allah sözkonusu yetkilerini rastgele kul­lanmaz, amel sahibinin niyetine itibar eder. Bir iyiliği mükâfatlandırdığında kulunun iyi amelini O'nu hoşnut kılmak için yaptığını görmüştür. Apaçık bir iyiliği reddettiğinde ise amelin samimiyetten uzak olduğunu bil­mektedir. Aynı şekilde, cezalandırdığı bir suç isyan ruhu içinde işlenmiş ve bunu kendİni-yerme değil aksine daha fazla cürüm işleme doğrultusunda körü bir ihtiras izlemiştir. Ma­mafih Allah samimi biçimde pişmanlık du­yan ve daha iyiye doğru değişmek için karar veren kulunun günahlarına karşı inayetini gösterir. Şimdi, günahtan dolayı azabın kaçı­nılmazlığı teorisinin reddinin günah sahipleri açısından ıslah için yeni umutlar açtığı aşikârdır. Günahlarını ikrar etmek (tabii pa­paz önünde değil de Rabbinin huzurunda), itaatsizliğinden dolayı utanç duymak, ve is­yan tavrını terkederek itaati benimsemek kaydıyle en berbat günah-kârlar ve en inatçı kâfirler dâhi Allah'ın mağfiretinden umutlan­mak hakkına sahiptir. Af sonrası bu emrin tekrarı çok ehemmiyetlidir. Önceki ayette Âdem'in tevbe ettiği ve Allah'ın da onun tev-besini kabul ettiği belirtilmiştir. Böylelikle Âdem itaatsizlik günahından tezkiye edil­mekle kalmamış, onun nesli de sözkonusu günahın tesirinden muhafaza olmuştur. Bu durumda Allah, Âdem ve onun neslinin gü­nahlarına kefaret olsun diye "biricik oğlunu" çarmıha göndermek zorunda değildir. Öte yandan, Allah Âdem'in tevbesini kabul bu­yurduktan başka onu kendi ahfadına Rehber­lik yapmak üzere Rasûl tayin etmiştir. (The Meanİng ofthe Qur'an, c. I, sh. 69-70).

Yine Mevdûdî şöyle der: Arapça tevbe keli­mesi "geriye dönmek" ve "yönelmek" anlam­larına gelir. Günahmdan dolayı üzüntü duya­rak ondan yüzgeri eden şahıs efendisine dö­nen kaçak bir köleye benzetilebilir. Bu onun tevbesidir. Efendi onun dönüşünü kabul etti­ğinde ona şefkatle yönelmiş ve affetmiştir. Arapçada bu, efendinin tevbesidir. Bu ayette Allah tevbenin her iki yönünü de ifade etmiş­tir. O der ki: Ben ancak cehalet sebebiyle is­temeyerek günah işleyen ve hatalarını görür görmez benim Mağfiretimi talep edenlere yö­nelirim. Böyle tevbeler için Mağfiret kapım daima açıktır. Hayatları boyunca en küçük bir Allah korkusu duymaksızın günahta ısrar eden ve ancak ölümle yüzleştiklerinde tevbe-yi tercih edenler için ise bu sözkonusu değildir. Hz. Peygamber @, kişi daha ortada bir Ölüm alâmeti yokken tevbe ettiğinde Allah'ın onun tevbesini kabul buyuracağını söylemiş­tir. İmtihan müddeti sona erdikten sonra kişi­nin günahtan dönme şansının olmadığı açık­tır. Yine inkâr edici olarak ölmekte olan bir şahıs, zannının aksine öte dünyayı kendi göz­leriyle gördükten sonra tevbenin itibara alın­ması zaten hiç bir şekilde mümkün değildir. (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 105-108).

Yukarıda meali verilen ayetler (4: 18, 110) tevbe eden ve hatalarını tashih etmek irade­sinde bulunanların bizzat amelleriyle gerçek­ten tevbe ettikerini ve mağfiret için Allah'a döndüklerini göstermeleri kaydıyle günahla­rının affolabileceğine dair açık beyanda bu­lunmaktadır. Ancak kişi sözleriyle tevbe et­mesine rağmen, dudaktan bunu ne kadar yi­nelerse yinelesin, suçlu bulunduğu hatadan kendine almaz ve onu işlemeye devam ederse böylesi bir tevbenin boşa olduğu aşikârdır. Nisa sûresinin 17 vel8. âyetleri tevbenin as­gari şartlarım açıklar: Ancak belli zayıf duy­gularının tesiri altında cehaletten dolayı bir günah işleyip, bunun sonrasında Allah'a dö­nen kişiler Allah'ın Mağfiretine layık olur. Tevbesi Allah tarafından kabul buyurulan ve günahları bağışlananlar bunlardır. Allah her şeyi bilmektedir, ve mutlak Hikmet sahibidir. Buna göre neden O bile bile günah işleyen ve dudaklarıyla sahte tevbede bulunduğu halde günaha devam eden kimselerin günahlarını affetmeyi üzerine alsın ki? (Emin Ahsen İslahî, Tedebbür'i-Qur'an, c. II).

Yine hayatları boyunca kasden hata ve günah okyanusuna dalmış biçimde yaşadıktan sonra ölüm saatinin yaklaştığını gördükte telaşla "tevbe ediyoruz" diyenlerin, ve yine Allah'ın Varlığını ve Hükümranlığını İnkâr ile küfür halinde ölenlerin tevbeleri kabul buyurulma-yacaktır. Zira, ilk durumda tevbe gerçek de­ğildir, ikinci durumda ise Kendisine inanma­dıkları halde onlar Allah tarafından nasıl af­fedilirler? Mağfiret ancak samimi ve içten tevbekârlaradır.

Tevbe şartlarını daha bir netleştirme ve izah etme açısından Nisa süresindeki iki kelime­nin üzerinde biraz durmak gerekir, ilk kelime cehalet, "bilgisizlik, beyinsizlik, ahmakça davranmak" anlamlarına gelir. Muhtelif kay­naklardan bildirildiğine göre, kasıtlı ya da ka­sıtsız, bir şahıs günah işlediğinde bunu ceha­let halinde yapar. Diğer bir ifadeyle, günah işleyen kişi cürmü işlediği esnada yaptığının bir günah olduğundan câhildir. Ebû Hurey-re'nin rivayet ettiği bir hadiste Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Zâni zina ederken, mü'min olarak zina etmez; hırsız, hırsızlık et­tiğinde mü'min olarak hırsızlık etmez; (kişi) şarabı içtiğinde mü'min olarak onu içmez; (kişi) mü'minlerin gözlerini diktikleri kıymet­li bir -ganimet malını- yağmaladığında mü'min olarak yağmalamaz!" (Buharî, Müs­lim, Müsned-i Ahmed, Taberani). Yani, zina eden bir mü'min geçici olarak iman hâlinde değişiklik yapmaktadır. Bundan yola çıkarak da Allah'a itaatsizlikle gerçekleştirilen bütün amellerin cehalet halinde yapıldığı belirtil­miştir. Sonsuz azap ya da Allah'ın Hoşnut­suzluğu bedeline geçici bir zevke meyleden kişi akıllı ve ferasetli biri olarak addedile­mez. Günahkâr amelinin kendisine getireceği neticeleri kavrasa kişinin o fiile bulaşması düşünülemez. Buna göre, günah işleyen her­kes bu esnada cehalet halindedir. Günah işle­yen herhangi bir kimsenin, kasıtlı'y a* Üa kasıt­sız olsun, bu esnada cehalet halinde olduğu noktasında tam bir icma vardır.

Bu ayette (4: 17) açıklanması gereken ikinci kelime karîb, "yakın gelecek; çok olmadan; kısa vadede" gibi anlamlara gelir. Buradaki soru "yakın gelecek"ten kastın ne olduğudur? İfade ne kadarlık bir süreyi ihtiva eder? Hz. Peygamber @'den şöyle rivayet olunur: "Al­lah, kulun tevbesini ölümüne değin kabul buyurur." Buna göre tevbe bakımından kişi­nin bütün hayatı "yakın gelecek" kapsamın­dadır, tek şartla ki Ölüm vakti çatmadan önce ihlas ve samimiyetle tevbeye yönelinmelidir.

Herkes gücünün azami nisbetinde hayırlı amellere yönelecektir. Şayet birinin hakkına tecavüz edilmişse o tecavüz giderilmelidir.

Kişi bu şartlan muhtevi biçimde hakikaten tevbe ettiyse şayet, Önceki günahlarına rağ­men, gerçekten Allah'ın sevgili kulu olmuş olur. Allah onu günahlarından tümüyle arın­dırmış ve yeniden masum bir insan kılmıştır. (Müfti Muhammed Safi', Ma'arifu't-Qur'an, c. II, sn. 342-346).

Anlaşıldığı gibi Allahu Tealâ'mn Rahmet ve Mağfireti herşeyin üstündedir ve herşeyi ku­şatmıştır. Ne kadar aşın, büyük veya ağır olursa olsun herhangi boyuttaki günah, kötü­lük yahut sefahat O'nun Rahmet ve Mağfireti­nin dışında değildir. Allah Yücedir, bütün kâinatın ve kâinattaki herşeyin Yaratıcısıdır. Tüm kullarının günahlarını affedebilir ve Rahmeti beşeriyetin tüm hata ve yanlışlarını kuşatacak genişliktedir, bu yüzden de Rahme­tinde bir daralma ya da affında bir noksanlık sözkonusu olmaz. Fakat şu kayıtla ki kişi da­ha sağken tevbe İle O'na dönecek ve bütün sa-mimiyetiyle O'nun mağfiretini dileyecektir. İsyan edenler, günah ve şer üzere âsi olarak ölenler kendi düşüncesizliklerinin cezasını çekmek durumundadırlar.

Buradan itibaren mevzuyu aşağıdaki başlıklar altında tafsilatıyla ele alacağız:

1- Şahsî sorumluluk

2- Kimse bir başkasının yükünü çekmez.

3- Hiçbir aracılık, yardım ya da fidye söz­konusu değildir.

4- Allah'ın rahmeti sınırsızdır.

5- Allah'ın Mağfireti taşmıştır, beşeriyetin tüm günahlarını affedecek bolluktadır.

 

1- Şahsî Sorumluluk

 

Daha Önce açıklandığı üzere her şahıs bu ha­yatta yaptıkları ve yapmadıklanndan dolayı Rabbine karşı şahsen sorumlu olacak ve Hesap Günü tümünden hesap verecektir. Meselâ, ne baba oğlunun yaptıklarından dola­yı cezalanacak veya mükâfatlanacak ne de oğul babasının yaptıklanndan dolayı. Herkese kendi fiillerinden dolayı soru yöneltilecek ve herkes kendi günahının cezasını yüklenecek­tir.

 

2- Kimse Bir Başkasının Yükünü Çekmez

 

îslâ'mın bir diğer ana prensibine göre her şa­hıs kendi yükünü omuzlamak durumundadır, kimse bir başkasının yükünü (yani günahla­rından doğan sorumluluğu) üstlenemez. Kur'an değişik vesilelerle bu noktaya temas eder:

1- "...Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kim­se, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz..." (6:164).

2- "Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hi­dayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sa­par..." (17:15).

Bu âyetler herkesin kendi amellerinden so­rumlu ve hesap vermek durumunda olduğunu ve bu sorumluluğun hiçbir şekilde bir başka­sına devredilemeyeceğini vurgular.

3- "Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen kimse onu taşı­mak için (başkalarını çağırsa) onun yükünden hiçbir şey (alınıp) taşınmaz; akrabası dahi ol­sa (kimse onun yükünü taşımaz)..." (35:18).

4- "Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah siz(in imanınız)a muhtaç değildir. Fakat kul­lan için küfre razı olmaz. Ve eğer şükrederse­niz, sizin için ondan razı olur. Hiç bir günahkâr, diğerinin günahını çekmez..." (39:7).

1- Burada bırakılmak istenen İzlenim, doğru yolu benimseyen birinin böylelikle Allah'a, Peygamber'e ya da başka bir ıslahatçıya bir lütufta bulunmuş olmadığı, tutumunun netice­sinden yalnızca kendisinin fayda göreceği şeklindedir. Diğer yandan doğru yoldan sapan biri de yine Allah'a, Peygamber'e ya da bir başkasına zarar vermiş olmaz, zira onların ar­zusu insanları yanlış gidişatlardan korumak ve Hak Yola yöneltmektir, hiçbir şahsî çıkar­ları yoktur. Buna göre, kendisine hakikat ve dalâlet belli olduğu anda akıllı bir insanın tu­tacağı yol Hakkın tercihi olmalıdır. Bunun aksine önyargıları ve nefsî kaygılan dolayı­sıyla Hakikati reddediyorsa, kişi kendi kendi­nin düşmanı olmuştur, kendi iyiliğini istemi­yor demektir.

2- Kur'ân birçok yerde şahsî sorumluluk esasına ağırlıklı yer vermiştir, zira Hak Yolun ne demeye geldiğini iyice anlamayan biri o yolun titiz bir takipçisi olamaz. Bu demektir ki herkes kendi ahlâkî davranışından tümüyle kendi mesuldür, kimse sorumluluk yükünü bîr başkasıyle paylaşmayacaktır. Örnek ola­rak, bir neslin, bir toplumun ya da bir toplulu­ğun beraberce yaptıkları belli bir eylemi, ya da bir davranış tarzını alalım. Hesap Günü tüm o insanlar Allah katında toplandıklarında onların beraberce işledikleri eylem tahlil edi­lecek, istisnasız her iştirakçiye sorumluluğu nisbetinde bir pay yüklenecektir, mükafat ya da cezası da buna uygun biçimde olacaktır. Ne kimse başkasının payından dolayı cezala­nacak, ne de şahsın günah yükü bir başkası­nın omuzlanna yüklenecektir. Bu düstur üst üste o kadar tekrarlanmıştır ki akıl sahibi bir kişinin eyleminde bir başkasını taklit etmesi ya da başkalarını benzer fiilleri sebebiyle kendi eylemini haklı göstermeye kalkışması düşünülemez. Şahsî sorumluluk duygusuna sahip biri Hesap Günü muvaffak olabilmek için, başkalarının ne yaptığına bakmaksızın gerekli yol ne ise onu tutar. (The Meaning oj the Qur'an,c. II).

3- "Yük" ifadesi ile amellerin sonuçlan kas-tolunuyor. Yani, Allah nazannda herkes baş­kasının değil yalnızca kendi yaptıklanndan sorumludur. Allah'ın birinin sorumluluk yü­künü bir başkasmın üzerine yıkması, ya da ki­şinin başkasının sorumluluğundan doğan bir yükü kendi üzerine alarak başkasma ait suçtan dolayı tutulması sözkonusu değildir. Bu­rada bunun belirtilmesi Mekkeli müşriklerin, Müslüman olan yakınlarına "İslâm'ı terkedin ve atalarınızın dinine dönün. Kıyamet günün­de biz sizin günahlarınızı yükleniriz" şeklinde telkinde bulunmalarından dolayı idi.

4- Herkes kendi amelinden mes'ûldür. Baş­kasının tesiriyle küfür içinde olan bir kimse­nin vebalini onu küfre sokan kimse taşımaya­caktır. Bu yüzden, küfrün şerrini ve imanın hayrını kavrayan kimse yanlış tavırlan terke-derek doğru yolu benimsemeli; kendini ailesi, çevresi ya da toplumu ile özdeşleştirerek Al­lah'ın cezasına müstehak konuma sokmamalı-dır. (Mevdûdî, a.g.e., c. III).

5- Bu ayetten üç ana ilke çıkar: (a) Her şahıs yaptığından bizatihi kendi mes'ûldür; (b) ki­şinin amellerinden sorumluluğu, eylemde or­taklıkları hali dışında, bir başkasına devredi­lemez; (c) Bir şahıs kendi istese bile bir baş­kasmın eyleminin sorumluluğunu üstlenemez, cezayı yerine başkası çekme iradesini ortaya koysa bile cürüm sahibi bırakılmaz.

6- Bu (53: 38) âyetten de yine üç Önemli prensip çıkar: (a) Her şahıs yalnızca kendi amellerinin meyvasmı toplayacaktır; (b) Fiil­de ortaklıkları bulunması halı dışında, kişinin amelinin meyvalan paylaştınlmaz; ve (c) kişi çaba sarfetmeksizin hiçbir şeye ulaşamaz. (Mevdudi, a.g.e., c. V, sh. 258).

Bu iktibaslann ışığında açıkça görülmektedir ki Hesap Günü herkes yükünü kendi omuzla-nnda taşıyacak ve birileri onu taşımak istese­ler bile kimse yükünü bir başkasına devret­meye muktedir olamayacaktır. Bu, kişilerin kaderlerini bizzat kendi fiillerine bağlı olarak belirleyen temel bir prensiptir. Yükünü bir başkasına kaydırma fırsatına kimse sahip ol­mayacaktır; o Günün çok çetin şartlan içinde böyle bir kabullenme iradesini gösteren çıksa bile. Herkes kendi yükünü kendi omuzlannda taşıyacak, amellerinin hesabını Rabbine vere­cektir.

Kıyamet Gününün o güçlüğünde ne bir aracı-

lık, ne de bir başkasından yardım ümidi ola­caktır. Fidye ya da kefaret de teklif edilemi-yecektir; iyi ve kötü, ömrü boyunca yaptığı tüm amellerini savunmak üzere kişi Rabbi ka­tma tek başına çıkacaktır:

a- "Onların hepsi, kıyamet günü Ona tek ba­sma gelecektir."(19:95).

b- "O dediği (malı ve evlâdı)na biz vâris ola­cağız (nesi varsa hepsi bize kalacak) ve o, bize tek başına gelecek (yanında ne malı, ne de evlâdı olmayacak)." (19:80).

O gün o denli dehşetli olacak ki, kimse kendi nefsinden başkasıyla ilgilenemeye-cek.

c- "İşte o gün kişi kaçar; kardeşinden, ana­sından, babasından, eşinden ve oğulların­dan. O gün, onlardan her birinin kendisi­ne yeter derecede işi vardır." (80: 34-37).

 

3- Hiçbir Aracılık, Yardım ya da Fidye Sözkonusu Değildir

 

O gün kişiye kendi amelinden başkası fayda vermeyecektir.

1- "Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına birşey

ödeyemeyeceği, hiç kimseden bir şefaatin kabul edilmeyeceği ve hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeye­ceği günden korkup-sakının." (2: 48,123).

2- "...Allah'tan başka ne bir velisi, ne de bir şefaatçisi vardır..." (6: 70).

3-  "...Onda hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun, ... olmadığı gün..." (2: 254).

4- "...alışverişin ve dostluğun olmadığı o gün..." (14: 31).

5- "...Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz." (11:113).

6- "...Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçi olanınız yoktur..." (32: 4).

7- "De ki: 'Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra da O'na döndürüleceksiniz." (39: 44).

Kur'ân'ın bu âyetlerinde açıkça görüldüğü üzere, kişinin amellerinin neticesinden kurtu­labilmesi için, Allah'ın Rahmetinden başka, aracılık olsun fidye, pazarlık, dostluk, v.s. ol­sun hiçbir yolu yoktur. Buna göre Hesap Gü­nü Hz. İsa'nın, ya da başka herhangi bir Rasûl veya Nebinin insanların ruhlarına kefaret ve­ya fidye teşkil etmesi kesinlikle sözkonusu değildir. Bu ve benzeri fikir ve teoriler deği­şik zamanlarda muhtelif dinî kesimler tarafın­dan ortaya atıldığı halde esasen dürüst ve fa­ziletli bir hayatı gerçekleştirme yolundaki meşakkatlerden sıyrılmak ve kolay bir tercih­le Allah'ın rasûllerinin Rehberiyetini izlemek-sizin Cennette kendilerine bir yer tutmak amacına yönelik kendi kafalarından ihdas et­tikleri salt düzmece tasarımlardır. Bu ütopya­ya yatan hamakat sahibi ve sorumsuz hayal­perestler yalnızca kendileri sapmakla kalmaz­lar, milyonlarca insanı da karanlığa ve Ce­henneme sürüklerler.

 

4- Allah'ın Rahmeti Sınırsızdır

 

Gerçek şu ki Hesap Günü Allah katında hiç­bir aracılık, fidye, pazarlık ya da dostluğun en asgarisinden bile kimse yararlanamayacak, Allah'ın temel Yasası çerçevesinde herkes kendi amellerinden, davranışlarından, yaptık­larından ve yapmadıklanndan şahsen sorumlu olacaktır, karşılıklı nza olsa bile kimse kim­senin yükünü taşıyamayacaktır. O gün her şa­hıs kendi yükünü kendi omuzlarında taşıya­cak ve ağırlığını bir başkasına devredemeye­cektir. Her fert ömrü boyunca gerçekleştirdiği eylem ve davranışları temelinde yargılana­caktır. Bununla birlikte, daha önce de işaret edildiği gibi, Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve her daim hazırdır:

 

a- Allah Kendi Hakkında Rahmet Kuralını Yazdı

 

Allah, kullarına olan muamelesiyle ilgili ola­rak Kendi üzerine Rahmet kuralını yazmıştır. Şayet kullan O'na döner de O'nun Rahmet ve Şefkatini talep ederse O bu taleplere karşılık verdiği gibi kullarının hatalarını ve aşırılıkla­rını da görmezden gelecektir:

1- "...O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmış­tır..." (6:12).

2- "...Rabbiniz, rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötü­lük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse muhakkak ki O, bağışlayan, esirgeyen­dir." (6: 54).

Kur'ân'ın bu âyetlerinde açıkça beyan olduğu üzere, cehalet ve ahmaklık halinde bir günah işleyen ya da nefsine zulmeden kimse sonra hatasını kavrayıp pişmanlık ile Allah'a döne­rek O'nun Mağfiretini talep ettiğinde Allah'ı kelimenin tam anlamıyla Rahman (Esirge­yen) ve Rahîm (Bağışlayan) bulacaktır. Bu­nun sebebi Allah'ın Kendi hakkında kullarına karşı Rahmeti yazmış olmasıdır. Onun kendi hakkında yaptığı Yasaya göre, nefsine ettiği zulmün akabinde kullarından biri O'nun Rah­metini talep edecek olursa kesin biçimde Al­lah kuluna İnayet ve Şefkatini gösterecek ve onun tüm günah ve hatalarını silecektir.

Eriam sûresinin (6) 12 ve 54. âyetlerindeki "kelebe ala nefsihi rahmeh" (kendi hakkında Rahmeti yazdı) ibaresi Allah'ın kullarına kar­şı olan Rahmet sıfatının yücelik ve kesafetini İfade etmektedir. Bu sıfatta asıl olanın bizzat fiil ve tezahür olduğu da ifadede belirgin bir hakikattir. Bu o kadar kesin ve olmazsa ol­mazdır ki sözkonusu Rahmet sıfatıyle insan arasına hiçbirşey giremez. Diğer bir ifadeyle, net ve aşikâr âyetlere göre, Rahmetini taleple kendisine yönelen herkesin hata ve günahları­nı Allah silecek ve geçersiz kılacaktır; Al­lah'ın Rahmeti ile Onun kullan araşma hiçbir güç giremiyeceği gibi, Allah'ın İnayetini ara­yanların günahlarını iptal etmekten de sözko­nusu Rahmeti hiçbir güç alıkoyamaz. (Emin Ahsen İslahî, Tedebbür'i-Qur'an, c. II, sh, 403).

Dahası bu ibare Peygamber @'e, iman eden­lere Rablerinin onlara karşı Rahmet göster­meyi üzerine aldığını bildirmesini buyurarak Allah'ın cömertliğini vurgular ve kulların O'ndan korkmamasını ister gibidir. Zira O, onların Efendisi (Rabbi), Yetiştiricisi ve Ko-ruyucusudur, açıktır ki hiçbir koruyucu yetiş­tirdiği ve desteklediğini tahribe yönelmez, ne­rede kaldı Allah böyle yapsın! Onun hakkın­da kim böyle bir şey düşünebilir ki O, kulları­na karşı son haddinde Esirgeyici ve Bağışla­yıcıdır, Onun kullarına olan sevgisi bir baba­nın çocuklarına olan sevgisini aşmıştır. Yine bizzat Rabb (Terbiye edici) sözcüğü O'nun, kullarına karşı kendi üzerine yazdığı Rahmete işaret etmektedir. Son derece açık ve kat'i ola­rak ortaya konan ifade Rahmetin kulların le­hinde somutlaşması açısından inananların zihninde hiçbir kuşku bırakmayacak derece­dedir. Muttaki bir insanın bile sözünü çiğne-yemeyeceği açıkken bizatihi Rabbin va'dine aykırı davranabileceğini kim düşünebilir, üs­telik O, bunu bir sözleşme biçiminde vurgula­mış ve Kendine Mahsus Yasası ile yükümlü­lüğünü üstlenmişken? (Müfti Muhammed Sa­fı1, Ma'ariju'l-Qur'ân, c. m, sh, 338-339).

Rasul-i Ekrem @ bir hadîs-i kutside bunu Şöyle açıklamıştır: "Gerçekten, Rahmetim Gazabımı aşmıştır." (Buhari ve Müslim).

 

b- Allah'ın Rahmeti Her Şeyi Kuşatır

 

Allah'ın Rahmeti pek bol ve sınırsızdır; âlemdeki her şeyi kuşatmış olup bunun dışın­da kalan bir şey yoktur:

1- "...(Allah) buyurdu ki: 'Azabıma, dilediği­mi uğratırım; rahmetim ise herşeyi kaplamış­tır. Onu, korunanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım." (7:156).

2- "Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulu­nanlar, Rab'lerini överek teşbih ederler. O'na inanırlar ve mü'minler için (şöyle) mağfiret dilerler: 'Rabb'imiz, rahmet ve bilgi bakımın­dan her şeyi kapladın. Tevbe edip senin yolu­na   uyanları   bağışla,   onları   cehennem azabından koru!" (40: 7).

Yukarıda mealleri verilen âyetler incelendi­ğinde Allah'ın kullarına olan rahmetinin şu şartlar çerçevesinde bulunduğu görülür:

a- Her  ne  kadar  Allah'ın  Rahmeti âlemdeki herşeyi kuşatmış ve bu dünya­daki herşeye uzanmışsa da, ahiret açısın­dan özellikle Allah'a dönenlere ve O'nun Rahmetini talep edenlere münhasırdır.

b- O'nun Mülkünde ve Hükmü altında yaşadıkları ve değişik biçimlerde O'nun Evrensel yardım ve cömertliğinden yarar­landıkları halde Rabbin hâkimiyetini ve Mülk sahipliğini reddederek âsi olanlar Rahmetten mahrum bırakılacaktır, zira ahiret için sözkonusu Rahmet yalnızca dürüst olanlara, ve Rahmetini taleple Al­lah'a yönelenleredir.

c- Onun Rahmeti Mülkünde sakin ve se­lim bir biçimde yaşayan, Şeriatıne karşı isyan ya da herhangi bir küstahlık belirtisi göstermeyen her şahsa şamildir.

d- Bununla birlikte, O'nun Mülkünde isyankâr davranan ve O'nun şeriatinin hu­dutlarını küstahça çiğneyenler O'nun Sı­nırsız rahmetinden alıirette hiçbir nasip alamayacaklar. İsyan dolu fiilleri ve küs­tahça işleri yüzünden Rahmetten mahru­miyeti bizzat kendileri hazırlamışlardır. O'nun Rahmeti ortada  ve herşeyi kuşat­mış olduğu halde bu kişiler kendi özgür irade ve seçimleriyle küstahça Allah'ın âlemşümul Lûtfunun dışına çıkmışlardır. Sözkonusu kişiler alıirette Allah'ın Rah­metinin bu evrensel nîmetinden kendi kendilerini mahrum bıraktıkları halde, Rabbin Rahmeti her zaman için hazır olup onların dönüşünü ve talebini bekle­mektedir.

e- Yukarıdaki ikinci âyetin (40: 7) açıkça beyan ettiğine göre Allah'ın Rahmeti Ahi-rette özellikle itaatsizliği ve isyanı terketmiş, tevbe etmiş, ve Rasulü tarafından or­taya konun Allah'ın Rehberiyetini izlemiş bulunanlara münhasır kılınmıştır.

f- Yeryüzündeki ve göklerdeki herşeyi kuşatmış bulunan Allah'ın Evrensel Rah­metinden herkes nimetlenir. Onun bütün âlemlere olan Rahmeti kâfir ve mü'min iyi ve kötü aynını yapmaksızın bu dünya­daki herkesi yararlandırır -Herkes dünye­vî hayatın türlü türlü görünümlerinde bu Rahmetten istifade eder ve nimetlerini toplar.

g- insanın hayatı ahirete de uzanan çok boyutluluğunda mülâhaza edildikten son­ra şu uyan yapılır: Ahirette Allah'ın Rah­metine hak kazananlar yeryüzündeyken O'nun Şeriatine uyanlar ve dürüst bir ha­yatı gerçekleştirenler olacaktır; yeryüzün­deki hayatları boyunca Allah'ın Mülk sa­hipliğini ve Şeriatini inkârla O'na karşı is­yan edenler ahirette Rahmetten hiçbir na­sip alamayacaklardır, zira Rahmet orada itaatkâr ve muttaki kullara münhasır kı­lınmıştır. Yukarıdaki 7:156. âyet Allah'ın Rahmeti ve Cezası ilkesini net biçimde ortaya koyar: O'nun cezası dilediğinedir. Mamafih Allah'ın İradesi daima O'nun Hikmet ve Adaleti çerçevesinde ifade edilmiştir, zira Rabbin hiçbir fiili Adalet ve Hikmetin dışında değildir. Fiillerinden hiçbirinin Zâtının Hikmet ve Adalet kura­lına muhalif olması düşünülemez. Buna göre, burada "dilediğine" ibaresi Allah'ın Cezasını Kendi Hikmet ve Adalet kuralı­na göre, bunu hak edene uyguladığı anla­mına gelir. Kendisininm Rahmeti bu dün­ya itibariyle evrenseldir, herkese ve her­şeye şamildir.

Bu dünyada varlığı olan herşey varoluşundan ta ölümüne değin muhtelif şekillerde O'nun Evrensel Rahmetinden nimetlenir. Bu hayatta Allah'ın Rahmetinden istifade -zengin yahut fakir, yöneten yahut yönetici, mü'min yahut kâfir- bütün insanlar için geçerlidir.

Fakat ahirete gelince, Rabbin Rahmeti mün­hasıran O'nun itaatkâr ve hak ehli kullanımı­dır. Diğer bir ifadeyle Allah'ın Rahmeti bu hayatta mü'minleri olduğu kadar inanmayan­ları da içme alacak tarzda geniş karaiaerlı fakat ahirette Rahmet bu dünyada iken belli şartları yerine getirenler içindir: Onlar takva ehli olanlar ve faziletle hareket edenlerdir; Allah'ın Şeriatine uyarlar, O'nun yasakların­dan kaçınırlar; yoksullara ve toplumun mus-tazaf kesimine sadaka ve yardımda bulunur­lar; ve Allah'ın tüm âyetlerine inanırlar.

Bu üç şartı da yerine getirenler ahirette Al­lah'ın Rahmetini layikıyle hak edenlerdir. (M. M. Safı', Ma'arifu'l-Qur'ân, c. IV, sh. 77).

 

c- Allah'ın Rahmetinden Hiçbir Zaman Ümit Kesmemek

 

Bütün insanlara, özellikle de büyük hata ve günahlara dalarak kendi nefislerine zulmet­miş bulunanlara büyük bir müjde:

"(Tarafımdan onlara) de ki: 'Ey nefislerine karşı aşın giden kullarım, Allah'ın rahmetin­den ümit kesmeyin. Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esir­geyendir." (39: 53).

Kur'ân'ın bu âyeti, mü'min olsun kâfir olsun geçmiş günahları için tevbe eden, Allah'a inanmaya razı olan, O'nun mesajına itaat yo­luna seçen ve buna uygun tarzda faziletle davrananların bütün günahlarını Allah'ın affe­deceğine dair hiçbir kuşku bırakmamaktadır. Bu husus, Furkan sûresinde şöylece açıkla­nır: "Ancak tevbe edip iman eden ve salih amellerde bulunanlar; işte Allah onların kötü­lüklerini iyiliklere değiştirecektir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Kim (günahlar­dan) tevbe eder ve salih amellerde bulunursa o, makbul bir kimse olarak Allah'a döner." (25: 70-71). Mevdûdî, bu âyetleri tefsir eder­ken şöyle demektedir: Âyetin iki anlamı var­dır:

1- İçtenlikle tevbe ettiğinde kişi iman ve Al­lah'a itaate dayalı yeni bir hayata başliyacak, Allah'ın lûtfu ve yardımıyle küfür hayatı sü­resince alışageldiği kötü ameller yerine hayır­lı ameller hayatında yer edecektir, şer işleri hayırlı işlere tebdil olacaktır; ve

2- Kişinin yalnızca geçmişteki kötü amelleri silinmekle kalmayacak, aynı zamanda onun siciline Rab-bine karşı isyanı terkederek O'na itaat yolunu seçtiği kaydedilecektir. Sonra, kişi geçmişteki günahları adma daha fazla pişmanlık duyduk­ça ve tevbeye yöneldikçe hesabına daha fazla hayırlı amel yazılacaktır, zira kişinin yanlış fiiline tevbe edip mağfireti araması bizatihi hayırlı bir ameldir. Böylelikle, kişinin amel defterinde iyi fiilen kötü fiillerini devre dışı bırakacak, ve o şahıs yalnızca ahirette azaptan kurtulmakla kalmayacak, ayrıca Al­lah'ın yüce Lütuf ve Keremiyle nîmetlene-cektir. (The Meanning ofthe Qur'an, c. VIII, sh. 206 - 207).

Abdullah b. Ömer'e göre (25:70) âyeti, hayat­larında birçok günah irtikab ederek kendi kendilerine karşı hatalı bir yol izleyen günahkârlar lehinde Kur'ân'da mevcut tüm ayetler içinde en cesaret verici olanıdır. Yine Abdullah b. Abbas da sözkonusu âyeti Kur'ân'ın bütün âyetleri içinde beklenti ve ümit verme imkânı en yüksek olduğu biçi­minde nitelendirmiştir. (Müfti Muhammed Safı, a. g. e., c. VII, sh. 569)!

 

d- Ancak Zâlimler Allah'ın Rahmetinden Ümit Keserler

 

Gerçek şu ki yalnızca hatada ısrar edenler ve haddi aşanlar Allah'ın Rahmetinden ümit ke­serler: "(Melekler) 'Sana gerçeği müjdeledik, ümit kesenlerden olma!' dediler. (İbrahim peygamber): 'Sapmış olanlardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümidini keser?!' dedi." (15:55-56).

Bu âyet Allah'ın Rahmetinin temel prensibini de yansıtır: Hiçbir hakiki mü'min hiçbir za­man, katiyetle Allah'ın rahmetinden ümit kes-memelidir. O'nun Rahmeti boldur ve tevbe ile kendisine dönen, ve Rasûlünün tebligatı ve rehberiyeti doğrultusunda dürüstlük üzere müsbet ve yapıcı faaliyetle hayatlarını tamir eden herkesi nîmetlendirir.

 

e- Rabbimiz Rahmet Doludur

 

Allah'ın Rahmetle dolu olduğu gerçeği kişinin O'na dönmesi İçin çok güçlü bir teşviktir; kişi, O'nun koyduğu sınırlan ağır biçimde ihlâl etmiş ve sayısız şer eylemleriyle kendi nefislerine büyük zulümde bulunmuş olsa bi­le.

1- "Rabbin, zengin, rahmet sahibidir..." (6:133).

2- "...de ki: 'Rabb'iniz geniş rahmet sahibi­dir..." (6:147).

3- "Ama çok bağışlayan, esirgeyen Rabb'in, eğer onları, yaptıklarıyla hemen cezalandıra­cak olsaydı, onlar için azabı çabuklaştırır-dı..."(18:58).

Kur'ân'ın bu ayetleri insanoğlunu Allah'a dönmeye çağırır, zira Rabb Rahmet sahibi olup O'nun Rahmeti herkese açıktır. Bunun için tek şart kişinin tevbe ve O'nun mağfireti­ni talep ile gelmesidir. İnsanların Rabb'in Rahmetinden başka hiçbir sığınak ve güven­likleri yoktur, Rabb'in Rahmeti ise sınırsız ve yararlanmak isteyen herkese açıktır. Bu çağrı alelade birinden değil, insanoğlunun yetiştiri­cisi ve koruyucusu Rabb'dendir! Ve insana karşı O'ndan, kendi Rabb'inden daha müşfik ve merhametli kim olabilir!

Yine Mevdûdî'nin ifadesiyle:

"Rabb'in tümüyle kendine yeterli-zengin" be­yanı, "O hiçbir şekilde yardıma muhtaç olma­dığı gibi, çıkarlarının takip edilmesine de ihti­yaç duymaz. Bu yüzden itaatsizliğinizle O'na bir zarar veremeyeceğiniz gibi itaatinizle de O'na bir iyilikte bulunmuş olmazsınız. Hepi­niz birden ona isyan etse hükümranlığına zer­re kadar halel gelmeyeceği gibi, yine hep bir­den Ona itaat ve ibadet ile de hükümranlığına zerre kadar katkıda bulunmuş olmazsınız. Si­zin itaatinize ya da kulluğunuza ihtiyacı söz-konusu değildir. Gerçekte sizden hiçbir karşı­lık beklemeksizin O sayısız nimetlerini üzeri­nize yağdırmaktadır." mânalarını taşır

"O, Rahmet sahibidir" cümlesinin mahiyeti iki hususu bildirir: Birincisi, size Hak Yolu göstermesi hiçbir şekilde kendi menfaatiyle

alâkadar olmayıp tamamıyle Allah'ın size olan şefkatindendir. Şayet Hak Yolu izler ve hatalı yollardan kaçınırsanız bu, Rabbe bir menfaat sağlayacak değildir; ne de bundan yüksünmeniz Ona bir zarar verir. Gerçekte o yolu izlemekle kendi çıkarınızı korumakta ve kendi kendinize zarar vermemiş olmaktasınız. Buna göre, Rabb size karşı olan şefkatiyle yüksek derecelere ulaşabilmeniz için gerekli sahih amelleri öğretmekte, ve yine sizi soy­suzlaşmanın derinliklerine düşmemeniz için yanlış davranışdan kaçındırmayı irade etmek­tedir. İkinci olarak, Rabbiniz acımasız değil­dir ve küçük hata ve taşkınlıklardan dolayı si­zi cezalandırmaktan hoşlanmaz. Gerçekte tüm mahlûkatına karşı son derece şefkatli ve merhametli olup, onları idaresinde muazzam bir şefkat sözkonusudur. Bu yüzden sizin ek­sikliklerinizi tekrar tekrar affeder ve göz yu­mar; itaatsizlik, günahlar ve suçlar içinde ol­sanız bile size karşı nfk ile muamele eder.

Senin nîmetlendiricin, Rabb'in olduğunu iyi bildiğin halde küstahça O'nun Emirlerine boş-vermene rağmen, O, tekrar ve tekrar affeder, göz yumar ve bir an evvel Hakikati anlayıp gidişatını düzeltmeni bekler. Şayet O merha­metsiz olsaydı sizi derhal imha ile yerinize başka bir nesli getirirdi, ya da tüm insan cin­sini imha ile yerine başka türler kaim ederdi. (Mevdûdî, a.g.e., c. I, sh. 152-153).

Yukarıda meali verilen ikinci âyet (6:147) Al­lah'ın herşeyi kuşatıcı ve Sonsuz Rahmet sa­hibi olduğundan bahisle en bozguncu ve ber­bat günahkârlara dahi hemen O'na dönmeleri, aşırılıkları, itaatsizlik ve tecavüzlerinden do­layı tevbe ederek O'nun Rahmet ve Mağfireti­ni dilemeleri çağrısında bulunmaktadır; O'nun Sonsuz ve herşeyi kuşatıcı Rahmetinin isyankârların tüm günahlarını örtmesi ve mağfiretten onlara bir pay ayırması doğrultu­sunda ümitlenmek için her türlü nedene sahi­biz.

Günah sahipleri için, ölüm ânı çatmazdan ev­vel Rablerinin onlara tanıdığı tevbe etme ve mağfiret dileme hakkı biçimindeki saygınlığı değerlendirmeleri akıllıca bir iş olacaktır, zira o an geldikten sonra artık Rabbin mağfiretine açılan tüm kapılar kapanmış olacaktır.

Burada belirtilmeli ki, yukarıda meali verilen (6:133) âyette olduğu gibi, Allah'ın farklı sı­fat ve fiilleri bir arada zikredildiğinde sözko-nusu sıfat ve fiillerin O'nda aynı anda varol­duğu anlaşılmalıdır. Diğer bir ifadeyle, bu (6:133) âyet bize Allah'ın aynı anda hem müstağni ve hem de rahmet sahibi olduğunu beyan eder. O tüm mahlûka-tından bağımsız­dır; ancak onlara itina gösterir, muhafaza eder ve günahlarından dolayı onları ânında ceza-landırmayıp, düşünmek ve tartmak için onlara vakit verir, ola ki yaptıklarından pişmanlık duyup tevbe ederler de O da onları bağışlar ve rahmet ve mağfiretini onlar üzerine yağdı­rır. O'nun, düşünmeleri ve tevbe edebilmeleri için insanlara bolca vakit vermesinin sebebi sorulacak olursa, tanınan bütün bu fırsatlar Allah'ın herşeyi kuşatan rahmeti ve bağışla­masının bir neticesidir.

 

f- Rehberiyet Ve Rahmet İnsana Rabbinden Gelmiştir

 

Allah hidayetini ve rahmetini göndermiş olup, insanlara düşen, bu hidayeti kabul ve yolunda gitme ile faziletli ve dürüst bir haya­ta yönelmektir. Böylelikle insan Allah'ın pek bol rahmetine lâyık olacaktır:

1- "Rableri onlara, kendisinden bir rahmet, rızâ ve içinde sürekli kalacaklan nimeti bol cennetleri müjdeler." (9: 21).

2- "...Bu (Kur'ân), Rabb'inizden gelen basi­retler (gönül gözlerini açan nurlar)dır ve iman edecek bir topluluk için yol gösterici ve bir rahmettir." (7: 203).

3- "...İşte size de Rabb'inizden açık delil, hi­dayet ve rahmet geldi. Allah'ın âyetlerini ya­lanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir?..." (6:157).

Bu âyetlerde Rab'lerine iman edenler ve bir gün O'na kavuşmayı bekleyenler için ümit ve hidayet vaadi göze çarpar. Onlar Allah'ın bu

âyetlerine inanırlar ve O'nun rahmetine ve rızâsına ve ebedî cennet nîmetine hak kazana­bilmek için rehberiyete uygun faaliyette bulu­nurlar. Ne var ki Allah'ın açık âyetlerini inkâr ile O'nun hidayetinden yüz çevirenler kendi nefislerine büyük bir zulüm yapmış olurlar, zira amelleriyle kendi kendilerini Rabb'in rahmetinden mahrum bırakırlar.

 

g- Allah'ın Rahmeti İyilik Ehline Çok Yakındır

 

Toplumun refahı için hayır faaliyetlerine ka­tılma doğrultusunda insanlara büyük teşvik vardır:

1-  "...Muhakkak ki Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır." (7: 56).

2- "Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde  o lan (sıkıntılar) a bir  şifâ ve mü'minlere bir yol gösterici ve rahmet gel­miştir." (10: 57).

3-  "...Rabb'inin rahmeti, onların toplayıp yığ­dıklarından daha hayırlıdır." (43: 32).

Kur'ân'ın bu ayetlerinde öncelikli vurgu Al­lah'ın rahmetinin iman eden, ve hidayeti izle­yerek hayatını hayırlı amellerle dolduranlara daima çok yakın olduğu gerçeği üzerindedir. O mübarek İnsanlar bilmeli ki ahirette kendi­leri için ayrılan Allah'ın rahmeti dünya ha­yatının geçici zevklerinden ve yığılan zengin­liğin sağladığı aldatıcı mutluluktan çok daha üstün ve kalıcıdır.

İnsanoğlu Rabbinden kendine gelen İlahi Rehberiyetten faydalanma imkânını kaçırma­ma, dolayısıyle de rahmetten kendi kendini mahrum bırakmama noktasında uyarılmıştır.

 

h- Rasûlullah Âlemlere Rahmet Olarak Gönderilmiştir

 

Kur'an tüm beşeriyete Rahmet olarak gönde­rilen Rasûlullah @'in gelişini şöyle müjdeler: "(Ey Muhammed), biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107).

Bu, Yüce Allah'tan insanların uyanık bulunması için açık bir uyarıdır; zira Rabbin yeryü­zündeki son elçisi beşeriyetin hidayeti için Rabden son mesajı getirmiş bulunmaktadır.

Mesajı benimseyenler O'nun lütuf ve rahmeti­ne hak kazanacaklar, Son Mesajı inkâr yoluna sapanlar ise kendilerini Rabbin rahmetinden mahrum ederek hayatlarını helak edecekler­dir. Bu Rasûl, mesajında insanlara hayır ve mutluluktan başka birşey getirmemiştir Mesa­jı İzlemekle Allah'ın tüm lütuf ve rahmetini kazanmış olacaklardır. Rasûl @'in izinde ol­mak demek, insanların hayatlarım ve medeni­yetlerini zenginleştirme imkânını yakalamış olmaları demektir.

 

d-  Kur'ân, Mü'minler için Şifâ Ve Rahmettir

 

Kur'ân sahip olduğu muhteşem vasfı ile kal­bin hastalıklarını tedavi eder ve kendisine iti­kat edenlere Allah'ın rahmetini taşır:

"Biz Kur'ân'dan, mü'minlere şifâ ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Kur'ân, mü'minlere şifadır. İnananlar, onunla dünya ve ahiret dertlerinin şifâsmı bulurlar. Onun din ve dün­yaya ait hükümlerine uyarak ruhen huzura ka­vuşurlar. Ama Kur'ân zâlimlere ziyan artır­maktan başka bir katkıda bulunmaz. (Çünkü onlar Kur'ân'ı inkâr ederler. İnkârlarından ötürü de hüsranları artar)?" (17:82).

Gerçekten Kur'ân'm taşıdığı İlâhî Mesaj "bi­zim hastalıklı vicdanlarımıza bir tedavi, ma­nen geleceğimiz ve günahlarımıza bağışlan­ma sevinci açısından bir ümittir. İmanla çalı­şan herkes bu önceliklerden yararlanacaktır. Kaybedecek olanlar yalnızca Allah'ın Şeriati-ne isyan edenlerdir. Hakikate karşı çıktıkça batağa -yok olmaktan daha beter günah ve gazâb-ı İlâhîye- daha bir saplanırlar." (A. Yu­suf Ali, The Holy Qur'an, sh. 718, not: 2282).

Kur'ân'ı kendilerine rehber ve hüküm kitabı edinen topluluklar Allah'ın rahmetine mazhar olurlar ve her tür zihnî, ruhî, ahlâkî ve kültü­rel illetlerden şifâ bulurlar. Diğer taraftan Kur'ân'ı reddeden ve onun hidayetine sırtını dönen günahkârlar kendi kendilerine zulmet­mektedirler. Zira Kur'ân'm vahyi ya da haberi insanlara ulaşıp da red sözkonusu olduğunda Kur'ân, inkarcıları önceki kötü durumlarında da bırakmaz, onları öncekinden daha büyük bir ziyana sürükler. Bunun sebebi; inkarcılar Kur'ân'm vahyinden ya da onunla tanışmala­rından önce kayıpları yalnızca cehaletten ileri gelmekte idi, ancak ne zaman Kur'ân önleri­ne geldi ve Hak ile Bâtıl arasındaki ayrımı açık bir biçimde ortaya koydu, bu durumda inkarcılara önceki cehalet durumunda devam etmeleri için hiçbir mazeret kalmamış oldu.

Bundan sonra yine Kur'an'ın hidayetini redde­der ve sapıklıklarında ısrar ederlerse bu onla­rın cahil olmadığının, fakat zulmün uygulayı­cıları ve bâtılın kullan olduklarının, Hakikate karşı cephe almış bulunduklarının açık bir de­lilidir. Bunların örneği zehir ve hayat iksiri önlerine konduğunda tercihini zehire yapan biri gibidir. Bu durumda sapıklıklarından do­layı sadece kendileri sorumludurlar ve işle­dikleri cürümlerin cezasını çekeceklerdir. Açıkça görüldüğü üzere bundan sonraki gü­nahın getireceği kayıp önceki cehaletin ver­dirdiği kayıplara nisbetle çok daha büyüktür. Rasûlullah @ bu gerçeği şu kısa ve anlamlı cümlede ifade etmiştir: "Kur'ân ya sizin aley­hinize ya da lehinize bir delildir." (Mevdûdî, a. g. e., c. II, sh. 163).

Yani Rabbimizce şifâ, rahmet ve insanlık için bir inayet olarak gönderilen şey ona karşı çı­kan ve inkâr eden kötü-niyetli, fesat ehline karşı bir yıkım, mahrumiyet ve gazap vasıtası olmuştur. Kur'ân'm reddi Allah'a karşı gelen isyankârlar açısından kayıp ve tahribattan başka birşey getirmemiştir.

 

Allah'ın Bağışlaması

 

Allah'ın mağfiret kapısı insana daima açık olup, teşebbüste bulunmak ve onu talep et­mek insanın elindedir.

 

a- Allah'ın Bağışlaması Herkese Açıktır

 

Allah'ın Mağfireti sınırsızdır ve O mağfiretini istekli herkese yayar. "... Şüphesiz Rabb'in af­fı geniştir..."(53: 32).

"... Senin Rabb'in, hem bağışlama sahibi, hem de acı azâb sahibidir." (41:43).

Muhakkak ki Allah, kullarını koruyan ve gö­zetendir. İnsanoğluna olan büyük düşkünlüğü nedeniyle onların günahlarını, cürümlerini ve hatta peygamberlerine çektirdikleri eziyetleri bile gözardı eder, ve onları tümden affeder; bunun için tek şart kişinin O'na dönmesidir. Tevbekârm geçmiş bütün fiilleri ve cürümleri arındırılmış ve affa uğrayarak cemaatte şeref­li ve haysiyetli mevkiine almıştır.

 

b- Allah'a Ortak Koşma (Şirk) Dışında Bütün Günahlar Bağışlanır

 

Kişi Mağfiret için Allah'a döner dönmez geç­miş bütün günahları bağışlanır:

"Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışla­maz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir." (4: 48,116).

Hainlik, devletin varlık nedenine kasdetme-sinden dolayı en ağır suçu teşkil eder. Benzer şekilde, başka varlıkları Allah'a ortak tanımak da, bağışlanmaz bir tavırdır. Böyle bir tavır gerçekte Tevhid İlkesinin özü ve kaynağına isyan demektir. Allah'a karşı işlenen suçların en çirkini olmasına rağmen bu bile, cehalet halinde yapılmış ve sonrasını tevbe ve ıslah olma izlemiş ise, affedilebilecektir. (Lütfen "Rahmet" başlığı altında geçen [4:17] âyet mealine bakınız).

 

c- Allah'ın Rahmetine Koşunuz

 

Allah'ın Mağfiretini talepte kişi başkalanyle yarış hâlinde olmalıdır:

1- "Rabb'inizden bir bağışa ve genişliği gök­lerle yer arası kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış cennete koşun!" (3:133).

2- "(O halde siz), Rabb'inizden bir mağfirete ve genişliği, gökle yerin genişliği gibi olup Allah'a ve Rasûlüne inananlar için hazırlan­mış bulunan bir cennete koşuşun. İşte bu, Al­lah'ın lûtfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir." (57: 21).

 

d- Allah İnsanları Mağfiretine Çağırır

 

1- "(Ey Muhammed), kullarıma haber ver: İş­te ben öyle bağışlayan, öyle esirgeyenim." (15: 49).

2- "Eğer Allah'ın nîmetini saysanız, sayamaz­sınız. Doğrusu Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (16:18).

3-  "...Ve bilin ki,  Allah bağışlayandır, halimdir (ceza vermekte aceleci değildir)." (2: 235).

4- "...Ben ise sizi O azîz ve çok bağışlayan (Allah)a çağırıyorum." (40:42).

5-  "...Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah'tan günahlarını ba­ğışlamasını isteseler ve Rasûl de onların ba­ğışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedi­ci, merhametli bulurlardı." (4: 64).

 

e- Allah Bağışlayıcıdır- Günahları Allah'tan Başka Kim Bağışlayabilir?

 

Mağfiretini taleple O'na döndükleri takdirde Allah kullarının günahlarını ve aşırılıklarını bağışlamaya daima hazırdır:

1- "Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da ne­fislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırla­yarak hemen günahlarının bağışlanmasını di­lerler. Günahları da Allah'tan başka kim ba­ğışlayabilir? Ve onlar, bile bile, yaptıklarında ısrar etmezler." (3:135).

2- "Allah'a istiğfar et. Şüphesiz Allah bağışla­yıcı, esirgeyicidir." (4:106).

3- "Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zul­meder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse,-Al-lah'ı bağışlayıcı ve esirgeyici bulur." (4:110).

4- "...Şüphesiz Rabb'in, o (insa)nların zulüm­lerine karşı mağfiret sahibidir..." (13: 6).

 

f- Zâlimler Neden O'na Dönmez?

 

Allah, sonsuz rahmet ve mağfıretiyle günah­kâr ve isyankâr kullarına umûmi affını ilan ederek, onlara neden Kendisine dönmedikleri sorusunu yöneltir. Çünkü O'nu daima bağışla­yıcı bulacaklardır:

1- "Hâlâ Allah'a tevbe edip O'ndan af dilemi­yorlar mı? Allah bağışlayan, esirgeyendir." (5: 74).

2- "Kendilerine hidâyet geldiği zaman insan­ları iman etmekten ve Rablerine istiğfar et­mekten alıkoyan şey, ancak evvelkilere (ait) âdetin kendilerine de gelmesi(ni) yahut azabın açıkça karşılarına gelmesi(ni bekleme­leredir" (18: 55).

3- "...Allah ise size kendi tarafından bağışla­ma ve lütuf va'dediyor. Şüphesiz Allah(ın lûtfu) geniştir, (O) bilendir." (2: 268).

Kur'ân'ın bu âyetlerinin çok açık ve kesin bir ifadeyle bildirdiğine göre Allah'ın mağfireti (a) sınırsızdır; (b) dileyen herkese açıktır; ve (c) kişinin günahlarının miktar ve kesafetin­den bağımsızdır. Allah'a niyazda bulunan herkes O'nu bağışlayıcı, merhamet ve inayet sahibi bulacaktır. Geçmiş hayatında ne kadar günah ve cürüm işlemiş olursa olsun herkese Rabbîne geri dönmesi ve günahları için af di­leyerek sonraki yaşantısını düzeltmesi için açık çağn vardır. Bunu kabul edenler, Rable-rinin kendilerini günahlarından arındırdığını görecekler, sanki hayatlarında hiç günah işle­memiş gibi olacaklardır.

Sânı yüce Allah, rahman ve rahîmdir. Şüphe­siz ki O, kendine yeten ve yaratıklarından müstağni olandır. Göklerin ve yeryüzünün Rabbidir. Kötü ameller işleyerek nefislerine zulmeden kimselerin günahlarını Allah'tan başka affedecek yoktur. O'nun katında her ne suretle olursa olsun bir başkasının yerine ken­dini feda, kefaret, aracılık ya da fidye söz ko­nusu değildir. Çünkü O beşerî zaaf ve aczi-yetlerin çok üzerindedir. O, kullarına karşı son derece cömert ve âlicenaptır; günah ve hatalarından pişmanlık duyarak muhlisâne is­tiğfar edenleri affedeceğini bildirir.

Allahu Teâlâ, asla beşeriyetin günahları adına çarmıha gerilmek üzere bir Oğul yaratma za­rureti duymamıştır. Böylesi fikirler ancak za­yıf ve aciz insanoğlunda doğabilir. O, bütün gücü kendisinde topladığı gibi, denetimi dı­şında ya da zâtı açısından mümkün olmayan hiçbir şey yoktur, zira tüm yaratılmışlar O'na aittir ve O'nun mülk ve hâkimiyeti yer ve gökler arasındaki herşeyi kapsamaktadır. Bir şeyi yaratmayı dilediği vakit, Allah sadece "Ol" der, istenen şey olmuştur. O'nun emri ile yaratışın vücut bulması arasında hiçbir şe­kilde gecikme sözkonusu değildir.

İnsan acziyetinin bir neticesi olarak, kimileri Allah'ın zâtı hakkında açık bir kavrayış ve bilgileri olmadığı halde başkasının yerine kendini feda etme gibi kimi soyut, tutarsız ve gayri mâkûl fikirlere dalarlar, ve bunları imanlarına dahil ederler. Halbuki Allah Teâlâ insanoğlunun tüm acizliklerinden bendir. O, Ulu ve Şanı Yüce olup tevbe ile kendisine döndükleri, mağfiretini talep ettikleri ve mü­teakip yaşantılarında da ıslah oldukları takdir­de, O'na ve hidayetine iman ettikleri ve amel­lerinde dürüstlüğü esas aldıkları takdirde bü­tün kullarım bağışlar: "Allah, ki O'ndan başka ilah yoktur, daima diri ve yaratıklarını koru­yup yöneticidir. Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisi­nin katında kim şefaat edebilir? Onların Önle­rinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilmin­den, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koru(yup gözet)mek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." (2:255).

 

Barış Ve Huzurun Reçetesi

 

Allah'ın Rasûlü Muhammed @ insanlara ger­çek ve kalıcı bir sulh ile kalbî itminanı temin edecek reçeteyi sunmuştur. Umumiyetle İnşanoğlu bu dünya hayatının meşguliyetlerine boğulduğu ve sayısız problemle yüzyüze kal­dığı için huzurlu anlarının çok kısıtlı olduğu­nu düşünür. Muhtelif sahalarda gece gündüz hayatın güçlüklerini göğüslemeye çalışırken, her adımda uykularını kaçıran ve hayatı çekil­mez kılan meseleler ve engellerle karşılaşır. Bu sefil durumun hiçbir çıkışım da bulamaz. Kişi ilmî liyakat ya da meslekî eğitim uğrun­da yoğun çaba gösterirken seçtiği sahada yük­selmeyi hedef edinmiştir. Böylelikle huzur ve sükûn dolu bir hayat ve bu hayatın nimetlerini beklemektedir. Ancak bu kadar sı­kı çalışmadan sonra önü açık olan ve çok iyi imkânlar sağlayan, rahat bir hayatı temin eden iyi bir mesleğe sahip olduğu halde söz-konusu kişi aradığı huzur ve zihnî rahatlığı hâlâ bulamamıştır. Kişi o nâdir unsurun ara­yışı içinde her yolu dener -tatillere çıkar, sos­yal klüplere üye olur, faaliyetlere katılır ve türlü biçim ve tarzda çok güzel vakitler geçi­rir- ne var ki bütün bunlar kendisine bir tat­min getirmemiştir. Herkesin mutlu ve huzurlu bir hayat için temel ihtiyaçlar olarak mülaha­za ettiği imkânları elinde tutan kişi hâlâ zihni­ni rahatlatabilirle arayışı içindedir. Halbuki işin başında bunu, elde edilecek maddî imkânların tabii bir neticesi olarak görüyordu.

Bir medeniyetin, bağlılarına hayatın bütün lükslerini, fizikî ve maddî nazlarını sunduğu halde onlara gerçek mutluluk ve zihnî huzuru sağlayamaması o medeniyetin hayata denge­siz yaklaşımının neticesidir. Çok güç ve kar­maşık görünen problem aslında bir benzet­meyle kolayca açıklanabilir. Devlete karşı, sözkonusu devletin yasalarına ve hâkim otori­tesine karşı açıkça başkaldırmış bir âsi o dev­letin sınırlan dahilinde hiçbir yerde katiyetle salim bir kafayla yaşayamaz, İstediği kadar lüks ve müreffeh bir yaşantısı olsun, elinde istediği kadar kullanabileceği imkânlar olsun, istediği kadar maddî haz içinde bulunsun, bir an için bile zihnî sükûnete kavuşması sözko­nusu olamaz. Hatta polis ve yasalar peşinde olduğu için bir yerde uzun bir süre dahi kala­maz. O kaçmakta, yasalarsa amansızca kendisini takip etmektedir.

Maddî zenginlik kaynaklarının getirdiği haz ve imkânlar içine gömülmüş ve ruhunun ihti­yaçlarına karşı aldırmaz ve umursamaz bir ta­vır içinde bulunan bir şahıs da benzer konum­dadır. Zira manevî Yasa kendisine uyması için sözkonusu şahsı sürekli biçimde sıkıştır­maktadır. Ancak belirtilen şahıs ne Yaratıcısı­nın şuurundadır, ne de O'nun var olduğu fik­rine pek itibar etmektedir. Kendini tümden fizikî benliğine ve bu benliğin ihtiyaç ve ta­leplerine vermiş, ruhunun talep ve ihtiyaçla-nndan ise devamlı kaçar haldedir. Bu anlam­da o kişi kendi tabiatı içinde bir âsidir ve bu­radan uzaklaşarak huzurlu bir hayata kavuş­ması da mümkün değildir.

İnsan ve insanlık tarihinin şöylece bir tetkiki bile insanın sahip olduğu ruhî ve manevî ha­yatı ile hayvanlardan ve âlemdeki diğer un­surlardan farklı olduğunu gösterir. Fizikî ve maddî ihtiyaçları itibariyle insanoğlunun hay­vanlar ve kâinattaki diğer unsurlarla aynı dü­zeyde olduğu doğrudur; Diğerleri gibi fizikî kanunlara uymak durumundadır. Bedeni gıda ve barınak İhtiyacı duyduğu gibi neslinin de­vamı için dahi hayvanlar gibi tabiatın kanun-lanna bağlıdır. Doğumdan itibaren, gençlik, olgunluk, ihtiyarlık ve ölüme değin bütün ha­yatı boyunca kati biyolojik kanunlann deneti­mi altındadır. Bu açıdan insanoğlu kâinatın küçük bir cüzüdür ve onun diğer bütün unsur­ları gibi tabiî kanunlann kaydı altındadır.

Buna göre, fizikî olarak, kişi tabiat kanunlan-nın (yani âdetullah'ın) itaatkâr bir kuludur. Diğer bir ifadeyle, fizikî bedeni gözönüne alındığında kişi Müslüman olarak isimlendiri­lebilir, zira Arapça İslâm kelimesi âlemlerin Rabbi karşısında "teslimiyet", "boyun eğme", ve 4Jitaat" gibi mânâlara gelmektedir. Âlem­deki herşey Allah'a ve Onun Şeriatine toptan teslimiyet ve itaat içindedir. Hiçbir şey kendi­ne çizilen yoldan bir santim dahi kayamaz. İnsanoğlu da dahil olmak üzere herşey bu Şe-riatin sıkı kaydı altındadır. Kur'ân bu Kanunun işleyişim şu sözlerle ifade eder:

"Andolsun, onlara: 'Gökleri ve yeri kim ya­rattı, güneşi ve ayı kim (sizin yararınıza çalış­mak için) boyun eğdirdi?' desen; 'Allah' der­ler. O halde nasıl Allah'ın (birliğinden) dön­dürülüyorsunuz?" (29: 61).

"Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendin­den (bir lütuf olarak) size boyun eğdirdi. El­bette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır." (45:13).

"Güneş de, ay da (belli) bir hesap iledir. Necm (bitkiler, yıldızlar) ve ağaçlar (Allah'a) secde etmektedirler. Göğü yükseltti ve mîzânı koydu. Tartı(mîzan)da taşkınlık edip dengeyi bozmayın." (55: 5-8).

Bu âyetlerde kâinatın Yaratıcısının koyduğu Tabiat kanunlarının işleyişi tarif edilmiştir. Herkes bu kanunlara tâbi ve onlara itaat et­mek durumundadır. Bir diğer ifadeyle, tabiatı gereği herkes 'Müslümandır', zira herkes ta­biat kanununa bağlı olup fizikî varlıkları ve varlıklarının hareket ve işlevlerine Yaratıcıla­rının kanunları tarafından sıkı biçimde hük-medilmektedir.

İslâm aynı zamanda "barış" anlamına gelir. Bu şu demektir: 'Tabiatın kanunlarına uyanlar bedenen ve zihnen kurutuluşu gerçekten elde ederler. Bütün kâinat tabiat kanunlarına tama-mıyle teslim olması sebebiyle sulh ve güven­lik içindedir. Şayet insanoğlu da bedenî ve zihnî sulhe varmak istiyorsa beden ve zihin olarak bütün benliğini Rabb'ine ve Onun ka­nunlarına vermek zorundadır.

Ancak insanın konumu hayvanlardan ve can­sız varlıklardan farklıdır. Bedenî ve fizikî ha­yatı tümden tabiat kanunlarıyle kayıtlıyken ruhu ise ahlâk ve maneviyatın tesir sahası içindedir. Hayvanlar ve kâinattaki diğer un­surların aksine insan düşünme yeteneği ve akıl ile donatılmış ve hür irade verilmiştir. Diğer yaratılmışların aksine insan iyi ya da kötü kendi fiil çizgisini kendi tercihiyle belir­lemek serbestisindedir. Ve bu tercih sebebiyle kişi yeryüzündeki faaliyetleri için Hesap Gü­nü Allah katında sorumlu olacaktır.

Kur'ân insanın hür iradesine ve bunun netice­sine şu beyanıyla işaret eder: "Nefsini temiz­leyen iflah olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğramıştır." (91: 9-10).

Hem maddî ve hem de manevî olmak üzere insan hayatının her iki unsuru da değişik önem taşır. Bedenî varlık gözönüne alındığın­da, kişi aynı diğer yaratıklar gibidir. İstese de, istemese de tabiat kanunlarına tâbidir (yani bir Müslümandır). Ancak hayatın manevî bo­yutu itibariyle hayır ya da şer yollarından bi­rini seçmekte hürdür. Kendi serbest iradesinin rol oynadığı bu alanda İlahî Rehberiyeti be­nimseyen kişi kendi iradesiyle Allah'ın Şeria-tine teslimiyet ve itaatin meyvelerini, Kur'ân'da (55: 5-8 ve 91: 10-11) da beyan buyrulduğu üzere tam bir huzur-sükûn ve zihnî tatmin biçiminde elde edecektir. İlahî Rehberiyeti reddederek kendi hevâ ve hevesi­ne ve başkalarının şeytanî yollarına uyan, böylelikle kendi kendine zulmeden kişi ise, ne yaparsa yapsm ve ne kadar maddeten zen­gin olursa olsun katiyetle salim bir kafaya sa­hip olamayacaktır. Sahip olduğu yüksek tek­noloji veya ay ve güneş ötesine geçmeyi ba­şaran araştırmaları ona zerre kadar kalbî ve zihnî huzur ve tatmini sağlayamayacaktır. Zi­ra o kendi fıtratına zıt bir eylem içerisindedir. Bu nedenle inançsızlık (yani, küfür) aynı za­manda zulüm "gücün haksız ve acımasız bi­çimde kullanılması" kelimesiyle eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Bir şeyi âdil olmayan bir tarzda ya da kendi tabiatına, gerçek irade ve özündeki tavra aykırı olarak zora koşmak zulüm olarak nitelendirilir. Böyle adaletsizlikler icra edildiği anda çatışma ve çekişmeyi gündeme getirecek, bu da huzuru bozarak düzensizlik ve karmaşaya yol aça­caktır. İslâm ise beraberinde adalet, barış ve nizamı getiren bir teslimiyettir.

Görüldüğü üzere materyalistler hep problem­lidir. Çünkü (a) kendi nefsine hâkim olan ta­biat kanununa (30: 30) karşı gelerek bizzat kendi fıtratıyla çelişkiye düşmektedir; (b) âlemlerin Rabbine açıkça başkaldırını ştır (6:14), (c) âlemdeki her unsur Allah'ın Kanu­nu ile tam bir ahenk ve uzlaşma içindeyken materyalist, genel hayat modelini açıkça İhlâl etmektedir. Aşikârdır ki âlemin unsurları yek­diğeriyle uyum içinde olmasa kâinatta hiçbir şekilde istikrardan söz edilemezdi.

Yaratıcısı ve çevresiyle, bizzat kendi fıtratıyla savaş halinde olan kişi nasıl salim bir kafaya sahip olabilir? Beden ve ruhu açısından tam bir huzur ve tatmine ulaşmak için kişinin önündeki tek uygun ve pratik yol, bariz oldu­ğu veçhile, kendi nefsi, Yaratıcısı ve çevre­siyle barış içinde yaşamaktır.

Kendi hür iradesiyle îlâhî kanuna itaat içinde bütün benliğini Allah'a teslim etmeli ve nefsi­nin ıslahı, olgunlaşması ve yükselmesi için Allah'ın, Elçisi vasıtasıyla gönderdiği pren­siplere uymalıdır. Böyle davrandığı takdirde kişiye hem bu dünyada ve hem de öte dünya­da bedenî ve zihnî mutlak huzur ve itminan ile beraber gerçek mutlu ve kazançlı bir hayat garantilenecektir.

Kişi bir kere Hakikati tanıyınca; gerek maddî ve gerekse manevî sahada bütün benliğiyle Âlemlerin Rabbi'nin Emrine teslim olarak Doğru Hayat Yolunu seçer; fizikî özünde ol­duğu kadar nefsinde de olgunlaşma ve yük­selme için İlâhî Rehberiyeti arama ve izleme­ye başlarsa hayatını artık şu üç aslî prensip üzerinde temellendirme ve düzenleme ameli­yesine girişir:

1- Bütün huzur ve sükûnun kaynağı ve sebebi olan Mutlak Varlık ile yakın bir ilişki kur­mak.

2- Tüm benliğiyle O'na güvenmek.

3- Ne darlıkta ümitsiz olmak ve ne de bolluk­ta aşırıya kaçmak.

Şimdi bu üç prensibi tek tek açıklayacağız.

 

1- Allah'a Yakın Olmak

 

Huzur ve sükûnun nihaî kaynak ve sebebi bizzat Allah'tır. Bu yÜ2den kişinin bütün ye­tenek ve güçlerini kullanarak O'nunla çok ya­kın ve daimi bir münasebet kurması, geliştir­mesi ve devam ettirmesi esastır. Yerleşik ve herkesin tanıdığı genel pratik hatırlanacak olursa, kişi belli bir süre birlikte yaşayacağı başka şahıs ya da şahıslarla iyi münasebetler geliştirmek durumundadır, bu onun hayatını daha mutlu ve daha huzurlu kılacak Önemli bir unsurdur. Tanışmak insanlarla iyi ilişkiler geliştirmenin başlıca şartlanndandır.

Biliyoruz ki Allah bütün huzurun kaynağıdır, ve bizim de dönüşümüz O'nadır. Buna göre kişinin Vaadedilen Gün gelip bizzat Rabble buluşmadan önce O'nunla iyi ve yakm bir bağ geliştirmeye çaba göstermesi esastır.

Allah'ın bizzat bizi kendi selâmet yoluna da­vetini görünce bunun önemi daha bir açığa çı­kıyor: "Allah; barış yurduna çağırır ve diledi­ğini doğru bir yola iletir." (10: 25).

Bu maddî hayatın geçici ve belirsiz hazlanna zıt olarak, Allah'ın bizi sürekli biçimde çağır­dığı daha üstün bir hayat vardır. Burası "Barış Yurdu" diye isimlendirilir. Zira orada korku, hayal kırıklığı, ya da kederden eser yoktur. Rabbin davetine uyanlar yalnızca maddî men­faatlerle kalmayacak, Allah'ın yüce hoşnutlu­ğunu da elde edeceklerdir. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 491, not: 1413).

Bu âyet bütün insanlığı "Barış Yurdu"na da­vet ettiği halde tabiatıyle oraya ancak o Yolu takip edenler ulaşabilecektir. Bir şeyi yalnız­ca arzu etmekle kalıp onu elde etmek için gerçek ve içten hiçbir gayret sarfetmemek Al­lah katında kabul edilir ve sonuç getirir cins­ten değildir.

Haşr sûresinin 23. âyetinde Allah "barışın kaynağı" olarak nitelendirilirken bu, barış ve güvenliğin O'nun zâtiyle içice olduğu anlamı­na gelmektedir. Ve O, insanları selâmete ça­ğırırken, kendi irade ve dileğinin bütün insan­lığa esenlik sunmak olduğu görülüyor. Ancak O'nun teklifi şu şartı da beraberinde taşır: kişi Allah'ın rasûlleri vasıtasıyle kendisine ulaşan Allah'ın hidayetini benimsemek suretiyle kur­tuluş için çaba gösterecektir. Allah Yolunu benimseyerek içtenlikle bunu izleyenler Al­lah'ın esenliğini hemen yanıbaşlannda bula­caklardır. Gerçekten, zihnin selameti gönül hâli olup maddî faktörlerden ziyade manevî faktörlerce belirlenir. Maddî tatmin ve refahın da zaman zaman gönül hâlini etkilediği ve hoşnut ettiği sözkonusu ise de asıl itibariyle burada etki ve belirleyicilik maddî zenginlik­le ilgisi olmayan manevî faktörlere aittir.

Allah'ın bizzat insanları yönelttiği Yol niha­yetinde "Barış Yurdu"na varmaktadır. Kur'ân, esenliğe giden bu Yolu şu beyanıyle zikreder: "...Deki: 'Allah, dilediğini saptırır, (Hakka) yöneleni de kendisine iletir. Onlar ki, iman etmişlerdir ve kalpleri Allah'ı anmakla yatışır. İyi bilin ki ancak Allah'ı anmakla kalbler yatışır." (13: 27-28).

Bu ayetin açık ifadesine göre gerçek itminan içte olan bir şey, kişinin kalbi, zihni ve ruhun­da gerçekleşen bir olaydır. Ve maddî dünya­daki herhangi bir şeyden ziyade kişinin içine, manevî tecrübesine ve Yaratıcısıyle olan iliş­kisine istinat eder. Günlük hayatında Allah'ın Rehberiyetine uyan, sıkıntılı anlarında O'nun yardım ve inayetini talep ederken rahat ve bolluk günlerinde O'na şükrandan vazgeçme­yen, bu dünyanın karanlığında hayat gemisini yönlendirmek için hep O'nun ışığını arayan kişiye, kuşkusuz Rabb'i, dünyanın karanlık vadilerinde rehberlik yapacak ve onu ebedî esenlik yurduna alacak, nurunu gösterecektir.

Rabb'ine itibar etmeyen ve O'nun barış yur­duna yakın olma gayreti içinde bulunmayan­ları ise Allah Teala böyle davranmaya zorla­mayacaktır. Rabbin katiyetle böyle bir eğilimi yoktur, zira O, Yolu göstermiş ve insanları tutacakları yol konusunda hür iradeleriyle başbaşa bırakmıştır.

M aide sûresinde yer alan şu beyanla Allah'ın evrensel prensibine dikkat çekilmiştir: "... Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir Kitap geldi. Onunla Allah, rızasının peşinden gidenleri esenlik yollarına iletiyor ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletiyor." (5: 15-16).

Kur'ân'ın bu beyanında bir dizi husus insa­noğlunun menfaati için açık ve kafi biçimde ifade edilmiştir. Öncelikle, Allah yeni nurunu rasulü Muhammed @'in şahsında insanlara göndermiştir; rasul gerekli Rehberiyeti onlara sağlayacaktır.

İkinci olarak, Rabb, Kitabı Kur'ân'la elçisini güçlendirmiştir, Kitab zamanların ihtiyaç ve şartlarını karşılamak isteyenlere sürekli hida­yettir.

Üçüncüsü, bahsedilen bu iki rehberiyet kay­nağı Rabb'in yolunu dileyen herkes İçin daimi surette hazır bulunacaktır.

Dördüncüsü, Rabb'in hidayetini arzulamayan ve bu konuda bir gayret göstermeyen kişiler buna zorlanmayacaktır.

Beşincisi, Rabb'in yüce rızâsını arayanlar her daim O'nun esenlik ve güvenlik yollarına ile­tilecek ve onlar orada beden, zihin ve ruhun tam bir huzur ve itminanı ile birlikte eksiksiz mutluluğu yaşayacaklardır.

Altıncı olarak ise, bu Rehberiyet insanı kar­maşa ve düzensizliğin karanlık vadilerinden çekip alarak Rabb'in barış yurduna giden doğru yola iletmek için gönderilmiştir.

Buradan mutlak bir açıklıkla görüldüğüne gö­re, barış yurdu daima Rabb'in yüce rızâsını arayan muti ve inançlı kullara ayrılmıştır, Rabb'in hâkimiyetini inkâr ve şeriatıne itaat­sizlik ile birlikte O'nun barış yurduna girmek için hiç bir arayış ve gayret içinde olmayanla­ra değil. Kuşkuya hiç mahal kalmayacak şe­kilde denebilir ki, gerçek ve kalıcı esenlik Al­lah'ın hoşnutluğunu arayan ve her yer ve za­manda daima O'nu tezekkür ve tefekkür eden­lere aittir. Böylesi insanlar hep Rabb'in huzu-rundadırlar ve hiç bir zaman kendilerini yal­nız ve O'nun dostluğundan uzak hissetmezler. Zira nerede olursa olsunlar ve ne yaparlarsa yapsınlar Rabb hep onlarla birliktedir:

"Göklerde ve yerde olanları, Allah'ın bildiği­ni görmüyor musun? Üç kişi gizli konuşsa dördüncüleri O'dur. Beş kişi gizli konuşsa mutlaka altıncıları O'dur. Bundan az, bundan çok olsalar, nerede bulunsalar mutlaka O, on­larla beraberdir..." (58: 7).

 

2- Her Şeyde Ve Tam Olarak Allah'a Gü­venme

 

Zihnî ve bedenî huzur ve itminana ulaşmak isteyen kimsenin kesin bir iman ve sonsuz ih-lasla yapışması gereken ikinci prensip budur. Bu prensibin temel gereği kişinin Allah'a tam bir imanı olması ve onun âlemlerin gerçek Rabb'i ve Hâkimi olduğuna, insanın kaderi yanısıra kâinattaki ve yeryüzündeki her şeyin Rabbin yegane denetimi allında bulunduğuna inanmasıdır.

Kişi, Rabb'in kendi mülkünde herşeye mukte­dir olduğuna ve tam ve sarsılmaz bir güven hissetmelidir. Bu husus Kur'ân'da şöylece ifade edilir: "Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter." (4:132).

Talâk sûresi, 3. âyet: "Ve onu ummadığı yer­den nzıklandırır. Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Allah, emrini yerine getirendir. Al­lah her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuş­tur."

Bakara süresindeki şu ifadelerle mü'minler Allah'ın yardımından emin kılınır: "Allah iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır..." (2: 257).

Bu ayetlerin genişçe bir izahını yapan Ebû'l-A'lâ Mevdûdî şöyle demektedir: Kadınlara ve yetimlere karşı âdil olmaya teşvik etmek için Allah, her zaman olduğu gibi, sonuç beyanın­da kısa ve fakat etkili bir tavsiyede bulunuyor ve mü'minleri şu noktalarda uyarıyor:

1- Bir başkasının kaderini tayin edebileceği­niz veya bozabileceğiniz zannına kapılmayın ve eğer bir kimseden yardım ve desteğinizi çekerseniz, o kimsenin tamamen yardımsız kalacağını da sanmayın. Gerçekte sizin kade­riniz ve destek verdiklerinizin kaderi, tama­men Allah'ın kudretindedir ve siz Allah'ın, kullarını desteklemesine vesile olan tek vasıta değilsiniz. Göklerin ve yerin Sahibinin hazi­neleri geniş ve sınırsızdır. O, hüküm ve hik­met sahibidir ve dilediği kişiye dilediği şekil­de yardım etme gücüne sahiptir.

2- Allah size ve sizden önceki ümmetlere, iş­lerini yaparken kalbinizde Allah korkusu ol­masını emretmiştir. Bunda Allah'ın değil si­zin yararınız vardır. Eğer bu emirlere uymaz­sanız, Allah'a hiçbir zarar vermiş olmazsınız, fakat kendiniz Önceki isyankâr ümmetlerin yolundan gitmiş olursunuz. Kâinatın Hâkimi olan Allah, kesinlikle size muhtaç değildir. Allah'ın emirlerini uygulamazsanız sizi helak eder ve yerinize başka bir topluluğu ikame eder. Ve sizin ortadan kaldırılmanız O'nun mülkünün azametine en küçük bir kayıp ver­direcek de değildir.

3- Allah bu dünyanın ve âhiretin geçici veya sürekli ve kalıcı bütün nimet ve mükafatları­nın sahibidir. Bunlardan kendi kapasite ve ce­saretiniz dahilinde seçim yapmak artık size kalmıştır. Bu dünyanın geçici cazibelerine ka­pılmış ve hatta bu uğurda âhiretin kalıcı ni­metlerini bile kurban etmeye hazırlanmışsa-nız Allah dünyada nimetlerini sizden esirge­meyecek, burada ve şimdi verecektir. Ancak bu durumda âhirette bir paymız olmayacaktır. Allah'ın nimet okyanusundan yalnızca bir damla aldıran kendi kapasite ve cesaret nok­sanlığınız olduğunu bilmeniz gerekir. O hal­de, itaat ve teslimiyet yolunu benimseyerek hem bu dünyanın, hem de ahireün sonsuz nimetlerine kavuşmak sizin için daha hayırlı­dır.

Bu tavsiyenin "O, herşeyi işiten ve her şeyi görendir" ifadesiyle bitirilmesi son derece an­lamlıdır. Allah (hâşâ) kör ve sağır olmadığı için rahmet ve lûtfunu kimlere dağıtacağı ko­nusunda en ince ayrıntıları hesaplama kudretine mâliktir. Kendi hükmettiği kâinatta neler olduğundan ve herkesin niyet ve çabalarından haberdardır. O halde, O'na âsi olanlar, O'nun itaatkâr kullarına tahsis ettiği nîmet ve lûtuftan pay beklememelidir. (The Meaning ofthe Qur'an, c.I, sh.174-175).

Kur'ân gerçek mü'minlerin menfaati açısın­dan şunu ısrarla vurgular; mü'minler her türlü şart altında bütün güven ve imanlarıyla Rab-lerine bağlanmalılar. "Göklerin ve yerin gay-bı (görünmez bilgisi), Allah'a aittir. Bütün iş­ler hep Allah'a döndürülüp götürülür. O'na kulluk et ve O'na dayan. Rabb'in sizin yaptık­larınızdan gafil değildir." (11:123).

Bu âyet Kur'ân'm mü'minlerin tüm işlerinde Allah'a dayanmaları gerektiği şeklindeki bil­dirisini daha bir destekler mahiyettedir: Dün­yamızda ve tüm yaratıklar âleminde, gizli ve­ya açık, nihayetinde Allah'ın irade ve enirine istinat etmeyen hiç bir şey yoktur. Büyük, kü­çük herşey O'nun kararına bağlıdır. O halde tüm işlerimizde O'na itaat ve güven içinde ol­malıyız. Rabb'e itaat noktasında hatırlanması gerekli bir husus da O'nun "tüm iyilik ve sânı" Zâtında topladığı ve tüm Övgülerin O'na ait olduğu şeklindedir. Yine biz kendi irade­mizi ayrı bir unsur olarak koymaktan kaçın­malı ve İrademizi Allah'ın iradesiyle özdeş-leştirmeliyiz, Rabbe ve Şeriatine tam anla­mıyla itaat göstermeli ve tüm samimiyetimiz­le O'nun yarattıklarına hizmette bulunmalıyız. (A. Yusuf Ali, a.g.e., sh. 547, not: 1626). Bize yöneltilen şu talep kişinin tümüyle Allah'a güvenmesinde zirveyi oluşturmaktadır: "Al­lah, kuluna kâfi değil mi?.." (39: 36). Bu âyet bütün işleri için Allah'a kâfi ve sarsılmaz bir güven içinde bulunan mü'min kişiye değiş­mez bir emniyet ve teminattır.

Gerçekten, "dürüst kişi muhtaç olduğu tüm korunma, arzuladığı tüm huzur, sükûn ve hayal edebileceği tüm mutluluklar için Allah'ı kendine yeterli bulacaktır." (A. Yusuf Ali, a.g.e., sh.1248, not: 4296).

Zümer süresindeki söz konusu âyet (39:36) İnançsızlara bir azar olduğu gibi, mü'minlere de Rab'Ierinin Allah olduğu, O'nun göklerin ve yerin ve bunların muhteviyatı ile araların­daki her şeyin mülkiyetine sahip olduğu şek­lindeki hatırlatmalarla bir rahatlık ve teselli vermektedir. Kâinatın tüm işleri Rabb'in elle­rindedir. Ondan daha fazla güvene lâyık olan kim vardır? Kime ondan daha fazla bel bağla­nabilir? Kulların taleplerini ve ihtiyaçlarını karşılamakta olan Rabb'den daha güçlü ve üs­tün biri var mıdır? Bu ayetteki olumsuz vur­gunun gücü, esasen Allah'tan başka ikinci bir varlığın bu konuma oturtulması fikrini kökten ve tümden redde ilişkin bize bir fikir vermek­tedir. Allah' laıllannm tüm ihtiyaç ve istekle­rini karşılamakta tek üstün Zâttır. Diğer bir ifadeyle Allah, kullarının tüm işlerinde eşsiz biçimde yeterliğe sahiptir.

 

3- Ne Darlıkta Ümitsizlik Ne de Bollukta Aşırılık

 

Huzur, sükûn ve kanaati tam anlamıyla elde etmenin üçüncü prensibi de budur. Kişi ne olumsuz şartlarda ümitsizliğe kapılmalı ve ne de olumlu şartlarda aşın sevince boğulmalı-dır. Rabbe sabır ve sebatla güvenmeli, O'nun vaadine ve sözünü tutmaya muktedir olduğu­na tam bir imanla inanmalıdır. Hiç bir telaş ve sabırsızlık alameti göstermemeli, gerek darlık ve gerekse bolluk zamanlarında Allah'a tam imanımızı muhafaza etmeliyiz. Bu husus Kur'ân'da şöyle ifade edilir: "Ne yerde, ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet (âfet, hastalık) yoktur ki biz onu ya­ratmadan önce, bir kitapta (yazılmış ezelî bil­gimizde tesbit edilmiş) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip şı-marmayasımz. Çünkü Allah, kendim beğenip övünen kimseleri sevmez." (57: 22-23). "...Allah, size gam üstüne gam verdi ki, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzül-meyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdar­dır." (3:153)

Her ne kadar bu âyetler hususî bir durum için vahyolunmuşsa da bu gibi tüm beşerî hallere tatbik edilebilir. Gerçekten, bu âyetlerde Al­lah insanoğlunun hidayeti için evrensel bir il­ke vazetmiştir: Kişi hayatta karşılaşabileceği farklı durumlara bakmaksızın her daim tüm benliğiyle Allah'a güvenmelidir. Kişinin za­man zaman başarılar ve sevinçli durumlarla kucaklaşması yamsıra zaman zaman da başa­rısızlıklar ve felaketlerle yüzyüze gelmesi âdetullahtandır. Gerçek bir mü'min talihin değişen yüzlerinden hiç bozguna uğramaya­caktır, zira o Rabb'ine tam bir güven ve ya­kınlık içindedir. Zaman zaman iyi ve zaman zaman da kötü biçimde farkhlaşan durumlar Allah'ın gönderdiği imtihanlardan başkası de­ğildir; Allah, darlıkta ve bollukta kimin O'na imanında sâdık kaldığını görmek istemekte­dir. Gerçek mü'min ne bela ve başarısızlıkla karşı karşıya kaldığında umutsuzluğa kapılır ve ne de basanlar ve servet onun aşırılıklara gömülmesine neden olur. O, her halükârdan tamamıyle haberdar olan Rabbe kat'i imanını ve soğukkanlılığını muhafaza eder. Bu açıdan bu ayetler kişinin her hâlde soğukkanlı ve Rabbine sâdık kalması için çok yararlı bir re­çete sağlar, kişi böylelikle başbaşa bulunduğu her vakıa hakkında Rabb'İnin tam anlamıyle bilgi sahibi olduğunu bilerek hayattaki hiç bir yazgının imanında ve zihnî selâmetinde boz­gunculuk yapmasına izin vermeyecektir. O halde kişi hem servette ve hem de felakette sebat gösterecek ve Allah'a inancında sâdık kalacaktır. Allah kendine dayanan kimseyi her şartta yıkımdan korur. Dayanağı Allah olan bedenî ve zihnî huzur ve sükûnu bir ara­da sürekli yaşayacaktır.

Al-i İmrân süresindeki meali verilen yukarı­daki âyet talihin değişen yüzlerine basan ya da başarısızlık, servet ya da felaket, açık bi-Çİmde işaret eder. Bunlar hep Allah'tan bir imtihan ve sınama olup Allah'a imanında dai­ma tavizsiz ve sâdık kalan muhlis ve mûtî kullan açığa çıkarmak içindir. Bunlar başan-sızlık ve felaket anlarında yakınma ve umut­suzluk göstermedikleri gibi, başarı ve servet zamanlarında da kendilerini kaybetmezler.

Her zaman için kendine güvenli ve ölçülüdür­ler, yaşantılanndaki farklı durumlar huzur ve sükûnetlerine katiyetle zarar veremez.

Gerçekte bu, tam anlamıyle zihnin selametine bağlı mutluluğun anahtandır. Allah'a katiyet ve sadaketle iman eden bir kişi değişen şart­lardan dolayı hiç bir zaman bozguna uğramaz ya da sarsılmaz, zira o, Allah'ın Rasulü vasi-tasıyle vahyettiği kat'i ve hususî bilgiye daya­narak bilmektedir ki, nerede olursa olsun ve hangi ahvalde bulunursa bulunsun Allah Teâlâ daima onunla birliktedir. Ve bu, ona içinde bulunduğu her halin Rabbin bilgisi da­hilinde olduğunu beyanla güven ilham eder. O halde mü'min hiç bir şeyin ona zarar vere­meyeceğinden ve İlgilerini yok edemeyece­ğinden tam bir emirdik içindedir. Çünkü onun tüm işleri her yerde hazır ve nazır olan ve her şeye gücü yeten Rabb'in denetimindedir. Bu ruh haleti mü'minin gerçek zihnî huzurunun anahtarıdır. Darlık ve servet Allah'ın elinde olup lûtfunu dilediğine bahşeder ve dilediğin­den de esirger: ".. .Allah, (nzkı) kısar da, açar da. Hep O'na döndürüleceksiniz." (2: 245).

"Allah, dilediğine nzkı açar, (bol verir, dile­diğinden) kısar.,." (13: 26). "Rabb'in, diledi­ğine rızkı açar, (bol verir, dilediğinden) kısar-Çünkü O, kullan(nın hâli)ni haber alır, gö­rür." (17: 30).

Kur'ânin bu ve benzeri birçok âyeti mü'min-lerin zihninde hiç bir kuşku bırakmayacak şe­kilde belirtir ki, son tahlilde, hayatın değişen her hâli Rab'lerinin denetimindedir, Rabb yardımını dilediğine açar ve dilediğinden de çeker. O, tam anlamıyle hikmet ve kudret sa­hibidir.

Bu âyetler mü'minlere nihai kaderlerinin, çok boyutlu görüntülerine rağmen, tam anlamıyle Rablerinin denetiminde olduğu noktasında güvenlerine güven katar. O yüzden karşılaş-tıklan sevinç veya acı veren hâller onlann sa­hip bulunduğu mükemmel zihin huzuruna za­rar veremez. Hayatlarını tam bir sükûnetle sürdürürler ve ziyadesiyle bahtiyardırlar.

Daimî huzur ve saadet kalbin rahatlığında ya­tar. Rabbiyle yakın ilişki halinde bulunan ve olumlu ya da olumsuz her halde Allahu Tea-laya güvenen, O'nun her yerde hâzır ve nâzir oluşu ve gücü hakkında kâmil inancı bulunan bir kalp dayanıklı, istikrarlı ve Rabb'inin tüm emirleri karşısında memnun tavrını korur. Hiçbir şey onu bozamayacağı gibi, daima hu­zurlu ve Rabb'inden memnun bir hâldedir: "Ey huzura eren nefis! Razı edici ve razı edil­miş (yaptığm işlerle Allah'ı memnun etmiş ve aldığın nimetlerle Allah tarafından memnun edilmiş) olarak Rabb'ine dön! (İyi) kullanm arasına gir! Cennetime gir!" (89: 27-30).

 

Rasûlullah @'dan Dersler

 

Rasûlullah @, söz ve davranışlarıyla ashabına huzur ve İtminanın yolunu göstermiştir. Biz­zat kendisi mutlak mânâda zihnî ve bedenî huzur ve sükûnu yaşamıştı. Çoğu zaman gün­de iki öğün bile yemediği hâlde veya bu yol­da türlü ezâ ve cefâlarla karşılaşmasına rağ­men gönül hoşluğuna sahipti. Hz. Peygamber @'in ahirete intikal ettiğinde evinde az bir miktar arpadan başka yiyecek olmadığı riva­yet edilmiştir (Buhari ve Müslim). Allah'ın Rasûlü@'nden:

1- "Sizden biriniz kendisinden daha üstün ser­vete mâlik olan kimseyi gördüğü zaman, he­men kendisinden düşük olanı düşünsün." (Buhari ve Müslim).

2- "Kendinden daha aşağıda olana bak, daha yukarıda olana bakma. Böyle yaparsan Al­lah'ın senin üzerindeki nîmetini daha iyi tak­dir etme imkânına sahip olursun." (Müslim).

3-  Bir kimse Rasûlullah @'in huzuruna gele­rek: "Yâ Rasûlullah! Bana öyle bir amel gös­ter ki, onu yaptığım zaman beni hem Allah sevsin, hem de halk sevsin" dedi. Rasûlullah @ buyurdu ki: "Dünyadan rağbetini kes ki, Allah seni sevsin. Herkesin elinde olandan da rağbetini kes ki, halk seni sevsin." (tbni Mâce ve diğerleri).

4- Bedevinin biri Hz. Peygamber @'e: "Dün­yanın en zengin insanı olmak istiyorum." de­di.  Peygamber @'in cevabı  şöyle oldu: "Hâline şükret ki, dünyanın en zengin insanı olasın." (Müsned-i Ahmed).

5- "Birbirinize hased etmeyiniz. Alış verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize buğzet-meyiniz. Birbirinize dargın durmayınız. Bir­birinizin pazarlığı bitmiş alış verişini bozma­yınız. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zul­metmez. İmdad ve yardım ânında onu kendi hâline bırakmaz. Ona yalan söyleyip aldat­maz. Ona hor bakmaz. (Üç kere sînesini gös­tererek:) Takva işte buradadır. Bir kimse müslüman kardeşine hor baktı mı, işte şerrin bu kadarı ona yeter (artar bile). Müslümanın her şeyi; canı, malı, ırzı müslümana haram­dır." (Müslim)

 

DOKUZUNCU BÖLÜM

 

ŞEFAAT

 

KISIM 1

 

ŞEFAAT'İN MAHİYETİ

 

Günümüz insanı günlük meşguliyetleri ile öy­lesine yoğrulmuştur ki ölüm ve ölüm ötesi ile ilgili gerçekleri ciddi bir şekilde düşünmek için hemen hemen hiç vakit bulamamaktadır. Buna rağmen sadece, arada bir, bir yakının cenazesine gitmek durumunda kaldığında ölümün kaçınılmaz olduğunu, er veya geç her insanın koşuşturma ve boş gururla dolu bu dünyadan ayrılmak zorunda kalacağını hatır­lama ve anlama fırsatına sahip olabilir. O, en azından bu dünyanın sonu geldiğinde, ahiret gününde Ölünün dirileceğinin ve herkesin yaptıklarından hesaba çekileceğinin bilincin­dedir. Müsbet yada menfî her hâl ve hareketin karşılığının bu dünyada ceza veya mükâfa­tının verilememesi de Nihaî yargılamanın ya­pılacağı Hesap Günü'nün varlığım gerekli kıl­maktadır. Bunun neticesinde insanlarda ahire-te ait gerçeklere ait sonu gelmeyen bir düşünceler zinciri oluşmaktadır. Bazı anlarda bu meşgul insan, kaçması mümkün olmayan ecelden korkmaktadır. Kaderinin ne olacağmı ve ne yapması gerektiğini çok iyi bilememek­te veya bazen endişe dolu düşünceler arasında kaybolmaktadır. Bazen kendini bataklığa sap­lanmış hisseden kimse bu hâlde yardım iste­mek için feryat edebilir. Yeis içinde ona ümit ışığı veren herşeye sarılabilir. İnsandaki bu kurtuluş ümidi ancak ilâhî mağfiret ve şefaat ile mümkündür.

Sânı yüce Allah şefaatinden dolayı hesaba çe­kilemez. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder.

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur:

"(Ey Muhammedi) De ki: 'Bütün şefaat Al­lah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz." (39: 44). Bir başka âyette ise şöyle denmektedir: '^Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dile­ndiğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah, Gafur'dur, Rahîm'dir (çok bağışlayan, çok merhamet edendir)." (48: 14).

Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyu­rur: "Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizde olanı açıklasamz da giz-leseniz de onunla Allah sizi hesaba çeker; di­lediğini bağışlar, dilediğine azâbeder. Allah her şeye kadirdir." (2: 284). "Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. O, dilediği­ni bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (3: 129). "Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait ol­duğunu bilmedin mi? (O), dilediğine azâb eder, dilediğini bağışlar. Allah her şeye kadirdir." (5: 40).

Bu kural cinler için de geçerlidir. "Bir zaman­lar, cinlerden bir grubu Kur'an dinlemek üze­re sana yöneltmiştik. O'na geldiklerinde (bir­birlerine): 'Susun, (dinleyin)' dediler. (Oku­ma) bitirilince de uyarıcılar olarak kavimleri­ne döndüler: 'Ey kavmimiz', dediler. 'Biz, Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, Hakka ve doğru yola götüren bir Kitâb dinledik. Ey kavmimiz! Allah'ın davet-çisine uyun. O'na inanın ki (Allah) günahları­nızdan bir kısmım bağışlasın ve sizi, acı azâbdan korusun." (46: 29-31).

Allah her şeye kaadir ve her şeyden müstağ­nidir. Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız ona aittir. O birdir ve Alîmdir. O kullarının bütün ihtiyaçlarından ve yaptıklarından ha­berdardır. Onun kulları kendileri ile Allah arasında bir aracıya ihtiyaç duymazlar. Nite­kim Kur'an her şeye kadir olan Allah ile kul­ları arasında her hangi bîr aracıyı kabul etme­miştir. Adaletin gereği olarak her günahkâr acı bir şekilde cezalandırılacaktır. Fakat Allah dilediği insanları ya kendi bağışlayabilir, ve­ya ilâhî rahmetiyle muttaki insanlara bu izni verebilir. Fakat bu şefaat de kabul edilebilir veya edilmeyebilir. Bunun İçin gerçek mü'minler daima tedbirli olmalı ve gafletten uzak durarak doğru yoldan ayrılmamalıdırlar. Çünkü Kur'an'da beyan edildiği üzere şefaat­çilerin bütün şefaatlerinin kabul edileceğin­den kimse emin olamaz:

"Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindi­ler? De ki: 'Onlar, hiç bir şeye güçleri yetme­yen, düşünmeyen şeyler olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz?)" (39: 43).

"(Onlar da) derler ki: 'Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik. (Boş şey­lere) dalanlarla birlikte dalardık. Hesap günü­nü inkâr ederdik. Sonunda bu hâlde iken ölüm bize gelip çattı.' Artık onlara şefaatçile­rin şefaati fayda vermez." (74: 43-48).

"O (Allah) ki gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları alîı günde yarattı; sonra arşa istiva etti. Sizin, O'ndan başka bir dostunuz, şefaatçiniz yoktur. Düşünüp öğüt almıyor musunuz?" (32: 4).

Aşağıda meali verilen âyetten de anlaşılacağı üzere Allah müsaade etmedikçe şefaat yok­tur:

"...O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat ede­mez..." (10: 3).

Sebe' sûresinde şöyle buyrulur: "O'nun huzu­runda, O'nun izin verdiği kimselerden başka­sının şefaati fayda vermez..." (34: 23).

Tahâ sûresinde yine şöyle buyrulur: "O gün Rahmân'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez." (20: 109).

Yine, Ahiret gününde sadece dünyada iken Allah'ın birliğinin ve kudretinin daima farkın­da olan insanların Allah katmda şefaat etme hakkına sahip olacakları Kur'an'da belirtil­miştir.

"Yalnız Rahmân'ın huzurunda söz almış olan­lardan başkaları şefaat edemezler." (19: 87).

"O'ndan başka (tanrı diye) yalvardıklan şey­ler şefaat(gücüne ve yetkisi)ne sahip değiller­dir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bu­nun dışındadır." (43: 86).

Bununla beraber İslam'da tevbe kavramı, ka­palı bir şekilde afv ve mağfiret ile benzerlik arzeder.

"O'dur ki kullarından tevbeyi kabul eder, kö­tülüklerden geçer ve yaptıklarınızı bilir." (42: 25).

Kur'an'da beyan edildiği üzere kim tevbe ederek Allah'a dönerse Allah da tevbe edene affedici olarak döner. Çünkü Allah çok merhametli ve.şefkatlidir. "Bilmediler mi ki, kullarından tevbeyi kabul eden, sadakaları alan Allah'tır ve Allah, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir." (9: 104).

Nisa sûresinde yer alan âyette şöyle buyrulur. "Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Al­lah'ı bağışlayıcı ve esirgeyici bulur." (4: 110).

En'âm sûresinde ise şöyle tekrar edilir.

"...Rabbiniz, rahmeti kendi üzerine yazdı Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar da sonra ardından tevbe eder, uslanırsa muhak­kak ki O, bağışlayan ve esirgeyendir." (6: 54).

Kur'an'da, insanlara çirkin fiil ve günahla» m-dan dolayı istiğfar etmeleri ve sakınma!.»-; emredilir . Böylece Allah onları affedeceğiı, ve tevbe,,edip yollarını düzeltenlere müsamahakâr davranacağını bildirir.

Hz. Aişe'den gelen bir rivayete göre, kendisi­ne atılan bir iftirayı yayanlar arasında bulu­nan Mıstah b. Üsase'ye, babası Ebu Bekir bir daha yardım etmemeye dair yemin etmişti. Nur sûresinin şu âyeti tevbe etmeye ve sakın­maya yönelik bir çağrıydı. Kur'an'ın kötülüğe karşı iyilikle mukabele etme prensibi bu âyetle büyük bir uygunluk arzeder.

"...Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misi­niz...." (24: 22). Hz. Ebu Bekir, bu âyet inzal olduğunda derhal: "Vallahi, biz Allah'ın bizi bağışlamasını arzu ederiz" dedi ve ardın­dan, Misbah'a öncekinden daha cömertçe yar­dımlara başladı.

Gerçekten evrensel kanunlarla tam bir uygun­luk arz eden bu hakikatin mahiyeti şudur:

"...Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir..." (11: 114).

Affedilmeyecek olan tek günah şirktir. Al­lah'a herhangi bir şeyi ortak koşmak veya her hangi bir şeyi onunla denk tutmak mânasına gelen şirk hâli Kur'an'da şöyle beyan edilir:

"Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışla­maz, bundan başka her şeyi dilediğine bağış­lar..." (4: 116).

Bu husus Kur'an'ın bir başka yerinde değişik olarak şöyle ifade edilir:

"(Ey Muhammed!) De ki: 'Bütün şefaat

Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur.

Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz."

Zümer Sûresi (39): 44.

".'..Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak ki Allah ona cenneti haram etmiştir ve onun va­racağı yer ateştir, zâlimlerin yardımcıları yok­tur." (5: 72). "...Kim Allah'a .ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu, uzak bir yere sürüklüyor gi­bidir." (22: 31).

Çünkü putperesliğe duçar olan kimse gerçek­te imanın yüce mertebesinden küfrün en aşağı mertebesine yuvarlanır,'şehvet düşkünlüğü aklını başından alır ve şeytan ona işlediği fe­nalıkları süslü gösterir.

Allah onlardan hoşnut olmayacak ve onları bağışlamayacaktır:

"Sadakalar hususunda gönülden veren mü'minleri çekiştiren ve güçlerinin yettiğin­den başkasını bulamayanlarla alay edenler yok mu, Allah onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için acı bir azâb vardır. Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah'ı ve Elçisini tanımadılar. Allah, yoldan çıkan kavmi doğru yola ilet­mez." (9: 79-80).

Aşağıdaki ayette de belirtildiği gibi Allah putperest kâfirleri bağışlamayacaktır.

"Küfre sapanlar ve diğer insanları Allah yo­lundan alıkoyanlar, sonra da kâfir olarak ölenler var ya, Allah işte onları asla affetme­yecektir." (47: 34).

Ve yine Kur'an'da şöyle beyan edilir:

"İnkâr edip Allah yolundan men edenler, ha­kikaten uzak bir sapıklık içine düşmüşlerdir. O inkâr edip zulmedenler var ya, Allah onları ne bağışlayacak, ne de bir yola iletecektir. Sa­dece cehennemin yoluna iletecek ve orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu Allah için çok kolaydır." (4: 167-169).

Aşağıdaki âyetlerde görüleceği üzere Kur'an yeri geldikçe bu noktayı şöyle vurgulamıştır.

"...Onlar inandılar, sonra inkâr ettiler, bu yüz­den kalblerinin üzeri mühürlendi, artık onlar anlamazlar. Onları gördüğün zaman cisimleri hoşuna gider (çünkü gösterişli kimselerdir), söz söyleseler, sözlerini dinlersin (sözlerini allayıp pullayarak konuşurlar, dinletirler ama) onlar sanki elbise giydirilmiş (veya duvara dayatılmış) kütüklerdir. Her bağırtıyı kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlar­dan sakının. Allah onları kahretsin, nasıl da (Hak'tan) döndürülüyorlar? Onlara: 'Gelin Allah'ın Rasûlü sizin için mağfiret dilesin' dendiği zaman başlarını çevirirler ve onların, büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görür­sün. (Ey Muhammedi) Onlara (Allah'tan) mağfiret dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkan bir topluluğu yola ilet­mez." (63: 3-6).

Şimdi Allah katında şefaati geçersiz olan biri­nin ne gibi yararı olacağmı veya Allah ile kul arasındaki şefaatçi olma durumunu ele alalım. Bu meseleye dikkatlice bakarsak bunun Al­lah'ı ve sıfatlarını inkâr İle denk bir inanç olduğunu görürüz. Bazı insanlar geçerli olma­yan şefaat hakkında bir takım yanlış kanaatle­re sahiptirler. Allah'ın günahkârların durumu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığını, ahiret gününde bazı aracılann açıklamalanna ihtiyaç duyduğunu zannederler. Bu inanç Al­lah'ın ezelî bilgi sıfatıyla uyuşmaz. Allah âlimdir, her şeyi bilir.

"...Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey, O'ndan gizli kalmaz. Ne bundan küçük, ne de bundan büyük hiçbir şey yoktur ki apa­çık bir kitapta olmasın. (Her şeyi apaçık bir Kitâb'ta tesbit etmiştir) ki, iman edip salih amel işleyenleri mükâfatlandırsın. Onlar için mağfiret ve güzel bir rızık vardır." (34: 3-4).

Allah her şeyden haberdardır. Günahkârların durumunu bilir ve kendi izniyle birisinin on­lara şefaat edeceğini de bilir. Bu şefaati de kabul eder veya etmez. Bu mevzuda Kur'an'da şöyle buyrulur:

"...De ki: 'Allah'ın göklerde ve yerde bilme­diği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?

O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yü­cedir." (10: 18).

Ve Kur'an'da tekrar şöyle buyrulur: "Allah onların önlerinde ve arkalarında ne varsa bi­lir. Allah'ın razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar O'nun korkusundan titrer­ler." (21: 28).

Allah'ın peygamberlerine ahiret gününde ken­di katında şefaat etme hakkını ihsan ettiğini biliyoruz. Bu şefaat Özellikle pişmanlık ve fıtrî faziletleri sebebiyle Allah'ın rızâsını (ba­ğışlamasını) kazananlar içindir. Şefaat hakkı peygamberlere verilecek, fakat bu durum Al­lah'ın izni ile olacaktır. Şefaatin geçersiz ola­bilme ihtimalini inkâr etme, valnızca Allah'ın her şeyi bildiğini inkâr etme olmayıp, aynı za­manda O'nun takdirinin değişmezliğini inkâr

etme gibidir. Bu durum Sebe1 sûresinin bir âyetinde şöyle ifade edilmiştir. "O'nun huzu­runda, O'nun izin verdiği kimselerden başka­sının şefaati fayda vermez..." (34: 23).

Sonuç olarak, Fahreddin Razi'nin de tefsirin­de işaret ettiği gibi, büyük günah sahipleri bi­le Allah'tan mağfiret umabilirler. Ahiret gü­nünde peygamberlere ihsan edilecek olan şe­faat hakkının sebebi onların hayattayken Al­lah'tan gafil kalmamaları ve onun birliğine kesin bir şekilde inanmalarıdır. Kur'an'da zikredildiği üzere ahiret gününde peygamberler mutlaka şefaatçi olacaklardır:

"Ve yine Allah demişti ki: 'Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara; "beni ve annemi, Al­lah'tan başka iki tanrı edinin" dedin?' 'Hâşâ', dedi, 'sen yücesin, benim için gerçek olma­yan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gayblan bilen yalnız sensin, sen! Ben onlara: "Benim ve sizin Rab-biniz olan Allah'a kulluk edin", diye senin ba­na emretmiş olduğundan başka bir şey söy­lemedim. Ben onların içinde olduğum sürece onları kolladim. Fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen (yalnız) sen oldun. Sen her şeyi görensin! Eğer onlara azâbedersen, onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın); eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen daima Üstün­sün, hikmet sahibisin!" (5: 116-118).

A'râf süresindeki bir âyette de şöyle buyrulur:

"İlle onun te'vilini mi gözetiyorlar? O'nun te'vili geldiği (haber verdiği şeyler ortaya Çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: 'Doğrusu Rabb'imizin elçileri ger­çeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürül(üp dünyaya gönderilmemiz müm­kün mü ki (orada eski) yaptıklarımızdan baş­kasını yapalım?' Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti." (7: 53).

Son peygamber ve rasûl Hz. Muhammed @'e gelince, Allah ona ümmeti için şefaat etme hususunda Özel bir imtiyaz verecektir. Kur'an'da zikredildiği gibi

" (Ey Muhammed) Elbette senin sonun, ilkin­den iyidir. Rabb'in sana verecek, ve sen razı olacaksın." (93: 5).

Açık işaretler taşıyan aşağıdaki ayette de gö­rüldüğü üzere:

"...Umulur ki Rabb'in seni, övülmüş bir makama ulaştırır." (17: 79). Hz. Peygamber @'in kıyamet gününde şefaat etme makamına yükseltilmesi de Makâm-ı Mahmûd "övülmüş makam"m bir bölümüdür. Ebu Hu-reyre'den nakledilen bir hadise göre de bu "övülmüş makam"dan mürad edilen şeyin, O'nun, insanların büyük bir kısmına ve özelde kendi ümmetine şefaatçi olacağıdır. Bu görüş aşağıdaki ayetle tam bir uyum sağlamaktadır.

"(Tarafımdan onlara) de ki: 'Ey nefislerine karşı aşın giden kullarım, Allah'ın.rahmetin­den ümit kesmeyin. Allah bütün günahları ba­ğışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esir­geyendir." (17: 53).

Allah içtenlikle tevbe eden ve kendisini birle­yen herkesin günahlarını affedecek, müşrikle­ri ise asla bağışlamayacaktır. Kur'an'da bu hususta şöyle buyurulur:

"O nankörler benden ayrı olarak kullarımı kendilerine veliler yapacaklarını mı sandılar? Biz kâfirlere cehennemi konak olarak hazırla­dık." (18: 102).

Bu âyette yalnızca yaratılan şeylere ve tabiat güçlerine tapınma îma edilmeyip aynı zaman­da halk arasmda yaygın olan bir başka hura­feye gönderme yapılmaktadır. Şöyle ki, ölü veya diri olsun veli kulların Allah'ın izin ver­mediği kişiye şefaat edeceği kabul edilir. Yu­karıdaki âyette ise Bir olan Allah'ın vereceği hükme, yaratıklarından hiçbir şeyin her hangi bir etkide bulunamayacağı kastedilmektedir.

Diğer peygamberlerden ayrı olarak Hz. Mu­hammed @'e tanınan şefaat yetkisinin özel bir konuma sahip oluşu hakkındaki genel ka­bul gören hadis aşağıda geçen iki âyet tarafın­dan desteklenmektedir.

"...Rabb'İnin seni, oturanların Allah'a ham-dettiği âlî bir makama (Makâm-t Mahmâda) gönder(ip orada oturt)ması muhakkaktır." (17: 79) ve "...Rabb'in sana verecek, ve sen razı olacaksın." (93: 5).

Abdullah b. Ömer'in rivayetine göre, "kıya­met günü insanlar küme küme olup, her ümmet peygamberinin peşinde ileri geri dönü­şürler ve büyük peygamberlere: 'Ey falan, şe­faat et; ey falan, şefaat et; ey falan şefaat et.'derler. En sonunda şefaat dileği Nebi @'e erişip nihayet bulur. Bu şefaat olayı Allahu Teâlâ'nm peygamberi Muhammed'i Makâm-ı Mahmûd'a gönderdiği gün vuku bulur." Buharî buna, Abdullah b. Salih'in şu ziyade rivayetini de ilave etmektedir: Hz. Muham-med @, mahşerde bunalan halk arasında he­men hüküm ve kazaya başlamasına şefaat ve delâlet etmek için tlâhî dîvâna gider. İşte o gün Allahu Teâlâ Peygamber'e Makâm-ı Mahmûd'ü ihsan eder. Bu şefaat ve delâletten dolayı mahşer halkının hepsi Son Peygam­ber'e hamdederek minnettarlıklarını arzeder-ler (Buharî).

Câbir b. Abdullah'ın bu husustaki rivayetinde Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Her kim ezan okunurken tamamını işitip dinlediği za­man; Allahümme Rabbe hâzihi'd-dâ'veti't-tâmme, ve's-salâti'l-kâime. Ât-i Muhamme-den, el-vesîlete ve'l-fadile, veb'ashü mekâmen Mahmuden. Ellezî veadtehû. (Al­lah'ım! Ezanın ve kılınacak namazın Rabb'İ! Muhammed'e cennette âlî menzile ve fazilet mertebesi ver ve O'nu vaadettiğin Makâm-ı Mahmûd'a gönder -de şefaatçi kıl!) diye dua ederse o kişiye kıyamet gününde şefaat etmek bana düşer." (Buharî).

İbni Esîr, Nihaye isimli eserinde Makâm-ı Mahmûd'ü şöyle tarif eder: O bir yüce ma­kamdır ki, orada her ümmet ve bütün insanlık peygamberler servetinin şefaat ve delaletiyle acele hesaplan görülüp çok uzun ve üzücü bir vukuf ve intizardan kurtulup ebedî rahata ka­vuştuklarından, bu günün yegane şefaatçisi olan Peygamber @'e hamdederek minnettar­lıklarını arzederler. Bazıları da Makâm-ı Mahmûd'u kısaca 'şefaat makamıdır' diye tefsir etmişlerdir.

Enes b. Mâlik'in bir rivayetinde Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Her peygamberin Allahu Teâlâ'dan bir dileği vardı, onu diledi ve Allah indinde icabet ve kabul olundu. Fakat ben duamı Kıyamet gününde ümmetime şefaate tah­sis ve tehir ettim." (Buharî).

Yine Buharî ve Müslim'in şefaat bahsinde Ebu Hureyre'den uzunca bir rivayet yer al­maktadır: Bir keresinde Rasûlullah @'in etra­fında otururken bize şunları anlattı: "Ben kı­yamet gününde bütün insanların ulusuyum. Bu neden, bilir misiniz?" diyerek şöyle izah eyledi: Dünyada önce ve sonra gelmiş, geç­miş ne kadar insan varsa bunların hepsini Al­lahu Teâlâ kıyamet gününde düz ve geniş bir sahada toplayacaktır. Öyle düz ve geniş mey­dan ki, orada bir çağına seslenince sesini herkese duyurabilecek ve bakan kişinin gözü mahşer halkını bir bakışta görebilecek. Bir de güneş bütün hararetiyle yaklaşacak. Artık in­sanların gamı, meşakkati dayanılmaz ve ta­hammül olunmaz bir dereceye varacak. Bu sı­rada insanlar birbirlerine: 'Size erişen şu faci­ayı görüyor musunuz? Rabb'inize delâlet ede­cek bir şefaatçi bulmak çaresine niye bakmı­yorsunuz?' diyecekler. Bunun üzerine mahşer halkının bazısı bazısına: 'Haydi Âdem'e gidi­niz', deyip mahşer halkı Âdem aleyhisselâma gelerek: 'Ey İnsan nevinin babası! Allah seni eliyle yarattı ve sana kendi ruhundan hayat verdi. Sonra meleklere emredip onlar da sana secde ettiler. Rabb'ine hakkımızda şe­faat dile. Ey atamız, içinde bulunduğumuz şu müşkül vaziyeti görmüyor musun? Başımıza gelen şu musibeti bilmiyor musun?' diyerek Âdem'e; sonra: 'Ey Nuh, sen yeryüzünde Al­lah'tan başka şeye tapan insanlara risalet vazi­fesiyle gönderilen peygamberlerin hiç şüphe­siz ilkisin. Allah sana "çok şükreden kul" (17: 3) adını verdi. Lütfen hakkımızda Rabb'ine şefaat eyle.' diyerek Nuh'a; sonra: 'Ey İbra­him, sen yeryüzündeki insanlardan Allah'ın peygamberi ve Allah'ın dostu bir zâtsın. Rabb'in Teâlâ'ya hakkımızda şefaat etsen. Şu acıklı hâlimizi görüyorsun.' diyerek İbra­him'e; sonra: 'Ey Musa, sen Allah'ın peygam­berisin. Allah, risaleti ile ve kelâmı ile seni insanlar üzerine faziletli kıldı. Rabb'in Teâlâ'ya hakkımızda şefaat et.' diyerek Mu­sa'ya; sonra: 4Ey İsa! Sen Allah'ın Rasûlüsün ve Allah tarafından Meryem'e konulan bir mucize ve kerim kılınan bir ruhsun (4: 171) ki, sen beşikte bir sabî iken insanlarla konuş­tun (19: 30-33). Rabb'ine hakkımızda şefaat et.' diyerek İsa'ya gelecekler. (Bu peygam­berlerin herbiri buna ehil olmadıklarını söyle­yerek bir sonrakine gönderecekler). En so­nunda bana başvurarak şöyle diyecekler: 'Ey Muhammed, sen Allah'ın elçisi ve peygam­berlerinin sonuncususun (33: 40). Allah senin geçmişte ve gelecekte vukuu farzolunan bü­tün günahlarını mağfiret etmiştir (48: 2). Rabb'in Teâlâ'ya hakkımızda şefaat et, görü­yorsun ki ne elem ve ızdırab içindeyiz,' diye­cekler. Bunun üzerine ben de Rabb'imin hu­zurunda secdeye kapanacağım. Sonra sec­demde Allah bana kendisine olunacak en gü­zel hamd ü senadan Öyle bir mefhum feth ve ilham edecektir ki, şimdiye kadar onu benden önce hiç bir peygambere feth ve ilham etme­miştir. Ben mülhem olduğum surette Allah'a hamd ü senadan sonra Allah tarafından: 'Ey Muhammed, başını kaldır, iste. Dileğin veri­lecektir, şefaat eyle. Şefaatin kabul edilecektir,' buyurulur. Ben secdeden başımı kaldırıp: 'Yâ Rab, ümmetim! Yâ Rab, ümmetim! Yâ Rab, ümmetim!' diye ümmetim hakkında şe­faat edeceğim. Bunun üzerine: 'Ey Muham­med, ümmetinden hesap ve suale lüzumu olmayanları cennet kapılarından sağ kapıdan cennete koy. Onlar cennetin bundan başka öbür kapılarından da nâs ile ortaktırlar,' bu-yurulacaktır." Sonra Rasûlullah @: "Hayatım elinde olan Allahu Teâlâ'ya yemin ederim ki; cennetin kapı kanatlarından iki ka­nadın arası Mekke ile Himyer, yahut Mekke ile Busrâ arası kadar geniştir." buyurmuştur (Buhari ve Müslim). Bu hadîs, küçük değişik­liklerle Buhari'nin değişik bölümlerinde ge­çer.

Enes b. Mâlik, Peygamber @ 'in şöyle buyur­duğunu rivayet eder: "Kıyamet günü hulul et­tiğinde (umûmî surette) ben şefaat ederim. 'Yâ Rabbî! Gönlünde hardal tanesi kadar imanı olanları cennete koy,' diye niyaz ede­rim, bunlar cennete girerler. Sonra ben: 'Yâ Rabbî! Hardal tanesinden az imanı olanları da koy,' diye şefaat ederim." Enes der ki: "Az bir imanı dediği sırada ben Rasûlullah'ın par­maklarına bakar idim. O parmaklarını birbiri­ne zam ederek işaret ediyordu." (Buhari).

Enes b. Mâlik'den gelen bir başka rivayette Rasûlullah @, Allah'a; "Yâ Rab! Bana müsa­ade buyur da Lâ ilahe illallah, diyen bütün tevhid ehli hakkında şefaat edeyim," diye yal­varacak, bunun üzerine Cenab-ı Hak: "İzze­tim ve celâlim, kibriyâ ve azametim hakkı için Lâ ilahe illallah diyen tevhid ehlinin hep­sini muhakkak surette cehennemden çıkaraca­ğım," buyuracaktır. (Buharî).

Kur'an'a göre cennete dahil edilen kimseler orada ebedî olarak kalacaklardır. Gerçekte şe­faat Allah'a ortak koşmayan 'büyük günah sa­hipleri' içindir. Çünkü Hz. Muhammed @ şöyle buyurmuştur: "Benim şefaatim ümmeti­min büyük günah (kebair) işleyenleri içindir." (Buhari, Ebu Davut, Tirmizî).

Hz. Muhammed @'in ahiret günündeki şefaati icma ile sabittir. Allahu Teâlâ'nın Hz. Mu-hamitıed @'e bir tercih olarak şefaat imtiyazı verdiği ve ümmetinin yarısının cennete gire­ceğini vaadettiği rivayet edilir. Son hastalı­ğından kısa bir süre önce, Ebu Müveyhibe adında azâd olunmuş bir köle Hz. Peygamber @ ile birlikte Baki el-Garkad diye bilinen kabristana dua etmek için gittiler. Dönüşte Peygamber @ Ebu Müveyhibe'ye şöyle dedi: "Bana dünyanın hazineleri ve uzun bir ömür ile cennet ve cennette Rabb'imle buluşmak arasında dileğim soruldu. Ben ikincisini seç­tim."

Hz. Aişe, Rasûlullah @ hakkında şöyle dedi: "Allah, Peygamberini hiç bir zaman tercihsiz bırakmaz." Hz. Aişe devamla şöyle dedi: "Vefatından önce Peygamber @'in şöyle de­diğini işittim: 'Hayır, cennette yüksek merte­beye vâsıl olmuş dostu tercih ederim." Hz. Aişe şunları da ilave etti: "Allah nezdinde O, bizi seçmiyordu. Çünkü bize şöyle demişti: 'Bir peygamber kendisine arzusu sorulmadan ölmez." (İbni Hişam).

Her peygambere taraf-ı ilâhîden bir meziyet ve fazilet bahşedilmiştir ki, Bakara sûresinin bu husustaki ayeti şu mealdedir: "İşte biz, o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık. Al­lah onlardan kimiyle konuştu, kimini de dere­celerle yükseltti..." (2: 253). Şefaat konusun­da Hz. Muhammed @'in diğer peygamberlere göre mümtaz bir mertebesi olduğu kabul edil­mektedir. Câbir b. Abdullah'ın rivayetine gö­re Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Benden evvel hiçbir kimseye verilmedik beş şey hep birden bana verilmiştir... Bunlardan birisi şe­faattir." (Buharî).

Şefaat izni muhakkak ki, Allahu Teâlâ'dandır: "...O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat ede­mez..." (10: 3). "O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez..." (34: 23). "De ki: 'Bütün şe­faat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra (hepiniz) O'na döndürüle­ceksiniz." (39: 44).

Şefaat ile yakından alâkalı bir diğer konu da mağfirettir. Yüz kişilik bir müslüman cemaa­tin, ölen bir müslüman için cenaze namazı kılmaları ve onun günahlarının affı için dua ettiklerinde bu duaların Rabb katında kabul edileceğine dair genel bir hüsnü zan vardır (Müslim). Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde, cemaatin adediyle ilgili bir rakam verilme­mekle beraber, ölen kişi için, üç saflık bir ce­maatin duada bulunması nakledilmiştir.

Gerçekte, her namazda müslüman kişi kendi­sinin, ana babasının ve bütün mü'minlerin Hesap gününde bağışlanmasını diler. Bu dua Kur'an-ı, Kerîm'de yer almaktadır: "Rabb'-imiz, hesabın görüleceği gün, beni, anaraı-ba-bamı ve mü'minleri bağışla!" (14: 41).

Aşağı yukarı benzer bir dua Nuh sûresinde yer almaktadır: "Rabb'im, beni, anamı-baba-mı, mü'rain olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla.

Zâlimlerin de helakini artır." (71: 28).

Ebu Hureyre'den, ashabının Peygamber @'e şöyle sorduğu rivayet edilir: "Ey Allah'ın rasûlü, senin şefaatine ahİret gününde en ya­kın kişiler kimlerdir." Peygamber @ şöyle ce­vap verdi: "Şefaatime en lâyık kişiler tam bir samimiyetle Allah'tan başka tapınılacak kim­se olmadığına şehadet edenlerdir." (Buharî).

Hadîsler, cehennem ehlinin korkulu durum­dan nasıl kurtarılacağını açık bir şekilde anla­tır. Onlardan bazılarının diğerlerine nazaran biraz daha alevler içinde kalacağı, bazılarının ise kısmen küle dönecekleri bildirilir. Daha sonra onlar hayat çeşmesinden yıkanacaklar ve daha sıhhatli bir hâle döndürüleceklerdir. (Müslim).

Diğer bir hadiste her peygamberin bir niyazı olduğu belirtilerek Hz. Peygamber @'in bu niyazını, Allah katında, ümmetinin büyük günahkârlarının affı için Ahiret gününe sakla­dığı rivayet edilir. (Müslim ve Müsned-i Ah-med).

Allah'm izniyle diğer rasûller, peygamberler, bazı melekler, şehidler ve veli kulların ahiret günü şefaat hakkına sahip olacakları hadîste geçmektedir. (Buhari ve Müsned-i Ahmed). Ümmetin bir üyesinin başkaları adına niya­zıyla yetnıişbin günahkârın cennete gireceği rivayet edilir. (Buhari, Darimi, Tirmizî). Hat­ta orucun ve Kur'an okumanın ahiret günün­de amel sahibi için şefaatçi olduğu belirtil­mektedir (Müsned-i Ahmed). Bu durum Kur'an'ın şu âyetiyle de sabittir:

"Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir Öğüttür." (11:114),

Hz. Muhammed'in Üstünlüğü onu ümmeti için ilk şefaat edici kılmaktadır. Bu durum hadislerde geçmektedir (Müslim, Ebu Davud).

Peygamberlerin büyük günah işleyenlere şe­faat edeceği İslâmî bir realite olarak kitaptan, sünnetten ve icmadan kesin delillerle sabittir. Bu durum akaid kitaplarında geniş bahislerle açıklanmıştır (Bkz.: Nesefî, eh Akaid, Tefta-zânî, Şerhu'l-Akaid; er-Râzî, el-Muhassal; eş-Şehristânî, Nihâyetıı'l-İkdâm; İbni Hazm, el-Fasl; ve el-Eş'arî, el-Makâlâî). Hz. Pey­gamber @'in şöyle dediği rivayet edilir: "Be­nim şefaatim ümmetimden büyük günah işle­yenler içindir." (Ebu Davud, Tirmizî).

îmam Gazali, Allah'ın fazlu keremiyle ahiret gününde peygamberlere, sâdıklara, ulemaya, sâlihlere ve muttakîlere kendi ailelerine, ya­kınlarına, dostlarına ve âşinâ oldukları kimse­lere şefaat izni verileceğini söyler. {İhya c. IV, sh. 447-450). Gazali, bir hadisi naklettik­ten sonra şöyle bir sonuca varır: Mü'minlerin genel olarak Hz. Peygamber @'in şefaatıyla büyük ve küçük günahlan affedilecek. Çünkü Allah, Gafur (çok bağışlayıcı)dur, Gafûru'r-Rahîm (bağışlayıcı ve merhametledir ve Afuvv (affedici)dir. Ve Allah müşkülpesent değildir. Onun sonsuz rahmeti diğer Özellikle­rini geçmiştir. Bu sebeple müslümanlar Hz. Muhammed @'in şefaati sayesinde daima kurtulma ümidinde olmalıdır. Çünkü Allah Peygamberine şöyle hitab eder: "Rabb'in sana verecek, ve sen razı olacaksın." (93: 5).

Bu sebeple Müslümanlar ümitsiz olmamalı ve Hz. Peygamber @'in Ahiret gününde kendile­ri için yapacağı şefaat konusunda iyimser ol­maları gerekir, Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyu-rulur: "(Ey Muhammed! Tarafımdan onlara) De ki: 'Ey nefislerine karşı aşırı giden kulla­rım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Al­lah bütün günahlan bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39: 53).

"Sana gerçeği müjdeledik, ümit kesenlerden olma!' dediler. 'Sapıklardan başka kim Rabb'inin rahmetinden ümit keser?' dedi." (15:55-56).

Şurası açık bir gerçektir ki afv (affetme), mağfiret (bağışlama) ve şefaat üç farklı şey­dir. Genel olarak afv bu dünyadaki olaylar ile ilgilidir. Bir kişi bir başkasının yaptığı kötü bir davranışı affedebilir. Allah da insanla­rın günahlarını affedebilir. Allah, Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurur: "Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (bir şey) vermemeğe yemin etmesinler, affetsin­ler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sev­mez misiniz? Allah bağışlayan, esirgeyendir." (24: 22). Fakat mağfiret (bağışlama) öte dün­yada suçların affedilmesiyle ilgilidir. Ancak Allah kullarının günahlarını bağışlar (yağfirû). Çünkü O Gafûr'dur, Rahîm'dir. Ba­ğışlayan ve merhamet edendir. Kur'an'daki ifadesiyle: "Bil ki Allah'tan başka ibadet edi­lecek kimse yoktur. Kendi günahın, mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların günahı için (Allah'tan) mağfiret dile..." (47:19).

Hz. Peygamber @, müslümanlara namazlarda secdede okunmak üzere bir dua öğretti: "Ey Rabb'imiz! Dünyada bize iyi (hayırlı) olanı ver. Ahirette de iyi olanı ver. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi, rahmetinle bizi ateşin azasından koru! Ey Rabbimiz! Rahmet edenlerin en merhametlisi! Beni, anamı, ba­bamı, mü'min erkek ve kadınları bağışla." İbrahim sûresinde' de bu mahiyette bir âyet yer almaktadır: "Rabbimiz, hesabın görülece­ği gün beni, anamı, babamı ve mü'minleri bağışla!" (14:41).

Bu sebeple şunu müşahade ediyoruz ki afv ve mağfiret şefaat olmaksızın müsaade edilebilir iki unsurdur. İbadetlerimizde, gece ve gündüz her vesileyle ölülerimiz için mağfiret dileriz. İslâm'da bu konuda herhangi bir sınırlama yoktur.

Fakat Ahiret gününde, Allah bazı peygamber­lerine, elçilerine, meleklerine ve bazı muttaki kullarına, katında, günahkâr müslümanlar için şefaat etmelerine müsaade edecektir. Bu pey­gamberler, melekler ve muttaki kişiler ancak Allah'ın bağışlamasına izin verdiği kişilere şefaat edebileceklerdir. Ve Allah'ın müsaade etmediği kişiler için niyazda bulunamayacak­lardır.

Bu durum ilâhî kanun ile tam bir uyum için­dedir. Gerçek şudur ki, Allah herşeyi bilir, her şeye gücü yeter ve şefaat amelinin yaratı­cısıdır. Çünkü "Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeyin vekilidir." (39: 62).

"Oysa sizi de, yaptığınızı (bu şeyler)i de Al­lah yaratmıştır." (37: 96).

Ebû'1-A'lâ Mevdûdî'nin konu Üzerindeki dü­şüncelerini aktarırken, bu konuda ifrata veya tefrite kaçan görüşlerden sakınmanın lüzumu­nu görüyoruz. Mevdûdî'ye göre şefaat kapısı insanların çoğuna açıktır. Fakat ahiret günün­de aşağıda sıralanan özellikteki insanlar ba­ğışlanmayı ümit edemeyeceklerdir, ve hiç kimse onlara şefaat edebilecek veya yardım edebilecek bir durumda olamayacaktır.

Bunların ilki müşrikler ve kâfirlerdir. Mev­dûdî'nin teshillerine göre Kur'an'da nerede şefaatten bahsedilse, öncelikle çok tanrıcılık­tan bahsedilmiştir. Kur'an, müşriklerin temel düşüncelerini değişmez bir kararlılıkla daima reddeder. Onlar, melekler gibi asîl yaratıkla­rın, peygamberlerin, bazı veli kulların, hatta putların ve uydurma tanrıların kendi imdatla­rına koşacaklarına, şefaat ederek Allah katın­da kendilerinin bağışlanmaları için uğraşacaklarına inanırlar. Böyle insanları Allah, yanlış inanışlarından dolayı peygamberleri vasıtasıyla uyarmıştır. Çünkü putlara, melek­lere veya başka herhangi bir şeye tapmak ve ibadet etmek ıslahı mümkün olmayan büyük bir günahtır. Belki, onlar boş bir umudla Ahi-ret gününde putlarının ya da uydurdukları tanrılarının fırsattan istifade ederek kendileri için şefaatte bulunabileceklerini zannediyor­lar. Kur'an'da şöyle buyurulmaktadır.

"Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere tapıyorlar ve: 'Bun­lar Allah katında bizim şefaatçİlerimizdir!' diyorlar. De ki: 'Allah'ın, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsu­nuz?' O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (10:18).

"İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinerek: 'Biz bunlara sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.' diyen­ler..." (39: 3).

"Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindi­ler? De ki: 'Onlar, hiç bir şeye güçleri yetme­yen, düşünmeyen şeyler olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz?)" (39: 43).

"Göklerde nice melekler var ki onların şefaati hiç bir işe yaramaz. Meğer Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye İzin verdikten sonra olsun." (53: 26).

Putperestler gerçekten uzak bir zanla putlan-nm, meleklerin veya peygamberlerin ahiret gününde Allah katında kendileri için şefaat edeceklerini hayal ediyorlar. Fakat onlar ken­dilerini tamamen yardımsız bulacaklar ve hiç bir şey onlara fayda veremeyecektir. Bu hu­sus Kur'an-ı Kerîm'de şöyle belirtilir:

"Andolsun, sizi ilk kez yarattığımız gibi, yine tek olarak bize geldiniz ve (dünyada) size verip hayaline daldırdığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. Hani, (bizim) ortaklar(ımız) sandı­ğınız aracılarınızı da yanınızda görmüyoruz! (Bakın işte) aranızdaki bağlar kesilmiş ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup git­miştir!"^: 94).

Kur'an'ın bazı âyetlerinde Hz. Peygamber @'e bu tür insanları uyarması öğütlenir: "Rab'lerin(in huzuru)na toplanacaklarıma inanıp bu durum)dan korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O'ndan başka ne dostları, ne de aracıları (şefaatçileri) yoktur. (Böyle uyar), belki korunurlar." (6: 51).

İkinci olarak- bahsedilecek insanlar gelecekte ceza ya da mükâfat görüleceği inancını inkâr eden kâfirlerdir. Onlar cahillikleri ve sapık­lıkları sebebiyle, Allah'ın ilâhî takdirini ve O'nun ulûhiyetini inkâr ederler. Kur'an'da şöyle buyruluyor: "...Allah'ın nimetini mi inkâr ediyorlar? Allah size kendi nefisleriniz­den eşler yarattı ve eşlerinizden de size oğul­lar ve torunlar yarattı ve sizi güzel (ve helâl) nzıklarla besledi. Böyle iken onlar, bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetini inkâr mı edi­yorlar?" (16: 71-72).

"Hem Allah'ın nîmetini bilirler (bu nimetleri Allah'ın yarattığını kabul ederler), hem de (bunları kendilerine verenden başkasına tapa­rak) bu nimetleri inkâr ederler, çokları da kâfirdirler." (16: 83).

Onlar, hoşlandıkları bütün nimetlerin yaratı­cısının Allah olduğunu itiraf etmekle birlikte, ibadetlerini ve şükürlerini kendi putlarına ve uydurma tanrılarına yaparlar ki onların şefa-atleriyle duaları kabul edilsin. Bunlar gerçek­ten kâfirdirler. Mekke müşrikleri aslında ha­yatın bütün nimetlerim ve güzelliklerini ken­dilerine Allah'ın ihsan ettiğini biliyorlardı. Ancak bâtıl bir inancın gereği olarak putların ve diğer ilâhların cansız birer obje olmalarına rağmen Allah katmda şefaat edebileceklerine inanarak Allah'ın himayesini inkâr ediyorlar­dı. Onlar böylece çeşitli putlara, ilahlara, pa­pazlara ve kişilere minnettarlıklarını ifade ettiler. Bunları minnettar olmaları gereken nes­neler olarak gördüler.

Üçüncü sefil grup, münafıklar grubudur. Müslümanlara bu zümre için mağfiret dile­mek yasaklanmıştır. Allah Peygamber @'den bahsederken şöyle der: "(Sen) onlar için ister af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah'ı ve Rasûlünü tanımadılar; Allah, yoldan çıkan topluluğu (doğru) yola iletmez." (9: 80).

Münafıklar düşmandırlar ve Allah, rasûlü Muhammed @'i onlar hakkında dikkatli ol­ması için uyarır. Gerçeklerden yüz çevirerek döndükleri için Allah onları lânetlemiştir. On­lara ne zaman "Peygamber @'e dönün ki si­zin için mağfiret dilesin" dense onlar kendi önderlerine uyarlar ve büyüklenerek topluluk­larına dönerler. Bu durum için Allah, Rasûlü'ne şöyle öğüt verir:

"Onlara (Allah'tan) mağfiret dilesen de, dile-mesen de onlar için birdir. Allah onları bağış-lamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkmış bir toplumu yola iletmez." (63: 6).

Mevdûdî bir başka ince noktayı da tafsilatlı olarak şöyle dile getirmiştir: O, Allah'ın her şeyi bilen ve herşeye gücü yeten gerçeğini vurgulayarak anlatır. Allah açık ve gizli, şim­di veya gelecekte olan herşeyi bilir. İster pey­gamber olsun, ister melek Allah'tan başka hiç kimse olaylar hakkında mükemmel bir bilgi­ye sahip olamaz. Ve hiç kimse ahiret gününde Allah katında şefaat etme hakkına kesin ve mutlak bir şekilde sahip olamaz. O, bir kişiyi bağışlamak istemezse, hiç kimse bağışlaması için onu ikna edemez.

Gerçek şudur ki hiç bir şey ilâhî bilgiden ka­çamaz. Melekler ve peygamberler de dahil ol­mak üzere yaratılmış olanlar Allah bildirme­dikçe hiçbir şey bilemezler. Bu sebeple yara­tılmış olanlar şefaat haklarım desteklemek için hiçbir yeni delil bulamazlar ki -hâşâ- Al­lah'ı buna mecbur etsinler.

Hz. Nuh olayı bu noktayı izah edebilir. O, tu­fandan sonra oğlunun içinde bulunduğu top­luluğun boğulması üzerine Rabb'ine yalvara-rak şöyle demişti:

"...Rabb'im, dedi, oğlum benim ailemdendir. Senin sözün elbette haktır ve sen hâkimlerin hâkimisin." (11: 45).

Allah şöyle cevap verdi: "Ey Nûh, o senin ai­lenden değildir. O(nun yaptığı), yaramaz iştir. Bilmediğin bir şeyi benden isteme. Sana ca­hillerden olmamanı öğütlerim!" (11: 46).

Mevdûdî bu hâdiseye uygun yorumlar getire­rek, okuyuculara kabul edilmeyen şefaatlere ait örnekler veriyor. Hz. Nuh'un oğlu için olan şefaati geçersiz olmuş, aynı zamanda sert bir şekilde uyarılmıştır. Benzer bir şekil­de Hz. İbrahim'den de yanlış duadan kaçın­ması istenmişti: "İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında bizimle mücadele etmeye başladı (elçilerimi­ze onlardan azabı kaldırmalarını veya hafif­letmelerini rica ediyordu). Çünkü İbrahim gerçekten halimdir, içlidir, (Allah'a) yüz tutup yalvarandır. (Melekler): 'Ey İbrahim' dediler, 'bundan vazgeç (boşuna uğraşma). Zira Rabb'inin emri gelmiştir. Onlara, mutlaka ge­ri çevrilmez azâb gelecektir!" (11: 74-76).

Burada yine Hz. İbrahim'in Lût kavmi hak­kında mağfiret dilememesi istenmiştir.

Mevdûdî, sonuç olarak şöyle demektedir: Al­lah'ın izni olmadan kimse kimse çin şefaatte bulunamayacaktır. Buna göre gayet tabii ki, Allah'ın en sevdiği peygamberi Hz. Muham-med @ ahiret günü ümmeti ve ümmetinin ba­zı fertleri için şefaatte bulunmak için teşebbüs edecektir. Fakat bu şefaat Allah'ın müsaadesi­ne bağlı olacaktır ve sadece, hayatları boyun­ca ellerinden geldiğince iyi birer nıüslüman olmaya çalışan ve Allah'a itaatle salih ameller işleyen, bununla beraber bazı günahları olan gerçek mü'minleredir. Bile bile günah işlemiş ve ellerindeki imkânları kötüye kullanarak cürümler işleyenler kurtulamayacaklardır. Rasûlullah @ bu hususu açık bir şekilde be­lirtmiştir.

Ebu Hureyre'den nakledildiğine göre bir gün Hz. Peygamber @, ashabının arasında bulun­duğu sırada, emanete riayet (ganimette hıya­net) konusuna işaret etti ve şöyle dedi: "Sakın sizden birinizi kıyamet gününde ensesinde meleyen bir koyun, ensesinde kişneyen bir at olduğu halde: 'Yâ Rasûlullah beni kurtar!' derken bulmayayım. Ben de: 'Senin için hiç bir şeye mâlik değilim, ben sana tebliğ ettim,' demeyeyim." (Buhari, Müslim, Müsned-i Ah-med, Mişkatü'l-Mesabih). Nisa sûresinde "Her kim ganimet hainliği yaparsa kıyamet gününde aşırdığı şeyle gelecektir." Duyurul­muştur (4: 161). Bu ve benzeri suçlar için şe­faatin dahi kabul edilemeyeceği hadîste ge-çen; "Senin için hiç bir şeye mâlik değilim." ifadesinden anlaşılmaktadır.

 

KISIM 2

 

ŞEFAAT KELİMESİ VE KAPSAMI

 

Şefaat Kelimesinin Mânâsı: Şefaat kelimesi şef kökü ve onun çoğulu olan eşfa kelimele­rinden gelmektedir ki, birinin suçundan geçil­mesi veya dileğinin yerine getirilmesi için edilen aracılıktır. Şefâatu' s-şey, birşeye bir-şey ilave etmek veya onu çiftlemek mânâ-sındadır (zevç). Şefâatu'l-filân, bir kimseye yardımcı olmak, onun için iltimasta bulun­mak demektir. Râgıb eHsfahânî'ye göre bir­şeye onun benzerini eklemektir. O'na göre "yâ şefaat" demek, bir kimsenin başka biri ile birleşip ona yardım etmesi, onunla beraber olması, yani ona şefaatçi olmasıdır (şefi). Dolayısıyla şefaat, bir kimsenin bir başkası­na, üçüncü bir şahsa iltimas etmesi için müra­caatıdır. (Edward William Lane, Arabic-Eng-lish Lexicori). Kur'ân-ı Kerîm'de şefaat keli­mesi, Allah indinde birinin birine yardım ve iltimas etmesi anlamında kullanılmıştır.

Şefaatin kelime anlamı yukarıda izah edildiği gibi bir şeye birşey eklemek, birşeyi bir başka şeyle birleştirmek, aracılık yapmak, iltimas geçmek ve mevkiini kullanarak başkasına yardımcı olmaktır. Kur'ân-ı Kerîm'de şefaat; hakkı güçlendirmek için bir kimsenin kendi gücünü katması ve kıyamet gününde zayıf bir kimseye Allah indinde yardım etmesi anla­mında kullanılır. Kısaca şefaat, kıyamet günü Allah indinde bir kimse için iltimas etmektir. (Müftü Muhammed Şâfi, Ma'arifu'i-Qur'an, c. II, sh. 497; Mevlana Emin Ahsen Islâhî, Tedebbur-i Qur'an, c. I, sh. 165 ve c. II, sh. 121).

 

Şefaatin Temel Şartları

 

Şefaat kavramı peygamberlikle çok yakından ilgilidir. Çünkü peygamberler kıyamet günü Allah indinde O'nun izniyle mü'minlere, on-lann işledikleri ve işledikten sonra tevbe et­tikleri küçük günahlar için şefaatte bulunabi­leceklerdir. Peygamberlerin şefaat etmeleri­nin bir sebebi de peygamberliği yalanlayanla­rın şöyle bir iddiada bulunmalarıdır: "Kıya­met gününde bizim tanrılarımız ve büyük ata­larımız bize şefaat edeceklerdir. Çünkü onlar Allah katında mümtaz varlıklardır. Onun için biz ne günah işlersek işleyelim bu aracı ve şe­faatçiler nasıl olsa bizi kurtaracaklar ve Al­lah'ın bizi affetmesini sağlayacaklardır." Bu­nun için şefaat, peygamberlik makamıyla çok yakından ilgilidir.

Kur'an-ı Kerîm'in pekçok yerinde ve tafsilatlı olarak şefaat meselesi geçmektedir. Dolayı­sıyla bir kişi için şefaati kimin yapabileceği, kimin yapamayacağı, hangi durumlarda yapa­bileceği, hangi durumlarda yapamayacağı, kimler için yapabileceği, kimler için yapama­yacağı gibi hususlar gayet açık olarak izah edilmiştir. İnsanların doğru yoldan ayrılmala­rının pekçok sebeplerinden biri de bu şefaat kavramını yanlış anlamalarıdır. Kur'an'da bu mesele öylesine etraflıca açıklanmıştır ki hiç­bir şüphe ve tereddüte mahalbırakılmamıştır. Bu konu Bakara sûresinin "âyet-el kürsi" olarak bilinen âyetinde şöyle izah edilmekte­dir:

"Allah, ki O'ndan başka tanrı yoktur, daima diri ve yaratıklarını koruyup idare edendir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tut­maz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin ka­tında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden, an­cak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koru(yup gö­zetmek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." (2: 255).

Kur'an'ın bu âyeti velilerin ve meleklerin şe­faatte bulunacakları vehmine karşı açık bir delildir. Bazı kimseler velilerin ve meleklerin Allah indinde, Allah'ı onları affetmesine zorlayacak kadar yetkileri olduğunu zannetmek­tedirler. Bunlara, Allah indinde hiç kimsenin değil iltimas etmek, konuşmaya bile cesaret edemeyecekleri hatırlatılmıştır. Hiçbir pey­gamber, melek ya da evliya Allah'ın izni ol­madan ağızlarından bir kelime bile çıkarama­yacaklardır. (Mevdûdî, The Meaning af the Qur'an,c. I, sh. 185).

Bu âyetin birinci kısmı müşriklerin büyük atalarının, meleklerin ve diğer tanrıların şefa­atte bulunacakları iddiasını çürütmektedir. Bir kimsenin, bu kâinatın nizamını ve işleyi­şini bilmeden nasıl ona müdahalede bulunabi­leceğini sormaktadır. Bunlar insan, cin ya da melek kim, olurlarsa olsunlar bilgileri sınırlı ve eksiktir. Kâinatın bütün hakikatlerini hiç kimse idrak edemez. Öyle ki kâinatın bir mo­lekülü bile yerinden oynasa bütün sistem al­tüst olur. Bunlar değil bir molekülün hareket­lerini, kendi faaliyetlerini bile idrak etmekten âcizdirler. (Mevdûdî, Sîret-i Server-i Âlem, c. I, sh. 420-422)..

Şüphesiz Allah huzurunda O'nun izni olma­dan hiç kimse iltimasta bulunamaz. Nasıl olur da bir kimse O'nun karşısında kalkarak kendi gibi başka bir kimsenin hakkını savunabilir? Her ikisi de O'nun yarattığı mahlûklardır. Her ikisi de O'na dayanırlar ve O'na muhtaçtırlar, O'nun iradesine ve hükmüne bağlıdırlar. O kendi hikmetine ve planına göre birini öbürü­nün üzerine yükseltmiş olabilir. Ancak Al­lah'ın iradesi ve izni ile, O'nun hikmetine ve emrine göre biri öbürüne şefaatte bulunabilir. Allah'ın ilmi mükemmeldir, hiçbir zaman ve mekânla sınırlı değildir. Fakat bunun tersine O'nun mahlûku olarak bizim ilmimiz sınırlı­dır ve Allah'ın ilmine göre değişik seviyede­dir. Sadece arasıra Allah lütfettiği zaman ha­kikatin gölgesini görebiliriz. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 103).

Şefaat hakkındaki birkaç temel prensibe dik­kat etmeliyiz. Birincisi şefaat ancak peygam­berlere ve sâlih kullara aittir. Bu, şerefli bir makamdır ve ancak buna layık olanlara veri­lecektir. Bunların şefaati de Allah'ın izni ile olacaktır ve sadece Allah'ın izin verdiği kim­seler için şefaat edebileceklerdir. Hiçkİmse bir başkası için Allah'ın izni olmadan şefaat etme teşebbüsünde bulunamaz ve birisine izin verilip o kimse şefaat için konuştuğu zaman da hak ve doğru söz söylemek zorundadır. Bunun dışında Allah önünde doğru olmayan hiçbir söz söylenemeyecektir. Bütün bunlar Kur'an'da bildirilmiştir ve Hz. Peygamber @'in hadîslerinde de açıklanmıştır. Bunlar açık açık bildirildiği halde nasıl olur da bir kimse şefaati günah İşlemek için bir ruhsat olarak görebilir ve büyük günahları ve diğer küçük günahları işlemeye devam ederek kıya­met gününde şefaatle kurtulabileceğini ümit edebilir? Ancak bütün hayatını takva, Allah korkusu ve tevbe ile geçirmiş, ama bilmeden bazı küçük günahlar işlemiş, dikkatsizlik yü­zünden bazı sınırlan çiğnemiş ve heyecan içerisindeyken iyi ve kötüyü fark edememiş inanan kimseler Allah'ın merhameti ile pey­gamberin şefaatine hak kazanabileceklerdir. Bunun dışında, günah işlemeyi kendilerine meslek haline getirmiş olan kimselere, nasıl olsa kıyamet gününde bazı meleklerin ve bu dünyada taptıkları tanrıların iltiması ile bütün günahlarının ve kötü amellerinin silineceğini umarak bunları işlemeye devam edenlere Kur'an ve hadisler ışığında şefaatle kurtulma­ya hiçbir imkân tanınmamaktadır. Yahudiler de kendi günahları hakkında aynı şekilde af­fedileceklerini düşünmektedirler. (E. Ahsen Islâhı, a. g. e., c. IV, sh. 140-141).

Kur'an-ı Kerîm bunların hakkında şöyle bu­yurmaktadır: "Onların ardından, yerlerine bir­takım kötü insanlar geldi ki, Kitaba vâris ol­dular, şu alçak (dünyan)ın menfaatini alıyor­lar: 'Biz nasıl olsa bağışlanacağız!' diyorlar. Kendilerine ona benzer bir menfaat daha gel­se onu da alırlar. Peki» 'Allah hakkında, haki­katten başkasını söylememeleri hususunda kendilerinden Kitab mîsakı alınmamış mıydı? (Kitabda bu hususta kendilerinden söz alın­mamış mıydı?) Ve onun içindekini okuyup öğrenmediler mi? Âhiret yurdu (günahlardan) korunanlar için daha hayırlıdır. Düşünmüyor musunuz?" (7:169).

 

Allah'ın İzniyle Şefaat

 

Daha önce de izah edildiği gibi şefaat ancak Allah'ın izni ile mümkün olacaktır. Kur'an-ı Kerîm'de Meryem sûresinde şöyle bildiril­mektedir: "Yalnız Rahmân'ın huzurunda söz almış olanlardan başkaları şefaat edemezler." (19: 87). Bundan iki sonuç çıkarabiliriz: Bi­rincisi, şefaat ancak onun için Rahmân'dan izin alabilen, yani dünyada iken Allah'a iman eden ve O'nun merhametine lâyık bir hâle ge­len kimse için geçerli olacaktır, yani sadece böyle bir kimse için şefaat edecektir, ikincisi, ancak Rahmân'ın izin verdiği bir kimse baş­kaları için şefaatte bulunabilecektir. Kişilerin hiçbir mesnedi olmaksızın şefaatçi kabul et­tikleri kimseler değil. {The Meaning of the

Qur'an, c. VII, sh. 83). Kur'an-ı Kerîm'in Tâhâ sûresinde Allah şöyle buyurmaktadır: "O gün (mahşere) çağırana uyarlar, (hiç kim­senin) ondan sapma (imkânı) yoktur. Rahman (olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin. O gün Rahmân'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden baş­kasının şefaati fayda vermez." (20:108-109). O gün, Rahmân'ın dilediği hakkında şefaat edilmesine izin verdiği ve onun için konuşul­masından hoşlandığı kimse hâriç hiç kimse hakkında yapılan şefaat kabul edilmez. Bu husus başka âyetlerde şöyle beyan edilmekte­dir: "...O'nun izni olmadan kendisinin katın­da kim şefaat edebilir?..." (2: 255), "O gün ruh ve melekler, sıra sıra dururlar. Rahmân'ın izin verdiğinden başka kimse konuşamaz. (Rahmân'ın konuşmasına izin verdiği de an­cak) doğruyu söyler." (78: 38), "(Allah) onla­rın önlerinde ve arkalarında ne varsa (ne yap­mış, ne etmişlerse) bilir. (Allah'ın) razı oldu­ğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar O'nun korkusundan titrerler." (21: 28), "Gök­lerde nice melekler var ki, onların şefaati hiç­bir işe yaramaz. Meğer Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin verdikten sonra ol­sun (ancak o zaman şefaatin faydası olur)." (53: 26). Tâhâ sûresinin yukarıda geçen aye­tinin ikinci kısmı şefaatteki kısıtlamayı şöyle izah etmektedir: Esasen hiçbir melek, pey­gamber veya evliya bütün hakikati bilemez. Bütün yaptıklarınızı, iyi ve kötü amellerinizi tam olarak ancak Allah bilir. Dolayısıyla ki­min affa layık olduğu ve kimin cezalandırıl­ması gerektiği ancak O'nun bilgisi dahilinde­dir. Bu sebeple herkese O'nun emri dışında şefaat izni verilmiş olsaydı bütün ceza ve mükâfat sistemi anlamsız kalırdı. Bu âyete göre şefaatin kapısı tamamen kapanmamış, Allah'ın sâlih kulları bu dünyada kendilerine yakın insanlara gösterdikleri şefkat ve ilgiyi, kıyamet günü Allah'ın verdiği izinle onlara şefaat ederek öbür dünyada da gösterebile­ceklerdir. Ama yine de sadece affı hak eden kimseler için şefaatte bulunabileceklerdir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VII, sh. 123).

 

Münafıklar Ve Kâfirler İçin Şefaat Yoktur

 

Kur'an-ı Kerîm açık açık münafıklar ve kâfirler için şefaati men etmiştir. Çünkü onlar Allah'ın ve Rasûlü'nün düşmanıdırlar. Kur'-an'da şöyle buyurulmaktadır:

"(Sen) onlar için ister af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah'ı ve Rasûlünü tanımadılar; Allah, yoldan çıkan topluluğu (doğru) yola iletmez," (9: 80), "On­lara (Allah'tan) mağfiret dilesen de, dileme-sen de onlar için birdir. Allah onları bağışla-mayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkmış bir toplumu yola iletmez." (63: 6), "De ki: 'Bü­tün şefaat Allah'ındır, (Allah kime şefaat yet­kisi verirse, ancak o şefaat edebilir. O'nun izin vermediği hiç kimse şefaat edemez). Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz." (39: 44).

Bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi Allah indin­de hiç kimse şefaatte bulunamaz. Şefaat için şu şartlar gerekir:

1- Ancak Allah'ın izniyle şefaat olacaktır.

2- Sadece tevbe edenler için şefaat geçerli olacaktır. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 125-1).

Allahu Teâlâ Tevbe sûresinde de şöyle bu­yurmaktadır: "Ve onlardan ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Rasûlünü tanımadılar, yoldan çıkmış olarak öldüler." (9: 84).

Bu âyet Hz. Peygamber @'in, Tebük seferin­den kısa bir süre önce ölen münafıkların lide­ri Abdullah b. Ubey'in cenaze namazını kıl­maktan alıkoymak için nazil olmuştur. Sami­mi bir müslüman olan Abdullah b. Ubey'in oğlu Hz. Peygamber @'den babasının cenaze namazını kıldırmasını rica etti. Dost ve düş­manı için bir rahmet olan Peygamber @, bu en büyük düşmanının cenaze namazını kıldırmak üzere hazırlanmaya başladı. Fakat Hz. Ömer, Ölenin nasıl biri olduğunu hatırlatarak Hz. Peygamber @'i cenazesine gitmemesi için ikaz etti: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu adam filan filan suçları işlemiş. Buna rağmen sen onun cenaze namazını mı kıldıracaksın?" Rasûlullah @, cenaze namazını kıldırmak için kalktığı zaman ise O'nu bundan men eden yukarıdaki ayet indirildi.

Tevbe sûresinin bu ayeti üç hususu bildir­mektedir: Af ve af için dua etmek sadece mü'minler için geçerlidir. İnanmayanlar ve âsi olanlar için; değil veli kulların, peygam­berin bile şefaati geçersizdir. İkincisi, âsi bir kimseye hidayet etmek âdetullah'tan değildir. Allah'tan yüz çeviren bir kimseye Allah ne­den hidayet etsin? O kimse ki büyüklenerek ve müstağni bir tavırla Allah'a sırt çevirmiş­tir. Üçüncüsü, Allah'ın hikmeti gereği insan­lar iman etmekte hür bırakılmışlardır. İsterler­se İman ederler, isterlerse inkâr ederler; onla­ra hiçbir baskı veya mecburiyet konulmamış­tır. Dinde zorlama yoktur. Bu, Bakara sûresinin 256. âyeti ile de ifade edilmiştir: "Dinde zorlama yoktur. Artık hak bâtıldan se­çilip belli olmuştur. Kim tâğûtu inkâr edip Allah'a iman ederse, muhakkak ki o, kopma-yan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işi­tendir, bilendir." (2: 256).

Bu kaide, Kur'an-ı Kerîm'de birkaç yerde zikredilmiştir. Bir kimse Allah'a inanmayıp, O'nu inkâr ederse o kimse için şefaat yoktur. En'âm sûresinde bu konu şöyle ifade edil­mektedir: "Andolsun, sizi ilk kez yarattığımız gibi, yine tek olarak bize geldiniz ve (dünya­da) size verip hayaline daldırdığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. Hani, (bizim) ortak­larımız) sandığınız aracılarınızı da yanınızda görmüyoruz! (Bakın işte) aranızdaki bağlar kesilmiş ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir!" (6: 94).

Aynı sûrenin başka bir ayetinde de şöyle bu-yurulmaktadır: "Rab'Ierin(in huzuru)na topla­nacakların^ İnanıp bu durum)dan korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O'ndan başka ne dostları, ne de aracıları (şefaatçileri) yoktur. (Böyle uyar), belki korunurlar." (6: 51).

Başka bir ifade ile bu dünyada günaha bat­mış, ölümü unutmuş, Allah'ın varlığına aldır­mamış ve kıyamet gününde Allah'ın karşısın­da hesap vereceğini düşünmemiş olanlar için hiçbir şefaat geçerli olamaz. Bazı kimseler tanrılarının ve taptıkları mabutların kendileri İçin şefaat edecekleri, onları kurtarmak için can verdikleri ve bunun gibi vehimlere kapı­lırlar. Bunlar hakkında Allah Kur'an-ı Ke-rim'de şöyle buyurmaktadır: "İlle onun te'vi-lini mi gözetiyorlar? O'nun te'vili geldiği (ha­ber verdiği şeyler ortaya çıktığı) gün, önce­den onu unutmuş olanlar derler ki: 'Doğrusu Rabb'inıizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat et­sinler, yahut tekrar geri döndürül(üp dünyaya gönderilmemiz mümkün mü ki (orada eski) yaptıklarımızdan başkasını yapalım?' Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti." (7: 53), "Rabb'imiz (O) Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş'a istiva etti. Yaratma işi(ni) tedbir eder (yönetir). O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez. İşte Rabb'iniz Allah budur. O'na kulluk edin, dü­şünmüyor musunuz?" (10: 3), "Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de fayda veremeyen şeylere tapıyorlar ve: 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir!' diyorlar. De ki: 'Allah'ın, göklerde ve yerde bilmediği bir şe­yi mi Allah'a haber veriyorsunuz?' O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (10:18).

Bu âyetlerde de açıkça ifade edildiği gibi bu çeşit şefaat mümkün olmayacaktır ve eğer birşey Allah indinde bulunmamaktaysa, de­mek ki o şey yoktur. Çünkü göklerde ve yer­de herşeyi bilen Allah'tır. Mümin sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Onları yaklaşan gü­ne karşı uyar. Zira (o gün), yürekler, (korku­dan adetâ yerinden sökülüp) gırtlaklara da­yanmıştır; (kederlerini) yutkunur dururlar. Zâlimlerin ne bir. dostu, ne de makbul bir şefaatçisi vardır." (40: 18). Kâfirlerin şefaat id­dialarına cevap olarak onların, o gün kendile­rine bir yardım eden bulamayacakları bildiril­mektedir. Şefaat için izin alabilenler olsa bile, onlar da ancak Allah'ın dostları ve O'nun sâlih kulları olacaklardır. Allah'ın sâlih kulla­rı ve O'nun dostları ise her halükârda putpe­restlere, kâfirlere ve günah içinde hayat sü­renlere şefaat edecek değillerdir. Bu inanışları bir vehimden ibarettir ve hiçbir dayanağı yok­tur. Hûd sûresinde bu gibi temelsiz inançlara karşı Allah insanları şöyle uyarmaktadır: "O gün geldiği zaman hiç kimse O'nun izni ol­madan konuşamaz. O(raya toplananlardan kimi şaki (bahtsız), kimi saîd (mutlu)dur." (11: 105). Bu, şefaatçilerinin kendilerini O günün azabından koruyacaklarına inanan akılsızlara bir uyandır. Kıyamet gününde hiç kimse kimseye yardımcı olamayacaktır. Onun için insanlar kötü şeylerden uzak durmaları hususunda uyarılmaktadır. Bunlar şefaatçile­rinin, onları kurtarıncaya kadar Allah'a ısrar edeceklerini ümit. ediyorlar ve şefaatçilerinin Allah'ın sevgilileri olduğuna, Allah'ın onları kıramayacağma ve her halükârda şefaatçileri­nin kendilerini kurtaracaklarına inanıyorlar. Aslında şefaat etmek bir yana, Allah indinde hiç kimse konuşmaya bile cesaret edemeye­cektir. Bizzat Allah onlara izin vermediği tak­dirde ağızlarını bile açamayacaklardır. Yanlış şefaat inancına sahip olanlar ve bu dünyada sorumsuzca günah işleyerek kurtulacaklarını ümit edenler kıyamet gününde şefaatçilerinin azâbdan kendilerini kurtaramayacaklarını gö­recekler ve akılsızca davranışlarını anlaya­caklardır. Ne var ki, iş işten geçmiş olacaktır. (The Meanning ofthe Qur'an, c. V, sh. 112).

Yukarıdaki ayet, şefaatçilerinin Allah indinde yetki sahibi olduklarına ve ne yaparlarsa yap­sınlar onları Allah'ın azabından kurtaracakla­rına inanan putperestleri, kâfirleri ve sapık şe­faat inancına sahip olanları yalanlamakta, kâfirlerin bütün temelsiz iddialarını tamamen reddetmektedir. Onların şefaatçileri onları kurtarmak bir yana Allah'ın izni olmadan O'nun huzurunda ağızlarını bile açamayacaklardır. Ancak Allah izin verdiği zaman O'nun emri ile konuşabileceklerdir.

Kâfirler ve inanmayanlar için şefaat kesinlik­le olmayacaktır. Enbiya sûresinde şöyle bu-yurulmaktadır: "(Müşrikler): 'Rahman çocuk edindi.' dediler. O, (böyle şeylerden) yüce (münezzeh)dir. Hayır, onlar (melekler) ikram edilmiş (Allah'a yaklaştırılmış) kullardır. O'ndan önce söz söylemezler ve onlar O'nun emriyle hareket ederler. (Allah) onların önle­rinde ve arkalarında ne varsa (ne yapmış, ne etmişlerse) bilir. (Allah'ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar, O'nun korkusundan titrerler." (21: 26-28).

Arabistan'daki müşrikler meleklerin Allah'ın kızları olduklarına inanıyor ve meleklere ta­parak onları memnun ederlerse meleklerin de Allah indinde onlara şefaatçi olacaklarını sa­nıyorlardı. Kur'an-ı Kerîm onların bu iddiala­rını şöyle yalanlamaktadır: Onlar hiç kimse için şefaatçi olamazlar. Çünkü gizli şeylerden haberdar değillerdir. Her gizli ve aşikârı bilen Allah'tır. O'nun için melekler, peygamberler ya da veliler ancak Allah'ın önceden izin ver­diği kimseler için şefaatçi olabileceklerdir. Şefaati kabul etme yetkisi de yalnızca Allah'a mahsustur. Tâhâ sûresinde Allah şöyle bu­yurmaktadır: "O gün Rahmân'ın izin verip sö­zünden hoşlandığı kimseden başkasının şefa­ati fayda vermez." (20: 109). Allah indinde şefaat ancak mü'mİnler, tevbe işledikleri hata ve günahlardan dolayı pişmanlık duyanlar için kabul edilecektir. Bu, âsileri ve Allah'ın sözlerine aldırmayanları içine almaz. Allah Kur'an'da şöyle buyurmaktadır: "O gün ruh ve melekler, sıra sıra dururlar. Rahmân'ın izin verdiğinden başka kimse konuşamaz. (Rahmân'ın konuşmasına izin verdiği de an­cak) doğruyu söyler." (78: 38). Bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi şefaate, şefaat edenin doğ­ru söz söylemesi şartıyla izin verilmiştir. Şe­faati ancak sâlih insanlar, bazı küçük günah­lar işlemiş diğer sâlih amel sahibi kimseler için yapabileceklerdir. Şefaat Allah'a isyan edenler ve açık açık günah işleyenler için yapılamayacaktır. Yapılan ve kabul edilecek olan şefaat Allah'ın ilâhî adaletine aykırı ol­mayacaktır. (A. Yusuf Ali, a. g. e., sh. 1677).

 

Yanlış Şefaat Anlayışı

 

Değişik zamanlarda ve dünyanın muhtelif yerlerinde şefaat hakkındaki yanlış düşünce­ler, Allah'ın zâtı ve sıfatlan hakkındaki bilgi eksikliğinden doğmuştur. Mekkeli müşrikler bile Allah'ın verdiği nimetleri, O'nun varlığı­nı, merhametini ve şefkatim inkâr etmezlerdi. Hatta bu nimetleri kendilerine ihsan ettiği için Allah'a şükür de ediyorlardı. Ama onların ha­tası Allah'ın yetkilerine birtakım tann, tannça ve melekleri de ortak koşmalanydı. Bu inanı­şı Allah Kur'an'ında bütünüyle reddediyor ve şöyle buyuruyor: "Allah size kendi nefisleri­nizden eşler yarattı ve eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve güzel (ve helâl) azıklarla besledi. Böyle iken onlar, bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetini inkâr mı edi­yorlar?" (16: 72). Kur'an'a göre bu davranış Allah'ın nimetlerini inkâr etmek olarak telâkki edilmiştir. Çünkü müşrikler Allah'a ortak koşarak O'nun verdiği nimetleri inkâra kalkmış ve Allah'a nankörlük etmişlerdir. On­lar inandıkları tanrılann, Allah'ın yarattığı ni­metlere katkıları olduğuna dair ellerinde hiç­bir belge olmadan onları Allah'a ortak koş­muşlardır. Aynı konuya bir başka âyette de değinilmiştir: "Hem Allah'ın nimetini bilirler (bu nimetleri Allah'ın yarattığını kabul eder­ler), hem de (bunları kendilerine verenden başkasına taparak) bu nimetleri inkâr ederler, çokları da kâfirdirler." (16: 83). Bu âyette Mekke'deki müşriklerin Allah'ın nimetlerini inkâr etmeleri, Allah'ın varlığını inkâr etmek olarak telakki edilmiştir. Aslında onlar bütün nimetlerin Allah'tan olduğunu inkar etmedik­leri halde bunun yanı sıra kendi tanrılarının da Allah'ın yarattığı nimetlere katlulan oldu­ğuna inandıklan için, onların Allah katında şefaatçi olacaklanna inanıyorlardı. Bu husus­ta Hacc sûresinde Allah şöyle buyurmakta­dır: "Allah meleklerden de, insanlardan da elçiler seçer. Allah, işitendir, görendir. Onların önlerinde ve arkalannda olan (bütün olayları yaptıkları bütün işleri) bilir. Bütün işler Al­lah'a döndürülür." (22: 75-76).

Bu ayetlerle Kur'an-ı Kerîm müşriklerin yan­lış şefaat düşüncelerini yalanlıyor ve şöyle di­yor: Sizin, meleklerin, peygamberlerin, veli­lerin ve diğer bu gibi kimselerin Allah indin­de şefaat edebilecekleri düşünceniz ve bu yüzden onlara tapma ihtiyacı duymanız tama­men yanlıştır. Çünkü sizin için ne iyidir, ne kötüdür hiç kimse bilemez. Her şeyi bilen ve her şeyi gören yalnızca Allah'tır ve O hiç kimseye bu gibi bir şefaat yetkisi vermemiş­tir. Eğer şefaat hakkı birisine verilecekse bu ancak O'nun isteğiyle olacak ve o zaman o kimse şefaat edebilecektir. Bu demektir ki her küçük ve büyük amel Allah'ın huzurunda ka­rara bağlanmaktadır. Onun için Allah'tan baş­ka kimseye duada bulunmak yanlıştır. Çünkü o duada bulunulan kimseler zaten kendileri âcizdirler ve kendileri için bile istediklerini yapmaya kaadir değillerdir. Allah hiçbir me­lek veya peygambere başka kimseye şefaat etmeleri için önceden yetki vermemiştir. An­cak O dilediği zaman şefaat mümkün olacak­tır.

Aynı şey Zümer sûresinde de şöyle beyan edilmişin-: "Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: 'Onlar, hiç bir şeye güç­leri yetmeyen, düşünmeyen şeyler olsalar da mı (onlan şefaatçi edineceksiniz?)'. (Ey Mu-hammed!) De ki: 'Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz." (39: 43-44). Bu da göstermektedir ki hiç kimse kendi­liğinden Allah'ın önünde ayağa kalkarak şefa­at etmeye cesaret edemeyecektir. Ancak Al­lah kime izin verirse ve kimin hakkında şefa­at edilmesini isterse, o zaman bir kimse Al­lah'ın istediği kimse için şefaat edebilecektir. Şefaatin kimin tarafından kimin için edilip, kimin için edilemeyeceği ancak Allah'ın hük­müne bağlıdır. Bazı kimselerin Allah indinde sözlerinin geçtiği ve Allah'ın onları geri çeviremeyeceği gibi bir şefaat düşüncesi müşrik­lerin kendi icatları olan düşüncelerdir. Onlar bu iddialannı bir vesikayla ya da delille ispat edemezler. Fu iddiaları, onların şefaatçi zan­nettikleri kimseler bile kabul etmezler ve bu iddialarda bulunmazlar. Bütün bu iddialar kâfirlerin kendi vehimleridir. Necm sûresinde Allah şöyle buyurmaktadır: "Göklerde nice melekler var ki onların şefaati hiç bir işe ya­ramaz. Meğer Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin verdikten sonra olsun." (53: 26). Allah'ın izni olmadan bütün melekler, pey­gamberler ve veliler bir araya gelseler ve bir kimse için şefaat etmeye kalksalar yine de hiçbir faydası olmayacaktır. O halde müşrik­lerin, onların tanrılarının ve tanrıçalarının inanmayanlar için bile şefaatte bulunabilecek­leri iddialarının bir kıymeti yoktur. Çünkü bu yetki sadece Allah'a aittir ve hiçbir melek ya da peygamber O'nun izni olmadan şefaat ede­mez. Konuşmalarına ve mü'minler için şefaat etmelerine izin verildiği zaman da ancak doğ­ru söz söyleyebileceklerdir. (Sîret-i Server-i Âlem,c. I, sh. 422).

Allah'ın emrini ve hükmünü hiç kimse değiş­tiremez, tehir edemez. Kur'an-ı Kerîm'de, Ra'd sûresinde şöyle Duyurulmaktadır: "(On­ların) her birini önünden ve arkasından izle­yen (melek)ler vardır, onu Allah'ın emriyle gözetirler. Bir kavim, kendi durumlarını de­ğiştirmedikçe Allah onların durumlarını de­ğiştirmez. Allah da bir kavme kötülük istedi mi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten on­ların, O'ndan başka koruyup kollayanları da yoktur." (13: 11). Bu, inanmayanlara taptıkla­rı tanrıların, velilerin ve meleklerin onları Al­lah'ın azabından kurtarabilecekleri vehmi içe­risinde olmamaları için bir uyarıdır. Her ne kadar bunlar kıyamet azabından kurtulmak ümidi ile tanrılara kurban keserler ve onlara taparlarsa da bilmelidirler ki hiç kimse onları kıyamet gününde Allah'ın azabından kurtara­mayacaktır.

Aşağıdaki âyetlerde meleklerin şefaatçi ola­cakları iddiaları  şöyle reddedilmektedir:

"(Müşrikler): 'Rahman çocuk edindi.' dedi­ler. O, (böyle şeylerden) yüce (münezzeh)dir. Hayır, onlar (melekler) ikram edilmiş (Allah'a yaklaştırılmış) kullardır. O'ndan önce söz söylemezler ve onlar O'nun emriyle hareket ederler. (Allah) onların önlerinde ve arkala­rında ne varsa (ne yapmış, ne etmişlerse) bi­lir. (Allah'ın) razı olduğundan başkasına şefa­at edemezler ve onlar, O'nun korkusundan tit­rerler." (21: 26-28). Müşrikler meleklere şu iki sebepten dolayı tapmaktadırlar: Birincisi, meleklerin Allah'ın kızları olduklarına inan­maktadırlar, ikincisi, meleklere taparlarsa on­ların kendilerinden memnun kalıp Allah in­dinde kendilerine şefaatçi olacaklarını zannet­mektedirler. Kur'an müşriklerin bu şefaat dü­şüncelerini şöyle reddetmektedir: Şefaatçi zannedilen kimseler hiçkimse için şefaat et­meye yetkili değillerdir. Çünkü onların gizli bilgileri yoktur. Ancak Allah her gizli ve aşikârı bilir, her şeyden haberdardır. Onun için melekler, peygamberler ve veliler sadece Allah izin verdiği zaman şefaat edebilecekler­dir. Yalnız Allah kudret sahibidir ve şefaati kabul edip etmeme yetkisi O'ndadır. İbadete ve tapılmaya lâyık olan ancak O'dur. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VII, sh. 149).)

Kur'an'daki ifadelerden, meleklerin de diğer mahlûklar gibi Allah'ın memurları oldukları anlaşılmaktadır. Ama Allah onları şereflen-diraıiştir ve Allah'ın emirleri ile vazifelerini yerine getirmektedirler. Allah'ın kendilerine verdiği emirlerin dışına asla çıkamazlar. On­lar her zaman Allah korkusu içindedirler, an­cak Allah'ın izni ile birşey söyleyebilir ve kim hakkında kendilerine soru sorulduysa onun hakkında konuşabilirler. Dolayısıyla meleklerin, inanmayanlar için şefaatte bulu­narak onlara yardım etmeleri sözkonusu de­ğildir. Aşağıdaki Kur'an âyetlerinin de teyid ettiği gibi Allah'ın izni olmadan hiç kimse İçin şefaatin faydası olmayacak ve Allah inanmayanlar için hiç kimseye şefaatte bulun­ma izni vermeyecektir: "O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şe­faati fayda vermez. Nihayet onların yüreklerinden korku giderilince (birbirlerine): 'Rabb'iniz ne buyurdu?' dediler. 'Hakkı (bu­yurdu)' dediler. O, yücedir, büyüktür.'1 (34: 23). Âsiler için şefaat kesinlikle sözkonusu olamaz. Duhân sûresinde şöyle buyurulmak-tadır: "O gün dost, dostundan bir şey sava-maz. Ve onlara yardım da edilmez. Ancak Allah'ın yardım ettiği kimseler (kurtulur). Şüphesiz O, Azîz'dir, Rahîm'dir (herşeye galiptir, merhametlidir)." (44: 41-42).

Kur'an'da ve hadîslerde belirtildiğine göre O gün, hayat yaşamamış olanların dışında hiç kimse, hiç bir kimseye faydalı olamayacak ve tam bir adaletle hükmolunacaktır. Bir kimse bu dünyada ne kadar önemli bir kişi olursa ol­sun öbür dünyada başka bir kimseye yardım­da bulunamayacak, herkes kendisi yardıma muhtaç olacaktır. îster eşraftan olsunlar, ister halktan olsunlar, bu dünyada birbirlerine yar­dım eden her seviyeden insanın, öbür gerçek dünyada birbirlerine hiçbir faydalan olmaya­caktır.

Bütün yetkiler Allah indinde olacak, hiç kim­se başka bir kimseye yardım edemeyecek, suçluları kurtarmak, onların cezalarım azalt­mak ve şefaatte bulunmak ancak Allah'ın iz­niyle olacak ve Allah'ın izni de tam bir adalet prensibine dayanacaktır. Bu dünyada Allah korkusuyla yaşayanlar ve kendi günahlarına pişman olup tevbe edenler O'nun rahmetini hak edecek, ama âsi olanlar, Allah'ın rasûllerini yalanlayanlar ve başkalarına zul­medenler O'nun rahmetine ve şefaatine layık olamayacaklardır. Hûd sûresinde bu husus şöyle belirtilmektedir: "O gün geldiği zaman hiç kimse O'nun izni olmadan konuşamaz. O(raya toplananlardan kimi şaki (bahtsız), kimi saîd (mutlu)dur." (11: 105).

 

Kâinatın Sahibi Yalnızca Allahu Teâlâ'dır

 

Bütün kâinatın sahibi ve hâkimi Allah'tır, her yerde sadece O'nun iradesi, emirleri ve ka­nunları geçerlidir. O'nun işlerine hiç kimse müdahale edemez. Mahkeme-i Kübra'nm sa­hibi ancak O'dur, O'nun hükümlerini, kuralla­rını ve iradesini etkileyip değiştirmeye hiç kimsenin gücü yetmez. Herşey O'nun kanun­larına tâbidir ve bu kanunlara karşı hareket edenler O'nun cezasından kurtulamazlar. O herşeyin üstündedir ve O'na hiç kimse yakla-şamaz. Ancak ona tâbi olarak acz ile itaat edersek O'na yaklaşabiliriz. Bu durumda nasıl bir kimse Allah'ın izni olmadan başka biri için şefaatçi olarak müdahale edebilir? Kur'an-ı Kerim O'nun dehşetengiz kudretini şöyle ifade eder: "Allah, ki O'ndan başka tan­rı yoktur, daima diri ve yaratıklarını koruyup idare edendir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisi­nin katında kim şefaat edebilir? Onların önle­rinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilmin­den, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bîr şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koru(yup gözet)mek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." (2: 255).

Bu âyet bütün sarahatiyle velilerin ve melek­lerin şefaatçi olarak Allah indinde yetkileri olduğu düşüncesini reddeder. Bunlara şefaat­çi olarak inananları Allah, hiçbir mahlûkun O'nun Önünde başka bir kimse için şefaat et­meye cesaret edemeyeceği ve O'nun hükmü­nü etkileyemeyeceği hakkında uyarmaktadır. Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın huzurunda hiçbir peygamber, melek ya da veli izin veril­meden bir kelime bile söylemeye cesaret ede­meyecektir. Kur'an-ı Kerîm'in mealini verdi­ğimiz yukarıdaki âyeti "âyet-el kürsî" olarak anılmaktadır ve bu da Allah'ın kudretini ve şefaat düşüncesinin yanlışlığını anlatmakta­dır. Bir kimse nasıl olur da kâinatın işlerine müdahale edebilir? Kâinata müdahale edebil­mek için onun hakkında tamamen bilgi sahibi olmak gerekir. Oysa meleklerin ve insanların kâinat hakkındaki bilgileri tam değildir ve do­layısıyla bu kâinatın bütün nizamını anlamak­tan âciz bir kimse, bu nizama müdahale etme­ye kalkarsa ancak bir kaosa sebep olabilir. Bu nizâmı anlamak bîr yana, insanlar kendileri için bile neyin faydalı ve neyin de zararlı ol­duğunu bilmekten âcizdirler. Bu sebeple şefa­at edecek olan kimse gerçekleri bilmeden şe­faat etmeye kalkarsa şefaati mânâsız olur. Onun için Allah, Kur'an-ı Kerîm'de belirttiği gibi şefaatçi olarak bir kimseye izin verdiği zaman, o kimsenin dediklerinin doğru olması ve şefaatinin Allah'ın adalet kaidelerine aykırı" olmaması şartını koşmuştur.

S ebe' sûresinde bu şöyle açıklanmaktadır: "De ki: 'Allah'tan başka (tanrı olduklarını) sandığınız şeyleri çağırın, onlar ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahip değillerdir. Bu ikisi(nin yaratılmasında ve mülkü)nde bir ortaklıkları yoktur. Ve Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur. O'nun hu­zurunda, O'nun izin verdiği kimselerden baş­kasının şefaati fayda vermez: Nihayet onların yüreklerinden korku giderilince (birbirlerine): 'Rabb'iniz ne buyurdu?' dediler. 'Hakkı (bu­yurdu)' dediler. O, yücedir, büyüktür." (34:22-23). Bu âyette açıklanmak istenen şey Al­lah'ın huzurunda O'nun yaratıklarının tama­men âciz olduğu ve hiç kimsenin Allah'ın gökleri ve yeri yaratmasında katkısı olmadı­ğıdır. Dolayısıyla O'nun yetkisinde de kimse­nin payı yoktur ve hiç kimsenin O'nun hükümranlığına müdahale etmeye hakkı yok­tur. Bu gibi yanlış şefaat düşüncesine inanan­lar ancak bir hayal âleminde yaşamaktadırlar; bunlar kendi vehimlerinin ürünü temelsiz düşüncelerdir. Eğer bir kimsenin Allah indin­de yetkisi yoksa o kimse nasıl şefaat edebilir? Allah indinde O'na yakın olan melekler ve peygamberler bile O'nun izni olmadan konu­şamazlar. Dolayısıyla Allah indinde hiçbir makamları olmayan tanrılar ve tanrıçalar na­sıl konuşabilirler?

Yâsîn sûresinde meâlen; "O'ndan başka tanrı­lar edinir miyim hiç? Eğer çok esirgeyen Al­lah, bana bir zarar vermek dilese, onların şe­faati bana hiçbir fayda sağlamaz ve (onlar) beni kurtaramazlar." (36; 23) buyurulmakta-dır.

Bu bölüm F. Mehveş Kayam ve Celâletün Şencan tarafından çevrilmiştir.