Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 3.4 - 3.Cilt
İktidardayken Muhammed@'in Mağluplara Karşı Davranışı
SORUMLULUĞUN ŞAHSÎLİĞİ PRENSİBİ
1- Kötülüğü İyilik İle Giderme
Sanayileşme, İslâm İdaresinde Ortaya Çıkmış Olsaydı Geleceği Nasıl Olurdu?
HZ. MUHAMMED SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
HZ. MUHAMMED @: TEVHİD PRENSİBİNİN EN BÜYÜK DESTEKÇİSİ.
GÜNAHKÂRLAR İÇİN ÜMİT: KEFARET ÖĞRETİSİ
Aslî Ve Kaçınılmaz Günah Kavramı
Ten İle Ruh Arasındaki İhtilaf
Beşeriyete Ümit Taşıyıcı-Hayır Ve Şer Ehli
2- Kimse Bir Başkasının Yükünü Çekmez
3- Hiçbir Aracılık, Yardım ya da Fidye Sözkonusu Değildir
4- Allah'ın Rahmeti Sınırsızdır
a- Allah Kendi Hakkında Rahmet Kuralını Yazdı
b- Allah'ın Rahmeti Her Şeyi Kuşatır
c- Allah'ın Rahmetinden Hiçbir Zaman Ümit Kesmemek
d- Ancak Zâlimler Allah'ın Rahmetinden Ümit Keserler
f- Rehberiyet Ve Rahmet İnsana Rabbinden Gelmiştir
g- Allah'ın Rahmeti İyilik Ehline Çok Yakındır
h- Rasûlullah Âlemlere Rahmet Olarak Gönderilmiştir
d- Kur'ân, Mü'minler için Şifâ Ve Rahmettir
a- Allah'ın Bağışlaması Herkese Açıktır
b- Allah'a Ortak Koşma (Şirk) Dışında Bütün Günahlar Bağışlanır
d- Allah İnsanları Mağfiretine Çağırır
e- Allah Bağışlayıcıdır- Günahları Allah'tan Başka Kim Bağışlayabilir?
f- Zâlimler Neden O'na Dönmez?
2- Her Şeyde Ve Tam Olarak Allah'a Güvenme
3- Ne Darlıkta Ümitsizlik Ne de Bollukta Aşırılık
Münafıklar Ve Kâfirler İçin Şefaat Yoktur
Kâinatın Sahibi Yalnızca Allahu Teâlâ'dır
Rasûlullah @'in hanımı Aişe'ye ettiği iftiradır. Fakat, Rasûlullah @ onun bütün aşırılıklarını affetmiş, hatta öldüğünde cenaze namazının kılınmasını istemiş, onun bağışlanması için dua etmişti. Bunun üzerine Ömer: "Ey Allah'ın Rasûlü, şunu şunu yaptığı halde, onun için dua mı ediyorsunuz?" diye sordu. Rasûlullah @ gülümsedi ve "Ey Ömer, bırak (üzerinde durma)" dedi. Fakat Ömer, Rasûlullah @'in bu şefkatli ve asil davranışına karşı muhalefetinde ısrarlıydı. O zaman Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Onun affedilmesi için yetmiş defa cenaze namazı kılmam gerekseydi ve bu yetki bana verilseydi daha fazlasını da kılardım." (Buhâri).
Hayber'in fethinde, bir Yahudi kadın O'nun yemeğine zehir katmıştı. Rasûlullah @ bu yemeği yediğinde, zehir etkisini gösterir. Soruşturmada, Yahudi suçunu kabul eder, ancak Allah'ın Rasulü ona hiçbir şey yapmaz. Bununla birlikte ashabdan biri zehirlenmenin neticesiyle ölünce, kadın bu cinayeti için asılır. (Buharı).
Hudeybiye barış andlaşması zamanında, Ku-reyş'ten 80 kişilik bir grup, Hz. Peygamber'i Öldürmek için Tan'im dağından gelirler. Tesadüfen yakalanıp, Rasûlullah @'in huzuruna getirilirler. Ancak Rasûlullah (§> onları serbest bırakır ve hiç bir şey söylemez. (Tirmizi).
Bir defasında, Rasûlullah @'e suikast düzenleyen bir kişi daha bunu başaramadan yakalanır ve huzura getirilir. Rasûlullah @'i karşısında görünce korkar, ancak O şöyle der: "Korkma, öldürmek isteseydin bile öldüre-mezdin." (Müsned-i Ahmed).
Buna benzer diğer bir olay da bir seferden dönerken meydana geldi. Medine'ye dönüş yolunda, Rasûlullah @ güneşin çok kızgın olduğu bir yerde konaklar. Ashab ağaç gölgelerinin altlarında istirahat hâlinde idi. Rasûlullah @ de bir ağacın altında dinlenmeye çekilmiş ve kılıcını ağaç dallarından birine asmıştı. Müşrikler de böyle bir fırsat gözlüyorlardı.
Müslümanları dinlenmede yakalayan bir bedevi koşup gelir ve Rasûlullah @'in kılıcını ele geçirir. Rasûlullah @ uyanır; kınından sıyrılmış bir kılıçla başmda dikilen adamı görür. Bedevi: "Ey Muhammed! Söyle bakalım, seni benim elimden şimdi kim kurtaracak?" der. Peygamber @: "Allah!" deyince, kılıç elinden düşer. Bu sefer kılıcı Peygamber @ yerden alır ve "Seni benim elimden kim kurtaracak?" der. Adam: "Sen fırsat yakalayanların en hayırlısı ol!" diyerek yalvarır. Peygamber @, onu affeder ve salıverir. Adam, kavminin yanına döndüğünde, "İnsanların en hayırlısının yanından geliyorum." diye olan-bi-teni anlatır. (Buhâri).
Umeyr b. Vehb, Rasûlullah @'in can düşmanıydı. Bütün Kureyş, Bedir savaşında Öldürülen akrabalarının intikamları hususunda sabırsızlanmaya başlayınca, Safvân b. Ümeyye, ona Peygamber @'i Öldürmesi karşılığında büyük bir ödül vaadetti. Bunun üzerine O, kılıcını zehirledi ve gizlice Medine'ye girdi. Fakat halk onu tanıyınca yakalandı. Ömer ona sert bir şekilde davranmak istemişti. Ancak Rasûlullah @ onu affetti ve yanına çağırarak, ona gizli (kendisini öldürme) planından bahsetti. O, hayret ve şaşkınlığa uğradı. Çünkü, kendisinden başka kimse bu planı bilmiyordu. Buna rağmen, Rasûlullah @ onu azarlamadı. Rasûlullah @'in bu âlicenap davranışını gören Umeyr müslüman oldu ve Mekke'ye dönerek orada İslâm'ın mesajını yaydı. (Taberi).
Rasûlullah @'in Medine'ye hicretinde Kureyş O'nun başına 100 deve ödül koymuştu. Sürâka b. Cu'şum, Rasûlullah @'in peşine düşer. Fakat atı iki kez tökezler ve onu sırtından atar. Üçüncüsünde atm ön ayaklan kuma saplanır. Sürâka iner ve atın ayaklarını kumdan çıkarmaya çalışırken gömülen izinden göğe doğru ateş dumanı gibi bir duman yükselir. O zaman, Rasûlullah @'in kendisine karşı korunduğunu anlar. Bunun üzerine arkalarından "benden size bir zarar gelmeyecektir" diye seslenir. Ricası üzerine Rasûlullah @'dan hakkında bir emannâme yazmasını ister. Rasûlullah @ da Âmir b. Füheyre'ye emreder ve kendisine deri parçasına yazılı belge verilir. O, Mekke'nin fethinden sonra, Ci'râne denilen yerde (Mekke ve Taif arasında) Rasûlullah @'i tekrar görmeye gelir. Ashab onu uzaklaştırmaya çalışmış, fakat, Rasûlullah @ onlardan gelmesine izin vermelerini istemiştir. <Buhâri, îbni Hişam).
Furât b. Hayyan, müslümanlara karşı casusluk yapması için Ebû Süfyan tarafından görevlendirilmişti. Aynı zamanda Rasûlullah @'i hicveden şiirler de yazmıştı. Yakalanınca, İslâm'ı kabul etti. Bunun üzerine Rasûlullah @ onu bağışladı, hatta Yemâme'de bir toprak parçası bile verdi. (İsâbe). Mekkeli bir köle olan Vahşi, Uhud savaşında Rasûlullah (S)'in amcası Hamza'yı şehit etmişti. Mekke fethe-dildiğinde Taife kaçıp, orada korunmaya çalışmış, fakat Taif de teslim olup bütün halk müslümanlığı kabul edince, onun yaşayabileceği güvenli bir yer kalmamıştı. Ancak O, Rasûlullah @'in çok merhametli ve yumuşak kalpli olduğunu, kimseye de kötü davranmadığını duymuştu. Son çare olarak, Rasûlullah @'den kendisini himaye etmesini istemeye karar vermişti. Rasûlullah @'in huzuruna gelerek İslâm'ı kabul etti. Rasûlullah @ onun ağır suçunu bağışladı ve şunları söyledi: "Gözüme pek görünme, bana amcamı hatırlatıyorsun." (Buhâri).
Ebû Süfyân'ın karısı Hind, Uhud savaşında Hamza'nın göğsünü yarmış, göğsünü ve ciğerlerini parçalara ayırmıştı. Mekke fethedil-diği gün, peçeli olduğu halde gelmiş, Rasûlullah @ de onu tanıyamamıştı. İslâm'ı kabul etti, ancak bu sırada bile Rasûlullah @'e kaba davranmakta tereddüt etmedi. O zaman Rasûlullah @ onu tanıdı, fakat herhangi bir şey söylemedi. Oysa Hind, Vahşi ile birlikte suçlarından dolayı boynu vurulacaklar Hstesindeydi. Fakat, Rasûlullah @'in bu yüce davranışından o kadar etkilenmişti ki, bir anda dudaklarından şu sözler döküldü: "Yâ Rasûlullah! Vaktiyle yeryüzünde senin hanen kadar zilletini ve harabını istediğim hiçbir ev, hiç bir aile yoktu. Bu gün ise yer yüzünde sabahlayan hiç bir çadır halkı yoktur ki, senin hanenin derecesinde bana sevimli olsun." dedi. (Buhari).
Hebbâr b. Esved, Hz. Peygamber'in kızı Zey-neb'i, Medine'ye hicreti sırasında Mekke'li müşrikler yolunu kesmiş, bu sırada Hebbâr, kasten onu deveden aşağıya çekerek fecî şekilde yaralamıştı. Zeyneb hamileydi. O aldığı darbeler sonunda çocuğunu kaybetmişti. Hebbâr, buna benzer daha birçok suç işlemişti; bu sebeple ismi öldürülecekler arasındaydı. İran'a kaçmak ister, ancak nasıl olduysa Rasûlullah @'e gelir ve şöyle der: "Ey Allah'ın Elçisi, ben İran'a kaçmak istemiştim, fakat sizin iyiliğinizi ve affediciliğinizi hatırladım. Benim hakkımda ne duyduysanız doğrudur. Cehaletimi ve suçlarımı kabul ediyorum. Şimdi ise İslâm'a girmek istiyorum." Rasûlullah @ bundan son derece memnun kaldı ve ona herhangi bir ceza vermedi. (İbni İshak ve İsâbe).
Tarih, Hz. Peygamber'in zâtına karşı yapılmış zararlar ve kötülüklerden, kesinlikle şahsî intikam almadığını gösteren bu çeşit olaylarla doludur. Rasûlullah @, intikam alabilecek güce sahip iken bile, onları hem bağışlamış hem de onlara şefkat ve merhamet göstermiştir. O, kendisine, ailesine ve ashabına Mekke'de çok büyük zararlar veren can düşmanlarına karşı hiçbir zaman öç yolunu seçmemiş; aksine, müslüman olduktan sonra onlara hürmet etmiş, değer vermiştir.
İktidardayken Muhammed@'in Mağluplara Karşı Davranışı
Hz. Peygamber @, güç kazandığı Arap yarımadasının büyük bir bölümünün kudretli yöneticisi olduğu ve düşmanlarını birer birer mağlup edip boyun eğdirdiği zaman, tevazuu-nu sürdürmüş, düşmanlarının bütün suçlarını affetmiştir. Haksızlık ve İslâm'a düşmanlıklarından dolayı, kim Mekkeli Kureyş reislerinden daha fazla cezayı haketnıiş olabilirdi?
Yapabilecekleri her şeyi yapmışlardı. Daha başlangıcında, yeni müslümanları baskı, hakaret ve işkenceyle, ve hareketin önderi Hz. Muhammed @'i öldürmeyi planlayarak, bu yeni dini daha doğmadan boğmaya çalıştılar. Bu çabalarında başarılı olamayınca, Rasûlullah @ ve ashabmın güvenlik içinde hicret ettikleri Medine'ye karşı savaşlarını ve-saldırılarını sürdürdüler. Hz. Muhammed @'in şahsına ve dâvasına yapmadıkları saldın ve kötülük kalmamıştı. Ancak sonunda, Allah'ın yardımıyla, plânlarında başarısızlığa uğradılar. Hz. Muhammed @ onların hepsini yenilgiye uğrattı. Mekke'nin fethi günü, onlar Rasûlullah @'in huzuruna getirildiklerinde ve O, haklarında nihâî hükmü verecek durumdayken, Hz. Muhammed @ onlara cömertçe davranmış, şefkat ve merhamet göstermiştir. Sir William Muir'in sözleriyle "Muhammed @, mutlak iktidarında adaletli ve mutedildi. Sadece getirdiklerine iştiyakla tâbi olanlara değil, düşmanlarına karşı da itidalliydi. Mek-kelilerin, Peygamber'in getirdiklerine karşı sürdürdükleri uzun ve inatçı mücadele, Pey-gamber'i Öfkelendirebilir, bu öfkesini muzaffer olduğunda unutulmayacak kan ve ateş ile gösterebilirdi. Fakat Muhammed @, birkaç suçlunun dışında, genelde herkesi bağışladı. Geçmişin tüm olayı, hakaret ve zulümlerle dolu hâtıralarını asîl bir davranışla bir kenara bıraktı. O, en azılı muhaliflerine dahi, merhametle ve dostça davranmıştır." (The Life oj Muhammad, Londra, 1877, sh. 526).
Bu insanlar Rasûlullah @'i taşa tutup, ona ok atmışlar; başım yaralayıp, ön dişlerini kırmışlardı. Yüzünün her yanı kan içinde kalmış, ağır şekilde yaralanmış; sonunda dengesini yitirip yere düşmüştü. Zorlukla ayağa kalkmayı başardığında yine düşmanın kazdığı bir hendeğe düşmüştü. Bu zor durumda ashabından bazıları, Rasûlullah @'den onlara beddua etmesini istediğinde O, yalnızca şu sözlerle dua etmişin-: "Ey Allah'ım! Onları affet. (Beni ve ne yaptıklarını) bilmiyorlar." (Seerat al-Nabi, c.II).
Esirlere Muamele
Hicretin ikinci yılında, Mekke ordusu Be-dir'de yenilgiye uğratıldığında Müslümanlar yetmiş savaşçıyı esir aldı. Bu esirlerden bazısı Mekke'de müslümanlara karşı ağır suçlar işlemişlerdi; ancak hepsi affedildiler. Hz. Peygamber @ onlara müstesna bir incelikle ve merhametle muamele etti. Esirler ve aileleri, önceki hayatlarında yiyecek olarak yalnızca hurma yiyebiliyorlarken, müslümanlar onlara mümkün olan en güzel yiyecekleri vermiştir. İslâm'a ve Rasûlullah @'e karşı düşmanlığıyla ünlü Muir gibi bir ilim adamı bile, Bedir'demüslümanların esirlere yaptıkları muameleler hakkında şunları yazabiliyordu: "Muhammed @'in emirleri doğrultusunda Medineliler ve ev sahibi olmuş bazı muhacirler, esirleri evlerine almışlar, onlara büyük bir saygı göstermişlerdir. Sonraki günlerde bu esirlerden biri şöyle diyecekti: 'Hayır Medi-nelilerin üzerine olsun. Onlar yürürlerken bizleri bindirdiler, kendileri hurmalarla idare ederken, ellerinde az olduğu halde bize buğday ekmeği yedirdiler." (The Life of Muhammad, a.y.). Bir müslüman âlim, savaş esirlerine yapılan muameleyi yorumlarken şöyle der: Bütün ilerleme ve aydınlanma çağlarına rağmen tarih, müslümanlarm bindörtyüz yıl önce esirlere gösterdikleri âlicenaplık ve insanî davranışın uzaktan yakından bir benzerini daha kaydetmemiştir. (Asar Hüseyin, Prophet Muhammad and his Missiori).
Diğer bütün savaşlarda, esirlere daima iyi davranılmış, sonra da serbest bırakılmışlardır. Aşağıdaki birkaç örnek bunu gösterir.
Benî Mustalik ve Müreysi: (Hicretin 5. yılı). Bu savaşta, müslümanlar 600 esir almışlar, ganimet olarak 2000 deve ve 5000 keçi ele geçirmişlerdir. Fakat Benî Mustalik kabilesi reisinin kızı olan Cüveyriye'nin Hz. Peygamber @ ile evlenmesi üzerine, bu evliliğin şerefine bütün esirler serbest bırakılmış, ganimetler sahiplerine geri verilmiştir. (İbni Hi-şam ve Taberi).
Benî Süleym: (Hicretin 6. yılı). Bu seferde düşman kaçmış, fakat bir karı-koca yakalanmıştır. Bu karı-kocanın kabilesi, Bi'r-i Mâ'ûne'de 70 müslüman davetçinin öldürülmesine yardımcı olmalarına rağmen, Hz. Peygamber @, kadın İle kocasını serbest bırakmıştır. (İbni tshak ve Zerkâni).
Zeyd b. Harise'nin Husmâ Seferi: (Hicretin 6. yılı). Vâdi'1-Kurâ yakınlarında Dihye b. Halife el-Kelbî'yi soyan bedevileri cezalandırmak üzere Zeyd b. Harise gönderildi. Müslümanlar düşmanı yakalayıp, 1000 deve, 5000 koyun ve 100 esirle geri döndüler. Daha sonra Hz. Peygamber @'in emriyle esirlerin tamamı serbest bırakıldı ve ganimetler kendilerine geri verildi. (İbni Sa'd).
Beşir b. Sa'd el-Ensârî: (Hicretin 7. yılı). Düşman kaçtı ve 2 kişi esir edildi. Ancak Peygamber (5) onları salıverdi. (İbni Sa'd, Ta-bakat).
Halid b. Velid'in Benî Cezime'ye Seferi: (Hicretin 8. yılı). Hz. Peygamber @, Halid'i oraya savaşmaya değil, halkı İslâm'a davet etmeye göndermişti. Buna rağmen, Halid onları silahlanmış ve savaşa hazır bir durumda görünce, zararsız hale getirmeye çalıştı. Kısa bir direnişten sonra hepsi esir edildiler. Esirler Peygamber @'e gönderilirken bazısı direnmeye kalkıştı ve öldürüldüler. Fakat Muhacir ve Ensar, nezaretlerinde bulunan esirlerin geri kalanını serbest bıraktı. Rasûlullah @ bu hareketinden dolayı Halid'i azarladı ve üzüntüsünden Allah'a tevbe ve istiğfarda bulundu. Sonra Hz. Ali, ölülerin kan diyetlerini ödemek ve zararları tazmin etmek ile durum hakkında Rasûlullah @'e haber getirmek üzere oraya gönderildi. (İbni Sa'd, Buhâri).
Huneyn Savaşı: (Hicretin 8. yılı). Savaşta düşman tamamen bozguna uğratılmış, çok miktarda ganimet ele geçirilmiştir: 24.000 deve, 40.000 koyun, 4.000 gümüş ukiye ve 6.000 esir. Düşman Rasûlullah @'e müracaat ederek, esirlerin serbest bırakılmasını rica etmişti. Bunun üzerine Rasûlullah @, düşman
reislerinin müslüman olduğunu ve esirlerin serbest bırakılmasını rica ettiğini söyleyerek müslümanlara durumu bildirdi. Burada da bütün savaş esirleri salıverildi. (Buhâri ve îbni Sa'd).
Uyeyne b. Hisn'in Benî Temim'e Seferi: (Hicretin 9. yılı). Müslümanlar 11 kadın, 11 erkek ve 30 çocuğu esir alarak, Medine'ye getirdiler. Fakat Rasûlullah @ bunların hepsini kabilelerine geri gönderdi, (tbni Sa'd).
Benî Bekr: (Hicretin 6. yılı). Deve ve koyundan müteşekkil muazzam bir ganimet elegeçi-rilmiştir. .Rasûlullah @ ganimetle fazla ilgilenmemiş, ancak Benî Bekr'in reisine büyük bir merhamet ve şefkat göstermişti. Sümâme, kelimelerin ötesinde tüm benliğiyle İslâm'a teslim olmuş, imanı benimsemiş, Hz. Mu-hammed @'in güçlü ve inançlı bir dostu olmuştu. (Buhâri).
Benî el-Anbar: Bu kabileden olan esirler ya merhamet üzere (karşılıksız) ya da fidye karşılığında serbest bırakılmıştı. (İbn-i Hişam).
Bunlar, Rasûlullah @'in zafer zamanı düşmanlarına karşı gösterdiği âlicenap davranışlardan sadece birkaç tanesidir ki, hepsi de O'nun büyüklüğüne delalet eder. Zaferleri sonunda düşmanlarını affeden bu çapta bir insan tarihte zor görülür.
Yahudilere Muamele
Rasûlullah @, Medine Yahudileri ile ilişkilerini dostça sürdürmek için büyük çaba sarfet-miştir. Bunun bir sebebi, onların kitab ehli olmaları ve yeryüzünde Allah'ın hükmünü üstün kılma mücadelesinde Peygamber @'i desteklemelerinin umulmasıydı. Diğer bir sebep ise, müslümanlann komşuları olması dolayısıyla, bölgede huzur ve güvenin devam edebilmesinde de bu iyi komşuluğun sürdürülmesine duyulan ihtiyaçtı. Bu gaye ile Rasûlullah @ Yahudilerle bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre hem müslümanlar hem de Yahudiler, Medine'yi düşmana karşı birlikte savunacaklar ve şehrin güvenliğini tehlikeye sokabilecek şekilde düşmanla yardımlaşma-yacaklardı. Her iki halk da Medine devletinin eşit vatandaşları olup, eşit haklar ve imtiyazlardan yararlanacaklardı.
Fakat Yahudiler anlaşmaya uymadılar. Çeşitli yollarla düşmana yardım etmekle kalmadılar, şehir içinde ve dışında Hz. Muhammed @ ile ashabına karşı entrikalarını da sürdürdüler. Ne zaman düşman Medine'ye saldırsa, Yahudiler onlara her türlü yardımı gösterir, geride düşman kuvvetleriyle işbirliği yaparak müslü-manlan arkadan vurmaya çalışırlardı. Sürekli tekrarlanan düşmanca hareketleri ve entrikalarına rağmen Rasûlullah @ müslümanlarla barış içerisinde yaşayabilmeleri İçin Yahudilere her türlü fırsatı tanıdı. Ne var ki onlar, Rasûlullah @'e ve onun misyonuna olan düşmanlık ve kinlerini hiçbir zaman terketmedi-ler. Herhangi bir Yahudi kabilesinin açık bir biçimde anlaşmayı ihlâl ederek düşmanla işbirliği yapabileceği ve müslümanlara karşı fiilen savaşabileceği gibi benzer durumlarda gereken tedbirler hemen alınırdı. Tabiî bunlar İslâm devletinin bütünlük ve güvenliğinin korunmasına yönelikti. Bedir savaşında Benî Kaynuka hainlik etmiş ve bu olaydan pişmanlık da duymamıştı. Bundan dolayı Medine'den sürgün edildiler. Uhud savaşı sırasmda Benî Nadîr düşmanla aktif bir biçimde işbirliği yapmaktaydı. Onlara anlaşmanın getirdiği yükümlülükler hatırlatıldığında Rasûlullah @'i öldürme teşebbüsünde bulundular. Bunun üzerine onlar da Medine'den uzaklaştırıldılar.
Gerçekte, Rasûlullah @ onlara karşı son derecede âlicenap ve merhametliydi. Oysa günün geçerli uygulamalarına ve Yahudi şeriatına göre bu suç, yetişkin erkeklerin öldürülmesini, kadınların da câriye yapılmasını gerektiriyordu. Rasûlullah @ onlara şefkatle davranmış ve hayatlarını bağışlamıştı. Medine'nin son Yahudi kabilesi Benî Kureyza Ahzab (Hendek) savaşında düşmanla ittifak kurmuştu. Onlar, yaptıklarının cezasını Rasûlullah @'in değil de, eski dostları Sa'd b. Mu'âz'ın kararlaştırmasını istediler. Mu'âz da onların
âkibetlerini Tevrat'a göre belirledi: Erkeklerin öldürülmesini, kadın ve çocukların köle yapılmasını, mallarının da müslümanlar arasında paylaştırılmasını hükme bağladı. (Buhari ve Müslim).
Hayber Yahudileri özellikle Benî Nadîr'in kendi topraklarına yerleşmesinden sonra, düşmanla birlik olup entrikalar çevirmekteydi. Mağlubiyetlerinden sonra, Rasûlullah @'den Hayber'de kalmalarına, topraklarını işlemelerine izin vermesini rica ettiler. Karşılığında da ürünlerin yarısını vermeyi teklif ettiler. Rasûlullah @ onlara merhamet edip, tekliflerini kabul etti ve topraklarında kalmalarına izin verdi.
Bu olaylar açıkça Rasûlullah @'in Medine ve diğer bölgelerdeki Yahudilere özel bir ayrıcalık verdiğini gösterir. Çünkü onlar kitab ehliydiler ve müslümanlar nezdinde önemli bir itibarları vardı. "Onlar barışçı insanlar olarak kaldıkları sürece herhangi bir çatışma olmamıştır. Bütün dinî, hukukî ve ekonomik olaylarda özerklikten faydalanmışlar ve başarılı olup zenginleşmişlerdir." (Muhammed Hami-dullah, Muhammad Rasulullah, Karaçi, 1979, sh. 95).
Hz. Peygamber @'in düşmanlarını da kapsamak üzere bütün insanlara karşı merhametinin yoğunluğu yukarıda gösterildiği gibi O'nun yüce davranışlarından anlaşılabilir. Bu durum Kurân'ın esirlerle İlgili olarak ortaya koyduğu prensiplerde de görülmektedir. Bütün bunlar, mağlup edilen savaşçı erkeklerin Öldürülmelerinin veya kadın ve çocuklarıyla birlikte köle yapılmalarının genel bir uygulama haline geldiği bir zamanda olmuştur.
Bu şartlar altında İslâm, esirlere muamele konusunda en insanî hukuka sahiptir. Bu hukuk, düşman tarafından tutsak edilmişlerin kurtarılabilmesi için lüzumlu tedbirlerin alınmasını, müslümanların (ve İslâm devletinin) vazifesi kılmıştır. Bu noktada zekâttan elde edilen gelirin bir bölümünün, kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması işine ayrılması Kur'ânî bir emirdir: "Zekâtlar, Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalpleri müslümanlığa ısındınlacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedi-lir. Allah bilendir, hakîmdir." (9: 60). Yine Kur'ân müslümanlara şunları öğütler: ".. .Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki, Allah'a, ahi-ret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere inandı; O'nun rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, düşkünlere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalannı yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler; işte doğru olanlar onlardır, (Allah'ın azabından) korunanlar da onlardır." (2: 177). (Daha fazla bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, "Savaş siyaseti, kanunları, esirler ve af' kısımları, sh. 420, 429, 625).
Kölelerin azad edilmesi iki şekilde mümkün olur. Birinci şekilde, köle sahibiyle bir anlaşma yapar. Bu anlaşmaya göre, gereken parayı sahibine ödediği takdirde hürriyetine kavuşabilecektir. İşte bu durumdaki köleye gereken para yardım olarak verilir. İkinci şekilde, İslâm devleti kendi başına kölenin ücretini Öder ve onu azad eder. Birinci şekil genel bir kabul görmesine rağmen, ikincisinde görüş ayrılıkları vardır. Hz. Ali, Sa'id b. Cübeyr, Leys, Sevrî, İbrahim Nehâî, Şa'bî, Muham-med b. Sirîn, Hanefiler ve Şafiîler bunu gayri meşru sayarken, İbni Abbas, Hasan Basri, Mâlik, Ahmed ve Ebû Sevr devletin böyle bir fondan yapacağı harcamayı meşru kabul ederler.
İnsanların köle azad etmesini teşvik eden bir çok hadis vardır. Ebû Hureyre Rasûlullah @'in şu sözünü nakleder: "Her kim müslü-man bir köleyi âzad ederse Allah, onun her uzvuna karşılık, âzad edenin bir uzvunu cehennem ateşinden korur." (Buhari). Ebû Zer, Rasûlullah @'e "hangi ibadet en faziletlidir?" diye sorduğunu: "Allah'a iman ve Allah yolunda cihad." buyurduğunu, bu defa kendisinin "hangi esir veya köleyi âzadlamak en faziletlidir?" diye sorduğunu belirtir. Ve bunun üzerine Rasûlullah @'in de: "Pahası yüksek ve sahibi yanında rağbeti çok olan." buyurduğunu nakleder. (Buhari). Ebû Musa da Rasûlullah @'in; "Esirleri serbest bırakınız." buyurduğunu rivayet etmiştir. (Buhari). Müslüman esirlerin düşman esaretinden kurtarılabilmesi için diyetlerinin devlet hazinesinden ödenmesi (9: 60) veya İslâm devletinin esir aldığı düşmanlarla değiştirilmesi hükümleri Rasûlullah @'in bu hadisinden çıkarılmıştır.
Para vererek köle âzad etmenin Rasûlullah @ tarafından yapılmış bir örneği yoktur. Ancak bir defasında güzel bir düşman kadınını, Ku-reyşlilerce esir edilmiş bazı müslümanlarla değiştirmişti. Kadın Benî Fezare seferinde ele geçirilmişti ve bu kabiledendi. Arabistan'ın en güzel kadını olarak tanınırdı. (Taberi).
Müslümanların elegeçirdikleri esirler konusunda Kur'ân'da açık emirler vardır. Muham-med sûresinde yer alan âyette şöyle belirtilir: "(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfedip bırakır ya da fidye alırsınız..." (47: 4). Enfâl sûresinde de şunları okuruz: "Yeryüzünde ağır bas(ıp küfrün belini iyice kır)ın-caya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz..." (8: 67).
Aşağıdaki temel hususlar müslüman fâkih-lerce sözkonusu âyetlerden çıkarılmıştır:
1- Savaşın esas gayesi düşmanın askerî kudretini yoketmektir. Böylece onun savaşma gücü azalacak ve teslim olacaktır. Sonuçta savaş sona erdirilebilecektir. İslâm ordusu hiçbir şart altında bu gayeyi gözden kaçırmamalı,- dikkatini düşman askerlerini ele geçirme üzerinde yoğunlaştırmalıdır. Düşmanın bütün savaşma gücü yokedilip, savaş meydanında savaşan bir tek insan bile kalmadıktan sonra, sıra esirlerin gözetilmesine gelmelidir.
2- Müslümanlara, esirlerine ya merhamet göstermeleri ya da onları serbest bırakmaları söylenir. İlk kısımdaki merhametin birinci anlamı, onlara esaretleri boyunca şefkatle ve nezaketle muamele edilmesidir. İkinci manası, öldürülmeleri veya ömürleri boyunca esir olmaları yerine müslümanlara köle olarak dağıtılmalarıdır. Üçüncü durumda zımmî olarak kabul edilirler ve cizye ödemeleri gerekir. Son olarak, "merhamet" kelimesi herhangi bir ödeme yapılmaksızın esirlerin serbest bırakılması manasına da gelir. Kölelerin belirli bir karşılığa göre serbest bırakılmasında üç yol izlenebilir: Birincisi, belirli miktarda para ödenerek, ikincisinde, esirlerin bazı hizmetleri yerine getirmeleri şartıyla, son şekilde ise düşmanın esir aldığı müslümanlarla değiştirilerek.
Rasûlullah @ ve ashabı bu muhtelif yollardan her birini zaman ve mekâna göre farklı olaylarda uygulamışlardır.
3- Yukarıda sözü edilen "merhametli mua-mele"nin ilk İcabı, esirlerin tutsaklıkları süresince yiyecek ve giyeceğinden, hasta veya yaralı iseler sağlık durumlarından devletin mesul olmasıdır. İslâm fıkhı esaret altındakilerin aç-açık bırakılmalarına, korkutulup dövülmelerine müsaade etmez. Aksine, müslümanlarm onlara şefkat ve merhametle muamele etmeleri öğütlenir. Bedir savaşında elegeçirilen esirlerin sahabe arasında paylaştırıldığı ve onlara iyi davranılmasınm Öğütlendiği hususunda Hz. Peygamber'in sünnetinden çeşitli örnekler zikredilir. Esirlerden biri olan Ebû Aziz daha sonraları şunları söylemişti: "Ben, Ensar'dan bir ailenin neza-retindeydim. Sabah ve akşam olmak üzere her iki öğünde de bana ekmek verdiler. Oysa onlar sadece hurma ile idare ediyorlardı." Ateşli bir hatip olan ve aynı zamanda Hz. Peygamber @'in aleyhinde de konuşmalar yapmış olan Süheyl b. Amr bir diğer, esirdi. Ashabdan bazıları onun dişlerinin kırılmasını teklif ettiğinde Rasûlullah @ şu cevabı vermişti: "Eğer onun dişlerini kırarsam, peygamberi olmama rağmen Allah da benim dişlerimi kırar." (İbni Hişam). Yemâme kabilesinin reisi Sümâme b. Üsâl esir edilmişti. Esareti süresince O'na, Rasûlullah @'in emriyle güzel yiyecek ve süt verildi. (İbni Hişam). Bu uygulamalar Rasûlullah @'in ashabınca da sürdürüldü. O devirde müslümanlarm savaş esirlerine kötü davrandıklarına dair herhangi bir örnek yoktur.
4- Merhametle muamele etmenin, ikinci mânasına gelince: İslâm, esirleri sürekli esaret altında tutarak, onları zorla çalıştırma yolunu uygulamaz. Eğer, esirlerin değişimi veya hem esirlerin kendisi hem de ülkeleriyle fidye karşılığı onların serbest bırakılmaları konusunda herhangi bir çözüm bulunamaz ise, bu durumda esirler, şahıslara köleler olarak dağıtılırlar. Tabiî ki, sahiplerine onlara şefkatle davranmaları öğütlenir. Bu usûl, Rasûlullah @ ve ashabı devrinde kabul görmüştü. Bununla birlikte bir nokta hatırda tutulmalıdır: Bir kimse esaretinden önce İslâm'ı kabul etse, ancak şu ya da bu şekilde esir edilecek olsa, bu kişinin serbest bırakılması gerekir. Fakat bir kişi, esir edildikten veya bir başkasına verildikten sonra müslü-man olursa hürriyetini kazanamaz. îmrân b. Hüseyn, Benî Ukeyl'den bir kimseninn tutsak edildikten sonra müslümanlığını ilân ettiğini, bunun üzerine Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu nakleder: "Sen bu sözünü esir edilmeden önce söylemiş olsaydın, elbette kurtulmuştun." (Ahmed, Müslim ve Tirmizi). Aynı hususta, Hz. Ömer de şöyle demiştir: "Bir kişi müslü-manlar tarafından esir edildikten sonra İslâm'a girerse öldürülmekten kurtulur; ama savaş ganimeti muamelesi görmekten kurtulamaz." Bu yüzden İslâm hukukçuları arasında, esaretinden sonra müslüman olan bir kimsenin kölelikten kurtulamayacağı hususunda tam bir görüş birliği vardır. (İmam Muhammed, Kita-bü' s-Siyerü' l-Kebif).
5- Esirlere ihsanın üçüncü şekli, esirlerin İslâm devletinde hür olarak yaşayan ve korunan bir tebâ olmaları hasebiyle devlete senelik cizye ödemeleridir. Bunlar müslümanlar gibidirler, ancak zımmî sta-tüsündedirler. Bir kişiyi esir etmek nasıl meşru ise, onlara cizye ödettirmek ve zımmî kabul etmek de öylesine meşrudur denilmiştir. Bir beldede, onların cizye ve toprak vergisiyle (haraç) mükellef tutulmaları, sonra da hür olduklarının ilân edilmesi müslüman yöneticilerin (İslâm devletinin) yetkisindedir. (Kitabü? s-Siye-rü'l-Kebir). Bu tarz uygulamalar, genel olarak, esirlerin yeni fethedilen bir bölgenin esir edilen halkı hakkında yapılmıştır. Rasûlullah @ Hayber halkına bu örneğe uygun bir uygulamada bulunmuştur. Daha sonra Hz. Ömer Irak ve diğer ülkeleri fethettiği zaman büyük ölçüde bu örneğe uymuş ve ona göre hareket etmiştir. Irak fethedilince, bölge halkından bazıları Hz. Ömer'e gelerek şöyle derler: "Ey mü'-minlerin emîri! Biz bundan önce İran yönetimi altında idik, bize çok eziyet ettiler, çok kötü muamelede bulundular, çeşit çeşit ezâ ve cefâ çektirdiler. Sonra Allah sizi gönderdi, biz de sizin gelişinizden memnun olduk. Size karşı ne savunma yaptık, ne de yapılan savaşa katıldık. Fakat, duyduk ki, bizleri köle yapacakmişsı-mz. Doğru mu?" Bunun üzerine Ömer şu cevabı verdi: "İslâmı kabul etmek veya cizye verme yollarından birini seçiniz ve hürriyetinizi muhafaza ediniz." Onlar da cizye vermeyi seçerek serbest bırakıldılar ve müslümanlarla aynı medenî haklardan faydalandılar. Ebu Ubeyd, Hz. Ömer'in Ebû Musa el-Eş'arî'ye şunları yazdığını nakleder: "Savaşta ele geçirilen kimselerden çiftçi ve köylü olanlarım serbest bırakınız.!' (Ebû Ubeyd, Kitâbû' l-Emvâl)..
6- Esirlere ihsanın dördüncü şekli, onların tamamını herhangi bir fidye veya karşılık beklemeksizin serbest bırakmaktır. Bu, İslâm devletinin esirin genel durumu karşısında kullandığı özel bir yetkidir. Bu özel yetki ile, onu hayat boyu memnun bırakarak düşmanlıktan dostluğa, kâfirlikten müslümanlığa dönmesi ümidi ile esir serbest bırakılmaktadır. Şurası çok açıktır ki, düşman tarafa mensup bir kişinin müslümanlarla savaşmak için tekrar geri gelmesini göze almak bir risktir. Fakat herhangi bir şekilde faydalı olabileceği düşünülürse, böyle yapmakta bir sakınca yoktur. (Kitâbû s-Siyerü'l-Kebir). Yukarıda belirtildiği şekilde, Hz. Peygamber @ tarafından yapılmış birçok Örnek vardır. Benî Kureyza kabilesinden esir edilen Zübeyr b. Bata ve Amr b. Sa'd'ı Hz. Peygamber @ serbest bırakmıştı. Zübeyr'in hayatını bağışlamasının sebebi, cahiliye günlerinde yapılan Buas Savaşı sırasında onun Ensâr'dan Sabit b. Kays'ı himaye ederek koruması idi» Hz. Peygamber, Sabit'e yaptığı iyiliğe karşılık olarak Zübeyr'i serbest bıraktı. Amr b. Sa'd ise, kabilesi Hz. Peygamber @ ile yaptığı anlaşmayı bozarken, herhangi bir ihanette bulunulmaması için elinden gelen çabayı sarfetmesi hasebiyle serbest bırakıldı. (Kitâbû'l-Emvâl).
7- Rasûlullah @ zamanında esirlerin para karşılığında salıverilmeleri konusunda bir tek örnek vardır: Bedir savaşından sonra her bir esir, 1.000 ile 4.000 dirhem arasında bedel ödemek şartıyla serbest bırakılmıştı. (Tabakatvç Kitâbû'l-Emvâl).
8- Esirlerin bir takım hizmetler karşılığında serbest bırakılmasının Örneğini yine Bedir olayında görüyoruz. Kureyş esirlerinden mâlî gücü olmadığı için fidye veremeyenlerin serbest bırakılmaları için Hz. Peygamber @ her bir esirin Ensar çocuk larından on tanesine okuma yazma öğre' meşini şart koşmuştu. (Müsned-i Ahme ve Kitâbû' l-Emvâl).
9- Savaş esirleri değişiminin bir kaç örneğini Hz. Peygamber @ zamanında görebiliriz. Daha önce zikredildiği gibi çok güzel bir Kureyşli kadın esir, birçok müslüman esir karşılığında değiştirilmişti. (Müslim, Ebû Dâvud, Tahavi, Kitâbû'l-Emvâl ve Tabakat). İmrân b. HÜseyn'den nakledildiğine göre, bir defasında Sakif kabilesi iki müslümanı yakalamıştı. Daha sonra, onların dostu olan Benî Ukeyl kabilesinden bir kişi müslümanlar tarafından esir alındı. Hz. Peygamber bu adamı Taife göndererek karşılığında esir edilen iki müslümanın serbest bırakılmasını sağladı. (Müslim, Tirmizi ve Ahmed)
10- Kur'ân'daki "...(Savaş sona erince) Ondan sonra artık ya lütfedip bırakır ya da fidye alırsınız..." (47: 4) âyetinin tefsirinden 'savaş esirleri öldürülmemelidir' hükmü çıkarılmıştır. Abdullah b. Ömer, Hasan Basri, Atâ ve Hammâd b. Ebî Süleyman âyetin metnini genel görüş olarak almışlardır. Onlar, 'bir kişi ancak savaş sırasında öldürülebilir' hükmünde ısrar etmişlerdir. Savaş sona erdiğinde, esirler de hapsedildiklerinde, onları öldürme hakkı ortadan kalkar. İbni Cerir ve Ebu Bekir el-Cessas'dan rivayet edildiğine göre, Haccac b. Yusuf savaş esirlerinden birini Abdullah b. Ömer'e göndererek onu öldürmesini emretmişti. O da bu âyeti (47:4) okuyarak, "Esir edilmiş birinin öldürülmesine, bu âyete göre izin yoktur." diye esiri öldürmeyi reddetmişti. Yine Abdullah b. Âmir'in, Abdullah b. Ömer'e bir savaş esirini öldürme emri verdiği, ancak onun aynı sebebe dayanarak bu emre itaat etmediği zikredilir. (Siyerü'l-Kebir).
11- Bu âyette, esirleri öldürme açık bir şekilde yasaklanmamıştır. Bundan yola çıkarak Hz. Peygamber @, Allah'ın emrinin özünü şu şekilde anlamış ve uygulamıştır: İslâm devlet başkanı, bazı savaş esirlerinin öldürülmesini gerekli buluyorsa ve bunun için özel durumlar ve mecburiyetler hissediyorsa öldürebilir. Fakat bu genel bir kural değil, yalnızca bir istisnadır. Buna mecbur kalındığında başvurulabilir. RasÛlullah @, Bedir'deki 70 esirden Ukbe b. Ebî Muayt ve Nadr b. el-Ha-ris'in, Uhud esirlerinden ise yalnız şair Ebû Azze'nin öldürülmesini emretmişti. Hayber savaşı esirlerinden sadece Kinane b. Ebî'l-Hukayk, anlaşmayı bozduğu için Öldürülmüştü. Mekke'nin fethinde ise yalnızca birkaç kişinin Öldürülmesi emredilmişti ki, zaten onlar da çok ağır suçlar işlemişlerdi.
Bu birkaç istisnanın dışında, RasÛlullah @'in genel tavrı, savaş esirlerinin öldürülmemesi doğrultusundaydı.
Bütün bunlar, islâm'ın savaş esirleri konusunda çok şümullü bir hukuk meydana getirdiği gösterir. Bu kurallar bütün muhtelif hâdiselerde, muhtelif zaman ve mekânlarda değişen problemlere tatminkâr çözümler üretebilen bir faaliyet alanıdır. {Tafheem al-Qur'an, c. V, sh. 12-18).
Bununla beraber, savaş esirlerinin problemleriyle İlgilenen İslâm hukukunun insanî, mâkûl; kin ve intikamdan uzak olduğunu belirtebiliriz. İslâm, problemlerin, hem kazanana hem de mağluba zarar vermeden, bölgede kalıcı barışı sağlamaya hazırlık olacak şekilde, gerçekçi ve insanî bir tavırla çözümlenmesini önerir. Aynı zamanda her iki tarafa, insanların itibar, şeref ve canlarına hürmet etmelerini hatırlatır. Bu hukuk, uluslararası savaş halinde, düşman ülkenin vatandaşı tarafından işlenen suçların, kişisel suçlar olarak telâkki edilemeyeceğini, bu şartlar altında, yargılamasının ve cezasının şahsî olamayacağını belirtir. Ancak çok istisnai durumlarda, devlet, adalete uygun bulur, kişi de suçlarını kendi başına, kendi gücüyle işlemiş olursa, bu kimse işlediği suçlardan yargılanır ve gereken cezaya çarptırılır.
Sonuç olarak, bu konuda genel prensip, savaş esirlerinin öldürülmemesidir. Ancak, "bu hüküm, esirlerin savaş hakları dışında, işledikleri suçlardan yargılanıp, cezalandırılmalarına engel değildir. Rasûlullah @'in yüksek yetkisini kullanarak, Bedir'de elegeçirilmiş iki esirin öldürülmesini emretmesi bu konuya örnek bir uygulamadır." (İbni Hişam). Bir esirin savaş sırasında savaşın gereği olarak yaptıklarından sorumlu tutulamayacağı, İslâm hukukçuları tarafından açıkça kabul edilmiştir. Aynı şekilde savaşçıların, müslümanlann canlarına ve mallarına verdikleri zararlardan mesul olmayacakları konusunda da tam bir görüş birliği vardır. Onlar, İslâm'a girseler veya zımmî olarak İslâm devletinin vatandaşları olsalar dahi bu durum değişmez. Dinleri (veya devletleri) onlara bu doğrultuda emir verdiği için vicdanen böyle yapmak zorundaydılar ve bu sebeple müslümanlara karşı muarız bir güç oluşturmuşlardır. Bu noktada, onlar müslü-manlarla aynı mantığa sahiptirler. Malların ganimet olarak elegeçirilmesinde de aynı durum geçerlidir. (Dubusiy, Asrar, varak 148a).
Esirlerin Hakları: Yukarıda açıklandığı gibi, esirler her şart altında gözetilmesi gereken belirli haklara sahiptirler. "Onlar, sıcaktan, soğuktan ve benzeri durumlardan korunurlar. Rasûlullah @'in uygulamasında olduğu gibi, giyecekleri yoksa giyecek sağlanır." (Buhari). Herhangi bir problemleri varsa, rahatsız iseler, bunlar mümkün olduğunca giderilir. Bu aynı zamanda, bizzat Rasûlullah @'in hareket tarzıdır. (İbnü'1-Esir). Esir, vatanındaki malı için vasiyet yazma hakkına sahiptir. (Serahsî). Açıktır ki, bu vasiyet uygun kanallarla düşman yöneticilerine bildirilecektir.
Esirler arasında, anne çocuğundan, diğer yakın akrabalar da birbirlerinden ayınlmazlar. (Serahsî). Esirlerin İtibar ve mevkileri şahsî durumlarına göre tesbit edilir. (Makrizî). Rasûlullah @'e isnad edilen bir hadiste şöyle denilir: "Mağlûp ettiğiniz bir milletin itibarına, şerefine hürmet edin." (Câhız ve İbni Asâkir). İslâm tarihinin ilk yıllarında, esirlerin zorla çalıştırıldığını gösteren herhangi bir delil yoktur. Eğer, kaçmaya çalışıp başara-mazlarsa, düzen ve disiplini bozarlarsa cezalandırılabilirler. Kaçma teşebbüslerinde başarılı olduktan sonra, tekrar yakalanırlarsa, önceki kaçma suçları cezalandırılmaları için bir sebep oluşturmaz. Sadece, esirin kaçmamak için verdiği sözü tutmaması belki cezayı gerektirebilir.
Esirlerin köleleştirilmesine gelince: Hz. Peygamber @'üı savaş esirlerine böyle yaptığına dair çok az Örnek vardır. Ancak, şimdiye kadar açıklandığı gibi Rasûlullah @'in genel uygulaması onların hepsini serbest bırakmaktı. En bilinen olay, Benî Kureyza Yahudilerin-den kadın ve çocukların köleleştirilmesidir. Fakat bu karar, Yahudilerin kendi seçtikleri bir hakem tarafından verilmiş ve bu kararda Hz. Peygamber @'in herhangi bir etkisi olmamıştı. Kaldı ki bu hüküm Yahudi şeriatıyla tam bir uyum ilerisindedir. Zira, (Eski Ahid) Tevrat'ta şöyle denilir: "Bir şehre karşı ceng etmek için ona yaklaştığın zaman, onu barışıklığa çağıracaksın. Ve vaki olacak ki, eğer sana sulh cevabı verirse, ve kapılarını sana açarsa, o vakit vaki olacak ki, içinde bulunan bütün kavim sana angaryacı olacaklar, ve sana kulluk edecekler. Ve seninle musalaha etmeyip ceng etmek isterse, o zaman onu muhasara edeceksin. Ve Allah'ın Rab onu senin eline verdiği zaman, onun her erkeğini kılıçtan geçireceksin; ancak kadınları, ve çocukları, ve hayvanları, ve şehirde olan her şeyi, bütün malını kendin için çapul edeceksin; ve Allah'ın Rabbin sana verdiği düşmanlarının malını yiyeceksin. Bu milletlerin şehirlerinden olmayıp senden çok uzakta bulunan bütün şehirlere böyle yapacaksın." (Tesniye, 20:10-15).
Hz. Peygamber @'in siyaseti, "Araplar köle-leştirilemez" hükmüyle zirvesine ulaştı. (Mebsut ve Şerhü's-Siyer'ül-Kebir). Halife Ömer, savaşan ülkenin köylü, esnaf ye meslek sahibi vatandaşlarının köle yapılmaması için emirler vermiştir. (Kenziı l-Ummal.)
Kur'ân, kölelerin serbest bırakılmasını çeşitli şekillerde teşvik eder: "...Allah rızası için... boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal verdi... işte doğru olanlar onlardır..." (2:177). Tevbe sûresi zekâtın bir bölümünün, kölelerin âzad edilmesinde kullanılması için ısrar eder (9: 60). Paranın böylesi gayeler uğrunda harcanmasının zorluğuna rağmen, Be-led sûresinde yer alan âyetle, bu amelin üstünlüğü belirtilir: "(O) Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek(tir)." (90:12-13). Kur'ân'ın bazı âyetlerinde, köle âzad etmenin birçok günah ve hata İçin kefaret olduğu ifade edilir. (4: 92; 5: 89-93). Aşağıdaki âyet, Halife Ömer tarafından şu şekilde yorumlanmıştır: Müslüman bir köle çalışıp, sahibine değerini ödemek isterse, bu teklifin köle sahibi tarafından reddedilmesine izin verilmez. Ayette şöyle denilmektedir: "...Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden, mükâtebe (akdi) yapmak (çalışıp belli bir para ödemek karşılığında hürriyetlerini kazanmak isteyenler) isteyenlerle -eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz- mükâtebe yapın (bedel vermelerini kabul edin)..." (24: 33).
Bu örnekler, Rasûlullah @'in düşkün ve âciz durumdaki insanların durum ve statülerini geliştirmek için nasıl ciddî gayretler sarfettiğini gösterir. Bu tedbirlerin, köleliğin genel bir uygulama olduğu, zayıf ve yoksul insanların tam olarak haklarına sahip çıkamadığı 1400 yıl önce, toplumdaki zayıf insanların toplumsal mevkiilerini geliştirmek için alındığı unutulmamalıdır. O zaman alınmış bu tedbirlerin yapısını ve büyüklüğünü, modern zamanlarda birçok medenî ülkede olanlarla karşılaştırdığımız zaman, bu inkılâpçı değişiklikleri yapan Hz. Muhammed @'in üstün şahsiyeti hakkında bir fikre sahip olabiliriz. Modern zamanlarda, ırk ayrımının ve renk konusundaki peşin fikirlerin değişik biçimlerinin, nerede ise dünyanın bütün medenî ülkelerinde önemsenip, uygulandığım görebiliriz. Farklı renklerdeki birçok insana, uygulamalarda ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmaktadır. Avrupa'nın hemen hemen bütün ülkelerinde beyazlar, daha düşük vasıf ve eğitimlerine rağmen tercih edilirlerken, diğer renklerdeki insanlar, öğrenimlerine, uzmanlıklarına ve akademik kariyerlerine uygun iş bulamamaktadırlar. Buna rağmen, onlar, İslâm'ı ve Peygamber'ini nasıl eleştirebilirler? ... O Peygamber ki, toplumun sosyal, ekonomik ve siyasî sahalarında inkılâpçı değişiklikler yapmış, zayıfa ve yoksula uygun ve gerekli haklarını vermiş, onlan bütün sosyal ve medenî haklardan faydalanmada elit tabakayla eşit kılmıştır. Çalışana itibarı, yoksula saygıyı erkek ve.kadın kölelere toplumsal statülerini veren, onlan İslâm devletinin eşit vatandaşları yapıp, hepsine aynı şekilde muamele eden Hz. Muhammed @'den başkası değildir. Buna kadınlar da dahildir. O, kadınların toplumdaki mevkilerini yükseltmiş, onlara erkeklerle eşit haklar vermiştir (2: 228). Hz. Peygamber @, kadınların yaratılışlarına uygun görevlerini faal bir şekilde yapabilmelerinde lâzım olabilecek bilgi ve hünerleri elde edebilmeleri için onlara bütün kapılan açmıştır. Hayat yolunda, kadınlara erkeklerle eşit haklar verilerek, onlara, babalannın, erkek kardeşlerinin, kocalarının ve oğullarının mirasından bir pay almalan sağlanmıştır. Kadınlar din, eğitim, ekonomi ve sosyal hayatın her sahasında aynı haklardan faydalanırlar. (Daha fazla bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. II, 1. bölüm).
KISIM 6
SORUMLULUĞUN ŞAHSÎLİĞİ PRENSİBİ
Hz. Peygamber @'in insanlığın iyiliğine yaptığı bir diğer mühim hizmet şahsî sorumluluk prensibinin mâna ve önemini çokça vurgulamış olmasıdır. Bu prensibe göre, kadın veya erkek herkes kendi yaptıklarından sorumludur, kendi suçunu, yakınlık derecesi ne olursa olsun bir başkasına devredemez. Kur'ân bu hususta çok nettir: "...Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasmın (günah) yükünü taşımaz..." (6: 164). Bu âyet çok basit ifadelerle şahsî sorumluluk ilkesine işaret eder: Herkes kendi amellerinden sorumludur ve yaptıklarının hesabını verecektir. Bu sorumluluk katiyyen bir kişiden başka bir kişiye aktarılamaz. Rasûlullah @'e, kâfirlere şöyle demesi emredilmiştir: "Eğer onlar seni yalan-ladılarsa de ki: 'Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım!" (10:41).
İsrâ sûresi, bu ilkenin pratikteki sonuçlarını şu sözlerle belirtir: "Kim yola gelirse kendisi için yola gelmiş olur, kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü taşımaz..." (17: 15).
Bu âyetle özellikle şu husus belirtilmektedir: Bir kişi doğru yolu kabul edip izlerse bu, Allah ve Rasûlü'nün lehine değil, ancak kişinin kendi faydasınadır. Diğer yandan, bir kişi doğru yoldan sapmakla Allah ve Rasûlü'ne hiçbir zarar veremez. Zira, onlar sadece insanı sapık yollardan koruyup, doğru yola yöneltmede yol göstericidirler ve bunu kendi amaçlan için yapmazlar. Şahsî sorumluluk prensibi Kur'ân'da muhtelif yerlerde vurgulanmıştır. Çünkü bir kişi onun sonuçlarım tam olarak anlayamazsa, doğru yolu titizlikle izleyemez. Bunun mânası, herkes yalnızca kendi ahlâkî tavırlarından mesuldür ve Allah'a karşı hesap verecektir. Hiç kimse kendi sorumluluk yükünü bir başkasıyla paylaşamaz. Misâl olarak bir neslin, bir toplumun ya da çok sayıda insanın beraberce yaptıkları özel bir hareket veya özel bir davranış biçimini ele alabiliriz. Bu insanlar Hesap günü Allah'ın huzurunda toplandıklarında, müşterek yaptıkları çalışmalar tahlil edilecektir. Sonuçta, o işte pay sahibi olan her bir kişinin sorumluluk derecesi belirlenecek, herkes yükümlülüğü karşılığında ya mükâfatlandırılacak ya da ceza görecektir. Hiç kimse bir diğerinin yaptığından dolayı cezalandırılmayacak, veya bir kişinin günahları bir başkasının omuzlarına yüklenmeyecektir. Bu düstur o kadar çok tekrarlanıp belirtilir ki, akıl sahibi bir kimse, bir başkasını taklit ederek iş yapmaz veya başkalarının benzer İşlerini göstererek kendi davranışlarının haklılığı iddiasında bulunamaz.
Ahlâkî bir prensip olan şahsî sorumluluk, dünyevî ve manevî boyutları da dahil olmak üzere bütün İslâm sistemini kaplamıştır. Bu prensip bîr müslümanın şahsî davranışlarına uygulandığı gibi, toplumun bir parçası olarak yaptığı çalışmalara da uygulanmaktadır. Hiç-kimse, yaptıklarının sonuçlarından kaçmamaz ya da hiç kimse başkalarının yaptıklarından dolayı suçlanıp cezalandırılamaz. Her insan, bedenî, ahlâkî ve ruhî dünyasında yaptıklarının sonçlanna katlanmak zorundadır. Bakan sûresinde şöyle buyurulur: "...Kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir." (2: 286). Bu âyet şu hususları belirtir: Hem mükâfat hem de ceza, gerçekten her bir insanın yaptığı hareketlerin ve amellerin bir karşılığı, bir sonucudur. Bir kimse sadece kendisinin yaptığı iyi amellerin karşılığı olarak mükâfat kazanabilir; yoksa başkalarının iyilikleri ona hiçbir şey kazandırmayacaktır. Şu husus çok önemlidir ki, iyi ya da kötü bütün karşılıklar, bir kişinin kendi yaptıklarının sonuçları olacaktır. Tekrar belirtmek gerekirse, bir insan sadece, gerçekten isteyerek, bizzat iştirak ettiği işlerden dolayı mükafatlandırılacak veya cezalandırılacaktır. İlâhî kanunda, hesapların başkalarına yüklenmesi yoktur, şahsî sorumluluk ve hesap verme ilkesi geçerlidir. (The Meaning of îhe Qur'an, c. I, sh. 210).
Daha önce işaret edildiği gibi bu prensip, yaptıklarına göre ödüllendirilecek veya cezalandırılacak olan milletlere de aynı şekilde uygulanır: "Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız." (2: 134 ve 141). Bu âyet, toplumda ortaklaşa yapılan işlerden kişilerin tamamen ve bütünüyle sorumlu tutulacaklarını, dolayısıyla, şahsî sorumluluk prensibine uygun olarak her bir kişinin sadece yapılan-lardaki payına göre toplumun diğer üyeleriyle birlikte hesap vereceğini açıkça gösterir. Bu hesap verme işleminde, hiçbir toplum kendi suçlarını bir başka topluluğa yükleyemeyece-ği gibi başkalarının yaptıklarından da sorumlu tutulmayacaktır. Kanun, onları hem şahsî hem de toplu olarak, taraf tutmadan, sadece yaptıkları amellere göre yargılayacaktır.
İtidal Esasları
Rasûlullah @, insanları, hayatın her veçhesinde daima vasat yolu seçen, maddî manevî bütün faaliyetlerde ifrat ve tefritten kaçındıran doğru yola davet etmiştir. Onlara her türlü beşerî hadiselerde her şeyin kararını teklif etmiş, her hususta itidali izlemelerini öğütle-miştir. Ebû Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: Bu din kolaylık dinidir. Hiç bir kimse yoktur ki (bu) din hususunda (amellerim eksiksiz olsun diye) kendini zorlasın da din, ona galebe etmesin (ve ezilip büsbütün amelden kesilmesin). Öyle olunca ortalama gidin." (Buhari). Yine; "Güzel amel, güzel davranış ve itidal peygamberliğin yirmibeş bölümünden bir bölümdür." (Ebu Davud) buyurmuştur. Aynca: "îş ve ibadetinizde itidal ile hareket edip ifrat ve tefritten sakınınız. Doğru yoldan gidip Allah'a yaklaşınız." "İtidali iltizam ediniz ki, maksadınıza eresiniz." (Buhari) buyurmuştur, îbni Ömer, Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu söyler: "Harcamalarda itidal, geçinmenin (nzkın) yarısıdır." (Beyhaki).
İbadet Ve Dua
Bu itidal prensibi, bütün beşerî faaliyetlerde, hatta ibadet ve dualarda bile tavsiye edilir: "De ki: 'İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O'nundur. Namazında pek bağırma, pek de (sesini) gizleme, bu ikisinin arasında bir yol tut." (17: 110). İslâm, ibadette ve dinin diğer rükünlerinde ifrata kaçmayı veya dünyada hayatî hâdiselerle aktif olarak ilgilenmeyi bırakıp, bir köşede inzivaya çekilmeyi hoşgörmez; insanları bu hususlarda uyarır. Aslında bu tip davranışlar tabiî değildir, Kur'ân ve Sünnet'in açık emirlerine karşıdır. Zira, Kur'ân ve Sünnet, insanı Allah Yolu'na çağırır. Bu çağrıya göre, insanlar Kur'ân ve Sünnet'in ışığında, sözle veya amelle dinin yayılması işinde faal bir şekilde çalışarak, daha güzel, daha mükemmel bir hayata kavuşabilirler. Manastıra çekilip, münzevî bir hayat sürmek, yani ruhbanlık İslâm 'in öğretisine ve ruhuna aykırıdır. (57: 27).
Rasûlullah @'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "islâm'da ruhbanlık yoktur." (Müsned-i Ahmed). Diğer bir hadiste şöyle buyrulur: "Bu ümmetin ruhbanlığı cihad'dır." (Müsned-i Ahmed, Müsned-i Ebî Ya'lâ). Başka bir İfadeyle, bu ümmetin manevî ilerlemesi bu dünyayı bir kenara iterek değil, Allah yolunda gayret sarfetmesiyle olacaktır. Ve bu ümmet, dünyevî felaketlerin ve zulümlerin korkusundan ormanlara, dağlara ve çöllere kaçmayacak, aksine onlarla Allah rızası için mücadele edip, savaşacaktır. Rivayet edildiğine göre, sahabe'den bir kişi her gecesini namazla geçireceğini, diğeri sürekli oruç tutacağını, bir üçüncüsü de ne evleneceğini ne de herhangi bir kadınla ilişkide bulunacağını söyler. Onların konuşmalarını duyan Hz. Peygamber @, şöyle buyurur: "Allah'a yemin ederim ki, ben sizden daha çok Allah'tan korkarım. Ancak benim yolum şudur: Oruç tuttuğum gibi iftar da ederim, geceleri hem namaz kılarım hem de uyurum ve kadınlarla evlenirim. Benim yolumu beğenmeyen kimsenin benimle bir ilgisi yoktur." (Buhari ve Müslim). Enes, Allah'ın Rasûlü'nden şunları nakletmiştir: "Nefislerinize zulmetmeyin. Sonra Allah da size karşı sert olur. Bir grup sertlik ve meşakkat yolunu seçmişti. Allah da onları şiddetle yakaladı. Bakın! Onlarm izlerini kilise ve manastırlarda bulabilirsiniz." (Ebu Davud).
Yardımseverlik
İslâm, insanların Allah yolunda infakta bulunmalarını teşvik eder. Ancak bunu yaparken ne cimriler gibi davranmayı ne de insanları yoksul ve muhtaç bir hâle düşürecek sınırsız bir harcamayı kasteder. Öğütlenen, sadece itidalli bir infaktır.
"Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp, tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın." (17: 29).
Bu âyet, insanlara yardım etmede Kur'ân'ın izlenmesini istediği orta yolu sarih bir şekilde açıklar. Onlar ne (yoksul ve muhtacın zararına olan) para dolaşımını engelleyecek biçimde cimrilik yaparlar, ne de kendi maddî durumlarını bozacak şekilde aşırılıkta bulunurlar. Aksine, insanlar dengeli bir şekilde hareket etmesini öğrenmelidirler. Öyle ki, harcanması gereken yerde paralarını harcamah, kendilerine problem çıkarabilecek müsriflikten kaçınmalıdırlar. Gerçekten de bu ahlâkî ve zihnî tavır îslâm toplumunun bir parçasıdır. Bugün bile, cimriler ve istifçiler hor görülürken, cömert insanlar her yerde saygı görmektedirler. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI, sh. 137-138).
Kur'ân bu tip insanları şu sözlerle övmektedir: "Ve onlar ki harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler, (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur." (25: 67). Bu, Allah'ın gerçek kullarının normal davranışıdır. Onlar paralarını sarfederken ifrat ve tefrit arasında orta yolu izlerler. Harcamalarda akl-ı selîm ve ihtiyaç gözetilir. Para biriktireceğim diye sefalet içinde yaşanılmaz. Esas olan sadece tutumluluktur. Bunlar, sahabeyi Arabistan'ın zengin insanlarından ayıran özelliklerdir. Bu zenginler kendi nefsânî arzularını tatmin etmek için müsriflik yaparlarken, paralarını iyi işlerde harcamakta cimrilik ederlerdi.'
İslâm'a göre israf: (1) Çok küçük bir miktar dahi olsa parayı gayri meşru yerlere harcamak; (2) Meşru da olsa harcamalarda öz kaynakların üzerine çıkmak veya serveti şahsî hevâ ve heves için kullanmak, ve (3) Parayı, Allah rızası için değil de, sadece gösteriş olsun diye haklı bir yere sarfetmektir. Diğer yandan parasını kaynaklarına ve mâlî durumuna uygun olarak kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını gidermede kullanmayan ya da iyi işlere sarfetmeyen insanlar ise cimridirler. İslâm'ın Öğrettiği yol, ifrat ve tefrit arasındaki itidaldir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI-II, sh. 202). Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Bir kişinin hayatında orta yolu izlemesi, onun akıllılığının bir işaretidir." (Ahmed ve Taberani). (Daha fazla bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. III, 3. bölüm). İsraf şu sözlerle yasaklanmıştır: "...(malını gereksiz yere) saçıp savurma. Çünkü (gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabb'ine karşı çok nankördür!" (17: 26-27).
Konuşma Ve Davranış
Hz. Peygamber @, hayatındaki her olayda, vasat yollu davranış örneğini kendi uygulamasıyla göstermiştir. Kur'ân vasatî-orta yol mutluluğunu ebedî lisanıyla şöyle açıklar:
"İnsanlara yanağını bükme (kibirlenerek boynunu bir yana büküp yüzünü insanlardan öte çevirme) ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez. Yürüyüşünde tutumlu (tabiî) ol, sesini de kıs. Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir." (31: 18-19).
Bu âyetler, beşerî münasebetlerde orta yol anlayışını açıklar. Bu anlayış, bizim Allah, kâinat, yaratıklar ve özellikle insanlar ile olan ilişkilerimizin gerçek mânasından tabiî olarak ortaya çıkar. Her şeyde orta yol tavsiye edilir. Çok aceleci olmadığın gibi, durağan veya yavaş da olma. Ne çok fazla konuş, ne de sessiz kal. Haddinden fazla girişken olma, ancak çekingenlik ve gevşeklik de gösterme. Kendine çok güvenenlerden olmadığın gibi, yılgınlık gösterenlerden de olma. Sabırlıysanız, bu size hayat mücadelenizi cesurca sürdürmenizde sadakat ve kararlılık verecektir. Mütevâzi olmanız sizi çirkin kabadayılıklardan koruyacaktır, ancak bu mütevazilik sizin gerçek ruhunuzu ve mâkûl kararlılığınızı engellemeyecektir. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1084, not: 3604).
tsrâ sûresinde yer alan âyet-i kerimede şöyle denilmektedir: "Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri yaramazsın, boyca da dağlara erişemezsin!" (17: 37).
Bu âyet, bizi zâlim ve mütekebbir kimselerin hareketlerine karşı uyarmaktadır. Bu uyarı sadece şahsî anlamda olmayıp, İslâm devletindeki genel davranıştan da ihtiva etmektedir. İslâm devletinin yöneticileri ve komutanları, âyetin bu tebliğini rehber kabul ederek zulüm, kibir, gurur ve kendini beğenmişliğin her çeşidinden uzak kalmışlardı. Bu hususa o kadar çok önem vermişlerdi ki, savaş meydanında bile kibirlilik alâmeti olabilecek herhangi bir söz kesinlikle ağızlarından çikmamıştı. Yürüyüşleri, giysileri, barınakları ve arabaları onların tevâzularının bir göstergesiydi. Kısaca, onların davranış biçimleri, müstekbirlere benzemeyen,mütevâzi insanların tavır ve hareketlerinden oluşmuştu.
Kur'ân, gerçek mü'minlerin davranışlarını şöyle tarif eder: "Rahmân'ın kullan ki, yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarsa 'selâm' derler." (25: 63).
Bu âyette, dikkatler iki çeşit karakter ve hayat tarzına çekilmektedir: Birincisi Hz. Peygamber @'in tebliğini kabul edip, O'nu izleyenler; ikincisi ise cahilî hayatlarında inat ve ısrar edenler. Gerçek mü'minler tıpkı zâlimler ve fitne çıkaranlar gibi kibirli ve mağrur yürümezler. Onların yürüyüşleri ancak kibar, doğru düşünüşlü ve güzel davranışlı kişilerinki gibidir. Bununla birlikte, mütevâzi yürüyüş, zayıf veya hasta bir insanın yürüyüşü anlamına gelmez. O, sözde tevazûsunu veya takvasını göstermek için görünüşte mütevâzi gibi yürüyen münafığın yürüyüşüne de delalet etmez. Hz. Peygamber @'in sünneti sert ve hızlı adımlarla yürümekti. Bir gün halife Ömer zayıf ve hastaymışcasma yürüyen bir genç gördü. Ona, hasta olup olmadığını sordu. Genç, hasta olmadığını söyleyince, halife kırbacını kaldırarak onu azarladı ve sıhhatli biri gibi yürümesini söyledi. Bu da gösteriyor ki, 'mütevâzi yürüyüş', zayıflık ve gereksiz huşu gösterisinde bulunan bir yürüyüş değil, asîl ve ağır başlı bir insanın yürüyüşüdür.
Allah'ın gerçek kullarının dikkati çeken ilk vasfı 'yürüyüş'leridir. Çünkü yürüyüş kişinin karakterini gösterir. Kibir ve gurur gösterisi içinde değil, mütevâzi ve vakarlı bir yürüyüş, yürüyenin asîl ve ağır başlı bir kişi olduğunu gösterir. O halde, çeşitli tipte kişilerin farklı yürüyüşleri, onların ne tür bir karaktere sahip olduklannın göstergesidir.
Bu âyet Allah'ın gerçek kullarının diğer insanlar arasında 'yürüyüş'leriyle tanınabileceğini ima etmektedir. Onlann Allah'a ibadet ve itaatleri kendilerini öylesine değiştirmiştir ki, ilk bakışta 'yürüyüş'lerinden hiç bir kötülüğe bulaşmalan umulmayan asil, mütevâzi, vakur ve iyi huylu kişiler olduklan anlaşılır. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VIII, sh. 201).
İktisâdı Tedbirler
İslâm, iktisadî hayatta dengeyi muhafaza edebilmek için, alışverişlerde ve iş hayatında da itidalli olmayı tavsiye eder. İsrâ sûresinde: "Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapm, doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir." (17: 35) buyuru-lur. Rahman sûresinde de şöyle denilir: "Tartıyı adaletle tutup-doğrultun, terazide eksiklik yapmayın." (55: 9).
Bütün muamelelerde tam olarak adaletli olunması, İlâhî kanunun temel bir prensibidir. Bu emir yalnızca kişilere yönelik değildir. Çarşıda, sokakta yapılan anlaşmalarda ölçü ve tartılara tam olarak riâyet edilip edilmediğini denetlemek; kanun gücüyle İlâhî emire aykırı hareket edilmesini önlemek İslâm devletinin görevlerindendir. Bütün alışverişlerde ve ticarî ilişkilerde sahtekârlıkların ortadan kaldırılmasını sağlamak da tslâmî yönetimin vazifelerindendir.
Bizzat Hz. Peygamber, tüccar ve esnafın bu hususta üzerlerine düşen görevleri yapıp yapmadıklarını kontrol etmek için Medine çarşısını ziyaret etmişti. Halifeler devri boyunca pazarlara yönetim tarafından kontrolörler tayin edilmişti. (Daha geniş bilgi için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. II, 3. bölüm).
Sosyal Ve Ahlâkî Kaideler
Hz. Peygamber @, kendi devrinden itibaren insan davranışlarının evrensel bir modelini oluşturacak, eşsiz toplumsal ve ahlâkî Ölçüler ortaya koydu. Bugün, bu davranış kuralları, resmen kabul edilmemesine rağmen, hemen hemen dünyadaki bütün ülkeler tarafında uygulanmaktadır ve artık alelade hususlar olarak telâkki edilmektedir.
Oysa bir kaç yüzyıl önce, insanlar karanlık çağlarda yaşarken ve bu davranış kurallarından haberleri dahi yokken, bunlar İslâm dünyasında genel bir uygulama hâline gelmişti.
1- Kötülüğü İyilik İle Giderme
Rasûlullah, Batılı anlamda 'misli ile mukabele' prensibini kesinlikle uygulamamıştır. Daima, kötülüğü iyilikle savmış, ashabından da bu şekilde davranmalarını istemiştir. Kur'ân, O'nun davranış ve öğretisini şu sözlerle özetler: "(Sen onların sana yaptığı) kötülüğü, en güzel şeyle sav..." (23: 96). Secde sûresinde ise şunları okuruz: "İyilik ile kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav..." (41: 34). Râd sûresinde de şu sözler zikredilir: "Ve onlar ki... kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak (hayır yoluna) harcarlar ve kötülüğü iyilikle savarlar..." (13: 22).
Kur'ân'ın bu âyetleri, bir müslümamn faziletli ve güzel davranışlarını açıkça göstermektedir, O, kötülüğe kötülükle değil, iyilikle karşılık verir. Şirretliğe karşı şirretlikle değil, faziletle mücadele eder. Bir zâlim kendilerine ne yaparsa yapsın, onlar her halükârda adaletle davranırlar. Aynı şekilde kendilerine yalanlar söyleyen ve ihanet eden kimselere bile doğru ve dürüst muamelede bulunurlar.
Rasûlullah (3>'in şöyle dediği rivayet edilir: "Başkalarıyla muamelenizde şöyle diyenler gibi olmayın: 'Bize iyilik edene iyilik ederiz, kötülük edene kötülük.' Bu yanlıştır. Siz şu yolu izleyin: Eğer başkaları size iyilik yaparsa siz de onlara iyilik edin. Yok eğer haksız davranırsa siz onlara haksızlık etmeyin."
Yine Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Dokuz şeyi(n aksini) yapmayı Rabbim bana yasakladı. (Bunlardan dördü şunlardır:) Kendilerinden hoşlansam da kızsam da herkese adaletli davranırım. Benim haklarımı çiğneyenlerin bile haklarını teslim ederim. Bana olan borçlarını ödemeyen kimseye, kendi borçlarımı öderim. Bana haksızlıkta bulunanları affederim." Aynı mânaya gelen bir başka hadiste, "size ihanet eden kimseye bile hainlik etmeyin." denilir. Bir de Hz. Ömer'in şöyle bir sözü vardır: "Sizinle muamelesinde Allah'tan korkmayan kimseyi cezalandırmanın en iyi yolu, onunla olan muamelenizde Allah'tan korkmanızdır." (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 201-202).
2- Sosyal Davranış
1- Selâm Verme: Hz. Peygamber @'in hayatı boyunca uyguladığı ve insanlığa miras bıraktığı sosyal davranış kuralları vardır. Kur'ân, Hadis ve Siyer kitapları, bu âdâb-ı muaşeretin varlığını gösteren Hz. Peygam-ber'in örnek davranışlarıyla doludur. Nisa sûresinde yer alan âyette şöyle buyurulmakta-dır: "Bir selâm ile selâmlandığmız zaman, siz de ondan daha güzeliyle selâm verin yahut verilen selâmı aynen iade edin..." (4: 86). Bu âyet müslümanlan, özellikle kendileriyle ilişki kurmak zor olan gayri müslimlere karşı nâzik ve medenî davranmaları konusunda uyarmaktadır. Gerginlik durumunda müslü-manların kaba davranış ve nezaketsizliklere karşı tedbirli olmaları istenir. Dâvetçiler kendilerine saygı ile selâm veren kimselere karşı aynı şekilde saygılı ve nâzik karşılık vermelidirler. Hatta onlar karşılarındaki kimselerden çok daha saygılı ve kibar davranmalıdırlar. Sert davranış ve sözlerin hiç kimseye faydası olmaz. Fakat bu çeşit davranış ve sözle özellikle, kendilerini insanları Hak yola çağırmaya adayan ve insanların yaşayış biçimlerini ıslah etmek için çaba sarfeden Rasûlullah @'in tebliğcilerinin çalışma şekillerine uygun değildir. Bu tür davranışlar insanın nefsine hoş görünüp tatmin edebilir, fakat müslüma-nın yüklendiği göreve büyük zarar verirler. (The Meaning of the Qur'an, c. II, sh. 148-149).
En'âm sûresinde şunları okuyoruz: "(Ey Mu-hammed!) Âyetlerimize iman edenler, sana geldikleri zaman: 'Size selâm olsun!' de. Rabb'iniz, sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar da sonra ardından tevbe eder ve kendini düzeltirse ona rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır, muhakkak ki O, bağışlar ve merhamet eder." (6: 54). Bu âyet ilk olarak, Rasûlullah @'den, Allah'ın selâmını mü'min-lere ulaştırmasını istemektedir ki, bu, aslmda mü'minler için çok büyük bir şereftir. Zira, Allah selâmını, rahmetini ve güvenliğini mü'minlere ihsan etmektedir. îkinci olarak, mü'minlere daha fazla lütuf ve bağışlama va-adedilmektedir. Çünkü Allah, onlara merhamet etme işini üzerine almıştır. Başka bir ifadeyle, Allah, mü'minlere daha merhametli olmayı vaadetmektedir. Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Allah bütün insanlığı yaratıp, onların kaderlerini takdir ettiği zaman, Rahmetinin Gazabını geçtiğini yazmıştır." (Buharı, Müslim ve Müsned-i Ahmed)
Açıktır ki, müslümanların birbirleriyle karşılaştıklarında selamlaşmaları çok derin mânaya sahiptir ve birbirlerine olan samimi hislerini gösterir. Gerçekte bu, ümmetin kısımlarını ve muhtelif fertlerini birbirine bağlayıp, sert bir duvar (el-bûnyariul-mersûs) hâline getiren bütünleştirici bir vasıtadır. Selâm'ı ifade eden sözler ise, bu ümmetin barış ve güvenliğinin bir sembolüdür.
2- Ziyaretçiler: Kur'ân, mü'minlerin birbirlerinin evlerini ziyaretleri konusunda şu emirleri verir: "Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, izin alıp halkına selâm vermeden girmeyin. Herhalde bunun, sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız." (24: 27). Bu emir, kötülüğün yokedilmesi, toplumun saflaştırılması anlamına gelir. Müslümanlara, sahiplerinin izni olmaksızın başkalarının evlerine girmemeleri emredilmiştir. Ayette geçen teste'nisû kelimesi "sevgi, yakınlık, ünsiyet" mânasındakİ üns kökünden türemiştir. Buna göre âyet şu manaya gelecektir: Size olan sevgilerinden ve saygılarından emin oluncaya kadar başkalarının evine girmeyiniz. Bir başka ifadeyle, eve girişinizin ev sahiplerince iyi karşılanacağınızdan ve onları memnun etmesinden emin olmalısınız. (The Meaning of the Qur'an, c. VIII, sh. 117-120).
Umûmî toplantılardaki sosyal davranışlar konusunda Kur'ân şöyle der: "Ey iman edenler!
Size: 'Meclislerde yer açın' dendiği zaman genişletin (yer açm) ki Allah da size (yerinizde ve rızkınızda) genişlik versin. Size: 'Kal-îan' dendiği zaman, kalkın ki Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (58: 11).
Evdekilerin iznini alıp, onlara selâm verdikten sonra, başkalarının evlerine girme ve onları selâmlama konusunda, Rasûlullah @'den bir çok hadis nakledilmiştir. Abdullah b. Amr'ın rivayetine göre Hz. Peygamber'e birisi: "Yâ Rasûlullah! İslâm'ın hangi ibadeti hayırlıdır?" diye sordu. Rasûlullah @: "(Aça) yemek yedirmen ve bildiğine, bilmediğine selâm vermendir." diye cevap verdi. (Buhari ve Müslim). Ebû Hureyre'ye göre bir defasında Rasûlullah @ şöyle demiştir: 'Bir mü'mi-nin başka bir mü'mine karşı göstermesi gereken altı husus vardır. Bunlardan birisi de, karşılaştığında ona selâm vermesidir." (Buhari, Müslim ve Nesei). O, Rasûlullah @'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Size, birbirinizle tanışmanızı sağlayacak bir yol göstereyim mi? Aranızda büyük-küçük herkese selâm verin." (Müslim). Yine Ebû Hureyre'den rivayet edilen bir hadiste Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Sizden biri kardeşiyle karşılaştığında ona selâm versin. Araya bir ağaç, bir duvar ya da bir taş girip birbirlerinden ayrıldıktan sonra tekrar biraraya gelince yine selâmlaş-sınlar." (Ebu Davud).
Ebû Hureyre'den nakledildiğine göre Rasûlullah @ şöyle demiştir: "Binici yürüyene, yürüyen oturana, küçük topluluk büyük topluluğa selâm vermelidir." (Buhari ve Müslim). Yine O'nun rivayetine göre Rasûlullah @ şunları söylemiştir: "Genç yaşlıya, geçip giden oturana, küçük grup daha büyüğüne selam vermelidir." (Buhari). Rasûlullah @: "Allah'a en yakın olanlarınız ilk önce selâm verenlerdir" demiştir. (Ahmed, Tirmizi ve Ebu Davud). Yine Ebû Hureyre'den Rasûlullah @'in şu hadisi nakledilmiştir: 'Sizden biri, bir topluluğa geldiği zaman Ön-
ce selâm versin. Oturmak ihtiyacı hissederse otursun; kalktığında da selâm versin, zira bu selâm da ilki kadar bir vazifedir." Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Selâmı ilk veren kibirlilikten uzaktır." (Beyhaki).
Evlere girme hususunda da şöyle buyurmuştur: "Bir eve girdiğinizde içeridekilere selâm verin; çıkacağınız zaman, rahmet ve bağışın onların üzerlerine olması için ayrılış duası ediniz (yani selâm veriniz)." (Beyhaki). Enes'in rivayet ettiğine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Ailenizin yanına girdiğinizde selâm verin. Bu hem sizin için hem de evdekiler için rahmet ve bağışlama olacaktır." (Tirmizi). Câbir'in Rasûlullah @'den naklettiği: "Selâm kelâmdan önce gelir" hadisi, "önce selâm-sonra kelâm" şeklinde darbı mesel hâlini almıştır.
Rasûlullah @, erkek olsun, kadın veya çocuk olsun selâm vermeksizin kimsenin yanından geçip gitmemiştir. Yezid'in kızı Esma; "Biz bir grup kadındık. Rasûlullah @ yanımızdan selâm vererek geçti" demiştir. (Ebu Davud, İbni Mâce ve Darimi).
3- Mahremiyet: Rasûlullah @, birlikte yaşadığı insanların gizli ve özel hayatlarına saygı göstermede son derece itinalıydı. Başkalarının evlerine girmeden önce daima izinlerini isterdi. Kur'ân bu konu hakkında şu emirleri vermektedir: "Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Ve eğer size 'dönün1 denirse dönün (girmekte ısrar etmeyin). Bu, sizin için daha temiz (bir hareket)dir. Allah yaptıklarınızı bilendir." (24: 28). İslâm öncesi Arap âdetine göre, insanlar birbirlerinin evlerine sadece 'iyi sabahlar' ya da 'iyi akşamlar' diyerek izin ve tasvip almadan girerlerdi. Bu önceden haber verilmeden yapılan girişler bazen ev halkının ve kadınların mahremiyetlerini ihlâl ederdi. Allah, herkesin kendi evinde gizliliği olabileceği ve dolayısıyla kimsenin bir başkasının evine ev halkının izni olmadan, habersizce giremeyeceği prensibini koydu. Bu hükmün toplumda uygulanmasıyla ilgili olarak
Rasulullah'in getirdiği düzenlemeler şunlardır:
a- "Gizlilik hakkı" (mahremiyet) yalnızca evlere girişlerle sınırlı değildir. Evleri gözle-memek, dışarıdan içeriye bakmamak, hatta başkasının mektubunu izinsiz okumamak genel bir kuraldır. Azadlı kölesi Sevban'ın rivayetine göre, Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Sen evin içine bir kez göz attıktan sonra, giriş için izin istemenin ne anlamı kalır?" Hu-zeyl b. Şurahbil şu olayı nakleder: Bir adam Rasulullah @'i görmeye gelmişti. Kapının tam önünde durup girmek için izin istedi. Bunun üzerine Rasulullah @ ona: "Sana izin verilmesini beklerken kapının bir kenarında dur. İzin istemekten maksat,evin içine göz atmayı önlemektir." dedi. Rasulullah @'in bu konudaki uygulaması şöyleydi: Ne zaman birini görmeye gitse, kapının sağında veya solunda bir kenarda durur ve izin isterdi, o zamanlar kapılara perde aşılmazdı. (Ebu Davud). Rasulullah @'in hizmetkârlarından Enes şöyle demiştir: Bir adam dışarıdan Hz. Peygam-ber'in odasını gözetliyordu. O sırada Rasulullah @ elinde bir ok tutuyordu. Adamın üzerine öyle bir yürüdü ki, sanki oku onun karnına saplayacaktı. (Ebu Davud). Abdullah b. Abbas'ın rivayetine göre, Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Kim izni olmadan kardeşinin mektubuna bakarsa, ateşe bakmış olur." (Ebu Davud). Ebû Hureyre'den Rasulullah @'in şöyle buyurduğunu işittim, dediği rivayet olunmuştur: "Ey mü'mîn! Evine girmesine izin vermediğin bir kişi senin evine bakar ve mahremine muttali olup sen de bir çakıl taşı atarak gözünü çıkarırsan artık sana bir günah terettüp etmez." (Buharî). Buradan, "evine girmesine izin vermediğin bir adamın evini gözlerken gözünü çıkarırsan kısası lâzım gelmez" hükmü çıkarılmıştır.
b- İzin isteme, sadece insanın komşusunun evine girmek istediğinde uygulaması gereken bir emir değildir. Bir kimse kendi annesinin veya kız kardeşinin evine girerken de izin istemek zorundadır. Adamın biri, Rasulullah @'e, annesinin odasına girerken de iznin gerekip gerekmediğini sordu. Rasulullah @ "evet" cevabını verdi. Adam, annesine kendisinden başka bakacak kimsenin bulunmadığını söyler ve her girişinde "izin isteyecek miyim?" diye sorar. Rasulullah @, şöyle cevap verir:"Evet, izin almalısın, aniden odasına girdiğinde, anneni çıplak bir durumda görmek ister misin?" (İbni Cerir, Atâ b. Yesâr'dan). Abdullah b. Mes'ud Rasulullah @'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Bir kimse kendi annesini veya kızkardeşini görmeye gittiğinde bile izin almalıdır." (İbni Kesir). O'na göre, bir kişi hanımı evdeyken, eve geldiğini bile en azından öksürerek veya daha başka yollarla bildirmelidir. Rasulullah @'in hanımı Zey-neb'in anlattığına göre, Abdullah b. Mesud eve gelişini daima öksürerek ya da başka şekillerde bildirirmiş ve eve habersiz olarak, aniden girmekten kesinlikle hoşlanmazmış. (İbni Cerir).
c- İzin isteme emrinin geldiği ilk zamanlarda, insanlar uygulamanın tam olarak nasıl yapılacağını bilmiyorlardı. Bir keresinde, adamın biri Rasulullah @'in evine giderek, kapıdan "Gireyim mi?" diye bağırdı. Bunun üzerine Rasulullah @ hizmetçisi Ravda'ya şöyle dedi: "Git ve ona münasip şekli öğret, 'es-selâmu aleyküm (selâm üzerinize olsun), girebilir miyim?' desin." (İbni Cerir ve Ebu Davud). Cabir b. Abdullah bir defasında babasının borçlarıyla ilgili olarak Rasulullah @'in evine gidip kapıyı çaldığını ve Rasulullah @'in: "Kim o?" diye sorduğunu, kendisinin de; "Ben!" deyince, Rasulullah @'İn: "Ben, ben!" diye iki veya üç kez tekrarda bulunarak "kim olduğun böyle anlaşılır mı?" demek istediğini anlatır. (Ebu Davud).
Kalede b. Hanbel isimli bir kişi Rasulullah @'i görmeye gider ve selâm vermeden oturur. Bunun üzerine, Rasulullah @ ona: "Git ve es-selâmû aleykûm dedikten sonra gir" der. (Ebu Davud). Sonuç olarak, izin istemenin uygun usûlü; kişinin önce kendini tanıtması, sonra da içeri girmek için müsade istemesidir.
Anlatıldığına göre, Hz. Ömer, ne zaman Rasûlullah @'İ görmeye gitse: "es-selâmû aleykûm, yâ Rasûlullah! Ben Ömer'im. Girebilir miyim?" dermiş. (Ebu Davud). Hz. Peygamber @, iznin en çok üç defa istenmesini emretmiştir. Eğer üçüncü seslenişte de cevap alınmazsa, geri dönülmelidir. (Buhari, Müslim ve Davud). Rasûlullah @, bizzat kendisi de böyle yapardı. Bir defasında, Sa'd b. Ubâde'nin evine gitmiş ve iki kez: "es-selâmû aleykûm ve rahmetullah!" diye selâm verip izni istemişti. Üçüncü defa da izin isteğine herhangi bir cevap gelmeyince dönüp gitmişti. Ardından Sa'd koşarak gelmiş ve "Ey Allah'ın Rasûlü! Seni pekâlâ duyuyordum, fakat mübarek ağzından Allah'ın selâm ve rahmetini mümkün olduğu kadar sık ve çok almak için yavaş sesle cevap veriyordum." demiştir. (Ebu Davud). Yukarıda belirtildiği gibi üç defa izin, hemen birbiri ardınca yapılmamalıdır. İlk çağırışta cevap veremeyecek durumda olan ev sakinlerinin cevap vermelerine fırsat tanıyacak uygun aralıklarla yapılmalıdır. Günümüzde izin isteme, uygun zaman aralıklarıyla üç kez çalınan zille olabilir.
d- Giriş izni ya bizzat ev sahibinden, ya da ev sahibi adına izin verebilecek hizmetçi veya sorumlu şahıs gibi bir başka güvenilir kişiden gelmelidir. Sadece bir çocuğun sözüne bakarak eve girilmemelidir,
e- İçeri girmek için gereksiz bir şekilde ısrar etmek ya da izin verilmemesine rağmen inatla kapıda beklemek yasaklanmıştır. Üç kere kapıyı çaldıktan sonra giriş izni verilmezse veya evin sahibi görmek istemediğini belirtirse geri dönülmelidir.
f- Ev sahibinin izni olmaksızın boş bir eve girilmez. Buna izin verilmemiştir. Meselâ, bir kişi misafirine kendisi gelene kadar odasında beklemesini söyleyebilir veya bir mesajla ona bildirebilir. Evde kimsenin bulunmaması veya çağrıya cevap verilmemesi durumu, bir kişiye izinsiz olarak eve girme hakkını vermez.
g- Hiç kimse kendisine giriş izni verilmemesini mesele yapmamalıdır. Zira, herkes bir başka insanla görüşmeme veya o sırada meşgul ise bir başka fırsatta buluşmalarını teklif etme hakkına sahiptir. (The Meaning of the Qur'an, c. VIII, sh. 117-120).
Hz. Peygamber @, insanların kendi evlerindeki mahrem hayatlarına titizlikle saygı göstermişti. Bu davranış kurallarım kendisi büyük bir dikkatle gözetip uygulamış, takipçilerine de başkalarının evlerine sahiplerinin izni olmaksızın girmemelerini Öğütlemiştir. Hz. Peygamber'in, bir kişinin kapısına geldiğinde yüzünü tam kapıya değil de, sağ veya sol tarafa çevirdiği, sonra da "es-selâmû aleykûm" dediği rivayet edilmiştir. Bunun sebebi, o zaman, evlerin kapısında bir perdenin bulunmamasıdır. (Ebu Davud). Abdullah b. Mes'ud'un rivayetine göre, Rasûlullah @ kendisine şöyle demiştir: "Beni görmeye geldiğin zaman, içeri girmene izin verildiğinin işareti, eğer ya-saklamamışsam perdeyi kaldırdığında benim sessizce konuştuğumu işitmendir." (Müslim). Hz. Ali: " Rasûlullah'ı gece olsun, gündüz olsun ziyaret ederdim. Geceleyin, girebileceğime işaret etmek için boğazım (öksürerek) temizlerdi." demiştir. (Nesei).
Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İçinizden birisi üç kez izin istediği halde, bu isteği kabul edilmezse, oradan uzaklaşsm." (Buhari ve Müslim). Câbir'in naklettiğine göre, O, şöyle demiştir: "Önce selâm vermeyen kişinin girmesine izin vermeyin." (Buhari). Ebû Hureyre şunları söylemiştir: " Rasûlullah @'in yanındaydım. O, kapta bir miktar süt bulunca, bana şöyle dedi: 'Ebu Hir, Suffe ashabına git ve onları buraya davet et.' Sonra ben, onların yanma gidip, davet ettim. Geldiklerinde izin istediler, kabul edilince de içeri girdiler." (Buhari).
4- Hizmetçilere ve Çocuklara Karşı Mahremiyet: Kur'ân, çocuklara ve ev hizmetkârlarına karşı mahremiyet hususunda özel emirler vaazetmiştir: "Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunan (köleler, hizmetçiler ve sizden henüz erginliğe ermemiş (çocuk)lar, üç vakitte (odalarınıza girebilmek için) izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleden sonra elbisenizi çıkar(ıp yat)acağınız vakit ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünüzün açılabileceği üç vakittir. Bunların dışında (hizmetçilerin ve çocukların, izin almadan içeri girmelerinden dolayı) ne size, ne de onlara bir günah yoktur. (Onlar sizin) yanınızda dolaşırlar, birbirinizin yanına girip çıkarsınız. Allah âyetleri size böyle açıklar. Allah bilendir, hikmet sahibidir. Çocuklarınız erginlik çağına erdikleri zaman, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi (kendileri de) izin istesinler. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor. Allah bilendir, hikmet sahibidir." (24: 59-59).
Bu âyet, (kadın olsun erkek olsun) hiç bir kölenin ve erginlik çağına gelmemiş hiç bir çocuğun odalara izinsiz giremeyecekleri üç mahrem vakti açık bir şekilde göstermektedir. Bu, kadın ve erkeklerin giyimlerinde, davranışlarında ve konuşmalarında dikkatsiz ve kaba olarak tamnmamalannın ve zarifliklerinin bir işaretidir. İslâm bütün erkek ve kadınları, mütevâzi, zarif ve nâzik birer insan yapmayı hedefler. Böylece, onlar tevazulu bir şekilde Allah'a güvenerek ve müslüman kardeşleriyle işbirliği yaparak manevî seyir basamaklarını tırmanırlar. İklim, ırk ve şahsî alışkanlıkların farklılığı toplumsal ve mahallî âdetleri değiştirse de burada ortaya konulan kurallar uygulamada uygun bir esneklikle yorumlanabilirler. Büyük şeylerde olduğu gibi, küçük şeylerde de insanın hem kendisinin hem de başkalarının haklanna titizlikle hürmet etmesi bu temel toplumsal kurallann esas dayanağıdır. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 196, not: 3036).
KISIM 7
DİNİ MÜSAMAHA
Rasûlullah @, başka inanışlara hoşgörülü olmuş, inanç ve ifade hürriyeti anlayışını başlatmış, böylece masum insanlara reva görülen bütün sebepsiz baskı ve katliâmları sona erdirmiştir. Bu anlayış, aynı zamanda, farklı inanışlara sahip insanlar arasında süregelen mücadelelerin durmasına, en azından azalmasına da yardımcı olmuştur. Çünkü, zorlama ve baskı dinle bağdaş tınlamaz: 1) Din, imana ve isteğe bağlıdır; eğer zorla ve güç kullanılarak benimsetilirse, bunun bir mânası olmayacaktır; 2) Hak ile bâtıl, Allah'ın lûtfuyla o kadar açık bir şekilde gösterilmiştir ki, iyi niyetli hiç bir insanın kafasında temel inanç esas-lanyla ilgili herhangi bir şüphe kalamaz. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 103, not: 300). Bu husus aşağıdaki Kur'ân âyetinde açıkça belirtilir: "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur..." (2: 256). Bu âyete dayanarak istisnasız bütün İslâm fakihleri, inanç ve dinle ilgili her konuda zorlamanın (ikrah) kesin bir şekilde yasaklandığı görüşünü kabul etmişlerdir. Ayn-ca, hangi şart altında olursa olsun, baskı altında yapılan din değiştirmelerin bir değerinin olmadığı, inanmayan bir insana İslâm inancını zorla kabul ettirme teşebbüsünde bulunulmasının çok ağır bir günah olduğu ifade edilmiştir. İslâm'ın, gayri müslimleri sadece "ya zorla kabul ya da kılıç" seçimiyle başbaşa bıraktığı yaygın, fakat aslı olmayan bir iddiadır. (Muhammed Esed, The Message of the Qur'an).
Bazı insanlar, cihad öğretisinin, bu âyette belirtilen inanç hürriyeti kavramına oldukça ters düştüğünü ileri sürebilirler. Biraz düşündüğümüzde, bu itirazın savunulacak yanının olmadığını görebiliriz. Zira, cihadı teşvik, insanların zorla İslâm'a sokulması anlamına gelmez. Eğer öyle olsaydı, İslâm, koruması altındaki gayri müslimlerin cizye vermesi, şeref ve mallarının teminat altma alınmasıyla alâkalı ayrıntılı hükümler vazetmeye gerek duymazdı. Öyleyse bu hükümleri niçin koymuştur? Gerçekte cihad, yeryüzündeki zulüm, bozgunculuk ve baskının giderilmesi ve durdurulması gayesiyle yapılır: " ...(O kâfirler) yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah da bozguncuları sevmez." (5: 64). Bundan dolayı müslümanlar, yeryüzündeki bozgunculuğu Önlemek için ellerinden gelen çabayı göstermekle (cihad), gerekirse savaşmakla emro-lunmuşlardır. Ama bu, insanların İslâm'ı kabul etmeye zorlanması demek değildir. Diğer yandan, böyle bir vasıtayla İslâm, yeryüzünde zulmü, adaletsizliği ve baskıyı ortadan kaldırmaya, yerine adaletin, sevginin ve barışın hâkim olduğu bir düzen kurmaya çalışır. Bunlara ek olarak, inanç ile ilgili konularda baskı ve zorlama mümkün değildir. Zira, inanç fizikî bedenle ilgili olmayıp, yalnızca vicdanla alâkalıdır. Oysa, baskı ve zorlama maddî bedenimizle ilgili bir olaydır. Fizikî bir mücadele olarak cihad, yalnızca fizikî yapıları etkileyebilir, zihinlerde veya vicdanlarda kabul görmüş inançlara hiçbir şekilde tesir edemez.
Sonuç olarak, bu âyet, her dinden insana tam bir inanç hürriyeti verir; diğer dinlerin mensuplarına müsamaha ve serbestlik tanınmasını öğütler. Hz. Peygamber @, tüm muhalif ve düşmanlarının dinî itikat ve amellerine olduğu gibi, siyasî inanç ve fikirlerine de engin bir tahammül göstermiştir. Hakikaten O, gerçek bir müsamaha peygamberi idi. Ve bu fazileti, takipçilerine sözlü ve amelî olarak öğretmiştir. Diğer dinlerin mensuplarına bu şekilde davranılmasım öğütlerken, Medine'de siyasî iktidarı ele geçirdiğinde de bizzat uygulamıştır. Onun, Necran, Yemen ve çevredeki diğer Hıristiyanlara muamelesi hoşgörüsünün canlı bir misalidir. Medine'deki Yahudilere davranışı ise bundan daha az değildi. Gerçekte ise Yahudiler, O'nunla olan bütün andlaşma, sözleşme ve davranış esaslarına uymayarak ihlâl etmişler, hatta Hz. Peygamber @'i öldürmeyi bile planlamışlardı. Eğer Allah'ın Rasûlü, onların bu davranışlarına kendi kitapları Tevrat'ın hükümlerine veya ülkede uygulanmakta olan örfe göre cezalandırmak isteseydi, erkeklerini öldürüp, kadınlarını esir etmesi gerekirdi. Ancak, O, böyle yapmadı; aksine hepsinin mallan ve aileleriyle gitmelerine izin verdi.
Müslümanların gayri müslimlere karşı çok nazik ve hoşgörülü olmaları şu sözlerle öğütlenir: "İçlerinden zulmedenleri hâriç, Kitâb ehliyle ancak en güzel tarzda mücadele edin ve deyin ki: 'Bize indirilene de, size indirilene de İnandık. Tanrımız ve tanrınız birdir ve biz O'na teslim olanlarız'." (29: 46). Bir müs-lümanın diğer dinlere mensup insanlara yönelik normal tavrı budur. Dinî konulardaki öğüt verme ve tartışmalarda bile müslümanın onlara karşı mümkün olan en güzel üslup ve davranışları seçmesi tavsiye edilmiştir. Bu emirler Kur'ân'da bir çok yerde geçmektedir ki, sökonusu âyetlerde, müslümanlaraı onlara en güzel şekilde davranmaları emredilmektedir. (16: 125). Diğer insanlar müsamahasız ve fesat ehli olsalar da, müslümanlar onlara karşı davranışlarını daha da güzelleştirmelidir. Zira, bu davranış tarzı, sonunda kesinlikle onların davranışlarını değiştirecek ve onları bir kat fazla dost yapacaktır. (41:34). Müsamaha, sabır (7: 199-200) ve iyilik, kötülüğe göre daima daha güzeldir. (23: 96). Bu Kur'ân âyetleri açıkça şunu gösterir: Gerçekten başarı kazanmak istiyorsanız, tavır ve davranışlarınızda diğer dinlerin mensuplarından çok daha mükemmel ve faziletli olmak zorundasınız; başkalarına hitap etmek istiyorsanız, onlara sözle olsun, amelle olsun verebileceğiniz daha güzel şeylere sahip olduğunuzu göstermelisiniz. Onların dikkat edecekleri ilk husus sizin davranışlarınız olacaktır. Kötü davranış ve huysuzluklara karşılık, sizin yüksek tavrınız ve âlicenap davranışlarınız boşa gitmeyecektir. Bu kesinlikle, onların üzerinde kalıcı bir etki bırakacak, muhtemelen onları size ve sizin inancınıza getirecektir. Bir insanın sahip olduğundan daha güzel bir şeyle ilgilenmesi, ondan etkilenmesi çok tabiîdir. Onlara teklif edebileceğiniz daha iyi bir şeye sahipseniz, bunu ilk görüşmenizde göstermelisiniz. "Bir görüşte sevmek" mânâsız bir deyim değildir. Bir şey hakkmda edindiğimiz ilk fikrin, ilk et-kilenişin bazen düşünülenden daha kalıcı olabileceğini anlatır. Allah ve Rasûlünün diğer dinlerin mensuplarına karşı hoşgörülü, âlicenap ve açık fikirli olunmasında ısrar etmelerinin sebebi budur. Böylece, müslüman olmayanlar İslâm hakkında iyi bir izlenim edinirler, kendilerini dışlanmış hissetmez ve İslâm'a karşı çekingen kalmazlar.
Hiç şüphesiz, İslâm tarihinin ilk dönemlerinde doğulu, batılı, kuzeyli ve güneyli insanları, İslâm'a çeken şey her şeyden çok hoşgörü ve âlicenaplıktı. Yarım yüzyıldan daha az bir sürede güney ve güneydoğu Asya, kuzey Afrika İslâm'ın etkisi altına girdi ve büyük ölçüde onun öğretisinden faydalandı.
Dinin kutsiyetinin kabulü ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a itaat etme müsamahalı davranışın bir başka sebebidir. Diğer insanlar bu hususu anlamayabilirler, ama, bir mü'min O'nun mesajının hakikatinin ve İlâhî menşeinin tam olarak şuurundadır. O, diğer insanların inançlarını ve tanrılarını kötülemeyecek, böylece onlar da kâinatın gerçek Yaratıcısına kötü sözler söylemeyeceklerdi. Kur'ân, insan davranışının bu yönü hakkında çok açıktır: "(Onların) Allah'tan başka yalvardıklarma sövmeyin ki. onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler!..." (6: 108). Diğer dinlerin mensupları sadece cehalet ve kinlerinden dolayı Allah'a sövmeye başlarlarsa, onların İslâm'dan daha da uzaklaşacakları, imanı kabul etme İhtimallerinin pek kalmayacağı çok açıktır. Mü'minlerin itici davranışları onları Hakikat'e daha da yabancılaştıracaktır. İşte bu sebeple mü'minlerin kesinlikle kötülüğe kötülükle karşılık vermemeleri, daima daha güzel davranışlar sergilemeleri emredilmiştir. Böylelikle, onlar bu güzel davranışlardan etkilenerek, kendilerinin İslâm'a muhalif olmadıklarım; aksine mütemayil olduklarını hissedebilirler.
İnsan psikolojisi ve tarih çalışmaları, kişilerin bağlandıkları gerçek dinleri hususunda bir çok âmilin varlığını ortaya çıkarmıştır. Bunlar kişinin psikolojisi, hayat geçmişi, gizli kalmış veya bastırılmış duyguları, eğilimleri, tarihi, mizaç yapısı, sevgi ve nefretleri, tahsili ve çevresinin gizli etkileridir. Her insanın Önünde şu görevler vardır: 1- Üstün gayeye ulaştıracak her vasıtayı kullanmak, 2) Kötü yollardan kaçınmak, 3) Nesnelere bakarak yeni fikirler ve metodlar ortaya çıkarmak, ve 4) Yanlışlıklarla ve ıslah edilememiş şeylerle savaşmaktır. Bunların hepsi, kişinin Hakikat'e ulaşması ve daha önceden varolan karanlıkların yavaş yavaş manevî bir ışıkla aydınlanması gayesine yöneliktir. Eğer, bunlar nezaketle ve manevî bir öğreticinin ustalığıyla yapılmazsa, sadece inatçı tepkilerle karşılaşılmaz, gerçek İlâh'a ve O'nun Hakikati'ne çirkin saygısızlıklar da yapılabilir. Bu durum tek tek kişilerde olabildiği gibi milletlerde veya büyük insan topluluklarında da görülebilir. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 321).
İslâm'a yönelik muhalif baskıların ve propagandaların varlığını da zikretmek gerekir. Haçlılarca başlatılan bu saldırılar, Avrupalıların müslümanlar hakkındaki düşüncelerini çok olumsuz yönde etkilemiştir. Oysa söylediklerinde gerçeğin bir tek kırıntısı yoktur, fakat, şarkiyatçıların (oryantalistler) propaganda ve yalanlarıyla bu etki o kadar genişledi ki, sonunda samimi, masum insanlar dahi İslâm'dan uzaklaştırıldılar. Şu hususa kesinlikle dikkat etmek gerekir: Müslümanların tavır ve davranışları, İslâm hakikatini başka insanlara iletme biçimidir. Bu tavır ve davranış biçimleri Örnek teşkil etmeli, Kur'ân ve Sün-net'in öğretisiyle uygunluk İçinde olmalıdır. Başka dinlerin mensupları üzerinde ilk etkiyi yaratacak vasıta olarak, İslâm'ın, onlara hoşgörülü davramlmasını ve serbestlik verilmesini ısrarla vurgulamasının nedeni işte budur. Hoşgörülü davranış biçimiyle ilk karşılaşma, mü'minlerin düşünceleriyle, muhaliflerinin fikirleri arasında bir köprü kurulmasında büyük rol oynayacaktır. Bir başka ifadeyle, bu, onların birbirlerine daha da yakınlaşmalarını, görüş alışverişinde bulunmalarını, birbirlerini serbestçe görüp hayat tarzlarını daha yakından tanımalarını sağlayacak iyi bir fırsat olacaktır. Bir kimse başkalarınca yargılanıp tanınmasında davranışları, onun inancının, düşüncelerinin ve hayat biçiminin aynasıdır. Bir müslümanın, başka insanların düşüncelerinin derinliğini araştırıp, onları îsîâm gerçeğine davet etmesini mümkün kılabilecek vasıtası, her zaman olduğu gibi bizzat davranışlarıdır. Arzu edilen hedefe ulaşabilmekte en tesirli silahlardan biri, Kur'ân ve Sünnet'in öğütlediği hoşgörülü davranıştır.
Kur'ân'da, Hz. Peygamber @'in kendisine, başka insanlara karşı âlicenap ve hoşgörülü davranması tavsiye edilmiştir. Zira, onların çoğu hakikatten habersizdirler. "Affı (kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret, câhillere aldırış etme." (7: 199). Bu âyette, Allah, Elçisi'ni teselli edip, dikkatini üç hususa çekmektedir: Birincisi, kendisine yapılan haksızlıkları, hakaretleri ve zulümleri affetmesi; ikincisi, dini tebliğ etmeyi sürdürmekle birlikte, dostlarıyla veya düşmanlarıyla olan bütün muamelelerinde dinine göre hareket etmesi; ve üçüncü olarak, mesele ve zorluk çıkartan, meydan okuyan, iftiralar eden veya Hakikat'i bozguna uğratabilmek için planlar yapan cahil ahmaklara boşvermesi, onlara aldırmaması öğütlenmek-tedir. Onlar fazla önemsenmezler; kısır, faydasız tartışmalar ve mücadelelerden kaçınılır veya uygun yollarla uzlaşma sağlanıp, gönülleri kazanılmaya çalışılır. (The Holy Qur'an, sh. 400).
Kur'ân, size karşı olan, sizi ve dininizi tahrip etmeye çalışan ve bu gayeleri için savaşlarını sürdüren kimseler dışında bütün insanlara hoşgörüyü öğütler: "Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah, âdil olanları sever. Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselerle dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa, İşte zâlimler onlardır." (60: 8-9). Böylesi can düşmanlarına dahi Hz. Peygamber @, iyilikle davranmış, onlara büyük bir hoşgörü ve sabır göstermiştir. Yukarıdaki âyette iyilik olarak tercüme edilen birr kelimesi, iyilik ve âlicenaphhğın ötesinde, adaletten de üstün, şümullü bir anlamı ifade etmektedir. Bu âyet müslümanlara, bütün gayri müslimlerin aynı olmadıklarım, onların arasında bulunan bir çok İnsanın gerçekten iyi ve âlicenap muamelelere lâyık olduklarını bildirmektedir. Ve, Allah böylelerine iyilik ve güzellikle davranılmasım yasaklamamaktadır. Gerçekte, sizden, onlara normal olarak gösterilmesi gereken iyilik ve güzelliğin ötesinde, adalet ve dürüstlükle de muamele etmenizi istemektedir. (Yusuf el~Qardawi, The Lawfuî and the Prohibited in islam, sh. 335-336).
Şüphesiz, İslâm, müslümanlann diğer insanlara -inanmayanlar da dahil olmak üzere- öteki dinlerin mensuplarından daha iyi, daha âlicenap davranmalarını övgüye değer bulur. O kadar ki, öteki insanlar muamelelerinde adaletli ve dürüst olsalar dahi müslümanlann fazladan iyilik ve cömertlik gösterip, âdil olmaları gerekir. Başka bir ifadeyle, onların iyilik ve cömertlik hususundaki tavır ve davranışları düşmanlarına karşı dahi, diğer insanla-nnkinden çok daha fazla olmalıdır. Bununla beraber, müslümanlardan bütün ehl-i Kitâb'a, yani Hıristiyan ve Yahudilere Özel bir ihtimam göstermeleri de gerekir. Çünkü, onlar, kendilerine daha önceden bir din gönderilmiş kimselerdir ve müslümanlar da, Allah tarafından daha önceki peygamberlere vahyedilmiş bütün kitaplara inanmak zorundadırlar. (2: 136). Böylece, onlarla müslümanlar arasında bir merhamet ilişkisi, manevî bir akrabalık bulunmaktadır. Hepsi, Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği tek gerçek din ilkesinde ortaktırlar. (The Lawful and the Prohibited in islam). Müslümanlara, onlarla olan işlerini güzel bir şekilde, dostlukla halletmeleri emredilir. (29: 46). Hatta, onlann kadınlarıyla evlenilmesine ve yemeklerinin yenmesine İzin verilmiştir: ".. .Kendilerine Kitâb verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Ve inananlardan, iffetli hür kadınlar ve sizden önce kendilerine Kitâb verilenlerden iffetli hür kadınlar -zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve namuslu bir biçimde mehirlerini verdiğiniz, takdirde- size helâldir. Kim inanmayı kabul etmezse, onun ameli boşa çıkmıştır ve o âhirette kaybedenlerdendir." (5: 5). Kitap ehli konusundaki bu emirlere* ilâve olarak, müslümanlann, Hıristi-yanlarla, özel ve daha yakın ilişkiler kurması Öğütlenmiştir: "Mü'minlere sevgice en yakınları da 'Biz hıristiyanlarız' diyenleri bulursun. Çünkü onlann içlerinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar." (5: 82).
Bir İslâm devletinde yaşayan bütün gayri müslimler vatandaşlık haklanmn tamamından yararlanırlar. Bunlara "korunmuş insanlar" (ehl-i zimmet veya zimmîler) denilir. Çünkü müslümanlarla bir anlaşma yapmışlar, bunun üzerine İslâm yönetimi altında canlan, malla-n ve namuslan emniyet altına alınmıştır. Ger-Çekte, onlar İslâm devletinin tebâsıdırlar; dinlerinde hür kimseler iken, müslümanlarla aynı haklardan ve imtiyazlardan faydalanıp, aynı sorumluluk ve mükellefiyetlere sahip olurlar. Şu söz, zimmîlerin hakları konusunda Rasûlullah @'in ne kadar titiz olduğunu gösterir: "Kim bir zimmîyi incitirse, beni incitmiş olur. Beni inciten kimse de Allah'ı Öfkelendirir." (Taberani). Yine şöyle demiştir: "Bir zimmîyi inciten kimsenin hasmı benim. Kıyamet günü o kimseye düşman olacağım." (el-Hatib). Ebu Davud, Hz. Peygamber @'in şöyle söylediğini nakletmiştir: "Kıyamet günü, ben, anlaşma yaptığımız zımmîlerden birine zulmeden, haklanna tecavüz eden, ona gücünden fazla sorumluluk yükleyen veya istemediği hâlde ona zorla bir iş yaptıran kimseyi kabul etmeyeceğim." Hz. Peygamber @ ve râşid halifeler gayrimüslim vatandaşların haklarının ve imtiyazlannm koruyucusu olmuşlar, onlara büyük âlicenaplıklar göstermişlerdir. Müslüman fakihler, gayri müslim vatandaşların haklarının ve imtiyazlarının önemini vurgulama konusunda hemfikirdirler. "Zimmet akti (Koruma anlaşması), zimmîlere karşı üzerimize bir takım mükellefiyetler yükler. Onlar, Allah'ın, Rasûlü'nün ve İslâm dininin teminatıyla bizim emniyetimiz ve himayemiz altında bulunan konışulanmız-dır. Her kim, kötü sözlerle onlann isimlerine ve şereflerine iftira ederek, onlara zarar vererek veya zarar verilmesine yardımcı olarak, bu sorumluluklarını yerine getirmezse, Allah'ın, Rasûlü'nün ve İslâm dininin teminatım yerine getirmemiş olur." (el-Qurafi, el-Fu-ruk). İbni Hazm şöyle der: Bir kişi zimmî ise, düşmanı olan bir ordu onu almaya geldiği zaman, düşmana karşı askerle, silahla savaşmak, bu uğurda can vermek biz müslümanlann üzerine bir borçtur. Böylece, Allah'ın ve Rasûlü'nün teminatı gözetilerek, hürmet gösterilmiş olur. Onu düşmana vermek, hem bu teminata sahip çıkmamak hem de şerefsizlik anlamına gelirdi. (Meratibû'l-İcmâ')
Sonuçta, müslümanlann bütün insanlarla ilişkilerinde iyi, hoşgörülü ve âlicenap olmalan-nın gereği inkâr edilemez. İlk olarak, İslâm dini Allah'ın hükümleriyle yeryüzünde huzur ve adaleti tesis etmek için gelmiştir. İkinci olarak, insanlara aynı atadan türediklerini hatırlatarak, onları evrensel kardeşliğe çağınr. Üçüncü olarak, daha iyi şartlar ve ilişkilerin değerini artırma hususunda insanlara ümit verir. Zira, Allah şöyle buyurur: "Belki de Allah sizinle onlardan düşman olduklarınız arasına bir sevgi koyar. Allah (buna) kaadirdir. Allah Gafur'dur, Rahîm'dir." (60:7).
Bu âyette, şiddetli düşmanlık ve derin nefretlerin sevgi ve muhabbete dönüşebilecekleri hususunda bir inanç vardır. Şu âyette de belirtildiği gibi; "İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (41: 34).
Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Düşmanınıza nefrette aşırıya gitmeyin; zira o, bir gün dostunuz olabilir." (Tirmizi). Bununla beraber, müslümanlann düşmanlarını dost edinmeleri veya onlara sırlarını vermeleri yasaklanmıştır. Fakat, her ne şekilde olursa olsun, diğer insanlarla muamelelerimizde hoşgörülü ve âlicenap olmamız gerekir.
İnsana yalnızca insan olduğu için saygı gösteren İslâm'ın, o kişi ehl-i Kitâp'tan olursa, üstelik zimmî ise, daha da fazla saygı ve önem göstermesi gerekmez mi? Bir defasında Rasûlullah @, önünden bir cenaze alayı geçerken ayağa kalktı. Bunun üzerine, bir kişi "Yâ Rasûlullah! Bu bir Yahudinin cenazesi-dir." dedi. Bu söze karşılık Rasûlullah @ şu cevabı verdi: "O da bir can sahibi değil miydi?" Sonuç olarak, gerçekten İslâm'da her insanın bir değeri ve mevkii vardır. Ve herkese bu şekilde âlicenaplık ve müsamaha gösterilmesi gerekir. (The Lawful and the Prohibited in islam, sh. 343).
Muhammed Kutub, İslâm'ın gayri müslimlere karşı tavrım şu sözlerle izah etmektedir:
Gayri müslim toplulukların îslâmî yönetim ve kanunlara karşı tavırları, bir çok insanın müs-lümanlarla gayri müslimler arasında kavgalara sebep olur korkusuyla tartışmaktan çekindiği kritik ve hassas bir meseledir. Bu husus daima söylenmiştir. Açık sözlü olarak Müslüman Doğunun Hıristiyanlanna şu sorulan soralım: Onlan İslâmî yönetimden korkutan şey nedir? Korkuları İslâm'ın nasslanndan mı, yoksa onların uygulanış biçimlerinden mi kaynaklanıyor?
Bu konudaki nassları Kur'ân'da görebiliriz: "Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah, âdil olanları sever." (60: 8) ve "...Kendilerine Kitâb verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Ve inananlardan, iffetli hür kadınlar ve sizden önce kendilerine Kitâb verilenlerden iffetli hür kadınlar -zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve namuslu bir biçimde me-hirlerini verdiğiniz takdirde- size helâldir. Kim inanmayı kabul etmezse, onun ameli boşa çıkmıştır ve o âhirette kaybedenlerdendir." (5: 5).
İslâm hukukunun genel prensibini de gözönü-ne almalıyız: "Bizim haklanınız olduğu gibi onlann da haklan vardır. Ve bizim vazifelerimiz olduğu gibi onlann da vazifeleri vardır."
İslâm'ın nasslan, müslümanların gayri müslimlere iyilik ve adaletle muamele etmelerini emretmektedir. İbadet biçimleri hâricinde, onlar, sosyal hayatın hak ve vazifelerinde müslümanlar ve diğer vatandaşlarla eşittirler. Dahası, İslâm dini, müslümanlarla gayri müs-limlerin ziyaretleşmelerini, birbirlerinin yiyeceklerini yemelerini -ki, bunlar yakın dostların âdetlerindendirler- teşvik ederek, aralarındaki bağlan kuvvetlendirmeye çalışır.
Üstelik, İslâm, müslümanlarla gayri müslimler arasında, en güçlü sosyal bağ olan evliliğe izin vererek, ilişkilerin daha da gelişip, yakınlaşmasını sağlar.
İslâm'ın bu husustaki nasslanmn uygulamalarına gelince... Bu konuda peşin hükümlü olmayan tarafsız bir Avrupalı Hıristiyan Sir T.W. Amold'ın The Preaching of islam isimli kitabından bazı nakiller yapacağız: "Din değiştirme olaylarında belirleyici faktör zor kullanma değildi. Bu sonuç Hıristiyanlar ile Müslüman Araplar arasında varolan dostane ilişkilerden çıkarılabilir. Hz. Muhammed bizzat, çeşitli Hıristiyan kabileleriyle andlaş-malar yapmıştı. Onlara, korunacaklannı vaad etmiş, dinlerini emniyet ve güvenlik içinde uygulayabilecekleri garantisini vermiş, ruhbanlara eski haklannı ve nüfuzlarını kullan-malan için müsaade etmiştir." (The Preaching of islam, sh. 47-48). Yazar, sözlerini şöyle sürdürür: "Hicretin birinci yüzyılında islâm'ı kabul eden Hıristiyan kabilelerin onu, ancak hür bir irade ve seçimle kabul ettikleri, muzaffer müslümanlann Hıristiyan Araplara gösterdikleri bu hoşgörü örneklerinden çıkarabiliriz. Şüphesiz, günümüzde müslüman toplumlar arasında yaşamakta olan Hıristiyanlar bu müsamahanın varlığına şahittir."
"İslâm askerleri eş-Şerîa (Ürdün) vadisine ulaşıp da Ebû Ubeyde karargâhını Fihel'de kurduğu zaman, oraların Hıristiyan ahalisi Araplara yazdıkları mektupta şöyle diyorlardı: 'Ey müslümanlar! Bizanslılar bizim dinimizde bulunmakla beraber sizi onlara tercih ederiz. Zira, siz bize karşı sözünüzü sâdık bir şekilde tuttunuz. Bize daha merhametlisiniz. Bize karşı adaletsizlikten sakınırsınız. Sizin idareniz onlarınkinden elbette daha iyidir. Onlar bizim mallarımızı aldılar ve evlerimize el koydular."
"633-639 (h. 12-18) tarihleri arasında yapılan seferlerle Müslümanların Romalılar ordusunu Suriye'den sürüp çıkardıkları sıralarda durum bu merkezde idi. 638'de Şam, Müslümanlara teslim olunca Suriye'nin diğer şehirleri de ona uymakta gecikmediler. Emessa, Arethusa, Hi-eropolis ve diğer şehirler Araplara vergi vermek suretiyle andlaşma yaptılar. Hatta Kudüs patriği de aynı Şam'ın şartlan ile teslim oldu. Anlaşıldığına göre, kendi kilisesinin inançla-nna karşı gelen bir İmparatorun yaptığı dinî baskılann dehşeti, İslâm'ın müsade vaadleri-ni, Roma İmparatorluğuna ve Hıristiyan hâkimiyetine bağlı kalmaktan daha cazibeli bir hâle getirmiştir. Geçici bir istilâ ordusunun ilk verdiği telâş kaybolduktan sonra Arap fatihleri lehinde derin bir hissiyat değişikliğinin meydana geldiği görülüyor." (A. g. e., sh. 51-55)
Bu, bir Hıristiyan ilim adamının İslâm hakkındaki şehâdetidir. O zaman, Hıristiyanlann İslâmî bir yönetimden korkmalarına sebep nedir?
Muhtemelen onlar, kendilerine karşı müslü-manların taassubundan (!) korkarlar. Eğer gerçekten bu böyle ise, onlar taassubun ne olduğu konusunda herhangi bir fikre sahip değiller, demektir. Dolayısıyla tarih boyunca cereyan eden taassup misallerinden birkaçını onlara nakledelim:
Hıristiyan kilisesi tarafından kurulan 'engizisyon mahkemeleri' deyince akla ilk gelen şey, İspanyol müslümanlann imhasıdır. Sözü edilen mahkemeler, müslümanlara, daha önce hiç denenmemiş canice işkenceler, yapmışlardır. İnsanlar, diri diri yakılmış, tırnaklan sökülmüş, gözleri oyulmuş, kol ve bacaklan kesilmiştir. Bütün bu işkenceler insanlara, dinlerini zorla değiştirip, belirli bir Hıristiyan mezhebini kabul etmeleri için yapılmıştı.
Müslüman doğunun Hıristiyanları böylesi muamelelere hiç maruz kalmışlar mıydı?
Avrupa'daki müslümanlan imha etmek için kılıçlar kullanıldı: Yugoslavya, Arnavutluk, Rusya, Avrupa'nın yönetimi altındaki Kuzey Afrika, Somali, Kenya, Zenzibar gibi diğer ülkeler ve Hindistan ve Malezya'da. Bu kılıçtan geçirmeler, bazen ordulann temizlenmesi bahanesiyle, bazen de emniyet ve huzurun sağlanması adıyla yapıldı.
Diğer önemli bir misâl, Mısır ile kadim tarihî, coğrafî, dinî ve kültürel bağları olan Etyop-ya'daki müslümanlann durumlandır. Bu ülkenin nüfusu, müslüman ve hıristiyan kanşımı-dır. Müslümanlar toplam nüfusun % 35 ile 65'ini oluşturmalanna rağmen, İslâm dininin ve Arapça'nın öğretildiği tek bir okul yoktur. Müslümanlann kendi harcamalanyla açtüclan özel okullar ise aşın derecede vergilere ve zorluklara mâruz kalmaktadır. Bu olaylar okullann kapanmasına, yeni okul açmayı düşünenlerin ümitlerinin kırılmasına neden olmaktadır. Bundan dolayı, İslâmî öğretim iptidaî metodlarla sınırlı kalmıştır.
Çok yakın zamanlara kadar -İtalyan işgalinden az bir süre önce-, Etyopyalı bir Hıristiya-na borçlanan ve borcunu Ödeyemeyen müslüman hıristiyanlarca köle yapılırdı. Bu müslüman, yönetimin gözü önünde yakalanır, satılır ve kendisine işkence edilirdi. Dolayısıyla orada yaşayan halkın üçte birini temsil etmek için, ne hükümet vazifelerinde, ne de kabinede bir tek müslüman mevcuttu. İşte bütün açıklığı ile orada durum bu iken oradaki dinî yönetimi kontrol eden de Mısır kilisesidir.
Buna karşılık bütün tarihleri boyunca İslâm âleminde yaşayan Hıristiyanlar böyle bir muameleyi hiç tecrübe etmişler midir? Yoksa onlar, bu şekildeki benzer davranışları kabul edebilirler mi? İşte gerçek taassup budur.
Komünizme göre, insanın gerçek varoluşunun esası ekonomik varlığıdır. O halde, İslâm âleminde yaşayan Hıristiyanların mülkiyet, tasarruf veya servet biriktirme haklan engellenmiş midir? Veya dinî inançlarından dolayı, eğitim haklarından, kamu hizmetlerine katılmaktan, kamuda daha yüksek mevkilere yükselmekten mahrum bırakılmışlar mıdır?
Manevî ve ruhî hayatlarına gelince... İslâmî bir yönetim altında yaşayan Hıristiyanlar, İngiliz sömürgecilerin anlaşmazlık ve ayrılık tohumlan ekmek amacıyla düzenledikleri bir kaç olayın dışında ibadet hususunda herhangi bir zulme mâruz kalmışlar mıdır? Dinî ayırımcılığın bir sonucu olarak gayri müslimle-rin vergi (cizye) vermek zorunda bırakıldıkla-n iddia edilmiştir. Bu asılsız suçlamayı en güzel şekilde yalanlayan ve çürüten T.W. Ar-nold'm şu sözleridir: "Diğer yandan, müslüman olmalanna rağmen Mısırlı köylüler askerlik hizmetinden muaf tutulduklarında, bedel olarak Hıristiyanların verdikleri vergiyle mükellef kılınmışlardı." (A. g. e., sh. 63).
"Yukarıda belirtildiği gibi bu cizye yalnız sıhhati yerinde olan erkeklerden alındığından şayet bunlar Müslüman olmuş olsalardı o paraya karşılık askere çağrılmış olacaklardı. Dikkate değer noktalardan biri de şayet Hıris-tiyanlardan İslâm ordusunda kullanılanlar olursa bu gibiler cizye ödemekten müstesna tutulurlardı. Antakya civarında oturan el-Ce-racime kabilesinin hareketi buna bir örnek teşkil eder. Bunlar Müslümanlarla bir andlaş-rna imzalamışlar ve bu andlaşma gereğince kendilerinden cizye alınmamak ve düşmandan alınabilecek ganimetten kendilerine bir hisse çıkanlmak şartı ile Müslüman safların-da savaşmaya söz vermişlerdi." (Belâzûrî). "Hicrî 22 yılında Arap fatihleri İran'ın kuzeyine doğru ilerledikleri sırada, cizyeden istisna olmak şartı ile sınır aşiretleri de yine böyle bir ittifaka girmişlerdi." (Taberî).
Buradan anlaşılacağı gibi, cizye verme mecburiyeti herhangi bir dinî ayınmcılığın sonucu değildir. Gerçek şudur ki, cizye, dinî inancına bakılmaksızın, askerlik hizmetini yapmamış olan herkesten alınırdı. Bu sahada, aşağıdaki âyete bakmak faydalı olacaktır: "Kendilerine Kitâb verilenlerden Allah'a ahi-ret gününe inanmayan, Allah'ın ve Rasûlü' nün haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın." (9: 29).
Bu âyetin, dâr-ı İslâm'a karşı savaşlannı sürdüren gayri müslimlere işaret ettiğine dikkat edilmelidir. Âyet, İslâm âleminde yaşayan gayri müslimlere uygulanmaz.
Son söz olarak müslüman ülkelerde yaşayan gayri müslimlerle müslümanlar arasında anlaşmazlık tohumlanm yeşertebilmek için, sömürgeciler tarafından olduğu kadar ateistler tarafından da yapılan çalışmalara dikkat edilmelidir.
Tekrar belirtmek gerekirse, İslâm'ın insanlan dinlerine göre ayırdığı söylenemez. Zira, O, hiçbir ayırım yapmaksızın bütün insanlara doğuştan gelen haklanm verir. İslâm, bütün insanlan sadece insanlık temeline göre birara-ya getirir. Aynı zamanda kendi dikkat ve himayesi altında herkesin dinini mutlak bir ser-bestiyetle seçebilmesini sağlar. Aynca, Doğu Hıristiyanlarının müslümanlarla tarihî bağla-nnı unutmamalarını ve karşılıklı menfaatlerini koruma hususunda çok istekli olduklarını belirtirken, propagandacılara ve bozgunculara kulak asmayacaklannı ümit edelim. (Muham-med Qutb, islam, The Misundersîood Relİgi-on,sh. 171-175).
KISIM 8
SINIFLI DÜZENİN SONU
Hz. Peygamber @, iktidarda olduğu her yerde bütün insanları aynı seviyeye getirmiş, sınıflı düzene ve sınıf mücadelelerine son vermiştir. Onun hayat telâkkisine göre aynı ana babadan zuhur etmiş, bir tek ve aynı Yaratıcı'ya sahip olan bütün insanlar, sonuçta birbirlerine eşittirler, eşit hak ve yükümlülüklerden faydalanmalıdırlar. İslâm'da, soyu, milliyeti veya renginden dolayı hiçbir kişinin veya ırkın ayrıcalığı yoktur. Böylece, tüm soy veya ırk üstünlüğü fikirlerine Öldürücü darbe vurulmuş, bütün insanlığa aynı şekilde davranılmıştır. Aynı zamanda bütün sınıf farklılıkları ve imtiyazları ortadan kaldırılmıştır.
İslâm'ın geldiği devirde çeşitli ülkelerde varolan sınıflı düzenleri İncelemek, İslâm'ın bu anlayışa yaptığı katkıları anlamamıza yardımcı olacaktır. Meselâ, ortaçağ Avrupa'sında üç ayrı sınıf vardı: Soylular, din adamları ve halk.
Din adamlarının kendilerine mahsus ayırdedi-ci giysileri vardı. Bu çağlarda kilisenin gücü, kralların ve imparatorlannkine eşitti, zaman zaman da onların kaşısındaydı. Papa krallara iktidarı bahşedenin kendisi olduğunu, fakat onların yönetimde müstakil kalabilmek için, nüfuzunu etkisiz kılmaya çalıştıklarını iddia etmişti. Dindar insanların bağışladıkları ve halktan zorla alınan mallarla, kilise, zaman zaman kendi ordusuna sahip olabilecek kadar zenginleşmişti. Diğer taraftan soylular atalarından tevarüs ettikleri soyluluğu, kendi neslinden gelenlere geçirirlerdi. Doğumu itibarıyla soylulara mensup bir kimse, hayatı boyunca yapabileceği asilâne veya rezilâne işlerine bakılmaksızın ölümüne kadar soylu sayılırdı.
Feodal dönemde, soylular kendi mülklerinde yaşayan halk üzerinde mutlak hâkimiyet sahibiydiler. Bütün yasama, yargı ve yürütme güçleri soyluların ellerindeydi. İnsanları yönetirken başvurdukları yasalar kendi saçma arzuları ve zevkleriydi. Çünkü temsilciler meclisi bu sınıfa mensup üyelerden oluşturulmuştu. Onların da yasa çıkarırken kendilerini düşünmeleri, çevrelerine dokunulmazlık havası veren ayrıcalık ve çıkarlarını korumaları çok tabiîydi.
Halka gelince... Ne imtiyazları, ne de haklan vardı. Yoksulluk, kölelik ve acizliği tevarüs ederler ve aynı şekilde kendi çocuklarına bırakırlardı.
Sonradan meydana gelen önemli iktisadî gelişmeler burjuvazinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu yeni sınıf, soyluları ortadan kaldırmayı, onların imtiyaz ve nüfuzlarına sahip çıkmayı hedeflemişti. Ortaya çıkan bu sınıfın Önderliğinde halk, görünüşte, sınıflı düzeni yürürlükten kaldırıp teoride hürriyet, kardeşlik ve eşitlik prensiplerini ilân eden Fransız inkılâbım yaptı.
Modern zamanlarda, kaptalist sınıflar, eski soyluların yerlerine geçtiler. Böyle bir değişimin gizli bir şekilde ve iktisadî gelişmenin mecburî kıldığı belirli değişikliklerin sonucunda olduğu farkedilecektir. Ancak temel prensip kesinlikle değişmemiştir. Gerçek şudur ki, kapitalist sınıf zenginliğin, gücün ve hükümet mekanizmasını istediği yöne şevket -me yeteneğinin halen sahibidir. Demokratik seçimlerde ispat edilen sözde hürriyetlere rağmen, kapitalizm, gizli hedeflerine ulaşabilmek için dalavereli yollarla ve çeşitli adlar altında parlamentoya ve hükümet dairelerine sinsice nasıl sızılacağım iyi bilir.
Demokrasinin beşiği olmakla övünen İngiltere gibi bir ülkede dahi Lordlar kamarası ya da onların deyişiyle Upper House vardır. Üstelik, İngiltere ölü bir kişinin bütün zenginliğini sadece en yaşlı oğluna bırakmasını öngören eski bir feodal yasayı hâlâ uygulamaktadır. Böyle bir yasanın, mal-mülk ve zenginliğin sınırlı bir kaç kişinin kontrolünde kalmasını amaçladığı çok açıktır. Böylelikle ailelerin servetleri dağılmayacak ve tıpkı ortaçağlarda-ki feodal sınıflar gibi bu aileler de eski nüfuz ve şöhretlerini koruyabileceklerdir.
Sınıflı düzen, mülkiyetin güç manasına geldiğini, mal sahibi sınıfın aynı zamanda iktidar sahibi olduğunu kabul eden yanlış bir faraziyeye dayanır. Böyle bir sınıf, yasama gücü üzerinde etkili olacaktır. Sonuçta, bu smıf dolaylı veya dolaysız yollarla kendisini koruyan, diğer insanları yasal haklarından mahrum bırakan ve onlan hâkimiyeti altına alan kanunlar yapacaktır.
Yukanda zikredilen smıf tariflerinin ışığında, gerçekten şunu söyleyebiliriz: İslâm kesinlikle sınıflı bir düzen olmamıştır. Bu aşağıdaki gerçeklerden açıkça anlaşılabilir: İslâm'da servetin belirli kişilerin kontrolünde olmasını amaçlayan hükümler yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de sarih bir biçimde şöyle buyrulur: "...Ta ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın..." (59: 7). Bu sebeple İslâm sürekli dağılımı ve servetin yeniden paylaşılmasını sağlayan hükümler getirmiştir. İslâm hukukuna göre, miras bırakılan mal çok sayıda insan arasında paylaştınlmalıdır.
Erkek kardeşleri, kız kardeşleri veya diğer akrabalan olmayan bir insanın örneğine benzer çok nâdir durumların dışında miras tek bir kişiye kalmaz. Böylesi nâdir durumlarda dahi İslâm, mirasın bir bölümünün ölüyle herhangi bir yakınlığı olmayan yoksul insanlara verilmesini emrederek gerekli tedbirleri almıştır. Bu hüküm, günümüz miras hukukunun öncüsü sayılabilir. Kur'ân'da şöyle buyururun "(Miras düşmeyen) akrabalar, öksüzler, yoksullar da (miras) taksim(in)de hazır bulunursa bir şeyler vererek onları da ondan nzıklandı-rın (gönüllerini hoş edin) ve onlara güzel söz söyleyin." (4: 8). İşte, İslâm servet yığılmasından doğan problemi bu şekilde çözmüştü. Servet, insanlar arasında bu şekilde dağılır, belirli bir sınıfın fertlerine kalmaz. Zira, öldüklerinde mülk yeni oranlarda tekrar paylaştırılacaktır. İslâm toplumunda servetin, ümmetin belirli bir kısmıyla sınırlandırılmaksızın daima el değiştirildiğine tarih şahittir.
Bu önemli bir sonucu beraberinde getirir. İslâm'da yasama belirli bir sınıfın imtiyazı olamaz. İslâm devletinde hiç kimse istediği gibi kanunlar çıkaramaz. Buna izin verilmez, zira, bütün insanlar Allah'ın vahyettiği ve insanlar arasında ayırım yapmayan İslâmî hükümlere göre muamele görür.
Bunu, İslâm toplumunun sınıfsız bir toplum olması gerçeği izler. Sınıfların varlığı, yasama imtiyazlarının varolmasıyla yakından alâkalıdır. Bu husus hemen anlaşılabilir. Çünkü, böyle bir ayrıcalığın olmadığı, İnsanların çıkarlarım korumak için başkalarının zararına kanunlar çıkarmadığı bir yerde, sınıflar da olmayacaktır.
Şimdi konuyla ilgili iki âyetin dikkatle okunmadığı takdirde nasıl bazı karışıklıklara yol açabileceklerini açıklayalım: "Allah, nzıkta kiminizi kiminize üstün kıldı..." (16: 71). "...Kimini kimine derecelerle üstün kıldık..." (43: 32).
Bu âyetler, İslâm'ın sınıflı düzeni kabul ettiğini mi gösterir? Bu iki âyet, yalnızca, İslâmî yönetim olsun veya olmasın gerçekte yeryüzünde vâki olan durumu gösterir. Onlar, insanların mevki ve rızıklan yönünden birbirlerinden farklı olduklarını bildirir. Meselâ, sosyalist sistemi tatbik eden bir ülkeyi ele alalım. Bütün halk eşit ücret mi alır, yoksa kimileri geçim yönünden diğerlerinden daha imtiyazlı mıdır? Askere alınan herkes subay veya er mi yapılır, yoksa bazıları diğerlerinden üstün mü olur? İnsanlar arasında farklılıkların varolması kaçınılmaz bir gerçektir. Bu iki âyet, farklılıklar için belirli bir sebep belirtmez. Bu şekildeki bir tercihin kapitalistin, komünistin ve hatta bir müslümanın düşüncelerine dayanak oluşturabileceğini ifade etmezler? Böyle bir tercihin bizim değerlerimize göre adaletli veya adaletsiz sayılabileceğini de söylemezler. Bu iki âyet yalnızca bu tercihin yeryüzünün her tarafında varolduğunu söyler. Ancak yeryüzünde vukubulan her şey tabii ki Allah'ın iradesi dahilindedir.
Şimdi, İslâm toplumunda sınıfların ve yasama imtiyazlarının bulunmadığını daha da belir-ginleştirmeliyiz. Şu noktaya dikkat edilmelidir ki, servet ve mal, sahiplerine yasama gücü ve özel imtiyazlar kazandırmadığı sürece zenginlik farklılıkları sınıf meselesiyle karıştırılmamalıdır. Bütün insanlar -teorik olarak değil, gerçekten- kanun önünde eşit oldukları müddetçe servet farklılıkları, sınıfların ortaya çıkmasına neden olmayacaktır.
İslâm'da, toprak sahiplerine diğer insanları köleleştirmeye veya toprak mülkiyetini sömürmeye yol açan haklar tanınmamıştır. Eğer kapitalizm gerçek bir İslâm toplumunda faraza bulunmuş olsaydı, onun mülkiyetinde de hâl böyle olacaktı. Özellikle yöneticilerin nüfuzunu, sermayedar sınıfın desteğinden almamış olması, ümmetin seçimiyle gelmeleri ve Allah'ın şeriatını tatbik ile mükellef olması, zenginlerin idareciler üzerindeki tesirini yok eder.
Yukarıda zikredilenlere şunları da eklemeliyiz: Yeryüzünde, bütün fertlerin arasında servet eşitliğini sağlayan, refahın bütün insanlar arasında eşit olarak dağıtıldığı hiçbir toplum yoktur. Hatta, sınıflı toplum düzenini ortadan kaldıracağını ileri süren sosyalist toplumlarda da durum aynıdır. Gerçekte bu toplumlarda, diğer bütün sınıflara zulmeden bir tek yönetici smıf kalmıştır. (M. Qutb, a.g.e., sh. 81-4).
KISIM 9
FEODALİZMİN SONU
Rasûlullah @, aynı şekilde feodal beylerin/ağaların, köylülere hiç bir ücret ödemeksizin yaptırdıkları hizmetlerin, bayağı işlerin ve diğer feodal mecburiyetlerin her çeşidini ortadan kaldırmıştır. Feodalizmde bir tek kişinin boyunduruğu altında yaşayan insanlar tamamen serbest kalmışlar, feodal beylerin sulta ve İmtiyazlarına son verilmiştir. Bunun yerine, İslâm, din kardeşleri arasında tam bir işbirliği temeline dayanan çok yakın ilişkiler kurdurmuş ve geliştirmiştir. İslâmî kardeşlikte herkes, üstünlük veya aşağılık hissi duymaksızın birbirlerinin işlerini yaparlar. Gerçekte, İslâm, toprak sahibi ile köylüler arasındaki ilişkilerin esas yapışım tamamıyla değiştirmiştir. Bu ilişkiyi köle-efendi ilişkisi olmaktan çıkarıp, anlaşma şekline dönüştürmüştür. Bununla beraber, köylüleri feodal düzenin zulmünden kurtarmada İslâm'ın oynadığı rolü doğru bir şekilde değerlendirebilmemiz açısından feodalizmi ve feodalizmin temel niteliklerini açıklamak faydalı olacaktır. "Feodalizm", sürekli kölelik düzeninden farklı bir üretim tarzına sahiptir. Bu düzende toprak sahibi veya temsilcisi üründen belirli bir pay alırken, kiracı köylüleri kendi işlerinde kullanma imtiyazı, olmazsa para veya eşyalarını alma gibi özel hakları da vardır. Bu açıklamaya göre feodal toplumun iki sınıftan meydana geldiğim söyleyebiliriz: (1) Feodal toprakların sahipleri, (2) Köylüler. Bu sınıf çiftçiler, tarım işçileri ve sayısı diğerlerinden daha hızlı azalan kölelerden oluşmaktaydı? Esas üretici, çiftçilerdi. Bununla birlikte toprak sahibi olma, ailelerinin geçimini sağlayacak kadar üründen pay alma ve ziraat yaptıkları yerlerde çiftlik evleri inşa etme haklarına sahiptiler. Bunlara karşılık, onlar da toprak sahiplerinin tarlalarında, kendi hayvan ve vasıtalarıyla haftalık imece (ücretsiz) çalışması yapmak, hasat ve biçme zamanında ilave hizmetler görmek ve bayramlarda verebildikleri kadar hediye vermek zorundaydılar. Ayrıca zahirelerini öğütme, üzümlerini sıkma işlerini, toprak sahibinin değirmen ve makinelerinde yaptırmaları gerekirdi. (Raşid el-Baravi, Communism).
Derebeyi, topraklarında yaşayan köylüler üzerinde tam bir idarî ve hukukî güce sahipti.
Feodalizmde gerçek üretici, bugünkü anladığımız şekliyle hür değildi; ne tam olarak toprağa sahip olur, ne de satabilirdi; miras bırakamaz ve hibe de edemezdi. Efendisinin topraklarında kendi maddî kayıpları pahasına zorla çalıştırılırlardı. Dahası, efendisine boyun eğmenin işareti olarak sınırsız Ölçülerde vergiler ödemek zorundaydı. Toprakla birlikte efendileri de değişirdi, birinden ötekine... Zira, hür iradesiyle, iş aramak için toprağını değiştirme veya başka bir efendinin hizmetine girme hakkına dahi sahip değildi. Bu şekilde, Ortaçağdaki köylüler, eski zamanların köleleri ile modern zamanların hür köylüleri arasında bir bağ oluşturur.
Köylüye vereceği toprağın genişliğini belirleyen efendi idi. O, aynı şekilde kiracı köylülerin yerine getirmelerini istediği hizmetleri kararlaştırırdı. Toprak sahibi böylesi önemli kararlar verirken, diğer toprak sahiplerinin haklarını veya köylülerin ihtiyaçlarını gözönünde bulundurmazdı. Böyle bir mecburiyeti yoktu.
Onüçüncü yüzyılda kanun dışı olarak meydana gelen büyük göç hareketleri sonunda, angaryadan ücret karşılığı iş gören tarım işçilerini ortaya çıkararak sona erdi. "Çiftçilerin firarı" adıyla bilinen bu hareket, toprak sahiplerinin kaçan köylüleri geri istemelerine sebep oldu. Toprak sahipleri, derebeyliklerini ihlâl eden bütün işçileri esir etme yetkisiyle donatıldı ve bu hususta anlaşma sağlandı. Fakat bu firar hareketi bütün beldelerde genel bir davranış hâline geldi. Bu yüzden derebeyleri topraklarında ziraat işlerini yürütebilmek için kiralık işgücüne muhtaç kaldılar ve bu bağımlılıkları giderek arttı. Sonuçta, derebeylerinin aralarında yaptıkları anlaşma önemini kaybederek, yavaş yavaş uygulanamaz hâle geldi. Bu durum, aralarındaki işbirliğinin giderek azalması anlamına geliyordu. Bu olayın bir diğer kaçınılmaz sonucu şu idi: Artık, hiçbir ödeme yapılmaksızın, zorla çalıştırılan köylüler yoktu. Yerlerine, ücretleri peşin olarak ödenen işçiler gelmişti.
Köylülerin bir çoğu soyluların ve derebeylerinin emirlerine karşı çıktılar, kademeli olarak başarılı da oldular. Zira, onların istekleri, gittikçe fazlalaşmış, altından kalkılamaz yükler haline gelmişti. Şartlar köylülerin lehine gelişti ve onlar hürriyetlerini satın aldılar. Bu durum, 14. yüzyılda tarım işçilerinin hürriyetleri bu şekilde herkes tarafından kabul edilinceye kadar devam etti. Bununla birlikte, zaman içinde meydana gelen önemli değişiklik, feodal düzenin dayandığı temelin çökmeye başlamasiydı ki, gelecek yüzyıllar onun tamamen yokoluşunun şahitleri oldu. (Commu-nism, sh. 22-23).
Bunlar feodalizmin dayandığı temel unsurlardır. Feodal toplumun bu özelliklerini zihnimizde tutarak, şimdi şunları sorabiliriz: İslâm tarihinde böylesi bir feodalizme şahit olunmuş mudur? Olunduysa, ne zaman ve nerede?
Bazı araştırmacılara veya İslâm'ın etrafında şüpheler kondurmak için fırsat kollayanları mazur gösteren görünüşteki benzerliğin aslı şudur: Tarihin bazı devirlerinde İslâm toplumu, zaman içinde oluşmuş iki sınıftan meydana gelmişti. Bunlar toprak sahipleri ile onların topraklarında çalışan köylülerdi. Ancak bu sadece bir dış görünüşten ibarettir. Hiç bir akıl, İslâm'ın, feodalizmle karıştırılmasını haklı çıkaramaz. İslâm ile feodalizm arasındaki karşılaştırmayı kolaylaştırmak için, feodalizmin temel özelliklerini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:
1- Sürekli tâbiiyet (kölelik).
2- Köylünün efendisine karşı yapmakla mükellef olduğu mecburiyetler:
a- Haftada bir tam gün, derebeyinin topraklarında mecburî ve ücretsiz çalışma;
b- Hasat zamanlarında, yapılması gereken ücretsiz ve mecburî hizmetler;
c- Bayramlarda ve muhtelif vesilelerle, köylünün yoksulluğuna veya derebeyinin zenginliğine bakılmaksızın derebe-yine hediye takdimi;
d- Hububatın derebeyinin değirmenlerinde öğütülmesi. (İslâmda şarap gibi alkollü içkiler yasak olduğundan, üzümlerin derebeyinin makinelerinde sıktı-nlması mecburiyetim geçiyoruz).
3- Köylülerin kiralayacakları toprağın genişliği, yapmaları gereken hizmetler ve ödeyecekleri vergiler konusunda tek belirleyici unsur derebeyinin kapris ve arzularıdır.
4- Derebeyinin elinde bulunan idare ve kanun gücü, sabit, belirli bir hukuka uygun olarak değil de, toprak sahibinin arzu ve isteklerine göre uygulanırdı.
5- Köylülerin peşin para karşılığı hürriyetlerini satın alma mecburiyeti sonunda feodalizmi tüketti ve yozlaşma sürecini başlattı.
Bütün bu unsurlar gözden geçirilerek, bütün İslâm tarihinden benzer özellikler aranmalıdır. Ne var ki bu çaba, kesinlikle sonuçsuz kalacaktır. Çünkü, İslâm tarihinde buna benzer olaylar vâki olmamıştır. (M. Qutb, islam, The Misunderstood Religion).
İslâm'da, kabul edilmiş olan kölelik şeklinin dışında kölelik yoktur. îslâm, kiracı köylülerin toprağa bağımlı kılınmasıyla ortaya çıkan köleliğe izin vermez. Bilindiği gibi, köleler, sadece savaşlarda esir edilenlerdir. İlk İslâm toplumunda kölelerin sayısının, hür vatandaşlardan çok daha az olması, bu gerçeği gösterir. Onlar efendilerinin topraklarında, ya sahipleri karşılıksız olarak âzad edinceye veya kendileri harekete geçip, hürriyet belgelerini (mükâtebe) isteyinceye kadar çalışırlardı. Ancak, Avrupa feodalizm tarihinde böylesi örnekler yoktur. İlk önceleri köylüler ve tarım işçileri hürriyetlerini talep etmeleri konusun-
da teşvik edilmemiş, tersine boyun eğmeleri amaçlanmıştı. Bu nedenle Avrupa'da köylüler toprağa bağlı, toprakla birlikte efendisi de değişen köleler (serf) olarak görülmüştü. Bu şekilde köylüler ne çalıştıkları topraklardan ayrılabilirler, ne de derebeylerinin üzerlerine yüklediği mecburiyetlerden kurtulabilirlerdi.
İslâm bu çeşit kölelik ve köylülüğe tamamen yabancıdır. Prensip olarak, bütün kâinatın Yaratıcısı Allah'a karşı, insanın yaptığı kulluğun haricindeki bütün kulluklara karşıdır İslâm. Kimi yaratıkların boyun eğmesi kul-köle olması kesinlikle kabulü mümkün olmayan bir davranıştır. İslâm'ın herhangi bir dahli olmaksızın, belirli dış faktörlerin sonucunda ortaya çıkan, insanın insana kulluğu gibi anormal olaylar, daima geçici vak'alar olmuştur. Öyle ki, İslâm kullanabildiği bütün kaynaklarıyla, bunları ortadan kaldırmaya çalışmış, köleleri hürriyetlerini kazanma hususunda teşvik etmiş, bunun yaraşıra devlete de imkân dahilinde lüzumlu bütün yardımları yapma sorumluluğunu vermiştir.
İktisadî sahada da İslâm, bir insanın kendisi gibi bir başka insana kul köle olmasını kabul etmez. Yukarıda zikrettiğimiz köleli düzen bir istisnadır, o çağda, İslâm'ın önünde başka bir tercih yoktu. Köleler manen âzad edilene, İslâm'ın bilfiil yardımlarıyla, kaybettikleri hürriyetlerini tekrar kazanıp toplumun hür fertleri olarak sorumluluklarını yüklenecekleri zaman gelinceye kadar, İslâm bu duruma tahammül etti.
İslâm, iktisadî yapısını, fertler arasında tam bir işbirliği ve karşılıklı hizmetlerin değişimiyle bağlantılı hür faaliyetlere dayandırır. Böylesi bir düzende İslâmî yönetim, hayat mücadelesinde kimi sebeplerle geride kalmış ve nezih bir hayatın bütün imkânlarından mahrum bırakılmış insanların koruyucusu ve kollayıcısı olarak görev yapar. Sonuçta, arkasında devletin destekleyici bütün kaynaklan olduğu halde, hiçbir insan kendisini toprak ağalarına kul köle yapmaz. İslâm, kişiyi aşağılamaksızın veya hürriyetini, kendine saygısını ve şerefini kaybettirmeksizin insanın bütün temel ihtiyaçlarım karşılar.
Neticede, İslâm hem manevî hem de maddî olarak feodalizme karşıdır. O, insanları, kölelik zincirlerine yakalanmadan, feodalizmden hürriyete ulaştırmıştır.
Şimdiye kadar incelediğimiz kadarıyla köylülerin derebeyine karşı mecburiyetlerine benzer hiçbir olay İslâm tarihinde vuku bulmamıştır. İslâm, insan şahsiyetini ayaklar altına alan böylesi hâllerden tamamen uzaktır. Bir köylünün suçlu bulunduğu herhangi bir olayda, İslâm, toprak sahibine o suçluyu toprağından kovma ve bir başka yere uzaklaştırma iznini verir. Ancak bu, zulmün teşvik edilmesi değil, aksine köleliğin yokedilmesine yönelik bir adımdır. İslâm toprak sahibi ile kiracı köylüler arasında serbest bir ilişkinin kurulmasını hedefler.
İslâm'ın köylü ile toprak sahibi arasında hukuken tanıdığı tek ilişki ya mukavele yoluyla yapılır ya da kiralama usulüyle doğar. İlk durumda, köylünün toprak sahibine, ürünüyle orantılı olarak belirli bir miktar toprak kirası ödemesi gerekir. Bundan sonra o, ekip-biç-mesinde, harcamalarında, ferdî tüketimi için toprağın bütün ürününü toplamada serbest kalır. Eğer kiracı olursa, her yılın sonunda toprağın ürününü toprak sahibiyle paylaşacaktır. Bu takdirde, bütün harcamalar toprak sahibi tarafından karşılanırken, köylü yalnızca çalışır, emek gücünü sağlar.
Her iki durumda da, zorla çalıştırma, diktatörce imtiyazlar veya köylünün hiçbir karşılık olmaksızın efendisine yapmakla yükümlü olduğu mecburî işler yoktur. Tarafların her biri, hürriyetlerinde, haklarında, görevlerinde ve karşılıklı ahş-veriş ilişkilerinde tam bir eşitlikten faydalanır. Öncelikle, köylü kiralamak istediği toprağı veya kiracısı olarak çalışmayı tercih ettiği toprak sahibini seçmekte tamamıyla serbesttir. İkinci olarak o, toprak sahibiyle eşit konumdadır ve toprak sahibine Ödenecek miktar konusunda karar verme veya kirayı birlikte kararlaştırma serbestliğinden faydalanır. Eğer yapılan pazarlığı kârlı bulmazsa, mukaveleyi imzalamamakta serbesttir. Bundan dolayı toprak sahibi bu kimseyi azarlayamaz ve buna hakkı yoktur. Kiracı olarak köylü, toprak sahibi gibi bir çok kanunî haktan faydalanır. Onlar, kân aralarında eşit olarak paylaşırlar.
Bunların yamsıra, Avrupa feodalizminin diğer özellikleriyle karşılaştırıldığında, İslâm'da hâkim uygulamanın tamamen farklı olduğunu görürüz. Bayramlarda (tyd) ve diğer mübarek günlerde kiracılarına hediyeler veren, cömertçe ihsanlarda bulunanlar yoksul köylüler değil, zengin toprak sahipleriydi. Bu olay özellikle Ramazan ayında gerçekleşirdi ki, bu ayın İslâm'da büyük bir önemi ve kudsiyeti vardır. Bu ay boyunca dostlar ve akrabalar birbirlerini ziyaret ederler, ziyafetler tertiplenir, toplumdaki yoksul ve ihtiyaç sahibi kişilere tasaddukta bulunulurdu. Başka bir deyişle, zengin, hâli vakti yerinde insanlar zenginliklerini başkaları İçin harcamayı alışkanlık haline getirmişlerdi; yoksa 'medenî' Avrupa'da âdet olduğu gibi fakir insanlardan bir hayli masraflı hediyeler almayı değil.
Buradan açıkça görüldüğü gibi, feodalizmde köylülerin omuzlarına yüklenen, sonra da zorla çalıştırmaya dönüşen görevleri, İslâmî hayat düzeninde ortaya çıkmamıştır. İslâm, toprak sahibi ile köylü arasında karşılıklı saygıya ve mükemmel bir eşitliğe dayanan daha hür bir ilişki kurdurmuştur. Avrupa'da feodal beyler kiracı köylüleri haksız olarak zorla çalıştırdıkları ve rezil usûllerle kendilerine köle yaptıkları halde, karşılık olarak, başkalarına kân koruma ve haklarını teminat altına alma adı altında onlara bir çok mecburiyetler de yüklerlerdi. Oysa, aynı görevleri, İslâm toplumunda zengin İnsanlar kendi istekleriyle üzerlerine alıyorlar ve kiracı köylülerinden herhangi bir talepte bulunmuyorlardı. Kendi çalışanlarına bu hizmetleri yaparlarken yalnızca Allah rızasını umuyorlardı.
İşte bu husus, üstün bir itikada dayanan hayat düzenini böyle bir imandan mahrum bulunan düzenden ayırır. Bir tarafta, İnsanlar diğerlerine karşı toplumsal hizmetleri ibadetin diğer bir boyutu olarak yerine getirip, bu şekilde Allah'a daha da yaklaşırlarken, diğer tarafta yapılanlar birer ticarî teşebbüsden başka şeyler değildir. Bütün taraflar aslan payını elde etmek için var güçleriyle çalışmaktadır. Hatta, daha fazlasını elde etmeye gücü yetmeyeceği hâlde, başkalarına bir şey bırakmamaca-sına kazanma çabasındadır. Sonuçta, gerçekten hak edenlerden çok, gücü elinde bulunduran taraf mücadeleyi kazanır ve bütün kârı, bütün faydayı ele geçirir.
Feodalizmin üçüncü özelliği şudur: Derebeyi-nin kiracı köylüye vereceği toprağın genişliğini belirleme ve yapılmasını beklediği vazifeleri emretme hakkı, yalnızca Avrupa feodalizmine ve köleliğine has bir anlayıştır. Derebeyi tahakkümünün ve köylünün köleliğinin kabul edilmediği İslâm tarihinde böyle bir anlayış ortaya çıkmamıştır. İslâm'da toprağın kiralanarak elde edilmesi hususunda bir köylünün tercihlerini sınırlandıran tek faktör hür iradesi ve mâlî gücüdür. Kiraya veren, üzerinde anlaşmaya vardıkları kiradan başka, köylüden hiçbir şey talep edemez. Aynı şekilde, kiracılık durumunda, tarım yapılacak toprağın genişliğini, kiracının fizikî gücü veya sahip olabileceği yardımcıların sayısı (ki, genellikle çocuklarıdır) belirler. Kiracının üzerine yüklenen vazifeler, sahip olduğu toprağın ıslâhının ve bakımının gerektirebileceği işlerden daha fazla değildir. Böyle bir durumda, toprak, ürününü verinceye kadar köylü ile toprak sahibinin ortak malı sayılır. Köylünün kiraladığı kısmın hâricinde kalan, toprak sahibinin topraklarına gelince... Kiracının bu topraklarla hiçbir ilgisinin bulunmadığı, yapılacak çalışma veya hizmetin şekli ve tabiatı ne olursa olsun, o topraklar üzerinde çalışma mecburiyetinin olmadığı görüşü kabul edilir.
Bununla birlikte, İslâm ile feodalizm arasındaki en çarpıcı farklılık, feodalizmde derebe-yinin elinde bulundurduğu idare ve kanun gücü imtiyazıdır. Feodal bey, kendi topraklarında bütün sosyal ve siyasî hayatı, tek basma düzenler ve kontrol eder. İslâm böylesi bîr ayrıcalığa bütünüyle karşıdır ve insanî ilişkiler dünyasında bu durumun korunmasından çok ortadan kaldırılmasını hedefler.
Yukarıda zikredilen toprak sahibi -köylü ilişkisine baktığımızda, Avrupa uluslarının, ger-Çek anlamda bir toprak hukukuna sahip olmadıkları görülür. Daha sonralan, bütün Avrupa hukuk düzeninin esasını teşkil eden Roma hukuku dahi, feodal beylere kendileriyle ilgili topraklarda mutlak hâkimler olma hakkını vermişti. Böylelikle onlar kendi bölgeleri için kanunlar çıkarırlar, o kanunlarla beylik halkına hükmederler, böylece kendi düşündüklerini uygularlardı.
Sonuçta onlar bir anda kanun yapma, hüküm verme ve hükmü infaz yetkilerini ellerinde bulunduruyorlardı. Onlardan her biri devlet içinde devlet durumunda idi. Devlet ihtiyaç zamanlarında mâlî ve askerî yükümlülüklerini yerine getirdikleri sürece, bu feodal monarşilerin iç işlerine karışmazdı.
Bu tür olayların hiçbiri İslâm'da görülmemiştir. O, kendi merkezî yönetimine ve sınırları içerisinde yaşayan herkes üzerinde uygulanmaya çalışılan bir toprak hukukuna sahipti. Bu toprak hukukunun ülkenin her yanında uygulanabilmesi için hâkimler/kadılar tayin edilirdi. Herkes kanun önünde eşitti. Hiç kimsenin bir başkası üzerinde üstünlüğü yoktu. Kişi, yalmzca hatalı davrandığı veya kötülük yaptığı zaman hesap vermeye çağrılırdı.
Daha sonraları, İslâmî öğretilerin tersine olarak yönetimin veraset yoluyla geldiği yozlaşma devirlerinde dahi, bu esaslar varlığım sürdürdü. Meselâ yönetim, tesir sahası içerisinde yaşayan bütün tebâ ve fertler üzerinde denetleyici otorite görevini sürdürdü. Bu genel hükümler her yerde ve herkes için geçerliydi. İslâm'ın doğusunda ve batısında insanlar bir tek yol ile o genel hükümlere göre muhakeme edilirlerdi. Dolayısıyla bu, fakihlerin içtihadı görüşleri çerçevesinde cereyan ederdi. Bu ise yeryüzündeki bütün kanunlara hâkim olan bir durumdur. Böylelikle, hiçbir zaman emek sahiplerine tatbik edilen kanunlar, derebeyin arzusu veya tasarrufu değildi.
Köylüleri derebeylerinin zulmünden olduğu kadar, hırs ve şehvetlerinden, hevâ ve heveslerinden de koruyan hukukun bu kuralıydı. İnsanlar derebeylerinin hevâ ve heveslerinden çok, İlâhî hükmün icaplarına göre yönetilirlerdi. Bu hüküm yalnızca feodal beyle kiracı köylüyü hür insanlar yapıp, eşit kılmakla kalmamış, fakat bütün insanlara aynı şekilde, eşit olarak davranmıştır.
Şüphesiz, müslümanların tarihinde de bazı talihsiz olaylar olmuştur. Kimi hâkimlerin, toprak sahibini veya sultam memnun etmek için kendi vicdanlarına ve hukukun ruhuna muhalif hükümler verdiklerini görebiliriz. Ancak bunları genel kaide olarak almak doğru olmaz. Tarihî olaylara ve Avrupalı ilim. adamlarının dahi şahitlik ettikleri gerçeklere göre, bu olaylar yalmzca istisnadır. Bu birkaç başıboş ve sapkınca adaletsizlik olaylarına karşılık, İslâm tarihi, hâkimlerin toprak sahipleri, valiler, vezirler, hatta bütün sulta ve selâhiyetlere sahip halifenin aleyhine ve kuvvet ve kudreti bulunmayan fakir kimselerin lehine verdikleri hükümlerle doludur. Buna rağmen ne hâkim azledilmiştir ne de yönetici, ondan intikam almaya kalkmıştır.
Aynı şekilde, Avrupa'da görülenin benzeri bir "çiftçilerin firarı hareketi"ne İslâm tarihinde rastlanılmamıştır. Zira, köylüler bir çiftlikten diğer bir çiftliğe serbestçe gidebildikleri gibi, geniş İslâm devletinin sınırları içinde kalan bir ülkeden başka bir ülkeye gidebilme haklarından faydalanabiliyorlardı. Mısırlı çiftçilerin durumunda olduğu gibi, muayyen bir yerde kalma arzusu ya da bağlılığın haricinde hiçbir şey köylülerin bir yerden diğer bir yere seyahat etmelerini engelleyemezdi. Yoksa, Avrupalı köylülere yapıldığı gibi, kölelik ve çeşitli yükümlülükler yükleme şeklinde yollarına engeller konularak hareketleri engellenmemiştir.
Avrupa feodalizminin son döneminde köylüler hürriyetlerini satın almışlardı. Bu olayın da, müslümanların tarihinde bir benzeri yoktur. Bunun sebebi çok basittir, zira, toplumun diğer katmanlarındaki insanlar ne kadar hür-seler, köylüler de o kadar hürdüler. Zaten sahip oldukları hürriyetlerini, tekrar satın almalarının bir mânası olamazdı.
Bundan başka, tarih boyunca, İslâm dünyasında çok sayıda küçük devletin varolduğunu söyleyebiliriz. Bu devletler, mal sahiplerinin geçimlerini sağlamış, onlara, kara ve deniz ticaretinin her türlüsünü devam ettirmelerinde yardım etmiş ve çeşitli endüstriyel meslekleri desteklemiştir. Ancak bu saydıklarımız, Avrupa'da, feodalizm dalgasıyla tamamen ortadan kaldırılmıştır. O zaman, Avrupayı manevî ve zihnî cehaletin karanlığı kaplamıştı. Işık, yine, İslâm tarafından gösterilmiştir. Avrupa, ilk olarak Haçlı seferlerinde İslâm dünyasıyla ilişki kurdu. Daha sonra iki rakip, İspanya'da karşı karşıya geldi. Bu karşılaşmalar, Avrupa'da rönesans yolunun açılmasına yardım etti. Böylece, Avrupa zihnî ve manevî durgunluğun karanlığından yavaş yavaş sıyrıldı.
Sonuç olarak, müslüman topraklarda İslâm hâkim olduğu sürece feodalizm, İslâm dünyasında kesinlikle varolmamıştır. Çünkü, onun maddî ve manevî düzeniyle birlikte temel inanç, prensip ve kanunlarının tamamı feodalizme karşıdır. Sadece karşı olmakla kalmamış, onun gelişmesine yardım edebilecek sebepleri de ortadan kaldırmıştır. Emevî ve Abbasî dönemlerinde şahit olunan feodalizme benzer durumlar dar bir sahayı kapsamaktaydı. Buna karşılık, müslümanların sosyal hayatının genel bir özelliği olacak kadar, kesinlikle yaygınlaşmamıştı.
Ancak, yakın tarihte, Osmanlı İmparatorlu-ğu'nun sonuna doğru, müslümanların gönüllerinde İslâm inancının kaynağı kuruduğunda, siyasî iktidar İslâm'ın adından başka bir şey bilmeyen kimselerin eline geçtiği zaman İslâm âleminde ağalık sistemi/feodalizm görülmüştür. Ateist, maddeci ve inkarcı Avrupa medeniyeti, zafer kazanmak için İslâm âleminin bütün köşelerine hücum ettiği sırada manzara daha da karanlıklaştı. Askerî işgaller yürürlüğe girdi, bütün manevî değerler tahrip edildi, dayanışma ruhu sona erdirilip yerine kapitalisttik, sömürünün en iğrenç şekilleriyle yoksullar için ömür boyu sefalet getirildi. Avrupa'dan ithal edilmiş bu feodal düzen, kaynağı olan Avrupa feodalizminin bütün özellikleriyle birlikte, kimi müslüman ülkelerde bugün de varlığını sürdürmektedir. Şu husus çok açıktır ki, günümüz müslüman dünyasında feodalizmin hâlâ varolmasından dolayı, İslâm mes'ûl tutulamaz. Sorumlular, yalnızca İslâm topraklarındaki yönetici güçlerdir. Günümüzde, kimi müslüman yöneticiler halklarını, İslâmî hükümlerden çok, muhtelif Avrupa ülkelerinden ithal ettikleri anayasa ve kanunlara göre yönetmektedirler. Onlar, henüz yeryüzünde görülmemiş bir inanç ve kararlılıkla batılı efendilerini izlemeyi sürdürüyorlar.
Modern dünyada bütün şiddetiyle devam eden ideolojik mücadelenin odağını oluşturan bazı gerçekler, yukarıdaki tartışmada açık bir şekilde görülmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Arkasında insan iradesinin desteği olmadığı halde, feodalizmin gelişmesini sanki karşı konulamazmış gibi hazırlayan, mülkiyet faktörü değildir. Bu gelişme daha çok, sahip olma şeklinden, toprak sahibi olanlarla olmayanlar arasındaki ilişkinin yapısından etkilenmiştir. Bu sebeple İslâm âleminde mülkiyet kavramı olmuş, ancak feodalizm varolamamıştır. Çünkü, İslâm'ın ideolojisi ve onun hayattaki çeşitli uygulamaları, fertler arasında, feodalizmin gelişmesine müsamaha göstermeyen bir takım ilişkiler tesis etmiştir.
2- Avrupanın, feodalizm dönemini yaşamaya mahkûm olmasının sebebi, tabiî ve iktisadî değişmelerden ziyade; insanların şuurlarını ve vicdanî ilgilerini düzenleyen bir inanç ve sisteme sahip olmamasındandır. İnsanların sosyal ve iktisadî ilişkilerini düzenleyip, rehberlik edecek böyle bir akide veya ideoloji sunulsaydı, İslâm dünyasında olduğu gibi, Avrupa'da da feodalizm kesinlikle ortaya çıkamaz veya gelişemezdi.
3- Diyalektik materyalist felsefenin, insanlık tarihinin genel yapısı olarak tarif edilen iktisadî gelişmenin farklı dönemleri -ilkel komünist toplum, köleli düzen, feodalizm, kapitalizm ve son komünist toplum- şeklindeki iddiaları başka yerlerde gerçekten varolmamıştır. Bu safhaları Avrupa dışındaki insanlar yaşamamışlardır. Bütün tarihi boyunca, İslâm dünyası feodalizm safhasını geçirmemiştir; kesinlikle ne komünizm safhasına gelmiştir, ne de gelecekte böyle bir döneme ulaşacaktır. (Muhammed Qutb, islam, The Misunderstood Religion, sh. 53-64).
KISIM 10
KAPİTALİZMİN KÖTÜLÜKLERİ
Kapitalizmin ciddî kötülükleri, toplumun bir bölümü olan sermayedarları, diğerleri yani çalışan sınıf aleyhine zenginleştiren sanayi devriminin sonuçlarıydı. Bu devrim, çalışan smıfı sanayicilerin insafına terketmiş, onlar da kendi bencil amaçları doğrultusunda emekçileri alabildiğine sömürmüşlerdir. Buna karşılık İslâm, işçinin haklarını düzenleyen, sermayedarların güçlerini sınırlayan kesin esaslar vazetmiştir. O, çalışanların işverenle kân paylaşmalarım mümkün kılacak yollar ve vasıtalar da teklif etmiştir. İşçi-işveren ilişkilerindeki bu ilerlemeleri İslâm 1400 yıl önce uygulatmasına rağmen batılı kapitalistler, 19, yüzyılın ortalarında işçi teşekkülleri ve sendikalar tarafından zorlanıncaya kadar bu konuya önem vermediler. Bu konuyla ilgili îslâmî esaslar dikkatlice incelendiğinde, Batı'nın olayların baskısıyla, İslâm'ın ve onun Pey-gamber'inin hedeflediği nizama nasıl tedricen yaklaştığı görülecektir. Ancak, sendikaların baskısı ve tarihî olayların zorlamasına rağmen bu alandaki hukukî faaliyetleri yüzyıllar önce Hz. Peygamber @'in vaazettiklerinden hâlâ çok gerilerdedir.
Kapitalizmin tarihi ve problemleri hakkında yapacağımız kısa bir açıklama işçi-işveren ilişkilerini ve bu ilişkilerin sanayi ile ilgili kanunlara etkisini aydınlatmamıza yardımcı olacaktır.
"Kapitalizm", İslâm dünyasında ortaya çıkmamıştır. Makinenin icadından sonra da tesadüf eseri Avrupa'da gündeme gelmiştir.
Kapitalizm İslâm dünyasına, Avrupa'nın tahakkümü altında olduğu bir zamanda ithal edilmiştir. O, yoksulluk, bilgisizlik, hastalık ve gerilikten muzdarip İslâm dünyasına gelişme dalgasıyla birlikte girmiş ve yayılmıştır. Bu durum, bazı kişilere İslâm'ın kapitalizmi, zararları ve faydalanyla birlikte tasvip ettiğini düşündürtmüştür. Bu kimseler, islâm hukukunda veya kanunlarda kapitalizmle çatışan hükümlerin bulunmadığını iddia ederler. Hatta, onlar, İslâm'ın ferdî mülkiyete izin verdiği gıuı, aynı şekilde Kapitalizme de müsaade etmesi gerektiğini ileri sürerler.
Bu ithama cevap olarak, şu noktaya işaret etmemiz yeterli olacaktır: Kapitalizm, faiz ve tekelcilik olmasa gelişemez veya büyüyemez. Oysa İslâm, her ikisini de, kapitalizm daha ortada yokken, 14 yüzyıl önce yasaklamıştır. (Muhammed Qutb, a. g. e.)
Ancak meseleyi daha geniş olarak ele alalım. Eğer makine İslâm dünyasında icad edilseydi, böyle bir buluşun sonucunda meydana gelecek olan iktisadî gelişmeyi İslâm acaba nasıl karşılayacaktı? Kendi prensip ve kanunlarının gölgesinde iş ve üretim ilişkilerini nasıl düzenleyecekti?
Kapitalizmin başlangıçta, beraberinde büyük bir ilerleme getirdiği ve insanlığa önemli hizmetler yaptığı hususunda ekonomistler arasında -ki bunlara Kari Marx gibi kapitalizme muhalif olanlar da dahildir- genel görüş birliği vardır. Üretim arttırılmış, haberleşme vasıtaları geliştirilmiş ve tabiî kaynaklar daha geniş ölçülerde işlenmiştir. Çalışan sınıfın hayat standardı, tamamıyla veya çoğunlukla tarıma bağımlı oldukları zamanki durumlarından daha yüksek düzeylere çıkarılmıştır.
Fakat bu parlak durum uzun sürmedi. Kendilerinin de söyledikleri gibi, kapitalizmin tabiî gelişimi, zenginliğin sermaye sahipleri elinde toplanmasına yol açarken, işçilerin mülklerinde de izafî bir azalmaya sebep oldu. Bu durum, sermaye sahiplerinin, değişik malların üretimini arttırmada daha fazla işçi -ki, komünizme göre gerçek üreticiler bunlardır-kullanmalannı mümkün kılmıştır.
Ancak işçilere ödenen ücret, normal bir yaşayışa yetmeyecek kadar düşüktü. Çünkü bütün kân işverenler alıyor, sonra da bunları lüks ve sefih bir hayat sürmede harcıyorlardı.
Bunların yamsıra işçilere ödenen düşük ücretler, onların, kapitalist ülkelerin ürettikleri ürünlerin tamamını tüketememelerine sebep oldu. Bu da, tüketilememiş, fazla miktarda mal birikimine yol açtı. Bunun üzerine kapitalist ülkeler ihtiyaç fazlası mallar için yeni pazarlar aramaya başladılar. Sömürgecilik yeniden doğarken, çeşitli uluslar arasında pazarlar ve hammadde kaynaklan üzerine bitmez tükenmez mücadeleler başladı. Bütün bu olayların kaçınılmaz sonuçlarını ise tahrip edici savaşlar oluşturdu.
Dahası, kapitalist düzen daima periyodik krizlerle yüzyüze gelir. Bu krizler, üretimdeki artışlara rağmen ücretlerin düşük kalmasından ve dünya tüketiminin artmamasından İleri gelmektedir.
Bazı materyalistler, kapitalist düzenin bütün problemlerini, kötü niyetli, sömürü heveslisi kapitalistlerden çok bizzat sermayenin yapısına indirgerler. Böylesine garip ve basit muhakemenin anlamı şudur: Duygulan ve düşünceleriyle insan, ekonominin gücü karşısında elinden hiçbir şey gelmeyen çaresiz bir yaratıktan başka bir şey değildir.
Kapitalizmin ilk devirlerinde gerçekleştirilen faydalı ve ilerlemeye yönelik başarıları, İslâm'ın da desteklediğinden kimsenin kuşkusu yoktur. Ancak İslâm, organizasyonu sağlamak, kötü niyetli işverenler veya sermayenin esas yapısından kaynaklanacak sömürüleri önlemek için kapitalizmi kuralsız olarak kendi başına bırakmayacaktı.
Bu meselede İslâm'ın vazettiği prensip, çalışanları sermaye sahibiyle beraber kâra ortak sayma esasıdır. Hatta, kimi Mâlikî fakihleri, çalışanlara kârın yansının verilmesinden ya-nadırlar. Onlara göre, işveren bütün sermayeyi sağlarken, çalışanlar da işleri yaparlar; dolayısıyla iki çaba birbirine eşittir. Öyleyse her iki taraf kârdan eşit pay alma hakkına sahiptir.
Yukarıda zikredilen prensip, adaletin tesisine İslâm'ın ne kadar büyük Önem verdiğini gösterir. Adaletin tesisine yönelik böylesi bir ilgi, İslâm tarafından gönüllü olarak gösterilmiştir. Ne ekonomik zaruretler, ne de belirli ekonomik ilişkilerin savunucularının kabul ettiği gibi sınıflararası mücadele bu konuda zorlayıcı olmamıştır.
Başlangıçta, sanayi, küçük işyerlerinde çalışan az sayıdaki işçiyi kapsayan, basit kol kuvvetine dayanan işlerden oluşmuştu. Yukarıdaki prensip emek ile sermaye arasında, Avrupa'nın hiç bir zaman sahip olamadığı âdil temelleri kuracaktı.
Ekonomistler, zararsız ilkel döneminden günümüzdeki marazî kötülüklerle dolu dönemine kadar kapitalizmin gelişmesinin, ferdî ve ailevî borçlar üzerinden ulusal borçlanmaya varan bir bağımlılığı beraberinde getirdiğini söylerler. Bundan, büyük kapitalizm faaliyetlerini tanzim eden, elde ettiği kazanç ve 'faydalar' mukabilinde sermayeyi çalıştırmak maksadıyla maldan muhtaç olduğu şeyleri borç olarak almayı sağlayan son tüketim sistemi doğdu.
Diğer yandan, kapitalizmin bir diğer özelliği olan rekabet, küçük şirketlerin batmasına veya büyük şirketlerin eline geçmesine sebep olur. İslâm, topluma zararlı olması muhtemel tekelciliğin (inhisar) oluşmasına izin vermez. Rasûlullah @, toplumun tümüne faydalı kaynakların Özel mülkiyetine ve özel kontrolüne müsaade etmemiştir. îbni Abbas'ın rivayet ettiği bir hadiste; "İnsanlar uç şeyde ortaktırlar: ot, su ve ateş" buyurulmuştur. Ebyaz b. Hamd Merbî, bütün müslümanlann yararına olduğu anlaşılınca, Rasûlullah @'in kendisinden tuz madeninin mülkiyetini geri aldığını anlatır.
İhtikâr (istifçilik) da kapitalist toplumlarda sık görülen, aşın kâr elde etmek maksadıyla günlük kullanımı olan maddelerin fiyatlarım bir şekilde artırma yoludur Ma'mur b. Abdul-lah'dan rivayet olunduğuna göre Rasûlullah @: "Âsiden başkası ihtikâr yapmaz" buyurmuştur (Müslim). Rasûlullah <5> ihtikârı yasaklarken istifçinin (muhtekir) zihniyetini şu sözleriyle tasvir etmektedir: "Düşük fiyata yas tutan, yüksek fiyattan memnun kalan is-tifçi ne kötü bir insandır." (Buharî).
İslâm, faizi ve tekelciliği yasakladığı için, kapitalizmin İslâm'da ortaya çıkması, sömürü, sömürgecilik ve savaşlarla dolu günümüzdeki hâlini alması, tabiî olarak imkânsız bir hâdise olacaktı.
Sanayileşme, İslâm İdaresinde Ortaya Çıkmış Olsaydı Geleceği Nasıl Olurdu?
Hiç şüphesiz islâm, sanayii, kârın işverenle çalışanlar arasında paylaşıldığı küçük işletmelerle sınırlamayacaktı. Üretim artacaktı, ancak, işverenle işçiler arasındaki ilişkilerin şekli, Avrupa'da 19 ve 20. yüzyıllarda ortaya çıkmış kalıplardan çok farklı bir biçimde gelişecekti. Bu gelişim, tıpkı yukarıda zikredilen kârın çalışanlarla işverenler arasında eşit paylaşımı prensibinde olduğu gibi, temel İslâmî esaslara uygun bir şekilde olacaktı.
Böyle davranarak, İslâm, faiz ve tekelciliği vasıta olarak kullanmaktan kaçınacak, işçilerin sömürüldükleri, yoksulluk ve sefalete ter-kedildikleri kapitalizm düzeninde maruz kaldıkları haksızlıklara engel olacaktı.
Hiç kimse, acı tecrübeleri, sımf mücadelelerini, kendi nizamını tâdile zorlayan ekonomik baskılara maruz kalmadan, bir hamlede İslâm'ın o dereceye ulaşmasının mümkün olamayacağını söyleyemez. Bütün şüphelerden uzak olarak şu husus ispatlanmıştır ki, İslâm, kölelik, feodalizm ve ilkel kapitalizm meseleleriyle diğer ülkelerden çok daha fazla ilgilenmiştir. O, daha çok, kendi ebedî eşitlik ve adalet kavramlarına uygun olarak, yapısından ileri gelen bir saik ile hareket ediyordu. Diğer yandan, daha önce komünist bîr devlet modeli kuran Rusya'nın ara aşama olan kapitalizmi yaşamadan, doğrudan doğruya feodalizmden komünizme, oradan da "serbest piyasa ekonomisi" adıyla kapitalist düzene geçmesi bir vakıadır. Bu haliyle, Marx'ın her devletin yaşaması ve geçirmesi gerekir dediği gelişme dönemleriyle ilgili teorisi, uygulamada bütünüyle tekzip edilmiştir.
Sömürgecilik, savaşlar ve halkların sömürüsüne gelince... Şu husus özellikle vurgulanmalıdır ki, İslâm, kapitalizmin ortaya çıkardığı diğer bütün kötülüklere olduğu gibi, bunlara da kesinlikle karşıdır. Sömürü gayesiyle, diğer insanları sömürgeleştirmek veya başkalarıyla savaşmak İslâm'ın ilkelerinden değildir. İslâm, savaşı yalnızca saldırıya uğradığı durumlarda veya Allah'ın kelimesini yüceltme ve yaymada barışçı yolların kullanılması imkânsız hale geldiğinde tasvip etmiştir.
Komünistler ve benzerleri, sömürgeciliğin insanlığın gelişiminde kaçınılmaz bir dönem olduğunu iddia ederler. Ve arkasından şunları eklerler: Sömürgecilik herhangi bir öğreti veya ahlâkî ilke ile önlenemez, çünkü, o, öz olarak sanayileşmiş ülkelerin üretim fazlaları ile bu üretim fazlasını yabancı topraklarda pazarlama ihtiyacından doğan ekonomik bir olgudur.
Sömürgeciliğin kaçınılmazlığı hakkındaki bu saçmalığı, İslâm'ın kabul etmediğini söylemek herhalde gereksizdir. Bunların yanısıra, komünistler, Rusya'nın bu üretim fazlası sorununu hem çalışma saatlerini hem de üretimde çalışanların rolünü azaltarak çözeceğini söylemişlerdir. Oysa komünizmin bulduğunu ileri sürdükleri bu çözüm, pekâlâ diğer düzenler tarafından da kullanılabilir.
Sömürgecilik, insanlığın eski bir eğilimidir. Buna tarih şahitlik eder. Tahrip edici modern silahlarıyla birlikte kapitalizm onu daha da vahşileştirdiği halde, sömürgecilik kapitalizmde ortaya çıkmamıştır. Galibin mağlubu istismarı olan sömürgecilik Romalılar devrinde modern Örneklerinden daha az zâlim ve cani değildi.
Savaş söz konusu olduğunda bütün düzenlerin en mükemmeli İslâm'dır. Bu konuda bize en güzel delilleri tarih vermektedir. İslâm'ın savaşları başkalarım tahakkümü altına alma ve sömürü amaçlarından uzaktı. Bu sebeple, eğer sanayi devrimi müslüman ülkelerde meydana gelseydi, İslâm üretim fazlası meselesini savaşa ve sömürgeleştirmeye başvurmaksızın çözümleyebilecekti.
Diğer taraftan, üretim fazlası meselesinin sadece kapitalizmin bugünkü şeklinin bir sonucu olduğu da söylenebilir. Bir başka ifadeyle, kapitalizmin temel ilkeleri değiştirilseydi, bu problem varolmayacaktı.
Bütün bunlara karşılık, İslâm devletindeki yöneticiler toplumun çoğunluğu yoksulluk ve sefaletten muzdarip iken, zenginliğin bir kaç kişinin elinde toplanması meselesine karşı çaresiz ve kayıtsız kalmayacaktılar. Böylesi bir mal biriktirme, refahın sadece zenginlere mahsus olmaması için uygun bir şekilde bütün insanlar arasında dağıtılmasını emreden İslâmî esaslara muhaliftir. İslâm'da yönetici, emrindeki bütün vasıtalarla şeriat'ı adaletsizlik yapmadan, kimseye zarar vermeden uygulamakla mükelleftir. Bu noktada yönetici, sınırları Allah'ın hükümleri tarafından belirlenmiş tam ve sınırsız güçlerle donatılmıştır. İşte bu hükümler, servet biriktirmeyi önler.
Miras hukuku, her bir neslin miras olarak bıraktığı malın usûlüne uygun olarak dağıtılmasını sağlar. Zekat hukuku da, bir kişinin yılda bir kez sermaye ve kârının yüzde iki buçuğunu yoksullara ayırmasını emreder. Bunlara ek olarak, İslâm açık bir şekilde servet biriktiril-mesini yasaklar. Bunun gibi, sermaye birikti-rilmesinde temel faktör olan faiz de yasaklanmıştır. Bunların yanısıra, bir İslâm toplumundaki fertler arasındaki ilişkiler sömürüden Çok, karşılıklı sorumluluğa dayanır.
Hz. Peygamber @'İn devlet memurlarına garanti ettiği sosyal teminatlar, insana ait esas ihtiyaçları içine alır: "Bir kimse bizim bir işimizle görevli olur da, meskeni bulunmazsa bir mesken edinsin; hanımı yoksa evlensin, hizmetçisi yoksa bir hizmetçi edinsin; bineği yoksa kendine binek temin etsin!" (Müsned-İ Ahmed, Ebû Davud).
Bu teminatlar yalnızca devlet memurlarıyla sınırlandırılmaz. Bunlar her bir kişinin ihtiyaç duyduğu temel ihtiyaçlardır ki, devlet hizmetinde veya toplum istifadesine olan herhangi bir meslekte yapılan çalışmalar karşılığında elde edilebilir.
Eğer devlet memurlarının temel ihtiyaçlanm karşılıyorsa, o zaman ülke içinde çalışan her bir kişinin ihtiyaçlarını da aym şekilde karşı-lamahdır. Devlet hazinesi yaşlılık, hastalık ve çocukluktan dolayı çalışamayacak durumda olan kimseleri desteklemekle mükelleftir, imkânlarının yetersizliğinden dolayı temel ihtiyaçlarını elde edemeyenlere bu ihtiyaçları temin etmek yine devlet hazinesinin görevidir.
Yukarıda zikredilen gerçeklerin hepsi, devletin imkânlarıyla, çalışanların temel ihtiyaçlarını temin etmedeki sorumluluğunu belirtir. Çalışanların bu tür ihtiyaçlarının hangi vasıtalarla sağlandığının bir önemi yoktur. Burada sözkonusu olan, kâr ve zararın ümmetin bütün fertleri arasında eşit bir şekilde paylaştırılmasını garanti eden ilkedir. İslâm çalışanların böylesi ihtiyaçlarım temin etmek suretiyle onları sömürüye karşı koruma altma alır; bunun yanısıra herkesin iffetli, nezih bir hayat sürmesini sağlar.
tslâm, kapitalizmin bugünkü "'medenî' batıda hâkim olan korkunç şekillerinin gelişmesine izin vermeyecektir. İslâm şeriatı aslen emret-mese de, kapitalizmin, çalışanları sömürmesine müsaade etmeyecekti. Sömürgecilik, savaş ve insanların köleleştirilmesi de dahil olmak üzere kapitalizmin bütün kötülüklerine İslâm engel olacaktı.
İslâm, alışıldığı üzere yalnızca ekonomik kural ve kanunlarla yetinmez. Hukuka ek olarak, ahlâkî ve manevî saiklerden de faydalanır. Böylesi değerler Avrupa'da pratik bir önemi olmadığı gerekçesiyle, komünistler tarafından alaya alınır. Ancak, İslâm'da ahlâkî ve manevî değerler, uygulanacak düşüncelerden ayrı tutulmazlar. Hem ruhun tezkiyesi (saflaştırılması) hem de toplumun örgütlenmesi, İslâm'da, bütünleştirici ve ahenkli tek bir tarzda yapılır. İnsan, pratikte ideali nasıl uzlaştıracağı konusunda kesinlikle tereddütte bırakılmaz. İslâm, yasamayı ahlâkî temel üzerine Öyle bir tesis eder ki, ahlâkî değerlerle kanunlar daima birbiriyle uyum içinde olurlar. Bu şekilde, her iki taraf, çatışma veya inkâra girmeksizin birbirlerini tamamlarlar.
İslâm ahlâkı, refahın bir kaç kişinin elinde toplanmasının kaçınılmaz sonuçları olan lüks ve sefahatin bütün şekillerini yasaklar. Bununla birlikte İslâm, işçilere adaletsizlik yapılmasını veya onlara az ücret ödenmesini de yasaklar. Servetin bir kaç kişinin elinde toplanması işçilere yapılan haksızlığın bir sonucu ise bu olayın aynı şekilde önlenmesi gerekir.
İslâm insanları paralarını Allah yolunda -sanki bütün malım elden çıkaracakmış gibi, harcamaya çağırır. Bunun sebebi şudur: Eğer zenginler servetlerini Allah yolundan çok kendileri için harcarlarsa, halkın çoğunluğu yoksulluk ve sefalet içinde yaşar.
İslâm'ın gerçekleştirdiği bu manevî yüceliş insanı Allah'a daha da yaklaştırır, Allah'ın rızasını kazanma ve ahirette O'nun karşılığını umma çabalarında kişiyi bütün dünyevî lezzetler ve faydalardan feragat ettirir.
Allahu Teâlâ ile yaptığı ahdi koruyan, öte dünyaya, cennet ve cehenneme inanan bir insan, mal yığmak için çılgınca koşuşturmayacak, kendi bencil amaçlarını gerçekleştirme uğrunda sömürüye veya adaletsizliğe başvurmayacaktır. Bu hususta herhangi bir tereddüt olamaz. Bu şekildeki manevî ve ahlâkî bir yetiştirme, kapitalizmin kötülüklerine engel olacak bir iktisadî kuralları hazırlamıştır. Bundan dolayı, böyle bir kanun yapıldığında, bunlara itaat edileceğinden emin olabilirsiniz. Zira, bu itaat ceza korkusundan değil, daha çok insanların vicdanlarının sesine kulak vererek hareket etmelerinden dolayıdır.
Sonuç olarak, şu husus iyice açıklığa kavuşturulmalıdır: Günümüz İslâm dünyasmda hüküm süren acımasız kapitalizm İslâm'ın bir parçası değildir. Bu nedenle, İslâm onun kötülüklerinden sorumlu tutulamaz. (M. Qutb, a.g.e., sh. 65-71).
KISIM 11
İSLÂM'IN KÖLELİĞE KARŞI TAVRI
Kölelik, İslâm'ın doğuşunda, iyice yerleşmiş bir kurumdu ve dünyadaki tüm insanların toplumsal ve ekonomik hayatlarının bir parçasıydı. Buna rağmen İslâm, sonunda onu tamamen ortadan kaldıracak gerekli adımları attı. Alınan İslâmî tedbirlerin önemini tam olarak kavrayabilmemiz için kölelik meselesini bütün boyutlarıyla tartışmamız yerinde olacaktır.
Bu konuda sıklıkla sorulan sorulardan bazıları şöyledir: İslâm niçin köleliğe izin vermişti. Bu dinin Allah tarafından gönderildiği konusunda herhangi bir şüphe yoktur. Bu din bütün zamanlarda yaşayan insanların tümü için bir rahmet olarak gönderilmişti. Bu hususta da bir tereddüt olamaz. O halde, İslâm'da köleliğe nasıl müsaade edilir? Temeli, insanlar arasındaki mükemmel bir eşitlik kavramına dayanan, onların ortak kökenini vurgulayan sonra da bu eşitlik kavramım başarılı bir şekilde toplumsal hayata geçiren bu din nasıl olur da köleliği toplumsal düzenin bir parçası kabul eder ve onun için hükümler koyar? Allah, "muhakkak Âdem oğullarım şerefli kıldık" buyurduğu hâlde, insanların bir kısmının, kölelik olayında olduğu gibi, alınıp satılan bir meta halinde kalmalarını ister mi? Eğer, böyle bir durumu istemiyor veya bu olaydan razı değilse, Kitabında niçin açıkça yasaklamamış ve tamamen yürürlükten kaldırmamıştır? Nitekim nefret ettiği içki, kumar, faiz gibi uygulamaları bu şekilde yasaklamamış mıydı?..
îslâm'm hak bir din olduğu biliniyorken bu sorularla zihni karışan kimselerin hâli Kur'ân'ın şu ayetinde açıklanan Hz. İbra-him'inki gibiydi: "İbrahim de bir zaman: 'Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!' demişti. (Allah): 'İnanmadın mı?' dedi. (ibrahim): 'Hayır (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum)' dedi..." (2: 260).
Dolayısıyla kölelik meselesini tarihî, sosyal ve psikolojik seviyede bütün açıklığıyla tartışmamız gerekmektedir.
Kölelik meselesine 20. yüzyıl arka zeminiyle yaklaşan modern insan, köle ticareti süresince işlenen korkunç suçların ve (özellikle Roma İmparatorluğunda) kölelere reva görülen barbarca davranışların ışığında, köleliği en tiksindirici ve en iğrenç suç olarak mahkûm eder. O, şaşkınlık içerisindedir ve böyle bir şeyin bir din veya hayat düzeni tarafından tasvibini anlamakta aşırı derecede zorlanır. Sonra da şunu merak eder: Diğer bütün kanun ve esaslar köleliğin bütün çeşitlerinden ve biçerlerinden uzak olarak insanın hürriyetini hedeflerken, nasıl olur da İslâm köleliği izin verir? İşte bu, infial ve üzüntü içinde, keşke İslâm köleliği açık ve kesin hükümlerle yasak etse de akıl ve vicdanlar rahatlatılsaydı, diye temenni bile eder.
Burada dikkatlerimizi tarihî gerçeklerin bize anlattıklarına çevirmeliyiz. Roma İmparatorluğunda kölelere karşı işlenen iğrenç suçlar, İslâm tarihine tümüyle yabancıdır. Roma'daki kölelerin hayatına dair etraflı bilgilere sahibiz. Bu bilgiler İslâm'ın, kölelerin kaderinde meydana getirdiği büyük değişikliği göstermemize yeterli olacaktır.
Roma dünyasında köle, bir insan olarak değil, yalnızca bir mal olarak görülürdü. Ağır görev ve mecburiyetleri olmasına rağmen, hiçbir hakkı yoktu. Peki, bu köleler nereden getirilmişlerdi? Onlar savaşlarda esir edilen kimselerdi. Bu savaşlar da soylu ilkeler veya yüksek ideallerden değil, yalmzca diğer insanları köleleştirme, kendi itibarlarını yükseltmek için onları sömürme arzusundan kaynaklanmıştı. Bu savaşlar, Roma halkının, sapkın şehevî zevklere düşkünlüklerini ve refah içindeki hayatlarını devam ettirebilmelerini, sıcak ve soğuk banyolardan, pahalı giyeceklerden, her çeşit lezzetli ve zevkli yiyeceklerden faydalanabilmelerini ve -içki müsabakaları, fahişelik, dans, halk toplantıları ve festivaller gibi- şuh eğlencelerde eğlenebilmelerini sağlamak amacıyla yapılmıştı. Bu zevkleri elde edebilmek için, onlar, diğer kavimleri boyun eğdirip, merhametsizce sömürmüşlerdi. Daha sonraları Roma hâkimiyetinden İslâm'ın kurtardığı Mısır'a da daha az zâlimce davranıl-mamıştı. O Mısır ki, Roma İmparatorluğunun tahıl ambarı olmuş, bunun yanısıra, ülkedeki her çeşit maddî kaynak Roma'ya akıtılmıştı.
Köleler, Romalı sömürgecilerin bu açgözlü isteklerini karşılayabilmek için tarlalarda çalışırlardı. Daha önce de belirttiğimiz gibi, onların herhangi bir haklan yoktu. Tarlalarda çalışırlarken kaçmalarını önlemek için ayaklarına ağır prangalar vurulurdu. Hiçbir zaman, gereğince beslenmezlerdi; verilen erzak, canlı kalabilmelerine ve çalışabilmelerine ancak yeterdi. Bunları bile iaşe teminini, en az hayvanlar ve bitkilerin olduğu kadar kölelerin de haklan olarak düşündüklerinden dolayı yapmazlardı. Çalışma süresince köleler, zâlim ve canavar ruhlu kimseler tarafından keyfî olarak kırbaçlanırlarken, sadist soylular ya da kâhyalan bundan büyük zevk alırlardı. Günün sonunda, onları, büyük gruplar halinde -bir grupta, ayakları yine prangalı olarak 10-50 kişi bulunurdu- karanlık, pis kokulu, fare ve haşerelerin istilâ ettiği küçücük yerlerde, uyu-malan için biraraya toplarlardı. Onlar, sürülerin faydalandıkları geniş ve ferah ağılların konforundan dâhi mahrumdular.
Romalılann kölelere reva gördükleri kötü ve iğrenç davranışların şekli, onların en çok sevdiği eğlencelerde görülebilir. Bu olay, aynı zamanda, Roma medeniyetinin barbarlığını ve zalimliğini de ortaya koyar. Bu medeniyeti, çağımızda, ellerindeki bütün emperyalist sömürü vasıtalarıyla birlikte modern Avrupa ve Amerika temsil etmektedir. Kılıçlar ve mızraklarla donatılmış köleler arenaya bırakılırlar, müsabakayı izlemeye gelmiş, yüksek sıralarda oturan efendilerinin (arasıra imparatorun) zevk ve eğlenceleri için öldüresiye çarpışırlardı. Bir diğerini kılıç ve kargısıyla dü-şürebilen köle, onu parçalara ayırmakta bir an bile tereddüt etmezdi. Savaşçılardan biri köleyi öldürüp, cansız ve soğuk cesedini yere attığında eğlencenin zirvesine ulaşılırdı. İşte bu anda, kazanan, sevinç çığlıkları, kuvvetli el çırpmalar ve neşeli, gönülden gelen kahkahalarla alkışlanırdı.
Roma dünyasında kölelerin içinde bulundukları durum bu şekildeydi. Herhalde, böyle bir düzende onların hukukî konumlarından bahsetmeye pek gerek yoktur: Sahipler, mutlak bir şekilde öldürme, cezalandırma ve merhametsizce sömürme haklarına sahipken, kölelerin, ne itiraz etme haklan ne de içinde bulundukları durumdan kurtulacaklarına dair manevî bir dayanakları vardı. Bu son bilgiler, yukarıdan beri tarif edegeldiğimiz durumu biraz daha aydınlatacaktır.
İran, Hindistan ve diğer ülkelerdeki kölelerin durumu, Roma'dan daha iyi değildi. Çok küçük farklılıklara rağmen, bu ülkelerde de kölelerin kaderi hep aynı idi. Hayatlarının bir değeri yoktu, katillerine kısas uygulanmazdı, Çok ağır görevler yüklenmesine rağmen karşılığında hiç bir menfaatleri olmazdı. Bu ülkelerdeki hâkim düzenler ne düşünce olarak ne de uygulamadaki gerçekler açısından, kölelere merhametli değillerdi. Sadece kölelere karşı işledikleri zulümlerin ve iğrençliklerin derecelerine göre birbirlerinden ayrılıyorlardı.
İslâm sahneye çıktığında varolan hayatın şartlan bunlardı. Onun gelişi, bu kölelere, insanlık şerefinin tekrar iade edileceğini haber verdi. Sahiplere, köleleri, hakkında şunlan söyledi: "... hepiniz birbirinizdensinİz.." (4: 25). îslâm; "Kim kölesini öldürürse, biz de onu öldürürüz, kim kölesini hapseder veya yiyeceğini keserse onu hapseder ve yiyeceğini keseriz. Kim kölesini hadım ederse, biz de onları hadım ederiz" (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai) hükmünü ilân etmiştir. İslâm; "Siz Âdem oğullansmız, Âdem de topraktandır." (Müslim, Ebû Davud) diyerek aslın, kökenin ve gidişin bir olduğunu takrir etmek için geldi. Bilinmelidir ki, sadece birinin efendi, diğerinin köle olmaları sebebiyle hiçbir efendinin köleye üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir: "Biliniz ki, hiçbir Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza herhangi bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir." (Buhari).
îslâm, köle sahiplerine, köleleriyle olan ilişkilerinde âdil olmalarını emretmek için gelmiştir: "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya, yalanlara, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin. Allah, kendini beğenip, övünenleri elbette sevmez." (4: 36). Yine, köle ile sahibi arasındaki gerçek ilişkinin, bir köle-efendi ilişkisi veya boyun eğme-başkaldırma mücadelesi olmadığını, ancak, akrabalık ve kardeşlik ilişkisi olduğunu ifade eder. O kadar ki, efendilere, sahip oldukları cariyelerle evlenme izni verilir: "İçinizden, hür nıü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, elleriniz altında bulunan mü'min genç kızlarınız (olan cariyeleri-niz)den alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensinİz (hepiniz Adem soyundansınız. insanlık bakımından aranızda bir fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşa-malan, zina etmemeleri ve gizli dost da tut-mamalan şartıyla, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, ücretlerini (mehirlerini) de güzelce verin..." (4: 25).
Böylece efendiler, kölelerinin kardeşleri olarak nitelendirilir: "Köleleriniz, sizin kardeşlerimizdir. Eli altında böyle bir kardeşi bulunan, ona, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin; ona yapamayacakları işler yüklemeyin. Eğer onlara zor işler buyurursanız yardım edin." (Buharî).
Kölelerin duygularma saygı gösterilmesinin bir işareti olarak Hz. Peygamber @ şunlan da eklemiştir: "Sizden hiçbiriniz, bu benim kö-lemdir, bu benim câriyemdir, demesin. Ancak benim kızım, oğlum veya kardeşim, desin." (Ebû Hureyre rivayet etmiştir). Ata binmiş bir adam ile arkasından güçlükle yürüyen kölesini gördüğünde, Ebû Hureyre, yukarıdaki ha-dİse dayanarak adama şöyle dedi: "Onu da atının üzerine, terkine al. Çünkü, şüphesiz o, senin kardeşindir, o da seninki gibi bir can taşımaktadır."
Bununla birlikte, İslâm'ın köleler lehine yaptıkları bu kadarla kalmaz. Ancak, tetkikimizi ilerletmeden önce, bu ilk dönemde kölelerin statülerinde meydana getirilen ve İslâm'a borçlu olduğumuz büyük gelişmeleri özetlemek isteriz.
Bundan böyle köle, yalnızca (ticaretin bir parçası) bir 'meta' sayılmayacak, efendisi gibi bir can sahibi insan olarak görülecekti. Buna karşılık, geçmişte ona, köle olarak sahibine hizmet etsin diye yaratılmış ve her türlü aşağılanmaya müsait, sahibinden tamamen farklı bir yaratık gözüyle bakılırdı. Bu anlayıştan dolayı kölelerini katlederken, cezalandırırken, yakarken, iğrenç ve zor işleri yaptırtırken, köle sahipleri vicdanlarında en ufak bir rahatsızlık duymazlardı. Hindular, kölelerin Tanrı Brahma'nın ayaklarından yaratıldıklarına inanırlar, doğuştan değersiz ve aşağılık, kesinlikle karşı çıkılamayan ve değiştirilemeyen bir kaderle doğduklarım kabul ederlerdi. Bu nedenle onların önündeki tek çıkar yol, ruhlarının öldükten sonra daha güzel bir yaratığa dönüşeceği ümidiyle bu aşağılamalara ve cezalara sabırla tahammül etmeleriydi. Böylece baskıcı zâlimler onlan fizikî köleliğin sefil durumuna alçaltmakla kalmıyor ve bir adım daha ileri giderek onları, alçaltan ve sefalete düşmelerine neden olan adaletsiz toplumsal düzene karşı ayaklanma isteklerinden de mahrum bırakıyordu. İslâm onları bu zelîl kölelikten kurtarıp hür insanlarla kardeş olmanın yüksek mevkiine çıkarmıştır. İslâm'ın bu başarılan yalnızca kuru iddialar olmayıp, tarihin bizzat şahit olduğu gerçeklerdir. Avrupa'nın peşin hükümlü yazarları dahi, İslâm'ın ilk döneminde kölelerin, dünyanın herhangi bir köşesinde daha önce görülmemiş bir şekilde asîl insanlar konumuna yükseltildiklerini kabul ederler. Onlar İslâm toplumunda o kadar şerefli bir konumda idiler ki, azadlı köleler sabık efendilerini ortada bırakmayı çirkin bulurlardı. Oysa, şimdi eski efendilerine ne ihtiyaçları vardı, ne de onlardan korkuyorlardı; onlar gibi hürdüler. Bu hareket, onların kendilerini eski efendilerinin aile fertlerinden biri olarak görmeleri ve kan bağına benzer bağlarla bağımlı saymaları gerçeğine dayanır.
Yine, köle, can emniyeti kanun ile teminat altına alınmış bir insan durumuna gelmişti şimdi. Bu hüküm, ona karşı sözlü veya fiilî tecavüzleri yasaklıyordu. Hz. Peygamber @ de onlarla kötü şekillerde konuşulmasını men etmiş; onlara, kendilerini ailenin fertlerinden biriymiş hissini verecek ve kölelik utancını giderecek bir tarzda hitap edilmesini emretmiştir. Ve bu gayeyle şöyle demiştir: "Allah sizi onlara mâlik kıldı. Dilerse onları size mâlik kılar." (İhya). Onları köle haline getiren özel şart ve durumlardı. Bunun dışında onlar da efendileriyle aynı idiler, aralarında başkaca bir fark yoktu. Bu şekilde İslâm, efendilerin birazcık kabarmış gururlarını kırıp, kölelerin konumunu da yükselterek, herkesi saf beşerî ilişkilerle birbirine bağlamıştır. Onlara, aralarındaki karşılıklı ilişkilerin temelini sevgiden başka bir şeyin ouşturmamasını söyleyerek birbirlerine daha da yakınlaştır-mış, aralarındaki merhamet ve muhabbeti güçlendirmiştir. Meydana gelebilecek herhangi bir maddî zarar veya yaralama durumunda her iki tarafın aynı şekilde cezalandırılacağı açıkça belirtilmiştir: "Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz..." ilkesi çok geniş uygulamaları olan açık bir hükümdür. Herhangi iki kişinin ilişkisi gibi efendi ile köle arasındaki ilişki de varolan mükemmel eşitlik durumunu gösterir. Bunun yanısıra tarafların her birinin insan olarak yaşama hakkını teminat altına alır. Sonuçta İslâm, varolan durumun kesinlikle köleyi insanî haklarından mahrum bırakmadığını açığa kavuşturur. Bu teminatlar yalnızca kölenin can emniyetini kabul etmekle kalmaz, ayrıca, İslâm'dan önce veya sonra bütün dünya tarihînde varolmuş köle yasalarında eşi benzeri olmayan cömertlik ve asalettedirler. Bu hususta İslâm o kadar ileri gider ki, terbiye maksadının dışında köleye tokat vurmayı, hürriyetine kavuşmaya vesile ve kanunî bir sebep kılmıştır. Efendi kölesine terbiye kasdi ile ancak çocuklanna yaptığı muameleyi yapmakla mükelleftir.
Köle âzad etme, hürriyetine kavuşturma: İlk safhaada İslâm, kölelere manevî hürriyetlerini kazandırdı. Onlara insanlıklarını geri verdi. Aynı ortak köken telâkkisiyle onlara şu hususu öğretti: Efendilerinin sahip oldukları konuma onlar da sahiptiler. Yalnızca bir takım haricî şartlar ve durumlardan dolayı hürriyetlerinden mahrum kalmışlar, bu sebeple de toplumsal hayatta doğrudan yer alamıyor-lardı. Ancak bunun dışında, gözetilen insan hakları konusunda efendi İle köle arasında başkaca bir farklılık yoktu.
Fakat, İslâm bu safhada kalmadı. Onun asıl önemli prensibi insanların her birini aynı şekilde hür kılarak, onlar arasında mükemmel eşitliği temin etmektir. Bu sebeple, kölelerin gerçekten hürriyetlerim sağlayabilecek iki önemli vasıta öne sürdü:
1- Efendilerin kendi istekleriyle köleyi âzad etmesi (el-'ıtk).
2- Hürriyetin kaydedilmesi (mükâtebe).
1- Bunlardan ilki, efendinin kendi isteğiyle köleyi serbest bırakmasıydı. Bu uygulama İslâm tarafından büyük bir titizlikle teşvik edilmişti. Bu hususta ilk Örnek davranışta bulunan bizzat Rasûlullah @ idi. O, sahip olduğu bütün köleleri âzad ederken, ashabı da O'nun örneğine uymuştur. Özellikle Hz. Ebû Bekir, putperest Kureyş reislerinden köle satın almak için çok büyük meblağlarda paralar harcamış, daha sonra o köleleri serbest bırakmıştı. Bunun yanısıra, ne zaman bey-tu'1-mâı'de fazla para bulunsa, âzad etmek gayesiyle köle satın alınırdı. Yahya b. Sa'îd şöyle der: "Ömer b. Abdülazİz zekâtları toplamam için beni Afrika'ya gönderdi. Zekatları topladıktan sonra çevremde onu dağıtabileceğim fakir insan aradım. Fakat kimseyi bulamadım, ne de benden zekatları kabul edebilecek herhangi bir kişiye rastladım. Çünkü Ömer b. Abdülaziz insanları zengin etmişti. Sonuçta o paralarla bir miktar köle satın aldım ve onlan serbest bıraktım."
Hz. Peygamber @, müslümanlardan on kişiye okuma yazma öğreten veya buna benzer bir hizmette bulunan köleleri azad ederdi. Kur'ân bazı günahlann kefareti olarak köle azad etmeyi emrederken, Hz. Peygamber @ de bir kişinin işleyebileceği hef hangi bir günahın kefareti olarak yine köle azadını teşvik etmiştir. Bu, büyük sayılarda kölenin serbest kalmasına diğer âmillerden çok daha fazla yardımcı oldu. Zira, hiç kimse tamamıyla günahlardan berî olduğunu umamaz. Rasûlullah @'in buyurduğu gibi günahlar kesilmeyeceğine göre kefaret yolu ile âzâd işi devam edecektir
İslâm'ın günahlar için emrettiği keffaret-lerden .birine burada değinmemiz yerinde olur. Özellikle bu örnek İslâm'ın kölelik hakkındaki görüşünü izah eder. İslâm, hata ile bir mü'minin Öldürülmesinin cezasının paraya çevrilmiş şekli olarak, inanan bir kölenin âzad edilmesini ve Ölünün yakınlarına kan diyetinin ödenmesini emreder: "Bir mü'mini yanlışlıkla öldürenin, bir mü'min köleyi âzad etmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir..." (4: 92). Hataen öldürülmüş olan kimse, mensup olduğu ailenin ve toplumun haksız olarak kaybettiği bir insandır. Bu sebeple İslâm, her iki tarafa da -aileye ve topluma- bir tazminat ödenmesini emreder: Ailesi âdil bir kan diyeti alırken, topluma da onun yerine hizmet edecek yeni bir kişi, yani âzad edilmiş mü'min köle katlin". Böylece, bir kölenin hürriyetine kavuşturulması, hata ile öldürülme sonucunda kaybedilen bir kişinin tazminatı olarak bir insanın hayata geri döndürülmesi anlamına gelir. Bu nokta açıkça gösterir ki, İslâm, bir köle için sağladığı bütün bu teminatlara rağmen yine de köleliği ölüm veya Ölüme çok benzer bir dururn olarak görür. Dolayısıyla, insanlığın bu düşkün sınıfına hürriyetlerini geri vererek canlandırmak için her türlü fırsatı büyük bir şevkle değerlendirmiştir.
Tarih bize, İslâm'daki bu "kendi arzusuyla köle âzad etme" (eî-'ıtk) usulüyle çok büyük sayılarda kölenin hürriyetine kavuştuğunu gösterir ki, İslâm'dan önce veya sonra, modern zamanlara kadar herhangi bir ulusun tarihinde böyle bir olayın benzeri dahi görülmemiştir. Bunun yanısıra şu gerçeği unutmamak gerekir: Köle azadına yardım eden unsurlar sâfiyâne insanî idi ve müslümanların, mâlik oldukları köleleri serbest bırakarak Allah'ın rızasını kazanma arzularından doğmaktaydı.
2- İslâm'ın kendisiyle kölelere hürriyet getirdiği ikinci usûl mükâtebedii yani, köle ile efendisinin üzerinde anlaştıkları belli miktardaki para karşılığında efendinin kölenin hürriyet isteğini yazması. Böyle bir durumda efendi, fidyeyi vermeye hazır kölenin serbest bırakılmasını ne reddedebilir, ne de geciktirebilir: Onun üzerine düşen fidyeyi alır almaz köleyi azad etmesidir. Aksi hâlde köle; hürriyetinin şer'an karara bağlanması için mahkemeye başvurabilir.
Bu mükâtebe müessesesiyle İslâm, hürriyetlerine kavuşmayı arzu eden kölelerin tamamına hürriyet yolunu açmışür. Böylelikle onlar, kendilerince uygun bir zamanda serbest kalabilmek için pasif olarak efendilerinin iyi niyetlerini veya mut-takiliğini bekleme gereği duymayacaklardı.
Bir köle efendisine hürriyetinin fidyesini teklif ettiğinde, bu teklif geri çevrilemediği gibi, reddedilir endişesine de gerek yoktur. Zira İslâm idaresi, bundan böyle kölenin efendisine belli bir ücret karşılığında çalışmasını ya da hürriyeti için gerekli parayı biriktirene kadar dışarıda başkaları için çalışabilmesini mümkün kılacak düzenlemeler yapmayı teminat altına almıştır.
Bu, daha sonraları 14. yüzyılda yani İslâm'ın ülkede yürürlüğe koymasından 700 yıl sonra Avrupa'da gerçekleştirilen olaydı. İslâm'ın başka bir yerde çok zor olarak bulunabilecek ayırıcı vasfı, İslâm idaresinin mükâtebelerini talep eden kölelere devlet hazinesinden mâlî yardımda bulunması ve borç vermesiydi. Bu olay, İslâm'ın hiç bir maddî karşılık beklemeksizin, yalnızca Allah'ın rızasını elde etme ve O'nun kölesi olarak yükümlülüklerini yerine getirme düşüncesiyle kölelerin âzadedilmesine gösterdiği yakın ilginin göstergesidir. Zekâtın kullanım şeklini belirleyen Kur'ân ayeti şöyle der: "Sadakalar (zekatlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekât toplayan) memurlara, kalbleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur..." (9: 60). Böylece, Kur'ân zekatın, kendi özel kazançlarıyla mükâtebeyi Ödemekten âciz kölelerin, hürriyetlerini elde etmelerinde kullanılmasını beyan eder.
Bu iki usûl, İslâm'ın köleli dünyada başardığı büyük pratik ilerlemeyi gösterir. O, insanlığın tarihî gelişiminin en az yedi asır önündeydi. Bunun yanısıra, ilerlemede çok yeni bazı unsurlara da önem vermiştir. Meselâ, köleye devlet tarafından sağlanan güvenlik -ki, modern zamanlara kadar insanlık tarihinde çok nâdir görülen bir olay- ve insanlığın bugün hâlâ gerçekleştiremediği, kölelere asil ve cömert muamele veya bir kişinin iktisadî ve siyasî gelişmelerin baskısı olmaksızın kendi hür iradesi ile köle âzad etmesi gibi davranışlar. Oysa, Batılılar ancak alttan gelen baskı ve taleplerle kölelerin hürriyetlerini kabule mecbur kalmışlardır.
Bu iki husus, 'İslâm da dahil olmak üzere bütün sistemler insanlığın iktisadî gelişmesinde yalnızca bir safhayı temsil ederler' iddiasındaki hatalı görüşleri çürütmeye yeterlidir. Diyalektik materyalizme inananlar, bütün inanç ve görüşleriyle birlikte İslâm'ın da devrinin iktisadî ve maddî şartlarını yansıttığını ve en uygun bir zamanda geldiğini söylerler. Çünkü, onlara göre bir sistem yalnızca varolan ekonomik hayatı yansıtabilir ve hiç bir vasıtayla gelecekteki safhaların önüne geçemez. Onlar bu nazariyenin yanlış olamayacağı hususunda ısrarlıdırlar. Buna karşılık, İslâm, isteğe bağlı itaat üzerinde kendi düzeninin bütün toplumsal ve iktisadî üst yapısını yükseltmiştir. Bir çok bakımdan bu yapı, toplumsal düzenler tarihinde hâlâ eşsiz ve benzersizdir.
Burada bir çok insanın zihnini karıştıran, şaşırtıcı bir soru akla gelebilir: "Madem ki İslâm, kölelerin âzad edilmesini savunuyordu. Gönüllü olarak, herhangi bir dış baskı ve zorlama olmaksızın bütün dünyadan önce bu kuruma son verecek böylesine köklü tedbirler almıştı, niçin en son ve kesin adımı atıp, onu bir defada ve tamamıyla ortadan kaldırmadı? Bu şekildeki hareket insanlığa daha çok fayda sağlayabilirdi. Bunun yanında, İslâm'ın gerçekten mükemmel bir düzen olduğunu, sonuçta, insanı bütün yaratıklarından daha şerefli kılan Allah tarafından gönderildiğini is-patlayabilirdi."
Bu soruya cevap verirken, kölelikle ilgili sosyal, psikolojik ve siyasî meseleleri de, yani İslâm'dan köleliği bir defada, bütünüyle yürürlükten kaldırması beklenirken, bu davranışı ertelemesine yol açan sebepleri gözonüne alıp, araştırmalıyız. Bu araştırma sırasında şu hususu gözönünde tutmalıyız: Eğer kölelik fonksiyonunu, dış sapma unsurlarının etkisinden uzak olarak eski safiyetinde sürdürüyor idiyse, onun ortadan kaldırılmasını geciktiren sebepleri İslâm'ın arzusundan veya izninden daha başka yerlerde aramalıyız.
O zaman, ilk elde şu husus hemen kaydedilmelidir ki, İslâm, dünyanın her tarafında köleliğin makbul olduğu, hiçbir kimsenin onu inkâr ve değiştirme hususunu düşünmediği, aynı zamanda köleliğin, insanlar arasında, sosyaj ve iktisadî genel-geçer bir değer olduğu bir sırada zuhur etti. Onu değiştirmek veya tamamen son vermek uzun zaman dilimine yayılmış, tedricî bir işlemi gerektirecekti. Aynı hususu içkinin yasaklanmasında da görebiliriz. Birden değil, ancak hazırlık yıllarından sonra yürürlüğe kondu. Oysa, bazı sosyal etkilerine rağmen, her şeyden Önce o şahsî bir alışkanlıktı. Hatta, Arapların bazısı, cahiliyye devrinde dahi, içkinin, gerçekten soylu insanlar için alçaltıcı bir alışkanlık olduğu inancıyla kendilerini ondan uzak tutmuşlardı. Fakat, onlar köleliğe oldukça farklı bakıyorlardı. Devrin sosyal yapısında olduğu kadar, kişilerin psikolojilerinde de çok derin kökleri vardı. Ferdî, toplumsal ve ekonomik uygulamalar onu gerekli buluyordu ve yukarıda gördüğümüz gibi hiç kimse köleliğin varlığını istenmeyen bir durum olarak telâkki etmiyordu. Bu sebeple köleliğin ilgası, İlâhî vahiy dönemiyle aynı dönem olan Hz. Peygamber @'in hayatından çok daha uzun bir zaman dilimine ihtiyaç duymuştu. Allah yarattığı her şeyi daha iyi bilir. Şarabın yasaklanması için ânında tenfîz edilecek bir kanun çıkarmak kâfi olsaydı, o vakit Allah şarabı birkaç senede kademeli olarak haram etmezdi. Ânında bir tek emirle haram ederdi. Aynı şekilde, köleliğin ortadan kaldırılması için onu lağveden bir emrin çıkarılması yeterli olsaydı, o zaman Allah'ın ilmi mucibince bu emrin ertelenmesine bir sebep kalmazdı.
Biz, "İslâm bütün insanlık ve bütün zamanların dinidir, iyi bir hayatın varlığını ve devamını sağlayacak gerekli tüm sağlıklı unsurları içinde barındırır" derken, İslâm'ın bütün zaman ve mekânlarla ilgili bütün ayrıntılı hükümleri daha önceden vazetmiş olduğunu söylemek istemiyoruz. Çünkü, İslâm böylesi ayrıntılı hükümleri yalnızca, tarihin bütün olaylarına rağmen değişmeden kalan temel beşerî problemler için vazeder ki, bu meseleler insan fıtratının değişmeyen karakterleriyle alâkalıdır. Hayatın daima değişen şartlarına yönelik olarak İslâm bazı genel prensipler koyar. Bu prensipler gelişmenin gelecekteki şeklinin çerçevesini belirler. Tam olarak kölelik meselesine yapılan da budur. O, kölelerin âzad edilmesini, isteğe bağlı âzad etme veya fidye karşılığı hür olma gibi iki sağlam temele oturturken, bu eski ve karmaşık sorunun gelecekteki çözüm biçimine de işaret etmişti.
İslâm, insan fıtratım değiştirme niyetinde değildi. Daha çok, kaçınılmaz sınırlarına gereken dikkati göstererek onu ıslâh etmeye çalışmıştır. Böylece, herhangi bir şekilde baskıya başvurmadan insanlığın, gücünün yettiği seviyenin en üstüne yükseltilmek için inmiştir. İslâm bazı fertlerin terbiyesinde harikulade, şaşırtıcı basanlar elde etmiştir. Toplumu bir bütün olarak ele alırsak, onun başarısı hiç de daha âz Övünülecek bir olay değildir. İnsanlık tarihinde şimdiye kadar başarılmış hiç bir olayla kıyas kabul etmez. Ancak bu başarısına rağmen İslâm, kapasitesi belli olan insanlığı, pratik hayatta, nâdir ve imkânsız mükemmellik derecelerine ulaştırmayı amaçlamıştır. Zira, eğer Allah böyle bir şeyi dileseydi, daha ilk başta insanları melekleri gibi yaratır ve onlara ancak, meleklerin tahammül edebileceği görevler verirdi. Melekler hakkında şöyle buyururun "...Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır." (66: 6). Allah, insanların bu şekilde melekler olmalarını istememiştir. Onları insanlar olarak yaratmıştır. Yaratıcı olması sıfatıyla onların güçlerini, muvaffak olabilecekleri zamanı, hangi emre uyup, başarıyla yerine getirebileceklerini bilir. Bununla beraber, İslâm'ın özgürleştirme hareketini, dünyanın kabul edip, uygulamasından 7 asır önce, ilk olarak başlatması yeterlidir. Gerçek şu ki, köleliğin yeni bir kaynağı ortaya çıkmasaydı;
İslâm, herşeye rağmen Arap yarımadasında onu daha çabuk sona erdirecekti. Ancak kölelik dünyanın her tarafında kolay kolay ortadan kalkmamasına rağmen, bütün İslâm dünyasında sona erdirilmesi işi ciddiyetle yerine getirilmeye çalışıldı. Köleliğin bu yeni nedeni varken İslâm'ın onu tamamen yürürlükten kaldırması imkân-sızdı. Zira, bu neden yalnızca müslümanlan ilgilendirmiyordu, aynı zamanda, İslâm'ın kontrol edemediği veya güç yetiremediği muhalifleriyle de ilgiliydi. Köleliğin yeryüzünden tamamen silinmesini önleyen kaynak bizzat savaşlardı. Çünkü savaşlar, zamanında köleliğin en ziyade kaynağı olmuştu: Onun ayrıntılarını kısaca ele alalım.
Kölelere güzel muamele ve onlara insanî mevkiilerini iadede İslâm, gerisinde çok harika ve hayranlık uyandıran örnekler bırakmıştır. Bunlara Kur'ân ayetleri ve Hz. Peygamber @'in sünnetinden bazısı ile işaret etmiştik. Şimdi, ilk dönemin yaşantısından biraz daha örnekler vermek istiyoruz. Hz. Peygamber @ Medine'de iken bazı Arap reisleriyle âzadlı köleler arasında kardeşlikler tesis etmişti. Böylece O, Bilâl b. Rebbâh'ı Halid b. Ruveyhâ el-Has'amî ile, âzadlı kölesi Zeyd'i amcası Hamza ile, Hârice b. Zeyd'i Ebu Bekir ile kardeş yaparak onları birbirine bağladı. Bu kardeşlik ilişkisi kan akrabalığına benzer gerçek bir bağ idi. O kadar ki, kardeş yapılmış iki kişi birbirine mirasçı olurdu. Oysa günümüzde yalnızca kan bağıyla bağlı akrabalar bu haktan faydalanırlar.
Ancak İslâm bu noktada durmamış, bir adım daha ileri gitmiştir. Hz. Peygamber @, teyzesinin kızı Zeyneb bintü Cahş'ı eski kölesi Zeyd ile evlendirmiştir. Bilindiği gibi evlilik özellikle bir kadının nazarında hassas bir meseledir. Kadın daha çok mevki bakımından kendisinden daha üstün olan birisiyle evlenmeyi tercih eder. Buna mukabil Zeyneb, sosyal statü, soy ve servet bakımından kendinden daha aşağı olan bir kişiyle evlenmeyi kabul etmiş olmasına rağmen, bunun kendi seviyesini düşürdüğünü düşünerek sonunda ayrılmıştır. Ancak Hz. Peygamber @ bunların hepsinden daha üstün bir mânayı hedef tutuyordu: O hedef, zâlim insanların köleyi itmiş olduğu çuKurüan alıp, Kureyş eşrafının seviyesine yükseltmekti.
Bu yüksek insanî seviyeye İlâve olarak kölelerin askerî kumandan ve önderler konumuna yükseltildiklerini zikredebiliriz Hz. Peygamber @, en yakın sahabilerin, muhacir ve ensa-nn, Arapların ileri gelen kimselerinin de içinde bulunduğu ordunun kumandanlığına kölesi Zeyd'i tayin etmişti. Zeyd şehid olunca, aralarında Hz. Peygamber @'in İki veziri ve kendinden sonra iki halifesi olan Ebu Bekir ve Ömer'in de bulunduğu bu ordunun kumandanlığına Zeyd'in oğlu Üsâme'yi tayin etti. Böylece, köleler sadece diğer insanlarla aynı eşit konuma getirilmiyor, aynı zamanda hür insanların ordularının başına geçebilecek kadar yükseltiliyorlardı. Bu hususta Rasûlullah @, mü'minlere şu şekilde emir verecek kadar olayın boyutunu genişletmişti: "Başı kuru üzüm tanesi gibi simsiyah habeşli bir köle size âmir tayin edilse bile, Allah'ın hükümleriyle hükmettiği sürece onu dinleyin ve itaat edin." (Buharı).
Bu şekilde, bir köle İslâm devletinin en yüksek makamına talip olabilirdi. Halefini belirleme meselesiyle yüzyüze geldiği zaman Hz. Ömer şöyle demişti: "Eğer Ebû Huzeyfe'nin kölesi Salim sağ olsaydı, halife olarak onu namzet gösterirdim." Bu durum Hz. Peygamber @ 'in sünnetinin sürdürülmesiydi sadece.
Bu hususta Hz. Ömer'in hilâfeti sırasında vuku bulan bir diğer olay şöyledir. Fey' (fethedilmiş topraklar)in taksimi meselesinde eski köle Bilâl, Ömer ile tartışmıştı. Halifenin görüşüne Bilâl ve arkadaşlan ısrarla muhalefet göstermişlerdi.
İslâm'ın köleliğe yaklaşımının büyüklüğü çeşitli yönleriyle kendini gösterir. O köleleri hem harici olarak hem de dahili olarak âzad ettirmeyi hedeflemişti. Ancak bu hedefe ulaşmada yalnızca muttakîlerin arzulan yeterli olmaz. Tıpkı Abraham Lincoln'ün yaptığı gibi, köleleri zihnen hazırlamaksızın bir kanun çıkarmakla bu iş gerçekleşmez. Bu da, İslâm'ın insan fıtratını ne kadar derinden kavradığını, hedefe ulaşabilmek için mümkün olan her vasıtayı nasıl kullandığını gösterir. O, bu insanlara serbestlik verip bırakmamış, ayrıca bu hürriyetlerini korumalan ve hürriyetlerinden doğan vazifelerini yerine getirebilmeleri hususunda onlan eğitmiştir, tslâm, topluma sevgi ve dayanışma ruhunu aşılamış; toplumda bu haklar uğruna çatışmalar patlak vermesini beklememiştir. Oysa Avrupa'da son derece şiddetli olaylar meydana gelmiş, bu çatışmalar geriye nefret ve düşmanlığı miras bırakmış, insanın bütün manevî hislerini kurutmuştur.
Şimdi, İslâm'ın uygun bir muamele ile kölelerin manevî yükselişini tamamladıktan sonra, hürleştirmenin son safhasına geldiği ana esası ele alalım.
Daha önce köleliğin bütün eski kaynaklarının İslâm tarafından başarılı bir şekilde kurutulduğunu, geride, sadece bir tek sebep olarak savaşın kaldığını, ancak, fiilen onun ortadan kaldırılmasının imkânsız olduğunu söylemiştik. Bu kötülüğün tek müessir kaynağı, İslâm'a karşı yapılan Haçlı savaşlanndan geriye kalmıştır. Konuyu biraz daha genişletelim.
Eski zamanlarda yaygın olan uyglamaya göre savaş esirleri ya köleleştirilir ya da öldürülürdü. Milâdî 599 yılında. Roma İmparatoru Ma-rius, Avarlann eline düşmüş olan esirlerden birkaç bininin mübadelesini iktisâdı mülâhazalarla reddetmişti. Bunun üzerine Avar Hanı, elindekilerin hepsini sonuna kadar kılıçtan geçirmişti. (Unİversal History of The World, sh. 2273). Bu, geçmiş çağlarda insan varoluşunun gerekli bir şartı olarak zaman içinde yerleşmiş bir uygulama idi.
Köleliğin kaldırılması, İslâm'ın gönderildiği toplumsal zemine aykın idi. Islâmî güçlerle, muhalifler arasında bir çok savaşlar oldu. Bu savaşlarda esir edilen müslümanlar düşman tarafından köle yapıldılar. Hürriyetlerini kaybettiler. İnsanlar zulme uğratıldılar ve bütün bu acı ve elemler o zamanki bir kölenin genel kaderi oldu. Kadının şerefi pek rezil bir şekilde ayaklar altına alındı. Bir sürü erkek -babalar, oğullar ve arkadaşlar- ortaklaşa tek bir kadın esiri paylaştılar, bunu yaparken de herhangi bir kural veya kanuna tâbi olmadılar; onun kadınlığına hürmet etmediler ya da onun bakireliğini veya evli oluşunu gözönün-de tutmadılar. Bunların yanısıra esir edilen çocuklar en iğrenç ve zelîl kölelik altında bü-yüdüler.
Bu şartlar varolduğu sürece, İslâm'ın savaşta elegeçirilen esirlerin tamamını hemen serbest bırakması mümkün değildi. Zira, bu hareket tarzı yalnızca kötü bir siyaset olacaktı. Özellikle, esir edilmiş müslümanlar onların yakınları ve sevdikleri düşman tarafından köleleşti-rilip, her türlü işkence, zulüm ve zillete maruz kalırken, bu siyaset düşmanın fiilen cesaretlendirilmesi mânasına gelecekti. Bu şartlar allında İslâm'ın önündeki en isabetli ve tek çıkar yol, tıpkı onların müslümanlara yaptıkları gibi esir muamelesine tâbi tutulmalarıydı. Savaş esirlerinin köleleştirilmesi uygulaması, düşmanlar onun sürdürülmesinde ısrarlı oldukları sürece İslâm tarafından tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılamazdı. Sonuçta, başka bir tercih olmadığı sürece ve insanlar, savaş tutsaklarına davranışlarım kölelikten daha başka bir ortak temele dayandırana kadar uygulamaya müsamaha gösterildi. Bu noktada İslâm ile diğer dinler arasındaki savaşlar ve bu savaşlarda elegeçirilen esirlere muameleler konusunda varolan farklılıkları gözden kaçırmamalıyız.
Savaşlar oldu ve savaşlar hâlâ, bir ulusun genişleme emellerini ve bencil amaçlarını gerçekleştirebilmek için diğer bir ulusu sömürme arzusundan kaynaklanan hainliklerin, şaşırtıcı olayların ve köleleştirmelerin meydan kavgası olmayı sürdürüyor. Bu savaşlar bir kralın veya komutanın şahsî ihtirasının, gururunun, kibrinin veya intikam arzusunun bir sonucudur ve öyle de olmuştur. Âdî dünyevî emellerin motive ettiği bu savaşlarda tutsak edilen insanlar iman ve idealleri veya düşmanlarından maddî, manevî ve zihnen daha aşağı olmaları sebebiyle köle yapılmış değillerdir. Sebep sadece, savaşı kaybetmeleri ve galiplerin eline geçmeleriydi. Buna ek olarak, savaşta, mağlup insanları aşağılamaktan, rezil etmekten, ırzlarım çiğnemekten, şehirleri yerle bir etmekten, kadın, çocuk ve ihtiyarları kılıçtan geçirmekten muzaffer tarafı men edecek hiç bir güç olamazdı. Tabiatıyla bu durum, onlara yol gösteren yüksek bir idealin, ilkenin veya imanın yokluğunun mantıkî bir sonucuydu.
İslâm'ın gelmesiyle bütün bu uygulamalar yürürlükten kalktı. O, biri hâricinde bütün savaşları yasakladı. Bu savaş da Allah yolunda yapılandır ki, müslümanlarm uğradığı zulüm ve adaletsizlikleri defetmeye, insanların Hak dini benimsemelerini zor ve şiddet kullanarak önleyen baskıcı zâlimi devirmeye veya insanlar ile Allah araşma girerek, onların hür iradeleriyle hakikati görmelerini, duymalarını, izlemelerini önleyen sapkın kuvvetleri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu husus şöyle açıklanır: "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez." (2: 190) ve "Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın..." (8: 39).
Sonuçta İslâm'ın mesajı, kimsenin anlama-mazhk cüretinde bulunamayacağı bir barış mesajıdır. "Dinde zorlama yoktur, doğrusu hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır..." (2: 256). Bugün dahi İslâm âleminde, kendi ayrı dinlerini serbestçe takip eden Hıristiyanlar ve Yahudiler şu inkâr edilmez gerçeğin şahitleridir: İslâm, insanları zor kullanarak kendini kabule zorlamayı kesinlikle onaylamaz. Ünlü İngiliz yazar Sir Arnold, The Preaching of islam adlı kitabında buna şehadet etmektedir.
Eğer insanlar islâm'ın bu mesajını ve Haki-kat'e tâbi olmayı kabul ederlerse, onlarla müslümanlar arasındaki düşmanlık derhal sona erer. Onlar İslâm toplumunun bir parçası olurlar, herhangi bir boyun eğme ve aşağılanmaya maruz kalmazlar. Bir müslümanın faydalandığı hakların aynısından onlar da faydalanırlar. Çünkü, bir müslümanla diğeri arasında ayırım yapılmaz, Arab'ın Arap olmayana hiç bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takva iledir.
Din olarak İslâm'ı kabul etmeyen, ancak kendi dinleriyle birlikte İslâm'ın himayesi altında yaşamaya istekli insanlara, İslâm kendi inancım kabul ettirmeye uğraşmaz, onların korunma isteklerini Özel bir vergi (cizye) karşılığında memnuniyetle kabul eder. Bütün bu vergilerde hâkim olan anlayış şudur: Himayesi altındaki bu insanlara dışarıdan gelebilecek herhangi bir saldırıyı önleyemezse, müslümanlar aldıkları bütün vergileri geriye ödeyeceklerdir. Tarih buna şahitlik eden hâdiselerle doludur. Ancak, biz sadece ikisini zikredeceğiz:
"Hîre civarında bulunan bazı kasabalar halkı ile anlaşma imzalandığı sırada Halid b. Velid şu sözleri de koydurmuştu: 'Eğer sizi himaye edersek cizye almak hakkımızdır. Edemezsek o vergiyi de hak edemeyiz.' (Taberî). Bu çeşit bir şartın ne kadar açık olarak tanındığı Halife Ömer zamanına ait olan aşağıdaki hâdiseden anlaşılabilir. İslâm ordularını geri püskürtmek için İmparator Hirakl büyük bir ordu meydana getirmişti. Bunun bir neticesi olarak Müslümanlar da bütün gayretlerini seferber ederek hazırlanmışlardı. Bu münasebetle İslâm kumandanı Ebû Ubeyde, Suriye'deki fethedilmiş olan yerlerin valilerine gönderdiği talimatta tahsil edilmiş ne kadar cizye varsa, ödeyenlere geri verilmesini emretmiş ve halka hitaben yazmış olduğu bir yazıda bu meseleye dair şu açıklamada bulunmuştu: 'Büyük bir düşman kuvvetinin bize karşı ilerlediğini haber aldığımızdan ödediğiniz cizyeleri size geri veriyoruz. Aramızdaki mukaveleye göre bu vergi karşılığında sizi himaye edecektik. Fakat şimdiki durumda bu himayeyi sağlama bizim kudretimiz dışına çıkmak üzere olduğundan sizden aldığımız paranın hepsini geri veriyoruz.' Bu talimat gereğince devletin kasasından büyük bir miktar para halka ödendi. Bundan dolayı Hıristiyanlar: 'Allah sizi yine bize hâkim kılsın ve Romalılar üzerine da muzaffer eylesin. Eğer sizin yerinizde Romalılar olsaydı bize bir şey iade etmek şöyle dursun, elimizde ne var ne yok hepsini alırlardı.' diyerek İslâm kumandanlarının basanları için dualar eylemişlerdi." (Ebû Yusuf, Kitâbû' l-Harâd'dan naklen Sir Arnold, The Preaching of İslam, sh. 61-62). İslâm, kendisinin ondandaha iyi ve daha doğru olduğunu bilmesine rağmen başka bir inancın korunmasını üstlenmişti. Eğer bir topluluk hem İslâm'ı kabul etmez hem de İslâm devletine cizye ödemeyi reddederse, onlar İslâm'a karşı düşmanlıklarını inatla sürdüren ve onun barış anlaşması teklifini gözönüne almayan hasımlar olarak kabul edilirler. Bunlar, sahip oldukları bütün maddî zenginlik ve güçleri insafsızca, Hakikat ve İlâhî nurun yayılmasını önlemek için sarfeden kimselerdir. Bu takdirde yalnızca bunlara savaş açılır. Ancak, böyle bir savaşa dahi, kan dökülmesini önlemede ve yeryüzü barışının korunmasında son bir gayret olarak resmi ültimatom veya savaş ilâm olmaksızın teşebbüs edilmez: "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan..." (8: 61).
İşte, İnsanlığı dosdoğru yola iletme gayesine ulaşmada bütün barışçı yollar yetersiz kaldığında ortaya çıkan İslâmî savaşların hikâyesi budur. Bu savaşlar herhangi bir komutanın bir topluluğu sömürme veya altetme ihtirasından doğmamıştı. Zira, tek kelimeyle onlar Allah yolunda devam ettirilmekteydiler. Sadece bu sebepten dolayı değil, ayrıca savaş durumuyla ilgili olarak açık emirler ve kurallar da konulmuştu. Hz. Peygamber @ müslümanla-ra şunları Öğütlemişti: "Allah yolunda, Allah'ın adına savaşınız, Allah'ı reddedenleri öldürünüz. Savaşınız, fakat zulmetmeyiniz.
Uzuvları parçalamak şeklinde kimseye eziyeti reva görmeyiniz, çocukları öldürmeyiniz." (Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi). Müslümanlara karşı silâhlı mücadeleye »girişen ve onlara silâhlarıyla karşı koyan savaşçıdan başkasını öldürmek, yakmak, yıkmak, ırzlara tecavüz etmek, kötülük ve fesat arzusu ile ateş açmak İslâm'da yoktur. Zira: '.. .yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) istemeyin, çünkü Allah bozguncuları sevmez." (28: 77).
Tarih, müslümanlann düşmanlarına karşı bu insanî prensiplerleri uyguladıklarına, bunların içerisinde zâlim Haçlıların da bulunduğuna şahitlik eder. Hıristiyanlar Kudüs'ü yeniden ele geçirdikleri zaman şehirde yaşayan müs-lümanlara günahın ve suçların her çeşidini reva gördüler. Onların ırzlarına tecavüz edip, istisnasız kılıçtan geçirdiler. Mescid-i Aksa dahi onların saldırılarından kurtulamadı. Ancak müslümanlar şehri yeniden fethettiklerinde, onlardan intikam almaya tevessül etmediler, oysa Allah, onlara aynı şekilde karşılık vermelerine izin vermişti: "...Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın..." (2: 194). Bunun yerine onlar öyle bir yol seçtiler ki bu davranış âlicenap ve soylulukta günümüze kadar eşsiz kaldı.
Bunlar, müslümanlarla gayri müslimler arasında, savaş gayeleri ve gelenekleri konusunda varolan temel farklılık çizgisini oluşturdu: Oysa İslâm eğer isteseydi, bu hususta Hak onları destekler, esirlerden silâhlı olanlar karşısında hidayete girmemekte inat eden ve düşük putperestlikleriyle hiçbir esasa dayanmayan şirklerinde ısrar edenleri, insanlığı noksan kimseler sayar ve sadece bu sebeple onları köleleştirebilirdi. Çünkü İlâhî nûr gözüktükten sonra bu hurafe üzerinde hiçbir insan ısrar etmez. Aksi hâlde onun ruhunda bir düşüklük veya aklında bir sapıklık var demektir. Böyle olan kimse ise, beşerî yapıdan noksan olup insanlara ait olan şerefe ve hürriyete lâyık değildir.
Fakat İslâm bu yolu izlemedi. Savaş esirleri insandan aşağı yaratıklar gibi düşünülmemiş ve köle yapılmalarına izin verilmemiştir. Onlar harplerde müslümarların köle yapılması mukabilinde köleleştirilmişlerdi. Böylelikle İslâm, bütün savaşçılar savaş esirlerine davranışlarını kölelikten daha başka bir temel üzerine oturtmaya karar verene kadar bu meseleyi kesin karara bağlamamıştır. Bunun da müslüman esirleri gayri müslimlerin kötü davranışlarından, hiç bir kısas korkusu duymaksızın onları sefalet ve aşağılanmaya uğratmalarından korumanın tek teminatı olarak uygulamıştır.
Yeri gelmişken savaş esirlerinin kaderine değinen tek Kur'ân ayetini de burada zikredelim: "(Onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız..." (47: 4). Ayet, esirlerin köleleştirilme-lerinden bahsetmiyor, eğer böyle bir şey olsaydı bu, ebedî bir savaş hükmü olarak kalırdı. Açıkça vazedilenler ya fidye ile ya da karşılıksız olarak kalırdı Açıkça vazedilenler ya fidye ile ya da karşılıksız onların serbest bırakılmasıdır ki, bunlar âyetin emrettiği ebedî iki savaş kuralıdır. Sonuç olarak müslümanlar savaş esirlerini köle olarak elinde tutmuşsa bu hareket kesinlikle şartların zorlamasıyla alınmış bir tedbirdir. Bu, İslâm hukukunun herhangi gerçek bir prensibini oluşturmaz.
Buna rağmen, İslâm'da genellikle kabul edilen uygulama, savaş tutsaklarının köle olarak elde tutulmasında ısrarlı olmamaktır. Barış sağlandığında kesinlikle köle yapılmazlar. Hz. Peygamber @, Bedir savaşında elegeçi-rilmiş Mekkeli esirlerden bazısını para karşılığı bazısını da iyi niyet gösterisi olarak serbest bırakmıştı. Aynı şekilde, Necran ahalisinin cizye ödemesini kabul etmiş ve esirlerini onlara geri vermişti. Bütün bu asîl davranışlar, insanlığa geçmişindeki iğrenç mirastan kurtulabilmesinde ve savaş esirlerine insan muamelesi yapabilecek düzeye gelmesinde emsal teşkil etmiştir.
Savaşlarda müslümanlann eline düşen esirlerin, yukarıda zikredildiği gibi, katiyyen kötü davranışlara, işkenceye, aşağılanmalara maruz kalmadıklarım da buraya ekleyelim. Aksine, hürriyetle atbaşı giden mükellefiyetleri de yüklenmeyi gerektiren hareket tarzını seçtiklerinde hürriyet yolunu önlerinde açılmış bir şekilde bulacaklardır. Eğer bu şartlan yerine getirirlerse, onların çoğu Müslümanların eline düşmeden önce köleler -ki, bunlar Romalılar ve İranlılarca yakalanıp, müslümanlarla savaşmaya gönderilen kimseleri de kapsıyordu-olmalarına rağmen hürleştirilirler.
Yabancı düşman topraklarından ele geçirilse-ler dahi, İslâm, kadınlara esir olmalarına rağmen gereken hürmeti göstermiştir. Şereflerine leke sürülmesine ve yalnızca savaşta elegeçi-rilmiş ganimetin bir parçası olarak muamele edilmesine izin verilmemiştir. Artık, hayvanı İhtiraslarını tatmin etmek isteyen her erkeğin serbestçe yol bulabildiği orta malı olmaktan çıkarıldılar. Bundan böyle sadece efendilerine aittiler. Başka hiç kimse onlarla cinsî bir münasebette bulunamazdı. Dahası onlara da erkekler gibi mükatebe usulüyle hürriyetlerini kazanma hakkı verilmişti. Bunun yanı stra efendisinden bir çocuk doğurur doğurmaz câriye hür olacaktı. Câriye ile birlikte çocuk da hür kabul edilecekti. Tutsaklara esaretleri süresince İslâm'ın yaklaşımı asil ve bir o kadar da âlicenaptı.
İşte İslâm'da köleliğin hikâyesi bunlardan ibarettir. Bu öyle bir hikâye ki, insanlık tarihinin en parlak sayfalarından birini oluşturur-İslâm, prensip olarak köleliği kesinlikle tasvip etmedi ve sahip olduğu değişik vasıtalarla onu bir an önce ve bütünüyle ortadan kaldırmak için bütün gücünü kullandı. Zamanında onun varlığına, sadece başka bir seçenek olmaması sebebiyle müsamaha gösterdi. Zira kölelik yalnızca müslümanları değil, onların doğrudan kontrolünde olmayanları da ilgilendiriyordu. Onlar ellerinde köle olarak tuttukları müslümanlara muhtemel en kötü aşağılamaların ve acıların her çeşidini çektiriyorlardı. Bu tür bir davranış müslümanları da aynı şekilde davranmaya zorladı, en azından savaş esirlerini köle olarak kabul ettiler. Tabiî ki, sonraları bunlara gerçek kölelermiş gibi dav-ranılmadı.
Dünya köleliğin tek kaynağı olan savaş esirlerinin köleleştirilmesi olayına son verme kararını kabul etmedikçe, İslâm köleliğin yürürlükten kaldırılmasını başaramazdı. Ancak bu ittifak gerçekleştirildiğinde İslâm onu büyük bir hoşnutlukla benimsedi ve siyasetinin en temel, değişmez prensibini ortaya koydu: Herkese hürriyet, herkese eşitlik.
Sonraki dönemlerde herhangi düzenli bir savaş olmamasına rağmen İslâm tarihinde görülen köle alışverişi, müslümanların satılması gibi olaylarih İslâm ile en ufak bir ilişkisi yoktur. Günümüzde de kimi müslüman yöneticilerin İslâm adı altında işledikleri kötü suçların ve şenaatlerin İslâm'a yamanması hiçbir haklı gerekçeye ve gerçeğe dayandırılamaz.
Buna dayalı olarak, aşağıdaki hususların hatırda tutulması iyi olacaktır:
1- Tarihin daha sonraki dönemlerinde yönetimler, herhangi gerçek bir ihtiyaç olmaksızın çeşitli şekillerde köleliği teşvik edip, müsamaha göstermişlerdir. Bunda en büyük âmil, bir ulusu veya sınıfı boyunduruğu altına almış diğer bir ulus veya sınıfın güç ve zafer kazanma hırsı idi. Köleliğin diğer şekilleri yoksulluk, belli bir aşağı sınıfın mensubu olarak doğmak, belli bir toprak parçasına bağlı olarak çalışan köylüler olayı gibi nedenlerden kaynaklanmıştır. İslâm, bütün bu kölelik biçimlerinin kaldırılmasını desteklemiş, yalnızca birini, etkin bir şekilde kontrol edemediği elverişsiz şartlardan kaynaklanan kölelik şeklini kaldıramamıştı. Köleliğin kaldırılmasına müsait şartlar gelişinceye kadar ona müsamaha gösterildi.
2- Avrupa'da köleliğin bir çok biçimi herhangi hakiki ihtiyaçtan doğmaksızın yaygın olmasına rağmen, gerçekte Avrupalılar köleliği kesinlikle ortadan kaldırmadılar. Bu durum, en sonunda onu yasaklamak lûtfunda bulunduklarında dahi böyleydi.
Avrupalı yazarlar bizzat şu gerçeği itiraf ederler: Avrupa'da kölelik, ekonomik şartlardan, kölelerin çalışma isteklerinin ve güçlerinin kalmamasından dolayı bir kölenin ekonomik yükü efendisine diğer mallardan daha ağır gelmeye başladığı zaman sona ermiştir. Efendiler, kölelerin çalışması sonucunda elde edecekleri kârdan çok daha fazlasını onların geçimleri ve denetlemelerine harcamak zorunda kalmışlardı. Sonuçta Avrupa'da köleliğin ortadan kaldırılması bütünüyle kazanç ve kâr düşüncesi ile olup iktisadî bir hesaptan başka bir sebebe dayanmamaktadır. Bu vasfıyla, her insana insanlığından dolayı saygı gösteren yüce idealden ve yüksek insanlık anlayışından ilham alınarak kölelere hürriyetlerinin iade edilmesi olayıyla kıyas edilemez. Kölelerin daha fazla hareketsiz kalamamalarının bir sonucu olarak ardarda yapılan ve sonunda köle sahiplerinin kölelerini daha fazla boyunduruk altında tutmalarını imkânsız kılan devrimler Çerçevesinde olaya baktığımızda Avrupa'da bir kölenin hürriyetini kazanması değerini kaybediyor.
Buna rağmen bu devrim serileri kölelerin hürriyetlerini yeniden kazanmalarına yardım edemedi. Bu devrimler onların daha sıkı bağlanmalarına yol açtı, zira, bundan böyle işledikleri toprağa bağımlı seriler haline getirildiler ve toprağın satılması veya değiştirilmesiyle efendileri de değişir oldu. Köle toprağını terkedemezdi. Aksine bir durum vâki olursa, derhal bir talimatname ile kaçak ilan edilir, zincire vurulur, ateşle dağlanır ve efendisine geri döndürülürdü. Köleliğin bu biçimi, Fransız devrimi sonunda onu ortadan kaldınncaya kadar varlığım sürdürdü. Yani İslâm'ın hür-leştirme ilkesini ilân ettikten yaklaşık 11 yüzyıl daha yeryüzünde varoldu.
Bir takım sloganlara ve unvanlara kanılma-malıdır. Avrupa'da Fransız devrimi, Amerika'da Lincoln, dünyadaki bütün insanlar arasında köleliğin her türlüsünün önlenmesi anlayışıyla köleliği yürürlükten kaldırdılar, ancak bunlar işin hep dış görünüşleri, tabii ki güzel görünüşleridir. Fakat kölelik gerçekten kaldıtılabildi mi? Baskıcı zorbalar bütün dünyada değişik görünüşlerde varlıklarını hâlâ sürdürmüyor mu? Cezayir'de olanlar nedir? Amerika'nın siyahilere, ingiltere'nin Güney Afrika'da beyazların dışındakilere yönelik cinayetleri neyle izah edilebilir? Dünyanın özellikle müslüman halkların yaşadığı bölgelerde sürdürülen zulüm, baskı, işkence ve soykırım acı hakikatler değil de nedir?
Bir ulusun diğer bir ulusu boyunduruğu altına alması, bir sınıfın faydalandığı haklardan kendileri gibi insanlardan oluşmuş diğer bir sınıfı mahrum bırakması kölelik değil midir? Bütün bunlar kölelikten başka bir şey ile izah edilemez. O zaman, niçin açıkça söylemeyelim? Niçin, köleliğin bu değişik şekillerini hürriyet, kardeşlik ve eşitlik olarak adlandırıyoruz? İnsanlığın yeryüzündeki uzun serüveni boyunca şahit olduğu gibi, altında en canice ve iğrenç suçların işlendiği bir yerde dış görünüşün ve süslerin pek az bir değeri vardır.
İslâm, tarafını tuttuğu ve savunduğu konuda çok samimi ve açık sözlü idi. O insanlara doğrudan doğruya, açık ve sarih sözlerle kölelik hakkındaki düşüncesini söyledi. Dedi ki, köleliğin gerçek nedenleri şunlar şunlardır, bu da hürriyete giden yoldur, onun bütünüyle ortadan kaldırılmasının yolu şudur... Bu yol zamanında dünyadaki insanlar arasında savaş esirlerine nasıl davranılacağı konusunda çıkan anlaşmazlıktan doğan ve kontrol edilemeyen durumun ortadan kaldırılmasıdır.
Fakat modern zamanların sahte görünümlü medeniyeti gerçek hedefleri ve metodlan konusunda ne bu kadar açık sözlü ne de samimidir, ama bir hususta çok beceriklidir: O da karanlık ve kasvetli iç yüzünü gizleyebilmek için dış görünüşünün boyasını en güzel renklerle boyayıp, parlatması ve zarifleştirmesidir. Bu medeniyet, sadece hürriyetlerini ve insanî itibarlarını, dışarıdan herhangi bir müdahale olmaksızın kendi ülkelerinde serbestçe yaşamayı, kendi dillerini konuşmayı, kendi inanç ye dinlerini uygulamayı, ülkelerinin dış dünya ile siyasî ve iktisadî ilişkilerin belirlenmesinde doğrudan doğruya güç sahibi olmasmı istedikleri için Tunus, Cezayir ve Fas'ta yüz binlerce insanı katletti. Bu masum insanları yiyeceksiz ve susuz, iğrenç hapishanelere tıkarak, onurlarını çiğneyerek, kadınlarına tecavüz ederek öldürdüler. Hamile kadınları hem öldürdüler hem de taşıdıkları çocuğun erkek'ini kız mı olduğu konusunda bahse tutuşup karınlarını deştiler. Bütün bu canavarca suçlar işlenmesine rağmen 20. yüzyılın iki yüzlü medeniyeti bunları hürriyet, kardeşlik ve eşitlik ilkelerinin propagandası olarak tasvir eder. Buna karşılık 14 yüzyıl Önce islâm'ın kendi isteğiyle, kölelere gösterdiği ideal, hürmetkar ve âlicenap davranışları ve köleliğin sürekli bir durum olmayıp hayatın geçici bir vakıası olduğunu ilân etmesi gericilik ve barbarlık olarak adlandırılır.
Aynı şekilde bu iki yüzlü medeniyet, Amerikalıların otellerine ve halka açık yerlere "Sadece Beyazlar için", "Siyahlar ve Köpekler giremez" gibi uyan levhaları asmalarını şaşırtıcı bir olay olarak görmez. Yine bir zencinin, medenî bir Amerikalı topluluk tarafından yerlerde süründürülmesi, ölünceye kadar merhametsizce tekmelenerek linç edilmesi de garip değildir. Zira bu zenci, öncelikle kızdan gelen arkadaşlık teklifinin cazibesine dayanamayarak bir beyaz Amerikalıyla arkadaşlık yapma suçunu işleme cüretini göstermiştir. Bu olay olurken, polis etrafta hiçbir şey olmamış gibi öylece durur. Ne o topluluğu durdurmaya çalışır, ne de kendilerine hem insanlık hem de dil ve din bağıyla bağlı bir kişiyi kurtarmak için bir şey yapar... Onlar bu vahşice suçları işlerler, ama yine de her zaman "medenî" kalırlar ve bu ulus modern medeniyet ve gelişmenin zirvesi olarak görülür.
Bunlara karşılık şu olayı görebiliri*: Mecusî bir kölenin Hz. Ömer'i ölümle tehdit etmesi, ondaki kötü niyeti anlamış olmasına rağmen, Ömer'in onu hapsetmeyi veya oradan uzaklaştırmayı düşünmemesi, yine Ömer'in, gözleriyle gördüğü halde sırf bâtıla olan taassubu ile ateşe tapmaktaki ısrarı karşısında onun öldürülmesini emretmemesi; işte bu türlü davranışlarından dolayı Ömer, onlarca, ne kadar keşmekeş, beşer cinsinin şeref ve haysiyetine karşı hürmeti ne de çoktu. O, tehdidi duyduğu zaman köleye kaba ve hakir davranmamış sadece şunları söylemiştir: "Köle beni tehdit etti." Sonra da yoluna devam etmiş, kölenin hürriyeti herhangi bir şekilde kısıtlanmamış-trr. Ancak, iğrenç suçunu gerçekten işledikten sonra Halifenin katili olarak suçlanmıştır.
Diğer yandan, Afrikalı zencilerin zulüm gördüklerini, öldürüldüklerini, -İngiliz gazetelerinin yazdığı şekliyle- bir av gibi izlenip yakalandıklarını, kendi hürriyet ve insanî haklarından mahrum bırakıldıklarım görüyoruz. İşte bu, zirvedeki İngiliz adaleti ile en mükemmel seviyedeki insan medeniyetidir. Bütün bunlar, Avrupa'nın bütün dünyaya öncülüğünü ve hâkimiyetini yapmakla övündüğü medeniyetin yüksek ilkeleridir. Ancak İslâm'ı gözönüne aldığımızda, Avrupa aşırı ölçüde barbar ve yüzeyseldir. Zira İslâm, düşmanlarına karşı güzel davranmayı kabul etmiş, prensip olarak köleliği tasvip etmemesine rağmen esirlerin geçici olarak köleleştirilme-sine izin vermiştir.
Diğer uluslarda, savaşlarda ele geçirilmiş cariyeler fuhşun utanç verici ve rezil hayatını yaşamak zorunda bırakılırlardı. Zira, onlara bakıp gözetecek hiç kimseleri yoktu, bu şekilde günahkârca bir hayat sürdürmeleri ise efendilerinin şeref duygusunu çok nâdir olarak yaralardı. Bilakis efendileri maddî kazançları için onları bu işe zorlarlardı. Ancak İslâm, kesinlikle zinaya arka çıkmadı ve toplumu bu ahlâksızlıklardan koruyup, temiz tutabilmek için bütün gücünü harcadı. Bu sebeple, cariyelerin yalnızca efendilerine ait olmasını, bakım ve beslenmelerinin sağlanmasını, cinsî ihtiyaçlarının temiz ve iffetli bir biçimde efendilerince karşılanarak şeytanî tu-
zaklara düşmelerinin önlenmesini emretmiştir.
Fakat "vicdanlı" Avrupa bütün kanunî destek ve korumalarıyla zinayı onaylar. Bununla da yetinmez emperyalist entrikalarının ulaştığı dünyanın her yerinde bu inancı yayar. Görünüşler değişmesine rağmen gerçek aynen kaldı. Kadın önceden olduğu gibi yine erkeklerin ihtiraslarının kölesidir. Ama bu modern bir fahişeliktir. Çokça reklamı yapılan hürriyeti gerçekte müşterisini reddetme hürriyetidir. Bu müşteriler, onu hayvanı arzularının tatmini görevini yapan, başkaca bir işe yaramayan bir araç olarak görürler. Gerçekte hür kadın bu mudur? İnsan vücutlarının bu pis ve iğrenç ticareti ile İslâm'ın kadını efendisine bağlayan manevî bağlan arasında hiç bir müşterek yön yoktur.
İslâm'ın tersine modern medeniyetin görüşleri kesinlik ve açıklıktan mahrumdur. Meselâ, fahişeliği bir kölelik kurumu olarak kabul eder, ama, toplumsal bir ihtiyaç olduğunu ileri sürerek fuhşa verdiği desteğini sürdürür.
Avrupalılar fahişeliği neden "toplumsal bir ihtiyaç'"olarak telakki ediyorlar? Fahişelik Avrupa medeniyetinde toplumsal bir ihtiyaç olarak yerleşti, çünkü, medenî bir Avrupalı kendisinden başkasının, bir kadın veya çocuğun bakımını üzerine almak istemez. O, genellikle yapıldığı gibi zahmetsiz, sorumluluğu olmayan zevkler peşindedir. Bu nedenle, aradığı, cinsî hazlannı tatmin edebilecek bir kadındır. Kadının kim olduğu, birbirleri hakkında ne düşündükleri hiç önemli değildir. Tek istediği kadının vücududur, başka bir şey değil. Bu hayvanî isteklerini sokaktaki her hangi bir kadınla tatmin etmesi mümkünken, o, herhangi özel bir kadına bağlanmaktan çok uzaktır.
İşte, modern çağda kadınların köleliğini toplumsal ihtiyaca bağlayan görüşün haklılaştı-rılması bu şekildedir. Oysa bu koskoca bir yalandan başka bir şey değildir. Çünkü Avrupalı erkek gururundan ve hayvanî isteklerinden bir an bile kurtulamıyor. Nerede kaldı ki, İnsanlığın daha yüksek derecelerine ulaşabilmeyi istesin.
Bir noktayı daha zikredebiliriz: Modern Av-rupada resmî fuhşu yasaklayan devletler onu, kendi haysiyetlerini zedelediği, yahut fahişelerin insanî konumlarına saygı göstermelerinden yahut da aklî, ruhî ve ahlâkî seviyelerinin o türlü düşük davranışlardan kurtulup yücel-diği için yasaklamadı. Bu yasak daha çok, so^ kaklarda vesikasız dolaşan kadınlarla diğer cinsî sapıkların vesikalı fahişelere ihtiyaç duymaktan kendilerini kurtarmalan dolayısıyla getirilmiştir. Artık bundan sonra devlet herhangi bir müdahaleye ihtiyaç duymamıştır.
Buna rağmen Avrupalılar hâlâ, cariyeler meselesine 1400 yıl önce bulduğu çözümden dolayı İslâm'ı suçlama küstahlığında bulunabiliyorlar. O İslâm ki, bu hâlin geçici olduğunu, sonsuza kadar devam edeceği anlamına gelmediğini açıkça beyan etmişti. Bununla birlikte İslâm'ın düzeni 20. yüzyıl medeniyetinden çok daha üstün ve temizdir; onlann önerileriyle karşılaştırıldığında en tabiî ve mükemmel çözümlerden biri olduğunu kimse inkâr edemez veya bir sistemi değiştirmeyi dahi düşünemez. O insan medeniyetinin zirvesidir ve sonsuza kadar da böyle kalacaktır.
Bu zevk toplumu kızlannın, kendilerini baş-kalanna teslim edip, sonra da hür olduklarını düşünmeleriyle ortaya çıkan görünürdeki özgürlük bizleri yanıltmasın. Zira biliyoruz ki, özgürlüklerinden vazgeçip, kendi istekleriyle önceki köleliklerini kabul eden ve bundan mutluluk duyan köleler topluluğu daima varolmuştur. Fakat, bazı köle ruhlu insanlann kendi hür insanî konumlarından vazgeçmeye hazır oluşları, ne İslâm'a ne de diğer din ve hayat anlayışlanna göre, onlann sürekli köle-leştirilmelerini haklılaştırmaz. Bununla birlikte bu vakıa, insanlann kendi istekleriyle köleliği hürriyete tercih ettikleri ekonomik, sosyal, siyasî, fikrî ve ruhî şartlan hazırlayan bir
hayat sisteminin üzüntü verici görünümüdür. Gerçekte ise vesikalı fuhşa kendini atan ve onu tasvip eden ancak Avrupa medeniyetidir. O, resmî fahişelik veya sapıkların gönüllü fa-hişelikleriyle zinayı ve ahlâkî yozlaşmayı teşvik etmiştir.
Bu, 20. yüzyıla gelinceye kadar Avrupa'daki köleliğin, kadınların, erkeklerin, ulusların ve sınıfların köleliğinin kısa bir hikâyesidir. Bu köleliğin çeşitli kaynaklan ve sebepleri vardır. Ama hiçbirisi, 1400 yıl Önce İslâm'ın kaçınılmaz olarak müsamaha göstermek zorunda kaldığı kölelik biçimi gibi gerçek ve aslî toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanmamıştı. Bu köleliği Avrupa medeniyetinin iğrençliği ve gayri insanî karakteri kurdu.
Bir kaç söz de, komünist ülkelerde yaşanan kölelik hakkında söyleyelim. Bu tür ülkelerde devlet tek efendidir, geriye kalanların tamamı yönetimin kölesi olup, emirlerine boyun eğmeye hazırdırlar. Erkekler ve kadınlar işlerini
veya çalışmak istedikleri mekânı seçme hürriyetine dahi sahip değildirler. Yani eski kölelerden çok farklı bir yanlan yoktur. Benzer durum, batının kapitalist ülkelerinde de yaygındır. Büyük sermayedarlar gerçek güç ve iktidan kullanan zımnî efendilerdir. Çalışan smıf ise çaresiz ve tamamıyla onlara bağımlıdır.
Sonuç olarak, İslâm'ın dışındaki sistemlerin eski çağlardan bu yana süregelen kölelik biçimlerinin halka, "medeniyet, toplumsal gelişme ve yeni dünya düzeni" adlan altında empoze edildiği bir vakıadır. Bütün bunlardan sonra sanıyoruz ki okuyucuda, islâm'ın rehberliğinden uzak olarak yaşanılan 14 yüzyıl boyunca insanlığın sürekli ilerleyip, ilerlemediği, alçalıp alçalmadığı; sonuçta da uzun bir süredir içinde çırpınıp durduğu karanlıklardan çıkabilmesi için İslâm'ın desteğine ne kadar ihtiyaç duyulduğuna dair bir kanaat oluşmuştur. (Muhammed Qutb, a. g. e., sh. 24 -52).
SEKİZİNCİ BÖLÜM
HZ. MUHAMMED SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM
İNSANLIĞIN SON ÜMİDİ
KISIM 1
HZ. MUHAMMED @: TEVHİD PRENSİBİNİN EN BÜYÜK DESTEKÇİSİ
Tektanncılığın ve tektanncı felsefenin Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @'in binlerce yıl öncesinden beri var olduğu ve sayısız insanın Tek îlâh'a inanmış ve Tek Tanrı'ya ibadet etmiş bulunduğu bilinmektedir. Bunu müzakere etmekten veya reddetmekten uzak olarak, bu meselede şu hususları vurgulamak istiyoruz:
1- Bu Tanrı kavramı çok dar ve sınırlı olup hemen her topluluk, belde ya da kabileye münhasır tutulurdu. Bu anlayışın pratikteki neticesi her kavim ya da cemaatin diğerlerinden farklı kendine mahsus bir Tanrı'ya sahip olması idi. Mesela Yahudiler kendi Tann'ları-nı Yehova diye isimlendirmekteydiler (bkz. Eski Ahit). Sözkonusu durum insanlar arasında bölünmeleri ve farklılıkları artırırken, âlemlerin ve tüm mahlûkâtm Rabb'i Yaratıcı Tanrı kavramı da yavaş yavaş anlamını kaybetmeye doğru gitti. Her cemaat ve kabile kendi Tanrı'sının üstünlüğünü savunuyor ve diğer cemaat ve topluluklara karşı giriştiği savaşlarda yardım için kendi Tann'sına yöneliyordu.
Soyut teoride bütün yaratılanların Rabb'i ve Yaratıcısı Tek Tanrı imajı yansıtıldığı ve bir dereceye kadar da korunduğu halde pratikte kavram tümü itibariyle gerçek anlamım kaybetmiş, her kabile ve cemaat kendi Tanrı'sına ibadete koyulmuştu.
2- Bu, Tanrı mefhumunda bir başka bozuk anlayışı beraberinde getirdi. Zamanın akışı içinde ibadet mabet, kilise ve sinagoglarda yapılan tören ve ayinlere münhasır kılınırken, ibadetin gerçek ruhu tamamen kaybedildi. Muhtelif topluluklar bu törenleri sıkı biçimde takip etmenin Tanrı'larmı memnun edecek bir vasıta olduğu kanaat ve anlayışına sahip oldular. Sözkonusu tören ve âyinlere sıkı biçimde katılım gösterilirken bu doğrultudaki herhangi bir ihmal irtidat kabul edildi.
3- Yine zamanla her cemaat ve kabilenin kendi Tanrı'sına yönelik yaptığı tören ve âyinlerdeki büyük çaplı farklılıklar ilahların çokluğu mefhumunu beraberinde getirdi; her cemaat diğer cemaat ya da kabilelerin ilahlarına da ortaklaşa yönelir ya da onlardan da yardım talep eder oldu. Böylelikle insanlık, orijinal kavramı bütünüyle ya da büyük çapta kaybetmiş oldu.
4- Orijinal kavramdaki büyük kayıp bir yüzüyle de ibadetin bizzat kendinde belirdi. Esas itibariyle ibadet belli dönemlerde, günün belli vakitlerinde belli bir tarzda gerçekleştirilen belli tören ve âyinlerden ibaret olmayıp çok daha geniş bir kavramdır ve kişinin bütün ömrü boyunca hayatının tüm sahalarında Tanrı'ya bütünüyle İtaati ifade eder. Tanrı'ya ibadet mefhumunun bu geniş anlamı insanların çoğunluğu tarafından hiçbir zaman kavranamadı ya da anlaşılamadı. Bu durumda din sözkonusu törenlere hasredilirken bütün beşerî hayat sistemleri ve hayata ait değerler İlâhî Kanunlar tarafından değil de âdetler, gelenekler ve ataların törelerince belirlenir ve hükmedilir oldu. Dinin günlük hayat ile ilgili işlerde değil de, yalnızca kilise ya da mabetlerde tatbik edileceği düşünüldü. Bu husus Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle ifade edilmektedir: "Ey Şuayb, dediler, senin namazın mı sana, babalarımızın taptığı şeylerden, yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? (Yoksa sen bunu yapmazsın), çünkü sen yumuşak huylu, akıllı (bir insan)sın!" (11:87).
5- Böylelikle, Allah'ın Elçilerince insanlara sunulduğu şekliyle Tann fikri ve tektanncılık, Hz. Muhammed @ ,beşeriyetin rehberiyetine memur edildiği sıralarda, asıl anlamını bütünüyle kaybetmişti. Son Rasûı'ün gönderilişi tevhid mefhumu üzerinde biriken tozlan alması ve gidermesi, ve kavramı Özgün, saf ve bozulmamış haliyle yeniden sunması amacına yönelikti. Şimdi Rasûlullah @'in tevhid prensibini inceleyelim ve onun neden tektanrıcı (tevhidi) anlayışın en önde geleni, ve en büyük bağlısı ve destekçisi olduğunu görelim.
Hz. Peygamber @'in Katkısı
Rasûl-i Ekrem @ Allah'ın elçileri içinde son halkayı temsil ediyordu, kendisiyle birlikte Peygamberlik müessesesi kemale erdi ve Allah'ın insan üzerindeki tüm ihsan ve rahmeti tamamlandı: Bundan Km'm'mMâide Sûre-si'nde şu ifadelerle bahsedilir: "... Bugün size (a) dininizi kemale erdirdim, (b) size nîmetimi tamamladım ve (c) size din (Hayat Tarzı) olarak İslâm'ı seçtim." (5: 3).
Peygamberlik müessesesinin sonuna gelindiği de Ahzâb Sûresi'nde şu sözlerle ifade edilir:
"Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değil; fakat Allah'ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir." (33: 40).
Rasûl-i Ekrem @'in medeniyete en büyük katkısı Tevhid Prensibi (Allah'ın birliği) mefhumunu aslî şekliyle sunması ve sözkonusu mefhuma o güne kadar insanlığın ne kavramda ve ne de pratikte aşina olmadığı yeni boyutlar getirmesi oldu. Aşağıdaki âyetler buna atıfta bulunur:
"Tanrınız, ancak kendisinden başka tann olmayan Allah'tır. O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır." (20: 98). "Tanrınız birdir. Göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların Rabb'i, doğuların da Rabb'idir." (37: 4-5).
Kur'ân'ın bu iki âyeti öncelikle bütün kainatın ve mahlûkâtın Tann'sınm Allah olduğunu ve ikinci olarak da Allah'ın olan-bitenden ta-mamiyle haberdar bulunduğunu kuvvetle vurgular. Üçüncü olarak ise tüm gökyüzü ve yeryüzü ve ikisi arasındakilerin onun Mülk'üne ait olduğu bildirilir. Âyetlerin ihsas ettirdiği dördüncü bir nokta ise Allah'ın Yüceliğinin güneşin her doğuş noktasını kuşattığı şeklindedir, buna göre yeryüzünde Allah'ın Hakimiyet ve Denetimi altında olmayan hiçbir nokta yoktur. Diğer bir ifadeyle tüm eşyanın merkezi Bizzat Allah olup, O Yegâne'dir.
Dahası, bu iki âyetten anlaşıldığına göre İlah-hk ve Otorite ayrılmaz biçimde birbirine geçmiştir; esas ve anlam itibariyle bir ve aynı şeydir. Otoritesi olmayan ilah da olamaz, uygun olan ilâhın otorite sahibi olmasıdır. Tann tüm Otoriteye Sahip bulunan, Tekbaşma sahip bulunabilecek olan, ve böyle olması da gerekendir. Zira bir ilahtan talep edilebilecek tüm ihtiyaçlar, ya da kişinin tefekkürünü ilâhî olduğu varsayılan bir varlığa yöneltmesi tecrübesi ancak sözkonusu varlık bunları karşılayabilecek kudret ve otoriteye sahipse giderilebilir .ya da başarılı olur. Bundan çıkan mantıkî sonuca göre Allah (el-İlâh ya da Tann) tüni Mülkü üzerinde tartışmasız otoritesi bulunduğu halde Kâinatın Hakimi olarak tanınmak konumundadır.
Aynı kavram Kur'ân'ın şu ifadesinde daha güçlü bir vurguyla yer alır: "De ki: 'Ben de sizin gibi bir insanım; tanrınızın bir tek Tann olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabb'ine kavuşmayı arzu ediyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabb'ine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin." (18: 110).
"De ki: 'Ben de sizin gibi bir insanım; Bana, tanrınızın bir tek Tanrı olduğu vahyediliyor. O'na doğrulun (O'na yönelerek), O'ndan mağfiret dileyin. (O'na) ortak koşanların vay hâline!" (41: 6).
Âyetlerde şu noktalann üzerinde durulmaktadır:
1- Elçi insanlardan herhangi biri gibidir, ne var ki o Allah tarafından Kendi Adına Mesajını iletmek üzere seçilmiştir.
2- Aynı şekilde Elçi Allah'tan, O'nun Birliğinden, Hâkimiyet ya da Otorite'sinden bir parça olmadığı gibi, bunlarda ortaklığı da sözkonusu değildir, sadece Mesajı nisanlara iletmekle görevlendirilmiştir. Bu mânâda kendisinin beşeriyetin geri kalanı üzerinde üstünlüğü sözkonusudur, ancak Allah'a nisbetle yalnızca bir insanoğlu-dur, diğerleri gibi Allah'ın kuludur, gerçi Peygamberlik selahiyeti sebebiyle çok daha asıl ve üstün bir statüyü haizdir.
Kendisinin konumu Kur'ân'ın şu âyetlerinde açık ve kesin biçimde beyan edilmektedir:
1- "Muhammed, sadece bir elçidir. Ondan Önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi dönecekiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse, Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır." (3: 144).
2- "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir.' diyenler küfre girmişlerdir, De ki: 'Öyle ise Allah, Meryem oğlu Mesîh'i, annesini ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek istese, Allah'a karşı kimin elinde bir şey var?' Göklerde, yerde ve ikisinin arasında bulunan herşey O'nundur. O, dilediğini yaratır, Allah, herşeyi yapabilendir." (5:17).
Bu ayetlerin mesajı açıktır. îma ettikleri noktalar ise şöylece özetlenebilir: Kişi Allah'tan başka kimseyi tanrı olarak tanımamalıdır; başka bir uluhiyete kulluk ya da ibadette bulunmamalıdır; yardım için O'ndan başkasına müracaat etmemeli ya da boyun eğmemeli-dir; başkalarınca konan ya da sürdürülen yasa, âdet ve gelenekler izlenmemelidir. Bu arada âyetler insanları Allah'ın nazarında kişinin iyiliği, takvası ve salih amellerinin değer taşıyacağı, sadece dinî tören ve ayinlere devamın netice getirmeyeceği noktasında uyarmaktadır.
Ve nihayet, insanlar hayatlarını Allah'a teslim etmekle emrolunurlar. Zira O, onların sahtelikten uzak Gerçek Hâkimi ve Rabbidir: "De ki: 'Bana, tanrınız, ancak bir tek Tanndır, diye vahyolunuyor, (nasıl) siz nıüslüman olacak mısınız (bu inancı kabul edip taptığınız putları bırakacak mısınız)?" (21:108).
"...Tanrınız bir tek Tanrıdır, yalnız O'na teslim olun. (Ey Muhammed), o temiz yürekli mütevazi insanları müjdele." (22: 34).
Bu iki ayet insanlara Hâkim ve Rabb olan Tann'lanndan tüm değer ve hayat sistemlerini O'na uydurma doğrultusunda kesin emir taşır. Hâkim ve Rabb olan, Kudret, Otorite ve Hükümranlığı tüm gökler ve yeri denetiminde bulunduran, Mülkünde Hâkim ve bunda kendisine hiç bir şekilde ortak bulunmayan Tanrı kavramı o sırada tamamıyle yeniydi, sözkonusu mefhum hiç bir zaman bu şekilde insanın önünde olmamıştı. İbadet kavramı, aşağı yukarı, mevcuttu; bir şeriat'a itaat fikri de Musa aleyhisselâm tarafından getirilmişti. Fakat Tann'nın Mülkü üzerinde siyasî manada, mükemmel, bütüncül ve tümüyle kuşatıcı bir tarzda Hâkimiyet kavramı Rasûl Muhammed @ Öncesinde insanlığa sunulmuş değildi. Kuşkusuz insanoğlu Allah'ın yeryüzündeki Elçilerinin sonuncusu Rasûl-i Ekrem @ tarafından şu mefhumla tanıştınlmıştı: Tanrı gökler, yeryüzü ve ikisi arasında mevcut olan herşeyi kapsayan, Mülkünde tartışmasız siyasi Kudrete sahiptir, insanlar O'na ve O'nun siyasi Otoritesine bütünüyle teslim olmalı ve boyun eğmeli, kanunlarına itaat etmelidir.
Kısacası, bu kavram çerçevesinde, Allah'a doğru ibadet O'na tümden ve istisnasız itaat demektir; yalnızca ilah olarak değil aynı zamanda Hâkim olarak da. Zira Allah siyasi, sosyal ve kültürel tüm beşeri sahalarda sonsuz otorite sahibidir. (Geniş bilgi için bkz., Ebû'1-A'lâ Mevdûdî, Four Basic Quranic Terms [Kur'an'da Dört Terim]).
Böylelikle Rasûl Hz. Muhammed @, insanların Allah'ın Zâtı ve Sıfatlan hakkındaki yanlış düşünce ve telakkilerini bir defada ve tümden kestirip atıyordu. Tâlim ve tebligatı şöyleydi:
1- "(O) Gökleri ve yeri yoktan var edendir. O'nun nasıl çocuğu olabilir ki? Kendisinin bir eşi yoktur, herşeyi O yaratmıştır ve O, herşeyi bilendir." (6: 101).
"Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere tapıyorlar ve 'Bunlar Allah katında şefâatçilerimizdir!' diyorlar. De ki: 'Allah'ın, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?' O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (10: 18).
"Belki yardım olunurlar diye Allah'tan başka ilâhlar edindiler. (O ilâhlar) kendilerine yardım edemezler. Tersine, kendileri onlar için hazırlanmış askerlerdir (onları korumaktadırlar)." (36: 74-75).
"Allah, ki O'ndan başka tanrı yoktur, daima diri ve yaratıklarım koruyup yöneticidir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koru(yup gözet)mek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." (2: 255).
2- Nihayetsiz mülkünü idarede hiçbir yardımcıya ihtiyacı yoktur. O ilim ve hikmet sahibidir.
"(Yalnız) O'dur ki, gökte de Tann'dır, yerde de Tann'dır. O, hakîmdir, bilendir." (43: 84). "De ki: 'Allah'tan başka (tanrı olduklarını) sandığınız şeyleri çağırın. Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahip değillerdir. Bu ikisi(nin yaratılmasında ve mülkü)nde bir ortaklıkları yoktur. Ve Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur. O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez..." (34: 22-23).
3- Allah'ın Güç ve Otoritesine, kâinattaki her şey üzerinde mutlak denetimine ilişkin iddia en mükemmel biçimiyle şu ayetlerde ifadesini bulur:
"Gökleri ve yeri kim yarattı? Size gökten (kim) su indirdi de onunla sizin bir ağacını dahi bitiremeyeceğiniz gönül açan bahçeler bitirdi? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır, onlar (haktan) sapan bir kavimdir. Yahut şu dünyayı durulacak yer yapan, aralarından ırmaklar çıkaran, orada sağlam dağlar yaratan ve iki deniz araşma bir perde koyan kimdir? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır, onların çoğu bilmiyorlar. Yahut dua ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da kötülüğü (onun üzerinden kaldırıp) açıyor ve sizi (eskilerin yerine) yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne de az düşünüyorsunuz. Yahut karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren kim ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci gönderen kim? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hâşâ! Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir (O, eksikliklerden uzaktır). Yahut yaratmağa kim başlıyor, sonra onu (kim) iade ediyor (ölüp ortadan kalkan şeyleri yeniden yaratıyor)? Sizi gökten ve yerden kim nzık-landınyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? De ki: 'Eğer doğru iseniz delilinizi getirin'." (27: 60-64).
Allah'ın Hâkim, Mâlik ve Rabb olarak otoritesinin genişliği, bilgisi insanlığa yalnızca Hz. Peygamber @ tarafından verilmiştir. Nur süresindeki şu âyet Allah'ın mükemmeliyetini temsilî olarak beyan etmektedir: "Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nuru, içinde lamba bulunan, penceresiz bir oyuğa benzer. Lamba cam içerisindedir. Cam, sanki inciden bir yıldız. Ne doğuya ve ne batıya mensûb olmayan mübarek bir zeytin ağacı(nın yağandan yakılır. (Öyle mübarek bir ağaç) ki, neredeyse ateş değmese de yağı ışık verir. (Bu ışık da), nûr üzerine nurdur..." (24: 35).
Allah ile ilgili daha yüce, daha asîl ve daha mukaddes manâlar kazandıran başka bir din ya da inanç var mıdır? Bu muhakemeyi yapmayı okuyucuya bırakıyoruz, ki insanoğlunu Yaratıcısı, Hâkim ve Rabb'ine bu denli yakınlaştıran Rasûl-i Ekrem @'in asaletini ve yüceltilmişliğini kavrasm.
KISIM 2
GÜNAHKÂRLAR İÇİN ÜMİT: KEFARET ÖĞRETİSİ
Samimi ve dürüst biçimde Hakikati arayan biri, İsa aleyhi s selâmın havarilerine ait dört incil'in sayfaları arasında şaşkınlığa uğramakla kalmayıp âdeta şoka girer. Çünkü elimizdeki İnciller'de Mesih'in öğrettikleri, uygulamaları ve İnancının esasları değiştirilmiş, tahrif edilmiş ve ortadan kaldırılmıştır. Bu süreçte Önce, hayattayken Hz. İsa'nın amansız düşmanı olduğu görülen fakat Hz. İsa'nın Rabbi tarafından bu dünyevî hayattan alındıktan sonra Hıristiyan inancına katılan Aziz Pavlus yer almış; ve süreç daha sonraları muhtelif kiliselerce İsa peygamberin mahiyetine doğru biçimde iman eden binlerce mü'mine engizisyon, işkence ve afaroz me-todlan uygulanarak sürdürülmüştür. Hakikatin dürüst araştırıcıları açısından İsa peygamberin vazettiği Hıristiyanlığın Pavlus tarafından katledildiğine hiç şüphe yoktur. Burada sorulacak soru Pavlus'un getirdiği farklı bakış açısıyla, Hz. İsa'nın tâlim ve tebligatında merkezî önemi haiz noktalar üzerindeki vurgu nisbetinde oynama yapma suretiyle, Öğretinin esasım değiştirip değiştirmediğidir. Hiçbir surette Pavlus'un yanında yer almayan ve aralarından W. Wrede'i Örnek olarak verebileceğimiz bir ekol bu soruyu şöyle cevaplar: "Pavlus, Hıristiyanlığı o denli değiştirmiştir ki, âdeta ikinci kurucusu olmuştur. İsa Hıristiyanlığından farklı Kilise Hıristiyanlığının kurucusu. Sözkonusu ekol şunu.savunur, 'ya İsa, ya da Pavlus; ikisi bir arada mütalaa edilemez.' Buna göre Pavlusizm günah, kefaret ve Mesih'in önceden-mevcut semavî kişiliği gibi 'mitolojik' kavramlara bulaşmakla kalmamış; fakat Pavlus'deki Rahiplik ve Rahiplik dışı unsurdan ayrı olarak kendisinin Mesih'i kefaret vasıtası olarak gören bâtını tutum, Mesih'in Tanrı'ya, insana ve ikisi arasındaki aslî ilişkilere ilişkin sağlıklı öğretisine tamamen yabancıdır." (Encyclopaedia Britannica, c. XVII, sh. 395, Londra).
İsa aleyhisselam Allah'ın dürüst bir elçisi idi. Kendinden önce gelmiş geçmiş birçok Elçiler gibi; öğretisi de Tanrı'nın diğer Elçilerinin öğrettiği Cihanşümul Hakikatin aynı idi; Aziz Pavlus'un kendisi hakkında uydurduğu yalanı da reddetmişti. Bu hakikat Kur'ân'da şu sözlerle ifade edilir: "İşte Meryem oğlu İsa. Şüphe edip ayrılığa düştükleri şey 'Hak Söz' olarak budur. Çocuk edinmek, Allah'a yakışmaz. O, (böyle şeylerden) yücedir. Bir işi yapmak istedi mi ona sadece 'ol' der, (o da) olur. 'Şüphesiz, Allah benîm de Rabb'im, sizin de-Rabb'inizdir. O'na kulluk edin.' İşte doğru yol budur." (19: 34-36).
İsa aleyhisselâmın peygamberliği ile pâk konumu ve tebligatına Kur'ân'da şöyle değinilir: "Ey Kitâb ehli, dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin! Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah'ın elçisi, O'nun Meryem'e attığı kelimesi ve O'ndan bir ruhtur. Allah'a ve elçilerine inanın, (Allah) 'Üçtür' demeyin. Kendi yararınıza olarak buna son verin. Çünkü Allah, yalnız bir tek tanrıdır. Hâşâ O çocuk sahibi olmaktan yücedir (münezzehtir). Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter." (4: 171).
Buna ilave olarak: "Ne Mesih Allah'a kul olmaktan çekinir, ne de (Allah'a) yaklaştırılmış melekler. Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin ki O, onların hepsini kendi huzuruna toplayacaktır." (4: 172) denilmektedir.
Yine Kur'ân'da belirtildiğine göre Allah, Hıristiyanların İsa'ya ve annesine nisbet ettikleri ilâhî.vasıf hususunda şunları beyan etmektedir: "Ve yine Allah demişti ki: 'Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara; Allah'tan başka iki tann edinin, dedin?', 'Hâşâ,' dedi, 'Sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gayblan bilen yalnız sensin, sen! Ben onlara : benim ve sizin Rabb'iniz olan Allah'a kulluk edin, diye senin bana emretmiş olduğundan başka bir şey söylemedim. Ben onların içinde olduğum sürece onları kolladım, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen (yalnız) sen oldun. Sen herşeyi görensin!" (5: 116-117).
Bu Kur'ân âyetlerinde de apaçık anlaşıldığı üzere, gerçekte, İsa aley his selâmın öğretisi Allah'ın diğer elçilerİnİnkinden hiçbir farklılık göstermemektedir. Sâde ve sıradan bir insanın anlayabileceği kolaylıkta; günümüz Hıristiyanlarının yüzyüze kaldıkları karmaşıklıktan uzak İdi.
Hz. İsa, ne Allah hakkında tasavvurî sorulara dalmıştı, ne de O'nun ruh ve dünya ile ilişkisi üzerine mücerret nazariyeler vazediyordu. Allah'ın her an Hazır oluşu, O'nun kuşatıcı sevgisi, O'nun yüce Adaleti, Rahmet ve Cömertliği doğrudan tecrübe edilmekteydi; Allah'ın mutlak oluşu mantık kurallarından getirilen delillerin arasında değil, fakat bilincin gerçekliğine oturmuş durumdaydı.
"Kendisinin öğretisini (yani Allah'ın öğretisini) şöylece açıklar: Allah'a sonsuz aşkla bağlı olmak, ve kendini sevdiğin kadar kardeşlerini de sevmen. "Yazıcılardan biri (İsa'ya) gelip ona: 'En önemli Emir hengisidir?' diye sorduğunda İsa şöyle cevapladı: Birincisi, 'Dinle, ey İsrail; Allahımız Rab bir olan Rabdir. Ve Rab Allahını bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin.' İkincisi bu: 'Komşunu kendin gibi seveceksin.' Bunlardan daha büyük başka emir yoktur. Yazıcı ona dedi: 'Çok iyi, Muallim, hakikat üzre dedin ki, O, birdir; ondan başkası yoktur; ve onu bütün yürekle, bütün anlayışla, bütün kuvvetle sevmek, ve komşuyu kendi gibi sevmek, bütün yakılan takdi-melerden ve kurbanlardan üstündür.' İsa da onun akıllıca cevap verdiğini gördüğü vakit, kendisine dedi: Allanın melekûtundan uzak değilsin..." (Markos, 12: 28-34)" (Encyclo-paedia Britannica, c. V, sh. 631, Londra).
Allah'a tevcih edilen sonsuz sevgi, iradenin yalnızca O'nunla dolması demektir, iradenin bu hâli de en tabiî ve en yakın ilişki çerçevesinde yoldaşlarının hizmetinde olmakla ifadesini bulur.
"Ve işte, bir fakih kalktı ve: Ey Muallim, ebedî hayatı miras almak için ne yapayım? diyerek İsa'yı denedi. Ve İsa ona dedi: Şeriat-te ne yazılmıştır? Nasıl okursun? O cevap verip dedi: 'Rab Allahını, bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün kuvvetinle, ve bütün fikrinle ve komşunu kendin gibi seveceksin.' İsa da ona: Doğru cevap verdin, böyle yap, yaşarsın, dedi. Fakat o kendisini doğruya çıkarmak isteyerek İsa'ya dedi: Ya, benim komşum kimdir? İsa da söze başlayıp dedi: Adamın biri Yeruşalim (Kudüs)'den Eriha'ya iniyordu; haydutların eline düştü ve onu soydular ve vurdular, yarı ölü bırakıp gittiler. Rast-gele bir kâhin o yoldan iniyordu; adamı görünce Öteden geçip gitti. Aynı suretle bir Le-vili de o yere geldiği zaman, onu gördü, öteden geçip gitti. Fakat bir Samiriyeli yolculuk ederken, onun bulunduğu yere geldi; onu görünce acıdı, yanma gitti, yaralan üzerine zeytinyağı ve şarap akıtıp onları sardı ve onu kendi hayvanına bindirdi, bir hana götürdü, ve ona baktı. Ertesi gün iki dinar çıkardı, hancıya verdi ve: Ona bak, ve bundan fazla ne harcedersen yine döndüğüm zaman, sana öderim, dedi. Bu üçünden hangisi, haydutların eline düşen adamın komşusu oldu, sanırsın? Ve fakih: Ona acıyan, dedi. İsa da faki-he: Git, sen de böyle yap, dedi." (Luka, 10: 25-37).
İşte Hz. isa'nın doğru öğretisi budur ve Allah'ın diğer peygamberleriyle benzerlik göstermektedir. Son derece açık ve net ifadelerle Allah'ın Birliği tanınmakta ve Allah rızasının nasıl elde edileceği, yani halkına karşı şefkat ve merhamet öğretilmektedir.
Hz. İsa'nın bu öğretisini Rasûlullah Muham-med @'in öğretisiyle karşılaştırdığımızda, ikisi arasında hayret verici bir benzerlik görürüz: Öyle ki, ikisi de aynı kaynaktan, yani Allah'tan gelmektedir, aynı aydınlığı yayar, aynı koku ve ışığa sahiptir, o ışık ki Kur'ân'da tarifini bulduğu üzere Allah'tan gelir (24: 35).
Hz. Peygamber @ şöyle buyurdu:
1- "Cebrail komşu hakkı hususunda beni o kadar çok uyardı ki, âdeta vârisler arasında zikredilecekler diye düşündüm." (Bu-hari ve Müslim).
2- "Komşusu kendinden emin olmayan kimse Cennete giremez." (Müslim).
3- "Allah'a ve Ahiret Gününe inanan bir kimse komşusuna güçlük çıkarmasın, fena muamelede bulunmasın." (Buhari ve Müslim).
4- Ve Kur'ân'ın ifadesi: "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya, akrabaya, Öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolcuya ve ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin..." (4: 36).
5- "Azîm ve Şanlı olan Rabb'ini anmaksızın kimse yek diğerini Allah için sevmiş olmaz." (Ahmed).
Bütün peygamberler yoksula karşı cömert ve şefkatle davranmayı öğretti:
Hz. İsa şöyle diyordu: "Zayıflar kutsanmıştır, zira onların Cennette yeri vardır."
Allah'ın Son Elçisi @ de şöyle buyurdu:
1- "Zayıflar arasında ne kadar sevinçliyim, siz aranızdaki zayıflara yardım ettiniz ve imkânlarınızı onlara açtınız." (Buhari ve Müslim).
2- "îmanın hangi yönü en sağlam kulptur? sorusuna; 'Allah ve Rasulü daha iyi bilir' dediklerinde; 'Allah için yardım etmek ve Allah için sevmek' diye cevapladı." (Bey-haki).
3- "Allahım, beni yoksul olarak yaşat, yoksul olarak canımı al, ve beni yoksullarla haşreyle!" (Tirmizi ve İbni Mâce).
4- "Cennete baktığımda sâkinlerinin çoğunu fakirlerden müteşekkil gördüm." (Buhari ve Müslim).
Vahyedilmiş orijinal İncil (Yeni Ahit) hiç bir zaman Hıristiyanların eline ulaşmamıştır. Eldeki Yeni Ahit de havarilerin İsa hakkındaki nakillerinden İbarettir. Bu kitaplar orijinal vahyi yansıtmamasına rağmen, surda burda vahiy ışığından bir iz yakalamak mümkün olmaktadır.
Ne yazık ki, Hz. İsa'nın asıl mesajı artık mevcut değil. Zira onun kendi ruhbanları, Öğretisini ve dinini tamamen değişikliğe uğrattılar, tahrif ettiler. İnsanlığa karşı yoğun sevgi ve duygu yüklü saf ve bozulmamış vahdet öğretisini sonradan ve yabancı kavramlarla bulan-dırdılar.
Kefaret Ve Kefaret Öğretisi
Müteakip sayfalarda Hıristiyanlığa Pavlus tarafından sokulan ve Hz. İsa'nın öğretisinde kesinlikle bir yer tutmayan kefaret öğretisinin ne olduğuna değinilecektir. Aziz Pavlus son derece zeki ve akıllı biri, aynı zamanda da sâdık ve şaşmaz bir Yahudi idi. O, Hz. İsa İncil Kelâmını Yahudiler arasında yayarken İsa peygambere ve davetine karşı çıkmıştı.
Hz. İsa Rabb'i tarafından geri çağrıldıktan sonra Aziz Pavlus'un Hıristiyanlığı kabul ettiği görülür; ama bağlanmak için değil; tahrif etmek için. Böylelikle artık, sonra gelen nesillerin Hz. İsa'nın öğretisindeki Hakikate uzanmaları kesinlikle sözkonusu olamayacaktı. Bu görüşümüzün doğruluğuna ilişkin en büyük delilimiz oniki havariden hiç birinin Pavlus'un kendinden-menkûl ve uydurma kavramları üzerinde katiyetle mutabık olmamalarıdır, zira kavramlar îsa Peygamberin öğretilerine tamamen yabancı ve uyumsuzdu. (The Encyclopaedia Britannica'ya yazı ve yorum verenler de bu noktayı vurgularlar; tafsilat için, bkz. "Jesus and Paul", c. XVII, sh. 395-396).
Pavlus, insanları ikna sürecinde kendi imal-i fikri olan, İsa ile buluşma rüyalarına ve Yahudi olmayan topluluklar arasında İncil'i yayma gayretlerine yer verdi. Kendisine Kudüs'te kimsenin kulak asmayacağını biliyordu, zira Kudüs sakinleri İsa'yı görmüş ve onun saf ve dürüst öğretisini tanımışlardı. Böylelikle Pavlus Avrupa'ya geldi. Putperestlerin halihazırda benimsemiş olduğu itikatlara çok yakın fikirler (meselâ, İsa'nın oğul oluşu; Meryem ve çocuk gibi) öne sürdü ve halkın gereksiz aleyhtarlığını çekmemek için 'sünnet' emrini iptal etti. Pavlus'un beyanlarında o denli açıklanmamış fikir vardır ki, bu bid'at fikirleri gündeme getirmesindeki gaye ya da kaygılan hakkında yeterli ve kati bir şey söylemek mümkün değildir. Hz. İsa'nın sâde ve fakat son derece cazip vahyî öğretilerinin araşma sokulmuş bid'at kavram ve öğretiler. Görünen o ki, bu tarihin bir muamması olmaya devam edecek. Mamafih Pavlus'un Hz. İsa'ya vahyolunan saf ve bozulmamış tebligatını tahrif doğrultusundaki gayreti Hakikatin her hangi bir samimi arayıcısı açısından açık ve belirgindir, kendisinin rüyaları ve İsa ile buluşmaları hakkındaki çelişkili beyanlarının vaka analizine tâbi tutulması ve Aziz Pavlus'a ilişkin nakledilen olaylar ve Roma'ya da yakınlarında vuku bulan "şeha-deti" üzerinde yapılacak bir inceleme bu kolaylığı sağlamaktadır.
Aslî Ve Kaçınılmaz Günah Kavramı
Pavlus tüm teolojisini 'aslî günah' mefhumu üzerine oturttu. Önce söz konusu mefhumu, kendi düzmesi olan muharref kurtuluş ve kefaret mefhumlarını işleyebileceği bir tarzda şekillendirdi ve sonrasında bu Öğretiyi Pavlu-sizm'in yani modern Hıristiyanlığın merkezî fikri olacak şekilde açıklama ve geliştirme yoluna gitti. Burada The Encyclopaedia Bri-tannica'dan bir iktibas yapılacak olursa: "Gerek Pavlus'un kendi düşüncesinin tarihî gelişimi ve gerek teolojisinin temellerine ilişkin mantıkî delâlet itibariyle Pavlus'deki en esaslı kavram günahtır."
Pavlus'un anlayışına göre bu eğilim ya da vasıf âdeta şahsîdir, insanda yaşar: "Fakat eğer istemediğim şeyi yapıyorsam, artık ben değil, fakat bende duran günah onu işliyor." (Romalılara, 7: 20).
Bu günahın gücü insanın gücünü aşmaktadır: "Ta ki, günah ölümde saltanat sürdüğü gibi, inayet de Rabbimiz îsa Mesih vasıtası ile ebedî hayat için salâh ile saltanat sürsün." (Romalılara, 5: 21).
Ve yine Romalılara 6:12, 14'te şöyle okuyoruz: "İmdi fâni bedeninizde günah, kendi şehvetlerine itaat etmeniz için saltanat sürmesin." "Çünkü günah size saltanat etmeyecektir; çünkü şeriat altında değil, fakat inayet altındasınız."
Ne var ki insanlar günahın köleleri olurlar: "Ve azanızı haksızlık âletleri olarak günaha arzetmeyin; fakat ölülerden dirilenler gibi, kendinizi Allah'a ve azanızı salâh âletleri olarak Allah'a arzedin." (Romalılara, 6: 13).
"Fakat Allah'a şükrolsun ki, günahın kullan olduğunuz halde, teslim edildiğiniz öğretişin suretine göre yürekten itaat ettiniz." (Romalılara, 6: 17).
Bu günahm onlara ödediği bir ücret vardır: "Zira günahın ücreti Ölüm; fakat Allah'ın mevhibesi Rabbimiz Mesih İsa da ebedî hayattır." (Romalılara, 6: 23).
Günah, kuralını hâkim kılar: "Fakat ben azamda başka bir kanun görüyorum ki, fikrimin kanunu ile muharebe ediyor, ve azamda olan günah kanununa beni esir ediyor." (Romalılara, 7: 23).
"Rabbimiz İsa Mesih vasıtası ile Allaha şükür! İmdi öyle İse, ben kendim gerçekten fikirle Allah'ın şeriatine, fakat bedenle günah kanununa kulluk ediyorum." (Romalılara, 7: 25). "Çünkü Mesih isa'da hayat Ruhunun kanunu beni günahın ve Ölümün kanunundan azat etti." (Romalılara, 8: 2).
Günah aynı zamanda insanları mahpus tutar: "Fakat vait İsa Mesih imanı ile iman edenlere verilsin diye, kitap bütün şeyleri günah altında kapadı." (Galatyalılara, 3: 22). Yalın ifadeyle bu kötü arzular uyandırır: "Fakat günah fırsat bularak emir vasıtası ile bende her türlü tamahı hasıl etti; çünkü şeriat yok iken, günah ölüdür." (Romalılara, 7: 8).
Günahın kesinkes bir tarifi olmamakla beraber aşikârdır, zira itaatin dışında kalanlar günah kapsamına girer. "Bilmez misiniz ki, itaat için kime kendinizi arzeder, kime itaat ederseniz, onun ya ölüm için günahın, ya salâh için itaatin kullarısınız?" (Romalılara, 6: 16).
Belli bir noktaya kadar Pavlus çağdaşı insanlardan esaslı biçimde ayrılmamıştı, gerçi toplulukların o güne kadar Mesih'in Öğretileri arasında bilmedikleri ve uygulamadıkları kimi intibaksız fikirleri Hıristiyan teorisine dahil etmekteydi. Mesela sürekli vurguladığı bazı noktalar vardı: "Rabbimiz îsa Mesih vasıtası ile..." (Romalılara, 7: 25); ya da "Rabbimiz Mesih İsa'da..." (Romalılara, 6: 23) gibi. Bununula beraber, "kendisinin garipliği, özellikle günahm evrenselliğine İnanması ve yanısıra günahın evrenselliğini Öğretisinin esası yapmasıydı."
Pavlus'un günah meselesine yaklaşımı tamamıyla kendisine hasdı. Yaklaşımını ortak tecrübelere atıfta bulunarak ispata kalkıştıysa da pek ikna edici değildi; şer'î geçerliliği olmaktan ziyade, halka gidecek biçimde ustalıklı hitabet karakteri taşıyordu. Daha ziyade psikolojik ve duygusal davranıyordu, bir yandan Yahudi olmayan toplulukların, diğer taraftan da Yahudilerin duygu ve heyecanlany-la oynuyordu. Metinlere atıfla iddiasını kazanma azmindeydi: "Hepsi saptılar, birlikte murdar oldular; İyilik eden yok, bir kişi bile yoktur." (Mezmurlar, 14: 3).
"Nitekim yazılmıştır: 'Hiç salih yok, bir kişi bile yoktur." (Romalılara, 3: 10).
Ancak insanlar arasında günahın yayılması ve zilletin hâkim olması günahın insanların evrensel bir vasfı olduğunu göstermez. Bu çerçevede Pavlus'un hissî yaklaşımı Yahudi-olmayan topluluklar nezdinde bile hiç ikna edici olmadı. Günahın evrenselliği iddiası topluluklar nezdinde pek rağbet bulmayınca Pavlus iddiasını ölümün evrenselliği doğrultusunda değiştirdi, zira bu pek aşikâr ve herkesin bildiği ve kabullendiği bir hayat gerçeği idi. Şimdi artık Pavlus halkı "ölüm", "Ölümsüzlük" ve "günah" gibi kelimeleri ustalıkla, Metinlere atıf ile kullanarak tavlamaya çalışıyordu.
Yahudilerin bilinen yaygın inancına göre "Tanrı insanı ölümsüz olarak yaratmıştı." Ne var ki gözlemler insanların ölümlü olduğunu gösteriyordu, insanlar ölüyordu. Ölümle ilgili bu tabiî gözlem Pavlus tarafından toplulukları kendi görüşüne getirme doğrultusunda zeki ve yanıltıcı biçimde kullanıldı. Şöyle diyordu: "Bunun için, nasıl günah bir adam vasıtası ile ve ölüm günah vasıtası ile dünyaya girdiyse, böylece ölüm de bütün insanlara geçti; çünkü hepsi günah işlediler." (Romalılara, 5: 12)
İddianın şöylece bir gözden geçirilmesi bile Pavlus'deki safsata, hata ve yanıltmanın ne denli aşın derecede bulunduğunu gözler önüne serer. Sırf çocukları eğlendirmek için yapılan bir kukla gösterisinden daha fazla yanıltma ve kurnazlık unsuruyla yüz yüze geliriz. İşte bu yanlış benzetme, yanıltıcı iddia ve bütünüyle mantıksız ve kuruntuya dayalı, sağlıklı bir temelden mahrum tezleriyle Pavlus tüm Hıristiyan dünyasını İsa Peygamberin aslî öğretilerine doğrudan ve kesin olarak zıt hatalı inançlara sürüklemiş bulunuyor.
The Encyclopaedia Britannica'nın yazarlarının da ifadesine göre, "İspatlar dahi (meşhur ispatlar) yetersizdir."
Daha sonra Pavlus günahın yalnızca evrensel olmakla kalmayıp beraberinde kaçınılmaz ve kurtulunmaz da olduğunu göstermek için vaziyet değiştirdi. Bu doğrultuda iki sebebe müsteniden günahın insan tabiatından ayrılmaz olduğunu öne sürdü. Ne var ki sözkonu-su bu iki sebeple ilgili yaptığı müdafaların kendi aralarında açık bir ilişkisi olmadığı gibi, Pavlus'un getirdiği açıklama da kesinlik ve vuzuhtan uzaktır.
İlk elde insanlığın tamamen Âdem'in günahına ortak olduğunu savundu:
"Bunun için, nasıl günah bir adam vasıtası ile, ve ölüm günah vasıtası ile dünyaya' girdiyse, böylece Ölüm de bütün insanlara geçti; çünkü hepsi günah işlediler; çünkü şeriate kadar dünyada günah vardı; fakat şeriat yokken günah sayılmaz. Fakat gelecek zâtın sureti olan Adem'in tecavüzünün benzeyişi üzre günah işlememiş olanlar üzerinde de, Âdem'den Musa'ya kadar ölüm saltanat sürdü. Fakat suç nasılsa, mevhibe de öyle değildir; çünkü birinin suçu ile çoğu öldülerse, çoğu için Allah'ın inayeti ve bir adamın, yani Isa Mesihin ina-yetiyle olan atiye daha ziyadeleşti. Ve atiye günah işleyen birinin vasıtası ile olduğu gibi değildir; zira hüküm bir suçtan mahkûmiyet için, fakat mevhibe çok suçlardan tebriye için oldu. Çünkü eğer birinin suçu ile ölüm birinin vasıtası ile saltanat sürdü ise, inayet ve salâh atiyesinin feyzini alanlar, birinin, yani İsa Mesihin vasıtası ile hayatta daha ziyade saltanat süreceklerdir. İmdi öyle ise, bir suç vasıtası ile bütün insanlara mahkûmiyet için hüküm geldiği gibi, böylece de hayatın salih sayılması için bir salâh fi'li vasıtası ile bütün insanlara atiye geldi." (Romalılara, 5: 12-19).
Yine benzer şekilde şu ifadeleri kullandı:
"Zira madem ki ölüm insan vasıtası ile geldi, ölülerin kıyamı da insan vasıtası ile oldu. Çünkü nasıl cümlesi Âdem'de ölüyorlarsa, öylece cümlesi Mesihte diriltileceklerdir." (Korintoslulara, 15: 21, 22).
Yine Pavlus kendine mahsus garip tarzında itaatsizlikle ölüm arasında irtibat kurar. Bunu yaparken akıl ve mantık ilkelerine hiç itibar etmemektedir: "Zira bir adamın itaatsizliği sebebiyle çoğu nasıl günahkâr kılındılarsa, böylece de birinin itaatile çoğu salih kılınacaklardır." (Romalılara, 5: 19).
Bütün bu iddialar yine bir temelden mahrum olup ulaşılan sonuçlar Pavlus'un şahsî itikatlarından ya da kendisini ilgilendiren rüyala-nndan çıkarılmaktadır. Soyut ve felsefî karakterli iddialara destek sağlayacak hiç bir delil ortaya konulmuş değildir. Böyelikle Pavlus ta Nuh Peygamberden beri Allah'ın Elçilerince vaz edilegelmekte olan takva, dürüstlük, adalet ve Hakikat mefhumlan üzerine kurulu bütün bir üstyapıyı yıkma; ve ahlâk ve ahlâksızlık, iyi ve kötü, itaat ve itaatsizlik gibi vak'aların ehemmiyetini ortadan kaldırma çabasına girdi.
Bir hamlede itaati itaatsizlikle, ahlâkı ahlâksizlik ve günahla eşitledi. Görünen odur ki, Pavlus'un gözünde sözkonusu bu iki unsur sonuçları itibariyle aynı idi. Ancak, Allah'ın Son Elçisi Muhammed @'e indirilen vahiyde iyi ve kötü, ahlâk ve ahlâksızlığın bir olmadığı belirtiliyor. [Kur'ân-ı Kerîm, Fussilet sûresi (41): 34], Ayrıca her hangi birinin her hangi bir davranışı da katiyetle bu zıtlan eşit kılamaz; aksi takdirde ta Adem'in yaratılışından beri insanlara yabancı olmayan fazilet ve faziletsizlik, hayır ve şer gibi mefhumlar yürürlükten kaldınlmış olacaktır. Bu umûmi ifadelerden sonra şimdi Pavlus'un bütün sözlerine sızmış bulunan safsata, yanıltma, sinsilik ve kurnazlıklan tek tek ortaya koymak istiyoruz.
Evrensel Aslî Günah
Pavlus'un iddialan ve fikirleri bütünüyle temelden mahrum ve son derece de akıl ve mantık dışıdır.
Kendisi önce Metinlere atıfta bulunur: "Hepsi saptılar, birlikte murdar oldular; iyilik eden yok, bir kişi bile yoktur." (Mezmurlar, 14: 3 ve Romalılara, 3: 10). Fakat daha sonra İsa Mesih'in faziletinin insanlığın günahlarını temizlediği ısrarına geçer. Bu iyilik sahibi insan nereden gelmiştir? Zira kendi iddiasına göre, "iyilik eden yok, bir kişi bile yoktur."
İkinci olarak, şunu söyler: "Tanrı, insanı ölümsüz yarattı." Bu tamamıyla yalan bir ifadedir, zira her insan ölümlü yaratılmıştır, bu dünyada yaşayacak, sonra ölecek ve sonra da Hesap Günü'nde hayattaki amellerinin hesabını verecektir. Allah'ın bütün rasullerinin tebligatı bu doğrultudadır. "Her cân ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. Kim ki hemen ateşin elinden kurtarılır da cennete sokulursa, işte o kurtuluşa ermiştir..." [Kur'ân-ı Kerîm, Âî-i İmrân sûresi (3): 185].
Üçüncü olarak Pavlus günahın dünyaya bir adam vasıtasıyla geldiği ve onun yüzünden de herkesin günahkâr olduğunda ısrar eder (Romalılara, 5: 12).
Bu son derece yanlış ve gülünç bir iddiadır; hatta iddiadan öte, akıl ve mantığı kaale almaksızın kendi reyinde inat eden cahil bir adamın halidir.
Evet, Âdem bir günah işlemiştir, ancak hatasını az sonra farketmiş ve istiğfar ile Allah'tan affını dilemiştir. Kendisi affedilmiş ve bu onun günahınm sonu olmuştur. Bir günah işleyip sonrasında tevbe eden ve Allah'ın mağfiretine sığınan biri o günahı hiç işlememiş gibidir. "Kul günahını ikrar edip tevbe ettiğinde Allah onu affeder." (Buharı ve Müslim). Ve "Bir günaha tevbe eden onu hiç işlememiş gibidir." (îbni Mâce ve Beyhakî).
Allah'ın sonsuz mağfireti sayesinde Âdem'in günahı bağışlanmış ve kendisi yeniden masum bir insan olmuştur. Âdem'in sözkonusu günahı Rabb'i tarafından tümüyle bağışlandığı halde bu günahın varlığı üzerinde ısrar etmek cehalet ve hamakatın zirvesi olsa gerek. Kur'ân'da Âdem ile Havva'mn tevbe-sine şu sözlerle atıfta bulunulur: "(Âdem ile Havva) Dediler: 'Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz!" (7: 23).
Dördüncü olarak; Pavlus, topluluktan günahın evrenselliğine ikna edemeyince, sözkonusu evrensellik mefhumunu güçlendirmek için, günahın yalnızca evrensel olmakla kalmayıp kaçınılmaz ve Âdem'den (yani, insa-noğlundan) ayrılmaz olduğu iddiasına geçti.
Bu da Pavlus'un kendi şahsî ve tek taraflı görüşü olup sağlam bir temelden ya da destekleyici bir delilden yoksundur. însan tabiatının günahtan aynlmaz olduğu ve günahın insan ruhunun tamamıyle tabiî bir parçası olduğunu söylemek de katışıksız iftiradan ibarettir. Böyle bir şey tümden saçmadır, insanın şahsı için iki yol vardır: Hakka uygun davranmak ya da günah işlemek. Bununla birlikte insanoğlu îlâhi Rehberiyetle donatılmıştır ki yanlış İle doğruyu ayırt edebilsin ve Hayatın Doğru Yolunu izleyebilsin. însan kendisine açık bulunan iki yoldan birini benimsemekte tamamen özgürdür: Hayırlı yol yahut şerli yol.
Kur'ân bunu şu sözlerle ifade eder: "Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu ve korunmasını (isyanım ve itaatini) ilham edene andolsun ki; nefsini temizleyen iflah olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğramıştır." (91: 7-10).
Asr sûresinde de "Asra (yani peygamberlik çağına, yahut bütün zamana veya ikindi namazına) andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, ...başka." (103: 1-3) denilmektedir.
Bu âyetler iyi ve kötü yolun herkese açık tercihler olduğunda kuşku bırakmamakta; iman edip sâlih amellerde bulunanlar Rabb'in lüt-funa hak kazanırken, O'riu inkârla kötü yollara temayül edenler azap görecektir.
Dolayısıyle "günahın insandan ayrılmazlığı" diye bir mesele yoktur. Bu fikir bir şahsın, Pavlus'un, kendi kafasında icat ettiği bir şey olup mâkûl, somut, ilâhî metinlere dayalı ya da tarihî hiç bir dayanağı yoktur. Bu haliyle de her noktası itibariyle reddolunmaya ve geçersiz addedilmeye adaydır.
Beşinci olarak, bir suça iştirak eden o ortaklığının cezasını çekecek olmakla birlikte, hiç kimsenin günahı her ne şekilde olursa olsun başkasına devrolunamaz. Kişiye kesinlikle işlemediği bir günahın yüklenebileceği fikri her türlü mantıkî, aklî veyahut ahlâkî temelden yoksundur. Birçok noksanıyla birlikte yeryüzünde câri olan şu anki adalet uygulamaları bile kişiyi bir başkasının cürmünden dolayı cezalandırmayı âdil bulmayacakken, tüm Adalet ve İyiliğin Sebebi ve Kaynağı olan Kadir-i Mutlak Allah'a böyle bir şey isnat edilebilir mi? Böyle bir fikir uydurma karakteriyle ne Hz. İsa'nın dürüstlüğü ve ne de Rabb'in Mutlak Adaleti dairesinde kendine yer'bulabilir. Dürüst ve samimi bir mü'min kendi Yaratan'ı, ya da Rabb'in gerçek ve soylu bir Elçisi olan Hz. İsa hakkında katiyetle böyle bir yalana girişemez.
Altıncı olarak, İsa Peygamberin Hıristiyanlı-ğıyle, ya da Rabbimiz Allah'la hiç bir ilişiği olmayan sözkonusu yabancı ve intibaksız fikirleri için Pavlus hiç bir sahih ve güvenilir kaynak da göstermiş değildir. Her hangi bir kişinin Allah'a, İsa'ya ya da başka bir Peygambere yakıştırmalarda bulunması mümkündür, ancak insanların inanması için bunu yapanın sahih bilgi kaynaklan göstermesi gerekir.
Yedinci olarak, Pavlus'un Hz. Âdem'i "suçlu", Hz. İsa'yı ise "suçsuz" ilân etmesi yine hiç bir mâkûl ve somut delile dayanmaksızın kendi şahsi ihtirasının, plan ve düşüncelerinin yansımasıdır.
Sekizinci olarak, Pavlus'un İsa Peygamberin tebliği dönemindeki hayatı İsa'yı tümden red ve karşı çıkışla dolu olduğu gerçeği İddiamızı destekleyen bir başka delildir. Rabb'in Nuru İsa Peygamberin şahsında yeryüzünde Mevcut iken Hıristiyanlığın altını oyamayacağmı bildiğinden Pavlus çareyi görünürde mü'min olduğunu ilân ederek muhtelif metodlarla dini tahrif etmeyi planladı. Pavlus planın kolay ve İşler olduğunu düşünüyordu, zira kimse kendisinin rüyasında İsa ile buluştuğu iddiasını çürütemezdi; fakat bizzat Hz. İsa'nın inanç prensiplerine tamamıyla zıt olan bid'at kavramlar ve fikirlerle dopdolu olması itibariyle görüşleri yine de zayıf ve inanılmazdır. Olan şey şudur: Pavlus, İsa'nm Hıristiyanlığını tümüyle bir tarafa atmış ve yerine kendi geliştirdiği ya da Yahudilikten, yahut o dönemde Avrupa'da hâkim bulunan putperestliğin anlayış ve uygulamalarından ödünç aldığı fikirleri ikame etmiştir.
Kendisinin karışık dini, İsa'nın Hıristiyanlı-ğıyle tümden intibaksız ve prensip itibanyle, putperest ibadet sistemiyle daha bağlantılıdır. Sözkonusu karışım yine kendisinin Mual-lim'in inanç esaslanna muhalif önceki itikat ve ameliyle tamamlanmıştır. Bu müşahedeler Pavlus'un samimiyeti noktasında bizi haklı olarak şüpheye sevketmekte, İsa ile buluşmasını ifadelendiren rüya-teorisine karşı esaslı iddialar sunmakta, ve bu şahsın, sadece bir avuç soyut ahlâkî ve vicdanî ilke ve amel dışında, İlâhi Vahiyden hiç bir şey bırakmama-casına Hıristiyanlığı tahrif için iyi düşünülmüş ve iyi tasarlanmış planlan olduğuna dair güçlü deliller getirmektedir. Görünen de odur kî Pavlus bu planını bütünüyle başarmış durumdadır..Pavlus'un gelecek nesillere devrettiği Hıristiyanlığın şeklî inanç, anlayış ve amel olarak İsa Peygamberin insanlığa sunduğu Hıristiyanlıktan bambaşkaydı, bid'at amelleriyle birlikte tümüyle bid'at bir inanç düzeni ortaya çıkmıştı. Allah'ın Elçisi Hz. İsa'nın kendi havarilerinden daha Önemsiz olduğunu söyleyebilir miyiz? Zira mevcudiyeti esnasında O'nu inkâr eden; fakat sonrasında Rabbi tarafından geri çağrıldığında Hz. İsa'nın imanına dahil olan bir havarisi sözko-nusu imanı bütünüyle değiştirmiş ve yerine bıraktığı yeni iman İsa Peygamberin Hıristi-yanlığıyle hepten alâkasız bir şey, daha doğrusu Pavlusizm olmuştur. (Kimi görüşler The Encyclopaedia Britannica, c. XVII, sh. 395-396'dan alınmıştır).
Dokuzuncu olarak, şayet Pavlus'un iddialan benimsenecek olursa, Rabb'in tüm Adalet ve İyiliğin Nedeni ve Kaynağı şeklindeki tasavvuru esaslı biçimde lekelenmiş, haleldar edilmiş ve üzerinde olumsuz iz bırakılmış olacaktır. Öyle ki yüce tabiatında insanların kopye edebileceği Adalet ve İyilikten hiç bir eser kalmayacaktır.
Onuncu olarak, bir insanın, İsa Mesih'in lûtfu sayesinde Allah'tan 'hak edilmemiş Bağış1 mefhumu yine aklen ve mantıken izahı mümkün olmayan kelimelerle bulandırılmış bir hokkabazlık örneğidir. Ne var ki Pavlus tüm Kurtuluş ve Kefaret Öğretisini akıl ve mantığın fırınında denenmesi mümkün olmayan, yamsıra herkesin kendi fiillerinden sorumlu olduğu ve kimsenin omuzlarında bir başkasının günah yükünü taşımayacağında ısrarlı olan diğer Vahyî dinlerden hiç bir objektif tarihî emsal göstermeyen son derece zayıf ve hayali görüşler üzerinde temellendirmektedir.
Onbirinci olarak, gerek Âdem'in günahı ve gerek ise İsa'nın lûtfu fikirleri Pavlus beyninin mücerret ve şahsî icatlan olup amaçlan arasında dürüst kimseleri karmaşaya itmek ve umûmi kitleyi de tüm maddî sefahata dalmakla birlikte kurtuluşu kolayca elde etme gibi bir umudun tuzağına düşürmek vardır. Pavlus'un bid'at Kurtuluş ve Kefaret Öğretisinin arkasında yatan tüm düşünce İsa'nın kendileri için. Çarmıh'ta öldüğüne ve böylelikle ruhlanna kefaret olduğuna iman ederek Mesih'in lûtfuna iltica eden bütün insanların günah ve sefahat dolu tüm bir ömre rağmen İlâhi azaptan kurtulabilecekleri şeklindedir.
Ta başından itibaren tüm iddialar temelsiz, yanıltıcı ve Pavlus'un tasavvurunda yerini bulan bid'atlerdir. İsa Peygamberin öğretisinden ise hiç nasibi yoktur.
Onikinci olarak, sözkonusu görüşler iyi ve kötü, doğru ve yanlış eylemler arasındaki tüm farkı ortadan kaldırmaya yöneliktir, zira bunlar İsa'nın Çarmıh üzerindeki Ölümü ile tüm günahlara kefaret olduğunu söyleyerek bir seviyeye getirilmektedir.
Onüçüncü olarak, Pavlus Adem'in "itaatsizliği" ve "hududu aşmasının" tüm insan neslini etkilediği şeklindeki teorisine destek sağlayacak Metin, gerçek ya da geçerli bir zeminden yoksundur, bu konu üzerinde hiç bir Kilise de bugüne kadar yapıcı ve mâkûl bir görüş ser-detme cesaretini kendinde bulamamıştır.
Ondördüncü olarak, Âdem'den "topraklı", "toprağa ait" biçiminde (I. Korintoslulara,15: 47) bahsedilerek kendisinin dünyevî tabiatı nedeniyle kolaylıkla bozulabilir olduğunun îma edilmesi meseleyi çözmemiş, aksine daha karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getirmiştir, ne var ki Pavlus bu dünyeviliğe ilişkin ne bir örnek vermiş ne de bu noktayı aydınlatıcı olmuştur.
Kısaca ifade edilecek olursa, Âdem'in 'tüm beşeriyeti etkileyen günahı teorisi' tamamıyle Pavlus beyninin İmalatıdır; temelden tutarsız, akıl dışı ve, bırakın Rabb'in Mutlak Adâ-leti'ni, insanların anlayabildiği şekliyle bile adalet ve eşitlik mefhumlanyle taban tabana zıttır.
Ten İle Ruh Arasındaki İhtilaf
Pavlus insan tabiatını "ten" olarak adlandırır ve görünen o ki bu terimin içine maddî bedenin yamsıra, ve ondan daha ziyade olarak, bedenden kaynaklanan mesela sevgi ve nefret, kıskançlık ve kızgınlık gibi duygu ve arzuları da katar; tenin eğilimi ya da yönelimi üst unsurla ya da "ruhla" daimi ihtilaf halindedir (Galatyalılara, 5: 17), hatta bu karşıtlık Rabb'in Kanununa karşı daha belirgindir, zira "tende olanların Allah'ı hoşnut etmesi mümkün değildir." (Romalılara, 8: 7, 8).
Doğrusu şu ki günah fikri gerek Pavlus'den önce ve onun zamanında biliniyordu. Fakat herkesçe tümden teslim edildiğine göre insanlar Allah'ın emirlerine uygun yaşadıkça ve O'na itaat ettikçe amellerinde hayır üzere olurlardı. Günahla ilgili bu kavrayış Kutsal Metinlerin Yasası ile tamamıyle mutabık idi, zira kişinin Tanrının bilincinde ve dürüst hal üzere devam etmesi şeriata uymasına bağlıydı: "Bunun için kanunlarımı ve hükümlerimi tutacaksınız; eğer bir adam onları yaparsa, onlarla yaşıyacaktır; ben Rab'im." (Levili-ler,18: 5). Yine İncil'de verildiğine göre: "Çünkü Musa, şeriatten olan salâhı işleyen adam onunla yaşıyacaktır, diye yazıyor." (Romalılara, 10: 5). "...Şeriatin gereklerini yapan onlarla yaşıyacaktır." (Galatyalılara, 3: 12). İsa Peygamberin öğretilerinde ve Musa Peygamberin Emirlerinde açıkça beyan olunduğuna göre Şeriata uymak mümkündür, ve böylelikle kişi "Allah indinde faziletli" olacaktır. Ne var ki Pavlus İsa Peygamberin öğretilerini devre dışı bırakmakla kalmadı, Hz.
Musa'ya verilen İlâhi Emirleri de tahrif etti. Diğer bir ifadeyle Pavlus Rabbi Allah tarafından Musa ve İsa gibi önde gelen Elçiler vası-tasıyle insanlığa gönderilen İlâhi Rehberiyeti, Allah'tan hiç bir Yetki olmaksızın, kendi görüşleriyle değiştirdi. Pavlus Allah'ın bu iki elçisi Musa ve İsa'ya verilen İlahi Rehberiyeti tahrif ederken, planlı ve kasıtlı biçimde tüm toplulukları yanıltırken tamamıyle kendi hesabına hareket ediyordu.
Pavlus'un "ten" ve "topraklı" gibi terimleri yakıştırdığı günah meselesine yaklaşımı karşısında en güçlü delil bu fikrin yalnızca Allah'ın Adaletine aykırı olmakla kalmayıp ayrıca Kutsal Metinlerin öğretilerine ve Rabbı tarafından Musa'ya verilen Emirlere de taban tabana zıt olduğu şeklindedir. Pavlus'un (günahın evrenselliğine ilişkin) iddiasının tümüyle İncil'deki "...Şeriattan olan salâhı işleyen adam onunla yaşayacaktır." (Romalılara, 10: 5; Galatyahlara, 3: 12) şeklindeki beyanla intibaksız olduğu ve zıtlık içerdiğinde ısrar etmemiz hiç hatalı olmayacaktır. Eski Ahİtteki (Levililer, 18: 5) de aynı doğrultudadır: "Bunun için kanunlarımı ve hükümlerimi tutacaksınız; eğer bir adam onları yaparsa, onlarla yaşayacaktır..." Pavlus'un teorisini desteklemek için öne sürdüğü iddialar kopacak denli zayıf, düzme ve tutarsızdır; yaklaşımına göre bir kişi sapmıştır, fakat yine ısrar eder ki aynı kişi doğru yoldadır. Meselâ şu ifadelerinde ısrarlıdır: "Şeriata tam olarak uyulamaz"; "dürüstlük mümkün değildir" (Galatyalılara, 2: 16). Üstelik bunlar bir vakıadan ziyade zarurettir. Pavlus şunu ifade ediyordu: "Şeriat yaygın kanaatin de ötesinde derine dalmıştır. Yalnızca dışa değil dahilî hayata da müdahale etmiştir ve böyle yapmakla da bizzat insan tabiatının yapısından dolayı başarısızlığa mahkûm olmuştur. Söz-konusu tabiattaki "ten" unsuru bizatihi Şeriatın daimi ihlâl edicisidir.
Bu tarzda Pavlus, dinî itikadın gaye ve mahiyetine bütünüyle aykırı biçimde, bir filozof havasmda iddialarım sıralar, insan ve tüm beşeriyetin günaha boğulduğu ve bizzat Allah'ın bu noktada bir şey yapmaktan âciz kaldığı şeklinde soyut, şahsî ve tamamen mânâsız ve tutarsız fikirlerini gündeme getirir. "Bu gidişat üzere Pavlus önceki tüm öğretileri ve Emirleri küstahça inkâr ederek kendi 'Oğuljeorisi'ne zemin hazırladı. (The Ency-clopaedia Britannica, c. XVIII, 9. baskı, sh. 423-425'ten bazı iktibaslar yapılmıştır). .
Pavlus'un Oğul Teorisi
Pavlus kelime oyunlarıyla kurduğu soyut fikirlerinde: (a) önceki akideleri tümden inkâr etti; (b) İncil ve Eski Ahit'te vahyedildiği şekliyle Allah'ın Kanununun gaye ve mahiyetiyle alay etti; (c) İnsanlara Rehber olarak İsa ve Musa Peygamberlere vahyedilmiş bulunan Allah'ın İlâhi Yasasındaki asıl amacı devre dışı bıraktı; ve (d) Şeriatın bizzat günahın artmasından sorumlu olduğunu ısrarla vurguladı. "Ve şeriat suçun çoğalması için araya girdi..." (Romalılara, 5: 20).
Böylelikle Hıristiyan düşünce tarlasında İsa Resul adma oğul fikrinin yeşermesi için Pavlus tarafından zemin hazırlandı. Günah o denli şahlanmış, yayılmış, kaçınılmaz ve evrensel idi ki tüm beşeriyet bunun yoğunluğunda gömülmüştü. Allah bu kurtulunmaz durumda bir şey yapmaktan âciz olarak tasarlandı. Daha sonra uygun .ortamda, vakti geldiğinde Allah kendi Oğlunu gönderdi: "fakat vaktin tamamiyeti gelince, biz oğulluğu alalım diye, şeriat altında olanları kurtarmak için, Allah kendi Oğlunu, kadından doğmuş, Şeriat altında doğmuş olarak gönderdi. Ve madem ki oğullarsınız..." (Galatyahlara, 4: 4). "Çünkü Allah kendi Oğlunu günah bedeni müşabehetinde ve günah için gönderip günahı bedende mahkûm ederek bedenden dolayı zayıf olan kanunun yapamadığı şeyi yaptı." (Romalılara, 8: 3).
Pavlus kendi tasarım ve yerleştirmesi İçinde madem ki şeriat acze düşmüştür, o halde aşılmıştır biçiminde vurguda bulundu: "İşte, ben Pavlus size diyorum: Eğer sünnet olunursa-nız, Mesih size hiç faide etmez." (Galatyalı-lara, 5: 2). Pavlus Yahudi ve Yahudi olmayanlar arasındaki farklılığı ilga etti: "Ne Yahudi ne de Yunanlı vardır, ... çünkü Mesih İsa'da siz hepiniz birsiniz." (Galatyahlara, 3: 28).
Kurtuluş Ve Kefaret
İsa çarmıha gerildi ve Haç üzerinde öldü; Mesih bizim adımıza Ölmüştü: "...muayyen zamanında Mesih fasıklar için öldü." (Romalılara, 5: 6). "Fakat Allah bize olan kendi sevgisini bununla isbat ediyor ki, biz henüz günahkârlar iken, Mesih bizim için öldü." (Romalılara, 5: 8). Böylelikle İsa Çarmıh üzerinde ölümü ile tüm insanların günahını tazmin ediyordu. Ve ölümden yeniden dirilişi ile de tüm beşeriyeti günah ve ölümden kurtardı ve onlara kefaret oldu. (Resullerin İşleri, 18: 33-34; 17: 31). Haç üzerinde ölümü ve sonrasında yeniden hayata dönüşüyle Allah ile aramızı yapmıştır (Romalılara, 4: 25).
Pavlus bu yeni felsefeyi Hıristiyanlığa tsa Peygamber adma soktu, oysa ki Hz. İsa hayatı boyunca ne böyle bir söz sarfetmiş ne de bu yollu bir îmada bulunmuştur. Pavlus son derece ustalıkla bunu planlamış ve Hıristiyanlığa yerleştirmiştir. Şimdi artık Hıristi-yanlara kalmıştır; ya İsa'ya ve onun Hıristiyan itikadına İman ederler ya da Pavlus'a ve Pavlusçuluğa. Pavlus sarfettiği her sözü haklı çıkarmak için İsa'nın adım kullandı: "Kudsi-yet ruhuna göre ölülerden kıyam ile kudretle Allah'ın Oğlu ilan edilmiş olan kendi Oğlu Rabbimiz İsa Mesih hakkındadır; aralarında İsa Mesih'in davetlileri bulunduğumuz bütün milletlerde onun ismi için imana itaat olunmak üzere, kendi vasıtası ile inayet ve risalet aldık." (Romalılara, 1:4-6).
"Önce hepiniz için İsa Mesih vasıtası ile Allah'ıma şükrederim ki, imarımız bütün dünyada ilân olunuyor. Çünkü Allah'ın iradesiyle nihayet şimdi size gelmek için, mümkünse hayırlı bir yol bulmayı niyaz ederek, daima dualarımda sizi nasıl durmadan andığıma, Oğlunun incilinde ruhumla hizmet ettiğim Allah şâhidimdir." (Romalılara, 1: 8-10).
Bütün bahisler toplulukları yanıltmak ve onları İsa Peygamberin Hak ve Hakikat Yolundan saptırmak doğrultusunda Pavlus'un kendi tasavvurunun bir hâsılasıdır. Tezlerinde ne sağlıklı ve mantıklı iddialar ve ne de Hz. İsa'nın öğreti ve uygulamalarından somut bir delil sözkonusudur. Zaten gayreti ve çabası İsa Peygamberin bütün hayat ve faaliyetini silmek ve boşa çıkarmaktır.
Hür İrâde-Allah İlişkisi
Allah'ın oğul edinmesi öğretisi, İsa'nın Haç üzerinde ölerek insanoğlunu günahlarından kurtarması ve yeniden dirilişiyle insanların günahlarına kefaret oluşu ile hür irade meselesi arasında bütünüyle yakın bir ilişki sözkonusudur. Amelin Allah'a ait olması insanı kendine ilişkin hiç bir fiilde bulunamaz konuma iter; buna göre her şeyi Allah yapar. Şayet böyleyse bu durumda Allah insanları şahsen sorumlu olmadıkları fiillerinden dolayı nasıl cezalandıracaktır? "Fakat bizim haksızlığımız Allah'ın adaletini gösteriyorsa, ne diyeceğiz? Gazap ile cezalandıran Allah haksız mıdır? (İnsan gibi söylüyorum.) Haşa; yoksa Allah dünyaya nasıl hükmedecektir?" (Romalılara, 3: 5-6; 9: 19).
Allah yarattığı halifelerini akıl ve vicdanla donattığı veçhile onlara bunun gereğince davranma yükümlülüğünü de Kendi üstlenmiş olduğu şeklindeki haklı itirazı cevaplandırma yerine Pavlus, insanın Allah'a bağımlılığını kayıtsız hâle getirir ve insanın Allah karşısındaki hakkını yok kabul eder, bu ikili ilişkiyi âdeta çömlekçi ve çömlekçinin şekil verdiği toprak kap biçimine sokar. (Romahla-' ra, 9: 20-21, 22-24).
Pavlus'a göre "Allah'ın insanlara muamelesinde mukayyet unsuru ancak ilk yaratılıştaki kadardır (Romalılara, 9: 18). Pavlus, Allah'ın hâkimiyetinin Mutlak olduğunda ısrar ederken bunu insanların kavraması için gerekli tutarlı açıklamaları vermek yerine insanî yükümlülükleri gözardı etme yolunu tutar." (Değiniler The Encyclopaedia Britannica, c. XVIII, 9. bas., sh. 427'den alınmıştır).
Öğretinin Bir Tahlili
Samimi bir gözlemci ve hakikat araştırıcısı rastgele bir incelemede bile "İsa'nın Oğul olması, Allah'ın oğlunun insanlığın günahlarını gidermek üzere çarmıha gerilmesi ve günahlara kefaret olmak üzere Yeniden dirilmesi" şeklinde formüle edilen bütün bir teorinin tutarsızlıklar, çelişkiler, dayanaksızhk ve düzensizliklerle dolu olduğunu fark eder.
1- Pavlus'un iddialarının tamamı herhangi bir tarihî vaka ya da adına konuştuğunu iddia ettiği Hz. İsa'nın öğreti ve uygulamalarınca desteklenmeyen ve doğrulanmayan kendi şahsî düşüncelerine dayanır.
2- İlkeleri başından sonuna İsa Peygamberin yeryüzünde iken öğretmenliğini ve uygulayıcılığım yaptığı temel öğretisine taban tabana zıttır, aslî öğreti şunu vurgulamaktaydı: "İsa cevap verdi: Birincisi, 'Dinle, ey İsrail; Alla-hımız Rab bir olan Rab'dir... O, birdir; O'ndan başkası yoktur." (Markos, 12: 29, 32)
3- İsa ve Musa Peygamberler ve Kitab-ı Mu-kaddes'te adı geçen diğer peygamberlerin temel öğretilerinden çıkan tarihî, metne bağlı ve mantıkî sonuç 'İsa'nın Oğulluğu' mefhumunun ta kökeninden yalnızca Allah'ın Birliğiyle zıtlaşmakla kalmayıp aynı zamanda Bir Allah'ın Rabliğini de reddetme anlamına geldiğini ortaya koyar.
4- Pavlus'un vaz ettikleri Allah'ın Birliğine (yani, Tevhid İlkesine) dayanan ve Âdem'in yaratılışından beri devam edegelen İlâhi Reh-beriyet'e ilişkin tüm bir üstyapıyı yıkmaktadır. Nuh'tan İsa Peygambere kadar uzanan Allah'ın Elçileri zincirince öğretildiği şekliyle tüm bir hayat felsefesi, ahlâk ve vicdan ilkeleri Pavlus'un bu bid'at vaazıyla tümden reddedilmiş ve devre dışı bırakılmıştır.
5- Pavlus'un vazettikleri Mes'ûliyet akidesini temelinden yıkmaya yöneliktir, zira sözkomı-su akide her insanın Hesap Günü yeryüzündeki fiillerinden sorgulanacağını bildirir.
1- Pavlus'un iddiası insanın sahip olduğu hür irade mefhumunu reddeder, halbuki kendilerine kitap verilen elçilerin öğreti-sindeki ana mefhum budur.
2- Pavlus'un hür iradeye karşı çıkan görüşleri bütünüyle temelsiz ve yersizdir, zira hür irade mefhumu Allah'ın Mutlak hâkimiyeti mefhumuyle zıtlık içermemektedir; irade insana Allah tarafından verilmiştir ve insanın hürriyeti Allah'ın Mutlak hâkimiyetinin sınırlan dahilindedir.
3- Şahsî hürriyeti reddetmekle Pavlus aslında sevap ve günaha ilişkin tüm kitabî değerleri, ayrıca bunların bir neticesi olarak sevap ehline cennet, günah ehline cehennem kavrayışlarını da inkâr etmektedir.
4- Şahsî hürriyeti red, şer ve hayır kavramlarını da yalanlayarak insanların tüm eylemlerini aynı seviyede kabul etmek sonucunu beraberinde getirir.
6- Bütün insanlık tarihi ve bu süreç boyunca gelişen hayır ve şer arasındaki mücadele Pavlus'un va'zettiklerince bir tarafa itilmiş olur; İsa'nm oğulluğu, fidye ve İsa'nın çarmıh üzerinde ölümüyle insanlığın günahlarına kefaret olduğu doğrultusundaki temelsiz iddialar insanın yaratılışındaki amacı hepten boşa çıkarıcı mahiyettedir.
7- Pavlus doktrini Adâlet'in Allah'ın sıfatlarından olduğunu inkâr eder, Allah'ı yalnızca gayriâdil olarak sunmakla kalmayıp aynı zamanda günahın kaçınılmazlığı ve evrenselliği karşısında çaresiz olduğunu gündeme getirir; o kadar ki Rabb'in, Oğlunu insanlara kefaret
olarak göndermekten başka seçeneği kalmamıştır. Bunun ise Allah'ın Kudret ve Azameti anlayışını gölgeleyeceği açıktır. Beşerin günahının çokluğu karşısında Rabb'in acziyet gösterdiğini ifade, -hâşâ- O'nu aşağılamaktır.
8- Hepsinin üstünde, bu doktrinle tektanrıcı düşünceye öldürücü darbe indirilir, günah meselesini çözmeye muktedir olamayarak Kendi Oğlunu kurban etmekle Kendi Şahsını tahripten başka çare bulamayan zayıf bir varlık durumuna indirgemekle Her Şeye Gücü Yeten, Her Yerde Hazır Olan, İhtişam ve Âzâmet sahibi Allah fikri tahrip edilir.
9- Pavlus yukarıda nakledilen ifadesinin (Romalılara, 1: 5) tahlilinden de anlaşıldığı gibi Peygamberliğin gaye ve mahiyetinden tümüyle bihaberdir. Peygamberliğin tüm Kitabî tarihinin bize gösterdiğine göre Kâinatın Mutlak Hâkimi, Elçilerini diledikleri arasından seçmiş ve dilediği biçimde göndermiştir. Elçileri seçme yetkisi tümüyle bizzat Allah'ın Elindedir. Hiç bir beşerin, peygamber ya da başka herhangi biri, rasûl seçme ya da tayin etmede bir ortaklığı olmadığı halde Pavlus şunu öne sürer: "Allah'tan îsa Mesih'in vasıtası ile inayet ve risalet aldım." (Romalılara, 1: 5). Yeryüzündeki risaleti esnasında Hz. İsa'nın vazifesine karşı çıkan biri, o gittikten sonra nasıl havari kılınır? Pavlus'un bu iddiasına bir delili var mıdır? Kendisinin önceki hayatında İsa'ya muhalefeti ile daha sonra havariliğini ilân etmesi arasında mantıkî bir bağ var mıdır? Sağlığında İsa Mesih'e ve onun vazifesine karşı gösterdiği düşmanlık ve nefret, ve sonrasında ise kendini havarilik makamında iddia etmesinin Pavlus açısından getireceği tek mantıkî ve mâkûl açıklama bu şah-sm önceden düşünülmüş ve ayrıntıları iyice ortaya konmuş bir plan çerçevesinde insanları yanıltmak ve onları İsa Peygamberin Hak Yolundan saptırmak için mesai sarfettiği şeklindedir. Bu sonuç Pavlus'un öğretilerinin İsa Peygamberin tebligatına olduğu kadar diğer Kitabî beyanlara da tamamen karşı olduğu gerçeğiyle daha bir kuvvetlenmektedir.
Görüşümüzü destekleyen bir başka gerçek, Pavlus'un Hıristiyanlığa soktuğu şeyler Hris-tiyanlığı ortalama insan nezdinde daha sâde ve anlaşılır kılmış değildir ki böylelikle kitleler ona inansınlar ve uygun biçimde dürüst bir hayat tarzı benimseyerek Allah'ın Lütuf ve Rahmetine mazhar olsunlar; tam aksine Pavlus'un Hıristiyan inanç sistemine soktuğu son derece karmaşık ve girift felsefî efsaneler yalnızca bu imanın aslî unsurlanyle pek de alâkalı olmamakla kalmayıp aynı zamanda bunlara zıttır da. Neredeyse İsa Peygamber ve onun seleflerin, Musa Peygamber ve diğerlerinin, bütün faaliyetini boşa çıkarmıştır.
10- Şayet Pavlus İsa Mesih'in gerçekten şakirdi olsaydı insanları iyilik ve fazilet hayatına celbedecek hayırlı bir gayeye hizmet edecek şekilde Muallim'inin öğretisini daha iyi ve daha uygulanabilir bir görüntüye kavuşturmak için çabalardı. Ne var ki Fidye Doktriniyle, insanların ruhlarına İsa Mesih'in kanının kefaret olduğu fikriyle Hıristiyanlara her türlü günahı ve cürmü işlemek, sefahate dalmak ve daha sonra da bunlardan annıvermek üzere İsa Mesih'e gelmek için Pavlus açık ruhsat vermiştir.
11- Dahası Pavlus hayır ve şer, hak ve bâtıl arasındaki bütün ayrımları yıkmaya yöneldi. Kefaret bütün günahları gideriyor, insanı kâmil mânâda günahsız ve masum kılıyor idiyse insanları salih ameller işlemeye çağırmanın bir anlamı var mıdır?
Beşeriyete Ümit Taşıyıcı-Hayır Ve Şer Ehli
Şimdi Pavlus'un ortaya atığı (a) günahın evrenselliği; (b) bunun çaresizliği; (c) insanın günah yasasına tutsaklığı; (d) Şeriat'ın günahı önlemedeki başarısızlığı; (e) aksine şeriat'ın "haddi aşmanın artmasına" sebep olduğu; (f) insanlığın günahlarına fidye şeklinde Allah'ın Oğlunun kurban olmasının zarureti; (g) İsa Mesih'in insanlığın ruhlarına kefaret olmak üzere Yeniden dirilmesinin zaruri oluşu; bütün bu iddialar yalnızca tutarsız, mantıksız ve gayrimâkul olmakla kalmayıp, Âdem'in yaratılışından beri geçen Rasûller ve Nebiler vası-tasıyle Allah'ın insanlara bildirdiği hayat gayesi ile de taban tabana zıttır. Bütün bu elçilerin ortak vurgusuna göre Allah'ın Rahmeti taşmıştır ve O'nun affı tüm kullarına ve özellikle hata ve günahlarla yüklü olanlara, Haktan ve Hakikat Yolundan sapmış bulunanlara açıktır, Allah onların hatalarını farketmelerini beklemekte, Kendisine dönerek yaptıklarından pişmanlık duymaları ve tevbe etmelerim istemektedir.
Allah açışından onları affetme noktasında bir tereddüt yoktur, tereddüt edip mağfiret saatini geciktiren bizzat onlardır. Böyle davranarak suç sahipleri yalnızca kendi günahkârlıklarını artırmış olurlar. Allah insanları cezalandırmak için yaratmış değildir, Allah onları korumak ve ateşten uzak tutmak isterken, kendilerini yakmak üzere Ateşe koşan nisanlar olmaktadır. İnsanın zayıf ve hataya müsait olduğu doğrudur; ancak bilmelidir ki bu hata ya da günah hâli kalıcı yahut fıtratının ayrılmaz bir parçası değildir. Her zaman görülebilecek bir hâdisedir; kişi geçici olarak sapma alameti gösterir ve bir günaha yönelir, fakat hatasını anladığı anda Rabbine döner ve Mağfiret diler, bu durumda kişi yaratıldığı tabîi hâle dönmüş, hiç günah işlememiş bir masum gibi olmuştur. Kişinin pişmanlığı ve Rabbin mağfireti hata sebebiyle insanda oluşan tüm günah unsurlarını imha eder.
Şurası bir gerçektir ki âlemde günahın hiç bir şekilde bağımsız bir unsur olarak mevcudiyeti yoktur. İnsanoğlu fıtraten masum olarak yaratılmıştır; onu zaman zaman hataya ve yanlış fiillere sürükleyen Şeytanın vesveseleridir. Mamafih insan hatasını kavradığı ve Mağfiret için Rabb'ine döndüğü anda günahı nedeniyle kalbinde oluşan siyah lekeden derhal arındırılır, aslî haline yeniden dönmüştür, sanki hayatında hiç günah işlememiş gibidir. Bu aynı kirli bir elbisenin yıkanmasıyla sanki yeni alınmış gibi temizliğine ve rengine kavuşması gibidir. Görüldüğü gibi günahın dünyada bizatihi bağımsız ya da kalıcı bir varlığı sözkonusu değildir; vücut-bulması ancak insanın şeytanî şer tahriklerin tuzağına düşmesiyle mümkündür. Şayet kişi şer İşlemekte olduğunu kavramada çabuk davranır ve mağfiret için Rabb'ine dönerse günahından hâsıl olan şer derhal giderilir, sanki o şahıs aslî tabiatında masum kimliğine yeniden bürünmüştür.
Buna göre Pavlus'un tezi, daha Önce açıklandığı gibi, tahkikten uzak, kuşkulu görüşler üzerinde temellenmiştir. Kur'ân bunu bir benzetmeyle ifade eder: "Yapısını, Allah'tan korku ve rızâ üzerine kuran mı hayırlıdır, yoksa yapısını bir yarın kenarına kurup onunla birlikte cehennem ateşine yuvarlanan mı? Allah zâlimler topluluğunu (doğru) yola iletmez." (9: 109).
Yani hiç kuşku yok ki günahkârlık hâli insanda kalıcı bir unsur değildir. Şerrin karanlığına sapılıp hatalar işlendiğinde kalp ve zihin lekelenir; ancak kişi yanlış yola girdiğini kavradığında ve Rabbine döndüğünde günahları parlak ve şaşaalı güneş gibi olan Allah'ın Mağfireti karşısında erir, uçar gider. Zira günah ve dalâlet tabiatı gereği İlâhi Hakikat ve Takvanın mevcudiyetinde yokluğa mahkûmdur. Kur'ân günah ve dalâletin geçici ve ömürsüz yapısına şu sözlerle işaret eder:
"De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu; hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur." (17: 81).
"...Allah, bâtılı yok edip-ortadan kaldırır ve kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak pekiştirir..." (42 24).
Bütün insanlık tarihinin şahitlik ettiği gerçek odur ki, günah insan hayatına ancak kişinin hataları ve yanlışları neticesi girer; bizatihi kendine mahsus ayn bir mevcudiyeti yoktur. Şeytan insanın kalbine şer düşünceler telkin ederek onu kötülüğe ve günah işlemeye teşvik eder, kişi böylelikle günahkâr ve şer fiillere bulaşmıştır, ne var ki kişinin kısa sürede hatasını anlaması ve Mağfiret için Rabbine yönelmesi durumunda yeniden tabiî hâldeki masum insan kimliğine geçer, günahı adeta buharlaşarak yok olmuştur, zira günahın kendine mahsus bir varlığı yoktur. Şer kişinin kanında yaşayan parazit gibidir, ev sahibi onun varlığından haberdar olduğu ve tevbe ile sürüp attığmda ölümü bulur. Âdem, şeytanın Allah'a itaatsizlik doğrultusundaki tahriklerine kapıldıktan kısa süre sonra ne yaptığının bilincine vardı ve Rabbine geri döndü: "(Allah da) bunun üzerine tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir." (2: 37). Yüce Allah dilediği her şeyi yapma gücüne sahiptir. Allah Bizzat, günah işleyen ve sonrasında mağfiret için Kendisine yönelenin affedileceğini ilân etmiştir, zira O'nun Rahmeti taşmıştır ve O'nun mağfireti insanlığın tüm günahlarını kuşatacak mahiyettedir. Ölmeden önce Af için kişinin Rabbine yönelmesi kaydıyla affedilmeyecek hiç bir şey yoktur. Zira O tevbeleri kabul eden ve Esirgeyendir. Kur'ân bunu şu sözlerle ifade eder: "Allah'a göre, şu kimselerin tevbesi makbuldür ki, cahillikle bir kötülük yapıp hemen ardından tevbe ederler. İşte Allah onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir. Yoksa kötülükler yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: 'Ben şimdi tevbe ettim.' diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur (öylelerinin tevbesi makbul değildir). Onlar için acı bir azâb ha-zırlamışızdir!" (4: 17-18).
Fakat hayatı enasında tevbe eden -ne yanlış ya da günah işlediğini, ne kadar günaha ve hataya bulaştığı, ve şerre ne yoğunlukta daldığına bakılmasızın- tüm günahlarından affa uğrar, zira ölüm öncesinde Rabbine yönelmiştir: "Kim bir kötülük yapar, yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur." (4: 110).
Bu hususu geniş bir şekilde ele alan Ebu'l A'lâ Mevdûdî'den yaptığımız aşağıdaki alıntının konuyu izahta büyük faydası olacağı kanaatindeyiz:
Âdem, suçundan dolayı pişmanlık duyup tev-be etmek ve Allah'a yönelmek istediğinde, Allah'ın affını talep etmek için münasip kelimeler bulamadı. Bunun üzerine Allah onun hüznü ve yardımsız kalışına acıyarak ona münasip kelimeler öğretti.
Arapça tevbe kelimesi hem "geri dönmek" ve hem de "yönelmek" anlamlarına gelir. İnsana izafe edildiğinde isyandan itaate dönmek anlamına gelirken, Allah'a izafe edildiğinde tevbekâr şahsa karşı yeniden sıcak bir tavırla yönelmek manasını ihtiva eder.
Kur'ân, günahın sonuçlarının kaçınılmaz olduğu ve herkesin bir şekilde buna katlanacağı teorisini reddeder. Bu, insanlığa büyük zarar veren, uydurulmuş, yanıltıcı teorilerden biridir. Sözkonusu teorinin neticesinde kişi bir kere günaha girmeye görsün, ıslah olma umudunu kesin biçimde kaybedecektir. Geçmiş bir günahı için pişmanlık duysa ve bunu tazmin etmek, hayatını daha iyiye doğru değiştirmek istese sözkonusu teori karşısına bir umutsuzluk duvarı olarak çıkacaktır: 'Senin için hiç bir umut yoktur, zira hakkında sonsuza dek mahkûmiyet kararı vardır. Geçmişte yapmış olduğun şeyin sonuçlarına katlanacaksın.1 gibi. Kur'ân ise bunun aksine şöyle der: "Bir iyiliği mükâfatlandırmak ya da bir günahı cezalandırmak mutlak biçimde Allah'ın kudretindedir. Bir iyilikten dolayı mükâfatlandıysan, bu senin iyiliğinin tabiî bir sonucu olmaktan ziyade, Allah'ın lûtfu sayesindedir. Mükâfatlandırıp mükâfatlandırmama hususunda tüm yetki O'ndadır. Aynı şekilde bir günahtan dolayı cezalandıysan, bu, günahın kaçınılmaz neticeleri dolayısıyle değil fakat Allah'ın ceza ya da af noktasındaki mutlak gücü sayesindedir. Tabiatiyle, Âlim olan Allah sözkonusu yetkilerini rastgele kullanmaz, amel sahibinin niyetine itibar eder. Bir iyiliği mükâfatlandırdığında kulunun iyi amelini O'nu hoşnut kılmak için yaptığını görmüştür. Apaçık bir iyiliği reddettiğinde ise amelin samimiyetten uzak olduğunu bilmektedir. Aynı şekilde, cezalandırdığı bir suç isyan ruhu içinde işlenmiş ve bunu kendİni-yerme değil aksine daha fazla cürüm işleme doğrultusunda körü bir ihtiras izlemiştir. Mamafih Allah samimi biçimde pişmanlık duyan ve daha iyiye doğru değişmek için karar veren kulunun günahlarına karşı inayetini gösterir. Şimdi, günahtan dolayı azabın kaçınılmazlığı teorisinin reddinin günah sahipleri açısından ıslah için yeni umutlar açtığı aşikârdır. Günahlarını ikrar etmek (tabii papaz önünde değil de Rabbinin huzurunda), itaatsizliğinden dolayı utanç duymak, ve isyan tavrını terkederek itaati benimsemek kaydıyle en berbat günah-kârlar ve en inatçı kâfirler dâhi Allah'ın mağfiretinden umutlanmak hakkına sahiptir. Af sonrası bu emrin tekrarı çok ehemmiyetlidir. Önceki ayette Âdem'in tevbe ettiği ve Allah'ın da onun tev-besini kabul ettiği belirtilmiştir. Böylelikle Âdem itaatsizlik günahından tezkiye edilmekle kalmamış, onun nesli de sözkonusu günahın tesirinden muhafaza olmuştur. Bu durumda Allah, Âdem ve onun neslinin günahlarına kefaret olsun diye "biricik oğlunu" çarmıha göndermek zorunda değildir. Öte yandan, Allah Âdem'in tevbesini kabul buyurduktan başka onu kendi ahfadına Rehberlik yapmak üzere Rasûl tayin etmiştir. (The Meanİng ofthe Qur'an, c. I, sh. 69-70).
Yine Mevdûdî şöyle der: Arapça tevbe kelimesi "geriye dönmek" ve "yönelmek" anlamlarına gelir. Günahmdan dolayı üzüntü duyarak ondan yüzgeri eden şahıs efendisine dönen kaçak bir köleye benzetilebilir. Bu onun tevbesidir. Efendi onun dönüşünü kabul ettiğinde ona şefkatle yönelmiş ve affetmiştir. Arapçada bu, efendinin tevbesidir. Bu ayette Allah tevbenin her iki yönünü de ifade etmiştir. O der ki: Ben ancak cehalet sebebiyle istemeyerek günah işleyen ve hatalarını görür görmez benim Mağfiretimi talep edenlere yönelirim. Böyle tevbeler için Mağfiret kapım daima açıktır. Hayatları boyunca en küçük bir Allah korkusu duymaksızın günahta ısrar eden ve ancak ölümle yüzleştiklerinde tevbe-yi tercih edenler için ise bu sözkonusu değildir. Hz. Peygamber @, kişi daha ortada bir Ölüm alâmeti yokken tevbe ettiğinde Allah'ın onun tevbesini kabul buyuracağını söylemiştir. İmtihan müddeti sona erdikten sonra kişinin günahtan dönme şansının olmadığı açıktır. Yine inkâr edici olarak ölmekte olan bir şahıs, zannının aksine öte dünyayı kendi gözleriyle gördükten sonra tevbenin itibara alınması zaten hiç bir şekilde mümkün değildir. (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 105-108).
Yukarıda meali verilen ayetler (4: 18, 110) tevbe eden ve hatalarını tashih etmek iradesinde bulunanların bizzat amelleriyle gerçekten tevbe ettikerini ve mağfiret için Allah'a döndüklerini göstermeleri kaydıyle günahlarının affolabileceğine dair açık beyanda bulunmaktadır. Ancak kişi sözleriyle tevbe etmesine rağmen, dudaktan bunu ne kadar yinelerse yinelesin, suçlu bulunduğu hatadan kendine almaz ve onu işlemeye devam ederse böylesi bir tevbenin boşa olduğu aşikârdır. Nisa sûresinin 17 vel8. âyetleri tevbenin asgari şartlarım açıklar: Ancak belli zayıf duygularının tesiri altında cehaletten dolayı bir günah işleyip, bunun sonrasında Allah'a dönen kişiler Allah'ın Mağfiretine layık olur. Tevbesi Allah tarafından kabul buyurulan ve günahları bağışlananlar bunlardır. Allah her şeyi bilmektedir, ve mutlak Hikmet sahibidir. Buna göre neden O bile bile günah işleyen ve dudaklarıyla sahte tevbede bulunduğu halde günaha devam eden kimselerin günahlarını affetmeyi üzerine alsın ki? (Emin Ahsen İslahî, Tedebbür'i-Qur'an, c. II).
Yine hayatları boyunca kasden hata ve günah okyanusuna dalmış biçimde yaşadıktan sonra ölüm saatinin yaklaştığını gördükte telaşla "tevbe ediyoruz" diyenlerin, ve yine Allah'ın Varlığını ve Hükümranlığını İnkâr ile küfür halinde ölenlerin tevbeleri kabul buyurulma-yacaktır. Zira, ilk durumda tevbe gerçek değildir, ikinci durumda ise Kendisine inanmadıkları halde onlar Allah tarafından nasıl affedilirler? Mağfiret ancak samimi ve içten tevbekârlaradır.
Tevbe şartlarını daha bir netleştirme ve izah etme açısından Nisa süresindeki iki kelimenin üzerinde biraz durmak gerekir, ilk kelime cehalet, "bilgisizlik, beyinsizlik, ahmakça davranmak" anlamlarına gelir. Muhtelif kaynaklardan bildirildiğine göre, kasıtlı ya da kasıtsız, bir şahıs günah işlediğinde bunu cehalet halinde yapar. Diğer bir ifadeyle, günah işleyen kişi cürmü işlediği esnada yaptığının bir günah olduğundan câhildir. Ebû Hurey-re'nin rivayet ettiği bir hadiste Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Zâni zina ederken, mü'min olarak zina etmez; hırsız, hırsızlık ettiğinde mü'min olarak hırsızlık etmez; (kişi) şarabı içtiğinde mü'min olarak onu içmez; (kişi) mü'minlerin gözlerini diktikleri kıymetli bir -ganimet malını- yağmaladığında mü'min olarak yağmalamaz!" (Buharî, Müslim, Müsned-i Ahmed, Taberani). Yani, zina eden bir mü'min geçici olarak iman hâlinde değişiklik yapmaktadır. Bundan yola çıkarak da Allah'a itaatsizlikle gerçekleştirilen bütün amellerin cehalet halinde yapıldığı belirtilmiştir. Sonsuz azap ya da Allah'ın Hoşnutsuzluğu bedeline geçici bir zevke meyleden kişi akıllı ve ferasetli biri olarak addedilemez. Günahkâr amelinin kendisine getireceği neticeleri kavrasa kişinin o fiile bulaşması düşünülemez. Buna göre, günah işleyen herkes bu esnada cehalet halindedir. Günah işleyen herhangi bir kimsenin, kasıtlı'y a* Üa kasıtsız olsun, bu esnada cehalet halinde olduğu noktasında tam bir icma vardır.
Bu ayette (4: 17) açıklanması gereken ikinci kelime karîb, "yakın gelecek; çok olmadan; kısa vadede" gibi anlamlara gelir. Buradaki soru "yakın gelecek"ten kastın ne olduğudur? İfade ne kadarlık bir süreyi ihtiva eder? Hz. Peygamber @'den şöyle rivayet olunur: "Allah, kulun tevbesini ölümüne değin kabul buyurur." Buna göre tevbe bakımından kişinin bütün hayatı "yakın gelecek" kapsamındadır, tek şartla ki Ölüm vakti çatmadan önce ihlas ve samimiyetle tevbeye yönelinmelidir.
Herkes gücünün azami nisbetinde hayırlı amellere yönelecektir. Şayet birinin hakkına tecavüz edilmişse o tecavüz giderilmelidir.
Kişi bu şartlan muhtevi biçimde hakikaten tevbe ettiyse şayet, Önceki günahlarına rağmen, gerçekten Allah'ın sevgili kulu olmuş olur. Allah onu günahlarından tümüyle arındırmış ve yeniden masum bir insan kılmıştır. (Müfti Muhammed Safi', Ma'arifu't-Qur'an, c. II, sn. 342-346).
Anlaşıldığı gibi Allahu Tealâ'mn Rahmet ve Mağfireti herşeyin üstündedir ve herşeyi kuşatmıştır. Ne kadar aşın, büyük veya ağır olursa olsun herhangi boyuttaki günah, kötülük yahut sefahat O'nun Rahmet ve Mağfiretinin dışında değildir. Allah Yücedir, bütün kâinatın ve kâinattaki herşeyin Yaratıcısıdır. Tüm kullarının günahlarını affedebilir ve Rahmeti beşeriyetin tüm hata ve yanlışlarını kuşatacak genişliktedir, bu yüzden de Rahmetinde bir daralma ya da affında bir noksanlık sözkonusu olmaz. Fakat şu kayıtla ki kişi daha sağken tevbe İle O'na dönecek ve bütün sa-mimiyetiyle O'nun mağfiretini dileyecektir. İsyan edenler, günah ve şer üzere âsi olarak ölenler kendi düşüncesizliklerinin cezasını çekmek durumundadırlar.
Buradan itibaren mevzuyu aşağıdaki başlıklar altında tafsilatıyla ele alacağız:
1- Şahsî sorumluluk
2- Kimse bir başkasının yükünü çekmez.
3- Hiçbir aracılık, yardım ya da fidye sözkonusu değildir.
4- Allah'ın rahmeti sınırsızdır.
5- Allah'ın Mağfireti taşmıştır, beşeriyetin tüm günahlarını affedecek bolluktadır.
1- Şahsî Sorumluluk
Daha Önce açıklandığı üzere her şahıs bu hayatta yaptıkları ve yapmadıklanndan dolayı Rabbine karşı şahsen sorumlu olacak ve Hesap Günü tümünden hesap verecektir. Meselâ, ne baba oğlunun yaptıklarından dolayı cezalanacak veya mükâfatlanacak ne de oğul babasının yaptıklanndan dolayı. Herkese kendi fiillerinden dolayı soru yöneltilecek ve herkes kendi günahının cezasını yüklenecektir.
2- Kimse Bir Başkasının Yükünü Çekmez
îslâ'mın bir diğer ana prensibine göre her şahıs kendi yükünü omuzlamak durumundadır, kimse bir başkasının yükünü (yani günahlarından doğan sorumluluğu) üstlenemez. Kur'an değişik vesilelerle bu noktaya temas eder:
1- "...Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz..." (6:164).
2- "Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar..." (17:15).
Bu âyetler herkesin kendi amellerinden sorumlu ve hesap vermek durumunda olduğunu ve bu sorumluluğun hiçbir şekilde bir başkasına devredilemeyeceğini vurgular.
3- "Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen kimse onu taşımak için (başkalarını çağırsa) onun yükünden hiçbir şey (alınıp) taşınmaz; akrabası dahi olsa (kimse onun yükünü taşımaz)..." (35:18).
4- "Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah siz(in imanınız)a muhtaç değildir. Fakat kullan için küfre razı olmaz. Ve eğer şükrederseniz, sizin için ondan razı olur. Hiç bir günahkâr, diğerinin günahını çekmez..." (39:7).
1- Burada bırakılmak istenen İzlenim, doğru yolu benimseyen birinin böylelikle Allah'a, Peygamber'e ya da başka bir ıslahatçıya bir lütufta bulunmuş olmadığı, tutumunun neticesinden yalnızca kendisinin fayda göreceği şeklindedir. Diğer yandan doğru yoldan sapan biri de yine Allah'a, Peygamber'e ya da bir başkasına zarar vermiş olmaz, zira onların arzusu insanları yanlış gidişatlardan korumak ve Hak Yola yöneltmektir, hiçbir şahsî çıkarları yoktur. Buna göre, kendisine hakikat ve dalâlet belli olduğu anda akıllı bir insanın tutacağı yol Hakkın tercihi olmalıdır. Bunun aksine önyargıları ve nefsî kaygılan dolayısıyla Hakikati reddediyorsa, kişi kendi kendinin düşmanı olmuştur, kendi iyiliğini istemiyor demektir.
2- Kur'ân birçok yerde şahsî sorumluluk esasına ağırlıklı yer vermiştir, zira Hak Yolun ne demeye geldiğini iyice anlamayan biri o yolun titiz bir takipçisi olamaz. Bu demektir ki herkes kendi ahlâkî davranışından tümüyle kendi mesuldür, kimse sorumluluk yükünü bîr başkasıyle paylaşmayacaktır. Örnek olarak, bir neslin, bir toplumun ya da bir topluluğun beraberce yaptıkları belli bir eylemi, ya da bir davranış tarzını alalım. Hesap Günü tüm o insanlar Allah katında toplandıklarında onların beraberce işledikleri eylem tahlil edilecek, istisnasız her iştirakçiye sorumluluğu nisbetinde bir pay yüklenecektir, mükafat ya da cezası da buna uygun biçimde olacaktır. Ne kimse başkasının payından dolayı cezalanacak, ne de şahsın günah yükü bir başkasının omuzlanna yüklenecektir. Bu düstur üst üste o kadar tekrarlanmıştır ki akıl sahibi bir kişinin eyleminde bir başkasını taklit etmesi ya da başkalarını benzer fiilleri sebebiyle kendi eylemini haklı göstermeye kalkışması düşünülemez. Şahsî sorumluluk duygusuna sahip biri Hesap Günü muvaffak olabilmek için, başkalarının ne yaptığına bakmaksızın gerekli yol ne ise onu tutar. (The Meaning oj the Qur'an,c. II).
3- "Yük" ifadesi ile amellerin sonuçlan kas-tolunuyor. Yani, Allah nazannda herkes başkasının değil yalnızca kendi yaptıklanndan sorumludur. Allah'ın birinin sorumluluk yükünü bir başkasmın üzerine yıkması, ya da kişinin başkasının sorumluluğundan doğan bir yükü kendi üzerine alarak başkasma ait suçtan dolayı tutulması sözkonusu değildir. Burada bunun belirtilmesi Mekkeli müşriklerin, Müslüman olan yakınlarına "İslâm'ı terkedin ve atalarınızın dinine dönün. Kıyamet gününde biz sizin günahlarınızı yükleniriz" şeklinde telkinde bulunmalarından dolayı idi.
4- Herkes kendi amelinden mes'ûldür. Başkasının tesiriyle küfür içinde olan bir kimsenin vebalini onu küfre sokan kimse taşımayacaktır. Bu yüzden, küfrün şerrini ve imanın hayrını kavrayan kimse yanlış tavırlan terke-derek doğru yolu benimsemeli; kendini ailesi, çevresi ya da toplumu ile özdeşleştirerek Allah'ın cezasına müstehak konuma sokmamalı-dır. (Mevdûdî, a.g.e., c. III).
5- Bu ayetten üç ana ilke çıkar: (a) Her şahıs yaptığından bizatihi kendi mes'ûldür; (b) kişinin amellerinden sorumluluğu, eylemde ortaklıkları hali dışında, bir başkasına devredilemez; (c) Bir şahıs kendi istese bile bir başkasmın eyleminin sorumluluğunu üstlenemez, cezayı yerine başkası çekme iradesini ortaya koysa bile cürüm sahibi bırakılmaz.
6- Bu (53: 38) âyetten de yine üç Önemli prensip çıkar: (a) Her şahıs yalnızca kendi amellerinin meyvasmı toplayacaktır; (b) Fiilde ortaklıkları bulunması halı dışında, kişinin amelinin meyvalan paylaştınlmaz; ve (c) kişi çaba sarfetmeksizin hiçbir şeye ulaşamaz. (Mevdudi, a.g.e., c. V, sh. 258).
Bu iktibaslann ışığında açıkça görülmektedir ki Hesap Günü herkes yükünü kendi omuzla-nnda taşıyacak ve birileri onu taşımak isteseler bile kimse yükünü bir başkasına devretmeye muktedir olamayacaktır. Bu, kişilerin kaderlerini bizzat kendi fiillerine bağlı olarak belirleyen temel bir prensiptir. Yükünü bir başkasına kaydırma fırsatına kimse sahip olmayacaktır; o Günün çok çetin şartlan içinde böyle bir kabullenme iradesini gösteren çıksa bile. Herkes kendi yükünü kendi omuzlannda taşıyacak, amellerinin hesabını Rabbine verecektir.
Kıyamet Gününün o güçlüğünde ne bir aracı-
lık, ne de bir başkasından yardım ümidi olacaktır. Fidye ya da kefaret de teklif edilemi-yecektir; iyi ve kötü, ömrü boyunca yaptığı tüm amellerini savunmak üzere kişi Rabbi katma tek başına çıkacaktır:
a- "Onların hepsi, kıyamet günü Ona tek basma gelecektir."(19:95).
b- "O dediği (malı ve evlâdı)na biz vâris olacağız (nesi varsa hepsi bize kalacak) ve o, bize tek başına gelecek (yanında ne malı, ne de evlâdı olmayacak)." (19:80).
O gün o denli dehşetli olacak ki, kimse kendi nefsinden başkasıyla ilgilenemeye-cek.
c- "İşte o gün kişi kaçar; kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından. O gün, onlardan her birinin kendisine yeter derecede işi vardır." (80: 34-37).
3- Hiçbir Aracılık, Yardım ya da Fidye Sözkonusu Değildir
O gün kişiye kendi amelinden başkası fayda vermeyecektir.
1- "Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına birşey
ödeyemeyeceği, hiç kimseden bir şefaatin kabul edilmeyeceği ve hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korkup-sakının." (2: 48,123).
2- "...Allah'tan başka ne bir velisi, ne de bir şefaatçisi vardır..." (6: 70).
3- "...Onda hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun, ... olmadığı gün..." (2: 254).
4- "...alışverişin ve dostluğun olmadığı o gün..." (14: 31).
5- "...Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz." (11:113).
6- "...Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçi olanınız yoktur..." (32: 4).
7- "De ki: 'Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra da O'na döndürüleceksiniz." (39: 44).
Kur'ân'ın bu âyetlerinde açıkça görüldüğü üzere, kişinin amellerinin neticesinden kurtulabilmesi için, Allah'ın Rahmetinden başka, aracılık olsun fidye, pazarlık, dostluk, v.s. olsun hiçbir yolu yoktur. Buna göre Hesap Günü Hz. İsa'nın, ya da başka herhangi bir Rasûl veya Nebinin insanların ruhlarına kefaret veya fidye teşkil etmesi kesinlikle sözkonusu değildir. Bu ve benzeri fikir ve teoriler değişik zamanlarda muhtelif dinî kesimler tarafından ortaya atıldığı halde esasen dürüst ve faziletli bir hayatı gerçekleştirme yolundaki meşakkatlerden sıyrılmak ve kolay bir tercihle Allah'ın rasûllerinin Rehberiyetini izlemek-sizin Cennette kendilerine bir yer tutmak amacına yönelik kendi kafalarından ihdas ettikleri salt düzmece tasarımlardır. Bu ütopyaya yatan hamakat sahibi ve sorumsuz hayalperestler yalnızca kendileri sapmakla kalmazlar, milyonlarca insanı da karanlığa ve Cehenneme sürüklerler.
4- Allah'ın Rahmeti Sınırsızdır
Gerçek şu ki Hesap Günü Allah katında hiçbir aracılık, fidye, pazarlık ya da dostluğun en asgarisinden bile kimse yararlanamayacak, Allah'ın temel Yasası çerçevesinde herkes kendi amellerinden, davranışlarından, yaptıklarından ve yapmadıklanndan şahsen sorumlu olacaktır, karşılıklı nza olsa bile kimse kimsenin yükünü taşıyamayacaktır. O gün her şahıs kendi yükünü kendi omuzlarında taşıyacak ve ağırlığını bir başkasına devredemeyecektir. Her fert ömrü boyunca gerçekleştirdiği eylem ve davranışları temelinde yargılanacaktır. Bununla birlikte, daha önce de işaret edildiği gibi, Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve her daim hazırdır:
a- Allah Kendi Hakkında Rahmet Kuralını Yazdı
Allah, kullarına olan muamelesiyle ilgili olarak Kendi üzerine Rahmet kuralını yazmıştır. Şayet kullan O'na döner de O'nun Rahmet ve Şefkatini talep ederse O bu taleplere karşılık verdiği gibi kullarının hatalarını ve aşırılıklarını da görmezden gelecektir:
1- "...O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmıştır..." (6:12).
2- "...Rabbiniz, rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse muhakkak ki O, bağışlayan, esirgeyendir." (6: 54).
Kur'ân'ın bu âyetlerinde açıkça beyan olduğu üzere, cehalet ve ahmaklık halinde bir günah işleyen ya da nefsine zulmeden kimse sonra hatasını kavrayıp pişmanlık ile Allah'a dönerek O'nun Mağfiretini talep ettiğinde Allah'ı kelimenin tam anlamıyla Rahman (Esirgeyen) ve Rahîm (Bağışlayan) bulacaktır. Bunun sebebi Allah'ın Kendi hakkında kullarına karşı Rahmeti yazmış olmasıdır. Onun kendi hakkında yaptığı Yasaya göre, nefsine ettiği zulmün akabinde kullarından biri O'nun Rahmetini talep edecek olursa kesin biçimde Allah kuluna İnayet ve Şefkatini gösterecek ve onun tüm günah ve hatalarını silecektir.
Eriam sûresinin (6) 12 ve 54. âyetlerindeki "kelebe ala nefsihi rahmeh" (kendi hakkında Rahmeti yazdı) ibaresi Allah'ın kullarına karşı olan Rahmet sıfatının yücelik ve kesafetini İfade etmektedir. Bu sıfatta asıl olanın bizzat fiil ve tezahür olduğu da ifadede belirgin bir hakikattir. Bu o kadar kesin ve olmazsa olmazdır ki sözkonusu Rahmet sıfatıyle insan arasına hiçbirşey giremez. Diğer bir ifadeyle, net ve aşikâr âyetlere göre, Rahmetini taleple kendisine yönelen herkesin hata ve günahlarını Allah silecek ve geçersiz kılacaktır; Allah'ın Rahmeti ile Onun kullan araşma hiçbir güç giremiyeceği gibi, Allah'ın İnayetini arayanların günahlarını iptal etmekten de sözkonusu Rahmeti hiçbir güç alıkoyamaz. (Emin Ahsen İslahî, Tedebbür'i-Qur'an, c. II, sh, 403).
Dahası bu ibare Peygamber @'e, iman edenlere Rablerinin onlara karşı Rahmet göstermeyi üzerine aldığını bildirmesini buyurarak Allah'ın cömertliğini vurgular ve kulların O'ndan korkmamasını ister gibidir. Zira O, onların Efendisi (Rabbi), Yetiştiricisi ve Ko-ruyucusudur, açıktır ki hiçbir koruyucu yetiştirdiği ve desteklediğini tahribe yönelmez, nerede kaldı Allah böyle yapsın! Onun hakkında kim böyle bir şey düşünebilir ki O, kullarına karşı son haddinde Esirgeyici ve Bağışlayıcıdır, Onun kullarına olan sevgisi bir babanın çocuklarına olan sevgisini aşmıştır. Yine bizzat Rabb (Terbiye edici) sözcüğü O'nun, kullarına karşı kendi üzerine yazdığı Rahmete işaret etmektedir. Son derece açık ve kat'i olarak ortaya konan ifade Rahmetin kulların lehinde somutlaşması açısından inananların zihninde hiçbir kuşku bırakmayacak derecededir. Muttaki bir insanın bile sözünü çiğne-yemeyeceği açıkken bizatihi Rabbin va'dine aykırı davranabileceğini kim düşünebilir, üstelik O, bunu bir sözleşme biçiminde vurgulamış ve Kendine Mahsus Yasası ile yükümlülüğünü üstlenmişken? (Müfti Muhammed Safı1, Ma'ariju'l-Qur'ân, c. m, sh, 338-339).
Rasul-i Ekrem @ bir hadîs-i kutside bunu Şöyle açıklamıştır: "Gerçekten, Rahmetim Gazabımı aşmıştır." (Buhari ve Müslim).
b- Allah'ın Rahmeti Her Şeyi Kuşatır
Allah'ın Rahmeti pek bol ve sınırsızdır; âlemdeki her şeyi kuşatmış olup bunun dışında kalan bir şey yoktur:
1- "...(Allah) buyurdu ki: 'Azabıma, dilediğimi uğratırım; rahmetim ise herşeyi kaplamıştır. Onu, korunanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım." (7:156).
2- "Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rab'lerini överek teşbih ederler. O'na inanırlar ve mü'minler için (şöyle) mağfiret dilerler: 'Rabb'imiz, rahmet ve bilgi bakımından her şeyi kapladın. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru!" (40: 7).
Yukarıda mealleri verilen âyetler incelendiğinde Allah'ın kullarına olan rahmetinin şu şartlar çerçevesinde bulunduğu görülür:
a- Her ne kadar Allah'ın Rahmeti âlemdeki herşeyi kuşatmış ve bu dünyadaki herşeye uzanmışsa da, ahiret açısından özellikle Allah'a dönenlere ve O'nun Rahmetini talep edenlere münhasırdır.
b- O'nun Mülkünde ve Hükmü altında yaşadıkları ve değişik biçimlerde O'nun Evrensel yardım ve cömertliğinden yararlandıkları halde Rabbin hâkimiyetini ve Mülk sahipliğini reddederek âsi olanlar Rahmetten mahrum bırakılacaktır, zira ahiret için sözkonusu Rahmet yalnızca dürüst olanlara, ve Rahmetini taleple Allah'a yönelenleredir.
c- Onun Rahmeti Mülkünde sakin ve selim bir biçimde yaşayan, Şeriatıne karşı isyan ya da herhangi bir küstahlık belirtisi göstermeyen her şahsa şamildir.
d- Bununla birlikte, O'nun Mülkünde isyankâr davranan ve O'nun şeriatinin hudutlarını küstahça çiğneyenler O'nun Sınırsız rahmetinden alıirette hiçbir nasip alamayacaklar. İsyan dolu fiilleri ve küstahça işleri yüzünden Rahmetten mahrumiyeti bizzat kendileri hazırlamışlardır. O'nun Rahmeti ortada ve herşeyi kuşatmış olduğu halde bu kişiler kendi özgür irade ve seçimleriyle küstahça Allah'ın âlemşümul Lûtfunun dışına çıkmışlardır. Sözkonusu kişiler alıirette Allah'ın Rahmetinin bu evrensel nîmetinden kendi kendilerini mahrum bıraktıkları halde, Rabbin Rahmeti her zaman için hazır olup onların dönüşünü ve talebini beklemektedir.
e- Yukarıdaki ikinci âyetin (40: 7) açıkça beyan ettiğine göre Allah'ın Rahmeti Ahi-rette özellikle itaatsizliği ve isyanı terketmiş, tevbe etmiş, ve Rasulü tarafından ortaya konun Allah'ın Rehberiyetini izlemiş bulunanlara münhasır kılınmıştır.
f- Yeryüzündeki ve göklerdeki herşeyi kuşatmış bulunan Allah'ın Evrensel Rahmetinden herkes nimetlenir. Onun bütün âlemlere olan Rahmeti kâfir ve mü'min iyi ve kötü aynını yapmaksızın bu dünyadaki herkesi yararlandırır -Herkes dünyevî hayatın türlü türlü görünümlerinde bu Rahmetten istifade eder ve nimetlerini toplar.
g- insanın hayatı ahirete de uzanan çok boyutluluğunda mülâhaza edildikten sonra şu uyan yapılır: Ahirette Allah'ın Rahmetine hak kazananlar yeryüzündeyken O'nun Şeriatine uyanlar ve dürüst bir hayatı gerçekleştirenler olacaktır; yeryüzündeki hayatları boyunca Allah'ın Mülk sahipliğini ve Şeriatini inkârla O'na karşı isyan edenler ahirette Rahmetten hiçbir nasip alamayacaklardır, zira Rahmet orada itaatkâr ve muttaki kullara münhasır kılınmıştır. Yukarıdaki 7:156. âyet Allah'ın Rahmeti ve Cezası ilkesini net biçimde ortaya koyar: O'nun cezası dilediğinedir. Mamafih Allah'ın İradesi daima O'nun Hikmet ve Adaleti çerçevesinde ifade edilmiştir, zira Rabbin hiçbir fiili Adalet ve Hikmetin dışında değildir. Fiillerinden hiçbirinin Zâtının Hikmet ve Adalet kuralına muhalif olması düşünülemez. Buna göre, burada "dilediğine" ibaresi Allah'ın Cezasını Kendi Hikmet ve Adalet kuralına göre, bunu hak edene uyguladığı anlamına gelir. Kendisininm Rahmeti bu dünya itibariyle evrenseldir, herkese ve herşeye şamildir.
Bu dünyada varlığı olan herşey varoluşundan ta ölümüne değin muhtelif şekillerde O'nun Evrensel Rahmetinden nimetlenir. Bu hayatta Allah'ın Rahmetinden istifade -zengin yahut fakir, yöneten yahut yönetici, mü'min yahut kâfir- bütün insanlar için geçerlidir.
Fakat ahirete gelince, Rabbin Rahmeti münhasıran O'nun itaatkâr ve hak ehli kullanımıdır. Diğer bir ifadeyle Allah'ın Rahmeti bu hayatta mü'minleri olduğu kadar inanmayanları da içme alacak tarzda geniş karaiaerlı fakat ahirette Rahmet bu dünyada iken belli şartları yerine getirenler içindir: Onlar takva ehli olanlar ve faziletle hareket edenlerdir; Allah'ın Şeriatine uyarlar, O'nun yasaklarından kaçınırlar; yoksullara ve toplumun mus-tazaf kesimine sadaka ve yardımda bulunurlar; ve Allah'ın tüm âyetlerine inanırlar.
Bu üç şartı da yerine getirenler ahirette Allah'ın Rahmetini layikıyle hak edenlerdir. (M. M. Safı', Ma'arifu'l-Qur'ân, c. IV, sh. 77).
c- Allah'ın Rahmetinden Hiçbir Zaman Ümit Kesmemek
Bütün insanlara, özellikle de büyük hata ve günahlara dalarak kendi nefislerine zulmetmiş bulunanlara büyük bir müjde:
"(Tarafımdan onlara) de ki: 'Ey nefislerine karşı aşın giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39: 53).
Kur'ân'ın bu âyeti, mü'min olsun kâfir olsun geçmiş günahları için tevbe eden, Allah'a inanmaya razı olan, O'nun mesajına itaat yoluna seçen ve buna uygun tarzda faziletle davrananların bütün günahlarını Allah'ın affedeceğine dair hiçbir kuşku bırakmamaktadır. Bu husus, Furkan sûresinde şöylece açıklanır: "Ancak tevbe edip iman eden ve salih amellerde bulunanlar; işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirecektir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Kim (günahlardan) tevbe eder ve salih amellerde bulunursa o, makbul bir kimse olarak Allah'a döner." (25: 70-71). Mevdûdî, bu âyetleri tefsir ederken şöyle demektedir: Âyetin iki anlamı vardır:
1- İçtenlikle tevbe ettiğinde kişi iman ve Allah'a itaate dayalı yeni bir hayata başliyacak, Allah'ın lûtfu ve yardımıyle küfür hayatı süresince alışageldiği kötü ameller yerine hayırlı ameller hayatında yer edecektir, şer işleri hayırlı işlere tebdil olacaktır; ve
2- Kişinin yalnızca geçmişteki kötü amelleri silinmekle kalmayacak, aynı zamanda onun siciline Rab-bine karşı isyanı terkederek O'na itaat yolunu seçtiği kaydedilecektir. Sonra, kişi geçmişteki günahları adma daha fazla pişmanlık duydukça ve tevbeye yöneldikçe hesabına daha fazla hayırlı amel yazılacaktır, zira kişinin yanlış fiiline tevbe edip mağfireti araması bizatihi hayırlı bir ameldir. Böylelikle, kişinin amel defterinde iyi fiilen kötü fiillerini devre dışı bırakacak, ve o şahıs yalnızca ahirette azaptan kurtulmakla kalmayacak, ayrıca Allah'ın yüce Lütuf ve Keremiyle nîmetlene-cektir. (The Meanning ofthe Qur'an, c. VIII, sh. 206 - 207).
Abdullah b. Ömer'e göre (25:70) âyeti, hayatlarında birçok günah irtikab ederek kendi kendilerine karşı hatalı bir yol izleyen günahkârlar lehinde Kur'ân'da mevcut tüm ayetler içinde en cesaret verici olanıdır. Yine Abdullah b. Abbas da sözkonusu âyeti Kur'ân'ın bütün âyetleri içinde beklenti ve ümit verme imkânı en yüksek olduğu biçiminde nitelendirmiştir. (Müfti Muhammed Safı, a. g. e., c. VII, sh. 569)!
d- Ancak Zâlimler Allah'ın Rahmetinden Ümit Keserler
Gerçek şu ki yalnızca hatada ısrar edenler ve haddi aşanlar Allah'ın Rahmetinden ümit keserler: "(Melekler) 'Sana gerçeği müjdeledik, ümit kesenlerden olma!' dediler. (İbrahim peygamber): 'Sapmış olanlardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümidini keser?!' dedi." (15:55-56).
Bu âyet Allah'ın Rahmetinin temel prensibini de yansıtır: Hiçbir hakiki mü'min hiçbir zaman, katiyetle Allah'ın rahmetinden ümit kes-memelidir. O'nun Rahmeti boldur ve tevbe ile kendisine dönen, ve Rasûlünün tebligatı ve rehberiyeti doğrultusunda dürüstlük üzere müsbet ve yapıcı faaliyetle hayatlarını tamir eden herkesi nîmetlendirir.
e- Rabbimiz Rahmet Doludur
Allah'ın Rahmetle dolu olduğu gerçeği kişinin O'na dönmesi İçin çok güçlü bir teşviktir; kişi, O'nun koyduğu sınırlan ağır biçimde ihlâl etmiş ve sayısız şer eylemleriyle kendi nefislerine büyük zulümde bulunmuş olsa bile.
1- "Rabbin, zengin, rahmet sahibidir..." (6:133).
2- "...de ki: 'Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir..." (6:147).
3- "Ama çok bağışlayan, esirgeyen Rabb'in, eğer onları, yaptıklarıyla hemen cezalandıracak olsaydı, onlar için azabı çabuklaştırır-dı..."(18:58).
Kur'ân'ın bu ayetleri insanoğlunu Allah'a dönmeye çağırır, zira Rabb Rahmet sahibi olup O'nun Rahmeti herkese açıktır. Bunun için tek şart kişinin tevbe ve O'nun mağfiretini talep ile gelmesidir. İnsanların Rabb'in Rahmetinden başka hiçbir sığınak ve güvenlikleri yoktur, Rabb'in Rahmeti ise sınırsız ve yararlanmak isteyen herkese açıktır. Bu çağrı alelade birinden değil, insanoğlunun yetiştiricisi ve koruyucusu Rabb'dendir! Ve insana karşı O'ndan, kendi Rabb'inden daha müşfik ve merhametli kim olabilir!
Yine Mevdûdî'nin ifadesiyle:
"Rabb'in tümüyle kendine yeterli-zengin" beyanı, "O hiçbir şekilde yardıma muhtaç olmadığı gibi, çıkarlarının takip edilmesine de ihtiyaç duymaz. Bu yüzden itaatsizliğinizle O'na bir zarar veremeyeceğiniz gibi itaatinizle de O'na bir iyilikte bulunmuş olmazsınız. Hepiniz birden ona isyan etse hükümranlığına zerre kadar halel gelmeyeceği gibi, yine hep birden Ona itaat ve ibadet ile de hükümranlığına zerre kadar katkıda bulunmuş olmazsınız. Sizin itaatinize ya da kulluğunuza ihtiyacı söz-konusu değildir. Gerçekte sizden hiçbir karşılık beklemeksizin O sayısız nimetlerini üzerinize yağdırmaktadır." mânalarını taşır
"O, Rahmet sahibidir" cümlesinin mahiyeti iki hususu bildirir: Birincisi, size Hak Yolu göstermesi hiçbir şekilde kendi menfaatiyle
alâkadar olmayıp tamamıyle Allah'ın size olan şefkatindendir. Şayet Hak Yolu izler ve hatalı yollardan kaçınırsanız bu, Rabbe bir menfaat sağlayacak değildir; ne de bundan yüksünmeniz Ona bir zarar verir. Gerçekte o yolu izlemekle kendi çıkarınızı korumakta ve kendi kendinize zarar vermemiş olmaktasınız. Buna göre, Rabb size karşı olan şefkatiyle yüksek derecelere ulaşabilmeniz için gerekli sahih amelleri öğretmekte, ve yine sizi soysuzlaşmanın derinliklerine düşmemeniz için yanlış davranışdan kaçındırmayı irade etmektedir. İkinci olarak, Rabbiniz acımasız değildir ve küçük hata ve taşkınlıklardan dolayı sizi cezalandırmaktan hoşlanmaz. Gerçekte tüm mahlûkatına karşı son derece şefkatli ve merhametli olup, onları idaresinde muazzam bir şefkat sözkonusudur. Bu yüzden sizin eksikliklerinizi tekrar tekrar affeder ve göz yumar; itaatsizlik, günahlar ve suçlar içinde olsanız bile size karşı nfk ile muamele eder.
Senin nîmetlendiricin, Rabb'in olduğunu iyi bildiğin halde küstahça O'nun Emirlerine boş-vermene rağmen, O, tekrar ve tekrar affeder, göz yumar ve bir an evvel Hakikati anlayıp gidişatını düzeltmeni bekler. Şayet O merhametsiz olsaydı sizi derhal imha ile yerinize başka bir nesli getirirdi, ya da tüm insan cinsini imha ile yerine başka türler kaim ederdi. (Mevdûdî, a.g.e., c. I, sh. 152-153).
Yukarıda meali verilen ikinci âyet (6:147) Allah'ın herşeyi kuşatıcı ve Sonsuz Rahmet sahibi olduğundan bahisle en bozguncu ve berbat günahkârlara dahi hemen O'na dönmeleri, aşırılıkları, itaatsizlik ve tecavüzlerinden dolayı tevbe ederek O'nun Rahmet ve Mağfiretini dilemeleri çağrısında bulunmaktadır; O'nun Sonsuz ve herşeyi kuşatıcı Rahmetinin isyankârların tüm günahlarını örtmesi ve mağfiretten onlara bir pay ayırması doğrultusunda ümitlenmek için her türlü nedene sahibiz.
Günah sahipleri için, ölüm ânı çatmazdan evvel Rablerinin onlara tanıdığı tevbe etme ve mağfiret dileme hakkı biçimindeki saygınlığı değerlendirmeleri akıllıca bir iş olacaktır, zira o an geldikten sonra artık Rabbin mağfiretine açılan tüm kapılar kapanmış olacaktır.
Burada belirtilmeli ki, yukarıda meali verilen (6:133) âyette olduğu gibi, Allah'ın farklı sıfat ve fiilleri bir arada zikredildiğinde sözko-nusu sıfat ve fiillerin O'nda aynı anda varolduğu anlaşılmalıdır. Diğer bir ifadeyle, bu (6:133) âyet bize Allah'ın aynı anda hem müstağni ve hem de rahmet sahibi olduğunu beyan eder. O tüm mahlûka-tından bağımsızdır; ancak onlara itina gösterir, muhafaza eder ve günahlarından dolayı onları ânında ceza-landırmayıp, düşünmek ve tartmak için onlara vakit verir, ola ki yaptıklarından pişmanlık duyup tevbe ederler de O da onları bağışlar ve rahmet ve mağfiretini onlar üzerine yağdırır. O'nun, düşünmeleri ve tevbe edebilmeleri için insanlara bolca vakit vermesinin sebebi sorulacak olursa, tanınan bütün bu fırsatlar Allah'ın herşeyi kuşatan rahmeti ve bağışlamasının bir neticesidir.
f- Rehberiyet Ve Rahmet İnsana Rabbinden Gelmiştir
Allah hidayetini ve rahmetini göndermiş olup, insanlara düşen, bu hidayeti kabul ve yolunda gitme ile faziletli ve dürüst bir hayata yönelmektir. Böylelikle insan Allah'ın pek bol rahmetine lâyık olacaktır:
1- "Rableri onlara, kendisinden bir rahmet, rızâ ve içinde sürekli kalacaklan nimeti bol cennetleri müjdeler." (9: 21).
2- "...Bu (Kur'ân), Rabb'inizden gelen basiretler (gönül gözlerini açan nurlar)dır ve iman edecek bir topluluk için yol gösterici ve bir rahmettir." (7: 203).
3- "...İşte size de Rabb'inizden açık delil, hidayet ve rahmet geldi. Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir?..." (6:157).
Bu âyetlerde Rab'lerine iman edenler ve bir gün O'na kavuşmayı bekleyenler için ümit ve hidayet vaadi göze çarpar. Onlar Allah'ın bu
âyetlerine inanırlar ve O'nun rahmetine ve rızâsına ve ebedî cennet nîmetine hak kazanabilmek için rehberiyete uygun faaliyette bulunurlar. Ne var ki Allah'ın açık âyetlerini inkâr ile O'nun hidayetinden yüz çevirenler kendi nefislerine büyük bir zulüm yapmış olurlar, zira amelleriyle kendi kendilerini Rabb'in rahmetinden mahrum bırakırlar.
g- Allah'ın Rahmeti İyilik Ehline Çok Yakındır
Toplumun refahı için hayır faaliyetlerine katılma doğrultusunda insanlara büyük teşvik vardır:
1- "...Muhakkak ki Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır." (7: 56).
2- "Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde o lan (sıkıntılar) a bir şifâ ve mü'minlere bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir." (10: 57).
3- "...Rabb'inin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır." (43: 32).
Kur'ân'ın bu ayetlerinde öncelikli vurgu Allah'ın rahmetinin iman eden, ve hidayeti izleyerek hayatını hayırlı amellerle dolduranlara daima çok yakın olduğu gerçeği üzerindedir. O mübarek İnsanlar bilmeli ki ahirette kendileri için ayrılan Allah'ın rahmeti dünya hayatının geçici zevklerinden ve yığılan zenginliğin sağladığı aldatıcı mutluluktan çok daha üstün ve kalıcıdır.
İnsanoğlu Rabbinden kendine gelen İlahi Rehberiyetten faydalanma imkânını kaçırmama, dolayısıyle de rahmetten kendi kendini mahrum bırakmama noktasında uyarılmıştır.
h- Rasûlullah Âlemlere Rahmet Olarak Gönderilmiştir
Kur'an tüm beşeriyete Rahmet olarak gönderilen Rasûlullah @'in gelişini şöyle müjdeler: "(Ey Muhammed), biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (21: 107).
Bu, Yüce Allah'tan insanların uyanık bulunması için açık bir uyarıdır; zira Rabbin yeryüzündeki son elçisi beşeriyetin hidayeti için Rabden son mesajı getirmiş bulunmaktadır.
Mesajı benimseyenler O'nun lütuf ve rahmetine hak kazanacaklar, Son Mesajı inkâr yoluna sapanlar ise kendilerini Rabbin rahmetinden mahrum ederek hayatlarını helak edeceklerdir. Bu Rasûl, mesajında insanlara hayır ve mutluluktan başka birşey getirmemiştir Mesajı İzlemekle Allah'ın tüm lütuf ve rahmetini kazanmış olacaklardır. Rasûl @'in izinde olmak demek, insanların hayatlarım ve medeniyetlerini zenginleştirme imkânını yakalamış olmaları demektir.
d- Kur'ân, Mü'minler için Şifâ Ve Rahmettir
Kur'ân sahip olduğu muhteşem vasfı ile kalbin hastalıklarını tedavi eder ve kendisine itikat edenlere Allah'ın rahmetini taşır:
"Biz Kur'ân'dan, mü'minlere şifâ ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Kur'ân, mü'minlere şifadır. İnananlar, onunla dünya ve ahiret dertlerinin şifâsmı bulurlar. Onun din ve dünyaya ait hükümlerine uyarak ruhen huzura kavuşurlar. Ama Kur'ân zâlimlere ziyan artırmaktan başka bir katkıda bulunmaz. (Çünkü onlar Kur'ân'ı inkâr ederler. İnkârlarından ötürü de hüsranları artar)?" (17:82).
Gerçekten Kur'ân'm taşıdığı İlâhî Mesaj "bizim hastalıklı vicdanlarımıza bir tedavi, manen geleceğimiz ve günahlarımıza bağışlanma sevinci açısından bir ümittir. İmanla çalışan herkes bu önceliklerden yararlanacaktır. Kaybedecek olanlar yalnızca Allah'ın Şeriati-ne isyan edenlerdir. Hakikate karşı çıktıkça batağa -yok olmaktan daha beter günah ve gazâb-ı İlâhîye- daha bir saplanırlar." (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 718, not: 2282).
Kur'ân'ı kendilerine rehber ve hüküm kitabı edinen topluluklar Allah'ın rahmetine mazhar olurlar ve her tür zihnî, ruhî, ahlâkî ve kültürel illetlerden şifâ bulurlar. Diğer taraftan Kur'ân'ı reddeden ve onun hidayetine sırtını dönen günahkârlar kendi kendilerine zulmetmektedirler. Zira Kur'ân'm vahyi ya da haberi insanlara ulaşıp da red sözkonusu olduğunda Kur'ân, inkarcıları önceki kötü durumlarında da bırakmaz, onları öncekinden daha büyük bir ziyana sürükler. Bunun sebebi; inkarcılar Kur'ân'm vahyinden ya da onunla tanışmalarından önce kayıpları yalnızca cehaletten ileri gelmekte idi, ancak ne zaman Kur'ân önlerine geldi ve Hak ile Bâtıl arasındaki ayrımı açık bir biçimde ortaya koydu, bu durumda inkarcılara önceki cehalet durumunda devam etmeleri için hiçbir mazeret kalmamış oldu.
Bundan sonra yine Kur'an'ın hidayetini reddeder ve sapıklıklarında ısrar ederlerse bu onların cahil olmadığının, fakat zulmün uygulayıcıları ve bâtılın kullan olduklarının, Hakikate karşı cephe almış bulunduklarının açık bir delilidir. Bunların örneği zehir ve hayat iksiri önlerine konduğunda tercihini zehire yapan biri gibidir. Bu durumda sapıklıklarından dolayı sadece kendileri sorumludurlar ve işledikleri cürümlerin cezasını çekeceklerdir. Açıkça görüldüğü üzere bundan sonraki günahın getireceği kayıp önceki cehaletin verdirdiği kayıplara nisbetle çok daha büyüktür. Rasûlullah @ bu gerçeği şu kısa ve anlamlı cümlede ifade etmiştir: "Kur'ân ya sizin aleyhinize ya da lehinize bir delildir." (Mevdûdî, a. g. e., c. II, sh. 163).
Yani Rabbimizce şifâ, rahmet ve insanlık için bir inayet olarak gönderilen şey ona karşı çıkan ve inkâr eden kötü-niyetli, fesat ehline karşı bir yıkım, mahrumiyet ve gazap vasıtası olmuştur. Kur'ân'm reddi Allah'a karşı gelen isyankârlar açısından kayıp ve tahribattan başka birşey getirmemiştir.
Allah'ın Bağışlaması
Allah'ın mağfiret kapısı insana daima açık olup, teşebbüste bulunmak ve onu talep etmek insanın elindedir.
a- Allah'ın Bağışlaması Herkese Açıktır
Allah'ın Mağfireti sınırsızdır ve O mağfiretini istekli herkese yayar. "... Şüphesiz Rabb'in affı geniştir..."(53: 32).
"... Senin Rabb'in, hem bağışlama sahibi, hem de acı azâb sahibidir." (41:43).
Muhakkak ki Allah, kullarını koruyan ve gözetendir. İnsanoğluna olan büyük düşkünlüğü nedeniyle onların günahlarını, cürümlerini ve hatta peygamberlerine çektirdikleri eziyetleri bile gözardı eder, ve onları tümden affeder; bunun için tek şart kişinin O'na dönmesidir. Tevbekârm geçmiş bütün fiilleri ve cürümleri arındırılmış ve affa uğrayarak cemaatte şerefli ve haysiyetli mevkiine almıştır.
b- Allah'a Ortak Koşma (Şirk) Dışında Bütün Günahlar Bağışlanır
Kişi Mağfiret için Allah'a döner dönmez geçmiş bütün günahları bağışlanır:
"Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir." (4: 48,116).
Hainlik, devletin varlık nedenine kasdetme-sinden dolayı en ağır suçu teşkil eder. Benzer şekilde, başka varlıkları Allah'a ortak tanımak da, bağışlanmaz bir tavırdır. Böyle bir tavır gerçekte Tevhid İlkesinin özü ve kaynağına isyan demektir. Allah'a karşı işlenen suçların en çirkini olmasına rağmen bu bile, cehalet halinde yapılmış ve sonrasını tevbe ve ıslah olma izlemiş ise, affedilebilecektir. (Lütfen "Rahmet" başlığı altında geçen [4:17] âyet mealine bakınız).
c- Allah'ın Rahmetine Koşunuz
Allah'ın Mağfiretini talepte kişi başkalanyle yarış hâlinde olmalıdır:
1- "Rabb'inizden bir bağışa ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış cennete koşun!" (3:133).
2- "(O halde siz), Rabb'inizden bir mağfirete ve genişliği, gökle yerin genişliği gibi olup Allah'a ve Rasûlüne inananlar için hazırlanmış bulunan bir cennete koşuşun. İşte bu, Allah'ın lûtfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir." (57: 21).
d- Allah İnsanları Mağfiretine Çağırır
1- "(Ey Muhammed), kullarıma haber ver: İşte ben öyle bağışlayan, öyle esirgeyenim." (15: 49).
2- "Eğer Allah'ın nîmetini saysanız, sayamazsınız. Doğrusu Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (16:18).
3- "...Ve bilin ki, Allah bağışlayandır, halimdir (ceza vermekte aceleci değildir)." (2: 235).
4- "...Ben ise sizi O azîz ve çok bağışlayan (Allah)a çağırıyorum." (40:42).
5- "...Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah'tan günahlarını bağışlamasını isteseler ve Rasûl de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedici, merhametli bulurlardı." (4: 64).
e- Allah Bağışlayıcıdır- Günahları Allah'tan Başka Kim Bağışlayabilir?
Mağfiretini taleple O'na döndükleri takdirde Allah kullarının günahlarını ve aşırılıklarını bağışlamaya daima hazırdır:
1- "Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, bile bile, yaptıklarında ısrar etmezler." (3:135).
2- "Allah'a istiğfar et. Şüphesiz Allah bağışlayıcı, esirgeyicidir." (4:106).
3- "Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse,-Al-lah'ı bağışlayıcı ve esirgeyici bulur." (4:110).
4- "...Şüphesiz Rabb'in, o (insa)nların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir..." (13: 6).
f- Zâlimler Neden O'na Dönmez?
Allah, sonsuz rahmet ve mağfıretiyle günahkâr ve isyankâr kullarına umûmi affını ilan ederek, onlara neden Kendisine dönmedikleri sorusunu yöneltir. Çünkü O'nu daima bağışlayıcı bulacaklardır:
1- "Hâlâ Allah'a tevbe edip O'ndan af dilemiyorlar mı? Allah bağışlayan, esirgeyendir." (5: 74).
2- "Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları iman etmekten ve Rablerine istiğfar etmekten alıkoyan şey, ancak evvelkilere (ait) âdetin kendilerine de gelmesi(ni) yahut azabın açıkça karşılarına gelmesi(ni beklemeleredir" (18: 55).
3- "...Allah ise size kendi tarafından bağışlama ve lütuf va'dediyor. Şüphesiz Allah(ın lûtfu) geniştir, (O) bilendir." (2: 268).
Kur'ân'ın bu âyetlerinin çok açık ve kesin bir ifadeyle bildirdiğine göre Allah'ın mağfireti (a) sınırsızdır; (b) dileyen herkese açıktır; ve (c) kişinin günahlarının miktar ve kesafetinden bağımsızdır. Allah'a niyazda bulunan herkes O'nu bağışlayıcı, merhamet ve inayet sahibi bulacaktır. Geçmiş hayatında ne kadar günah ve cürüm işlemiş olursa olsun herkese Rabbîne geri dönmesi ve günahları için af dileyerek sonraki yaşantısını düzeltmesi için açık çağn vardır. Bunu kabul edenler, Rable-rinin kendilerini günahlarından arındırdığını görecekler, sanki hayatlarında hiç günah işlememiş gibi olacaklardır.
Sânı yüce Allah, rahman ve rahîmdir. Şüphesiz ki O, kendine yeten ve yaratıklarından müstağni olandır. Göklerin ve yeryüzünün Rabbidir. Kötü ameller işleyerek nefislerine zulmeden kimselerin günahlarını Allah'tan başka affedecek yoktur. O'nun katında her ne suretle olursa olsun bir başkasının yerine kendini feda, kefaret, aracılık ya da fidye söz konusu değildir. Çünkü O beşerî zaaf ve aczi-yetlerin çok üzerindedir. O, kullarına karşı son derece cömert ve âlicenaptır; günah ve hatalarından pişmanlık duyarak muhlisâne istiğfar edenleri affedeceğini bildirir.
Allahu Teâlâ, asla beşeriyetin günahları adına çarmıha gerilmek üzere bir Oğul yaratma zarureti duymamıştır. Böylesi fikirler ancak zayıf ve aciz insanoğlunda doğabilir. O, bütün gücü kendisinde topladığı gibi, denetimi dışında ya da zâtı açısından mümkün olmayan hiçbir şey yoktur, zira tüm yaratılmışlar O'na aittir ve O'nun mülk ve hâkimiyeti yer ve gökler arasındaki herşeyi kapsamaktadır. Bir şeyi yaratmayı dilediği vakit, Allah sadece "Ol" der, istenen şey olmuştur. O'nun emri ile yaratışın vücut bulması arasında hiçbir şekilde gecikme sözkonusu değildir.
İnsan acziyetinin bir neticesi olarak, kimileri Allah'ın zâtı hakkında açık bir kavrayış ve bilgileri olmadığı halde başkasının yerine kendini feda etme gibi kimi soyut, tutarsız ve gayri mâkûl fikirlere dalarlar, ve bunları imanlarına dahil ederler. Halbuki Allah Teâlâ insanoğlunun tüm acizliklerinden bendir. O, Ulu ve Şanı Yüce olup tevbe ile kendisine döndükleri, mağfiretini talep ettikleri ve müteakip yaşantılarında da ıslah oldukları takdirde, O'na ve hidayetine iman ettikleri ve amellerinde dürüstlüğü esas aldıkları takdirde bütün kullarım bağışlar: "Allah, ki O'ndan başka ilah yoktur, daima diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir. Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların Önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koru(yup gözet)mek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." (2:255).
Barış Ve Huzurun Reçetesi
Allah'ın Rasûlü Muhammed @ insanlara gerçek ve kalıcı bir sulh ile kalbî itminanı temin edecek reçeteyi sunmuştur. Umumiyetle İnşanoğlu bu dünya hayatının meşguliyetlerine boğulduğu ve sayısız problemle yüzyüze kaldığı için huzurlu anlarının çok kısıtlı olduğunu düşünür. Muhtelif sahalarda gece gündüz hayatın güçlüklerini göğüslemeye çalışırken, her adımda uykularını kaçıran ve hayatı çekilmez kılan meseleler ve engellerle karşılaşır. Bu sefil durumun hiçbir çıkışım da bulamaz. Kişi ilmî liyakat ya da meslekî eğitim uğrunda yoğun çaba gösterirken seçtiği sahada yükselmeyi hedef edinmiştir. Böylelikle huzur ve sükûn dolu bir hayat ve bu hayatın nimetlerini beklemektedir. Ancak bu kadar sıkı çalışmadan sonra önü açık olan ve çok iyi imkânlar sağlayan, rahat bir hayatı temin eden iyi bir mesleğe sahip olduğu halde söz-konusu kişi aradığı huzur ve zihnî rahatlığı hâlâ bulamamıştır. Kişi o nâdir unsurun arayışı içinde her yolu dener -tatillere çıkar, sosyal klüplere üye olur, faaliyetlere katılır ve türlü biçim ve tarzda çok güzel vakitler geçirir- ne var ki bütün bunlar kendisine bir tatmin getirmemiştir. Herkesin mutlu ve huzurlu bir hayat için temel ihtiyaçlar olarak mülahaza ettiği imkânları elinde tutan kişi hâlâ zihnini rahatlatabilirle arayışı içindedir. Halbuki işin başında bunu, elde edilecek maddî imkânların tabii bir neticesi olarak görüyordu.
Bir medeniyetin, bağlılarına hayatın bütün lükslerini, fizikî ve maddî nazlarını sunduğu halde onlara gerçek mutluluk ve zihnî huzuru sağlayamaması o medeniyetin hayata dengesiz yaklaşımının neticesidir. Çok güç ve karmaşık görünen problem aslında bir benzetmeyle kolayca açıklanabilir. Devlete karşı, sözkonusu devletin yasalarına ve hâkim otoritesine karşı açıkça başkaldırmış bir âsi o devletin sınırlan dahilinde hiçbir yerde katiyetle salim bir kafayla yaşayamaz, İstediği kadar lüks ve müreffeh bir yaşantısı olsun, elinde istediği kadar kullanabileceği imkânlar olsun, istediği kadar maddî haz içinde bulunsun, bir an için bile zihnî sükûnete kavuşması sözkonusu olamaz. Hatta polis ve yasalar peşinde olduğu için bir yerde uzun bir süre dahi kalamaz. O kaçmakta, yasalarsa amansızca kendisini takip etmektedir.
Maddî zenginlik kaynaklarının getirdiği haz ve imkânlar içine gömülmüş ve ruhunun ihtiyaçlarına karşı aldırmaz ve umursamaz bir tavır içinde bulunan bir şahıs da benzer konumdadır. Zira manevî Yasa kendisine uyması için sözkonusu şahsı sürekli biçimde sıkıştırmaktadır. Ancak belirtilen şahıs ne Yaratıcısının şuurundadır, ne de O'nun var olduğu fikrine pek itibar etmektedir. Kendini tümden fizikî benliğine ve bu benliğin ihtiyaç ve taleplerine vermiş, ruhunun talep ve ihtiyaçla-nndan ise devamlı kaçar haldedir. Bu anlamda o kişi kendi tabiatı içinde bir âsidir ve buradan uzaklaşarak huzurlu bir hayata kavuşması da mümkün değildir.
İnsan ve insanlık tarihinin şöylece bir tetkiki bile insanın sahip olduğu ruhî ve manevî hayatı ile hayvanlardan ve âlemdeki diğer unsurlardan farklı olduğunu gösterir. Fizikî ve maddî ihtiyaçları itibariyle insanoğlunun hayvanlar ve kâinattaki diğer unsurlarla aynı düzeyde olduğu doğrudur; Diğerleri gibi fizikî kanunlara uymak durumundadır. Bedeni gıda ve barınak İhtiyacı duyduğu gibi neslinin devamı için dahi hayvanlar gibi tabiatın kanun-lanna bağlıdır. Doğumdan itibaren, gençlik, olgunluk, ihtiyarlık ve ölüme değin bütün hayatı boyunca kati biyolojik kanunlann denetimi altındadır. Bu açıdan insanoğlu kâinatın küçük bir cüzüdür ve onun diğer bütün unsurları gibi tabiî kanunlann kaydı altındadır.
Buna göre, fizikî olarak, kişi tabiat kanunlan-nın (yani âdetullah'ın) itaatkâr bir kuludur. Diğer bir ifadeyle, fizikî bedeni gözönüne alındığında kişi Müslüman olarak isimlendirilebilir, zira Arapça İslâm kelimesi âlemlerin Rabbi karşısında "teslimiyet", "boyun eğme", ve 4Jitaat" gibi mânâlara gelmektedir. Âlemdeki herşey Allah'a ve Onun Şeriatine toptan teslimiyet ve itaat içindedir. Hiçbir şey kendine çizilen yoldan bir santim dahi kayamaz. İnsanoğlu da dahil olmak üzere herşey bu Şe-riatin sıkı kaydı altındadır. Kur'ân bu Kanunun işleyişim şu sözlerle ifade eder:
"Andolsun, onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim (sizin yararınıza çalışmak için) boyun eğdirdi?' desen; 'Allah' derler. O halde nasıl Allah'ın (birliğinden) döndürülüyorsunuz?" (29: 61).
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdirdi. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır." (45:13).
"Güneş de, ay da (belli) bir hesap iledir. Necm (bitkiler, yıldızlar) ve ağaçlar (Allah'a) secde etmektedirler. Göğü yükseltti ve mîzânı koydu. Tartı(mîzan)da taşkınlık edip dengeyi bozmayın." (55: 5-8).
Bu âyetlerde kâinatın Yaratıcısının koyduğu Tabiat kanunlarının işleyişi tarif edilmiştir. Herkes bu kanunlara tâbi ve onlara itaat etmek durumundadır. Bir diğer ifadeyle, tabiatı gereği herkes 'Müslümandır', zira herkes tabiat kanununa bağlı olup fizikî varlıkları ve varlıklarının hareket ve işlevlerine Yaratıcılarının kanunları tarafından sıkı biçimde hük-medilmektedir.
İslâm aynı zamanda "barış" anlamına gelir. Bu şu demektir: 'Tabiatın kanunlarına uyanlar bedenen ve zihnen kurutuluşu gerçekten elde ederler. Bütün kâinat tabiat kanunlarına tama-mıyle teslim olması sebebiyle sulh ve güvenlik içindedir. Şayet insanoğlu da bedenî ve zihnî sulhe varmak istiyorsa beden ve zihin olarak bütün benliğini Rabb'ine ve Onun kanunlarına vermek zorundadır.
Ancak insanın konumu hayvanlardan ve cansız varlıklardan farklıdır. Bedenî ve fizikî hayatı tümden tabiat kanunlarıyle kayıtlıyken ruhu ise ahlâk ve maneviyatın tesir sahası içindedir. Hayvanlar ve kâinattaki diğer unsurların aksine insan düşünme yeteneği ve akıl ile donatılmış ve hür irade verilmiştir. Diğer yaratılmışların aksine insan iyi ya da kötü kendi fiil çizgisini kendi tercihiyle belirlemek serbestisindedir. Ve bu tercih sebebiyle kişi yeryüzündeki faaliyetleri için Hesap Günü Allah katında sorumlu olacaktır.
Kur'ân insanın hür iradesine ve bunun neticesine şu beyanıyla işaret eder: "Nefsini temizleyen iflah olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğramıştır." (91: 9-10).
Hem maddî ve hem de manevî olmak üzere insan hayatının her iki unsuru da değişik önem taşır. Bedenî varlık gözönüne alındığında, kişi aynı diğer yaratıklar gibidir. İstese de, istemese de tabiat kanunlarına tâbidir (yani bir Müslümandır). Ancak hayatın manevî boyutu itibariyle hayır ya da şer yollarından birini seçmekte hürdür. Kendi serbest iradesinin rol oynadığı bu alanda İlahî Rehberiyeti benimseyen kişi kendi iradesiyle Allah'ın Şeria-tine teslimiyet ve itaatin meyvelerini, Kur'ân'da (55: 5-8 ve 91: 10-11) da beyan buyrulduğu üzere tam bir huzur-sükûn ve zihnî tatmin biçiminde elde edecektir. İlahî Rehberiyeti reddederek kendi hevâ ve hevesine ve başkalarının şeytanî yollarına uyan, böylelikle kendi kendine zulmeden kişi ise, ne yaparsa yapsm ve ne kadar maddeten zengin olursa olsun katiyetle salim bir kafaya sahip olamayacaktır. Sahip olduğu yüksek teknoloji veya ay ve güneş ötesine geçmeyi başaran araştırmaları ona zerre kadar kalbî ve zihnî huzur ve tatmini sağlayamayacaktır. Zira o kendi fıtratına zıt bir eylem içerisindedir. Bu nedenle inançsızlık (yani, küfür) aynı zamanda zulüm "gücün haksız ve acımasız biçimde kullanılması" kelimesiyle eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Bir şeyi âdil olmayan bir tarzda ya da kendi tabiatına, gerçek irade ve özündeki tavra aykırı olarak zora koşmak zulüm olarak nitelendirilir. Böyle adaletsizlikler icra edildiği anda çatışma ve çekişmeyi gündeme getirecek, bu da huzuru bozarak düzensizlik ve karmaşaya yol açacaktır. İslâm ise beraberinde adalet, barış ve nizamı getiren bir teslimiyettir.
Görüldüğü üzere materyalistler hep problemlidir. Çünkü (a) kendi nefsine hâkim olan tabiat kanununa (30: 30) karşı gelerek bizzat kendi fıtratıyla çelişkiye düşmektedir; (b) âlemlerin Rabbine açıkça başkaldırını ştır (6:14), (c) âlemdeki her unsur Allah'ın Kanunu ile tam bir ahenk ve uzlaşma içindeyken materyalist, genel hayat modelini açıkça İhlâl etmektedir. Aşikârdır ki âlemin unsurları yekdiğeriyle uyum içinde olmasa kâinatta hiçbir şekilde istikrardan söz edilemezdi.
Yaratıcısı ve çevresiyle, bizzat kendi fıtratıyla savaş halinde olan kişi nasıl salim bir kafaya sahip olabilir? Beden ve ruhu açısından tam bir huzur ve tatmine ulaşmak için kişinin önündeki tek uygun ve pratik yol, bariz olduğu veçhile, kendi nefsi, Yaratıcısı ve çevresiyle barış içinde yaşamaktır.
Kendi hür iradesiyle îlâhî kanuna itaat içinde bütün benliğini Allah'a teslim etmeli ve nefsinin ıslahı, olgunlaşması ve yükselmesi için Allah'ın, Elçisi vasıtasıyla gönderdiği prensiplere uymalıdır. Böyle davrandığı takdirde kişiye hem bu dünyada ve hem de öte dünyada bedenî ve zihnî mutlak huzur ve itminan ile beraber gerçek mutlu ve kazançlı bir hayat garantilenecektir.
Kişi bir kere Hakikati tanıyınca; gerek maddî ve gerekse manevî sahada bütün benliğiyle Âlemlerin Rabbi'nin Emrine teslim olarak Doğru Hayat Yolunu seçer; fizikî özünde olduğu kadar nefsinde de olgunlaşma ve yükselme için İlâhî Rehberiyeti arama ve izlemeye başlarsa hayatını artık şu üç aslî prensip üzerinde temellendirme ve düzenleme ameliyesine girişir:
1- Bütün huzur ve sükûnun kaynağı ve sebebi olan Mutlak Varlık ile yakın bir ilişki kurmak.
2- Tüm benliğiyle O'na güvenmek.
3- Ne darlıkta ümitsiz olmak ve ne de bollukta aşırıya kaçmak.
Şimdi bu üç prensibi tek tek açıklayacağız.
1- Allah'a Yakın Olmak
Huzur ve sükûnun nihaî kaynak ve sebebi bizzat Allah'tır. Bu yÜ2den kişinin bütün yetenek ve güçlerini kullanarak O'nunla çok yakın ve daimi bir münasebet kurması, geliştirmesi ve devam ettirmesi esastır. Yerleşik ve herkesin tanıdığı genel pratik hatırlanacak olursa, kişi belli bir süre birlikte yaşayacağı başka şahıs ya da şahıslarla iyi münasebetler geliştirmek durumundadır, bu onun hayatını daha mutlu ve daha huzurlu kılacak Önemli bir unsurdur. Tanışmak insanlarla iyi ilişkiler geliştirmenin başlıca şartlanndandır.
Biliyoruz ki Allah bütün huzurun kaynağıdır, ve bizim de dönüşümüz O'nadır. Buna göre kişinin Vaadedilen Gün gelip bizzat Rabble buluşmadan önce O'nunla iyi ve yakm bir bağ geliştirmeye çaba göstermesi esastır.
Allah'ın bizzat bizi kendi selâmet yoluna davetini görünce bunun önemi daha bir açığa çıkıyor: "Allah; barış yurduna çağırır ve dilediğini doğru bir yola iletir." (10: 25).
Bu maddî hayatın geçici ve belirsiz hazlanna zıt olarak, Allah'ın bizi sürekli biçimde çağırdığı daha üstün bir hayat vardır. Burası "Barış Yurdu" diye isimlendirilir. Zira orada korku, hayal kırıklığı, ya da kederden eser yoktur. Rabbin davetine uyanlar yalnızca maddî menfaatlerle kalmayacak, Allah'ın yüce hoşnutluğunu da elde edeceklerdir. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 491, not: 1413).
Bu âyet bütün insanlığı "Barış Yurdu"na davet ettiği halde tabiatıyle oraya ancak o Yolu takip edenler ulaşabilecektir. Bir şeyi yalnızca arzu etmekle kalıp onu elde etmek için gerçek ve içten hiçbir gayret sarfetmemek Allah katında kabul edilir ve sonuç getirir cinsten değildir.
Haşr sûresinin 23. âyetinde Allah "barışın kaynağı" olarak nitelendirilirken bu, barış ve güvenliğin O'nun zâtiyle içice olduğu anlamına gelmektedir. Ve O, insanları selâmete çağırırken, kendi irade ve dileğinin bütün insanlığa esenlik sunmak olduğu görülüyor. Ancak O'nun teklifi şu şartı da beraberinde taşır: kişi Allah'ın rasûlleri vasıtasıyle kendisine ulaşan Allah'ın hidayetini benimsemek suretiyle kurtuluş için çaba gösterecektir. Allah Yolunu benimseyerek içtenlikle bunu izleyenler Allah'ın esenliğini hemen yanıbaşlannda bulacaklardır. Gerçekten, zihnin selameti gönül hâli olup maddî faktörlerden ziyade manevî faktörlerce belirlenir. Maddî tatmin ve refahın da zaman zaman gönül hâlini etkilediği ve hoşnut ettiği sözkonusu ise de asıl itibariyle burada etki ve belirleyicilik maddî zenginlikle ilgisi olmayan manevî faktörlere aittir.
Allah'ın bizzat insanları yönelttiği Yol nihayetinde "Barış Yurdu"na varmaktadır. Kur'ân, esenliğe giden bu Yolu şu beyanıyle zikreder: "...Deki: 'Allah, dilediğini saptırır, (Hakka) yöneleni de kendisine iletir. Onlar ki, iman etmişlerdir ve kalpleri Allah'ı anmakla yatışır. İyi bilin ki ancak Allah'ı anmakla kalbler yatışır." (13: 27-28).
Bu ayetin açık ifadesine göre gerçek itminan içte olan bir şey, kişinin kalbi, zihni ve ruhunda gerçekleşen bir olaydır. Ve maddî dünyadaki herhangi bir şeyden ziyade kişinin içine, manevî tecrübesine ve Yaratıcısıyle olan ilişkisine istinat eder. Günlük hayatında Allah'ın Rehberiyetine uyan, sıkıntılı anlarında O'nun yardım ve inayetini talep ederken rahat ve bolluk günlerinde O'na şükrandan vazgeçmeyen, bu dünyanın karanlığında hayat gemisini yönlendirmek için hep O'nun ışığını arayan kişiye, kuşkusuz Rabb'i, dünyanın karanlık vadilerinde rehberlik yapacak ve onu ebedî esenlik yurduna alacak, nurunu gösterecektir.
Rabb'ine itibar etmeyen ve O'nun barış yurduna yakın olma gayreti içinde bulunmayanları ise Allah Teala böyle davranmaya zorlamayacaktır. Rabbin katiyetle böyle bir eğilimi yoktur, zira O, Yolu göstermiş ve insanları tutacakları yol konusunda hür iradeleriyle başbaşa bırakmıştır.
M aide sûresinde yer alan şu beyanla Allah'ın evrensel prensibine dikkat çekilmiştir: "... Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir Kitap geldi. Onunla Allah, rızasının peşinden gidenleri esenlik yollarına iletiyor ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletiyor." (5: 15-16).
Kur'ân'ın bu beyanında bir dizi husus insanoğlunun menfaati için açık ve kafi biçimde ifade edilmiştir. Öncelikle, Allah yeni nurunu rasulü Muhammed @'in şahsında insanlara göndermiştir; rasul gerekli Rehberiyeti onlara sağlayacaktır.
İkinci olarak, Rabb, Kitabı Kur'ân'la elçisini güçlendirmiştir, Kitab zamanların ihtiyaç ve şartlarını karşılamak isteyenlere sürekli hidayettir.
Üçüncüsü, bahsedilen bu iki rehberiyet kaynağı Rabb'in yolunu dileyen herkes İçin daimi surette hazır bulunacaktır.
Dördüncüsü, Rabb'in hidayetini arzulamayan ve bu konuda bir gayret göstermeyen kişiler buna zorlanmayacaktır.
Beşincisi, Rabb'in yüce rızâsını arayanlar her daim O'nun esenlik ve güvenlik yollarına iletilecek ve onlar orada beden, zihin ve ruhun tam bir huzur ve itminanı ile birlikte eksiksiz mutluluğu yaşayacaklardır.
Altıncı olarak ise, bu Rehberiyet insanı karmaşa ve düzensizliğin karanlık vadilerinden çekip alarak Rabb'in barış yurduna giden doğru yola iletmek için gönderilmiştir.
Buradan mutlak bir açıklıkla görüldüğüne göre, barış yurdu daima Rabb'in yüce rızâsını arayan muti ve inançlı kullara ayrılmıştır, Rabb'in hâkimiyetini inkâr ve şeriatıne itaatsizlik ile birlikte O'nun barış yurduna girmek için hiç bir arayış ve gayret içinde olmayanlara değil. Kuşkuya hiç mahal kalmayacak şekilde denebilir ki, gerçek ve kalıcı esenlik Allah'ın hoşnutluğunu arayan ve her yer ve zamanda daima O'nu tezekkür ve tefekkür edenlere aittir. Böylesi insanlar hep Rabb'in huzu-rundadırlar ve hiç bir zaman kendilerini yalnız ve O'nun dostluğundan uzak hissetmezler. Zira nerede olursa olsunlar ve ne yaparlarsa yapsınlar Rabb hep onlarla birliktedir:
"Göklerde ve yerde olanları, Allah'ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizli konuşsa dördüncüleri O'dur. Beş kişi gizli konuşsa mutlaka altıncıları O'dur. Bundan az, bundan çok olsalar, nerede bulunsalar mutlaka O, onlarla beraberdir..." (58: 7).
2- Her Şeyde Ve Tam Olarak Allah'a Güvenme
Zihnî ve bedenî huzur ve itminana ulaşmak isteyen kimsenin kesin bir iman ve sonsuz ih-lasla yapışması gereken ikinci prensip budur. Bu prensibin temel gereği kişinin Allah'a tam bir imanı olması ve onun âlemlerin gerçek Rabb'i ve Hâkimi olduğuna, insanın kaderi yanısıra kâinattaki ve yeryüzündeki her şeyin Rabbin yegane denetimi allında bulunduğuna inanmasıdır.
Kişi, Rabb'in kendi mülkünde herşeye muktedir olduğuna ve tam ve sarsılmaz bir güven hissetmelidir. Bu husus Kur'ân'da şöylece ifade edilir: "Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter." (4:132).
Talâk sûresi, 3. âyet: "Ve onu ummadığı yerden nzıklandırır. Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuştur."
Bakara süresindeki şu ifadelerle mü'minler Allah'ın yardımından emin kılınır: "Allah iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır..." (2: 257).
Bu ayetlerin genişçe bir izahını yapan Ebû'l-A'lâ Mevdûdî şöyle demektedir: Kadınlara ve yetimlere karşı âdil olmaya teşvik etmek için Allah, her zaman olduğu gibi, sonuç beyanında kısa ve fakat etkili bir tavsiyede bulunuyor ve mü'minleri şu noktalarda uyarıyor:
1- Bir başkasının kaderini tayin edebileceğiniz veya bozabileceğiniz zannına kapılmayın ve eğer bir kimseden yardım ve desteğinizi çekerseniz, o kimsenin tamamen yardımsız kalacağını da sanmayın. Gerçekte sizin kaderiniz ve destek verdiklerinizin kaderi, tamamen Allah'ın kudretindedir ve siz Allah'ın, kullarını desteklemesine vesile olan tek vasıta değilsiniz. Göklerin ve yerin Sahibinin hazineleri geniş ve sınırsızdır. O, hüküm ve hikmet sahibidir ve dilediği kişiye dilediği şekilde yardım etme gücüne sahiptir.
2- Allah size ve sizden önceki ümmetlere, işlerini yaparken kalbinizde Allah korkusu olmasını emretmiştir. Bunda Allah'ın değil sizin yararınız vardır. Eğer bu emirlere uymazsanız, Allah'a hiçbir zarar vermiş olmazsınız, fakat kendiniz Önceki isyankâr ümmetlerin yolundan gitmiş olursunuz. Kâinatın Hâkimi olan Allah, kesinlikle size muhtaç değildir. Allah'ın emirlerini uygulamazsanız sizi helak eder ve yerinize başka bir topluluğu ikame eder. Ve sizin ortadan kaldırılmanız O'nun mülkünün azametine en küçük bir kayıp verdirecek de değildir.
3- Allah bu dünyanın ve âhiretin geçici veya sürekli ve kalıcı bütün nimet ve mükafatlarının sahibidir. Bunlardan kendi kapasite ve cesaretiniz dahilinde seçim yapmak artık size kalmıştır. Bu dünyanın geçici cazibelerine kapılmış ve hatta bu uğurda âhiretin kalıcı nimetlerini bile kurban etmeye hazırlanmışsa-nız Allah dünyada nimetlerini sizden esirgemeyecek, burada ve şimdi verecektir. Ancak bu durumda âhirette bir paymız olmayacaktır. Allah'ın nimet okyanusundan yalnızca bir damla aldıran kendi kapasite ve cesaret noksanlığınız olduğunu bilmeniz gerekir. O halde, itaat ve teslimiyet yolunu benimseyerek hem bu dünyanın, hem de ahireün sonsuz nimetlerine kavuşmak sizin için daha hayırlıdır.
Bu tavsiyenin "O, herşeyi işiten ve her şeyi görendir" ifadesiyle bitirilmesi son derece anlamlıdır. Allah (hâşâ) kör ve sağır olmadığı için rahmet ve lûtfunu kimlere dağıtacağı konusunda en ince ayrıntıları hesaplama kudretine mâliktir. Kendi hükmettiği kâinatta neler olduğundan ve herkesin niyet ve çabalarından haberdardır. O halde, O'na âsi olanlar, O'nun itaatkâr kullarına tahsis ettiği nîmet ve lûtuftan pay beklememelidir. (The Meaning ofthe Qur'an, c.I, sh.174-175).
Kur'ân gerçek mü'minlerin menfaati açısından şunu ısrarla vurgular; mü'minler her türlü şart altında bütün güven ve imanlarıyla Rab-lerine bağlanmalılar. "Göklerin ve yerin gay-bı (görünmez bilgisi), Allah'a aittir. Bütün işler hep Allah'a döndürülüp götürülür. O'na kulluk et ve O'na dayan. Rabb'in sizin yaptıklarınızdan gafil değildir." (11:123).
Bu âyet Kur'ân'm mü'minlerin tüm işlerinde Allah'a dayanmaları gerektiği şeklindeki bildirisini daha bir destekler mahiyettedir: Dünyamızda ve tüm yaratıklar âleminde, gizli veya açık, nihayetinde Allah'ın irade ve enirine istinat etmeyen hiç bir şey yoktur. Büyük, küçük herşey O'nun kararına bağlıdır. O halde tüm işlerimizde O'na itaat ve güven içinde olmalıyız. Rabb'e itaat noktasında hatırlanması gerekli bir husus da O'nun "tüm iyilik ve sânı" Zâtında topladığı ve tüm Övgülerin O'na ait olduğu şeklindedir. Yine biz kendi irademizi ayrı bir unsur olarak koymaktan kaçınmalı ve İrademizi Allah'ın iradesiyle özdeş-leştirmeliyiz, Rabbe ve Şeriatine tam anlamıyla itaat göstermeli ve tüm samimiyetimizle O'nun yarattıklarına hizmette bulunmalıyız. (A. Yusuf Ali, a.g.e., sh. 547, not: 1626). Bize yöneltilen şu talep kişinin tümüyle Allah'a güvenmesinde zirveyi oluşturmaktadır: "Allah, kuluna kâfi değil mi?.." (39: 36). Bu âyet bütün işleri için Allah'a kâfi ve sarsılmaz bir güven içinde bulunan mü'min kişiye değişmez bir emniyet ve teminattır.
Gerçekten, "dürüst kişi muhtaç olduğu tüm korunma, arzuladığı tüm huzur, sükûn ve hayal edebileceği tüm mutluluklar için Allah'ı kendine yeterli bulacaktır." (A. Yusuf Ali, a.g.e., sh.1248, not: 4296).
Zümer süresindeki söz konusu âyet (39:36) İnançsızlara bir azar olduğu gibi, mü'minlere de Rab'Ierinin Allah olduğu, O'nun göklerin ve yerin ve bunların muhteviyatı ile aralarındaki her şeyin mülkiyetine sahip olduğu şeklindeki hatırlatmalarla bir rahatlık ve teselli vermektedir. Kâinatın tüm işleri Rabb'in ellerindedir. Ondan daha fazla güvene lâyık olan kim vardır? Kime ondan daha fazla bel bağlanabilir? Kulların taleplerini ve ihtiyaçlarını karşılamakta olan Rabb'den daha güçlü ve üstün biri var mıdır? Bu ayetteki olumsuz vurgunun gücü, esasen Allah'tan başka ikinci bir varlığın bu konuma oturtulması fikrini kökten ve tümden redde ilişkin bize bir fikir vermektedir. Allah' laıllannm tüm ihtiyaç ve isteklerini karşılamakta tek üstün Zâttır. Diğer bir ifadeyle Allah, kullarının tüm işlerinde eşsiz biçimde yeterliğe sahiptir.
3- Ne Darlıkta Ümitsizlik Ne de Bollukta Aşırılık
Huzur, sükûn ve kanaati tam anlamıyla elde etmenin üçüncü prensibi de budur. Kişi ne olumsuz şartlarda ümitsizliğe kapılmalı ve ne de olumlu şartlarda aşın sevince boğulmalı-dır. Rabbe sabır ve sebatla güvenmeli, O'nun vaadine ve sözünü tutmaya muktedir olduğuna tam bir imanla inanmalıdır. Hiç bir telaş ve sabırsızlık alameti göstermemeli, gerek darlık ve gerekse bolluk zamanlarında Allah'a tam imanımızı muhafaza etmeliyiz. Bu husus Kur'ân'da şöyle ifade edilir: "Ne yerde, ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet (âfet, hastalık) yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılmış ezelî bilgimizde tesbit edilmiş) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip şı-marmayasımz. Çünkü Allah, kendim beğenip övünen kimseleri sevmez." (57: 22-23). "...Allah, size gam üstüne gam verdi ki, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzül-meyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (3:153)
Her ne kadar bu âyetler hususî bir durum için vahyolunmuşsa da bu gibi tüm beşerî hallere tatbik edilebilir. Gerçekten, bu âyetlerde Allah insanoğlunun hidayeti için evrensel bir ilke vazetmiştir: Kişi hayatta karşılaşabileceği farklı durumlara bakmaksızın her daim tüm benliğiyle Allah'a güvenmelidir. Kişinin zaman zaman başarılar ve sevinçli durumlarla kucaklaşması yamsıra zaman zaman da başarısızlıklar ve felaketlerle yüzyüze gelmesi âdetullahtandır. Gerçek bir mü'min talihin değişen yüzlerinden hiç bozguna uğramayacaktır, zira o Rabb'ine tam bir güven ve yakınlık içindedir. Zaman zaman iyi ve zaman zaman da kötü biçimde farkhlaşan durumlar Allah'ın gönderdiği imtihanlardan başkası değildir; Allah, darlıkta ve bollukta kimin O'na imanında sâdık kaldığını görmek istemektedir. Gerçek mü'min ne bela ve başarısızlıkla karşı karşıya kaldığında umutsuzluğa kapılır ve ne de basanlar ve servet onun aşırılıklara gömülmesine neden olur. O, her halükârdan tamamıyle haberdar olan Rabbe kat'i imanını ve soğukkanlılığını muhafaza eder. Bu açıdan bu ayetler kişinin her hâlde soğukkanlı ve Rabbine sâdık kalması için çok yararlı bir reçete sağlar, kişi böylelikle başbaşa bulunduğu her vakıa hakkında Rabb'İnin tam anlamıyle bilgi sahibi olduğunu bilerek hayattaki hiç bir yazgının imanında ve zihnî selâmetinde bozgunculuk yapmasına izin vermeyecektir. O halde kişi hem servette ve hem de felakette sebat gösterecek ve Allah'a inancında sâdık kalacaktır. Allah kendine dayanan kimseyi her şartta yıkımdan korur. Dayanağı Allah olan bedenî ve zihnî huzur ve sükûnu bir arada sürekli yaşayacaktır.
Al-i İmrân süresindeki meali verilen yukarıdaki âyet talihin değişen yüzlerine basan ya da başarısızlık, servet ya da felaket, açık bi-Çİmde işaret eder. Bunlar hep Allah'tan bir imtihan ve sınama olup Allah'a imanında daima tavizsiz ve sâdık kalan muhlis ve mûtî kullan açığa çıkarmak içindir. Bunlar başan-sızlık ve felaket anlarında yakınma ve umutsuzluk göstermedikleri gibi, başarı ve servet zamanlarında da kendilerini kaybetmezler.
Her zaman için kendine güvenli ve ölçülüdürler, yaşantılanndaki farklı durumlar huzur ve sükûnetlerine katiyetle zarar veremez.
Gerçekte bu, tam anlamıyle zihnin selametine bağlı mutluluğun anahtandır. Allah'a katiyet ve sadaketle iman eden bir kişi değişen şartlardan dolayı hiç bir zaman bozguna uğramaz ya da sarsılmaz, zira o, Allah'ın Rasulü vasi-tasıyle vahyettiği kat'i ve hususî bilgiye dayanarak bilmektedir ki, nerede olursa olsun ve hangi ahvalde bulunursa bulunsun Allah Teâlâ daima onunla birliktedir. Ve bu, ona içinde bulunduğu her halin Rabbin bilgisi dahilinde olduğunu beyanla güven ilham eder. O halde mü'min hiç bir şeyin ona zarar veremeyeceğinden ve İlgilerini yok edemeyeceğinden tam bir emirdik içindedir. Çünkü onun tüm işleri her yerde hazır ve nazır olan ve her şeye gücü yeten Rabb'in denetimindedir. Bu ruh haleti mü'minin gerçek zihnî huzurunun anahtarıdır. Darlık ve servet Allah'ın elinde olup lûtfunu dilediğine bahşeder ve dilediğinden de esirger: ".. .Allah, (nzkı) kısar da, açar da. Hep O'na döndürüleceksiniz." (2: 245).
"Allah, dilediğine nzkı açar, (bol verir, dilediğinden) kısar.,." (13: 26). "Rabb'in, dilediğine rızkı açar, (bol verir, dilediğinden) kısar-Çünkü O, kullan(nın hâli)ni haber alır, görür." (17: 30).
Kur'ânin bu ve benzeri birçok âyeti mü'min-lerin zihninde hiç bir kuşku bırakmayacak şekilde belirtir ki, son tahlilde, hayatın değişen her hâli Rab'lerinin denetimindedir, Rabb yardımını dilediğine açar ve dilediğinden de çeker. O, tam anlamıyle hikmet ve kudret sahibidir.
Bu âyetler mü'minlere nihai kaderlerinin, çok boyutlu görüntülerine rağmen, tam anlamıyle Rablerinin denetiminde olduğu noktasında güvenlerine güven katar. O yüzden karşılaş-tıklan sevinç veya acı veren hâller onlann sahip bulunduğu mükemmel zihin huzuruna zarar veremez. Hayatlarını tam bir sükûnetle sürdürürler ve ziyadesiyle bahtiyardırlar.
Daimî huzur ve saadet kalbin rahatlığında yatar. Rabbiyle yakın ilişki halinde bulunan ve olumlu ya da olumsuz her halde Allahu Tea-laya güvenen, O'nun her yerde hâzır ve nâzir oluşu ve gücü hakkında kâmil inancı bulunan bir kalp dayanıklı, istikrarlı ve Rabb'inin tüm emirleri karşısında memnun tavrını korur. Hiçbir şey onu bozamayacağı gibi, daima huzurlu ve Rabb'inden memnun bir hâldedir: "Ey huzura eren nefis! Razı edici ve razı edilmiş (yaptığm işlerle Allah'ı memnun etmiş ve aldığın nimetlerle Allah tarafından memnun edilmiş) olarak Rabb'ine dön! (İyi) kullanm arasına gir! Cennetime gir!" (89: 27-30).
Rasûlullah @'dan Dersler
Rasûlullah @, söz ve davranışlarıyla ashabına huzur ve İtminanın yolunu göstermiştir. Bizzat kendisi mutlak mânâda zihnî ve bedenî huzur ve sükûnu yaşamıştı. Çoğu zaman günde iki öğün bile yemediği hâlde veya bu yolda türlü ezâ ve cefâlarla karşılaşmasına rağmen gönül hoşluğuna sahipti. Hz. Peygamber @'in ahirete intikal ettiğinde evinde az bir miktar arpadan başka yiyecek olmadığı rivayet edilmiştir (Buhari ve Müslim). Allah'ın Rasûlü@'nden:
1- "Sizden biriniz kendisinden daha üstün servete mâlik olan kimseyi gördüğü zaman, hemen kendisinden düşük olanı düşünsün." (Buhari ve Müslim).
2- "Kendinden daha aşağıda olana bak, daha yukarıda olana bakma. Böyle yaparsan Allah'ın senin üzerindeki nîmetini daha iyi takdir etme imkânına sahip olursun." (Müslim).
3- Bir kimse Rasûlullah @'in huzuruna gelerek: "Yâ Rasûlullah! Bana öyle bir amel göster ki, onu yaptığım zaman beni hem Allah sevsin, hem de halk sevsin" dedi. Rasûlullah @ buyurdu ki: "Dünyadan rağbetini kes ki, Allah seni sevsin. Herkesin elinde olandan da rağbetini kes ki, halk seni sevsin." (tbni Mâce ve diğerleri).
4- Bedevinin biri Hz. Peygamber @'e: "Dünyanın en zengin insanı olmak istiyorum." dedi. Peygamber @'in cevabı şöyle oldu: "Hâline şükret ki, dünyanın en zengin insanı olasın." (Müsned-i Ahmed).
5- "Birbirinize hased etmeyiniz. Alış verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize buğzet-meyiniz. Birbirinize dargın durmayınız. Birbirinizin pazarlığı bitmiş alış verişini bozmayınız. Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. İmdad ve yardım ânında onu kendi hâline bırakmaz. Ona yalan söyleyip aldatmaz. Ona hor bakmaz. (Üç kere sînesini göstererek:) Takva işte buradadır. Bir kimse müslüman kardeşine hor baktı mı, işte şerrin bu kadarı ona yeter (artar bile). Müslümanın her şeyi; canı, malı, ırzı müslümana haramdır." (Müslim)
DOKUZUNCU BÖLÜM
ŞEFAAT
KISIM 1
ŞEFAAT'İN MAHİYETİ
Günümüz insanı günlük meşguliyetleri ile öylesine yoğrulmuştur ki ölüm ve ölüm ötesi ile ilgili gerçekleri ciddi bir şekilde düşünmek için hemen hemen hiç vakit bulamamaktadır. Buna rağmen sadece, arada bir, bir yakının cenazesine gitmek durumunda kaldığında ölümün kaçınılmaz olduğunu, er veya geç her insanın koşuşturma ve boş gururla dolu bu dünyadan ayrılmak zorunda kalacağını hatırlama ve anlama fırsatına sahip olabilir. O, en azından bu dünyanın sonu geldiğinde, ahiret gününde Ölünün dirileceğinin ve herkesin yaptıklarından hesaba çekileceğinin bilincindedir. Müsbet yada menfî her hâl ve hareketin karşılığının bu dünyada ceza veya mükâfatının verilememesi de Nihaî yargılamanın yapılacağı Hesap Günü'nün varlığım gerekli kılmaktadır. Bunun neticesinde insanlarda ahire-te ait gerçeklere ait sonu gelmeyen bir düşünceler zinciri oluşmaktadır. Bazı anlarda bu meşgul insan, kaçması mümkün olmayan ecelden korkmaktadır. Kaderinin ne olacağmı ve ne yapması gerektiğini çok iyi bilememekte veya bazen endişe dolu düşünceler arasında kaybolmaktadır. Bazen kendini bataklığa saplanmış hisseden kimse bu hâlde yardım istemek için feryat edebilir. Yeis içinde ona ümit ışığı veren herşeye sarılabilir. İnsandaki bu kurtuluş ümidi ancak ilâhî mağfiret ve şefaat ile mümkündür.
Sânı yüce Allah şefaatinden dolayı hesaba çekilemez. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur:
"(Ey Muhammedi) De ki: 'Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz." (39: 44). Bir başka âyette ise şöyle denmektedir: '^Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilendiğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah, Gafur'dur, Rahîm'dir (çok bağışlayan, çok merhamet edendir)." (48: 14).
Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurur: "Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizde olanı açıklasamz da giz-leseniz de onunla Allah sizi hesaba çeker; dilediğini bağışlar, dilediğine azâbeder. Allah her şeye kadirdir." (2: 284). "Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (3: 129). "Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu bilmedin mi? (O), dilediğine azâb eder, dilediğini bağışlar. Allah her şeye kadirdir." (5: 40).
Bu kural cinler için de geçerlidir. "Bir zamanlar, cinlerden bir grubu Kur'an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. O'na geldiklerinde (birbirlerine): 'Susun, (dinleyin)' dediler. (Okuma) bitirilince de uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler: 'Ey kavmimiz', dediler. 'Biz, Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, Hakka ve doğru yola götüren bir Kitâb dinledik. Ey kavmimiz! Allah'ın davet-çisine uyun. O'na inanın ki (Allah) günahlarınızdan bir kısmım bağışlasın ve sizi, acı azâbdan korusun." (46: 29-31).
Allah her şeye kaadir ve her şeyden müstağnidir. Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız ona aittir. O birdir ve Alîmdir. O kullarının bütün ihtiyaçlarından ve yaptıklarından haberdardır. Onun kulları kendileri ile Allah arasında bir aracıya ihtiyaç duymazlar. Nitekim Kur'an her şeye kadir olan Allah ile kulları arasında her hangi bîr aracıyı kabul etmemiştir. Adaletin gereği olarak her günahkâr acı bir şekilde cezalandırılacaktır. Fakat Allah dilediği insanları ya kendi bağışlayabilir, veya ilâhî rahmetiyle muttaki insanlara bu izni verebilir. Fakat bu şefaat de kabul edilebilir veya edilmeyebilir. Bunun İçin gerçek mü'minler daima tedbirli olmalı ve gafletten uzak durarak doğru yoldan ayrılmamalıdırlar. Çünkü Kur'an'da beyan edildiği üzere şefaatçilerin bütün şefaatlerinin kabul edileceğinden kimse emin olamaz:
"Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: 'Onlar, hiç bir şeye güçleri yetmeyen, düşünmeyen şeyler olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz?)" (39: 43).
"(Onlar da) derler ki: 'Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik. (Boş şeylere) dalanlarla birlikte dalardık. Hesap gününü inkâr ederdik. Sonunda bu hâlde iken ölüm bize gelip çattı.' Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez." (74: 43-48).
"O (Allah) ki gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları alîı günde yarattı; sonra arşa istiva etti. Sizin, O'ndan başka bir dostunuz, şefaatçiniz yoktur. Düşünüp öğüt almıyor musunuz?" (32: 4).
Aşağıda meali verilen âyetten de anlaşılacağı üzere Allah müsaade etmedikçe şefaat yoktur:
"...O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez..." (10: 3).
Sebe' sûresinde şöyle buyrulur: "O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez..." (34: 23).
Tahâ sûresinde yine şöyle buyrulur: "O gün Rahmân'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez." (20: 109).
Yine, Ahiret gününde sadece dünyada iken Allah'ın birliğinin ve kudretinin daima farkında olan insanların Allah katmda şefaat etme hakkına sahip olacakları Kur'an'da belirtilmiştir.
"Yalnız Rahmân'ın huzurunda söz almış olanlardan başkaları şefaat edemezler." (19: 87).
"O'ndan başka (tanrı diye) yalvardıklan şeyler şefaat(gücüne ve yetkisi)ne sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır." (43: 86).
Bununla beraber İslam'da tevbe kavramı, kapalı bir şekilde afv ve mağfiret ile benzerlik arzeder.
"O'dur ki kullarından tevbeyi kabul eder, kötülüklerden geçer ve yaptıklarınızı bilir." (42: 25).
Kur'an'da beyan edildiği üzere kim tevbe ederek Allah'a dönerse Allah da tevbe edene affedici olarak döner. Çünkü Allah çok merhametli ve.şefkatlidir. "Bilmediler mi ki, kullarından tevbeyi kabul eden, sadakaları alan Allah'tır ve Allah, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir." (9: 104).
Nisa sûresinde yer alan âyette şöyle buyrulur. "Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı bağışlayıcı ve esirgeyici bulur." (4: 110).
En'âm sûresinde ise şöyle tekrar edilir.
"...Rabbiniz, rahmeti kendi üzerine yazdı Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar da sonra ardından tevbe eder, uslanırsa muhakkak ki O, bağışlayan ve esirgeyendir." (6: 54).
Kur'an'da, insanlara çirkin fiil ve günahla» m-dan dolayı istiğfar etmeleri ve sakınma!.»-; emredilir . Böylece Allah onları affedeceğiı, ve tevbe,,edip yollarını düzeltenlere müsamahakâr davranacağını bildirir.
Hz. Aişe'den gelen bir rivayete göre, kendisine atılan bir iftirayı yayanlar arasında bulunan Mıstah b. Üsase'ye, babası Ebu Bekir bir daha yardım etmemeye dair yemin etmişti. Nur sûresinin şu âyeti tevbe etmeye ve sakınmaya yönelik bir çağrıydı. Kur'an'ın kötülüğe karşı iyilikle mukabele etme prensibi bu âyetle büyük bir uygunluk arzeder.
"...Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz...." (24: 22). Hz. Ebu Bekir, bu âyet inzal olduğunda derhal: "Vallahi, biz Allah'ın bizi bağışlamasını arzu ederiz" dedi ve ardından, Misbah'a öncekinden daha cömertçe yardımlara başladı.
Gerçekten evrensel kanunlarla tam bir uygunluk arz eden bu hakikatin mahiyeti şudur:
"...Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir..." (11: 114).
Affedilmeyecek olan tek günah şirktir. Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmak veya her hangi bir şeyi onunla denk tutmak mânasına gelen şirk hâli Kur'an'da şöyle beyan edilir:
"Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başka her şeyi dilediğine bağışlar..." (4: 116).
Bu husus Kur'an'ın bir başka yerinde değişik olarak şöyle ifade edilir:
"(Ey Muhammed!) De ki: 'Bütün şefaat
Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur.
Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz."
Zümer Sûresi (39): 44.
".'..Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak ki Allah ona cenneti haram etmiştir ve onun varacağı yer ateştir, zâlimlerin yardımcıları yoktur." (5: 72). "...Kim Allah'a .ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu, uzak bir yere sürüklüyor gibidir." (22: 31).
Çünkü putperesliğe duçar olan kimse gerçekte imanın yüce mertebesinden küfrün en aşağı mertebesine yuvarlanır,'şehvet düşkünlüğü aklını başından alır ve şeytan ona işlediği fenalıkları süslü gösterir.
Allah onlardan hoşnut olmayacak ve onları bağışlamayacaktır:
"Sadakalar hususunda gönülden veren mü'minleri çekiştiren ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanlarla alay edenler yok mu, Allah onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için acı bir azâb vardır. Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah'ı ve Elçisini tanımadılar. Allah, yoldan çıkan kavmi doğru yola iletmez." (9: 79-80).
Aşağıdaki ayette de belirtildiği gibi Allah putperest kâfirleri bağışlamayacaktır.
"Küfre sapanlar ve diğer insanları Allah yolundan alıkoyanlar, sonra da kâfir olarak ölenler var ya, Allah işte onları asla affetmeyecektir." (47: 34).
Ve yine Kur'an'da şöyle beyan edilir:
"İnkâr edip Allah yolundan men edenler, hakikaten uzak bir sapıklık içine düşmüşlerdir. O inkâr edip zulmedenler var ya, Allah onları ne bağışlayacak, ne de bir yola iletecektir. Sadece cehennemin yoluna iletecek ve orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu Allah için çok kolaydır." (4: 167-169).
Aşağıdaki âyetlerde görüleceği üzere Kur'an yeri geldikçe bu noktayı şöyle vurgulamıştır.
"...Onlar inandılar, sonra inkâr ettiler, bu yüzden kalblerinin üzeri mühürlendi, artık onlar anlamazlar. Onları gördüğün zaman cisimleri hoşuna gider (çünkü gösterişli kimselerdir), söz söyleseler, sözlerini dinlersin (sözlerini allayıp pullayarak konuşurlar, dinletirler ama) onlar sanki elbise giydirilmiş (veya duvara dayatılmış) kütüklerdir. Her bağırtıyı kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakının. Allah onları kahretsin, nasıl da (Hak'tan) döndürülüyorlar? Onlara: 'Gelin Allah'ın Rasûlü sizin için mağfiret dilesin' dendiği zaman başlarını çevirirler ve onların, büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görürsün. (Ey Muhammedi) Onlara (Allah'tan) mağfiret dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkan bir topluluğu yola iletmez." (63: 3-6).
Şimdi Allah katında şefaati geçersiz olan birinin ne gibi yararı olacağmı veya Allah ile kul arasındaki şefaatçi olma durumunu ele alalım. Bu meseleye dikkatlice bakarsak bunun Allah'ı ve sıfatlarını inkâr İle denk bir inanç olduğunu görürüz. Bazı insanlar geçerli olmayan şefaat hakkında bir takım yanlış kanaatlere sahiptirler. Allah'ın günahkârların durumu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığını, ahiret gününde bazı aracılann açıklamalanna ihtiyaç duyduğunu zannederler. Bu inanç Allah'ın ezelî bilgi sıfatıyla uyuşmaz. Allah âlimdir, her şeyi bilir.
"...Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey, O'ndan gizli kalmaz. Ne bundan küçük, ne de bundan büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın. (Her şeyi apaçık bir Kitâb'ta tesbit etmiştir) ki, iman edip salih amel işleyenleri mükâfatlandırsın. Onlar için mağfiret ve güzel bir rızık vardır." (34: 3-4).
Allah her şeyden haberdardır. Günahkârların durumunu bilir ve kendi izniyle birisinin onlara şefaat edeceğini de bilir. Bu şefaati de kabul eder veya etmez. Bu mevzuda Kur'an'da şöyle buyrulur:
"...De ki: 'Allah'ın göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?
O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (10: 18).
Ve Kur'an'da tekrar şöyle buyrulur: "Allah onların önlerinde ve arkalarında ne varsa bilir. Allah'ın razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar O'nun korkusundan titrerler." (21: 28).
Allah'ın peygamberlerine ahiret gününde kendi katında şefaat etme hakkını ihsan ettiğini biliyoruz. Bu şefaat Özellikle pişmanlık ve fıtrî faziletleri sebebiyle Allah'ın rızâsını (bağışlamasını) kazananlar içindir. Şefaat hakkı peygamberlere verilecek, fakat bu durum Allah'ın izni ile olacaktır. Şefaatin geçersiz olabilme ihtimalini inkâr etme, valnızca Allah'ın her şeyi bildiğini inkâr etme olmayıp, aynı zamanda O'nun takdirinin değişmezliğini inkâr
etme gibidir. Bu durum Sebe1 sûresinin bir âyetinde şöyle ifade edilmiştir. "O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez..." (34: 23).
Sonuç olarak, Fahreddin Razi'nin de tefsirinde işaret ettiği gibi, büyük günah sahipleri bile Allah'tan mağfiret umabilirler. Ahiret gününde peygamberlere ihsan edilecek olan şefaat hakkının sebebi onların hayattayken Allah'tan gafil kalmamaları ve onun birliğine kesin bir şekilde inanmalarıdır. Kur'an'da zikredildiği üzere ahiret gününde peygamberler mutlaka şefaatçi olacaklardır:
"Ve yine Allah demişti ki: 'Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara; "beni ve annemi, Allah'tan başka iki tanrı edinin" dedin?' 'Hâşâ', dedi, 'sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gayblan bilen yalnız sensin, sen! Ben onlara: "Benim ve sizin Rab-biniz olan Allah'a kulluk edin", diye senin bana emretmiş olduğundan başka bir şey söylemedim. Ben onların içinde olduğum sürece onları kolladim. Fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen (yalnız) sen oldun. Sen her şeyi görensin! Eğer onlara azâbedersen, onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın); eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen daima Üstünsün, hikmet sahibisin!" (5: 116-118).
A'râf süresindeki bir âyette de şöyle buyrulur:
"İlle onun te'vilini mi gözetiyorlar? O'nun te'vili geldiği (haber verdiği şeyler ortaya Çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: 'Doğrusu Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürül(üp dünyaya gönderilmemiz mümkün mü ki (orada eski) yaptıklarımızdan başkasını yapalım?' Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti." (7: 53).
Son peygamber ve rasûl Hz. Muhammed @'e gelince, Allah ona ümmeti için şefaat etme hususunda Özel bir imtiyaz verecektir. Kur'an'da zikredildiği gibi
" (Ey Muhammed) Elbette senin sonun, ilkinden iyidir. Rabb'in sana verecek, ve sen razı olacaksın." (93: 5).
Açık işaretler taşıyan aşağıdaki ayette de görüldüğü üzere:
"...Umulur ki Rabb'in seni, övülmüş bir makama ulaştırır." (17: 79). Hz. Peygamber @'in kıyamet gününde şefaat etme makamına yükseltilmesi de Makâm-ı Mahmûd "övülmüş makam"m bir bölümüdür. Ebu Hu-reyre'den nakledilen bir hadise göre de bu "övülmüş makam"dan mürad edilen şeyin, O'nun, insanların büyük bir kısmına ve özelde kendi ümmetine şefaatçi olacağıdır. Bu görüş aşağıdaki ayetle tam bir uyum sağlamaktadır.
"(Tarafımdan onlara) de ki: 'Ey nefislerine karşı aşın giden kullarım, Allah'ın.rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (17: 53).
Allah içtenlikle tevbe eden ve kendisini birleyen herkesin günahlarını affedecek, müşrikleri ise asla bağışlamayacaktır. Kur'an'da bu hususta şöyle buyurulur:
"O nankörler benden ayrı olarak kullarımı kendilerine veliler yapacaklarını mı sandılar? Biz kâfirlere cehennemi konak olarak hazırladık." (18: 102).
Bu âyette yalnızca yaratılan şeylere ve tabiat güçlerine tapınma îma edilmeyip aynı zamanda halk arasmda yaygın olan bir başka hurafeye gönderme yapılmaktadır. Şöyle ki, ölü veya diri olsun veli kulların Allah'ın izin vermediği kişiye şefaat edeceği kabul edilir. Yukarıdaki âyette ise Bir olan Allah'ın vereceği hükme, yaratıklarından hiçbir şeyin her hangi bir etkide bulunamayacağı kastedilmektedir.
Diğer peygamberlerden ayrı olarak Hz. Muhammed @'e tanınan şefaat yetkisinin özel bir konuma sahip oluşu hakkındaki genel kabul gören hadis aşağıda geçen iki âyet tarafından desteklenmektedir.
"...Rabb'İnin seni, oturanların Allah'a ham-dettiği âlî bir makama (Makâm-t Mahmâda) gönder(ip orada oturt)ması muhakkaktır." (17: 79) ve "...Rabb'in sana verecek, ve sen razı olacaksın." (93: 5).
Abdullah b. Ömer'in rivayetine göre, "kıyamet günü insanlar küme küme olup, her ümmet peygamberinin peşinde ileri geri dönüşürler ve büyük peygamberlere: 'Ey falan, şefaat et; ey falan, şefaat et; ey falan şefaat et.'derler. En sonunda şefaat dileği Nebi @'e erişip nihayet bulur. Bu şefaat olayı Allahu Teâlâ'nm peygamberi Muhammed'i Makâm-ı Mahmûd'a gönderdiği gün vuku bulur." Buharî buna, Abdullah b. Salih'in şu ziyade rivayetini de ilave etmektedir: Hz. Muham-med @, mahşerde bunalan halk arasında hemen hüküm ve kazaya başlamasına şefaat ve delâlet etmek için tlâhî dîvâna gider. İşte o gün Allahu Teâlâ Peygamber'e Makâm-ı Mahmûd'ü ihsan eder. Bu şefaat ve delâletten dolayı mahşer halkının hepsi Son Peygamber'e hamdederek minnettarlıklarını arzeder-ler (Buharî).
Câbir b. Abdullah'ın bu husustaki rivayetinde Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Her kim ezan okunurken tamamını işitip dinlediği zaman; Allahümme Rabbe hâzihi'd-dâ'veti't-tâmme, ve's-salâti'l-kâime. Ât-i Muhamme-den, el-vesîlete ve'l-fadile, veb'ashü mekâmen Mahmuden. Ellezî veadtehû. (Allah'ım! Ezanın ve kılınacak namazın Rabb'İ! Muhammed'e cennette âlî menzile ve fazilet mertebesi ver ve O'nu vaadettiğin Makâm-ı Mahmûd'a gönder -de şefaatçi kıl!) diye dua ederse o kişiye kıyamet gününde şefaat etmek bana düşer." (Buharî).
İbni Esîr, Nihaye isimli eserinde Makâm-ı Mahmûd'ü şöyle tarif eder: O bir yüce makamdır ki, orada her ümmet ve bütün insanlık peygamberler servetinin şefaat ve delaletiyle acele hesaplan görülüp çok uzun ve üzücü bir vukuf ve intizardan kurtulup ebedî rahata kavuştuklarından, bu günün yegane şefaatçisi olan Peygamber @'e hamdederek minnettarlıklarını arzederler. Bazıları da Makâm-ı Mahmûd'u kısaca 'şefaat makamıdır' diye tefsir etmişlerdir.
Enes b. Mâlik'in bir rivayetinde Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Her peygamberin Allahu Teâlâ'dan bir dileği vardı, onu diledi ve Allah indinde icabet ve kabul olundu. Fakat ben duamı Kıyamet gününde ümmetime şefaate tahsis ve tehir ettim." (Buharî).
Yine Buharî ve Müslim'in şefaat bahsinde Ebu Hureyre'den uzunca bir rivayet yer almaktadır: Bir keresinde Rasûlullah @'in etrafında otururken bize şunları anlattı: "Ben kıyamet gününde bütün insanların ulusuyum. Bu neden, bilir misiniz?" diyerek şöyle izah eyledi: Dünyada önce ve sonra gelmiş, geçmiş ne kadar insan varsa bunların hepsini Allahu Teâlâ kıyamet gününde düz ve geniş bir sahada toplayacaktır. Öyle düz ve geniş meydan ki, orada bir çağına seslenince sesini herkese duyurabilecek ve bakan kişinin gözü mahşer halkını bir bakışta görebilecek. Bir de güneş bütün hararetiyle yaklaşacak. Artık insanların gamı, meşakkati dayanılmaz ve tahammül olunmaz bir dereceye varacak. Bu sırada insanlar birbirlerine: 'Size erişen şu faciayı görüyor musunuz? Rabb'inize delâlet edecek bir şefaatçi bulmak çaresine niye bakmıyorsunuz?' diyecekler. Bunun üzerine mahşer halkının bazısı bazısına: 'Haydi Âdem'e gidiniz', deyip mahşer halkı Âdem aleyhisselâma gelerek: 'Ey İnsan nevinin babası! Allah seni eliyle yarattı ve sana kendi ruhundan hayat verdi. Sonra meleklere emredip onlar da sana secde ettiler. Rabb'ine hakkımızda şefaat dile. Ey atamız, içinde bulunduğumuz şu müşkül vaziyeti görmüyor musun? Başımıza gelen şu musibeti bilmiyor musun?' diyerek Âdem'e; sonra: 'Ey Nuh, sen yeryüzünde Allah'tan başka şeye tapan insanlara risalet vazifesiyle gönderilen peygamberlerin hiç şüphesiz ilkisin. Allah sana "çok şükreden kul" (17: 3) adını verdi. Lütfen hakkımızda Rabb'ine şefaat eyle.' diyerek Nuh'a; sonra: 'Ey İbrahim, sen yeryüzündeki insanlardan Allah'ın peygamberi ve Allah'ın dostu bir zâtsın. Rabb'in Teâlâ'ya hakkımızda şefaat etsen. Şu acıklı hâlimizi görüyorsun.' diyerek İbrahim'e; sonra: 'Ey Musa, sen Allah'ın peygamberisin. Allah, risaleti ile ve kelâmı ile seni insanlar üzerine faziletli kıldı. Rabb'in Teâlâ'ya hakkımızda şefaat et.' diyerek Musa'ya; sonra: 4Ey İsa! Sen Allah'ın Rasûlüsün ve Allah tarafından Meryem'e konulan bir mucize ve kerim kılınan bir ruhsun (4: 171) ki, sen beşikte bir sabî iken insanlarla konuştun (19: 30-33). Rabb'ine hakkımızda şefaat et.' diyerek İsa'ya gelecekler. (Bu peygamberlerin herbiri buna ehil olmadıklarını söyleyerek bir sonrakine gönderecekler). En sonunda bana başvurarak şöyle diyecekler: 'Ey Muhammed, sen Allah'ın elçisi ve peygamberlerinin sonuncususun (33: 40). Allah senin geçmişte ve gelecekte vukuu farzolunan bütün günahlarını mağfiret etmiştir (48: 2). Rabb'in Teâlâ'ya hakkımızda şefaat et, görüyorsun ki ne elem ve ızdırab içindeyiz,' diyecekler. Bunun üzerine ben de Rabb'imin huzurunda secdeye kapanacağım. Sonra secdemde Allah bana kendisine olunacak en güzel hamd ü senadan Öyle bir mefhum feth ve ilham edecektir ki, şimdiye kadar onu benden önce hiç bir peygambere feth ve ilham etmemiştir. Ben mülhem olduğum surette Allah'a hamd ü senadan sonra Allah tarafından: 'Ey Muhammed, başını kaldır, iste. Dileğin verilecektir, şefaat eyle. Şefaatin kabul edilecektir,' buyurulur. Ben secdeden başımı kaldırıp: 'Yâ Rab, ümmetim! Yâ Rab, ümmetim! Yâ Rab, ümmetim!' diye ümmetim hakkında şefaat edeceğim. Bunun üzerine: 'Ey Muhammed, ümmetinden hesap ve suale lüzumu olmayanları cennet kapılarından sağ kapıdan cennete koy. Onlar cennetin bundan başka öbür kapılarından da nâs ile ortaktırlar,' bu-yurulacaktır." Sonra Rasûlullah @: "Hayatım elinde olan Allahu Teâlâ'ya yemin ederim ki; cennetin kapı kanatlarından iki kanadın arası Mekke ile Himyer, yahut Mekke ile Busrâ arası kadar geniştir." buyurmuştur (Buhari ve Müslim). Bu hadîs, küçük değişikliklerle Buhari'nin değişik bölümlerinde geçer.
Enes b. Mâlik, Peygamber @ 'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kıyamet günü hulul ettiğinde (umûmî surette) ben şefaat ederim. 'Yâ Rabbî! Gönlünde hardal tanesi kadar imanı olanları cennete koy,' diye niyaz ederim, bunlar cennete girerler. Sonra ben: 'Yâ Rabbî! Hardal tanesinden az imanı olanları da koy,' diye şefaat ederim." Enes der ki: "Az bir imanı dediği sırada ben Rasûlullah'ın parmaklarına bakar idim. O parmaklarını birbirine zam ederek işaret ediyordu." (Buhari).
Enes b. Mâlik'den gelen bir başka rivayette Rasûlullah @, Allah'a; "Yâ Rab! Bana müsaade buyur da Lâ ilahe illallah, diyen bütün tevhid ehli hakkında şefaat edeyim," diye yalvaracak, bunun üzerine Cenab-ı Hak: "İzzetim ve celâlim, kibriyâ ve azametim hakkı için Lâ ilahe illallah diyen tevhid ehlinin hepsini muhakkak surette cehennemden çıkaracağım," buyuracaktır. (Buharî).
Kur'an'a göre cennete dahil edilen kimseler orada ebedî olarak kalacaklardır. Gerçekte şefaat Allah'a ortak koşmayan 'büyük günah sahipleri' içindir. Çünkü Hz. Muhammed @ şöyle buyurmuştur: "Benim şefaatim ümmetimin büyük günah (kebair) işleyenleri içindir." (Buhari, Ebu Davut, Tirmizî).
Hz. Muhammed @'in ahiret günündeki şefaati icma ile sabittir. Allahu Teâlâ'nın Hz. Mu-hamitıed @'e bir tercih olarak şefaat imtiyazı verdiği ve ümmetinin yarısının cennete gireceğini vaadettiği rivayet edilir. Son hastalığından kısa bir süre önce, Ebu Müveyhibe adında azâd olunmuş bir köle Hz. Peygamber @ ile birlikte Baki el-Garkad diye bilinen kabristana dua etmek için gittiler. Dönüşte Peygamber @ Ebu Müveyhibe'ye şöyle dedi: "Bana dünyanın hazineleri ve uzun bir ömür ile cennet ve cennette Rabb'imle buluşmak arasında dileğim soruldu. Ben ikincisini seçtim."
Hz. Aişe, Rasûlullah @ hakkında şöyle dedi: "Allah, Peygamberini hiç bir zaman tercihsiz bırakmaz." Hz. Aişe devamla şöyle dedi: "Vefatından önce Peygamber @'in şöyle dediğini işittim: 'Hayır, cennette yüksek mertebeye vâsıl olmuş dostu tercih ederim." Hz. Aişe şunları da ilave etti: "Allah nezdinde O, bizi seçmiyordu. Çünkü bize şöyle demişti: 'Bir peygamber kendisine arzusu sorulmadan ölmez." (İbni Hişam).
Her peygambere taraf-ı ilâhîden bir meziyet ve fazilet bahşedilmiştir ki, Bakara sûresinin bu husustaki ayeti şu mealdedir: "İşte biz, o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle yükseltti..." (2: 253). Şefaat konusunda Hz. Muhammed @'in diğer peygamberlere göre mümtaz bir mertebesi olduğu kabul edilmektedir. Câbir b. Abdullah'ın rivayetine göre Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Benden evvel hiçbir kimseye verilmedik beş şey hep birden bana verilmiştir... Bunlardan birisi şefaattir." (Buharî).
Şefaat izni muhakkak ki, Allahu Teâlâ'dandır: "...O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez..." (10: 3). "O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez..." (34: 23). "De ki: 'Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz." (39: 44).
Şefaat ile yakından alâkalı bir diğer konu da mağfirettir. Yüz kişilik bir müslüman cemaatin, ölen bir müslüman için cenaze namazı kılmaları ve onun günahlarının affı için dua ettiklerinde bu duaların Rabb katında kabul edileceğine dair genel bir hüsnü zan vardır (Müslim). Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde, cemaatin adediyle ilgili bir rakam verilmemekle beraber, ölen kişi için, üç saflık bir cemaatin duada bulunması nakledilmiştir.
Gerçekte, her namazda müslüman kişi kendisinin, ana babasının ve bütün mü'minlerin Hesap gününde bağışlanmasını diler. Bu dua Kur'an-ı, Kerîm'de yer almaktadır: "Rabb'-imiz, hesabın görüleceği gün, beni, anaraı-ba-bamı ve mü'minleri bağışla!" (14: 41).
Aşağı yukarı benzer bir dua Nuh sûresinde yer almaktadır: "Rabb'im, beni, anamı-baba-mı, mü'rain olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla.
Zâlimlerin de helakini artır." (71: 28).
Ebu Hureyre'den, ashabının Peygamber @'e şöyle sorduğu rivayet edilir: "Ey Allah'ın rasûlü, senin şefaatine ahİret gününde en yakın kişiler kimlerdir." Peygamber @ şöyle cevap verdi: "Şefaatime en lâyık kişiler tam bir samimiyetle Allah'tan başka tapınılacak kimse olmadığına şehadet edenlerdir." (Buharî).
Hadîsler, cehennem ehlinin korkulu durumdan nasıl kurtarılacağını açık bir şekilde anlatır. Onlardan bazılarının diğerlerine nazaran biraz daha alevler içinde kalacağı, bazılarının ise kısmen küle dönecekleri bildirilir. Daha sonra onlar hayat çeşmesinden yıkanacaklar ve daha sıhhatli bir hâle döndürüleceklerdir. (Müslim).
Diğer bir hadiste her peygamberin bir niyazı olduğu belirtilerek Hz. Peygamber @'in bu niyazını, Allah katında, ümmetinin büyük günahkârlarının affı için Ahiret gününe sakladığı rivayet edilir. (Müslim ve Müsned-i Ah-med).
Allah'm izniyle diğer rasûller, peygamberler, bazı melekler, şehidler ve veli kulların ahiret günü şefaat hakkına sahip olacakları hadîste geçmektedir. (Buhari ve Müsned-i Ahmed). Ümmetin bir üyesinin başkaları adına niyazıyla yetnıişbin günahkârın cennete gireceği rivayet edilir. (Buhari, Darimi, Tirmizî). Hatta orucun ve Kur'an okumanın ahiret gününde amel sahibi için şefaatçi olduğu belirtilmektedir (Müsned-i Ahmed). Bu durum Kur'an'ın şu âyetiyle de sabittir:
"Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir Öğüttür." (11:114),
Hz. Muhammed'in Üstünlüğü onu ümmeti için ilk şefaat edici kılmaktadır. Bu durum hadislerde geçmektedir (Müslim, Ebu Davud).
Peygamberlerin büyük günah işleyenlere şefaat edeceği İslâmî bir realite olarak kitaptan, sünnetten ve icmadan kesin delillerle sabittir. Bu durum akaid kitaplarında geniş bahislerle açıklanmıştır (Bkz.: Nesefî, eh Akaid, Tefta-zânî, Şerhu'l-Akaid; er-Râzî, el-Muhassal; eş-Şehristânî, Nihâyetıı'l-İkdâm; İbni Hazm, el-Fasl; ve el-Eş'arî, el-Makâlâî). Hz. Peygamber @'in şöyle dediği rivayet edilir: "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir." (Ebu Davud, Tirmizî).
îmam Gazali, Allah'ın fazlu keremiyle ahiret gününde peygamberlere, sâdıklara, ulemaya, sâlihlere ve muttakîlere kendi ailelerine, yakınlarına, dostlarına ve âşinâ oldukları kimselere şefaat izni verileceğini söyler. {İhya c. IV, sh. 447-450). Gazali, bir hadisi naklettikten sonra şöyle bir sonuca varır: Mü'minlerin genel olarak Hz. Peygamber @'in şefaatıyla büyük ve küçük günahlan affedilecek. Çünkü Allah, Gafur (çok bağışlayıcı)dur, Gafûru'r-Rahîm (bağışlayıcı ve merhametledir ve Afuvv (affedici)dir. Ve Allah müşkülpesent değildir. Onun sonsuz rahmeti diğer Özelliklerini geçmiştir. Bu sebeple müslümanlar Hz. Muhammed @'in şefaati sayesinde daima kurtulma ümidinde olmalıdır. Çünkü Allah Peygamberine şöyle hitab eder: "Rabb'in sana verecek, ve sen razı olacaksın." (93: 5).
Bu sebeple Müslümanlar ümitsiz olmamalı ve Hz. Peygamber @'in Ahiret gününde kendileri için yapacağı şefaat konusunda iyimser olmaları gerekir, Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyu-rulur: "(Ey Muhammed! Tarafımdan onlara) De ki: 'Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahlan bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39: 53).
"Sana gerçeği müjdeledik, ümit kesenlerden olma!' dediler. 'Sapıklardan başka kim Rabb'inin rahmetinden ümit keser?' dedi." (15:55-56).
Şurası açık bir gerçektir ki afv (affetme), mağfiret (bağışlama) ve şefaat üç farklı şeydir. Genel olarak afv bu dünyadaki olaylar ile ilgilidir. Bir kişi bir başkasının yaptığı kötü bir davranışı affedebilir. Allah da insanların günahlarını affedebilir. Allah, Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurur: "Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (bir şey) vermemeğe yemin etmesinler, affetsinler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah bağışlayan, esirgeyendir." (24: 22). Fakat mağfiret (bağışlama) öte dünyada suçların affedilmesiyle ilgilidir. Ancak Allah kullarının günahlarını bağışlar (yağfirû). Çünkü O Gafûr'dur, Rahîm'dir. Bağışlayan ve merhamet edendir. Kur'an'daki ifadesiyle: "Bil ki Allah'tan başka ibadet edilecek kimse yoktur. Kendi günahın, mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların günahı için (Allah'tan) mağfiret dile..." (47:19).
Hz. Peygamber @, müslümanlara namazlarda secdede okunmak üzere bir dua öğretti: "Ey Rabb'imiz! Dünyada bize iyi (hayırlı) olanı ver. Ahirette de iyi olanı ver. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi, rahmetinle bizi ateşin azasından koru! Ey Rabbimiz! Rahmet edenlerin en merhametlisi! Beni, anamı, babamı, mü'min erkek ve kadınları bağışla." İbrahim sûresinde' de bu mahiyette bir âyet yer almaktadır: "Rabbimiz, hesabın görüleceği gün beni, anamı, babamı ve mü'minleri bağışla!" (14:41).
Bu sebeple şunu müşahade ediyoruz ki afv ve mağfiret şefaat olmaksızın müsaade edilebilir iki unsurdur. İbadetlerimizde, gece ve gündüz her vesileyle ölülerimiz için mağfiret dileriz. İslâm'da bu konuda herhangi bir sınırlama yoktur.
Fakat Ahiret gününde, Allah bazı peygamberlerine, elçilerine, meleklerine ve bazı muttaki kullarına, katında, günahkâr müslümanlar için şefaat etmelerine müsaade edecektir. Bu peygamberler, melekler ve muttaki kişiler ancak Allah'ın bağışlamasına izin verdiği kişilere şefaat edebileceklerdir. Ve Allah'ın müsaade etmediği kişiler için niyazda bulunamayacaklardır.
Bu durum ilâhî kanun ile tam bir uyum içindedir. Gerçek şudur ki, Allah herşeyi bilir, her şeye gücü yeter ve şefaat amelinin yaratıcısıdır. Çünkü "Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeyin vekilidir." (39: 62).
"Oysa sizi de, yaptığınızı (bu şeyler)i de Allah yaratmıştır." (37: 96).
Ebû'1-A'lâ Mevdûdî'nin konu Üzerindeki düşüncelerini aktarırken, bu konuda ifrata veya tefrite kaçan görüşlerden sakınmanın lüzumunu görüyoruz. Mevdûdî'ye göre şefaat kapısı insanların çoğuna açıktır. Fakat ahiret gününde aşağıda sıralanan özellikteki insanlar bağışlanmayı ümit edemeyeceklerdir, ve hiç kimse onlara şefaat edebilecek veya yardım edebilecek bir durumda olamayacaktır.
Bunların ilki müşrikler ve kâfirlerdir. Mevdûdî'nin teshillerine göre Kur'an'da nerede şefaatten bahsedilse, öncelikle çok tanrıcılıktan bahsedilmiştir. Kur'an, müşriklerin temel düşüncelerini değişmez bir kararlılıkla daima reddeder. Onlar, melekler gibi asîl yaratıkların, peygamberlerin, bazı veli kulların, hatta putların ve uydurma tanrıların kendi imdatlarına koşacaklarına, şefaat ederek Allah katında kendilerinin bağışlanmaları için uğraşacaklarına inanırlar. Böyle insanları Allah, yanlış inanışlarından dolayı peygamberleri vasıtasıyla uyarmıştır. Çünkü putlara, meleklere veya başka herhangi bir şeye tapmak ve ibadet etmek ıslahı mümkün olmayan büyük bir günahtır. Belki, onlar boş bir umudla Ahi-ret gününde putlarının ya da uydurdukları tanrılarının fırsattan istifade ederek kendileri için şefaatte bulunabileceklerini zannediyorlar. Kur'an'da şöyle buyurulmaktadır.
"Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere tapıyorlar ve: 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçİlerimizdir!' diyorlar. De ki: 'Allah'ın, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?' O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (10:18).
"İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinerek: 'Biz bunlara sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.' diyenler..." (39: 3).
"Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: 'Onlar, hiç bir şeye güçleri yetmeyen, düşünmeyen şeyler olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz?)" (39: 43).
"Göklerde nice melekler var ki onların şefaati hiç bir işe yaramaz. Meğer Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye İzin verdikten sonra olsun." (53: 26).
Putperestler gerçekten uzak bir zanla putlan-nm, meleklerin veya peygamberlerin ahiret gününde Allah katında kendileri için şefaat edeceklerini hayal ediyorlar. Fakat onlar kendilerini tamamen yardımsız bulacaklar ve hiç bir şey onlara fayda veremeyecektir. Bu husus Kur'an-ı Kerîm'de şöyle belirtilir:
"Andolsun, sizi ilk kez yarattığımız gibi, yine tek olarak bize geldiniz ve (dünyada) size verip hayaline daldırdığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. Hani, (bizim) ortaklar(ımız) sandığınız aracılarınızı da yanınızda görmüyoruz! (Bakın işte) aranızdaki bağlar kesilmiş ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir!"^: 94).
Kur'an'ın bazı âyetlerinde Hz. Peygamber @'e bu tür insanları uyarması öğütlenir: "Rab'lerin(in huzuru)na toplanacaklarıma inanıp bu durum)dan korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O'ndan başka ne dostları, ne de aracıları (şefaatçileri) yoktur. (Böyle uyar), belki korunurlar." (6: 51).
İkinci olarak- bahsedilecek insanlar gelecekte ceza ya da mükâfat görüleceği inancını inkâr eden kâfirlerdir. Onlar cahillikleri ve sapıklıkları sebebiyle, Allah'ın ilâhî takdirini ve O'nun ulûhiyetini inkâr ederler. Kur'an'da şöyle buyruluyor: "...Allah'ın nimetini mi inkâr ediyorlar? Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel (ve helâl) nzıklarla besledi. Böyle iken onlar, bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?" (16: 71-72).
"Hem Allah'ın nîmetini bilirler (bu nimetleri Allah'ın yarattığını kabul ederler), hem de (bunları kendilerine verenden başkasına taparak) bu nimetleri inkâr ederler, çokları da kâfirdirler." (16: 83).
Onlar, hoşlandıkları bütün nimetlerin yaratıcısının Allah olduğunu itiraf etmekle birlikte, ibadetlerini ve şükürlerini kendi putlarına ve uydurma tanrılarına yaparlar ki onların şefa-atleriyle duaları kabul edilsin. Bunlar gerçekten kâfirdirler. Mekke müşrikleri aslında hayatın bütün nimetlerim ve güzelliklerini kendilerine Allah'ın ihsan ettiğini biliyorlardı. Ancak bâtıl bir inancın gereği olarak putların ve diğer ilâhların cansız birer obje olmalarına rağmen Allah katmda şefaat edebileceklerine inanarak Allah'ın himayesini inkâr ediyorlardı. Onlar böylece çeşitli putlara, ilahlara, papazlara ve kişilere minnettarlıklarını ifade ettiler. Bunları minnettar olmaları gereken nesneler olarak gördüler.
Üçüncü sefil grup, münafıklar grubudur. Müslümanlara bu zümre için mağfiret dilemek yasaklanmıştır. Allah Peygamber @'den bahsederken şöyle der: "(Sen) onlar için ister af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah'ı ve Rasûlünü tanımadılar; Allah, yoldan çıkan topluluğu (doğru) yola iletmez." (9: 80).
Münafıklar düşmandırlar ve Allah, rasûlü Muhammed @'i onlar hakkında dikkatli olması için uyarır. Gerçeklerden yüz çevirerek döndükleri için Allah onları lânetlemiştir. Onlara ne zaman "Peygamber @'e dönün ki sizin için mağfiret dilesin" dense onlar kendi önderlerine uyarlar ve büyüklenerek topluluklarına dönerler. Bu durum için Allah, Rasûlü'ne şöyle öğüt verir:
"Onlara (Allah'tan) mağfiret dilesen de, dile-mesen de onlar için birdir. Allah onları bağış-lamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkmış bir toplumu yola iletmez." (63: 6).
Mevdûdî bir başka ince noktayı da tafsilatlı olarak şöyle dile getirmiştir: O, Allah'ın her şeyi bilen ve herşeye gücü yeten gerçeğini vurgulayarak anlatır. Allah açık ve gizli, şimdi veya gelecekte olan herşeyi bilir. İster peygamber olsun, ister melek Allah'tan başka hiç kimse olaylar hakkında mükemmel bir bilgiye sahip olamaz. Ve hiç kimse ahiret gününde Allah katında şefaat etme hakkına kesin ve mutlak bir şekilde sahip olamaz. O, bir kişiyi bağışlamak istemezse, hiç kimse bağışlaması için onu ikna edemez.
Gerçek şudur ki hiç bir şey ilâhî bilgiden kaçamaz. Melekler ve peygamberler de dahil olmak üzere yaratılmış olanlar Allah bildirmedikçe hiçbir şey bilemezler. Bu sebeple yaratılmış olanlar şefaat haklarım desteklemek için hiçbir yeni delil bulamazlar ki -hâşâ- Allah'ı buna mecbur etsinler.
Hz. Nuh olayı bu noktayı izah edebilir. O, tufandan sonra oğlunun içinde bulunduğu topluluğun boğulması üzerine Rabb'ine yalvara-rak şöyle demişti:
"...Rabb'im, dedi, oğlum benim ailemdendir. Senin sözün elbette haktır ve sen hâkimlerin hâkimisin." (11: 45).
Allah şöyle cevap verdi: "Ey Nûh, o senin ailenden değildir. O(nun yaptığı), yaramaz iştir. Bilmediğin bir şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim!" (11: 46).
Mevdûdî bu hâdiseye uygun yorumlar getirerek, okuyuculara kabul edilmeyen şefaatlere ait örnekler veriyor. Hz. Nuh'un oğlu için olan şefaati geçersiz olmuş, aynı zamanda sert bir şekilde uyarılmıştır. Benzer bir şekilde Hz. İbrahim'den de yanlış duadan kaçınması istenmişti: "İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında bizimle mücadele etmeye başladı (elçilerimize onlardan azabı kaldırmalarını veya hafifletmelerini rica ediyordu). Çünkü İbrahim gerçekten halimdir, içlidir, (Allah'a) yüz tutup yalvarandır. (Melekler): 'Ey İbrahim' dediler, 'bundan vazgeç (boşuna uğraşma). Zira Rabb'inin emri gelmiştir. Onlara, mutlaka geri çevrilmez azâb gelecektir!" (11: 74-76).
Burada yine Hz. İbrahim'in Lût kavmi hakkında mağfiret dilememesi istenmiştir.
Mevdûdî, sonuç olarak şöyle demektedir: Allah'ın izni olmadan kimse kimse çin şefaatte bulunamayacaktır. Buna göre gayet tabii ki, Allah'ın en sevdiği peygamberi Hz. Muham-med @ ahiret günü ümmeti ve ümmetinin bazı fertleri için şefaatte bulunmak için teşebbüs edecektir. Fakat bu şefaat Allah'ın müsaadesine bağlı olacaktır ve sadece, hayatları boyunca ellerinden geldiğince iyi birer nıüslüman olmaya çalışan ve Allah'a itaatle salih ameller işleyen, bununla beraber bazı günahları olan gerçek mü'minleredir. Bile bile günah işlemiş ve ellerindeki imkânları kötüye kullanarak cürümler işleyenler kurtulamayacaklardır. Rasûlullah @ bu hususu açık bir şekilde belirtmiştir.
Ebu Hureyre'den nakledildiğine göre bir gün Hz. Peygamber @, ashabının arasında bulunduğu sırada, emanete riayet (ganimette hıyanet) konusuna işaret etti ve şöyle dedi: "Sakın sizden birinizi kıyamet gününde ensesinde meleyen bir koyun, ensesinde kişneyen bir at olduğu halde: 'Yâ Rasûlullah beni kurtar!' derken bulmayayım. Ben de: 'Senin için hiç bir şeye mâlik değilim, ben sana tebliğ ettim,' demeyeyim." (Buhari, Müslim, Müsned-i Ah-med, Mişkatü'l-Mesabih). Nisa sûresinde "Her kim ganimet hainliği yaparsa kıyamet gününde aşırdığı şeyle gelecektir." Duyurulmuştur (4: 161). Bu ve benzeri suçlar için şefaatin dahi kabul edilemeyeceği hadîste ge-çen; "Senin için hiç bir şeye mâlik değilim." ifadesinden anlaşılmaktadır.
KISIM 2
ŞEFAAT KELİMESİ VE KAPSAMI
Şefaat Kelimesinin Mânâsı: Şefaat kelimesi şef kökü ve onun çoğulu olan eşfa kelimelerinden gelmektedir ki, birinin suçundan geçilmesi veya dileğinin yerine getirilmesi için edilen aracılıktır. Şefâatu' s-şey, birşeye bir-şey ilave etmek veya onu çiftlemek mânâ-sındadır (zevç). Şefâatu'l-filân, bir kimseye yardımcı olmak, onun için iltimasta bulunmak demektir. Râgıb eHsfahânî'ye göre birşeye onun benzerini eklemektir. O'na göre "yâ şefaat" demek, bir kimsenin başka biri ile birleşip ona yardım etmesi, onunla beraber olması, yani ona şefaatçi olmasıdır (şefi). Dolayısıyla şefaat, bir kimsenin bir başkasına, üçüncü bir şahsa iltimas etmesi için müracaatıdır. (Edward William Lane, Arabic-Eng-lish Lexicori). Kur'ân-ı Kerîm'de şefaat kelimesi, Allah indinde birinin birine yardım ve iltimas etmesi anlamında kullanılmıştır.
Şefaatin kelime anlamı yukarıda izah edildiği gibi bir şeye birşey eklemek, birşeyi bir başka şeyle birleştirmek, aracılık yapmak, iltimas geçmek ve mevkiini kullanarak başkasına yardımcı olmaktır. Kur'ân-ı Kerîm'de şefaat; hakkı güçlendirmek için bir kimsenin kendi gücünü katması ve kıyamet gününde zayıf bir kimseye Allah indinde yardım etmesi anlamında kullanılır. Kısaca şefaat, kıyamet günü Allah indinde bir kimse için iltimas etmektir. (Müftü Muhammed Şâfi, Ma'arifu'i-Qur'an, c. II, sh. 497; Mevlana Emin Ahsen Islâhî, Tedebbur-i Qur'an, c. I, sh. 165 ve c. II, sh. 121).
Şefaatin Temel Şartları
Şefaat kavramı peygamberlikle çok yakından ilgilidir. Çünkü peygamberler kıyamet günü Allah indinde O'nun izniyle mü'minlere, on-lann işledikleri ve işledikten sonra tevbe ettikleri küçük günahlar için şefaatte bulunabileceklerdir. Peygamberlerin şefaat etmelerinin bir sebebi de peygamberliği yalanlayanların şöyle bir iddiada bulunmalarıdır: "Kıyamet gününde bizim tanrılarımız ve büyük atalarımız bize şefaat edeceklerdir. Çünkü onlar Allah katında mümtaz varlıklardır. Onun için biz ne günah işlersek işleyelim bu aracı ve şefaatçiler nasıl olsa bizi kurtaracaklar ve Allah'ın bizi affetmesini sağlayacaklardır." Bunun için şefaat, peygamberlik makamıyla çok yakından ilgilidir.
Kur'an-ı Kerîm'in pekçok yerinde ve tafsilatlı olarak şefaat meselesi geçmektedir. Dolayısıyla bir kişi için şefaati kimin yapabileceği, kimin yapamayacağı, hangi durumlarda yapabileceği, hangi durumlarda yapamayacağı, kimler için yapabileceği, kimler için yapamayacağı gibi hususlar gayet açık olarak izah edilmiştir. İnsanların doğru yoldan ayrılmalarının pekçok sebeplerinden biri de bu şefaat kavramını yanlış anlamalarıdır. Kur'an'da bu mesele öylesine etraflıca açıklanmıştır ki hiçbir şüphe ve tereddüte mahalbırakılmamıştır. Bu konu Bakara sûresinin "âyet-el kürsi" olarak bilinen âyetinde şöyle izah edilmektedir:
"Allah, ki O'ndan başka tanrı yoktur, daima diri ve yaratıklarını koruyup idare edendir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koru(yup gözetmek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." (2: 255).
Kur'an'ın bu âyeti velilerin ve meleklerin şefaatte bulunacakları vehmine karşı açık bir delildir. Bazı kimseler velilerin ve meleklerin Allah indinde, Allah'ı onları affetmesine zorlayacak kadar yetkileri olduğunu zannetmektedirler. Bunlara, Allah indinde hiç kimsenin değil iltimas etmek, konuşmaya bile cesaret edemeyecekleri hatırlatılmıştır. Hiçbir peygamber, melek ya da evliya Allah'ın izni olmadan ağızlarından bir kelime bile çıkaramayacaklardır. (Mevdûdî, The Meaning af the Qur'an,c. I, sh. 185).
Bu âyetin birinci kısmı müşriklerin büyük atalarının, meleklerin ve diğer tanrıların şefaatte bulunacakları iddiasını çürütmektedir. Bir kimsenin, bu kâinatın nizamını ve işleyişini bilmeden nasıl ona müdahalede bulunabileceğini sormaktadır. Bunlar insan, cin ya da melek kim, olurlarsa olsunlar bilgileri sınırlı ve eksiktir. Kâinatın bütün hakikatlerini hiç kimse idrak edemez. Öyle ki kâinatın bir molekülü bile yerinden oynasa bütün sistem altüst olur. Bunlar değil bir molekülün hareketlerini, kendi faaliyetlerini bile idrak etmekten âcizdirler. (Mevdûdî, Sîret-i Server-i Âlem, c. I, sh. 420-422)..
Şüphesiz Allah huzurunda O'nun izni olmadan hiç kimse iltimasta bulunamaz. Nasıl olur da bir kimse O'nun karşısında kalkarak kendi gibi başka bir kimsenin hakkını savunabilir? Her ikisi de O'nun yarattığı mahlûklardır. Her ikisi de O'na dayanırlar ve O'na muhtaçtırlar, O'nun iradesine ve hükmüne bağlıdırlar. O kendi hikmetine ve planına göre birini öbürünün üzerine yükseltmiş olabilir. Ancak Allah'ın iradesi ve izni ile, O'nun hikmetine ve emrine göre biri öbürüne şefaatte bulunabilir. Allah'ın ilmi mükemmeldir, hiçbir zaman ve mekânla sınırlı değildir. Fakat bunun tersine O'nun mahlûku olarak bizim ilmimiz sınırlıdır ve Allah'ın ilmine göre değişik seviyededir. Sadece arasıra Allah lütfettiği zaman hakikatin gölgesini görebiliriz. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 103).
Şefaat hakkındaki birkaç temel prensibe dikkat etmeliyiz. Birincisi şefaat ancak peygamberlere ve sâlih kullara aittir. Bu, şerefli bir makamdır ve ancak buna layık olanlara verilecektir. Bunların şefaati de Allah'ın izni ile olacaktır ve sadece Allah'ın izin verdiği kimseler için şefaat edebileceklerdir. Hiçkİmse bir başkası için Allah'ın izni olmadan şefaat etme teşebbüsünde bulunamaz ve birisine izin verilip o kimse şefaat için konuştuğu zaman da hak ve doğru söz söylemek zorundadır. Bunun dışında Allah önünde doğru olmayan hiçbir söz söylenemeyecektir. Bütün bunlar Kur'an'da bildirilmiştir ve Hz. Peygamber @'in hadîslerinde de açıklanmıştır. Bunlar açık açık bildirildiği halde nasıl olur da bir kimse şefaati günah İşlemek için bir ruhsat olarak görebilir ve büyük günahları ve diğer küçük günahları işlemeye devam ederek kıyamet gününde şefaatle kurtulabileceğini ümit edebilir? Ancak bütün hayatını takva, Allah korkusu ve tevbe ile geçirmiş, ama bilmeden bazı küçük günahlar işlemiş, dikkatsizlik yüzünden bazı sınırlan çiğnemiş ve heyecan içerisindeyken iyi ve kötüyü fark edememiş inanan kimseler Allah'ın merhameti ile peygamberin şefaatine hak kazanabileceklerdir. Bunun dışında, günah işlemeyi kendilerine meslek haline getirmiş olan kimselere, nasıl olsa kıyamet gününde bazı meleklerin ve bu dünyada taptıkları tanrıların iltiması ile bütün günahlarının ve kötü amellerinin silineceğini umarak bunları işlemeye devam edenlere Kur'an ve hadisler ışığında şefaatle kurtulmaya hiçbir imkân tanınmamaktadır. Yahudiler de kendi günahları hakkında aynı şekilde affedileceklerini düşünmektedirler. (E. Ahsen Islâhı, a. g. e., c. IV, sh. 140-141).
Kur'an-ı Kerîm bunların hakkında şöyle buyurmaktadır: "Onların ardından, yerlerine birtakım kötü insanlar geldi ki, Kitaba vâris oldular, şu alçak (dünyan)ın menfaatini alıyorlar: 'Biz nasıl olsa bağışlanacağız!' diyorlar. Kendilerine ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki» 'Allah hakkında, hakikatten başkasını söylememeleri hususunda kendilerinden Kitab mîsakı alınmamış mıydı? (Kitabda bu hususta kendilerinden söz alınmamış mıydı?) Ve onun içindekini okuyup öğrenmediler mi? Âhiret yurdu (günahlardan) korunanlar için daha hayırlıdır. Düşünmüyor musunuz?" (7:169).
Allah'ın İzniyle Şefaat
Daha önce de izah edildiği gibi şefaat ancak Allah'ın izni ile mümkün olacaktır. Kur'an-ı Kerîm'de Meryem sûresinde şöyle bildirilmektedir: "Yalnız Rahmân'ın huzurunda söz almış olanlardan başkaları şefaat edemezler." (19: 87). Bundan iki sonuç çıkarabiliriz: Birincisi, şefaat ancak onun için Rahmân'dan izin alabilen, yani dünyada iken Allah'a iman eden ve O'nun merhametine lâyık bir hâle gelen kimse için geçerli olacaktır, yani sadece böyle bir kimse için şefaat edecektir, ikincisi, ancak Rahmân'ın izin verdiği bir kimse başkaları için şefaatte bulunabilecektir. Kişilerin hiçbir mesnedi olmaksızın şefaatçi kabul ettikleri kimseler değil. {The Meaning of the
Qur'an, c. VII, sh. 83). Kur'an-ı Kerîm'in Tâhâ sûresinde Allah şöyle buyurmaktadır: "O gün (mahşere) çağırana uyarlar, (hiç kimsenin) ondan sapma (imkânı) yoktur. Rahman (olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin. O gün Rahmân'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez." (20:108-109). O gün, Rahmân'ın dilediği hakkında şefaat edilmesine izin verdiği ve onun için konuşulmasından hoşlandığı kimse hâriç hiç kimse hakkında yapılan şefaat kabul edilmez. Bu husus başka âyetlerde şöyle beyan edilmektedir: "...O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir?..." (2: 255), "O gün ruh ve melekler, sıra sıra dururlar. Rahmân'ın izin verdiğinden başka kimse konuşamaz. (Rahmân'ın konuşmasına izin verdiği de ancak) doğruyu söyler." (78: 38), "(Allah) onların önlerinde ve arkalarında ne varsa (ne yapmış, ne etmişlerse) bilir. (Allah'ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar O'nun korkusundan titrerler." (21: 28), "Göklerde nice melekler var ki, onların şefaati hiçbir işe yaramaz. Meğer Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin verdikten sonra olsun (ancak o zaman şefaatin faydası olur)." (53: 26). Tâhâ sûresinin yukarıda geçen ayetinin ikinci kısmı şefaatteki kısıtlamayı şöyle izah etmektedir: Esasen hiçbir melek, peygamber veya evliya bütün hakikati bilemez. Bütün yaptıklarınızı, iyi ve kötü amellerinizi tam olarak ancak Allah bilir. Dolayısıyla kimin affa layık olduğu ve kimin cezalandırılması gerektiği ancak O'nun bilgisi dahilindedir. Bu sebeple herkese O'nun emri dışında şefaat izni verilmiş olsaydı bütün ceza ve mükâfat sistemi anlamsız kalırdı. Bu âyete göre şefaatin kapısı tamamen kapanmamış, Allah'ın sâlih kulları bu dünyada kendilerine yakın insanlara gösterdikleri şefkat ve ilgiyi, kıyamet günü Allah'ın verdiği izinle onlara şefaat ederek öbür dünyada da gösterebileceklerdir. Ama yine de sadece affı hak eden kimseler için şefaatte bulunabileceklerdir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VII, sh. 123).
Münafıklar Ve Kâfirler İçin Şefaat Yoktur
Kur'an-ı Kerîm açık açık münafıklar ve kâfirler için şefaati men etmiştir. Çünkü onlar Allah'ın ve Rasûlü'nün düşmanıdırlar. Kur'-an'da şöyle buyurulmaktadır:
"(Sen) onlar için ister af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah'ı ve Rasûlünü tanımadılar; Allah, yoldan çıkan topluluğu (doğru) yola iletmez," (9: 80), "Onlara (Allah'tan) mağfiret dilesen de, dileme-sen de onlar için birdir. Allah onları bağışla-mayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkmış bir toplumu yola iletmez." (63: 6), "De ki: 'Bütün şefaat Allah'ındır, (Allah kime şefaat yetkisi verirse, ancak o şefaat edebilir. O'nun izin vermediği hiç kimse şefaat edemez). Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz." (39: 44).
Bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi Allah indinde hiç kimse şefaatte bulunamaz. Şefaat için şu şartlar gerekir:
1- Ancak Allah'ın izniyle şefaat olacaktır.
2- Sadece tevbe edenler için şefaat geçerli olacaktır. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 125-1).
Allahu Teâlâ Tevbe sûresinde de şöyle buyurmaktadır: "Ve onlardan ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Rasûlünü tanımadılar, yoldan çıkmış olarak öldüler." (9: 84).
Bu âyet Hz. Peygamber @'in, Tebük seferinden kısa bir süre önce ölen münafıkların lideri Abdullah b. Ubey'in cenaze namazını kılmaktan alıkoymak için nazil olmuştur. Samimi bir müslüman olan Abdullah b. Ubey'in oğlu Hz. Peygamber @'den babasının cenaze namazını kıldırmasını rica etti. Dost ve düşmanı için bir rahmet olan Peygamber @, bu en büyük düşmanının cenaze namazını kıldırmak üzere hazırlanmaya başladı. Fakat Hz. Ömer, Ölenin nasıl biri olduğunu hatırlatarak Hz. Peygamber @'i cenazesine gitmemesi için ikaz etti: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu adam filan filan suçları işlemiş. Buna rağmen sen onun cenaze namazını mı kıldıracaksın?" Rasûlullah @, cenaze namazını kıldırmak için kalktığı zaman ise O'nu bundan men eden yukarıdaki ayet indirildi.
Tevbe sûresinin bu ayeti üç hususu bildirmektedir: Af ve af için dua etmek sadece mü'minler için geçerlidir. İnanmayanlar ve âsi olanlar için; değil veli kulların, peygamberin bile şefaati geçersizdir. İkincisi, âsi bir kimseye hidayet etmek âdetullah'tan değildir. Allah'tan yüz çeviren bir kimseye Allah neden hidayet etsin? O kimse ki büyüklenerek ve müstağni bir tavırla Allah'a sırt çevirmiştir. Üçüncüsü, Allah'ın hikmeti gereği insanlar iman etmekte hür bırakılmışlardır. İsterlerse İman ederler, isterlerse inkâr ederler; onlara hiçbir baskı veya mecburiyet konulmamıştır. Dinde zorlama yoktur. Bu, Bakara sûresinin 256. âyeti ile de ifade edilmiştir: "Dinde zorlama yoktur. Artık hak bâtıldan seçilip belli olmuştur. Kim tâğûtu inkâr edip Allah'a iman ederse, muhakkak ki o, kopma-yan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (2: 256).
Bu kaide, Kur'an-ı Kerîm'de birkaç yerde zikredilmiştir. Bir kimse Allah'a inanmayıp, O'nu inkâr ederse o kimse için şefaat yoktur. En'âm sûresinde bu konu şöyle ifade edilmektedir: "Andolsun, sizi ilk kez yarattığımız gibi, yine tek olarak bize geldiniz ve (dünyada) size verip hayaline daldırdığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. Hani, (bizim) ortaklarımız) sandığınız aracılarınızı da yanınızda görmüyoruz! (Bakın işte) aranızdaki bağlar kesilmiş ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir!" (6: 94).
Aynı sûrenin başka bir ayetinde de şöyle bu-yurulmaktadır: "Rab'Ierin(in huzuru)na toplanacakların^ İnanıp bu durum)dan korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O'ndan başka ne dostları, ne de aracıları (şefaatçileri) yoktur. (Böyle uyar), belki korunurlar." (6: 51).
Başka bir ifade ile bu dünyada günaha batmış, ölümü unutmuş, Allah'ın varlığına aldırmamış ve kıyamet gününde Allah'ın karşısında hesap vereceğini düşünmemiş olanlar için hiçbir şefaat geçerli olamaz. Bazı kimseler tanrılarının ve taptıkları mabutların kendileri İçin şefaat edecekleri, onları kurtarmak için can verdikleri ve bunun gibi vehimlere kapılırlar. Bunlar hakkında Allah Kur'an-ı Ke-rim'de şöyle buyurmaktadır: "İlle onun te'vi-lini mi gözetiyorlar? O'nun te'vili geldiği (haber verdiği şeyler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: 'Doğrusu Rabb'inıizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürül(üp dünyaya gönderilmemiz mümkün mü ki (orada eski) yaptıklarımızdan başkasını yapalım?' Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti." (7: 53), "Rabb'imiz (O) Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş'a istiva etti. Yaratma işi(ni) tedbir eder (yönetir). O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez. İşte Rabb'iniz Allah budur. O'na kulluk edin, düşünmüyor musunuz?" (10: 3), "Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de fayda veremeyen şeylere tapıyorlar ve: 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir!' diyorlar. De ki: 'Allah'ın, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?' O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (10:18).
Bu âyetlerde de açıkça ifade edildiği gibi bu çeşit şefaat mümkün olmayacaktır ve eğer birşey Allah indinde bulunmamaktaysa, demek ki o şey yoktur. Çünkü göklerde ve yerde herşeyi bilen Allah'tır. Mümin sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün), yürekler, (korkudan adetâ yerinden sökülüp) gırtlaklara dayanmıştır; (kederlerini) yutkunur dururlar. Zâlimlerin ne bir. dostu, ne de makbul bir şefaatçisi vardır." (40: 18). Kâfirlerin şefaat iddialarına cevap olarak onların, o gün kendilerine bir yardım eden bulamayacakları bildirilmektedir. Şefaat için izin alabilenler olsa bile, onlar da ancak Allah'ın dostları ve O'nun sâlih kulları olacaklardır. Allah'ın sâlih kulları ve O'nun dostları ise her halükârda putperestlere, kâfirlere ve günah içinde hayat sürenlere şefaat edecek değillerdir. Bu inanışları bir vehimden ibarettir ve hiçbir dayanağı yoktur. Hûd sûresinde bu gibi temelsiz inançlara karşı Allah insanları şöyle uyarmaktadır: "O gün geldiği zaman hiç kimse O'nun izni olmadan konuşamaz. O(raya toplananlardan kimi şaki (bahtsız), kimi saîd (mutlu)dur." (11: 105). Bu, şefaatçilerinin kendilerini O günün azabından koruyacaklarına inanan akılsızlara bir uyandır. Kıyamet gününde hiç kimse kimseye yardımcı olamayacaktır. Onun için insanlar kötü şeylerden uzak durmaları hususunda uyarılmaktadır. Bunlar şefaatçilerinin, onları kurtarıncaya kadar Allah'a ısrar edeceklerini ümit. ediyorlar ve şefaatçilerinin Allah'ın sevgilileri olduğuna, Allah'ın onları kıramayacağma ve her halükârda şefaatçilerinin kendilerini kurtaracaklarına inanıyorlar. Aslında şefaat etmek bir yana, Allah indinde hiç kimse konuşmaya bile cesaret edemeyecektir. Bizzat Allah onlara izin vermediği takdirde ağızlarını bile açamayacaklardır. Yanlış şefaat inancına sahip olanlar ve bu dünyada sorumsuzca günah işleyerek kurtulacaklarını ümit edenler kıyamet gününde şefaatçilerinin azâbdan kendilerini kurtaramayacaklarını görecekler ve akılsızca davranışlarını anlayacaklardır. Ne var ki, iş işten geçmiş olacaktır. (The Meanning ofthe Qur'an, c. V, sh. 112).
Yukarıdaki ayet, şefaatçilerinin Allah indinde yetki sahibi olduklarına ve ne yaparlarsa yapsınlar onları Allah'ın azabından kurtaracaklarına inanan putperestleri, kâfirleri ve sapık şefaat inancına sahip olanları yalanlamakta, kâfirlerin bütün temelsiz iddialarını tamamen reddetmektedir. Onların şefaatçileri onları kurtarmak bir yana Allah'ın izni olmadan O'nun huzurunda ağızlarını bile açamayacaklardır. Ancak Allah izin verdiği zaman O'nun emri ile konuşabileceklerdir.
Kâfirler ve inanmayanlar için şefaat kesinlikle olmayacaktır. Enbiya sûresinde şöyle bu-yurulmaktadır: "(Müşrikler): 'Rahman çocuk edindi.' dediler. O, (böyle şeylerden) yüce (münezzeh)dir. Hayır, onlar (melekler) ikram edilmiş (Allah'a yaklaştırılmış) kullardır. O'ndan önce söz söylemezler ve onlar O'nun emriyle hareket ederler. (Allah) onların önlerinde ve arkalarında ne varsa (ne yapmış, ne etmişlerse) bilir. (Allah'ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar, O'nun korkusundan titrerler." (21: 26-28).
Arabistan'daki müşrikler meleklerin Allah'ın kızları olduklarına inanıyor ve meleklere taparak onları memnun ederlerse meleklerin de Allah indinde onlara şefaatçi olacaklarını sanıyorlardı. Kur'an-ı Kerîm onların bu iddialarını şöyle yalanlamaktadır: Onlar hiç kimse için şefaatçi olamazlar. Çünkü gizli şeylerden haberdar değillerdir. Her gizli ve aşikârı bilen Allah'tır. O'nun için melekler, peygamberler ya da veliler ancak Allah'ın önceden izin verdiği kimseler için şefaatçi olabileceklerdir. Şefaati kabul etme yetkisi de yalnızca Allah'a mahsustur. Tâhâ sûresinde Allah şöyle buyurmaktadır: "O gün Rahmân'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez." (20: 109). Allah indinde şefaat ancak mü'mİnler, tevbe işledikleri hata ve günahlardan dolayı pişmanlık duyanlar için kabul edilecektir. Bu, âsileri ve Allah'ın sözlerine aldırmayanları içine almaz. Allah Kur'an'da şöyle buyurmaktadır: "O gün ruh ve melekler, sıra sıra dururlar. Rahmân'ın izin verdiğinden başka kimse konuşamaz. (Rahmân'ın konuşmasına izin verdiği de ancak) doğruyu söyler." (78: 38). Bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi şefaate, şefaat edenin doğru söz söylemesi şartıyla izin verilmiştir. Şefaati ancak sâlih insanlar, bazı küçük günahlar işlemiş diğer sâlih amel sahibi kimseler için yapabileceklerdir. Şefaat Allah'a isyan edenler ve açık açık günah işleyenler için yapılamayacaktır. Yapılan ve kabul edilecek olan şefaat Allah'ın ilâhî adaletine aykırı olmayacaktır. (A. Yusuf Ali, a. g. e., sh. 1677).
Yanlış Şefaat Anlayışı
Değişik zamanlarda ve dünyanın muhtelif yerlerinde şefaat hakkındaki yanlış düşünceler, Allah'ın zâtı ve sıfatlan hakkındaki bilgi eksikliğinden doğmuştur. Mekkeli müşrikler bile Allah'ın verdiği nimetleri, O'nun varlığını, merhametini ve şefkatim inkâr etmezlerdi. Hatta bu nimetleri kendilerine ihsan ettiği için Allah'a şükür de ediyorlardı. Ama onların hatası Allah'ın yetkilerine birtakım tann, tannça ve melekleri de ortak koşmalanydı. Bu inanışı Allah Kur'an'ında bütünüyle reddediyor ve şöyle buyuruyor: "Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve güzel (ve helâl) azıklarla besledi. Böyle iken onlar, bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?" (16: 72). Kur'an'a göre bu davranış Allah'ın nimetlerini inkâr etmek olarak telâkki edilmiştir. Çünkü müşrikler Allah'a ortak koşarak O'nun verdiği nimetleri inkâra kalkmış ve Allah'a nankörlük etmişlerdir. Onlar inandıkları tanrılann, Allah'ın yarattığı nimetlere katkıları olduğuna dair ellerinde hiçbir belge olmadan onları Allah'a ortak koşmuşlardır. Aynı konuya bir başka âyette de değinilmiştir: "Hem Allah'ın nimetini bilirler (bu nimetleri Allah'ın yarattığını kabul ederler), hem de (bunları kendilerine verenden başkasına taparak) bu nimetleri inkâr ederler, çokları da kâfirdirler." (16: 83). Bu âyette Mekke'deki müşriklerin Allah'ın nimetlerini inkâr etmeleri, Allah'ın varlığını inkâr etmek olarak telakki edilmiştir. Aslında onlar bütün nimetlerin Allah'tan olduğunu inkar etmedikleri halde bunun yanı sıra kendi tanrılarının da Allah'ın yarattığı nimetlere katlulan olduğuna inandıklan için, onların Allah katında şefaatçi olacaklanna inanıyorlardı. Bu hususta Hacc sûresinde Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah meleklerden de, insanlardan da elçiler seçer. Allah, işitendir, görendir. Onların önlerinde ve arkalannda olan (bütün olayları yaptıkları bütün işleri) bilir. Bütün işler Allah'a döndürülür." (22: 75-76).
Bu ayetlerle Kur'an-ı Kerîm müşriklerin yanlış şefaat düşüncelerini yalanlıyor ve şöyle diyor: Sizin, meleklerin, peygamberlerin, velilerin ve diğer bu gibi kimselerin Allah indinde şefaat edebilecekleri düşünceniz ve bu yüzden onlara tapma ihtiyacı duymanız tamamen yanlıştır. Çünkü sizin için ne iyidir, ne kötüdür hiç kimse bilemez. Her şeyi bilen ve her şeyi gören yalnızca Allah'tır ve O hiç kimseye bu gibi bir şefaat yetkisi vermemiştir. Eğer şefaat hakkı birisine verilecekse bu ancak O'nun isteğiyle olacak ve o zaman o kimse şefaat edebilecektir. Bu demektir ki her küçük ve büyük amel Allah'ın huzurunda karara bağlanmaktadır. Onun için Allah'tan başka kimseye duada bulunmak yanlıştır. Çünkü o duada bulunulan kimseler zaten kendileri âcizdirler ve kendileri için bile istediklerini yapmaya kaadir değillerdir. Allah hiçbir melek veya peygambere başka kimseye şefaat etmeleri için önceden yetki vermemiştir. Ancak O dilediği zaman şefaat mümkün olacaktır.
Aynı şey Zümer sûresinde de şöyle beyan edilmişin-: "Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: 'Onlar, hiç bir şeye güçleri yetmeyen, düşünmeyen şeyler olsalar da mı (onlan şefaatçi edineceksiniz?)'. (Ey Mu-hammed!) De ki: 'Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz." (39: 43-44). Bu da göstermektedir ki hiç kimse kendiliğinden Allah'ın önünde ayağa kalkarak şefaat etmeye cesaret edemeyecektir. Ancak Allah kime izin verirse ve kimin hakkında şefaat edilmesini isterse, o zaman bir kimse Allah'ın istediği kimse için şefaat edebilecektir. Şefaatin kimin tarafından kimin için edilip, kimin için edilemeyeceği ancak Allah'ın hükmüne bağlıdır. Bazı kimselerin Allah indinde sözlerinin geçtiği ve Allah'ın onları geri çeviremeyeceği gibi bir şefaat düşüncesi müşriklerin kendi icatları olan düşüncelerdir. Onlar bu iddialannı bir vesikayla ya da delille ispat edemezler. Fu iddiaları, onların şefaatçi zannettikleri kimseler bile kabul etmezler ve bu iddialarda bulunmazlar. Bütün bu iddialar kâfirlerin kendi vehimleridir. Necm sûresinde Allah şöyle buyurmaktadır: "Göklerde nice melekler var ki onların şefaati hiç bir işe yaramaz. Meğer Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin verdikten sonra olsun." (53: 26). Allah'ın izni olmadan bütün melekler, peygamberler ve veliler bir araya gelseler ve bir kimse için şefaat etmeye kalksalar yine de hiçbir faydası olmayacaktır. O halde müşriklerin, onların tanrılarının ve tanrıçalarının inanmayanlar için bile şefaatte bulunabilecekleri iddialarının bir kıymeti yoktur. Çünkü bu yetki sadece Allah'a aittir ve hiçbir melek ya da peygamber O'nun izni olmadan şefaat edemez. Konuşmalarına ve mü'minler için şefaat etmelerine izin verildiği zaman da ancak doğru söz söyleyebileceklerdir. (Sîret-i Server-i Âlem,c. I, sh. 422).
Allah'ın emrini ve hükmünü hiç kimse değiştiremez, tehir edemez. Kur'an-ı Kerîm'de, Ra'd sûresinde şöyle Duyurulmaktadır: "(Onların) her birini önünden ve arkasından izleyen (melek)ler vardır, onu Allah'ın emriyle gözetirler. Bir kavim, kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez. Allah da bir kavme kötülük istedi mi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların, O'ndan başka koruyup kollayanları da yoktur." (13: 11). Bu, inanmayanlara taptıkları tanrıların, velilerin ve meleklerin onları Allah'ın azabından kurtarabilecekleri vehmi içerisinde olmamaları için bir uyarıdır. Her ne kadar bunlar kıyamet azabından kurtulmak ümidi ile tanrılara kurban keserler ve onlara taparlarsa da bilmelidirler ki hiç kimse onları kıyamet gününde Allah'ın azabından kurtaramayacaktır.
Aşağıdaki âyetlerde meleklerin şefaatçi olacakları iddiaları şöyle reddedilmektedir:
"(Müşrikler): 'Rahman çocuk edindi.' dediler. O, (böyle şeylerden) yüce (münezzeh)dir. Hayır, onlar (melekler) ikram edilmiş (Allah'a yaklaştırılmış) kullardır. O'ndan önce söz söylemezler ve onlar O'nun emriyle hareket ederler. (Allah) onların önlerinde ve arkalarında ne varsa (ne yapmış, ne etmişlerse) bilir. (Allah'ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar, O'nun korkusundan titrerler." (21: 26-28). Müşrikler meleklere şu iki sebepten dolayı tapmaktadırlar: Birincisi, meleklerin Allah'ın kızları olduklarına inanmaktadırlar, ikincisi, meleklere taparlarsa onların kendilerinden memnun kalıp Allah indinde kendilerine şefaatçi olacaklarını zannetmektedirler. Kur'an müşriklerin bu şefaat düşüncelerini şöyle reddetmektedir: Şefaatçi zannedilen kimseler hiçkimse için şefaat etmeye yetkili değillerdir. Çünkü onların gizli bilgileri yoktur. Ancak Allah her gizli ve aşikârı bilir, her şeyden haberdardır. Onun için melekler, peygamberler ve veliler sadece Allah izin verdiği zaman şefaat edebileceklerdir. Yalnız Allah kudret sahibidir ve şefaati kabul edip etmeme yetkisi O'ndadır. İbadete ve tapılmaya lâyık olan ancak O'dur. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VII, sh. 149).)
Kur'an'daki ifadelerden, meleklerin de diğer mahlûklar gibi Allah'ın memurları oldukları anlaşılmaktadır. Ama Allah onları şereflen-diraıiştir ve Allah'ın emirleri ile vazifelerini yerine getirmektedirler. Allah'ın kendilerine verdiği emirlerin dışına asla çıkamazlar. Onlar her zaman Allah korkusu içindedirler, ancak Allah'ın izni ile birşey söyleyebilir ve kim hakkında kendilerine soru sorulduysa onun hakkında konuşabilirler. Dolayısıyla meleklerin, inanmayanlar için şefaatte bulunarak onlara yardım etmeleri sözkonusu değildir. Aşağıdaki Kur'an âyetlerinin de teyid ettiği gibi Allah'ın izni olmadan hiç kimse İçin şefaatin faydası olmayacak ve Allah inanmayanlar için hiç kimseye şefaatte bulunma izni vermeyecektir: "O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. Nihayet onların yüreklerinden korku giderilince (birbirlerine): 'Rabb'iniz ne buyurdu?' dediler. 'Hakkı (buyurdu)' dediler. O, yücedir, büyüktür.'1 (34: 23). Âsiler için şefaat kesinlikle sözkonusu olamaz. Duhân sûresinde şöyle buyurulmak-tadır: "O gün dost, dostundan bir şey sava-maz. Ve onlara yardım da edilmez. Ancak Allah'ın yardım ettiği kimseler (kurtulur). Şüphesiz O, Azîz'dir, Rahîm'dir (herşeye galiptir, merhametlidir)." (44: 41-42).
Kur'an'da ve hadîslerde belirtildiğine göre O gün, hayat yaşamamış olanların dışında hiç kimse, hiç bir kimseye faydalı olamayacak ve tam bir adaletle hükmolunacaktır. Bir kimse bu dünyada ne kadar önemli bir kişi olursa olsun öbür dünyada başka bir kimseye yardımda bulunamayacak, herkes kendisi yardıma muhtaç olacaktır. îster eşraftan olsunlar, ister halktan olsunlar, bu dünyada birbirlerine yardım eden her seviyeden insanın, öbür gerçek dünyada birbirlerine hiçbir faydalan olmayacaktır.
Bütün yetkiler Allah indinde olacak, hiç kimse başka bir kimseye yardım edemeyecek, suçluları kurtarmak, onların cezalarım azaltmak ve şefaatte bulunmak ancak Allah'ın izniyle olacak ve Allah'ın izni de tam bir adalet prensibine dayanacaktır. Bu dünyada Allah korkusuyla yaşayanlar ve kendi günahlarına pişman olup tevbe edenler O'nun rahmetini hak edecek, ama âsi olanlar, Allah'ın rasûllerini yalanlayanlar ve başkalarına zulmedenler O'nun rahmetine ve şefaatine layık olamayacaklardır. Hûd sûresinde bu husus şöyle belirtilmektedir: "O gün geldiği zaman hiç kimse O'nun izni olmadan konuşamaz. O(raya toplananlardan kimi şaki (bahtsız), kimi saîd (mutlu)dur." (11: 105).
Kâinatın Sahibi Yalnızca Allahu Teâlâ'dır
Bütün kâinatın sahibi ve hâkimi Allah'tır, her yerde sadece O'nun iradesi, emirleri ve kanunları geçerlidir. O'nun işlerine hiç kimse müdahale edemez. Mahkeme-i Kübra'nm sahibi ancak O'dur, O'nun hükümlerini, kurallarını ve iradesini etkileyip değiştirmeye hiç kimsenin gücü yetmez. Herşey O'nun kanunlarına tâbidir ve bu kanunlara karşı hareket edenler O'nun cezasından kurtulamazlar. O herşeyin üstündedir ve O'na hiç kimse yakla-şamaz. Ancak ona tâbi olarak acz ile itaat edersek O'na yaklaşabiliriz. Bu durumda nasıl bir kimse Allah'ın izni olmadan başka biri için şefaatçi olarak müdahale edebilir? Kur'an-ı Kerim O'nun dehşetengiz kudretini şöyle ifade eder: "Allah, ki O'ndan başka tanrı yoktur, daima diri ve yaratıklarını koruyup idare edendir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bîr şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koru(yup gözet)mek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." (2: 255).
Bu âyet bütün sarahatiyle velilerin ve meleklerin şefaatçi olarak Allah indinde yetkileri olduğu düşüncesini reddeder. Bunlara şefaatçi olarak inananları Allah, hiçbir mahlûkun O'nun Önünde başka bir kimse için şefaat etmeye cesaret edemeyeceği ve O'nun hükmünü etkileyemeyeceği hakkında uyarmaktadır. Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın huzurunda hiçbir peygamber, melek ya da veli izin verilmeden bir kelime bile söylemeye cesaret edemeyecektir. Kur'an-ı Kerîm'in mealini verdiğimiz yukarıdaki âyeti "âyet-el kürsî" olarak anılmaktadır ve bu da Allah'ın kudretini ve şefaat düşüncesinin yanlışlığını anlatmaktadır. Bir kimse nasıl olur da kâinatın işlerine müdahale edebilir? Kâinata müdahale edebilmek için onun hakkında tamamen bilgi sahibi olmak gerekir. Oysa meleklerin ve insanların kâinat hakkındaki bilgileri tam değildir ve dolayısıyla bu kâinatın bütün nizamını anlamaktan âciz bir kimse, bu nizama müdahale etmeye kalkarsa ancak bir kaosa sebep olabilir. Bu nizâmı anlamak bîr yana, insanlar kendileri için bile neyin faydalı ve neyin de zararlı olduğunu bilmekten âcizdirler. Bu sebeple şefaat edecek olan kimse gerçekleri bilmeden şefaat etmeye kalkarsa şefaati mânâsız olur. Onun için Allah, Kur'an-ı Kerîm'de belirttiği gibi şefaatçi olarak bir kimseye izin verdiği zaman, o kimsenin dediklerinin doğru olması ve şefaatinin Allah'ın adalet kaidelerine aykırı" olmaması şartını koşmuştur.
S ebe' sûresinde bu şöyle açıklanmaktadır: "De ki: 'Allah'tan başka (tanrı olduklarını) sandığınız şeyleri çağırın, onlar ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahip değillerdir. Bu ikisi(nin yaratılmasında ve mülkü)nde bir ortaklıkları yoktur. Ve Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur. O'nun huzurunda, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez: Nihayet onların yüreklerinden korku giderilince (birbirlerine): 'Rabb'iniz ne buyurdu?' dediler. 'Hakkı (buyurdu)' dediler. O, yücedir, büyüktür." (34:22-23). Bu âyette açıklanmak istenen şey Allah'ın huzurunda O'nun yaratıklarının tamamen âciz olduğu ve hiç kimsenin Allah'ın gökleri ve yeri yaratmasında katkısı olmadığıdır. Dolayısıyla O'nun yetkisinde de kimsenin payı yoktur ve hiç kimsenin O'nun hükümranlığına müdahale etmeye hakkı yoktur. Bu gibi yanlış şefaat düşüncesine inananlar ancak bir hayal âleminde yaşamaktadırlar; bunlar kendi vehimlerinin ürünü temelsiz düşüncelerdir. Eğer bir kimsenin Allah indinde yetkisi yoksa o kimse nasıl şefaat edebilir? Allah indinde O'na yakın olan melekler ve peygamberler bile O'nun izni olmadan konuşamazlar. Dolayısıyla Allah indinde hiçbir makamları olmayan tanrılar ve tanrıçalar nasıl konuşabilirler?
Yâsîn sûresinde meâlen; "O'ndan başka tanrılar edinir miyim hiç? Eğer çok esirgeyen Allah, bana bir zarar vermek dilese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve (onlar) beni kurtaramazlar." (36; 23) buyurulmakta-dır.
Bu bölüm F. Mehveş Kayam ve Celâletün Şencan tarafından çevrilmiştir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi