Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 4.1 - 4.Cilt
ALLAH'IN ELÇİLERİ VE GÖREVLERİ
ALLAH'IN RASÛLLERİ VE GENEL VAZİFELERİ
1- İnsan Haysiyeti Ve Hürriyeti
İnsanoğlu'nun Hareket Hürriyeti
Hz. İbrahim'in Babası, Halkı Ve Kral İle Tartışması
ŞUAYB PEYGAMBER VE MEDYEN KAVMİ
HZ. İSA VE İSRAİL OĞULLARI İLE SON TARTIŞMALAR
HZ. PEYGAMBER @ ZAMANINDA DÎN VE ŞERİAT
3- Bütün Vatandaşların Eşitliği
6- İyiliği Emr, Kötülükten Men Hak Ve Vazifesi
7- Makam İsteği Ve Hırsının Yasaklanması
İLK DÖRT HALİFE DÖNEMİNDE DİN VE ŞERİAT
İSLAM İNKILABININ SAHABE VE TABİİN ÜZERİNDEKİ TESİRİ
HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN'DEN SONRA DÎN
Adlî Bağımsızlığın Sona Ermesi
Irkçılık Ve Kavmiyetçiliğin Zuhuru
Hukukun Üstünlüğünün Terkedilmesi
İki Liderlik Arasındaki İlişkiler
İLİM VE ÇEVRE: SAHABE VE TABİÎN
BİRİNCİ BÖLÜM
ALLAH'IN ELÇİLERİ VE GÖREVLERİ
Giriş
Allah, insanı diğer canlılardan apayrı ve en mükemmel şekilde yaratmıştır. Kur'ân-ı Kerîm, hayatın sudan meydana geldiğini ve insanın şimdiki haliyle, çeşitli safhalardan geçirilen kurutulmuş çamurdan yaratıldığını bildirmektedir.
insan, Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği Hak Yol'u izleyip sâlih ameller işlemekte veya şeytanın kötü yollarına saparak, ahlâksızlığa, zulme ve diğer günahlara batmakta serbest bırakılmıştır.
Dış dünyanın görünen ve görünmeyen bütün kaynaklarından ve nimetlerinden istifade ederek hayatın güçlüklerini kolaylıkla aşmasını sağlayacak ilim ile de donatılmıştır. İnsanoğlu zekâsını ve yeteneğini kullanarak bu ilim sayesinde kâinatın uçsuz bucaksız kaynaklarını keşfeder ve o zenginliklerinden istifade eder. Böylece, dünyadaki mevkiini ve etkisini belirleyecek olan iktisadî ve siyasî güce sahip olur, kültür ve medeniyetini zenginleştirir.
Ruhen ve ahlaken insana yol göstermeleri için, Allah elçi (ras«/)lerini göndermiştir. Rasûller kavimlerini hep bu dünyanın temel gerçeği olan Hak Yol'a, tevhid inancı'na davet etmişlerdir. Getirdikleri din aslında Özde hep aynıdır; İman ve iyilik yolunu tesis etmek, ahlâksızlığı ve diğer günah yollarını ortadan kaldırmak; ferdî ve toplumsal hayatta adaleti ve eşitliği hâkim kılmak...
İnsana, dünya hayatında karşılaşacağı güçlüklerle mücadelede Allah'ın yardımı ve kılavuzluğu vadedilmiştir. Böylece insan, hayatın muhtelif sahaları arasında tam bir denge kurup devam ettirebilir.
Peygamberler vazifelerini başarıyla tamamlamış, her biri insanları Hak Yol'a çağırmıştır. Fakat insanların çoğu daima onlara karşı gelmiş, onlarla alay etmiş ve onları öldürmekle tehdit etmişlerdir. Sonuçta İse her medeniyette kurtulan peygamberler ve izleyenleri olmuş, kâfirler çeşitli tabiî âfetlerle helak edilmişlerdir.
Eski kavimlerin çoğu peygamberlerinin getirdiği şeriatın emri olan ibadetleri ve benzer amelleri tam olarak yerine getirmedikleri için değil, onları reddettikleri için helak edilmişlerdir. Bu kavimler zülüm ve ahlâksızlıkta çok ileri gitmişler; başka insanların haklarını ihlâl etmişler; güçsüzlere, fakirlere hayatı zindan etmişlerdi. Kur'ân, insanın başlangıçta ilimle donatılmış olarak yaratıldığım bildirmektedir. Daha sonra, İlahî Mesajı yavaş yavaş unutarak, insanoğlu uzun bir süre cehalete ve ahlâksızlığa batmıştır. Yoksa, cehaletle başlayıp ilmini zamanla arttırmış değildir.
KISIM 1
ALLAH'IN RASÛLLERİ VE GENEL VAZİFELERİ
Allah'ın bütün rasûlleri insanı cehaletin karanlığından (küfr), bilginin aydınlığına {İslâm) çıkarmakla vazifelendirilmişlerdir. Bu vazifeyi tam manası ile etkili bir şekilde yerine getirebilmek için, bilgiyle ve İlahî kaideler bütünü ile donatılmışlardır. Bu İlahî kaideler bütününe şeriat denilir. Şeriat her rasûlün kavmi için bir İlahî kaideler bütünü içermekte ve mekânın ihtiyaçlarına göre farklılık göstermekteydi. Fakat bütün şeriatların hedefi insanlar arasında Allah'ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak (takva), iyilik ve adalet duygusunu meydana getirmek ve geliştirmektir. Ancak bu şekilde insanlar, hayatın ulvî ve şerefli gayelerine ulaşabilirler. Adalet ve İyiliği öngören bütün insanlığın yararlanabileceği bir sistemin yamsıra, Allah'ın rasûlleri insanlara bilgi zenginliğini de vermişler ve bu dünyadan istifade ederek, kendilerini güçlü kılmalarını sağlamışlardır.
Şeriat
Her rasûle, kendi ümmetini şeytanın kötü ve cahilane yollarından korumak ve Allah yolunu İzlemelerini sağlamak için Şeriat diye bilinen ilâhî kanunlar bütünü verilmiştir. Ancak, bütün rasûllerin esas öğretisi ve temel gayesi aynıydı. Hepsi insanları kâinatın yegâne sahibi Yüce Allah'a İtaat etmeye çağırmış, işleyecekleri kötü amellerin hüküm günü ortaya çıkacak sonuçlan hakkında onları uyarmışlardır. Kur'ân bu gerçeğe şöyle işaret etmektedir: "Sana da kendinden önceki Kitâb'ları doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu olarak bu Kitâb'ı gerçekle indirdik. Onların aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayniıp onların keyif-lerine uyma! Sizden
ve bir yol belirledik. Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerine koşun, hepinizin dönüşü Allah'adır. O, size ayrılığa düştüğünüz şeyler(in hakikatin)i haber verecektir." (5: 48).
Bu ayet, değişik yerler ve farklı zamanlarda rasûllere verilen bütün şeriatlerin tamamının Allah'tan geldiğini göstermektedir. Cenab-ı Hak farklı çağlarda yaşayan toplumların uymaları için farklı kurallar ve düsturlar göndermiştir. Hiç şüphesiz, "Allah dileseydi ta başlangıçtan itibaren bütün insanları aynı şeriat ile mes'ul tutar ve onları tek bir ümmet yapardı. Fakat böyle olmamasında bir çok güzel hikmet vardır. Bu hikmetlerden birisi, insanların Allah'a itaat hususunda imtihana çekilmeleridir. Peşin hükümlü olmayan, ilahî yolun Özünü ve farklılıkların sebebindeki gerçeği kavrayanlar Hakk'ı tanıyacak ve her ne şekilde gelirse gelsin Hakk'ı seksiz kabul edeceklerdir. Bu insanlar Allah tarafından eskisinin yerine gönderilen yeni emirleri yerine getirmekte tereddüt etmeyeceklerdir. Diğer yandan yolun gerçek mahiyetini anlamayan, farklılıkları ve teferruatı yolun kendisi zannedenler, peşin hükümlü oldukları için, eskilerinin yerine Allah'ın gönderdiği her yeni şeyi reddedeceklerdir. Allah'ın ihlaslı ve samimi kullarını yalancılardan ayırdetmek için böyle bir imtihan gerekiyordu. Bu sebeple farklı düsturlar ve kurallar konulmuştur." (Ebû'l A'Iâ Mevdûdî, The Meaning ofthe Qur'an, c. III, sh. 49).
Farklı çağların toplumlarına değişik şeriatler gönderilmesinin diğer bir sebebi de her çağın farklı ihtiyaçlar göstermesiydi. İnsan topluluğunun basit kır hayatından, şehir hayatına geçerek gelişmesiyle birlikte, isteklerinin ve ihtiyaçlarının da değişeceği aşikârdır. Toplumdaki değişen kurumlara ve fonksiyonlara göre insan istek ve ihtiyaçlarının karşılanması gerekliydi. Değişen toplum şartlarında insanın ihtiyaçlarının da değişeceğini hiç bir kanun görmezlikten gelemezdi. İnsan için en uygun ve fıtrî yol Allah'ın koyduğu kanunlar olduğu için, insan hayatının bu yönünün ihmal edilmesi düşünülemez.
İnsan, kültür ve zihnî açıdan geliştikçe, Allah, insanın yeni durumlarla başarılı ve etkili bir şekilde başa çıkabilmesi için yeni şeriatler göndermiştir. Ancak, esas gaye fazilet sahibi iyi bir kişi olmak olduğu için, yukardaki âyette de görüldüğü üzere, Allah insanlara iyilikte yarışmalarını ve şeriatler arasındaki farklılıklara önem vermemelerini buyurmaktadır. Bu yüzden, dinin gerçek hedefinin ne olduğunu "kavrayanlar, ilahi kurallar ve şeriat -te belirttiği gibi iyilik, adalet ve takva'da ileri gitmişlerdir.
Bu husus Bakara sûresinde şöyle belirtilmektedir: "Herkesin yöneldiği bir yönü vardır. O halde hayır işlerine koşun...'" (2:148). Bu ayet, farklı kanunlar ve düsturlar gönderil-mesindeki hikmeti apaçık ortaya koymakta, esas hedefin ne olduğunu vurgulamaktadır.
Önemli olan kuralların muhtevası, şekli veya ibadet esnasında yüzün nereye çevrileceği değil, bu ibadetler İle kazanılması gereken iyilik, fazilet ve ruh yüceliğidir. Allah'ın kanunlarının ve düsturlarının özünü kavramak esas hedeftir. Bu ayetler, insanın adalet ve iyilik yolunda sarfedeceği gayretin, dış şekline bakmaksızın Allah tarafından gönderilen kurallara uymasının ve ibadetinin boşa çıkmayacağı hususunda bizi temin etmektedir. Her erkek ve kadmın iyilik hususunda yapacağı en ufak bir gayretin dahi hesap günü Allah tarafından mükâfatlandırılacağı muhakkaktır. Yine bu ayetler, şeriatın muhtelif zaman ve yerlerde insanların ihtiyaçlarına göre şekil almasındaki sebebin, Dinin, hakikatlerini müessir hâle getirmek olduğunu vurgulamaktadır. Meselâ, Allah'a ibadet etmek her insanın vazifesidir ve şeriat tarafından farklı zamanlarda namaz, hac, kurban şekillerinde vazedilmiştir.
Ancak, değişik zamanlarda bu ibadetlerin şekillerinde farklılık görülmesine rağmen, Din'in özü ve gerçeği daima aynıdır. Dış görünüşteki farklılıklar, toplumların ihtiyaçlarındaki değişikliklerden kaynaklanmıştır. İnsanların, ne yönden olursa olsun kendilerine Hak ulaştığında Allah'a itaat etmeleri ve sâlih ameller işlemeleri hususunda imtihan edilmekte olduklarını aşağıdaki ayet apaçık ortaya koymaktadır: "...Bİz, Peygamber'e uyanı, Ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Kabe'yi kıble yaptık. Bu, Allah'ın yol gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir." (2: 143). Bu imtihan, Allah'ın gerçek kullarını, ırk, renk, soy sopa tapanlardan kesin olarak ayıracaktır. Gerçek mü'minler münafıklardan, Hakkı gözetenler geleneklerini ve âdetlerini izleyenlerden ayrılacaktır. (Emin Ahsen Islâhî, Tedeb-bur-i Quran, c. II, sh. 306-308).
Kısaca, farklı zamanlardaki şeriatlerin değişik oluşundaki büyük hikmet şudur: Her çağın ve insanın tabiatı, huyu değişiktir. Çağların farklı olmasının insan mizacında çok büyük etkileri vardır. Şeriatlerin ayrıntıları (füru1) aynı olsaydı, insanlar büyük zorluklarla karşılaşacaklardı.
Bu yüzden Hikmet Sahibi Yaratıcı, her çağın insanına göre, kânunlarının ayrıntılarında uygun değişiklikler yapmayı gerekli görmüştür. Bu husus, doktorun hastasına tedavisi için ilaç vermesi ve daha sonra hastasındaki gelişmelere göre tedavisinde gerekli değişiklikleri yapmasına benzetilebilir. İlk verilen reçete hastanın ilk durumu içindir, fakat hastanın durumu değişince İkinci bir reçete daha etkili ve uygun görülmüştür. Keza, şeriatler de değişik çağlardaki insanların ihtiyaç ve isteklerine cevap verecek şekilde gönderilmiştir. Takva, iyilik, adalet gibi ilahi yolun temel hakikatleri ise değişmeden aynı kalmıştır. (Müf-ti Muhammed Şâfı, Ma'arif' el-Qur'an,c. III, sh. 164).
1- İnsan Haysiyeti Ve Hürriyeti
Allah'ın Elçileri tarafından, kâinatın yegane sahibi olan Allah'ın yoluna uymaya çağrılmalarının neticesi olarak insanlar, diğer yaratıkların Üzerindeki yerlerini almışlardır. İnsanoğlu kendisini Allah'ın hükümdarlığına verip O'nun kanunlarına sarıldığı vakit diğer yaratıkların gerçekten tartışılmaz yöneticisi ve lideri haline gelmiştir. Böylece insan diğer yaratıkların üzerinde bir mevki ve şeref sahibi olmuştur. Allah'tan başka hiçbir güce boyun eğmeyeceğini anlamış ve üstünlüğünü kavramıştır. Bu yüzden başka şeylerin hürmetine lâyık bir mevkidedir. Kendi rızası olmaksızın hiç kimse bir başkasının işine karışamaz.
Bu hususlar insanın hürriyet duygusunu güçlendirmiş, onu şereflendirmiştir. Bir kişinin bir başkasına kendi istek ve arzularım, onun rızası olmaksızın kabul ettirmek için hiç bir hak ve güce sahib olmadığı anlaşılmıştır.
Bütün bu haysiyet ve hürriyet duyguları, her rasûlün ümmetine Öğrettiği tevhid inancının, İslâm'ın, temel ilkesi olan "Allah"tan başka ilâh yoktur" (Lâ ilahe illallah) sözünün doğrudan bir sonucu, bir meyvesidir. Çünkü bu söz, bütün kâinatta mutlak olarak Allah'tan başka ibadete lâyık bir başkasının reddi demektir.
Câhil insan, tabiat olaylarının ihtişam ve büyüleyiciliğinden korkar ve tabiata tapar. Atalarının âdet ve geleneklerinin doğruluğunu sorgulamadan, aynen onları taklit eder. Fakat bilgisi arttıkça bu yanlış yollar onu tatmin etmez olur ve Allah Rasûllerinin getirdiği ilahi bilgiyi aramaya başlar. Yeryüzüne gönderilişinin başlangıcında Âdem aleyhisselâm'a ve-rilan bu bilgiydi (2: 31); Nuh, İbrahim ve İsa aleyhisselâm'a indirilen bilgi hep aynı bilgi idi (4: 163-165). Bu bilgi saf ve mutlak olan, üzerinde hiç bir şüphe bulunmayan bir bilgidir.
Bu bilgi, diğer bütün bilgilerin başlangıç noktası, en üstünüdür. O'nun üzerinde ne kadar çok aklederseniz, o kadar derin kavrayabilirsiniz. Her İlim sahasında, fizik, kimya, astronomi, iktisat, siyaset, sosyoloji veya beşerî bilimlerde İleri gidildikçe Lâ ilahe illallah'm gerçeği ve Hakikatin aydınlığı daha belirgin ve açık hâle gelmektedir. "Allah mü'minlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır." (2: 257). Allah'ın bütün rasülleri bu maksat için gönderilmiştir. Hz. Musa'ya şöyle buyrulmuştu: "Andolsun ki Musa'yı da kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın (geçmiş kavimlerin başına getirdiği felâket) günlerini hatırlat' diye mucizelerimizle gönderdik. Bunlarda, çokça sabreden ve şükreden herkes için dersler vardır." (14: 5).
Diğer yandan Allah'ın Dinini inkâr edenler ise küfre batmışlardır. "İnkâr edenlerin ise dostları azgın putlardır. Onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar orada temelli kalacaklardır." (2: 257).
Hakikati inkâr edenler veya onunla alay edenler her adımda emeklerinin boşa çıktığını göreceklerdir, çünkü Hakkın inkâr edilmesiyle birlikte eşya gerçek önemim ve anlamını yitirir. Tüm kâinat anlamsız hâle gelir, ilerleme ve gelişme yolları kapanır (Mevdûdî, To-wards Understanding islam, sh. 66-72).
Daha önce de açıklandığı gibi, bu inanç kişinin izzet ve şeref kazanmasını sağlar. İnsan, tüm şeref ve izzetin kudret sahibi Allah'a ait olduğuna inanır. Bu inanç onun Allah'tan başka hiç bir güçten korkmamasını sağlar. Hiç bir kimsenin ne dünyevî ihtişamı, zenginliği ne de gücü onu etkileyip yolundan alıkoyabilir. Böyle bir kişiyi beşer kanunlarına ve kararlarına boyun eğdirmek imkânsızdır.
Bu anlayış, farklı zamanlarda ve değişik toplumlarda muhtelif şekillerde ferdin hürriyeti yolunda hareketlere yol açmış, beslemiş, geliştirmiş ve devletlere 'halkın yönetiminin halkla birlikte' olması anlayışını yerleştirmiştir. Bu anlayışın temellerim Allah'ın elçilerinin öğretilerinde aramak gerekir, özellikle İbrahim @'in neslinden gelen rasûllerde... Her rasul toplumla ilgili meselelerde halkın katılımını arttırmıştır. Bu siyasî felsefe Hz. İbrahim'in ahfadının siyaseti içinde, Hz. Davud ve Süleyman devirlerinde köklerini güçlendirmek İçin en geniş imkânı bulmuştur.
Onlardan sonra gelenler bu anlayışı daha da geliştirmiş; M.Ö. 3000 yıllarının sonu ve 2000 yıllarının başlarında, önce Sümerler sonra da Amurlularm kurduğu şehir devletlerinin bulunduğu ülkelere ve diğer insanlara bu anlayışı ulaştırmışlardır. Bu, Suriye, Mezopotamya bölgesi, Filistin ve daha sonra Eski Yunan'da, İbrahim @'ın neslinden gelen peygamberlerin etkisini açıkça göstermektedir. Tarihî kayıtlara göre Mezopotamya İmparatorluğu "Muhtemelen Suriye'nin doğusundan gelen yeni Semitİk İşgalciler, Amurlularm baskısı altında (M.Ö. 2000) yok oldu. Amurlular zamanla buralara yerleşerek eski krallıklar ve şehir devletlerinin üzerinde, toprakları Suriye'den, Diyale bölgesine ve güney Mezopotamya'ya kadar uzanan hanedanlar kurdular." (The Times Atlas of World His-tory, sh. 55).
İlk şehir devletini kuran Sümerler (M.Ö. 3000) Semitik değillerdi, fakat komşuları ve 2000 yıllarındaki halefleri, Akkatlar ve Asur-lular kuzeydoğu Semitik kolunu temsil ederler. Yakın Doğu'nun kıyı ve yakın bölgelerinde, kuzey-doğu komşuları olan şehirleşmiş Kananlılar, Aramenler, Fenikeliler, İbrâniler; güney-batıda Semitik dili konuşan büyük Mısır medeniyeti; güneydoğuda da daha çok, sonraları kültürlerini ve İslâm dinini Atlas Okyanusu'ndan Hind Okyanusuna kadar taşıyacak olan göçebe Araplar yaşamaktaydı.
Milattan önceki bin yılda bile Semitik dil ve kültür Yakın Doğunun denize kıyısı olan topraklarından gemilerle Akdeniz'e taşınmış ve yayılmıştır. Daha gerilere gidersek, Tunç Devrinde ikinci bin yılın ilk yüzyıllarındaki iktisadî çöküşün ardından, deniz ticaret ağı ve sömürgeler anavatandan çok uzak düşmeye başladı. Sömürgecilerin ve tacirlerin başını Yunanlar ve Semitik Fenikeliler çekmekteydi. Büyük Yakın Doğu limanlan olan Tire ve Sidon'dan açılan Fenikeliler Ege'deki Yunan sömürge alanının ötesine geçmiş, Kartaca (M.Ö. 814), Utika gibi Kuzey Afrika şehirlerine ve İspanya'ya, Kadiz'e ulaşmışlardı. Romalıların Punik savaşlarında ilk çarpıştıkları deniz gücü, bu Semitik Batı Akdeniz sömürgeleriydi." (The Times Atlas of World His-tory, sh. 60)
Bereketli Fırat havzasında, Suriye, Filistin, Mısır, hatta Kuzey Afrika'ya uzanan Akdeniz ülkelerinde, özellikle Grek ülkesinde ve onun sömürgelerinde, yaşayan kavimlerin kültür ve medeniyetlerinin, İbrahim @'ın neslinden belirgin bir şekilde etkilendiği aşikârdır. Tevhid inancının ve insana saygı, insan şeref ve haysiyeti, fikre saygı gibi bu inancın sonuçlarının bu bölgelere onların etkisiyle girdiği hususunda şüphe yoktur.
Greklerin entellektüel gelişiminin, İbrahim @'m neslinden gelen peygamberlere vahyo-lunan ilim sayesinde oluştuğu hususunda elimizde kesin deliller bulunmasa da, en azından ilk devirlerinde bu ilim ve hikmetin onları teşvik etmiş olması muhtemeldir. Bu yönden Avrupalılar, ortada, başkalarından istifade ettiklerini İspat edecek somut deliller veya izler bırakmamaya özellikle dikkat etmişlerdir.
Hz. Muhammed @'e, Batının ilmî gelişmelerine katkıları sebebiyle şükrandan kaçınmaları hususu bile inkâr edilemez bir şekilde ortaya koymaktadır. Fakat İbrahim @'ın neslinden gelen peygamberlerin öğretilerinin, Akdeniz kıyıları da dahil olmak üzere bölge kültürlerinin ve medeniyetinin oluşmasında büyük etkileri olduğu hakkında bir çok tarihî iz ve delil vardır. Bu etki özellikle bilgi alanında, beşerî ilimlerde ve siyaset felsefesinde daha barizdir. Beyt-i İbrahim'in bu çok yönlü etkileri, Roma döneminin sonunda bu bölge İnsanları değerlerini yitirip yanlış yollara sa-pmcaya kadar, onların kültür ve irfanlarını şekillendirmeye ve geliştirmeye yüzyıllarca devam etti. Bu bölgelerdeki kavimlerin arasında bilgi ve hikmetin yayılmasında etkisi çok belirgindir. Onların kültürlerini, çeşitli yönlerden zenginleştirmiş, onlara yüksek değerler bahşetmiş, ruh yüceliğine eriştirmiş, fert hürriyetine saygıyı öğretmiş ve siyaset alanında müşavere fikrini benimsetmiştir.
Müşavere fikrinin belirli sınırları olan, toplumun seviyesi ile yakından ilişkili bir anlayış olduğu doğrudur. Esasları, Allah'ın Hz. Musa'ya çeşitli kabilelerden temsilciler almasını buyurması ile konulmuştur: "Musa, tayin ettiğimiz müddette kavminden yetmiş kişi seçti." (7: 155). Yine A'rtaf sûresinde şöyle buyrul-maktadır: "Biz onları (İsrail oğullarını, Yâkûb'un oniki oğlundan gelen) on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya: 'Asanla taşa vur!' diye vahyettik. Taştan on iki göze (pınar) fışkırdı. Her kabile içeceği yeri bildi..." (7: 160). (Ayrıntılı bilgi için bkz. Stret Ansiklopedisi, c. I, 3. bölüm, Kısım 7).
O vakitler halkın yönetime katılımı, bölgedeki bir kaç devlet dışında ancak bir hayâl idi.
Kişi hürriyeti fikrini geliştiren ve bunun önemini vurgulayan Yunanlıların şehir devletleri kurmaları ile bu husus son noktasına ulaştı. Fakat, ne yazık ki bütün bu haklar yalnız Yunanlara verildi; Yunan olmayan, köleler ve yabancılar ise bundan mahrum edildiler.
"Yunanlılar Fenike kültüründen büyük ölçüde etkilenmişlerdi. Ancak, dar görüşlü oluşları yüzünden geliştirdikleri milletlerarası kanunlar sistemi Yunan yarımadasındaki şehir devletleri arasındaki ilişkileri düzenlemekten öte gidememişti. Yunanlıların dışındaki bütün kavimler barbar olarak nitelendirilmiş; Aristo, barbarların Yunanlıların köleleri olmalarının tabiatın bir gereği olduğunu iddia etmiştir. Kendi insanlarına nâzik olmalarım öğütlemesine rağmen, Yunan olmayanların da bu nezakete lâyık olduklarını hiç bir zaman düşünmemiştir." (Dr. M. Hamidullah, The Müslim Conduct of State, Lahore, 1977, sh. 48-49).
Hiç şüphe yok ki, Beyt-İ İbrahim peygamberleri o çağlardaki toplumların hayatlarını ve müesseselerini değişik yönleriyle etkileyerek, onların kültür ve medeniyetlerinde belirgin bir iz bırakmıştır. Sahip olduğu üstün akide ve bilgi nesilleri teşvik etmiş ve onlar da diğer toplumların gelişmesine yardım etmiş, kendi kültür ve medeniyetlerini zenginleştir-mişlerdir.
2- Adaletin Tesisi
Âdil ve faziletli bir nizamın kurulması, peygamberlerin aslî gayesiydi. Böylece, ırk, mevki, kavmiyet, soy-sopuna bakılmaksızın bütün İnsanlara eşit ve dürüst davranılabile-cekti. Bu husus peygamberlere yüklenmiş çok Önemli bir vazifeydi. Çünkü toplumun bütün siyasî ve içtimaî nizamının başarısı buna bağlıydı. Adalet yolundan en ufak bir sapmanın tüm nizamı mahvedecek bîr yığın kötülüğün ortaya çıkmasına sebep olacağı muhakkaktır. Bu yüzden bütün peygamberler Adâlet'in önemini vurgulamışlardır. Allah, Davud peygambere adaletle hükmetmesini şöyle buyurmuştur: "Ey Dâvûd! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet." (38: 26).
Hiç şüphesiz, Allah'ın kendilerine güç ve udret verdiği sâlih kullar, yeryüzünde adaleti esiş ederler. "Onlar (o kimselerdir) ki kendi-jrine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde torbaların yoluna sapmazlar, bilâkis) namazı ularlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir." (22: 41). Allah, mü'minlere şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun..." (4: 135).
Bu âyet şunları anlatmak ister: Sadece âdil olmakla değil, haksızlığı ortadan kaldmp yerine adaleti ve hakkı ikâme için adaletin koruyucuları ve şahitleri olmakla da mükellefsiniz. Mü'minler olarak ne zaman sizin desteğinize ihtiyaç duyulsa, adaleti muhafaza için hemen harekete geçmelisiniz." (The Meaning of the Qur'an, c. II. sh. 175). Allah, elçilerini, yeryüzünde Hak ve Adâlet'i tesis etmeleri için göndermiştir. "Andolsun ki peygamberlerimizi belgelerle gönderdik; insanların doğru hareket etmeleri için peygamberlere kitab ve ölçü indirdik." (57: 25). Adaletin tesisi elzemdir, çünkü ancak bu şekilde fakirlerin ve zayıfların hakları, zenginlerin ve güçlülerin baskısından korunabilir. Adalet sayesinde toplum, günahkârların ve kötülerin taşkınlıklarının yol açacağı zararlardan kurtanlabilir. Çok güçlü ve sağlam kavimler, fakir ve zayıflarının haklarına tecavüz ettikleri, taşkınlık ve zulüm yaptıkları için yok olmuşlardır. Bu, tarihten alınacak bir derstir. Kur'ân bu tehlikeye şöyle işaret ederek uyarmaktadır: "Bir şehir ve bölgeyi helak etmek istediğimizde biz onun bolluklar içinde yaşayan cebbarlarına kötülüklerden sakınmayı emrederiz, onlar bizim buyruğumuzun tersine olarak fâsık kesilirler ve bununla cezaya çarpılmağa müstehak olurlar. Biz artık o şehir ve bölgeyi yer ile düz bir hâle getirirz. Nuh'dan sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak Rabb'in yeter." (17: 16-17).
Bu ayette, bir kavmin helak edilmesi için uygulanan ilahi bir süreç belirtilmektedir. Bir beldenin zengin ve güçlüleri haddi aştıkları vakit, sapıklıkta o kadar inat ederler ki, vicdanlarının uyarılarına kulaklarını tamamen tıkarlar. Ayetteki "istediğimizde" ifadesi burada, Allah'ın sebepsiz yere bir topluluğu helak etmek istediği anlamına gelmez. Haddi aşarak, toplumun çöküşüne neden olan baştaki kişilerin İçlerindeki kötülük ve nefret tohumlarım ortaya sermeleri yüzünden helak edilirler. Zulüm, günah ve sapıklıkta ileri giden toplumun ileri gelenlerini, diğer insanlar da takip ederler ve Allah'ın azabını üzerlerine çekerler." (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 132).
Allah'ın peygamberleri ve onların sâdık takipçileri toplumda adaletin tesisi için bütün gayretlerini sarfetmişlerdir. Ferdlerin hayatlarını Allah'ın kanununa göre düzenlemiş, onları Allah'ın dinine çağırmışlardır. Böylece toplumda yüksek şahsiyetler yetişmiştir. Bu gibi zâtların yardımıyla bütün avamın Allah'ın nizamına uyarak emin, mutlu ve huzurlu yaşadığı, iyi ve âdil bir sistemin kurulması için çalışmışlardır. Peygamberlerin varisleri de bu yolu takip ederek diğer kavimleri aynı anlayışa çağırmışlardır. Çünkü bu anlayış, insan kültür ve medeniyetinin sağlıklı bir çizgide hızlı bir şekilde büyümesinin başarısını garanti etmektedir. İbrahim @'in nesli bu çizgiyi takip etmiş ve ülkelerinde adaleti hâkim kılmışlardır. Bunun fayda ve kazançlarını gören başka kavimler de toplumlarında aynı şeyleri uygulamaya başlamışlardı. Böylece bu ilahî anlayış tüm Mezopotamya topraklarına, kuzeyde, doğuda, batıdaki ülkelere yayıldı ve insanların hayatını önemli ölçüde iyileştirdi.
Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın şeriatlerini tam olarak takip etmeyen toplumlar bile yalnızca İlahî adalet anlayışını uygulamakla bir çok yararlar sağlamış, kültürlerini büyük ölçüde zenginleştirmişlerdir. Bu Nizam ve Adalet anlayışı zamanla bütün bölgeyi kapladı. Akdeniz kıyısındaki ülkelere, hatta Atlas Okya-nusu'nun kıyılarına kadar ulaştı. Adaletsizlik ve eşitsizlik yaygınlaşıp sosyal, iktisadî ve siyasî sistemi yıkıncaya kadar bu anlayışın meyvelerini toplamaya devam ettiler.
Beyt-i ibrahim'in insanlığı sayısız şekillerde nimetlendirdiğini görmekteyiz. İnsanlara doğru yolu göstermiş, yüzyıllar boyunca onları yüksek ahlâkî ve ruhî değerlerle donatarak hayatın maddî ve manevî cepheleri arasında doğru bir dengeye sahip olmalarını sağlamışlardır. İnsan hürriyeti ve haysiyeti anlayışını ortaya koyarak, sosyal ve siyasî alanlarda bir çok düşüncenin geliştirilmesini başlatmış, cesaretlendirmiş, Yunan'da ve Roma'da görülen fert hürriyeti hareketinin temelini atmışlardır. Toplumun sosyal ve siyasî meselelere katılımı düşüncesini de yayarak, ilk önce bereketli Fırat Havza'sında, sonra da Yunan'da şehir devletlerinin kurulmasına ön-ayak olmuşlardır. Bu düşünce orada büyümüş, gelişmiş ve daha sonraları Romalıların da uyguladıkları demokrasi ve hürriyet anlayışını büyük ölçüde etkileyen kendi çapında bir siyasî felsefe hâline gelmiştir.
Daha önce de işaret edildiği gibi Rasûlullah @'in getirdiği şeriat halkın yararı için vazedilmiş bir çeşit disiplindi.
Bu disiplin Allah tarafından, insanın yeryüzündeki halifeliğine lâyık bir şekilde eğitilmesi ve donatılması için her toplumun ihtiyaç ve isteklerine gönderilmiştir. Yine bu disiplin, toplumda adaletin, faziletin, tesisi için mücadelede her türlü zorluğu göğüsleyecek yüksek vasıflara sahip etkili kişiliklerin oluşması, geliştirilmesine göre tasarlanmıştır. Rasûlün gösterdiği yolda dilleri ve kalbleriyle bağlanıp gidenler, bu dünyadaki mücadelelerinde daima Allah'ın yardımına mazhar olmuşlardır. Allah'a itaat etmeleriyle bu dünyanın nimetlerini hak etmişler, Hesap günü ise daha iyi bir mükâfata sahip olacaklardır. Onlara yeryüzünde Allah'ın yolundan gitme imkânı verilmiş, başarılı bir şekilde şeriatı ve adaleti hakim kılan sağlam bir devletin idaresi altında huzur ve emniyet içinde yaşamaları lûtfedilmişti. Bu hususta Kur'ân'da şöyle buyrulmaktadır: "...Allah, kendi(dîni)ne yardım edene elbette yardım eder. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, galiptir. Onlar (o kimseler dir) ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde namazı kılarlar, zekâtı verirler, uygun olanı emrederler, fenalığı yasak ederler. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir." (22: 40-41).
Bu ayet, yeryüzünde Allah'ın Dinini ve adaleti hâkim kılmaya çalışanların O'na yakınlaşacağı hususunda hiç bir şüphe bırakmamaktadır, İslâm devletinin esas ve temel hedefi de budur: Allah'ın dinini yaymak ve insanların yeryüzünde huzurlu, mutlu bir şekilde yaşayabilmeleri için âdil ve faziletli bîr nizam tesis etmek. Allah'ın Yolunu (şeriatı) hâkim kılmaya çalışanlar, Allah'ın yardımcıları olarak belirtilmektedir (3: 52). Çünkü "Allah insanların kertdi yolunu tatbik etmelerini onların hür iradelerine bırakmış, hareket serbestisi vermiş, zorlamamıştır. Fakat akıl vermiş, ikaz etmiştir. İnsanları Doğru Yol'a gelmeleri hususunda uyarmak ve öğütlemek Allah'a ait olduğu için, O'nun yolunu hâkim kılma hususunda canla başla çalışanları 'Yardımcıları ve Dostları' olarak anmaktadır. Gerçekten bu, dünyada bir insanın manen erişebileceği en yüksek mertebedir." (The Meaning of îheQur'an, sh. 33-34).
Ancak, şu hususun belirtilmesi gerekebilir: Allah 'Kudret ve Kuvvet' sahibidir ve hiç kimsenin yardımına muhtaç değildir. Acz ve zayıflıktan uzaktır. Böyle iyi ameller işlemekle aslında insanlar kendilerine yardım etmiş ve Allah'ın yardımına mazhar olmuş olurlar. Çünkü Allah, kendi yolunda çalışanlara yardımım va'detmiştir.
Mü'min sûresinde bu va'd şöyle belirtilmektedir: "Elbette biz elçilerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında, hem de şahitlerin (şahitliğe) duracakları günde yardım ederiz." (40: 51). Saffât sûresinde ise şöyle buyrulmaktadır: "Gönderilen peygamber kullarımıza şu sözümüz geçmişti: 'Mutlaka kendilerine yardım edilecektir. Ve galip gelecek olanlar, mutlaka bizim ordumuzdur!" (37: 171-173). Buradaki "Ordumuz" sözüyle kastedilen, Allah'ın Rasüllerine inanan ve yeryüzünde onların yolunu hâkim kılmaya çalışan kimselerdir.
İnsanlar var güçleriyle kendilerini Allah'ın Dinine verdikten sonra bütün kötü güçleri al-tetmeleri ve başarıya ulaşmaları muhakkaktır, zira Allah'ın yardımı onlarla birliktedir: "Allah, içinizden İman edip sâlih amel işleyenlere onlardan öncekileri halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir." (24: 55). Allah'ın yardımı yalnız, imanlarında ve O'na bağlılıklarında sabit, O'nun Dinini yeryüzüne hâkim kılma uğraşı içinde bulunanlar için va'dedilmektedir. Allah kime yardım ederse, onu hiç bir güç yene-mez: "Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur; eğer sizi yardımsız bırakıverirse, O'ndan başka size yaradım edecek kimdir?" (3: 160). Bu söz, iman edip sâlih amel işleyenler için daima geçerlidir.
Kur'ân, aynı hususu yine aynı sûrede şöyle belirtir: "Gevşemeyin, üzülmeyin, İnanmışsa-nız, mutlaka en üstünsünüzdür." (3: 139). Muhammed sûresinde ise şöyle buyruluyor: "Ey iman edenler! Sizler daha üstün olduğunuz halde düşman karşısında gevşemeyin ki barış istemek zorunda kalmayasmız; Allah sizinle beraberdir; sizin işlerinizi eksiltmeye-cektir." (47: 35). Bu âyette Allah, müminlere, hiç bir şeyden korkmamalarını, düşmanlarına karşı muzaffer kılarak onların durumunu güçlendireceğini söylemektedir. Allah, onlarla beraberdir ve emeklerini boşa çıkarmayacaktır. Muhakkak gayretlerini mükâfaatlandıracak, yere ayaklarının sağlam basmasını sağlayacaktır. "Ey iman edenler! Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar," (47: 7).
Bütün bu ayetler açıkça göstermektedir ki, kendilerini ve işlerini tamamen Allah'a adayanlara (2: 208) ve tüm gayret ve kaynaklarını Allah'ın Dini'nin yeryüzünde hâkim olması için sarfedenlere (9: 36; 8: 72-74; 9: 20-21) bu dünyada düşmanlarına karşı yardım ve zafer (30: 47), âhirette de büyük bir mükâfaat (8: 74) va'dedilmiştir.
Bunlar, İlahî Yol'un ışığında manevî değerle-rin ve maddî zenginliğin uygun bir şekilde ayarlandığı dengeli bir hayat düzeni kurabilen kişilerdir. Toplumda yüksek bir adalet ve fazilet ölçüsü tesis edilmiş, avam ve havas, fakir ve zengin, güçlü ve güçsüz, bütün insanlar eşit muamele görmekte ve halkın medeniyet ve kültürlerini maddî ve manevî yönlerden zenginleştirmek ve güçlendirmek için çevrelerinden azamî ölçüde yararlanmaktadırlar. Herkes huzur ve mutluluk içinde, Allah'tan başka hiç birşeyden korkusu olmaksızın yaşayabilmektedir. Fakat bazı insanlar Allah'ın elçilerinin getirdiği şeriati reddedip başka bir hayat tarzı edinmektedirler. Bunlar, yeni ve çok ileri bilimsel, teknolojik güç kaynaklarıyla astronomik ilerlemeler yaparak, belli bir zaman için maddî refahlarını çok arttırabilirler. Ancak bu çok uzun sürmez, çünkü, toplumun değişik unsurları ve bölümleri arasında uygun bir denge kuramazlar. Er geç bu dengesizlik tüm yapıyı sarar ve toplumun mahvına sebep olur. Bunun sebebi, insanoğlunun kendi başına toplumun çeşitli unsurları arasında uygun dengeler kurma yeteneğinden mahrum oluşudur.
İnsan, kâinatın kaynaklarım kullanıp, gayretlerinin meyvelerini dilediğince toplamaya muktedir olabilir; fakat kültür ve medeniyet, ahlâk kuralları, insanın ferdî ve toplumsal hayatı gibi hususlar söz konusu olunca, doğru esasları bulmakta kendî başına âciz kalır. Onu, kendi kaderinin sahibi, üstün bir Gücün rehberliği olmaksızın, tüm hususlarda bağımsız düşünmeye ve karar vermeye muktedir olarak kabul etmek hatadır. Çağdaş insan kendisini öyle büyük görmekte ki, kendisine yol gösteren üstün bir Gücün var olduğunu bile inkâr edebilmektedir.
Gerçek şu ki, insanoğlu, onsuz hayatta doğru dengeyi ne kurabileceği ne de devam ettirebileceği, ilahî Rehberliğe muhtaçtır.
Eğer İnsanoğlu, ilahî Rehberlikten bağımsız olmaya çalışır, sadece aklını, zekasını, araştırma ve tecrübesini kullanırsa, hiç bir zaman sağlıklı ve doğru bir nizama kavuşamayacak, habire sistem değiştirecektir. Kendinden öncekilerin tarihinden ders almazsa, geçmiş kültür ve medeniyetlerin akıbetine uğrayacak, mahvolacaktır.
Geçmiş kültürlerin tarihlerini daha önce anlatmış ve Rasûllerin insanların problemlerine doğru çözümleri nasıl sunduğunu görmüştük. Nuh @, ardından Hud, Salih, Lut ve Şuayb @ birbiri peşine gelerek, insanları hep o Hak Din'e davet etmişlerdi. Fakat insanların çoğu rasûilerini reddedip, Allah'ın gazabına uğradılar. Her rasûl yanındaki inananlanyla birlikte yepyen. bir başlangıç yapıp, âdil ve sağlıklı bir düzen kuruyor, fakat arkalarından gelenler zamanla Allah'ın Dini'ni unutarak yine eğri yollara sapıyorlardı. Yol gösterici olarak tekrar bir rasûl geliyor, fakat yine büyük bir çoğunluk onu inkâr edip bu yüzden helak oluyorlardı. İnsanoğlunun, ilahî Dini takip etmekten kaçınıp, kendi koyduğu kuralları uygulaması, toplumların ve kavimlerin mahvolmasından başka bir işe yaramamıştır (20: 128). (Mevdudî, Khutbat-iEurope, Lahor).
3- İlim Ve Çevre
Bilgi, insanın bu dünyadaki başarısı ve İlerlemesinde hem manen hem de maddeten önemli bir rol oynar. Bilginin en doğrusu da Allah'ın bilgisidir; çünkü hem bu dünyada, hem de âhirette İnsanı selâmete ulaştırır. İnsanlığın ilerlemesini sağlayacak yeni ufuklar açan, bu bilgidir. Kur'ân bilginin bu yüksek fonksiyonuna şöyle işaret eder: "Allah mü'mİnlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır." (2: 257). İnsan için bütün bilgilerin ana kaynağı, Allah'ın kitaplarıyla indirdiği bilgidir. Gerçek ilim insanı Allah'ın Dİni'ne götürür; gerçekten âlim kişiler, hiç bir eğitim görmemiş, okuma-yazma bilmiyor olsalar da, Allah'ın Dinine uyanlardır.
Hz. Ali'ye göre ilim, fıtrî ve sonradan kazanılan olmak üzere iki türlüdür. Sonradan kazanılan ilim -nasıl gözler kapalı iken güneş ışığını görmeye yetmezse- ötekisi olmadan bir işe yaramaz. Başka bir deyişle, bu dünya hayatını kazanmak ve iyileştirmek için edinilmiş olan dünyevî ilim ancak, insan Allah'a inanır ve O'nun yolundan giderse yararlı olur. Bir kimse dünyanın tüm İlmine ve zenginliğine sahip olabilir. Fakat doğru yoldan gitmiyor, şeytana uyuyorsa tüm bu ilmin ve zenginliğin Hesap Gününde ona hiç bir yaran olmayacaktır. Allah'ın Son Peygamberi @'nin buyurdukları gibi; "Akıllı kişi, Allah'a inanan, Rasûlünü tasdik eden ve O'nun emirlerine uyan kişidir." İmam-ı Gazalî kişiye ne bu dünyada ne de ötekisinde bir yarar getirmeyen ilmin faydasız olduğunu ve böyle ilmi tahsil etmek için boşa emek sarfedilmernesi gerektiğini belirtir. Bu dünyada olduğu kadar, öteki dünyada da insana yarar sağlayan ilim aranmalıdır, (ihya 'Ulum al-din, English translation, Book I, sh. 14-18).
Gerçek ilmin insanı meleklerden yüce kıldığı, cehaletin ise hayvandan daha aşağı bir mertebeye düşürdüğü hakikattir. İnsan bilgi sayesinde Allah'ın nurundan gidebilir ve O'nun türlü nimetlerine mazhar olabilir. İlim sahiplerinin yeri çok yücedir. Kur'ân'da şöyle buy-rulmaktadır: "Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri O'ndan başka tanrı olmadığına şahidlik etmişlerdir. O'ndan başka tanrı yoktur. O güçlüdür. Hakim'dir." (3: 18). Bu ayetle, ilim sahiplerinin şehadetinin, Allah'ın Zâtından ve meleklerden hemen sonra anılması, Allah katında ilim ehlinin sahip olduğu büyük şeref ve mertebenin bir göstergesidir. Ra'd sûresinde İlim ehlinin Allah tarafından şahit gösterilmesi yine bu sebepledir: "...De ki: 'Benimle sizin aranızda, Allah'ın ve yanında (ilâhî) Kİtâb'ın bilgisi bulunanların şahit olması yetişir." (13: 43).
Şüphesiz Allah'tan en çok korkan (35: 28) ve Allah'ın emirlerinin ve sözlerinin gerçek anlamını, önemini kavrayanlar (29: 43), ilim sahipleridir. Hakkı bâtıldan ayırdetme gücüne sahip olanlar da onlardır; çünkü Allah'ın ayetleri onların kalblerinde yerleşmiştir (29: 49).
Allahu Teâlâ, insanı yaratmış ve ilimle zen-ginleştirmiştir (2: 31-33). İnsanın meleklerden ve bütün yaratıklardan üstün olmasının sebebi, sahip olduğu ilimdir (96: 1-5). Bütün peygamberlere ilim verilmiş, onlar da doğru yolu gösterdikleri insanlara bu ilmi öğretmişlerdir (2: 151). Hz. Yusuf'a, bu dünya işlerine ait Özel bir isim verilmişti (12: 22); Hz. Davud'a zırh yapma sanatı Öğretilmişti (2: 251; 21: 80). Hz. Musa'dan, kendisine Allah tarafından ilim verilmiş bir kul ile görüşmesi istenmişti (18: 65). Hz. Lut'a da ilim ve hikmet 'verilmiş (21: 74), Hz. Süleyman'a bütün kuşların dili öğretilmiş, geniş bir hükümdarlık verilmişti (27: 16-17). Allahu Teâlâ, Tâlût'u Yahudilere hükümdar yapmış, bilgice ve bedence gücünü arttırmıştı (2: 247).
Bilginin Önemi ve güzelliği Kur'ân ve Ha-dis'te tam olarak ortaya konulmuştur. Hiç şüphesiz insan, maddî ilerlemesi kadar; manevî yücelmesini de, Allah'ın bu nimeti ile gerçekleştirebilir. Onun yardımıyla, isterse meleklerin dahi fevkine çıkarak, Allah'a yaklaşabilir. Keza, bu bilgiyi, çevresinden yararlanmak için fen ilmiyle kullanırsa, tabiat güçlerine hâkim olur ve maddi gücünü arttırarak kültür ve medeniyetini zenginleştirir. Allah insana, tabiat kuvvetlerinden dilediği şekilde yararlanması için akıl vermiştir. İnsan, gözlem ve deneylerle çalışmak, tabiatın niteliklerini öğrenip dış dünyada olup bitenlerin genel kurallarını bulma kapasitesine sahiptir. Sonra bu kuralları kullanıp maddî kaynaklarını ve gücünü arttırabilir. İlmî araştırmalar, insanın yeni keşiflerle tabiatın olağanüstü kaynaklarından daha fazla istifade etmesini sağlamaktadır.
Çağımızdaki maddî refahın tümü, dış dünyada yapılan araştırmaların neticesidir. Bunun için insanın ilahi Rehberliğe ihtiyacı yoktur, çünkü Allah onu yeryüzünde Halife'si kılmış ve dünyanın maddî kaynaklarını emrine vermiştir. Bütün bu maddî kaynaklardan yararlanması için çeşitli vasıtalarla donatmış, kendi hizmetinde kullanması için insana kaabili-yet ve güç vermiştir. (Mevdudî, Address to the Muslims ofGreaî Britain, London, 1968).
Hiç şüphesiz "gerçek yaşayan çevreyi kavramak ve onu şekillendirmekle olur. Bereketli Fırat havzasında da böyle olmuştur. İnsanoğlu toprağı işlemeyi ve hayvan beslemeyi öğrenince, dünyayı ihtiyaçlarına göre değiştirmeye başlamıştır." ... İsrailoğullarının kabileleri, Akdeniz kıyısı boyunca Anadolu'nun dağlarından, Dicle ve Fırat'a doğru uzanan verimli topraklara dağıldılar (M.Ö. 1400 yılları civarında). Vardıkları yerlerde ziraî faaliyetleri canlandırıp, geliştirdiler: "Sümer ve Asurlu makina mühendisleri tekerleği makarada kullanarak su çıkarmayı başardılar. Aynı zamanda büyük ölçekli sulama sistemleri tasarladılar. Dikey daimi miller hâlâ kullanılmaktadır" ... Böylece insan tabiat kadar çeşitli güçlere hükmedemiyor idiyse de, çevresini imar etmeye başladı... Maddenin sahip, olduğu düzeni bulma fikri, insanın tabiatı keşfetme ve yeni, daha kullanışlı, güçlü usûller bularak maddî zenginliğini olduğu kadar, fizikî gücünü de artırmasına sebep olan, esas saik olmuştur...
"Bu yıllarda, özellikle Davud ve Süleyman peygamberlerden sonra gelen İbrahim @ nesli, kavimlerin kaderlerine şekil vermiştir. Ahlâkî değerler, siyasî fikirler ve adalet esaslarını ortaya koymuşlardır. Mezopotomya, Suriye, Mısır, Filistin ve Akdeniz çevresindeki ülkelerin tarihini aslında, onlar taşımışlardır." (J. Bronowski, The Ascenî of Man, Lon-don 1981, sh. 69-91).
İbrahim @'ın neslinden gelenler tabiî çevrenin verimli kullanımını teşvik ederek, beşer kültürünü etkilemiş ve zenginleştirmiştir. Her peygamber kavmini Allah'ın Dini'ne davet etmiş ve onların Allah'ın yeryüzünde halifeleri olduklarını belirterek, tabiat kaynaklarım insanlık yararına kullanmaya teşvik etmişlerdir. Her kavim, peygamberinin davetine, kendisine has bir şekilde tavır almış, çağlarının ve toplumlarının ihtiyaç, talep ve şartlarına göre kültürel miraslarını maddeten ve manen zenginleştirmişlerdir. İbrahim @'ın neslinden gelen peygamberler, kavimlerinin çevrelerini daha iyi kullanmalarını sağlamışlardır.
İnsanoğlunun yalnızca Allah'ın gönderdiği yolu izlemesini sağlamakla kalmayıp çevreden istifadeyle maddî güç ve ekonomik, siyasî kuvvet kazanmasını teşvik etmişlerdir. İnsanların yararına olan bir adalet nizamı kurmuşlardır. Daha önce de belirtildiği gibi, Hz. Davud ve Süleyman peygamberler, fennî bilimler ve maddî kaynaklar sayesinde, devletlerinin gücüne güç katmışlardır. Madenleri ve diğer tabiat kaynaklarını zamanın diğer kavimlerinden daha iyi kullanabiliyorlardı. Bu sebeple her yönden düşmanlarından güçlüydüler. Kültür ve medeniyetlerini maddî, manevî ve siyasî yönlerden daha da zengin-leştiriyorlardı. Zengin kültürleri zamanla diğer toplumlan çeşitli yönlerden etkileri altma almıştır. Önce bölgelerindeki toplumlar onların bilgilerinden yararlanmış, daha sonra Fenikeliler, Amurîler ve diğerleri yoluyla doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde uzak ülkelere tesirleri yayılmıştır.
Yunanlar ve Romalılar gibi bazı kavimler, bu yeni bilgileri, özellikle fen bilimlerini kullanarak çevrelerinden yararlanma yolunda büyük mesafeler katetmişlerdir. İnsanoğlu dış dünya hakkında daha çok bilgi edindikçe, maddî güç ve kuvvetini arttırma yolunda tabiî kaynaklan kullanmak için yeni metodlar ve daha iyi teknikler icad etmeye başladı. Tarım alanında dev sulama tesisleri kurdu ve muazzam barajlarla su kaynaklarını topladı. Varolan yeraltı kaynaklarını değerlendirerek düşmanlarına karşı silahlar yaptı. Bütün bunlar kültür ve medeniyetlerine önemli ölçüde zenginlik kattı. Ve Beyt-i Davud'un fen bilimleri diğer kültür ve medeniyetlere yayılarak büyük ölçüde onları zenginleştirdi.
KISIM 2
HZ. ÂDEM 'İN YARATILIŞI
Bitki, hayvan ve insanın ortak belirgin ve esas Özelliği, hayat sahibi olmalarıdır. Hayat, tabiatın en karmaşık fenomeni olup, eski zamanlardan beri filozofların, ediplerin, dinî önderlerin ve bilginlerin dikkatini çekmiştir. Bitki ve hayvan hayatı ile ilgili çalışmalar ve bilimlerdeki muazzam ilerlemeye rağmen, hayatın sırrı, eski zamanlardaki gibi halâ karmaşıktır. Biyoloji bilginleri, canlılar alemindeki türlü tezahürleriyle hayatın harikalarını seyretmekle ömürlerini tüketmekte, fakat hayatın kendisini anlayamamaktadırlar.
Canlıların en gelişmişi ve en mükemmeli, insandır. Diğer bir ifadeyle, canlıların kemâli, insanda toplanmıştır. Ancak bu, Darvincilerin iddia ettiği gibi, bir evrim sonucu olmamıştır. Çünkü insan Allah'ın yarattığı tamamen yeni ve benzersiz bir canlıdır. Tüm kâinatta, bugünkü bilgilerimize göre, insanın hususiyeti ve emsalsizliği tartışmasızdır. J. Bronows-kİ'nin dediği gibi, "İnsan müstesna bir yaratıktır. Onu hayvanlardan üstün kılan bir çok özelliği vardır; bu yüzden manzarada bir şekil olmayıp-manzarayı biçimlendirendir. Zihnen ve bedenen tabiatın kâşifi, aynı zamanda her kıtada yuvasını -hazır bulan değil- kendisi kuran canlıdır. Çevremizde koşuşan, uçuşan, yüzen, gizlenen hayvan sürülerinin arasında, çevresinden bağımsız olarak hareket edebilen tek canlı, insandır. Aklı, zekâsı, dayanıklılığı çevreyi olduğu gibi kabullenmeyip, değiştirmesini mümkün kılmıştır." (The Ascent oj Man, Britisch Broadcasting Corporation, Londra 1981, sh. 19).
İnsan, diğer canlılardan temelde farklı bir tür olarak, apayrı ve benzersizdir. Hayvanlara benzer yanlan, bedenî ihtiyaçları gibi Özellikleridir. Sahip olduğu yaratıcı hüneri ile hayvanlardan ayrılır. Yeteneklerini bir araya geti-
rerek planlar, icadlar, keşifler yapar; ve yeteneklerini daha karmaşık ve ince metotlarla kullanmayı öğrendiği vakit, buluşları daha ileri ve etkili olur... Tabiatın insana sağladığı ilmî düşünceler ve yetenekler... onu benzersiz yapar." (The Ascent of Man, sh. 20-24).
Böylesine hârika ve eşsiz bir tür nasıl meydana geldi? İlim adamları insanın menşeini, kesin olarak bulamamışlardır. Ancak birçok biyolog organik tekâmülden önce kimyasal bir tekâmülün meydana gelmiş olabileceği fikrindedir. Bu sebeple, hayatın kendi kendine cansız maddeden oluştuğu fikrinde ısrar etmektedirler.
Fakat, Darwin'in teorisi, insanın menşeini açıklamakta ilmî bir temel olmaktan çıkarılmış, reddedilmiştir. Teoride birçok kopukluklar vardır. Darwin birçok şeyi yalnızca hayvanlar âleminin gerçekleri olarak ele almıştır. Değişik hayvanların iskeletlerini incelemiş ve modern İnsanın maymundan evrimleştiği sonucuna varmıştır. İnsanın maymuna tek bir benzerliğini ispatlayacak ilmî hiçbir delil yoktur. İnsanda, başka hiçbir canlı türünde görülmeyen, çevresinden yararlanmasını sağlayan hârika bir yetenek ve kapasite vardır. Salt bilimsel verilerden Öte, Darwin'in daha Çok hayal gücü ve faraziyelerle hareket ettiği anlaşılmaktadır.
Kur'ânî Görüş
Kur'ân bir bilim kitabı olmayıp, insanlığa yol gösteren bir kurallar bütünüdür. Ancak, insanla ve onun yeryüzündeki problemleriyle İlgili olduğundan, yeri geldikçe insanın istifadesi için, insan, ruh, hayat gibi mes'elelere değinmiştir.
Hayatın Menşei. Kur'ân tüm hayat ve ölümün, Allah'ın elinde olduğunu söylemektedir. Allah neyi dilerse, yaratır, kimi dilerse, öldürür: "O'ndan başka tanrı yoktur; dirilten ve öldüren O'dur." (7: 158). Âl-i îmrân sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Dirilten de, öldüren de Allah'tır. Allah işlediklerinizi görür." (3: 156). Tevbe sûresinde benzer bir âyet yer almaktadır: "Göklerin ve yerin hükümranlığı elbette Allah'ındır; dirilten ve öldüren O'dur." (9: 116). Yunus sûresinde ise şöyle buyrulmaktadır: "Dirilten ve öldüren O'dur, O'na döneceksiniz." (10: 56).
Bu âyetler, hayat ve ölümün tamamen Yara-dan'ın elinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Hayatın esrarı O'nun ilmindedir ve insan bu esrarı çözme gayretlerinde daima karmaşa içinde kalacak, şaşıracaktır.
Sahabeden biri Rasûlullah @'e gelip, hayat ve ruh hakkında daha çok bilgi istediğinde şu âyet indirildi: "(Ey Muhammed!) Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: 'Ruh Rabbi-min emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir." (17: 85). Bu ayet, ruhun, gündelik tecrübelerimizle açıklanması mümkün olmayan sırlardan biri olduğunu göstermektedir. Ruhun anlaşılması ve kavranması insan bilgisini aşmaktadır.
Hayatın tümü sudan meydana gelmiştir.
Kur'ân hayatın tümünün sudan kaynaklandığı gerçeğini de bildirmektedir. "Bütün canlıları sudan meydana getirdik. İnanmıyorlar mı?" (21: 30). Furkan sûresinde- şöyle buyruluyor: "İnsanı sudan yaratarak, ona soy sop veren O'dur. Rabbin herşeye Kadir'dir." (25: 54). Bu ayette, insanın bir meni damlasından meydana gelişindeki mucize ve kadın ile erkekten üremeleri anlatılmaktadır. Böylece aynı medeniyete sahip, aynı ırktan aileler, kabileler ve kavimler meydana gelmiştir. (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. VIII, sh. 199).
İnsan İnorganik maddeden yaratılmıştır. Kur'ân, insanın başlangıçta bir çeşit cansız (inorganik) maddeden yaratılmış olduğunu; sonra (muhtemelen) devre devre tekâmül ederek insan şeklim aldığını ortaya koymaktadır. Meryem sûresinde şöyle buyrulmakta: "Bir insan, kendisi önceden bir şey değilken onu yaratmış olduğumuzu hatırlamaz mı?" (19: 67). Yine aynı sûreden: "...Rabb'in: 'O bana kolaydır, daha önce seni de hiç bir şey değilken, seni de yaratmıştım.' dedi." (19: 9). İnsan sûresinde şöyle buyruluyor: "İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi? (Yani insan üzerinden öyle uzun süreler geçti ki henüz kendisi, anılan bir şey değildi. Topraktan süzüle süzüle, çeşitli merhalelerden geçerek, uzun zamanı aşarak nihayet nutfe hâline geldi)." (76: 1). Bu ayet insanın hiç bir şey değilken, varedîlmesine kadar belirli bir süre geçtiğini göstermektedir. Bütün İslâm müfes-sirleri bu "uzun bir süre"yi meni damlasının ana rahmine düşmesinden, sadece cansız bir sıvı iken, insanın düşünen, gören, anlayan yeni bir varlık haline geldiği doğum zamanına kadar geçen süre olarak açıklamışlardır.
Fakat, bu süreyi, insanın sadece bir toprak yığını olduğu zamandan, Allah'ın ona kendi Ruhundan üflediği ve onu, canlı zekî bir varlık haline getirdiği zamana kadar geçen süre manasına almak da mümkündür. Allah'ın toprağa Kendi Ruhundan üfleyip yeni melekeler verdiği, insan şeklini almasına kadar kimbilir kaç devir geçmiştir? Bu ayetler bu ihtimalde ortaya çıkmakta, biyolog ve bilim adamlarımızın bu hususta daha derin gözlemler yapmaları gerekmektedir, Bu tahmin aşağıdaki ayetlerle daha da güçlenmektedir. "Bir zamanlar Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben kupkuru çamurdan, değişken balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenle(yip insan şekline koydu)ğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın!'." (15: 28-29). A'raf süresinde, de şöyle buyrulmak-tadır: "Andolsun ki, sîzi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, 'Adem'e secde edin!'dedik." (7: 11).
Bu âyetler, insanın yaradılışı hususunu aydınlatmaktadır. Herşeyden önce Allah (cc), bunun için bir plan yapmış; bu maksat İçin gerekli maddeleri hazır etmiş; sonra da ona insan şeklini vermiş ve ilk insan ve peygamber Âdem aleyhisselâmı yaratmıştır. Melekler de ona secde etmekle emrolunmuştur.
Bu, insanın meleklerden üstün olduğu gerçeğini ve Allah'ın insanı çamurdan yaratma planı ile, bir şekle sokması ve nıükemmelleştire-rek insan haline getirmesi safhaları arasında uzun bir sürenin geçmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Aşağıdaki ayetler bu görüşü desteklemektedir: "Rabbin meleklere şöyle demişti: 'Ben çamurdan bir İnsan yaratacağım, onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın." (38: 71-72). Bu ayetlere göre insanın tekâmülü üç safhada olmuştur: Topraktan insanın yaratılması planı, mükemmel bir şekil verilmesi ve sonra da can verilmesi... Diğer bir ifadeyle Allah'ın planına göre gerekli toprak maddesi bir araya getirilmiş, bir şekil ve mütenasip uzuvlar, melekeler verilmiş (belki de zamanla bütün bu özelliklerin ve şeklin tekâmülüne izin verilmiş) ve sonunda Allah'ın Emri (ve belki İnsanın topraktan, beşer haline gelinceye kadarkî tüm süreç "Al- . lah'ın Emri" sözüne bağlıdır) ile insan olarak can verilmiştir.
Aslında, "insanın yaratılışı sürecini tam olarak anlamamız çok zordur. Çünkü biz, cansız bir maddeden insanın varedilmesini hakkıyla idrak etmekten âciz kalırız. Nasıl şekillendi-rildiğini, mükemmel hâle getirildiğini ve içine Ruh'un üflendiğini tam manasıyla kavra-yamayız. Ancak, şurası apaçıktır ki, insanın Kur'ân'da belirtilen yaradılış kıssası, Darwi-nizmden tamamıyla farklıdır. Danvin'in faraziyesine göre İnsanın tekâmülü, insan olmayan ve yarı-insan bir durumdan devamlı bir eliminasyon, seleksiyon ve adaptasyon süreci sonunda meydana gelmiştir. İnsan olmayan yaratığın sonu ile insan türünün şeklini almasının başlangıcını ayıran kesin bir çizgi de yoktur. Diğer yandan Kur'ân, bunun tam tersine insanın hayata insan olarak başladığını belirtmektedir. Allah onu yeryüzündeki hayatının ilk gününden itibaren insan olarak yaratmış ve hayatının ta başında onu hikmet ve ilim ile donatmıştır." Ancak toprak halinden, insan olarak son şeklini aldığı ve Allah'ın ona kendi ruhundan üflediği vakte kadar bizim bilemediğimiz bir evrim süreci geçirmiş olabilir.
"Yukarıdaki iki farklı bakış açısı, insanla ilgili iki zıt anlayışa varmaktadır. Darwinci anlayışın kabulü, insanı hayvan türlerinden birisi mertebesine düşürmektedir. Böylece insan hayatının bütün esasları (ahlâk esasları da dahil) hayvan yaşantısı esaslarına dayandırılacak ve her hayvanî davranış tabiî olarak karşılanacaktır. Geriye tek fark olarak insanın ihtiyaçlarını ve rahatını sağlamakta Öğretimden faydalanabilmesi özelliği kalacaktır. Diğer yandan ilahî anlayışın kabulüyle insan, eşref-i mahlûkat olarak hayvanların üzerinde yüksek bir mevkiye sahip olmaktadır. Artık konuşan bir hayvan, sosyal bir hayvan değil, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Onu diğer yaratıklardan farklı kılan, konuşabilmesi, sosyal bir hayata sahip olması değil, Allah'ın ona verdiği güç çerçevesindeki ahlâkî sorumlulukları ve yaptıklarından Allah'a hesap verecek olmasıdır. Bu anlayış insanın dünyadaki hayatına bakışını tamamen değiştirecek ve ona farklı bir hayat felsefesi, farklı bir medeniyet, kanun ve ahlâk sistemi sağlayacaktır. Artık insan kendisi için hayat esaslarını aşağılarda değil, yükseklerde arayacaktır." (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 11-14). Bakara sûresinde bu mana îma edilmektedir: "Ölü idiniz sizleri diriltti, sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na döneceksiniz; öyleyken Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?" (2: 28). Secde sûresinde ise şöyle bu-yurulmaktadır: "O, görülmeyeni de, görüleni de bilendir, güçlüdür, merhametlidir. Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır. Size kulaklar, gözler, kalbler verilmiştir. Öyleyken pek az şükrediyorsunuz." (32: 6-9).
Kur'ân'ın bu ayetlerinde insanlık tarihinin ilmen tahkik edilmesinin imkânsız yanları, -insanlığın yaradılışı- aydınlatılmaktadır. Hiç şüphe yok ki sahih ve güvenilir bilgi, yeryüzündeki çürümüş kemiklerden ve daha çok tahmine dayanan sözde "bilimsel veriler"den daha önemlidir. (The Meaning of the Qur'an c. I, sh. 66).
Yaratılış Maddesi: Yukardaki ayetlerde insanın yaratıldığı madde açıklanırken, çeşitli kelimeler kullanılmaktadır: tin lazib (37: 11); tin, toprak, porselen kili, çömlekçi kili vs. anlamına gelir. Lazib ise yapışmak, sıkıca sarılmak demektir. Tin lazib çömlekçi kili gibi sıkıca yapışmış, sarılmış anlamına gelmekte. Sülale min tin (23: 13) kelimesi kil özü demektir. Salsal kelimesini Hicr suresinde üç farklı ayette görmekteyiz (15: 26, 28, 33). Mânası, sert bir şeye vurulduğunda tıkırtı sesi çıkartan kurutulmuş kildir. Bu kelime, suyu uçurulmuş kalın, yağlı çamur manâsına gelen hama' kelimesiyle beraber kullanılmıştır. Yukardaki iki kelimeyle birlikte kullanılan üçüncü kelime masnundur ki, un İle kek hamuru yapar gibi karıştırmak, harmanlamak demektir. İnsanın yaratıldığı maddenin yapısını açıklayan ibarenin tamamı şöyledir: Sal-salim min hama im mesnûn (15: 26, 28). Râzî'ye göre bu ibare hem yapısında hem de şeklinde oluşan değişikliği ifade etmektedir. Buradan, insanın yaratılış süreci içinde çamurun tabiatının yavaş yavaş değişikliğe uğradığı ortaya çıkmaktadır. Başka bir deyişle bu "Allah'ın planına göre İnsanın fizik yapısının tekâmül ettiği 'ses veren', 'tıkırdayan' kil'in çıkarıldığı iptidai biyolojik çevrenin bir tarifidir." (Muhammed Esed, The Message of the Qur'an, sh. 386). Ünlü Hintli müfessir Ne-vab Sıddık Hasan Han da insanın yaratılış sürecindeki bu tedricî değişime işaret etmektedir. İbni Abbas'a göre, insanın yaratılışında üç çeşit çamur kullanılmış olması, yaratılışın farklı safhalardan da geçtiğini göstermektedir. İbni Kesir, Mücahid ve Katade salsaVm suyla karıştırılıp sonra kurutulmuş çamuru ifade ettiğini söylemişlerdir. (Dr. Mecîd Ali Han, islam on Origin and Evolution of Life, Delhi 1979, sh. 176-180).
Rahman suresinde kelfeqqar kelimesi salsaı ile birlikte kullanılmıştır ve porselen gibi fırınlanmış veya ısıtılmış kil manasındadır (55: 14).
Bu da yine, insanın kurutulmuş kile benzer bir maddeden yaratıldığını gösterir; belki suyla karıştırılmış çamur halinden, ısıtılarak ta-kırdayan, ses çıkaran bir kil haline getirilmiştir. Secde suresinde turab kelimesi geçmek-
tedir ki bu da kil, toprak vs. anlamındadır. İnsanın yaradılışının, cansız (inorganik) maddenin üzerinden belirli bir süre geçtikten sonra bir çeşit canlı (organik) şekil almasıyla mümkün olduğu, bu ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır. Aşağıdaki ayette, muhtemelen insanın yaradılış süreci içindeki gelişme safhalarına İşaret edilmektedir. "Oysa O, sizi çeşitli merhaleler hâlinde yarattı." (71: 14). İnsanın uzun yaradılış sürecini anlatmakta kullanılan turab, tin, ve kil gibi farklı kelimeler, sıfatlarıyla beraber hep aynı şeyi ifade etmektedir.
İnsanoğlu'nun Hareket Hürriyeti
İnsan, diğer yaratıklardan farklı olarak, benzersiz bir özellikte yaratılmış ve tam bir hareket serbestisi verilmiştir. İstediği hareket tarzını izlemekte, kendisine yöneltilen tercihleri kabul veya reddetmekte hürdür. Diğer bir deyişle, Allah'ın rasûllerinin getirdiği hareket tarzını izlemekte veya reddetmekte ve istediği yolda gitmekte serbesttir, fakat yaptıklarından sorumludur. Kur'ân insanın amellerindekİ bu genel kuralı şu kelimelerle apaçık ortaya koymaktadır: "Herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasının yükünü taşımaz." (6: 164; 35: 18; 39: 7 ve 53: 38). Bu genel prensip insanın bütün amellerini kuşatmakta ve Kur'ân'da çeşitli yerlerde, insanlığın istifadesi için, tekrarlanmaktadır. Kur'ân "ferdî sorumluluk" düşüncesine büyük Önem verir. Çünkü bir kimse, gereklerini tam manasıyla kavramadan Doğru Yol'u titizlikle izleyemez. Bu prensipten üç ana esas çıkarılabilir. Birincisi, herkes yalnız kendi amellerinden sorumludur ve Allah'a bizzat hesap verecektir. İkincisi, birinin sorumluluğunun yükünü, başka birisinin, eğer bu sorumlulukta ortaklığı yoksa, taşıması mümkün değildir. Meselâ, bir nesil veya topluluk veya belirli bir işte işbirliği yapan çok sayıda insan düşünün. Hüküm Günü insanlar bir araya getirildikleri vakit, ortak amellerinin hesabı görülerek, herkesin payı tek tek ayrılacak ve ona göre mükâfaat veya ceza göreceklerdir. Üçüncü olarak, hiç kimse kendisi istese bile, bir başkasının sorumluluğunu yüklenemeyecek, cezasını çekemeye-cektir. (The Meaning of The Qur'an, c. VI. sh. 131). Bu esas başka bir şekilde Necm Sûresinde şöyle belirtilmektedir: "İnsan ancak çalıştığına erişir." (53: 39). Bu ayet yu-kardaki üç esası da ihtiva etmektedir: (1) Herkes yalnız kendi yaptığının karşılığını görecek, (2) Hiç kimse başka birisinin yaptığından sorumlu olmayacak ve (3) Hiç kimse çalışmadan birşeye sahip olamayacaktır.
Bu hususta, Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Zâni ana babanın günahı hiç bir şekilde çocuğu etkilemeyecektir." (Hakim). Abdur-rahman'ın kızı Amra şöyle dedi: "Abdullah İbni Ömer'in; 'Ölüler, kendileri için ağlayan dirilerin ağlamaları yüzünden azap görürler' dediği Ayşe (r.anha)'ya naklonulduğu vakit onun şöyle dediğini duydum: 'Allah Ebu Ab-durrahman'ı affetsin! Yalan söylemedi, fakat unuttu veya yanlış işitti. Hâdise şudur: Allah'ın Rasulü @, ölen bir (Yahudi) kadın için ağlaşan bazı insanlara rastladı ve dedi ki, 'Onlar onun için ağlıyorlar ve o mezarında ceza görüyor." (Buharı ve Müslim). Durr-i Mansâr'daki rivayet ise şöyledir: "O, hiç bir vakit yalan söylemedi, güvenilirliğinde şüphe de yoktur. Ancak bazen işitmede hatalar olmaktadır. Bu hususta Kur'ân'ın apaçık hükmü önümüzdedir, 'Kimse başkasının yükünü taşımaz.' (6: 164). Artık, ölen masum bir kişi, dirilerin ağlamaları yüzünden nasıl cezalandırabilir?"
Fatır sûresinde, aynı husus ortaya konulmaktadır: "Günahkâr kimse diğerinin günâhını çekmez. Günah yükü ağır olan kimse, onun taşınmasını istese, yakını olsa bile, yükünden birşey taşınmaz." (35: 18). Bunun manâsı şudur: "Bir kimsenin ahlâkî sorumluluğunu başka birisi yüklenemez. Yukardaki ayetin baş tarafı (diğerinin günahını çekmez) Hıristiyan inancındaki, tüm insanlığın ondan sorumlu olduğuna inanılan 'ilk günah' fikrinin geçersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Âyetin İkinci kısmı ise, İsa @'ın bu günahtan ötürü 'vekâleten özür dıleme'si inancını reddeder." Bu ayetlerin hepsi, ayrıca, iman sahibi ile Allah arasına hiç bir aracının giremeyeceğini de ortaya koymaktadır. (Dr. Muhammed Esed, a-g.e., sh. 669 ve 816).
Burada, amel sahibinin niyetinin çok önemli olduğunu ilâve etmeliyiz. Gerçek şu ki, Hüküm Günü kararı etkileyecek olan da bu niyettir. Bir Hadis-i Şerifte Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Ameller ancak niyetlere göre hüküm giyecek; ve herkes neye niyetlen-mişse onun karşılığını görecektir." (Buharı, Müslim, Tirmizî, Ebu Davâd, Neseî, İbni Ma-ce, ibni Hanbef). Bu münasebetle, Kur'ân'da geçen, 'amel' sözünün iyi veya kötü, günah veya sevap, niyetlenilmiş ve sözle veya hareketle ortaya konulmuş işleri de içerdiğine dikkat edilmelidir. (Dr. Muhammed Esed, a.g.e., sh. 816).
Buharî'deki rivayet şöyledir: "Ameller(in kıymeti) ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur. Artık nail olacağı bir dünya veya nikâh edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş kimse varsa hicreti (Allah'ın ve Rasûlünün rızasına değil), hicret sebebi olan şeye müntehîdir."
Bu ferdî sorumluluk prensibi apaçık ve güzel bir şekilde aşağıdaki ayette belirtilmektedir: "Her insanın boynuna işlediklerini dolarız ve kıyamet günü açılmış bulacağı Kitab'ı önüne çıkarırız. 'Kitabını oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin'." (17: 13-14). Bu ayet, insanın kaderinin bâtıl kehanetlere değil, bilerek işlediği amellere bağlı olduğuna dair teminat vermektedir. "İşlediği hayırlı ameller ve iyi hareketler onu iyi bir sona ulaştırır, keza, bu amellerden uzak durması da kötü bir sona varmasına neden olur. Bu hususun herkes tarafından iyice. anlaşılması şarttır. Çünkü câhil ve budala kişiler başlarına gelen musibetleri daima dış sebeplere bağlarlar. Halbuki kaderimiz kendi işlediğimiz iyi veya kötü amellere bağlıdır. Sebepleri araştırsalar, kaderlerinin kendi iyi veya kötü fiillerinin ve kararlarının sonucu olduğunu göreceklerdir." (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI, sh. 130-131).
Yaratılış Gayesi
Allah insanı belirli bir gaye ile yaratmıştır, çünkü O'nun hiç bir İşi boşuna değildir. Hûd sûresinde bu husus şöyle belirtilmektedir: "Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur... (Allah bu kâinatı yarattı) ki, hanginiz daha güzel iş yaptığınızı denesin..." (11: 7). Bu ifade yaradılışın amacını açıklar: Allah gökleri ve yeri insanı yaratmak için yaratmıştır. Ve insanı da, hilâfet yetkileriyle donatmış, bu yetkilerin kullanımından onu sorumlu tutarak İmtihan edebilmek için yaratmıştır. Böylece yaradılışın bütün gayesinin insanın imtihan edilmesi, kendisine devredilmiş yetkileri iyiye mi, kötüye mi kullandığının muhasebesiy-le, karşılığında da mükâfat veya mücazatının verilmesi olduğu belirtilmiş bulunmaktadır. Çünkü bu aslî gaye olmaksızın tüm yaratıyılış fiili manasız ve boşuna olmaktadır (The Meaning ofthe Qur'an, c. V, sh. 69-72).
Maide sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kildik; Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir; o halde iyiliklere koşuşun." (5: 48). Bu ayet farklı topluluk halinde yaşanmasının sebebini açıklamaktadır. Allah dileseydi ta başlangıçtan İtibaren bütün İnsanları aynı şeriat ile mesul tutar ve onları tek bir toplum yapardı. Fakat böyle yapmamasında bir çok hikmet vardır. Bu hikmetlerden birisi, İnsanların Allah'a itaat etme hususunda imtihana çekilmeleridir. Peşin hükümlü olmayan, ilahi yolun özünü ve farklılıkların sebebini kavrayanlar Hakkı tanıyacak ve her ne şekilde gelirse gelsin O'nu seksiz kabul edeceklerdir.
Böyle kişiler Allah tarafından eskisinin yerine gönderilen yeni emirleri yerine getirmekte tereddüt etmezler. Diğer yandan Yolun Gerçek Ruhunu anlamayan, farklılıkları ve ayrıntıları yolun kendisi zannedenler, peşin hükümlü oluşları yüzünden, eskilerinin yerine Allah'ın gönderdiği her yeni şeyi reddederler. Allah'ın ihlaslı ve samimi kullarım yalancılardan ayırdetmek için böyle bir imtihan gerekliydi. Bu sebeple farklı düsturlar ve kurallar konulmuştu.
Aynı zamanda bu ayet bütün şeriatlerin esas gayesinin hayır ve iyilik elde edilmesi olduğunu vurgulamaktadır. Bu yüzden, insanlar değişik şeriatlerdeki zahirî farklara önem vermeksizin birbirleriyle iyilikte yarışmalıdırlar. (The Meaning of the Qur'an, c. III, sh. 49). Kehf sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "İnsanlann hangisinin daha iyi İş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri yeryüzünün süsü yaptık." (18: 7). Bu ayet dolaylı olarak kendilerini dünya zevklerine veren ve bunu hayatın tek gayesi sayanlara seslenmektedir. Onlara şöyle demektedir. "Şunu iyi bilin ki, dünyada gördüğünüz ve sizi cezbeden herşey geçici birer süstür ve sizi yalnızca imtihan etmek için bir araya getirilmiştir. Fakat ' ne yazık ki siz bütün bunların sırf zevk ve eğlenceniz için yaratıldığını zannettiniz. Hayat gayesi olarak yalnızca 'Ye, iç, mutlu ol' parolasını izlemenizin sebebi budur. Bunun bir sonucu olarak hayatın gerçek gayesine hiç dikkat etmiyorsunuz. Şunu iyi anlamalısınız ki bunlar size zevk için verilmemiştir; gerçekte onlarla imtihan edilmektesiniz. Sizin onların arasına konulmanızdaki sebep hanginizin onlar tarafından hayatın gerçek gayesinden ahkonacağınızı ve hanginizin de dünyaya gönderiliş sebebiniz olan Doğru Yolda daim olacağınızı görmek içindir. İmtihanınız bittiği gün bütün bu süslerin ve zevk araçlarının da sonu gelmiş olacaktır." (The Meaning of the Qur'an, c. VII, sh. 10-11).
İnsanın yaradılışındakî İlahi Esas Mülk sûresinde çok güzel özetlenmektedir: "O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (67: 2). Bu âyet kâfirlerin hayatla ilgili yanlış fikirlerini tasfiye etmekte, insanın boşuna yaratılmadığını ortaya koymaktadır. Gerçek şu ki insanın mevcut durumu (yani hayatı) ona iyi amellerle yüksek ve şerefli bir mevkiye ulaşması için verilmiştir. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1576, not 5557). Yukardaki kısa ayette hayatla ilgili birçok gerçek açıklanmaktadır. Birincisi, Ölüm ve hayat O'ndandır, O'ndan başka hiç bir kimse ne can verebilir ne de alabilir. İkincisi, insana iyiyi de kötüyü de işleme serbestliği ve kapasitesi verilmiş, ancak başıboş bırakılmamıştır. Hayatı da ölümü de birer imtihandır. Hayatı imtihan zamanıdır, ölümü ise imtihanının bittiğine işarettir. Üçüncüsü, Yaradan, herkese işlediği amellerle nasıl bir kişi olduğunu gösterebilsin diye muayyen bir ömür vermiştir. Dördüncü olarak, hangi amellerin iyi, hangilerinin ise kötü olduğu hükmünü vermek Allah'a aittir. İyiliğin ve kötülüğün ölçüsünü ortaya koymak imtihana girenin değil, imtihanı yapanın işidir.
Bu yüzden imtihanda olan herkesin başarmak için İmtihan Sahibinin Katında neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilmeleri gereklidir. Beşincisi -ki bu nokta imtihanın manasında gizlidir,- herkes yaptıklarının karşılığını görecektir, çünkü bu olmazsa imtihan manâsız ve maksatsız olur. (Tafheem al-Qur'an, c. VI, sh.41-42).
Bütün bu müzakereler, insanın kendi akıbetini kendisinin hazırladığını hiç bir şüpheye yer bırakmaksızın ortaya koymaktadır. İstediği hareket tarzını izlemekte, tamamen hürdür. Dilediğini yapar, dilediğini yapmaz. Herhangi bir hareket tarzını izlemekte son karar tamamen ona aittir. Dahası, kendisine uygun yolu seçmede gereken yetenek ve güç verilmiştir. Ancak, Allah'ın rasûHeri vasıtasıyla kendisine gösterilen Doğru Yoldan giderse Cennette iyi bir sona kavuşacağı, bunu reddedip kötü yollara saparsa cehenneme gönderilip azaba duçar olacağı açıkça bildirilmiştir. İyi amellerin mükâfaat, kötü amellerin ceza görmesi, her ikisi de tamamen kişinin kendi irade ve arzusuyla yaptıklarının bir sonucudur. Sonunda herkes yeryüzünde yaptıklarıyla karşılaşacaktır. "Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korunun." (2: 48).
Yine aynı sûrede şöyle buyrulmaktadır: "Allah'a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz." (2: 28i). Âl-i İmrân sûresinde- aynı esas ortaya konulmaktadır: "Haksızlık yapılmayacak, herkese kazandığı eksiksiz olarak verilecek." (3: 161 ve 3: 25). Yine aynı sûrede şöyle buyrulmaktadır: "Her kişinin yaptığı İyiliği de, kötülüğü de hazır bulacağı günü bir düşünün." (3: 30).
Zilzâl sûresi bu hususta hiçbir şüphe bırakmamaktadır. "O gün insanlar işlerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük dönerler. Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür." (99: 6-8).
Bu imtihanın ciddiyeti ve Hüküm Günü sonuçlan açısından Allah insana doğru yolu göstermeyi va'detmiştir. Böylece insan karanlıklara ve sapıklıklara dalıp sonuçtaki başarısını elinden yitirmesin. "İnsanın önünde seçmesi için farklı bir çok düşünce ve hareket yolu vardır. Şüphesiz bunlann hepsinin doğru yollar olması imkânsızdır. Çünkü yalnız bir tane Doğru Yol olabilir; bu yüzden bu yola dayanan yalnız bir tek doğru hayat düşüncesi olabilir. Doğru hayat tarzı da bu doğru hayat düşüncesine bağlıdır. Doğru hayat tarzını seçmek insan için en önemli ve esaslı zarurettir.
Zira yanlış seçim onun, kaçınılmaz olarak, mahvına sebep olacaktır. Çünkü başka her yol sadece hayvanı ihtiyaçlannı karşılayabilir, doğru hayat tarzı ise onun en büyük ihtiyacıdır; onsuz gerçek hedefini bulamaz. Şimdi, insana onca nimetler bahşeden Allah'ın, insanın bu gerçek ve en büyük ihtiyacını sağlamamış olması beklenemez. Hayatın bütün icaplarım karşıladığı gibi, rasûlleri vasıtasıyla 'insanın bu ihtiyacını da sağlamıştır.1 (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI, sh. 60-61).
Nahl sûresinde bu hususta şöyle buyrulmak-tadır: "Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dile-seydi hepinizi doğru yola iletirdi." (16: 9). Yüzyılların tecrübesi, insanlığın ne zaman kendi kendisine bir hayat tarzı seçti ise budalaca bir iş yaptığını göstermiştir. Çünkü aklın ve zekânın bir sının vardır. İnsan doğru hayat tarzını seçmede yalnız bunlara dayanamaz. Herşeyden önce, Allah'ın, insanın bu en büyük ihtiyacını karşılamak için tedbirler almadığı söylenemez. Zira Allah'ın, insanın bedenî ihtiyaçları için birçok nimetler verip, onu en önemli ve vazgeçilmez ihtiyacını karşılamak için kendi kendine araştırma ve aramaya terk edeceğine inanmak, Allah hakkında yanlış bir düşünce taşımaktır.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Allah, insanlara yolun doğrusunu gösterdiği halde, niçin herkesi hidayete erdirmemiştir? Allah insana da diğer yaratıklar gibi bir içgüdü vererek şuur, düşünce, tecrübe, Öğrenim olmaksızın Doğru Yolu seçmesini sağlayabilirdi, bu doğrudur. Fakat bu, O'nun iradesine zıt bir şey olurdu. Çünkü O hak veya bâtıl yolu izleyebilecek irade, güç ve serbestliğine sahip, bunlardan istediğini kendisi için seçebilecek bir varlık yaratmayı dilemişti. İnsana muhtelif bilgi vasıtaları, irade, hürriyet, şuurlu düşünme, dileme ve karar verme güçlerinin sahibi ve onu kendindeki güçlerin tamamını ve çevresindekileri kullanma yetkisi verilmesinin sebebi budur. Dahası, insanın kendi içinde ve çevresinde ona yol gösterebilecek veya yoldan saptırabilecek âmiller de varetmiştir. İnsanoğlu doğuştan doğru yolu bulmuş olarak yaratılsaydı, bütün bunlar anlamını kaybederdi ve İnsan sadece kendisine verilen hürriyetin hakkıyla kullanılmasıyla varılabilecek gelişmeleri eleyemez ve yüksek mevkilerden mahrum olurdu. Allah bu yüzden insanlara yol göstersinler diye rasûllerini göndermiş, onları da kabul veya reddetmekte serbest bırakmıştır. Bu, kendisine makul bir şekilde sunulan yolu kabul edip etmemekte insanın Allah tarafından denendiği bir imtihandır. Kabul ederse kendi kurtuluşu, inkâr ederse de kendi hüsranı olacaktır (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 61). Şems sûresinde bu durum çok güzel anlatılmaktadır: "Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu ve korunmasını (isyanını ve itaatini) ilham edene andolsun ki; nefsini temizleyen iflah olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğramıştır." (91: 7-10). Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi Allah, insana hayır ve şerrin farkını; hayrın iyi, şerrin ise kötü bir şey olduğunu ilham olarak vermiştir. Bütün insan toplumlarının hayır ve şer tasavvurundan mahrum olmaması evrensel bir gerçektir. Bu yüzden tarihteki her nizamda, değişik şekilde olsa da, iyiliğe mükâfat ve kötülüğe ceza anlayışı vardır. Ayrıca, âlemlerin Rabbi Allah u Teâlâ bu anlayışı insanın fıtratında varetmiştir. Kur'ân bu iki kısım insanın sonlarını tekrar tekrar anlatır: Bir kısmı Allah'ın gösterdiği yoldan kendi iradeleriyle giderek kurtuluşa ve mutluluğa ererler; bir kısmı ise bunu reddederek kendi seçtikleri azap dolu kötü sona varırlar. Kasas suresinde şöyle buyrulmaktadır: "Kim bir iyilik getirirse ona ondan daha güzeli vardır. Kim kötülük getirirse, kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları (kötülük) kadar cezalanırlar." (28: 84). Aynı husus Kaari'a sûresinde başka bir şekilde ifade edilmektedir: "Kimin tartılan ağır gelirse, o memnun edici bir hayat içindedir. Kimin tartıları hafif gelirse, onun anası (gideceği yer) hâviye(uçurum)dur." (101: 6-9).
Bu iki kısım insanların durumu ve akıbetleri Leyi sûresinde şöyle anlatılmaktadır: "Sizin çalışmanız çeşit çeşittir. Bundan dolayı kim (fakirlere) verir, (günahlardan) korunursa ve en güzel(söz)ü doğrularsa, ona en kolay(en rahat şeylerin yolunu), kolaylaştırırız (onu cennetlere, huzur ve rahata sokarız). Fakat kim cimrilik eder, kendini zengin görüp (Allah'a) tenezzül etmezse, ve en güzel(söz)ü de yalanlarsa, ona en güç (şeylerin yolun)u kolaylaştırırız (onu çetin durumlara götüren bir yola sokarız)." (92: 4-10).
Bir kişi iyi veya kötü yaptığı bütün amellerden sorumludur vejcarşılığım alacaktır, çünkü amellerini serbestçe kendi iradesiyle yapmaktadır. Hayatın doğru ve yanlış yollarının ve varacakları akıbetlerin arasındaki farklar ona açıkça gösterilmiştir. İyi ve faziletli insanların güzel bir sona ulaştıkları, kötülük sahiplerinin ise sonlarının sefalet olduğu Örnekleriyle anlatılmaktadır. "Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Ve kimler iyi bir iş yaparsa, onlar da (cennette) kendileri için yer hazırlamaktadırlar. (İnsanlar iki zümreye ayrılırlar) ki (Allah), iman edip salih amel işleyenleri lûtfundan mükâfatlandırsın. Çünkü Allah, kâfirleri sevmez." (30: 44-45)
Lokman sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak (arkasını) döner. Onu acı bir azâb ile müjdele. İman eden ve salih amel işleyenlere nimeti bol cennetler vardır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. (Bu) Allah'ın gerçek va'didir. O, üstündür, hikmet sahibidir." (31: 7-9). O gün adalet hakkıyle yerini bulacaktır. "Bugün her can kazandığıyla cezalanır. Bugün zulüm yoktur. Allah, hesabı çabuk görendir." (40: 17). Zü-mer suresinde şöyle buyrulmaktadır: "Herkes ne yaptıysa karşılığı tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir." (39: 70). Bütün bu hesaplaşma, insanın Allah tarafından rasûlleri vasıtasıyla göndermiş olduğu Yolu kabul veya reddetmekte serbest ve hür olmasının sonucudur. Kâfirler Allah'ın Dinini reddetmelerinin hesabını bizzat vereceklerdir. Kur'ân bu hususu Zümer suresinde apaçık anlatır: "İnkâr edenler bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya geldikleri zaman cehennemin kapıları açılır; cehennemin bekçileri onlara: 'Kendi aranızdan Rabb'inizin âyetlerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi?' derler. 'Evet, geldi' derler, ama, kâfirlere azâb sözü hak olmuştur." (39: 71).
KISIM 3
PEYGAMBERLER SİLSİLESİ
İnsanlığa yol göstermeleri için Allah, birbiri ardınca pekçok peygamber göndermiştir. Hepsi de insanoğlunu Allah'ın Dinine çağırmış, iyiliğe, doğruluğa, adalete yöneltmiştir. Çağırdıkları Din hiç şüphe bırakmayacak şekilde apaçıktı. İnsanlara iyiliği, doğruluğu adaleti öğretmekle kalmamış, bunların hayata nasıl geçirileceğini yaşayarak göstermişlerdir.
Buna rağmen insanların çoğunluğu, peygamberlerini ve kendilerine gönderilen dini daima reddetmişlerdir.
Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed @'i bu hususta şöyle teselli etmektedir: "(Ey Muhammed!) Eğer (onlar) seni yalanlıyorlarsa- (bil~ ki) onlardan önce Nuh, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. İbrahim kavmi, Lût kavmi de (yalanlamıştı). Medyen halkı da (yalanlamıştı); Mûsâ da yalanlanmıştı. Ben de kâfirlere (yola gelirler diye) mühlet verdim, sonra onları yakaladım. (Bak), benim (onları) inkârım nasıl oldu, (nasıl onların nimetlerini mihnete, hayatlarını ölüme çevirdim)!" (22: 42-44). Kaf sûresinde peygamberlerini ve getirdiklerini reddeden eski milletlerden misaller verilir: "Onlardan önce Nûh kavmi, Res halkı ve Semûd (kavmi) de yalanlamıştı. Âd, Fir'avn, Lût'un kardeşleri (yani kavmi), Eyke halkı, Tübbâ kavmi. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar, tehdidimi hak ettiler (azabıma müstehak oldular)." (50: 12-14).
Kur'ân'ın bu âyetleri, Allah'ın peygamberlerini insanlığa yol göstermeleri için gönderdiğini, her kavmin kendilerine gelen rasûlü ve Dini reddettiklerini açıkça göstermektedir. Hep kendi kötü ve bâtıl yollarına sarılmışlar, rasûllerinin şerefli öğretisini kabul etmemişlerdi. Bilakis onları alaya almış, peygamberliklerini yalanlamışlardı. Fakat peygamberler kavimlerini iyiliğe ve adalete çağırmaya devam ettiler. Davud ve Süleyman aleyhisselam gibi bazıları âdil ve doğru bir nizam kurmayı başardılar, Allah'ın Dinini uzak ülkelerde başka kavimlere kadar yaydılar. Bütün rasul-lerin gayesi, insanları bu asîl inanca ve yüksek hayat yoluna davet etmek idi. Böylece herkes iyilik ve fazilet sahibi olacak, toplumdaki diğer kişilerle beraber yeryüzünde adaletin ve doğruluğun hâkim olduğu bir nizam kurabileceklerdi.
İnsanlık adına ne yazık ki, her kavmin çoğunluğu rasûllerinin bu soylu çağrısını daima reddetmekle kalmayıp, onları bu yoldan alıkoymak, yeryüzünde âdil ve doğru bir nizamın kurulmasını engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Hz. Nuh'dan Son Peygamber Hz. Muhammed @'e kadar insanlık tarihinin tamamı peygamberler ile kavimleri -hak ile bâtıl- arasındaki mücadeleyle geçmiştir. Pey-. gamberler hakikate, adalete, doğruluğa dayanan bir sistem kurmaya çalışmışlar, kavimleri ise onlara daima engel olmuşlardır. Bu yüzden, tüm insanlık tarihini âdil ve doğru bir sistem kurmak için çalışan Allah'ın rasûlleri ve ümmetleriyle, kavimlerinin içindeki kâfirler arasında sürekli bir mücadele olarak özetlemek pek abartılı olmayacaktır. Hak ve bâtıl arasındaki bu mücadele Kur'ân'da şöyle belirtilir: "Hayır, biz hakkı bâtılın üstüne atarız da, onun beynini parçalar, derhal (bâtılın) canı çıkar. Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü vay siz(inhâlinİz)e!" (21: 18).
Bu ayet; Hakk'a karşı gelip, zulüm ye kötülük üzerine kurulu bir düzeni devam ettirmek isteyenlere bir uyandır. Onlara etraflarına bakmaları ve insanlık tarihinde kavimlerin nasıl birbiri ardına mahvolduklarını görmeleri söylenmektedir. Bu mücadelede bâtılın ömrü uzun olmayacak, çünkü Hakk karşısında uzun süre dayanamayacaktır. Bu dünya sahnesinden çeşitli kavimler gelip geçmiştir. Âdil ve doğru bir hayat nizamına sahip oldukça varlıklarını sürdürmüş, bunları yitirip bozuldukları anda mahvolmuşlardır. Burada akıl sahipleri için apaçık bir ders vardır; sistemlerin yaşamasını ve devam etmesini istiyorlarsa Allah'ın Rasûlünü izlemek ve hem şahsî hem de toplumsal hayatta adaleti, doğruluğu, iyiliği tesis etmek zorundadırlar. Böylece bu dünyanın maddî ve manevî nimetlerini toplayacak, sosyal, siyasî, kültürel sistemlerinin uzun ömürlü olmasını ve âhiretteki hayatlarını garantiye alacaklardır.
İnsanoğlu yaratıldığı vakit ona akıl melekesi ve çevresinden bilgi edinme yeteneği bahşedilmiştir. Bu yetenek Allah'ın hususî bir nimetidir ve insanı mahlûkatın en üstünü yapını, hatta meleklerden bile üstün bir mertebeye çıkarmıştır.
Âdem @'ın evladı arasındaki ilk göze çarpan hadise Kur'ân'da şöyle anlatılmaktadır: "(Ey Muhammedi) Onlara, Âdemin iki oğlunu, gerçek (bir kıssa) olarak oku: Hani her biri birer kurban sunmuşlardı, birininki kabul edilmiş, diğerininki edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kabul edilene): 'Seni öldüreceğim.' demişti. (O da); 'Allah, sadece (azabından) korunanlardan kabul eder.' dedi. 'An-dolsun, eğer sen öldürmek için bana elini uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam. Çünkü ben, âlemlerin Rabb'ından korkarım!" (5: 27-28).
Bu hâdise, o vakitler ortaya çıkmaya başlayan ve insanların zamanının çoğunu ve dikkatini çeken şahsî meselelere çok güzel ve anlamlı bir şekilde işaret etmektedir. İnsan hayatının sosyal ve ekonomik problemlerden uzak ve çok basit olduğu bu ilk devirde bile iyilik ve fazilet esasları güçlü kelimelerle vurgulanmaktadır.
Gerçek şu ki, Âdem @'ın iki oğlunun yukar-daki kıssasının merkezini bu husus teşkil etmektedir.
Bu kıssada belirtilen ikinci temel esas, insan hayatının kutsallığıdır. Bu husus insanın yeryüzündeki hayatının ta başında Allah tarafından belirtilmiştir. "Bundan dolayı İsrailoğul-lanna şöyle yazdık: 'Kim bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu(n hayatını kurtarmak suretiyle) yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur..." (5: 32).
Fakat, insanın tecrübesi artıp ekonomik problemleri ortaya çıktıkça Allah'ın rasûlleri problemlerini çözmüş ve entellektüel gelişimin yanısıra sosyal ve ekonomik yönlerini de göz önünde bulundurarak tevhid inancının özünü öğretmişlerdir.
Âdem @'dan sonra gelen İlk büyük peygamber Nuh @'dır. Kur'ân'da ondan şöyle bahsedilir: "Andolsun ki biz Nuh'u kendi milletine gönderdik: 'Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum.' dedi." (11: 25-26). A 'râf suresinde ise şöyle buyrulmaktadır "Andolsun ki Nuh'u milletine gönderdik. 'Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrımız yoktur: doğrusu sizin için büyük günün azabından korkuyorum.' dedi." (7: 59).
Hayatları henüz karmaşık bir yapı arzetmedi-ği ve ileri kültürlerin güçlükleriyle karşılaşmadıkları için, sahip oldukları İlim ancak basit ihtiyaçlarını karşılayabilecek seviyede idi. Tufan vakti yaklaşınca bir gemi inşa edip her tür hayvandan bir çift gemiye almaları söylendi: "Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: 'Nezaretimiz altında ve vahyimiz (öğretimi-miz)le o gemiyi yap. Bİzim buyruğumuz gelip de tandır kaynaymca (yani işler iyice alevlenince) her cinsten ikişer çift ve aileni de alıp ona sok. Yalnız onlar içinde aleyhlerine söz geçmiş (azabımıza uğrama hükmü giymiş) olanları bırak. O zulmedenler hakkında (boş yere) bana yalvarma, (onları kurtarmamı benden isteme, çare yok) onlar, mutlaka boğulacaklardır." (23: 27). Hûd suresinde ise şöyle buyrulmuştur: "Buyruğumuz gelip tandırdan sular kaynamağa başlayınca, 'Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir' dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı." (11: 40).
Kur'ân'm bu âyetleri, tüm insan ırkının Nûh @'ın üç oğlundan türediğini ifade eden tarihçilerin ve neseb bilimcilerin (genealogists) teorilerini reddetmektedir. Bu yanlış teorinin ortaya çıkmasının sebebi, Kitab-ı Mukad-des'te geçen kıssada Tûfan'dan kurtulanlar arasında Nûh @, karısı ve üç oğlu dışında kimsenin zikredilmemesiydi (Tekvin: 6: 18; 7: 7 ve 9: 19). Fakat Kur'ân'da bir çok yerde Hz. Nuh ile birlikte, ev ahalisinin yanısıra kavminden az sayıda da olsa insanın kurtulduğu belirtilmektedir. Dahası, Nuh (2)'dan sonra gelen nesillerin hem onun, hem de gemiyle kurtulan diğer insanların soyundan geldiği ortaya konulmaktadır: "Ey Nûh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızın çocukları, doğrusu o (Nûh), çok şükreden bir kuldu (Siz de atanız gibi olun)." (17: 3).
Meryem sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "İşte bunlar; Allah'ın nimet verdiği peygamberlerden, Âdem neslinden, Nûh ile beraber gemide taşıdıklarımızın neslinden; İbrahim ve İsrail (Yâkûb) neslinden, yol gösterdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerden (olan insanlar)dir. Onlara Rahmân'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı." (19: 58).
Hz. Nûh, kavmi Tûfan'da helak edilmeden önce onları hak yola getirmek için çok uğraşmıştı. Dış dünyanın basit ve somut gerçekleri karşısında akıllarını kullanarak göklerin ve yeryüzündeki herşeyin yaratıcısı olan Allah'a imanlarını kuvvetlendirmeye çağırmıştı. İnsanoğlunun entellektüel gelişiminin bu erken devirlerinde bile Nûh @ çok basit, fakat ikna edici sözlerle dikkatleri dış dünyanın harikalarına yöneltmeye çağırmıştı (71: 13-20).
Allah insanı ilk devirlerde bile etrafındaki harika dünyaya bakmaya teşvik etmişti. Fakat esas gaye, dikkatini Yaratıcısının ihtişam ve azametine çevirmek, böylece O'na inanmasını ve rasûlleri vasıtasıyle göndermiş olduğu Doğru Yol'u izlemesini sağlamak idi.
Yukardaki âyetlerde Nûh @'a "her cinsten ikişer çift al" talimatı verildiği belirtilmektedir. O zamanın iktisadî değerleri şehir öncesi ve ihtiyaçları bulunulan yerin tabiatına göre basit olduğundan, her cinsten ikişer çift alarak, Tufan sonrası hayatta zorluklarla karşılaşmamaları tavsiye edilmiştir. Böylelikle, insanın hayatım etkileyebilecek her husus daima göz önüne alınmış, hayatın güçlüklerini ortadan kaldırmak üzere zamanın ihtiyaçlarına izin verilmiştir. Diğer bir ifadeyle Allah, insanın yeryüzündeki halifesi olarak, kulluk vazifesini yerine getirebilmesi için zamanın bütün gereklerini ve kültürel ihtiyaçlarını daima dikkate almıştır. Nûh @'ın kavminden sonra yeryüzünde Âd kavmi göründü. Allah onlara da bir yol gösterici gönderdi: "Ad (kavmine)e de kardeşleri Hûd'u (gönderdik): 'Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur, (O'na karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?' dedi." (7: 65). "... Düşünün ki (Allah) sizi, Nuh'un kavminden sonra, onların yerine hâkimler yaptı ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz." (7: 69). Hûd @ kavmine, Allah'a itaat ederlerse zenginlik ve güçlerinin artacağını söz verdi: "Ey kavmim! Rabb'inizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin (O'na yönelin) ki, gökten üzerinize bol bol rahmet göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın. Suç işleyerek (Allah'tan) yüz çevirmeyin!" (11: 52).
İlerde de belirtileceği gibi, bu âyet hayatın şu temel hakikatine işaret etmektedir: Toplumların bu dünyadaki yerlerini belirlemede manevî değerler (ahlâkî davranış) önemli bir faktördür.
Kur'ân, Ad kavminin iktisadî ve kültürel seviyesini şöyle anlatır: "Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğullan, bahçeleri, ve akarsulan size o vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum." (26: 128-135). Fecr sûresinde bu kavmin refah ve bolluğundan şöyle bahsedilmektedir: "Görmedin mi Rabb'in ne yaptı Âd(kav-min)e? Yüksek sütunlarla dolu İrem'e? Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı." (89: 6-8). Yeri geldikçe Kur'ân'da, Ad kavminin sahib olduğu bolluk ve maddî kaynaklardan bahsedilerek, kültür ve medeniyetlerinin zenginliğine işaret edilir. Bu maddî refah, şükredecekleri yerde, kibirlenmelerine sebep olmuş ve diğer kavimlerin haklarına tecavüz etmişlerdir. Kur'ân, Ad kavminin imar alanındaki aşırılıklarına ve davranışlarındaki küstahlıklara dikkat çekmektedir. Bunlar bir toplumdaki münferit kusurlar değildir. Toplumun önce müreffeh hâle gelmesi ve sonra çılgıncasına şahsî çıkar ve maddî kazanç peşinde koşmasıyla ortaya çıkar. Toplum bu hâle düştükten sonra sosyal sistem kokuşur ve mahvolur. Hûd @, kavminin aşırılık ve israfına eleştirisini yalnızca yüksek kulelere ve anıtlara yöneltmiyor, aslında her yerde kuleler ve anıtlar şeklinde tezahür eden kokuşmuş sosyal yapıyı ve medeniyetlerini eleştiriyordu.
Kur'ân'da Ad kavminin, refah ve bolluk içinde yaşamaları yetmiyor gibi çok büyük binalar ve anıtlar yaparak mevkilerini göstermeye çalıştıkları belirtilmektedir. Fakat, insanlık açısından o kadar bozulmuşlardı ki, kalblerin-de zayıflara karşı acıma, fakirlere karşı adalet hissi kalmamıştı. Ülkede ve çevresinde yaşayan alt tabakadaki insanlar, onlann zulümleri altında inliyor, hiç kimse barbarlıklarından kurtulanııyordu. Onların insanlık seviyesi buydu (The Meaning of tfit Qur'an, c. VIII, sh. 252-3).
Âd kavminden sonra Semûd kavmi geldi. "Semûd (kavmin)e de kardeşleri Salih'i (gönderdik): 'Ey kavmim, dedi, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tannnız yoktur..." (7: 73). Hûd suresinde şöyle buyrulmaktadır: "... Sizi yeryüzünde yaratan ve orada yaşatan O'dur; O'ndan mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin! Çünkü Rabim(in rahmeti) yakındır, (O, duaları) kabul edendir." (11: 61). Şu-ara sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Kardeşleri Salih onlara: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir." (26: 142-145). Sonra, sahip oldukları maddî refaha işaret edilerek şöyle denilmektedir: "Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılacak mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin." (26: 146-152).
Semûd kavminin Âd kavminden farklı bir yanı yoktu. Onlar da; "Âd kavminin helak edilmesinden sonra güç ve ihtişam sahibi olup, medeniyetleri ilerleyince kendilerinden öncekilerin yolunu izlemeye başladılar. Onlann da hayat standartları yükseldikçe yükseldi, in-sanlıklan ise alçaklıkça alçaldı. Bir yandan, düzlüklerde büyük binalar dikilip, Hindistan'da Ajante ve Ellora'daki gibi dağlarda güzel evler oyarken, öbür yanda putatapıcılığa, zulüm ve baskıyı hakim kılmaya uğraşıyorlardı. Ülkede hep kötü kişiler başa geçiyordu." Böyle olunca, Salih @'m getirdiği Din yalnızca aşağı tabakadaki zayıf kimseler arasında kabul gördü, yüksek sınıflar ona inanmayı reddettiler. Takdire şayan bir kişi olduğunu itiraf etmelerine rağmen (11: 62), Semûd halkı, Hz. Salih'e inanmadı ve reddetti.
"Salih aleyhisselâm, yanlış ve kötü yollarım bırakmalanm isteyerek, onlan Hak Yol'a çağırdı. Tebliği yalnız dinî bir mesaj değil, aynı zamanda, kültürel, ahlakî ve siyasî bir inkılâb çağrısı da ihtiva ediyordu." (The Meaning of the Qur'an, c. VIII. sh. 255).
KISIM 5
İBRAHİM PEYGAMBER
Daha Önce açıklandığı gibi, Allahu Tealâ, Hz. Âdem'e herşeyin isimlerini ve onlarla ilgili bilgileri Öğretmiş; meleklere de, yeryüzünün kaynaklarından istifade etmekte insana yardım etmeleri ve onunla işbirliği yapmalarını emretmiştir (2: 31-32). Hz. Âdem, aynı zamanda yeryüzüne tevhid inancını sunan ilk insandı. Onun nesline Allah, hatalı ve yanlış yollara düşmesinler ve Doğru Yol'da daim olsunlar diye peygamberleri vasıtasıyla yol göstermeyi va'detti. Kötü amel sahipleri ortaya çıkıp, insanları bâtıl yollara saptırmaya başlayıncaya kadar, insanoğlu, nesiller boyu o yolu izlemiştir. Sonra birçok peygamber gelerek insanları tekrar Doğru Yol'a çağırmışlar, ne var ki, kavimlerinin çoğunluğu onları reddederek isyanda direnmişlerdir. Bu insanların bir çoğu Allah tarafından türlü şekillerde cezalandırılıp helak edilmişlerdir.
Allah rasûllerinin uyanlarına ve yol göstermelerine rağmen, İnsanlar doğru hareket tarzını izlemekte gaflete düştüler. Ahlaken ve ruhen tamamen bozulup, şeytanın izinden gitmeye başladılar. Fakat bilgi, akıl, tecrübe ve kabiliyetlerini kullanarak çevrelerinden, yeraltı ve yerüstü kaynaklarından faydalanabiliyor, böylece kültür ve medeniyetlerini zen-ginleştirebiliyorlardı. Ziraat, ticaret ve İmar sahalarında'büyük ilerlemeler kaydettiler. Muazzam kaleler ve saraylar inşa edip, ziraat alanında ileri sulama sistemleri ve barajlar tasarladılar. Fakat, maddeten zenginleşip, güçlendikçe, ahlaken ve manen çöküyorlardı.
Hz. İbrahim, peygamber olarak gönderildiği vakit hâl böyleydi. İbrahim @, güçlü ve yüksek bir kişiliğe sahipti. Allah onu türlü şekillerde imtihan etmiş, hepsinden de başarıyla çıkmıştı. Bu yüzden Allah, İbrahim @'ı birçok yönden diğer insanlardan mümeyyiz kıl-
mıştır. Birincisi, bütün insanların önderi (imam) olmuştur. İkincisi, İlk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselâmın başlatmış olduğu Tek Tanrı inancının tesisi için çalışmasıyla şereflendirilmiştir. Üçüncüsü, Allah'ın Dinini bir akide ve mükemmel bir Hayat Tarzı olarak hâkim kılmakla görevlendirilmiştir. Dördüncü olarak, Hz. İbrahim, kendisi ve nesli, insanlara Allah'ın Dinini tebliğ etmek ve onları Allah'ın Yoluna çağırmak için seçilmiştir. Beşinci olarak, ona ve nesline, Hz. Adem'e verilen ilimden doğru bir pay bahşedilmiştir.
İnsanlığın Önderi (İmamı)
Hz. İbrahim, yeryüzündeki büyük Tek tanrılı dinlerin müntesipleri tarafından, tartışmasız tek lider olarak tanınır. Bütün büyük semavî dinler onun mirasım taşırlar. Kur'ân'da onun önderliği şöyle belirtilmektedir: "Rabbİ İbrahim'i birtakım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, 'Seni insanlara önder kılacağım' demişti. O, 'soyumdan da' deyince, 'Zâlimler benim ahdime yetişemez' buyurmuştu." (2: 124). Yine aynı sûrede şöyle buyrulmaktadır: "Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız' dediler. De ki: 'Hayır, biz dosdoğru İbrahim dinine (uyarız).
0. (Allah'a) ortak koşanlardan değildi." (2: 35). Nahl sûresinde ise şu İfadeler vardır: "İbrahim, şüphesiz Allah'a boyun eğen ve O'na yönelen bir önderdi; puta tapanlardan değildi. Rabbinin nimetlerine şükrederdi; Rabbi de onu seçti ve doğru yola eriştirdi. Dünyada ona iyilik verdik, doğrusu o, ahiret-te de iyilerdendir. Sonra sana: 'Hakka yönelen İbrahim'in yoluna uy; o, ortak koşanlardan değil (Allah'ı birleyenlerin önderiy)di.' diyevahyettik."(16: 120- 123).
Bakara sûresinde şöyle zikredilir: "Nefsini aşağılık yapan (beyinsiz)den başka, kim İbrahim dininden yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada beğenip seçmiştik, ahirette de, o iyilerdendir." (2: 130). Bu ayetlerin ışığında, İbrahim @ ve önderliği hakkında birkaç noktayı hatırda tutmak gerekmektedir.
1- Nuh aleyhis selâmdan sonra, Allah tarafından İslâm'ın evrensel davetini yaymakla görevlendirilen İlk peygamber, İbrahim aleyhisselâmdı. Vazifesine kendi memleketi olan Irak'ta başladı ve insanları İslâm'a (Allah'a itaate) çağırdı. Sonra Suriye, Filistin, Mısır ve Arabistan'ı dolaşarak oralardaki insanları İslâm'a çağırdı. Daha sonra muhtelif yerlerde yardımcılar tayin etti. Yeğeni Hz. Lut'u Ürdün'e, oğlu Hz. İshak'ı Suriye ve Filistin'e, büyük oğlu Hz. İsmail'i Arabistan'a gönderdi. Sonra, Allah tarafından Mekke'de Kabe'yi inşa etmek ve burayı Dînin merkezi yapmakla emrolundu.
2- İbrahim @'ın iki oğlundan iki ayrı millet geldi: İsmailoğullan ve İsrailoğullan. İs-mailoğullan. Hz. İsmail'in neslinden gelmişler ve Arabistan'da yaşamışlardır. İsrailoğullan ise Hz. İshak'ın oğlu Yâkûb @'ın soyudur. Yusuf, Musa, Davud, Süleyman, Yahya, İsa @ ve diğer birçok peygamber, İsrailoğullarmdan çıkmıştır. İsrailoğullan denilmesinin sebebi, Hz. Yâkûb'un ikinci adının İsrail olmasıdır. Onların dinini kabul eden başkaları da onlara karışmıştır. İsrailoğullarmdan gelen bütün peygamberler, Hz. İsa da dahil olmak üzere, insanlara İslâm Dinini, Allah'a itaati ve ibadeti öğretmişlerdir. İs-railoğlları bozulmaya uğrayıp dinlerini (İslâm'ı) yitirince önce Musevî-liği, sonra da Hıristiyanlığı icad etmişlerdir.
3- Hz. İbrahim'e, insanlığı Allah'a itaata çağırması ve Allah'ın gösterdiği yolda insanları yeni bir düzene koyması emredilmişti. Allah'a önce kendisi teslim olup O'ndan aldığı bilgiye göre hareket eden İbrahim @, bütün insanları, kâinatın sahibine boyun eğmeye ikna etmek İçin bu bilgiyi bütün gayretiyle yaymaya çalıştı. Bu sebeple dünyanın önderi (imamı) kılınmıştır. Daha sonra bu önderlik bütün sorumluluğuyla, İsrailoğul-lanna geçmiştir. Bu, İsrailoğullanna bahşedilen ve daima hatırda tutulması istenen, mümtaz bir lütuf idi. Süleyman @ zamanında, Kudüs'teki ibadet yeri bütün mü'minlerin kıblesi olmuş, İsrailoğullan bu vazifenin önderi olarak kaldıklan sürece de kıble olmaya devam etmişti. (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 107-111).
4- Bu, "önderlik" vaadi, İbrahim @'ın, soyundan gelen yalnız faziletli ve iyilik sahibi olanlara yapılmıştı. Zâlimler ve kötülük sahipleri bundan nasip alamayacaklardı (2: 124).
5- Allah, İbrahim @'a önderliğin yalnızca gerçek mü'minlere, dünyevî zenginliğin ise imanlarına ve amellerine bakılmaksızın, hem mü'minlere hem de kâfirlere verileceğini bildirdi. Bu, bir kimsenin maddî güç ve varlığa sahib olmasının, Allah'ın ondan hoşnut olduğu anlamına gelmeyeceği, bunun bir ölçü olamayacağı anlamına gelmektedir. Bir kimsenin zengin ve güçlü olması, onun illâ Allah'ın hoşnutluğunu kazandığı ve önderliğe lâyık olduğu mânasına gelmez, aksi için de bu kural geçerlidir. (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. I, sh. 111-2).
6- Musevîlik ve Hıristiyanlık İbrahim @'ın vefatından çok sonra ortaya çıkmıştır. Musevîliğin ibadet usulleriyle doğuşu ve bu ismi alışı Hz. İsa'dan yaklaşık dört-yüz sene öncedir. Hıristiyanlığın bu ismi alarak hususiyet kazanması da Hz. İsa'dan çok sonra meydana gelmiştir. Böyle olunca, bir kimsenin doğru yolu bulması için Musevî veya Hıristiyan olması gerektiği iddiası geçersizdir. Çünkü Hz. İbrahim ve Hz. İsa peygamberler ile Hıristiyanlığın ve Musevîliğin doğuşundan önce yaşamış bütün sâlih kimseler bu dünyada iken bu "dinler" daha henüz varolmadığı için doğru yolda gitmiş olamayacaklardı. Yahudiler ve Hıristiyanlar, bu peygamberlerin doğru yolu bulamadıklarını iddia edemeyecekleri gibi, Museviliği veya Hıristiyanlığı izlediklerini de söyleyemeyeceklerdir. Hak Yol, onları iki ayrı din yapan özellikler değil, Allah'ın bütün rasûllerine gönderdiği ve bütün çağların sâlih zâtları tarafından daima izlenen ebedî-âlemşûmül yol'dur.
7- Yahudilerin de Hıristiyanların da şirke düştüğü ve bu yüzden İbrahim @'ın yolundan saptıkları ortadadır. Hz. İbrahim ise, ne ibadetinde, ne itaatinde ne de sadakatinde Allah'a eş koşmuştur. Onlar bunu inkâr edemezler, çünkü kendi ki-tablan buna şahittir. (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 113).
8- Kitab'da geçen, 'İbrahim (başlı başına) bir ümmet idi' sözü göstermektedir ki, o vakit dünyada İslâm'a sahip çıkan tek Müslüman, İbrahim @ idi. Ondan başka herkes küfrün yanındaydı. Normalde bir topluluğun yerine getirebileceği vazifeyi yüklenen O Allah rasulü 'Kendi başına bir mektep' idi. Ayrıca yapı, kuvvet, imanda kararlılık ve kâfirlere karşı durmakta bir topluluktan daha zayıf değildi. (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 195).
Hiç şüphe yok ki, Kur'ân, İbrahim @'ı çok zaman Önce insanın o günkü basit yaşantısı için Hz. Âdem'in ortaya koymasından sonra Allah'ın yolunu yeryüzünde tesis eden büyük bir insan ve bir peygamber olarak belirtmektedir. Nisa sûresinde şöyle buyrulur: "İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim'in dinine tâbi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim vardır? Allah İbrahim'i dost edinmişti." (4: 125). Hz. İbrahim, halilullah yani "Allah'ın Dostu" olarak bilinir. Şüphesiz bu, onun da bir ölümlü olduğu gerçeğinden başka bir anlam taşımaz. Ancak onun imanı saf ve gerçek, ameli kaviydi. Her zaman doğruluk sahibi idi. İlk insan, Hz. Âdem tarafından en basit ve saf şekliyle ortaya konulan İslâm dininin temeli ve kaynağı, İbrahim @'dır. Kültür ve medeniyet maddî zenginlik ve güç kazanıp ilerleyince, İslâm Dini onun tarafından tamamen gün ışığına çıkarılmıştır. En sonunda, Hz. Muhammed @ ile de ilim ve fen çağının, modern dünyanın şafağında, kemâlini bulmuştur.
Kur'ân'da Hz. İbrahim'in başından geçen batınî hâdiseler şöyle anlatılmaktadır: "Yakînen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece gösteriyorduk: Gece basmca bir yıldız gördü, 'İşte bu benim Rabbim' dedi; yıldız batınca, 'Batanları sevmem' dedi. Ay'ı doğarken görünce, 'İşte bu benim Rabbim' dedi, batınca, 'Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi andol-sun ki sapıklardan olurdum' dedi. Güneşi doğarken görünce de 'Rabbim budur, zira bu daha büyük' dedi. O da batınca, 'Ey Kavmim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım. Ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben puta tapanlardan değilim.' dedi" (6: 75-79).
Bu âyetler, İnsanların birçoğunun, kendisinin önderi ve yol göstericisi olarak tanıdığı İbrahim @!ın imanını apaçık ortaya koymaktadır. Tabiat güçlerinin gerçeğini şuurlu olarak gözlemiş ve kendi halkının yanlış fikirlerini reddetmiştir. Bunlar "Her gün gözünüzün Önünde olup biten tabiat olaylarıdır. Allah'ın ayetleridir ve size gösterilmektedir. Keza, İbrahim @'dan önce de böyleydi. Fakat siz kör kişiler gibi, bunları görmezsiniz. İbrahim @ ise bunları derin derin düşünmüş ve hakikati görmüştü. Yıldızlar aynı yıldızlar, ay aynı ay, doğan ve batan güneş, aynı güneştir. Fakat siz, onlar doğarken Hakikatten ne kadar uzaksanız, batarken de o kadar uzak kalmaktasınız. İbrahim @ ise bütün bunlara akıl gözüyle baktığı için Hakikati kavramıştı." Hz. İbrahim'in bu hadisesi, gerçekten meydana geldiğine dair hiçbir şüphe bırakmamaktadır. "Basit cevap şudur ki, insan kafası aynı gözlem tarzıyla her zaman aynı şekilde uyanmamaktadır. Bir olay çok uzun bir süredir aynı Şekilde meydana gelir, birisi onu hergün görmesine rağmen aklını harekete geçirip hiç bir zihnî faaliyet göstermez. Sonra, varolup gelen bu basit hadisenin görülmesinin belirli bir mesele üzerinde zihnî faaliyetin harekete geçmesine sebep olduğu an gelir. Veya, eğer birisinin kafası bir meselenin çözümü ile uğraşıyor iken, aniden gözünün Önünde hep akıp giden belirli bir şeyi görüp farkediverir-se, bu hâdise onun kafasında meseleyi çözmesine yardım edecek zihnî faaliyeti harekete geçirir. İbrahim @'ın hadisesinde de aynı şey meydana gelmiştir (Newton'un başına elma düşmesi hadisesinde olduğu gibi). Yıllardır geceler gelip geçmekte, yıldızlar, ay ve güneş doğup, batmaktaydı; fakat bir gece bir yıldızı gözlemesi, onda tevhid hakikatinin merkezine ulaştıran zihnî faaliyeti harekete geçirdi. O güne kadar varamadığı kemale ulaştı. Yıldızlara, aya ve güneşe tapılması meselesi üzerinde düşünmekteydi, çünkü bu, o toplumun diniydi ve bütün hayat düzeni buna dayanıyordu. Sonra bir gece yıldızın gözlemi, aniden onda, bu meseleyi çözmesine yardım edecek, zihnî faaliyetin harekete geçmesini sağladı." (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 125-132).
Bu, Kur'ân'ın insanları davet ettiği düşünüş tarzıdır. Böylece tabiat güçleri içinde Allah'ın çeşitli âyetlerini gözlemleyerek bütün bu âyetlerin ardındaki gerçeğe ait bilgiye sa-hib olabilir ve Allah'ın Birliği İnancına ulaşırlar. Kendilerini ferdî ve sosyal yönlerden değiştirirler. İbrahim @'m hadisesi, insanın dikkatli bir gözlem ve gördüklerini düşünme-siyle hayatın görünen yanlarının ardındaki esas Gerçeğe nasıl ulaşabileceğinin tipik bir örneğidir. Araştıran bir kafa, tabiatın bu çeşitli yanlarının ardında bir bilgi hazinesinin gizli olduğunu bulacaktır. Onu, tabiatm serpilmiş güçlerinin içinde toplayacak ve bütün insanlığın istifadesi için, sadece dikkatli bir gözleme ve düşünen bir kafaya ihtiyaç vardır.
Hz. İbrahim'in Babası, Halkı Ve Kral İle Tartışması
İbrahim @, gerçek bilgi, kavrama ve doğru hüküm verme nimetleri ile donatılmıştı. Bu bilgi zenginliğinin büyük bir bölümünü gelecek nesillere aktarmıştır. Kur'ân bu hususu şöyle belirtir: "Andolsun ki, daha önce İbrahim'e de akla uygun olanı göstermiştik. Biz onu biliyorduk, İbrahim babasına ve milletine: 'Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?' demişti. 'Babalarımızı onlara tapar bulduk' demişlerdi. İbrahim: 'Andolsun ki sizler de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz'
dedi." (21: 51-54). En'am sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "İbrahim, babası Azer'e demişti ki: 'Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum.' Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (büyük ve-harikulade muhteşem varlıklarını) gösteriyor-duk ki, (kudretimize) kesin inananlardan olsun." (6: 74-75). Meryem sûresinde ise şöyle buyruluyor: "Kitab'da İbrahim'i de an; o şüphesiz dosdoğru bir peygamberdi. Babasına şöyle demişti: 'Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy, seni doğru yola eriştireyim. Babacığım! Şeytana tapma. Çünkü şeytan Rahman'a baş kaldırmıştır. Babacığım! Ben sanaRahmân'dan bir azabın dokunmasından korkuyorum. O zaman (sen), şeytanın dostu olursun." (19: 41-45).
Ankebût sûresinde şu âyetleri görmekteyiz: "İbrahim'i de (gönderdik). Kavmine dedi ki: 'Allah'a kulluk edin, O'ndan sakının; bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Siz Allah'tan başka bir takım putlara tapıyorsunuz, aslı olmayan sözler uyduruyorsunuz. Doğrusu, Allah'tan başka taptıklarınızın size rızık vermeye güçleri yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin. O'na şükredin. Siz O'na döneceksiniz. Eğer siz (Peygamberi) yalanlıyorsanız, bilin ki, sizden önceki ümmetler de yalanlamışlardı. Peygamberlere düşen, sadece apaçık tebliğdir. Allah'ın yaratmaya nasıl başlayıp, sonra onu nasıl tekrar edeceğini anlamazlar mı? Doğrusu bu Allah'a kolaydır." (29: 16-19). "İbrahim'in sözlerine milletinin cevabı sadece: 'Onu öldürün yahut yakın!' demek oldu. Ama Allah onu ateşten kurtardı. Doğrusu bunda, inanan kimseler için dersler vardır." (29: 24). Zuhruf sûresinde şöyle buyruluyor: "Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti kî: 'Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana (taparım). Çünkü O, bana doğru yolu gösterecektir.' (İbrahim) ardından geleceklere bu sözü devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki (insanlar Allah'a) dönsünler." (43: 26-28).
Hz. İbrahim, en büyük puta dokunmadan diğer bütün putları kırıp parçaladığı zaman, ona niye böyle yaptığını sordular. "(İbrahim) 'Hayır' dedi, (büyük putu göstererek) 'İşte şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun' dedi. Kendi kendilerine: 'Doğrusu siz haksızsınız' dediler. Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: '(Ey İbrahim!) Sen de bilirsin ki bunlar konuşmazlar' dediler. 'O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Aklınızı kullanmıyor musunuz siz?" (21:63-67).
Sonra, Kur'ân-ı Kerîm İbrahim @'ın, hiç bir doğru bilgiye sahip olmayan halkıyla olan tartışmasına ve onların hatalarım ispat etmesine işaret eder: "Kavmi onunla tartışmaya girişti. 'Beni doğru yola eriştirmişken, Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O'na ortak koştuklarınızdan korkmuyorum, meğer ki Rabbim bir şeyi dilemiş ola. Rabbim ilimce her şeyi kuşatmıştır; hâlâ öğüt kabul etmez misiniz?' dedi. 'Allah'a koştuğunuz ortaklardan nasıl korkarım? Oysa siz, Allah'ın hakkında size bir delil indirmediği bir şeyi O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz. İki taraftan hangisine güvenmek daha gereklidir, bir bilseniz." (6: 80-81). Hz. İbrahim, babası ve halkıyla akla, mantığa uygun bir tarzda tartışmıştır. Karşısındakiler hiçbir cevap verememişler ve yenilgiye uğrayan zâlimlerin yaptığı gibi, İbrahim @ 'in ya yakılması ya da öldürülmesi gerektiğinde ısrar etmişlerdir. Bu hususta aşağıdaki noktaların belirtilmesi faydalı olacaktır.
1- Hz. İbrahim'in imanının belirtilmesi çok önemlidir. Çünkü o, bütün sahte ilâhları reddederek, yalnız âlemlerin Rabb'i olan Allah'a teslim olmuştur. İbrahim @'ın, yukardaki ayetlerde ortaya koyduğu deliller o kadar tabii ve kuvvetli idi ki, muhalifleri verecek hiçbir cevap bulamamıştı. Verilen deliller o kadar kesindi ki, sanki dillerini yuttular ve söyleyecek hiç bir söz bulamadılar.
2- İbrahim @'ın halkına verdiği cevap gerçekten putlara tapmalarının ahmaklık olduğunu anlamalarını sağlamak için söylenmiş ince bir istihza ifadesi şeklindeydi. Çünkü büyük putun diğerlerini kıra-mayacağı apaçıktı. Bununla İbrahim @, halkının konuşmaktan ve kendilerini bile korumaktan âciz putların onlara hiçbir yardımı olamayacağını anlamalarım ve itiraf etmelerini sağlamak istiyordu.
3- Halk, İbrahim @'ın cevabını düşününce "kendilerinin hatalı olduğunu, çünkü kendilerini kıran kişiye tek bir söz bile edemeyen, hiç bir yardımları dokunmayan putları taun edinmiş olduklarını anladılar. Fakat bundan kısa süre sonra, cehalet ve inatçılığa mağlup olup kafalarını değiştirmiş, yeniden sapıtmışlardır." (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. VII, sh. 157-9).
Diğer peygamberlere olduğu gibi, Hz. Lut'a da ilim zenginliği verilmişti. "Lût'a da hüküm ve ilim verdik; onu, çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir milletti." (21: 74).
4- Ankebût suresinin 17. ayetinde İbrahim @, putatapıcılığa karşı bütün mâkul delilleri ortaya koymaktadır. Bir şeyi veya bir kimseyi tanrı olarak kabul etmek için bazı sebepler gereklidir. Birincisi insanlardan üstün olmalıdır. Sonra insanın yaratıcısı olmalı ve insan, varlığım ona borçlu olmalıdır. Üçüncüsü: İnsanın hayatı için gerekli vasıtaları ve rızkım temin etmelidir. Dördüncüsü de insanın geleceği onun yardım ve ihsanına bağlı olmalı, İnsan ona karşı gelirse mahvolacağından korkmalıdır. İbrahim @, bu dört husustan hiç birinin putatapıcılığı haklı çıkarmadığını, aksine yalnızca Allah'ın ibadete lâyık olduğunu ispat ettiğini söylemiştir. Onların birtakım putlardan başka bir şey olmadığını belirterek, birinci hususta putları çürütmüştür. Çünkü bir putun tapılmak için hiçbir üstünlüğü yoktur. "Onları (putları) yaratan sizlersiniz" diyerek ikinci hususta ve "Size rızık vermeye güçleri yetmez" diyerek de üçüncü hususta putları çürütmüştür. Son olarak putlara değil, "Allah'a döneceksiniz" demiştir. Bu yüzden kaderlerini tayin etmek veya değiştirmek putların değil, yalnızca Allah'ın kudretin-dedİr. Böylece, şirki tamamen reddetmesinin ardından, İbrahim @, insanın birisini tanrı olarak kabul etmesine sebep olacak özelliklerin sadece, kendisine hiç kimseyi ortak koşmadan ibadet edilmesi gereken Allah'a ait olduğunu apaçık ortaya sermiştir.
5- Hz. İbrahim'in akla uygun delillerine karşı verecek hiçbir cevap bulamamış olan kavmi, yenilgiye uğramış kötü niyetliler gibi hepsi onu öldürmek veya yakmak istemişlerdir.
6- İbrahim @'ın kavmi, taptıkları putların onları işitmediğini, onlara ne fayda ne de zarar verebileceğini itiraf etmekte, fakat atalarından böyle gördükleri için putlara tapmaktaydılar. Başka bir ifadeyle, körü körüne atalarını taklit etmekten vazgeçmiyorlardı. Bunun mânası şuydu: Yüzyıllarca nesilden nesile puta tapmaya devam eden atalarının ahmak kişiler olduklarına inanmıyorlardı. Atalarının bu cansız heykellere tapmakta haklı bazı sebepleri olduğunu sanıyor, bu yüzden onların yoluna inançla sadık kalıyorlardı. Yani, i-nançlannın temeli hiçbir mâkul esasa dayanmadan, sırf atalarının böyle yapıyor olmalarından kaynaklanıyordu.
7- İbrahim @, halkının Allah'tan başka tanrılar edinmelerinin mâkul bir yönü olmayıp sadece atalarının körü körüne taklide dayandığını, halbuki yalnız Allah'ın İbadete lâyık olduğunu, hiç kimsenin redde-demeyeceği müsbet delillerle ispatlamıştır. Sadece Allah'ın ibadete layık olduğu iddiasını destekleyen İlk delili şuydu ki, "halk da hiçbir ortağı olmaksızın yaratıcılarının Allah olduğunu biliyor ve İnanıyorlardı. Yalnız onlar değil, dünyadaki bütün çoktann inancı taşıyanlar da, taptıkları putların dahi Allah tarafından yaratıldığına inanıyorlardı. Ateist(tanrı tanı-maz)lerden başka hiç kimse Allah'ın, tüm kâinatın Yaratıcısı olduğunu inkâr etmiyordu. İbrahim @, insanın bir kul olarak, başka bir şeye değil, yalnız yaratıcısına İbadet edebileceğini belirtmiştir. Çünkü Allah'ın yaratmasının ortağı yoktur.
Allah'a, yalnız Allah'a ibadet gereğinin ikinci sebebi şudur: Allah insanı yarattıktan sonra kendi başının çaresine bakması için terketme-miş, aksine, rehberliği, ihtiyaçlarının karşılanması, korunması için gerekli vasıtaları da yaratmıştır. Bebek doğduğu anda, annesinin göğsünde sütü hazırdır ve görünmeyen güç ona nasıl emeceğini, yutacağını Öğretir. Yaratan, insana hayatının ilk gününden Ölümüne kadar yaşaması, gelişmesi, gideceği yolu bulması için gerekli vasıtaları sağlamıştır. Bu vasıtaların faydalı bir şekilde kullanılması için gereken güç ve kabiliyetler ile donatmış, hayatın her safhasında yol gösteren İlmi vermiştir.
Sonra, her çeşit hastalığa, mikroba, zehire karşı insan hayatının korunması için gerekli, insan bilgisiyle halâ tam olarak anlaşılmamış etkili panzehiri yaratmıştır. Bu tabiî nizam yaratılmamış olsaydı, bir dikenin batması bile insanı öldürebilirdi. Yaratanın bu yaygın merhamet ve inayeti, insanı her zaman ve her yerde koruyup desteklerken, insanın Allah'tan başkasının önünde eğilmesi ve onlardan yardım dilemesinden daha büyük bir zillet ve nankörlük olamaz.
Başka hiçbir şeye değil, sadece Allah'a İbadet etmenin üçüncü sebebi, insanın Allah ile olan ilişkisinin sadece ölümle nihayete erecek olan dünya hayatıyla sınırlı olmayıp, Öldükten sonrasını da ilgilendirmesidir. İnsanı yoktan vareden aynı Allah, onu geri çağırır. İnsanın bu dünyadan geri dönüşüne hiçbir güç mani olamaz. İnsanı bu dünyadan alıp çeken El*i hiçbir İlaç, hiçbir hekim, hiçbir tanrı (!) veya tanrıça (!) yakalayamamıştır ve yakalayamaz. İlâhlaştınlan ve kendilerine tapılan kişiler bile, kendi ölümlerini engelleyememişlerdir. Bir insanın ne zaman bu dünyayı terkedeceğine yalnız Allah karar verir. Her ne surette olursa olsun bu karar yerine gelir. Sonra, insanlara yeniden can verip diriltecek ve bu dünyada geçirdikleri hayatlarından hesaba çekecek olan sadece O'dur. Hiç kimse, ne kendisinin ne de başkalarının yeniden di-riltilmesini engelleme gücüne sahip olabilecektir. Her İnsan, Allah'ın Emri ile kalkacak ve Mizan1 â& yerini alacaktır. O gün, başka hiçbir kimse hükmüne ortak olmayacak, tek Hâkim Allah olacaktır. Cezalandırmak veya affetmek tamamen Allah'ın elindedir. Allah'ın cezalandırmak istediğini affa veya affetmek istediğini cezalandırmaya kimsenin gücü olmayacaktır. Dünyada kendilerinden yardım istenilen kişiler, affedilmek için Allah'ın Rahmet ve Lûtfuna sığınacaktır. Bu gerçeklerin ışığında, Allah'tan başka şeylere tapanlar aslında kendi kuyularını kazmaktadırlar. İnsanın, dünyada olduğu gibi, âhirette de hayatını kontrol eden Allah'tan yüz çevirip, kendilerinden hiçbir fayda gelemeyecek olan birtakım putlara yönelmesinden daha büyük bir talihsizlik olamaz (The Meaning of the Qur'an, c. VIII, sh. 237-8). Bu tartışma, İbrahim @'m babası ve halkı karşısında davasını kuvvetli ve aklî delillerle ortaya koyduğunu, onların ise atalarının aynı şeyi yapa-geldiklerini söylemekten başka, sahte tanrılarının lehinde hiçbir şey diyemediklerini göstermektedir. Diğer bir ifadeyle, hayat tarzlarını destekleyecek hiçbir makûl delilleri yoktu, körü körüne atalarını taklit ediyorlardı. Yenilginin ve yanlış yolda gitmenin zilletini ta-şıyamadıkları için, Hz. İbrahim'den kurtularak bu ikilemden kaçmaktan başka bir çareleri yoktu.
Bu âyetler, gerçek ve doğru bilginin insan hayatındaki faziletini ve üstünlüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Hz. İbrahim, iddialarını ispatlamak için zanna değil, bilgiye dayanan deliller ortaya koymaları için halkına meydan okumaktadır. Fakat onlar, hiçbir cevap verememişlerdir. Hz. İbrahim'in delillerinin sağlamlığı Kur'ân'da şu kelimelerle açıklanıyor: "Bu, İbrahim'e, milletine karşı verdiğimiz hüccetimizdîr. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Doğrusu Rabbin Hakimdir, bilendir." (6: 83).
Bütün bu misaller, Allah'ın rasûlü İbrahim @'ın, kâinatın Yaratıcısı ve Hâkim'inin yalnızca Allah olduğunu; bu yüzden herkesin ona itaat etmesi ve O'nun elçilerine vahyetti-ği yolu takip etmeleri gerektiğini ispat etmek için akla hitabeden deliller de vererek, halkı ve Kral ile nasıl münakaşa ettiğini göstermektedir. Fakat onlar bu delillere hiçbir cevap getiremedikleri halde Allah'a inanmayacaklardı.
Bu âyetler aynı zamanda, insan toplumu ve kurumlarının kültür ve örgütlenmede ilerlemesiyle birlikte insanın zihnî ve aklî olgunluk kazandığını göstermektedir. Bu hususta Allah'ın gösterdiği yolun çok büyük bir rolü vardır. Önceki vahiylerle karşılaştırılınca İbrahim @'ın öğretisi daha mükemmel ve akla daha çok hitab etmektedir. Aslında burada, İlâhî Rehberlik önceki indirilenlerden daha çok akılcıdır. Hz. İbrahim'in tartışması bilgiye ve akla dayanmakta; muhaliflerine, ilahî daveti reddetmelerini haklı çıkaracak mâkul deliller göstermeleri için, meydan okumaktadır. Tabii ki kâfirler bu delilleri ortaya koyabilmekten uzaktırlar. Çünkü inanç ve hareketlerini dayandıracak hiçbir mâkul temelleri yoktu; yalnızca atalarını izlemekteydiler. Fakat iman etmeyi hâlâ reddediyorlardı. Bu durum Kur'ân'da, Hz. İbrahim'in Allah'tan ölülere nasıl can verdiğini kendisine göstermesini istediği hâdise ile de teyid edilmektedir. "İbrahim de bir zaman: 'Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster' demişti. (Allah); 'İnanmadın mı?' dedi. (İbrahim): 'Hayır (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum)' dedi..." (2: 260). Bu âyet, Allah'ın rasûllerinin Hakikat bilgilerinin sahih olduğunu ve bazı hâdiselerde gerçek gözleme dayandığını göstermektedir. Onlar, insanlarla zan ile değil, o emin ve doğru bilgiye dayanarak konuşurlar. Başka bir deyişle, diğer insanlar kör ve cahil iken, onlar tecrübe ve müşahede ettikleri Hakikat bilgisine sahiptirler. Onlara meleklerin insan suretinde gelip görünmesinin nedeni de budur. Onlara göklerin ve yerin işleyiş sistemi, Cennet, Cehennem ve öldükten sonra dirilme apaçık gösterilmiştir. Her ne kadar peygamberler nübüvvetten önce de bunların tümüne inanıyorlarsa da peygamberliğin özelliği ve hususi bir göreve tayin edilmeleri sebebiyle bu hakikatlere şahit kılınmışlardır. (The Me-aning ofîhe Qur'an, c. I, sh. 189).
Hz. İbrahim'in bütün peygamberler arasındaki mevkii ve durumu çok yücedir ve övülmüştür. Halkı ve kral ile yaptığı büyük tartışmalarla yeryüzünde tevhid düşüncesini yerleştirmiştir. Bir çok ülkeye gitmiş ve bu düşünceyi birçok kavme öğretmiştir. İbrahim @'ın devrinden itibaren bu düşünce akıl ve deliller ile çok iyi açıklanmış ve anlatılmıştır. Şu veya bu şekilde insanların bir kısmında bu husus devam etmiştir. Allah'ın ona sağlam ve mâkul deliller vermesinin sebebi budur. O'na melekler insan suretinde gelmiş ve oğlunun doğuşunu müjdelemişlerdir (11: 69-73; 15: 51-56; 51: 24-30), ve o meleklerle Hz. Lût'un milletine yaptıkları hakkında münakaşa etti (11: 74-76). Ateşten (21: 68-69) ve kavminin kötü niyetlerinden korunmuş (21: 70-71) ve insanlığa örnek gösterilmişti (16: 120-121).
Ancak, belirli hadiselerde özellikle Allah'ın Birliği ve Hakimiyeti hususunda akılcı deliller kullanılmasına ve genel hadiselerde bilgiye başvurulmasına rağmen, İbrahim @'in zamanı da, akılcı düşünce yapısının oluşmadığı bir çağ idi.
İbrahim @'in hayatında bazı mucizelerin gerçekleşmesi bunu göstermektedir. Bu mucizeler gerekliydi, çünkü insan tam olgunluk çağına erişmemişti ve hayatm bütün hususlarında akılcı düşünceler oluşturma yükünü kaldırmaya ve tam olarak kavramaya zihnen ve ruhen hazır değildi. Allah'ın bu âlemdeki ayetlerini ve işaretlerini gözlemeye çağırarak, insanları Allah'ın Hakikatine inanmaya ikna etmek için akla çok müracaat edilmesine rağmen, insan davranışının diğer alanlarında en azından yeterince vurgulanmamıştır. Kemâline ulaştığı son Peygamber Hz. Muhanımed @'in zamanına kadar akıl giderek diğer alanlarda da yerini alarak kullanılmıştır.
Hz. İbrahim'in, Allah hakkında Kral ile bir tartışması da olmuştu. Kur'ân bu konuşmayı şöyle anlatır: "Allah kendisine hükümranlık verdi diye İbrahim ile Rabbı hakkında tartışanı görmedin mi? İbrahim: 'Rabbim, dirilten ve öldürendir' demişti. 'Ben de diriltir ve öldürürüm' dedi; İbrahim; 'şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor. Sen de batıdan getir-sene' dedi. İnkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez." (2: 258).
Yukardaki âyette bahsolunan kişi Irak kralı Nemrut'tur. Hz. İbrahim putları kırınca, kralın huzuruna çağrıldı ve aralarında bu tartışma oldu. Ancak bu tartışmanın asıl mahiyetini kavramak için aşağıdaki noktaların dikkatle kaydedilmesi gerekir. Birincisi, Allah'ı ilahlar ilahı ve rabler rabbı olarak kabul edip, aynı zamanda başka ilahlar ve rableri ortak koşmak, böylece tek Rab ve tek Mabud olarak yalnız O'na ibadet etmemek, hemen bütün müşrik toplumların özelliğidir.
İkincisi, tanrılığı daima ikiye ayırmışlardır; tabiatüstü tanrılık ve hükümde tanrılık. Allah'ı, tabiatüstü tanrı olarak görüyor, bir hadiseyi meydana getiren bütün sebeplerin O'nun kontrolünde bulunduğuna inanıyor, ihtiyaçlarını karşılaman için O'na başvuruyorlardı. Fakat cehaletlerinden ötürü, ruhları, melekleri, cinleri, yıldızlan ve daha birçok şeyi O'na ortak koşuyor, onlara tapıyor ve onlann adına yaptıklan tapınaklarda birşeyler takdim ediyorlardı. Gerçekte ise Hakim olan tanrı da Allah'tır, emirlerine itaat edilmesi, gösterdiği şekilde yaşanması gereken de. Mutlak Hâkimiye.t O'na aittir. Tarih boyunca müşrikler hâkimiyeti ya tamamen Allah'tan alıp kraliyet ailelerine, yandaşlanna vs. vermişler, ya da bu tanrılarla, Allah arasında paylaştırmışlardır. Kralların ilâhlık iddialan hâkimiyet anlamındadır ve bu yüzdendir. İd-dialannı sağlamlaştırmak için, tabiatüstü tan-rılann soyundan geldiklerini ortaya atmışlar ve birtakım rahipler de onları desteklemiştir.
Üçüncüsü, Nemrut hâkimiyete sahip tanrı olduğunu iddia ediyordu. Allah'ın varlığını reddetmiyordu; göklerin ve yerin yaratıcısı veya âlemlerin yöneticisi olduğunu da iddia etmiyordu. Sadece Irak topraklannın ve halkının rabbi ve hâkimi olduğunu iddia ediyordu. İddiası şuydu: "Ne dersem kanundur ve üzerimde hesap vermemi isteyecek hiçbir kimse yoktur; bu yüzden beni efendi (rab) olarak kabul etmeyen herkes bana isyan etmiş demektir."
Dördüncüsü, Hz. İbrahim'in 'Rab olarak kâinatın sahibi olan Allah'a ibadet ediyor ve O'ndan başka rab tanımıyorum' diye açıklaması ile başlayan tartışmadır. Apaçıktır ki, bu inancın açıklanması sadece millî dinin ve tanrıların temelini değil, devleti ve güç merkezi olan Irak'ın mutlak sahibi olduğunu iddia eden Nemrut'u da sarsmıştı. İbrahim @'a müsamaha edilmemesinin ve âsi olarak sorgulanmak üzere Nemrut'un huzuruna çıkarılmasının sebebi budur. (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 187-8).
Yukarıda meali verilen Bakara süresindeki âyette Hz. İbrahim, Allah'tan başka Rab olamayacağını açıkça ortaya koymuştu. Ancak Nemrut küstahça onun delillerini reddetmeye çalıştı. Fakat ikinci delilden sonra Nemrut'un kafası o kadar karışmıştı ki tartışmayı sürdürmek için söyleyecek hiçbir söz bulamadı. Çünkü kendisi de biliyordu ki, güneş, İbrahim @ 'in Rab olarak tanıdığı o Tanrının emri altındaydı. Fakat kendisine bile ayan olmuş olan bu hakikati, Nemrut kabul etmeyecekti. Çünkü bunu kabul etmesi demek, hâkimiyet iddiasına son vermek demekti. Zihni karmakarışık olmasına rağmen içindeki isyan kendine tapmanın karanlığından, Hakikatin aydınlığına çıkmasına engel oluyordu. Eğer nefsi yerine Allah'ı Rab edinmiş olsaydı, Hz. İbrahim'in vazettiği doğru yolu bulacaktı. (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 188). Bütün bunlar, İbrahim @'ın, bir insan ve Allah'ın bir Rasulü olarak büyük ve soylu kişiliğini ortaya koymaktadır. Babasını, halkını ve kralı Allah yoluna çağırmış, sağlam ve mâkul delillerle onlara inançlarının ve amellerinin yanlış olduğunu göstermiştir. Yine mâkul delillerle, kendi yolunun doğruluğunu ve Hakikatini şüpheye meydan bırakmayacak şekilde ispatlamıştır. Böylece İbrahim @ halkının önünde vazifesini hakkıyla yerine getirmiş, halkı inanmamış olsa da, Allah'ın Birliğinin (tevhid akidesinin) doğruluğunu ispat etmiştir... Onları Müslüman yapmak onun vazifesi değildi. O sadece Dini halka apaçık, doğrudan bildirmek için gönderilmişti. Buna inanmak veya inkâr etmek artık onlara ait idi.
Hz. İbrahim'in hayatındaki çeşitli hâdiseler, Özellikle yıldız, ay ve güneşi gözlediğinde gösterdiği tepkiler inanmayanlara birer işarettir. Tabiat olayları ve Allah'ın ayetleri, İbrahim @'ın olduğu gibi, onların da gözleri önünde hergün meydana gelmektedir. Hz. İbrahim bunların üzerinde derinliğine düşünüp ardındaki gerçeği görürken, onlar kör kişiler gibi bunlara kafalarını çevirip bakmamakta ve görmemektedir. Aynı güneş, aynı ay, aynı yıldızlar gözleri önünde doğup batıyordu. Fakat bunlar doğarken gerçekten ne kadar uzak-talarsa, batarken de aynı şekilde uzak görünüyorlardı. Fakat, aynı tabiat olaylarına İbrahim @ akıl gözüyle baktığı için bunlar üzerinde düşünmüş ve Hakikatin Bilgisine sahip olmuştur (6: 75-79).
İbrahim @, kavmini Hakikatin bilgisine ve Allah'ın Birliğine İkna etmek için mümkün olan bütün vasıtaları kullandı. Fakat bütün akla uygun deliller sanki sağır kulaklara söylenmişti. Kavmi onu reddedip canlı canlı yakmaya kalkıştı. Ancak Allah, onu ateşten korudu. Nuh @'dan sonra İbrahim @'ın tev-hid inancını somut ve yaşanan bir inanç olarak tesis etmek için sarfettiği çabalar boşa gitmemiş, meyvelerini vermiştir. Kavmi, İbrahim @'ı ve inancını reddetmiş olsa da, tev-hid inancının o vakitten sonra yeryüzünden hiç bir zaman kalkmadığını gösteren tarihî deliller mevcuttur. Şu veya bu şekilde devam ederek, ilerde anlatılacağı gibi, çeşitli zaman ve yerlerde mehtelif şekillerde, farklı toplumların düşünce, kültür ve değer yargılarını etkilemiştir. Bunun sebebi, İbrahim @'m akla dayanan delillerle, sözde tanrıların sahteliğini ve daha önce görülmemiş bir dehâ ve hünerle evhid İnancının hakikatini ortaya koymasıdır. Böylece medeniyet ve kültürlerde nesiller boyu sürecek bir iz bırakmıştır. Kur'ân bunu, Allah tarafından İbrahim @'a verilen kutsal bir hediye olarak belirtmektedir, "Hem siz, Allah'ın size (tanrı oldukları) hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri, O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben nasıl sizin (O'na) ortak koştuğunuz şeylerden korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki topluluktan hangisi (tek Allah'a inananlar mı, yoksa Allah'a ortak koşanlar mı) güvende olmağa daha lâyıktır? İman edenler ve imanlarını bir haksızlıkla bulamayanlar... İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır. İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüc-cetlerimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir." (6: 81-83).
Bu âyetler Hz. İbrahim'in tevhid için halkına gösterdiği delillere işaret etmektedir. Bunlar sadece onun düşünerek fikretmesinin tedrici ilerleyişinin bir sonucu değil, aynı zamanda Allah'ın bir hüccetiydi. Eriâm sûresi 76-79. âyetlerde, Allah'ın kâfirlerin tertiplerini kendi dayanaklanyla boşa çıkardığını göstermek için, İbrahim @'m, halkının yanlışları ve sapıklıklarının sebepleriyle ilgili zihnî tecrübesi anlatılmaktadır. Hiçbir makul dayanakları olmaksızın güneşe, aya ve yıldızlara tapıyor, onları tanrıları ve koruyucuları olarak görüyorlardı. İbrahim @ onları şu noktadan yakalamıştır; eğer bunların doğuşları ve ışık verişleri tapılmaları için gerekçe ise batışları ve ardından gelen karanlığın çöküşü ne olmaktadır? Düşünüşünüzün nereye vardığını görün! Yukardaki ayetin son sözleri; "Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Doğrusu Rabbin hikmet sahibidir, bilendir" Allah'ın yarattığı her-şeyin mâkul olduğunu, Kemâl ve kendine yakınlık derecelerini, gerekli vasıflara sahip bütün şartlan yerine getirerek bunlara hak kazananlara vereceğini apaçık ortaya koymaktadır. Bu âyetler aynı zamanda insanın aklını doğru ve uygun bir şekilde kullanmadığı takdirde kendi elleriyle yaptığı putların önünde eğilip, ihtiyaçlarını ve rızkını onlardan isteyerek küçük düşeceği anlamını da taşımaktadır. Fakat aklım kullanır, doğru şekilde düşünürse, güneş, ay, yıldızlar, tabiatın bütün güçleri yalnız onun hizmetine geçer ve İnsan, hayalinin çok ilerisine yükselir. (Emin Ahsen Islahî, Tedebbur-i Qur'an, c. II, sh. 475-476).
Hz. İbrahim, Allah'ın Dinini yaymak için muhtelif ülkeleri gezmiş, çeşitli yerlerde Davet merkezleri tesis etmeyi başarmıştı. Buralarda vefatından sonra nesiller boyu tevhid meşalesi yanar halde korunmuştur. Filistin'e gitmiş, Bethel, Hebron ve Bir-Şeb'a'da Dinin merkezlerini kurmuştur. Sonra, o vakitler kültür ve medeniyette Irak'tan sonra gelen Mısır'a gitmiştir. Orada Din merkezlen kurup kurmadığı tam olarak bilinmemektedir. Sonra Hicaz'a giderek, oğlu Hz. İsmail ile birlikte Kabe'yi inşa etmiş, İsmail'i@ Beytul-lah'a bakmakla vazifelendirmiştir. Daha sonra geri gelip, Hebron'u (Filistin'i) daimi merkez edinmiş, vefatından sonra da burada Hz. İshak'ı bırakmıştır. Din'i ondan sonra İshak, ondan sonra da oğlu Hz. Yakup devam ettirmiş, davet vazifesini başarıyla yerine getirmislerdir. Böylece İbrahim @'ın, Allah'ın kelâmını insanlar arasında yayma ve tevhid inancını tesis etme vazifesi Hz. Muhammed @'e kadar devam etmiştir. Sânı Yüce Allah Dîn'mi Son Peygemberi Muhammed @ ile bütün insanlık için tamamlayıp mükemmel hâle getirmiştir.
Elimizde, İbrahim @'ın ülkesinden hicret ettikten sonra öğretilerine milletinin davranışının ne olduğuna dair yazılı bir belge yoktur. "Ancak M.Ö. 1910 yıllarında Bâbil kralı Hammurabi'nİn (Amraphel of Gen. XIV) koyduğu kanunlar, doğrudan veya dolaylı olarak bir peygamberin yol göstericiliğinin etkisi altında kaldıklarına dair izler taşımaktadır. Bu kanunların tam metninin kazınmış olduğu bir sütün, bir Fransız arkeologu tarafından M.S. 1902 yılında bulunmuştur. Bu kanunların, çoğu esasları ve ayrıntılarıyla, Musa @'ın kanunları arasında, genelde bir benzerlik görülmektedir." (The Meaning of the Qur'an, c. III, s. 128). Gerçi yukarda belirtilen kitabenin ışığında kral Hammurabi'nİn kendisinin, Filistin'deki İbrahim @'m öğretisinin mensuplarından kesin olarak etkilendiğini ve iman ettiğini söylemek güçtür. Ancak Tevhid inancına sahip olmayan bir kâfirin böyle bîr kanunlar manzumesini desteklemesi mantıklı görünmemektedir. Bu yüzden Kral Hammurabi'nİn, İbrahim @'ın öğretisinden etkilenmiş ve onu kendi inancına uyarlamış ve bu kanunlar manzumesi böylesi bir niyetin adımlarından birisi olabilirdi. Fakat, ne yazık ki bu iddiayı destekleyici başka tarihi bir delil yoktur.
Hz. Lût
Kur'ân-ı Kerîm'de bildirildiğine göre Hz. İbrahim'e kavminden sadece Hz. Lût iman etmişti (29: 26). Lût aleyhisselâm, Hz. İbrahim'in yeğeniydi. Hz. Lût amcası ile birlikte Irak'tan çıkıp bir süre Suriye, Filistin ve Mısır'da dolaştı; vaaz ve tebliğin inceliklerini öğrenmesinin yanısıra Hakka davetin zorluklarından da haberdar oldu. Allah tarafından peygamberlik makamına getirilince, Lût kavmi ismiyle meşhur olan, ahlâkı son derece bozuk ve dalâletin son haddine ulaşmış olan halkının ıslâhına memur edildi. Kur'ân onu şöyle anlatır: "Lut'u da (gönderdik). Kavmine dedi ki: 'Siz, sizden Önce dünyalarda hiç kimsenin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz? Siz, kadınları bırakıp erkeklere şehvetle gidiyorsunuz ha! Doğrusu siz, israfçı (azgın) bir kavimsiniz!' Kavminin cevabı: 'Onları (şu Lût taraftarlarını) kasabanızdan çıkarın, güya onlar temiz kalmaya uğraşan insanlarmış' demelerinden başkası olmadı. Biz de onu ve ailesini kurtardık; yalnız karısı(nı kurtarmadık). Çünkü o, geride kalanlardan oldu. Ve üzerlerine bir (taş) yağmur(u) yağdırdık; bak işte suçluların sonu nasıl oldu!" (7: 80-84). Hûd sûresinde, şöyle buyrulmaktadır:
"Elçilerimiz Lût'a gelince, onlar yüzünden kaygılandı; onlar için göğsü daraldı (ne yapacağını şaşırdı): 'Bu (gün) çetin bir gündür!' dedi. Kavmi de koşarak ona geldiler. Onlar daha önceden kötü kötü işler yapıyorlardı. (Lût) dedi ki: 'Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için daha (güzel, daha) temiz! Allah'tan korkun, konuklarım içinde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu?' Dediler ki: 'Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını bilirsin. Ve sen bizim ne istediğimİ7i de pekâlâ bilirsin!' (Lût): 'Keşke sizi savacak gücüm olsaydı, yahut da çok sarp bir kaleye sığınabil şeydim!' dedi."
"(Melekler) dediler ki: 'Ey Lût ! Biz senin Rabb'inin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Gecenin bir kısmında ailenle beraber yola çık; içinizden, karından başka hiç kimse geri kalmasın. Çünkü ötekilerine erişen (azâb) ona da erişecektir. Onlara va'dedi-len (azâb) zaman(ı), sabah (vakti)dir. Sabah da yakın değil mi?" (11: 77-81).
Ankebuî sûresinde ise şu âyetleri görmekteyiz: "Lût da kavmine şöyle demişti: 'Doğrusu siz dünyalarda hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz. Erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve toplantılarınızda fena şeyler yapmıyor musunuz?' Kavminin cevabı: 'Doğru sözlü isen bize Allah'ın azabını getir!' demek oldu. Lût: 'Rabbim! Bozgunculara karşı bana yardım et!' dedi." (29: 28-30).
Bütün peygamberler gibi, Lut @ da ilim zenginliği ile donatılmıştı; "Lût'a da hüküm ve ilim verdik; onu, çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir kavimdi." (21: 74). Bu ayetler, Lut @'a Hakikat ilminin vahyolunduğunu, içinde yaşadığı günahkâr ve kötü amel sahibi toplumunu düzeltmek için gönderildiğini göstermektedir. Onlar, üzerlerine Allah'ın azabını çekecek, iğrenç bir günah işlemekteydiler. "Toplumlarında temiz insanların varlığına bile tahammül edememeleri, ahlâksızlığın gayyasına nasıl düştüklerini, hasıl arsız bir suratla dişiler yerine erkekleri isteyebildiklerini açıkça göstermektedir. Sadece günahkâr, ahlâksız ve utanmaz olmayıp, bütün iyilik ve fazilet duygularını da kaybetmişlerdi. Bu yüzden Lut @ ve bağlılarını kovmak istemekteydiler. Böylece içlerinde onları fazilete, iyiliğe çağıracak kimse kalmayacaktı. Toplum olarak günahkârlıkta zirveye ulaşıp artık iyilik adına hiçbir şeyleri kalmayınca, Allah, yeryüzünde varolma, yaşama haklan kalmadığı için hepsinin helak edilmesi hükmünü vermiştir. Onlann başlarına gelenler, bir sepet çürük elmanın içindeki sağlam bir kaç elmaya benzetilebilir. İçlerinden sağlamları çıkarıldıktan sonra kalanlar işe yaramadıkları için çöpe atılmalıdır." (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 48).
KISIM 5
ŞUAYB PEYGAMBER VE MEDYEN KAVMİ
Hz. Lût, kavmini Allah'ın Dini'ne çağırdı, fakat onu reddeden halkı, sapık yollarına devam etti. Bunun üzerine şiddetli bir azapla helak edildiler (7: 80-84; 11: 77-82; 26: 160-173 ve 27: 54-58). Daha sonra, yollarını sapıtmış ve günahkâr Medyen kavmme Şu'ayb peygamber gönderildi. Bu husus Kur'ân'da şöyle anlatılır: "Medyen'e de kardeşleri Şu-ayb'ı (gönderdik): 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabb'inizden açık bir delil geldi; ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasmı eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; inanıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için daha hayırlıdır.' dedi." (7: 85; 11: 84-86 ve 26: 176-184). Fakat, Şu'ayb @'a karşı edepsizce davrandılar ve onu reddettiler: "Kavminden büyüklük taslayan İleri gelenler dediler ki: 'Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz ya da, andolsun ki seni ve seninle beraber inananları kasabamızdan çıkarırız' dediler. Şuayb, onlara: 'İstemesek de mi?' dedi." (7: 88-89). Hûd sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Ey Şuayb, dediler, senin namazın mı sana, babalarımızın taptığı şeylerden, yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? (Yoksa sen bunu yapmazsın), çünkü sen yumuşak huylu, akıllı (bir insan)sın!' "(11: 87). Şuarâ sûresinde ise şu ayetleri görüyoruz: "Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir İnsandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür' dediler." (26: 185-187).
Bu âyetler, Şuayb @'ın, kavminin özellikle iki büyük günahını düzeltmek ve doğru yolu göstermek üzere gönderildiğini göstermektedir. Bunlar, şirk ve ticarette sahtekârlık yapmalarıydı. Şuayb @'ın kavminden imanlarına uygun davranmalarını İstemesi, onların kendilerini mü'min olarak gördüklerini ve bununla iftihar ettiklerini göstermektedir. Fakat özellikle ticarî ilişkilerde kötü ve haksız yollara tevessül ediyorlardı (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 52).
Medyen halkının alaylı cevabına Şuayb @'ın meydan okuyan karşılığı, "câhiliyye yo-lu"nun "İslâm Yolu"ndan farkım ortaya koymaktadır. Câhiliyye yolu, kişinin atalarını taklit etmesi gerektiği zannına dayanır; bunun tek sebebi, kişiye bunun atalarından kalmış olmasıdır. İkinci zan, kişinin dini ve imanının yalnızca ibadetle ilgili olduğu ve bunların dünya işlerini hiçbir şekilde kapsamadığı, bu hususta insanın dilediği gibi davranmakta mutlak bir serbestliğe sahip olduğu şeklindedir. Diğer yandan İslâm'ın temel düşüncesi, Allah'a itaate dayanmayan her yolun yanlış olduğu ve bu yüzden gidilmemesi gerektiğidir. Çünkü İslâm'dan başka hiçbir yolun akla, ilme ve vahye dayanmadığı şeklindedir. Dahası, İslâm yalnızca belirli dua ve âyinlerle sınırlı değildir. Hayatın kültürel, sosyal, siyasî ve iktisadî her yönünü kapsar. Aslında insanın sahip olduğu herşey Allah'a aittir. Dolayısıyla insanın, sahipliğine/emanetine verilen şeyleri dilediği gibi kullanmakta mutlak bîr hakkı yoktur.
Kavminin Şuayb @'dan ticarî faaliyetlerine karışmamasını istemesi, seküler/laik kişilerin düşüncelerinin hep aynı olageldiğini göstermektedir. "Din ayrı, dünya işleri ayrı diye hayatı bölümlere ayırmakta değişen yeni bir şey yoktur." Bu insanlar "yaklaşık 3000 sene önce bugün Batılı veya Batı kafalı İnsanların ısrar ettikleri ayrımda ısrar ediyorlardı. Bunun, insanlığın evrim sürecinin bir sonucu olarak 'zihnî ilerlemesine' bağlı 'aydınlanmasının' sonucu olduğu düşüncesinde tamamen hatalıdırlar. Aslında ne zaman İslâm dînine çağrıl-sa, insan aklı 'aydınlığın' değil 'karanlığın' etkisinde kalmıştır. (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 104).
Medyen halkının, İsrailoğullan gibi önceden mü'min oldukları ve İsrail oğullarının Hz. Musa'nın gönderildiği zamanki gibi, kendilerinin de, Hz. Şuayb'in gönderildiği devirde bâtıl yollara sapmış oldukları görülmektedir. İbrahim @'ın vefatından yaklaşık 6 asır geçtikten sonra, müşrik ve ahlâksız insanlara karışıp şirke ve rezilliğe düştükleri halde "mü'min" olduklarını iddia ediyor ve bununla övünüyorlardı. Şu'ayb @ onların bu gidişatlarını düzeltmek İçin gönderilmişti.
Şuayb @ ile kavmi arasında geçen konuşma, bu insanların kişilikleri ve tabiatları hakkında bir takım ipuçları vermektedir; Özellikle Medyen halkının cevabı çok şey îma etmektedir. Şuayb @'a karşı gelmekte haklı oldukları hususunda kendi insanlarını ikna için, "ahlâk, dürüstlük ve doğruluğun ana esaslarını kabul eder ve uygularsak mahvoluruz" diyorlardı. "Ticaret ve alışverişimizde Hakk'ın esaslarına uyar, dürüstçe pazarlık edersek ticaretimizin yürüyemeyeceği açıktır. Dahası, en önemli ticaret yollarının kavşağında bulunan coğrafî mevkiimizi kullanmayıp, kervanların önünü kesmeden geçip gitmelerine izin vermemiz ve barışçı kişiler olmamız halinde, bu konumun bütün siyasî ve ticarî avantajları sona erecektir. Bu, aynı zamanda komşu ülkelere olan üstünlük ve hâkimiyetimizin de sonu demektir."
Bu "mahvolma" korkusu yalnız Şuayb @'in kavmine has değildir. Her çağda kokuşmuş insanlar Hak Yol'a, doğruluğa, dürüstlüğe çağrıldıkları z.aman aynı korkuyu duymuşlardır. Ahlâksızlığa, sahtekârlığa, yalan dolana başvurulmaksızın, siyasî, ticarî ve diğer hayatî faaliyetlerin yürütülemeyeceği düşüncesini hep Öne sürmüşlerdir. Hak Dine karşı çıkmalarının ve bildikleri hatalı yolları bırakıp, Doğru Yola uydukları zaman mahvolacaklarını iddia etmelerinin sebebi budur. (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 52-53).
Tarihte muhtelif kavimlerin peygamberlerine karşı davranışlarını anlatan yukarıdaki âyetler, bu kavimlerin ortak Özelliklerine işaret etmektedir: Allah ile beraber başkalarına da itaat. Kur'ân apaçık belirtmektedir ki "dünyadaki bozukluğun asıl sebebi, insanın Allah'a itaati bırakıp, kendisinin veya başkalarının hevâ ve hevesine uyması; Allah'ın gösterdiği yolu reddederek, başkalarının gösterdikleri yoldan gitmesidir." Bu hâl beraberinde başka birçok bozukluğu getirir. Kur'ân bunu ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.
Aynı zamanda Kur'ân, dünya nizamında düzensizliğe yer olmadığını ikaz etmektedir. Fakat insanın cehaleti ve isyanı bu nizam içinde başıbozukluğa sebep olur. Diğer bir İfadeyle, insan bu dünya hayatına cehalet, barbarlık, şirk, İsyan ve ahlâksızlık ile adım atmamıştır. İnsan hayatı huzur, barış ve intizam içinde başlamış, daha sonra günahkârların kötü amelleri ile bozulmuştur. Bunun Üzerine Allah, bu bozuklukları yeryüzünden kaldırmak ve doğru hayat düzenini kurarak yeniden aslına döndürmek için rasûllerini göndermiştir. Rasûllerin, insanları hep yaygın düzensizliği bırakıp başlangıçtaki barış, huzur ve intizamı kurmaya çağırmalarının sebebi budur.
Kur'ân'm bu husustaki bakış noktası, insanın zamanla karanlıktan aydınlığa çıktığı ve hayatını derece derece yeniden düzenlediğini iddia eden evrimcilerden farklıdır.
Onlara göre "insan, dinî hayatına karanlık çağlarda başlamış ve tabiatta birçok tanrı edinmiştir. Zamanla Allah'a tapmaya başlamış fakat başka tanrıları O'na ortak koşmuştur. Uzun süre böyle devam ettikten sonra Allah'ın Birliğini tanımıştır." Fakat Kur'ân, bu düşünceyi reddeder ve insan hayatının tamamen ilahî aydınlık içinde başladığını belirtir. Allah İlk insan Âdem @'ı yarattığı zaman ona Hakikati Vahyetmİş ve Doğru Yol'u göstermiştir. Adem @'dan sonra gelenler uzun süre onun yolunu takip etmişlerdir.
Hepsi tek ve aynı toplumun mensuplarıydı. Daha sonra, başka yollara saptılar ve yeni dinler uydurdular. Hak Yol onlara gösterilmiş olmasına rağmen, sırf kendi paylarına düşenden daha fazlasını elde etmek istedikleri için, böyle yaptılar. (The Meaning ofthe Qur'an, c. I, sh. 157).
Allah, insanı yeryüzüne tam bir aydınlık içinde yerleştirmiş, insanın hayatını intizam ve huzur içinde başlatmıştır. Zamanla insan, defalarca şeytanın yollarına sapmış ve aslî doğru nizamı bozmuştur. Sonra Allah, insanları karanlıktan hakikatin aydınlığına çıkmaya, başıbozukluğu terketmeye çağırmak üzere, birbiri ardınca Rasûllerini göndermiştir. Kur'ân'ın şu âyetinde bu husus açıkça görülmektedir:
"Yeryüzü düzeltildikten sonra onda bozgunculuk yapmayın..." (7: 56). Yukarıda geçen 'bozgunculuk' (fesad) hâli burada açıklığa kavuşturuluyor ve bu hâlin insanın veli, koruyucu ve yardımcı olarak Allah'tan başkasını
kabul etmesiyle başladığım söylüyor. O halde nizam ancak, tek veli, koruyucu ve yardımcının Allah olduğunu bilmekle tekrar sağlanabilir (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 35).
İnsanların ibret alması için anlatılan bu tarihî olaylarda işaret edilen bir diğer önemli nokta şudur: Yeryüzünden birçok kavim gelip geçmiş fakat, ne acıdır ki, "yükselen kavim, yerini aldığı çöken kavmin hatalarından ders almamaktadır. Kendilerinden önce zenginlik ve refah içinde yaşayan ve yeryüzüne hâkim olan insanların niçin tamamen mahvolup helak edildiğini ciddi bir şekilde düşünseler-di, sonrakiler için bu büyük bir yol gösterici olacaktı. Varılacak sonuç, helak olmalarına sebep olan hatalı düşünce ve amelleri onlara gösterecekti. Soma, kendilerinden öncekileri hatalarından dolayı cezalandıran Mutlak Hâkimin daima herşeye kadir ve kâinatın O'nun emrinde olduğunu, aynı hataları yapmaları hâlinde kendilerinin de cezalandınla-bileceğini anlayacaklardı."
Kur'ân göstermektedir ki, "İlahi Kanun'a göre, öncekilerin başından geçenlerden ders almayıp yanlış yollara sapan kavimlerin de çöküşü kaçınılmazdır. Sonra, Allah, onların doğru düşünmelerine veya iyilerin nasihatla-nnı kabul etmelerine izin vermez. Bile bile gözlerini yuman kimseye, ışığın fayda vermeyeceği âde tul laktandır; keza duymak istemeyene de, birşeyin duyurulması mümkün değildir." (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 57).
Allah'ın Elçilerinin vazifesinin, insanları Hakka çağırmak ve bunu apaçık sözlerle beyan etmek olduğu Kur'ân-ı Kerîm'in pekçok yerinde belirtilmiştir. Artık bunu kabul veya reddetmek her kavmin ve ferdin kendisine kalmıştır. Kabul ederlerse bunun meyvesini alacaklar, reddederlerse sonuçtaki azaba katlanacaklardır. "Peygamberin görevi sadece tebliğ etmektir." (5: 102).
Bu tarihî hadiselerde dikkati çeken bir diğer nokta, ilâhi Adaletin devamlı ve düzenli olarak işlediği hususudur. O insanlann etrafında bunun açık delilleri mevcuttur. İlahî adalet, hiç kimseye peygamberlerle yakınlıklarından veya kutsal yerlerin bekçiliğini yapmalarından yahut dinî, siyasî, iktisadî liderliklerinden dolayı cezadan kurtulma hakkı tanımamıştır. Hz. Nuh'un duası oğlunu Tufandan koruyamamış, Hz. İbrahim'in yalvarması Hz. Lût'un kavmine yardım edememişti. Diğer yandan İlahî Adâalet, Hz. İbrahim'in doğruluğundan dolayı onu mükâfatlandırmış ve mukaddes Filistin ülkesinde hüküm sürmüş olan İshak @'m neslinden gelen soyunu takdis etmiştir. Allah'ın Rasûlleri ve onlara tâbi olanlar tasdik edilirken, Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb @'m kavimleri gibi, Allah'ın Dinini reddedenler helak edilmişlerdir. Bu, İlâhî Adâlet'in Evrensel Kanunu'dur ve insanın yaradılışından beri, ve hatta belki ondan da önce, yeryüzünde bu Kanun işlemektedir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. V, sh. 99).
Hz. Nuh'un zamanından sonra her kavime onları Allah'ın Dinine davet etmek üzere arka arkaya peygamberler geldiğini ve reddederlerse şiddetli azaba duçar kalacakları hususunda ikaz ettiklerini görmekteyiz. Fakat, çoğu alaya alıp reddederken pek azı onlara inanmıştır. Neticede, bu insanlar çeşitli felâketlerle helak olmuşlardır. Bu tarihî olaylarda, peygamberlerin bildirdiği, âhiretin kaçınılmazlığım düşünenler için bir işaret bulunduğuna şüphe yoktur.
"Tarihin yalnızca hadiseler yığını olmayıp, aynı zamanda mantıklı sonuçlara ulaşma vasıtası olduğu düşüncesiyle, tenkidi tahlilini yapanlar, toplumların yükseliş ve çöküşlerinin düzenli bir sıra izlediğini göreceklerdir. Dahası, yükseliş ve çöküşün tabiî bir akış ile birtakım ahlâkî kurallara göre meydana geldiği görülecektir. Bu, insanın, kâinatta ahlâkî kurallara göre hükmeden Yüce Yaratıcı'ya tâbi olduğunun açık bir delilidir. Allah, güzel ahlâk sahiplerini yükseltir, kötü ahlâklı olanları alçaltır. Sonra kötü ahlâk sahiplerine, durumlarını düzeltmeleri için mühlet verir. Eğer kötülüklerinde ısrarlı olur ve haddi aşarlarsa, başkaları için de ders olmak üzere onları helak eder. Bu olayların yeryüzünde düzenli devreler hâlinde meydana geldiği gerçeği, mükâfaat ve cezanın O'nun Hükümdarlığının daimi parçalan olduğu hususunda hiçbir şüphe bırakmamaktadır.
Muhtelif topluluklara indirilen azaplar, adaleti bir nebze olsun yerine getirmesine rağmen, tam bir adalet için halâ bazı şeyleri icabettirdiğî görülmektedir. Çünkü böylece günahkârlar yalnız kendi işlediklerinin cezasını çekmişlerdir, kendilerinden sonra gelip onları kötü örnek alan ve izleyen toplulukların işledikleri günahları değil— Tarih göstermektedir ki, herşeyin karşılığını bulması gerekir; kendilerinden sonrakilere bıraktıkları kötü örnekten ötürü de onların ceza görmeleri, adaletin bir gereğidir. Adalet ve sağduyu, herkesin yaptığının karşılığını alması için bu dünya hayatının bütünüyle yeniden ortaya konulmasını lüzumlu kılmaktadır. Bu yüzden, âdil olan Yaratıcı tüm insanlan yeniden var edecektir. Bu hususta Rasullullah @ şöyle buyurmaktadır: "Allah ve Rasûlünün tasvip etmediği bir yolu açan kimse, kendi mesuliyetinden hiç azaltılmaksızın, o yolu izleyenlerin hepsinin günahından sorumlu tutulacaktır."
Bir başka hadislerinde de şöyle buyurmaktadır: "Dünyanın herhangi bir yerinde haksız yere bir adam öldürüldüğünde, bu cinayetin suçundan bir pay da, kardeşini öldürerek ilk cinayeti işleyen Âdem oğlu (Kabil hesabı)na yazılır. Çünkü bu cinayeti âdet edenlerin önderi odur (kardeşi Habİl'i öldürmüştür)."
Burada açıkça görülmektedir ki, yanlış bir fikir başlatan, kötü bir çığır açan kişi ya da grup veyahut topluluk sadece kendi hatasından sorumlu tutulmaz. Aynı zamanda, kendilerinden sonrakilere bıraktıkları kötü örnekten de hesaba çekilirler. Bu kötülük devam ettiği müddetçe, kendilerinden sonra gelenlerin günahlarından bir pay da onlara yazılır. Bu, insanın işlediği iyi veya kötü amellerden dolayı şahsî sorumluluğunun yanısıra, bu amellerinin başkalarının hareketlerine olan tesirlerinden de hesaba çekileceğini göstermektedir.
"Zerre miktarı İyliğin ve zerre miktarı kötülüğün dahi karşılığını alması gerektiğini düşünen herkes, başlangıçtan kıyamete değin bütün insanların hesaplarıyla birlikte bir araya getirilecekleri bir başka dünyanın şart olduğu lüzumu neticesine varacaktır. Orada, herşeyi Bilen ve herşeyden Haberdar olan bir Hâkim olacak ve adaleti yerine getirecektir. Adaletin bu dünyada hakkıyla yerini bulmadığı ve bulamayacağı apaçık bir gerçektir; bu yüzden bütün insanlığın tekrar bu gayeyle hayata döndürülmesi son derece gereklidir." (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 107 ve c. IV, sh. 24-28).
KISIM 6
HZ. MUSA VE FİRAVUN
Musa @, Firavun'u ve halkını Allah'ın Dİ-ni'ne davet etmek için gönderilmiş, daveti reddederse İsrail oğullarını Firavun'un esaretinden kurtarması İstenilmişti. Kur'ân, Musa @'ı ve Firavun ile arasındaki muhavereyi geniş olarak anlatır: "Musa dedi ki: 'Ey Fir'avn, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size Rabb'inizden açık delü getirdim, artık İsrail oğullarını benimle gönder!' (Fir'avn) dedi: 'Eğer bir âyet (mucize) getirdiysen, hakikaten doğru söylüyorsan göster onu bakalım!' Bunun üzerine (Musa), asasını (yere) attı, birden o, açıkça bir ejderha (oluverdi). Ve elini (koltuğunun altından) çıkardı, birden o, bakanlar için bembeyaz parlayan birşey oldu." (7: 104-108).
Yunus sûresinde, şöyle buyrulur: "Sonra onların ardmdan Musa ve Harun'u âyetlerimizle birlikte Fir'avun'a ve adamlarına gönderdik; böbürlendiler ve suç işleyen bir topluluk oldular. Onlara katımızdan gerçek (mucize) gelince: 'Bu, bu apaçık bir büyüdür.' dediler. Musa: 'Size gelen gerçek için (böyle) mi diyorsunuz? Büyü müdür bu? Halbuki büyücüler iflah olmazlar.' dedi. Dediler ki: 'Sen bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden çeviresin de yeryüzünde büyüklük yalnız ikinize kalsın diye mi bize geldin? Biz size ina-nanacak değiliz!" (10: 75-78).
İsrâ sûresinde şu ayetleri görmekteyiz: "An-dolsun, biz Musa'ya açık açık dokuz âyet (mucize) vermiştik. İşte İsrail oğullarına sor: O (Mûsâ) onlara gelmiş, Fir'avn ona: 'Ey Mûsâ! Ben seni büyülenmiş sanıyorum' demişti. (Mûsâ) dedi ki: '(Ey Fir'avn) bunları, ancak göklerin ve yerin Rabb'inin, (benim doğruluğumu gösteren) deliller olarak insanlara indirdiğini pekâlâ bildin. Ey Fir'avn, ben de seni mahvolmuş görüyorum.' (Fir'avn) onları, o ülkeden sürüp çıkarmak istedi, biz de onu, yanındakilerle birlikte toptan boğduk." (17: 101-103).
Tâhâ suresinde ise şöyle buyrulmaktadır: "Fir'avn: 'Rabbiniz kim ey Musa?' dedi. (Mûsâ) : 'Rabbimiz, herşeye yaratılışım (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yöneltendir.' (Fir'avn): 'Peki, ya ilk nesillerin hâli ne olacak?' dedi. Dedi ki: 'Onların bilgisi Rabb'imin yanında bir kitapta (Levh-i Mah-fuzda)dır, Rabbim şaşmaz ve unutmaz.' O ki, yeri size beşik yaptı ve onda sizin için yollar açtı, gökten bir su indirdi. Onunla her çeşit bitkiden çiftler çıkardık. Yeyin, hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için işaretler vardır. Sizi ondan (yani yerden) yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve bir kez daha ondan çıkaracağız." (20: 49-55 ve 26: 23-39).
Zuhruf sûresinde şu ayetleri görmekteyiz: "Andolsun biz Musa'yı da âyetlerimizle Fir'avn'a ve erkânına gönderdik: 'Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim' dedi. Onlara âyetlerimizi getirince bunlarla alay edip gülü-vermişlerdi. Onlara gösterdiğimiz her mucize, mutlaka ötekinden büyüktü. Belki dönerler diye onları (kıtlık, tufan, çekirge gibi türlü) azab(lar) ile cezalandırdık. Bunun üzerine dediler ki: 'Ey büyücü, bizim için Rabbine dua et, sende bulunan ahdi yüzü hürmetine (bizi bağışlamasını dile), artık biz doğru yola geleceğiz!" (43: 46-49).
Eski Mısır hükümdarları, en büyük yönetici anlamına gelen Firavun ismiyle anılırlardı. Kur'ân'da anlatılan kıssalarda iki ayrı Fira-vun'un yer aldığı görülmektedir. Birisi, Hz, Mûsâ doğduğu vakit başta bulunan ve onu yanına alan Firavun, diğeri ise Hz. Musa'nın Allah'ın Dinine çağırdığı, boğulan Firavun. İlki, II. Ramses, diğeri ise Mineptah idi. Arkeolojik bulgulara göre II. Ramses M.Ö. 1292'den 1225'e kadar hüküm sürmüştür. Fakat Yahudi kaynakları Hz. Musa'nın M.Ö. 1272'de vefat ettiğini bildirmektedir. Bu yüzden bu tarihleri uzlaştırmak imkânsızdır, (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 59)
Yukarıdaki âyetlerin ışığında, şu noktalar dikkatle mütalaa edilmelidir:
1- Hz. Musa Firavun'a iki görevle gönderilmişti. İlki, her peygamberin en önde gelen misyonu olarak Firavun'u, İslâm'ı kabul ederek, Allah'a teslim olmaya davet etmekti. İkincisi de, Firavun'dan, esaret-liklerine son verip, tahakkümünü kaldırması ve İsrail oğullarını serbest bırakmasını istemekti. Bu iki görevi Kur'ân bazen bir ve aynı yerde veya yeri geldikçe ayrı ayrı, [meselâ Yunus ûuresinin başında (10: 3-10) ve Nazi'ât sûresinde (79: 17-21)] zikreder.
2- Bu iki mucize, Hz. Musa'ya bütün kâinatın Hâkimi ve Yaratıcısı olan Allah'ın Elçisi olduğuna delil olarak verilmiştir.
3- Bu âyet veya mucizeleri, tabiatın fizikî kanunlarına göre açıklamaya kalkışan kimseler yanılmaktadırlar. Bu suretle onlar Allah'ın Kitab'ına karşı şüpheci bir tavır takındıklarının farkında değildirler. Oysa, Kur'ân-ı Kerîm tabiatüstü bir olayı aktarmakta ve bunu Allah'ın bir âyeti ve peygamberliğin bir delili olarak ortaya koymaktadır. Bu yüzden, sıradan bir olay gibi açıklamak, aslında Kitab'a inanmamak demektir. Böyle davranmakla bu kimseler, kendilerini gülünç duruma düşürürler. Bir yandan, sırf mucizelere yer verdiği için Kur'ân'a, Allah'ın bir kitabı olarak inanmazlarken, diğer yandan tabiatüstü olayları ihtiva eden Kitab'a karşı besledikleri inançsızlıklarını da açıkça ortaya koyma cesaretini gösteremezler. Çünkü böyle bir hareket onları, mensup olduklarım iddia ettikleri dinin kendilerine sağlayacağı faydadan mahrum bırakacak ve birtakım dünyevî menfaatlerini de etkileyecektir.
Mucizeler sorusuna verilecek basit cevap şudur: Allah bu kâinatı belirli kurallar İçinde yaratmıştır ve İşleyişine bütünüyle hâkimdir. Hükümdarlığında her an emirleri uygulanır ve dilerse dilediği anda kısmen veya tamamen eşyayı şekillendirmeye ve olayların akışını düzenlemeye tam olarak Kadir'dir. Dilemesiyle herhangi bir fizikî kuralını askıya alıp durdurabilir. Bu âyetler ve mucizeler O'nun, Rasûl-lerinin görevlerini desteklemek için bazen kullandığı devamlı otorite ve murakabesinin birer örnekleridir.
4- Hz. Mûsâ, Firavun'a karşı niçin ve nasıl bir tehdit oluşturmaktaydı ki, Firavun O'ndan böylesine korkuyor, rahatsız oluyordu? Önceki peygamberlerin başlarından geçen olaylarda da açıklandığı gibi, "Peygamberlik iddiası bizatihi Musa @'ın, siyasî yapı da dahil olmak üzere mevcut hayat sistemini baştan aşağı değiştireceği anlamına geliyordu. Gerçek şu ki, âlemlerin Rabbinin Elçisi olduğunu iddia eden bir kişi, topyekûn İnsanların da kendisine uyması gerektiğini istemektedir. Çünkü âlemlerin Rabbinin elçisi dünyaya sıradan biri ve başkalarına tâbi kişi olarak gelmez. Ancak idareci ve.hami olarak gelir. Çünkü bir kâfirin hâkimiyetini tanımak ve ona tâbi olmak, peygamberlik iddiasını boşa çıkarır. Hz. Musa'nın peygamberlik ilânını duydukları vakit Firavun ve çevresinin sosyal, siyasî ve kültürel ihtilâl tehdidini hissetmeleri bu yüzdendir. Tâhâ sûresinin şu ayeti, bu korkuyu açıkça yansıtmaktadır: "Musa ve Harun'u göstererek: 'Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar' dediler." (20: 63).
Firavun ve maiyeti, Hz. Musa'nın üstün şahsiyeti hakkında yeterli bilgiye sahiptiler, onu yakından tanıyorlardı. Temiz ve güçlü bir karaktere sahip olduğunu ve doğuştan liderlik ve kumandanlık vasıflarım taşıdığını biliyorlardı. Bunun yanısıra, Talmud ve Yusifus kıssalarında anlatıldığına göre, Hz. Mûsâ, çağının bütün ilimlerini tahsil etmiş, savaş ve idarecilik hususunda tam manasıyla eğitilmişti. Çünkü içinde yetiştirildiği saray ailesi mensuplarının bunları Öğrenmesinin elzem olduğu düşünülürdü. Bütün bunlardan başka, Medyen'de geçirdiği sekiz yıla yakın bir süre devam eden çölün zor şartlan da, saray hayatının kolaylığını ve rahatlığını üstünden atmasına yardım etmişti. Bu yüzden, bu azametli, kararlı ve imanlı adam Firavun'un sarayında peygamberlik ilanıyla çıktığı zaman onlar, iddiasını bir kenara atıp ÖnemsememezIİk edemezlerdi. İkinci olarak, Hz. Musa'nın mucizelerini ve parlayan eli görünce dehşete düşüp, onun ardında gerçekten tabiatüstü bîr güç bulunduğunu kabul etmek zorunda kaldılar. Böylece, ona sihirbaz demeleri ile, aynı zamanda, kendilerini ülkeden sürüp çıkarabileceği korkusunu duymaları açık bir çelişki oluşturuyordu. Peygamberlik alâmetlerinin daha ilk zuhurunda onlar şaşırmamış, hayrete düşmemişlerdi. Şayet onlar, gerçekten Hz. Musa'yı sihirbaz olmakla itham ederken samimi olsalardı, ondan bir devrim sâdır olacağını düşünmez ve onu bir tehlike saymazlardı. Çünkü sihir ile, dünyada hiçbir zaman devrim meydana gelmemiştir.
5- Firavun'un maiyetinin bu sözleri (7: 111-112), onların İlâhî mucizenin neticesinde meydana gelen değişiklik ile sinirin tesiri arasındaki farkı ayirdedecek anlayışa sahiptiler. İlâhî mucizenin yaptığı değişikliğin gerçek, sihrin etkisinin ise bir aldatmaca olduğunu biliyorlardı. Hz. Musa'ya "Doğrusu bu usta bir sihirbazdır" (7: 109) diyerek peygamberliğini inkâr etmeye çalışmaları bu yüzdendir. Asâ'nın aslında yılana dönüşmediğini, sihir sebebiyle onlara yılanmış gibi göründüğünü ve bunu ilâhî bir mucize olarak kabul etmeyeceklerini söylemek istiyorlardı. "Bu yüzden, kafalarından bu olayın etkisini atmak için onlar Firavun'a, kendi sihirbazlarının da, ip ve sicim gibi şeyleri yılan şekline dö~ nüştürebildiklerini göstermek için mahir bütün sihirbazları toplamasını istediler" (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 58-61).
6- Bu zanları, Firavun'un ileri gelen sihirbazlarının hareketleriyle de tamamen desteklenmektedir. Yenilgilerinden sonra bu sihirbazlar "Musa @'ın yaptığının sihir olmayıp, bunun tamamen âlemlerin Rab-binin gücünün bir tezahürü olduğunu itiraf ettiler. Buna hiçbir sihirin karşı gelmesi mümkün değildi. Sihirbazların söylediklerinin bir kalemde silinip kenara atılır cinsten olmadığı açıktı. Çünkü bir şeyin sihir mî olup olmadığı kararını en iyi onlar verebilirdi. Bu yüzden sihirbazların, Musa @'in yaptığının sihir olmadığına şehadetinden sonra, Firavun ve adamlarının onu sihirbazlıkla itham etmeleri imkânsız hale geldi." (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 64).
7- Peygamberlik ilânını desteklemek için Hz. Musa'ya birçok mucize ve âyet/alâmet verildi ve Hz. Mûsâ bunların hep Rabbİnden olduğunu belirtti. Şurası apaçıktır ki Firavun milletinin önceden uyarıldığı ve Hz. Musa'nın isteğiyle Mısır'ın üzerine gelen çok sayıda belânın sihir veya başka bir şekilde insan tarafından meydana getirilmesi imkânsızdı. O belâların şiddeti onları Mûsâ @'dan yardım istemeye zorladı, yardım ederse ona inanacaklarını söylediler:
"Üzerlerine azâb başlarına çökünce: 'Ey Mûsâ, dediler, bizim için Rabbine, sana verdiği söz yüzü hürmetine, dua et; eğer bizden azabı kaldınrsan, muhakkak sana inanacağız ve mutlaka İsrail oğullarını seninle beraber göndereceğiz!' Biz onlardan, geçirecekleri bir süreye kadar azabı kaldırınca, hemen yeminlerini bozmağa başladılar." (7: 134-135). Âyetlerde de ifade edildiği gibi, bu belâların göklerin ve yerin Rabbından başka birisi tarafından gönderilmediğim tam olarak anlamışlardı.
Fİravun'un "Rabbiniz kimdir?" (20: 49) sorusuna verdiği cevapta Hz. Musa, ona ve çevresindekilere mesajı iletebilmek için kısa, fakat anlamlı bir ifade kullandı. Rabbinin kim olduğunu uygun bir dille söylemekle kalmayıp, O'nun neden Rab olduğunu ve niçin O'ndan başka Rab bulunmadığını da açıkladı. Firavun ve ona tâbi olanların birer insan olarak Allah'a muhtaç olduklarım, O'nun kanunlarına göre işleyen vücudlannm yine O'nun izni olmaksızın bir an bile yaşamaları için lüzumlu fonksiyonları yerine getiremeyeceğini ortaya koydu. Böylece Fİravun'un rububiyet iddiası ve milletinin de onu rab olarak tanımalarının saçma ve ahmakça birşey olduğu ortaya çıkıyordu. Bunun yanısıra Hz. Musa, Fİravun'un inkâr ettiği peygamberlere olan ihtiyacı da ifade etmek istiyordu. Allah, kâinatta bulunan herşeye yol gösterirken, insana yolunu bulmasında yardım etmemesi, bu ihtiyacını karşılamaması düşünülemezdi. Hayvanların içgüdüleri ile hareket etmesi sağlanırken, insanlara, bedenî ihtiyaçlarının dışında, peygamberler gönderilerek yol gösterilmiştir. Maddî ihtiyaçları için akıl ve İlim ile donatılıp tabiattan faydalanmaları sağlanmış, fakat ahlakî ve ruhî yönden yol göstermek için, Allah, ilk insan Hz. Âdem'in yeryüzüne indiğinden beri peygamberlerini göndermiştir.
Kur-'ân bu hususta Firavun ve kavminin düşüncelerini ayrıntılı olarak anlatmaktadır: "Fir'avn milletinin ileri gelenleri: 'Doğrusu bu bilgin bir sihirbazdır, sizi memleketinizden çıkarmak istiyor!' dediler. Fir'avn: 'Ne buyurursunuz?' dedi." (7: 109-110). Fİravun'un saltanatı ve zenginliği ile kibirlenmesi Kasas sûresinde aynen zikredilmektedir: "Fir'avn memleketin başına geçti ve halkım fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu; çünkü o, bozguncunun biriydi... Fir'avn: 'Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için toprak üzerine bir ateş yak, tuğla hazırlayıp bana bir kule yap; çıkar belki Musa'nın tanrısını görürüm. Doğrusu onu yalancılardan sanıyorum' dedi. O ve askerleri, memlekette, haksız yere büyüklük tasladılar. Gerçekten Bize döndürül-meyeceklerini sandılar. Biz de, onu ve askerlerini yakalayıp suya attık. Zâlimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak." (28: 4, 38-40).
"Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum" sözü. Firavun'un siyasî gücünü ve Mısır topraklarının sahibi olduğunu ifade etmektedir. Mısır'ın hükümdarı idi ve onun kanunları yürürlükteydi. Kendisini ülkenin mutlak ve en üst hâkimi olarak görüyordu. Ülkesinde ondan başka kimsenin sözü geçmezdi. Kâinatın Rabb'inin Elçisi olduğunu öne süren Mûsâ @ da kim oluyordu ve "sanki hükümdar o da, ben ona tâbiyim, gibi bana emirler veriyor" diyordu. Zuhruf suresinde bu hususta şöyle buyrulmaktadır: "Fir'avn kavminin içinde seslenip dedi ki: 'Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?" (43: 51). Kibir içindeki Firavun, Mûsâ @ hakkında küstah bir şekilde şöyle diyordu: "Yahut, ben, şu hakîr, nerdeyse söz anlatamayacak durumda olan kimseden daha üstün değil miyim?" (43: 52).
"Bu zihniyet, bugün uzaya Sputnik, Lunic roketlerini gönderenlerin, bu araçların uzayda (hâşâ) 'Allah falan bulamadıklarını' sÖyleme-leriyle aynı zihniyette olduğunu sergilemektedir. İşte kadîm zamanların aptalı Firavun da Allah'ı çıktığı bir kulenin tepesinden görmek istemişti (28: 38). Bu, 3500 senedir sapık insanların kafa yapılarının hep aynı olduğunu göstermektedir. Onlara, kâinatın Rabbi olan Allah'ın göklerin üstünde bir yerde durduğunu kim söylemiştir ki, bu uçsuz bucaksız kâinatta, yeryüzünden birkaç milyon kilometre yüksekte O'nu görmezlerse bunun Allah'ın varolmadığına delil olduğunu öne sürmektedirler." (The Meaning ofthe Qur'an, c. IX, sh. 95-96).
Zâriyât sûresinde, şöyle buyrulmaktadır: "Ona en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o, hemen yalanladı ve karşı geldi. Sonra (inkâr için) olanca çabasını göstererek sırtını döndü. Derhal (adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: 'Ben, sizin en yüce Rabbinizim!' dedi." (79: 20-24).
Bu âyetler, Firavun'un ve sahip oldukları güçleriyle kibirlenip Allah'ın Dinini reddeden bütün insanların mantığını ortaya koymaktadır. Hz. Musa çok güzel bir şekilde Allah'ın. Dinini Firavun'a tebliğ etti ve iman etmesini istedi. "De ki: '(Nasıl), arınmağa gönlün var mı? Seni Rabbin(i bilmeğ)e ileteyim de O'ndan korkasın.' Ona büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o, (Musa'yı) yalanladı, karşı geldi." (79: 18-21).
Allah, insanın doğru yolu bulması ve bu dünyada ona sağladığı tabiat kaynaklarından kendi menfaati için yararlanması ve Allah'ın Dinine uyması için ardı ardına peygamberler göndermiştir. İlahî yolun ışığında insanın sağlam bir medeniyet kurması için tabiat güçlerinin dizginlerine sahip olmasını sağlayacak akıl ve bilgi nimetleriyle donatmıştır. Hiç şüphesiz, insan, aklını kullanmış ve madde dünyasındaki bilgisini artırarak, maddî yaşantısını daha iyi hâle getirmiştir. Ancak, kültürel, sosyal, iktisadî ve siyasî yönlerden dengeli bir sisteme sahip olması için kendisine verilen ahlâk nizamına gereğince uymadığından mutluluk ve huzuru kaybetmiştir.
Hz. Musa'nın başından geçen olaylara Kur'ân'ın bir çok yerinde temas edilmiştir. Bunun bir sebebi, Hz. Musa'nın ümmeti olan İsrail oğullarının Allah tarafından seçilmiş bir ümmet oluşu ve Hz. Muhammed @'in ümmetinden önce yeryüzünde hilafeân onlara verilmiş olmasıdır. Diğer bir sebebi de, Muhammed @'in ümmetine öncülük etmiş olmaları ve Kitab ümmetinden olarak onların hareket ve davranışlarından Muhammed @ ümmetinin çıkaracağı bir çok ders bulunmasidir. Başka bir sebep, bu insanların şehir ve kasabalarda yaşamış, çok ileri bir kültür ve medeniyet kurmuş olmalarıdır. Siyasî, sosyal ve iktisadî sistemleri ve toplumları, yapı, düzenleme ve görünüm olarak büyük bir gelişme göstermişti. Tabiat kanunlarının işleyişini ve Önemini kavrama ve anlama yolunda ilerleme kaydetmiş, aynı zamanda kendilerinden önce gelen toplumlara göre bu dünyaya ilişkin bilgileri bir hayli artmıştı.
Hz. Musa ile Firavun'un kıssası, önceki kıssalar gibi, insanlara şu gerçeği bildirmektedir: Allah'ın Dininden haberdar olan bir topluluk, onun icaplarını yerine getirmek zorundadır; yoksa, reddetmelerinin kötü akıbeti, onları beklemektedir. Allah tarafından geldiği apaçık olan âyetleri inkâr etmekten daha büyük haksızlık olamaz ve bunların sihirle meydana gelebileceğini hiçbir akıl sahibinin öne sürmesi mümkün değildir. Üstelik sihirbazların kendileri bu âyetlerin sihirle meydana gelemeyeceği gerçeğine şehadet ettikten sonra, artık bunları sihir diye reddetmek haksızlıktan başka birşey değildir. (The Meaning of îhe Qur'an, c. IV. sh. 58-59).
Hz. Musa'nın getirdiği Hakikatin bâtılı galebe çalmasıyla, sihirbazlar secdeye kapanıp şöyle dediler: "Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık!" (7: 120-122). Buna sinirlenen Firavun onları asıp kesmekle tehdit etti, fakat: "Onlar da: 'Doğrusu biz ancak Rabbimize döneriz. Rabbimizin âyetleri gelince onlara inanmamızdan ötürü bizden öç alıyorsun. Rabbimiz! Bize sabır ver ve canımızı müslim olarak al' dediler." (7:125-126).
Sihirbazların sözleri ve Hz. Musa'nın Rabbine imanıyla ilgili ifadeler, onların Allah'ın âyetlerinin önemini kavramış olduklarını açıkça göstermektedir. Sihirbazlar, Allah'ın Hakikatine ve O'nun insan ve dünya ile olan münasebetine dair doğru bilgilere sahip olmuşlardı. Bu hayatın gerçeğini kavramakla birlikte, Musa aleyhisselâma yardım edememişler, fakat getirdiği dini kabul edip, İman etmişlerdi.
Firavun onları acılı bir ölüm ile tehdit ettiği vakit verdikleri cevap çok manâlı ve düşündürücüdür: "Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz Rabb'imize döneceğiz. Biz, inananların ilki olmamızdan ötürü Rabb'imizin, hatalarımızı bağışlayacağını umarız." (26: 50-51).
Sihirleriyle atalar dinini güçlendirmek ve güvenliğe erdirmek için çağrılan ve daha bir dakika önce mükâfat için Firavun'un önünde eğilen aynı sihirbazlar şimdi öylesine cesaretlenmiş ve ruhî asalet kazanmışlardı ki Firavun'un gücüne ve tehditlerine (7: 113-114) hiç aldırmıyor ve imanları uğrunda ölümü ve en ağır işkenceleri göze alabiliyorlardı. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 64-65).
Sihirbazların Allah'a secde etmeleri hadisesi, bu yarışmayı seyretmeye gelen binlerce Mısırlı'mn önünde, Hz. Musa'nın yaptığı işin sihirle hiçbir ilgisi bulunmadığının, ancak her-şeye kadir olan Allah'ın kudretinin bir tezahürü olduğunun açık bir bildirişiydi. Mağlûp olduktan sonra, Firavun halâ inatla, bunun sihirbazların bir oyunu olduğunda ısrar ediyordu: "Doğrusu bu, halkı şehirden çıkarmak için düzdüğünüz bir hiledir." (7: 123). Tâhâ sûresinde, şöyle buyrulmaktadır: "Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu size sihri öğreten büyüğünüz odur." (20: 71). Böylece, Firavun halkın sihirbazların, Hz. Musa'ya, gösterdiği mucizelerden ötürü değil, yarışmadan önce iktidarı ele geçirmek ve nimetlerinden beraber faydalanmak için anlaştıkları için yenildiklerine inanmalarını sağlamaya çalışıyordu... Fakat sihirbazların böylesine korkunç tehditler karşısında bile inançlarında sebat göstermeleri, Firavun'a karşı oyun oynadıkları suçlamasının asılsız olduğunu ispatlamaktadır. Bu hâdise ayrıca, Mısırlıların çoktanrılı inançlarını kendi gözleri önüne serip Hz. Musa'nın getirdiği Din'in Hak olduğunu ispat ederek halkın zihnine yerleştirdi.
Her peygamberin halkıyla ilgili tarihî hadiseleri naklettikten sonra Kur'ân, Allah'ın her rasûlünü gönderişinde görülen genel ve yaygın süreci açıklamaktadır: "Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmişızdır. Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik de (İnsanlar) çoğaldılar ve: 'Atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu (onlar da üzüntülü ve sevinçli günler geçirmişlerdi)?' dediler ve hemen onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık." (7: 94-95).
Bu genel kaideye göre, "Ne vakit bir rasûl gönderilmişse, Allah o halkın kibrini kırmak, tevazuyla daveti kabule hazır bir hale getirmek için bir takım zorluklar ve felaketlerle etki eder. Bu sünnete uygun olarak, Allah, peygamberler gönderdiği kavimlere kıtlık ve hastalık göndermiş, onları çeşitli iktisadî dar-boğazlara sokmuş, savaşlarda yenilgilere ve buna benzer felaketlere uğratmıştır. Bütün bunlar, onların kibir ve gurularım kırmak, güç, kuvvet ve zenginliğe olan aşın güvenlerini ve bağlılıklarını sarsmak içindir. Bu onlara kendilerinin fevkinde, mukadderatlarını kontrol eden Yüce bir Kudretin olduğunu ikaz etmek içindir ki, bu sayede kalbleri, uyarıları alıcı hâle gelsin ve Rablerinin Önünde diz çöksünler. Fakat bu usûl eğer Hakkı anlamaya yöneltmede onlar üzerinde muvaffak olmazsa, bu sefer de, o insanlar bolluk ve refah ile şımartılır. İşte bu hâl artık onların sonunun başlangıcıdır. Kural olarak, sıkıntı ve felaketlere duçar olan bir topluluk, büyüyüp zenginleşmeye başladıklarında ise Rablerine minnet duymaktan kaçınırlar ve hatta eski günlerini sanki sıkıntılar hiç olmamış gibi unutup giderler. Sonra, içlerindeki sözde aydınlan hemen "bunda olağandışı birşey yok. Mukadderatın İyi ve kötü olayları hiçbir ahlakî değere bağlı olmadan meydana geldiğini tarih bize göstermektedir. Bu olaylar Allah'ın kontrolüne bağlı veya ahlâkî kanunlara uygun olarak ortaya çıkmamakta, aksine bütün bunlara, yani darlık, felaket veya refah ve bolluklara, 'tabiat' dediğimiz şey sebep olmaktadır. Bu yüzdendir ki, bizden Önce geçenlerin de darlık ve bollukları yaşamış ol-duklannı tarih bize göstermektedir. Dolayısıyla bu olaylardan hareketle, herhangi bir ahlâkî ders çıkarmak ve sadece Allah'ın huzurunda boyun eğmek ve tevazu göstermek aklî yönden bir zaafın işaretidir ve bu gibi tavırlar düşünme yetersizliğinin bir sonucudur" gibi kendilerince mantıkî gerekçeler ileri sürerek halklannı kandınrlar.
Rasulullah @ aynı durumu bir hadis-i şerif-yerinde şöyle belirtmiştir: "Bir mü'minin darlığı, tüm kirlerden annıp bu azaptan kurtulana kadar kendisini düzeltmesine yardım eder. Münafığın hali ise; sahibinin kendisini niçin bağladığını ve niçin çözdüğünü anlama-yıp aval aval bakan merkebe benzemektedir. Eğer bir topluluk, musibet ve dertlere duçar olduğunda bile Allah'a yönelmiyorsa, ya da Allah rahmetini ve bereketini saçarken O'nu hatırlamıyor, ya da kendini ıslâh etmek için, hiç mi hiç gayret göstermiyorsa, onun fena akıbeti ve helâkî artık yakın ve kaçınılmazdır." (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 53-56).
Böylece Allah, insanları imtihan eder. Yollarını doğrultmaları, kendiliklerinden Hak Yol'a uymaları için onlara mühlet verir. Buna uyarlarsa insanlar sadece hayatlarında dengeyi kurup huzur içinde yaşamakla kalmaz, tabiatın imkânlarından âzâmî ölçüde faydalanıp, maddi refaha da ulaşırlar. Bir başka ifadeyle, insanlar eğer, Allah'ın Rasû-lüne itaat ederlerse, öte dünyanın olduğu kadar, bu dünyanın da nimetlerinden istifade edecek ve maddî, manevî zenginliğe sahip olacaklardır. İlk insan, Âdem aleyhisselâmın yaratılışından İtibaren, insanların doğru yolu bulmaları için Allah'ın rasûllerini göndermesinin sebebi, budur. Rasûller, insanların iç ve dış dünyalarını geliştirmeleri ve bunun sonucu olarak, kültür ve medeniyetlerini zenginleştirip daha yükseğe çıkarmalarım sağlamak için onlara engin bir ilim getirmişlerdir. Ne yazık ki, insanoğlu maddenin somut dünyasına söz geçirip sahip olduğu halde, ilahî Rehberliği anlayıp takip etmekte başarısız kaldığından, hayatında huzur ve sükûn duyamamaktadır.
KISIM 7
HZ. İSA VE İSRAİL OĞULLARI İLE SON TARTIŞMALAR
Her topluluğa birbiri ardınca gelen peygamberler, kavimlerini Allah'ın Dini'ne çağırdılar. Fakat insanlardan çok azı Dini kabul etti, çoğu ise onlarla alay ederek reddetti. Peygamberler, getirdikleri dini açıkça ortaya koydular, insanları, peygamberliklerinin gerçek olduğuna ikna etmek için mümkün olan bütün delilleri gösterdiler. Son delil de ortaya konulduktan sonra, onlar hala sapık yollarında ısrar ettikleri vakit Allah'ın sözü yerine gelmiş oluyordu. Rasûller ve onlara tâbi olanlar kurtarılırken, inkarcılar, Allah'ın gönderdiği azabla helak edildiler. Bu husus Kur'ân'ın pek çok âyetinde belirtilir: "Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti.
Fakat onlardan alay edenleri, alay ettikleri gerçek kuşatıverdi. De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, görün!" (6: 10-11). "Yeryüzünde gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar ... Onlara da elçileri, delillerle gelmişti... Sonra kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü Allah'ın âyetlerini yalanladılar. Ve onlarla alay ediyorlardı." (30: 9-10).
Bir millet kendinden Öncekilerin tarihinden ve kalıntılarından ders almayıp, kendini düzeltmezse, o milletin çöküşü gerçekleşir, Sonra Allah, onların doğru düşünmelerine izin vermediği gibi, içlerindeki iyilerin yakarmasını da kabul etmez. Başka bir ifadeyle; cehaleti, peşin hükümleri, enaniyeti, nefsî arzulan gibi sebeplerle ve kasden Hakkı kabul etmeyi reddeden kimse, tecrübelerine veya iyiliğini dileyenlerin delillerine gözlerini kapatarak hatasında ısrar eden bir inatçıdır. (The Meaning ofîhe Qur'an, c. IV, sh. 57).
Allah, ardı ardına rasûllerini göndererek doğ-ru yolu göstereceğine dair olan va'dini yerine getirmiştir. "Sonra biz, elçilerimizi ardı ardına gönderdik. Hangi ümmete peygamberleri geldiyse, onlar onu yalanladılar, biz de onları birbiri ardınca (yokluğa) yuvarladık ve hepsini birer efsane yaptık. İnanmayan kavim, (rahmetten) ırak olsun!" (23: 44).
İnsanoğlu, müesseselerini kurup geliştirdiği, şehir ve kasabalarda yerleşik bir hayat sürmeye başladığı zaman Allah, İbrahim aleyhisse-lâmı ve zürriyetini, küçük oğlu Hz. İshak ve torunu Hz. Yakub'u yeryüzünde insanları Doğru Yol'a çağırmaları için seçti. (44: 30-33 ve 2: 47).
İnsanlar, bir müddet doğru yolu takip ettiler, fakat daha sonraları sapıttılar. Allah ile olan ahitlerini ve yeryüzünde Allah'ın halifeleri olarak vazifelerini hatırlatmak üzere, içlerinden Elçiler geldi. Fakat onlar bu nasihata kulak tıkadılar. Aynı şekilde, güçlü İslâm merkezlerini kuran Hz. Davud ve Hz. Süleyman gibi peygamberler geldi: Bir müddet doğru yoldan gittiler. Ancak bu güçlü şahsiyetler gittikten hemen sonra Allah'ın Dininden yüz çevirip, kendi heva ve heveslerine uyar oldular. Kendilerinin Allah tarafından seçilmiş bir millet olduklarından o kadar emindiler ki, artık küstahlaşarak Allah'ın rasûllerini öldürmekte tereddüt bile göstermediler. Hz. Musa, onları Firavun'un esaretinden çıkarmıştı. Ayrıca muhtelif vesilelerle onun açık mucizelerine şehadet etmişlerdi. Buna rağmen, bile bile kötü ameller işlemek ve Allah'a ortak koşmakla Hz. Musa'yı incitiyorlardı (33: 69). Çoğu defa cezalandırılıp, yollarını düzeltmedikleri takdirde, kendilerini bekleyen kötü akibet ile ikaz edildiler. Fakat onlar, Allah'ın Rasullerine karşı küstahça davranışlarını sürdürdüler. (7: 166; 2: 74; 6: 43 ve 5: 14).
Hz. İsa Ve Tebligatı
Daha sonra Allahu Teâlâ, inkârı mümkün olmayacak açık âyet(alâmet)lerle İsa @'ı gönderdi. Hz. İsa'nın doğumu, başhbaşına bir mucizeydi ve onun hak peygamberliğinde asla şüpheleri olmayacak İsrail oğullarına bir işaretti. Buna rağmen onu reddettiler. Daha önceki peygamberler tarafından gösterilmeyen mucizeleri gösterdiği halde, bunları hiç kaale almayarak düşmanlıklarını sürdürdüler. Sonunda Filistin'deki Roma Devletinin görevlileriyle birlik olup, onu katletmeye kalkışarak kendi mezarlarını kendileri kazdılar. Ancak Allah, elçisi ve peygamberi İsa @'ı Romalıların da, onların da ellerinden kurtardı ve İsrail oğullarının içindeki kötü amel sahiplerine şiddetli bir azâb gönderdi. (7: 162; 2: 65-66).
Israrla Allah'ın rasullerine karşı gelmeye ve onlara zulmetmeye devam ettiler. Hatta bazılarını Öldürdüler. Hz. İsa'yı öldürmek için ellerinden geleni yaptılar.
Oysa, İsa aleyhisselâm onları ikna etmek ve düşündürmek için birçok mucizeler göstermişti. Aslında bu mucizelerin maksadı, hakikati düşünüp kavramalarını ve Doğru Yol*a gelmelerini sağlamak üzere onların son ümitleriydi. Fakat onlar, daha da küstahlaştılar ve günahlarına devam ettiler. Önce Davud @, sonra İsa @, bu haksızlık ve günahta aşın gitmelerinden ötürü onları lânetlemiştir: 'İsrail oğullarından inkâr edenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşın gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mâni olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi!" (5: 81). {Mezmurlar 10 ve 50, ve Matta 23).
Yine Mâide sûresinde şöyle buyruluyor: "Andolsun ki İsrail oğullarından söz aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyle onlara gelen her peygamberin bir kısmını yalanlar ve bir kısmını da öldürürlerdi. Bir fitne kopmayacağını sandılar, körleştiler, sağırlaştılar; sonra Allah tevbelerini kabul etti, yine de çoğu körleştiler ve sağırlaştılar. Allah, İşlediklerini görür." (5: 70-71)
Kâinatın Rabbi tarafından Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya verilen açık âyetleri inkâr edenlerin durumu tarihî bir tesadüf veya açık bir delil olarak görülebilir. Musa @, Firavun'a ve kavmine sağlam deliller göstermişti, fakat onlar hepsini reddederek Allah'a ve Rasûlüne isyan ettiler (7: 130-135; 17: 101-102); aynı şekilde, İsrail oğullanın inandırmak için bütün âyetleri gösterdi. Allah birbiri ardına nimetlerini yağdırdı ve onları Firavun'un elinden kurtardı. Fakat onlar, yine de kötülüklerine devam ettiler, Allah'ın Emrini alaya alıp karşı koydular (7: 138, 148; 2: 83-96, 100; 5: 13 ve 2: 47-59, 60-61). Firavun ve ona uyanlar, inkârcilıklanndan dolayı boğularak cezalandırılmıştır (7: 136). İsrail oğullan, Allah'a ve Rasûlüne itaat etmedikleri ve cinayetler işledikleri için birçok kez azaba uğratılmıştır (2: 59; 61, 65-66, 90 ve 5:14), fakat, çoğu yine de sapıklıklarına devam etmişlerdir. Daha önce açıklandığı gibi, Hz. Dâvud ve Hz. İsa bu hâllerinden Ötürü onlara lanet etmişlerdir.
İsa @ onları Allah'ın Dinine şöyle çağırdı: "Sîze hikmetle ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Allah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin. Doğrusu Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir, artık O'na kulluk edin, bu, doğru yoldur." (43: 63-64 ve 5: 49). Allah'tan gelen, açık ve mübeyyen âyetleri gösterdi: "...Ben size Rabbinizden bir mucize getirdim: Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üflerim, Allah'ın izniyle hemen kuş oluverir; körü ve alacalıyı iyileştiririm; Allah'ın İzniyle ölüleri diriltirim; evlerinizde ne yeyip, ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanıcı iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır." (3: 49).
Bu sözlerle İsa @, bu mucizelerinin peygamberliğini ispatlamak için yeterli olduğunu vurguladı. Bunun başka bir delili şuydu: Hz, İsa, yeni bir din getirmiyor, onları İbrahim @'ın dinine çağırıyordu. İsa @'ın, İbrahim @, Musa @ ve diğer peygamberlerin getirdiği aynı dini öğrettiği gerçeği, bugün varolan İnciller tarafından da teyid edilmektedir: "Sanmayın ki, ben şeriati yahut peygamberleri yıkmağa geldim; ben yıkmağa değil, fakat tamam etmeğe geldim." (Matta, 5: 17). Yine Matta'da şunları görüyoruz, "Ve Ferisîler, İsa'nın Sadukîleri susturduğunu işittikleri zaman, bir araya toplandılar. Onlardan bir fa-kih, İsa'yı deneyerek ondan sordu: Ey Muallim, şeriatte büyük emir hangisidir? İsa ona dedi: 'Allah'ın Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla bütün fikrinle seveceksin.' Büyük ve birinci emir budur. Ve buna benzeyen ikincisi şudur: 'Komşunu kendin gibi seveceksin.' Bütün şeriat ve peygamberler bu iki emre bağlıdır." (Matta, 22: 34-40).
Bir keresinde Hz. İsa havarilerine şöyle dedi: "Yazıcılar ve Ferisîler Musa'nın kürsüsünde otururlar; bundan dolayı size söyledikleri bütün şeyleri yapın ve tutun; fakat onların işlerine göre yapmayın; çünkü söylerler, ve yapmazlar." (Matta, 23: 2-3).
Hiç şüphe yok ki, Hz. İsa'nın tebligatı, Allah'ın diğer bütün peygamberlerinin öğretile-riyle aynıydı; bütün insanların itaat ve teslim olması gereken mutlak hâkimiyet tamamiyle Allah'a aittir. Bütün sosyal ve ahlâkî sistemler bu hakikati esas almalıdır. Mevcut İnciller, Kur'ân-ı Kerîm de belirtildiği kadarıyla, İsa aleyhisselâmın görevini, açık ve kesin bir şekilde ortaya koyar. Hz. İsa'nın, insanların yalnızca Allah'a ibadet etmesi gerektiğinde ısrarı, bu İndilerde tekrar tekrar belirtilmektedir. Matta'da şu sözleri yer almaktadır: "O zaman İsa ona (İblis'e) dedi: Çekil, Şeytan. Çünkü: 'Rab Allah'ına tapınacak, ve yalnız ona kulluk edeceksin,' diye yazılmıştır." (Matta, 4: 10).
Hz. İsa, buna yalnız inanmakla kalmamış, bütün gayretinin nihaî hedefi yapmış ve tüm kâinat nasıl O'nun fizik kanunlarına boyun eğiyorsa, insanların da, Allah'ın kanununa itaat etmesi için çok uğraşmıştır. Rabb'in duasında şu sözleri görmekteyiz: "Gökte olduğun gibi yerde de senin iraden olsun." (Matta, 6: 10).
İsa @'ın kendisini daima bir peygamber ve Allah'ın bir elçisi olarak sunduğunu ve insanları, diğer bütün peygamberler gibi, kendisine bu doğrultuda tâbi olmaya davet ettiğini bazı kendi sözleri de destekler. O, doğduğu yer olan Nasıra (Nazareth)'da tebliğe başladığında, kendi halkı ve yakınları O'na karşı çıktılar ve Matta, Luka ve Markos İncillerine göre İsa@ şöyle demiştir: "Hiçbir peygamber kendi memleketinde kabul görmez."
Düşmanları onu öldürmek için Kudüste komplo hazırlamaya başladığı ve onu sevenlerin bir başka yere gitmesini tavsiye ettiğinde: "... bir peygamberin Yeruşalim'den dı-şarda öldürülmesi olamaz." (Luka, 13: 33) dedi.
İsa aleyhisselâmın Kudüs'e girişi şöyle anlatılmaktadır: "Ve artık oraya yaklaştığı zaman Zeytinlik dağının inişinde, bütün şakirtlerin kalabalığı görmüş oldukları bütün kudret işlerinden dolayı sevinerek yüksek sesle Allah'a hamdetmeğe başladılar. Ve kalabalık içindeki Ferisîlerin bazıları İsa'ya; muallim, şakirtlerini azarla, dediler. İsa da cevap verip dedi: Size derim ki, eğer bunlar susarlarsa, taşlar bağıracaktır." (Luka, 19: 37-40).
Hz. İsa'nın, Allah'ın Kanunu'na uyduğu ve insanları da beşer yapısı kanunlara değil, aynı ilahî kanunlara uymaya çağırdığı gerçeği, Markos ve Matta'da da aşikârdır. Markos'ta şunları görmekteyiz: "Ferîsiler ile yazıcılar ona sordular: Şakirtlerin niçin ihtiyarların ananesine göre yürümüyorlar, ve murdar ellerle ekmeklerini yiyorlar? onlara dedi; İşaya siz ikiyüzlülerden ötürü iyi peygamberlik etmiştir, nasıl ki yazılmıştır: 'Bu kavim dudakları ile beni sayarlar, fakat onların yüreği benden uzaktır. Ve talimat olarak insan emirlerini öğretip, boş yere bana taparlar.' Siz Allah'ın emrini bırakıp insanların ananesini tutuyorsunuz. Ve onlara dedi: Kendi ananenizi tutmak için Allah'ın emrini ne güzel reddedersiniz! Zira Musa demiştir: 'Babana, anana hürmet et' ve: 'Babaya yahut anaya kötü söy-liyen mutlaka öldürülsün.' Fakat siz dersiniz: Eğer bir adam babasına yahut anasına: 'Benden sana faide olacak şey kurbandır, yani, vakfedilmiştir, derse, artık babasına anasına hiçbirşey yapmaya onu bırakmazsınız. Böylece naklettiğiniz ananenizle Allah'ın kelâmını bozarsınız, ve bunun gibi çok şeyler yaparsınız." (Markos, 7: 5-13).
Bu İndilerden alınan referanslar aynı zamanda, İsa @'m Allah'ın bir peygamberi olduğunu ve havarileri ile zamanındaki diğer insanların onu bilip öylece tanıdığını ve onun, daima insanları yalnız bir olan Allah'a ibadet etmeye çağırdığını, ortaya koymaktadır. Kendisinin Allah tarafından gönderildiğini, bütün âyetlerin Allah tarafından olduğunu ispatlamak için, Allah'ın Emriyle, daha Önce hiçbir peygamberin göstermediği mucizeler göstermiştir. Fakat onu inkâr ederek karşı geldiler. Kur'ân'ın ifadesiyle: "Fakat hile yaptılar, Allah da onları cezalandırdı. Allah, hile yapanların cezasını en iyi verendir. Allah demişti ki: 'Ey İsa! Ben seni eceline yetireceğim, seni Kendime yükselteceğim, inkâr edenlerden seni tertemiz ayıracağım." (3: 54-55). Bütün bu deliller, İsa aleyhisselâma ulûhiyyet veren Hıristiyan inancının savunulmasının imkânsızlığını ispatlamaktadır. Kur'ân bu inancı reddeder. İncil de, geçen yüzyıllar içinde tahrif edilmiş olmasına rağmen dağınık bölümlerinde, okyanustaki inciler misalî, İsa @' m gerçek Tevhid İnancını Öğrettiğini ortaya koymaktadır. Hıristiyanlar arasında bu yanlış inancın yayılmasına sebep olan üç etkenin açıklanması bu yanlış anlamayı vuzuha kavuşturacaktır.
1- Hz. İsa'nın mucizevî doğumu: Kur'ân bunu teyid eder ve İsa @'m babasız olarak doğuşunun sadece Allah'ın sonsuz Kud-reti'nin bir tezahürü olduğunu, gayet açık bir şekilde ortaya koyar. O, İsa @'ın babasız yaratılmasından daha zor olan Âdem @'ı hiç yoktan varetmiştir (3: 59).
Allah, dilediği şekilde herşeyi yaratmaya muktedirdir. Bu yüzden, Hz. İsa'nın mucizevî doğumu, onu ilâh mertebesine yükseltmeye veya ulûhiyete ortak koşmaya bir sebep teşkil etmez.
2- Hz. İsa'nın şaşırtıcı mucizeleri: Kur'ân, İsa @'m bütün mucizelerini doğrular, fakat bütün bu mucizelerin, Allah'ın rasulü olarak, O'nun izni ve emri ile meydana getirildiğini vurgular. Bu yüzden, İsa@'i Allah'a ortak koşmanın hiçbir temeli yoktur. Çünkü, İsa @'dan önce, diğer peygamberler ve Musa @ tarafından da birçok mucize gösterilmişti.
3- Hz. İsa'nın göğe çekilmesi: Kur'ân, Hıristiyanlıktaki İsa @'ın göğe çekilmesi inancını reddetmez. Bu inanç tamamıyla asılsız olsaydı, Kur'ân onu basitçe reddedebilir ve meseleyi hallederdi. Fakat böyle yapılmamış ve en azından bu inanca destek veren ifadeler kullanılmıştır. Ayrıca, İsa @ 'in katledildiği veya çarmıha gerildiğini reddeder (4: 157). {The Meaning ofthe Qur'an, c. II, sn. 31-35).
Allah tarafından İsa @'a verilmiş olan bu üstün vasıflara rağmen, onu ilah mertebesine yükseltip, Allah'a ortak koşarak ona ibadet etmenin mâkul bir temeli yoktur. O, kendinden önceki peygamberler gibi bir peygamberdi ve vazifesi öteki peygamberlerinkinin aynı idi. Yaratanın yeryüzünde bir elçisi olan hiçbir peygamberin, Allah'ın Dini'ni yaymak ve insanları O'na âsi olmaktan, O'na ortak koşmaktan men etmekten başka bir görevi olamaz. Çünkü, vazifeleri ve maksatları, İnsanları, Kâdir-i Mutlak olan Allah'a teslim olup, O'na itaat etmeye ve yalnız O'na ibadete çağırmaktadır {The Meaning of the Qur'an, c. II, sh. 32).
Âyette (3: 55) muteveffi kelimesinin kullanılması çok anlamlıdır. "Almak," "çıkarmak" ve "ruhu kabzetmek" anlamlarına gelir. Ancak burada "görevinden geri çağırmak" manasına geldiği görülmektedir. Ebu'1-A'la Mevdûdî'ye göre, İsrail oğulları getirdiği açık âyetlere/mucizelere rağmen onu reddetmiş oldukları için, Allah, elçisi İsa aley-hisselâmı görevinden geri çağırmıştır. İsrail oğullan, defalarca ikaz edildikleri ve felâketlere uğratıldıkları hâlde, yüzyıllardır Allah'a isyana devam etmekteydiler. Millet olarak, hızla kötüleşiyorlardı. Birbiri ardına birçok peygamberi katletmişler ve kendilerini Doğru Yol'a çağırma cesaretini gösteren her iyi insanın, kanını isteyecek kadar küstahlaş-mışlardı. Onlara, Hakk'a dönmeleri için son bir şans vermek üzere Allah, bir defada ve aynı zaman içerisinde, içlerinden iki büyük peygamber gönderdi. Bu peygamberler kendilerinin Allah tarafından gönderildiğine delalet eden öylesine açık âyetlerle gelmişlerdi ki, onları ancak Hakk'a karşı önyargılı, gözü kapalı ve doğru yoldan sapmış kimseler reddedebilirdi. İsrailoğullan bu son şanslarını da kaybettiler. Çünkü onlar daveti reddetmekle kalmayıp, bir rakkasenin isteğiyle Hz. Yahya @ gibi büyük bir peygamberin başını kestiler. Yine onlardan Ferisîler ve Hâkimler komplo hazırladılar ve İsa aleyhisselâma Roma Hükümeti tarafından bir şans daha verilmesine değmeyecek kadar inatçı olduklarını ispatlamış oldular. Bu yüzden Allah da, peygamberi Hz. İsa'yı geri çağırdı ve İsrail oğullarını, kıyamet gününe kadar rezil ve aşağı bir hayat ile cezalandırdı (The Meaning ofthe Qufan, c. II, sh. 34).
İKİNCİ BÖLÜM
TARİH BOYUNCA DİN VE ŞERİAT
Giriş
Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @'e, insanların ahlâkî ve ruhî eğitimi, arınması ve gelişmesi İçin, Allah tarafından şeriat (hayat nizamı) verildi. Bu, insanların, ahlaken ve ruhen eğitilerek, doğru yolun dışında kalan sosyal, maddî veya siyasî herhangi bir tesirin iğ-va edemeyeceği bir seviyeye yükselmelerini sağlayacak bir nizam idi. Bu rehberliğin ışığında Peygamber @, ahlâkî ve ruhî mükemmelliğe erişen ve aynı zamanda, kısa bir süre içinde maddî refah ve diğer güçlere karşı siyasî üstünlük elde eden bir millet meydana getirdi.
Hz. Peygamber @, insan hayatında bilginin Önemi üzerinde durarak; vahyî bilginin (§eri-at) ahlâkî ve ruhî idraki yükselteceğini, buna karşılık çevre bilgisinin (ilim), insanları bilimsel bilgi ve orijinal düşüncede ileri kılacağını işaret etti. Ayrıca, hayata dengeli yaklaşımın, toplumda, bütün toplum açısından olduğu kadar, fertler için de iyilik ve adaletin tesisine yardımcı olmakla kalmayacağını, aynı zamanda sosyal sistemdeki istikrarın ve insanlar için emniyet ve huzurun da teminatı olduğunu vurguladı.
Bunun yanında O, hâkimiyetin tamamen, kâinatın yaratıcısı ve hâkimi Allah'a ait olduğu ve herkes için iyilik, fazilet ve adalet üzerine bina edilmiş bir yönetim biçimini de ihtiva eden mükemmel bir sosyal sistem oluşturdu. Bu sistem, yedi temel prensip üzerine oturtulmuştur:
1- İlâhî kanunların hâkimiyeti;
2- İnsanlar arasında adalet;
3- Bütün vatandaşların eşitliği;
4- Bütün devlet meselelerinde istişare (ğûrâ);
5- Doğru davranışlarında otoriteye itaat {ma'ruj);
6- Herkes için iyiliği {ma'ruf) emr ve kötülüğü {mün-ker) men hak ve vazifesi ve
7- Makam İstek ve hırsının yasak olması.
Bu; renk, ırk, inanç ve milliyetine bakılmaksızın insanlara eşit muamele edildiği, hakların ve özgürlüklerin kesin bir şekilde kanun teminatı altında bulunduğu âdil ve faziletli bir sistemdi.
Peygamber @'den sonra gelen Hulefa-i Râşidînin herbiri, inandıkları ve insanlara tavsiye ettikleri şeyleri kendi nefslerinde yaşadılar ve valilerine, yüksek dereceli memurlarına, insanların iyiliği için adaletle davranmalarını emrettiler. Böylece, âdil ve dürüst bir hayat nizamı ve yönetim şekli bu halifeler döneminde en iyi bir şekilde hayata geçirildi.
Fakat Hulefa-i Râşidînden sonra İslâm toplumu, zaman içinde bu temel vasfını kaybetti ve saltanata dönüştü.
İlk temel değişiklik, halifeliğin halkın istek ve rızasından bağımsız hale gelip monarşiye dönüşmesiyle birlikte, istişare şeklindeki meşrutî prensipte meydana geldi.
İkinci değişiklik, halifelerin hayat tarzlarında meydana geldi. Halifeler, Allah Rasûlü'nün ve onun Hulefa-i Râşidînin hayat tarzlarını terkederek, Kayser ve Kisra'nm (kralların) hayat tarzını benimsediler.
Üçüncü değişiklik, insanlar için kullanılmak üzere Allah'tan bir emanet olan kamu hazinesinin (Beytülmal) yapısı ve kullanılışında ortaya çıktı. Beytülmal artık, sultanın ve hanedanın mülkü haline geldi.
Dördüncü değişiklik, ifade hürriyetinin son bulması idi.
Ortadan kalkan beşinci prensip, hâkimlerin {Kadı) yönetimden bağımsızlığı oldu. Bu, muttaki ve dürüst insanların, monarşi devrinde hiçbir devlet makamını kabul etmeyişlerinin sebeplerinden birisi idi.
Altıncı prensip olan istişarenin yerini istibdat ve zulüm aldı. Dürüst ve inançlı kimseler hükümdarın etrafından uzaklaşmaya başladılar.
KISIM 1
HZ. PEYGAMBER @ ZAMANINDA DÎN VE ŞERİAT
Peygamber Hz. Muhammed @, insanları Rabbinin isteğine göre yönlendirmek üzere, Allah tarafından doğru yola (şeriat) iletildi (45:18) ve bunun Allah indinde yegâne doğru yol olduğu hususunda kendisine teminat verildi (3: 19). Bu teminatın ardından Hz. Peygamber @'e, Allah'ın, kendi üzerindeki nimetlerinin tamamlanarak dinin kemale erdirildiği ve insanlık için yegâne hayat tarzı olarak seçildiği bildirildi. Hz. Peygamber @; bu hayat tarzım, gerek sözle gerek davranışlarıyla, elinden geldiğince insanlara tebliğ etti ve insanların zihinlerinde hiçbir konuda şüpheye yer bırakmadı. Bu durum, Veda Haccındaki hutbesiyle teyid edildi. Bu hitabında Peygamber @ şöyle diyordu:
"Ey Mü'minler! Size bir emânet bırakıyorum ki, siz ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emânet Allah'ın kitabı Kur'ân1 dır." (Müslim, Nevevî). Daha sonra Rasûlul-lah @ o muazzam halk kütlesine: "Ey Nâs! Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz?" diye sordu. Hepsi: "Allah'ın asaletini tebliğ ettin; risâlet vazifeni îfâ ettin, bize vasiyet ve nasîhatta bulundun! diye şehadet ederiz" dediler. Rasûlullah @ mübarek şehadet parmağını göğe doğru kaldırarak, sonra da cemâat üzerine çevirip İndirerek üç kere: "Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! " buyurdu (Müslim).
Vahyin muhatabı ve Allah'ın yeryüzündeki rasûlü ve halîfesi olarak Peygamber©, İnsanlığın manevî ve siyasî liderliğini şahsında birleştirmişti. Böylece onların, ruhî olgunluk yanında, dünyada siyasî hâkimiyet elde etmelerini de sağladı. Diğer bir ifadeyle O, Allah yolunun yeryüzündeki gerçek ve mükemmel temsilcisi idi. İnsanlara takip etmeleri gereken yolun vasfım, sahasını ve gereklerini sözleri ve davranışlarıyla gösterdi. Bu yüzden, Hakikat yolu ile ilgili her türlü şüphe, istifham ve problemlerde Allah'ın Kitab'ına ve Rasûlü'nün Sünnetine başvurulmalıdır.
Hz. Peygamber @, insanların ruhî eğitimi, arınması ve ilerlemesi için şeriat ı getirmişti. Böylece insanlar, manen ve ruhen eğitilerek, doğru yoldan, herhangi bir sosyal, maddî veya siyasî etki tarafından iğva edilemeyecek yürsek bir dereceye erişebileceklerdi. Bu, Allah'ın nebilerinin başlıca fonksiyonlarından biri idi ve Muhammed @'e bu vazife şu sözlerle yüklenmişti: "Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi (kötülüklerden) arındıran, size Kitap ve hikmeti ve size bilmediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik." (2: 151). Bu eğitim arınma, kitap ve hikmet öğrenme gerçekten, İslâm'ın neferlerinin görev İri Kûfî tarzıyla istinsah edilen Kur'ân'dan Bakara sûresine ait bir sahife. AIİ b. Ahmed el-Verrak. Kayrevan, 1020. ve sorumluluklarını yerine getirebilmelerini mümkün kılacak eğitim ve öğrenimlerinin temelini oluşturmaktaydı. Dünyaya ilâhî emirlere uygun olarak, siyasî liderliğin yanında ruhanî olarak da, etkin bir biçimde liderlik yapmak gibi güç bir görevi yerine getirebilmeleri için, bu zorlu eğitimden geçmeleri gerekiyordu. Rasûlullah @ bu sorumluluğu yüklenerek üzerine düşeni en iyi şekilde yerine getirdi. O, Allah'tan bir elçi ve rehber olmanın yanında, bir komutan, devlet adamı ve hâkim idi ve bütün bu vazifeleri eşine rastlanması mümkün olmayan bir tarzda gerçekleştirdi. Ahlaken ve ruhen en yüksek seviyeye erişmiş ve aynı zamanda, kısa süre içinde, bütün diğer güçlere karşı siyasî üstünlük elde etmiş bir ümmet meydana getirdi.
O'nun peygamberliğinin bir başka yönü de, ilim ile donatılmış oluşuydu. Bu İlim, kendisinden sonra, takipçilerine geçti. Rasûlullah @, daima doğruyu konuşmak ve ilmin ışığında hareket etmek gerektiğini, aksı halde, insanın kendisini, karanlığın ve unutulmuşluğun vadisinde bulacağını ısrarla söylüyordu. Doğru davranmanın ilk şartı, bu davranışın zan ve tahmine değil, gerçek bilgiye dayanması idi. Kur'ân da bu gerçeğe işaret etmekte ve insanlara, çoğunluğu oluştursalar bile zanla hareket edenlerin peşinden gitmemelerini tavsiye etmektedir: "(De ki) yanınızda bize çıkarıp göstereceğiniz bir bilgi var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz." (6:148)
Hakikate karşı çıkanlar, ilim sahibi olamaz, sadece gerçek hayatta hiçbir faydası olmayan saçma fikirlere sahip olurlar. "Onların çoğu zandan başka bir şeye uymuyorlar. Zan ise gerçekten hiçbir şey kazandırmaz." (10:36). Kur'ân'm bu âyeti; ilme değil, insanların bazı çürümüş kemiklerin toplanmasından (arkeoloji) veya atalarının mirasından elde ettikleri zanna, heva ve heveslerine uygun bilgilere dayanan felsefeleri, ideolojileri ve dinî akideleri yermektedir. Câsiye süresindeki âyette insanların sadece zanlarına dayanarak ahireti inkâr etmeleri reddedilmektedir: "...Fakat onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zannediyorlar." (45:24). Bu hakikate aykırı olan davranış biçimi beyhudedir. "Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise haktan hiçbir şey kazandırmaz (Zan ile gerçeğe ulaşılmaz)." (53:28)
Atalarının yolunu terketmek istemediklerinden, gerçeği kabullenmeyenlerin durumu da böyledir. "Onlara; 'Allah'ın indirdiğine uyun!' dense, 'Hayır biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız (onların yolundan gideriz)'derler." (31:21). Bakara sûresinde de şöyle denmektedir: "Onlara, 'Allah'ın indirdiğine uyun!' dense, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!' derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna uyacaklar)? O inkâr edenler(i hakka çağıran)ın durumu tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen (işittiği şeyin mânâsım anlamayan hayvanlar)a haykıran kimsenin durumu gibidir. (Onlar) sağır, dilsiz ve kördürler, onun için düşünmezler." (2:170-171).
Bu âyetler, doğruluğu hakkında bir bilgiye sahip olmadıkları halde, atalarının hayat tarzına saplanıp kalmış olanların peşin hükümlülüklerini ve cahilliklerini açıkça göstermektedir. Bunlar, bu yanlış hayat tarzlarını takip etmeye devam etmekte ve yaratıcılarından gelen doğru bilgi üzerine oluşturulan doğru yola tamamıyla yüz çevirmektedirler. Allah'ın yolundan gitmeyen bu tür İnsanlar için verilen mesaj, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı şeklindedir. Yalnızca bilgiye ve kavrayışa sahip olanlar öğüt alır ve hakikatin peşinden giderler (39:9).
Bu şekilde Hz. Muhammed @, sadece zan ve tahminlere değil, ilme göre hareket edenlerin her iki dünyada hakikî ve sürekli başarıya sahip olacaklarını kesin bir şekilde ortaya koydu. Sadece gerçek bilginin insanlığa sürekli gelişme ve ilerleme sağlayacağını belirtti. Allah'ın Son Elçisi vasıtasıyla bize verilen vahyî bilgi, ruhî ve ahlâkî kavrayışımızı yükseltecek ve çevre bilgisi, Allah'ın kitabında işaret edildiği gibi, orijinal düşünce ve ilme dayalı fikirlerde bizi ilerde tutacak; böylece yüksek vasıflı bir hayata sahip olabileceğiz. (Bilginin bu yönü, bu kitabın 3 ve 4. bölümlerinde daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır).
Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin Üçüncü yönü, adalet kavramını açıklamak ve bunu insanların hayatlarında, ferdî ve kollek-tif bazda tesis etmekti; böylelikle insanlık, yeryüzünde huzurlu, mutlu ve emin bir hayat sürebilecekti. Bununla ilgili olarak Peygamber @, toplumda adaletin temeli olan şu yedi ana prensibi ortaya koymuştur:
1- İlâhî Kanunun Hâkimiyeti
İslâm devleti, bütün otorite ve yönetim hakkının, kâinatın yaratıcısı ve hâkimi olarak Allah'a ait olduğu temeline göre teşkilatlanmıştır. Bu yüzden onun koyduğu kanun, bütün beşerî kanunlardan üstündür ve her durumda uyulması zorunludur. Bu prensip Kur'ân'da, tam anlamıyla açıklanmaktadır (4:58, 64-65, 80, 105; 5:45-46; 12:40; 24:54-56; 33:36 ve 59:7).
Rasûlullah @ de çeşitli vesilelerle bu hususlara işaret etmiş ve açıklıkla beyanda bulunmuştur: "Allah'ın kitabına tâbi olunuz. Onun helâl kıldığını helâl, haram kıldığını da haram biliniz." (Tabaranî ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'ine istinaden Kenzû'l-Ummâl).
Rasûlulllah @ ayrıca şöyle buyurmuştur: "Elbette ki Allah, uyulması gereken bazı emirler göndermiştir (ferdiz); onları ortadan kaldırmayınız. Bazı haramlar koymuştur, bunları ihlâl etmeyiniz. Allah'ın bazı sınırlamaları vardır (hudud); onları aşmayınız. Bazı hususlarda da birşey buyurmamıştır, sükût ile geçmiştir; sizin de bunların üzerinde bahislere girmemeniz gerekir." (Darekutnî'ye istinaden Kenzû'l-Ummâl, c. I). "Kim Allah'ın Kitabına sarılırsa, bu dünyada sapıklığa düşmez, ahi-rette de bedbaht olmaz." (Miş-kât). Veda hac-cında da şöyle buyurmaktadır: "Size iki şey bırakıyorum. Onlara uyarsanız yolunuzu şaşırmaz ve sapıtmazsınız: Allah'ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti." (Muvatta ve Kenzû'l-Ummâl, c. I). Peygamber @ ayrıca, şunu ilave etmektedir: "Size neyi yapmanızı emret-tiysem, onu alın; neyi yasakladıysam, ondan uzak durun." (Kenzu l-Ummâl, c. I).
Görüldüğü gibi Kur'ân ve Hz. Peygamber @'in sünnetince, İlâhî kanunun üstünlüğü ve hâkimiyeti ihdas edilmekte ve Allah'ın kanunu ile çatışan hiçbir kanuna uyulmaması gerekmektedir (Geniş bilgi için bkz. Sîret Ansiklopedisi, c. I ve II).
2- İnsanlar Arasında Adalet
Rasûlullah @'in tesis ettiği prensiplerden ikincisi, Allah'ın kanununun herkes için aynı olduğu ve en düşüğünden en yüksek derecelisine kadar toplumdaki herkes için eşit olarak uygulanması gerektiğidir. Hiç kimseye imtiyaz tanınmamıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de, Allah'ın elçisinden bu durumu, şu sözlerle ilan etmesi istenmektedir: "...Aranızda adalet yapmakla emrolundum..." (42:15). Bu âyet açıkça, Rasûlullah @'den, insanlar arasında, tarafsız olarak, adaletle hükmetmek üzere gönderildiğini ve bir kısmına iltimas yapıp diğerlerinden yüz çevirmesinin onun misyonu ile bağdaşmayacağını ilân etmesini istemektedir.
Rasûlullah @ bütün insanlarla eşit ilişkiye sahipti. Bu, adalet ve eşitlik ilişkisi idi. Adalet kimin tarafında olmayı gerektiriyorsa, onun yanında; adaletin karşısında olduğu kişinin, O da karşısında idi. O'nun dininde kimseye ayrıcalık yapılmıyordu. Akrabalar ile yabancıların, sıradan insanlarla eşraftan olanların veya zenginler ile fakirlerin hakları birbirinden farklı değildi. Doğru olan, herkes için doğruydu; günah veya hata olan, herkes için günah veya hata idi. Günah herkes için günah, haram herkes için haramdı. Mecburî olan bir şey, herkes için mecburî idi; hattâ Peygamber @ de bizzat Allah'ın kanunları karşısında mükellefiyetten azledilmiş değildi (Mevdûdî, Khilafat-o-Mulukiyat).
Hz. Peygamber @, İslâm'ın bu genel prensibini şu sözlerle açıklamaktadır: "Ey insanlar! Bilin ki, sizden öncekileri, içlerinde şerefli bir aileye mensup birisi hırsızlık yapınca onu bırakıp, zayıf bir kimse çaldığında ona had uygulamaları helak etmiştir. Allah'a yemin ederim ki, kızım Fâtıma bile hırsızlık yapsa onun elini keserdim." (Buharî, Müslim). Hz. Ömer de, Peygamber @'in, kendisine kısas yapılmasını kabul ettiğini gördüğünü söylemiştir. (İmam Ebu Yusuf, Kitahû'l-Harac).
3- Bütün Vatandaşların Eşitliği
Üçüncü prensip; İslâm devletindeki bütün vatandaşların, renk, ırk, milliyet, dil ve inancına bakılmaksızın eşit haklara sahip olmasıdır. İslâm devletinin hudutları içinde herhangi bir kişi, grup, kabile, ırk veya milliyet özel haklara veya imtiyazlara sahip olamayacağı gibi, hiç kimse, herhangi bir şekilde diğerlerinden daha aşağı olarak görülemez. Bu prensip, Kur'ân'da şöyle ifade edilmektedir: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi taifelere ve kabilelere ayırdık. Allah'ın yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok sakınanımzdır. Allah bilendir, haber alandır." (49: 13). Rasûlullah @ de bu prensibe şu sözleriyle açıklık getirmiştir: "Allah, sizin görünüşüze ve zenginliğinize değil, kalbinize ve amellerinize bakar." (Müslim ve İbni Mâce). "Ey insanlar! Dikkat edin. Elbette ki Rabbiniz birdir. Arapın arap olmayana ya da arap olmayanın Arapa veya beyazın siyaha, siyahın da beyaza, takva (Allah'tan korkup doğru yolda gitmesi) dışında bir üstünlüğü yoktur." (Beyhâkî).
Rasûlullah @, bütün müslümanların, din kardeşi olduklarını ve hiçbir müslümanın diğerleri üzerinde takva dışında bir üstünlüğü olmadığını belirterek, müslümanların arasındaki eşitliği vurgulamıştır. (Taberanî'ye istinaden İbni Kesîr, c. IV, s. 217). Bir başka hadislerinde de şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet eder, kıblemize yönelir ve bizim gibi ibadet eder ve kestiğimiz eti yerse, işte o müslümandır. Müslümanlara farz ve hak olan şeyler, ona da farz ve haktır." (Buharî, Kitabu's-salat). "Mü'minlerin kanı birbirleriyle aynı Ölçüde ve müsavidir. Sıradan bir müslümanın bile, birisi lehinde verdiği eman hepsinin sorumluluğundadır." (Ebu Davud ve Neseî). Rasûlullah @'den rivayet edilen bütün bu hadisler, Kur'ân'da zikredilen "Muhakkak mü'minler kardeştirler." (49:10) prensibini vurgulamaktadır.
4- Danışma (Şûra)
Allah'ın Elçisi tarafından, devlet meselelerinde üzerinde durulan dördüncü prensip, her seviyede istişarenin uygulanmasıdır. Öncelikle, devlet başkanı, karşılıklı istişare yoluyla ve bütün müslümanların muvafakatiyle tayin edilmeli (ya da seçilmelidir. Sonra başkanın, hükümet İşlerini istişare ile yürütmesi gerekmektedir. Kur'ân'da müslümanların, işlerini karşılıklı istişare ile yürüttükleri ifade edilmektedir (42:38). Rasûlullah @'e istişare konusunda şu sözlerle tavsiyede bulunulmaktadır: "...(yapacağın işler) hakkında onlara danış..." (3: 159).
Hz. Ali, Rasûlullah @'e, kendisinden sonra, Kur'ân'da hükmü bulunmayan ve kendisinin de temas etmediği meselelerle karşılaşırsa ne yapması gerektiğini sordu. Rasûlullah @ cevabında: "Ümmetimin âbid ve âlimlerini (fu-kaha) toplayınız. Kendileriyle müşavere ediniz. Fakat sadece bîr kişinin görüşüne göre karar vermeyiniz." buyurdu (Taberanî). Hz. Ömer de: "Bir kimse, müslümanlara danışmadan, halkı kendisinin veya başkasının otoritesine uymaya çağırırsa; onu öldürmemeniz caiz değildir." demiştir. (Kenzu' l-Ummâlf c. V). Hz. Ömer'den bir başka rivayet de şöyledir: "Müşaveresiz hilâfet yoktur." (Kenzu l-Ummâl, c. V). Hz. Ömer'in bu açıklamalarına göre, bir kimse zor kullanarak kendisini yönetimin başına geçirtmek isteyemez. Bu çok ağır bir suçtur. Ve böyle bir kimseyi ortadan kaldırmak ümmet için kaçınılması imkânsız bir farizadır (Geniş bilgi için bkz. Sıret Ansiklopedisi, c. 1, sh. 384-391).
5- Doğru İşte İtaat (Ma'ruj)
Beşinci prensip, yönetime ancak, doğru olan ve evrensel kabul gören şeylerde uymanın mecburî olması {ma'ruf), kötü ve günah olan şeyde kimseye itaat edilmeyeceği prensibidir. Bir başka ifadeyle, yalnızca hükümetin meşru emir ve düzenlemeleri ve memurlarına uymak mecburîdir. Bunlar, kanuna (şeriate)
aykırı herhangi bir emir yayınlama hakkına sahip değildir. Yayınlarlarsa, buna uyulma-malıdır. Kur'ân, Rasûlullah @'e bîat edileceği sırada, bu biatin ancak doğru ve meşru işlerde yapılmasını şart koşmuştur. Halbuki Ri-salete muhatap zâttan hiçbir zaman masiyetin zuhur etmeyeceği özellikle bilinen esaslardandır. (60:12). İbni Ömer, Rasûlullah @'in, "Allah'a itaatsizlik yapması (masiyet) emre-dilmedikçe her müslümana dinlemek ve itaat etmek düşer. İster hoşuna gitsin, isterse gitmesin. Fakat masiyet yolunda emir verilince ne dinlemek kalır, ne de itaat." buyurduğunu nakletmektedir. (Buharı ve Müslim). Yine Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Allah'a itaatsizlikte itaat yoktur; itaat ancak ma'ruf (doğru işi) içindir." (Müslim, Ebu Davud, Neseî). Bu husus Rasûlullah @ tarafından, değişik şekillerde, değişik vesilelerle zikredilmiştir. Fakat vurgu aynı prensip üzerindedir: "Allah'a karşı masiyet yolunu tutana itaat yoktur." "Yaratıcıya karşı masiyet hususunda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur." "Allah'a itaat etmeyene itaat yoktur." gibi.
6- İyiliği Emr, Kötülükten Men Hak Ve Vazifesi
Rasûlullah @ tarafından çokça vurgulanmış olan altıncı prensip, her müslüman fert gibi devletin de iyi ve doğru olanı emretme (emr-î bil ma'ruf), kötü ve yanlış olandan men etme (nehy-i anil münker) hak ve vazifesidir. Bu prensibe göre İslâm devletinin en önde gelen vazifesi, îslâmî hayat tarzını, hiçbir değişikliğe yer vermeksizin tesis etmek ve İslâm'ın ahlâkî ölçülerine göre İyi ve faziletli olanı yaymak ve toplumdaki kötülüğü yok etmektir. Kur'ân, İslâm devletinin gayesini şu sözlerle açıklamaktadır: "O (Allah'ın dinine yardım eden)leri yeryüzünde iktidara getirdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilâkis) namazı kılarlar, zekât verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar." (22:41).
Kur'ân'ın beyanına göre bu aynı zamanda, İslâm ümmetinin de amacıdır: "Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun." (2: 143). Yine Âl-i İmrân sûresinde şöyle buyurulmak-tadır: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz Ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110). Hz. Muhammed @'den önce gelen bütün peygamberler de aynı vazifeyi yüklenmişlerdi: "Şöyle ki, dini doğru tutun (Allah'ın bildirdiğine inanın ve onun gönderdiği hükümlere teslim olun. Hurafeler karıştırıp dini bozmayın) ve onda ayrılığa düşmeyin." (42:13). Gayri müslimlere karşı verdikleri mücadelelerinin gayesi de Kur'ân'a göre şu idi: "Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılıp O'nu birleyerek Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur." (98: 5). Buna göre İslâm devletinin gayesi, bütün bir sistem olarak dini tesis etmek ve İslâm toplumunun yapısını ve karakterini bozacak hiçbir şeyi ona karıştırmamaktır. Son nokta Allah Rasulü @'nün dilinde şöyle vurgulanmaktadır: "Dikkat edin! (Yolumuzda) uydurulmuş şeylerden uzak durun. Uydurulmuş olan her şey bid'attır ve her bid'at da dalalet(sapık-hk)tir." (Mişkât). Hz. Peygamber @'den bu konuda rivayet edilen diğer iki hadis şöyledir: "Kim bir bid'at (uydurma şey) icat ederse, İslâm'ın tahribine yardım etmiş olur." ve "Allah İndinde sevilmeyen üç tür insandan birisi, İslâm'da cahiliye usûlleri yoluna giden kimsedir." (Mişkât, Mevdûdî, Khilafat-o-Mulukiyat). Burada; hakikatleri söylemek, iyi ve doğru olanı desteklemek ve toplumda ve devlette her nerede yanlış ve kötü bir şey görürse, elinden geldiğince onu kontrol edip durdurmanın, müslüman toplumdaki her vatandaşın hakkı olduğu kadar görevi de olduğunu vurgulamak gerekir. Kur'ân-ı Kerîm bunu, şu kelimelerle emretmektedir: "İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın." (5: 2). Ahzâb süresindeki şu ifadeler: "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin." (33:70) ve Nisa süresindeki şu ifadeler: "Ey iman edenler! Adaleti tam yerine getirerek, Allah için şahitlik edenler olun; kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın!)" (4:135) bu konuda rehberdir. Tevbe sûresinde de şöyle buyurulmaktadır: "Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerin-dendir. Kötülüğü emrederler, iyilikten men ederler ve ellerini sıkı tutarlar... Mü'min erkekler, ve mü'min kadınlar birbirlerinin velîsîdİrler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler." (9: 67, 71). Kur'ân mü'minle-rin ayırdedici özelliğini de şöyle belirtmektedir: "...iyiliği emredip kötülükten men eden ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır..." (9: 112). Rasûlullah @ bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Her kim bir kötülük görürse hemen onu eliyle değiştirsin. Eğer (eliyle değiştirmeye) muktedir olamazsa diliyle (kınasın, korkutsun). Şayet, (diliyle de) değiştirmeye gücü yetmezse kalbiyle (onu reddetsin, ondan nefret duysun). Kalben benimsememek imanın en zayıf derecesidir." (Müslim, Tirmizî, Ebu Davuâ). Allah'ın Peygamberi bir başka hadîsinde şöyle demektedir: "Allah'ın benden önce herhangi bir ümmete gönderdiği peygamberin, muhakkak o ümmet içinde (ona inanan) havassı ve ashabı olurdu. Bunlar o peygamberin sünnetine yapışırlar, emirlerine uyarlardı. Sonra arkalarından öyle kötü nesiller gelirdi ki, yapmadıklarını söylerler, enırolunmadıklannı da işlerlerdi. Her kim bu kötü nesillere karşı eliyle cihad ederse, o mü'mindir. Her kim onlara diliyle karşı koyarsa o da inanmıştır. Her kim onlara karşı kalbiyle mücahedede bulunup buğz ederse o da mü'mindir. Bu kalbî mücahedenin ötesinde hardal tanesi (kadar) iman(dan eser) yoktur. (Müslim). Ebu Said el-Hudrî'nin rivayet ettiği bir hadiste de Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Cihadın en üstün mertebesi zâlim sultan huzurunda hakkı söylemektir." (Ebu Davud, Tirmizî, Neseî ve ibni Mâce). Ebu Bekr es-Sıddîk da Rasûlullah @'den şu rivayette bulunmuştur: "İnsanlar zâlim(in zulmünü) gördüklerinde onun zulmünü engellemezlerse, Allah yakında hepsini nezdin-den göndereceği bir azâb uğratır." (Ebu Davud, Tirmizî ve Neseî); "İşte benden sonra üzerinize (bir kısım) idareciler gelir ki, onların yalanlarına 'doğrudur' diyenlerle, onların işledikleri zulümde kendilerine yardım edenler, benden değildir, ben de onlardan değilimdir." (Neseî). "Yakında üzerinize, maişetiniz ellerinde olan öyle insanlar yönetici olurlar ki onlar, sizinle konuştuklarında yalan söylerler. Bİr şey yaptıklarında, kötü ve yanlış yaparlar. Onların kötü yollarını Övmedikçe ve yalanlarını onaylamadıkça, sizden hoşnut olmazlar. O zaman siz de onları yola getirmek için karşılarında hakkı söyleyiniz. Eğer onlar ölçüyü kaçınırlarsa ve bir kimse hakikati konuştuğundan dolayı Öldürülürse, elbette ki o şehid-dİr." (Kenzû'l-Ummal). Rasûlullah @ ayrıca, idarecileri memnun etmek için, Allah'ın rızası hilâfına konuşan (bir şey yapan) kişinin, Allah'ın dininden çıkacağını belirtmiştir. (Kenzu'l-Ummal).
Kur'ân âyetleri ve Peygamber @'in sözleri, iyiliği emredip kötülükten men etmenin, islâm devletinin, ferdî ve toplu olarak müslü-man vatandaşların vazgeçilmez görevleri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Gerçekten, iyi ve doğru olanın teşvik edilip, kötü ve yanlış olanın mahkûm edildiği bir toplum tesis etmek, devletin temel bir görevi olduğu kadar hakkıdır da. Bu görev devletin yanında müslümanlara da düşmektedir. Müslümanların gerek ferden gerekse kollektif olarak, toplumda iyiliği emredip kötülükten men etmeleri ve böyle bir toplumun oluşturulması için devlete yardımcı olmaları gerekmektedir. Bu konuda bir kısım vatandaşlarda görülecek aldırmazlık, imanlarmdaki zayıflığın bir yansıması olacaktır.
7- Makam İsteği Ve Hırsının Yasaklanması
Devletin yedinci prensibi, başkanlık da dahil mesuliyeti üzerine alacak olanların, bu görevler için uygun görülmemesi prensibidir. Bu prensibe göre, toplumdaki Üst makamları elde etme hususunda istekli ve haris bulunulmayacaktır. Çünkü muhteris ve makam düşkünleri, bu statüler için uygun kimseler değildirler. Bu konu Kur'ân'da genel olarak zikredilmektedir: "İşte ahiret yurdu: Onu yeryüzünde böbürlenmek ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz." (28: 83). Rasûlullah @ bu prensibe şu sözleriyle açıklık getirmiştir: "Allah'a yemin ederim ki, biz işlerimizi (devletteki herhangi bir makam için) istekli ve ihtiraslı kimseye tevdi edemeyiz." (Buharı). Bir başka rivayette de Rasûlullah @, şöyle buyurmaktadır: "Emrinizde o vazifeye istekli olanları istihdam etmeyiniz." (Buharı ve Müslim). Bu konudaki başka bir hadis de şöyledir: "Bize göre, sizin aranızda en az dürüst ve en az güvenilir olanınız, (makam için) en çok istekli ve İhtiraslı olanımzdır." (Ebu Davud). Yine bir başka hadîste, "Her kim istekli ve ihtiraslı olursa, biz onu işimize tayin edemeyiz." (Kenzu'l-Ummâl, c. VI) Duyurulmaktadır. Abdurrahman b. Semûre de, Rasûlullah @'in kendisine şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ey Abdurrahman! Emirlik isteme. Çünkü isteyerek bunu elde edersen o zaman, o işi yürütmek için yalnız başına bırakılırsın. Fakat istemeden görev sana verilirse, o işi yürütmede yardım görürsün." (Buharı ve Müslim).
Bütün bunlar, herhangi bir görevi elde etmek için uğraşmanın, Batılı ülkelerdeki demokratik seçimlerde olduğu gibi kampanya yürüterek oy toplamanın, İslâmî devletin ruhuna aykırı olduğu konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır.
Sonuç
Rasûlullah @ toplumda, yönetim biçimini de ihtiva eden, iyilik, fazilet ve herkes için adalet temeline dayalı bir hayat tarzı oluşturmuştur. Bu hem ruhanî ve hem de dünyevî değerleri içeren en mükemmel ve en kapsamlı bîr yaşama biçimidir. Ruhanî ve dünyevî sistemler, birbirlerinin tamamlayıcı parçalan olarak harman edilmiş olup, İslâmî sistemde, hayatın bütün yönleri bir bütün halinde bir araya getirilmiştir. Gerçekten hepsi, uyum içinde bir arada ve birbirine bağımlıdır ve birbirinden ayrı düşünülemezler. Çünkü bu hayat tarzı (Din) bir bütündür. İbadet, muamelat, devlet politikası, malî meseleler, kanunlar ve yönetmelikler, inançlar ve ameller, bu dünya ve ahiret... Bütün bunlar, mükemmel ve şümullü bir sistemin tamamlayıcı ve belli bir düzen içindeki parçalandır. Bunlardan her hangi birini diğerlerinden ayrı olarak ele almak çok zordur.
İslâm, kendine has bir sistem olup, dünyada bir benzeri yoktur. Onun temel prensibi, diğerlerinin temel prensiplerinden tamamen farklıdır. Bu yüzden, onun veya kısımlarından herhangi birinin, diğer dünyevî sistemlerle karşılaştırılıp aralarında benzerlik kurmaya çalışmak makul bir iş olmaz.
Bu sistem, her türlü otoritenin ve hâkimiyetin Allah'a ait olduğu prensibi üzerine kurulmuştur ve bu sistemde, ancak ve ancak Allah kanun koyar ve insanların hayat tarzını belirler. Diğer bütün sistemler, hâkimiyetin İnsanlara ait olduğu ve kanun yapma hakkının ve hâkimiyetin insanlarda olduğu prensibine dayanır. Bu iki sistem, temelde birbirlerine zıt-tırlar ve bunları bir araya getirmek mümkün değildir. Bu sebepten, İslâm'ı diğer sistemlerle kıyaslamak mantıksızdır.
İslâm, dünyanın değişik yörelerinde yaşayan müslümanların eşit olduğunu ilan etmesi ile, diğer dünyevî sistemlerden ayrılır. İslâm, millî, ırkî, ten rengi ile ilgili ve bütün diğer ön yargıları saçma bulur. Bu yüzden İslâm, imparatorluğun değişik bölgelerini merkezin menfaati için sömürülecek koloniler olarak görmez. Her ülke, İslâm dünyasının oluşturduğu bedenin bir üyesidir ve merkezdeki ahâlinin sahip olduğu hakların aynısına sahiptir. Medine'deki merkezî hükümet adına Rasûlullah @'in tayin ettiği vali, kumandan veya âmile (zekat memuru) bu görevin verilmesi, o kişinin takvası ve dürüstlüğü ile ilgilidir. Çünkü onlar, bir sömürge yöneticisi değildirler. Şu bir tarihî gerçektir ki, fethedilen bölgelerin çoğunun yönetimi, o bölgelerin sakinlerinden birinin elindeydi ve bunun sebebi de yine o kişinin, o bölgeden olması değil, o göreve ehil olmasıydı. Bir bölgeden toplanan bütün gelirler, o yörenin ihtiyaçları için harcanır ve ancak bir fazlalık kalırsa, bu fazlalık merkezî hazineye (beytülmal) gönderilirdi. Bu da yine, geçmişteki ve şimdiki emperyalist ülkelerin yaptıklan gibi, diğer ülkeler ona şiddetle ihtiyaç duysalar bile merkezin alıkoyacağı pay olarak görülmeyip, müslümanla-rın ihtiyacına harcanırdı.
İnsanların birliği ve cihanşümul kardeşlik kavramlarından dolayı, İslâm'ın, yapısı itibariyle insanî olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yukardaki prensibi hayata geçirmek için İslâm, bütün insanların eşit ve mü'minlerin kardeş olduğunu ilan etmiştir. İslâm; ulûhiyet, hayat, kâinat ve insan ile ilgili genel görüşünden neşet eden iki fikir üzerine bina edilmiştir. Bunlardan birincisi, insanlığın, ortak soy, fıtrat, mizaç ve gelişmesine dayanan birliği; ikincisi, İslâm'ın, uygulanabilir ve insanlığın menfaatine olan yegâne mükemmel ve şümullü hayat tarzı olduğudur. Bu sebeple, diğer hiçbir sistem onun yerini tutamaz.
Rasûlullah @, İslâmî yönetim tarzının, Allah'tan başka ilah olmadığı ve bu sebeple, hâkimiyetin ancak Allah'a ait olacağı prensibine dayandığını açıkça ifade etmiştir. İnsanlığı yönetecek olan ancak Allah'tır. Allah'ın hâkimiyetini tanıyan insanlar, yeryüzünde O'nun kanunlarını dürüst ve âdil bir biçimde uygulayacak olan temsilcileridir. Rasûlullah @ böyle bir siyasî sistem kurmuş ve hükümet işlerinin nasıl âdâlet ve hakkaniyetle idare edileceğini göstermişti. O, bütün insanlar için, dinî, siyasî ve ekonomik meselelerinde, mükemmel bir uhrevî ve dünyevî model ve bir örnek idi. (Seyyid Kutub, Social Justice in islam).
KISIM 2
İLK DÖRT HALİFE DÖNEMİNDE DİN VE ŞERİAT
Hz. Peygamber @'in vefatından sonra sırasıyla hilâfete geçen ilk dört halife, dinî ve siyasî sahalarda işleri O'nun koyduğu prensiplere göre yürüttüler. Allah'ın elçisinin eğitim öğretim ve rehberliği ile oluşmuş olan toplumdaki her bir fert, İslâm'ın ruhuna ve emirlerine uygun bir yönetim biçiminin nasıl olması gerektiğini biliyordu. Peygamber @'in, halefinin kim olacağı konusunda bir karan yoksa da; İslâm toplumunun mensupları İslâm'ın, istişare prensibine dayanan bir hilafeti gerektirdiğini biliyorlardı. Bu yüzden, babadan oğula geçen bir saltanat oluşturma veya otoriteyi güç kullanarak ele geçirme yolunda bir teşebbüs olmadığı gibi, halifelik makamını elde etmek için uğraşan ya da bunun için kendi ismini ortaya atan da yoktu. Aksine dört halife, birbiri peşisıra, halk tarafından seçilerek geldiler. Bu dört halife daha sonra, bugün de olduğu gibi, hulefa-i râşidîn olarak tanındılar. Bu durum, müslümanlann gözünde hilafetin doğru şeklinin bu olduğuna Medine'de istinsah edilmiş ve günümüze kadar gelmiş en eski Kur'ân nüshalarından biri. Ma'il (yatık) yazı, 8. yy. dair yeterli delil oluşturmaktadır. Bu dört halifenin, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin seçilmelerinde, ne seçilmeleri için gayret edenler, ne seçim kampanyaları, ne kendi adaylığını ilan etmeler, ne de bu dört kişinin adaylığı yönünde sarfedilen çabalar vardı. Aksine, bunları halk kendi seçti veya istişare sonucu ve ittifakla tayin olundular.
Dört halifenin her biri devlet işlerinde, ümmetin ileri gelenleri olan ehi-i re 'y ile istişare etmeksizin karar almazlardı. Hz. Ebu Bekir, bütün meselelerde, önce Allah'ın Kitabına başvurur, bu gibi meseleler hakkında bir hükmün bulunup bulunmadığın araştırır, orada bulamazsa Rasûlullah @'in böyle bir muamele ile karşılaşıp karşılaşmadığına bakardı. Karşılaşmış ise Rasûlullah @'in bu hususta verdiği hükmü ve meseleyi nasıl karara bağladığını tetkik ederdi. Şayet Sünnette de herhangi bir hüküm bulamazsa, ümmetin ileri gelenlerini ve bilgili zevatı toplar, kendileriyle istişarede bulunur, ona göre meseleyi halleder ve karar verirdi. (Sünen-i Darimî). Hz. Ömer de devlet işlerinde aynı yolu izledi. (Kenzû'l-Ummâl, c. V).
Hulefa-i Raşidîn (doğru halifeler), müşavere sırasında, şûra üyelerinin fikirlerini tam bir serbestiyet içinde ifade hakkına sahip oldukları görüşünde idiler. Hilafetin bu husustaki siyasetini, Hz. Ömer'in, bir müşavere heyetini açış konuşmasında şu sözlerle dile getiriliyordu: "Ey insanlar! Size anlatmak istediğim şudur: Emanet olarak uhdeme tevdi ettiğiniz devlet işlerini yürütebilmem için benimle işbirliği yapacaksınız. Ben de sizin gibi bir insanım. Bugün, sizin haklarınızın aynına sahip bulunduğumu, sizinle müsavi olduğumu söylemek isterim. Aranızda isteyen benimle aynı fikirde olan da olabilir, farklı düşüncede olan da. Ben size, ille de benim arzulanma uyacak ve benim dediğimi yapacaksınız, demek istemiyorum." (İmam Ebu Yusuf, Kitabû'l-Ha-rac).
Dört halifenin hepsi de Beytulmal'ı Allah'ın ve kullarının bir emaneti olarak gördüler.
Gayri kanuni gelirler toplayıp bunları gayri kanunî yerlere harcamayı meşru görmediler. Onlara göre yöneticilerin, şahsî ihtiyaçlarını buradan karşılamaları meşru değildi. Bir sultan ile halife arasındaki fark, onlara göre şu idi: Sultan, millet hazinesini kendi şahsî mülkü gibi görür ve ondan dilediği gibi harcardı. Halife ise, onu Allah'tan halk için verilen bir emanet olarak görür, her kuruşunu toplar ve her kuruşunu da hak için harcardı. Hz. Ömer bir keresinde Selman-ı Farisî'ye, kendisinin bir kral mı yoksa bir halife mi olduğunu sormuştu. Selman hemen şöyle cevap vedi: "Eğer sen, müslümanlann malından bir dirhem dahi olsa, gayri meşru olarak, hakkın olmadan alırsan ve bir dirhemi, keyfin için harcamaya kalkarsan, o zaman halife değil, bir kral olursun." Bir başka seferinde Hz. Ömer: "Allah'a yemin ederim ki, halife miyim yoksa bir kral mı bilemedim. Kral olmak istemem. Çünkü o, çok büyük ve ağır bir yüktür." demişti. Bu sırada orada bulunanlardan biri "Ey Emirül-mü'minîn, ikisi arasında çok büyük farklar vardır", dedi. Ömer, "Ne gibi farklar var?" diye sordu. O kişi şöyle cevap verdi: "Halife, bir şey aldığında hak ile alır ve harcadığında hak ile harcar. Allah'ın inayetiyle, sen böylesin. Kral halka zulmeder, gayri meşru olarak birinden alır, diğerine verir." (İbni Sa'd, TabakaL c. İÜ).
Hz. Ömer bir konuşmasında, halifenin bey-tülmal'da ne gibi hallerde tasarruf edebileceğini açıklamıştır: "Allah'ın malında benim şu kadardan başka bir hakkım yoktur ve bundan başkası da benim için haramdır: Soğuktan ve sıcaktan muhafaza etmek için bir elbise ile, Kureyş'in ortalama bir ferdi gibi aile efradım için geçim. Ben herhangi bir müslümandan farklı değilim," (İbni Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. VII). Bir başka konuşmasında da şunları söylemiştir: "Beytülmal ile ilgili olarak, doğru olan sadece üç şey biliyorum: Hak ile toplamak, hak ile harcamak ve bunlarla ilgili olarak, yanlışlıklan kontrol etmek. Benim sizin mallanmz üzerindeki ilgi ve hassasiyetim, yetim malı üzerinde velinin gösterdiği hassasiyet gibidir. Muhtaç olmadıkça ben, bir şey alamam. İhtiyaç içinde olursam, o zaman, doğru (ma'ruf) bir şekilde beytülmaldan alıp harcayabilirim." (Kitabû'l-Harac).
Hz. Ali'nin serveti de Hz. Ebu Bekir ve Ömer'inki kadardı. O da mütevazı bir hayat sürdü. Muavİye ile çatışmaya girdiğinde bazı kimseler, kamu hazinesini açmasını ve Mua-viye'nin yaptığı gibi, bahşiş ve hediyeler vermek suretiyle taraftar toplamasını tavsiye ettiler. Fakat o, bu tekliflerin hiçbirini kabul etmedi ve "Gayri meşru usûllerle başarıya ulaşmamı mı istiyorsunuz benden?" diye karşılık verdi. (İbni Ebu'l-Hadîd, Şerh-i Nehcu'l-Be-lağa, c. I). Bir keresinde büyük kardeşi Âkil, hazineden para istediğinde, "Kardeşinin, müslümanların mallarım sana vererek, cehenneme gitmesini mi istiyorsun?" diyerek talebini reddetmişti. (İbni Kuteybe, el-Imamt ve's-Siyase, c. I).
Bu insanların yönetim konusundaki düşüncelerini bilmeden, bu yüksek makamlarda bu tavırları anlamak zordur. Hz. Ebu Bekir'in halife seçildikten sonra yaptığı ilk konuşma, bu ideali yeterince aydınlatmaktadır. Bu konuşmasında Ebu Bekir (radıyallahû anh) şöyle diyordu: "Aranızda en hayırlınız olmadığım halde üzerinize yönetici oldum. Varlığımı elinde bulunduran Zat'a yemin ederim ki, bu makamı kendi istek ve rızam ile elde etmiş değilim. Hatta, başkasının yerine geçmeyi de hiçbir zaman düşünmedim. Bu makamı elde etmek için Allah'a dua dahi etmiş değilim. Böyle bir makam için kalbimde herhangi bir istek uyanmadı. Bu vazifeyi gönülsüz olarak kabul etmek zorunda kaldım. Bunu, hilafet meselesinde müslümanlar arasında ihtilaf çıkmasından ve Araplar arasında irtidat tehlikesinin başgöstermesinden korktuğum için, istemeyerek kabul ettim. Bu makamda benim için rahatlık yoktur. Aksine bu benim üstümde büyük bir yüktür ve Allah'ın yardımı olmasa ben de bu yükü taşıyacak kuvvet yoktur. Çok arzu ederdim ki, başka birisi çıksın da bu ağır yükün mesuliyetini omuzlarına alsın, bu suretle beni bu işten kurtarsın. Şu anda dahi, isterseniz, Rasûlullah @'in sahabile-rinden birini getirir ve bu makamı ona tevdi edebilirsiniz. Bana biat etmiş olmanız, böyle bir işe mani teşkil edecek değildir. Beni Rasûlullah @ İle mukayeseye kalkarsanız ve O'ndan beklediklerinizi benden beklerseniz, şüphesiz yanılırsınız. Benim gücüm buna yetmez, çünkü o şeytanın şerrinden korunmuştu ve O'na vahiy gelmişti. Eğer doğru hareket edersem, bana yardım edin. Yanlış yaparsam, beni düzeltin. Şurası muhakkaktır ki, doğruluk bir emanet ve yalan ise bu emanete hıyanettir. Aranızda zayıf olan, Allah'ın izniyle hakkını kendisine verene kadar, benim yanımda kuvvetlidir. Aranızda kuvvetli olan, Allah'ın izniyle zayıfın hakkını ondan alıncaya kadar, benim yanımda zayıftır. Ümmetin bazı fertleri, Allah yolundaki çalışmalarını bırakıp da sakın başka yönlere sapmasın. Böyle olursa korkarım ki, Allah onları zillete düşürür. Bu millete mensup kimseler kötülükler peşinde koşmasınlar. Olur ki, bu sebeple Allah onları umûmi musibetlere duçar kılar. Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ettiğim sürece bana itaatle mükellefsiniz. Eğer bu yolu terkeder, hududlann dışına çıkarsam bana itaat etmek mecburiyetinde değilsiniz. Ben, ancak Allah ve Rasûlü'nün yolunun takipçisiyim. Yoksa yeni bir yol icad edeceklerden değilim." (Taberî, c. II; İbni Hişam, es-Sîretü'n-Nebeviye, c. IV; Kenzû'l-Ummal, c. V).
Benzer şekilde Ömer (radıyallahû anh) da şöyle diyordu: "Ey insanlar! Doğru yaşayın bir kimsenin, Allah'a İtaatsizlikte bana itıat etmesi caiz değildir. Ey insanlar! Üzerimde bazı haki?.-iniz vardır ki, bu haklar sayesinde siz bana bağlanacaksınız. Üzerimdeki haklarınızdan bİris' şudur: Sizden ne alacaksam, isterse hu haraç olsun, isterse Allah tarafından bahşedilen (fey) bir hak olsun, biliniz ki bu işi kanun dairesinde ve usûlüne göre yapacağım. Haklarınızın bir diğeri de, sorumluluğum altında bulunan, bana teslim edilmiş olan mallarınızı, haklı yerlerde ve kanunî ölçüler çerçevesinde sarf etmenidir." (İmam Ebu Yusuf, Kitabû'l-Harac).
Hz. Ebu Bekir, Şam ve Filistin'e keşif heyeti gönderirken Amr b. Âs'a şunları söylemiştir: "Ey Amr! Her hareketinde Allah'tan kork ve haya et. Çünkü O, seni ve her hareketini gözlemektedir... Ahiret için çalış, her işinde Allah'ın rızasını gözet. Yol arkadaşlarına evlâdınmış gibi muamele et. İnsanların sırlarını araştırma, onlar hakkında görünüşlerine göre hüküm ver... Doğru ol ki, emrin altındakiler de doğru olsun." (Kenzu'l-Ummâl, c. V).
Hz. Ömer de valilerini gönderirken onlara şöyle diyordu: "Sizi Muhammed aleyhisse-lâmın ümmeti üzerine, onların saçlarının ve derilerinin efendisi olasınız diye (varlarına-yoklarma sahip çıkmanız için) tayin etmiyorum. Bu tayinden maksadım ibadeti tesis etmeniz, aralarında adalet ve hak ölçüleriyle hükmetmeniz, her hususta hakkı-hukuku gözetmeniz içindir." (Taberî, c. İÜ).
Hz. Osman kendisine biat edildikten sonra verdiği ilk hutbede şöyle konuşmuştur: "Bena bir görev verildi. Ben de kabul ettim. Ben, benden öncekilerin yolunda gideceğim, yeni bir usûl ve yol izleyecek değilim. İcraatım da Azız ve Celîl olan Allah'ın kitabı ve Rasûlullah @'in sünnetinden sonra üç şeyi daha takip edeceğim. Bunlardan biri; üzerinde ittifak edip ve takip ettiğimiz konularda benden öncekilere uymak, ikincisi, benden öncekilerin yapmadıkları fakat sâlih kişilerin ortaya koyduğu yolu takip etmek, üçüncüsü de cezayı hak etmediğiniz sürece size ceza vermemek..." (Taberî, c. III).
Hz. A1İ, Kays b. Sa'ad'ı Mısır'a vali tayin etmişti. Onunla Mısır halkına hitaben yazmış bulunduğu şu fermanı göndermişti: "Dinleyin^ Sizin üzerinizde şu hakkımız vardır: İşlerinizi Allah'ın kitabı ve Rasûlü'nün sünnetine göre tanzim etmeniz. Meselelerinizi Allah'ın tayin etmiş bulunduğu ölçülere göre halletmeniz. Bütün ilişkilerinizde Peygamber @'in sünnetini câri kılmanız. O zaman, biz her yerde size yardım edecek ve sizin iyiliğiniz için çalışacağız." Bu fermanı halka duyuran Kays b. Sa'ad şöyle demiştir: "Size bu şekilde muamele etmezsek, bize karşı bir mecburiyetiniz yoktur." (Taberî, c. III).
Hz. Ali valilerinden birine şöyle yazmıştır: "Halk ile arana uzun perdeler çekme. Valilerle halkın arasında bir engel, bir perde bulunması, valilerin halka perde arkasından bakmaları dar görüşlülük ve cahillik belirtisidir. Bu gibi engeller yüzünden yöneticiler, ahali hakkında doğru bilgi elde edemez. Onlar için, küçük şeyler büyük, büyük şeyler küçük hâle gelir. İyilikler halk nazarında kötülük şeklinde ortaya çıkar, kötülükler de iyilik kılığına bürünür. Böylece, hak ile bâtıl birbirine karışır ve ayırmak güçleşir." (İbni Kesir, c. VIII). Bu sözler, sadece üslûb ve beyan güzelliği bakımından ibaret görülmemelidir. Hz. Ali'nin bu hususta ne söylemişse bizzat tatbik etmiştir. Hilafeti zamanında Küfe sokaklarında elinde bir kamçı ile dolaşır, insanları kötülükten men edip, iyilikleri ve faziletli işleri teşvik ederdi. Esnafı dürüst davranıp davranmadıklarını kontrol etmek için pazar yerlerine giderdi. Bir yabancı, elinde kırbaç ile sokaklarda gezen bu adamın halife olduğuna İnanamazdı. Onun üzerinde ne bir hükümdarlık işareti ne de etrafında adamları vardı. (îb-nİ Kesir, c. VIII).
Bir defasında Hz. Ömer ahaliye şöyle hitap etmişti: Ben valileri, sizleri dövmeleri, mallarınızı haksızlıkla almaları için göndermiyorum. Onları tayin etmekten maksadım, size dininizi öğretmeleri, Rasûlullah @'in göstermiş bulunduğu yolu size anlatmaları içindir. Onlardan herhangi birisi bu maksadın hilafına bir davranışta bulunursa, siz bunu hemen bana bildirmelisiniz, Allah'a yemin ederim ki, ben derhal bu valiyi değiştiririm. Bu sırada, Mısır valisi olan Amr b. As ayağa kalkarak: Eğer bir Müslüman, valiliği sırasında, suç işleyen bir kimseyi başkalarına ders olacak şekilde cezalandırmak İçin döverse, siz bu valiyi yine değiştirecek veya cezalandıracak mısınız? diye sorduğunda, Hz. Ömer: Evet, Allah'a yemin ederim ki, cezalandırırım. Zira ben Rasûlullah @'in kendi yaptığı işi tazmin ettiğini ve verdirilen zarara mukabil tazminat kabul ettiğini gördüm, dedi. {Kitabû'l-Harac, sh. 115; İbnü'1-Esîr, c. III; Taberi, c. III).
Yine bir defasında Hz. Ömer, hac zamanı bütün valilerini ve âmillerini çağırdı ve ahalinin önünde şöyle dedi: Kimin bu vali ve âmillerden herhangi birinde bir hakkı, bir alacağı varsa, ayağa kalkıp söylesin. Kalabalıktan biri ayağa kalktı ve Ey Mü'minlerin Emîri! Senin âmilin bana yüz kırbaç vurdu, dedi. Hz. Ömer, o âmile: Sen ona yüz kırbaç vurdun mu? diye sordu ve iddia sahibine: Kalk ondan hakkını al, buyurdu. Bunun üzerine, orada bulunan Amr b. Âs ayağa kalkarak: Ey Mü'minlerin Emîri! Sen âmillerin hakkında böyle bir kapı açarsan, bu hal hem onlara çok ağır gelir, hem de senden sonrakiler için bir âdet hâlini alır, dedi. Hz. Ömer: Dikkat et, ben ki, Rasûlullah @'in nefsine kısas tatbik ettiğini gördüm. Onu kısassız mı bırakacağım? buyurup, sonra hak sahibine dönerek: Kalk hakkım al! diye emretti. Amr b. As: O halde izin verin de onu razı edelim."
dedi. Sonunda, şikâyetçi olan şahsa, her kırbaç için iki dinar olmak üzere toplam 200 dinar verilerek razı edildi ve şikâyetçi kısas hakkından vazgeçti. (Ebu Yusuf, Kitabû'l-Harac).
Bu şekilde ilk dört halife, kanunları titizlikle uyguladılar: Hiç kimse, hattâ halifeler bile, kanunların üzerinde görülmedi. Kanun önünde halife ile herhangi bir müslüman ya da bir zımmînin eşit olduğunu ilan ettiler. Hakimler {kadılar), devletin başı olması hasebiyle, ha-Hfe tarafından tayin olsalar da, tayinden sonra, herhangi bir müslümana olduğu gibi, halife aleyhine de hüküm vermekte irade sahibidirler. Bir keresinde, Hz. Ömer ile Ubey b. Kâb arasında bir ihtilaf başgöstermiş ve aralarında hakemlik yapmak üzere Zeyd b. Sa-bit'i seçmişlerdi. Yanma vardıklarında Zeyd, Ömer'i kendi yerine oturtmak istedi. Fakat Ömer bunu reddeti ve Ubey'in yanına oturdu. Daha sonra Ubey, ihtilaflı meseleyi hakeme anlattı. Hz. Ömer ise bu izahı kabul etmedi. Bunun üzerine, usûl gereğince hakem taraflara yemin teklifinde bulundu. Ubey yemin etmek hususunda düşündü. Hz. Ömer ise yemin etti ve mesele de halledilmiş oldu. İş bittikten sonra Hz. Ömer: "Eğer Zeyd, Ömer'e alelade bir vatandaş gibi davranmamış olsaydı, herhalde onun hâkimlik yapmaya kabili-yeti olmadığını düşünecektik." (Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, c. X).
Benzer bir olay Hz. Ali ile bir hıristiyan arasında cereyan etmişti. Hz. Ali, zırhının bir hı-ristiyanda olduğunu gördü ve geri almak için mahkemeye başvurdu. Delil getiremediğinden, mahkeme aleyhine sonuçlandı. Bir keresinde de Hz. Ali ve bir zımmî, aralarındaki dava için Kadı Şureyh'e gittiler. Kadı ayağa kalktı ve Hz. Ali'ye selâm verdi. Bunun üzerine Hz. Ali hâkime: "Daha işin başlangıcında sen bu işte haksızlık ettin" dedi. (Hilâfet ve Saltanat).
Onların yönetimlerinin bir Özelliği, İslâm'ın ruhuna ve prensiplerine uygun olarak kabile ve ırkına bakılmaksızın herkese eşit davranıl-masıydı. İslâm; ırk, renk, kabile ve milliyet vb. konulardaki tarafgirlikleri yok ederek, bütün müslümanları bir tutmakta idi. Ebu Bekir halife seçildiğinde, Ebu Süfyan, kabilesi yüzünden bu durumu beğenmemişti. Ali'ye gidip, "Kureyş'in küçük bir kabilesine mensup olan birini nasıl halife ilân ederler? Eğer sen bu görev için aday olursan, bu vadiyi atlılar ve yayalarla doldururum" dedi. Fakat Hz. Ali: "Bu sözlerin, senin İslâm'a ve müslü-manlara düşmanlığım gösterir." diyerek onu şaşırttı. "Süvari ve yayaları toplayıp buraya gelmeni katiyyen istemem. Uzak yerlerde bulunsalar, memleketleri de birbirinden ayrı olsa dahi bütün müslümanlar birbirlerinin iyiliğini isterler ve birbirlerini severler. Bİz, Ebu Bekir'i bu makama lâyık bilenlerdeniz. Eğer onda bu liyakati görmemiş olsaydık acaba kendisini böyle bir makama çıkarır, bu vazifeyi ona teslim eder miydik?" diye ekledi. (Kenzu l-Ummal, c. V; Taberî, c. II).
Bu atmosfer içinde Ebu Bekir ve Ömer, yalnız Arap kabilelerine değil, gayri müslimlere de hiçbir ayırım yapmadan mutlak eşitlik ve adaletle muamele ettiler. Hatta kendi kabilelerini de kayırmaktan kaçındılar. Onların bu tarafsız ve âdil tutumu her türlü ön yargıyı bastırarak, müslümanlar arasındaki, İslâm'ın gerektirdiği evrensel ruhu meydana getirdi. Hz. Ebu Bekîr halifeliği sırasında, akrabalarından veya kabilesinden hiç kimseyi memuriyete getirmedi. Hz. Ömer, yalnızca kabilesinden Numan b. Adiy'i Basra yakınlarında küçük bir şehir olan Maysan'da tahsildarlık vermiş, fakat daha sonra da görevden almıştı. Böylece bu açıdan bu iki halife yegâne bir örnek oluşturdular.
Hz. Osman hilâfeti döneminde, yüksek makamları akrabalarına ve kendi kabilesinden kimselere vermeye başladı. Düşüncesine göre bu şekilde hareket etmesi sıla-i rahimin gereği idi. "Ömer akrabalarını, Allah rızası için, mahrum etti. Fakat ben, Allah için, akraba ve yakınlarımı gözetmekteyim." derdi. (Taberî, c. III). Bir keresinde şöyle demişti: "Ebu Bekir ve Ömer, beytülmal hususunda, hem kendilerini hem de akraba ve yakınlarını sıkıntıya sokmaktan hoşlanıyordu. Fakat ben sıla-i rahmi tercih etmekteyim." (Kenzu'l-Ummâl, c. V; İbni Saad, Tabakat, c. III).
Dört halife zamanında tam manasiyle tesis edilen nizamın özelliklerinden biri tenkîd, rey ve fikir beyanı hakkının tam manasıyla serbest oluşuydu. Halifeler, bütün vakitlerini halkın refahına tahsis etmişlerdi. Şûra meclisinin toplantılarına katılır ve tartışmalara iştirak ederlerdi. Ne bir resmî parti ne de bir muhalefet partisi vardı. Her üye, hür bir ortamda, görüşünü yalnızca kendi inanç ve vicdanına dayanarak açıklardı. Bütün meseleler, noksansız ve ilavesİz olarak ehil kişiler önüne konmakta; kararlar, herhangi bir kimsenin etkisi, korkusu veya menfaatine göre değil, yapılan müzakerelere dayanılarak alınmakta İdi. Ayrıca bu halifeler, yalnızca şûra ehli ile değil, aynı zamanda, günde beş vakit namaz, bir kongre niteliğindeki cuma namazı, bayram namazları ve hac dolayısıyle, doğrudan halkla temas kuruyorlardı. Evleri diğer müs-lümanların evleri ile yanyana idi ve herkese kapıları açıktı. Sokakta, çarşıda yanlarında muhafızları olmadan yürürler ve insanlar onlarla rahatça ilişki kurar, onları tenkid edebilir veya herhangi bir konuda açıklama isteyebilirlerdi. Bu hürriyete müsaade etmekle kaltnamışlar, bunu teşvik de etmişlerdi. Daha önce açıklandığı gibi Hz. Ebu Bekir, ilk yaptığı konuşmada, doğru hareket ettiği müddetçe kendisine yardım etmelerini, yanlış bir şey yaptığında ise kendisini düzeltmelerini istemişti.
Hz. Ömer bir cuma hutbesinde, evlenmelerde 400 dirhemden fazla rnehir istenmemesi gerektiğini söylemişti. Hutbeyi dinleyen bir kadın derhal ayağa kalkarak böyle bir şeyi emretmeye hakkı olmadığını söyleyerek, onu düzeltmişti. Kadın, Kur'ân bu konuda bir sınırlama getirmemişken kendisinin sınır getiremeyeceğini belirtince, Hz. Ömer kadım haklı buldu ve kendi fikrini değiştirdi. (İbnî Kesîr, Tefsir, c. I). Yine bir keresinde, halkla olan toplantılarından birinde Selman-ı Farisî ona, herkese bir parça kumaş düşerken nasıl olup da iki parça kumaşa sahip olduğunu sordu. Hz. Ömer orada bulunan oğluna işaret etti; Abdullah b. Ömer, kendi payına düşen parçayı babasına verdiğini ifade etti. (Cevzî, Sîret-i Ömer Ibnu l-Hattab).
Bir başka toplantıda Hz. Ömer halka, bazı meselelerde gevşek davransa, ne yapacaklarını sordu. Bişr İbni Saad elindeki sopayı göstererek: "Eğer sen böyle eğri yolda gidersen, seni şu sopa ile düzeltiriz." dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, "Öyleyse siz hayırlı bir topluluksunuz" dedi.
Bunların hepsinden şiddetli tenkitler Hz. Osman devrinde vuku buldu. Fakat o hiçbir zaman bunları zor kullanarak bastırmaya yel-tenmedi. Hz. Ali, haricîlerin küstahlıklarına ve mütecavizâne sözlerine sabırla tahammül etti. Bir defasında halk içinde kendisine söven beş haricîyi huzuruna getirdiler. Bunlardan biri, yeminle onu öldüreceğini haykırıyordu. Fakat Hz. Ali onların hepsini serbest bıraktı ve adamlarına, isterlerse onların laflarına karşılık verebileceklerini, fakat fiilen isyana kalkışmadıkça, sözle yapılan muhalefetin bir tutuklama gerekçesi olamayacağını, söyledi. (Serahsî, Mebsût, c. X).
Hulefa-i Raşidîn devri gerçekten tslâm tarihinde parlak bir yıldızdı ve daha sonra gelen bütün âlimler, muhaddisler ve müslümanlarm geneli o devri, İslâm'ın gerçek dinî, ahlâkî, siyasî ve sosyal sistemin ölçüsü olarak kabul ettiler. (Ebul Ala Mevdûdî, Khilafat-o-Mulu-kiyat [Hilafet ve Saltanat]).
Kûfî hat ile cami şeklinde yazılmış Kelime-i Tev-hid. Derviş Emin Nakşibendî, İstanbul, 1743.
KISIM 3
İSLAM İNKILABININ SAHABE VE TABİİN ÜZERİNDEKİ TESİRİ
İslâm inkılâbının etkisi çok büyük oldu. İlk olarak, Arabistan'daki yüzbinlerce insanın yaşayışını etkiledi. Peygamber @'e inanıp onu destekleyen ve müşriklere karşı inançları uğruna, onunla birlikte savaşan sahabe yanında yahudîler ve diğer gayri müslİmlerin hayatları da değişti. Bütün bu insanların, sahip oldukları değerler, fikirler, tutumlar, hatta hayat tarzları tamamen değişik bir biçim aldı. Bunlar daha önce Önemsiz şeyler için birbirleriyle dövüşürler, aile ve kabile kavgaları yıllarca devam ederdi. Aşağıdaki ayette de belirtildiği gibi, bu kimseler, Hz. Muhammed @'in dinine girdikten sonra, bambaşka bir topluluk oldular: "Muhammed Allah'ın elçisi-dir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rükû ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanlar vardır. Onların Tevrat'taki vasıfları ve İncil'deki vasıfları da şudur: Bir ekin gibidirler ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin hoşuna gider, onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir bir duruma geldi. Allah onlardan iman edip sâlih amel işleyenlere mağfiret ve büyük mükâfatlar va'detmiştir." (48: 29),
Hz. İsa aleyhisselâm, bu vasıfları, hardal tanesi misaliyle ifade etmektedir: "Göklerin melekûtu, bir adamın alıp tarlasına ektiği hardal tanesine benzer. O tane ki, bütün tohumların gerçi en küçüğüdür. Fakat büyüyünce, sebzelerden daha büyüktür ve ağaç olur. Şöyle ki, göğün kuşları gelip onun dallarında yerleşirler." (Matta, 13: 31-32, Markos, 4: 30-32 ve Luka, 13:18-19). Hz. Musa da, kutsîyun kelimesi ile Hz. Muhammed @'in ashabının vasıflarını zikretmişti. Bu, Eski Ahİt'te şöyle ifade edilmektedir: "Rab Sina'dan geldi ve onlara Seir'den doğdu, Paran dağından parladı, Ve mukaddeslerin on binleri içinden geldi; onlar için sağında ateşli ferman vardı. (Rab) gerçek, sıptları sever; bütün mukaddesleri senin elindedir; her biri senin sözlerinden alacaktır." (Tesniye, 33: 2-3).
Şüphesiz burada Mekke'nin fethine işaret vardır. Hz. Muhammed @, on bin sahabesi ile gelerek, Mekke'de kansız bir zafer kazanmış ve Arap yarımadasının tartışmasız hâkimi haline gelmiştir. Değişik dillere yapılan tercümeler sonucu kelimeler değişmekle birlikte, İncil'in bazı eski nüshalarında hâlâ kutsiyyûn kelimesine rastlamak mümkündür. Bu kelime ile, aşikârdır ki, Hz. Muhammed @'e ve O'nunla İslâm'ın müdafaası için savaşan sahabesine işaret edilmektedir. "Sağında ateşli ferman" tabiri, Hz. Muhammed @'e, düşmanlarına boyun eğdirmek ve Allah'ın adım dünyada yüceltmek için, Rabbi tarafından verilen siyasî güce işaret etmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm Rasûlullah @'in sahabesi üzerindeki Allah'ın rahmet ve mağfiretini şu sözlerle ifade etmektedir: "O, imanlarına iman katsınlar diye mü'minlerin kalplerine huzur (ve sebat) indirdi. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır." (48:4). Bu âyet sahabenin takvası, ihlası ve Allah'ın emirlerine ve elçisine olan İtaatini ifade etmektedir. Onlar, Allah'ın dininin gerçek takipçileri idiler. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlün'ün yolunda hiçbir şeylerini esirgememiş; mallarını, mülklerini, rahatlarını hatta canlarını bu uğurda feda etmişlerdi. Yukardaki Kur'ân ayetleri ve İncil ve Tevrat'taki deliller, Hz. Muhammed @'in ashabının, Son Elçisi tarafından kendilerine getirilen Allah'ın mesajına, gerek sözleri, gerek fiilleri ile tam olarak tâbi oldukları ve onu dünyadaki diğer insanlara da yaymak için büyük gayretler gösterdikleri konusunda kuşkuya yer bırakmamaktadır.
Aşağıdaki Kur'ân âyetleri de ashabın Hz. Peygamber @'e can u gönülden ve samimiyetle İnanıp, İslâm sancağım, ağır zorluklara karşın, yükseltmek için ellerindeki bütün imkânları seferber ederek, ona yardım ettikleri ve sonunda karşılarına çıkan bütün güçlükleri Allah'ın yardımıyla yendikleri konusundaki ifademizi teyid etmektedir: "Biz seni, şâhid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ki Allah'a ve Resulüne manasınız, onu(n dinini) destekleyesiniz. Ona saygı gösteresi-nİz ve sabah akşam O'nu teşbih ed(ip şanını yücelmesiniz."(48: 8-9). Allah kullarını sevip kendisine ait olanı koruduğu için (Tesniye, 33: 3), Peygamber @'in ashabına Hudeybiye antlaşması sırasında rahmet etti: "Sana biat edenler (İslâm uğrunda ölüncüye kadar savaşmak üzere sana söz verenler), gerçekten Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların eli üzerindedir..." (48: 10). Yine aynı sûrede şöyle dendiğini görüyoruz: "Allah şu mü'minlerden razı olmuştur ki, onlar, ağacın altında sana biat ediyorlardı. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi." (48: 18).
Kur'ân, muhacirlerin gayret ve fedakârlıklarını da şu sözlerle övmektedir: "(Bir de o mallar), şu muhacir fakirlere aittir ki (onlar), yurtlarından ve mallarından (sürülüp) çıkarılmışlardır; Allah'ın lütuf ve rızasını ararlar; Allah'a ve Rasûlüne (canlarıyla, mallarıyla) yardım ederler. İşte doğru olanlar onlardır." (59: 8). Ensarın samimiyet ve fedakârlığı ise şu kelimelerle Övülmektedir: "Ve onlardan Önce o yurda (Medine'ye) yerleşen imâna sarılanlar (yani daha önce Medine'yi yurt edinen Ensar) kendilerine göç edip geleni severler ve onlara verilen (ganîmetler)den ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin İhtiyaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar felaha erenlerdir." (59: 9)
Gerçekten, "Hicret, onların hayırhahlık ve cömert misafirperverliği sayesinde mümkün oldu. Peygamber @'i ve onunla gelen bütün muhacirleri kabul edip ağırladılar. Bir grup ile (muhacirler) diğerinin (Ensâr) fertleri arasında en müstesna kardeşlik bağları tesis edilmiş oldu. Ümmet kendi kaynaklarına sahip olana kadar, Ensâr sürekli olarak verdi, muhacirler aldı. Yardım edenler göç edenleri ağırlamayı şeref bîldiler ve hattâ fakirler bile fedakârlıkta zenginler ile yarıştılar." (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1523, Not 5383).
Bu âyetler, sahabenin imanını, ihlasını ve dini düşmanlardan korumak ve İlâhî Kelâmı insanlara yaymak yolunda Allah'a ve elçisine yardımlarını tam manâsıyla ortaya koymaktadır. Ayette de belirtildiği gibi, onlar Allah'ın davasına yardım ettiler ve Allah da onlardan razı oldu: "Muhacirlerden ve Ensârdan (İslâm'a girmekte) ilk Önce geçenler İle bunlara güzelce tâbi olanlar... Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. (Allah) onlara altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır.
İşte büyük kurtuluş budur." (9: 100). Yine aynı sûrede şöyle buyurulmaktadır: "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin ve-lisidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve elçisine itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir." (9: 71). Bu ayet-i kerîmede hakikî mü'minleri kâfirlerden ve müşriklerden ayıran ve Peygamber @'in ashabında en yüksek seviyede bulunan özellikleri belirtmektedir: Onlar misk dolu şişeler gibidirler. Görünüşü, kokusu ve diğer özellikleri ile kendini belli eden misk dolu şişeler gibi... Mümin kadınlar ve erkekler Medine'de bir topluluk meydana getirdiler. İyi olanla alâka kurup, kötü olandan nefret ettiler. Gece ve gündüz Allah'ı zikrettiler ve sürekli olarak Allah'ı zikretmeden yaşanacak bir hayatı düşünemediler. Allah yolunda sarfetmekte çok cömerttiler. Para, mal ve hayatlarını Allah'ın davasına adamaktan kaçınmadılar ve Allah'a ve elçisine tereddüt etmeksizin itaat ettiler. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 210).
Bu âyetler, Hz. Peygamber @'in ashabının asil özelliklerini ve yüksek amellerini yeterince aydınlatmaktadır. Bu konuda ayrıca pek çok hadîs de vardır. Rasûlullah @'in şöyle dediği rivayet edilmektedir: "İnsanların hayırlısı benim asnm(daki ashab''ım)dır. Sonra onlara yakın olan (tâbif)\erâ\t. Sonra onlara yakın {etbâ-ı tâbit)l&rdir. Sonra bir takım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti (ihtiras ile) yeminine, yemini de şehadetine takaddüm eder." (Buharı ve Müslim). Enes, Rasûlullah @'in şöyle dediğini bildirmektedir: "İnsanların arasında benim ashabım, yemekte tuz gibidir. Yemek, içinde tuz olduğu zaman güzeldir." (Şerhü's-Sünne). Ömer b. Hattab, Rasûlullah @'den, vefatından sonra ashabı arasındaki ihtilaf hakkında Allah'a sorduğunu ve şu vahiyle karşılık verildiğini işittiğini rivayet etmektedir: "Senin ashabın ey Muhammed, bana göre gökteki yıldızlar gibidir, bazıları daha parlaktır, fakat hepsinin de ziyası vardır. Bu yüzden, onların ittifak ettiğine uyan doğru yoldadır." Yine Hz. Ömer'den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûluüan @ şöyle buyurmaktadır: "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uysa-nız doğru yolu bulursunuz." Ebu Said Hud-ri'den gelen rivayete göre Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Sakın ashabıma sövmeyiniz. Sizden birinin Uhud (dağı) kadar altın sadaka verdiği farzedilse, bu ashabdan birisinin iki avuç (hurma) sadakası (fazileti)ne erişemez. (Hatta) bunun yarısına da ulaşamaz." (Buharî ve Müslim). (Buhari). Bu konuda Hz. Ömer'den rivayet edilen bir başka hadîs-i şerif de şöyledir: "Ashabıma hürmet gösterin, çünkü onlar sizin en iyinİzdir. Daha sonra hemen onlardan sonra gelenler ve daha sonra da onlardan sonrakiler gelir." (Tirmizî).
Ashab hakkındaki bu övgülerin sebebi, onların İslâm davasına olan büyük ve unutulmaz hizmetleri İdi. Onlar, Allah'ın Peygamberi ile birlikte düşmanlara karşı inançlarını korumak için mücadele ve mücahede ettiler. Peygamber @'in irtihalinden sonra dinin bütünlüğünü korumak için büyük bir mücadele vererek, sonra gelenlere, dini, hiçbir değişiklik olmaksızın bıraktılar. Hz. Peygamber @ zamanında, ilk olarak ağaç, kemik, kâğıt, deri, bez gibi maddelerin üzerine yazılan Kur'ân-ı Kerîm'in daha sonra bir 'kitap' hâline gelmesini ve bugüne ulaşmasını sağladılar. Onların dîni yaymak için gösterdikleri gayretler sonucu İslâm bugüne kadar geldi ve bugün dünyanın her vadisine, her dağına, her adasına yayılmış bir milyar civarında müslüman var.
Hulefa-i Râşidîn
Hz. Peygamber'in vefatından sonra, raşid halifeler davet vazifesini muhtelif usûllerle yerine getirdiler.
Şeriat
Sahabe, Peygamber @'in mirası olan ve Kur'ân ve sünnetten oluşan şeriatı muhafaza edip onun düsturlarını hayatın bütün alanlarına titizlikle uyguladılar. Allah'a inançları çok kuvvetli idi ve İslâm'ın insan hayatında uygulanmasında namaz, zekât, hac ve oruçtan oluşan dört temel direği sağlam biçimde tesis edip, muhafaza ettiler.
Hz. Ebu Bekr'in Hilâfeti
İlk halife Ebu Bekir, şeriatın kurallarının Peygamber @'in uyguladığı şekilde yerine getirilmesinde o kadar dikkatliydi ki, her dakika, bu kuralların en küçük ayrıntılarına kadar uygulanması ile ilgilenirdi. Bu konuda, zekâtın toplanması ile ilgili uygulaması en meşhur olanıdır: Ebu Hureyre, Peygamber (S)'in yerine Ebu Bekir geçtiğinde Araplar arasında dinde sadakatsizliğin ortaya çıktığını; Ömer b. Hattab'ın onlara savaş açan Ebu Bekir'e, "Allah'ın RasûlÜ, 'insanlarla, Allah'tan başka ilâh yoktur diyene kadar savaşmakla emrolundum. Bunu söyleyen malını ve kendini korumuş olur ve onun hesabı Allah'a kalmıştır', demişken insanlarla nasıl savaşırsın?" diye sorduğunu ve Ebu Bekr'in şöyle cevap verdiğini bildirmektedir: "Allah'a yemin ederim ki, namaz ile zekâtı ayıranla savaşırım, çünkü zekât malın borcudur. Allah'a yemin ederim kî Resûlullah'a vermekte oldukları bir dişi keçiyi bile vermeyi reddederlerse onlarla savaşırım." Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın Ebu Bekir'i, savaşmakta haklı olduğuna inandırdığını gördüm ve onun haklı olduğunu anladım." (Buharı ve Müslim). Taberî'ye göre Hz. Ebu Bekir "Zekât herkesten tam tamına alınacaktır. Bir deve yuları eksik verseler kabul etmem, onlara savaş aça-nm." demiştir. (Taberi, c. II; İbni Haldun, Mukaddime, c. I).
Romalılar'a karşı Suriye'ye Üsame b. Zeyd komutasında bir keşif birliği gönderdiği sıradaki tavn da Hz. Ebu Bekr'in, Peygamber @ tarafından konan kurallara sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermektedir. Bu keşif birliği
Peygamber @ tarafından düzenlenmiş, fakat Medine sınırını geçmeden Hz. Peygamber vefat etmişti. Arabistan'ın her yanında, irtidat eden kabilelerin isyan etmesi korkusunun olduğu bir zamanda bu birliğin şevki konusunda, tartışmalar vardı. Aynı zamanda, gençliğinden dolayı Üsame b. Zeyd'in liderliğine karşı da itirazlar vardı. Ancak Hz. Ebu Bekir, Peygamber @'İn emrettiği bu şevki durduramayacağını ve O'nun tarafından tayin edilen lideri de değiştiremeyeceğini söyleyerek bu itirazları bastırdı. Kendisine çok sert eleştiriler yöneltileceğinden çekinmiş olsa bile Üsa-me'yi bu1 göreve gönderecekti. Peygamber @'in emirlerine kim karşı gelebilirdi? (Taberi, c. II; İbni Haldun, Mukaddime, c. I).
Aynı şekilde, Hz. Ömer, Osman ve A1İ de hiçbir sapma göstermeden Hz. Peygamber @'in yolundan gittiler. Bütün meselelerde şeriat kurallarını, dost-düşman, akraba-yabancı veya zengin-fakir ayırımı yapmadan herkese aynı şekilde uyguladılar. Günde beş vakit namazı ve cuma namazlarını kıldırdılar. Ayrıca, zekatın sistematik bir şekilde toplanıp dağıtılmasını da organize etiler ve ülkedeki fakirlerin, ihtiyaç sahiplerinin kanunî haklarını en etkin bir şekilde sağladılar. Ramazan ayının gereklerini en iyi şekilde yerine getirdiler ve haccı Peygamber @'in söylediği biçimde düzenleyip uyguladılar. İyiliği emredip kötülükten men etme; Allah'ın hududunu gözetme ve Allah ve Rasûlü tarafından konulan hududlan tecavüz edenleri şeriatın kurallarına göre cezalandırma; bütün vatandaşların menfaatlerini âdil olarak gözetme gibi diğer fonksiyonlar da Peygamber @'in raşid halifelerince titizlikle yerine getirildiler.
Fertlerin haklan, bu halifeler tarafından titizlikle korundu ve herhangi bir resmî görevlinin bu hakları ihlâli halinde, bu durum, bundan etkilenen kişiyi en fazla tatmin edecek şekilde hemen düzeltildi. Hz. Ebu Bekr'in halife seçildikten sonra yaptığı ilk konuşmada, İslâm devletinin başı olarak, idarenin yapısı ve kapsadığı alan konusuna açıklık getirmektedir. Ebu Bekir bu konuşmasında şöyle demişti: "Ey insanlar! En iyiniz olmadığım halde başınıza İdareci seçildim. Doğru olduğum müddetçe bana yardım edin, yanlış yola saptığım zaman beni düzeltin. Doğruluk bir emanet ve yalan ise bu emanete hıyanettir. Aranızda zayıf olan, Allah'ın izniyle hakkım kendisine verene kadar, benim yanımda kuvvetlidir. Aranızda kuvvetli olan, Allah'ın İzniyle zayıfın hakkım ondan alıncaya kadar, benim yanımda zayıftır. Ümmetin bazı fertleri, Allah yolundaki çalışmalarını bırakıp da sakın başka yönlere sapmasın. Böyle olursa korkarım ki, Allah onları zillete düşürür. Bu millete mensup kimseler kötülükler peşinde koşmasınlar. Olur ki, bu sebeple Allah onları umûmi musibetlere duçar kılar. Allah'a ve RasûlÜ'ne itaat ettiğim sürece bana itaatle mükellefsiniz. Eğer bu yolu terkeder, hudud-larm dışına çıkarsam bana itaat etmek mecburiyetinde değilsiniz. Ben, ancak Allah ve RasûlÜ'nün yolunun takipçisiyim, yoksa yeni bir yol icad edeceklerden değilim. Şimdi namaz İçin hazırlanın. Allah'ın rahmeti üzerinize olsun." (İbni Haldun, Mukaddime, c. I). Taberî, bu konuşmayı kelimelerdeki ufak değişikliklerle nakletmekte ve ayrıca, Hz. Ebu Bekir'in bir başka konuşmasını da aktarmaktadır. Bu konuşmasında Ebu Bekîr şöyle demektedir: "Allah yalnızca kendisi için yapılan amelleri kabul eder. Amelleriniz yalnız Allah için olsun ve bilin ki Allah için yaptığınız amei, ona karşı gerçek itaat ve gerçek başarıya doğru bir adımdır. Bu ameller, kişinin gerçek sermayesi ve ahiret hayatı için yaptığı tasarrufudur. Ve bunlardan o ihtiyaç anında istifade edecektir. Ey Allah'ın kullan! Aranızda Ölenlerden ve sizden önce ölmüş olanlardan ders alın. Dün nerede iken bugün nerede olduklarını bir düşünün. Cesaretleri ve zaferleri ile meşhur olan krallar ve kahramanlar şimdi neredeler. Bugün toprak haline geldiler. Şehirlerde oturup, etrafında tarla ve bahçeler yapanlar ve bununla dünyanın hayranlığım kazananlar neredeler? Bugün onlar, mezarlarında yatıyorlar, onlardan hiçbir iz yok. Sarayları ve kaleleri de yıkıldı. Şimdi yaptıklarının hesabım vermek zorundalar. Dinleyin! Allah'ın şeriki yoktur. O, mahrukatına, mecbur olmadığı halde lütfeder. Hiç kimse onun izni olmadan ve onun emirlerine uymadan, onun yarattıklarından bir kötülüğü kaldıramaz. Bilin ki, onun borçlu kullarısınız ve ona İtaat etmeden hürriyetinizi kazanamazsınız. Hiçbir İyilik yoktur ki sonu cehennem olsun ve hiçbir kötülük yoktur ki sizi cennete ulaştırsın." (Taberî, c. II).
Bu, Hz. Ebu Bekir'in Rabbine karşı büyük sevgi ve sadâkatini ve Allah'ın yoluna ve şe-riatin kurallarına uymada ve insanları bu yola çağırmadaki görev şuurunu göstermektedir. Bu görev şuuru sayesindedir ki, Peygamber @'in vefatından sonra irtidat eden asî Arap kabilelerine karşı şiddetli bir savaş açtı ve kısa zamanda onları mağlup ederek ülkede barışı sağladı. Asîlere ve müslüman ordu komutanlarına yazdığı mektuplardan birkaç nakil, onun Allah'ın ve Elçisinin şeriatım koruma konusundaki şiddetli kaygısını ortaya koymaktadır. O bütün ömrü boyunca, şeriatın yeryüzünde tesisi için çalıştı. Halifeliği sırasındaki çabaları ise özellikle dikkate değer.
Sulh ve sükûnet isteyen müslümanlar yanında asîlere de hitap eden genel mektubunda şöyle demekteydi: "Allah'ın selâmı İslâm üzere olan ve İslâm'dan sonra küfre ve şirke düşmeyenlere olsun. Kendisinden başka ibadete lâyık kimse olmayan Allah'a hamdede-rim ve şehadet ederim ki, O birdir ve eşi yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed @ O'nun kulu ve elçisidir. Onun getirdiği dine inanıyoruz ve bu dini reddedenleri kâfir olarak biliyor, onlara savaş ilan ediyoruz. En yüce olan Allah, Muhammed @'i müjdeleyici (beşîr), uyarıcı (nezîr) ve Allah'a çağına (dai) olarak gerçek din ile gönderdi. Ta ki, insanları kötü amellerinin sonuçlan konusunda ikaz etsin ve kâfirlere karşı hüccet getirsin. Muhammed @'in çağnsım kabul edenlere Allah doğru yolu gösterdi. Bu çağnya sırt çevirenleri de, Çaresiz İslâm'ı kucaklayana kadar cezalandırdı. Allah'ın dinini tesis ettikten ve vazifesini tamamladıktan sonra Peygamber© aramızdan aynldi."
"Ey insanlar! Allah'tan korkunuz ve Allah'ın size vaadettiği güzel akıbet ve mükafatları hak etmeye çalışınız. Peygamber @'in getirdiği dine uygun hareket ediniz. Onun gösterdiği yolda yürüyünüz ve Allah'ın size verdiği dine sımsıkı sanlınız! Çünkü Allah'ın rehberliğini ve hidayetini kabul etmeyen yoldan sapar. Allah'ın korumadığı kimse hasta bir kimsedir ve O'nun himayesinde olmayanın hâmisi yoktur. Ancak, Allah'ın yol gösterdiği kimseler doğru yolda bulunurlar ve Allah tarafından bu yoldan döndürülenler doğru yol üzerinde kalamazlar. Bâtıl yoldaki bir kimsenin hiçbir iyiliği, o kişi İslâm'ı kabul etmedikçe ve onun hakikatine inanmadıkça, kendisine bir fayda sağlamaz." (Taberî, c. III).
Allah'a ve O'nun yoluna bağlılığı çok kuvvetli olan Hz. Ebu Bekir'in, imanda ve amelde fazileti konusunda pek çok rivayet vardır. Bunlardan biri şöyledir: Bir gün Ebu Bekir Peygamber @'İn meclisinde oturuyordu. Üzerinde birkaç yerinden yırtık bir cübbe vardı ve göğsü görünüyordu. Bu sırada Peygamber @'in yanma gelen Cebrail aleyhisselâm Ebu Bekir'in durumunu gördü ve şöyle dedi: "Allah sana selâm ediyor. Ebu Bekir'e söyle, Allah ona hayır dua ediyor ve soruyor, bu fakirlik içinde Allah'tan razı mı değil mi?" Peygamber @, Ebu Bekir'e seslenerek, Allah'ın onu selâmladığını ve kendisinden razı olup olmadığını sorduğunu söyledi.
Bunun üzerine Ebu Bekir: "Ben Rabbimden razıyım. Ben Rabbimden razıyım. O'nun da benden razı olmasını diliyorum." dedi. (Ebu Bekir, Islamic Foundation yayını, Leicester).
Hz. Ömer'in Hilâfeti
Hz. Ömer'de halifeliği sırasındı, selefi Ebu Bekir gibi, din işlerinde çok titiz olup, şeriat kurallannı gerek zahirî ile gerek ruhu ile muhafaza eti. Halifelik vazifesini üstlendikten sonraki ilk konuşmasında şöyle diyordu: "Allah sizi benimle, beni de sizinle birleştirdi. Beni iki yoldaşımdan sonra hayatta bıratı. İnsanlar iyi davranışlarda bulunurlarsa ben de onlara karşı iyi olacağım. Eğer yanlış yaparlarsa, şüphesiz onları cezalandıracağım." (İbn Saad, Tabakat, c. III). Taberî'ye göre ise Hz. Ömer'in ilk konuşması şöyleydi: "Size birkaç şey söylemek istiyorum ve ümit ediyorum ki benimle aynı fikirdesinizdir. Arap kavmi, sürücüsünü takip eden gem vurulmuş bir deve gibidir. Bu yüzden ona, dikkatli bir şekilde önderlik yapmak liderin vazifesidir. Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki ben onu doğru yolda yürüteceğim (Tarih, c. III). İmam Yusuf da Hz. Ömer'in konuşmasını şu sözlerle bildirmektedir: "Ey İnsanlar! Hiçbir kimseye, ne denli güç sahibi olursa olsun, Allah'ın hoşlanmadığı şeylerde uyulmaz. Sizden, üzerimde ne hakkınız varsa almanızı istiyorum. Mallarınıza veya gelirlerinize, kanuna uygun olandan başka, vergi yüklememem sizin hakkınızdır. Ayrıca, devlet gelirlerinin doğru ve uygun yerlere harcanıp harcanmadığını görmek istemeniz de hakkınızdır." (Kitabû'l-Harac).
Hz. Ömer ilk resmî mektubunda Ebu Ubeyde b. Cerrah'a şöyle diyordu: "Sana, Bakî ve Zâtından başka herşeyin ölümlü olduğu Allah'tan korkmanı tavsiye ederim. O Allah ki bizi dalaletten kurtarıp doğru yola getirdi, küfrün karanlığından çıkarıp imanın aydınlığına iletti. Seni, Halid b. Velid'in kumandasındaki kuvvetlere başkomutan olarak tayin ediyorum. Müslümanların liderliği ve saadeti ile meşgul ol. Onları, ganimet ümidiyle Ölümcül görevlere gönderme. Dünyanın debdebesinden yüzünü çevir. Dünya sevgisinin kalbine girmesine izin verme. Dikkatli ol, dünya sevgisi önceki milletleri helak ettiği gibi seni de helak etmesin. Onlardan kalan harabeleri kendi gözlerinle gördün." (Taberî ve İbni Kesîr). Hz. Ömer'in Muaviye b. Ebu Süfyan'a yazdığı mektup da şöyle idi: "Halka uzak durma. Fakirlerin seninle görüşmelerine izin ver, onlarla birlikte otur. Bu sayede, seninle serbestçe konuşabilirler ve üzerlerindeki korkuyu atarlar. Haklarında hüküm vermen için sana gelenlerin menfatlerini gözet. Haklarını almadan geri dönerlerse; onların haklarını ihlâl etmekten sorumlu olursun." (Kitabû'l-Harac; Ketızû' l-Ummâl; Ömer b. Cevzî, Tarih; Şah Velîyyullah Dıhlevî, İzaletul-Hâfâ).
Bu konuşmalar ve mektuplar, onun Allah yoluna olan imanının ne derece güçlü olduğunu ve bu yolu diğer insanların hayatlarına da hâkim kılmak için nasıl çalıştığını yeterince ortaya koymaktadır. Gerçekten o, Allah'ın mü'min ve muttaki kullarının güzel bir Örneğiydi. Şeriat kurallarını, başkalarına olduğu gibi, kendine ve ailesine de aynı titizlikle uyguladı. Bu durum, had cezasını oğluna tereddüt etmeden uygulamasından da açıkça belli olmaktadır. Onun halifeliği döneminde Şeriat, insan hayatında önemli bir yere sahip oldu ve müslümanlarm kültürel faaliyetlerinde derin kökler oluşturdu. Müslümanların lideri olarak sorumluluk duygusu o kadar büyük ve derindi ki, vazifesini bitirmeden hiçbir zaman dinlenmedi. Bu, İskenderiye'deki bir Bizans kalesinin muhasarası sırasında cereyan eden bir olayda da görülmektedir. Kuşatma altı aydır devam ediyor, kale bir türlü düşmüyordu. Buna çok üzülen Hz. Ömer, kumandan Amr b. Âs'a bir mektup yazdı. Daha sonra zafer haberini getiren haberci Medine'ye vardığında, öğle vaktiydi. Halifeyi rahatsız etmek istemeyen haberci, Mescid-i Nebevî'de beklemeye başladı. Ancak, hizmetkârlardan biri habercinin gelişini Ömer'e bildirmişti. Hz. Ömer hemen habercinin yanına koştu ve "Neden doğruca bana gelmedin?" diye sordu. Haberci, "Belki istirahat ediyorsunuzdur diye düşündüm" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: "Böyle düşünmen çok yazık. Eğer ben gündüz vakti uyuyor olsa idim, devletin işlerini kim yapacaktı?"
'Nü nehrine hitaben' yazdığı mektup da Ömer'in îmanının kuvvetini göstermektedir. Mısır ahalisi her yıl, gelin şeklinde giydirilmiş bir bakireyi Nü nehrine atarak kurban ediyorlardı. Onların inançlarına göre, bu yapılmazsa nehir kızar ve düzgün akmazdı. Yerliler o yıl da bir bakireyi kurban etmek için Amr b. Âs'dan izin istediler. Fakat o, bunu reddetti. Tesadüfen o yıl Nil'in suyu azaldı ve ürünler yetişmedi. Amr b. Âs bu durumu Halifeye yazdı. Hz. Ömer, Amr b. Âs'ın davranışını tasdik ederek, Nil'e hitaben bir mektup yazdı. Mektupta şöyle diyordu: "Allah'ın kulu ve müslümanların komutanından Mısır'daki Nil nehrine! Eğer kendi iradenle akıyorsan akma! Eğer akışın Kadiri Mutlak olan Allah'ın elindeyse, biz akmaya devam etmen için O'na dua ediyoruz!" Bu mektup Nil nehrine atıldı ve nehir o yıl yatağından taştı. Bundan sonra, insan kurban edilmesi artık son buldu. (Kenzû'l-Ummal; İbni Kihiye, Feth-i Mısr, İbn el-Fıkî, Kitabul-Buldan; İbni İyas, Tarih-i Mısr). Hz. Ömer'in Filistin'e varışı da takvasının ve kuvvetli imanının başka bir misalini teşkil etmektedir. Filistin'e girerken Hz. Ömer yaya idi ve üzerinde pek çok yama bulunan basit bir elbise giriyordu. Kendisine kıymetli elbiseler ve bir at teklif edildiğinde şöyle diyerek bunu* reddetti: "Allah beni İslâm ile şereflendirdi, bu şeref bana yeter."
Halifeliğin asıl vazifesi olan İslâm'ın yayılması ve insanlara öğretilmesini mükemmel bir şekilde yaptı. Şibli Nu'mânî'nin ifadeleriyle: "Ömer, halkın eğitimine hız verdi. Fethedilen topraklarda ahlâkî mefhumların ve Kur'ân-ı Kerîm'in öğretildiği ilkokullar açıldı. Fıkıh ve hadis bilgisi ile mümtaz olan sahabîler halkın eğitimi için görevlendirildi. Okuldaki hocalar ve halkı eğitenlere maaş bağlandı. İslâm'ın gayri müslimler arasında yayılması, onun kural ve prensiplerinin mükemmelliği gösterilerek sağlandı. Bir ülkeye ordu gönderilirken, o ülkedeki insanların hemen İslama davet edilmesi ve onlara imanın prensiplerinin açıklanması emredildi. Hz. Ömer'in bu konuda Saad b. Ebu Vakkas'a yazdığı mektup şöyle idi: "Size, onlarla karşılaştığınızda, savaş açmadan önce, onları İslâm'a davet etmenizi emrediyorum." İmam Ebu Yusuf'a göre Hz. Ömer, emri altında olan askerlere İşlâmî kuralların ve dinin öğretilmesi için fıkıh sahasında bilgili kimseler tayin ederdi. İran ve Irak'a giden bütün birlikler, halka İslâm'ın temel prensiplerini açıkça anlattılar.
Gayri müslimlere İslâm'ın tebliğini yapmanın en tesirli yolu, dinin yaşanması idi. İslâm, mükemmelliği ile onları kendisine çekiyordu. İslâm'ın en hızlı şekilde yayılması Hz. Ömer zamanında oldu. Çünkü onun çabaları ve disiplini sayesinde müslümanlar, inançlarının yaşayan bir Örneği haline geldiler. Müslüman orduları gittikleri her ülkede halkın merakını celbetiler. İnsanlar merakla, dünyayı fethe koyulan bu bir avuç çöl sakinine yöneldi. Bu insanlar müslümanlan görüp onlarla kaynaşınca; onlarda, hakikat, samimiyet ve coşkun ve mütevazı bir hayatın modelini buldular. Bu faziletler bu insanları derinden etkiledi ve İslâm'ın mükemmelliği konusunda onları ikna etti. Böyle bir olay, Suriye sınırında vuku buldu. Bizans elçisi George, Ebu Ubeyde'nin askerlerinden öylesine etkilendi ki, kendi ailesini ve halkını terkederek İslâm'ı kucakladı. Mısır'a girildiğinde, İskenderiye piskoposu, Kıptîlere şöyle yazdı: "Roma imparatorluğunun sonu geldi; gidin ve müslümanlara katılın." (Makrizî, sh. 289).
Müslümanların, karakterlerinde, savaş alanlarındaki davranışlarında ve karşılıklı ilişkilerindeki asalet, insanlar üzerinde büyük etki yaptı ve fethedilen İran, Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde halkın kalbini kazandı. Hz. Ömer devrinde, buralarda yüzbİnlerce insan İslâm'a girdi. Böylece İslâm, kılıçla değil, kendisinde bulunan güzellik ve kemâl gibi meziyetler ve müslüman askerlerin hayranlık uyandıran davranışları sayesinde her yana yayılarak bir İslâm İmparatorluğu meydana geldi.
Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde Kur'ân'ın öğretilmesi için büyük gayret gösterdi. Bu maksatla, Kur'ân hafızı Muaz b. Cebel, Uba-de b. Samit ve Ebu Derda'yı muhtelif bölgelere gönderdi. Ubade, Hıms'da Kur'ân öğretirken; Ebu Derda Şam'a, Muaz da Filistin'e gitti (Kenzu l-Ummal, c. I, sh. 281 ve İbni Saad, Tabakat). Hadis öğretimi için de Abdullah b. Mes'ud bir grup sahabe ile Kûfe'ye, Ma'kıl b. Yesâr, Abdullah b. Mugaffel ve İmrân b. Husayn Basra'ya gönderildiler. (Izalatu'l-Hâfâ, c. II).
Kısacası Hz. Ömer, halifeliği sırasında, şeriat kanunlarının tesisi için mümkün olan her şeyi yaptı. Tavır ve yaşayışıyla diğer insanlar için bir örnek oluşturdu. Böylece o, insanları, her hareketlerinin İslâm'ın düşünce ve prensiplerini yansıtacağı bir yola yöneltti.
Hz. Osman'ın Hilâfeti
Hz. Osman da halifeliği sırasında, seleflerinin oluşturduğu siyaseti takip etti. Kendisi muttaki ve mütevâzî bir müslüman olup, kendinden öncekiler gibi, aynı gayret ve tavizsiz-likle, her meselede şeriatın kurallarım işletti. Onun şeriata en büyük hizmeti, Peygamber @'in zevcelerinden Hafsa'dan Kur'ân'ın standart kopyasını elde etmesi ve bunu ço-ğaltmasıdır. Bunun için Hz. Osman, Peygamber @'in meşhur kâtibi Zeyd b. Sabit başkanlığında bir heyet tayin ederek Kur'ân'ın yedi suretini hazırlattı ve İmparatorluğun muhtelif yerleşim merkezlerine gönderdi. Daha sonra da, fethedilen toprakların değişik bölgelerine şeriat kurallarım izah eden bir çok emirname yayınladı.
Halka yaptığı ilk konuşmada şöyle diyordu:
"(Düşünün ki) kapalı bir kaledesiniz ve hayatınızın sonuna gelmişsiniz. Hayatınızın geri kalan kısmında iyi ameller işleyin. Ne gibi bir iyilik yapabilirseniz yapın çünkü akşam sabah gideceksiniz. Dikkat edin! Dünya hile doludur; dünya hayatı sizi aldatmasın. Geçmişten ders alın ve şevkle iyi ameller işleyin. Aldırmazlık yapmayın çünkü Allah sizi unutmaz. Nerede şimdi büyük saraylar inşa eden ve uzun bir zaman dünya zevklerine dalan o insanlar ve onların vârisleri? Dünya onları yüzüstü bırakmadı mı? Dünyayı Allah'ın koyduğu yere koymalı ve âhiret için çalışmalısınız. Allah size dünyanın harikulade bir benzerini verecektir. Allah şöyle buyurmaktadır: 'Dünya hayatı tıpkı gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve hayvanların yediği arz bitkisi o su ile birbirine karıştı. Nihayet yer ziynetini takınıp süslendiği ve halkı da on(un ürününü biçip toplamağ)a kaadir olduklarını zanettikleri sırada, emrimiz ona gece veya gündüz geldi; sanki dün o, hiç (bitki-siyle süslenip) zengin olmamış gibi, onu (kökünden) biçilmiş yaptık (süsünü, zenginliğini biçtik, yok ettik). İşte biz, düşünen bir toplum için âyetleri böyle geniş geniş açıklıyoruz." (10: 24) (Taberi, Hutbe-i Osman, c. II).
Muaviye ve diğer valilere de şu emirnameyi gönderdi: "Halife Ömer zamanındaki idare siyasetinize, hiçbir değişiklik yapmadan devam edin. Herhangi bir meselede bir güçlükle karşılaşırsanız, bana havale edin. Ben onu halka danışıp size cevabını veririm. (İdarede) Herhangi bir değişiklik yapmaktan kaçının çünkü ben ancak, Ömer'in kabul etmiş olduğu tekliflerinizi kabul ederim." (Taberi, c. II).
Hz. Osman'ın halka son hitabı, onun ilâhî ir-şad ve Allah'ın şeriatına karşı olan derin sevgisini göstermektedir. Bu konuşmasında Hz. Osman şöyle demektedir: "Hakikat odur ki, yüce Allah size, ahireti kazanasınız diye dünyayı verdi. Tamamen ona meyledesiniz diye vermedi. Çünkü bu dünya fâni, ahiret ise ebedîdir. Bu dünya size gurur ve kibir vermesin- Bu dünyanın size ahireti unutturmamasına dikkat edin. Ebedî olanı, daima fanî olana tercih edin. Bu dünya geçicidir ve sizler Allah'a döndürüleceksiniz. Allah'tan korkun. Bu korku, Allah'ın azabına karşı bir kalkan ve ona ulaştıran bir vasıtadır. Bunun azabından daima korkun. Cemaat ile birlikte olun, gruplara bölünmeyin. Allah'ın rahmetini hatırlayın ki, siz birbirinize düşman idiniz. O kalplerinize sevgi koydu da, onun lütfûyla kardeş oldunuz."
İsyancılar canına kasdettiğinde, Hz. Osman, kendisi için kan dökülmesini istemeyerek Hasan, Hüseyin ve Talha ile Zübeyir'in çocuklarına, isyancılar ile döğüşmeyîp evlerine gitmelerini emretti (Taberi, c. II).
Çok mütevazı ve nâzik bir şahsiyet olmasına rağmen, şer'î meselelerde kimseye müsamaha göstermezdi. Bir keresinde Medine halkına şöyle hitap etmişti: "Ey Medine halkı! Sizler İslâm'ın temelisiniz. Siz yoldan saparsanız, diğer memleketlerin ahalisi de sapar. Eğer siz doğru yolda olursanız, onlar da doğru yolda olurlar. Allah'a yemin ederim ki, kimin kötü bir davranışını duyarsam onu topraklarımızdan sürüp çıkarırım ve hiçbir mazeret veya şikâyetini dinlemem. Sizden önceki toplulukların, konuşmalarına fırsat verilmeden uzuvları kesilirdi." (Taberî, c. II).
Bütün müslümanlara hitap eden son mektubu, şeriat kurallarını insanların günlük hayatlarında hâkim kılmak için verdiği cehdi ortaya koymaktadır: "Herşeyden önce, ulûhiye-tinde ortağı olmayan Allah'a hamdetmenizi isterim. Bundan sonra, yüce Allah'ın üzerinizdeki rahmet ve nimetlerini hatırlatırım. O Allah ki size İslâm'ı ihsan etti. Sizi yanlış yoldan çıkarıp, .doğru yola iletti. Sizi küfürden korudu ve size açık deliller getirdi. Geçiminizi genişletti. Sizi düşmanlarınıza karşı güçlü kıldı ve âyet-İ kerîmede de buyurduğu gibi size nimetlerini tam olarak verdi: 'Eğer Allah'ın nimetlerini saymak isterseniz, sayamazsınız! (Doğrusu) insan çok haksızlık edendir, çok nanködür.' (14: 34)." Bundan sonra, birlik olmalarım vasiyet ederek, Allah'ın şu sözlerini hatırlattı: "Ey iman edenler, Allah'tan ona yaraşır biçimde korkun ve ancak rnüslümanlar olarak ölün. Ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın." (3: 102-103). (Taberî, c. II).
Hz. Ali'nin Hilâfeti
Hz. Osman'ın katlinden sonra, Hz. Ali, Medînelilerin isteği üzerine Mescid-i Nebevî'ye gelerek şu konuşmayı yaptı: "Ey insanlar! Beni halife seçen sizler hariç, kimsenin benim üzerimde hakkı yoktur. Dün, şaşkın ve aklınız karışmış bir halde evime gelmiştiniz. Benim halifelik vazifesini kabul etmeye niyetim yoktu. Fakat halife olmam için ısrar ettiniz." Mescidde bulunanlar, hâlâ aynı düşüncede olduklarını belirttiler. Bunun üzerine Hz. Ali şöyle dedi: "Ey Allah'ım, şâhid ol!" Bundan sonra, diğer insanlar da geldiler ve Allah'ın kitabı, Rasûlü'nün sünneti ve Allah'ın hududunun tesisi üzerine biat yemini ettiler. Sonra Hz. Ali bir konuşma yaptı. (İbni Haldun, Mukaddime, c. I). Bu konuşmasında şöyle dedi: "Kabe'nin etrafındaki bütün topraklar kutsaldır. Allah müslü-manlara, kardeşçe yaşamalarını emretti. Müslüman, sözleri ve davranışlarıyla başkasını incitmeyen kişidir. Karşılıklı münasebetlerinizde Allah'tan korkun. Zira hesap gününde bütün davranışlarınızdan -hayvanlara karşı olanlardan bile- sorulacaksınız. Yüce ve her şeye Kadîr olan Allah'a itaat edin ve O'nun emirlerinden ayrılmayın. Salih amel işleyin ve kötülükten kaçının."
Hz. Ali, bütün hayatı boyunca, Peygamber @ tarafından tesbit edilip uygulanan şeriat kurallarının muhafazası için elinden gelen gayreti sarfetti. Allah'ın dinini çocukluğunda tanıyıp tam bir şuurlulukla kabul ettiği ve onu Hz. Peygamber'in evinde, O'nun yakın çevresinde müşahede ettiği için, kimse, dini insanların hayatına hâkim kılmak için onun kadar istekli ve gayretli olamazdı. Halifeliğe seçilir seçilmez, ülkede şeriat kurallarını muhafaza edeceğini açıkladı. Belki de şeriat kanunlarım katı bir şekilde uygulaması sebebiyle, muhaliflerine nazaran pek fazla yeni taraftar toplayamadı. Çok sağlam karakterli ve yüksek vasıflı bir insan olup, daima doğruyu söyler ve İslâm'ın temel prensiplerinden asla tâviz vermezdi- Halbuki siyasî hayatta, diplomasi ve kurnazlık çok işe yaramakta, yüksek makamlarda basan için daha garantili bir yol olmaktadır. Henüz İslâm'ın ilk dönemleri olmasına rağmen, bu tür insanî zaaflar o zaman da ortaya çıktı. Bazı zayıf karakterli kimseler bu zaaflarına mağlup oldular. Hz. Ali ise bu gibi zaafların çok üzerindeydi ve hiçbir dünyevî şan, şeref veya makam onu, daha çocuk yaşta iradesiyle seçtiği ve gençlik yıllarında Peygamber @ 'in rehberliğinde yürüdüğü bu doğru yoldan saptıramazdı. İbadet etmede, halkın maddî ve sosyal problemlerini çözmede ya da siyasî mücadelelerinde, bütün hayatı boyunca bir tek saik ile hareket etmişti ki, o da, Allah'ın nzâsı idi. Kısa süren halifeliği sırasında insanlara şu gerçeği anlatmak için çaba sarfetti: Bu dünya hayatı ve onun sihirli cazibeleri ve lezzetleri ve burada sahip olunan servet ve güç, geçici şeylerdir ve âhirette bunların bir önemi yoktur. Yeniden diriliş gününde, gerçek ve geçici olmayan kazanç, ancak inanıp, Allah'ın rızası için amel-i sâlih işleyenlerin olacaktır. Hz. Ali, tehlike ve güçlüklere rağmen, insanları şeriat kurallarına tâbi kılmak için her türlü yolu denedi. Onlara fâni olmayan kazancın, her durumda ilahî emirlere uymakta olduğunu anlattı. O da kendisinden öncekiler gibi râşid bir halife idi ve insanları Allah'ın kanunlarına davet vazifesini, dünyevî kayıp veya kazanca aldırmadan, dürüstlükle yerine getirdi.
Özet
Dört halifenin hepsi de, inandıklarım bizzat yaşadılar ve insanlara tavsiye ettiler. Ayrıca valilerine ve yüksek dereceli memurlarına, halkın iyiliği için âdilâne hareket etmelerini emrettiler. Hz. Ebu Bekir Amr b. As'ı Suriye seferine gönderirken ona şu tavsiyede bulundu: "Ey Amr! Açık ve gizli her işinde Allah'tan kork! Çünkü Allah seni ve yaptıklarını görüyor. Ahiret için hazırlan ve her hareketinde gayen Allah'ın rızâsı olsun. Yol arkadaşlarına, evlâdınmış gibi muamelede bulun. İnsanların sırlarını araştırma. Onlar hakkında davranışlarına göre hüküm ver. Dürüst ve âdil ol ki, bu hususta emrin altındakiler de seni takip etsinler." (Kenzu'l-Ummal, c. V).
İkinci halife Hz. Ömer, memurlarına her zaman şöyle derdi: "Ben sizi Peygamber @'in ümmeti üzerine, onların efendisi olasınız diye tayin etmedim. Maksadım, insanların ibadetlerini düzenli olarak yapmalarını sağlamanız ve aralarındaki ihtilaflarda adaletle hükmedip onların haklarını vermenizdir." Aynı zamanda, halka da şunu ilân etmişti: "Ben memurlarımı, insanlara zarar verip, mallarını ellerinden almaları için değil, size dininizi ve Peygamber @'in yolunu öğretmeleri için tayin ettim. Eğer herhangi birinize kötü muamelede bulunurlarsa, şikâyetini bildirsin. Hakkı tazmin edilecektir." (İmam Ebû Yusuf, Kita-bu' l-Harac).
Üçüncü halife Hz. Osman da valî ve yüksek dereceli memurlara benzer emirler gönderdi. Ülkelerde şeriatin tesisi ve insanların haklansın verilmesindeki rollerini vurguladı.
Aynı şekilde, dördüncü halife Hz. Ali de seleflerinin oluşturduğu geleneği devam ettirdi. Valilerinden birine yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: "Tebaanız ile aranızda bir engel bulunmasın. Bu tür engeller meydana getirmek, devlet görevlileri için gerçekte kısa görüşlülük ve cahilliktir. Bu engeller onları, devlet işleri hakkında doğru malumat almaktan mahrum edeceği gibi, önemsiz şeyleri büyük, gerçekte büyük olan meseleleri de küçük gösterir. İyiyi kötü, kötüyü de iyi gösterir. Bu yüzden hak İle bâtıl birbirine karışır." (İbni Kesir, c. ni).
KISIM 4
HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN'DEN SONRA DÎN
İnsanların hak ve hürriyetlerinin Hukuka uygun olarak kesinlikle korunduğu; onların renklerine, soylarına, milliyetlerine veya görüşüne bakılmaksızın eşit muamele gördükleri; iyiliğin ve adaletin yegane sistemi, sonraki devirlerde, temeldeki karakterini kaybederek monarşi şekline dönüştü. Bu değişim sırasında, bazgn bozulmanın önüne geçilmesi İmkânları da belirmesine rağmen, ne yazık ki özel olarak islâm Ümmeti ve genelde bütün insanlık için bu değişmenin, tesirlerini izaleye ve ıslaha yer vermeyecek kadar güçlü olduğu vâkidir. Mevcut İmkânlardan gereği gibi faydalanılamadı. Netice itibariyle idare tarzının mahiyeti, Hilafet sisteminden monarşiye dönüşerek yapısı ve karakteri itibariyle bütünüyle değişti.
Bu süreçte ilk köklü değişiklik Ümmet'in liderinin seçiminde oldu. Hilafet için genel geçerli kural, kimsenin bu göreve kendisini teklif etmediği ve elde etmek için her hangi bir çaba sarfetmediğidir. İnsanlar karşılıklı görüş alış verişi ile uygun birini seçer, iş başına getirir, ümmetin hayatını tanzim vazifesini ona tevdi ederlerdi. Aslında bîat fiili, iktidarın neticesi değil, fakat sebebidir. Bunun manası, iktidarda olan kişiye biat edilmez, belki kendisine biat edilmek suretiyle bir kimse iktidara getirilir. Halktan bîat almak maksadıyla herhangi bir şekilde çalışılmaz, el altından iş görülmez, nüfuz kullanılmaz. Ne şekilde olursa olsun, bu hususta hiçbir teşebbüste bulunulmaz. İnsanlar, bîat edip etmemekte tamamen serbesttir. Bir insan, kendisine isteyerek ve hür iradeyle bîat edilmediği sürece bu makamı kabul etmemelidir. Hulefa-i Raşi-dîn'in hepsi de bu yolla göreve gelmiştir. Hiçbiri, hilafet makamım elde etmek için özel gayret göstermemiştir. Hatta tam tersine, onlar kendilerine teklif edildiğinde kabul etmekle karşı karşıya kalmışlardır. Bu hususta, Hz. Ali için 'bu makamın kendi hakkı olduğu' şeklinde ortaya sürülen iddia da mesnetsiz kalmaktadır. Zira, onun bu konuda en küçük, dolaylı bir yolla dahi bir çaba gösterdiği, Halifeliği kendisi veya bir akrabası için elde etmeye çalıştığı yolunda her hangi bir sahih tarihî delil gösterilemez. Hatta, onun kendisini halifelik makamında hak sahibi görmesi de bu kaideyi ihlal etmez. Gerçekte dört halife de Hilafet'in kendilerine teklifi ve herhangi bir şart altında zorla bîat alınmadığı hususunda eşittirler.
Melikliğin (mulukiye) ortaya çıkması bu kaidedeki değişiklik sonucu olmuştur. Muavi-ye'nin hilafeti, yukarıda açıklanan şekilde, yani müslümanların toplanarak, müşavere ederek, karar vermek suretiyle halifeliği onun eline tevdi etmesi şeklinde olmamıştır. Tam tersine, o halife olmak istemiş, savaşarak ve dövüşerek bu makamı elde etmiştir. Bu sebeple onun hilafeti, müslümanların rızasına bağlı bir hilafet şekli değildir. O bu makama seçilmemiş, kendi kendini halife ilân etmiştir. Kuvveti ele geçirdikten sonra insanların ona bîat etmekten başka tercihleri yoktu. Eğer biat edilmeseydi, elde ettiği makamdan geri çekilmeyecekti. Çünkü iktidarı zorla, gücü ve kuvvetiyle elde etmişti. Aksi takdirde, kan dökülecek, düzensizlikler, karışıklıklar ve anarşi halleri birbirini kovalayacaktı. Bu yüzden insanlar, kan dökülmesine ve karışıklığa karşı sükûnu ve düzeni seçerek ona bîat ettiler. Hicrî 41 yılının Rebiulevvel'inde, Hz. Hasan'ın Halife adaylığından geri çekilmesinden sonra, bütün sahabiler, tabiîn ve ümmetin ileri gelenleri Muaviye'ye bîatta hemen hemen ittifak ettiler. Bu durum dahilî savaşın önünü almış, akan kanlan durdurmuştur.
Aslında bizzat Muaviye de bu durumu iyi biliyordu. Bu, hilafetinin ilk yıllarında Medine'de yaptığı konuşmadan da bellidir: "Allah'a yemin ederim ki, emareti elime aldığım zaman, iktidara geçmiş olmamdan hiç hoşlanmadınız. Bunu bilmiyor değilim. Hatta bu hususta kalplerinizdeki kuruntuları da biliyorum. Fakat ben bu makamı kılıcımın kuvveti ile elde ettim. Devlet işlerini belki istediğiniz gibi yürütemem. Fakat siz de yapabildiğim kadarıyla iktifa ediniz." (İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, c. VIII, sh. 132).
Bu şekilde başlayan değişiklik Yezid'in bu makama veliaht olmasından sonra o kadar kabul gördü ki bundan sonra hiçbir zaman sarsılmadı, hatta tehdit bile görmedi. Daha sonra makamın kuvvet ve soya dayalı mülkiyet esası ile kazanılması âdeti tesis edildi ve müslümanlar seçimli hükümet sistemine dönecek fırsatı hiçbir zaman elde edemediler. Onların otoriteleri gönüllü biat ile değil, iktidarlarının gücü İle zoraki olarak sağlanıyordu. Daha doğrusu müslümanlar biat etmediler, ettirildiler. Böylece biat müessesesi iktidarda olmak ve kuvvet sahibi bulunmakla birlikte yürütüldü. İnsanların, gücü eline geçirmiş kişiye biat etmemesi, bu suretle onu makamından uzaklaştırmasına da imkân yoktu. Zaten onlar biat etmeseler dahi hilafet makamını zorla ele geçiren kimseyi oradan uzaklaştırmaları mümkün değildi. Hatta bu hâl, zorbalığı daha da artıracaktı.
Müslümanların serbest muvafakatim almadan, kuvvete dayalı olarak meydana çıkmış bir hilafet veya otoritenin şer'î açıdan statüsünü tartışmak yerine burada esas dikkat edilmesi gereken husus şudur: Onlar İslâm'ın gerçek usulleriyle mi halife olmuşlardır? Yoksa tam ve eksiksiz usûl Hilafetin Hulefa-i Raşidîn'in yolu ile mi tesis edilmesi gerektiğidir? Veya Muavİye ve takipçilerinin usûlü mü takip edilmelidir? Hulefa-i Raşidîn'in usûlü bize, tutacağımız yolu açıkça göstermiştir. Diğer usûle gelince, ancak şu kadarı-kabul edilebilir: Bu şekil reddedildiği takdirde daha kötü bir durumun meydana gelmesi ihtimali, buna ruhsatın verildiği hâlidir. Fakat bunun sebebi, sadece kan dökülmesinin ve kargaşanın önlenmesi içindir. Her kim bu iki usûlün doğruluk bakımından birbirinin aynı olduğunu iddia ederse, hakka ve hakikate karşı büyük bir zulüm etmiş olur. Çünkü, as-lolan ve arzu edilen (maîîub) İlkidir. Diğerine izin verilmişse de bunun sebebi kan dökülmesini ve karışıklıkları uzak tutabilmek ölçüsündedir. Yoksa arzu edilen veya hoşa giden bir şey olduğundan değil {Khüafat-o-Muiukiyai).
İkinci önemli değişiklik halifelerin yaşayış tarzında vuku bulmuştur. Monarşi döneminin en başlarında halifeler Kayser ve Kisralara has bir hayat sürdüler. Rasûlullah @'in ve Hulefa-i Raşidîn'in sâde yaşayışları terkedil-di. Saraylarda yaşamaya ve her gittikleri yerde kendilerine refakat eden muhafızlar taşımaya başladılar. Halk ile doğrudan temasları kesildi. Kendi tebalannm hâl ve vaziyetlerin-hi öğrenmek, haber almak için bazı kimselerin varlığına ihtiyaç duyuldu. Hükümdarın halk ile doğrudan doğruya teması ordan kalktı. Dolayısıyla halkın da idarenin gidişatını kontrol imkânı kalmadı. Halk vasıtasız, doğrudan doğruya şikâyet ve dertlerini bildire-mez oldu. Bu tarz yönetim, Hulefa-i Raşidîn'inkinden tamamiyle farklıdır. Onlar sokakta, pazarda halkın arasında dolaşır, her isteyen halifeyi durdurup şikâyetini, derdini bildirebilirdi. Her gün beş defa halkın karşısına çıkıp namaz saflarının başında bulunurlardı. Haftada bir defa, Cuma günlerinde, hutbede Allah'ın birliği ve dinin esasları halka hatırlatıldıktan sonra idarenin takip ettiği siyaseti izah eder ve icra faaliyetlerine dair haberler verirlerdi. Halk tarafından, şahıslarına ve yönetimlerine yöneltilen her türlü soru ve itirazlara, yine halkın karşısında cevap vermeyi prensip edinmişlerdi. Hatta bu usûle, Kufe'de Hz. Ali'nin hayatının tehlikede olduğu bir zamanda bile devam edilmiştir. Fakat saltanat devri başlayınca bunların hepsi ortadan kalktı. Yerlerine Bizans ve Pers saraylarının usûl ve âdetleri kondu. Bu değişiklik ilk önce Mu-aviye devrinin başlangıcında vuku buldu. Daha sonra da devam edip gitti.
Üçüncü değişiklik, Beytü'l-mal'''in yapısında ve kullanımında olmuştur. İslâm'daki ideal hali ile Beytü'l-mal halifeye ve İdaresine, halkın ve Allah'ın bir emanetidir. Hiç kimsenin onu kendi arzuları doğrultusunda kullanma hakkı yoktur. Hulefa-i Raşidîn, Beytü'l-maf den usulsüz olarak ne kendileri bir kuruş harcar ne de başkasına verirlerdi. Bu bir tek kuruşun bile hesabını vermek hususunda kendilerini sorumlu kabul ederlerdi. Şahsî masrafları için Beytü' l-mal"den aldıkları para ise ancak vasat bir kişiye yetecek kadardı.
Saltanat döneminde Beytü'1-maV konusundaki düşünce tarzı tamamen değişerek hükümdar ve hanedanın şahsî tasarrufuna geçti. İnsanlara sadece vergi mükellefi gözü ile bakılıyordu ve hiç kimsenin hesap sorma hakkı yoktu. Bu dönemde meliklerin, şehzadelerin, valilerin ve ordu komutanlarının lüks ve tantanalı hayatları Beytü'1-maV'm. gayri meşru kullanımıyla sürdürülüyordu. Hilafeti sırasında Ömer b. Abdülaziz, şehzade ve emirlerin gayri meşru servetleri ile beraber, kendisine babasından intikal eden ve yıllık 40.000 dinar gelir getiren emlâkim Beytü'l-mal'e devretti. Beytülmal gelirlerine göz atıldığında meşruiyet sınırına önem verilmez olmuştu. Benî Ümeyye'nin saltanatı devrinde halka yüklenen bir seri gayri meşru vergiler Ömer b. Abdülaziz tarafından kaldırıldı. Beytülmal gelirlerine şöyle bir göz atınca bu insanların şeriat kanunlarını nasıl ihlâl ettikleri açığa çıkar.
Benzer bir haksızlık da gayri müslimlerden (zımmî) usulsüz olarak alınan cizyeler konusundadır. Onlardan müslüman olduktan sonra dahi cizye alınmaya devam edilmiştir. Sebep olarak da, cizyeden kaçmak için müslüman oldukları bahanesi ileri sürülmüştür. Aslında esas sebep, İslâm'ın yayılması ile gelirdeki bir düşüşten korkulmasıdır. İbni'l-Esîr'in bildirdiğine göre, Irak valisi Haccac İbni Yusuf, pek çok zımmî'nin müslüman olup Basra ve Kûfe'ye yerleştiği, bu yüzden de cizye ve haraç gelirlerinde bir düşme olduğu konusunda tahsildarları tarafından bilgilendirmesi üzerine, bu kimselerin şehirlerden geri çevrilmesini ve eskisi gibi cizyenin üzerlerinde bırakılmasını emretti. Bu emirden sonra da yeni müslümanlar Basra ve Kûfe'den çıkarılınca "Vâ Muhammeda, Vâ Muhammeda" diye ağlayıp bağırmışlar ve haksızlığa karşı şikâyetlerini kimseye anlatamamışlardır. Bununla beraber bu hareketler Basra ve Kûfe'deki âlimlerin infialine sebep oldu. İlim adamlarıyla fâkihler yeni müslümanlann davalarına ortak olarak şehirleri terk etmişlerse de mesele halledilmedi, aksine bu kimselere de yapılmadık zulüm kalmadı.
Ömer b. Abdülaziz halife olunca, Horasan'dan, İslâm'a girdiği halde binlerce kişinin üzerinden cizyenin kaldırılmadığı hakkında bir şikayet geldi. Ömer b. Abdülaziz: "Allah, Hz. Muhammed aleyhissalâtu vesselamı Peygamberlik vazifesiyle ve dine davet eden bir memuriyetle göndermiştir, tahsildar olarak değil" diyerek valiyi azletti. (Taberî, c. V, sh. 314; İbni'1-Esir, c. IV, sh. 158; el-Bidâye, c.IX,sh. 188).
Fikir Hürriyetinin Sonu
Dördüncü değişiklik fikir hürriyetinin sona ermesidir. Bu dönemde müslümanlann İyiliği emretmek, kötülükten menetmek (emri bil maruf ve nehyi anil münker) hakkı ellerinden alındı. Gerçekte, bu müslümanlar için hak değil İslâm şeriatına göre bir görevdir. İslâm sosyal hayatın normal işlemesi ve devletin müstakim yolda kalabilmesi halkın vicdanının ve dilinin her yanlış harekette en yüksek otoriteyi bile kontrol edebilecek ve korkmadan doğruyu söyleyebilecek kadar serbest olmasına dayanır.
İslâm'ın bu ruhunu destekleyen Hulefa-i Raşidîn devrinde halk, bu haktan istifade etmek hususunda tam manasıyla serbestti. O dönemde doğru sözlü İnsanlar beğenilir ve övülür, tehdit edilmez veya azarlarım azlardı. Yapılan tenkitler güç kullanarak bastırılmaz, makul cevaplarla ve delillerle halkın mutmain olmasına çalışılırdı. Fakat saltanat devrinde, vicdanlar bastırılmış ve diller bağlanmıştı. Artık yeni kurulan sistemde ağızlar ancak idarecileri medhetmekve pohpohlamak için açılabilirdi. Eğer vicdanı doğruyu söylemekten alıkoyamayacak kadar kuvvetli ise dayağa, hapse ve hatta Ölüme bile hazır olmalıydı. Kendilerini doğru söylemekten alıkoyamayan ve yanlış işlerde itirazlarım yükseltenler bütün milletin kalbine korku salınması için çok şiddetli cezalara maruz bırakılıyordu.
Bu yeni siyaset Muavİye devrinin ortalarına doğru görünmeye başladı ve sahabenin önde gelenlerinden ve muttaki bir zât olan Hicr b. Adiy'in katli başlangıçtı. Muaviye devrinde Hz. Ali'ye lanet yağdırılmaya başlandığında, halk çok üzüldü ve incindi, fakat bir tek kelime dahi söyleyemediler. Kufe'de bulunan Hicr b. Adiy bu duruma sessiz kalamadı, Hz. Ali'yi açıkça methetmeğe başladı ve Muavi-ye'nin fenalıklarını sayıp döktü. Hz. Mugey-re'nin Küfe valiliği süresince emniyetteydi, fakat Küfe Ziyad'ın valiliği altında Basra ile birleştirilince, hicretin 51. yılında Muavi-ye'nin emri üzerine, arkadaşları ile beraber katledildi. Bu hâdise, ümmetin bütün sâlih mensuplarını derinden sarstı. Muaviye, Hz. Aişe'yi görmeye geldiğinde, Hz. Aişe "Ey Muaviye, Hicr'i öldürürken Allah'tan hiç mi korkmadın?" diye sordu. Bu haberler Horasan valisi Rebiy' İbni Ziyâd el-Harisî'ye ulaştığında o: "Ey Allah'ım, senin yanında, kalbimde zerre kadar iyilik kalmışsa, beni bu dünyadan, daha fazla geciktirmeden, ötelere al" dedi (Taberi, c. IV, sh. 208). Hasan Basri der ki: "Muaviye'nin dört işi vardır ki, eğer bunlardan sadece birini bile herhangi biri yapmış olsaydı, bu onun için çok kötü olurdu. Birincisi, ümmetin rızasını almadan ve danışmadan kılıcının gücü ile hükmetme sidir. Hatta o zamanlar ümmet içinde sahabiler de vardı. İkincisi, oğlunu veliaht seçmesİdir ki o içkici ve keyfine düşkün tanbur çalmakla meşgul biriydi. Üçüncüsü, Ziyâd'ı nesebine almasıdır. Halbuki bu konuda Rasûlullah @'in son derece açık mesajı vardır. "Çocuk kimin yatağında doğarsa ona aittir ve zânüerİn hakkı taşlanmaktır." Dördüncüsü, Hicr ve arkadaşlarım katlettirme sidir (İbni'l-Esir, c. III; el-Bidâye, c. VIII).
Bundan sonra halk, zulüm ve zorbalıklarla susturuldu. Medine valisi iken, kendisine ile-ri-geri lâflar söylendiği için, Mervan b. Hakem, Misvar b. Mahzeme'yi dövdürmüştür. Bir keresinde Abdullah b. Ömer'in cuma namazında Haccac b. Yusuf'u hutbeyi uzatıp namazı tehlikeye sokmaması ikazı üzerine, Haccac "Şu anda, senin şu iki gözünü bir vuruşta çıkarmayı ne kadar isterdim" diye mukabelede bulunmuştur. (İbni Sa'ad, Tabakat, c. IV).
Abdülmelik b. Mervan, Medine'de Rasûlullah @'in minberine çıkarak halka şöyle hitab etmişti: "Ben bu ümmete arız olan hastalıkların tedavisi için kılıçtan başka çare göremiyorum... Şimdi, içinizden birisi çıkar da bana 'Allah'tan kork!' (itteki'ilahe) derse hemen kellesini uçururum." dedi (İb-ni'1-Esir, c. IV; Cas$âs,Ahkâmü'l-Kur'an, c.)
Bir keresinde de Velid b. Abdülmelik cuma hutbesini o kadar uzattı ki, neredeyse ikindi namazının vakti geçecekti. Cemaatten bir kişi ayağa kalkarak: "Ey emîrülmüminîn, zaman sizi beklemiyor. Namazı geciktirmenizden dolayı Allah'ın huzuruna nasıl bir özürle çıkacaksınız?" dedi. Velid: "Ey adam, doğru söylüyorsun. Fakat burası doğru konuşanların yeri değildir." diye cevapladı. Nitekim o sırada bir muhafız tarafından tutulup öldürüldü. (İbnil Abdi Rabbihi, eî-İkdü'l-Ferîd, c.I).
Bu siyaset Müslümanların maneviyatım zaafa uğrattı ve onları aşağılık kompleksine itti. Hayatları pahasına doğruyu konuşan insanların sayısı gittikçe azaldı. Hadiseleri oluruna bırakan, bir nevi vurdum duymaz kimselerin yükselirken, doğru sözlü ve dürüstlerin değeri düştü. Kabiliyetli, bilgili, dirayetli ve iman sahipleri yönetimden uzaklaştılar. Halkın devlet işleriyle alâkası kesildi. İslâm toplumunun gayesi, aktivitesi, üretkenliği ve İlim elde etme arzusu yok olduğu için halk sessizce ve gününü gün ederek yaşamaya devam etti.
Adlî Bağımsızlığın Sona Ermesi
Beşinci önemli değişiklik, hâkimlerin muhakeme (kaza) hürriyetlerinde olmuştur. İslâm devletinin Hulefa-i Raşidîn devrinde görülen temel esaslarından birisi de, hâkimleri tayin ettikleri halde, halifelerin onlar üzerinde baskı uygulayamamalarıdır. Onlar sadece Allah'tan korkarak, ve vicdanları ile hükmediyorlardı. En yüksek makamlardakiler bile hâkimin İşine karışamazdı. Hatta, daha önce de açıklandığı gibi, hâkim bizzat halifeyi mahkemeye celbeder, aleyhindeki davaya bakabilirdi. Saltanat ile beraber bu usûle de son verildi. Adlî meselelere müdahaleler başladı. Bu müesseseyi siyasî ve şahsî niyetlerine âlet ettiler. Arzu ettikleri zaman, istedikleri şahsı dava edebiliyor, istedikleri hükmün çıkmasında müessir oluyorlardı. Böyle olunca H.âkim(Kadı)\erin serbest hüküm verme imkânları ortadan kalkıyordu. Sonuçta olaylar öyle bir mertebeye ulaştı ki, yalnızca sultan ve veliahtları değil, yönetimin her kademesindeki memurundan, saraydaki kapıcılara kadar herkes adlî kararlarda nüfuzlarını kullanabiliyorlardı.
Bu ve benzer sebeplerden ötürü, o devirde sâlih âlimler ve imanlı şahsiyetler hâkimlik vazifesini kabul etmekten daima kaçınmışlardır.
Şûraya Dayalı İdarenin Sonu
İslâmî yönetimin esaslı unsurlarından biri de müşavere müessesesidir. Bu prensibe göre, memleket işlerinin idaresinde ümmet nazarında muteber bilgili, dürüst, muttaki şahsiyetlere danışarak karar verilmelidir. Hulefa-i Raşidîn devrinde, halifelerin müşavirleri dirayeti, ilmi, takvası, diyaneti ve isabetli reyleri ile tanınan kimselerden oluşmaktaydı. Ümmet, onların hükümetin yoldan çıkmasına hiçbir zaman müsaade etmeyeceklerine tam bir gönül rahatlığı ile güveniyordu. Bunlar, ümmetin karışık ve zor problemlerini çözen kimseler (ehl-i hal ve'l-akd) olarak biliniyorlardı. Fakat saltanat gelince, bu prensip bile değişti. Şûra yerine zulüm ve baskı genel kural haline geldi. Hakkı bilen dürüst insanlar sultanlardan uzak durmaya başladılar. Sultanlar da devlet meselelerinde bu kimselerden sakınmaya başladılar. Artık sultanların müşavirleri valiler, maiyetinde bulunan memurlar, aile fertleri, yakınları ve saraya sığınmış bulunan yaltakçılardı. Görüş sahibi, dirayetli ve kabiliyetli, imanlı, bilgili ve âdil şahsiyetler bu İşten uzaklaştı.
Bunun neticesinde karşılaşılan en önemli kayıp, yepyeni ve karmaşık bir medeniyetin ortaya çıkması oldu. Meseleleri hukuk çerçevesinde çözecek, muhtelif problemlerin götürülebileceği ve kma edilen veya şura ile belirlenen görüşmelerin İslâm hukukunun bir parçası olabileceği resmî bir merkez kalmadı. Keyfî çözüm yolları ittihaz edildi. İdarî mekanizma bir esasa dayanmayan, uydurma usûllerle çalışmaya başladı. Emniyet ve asayiş ile ilgili meselelerde, genel İç ve dış siyasetin belirlenmesinde iyi-kötü bu sultanların hükmü kabul ediliyorsa da, hukukî meselelerde karar vermek ve hükmetmek onların yetkisinde değildi. Hukukî mevzuları keyfi kararlarla halletmek pek öyle kolay değildi. Eğer hukukî mevzulara da el uzatmış olsalardı zaman ümmetin sosyal düşüncesi böyle bir müdahaleyi çok zor hazmederdi. Esasında ümmet, onları fâsık ve fâcir olarak kabul ediyordu. Doğruluk noktaİ nazarından kendilerinin ahlâkî ve dinî hürmet ve itibarları yoktu. Bununla beraber Müslüman âlimler ve fâkihler bu eksikliği dolduracak bir çekirdek bırakmadılar, onların çabaları münferit plandaydı. Her alim fıkhî meseleleri kendi ilim kürsüsünde ve fetva makamında açıkladı. Her kadı kendi bilgisini, anlayışını, içtihadını temel alarak veya bir başka fâkihin hükümlerine veya kural kabul ettiklerine dayanarak hüküm verdi. Her ne kadar saltanat ülkelerinde fıkhın gelişmesi ve sürekliliği kesintiye uğra-nıadıysa da, İslâm devletinde bir hukuk anarşisine sebep oldu. Asırlar boyunca ümmet devletin bütün mahkemelerinin takip ettiği ve en küçük meselelerde bile aynı hükmü vermesine sebep olacak bir hukuk sistemine sahip olamadı.
Irkçılık Ve Kavmiyetçiliğin Zuhuru
Saltanat devrinde meydana gelen bir diğer önemli ve fevkalâde zararlı değişiklik de ırk ve kabile taassubuna dönüştür. İslâm bütün müslümanları eşit haklarla eşit seviyeye getirmekle bunları yok etmişti. Başından beri Benî Ümeyye yönetimi Arap hükümeti ren-gİndeydi. Arap olanlar ve olmayanlar arasında haklar hususunda farklılıklar oluşturulmuştu. Daha Önce açıklandığı gibi yeni müs-lüman olanlardan cizye toplamakla Allah'ın emirlerini apaçık İhlâl ettiler. Bu gibi davranışlar, sadece İslâm'ın yayılışını önlemekle kalmadı, aynı zamanda Arap olmayanlar arasında da bazı yanlış fikirlerin yayılmasına sebep oldu. Buna göre, fethedilen topraklarda yaşayan Arap olmayan unsurlar arasında, İslâm fetihlerinin gerçekte kendilerini Araplara köle yaptığını, müslüman olsalar bile onlarla aynı seviyede kabul edilmeyecekleri kanaati yerleşiyordu.
Saltanat sahipleri kavmiyet taassubunu o derece ileri götürmüşlerdi ki, bir kimseyi vali, kadı, hatta cami imamı tayin edeceklerinde dahi Arap olup olmadığı hususunu araştırıyorlardı. Haccac b. Yusuf, Kûfe'de bulunduğu sırada, Arap olmayanların camilerde imamlık yapamayacakları hükmünü vermişti. (Ikdû'l-Ferîd, c. II). Said b. Cubeyr tutuklu olarak Haccac'a getirilince, Araplardan başkasının imam tayin edilmediği halde kendisine bu görevin verilmesinin büyük bir ihsan ve bağış olduğu hatırlatıldı. (İbnİ Hallikan, Vefiyat Elayan, c. II). Ve Said b. Cubeyr Küfe kadılığına tayin edildiğinde şehirde büyük bir patırtı kopmuştu. Çünkü Araplardan başkasının kadılık makamına lâyık olamayacağı düşünülmüyordu. Sonunda Ebû Musa Eş'arî'nin oğlu onun yerine kadı tayin edildi. (İbni Hallikan, c. II). Bu siyaset o kadar keskinlikle takip ediliyordu ki Arap olmayan birinin cenaze namazı kıldırmasına müsaade edilmiyor, uygun bir Arap çocuğu bulunana kadar cenaze bekletiliyordu.
Eğer biri Arap olmayan müslüman bir kızla evlenmek isterse, evlilik iznini almak için kızın babası veya akrabaları ile değil, kızın veliliğini üzerine alan bir Arapla görüşmesi gerekiyordu (Ikdû'l-Ferîd, c. VIII ). Ebu'l-Ferec Isfahanî'nin rivayetine göre, Benî Su-leym'den bir zat kızını, yeni müslüman olmuş Arap olmayan biriyle evlendirdi. Mu-hammed b. Beşîr el-Haricî bunu Medine valisine şikâyet etti. Vali hemen çiftin boşanmasını emrettikten başka müslümanı kamçılattı, saçını sakalım kestirdi ve şehirde teşhir ettirdi. (İbni Kuteybe, Uyunu'l-Ahbar, c. Iİ).
Benî Ümeyye'nin bu tür davranış ve muamelesi Arap olmayanlar arasında diğer ırkî asabiyelerin uyanmasına sebep olarak, Benî Ab-bas'ın gayretleri ve Arap olmayan unsurların, özellikle İranlıların yardımı ile devrilmesinde aktif rol oynadı. Emevİlerin bu siyaseti sadece ırkî taassubun oluşmasına ve Arap olanlarla olmayanlar arasına nefret sokmakla kalmadı, aynı zamanda eski Arap kabile taassubunu ve rekabetini tekrar alevlendirdi. Kabilecelİk, aşiretçilik, ülkecilik ve bölgecilik hareketlerini doğurdu. Neticede, bir kabile bir başka kabile mensubunun ardında namaz kılmaz oldu.
Yemanîler ve Mudarîler için camilerde minberler ve mihrablar ayrılmıştı. Artık minberler gibi imam ve hatipler de çifter çifterdi. Hatta her iki kabileye mensup fertler birbirlerinin yanında namaz bile kılmıyorlardı, (el-Bidaye, c. X).
Hukukun Üstünlüğünün Terkedilmesi
Saltanat döneminde yükselen en büyük ve en ciddi musibet hukukun üstünlüğünün ortadan kalkmasıdır. Halbuki bu prensip, İslâm devletinin temelini teşkil etmektedir.
İslâm, dünya nizamı olarak vazedildiği zaman, şeriatın herşeyden üstün olduğu fikrini de beraber getirmişti. Bu temel prensibe göre devlet reisi, yöneticiler, kanun uygulayıcıları, muhafızlar ve muhafaza edilenler, ileri gelenler, sıradan kimseler eşit şartlarda bu hukuka tâbi idi. Hiç kimse ona uyup-uymamakta serbest veya muaf değildir. Dost veya düşman, harbî kâfir veya anlaşmalı gayri müslim, müslüman veya zimmî, mûtî veya âsi, kısaca herkes. Hayatın her safhasını kuşatan karar ve hükümlere tâbi idiler. O hükümler ki, zerre kadar ihlâl edilemezler.
Hulefa-i Raşidîn devrinde hem devlet reisleri, hem de halk bu genel kaideye son derece bağlılık gösterdi. Hatta Hz. Osman ve Hz. Ali, son derece nazik durumlarda ve en şiddetli provakasyonlarda bile şeriatın sınırlan dışına bir tek adım bile atmamışlardı. Doğru yolda yürüyen halifelerin mümtaz vasıflarından birisi başıboş, gayesiz ve baskıcı değil şeriatı bilen ve hükümlerine riayet eden idareci oluşlarıydı.
Fakat saltanat dönemi başladığında, sultanlar kendi şahsî veya siyasî meseleleri ve özellikle hükümetlerinin kurulması ve devamı için şeriatın koyduğu yasaklan aşmakta ve hudutları çiğnemekte hiç tereddüt etmediler. Devirlerinde, şeriat devletin hukuku olarak kalmaya devam etti. Onlann hiçbiri Allah'ın kitabının ve Elçisinin sünnetinin statüsünü asla reddetmediler. Mahkemelerde aynı kanunlara göre hüküm verilirdi. Bütün meseleler genel olarak Allah'ın emirlerine ve şeriata uygun şekilde hükme bağlanıyordu. Fakat bu sultanlar, siyaset bakımından dine ve hukuka tâbi değillerdi. Arzu ettikleri, istedikleri her gayri meşru şey, meşru; hoşlarına gitmeyen meşru şeyler de hemen gayri meşru oluyordu. Hatta helal ve haram sınırlarına dikkat etmiyorlardı.
Şeriata karşı bu çıkışlar Benî Ümeyye devrinin ilk zamanlarında başladı ve yavaş yavaş kanuna aldırış etmeksizin her istediğini yapma saltanat mensuplarının imtiyazı haline geldi. Muaviye, valilerinin kanundan üstün olduğunu ilan etti ve şeriat kanunlarına uymayan adaletsizliklerine ve çıkışlarına karşı her türlü hareketi reddetti. Bir olayda diyeti ödeyeceğini, fakat valilerine kısas uygulamasının sözkonusu olamayacağım söyledi (İb-ni'1-Esir, c. III; el-Bidaye, c. VIII). Ziyâd'm şeriata aykırı fiilleri hiçbir karşılık bulmuyordu (Taberi, c. IV; İbni'1-Esir, c. HI). Valisi ve kumandanı Busr b. Ertat'm zulüm ve baskılarının sonu yoktu. İbnİ Ertat Yemen'de iken kendinden önceki vali Abdullah b. Abbas'ın iki küçük çocuğunu yakalatarak öldürdü. Çocukların annesi bu muameleye dayanamayarak çıldırdı. Bu zulme şahit olan Benî Kinâne'ye mensup bir kadın kendini tutuma-yarak: "Erkekleri öldürmeniz yetmiyormuş gibi, şimdi sıra çocuklara mı geldi? Cahiliyye devrinde bile onlara dokunulmuyordu. Ey ib-ni Ertat! Çocukları ve yaşlıları öldüren merhametsiz bir hükümet, kardeş kanı dökmeksi-zin yaşayamaz. Böyle bir iktidardan daha zâlim kim olabilir?" diye bağırdı. (Taberî, c.IV; İbnİ'l'Esir, c. III; el-Bidaye c. VIII). O zamanlar Hz. Ali'nin elinde bulunan Heme-dan'ı istilâ etmek üzere görevlendirilen İbni Ertat orada yapmadığını bırakmadı. Muharebede yakalanan müslüman kadınları alıp götürdü ve cariye olarak kullandı.
Bütün bu olup biten zulümler, valilerin ve kumandanların her türlü tecavüz, baskı ve adaletsizliği yapabilecekleri ve şeriatın hudutlarını çiğneyebileceklerini, siyasî meselelerde herhangi bir kanunla, şeriatla veya başka bir şeyle bağlı olmadıklarını ilan ediyordu. Bu baskılar daha sonraki dönemlerde yavaş yavaş sultanların, şehzadelerin ve valilerin tabîi adaletleri hâline geldi. Hukukun üstünlüğü bu kimseler tarafından kendi şahsî ve siyasî ihtirasları için tamamıyle parçalandı. Saltanat mensupları ve memurları kendilerini hukukun üstünde kabul ederken, şeriatın hükümleri halka karşı kullanıldı. İslâm ümmeti dejenere oldu ve İslâm'ın ruhu gözden silindi. İnsanlar İslâm nizamının hürriyet, insan haklan, hukukun üstünlüğü ve şûraya dayalı yönetim gibi ebedî cevherlerini yitirdiler. İnsanlığın bu faziletleri ve cevherleri diğer milletler tarafından toplandı ve onların kültürlerini ve müesseselerini zenginleştirdi. Fakat müslümanlar bir kez kaybettikten sonra tekrar kavuşma şansı elde edemediler. Zamanla büyüyen siyasî sistemleri bu meselelerde en büyük engel olmuştur.
KISIM 5
ADALETİN TESİSİ
Şeriat müessesesi kendi içerisinde, resmi işlerde ve insanların birbirleriyle ve devletle münasebetlerinde, ihtilâflarında adaletin ve hakkaniyetin garantisidir. Hatta yol, metod, program veya muameleyi ifade eden min-hac'tn daha dar anlamında bile. Bununla beraber şeriat, yalnızca Allah'a itaat eden ve O'nun rızasını kazanmak İçin adalet ve fazilete dayalı nizamı kurmaya muktedir hayırlı, muttaki ve dürüst insanlar yetiştiren bir yönetim biçimidir. Bu metodun ilkesi adaleti ve fazileti şahıslarında ve sosyal hayatta en müessir ve başarılı şekilde tesis edebilecek insanları yetiştirmektir.
Şeriat'ın daha açık ve daha genel amacını şöyle formüle edebiliriz: İnsanların sulh, sükûn ve huzur içinde yaşayarak, her türlü baskı ve zulümden uzak inançlarını tatbik etmelerini sağlamak üzere yeryüzünde adaleti tesis etmek. Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @, selefleri gibi, insanlara âdil olmayı; can, mal, akıl ve nesil emniyeti içinde inançlarını yaşayabilecekleri bir toplum kurmayı öğretti. İrtihalinden sonra sahabileri de bu adalet sistemini devam ettirmeye çalıştılar.
Rasûlullah @ 'in ardından Hz. Ebu Bekir geldi ve O'nun yolunu hiç değiştirmeden sürdürdü. Onun idaresi üzerine yapılacak küçük bir araştırma, İlahi kanunlara göre hükmeden insanların yönetimleri ile kendi heva ve heveslerine göre hükmeden yönetimler arası farkı açıkça gösterir. Hz. Ebu Bekir, halkın refahı ve haklan hususunda o kadar dikkatli idi ki, bazı geceleri uykusuz geçiriyordu. Ömer b. Hattab, ev işlerine yardım etmek İçin yaşlı bir kadının evine gitmekteydi. Birgün Hz. Ömer yapılacak işleri sorduğunda, kadın, bir adamın gelerek bütün işleri yaptığını söyledi. Ömer kadını günlerce ziyaret etmeye devam etti. Birgün kadının evine erken gitti ve kapıda dikilirken yüzü örtülü bir adamm evden sokağa çıktığını gördü. Ömer adamın peşine düştü ve onu yakaladı. Adam yüzündeki örtüyü çıkardığında Ömer onun Halife Ebu Bekir olduğunu gördü. Ömer ona: "Senin olduğuna emindim. Senden başkasının önde olamayacağını biliyordum." dedi.
Hz. Ebu Bekir'in devrinde Arabistan'da her biri bir valinin nezaretinde bulunan on vilayet vardı. Müslümanların azametinin ve gücünün ana sebebi üst makamlardaki memurların ve valilerin uyarladıkları hayat tarzıdır. Onlar İslâm kanunlarını bizzat kendilerine tatbik etmişler ve en uç noktalara kadar İslâm'ın gerçek ruhunun gereğini yerine getirmişlerdir. İnsanları adaletle yönetmişlerdi. Allah da çalışmalarını basan ile mükâfatlandırdı. İslâmî prensiplere göre insanların refahı, yöneticilerin ve ulemânın ıslahıyla ilgilidir. Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Ümmetimden iki grup (âlimler ve âmirler) ıslah olduğunda, bütün toplum ıslah olur. Onlar bozulursa, bütün toplum bozulur. Bu musibete İlahi kanunlara uygun yaşayıp hükmetmekten başka bir çare yoktur." (Abu Bakr, the First Caliph, Islamic Foundation, Leİces-ter, 1976).
Hz. Ebu Bekir'in, başka insanların hakları konusundaki düşüncelerinin derinliği, adalet anlayışı ve dürüst muamelesi şu olaydan anlaşılabilir. O Aişe'yi diğer çocuklarından daha fazla severdi. Ona diğerlerinden fazla olarak biraz arazi ve mal mülk verdi. Fakat, bunun adaletsiz bir muamele olduğunu hissetti ve vefatından evvel Aişe'ye: "O malları geri vermeni dilerim. Böylece diğer mal mülk ile beraber, sen de dahil bütün çocuklarım arasında bölünebilsin." (İbni Sa'd, Tabakat, c. III)
Beytü'l-maVa, gelen bütün gelirler fakirlere, savaş teçhizatına harcanırdı. Fetihlerden elde edilen ganimetleri, altın ve gümüş gibi madenlerin gelirlerini hakkı olan insanlar arasında dağıtıyordu. Sir William Muir şöyle diyor:
"Hepsi eşit şekilde paylaştırılıyordu. Yeni dönen ile eski muharip, kadın ile erkek, köle ile hür. Müslüman maliyesindeki bir kabule göre bütün mü'minler kardeş ve eşittir. Şayet takvadaki üstünlükleri öne sürülürse şöyle cevap verirler: Bu Allah içindir. Allah öylelerini öbür dünyada üstün kılmakla mükâfatlandıracaktır." (Annals of Early Ca-liphate, sh. 121).
Ölüm döşeğindeyken şu sözlerle son mesajını vasiyet etti: "Merhametlilerin merhametlisi ve Lâtif olan Allah'ın adıyla. Ebu Kuhafe'nin oğlu Abdullah'ın dünya hayatının son deminde, ahiret hayatının ilk safhasında, inkarcının iman ettiği, günahkârın tevbeye geldiği, ya-lancınım doğruyu söylediği dakikada ahit ve vasiyettir. Hattâb oğlu Ömer'i kendime halef tayin ediyorum. O'na itaat ediniz. Bunu yapmaktan maksadım iyiliktir. Adaletle davranışa, ondan umduğum zaten budur, başka türlü davranırsa, biliniz ki insan ne işlerse onu kazanır. Gaybı bilemem. Ama zulmedenler nelere uğrayacaklarım bilirler (26: 227). Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun." (Kenzü'l-Ummal, c. II, sh. 45, c. IV, sh. 324).
Yukarıdaki parça Ebu Bekir'in insanların huzuru konusundaki endişelerine ve onların meselelerine adaletle ve korkusuzca karar verilebilmesi hususundaki alâkasına açık bir örnektir. Halife seçildiğinde yaptığı ilk konuşmadaki sözleri, adalet ve faziletini yansıtır. "Ey insanlar! En iyiniz olmadığım hâlde bana bîat ettiniz. Görevimi adaletle yaparsam bana itaat, doğruluktan saparsam beni ikaz ediniz. Doğruluk emanet, yalancılık hıyanettir. (Haklı olan) güçsüz, hakkı alınıncaya kadar benim gözümde güçlüdür. (Haksız olan) güçlü, hak sahibinin hakkı kendisinden alınıncaya kadar benim gözümde güçsüzdür. Allah yolunda cihadı terkeden bir toplum zelil olmaya mahkûmdur. Bir toplumda kütülük yaygın olursa sonunda o toplum bir belâyla karşılaşır. Allah'a ve Rasûlüne itaat ettiğim sürece bana İtaat ediniz, eğer Allah'a ve Rasûlüne karşı gelirsem bana İtaatiniz için sebep kalmaz."
Beytü' l-mal hakkında Hz. Ömer şöyle buyurmuştur: "Ben, beytü'l-mal'dan yapılacak harcamalar hususunda üç yoldan başka bir tasarruf tarzını doğru bulmuyorum: Haklı sebeplerle alınacak. Hak Ölçülerine uygun şekilde harcanacak ve bâtıl usûller ortadan kalkmış olacaktır. Sizin mallarınız üzerindeki hassasiyetim, yetim malı üzerinde velînin gösterdiği hassasiyet gibidir. Muhtaç olmadıkça ben, birşey alamam. İhtiyaç içinde olursam, o zaman doğru (maruf) bir şekilde beytü'l-mal'den alıp harcayabilirim." (4: 6). (İmam Ebu Yusuf, Kitâbû'l-Harac). Bir hitabesinde, halifenin beytü'l-mal'de ne gibi hallerde tasarruf edebileceğini açıklamıştı: "Allah'ın malında benim şu kadardan başka bîr hakkım yoktur ve bundan başkası da benim için haramdır. Soğuktan sıcaktan muhafaza etmek için bir elbise, Kureyş'in ortalama bir ferdi gibi de aile efradım İçin geçim. Ben de diğer müslümanlar gibi bir müslümanım." (el-Bi-daye ve'n-Nihaye, c. VII).
Hilafet makamına geldikten sonra, Hz. Ömer: "Ey insanlar! Ben ancak sizden birisiyim. Eğer Rasûlullah'ın halifesinin emrini reddetmek hoşuma gitmeyen bir iş olmasaydı, bu görevi yüklenmezdim." dedi. Daha sonra ikinci hutbesinde şunları söyledi: "Ey insanlar! Sizlerin benîm üzerimde bazı haklarınız vardır. Bunları size hatırlatacağım ki, bu konularda beni sorumlu tutunuz. Haraçlarınızı ve fey'inizi meşru şekilde toplamam, sizin, benim üzerimdeki hakkınızdır. Bu gelirler elime geçtikten sonra, bunları ancak hak yerinde harcamam da sizin üzerimdeki hakkınızdır. Sizi tehlikelere atmamak ve sınır boylarında uzun süre tutumamak da üzerimdeki hakkınızdır. Cihad için sefere çıktığınızda, Çoluk çocuğunuzu korumak ve gözetmek görevi bana düşer."
Hz. Ömer'in hilafet makamındaki bütün zamanı bu durumda geçti. Bir keresinde hasta olduğunda bal tavsiye edildi. Beytülmalda biraz bal vardı, fakat o Mescid-i Nebevî'de minbere çıktı ve "Eğer sizlerin izni olursa onu kullanabilirim. Aksi halde benim için adaletsizlik olur" diyerek halktan izin almadan yemedi.
Hz. Ömer, kendisi dahil, insanlar arasında eşit muamelede bulunmak için çok güç harcadı. Bir kıtlık zamanı, başkaları açlık çekerken, o et ve yağ yemeyeceğine yemin etti. Bir süre sonra kölesi, pazardan 40 dirheme yağ ve süt satm aldı. Hz. Ömer bu durumu öğrenince; "bunları sadaka olarak verin, çok pahalı şeyleri yemekten hoşlanmam!" dedi. Sonra başını öne eğdi, bir süre düşündü ve: "Şayet halkım tarafından tecrübe edilenleri tecrübe etmezsem problemlerinin gerçek önemini nasıl anlarım?" O, problemleri hakkında gerçek bir hüküm verebilmek için halkın elde etmesi mümkün olmayan şeylerden kendini mahrum etmesi gerektiği fikrindeydi. Gerçekte O, halifelik makamının ona diğer insanlardan farklı imtiyazları elde etme yetkisi vermediği konusunda tamamı ile şuurluydu. Aynı zamanda adaletli davranmazsa onların kendisine itaat etmelerinin gerekli olmadığını düşünüyordu.
Hz. Ömer'in bu misali, İslâmî yönetimin Önemli bir kaidesini açığa çıkartıyor. İnsanların işlerini idare ederken âdil olmayan bir İmam'ın, halktan kendisine itaat etmelerini istemeye hakkı yoktur. Hatta Allah'ın hakimiyetine inansa, bunu iddia etse ve O'nun şeriatını uygulasa bile. İçki içen kendi oğluna, ilgili hükümleri uygulaması meşhurdur. Hal-tan birini döven Mısır valisi Amr b. Âs'ın oğluna kısas uygulaması gibi. Haraç toplamakla görevli tahsildarlara, vazifelerindeki aşırılıklardan dolayı çok şiddetli muamele ederdi. Bu prensiple Mısır valisi Amr b. As'ın malının yarısını alıp beytülmal'a aktardı. Keza Kûfe'deki vekili Sa'ad b. Ebi Vakkas ve Bahreyn'deki vekili Ebu Hureyre ile ilgilendi ve varlıklarını alıp beytülmal'a kattı.
Onun yönetim fikri şöyleydi: İnsanlar Din'in sınırları içinde vefakâr ve samimi olarak itaat edecekler ve hüküm sahipleri de adaleti yerine getirecek. Aynı zamanda halkın hüküm sahiplerini ıslah ve tashih etme hakkı olduğunu kabul ediyordu. Bu, birinin şu hatırlatmasını gönül ferahlığıyla kabul etmesinde görülür: "Biz sende bir eğrilik görürsek onu kılıcımızla düzeltiriz." Bir keresinde müslüman-lara hitaben şu konuşmayı yapmıştı: "Ey müslümanlar! Amirler (valiler ve diğer görevliler), size musallat olmak, malınızı yağma etmek için gönderilmiyor; bilakis size İslâm'ı ve Rasûlullah'ın yolunu öğretmek için gönderiliyorlar. Şayet bunlardan biri buna aykırı davranınıp da zulmetmeye kalkışırsa, derhal bana haber veriniz ki, gereken işlemi yapayım." diyerek otorite sahibi insanların güçlerinin aşma haklarının olmadığını ve sınırlarım belirlemiştir.
Kör ve hasta insanların evlerine gidip ihtiyaçlarını karşılamak için bizzat uğraşırdı. Aynı zamanda Medine'den cihad için çıkmış olanların evlerine tek tek uğrayarak, kapıdan çoluk çocuklarının hal ve hatırlarını sorar, bir ihtiyaçlarının olup olmadığını öğrenir ve İstediklerini çarşı pazardan alıp, onlara bizzat kendisi taşır ve götürürdü. Mektuplarını teslim eder veya bu mektuplara cevaplarını yazar ve onların günlük alışverişlerini yapardı. Ara sıra şehirde devriye gezerdi. Bir gece şehirde dolaşırken, ihtiyar bir kadının ve acı acı ağlayan çocuklarının sesini duydu. Kadına çocuklarının niye ağladıklarını sordu sordu, açlıktan ağladıkları ceyabmı aldı. Halife ona ne pişirdiğini sorduğunda kadın pişirecek bir-şey olmadığını fakat boş tencereyi kaynatarak çocukları daha sonra birşeyler yeme ümidi ile uyutmaya çalıştığını söyledi. Ömer şehre geri döndü ve beytülmal'dan biraz un, yağ, et ve hurma aldı. Çuvalı kendi sırtına vurdu. Hizmetkân Usâme çuvalı taşımak istediyse de Ömer, Hesap Günii'nde herkesin kendi yükünü kendisinin taşıyacağını söyleyerek mâni oldu. Yükü kendi taşıdı ve kadına ulaştırdı. Yemek hazırlanıp çocuklar doyurulunca çok mutlu oldu.
Kendi sözleri ve amelleri ile Ömer bütün insanlar arasında eşitliği ve renklerine, düşüncelerine, kavimlerine veya statülerine bakmadan bütün vatandaşlar arasında mutlak adaletle hükmetmeyi tesis etmiştir. Onun hayatında bu iki prensibin pratiğe aktarıldığını gösteren pek çok olay vardır.
Suriye'nin en büyük kabilesi olan Gassânî'le-rin reisi Cebele b. Eyhem İslâm'a girmiş ve hacc ziyareti yapmak üzere Mekke'ye gelmişti. Tavaf esnasında adamın biri Cebe-le'nin örtüsüne basmış, Cebele de birden hiddetlenerek adama bir tokat atmıştı. Adam zulme uğrayınca, derhal Halife'ye gelip durumu anlatmıştı. Hz. Ömer, Cebele'yi buldurup hemen kısas uygulamıştı. Cebele buna itiraz edince Hz. Ömer ona: "Ektiğini biçtin" demişti. Bunun üzerine Cebele hayretle: "Bir kabile reisine tokat atan birinin cezası idamdır" deyince de âdil halife ona şu cevabı verdi: "Cahiliyye devrinde durum söylediğin gibiydi. Fakat İslâm, insanlar arasındaki sosyal farklan kökünden kazıyıp attı." Cebele itirazına devam ederek, "Eğer İslâm, bizim gibi asil kimselerle alelade halktan biri arasında hiçbir fark gözetmiyorsa, ben böyle bir dinden vazgeçerim" demişti. Nitekim daha sonra gizlice irtidat edip, Bizansa sığınarak Kons-tantinopol'e (İstanbul) kaçmıştır. Fakat Hz. Ömer, bir prens için İslâm'ın hükümlerinden asla taviz veremezdi ve vermedi de.
Bir keresinde, Hz. Ömer vali ve âmillerine mektup yazarak hac mevsiminde toplanmalarını istedi. Onlar geldiler. Hz. Ömer ayağa kalkarak bir hutbe irad etti ve hazır bulunanların bir şikâyetleri olup olmadığını sordu. Dinlenlerden biri kalkarak: "Ey Mü'minlerin Emîri, senin âmilin bana yüz kırbaç vurdu." dedi. Hz. Ömer, o âmile: "Sen ona yüz kırbaç vurdun mu?" diye sordu ve iddia sahibine dönerek: "Kalk ondan hakkını al!" buyurdu. Bunun üzerine orada bulunan Amr b. Âs ayağa kalkarak: "Ey Mü'minlerin Emîri! Sen âmillerin hakkında böyle bir kapı açarsan, bu hâl hem onlara çok ağır gelir, hem de senden sonrakiler için bir âdet hâlini alır." dedi. Hz. Ömer: "Dikkat et, ben ki Rasûlullah'ın nefsine kısas tatbik ettiğini gördüm. Onu kısassız mı bırakacağım?" buyurup, sonra hak sahibine dönerek:"Kalk hakkını al!" diye emretti.
Amr b. Âs: "O halde izin verin de onu razı edelim." dedi. Muvafakat gösterilince, şikâyetçi olan şahsa, her kırbaç için iki dinar olmak üzere toplam 200 dinar verilerek razı edildi ve şikâyetçi kısas hakkından vazgeçti. {Kiîâbu l~Harac).
Bir keresinde Kureyş'in reisleri ile Süheyl, Bilal ve Ammar b. Yasir gibi azatlı kölelerden oluşan bir gurup aynı anda Hz. Ömer'i ziyarete geldi. Ömer Kureyş'in reislerini dı-şarda bekletip diğerlerini çağırdı. Cahiliyye devrinde Kureyş reislerinin lideri olan Ebu Süfyan bunun çok fena bir muamele olduğunu düşündü ve yanındakilere: "Bu, tekerleğin garip bir dönüşü; biz dışarıda beklerken köleler içeri alınıyor" dedi. Fakat içlerinden biri olaydaki adaleti fark ederek: "Doğruyu söylemek gerekirse Ömer'i tenkid etmeye hiçbir hakkımız yok, kendimizi eleştirsek iyi olur. İslâm bizi tek bir sesle çağırdı, çağrıya geriden icabet edenler, bugün de geride kalmayı hakkettiler" dedi. (Süheyl b. Amr, Usdü'î-Gabe).
Meseleler İslâm'a göre çözülmeye başlayınca sosyal statü ve doğuştan gelen ayrılıklar gö-zardı edildi ve sadece İslâm'a yapılan hizmetler dikkate alınır oldu. İslâm yolundaki hizmetlerinde eşit olanlara eşit maaş veriliyordu. Bu meselede köle ile efendisi arasında fark gözetilmiyordu (Fütuhu l-Buldan).
Hz. Ömer, eşitlik esasının tatbikinde ısrarlıydı. Herhangi bir ayrıma müsamaha göstermedi. Amr b. Âs, Mısır Camii'nde kendine bir minber yaptırınca, Ömer mektubunda azar-larcasına şöyle dedi: "Sen yukarda otururken diğer müslümanlann aşağıda oturmalarım uygun görüyor musun? Duydum ki diğer müs-lümanlardan daha yüksekte oturduğun bir minber yaptırmışsın. Senin emîr olarak onlara hitab etmen ve onların tebân olarak seni dinlemeleri imtiyazı sana yetmiyor mu? O minberi yıkmanda ısrar ediyorum." (İbni Hi-ye, Futuhu'l-Mısr, sh. 92; Suyutî, Husnu'l-Muhadara, c. I, sh. 79).
Ömer ile Übeyy b. Kaab arasında ihtilaflı bir mesele oldu. Bu hususta Zeyd b. Sâbit'i hakem tayin ettiler. Hakemin huzuruna geldikleri vakit Zeyd ayağa kalkarak halifeye yer vermek istedi, fakat Ömer bu teklifi kabul etmedi ve Übeyy'in yanına oturmayı tercih etti.
İnsanlar arasında eşitlik ruhunu yerleştirebilmek için halkla olan münasebetlerinde veya şahsî ilişkilerinde en üst nokadaki sadeliği arardı. Sezar'm elçisi 'müslümanlann imparatoru' ile görüşmeye geldiğinde, Mescid-i Nebevî'de onu bir köşede eskimiş elbiseleri içinde, otururken buldu. (Şibli Nu'manî, Life of 'Umar the Greaî, c.II).
Hz. Ömer'in bu davranışları, devletin üst mevkilerindeki memurları üzerinde müthiş etkili oluyordu. En uç sınırdaki Iraklı reislerden bazıları mükellef yemekler hazırlatıp İslâm ordusu kumandanı Ebu Ubeyde'ye getirdiler. Ebu Ubeyde'nin: "Bunlar sadece benim için mi, yoksa ordunun hepsi için mi?" sorusuna: "Kısa zamanda ordunun tamamı için yemek hazırlayabilmek maalesef imkânsız." dediler. O: "Kan dökmede ben ve bu askerler eşitiz. Yemek yerken de onların bana refakat etmelerini isterim. Onlar ne yerse ben de onu yemeliyim" diye cevap verdi. Müslüman kumandanın cevabı bu tür yaşayışa alışmamış olan reisleri çok şaşırtmıştı.
Müslüman kumandanlarla askerler arasındaki münasebetler, aralarında mutlak eşitlik, kardeşlik ve adaletin olduğunu yansıtıyordu. Suriye, müslümanlann eline geçince İmparator Heraklius Bizantium'a gitti ve önceden müs-lümanların eline esir düşmüş birisiyle konuştu. İmparatorun "Müslümanlar ne tür insanlar?" sorusuna adam "Muhteşem insanlar. Gündüz hepsi korkusuz birer savaşçı, fakat geceyi ibadetle geçiriyorlar. Zaptettikleri yerlerdeki insanların bedelini ödemeksizin bir-şeylerini almıyorlar. Kendileri âdil ve gittikleri her yere adalet ve banş götürüyorlar." diye cevap verdi. İmparator, "Şayet böyle büyülü güçlere sahiplerse, birgün benim ayağımın altındaki toprağa da sahip olurlar" dedi.
Mısır'daki en büyük Bizans kalesinin muhasarasının sonlarında, savunmalar zayıfladığı zaman, İmparatorunun valisi barış istedi. İslâm kuvvetlerinin kumandanı Amr b. Âs'a elçiler gönderdi. Elçiler, müslümanların hayat tarzlarını bizzat görebilsinler diye iki gün alıkondular ve sonra valiye geri gönderildiler. Vali elçilere müslümanları sordu. Onlar: "Efendimiz, müslümanlar ölümü, bizim hayatı sevdiğimizden daha çok seviyor. Alçakgönüllülüğü gururdan çok seviyorlar, açgözlülük ise yokluğu ile farkedilebiliyor. Rahatlıkla yere oturuyorlar ve bunu herhangi bir şekilde küçüklük olarak görmüyorlar. Yemekleri masada yemiyorlar. Komutanları sıradan bir er gibi, farklı bir işaret taşımıyor. Üst ile ast veya köle ile efendi arasında bir ayırım yapmıyorlar. İbadet zamanı yıkanıp Allah'ın önünde mutlak bir tevazuyla omuz omuza duruyorlar" dediler. Vali fevkalâde etkilendi ve müslümanlarla barış yaptı.
Hz. Ömer'in katledilmesinden sonra Hz. Osman müslümanlara halife seçildi. İslâm devletinin merkezinden çok uzaklarda olan valilerine, kumandanlarına ve âmillerine gönderdiği genelgeler devlet işlerinde güttüğü siyaseti ortaya koyar.
Onlara hitaben şöyle yazmıştır: "Allah, İmamları (devlet başkanlarını) Ümmetin fertleri hakkında zorba olmaktan uzak durmalarını, bir vergi tahsildarı gibi davranmamalarını ve ümmete çoban (merhametli birer yönetici) olmalarını emretmiştir. Bu ümmetin İlk yöneticileri de gerçekten ümmet için merhametli birer yönetici olmuşlar, birer zorba ve zâlim vergi memuru olmaktan çok uzak durmuşlardır. Sizler de birer yöneticisiniz, sizin de aynı şekilde davranmanız gerekmektedir. Bu ümmetin imamları (yöneticileri) şayet birer zâlim kesilseler, o zaman müslümanlar arasında haya kalkar, emanete hıyanet edilir ve vefa kaybolup gider. Yönetimin en güzeli ve Allah'ın razı olacağı en güzel davranış, müslümanların işlerini güzelce halletmeniz, ihtiyaçlarını karşılamanız, haklarım kendilerine ulaştırmanızdır. Aynı şekilde tebamız olan, zımmîlerin de haklarını iyice gözetmenizi tavsiye ederim. Ayrıca düşmanlarınız ile savaşmaya vardığınız zaman önce onlara İslâm'ı anlatın ve tevhid akidesine davet ediniz. Kalplerini adaletiniz ile kazanınız." (Ta-beri, c. V).
Ordu kumandanlarına hitaben de şöyle yazmıştır: "Siz (ey kumandanlar!) Müslümanların koruyucuları ve müdafiîlerisiniz. Ömer bin Hattab sizlere emirler vermiş ve uymanız gereken hususları bildirmiştir. Bunların ne olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Sizden istenilen bu emirlere mutlaka uymanızdır. Sakın sizin biriniz Ömer'in size talimat ile bildirdiği bu emirleri değiştirmeye kalkmasın, sakın sizden böyle bir şey duymayayım. Yoksa Allah sîzi, sizden başkası ile değiştirir ve yerlerinize bu emirlere uyacak kişileri getirir. Nasıl davranmanız gerektiğini biliyorsunuz, buna mutlaka uyunuz. Ben size bakıyor ve sizleri kontrol ediyorum. Zira beni de hakkınızda nasıl davranacağım diye Allahu Teâlâ kontrol etmektedir." (Taberi, c. V).
Amillere (zekat ve cizye tahsildarlarına) şöyle yazdı: "İnsanları hak ile yaratan Allah, hakdan başkasını asla kabul etmez. Hakkı alınız ve tekrar hakkı (hak sahiplerine) veriniz. Size emaneti tavsiye ederim. Sakın onu ihmal etmeyiniz, mutlaka yerine getiriniz. Emanete hıyanet edenlerin ilki olmayınız. Yoksa, sizden sonra, sizin yaptıklarınıza bakıp emanete hiyanet edenlerin yüklenecekleri günahlara ortak olursunuz. Vefakârlık, aman vefakârlığı elden bırakmayınız. Yetime ve kendisiyle ahitleştiğiniz zımmî ve emân ehline iyi muamelede bulunup haklarını gözetiniz. Allah yetime ve zımmîye zulmedenin düşmanıdır..."
Halka da mesajı söyledi: "Şunu unutmamalısınız ki, sizin başarılarınız ve zaferleriniz liderlerinize itaat etmenizle elde edilmiştir. Dikkat ediniz! Dünya sevgisi sizi doğru yoldan ayırmasın. Üç şey vardır ki bunlar insanları doğru yoldan saptırır: 1) Fazla bolluk içinde yaşanan hayat, 2) Cariyelerle münasebete aşırı düşkünlük, 3) Kur'ân-ı Kerim'in ezbere okunmasında Arap ve Arap olmayanlar arasında meydana gelen fark. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: 'Sadakatsizliğin to^ humlan yabancı yollarda yatar. Müslümanlar yabancı yollara girince Doğru yoldan sapmaya başlarlar ve bidatlarla tanışırlar." (Taberî, c.V).
Bunlar açıkça göstermektedir ki, Hz. Osman'ın izlediği siyaset, bizzat Allah'ın Rasûlü tarafından tesis edilen ve seleflerince takip edilmiş olan dürüst ve âdil davranışın devamıdır. Bununla beraber, insanlara karşı çok yumuşak başlı ve şefkatli oluşundan istifadeyle bazıları, özellikle akrabaları, bazı gayri meşru imtiyazlar elde ettiler. Mektuplarına ve emirlerine cevap vermediler. Bütün gücü kendi ellerine geçirmek için uğraştılar.
Halifeliğinin son günlerindeki riyakârlıklar ve bazı problem üretici kişilerce düzenlenen suikaste rağmen hilafeti şırasında İslâm Devleti, Arap yarımadasının her yanında büyük bir genişleme gösterdi. Hz. Osman'ın en mühim faaliyetlerinden biri, Kur'ân-ı Kerîm nüshalarının çoğaltılarak İslâm devletinin belli başlı merkezlerine göndermesidir.
Hz. Ali hilâfet makamına seçildiği zaman sosyal veya siyasî reforma girişebilmek kolay bir görev değildi. Bununla beraber Hz. Ali, yönetenlerin ve yönetilenlerin ruhlarını tekrar İslâmî hayat çizgisine döndürmek için büyük gayret gösterdi. Şahsî yaşantısı, çok sâde ve mütevaziydi. Yiyeceği, kendi hanımının bizzat öğüttüğü undan yapılan arpa ekmeğiydi. Bu arpa torbalanmn ağzını bağlarken şöyle diyordu: "Temiz ve helâl olduğunu bildiğim şeyden başkasını yemek istemem." Bazen öyle olurdu ki, parasıyla yiyecek ve giyecek almak için kılıcını satmak zorunda kalırdı. Kûfe'de, fakirlerin kaldıkları mütevâzi evler dururken, sarayda kalmak istememişti. O, Nadr b. Mansûr'un, Ukbe b. Alkame'den rivayet ettiği şekilde yaşamak için gelmişti. Ukbe dedi ki: "Ali'nin huzuruna girdim. Önünde ekşiliğinden rahatsız olduğum bir miktar süt ile kurumuş bir ekmek parçası vardı. Ona: 'Ey mü'minlerin Emîri, sen böylesi-ni mi yiyorsun?' dedim. O da: 'Yâ Eba'I-Cenûb, Allah'ın Rasûlü bu ekmekten daha kurusunu yerdi, -elbisesini işaret ederek- bunun da daha kabasını giyerdi. Eğer onun yaptığını yapmayacak olsam, ona kavuşamamak-tan korkarım' dedi." Benzer bir şekilde Harun b. Antere babasından rivayet ediyor. Babası Hz. Ali'ye gitmiş. Kış mevsiminde, eskimiş bir elbisenin içinde titrediğini görünce: "Ey mü'minlerin Emîri, Allahu Teâlâ, sana ve ailene bu maldan bir pay ayırmış olduğu halde, neden kendine bunu yaparsın?" diye sormuş. Buna karşı Hz. Ali'nin cevabı şu olmuş: "Allah'a yemin ederim sizden birşey almış değilim. Bu elbise Medine'den ayrılırken aldığım elbisedir?"
Hz. Ali, kendisine ve ailesine karşı bu tutumunu ortaya koyarken, dinin kendisine bundan fazlasını mubah kıldığını, bu dinin mahrumiyeti, yoksulluğu emretmediğini, o zamanda müslümanlardan bir fert olarak bey-tü'1-mal'den payının aldığının birkaç kat fazlası olduğunu, bir kamu hizmeti gören Emîr'ül-mü'minîn olarak yaptığı görevin bu aldıklarından daha büyük olduğunu, Hz. Ömer'in bazı bölgelerdeki valilerine takdir ettiği kadarını almak isteseydi haklı olarak alabileceğini bilmiyor değildi. Fakat bu hususta, Allah'ın dininde izin verilen kolaylıkları tam olarak bildiği halde, kendine ve ailesine oldukça sıkı muamele etti. Hz. Ali, yönetimin insanlara daima örnek olması gerektiğini, yöneticinin hem zan altında hem de uyulacak bir makamda olduğunu biliyordu. BeytÜ'l-mal'in nihai mesulü olması yönüyle, tahsisat ve harcamalarda son derece sıkı davranıyordu. Bu husustaki davranışlarıyla, İdarî vazifede bulunan veya bulunmayan herkese bir ömek teşkil ediyordu. Bu yüzden, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'in güç ve sıkıntılı yolunu sürdürdü. Çünkü, Allah'ın dini üzere Rasû-lullah @'in halifesi olanlara en yüksek ufuk daha lâyıktı.
Hz. Ali yönetime, Rasûlullah @ ve ondan sonraki iki halifenin kazandırdığı şekli tekrar kazandırmaya çalışıyordu. Hilâfete seçimi, Muhacirin ve Ensann ileri gelenleri ve diğer müslümanlarm bİatlaryla gerçekleşmişti. Bu toplantıda mevcut bulunan sahabilerden, 17 ya da 20 kişinin biat etmekten çekinmeleri ve Muaviye'nin Hz. Osman'ın katillerine karşı kısas talebiyle karşı koyması Hz. Ali'nin hilafetinin meşruiyetini etkilememiştir. Çünkü o, biat hususunda kendisinden Önceki Halifelerin usûlünü aynen takip etmiş ve onların tuttuğu yoldan gitmiştir. Halk toplanmış, serbestçe, hür iradeleriyle ve müşavereyle Hz. Ali'yi halife seçmişlerdir. Daha sonra Şam hâriç bütün İslâm âlemi onun hilafetini resmen tanımıştır. Bütün bunlardan sonra halife, bazı guruplar arasındaki ihtilâflardan uzak olarak, adaleti her seviyede tesis etmiş, halka daima âdil muamelede bulunmuştur.
Bununla birlikte Hz. Ali bu olayların tesirini izale etmek ve kendi katline ve çok sonraları da devletin yapısında ayrılığa yol açan Hz. Osman'ın suikastinin yankılarını dindirmek için elinden geleni yaptı. İslâm'ın siyasî bünyesini bu geçici engelden temizlemek için çok çaba harcadı, idaresi ile yüksek bir ömek teşkil etti.
Hz. Ali çok sâde bir hayat sürmüştü. Halîfe olduğunda bile toprağı kazmak, kuyudan su çekmek veya ayakkabılarım tamir etmek gibi el işlerini yapmaktan çekinmezdi. Yere oturur, bazen toprak üstünde uyurdu. Elbisesi genellikle yamalı olurdu. Elbiselerini yenilemesini söyleyenlere, böyle giyinmenin kanaatkârlığı beslediğini, gururdan uzak tuttuğunu \f. başkaları tarafından taklide lâyık olmaya sebep teşkil ettiğini söylerdi. Evinde seccade olarak kullandığı keçi derisi üzerinde elçileri ve d'ğer yüksek mevkideki memurları karşılardı. Mütevâzi evinin hâline dikkat çeken kimseye, sonunda bırakıp gitmek zorunda kalacağı bir evde çok şey bulundurmanın akıllılık işareti olmadığım söylerdi.
Hz. Ali yüksek adalet hissi ve âdil davranışlarıyla meşhurdur. Bir keresinde zırhını hıris-tiyan bir adamın yanında gördü ve onunla kadısı Şureyh'in huzuruna gitti. Orada halktan birisi gibi muhakeme edildi. Ali, zırhın kendisine ait olduğunu, onu ne hediye ettiğini ne de sattığını söyledi. Kadı hıristiyana ne söyleyeceğini sordu. Adam zırhın kesinlikle kendisine ait olduğunu, fakat Emîrül mü'minîn için yalancı da diyemeyeceğini söyledi. Kadı Şureyh, Ali'ye bir delili olup olmadığını sorduğunda Ali gülerek bu sorunun yerinde olduğunu, fakat herhangi bir delilinin olmadığını söyledi. Bu durumda kadı zırhın hıristiyana ait olduğuna hükmetti. Adam mü'minlerin emîrinin gözü önünde zırhı alıp gitti. Ancak bir kaç adım atmıştı ki, geri dönerek: "Şehâdet ederim ki, bunlar Peygamberlerin hükümleridir... Mü'minlerin Emîr'i beni kadıya götürüyor ve kadısı onun aleyhine hüküm veriyor. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh. Allah'a yemin ederim ki, ey mü'minlerin emîri, zırh senindir. Sen Sıffîn'e giderken ben askerin arkasından geliyordum. Bu zırh senin badem renkli devenden düştü." dedi. Bunun üzerine Hz. Ali: "Madem ki müslüman oldun, zırh da senin olsun." dedi. (Mahmud Akkad, Abqariyah al-lmani).
Adaleti tesis edebilmek için uyguladığı yol, kendisine biattan sonra yaptığı şu konuşmada açıkça görülür: "Ey insanlar, ben ancak sizden biriyim. Sizin lehinize olan benim de lehimedir, sizin aleyhinize olan benim de aley-himedir. Ben sizleri Peygamberimizin yolu üzere yöneteceğim, aranızda emrolunduğum şeyi uygulayacağım... Haberiniz olsun, Osman'ın yaptığı herbir iktâ ve Allah'ın malından verdiği her mal, Beytü'lmal'a geri döndürülecektir. Çünkü hakkı hiçbir şey İptal edemez. Ben bu mal ile kadınlarla evlenilmiş, onunla cariyeler alınmış veya şehirlerde dağıtılmış olduğunu görsem bile muhakkak onu geri alacağım. Adalette ferahlık vardır. Haktan sıkıntı duyan bilsin ki, zulüm onun için daha sıkıntılıdır
Ey İnsanlar! Dikkat edin, aranızda dünyalığın etraflarını sardığı kimseleri, akarlara sahip olanları, pınarları akıtanları, atlara binenleri, nâzik cariyeler edinmiş olanları, daha önce dalmakta oldukları şeylerden men edecek ve onları bildikleri haklarına geri çevirecek olursam, sakın "Ebû Talib'in oğlu bizi haklarımızdan mahrum etti." demesinler. Dikkat edin, Rasûlullah @'ın ashabından, Muhacir veya üiMsar'dan her kim Rasûl @ ile olan yakınlığından dolayı fazl-u keremin kendisine ait olduğu görüşünde ise (bilsin ki) yarın fazl-u kerem Allah'ın yanındadır, onun sevab ve ecrini vermek Allah'a düşer. Haberiniz olsun, Allah'ın ve Rasûlünün çağrısını kabul eden, dinimize giren, kıblemize yönelen kim olursa olsun, İslâm'ın haklarının ve hududunun kendisine uygulanması vâcib olur. Mal da Allah'ın malıdır. Aranızda eşit olarak dağıtılacak, hiç kimsenin bu malda başkasından fazla hakkı yoktur. Takva sahipleri için ise, Allah'ın yanında en güzel mükâfat vardır." (Seyyid Kutub, Social Justice in islam).
Gerçekte Hz. Ali'nin ilk ve en Önde gelen vazifesi, İslâmî geleneklere Rasûlullah @ tarafından bırakılan ve kendinden önceki halifelerin uyguladığı gerçek gücü tekrar kazandırmak ve Din'in aslî ve sahih ruhunu canlandırmaktı.
Hulefa-i Raşidin'den sonra her ne kadar yönetici sınıf lüks bir yaşantıya kapılmış, halkın hakkı olan mallan gasbetmiş ve İslâm Şeria-tı'nın usûlünden sapmışsa da halk doğru yolda kalmaya ve İslâm dinini pratikte yaşamaya devam etti. Gerçekte bu alevin sönmemesine sebep olan şey, iman nurudur, İslâm'ın yapısındaki gizli hayatiyet ve güçtür. Bu nûr, çevresini aydınlatmış, ışıklarını (imam) yüzlerce, binlerce kişiye taşıyarak, sürekli yayılmıştır.
Şüphesiz ki, İslâm'ın manevî gücünde muhtelif yönlere dağılan ve insan düşüncelerini, değerlerini, hareketlerini hatta diğer dinlerden, kültürlerden ve medeniyetlerden olsalar bile olumlu yönde etkileyen bir fıtrî kapasite vardır. Bunun sebebi, İslâm'ın özü ve pratiği olan şeriatın diğer din ve hayat tarzlarına etkisinin doğurduğu güç ve kapasitedir. Bunun tesirleri sonsuza kadar sürecek ve hiçbir zaman saklanıp gizlenemeyecek bir hakikati ihtiva eder. Bir süre için baskı ve zulümle veya hileli yollarla gözden uzak tutulabilir. Fakat eninde sonunda hayatın her adımında etkilerini gösterecek, cihanşümul mânâda İslâm'ın insanlık için gerçek hayat yolu olduğu anlaşılacaktır.
Bütün bu söz edilenler gösteriyor ki, ilk dört halife çok sâde ve muttakî bir hayat sürmüşlerdir. Onlar dürüstlük ve adaleti hayatlarının her sahasında yaşamışlar ve adaleti ülkeye yaymışlardır. Her ne kadar Hz. Osman, ömrü boyunca iyi bir işi olan varlıklı bir kimse idiyse de, özel hayatında muttaki, doğru ve âdildi. Serveti, itikadını herhangi bir şekilde menfi yönde etkilememişti. Şüphesiz ki onların dördü de şahsî işlerinde olduğu kadar resmî vazifelerinde de dürüstlüğe ve hakkaniyete önem verirdi. Edward Gibbon'a göre, "Dört halifeyi, hurafelerle sarsılmamış elle tartan bir tarihçi açık bir şekilde onlann davranışlarının birbirinin aynı, saf ve samimiyette olduğunu, gücün ve zenginliğin ortasında hayatlarının ahlâkî ve dinî vazifeleri yerine getirmeye adandığını belirtecektir." (D e eline and Fail ofthe Roman Empire, c. III).
Halifeler, Allah'ın Şeriatı dahilinde her türlü çabayı göstererek halkın uyacağı kuralları belirlemek, Allah'ın hudutlarını muhafaza etmek ve herkese karşı adaletle muameleyi esas alan hayat nizamını sürdürmek için çalıştılar. Diğer bir ifadeyle Rasûlullah @'in halifelerinin kontrolü altında adalet ve eşitlik sistemi kurmak, ilâhî kanunları insanî meselelere uyarlamanın tabiî bir sonucudur. Bu kanunların tatbiki, herhangi bir ayırıma tâbi tutmadan, herkesin aynı şekilde istifade edeceği ve aralarında adalet esasına dayanan eşitliği sağlayacak tabii özelliklere sahiptir. İbn-i Haldun İlâhî Kanunlardaki bu etkiye şu sözlerle dikkat çekmektedir: "Eğer teba, Allah tarafından indirilmiş ve kanun tatbikçisi olan peygamber tarafından halka anlatılmış ve şeriat olarak kavimlere tebliğ edilmiş kanunlar ile idare edilirse, buna dinî siyaset denilir."
"Bu dinî siyaset, insanların dünya ve ahiretle-ri için faydalıdır. Çünkü yaratılıştan maksat, yalnız dünya hayatı yaşamak değildir. Dünya hayatı hep boş ve aldatıcıdır, sonu fânilik ve ölümdür. Yüce Allah Kur'ân'mda: "Biz sizi boşuna ve faydasız mı yarattık sanıyorsunuz?" buyurmaktadır. İnsanları yaratmaktan maksat, onları ahiret saadetine götüren din İle amel ettirmektir. Bu ise göklerde ve yeryüzünde mevcut bütün mahlûkların tutacakları bir yoldur. Şeriatler insanları ibadet ve mua-melelerindeki bütün hallerinde insan toplulukları için tabii olan devlet işlerinde dahi amel edilmesi gerekli dinî hükümlerle indirilmiştir. Dinin açık olan bu yolundan ayrılmadığı takdirde bütün insanlar Sârinin nazar ve himayesi altındadır. Devlet zülüm, zorbalık ve hayvanî duygu ve kuvvetleri kendi hallerinde bırakmak yoluyla idare olunur ise, bu fâcirlik ve düşmanlıktan başka bir şey değildir. Bu hâl hüküm sahibi Allah nazarında kö-tülenmiş olduğu gibi siyasî nikmet bakımından da böyledir. Devlet ve teba, siyasetin ve siyasî olan hükümlerin icabına göre idare olunur ise bu da yerilmiş olur. Çünkü Allah'ın nurundan ibaret olan şeriat hükümleri ihmal edilmiş oluyor. Allah bir kimseyi kendi nuru ile aydınlatmaz ise o kimse aydınlıktan mahrumdur. Zira sâri (kanun koyan Allah) insanların gözleri ile görüp akılları ile bilemedikleri ahiret işlerinde de insanların maslahatlarına uygun olan hikmetleri bilir. İnsanlığın bütün işi, gerek devlet işi, gerek başka işler olsun, iyiliği ve kötülüğü ahirette kendisine aittir. Yani iyi ise ecİrli ve sevaplıdır, kötü ise cezaya çarptırılır. Rasûlullah @: "Ancak dünyadaki iyi ve kötü bütün amelleriniz ahirette kendinize verilir", yani hayırlı ise ecir ve sevap kazanır, kötü ise cezaya çarptırılırsınız, der. Siyasî hükümlerde ise, ancak dünyevî fayda ve maslahatlar gözönünde bulundurulur. Siyasî kanunları koyanlar ancak dünya hayatının dış görünüşünü görür ve bilirler. Şariin maksadı ise insanların ahiret saadetidir. İşte bundan dolayı bütün insanları gerek dünyevî ve gerek uhrevî işlerinde şeriatlere uygun olarak iş görmeğe sevk etmek vaciptir. Bu vazife, kendilerine şeriat indirilmiş peygamberlere, onlardan sonra da onların yerine geçenlere, yani halifelere yük-letilmektedir.
Bu açıklamalardan halifeliğin mânası sarih olarak anlaşıldığı gibi, insanlar için tabiî olan hâkimiyetin umûmi maksat, heves ve arzulara göre iş görmeğe sevk etmekten ibaret olduğu da anlaşılmaktadır. Siyasetçi demek, aklî delil ve hükümlere dayanarak dünya maslahat ve faydalarını elde eden, zarar ve ziyanları def etmeğe sevk eden insan demektir. Halifelik ise genellikle ahiret fayda ve maslahatlannı gözönünde bulundurarak şeriat ile iş görmeğe sevk eder. Şâri'e göre dünya iş ve amellerinin hepsi de netice itibariyle ahi-rete dönüktür. Halifelik ise dini korumak ve dünya siyasetini dine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine naiplik etmek demektir." (İbni Haldun, "Halifelik ve imametin mânası," Mukaddime).
Sonuç olarak denilebilir ki, Rasûlullah @'in sahabeleri ve onların temsilcileri olarak her-bir "Halife-i Rasûlullah", tesis edilen adalet ve fazilet sistemini muhafaza ettiler ve onu dünyanın muhtelif yerlerine yaydılar. Söz ve davranışlarıyla saadet asrının timsalleri olurken, zulüm ve baskı ile sağlanan yönetimlerin şeytanî ve Allah ve Rasûlü katında değersizliğini ortaya koydular.
KISIM 6
TABİÎN VE TEBE-İ TABİÎN DEVRİ
Hulefa-i Raşidin'den sonra hilafet Ümeyye oğullarının eline geçti ve bir sultanlık hâline geldi. Hilâfetin mahiyeti ve muhtevası, İslâmî siyasetin hikmetine ve Hz. Peygamber @ 'den beri gelen uygulamaya tamamı ile yabancı pek çok şey katılarak değişti. Bu hususta, halife seçiminde tatbik edilen usûlden halifelerin yaşayış tarzlarına, Beytülmal'in kullanımından fikir hürriyeti üzerindeki baskıya, müşavere usûlünün kaldırılmasından adlî bağımsızlığın son bulmasına, kavmiyetçiliğin hortlamasından hukukun üstünlüğünün rafa kaldırılmasına kadar pek çok şey sayılabilir. Bütün bu değişiklikler Hz. Ali'nin vefatından sonra seri bir şekilde gerçekleşti ve hilafet statüsünü karaladı, uygulamada saltanata daha çok benzer hâle geldi. Kararlarda daha çok bir keyfilik görülüyor ve fevkalâde lüks bir yaşantı sürülüyordu. Bu yeni yöneticiler siyaseti, din ve ahkâmın üzerine çıkararak ve siyasî ikbâl ve maksatları için Şeriat'in hudutlarını aştılar.
Gerçi bütün bunlar siyasî sahada cereyan ediyordu. Gerileme genellikle yönetici sınıfı ve daha çok üst mevkideki memurları tehdit ediyordu. Ümeyye oğullarının siyasette oynadıkları rol, dini aynı samimiyet ve gayretle yaşamaya devam eden halkı başlangıçta etkilemiyordu. Yöneticileri de içine alan birkaç ferdî olay hariç, adalet sistemi mâkul bir seviyede muhafaza edildi. Halk arasındaki ihtilâflar âdil ve insaflı kadılar tarafından halledildi. Hatta bu yöneticiler bile hiç olmazsa halk içindeyken şeriat'in açık ve kesin emirlerine ve Kur'ân ve Sünnet'in emirlerine ters hareket edemiyorlardı. Siyasî destek kazanmak için dinî hükümlere itibar etmek ve halka Allah'ın ve Rasûl'ünün adıyla müracaat etmek zorundaydılar. Bu, sultanların baskıcı idareleri altında dahi, İslâm'ın ve hayat tarzının gücünü gösteren açık bir delildir.
îbn-i Haldun'un ifadeleriyle "Daha sonra halifeliğin nasıl saltanat otoritesine dönüştüğü gösterildi. Bununla beraber dinin emirlerini yerine getirmek yolunu araştırmaktan, hak ve adalet üzere hareket etmekten ibaret olan halifeliğin mânası baki kalmış, ancak yasakçıdan ibaret olan dinde değişiklik husule gelmiştir. Bundan sonra ise halifelik asabîyyet, yani kuvvetle korunmaktan ve kılıç kullanmaktan ibaret olmuştur. Muaviye ile Mervan, Mervan'ın oğlu Abdülmelik ve Abbasiler halifeliğinin İlk çağından Reşid'in son gününe kadar ve oğullarından bazıları devrinden, halifeliğin hâli anlattığımız gibi idi. Bunlardan sonra halifeliğin mânası ortadan kayboydu, halifeliğin ancak adı kaldı. İdare bütün manasıyla hükümdarlık şeklini aldı. Tagal-lüp, yani kuvvet ve şiddetle elde tutmak, idare etmek son haddini buldu, kahretmekten, şehvet ve lezzetler içine dalmaktan ibaret olan maksatlara alet edildi. Abdülmelik oğullarının ve Abbasilerden Reşid'den sonra hükümet sürenlerin hali işte böyle idi. Arap asa-biyyeti mevcut olduğu için halifeliğin adı baki kaldı. Halifelik ile hükümdarlık her iki devlette birbirine karışmış bir halde idi.
"Son derece açıktır ki devlet ilk önce ancak halifelik şeklinde olup, hükümdarlık/sultanlık şeklinden uzaktı. Sonradan halifelik ile hükümdarlığın mânası birbirine karıştı. Üçüncü devirde ise büsbütün hükümdarlık şeklini aldı. Çünkü hilafet asabiyyeti, yani halifeliği koruyan kuvvet ortadan kalkmış, yerine hükümdarlık asabiyyeti türemişti." (Mukaddime).
Bununla beraber, Beni Ümeyye'nin kara bulutları arasında bir parlak yıldız vardı. Bu Ömer b. Abdülaziz'in kısa hükümdarlık devridir. O Raşid Halifelerinki gibi sâde ve basit bir hayat sürdü. Takvayı kendi şahsî hayatında uyguladı; doğruluk ve adaleti tekrar tesis etti. Sultan ailesine Beytülmaldan tahsis edilen malları geri aldı. Gerçekte onun dönemi Hulefa-ı Raşid'in hilafetine bir ek gibidir. O, gökyüzünü aydınlatan bir ışık misali parla-masıyla insanların net olarak İslâm'ın doğru yolunu görmelerim sağladı; halk korku ve endişeden uzak o yoldan gitti.
Minberden şöyle hitabetti:
"Ey insanlar! Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Zira Allah korkusu her şeyden hayırlıdır. Bütün iyiliklerin anahtarıdır. Ahiretiniz için çalışınız. Allahu Teâlâ, ahireti için çalışanın dünyasını da mamur eder. İç âleminizi mâmur ediniz ki, Allah dış dünyanızı ıslâh etsin. Devamlı ölümü hatırlayınız. Gelip çatmadan Önce Ölüm için hazırlıklı olunuz. Hz. Âdem'den bu güne kadar gelip geçmiş ecdadınızı düşününüz. Hepsinin ölüm hayatına nasıl daldıklarını görünüz. Bu ümmet, Rabbı, Peygamberi ve kitabı konusunuda ihtilâfa düşmez. İhtilâflar ise hep mal ve makam için oldu. Ben vallahi haklı kişinin hakkını asla kısmadığım gibi, hakkı olmayana da asla vermeyeceğim (dedi ve sesini yükselterek devam etti). Ey İnsanlar! Allah'a itaat edene itaat etmek gerektir. Allah'a isyan edene itaat edilmez. Allah'a itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Allah'a isyan ettiğim anda bana itaat etmeyiniz." (İbn el-Cevzî).
Halife olur olmaz bütün saltanat usûllerini bir çırpıda kaldırdı. Dedelerinin ve babasının tutumunu tamamen terketti ve yepyeni bir hayat tarzı seçti, yani ilk dört halifenin hayat tarzını. Bundan başka, elinde bulunan ve gayri meşru usûllerle iktisap edildiklerine inandığı bütün mal, mülk ve servetin, hatta hanımının mücevherlerini bile, beytülmale iade etti. Senede 40 bin dinar gelir getiren emlâk ve arazisinden sadece yıllık iradı 400 dinar olanı kendine alıkoydu ve "ancak bu, meşru şekilde elime geçmiş emlâktir" dedi. Hatta geçimi için dahi olsa Beytülmaldan hiçbir şey almadı. Dar imkânları ile yaşadı.
Ömer b. Abdülaziz, hilafetinin ilk günlerinde yaptığı ilk icraatlardan ve en önemlilerinden birisi de Ümeyye oğullarının ve özellikle Abdülmelik oğulannın ellerindeki mallan devlet hazinesine iade etmesidir. Ömer bu malları "mezâlim" yani zulümle elegeçirilmiş mallar diye anardı.
Rivayet edilir ki Hıms'tan bir zımmî gelerek, "Ey mü'minlerin emiri! Senden Allah'ın kitabı ile hükmetmeni istiyorum" dedi. Halife hangi konuda hüküm istediğini sorduğunda adam Abbas b. Velid b. Abdülmelik'in arazilerini gasbettiğini söyledi. Abbas orada oturuyordu. Halife ona "Abbas, sen ne diyorsun?" diye sordu. O, arazilerin kendine "emi-rülmü'minîn Velid b. Abdülmelik tarafından verildiğini" söyledi ve bu husustaki belgeyi gösterdi. Halife zımmiye "buna ne dersin?" diye sorunca adam: "Ey Mü'minlerin emiri, ben senden Yüce Allah'ın kitabına göre hüküm vermeni istemiştim." dedi. Halife "Evet, Allah'ın emirleri, Velid bin Abdülmelik'in belgesinden uyulmaya daha uygundur. Abbas! Ona arazilerini geri ver!" dedi. Arazi zımmîye geri verildi.
Aynı şekilde, Hınıs'taki bazı kişilere ait bir kaç dükkân, babası Velid bin Abdülmelik tarafından Rauf'a verilmişti. Buna dair bir belge de düzenlenmişti. Hıms'lılar Ömer b. Ab-dülazız'e gelerek dükkânların iadesini istediler. Rauf da Velid'in yazısı uyarınca o dükkânların kendisine ait olduğunu iddia etti. Ömer "belgen geçerli olamaz, çünkü dükkânlar onlara ait. Hemen iade et!" dedi. Rauf, Hıms yolunda adamları tehdit etti. Bunun üzerine Ömer oradaki güvenlik kuvvetlerinin kumandanına Rauf'a gitmesini ve dükkânlan iadeyi reddettiği takdirde başını kesmesini emretti. Rauf bundan haberdar olunca, hemen Hıms'a dönerek dükkânlan sahiplerine iade etti.
İnsanlar arazilerini ve diğer mallannı geri almak için akın akın Ömer'e geldiler. Ömer, Mervan oğullannın âmir ve memurları tarafından gayri meşru yollarla alman mallan asıl sahiplerine teslim ettikten sonra derhal "Hanedan ve ümerâdan her kimin şikâyeti varsa, istediği gibi dâva edebilir. Malından, mülkünden birşeyler gaspedildiğini İspat edene bunlar iade edilecektir" şeklinde ilânda bulundu.
Onun mesuliyet duygusunun genişliğini anlamak için şu misâl kâfi gelir. Selefi Süleyman bin Abdülmelik'in defni sırasında onun çok üzgün olduğunu gördüler. Halk buna hayret etti. Zira beklemediği, ümit etmediği halde hükümdar olmuştu. Üzüntüsünün sebebini sordular. "Doğudan batıya kadar yayılmış bulunan Ümmet-i Muhammed'den biri çıkar da hakkının benden isterse, ben de bunu ödeye-mezsem, o zaman hâlim nice olur?" dedi (İb-nü'1-Esîr, c. IV). Hanımı şöyle anlatmıştır: "Çoğu defa Ömer b. Abdülaziz'İ, odasında seccadesinin başında ağlarken görürdüm. Niçin ağladığını sorduğumda şöyle cevap verirdi: 'Ümmetin işlerini omuzlarıma aldım. Düşünüyorum da onlann arasında aç olanı var, parasız pulsuz olanı var. Hastası, mazlumu ve yoksulu var. Sebepli-sebepsİz hapiste bulunanları var, zayıfı var, zengini var. Çoluk çocuk sahibi olup da fakru zaruret içinde olan-lan var. Hülâsa memleketin her tarafında bin-bir hâlde olan insanlar var. Biliyorum ki Rab-bim kıyamet gününde hepsinin hesabını benden soracaktır. Dâvalanna ne şekilde baktığımı nasıl anlatacağım? Rasûlullah @ "ümmetimin işlerini nasıl idare ettin?" diye sorarsa, korkarım ki bu dâva aleyhimde neticelene. İşte bu korkunun şiddetinden ağlamaktayım." (İbnü'l-Esîr, c. IV).
Zâlim ve zorba idarecileri, valileri azlederek yerlerine iyilerini tayin etti. Bütün gayri meşru vergileri ortadan kaldırmakla kalmadı, aynı zamanda Ümeyye oğulları devrinde haksız olarak alınmış bulunanların da sahiplerine iadesi hususunda emirler verdi. İslâm'a giren kimselerden cizye alınmaması ni kararlaştırdı. Kadı ve valilere kesin emirlerle, hiçbir müslüman veya zımmîye dayak atılamayacağını ve kırbaçlanamayacağım tekrar tekrar hatırlattı. Kendisine sorulmadan ve izni alınmadan hiçbir had cezasının infazına teşebbüs edilmemesini emretti. (Tarih-i Taberi, c. V, sh. 314-321; İbnü'1-Esir, c. IV, sh. 158-163).
Abbasiler devrindeki yönetim şekli ve durumu Emevilerden farklı değildi. Sadece şu farkla ki, öncekiler Roma İmparatorlarını taklit ederken Abbasiler İran Kisralarım taklit ettiler. Selefleri gibi şûra sistemini askıya alarak heva ve heveslerine göre hükmettiler. Selefleri gibi lüks bir yaşantıya daldılar ve kendi çıkarları için halkın arazilerine el koydular. Adalet sistemini de altüst ettiler. Kendi işlerine gelen şekilde hüküm verdiler, hudu-dullaha ve Kitâbûllah'a dikkat etmediler (el-Hatib, Tarih-i Bağdad. c. X, Taşköprüzâde, Miftahü's-Saâde, c. II).
Fakat daha sonra, güttükleri yanlış politikaları ve idarede ehliyetsiz oluşları sebebiyle yönetim ile ilgi meselelerinin kontrolü İranlı kumandan ve valilerin eline geçti ve Araplar çaresiz kaldı. Abbasilerin son halifeleri İranlıların elinde kukla haline gelmişti. Bu yüzden hükümetin durumu gittikçe kötüleşti.
Bununla beraber, hilafetin bu durumu ve siyasî değişiklikler sonunda İslâmî devlet nizamının tamamıyla ortadan kalkarak yok olacağı, bir daha böyle bir nizamı gerçekleştirmeyi kimsenin aklından geçirmeyeceği şeklindeki bir düşünce de baştan başa hatalıdır. Bazı kimseler tarihî hâdiseleri gayet yüzeysel bir dikkatle İncelerler ve "İslâm ancak otuz sene devam etmiş ve bitmiştir!" türünden hemen hükümlerini verirler. Halbuki meselenin aslı ve hakikati tamamen başkadır.
İslâmî sistem hakkındaki bu üstünkörü görüş safi peşinfikjrliliktir. İleriki sayfalarda da görüleceği gibi herhangi bir kesin temele veya tarihî delile dayanmamaktadır.
Liderliğin Bölünmesi
Daha önce açıklandığı gibi Hulefa-i Raşi-din'in fazileti, tam manasiyle ve mükemmel bir şekilde Rasûlullah @'in naibi olmalarından ileri geliyordu. Bu bakımdan Hulefa-i Raşidîn demek, sadece râşid (doğru yolu tutan) değil, aynı zamanda mürşid (doğru yolu gösteren) halife demekti. Onların vazifeleri sadece devleti yönetmek ve düşmanlar ile savaşmak değil aynı zamanda Allah'ın dinini tamamı ile uygulamaktı. Halife'nİn şahsında bir merkezî liderlik vardı. Siyasî rehberlik bakımından Müslümanların liderliğini temsil ediyorlardı. Bununla beraber akîde, mezheb, ahlâk ve ruhiyat, şeriat, medeniyet, irfan, eğitim ve öğretim, davet ve tebliğ gibi bütün sosyal faaliyetlerin rehberliği de onların üstündeydi. Bu işleri birden ve toplu olarak, aynı zamanda görüyorlardı. İslâm'ın her yönü nasıl tam ve mükemmel ise, İslâm'daki rehberlik de bütünüyle tam ve mükemmeldi. Müslümanlar onlara her bakımdan ve her cephesiyle İtimad ediyor, güveniyorlardı. Sosyal ve siyasî hayatlarını Hulefa-i Raşidîn'in rehberliği altında devam ettiriyorlardı.
Saltanat hilafetin yerini alınca, ne "o" liderlik genelleşecek değerde oldu, ne de Müslümanlar bir gün İçin bile ona bu statüyü vermeye hazırlandılar. Sultanların hattı hareketleri artık müslümanlarm nazarında ahlâki bir kıymet belirtmiyordu. Halk, onların, insanları zorla itaate mecbur kıldığını biliyordu. Onlar yüzlerce, binlerce insanı kendi şahsî kararlan ve istekleri uğruna köle gibi kullandıklarını da elbette düşünüyorlardı. Buna mukabil hükümdarlar da, halkın canü gönülden, samimi bir bağlılıkla kendilerini Dinlerinin İmamı (önderi, rehberi) olarak tanımadıklarını da pekâla biliyorlardı. İşte bu hâlin meydana gelişi müslümanlarm liderliğini böldü, ikiye ayırdı.
Siyasî Liderlik
Bölünen liderliğin bir yönü, sultanlar tarafından kuvvet kullanılarak elde edilen siyasî liderliktir. Kuvvet ve kudrete bağlıdır. Kuvvet ve kudret ise ancak devletin başında bulunan hükümdarda vardı. İslâm ümmetinin fertleri, ister istemez, cebrî bir surette bu durumu kabul ediyordu. Bu liderlik kâfir değildi; şayet öyle olsaydı reddedip elbirliğiyle otoriteyi ortadan kaldırıcı tedbirlere başvursunlar, ya galip gelsinler veya mağlub olup dağılsınlardı. Hakikatte iktidarı ve önderliği elinde bulunduranlar müslümandı, İslâm'a ve getirdiği kanunlara inanıyorlardı. Allah'ın Kitab'mı ve Rasulünün sünnetini hüccet olarak kabul ediyor, İnkâr etmiyorlardı. Hükümdarlıkları döneminde bütün genel muameleler ve faaliyetler Şeriata göre cereyan ediyordu. Ne var ki, siyasetleri dine tâbi değildi. İşte bu sebeple İslâmî yönetim tarzının dışına çıkıyorlardı. Ümmet de bu yüzden onların siyasî liderliklerini bir dereceye kadar kabul ediyordu. Çünkü bu siyasî liderlik altında ülkenin nizam ve güvenliği sağlanıyor, sınırlar muhafaza ediliyor, İslâm düşmanlarıyla cihada girişiliyordu. Bundan başka gayri müslim harbîlerin saldırılarına mani olunuyor, İslâm topraklan üstünde cuma ve cemaat namazları eda ediliyor, hac ibadeti yerine getirilebiliyor, mahkemelerde İslâm kanunlannm uygulanması sağlanıyor ve hükümler ona göre veriliyordu. Şayet Sahabe, Tabiî ve Tebe-i tabiîn (Sahabileri görenler ve bu görenleri görmüş olanlar) onlara biat etti ise onları râşid halife ve dürüst imam olarak gördüklerinden değildi. Daha çok bir oldu bittiyle ve usulsüz olarak göreve gelmiş ve değiştirilmesi zor siyasî liderlik olarak görmelerindendi.
Dinî Liderlik
İkinci yönü dinî liderlikti. Bunu Sahabe, Tabiî ve Tebe-i tabiîn, fakihler, hadis âlimleri ve ümmetin salih fertleri üstlenmişti. Ümmet, dinî meselelerde tam manasıyla onlara itimad ediyor, gönül huzuru ile imamlıklarını kabul ediyordu. Bu liderlik siyasî liderlik gibi muntazam bir şekilde değildi. Herhangi muayyen bir şahsın elinde de bulunmuyordu. Yani ortada imam (lider) diye tek ve belirli bir ferd yoktu. Aslında ümmet içinde bu vasıflara sahip bir hayli insan vardı. Bunun için ümmetin hem fertleri hem de toplumu irşad edici, doğru yolu gösterici olarak 'kabul ettiği' belli başlı bir şahsiyet de yoktu. Halkın dinî meselelerini muntazam bir şekilde tertibe koyan, lüzumlu hallerde müracaat edilebilen, verdiği kararlar bütün ülkede uygulanan, herkes tarafından kabul edilen, belirli bir meclis de yoktu. Bütün bu insanlar ferdî kapasiteleri Ölçüsünde ayn ayrı çalışıyorlardı. Bunların ahlâkî ve dinî meziyetlerinden başka hiçbir kuvvet ve kudretleri de yoktu. Fakat onların hepsi de aynı kaynaktan -Allah'ın kitabından ve Rasulünün sünnetinden- aldıklanyla amel ettikleri, meseleleri onunla çözüme bağladıkları için, ayrıntıdaki fikrî ihtilâflanna rağmen hepsi de topluca aynı tabiat ve davranış içindeydi. İslâm dünyasının dört köşesine dağılmakla beraber, bir vücud gibi, tek bir şahıs gibi düşünerek dinî, fikrî ve ahlâkî liderlik sahasındaki boşluğu şahsiyetleriyle dolduruyorlardı.
İki Liderlik Arasındaki İlişkiler
Bu iki liderlik arasında işbirliğinden ziyade ihtilâf sözkonusuydu. İşbirliği hemen hemen yok gibiydi. Siyasî liderlik dinî liderliğe görevlerini yapabilmesi için çok az yardım ediyordu. Dİnî liderlik esas itibariyle diğerinin yardımını kabule hazır değildi. Çünkü siyasî olanı, yaptığı yardıma karşılık, dinî liderlikten daima fedakârlık beklemekteydi. Kendisi ise böyle bir fedakârlığa yaklaşmıyordu. Hem dinî liderlerin vicdan ve maneviyatları bu türlü bir fedakârlığa katlanmaya müsait bulunmuyordu. Bundan başka dinî liderler, siyasî otoriteye yanaştıkları, ona boyun eğdikleri takdirde millet fertlerinin kendilerine olan itimadının sarsılacağını da biliyorlardı. Çünkü dinî liderler devlet mekanizmasında bir vazife kabul ettikleri anda müslüman halk, onların hakiki iman sahibi olduklarından şüpheye düşüyordu. Müslümanların nazarında dinî liderliğin ölçüsü, "sultanlardan uzak durmak, onların zulüm ve baskılarına karşı koymak, şiddet ve gazaplarından korkmamak"tı. Bu ölçüye muhalif davranana karşı hürmet edilmiyor, liderliği kendiliğinden kalkıyordu. Müslüman ahalinin haricinde, siyasî liderler de bu hususu sezmiş ve anlamışlardı. Tayin ettikleri kişiler dışındakilere dinin hükümlerini tevil edecek davranış içine sokamıyorlardı.
Böylece hicrî yüzyılın ikinci yarısına doğru dinî ve siyasî liderlikler birbirinden tamamen ayrılmıştı. Artık ümmetin âlimleri tefsir, hadis, fıkıh ve diğer dinî ilimleri tedvin etmeye, ders ve fetva vermeye başlamışlardı. Yönetimden tamamiyle müstağni şartlar altında, otoritenin yardımı olmaksızın, hatta zaman zaman yönetimden gelen eziyet, haksızlık, yersiz müdahale ve baskılara rağmen derslerini ve faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Müslümanlar, ümmetin salihleri tarafından zihniyet, ahlâk ve davranışlarıyla dinin zaruretine uygun bir tarzda yetiştirilmiştir. Siyasî kudretin tesirinden azade bir şekilde gelişme imkânları bulundu. İslâm prensiplerini yeryüzüne yayma faaliyetleri bu muhterem zatların himmetiyle daha fazla hızlandı. Halkı onlar terbiye etti. Gayretleri neticesinde birçok insan müslüman oldu. Sultanların vazifesi sadece bazı toprak ve memleketleri fethetmekten ibaretti. Fakat halkın gönlünü kazanamı-yorlardı. Sultanlar vasıtasıyla İslâm Devletinin nüfuzu altına giren memleketlerin halkı ancak dinî liderler ve milletin salih evlatları tarafından gönülden fethedilmekteydi. Milyonlarca insanın İslâm'ın halkasına dahil olması, sultanların ve siyasî liderlerin değil, ümmetin sahillerinin gayreti neticesinde meydana gelmiştir.
İslâm'ın Gerçek Gayesi
Şurası açıktır ki, liderlikteki bu bölünme İslâm'ın gayesinin yerine getirilmesine uygun değildir. Dinî liderliğin, siyasî liderlikten ayrıldıktan sonra İslâmî değerlerin muhafazası hususunda çok büyük ve değerli hizmetlerde bulunduğuna şüphe yoktur. Bu hizmetlerin herbiri teker teker, paha biçilmez değerdedir. Bugün yeryüzünde İslâm medeniyeti varsa, İslâm'dan bahsediliyorsa, müslüman millet İslâm'a bağlı kalabilmişse, hiç şüphesiz bu hizmetler sayesindedir. Şimdi İslâm'ın gerçek sosyal sisteminin, sahih ve doğru usûllerle yeryüzünde yeniden hayat bulması istense Hulefa-i Raşidîn'in idare tarzına uygun bir devlet mekanizmasını realize etmek şarttır. Eğer bu hâl şekli, hicrî ikinci yüzyılın yarısında sistemleştirilmiş olsaydı, bugün İslâm'ın daha geniş sahalara nüfuzundan söz edecektik. Her ne kadar İslâm'ın öngördüğü bazı değerler diğer toplumların kültür ve yaşayış tarzlarına farkedümeksizin nüfuz etmişse de bu, Sâri (kanun koyucu)'nin gösterdiği gayeye hizmet etmez. İlahî nizam bütüncül bir yapıda olduğundan, tam manasıyla diğer sistemlere üstün gelmelidir. Şeriat en dar ve en geniş bakış açısıyla dahi insan hayatına bütün alanlarda hükmetmelidir. Böylece insanlık kendi hür iradeleriyle açık ve huzurlu bir hayat sürebilmelidir. Şeriat, ahlâklı, dürüst, faziletli ve âdil fertler öngörür. Bu kişiler iyiliğin, adalet ve hakkaniyetin sistemini kurup şeriat kanunlarını uygulayabilirler. Bu sistemde insanlar her türlü baskı ve zorbalıktan uzak yaşayabilme, kendi istek ve iradeleriyle Yaratıcının emirlerini araştırabilme imkânına sahiptir.
İnsanlığın tekrar sözkonusu sisteme kavuşması, dinî ve siyasî liderliği aynı anda ve tek başına uhdesinde bulunduran ve Hulefa-i Raşidîn'in izinden giden bir lidere sahip olması hâlinde mümkündür. Bu tip bir liderlik bütün gücünü ve kaynağını D/rc'in amaçlarını yerine getirmek için kullanmalıdır. Bu sistemin anlaşılabilmesi, hikmet ve faydalarının kavranabilmesi, kendi refahlan için benimsenmesi kanun koyucunun arzu ve amaçlarıdır. Eğer insanlar onu kabul edip kendi bütünlüğü içinde pratiğe aktarsalardı tarihin akışı tamamıyla değişir ve insanlık hayatı oldukça farklı olurdu. Âdil, dürüst ve faziletli fertler kendi içlerinden seçtikleri liderlerle faziletli ve adil bir toplumu oluştururlardı. Bu toplumda herkes imkânlardan eşit olarak faydalanır, huzur ve sükûnetle Allah'ın hudutları dairesinde hayat sürerlerdi.
Ne yazık ki bu olmadı. İnsanlar, özellikle bu dinin otorite koltuğunda oturanlar iştiyakla cevap vermedikleri için bu olmadı. İlk halifeler devrinde sistem iyi işledi. Onlar bizzat RasûluUah @ tarafından eğitilmişlerdi. Fakat diğerleri gücü ele geçirince onların siyasî emelleri ve dünyevî cazibeler imanlarından daha kuvvetli geldi ve onlar ne o asil ve yüksek karakter seviyesinde kalabildiler, ne de bu yüce makamdan beklenen gerçek liderliği sergilediler. Böylece hilafet saltanata dönüştü. İnsanlık siyasî ve dinî sahalarda bu makamın gerçek yönlendirmesinden mahrum bırakıldı. Böylece siyasî otoritenin dinî ve manevî liderlikten ayrılması İle kanunkoyucunun ulvî gayesi İfa edilemedi. İnsanlığa fiiliyatta takva ve iyilik, zaferde âlicenaplık, zenginlikte hayırseverlik, yüksek makamda tevazu, zengin ve fakir, dost ve düşman arasında adalet gösterilemedi. Hepsi tek hilafet makamında toplanıyordu. Gerçekte Dinin amacı, sadece tek bir liderlikte birleşirse yerine getirilmiş olur. Aynen, siyasî ve dinî liderliği aynı anda uhdesinde bulundurarak hizmet eden, muttakî, fâdıl ve herkese karşı âdil ve hakkaniyete riayet eden Hulefa-i Raşidîn gibi. (Ebu'l A'lâ Mevdûdî, Hilâfet ve Saltanat).
KISIM 7
ÜMMETİN ÇOĞUNLUĞU VE ADALET
Her ne kadar İslâm tarihi'nin en başında liderlik ikiye bölünüp siyasî liderlik Hulefa-i Raşidîn'İn yolundan uzağa meyletmişse de, bütün İslâm memleketlerinde, müslümanlar büyük çoğunlukla râşid halifeler zamanından beri devam edegelmiş bulunan usûllere sâdık kalmış, sahabilerin önde gelenleri, tabiînin ve ileri gelen zevatın İslâmın başlangıcındaki görüşlerine uymuş ve bu yolu takip etmiştir. Bugün de, dünyanın muhtelif bölgelerine dağılmış bulunan müslümanlar arasında, genel nüfusa oranla ancak yüzde onluk bir nisbet belirten, bu değişikliklerden müteessir olmuş insanlara rastlamak mümkündür. Geride kalanlar 'cumhur-i müslimîn'in inancındadır. Değişiklikler daha çok üst fikir plamndaydı ve birkaç âlimi tehdit ediyordu. Avam ise Hz. Peygamber @ 'in sahabileri devrinden beri izlenen çoğunluğun fikrine sahipti.
Yeni yeni çıkan problemler etkili ve tatmin edici olarak dinî liderlerce çözüme bağlanıyordu. Ümmet, Kur'ân ve sünnet ışığında aydınlanan adalet ve fazilet yolunda kalmaya devam etti. Adalet sistemini kurup doğru yol üzerinde kalabilmek için dinî liderliğin görüşü, sadece mahkemelerin baskı ve müdahaleden uzak olması değil, aynı zamanda halifenin insanların haklarına müdahale etmesi hâlinde, Kadı'nın ona dahi müeyyide uygulayabilecek durumda olması gerektiğidir. İmam Ebu Hanife'ye göre, "eğer halifelerden biri, insan haklarını ihlâl eder mahiyette bir suç İşlerse, her ne olursa olsun, en büyük kadıya (Kadıü'l-kudat) dahi şikâyet edilirse, o da halife aleyhine hüküm İcra eder." (el-Muvaffak İbni Ahmed el-Mekkî, Menakıb-ı İmam-ı Âzam Ebu Hanife, c. II).
Aynı şekilde, fikir ve ifade hürriyeti bağımsız adalet sistemi ile beraber İslâmî devlette ve İslâm toplumunda çok önemli kabul edilir. Dinî liderlik bunu tam anlamiyle kavramış ve üzerinde ısrarla durmuştur. Kur'ân ve Sünnette emr-i bi'l-marûfve nehyi a' nil-münker (iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek) terimleri kullanılır. Yönetimin olduğu kadar, fertlerin de muhtelif yönleri olabilir, hoşa gitmeyen tarafları bulunabilir. İnsanlar yönetime muhalefet edebilir, fitne ve fesat aşılamak imkânına sahip olabilir. Hatta ahlâk, din ve insanlık aleyhine bazı görüşler beyan edebilir. Fakat bütün bu kötülükler "olabilir" diye, sadece ihtimalleri gözönünde tutarak ve bu "olabilir"lere dayanarak iyilikleri men etmek şeriata uymaz. Ancak iyilikleri bildirmek ve kötülüklerden men etmek suretiyle fikir beyanı sahihtir ve İslâmî bir terim olarak sözko-nusu hüküm herşeyi kapsar. Bu husus İslâmî açıdan sadece halkın hakkı değil, aynı zamanda vazifesi olarak kabul edilmektedir. İmam Ebu Hanife bunun önemini bilerek bu vecibe üzerinde durmuştur. Nitekim, o devirde mevcut bulunan siyasî sistem bu hakkı müslumanlara yasaklamıştı. İmam Ebu Hanife hem söz ve hem de hareketleriyle bu hakkın sınırlarını tayin edip açık bir şekilde müs-lüman topluma tekrar yerleştirebilmek için elinden geleni yaptı. Horasan'ın meşhur fâkihlerinden el-Cessâs'ın beyanına göre, İbrahim es-Sâ'iğ'in bir sorusu üzerine Ebu Hanife emr-i bi' l-marûf ve nehyi a'nil-münker 'i yerine getirmenin farz olduğunu söyledi. Kaynak olarak da tkrime'nin İbni Abbas'dan olan rivayetini gösterdi. Bu rivayette Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Şehitlerin en faziletlilerinden birisi Hamza b. Abdül-rnuttalip'tir. Diğeri İse, zâlim imam(devlet reisi)ın karşısına dikilerek hak sözler söyleyen ve onu kötülüklerden men eden ve bu zâlim hükümdarın kabahatlerini yüzüne vuran kimsedir." İbrahim, İmam'ın beyanından o kadar etkilendi kî, Horasan'a döndükten sonra, Abbasî saltanatının kurucusu Ebû Müslim Horasanî'yi haksızlık ve zulmüne, zorbalıklarına ve haksız yere adam öldürmesine karşı geldi, ona mani olmaya çalıştı. İş o dereceye vardı ki, nihayet Ebû Müslim fâkihi katlettirdi (Ahkâmu'l-Kur'ân, c. I).
Hicretin 148. (miladî 765) yılında Musul halkı Mansur'a karşı isyan etmişti. İlk ayaklanmayı bastırdıktan sonra, Mansur, bu işe bir daha teşebbüs edeceklerin şehirlerinin tama-nien dağıtılacağını, halkın kan ve mallarının helâl sayılacağını ilan etti. Buna rağmen Musul halkı tekrar ayaklandı. Bu defa Mansur, Ebu Hanife dahil meşhur fakihleri toplayarak verdiği söz gereğince, isyan eden Musul halkının mal ve canlarının helâl olup olamayacağına dair kendilerinden fetva istedi. Bütün diğer âlimler tasvip eder mahiyette beyanda bulunup "onları bağışlarsanız elbette daha iyi olur ve sizin sânınıza yakışan da budur. Cezalandırmaya gelince, bu da halifenin bileceği iştir" dediler. Ebu Hanife müzakere boyunca sadece dinlemekle yetinmiş, birşey söylememişti. Bir ara Mansur kendisine döndü ve "Ya Şeyh, siz ne dersiniz?" diye sordu. İmam: "Siz, Musul halkının kendilerine bile helâl olmayan bir hususta (kanları), onlarla sözleşmiş ve şart koşmuşsunuz. Halbuki böyle birşey üzerine şart koymak için Şeriate göre hakkınız yoktur. Farzedelim ki, herhangi bir kadın, kendi kendisini herhangi bir erkeğe nikahlamış olsun. Şimdi, adamın rızası olmaksızın sözkonusu nikâh caiz midir? O kadın o kişiye helal olmuş olur mu? Bunun gibi, meselâ herhangi bir insan, birisine 'gel beni öldür' dese ve diğeri de onu katletse, acaba bu helâl ve caiz olur mu?" Mansur "Olmaz" dedi. İmam "O halde sen de Musul halkını bırak, kendilerine birşey yapmaya kalkma. Çünkü İnsanların kanını dökmek sana helâl olmaz" dedi. Mansur bu cevaba çok içerledi ve toplantıyı dağıttı. Daha sonra Ebu Hanİfe'yi yanma çağırdı ve "Söylediklerin doğrudur. Fakat rica ederim, böyle bir hükmü sakın yayma. Yoksa isyancılar cesaretlenir ve daha ileri gider." dedi. (İbn'ül-Esir, c. V; Serahsî, Kitâbû'l-Mebsut, c. X).
İmam Ebu Hanife, adlî mercilere karşı da ifade hürriyetini tatbik etti. Adalet mekanizmasında veya kanunlann tatbikinde görülen herhangi bir hatalı hareketin mutlaka söylenmesini ve ilgili makamlara bildirilmesini İmam Ebu Hanife açıkça beyan etmiştir. O, adlî kuruluşlara gösterilecek hürmet ve itibarın, uygulamadaki yanlışlıklan ve hatalı hareketleri tasvip etmek anlamına gelemeyeceğini belirtmiştir. Nitekim, İmam, adalet sisteminde müşahede ettiği bir hata sebebiyle uzun müddet fetva vermemiştir (İbni Abdulbirr, el-İntika; el-Hatip, c. VIII, el-Kerderî, c. I).
O fikir ve ifade hürriyetinde o kadar ileri gidiyordu ki, meşru bir devlet başkanının başında bulunduğu âdil bir yönetime karşı, sıradan birinin tenkit hakkını tereddütsüz kabul ediyor; hatta böyle bir kimsenin devlet reisine hakaretini veya onu öldürmekten bahsetmesini, silâhlı ayaklanmaya teşebbüs etmedikçe ve bizzat harekete geçmedikçe cezayı gerektiren fiillerden saymıyor ve hapsedilmelerine cevaz vermiyordu. Bu husustaki hükmünü Hz. Ali'nin hilafeti devrinde Kûfe'de maydana gelen bir hâdiseden çıkarmaktaydı.
Üstte, Rasûlullah @'in milâdî 7. yüzyıl başlarında el-Hısa'nın reisine göndermiş olduğu mektuptaki yazı. Altta, Muavİye'nin (661-80) yaptırdığı bir su bendinin vakfiyesinde bulunan 677 tarihli bir kitabe.
Hâdise şudur: Kûfe'de bulunduğu sırada beş kişi yakalanarak Emîrülmü'minîn Hz. Ali'nin huzuruna getirilir. Suçlan, zamanın devlet reisi olan Hz. Ali'ye Küfe çarşısında alenen sövmektir. Hatta içlerinden birisinin "Ali'yi öldüreceğim" dediği iddia edilmektedir. Halife bunların salıverilmelerini emreder. "Sizi öldürmeye niyetli olanı da mı?" dendiğinde Hz. Ali: "Böyle söylediği için bu adamı öldüreyim mî?" der. "Bunlar size hakaret etmiştir" denilince de "İsterseniz siz de onlara hakaret ediniz" şeklinde karşılık verir.
Aynı şekilde yönetimine muhalif olan Hava-ric için Hz. Ali şöyle buyurmuştur: "Silaha sarılıp da, alenen ayaklanmadıkça ve muhalefete geçmedikçe sizin mescide gelmenize mâni olamayız ve fethedilen topraklar üzerindeki hakkınızdan sizi mahrum bırakamayız." (Serahsî, Kiîabu'l-Mebsut, c. X; Mevdûdî, Hilafet ve Saltanat).
İmam Ebu Yusuf'un da adalet ve ferdî hürriyet konusunda benzer görüşleri vardır: Adlî mercilerin vazifesi, tam bir tarafsızlık ve adaletle hüküm vermektir. Masum ve suçsuz bir insanın cezalandırılması nasıl adaletsizlik ise, suçluların cezasız kalması da aynı şekilde adaletsizliktir. Bu fiillerin her ikisi de haramdır. Şüphe üzerine ceza verilemez. Cezalandırılması gereken bir kimseyi affetmek suretiyle cezasız bırakmak, şüphe yok ki, sebepsiz yere cezalandırmaktan çok daha ehvendir. Adalet ile ilgili meselelerde ve bütün adlî muamelelerde her türlü müdahale ve aracılık kapıları kapatılmalıdır. Bu gibi hususlarda hiç kimsenin makamına, haysiyet ve şerefine, şahsî statüsüne bakilmamahdır (Kitâbû'l-Ha-rac).
Ebu Yusuf, mücerret itham ile hiç kimsenin tutuklanamayacağmı belirtmiştir. Bir iddia ile İlgili davada, deliller ve şehadetler tesbit edilir. Suç, bu şekilde ispat edildikten sonradır ki, suçlu cezalandırılır. Yoksa serbest bırakılır. İmam Ebu Yusuf bu hususta halifeye tavsiyelerde bulunur ve hapishanelerde tutuklu bulunan insanlara ait davaların yeniden görülmesinin zaruretinden bahseder. Delil olmadan, şahitsiz ve ispatsız mücerret itham ile tutuklananların derhal serbest bırakılmalarını bildirir. Kadılara, valilere ve diğer idarecilere genelge göndermesini, bundan böyle, hakkında suç isnat edilerek itham olunan kimselerin tutuksuz olarak muhakeme edİlmelirini, ancak suç sabit görüldüğünde tevkifleri yoluna gidilebileceğinin kendilerine tebliğini ister. Sadece itham İle hiç kimsenin tevkif edilmemesini tavsiye eder {Kitâbû' l-Harac).
Yukarıda anlatılanlardan da anlaşıldığı gibi İslâm adalet sistemi hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın, Rasûl Muhammed @'in bıraktığı ve O'nun halifelerinin uyguladığı gibi, sonraki nesillere aktarıldı. Sultanların ve yöneticilerin İslâm Şeriatı'ndan sapmaları, hevâ ve heveslerine göre hükümet sürmelerine rağmen adalet anlayışı safiyetini kaybetmedi. Umumiyetle insanlar, siyasî liderlikteki değişiklikten etkilenmeksizİn ümmetin salihleri-nin idaresinde şeriatın özünü takip etmişlerdi. İslâm akidesi, müslüman kitlelerde o kadar derinlere kök salmıştı ki, herhangi bir yönetici şeriatın esasına karşı veya müslüman toplumun yerleşmiş fiillerini kıran herhangi bir hareketi açıktan açığa yapmaya cesaret edememiştir. Bazı fâkihlerin yorumlarına veya hareketlerini meşru gösteren bazı belamlann fetvalarına sığınma ihtiyacı hissetmişlerdir. Hatta modern zamanlarda bile sultanlar ve yöneticiler statülerini müslüman âlim ve kadıların desteği ile kuvvetlendirdiler. Demokrasi ile yönetilen halkı müslüman ülkelerde siyasî liderler de kitlelerin Önüne İslâm adıyla veya en azından bazı İslâmî sembolleri kullanarak çıkmaktadırlar. İslâm hâla bütün dünyada milyonların hayatına hükmeden bir güçtür ve hiçbir yönetim bunu görmemezlİkten gelemez. Bununla beraber, Müslüman toplumlar muhtelif iç ve dış tesirler neticesinde şeriatın sadece ibadetle ilgili kısmı ile sınırlı kaldılar ve şeriatın daha geniş mânadaki uygulamalarını, amaçlarını ve bundaki hikmeti anlayıp hayata geçiremediler. İslâm toplumlarının, dinî ibadetlere iştiyakla riayet etmelerine rağmen, fizikî çevreden uygun ve etkin bir biçimde faydalanmada, Batılı toplumlann gerisinde kalmasının sebebi budur.
KISIM 8
İLİM VE ÇEVRE: SAHABE VE TABİÎN
İman ve ilim zenginliğiyle müzeyyen Peygamber Hz. Muhammed @'in ashabı bu nuru; dünyaya, diğer kültür ve medeniyetlere nüfuz eden ve onların tavırlarını, tabiata bakış açılarını ve tabiat güçlerinin insan hayatındaki fonksiyonlarını değiştiren iman ve ilim nurunu yaydılar. "Miladî 632'de Mu-hammed,(@)'in vefatından sonra, İslâm tartışılmaz olarak dünyanın en dinamik medeniyeti, eski Yunan hâkimiyetinin vârisi... dünya tarihinde Roma'nın batışından Avrupa keşif gezilerine kadarki bin yılda İslâm'ın yükselişinden daha önemli hiçbir olay yoktur." (The Times Atlas ofWorldHİstory, sh. 97-104).
Daha önce açıklandığı gibi, ilim sahibi olmak, kadın erkek her müslüman için farzdır. Çünkü ilimsiz ne toplumun ihtiyaç ve istekleri, ne de mahrukatın mükellefiyetleri bilinemez. Bu İkisi ise gerçek iman sahibi olmak için zaruridir. Hatta temel kaide ve İslâm'ın esası olan tevhid inancı ilimsiz şüpheli ve belirsiz olarak kalır. Kişi, tevhidin manâsını kavrayabilmek için Allah'ın sıfatları, hükümleri ve kudreti hakkında tam bir bilgiye sahip olmalıdır. Bu yüzden ilim imandan sonra en önemli şeydir ve hatta doğru olmayan bilgiyle karışık iman zayıf ve muğlak kalmaya mahkûmdur.
İlim sahibi, korkudan uzak ve güvenle aydınlıkta yürüyen kişi gibidir. Câhil ise, Önüne çıkabilecek tehlikelerden habersiz karanlıkta yürüyen kişi gibidir. İşte Kur'ân'ın, aydınlığı (nûr) ilimle (İslâm ilmiyle) ve karanlığı cahi-liyetle (küfür) özdeşleştirmesinin sebebi budur: "Allah'tan sana bir nur ve apaçık bir kitap geldi ki onunla Allah, O'nun rızasını arayanları barış ve selamet yollarına yöneltir ve onları kudretiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır." (5: 17-18) Ve yine Bakara sûresinde şu ifadeleri görüyoruz: "Allah iman edenlerin velisidîr; onları (zulmün) karanlıklarından kurtarıp nura çıkarır, küfredenlerin dostları ise tağutlardır. Onlar küfredenleri nurdan karanlıklara çıkarırlar." (2: 257).
Hz. Ali'ye göre ilim servetten daha üstündür. İlim seni korur, ama serveti sen korumak zorundasın. İlim adaleti yayar, halbuki servet adalete muhtaçtır. Servet harcandığında azalır, ilim ise harcandıkça çoğalır. Bu yüzden ilmin kıymeti kendinden kaynaklanır, çünkü bu ve Öbür dünyadaki saadet ancak onun yardımıyla sağlanacaktır. İlim sahibi olmanın neticesi öbür dünyada Allah'a yakınlık, melekler ve takva sahibi müslümanlarla dostluktur, bu dünyada ise şeref, güç ve dünyadaki diğer toplum ve kültürlerin üstünde nüfuz sahibi olmaktır. Binaenaleyh bu dünyada ve öbür dünyada hayır arayanlar için ilim sahibi olmak ve onu Öğretmek en mükemmel iştir. (İmam-ı Gazali, İhya'u Ulumiddîn, c. I).
Sahabiler bütün imkânlarıyla daha çok din ve dünya ilmi edinmek için gayret sarfedİyor-lardı. Biri, imanlarını daha sağlamlaştırmak için diğeri dünyanın nimetlerinden daha fazla yararlanmak ve fizikî âlemdeki gizlilikleri insanlığın faydasına sunmak içindi,
Adaletle hükmeden halifeler İlimde ashabın en ileri gelenleriydiler. Hakikatte onlar ilim gözleri ve âlimlerin liderleriydiler. Onlar dinî meselelerde topluma yön veriyor, toplumu ahlâkî ve manevî mükemmelliğe ulaştırmaya yönlendiriyorlardı. Onlar, müminleri, imanlarını korumak için cihada sevkediyor, gelişmiş sulama sistemleri yaptırarak topraklarının üretimini arttırmaya teşvik ediyorlardı. Bunları, iktisadî, sosyal ve askerî durumlarını, teknik ve sistemlerini geliştirmek için lüzumlu görüyorlardı. Böylece dinleri dünyada sağlamlaşacak ve kimse İslâm devletinin sınırlarına saldırmayı düşünemeyecekti (8: 60). Bütün bu tedbirler sadece Allah'ın rızasını kazanmak için almıyordu. Çünkü İslâm'da maddî ve manevî kurtuluş, Allah yolunda savaş alanlarında cehdetmek veya günlük hayatta haramlardan kaçınarak dürüst yaşamaya bağlıdır, yoksa hayattan el-etek çekerek ve inzivaya kapanmak değildir. Bunun sebebi, bu dinin insan için kıyamete kadar en son ve mükemmel bir hayat tarzı olmasıdır. O, hayatın her yönünü kapsar ve diğer dinler gibi manevî, dinî, dünyevî işler diye bir ayırıma gitmez. Allah'a ve Rasûlüne itaat yolunda yapılmış her hareket din ile ilgilidir. Savaşanın cihadı; iş adamının iş görüşmesi; öğretmenin öğrencilerine ders vermesi; doktorun hastasını muayenesi; bilim adamının yeni bir şeyler icad etmek için laboratuvarında çalışması; veya nikâhlı kan-kocanm münasebetleri. Bunların hepsi Allah'dan korkarak ve onun kanunlarına uyma yolunda yapılmışsa bir fazilet olarak sayılır. İslâm mesajının bu ruhu ilim öğrenme ve insanlığın faydası için tabiatta yeni bilgi ve enerji kanaklan arama yolunda müslümanlara güç ve cesaret vermektedir. Neticede müslümanlar araştırma ve inceleme yoluyla her sahada ilerlediler ve manevî ilimlerde olduğu kadar tecrübî ilimlerde de dünyanın önderleri konumuna geldiler. Bu, İslâm'ın insan tabiatının gizliliklerini bilen ve insan ihtiyaçlarının âdil ve hakkaniyete uygun şekilde tatmin etme yolunu gösteren yegane din olduğu gerçeğini açığa çıkarır.
(Geniş bilgi bilgi için bkz., Sîret Ansiklopedisi, c. II, bölüm 3). Şüphesiz İslâm hak manada medenî olan tek dindir. Çünkü İslâm, içinde, insanların haklarına tecavüz edilmeden huzurlu, ahlâklı ve muttaki bir hayat sürebileceği, sağlıklı, zengin bir kültür ve medeniyetin kurulmasını ve geliştirilmesini sağlar.
Diğer dinlerin, onların liderlerinin ve takipçilerinin medeniyete ve maneviyata bakış açılarını İslâm ile karşılaştırırsak, İslâm'ın bu açık durumu bütün parlaklığıyla ortaya çıkacaktır. Budizm'in kurucusu, hanımını ve uyuyan bebeğini terkederek ormana yerleşir ve hayatını zorluklar içinde, medenî ve kültürlü topluma ait herşeyden uzak, inziva halinde geçirir.
İncil'de geçen bir bahiste, Allah'ın rızasını elde etmek için hadım etme olayı hıristiyanh-ğın medenî topluma karşı gerçek tavrı hakkında bilgi verir. Sonra hıristiyan ve budist manastır ve pagadalarındaki (Budist Mabedi) aile hayatından kaçman ve böyle bir hayata alışmış yüzlerce ve binlerce rahip ve rahibe bu dinlerin kültürlü ve medenî hayata olan nefretlerinin açık delilidir. Artık bu dinlerin hürmete şayan ve medenî bir toplumun gelişimine sağlıklı bir yaklaşım göstermelerini nasıl bekleyebiliriz? Hinduizm'de en güzel hayat dağlarda, vadilerde, ormanlarda inzivaya çekilmek ve eğlencenin, hatta yeme ve içmenin her türlüsünden sakınmak ile gerçekleştiğine inanılır. Yüzlerce kız (Allah'ın hizmetçileri kabulüyle) taştan putlarla evlendirilir; yaban ve gayri ahlâkî bir hayata sürüklenirler. Bu suretle insan neslini kurutma planlarını merasimlerle kutlarlar.
Muhtelif felsefelerin, dinî İnançların ve yanlış öğretilerin sonucu olan tüm bu gösteri ve uygulamalar insanı ve onun tabiatının ihtiyaçlarını anlamayı veya onun ihtiyaçlarını bulup çıkarmaya önem vermeyi başaramadılar. Ancak İslâm'dır ki, bu hurafelerin kökünü kazımış, böyle korkuları yok etmiş ve böyle tuhaf fikirleri yıkmıştır. Sadece zanlara ve ataların taklidine dayanan geleneksel örf ve âdetler iptal edilmiş; insanlığın ilerlemesine, kültür ve medeniyetine mâni olan adaletsiz, insafsız ve zalim uygulamalar kaldırılmıştır. Bu suretle insanın müsbet-menfi güç ve kabiliyetlerini birleştiren İslâm insan kültür ve medeniyetinin en üst düzeyde büyüme ve gelişmesinin yolunu tam olarak açmış oldu. İslâm, ruhbanlığı çok sert bir şekilde yasaklar (57: 27). Kadınlar erkeklerle eşit bir seviyeye getirir (2: 228). Çocukların öldürülmesini yasaklar (6: 151 ve 17: 31) anaya, babaya iyi davranmayı (2: 83 ve 4: 36); yetimlere karşı, adaletli olmayı (6: 152 ve 17: 34); ticaret yaparken ölçüde ve tartıda insaflı davranmayı (17: 35); iyilikte ve adalette (müslü-man) yönetimle (4: 59) ve halkla (5: 2) işbirliği yapmayı emreder. Günahta ve zulümde işbirliği yapmayı yasaklar (5: 2); antlaşma ve sözleşmelerin yerine getirilmesini emreder (5: 1). Dost ve düşmana (5: 9), akraba ve zenginlere (6: 152) ve herkese karşı (42: 15 ve 4: 58) adaletli davranmayı, diğer ülkelerdeki zor durumda ve zulüm altında olan müslümanlara yardım etmeyi emreder (8: 82). Zulmün her çeşidini ve fesadı lanetler (5: 64 ve 28: 77). Sağlıklı bir toplum oluşturabilmek için toplumun olduğu kadar tek tek fertlerin de haklarını korumayı emreder (25: 67 ve 25: 63). Diğer yandan toplumda haramı yayan, fesat çıkaran (25: 72), huzuru bozmaya çalışan (25: 68), insan neslini yok etmeye çabalayan adet ve davranışları yasaklar. Sağlıklı ve huzurlu bir ekonomik sistemin korunması için taahhütleri ilgilendiren iş görüşmelerinin kaydının tutulmasını emreder (2: 282). Şahitliğin gizlenmesini yasaklayarak şahidle-rin şehadetlerini vermelerini emreder.
Kur'ân'ın bu emirlerinin yakından incelenmesi, Kur'ân'ın, kültürün sağlıklı ve dengeli bir şekilde gelişmesi, muhafaza edilmesi için muhteşem kaideler koyduğunu gösterir. Ve İslâm'ın özelliği, ahlâkî ve ruhî eğitim ile tecrübî bilgilerin öğretimine aşırı önem vermesidir. Çünkü İslâm'ın amacı her insanın Allah'ın hakiki ve mûtî bir kulu, inancında muhlis; ana-babasınm vâsisi; kültürün koruyucusu ve zulmün, adaletsizliğin, ve zorbalığın düşmanı; imanlı, dürüst, haksever insanlar olmasıdır (Kadı Muhammed S. Selman Mansurpurî, Rahmetun lı I- 'Alemin, c. III).
İslâm, zarif ve güzel şeyler için kültür ve medeniyetin taleplerine gereken itibarı da gösterir. İslâm, Allah'ın lütfü ve inayeti olarak kabul edilen kendi güzellik anlayışına sahiptir. Onun gözünde tüm yaratma olayı bir güzellik timsalidir ve bu dünyadaki herşey bu güzelliğin yansımasıdır. İnsan en mükemmel bir şekilde yaratılmış (95: 5), güzel bir şekil ve bünye verilmiştir (64: 3). Allah'ın yaratması güzel ve hatasızdır (32: 7). Allah İnsana en saf ve güzel bir nitelik verdi. İnsanın görevi Allah'ın kendini yarattığı şekliyle muhafaza etmektir. (30: 30) (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1759). Allah insanı ve insanın çevresindeki herşeyi en güzel bir şekilde yarattı ve O, İnsandan çalışmasını, bu dünyada güzel ve salih amel işlemesini bekliyor. Böylelikle insanlığın kültür ve medeniyeti tüm dünyada kemiyet ve keyfiyet bakımından gerçek ve hak olan güzellik haline gelsin.
Bu güzellik ve fazilet modeli insan medeniyetinin asıl birimi olan aşk ve sevgi dağlarıyla kuvvetlendirilmiş karı-koca ilişkilerine de yansır: "İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O'nun varlığının belgele-rindendir. Bunlarda düşünenler için işaretler vardır." (30: 21). Kur'ân bu medenî cemiyetin birlik bağlarını sevgi ve muhabbet ile sağ-lamlaştıran kadınları metheder (56: 37).
Kur'ân bu dünyada servete ve lükse kaçmak-sızın refaha da gereken müsaadeyi verir. Çünkü bunlar olmadan insan kültür ve medeniyeti hayatın hoş yönlerinden ve zenginlikten mahrum kalır. İbadet sırasında bile insanlara temiz ve güzel elbiselerini giymeleri hatırlatılmıştır: "Ey Adem oğulları! Her mescide gidişinizde süs(lü, güzel elbiselerinizi (üzerinize) alın; yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü O, müsrifleri sevmez." (7: 31). Âyetin orijinalinde geçen "zînet" kelimesi normalde süs, ziynet, dekor, nişan gibi manâlara gelir. Burada güzel, zarif ve münasip elbiseyi ifade eder. Âyet, ibadete başlayacakları zaman İnsanları uygun elbiseler giymeye teşvik ediyor. Onlar, imkânları nisbe-tinde her iki gayeye de uyacak şekilde münasip ve temizce giyinmelidirler. "Bu emir cahil halkın o zaman ve ondan sonra da şimdiye kadar benimsediği yanlış tavrı reddetme ma-nasındadır. Bu kimseler, insanın Allah'a tam veya yarı çıplak halde ibadet etmesi ve O'nun huzurunda saçı başı dağınık, perişan bir görünümde bulunması gerektiğini düşünüyorlardı. Bunun tam aksine Allah, sadece çıplaklığı yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda insanın ibadet sırasında tam, düzgün ve temiz bir elbise ile giyinmiş olmasını emreder." (The Meaning ofihe Qur'an, c. IV, sh. 22).
Aynı sûrede şu âyetleri de okuyoruz: "Ey Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek bir giysi, süslenecek elbise indirdik. Takva (Allah'ın azabından korunma) elbisesi, daha hayırlıdır. İşte bu(nlar) Allah'ın âyetlerinden-dir, belki düşünüp öğüt alırlar." (7: 26). Bu âyette tüm insanlık ele alınıyor ve çıplaklığın çirkin, gayri ahlâkî etkileri hakkında uyarılıyor. Çıplaklıklarını örtmek için münasip ve terbiyeye uygun giyinmeleri ikaz ediliyor. Âyet, kişinin sosyal hayattaki ihtiyaçlarına ve varlığına göre münasip, güzel ve hoş elbiseler giymesinin kültürel bir ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Kılık kıyafete bu bakış, Kur'ân'ın şu ayetinde de görülüyor: "De ki: 'Allah'ın kullan için çıkardığı süsü ve temiz nzıkları kim haram etti.' De kî: 'O, dünya hayatında mü'mini erindir, kıyamet günü de yalnız onlarındır.' îşte biz, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz." (7: 32).
Bu âyet iki hususu belirtiyor. Birincisi Allah tüm temiz, iyi ve güzel olan şeyleri kulları için yarattığından, bunların kullarına haram kılınması Allah'ın iradesi olamaz. Bu yüzden eğer dinî, ahlâkî bir sistem bunları haram veya mekruh kılar veya bunları manevî gelişme ve ilerlemeye engel olarak kabul ederse, bu, o sistemin Allah'tan olmadığına açık bir delildir. İkincisi, hayatın bütün güzel ve mükemmel yönlerinin mü'minler için olması istenir. Çünkü hakiki mülk sahibi olan Allah'a tam olarak inanan ve inanç sahibi olmanın mükâfatına lâyık olan kullar da onlardır. Bununla beraber dünyada, hayatın nimetleri kâfirlere de verilir, çünkü dünya hayatı insanın bir imtihan alanıdır. Şüphesiz, bu nimetler zengin bir kültür için lüzumludur. Fakat kişi, bu nimetlerden faydalanmayla uğraşırken nihaî saadet düşüncesini kaybetmemelidir. Ali-îmrân sûresi bu gerçeği şu sözlerle zikrediyor: "Kadınlardan, oğullardan, kantar-larca yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşın düşkünlük, insanlara süslü (cazip) gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah kalındadır." (3: 14).
Bu satırlarda hayatın kaba gerçeği çok güzel bir şekilde sunulmuştur. İnsanlar mal ve servet içinde zengin bir hayat özlem duyarlar. Ona mâlik olmak ve ondan istifade etmek haram değildir. Fakat bu, halkı, sadece Allah katında olan mutlak kaderlerini unutma hatasına sevketmemelidir. Bu husus Kehf sûresinde şöyle zikredilmektedir: "Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak olan güzel işler ise Rabb'inin katında sevapça da daha hayırlıdır, umutça da daha hayırlıdır." (18: 46). Bütün bu güzel şeyler ve şu dünyadaki zenginlik insan kültür ve medeniyetini geliştirmek için makul ihtiyaçlardır. Fakat insan bu eğlencede haddi aşmamalı ve Allah'ın katındaki ebedî ikâmetgâhını unutmamalıdır. Dünyadaki servet ve diğer şeyler Allah tarafından insanın rahatı, yararı ve kolay yaşayabilmesi İçin yaratılmıştır. "Davarları yarattık ki, bunlarda sizin için ısınma(mzı sağlayan şeyler) ve daha birçok yararlar vardır. Ve onlardan kimini de yersiniz. Ve akşamleyin meradan getirdiğiniz, sabahleyin meraya götürdüğünüz zaman onlarda sizin için bir güzellik de vardır (onlann gidiş gelişleri size ayrı bir güzellik ve zevk verir). Ağırlıklarınızı öyle (uzak) şehirlere taşırlar ki, (onlar olmasa) siz (canlarınızın) yarısı tükenmeden oraya varamazdınız. Doğrusu Rabbi-niz çok şefkatli, çok merhametlidir. Binme-
İslami Okul Okulların En Önemlisi