Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 4.3 - 4.Cilt
İSLAM İLİMLERİNİN BATIYA İNTİKALİ
Haçlılar Vasıtasıyla Suriye Ve Filistin Nüfuzu
İslâm Kültürünün Etkileri Ve Rönesans
İslâm Kültürü Ve Toplumunun Özellikleri
İslâm Devleti'nîn İktisadî Gelişimi
İslâm Medeniyetinin Bellibaşlı Önemi
İSLÂM'IN DİĞER DİNLERE ÜSTÜNLÜĞÜ
HZ. MUHAMMED @'İN ÖĞRETİSİNİ KAPSAMLI OLUŞU
İslâm'da Hürriyet Ve Sosyal Adalet
İSLÂM'IN DİĞER DİNLER (EDYAN) ÜZERİNDEKİ ÜSTÜNLÜĞÜ
1- Ferdî Hürriyet, Düşünce Ve İfade Hürriyeti
4- Evlilikte Kadının Hakları Ve Boşanma
Cehaletin Ve Yoksulluğun Ortadan Kaldırılması
Çağdaş Ceza Hukuku Ve Kur'ân'ın Ceza Anlayışı
İnsanlık Tarihi Üzerinde Kur'ân'ın Etkisi
NUH PEYGAMBER, GEMİSİ VE TUFAN
mistir.
İbni Rüşd'ün doktrinleri Paris üniversitesinde asırlar boyunca okutulmuştur. Onun felsefî fikir lerini savunan Sarton şöyle demektedir: İbn-ı Rüşd kesinlikle en az diğer âlimler kadar dürüst, samimi ve müttakî idi. Üstelik onlardan daha akıllı idi. Derin görüşlülüğü diğerlerinin gayri kabil-i telif gördüğü ifadeleri uzlaştırabilmesini sağlıyordu. Bu nedenle dar çerçeveli ve kötü bir tevil olan Dualist Hakikat Teorisini açıkça reddetmiştir." (Mi-guel Asin, 1904, Introduction to the Hisîory of Science, c. II, sh. 359).
"GuiIIâume, İbni Rüşd'ün ve Thomas Aqui-nas'ın iman ve mantık arasındaki uyumun savunucusu konusunda aynı safta olduklarım ve 'Katolik doktorun' bu konuda 'Müslüman doktor'un daha önce kullandığı delillerden faydalandığını göstermiştir. Guillaume felsefenin bu iki üstadından şöyle bahsetmektedir: 'İbni Rüşd ile Aziz Thomas arasındaki benzerlikler o kadar fazladır ki, mutlaka yalın tesadüften daha sağlam bir sebebe bağlanmalıdır. Her İkisindeki felsefe ve teolojiyi uzlaştırma arzusunun müşterekliği önemsiz görülebilir. Ancak ifade planındaki paralellikler ortaya konduğunda bu Hıristiyan alim için İbni Rüşd'ün, sadece Aristo hakkında yorumlar yapmış bir kişi olmanın ötesinde katkıları olduğu sonucuna varmak çok tabiî gözükmektedir. Her iki müellifte de felsefî dogmaların delillerinden sonra Kur'ân veya İncil'den alıntılar bulmaktayız. İkisi de önce şüpheli ya da zahiren çelişkili konuları ortaya koymaktadır. Allah'ın varlığı hakkında ikisi de hareket delilini ve dünyanın Allah'ın ina-, yeti ile idame olunduğu delilini kullanmaktadır. Allah'ın birliğine dünyanın bir oluşundan hareketle ulaşırlar. Allah'ın zâtına ait bilgiyi elde etmek için via remoîionis metodunun kullanılması gerektiğini Öne sürerler ve bu görüşü via analogiae metodunu kullanarak kuvvetlendirirler." (Arnold, a. g. e.).
"Bu, Aziz Thomas ve onun felsefe ve teolojisi üzerinde İbni Rüşd'ün muazzam etkisinin açık bir göstergesidir. Bu ayrıca Avrupa'da Eski Ahit ve Yeni Ahit hakkında yapılmış ilk eleştirel ve sistematik çalışmanın Kurtuba'h İbni Hazm adlı bir müslümanın eseri olduğunu gösterir. Bunun yanında Gazalî'nin ve İbni Rüşd'ün Thomas Aquinas üzerindeki etkileri şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlanmıştır. Hıristiyan Avrupa'da Müslümanların etkisi üzerine yaptığı yorumla R. L. Gul-lick şöyle söylemektedir: 'Müslüman Teoloji ve Hukuk okullarının asırlar sonra kurulmuş bulunan Hıristiyan İlahiyat Okulları üzerinde pek muhtemelen büyük etkisi olmuştur...' Aşağıdaki kehanet benzeri ifadelerde bulunan Guillaurae'm fikirleri kolaylıkla ve isabetle benimsenebilir: 'Avrupa kütüphanelerindeki bütün zengin malzeme gün ışığına çıkarılmış olsa, muhtemelen Araplar'ın ortaçağ, medeniyeti
üzerine etkilerinin bugüne kadar kabul edilegeldiğinden çok daha fazla olduğunu görebiliriz.' Ve Guillaume son ifadesinde pek çok tarafsız araştırmacının duygularını dile getirmektedir; 'Müslümanların pek çok daldaki etkilerini hakkaniyetle ifadelendirmek için ortaçağların tarihi yeniden yazılmalı ve pek çok tartışmalı konu gün ışığına çıkarılmalıdır. Millî kültür ırmakları geniş insan düşünce okyanusuna bir kez aktığında ve okyanusa ulaştığında tatlıyı tuzludan ayırdetmek imkânsız olmaktadır." (Muhammad the Edu-cator, sh. 79-80).
Doğu'da Arap felsefesinin en büyük isimleri Kindî (801-873), Fârâbî (Öl. 950) ve İbni Sina'dır (1037). Kindî sadece bir filozof değildi. O bir astrolog, simyacı, optikçi ve musiki nazariyatçısı idi. Geometri ve fizyolojik optik hakkındaki temel eserleri, İbnü'l-Heysem'in daha üstün vasıflı eserleri nedeniyle, geçerliliğini kaybedene kadar, hem Doğuda hem Batıda yaygın olarak kullanılmıştır. Latince tercümesi, De Aspectibus, Roger Bacon'u etkilemiştir. Kindî musiki nazariyesi hakkında da eser vermiş, bu eserler Cremona'lı Gerard'mki de dahil olmak üzere Latince çevirileri vasıtasıyla Arapça orjinal-lerine nazaran daha kalıcı olmuştur.
"Kindî'nin çalışmalarına Fârâbî ile devam edildi. Fârâbî psikoloji, siyaset ve metafizik üzerine pek çok eser telif etmiş, ancak en iyi bilmen eserleri Risale Füsus-ül Hikem (Hikmet Pırlantaları Risalesi) ve Risale fi Are ehl-ül Medine-tül Fadıla'dır (Faziletli Şehrin Mukimleri Hakkında Fikirler) Medine-tü'l-Fadıla Dieterici tarafından 1323'te Ka-hire'de Philosophie der Arabes (cilt XVI, Leyden, 1895-1900) adıyla basılmıştır. Bütün Arap musikî nazariyatçılannın en büyüğü olarak kabul edilmektedir. (Hitti; a.g.e. 371-372). Georges C. Anawati'nin cümleleriyle: Fârâbî, pek çok çeşitli İlmi sıralayarak tarif etmiş ve son olarak hepsinin başına felsefeyi koymuştur. Çünkü felsefe kaziyeci mantık yoluyla bilginin kesinliğini sağlamaktadır. ("Felsefe, Teoloji ve Mistisizm," The Leg&cy of islam, sh. 357).
Fârâbî'den sonra musikî nazariyesine en büyük katkıları İbni Sînâ yapmıştır. İbni Sînâ felsefi görüşlerini Fârâbî'ye borçludur. İbni Hallikân'ın hükmüne göre, 'felsefede hiçbir Müslüman Fârâbî'nin seviyesine yükseleme-miştir. İbni Sina'nın eserlerinin geniş şekilde istifadeye açık oluşu, Fârâbî'nin eserlerini okuması ve onun üslubunu taklit etmesi sayesindedir.' (P. H. Hitti, a. g. e., sh. 370-372). "Bu plana göre İbni Sina'nın ilimleri bir bütün olarak gördüğü anlaşılmaktadır: (1) Mantık, (2) Fizik, (3) Matematik, (4) Metafizik... Felsefî akıl yürütme yoluyla Kur'ân'm halifelik, ailenin yapısı, çok eşlilik ve benzeri pozitif sosyal Emirlerini yeniden anlamaya teşebbüs etmiştir." (The Legacy of islam, sh. 357).
İbni Rüşd ve fikirleri daha ayrıntılı incelendiğinde görülmektedir ki, o daha ileriye gitmekte ve felsefesini dine uyarlayarak şu sonuca varmaktadır: 'Kur'ân'ın mucizevî veçhelerinden biri, her üç tabakaya (dahîler, mantıkî düşünenler ve sıradan insanlar) da ulaşabilmesinde ve her birnin Hakikati kendi zihnî kapasitesine göre idrak edebiliyor olmalarıdır."
İslâm felsefesinin benimsemeye çalıştığı hikmet ve bilginin niteliği en azından niyet olarak dinî idi -Kur'ân'dan alman dinî unsurları ihtiva etmekteydi. Ancak onları dînî unsurlar olarak ödünç almak yerine, dini mantıkla 'uzlaştırma' ve dine ilmî bir 'statü' kazandırma yönünde halisane çalışılmakta idi. Dinî esasları Yunan felsefesinin yapısına uyarladı ve Yunan düşünürlerin taşımadığı dinî havayı bu felsefeye yükledi. Bu yüzden dini yönelimlilerden, en azından inançlarını 'ilimle' uyumlu kılmayı arzu edenlerden bu İfadelere kulak verenleri bulmak mümkün olabilmiştir. Bu durum İbni Sina'nın Metafizik ve De Anima' sının Hristiyan Ortaçağındaki başarısını da açıklamaktadır." (The Legacy of islam, sh. 358).
Hitti'nin cümleleriyle, "İki düşünce akımını (felsefe ve din) uzlaştırmanın ve bunu Avrupa'ya aktarmanın ebedî şerefi Bağdat ve Endülüs'teki Ortaçağ İslâm düşünürlerine aittir. Bu katkının sonraki devirlerdeki ilmî ve felsefî düşünceler ve kelâm üzerindeki etkisi gözönünde bulundurulursa katkmın ne muazzam olduğu daha İyi anlaşılır. Batı Avrupa'ya esasta felsefî olmak üzere pek çok yeni fikirlerden müteşekkil düşünce akışının olması, 'Karanlık Çağın' bitişine ve Skolastik dönemin şafağının başlangıcını damgalamıştır. Arap düşüncesi ile temas sayesinde tutuşturulan ve Yunanlıların ilmi ile hızlanan Avrupalıların ilim ve felsefe aşkı, onları kendilerine has ve müstakil bir entellektüel hayat geliştirmeye hızla yöneltmiştir; bizler bugün bu çabanın meyvelerini devşirmekteyiz." (Hisîory oftheArabs, sh. 580).
Tabiat Tarihi
"Tabiat tarihi, bütüncül bir bakışla, muntazam bir organik birliğe sahip çeşitli tabiat âlemlerini bünyesinde barındırmakta ve insana Allah ile Yaratıkları arasındaki karşılıklı ilişkiyi hatırlatmaktadır. Bu yüzden İslâm medeniyetinde tabiat tarihi, "içinde mineralojiden zoolojiye kadar tek tek tasvirî tabiat ilimlerinin geliştirildiği kapsamlı ve bütünleyici bir matris olarak daima merkezi bir rol" oynar (S. H. Nasr, a.g.e., sh. 49).
Aynı zamanda, insanı, tabiatın harikaları üzerinde düşünmeye ve O'nun Yaratışı olan harikulâ-deliklerin arkasında yatan Hakikate ulaşmaya ve bu Yaratışın hikmet ve önemini, Allah ve Mahlukatı ile insan arasındaki ilgiyi bulmaya sevkeder. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr'ın ifadeleri ile, "tabiatı yalnızca öteki fizikî ve biyolojik formlar ve bu formlarla insanın karşılıklı münasebetini kavramak için değil, aynı zamanda çoğu Allah'ın 'işaretler'i veya 'delil'leri (âyâî) olan bu formları basit olarak analiz etmekten öte, üzerinde tefekkür etme, bu disiplinin temel gayesidir. Onun geliştirdiği perspektif tabiatı vestigia Dei (yani Allah'ın işaretleri) olarak inceleyen ve tabiat tarihi hakkında "Allah'ın azametİ"ni göstermek için yazan Jean Bodel ve John Ray gibi Batılı bilim adamlarının geliştirdiği perspektife benzemektedir." (Islamic Sciences, sh. 49).
Müslümanlar tabiat tarihi hakkında pek çok değişik tür ve tarzda eserler vücuda getirmişlerdir. Meselâ, İbni Kuteybe'nin Uyun el-Ah-bar (Kaynağından Bilgiler) isimli ansiklopedilerden, Kazvinî ve Dimeşkî'nin kozmogra-fik derlemelerine (Compendiu); Mes'ûdî'ninki gibi tarihî kozmografik eserlerden, Câhız'ınki gibi edebî eserlere ve İbni Sînâ'nm Şifası (Sağlık Kitabı) gibi büyük bölümleri bu konuya ayrılmış felsefî risalelere kadar uzanır. Aynca tabiat tarihi üzerine yazılmış risaleler muhteva açısından da çeşitlilik gösterir. Bazısı tabiatın tasviri üzerinde durur, bazısı sembolik ve mitolojik anlatış tarzındadır. Bazıları da tabiatı felsefî ve koz-maolojik açıdan araştırır. Fakat hepsi de tabiî formlar ile her bir âlemi yöneten ruhî güçler (nefs) arasındaki münasebeti ele alır. "Gerçekte her üç varlık âlemini sistemik olarak bir kitapta işleyen kişi Şifâ'nm müellifi İbni Sina'dır. O, bu sistemi Aristo'nun zoolojik .araştırmaları ve Theophrastos'un botaniği ile birlikte madenler alemiyle İlgili kendi araştırmalarına dayandırıyordu. Şifâ'mn sözkonusu madenlerle ilgili bölümünün De Mineralibus başlıklı Latince nüshası ise Batı'da asırlarca Aristo'nun zannedilecekti. (Bkz. E. J. Holm-yard ve D. C. Mandeville, Avicennae. De Congelatione et Conglutinatione Lapidum, being sections of the Kitab el Shifâ, Paris, 1927)" (Islamic Science, sh. 50).
Jeoloji
Jeoloji, botanik ve zoolojinin esas kaynağı yeryüzü olduğu için, ilk Müslüman tabiat tarihi araş turnacıları işe jeoloji çalışmaları ile başlamışlardır. Jeoloji ve mineraloji çalışmaları sonucunda yeryüzünün yüzey şeklinin uzun bir zaman süreci İçinde tedrici bir jeolojik değişim geçirdiği, taş ve kayaların yeryüzünün jeolojik tarihine şahit olduklarını anlamışlardır. "En büyük Müslüman jeologlardan biri olan Bîrûnî şöyle yazmaktadır: Bütün bu değişikliklerin geçmişte uzun bir zaman sürecinde ve soğuk ve sıcağın bilinmeyen etkileri ile oluştuğu yorumunu yapabilmek için kayalar ve kalıntılar üzerindeki izlere dayanmak zorundayız." (Z. Velidî Togan, "Biruni's Pic-ture of the World" (Birûnî'nin Dünya Tasviri), Memoirs of the Archaeological Survey of fndia, c. 53, Kalküta, 1937-38, sh. 57-58).
Müslüman jeoloji araştırmacıları fosillerin menşeinin tamamen farkındaydılar... Henüz 10. yüzyılda yazılmış bulunan İhvan-ı Safa Risaleleri'nde fosiller, çok eski çağlarda deniz olup şimdi kara parçası olan yerlerde taş haline gelmiş deniz hayvanlarının kalıntıları olarak resmetmişti. Aynı şekildek, Müslüman ilim adamları havanın tesiriyle meydana gelen değişiklikler, çeşitli dağ oluşumlarının hava etkesine direnme derecesindeki farklılıklar, rüzgar ve suyun kayalar üzerindeki sürekli etkisiyle oluşan kumluklar ve nihayet bu süreçle meydana gelen tortul kayalıklar gibi birçok büyük çaplı jeolojik olguların-tamamen farkındaydılar. İbni Sînâ Amu Derya nehri boyunca yaptığı gözlemlerinden yola çıkarak kilin tedricî katılaşması ve taş kesilmesi sonucu meydana gelen tortul kayalıkların teşekkülünü doğru biçimde açıkladı. (Bkz. N. Sate' al-Hosri, "Les idees d'Avicen-ne sur la geologie", Millenaire d'Avicenne, Congres de Baghdad, 1952, sh. 454-463).
Bir Müslüman ilim adamı tarafından yapılmış belki de en kayda değer jeolojik gözlem, Bîrûnî'nin Hindistan'daki Ganj vadisinin bir tortul tabaka olduğu gözlemidir... (Delta'nm özelliklerini inceledikten sonra şöyle yazmıştır:) 'Hindistan'ın bir zamanlar nehirlerin sürüklediği alüvyonlarla yavaş yavaş dolmuş bir deniz olduğu sonucuna varmanız zor olmayacaktır." (Albenini' s India, E. G. Sac-hau, Londra, 1910, c. I, sh. 198'den iktibasla Islamic Science, sh. 51-52).
Mineroloji
Müslümanlar tarafından (mineraloji hakkında) yazılmış en önemli ve en etkili iki eser bir çok eski nüshası bulunan -sözde- Aristo'nun Kitâb el-Ahcâr'ı (bkz. J. Ruska, Das Steinbuch des Aristoteles, Heidelberg 1912) ile Roger Bacon tarafından Secretum Secre-torum adıyla Latince'ye çevrilmiş olan nüshası, Batı'da gayet iyi tanınan ve yanlış olarak Aristo'ya atfedilen Kitâb Sırr el-Esrâr adlı kitaptır. Her iki eser de mevcut Aristo okulunun minerolojisiyle ilgili görüşlerinden pek azını ele alan geç dönem Farsça, Sürya-nice ve Yunanca kaynaklardan derlemelerdir. İkisi de cisimlerin, özellikle madenlerin gizli özellikleriyle ilgilenmektedir (Bkz. M. Ull-mann, Die Natur und Geheimvvissenschaften im islam, Leiden, 1972, sh. 95 vd.).
Müslüman ilim adamlarının mineroloji ve ilgili sahalarda eser vermeye başladıkları dönem Kindî'nin Risale fî Enva el-Cevâhir es-Semîne ve Gayrihâ (Kıymetli Taslar ve Diğer Tas Türleri Hakkında Risale) ve Rİsâle fî Enva el-Hicâre ve'l-Cevâhir (Değişik Taş ve Mücevherler Hakkında Risale) adlı eserleri kaleme aldığı 9. yüzyıldır. Kindî ayrıca metalürji ve kılıç yapımı hakkında, Arapça'da türünün ilk örneği olan önemli bir risale de yazmıştır. Bu eserleri Câhız, Nasr İbni Ya'kûb ed-Dîneverî'nin madenler ve taşlar hakkında yazdığı eserler izlemiştir... Muhammed İbni Zekeriyyâ er-Râzî, Risalelerinden birini madenciliğe ayıran İhvan-ı Safa ve Kitâb el-Mürşid (Kılavuz Kitap) adlı madenler, taşlar ve metaller üzerine yazılan çok önemli eserin sahibi Muhammed İbni Ahmed et-Temîmî'den daha sonraki müellifler pek çok defa iktibasta bulunmuşlardır.
Ancak bu sahadaki en önde gelen eserler İbni Sînâ ve Bîrûnî'ye aittir. İbni Sînâ £//a'sında maden ve minerallerin tasviri ve tasnifi ile geniş biçimde uğraştı. Bîrûnî ise çoğu kimse tarafından konuyla ilgili en kayda değer müs-lüman eseri olarak değerlendirilen Kitâb el-Cemâhir fi Mar'ifet el-Cevâhir (Kıymetli Taşlar Hakkında Geniş Bilgiler Kitabı) adlı eseri yazdı. Birûnî bu esaslı eserinde filolojik, mineralojik, fizikî, tıbbî ve hatta felsefî yaklaşımları birleştirerek mineralleri bu yönleriyle incelemeye tâbi tutmuştur. Bu yüzden sözkonusu eserin çeşitli yönleri hakkında çok sayıda araştırma yapılmıştır. Meselâ bkz. F. Krenkow, "The Chapter on Pearls in the Bo-ok of Precious Stones by al-Biruni (Birûnî' nin Değerli Taşlar kitabının inciler üzerine olan bölümü)", İslâmic Culture, c. XV, 1941, sh. 399-421; ve c. XVI, 1942, sh. 11-36; Takiyüddin Hilali, "Die Einleitung zu el Birünî's Steinbuch" Sammlungen Orientalis-tischer Arbeiten, Heft 7, Leipzig, 1941. Ayrıca Ullmann, a. g. e., sh. 121, dipnot 1; ve S. H. Nasr, al-Birûnî: An Annotated Bibliog-raphy, Tahran 1974, sh. 87-94. (Islamic Science, sh. 53).
Mineroloji ve taşlar hakkında daha sonraki yüzyıllarda da Ebû'l-Abbâs et-Tîfâsî, Nasî-rüddîn Tûsî, Ebü'l-Kasım el-Kâşânî, Kazvinî, Hamdullah Mustavfî, İbnü'l-Cevzî ve Dâvûd el-Antakî gibi âlimler tarafından eserler verilmiştir. Bu araştırmalar ve eserler Batı'daki mineraloji ilmini asırlarca tesiri altında bırakmıştır.
Botanik
Müslümanların ilk dönemde yazdığı eserlerinde, meselâ Câbir İbni Hayyân'm Kİtâb el-Hudud (Sınırlar Kitabı)nda botanik (Um en-nebât) ve tarım (Um el-füâha) bir arada sınıflandırılmıştır. Bunların ayrı ilimler olarak ortaya çıkmaları daha sonralarıdır. (Bkz. H. F. Meyer, Geschichte der Botanik, c. III, Ko-nigsberg, 1856; F. Sezgin, Geschichte der Arabischen Schrifîtums, c. IV, Leiden 1971, sh. 303 vd; M. Ullmann, a. g. e., sh. 62). Botanik ve tarımın yükselişinde hususi önemi olan eser İbni Vahşiyye'nin Nabatlıların Tarımı adlı kitaptır. Bu kitap Yakın Doğu'daki eski tarım usûllerini ve gizli ilimlere ait bazı fikirleri ihtiva eden ve daha sonraki Müslüman (ve Batılı) ilim adamlarına derin etkide bulunmuş bir eserdir. [İbni Vahşiyye hakkında günümüzde bilinenler için, bkz. F. Sezgin, 3-g.e., sh. 318-329; ve ayrıca J. Hammer PurgstalI, 'Ancient Alphebets and Hierogly-phice Characters Explained, with an Account of the Egyptian Piests, their Classes, ini tiaünon and Sacrifices, Londra 18061. (Islamic Science, sh. 54-56)
S. H. Nasr bize botanik hakkındaki eserlerin sekizinci yüzyılda yazılmaya başlandığını söylemektedir. Basra'dan Ebu Nadr İbni Sü-meyl ve Ebu Zeyd el-Ensârî ve Kûfe'den İb-nü'1-Sikkît bitkiler hakkında bilgiler toplamışlardır. Ebu Saîd el-Esmâî'nin Kitâb en-Nebât ve'ş-Şecer (Bitkiler ve Ağaçlar Hakkında Kitap) adlı bir eser yazmıştır. Yine dokuzuncu yüzyılda bitkilere ve onların tıbbi faydalarına değinen Özel bölümlerin bulunduğu benzeri eserler yazılmıştır. Bu tarz bir eser, Ali İbni Rabban et-Taberî tarafından Firdevs el-Hikme (Hikmet Cenneti) adı ile yazılmıştır. Fakat eri Önemli eser Ebu Hanife ed-Dîneverî'nin Kitab' en-Nebât(Bitkiler Kitabı )dır.
Onuncu yüzyılda Müslüman ilim adamları bitkiler hakkında birkaç felsefi eser yazmışlardır. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr'a göre, "İh-van-ı Sala, Risalelerinden birini bitkilerin morfolojisi, oluşumu ve büyüme tarzı yanında sembolik anlamları ve kâinat düzeni içindeki yerleriyle ilgili konulara ayırdı.
Yine buna benzer olarak, İbni Sînâ Ş ifâ'sm-dakİ Tabîiyyât'(Tabiat Felsefesi) yedince bölümünde hem felsefî, hem ilmî (ferin) bakış açısıyla bitkileri ayrıntılı olarak yer vermiştir... İbni Sînâ ayrıca, Birûnî'nin Sayda-/a'sında yaptığı gibi bitkilerle farmakolojik açıdan da ilgilenmiştir.
Endülüs'te. İbni Bâcce bu konu ile ilgili iki eser yazmıştır. İlki nebatların tıbbi özellikleri ile ilgili Kitâb et-Tecribeteyn (İki Tecrübe Hakkında Kitap) ve ikincisi bitkilerin fizyolojisi İle ilgili Kitâb fFn-Nebâf tır. İbni Rüşd bile botaniğe özel ilgi duymuş ve De Plan-tis'e bir şerh yazmıştı. Endülüs ve Mağ-rib'te, oniki ve onüçüncü yüzyıllar arasındaki dönemde botanik iiimini sistematize eden teme] eserler yazılmıştır. Bunların içinde ziraî açıdan İbn el-Avvâm'ınki gibi ya da eczacılık açısından Gâfikî ve İbn el-Baytar'ınki gibi eserler özellikle kayda değer kitaplardır. S. H. Nasr'a göre. Abdüllatîf el-Bağdâdî'nin Kitâb el-î'tibâr (The Eastern Key) adlı eseri Özellikle Mısır bitki örtüsünün tasvirinde zengin bir görünüm arzeder... Ondördüncü yüzyılda botanik dahil bütün fen dallarında ansiklopedik eserlere şahit olundu. Kazvîn. Şemseddîn en-Nüveyrî, Hamdullah Mustav-fî'nin ansiklopedilerinde, el-Cuzûlî'nin Tuh-fet el-Acâib'(ilginç Şeyler Hakkında Hediye), Ömer İbn el-Verdî'nin ve daha nicelerinin eserlerinde bitkiler ilmine özel bölümler ayrılmıştır. Bu eserlerin pek çoğu Latince'ye ve diğer Avrupa dillerine tercüme edilerek onların çalışmalarını değişik şekillerde etkilemiştir (Islamic Science, sh. 59). (Ayrıca bkz. bu ciltteki "Tıp" maddesi, özellikle, bitkiler arasındaki cins farklılıkları ve acılama ile ilgili bölümler).
Zooloji
S. H. Nasr'a göre zooloji ile ilgili eserler Küfe, Basra ve İslâm dünyasının değişik bölgelerinde 8. ve 9. yüzyıllarda teşekkül etmeye başladı. İçlerinden en önemlisi Câhız tarafından yazılan Kitâb el-Hayevân (Hayvanlar Hakkında Kitaptır. 350 değişik hayvanı incelemiş ve onları dört sınıfa ayırmıştır. Kindî ile Fârâbî zooloji üzerine de eser vermişlerse de, bu ilme en büyük katkı İbni Kuteybe'nin Uyun el-Ahbâr (Kaynağından Bilgiler) ile yapılmıştır. İbni Kuteybe eserinde zoolojiye önemli bir bölüm ayırmıştır. Bir diğer eser Buzurg İbni Şehriyâ Râmhurmuzî'nin Acâib el-Hind'idır (Bkz. F. S. Bodenheimer ve L. Kopf, The Natural History Section frotn a ninth Century 'Book of Useful Knowledge').
Onuncu yüzyıldan itibaren felsefî eserler zooloji araştırmalarının başlıca birikimini oluşturmaya başladı. İhvân-ı Safâ'nın en uzun risalelerinden biri hayvanlara ayrılmıştır. Bu önemli risalesinde İhvan, bütün varlık zinciri içinde hayvanları temelli şekilde ele alır ve onları, herbirinin geliştirdiği duyulara, üreme şekillerine ve kendilerine has huylarına göre kriterlere ayırarak sınıflandırır.
İbni Sînâ da ^//a'sında Önemli bir bölümü hayvan psikoloji ve fizyolojisini incelemeye ayırmıştır. Bu bölüm Hristiyan dünyasında Abbreviatio Avicennae de animalibus (çev. Michael Scot) adıyla müstakil bir eser olarak meşhur olmuştur. İspanya'da İbn Bâcce ve İbni Rüşd de zooloji hakkında kitaplar yazmışlardır.
Botanik'te olduğu gibi zoolojide de 13. ve 14. yüzyıldan itibaren ansiklopedik eserlerin içinde bir kısım teşkil etmeye başladı. Kazvînî kozmografisinde hayvanlara ayrı bir bölüm ayırarak burada hayvanlar âlemini, her hayvanı savunma vasıtalarına göre sınıflandırdı. Aynı şekilde Dımeşkî, Nuveyrî, Dür-retü el-Gavvâs (Dalgıcın İncisi) adlı eserinde Hamdullah Mustavfî, Mesâlik el-Ebsâr (Gözlerin Gezinmesi) adlı eserinde Ahmed İbnİ Yahya el-Ömerî, anonim bir eser olan Tuhfet el-Acâib ve Turfat el-Garâib (İlginç Ve Görülmemiş Şeylerden Hediye), Maîâlî el-Budûr (Dolunayın Doğduğu Yerler) adlı kitabında Alâeddîn el-Cuzûlî, Subh el-A'şâ (Alacakaranlık Şafağı) adlı eserinde Kal-kaşandî, hayvanların incelenmesine önemli bölümler tahsis ettiler (Islamic Science, sh. 63).
Daha sonraki bir dönemde (ondördüncü yüzyıl sonlan), Kemâleddîn ed-Demîrî tarafından yazılmış olan Hayat el-Hayevân el-Kübrâ (Hayvanların Hayatı Hakkında Büyük Kitap) adlı eser kendisinden önceki bütün kitapları sistemleştirmiş, Câhız'ınkinden sonra en yaygın müslüman risalesi olmuştur. Farsça ve Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Celâleddin es-Suyûtî bu eserin manzum bir özetini hazırlamış ve bu kitap Latince'ye çevrilip 1663'te kaleme alınmış olan Hierozocion'la. birlikte neşredilmiştir. Hierozocion İncil ve Tevrat'ta zikredilen hayvanları, tıpkı Demiri'nin Kur'ân ve hadiste zikredilenler hakkında yaptığı gibi incelemeye çalışan bir eserdir (Islamic Science, sh. 66).
Hayvanlar âlemine duyulan ilgi yalnızca sanatta değil, edebiyatta da kendini gösterir.
Diğer taraftan müslümanlar özellikle atlarla da ilgilenen bir ilim dalı geliştirmişler ve bu konuda Esmâî, Abdülmü'min ed-Dimyâtî, Cevâlîkî ve İbni el-Münzir çok sayıda eser vermişlerdir.
Daha önce bahsettiğimiz gibi müslümanlar, insanların faydası için zooloji dahil, tabiat tarihinin değişik alanlarını incelemişlerdir. Avcılıktan tıbba uzanan pek çok pratik sahada hayvanlarla ilgili araştırmalar yapılmış, "veterinerlik ve insanın tedavisinde hayvanlardan faydalanma" konusuna yoğun dikkat sar-fedilmiştir. Bundan dolayı hayvanlarla İlgili konular eserlerin hem tıp hem de zooloji bölümlerinde mevcuttur.
Mimari
İslâm mimarisinin mükemmelliği ve Orta-çağ'da Hıristiyan mimarisi üzerindeki büyük etkisi hususunda hiç şüphe yoktur. Kurtuba, Kahire ve Isfahan camileri, Gımata'daki El-hamra sarayı ve Agra'daki Tac Mahal Avrupa mimarisi üzerine büyük etkide bulunmuştur. R. L. Gulick'in ifadesi İle, "Kurtuba ca-miinin mimarî gelişmeye aslî katkısı kemer sistemini getirmiş olmasıdır. Bu sistem kendisinden iki asır sonra gelişen Gotik mimaride olduğu gibi mimarinin -tavam kaplama gibi- temel bir problemine sütunlar üzerinde kesişen kemerler yoluyla çözüm getirmiştir." (Arnold, a. g. e.).
Samarra'daki Ulu Cami ve istinad kemeri usûlü ve etkileyici dış duvarları süslü mazgallarla taçlandırılmış olan Kahire'deki İbni Tulün Camii (M.S. 876'da başlanmıştır). İslâm mimarisinin orijinal ve harikulade eserleridir... Ve Piza, Cenova, Siena Firenze ve diğer İtalyan şehirleri, meselâ koyu ve açık renkli taşları birbiri peşisıra kullanma gibi birbirlerine benzer mimarî uygulamaları, Ortaçağlarda yakın ticari ilişkide oldukları Ka-hire'den Ödünç almış olabilirler. Müslümanların "çapulcu" olarak nitelendirdiği Haçlıların, istihkâm fikrini, müslümanlardan öğrendiği bilinmektedir.
Mimarlık tarihi otoriteleri, sivri uçlu kemerin keşfini Suriye ve Mısır'lı müslüman mimarlara atfetmektedirler. Yine bunun gibi 'Tu-dor' üslûbu kemerlerin de kaynağı muhtemelen aynıdır. Taş yüzeylerin ve hatta pencere üstlerinin Gotik tarzdaki süslemelerinin muhtemelen müslüman kaynaklı olduğunu gönül rahatlığıyla söylemek mümkündür. Evlerde kadınların görünmemeleri için yapılan tahta kafes işleri (meşrebiyye) İngiliz metal ızgaralarında taklid edilmiştir (Arnold, a.g.e.).
Thompson, "binlerce (Hıristiyan) hacmin yolu üzerindeki Midilli katedrallerinin, herkesi hayran bırakan mimarî motiflerini, Yarımadanın camilerinden ödünç aldığını" ifade etmektedir (Thompson, a.g.e.).
Hitti'ye göre, "sonraları Gotik mimarinin alâmeti farikası haline gelen sivri uçlu kemerler, ilk olarak Şam'daki Emevi Camiinde ve Kusayr 'Amr'da ortaya çıkmıştır. Emevi Camii'nde kullanılan yuvarlak atnalı şekli, Batı'da Mağribî kemeri olarak bilinir olmuştur... Mudecar sanatkârlarının elinde (Hristi-yan ve Müslümanların sanatının meczolma-sıyla) terkibi sanat muhteşem bir güzellik ve mükemmellik kazanmış ve İspanyol millî üslûbu haline gelmiştir. Mudecar eserleri hala bütün İspanya'da varlığını devam ettirmektedir. Bugün bile İspanyolca'da Arapça kökenli bazı mimarî terimleri muhafaza edilmektedir." (History ofthe Arabs, sh. 597).
El Sanatları
Müslümanlar el sanatlarına da önemli katkılarda bulunmuşlardır. "İngiltere'de Elizabet döneminden bu yana geleneksel kabartma kalıplarına arabesk adı verilmiş olması ortaçağ müslümanlanna olan borçlara ait bir delildir. Mudecarlar olarak bilinen Müslüman sanatkârlar Sevilla (İşbiliye)'deki Alkazar'ı inşâ ettiler. Oymacılık, çinicilik ve tekstilde zirveye ulaşarak İspanyol millî üslûbunun yaratıcısı oldular Avrupa sanatına olan muhtemelen en karakteristik İspanyol katkısını meydana getirdiler. Eserleri İspanya'da halâ mevcuttur.
Mısır'ın antik sanatı olan şeffaf duvar çiniciliği, Arapların fethine kadar âtıl bir hâldeydi. Sonraları Müslümanların etkisiyle çini ustaları tekrar, yeni teknik usûller ve tezyînat motifleri denemeye başladılar. Müslümanların metal İşlemeciliği Venedik'te öylesine İlham kaynağı olmuştu ki, onların usûl ve düzenlemeleri İtalyan rönesansma adapte edilerek kendine has bir Venedik-Doğu ekolü doğmuştur-" (Arnold, a. g. e.).
Aşağıdaki pasaj Avrupa'nın güzel sanatlar alanında Müslümanlara borçlu olduklarını gösterir: "İslâm'ın başlangıcından beri, Ba-ü'nın dindarlığı, ilmi, ticareti ve merakı, her-biri müslüman kabiliyetlerin ürünlerinde kendi zevkine uygun birşeyler bulmuştur; müslü-manlann teknik mükemmelliğinin ve yarattıkları güzelliklerin idrakinde olan Roma'lı Odericus ve William Morris gibi sanatkârlar ve onlardan önce, sonra ve aralarında gelen daha niceleri Batı sanatını bizler için bir mirastan ziyade bağış olan kaynaktan tekrar tekrar tazelemişlerdir. Meselâ, yukarıda zikredilen Roma'lı Odericus 1586'da, NVestminster Manastır Kilisesi'nin Papaz Odasındaki iç mermer döşemeyi İslâmi motiflerle bezemiştir. Morris, bir diğer motifi 1884'te dokuduğu kadifelerde kullanmıştır..." (Arnold, a.g.e., 150-151'den aktaran R. L. Gulick, sh. 86-87).
Hitti'nin ifadeleriyle metal "dekorasyonu rölyef ve oyma ve metal içine altın ve gümüşten harfler yazma (kakma sanatı) konularında İs-panyol-Fas ekolü mükemmelleşmiştir. En eski numunelerden biri Hişam ll'ye (976-1009) ait bir antik hatıra süs eşyasıdır ve Gerona Katedrali'nin yüksek mihrabında tomar biçiminde sarmalanmış repousse tarzında gümüş yaldızlı plaka ile kaplanmış tahta bir mücevher kutusu şeklinde muhafaza edilmektedir. Üzerinde, Bedr ve Tarif adında iki sanatkârın eseri olduğu ve Hakem IFnin (961-976) maiyetindeki bir kişi tarafından o zamanki şehzade Hişam'a hediye edildiğini bildiren Arapça bir yazı vardır. Bıçakçılık, kılıç ve usturlâb yapımı gibi metal işlerinde Toledo ve Sevilla özellikle bilinmekte idiler.
"Müslümanlar ayrıca toprak kaplara renkli süslemeler yapma konusunda da erken dönemlerden itibaren geçmişin ustaları idiler. Valensiya Batı'da bu endüstri kolunun İslâmî merkezi idi. Buradaki ürünlerin ithali Poiti-ers'deki çömlekçilik endüstrisinin temelini oluşturmuştur. Onbeşinci yüzyılda İslâm Çömlekçilik endüstrisinin taklit ürünlerini Hollanda gibi kuzeydeki uzak bir bölgeye kadar ulaştığını görmekteyiz. Bu arada, bu sanat İspanya'dan İtalya'ya da geçmiştir. Sanatın etkileri, üzerlerindeki Arapça benzeri yazılar ve Hıristiyan armaları bulunan geç dönem İspanyol keramik eserlerinde de gözlenmektedir. Mozaik ve özellikle çinicilik gibi keramiğin diğer dallarında da İspanyol müslüman ekolü kendini ortaya koymuştur. Muhtelif çeşit ve renkteki çiniler İspanya ve Portekiz'de halâ beğenilmekte, azulejo isminin de çağrıştırdığı gibi bir Arap mirasıdır. Toledo ve Kurtuba'da daha onbirinci yüzyılın sonlarında zarif keramik Ürünleri üretilmekteydi. Bu tarihten daha sonra ise bu konuda Kal'at Eyub, Malağa ve hepsinden Öte Valen-siya'daki Manises meşhur olmuştur." (His-îory ofthe Arabs, sh. 591-592).
Yine, "Arapça konuşan halkı, ortaçağ dünyasının dokumacısı ve İpek boyacısı yapan muhteşem tekstil sanatının gelişiminde de İspanya Araplannm payı vardır. Kurtuba dokumacılığın merkeziydi. el-Mavsil İtalya'ya mussolina olarak bilinen ve o zamandan beri bizim 'müslin'imİz olan kumaşı ihraç etti. Bağdat, aynı pazara İtalyalaşmış ismi baî-dacca olan zengin ipekli elbiseyi ve baldac-hin adı verilen ipek örtüleri getirmiştir.'
Müslüman topraklardan gelen bu güzel işlenmiş malların piyasada giderek çoğaldığını gören Batılı müteşebbisler, bu endüstri kolunda potansiyel bir zenginlik kaynağı bulunduğunu düşünmüşler ve Fransa ve İtalya'nın çeşitli merkezlerinde dokuma tezgâhlan tesis etmeye başlamışlardır. Esasen, onikinci yüzyıl gibi erken bir tarihten İtibaren İslâmi dizaynların Avrupalı dokumacılar tarafından uyarlanması sıklıkla vaki olmuştur. Buna benzer olarak Müslümanlar fildişi işlemede de mükemmelleştiler ve Kurtuba 10. yüzyıl gibi erken bir dönemde bu sanatın merkezi oldu." (Hitti, a. g. e., sh. 592-593).
Tarih
Müslümanlar arasında büyük tarihçiler de yetişmiştir. Bunların belli başlıları şu isimlerden oluşmaktadır: İbni İshak (ö. 768), İbnİ Hişâm, Belazûrî (öl. 892), Vakıdî (747-823), Yakûbî (8. yüzyıl ortaları), İbni Ebu Tâhir (öl. 902), Taberî (öl. 889), İbni Küteybe (Öl. 889), Mes'ûdî (öl. 956), Hatib el-Bağdâdî (öl. 1012), Miskeveyh (öl. 10. yüzyılın sonu), İbni Hallikan (1211-1282), Makrizî (1360-1424), İbni Haldun (1332-1406) ve Celâled-din es-Suyûtî (1445-1505).
Muhammad the Educator'in müellifine göre, "İbni Haldun, insanların kültürel gelişimini esastan kavrama yönüyle, bütün Ortaçağ tarihçilerinin Önünde yer almaktadır. Barnes, gruplar olarak karşılaştırıldığında Müslümanların, Hıristiyan çağdaşlarına nazaran müstakil muhakeme, nisbî tarafsızlık ve kronolojik metodların kavranması yönlerinden daha üstün oldukları görüşünü belirtmektedir. Genelde, belgeleri ve hâdiseleri Hıristiyan müelliflerden daha kesin olarak tarihlendirmişlerdir. Müslümanları tarihî eser konusunda teşvik eden, hadîslerin sahihliğini tesbit, Hz. Mu-hammed @'in şeceresini tutma, fetihler ve İslâm kahramanlarını anma gibi gayelerdir."
"İbni Haldun tarih ilminin mucididir. Tarih yazımında tarihî akışa felsefî bir kavram getiren ilk şahıs olarak belirginleşmektedir. Devletlerin de, insan hayatı gibi belli devrelere tâbi olduğunu; buna göre, büyüyüp olgunlaştıkları ve sonra çöktüklerini, istisna teşkil eden bir kaçının ise değişen çevreye uyum gösterme esnekliğine sahip olduğunu düşünmüştür. Bu fikri ifade ederken Oswald Spengler'in öncüsü olmaktadır. Şehir hayatını medeniyetin en yüksek derecesi olarak belirtmekle birlikte bu safhanın çöküşün ve çözülüşün başlangıcı olduğunu savunmaktadır." (R. L. Gulick, sh. 67-70).
İbni Haldun'un tarihçi olarak yerini belirlerken, Barnes şöyle söylemektedir: Onun önemi, kendi devrinde tarih konusunu rasyonali-ze edebilmiş, metod ve gayeleri üzerinde fikirler yürütebilmiş olması gerçeğinde yatmaktadır. O, ortaçağ tarihçilerinin Roger ba-con'udur. İbni Haldun, tarihin bir ilim olması gerektiğine inanıyordu ve tarihin fizikî çevre v6 İnsan grupları arasındaki etkileşmesinden husule geldiğini düşünüyordu. Vico ve Tur-got'u önceleyerek, tarihî gelişimin birliği ve devamlılığını kavramıştı. Statik veya uhrevî kavramlarla ilgilenen çağdaşı Hıristiyan tarihçileri ile tam bir zıddiyet teşkil eden dinamik tezi, tarihî gelişim hâdisesinin daimî değişime mâruz kaldığı ve bu yönüyle insan organizmasının benzediği görüşünü ihtiva edi-yordu. Fizikî ve çevre ile ilgili faktörlerin medeniyetin gelişimine olan katkılarını açık olarak tarif etmiştir. Örf, âdet ve kurumların insanların geçimlerini sağlama yollan ile ilişkili olduğu şeklindeki müşahedesi Marks öncesi bir pırıltı taşımaktadır (a.g.e.).
Flint de İbn Haldun hakkındaki hayranlığını şöyle dile getirmektedir: Tarihi, gerçek bir ilim olarak ilk ele alan Muhammed İbni Haldun'dur. Bu yüzden, onun tarih ilminin kurucusu sayılması gerektiği, fikir ayrılıkları olabileceğinden dolayı, kesin olarak ifade edilemeyebilir. Ancak, onun Mukaddimesini okuyan hiçbir dürüst okuyucu, bu şerefe Vi-co'dan önce gelen tarihçiler içinde ondan daha lâyığının bulunduğunu söyleyemez (Robert Flint, The Philosophy of History in France, sh. 158).
Tarihi kronolojik değerlendirmeye tâbi tutmaya katkısı olan önemli bir müellif de Bîrûnî'dir. Barnes'in ifadesi ile, "Önde gelen Müslüman ansiklopedisi, matematikçi ve astrolog el-Bîrûnî (973-1048) İslâm tarihi kronolojisi ile ilgili en güzel eserin sahibidir. Kronolojiyi astronomik bir temele oturtarak açıklamak ve sistematize etmek yoluna gitmiştir. Hıristiyan dünyasında Scaliger'in (1540-1609) zamanına kadar onun seviyesinde bir kronolojist çıkmamıştır."
Yâkûbî, dünya tarihinin kronolojik bir Özetini ve Arap edebiyatındaki ilk tarihî coğrafya eserlerini yazmıştır. Taberî ise kelâm, gramer ve tarih sahalarında dengine ulaşılamayan çalışma birikimine sahipti. Mes'ûdî'nin eseri, ayrıntılı bilgiler içermesinin yanışım, etnografik, kültürel ve sosyal tarih malzemeleri açısından da çok zengindir. İbnü'1-Esîr oniki ciltlik bir büyük İslâm tarihi telifinin yamsıra Arapça yazan tarihçilerin içinde, medeniyetin yayılmasında sebep-sonuç ilişkisinin felsefî anlayışını yakalamış ilk şahıs olma özelliğini de taşımaktadır. Miskeveyh de üstün bir zekâ seviyesi göstererek siyasî ve askerî hâdiselerin bilgilerine ilk elden sahip olmuştur (R. L. Gulick, a. g. e., sf. 67-69).
Müslümanların tarihe olan katkılarını yorumlayan Sarton şöyle yazmaktadır: "İnsanlığın en önemli vazifesi Müslümanlar tarafından yerine getirilmiştir. En büyük felsefeci olan Fârâbî bir Müslümandır. En büyük matematikçiler Ebû Kâmil ve İbrahim b. Sinan Müs-lümandırlar. En büyük coğrafyacı ve ansiklo-pedist, Mes'ûdî Müslümandır. En büyük tarihçi Taberî de bir müslümandır (Jntroducti-on îo îhe History of Science, c. I, Baltimore, 1927, sh. 624; History of Arabs'a iktibas eden Hitti, sh. 392).
İspanya, İbnİ Haldun'a ilaveten, İbni Kutey-be, Hayyam, Fârâbî, Beşkûvel , Abbar, Ebû'l-Kasım Endülüsî ve Hatîb gibi pek çok önemli tarihçiler çıkarmıştır. Endülüsî'nin Tabakat el-Umam (Mîlletlerin Sınıflandırılması) ve Hatîb'in el-lhata fi Ahbar Gırena-da (II c, Kahire, 1319) kitapları gibi pek çok önemli tarih eseri daha sonraki nesillere bilgi aktaran değişik usûllerle kaleme alınmıştır." (Hitti, a.g.e., sh. 365-367).
Edebiyat
Hz. Muhammed @'in miras bıraktığı en değerli ve etkili edebî eser olan Kur'an "nihayetinde Mekke'nin fasih Arapçasmı edebiyat dili kılmış, İslâm'ın evrensel karakteri nedeniyle insanlara bir rahmet olmuş ve kültür dünyasının ortak dili hâline gelmiştir. Gibb'in sözleriyle, "Kur'an'in Arap edebiyatı üzerindeki etkisi hesap edilemez. En azından birkaç on yıl boyunca başka hiçbir Arapça nesir yazılmamış ve şairler üzerinde de âni etkisi fazla olmamıştır. Ancak Arap edebiyatının dallarının çoğunluğu kaynağını Kur'an ile ilgili çalışmalara borçludur." (H. A. R. Gibb, Arabic Literatüre, Oxford, 1963, sh. 108).
R. L. Gulick'in ifadeleriyle, "Avrupa'nın edebî gelişmesine en derin etkiyi İspanya'da-ki İslâm edebiyatı yapmıştır. Bent ve kıta ölçülerinin geliştirilmesinde İspanyol dehasının önemli rolü vardır. Ancak, kıta ve bentlerin edebî şekillerine (müveşşe) Arapça kuralları tarafından uygulanan usûllerin daha da güzelleştirilmesinin sağladığı tesir, zecal adı verilen popüler bilingual şarkının oluşturulmasını ve daha sonra da saf romantik şiire dönüşmesini gerçekleştirmiştir." Gibb, Kurtuba'lı İbni Zeydûn'u (1003-1073) hem ilk sevda şarkıları hem de sonraki şiir gibi nesirleri sebebiyle devrinin en büyük şairi olarak kabul etmektedir. Çağdaşı ve hemşehrisi İbni Hazm (994-1064), romantizmin ruhunu sergilediği ve sevginin anatomisini teşrih ettiği aşk üzerine bir eser yazmıştır. Bu eserin ihtiva ettiği duygular yetersiz ve gayrimükemmel bir şekilde de olsa bir asır sonraki İtalyan ve Fransız halk şairlerinde yankısını bulmuştur. Avrupa şiirinin şekil, öz ve ruhuna Müslüman katkısının çok önemli olması Prof. Mackall'ın şu ifadede bulunmasına yol açmıştır: Avrupa dinini Yahudiye borçlu olduğu gibi romantizmini de Arab'a borçludur.
Yİne Gulick'e göre, "İslâm'ın âahiret inancı ile bilgilerden ve Hz. Muhammed @'in miracı ile ilgili rivayetlerden bazı unsurlar İlahi Komedya içinde yer almakta ve Arap felsefî fikir ve imajları ile müslüman mistiklerin erotizmi de Dante'nin bu eserinde açıkça yansıtılmaktadır. Ayrıca dölce stil nuovo'mm diğer şairlerinin temel kavramları içinde de bu İslâmî izlere rastlanmaktadır." (Arnold, a. g. eserden nakille Muhammad the Educator, sh. 80-81).
Gulick şöyle devam etmektedir, "Cervantes Don Kişot'xm 'Sidi Hamete be Engeli' (Se-yid Hamdi b. Melek) adlı bir Mağriplinin eseri olduğunu ve aslının Arapça telif edildiğini beyan etmiştir. Bu atıfın doğru olmaması kuvvetle muhtemeldir, ancak yine de Arap-lar'm prestijini ispat eder. İspanyol ve Portekiz dilleri ve hatta Anglo-Sakson ülkelerinin dilleri üzerinde Arapça'nın tesirleri üzerine eserler verilmiştir. Dozy ve başkaları bu hususta bazı tesbitlerde bulunmuşlardır. Aşağıda verilen kelimeler her yerde bulunabilecek pek çok kelimenin temsilcisi rolündedir.
İspanyolca'ya ithal edilen Arapça kelimelerden bazıları şunlardır: Funduk (yiyecek, ho-tel); tahuna (değirmen); tahona (fırın); ta'rif (tanım, nota); tarife; el-ruzz (pirinç); el-sakuya (kanal); el-sutaiha (dam); el-kub-be (kubbe); alcoba (yatak odası); tartma (ayak iskemlesi); el-muhadda (minder); ku-ba' (dış giyim elbisesi); gaban (palto); el-benna (inşaatçı); el-da'a'im (destekler); en-damio (yapı iskelesi); el-mahzen; el-katran; el-kira' (çizgi); ensvar (zarar); el-divan (gümrük); taka (bilet satış yeri); kadı (hakim); alkalde (belediye başkanı); el-vâsi (vasiyeti icra eden); hatta (; fanika (geniş heybe); fanega (ölçek birimi); sukkar (azu-Car, orjinali Farsça, şeker); şarab (içki); şurup; vadül hicare (Guadalajara, taşlar nehri); vad-il kabir (büyük nehir); vad-il ramla (Guadalupe; kumlu nehir); vad-il kubb (kurt nehri). (Muhammed the Educator, sh. 82-83).
Hitti şöyle demektedir, "Esas olarak Arapça gramerine dayanan ve bugüne kadar karşılığı olan Arapça terimlerin tercümesine dayalı teknik terimleri kullanan İbranice gramerinin doğum yerinin Müslüman İspanya olduğu bu noktada hatırlanmalıdır. İbranice gramerinin babası Ebû Zekeriya Yahya b. Dâvüd Kurtu-ba'da yetişmiştir (onbirinci yüzyılda ölmüştür). Ancak Arapça'nın ortaçağ Avrupa edebiyatına en büyük katkısı şekil yönünden olmuştur ve gelenek tarafından çerçevelenmiş dar ve katı bir disiplin olmaktan çıkıp serbestlik kazanması konusunda Batının hayal gücünü harekete geçirmiştir. İspanyol edebiyatının zengin fantazileri Arapça modellerinden etkilenmiştir.
"Diğer bir çeşit halk şarkısı olan müve§§e'ye gelince, o sadece İspanya'da geliştirilmiş değildir, icat edildiği yer de orasıdır... Yerli Hıristiyanların takdirini kazanan ve asimile edilmelerinde güçlü bir faktör olan genelde Arap şiiri ve özelde bu lirik tarzdır. Bunlardan ikisi zecel ve müveşşe Kastilya'da yaygın olan viliancico türü beyitlere dönüştürülmüş ve Hıristiyan ilahilerinde yaygın olarak kullanılmışlardır... Platonik aşkın İspanyolca'da belirgin bîr edebî tarzının gelişmesi 8. yüzyıl gibi erken bir dönemde ortaya çıkar ve Arap şiirinin bariz katkısına şehadet eder: Erken Avrupa edebiyatının en şanlı âbidelerinden olan ve, Homer'm şiirlerinin tarihî Yunan'ın başlangıcını oluşturuşu gibi, 1080'in hemen Öncesinde zuhur ederek yeni bir medeniyetin -Batı Avrupa- başlangıcını temsil eden Chanson de Roland, varlığını Müslüman İspanya ile yapılan askerî temaslara borçludur." (History of Ar ab s, sh. 361-362).
Arap edebiyatına yapılan katkılar, pekçok değişik ırktan insan tarafından meydana getirilmiştir. Bütünlüğü içinde ele alındığında bir milletin değil daha ziyade bir medeniyetin süreğen bir âbidesi olarak görülmelidir. Filoloji linguistik, lügatçilik, ve grammer gibi disiplinler bile esasta kaynak ve ruh olarak Arap asıllı olmasına ve en büyük katkılar Arap asılhlarca sağlanmasına rağmen bu konularla ilgili en tanınmış bazı âlimler Arap asıllı değildiler. Kelimelerin son kök harflerini esas alarak alfabetik sıraya göre sözlük düzenleyen ve böylece kendinden sonraki lügat âlimlerine bir model teşkil eden Cevheri (1008) Farab'h bir Türk idi. Onun çağdaşı, Halep'teki Hamdanid sarayını tezyîn eden ve en büyük marifeti filolojiye felsefî bir açı getirmiş olan İbni Cinnî (1002)de bir Yunanlı kölenin oğlu idi.
"Hemedânî, makâmâtm (Ortaçağ Arap edebiyatı nesir türü, bir çeşit kafiyeli nesir ve süslü söz) mucidi olarak bilinir. Makâmât bir çeşit dramatik hikâyedir ve bu türde yazar konuyu şekle tâbi kılar; kabiliyetini, bilgisini ve zerafetini ortaya koymak için elinden geleni yapar. Bu tür, makâmâûan yedi yüz yıldan daha fazla bir süre boyunca Arap dilinin yazılı edebiyatının en esaslı hazinesi olarak takdir toplayan Basra'Iı Harîrî'ye bir model teşkil etmiştir. İlk dönem realist ve lâtif İspanyol ve İtalyan hikâyeleri Arapça maka-maîlarla net benzerlikler taşırlar." (Hitti, a. g. e., sh. 403-404).
Eğitim Ve Kütüphaneler
"Çocuklar genelde altı yaşına gelene kadar evde eğitilmekte idiler. Daha sonra çoğunlukla mescidlere bitişik bulunan ilk mekteplere resmi eğitimlerini sürdürmek üzere gönderilirlerdi. Bu okullara kızlar da gönderilirdi. Müfredat Kur'ân'a dayanırdı, ayrıca çocuğa kendi lisanını okuması ve yazması da öğretilirdi. Öğretmene muallim denirdi. Öğretmenler bir çeşit lonca şeklinde örgütlenmişlerdi. Başarılı Öğrencilere bir nevi resmi sertifika mahiyetinde icazet verirlerdi. Zernûcî 1203 'te eğitim üzerine bazı kitaplar yazmıştır. Bunların çoğu günümüze kadar gelmiştir." (Bkz. Halil A. Totah, The Contribııtion of Arahs îo Educaîion, New York 1926, sh. 67-76).
Beytu l-Hİkme İslâm'da yüksek öğretim için teşkil edilen ilk önemli kurumdur. Bağdat'da Me'mun tarafından 83O'da tesis edilmiştir. Ona bağlı bir medrese, kütüphane ve rasathane vardı. Fakat yüksek öğretim için teşkil edilen esas kurum 1065-1067 yıllarında tesis edilen Nizamiye medreseleridir. Burası öğrencilerin maddî ve manevî her ihtiyacını temin etmiş, Doğuda olduğu gibi Batı'da da daha sonra kurulan müesseseler için bir model olmuştur. Yüksek öğretim için teşkil edilen bütün Avrupa üniversiteleri Nizamiye'yi model almıştır. İngiltere'deki Oxford ve Cambridge üniversiteleri de aynı model üzere tesis edilmişlerdir. (Reuben Levy, A Bagh-dadChronicle, Cambridge 1929, sh. 193).
İspanya dahil bütün müslüman memleketlerinde Nizamiye tipinde yüksek öğretim kurumları tesis edildi. Bütün bu müesseselerde müfredatın temelini Kıır'ân ve Hadis oluşturuyordu, ancak bu temel konularla birlikte diğer zaruri konular da öğretiliyordu. Hafızayı kuvvetlendirici çalışmalara özel önem verilmekteydi. Her derecedeki öğrencilerin zihnî seviyelerine ve akademik başarılarına uygun Öğretmen (muallim) ve profesörler (müderris) değişik konuları öğretiyorlardı. Her profesöre bağlı araştırma görevlileri bile mevcuttu.
Yetişkinler için ayrı ayrı müesseseler içinde sistematik eğitim usûlleri olmamasına rağmen, cami İslâm dünyasının hemen bütün şehirlerinde faydalı eğitim merkezi olarak fonksiyon görmüştür. Onuncu yüzyılın meşhur seyyahı Makdisî Filistin, Mısır, Suriye ve İran'ın değişik şehirlerinde pek çok ilim halkası ve meclisi olduğunu ve oralarda pek çok hafız ve edip gördüğünü bildirmiştir. Bu meclislerde tefsir, hadis ve kelâm dan başka lisan ve gramer bilgileriyle birlikte manzum eserler de okunmakta idi ve her müslüman buralara serbestçe kabul ediliyordu." (Hitti, a. g. e., sh. 408-413).
Hitti'ye göre o vakit "Esasen özel bir sorun olan eğitim buna rağmen öylesine yaygındı ki İspanya'daki müslümanların çok büyük bir yüzdesi okuma yazma biliyordu. O devir Av-rupası için fevkalâde yabancı bir durumdu. Yüksek öğretim Kur'an tefsiri, kelam, felsefe, Arapça gramer, şiir ve lügat, tarih ve coğrafya İlimlerine dayanıyordu. Büyük şehirler de bazıları üniversite denebilecek müesseselere sahipti. Bunların içinde Kurtuba'yı, İşbi-liye'yi, Malaga'yı ve Gırnata'yı saymak mümkündür.
Kurtuba Medresesi'nde astronomi, matematik ve tıp, ilahiyat (kelâm) ve hukuka (fıkıh) efc olarak okutuluyordu. Binlerce kişi buraya gelerek kayıt yaptırıyor ve öğretim sonunda oradan alınan sertifikalar hükümdarlığın herhangi bir yerinde en değerli işler için kapıyı açıyordu. Gırnata Medresesi'nde (1333-135') de aynen Kurtuba'da olduğu gibi pek çok yabancı öğrenci bulunuyordu. Bu medresenin müfredatında ise kelâm, fıkıh, tıp, kimya, felsefe ve astronomi vardı." (History of Arabs, sh. 562-563).
İslâm ülkelerinin hemen hemen bütün şehirlerinde kütüphaneler açılmıştı. Hükümdarlar, eşraf ve varlıklılar hediye vermek ve miras yoluyla kütüphaneler tesis etmekten büyük şeref duyarlardı. Bütün eğitim müesseselerinin kendilerine ait kütüphaneleri vardı ve "camiler kitap depolan olarak da fonksiyon görüyorlardı." Ünlü tarihçi Hatib-i Bağ-dâdî'nin (1002-1071) kitaplarını 'müslüman-lara vakfettiği' rivayet edilmiştir. Alimler ve araştırmacılar özel ve şahsî kütüphanelere bile kolaylıkla gidebilirlerdi. Onuncu yüzyılın ortalarında Ebû'l-Kâsım el-Mavsîlî'nin Musul'da kurduğu zengin kütüphanesinde her türde kitabı bulmak mümkündü. Senenin bütün günlerinde herkese açık olan kütüphaneden faydalanmak için gelenlerin kitap ve kağıt masrafları da karşılanıyordu (Yâkût, c. II, sh. 420).
Adudüddevle (977-982) tarafından Şiraz'da bir kütüphane (Hizanetü'l-Kütüb) kurulmuştu. Burada "kitaplar konularına göre tasnif edilerek kataloglar halinde hazır bulundurulmaktaydı. Yönetici olarak da resmî bir görevlisi vardı." (Makdisî, sh. 499; ayrıca bkz. Yâkût, c V, sh. 446). Aynı asırda Basra'da da bir kütüphane tesis edilmişti. Kurucusu, orada çalışan âlimlere burs bağlamıştı. Aynı devirde Rey şehrinde bulunan kütüphanedeki kitaplar on ciltlik bir katalogda kayıtlıydı ve 400 deve yükü tutuyordu." (Yâkût, c. II, sh. 315).
Endülüs'le kütüphaneler medreselerle yan yana gelişti. Kurtuba Hükümdarlık Kütüphanesi II. Hakem'in şahsi kolleksiyonu da eklendiğinde en büyük ve en iyi kütüphane haline geldi. Gırnata, İşbiliye, Toledo ve Malağa gibi eğitim merkezlerinde de, böyle kütüphaneler tesis edildi. Ayrıca, büyük şehirlerde âlimlerin ve eşrafın sahip olduğu pek çok özel kütüphane vardı ki bunlardan İsteyen âlim ve talebeler ücretsiz olarak ve serbestçe faydalanabilirdi (History of the Arabs, sh. 563-564).
Bu kütüphaneler dersler, ilmî tartışma ve münazaralar için de kullanılmakta idi. Ülkenin bütün âlimleri ve araştırmacıları buraları doldururlar (ye 'bilgi depolama mahali' olarak kullanırlardı. "Yakut'un, Cengiz ordularının gelmesi (1220) üzerine kaçmcaya kadar, Merv ve Harezm kütüphanelerinde coğrafî sözlüğü için üç yıl boyunca malzeme topladığı" rivayet edilmektedir (Hitti, a. g. e., sh. 413-414).
Kâğıt
Bunca kitabı toplamak ve büyük kütüphaneleri tesis etmek yerli kâğıt üretimi olmadan mümkün kılınamazdı. Dokuzuncu yüzyılın başlarında kâğıt Çin'den ithal ediliyordu. Ancak kısa süre sonra mahallî üretime geçildi. Keten, kendir, kenevir gibi maddelerden kâğıt yapımı müslüman toprakları üzerinde Semerkant'ta (751) başlamıştır. İlk kâğıt fabrikası 794 tarihinde Bağdat'ta kuruldu. Daha sonra diğer şehirler de kendi kâğıt fabrikaları ve imalâthanelerini kurdular. Tihame'de kağıt bitki liflerinden üretilmeye başlandı (bkz., Fihrist, sh. 40), ancak Semerkant kağıdı yine de en iyi kabul edilmekte idi. Onbirinci yüzyılda, Trablus gibi bazı Suriye şehirlerinde ondan daha iyi kağıtlar üretilmekte idi. (Na-sır-i Hüsrev, Sefernâme, çeviren ve yay. Charles Schefer, Paris 1881). Dokuzuncu yüzyılın sonunda kâğıt endüstrisi Mısır'a da ulaşmıştı. Daha önce pek çok Mısır şehri Yunanca konuşan memleketlere garatis adlı pa-pirusu ihraç etmekte idiler. (Bkz. Yâkûbî, sh. 338; Kalkaşandî, c. II, sh. 474). Fakat daha sonra, onuncu yüzyılın sonunda, bütün İslâm dünyasında, kâğıt papirüs ve parşömenin yerini tamamen aldı (Hitti, a.g.e., sh. 415).
Onikinci yüzyılın ortalarından itibaren, kâğıt üretimi ispanya'ya girdi. Yakut'a göre Şatibe kağıt endüstrisinin merkezi olarak tesis edildi. 1268-1276'da Endülüs'ten, Müslüman nüfuzu sebebiyle muhtemelen Sicilya yoluyla İtalya'ya geçti. Fransa'da ilk kâğıt üretim merkezlerini Endülüs'ten ödünç almıştır. Daha sonra kâğıt endüstrisi bu ülkelerden bütün Avrupa'ya yayılmıştır (Hitti, a.g.e., sh. 564).
Güzel Sanatlar
İslâm temelde saflık, güzellik ve mürüvvet dinidir. Fertlerde iyilik ve takva niteliklerini geliştirir, onları böyle insanlardan müteşekkil bir cemiyet oluşturmaya teşvik eder. Bu tabi-atiyle insanlık kültürünü zenginleştirecek ve insanlığa fayda verecek bütün disiplinleri teşvik eder. Çıplaklık, hayvanı duygulara temayül, toplumda bozulmaya yol açacak ahlakdışı ve haksızlık gibi unsurlara karşı ise caydırıcı olur.
İslâm medeniyetinin saflık ve iyilik imajını bozacak, zarar verecek ve ifsad edecek bütün unsurlar, mü'minlerin imanı güçlü olduğu sürece kabul görmemiştir. Ne zaman ki, bu iman bağı zayıflamış, özelde müslüman devletler ve genelde müslüman toplum diğer kültürlerin düşük ve ifsad edici unsurlarını kabul etmeye başlamışlardır. Tarihe kısa bir bakış resim, müzik ve mimarinin ifsad edici tarzlarının, ilk devirlerde Müslümanların İslâmî ruh ve Allah sevgisi ile dolu olduğu ve dünyanın dört bucağına dağılıp, ulaştıkları medeniyetlere hâkim oldukları devirlerde, İslâm kültürüne nüfuz edemediğini gösterir. Diğer insanlar onların üstün fen ve sanatlarını öğrenmekle kalmamışlar hayat tarzı ve âdetlerini taklit etmişlerdir. Kuzey Afrika, Doğu ülkeleri, Sicilya, Güney İtalya ve İspanya ile ilgili araştırmalar bu bölgelerin insanlarının İslâm'ın erken döneminde nasıl tamamen İslâm boyasıyla boyandığını göstermektedir.
Müslümanların âdetlerini gönülden kabullenip, benimsediler. Çünkü onları daha üstün, faydalı ve pek çok yönden pratik buluyorlardı. Hıristiyanların, Budistlerin ve diğer din mensuplarının, kilise ve mabetlere resim ve heykel sokulmasına izin vererek bir nevi put-çuluğa göz yummalarının aksine olarak İslâm, özellikle ibadet yerlerinde bunlara izin vermez. Çünkü İslâm inancının saflığını, kutsiyetini ve Tevhid anlayışını muhafaza etmek ister. Emir Ali'nin ifadesine göre, bu heykel ve tasvirlerin yasaklanması sebebiyle dünya arabesk sanatı İle tanışmıştır. "Bu sanat Doğu yapılarının süslenmesinde öylesine ilginç bir cazibe meydana getirmiştir ki, Batı'da da yaygın olarak benimsenmiştir. Müslümanlar diğer milletlerin sanatları ile yüzyüze geldikçe arabeske bitki, çiçek ve meyva motifleri dahil edilmiştir. Ancak canlı varlıkların figürleri ibadet yerlerinin tezyininde kullanılmamıştır. Üslûbun saflığı, hatların basitliği, plânın zerafeti ve simetrinin mükemmelliği, detayların ahengi, dış yüzeylere uygulanan işlemin güzelliği ve tasarımın üstünlüğü yönlerinden İslâm mimarisi dünyadaki bütün diğer mimarilere eştir. Birçok büyük âbidenin tezyîn edildiği süslemelerin cazibe ve zerafeti eski Yunan ve modern Avrupa amtlarındaki süslemeleri gölgede bırakan bir zevk ve kültür inceliğine işaret etmektedir." (The Spirit of islam, sn. 388).
İslâm dünyasının endüstriyel sanatları da yüksek derecede bir mükemmeliyet ve incelik kazanmıştır. Mısır ve Suriye'de dokunan halılar ve dekore edilmiş ipek kumaşlar "Avrupa'da öyle değerliydi ki Haçlılar ve diğer Batılılar bunları bütün diğer tekstil ürünlerine tercih ediyorlardı. Yine, geometrik ve kitabelere ait figürler ya da hayvan ve bitki şekilleri ile süslenmiş çömlekler öylesine mükemmelliğe ulaşmıştır ki süsleme sanatı bütün diğer İslâm sanatlarını geride bırakmıştır." (Gaston Migeon, Les Arts Musulman, Paris 1925, sh. 36-37). Binaların içlerini ve dışlarını süslemek için metal işleri ve çinicilikte de çok husûsi eserler ortaya konmuştur. Hitti'nin ifadesi ile, "Louvre, British Museum, Kahire Arap Müzesi gibi müzelerin hazineleri arasında Şamara, Fustat gibi yerlerden tabaklar, vazolar, bardaklar, mükemmel ve parlak cilâlı ve devirler boyunca değişken gökkuşağı renklerine bürünmüş ev ve cami kandilleri gibi çok kıymetli parçalar vardır." (Hisîory ofthe Arabs, sh. 422-423).
Hat sanatı Allah'ın kelâmı'm ebedî kılmak gayesinden ilham aldığı için (68: 1, 96: 4) islâm dünyasının sanat tarihinde eşsiz ve özgün bir öneme sahip olmuştur. Müslümanlara has bu sanatın bir başka kültürde benzeri yoktur. Müslümanlar, Yüceler Yücesi ve Ha-kim-i Mutlak'ın İsmi'ni yüceltmek İçin bu sanatın çok değişik şekillerini geliştirmek üzere ömürlerini vermişlerdir. Gayretlerini, kabiliyetlerini, zamanlarını ve kaynaklarını diğer putçu kültür ve sistemler gibi insan suretleri yapmaya değil, Doğu'daki ve Batı'daki bütün dekoratif heykel ve oyma sanatlarından daha üstün olan Kur'ânî yazı sanatına hasretmişlerdir. Gımata'daki Elhamra Sa-rayı'nda ve Kudüs'teki Mescid-i Aksa'da bulunan hat ve tezyinatın güzelliği, saflığı, zerafeti, sadeliği ve mükemmelliği antik Yunan'ı, Roma'yı ve Vatikan'ı süsleyen sayısız heykel ve âbidelerden çok daha üstündür. Yunan, Roma ve Vatikan eserleri ziyaretçilerine hiçbir asalet ve fazilet hissi ilham etmezler, yalnızca bedenin geçici nazlarını hatırlatırlar. Diğer yandan, yazı sanatı (hüsn-ü hat) İnsanlara takva, iyilik ve ahlâkî mükemmellik gibi yüksek ve-asîl duygular ilham eder. Hitti'ye göre, "Müslümanlar, canlı varlıkların temsilleri vasıtasıyla ortaya koyamayacakları estetik tabiatlarını açığa çıkarmaya yazı sanatı vasıtasıyla bir yol bulmuşlardır." (History of the Arabs, sh.423).
Hat sanatı ebru, kitap süsleme ve ciltçilik ve benzeri ilgili sanatların ortaya çıkmasına da sebeb olmuştur. Kitap süsleme ve Kur'ân istinsah sanatı bu sayede müthiş bir patlama yapmış, müslümanlar bu sanat ve zenaatları sonraki asırlarda en yüksek noktasına getirerek insanlık kültürünü zenginleştirmişlerdir.
Yine bunun gibi inüslümanlar, Kur'ân tilâveti çerçevesinde musikî sanatını geliştirmiş ve beslemiş ve onu zirveye çıkarmışlardır. Çalgılı müzik, müstehcen sözler barındıran ve güzel kadınların söylediği şiirler, İslâm Peygamberi tarafından, ahlâkî sapmaya ve zinaya yol açarak sosyal hayatı ifsad edeceği düşüncesiyle, yasak edilmiştir. Bu yüzden müslü-manlar Kur'ân kıraat sanatını geliştirmişlerdir. Kıraat, özellikle sabahın erken saatinde ve gecenin geç vaktinde insanı asîl, saf ve zarif söz ve ritimlerin deryasına çeker. Ruhî ve manevî yücelikler diyarına götürür. Hayatın şehvanî zevkleri ve safâsına boğulmaktan kurtarır. Zihin selameti verir. Bütün bu özellikleriyle kıraat, edebe aykırı ve nefsânî hislere hitab eden müzikten tamamen farklı ve üstün olduğunu açıkça ortaya koyar.
Ancak müslümanlar uzun süre bu iman seviyesinde kalamadılar ve başkalarının meşgul olduğu süflî ve şehevî hislere hitab eden sanatlarla yeniden ilgilenmeye başladılar. Böylece tedricen, kültürlerine ithal edilen bu tarz müzik ve resmi benimsediler.
Bu durum öncelikle idare kademeleri ve yönetici sınıflar seviyesinde başladı. Zenginler ve tüccarlar da bu akımın içine kapıldı. Tedricen, sıradan halk da böylesi işlerle ilgilenmeye başladı. Ancak bu durum çok zaman aldı.
Gerçekte, Müslüman toplumu İslâmî hayat tarzım yönetici sınıflara rağmen yüzyıllar boyunca devam ettirmiştir. Bu konudaki çözülüş ancak İslâm dünyasının siyasî hâkimiyeti Batılı güçler tarafından tehdit edildiğinde ve İslâm dünyasının büyük kısmı istila edildiğinde gerçekleşmiştir. Ancak, o vakit bile, İslâm kültürüne bu tarz suflî sanatların yamanmasına karşı çıkan İslâm ümmetinin ve ulemânın bir kısmı, o günden beri İslâm dünyasının her köşesinde haram sanatların bu topluma girmesi karşısında mücadele etmektedirler.
KISIM 3
İSLAM İLİMLERİNİN BATIYA İNTİKALİ
Tesbitler
Hitti, onbirinci yüzyılın sonundan beri ilimlerin İslâm dünyasından Batı'ya nasıl geçtiğini çok güzel bir şekilde tasvir etmiştir: Arap İlim hazinelerinin Batıya taşınması sürecinde Tojedo, 1085'te Hıristiyanların yeniden ele geçirmesinden sonra, İslâmî öğretimin ana merkezi olmaya devam etti ve bilgi akışında ana kanal olarak işlev gördü. Burada, Başpiskopos Raymondl'in (1126-1152) öncülüğünde tercüme için düzenli bir okul kuruldu. Aşağı yukai"1 1135'den 1284'e kadar bir seri tercüme üretildi. Avrupa'nın muhtelif bölgelerinden ilim adamları buraya geldiler. Mic-hael Scot ve Chester'lı Royer Britanya adalarından gelenlere misâldirler (Bkz. Charles H. Hoskins, Studies in the History of Medieval Science, 2. baskı, Cambridge 1927). 1145'te, Rober Harizmî'nin Cebir'inin ilk tercümesini yaptı- 1143'te Muhterem Peter için Dal-maçyalı Hermann ile birlikte Kur'ân'ın ilk tercümesini tamamladı. Müslüman ve Yahudilere misyonerler göndermek gayesiyle Vaizler Tarikatı tarafından Toledo'da 1250'de Doğu Bilimleri ile ilgili ilk okul kuruldu.
Bath'lı Adelard'ın ismi Roger Bacon'dan Önceki İngiliz ilminin ilk sayfalarında yer alır. Endülüs'ü de ziyaret ettiği söylenen Adelard Suriye ve Sicilya'da bîr süre misafir olarak kaldıktan sonra 1126'da Macritî'nin Hariz-mî'yi temel alan ve sinüs cetvellerini de kapsayan astronomi ile ilgili tablolarını Latince'ye tercüme etti. Bir çok matematik ve astronomi risalesi de tercüme etmiş olan Adelard İngiltere'de uzun bir Arap uzmanları zincirinin ilk halkasını teşkil etmiştir. Latin İbn Rüşdizm'inin kurucularından biri olan İskoç asıllı Michael Scot (1236) Sicilya'da Frede-rick H'nİn Saray astronomisti (müneccimba-şı) olmadan önce Sicilya'da çalışma ve araştırmalar yapmıştır. Toledo'da diğer eserlerin yanısıra Bitrûcî'nin astronomisini el-Hey'efi ve Ibni Rüşd'ün mukaddimesini İçeren Aristo'nun De Coelo et Mundo' sunu tercüme etmiştir. Sicilya'da Frederick'e ithaf ettiği niuhtelif Arapça kitapları tercüme etmiştir. Bu eserlerin en tanınmışı Aristo'nun zooloji kitabının İbni Sînâ tarafından gözden geçirilmiş şekli olan Abbreviatio Avicenne de Ani-malibus'tur.
Toledo'lu mütercimlerin en verimlisi Cremo-na'lı Gerard'dır. 1187'de ölümünden önce içlerinde Batlamyus'un Almagesfirim. Ferganî tarafından gözden geçirilmiş şekli, Fârâbî'nin Aristo hakkındaki yorumlan, Öklid'in Ele-
ments adlı eseri ve Aristo, Galen ve Hipokrat hakkındaki çeşitli risalelerin de bulunduğu toplam 71 Arapça eseri tercüme etmiştir.
ToledoTu Abraham ben Ezra (1167) adlı Yahudi, Bîrûnî'nin Harizmî'nin tabloları hakkındaki şerhini tercüme etmiştir. Ben Ezra'nın çağdaşı İşbiliye'li Yuhannes Hispalen-sis, Ebû Ma'şer, Fergânî, Kindî, ben-Gabrio ve Gazâlî'ye (1135-1153) ait aritmetik, astronomi, astroloji, tıp ve felsefe eserlerini tercüme etmiştir.
On üçüncü yüzyılın sonunda Arap ilim ve felsefesi Avrupa'ya taşınmış ve Endülüs'ün aracılık vazifesi sona ermiştir. Toledo kapılarından başlayan entellektüel mecra Pirene Tere ulaştı ve Provence ve Alp geçitlerinden Lovraine'e, Almanya'ya, Orta Avrupa'ya ve hatta yine bu yoldan İngiltere'ye vardı (Bkz. William Caxton, The Dictes and Sayengis of the Philosopher, Westminster 1470; EbüT-Vefa Mübeşşir İbni Fatik'in Muhtar eî-Hi-kem ve Mehasin el-Kelâm'ı, ed, Abdurrah-man Bedevi (1053), Madrit 1958). Güney Fransa'nın şehirleri arasında 1140'ta Ray-mond'un Toledo'dakileri esas alarak gezegenlere ait çizelgeleri Marsilya; Dalmaçya'lı Hermann'ın 1143'te Batlamyus'un Pianisp-haeriurri unu Macritî'den çevirdiği Toulou-se; Abraham Ben Ezra'nın 1160'da Birûnî'nin Harizmî'nin tablolarına yazdığı şerhi çevirdiği Narbonne ve on üçüncü yüzyılda Fransa'daki tıp ve astronomiyle ilgili çalışmaların merkezi haline gelen Montpelli-er sayılabilir. Doğu Fransa'da bir takım İspanyol keşişleri barındıran manastırıyla ünlü Cluny, onikinci asır boyunca Arap ilminin yayıldığı önemli bir odaktır. Arap ilmi Lorra-ine'e onuncu asırda girmiş ve bu bölgeyi sonraki iki asır boyunca ilim merkezi yapmıştır. Diğer Lorraine şehirleri arasında Liege Gorze ve Cologne Arap ilminin yeşermesi için en verimli topraklan oluşturmuşlardır. Bu ilim Lorraine'den Almanya'ya ve Lorraine'de doğmuş ya da eğitilmiş kişiler vasıtasıyla Norman İngilteresine yayılmıştır. Böylelikle İspanyolların Arap ilmi hakkındaki bilgileri bütün Batı Avrupa'ya yayılmıştır." (History oftheArabs, sh. 588-590).
Sicilya Ve İtalya Yoluyla
İlimlerin İslâm dünyasından Batı'ya intikalinde Sicilya ve İtalya da pay sahibidir. Yine Hitti şunları vurgulamaktadır: İki kültür sahasının karşılaşma noktası olan Sicilya antik ve ortaçağ irfanının tevziinin yapıldığı bir ortam olarak hareket etme durumuna kolayca uyum sağladı. Almagesfin Grekçe'den Latince'ye doğrudan tercümesi 1160'da Sicilya'da gerçekleşmişti. Eugene, Batlamyus'a izafe edilen Optica'yı Arapça'dan Latince'ye çevirmişti. Râzî'nin ansiklopedik eserini Latince'ye 1279'da Sicilyalı Yahudi Ferec ben Selim tercüme etmişti. Bu çeviri Anjou'lu Charles I himayesinde gerçekleştirilmiş ve takip eden yüzyıllarda değişik yazmalar halinde defalarca neşredilmiştir. Bu eser genel de astronomi ve matematikle İlgili tercümele rin yapıldığı Sicilya'da Latince'ye kazandın-lan tek büyük eserdir. Bazı Yunanca ve Arapça kitaplar Toledo (Tüleytula)'da yeniden çevrilmiş ve geliştirilmiş olmasına rağmen yine de Sicilya'nın katkısı önemli bir yere sahiptir.
Norman kralları ve onların Sicilya tahtındaki halefleri Güney İtalya'yı da ellerinde tuttukları için, İslâm kültürünün değişik unsurlarının yarımadaya ve orta Avrupa'ya taşınmasında bir köprü vazifesi görmüşlerdir. Onuncu yüzyılın ortalarından itibaren Arap ilminin izlerine Alplerin kuzeyinde net olarak rastlanmaktadır. Dante'nİn 'Öteki Dünya' fikirleri tek bir Arapça metinden alınmamış olabilir. Ancak her ne kadar Avrupa'nın yaygın bilgilerinden çıkmış olsa da kesinlikle Doğu kökenli olduğu anlaşılmaktadır. Doğu'dan Batı'ya değişik kanallarla gelen bu nüfuzun ilim ve edebiyatta olduğu gibi sanat alanında da gerçekleştiği çok açıktır.
Görüleceği gibi Rönesans'ın campanili dizaynı Kuzey Afrika'nın özellikle de Mısır'ın kare tipli minarellerinden türetilmiştir. Palati-ne kilisesindeki çini ve yazmalardan da anlaşıldığı gibi Sicilya hıristiyan hâkimiyetine geçtikten çok sonra bile müslüman zenaatkâr ve sanatçıları Sicilya'da ürünler vermeye devam etmişlerdir. Palermo Kraliyet Sarayında müslüman yöneticiler tarafından tesis edilen ünlü dokumaevi Avrupa hanedanlarım, üzerlerinde Arapça yazılar bulunan giysilerle donattı. İlk İtalyan tekstil işçileri teknik bilgileri ve modelleri Sicilya'dan almışlardır. Onü-çuncü yüzyılın başlarında, ipek dokumacılığı Avrupa'nın çeşitli bölgelerine Sicilya taklidi kumaşlar ihraç eden birkaç İtalyan şehrinde ana endüstri kolu haline gelmişti. Palermo, Cadiz, Venedik, Ferrara ve Piza'da Doğu'lu zenaatkârlara ait mahalleler vardı. Orada yerlilere zenaat öğretiyor ve onlarla işbirliği yapıyorlardı. Doğu kumaşlarına talep o kadar fazla idi ki, bir Avrupalının bu giysilerden birine sahip olmadıkça kendisini iyi giyimli kabul etmediği zamanlar bile olmuştu.
Onbeşinci yüzyıl boyunca, müreffeh Venedik, sanat dallarında Müslümanların tarzını aktif olarak benimsemekte ve yaymakta iken İtalyan kitapçılanndaki kitap ciltleri de Doğulu bir görünüm aldı. Arap cilt sanatında ciltlerin ön kısımlarını korumak için kullanılan kapaklar gibi yenilikler hiristiyan kitaplarında yankı buldu. Aynı zamanda, deri tabaklama ve süsleme ile ilgili yeni usûller de değişik İtalyan şehirlerinde Doğu'lu sanatkârlardan öğrenilmekte idi. Venedik, ayrıca, oni-kinci yüzyılda esas olarak Musul'da gelişen pirinci altın, gümüş ve sarı bakır ile süsleme (kakma) sanatına da ev sahipliği yapıyordu.
Sicilya, genel olarak İslâm kültürünü taşıma hususunda, İspanya'dan hemen sonra ve Haçlılar devri Suriye'sinden önde yer alır." (His-tory ofthe Arabs, sh. 612-614).
Haçlılar Vasıtasıyla Suriye Ve Filistin Nüfuzu
12, ve 13. yüzyılda Suriye ve Filistin kültürlerinin Haçlılar vasıtasıyla Batı üzerinde gerçekleşen etkisi İspanya ve İtalya'da olduğu gibi büyük ve kapsamlı olmamıştır. Bunun belli sebepleri şunlardır: İslâm dünyasının bu bölgesinde o vakit ilimler zeval bulmuş ve yaratıcı bir güç olma Özelliklerini kaybetmişlerdi; Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında husumet meydana gelmişti. Bu husumetin yol açtığı sürekli savaşlar Hıristiyan savaşçıların Müslümanlar'dan yaratıcı ilim ve sanat eserlerini öğrenip benimsemelerine engel teşkil etmekti İdi. Haçlılar o devrin münevverleri y-le değil daha ziyade yerli çiftçi ve zanaatkarlarla temas kurmuşlardı. Ancak yine de, Haçlılar bu temaslar sırasında Müslü-manlar'dan ticaret başta olmak üzere pek çok şey öğrenerek bunları Avrupa kültürüne taşıdılar. Hitti'nin ifadeleriyle; "İlmî ve felsefî intikalin olduğu somut vakalar tamamen yok değildi."
Bath'lı Adelard onikinci yüzyıl başlarında Antakya ve Tarsus'u ziyaret etmiştir. Bir asır sonra, kare sayılar hakkında bir risaleyi Fre-derick H'ye ithaf etmiş olan ilk Avrupalı ce-birci Leonardo Fibonacci, Mısır ve Suriye'yi ziyaret etmiştir. Frederick, İslâm ile Hıristiyanlığı birleştirmeye çalıştı ve bunun için Arabistan'dan çevirmenler istihdam etti. Aslen Piza'lı olan Antakyalı Stepnen 1127'de Mecûsî'nin önemli tıp eserini Antakya'da Latince'ye tercüme etti. Bu Frankların kendileri İle birlikte geri götürdüğü bilinen tek eserdir. Ancak, onikinci yüzyılda hastahane-lerin bakımevlerinin ve cüzzam hastaları için özel parasız hastanelerin bütün Avrupa çapında yaygınlık kazandığı düşünülecek olduğunda, bu sistematik hastahaneleşme fikrine Doğu'daki Müslümanlardan bir uyarı aldığı sonucuna varılabilir. Doğu Avrupa'ya hamamların yeniden girişini de sağlamıştır. Antakya'da 1247'de Trablus'tu Philip Sırr-ül Esrar'm Arapça bir nüshasını bulmuş ve daha sonra Secretum Secretorum adıyla Latince'ye çevirmiştir.
Arapça ve diğer müslümanların dillerine Avrupalıların misyonerce ilgilerini de Haçlılar'a bağlayabiliriz. 1311'de Viyana Konsülü Paris, Louvain ve Salamanca Üniversitelerinde Arapça ve Tatarca kürsüleri açmayı kararlaştırdı. Haçlılar Doğu'dan pekçok hikâyeler de getirmişlerdir. Chaucer'in Squieres Tale (Beyler'in Hikâyeleri)'i Arap Geceleri hikâyesi gibi gözükmektedir.
Savaş sahasındaki etkiler daha çok barizdir. Tatar yayının kullanımı, şövalye ve atlara zırh giydirilmesi, zırhların altına pamuk destekler konması haçlı seferleri kökenlidir. Suriye'de Franklar askerî bandoları için tambur (tunbur) ve kudüm (nekkâre) gibi çalgıları benimsediler. Yerlilerden posta güvercinleri-nin askerî haberleşme için nasıl kullanıldığını veCcirit atmayı öğrendiler.
Gerçekte bazı şövalyelik düsturları Suriye vadilerinde geliştirilmiştir. Bazı nişanlar ve zırha takılan işaretler müslüman savaşçılarla temastan sonra yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Hanedan armacilığı konusunda Müslümanlarla Avrupalıların temasının faydası olmuştur.
Haçlılar istihkâm ve mayın döşeme, mancınık ve koç başı kullanımı, değişik patlayıcıların tatbiki gibi kuşatma taktiklerini geliştirici konuları da Müslümanlardan öğrendiler. 'Haçlılar barutu bu savaşlarda Öğrendiler.' Hiçbir haçlı tarihçisi buna dair bir imada bulunmamaktadır. Haçlılar askerî duvarcılık konusunda İtalya ve Normandiya'dan da çok kıymetli bilgiler edinmişlerdir. Taş Kubbe ve Sepulcher Kilisesi yuvarlak 'tapınak' tipli bazı kiliselerde bilerek taklit edilmiştir, bu kiliselerden dördü İngiltere'de ve diğerleri Fransa, İspanya ve Almanya'dadır.
Haçlılar tarım, endüstri ve ticaret sahalarında, zihnî konularda olduğundan daha verimli sonuçlar elde ettiler. Batı Akdeniz bölgesinde susam, keçi boynuzu, dan, pirinç, limon, karpuz, kayısı, sarımsak gibi yeni bitki ve ürünlerin yaygınlaşmasını da Haçlı seferleri açıklayabilir. Carob'un (keçi boynuzu) Arapçası Karrub'duv, ve lemon (limon) Arapça ley-mun'dur; shallot ve scallion (soğan ve sarrnı-sak) Filistin'in bir şehri olan Askalon soğanı olarak bilinirdi. Yıllar boyunca kayısıya "Şam eriği" denmiştir. Ayrıca İspanya ve Sicilya vasıtasıyla da eş zamanlı olarak diğer ağaç ve ürünler yayıldığı için, bazı kereler köprünün Suriye mi yoksa bu diğer iki ülke mi olduğunu söylemek zordur.
Haçlılar ıtriyat, baharat, şekerlemeler ve Suriye pazarlarında bolca mevcut olan Arabistan ve Hindistan'ın tropikal ürünleri sayesinde yeni zevk ve damak tadları da edindiler. Arabistan'ın türlü çeşit kokulan, tütsü ve buhurlar, tatlı kokulu uçucu yağlar, İran'ın ıtırı ve Şam'ın güllü kumaşları (Rosa Damasce-na) en sevilen mallar haline geldiler. Karanfil ve diğer kokulu baharatlar, biber ve benzeri çeşniler onikinci yüzyılda Bati'da kullanılmaya başlandı ve bu vakitlerden sonra hiçbir sofrada bu baharatlar eksik olmadı. Zencefil (zencebil) Haçlılar'ın yemek listesine Mısır'da eklendi. En Önemlisi ise şekerdir (suk-kar). Franklar bu bitkiyle Suriye'de denize yakın ovalarda karşılaştılar ve o zamandan beri bu bitki tıbbî reçeteler ve ekonomi için vazgeçilmez bir değer taşımaktadır.
Yel değirmenleri ilk olarak 1180'de Nornıan-diya'da ortaya çıkmıştır ve Haçlı kökenlidir. Su dolapları Avrupa'da Haçlı seferlerinden Önce de mevcuttu. Ancak Haçlılar bunların daha gelişmiş şekillerini memleketlerine taşıdılar. Bu Suriye tipi su dolabı halen Almanya'da Bayreuth yakınlarında görülebilmektedir. Bu mekanizma muhtemelen Kayser b. Musafir Ta'asif tarafından geliştirilmiştir (1251). (Bkz., De Slane'nin İbn Hallikân tercümesi, c. III, sh. 471-3; İbni Batuta, c. IV, sh. 255).
Memleketlerine dönen Haçlılar beraberlerinde, Asya'nın Batı ve Orta kesimlerinde uzun zaman önce bir ustalık eseri olan halı, kilim ve döşemelerden, bol miktarda götürdüler. Muslin (kumaş), ipek cibinlik, Şam gülü, astar, kadife, ipek, saten gibi kumaşlar daha iyi tanınmaya ve talep görmeye başladı. Şam'lı ve Kahire'li Yahudiler tarafından imal edilen mücevherler, tuvalet malzemeleri ve pudralar çok aranır hâle geldi. Parlatılmış çelik aynalar yerlerini sırlı cam aynalara bıraktılar. De-vetüyü, güzel kürkler ve sugeçirmez dayanıklı kumaş (kamle) çok rağbet görmeye başladı. Şık giysiler ve madenî eşyanın yanı sıra vernik, çivit gibi boya malzemeleri, leylak, karmin (kızıl) ve kırmızı gibi renkler de Avrupa'ya bu dönemde girdi. Avrupa'da tedricen, çeşitli eşyaları, dokuma ve elbiseleri Doğu modellerini taklit ederek üreten merkezler ortaya çıktı. Bunlardan meselâ Arras'ın kumaşları, yüksek fiyatlara ulaştı. Vitraylı camlar kiliselerde yaygın halde kullanılmaya başlandı. Cam, çömlek, altın, gümüş ve mine ile ilgili sanat eserlerinde Doğu modelleri Avrupalı ürünler için bir örnek teşkil etti.
Doğu'nun tanm ürünleri ve endüstriyel mallan için yeni bir Avrupa pazarının açılması deniz nakliyeciliğini ve uluslararası ticareti harekete geçirdi. Bununla bağlantılı önemli bir icat pusuladır. Mıknatıslı iğneyi denizcilikte kullanarak bu keşfin ilk tatbikatını yapanlar Araplar olmuşlardır. Bu icat en geç onbirinci yüzyıldan beri uygulanmakta idi. Ancak ticarî sebeplerden gizli tutuluyordu." (History ofthe Arabs, sh. 659-669).
Yeni Hız
Şüphesiz ilerlemenin hızı, yaratıcı fikirlere ve insanın çevresini daha iyi ve verimli kullanabileceği yeni keşif sahalarının uygulamaya konmasına bağlıdır. Âtıl ve pasif duranlar bu yarışta geride kalırlar ve bu âlemde yeni iş ve çalışma sahaları bulmak için gayret gösteren ve sürekli çabalayanlar ise beşerî faaliyetlerin her alanında üstünlüğü ele geçirirler. The Ascent of Man (insanlığın Yükselişi) adlı eserin müellifinin ifadesiyle "genellikle, fikirlerin yayılması yeni bir itici güce ihtiyaç duyar. İslâm'ın Hıristiyanlıktan 600 yıl sonra gelişi yeni ve etkili bir itici güçtü. İslâm mahallî bir hâdise olarak başladı, sonucu belirsizdi. Ancak Hz. Muhammed @ Mekke'yi 630'da fethettikten sonra, bütün güneyi bir fırtına gibi kapladı. Yüzyıl içinde İslâm, İskenderiye'yi fethetti. Bağdat'ta muhteşem bir ilim şehri inşâ etti ve sınırlarını İran'dan İsfahan'a kadar genişletti. 730'da İslâm Devleti İspanya ve Güney Fransa'dan Hindistan ve Çin sınırlarına kadar uzandı. Avrupa karanlık çağlara gömülürken muhteşem bir güç ve fazilet imparatorluğu...
Bu hidayete götüren dinde, ülkeleri fethedilen milletlerin ilimleri aşın bir zevkle sindiriliyordu. Aynı zamanda, hor görülen yerel ve basit kabiliyetleri hürriyetine kavuşturuyordu. Meselâ, ilk kubbeli camiler eski inşaatçıların malalarından daha karmaşık bir aletle inşa edilmiş değildir. Bu âletler halen de kullanılmaktadır. İsfahan'daki Mescid-i Cuma erken dönem İslâm eserlerinin en âbidevî örneklerindendir. Bu gibi merkezlerde Grek ve Doğu irfanı alınmış, sindirilmiş ve geliştirilmiştir.
Hz. Muhammed @ İslâm'ın bir mucizeler dini gibi algılanmaması hususunda çok dikkatli olmuştur. Bu din zihnî muhteva olarak tahlil ve tefekküre ağırlık verir hale gelmiştir. Müslümanlar ilahlarını şahıslardan ayrı ve münezzeh tutmuşlardır. İslâm'ın mistisizmi kan ve şarab; et ve ekmek değil dünya dışı bir manevî nazdır.
Müslümanlar insan hayatı ile ilgili yaratıcı fikirler oluşturdular ve yeni bir ivme ve hayata karşı yeni bir tavır yoluyla kültür ve medeniyeti zenginleştirdiler. Bir Grek icadı olan usturlâbı geliştirip güzelleşirdiler. "Bir gözlem âleti olarak usturlâb, sadece kaba olarak güneşin veya bir yıldızın yükselişini ölçer. Halbuki bu gözlem bir veya daha fazla sayıda yıldız haritaları İle eşleştirildiğinde, usturlâb enlem derecelerini, güneş doğuş ve batışını, namaz vakitlerini ve Mekke'nin yönünü tes-bit edebilecek ayrıntılı hesap çizelgesi olarak kullanılabilirdi.
Usturlâb yıldız haritalan hâricinde, biraz da mistik bir hava sağlamak için astrolojik ve fer'î meselelerde de aslma uygun olmayan tarzlarda kullanıldı. Usturlâb uzun bir dönem dünyanın cep saati ve hesap cetveli vazifesini gördü. Şair Chaucer 1391'de oğluna usturlâb kullanmayı öğrettiği yazısını, sekizinci yüzyıldaki bir Arap astronomi bilgininden kopya etmiştir.
Mağripli âlimler için hesap yapmak sonsuz bir zevk idi. Problemleri ve onlan çözümlemek için yeni usûller bulmayı çok seviyorlardı ve bazen bu usûllerini mekânlı âletlere dö-
nüştürüyorlardı. Onüçüncü yüzyıld Halifeliğinde usturlâbtan daha ayı basit hesap âleti, bir çeşit otomatı yapılmıştı. Bu âletin yaptığı hesapla rinliklî değildi, ancak yine de yediyi ce onu yapanların mekanik kabiliyet sayılarla oynamayı ne kadar sevdiklt ret etmektedir.
Arzulu, soruşturan ve müsamahalı A adamlarının uzaklardan getirdiği en yenilik rakam yazılımıdır. Avrupalila yıllarda halâ kaba Romen rakamlani nıyorlardı. İslâm bunu modern onluk! temiyle değiştirdi ve bu rakamlar hale rakamları' olarak adlandırılmaktadır., fır, cebir, almanak, zenith gibi düzi matematik ve astronomi teriminin asi Ça'dir. Araplar onlu basamak sistemiı distan'dan 750 yıllarında getirdiler, anı nun Avrupa'da tutunması için bir beş; daha gerekti.
İnsanları ihtida ettirmeye çalışmakla fc bilgilerini hor görmemesi İslâm'm üsl vasfıdır. Doğu'da İran'da İsfahan bur iyi göstergesidir. Bati'da da aynı dei dikkate değer bir merkez yaşamaktadı ney İspanya'daki Elhamra.
Elhamra Arap medeniyetinin Avrupa'di iyi ve en mümtaz abidesidir. Müslümaj insan tasviri yapmaları yasaktır. Bu yi burada renkli fakat olağanüstü sâde ge( rik dizaynlar görmekteyiz. Arap mede tinde sanatçı ve matematikçi bütünleşir Bunu hakiki anlamında ifade ediyorum modeller Arapların mahareti ve uzayın si rik yapısının keşfinin en üst noktasını etmektedir.
Araplar desenlerin açık ve koyu unsurlaı eş olduğu dizaynlardan çok hoşlanırlardı bu yüzden, eğer renklere dikkat edilmezse koyu yaprağın komşu açık yaprakla dik yaparak döndüğünü ve bu durumun sür tekrarlanarak başlangıç yerine tekrar varı ğiru görebilirsiniz. Bu rotasyon bütün de boyunca dönüp durmaktadır; ve desendeki her yaprak diğer bir yaprağın konumuna gelmekte ve mihverlerine eş uzaklıkta olmaktadırlar.
Bu rotasyon vasıtasıyla çoğul simetrik desenler oluşturulması mümkün olabilmektedir. Renkler unutulursa bu rotasyon işlemi koyudan açığa, açıktan koyuya, tekrar koyudan açiğa şeklinde devam ederek orjinal koyu üçgene gelir ve bütün deseni dolaşan 6 katlı simetri oluşur. Bu altı katlı simetri iyi bilinmektedir, çünkü bu kristalin simetrisidir.
Bu bizi özel bir çeşit uzayda -üç boyutlu- yaşadığımız şeklindeki hatırlanması güç gerçekle karşı karşıya getirir. Uzayın Özelliklerinin bozulamaz olduğunu da hatırlatır. Bir deseni kendi aslına hangi işlemlerin geri döndürdüğünü sormakla, uzayımızı yöneten görünmez kanunları da keşfetmiş oluruz. Böylece sadece insan yapısı olan desenlerde değil, tabiatın temel atomik yapısı üzerine uyguladığı düzenlilikte de uzayımızın sadece belirli sayıdaki simetriyi desteklediği idrak edilir. Uzayın tabiî desenlerini takdis ediyormuş izlenimi veren yapılar kristallerdir. Ve insan eli değmemiş bir buzul parçasına baktığınızda yüzeylerinin neden düzgün olduğunun kendiliğinden bir açıklaması bulunmadığını fark ettiğimizde bir sürpriz şokuyla karşılaşırız. Onlann niye düz yüzeyler olmaları gerektiğinin bile kendiliğinden bir açıklaması yoktur. Onlann düzenli ve simetrik olmalanna alışkı-nızdır: ama neden? Onlar bu şekle insan tarafından değil tabiat (Allah) tarafından konmuşlardır. Atomların bir araya gelmek zorunda olduklan şekil bu düzgün yüzey şeklidir." (J- Bronowski, The Ascent of Man, sh. 169-174).
Burada insan kontrolünün ötesinde olan bütün bu desen, simetri ve dizaynlan kontrol eden tabiat güçleri üzerinde bir anlık bir düşünce ve tedebbür gereklidir. Tabiatın bu harikaları kendi başlarına oluşamazlar, bilakis onların davranış seyirlerini belirleyen sıkı bir tabiat kanununu izlemektedirler. Diğer bir ifadeyle, kendilerini 'âdetullah üzere' yaratan ve kendilerini kainatta Yaratıcılannın Emirlerinden başka bir yola dönemeyecekleri uygun şekil ve fonksiyonla vazifelendirmiş olan Yaratıcının davranış kurallannı takip ederler: "Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'tır. O, bir işin olmasını dilerse, ona ancak 'ol' der ve olur." (2: 117)
Kur'ân-ı Kerîm'de yine şu âyetler vardır: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır. Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: 'Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru'derler." (3: 190-191).
Rönesans
Rö'nesansm kökeni üzerinde yorum yaparken The Ascent of Man'm müellifi şunu belirtmektedir: Biz İtalya'yı Rönesansm doğum yeri olarak biliriz. Fakat kavram, onikinci yüzyıl İspanyası için geçerlidir ve eski eserlerin Yunanca'dan Arapça ve İbranice vasıtasıyla Latince'ye çevrildiği Toledo'daki meşhur okulla sembolize ve ifade edilmektedir. Astronomi tablolarının Hıristiyanlara ait olup üstündeki rakamların Arapça oluşu şehrin ve zamanın bir özelliği idi ve bu tablolar bugün bile anlaşılabilecek kadar moderndiler. Bana göre, kendisinden çeviriler yapılan en önemli ve uzun vadede en etkili adam bir Yunanlı değildi. Çünkü ben uzayda objelerin algılanı-şıyla çok ilgiliyim.
Ve bu konu Yunanlıların tamamıyla yanıldığı bir alandır. Bu konunun ilk olarak doğru anlaşılması, yaklaşık 1000 yıllarında Alhazen olarak isimlendirdiğimiz [Ebû Ali Hasan İb-nü'1-Heysem (1039)] garip bir ilim adamı sayesinde gerçekleşmiştir. Bu şahıs Arap kültürünün ürettiği hakikaten orijinal ilim zekasına sahip bir dehasıdır. Yunanlılar ışığın gözlerden objeye gittiğini düşünmüşlerdi. Alhazen, bir objeyi objenin her noktasmdan gözümüze doğrultulan ışınların yansımasıyla görebildiğimizi ilk farkeden ilimadamıdir. Yunanlıların görüşü objenin, (diyelim benim elimin) hareket ettiğinde nasıl boyutları değişiyormuş gibi gözüktüğünü açıklayamaz. Alhazen'e göre, ben elimi sizden uzaklaştırdıkça elimin şeklinden ve dış hatlarından gelen konik ışınların giderek daraldığı çok açıktır. Ben onu size doğru hareket ettirdikçe, sizin gözünüze gelen konik ışınlar genişlemekte ve karşıdan gelip daha geniş açı sağlamaktadır. Ve bu, sadece bu olay boyutlardaki değişikliğin nedenidir. Objeden göze konik ışınlarını gelmesi kavramı perspektifin temelini oluşturmuştur. Ve perspektif de şimdi matematiğe hayat veren fikirdir.
Perspektif fikrinin oluşturduğu heyecan on-beşinci yüzyılda Kuzey İtalya'da, Floransa ve Venedik'teki sanat faaliyetlerine sirayet ett Alhazen'in Optik'le ilgili yazmasının Vat kan Kütüphanesi'ndeki tercümesi Florar sa'daki vaftizhanenin kapılan için ünlü bron perspektifleri yapmış olan Lorenzo Ghiber tarafından şerhedilmiştir." (The Ascent 0 Man, sh. 175-179).
İslâmî İlmin Yüksek İdealleri
Seyyid Hüseyin Nasr İslâm ilimlerinin yük sek ideal ve amaçlarını şu sözlerle çok güze bir şekilde özetlemiştir: İslâm medeniyetindi ilim eserlerinin ve içlerinde resmedilen kar maşık makinalann oynadığı rolü araştırmak İslâm ilim ve teknolojisini anlamak için oldu ğu kadar, onların modem bilim ve teknoloji den farkını kavramak için de büyük önemi ta şır. Tabiî ki, bu risalelerin çoğu yel değir menleri, su değirmenleri, mimari elemanlar sulama problemlerini, damıtma ve diğer kim yasal süreçler, askerî teçhizat... vs. gibi pratik teknolojiyle alâkalıydı. Burada kaydedilmesi gereken esas nokta, onların uğraştığı teknolojinin, belirli bir çevrede beşerî minimum ölçüde zarara yol açacak tabiat kuvvetlerinden faydalanma prensibine dayanmasıy-di. Bazı belli başlı risalelerde, modern teknolojinin iki yüzyıldır geliştirdiğine oldukça benzeyen karmaşık makinalar resmedilmekteydi. Fakat bu Öyle bir teknoloji türüydü ki, asla müslümanlar tarafından ekonomik hayatı ve üretim vasıtalarını değiştirecek muhtemel araçlar olarak değerlendirilmedi. Bu risalelerin ürünü, karmaşık saatler ve âletlerin yapımı oldu. Müslümanlar âdeta karmaşık bir makinanın masum tek ürününün bir oyuncak olduğunu göstermek ister gibiydiler.
İslâm medeniyeti karmaşık makinalar yapacak vasıtalara ve onları İslâm ümmetinin günlük problemlerine uygulama İmkânına sahipti. Fakat baruta elinde bulunduran, fakat asla ateşli silâhlar yapmayan Çinliler gibi, Müslümanlar da tabiî çevrenin uyumunu bozacak bir teknoloji üretme anlamına gelebİIecek adımı asla atmadılar. Onların makinalar hakkındaki eserleri, günlük hayatta kullanım yeri olan tarım ve nakil vasıtalarından başlayıp, halife ve emirlerin eğlencesi olan karmaşık saatlere uzanan, oradan en uç örnekleri büyüyle ve büyü teknikleriyle birleştirilmiş karmaşık aygıt ve âletlere kadar varan çok çeşitli alanları konu ediniyordu. Müslümanlar bu sahada bildikleri her şeyi uygulamaya koymadılar. Çünkü her ikisi de tabiî çevreye yabancı olan ve dolayısıyla nihai sonuçlan, İslâmi perspektifte merkezî bir yer işgal eden ve tahribi modern insan için benzeri bir felakete yol açmış bulunan tabiat dengesinin kaybedilmesine varacak teknoloji geliştirmenin tehlikesini sezmişlerdi.
Bizzat fizikte müslümanlar bu ilimlerin muhtelif dallarına büyük katkılarda bulunmuşlardı. Bu katkılar Batılı bakış açılarıyla yazılmış her hangi bir fizik tarihinde değerlendirilmeyi beklemektedir. Fakat müslümanlann çalışmalarının İslâmî açıdan önemi, ancak İslâm'ın evrensel yapısı medeniyeti ışığında anlaşıldığında belirginleşebilir. Müslüman fizikçiler modern manada bir fizikçiden beklenen kesinlikle çeşitli hâdiseleri incelediler, fakat bunu yaparken kozmosu (kâinatı) dinî anlamından soyup sekülarize etmediler. Çünkü onlar parçanın bilgisini elde etmek için bütünü asla gözden kaçırmamışlardı. Onlar daha aşağı uğruna, daha yücenin asla kurban edilemeyeceğini, aksi halde bunun bedelinin zihnî ve ruhî bir intihar olacağını bilmekteydiler. Modern anlamdaki bilimin geleneksel bir kozmos içinde bir sonuç -ama yalnızca bir sonuç- hatırına geliştirilebileceğinin farkındaydılar. O sonuç şuydu: Bu bilim sınırını bilir ve tabiatı gereği sonlu olan bir varlık tabakası hakkında 'ilerleme' peşinde koşmaz.
Onbeşinci yüzyılda yaşamış İran'lı sufû şair Abdurrahman Câmî, sanki manevî melekûtun ilmini kaybedip atom bilgisini elde etmenin peşine düşmüş insanın bugünkü durumunu sezmiş gibidir. Rubailerinden birinde şöyle demektedir:
Yitirdim yüreğimi, zihnimi, dinimi ve ruhumu,
Bileyim derken bütün mükemmeliyâtı ile atomu,
Bilemez oysa hiç kimse atomun özünü
Kimsenin bilemeyeceğini, kaç kere
tekrar etmeliyim
Öyleyse elveda!
(İslamic Science, sh. 147 ve 150).
İslâm Kültürünün Etkileri Ve Rönesans
İslâm kültürü dünyadaki bir çok kültür ve medeniyete, özellikle Avrupalılara pek çok yönleriyle nüfuz etmiştir. Dr. Ahmed A. Galwash'm sözleriyle, "genel bilgi dağarcıklarını geliştirmeye arzulu kişiler için Hz. Muham-med @'in ve öğretisinin temel prensiplerinin sahih bilgisini elde etmek şüphesiz çok meraka muciptir. İslâm'ın görüşleri bütün insanlara karşı merhamet ve iyi niyet fikirlerini aşıladığı gibi genelde insanlığın refah ve saadetini artırmaya da yöneliktir." (Boswarth Smith, Mohamed and Mohamedanism).
Hz. Peygamber @ şöyle buyurmaktadır: "Kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe kişinin imanı tam olmaz."
Batılılar'in İslâm ve Müslümanlar hakkında hüküm verirken âdil ve hakşinas olmalarını gerekli ve makûl kılmaya kendi başlarına yeterli bir kaç sebep şunlardır: Herkesin kabul ettiği gibi Avrupa cehalet ve karanlık içinde yüzerken Batı'ya ilim aydınlığını getiren İslâm'dır ve bugünkü Batı kültür ve ilerlemesine yolaçan şartları hâsıl eden sadece bir kaç faktör vardır ve bu faktörlerden biri şüphesiz müslümanlardır.
İslâm inançlarını ve insanlığın, özellikle de Avrupa'nın yeniden doğuşu ve eğitilişi konusunda Müslümanların çabalarını dürüstçe inceleyen hiçbir araştırmacı İslâm'a şükran borcunu inkâr etmez.
Yarbay Arthur Glyn Leonard'a göre, "Avrupa, İslâm kültür ve medeniyetine olan ebedî ve büyük borçluluğunu bu güne kadar hiçbir zaman, dürüstlük ve açıkkalplilikle itiraf etmemiştir. Avrupa bu durumu, kendi halkları feodalizme ve cehalete gömülmüş iken Arapların önderliğinde İslâm medeniyetinin yüksek bir sosyal ve ilmî şaşaa dönemine eriştiğini ve bunun Avrupa toplumunun tereddüt İçersindeki fertlerini nihayetsiz bir çürüyüşten koruduğunu, ifade ederken sadece kayıtsız ve baştan savma bir şekilde itiraf etmektedir.
Şimdi kendimizi kültür ve medeniyetin ulaştığı en üst noktada kabul eden bizler, Arapların entellektüel ve sosyal ihtişamı, sistemlerinin sağlamlığı ve yüksek kültür ve medeniyetleri olmasaydı, Avrupa'nın bu güne kadar cehalet karanlığı içinde kalmış olacağını kabul etmiyor muyuz? İslâm'ın düsturunun, insanın taşıdığı dinî görüş ne olursa olsun hakiki bilgileri edinmesinin herkes için önemi olduğu şeklinde ortaya konulduğunu ve bu hürriyetin o zamanki mutaassıp Avrupa devletle-rininki ile çarpıcı bir tezat teşkil ettiğini unuttuk mu? Arapların saf ve yüce bir Allah inancından ilham alan muhteşem kahramanlıktan bize hoş gelmemekte midir? Onları insanlığı kurtuluşa erdirmek gayesiyle fetihlere koşturan yakıcı gayrete rağmen fethedilen yerlerin halkına gösterdikleri tevazu ve müsamaha da hoşumuza gitmemekte midir? Dahası bu durumu Hıristiyan mezheplerinin birbirlerine karşı olan tavırlarındaki acımasızlıkla karşılaştırdığımızda da hoşumuza gitmemekte midir? Özellikle, o vakitlerde Hıristiyan âleminde zorbalık, tiranlık ve emperyal merkezîleştirmenin kilise despotizmi ve inançlardan dolayı takibat gibi uygulamalarla birleşerek vatanseverliği bütünüyle ortadan kaldırdığını, mezhepçi ve dejenere bir kilisenin kurumlaştığını da hatırlamıyor muyuz?"
Daha sonra aynı yazar şöyle devam etmektedir: "Avrupa'nın, Arap ilim adamı ve felsefecilerinin müthiş hizmetlerini görmezlikten gelme ve unutma nankörlüğünde bulunması mümkün olabilir mi? Şems, Ebû Osman, Bîrûnî, Baytar, büyük felsefeci ve fizikçi İbni Sînâ, Aristo'nun en büyük yorumcusu Kurtu-ba'h İbni Rüşd, İbni Bâcce ve pek çok ismin bize çağrıştırdığı bir takım mânâsız harfler yığını mıdır? Yoksa bu insanların büyük eserleri ve kitapları sayesinde bıraktıkları ün nankör ve ters tabiatlı olan Avrupalıların nis-yan zindanına mahkûm mu oldu?
İslâm dünyasının özellikle Abbasîlerin ilk de-virlerindeki şaşırtıcı entellektüel faaliyeti gözden kaçırmış olamayız. Arap edebiyatına ve geniş manada dünyaya Hıristiyan taassubu ve fanatikliğinin binlerce kitabı yok ederek verdiği geri dönüşsüz zararı unutmuş olmamız pek mümkün müdür? Hıristiyan Avrupa'nın Araplara olan borçlarını asırlardır saklamak için her çabayı gösterdiğini söylemek yerine, şu şekilde ifade etmek mümkündür: Borçlar saklanabileceğinden çok fazla olduğu İçin yalan söylemeyi tercih etmişlerdir." (Yarbay Arthur Glyn Leonard, islam Her Moral and Spiriîual Value). İslâm'ın çok uzaklara varan faydalı etkilerini anlama hususunda Harrow School doçenti ve Oxford Trinity College Akademi üyesi Bosworth Smith'in ifadeleri son derece açıklayıcıdır: İslâm'ın dikkatimizi celbedecek başka özelliklerinin olmadığını söylemiyorum. Ancak aşağıda saydıklarım sadece tarihe bir anlık bakışla söylenebilecek olanlardır. Arapların onu tamamen kabullenmesi, Muhammed'e daha sonra gelen vahiylerle yeni bir yön benimsenmesi, hızlı fetihler, beraberinde getirdiği edebiyat ve medeniyet, bir yanda Bizans'ın diğer yanda Pers'lerin üzerine atılması, Hıristiyanlığı batıda ve kuzeyde Mecusiliği güneyde ve doğuda önüne katıp sürmesi; çakalların arslanın yolunu takip etmesi gibi hakiki peygamberin ortaya çıkışıyla türeyen sahte peygamberleri ezmesi, iki kıtaya yerleşmesi, ve bir hamleyle üçüncüsüne de yayılması...
Şimdiki durum nedir?
Bugün bir başka inanca bağlı kişiler kadar dinlerinde samîmi ve muttaki yüz ve belki de yüzelli milyonu aşkın (1984'te bu rakam 700 milyon olarak tahmin edilmekte) mü'min, Fas'tan Malay Yarımadasına ve Zengi-bar'dan Kırgız kabilelerine uzanan üç kıtada tutunmuştur.
Hıristiyanlığa çok erken boyun eğmek bir yana kendisi Latin Hıristiyanlığını doğurmuş olan Çyprian ve Tertullian'ın, Antony ve Au-gustine'in Afrikası Hz. Muhammed'e öylesine kolay boyun eğmiştir ki; Cebelitarık Bo-ğazı'ndan Süveyş Kanalına kadar 'Allahuek-ber' Allah En Büyüktür, 'Lâ ilahe ilallah, Muhammed rasûlullah' Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah'ın elçisidir! nidaları halen yankılanmakta olup buraların sakinleri için tekrarı çok anlamlı bir sestir.
Eğer sıklıkla söylendiği gibi 'İslâm, fetih azmiyle tutuşturulan ilk dinî coşku alevî söndüğünden bu yana hiçbirşey kazanmamıştır' diyenlere benim cevabım bunun gerçeğin çok uzağmda bir iddia olduğudur.
Uzak doğuda, o vakitten bu yana Çin'in önemli bir eyaleti olan Yunnan'da İslâm asırlar süren bir manevî üstünlük kazanmış ve korumuştur; ve böylelikle iki büyük Budist imparatorluk olan Çin ve Burma arasına bir hançer gibi girmeyi başarmıştır..." (The Re-ligion of İslam).
Western Civilizations, Their Hİstory and the-ir Culture (Batı Medeniyetleri, Tarih ve Kültürü) adlı eserin müelliflerine göre, "Hz. Muhammed'in vefatından bir asır sonra Müslümanlar Bizans'ı Ön Asya topraklarına sıkıştırdılar ve Fas ile İndus arasındaki verimli bölgeleri hâkimiyetleri altına alıp Buhara ve Semerkand'ı işgal ettiler. İspanya'yı neredeyse tamamen fethedip Fransa'ya sızdılar. Bi-zans'hlann İskenderiye'yi kısa bir süre için yeniden işgal etmeleri Halifeye deniz gücünün önemini gösterdi ve 640'lann sonlarında bir donanma hazırlayan Müslümanlar 655'ten sonra Akdenizi kontrolleri altına aldılar. Bel-çika'lı büyük tarihçi Henri Pirenne, bu hadiselerin Greko-Romen medeniyetinin gerçek sonunu belirlemede Alman istilâla-rmdan daha ziyade sorumlu olduğunu çok büyük isabetle belirlemiştir. Müslümanlar yendikleri milletlere kendi kültürlerini empoze etmemiştir, çünkü İslâm Pers düşüncesinin mahir bir karışımını aldıktan sonra kültür haline gelmiştir. Ortadoğu'daki Hıristiyan mezheplerine Arapların hâkimiyeti altında hiç dokunulmamıştır. İslâm başlangıçta temel olarak askerî bir imparatorluktu.
Bu yayılmanın sebepleri nelerdir? Aşın nüfus mu? Dinin sağladığı aşın özgüven mi? Zafer arzusu mu? Şüphesiz bu üçünün karışımı. Fâtihler kutsal kişiler değil, iyi savaşan komutanlardı ve genelde dine ilgileri orta derecedeydi. Muhtemelen zafer arzusu diğerleri kadar önemli bir motivasyon unsuruydu. Yine de fâtihler fethettikleri ülkelerde sadece devlet topraklarına ve rejim düşmanlannın topraklanna el koydular. Kendilerinden haraç alınmak kaydıyla önceki dinlerin mensuplarına karışmadılar. Bizans İmparatorluğunun eski tebaları bu durumu cazip gördüler. Ber-nard Lewis Suriye ve Mısır'daki Hristiyan topluluklann bu yönetimi Ortodoks Bizans'a tercih ettiklerini iddia etmektedir. Muhtemelen Yahudiler için de aynı şey geçerlidir. Bu gruplar daha sonra Araplan şaşırtacak derecede çabuk Müslüman oldular ve daha sonra hemen İslâm'ı İslâm yapan katkılara başladılar.
Güney İspanya'daki İslâm Hükümdarlığı Endülüs'te kiliseleri açık bıraktı. İslâm ilmî tefekkürü de baskı altına almadı. Bu sayede kimya ilmi korundu, ilk üniversiteler kuruldu, antikitenin zenaatlan tekrar yaygınlık kazandı ve Halife pek çok millet ve inancın kabiliyetlerinden faydalandı. Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda Arap dünyasmın entellek-tüel ve ticarî üstünlüğü de bu sayede olmuştur. Bu asırlar Özellikle İspanya'da İslâm'ın altın çağıdır. Müslümanların hoşgörü ruhunu en iyi gösteren şu olaydır: Bir İspanyol kralı oğlunu (Alfonso HI, OrdonoII'yi) 880'de Sa-ragosa'daki Endülüs sarayına eğitilmesi için göndermiştir. Bu hoşgörü İspanyol Müslümanları için kuzeydeki 'müşrikler'e karşı bir nevi müsamaha idi ve Kurtuba Halifesinin yarı-kutsal özelliğini devam ettiren bir nişaneydi. İslâmm bayrağı altında kadîm Yakındoğu halkları Arapça konuşmaya başladılar ve özellikle de Türklerin fetih hareketinden sonra, hem Araplar'a hem de bu topluluklara yeni bir efendinin galebe çalması, bu topluluklann kendilerini Araplar olarak düşünmelerine yol açtı.
Rönesans'ta insanların nerede olduklannı tam olarak bilmelerini sağlayan bir diğer önemli değişiklik oldu. Bunun nedeni sadece Amerika'nın veya gözlüklerin (13. yüzyıl), veya 1600 civarında (muhtemelen Hollanda'da Middleburg'da) teleskopun keşfi değildir. Daha ziyade Avrupa'ya ondördüncü asırda saatin gelmesidir. Daha önceleri zamanla ilgili büyük bir belirsizlik ve kayıtsızlık vardı. Bu, tarihleri bile etkilerdi: 1000 yılı tam olarak ne zamandı? Kral kaç yaşındaydı? Günün saatlerini belirlemek için de, su saatleri çok nâdirdi ve Avrupa'nın kuzeyinde kış aylarında bu saatler donardı. Halbuki daha ayrıntılı ve çarpıcı su saatleri Yakındoğu'da uzun zamandan beri bilinmekteydi. Şam'daki Ulu Cami'de en azından 1186'dan beri mevcuttu ve Gaza'h Procopius 500'ler civannda Yakındoğu'da su saati görmüştü.
Rönesans'ın ferdiyetçiliği, isimle birlikte soy İsim kullanılmasının yeniden başlamasıyla da ifade edilir. Roma'lılar zamanında var olan, ancak avam tarafından unutulan bir alışkanlıktır. (Bir kimsenin aynı adlı kişilerden ayır-dedilmesi için babasının adını alması âdeti Herodot'un gününde de vardı. Hatta bazı kimseler annelerinin adlarını alırlardı). Oni-kinci yüzyılda Fransa'da orijinal isme bir lakap takmak veya ikinci bir ön isim eklemek yaygınlaşmıştı. Onüçüncü yüzyıldan itibaren, şekli ne olursa olsun, ikinci isim büyük ailelerde tevarüs etmeye başladı. Ancak süreç yavaştı. Meselâ, Burgonya'da, insanlar annelerinin isimlerini alıyorlardı. İyi bir ailenin yeni kollan yepyeni bir isim almak durumunda kalıyordu. Köleler ye hizmetçiler de daha sonra ön adlarından başka soyadları olduğunda ısrarlı oldular ve bu konuda dünya Avrupa'yı kölecesine taklit etti.
Bu olayların yanısıra, Catherine de Medi-ci'nin çok mütevazi bir buluşu olan kadınlara has eyeri zikretmek abes görülebilir. Ancak, 1559 ve 1580 arasında Avrupa'nın en güçlü kadını olan bu şahsiyet tarafından ilham olunan bu âlet Aydınlanma çağından sonra İnsanlığın önünde duran bir diğer değişikliği kadınların köle konumundan çıkıp özgürleşmelerinin başlangıcı; başka şeylerden daha fazla sembolize etmektedir. Rönesans döneminde İtalya'nın yüksek sınıfları kızlarının ve oğullarının aynı eğitimi almalarım arzu etmişlerdir. Onaltmcı yüzyıl Kastilya'lı İzabel-la'nın, Vittorio Colonna'nın, Katerina Sfor-za'nm, İzabella Gonzaga'nın, İngiltere'n Eli-zabeth'in ve hatta fakir İskoçya'lı Mary'nin hayatlarında ifadesini bulan bir yeniliğin başlangıcına, kadınların birer şahsiyet olarak modern manada tanınmalarına şâhid olmuştur. Onlar Shekespeare'nin mukayese götürmez oyunlannda hâkim yer tutan asîl kadın karakterleri içinde yâdedilmişierdir ( Edward Mc Nail Buras, Robert E. Lesner ve Standish Meacham, Western Civilizaüons, Their His-tory and Their Culture, 9. baskı, 1980).
Rönesans devrinde meydana gelen en dikkat Çekici değişiklik, bütün dünyanın Avrupa taşımacılığına açılmış olmasıdır. Bu durum ilk bakışta Reformda da zannedildiği gibi Avru-pa'daki Hıristiyanlara ait mahallî küçük bir konu gibi görünebilir. Ancak, o vakitler dünyada çok az insanın bu yeni yolculuk imkânlanndan faydalandığı düşünülürse bu fikirden vazgeçilir.
Seyahat konusundaki bu yenilik Portekizlilerin Kral Amele Diniz (Diniz teh Worker) liderliğinde Venediklilerin ve Cenevizlilerin rehberliğinde uzun yolculukları finanse etmesiyle başladı. Bu atalarımızdan en meşhuru, esrarengiz Denizci Henry (kendisi hiç sefere çıkmamıştır) 1418'den sonra Afrika kıyılarını keşif için pek çok seferler göndermiştir. Belki misyonerlik için, belki de Etyopya ve Gine'ye denizden bir yol bulabilmek için. Onun kesin amaçlarını bilmek mümkün değildir. Onbeşinci yüzyılın sonunda Columbus Amerika için yola koyulmuştu. Artık her yanda Avrupalılar bulunuyordu. Bu yolculuklar kıç dümeni, usturlâb, mıknatıslı pusula, yeni yelkenler ve üç direkli gemi teknolojisi temel alarak yapılabilmiştir.
Antik çağlarda olduğu gibi ortaçağ Avrupa-sında da gemiler daha ziyade kıyılara yakın seyretmekte idiler. Nadiren enginlere açılırlardı. Braudel'in nakline göre bu devrin ticaret gemileri uzun yolculuklar İçin tasarlanmış vasıtalar değil, daha ziyade gezici pazarlar şeklinde idi. Hemen hemen hergün alıp-sat-mak, günlük ihüyaçlannı karşılamak ve küçük limanlara bir günlük yolculuktan arda ka-lanlan bırakmak için dururlardı. Genellikle kürekle çekilirlerdi. Sadece kuvvetli bir rüzgar oluştuğunda fora edilen tek parça yelkenleri bulunurdu. Böyle bir gemi ters rüzgârlara karşı hiçbir şey yapamazdı. Büyük gemilerde ise kare yeJken sadece bu rüzgârlara karşı geminin alabora olmasını önleyebilirdi. Antik dünyada en güçlü gemiler bile Nisan ve Kasım aylan arasındaki dönemle sınırlı bir sefer mevsimine sahiptiler. Kış rüzgârlarını sağlam atlatabilmesi mümkün olabilecek sadece birkaç gemi vardı. Antik dünyada, yaz mevsiminde düzenli olarak Kızıl Deniz'deki Mısır Myos-Hormos'tan yola çıkıp Malabar'a 40 günde sefer yapan gemiler de dahil olmak üzere hiçbir gemi 330 tondan büyük değildi. Ortalama 60-130 ton arasında olurlardı. On-beş tonluk gemilere sıklıkla rastlanırdı. Pliny bu bilgileri verirken kendi devrinde Hindistan'daki en büyük gemilerin ise onbeş ton civarında olduğunu bildirmektedir.
İslâm'ın yükselişi hem Afrika'da, hem de Asya'da ulaşım ve haberleşmede büyük bir kabuk değişimine sebep olmuştur. Araplar İran'ı 652'de fethettiler; Çin'e ise ilk elçilerini 65l'de gönderdiler. 758'de Arap korsanlar Kanton'u yağmaladılar. Sekizinci asrın sonlarında Malay yarımadasına ulaştılar. Bu zamanda büyük İslâm kumandanı Haccac es-Sakafî Çin'in fethini bile tasarladı. Sonraki birkaç asır İçinde kuzey Afrika İslâm dünyasının bir parçası hâline geldi. Önce Halifeye bağlı valiler tarafından yönetildi ve daha sonra da bu şahıslar bağımsızlıklarını ilân ettiler. Bütün bu seferleri yapan ve bu sayede büyük bir iktisadî gelişme sağlayan bu gemiler üçgen yelken kullanmakta idiler. Bu yelken 'la-tin' (lateen) ismini almasına rağmen Latin gemilerindeki kare yelkenden üstündü, çünkü ters rüzgârları altedebiliyordu.
Araplar daha sonra batı Akdeniz'e usturlâbı (menşei Persler) ve mıknatıslı pusulayı (menşei Çin) tanıttılar. Pusulanın iğnesi bir sapın ucuna iliştirilmekte iken onüçüncü yüzyılın sonlarında bir kadrana raptedildi. İlk deniz haritalarının tarihi de bu vakitlere denk düşmektedir. Sonraki bir kaç nesilden itibaren ise Akdeniz'li tüccarlar Üç yelkenli gemiler kullanmaya başladılar. Bu yelkenlerden biri kare ikisi üçgendi. Daha sonra onbeşinci yüzyılda batı Avrupalı ve kuzeyli gemiler de bu tip yelkenleri kullanmaya başladılar. Bu durum onların Atlantik'e daha bir güvenle açılmalarını sağladı, çünkü üçgen yelkenlilerle ters rüzgârdan bile faydalanılıyor ve kare yelkeni vasıtasıyla gemilerin alabora tehlikesi azalıyordu.
Bir diğer önemli keşif de deniz kadranının bulunuşudur (1456 civarında). Bu sayede denizciler kutup yıldızının yüksekliğini Ölçebiliyorlardı. Bu buluş gece yolculuklarım çok kolaylaştırdı. Bu değişikliklerin birleşmesi kaptanların karanın gözükmediği uzun yolculuklara çıkmayı ilk kez göze almalarım sağladı.
Daha önce de belirtildiği gibi, denizcilik ve gemi yapımındaki bu yenilikleri ilk kullanan ülke Portekiz'dir. İkinci Haçlı seferinden sonra o bölgeye yerleşen ayak takımı tarafından kurulan bu ülke, onbeşinci yüzyılda Batı Avrupa'yı saran atâlet ve iç savaş furyasından uzak kalmayı başarabildi. Çünkü ticaret ehli kraliyete hâkim olabilecek kadar nüfuz sahibiydiler. Portekiz'in en büyük başarılarından biri bu keşifler çağında modern gemilerin Özelliklerine benzer, gemiler yapabilmiş olmasıdır. Bu gemilerde kıç dümenine ek olarak tekne kısmında dümen kolu bulunmaktaydı. Gemilerin baş kasasının puruvası vardı. Bu gemilerle Portekizliler Avrupa'da daha önce insanların varlığını bile düşünmedikleri dünyanın çok geniş bir bölümünü keşfettiler. Afrika'yı, Amerika'yı ve Asya'yı Avrupa ticaret, işgal ve sömürgeciliğinin alanı haline getirdiler. Daha 1418'de Portekizliler Madeira'ya ulaştılar. 1427'de Diego de Sevilla, Azorları buldu (Kanarya adaları 1344'te Papa tarafından İspanya'ya verilmişti). Büyük mücadelelerden sonra Portekizliler 1434'te çok şiddetli rüzgârların bulunduğu Batı Afrika'daki Badacor burnunu aştılar. Daha sonra, 1444'te Nuna Tristram Senegal Irmağına ulaştı. 1445'te Dimis Dias Verde Burnu'nu aştı. 1469'da, Kral Alfonso Gine'deki ticarî faaliyetleri her yıl yüz adet kesif seteri düzenletmesi şartıyla Fernao Gomes adlı bir müteşebbise ihale etti. O da bu seferleri düzenledi. 147l'de Gine'ye ve Afrika'da Altın sahillerine ulaşıldı. Portekizliler 1482'de el-Mina'da muhafazalı bir pazaryeri kurdular. 1484'de Diego Cao Kongo Irmağına ulaştı ve 1487'de Bartolemen Dias Ümit Burnu'nu aştı. On yıl sonra Vasco da Gama. dört gemiyle güney Afrika'yı aşarak Hindistan'a gitmek üzere sefere çıktı.
Bu seferler ve bunları takip eden işgaller, dünyanın tarihini değiştirdi. 1585'te Francisco Grande II. Philip'e Çin'i 5000 kişiyle işgal etmeyi bile teklif etti. O bu fikrinden caydırıldı. Ancak bu sırada Avrupalılar Doğu ticaretini ellerine geçirmişlerdi. O zamana kadar. Mısır'ı yöneten Memlûk Sultanları Avrupa'ya gönderilen malm az olması için biber ve diğer Doğu baharatlarının fiyatlarını yüksek tutmakta idiler. 1509'dan sonra ağırlığı Venedik üzerinden yapılan Mısır ticaretini baltalayan ve daha elverişli ticarî ağlarını kuran bir Portekiz deniz koloniciliği oluştu.
Bu yolculukların gayesi fetih ve ticaret dışında yerleşmeyi de kapsıyordu. Portekizli ve İspanyol deniz sömürgecileri haçlılar gibi Tanrı fikri yanında zenginliğe erişmek için talan ruhu da taşıyorlardı. Rönesans döneminin seferleri az nüfuslu yeni dünyada kalıcı bir fetihin tesis edilmesine ve yaşlı Avrupa'nın canlılık ve teşebbüs ruhunun bu dünyaya dört asır boyunca akmasına neden olmuştur." (Western Civilisations).
Garip bir şekilde 700'lü yıllardaki iktisadî canlanma döneminde Batı Avrupa'da altın paralar tedavülden tamamıyla kalkmıştı. Bizans'ta saf altın paranın dolaşımda oluşu ile desteklenen canlanma sebebiyle Şarlman İmparatorluğunda altın kıttı. Şarlman'ın para birimi teorik olarak 1 libra (lira) idi ve bu da 16 onsluk altına tekabül ediyordu. Bu 20 sol-di veya şilin gümüşe tekabül ediyordu. Her soldi 12 bdkıv denarii yapıyordu. Uygulamada, dolaşımda altın yoktu ve dolaşımdaki paralar gümüş soldi'lerdi. Şarlman paralarının kraliyet darphanelerinde basılmasını sağlamaya çalıştı. Daha sonra Dindar Lowis bazı kiliselerin para basmasına izin verdi. İngiltere'de Kral çok hırslı değildi. Athelstan "limanlar (port) haricinde hiç kimse para basamaz'" dedi. Ve port kelimesi her iki anlamıyla da anlaşıldığından pek çok kara şehirleri de para basmaya devam etti. Para basımı anarşik şekilde sürdü ve İngiltere'de pek çok değişik alaşım ve ağırlıkta paranın ortaya çıkmasına yol açtı. Bu yorum ilk bakışta para sistemleri sağlam görünen pek çok İptidaî ülke için de aynen geçerliydi.
Diğer yandan Halifenin ise her zaman altın ve gümüş paralan mevcuttu ve altın Nijer ve Senegal gibi uzak yerlerden bile getirtiliyordu. Ortaçağın ilk dönemlerinde Timbuktu, develerle Akdeniz'e bağlanan ve baharatların, altın, köle ve fildişinin yük yük getirildiği bir 'altın şehri' haline geldi. Endülüs'ün de (sekizinci yüzyılın ortalarından sonra Hali-fe'den bağımsız oldu) incelikli bir para sistemi vardı. İlk olarak gümüş kaph dirhemler basıldı ve sekizinci yüzyılda altın dinarlar basıldı. Bu paralar batı Avrupa'dan debdebe ve kültür bakımından olduğu gibi ticaret hacmi bakımından da çok üstün olan bir ekonominin kalbi vazifesini görüyorlardı. Ancak daha sonra Ortaçağın nihayetinde Moğolların ve Türklerin saldırıları ve halifenin kendi müsriflikleri bu sistemin çökmesine ve Yakındoğu'da yeniden takas ve idame tarımına dönülmesine yol açtı. Ancak, o sıralarda, pek çok sayıda Arap (veya belki de aslen İran'lı idiler) Çin ve diğer Doğu limanlarında yerleşmişlerdi ve torunları Cinlerin imparatorluk yönetiminde bir rol oynamakta idiler. Çinli tüccarlar Bağdat'ı ziyaret ettiler. İslâm Do-ğu'dan Hindistan'dan ithal ettiği 'Arap' sayı sistemi gibi çok faydalı bir şeyden başka ipek, kâğıt, porselen ve biraz çelik de getirmiştir. Abbasi Halifeleri dönemindeki ticaret ve maliye. Roma dönemindekine eş seviyede bir bankacılık sistemi geliştirmişti. Bu sistemde çek. kredi teminatı (devlete bile borç veriliyordu) vb. yaygın kullanım alam bulmuştu. İslâm faizi yasakladığından dolayı bankacılıkla uğraşanların çoğunluğu Yahudi ve Hıristiyan'dı. Bu sistemi İtalyan'ların doğrudan taklit etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Arapların Sicilya'yı fethetmesi ve Fatımî Halifeliği zamanında Mısır'da refahın bolluğu İtalyanları Doğu Akdenize çok yakın bir konuma getirmişti.
Abbasi imparatorluğunun Hindistan'dan aldığı sayı yazım ve basamak sistemi İslâm dünyasında çabucak genel kullanıma geçti ve oradan zahiren İspanya vasıtasıyla Avrupa'ya taşındı. Büyük tercüman, Bath'h Âdelard, Arap rakamlarım ilk kullanan kişidir ve bunu on ikinci yüzyılın başlarında Harizmî'nin Cebifim çevirirken ve eşsiz faydası bulunan sıfır rakamını da kullanarak gerçekleştirmiştir. 12O2'de Piza'lı Leonardo Liber Aba-d'sinde 'Arap' sisteminin Roma sisteminden daha üstün olduğunu belirtmiştir. Ancak bu metodun Avrupa'da yaygın kullanıma geçmesi için biraz zaman gerekmiştir.
Haçlılardan sonra genelde ticaret ve bankacılıkta olduğu gibi Avrupa'da altın paraların kullanımında da bir canlanma oldu. Haçlıları finanse eden İtalyan şehirleri kısa zamanda florini -Floransa'da- I252'de ve janarius'u
aynı yd Cenova'da ve diğer paraları Venedik ve diğer yerlerde üretecek kadar altına kavuştular. İngiltere'de bile nihayet 133O'da florin vardı. Ortaçağ altın sikkeleri daha sonraları Özellikle Macaristan'da altın madenciliği yapılmış olmasına rağmen muhtemelen Arap altınının eritilmesiyle basılıyordu. Sırp Kralı Stephen Dushan da gümüş madenlerini başarıyla İşleterek bu devletin birkaç nesil boyunca güçlü kalmasını sağlamıştır. Bohemya'da-ki gümüş madenleri ondördüncü yüzyılda açıldı.
B,u zamana gelindiğinde, Avrupalılar'ın ve Özellikle de İtalyanlar'ın ticarî anlaşmalarını yapma yollarında birkaç temel değişiklik gerçekleşmişti. Herşey Haçlılar'in bu değişimin 'motoru' olduklarım göstermektedir. Haçlılar, tam bir işbirliği içinde çalışabildikleri takdirde tüccarlara ve özellikle de İtalyan tüccarlara şüphesiz büyük fırsatlar hazırlamışlardır. Bundan dolayı Akdeniz'de Ortaçağın son dönemlerinde tek başına çalışan tüccar ve satıcıya nâdir rastlanırdı ve tüccarlar birlikler oluşturmuşlardı. Onikincİ yüzyılın bu tip tüccarları genellikle okur-yazar olan, kredi sistemini uygulayabilen ve uluslararası faaliyette bulunabilen kimselerden meydana geliyordu. Bu ilk tüccarların çoğunluğu muhtemelen köle çocukları idiler. Onların karşılaşma yerleri panayırlardı: 629 yılından beri bilinen St Deniş; Champagne'nin altı panayırı; güney İtalya'nın ziraî ve hayvanı ürünlerinin satıldığı Foggia; onuncu yüzyılın ortalarından itibaren mevcut olan büyük panayır Danzig (burada tahıl ürünleri Ermenistan'dan gelen safran, Moldavya'dan gelen sığır ve İngiltere'den gelen giyecekler ile değiştirilirdi) ve İngiltere'de Stourbridge'de, Winches-ter'de, Beverly'de, Greenwich'te ve Boston'da önemli panayırlar vardı. Diğer tüccarlar da birlik kurmuş olmalarına rağmen (meselâ, Hanse tüccarlarının İngiltere ve aşağıdaki ülkelerle Baltık ve İskandinav ülkeleri arasında bağ kurması gibi), Ortaçağ'da ticaret konusunda İtalyanlar hâkimdi. Tacirler kısa bir süre sonra Guelfs ve Ghibellines savaşları sırasında Papa'nın ya da Alman imparatorluğunun doğrudan kontrolünden kaçabilen İtalyan şehirlerini yönetmeye başladılar. 14. yüzyıl prato'sunun mektup yazıcılarının kapanış cümlelerinin 'Allah'ın ve kazancın adına' olması bu şehirlerin işleyişinin bu iki güçle motive olduğunu düşündürtmekle beraber, ikinci motivasyon faktörü muhtemelen en güçlüsü idi. Bu tacirler sigorta ve konşimento poliçeleri ve tavsiye mektupları gibi faydalı âdetleri başlattılar. İtalyanlardan sonra Yahudiler gelmektedir. (1492'de İspanya'dan kovulmaları ülkenin ticarî hayatının da gerilemesi anlamına geldi). Daha sonra ise Ermeniler gelmektedir. (Onaltıncı yüzyılda ticarî sebeplerle dağılmaları belki de onların bir millî Ermeni devleti kurmaları şansını tamamıyla kaybetmelerine neden oldu). Ancak şirket, hisse, sermaye piyasası ve borsa kavramları onüçüncü ve ondördüncü yüzyıl İtalya'sında kullanılmaya başlandı. Esasen çoğu Avrupa dillerinde aynı olan şirket (company) kelimesi belki de bir kişinin ekmeğini paylaştığı bir birlikten (conpagne, 'ekmek'i vurgulamaktadır) türemiştir. Ve muhtemelen kökenini, özellikle İtalya'daki Haçlılar zamanında gerçekleştirilen yenilikler esnasında bilinmeyen bir formdan almış olabilir. İnsanlar tabii ki daha Önceleri de kâr aradılar. Ancak onların bu işi Haçlılar'dan önce ve Akdenizden başka bir yerde modern şirketlerle uzaktan da olsa kıyas edilebilecek birlikler şeklinde yaptıkları çok şüpheli gözükmektedir (Vfestern Civilisations).
Rönesansın seyri sırasında Avrupa ticaretini canlandıran ve güçlendiren diğer üç sebebe dikkat etmeliyiz. Birincisi. İtalya'nın yeni şehir devletleri veya daha ziyade Venedik modern istatistik ilmini kullanmaya başladı. Feodal devletler sadece hak ve mülkiyet kataloglarını biliyorlar ve mal üretimine sabit bir °'ay gözüyle bakıyorlardı. Ancak 16. yüzyı-hn başlarından itibaren Venedikliler insanları ailelerine değil şahsiyetlerine göre değerlendirmeye başladılar ve ölmekte olan D°Se Mocenigo'nun 1423'deki konuşması Venedik'in kaynaklarının bir nevi istatistik hesabının modern istatistik yıllıklarına benzer bir şekilde verilmesi gibi birşey olmuştu. Bundan az sonra Floransa bu konuda daha da mükemmel hâle gelmiştir.
İkincisi, aynı İtalyan devletleri, vergilendirmenin rasyonel bir uygulamasını geliştirdiler. Braudel'in ifadesine göre, "bütün Avrupa devletleri 16. yüzyılın sonlarında ağır vergiler altında eziliyordu" gibi kulağa aşina şikâyetler duyulmaya başlanmıştı. Floran-sa'da 'bir tatbikat modeli' ile vergi yükü öylesine ağırlaşmıştı ki, 1582'de nüfusun çoğunlukla göç etmesine sebep olmuştur.
Üçüncüsü, ulaşım ve haberleşmenin gelişmesi, yeni ticaret ve bankacılık şekilleri ve mallardaki artışın biraraya gelmesiyle, yepyeni bir ticarî ve yatırım finansman metodu oluşturmak mümkün hâle gelmişti. Bu metod fiyatlar, borsa, ortaklıklar ve mallarla ilgili piyasalar oluşturulmasıydı, ki bu piyasa kavramı yirminci yüzyılda çoğu defa yanlış anlaşılmaktadır. Piyasa, İspanya'dan gelen Yahudi göçmenlerin mi, Fransız Huguenotlann (Protestanlar) mı, yoksa ağırbaşlı Hollanda kasabaları halkının mı icadıdır? Bu kayda değer Rönesans marifetinin mucidinin kim olduğu bir yana, metod Hollanda'da onaltıncı yüzyılın başlarında Hollandalı tüccarlar İtalya'da, özellikle Venedik ve Floransa'da öğrendikleri temel alınarak oluşturulmuştur." (Western Civiiizations).
Basım İşlerinde İnkılâb
Haberleşme sadece seyahat demek değildir. Ondördüncü yüzyıldan beri kalem, at ve gemiden daha güçlü olmuştur. Bu güç, basım işi sayesindedir. Şayet bir yenilik, çok kullanılan "ihtilâl kabilinden" bîr tâbiri hak edecekse, o da matbaacılıktır.
Onbeşinci yüzyıla kadar pek çok insanla iletişim kurmanın en iyi yolu sözlü ifadeler kullanmaktı. Bazıları yazılı haberleşmeyi geliştirmeye çalıştılar. Cicero'nun arkadaşı Atti-cus, kitap nüshalarını çoğaltmak için kölelerin kullanıldığı bir iş bulmaya çalıştı. Ro-ma'da, yazarların ulaşabileceği en geniş grupler evlerdeki özel okumalardı. Augustus ve Claudius bunu teşvik etmişlerdir. Hadrian okumayı geliştirmek için Özel kütüphaneler (Athenaeum) inşa ettirdi. Romalılar basım sanatına birkaç katkıda bulunmuştur. Tahta kalıplardan harfler kesip onları bir plaster üzerine yapıştırıyorlardı. Muhtemelen, Romalıların fikirlerin yaygınlaşmasını sağlamak için basım işlerini geliştirme konusunda daha ileriye gidememelerıne sadece teknolojik buluş eksikliği değil, aynı zamanda üzerine baskı yapılacak ucuz malzemenin yokluğu da sebep olmuştur. Mısırlılar papirüs kullanıyorlardı. Ancak bu da sınırlı miktarda mevcuttu. Antik Babilliler mühür basmışlardı. Fakat papirüse baskı yapmamışlardı. Yunanlılar hayatlarını sözlü iletişime dayandırmışlardı. O vakitler ferdî okumanın düzenli olarak uygulandığına dair çok az delil vardır.
Romalılar papirüs yerine parşömeni (tabaka-lanmamiş deri) kullandılar. Parşömeninin icadı Bergama devletinde zaruret sebebiyle mümkün oldu. Çünkü Batlamyus Epiphanes, İskenderiye'dekine rakip olabilecek bir kütüphanenin gelişmesini engellemek için, p pirus ihracını yasaklamıştı. Parşömeni om Kilise ardından da avukatlar benimsedi. Bu: dan önce geniş bir dikdörtgen levhayı kati yarak sayfalar ve onları birbirine bağlayan 'ciltler' oluşturma âdeti başlamıştı. Modeı kitap fikrini ilk Hıristiyanlar icat etmiş g< rünmektedir. Ancak 200 sayfalık parşömt bir kitap on iki adet koyunun derisini gerel tirdiğinden, bazen üzerine yazı yazılan ma zeme, yazının bizzat kendisinden daha kr metli olabiliyordu.
Çinlilerde kağıt M.S. 105'ten itibaren me> cuttu. Kâğıdın mucidinin adı, onu hergii kullanan Batılılar tarafından unutulmamal dır. Bu kişinin adı Tshai Lun'du (öl. 114 Çinliler kağıdı çürümüş bitki materyalinde ürettiler ve ipek gibi onun yapım metodlarıı da uzun bir süre gizli tuttular. Dokuzunc yüzyılda, bir Arap akıncı grubu Semerkant'1 birkaç Çinli kâğıt yapımcısını esir ettiler. D; ha sonra kâğıdın sırrı Batı'ya geçti. Arapları kâğıt kullanarak meydana getirdiği yazm eserlerden dokuzuncu yüzyıldan bugüne gt lenler vardır. 1150'den itibaren Endülüs'te v muhtemelen Fas ve Sicilya'da kâğıt endüstr si mevcuttu. Kâğıt yapım fikri daha sonra bı radan daha kuzeye taşındı. Araplar bitki aı tıkları yerine paçavralardan faydalanıyorlaı di. Endülüs sınırlarına yakın ve Valensi ya'nın biraz güneyinde bulunan Cativa'd 115O'de hammadde olarak paçavra, odun v sap kullanılan kâğıt-değirmeni mevcuttu. B değirmen önce elle döndürülüyordu, dah sonra rüzgar ve su kullanıldı. 1200'lerd Fransa'da ve 1300'de Tuscany'deki Fabria no'da bu tip değirmenler kuruldu. Paçavralaı şerit haline getirmek için bir su değirmer kullanılmıştı.
Bu arada, Çinliler bir basım usûlü de geliştir mislerdi. Bu muhtemelen 500-700 yılları ara sındaki Budist yayılmacılığının sonucuydu Budistler daima meşhur isimleri sonsuz ker tekrarlama ihtiyacında idiler. Genel imtihan lar için de binlerce kişi ders kitaplarına İhtiyaç duyuyordu. Günümüze kadar bilinen en eski basım kalıbı 770 civarlarındaki bir Budist büyüsüne aittir. Bu basım şekli oldukça faydalı oldu. Birkaç yüzyıl sonra Sung hanedanlığı sırasında ve belki de uzak bölgelerdeki görevlerinde edebiyata susamış eyalet memurlarının ilim eserlerine olan talebinin bir sonucu olarak, Çinliler 1040 civarında modern tarzdakine benzer taşınabilir bir basım âleti geliştirdiler. Bu fikir hemen Doğu'ya yayıldı. Ancak Doğu dilleri ideographic (harfleri değil anlamlan ifade ettiğinden) olduklarından bu tip basım tekniği ile harfler değil kelimeler basılabiliyordu. Yine de kâğıt para basılmıştı. Marco Polo'nun onüçüncü yüzyılda müşahede ettiği gibi Çinlilerin oyun kağıtlarını basmada kullandıkları kalıpları vardı. Bunlar Batı'da hemen taklit edildi. Bu arada altın ve gümüş ustaları tarafından metalleri işaretlemek için ıstampalar yapıldı. 1410'ta, Jan Van Eyck metale yapışan ve kabartma yapılmasını sağlayan yağlı boyaları kullanıma soktu. Bu esnada, 1406 veya daha öncesi itibariyle Çin"de ağaç oymacılığıyla yazı kalıpları icat edilmişti." {Western Civili-sations).
Entellektüel Gelişmeler
Ortaçağ üniversite öğrencileri ile ilgili en Önemli gerçek, yaklaşık 1250'lerden itibaren sayılarının çok fazla olduğudur. Paris Üniversitesinde onüçüncü yüzyılda yedibin Öğrenci mevcutken Oxford'a iki bin öğrenci devam ediyordu. Bu oldukça Önemli miktarda Avru-pa'lı erkeğin çiftçi ve zenaatkâr olmanın ötesinde, en azından yüksek seviyede eğitim gördüğü manâsına gelir.
Ortaçağın sonlarına doğru her seviyede eğitilenlerin sayısı arttığı gibi Öğrenimin kalitesi de arttı. Bu ilk ve en önemli olarak Yunan ilminin yeniden kazanılmasına ve Müslümanların yaptığı entellektüel ilerlemelerin sindirilmesine bağlıdır. Neredeyse hiçbir Avrupalı Yunanca ve Arapça bilmediğinden, bu dillerdeki eserler Latince'ye yapılan tercümeler vasıtasıyla aktarılıyordu. Fakat 1140'tan önce bunlardan da çok az vardı. Onikinci asrın ortalarından önce Aristo'nun pek çok eserinden sadece mantıkla ilgili birkaç risalesi Latince'ye tercüme edilebilmiştir. Ancak daha sonra, aniden, yoğun bir tercüme faaliyeti patlaması hemen bütün eski Yunan ve Arap ilim eserini batı Avrupalıların istifadesine sundu. Bu faaliyet İspanya ve Sicilya'da baş-gösterdi? Çünkü orada yaşayan Hıristiyanlar Arapça konuşanlarla veya Latince ve Arapça-yı bilen Yahudilerle yakın temasta idiler. Bunların fyer biri faaliyetlerinde Hristiyanlara fayda sağlayabiliyorlardı. Yunan eserleri önceleri Latince'ye daha önceki Arapça tercümelerden faydalanılarak tercüme edildi. Daha sonra ise pek çoğu Yunanca konuşulan memleketlere seyahat ederek bu dili öğrenmeyi başarabilen bir kaç Batılı tarafından doğrudan Yunanca'dan çevrildi. Sonuç bu gün bilinen Aristo'nun eserlerinin tamamının Latince'lerinin 1260 yılı itibariyle hazır hale gelmesi olmuştur. Yine Öklid, Galen, Batlamyus gibi önemli Yunan düşünürlerinin temel eserleri de tercüme edilmiştir. Bu arada Yunan edebiyatının köşe taşı olan eserler ve Efla-tun'un eserleri çevrilememişti. Çünkü onlar Arapların da eline geçmemişlerdi ve sadece ulaşılamayan Bizans elyazmalarında mevcuttular. Ayrıca Yunanlıların düşüncelerinin ya-nısıra, Batılı ilim adamları İbni Sînâ ve İbni Rüşd gibi bütün büyük İslâm felsefeci ve fencilerinin yapıp ettikleri ile de âşinâ hâle geldiler.
Yunan ve Arap fenni ve spekülatif bilgi ve düşüncelerinin en iyilerini edindikten sonra, Batı bunun üzerine katkıda bulunmaya ve kendine has gelişmelerini yapmaya başladı. Bu ilerleme muhtelif yollarla açığa çıktı.
Diğer taraftan tabiî ilimler konusuna gelince, Batılıların, Öğrendikleri bilgilere ilâvede bulunmaları çok zor olmadı. Çünkü bu bilgiler Hıristiyanlığın ilkeleriyle pek çatışmadı. Ancak felsefeye gelince, Yunan ve Arap düşüncesinin Hıristiyan inancıyla ne denli uyumlu olduğu şeklindeki temel soru ortaya çıktı. Onüçüncü asrın en gelişmiş fen adamı olan Robert Grosseteste (1168-1253) sadece büyük bir düşünür değil, aynı zamanda Lincoln piskoposu olarak sosyal hayatta aktif bir kişiydi. Grossesete Aristo'nun Etik'inin tamamını çevirebilecek derecede Yunanca'ya vâkıf hale geldi. Daha da önemlisi matematik, astronomi ve optik sahasında önemli teorik İlerlemeler sağladı. Gökkuşağının karmaşık ilmî izahını formüle etti ve büyütme için lenslerin kullanılabileceği görüşünü ortaya attı. Grosseteste'nin, otomobil ve uçan maki-naları öngördüğü zannedildiğinden bugün öğretmeninden daha meşhur olan öğrencisi Ro-ger Bacon'dur (1214-1294). Aslında Ba-con'un makinalar konusuna gerçek bir ilgisi yoktu, ancak Grosseteste'nin optikle ilgili eserinin üzerinde durmuş ve meselâ lenslerin daha başka özellikleri, ışığın yüksek hızı ve insanın görme özelliğinin mahiyeti gibi konularda münazara ve mülahazalarda bulunmuştur. Grosseteste, Bacon ve onların Ox-ford Üniversitesindeki bazı takipçileri tabiat bilgilerinin soyut mantığa dayanmaktan ziyade hissî delilleri temel aldığından daha kesin olduğunu savunuyorlardı. Dolayısıyla bunlar modern bilimin öncüleri olarak görülebilirler. Ancak yine de gerçek laboratuar deneylerini yapmamış olmak gibi önemli bir vasıftan yoksundurlar.
İslâm Kültürü Ve Toplumunun Özellikleri
İslâm medeniyetine modern peşin hükümlerle yaklaşan kimselerin karşılaştığı en büyük sürpriz, Hz. Muhammed @'in zamanından 1500'Iere kadar, İslâm kültürü ve kurumlarının son derece medenî (cosmopolitan) ve dinamik olduğunu farketmeleridir. Muhammed @ kendisi bir bedevî değil, bir şehirli ve tüccardı ve üstün değerlerle mücehhezdi. Buna ilaveten, İslâm kültürü birkaç sebeple kozmopolit hale geldi. İslâm kültürü Bizans ve Pers imparatorluğunun sofistike bilgilerini devraldı. Uzakdoğu ve Batı arasındaki uzun mesafeli ticaretin kesişme noktasında yer aldı. Ve pek çok müslüman memlekette müreffeh şehir hayatı tarımla dengede kaldı. Ticaretin öneminden dolayı fevkalâde coğrafî hareketlilik vardı. Kur'ân, bütün Müslümanların eşitliğini vurguladığından sosyal hareketlilik teşvik görmüş oldu. Sonuç, Bağdat sarayında ve daha sonra merkezden ayrılan Müslüman devletlerinde, yeteneği olan herkese her türlü meslek ve makamın açık kalması olmuştu. Okur yazarlık çok yaygın olduğundan -1000 yıllarında erkek nüfusun %20'si~ pek çok kimse eğitim vasıtasıyla yükselebiliyordu. Memuriyetler tevarüs edilemiyordu ve "yeni adamlar" teşebbüs ve yetenekleri sayesinde tepeye ulaşabiliyorlardı. Müslümanlar diğer dinlere karşı da hoşgörülü idiler. Yukarıda bahsi geçtiği gibi, kimseyi zorla ihtida ettirmezlerdi ve genellikle devletleri içinde "ehl-İ Kİtâb" kabul ettikleri Yahudilerin ve Hıristiyanların bir yeri olmasını kabul ederlerdi. İncil'i ve Tevrat'ı Kur'ân'ın öncüsü bir kitap olarak kabul ederlerdi. Bu müsamahalı tavrın sonucu olarak erken dönem halifelerinden biri başkâtipliğine bir Hıristiyan'ı seçmiş, Eme-viler Arapça şiirler yazan bir Hıristiyanı himaye etmişlerdi. Eski ve yeni zamanlar içinde Yahudi kültürü en büyük gelişimini Müslüman Arapların İspanya'dakİ idarelerinde gerçekleştirmiştir. Bu Yahudi gelişiminin en büyük meyvesi Musa Meymonides'in (1135-1204) eserleri olmuştur. Dindar bir mütefekkir olan ve bazılarının ikinci Musa diye adlandırdığı bu şahıs hem İbranice hem de Arapça eserler vermiştir."
İslâm Felsefesi
İslâm felsefecileri Arapça'da da feylesof olarak adlandırılırlardı. Çünkü onlar Yunanlıların philosophia dedikleri şeyi elde etmeye çalışıyorlardı. İslâm felsefesi eski Yunan düşüncesinin «serlerini temel almıştı ve hepsinden çok Aristocu ve yeni Eflatuncu zincirlerden etkilenmişlerdi. İmparator Justinien'in emriyle Atina'daki felsefe okulları kapatıldığı sırada, Yunan felsefeciler doğuya göç ettiler ve Aristo ve diğerlerinin Sami lehçesi olan Süryanice'ye tercüme edildi. Bu geçiş noktasından Yunan gelsefesi tedricen İslâm hayatına dahil oldu ve kâinatın rasyonelliğine ve hayata felsefî bir bakış getirmenin en yüce Allah vergisi bir iş olduğuna inanan feylesoflar tarafından geliştirildi. Feylesofların Aristo hakkındaki derin bilgisi, meselâ, İbni Sina'nın (öl. 1037), Aristo'nun hemen hemen bütün eserlerini Buhara gibi Uzak Doğu'daki bir şehirde 18 yaşına basmadan önce bitirdiği gerçeğinde gözlenebilir.
Feylesofların karşılaştıkları en büyük güçlük İslâm dini ile Yunan felsefesini uzlaştırma konusunda olmuştur. Çünkü onlar -İslâmî düşüncenin zıddı olmasına rağmen- Yunan kaynaklarında geçen dünyanın ebedî olduğu ve her bîr ruhun ölümsüz olmadığı şeklindeki fikirlere sempati gösteriyorlardı. Bu meseleye değişik felsefeciler değişik tepkiler gösterdiler. En büyük üç felsefeciden, genel olarak Bağdat'ta yaşamış olan Fârâbî (öl. 950) bu meseleden en az rahatsızlık duyan kişiydi. Fârâbî aydınlanmış bir elit grubun kitleleri bağlayıcı ortak inançlardan rahatsız olmadan felsefe yapabileceğini düşünüyordu. Hatta, o bu düşüncelere hiç karışmamıştı ve onları toplumun bir arada tutulması için gerekli görüyordu.
Fârâbî'nin zıddına, ondan daha doğuda faaliyet gösteren İbni Sînâ, pek çok bakımdan sufî mistisizmine yaklaşan daha az rasyonalist bir felsefeyi savmıyordu. (Daha sonraları anlatılan bir rivayete göre İbni Sînâ bir sufî hakkında "benim bütün bildiklerimi o görüyor" demiş, buna cevap olarak sufî de "benim bütün gördüklerimi o biliyor" demiş). Nihayet Kurtuba'h İbni Rüşd (1126-1198) İspanya'da tam bir Aristocu olarak iki hayat yaşadı. Biri özel hayatı ki, burada aşırı rasyonalist bir kişi idi. Diğeriyse, sosyal hayatında resmî inanca hürmetkar ve hatta resmî sansür uygulayıcısı konumunda İdi. İbni Rüşd gerçekten mühim son İslâm felsefeci sidir. Ondan sonra rasyonalizm ya suflznûe. karışarak İbni Sînâ'nm yönüne kaydı veya müstakil varlığını sürdüremeyecek kadar akaid kurallarının çerçevesine sıkıştı. Ancak 850-1200 yılları arasındaki parlak günlerinde İslâm felsefesi Bizans ve Batılı krallıklarda mevcut her fikirden daha ileri ve sofistike idi.
Bu gerilemeden önce filozoflar, felsefî düşünce usûllerinde olduğu gibi fennî İlimler sahasında da önde gelmekteydiler. Genellikle aynı kişiler hem felsefeci hem de ilim adamı idiler. Çünkü Aristo hakkında şerhler üreterek geçimlerini sürdürmeleri hiçbir şekilde mümkün değildi. (Müderrislik yapabilecekleri bir üniversite yoktu). Fakat sadece astroloji ve tıp ile ilgili uygulamalar yaparak mülk ve makam kazanabilirlerdi. Astroloji bugün bize ilimden daha ziyade safsata gibi gelmektedir. Ancak Müslümanlar arasında kesin astronomi gözlemleri ile çok yakından ilgili bir "uygulamalı bilim"di. Müslüman müneccim gök cisimlerini dikkatle incelemiş, seyir ve hareket şekillerini önceden bildirmiş, daha sonra da bunları insanlarla ilgili olayların seyirlerine, özellikle de hanedanın talihlerine uyarlamak istemiştir. Gök cisimlerinin hareketlerini gözlemleyen bazı Müslümanlar, dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafında dönüyor olmasını ihtimal dahilinde kabul etmişlerdir. Ancak bu teoriler gezegen yörüngelerinin dairevî olduğu gibi eski peşin hükümler yüzünden kabul görmemiştir. Bu yüzden, Müslüman müneccimler Batı üzerinde bu teorileri nedeniyle etkili olamamış, daha ziyade Yunanlıların en özenli eserlerinin bile çok ilerisinde bulunan çok gelişmiş rasatları ve uzay cisimlerinin hareketlerini değerlendiren tabloları ile etkili olmuşlardır.
Fen İlimleri
İslâm'ın tıp sahasındaki icraatları da felsefedeki kadar önemlidir. Hekim olarak da çalışan feylesoflar Helenistik çağa ait tıbbî eserlerdeki bilgileri almışlar, ancak bununla tatmin olmamışlardır. İbnİ Sînâ, veremin bulaşıcı olduğunu keşfetmiş, zatülcenb ve birkaç çeşit sinir hastalığını tarif etmiştir. Ayrıca hastalıkların, suyun ve toprağın hastalık amilleri ile kirlenmesi sonucunda diğer insanlara yayılabileceğine de işaret etmiştir. En önemli tıbbî eseri Kanun onyedinci yüzyılın sonlarına kadar Avrupa'da baş eser olarak kabul görmüştür. İbni Sînâ'nın kendisinden daha yaşlı olan çağdaşı, Râzî (865-925) ortaçağın en büyük klinik uygulamacısıydı. En büyük başarısı kızamık ile çiçek hastalığını birbirinden ayırdetmek olmuştur.
Diğer Müslüman hekimler koterizasyonun ve kan durdurucu ajanların önemini keşfetmiş ve mide kanserini teşhis etmişlerdir. Bazı zehirlenmelerin panzehirini tarif etmişler ve göz hastalıklarını tedavi konusunda kayda değer ilerleme göstermişlerdir. Ayrıca, hıyar-cıklı vebanın mikrobik karakterini ve elbiselerle bulaşabileceğini de anlamışlardır. Son olarak, Müslümanlar bütün ortaçağ insanlarını hastanelerin organizasyonu ve tıp uygulamalarının kontrolü konusunda mükemmelleş-tirdiler. İran, Suriye ve Mısır'ın belli başlı şehirlerinde en azından otuzdört adet büyük hastane vardı ve tamamı örnek bir şekilde modern bir anlayışla düzenlenmişti. Hepsinde ayrı vaka grupları için ayrı servisler, bir poliklinik ve bir kütüphane mevcuttu. Şef doktorlar ve cerrahlar öğrenci ve mezunlara dersler verirler ve onları imtihan ederler ve onlara icazet verirlerdi. Genelde aynı zamanda berberlik de yapan hacamat yerlerinin sahiplerini bile düzenli aralıklarla teftiş etme yetkileri vardı.
Diğer büyük ilmî gelişme sahaları optik, kimya ve matematikti. İslâm fizikçileri optik ilmini kurmuşlar ve büyütücü lenslerin, ışığın hızı, yayılımı ve kırılmasının teorisi ile ilgili önemli sonuçlar çıkarmışlardır.
İslâm kimyası, Helenistik Yunanlıların bit buluşu olan ve temelde bütün metallerin aynı özden olduğu ve doğru âlet, filozof taşı bulunursa bütün basit metallerin altına çevrilebileceği inancına dayanan simyanın geliştirilmesi ile olmuştur. Fakat bu sahada ilim adamlarının çabaları kesinlikle bu sonuçsuz ve beyhude arayışla sınırlı kajmamıştır. Bazıları bu metallerin altına çevrilme teorisini bütünüyle reddetmişlerdir. Müslüman kimyacıların sayısız deneylerinin sonucu olarak, pek çok değişik yeni madde ve bileşikler keşfedilmiştir. Bunların arasında karbonat sodası, boraks, gümüş nitrat, nitrik ve sülfürik asitler, şap, güherçile, ve civaklorür vardır. Bunlara ilâve olarak, Müslüman kimyacılar damıtma, süzme ve süblimasyon işlemlerini de Matematikte Müslümanların en büyük icraatı Yunan geometrisini Hinduların rakam ilmi ile birleştirmeleri olmuştur. Batılıların 'Arap rakamları' olarak bildiği rakamları sıfır da içinde olmak üzere, Hindulardan ödünç alan Müslüman matematikçiler onlu basamak sistemini temel alan bir geometri geliştirmeye ve (kendisi Arapça bir kelime olan) cebirde ilerlemeler yapmaya muvaffak oldular. Grek geometrisini geliştirerek ve gök cisimlerinin hareketlerinden faydalanarak sferik trigonometri de büyük ilerlemeler kaydettiler. Böylelikle Hıristiyan Batı'da sonraları daha da geliştirilecek olan matematik bilgisinin bütün alanlarını biraraya getirip geliştirdiler.
Felsefeci ve fen adamlarına ilâve olarak, İslâm kültüründe şairlerin de yeri vardır. Ca-hiliyye Arapları şiir yazmada mükemmelleş-mişlerdi. Daha sonraları da edebî hünerler sarayda göze girmenin yolu haline geldi. Muhtemelen en büyük İslâm şairleri İranlılardır. (Şiirleri kendi dillerinde yazmışlardır) ve bunların Batı'da en çok bilineni Ömer Hay-yam'dır (öl. 1123). Çünkü, Rübâiyafı Vik-torya devri edebiyatçılarından Edward Fitz-gerald tarafından popüler İngilizce şiirler hâline dönüştürülmüştür. Ömer'in şiiri Sâ'di'nin (1193-1292) ve Hâfız'ın (öl. 1389) eserleri ile mükemmelleştirilmiştir. İran'dan başka Endülüs saraylarında da pek çok şiirle ^gili edebiyat ürünleri üretilmiştir.
Sanatçı yönleriyle müslümanlar çok seçmecİ (eklektik) idiler. Temel ilham kaynaklan Bizans ve Pers sanatından gelmiştir. Bizans özellikle kubbe, sütün ve kemer gibi İslâm nimarisinin yapı özelliklerine katkıda bulunurken; Pers tesiri muhtemelen, hemen bütün sanat dallarında süsleyici motifler olarak kul-'anılan natüralistik olmayan ve karmaşık dizaynlarda görülmekte idi.
en önemlisidir. Resim ve heykelcilik, insan suretinin tasvirinin dinen yasak olması nedeniyle gelişme gösterememiştir. Mimarî eser Örnekleri yalnızca camilerle sınırlı kalmamıştır. Pek çok güzel mimari örnekleri arasında saraylar, medreseler, kütüphaneler, hastaneler ve evler vardır. İslâm mimarisi ortaçağ Avru-pasınınkine nazaran kesinlikle daha dünyevî özellikler göstermektedir.
Mimarinin temel unsurları içinde yuvarlak kubbeler, minareler, at nalı kemerler, kıvrımlı sütunlar sayılabilir. Ayrıca taş oymacılığının kullanılması, ardışık şeritler şeklinde sİyah-beyaz mozaik kullanımı ve hat sanatının (kaligrafi) süslemede kullanılması gibi özellikler de mevcuttur. Bizans üslubunda olduğu gibi, dış süslemelere nisbeten daha az özen gösterilmiştir. Müslümanların el sanatları arasında ise muhteşem dokuma halı ve kilimler, mükemmel deri işlemeciliği, dantelalı ve işlemeli ipekler ve örtüler, metal kakma sanatı, cam işlemeciliği ve çömlekçilik sayılabilir. Bu sanat ürünlerinin pek çoğu birbirine geçen karmaşık geometrik desenler, bitki, meyva, çiçek ve Arapça hatları ve fantastik hayvan şekilleri ile süslenmiştir. Genelde sanat görsel desenler üzerine özel önem atfetti. Dinî öğretide bir rol oynamayan sanat oldukça soyut ve gayri-temsili idî. Bu sebeplerle İslâm sanatı modern-öncesi zamanların sanatlanndan daha dünyevî ve 'modern' gözükmektedir.
İslâm Devleti'nîn İktisadî Gelişimi
İslâm dünyasında iktisadî hayat yer ve zamana göre büyük değişiklikler göstermesine rağmen, az gelişmişlik kesinlikle onun özelliklerinden biri değildi. Tam aksine, İslâm medeniyetinin merkezî bölgelerinde ilk Arap fetih hareketlerinden ondördüncü yüzyıla kadar ticarî hayat olağanüstü ileri idi. Bunun en başlıca sebebi Arapların Suriye ve İran'da zaten müteşebbis şehir kültürünün ortaya çıkmış olduğu bir bölgeyi fethetmeleri ve bu bölgenin Avrupa ile Afrika, Hindistan ve Çin arasındaki ana ticaret yollarının kesişme noktasında olması idi. Müslüman tüccar ve müteşebbisler bu iptidaî temeller üzerine cesaretle daha iyi şeyler bina ettiler. Müslüman tacirler güney Rusya'ya ve hatta Afrika'nın ekvator bölgelerine kadar nüfuz ettiler. Diğer yandan binlerce deveden oluşan kervanlar Hindistan ve Çin'in kapılarına dek yolculuk etti. (Müslümanlar yol inşa edip tekerlekli arabalarla yük taşımak yerine develeri yük hayvanı olarak kullandılar.) Müslümanların inşa ettikleri gemiler Hint Okyanusu'nda, Basra Körfe-zi'nde ve Hazar Denizi'nde yeni rotalar tesis ettiler. Bir dönem boyunca Müslümanların gemileri Akdeniz'de de hâkimiyet kurdular. Aslında, daha sonraki gerilemenin bir sebebi de Batı'lı Hıristiyanların onbİrinci ve onikin-ci yüzyıllarda, Akdeniz'de onaltıncı yüzyıda da Hint okyanusunda hâkimiyeti ele geçirmiş olmalarıdır.
Kendisine eşlik eden bir endüstriyel gelişme olmasaydı Müslümanların bu büyük ticarî ya-yılımı pek çok güçlükle mümkün olabilirdi. Ticaretin büyük kısmı için temel teşkil eden hâdise bir bölgenin insanlarının tabiî kaynaklarını diğer bölgelere satılabilecek mamul maddeler haline dönüştürebilme yetenekleridir. Hemen hemen bütün büyük şehirler belli bir üretim çeşidi üzerinde ihtisaslaşmıştı. Suriye, Musul pamuklu elbiselerin üretim merkezi idi. Bağdat camcılık, kuyumculuk, çömlekçilik ve ipekler konusunda uzmanlaşmıştı. Şam kaliteli çeliği ve 'dımeşk' adı verilen desenli dokunmuş ipek kumaşları ile meşhurdu; Fas maroken derisi ile önem kazanmıştı. İspanya'daki Toledo mükemmel kılıçları ile biliniyordu. Bu şehirlerdeki ürünlerin listesini yapmakla ürünlerin çeşidi tükenmiş olmuyordu. İlaçlar, kokular, halılar, örtüler, danteller, yünlüler, saten, metal ürünleri ve benzerleri pek çok şehirdeki zenaatkârlar tarafından üretilmekte idiler. Müslümanlar Çinliler'den kâğıt yapım tekniğini öğrendiler, ve bu endüstrinin ürününe olan talep sadece İslâm imparatorluğunun sınırlan içinde değil Avrupa'da da büyük oranlara ulaşmakta idi.
Onikinci yüzyıla kadar yukarıda bahsi geçen sahalarda İslâm medeniyeti Hıristiyan Batı'yı kıyas kabul etmeyecek tarzda gölgelemişti. Eğer Batı ileri bir hamle yapabildi ise bu kısmen Müslümanlar'dan Öğrendikleri sayesinde olmuştur. İktisadî sahada Batılılar sulama usûlleri, yeni mahsûl çeşitleri yetiştirmek, kâğıt yapımı ve alkol damıtımı gibi müslü-manların pek çok teknoloji birikimini özümsemişlerdir. Bizim İslâm ekonomisinin etkilerine ne kadar çok borçlu olduğumuzu orijinali Arapça ve Farsça olan İngilizce'nin günlük kullanımdaki pek çok kelime gayet iyi yansıtmaktadır. Bunlara örnek trafik, tarife, magazin, alkol, muslin, portakal, limon, al-falfa, safran, şeker, şurup ve koku kelimeleridir. (Amiral kelimemiz de Arapça'dan gelmektedir).
İlmî Ve Entellektüel Katkılar
Batı, ekonomik hayatta olduğu gibi entellektüel ve ilmî sahalarda da İslâm'a çok şey borçludur. Bu sahalarda da ödünç alınan kelimeler hikâyenin bir kısmını zaten anlatmaktadır: cebir, daire, sıfır, semt-i kadem (nadir), amalgam, İmbik, alşemi, alkali, soda, almanak, Eldeberan ve Betelgeuse gibi pek çok yıldızın ismi İslâm medeniyeti Yunan felsefi ve fennî bilgisini Batı'da tamamen unutulduğu bir sırada hem kurumuş ve hem de genişletmiştir. Antik dönemlerden kalma bütün Yunan ilim eserleri Arapça'ya tercüme edilmiş, daha sonra ortaçağ Avrupasında Arapça'dan Latince'ye çevrilmiştir. Hepsinin ötesinde, Aristo'nun eserlerinin korunması ve yorumlanması İslâm medeniyetinin en kalıcı başarılarmdandır. Batı, Aristo'ya yalnızca Arapça tercümeler vasıtasıyla yeniden ulaşmakla kalmamış, bilakis Aristo'yu İslâm filozoflarının yardımı ile yorumlamıştır. Bunlardan özellikle İbni Rüşd'ün itibarı öyle yüksekti ki Ortaçağ Batılı yazarları arasında onun bahsi kısaca "Yorumcu-Şârih" olarak geçerdi. Şüphesiz Arapça rakamlar da, Romen rakamları ile hesap tutmaya kalkanların kolaylıkla bilecekleri gibi büyük öneme sahip bir mirastır.
İslâm Medeniyetinin Bellibaşlı Önemi
"Bütün bu hususi katkıların haricinde, İslâm muhtemelen Batı'ya en büyük tesiri, hemen yanıbaşında duran güçlü bir rakip ve tahayyül kabiliyetini zorlayıcı bir unsur sıfatıyla yapmıştır. Bizans medeniyeti Hıristiyan Batı ile çok yakindan bağlantılı idi ve nihai manada bu fonksiyonu üstlenecek kadar güçlü değildi. Yanlış veya doğru, Batılılar genellikle Bizans Rumlarına aşağılama ile bakmışlardır. Ancak Müslümanlara saygı duymuş ve onlardan korkmuşlardır. Onlar şu noktadan haklıdırlar. İslâm medeniyeti en üst noktasında [zenith] (bir diğer Arapça asıllı kelimeyi kullandık) kesinlikle dünyanın da en güçlüsü idi. İslâm medeniyeti şekilde olmasına rağmen yine de Araplar, İranlılar, Türkler, değişik Afrika kabileleri, Hindular gibi çok çeşitli ve farklı insanları büyük bir din ve ortak kurumlar çatısı altında birleştirmiştir. Çeşitlilik içinde birlik İslâm'ın alâmet-i fârikasıdır ve harika bir orijinal keşifler ve başarı mirası yarata-bilmiştir." (Western Civiiisations).
BEŞİNCİ BÖLÜM
İSLÂM'IN DİĞER DİNLERE ÜSTÜNLÜĞÜ
Giriş
İlâhî Yol (Din), Son Peygember Hz. Muham-med @ ile birlikte mükemmeliyetine ulaşmış ve Allah'ın peygamberleri ve elçilerinin bu dünyaya gönderiliş gayesi tamamlanarak sonuca ulaşmıştır.
İslâmî hayat sistemi, doğrudan veya dolaylı olarak, farkında olarak veya olmayarak İnsanların gündelik hayatlarına nüfuz etmiştir. Bunun etkileri siyasî, iktisadî ve sosyal sistemlerde az ya da çok kendisini göstermektedir.
İslâm'ın etkisi Öylesine yayılmış ve nüfuz etmiştir ki, pekçok kültür ve medeniyetin işler hâldeki sistem ve disiplinlerine rengini katmıştır. Bu nüfuz, çoğu kez İslâm'ın etkisi dikkate alınmaksızın veya kavranmaksızın ilim, sanat, zenaat, iktisat, siyaset, eğitim ve yasaların yapışma işlemiştir.
islâm'ın hayat tarzı, tatbikatları, prensipleri ve görüşleri diğer toplumlara sâdır olmuş, onların medeniyet ve kültürlerinin bir parçası hâline gelmiştir. Eşitlik, itibar, kardeşlik, araştırma ve bilgi elde etme hürriyeti; evlilikte, mülkiyette ve boşanmadaki haklan, inanç ve ifade hürriyeti, dinî müsamaha, millî ve milletlerarası düzeyde kollektif olduğu kadar şahsî uygulamalarda da dürüstlük, adalet ve hukukîlik gibi tüm insan haklan şimdi medenî ülkelerin kabul ettiği evrensel kurallar hâlini almıştır.
Kabul etmek gerekir ki, tarih boyunca İslâm, yönetim düzeyinde daimi olarak hüküm sürmemiş, pekçok kesintiye uğramıştır. Bugün de müslüman toplumların pekçoğunda modern eğitim, bilim ve teknolojinin geç kavran-masıyla birlikte baskı ve zulüm politikaları yürürlüktedir.
Henüz, İslâm'ın ruhu, modern uygulamanın pekçok formlarında insan fikrinin ve buluşlarının ifadesiyle sebat etmektedir.
KISIM 1
HZ. MUHAMMED @'İN ÖĞRETİSİNİ KAPSAMLI OLUŞU
Allah Rasûlü Muhammed @'in öğrel fevkalâde kapsamlı, kâinat çapında ve ge olup, insan hayatının her safhasını ve hâli durumunu kapsamaktadır. Bu öğreti, ins davranışlarının her alanına tesir etmiş, ga insanî unsurlardan arındırmış, müstehcen haksız damgalardan temizlemiş, sınırlan kabilevî ve millî görünüşünü değiştirmiş ona "Allah'ın Boyası" (sıbgatullah) ad vermiştir (2:138). Hangi boya "Allah'ın E yası"ndan daha güzel, daha âdil, daha mufi sal, tesirli ve insaniyetli olabilir? İnsan ha) tının bütünü tamamen değiştirilmişti: Sî olarak oluşturulan farklılıklar ortadan kaldı larak insanlar aynı seviyeye getirilmiş; fik inanç ve ifade hürriyeti verilmiş; hayatın lı sahasında fırsat eşitliği sağlanmıştır. Ken gayretleriyle dünyevî ve uhrevî hususlar' mesafe katetmesine (55: 33) ve huzurlu müreffeh bir hayat kazanmasına imkân tam mistir (53: 39-42).
Bu hayat düsturunda ideal İle hakikat tatb kabiliyeti mümkün gerçeklerdendi. İnsan hayatın muayyen hususlan ve hakikat ile p kiştirerek "ideaTe ulaşması Öğütlenmiştir:
"Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışıı da, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişil de, insanlara faydalı şeyler taşıyarak deniz< seyreden gemilerde, Allah'ın gökten yağmuı indirip arzı ölmüşken diriltmesinde, orada! hayvanlan üretip yaymasında, yer ile gök ar sında Allah'ın emrine boyun eğmiş rüzgârla ve bulutlan şu yandan bu yana yöneltmesine düşünen bir topluluk için nice deliller vardır (2:164).
İslâm'ın muhtelif veçheleri Prof. Muhamme Kutub'un makalelerinde çok güzel bir şekild izah edilmiştir. Bu makalelerden konumuz ile ilgili kısımları aşağıda aktaracağız.
Pratik Bir Hayat Sistemi
"Bize sık sık soruluyor: 'Müslümanların bah-setiği İslâm hani, nerede? İslâm'ın doğru şekli ne zaman uygulandı? Siz İslâm'ın mükemmel ve ideal bir sistem olduğundan bahsediyorsunuz. Fakat o anlattığınız şekliyle İslâm, hiç gerçek hayatta var oldu mu? Eğer İslâm'ın uygulamadaki şekli sorulsa sadece Peygamber @'in hayatından, Hulefa-i Raşi-dîn devrinden, daha doğrusu ilk iki halifenin hayatından kısa bir periyoda dayanıyorsunuz. Her meselede Ömer b. Hattab'a yapışıyorsunuz. Özellikle onun şahsında İslâm'ın şeklini yüceltiyor, onu en şaşalı taraftarıyla tasvir ediyorsunuz. Halbuki İslâm hakkında bir araştırma yaptığımız takdirde feodalizm, haksızlık, zorbalık, irtica ve tembellikten başka birşey göremeyiz. İslâm'ın halka, yükümlülüklerini yerine getirmedikleri takdirde yöneticilerini cezalandırma hakkını verdiğini iddia ediyorsunuz."
"Hulefa-i Raşidîn devri hariç, insanlara, yöneticilerini cezalandırma şöyle dursun ne zaman seçme hakkı verilmiştir? Ayrıca İslâm'ın âdil bir ekonomi ve gelir dağılımı sunduğunu söylüyorsunuz. Hatta ilk dört halife dönemi dahil, insanlar arasındaki seviye farkı ne zaman giderildi? Bize İslâm'ın her vatandaşa iş sağlamakla yükümlü olduğunu söylüyorsunuz. O halde bazen dilenciliğe varan ve mahrumiyete ve yoksulluğa mahkûm edilen milyonlarca işsizin vebali kimin?"
"Yine, İslâm'ın kadınlara sağladığı haklardan söz ediyorsunuz. Kadm bu haklara bilfiil ne zaman nail oldu? Onların müsait olmayan sosyo-ekonomik şartlardan dolayı bu haklan hiçbir zaman uygulayamadıkları gerçeği doğru değil mi? Nefirleri terbiye eden, gönüllere Allah korkusunu yerleştiren, bu sebeple yönetenlerle yönetilenler ve çeşitli halk sınıflan arasına hayır yolunda yardımlaşma esasına dayanan alâkaları kuran İslâmî terbiye sisteminden bahsediyorsunuz. Bazı dönemlere ait nâdir örnekler müstesna, o bahsettiğiniz terbiyeye şahit olunmuş mudur? Bahsettiğiniz Allah korkusu, fakirlerin haklarına tecavüzü ve onlara karşı yapılan zulmü önlemeye; yöneticilerin kandi çıkarlarını tercihlerine, hürriyetleri ayaklar altına almalarına ve milleti zillete düşüren davranışlara mâni olmuş mudur? Gerçekte siz, dünyada tatbikatı olmayan bir rüyadan ve bir hayal ülkesinden bahsediyorsunuz. Verdiğiniz örnekler ise, bir daha tekra-n mümkün olmayan, tarihin belli bir döneminde cereyan etmiş sübjektif olaylardır."
Bu nakledilenlerin hepsi, ateist ve benzeri kimselerin iddialarıdır. Maalesef birçok müs-lüman da bu tür propagandalara yem olmaktadır. Bu tür şüpheler, emperyalistlerin söylediklerinden başka İslâm tarihi hakkında bir şey bilmeyen kimseler üzerinde tesirini icra etmektedir. İşte bugün İslâm nizamını yönetimden uzaklaştıranlar bu şüphelerin ifsat ettiği kimselerdir. Burada kesin bir aynım yaparak, nizamın kendisinin idealliği İle uygulamasının idealliğini tefrik etmek gerekmektedir. Bu durumda şöyle bir soru sorulabilir: İslâm, kendi tabii karakteriyle uygulama sahasına çıkarılması imkânsız hayalî unsurlara mı dayanyor ki, dünya gerçekleri arasında tatbik edilmeyen bir sistemdir? Yoksa, tarihin belli dönemlerinde başarı ile uygulanmış haliyle mi bir vakıadır? Açıkça, bu düşüncenin iki şekli arasındaki fark çok büyüktür. Birincisi bizi şöyle bir neticeye götürür: İslâm ideal bir nizam ise, şartlar ve imkânlar ne kadar değişirse değişsin, tatbikinden ümit yoktur. İkinci düşünce şekli ise, İslâm'ın gerçekçi bir nizam olması, bir takım şart ve sebeplerin onun tatbikatı arasına girmiş olması ki, bu defa durum farklıdır. Engel şart ve sebepler ortadan kalkınca her zaman tatbiki mümkündür. Bu iki durumdan önceki mi yoksa sonraki mi İslâm'a tatbik edilebilir?
Mesele gayet açık olduğundan sorunun cevabını fazla aramak gerekmiyor. İnsanlık tarihinde bir defa da olsa tatbik edilmiş olması, İslâm'ın tatbikata elverişli bir nizam olduğunu kesin olarak İspat ve ifade eder. Hayata uygulanmış, tatbik edilmeye muktedir ya da benimsenmiş oluşu aynı zamanda hayalî unsurlara dayanmadığını da gösterir. Çünkü insanlar önceleri ne idiyseler şimdi de aynıdırlar; haddi zatında insan tabiatında bir değişme olmamıştır. Bir defa vukua gelenin bir defa daha ve defalarca meydana gelmesi tabiatıyla mümkün olan şeylerdendir. Günümüzdeki yöneticilerin, İslâmî yönetimin tekrarının ve canlanmasının İmkânsız olduğu şeklindeki iddiaları hiçbir mesnede dayanmamaktadır. Onlar bu görüşleriyle, önceki insanların bugün erişilmesi mümkün olmayan bir seviyede olduklarını ima ediyorlarsa, yine, insanlığın daima ilerleme yolunda büyük mesafeler katet-tiği şeklindeki kendi tezlerini çürütürler
Fakat, İslam tarihinde Ömer b. Abdülaziz devri gibi göz kamaştırıcı devrelerde vukua gelenlerin dışında bir defa bile Hulefa-i Raşidîn devri niçin tekerrür etmemiştir? şeklinde bir soru da sorulabilir. Bunun cevabı tarihin sayfalarında mevcuttur. Tam olmamakla beraber İslâm nizamı yüzyıllarca dünyaya hâkim olmuştur. Bu hâl ya mahallî bir tatbikat şeklinde ya da belirli bölgeleri de içine dahil ederek beşer hayatını etkisi altın; alan bir vaziyette olsun, tarihite sergilenmi evrensel bir gerçektir.
Bu yüzden şu iki gerçeği belirtmeye gerel vardır: Birincisi, insanlığın İslâm'ın yardı mıyla büyük bir hamle gerçekleştirdiği ve gö mülmüş olduğu bataklıktan onun sayesind* yüksek ahlâki seviyeye ulaşması Hulefa-Raşidîn devrinde görülmüş, sıradan, fizikî kanunlarla açıklanması mümkün olmayan bi] hâdisedir. Bu, dünya üzerinde İslâm'ın gerçekleştirdiği mucizelerden biridir. Ancak bu şahısları ve bütün davranışlarıyla sözkonusu mucizeyi gerçekleştiren kahramanları yetiştirmek için uzun bir hazırlık, ferdî ve özel bii eğitime muhtaç idi.
Bilindiği gibi İslâm, kendinden önce veya sonra tarihin hiçbir devrinde ve hiçbir nizama nasip olmayan, görülmemiş bir tarz ve göz alıcı bir süratle yayıldı. İşte bu da İslâm'ın mucizelerinden bir mucizedir. Bu mucizeyi, materyalist ve ateistlerin maddeci ve iktisatçı doktrinlerinlerinden hiçbiri izah edemez. İslâm'ın bu hızlı yayılışı ile birlikte, İslâm'ın gerçek ruhundan tam anlamıyla haberdar olmaktan ya da İslâm'ın iktisadî ve siyasî sisteminin gerçek Önemini kavramaktan uzak pek çok topluluk katıldı ki, onları Arap yarımadasındaki ilk müslümanlyar gibi İslâmî ruhu tam manasıyla aşılayan bir terbiye ile terbiye etmek mümkün olmamıştır. İşte bu toplulukların İslam'a girmelere ve müslüman topluluğundan sayılmaları sebebiyledir ki, İslâm ülkesi oldukça genişledi. Ancak İslâm'ın sahih prensipleri insanların gönüllerinde tam manasıyla yerleşemedi. Bu yüzden Emeviler, Abbasiler, Türkler ve daha nice devletler zaman zaman İslâm'ın özelliklerini hakkıyla kavramamış yöneticilerin eline geçti. Böylece İslâm prensipleminden uzaklaşmak ve onunla oynamak kolaylaştı.
İkincisi ise, İslâm'ın bu hamlesi beşerî ilerlemeye oranla elbetteki tabii değildir. Çünkü bu hamle, düşük şehvetlere gömülmüş ruhları oralardan alıp daima insanlığın iftihar edeceğİ en yüksek sevilyeye yükselttiği gibi, onları bir an kölelikten alarak, insanlığın tecrübe ettiği nizamların hepsine nisbetle ileri bir adım sayılmakta devam edecek olan sosyal adalet Örneği bir seviyeye yükseltti.
İnsana bu umulmadık ahlâkî yüceliği kazandıran İslâm, Peygamber ve ashabı'nm şahsında emsal olan olağanüstü bir manevî kuvvet idi. Bu kuvvet, insanoğlunu normal olarak elde edebileceğinden daha yüksek bir düzeye yükseltmiş ve mucizeye benzer şeyler yapar hâle getirmiştir. İşte bu muazzam akım yavaşlayınca, insanlar kendi yüce ufuklarından uzaklaşmağa başladılar. Bununla beraber, her ne kadar İslâm'ın gerçek ruhundan parlak bir kaynağı muhafaza etmişlerse de, ileriki satırlarda onun İnsanlık tarihindeki ilmî tesirlerinden bahsedeceğimiz gibi, bunun manası hiçbir zaman inkarcıların dedikleri gibi değildir. Çünkü onlar "en azından İslâm'ın ilk dönemlerinde insanların gerçekleştirdiklerini gerçekleştirebilmemiz için bizzat Rasûlullah @ ve ashabının varolması gerektiği"ni ileri sürerler. Bu tabiatı itibariyle doğru değildir. Çünkü devlet siyasetinde, iktisadî sistemde ve toplumun ilgilerinde ondört asır önce mucize sayılan şeyler, uzun zamanların geçmesi ve bu zamanlar boyunca beşeriyetin geçirdiği sayısız tecrübelerle artık bugün yeryüzünün dört bucağında kudret sınırlarının içine girmiştir. Yüksek ahlâkî ideallerinden vazgeçerek, -her ne kadar İslâm ona özel bir ihtimam gösterir ve bilfiil pratiğiyle onun arasını ayırmazsa da- bugün İslâm'ı hayatın gerçekleri arasında tatbik etmek istediğimizde, elbette İslâm'ın ilk dönemlerindeki müslümanlann yaptığı gibi mucize şeklinde bir sıçrama yapmayacağız. Çünkü insanlığın tecrübeleri bizi o yüce zirveye yaklaştırmıştır. Böylece oraya ulaşmak bugün daha yakın, o zamana oranla sarfetmemiz gereken gayret daha az olacaktır. Modern hayattan verilecek birkaç örnek, yukarıda söylediklerimizin doğruluğunu göstermeye yetebilir: Bugün genel seçimle yöneticilerini tayin eden, icradaki görevlerini ifa etmede başarısız olanları azleden milletler, tatbikat olarak İslâm'ın ilk devirlerindeki devlet yönetimine ait İslâmî uygulamadan çok farklı birşey yapmıyorlar. Evet bu, Hz. Ebu Bekr ve Ömer'in hilâfetleri zamanı için bir mucize olabilir. Fakat bugün bu, istediğimiz zaman bizim de imkânımız dahilindedir. Yani bu toplulukların sahip oldukları şuur bizde de mevcut olduğu zaman başka ne engel vardır? Madem ki biz buna İngiltere ya da Amerika'yı taklit ederek sahip oluyoruz; o halde İslâm'da mevcut olan bu özellikleri İslâm adına istemekten ve onun adıyla tatbik etmekten niçin âciz kalıyoruz?
"O devirde, devletin memuru hükmünde olanların temel ihtiyaçlarının teminat altına alınması Peygamber @'in kesin bir emridir. Uygulamaları için proleterya diktatörlüğüne muhtaç olan komünizm; asla bu tür baskılara dayanmaksızın ilkelerini tatbik eden İslâm'dan etkilenmiştir. Eğer biz bugün onun tatbikini istersek o bizim elimizdedir. O halde onu komünizmden almak istiyoruz da neden İslâm'dan almıyoruz? Bunun için önemli bir problemin son tahliline değinmede yarar var: Acaba hayatta bütün sosyal, siyasî ve iktisadî sistemlerin tatbiki mümkün müdür, yoksa gayri mümkün müdür? Madem ki, bunların tatbiki her yerde ve her sistemde mümkündür, o halde daha önce tatbik edilmiş olmasına rağmen neden İslâm nizamının tatbiki bugün mümkün olmasın? Bu bakış açısıyla, İslâmî hayat tarzının gerçekte, insanlık için uygula-nılabilir yegane pratik hayat sistemi olduğunu buluruz.
Sosyalistlerin ve komünistlerin, İslâm'ın dinî niyet ve heyecanlara bağlı bir sistem olduğu, modern hayatın ise bilimsel temeller üzerinde yükseldiği şeklinde, etrafı karıştırmak ve zihinleri bulandırmak maksadıyla ortaya attıkları vehimlerinin hiçbir değeri yoktur. İslâm'ın hukukî esasları dinî niyet ve heye-. canlardan ibaret değildir. İlk halifeler, İslâm'ı tatbik ettikleri, şûra heyeti ile istişarelerde bulundukları ve sistemle ilgili içtihatlarında asla hayal âleminde yaşamıyorlar ve insanların niyetlerine dayanmıyorlardı.
"Gerçek şu ki, İslâm uygulamada yalnız kanuna dayanmayı yeterli görmez. O, kişilerin, fikir ve eylemlerinde meşru sınırlar dahilinde kalmalarını sadece kanundan ve yönetimden korkmalarıyla değil, içten gelen vicdanî bir arzu ve kendi nefislerinde tatbik edecekleri terbiye ile sağlamak ister.
Hiç şüphesiz bu, insanoğlunun dünya siyasetinde şimdiye kadar kazandığı en büyük basandır. Her şeye rağmen kurallar her zaman için vardır. Şeriat, insanların dinî gayret ve niyetlerinden ayrı olarak, Hz. Osman'ın "Allah, Kur'ân ile sınırlandırmadığım bir otorite ile sınırlandırır." sözünde olduğu gibi tarafsızca uygulanır.
"Bazı yazarlar, İslâm'ın yeniden canlanmasının imkânsız olduğu iddialarıyla, Hz. Ömer'in istisna olduğunu; onun gibi şahsiyetlerin tarihte bir daha tekerrür etmeyeceğini söylerler. Böylelikle de İslâm dâvetçilerini bir çıkmaza sıkıştırdıklarını zannederler. Bu hareket tarzı, düşüncede bir çeşit değersizliktir. Çünkü İslâmî öğretilerin ne olup olmadığını izah etmek için şahısların varlığına ihtiyaç yoktur. Her ne kadar Hz. Ömer, İslâm'ın ruhları terbiye hususunda ulaştığı en yüce < ise de, biz onlara İslâm'ın kanun ve nizî rıyla delil ve şahit gösteririz. Meselâ, ti sistemde meydana gelen bir hırsızlık vak da, suçun iktisadî veya sosyal bir ızdırap cesi olarak işlendiğine dair herhangi bir ş varit olursa "hırsızın eli kesilmez" şek] karar verilir. Şeriat bu hükmü tatbik el için Hz. Ömer'in şahsına muhtaç deği Hz. Ömer bütün içtihatlarını İslâm'da ı bir asıldan istinbat etmiştir. O, bu koı "Şüpheli hallerde hadleri tatbikten kaçıı hadisine dayanmışın-. Eğer biz bugün onu bik edecek olursak elbette ki, karşımızda veya açık bir güç bulmayacağız. Hiçbir gi çıkıpta bize Hz. Ömer'in olmadığını Öne rerek bu tür hükümleri uygulayamayacağ zı söylemesi düşünülemez.
"Aynı şekilde Hz. Ömer, yöneticiye, zen lerin mallarının fazlasını alıp, meselâ gi müzde İngiltere'de yapıldığı gibi, fakirler sında dağıtma hususunda tam bir yetki v< meşini emretmiştir. İşte bu Hz. Ömer'e şahsî bir görüş olması haliyle değil, huk bir içtihat olması vasfıyla bugün tatbik ed cek bir kanundur. Çünkü Hz. Ömer onu '*! vetlerin yalnız zenginler arasında dolaşan şey olmaması için" (59: 7) gibi şeriattaki bit bir esastan çıkarmıştır. Şimdi biz onu gulamak için mutlaka Hz. Ömer'e muhtaç ğiliz. Çünkü yanında Hz. Ömer olmadığı r de İngiltere onu tatbik etmiştir.
"Hz. Ömer, aynı zamanda, insanların elde tikleri servetleri meşru yollarla mı, yol gayri meşru yollarla mı kazandıklarını öğn mek maksadıyla mal yığımı konusunda vi lerine hitaben genelge yayınlamıştır. ŞÜpl siz bu Hz. Ömer'in yokluğunda da tatbik e lecek bir prensiptir. Hz. Ömer sokakta bı: kılmış çocuğun devlet tarafından bakılıp t yütülmesi ve masraflarının beytülmalden ki şılanması gerektiğini, çünkü ana babanın iş miş olduğu suçta çocuğun bir günahının ol mayacağını beyan etmiştir. Avrupa ve Ame ka'nm ancak 20. yüzyılda tanıyabildiği benzer kanunu tatbik için de Hz. Ömer gerekmemektedir.
"Bizim, Hz. Ömer ile olan müdafaalarımızın çoğu, onun eşsiz şahsiyeti vasfıyla değil, ancak İslâm'ın ilk devirlerindeki kanun yapıcıların önde gelenlerinden, tasarruflarında Jslâmî ruhu en iyi anlayanlardan biri olması vasfıyladır. Hz. Ömer, nesiller boyunca müs-lümanlann kendine ulaşmağa ve yaklaşmağa çalışacakları yüce örnek olarak kalacaktır. Eğer müslümanlar o yüce gayeye ulaşırlarsa o bütün İnsanlık için hayırlı olur. Eğer müslümanlar için ona ulaşmak mukadder değilse, yabancı devletlerin kapılan önünde dilenmek, onların prensiplerinden medet ummak ve onların sistemlerinden ilke çıkarmak yerine uygulamaları için gerçek fiilî kanunları müslü-manlara yeterlidir."
"Yine, İslâm'a karşı yaygın ama hatalı bir görüş vardır. Buna göre, 'İslâm, hulefa-i raşidîn dönemi hariç, ondan sonra hiç mevcut olmamıştır' iddiası aynı zamanda müslümanlardan da taraftar bulmaktadır. Yine 'Ömer b. Abdü-laziz döneminde göz alıcı bir parlaklıkla kısa uygulaması istisna edilirse, İslâm'ın kâmil şekli hulefa-i raşidîn devrinden sonra tam ve devamlı olarak tatbik edilmemiştir' iddiası da Öncekiyle benzerlik taşır. Evet, bunda kısmî bir hakikat payı varsa da buradan asla, o devirden sonra İslâm sona ermiştir, anlamı çıkarılamaz. O iki devrin dışmda, halk değil yalnız yönetim, bazen kısmen, bazen de tam bir çöküş ile bozulmuştur. Bunlara rağmen İslâm toplumu ve cemaati, yönetim merkezinin dışında, birbirleriyle yardımlaşan ve birbirin koruyan, İslâmî bir ruh ile, mala sahip olanlar ve olmayanlar, efendiler ve köleler diye bir ayırıma tâbi tutmadan, kendi aralarındaki emek ve onun karşılığındaki ortak faydayı gözeterek, gerçekten İslâmî esaslara bağlı örnek bir kardeşlik atmosferinde yaşamakta devam ettiler.
Tarihin aynı devresinde, Avrupada meydana geldiği gibi, İslâm dünyasında hiçbir vakit ağaların ve derebeylerin arzularına göre özel mahkemeler kurulmadı. Özellikle Selahaddin Eyyubi devrinde bizzat haçlıların da şahit oldukları gibi, İslâm düşmanlarıyla yapılan savaşlarda, İslâm âdet ve gelenekleri genel havaya hâkim olmakta devam etti. Müslümanların ilme olan iştiyakları ve medeniyete saygıları Endülüs ve diğer İslâm beldelerini, çeşitli fenlerde ilim tahsil etmek isteyenlerin yegane sığınacakları yeri haline getirmekte devam etti. İslâm'ın yaktığı bu meşale, tüm Avrupa'nın kendisinden ilim öğrendiği, usûllerini aldığı, bütün kuvvetiyle ona doğru yükselmeğe çalıştığı, etrafını aydınlatan ışık kaynağı olmuştur.
"Kısaca İslâm, Batı'da genel olarak anlaşıldığı gibi bir sadece bir ideal değildir; o uygulanmış ve uygulanabilir bir sistemdir. Onun için insanlık bugün onu tatbike on üçüncü yüzyıl Öncesinden daha kudretlidir. Çüankü insanlığın geçirmiş olduğu uzun tecrübeler, kendisiyle İslâm' nizamı arasındaki ufukları birbirine yaklaştırmıştır. Aslında boş bir idealizm suçlamasının komünizme yöneltilmesi gerekmektedir. Çünkü onlara göre komünizme gerçek evresine henüz ulaşamamıştır. İddialarına göre, dünya durmadan ideal evreye doğru hareket etmektedir. Bütün dünya tek bir komünist devletin kontrolü altına girdiği zamandır ki ancak, insanlığın bütün ihtiyaçları giderilecek ve tüm mallar, vatandaşlar arasında eşit bir şekilde dağıtılacaktır. Bu komünist hayal ülkesi, gerçek dünyada gerçekleştirilmesi asla mümkün olmayan bir ütopyadır. (Öyle olduğunu da bugün yaşayanlar görmektedir). Böyle bir düşünce sadece hamakat sahiplerini etkiler. İşte bu dealizmdir." (islam, The Misunderstood Religion, sh.176-184).
İslâm Ve Gelişme
Bu dinin tarihini boydan boya gözden geçiren bir kimse, bu tür şüphelerin anlaşılır bir temeli olmadığını görecektir. İlerleme ve medeniyet yolunda İslâm'ın karşı durduğu tek bir an geçmemiştir.
Şüphesiz İslâm; yarısı bedevi olan, kabalıkta, taş yüreklilikte son hadde vardıkları için haklarında Kur'ân-ı Kerîm'in "Bedeviler küfür ve nifak yönünden daha şiddetli ve Allah'ın Rasûlüne indirdiği emir ve yasaklan bilmemeye daha müsaittirler..." (9: 97) buyurduğu bir muhite gelmiştir. İslâm'ın en büyük mucizelerinden biri, böylesine kaba, haşin ve atılgan bir topluluktan; gerçek ve Örnek insanlık vasıflan yüklü bir millet meydana getirmiş olmasıdır. Öyle bir millet ki, sadece kendileri Allah'ın gösterdiği hidayet yoluna girmek, böylece içinde bulunduklan hayvanlık mertebesinden yüksek insanî ufuklara doğru yükselmekle yetinmemişler, aynı zamanda, insanları İlâhî yola yönelten rehberler olmuşlardır. Yalnızca bu hâl bile, İslâm'ın, insanlan medenileştirmek ve ruhlan terbiye etmek hususundaki kudret ve maharetine açık bir misaldir.
Şüphesiz İslâm, ruhların içinde cereyan eden bu muazzam İşlerle de yetinmez. Halbuki bu, emekleri tüketen ve tescile lâyık olan gerçek iş ve vazifedir. Çünkü bu, bütün medeniyet ve gelişmenin son hedefidir. İslâm bu fikir ve şuurları güzelleştiren derin terbiye ile de yetinmemiştir. Bunların hepsinden fazla olarak, insanlığın önemle üzerinde durduğu ve hayatın özü saydığı medeniyet eserlerinin hepsini kendi sahasına çekmiş, Allah'ın vahdaniyeti hakkındaki akidesine muhalif olmadığı ve Allah'ın kullan için yapılması gerekli hayır ve iyiliklerden insanlan uzaklaştırmadığı müddetçe fethettiği memleketlerdeki medeniyetleri himaye ve teşvik etmiştir.
Müslümanlar, eski Yunanlılarda mevcut üb, astroloji, matematik, fizik, kimya ve felsefe gibi ilimlerle ilgilendiler. İlmî çalışma ve araştırmalanyla şan ve şeref sahifelerine yenilerini katülar. Hatta müslümanlar ilmî çalışmada o kadar ileri gittiler ki, Avrupa'da meydana gelen rönesans hareketi ile bilim ve keşif sahasındaki zaferleri, Endülüs'deki İslâm medeniyetinin temelleri üzerine kurulmuştur.
Bütün bunlar bilindiği halde, İslâm için insanlığa faydalı ilim ve tekniğin karşısında olmuştur, denilebilir mi?
İslâm'ın günümüz Batı medeniyeti karşısındaki durumuna gelince, onun durumu geçmiş medeniyetlerin hepsinin karşılaştığı durumla aynıdır. İslâm bugünkü medeniyetten, kendine verebileceği her türlü hayır ve iyilikleri kabul eder, içinde kötülük bulunanları ise reddeder. İslâm insanlan fikrî veya maddî uzlete çağırmaz, hiçbir vakit de çağırmamıştır. İnsanlığın birliğine, her ırktan ve eğilimden İnsanlar arasındaki yakınlık bağlanna olan inancından dolayı, diğer medeniyetlere şahsî, millî veya dinî herhangi bir düşmanlıkla karşılık vermez.
Bilinmelidir ki, İslâm davası, bugünkü modern imkânlardan istifade etmenin karşısında değildir. Hiçbir zaman Müslümanlar, evlerinde, iş yerlerinde, çiftliklerinde ve benzeri yerlerdeki âletlerin üzerine, kullanma şartı olarak, üzerlerine Allah'ın adı veya besmele yazılmasını öne sürmemişlerdir. Ancak, Müslü-manlann o âletleri, Allah'ın adıyla ve O'nun yolunda kullanmalan yeterlidir. Esasen ilim, teknik ve bunlann sonucu olan makina ve âletlerin dini, milliyeti ve vatanı yoktur. Ancak bunlardan gaye, bu iyi şeyleri iyilikte kullanmaktır. Bütün insanlar onlann kullanış yollanndan etkilenirler. Meselâ tabanca dînî, ırkı, vatanı olmayan bir icattır, fakat siz onu başkalanna karşı düşmanlık ve saldırıda kullanırsanız, işte o zaman hakkıyla müslüman olamazsınız. İslâm'a göre onu kullanmanın şartı, ya bir saldırıyı püskürtmek veya Allah rızâsı için hakkı müdafaa etmek olmalıdır.
Sinema da modern bir buluştur. Eğer onu, temiz eğilimleri, yüksek insanlığı ve hayır yolunda canlıların mücadelesini göstermekte kullanırsanız, işte o zaman hakkıyla müslü-man olmağa hak kazanırsınız. Fakat çıplak vücutları hayasızca temsil edilen şehvet sahnelerini ve rezalet çamuru içine düşmüş insanların gayri ahlâkî davranışlarım yansıtmakta kullandığınızda müslümanlıktan uzak hir tavır içine girmiş olursunuz. Aslında bu tür filmlerin kötülüğü, sadece insanın nefsini kışkırtmasında değil, olgun bir toplum için lâzım gelen manevî gıdaları ve hayatı küçümsemesinde, insanları rezil ve sapık hedeflere yöneltmesindedir.
İslâm dini, dünyanın neresinde olursa olsun, insanlığın yararına olan fikirleri tartışmaya veya benimsemeye karşı çıkacak değildir. İnsanların yapacağı herhangi faydalı bir buluşun, müslümanlar için de alınması gerekli bir şey olduğu şüphesizdir. Rasûlullah @ "İlim tahsil etmek kadın erkek her müslümana farzdır" buyurmuştur. İlim bu şekilde mutlak olarak beyan edildiğinde, bütün ilimleri kapsar. Dolayısıyla Rasûlullah @'in daveti, her yoldan ilmin tüm branşlannadır.
Sonuç olarak denilebilir ki; İslâm, insanlık için faydalı hiçbir teknik ve medenî vasıtanın karşısında değildir. Böyle bir korku da yoktur. Fakat medeniyetten maksat alkollü içkiler, kumar, ahlâkî sapıklık, sömürgecilik ve muhtelif adlar altında insanları köleleştirmek ise, İslâm haklı olarak bu sözde medeniyete karşı savaşacak ve onun insanlığı iğvasma yenilmekten en iyi şekilde koruyacaktır.
Yanlış yönlendirilmiş kimseler, İslâmî hayat tarzının bazı prensiplerinin modern hayatın ihtiyaçlarını kabul etmediğini, bazı İslâmî emirlerin aslında geçmiş nesillere hitap ettiği-nı> dolayısıyla bunların iptalinin gerektiğini, Çünkü bunların ilerlemeyi geciktiren ve engelleyen irticaî sınırlamalara sahip olduğunu İddia ederler.
Aynca şu kalıplaşmış sorularını sorarlar:
"Modern zamanların vazgeçilmez ekonomik gereği olan faizin haramhğmda hâlâ ısrar mı ediyorsunuz? Siz hâlâ zekâtı toplamak ve onu toplandığı yerde sarfedilmesinde ısrar mı ediyorsunuz?" Zekâtı da kendilerince şöyle yorumlarlar: "Zekât sistemi, modern devlet düzenleriyle uyuşmayan, ilkel bir yöntemdir. O, köylü veya şehirli fakirleri, kendilerine İhsanda bulunan zenginlerden sadaka alan kimseler olarak mahcup düşürür, gururlarını kırar."
Bir başka itiraz da şudur:
"Yine siz, içkiyi, kuman, iki cins arasında arkadaşlığı, birlikte yaşamayı ve beraber dans etmeyi haram sayıyorsunuz.. Halbuki bütün bunlar modern çağm sosyal gerekleridir."
İslâm'ın faizi haram kıldığı doğrudur. Fakat, faizin ekonomide bir zaruret oluşu ise doğru değildir. Bugün dünyada ekonomiyi faiz temeline dayandırmayan iki görüş vardır. Bunlar, asıl gaye ve hedef bakımından birbirine zıt durumda olan İslâm ile komünizmdir. Bu iki sistem arasındaki uygulama farkı, komünizm kendi sistemini ve ekonomisini tatbik edecek gücü bulmuş; İslâm ise, henüz gücünü biraraya toplayamamıştır. Dünyadaki son gelişmelere bakacak olursak, birçok ülkede kendini gösteren mücadeleler, yeni bir İslâmî uyanış ve canlanmanın işaretleridir ve bunların ortaya koyduğu gerçekler, İslâm'ın güçlenmeğe doğru yol almakta olduğunu gösterir.
İslâmî yönetim kurulduğu zaman ekonomik yapısını faizin dışında kalan esaslar üzerine bina edecektir. Ekonominin şartlan onu asla acze düşüremeyecektir.
Şüphesiz ki, faiz, modern dünyanın vazgeçilmez ekonomik bir gereği değildir. Faiz zarureti, sadece kapitalizm dünyası için gerekli olabilir. Çünkü kapitalizmin faizsiz ayakta durması imkânsızdır. Bununla beraber, bazı Batılı ekonomistler faiz sistemini tenkit ederek, onun serveti birkaç kişinin elinde biriktiren bir yapısı olduğu uyansında bulunurlar. Kitlelerin tedricen servetten mahrum bırakılması ve sonuçta bunları, servetleri ellerinde bulunduran küçük bir azınlığın kölesi durumuna düşürür. Kapitalizm bize bu gerçekleri gösteren birçok örnek sunmaktadır.
Hatırlanmalıdır ki; İslâm, kapitalizmin ortaya çıkışından yaklaşık bin yıl önce, onun iki temel direği olan tekelciliği ve faizciliği yasaklamıştır. Faizin sebep olacağı kötü sonuçlan, felaket ve zulümleri elbette ki en iyi bilen Al-lahu Teâlâ, önceki nesillere bunu yasakladığı gibi, son vahyi olan Kur'ân ile de bunu yasaklamıştır.
Tefecilik belki, ekonomisi yabancı yardımlara bağımlı olan yerlerde, bir zillettir. Fakat İslâm âleminde ekonomik yapı bağımsız ve kendi kendine ayakta durmağa muktedir olduğu, diğer ülkelerle ilişkilerimiz, boyun eğme esası üzerine değil de karşılıklı münasebetlere dayalı olduğunda, ekonomik sistemimizi İslâmî kurallar üzerine kurar ve faizi haram ederiz. Böylece bütün dünyaya oranla gelişen ve ilerleyen bir güç olarak kendi kurumlarımızı meydana getirmiş oluruz.
Zekâta gelince; herşeyden önce belirtilmelidir ki, o, fakirlere verilen bir ihsan değildir. Allah tarafından bir mükellefiyet olarak devletin milletten alıp yerine sarfedeceği bir haktır.
Maalesef, pekçok entellektüel, batıdan ithal edilen her türlü sistemi alkışlamakta ve hoş görmekte, ona medeniyetin zirvesi muamelesini göstermektedir. Fakat aynı sistem İslâm'dan gelse, bunu gericiliğin bir sembolü olarak mütalâ etmektedirler.
Bu düşünce sahiplerine, A.B.D.'ndeki, bazı merkezî idare yetkilerinin mahallî idarelere devrine dayanan, yönetim sistemini hatırlatmakta fayda vardır. Orada köy veya kasaba, kendisini şehre veya bağlı olduğu eyaletin içinde sosyal, siyasî ve ekonomik bakımdan bağımsız bir kurumdur. Sonra bu kurum merkezî yönetime bağlanır. Bu bağımsız birlikte, belirli bir oranda köy meclisinin tayin edeceği vergiler toplanır. Toplanan vergiler, aynı köyde öğretim, ulaştırma vasıtalan, sosyal hizmetler ve benzeri işlerde harcanır. Eğer bu gelirler, yapılan harcamalardan fazla ise, bu fazlalık şehir ya da eyalet hükümetine gönderilir. Diğer yandan, gelirler harcamalardan daha az ise, fark devlet tarafından ödenir. Şüphesiz bu, esas itibariyle mükemmel bir idarî sistemdir ve bu mahallî halkın bileceği ve başaracağı bir organizedir. Bu sistem, bütün işleri, küçük topluluklann ihtiyaçlannı gereği gibi bilip gidermeğe güç yetiremeyen merkezî yönetimin omuzlarına yığmaktan daha iyidir.
Entelektüellerimiz bu sistemden büyük bir hayranlıkla sözederler. Aslında onların "çağdışı" dedikleri İslâm bu uygulamaya bin üç-yüz sene önce ulaşmıştır. İslâm vergilerin toplanmasını mahallî kıldığı gibi, harcanmasını da mahallî kılmıştır. Gelir ve gider arasındaki denge, merkezî hazineye gönderilerek ya da oradan karşılanarak ayarlanırdı.
Zekâtın dağıtılmasına gelince, öncelikle şu husus açıklanmalıdır ki, İslâm'da zekatı aynen veya nakten şahısların eline vermeyi gerektiren bir zorunluluk yoktur. Zekatı, güçsüzlük, ihtiyarlık, çocukluk ve benzeri sebeplerden dolayı çalışmaktan âciz olan muhtaçların eline vermeye ilaveten, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler şeklinde vermeye bir engel yoktur.
Günümüz toplumunda İslâm'ın kurallarını tatbik ettiğimiz vakit, elbette ki her bölge, bağlı bulunduğu merkeziyle olan teması çerçevesinde, kendi işlerini kendisi gören, sonra devleti, daha sonra da İslâm âlemini ve en sonunda bütün dünyayı içine alacak olan küçük veya büyük topluluklar meydana getirmekten daha fazla bir şey yapmayacağız.
Fakat kumara, içkiye, iki cins arasındaki serbest ilişkiye gelince; bunlar İslâm tarafından, ilerlemenin öncüleri denmelerine bakılmaksızın yasaklanmışlardır.
İçki alışkanlığı, sosyal ve ferdî hastalığın belirtisidir. Sınıf farklarının şiddetlendiği toplumlarda bir sınıf halk, hislerini uyuşturan çirkin bir lüksün içinde yaşar. Bu yüzden tabiî olmayan uyarıcılara muhtaç olur. Bir başka sınıf da, içinde yaşadığı kötü gerçeklerden kendini uzaklaştırıcı tesirlere karşı amansız bir ihtiyaç ve mahrumiyet içinde bulunur. Bir lokma ekmek elde etmek mücadelesi, hislerini taşıran veya ardı arkası kesilmeyen ağır ve rahatsız edici âletlerin gürültüsü veya duvarlar arasına sıkışmış işyerinde geçen yorucu ve uzun mesailerin, iş görüşmelerinin bıkkınlık yüklediği toplum. İşte bu toplum üyelerinin hayalinde, yorgunluklardan uzak başka bir âlem meydana getirmek maksadıyla içkilere ve uyuşturuculara koşar, onlara sığınır. Ancak bunlardan hiçbiri içki içmenin haklılığını göstermez. Şüphesiz, içkinin varlığı, hastalığın varlığına bir delil ve onun ortadan kaldırılması için bir davetçidir. Toplumda sosyal rahatsızlıkların içkiden önce ortadan kaldırılması daha mantıklıdır. İşte bu manasıyla islâm'ın yaptığı da budur. İslâm önce insanla-rı içki alışkanlığına iten tüm illetleri ve sebepleri ortadan kaldırır, sonra da içkiyi yasaklar. Dolayısıyla yeni medeniyet, İslâm'ı eleştirmek yerine, fikrî, manevî, sosyal, iktisadî ve fizikî tanzim sistemiyle, ruhun hastalıklarını nasıl tedavi ettiğini İslâm'dan öğrenmelidir.
Kumara gelince, bunu uzun boylu tartışmaya gerek yoktur. Çünkü kumarı işsiz güçsüz kimselerden başkası tasvip etmemektedir.
Şimdi, büyük tartışmaların merkezi olan, ka-dın-erkek arasındaki serbest ilişkiden bahsedelim. Bazı kişiler İslâm'ı bu husustaki kısıtlamalarından dolayı suçlarlar. Bunlar Fransız medeniyetinden büyük bir hayranlıkla bahsederek, orada birbirine sarılmış iki âşığın çevrelerindeki kalabalığa aldırış etmeksizin Öpüştüklerini, bu durumda kimsenin onları rahatsız etmediğini, hatta polisin onları gelip-geçenden koruduğunu dile getirir. O hâli vazgeçilmez bir özgürlük olarak kabul eder.
Bazıları da Amerikan hayat sistemine büyük bir hayranlık besler. Orada insanların kendilerine ve başkalarına karşı oldukça samimi olduklarını söylerler. "Onlar, cinsî arzuların biyolojik bir zaruret olduğunu kabulle onun yolunu açmışlar ve o zarurete karşı toplumun dikkat ve ihtimamını sağlamışlardır. Bu yüzden her gencin bir kız arkadaşı, her kızın da bir erkek arkadaşı vardır. Beraber girerler, çıkarlar, dolaşırlar. Beraberce o zarureti giderirler. Böylece beden, ruh ve sinir üzerindeki cinsî yükten kurtulurlar. Bundan dolayı rahatlamış olarak kendilerini derslerine, işlerine verirler. Dolayısıyla işlerinde başanlı olurlar; üretimde ve ilerlemede büyük bir artış sağlanır. Bu tarzda, tüm ülke ilerler, gider."
Bu tür önemsiz ve sıradan kimseler Batı'nın ahlâkî sapkınlığından büyülenmişlerdir. Onlar, övgüyle sözettikleri o Fransızların ilk Alman saldırısına karşı nasıl zelil ve hakîr olarak yerlere kapandığını unuturlar. Bu yenilgi hiçbir zaman hazırlıklarının eksikliğinden ve askerî gücünün yetersizliğinden değildi. Bu yenilgi, savunacağı bir şeref, ırz, namus ve haysiyeti olmadığı içindi. Öyle bir millet ki, düşük zevklerin içine dalmış, şehevî arzular kendilerini bürümüştü. İşte bu yüzden, bombaların ve savaşın sadece Paris'in muhteşem binalarını ve hayâsız oyuncularını tahrip edip parçalamasından korkmuşlardı. Acaba entel-lektüelerin bizi çağırmak istedikleri bu mudur?
Şüphe yok ki, sinirler üzerinde etki yapan cinsî ağırlıktan kurtulmak doğru bir hedeftir. İslâm ona en büyük ihtimamı göstermiştir. Çünkü çok iyi bilir ki, cinsî ihtiyaçlarını tatminden mahrum olanlann çalışma ve üretim gücü düşer. Bu arzu, onları ayrılamayacakları bir âleme hapseder. Ancak bu konuda değerli olan hedef, doğru vesilelerin ele alınmasını gerektirir. Bütün toplumu kötülüğe bulaştırmak, birbirlerinin üzerine atılan hayvanlar gibi gençleri başıboş bırakmak hiçbir zaman doğru değildir.
Şayet bazı yanlış yönlendirilmiş kimselerin anladığı gibi, Amerikanın büyük üretimi bu cinsî başıboşluktan ileri geliyorsa, anlaşılmalıdır ki, o maddî bir üretimdir. Bunun sadece insan ile robotun yer değiştirmesine dayalı maddî bir üretim olduğunu bildirmeliyiz. Bu tarz üretimde insana ihtiyaç en alt düzeye indirilmiştir. Fikrî ve prensipler âleminde dönen dolaplara gelince, tarih boyunca insanlığın tanıdığı en çirkin kölelik usulleriyle zencileri köleleştiren Amerika'dır. Sömürgeciliğin lehindeki davaları dünyanın her yerinde destekleyen de odur. Hayvanı hislerin tesirin-deki düşüklük ile sömürgecilik ve köleleştirmede kendini gösteren ruhî düşüklük arasını ayırmak mümkün olmaz. Bunların her ikisi de medenî kimselerin başvurmaları mümkün olmayan bir düşüklüktür.
İnsanların çoğu güzel ve nazik kadınlarla arkadaşlıktan büyük zevk alırlar. Şüphesiz bu vakidir ve gerçektir. Tabiî ki nefis, yemeklerde olduğu gibi değişik şekil ve tarzlardan da hoşlanır. Fakat biz, öncelikle hedefleri sınırlamak zorundayız. Diğer hedeflerden vazgeçerek acaba hayatta bizim vazifemiz, sürür ve sevinçten en büyük nasibi almak mıdır? Bedenî zevklerin hazzı 20. yüzyıl batı dünyasının keşfi değildir.
Daha Önce Yunan, Roma ve İran onu tanımış ve boyazlanna kadar o zevklerin içine dalmışlardır. Fakat bahsedilen bu toplulukların haram olan şehevî arzulara düşkünlüğü, hepsinin şan, şeref ve devletlerini altüst etmiş, sonlarım getirmiştir.
Batı, hayli önemli maddî güce (ilim, toptan üretim ve çalışma azmi) sahiptir. Bu maddî gücün meydana getirdiği zevkler onu azıtarak çöküşünü hazırlamaktadır. Fakat biz bu güce sahip olamıyorduk. Geçen iki yüzyıl boyunca bizi kuşatan sosyal ve siyasî şartlar, hiçbir zaman bizim lehimize olarak cereyan etmedi. Böyle olunce medeniyet adına, ilerleme adına ya da gericilikle suçlanmaktan kaçmakla, şehvetlerin üzerine eğilmekten ne fayda elde ederiz? Eğer, kendimizi heva ve hevesimize teslim edersek, durumumuz asla düzelmeyecek ve daima bozulup gerileyeceğiz. Gelenekleri terketmeyi destekleyen tüm bu "özgür düşünürler" sömürgeciliğin birer temsilcisidirler. Sömürgeci güçler bu yazar ve düşünürleri pek iyi tanırlar. İnsanların inançlarını ve ahlâkî değerlerini bozmak, zevk ve sefa peşine sürüklemek, gençleri şehevî arzularla yıpratrnak yolunda yaptıklarını teşvik ederler.
Sık sık yanlış yönlendirilmiş insanların şöyle söylediklerini işitiriz: "Batı toplumlarındaki kadınlara bakın; diğer dişilerden farklı olarak kadınlığa yükselmiştir. Onlar sosyal hayatta rol oynar duruma gelmişlerdir." Kadının çalışmak maksadıyla dışarı çıkması ve toplumda dağılması, evinde oturduğu zaman meydana çıkması mümkün olmayan bazı kabiliyetleri ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla kadın evde çocuklarıyla meşgul iken, bu gibi vazifeleri yapamazdı. Bu durumda şöyle bir soru karşımıza çıkıyor: Bu tür tecrübeler kadının şahsî yapısına her hangi bir katkıda bulunmuş mudur? Kadının bir çok hususlarda noksanlaş-masına yol açan bu hâl acaba kadına yeni bir şey kazandırmış mıdır?
Yine soralım: Bu tür tecrübeler insanlığa yeni bir şey ilave etmiş midir? Yoksa birkaç şey kazandırmasına rağmen, çok şey mi kaybettirmiştir?
Batıda kadın, erkekle beraber dolaşan, flörtü olan, onun cinsî arzularına cevap veren, bazı güç meselelerde erkeğe yardımcı olan iyi bir arkadaş olmuştur. Ancak o, bunlann hepsine rağmen iyi bir eş ve iyi bir anne olmağa muktedir olamamıştır. Bu gerçek ABD'deki boşanma oranlarıyla doğrulanmaktadır. % 50'yİ aşan bu oran Avrupa'da biraz daha azdır. Fakat orada da dost ve metres hayatı almış yürümüştür. Bu, evliler arasında bilinen bir şeydir. Eğer kadın her haliyle aile hayatını temin eden, kocasını istikrara kavuşturan İyi bir eş olsaydı, AB D'de bu kadar boşanma meydana gelmez, Avrupa'da da evlilikten kaçmak manasını taşıyan ve bîr çeşit boşanma olan metres hayatı veya benzeri şeyler vuku bulmazdı. Şu hususa da dikkat etmek gerekir: Kadının işte çalışması, annelikle meşgul olmaya gerekli zamanı ve ruhî imkânı vermiyor. Çünkü işten yorgun ve bitkin hâle gelen kadın, psikolojik yapısında anneliğe ait gerçek enerjiyi bulamaz ve sorumluluğundan daha fazlasını yüklenmeye gönlünde istek de kalmaz.
Diğer tarafta, zevk ve şehvet düşkünlüğünden insanlık gerçek anlamıyla hiçbir şey kazanmamıştır. Şüphesiz kadınların milletvekili, bakan, başbakan, ilim adamı, tüccar olması veya fabrikalarda, otellerde, mağazalarda binlerce milyonlarca kadının çalışması insanlığın problemlerim halletmemiş ve azaltmamıştır. Kadının mecliste konuşmaktan veya yaptığı memuriyetten başka toplumda yapacak daha mühim vazifeleri vardır. Kadın belirli bir gayeye sahip olarak çocuklarını terbiye ettiği, böylece ıztırap ve sapıklıkların bozamayacağı olgun insanlar ve olgun vatandaşlar yetiştirdiğinde, onun toplumdaki önemli rolünü kimse İddia edemez. Belki mecliste alkışlandığı, salonda veya sokakta beğenildiği zaman keyiflenir ve gururlanır. Şayet bundan sonra kadına, annesiz bir takım nesiller yetiştirme hastalığı arız olacaksa, o zaman hayatın kıymeti nedir? Nesillere, ruhundaki kötü arzuları etkisiz hâle getirecek sevgiyi, kendisini böyle bir kutsal göreve adamış anneler verebilir ancak.
Kadına eziyet etmek, onu dünya zevklerinden mahrum bırakmak, böylece şahsî yapısını geliştirmemek bize gerekmeyen şeylerdir. Fakat hayat bize -kadın ya da erkek olarak- kendi yolumuzu çizmemize ya da hoşumuza giden tarzda mevcudiyetimizi öne sürmemize izin vermez.
Eğer hiçbir sınır olmaksızın kendi kendimize hoşça vakit geçirebilecek kadar bencil olsaydık ne olurdu acaba? Bizim bencilliğimiz ve sapıklığımız yüzünden kötüleşip yorgun düşen nesiller dünyada bize halef olurlar. Bu kötülük ve yorgunluk erkek ve kadın her ikisine da şâmildir. Gelecek nesillerin, dünyada bir cinse ait süren meselesi yüzünden iztırap çekmesi pahasına, nesillerden birinin bazı fertlerinin zevk ve safa içinde yaşaması bir fayda sağlar mı..
Bütün insanlığı, hiçbirini diğeri üzerine tercih etmeden, birbirine bağlı, bir kuşaktan bir başka kuşağa geçmekle kesintiye uğramayan bir bütün kabul etmesi İslâm'a ayıp ve kusur isnat etmek mümkün değildir (M. Kutub, Isla/n, the Misunderstood Religion, sh. 139-149).
Batılı psikologlar dini; kişideki istekle çalışma azmini kırdığı; günah duygusunun hayatı tatsız hâle getirdiği; özellikle dindar insanları tedirgin eden suçluluk duygusunun yapılan her hareketi günah ve hatalı kabul ettiği; bunlardan ancak hayatın hoş zevklerinden sakınmakla kurtulabilecekleri düşüncesini verdiği iddiasıyla suçlamaktadırlar. Bu psikologlar, Avrupa'nın dine bağlı kaldığı sürece cehaletin karanlığında yaşadığını; dinin prangalarından kurtulduğunda ise duyguların hürriyete kavuştuğunu, iş ve üretim sahasında hamle üstüne hamle yapıldığını iddialarına ilave ederler. Arkasından şu soruları sorarlar: "Dine dönmek mi istiyorsunuz? Serbest bıraktığımız, ilerici duygulara pranga mı vuracaksınız? Gençleri 'bu haram, bu helâl' sözleriyle hayattan mı uzaklaştırmak istiyorsunuz?"
Bırakalım Avrupa'yı, kendi dini hakkında dilediğini söylesin. Burada bizim onları tasdik veya tekzip etmemiz gerekmez. Çünkü biz, dinden genel olarak bahsetmiyoruz. Bİz, ancak İslâm'dan bahsediyoruz.
İslâm'ın, hayatın akışını durdurup durdurmamasını, ele almazdan önce, "aydın" ve "yanaydın" kavramlarıyla yanlış uygulanagelen ve yanlış anlaşılan "baskı altında tutma (bastırma)"mn ne demek olduğunu belirtmeliyiz.
Bastırma, birçoklarının anladığı gibi, tabiî olan işleri yapmaktan kaçınma değildir. Bastırma, bizzat insanın içgüdüyle ilgili davranışlarım kötü olarak telakki etmesi ve bu içgüdülerin gönlüne girmesini veya düşüncesini sarmasını kabulden kaçınmasının sonucudur. Bu anlamda baskı altına alma, şuursuzluk meselesidir. Bazı durumlarda içgüdülerle ilgili işleri yapmak onu tedavi eder. Şuurunda çirkin bir iş yaptığı düşüncesi mevcut olan kimse bu işi hergün yirmi defa yapsa bile o, baskı altına almanın ıztırabını çekendir. Çünkü onun kendi iç âleminde, yaptığı şey ile yapması gereken şey arasında mücadele devam edecektir. Şuurda ve şuuraltındaki bu gel-gitler ruhî düğümleri ve ıztırapları meydana getiren bir harekettir. Bu tarif, bu konudaki araştırmalarda ve insanlığın çalışma azmini kırdığı gerekçesiyle dine hücumda bütün ilmî gücünü harcamış olan Freud'un kendi açıklamasıdır. Freud, Three Contribution to the Sexual Theory adlı kitabında (sh. 82), "Bu şuursuz bastırma ile içgüdülere ait olan işi yapmamak arasını kesin bir ayırımla ayırmamız lâzımdır. Bu ise, sadece iş için bir geciktirmeden ibarettir." demektedir. Buna göre bastırmanın (repression), fıtrî olan içgüdüyü kötü kabul etmekten ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Şimdi de İslâm ve baskı tartışmasını ele alalım.
Dünyadaki dinler ve sistemler arasında fıtrî olan içgüdülerin kabulü, onun duygu ve düşüncelerdeki yerinin temizliği hususunda İslâm'dan daha açık olanı yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Kadınlara, evlâtlara, altın ve gümüş yığınlarına, güzel cins atlara, davarlara ve ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara hoş gösterildi..." (3: 14). Kur'an, bu âyetinde, insanın şehevî arzularını kamçılayan bütün âmilleri bir araya getiriyor ve onların, insanlar için süslenmiş, ilgi çekici birer emri vaki olduğunu, aslında insanın bu türlü eğilimine itiraz yapılamayacağını ve bu gibi hislerle duygulananların kötülenemeyeceğini kabul ediyor.
Bütün bunlara rağmen, insanlara böyle arzulara köle olacak, bu yüzden kendilerini korumaya muktedir olamayacak dereceye kadar şehvetlere sürüklenip gitmelerine İslâm'ın izin vermediği de bir hakikattir. Çünkü insan için arzulanan gerçek hayat bu şekil üzere istikamet bulamaz. Eğer herkes heva ve hevesinin esiri olursa, hayat yanlış yöne doğru akar. İnsanlığın gelişme ve ilerleme yolundaki amaçları, aşırı hırslarının hükmü altında olduğu müddetçe asla başarıya ulaşamaz, hayva-nîlİğe doğru düşüş ve çöküş başlar.
İslâm, insanlığın hayvanlar seviyesine düşmesine müsaade etmez. Ancak burada, bu şehvetleri kötü saymak ile, manevî temizlik ve yükselme isteyerek onları hissetmekten kaçınmaya çalışmak arasında önemli bir fark vardır.
İnsan ruhuna muamelede İslâm'ın yol ve metodu, prensip olarak doğuştan gelen bütün içgüdüleri kabul etmek, böylece onların arzularını şuur altında toplamamaktadır. Bundan sonra İslâm, zevklerden makûl bir miktarın alınmasına imkân verir. Eşit olarak fert ve topluma isabet edecek zararların meydana gelmesine engel olacak sınırlar çerçevesinde o arzuların tatbikini serbest bırakır. Arzu ve ihtiraslarının esiri olan fertler, normal zamanından önce hayat enerjilerini tüketmekle karşı karşiyadırlar. Onların bütün düşünce ve meşguliyetleri sadece arzularının tatmini peşinde olmalarıdır.
Aynı şekilde toplum, Allah'ın muhtelif sahalara sarfedilmek üzere yaratmış olduğu hayat enerjisini bir tek yakın ve değersiz hedefte tüketir, buna karşılık gerçekleşmesi lâzım gelen diğer hedefleri ihmal ederse, bu çok büyük ız-dıraplara sebebiyet verir. Bu ise onları, aile yapısını parçalamaya, toplumun bağlarını çözmeye, müşterek bir gaye ve bağın biraraya getiremeyeceği parçalara böler. Sonuçta, Fransa örneğinde olduğu gibi, dışarıdan gelecek bir saldırı ve işgal karşısında ciddî bir direnç göstermeksizin püskürtülmelerine zemin hazırlar.
Sınırların kontrol altına alınması, fertleri kendilerine, başkalarına, aileye veya topluma karşı zarar vermekten korumak demektir. İslâm, ferde hayatın güzel nimetlerinden faydalanmasına izin verir. Hatta açık bir davetle: "...Allah'ın kulları için yarattığı zinet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?.." buyurul-maktadır (7: 32). Başka bir âyette: "...Dünyadan da nasibini unutma..." (28: 77). "Ey iman edenler, size verdiğimiz nzıklarm temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin..." (2: 172). "Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz..." (7: 31) buyurulmaktadır.
İslâm, Rasülullah @ 'in şu hadisinden de anlaşılacağı gibi cinsî duygular vakıasını kabul etmektedir: "Dünya zevklerinden güzel koku ve kadın bana sevdirildi; namaz da gözümün nurudur." Böylece Rasülullah @, insandaki cinsî duyguyu, güzel koku derecesine yükseltiyor ve onu, insanı Allah'a yaklaştıran şeylerin en temizi olan namaz ile destekliyor. Bu yüzden tam bir açıklıkla İslâm, Rasülullah @'in ifadesiyle: "Zevcesiyle yapacağı cinsî temasa karşılık kişiye sevab verilir." buyurur. Bu duruma şaşıran dinleyenler: "Ey Allah'ın Rasûlü! İçimizden birisi şehvetini tatmin eder ve buna karşılık ona sevap mı verilir?" deyince, Rasûlullah @, onlara şöyle cevap vermiştir: "O, şehvetini haramda harcasaydı onun bir günahı olacağını kabul eder miydiniz?.. İşte böylece helâle sarfettiği zaman da onun için bir ecir vardır." (Müslim)
Bu sebepten İslâmî kurallar altında mutlak olarak duygulara karşı manevî baskı meydana gelmez. Eğer gençler taşkınlık derecesinde cinsî arzu duyarlarsa, onda İslâmî bakımdan nahoş bir durum yoktur. Bu duyguyu çirkin saymaya ve ondan nefret etmeye bir sebep mevcut değildir.
İslâm, bu arzulan duyan gençlerden, baskısız olarak onları, kontrol altına almalarım ister. Müslüman genç onu İradesiyle, şuursuzluğunda değil, duygusunda gemler. Onun tatbikini uygun bir zamana kadar bırakır. Freud'e göre, tatbiki geri bırakmak şuura baskı değildir. Tam tersine, cinsî duyguların tatbikinin geçici olarak ertelenmesi, insanın sinirlerine fazla yüklenmesine veya kargaşalığa ya da psikolojik düzensizliklere sebep olmaz.
Bu arzuların kontrol edilmesi, hayatın zevklerinden mahrum kalmış kimselerin söylediği keyfi emirler değildir. Tarih, arzu ve ihtiraslarım kayda bağlamayan veya yasaklanmış şehvetleri baskı altına almayan toplulukların şeref ve haysiyetlerini, dolayısıyla bağımsızlıklarını koruyamadıklarına şahitlik etmektedir. Diğer yönden, fertleri zorluklan yüklenmeye alışkın, zaruretler ve şartlar gerektirdiğinde zevklerini saatlerce, günlerce veya yıllarca ertelemeye muktedir topluluklar hâriç, uluslararası mücadelede sabit kalabilmiş hiçbir millet yoktur. İşte İslâm'ın vazettiği orucun hikmeti buradan gelmektedir.
Bazı sefih kimseler oruç hakkında "Açlık ve susuzlukla bedene işkence etmeyi; insanı yeme, İçme, zevklenme gibi arzularından mahrum bırakmayı... Bir hiç uğrunda ve herhangi bir hikmet ve amacı olmaksızın bir takım keyfî emirlere itaat etmeyi hedef tutan bu akılsızlık nedir?" dedikleri zaman büyük bir gerçeği keşfettiklerini zannederler.
Böyle sefih kimselere söylenecek şudur; Doğruya yönelten denetimden yoksun insan nasıl bir yaratıktır? Sevdiği veya arzuladığı şeylerden bir müddet vazgeçmeye tahammülü olmuyorsa, o halde o nasıl bir insan olur? Böyle bir kimse yeryüzünde kötülüğe karşı mücadeleye nasıl sabreder? Çünkü mücadele birçok mahrumiyetlere katlanmayı gerektirir. Kişi eğer gücünü dizginlemeye alıştırma yapmazsa ne olur? Kişi eğer arzuların tatmin etmekten birkaç saat bile mahrum kalması gerekirse ve bunu yapamıyorsa bu kişi İnsanlığa nasıl yardım edebilir? Dünyadaki kötülüklerle savaşmak için nasıl sabredebiliriz ve kendimizi böylece pekçok arzudan nasıl mahrum bırakabiliriz?
İslâm'ın oruç ve benzeri nefsi terbiye eden prensiplerini hafife alanlar şiddetli güçlüklere karşı güçlü olabilirler mi?
Dinin, bağlılarını baskı altında bulundurduğu, acı çektirdiği ve günah gölgesiyle onları kovaladığı söylentileri de İslâm için hayli uzak iddialardır.
İslâm'a göre günah, ne insanları kovalayan bir dev, ne de hiçbir zaman kurtulamadıklan bir hayalettir. Hz. Adem'in büyük hatası, insanlığın üzerine çekilmiş bir kılıç değildir. Günah, tevbe ile affedilmeyen ve temizlenmeyen bir şey de değildir: "Adem, Rabb'in-den birtakım kelimeler aldı (onlarla amel edip Rabb'ine yalvardı, O da) bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyendir." (2: 37). İşte böylece herhangi bir merasime tâbi olmadan sade bir tarzda günahlara tevbe edilir.
Hz. Âdem'in çocukları da babaları gibidir. Hata işlerler, fakat hiçbir zaman Allah'ın rahmetinden ümit kesmezler. Allah, kullarının mizaçlarını bilir, onlara ancak taşıyacakları kadar yük yükler. O kullarım kendi kudret ve yetkileri dahilinde olan şeylerden sorumlu tutar ve onlardan hesaba çeker: "Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez..." (2: 286). "Adem oğulları hata edicidirler. Hatalıların en hayırlısı tevbe edendir." (Tirmizt), Kur'ân-ı Kerîm'de af, mağfiret ve rahmet ile ilgili âyetler pek çoktur. Burada yalnızca Âl-i İmrân sûresinden üç ayetin mealini vermekle yetineceğiz: "Rabbinizin mağfiretine ve takva sahiplerine hazırlanmış olan gökler ve yer genişliğindeki cennete koşun! O (takva sahibi ola)nlar ki, bollukta ve darlıkta dağıtırlar, kızdıklarında öfkelerim yenerler ve insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever. Ve onlar ki, bir hayâsızlık işledikleri veya kendilerine zulmettikleri vakit, Allah'ı hatırlayıp günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.
İşte onların mükâfatlan, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Çalışanların ecri ne güzeldir." (3: 133-136).
Ne kadar geniş bir rahmet! Allah, onların sadece tevbelerini kabul etmekle kalmıyor, belki onlara rızâsını da veriyor, böylece onları muttekiler derecesine yükseltiyor, (islam, îhe Misunderstood Religion, sh. 150-155).
Bundan sonra artık Allah'ın af ve mağfiretinde zerre kadar bir şüphe olabilir mi? Bir tek sözden ibaret olan tevbe kelimesini samimiyetle söyleyenlere; bu derece Allah'ın af ve mağfireti vadedilirken, acaba azâb, insanları nerede ve nasıl kovalıyormuş?! Bununla beraber konumuzla ilgili olarak Rasûlullah @'in şu hadislerini aktarıyoruz: "Canım elinde olan Allah hakkı için, eğer siz, günah işlememiş olsanız, Allah sizi, yerinize günah işleyen ve mağfiret talebedenlerle değiştirir. Ve onları affeder." (Müslim).
O halde, insanları affetmek, onların günahlarını bağışlamak Allah'ın zatî iradesidir. Nisa süresindeki şu âyetin ifadeleriyle: "Siz şükredip iman ederseniz ne diye Allah size azâb etsin? Allah şükredenlerin mükâfatlarım veren ve onların ne yaptıklarını bilendir." (4: 147).
Eğer Allah'a ihlasla şükreder ve O'nun verdiği nimet ve nzıklara karşılık O'na nankörlükle karşı yolu seçmezseniz, Allah'ın sizi cezalandırması için hiçbir sebep olmaz. Şükrün belirtisi içtenlikle Allah'ın lütfettiği nimetlerin kadrini bilmek ve bunu dil ile ikrar edip, davranışlarla sergilemektir. Bu da üç şeyi ifade eder: Birincisi, şükreden kimse kendisine nimet verenin lûtfunu İyice değerlendirmeli ve şükürde başkasını O'na ortak kabul etmemelidir. İkincisi, kendisine nimet veren varlığa sevgi ve bağlılık duymalı ve bu tür duyguları O'nun düşmanlarına karşı beslememeli-dir. Üçüncüsü, kendisine nimet verene itaat etmeli ve O'nun isteğine aykırı hareketlerde bulunmamalıdır.
Arapça şâkir kelimesi, Allah kastedildiğinde, Allah'ın kulunun hizmetlerini kabul ettiği manasına gelir. Kullar kastedildiğinde ise kulun, verdiği nimetler karşılığında Allah'a şükrettiği manasına gelir. Allah, rahmeti ile kendi yolunda hizmet eden kullarının amellerini cömertçe takdir eder; ayrıca kullarının hizmette yaptıkları kusurları görmezden gelme hususunda çok halim ve affedicidir (The Me-aningoftheQur'an).
İslâm'da Hürriyet Ve Sosyal Adalet
Komünizmin ilk dâvetçilerinden Kari Marks ve başkaları, yaşadıkları zamanda karşılarına dikilen özel münasebetler sebebiyle dine ve din adamlarına karşı isyanda mazur sayılabilirler. Çünkü o dönem Avrupasında özellikle Rusya'da feodalizm en çirkin rolünü sergiliyordu. Her yıl açlıktan binlerce insan ölüyor ve çeşitli hastalıklar sebebiyle milyonlar can veriyordu. Ayrıca soğuk ve işkence, bir o kadar insanı telef ediyordu. Bu durumda bile derebeyler; halkın hayatını, kanlarını ve hakkını hiçe sayıyor, akla gelebilecek her türlü zevk vasıtalarıyla aşağılık bir lüks içinde eğlenmekte devam ediyorlardı. Halkın başkaldırması ihtimali belirince veya çekmekte oldukları zulmü hissettikleri anlaşılırsa derhal din adamları telaşla onlara şöyle seslenirdi: "Her kim sizin sağ yanağınıza vursa, ona sol yanağınızı çevirin. Her kim sizin ceketinizi alsa, ona gömleğinizi de verin."
Ruhban sınıfı, zulme karşı sabredenleri ve yorgunluk ve eziyete razı olanları ahİret nimetleri vaadiyle kandırıyor, zulüm ve haksızlığa karşı harekete geçen isyan duygularını uyuşturuyordu.
Bu vaatler fayda vermezse o zaman tehdit vaazları sıralanıyordu: "Her kim efendisi olan derebeye isyan ederse, o kimse Allah'a, kiliseye ve din adamlarına karşı gelmiş sayılır." O zamanlar kilisenin, milyonlarca çiftçi kölesi mevcuttu ki, bu haliyle derebeylerin en büyüğü olduğu hatırlanmalıdır. Bu yüzden kilisenin, çalışan sınıfa karşı kralların ve derebeylerin yanında yer alması gayet normaldi.
Çünkü bütün mal ve toprak sahipleri, çalışanların karşısında bir cephe halinde idiler. On-İar, bir isyan çıkması halinde, zenginlerden veya din adamlarından kan emici hiç kimsenin affedilmeyeceğinin şuurunda idiler.
Vaadlerin ve tehditlerin hiçbirisi fayda vermediği zaman, kuvvete başvuruldu ve isyancılar, Allah'a karşı geldikleri ve böylece din dairesinin dışına çıktıkları gerekçesiyle teker teker cezalandırıldılar.
İşte, bu yüzden oralarda din hakikaten o toplumların gerçek düşmanıydı. Kari Marks'ın söylemiş olduğu: "Din, insanların afyonudur" sözü o zaman için Avrupa'daki hıristiyanlık hakkında yerinde idi.
Bazıları, Müslüman doğuda halkın zulüm ve işkenceye rıza göstermesini; suçluların güvenlik içinde zevk ve safalarına devam etmeleri için, sabredenlere hazırlanmış cennetlerle onları oyalamaya, halktan çalışan sınıf aleyhine, iktidar sahiplerini razı etmeye bağlarlar. Bununla, kralların elini öpen, Kur'ân âyetlerini onların istekleri doğrultusunda te'vil eden, böylelikle İktidarın gücünü ve otoritesini kuvvetlendiren, halkın ona isyanını önlemek için "Aranızdan ulû'1-emre itaat ediniz" âyetini Öne sürerek zorbalara başkaldı-ranları Allah'a ve dine isyan gibi gösteren bazı din adamlarının durum ve tutumlarını şahit olarak almak isterler.
Bütün bunlar doğru olabilir; fakat din sahasını meslek edinmiş din adamlarından zuhur eden o kötülük örneği davranışları bizzat din mi vahyetmiştir? Yoksa bu yol, dinin doğru emirlerinden uzak, kendi ahlâk dışı davranışları mıdır? Onların bu tutum ve davranışları aynen, haram bir şeye aracı ve âlet olmak bir tarafa, geçici zevklerden bir şeyler elde etmek maksadıyla, kendi temiz yüzlerini çamurla-yan, şeref ve haysiyetlerini pislikler içine atarak kirleten şair, yazar ve gazetecilerden herhangi fâsık bir kimsenin durumu gibidir. Hatta bu şekilde davranan din adamlarının suçu, mesleklerini kazanç vasıtası yapan ahlaken düşük şair, yazar ve gazetecilerin suçundan daha büyüktür ve daha çirkindir. Çünkü Allah'ın kitabı onların ellerindedir. Onlar, Allah'ın kitabını okurlar, böylece hem dinin hakikatini, hem de kendi sorumluluklarını bilirler. Onlar az bir fiyatla Allah'ın ayetlerini satıyorlar, demektir. Doğrusu onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar, demektir.
Daha fazla ilerlemeden önce, şu gerçeği vurgulamamız yerinde olur: İslâm'da din adamları diye bir sınıf yoktur. Hiçbir zaman din adamı kimliğini kullanarak konuşanların söyledikleri İslâm'ın aleyhine delil olamaz. Aslında, müslümanlann başına gelen kötü haller dinin hakikatini bilmemelerinden gelmektedir.
İslâm'ın, zulme karşı çıkan ayaklanmaları söndürmeye çalıştığı şeklindeki töhmeti çürüten en iyi delil, dinî hareket için gerekli görülen Mısır Krah'nın tahttan indirilmesi gerçeğidir.
Bunun gibi doğudaki bütün bağımsızlık hareketlerinin İslâm'ın telkinleriyle meydana geldiğini söyleyebiliriz. Fransız işgaline karşı Mısır halkının mukavemetini Müslüman âlimler yönlendirmişti. Muhammed Ali'nin zulmüne karşı yapılan ayaklanmanın başında dinî lider olan Ömer Mükrim vardı. Sudan'da İngilizlere karşı yapılan ayaklanmanın lideri Mehdî el-Kebir dinî bir liderdi. İtalyanlara karşı Libya'daki hareket, Fransızlara karşı Cezayir'deki hareket, İngiliz sömürüsüne karşı yapılan Kâşânî hareketi... Bütün bunların hepsi İslâm adına ve İslâmî esaslara dayanan hareketlerdir.
İslâm'a muhalif olan bazıları, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinin, çalışanların âdil ve sosyal adalet taleplerini, sabretmeye çağırmak suretiyle bastırdığını öne sürerler ki, bu çok çirkin bir şüphedir. Rabbimiz Kur'ân'ında şöyle buyurmaktadır: "...Allah'ın kiminizi kiminize kendisiyle üstün yaptığı şeylerin Özlemini çekmeyin..." (4: 32). Bİr başka âyette de: "Onların kimilerini denemek İçin kendilerini yararlandırdığımız dünya refahında gözün kalmasın; Rabbinin sana verdiği nimet hem daha değerli, hem daha kalıcıdır." buyu-rulmaktadır. (20: 131).
Meali verilen ilk âyet için müfessirler, "Niçin, Allah yolunda cihada erkekler tahsis edilir de bundan kadınlar mahrum bırakılır?" diye soran bir sahabenin sorusu ile ilgili olarak nazil olduğu şeklinde açıklama yaparlar. Bu yüzden bu ayet, yapılması gerekli işi yapmadığı halde boş temennide bulunmayı yasaklar. Böyle özlemler, topluma hiçbir kazanç sağlamadığı gibi sapık ve şuursuz bir hasede götürür. Bu ayet, insanları, oturdukları yerden temenni edeceklerine, faziletlere ulaşma vesilesi olan çalışmaya davet etmektedir.
İkinci âyet ise, zikri geçen nimetlerin, mahrum olanların nazarında, elinde bulunduranların büyük sayılmasını telkin eden maddî değerlerin üstüne yükselmeye bir davettir. Bir rivayete göre âyetteki hitap, ellerinde hayatın zevk verici metalarından çok şey bulunan kâfirlerin durumlarını küçümsemesi, onlara kıymet vermemesi için Rasûlullah @ ve mü'minlere yöneltilmiştir. Çünkü o, kendine verilmiş hak ile daima onlardan daha üstündür. Bu husus, basit görüşlülerin anladıkları mâna dışında bambaşka bir vadidir. Bununla birlikte; farzedelim ki, bu âyetler, elde mevcut olana razı olmayı ve başkalarının elindeki mala göz dikmemeye davet eder. Böyle olsa bile, bu türlü bir emir ne zaman için vakidir? Ona itaat etmek ne zaman icap eder?
Şurası açık bir gerçektir ki, İslâm'ın ya tamamı alınır veya tamamı terkedilir. Yine İslâm'ın bütün davetleri ya kabul edilir veya hepsi reddedilir. Sabretmek ve zenginlerin ellerindeki mallara göz dikmemek şeklindeki fakir ve mahrumlara ait bu davet, terazinin sadece bir kefesidir. Diğer taraftan bu davete karşı onun gibi veya ondan daha şiddetli bir davet ile zenginlere hitap edilerek, mallarıyla üstünlük taslamamaları, bunun yerine Allah yolunda bolca infak etmeleri gerektiği, aksi halde başkalarının kin ve düşmanlığını celbe-dici bu davranışa karşılık ahirette büyük azâb görecekleri, bundan başka dünyada da büyük bir kötülükle karşılaşacakları bildirilir.
Bir taraftan, bencil olmaksızın infak etmeye davet; diğer taraftan, kinlerden gönülleri temizlemeye, kendilerine bakacak gözlerin hasedinden korunmaya davet vardır.
Böylece İslâm, âdil bir usûl ile servetleri herkese dağıtır ve hayat yolunda İktisadi bir emniyetle, gönül selameti içinde yürür. Dolayısıyla orada bir mahrum, burada aşırı bir zengin bulunmaz. Fakat, zenginler topluma ait infaktan, sosyal hizmetlerin masrafım yüklenmekten kaçınırlar ve böylece vazifelerini yapmazlarsa, o zaman fakir ve yoksulları, içinde bulundukları mahrumiyet dolu durumlarına razı olmaya çağıracak olan nedir? Şüphesiz, İslâm böyle bir şeye taraftar değildir. Aksine İslâm, haksızlığa boyun eğen ve ona karşı gelmekten kaçınanları ahirette olduğu kadar bu dünyada da helak ile tehdit eder. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Melekler, kendilerine zulmettikleri bir halde bulunurken canlarını aldıkları kimselere diyecekler: 'Siz ne iş yapmakta İdiniz?' Onlar: 'Biz yeryüzünde zayıf, güçsüz insanlardık.' diye cevap verecekler. Melekler: 'Allah'ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!' karşılığında bulunacaklar. İşte bunlar, barınakları cehennem olanlardır. Gidilecek yer olarak ise, orası ne kötüdür! Ancak zayıf, hiçbir çareye gücü yetmeyen ve hicj için bir yol bulamayan erkekler, kadınlar çocuklar bu hüküm dışındadır; ümit edilebij ki, Allah bunları affedecektir, çünkü Ali günahları affeden, bağışlayandır." (4: 97-91 buyurulur.
Yeryüzünde zayıf ve mazlum birisine yapilJ haksızlığa boyun eğmek affedilemeyecek suçtur. Allah'ın insanlar için murad etti} güçlerinin yettiği her vasıta ile onu gerçekle] tirmeye çağırdığı normal durumun dışmc zulme rıza gösterenleri Kur'an-ı Kerîm: "ker dilerine zulmedenler" diye isimlendirir.
Hicrete çağn ise, özel bir münasebetle ilgili dir. Hicret, zulme karşı koymanın tek yol| değildir. Zulmün içinde bulunan toplunu; için birtakım başka yollar daha vardır. Buradl Özellikle belirtmek istediğimiz, zulme rız göstermenin İslâm nazarında ne kadar çirkiı olduğunu anlatmaktır. Böylelikle İslâm'ın neo zarında gerçekten zayıf olanlar kimlerdir, bi linmelidir. Onlar, hiçbir vasıtaya muktedi olamazlar, hiçbir çıkar yol bulamazlar. Bu se| beple onların affı için Allah'a dua etmektei başka çaremiz yoktur. Fakat bununla berabei sarih ve kesin af değil tabii. Onların özürleri açık ve zayıflıkları doğru olmakla beraber, ayet, Allah'ın böyle zayıf ve mazlum kimseleri affetmeyeceği anlamına gelmez. Çünkü; "Rabbin, kullarına zûlmedici değildir/' An-j cak bu ifadeden maksat, savaşmak için bir zerre kudrete sahip olan bir kimsenin savaştan geri durmaması için, İşi son derece ciddi bir şekilde ele almaktır.
Gerçekten zayıf ve mazlum müslümanlara gelince, kesin olarak onlar, zulmü sırtlama olarak yardımsız vaziyette kendi hallerine ter-kedilmezler. Öyle bir durum karşısında ümmet, müslüman kardeşlerinden tecavüzü uzaklaştırmak için savaşa çağırılmıştır: "Size ne oluyor da, Allah yolunda ve bir zulüm ve işkence altında ezilmiş olup: 'Rabbimiz! Çıkar bizi halkı zâlim olan şu şehirden, bize yakınlık gösteren bir sahip gönder tarafından, bize bir yardımcı gönder katından bunlara karşı!' diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?" (4: 75).
Zülüm, insanlardan bir kısmının veya çoğunun Üzerine vâki olur da, onlar buna ses çıkarmazlarsa... Sonunda Allah onlardan razı olur mu? Elbette ki, zulme savaş açmcaya, mazlumlardan zulmü uzaklaştınncaya kadar Allahu Teâlâ onlardan razı olmayacaktır.
Bazı kimseler, bu ayetlerin bizzat akideye has olduğunu düşünebilirler. Yani, müslü-manlann, müşriklerin ortasında bulunmalarını, müşriklerin onları Allah'a ortak koşmaya ve İslâmî vazifelerinden alıkoymaya zorlamalarım ifade edebileceğini zannedebilirler.
Ancak İslâm, ibadet farizalarıyla birlikte bu inançtan doğmuş ve sonra şubelere ayrılmış olan sosyal, iktisadi ve siyasî sistemler arasında uygulamada bir fark gözetmez. Yine o İslâm, inanç ve sisteminin uygulanmasını engelleyenlerin ismen ve fiilen kâfir olmalarıyla, ismen müslüman olup tatbikatta kâfir olmaları arasında herhangi bir fark gözetmez. Kur'ân-ı Kerîm'de: "...Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." (5: 44) buyurulmaktadır.
İslâm, mal ve servetlerin, "zenginler arasında el değiştiren bir şey olmamasını" emreder. Aynı zamanda, devletin tebaasını, mümkün olan yollarla iktisadî bakımdan teminat altında bulundurmasını emreder. Bu teminatı, ya onlara normal bir iş sahası açmakla, yahut iş yapmaktan âciz duruma düşmüş olanlara doğrudan doğruya beytülmal'dan sarfetmek suretiyle sağlar.
İslâm Peygamberi devlet memurlarına bazı teminatların verilmesini emretmiştir. Bu durum kıyas yoluyla, özel veya kamu herhangi bir kuruluşta çalışan bir şahsa da şâmildir. İşte bunların hepsi imandan bir parçadır. Müslümanlar, dünyanın gerçekleri arasında onları da tatbik edinceye kadar hakkıyla iman etmiş sayılmazlar. Yukarıda bahsedilen âyetlerde geçmiş olan ifade, zulmü yapan, onu kabul eden ve zulme karşı savaşmayan kimselere "kendilerine zulmedenler" hükmü gereğince, intibak eder.
Âyetlerin yanlış manalandırılarak insanların sosyal adaletsizliğe karşı mücadeleden vazgeçtiklerini farzedecek olursak, şöyle bir durum meydana geleceğini düşünebiliriz: Mal ve servet, belirli bir sınıfın elinde toplanır; feodalizm ve kapitalizmde olduğu gibi bu sınıflar onu kendi aralarında paylaşırlar, çoğunluk ise ondan mahrum bırakılır. Bütün bunlar İslâm'ın reddettiği hususlardır. Çünkü bunlar Allah'ın açık emri olan "malın, zenginlerde hapsolunmaması" emrinin ihlâlidir. Böyle bir sosyal adaletsizliğe karşı mücadeleden kaçmanın başka bir sonucu, zenginlerin malları hapsetmeleri veya kendilerini ilgilendiren lüks hayatta sarfetmeleri fenalığı meydana çıkarır. Mal ve serveti hapsetmeye dair olan durum başhbaşma bir günahtır: "...altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayan-lar var ya, acıklı bir azâb ile müjdele onları; o günde ki, alınları cehennem ateşinde kızdırılarak yanları ve sırtları o ateşle dağlanacak ve: 'işte bu, kendiniz için toplayıp biriktirdik-lerinizdir; tadın bakalım toplayıp biriktirdiklerinizi!' denilecek kendilerine." (9: 34-35). Azâb ancak Allah'ın razı olmayacağı bir hareket içindir. İkinci durum olan lüks yaşantı hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de pekçok âyet yer alır. "Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdik-se, mutlaka oranın varlıkla şımarmış kimseleri: 'Bİz, sizin gönderildiğiniz şeylere asla inanmıyoruz' dediler." (34: 34). "Bir şehri veya beldeyi helak etmek istediğimizde, biz onun bolluklar içinde yaşayan cebbarlarına kötülüklerden sakınmayı emrederiz; onlar bizim buyruğumuzun tersine olarak fâsık kesilirler ve bununla cezaya çarpılmaya müste-hak olurlar. Biz artık o şehir veya beldeyi yerle bir ederiz." (17: 16)
"(Defterleri) soldan verilenler. Nedir o mutsuzların durumu? Onlar alev alev yanan bir ateş ve kaynar su içinde, kapkara ve boğucu bir duman altında, ne serin ne de rahatlatıcı bîr gölgede bulunurlar. Çünkü onlar bundan önce bolluk ve şımarıklık içindeydiler." (56:41-45).
İnsanların, toplumdaki zülüm ve haksızlıklara karşı mücadeleden kaçınmalarının sonucu, günahtan başka birşey değildir. Böyle iken, İslâm'ın, insanları haksızlıklara razı olmaya, kötülükler karşısında susmaya çağırdığı nasıl iddia edilebilir? Allahu Teâlâ, Maide sûresinde yer alan âyette şöyle buyurmaktadır: "İsrail oğullarından iiiKÛr edenler, hem Davud'un, hem de Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve daima sınırı aşmaları yüzündendi. Yaptıkları kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı; ne kötü iş yapıyorlardı!" (5: 78-79). Böylece kötülüğe karşı susmayı ve onu men etmeyi Allah, gazabını ve azabını celbeden küfür alâmetlerinden bir alâmet kılmıştır.
Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz herhangi bir kötülük görürse onu düzeltsin." "Allah katında en üstün cihad, zâlim sultanın huzurunda hakkı söylemektir." Eğer bu esaslar dairesinde hareket edilirse, toplumda bu kötülükler vücut bulmaz, yönetici konumunda olanlar da zulme meyledemezler. Aksi halde o yöneticiler zâlim ve zorba sayıldığında, Allah rızası için ve Allah yolunda cihad olarak karşı gelinmesi kesin ye zaruri olur.
Aklı selim sahibi hiç kimse, İslâm'ı, insanlara haksızlık karşısında sinmeyi veya mahrumiyeti kabul etmeyi emrettiği iddiasıyla suçlayamaz.
Yukarıda bahsedilen âyetler, ancak verimli bir işin eşlik edemeyeceği boş temennileri yasaklamaya ne bir devletin, ne bir toplumun ve ne de bir ferdin; yeryüzünde hiç bir kimsenin değiştirmeye güç yetiremeyeceği şeylere rıza göstermeye aittir.
Meselâ, kendilerine şöhret ve nâm getirmiş hünerlere sahip birçok insan vardır. Diğerleri aynı şöhrete ulaşmak ister ama, bunu başaracak ve buna lâyık olacak hünere sahip değildirler. Bu arzuyu tatmin etmek, bu hissin, bir hastalığa ve hasede dönüşmesine mani olmak için devlet ne yapabilir? Devlet, böyle insanlar için gerekli olan akıl veya hüneri üretebilir mi?
Güzel bir kadın misalini ele alalım. Kadın öylesine güzel ki, gönüller ona iştiyak duyuyor ve dikkatleri üzerinde topluyor. Bir başka kadın daha var. Onda birincinin güzelliği ve cazibesi yok. Fakat bu kadın da beğenilmeyi arzu ediyor, böylece güzel olmaya gönlü akıp gidiyor. Onun arzuladığı eşitliği vermek için acaba devletin kullanabileceği imkân nedir? Yine farzedelim ki, bir karı-koca var, aralarındaki anlaşma ve sevgi ile hayatın tadını çıkarıyorlar. Her bakımdan huzur ve mutlulukları yerindedir. Bir başka çift daha var. Onlar mutlu bir hayat sürmekten uzak ve tüm tıbbî çabara rağmen çocuk sahibi olamamış mutsuz bir çift. İkinci çiftin bu husustaki eksikliğini gidermek için yeryüzündeki tüm güçler ne yapabilir?
Hayattan böyle sayısız örnekler verilebilir. Ne ekonomik çözümler ne de sosyal adalet planlan, bu konuda hiçbirşey yapamaz. O halde bunları Allah'ın lütuf ve yardımına sığınarak kendine verilene kanat etmekten başka hiçbir şey halledemez.
Sosyal ve ekonomik açıdan bile, kim bu dünyada kesin bir eşitlik edinilebileceğini söyleyebilir? Bütün ücretler ve bütün vazifelerin eşit hâle getirilebildîği tek bir ülke var mıdır bu dünyada?
Komünizmin tatbik edildiği ülkelerdeki hayatı örnek alalım: Bîr işçi farzedelim, büyük bir hırs ve tamaha sahiptir. O, bir mühendis olmayı arzular. Fakat kendisine âdil fırsatların hepsi verilmesine rağmen, onun kendi zihnî kabiliyeti, bu arzusunun Önüne set çeker. Devlet, arzusunu gerçekleştirmesi için ona nasıl yardım edebilir? Aynı şekilde başka bir işçi; fazla maaş alabilmek için ek bir vazife üstlenmeye fizikî güç ve kabiliyeti müsait değildir. Buna rağmen fazla ücret alıp zevklerini tatmin etmek için yanar tutuşur. Devlet buna ne kazandırabilir? Böyle insanlar, devamlı sıkıntı, ardı arkası kesilmeyen bir iştiyak, acı ve kin içinde çırpmırken, onları memnun etmek nasıl mümkün olur? Bunlar, daha büyük güç istemeden, dolgun ücret ummadan, görevleri nasıl yerine getirebilirler? Bu hastalığı kılıçla ve ateşle iyileştirmek mi daha iyi, yoksa gönül rızasıyla ve içten gelen bir kabulle-niş ile mi?
Kısaca, İslâm'ın çağrısı, meşru arzuları gerçekleştirmek için hakkıyla çalışmak, hiçbir kuvvet veya şahsın değiştirmeye kadir olamayacağı şeylere rızâ göstermektir. Fakat nerede engellenebilecek bir haksızlık varsa, Allah, o haksızlığa karşı durmayan ve onu ortadan kaldırmaya çalışmayan kimselerden razı olmayacaktır: "...ve kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük mükâfat vereceğiz." (4: 74)
Şayet dünyada, "insanlar için afyon" olacak bir din var ise, herhalde o, bütün şekil ve rengiyle, kötülüğe karşı savaşan, zâlimler ve onların yardakçıları için en büyük cezayı vadeden, İslâm değildir, (islam, the Misundersto-odReligion, sh. 162-170)
İslâm Ve Fikir Hürriyeti
Kendilerini ilerici dîye takdim edenlerin savundukları fikir hürriyeti, Allah'ı inkârı ve dinsizliği hedefler. Bu, fikir hürriyeti değil, bu bir ateizm hürriyetidir. Bazı faraziyelerden yola çıkarak, İslâm'ı; ateizmi yasakladığı için basitçe, fikir hürriyetini kısıtlamakla suçlarlar. Fikir hürriyeti ve ateizm (tanntanımaz-hk-dinsizlik) aynı mıdır? Veya ateizm gerçekten fikir hürriyeti için vazgeçilmez bir şart mıdır? Her yerde tekrarı zaruri olmayan bir takım mahallî sebeplerden dolayı Avrupa'da ateizm yaygınlaşmıştır. Bir yandan hiristiyan inancına Avrupa kilisesinin verdiği şekil ve istikamet, diğer yönden de kilisenin ilmî hareketleri bastırması, ilim adamlarını işkenceye tâbi tutması ve hatta onları ateşe atması, gökten gelen (ilâhî) kelime adına insanları bir takım yalan ve hurafelere inanmaya zorlaması.. . Bütün bunların hepsi garip bir tarzda hür düşünceli Avrupalıları inkâra ve din muhalifliğine mecbur etti. Böylece Allah'a imana doğru giden yolu ile teorik ve pozitif olmak üzere, İlmî gerçeklere inanma arasındaki bağ parçalandı.
O zaman tabiat fikri bir kaçamak yol idi ki, onunla insanlar, az da olsa kilisenin fasit dairesinden biraz kurtulabİliyorlardı. İşte bu kötü davranışın bir sonucu olarak Avrupalı aydınlar, kiliseye hitaben şöyle diyorlardı: Adı ile bizi köleleştirdiğin, bizi evham ve hurafelere inanmaya zorladığın; onun adıyla bizim ayinlere katılmamızı, bağlanmamızı, ibadet etmemizi, ruhbanlığa yönelmemizi emrettiğin ilâhın senin olsun, artık al. Biz, o İlâhın özelliklerinden daha çoğunu taşıyan yeni bir ilâha inanacağız. O öyle bir ilâh ki, O'nun insanları köleleştİren bir kilisesi yok. O'nun insanlar üzerinde herhangi fikri, ahlâkî veya maddî bir takım sorumlulukları yok. İnsanlar O'nun huzurunda bütün kayıtlardan azade olarak yaşarlar."
İslâm nizamı için yaşayan bizlere gelince, bizi dinsizlik ve İnkâra yönelten sözkonusu baskı ve tutumlar mevcut değildir. İslâm'ın inanç sisteminde, zihnî ve aklî hürriyeti zedeleyen hiçbir güçlük yoktur. İslâm'ın inancı bir tek Allah'a dayanır ki, bütün kâinatı yaratan yalnız ve yalnız O'dur. Bütün kâinatın dönüşü O'nadır. O'nun ne ortağı vardır, ne de nizamını tenkit ve tahlil edebilecek birisi. İslâm'ın Allah fikri o kadar açık ve sade bir düşüncedir ki, hiçbir kimse O'nun hakkında ihtilafa düşmez, hatta tabiatçılar (natüralist-ler) ve inkarcılar bile.
İslâm'da Avrupa kilisesinde olduğu gibi rahipler sınıfı yoktur. Din, herkesin malıdır. Herkes ehliyet ve gücü nisbetinde tabiî, fikrî ve ruhî vasıtalarla dinin ana kaynaklarından istifade eder. Herkes müslümandır. Bütün insanlar eşittir ve hayattaki işlerine ışık tutmaya layık olarak muamele edilirler. İnsanların en şereflileri, Allah'ın emir ve yasaklarına riayetkar olanlardır. Vazife ve mesleği mühendis, öğretmen, işçi, sanatkâr olabilir. Fakat din bu meslekler arasında bir meslek değildir. İslâm'da bütün ibadetler araya din adamı girmeden yapılabilir.
İslâm'ın şer'î ve hukukî tarafına gelince; üzerine hüküm bina edilecek prensipler olması dolayısıyla, bu sahada bir grup insanın ihtisas yaparak derinleşmesi gayet tabiîdir. Ancak onların durumları, diğer ülkelerdeki hukukçu ve otoritelerin durumu gibi değildir. Onlar bu vasıflarıyla hiçbir zaman insanlar üzerinde bîr otorite veya sınıf İmtiyazına sahip değildirler. Onlar ancak devletin ve toplumun istişare organları ve hukukçularıdır. Burada şunu belirtmek gerekir ki; meselâ dinî bir kuruluş olan Ezher, batıda din adamlarının yaptığı gibi, hiçbir zaman, ilim adamlarım fikirlerinden dolayı yakmaya veya işkenceye yetkili bir otoriteye sahip değildir. Onların bütün vazifeleri, bir kısım insanların din anlayışını tenkit etmek ve görüşlerinde hatalı olduklarını göstermektedir. Bununla beraber, bu hususta onlar da hürdürler. Çünkü Ezherli olmayanlar da Ezherlilerin din anlayışlarını tenkit etmeye, böylece varsa onların hatalarını belirtmeye hak sahibidirler. Zira din bir şahsın veya bir kuruluşun tekelinde değildir. Din ancak, onu iyi anlayanın ve İyi tatbik edenin malıdır
İslâm nizamı uygulandığında, elbette ki ulema devlet dairelerine doluşmayacaktır. Devlet düzenindeki önemli değişiklik, kanun sisteminin İslâm h\xk\ıkun(şeriat)a. dayalı olmasıdır. Dolayısıyla mühendislik mühendislerin, doktorluk doktorların, ekonomi (İslâm ekonomisi olmak kaydıyla) ekonomistlerin elinde kalacak, bütün devlet işleri bu minval üzere devam edecektir.
Tarih, İslâmî sistem ve inancın, hiçbir zaman ilme ve ilmî buluşların tatbikine muhalefet etmediğine dair şahitlerle doludur. İlmî bir gerçeği keşfettiğinden dolayı İslâm beldesinde bir âlimin yakıldığım veya işkence edildiğini işitmedik. Her şeyi yaratanın Allah olduğu hususundaki gerçek ilim, İslâm inancıyla çatışmaz. Allah'ı bulmak için İslâm'ın insanları gökyüzüne veya yere bakmaya, onların yaratılışlarını düşünmeye çağırması asla İlimle ters düşen bir hâl değildir. Bizzat Batılı ilim adamlarından çoğu, gerçek araştırma yolu ile Allah'ı bulmuşlardır.
İslâm'da insanları ateizme sürükleyen hiçbir husus yoktur. Doğuda ateizmi savunanlar, sömürge döneminin yöneticilerini körü körüne taklit edenlerden başkaları değildir. Onlar, inanç ve ibadetlere saldırmak ve insanların dinlerini terketmeye çağırmaktan maksatlarının güya beyinlerini hurafelerden temizlemek, zulmün ve zorbalığın pençesinden kurtarmak olduğunu söylüyorlar. Fakat, bu hürriyet ve kurtuluşa İslâm sayesinde sahip bulundukları, onların gerçekleştirmek İstedikleri gayeleri nedir? Doğrusu, onların müdafaasını yaptıkları davanın fikrî tarafı, şehevî arzulara karşı olan köleliklerini örten bir perdedir. İşte onlar, bu perdenin arkasına gizlenerek hür düşüncenin savunucusu olduklarını iddia ediyorlar. Onlar, İslâm'a, fikir özgürlüğünü kısıtladığı için değil, sadece insanlığı şehevî arzuların baskısından kurtardığı için karşıdırlar.
Fikir özgürlüğünü savunanlar, İslâmî kurallar sisteminin yapısı itibarıyla bir diktatörlük olduğunu, çünkü devletin geniş güce sahip olduğunu iddia ederler. İddialarının en kötü yanı, devletin din adına otoritesini kullandığı ve böylece, zulüm eseri kurallarına körü körüne boyun eğdirdîkleridir. Bu yüzden sistemin diktatörlüğe çok elverişli olduğunu belirterek, bunun fikir hürriyetini ortadan kaldırdığını, hiç kimsenin yöneticiler aleyhinde konuşamadığını, onlara karşı çıkanların dine ve Allah'a karşı gelmekle suçlanacaklarını ileri sürerler.
Bütünüyle hatalı bu suçlamalar, Kur'ân-ı Kerîm'in şu ayetlerindeki ifadelerle en güzel şekilde reddedilmiştir:
1- "...Onların işleri aralarında danışma iledir..." (42: 38).
2- ".. .İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder...'1 (4: 58).
İlk halife, Hz. Ebu Bekir: "Allah ve Rasûlü'ne itaat ettiğim sürece siz de bana itaat ediniz. Fakat Allah'a ve Rasûlü'ne itaatten ayrıhrsam sizden İtaat istemeye hakkım olamaz.' buyurmuştur.
Hz. Ömer müslümanlara: "Eğer bende bir eğrilik bulursanız, derhal düzeltiniz" dediği sırada dinleyenlerden bir sahabi "Vallahi, eğer sende bir eğrilik bulursak, mutlaka biz onu kılıcın keskin tarafıyla düzeltiriz" diye cevap verdi.
Evet, zaman zaman İslâm idarecilerinin eliyle din adına zülüm yapılmıştır. Hâlâ da bu çirkin zülüm ve tuğyan örnekleri bazı ülkelerde görülmektedir. Ancak yeryüzünde zulüm ve tuğyan perdesinin sadece din olduğunu kim söyleyebilir? Hitler, din adına mı hükmetmiştir? Stalin'İn, ölümünden sonra bizzat Rus basını ve resmî makamları, zulüm ve işkence dolu diktatörlüğünü itiraf ve ilan etti. Stalin, polis gücünü kullanan zâlim bir diktatör idî. Ama Stalİn din adına mı hükmetti? Mao Tse-tung, Franko, Güney Afrika'da Malan, Milliyetçi Çin'de Chiang Kaishek dahil bütün zâlim ve diktatörler din adına mı hareket ettiler? Şüphesiz, dinin sulta ve hâkimiyetinden kurtulan 20. yüzyıl insanlığı, zorla gönüllere yerleştirilen ve dînden daha az baskı ve mu-kaddesliğe sahip olmayan bir takım yaldızlı, kof unvanlarla, tarihin en çirkin zülüm ve diktatörlük örneklerini görmüşlerdir.
Tabiîdir ki, hiç kimse diktatörlüğü savunmaz ve böyle bir rejime rıza göstermez. Ancak kötü arzu ve şehvetler tarafına bir meyli bulunmayan, karakter ve fikri temiz olanlar, hak ve doğruyu ikrar etmeyi de bir vecibe sayarlar. Aslında şahsî menfaatlerinin peşinde koşanlar için, her güzel manayı istismar ve onun arkasına gizlenmek mümkündür. Fransız Devrimi, hürriyet adına pekçok iğrenç cinayetlere sahne olmuştur. Fakat bu, hürriyeti ortadan kaldırmaya bahane olarak alınmamalıdır. Hürriyet adına, anayasa adıyla bir çok suçsuz kimseler hapse atılmış, işkence edilmiş ve öldürülmüştür. O halde anayasaları ilga mı edelim!?.. Gerçekte yeryüzünde din adına bir çok azgınlık ve taşkınlıklar yapılmıştır. Bu yüzden dini terk mi edeceğiz!? Şayet din, zulmü ve haksızlığı savunuyorsa, onu terketmek elbette doğrudur. Bunu, sadece Müslümanlar arasında değil, belki Müslümanlarla savaş halindeki düşmanları arasında da en mükemmel eşitlik ve mutlak adalet örnekleriyle-dolu bulunan İslâm hakkında söylemek mümkün değildir.
Zorbalık ile en iyi mücadele, İnsanlara Allah'a inanmayı öğretmek ve din tarafından korunan ve muhafaza edilen özgürlüğe saygı göstermektir. Böyle insanlar, yöneticilerin haksız uygulamalarına müsade etmezler, aksine onları düzeltmeye çalışırlar. Başka bir sistemin İslâm kadar zorbalıktan korunmayı ve âdil bir sistem kurmayı hedeflediğini sanmıyorum. Rasûlullah @ şöyle buyurur: "Sizden her kim bir kötülük görürse düzeltsin." (Buharı ve Müslim). "Muhakkak ki, zâlim sultanın huzurunda hak ve adaleti müdafaa etmek, Allah katında cihadın en yücesidir." (Ebu Davud ve Tirmİzî).
Bu önemli prensipler adına insanlar, -ihtilâl daha büyük kargaşalıklar getirse bile- üçüncü halife Hz. Osman'a karşı, onun doğru yoldan saptığına İnandıklarında, isyan etmişlerdir.
Sonuç olarak, bu "ilerici-özgür düşünürlere" bir çift söz söylemek isteriz. Gerçek hürriyet yolu dini terk etmek değil, İnsanlara haksızlıktan nefret eden ve adaleti ikame eden inkılâpçı ruhu vermektir. Bu ise aslında müs-lümanların ruhudur, (islam, the Mİsundersto-odReligion, sh. 156-161).
İslâm'da Özel Mülkiyet
Özel mülkiyet tabiî bir arzu mudur?
Komünistler ve onlar gibi düşünenler, özel mülkiyetin fıtrattan olmadığında ısrar ederler. Onlar, komünizmin hâkim olduğu ilk toplumlarda özel mülkiyetin olmadığını, herşeyin sevgi, yardımlaşma ve kardeşlik ruhuyla paylaştırılmış halk mülkü olduğunu iddia ederler. Bu "melek çağı"nm uzun sürmediği, ziraatin keşfinin üretimde ve ekili alanlar üzerinde anlaşmazlıklara yol açtığı, sonuçta savaşlara sebebiyet verdiği söylenir. Komünistler, insanlığın bu kötü duruma son verebileceğini, bunun da, hiç kimsenin kendi özel mülkiyeti olmayan ve üretilenlerin halk arasında eşit olarak dağıtıldığı "ilk komünizm"e birkez daha dönmekle mümkün olacağını iddia ederler. Bunun dünyada huzuru, barış ve kardeşliği tesis edecek tek yol olduğuna inanırlar.
Diğer tarafta psikolog ve sosyologlar, insanın davranışlarında, duygularında ve fikirlerindeki doğuştan ve sonradan kazanılan hususları sınırlama konusunda ihtilafa düşmüşlerdir. Aynı şekilde özel mülkiyet hakkında da anlaşmazlık halindedirler: Özel mülkiyet duygusu, insanı çevreleyen şartlardan ayrı olarak, doğuştan: gelen bir karakter midir? Yoksa çevrenin tesiri sayesinde mi kazanılır? Meselâ çocuğu, oyuncağını ve eşyasını korumaya sevk eden sebep, acaba onun oyuncağının yetersizliği veya başkasının onu almasına karşı koyma İhtiyacı mıdır? Bir yerde on çocuk için sadece bir oyuncak varsa, mutlaka kavga patlak verir. Fakat on çocuk için on tane oyuncak bulunduğu zaman herkes kendi oyuncağı ile yetinir ve böylece ayrılık ortadan kalkar mı?
Bu kabil ileri sürülen tartışmaları şöyle cevaplayabiliriz:
1- Hiçbir ilim adamı veya düşünür, özel mülkiyetin tabiî bir içgüdünün sonucu olmadığını kesin olarak ifade ve isbat edememiştir. Özellikle solcuların bütün söyledikleri "özel mülkiyetin, fıîrî bir karakter olduğuna kat'i bir delil yoktur" sözünden ibarettir.
2- Onların göstermek istedikleri örnek, çocuklar ve oyuncaklar gibi, bu konuda ortaya koymak istedikleri sonuca ulaştırmaz. On çocuğa verilmiş on oyuncak mülkiyet için tabiî bir isteğin mevcudiyetini dizginlemediği zaman bu kavgalar ortaya çıkmaz. Bu, mülkiyet arzusu, sağlıklı bir durumda, tam bir eşitlikle tatmin edilebilir. Önceden söylenen örnek böyle bir arzunun varlığını dizginlemez ama, onun tabiatım tanımaya yardım eder. Kaldı ki bu gibi hallerde görülen, çocuklardan çoğunun, iradelerinin dışında bir mani bulunmadıkça, diğer arkadaşlarının oyuncaklarını zorla ellerinden almak suretiyle kendi ellerindeki oyuncakların adedini çoğaltmaya çalışmalarıdır.
3- İlk toplumda komünistlerin varolduğunu farzettikleri "meleklik devresi"ne gelince; biz böyle bir devrenin varlığı hakkında gerçek bir delile sahip değiliz. Orada üretim vasıta ve imkânları yoktur. O halde var olmayan bir şey üzerine nasıl tartışılabilir? İnsanlar yiyeceklerini doğrudan ağaçlardan temin ediyorlardı. Avlanmaya gittiklerinde, vahşi hayvanlardan korktukları için, gruplar halinde gitmek zorundaydılar. Hemen bozulduğu için Öldürdükleri hayvanları biriktirmeleri mümkün değildi. Bu yüzden, mümkün olduğu kadar yemek zorunda idiler. Bu durumda, ihtilafın yokluğu, mülkiyet için fıtrî bir arzunun varlığını dizginlemez. İşin doğrusu, ihtilafın yokluğu, uğruna savaşılacak hiçbir şeyin olmayışı yüzündendir. O devirde, henüz harekete sevke-dici faktörün bulunmaması sebebiyle o karakter gizli kaldı.
4- Hiçbir kimse bize; o devirde, bir kadına sahip olmak için, erkekler arasında mücadele yapılmadığını söyleyemez. Komünizmin öngördüğü gibi, ilk toplum döneminde cinsî arzunun mevcut olmasına rağmen, kadın üzerinde ortaklığın hâkim olduğu iddia edilemez. Onun mevcut olduğu kabul edilse dahi, rakipler nazarında, diğerlerinden daha güzel bir kadın etrafında rekabetin varlığını men eden bir delil sayılamaz. Bu bizi "her şeyin birbirine benzediği ve birbirine eşit olduğu zaman ayrılık ortadan kalkar" varsayımına götürür. Fakat bazı şeyler farklı olduğu ve insanlar arasında değer ölçüleri değiştiği sürece, rekabet ve mücadele başlar. Hatta komünistlerin bütün hayallerinin ve geleceğe ait gerçekleşmesini umdukları ütopyalarının dayanağı olan "melekler toplumu"nda bile bu rekabet ve mücadelenin ortaya çıkması engellenemez.
Son olarak, hiç kimse, o ilk toplumda üstünlük ve seçkinlik vasıflarında ortaya çıkan rekabetin varlığını inkâr edemez. Meselâ kahramanlık veya kuvvetlilik veya sabırlı ve metanetli olmak veyahut her hangi bîr sıfatla temayüz etmek gibi. İşte bugün iptidaî bir şekilde yaşayan kabilelerin bazısı -meselâ, "ilk komünist toplum" diye adlandırılanların benzerleri-kızlarını ancak, vurulacak yüz kırbaca, zafiyet göstermeden ve "of1 demeden tahammül edenlere verirler, bu imtihanı veremeyenlerle kızlarını evlendirmeyi reddederler. Şüphe yok ki, bu genç erkeklerin böyle ızdırap verici dayanıklılık denemesine girişmelerinin tek sebebi, onların kişisel üstünlüklerini gösterme arzusudur.
Eğer, herşeyin tam bir eşitliği takip ettiği doğru ise, bazı insanların diğerlerine eşit olmadıklarını, onlardan daha üstün olduklarını iddia etmeye sevkeden sebebi araştırmamız gerekir. Bu bizi. eğer Özel mülkiyet tabiî eğilimin bir sonucu değilse, başka bir eğilim ile yakından ilgilidir. Bu eğilim bizi, hatırlana-mayan zamanlardaki insanların da kişisel üstünlüklerini uygulama arzusuna sahip oldukları sonucuna götürür.
Komünistler, özel mülkiyetin çağlar boyunca hep adaletsizlik ile bağlantılı olduğunu, bundan dolayı, eğer insanlık barışı sağlamak, huzur ve sükûna kavuşmak istiyorsa, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması gerektiğini iddia ederler.
Fakat onlar iki önemli gerçeği unutmuş görünüyorlar: Ferdî çabaların insanlığın ilerlemesine katkıda bulunduğu ve "melekhk devri" diye adlandırılan ilk komünizm devri boyunca hiçbir İlerleme kaydedilememİştir. İnsanlık ilerlemeye ancak mülkiyet mücadelesinden sonra başlamıştır. Dolayısıyla bu mülkiyet mücadelesi bütünüyle kötü değildir. Tam tersine, mücadelenin varlığı, mantıkî sınırlar İçinde, sosyal, iktisadî ve psikolojik bir zarurettir.
Bunun yanında, İslâm'ın; insanlığı kederlendiren bütün haksızlıkların temelini özel mülkiyetin olduğunu kabul etmediği de akıldan çıkmamalıdır. Genel olarak Avrupa ve diğer gayri müslim ülkelerde özel mülkiyetin ciddi haksızlıklara eşlik etmesinin sebebi, mülk sahiplerinin, kanunu yapan ve hükmeden sınıf olması gerçeğidir. Böyle bir sınıfın, kendi çıkarları lehine hükmetmesi, kanun çıkarması gayet tabiî idi.
Ancak İslâm'da böyle hâkim bir sınıf yoktur. Bilindiği gibi kanun da halktan belirli bir sınıfın yaptığı şey değildir. O, herkesin yaratıcısı Allah tarafından gelmiştir. Allah'ın, kullarından birini diğeri hesabına veya bir sınıfı diğer bir sınıf hesabına kayıracağı hayal bile edilemez. Böyle bir tarafgirlik için O'nu haşa hangi şey zorlayabilir? Yüce Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir ve O bütün kemâl sıfatların sahibidir. İslâm'da devlet başkanı hür bir seçimle millet tarafından seçilen bir şahıstır. Onu hüküm mevkiine lâyık kılan, herhangi bir sınıf meziyeti değildir. Sonra o, yönetime geçince, kendisini değil, yalnız Allah'ın vazettiği kanunları tatbik ve tenfiz etmekle vazifelidir. Onun halk üzerindeki otoritesi, Allah'ın kanununu uygulamaktan öteye geçemez. İlk halife Hz. Ebu Bekir şöyle demiştir: "Sizi idare hususunda Allah'a itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Eğer Allah'a âsi olursam, o zaman sizin üzerinize bana itaat etmek lâzım gelmez." İslâm'da yöneticinin, şeriatte bir imtiyaz olarak kendi şahsı veya başkası için kullanabileceği her hangi kanunî yetkisi yoktur. Bundan dolayı o, toplumun bir sınıfını başka bir sınıf üzerinde imtiyazlı kılmaya veya sermayedar zenginlerin siyasî nüfuzuna boyun eğerek mal sahibi olmayan fakirlerin aleyhine kanunlar vazetmeye ne yetkili, ne de muhtaçtır,
İslâmî kurallar hakkında tartışırken, bu prensiplerin ve eğitiminin gerçek anlamda uygulandığı devirlerden bahsetmek gerekmektedir. Saltanat şekline dönüştükten sonraki devirlerde İslâm'ın idaresine giren bozukluklar misal teşkil etmez. Çünkü bozuk şekliyle o sistemler hiçbir vakit gerçek İslâm değildir.
Bütün adaleti ve örnek şekliyle İslâm'ın tatbik edildiği sürenin kısalığı, hiçbir zaman onun, gerçekler dünyasında tatbiki mümkün olmayan hayalî bir sistem olduğunu ifade ve irade edemez. Bir defa vukua gelenin bir defa daha vukua gelmesi haliyle mümkündür. İnsanlar o Örnek devrenin geri dönmesini büyük bir özlemle candan İstiyorlar. Bugün müslümanlar için onu gerçekleştirmek tarihin uzak devirlerinde atalarının elinde gerçekleşmesinden daha kolay ve akla daha yakındır.
İslâmî yönetim altında, imtiyazlı sınıflara, sadece kendi çıkarlarını gözeten kanunlar yapma fırsatı verilmeyecektir. İslâm, tüm insanlara, haklan ve itibarları hususunda, aynı muamele yapılmasını, hiçbir fark gözetilmeden aynı kanunların uygulanmasını emreder.
Nasslardan birisinin yorumunda ihtilaf meydana geldiği zaman -yeryüzündeki her kanunda olduğu gibi- orada da sadece hukukçular (fâkihler) bu hususta son sözü söyleme hakkına sahiptirler. Büyük İslâm fâkihlerinin zengin sınıfı korumak gayesiyle çalışanlar aleyhine içtihat yapmadıklarına tarih şahitlik eder. Onlar daima, çalışanların haklarım korumaya ve onların temel ihtiyaçlarının yerine getirilmesine daha çok Önem vermişlerdir.
İslâm'ın, işçiyi iş sahibine ortak kılması rastlanan hususlardandır.
Diğer tarafta; İslâm, insan tabiatını istismar etmek için, mülkiyeti, daima zulme ve haksızlığa yönlendiren birşeymiş gibi hakirce değerlendirmez. İslâm, insan ruhunu terbiyede ve bazı insanları mal sahibi yapmada yüksek seviyeye ulaşmıştır. "...Tâ ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın... (Ensâr veya Medine'ye yerleşen müslümanlar) kendilerine muhacir olarak gelenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü gönüllerinde bir sıkıntı duymazlar, ihtiyaç içinde olsalar bile (göç eden yoksul kardeşlerini) nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarına erenlerdir." (59: 7, 9). Böylece onlar, gönüllü olarak mallarını başkalarıyla paylaşırlar; Allah'ın rızası ve sevabından başka bir şey beklemezler.
Böyle asil ve yüce örnekleri -az olmakla beraber- daima hatırlamaya çalışmalıyız. Böyle örnekler, gelecek adımlarımıza yol gösterecek nur pırıltıları ve insanlığın gelecekte gerçekleştirebileceği muhteşem başarılar olarak telakki edilmelidir.
Buradan İslâm'ın, hayal dünyasında yaşamamızı veya kesin olmayan iyi niyetler Üzerine bağlı umumî kazanç sağlamamızı istemediği kesin olarak anlaşılmış olmalıdır. İslâm, ruhun terbiye ve tezkiyesi için aşırı dikkati ile gerçeklere inanır. Bu esasa dayanan âdil bir dağıtım ile servetin tevziini teminatı altına alan kanunları ortaya koyar. Sadece ruhun terbiyesi üzerine yoğunlaşma İle değil, kanunlar koymak suretiyle de, İslâm sağlıklı bir toplum için uygun müesseseler kurar. Belki bu, üçüncü halife Hz. Osman'ın: "Allah, Kur'ân ile yasaklamadığını sultan ile yasaklar" sözüyle zihinlere yerleşmiştir.
Mülkiyet hakkındaki soruya cevap olarak denilebilir ki, adaletsizliğe sevketmeksizİn belli devirlerde mülkiyet vardır. İslâm toprak mülkiyetine izin verir fakat, Avrupa'da yapıldığı gibi, mülkiyetin feodalizme yönlendirmesine kesinlikle izin vermez. İslâm, feodalizmi imkânsız kılan ekonomik ve sosyal kanunlar yaparak ve haysiyetli bir hayat standardı sağlayarak -hatta hiç toprağı olmayanlar için bi-16) - gerekli tedbirleri almıştır. Bu, fakir sınıfı mal sahiplerinin istismarından uzak tutan bir sistemdir.
Diğer örnek, kapitalizmin mülkiyetiydi. Birincide olduğu gibi bunda da İslâm'ın dört bucağında kapitalizmin oluşması farz edilmiş olsaydı, ancak İslâm ondan hayırların galip olduğu bir miktarı mubah kılacaktı, elinde bulunan kanunî ve ahlâkî müeyyidelerle zulüm ve istismarın karşısına dikilecekti. Böyle olunca o zaman mülkiyet, bugün kapitalist batının altında inlemekte olduğu kötü neticelere maruz kalmayacaktı. Bunun yanında, İslâm, özel mülkiyeti belli sınırlamalarla hâkimiyeti altına almıştır. Meselâ, umûmi gelir kaynaklarının toplumun müşterek malı olduğu nass ile ifade edilmiştir. Adaleti gerçekleştirmek özel mülkiyetin yasaklanmasını gerekli kılması halinde, onu haram etti. Sonra zulümden ve ferdin ferde tahakkümünden emin olunca da onu serbest bıraktı.
Bu hususu açıklığa kavuşturmak için, müslü-man olmayan ülkelerden bir örnek alabiliriz. Meselâ dünya devletleri arasında millî ve ırkî üstünlükle övündükleri herkesçe bilinen İngiliz, Amerikan ve Fransızlar, sevgi ve dayanışma bakımından İskandinav devletlerinin dünyanın en ileri devletleri olduğunu kabul ederler. Bu devletler özel mülkiyeti ortadan kaldırmamıştır. Onların yaptıklarının hepsi, halk sınıfları arasındaki mesafeyi yaklaştıran, emek ile karşılığı arasında denklik kuran âdil bir dağıtımla servetin dağılımını teminat altına almak oldu. Bu davranışlarıyla onlar, İslâmî görüşün bir tarafını uygulamaya koydukları için, gerçekten dünya devletlerinin en ilerisi olmuşlardır.
Şurası muhakkaktır ki, herhangi bir ekonomik sistemi, onun arkasında yatan fikrî ve sosyal felsefelerden ayırmak mümkün değildir. Bugünün devletlerinin kendine çağırdığı üç sistemi gözden geçirecek olursak -ki, onlar kapitalizm, komünizm ve İslâm'dır- görürüz ki, her birinin ekonomik sistemi ve ondaki özel mülkiyet fikri, kendi sosyal düşüncesiyle yakından bağlantılıdır. Önceden de bahsedildiği gibi, kapitalizm, ferdin kutsallığı esası üzerine kurulmuştur. Ona göre, fert sınırlanması doğru olmayan mukaddes bir varlıktır. Toplumun onun hürriyetini sınırlaması doğru olmaz. Bu yüzden kapitalizmde özel mülkiyet sınırsız olarak mubahtır.
Diğer yanda, komünizm ise toplumcudur. Ona görei asıl olan toplumdur. Yalnız başına ferdin hiçbir kıymeti yoktur. Komünizm her türlü mülkiyeti toplumun temsilcisi olan devletin eline verir. Komünizmde özel mülkiyet yoktur. O, ferdi her türlü mülkiyetten mahrum eder.
İslâm farklı bir sosyal görüşe sahiptir ve bundan dolayı onun kendine has başka bir ekonomi anlayışı ve sistemi vardır. Fert-toplum ilişkilerine gelince; İslâm ferdi bir anda iki sıfat sahibi bir yaratık olarak görür, Müstakil bir fert olarak ve toplumun bir üyesi olarak. İslâm açık bir şekilde bazen bu sıfata, bazen de diğer sıfata cevap verir. Ancak sonunda her İkisini de birleştirir, her ikisine birden cevap verir.
Sosyal görüş, ferdi toplumundan ayırmayan ve de birinin diğerine galip gelmeye çalıştığı iki güç çatışmasını kabul etmeyen böyle bir İnanca dayalı idi. Fert, müstakil varlığa sahip olduğundan ve aynı zamanda toplumun bir üyesi olduğundan, ferdî ve toplumsal istekler arasında, her ferdin kendi kazancı ve diğerlerinin kendi kazançları kadar aralarında ahenk tesis eden kurallar gereklidir. Ama böyle bir ahenk bazılarının iyiliği için tatmin edici olmaksızın başarılı olmalıdır. Kanunlar, fertleri toplumun iyiliği için ezmeyi ya da fertlerin iyiliği için toplumu parçalamayı amaç edinmemelidir.
İslâm'ın ekonomik sistemi, yukarıda bahsedilen, kapitalizm ve komünizm arasında mutlu bir orta yol olan ahenk fikrine dayanır. İslâm, hiçbir hata ve sapma göstermeksizin bu iki sistemin faydalı yönlerini birleştirir. İslâm, özel mülkiyete prensipler dahilinde izin verir, ama, onu başı boş bırakmaz. Muhtemel zararlarına engel olacak sınırları çizer. İslâm, zaruret hâlinde özel mülkiyetin topluma ait bir maslahatı gerçekleştireceğini gördüğü zaman, topluma veya onun vekili olan devlete bu mülkiyeti düzenleme veya değiştirme yetkisini verir.
İslâm, özel mülkiyeti, ondan doğabilecek her türlü kötülük yollarım izale gücüne sahip olduğu için onunla çelişme durumuna düşmez. Onu düzenleme ve sınırlama hususundaki toplumun hakkını kabul etmekle beraber prensip itibariyle mülkiyet hakkını tanımak, teminatsız bir esasa göre insanlara muamele yapmayı gerektirecek olan ilgasından daha iyidir. Bu prensip, mülkiyetin ne tamamen fıtrî bir karakter, ne de tamamen beşerî bir zaruret oluşuna dayanır.
Özel mülkiyet niçin ortadan kaldırılmalıdır? Hangi gaye için İslâm'ın onu ilga etmesini isteyelim?
Komünizm, hakimiyet ve güç için tabiî arzuları sindirmenin ve insanlar arasında eşitliği sağlamanın tek yolunun özel mülkiyet ilga etmek olduğunu iddia eder. Üretim sahasındaki mülkiyeti ortadan kaldıran (Sovyet) Rusya'nın acaba böyle bir ilga ile amaçlarını gerçekleştirmede başarıya ulaştığı söylenebilir mi? Unutulmamalıdır ki, Stalin döneminde Rusya, ek ücret karşılığında fazla mesai yapan ve kendinde bu enerjiyi bulan gönüllü bir işgücü ile tanışmıştır. Bununla bizzat işçiler arasında ücretlerde bir farklılık meydana geliyordu.
Oradaki bütün insanlar aynı maaşı mı alıyorlardı!? Hemşire İle doktorun aynı maaşa çalışması mümkün müdür!? En yüksek ücretin mühendis ücreti olduğunu bizzat komünizmin davetçileri ilan ediyorlardı. Aynı zamanda sanatkârlar da gelir bakımından ileri bir zümredir. Böylece onlar, Rusya'da bir takım sınıflar bulunduğunu ve bu sınıflar arasında ücret bakımından farklılık bulunduğunu bizzat kendileri itiraf etmişlerdir. Bu durum işçiler arasında olduğu gibi bir tek sınıfın mensupları arasındaki eşitsizliğe ilave olarak verilmiştir.
Netice olarak, başkalarından üstün olma şeklindeki arzu ve hakimiyete dönüşmek suretiyle komünizmin iddia ettiği eşitlik karakteri bozulmuştur. O halde sigortaların, fabrikaların, dairelerin, komiserliklerin başkanlarını (genel sekreterlerini) nasıl seçer? Komünist Partisindeki üyelerden aktif olanını, aktif ve dirayetli olmayanından nasıl ayırt eder?
Özel mülkiyetin yasaklanması ya da onaylanması sorusu bir tarafa, üstünlük arzusu, tahakküm etme eğilimi insanın tabiatında mevcut değil midir?
Mülkiyetin İlgası, madem ki komünizmin insanlığı kurtaracağını iddia ettikleri kötülüklerden kurtaramamişsa acaba bizi insanın tabiî karakteri ile çatışmaya, herhangi bir şekilde gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hedefin yolunda fıtrî karaktere baskı yapmaya sevk eden sebep nedir?
Eğer onlar, o ülkedeki sınıflar ve fertler arasındaki farkın insanları lükse veya mahrumiyete sürüklemek için çok küçük olduğunu söylerlerse, -komünizmden 13. yüzyıl önce ortaya çıkan- İslâm'ın prensipleri arasında lüksü yasaklayıp yoksulluğu ortadan silen, insanlar arasında köprü kuran ihtiyaçların da mevcut olduğunu söyleyebiliriz (islam, the Misunderstood Religion, sh. 72-80).
KISIM 2
İSLÂM'IN DİĞER DİNLER (EDYAN) ÜZERİNDEKİ ÜSTÜNLÜĞÜ
İlâhî yol (din), Hz. Muhammed @ ile beraber mükemmeliyet kazanmıştır. Bu yüzden, İslâm, diğer bütün hayat yollarını (edyan) hâkimiyeti altına almış ve onların yerine geçmiş tabiî ve arzu edilir bir "hayat tarzı" veya "biçimi"dir. Bu husus, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle belirtilmektedir: "O, -müşriklerin hoşuna gitmese de- (İslâm'ı) bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Rasûlünü doğru yol ve hak din ile gönderen (Allah)tır." (9: 33). Dinler tarihi üzerine yapılan araştırmalar Rasûlullah @'in vazifesinin, Allah indinden getirmiş olduğu Hidayet ve Hakk yolunu, diğer hayat tarzı ve sistemlerinin üzerine hâkim kılmak olduğunu göstermiştir. Başka bir ifadeyle, Rasûlullah @, Allah'ın yolunu, diğer hayat tarzlarının keyfî hâkimiyetleri altında da olsa varlığını sürdürsün diye gönderilmemiştir. Halbuki yer ve göklerin Hakimi onu, kendi yolunu, başka yollara üstün getirmek üzere gönderir. Eğer yeryüzünde herhangi bir bâtıl hayat tarzına izin verilecekse, bu ancak böy-lelerinin cizye ödeyen zımmîitr'm fıkhî durumlarına uygun olarak, ilâhî nizam içinde yer alan sınırlar gereği cizye ödeyerek hİma-ye altında yaşamalarına müsamaha edilmek suretiyle olur (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 187).
Allah, gönderdiği dini (hayat tarzını) İslâm olarak isimlendirmiş ve son peygamberi ve elçisi Hz. Muhammed @ üe kemâle erdirmiştir: "...Bugün dininizi kemâle erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim..." (5: 3). Bu din ile Allahu Teâlâ, Rasûlullah @'i tebliğine karşı mücadeleye ve itiraza kalkışacak diğer din mensuplarına galip getirmesi, hakkın her kuvvetin üstünde olduğu ve kendi katındaki dinin İslâm'dan ibaret bulunduğunu (3: 19), hak diniyle diğer dinleri neshedip geçersiz kıldığını, bu neshi bilfiil ispat ve ilân ederek (2: 106) gerçeği yerine yerleştirmesi ve tevhidi ilân etmesini dilemiştir. Artık bundan sonra "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette de hüsrana uğramışlardan olacaktır." (3: 85).
İnsanlar anlamasalar veya gizleseler bile, İslâm'ın üstünlüğü mutlak hakikattir. Bazılarının onu tanımaması veya İnkârı, İslâm'ın evrensel gerçeğini asla etkilemez. Çünkü onun etkileri hayatta ve muhtelif kültürler içinde öyle aşikârdır ki, insanların inkârı bu hakikati değiştirmez. Bu aynı zamanda, İslâm'ın, diğer hayat yollarını izleyenlere bir meydan okumasıdır ki, İlâhî Yol (İslâm) er geç diğer dinlerin yerini alacaktır. Rasûlullah @'in getirdiği evrensel hayat yolu diğer bütün din ve dünya düzenlerine üstün gelecektir. İnkarcıların onu engellemek için bütün güçlerini kullanmaları bir fayda vermeyecektir: "O, Rasûlünü hidayet ve hak dinle gönderdi ki o (hak di)ni, bütün dinlere üstün kılsın. Şahit olarak Allah yeter." (48: 28). Burada yüce Allah çok açık ifadelerle şunu zikrediyor: Muhammed @'in peygamber olarak gönderilişi sadece bu dini insanlara anlatmak için değildi, ayrıca bu dini, din hüviyeti taşıyan her çeşit dünya düzenlerine üstün getirmesi de gerekiyordu. Diğer bir ifadeyle, Peygamber @ bu dini bâtıl bir din hayata hükmetsin diye değil, tam tersine bu hak din hayatın tek ve hâkim dini olsun, diğer dinlerin devam edip yaşamaları da onun müsade sınırlarında olsun diye getirdi.
Doğuşundan bugüne İslâm'ın, dünyadaki hayat tarzları, kültür ve medeniyetlerini, doğrudan veya dolayı olarak, etkilediği bir vakıadır. Bu etkileri az ya da çok görülebilmektedir. Diğer kültür ve medeniyetler üzerindeki bu etkinin derinliği ve yoğunluğu ayrı bir inceleme konusudur.
Hz. Muhammed @, Allah'ın yeryüzünde yaşayan kulları için kemâle erdirdiği (5: 3) ve bir nîmet ve lütuf olan dinini getiren peygamberler zincirinin en son halkasıdır. Kur'ân'm bu âyeti; Allah'ın dinini, bütün bir düşünce, hayat sistemi ve medeniyeti oluşturan kalıcı bir hayat tarzının lüzumlu tüm unsurlarıyla donattığım ve prensiplerini koyduğunu belirtmektedir. Ayrıca her türlü beşerî problemin çözümü için ayrıntılara inilmiştir. Artık bundan böyle bir başka kaynaktan rehber ve talimat aramasına gerek kalmamıştır. Lütfün ve nimetin tamamlanmasından maksat, hidâyet nimetinin tamamlanmasıdır. (The Meaning ofthe Qur'an, c. III, sh. 18).
Bu âyet, Âdem aleyhisselâma verilen dinin ondan sonraki diğer peygamberlere günün talep ve ihtiyaçlarına göre vahiy yoluyla gönderilen din olduğuna ve Son Peygamber ile de kemâle ulaştığına dair bir beyandır. Diğer peygamberlere gelen Şeriat'ın bütün şekilleri bu dinin bir parçası idi ve insanların mizaçlarına ve zamanın ihtiyaçlarına uygun olarak o insanlara rehberliği ve öğretimi kapsamakta idi. Şeriat'ın tüm biçimlerinin temel öğrenimi aynı olmasına rağmen, o insanlar her devrin hususî ihtiyaçlarını yerine getirmek demek olan ikinci derecedeki konuların detaylarında farklılık gösteriyordu. Bunun için onlar, insan kültür ve medeniyetinin gelişmesi yolunda dinin tüm uzuvlan idiler, ve bundan dolayı kendi başlarına bir bütün olmamalarına rağmen bütünün lüzumlu bir parçası idiler. Din bir hayat tarzı olarak mükemmeliyetine, kendisine hayatın her safhasını kuşatan, insanın karşılaşabileceği her probleme çözüm sunan ayrıntılı öğretileriyle Hz. Muhammed @ ile ulaşmıştır. Daha basit bir ifadeyle, Peygamberlik kalesi inşa edilmiş ve onun tamamlanması için gerekli olan son tuğla Hz. Muhammed @ olmuştur. Bu husus hadis-i şerifte zikredilmektedir. Câbir, Rasûlullah @ 'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Benimle peygamberler zümresinin benzeri, şu kimsenin misali ve benzeri gibidir ki, o kişi, bir ev yaptırmış ve binayı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu durumda halk binaya girip gezmeye başlar ve eksik yeri görüp hayret ederek: 'Şu bir tuğlanın yeri boş (bırakılmış) olmasaydı!' der." Ebu Hu-reyre'den gelen bir rivayette de: "Şu köşede bir kerpiç yeri boş bırakılmış olmasaydı!" ziyadesi vardır. Bunun sonunda da Rasûlullah @'in "Ben o (yeri boş bırakılan) kerpicim, ben Peygamberlerin sonuyum!" buyurduğu rivayet olunmuştur (Buharı).
Böylece, Allah'ın lütuf ve nimeti, İbrahim aleyhisselâmın evinde Hz. Muhammed @ ile tamamlanmış ve insanlığa aktarılmıştır.
Kemâle erdirme, bitirme, tamamlama, eksiğini doldurma gibi manalara gelen ikmâl, tekmil ve İtmam kelimeleri amacın yerine getirilmesini ifade eder. Bunun için ikmâl-i din, Allah'ın Emir ve Rehberliğinin bu dünyada tamamlanmış ve mükemmeliyete ulaşmış olması demektir. Halbuki itmam-i nimet, Allah'ın lütuf ve nimetinin müslümanlar üzerinde tamam olmasıyla onların artık başka birine muhtaç olmamaları demektir. Allah, onlara, ihtiyaçları olan herşeyi vermiştir. Onlar buna sahip olurlarsa, kendilerini maddeten zenginleştirecek fizikî güçleri de elde edecekler, siyasî otoritelerle birlikte güçleri de artacaktır. Ve bu vaad, onlar Allah'ın dinine (İslâm'a) sımsıkı sarıldıkları ve onun gereklerini yerine getirdikleri müddetçe geçerli olacak ve yerini bulacaktır.
İslâm'ın diğer din ve dünya düzenleri karşısındaki üstünlüğünü gösterebilmek için bazı konularda mukayese yapmamız gerekecektir. Ele alacağımız konular ferdin hürriyeti, düşünce ve ifade hürriyeti, aile ilişkileri, evlilik ve boşanmada kadının hakları, miras hukuku, sosyal-ekonomik-hukukî reformları kapsayacaktır.
1- Ferdî Hürriyet, Düşünce Ve İfade Hürriyeti
Ferdin bağımsızlığı ile birlikte düşünce ve ifade hürriyeti, Allah'ın Birliği (Tevhid) İnancının ortaya koyduğu görüşlerdir. Yalnız Allah'ın hükümlerine itaat, kişiyi sadece eski âdetlerin, geleneklerin ve törelerin köleliğinden kurtarmamış, aynı zamanda beşerî kanunların ve sınırlamaların -ki bu sınırlamalar ve kanunlar müstebit yöneticiler tarafından kendi çıkarlarını garantiye almak için yapılmıştır- esaretinden de kurtarmıştır. Kişi, hiçbir haricî sınırlama olmaksızın, haklı gördüğü herşeyi ifade etmede ve düşünmede hürdür. Hz. Muhammed @'in bu büyük hediyesinden Kur'ân-ı Kerîm şöyle bahseder: "..,0 peygamber, onlara iyiyi emreder, fenalıktan ah-koyar; temiz şeyleri onlara helâl, murdar şeyleri haram kılar, onların yüklerini indirir, mükellefiyetlerini hafifletir..." (7: 157). Bu ayeti kerime, ufak tefek meseleleri bile kılı kırk yararak çok büyük ve mühim meseleler haline getiren hukukçuların, dinî liderlerin takat getirilemeyecek sofuluk anlayışlarının ve avamdan kimselerin telkin ettiği bâtıl inanç ve talimatların, kendilerine yüklediği bunaltıcı külfetlerden onları kurtarıcı olduğundan bahsetmektedir. Ayrıca, bizzat kendilerince uydurulup hayatlarını sımsıkı sarıp sarmaladıkları bir takım kayıtlardan da onları kurtarıp hür kılacak olan da yine bu peygamberdir. Burada, kişi için itaat edilmesi gereken sadece yaratıcısı olan Allah'ın emir ve yasaklarıdır.
Hatta kişi inanç tercihini bile kullanmakta hürdür, iman hususunda hiçbir baskı ve zorlama olmayacaktır (2: 256). Herkes kendi yaptığından sorumludur, bir başkasının yaptıklarından mesul tutulamaz (2: 139).
Kişinin amellerinden dolayı hesaba çekileceği (2: 141), iyiliğe (ma'ruf) çağırmak ve kötülüğe (münker) mâni olmaktan (3: 104) mesul tutulacağı görüşü o zaman hayal edilmesi bile zor olan düşünce ve ifade hürriyeti dünyasının kapılarını açmıştır. Tarih, saldırgan ve zâlim yöneticilere rağmen, Allah'ın Kanunu altında hürriyet duygusunu açığa çıkaran pek çok müslüman şahsiyetin örnekleriyle doludur. Bu entellektüel düşünce ve ifade hürriyeti, Rasûlullah @'in naklettiği Tevhid akidesiyle, insanları beşerî düzenlerin kıskacından kurtarma hareketi sayesinde başlamıştır. Bü ferdî sorumluluğun vurgulanması ve insanın özgürlüğüne yapılan teşvik sonucunda kişi önceki kısıtlamalardan büyük bir ferahlama hissetmiştir. İnsan o zaman kendi fiillerinin âmiri olmuştur. Kişi kendi amelleri ve Allah'ın kendisine emanet olarak verdiği güçleri kullanmasına göre yükselir veya alçalır (13: 11). Rasûlullah @'in öğretisi, Yaratıcının Kudret ve Azametini, kâinatı kontrolünü ve insanlara yeryüzündeki davranışlarında lütfettiği serbest iradeyi çok güzel bir şekilde açıklamıştır. Her nefsin, kendi davranışlarından dolayı Hesap Günü'nde mesul tutulacağı şeklindeki İslâmî görüş, insan geleceğinin her türlü baskı ve kısıtlamadan azade oluşunun açık bir ifadesidir. Ahlâkî bozukluğun ırsîliği ve insanın doğuştan günahkâr olduğu görüşü İslâm'ın reddettiği anlayışlardır. Her çocuk fıtrat üzere doğar, konuşmaya başlayıncaya kadar bu hâl üzere devam eder, sonra anne ve babalarının tesiriyle yahudi, hıristiyan, mecu-si vs. olurlar" {Buharı).
Hiç şüphesiz, insanı cennet veya cehenneme götürecek olan kendi amelleridir. Davranışlar kaderin bir sonucu değildir. Hiç kimse cennete ya da cehenneme gitmesi için karşı konulmaz bir emir üzerine doğmaz, tam tersine onun fiillerinin yaratılışı bir sonuçtur ve her fert ilk önce kendi yaptıklarından sorumlu tutulacaktır. Her fâni kendi davranışlarıyla hayat sürer. Başka bir âdet üzere konulur. Herkes kendi karakteriyle mükemmel bir uyum içinde Ömrünü sürdürür. Bir keresinde Utbe b. Rebî'a Esedî, halife Hz. Ali'den "Allah'tan başka kendisine yardım edecek bir topluluk bulunmadı, o da kendi kendini kurtaracak durumda olmadı." (18: 43) âyetinin ne manaya geldiğini sordu. Hz. Ali cevaben: "Ben Allah'ın Gazabından değil, Safvetinden korkuyorum. Çünkü emirlerini ancak O'nun yardımı ile yerine getirebiliyorum." (Taber-sî, Ihticâc, sh. 236). Allah bizleri bu dünya hayatında lüzumlu olacak kabiliyetler ile donatarak yaratmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif âyetleri insanın bir denemeye tâbi tutulduğunu açıkça ifade eder. Buna benzer ayetlere başvurulursa: "Andolsun biz sizi deneyeceğiz ki içinizden cihad edenleri, (güçlüklere) sabredenleri bilelim ve (yaptığınız işler hakkındaki haberlerinizi sınayalım (gerçekten imanınızda, mü'min kardeşlerinize karşı dostluğunuzda sâdık mısınız, değil misiniz, bunu ortaya çıkaralım)." (47: 31). Halife, "Allah dilediğini doğru yola iletir, dilediğini yoldan çıkarır" âyeti üzerine yorum yaparken, bu ayetin Allah'ın kişiyi iyiliğe ya da kötülüğe zorlamadığını, davranışlar için kişinin serbest iradesine müdahale etmediğini veya sorumluluğu ortadan kaldırmadığını, aksine, insanların dikkatini Hak Yolu'na çektiğini ve onlara geleceklerini seçmelerine izin verdîğİ-ni belirtmiştir (Tabersî, a.g.e., sh. 237).
2- İlim
İslâm'ın yayılmasına kadar Araplık, Arabistan yarımadasına münhasır bulunuyor, kuzeybatıya ve kuzeydoğuya giden bazı izler hiç fikrî gelişmeye işaret etmiyordu. Şiir, hitabet ve astroloji İslâm'dan önce Arapların en çok ilgi duydukları meşguliyetleriydi. Fakat bunların ilim ve edebiyat müesseseleri yoktu. Rasûlullah @'İn sözleri Arapların uyanan canlılığına yeni bir çarpıntı verdi. Hz. Peygamber @'in zamanında öğretici bir müessesenin temelleri atılmıştı ki, daha sonra bu temeller üzerine Bağdat'ta, Kahire'de, Kurtu-ba'da üniversiteler geçti. Medine'de Rasûlullah @, halkı ilim ve irfana davet ediyor: "Yaratıcının eserlerini bir saat tefekkür, yetmiş sene ibadetten hayırlıdır." "Bir saat ilim ve İrfan meclisinde bulunmak, bin şehidin cenazesini uğurlamaktan, bin gece (nafile) namazı kılmaktan daha kıymetlidir." "İlim ve âlemlere hürmet eden, bana hürmet etmiş olur." mânasında sözler söylüyordu. Bu telkin ve teşvikler düşünce hayatını canlandırdı.
Daha sonraları, Araplar, sahip oldukları elâstikî dehâ ve merkezî durum hasebiyle bir taraftan Grek ve Roma'nın, diğer taraftan İran, Hindistan ve Çin'in kültür hazinelerini elde ederek insanlık âleminin mürşitliğini yapmaya hak kazanmışlardır. Rasûlullah @'in icazkâr tesiri ve halife ve sultanların yardımı ile Araplar Doğu ve Batı'nın hikmetini alarak bunları Hz. Peygamber (S)'in talimleri ile kaynaştırmışlardır (Emir Ali, The Spirit of islam, sh. 408-410).
İslâm düşüncesinin etkisi, İslâm devletinin bütün münevver ve mütefekkir kesimlerinde hızla yayılmıştır. İspanya'da Pirene dağlarında Cebelitarık boğazına kadar aynı fikrî faaliyet görülmekte idi. Sevilla, Kurtuba, Gırnata, Mürsİye, Toledo ve diğer fslâmî merkezler, umûmi kütüphaneler ve medreselerle doluydu. Buralarda ilim ve edebiyat parasız okutulmaktaydı. İngiliz yazar Stanley Lane Poo-le, Kurtuba'dan şu şekilde bahsetmektedir: "Sarayları ve bahçeleri pek güzel olan Kurtu-ba'nm ilmî müesseseleri insanı hayran bırakırdı. İnsan vücuduna verilen ehemmiyet derecesinde fikre önem verilirdi. Kurtuba müderrisleri ve muallimleri şehirlerini Avrupa'nın kültür merkezi yapmışlardı. Avrupa'nın her tarafından talebe Kurtuba'ya koşuyordu. Orada her şey tam bir ciddiyetle tetkik edilip okutuluyordu. Endülüs âlimlerinin keşifleri ile tıp İlmi Alinus devrinden beri maz-har olamadığı büyük gelişmelere mazhar olmuştu. Astronomi, coğrafya, kimya, tabiî ilimler, hepsi Kurtuba'da tam bir hararetle okutulurdu. Edebiyat ise Avrupa'da hiçbir vakit bu kadar yükselmemişti." Renan da, bu sözlere şunları ilave eder: "Endülüs'te, dünyanın bu mesut köşesinde onuncu yüzyılda, bugün bile eşine rastlayamayacağımız bir müsamaha hüküm sürmekteydi. Müslümanlar, hıristiyanlar ve yahudiler aynı dil ile konuşuyor, aynı şarkıları söylüyor, aynı ilmî ve edebî incelemelere iştirak ediyor, hepsi müşterek bir medeniyet için çalışıyorlardı. Binlerce talebe ile dopdolu olan Kurtuba medreseleri ilmî ve felsefi tetkiklerin en faal merkezleriydi." (Averroes et Averroism, sh. 4).
Rasyonalizmin Batı'daki İlk tezahürü, İslâm medeniyetinin nüfuzuna en fazla tâbi olan ülkede görülmüştür. Fakat kilise bu zarif çiçeği ateşle, kılıçla ezmiş, dünyanın ilerlemesine yüzyıllarca engel olmuştur. Buna rağmen İslâm'ın savunduğu fikir hürriyeti prensiplerini ve sahip bulunduğu canlılığı Hıristiyan Avrupa'ya sirayet ettirmiştir. Abelard, İbni "Rüşd'ün bütün Batı âlemine aydınlık veren dehâsındaki kuvveti hissetmiştir. Abelard, sonuçta fikir hürriyeti adına bir harekette bulunmuş ve bu hareket, Avrupa'yı klişenin esaretinden kurtarmıştır. İbni Sînâ ile İbni Rüşd; Descartes, Hobbes ve Locke'un zuhurunun müjdec isiydiler.
Abelard ile okulunun tesiri az bir zamanda İngiltere'ye sirayet etmiştir. Wycliffe'in fikirlerindeki asliyet ile hürriyet daha önceki düşünürlerin cesurca telkinlerinden kuvvet alıyordu. Daha sonra ortaya çıkan Alman reformcuları bir taraftan putlara ve resimlere karşı olan Bizans hıristiyanlarından, diğer taraftan Abelard ile Wycliffe'ten fikir alarak yabancıların tesirleri ile başlayan hareketi tamamlamışlardır.
Hıristiyan Avrupa, kültürü baskı boyunduruğuna tâbi kılmış, kilise mensupları bütün faaliyetlerini fikir hürriyetini bastırmak noktasında toplamış iken; sapık fikirlere uğramış töhmeti ile papazlar binlerce masumu yakmakla meşgul oluyorken; hıristiyan Avrupa cinlere secde ediyor, paçavra parçalarına ve kemiklere tapımyorken İslâm'ın hür memleketlerinde İlim ve kültür hiçbir vakit görmediği hürmet ve itibarı görüyordu. Hz. Mu-hammed @'in halifeleri, medeniyet davasının savunucularıydılar. Düşünce hürriyetinin, araştırma ve inceleme hürriyetinin gelişmesine yardım ediyorlardı. Din adına baskı, bilinmeyen bir şeydi. Yöneticilerin siyasî yolu ne olursa olsun, bütün din ve mezhep mensuplarına karşı gösterdikleri tarafsızlık ve kesin tahammül hiçbir yerde görülmemiştir. Bir milletin kendi düşünce hürriyetine saygı duymasına en büyük delil olan tabiî ilimlerin Öğretilmesi ve okutulması, müslümanlar arasında yaygındı.
İslâm dünyasından Avrupa'ya akan fikrî hareket cehalet, hurafeperestlik ve taassup kayalarına çarpılmış ve ancak Salerno, Kurtuba medreseleri, İbni Rüşd'ün nüfuzu, İslâm feyz kaynağından aydınlanan Yunanlıların tesirleri ile Kilise surlarının yıkılması üzerine kuvveti hissolunmuştur.
İslâm, düşünce hürriyeti devrini açmıştır. Müslümanlık gerçek karakterini muhafaza ettikçe kültür ve medeniyetin en ateşli koruyucusu olarak yaşamıştır. Yabancı unsurlar müslümanhğa karıştıktan sonradır kî, onun gelişme hamlesi gevşemiştir. Ortaya çıkış devri olan miladî yedinci yüzyıldan onyedin-ci yüzyılın sonuna kadar müslümanlık bugünkü Avrupa'yı canlandıran edebî ve ilmî bir ruh ile doluydu. İslâm, müslümanları ilerletmiş ve onların madden ve zihnen yüksek bir fikrî gelişmeye kavuşmalarını sağlamıştır (The Spirit of islam, sh. 378-402).
Şüphesiz bu şeref, Yunan felsefesini ve tek-tanrılı din olan iki düşünce akımını birleştiren, onların Avrupa ile irtibatım temin eden Bağdat ve Endülüs'ün miislüman ilim ehlinindir. Onların yardımları ilmî ve felsefî düşünceye, daha sonraki devirlerin teolojisine etkileri de göz önünde bulundurulursa, büyük ehemmiyet taşır. Bu yeni fikirlerin Batı Avrupa'ya girmesi, 'Karanlık Çağ'm son bulmasına ve Skolastik devrin aydınlanmasına İşaret eder. Onikinci yüzyılın sonundan onal-tıncı yüzyılın sonuna kadar, İbni Rüşd düşüncesi hâkim bir fikir ekolü olarak kalmıştır. Rasyonalist fikirlere sahip olan İbni Rüşd, kişinin, iman esaslarından başka herşeyin sor-gulayabileceğini savunmuştur (Philip K. Hit-ti, History ofthe Arabs, sh. 580, 583).
Bunun için Avrupa devletlerindeki entellek-tüel hürriyet hareketleri doğrudan müslümanlar tarafından başlatılmıştır. İslâm'ın etkisi, Kurtuba, Seville ve Toledo'daki ilim yuvalan sayesinde Fransa'nın, Almanya'nın ve İngiltere dahil diğer Avrupa devletlerinin içlerine yayılarak tarihte benzerine rastlanmayan bir fikir inkılâbına sebep olmuştur. Ayrıca bölge insanının davranışlarım tamamen değişikliğe sevketmiştir. Onlar, bilgi edinmeyi ve dünyanın bu kısmında bilinmeyen hür düşünceyi yasaklamış olan Roma Kilisesinin siyasî ve manevî baskısı altında idiler. Serbest düşünce ve dinî meseleleri tartışmak dalalet demekti. Bu suçlan işleyenler diri diri yakılıyordu. Ba-tı'da olduğu kadar Doğu'da da insanlar inanç hürriyetinden ve baskıdan bahsedemezlerdi. Buna teşebbüs edenler vahşiyane muameleye maruz kalıyor, köleler gibi dövülüyorlardı. İran'da, köylüler ve yoksul kesim genellikle kanunsuzluğu hâkim olduğu bir istibdatı yaşıyorlardı. Bunun yanında ruhbanlar ve toprak sahipleri bütün güç ve nüfuzu kullanma yetkisine sahiptiler. Batı ülkelerinde, ruhban sınıfı ve derebeyler, tüm imtiyazları ve nüfuzu kullanırlar, bunun yanında halk, en sefil ızdıraplarla sürünürlerdi (The Spiriî of islam, sh. 268-269).
Fakat, yeni bir canlanma ile, hürriyet hareketleri Batılı ülkelerdeki aydınları etkilemeye başlamıştır. Fransa, Almanya ve diğer ülkelerdeki ilim adamları, dinî meseleleri serbestçe tartışmaya başladılar. Bu hareket tedricen, dinî akidelerde rasyonalizme doğru eğilim göstermiş ve Roma Kilisesi ile rasyonel hareketler arasında şiddet başlamıştır. Gregory VII, ihtilafla başa gelmişti (miladî 1073-1085). Gregory VII hırçın tabiatlı bir muhafazakârdı. Fakat abartılmış ve istekleri ve hakları şiddetli bir patlamada son bulmuş etkisiz bir papaz idi. Bu arada ruhban sınıfı topluma acımasızca baskı yapmaya devam ediyor ve Müslümanlara karşı Birinci Haçlı Seferini (1088-1099) başlatmak için yardım etmeleri hususunda baskı yapıyordu. Kiliseye muhalefet, hürriyet hareketleriyle yanyana olunca güçlenmeye başladı, muhalefet özellikle Papa ile İngiltere ve Fransa Krallıkları arasında artıyordu. Başlangıçta Papa bazı basanlar kazanmıştı. Hür düşünceliler ve Fransa'nın güneyindeki reformcular Albigensiyan
Seferinde (milâdî 1208) vahşice sindirildiler. Her ne kadar Papa, hoşnutsuzluğun kaynağını ortadan kaldırmak için evangelizmi teşvik etmiş ve ruhban sınıfında ıslâhata girişmişse de bu gayretler etkisiz kalmıştır. Bilhassa Loc-ke, Hobbes ve Rousseau gibi yazarların etkisiyle hür düşünce ve rasyonel hareketler, 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar kuvvet kazanmaya devam etmiştir (The Times Atlas ofWorld History, sh. 122-123).
Sözkonusu ülkelerde ruhban sınıfına, baskılara ve ayrıcalıklara karşı bazı protestolar yapılmıştır. Bunların öncüleri, İngiltere'de Büyük İhtilâlimin (1381) asıl reformistleridir. Fransa'daki (1357) ve İtalya'daki (1347) burjuva hareketlerine büyük destek olmuşlardır. Zamanla dinî ve siyasî hürriyet hareketleri, fikir ve ifade hürriyeti için yapılan çabalarla kuvvetlenmiş ve siyasî sahadaki meşhur destek sayesinde yöneticilerin kontrolü ve dinî düşünce alanında yapılan Protestan Islahının yolunu açmıştır (The Times Atlas of World History, sh. 142).
Onbirinci yüzyılda ortaya çıkan tek-tük ilim adamları ve münevverler sayesinde başlayan dinî ve siyasî hürriyet çabaları, ondördüncü yüzyıl Avrupa devletlerinde millî ve kitle hareketi hâline dönüşmüştür. Ondört ve onaltın-cı yüzyıllar, tarihte Rönesans devri olarak bİ-linir. Bu devirler süresince Avrupalılar, İslîmî bilgilere ve kültüre tamamen adapte olmuş ve onlan benimseyerek kendi sistemlerine tatbik etmişler, ilim, sanat ve ziraatte hamle yapmışlardır. "Karanlık Çağ" olarak adlandırılan 3. ve 10. yüzyıllar arası Avrupalılar despot hükümdarların saltanatında ve kilisenin baskısıyla sindirilmiş hâlde inliyorlardı. Kilise, halkın sadakatini cehalet ile sağlamaya çalışmıştır. Kilise kurallarını muhakemeye kalkışmak günah ve sapıklık olarak telakki edilmiştir.
Bu muhakeme ve hür fikirlilik, İslâm'ın Avrupa'ya ve diğer bölgelere ulaştırdığı ve onları cehaletin karanlığından bilginin aydınlığına çıkaran bir ihsanı olmuştur. Bu, Hz. Muhammed @'e 1400 yıl önce Hira mağarasında insanları zülüm ve baskılardan kurtarıcı olarak gelen hürriyet ışığı idi. Fransa'da ve Almanya'da fikir hürriyeti için büyük çabalar sarfe-dilmiştir. Kral John, Büyük Magna Carta'yı imzalamaya zorlanmış, böylece miladî 1215'de ferdin hürriyeti ve siyasî çalışmalar teminat altına alınmış ve bu hareket Fransız Devrimi'ni hazırlamıştır. Devrimin parolası olan "eşitlik, hürriyet ve kardeşlik", gerçekte Hz. Muhammed @'in, toplum ve devletin üstyapısını temellendirdiği prensiplerdir. Rasûlullah @, insanlara, bu prensiplere bağlı kalmaları hâlinde huzur ve selâmete kavuşacaklarını bildirmiştir. "Ey insanlar! Biz sizi bîr erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunanınızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49: 13).
Bütün insanlığa bildirilen bu hakikate göre, insanlar eşit ve bir ana babadan yaratılmıştır, Yaratıcıları birdir. Yukarıdaki ayet tüm insan soyunun eşit olduğunu vurgular ve bir sınıfın diğer sınıfa yaptığı eziyetlerin, zulmün ve sömürünün temeldeki hatasını gösterir. Bu hatanın aralarındaki barış ve huzuru nasıl yıktığını belirtir. Aynı husus Nisa sûresinde şöyle belirtilir: "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkek ve kadınlar meydana getiren Rab-binize hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinize dilekte bulunduğunuz Allah'ın ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının. Allah şüphesiz herşeyi görüp gözetendir." (4: 1). Bu ayet-i kerime insan haklarının önemini mükemmel bir ifade ile belirtirken, Allah'ın insanlar üzerinde gözetleyici olduğu ikazını yapmaktadır. İnsanlar birbirlerinin hak ve hürriyetlerine riayet etmedikleri takdirde barış içinde yaşayamayacaklarına dair sert bir uyan vardır.
Bu, Peygamber Hz. Muhammed @ tarafından verilen bir tür hak ve hürriyet dersidir.
Bu ders, modern rasyonalizmin ve hür düşüncenin temelini oluşturur ki, fertler arası ve fert-devlet münasebetlerinde esas alınacak bir husustur.
3- Kadın- Erkek Münasebetleri
Hz. Muhammed @'in getirdiği öğretinin çok nüfuzlu olduğu bir başka tesir sahası da kadınların sosyal statüleriyle ilgilidir. Yahudiler ile şehirli Araplar arasında kadın son derecede soysuzlaşmışti. Yahudi kızları babalarının evlerinde bile hizmetkâr mevkiinde tutulur ve babası tarafından gerektiğinde satılırdı. Babalarının vefatında erkek evlatlar kızları istedikleri muameleye tâbi tutarlardı. Kızlar ancak başka mirasçılar bulunmadığı zamanda babalarının mirasına sahip olabilirlerdi. Müşrik Araplar, komşu imparatorlukların çöküntü içinde yüzen medeniyetinin tesiri altında bulunduklarından, kadını alelade eşyadan sayarlardı. Kadın, kocasının veya babasının mülkünden parçalanmaz bir cüz teşkil ederdi. Ölen bir adamın diğer eşyası gibi, bıraktığı dul kadınlar da oğluna veya oğullarına intikal ederdi. Bundan dolayı üvey evlatlar ile üvey analar arasında çoğunlukla cinsî münasebetler vuku bulurdu ki, İslâm bunu kesinlikle yasaklamıştır.
İslâm'dan Önce Araplar kadınlara karşı duydukları nefreti kız çocuklarının bir çoklarını öldürmek veya diri diri gömmek derecesine kadar vardırmışlardı. Özellikle Kureyş ve Kinde kabileleri arasında yaygın olan bu korkunç âdet Hz. Muhammed @ tarafından tam bir şiddetle takbih olunmuş, en şiddetli cezalar ile yasaklanmış, bununla beraber bütün eski toplumların yapmakta olduğu, çocukları ilâhlara kurban olarak takdim etmek âdeti de kaldırılmıştır.
İran ve Bizans imparatorluklarında kadınların sosyal hayatta işgal ettikleri yer pek âdi bir seviyedeydi. Hıristiyanlığın daha sonra azız telakki ettiği bir takım mutaassıp meczuplar, kadınların aleyhinde söylemediklerini bırakmıyor, onları en müthiş kötülükler ile İtham ediyor, fakat kadınlarda gördükleri kötülüklerin ancak kendi dimağlarının yansımasından başka bir şey olmadığım unutuyorlardı.
İslâm Peygamberi @, tebliğ ettiği yüce dinin temel Öğretilerinden biri olarak "kadınlara hürmet"i tavsiye etmiştir. Hz. Muhammed (S)'in kızı Fâtıma, mensup olduğu cinsin mükemmel timsali olmuştur. Kadınlığın kudsi-yeti, kadınlığın en asil mefkuresi onun şahsında tahakkuk etmiştir.
Rasûlullah @, kadınların o zamana kadar nail olamadıkları hakları sağlamış, kadınlara, zaman geçtikçe kıymeti büsbütün meydana çıkan menfaatler kazandırmıştır. Bütün hakların ve vazifelerin yerine getirilmesinde onları erkeklerle bir tutmuş, aralarında eşitliği sağlamış, alınabilecek kadınların sayısını ve erkeklerin hanımları arasında mutlak adaleti gözetmeleri icab ettiğini beyan ederek çok kadınla evliliği sınırlandırmıştır.
Dikkate değerdir ki, çok kadınla evlilik müsaadesi veren âyet-i kerimeyi, bu müsaadeyi tabiî ve meşru bir daire içinde bırakan, diğer bir âyet-i kerîme takip etmektedir. Ayet önce iki, üç, dört kadın alınabileceğini beyan ediyor. Fakat bunların arasında adalet yapmaktan endişe edildiği takdirde ancak bir kadınla evlenilmesi gerektiğini ilave ediyor.
4- Evlilikte Kadının Hakları Ve Boşanma
Müslüman bir kadın, ebeveyni tarafından kendisine önerilen evlenmeyi red veya kabul etme hakkına sahiptir. Rızası ve tasdiki olmadan evlendirilemez. Keza, mahkeme vasıtasıyla kocasından ayrılma hakkına da sahiptir. (Ayrıntılar için bkz. Sîret Ansiklopedisi, c. II, "Bİr eş olarak Hz. Muhammed @"). Hindistan, medenî kanununda bu hususlardaki ge-lekli değişikliği yapmıştır. İngiltere, Amerika, Fransa, Almanya ve İsviçre dahil pekçok Batı ülkesi, kadınların bir zina durumu olmaksızın kocalarından ayrı kalmalarını mümkün kılan kanunları getirmişlerdir. Bütün bu değişiklikler, 1400 yıl öncesinden İslâm'ın vazettiği hususlardır.
Medenî Haklar Ve Hukuk
Medenî hayatta kadın, evleneceği kimseyi seçmede tamamen hürdür. Arzusu hilafına evlenmeye zorlamak doğru değildir. Hatta kadın, istediği bir erkekle evlenmekten men edilemez. Ancak, evleneceği kimsenin müslüman olması şartı vardır. Ayrıca, ailesinin durumu ile bağdaşmayan, maddî veya manevî yönüyle dejenere bir kimseyle evlilik teşebbüsüne babası, annesi veya benzeri velisi itiraz edebilir. Fakat ona varmasına engel olamazlar.
Evlendiği erkeğin sonradan ilgisiz bir kimse olduğu meydana çıkarsa; evine bakmaz, hanımını ihmal eder veya kendisine kötülükte bulunursa, yahut erkeklik bakımından bir noksanlığı varsa, kadın, nikâh akdini feshedebilir veya boşanma hakkına sahip olur.
İslâm'ın kadın konusunda kocaya tanımış olduğu hak ve yetkiler, ona karşı iyi davranmak, kendisiyle hoş geçinmektir. Bu konuda Kur'ân'ın ifadeleri şöyledir: "...onlarla güzel güzel geçinin..." (4:19). "...Birbirinize iyilik etmeyi de unutmayın..." (2: 237). Rasûlullah @ ise şöyle buyurmuştur: "En hayırlınız, hanımına karşı iyi davrananınız, ev halkı ile sevgi ve muhabbet içinde geçinenizdir."
Bu söz sadece ahlâkî bir nasihattan ibaret değildir. Şayet erkek, kendisine verilmiş bulunan kocalık haklarını kötüye kullanır, karısına, şekli ne olursa olsun, zulmeder ve zorluk gösterirse, o zaman kadın, kanunun yardımını talep etmek için yetkili kuruluşlara başvurur ve kocasının yola getirilmesini isteyebilir.
Eşler arasındaki anlaşmazlık dolayısıyla boşanan, erkeğinden ayrılan, hangi sebeple olursa olsun, nikâhı feshedilen veya dul kalan kadın, istediği erkekle evlenebilir.
Hukuk ve ceza kanunlarında, kadınla erkek arasında tam bir eşitlik sağlanmıştır. Can, mal, namus, haysiyet ve şeref açısından kadınla erkek, kanun önünde farksızdır. Aralarında hiçbir ayrılık yoktur.
Kadınların Eğitim Ve Öğretimi
Kadının eğitim ve öğretimine izin vermekle kalmayan İslâm, üstelik bunu o kadar önemli saymıştır ki, erkekle kadının, eğitim ve öğretim konusunda eşit haklara sahip olduğu prensibini getirmiştir.
Rasûlullah @ 'in emirlerine göre, din ve ahlâk konusunda kadının erkekten daha az bir eğitim ve öğretim görmesi kabul edilmemiştir. Hatta bizzat Hz. Peygamber @, kadınların eğitim ve öğretimi için özel zamanlarını bile ayırmıştır. Hz. Aîşe (r.anha), yalnız kadınlara değil, sırası gelince erkeklere de ilim ve bilgi vermiştir. Sahabi ve tabiî'den bazıları, ondan hadis ve tefsir dersi almış, fıkıh öğrenmiştir.
Eğitim yalnız toplumda ileri gelenlerin kadınları ve kızlarına has değildi. Rasûlullah @'in emirleri gereğince cariyeler de ilim ve edep tahsil ediyorlardı: "Cariyesini güzelce yetiştirip, ona ilim ve edep öğreten, sonra da evlendiren, bunun karşılığını muhakkak görecektir." (Buharı).
Her müslüman kadının ahlâkî olgunluğu kazandıracak, görüş ufkunu genişletecek eğitim programıyla yetiştirilmesi zaruridir. Bundan başka, bir çok kadının, bazı konularda üstün kabiliyetlere sahip olması mümkündür. Diğer ilim ve fenleri öğrenmek için daha fazla bilgi edinmek isteyebilir. İslâm, bu tip kadınların ilmî çalışmalarına, İslâmî hüküm ve ölçülere aykırı olmamak kaydıyla, engel olmaz.
Boşanma Meselesi
Eski toplumların hepsinin nazarında boşanma, evliliğin bir takipçisidir. Bu hak sadece erkeklerin elinde idi. Kadın hiçbir şekilde boşanma hakkı iddia edemezdi. Çağımızda kadınlar bir takım kayıtlar ve şartlar ile boşanma hakkını elde etmeye başlamışlardır.
İbranî kanunlarına göre bir koca, herhangi bir sebep dolayısıyla karısını boşayabilirdİ. Bu hakkın keyfî bir surette kullanılması için hiçbir engel yoktu. Kadınlar ise, sebebi ne olursa olsun, kocasından ayrılamazdı.
Romalılar arasında boşanma en eski zamanlardan beri kabul edilmiş bulunuyordu. "Oni-ki levha" kanunları boşanmayı kabul ediyordu. Fakat orada da bir kadın boşanma istemek hakkına sahip değildi. Böyle bir istek karşısında cezaya uğratilırdı. Daha sonra cumhuriyet devrinde boşanmanın çoğalması ise genel ahlâkı hızlı bir çöküntüye uğrattı.
Hz. İsâ @ kadınların fuhuş yapmalarını boşanma sebebi olarak kabul ettiğinden, boşanmanın gerekliliğini itiraf etmiş bulunuyordu.
Eski Arapların arasında, kocaların sahip oldukları boşanma hakkı, hiçbir kayıt ile bağlı değildi. Boşanmanın ancak bir takım şartlar dahilinde vuku bulabileceğini bildiren Rasûlullah (8>, "Köleleri azâd etmek kadar hoşnud eden ve kadınları boşamak kadar Ce-nab-ı Hakk'ı gazâplandıran bir şey bulunmadığım" defalarca söylemiştir.
Birbirinden ayrılmak isteyenler iki defa ayrılacaklar, bu süre zarfında birbirleriyle geçinip geçinemeyeceklerine dair kesin bir karar vereceklerdir. Bütün bu teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlanırsa, kesin ayrılığa sebep olan üçüncü devreye ulaşılmış olur. Eşler arasında tartışma çıktığı takdirde hakeme müracaat edilmesi tavsiye olunmuştur.
İslâmî hükümleri, her Batılıdan daha iyi muhakeme eden Sedülot bu meseleye dair şöyle demektedir: "(İslâm'da) boşanma, süratle verilen kararı tekrar gözönüne almayı hedefleyen bir takım muamelelere tâbi olmak üzere mubah kılınmıştır. Birer ay ara ile meydana gelen üç boşanma, kan koca arasındaki karı-kocalık münasebetlerine kesin bir son verir."
İslâm'ın getirdiği hükümler, Doğu'nun hukuk tarihinde bir dönüm noktası teşkil eder.
İslâm, erkeklerin sahip oldukları boşanma hakkını sınırlandırmış, kadınların bir takım haklı sebepler dahilinde boşanma talebinde bulunmalarını kabul etmiştir. Kadınlar, kötü muamele, kötü geçindirme ve diğer sebeplere dayanarak kocalarından ayrılmayı talep edebilirler. Kadının ileri sürdüğü deliller kuvvetli olmazsa mehrini kaybeder. Boşanmayı isteyen koca ise, kadının mehrini ve ona karşı bütün taahhütlerini yerine getirir.
Kur'ân-ı Kerîm'in karı ile kocanın ayrılmasına iyi bir göz ile bakmaması, tartışmaların hallini tavsiye buyurması, İslâm şeriatı nazarında evlilik bağının ne kadar mukaddes olduğunu gösterir: "Eğer bir kadın, kocasının serkeşliğinden veya kendisinin ihmale uğramasından endişe ederse, aralarında anlaşmaya çalışmalarında bir mahzur yoktur. Anlaşma, daima ayrılmaktan hayırlıdır. Nefisler her zaman kıskançlığa hazırdır. İyi geçinir, kadınlara haksızlıktan sakınırsanız, bilin ki, Allah, yapacağınız herşeyden haberdardır. Ne kadar uğraşsanız, kadınlarınız arasında adaletli davranamazsınız; hiç olmazsa bir tarafa büsbütün meyletmeyin ki, ötekini askı-daymış gibi bırakmayasınız; davranışlarınızı düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız, bilin ki, Allah, şüphesiz bağışlar ve merhamet eder." (4: 128-129). Bundan başka aynı surenin 35, âyetinde şöyle buyurulmaktadır: "Karı-koca-nin arasının açılmasından endişeye düşerseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının da ailesinden bir hakem gönderin; bunlar, aralarını bulmak isterlerse, Allah aralarını buldurur. Allah, gerçekten herşeyi bilen, herşeyden haberdar olandır." (4: 35).
İslâm'ın evlilik bağına verdiği değeri gayri müslimler takdir edemezler. "Evlilik, toplumun korunması için, insanların azgınlıktan ve fuhuştan muhafazası için emrolunmuştur. Karı-kocalık bağı mukaddestir. O kadar ki, kudsiyet itibarı ile ibadet derecesine yükselir. Çünkü evlilik insanları kötü şeylerden kurtarır. Evlilik, Allah tarafından insan türüne emrolunmuştur. Evlilik bir akit olarak söz konusu edilirse, birleşmelerine şer'î engel olma-
yan erkeğin ve kadının rızası ile devamlı bir
münasebet kurulması için meydana getirilen bir akd olarak tanınmalıdır." (Suyûtî, el-Eşbâh ve'n-Nezâir),
Odalık câriye kullanmak; Araplar, yahudiler, hıristiyanlar ve bütün komşu milletler arasında yaygın olan bir âdet iken İslâm'da, Hz. Peygamber @'in risaletinin sona ermesine yakın gelen bir vahiyle yasaklanmıştır: "...İnanmış, hür ve namuslu kadınlar ve bir de sizden önce kendilerine Kitâb verilmiş olanların hür ve namuslu kadınları -namuslu olduğunuz, zina etmediğiniz ve gizli dostlar tutmadığınız hâlde- mehirlerini vermek şartıyla size helâldir..." (5: 5) (Emir Ali, The Spirit of islam).
Miras Hakkı
İslam'dan Önce hiçbir toplumda kadınlara miras hakkı verilmemiş ve bu alanda onlara çok kötü muamele edilmiştir. Ana babanın bütün mülkiyeti yalnızca erkeklere miras kalırdı.
Kadın ve erkeği aynı seviyeye getiren İslâm, miras hususunda da kadına hak tanımıştır. Böylelikle kadın, ana babasına, kocasına, erkek kardeşi veya erkek çocuğuna vâris olabilmiştir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Sfret Ansiklopedisi, c. ÎI, bölüm 1). Şimdi bu vasıf yeni yeni diğer ülkeler tarafından benimsenmekte ve tanınmaktadır. Kadına, kocasının mirasçısı olma hakkını veren muhtelif kanunlar pek çok Doğu ve Batı ülkelerine intikal ettiği hâlde bunlar, İslâm Miras Kanunu'nun pek azmi teşkil etmektedir.
Kadınların, erkeklerle aynı hak ve ölçülere sahip oldukları halde, miras konusunda yarı hisse almasının sebebi ise şudur: Kadının her türlü hak ve hukuku erkeğin omuzlarına yüklenmiştir. Evlenirken kocasından mehir alır. Geçimi ona aittir. Halbuki erkeğe böyle bir imtiyaz tanınmamıştır. Üstelik kadının geçim meselesi yalnız kocasını ilgilendirmez. Belki, kocanın bulunmadığı veya elinin daraldığı zamanlarda babası, ağabeyi, erkek kardeşi, hatta oğlu veya şeriatin görevlendirdiği herhangi bir yakını kadına bakmak zorundadır. Görülüyor ki, kadına, hiçbir zaman erkekler kadar sorumluluk yüklenmemiştir. Bundan dolayı miras konusunda kadına düşen pay azdır. Eğer sözü geçen imtiyazlardan sonra, bir de kendisine miras eşitliği tanınmış olsaydı, bu, erkeğe karşı bir zülüm olurdu (Mevdudi, Hicab).
Kadın, her ne suretle olursa olsun, eline geçmiş bulunan bütün mal, servet ve parada tam bir tasarruf hakkına sahiptir. İsterse bu servet ile ticarî faaliyette bulunabilir, meşru yollarla kazancım artırabilir. Bu servet üzerinde babası veya kocası da olsa kimseye müdahale hakkı tanınmamıştır. Kadının geçimi, isterse kendisi büyük servet sahibi olsun, kocasının omuzlarına yüklenmiştir. Koca, ne olursa olsun, hanımına geçimi için gerekli parayı vermekten kaçmamaz. İşte İslâm, bu şekliyle kadının geçim işini öylesine sağlama bağlamış ve teminat altına almıştır ki, nerede ise, sosyal hayatta erkeklerden daha iyi bir durumda olduğu söylenebilir.
5- Sosyal Reformlar
Hz. Muhammed @, toplumun sosyal ve ekonomik yapısını tamamen değiştiren inkılâb niteliğinde yenilikler getirmiştir. O devrin tüm diğer ülkeleri gibi Araplar da önyargıya ve batıl inançlara gömülmüş, pek çok kötü alışkanlık, yaşantılarının birer parçası haline gelmişti. Kadınların toplumdaki statüsü öylesine düşüktü ki, kız çocuğun doğumu bahtsızlık olarak kabul ediliyordu.
Bu durum yalnız Araplarda değil, dünyanın pek çok yerinde aynı idi. Hindistan'da kocası ölen bir kadın kendini yakmak zorundaydı. Diğer ülkelerde kadının durumu bundan daha iyi değildi. Kadın, yalnızca bir mal, eğlence ve zevk aracı olarak kullanılıyordu. Onları toplumda erkeklerle eşit (3: 228), evlilikte eşit haklar (42: 11-51: 49-2: 187-30:21-9: 67 ve 71) kanun önünde eşitlik (2: 228) eğitimde
ve mirasta (4: 7, 11, 12, 24) ve hayatın diğer sahalarında (2: 237) yüksek mevkiye çıkaran Hz. Muhammed @'dir. (Ayrıntılı bilgi için bkzi Stret Ansiklopedisi, c. II, bölüm 1).
Kadınların Yükselen Değeri
Kadının ve erkeğin evlilik anlaşmasında eşit ortaklar olduğu ve hayatta başarı için eşit görevleri olduğu anlayışını insanlığa Hz. Mu-hammad @ vermiştir. İnsanlık daha bu yüzyılda kadın ve erkeğin eşit rolleri olduğunu kabul etmiş ve hayatta kadına gerçek yerini vermiştir. Yine de kadın her sahada gerçek yerini tam alamamıştır. Meselâ ekonomik haklarını elde etmek için hâlâ mücadele İçindedir. Kadının siyasî ve hukukî haklan tamamen yerleşmiş ve dünyanın her yerinde toplumun eşit bir mensubu olarak kabul edilmiştir. Fakat kadın hâlâ ya kendisi tarafından ya da bencil, zengin ve zevk düşkünü erkekler tarafından şehvet ve eğlence vasıtası olarak istismar edilmektedir.
Kadının hayattaki eşit ortaklığını ihtiva eden evrensel görüş Hz. Muhammed (2>'in getirdiği mirastır. İnsanlık tarihinin tamamı kadının hiçbir zaman erkeklerle eşit muamele görmediğinin delilidir. Hz. İbrahim @'in evinde kadın gerçek yerini bulmuş, fakat sonraki kuşaklar günlük hayatta bu anlayışı devam etti-rememişlerdir. Yahudiler ve hıristiyanlar bu hususta başlıca bozguncu nesil olmuşlardır. Kutsal kitapların bu öğretisini bazı sosyal ve ekonomik çıkarlar uğruna gözardı etmişlerdir. Hz. İsmail @'in evinde, kutsal metinlerde yazıldığı gibi, kadının toplumdaki gerçek statüsü kendine verilmiştir. Bu hayat felsefesinin gerçek kurucularının kim olduğu bilinmeksizin bugün tüm dünyada kabul edilmiştir.
Refah Anlayışı
Fakir, yardıma muhtaç, yetim, köle-esir, yaşlı ve dullar yararına toplanan sosyal yardım, İslâm Peygamberi tarafından kurulmuştur. Hz. Muhammed @, toplumun zayıf ve yardıma muhtaç fertlerinin her türlü maddî mahru-Hz. Muhammed @, toplumun zayıf ve yardıma muhtaç fertlerinin her türlü maddî mahrumiyetten korunmalarının, devletin olduğu kadar toplumun zengin fertlerinin de görevi olduğunu vurgulamıştır. Toplumdaki muhtaç ve çalışamadığı için maddî ihtiyaçlarım gideremeyen kimselere yardım etmek ve temel ihtiyaçlarını karşılamak fertlerin dinî ve ahlâkî, devletin ise kanunî görevi haline getirilmiştir (Ayrıntılar için bkz,, Sîret Ansiklopedisi, c. II, bölüm 3).
Kur'ân ve Sünnet, sosyal refah ilkesini açıkça belirtmiş ve iyi bir hayat seviyesi sağlama (hayat-ı tayyibe) ve refah (felah) telakkisini kolaylaştırma (3: 104), zorluklan kaldırma (106:4-20: 118, 119) esaslarını vurgulamıştır. Bunun yanında müreffeh bir kuşak oluşturmayı {Ebul Ala Mevdudî, Towards Un-derstanding islam, Londra 1980, sh. 72-76) sevgi ve merhamet beslemeyi (48: 29-49:10) ahlâkî bozulmayı Önlemeyi (57: 25) açlık (20: 118-119) korku (2 38, 112) ve ruhî bozuklukları (23: 1-2: 5-7: 157-30: 38) ortadan kaldırmayı tavsiye etmiştir. Rasûlullah @ bütün insanlığa rahmetli ve merhametli bir hayat için kanunlar getirmiştir. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim, Hz. Muhammed @ 'i "insanlığa rahmet" olarak tanımlar. Bundan dolayı tüm kurum ve kuruluşlar ve bilhassa devlet, şefkat ve rahmet özelliğini yansıtmalı, bütün insanlara müreffeh bir hayat sağlamalıdır.
İslâm Devleti'nin refah fonksiyonu, Hz. Muhammed @'in şu hadisinde önemle belirtilmiştir. "Müslümanların işlerinden mesul yönetici, eğer müslümanlar arasında denge kurmaya gayret etmezse, o, halkıyla birlikte cennete giremez." (Ebu Davud, Tİrmizf, Beyha-kî). Hz. Peygamber @'in ashabı da İslâm'ın refah anlayışına sıkı sıkıya sarıldılar ve ilk defa Medine gerçek bir refah şehri oldu. Kur'ân ve Sünnetteki deliller ve âlimlerin, İslâm devletinin refahı sağlamak ile ilgili vazifesi üzerine yazdıkları o kadar çoktur ki, bu devlete "refah devleti" dememek haksızlık olur (Umar Chapna, The Islamic Welfare State and its Role in the Economy, in Islamic Perspectives, Leicester 1979, sh. 196).
Refah ve saadettin devletin bir vazifesi olduğu Hz. Muhammed @ 'in peygamberliğinden ve "Medine refah devletT'nin kuruluşundan önce hiçbir devlet tarafından bilinmiyordu ve hiç denenmemişti. Bu durum şimdi tüm siyasîler ve siyaset yazarları tarafından modern devletin en önemli görevi olarak kabul ediliyor. Bu anlayış, insanlığın faydası için Allah'ın, elçisi Hz. Muhammed 'e vahyettiğî Hak Yol'un yalnızca bir yönüdür ki, pekçok çağdaş Batı devleti bunu yeni yeni anlamıştır.
Cehaletin Ve Yoksulluğun Ortadan Kaldırılması
Rasûlullah @, halk arasında cahilliği ve yoksulluğu kaldırmak için tedbirler almış ve insanları öğrenmeye ve birbirlerine karşı merhametli olmaya teşvik etmiştir. Aynı zamanda, ilim elde etmeyi kadın-erkek her müslü-mana farz kılarken; bütün zenginlere de fakir ve muhtaçlar için zekat vermeyi emretmiştir (9: 103). (Ayrıntılı bilgi bkz. Sîret Ansiklopedisi, c. I, bölüm 2). Mal ve servetin toplumda eşit olarak dağılımı İslâm'ın başlıca hedeflerindendir (59: 7). Böylece, servetin birkaç kişinin tekelinde toplanarak sosyal dengesinin bozulması önlenecek, adaletsizlik ve eşitsizliğin toplumdaki baskısına meydan verilmeyecektir. Gerçekten; servet dağılımındaki haksızlığı en aza indiren ve halk arasında sevgi, yardımlaşma ve kardeşlik bağlarını artıran bütün bu tedbirler, Hz. Muhammed @ tarafından sosyal, ahlâkî, ruhî ve iktisadî açıdan, İslâm toplumundaki insanların hayat seviyelerini yükseltmek için tavsiye edilmiştir. Eğitim ve uygulamalarıyla Rasûlullah @ topluma sosyal, ekonomik, köklü, ahlâkî ve inkılâbı reformları tanıtmakla kalmamış, insanların bu konulara yaklaşımlarını ve bu konulardaki görüşlerini de değiştirmiştir. İnsanlar, Allah adına, müslüman kardeşleri için kendi istek ve ihtiyaçlarını feda etmeye hazır duruma gelmiştir (59: 9).
O toplum, fertler arasındaki ilişkileri sevgi ve saygının kuşattığı örnek bir toplumdur (48: 29). Maddî imkân ve kaynaklar topluluk arasında paylaşılmıştı (30: 38-17: 26-6:141 2: 219). Kamuyu, genel refahı ve toplumun müşterek menfaatini ilgilendiren konular ortak rıza ile tartışılır ve karara bağlanırdı (42: 38). Adalet, insanların rengine, maddî durumlarına bakılmaksızın tarafsız olarak uygulanırdı (6: 152-4: 58-16: 90). Toplumun her ferdi, haklardan ve eğitim-öğretim ve iş imkânlarından eşit bir şekilde istifade ederdi. Bu tarz Rasûlullah @'in insanlığa sunduğu bîr hediye idi. Bugün dünyanın farklı yerlerinde bu anlayışın getirdiği imkânlardan istifade edenler, bu rahmetin kaynağının farkında bile değildirler.
Âdâb-ı Muaşeret
Günümüzde hemen hemen bütün dünyada insanların tatbik ettikleri kimi uygulamalar. Rasûlullah @ tarafından vazedilen davranış kurallarıdır. Âdâb-ı muaşeretin en önemlilerinden biri olan, karşılaştığımız kimselere selâm vermek, Rasûluilah @'in bir sünnetidir (6: 54). Selâm'ın. evlere girerken de verilmesi yine O'nun sünnetidir (24: 61). Aynı şekilde evlere girerken izin istemek, ev sahibini selâmlamak (24: 27). selâma aynıyla yahut daha güzeliyle karşılık vermek (4: 86) Rasûlullah @'in bizzat yaptığı ve ümmetine tavsiye buyurduğu hususlardı. İzin istemek, akrabaları, yetişkin çocuk ve hizmetçileri de kapsıyordu. (24: 58. 59).
Konuşurken kibar ve nazik olmak (31: 19). alış verişte âdil ve dürüst davranmak (6:152) ve başkalarıyle konuşurken küstah ve saldırgan bir üslûptan kaçınmak, alay etmemek ve başkalarını kötü isimle çağırmamak... Bütün bunlar Rasûlullah @'in öğrettikleriydi (49: 11).
Bu sosyal davranışlar tüm dünyada normal görgü kuralları şekline gelmiş ve medenî toplumlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Fakat birkaç yüzyıl Önce. başkasının evine eirmeden önce izin İstemek, akrabasının, hatta annesinin evine kapıyı vurarak veya zili çalarak girmek gülünç ve anormal görünürdü: fakat bugün genel bir uygulama haline gelmiştir. Bu küçük ayrıntıların bile Allah'ın Son Peygamberi ve Elçisi ile ilgili olması garip gelebilir. Hz. Muhammed @ yeryüzünde Allah'ın son peygamberidir. O'nun rehberliği kapsamlı, mükemmel biri olmak anlamına geliyordu, ve her sahada ve her zaman mükemmel bir rehber ve örnek olması için insan hayatının her ânını ve her alanını kapsıyordu. Kur'ân-ı Kerîm de bundan şöyle bahsedilir: "Ramazan. Kur'ân'ın insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayır-dedip açıklayıcı olarak indiği bir aydır...1' (2: 185). Bu yüzden son peygamberin tutum ve davranışlarının tüm toplumlarca izlenmesi ve onların Özel ve genel davranışlarının normal şekli haline gelmesi çok tabiîdir. Böylece Hz. Muhammed @'in öğrettiği ve uyguladığı âdâb-ı muaşeret kurallarının şimdi. Doğu'nun ve Batı'nın medenî toplumlarında normal davranışlar haline gelmesi şaşırtıcı bir durum değildir.
Medenî Hukuk
Ticaret ve alış-verişte intizamsızlığı, kötü davranışı, istismar ve haksızlığı önlemek; müşterek ilişkilerde hayat seviyesini yükseltmek ve kolaylaştırmak gayesiyle pekçok hukukî tedbir alınmıştır. Bugün bunlardan pekçoğu küçük değişikliklerle medenî toplumların kanunlarına ilave edilmiştir. Meselâ, İngiliz Medenî Kanumfnun bazı maddeleri, Hanefi Mezhebinin görüşlerini yansıtan fıkıh kitabı Hidaye'den alınmıştır. İngiliz Şirketler Kanunu, müslümanlarm mudârebe ve şirket hükümlerinin aynıdır. Bunun gibi şahitlik, vekâlet, dâ'vâ, tazminat, rehin, cinayet, halkı taciz, tecavüz, kiralama, yalancı şahitlik, vasiyet, emanet, tazminat, vakıf, define, lükata (sokakta bulunup alman ve sahibi belli olmayan şey), nıefkud (kayıp kimse), kefalet, borç, sermayenin kârı gibi kurallar İslâm'dan alınmadır.
Bugün muhtelif Batı ülkelerinde benimsenen ve uygulanan bu medenî kanunların incelenip araştırılması Hz. Muhammed @'in getirdiği hükümlerin dünyadaki kültür ve medeniyetleri ne derece etkilediğini gösterir.
6- Ceza Hukuku
İslâm Ceza Hukuku cinayetler, had'ler, kefaretler: ve ta'zMer olmak üzere dört ana bölüme ayrılır. Cinayetler kişilere, had'ler devlete ve yönetime, kefaretler topluma, ta'zirler ise idarî düzenlemelere karşı işlenen suçları ifade eder.
İslâm fıkhında kişilere karşı işlenen kasten adam öldürme ve müessir fiil hallerinde esas ceza kısastır. Mağdurun suç failini affetme hakkı da vardır. Eğer mağdur af hakkını kullanırsa kısas düşer ve mağdura tazminat ödenir. Kısas göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş şeklinde misliyledir. Diyet ödenecekse, genel kural olarak görme, işitme, düşünme, yürüme, çalışma, cinsî ilişki kurma fonksiyonları gibi temel fonksiyonlardan birinin izalesi tam diyeti gerektirir.
Hadler, Allah'ın kendi hukuku ile ilgili olarak takdir buyurduğu cezalardır. Rİddeî (İslâm dininden dönme), baği (İslâm devletine âsi), zina (aileyi ve nesebi bozma), kazf (suçsuz kimselere suç atma), yol kesme, sarhoşluk ve şartlarını üzerinde toplayan hırsızlığın cezalan gibi. Şer'î hadler naklî ve aklî delillerle sabittir. Söz konusu fiiller fesat ve yıkıcılığa sebebiyet verdiğinden, onları men eden cezalar Allah'a mahsus haklardan sayılmıştır. Çünkü Allah'a mahsus olan haklar daima umumun menfaatini ifade ederler. Bu suçlan işleyenlerin affedilmeleri mümkün değildir ve kimsenin böyle bir yetkisi bulunmamaktadır.
Kefaretler, topluluğa karşı işlenmiş suçlardır. Kazaen öldürme, oruç bozma, hac yasaklarım ihlâl ve yemin bozmada kefaret cezalarının uygulanacağı kabul edilmiştir.
Hakkında had ve kefaret bulunmayan suçlarda, Allah veya kul hakkı olarak verilen cezaya da ta'zir denmektedir. Ta'zir suçları, had kapsamına hiç girmeyen suçlar ve haddin bütün şartlarını taşımadığından had uygulanamayan, fakat had kapsamına giren suçlar olmak üzere ikiye ayrılır. Hırsızlık cezasının uygulaması için gerekli olan miktardan aşağı-değerde bir mal çalmak gibi suçlar, ikinci kısma girer. Had kapsamına girmeyen suçlar ise, çok çeşitli ve oldukça fazladır. Ta'zir suç ve cezalan, İslâm hukukunda, hâkimin geniş takdir yetkisine sahip bulunduğu bir alandır. Bu tür suçlara tatbik edilecek cezanın türü ve miktarı içtihada bırakılmıştır.
İbrani Hukuku: İbrani hukukunun Tevrat, Misna Düsturu ve Talmut olmak üzere üç kaynağı vardır. En önemlileri Tevrattır. Bu kitabın getirmiş olduğu hükümlerden ve bu hükümlerin oluşturmak istediği sosyal sistemden sadece "tanrının himayesine mazhar ve diğer insanlardan seçkin olduğuna" inanılan yahudiler istifade edebilmektedir.
öç almayı men eden Tevrat'ın kabul ettiği temel ceza kısastır. Diyet İse bazı hallerde kabul edilmiştir. Ayrıca "cezanın şahsîliği" esası kabul edilmiştir.
Tevrat'a göre, kasten adam öldürme suçunun cezası Ölümdür. Kazaen öldürme halinde, fail kasdî olmadığını hâkim önünde ispat ederse, daha önceden .belirlenen üç şehirden birinde bir süre mecburî ikamete tâbi tutulur, sonra tekrar eski oturduğu yere dönerdi. Kasten adam öldüren ise, nerede tutulursa orada Öldürülürdü. Ana babasını döven, onlara hakaret eden çocuklar ölümle cezalandırılırdı. Hırsızlara çaldıkları malın değerinin bir kaç misli Ödettirilirdi. Fail bu yükümlülüklerini yerine getirmezse satılırdı.
Roma Hukuku: Oniki asırdan fazla süren bir devreye yayılmış olan Roma'nın ilk safhalarında hukuk Roma şehrinde yaşayan insanların ihtiyaçlarına göre gelişmiş örf ve âdetlerden ibaretti. Roma hukukunda suçla1"sosyal düzeni bozup bozmadığına göre iki katogoride ele alınırdı. Kişilere karşı işlenen suçlarda, fail, mağduriyetin giderilmesi için belirli bir paranın veya tazminatın ödettiril-mesiyle cezalandırılırdı. Kasten Öldürmelerde fail ölüm ile cezalandırılırdı. İkinci kategori suçlar ise sosyal düzeni bozucu nitelikteki devlete karşı işlenen suçlardı. Bu durumda her vatandaşın devleti temsil ettiği kabulüyle, cezaî kovuşturma isteme hakkı vardı. Devlet aleyhine işlenen fiiller için ölüm. maden ocaklarında çalıştırma, uzvun kırılması, dayak ve sürgün gibi cezalar verilirdi.
Amme Hukukla: Amme Hukukunda tanımlanan "iltica hakkı", cinayet ve hırsızlık gibi başlıca suçların cezai müeyyidelerinden kaçmak için baş etken olmuştur. Bu hak 1663 yılında kalkmıştır. Yİne de birkaç kişi krailık kanunlarına karşı gelme cesaretini gösterin-ceye kadar bir süre yürürlükte kaldı. Kilisenin menfaatleri olarak bilinen imtiyazlar 1827 ve 1841 yıllarında kaldırıldı. Ceza kanunlarının haksızca uygulamaları ve cezaî işlemler sona erdi. Yine de bu hukuk, tazminatı, bir başka ceza şekli olarak kabul etmemiştir. Roma Hukukunun temelinde action per-sonaiis mortuir cutn personal (kişi hakkı, kendisiyle birlikte kaimdir) kanunu yatar. (J. Declareuil. Roman: The Law Girer, 1972, sh. 198). Fakat yeni kanunlara ihtiyaç duyulunca 1846'da söz konusu kanun Campbell Yasası ile değiştirildi.
Hint Hukuku: Eski Hindistan, altın çağını Manu zamanında yaşadı. Kanunlar onun devrinde icbar ve tatbik kabiliyeti özelliğini kazandı. Fakat Manu kanunlarının en bariz özeliiği. kanunların hem muhteva, hem de ceza şekilleri açısından âdil olmamasıdır. Kanunlar. Manu'nun toplumu muhtelif kategorilere ayıran sınıf felsefesinden kaynaklanıyordu. Bu sınıflardan Racalar ve Brahmanlar saygıdeğer bir konuma sahipti. Apastham-ba'nm Şastra kanunları. Şudraiar öldürme suçu İşleyecek olursa başlıca ceza sistemiydi. Fakat Brahmanlar aynı suçu işlediğinde görmezlikten geliniyordu (Jaysawal, K. P., Manu and Yajnavalkya- A Comparison and Contrast: A Treatise on the Basic Hindu Law, 1930, sh. 88-90).
Çağdaş Ceza Hukuku Ve Kur'ân'ın Ceza Anlayışı
Büyük sanayi devrimi, insanlık için daha iyi bir gelecek vaadiyle geldi. Hayatın her sahasında yeniden düşünmeyi aşıladı. Yeni düşünceler yeni hayallerle eşleşti. Hukuk alanında en önemli konu ceza kanunları ve ceza felsefesi idi. McNaughtan tezi dönüm noktası haline geldi. (W. Friedman, Law in ChanZu-ging Sociery, 1970, sh. 151-152). Ceza anlayışı ve uygulamaları düzeltildi. Gayri insanî cezalar öngören kanunlar çağdaş ihtiyaçlara ve medenî anlayışa uygun formüllerle değiştirildi. Ceza kanunlarında ilk cezaların tedbir mahiyetinde olması sağlandı ve yapıcı, iyileştirici cezalar getirildi. Psikiyatrik gelişmeler klasik ceza anlayışını değiştirdi. Son zamanlarda ceza anlayışındaki değişmelere rağmen, halkı müslüman ülkelerin çoğu İtalyan Ceza Hukuku'na dayanan ceza sistemini ısrarla desteklemektedirler. Bu hususta, dünyaca uygulanan "Günümüz ceza anlayışının standartlarını ve ölçüsünü İslâm Hukuku nasıl karşılayabilir?" sorusu ortaya çıkıyor. Bu soruya cevap verebilmek için Kur'ân'ın ceza felsefesi ile diğer ceza sistemleri karşılaştırılmalıdır.
1- İslâm Öncesi Ceza Kanunlarına Bakış: Sosyal mukavelenin aktinden bu yana, suçu sabit olan kişinin cezalandırılması fikri kabul görmüştür. Cezalandırma, toplumun menfaatini, huzur ve nizamını muhafaza için gerekliydi (H. Change, /. Criminology: A Cross-Cultural Perspective, sh. 552-562). Fakat ceza hiçbir zaman şekil ve muhtevasıyla aynı olmadı. Çağdan çağa, ülkeden ülkeye değişti (Sutherland Edwin. Principles of Criminology. 1947. sh. 333-343). Cezaların içeriği dört başlıkta toplanabilir. Tedip, fizikî eziyet. kişiyi alçaltına ve toplum grubundan uzaklaştırma. Kadîm hukuk sistemleri suçludan çok suça Önem vermiştir.
Yukarıda bahsedilen eski sistemler, yöneticilerin suçludan çok suç üzerine eğildiklerini ve insan tabiatıyla ilgilenmediklerini ortaya koymuştur. Onlara göre katil doğuştan katil, hırsız doğuştan hırsızdır. Muhakeme süreci ve uygulama usûlleri belli bir suç kavramı ve etimolojisi olmadığı için pek sağlıklı yürümüyordu.
2- Kur'ân'da Ceza Anlayışı: Kuran bir ceza sistemi değil, tâlim ve tebligat kitabıdır. Kur'an-ı Kerim'de bu suçlarla pek az ilgilenilir. Kur'an'ın tam ve dengeli bir suç muhtevası sunduğu gözden kaçırılmamalıdır. Suç telakkisinin en belirgin özelliği, suça kasıt, sorumluluk, kanun ve kanun gücü, önleyici mekanizma, ceza ve cezanın uygulanmasını derinlemesine incelemektir. Bu, modern olduğunu savunan ve günümüzde kullanabilecek herhangi bir hukuk sisteminin suç ve suçluya bakış siyaseti olmalıdır.
Niyet ve Suç: Kur'an, birşeyi yapıp yapmama konusunda insanı zorlamaz. İnsanoğlunun hayatındaki iyi veya kötü olaylar, bazı görünmez güçler tarafından önceden belirlenmiş değildir. İnsan ne yaparsa ona göre değerlendirilecektir. Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyurur: "İnsan yalnızca yaptığının karşılığını alacaktır." (53: 39) ve "Biz insanı en güzel biçimde yarattık." (95: 4).
Bu iki âyet gözönüne alınınca, insanın doğuştan iyi ya da kötü olarak değerlendirilmediği, daha sonra yaptığı İşlere göre mükâfat yahut ceza olarak karşılığını bulacağı hatırlatılır. İnsana bir işi yapip-yapmama iradesi verilmiştir. (İnsanın yaptığı işler farz, müstehap, caiz, mubah, mekruh ve haram olmak üzere muhtelif sınıflara ayrılır). Zorunluluk tartışmasını Kur'ân-ı Kerîm böylece halletmiştir. Buna uygun olarak Rasûlullah @ bir işin mahiyetinin, o işin yapıcısı tarafından niyet edildikten sonra belirleneceğini vurgulamıştır. Ömer b. Haîtab'ın rivayetine göre, Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Ameller(in kıymeti) ancak niyetlere göredir. Herkese yalnız niyet ettiğinin karşılığı vardır. Her kimin hicreti Allah'a ve Rasûlüne (yönelik) ise, onun hicreti de Allah ve*Rasûlüne varır. Her kimin hicreti de, kavuşacağı bir dünyalık veya nikahlayacağı bir kadın için ise, onun hicreti de hicret ettiği şeye varır." {Buharı ve Müslim).
İnsanlar, düşünceleri sebebiyle cezalandırıla-mazlar. İslâm'a göre hayırlı bir düşünce hayırlı bir amel gibi kaydedilir, fakat kötü bir niyet ise hiç yazılmaz. Bundan çıkan sonuç şudur: Zanlj,, fiilini kasten ve açıkça ifa etmişse suçlanır.
3- Mutlak Mesuliyet ve Suç: Kur'ân-ı Kerim, suç işlemede suçlunun mutlak mesuliyetini ve hür iradesini şart koşar. Bu yüzden "...Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah/suç) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah/suç) yükünü taşımaz..." (6: 164) buyurulur.
Dolayısıyla bir kimse kendi davranışlarını görünmez güçlere atfedemeyeceği gibi, niyet ettikten sonra sorumluluğunu da inkâr edemez. Bu teme] prensipler, ilk ceza sistemlerinde ya yoktu ya da sadece îma ile hailolu-yordu (Pallock & Maitland, The History of EnglishLaw, 1968, sh. 24).
Kanunun Yürütme Üstünlüğü ve Suç: Justini-an'ın, Manu Smriti ve Genel Hukuk'un aksine Kur'ân-ı Kerîm, Ceza Kanunlarının uygulanması ve cezanın miktarı hususunda yönetici kadro ile sıradan insanlar arasında bir ayırım yapmaz. Kölelere karşı bazı durumlarda hassas davranması dışında, hiçbir sınıf farkı da gözetmez (4: 25). Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Ey İman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı (Dolayısıyla, katilin de öldürülmesi gerekir). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. .."(2: 178).
Genel Hukuk ve Roma Hukuku'nda olduğu gibi, bir "sığınma hakkı" ve imtiyazına müsamaha göstermemiştir. Hz. Muhammed @'in katilin cinsiyetine ve mevkiine bakılmaksızın kıyas uygulanmasını emretmesi de Kur'ân1 daki hükmün doğrultusundadır. Yukarıdaki uyarı, kişinin suçunun sorumluluğunu daha da genişletir.
4- Kur'ân-ı Kerim Ve Suçu Önleme Mekanizması: Devletin Rolü ve Suç: İlk kanunların amacı suçluyu yakalayıp ortadan kaldırmaktı. Böylelikle, intikam şekline dönüşen kan davalarının önleneceği düşünülüyordu. Bu durum, ölenin ailesine bazı intikam hakları verilerek kısmen bastırılmıştır (Carter, A. T., A His-tory of English Courts, 7. baskı, sh. 4-5). Bunun aksine Kur'ân-ı Kerim'in amacı, toplumun suçluya zarar vermesini önlerken, suçlunun zararından da toplumu korumaktır. Bu iki amaç, devletin çeşitli kurumlan tarafından başarıya ulaştırılabilir. Toplumu suç ve suçlulardan koruyabilmek için devletin öncelikli görevi Kur'ân'ın hükümlerini yaymasıdır; böylece herkes neyin yasak olduğunu bilecektir. Bunun için Kur'ân-ı Kerim'de: "İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olsun..." (3: 104) buyurulmaktadir.
Ebu Bekir (r.a.)'ın hilafeti döneminde, Hz. Ömer'in Kur'ân hükümlerini çoğalttırıp muhtelif valiliklere göndermesi bu yüzdendir.
Devlet herkese karşı güvenilir olmalıdır. Özel şahısların misillemesine karşı suçlunun haklarını teminat altına alacak tedbirlere sahip olmalıdır. Bu hususta Kur'ân'da şöyle buyru-lur: "...Kim haksız yere öldürülürse, biz onun vârisine kıyas için bir hak vermişizdir. (Ancak o da) can almada aşırı gitmesin (katil yerine, katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını öldürmesin). Çünkü kendisine yardım edilmiş(yetki verilmiştir." (17: 33).
Bu konuda devletin ihmali, İlahî Kudret'in öfkesini üzerine çeker. Vâris, kendisine verilen bu yetkiyi kötüye kullanmamalıdır. Öldürülenin velisi, katilden kısas telep eder. Ona kısas hakkını, ancak mahkeme kararıyla devlet verir. Yoksa kendisi, matıkemesiz kimseyi öldüremez. O takdirde nizam sarsılır. Kur'ân'da belirtildiği gibi suçlu da, devletin güvencesinde olmalıdır. Adalet kişiden kişiye değişen veya Özel bir kavram değildir. Toplum ve ferdin hakları içice olduğu için adalet, devlet tarafından kontrol edilir. ('Abd al-Ra-him, Muhammadan Jurisprudence, 1911, sh. 358).
Zabıta Teşkilâtı. Suçu ortaya çıkarma ve cezaî hükümlerin uygulanmasını denetleme görevi, modern kriminoloji dilinde "polis" denilen bir grup zabıta görevlisi tarafından yürütülür. Bu grup, suçu önlemek, kanun ve düzeni sürdürmekten sorumludur. Yukarıda geçen âyet-i kerime (3: 104) polisin görevinden de bir manâda bahsetmektedir. Bu âyetten şu sonuç da çıkarılabilir. Kanunsuz veya umuma zararlı hareketlere karşı tetikte olan kimselerin çok iyi eğitilmeleri gerekir. Bunların sağlam kişilikli, ceza hukukunu çok iyi bilen, halkı yanlışlıklardan ve yasaklardan alıkoyabİlen ve suçluları doğruluğa ve adalete sevkedebilen, seçilmiş kimseler olması zaruridir.
Suç ve Mahkemeler. Adalete dayalı bir toplumda, halkın veya suçlunun haklarını çiğnememek için ceza mahkemelerinin varlığı kaçınılmazdır. İslâm, cezalandırmadaki adaleti mahkemelere emanet etmiştir. Adaletin özel şahıslara veya meşru hiçbir dayanağı bulunmayan (ehil olmayan) kişilere bırakıldığı toplumlarla karşılaştırıldığında, İslâm'ın getirdikleri, ceza tarihindeki gelişmeye işarettir. Kur'ân adaleti, kanunlara itaati önemle vurgular. Kur'ân-ı Kerim'de: "Yarattıklarımızdan (öyle) bir ümmet var ki Hakk'a iletirler ve hak ile adalet yaparlar." (7: 181) ifadesi kullanılmıştır.
Dahası, Kur'ân-ı Kerîm, adaletin tevzii hususunda ceza ve toplum güvenliğini amaçlar. Adaleti, insanoğlunun hırs derecesinin üstünde tutmak ister. Hatta bu durum, adliye teşkilâtının bizzat menfaatleri lehine bile olsa. Kur'ân'da şöyle buyrulur: "...akrabanız da olsa adaletle hükmedin..." (6: 152),
"...Bİr topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın..." (5: 9).
Bunun için, akrabalık durumunda, hüküm veren kimsenin, adaletin gerçekleştiğini göstermek boynunun borcudur. Bu ceza hukuku ile ilgili görüşler, Hz. Muhammed @'in vurguladığı ayrıntılarla uyum içindedir: "Şüpheli olan durumlarda hadleri tatbikten çekininiz." (S. Mahmasani, Philosophy of Jurisprudence in islam). Şüphe sebebiyle şer'î hadlerin uygulanmayacağına dair Hz. Aişe'nin Rasûlullah @ 'den naklettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: "Eğer onun için çıkar bir yol varsa hemen kendisine yol verin; çünkü hükümdarın afv babında hata etmesi, ceza babında hata etmesinden daha hayırlıdır." (Buharı, Neseî, Tirmizî). Bu yüzden, şüphe varsa kanun, zanlının yanında yeralır.
Dinî Eğitim ve Suç. Kur'ân'da ceza telakkisinin en mühim özelliğinden biri, suça karşı toplumun eğitilmesine önem verilmesidir. İslâm, "beraat-i zimmet asıldır" kaidesiyle insanın aslında suçsuz olduğunu kabul etmiş, ancak onun büyük ölçüde sosyal çevrenin tesirinde kalabileceği İhtimaliyle, bütün toplumun eğitilmesini, ve suçun kontrol altına alınıp cezaî sistemin adaletle uygulanmasını ister. Kur'ân-ı Kerim insan hayatının kutsal ve dokunulmaz olduğunu belirtmiştir. Bunu değişik yerlerde defalarca vurgulamıştır: "...Haksız yere, Allah'ın yasakladığı cana kıymayın!.." (6: 151), "Allah1 ın*haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin..." (17: 33).
Bü görüş, bazı haklı sebepler taşıyan durumlar dışında, insan hayatının dokunulmaz olduğunun kabulü demektir. Kur'ân-ı Kerîm bu görüşü şöyle genişletir: "Her kim bir mü'min kasden öldürürse, onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere (gideceği) cehennemdir..." (4: 93).
Bütün bu tavsiye ve yasaklamalar, toplumda barışı sağlamayı ve toplumun kendini sakınmasını ona öğretmeyi amaçlar. Böylece suç daha fazla bannamayacak ve sosyal bağları artık koparamayacaktır.
5- Kur'ân'da Ceza Anlayışı: Kur'ân yalnızca birkaç suç ile ilgilenir: Cinayet (kıtal), isyan ve ihanet (fesat), dinden dönme (irtidat) zina, hırsızlık (sirkat), iftira (kazf). Kur'ân'da bu suçlara karşı öldürme, el-ayak kesme ve değnek cezaları tatbik edilir. Bu cezalara yöneltilen başlıca tenkitler; çok sert, kaba, insanlık dışı ve aşağılayıcı olduğu iddialarıdır. Fakat öncelikle cezanın arkasındaki prensibe bakılmalıdır. Herhangi bir cezanın altında yatan temel düşünce, cezanın işlenen suça göre âdil ve münasip olması, çok fazla sert ve vahşice uygulanmamasıdır. Bunun yanında ceza, hukuk ve nizam dairesinde olmalıdır. Hepsinden Önemlisi caydırıcı vasfıdır. Bütün bunlar gözönüne alındığında, Kur'ân'm öngördüğü cezaların sert ve mede-niyet-dışı veya uygulanışının zalimane olduğu şeklindeki Batı kaynaklı iddialar, ancak, İslâm'ın suç ve ceza görüşünü bilmeyen kimseler arasında ciddiye alınabilir.
Âdil Ceza İlkesi. Kur'ân-ı Kerim cezalarla ilgili âyetinde adil cezayı savunur ve şunu ekler: "...can almada aşırı gitmeyin. Çünkü o (suçlu) gerçekten yardım görmüştür..." (17: 33). "Aşırılık veya haddi aşmak" manaların-daki "adalet sının" sözüyle ne kastediliyor? Bu, hukukî bir tartışmayı başlatmaya yetecek bir sorudur. Kur'ân-ı Kerîm hem toplumun suçludan etkilenmesini Önlemeyi hem de suçlunun haklarını korumayı amaçladığından, kısas, devletin çizdiği sınırlar içinde ve âdil olmalıdır. George Sale'in savunduğu gibi "Kur'ân edebî bir dil kullanmıştır. Bu yüzden 'dişe-diş' kuralı fizikî anlamda alınmalıdır." fikri de bu husustaki İslâmî hükmü çürütmez. (Robert Roberts, The Social Laws of the Qur'an, 1978, sh. 87). Bu tartışma 'âdil ceza' teorisini kökünden etkileyecekti. Eğer Kanun Koyucu'nun (Şâri/Allah) niyeti edebî dil kullanmak olsaydı 'can almada adalet sınırını aşmayın' sözleri yer almazdı.
Tazminat İlkesi. Kısasa izin verilmekle beraber, istemeden de olsa aşırıya gidilmesine Kur'ân müsade etmemiştir. Devlet tarafından kontrol edilip gözetilse bile kısas sınırlan aşılabilir. Bu yüzden, fesat suçu dışında kısas yerine tazminat (diyet) usûlü getirilmiş ve tavsiye edilmiştir. Daha önceki hukuk sistemlerinde diyet usûlü ya yoktu ya da, suçlu ile bedel talebinde bulunan arasında ödemede denge bulunmuyordu. Kur'ân-ı Kerîm bu hususta da zamanın ceza kanunlarını aşmış ve yenilikler getirmiştir.
Müslümanların dışında da Tazmin Etme İlke-si'ni destekleyen yazarlar vardır. Hint ceza kanununda şöyle denmiştir: "Saldırı sonucu yaralanan bir kişi, hukuken yarasının karşılığını almalıdır. Saldırının çok ciddî olduğunu ve bedelinin gerekmediğini düşünmek, bedelin olmamasını düşünmeye sevkedecek başlıca sebeptir." (Hamilton, W. R. îndian Penal Code, 1895 sh. 43). '
İslâm hukukçularına göre, diyetin de çeşitleri vardır ve miktarları farklıdır. Diyetlerin miktarı öldürülenlerin hür ve erkek olup olmadıklarına göre değişeceği gibi, ağır diyetin türü de, öldürmenin kasıt veya kasda benzeyen cinayet olup olmamasına göre farklılık gösterir. Cinayet çeşitlerine göre diyet ödemek, yalnız öldüren üzerine gerekli bir borç değildir. Cinayeti işleyen kimsenin diyet borcunu ödemekte, bağlı bulunduğu yakın akrabası da ortaklaşa sorumludur. Kadınlar, çocuklar ve mecnun olanlar diyet ödemeye ortak yapılmazlar. Diyet yüklenene âkile denir. Diyetlerin de belirli bir ödeme şekli vardır.
Kur'ân-ı Kerim'in bu hükümlerinin temelinde, jüri tarafından, suçluyu ve diğer yaralıları da içeren bir tazminat kanunu geliştirilmiştir. (Şah Veliyullah, Huccetullahi Bâliga, 1953, sh. 618-627; ayrıca Minhac-üt-Tâlibİn, İng. bsk. 1914, sh. 413-420). Tazmin etme ilkesinin maksadı muhteliftir. Maktulün ailesi kati olayından madden, manen ve ekonomik açıdan etkilenir. Kur'ân Ceza Hukuku'nun amacı, maktul için duyulan öç duygularım yatıştırmak değil, maktulün ailesini teselli etmek ve onlara bu suçla kaybettiklerini kazandırmaya çalışmaktır. İslâm, katilin öldürülmesini tavsiye etmez. Çünkü bu, İkİ katil anlamına gelirdi ve ikincisi de birinciyi telafi edemezdi.
Caydırıcılık ilkesi. Kur'ân-ı Kerîm, ilk planda, suçta ısrarlı olanları kötü davranışlardan caydırmak için şâyân-ı imtisal cezalar getirir. Böylece, suça niyetlenenleri yahut teşebbüs edenleri bu fiillerinde ilerlemekten kurtarır. Kur'ân-ı Kerîm, hırsızlık için şunu emreder: "Hırsızlık eden erkek ve kadın, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin!.." (5: 38). Zina için de şöyle emreder: "...herbirine yüz değnek vurun..." (24: 2). Namuslu kimselere iftirada bulunanlara "... seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin..." (24: 4) buyrulur.
Bu öğütlerin yanısıra, Kur'ân, kasden adam öldürene "cana can" hükmünü (2: 178), fe-sad için de idam etme, ellerini kesme hükmünü getirmiştir (5: 38). Kur'ân-ı Kerîm, müslümanların bu ceza ve yaptırımların bilincinde olmalarını ister: "... müslümanlardan bir kısmı suçluların cezalandırılmasına şahitlik etsin." (24: 2).
Böylece, cezalandırmada caydırıcılık politikası esas alındığından sosyal statü itibariyle aşağılama, caydırıcılıkla birlikte kullanılmıştır.
Kur'ân'daki ceza ilkesinin incelenmesi, adı geçen cezaların ceza olarak değil ibret olarak anıldığı tartışma konusu olabilir. Günümüzde, cezaların caydırıcılığı tartışma konusu olmuş, bu görüşü destekleyenler ve reddedenler çıkmıştır. Ancak toplumda suç varoldukça bu tartışma süreceğe benzer. Reddedenler, suç işlemeye alışmış kişilerin toplumda teşhir edilmesinin suçluyu etkilemeyeceğini, dahası caydırıcılığın insan zihninde hiçbir etkisi olmadığını ileri sürerler. Fakat gayri müslim-lerden bazı suç uzmanları da, caydırıcılığın suçu önlemede tesirli bir yol olduğuna inanırlar. Bu hususta P. K. Sen şöyle demektedir: "Caydırıcılık fikri, sadece suçluyu değil, onun sınıfından başkalarını da ilgilendirir. Hayatıyla ya da başka bir cezayla cezalandırılan suçludan ders alırlar ve onu unutamazlar." (P. K. Sen, Penalogy: Old and New, 1943, sh. 221).
Bazen suçun, caydırıcı cezaî müeyyidelere rağmen toplumda varolacağı, bu yüzden hiçbir etkisinin olmayacağı, insan zihnini de etkilemeyeceği tartışılmıştır. Fakat öncelikle caydırıcı yasaların kaldırıldığı veya hiç olmadığı toplumlarda suç oranını ölçmeliyiz (Ro-bert G. Caldwell, Criminology, 1965, sh. 425-426, dipnot 6). İkinci olarak özel çevrenin etkisini reddetmek, insanın sosyal bir varlık olduğunu, şartlara ve tesirlere açık olduğu, yanılmayla öğrendiği evrensel gerçeğini yalanlamak olur. Aşağıdaki örnek, Suudi Arabistan'da uygulanan caydırıcı yasaların etkisini göstermeye yetecektir (The Effect of hlamic Legislation On Crime Prevention in Saudi Arabia, İçişleri Bakanlığı, 1980, sh. 500-535).
1973'de suç oram Avustralya'da 75.1, Almanya'da 41.71, Danimarka'da 60.52, Fransa'da 32.27 Kanada'da 75.00 Lübnan'da 48.77 ve Finlandiya'da 63.52 iken Suudi Arabistan'da 22'dir. Bu rakamlar, caydırıcı ceza hükümlerini uygulayan ülke olan Suudi Arabistan'da suç oranının sürekli azaldığını göstermektedir. Tablo, caydırıcılık fikrini eleştirenlerin iddialarını çürütmeye yeterlidir. Çağdaş bir suç bilimcisi caydırıcı cezaların etki ve Önemini şöyle topluyor: "Caydırıcı kanunlar, suç İşlemeye niyetli kimselere korku aşılar. Ayrıca eğitim yoluyla bazı davranışlara ceza gerektiği öğretilerek, kanun doğrultusunda olumlu bir moral de sağlar. Bunun yanında, kötü hareketlere karşı hoşnutsuzluk, nefret, tiksinti ve korku oluşturur ve böylece suça karşı kişilerde bir ikaz oluşturur. Bu nedenle, bazıları suçtan cezası yüzünden kaçınırken, çoğu da korktukları için suç işlemekten çekinir."
"Buna, Birleşik Devletler'in bazı eyaletlerinde caydırıcı kanunların kaldırıldıktan sonra tekrar konulduğunu ekleyebiliriz. Yine de İslâmî ceza kanunları, ceza tezlerindeki gelişmelerden ve çağdaş ceza kanunlarından farklı değildir. Temel gerçek, ceza uygulamasının İslâm Devleti'nin tekelinde olduğu ve suçlunun kurbanına yaptığım aynen kendine uygulandığıdır." (W. Robson, Civilisation and Growth ofLaw, 1935).
6. Ceza: Modern kriminoloji uzmanları, Kur'ân'daki ceza kanunlarının eskiliği ve günümüz ceza uygulamasının çok gerisinde kaldığı iddiasındadırlar. Felsefeciler de, cezanın, suçlunun kişiliğine uygun, onun ıslâhını ve itibarının iadesini esas alması gerektiğini vurgularlar. Cezanın şahsîleştirilmesi, suçlunun ıslâhı ve eski halinin yeniden kazandırılması bir ceza sisteminin çağdaş sayılması için temel özellikler olduğu belirtilmiştir. Derinlemesine bir çalışma İslâm Ceza Hukuku'nun yukarıdaki görüşleri reddetmediği, aksine tasvip ettiğini gösterecektir. Aşağıdaki âyetler bu hususta düşünmeye sevkedecek örneklerdir:
1- "(Allah) göğü yükseltti ve mîzanı koydu. Tartıda taşkınlık edip dengeyi bozmayın. Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın." (55: 7-9)
2- "...İnsanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere saldıranlara acı bir azâb vardır...Fakat, kim sabreder, (kendisine yapılan kötülüğü) affederse, şüphesiz bu çok önemli işlerden biridir." (42: 43).
3- "...Kim, bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir...Allah ve elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Âhirette ise onlara büyük bir azadır." (5: 32-33).
4- "Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin!.. Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, hâlini düzeltirse, şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir." (5: 41-42).
5- "Namuslu kadınlara (zina suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını ispat için) dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Ancak bundan sonra tevbe edip us-lananlar hâriç. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (24: 4-5).
6- "Allah ancak bilmeyerek kötülük yapıp uzun uzun geçmeden pişman olanları affetmeyi üzerine almıştır. İşte onları Allah bağışlar. Allah bilendir, hikmet sahibidir." (4: 17-18).
Yukarıdaki âyetler, İslâm Ceza Hukuku'nun amacının suçluyu ıslâh ve topluma yeniden kazandırma olduğunu gösterir. Suçluda aranacak ve yoğun dikkat gerektirecek husus "pişmanlık ve davranışı düzeltme"dir. Bu konular, İslâm devletinde gözetimde bulundurma ve şartlı tahliye İle çözülebilir.
Sonuç olarak, İslâm-öncesi ve diğer sistemlerle mukayese edildiğinde Kur'ân'ın ceza kanunları dikkati çekecek bir şekilde mantıklıdır.
İslâm Ve Ceza Kavramı
Bazılarının sıksık şöyle dediklerini işitirsiniz: "Uzun yıllar önce çölde uygulanan cezaları bugün aynı şekliyle uygulayabilir miyiz? Çeyrek dinar çalanın elini kesmeye müsade edebilir miyiz? Suçluya toplumun kurbanı olarak bakan ve cezadan çok tedaviye ihtiyacı olduğu savunulan yüzyılımızda böyle şeyler kabul edilebilir mi?" Bunlara cevap olarak, yirminci yüzyıl medeniyetinin Kuzey Afrika'da 40 bin suçsuz insanın öldürülmesine göz yumarken, nasıl olur da günahkâr ve suçlu olduğu hâlde bir tek ferdin cezalandırılmasını kabul etmediği hatırlatılır.
Hakikati gizleyen kimselere yazıklar olsun! Bu kadarı yirminci yüzyıl ve onun kötülükleri için yeter. Şimdi İslâm'da suç ve ceza kavramını tartışalım.
Suç genellikle topluma karşı yapılmış ferdî bir tecavüz olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden suç ve ceza kavramı bir ülkenin fert-top-lum ilişkisi anlayışı ile yakından alakalıdır.
Kapitalist batı ülkeleri gibi ferdiyetçi ülkeler fertleri kutsallaştırmada çok ileri gitmektedirler. Ferdi, sosyal hayatın merkezi olarak kabul eden bu ülkeler, devletin, ferdî hürriyeti sınırlandırma hakkını daraltırlar. Bu durum onların suç ve ceza görüşlerine de yansımıştır. Onlar suçlulara alâka gösterirler ve onlara nâzik bir şekilde muamele ederler. Çünkü o suçlular, bozuk bir çevrenin, psikolojik karmaşıklıkların ve üstesinden gelemedikleri asabi rahatsızlıkların kurbanıdırlar. Bundan dolayı böyle ülkeler cezalara, suçlular daha fazla cezaya çarptırılmadan -özellikle ahlâkî suçlarda- karşı çıkmak eğilimindedirler.
Bu safhada, suçu açıklamak veya haklı çıkarmak için psikoanaliz devreye girer. Freud'un toplum, din, ahlâk ve gelenekler tarafından cinsî içgüdülerin baskısı sonucunda, cinsî karmaşalıkların kurbanı olarak sayılan, tarihî değişikliğin şampiyonu olduğuna dikkat edilmelidir. Sonraları, bütün psikoanalist okullar Freud örneğini takip ettiler. Fakat onlardan pekçoğu cinsî gücün hayatın merkezi olduğu hususunda Freud ile aynı fikirde değildirler. Bu okulların tümü, suçluyu, genel ve ferdî olayların durumları arasında yetiştirilmiş bir kurban olarak sayar. Onlar psikolojik determinizme inanırlar. Psikolojik determinizm, önceden tayin edilmiş tavırlara göre psikolojik enerji konusunda davranış veya irade serbestliğine sahip olmayan bir kişide olur.
Diğer tarafta, toplumu ön plâna çıkaran ülkelerde, toplum, hiçbir ferdin karşı durması ve isyan etmesi doğru olmayan kutsal bîr varlıktır. Bu yüzden toplumcu görüş, devlete karşı gelen bir ferdin cezalandırılmasında, öldürme ve işkence derecesine varacak kadar şiddet kullanır.
Psikoanali silerden Freud ve diğerlerinin inandığı gibi, özel olarak komünizm, bütün suçların aslının psikolojik sebeplerden değil, ekonomik sebeplerden meydana geldiği iddiasındadır. Buna göre ekonomik sistemi bozuk bir toplumda faziletlerin meydana gelip gelişmesi mümkün olmaz. Bu yüzden suçlular cezalandırılmamalıdır. Fakat, tam bir eşitlik teorisiyle ekonomisi yönetilen Rusya'da nedense yine suç işlenmiştir, mahkemeler ve hapishaneler kurulmuştur; izaha muhtaç bir durumdur.
Şüphesiz, hem ferdiyetçi hem de toplumcu görüş bazı hakikatleri barındırdığı için doğruluk paylarına sahiptirler.1 Ferdi kuşatan şartlar, onun yapısında büyük tesire sahiptir ve şuuraltmdaki ukdeler onu bazen suç işlemeye sevkeder. Fakat bununla beraber insan, şartların karşısında tamamen pasif değildir. Psikoanali stl erin hatası şudur: Onlar insandaki muharrik güce bakıyorlar, fakat canlı sistemin tabiatında eşit olarak bulunan kontrol enerjisini önemsemiyorlar. Bir çocuğa bezini kontrol etmesini ve belli bir yaşa gelince yatağını ıslatmaktan kaçınmasını sağlayan güç ve takat; onu hislerini ve davranışlarını, devamlı olarak asi tutkularına ve ani kaprislerine teslim olmasın diye kontrol eden enerjiyle aynıdır.
Diğer tarafta, ekonomik şartlar, fertlerin, hisleri ve davranışları üzerinde bazı etkilere sahiptir. Ruhun yapısından bozduğu ve kinlerden orada depo edip geliştirdiği faktörler sebebiyle açlık, ahlâkî düşüklüğe sevk ettiği gibi, suç işlemeye de sevkeder. Fakat, insan davranışlarını sadece ekonomik faktörün etkilediğini söylemek mübalağa olur. Hayatın gerçekleri onu yalanlar, ayrıca solcuların, fakirlik ve açlığı öldürdüğünü iddia ettikleri Sovyet Rusya'da işlenmiş olan suçlar da onu tekzip etmiştir.
Başlıca soru şudur: Suçlunun cezalandırılıp cezalandırılmaması konusunda karar vermeden önce, kişinin işlemiş olduğu suçtaki sorumluluğunun derecesini belirlemeliyiz. İslâm'ın suç ve ceza meselesini gözönünde bulundururken bunu da hesaba kattığına dikkat edilmelidir.
İslâm, gelişigüzel ceza vermediği gibi, verdiği cezanın karşılığım hesap etmeksizin de bu cezaları yürürlüğe koymaz. Bu münasebetle, İslâm hem toplumcu hem de ferdiyetçi görüşleri birbirine en iyi şekilde bağlayan yegane bir sisteme sahiptir. İslâm adalet dengesini hakkaniyet esasında tutmuş ve sapkınlıkla bağlantılı olan bütün şartları ve durumları inceleme hususunda ısrar etmiştir. Bir suçu araştırmada, İslâm iki durumu aynı anda he-sab eder: Suçlunun bakışı ve içinde suç işlenen toplumun bakışı. Bundan sonra İslâm, akl-ı selim mantığı ile mutabakat hâlinde olan âdil bir cezayı tesbit eder. Hiçbir vakit ne sapık görüşlere, ne fertlerin ne de milletlerin şehevî arzularına yönelir.
İslâm, bir takım yerleşmiş ve mütekâmil cezalar tesbit ve tayin eder ki, bazı durumlarda, meselenin derinliğine inmeyen, doğru düşünceden mahrum, meseleyi sathî bir tarzda ele alan kimselere kaba ve kasvetli görünür. Ancak İslâm o cezaları, suçu işleyen ferdin, bir zaruret ve mecburiyet karşısında kalmadan suçu İşlediğine tam olarak kanaat getirilmeden kesinlikle bu cezalar yürürlüğe girmez.
İslâm, hırsızın elinin kesilmesini emreder. Fakat hırsızlığın açlıktan dolayı olduğunu bilir veya meselede böyle bir şüphe olursa o zaman kesinlikle el kesmez.
İslâm zina eden erkek ve kadını recmetmeyi emreder. Fakat her ikisi de iffetli ve evli olmadıkça ve suç sayılan fiili işlediklerini tam bir müşahade ile gördüklerine dört şahit tarafından şehadet edilmedikçe onları recmet-mez. Yâni zâniler, her ikisi de evli oldukları hâlde suçu, şahitlerin göreceği bir tarzda ahlâksızlık derecesine vardıkları zaman ancak recm ile emredilir.
İslâm'ın, emrettiği cezalara göre benzer tedbirler aldığı hususu burada belirtilmelidir. Biz bunu, İslâm müctehitlerinin en bariz şahsiyetlerinden biri olan üçüncü Halife Ömer İbn Hattab'ın tatbik ettiği açık bir prensipten alıyoruz. Hz. Ömer, şeriat kanunlarını uygulamada ve onun hükümlerini infaz hususunda oldukça sert bir halife idi. Uygulamada onu, baskıcı zihniyetiyle itham etmek mümkün olmaz. Şunu unutmamak lâzımdır. Hz. Ömer kıtlık yılı süresince, hırsızlık yapanların açlık sebebiyle mecbur kalarak yapmış olacakları şüphesi mevcut olduğu gerekçesiyle, hırsızlık suçuna el kesme cezası vermemiştir.
Sözkonusu kural aşağıda zikredilecek olay ile en iyi şekilde örneklenmektedir: Rivayet edilir ki: Hâtıb b. Ebî Belte'a'nm çalıştırdığı çocuklar, Müzeyne kabilesinden bir adamın devesini çalmışlardı. Çocuklar Hz. Ömer'e getirildi, suçlarını itiraf ettiler. Hz. Ömer onların ellerinin kesilmesini emretti. Fakat sonradan aklına gelen düşüncelerle şöyle dedi; "Allah aşkına, eğer siz iş verip onları böylece açlıktan ölmekten kurtarsaydınız ben de onların ellerini kestirmemiş olacaktım." Ve çocukların patronu olan Ebî Belta'a'yı, çalınan devenin fiyatının iki katını deve sahibine ödemekle cezalandırdı.
Burada çok açık bir prensip vardır: Rasûlullah @'in "Şüpheli olan durumlarda hadleri tatbikten çekininiz." hadisiyle amel ederek, mesele ele alındığında görülür ki, suç işlemeye sevkeden şartların ortaya çıkması, şayet zaruret veya elde olmayan sebep ile suç işlenmişse, hadlerin tatbikini meneder.
islâm'ın Öngördüğü bütün cezaları tatbik etme şekil ve siyasetini gözden geçirdiğimizde, İslâm'ın ilk alanda, suça sevkeden sebeplerden toplumu koruma çarelerine başvurduğunu görürüz. Bu tür tedbirler aldıktan sonra ferdin işlediği suçu makûl ve zarurî bir sebep zorlamadığı halde işlediğine ve cezanın da adaletle verildiğine mutmain olarak değişmez cezasını takrir eyler. Toplumun, suça yönelten durumlara engel olunamadığı zaman veya suçta bazı şüpheler olduğunda ceza yürürlüğe girmez ve kanun suçluyu serbest bırakır veya ona işlemiş olduğu suçtaki sorumluluğu oranında dayak veya hapis gibi tazir cezası verir.
İslâm, ihsanları suça teşvik eden durumları değişik yollarla engellemeye gayret eder. Meselâ, âdil bir dağıtım ile serveti taksim etmeye çalışır. Ömer b. Abdülaziz devrinde meydana bu durum, toplumdan yoksulluğu kaldırma derecesine kadar ulaşmıştır. İslâm; dinine, diline, ırkına, rengine ve sosyal statüsüne bakmaksızın her vatandaşına her türlü emniyet ve kefaletten devleti sorumlu sayar. Devlet aynı zamanda, her vatandaşı için normal bir iş sağlamakla yükümlüdür. Eğer, herkese yetecek kadar iş sahaları temin edilemezse veya iş sahaları mevcut olmasına rağmen fertlerden bir kısmı çalışmaktan âciz ise, o zaman devlet, onların yaşama masrafını Beytü'l-Mal'den temin eder. İşte İslâm, bu nizamı ile toplumda hırsızlığa yol açan sebepleri yok eder. Fakat bunlara rağmen cezayı uygulamadan önce suç işleyenin, işlediği suçu elde olmayan seberin tesiri altında kalarak işlemediğini tam olarak tesbit etmek gayesiyle her suçta tahkikat yapar.
İslâm, cinsî faktörün gücünü ve insan üzerindeki şiddetli baskı ve ısrarını kabul eder. Fakat bu ihtiyacın meşru yoldan giderilmesini öngörür. O meşru yol ise, evliliktir. Bundan dolayı, erken evliliği destekler ve erken evlilik yapmak isteyen fakat bunun üstesinden gelemeyenlere yardım için Beytü'l-Mal'den destek sağlar. Diğer tarafta, tslâm, kişinin şehevî arzularını kışkırtan ayartılardan toplumu kurtarır. İslâm ayrıca, aktiviteyi genel menfaatin hizmetine yönlendiren asil ve yüce İdealleri emreder. Boş zarrw<n Allah'a daha fazla yaklaşmak için harcanmasını tercih eder. Bu tarzda, İslâm insanları suça yönlendiren veya suç işlemeyi doğru bir hareket gibi gösteren sebep ve âmilleri men eder. Bununla beraber İslâm, işlenen suçu, dört şahidin açıkça göreceği hayvanı mertebeye vardırmakta ısrar ederek toplumun geleneklerini hiçe saymak, işlediği suçla iftihar etmek durumuna düşünceye kadar cezayı uygulamakta acele etmez.
Denilebilir ki, günümüzün ekonomik, sosyal, ahlâkî şartlan gençlerin evlenip böylece cinsî münasebette bulunmalarını zorlaştırmıştır. Bunda bazı gerçekler vardır. Fakat İslâm, tam anlamıyla uygulandığında gençliği sapkınlığa düşürecek bu çılgın tahrikler, açık saçık resimler, hayâsız gazeteler ve dergiler, müpte-zel şarkılar ve sokakta dalga dalga kaynaşan fitneler elbette ki olmayacaktır. İnsanları evlilikten alıkoyacak, yoksulluk-sefillik de olmayacaktır. İşte o zaman, insanlar fazilete çağrılabilecek ve erdemli olabileceklerdir, Böyle durumlarda, suçlulara ceza verilcek çünkü onların, işlemiş oldukları suçu haklı gösterecek veya mazeret beyan edecek halleri olmayacaktır.
Ceza verilmeden önce, İslâm ilk planda insanları suça yönelten her türlü ortamı yok etmeye çalışır. Fakat bundan sonra hâlâ suç işleniyorsa, herhangi bir şüphe durumunda cezayı yürürlüğe koyma hakkından vazgeçer. Acaba İslâm adaletiyle diğer sistemler yarışabilir mü?
Bazı Avrupalılar, İslâm'ın suç ve ceza görüşünü gerçekçi bir yaklaşımla araştırmadıkları için bu cezaların tatbikini barbarlık ve insan haysiyetini alçaltıcı olarak nitelerler. Onlar, büyük bir hata eseri olarak kendi medenî cezaları gibi her gün tatbik olunacağını zannederek, İslâm toplumunda korkunç bir mezbaha hayal ediyorlar: Şu değneklenir, bunun eli kesilir, o recm olunur, şeklinde... Oysa gerçek bu değildir. Bu cezalar, kasvet ve şiddetinden dolayı neredeyse tatbik olunmazlar. Zira bu cezaların, başlangıçtan itibaren suçların vukuunu men eden bir takım cezalar olduğunu anlamamız gerekir ki, hırsızlık haddi olan el kesmenin, dörtyüz senede ancak altı defa tatbik edildiğini bilmek kâfi gelir.
Şunu unutmamak gerekir: İslâm, cezayı uygulamazdan önce, suçu işleten sebep ve saik-lerden toplumu korumayı amaçlar. Hadler nâdir hallerde uygulanır ki, bu cezaların âdil olduğunda kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Avrupalıların niçin hâlâ, suçlulara karşı İslâm'ın kurallarını uygulamaktan kaçındıklarını ve her türlü mazereti haklı çıkaran sebepleri olanlar hariç, suçlulara bu cezalan uygulamamakta direndiklerini anlamak mümkün değildir.
Diğer taraftan, bazılan böyle cezaların pratik bir öneme sahip olmadığını düşünürler. Bu doğru değildir. Bu cezalar, makûl bir sebebi olmayan ve yine de suç işlemek için kuvvetli bir arzu duyan kişileri engellemek ve korkutmak için emredilmiştir. Suça temayülü olanları bu cezalar tekrar tekrar düşünmeye sev-keder. Bazen gençler ihtiraslarını baskı altında tutmada zorlanırlar. Ancak ceza yolunda çalışma devam ettiği ve ilgisiyle herkesi gözettiği sürece, canlanna, ırz, namus ve mallarına tecavüz elinin uzanmaması ve bundan emin olması toplumun en tabiî haklarındandır.
Diğer yönde, bir sebebi olmadan suç işlemeye meyleden insanlar akıbetlerine bırakılmazlar. İslâm onları normale döndürmenin her türlü mümkün yolunu dener.
İşte bunlar, kültürlü gençlerin ürktükleri ve Batıhlarca barbarlık ve düşüklükle suçlanmaktan çekinen modern hukukçuların nefretle kaçtıkları İslâm'ın emredici cezalandır. İslâm'ın bu üstün hükümlerinin hikmetini şu veya bu, herkesin hakkıyla anlayıp takdir edemeyeceği de bilinmelidir (islam the Mi-sunderstood Religion, sh. 132-137).
İslâm Hukuku Ve Hint Hukuk Sistemi: Hint Kıtası'mn İslâm hukukuyla tanışması ilk devirlere uzanır. Hicretin ilk asrında, İslâm'ın takipçileri, sahabe ve tabi'un dahil, bu topraklara yerleştiler. Beraberlerinde İslâm hukukunun iki direği olan Kur'ân ve Sünnet'i de getirdiler. Müslüman hukukçuların bu klasik kaynaklarında bulunan meşru prensipler ve numuneler, İslâm'ın zindelik devresi süresince Hindistan tarafından ithal edildi. Dünyanın bu bölgesinde yerleşen ilk müslümanlar tarafından uygulamaya konulan prensip ve numuneler, kıtanın muhtelif yerlerinde, ilmî tartışmalara ve araştırmalara konu oldu. Başlangıçtan itibaren, Hindistan İslâm kanunlarının gelişmesine katkıda bulundu. Aynı zamanda İslâm hukuk düşüncesi Hindistan'da kanunî fikirleri etkilemeye başladı. Tarihin bu yönünde, Hindistan, İslâm Hukukunun sistemleşmesine ve araştırılmasına çok zengin bir katkıda bulunurken, sonraları, Hindistan'ın kendi ıslahatçıları, hukukçuları üzerinde derin tesirler bıraktı ve onların kendi hukuk sistemlerinin yerli görüşlerinde ve birkaç kanun branşının geliştirilmesinde rol oynadı. Bu bölümde, hem Hindistan'ın İslâm kanunları ile nasıl zenginleştiğini hem de daha sonraları bölge kanunlarını nasıl etkilediğini kısaca gözden geçirelim.
İlk İslâm Hukukçuları Ve Hindistan'ın Birliği: Bazı hukuk tarihçileri, İmam Ebu Hanife'nin şeceresini, İmam-ı Azam'm içtihatlarını ve Hanefi mezhebini, Hint kıtasının eski aşiretlerine kadar izlemişlerdir (M. Ishak Batti, Barri Saghir, Pak-o-Hind Men 'Hm-i Fıqh, Lahor, 1973, sh. 25). Bu durumda Hindistan, İslâm'ın en seçkin hukuk âlimlerinden biri olan İmam Ebu Hanife üzerinde hak id-
dia edebilir. Tarihçilerin bu keşfi tereddütlü iken İmam Ebu Amr el-Evzâî, onun Sindli olduğunu daha güvenilir kaynaklarla iddia etmektedir (Tezkiratu'l-Huffâz, 3. bsk., Hayda-rabad 1955, c. I, sh. 178). Diğer bir dikkate değer şahsiyet, islâm'ın ilk hukukçularından İmam Süfyân Sevrî, Ebu Mazhar Sİndî'nin talebesi idi. O Medine'ye hicret etmiş ve kendini İslâm'ı öğrenmeye adamış müslüman bir Hintli fâkih idi (a.g.e., sh. 234-235). Hindistan böylece kendim İslâm hukukunun gelişmesiyle henüz biçimlendirici safhada iken tamamen birliğini kesmiştir. Evzâî ve Sevrî'nin kurduğu hukuk okulları uzun ömürlü olmazken içtihatları Küfe ve Bağdat okullarında okutulmaya devam etmiştir.
Bugünkü Hindistan'da İslâm Hukuk Okulları: İslâm hukuku muhtelif okullarda geliştiği zamanlarda, Müslümanlar kendi dinlerini, sosyo-kültürel geleneklerini bu kıtada tamamen oturtmuşlardı. İslâm Hukuk okullarından pek çok çeşidi tedricen, dünyanın bu bölgesinde etkili olmaya başlamıştı. Hindistan'a yerleşen ilk müslümanlar, İmam Ebu Davud ez-Zâhirî'nin talebeleri idiler ve onun kanun öğretilerine geçerlilik kazandırmışlardı (Nuzhat el-Khavatir, Haydarabad 1947, c. I, sh. 38).
Bununla birlikte, Zâhirî'nin fıkhî görüşleri İslâm dünyasında yok olduğu gibi Hindistan'da da gözden kaybolmuştur. İslâm'ın sayılı takipçileri ve hayranları tarafından -Hanefî, Şafiî, Caferi ve İsmaüî- diğer fıkıh okulları kurulmuştur. (Ayrıntılar için bkz: T. Mahmud, The Müslim Law of India, Hindistan, Allahabad 1980, bölüm 4). Bunların arasında, Safî mezhebi güney ve batı bölgelerinde etkili iken Hanefî mezhebi kıtanın diğer kısımlarına yayılmıştır. İsmailî hukuku batı kısmında ve merkezî bölgelerde gelişmiş. Caferî hukuku ise birkaç hatırı sayılır varlıklı kimselerce himaye edilmiş, kuzeyde yoğun olmak üzere, ülkenin hemen hemen tamamına yayılmıştır (a.g.e.). İslâm'ın bu dört fıkıh okulu zamanla, Hint topraklarında mensupları tarafından zengin bağışlar alır hale gelmiştir.
İmparatorluk Kanunları: Ortaçağda Hindistan'ın İslâm hukukunun sistemleştirilmesi-ne ve araştırılmasına yapmış olduğu en önemli katkı, İslâm prensiplerine ve teamüllerine büyük emek vermesidir. İslâmî kuralların bu ülkedeki ilk devrelerinden itibaren devlet yöneticileri, çağdaş hukukçuların öğütleri ve yardımları ile derlenmiş İslâm hukuk kurallarını bir ahenk İçinde birleştirmek için büyük gayret sarfettiler. Hindistan'dan İslâm hukukuna belli başlı fıkıh eserleri kazandırılmıştır. Bunun ilk örneği, onüçüncü yüzyılın ortalarında Sultan Gıyaseddin Bal-ban'm emri altında hazırlanan Feteva-i Gıya-siye'dir. (Şeyh el-Kâtib'in Arapça olarak derlediği bu fetvalar Hicrî 1321'de Mısır'da basılmıştır). Bu eser, hukukun bütün sahalarını kuşatan ve aile hukukundaki boşanmaya teşvik etmenin etkilerinden, suçlunun adlî muhakemesindeki şüpheye kadar sıralanan meselelerle ilgilenin kapsamlı bir kanunnamedir.
Feteva-i Gıyasiye ile bir kez başlayan ve Hindistan'ın birkaç Balban'ın halefleri birinden sonrakine geçen taht İslâm Hukuku'nun kanun halinde toplanması için ihtimamla düzeltilmesini sağlamıştır. Her defasında, yani taht birinden bir sonrakine geçtiğinde kanun halinde toplanma daha genişlemiş ve kapsamı artmıştır. Fıkıh heyetlerine yöneticiler tarafından hazırlatılan sayısız kanunnamelerden en önemlileri şunlardır:
1- Feteva-i Karahâni. Delhi Sultanlıklarından Halacîler devrinde (Celâleddîn II. Fîrûz Şâh, 689/1290) Yakub Muzaffer Kiramı tarafından derlenmiştir. Şimdiye kadar yayımlanmamıştır.
2- Feteva-i Tatarhâni. Tuğluklular devrinde (III. Fîrûz Şâh, 752/1351) Kebireddîn 'Alam Indrapati tarafından derlenmiştir. Otuz bölüm halinde hazırlanmış kapsamlı bir çalışmadır. Yayımlanmamıştır.
3- Feteva-i İbrahim Şâhî. Cavnpur'daki Şarkî hükümdarlar devrine aittir. Arapça ve Farsça olarak ciltlere ayrılmıştır; yayımlanmamıştır.
4- Feteva-i Bâburî. Şeyh Nureddîn tarafından Moğol imparatoru Zâhirüddın Bâbur'un emriyle hazırlanmıştır. (Bkz. Ferid Ahmed, Feteva-i Baburi, Ma'arif, Azamgarh, Haziran 1950). Ünlü Feteva-i 'Alemgîrî, Moğol imparatoru Evrengzîb'in emirleri ve himayesiyle Şeyh Nizam Burhanpuri başkanlığında bir heyet tarafından derlenmiştir. Bu kanunname sonraları Arapça, Farsça, Urduca ve İngilizce olarak yayınlanmıştır.
Bütün bu çalışmalar Hanefi fıkıh okulunun kanunnameleridir, ve hepsi de İslâm dünyasının iftihar ettiği kıymetlerdir. Hindistan'da İslâmî kuralların güçlü olduğu yaklaşık beş-yüz yıl, İslâm dünyasına hukuk sisteminin bir çetelesini vermiş, her biri kendinden öncekilerin mükemmeliyetine üstün gelmiştir. Bunların arasında en çok rağbet olunanı Feteva-i AlemgîrVdir. Arap dünyasında Feteva-i Hindiye olarak bilinen bu eser, Hanefî fıkhının emsalsiz bir otoritesi ve hukuk ilminin bir klasiği olarak telakki edilir.
Adlî Kararlar: Hindistan'da İslâmî kurallar baştan başa, modern medenî hukuk ilmi gibi yasal-sisteme dayalı olarak kalır. Mahkeme içtihatlarına dayanan, genel hukukun modeli olan hukuk, o zamanlar bilinmiyordu. Hindistanlılar çevrelerinde yüksek derecede kadılığı öğrendiler, fakat sadece klasik metinlerdeki ve bölge imparatorluğa ait kanunlarla yönetildiler (M. B. Ahmed, Administration of Justİce in Medieval India, Aligarh 1941). Moğol İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra, İngilizler kanun ve adlî teamüllerinden oluşan hukuk sistemlerini bu ülkeye getirdiler. İslâm Hukukunun bazı kanunları ve muhakeme usûlü, Hindistan'ın İngiliz yöneticileri tarafından miras alınmıştır. İslâm hukuk ilmi, bir aksilikten ızdırap çekmiştir. Müslüman liderliğin uyumlu çabaları kadılık makamını güçlü hâle getirmede başarısız kalmıştır. Hatta Sir Seyyid Ahmed Han, 1880'de "Kadı Yasası" adıyla bilinen kararnamenin sadece korunmasında başarı sağlayabilmiştir. (T. Mahmud, Müslim Personal Law: Role of State in the Subcontinent, Delhi 1977, bölüm 4). O zamanlar müslümanlar tam bir hayal ki-rıklığıyla, ulemâdan Mevlana Muhammed Kasım Nanavtâvî'nin Deoband'da (1877) kurduğu ve kısa zamanda hukuk ilmi ve müşavirliğinin merkezi haline gelen Dârû'l-ulûm'a umutla döndüler. 1896'da tam yetkili Dârû'l-iftâ (Adlî Hükümler Enstitüsü) kuruldu. Bu sırada, zaruri hükümleri resmen bildiren milyonlarca hukuk ilanları basıldı. Tedricen büyük ölçüde medrese ve pekçok âlim halka fıkhı rehberlik hizmeti vermeye başladı. Daha sonraları birkaç mümtaz müf-ti'nin hükümleri derlendi ve yayınlandı. Bunlar arasında 'Aziz el-Fetevâ derlendi ve yayınlandı. Bu eser, Müfti Azizurrahmân'ın fetvalar kolleksiyonudur ki, Dârû'l-iftâ 'da (Deoband) Feteva-i Dârû'l-Ulâm adı altında birkaç cilt hâlinde yayınlandı. Imdad el-Fetevâ (Mevlana Eşref Ali Tanavî) ve İslâm Hukuku'na dair her türlü meselenin içinde bulunabileceği pekçok hüküm ve fetvalar bu meyanda sayılabilir. Bu çalışmaların nüfuzu ve tanınması Müslümanların idaresindeki dönemin düsturlarında anlaşılmıştır.
Hâkim ve Hukukçuların Katkıları: İngiliz yönetimi süresince, Hint hukuk sistemi İngiliz sistemi İle yer değiştirince, İslâm hukukunun korunması ve geliştirilmesi hususundaki görev, hâkim ve dâva vekillerinin üzerine düştü. Hint hakimler konseyinin sayılı seçkin üyeleri, bilgi ve hünerlerini İslâm Huku-ku'nun davasına adadılar. Kararlar, başkadı Seyyid Mahmud, Sir Abdurrahim, Seyyid Emir Ali, Şah Muhammed Süleyman ve pekçok diğer klasik usûldeki kadılar tarafından verilirdi. Başkadı ve vekillerden bazıları ilmî çalışmalara zaman ayırırlardı. 1911'de Sir Abdurrahim, ilk defa İslâm hukukunun temelleri üzerine İngilizce, muteber bir eser verdi (General Principles of Muhammadan Jurisprudence, Madras 1911). Bir yıl sonra Seyyid Emir Ali, Şahıs hukuku üzerinde abidevî bir eser yazdı (Personal Law of the Mussalmans, Kalkuta 1912, c, I; Londra 1929, c. II). İslâm hukuk prensiplerine büyük katkılarda bulunmuş Hintli yazarlar arasında pekçok gayrimüslim de vardır. En doğru haliyle alınan kanunları ihtiva eden ünlü ders kitabı, gayri müslim bir avukat olan Sir D. F. Mulla tarafından yazıldı (Muhammadan Law, 1. bsk., 1906; 18. bsk. 1978 M. Hidayetul-lah). Şimdi 18. baskısı yapılmış olan bu ünlü kitap, İngilizce konuşan ülkelerde çok yaygındır. Güneydoğu Afrika ülkelerinden bazılarında ve manda altında yönetilen ülkelerde bu kitap takip edilmektedir (meselâ, Singapur 1957).
İslâm hukukunun Hanefi mezhebi, Hindistan'da hakimiyeti olsa bile, kendi hukuk alimlerine dikkat etmekle meşgul Müslüman Hukuk İlminin sadece uyarlaması değildir. Güney Hindistan'da bilhassa Malabar'da hakimler ve hukukçular, görüş ve içtihatlarını, Safı hukukunun sergilenmesine ve araştırılmasına bağışladılar. İbni Babavâhî'nin Risaletu'l-itikadât el-îmamiye ve Kadı Nu'man'ın Da'aimu'l-Islâm'ı -fıkh-ı Caferi ve fıkh-ı Ismailtinin meşhur çalışmaları- derinlemesine araştırıldı ve modern Hindistan'ın büyük İsmail'i hukukçusu Asaf A. A. Feyzi tarafından dünyaya sunuldu (Ayrıntılar için, T. Mahmud, Family Law and Social Change, Fyzee Memorial, Bombay 1975).
Kanun Yapma: İslâmî kanunlar sahasında da Hindistan müessir bir rol sahibidir. Şibli Nu'manî'nin; Seyyid Emir Ali'nin ve Muhammed Ali Cinnah'ın 1913'deki hukuk ilmine ait öğretilerinin sonucu olarak evkaf-ı zürrî ile bağlantılı olarak İslâm Vakfı Tescil Kanunu'nu ihtiva edeen bir Hindistan Nizamnamesi oluşturulmuştur. 1937'de ünlü İslâm Şahıs Hukuku (Şeriat) Uygulama Yasası ortaya çıkmıştır. Büyük müslüman devletler, Endonezya, Malezya gibi gayri-İslâmî gelenekleri (âdet) bu yasa vasıtasıyla sosyal statülerinden söküp atamazken, Hint müslü-manları kendilerini şeriat ile sınırladılar. Hindistan'ın, zekası ve uzak görüşlülüğü ile tanınan baş mimarı Mevlana Eşref Ali Tanavî'ye şükran borcu vardır. Bu çok yönlü dâhi, diğer bir hukukî düzenlemenin dönüm noktası olan, İslâmî Evliliklerde Ayrılma Yasası (1939) mimarı idi. Şimdi bu kanunlar Hindistan'ın üç bölgesinde uygulanabilmektedir. Bu, mükemmel derleme takhayyur hukuk tekniğinde göz alıcı bir alıştırmadır. Bu alıştırmada, Müslüman kardeşliğine başlangıç için Hindistan'da birlik kanunu olarak Malikinin faskh kanunu benimsenmiştir. Hindistan, takhayyurda Mısır ve Sudan'dan sonra üçüncü sıradadır. Diğer müslüman ülkeler bunu çok daha sonra benimsemişlerdir. İmam Malik'in 1930 Yasası'yla kanunlaşan faskh yasasından on yıl önce, İbni Subru-ma'nın evliliğin yaşı üzerindeki doktrini bu ülkede 1929 Sarda Yasasıyla ifade edilmiş ve bunu düzenleyenler, dönemin âlimi Allame Seyyid Süleyman Nedvî tarafından desteklenmişlerdir (T. Mahmud, Marriage-Age in lndia and Abroad: A Comparative Conspec-tus, XXII /. /. L. /., 1980, sh. 38-80). Bunu takip eden yıllarda, Müftü KifayetuHah ve Mevlana Ebu'l-Kelâm Azad dahil ulema tarafından vakıflar ile ilgili hukukî düzenlemeler tasarlanmış ve resmen yürürlüğe konmuştur. Bu yasadan, sonraları, pekçok ülke bir model olarak istifade etmiştir (Supra not 16).
Bütün bunlar Hindistan'ın İslâm hukuk ilmine katkılarının kısa bir hikâyesidir. Araplar dışında hiçbir ülke Hindistan kadar Kur'ân-ı Kerim'i ve Sünneti derinlemesine araştırmamıştır. Bu ülkenin dili -Sindî- aslında, Kur'ân-ı Kerim'i ilk kez Arapça'dan başka bir yabancı dildir. Ortaçağ Hindistan'ında, Müslüman yöneticiler, İslâm'ın hukuk prensiplerini pekiştirmek ve derlemek için gayretleriyle oluşturulmuş divandan yetişmişlerdir. Bu yüzyılın başlarında, Muhaımned Abduh ve Reşid Rızâ gibi ıslahatçılar, Kudri Paşa, Rezzak Senhurî gibi kanun yapıcılar İslâm hukuk geleneğini uluslararası düzeyde zenginleştik miş müctehid, fukaha ve ulema çıkarmıştır.
Hint Hukuku'nun İslâm'a Borcu: Şimdi madalyonun diğer yüzünü çevirip, İslâm'ın yüzyıllar boyu Hindistan'ın hukuk sistemini nasıl etkilediğine bakalım. Hindistan'daki mevcudiyeti müddetince, İslâm, Hint sosyal ve hukukî gelenekleri üzerinde fevkalade bir etkiye sahip olmuştur. Hindistan'da İslâmî yönetim süresince, İslâm'ın ceza kanunları bu ülkenin, kanunları olmuş, fakat medenî kanunun kapsamına giren meselelerde her dinî toplum kendi kanunları ile yönetilmiştir. Hindular, Budistler, Hindularm, Jainler (bir Hindu kolu), Zerdüştler, Sinler ve Hıristiyanlar medenî kanunlarıyla tam bir koruma altındadır. Ancak, uzun yıllar boyunca Hindu kutsal metinlerinin yanlış yorumlanması sonucu ortaya çıkan saii uygulaması, bazı Müslüman hükümdarlar tarafından hoş karşılanmamıştır. Fakat bunlardan hiçbiri sosyal ya da hukukî bir muameleye tâbi tutulmamıştır. Müslümanlar bu kıtada yaşayan diğer gayri müslim toplumlara ve onlarına kanunlarına geniş bir müsamaha ve hatta saygı göstermişlerdir. Onların hukukları İslâm hukukuyla eş düzeyde tutulmuştur. Bununla beraber, İslâm hukuk düşüncesi Hint toplumunu derinden etkilemiştir. Zaman içinde Hindistan'ın kanuni çerçevesi îslâmî doktrin ve kavramlarıyla benimseyerek özümsemiştir. .
Mülkiyet Ve Vekâlet Kanunları
Hint hukuk geleneğinin iki temel öğretilerinden biri, diğer temel öğreti olan Mitakşa-ra'dan ayırmış olan ve başlıca mülkiyet ve vekalet kanununa dayanan, Dayabhagdâıı. Dayabhaga İslâm'ın hukukî etkisinin can-lamnasıyla en son şeklini almıştır. Tabi ki, Hindu hukuk tarihinde geçen smriti devresinden enerjik devirlerinden bu yana, dhar-ma§astras\n yorumcuları arasında iki farklı düşünce akımı hüküm sürmüştür. Bunlardan biri diğerinin müşterek veraset görüşüne kibarca karşı koyuyor ve tutulan mülkün birleştirilmesini de kabul etmiyordu. Bununla birlikte, bu ihtilaflı yasal düşünce İslâm'ın vu-ku'undan sonra hukukun ayrı bir öğretisi olarak ortaya çıkmıştır. Milâdî 13. yüzyılda yazılan Jimutavahana'nın Dayabhagd&ı, İslâm'ı apratibandha daya (engellenmemiş mirasının doktrinlerine yer vermeyen kanunu gibidir ve janmswatwavad (kaynak tarafından doğrulandı). Vigyaneshwara'nm Mitaks-hara aile hukuku'nun kurulmasını sağlamıştır. Dayabhaga''da, mülkiyet edinme görüşü İslâm hukukundakinden pek farklı değildir. Bugün Hindu vekalet kanunu tarafından benimsenmiş olan görüş bu görüştür. Mitokşa-ra'daki prensiplerin zıttı Müslüman ve İngiliz devrindeki geleneklerle sınırlanmış ve o yüzyılın başlangıcından bu yana sürüp gelmiştir (T. Mahmud, The Hindu Succession Act, 1956, Allahabad, 1981). Bu gün bunlar birkaç durum dışında uygulanabilir haldedir.
Klasik Hint hukukunda kadınların mülkiyet hakkı aşırı derecede sınırlandırılmıştır. Strid-han hâriç, kadının sahip olabileceği tek şey sadece sınırlı bir toprak parçasıdır. Bununla birlikte, genelde malın hâkimi erkektir. Bu, nadiren kadına ya bir vekaletle ya da başka bir yolla gider. İslâm hukukunda ise, kadının mülkiyet hakkı hiçbir surette sımrlandırılma-mıştır. Kadın, aynen erkek gibi, her ne mülk olursa olsun sahip olabilir. İslâm'ın veraset hukuku, kız çocuğu, kız kardeşi, anneyi, büyükanneyi, dul kadını, büyük kız çocuğu ve diğer bütün kadınları, ölen yakınlarının kanunî varisleri kabul eder. Bugün hem Hindu Vekâlet Yasası 1956 (bu yasa Hindu, Budist, Jain ve Sih olanlara aittir) hem de Hint Vekâlet Yasası 1925 (bu yasa da müslüman olmayan diğer halkları yönetir) kadının mülkiyet ve vekâlet haklarını kabul eder. Hindu Vekalet Yasası, kadının sınırlı bir toprak parçasına sahip olma görüşüne dayanan Hint geleneğini kesin olarak ortadan kaldırmıştır.
Hindu Yasa Tasarısı Parlemento'da tartışılırken Javaharlal Nehru, tasarının yeni prensipleri için İslâm Hukuku'na ne kadar çok minnettar olunduğunu açıkladı. 1972'de Guru Golwalker'in dinî temele dayanan şahıs hukuku için halkın desteği konusunda yaptığı yorumda organizasyon bürosunun bir üyesi şöyle dedi: Şimdiden Hindu Yasası kızçocuklara mülkiyet hakkı tanıyan İslâmî prensibi kabul etti. Kanunların bu düzenlemesine samimiyet göstermeliyiz (Günlük, Motherland, Delhi 1 March 1972).
Mülkiyet kanunu sahasında, Hindistan tarafından İslâm hukuk geleneğinden alınan diğer bir fikir şufa hakkı prensibi idi. İngiliz bilgin J. D. M. Derrett, Londra Üniversitesi tarafından engellenmesine rağmen, Hindistan'a, İslâm tarafından tanıtılmış olan öncelik hakkı fikri hukuk tarihçileri tarafından kabul edilmiştir. İslâmî yönetim süresince Hindistanlılar bunu bir örf olarak kabul etmişken, kısa süre sonra kanunda yerini almıştır. 1956Tda bir yer kurma prensibi Hindu Vekâlet Yasasında kabul edildi (Supra, not 34).
Vakıflar ile ilgili İslâmî hükümler, bu ülkedeki dinî ve hayırsever bağışları önemli derecede etkilemİştir.Tabiî ki iştâ, purta ve debut-tar fikirleri yerli kaynaktandı. Fakat gelirlerin yönetiminde İslâm'ın tesiri maths hukukunda, mathadhipati görevinin ardısıra devralınması tarzında açıkça görülür. Onları ma-uruthi ve tahkimi olarak kategorilere ayırır (T. Mahmud, Studİes in Hindu Law, Allahabad 1981, sh. 693). Bu terimler ve ifadeler İslâm hukuku'ndan alınmıştır.
Evlilik Hukuku: İslâm'ın Hint hukuk sistemine verdiği en önemli hediyeler arasında, evliliğin bozulabilir bir birlik olma görüşüdür. Bütün yerli inançlar evliliği iki kişi arasında çiftten birinin ölümü dışında sona ermeyen daimî bir bağ olarak telakki etmişlerdir. Dulların yeniden evlenmesi tabu idi ve boşanma bilinmiyordu. Hindistan'a İslâm'dan önce girmiş olan Hristiyanlık inancı boşanmayı özellikle yasaklamıştır. Boşanma kanunu 'nun temelini teşkil eden "bozulmuş evlilikler" teorisiyle Hindistan'da tanınmış olan İslâm hukuk geleneği idi. Boşanma fikri bu ülkede ilk önce gelenekle sonra da yasayla kabul edildi. Hindistan yanlışlığa, İslâm'ın zuhurundan çok sonra Bati'da gelişmiş olan "boşanma teorisi" ile başladı. Bununla birlikte son yıllarda Hindistan Evlilik kanunu, Şe-riat-i Muhammedi'de gelişmiş olan boşanma teorisi ile bozulmaya doğru hızla ilerlemektedir. Şimdi, Hindistan'ın Evlilik kanunları boşanmaya çok geniş gerekçelerle izin veriyor. Onların şartlarında, bir kişi İslâm'ın ila', mefkud el-haber, dirar, nuşuz ve meta'el-ta-lak (terk, kaybolma, zulüm, sadakatsizlik, ve nafaka ile ayrılma) prensiplerini izleyebilir. Aynı zamanda İslâm'ın huV ve mubera'at şeklinde tanıttığı karşılıklı rıza ile boşanmaya da izin vermektedirler (Hindu Evlilik Yasası 1976, eski Bölüm 13-B). Yakın bir süre önce, çocuk evliliği uygulamasını gerçekleştirmek gayretleri içinde iken 1955'te yürürlüğe giren Hindu Evlilik Yasası, İslâm'ın hayru'l-bulûğ (ergenlik çağı hakkı) ilkesi ile tanışmıştır.
Ishvvarehand Vidyasagar'ın dulların yeniden evlenmelerini temin ettiği 1856'dan günümüze kadar Hindistan Evlilik Kanunu, gerçekte, tedricen sosyal-anlaşma evliliğine doğru ve boşanma anlayışının tashihine doğru gitmektedir. Bunlar İslâm aile hukukunda ailenin iki direği sayılır.
Sonuç: Hindistan tarihi, İslâm'ın zuhurunu müteakip, İslâm hukuk geleneğinin Hint öğretilerinden ve irfanından geniş bir şekilde faydalandığı ve aynı şekilde onu etkilediği hususiyetlerle doludur. Bu teati gerçekten çok uzun bir hikayedir. İslâm, Hindistan'ın pek çok hukuk alanına tesir etmiş, zamanımızda, İslâm hukukunun methedilmeye değer Özellikleri yavaş yavaş millileşmektedir. İngiliz yönetiminde hem klasik Hint hem de İslâm hukuk sistemi kanun kitaplarından çıkartılmıştır. Fakat gayri resmî olarak Hint millî hukuku, iki büyük sistemin gösterişli bir
sentezi olarak ortaya çıkmıştır. Bugün bile, bu hukuk sistemleri kendi bakış açılarıyla, bu toprağın çocuklarına çok şey kazandırdıkları görülmektedir. Yabancı hayranlığından kurtulduğumuzda, doğuya mührünü vuran hukukun mükemmeliyeti kavranabilecektir.
KISIM 3
İNSANLIĞIN KURTULUŞU
Daha önce açıklandığı gibi, Hz. Muhammed @ yirminci yüzyılda köleliğin tamamen kaldırılmasına zemin hazırlayan tedbirler almıştır. İnsanların zaaf ve âdetleri, köleliğin çok daha uzun süre yürürlükte kalmasına sebep olmuşsa da, Rasûlullah @'in getirdiği öğreti sayesinde, onlara karşı muamele ve davranışlar belli bir seviye kazanmıştır. Müslümanlar kölelere iyi muamele etmek, onlara haklarım vermek konusunda Kur'ân-ı Kerîm'i ve hadisleri rehber edinmişlerdir. Rasûlullah @ bu konuda davranışlarıyla da canlı bir misal olmuştur.
İslâm toplumlarında kölelere yapılan muamele ve onların sosyal hayatta ulaştıkları mevki ile Batı toplumlarında ve özellikle Amerika'da kölelere yapılan muameleyi karşılaştırmak, İslâm'ın kölelere sağladığı hakların uygulamaya yansıyan şekliyle de ne ölçüde insanî olduğunu ortaya koymaktadır. Batıda köleliğin ortadan kaldırılması fikri, büyük ölçüde, kötü muamele gören kölelerin sebep olduğu sosyal çalkantıların ve sanayi devriminden sonra onların, sahiplerine makinelerden daha pahalıya mal olmasının sonucu olarak doğmuştur.
insan hak ve hürriyetlerine kazandırdığı da-ğerler açısından, Hz. Muhammed @'in hayatından birkaç örnek sunacağız. Bunlar, O'nun Rehberliğinin ve uygulamasının, dünyanın medenî toplumlarının hemen hemen tamamını kapsayacak şekilde nasıl yayıldığını ve O'nun Yolu'nun dü^da nasıl üstünlük kazandığını ve hayatı^yanlış yoL'arı üzerinde nasıl hüküm sürdüğünü göstermektedir (48 28). Pek çok insan ve devlet O'nun şeriatını kabul etmese de, lâyıkı veçhile tanımaksızın, 9eı"iat'ın ruhunu benimsemektedirler. Yukarıda açıklandığı gibi, Hz. Peygamber @'in uygulamalannın ve davranışlarının pek çoğu diğer toplumlara girmiş ve onların kültür ve medeniyetlerinin bir parçası olmuştur. Hiçbir medenî toplum şimdi bunları reddedemez. Çünkü bu uygulama ve davranışlar, sağlıklı, kalıcı, ileri ve zengin bir kültürün unsurlarıdır.
Bu takdir, son peygamber Hz. Muhammed @'e has ve O'nun insanlığı Hak Yol'a götüren yüce vazifesinin doğrudan bir ifadesidir. Daha geniş bir anlamda Hz. Muhammed @'in görevi, âdil ve hakkaniyete dayalı bir sistem kurmaktı (57: 25). Böylece herkes huzur ve güven içinde, hiçbir zulme maruz kalmadan veya hakları ellerinden alınmaksızın yaşayabilsin. O, Arabistan'da, yaşadığı devirde böyle âdil ve eşit bir toplum kurarak bunu herkese göstermiştir. Fakat yüzyıllar geçtikçe bu toplum dünyanın diğer kültür ve medeniyetlerinin pekçoğunun etkisinde kalmıştır. Sistem, yönetim seviyesinde uzun süre kalmasa da, bugün bazı Müslüman toplumlarda görülebilmektedir. Bu, toplumlarda geç kavranılmasına rağmen, eğitimde, İlimde ve teknolojide ve resmî baskının yaygın oluşunda görülmektedir. Hâlâ, onların doğrulukları, misafirperverlikleri, ferdî düzeyde, herkesçe bilinen ve bu ülkelere giden Batılı ziyaretçiler tarafından tecrübe edilmiş bir gerçektir. Tabii kaynaklarının kıt oluşuna rağmen, zengin Batılı İnsanlardan çok daha huzurludurlar.
Günümüzde, hemen hemen bütün medenî toplumlar, Hz. Muhammed @'in yolunu, kendi ülkelerinde kurdukları âdil bir sistemle, uygulamada benimseyerek O'nun ölçülerini, uygulamalarını, talimatlarını kendi sistemlerine tanıtmışlardır. Böylece Kur'ân'ın yukarıda geçen ayetinin (48: 28) doğruluğu teyid edilmiş olmaktadır.
A.K. Brohi, Rasûlullah (5)'in inkılapçı reformlarının insan nesli üzerindeki etkisinin, O, ondört asır evvel peygamberliğinden beri devam ettiğini çok güzel bir şekilde özetlemiştir. Aşağıdaki metni onun Impact of the Holy Qur'an on Humarı History (İnsanlık Tarihi Üzerinde Kur'ân'ın Etkisi) adlı eserinden naklediyoruz:
İnsanlık Tarihi Üzerinde Kur'ân'ın Etkisi
Kur'ân-i Kerim, insan için Hidayet "yani Rehberlik Kitabı" olma hakkına sahiptir. O, tüm insanlık için varolan bir Kitaptır.
Hakikaten, Kur'ân, insanlığın tamamına hitap eder. Onun mesajları, dünyanın değişik yerlerinde yaşayan farklı farklı insanlara uygundur. Ayrıca, onun mesajları gelecek tüm zamanlar İçin de geçerlidir, yani, o zaman aşımıyla hükmü kalkacak bir kitap değildir. Bu iddianın en azından temelde, kıymeti bilinebilmiş ve tarihî şahitlerin gözü önünde bu kanıtlanmıştır. Eğer Kur'ân bir anlamda "kâinatın Rehberlik Kitabı" ise ve onun mesajı tüm insanlarla, tüm çağlarla ve tüm diyarlarla ilgiliyse, o Kur'ân-ı Kerim'in, mevcudiyetinin bindörtyüz yıllık dönemi esnasında, insanlık tarihi üzerinde mutlak bir etkiye sahip olması gerekir. Özellikle, Kur'ân, öyle bir kurtarıcı ve değiştirici etkiye sahip olmalı ki onun okunuşunu dinleyenler tesiri altında kalabilmelidir. Kur'ân-ı Kerim'in böyle bir özelliğe sahip olduğu iddiası, açık tarihi delillerle desteklenmiştir. Aşağıdaki sayfalarda Kur'ân'ın geniş bir tetkiki yapılmaya çalışılmıştır.
Fakat bunu yapmadan önce, İlahî kitap Kur'ân-ı Kerim'in içindeki pek çok delil, anlayışlı ve İdrak sahibi bir araştırıcı tarafından tetkik edilmeli ve İddiasının doğruluğu değerlendirilmelidir. Bunun, yukarıda bahsedilen tarihî delilin üstünde olduğunu belirtmek gerekir. Bu yüzden, sadece mü'minlere uygu-.Ianabilir. Yani, bu testler sadece, Kelime-i Şehadet getirmiş, İslâm Peygamberirnin bildirmiş olduğu asırlar boyunca hiçbir değişikliğe uğramaksızın korunmuş Kur'ân-ı Ke-rim'e sahip olan mü'minler için geçerlidir.
Bununla birlikte, tarihin "arızî" testi emsalsizdir. Ben bu testi, Kur'ân-ı Kerim'in insanlık tarihi üzerinde yapmış olduğu etkinin kapsamını, ana hatlarıyla çizmek maksadıyla bir emek sarfedilmesini sağlamak için önerdim Eğer hakkıyle değerlendirildiyse bu test, kendilerini inanmayanlar grubuna koyan insanlar tarafından dahi, doğruluğu şüphe uyandırmayan tarihi delillere dayalı br iddianın ihtimalleri üzerinde bir kanaat oluşmasına yolaçmış ve tarafsız olarak tetkik edip objektif bir şekilde tasarladığımızda, Kur'ân-ı Kerim'in ihtiva ettiği Mesaj ile insanlık tarihinde incelikle işlenmiş bu fevkalâde devrimin karşımıza çıktığını görüyoruz.
Bu açıdan, tarihin İslâm hâkimiyeti dönemi, Kur'ân'ın insanlık için bir Hidayet Kitabı ve onun öğretilerinin bütün zamanlar için geçerli olduğunu iddiası üzerinde bir izahı ortaya koymaktadır. Kur'ân'a göre, hem Doğu'nun hem de Batı'nın Rabbi olan Allah'ın, elçisi vasıtasıyla bildirmiş olduğu Hak, bütün insanların hayat ile ilgili düşüncelerini enine ve boyuna süzmüştür. Kur'ân bize şunu söylemektedir: "Hak geldi, bâtıl zail oldu. Zaten bâtıl ortadan kalkmaya mahkûmdur." (17: 81)
Hz. Peygamber @'in doğumyeri ve bu nedenle İslâm'ın doğduğu yer, coğrafi olarak en uygun yerdi. Burası, Batı'nın Grek ve Roma medeniyetinin, Mısır, Babil, Fenike ve İran gibi, Yakındoğu medeniyetleri ile Hint ve Çin gibi Uzakdoğu medeniyetlerinin ortasında bir yer idi. Arabistan topraklarından İslâm'ın zuhuru, tarihin yaygın görüşüne göre, kalın ve delinmesi mümkün olmayan karanlıklara batmış bir dünyanın ortasında yer almış pırıl pırıl ışık saçan parlak bir lambaya benzetilmiştir. Tabi, İslâm peygamberi, Kur'ân'da "ışık saçan bir lamba" olarak tasvir edilmiştir. Çünkü O, tüm insanlar üzerine bir "rahmet" olarak gönderilmiştir. İnsanlık O'nun yaptıklarına karşı yeteri kadar minnettar olamamıştır.
En büyük İlahî Lütuf, Kur'ân'ı öğreten insanın üzerine olsun. Hakikaten, Allah Rahmet sahibidir. Bu, "O, insana Kur'ân okumayı öğretti" (55: 1-2) diyen Allah'dan başka hiçbir kimseye lâyık değildir. Kitap, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olan İnsan'a verilmiş "Talimatname" olarak telakki edilmiş ve insanın hayatında tatbik edeceği bu davranışlarla bu dünyada başarılı olabilsin ve âhirette de Sonsuz Saadetle mükâfatlansın.
Kur'ân-ı Kerim'in ayırdedici özelliği onun, insanlığın hidayeti için gelmiş vahyi toplayan ve onları beyan eden bir Kitap oluşu inkâr edilmez bir hakikattir. Allah, Peygamberine Maide sûresinde şöyle buyuruyor. Bu sure, Hz. Peygamber'e inen en son surelerden biridir: "...Bugün, size dininizi kemâle erdir-dim, size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim..." (5: 3). Aynı şekilde A'lâ sûresinde Kur'ân şöyle beyan eder: "Doğrusu mutluluğa ermiştir arman; Rabbinin adını anıp namaz kılan. Ama siz dünya hayatını üstün tutuyorsunuz. Oysa âhi-ret daha iyi ve daha süreklidir. Şüphesiz bunlar, o eski sahifelerde mevcuttur; İbrahim ile Musa'nın sahifelerinde." (87: 14-19). Hak'tan, daha önce inen sahifelerde (suhuf) de bahsedilmiştir. Hatta, İbrahim ve Musa aleyhisselâma inen sahifelerde olduğu gibi. inkılâbın süreci, tarihi hatırlanmayan ya da tam olarak bilinemeyen bir zamanda başlamış ve kâinat dinlerinin peygamberleri tarafından insanlığa getirilmiş, ve zaman aralıklarında onun büyümesi ve gelişmesi hızlandırılmıştır.
inkılâbın hakikati, hayatın gerçekleri tarafından ispatlanmıştır: Güç şartlarda, hemen İlahî Yardım'a yöneliriz. Hayatın kısa süresinde, idrak gücümüzün ve kabiliyetlerimizin sınırlı °ir sahada oluşu, İlahî Yardım olmaksızın, yeryüzündeki rolümüzü anlamak ve lüzumlu ihtiyaçlarımızı temin için feraset ve maharetinizi kullanamaz hâle getirmektedir. İnsan, vahiy için lüzumlu olanlardan haberdar olmak üzere nasibi olduğu çevreye {muhit) bağlılığını düşünmek durumundadır. Hakikaten, insan dünyada mevcut olan kaynaklardan temin ettiği yiyecek ve barınak sayesinde hayatını devam ettirme imkânı bulmaktadır. Bu âlem onun için yiyeceği üretmeseydi insan hayatını sürdürmeyi nasıl umabilirdü? Aynı şekilde, insan kendini milyonlarca yıldan beri bildiği kâinatın içinde bulmaktadır: Dünya, onun birkaç günlük ömrünün "gecelerin içinde kaybolmasından sonra, yaşarkenki gibi daima aynı kalacak şekilde devam edeceğinin farkındadır. Burada şu hakikat karşımıza çıkmaktadır: Kâinat, insanın hayatını idame ettirebilmesi için gerekli, ama kâinattaki hayatın devam ettirmesi için insan gerekli değildir! Peki, rolünü oynaması için insanın çağrıldığı bu oyunun manası nedir? Özellikle, insan herhangi bir rolü oynamayı umabilir mi? Ve eğer böyle ise, rolünün önem derecesi nedir? Böyle sorular karşısında, insan, eğer, hayatı sürüp giderken geçen zamanı ve fırsatları en verimli bir şekilde kullanabiliyorsa, cevapları bulabilmelidir. Kaçınılmaz son, onu yakalamadan önce, yaratılış gayesinin gereklerini tamamlamak için zamanı, kullanabileceği en iyi servet olarak telakki etmelidir. Tabi, eğer yaratılan o kişi bu zamana sahip olabilirse. Tefekkür edildiğinde, bu sorulara karşı, pek-çok filozof bile, hayli zamana rağmen, cevap bulmak için uğraşmışlar, fakat ikna edici cevaplar bulmada zorlanmışlardır. Henüz, bu problemlere çözüm aranırken, insan hayatı sürekli olarak acımasızca ileriye doğru devam etmekte ve akıp giden her an onu fırsat ve tecrübelerin kucağına doğru fırlatmaktadır. Geçen her anın bir daha geri dönmemesi hayatın bir trajedisidir. Peki, insan varoluşunun kanununu ifa etmek için ne yapmalıdır? Kanunun ne olduğunu bilmeden ne yapabilir? Bu, insanın kendini, tatmin edici cevapları olmayan soruların, zor soruların karşısına çıktığı ve kaçacak hiçbir yanı olmayan çaresiz bir durumda bulmak gibidir. Muhtemelen, Kur'ân, aşağıdaki ayette, insanın bu çok zor durumuna işaret eder: "...insan zaten zayıf olarak yaratılmıştır" (4: 28). Bu yüzden vahiy gerekli olmuştur. Din, peygamberlerin otoritesi altında hayatın meselelerine çözümler sağlamıştır. İnsan, tüm mahlûkatın Yaratıcısı ve Koruyucusu Rahman olan Allah tarafından İdare olunmaktadır.
Rehber Kitap olarak Kur'ân, hidayet kavramının pek çok karmaşıklıklarını açıklamaktadır. Hidayet, kelime anlamı olarak 'yol göstermek' ve 'rehberlik etmek' anlamındadır. A'lâ sûresinde tüm yaratılan varlıkların tekâmül usullerinden bahsolunmaktadır: "Rabb'inin yüce adını teşbih et (O'nun eksikliklerden uzak olduğunu an). O (Rab) ki, (herşeyi) yarattı, düzene koydu." (87: 1-2) Bu, hidayefia geniş anlamda, insanın dahili tekâmülünün temel nedeni olarak telakki edilmesidir. Daha aşağıda bulunan hayvanlara ise kendilerini dengede tutabilmeleri için içgüdü ve duyu verilmiştir. Görme, işitme, hissetme ve koklama sayesinde kendilerini çevreye adapte edebilmektedirler. Böylelikle kendilerini koruyabiliyor ve nesillerini devam ettiriyorlar. Buna ilâve olarak, insana bir de Allah vergisi olarak muhakeme ve anlama yeteneği verilmiş, hidayet ihsan edilmiştir. Hidayet, insanın içindeki hayvanî vasıfları sınırlandıran ve kontrol eden bir ifadedir. Bu kontrol vasıtasıyla, insanın kendine yüklenmiş olan düşük tabiatı, daha yüksek bir düzeye yükseltmek yani hayvanî duygularını akıl vasıtasıyla kontrol ederek kendini yüceltme imkânı verilmiştir.
Akıl nimeti başlı başına yeterli değildir. Akıl, sadece içgüdüsel hayatın çerçevesi içinde vazife görür. Aklın çalışması duyular ile ilgili uzuvların çalışmasına bağlıdır. Bu yüzden, kendi sınırları içinde çalışmalıdır. Bunun ötesinde onunla ilerlemek tehlikeli olur. Peygamberler insana, "hidayet"i Allah'dan sadece bir şekilde getirmişlerdir. Bu şekil, Emirler hakkında gelen Mesajla ilgilidir. Bu mesaj kendi potansiyeline karşı gerçek bir savaş açmış, savurganlık içindeki insana aldırmaz.
Hidayet sayesinde silahlanan insan, aklının işlediği dar bölgeden kurtulma imkânına sahip olur. İnsan bu Rehberliğe, evrensel dinlerin peygamberleri tarafından kendine getirilmiş olan İlahi Vahyin ışığında, şahsî davranışlarını düzenleyen ve geleceğini düşünüp taşınmasını sağladığı için şükran borçludur. Görünen o ki her başarılı Rehberlik safhası, bir Öncekini sınırlandırmayı amaçlamıştır: Böylece, duyular içgüdüleri ve akıl duyuları doğrutmakta, vahiy de akim eylemlerini ayarlamaktadır. İsabetli anlayış (idrak), ihtiyatsız aklın işlemleriyle elde edemeyeceği Hakikati insana yansıtır. Eğer kurtulmuş olsa hareket etmesi gereken dairenin sınırlan insana bildirilmiştir. Ona tahsil olunan kaderinin gerçekleşmesi için çabaladığı şeylerin şeması gösterilmiş ve öğretilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de: "Doğru yola iletmek bize aittir. Son (âhirette) da, ilk (dünya) de elbette bizimdir." (92: 12-13) buyrulmaktadır. Aynı şekilde Kur'ân'da "Bizim uğrumuzda cir^ad edenlere, bize ulaştıran yolları göstereceğiz; şüphesiz ki, Allah, iyilik yapanlarla beraberdir." (29: 69) denilmektedir. Fakat, insanın İlahî Rehberliğe olan bağı aşağıdaki âyetlerde daha açıktır: "Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar..." (6: 125). "İşte benim doğru yolum bu, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın!.." (6: 153). "De ki: 'Rabbim beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine..." (6: 161). Bakara sûresinde de şöyle denilir: "Sen onların, kendi dinlerine uymadıkça ne yahudiler, ne de hıristiyanlar senden razı olmazlar. 'Asıl doğru yol, Allah'ın yoludur.' de..." (2: 120).
Hayatî meselelerin hallinde başarılı bir keşif için en azından iki ihtiyaç ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi manevî meseleler, hayatın problemlerine bir cevap bulma arzusu, Doğru Yol'un gösterilmesi için yapılan dua. Bu, Fatiha suresinde bildirilmiştir. Bu surenin önemi, Kur'ân'ın stratejisi hakkında derin bilgiye sahip olanlar tarafından vurgulanmıştır. Her zaman kişi şöyle dua etmelidir:
"Bizi Doğru Yola ilet" ya da başka bir ifadeyle "Bize Hidayet bahşeyle!'". Eğer bir kişi, hulûs-i kalple Hidayet isterse ve Kur'ân okumaya devam ederse, bu sorulara cevap bulacaktır. İkinci ihtiyaç ise kişinin vahyolu-nan Hak Yol'da yürümek için irade'ye. sahip olmasıdır. Eğer kendisine gösterilmiş olan Hak Yol'un bir kısmında yürüyemİyorsa ona Yol'un tamamı gösterilmeyecektir. Gerçeği anlama kabiliyeti, kendisine gelen Hak Yol'da ilerleme çabası gösteren kişiye bağlıdır tamamen. Kişi, eğer Doğru Yolu görüyor fakat görmezlikten geliyorsa, nerede ise orada kalır. Hakikaten, bu bir Kanun'dur ve ona Yol'un geride kalan kısmı asla gösterilmez.
Dinin stratejisi kişinin hesap edilen amaca ulaşmak için yolunu bulmasına imkan sağlayan herşeyi bütünüyle ihtiva eder. Sınırlı rasyonel kaynakları tarafından donatılmış zayıf gücünün yanıp sönen ışığı İle, kişinin Doğru Yolu keşfetmesi beklenemez, ancak az çok kendi gücü ve eğilimi ile bu yolu izleyebilir. Bu, kendisinin kurtuluşu için gelmiş evrensel dinlerin Peygamberlerinin getirmiş olduğu Vahiy Hakikati'ne insanın inancıdır. Çünkü insanın kendi kişiliğinin tabii menzili, hayatın meseleleri karşısında kendi başına geçerli hiçbir cevap bulamaz.
Vahyin süreci, daha önce de ifade edildiği gibi, İslâm Peygamberinin insanlığa getirmiş olduğu 'Mesaj'la tamamlanmıştır. Bu nedenle, İslâm'ın insanlığın eğitimini tedarik ettiği söylenebilir. İnsan kendi gelişmesinin değişik safhalarına şahit olmuştur. Değişik Peygamberler, kendi kavimlerine muhtelif mesajlar getirmişlerdir. İnsanlığın bulunduğu değişik şartlara göre, herbir Mesaj, insanlık tarihinin tayin edilmiş belli devirlerindeki belirli insanlara tebliğ edilmiştir. Sadece böyle bir tebliğ ile insan gelişmesini koruma imkanına sahip olabilmektedir. İslâm ile din tamamlanmıştır. Başka bir deyişle, Vahy Devri, İslâm ile son bulmuş ve vahyolunan dinin prensiplerinin gerçekleştirilme devri resmen başlatılmıştır. Diğer bütün ilahî sayfaların (suhuj), İslâm peygamberinin vukuuna bağlanmış olmasının sebebi budur. Meselâ, İncil araştırmacıları, Hz. İsa'nın: "Size söyleyecek daha çok şeylerim var; fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o, hakikat Ruhu gelince, size her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecektir; fakat, her ne işitirse söyleyecek; ve gelecek şeyleri size bildirecektir." (Yuhanna, 16:12-14) dediğini bilmektedirler. Ayrıca, Yeni Ahit bu gerçeğe şahitlik eden sözler taşır: "Allah'ın kadimden (dünyanın başlangıcından) beri mukaddes peygamberlerinin ağzı ile söylediği bütün şeylerin iadesine kadar, gök onu kabul etmek gerektir. Gerçek Musa demiştir: 'Rab Allah, size kardeşlerinizin arasından benim gibi bir peygamber çıkaracak; bütün şeylerde, siz her ne söylerse, onu dinleyeceksiniz." (Resullerin İşleri, 3: 21-22). Kur'ân-ı Kerim şöyle beyan eder: "Meryem oğlu İsâ: 'Ey İsrail oğullan! Ben size, benden önceki Tevrat'ı doğrulayarak ve benden sonra gelecek «Ahmed» adında bir peygamberi müjdeleyerek gelen Allah'ın pe-yamberiyim!' demişti..." (61: 6).
Bu, İslâm Peygamberi'nin peygamberlerin sonuncusu olduğunu emreden İslâm'ın temel ilkesinin manasıdır. Kur'ân-ı Kerim, Allah'tan gelen en son Haberler'in şekillendiği bir kitaptır. İslâm Peygamberi insanlığa geldikten sonra İlâhi Haberleşme sürecini devam ettirme İhtiyacı sona ermiştir. İslâm, insanlığın tekâmül safhası tarihinin, bir ferdin hayatındaki olgunluk safhasına benzediğini belirtir. Sırası gelmişken Kur'ân-ı Kerim'in ayırdedici özelliğini açıklayan ve yeryüzünde İnsanlığın madden ve manen kurtuluşa ermesini sağlamak için getirmiş olduğu büyük stratejiyi anlamak isteyenlere yardımcı olacak küçük bir izahta bulunacağım.
Kur'ân-ı Kerim'in "Rehber Kitap" olduğunu iddia etme gerçeği bize şunu gösterir: O, meselâ Yahudi Kutsal Metinleri gibi, "On Emir"e benzemeyen bir kitaptır. Hz. Peygamber, insanları arınmaya ve kurtuluşa çağırmış ve onlara Kur'ân'ı öğretmiştir. Bu onların mukadderatıdır. Onları bilgilendirmiştir (2: 129 ve 151, 3: 163 ve 62). Hz. Peygamber onları uyarmak ve yol göstermek için gönderilmiştir. Kur'ân, şüphe götürmez bir şekilde, insanın omuzlarına, dürüst ve tam bir şekilde iyi ile kötü arasında bir seçenek yükünü yerleştirir. Ve "Biz sana kolay ve zor olmak üzere iki yolu da göstermedik mi?" der. Kur'ân ayrıca, kişiye kendi gayretinden başka hiçbir şeyin fayda vermeyeceğini açıklar. O şimdi burada yaptıkları İle yargılanacaktır. Kur'â-n'ın kişiyi, neyin doğru neyin yanlış olduğunu seçebilecek düzeye ulaştırma vazifesini üzerine aldığı bildirilmedi mi? Kur'ân-ı Kerim Furkan olarak da adlandırılmıştır. Fur-kan, fiilin iyi, daha iyi ve en iyi mi yoksa kötü, daha kötü, en kötü mü olduğunu belirten değerler ölçüsünün taslağını çizmiş ve kişiye bunları ayırdetmede yardımcı kitap anlamına gelmektedir. Bütün bunlar, Kur'ân'm kendini iyiyi kötüden ayırdedebilen olarak insanlara beyan ettiğini göstermektedir.
Kur'ân'm ihtiva ettiği Mesajın modern dünya için vazgeçilmez olduğunu ispat etmenin bir yolu da, günümüz mükemmellik ölçüleri olan değerleri ve idealleri birer birer ele almaktır. Bu değerler, çağdaş insanlığın aydın kesimi tarafından kabul edilmiş ve desteklenmiştir. Peki bu değerlerin ve ideallerin kaynağı ne-dİr? Nereden gelmişlerdir? Özellikle, kişi bu değerlerin ve ideallerin, 'İslâm tarafından, ilk devirde, medenî insanın bu değerleri ve idealleri kabul edip benimsemesi vahyolunmuş-tur' sonucuna varmış olsaydık, o zaman bin-dörtyüz yıl sonra en azından prensipte mesajın halâ devam ediyor olması, Kur'ân-ı Ke-rim'in dünyaya ilan ettiği iddianın doğruluğunu ispatladığı bir hakikattir.
Bunun aksine, eğer Kur'ân'm bize emrettikleri bugün geçerliliğini yitirmiş olsaydı, şimdiye kadar medenî insanların uygulamalarına tesir etmesi veya modern devirlerde bazı yeni
değerler ve ideallerin geçerlilik kazanması Kur'ân tarafından önemsenmemiş olsaydı o zaman Kur'ân'm geçici bir kitap olduğunu, Mesajının ise bugün için geçersizliğini ifade etmek zorunda idik.
Şayet bu yüzyılda, aydın kimselerin fikir birliği içinde benimsedikleri değerlerin durumu sorulsa idi, onları şu şekilde sıraya koymak mümkündü:
1- Eşitlik, şeref ve insanların kardeşliği.
2- Serbest araştırma ruhu ile evrensel eğitime ve bilime verilen değer.
3- Dînî müsamahanın uygulaması.
4- Kadının hürriyeti ve erkekle olan manevî eşitliği.
5- Her türlü sömürü ve köleliğin ortadan kaldırılması.
6- Emeğin değeri.
7- İnsanlığı, hangi ırktan ve renkten olduklarına bakmaksızın bir birlik duygusu içinde birleştirmek (bu, ahlâkî ve manevî temellere dayalı olarak insanlığın birliğinin korunması programıdır).
8- Irk, renk, zenginlik vs. gibi özelliklerle ö-vünmenîn değersizliğini ortaya koymak; adalet prensibine dayalı bir toplumun kurulması.
9- İnziva hayatının ve aşırı riyazet felsefesinin reddi.
Günümüz insanının cesur ve asil gayretlerinin gündemini oluşturan bu maddelerin her biri, Kur'ân'm çeşitli emir ve öğütlerîyle uygun şekilde ve tam anlamıyla desteklenmiş ve İslâm Peygamberi'nin yaşamış olduğu hayat ile de örneklendiril m iştir.
İslâm Peygamberi tamamen örnek alınacak bir kişidir. Çünkü O bir 'Peygamber'dir. Kur'ân, hiçbir zaman O'nun, vahy'in kapsamı hariç, diğer insanlar gibi olduğunu söylemekle bezdirmemiştir. Allah ona Vahy'i göndermistir. O, sadece mucize gösteren mucize ile ilgilenen bir peygamber değil, aynı zamanda mucize göstermeksizin şahsiyeti ile de üstün bir insandır. O, hiçbir zaman kutsallık iddiasında bulunmamıştır. O sıradan bir insan olmakla razıdır. O, dürüst yaşayan ve hayatını kendi emeği ile kazanan biridir. Sonuna kadar ahlâkî dürüstlüğünü korumuş ve insanlar arasında hayatın zorluklarıyla mücadele etmiştir. O, bir savaşçı, mükemmel bir asker, müşfik bir koca, güvenilir bir arkadaş ve akıllı bir idareci İdî. O, hayatın ihtiva ettiği her türlü vaziyetin hiçbirini ihmal etmeden hayatı takdis etmiştir. Bütün dünyayı bir seccadenin üzerinde tedavi etmiş ve Arabın Arap olmayana ya da Arap olmayanın Araba bir üstünlüğü olmadığını ifade etmiştir. O, İnsanın ruhunun yüceliği ve azameti hakkında sadece bir defa ama kesin bir test yapmıştır. Bu, onun hakkı uygulayabilmesi için kendi kendini kontrol etme kapasitesini de ihtiva eder. Hz. Peygamber, tüm Arabistan'ın hâkimi olduğu zaman, hiçbir şekilde, eski ve sade hayatını terketmemiş, sürekli olarak kendisi ve sahabileri için, sahip oldukları en iyi şeyleri eğer bir başkasının ihtiyacı varsa ona ya da onlara hediye etmelerini emir buyurmuştur. Verirken de "Sağ elinizin verdiğini sol eliniz bilmesin" buyurmuştur. Ayrıca sahabilerine dünyadan sırt çevirmelerini yasaklamıştır. Hakikaten, Allah her yerde hâzır ve nazırdır. O'nun âlemi öylesine geniştir ki, kişi her ner-de isterse orada O'na ibadette bulunabilir.
Kur'ân'ın, eğitimin gelişmesi hususuna verdiği Önemden bahsetmek için çok açık olan bu hususu ince eleyip sık dokumaya gerek yoktur. Kur'ân-ı Kerim: "Yaratan Rabbinin adıyla oku." (96: 1) ve "Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. O (insana) kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti." (96: 3-5) emirleriyle başlar, diğer bir ayette, mürekkebin, kalemin, ve onların yazdıklarının önemini belirtir (68: 1). Kur'ân-ı Kerim; düşünmenin, zihin yormanın, akletmenin ve farkına varmanın önemi üzerinde, tekrar tekrar vurgulamalarla doludur. Abartmadan söylemek gerekir ki, Kur'ân'ın tamamı, kişi onu okuduğunda İlahî İşaretler'e şahit olabileceği teknik ve metotların taslağını çizmiştir. Kâinatın tümü bir kitaptadır ve insan ona bakıp onun hakkında bilgi edinebilir. Kur'ân, tabiattaki birtakım fevkaladeliklere bakmamız için bizi devamlı uyarır. Ve, Rabb'in Yarattığı herşeye göz atmamızı, onda en küçük bir kusur arasak da, bulamayacağımızı meydan okuyarak ifade eder. Kâinata bir kere göz atmanın yeterli olmayacağı, ona ikinci bir defa daha bakmamız gerektiği teklif edilir.
Bize şöyle hitap edilir: "Rahman'ın yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir kusur görebilir misin?" (67: 3) Sonra, tabiatta keşfedilebilen değişikliklerin uyumundaki Rabb'in alâmetlerine bakmamız isteniyor. Birbirini takip eden gece ile gündüz arasındaki değişiklikler gibi. Yağmurun düşmesiyle, hayat bulan ölü toprağın canlanmasına dikkat etmemiz isteniyor. Mevsimlerin değişmesi, güneş ve ayın kendi görevini nasıl yerine getirmek için koşuşturduğuna dikkat etmemiz isteniyor. Kur'ân, düşünen insanlar için tabiattaki alâmetlerin varlığından bahsediyor. Şu muhteşem kelimelerde: "Yeri düzleyen, orada dağlar, nehirler vare-den, her türlü üründen çift çift yetiştiren, gündüzü gece ile bürüyen O'dur. Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için ibretler vardır. Yeryüzünde, hepsi de aynı su ile sulanan birbirine komşu toprak parçalan, tek ve çok köklü üzüm bağları, ekinler, hurma ağaçları vardır. Fakat onları şekil ve lezzetçe farklı kılmışızdır. Düşünen kimseler için bunda ibretler vardır." (13: 3-4).
İlk Arapların, ilmin ve ilmî metotların öncüsü olmalarım sağlayan sebep, tabiatı ve onun hareketlerindeki sırlan anlamak ve gözlemlemek için yapılan, bu sürekli çağrı olmuştur. Tabii ki, günümüzde, medeniyet tarihçileri, herşeyi olduğu gibi değil -yani Arap ilmi sayesinde değil-, Yunanlılar! sayesinde olduğunu zannetmektedirler.
"Avrupa kültür ve medeniyetinin ahlâkî ve aklî gelişimi diğer kaynaklardan daha çok ilim adamları sayesinde olduğu bilinmektedir. Avrupa medeniyeti, eski Protestanlığın bir ürünüdür. Tabi ki, Avrupadaki her okul çocuğuna, (16. yüzyılda Protestan kiliselerinin tesisi ile neticelenen) dinî devrimin, röne-san'ın sonucu olduğuna inanmaları öğretilmiştir. Rönesansın, İstanbul'un düşmesinden sonra yer alan öğretimin canlanması sayesinde öncü olduğu sanılmaktadır. Nasıl olduysa, Avrupa'nın Karanlık Devri aniden sona ermiş ve rönesansın aydınlığı oluvermiştir.
Medenî Avrupa'da ve Amerika'da, serbest eğitim adı altında üniversitelerde öğretilen budur. Rönesansın kaynağı olarak da her türlü yanlış açıklamalar yapılmakta ve bu uydurma açıklamalara devam edilmektedir. Fakat, Dr. Robert Briffault'un mantıkî sözleriyle dürüst bir teşebbüs gerçekleşmiştir: 'Reform, yeniden yapılanmış Arap ve Fars kültürünün etkisi altında idi. Ve onbeşinci yüzyılda, gerçek Rönesans yeraldtt İtalya değil, İspanya Avrupa'nın yeniden doğuşunun beşiği olmuştur. Avrupa, barbarlığa doğru hiç durmaksızın batmasından sonra, rezaletin ve cehaletin en karanlık derinliklerine ulaşmıştı. Diğer tarafta müslüman Arap şehirleri, Bağdat, Kahire, Kurtuba, Toledo, entellektüel faaliyetlerin ve medeniyetin merkezleri olma yolunda ilerliyorlardı. İnsanlık inkişâfının yeni bir safhasına doğru bir hayat başlamıştı oralarda. Avrupa'da ise, kendi kültürlerinin etkisi kendi kendini yokettikten sonra yeni bir hayatın canlılığı ile kıpırdanmaya başladılar.
Yüksek bir ihtimaldir ki, Araplar olmasaydı modern Avrupa medeniyeti asla zuhur etmi-yecekti. Bu kesinlikle bellidir; onlar olmasaydı, Avrupa'nın tekâmül safhalarını aşmaya muktedir olması tasavvur bile edilemezdi. Avrupa'nın, İslâm'ın kat'i etkisiyle gelişmesinde tek bir durum olmasa da, Modern Dün-ya'nın zirveye ulaşan gücünün ve onun zaferinin kaynağını teşkil eden kuvvetin başlangıcında çok Önemli ve açık bir şekilde İslâm'ın etkisi vardır." (Robert Briffault, The Making Of Humanity, sh. 188-190).
Doğruluğu kabul edilmiş ve anlaşılmış olan İslâm'ın etkisi, sadece Modem Avrupa'nın gelişmesi yönünde değildir. Aynı yazar şöyle yazmaktadır: 'İslâm'ın entellektüel kültürü, uygulamada değeri küçümsenemeyecek ahlâki gelişmeye uygun bir nüfuzun semeresi ile yüklenmiştir. Hıristiyan Avrupa'nın hoşgörüsüz şiddeti, Boccaccio ve Lessing tarafından meşhur edilen 'ahlâkî hikayeler' olarak bilinen hikâyelerle sembolize edilmiş Hıristiyan ve Yahudi prensipleri üzerinde yer alan şeref ve iman üstünlüğünden mahrum bir müsamahadan daha sert idi. Bununla birlikte bu, Fars Medeniyeti ile olan münasebetleri ile gelen daha düşünceli kişilerin etkisinin uzaklara-ulaşamamasından idi. Fakat, barbar Avrupa, İspanya Şövalyeleri tarafından tanıtılan nezâket ve şeref idealleri ve âlicenaplık ile rekabet karşısında battıklarını ve bunlardan etkilendiklerini itiraf etmiştir. Meselâ savaşlarda pekçok düşmanı kılıçtan geçiren celâdetli el-Mansur, hiç kimseye hakaret etmemiş, asîl ve kahraman bir kumandandır. Bundan, yüzyılımızın İngiltere'sinde çok iyi mülahazalar ile faydalanılmiştır. Merhametsiz haçlı seferleri, Selahaddin cömertliği, nezâketi ve yüce kumandanlığı karşısında utanç içinde bırakılmıştır. Bu fazilet, şövalyelik olarak benimsenmiş ve soyluların başkalarına karşı davranışında gelenekleri olmuştur. Dünya edebiyatını oluşturan (elden ele dolaşan ve hoşa giden) şiir ve hikâyeler, Arap fikirleriyle renklendirilmiş ve halkın hayal gücüne aktarılmıştır. Erkekle aynı menfaatleri ve aynı sevinci paylaşan kadının bulunduğu Fars dünyasından Provence Mahkemeleri (Fransa'da) vasıtasıyla Avrupa'ya geçen kadının itibarı ve statüsü hakkında yeni bir kavramdan (şiirlerde, romanlarda) bahsediliyordu... Bu, belki bizim ananevi milletlerimiz için bir paradox olarak anlaşılabilir. Belki, İslâm kültürünün, arınmış ahlâkî bir doktrin olarak, Avrupa'nın betonlaşmış ahlâkına, en azından uygulamada katkıda bulunmuştur demek çok acı bir gerçek olur.
Aynı şekilde, İslâm-öncesi devirde kadının durumu çok acıklı idi. Günümüz İnsanına, İslâm'ın, kadının şerefi ve kadına karşı gereken saygının gösterilmesi hususunda insana getirmiş olduğu mecburiyetlerle ne kadar ilerlemiş olduğunu anlatmak mümkün değildir. Araplar, kız çocuklarını evlerinde büyütmenin zorlukları içinde bulunuyorlardı. Bu, onların toplumdaki durumları açısından küçültücü kabul ediliyordu. Onları diri diri gömüyorlardı. İslâm, bütün bunları yasakladı. Kız çocuğu, miras paylaşımında erkek kardeşi ile beraber belli haklara sahip kılmıyordu. Bu, İngiltere gibi medenî bir ülkede 1922'ye kadar, kadının kendi mülkünde hiçbir hakka sahip olamamasından daha anlamlıdır. İslâm, kadına sadece miras alma hakkını vermemiş, kocasına karşı kendi malına sahip olma hakkını da vermiştir. Bu o derece doğrudur ki, eğer bir koca, karısının malım haksız olarak almakla suçlanıyorsa, kadın ondan ayrılma hakkını elde etmiştir. Dul bir kadın, kocasının malından bir pay alır. Kadının hakları kocası tarafından tasdik edilmiştir. Bu haklardan Kur'ân'da Bakara (2: 228-229) ve Nisa sûresinde (4: 34) açıkça bahsedilmiştir. Kadına, boşanma hakkı bindörtyüz yıl önce verilmiştir. Halbuki, Kilisenin kanunlarına göre kadının boşanma hakkım elde etmesi mümkün değildi. Günümüzün seküler kanunları, boşanmayı Hıristiyan ülkelerden almışlardır. Yani dolaylı da olsa bu konuda Kur'ân'ın hikmetini kabul etmiş oluyorlar.
Bir zamanlar denildi ki: 'Erkek de Allah için Kadın da Allah için vardır.' Ama şimdi İslâm ile kadın bağımsız bir kişilikle bahsedilmektedir. O şimdi doğrudan Allah'a karşı sorumludur. Kur'ân, kadını pekçok değer ile şeref-lendirmiştir. Kur'ân'da "Nisa" başlığı altında bir sûre vardır ve kadının statüsünü ve itibarını İslâm-öncesi kadının durumundan kurtarıp şereflendiren daha pek çok bahisler vardır. Hakikaten, bu konu hakkında bir karşılaştırma çalışması yapılsa, kadmın, Kur'ân'ın tebliği çerçevesindeki durumunun, günümüz modern dünyasının herhangi bir yerindeki şimdiki durumundan çok daha üstün olduğu görülür. Kadının özgürlüğünün başarıya ulaşması tamamen Kur'ân'ın eseridir.
Aynı şekilde, İslâm kölelik devrine de son vermiştir. Gerçekten, Kur'ân, köleliği kaldırmakla insan haysiyetini en yüksek noktasına çıkarmıştır (90:13). Kur'ân, insanlığın kurtuluşu meselesi hakkında çok kapsamlı bir şekilde bahseder. Buna insanlığı kurtuluş ahdi' denilebilir. İnsan hür olarak ilan edilmiştir. Allah ile arasında doğrudan bir İrtibat vardır. 'Papazlık' denize atılmıştır. Kişi siyasî, iktisadî, sosyal ve inancıyla istismardan özgür olmadıkça Allah'a nasıl serbest olarak ibadet edebilir? Allah'ın bize şah damarımızdan daha yakın olduğu hakikati karşısında, Allah ile kul arasına bir başkası nasıl girebilir? Kişi Rabb'ine karşı ibadeti serbestçe yapabilmek için hür olmalıdır.
Günümüzde bütün dünya, dinî müsamahaya inanır. Bütün medeni ülkeler, kendisilerine verilmiş olan gayeye ulaşmak İçin, kıt kaynaklarının ve gücünün ışığı altında gayret sarfetmek isteyen kişinin doğuştan bu hakka sahip olduğunu kabul etmişlerdir.
Diğer yandan, müntesiplerine dinlerini yaymak için ikna edici güzel kelimelere başvurmalarını emreden yegane kitap olan Kur'ân, başkalarının dinî inanç ve uygulamalarına karşı hoşgörüsüzlüğü yasaklamıştır. Aşikâr bir biçimde kitapta 'dinde zorlamanın olmadığı' ifade edilir. Bunun ötesinde Peygambere, inanmayanlara şunu dedirtmiştir: 'Sizin Tanrınız ve benim Tanrım bir Tanrıdır.' Ve bütün muhakemeler kifayet etmeyince ve İslâmı çekiştirenler aklın sesini dinlemeyince Müslümanın yapması gereken şey, Peygamber @'in kendisini çekiştirenlere dediği gibi 'Sizin dininiz size, benim dinim banadır' şeklinde konuşmaktır. Gerçekten, bu konuda en ileri Kur'ân gitmiştir ve şöyle belirtmiştir: 'Onların Allah'tan başkasına taptıklarına sövmeyin ki, onlar da haksız yere ve ne söylediklerini bilmeyerek Allah'a sövmesinler. Biz bunlara yaptığımız gibi, her ümmete, davranışlanını güzel gösterdik. Sonunda hepsinin dönüşü Rablerinedir. O zaman O, ne yaptıklarını bir bir kendilerine haber verecektir.' (6: 108). İslâm'ın vaazettiği ve müslü-manlar tarafından tatbik edilen bu tür dinî müsamahanın kaynağı daha derin bir hakikatin sonucudur ki, o da, dinin, yani Allah tarafından emredilip peygamberler vasıtasıyla insanlara vahyedilen hayat tarzının özde bir ve aynı olduğudur. Kur'ân'da şöyle ifade edilmiştir: '...Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiklerinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerine koşun...' (5: 48). Benzer şekilde Kur'ân, Büyük Hakikat'ı da açıklar: 'Biz her ümmete, usûlüne göre İbadet ettikleri bir ibadet yolu (şeriat) yaptık. Onun için (din) iş(in)de seninle asla çekişmesinler. Sen Rabb'ine çağır, şüphesiz sen doğru, (Hakka varan) bir yol üzerindesin.' (22: 67).
Çeşitli topluluklara, muhtelif zamanlarda, değişik peygamberler gönderilmiştir ve bunların hepsi onlara aynı Dini (hayat tarzını) vah-yetmiştir; bu Din, kendi zamanlarında her ne kadar farklı ibadet yollarına sahip idiyse de Kur'ân, '...Her ümmet içinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiştir.' (35: 23). Ve gerçekten de İslâm'ın Peygamberi bir uyarıcı ve yol göstericiden başkası değildir. (13: 7). 'Biz, önce gelenlere de nice Peygamberler) gönderdik.' (43: 6). Onların bazıları ismen Kur'ân'da geçer. Peygamber @'e şöyle denir: 'Andolsun biz, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan kimini(n hayatını) sana anlattık, kimini de anlatmadık...' (40: 78).
Gerçekten; İslâm'ın vaazettiği müsamaha Bakara sûresinde en üst mertebeye ulaşır: 'Şüphesiz iman edenler (yani müslümanlar); Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabitler, bunlardan kim ki, Allah'a ve âhiret gününe inanır, iyi bir iş yaparsa elbette onlara, Rableri katında mükâfat vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.' (2: 62). Dinî müsamahanın ruhu bundan daha Öteye gidebilir mi?
Kur'ân'ın insanlık tarihine yaptığı en büyük katkı insanlığın bir bütün olarak barış ve ahenk içinde bir arada yaşayabilmesi konusundaki yegane yapıcı ilkeyi sunmuş olması gerçeğidir. Kur'ân, defalarca insanlığın bir araya gelmesinin en üst derecede zaruret olduğunu vurgulamıştır, çünkü sonuçta, 'Beşeri kendimiz gibi yaratmadık mı' buyurur Allah. Herkes için ölümcül olan topluluklar arası, halklar arası, milletler arası ve mezhepler arası savaşların kaynağı Doğru olanın yüceltilmesi değil de, kimin Doğru olduğu konusunda karar kılınması şeklindeki beşere ait müzmin bir ihtiras olsa gerek. Kur'ân, hepimizi güzel ve yerinde bir mecaz ile Allah'ın kanununa uymaya davet eder: Birbirimize sarılmak ve hep birlikte Allah'ın uzattığı, aynı ipe tutunmak. Kur'ân, hizip kurmama ve ayrılıkçılığa göz yummama konusunda olduğu gibi, partizanlık ruhunun ortaya çıkmasına karşı da bizi uyarır. Gerçekten Kur'ân, fırka kurmaya çalışan ve ayrılığa sebep olanları azap ile tehdit eder; ve dinlerini parçalayıp hiziplere ayrılanlar konusunda Peygamber @'e şöyle hitap eder: 'Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.' (6: 160). Ayrıca da başka bir yerde şunlar yazılıdır: 'Fakat işlerim aralarında parçalayıp çeşitli kitaplara ayırdılar. Her parti kendi yanında bulunan (din veya kitap)la sevinmektedir.' (23:53).
Dünyadaki barışı yok eden dahilî bölünmeler ve ayrılıklar, insanlığın, kendi yaratı lışmdaki yüce hakikatin, hepimizin Allah için var olduğumuz ve Allah'a döneceğimizin göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. Benzer olarak, ırk konusunda büyüklük taslamak da Kur'ân tarafından tasvip edilmez. Peygamber, bütün insanlığın Adem'den gelme olduğunu ve Adem'in topraktan yaratıldığraı soylemistir. Şeytan lanetlenmiştir, çünkü kendi kökeninin insana göre üstünlüğünü Öne sürmüştür. 'Sonuçta insan, topraktan yaratılmıştır, halbuki ben ateşten yaratıldım' demiştir. Bu türden bir dışlama anlayışı, -benzer olarak bazı topluluklarda, kendi damarlarında akan kanın üstünlüğü ve yüceliği iddiası- Kur'ân tarafından kesinlikle reddedilmiştir. Peygam-ber'i çekiştirenler ne derse desin, İslâm sonrası tarihin en önemli hadisesi, bütün öğretilerin arasında sadece İslâm'ın ırk, renk ve seçkinlik konusunu geçersiz kılmış olmasıdır. İslâm, insanlığı kan birliği ya da coğrafi yakınlık veya savunulacak herhangi bir üstünlük çerçevesinde örgütleme anlayışına karşı uyarmıştır. İslama göre yalnızca muttaki olan, yani kendini denetleyen, Allah'ın kanunlarına tâbi olan kişi üstündür. Şahsî yaşantının bütün diğer olayları sahtedir ve hiçbir anlam taşımaz.
Günümüzde, her türlü ayrımcılıkla parçalanmış, milliyetçilik adındaki sahte tanrının bedbaht kıldığı bir dünyada, insanlar arasındaki kardeşliğin temelini ancak manevi bir ilke atabilir. Bunun renk, ırk ya da üstünlük anlayışlarıyla gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu manevi İlke insanlığı, insan olma vasfıyla; sahip olduğuyla değil de, kim olduğu yönüyle birliğe kavuşturur. Irkî üstünlüğe inanan herkes lânetlenmektedir; bir ulusun büyüklüğünün, onun sanayi ve iktisadi potansiyeliyle ölçüldüğüne inananlar her tarafta nefretle karşılanmaktadır ve en kötüsü, onlar kendi içlerinde de huzur bulamamıştır. İnsanlığın birliğini manevi bir ilke çerçevesinde işler kılan tek bildiğim kurum, İslâm tarafından buyurulan Hac'tır; Müslümanların her yıl Mekke'de toplanması, insanlığı, milletler-üs-tü bir senteze teşvik edecek yegane modeldir.
İnsanlığın birliğini sağlayacak manevî ilke, İslâm'a göre, hak idealine duyulan sadakattir. Hakka dayanan bir toplumun kurulmasının mutlak gerekliliği konusunda Kur'ân'da sayısız referans mevcuttur. Şahıs olarak biz erkek ve kadınlar, hakka saygı göstermeye, hak terazisini dengede tutmaya davet edilmekteyiz ve tartarken sahte ölçü kullanmak ya da teraziyi kendi aleyhimizde bozmak bize yasaklanmıştır. Çocuklarımız, akrabalarımız ve yakınlarımız zarar görse bile, her halükârda hakkı korumak zorundayız. Bir zamanlar en büyük ideal, adaletsizliğe ve haksızlığa maruz kalan, acı çeken insanlara umut vermek ve onları teselli etmekti. Dinî görev yalnızca, Allah'ın, aşağılanmış ve zavallı olanların yanında olduğunu ve bunların, çektikleri acılardan dolayı ebedî âlemde mükâfatlandırılacak-larım öne sürerek tesellide bulunmayı kapsardı. Kur'ân, hakkaniyete dayanmayan bir ölçüyü kabul etmez, her millet ya da topluluğa hakettiği verilmelidir. Günümüz otoritelerine göre, Hıristiyanlık toplumu, yalnızca zayıflık ilkesine dayanarak ayakta kalabilmektedir. Hakka inanan insanların yaptırımıyla geçerli kılınan bir hak temeline dayanarak değil de, Sezar'a ait olanı Sezar'a, Tanrı'ya ait olanı Tanrı'ya vermek anlayışıyla merhamet ve acıma hislerini ön planda tutarakvarlığını sürdürmektedir. İslâm, hadleri aşan kimselerin öngörülen cezalara çarptırılmasını emreder ve iktidarlarını kötüye kullananları, haksızlığa uğrattıkları insanları tazmin etmeye çağırır. İslâm, bütün kudretin Allah'a ait olduğunu buyurur, kim iktidar sahibiyse bunu, kendini değil, Allah'ın İsm-i Şerifini ve Maksadını yüceltmek için kullanmalıdır.
Kur'ân'ın buyurduğu aynı zamanda herkes için açıktır. Şöyle ya da böyle, kendini bütün dünyada kabul ettirmiş durumdadır. Bütün dünya onun idealleri adına yemin eder ve gerçekten onda ortaya konan bütün değerlere saygı gösterir. Bu konuda, "beyanlarımızla "tatbikat"larımız arasında büyük çelişkiler söz konusudur. Ayrıca, tatbikat alanında Kur'ân'ın öğrettiklerini en az kendine Müslüman diyenlerin uyguladığı da bir gerçektir. Kur'ân'a şüphesiz en çok saygı gösteren onlardır. Hiçbir kitap Kur'ân'ın Müslümanlardan gördüğü saygıyı görmemiştir. Fakat bu gösterilen saygı Kitabın beklediği yegane şey değildir. Bundan çok daha önemli olan, Kur'ân'ın bir Yol Gösterici (hidayet) olma özelliğidir ve onun detaylanna kadar günlük yaşantımızda tatbik edilmesidir. Müslümanlar Kur'ân'i anlamaktan çok ezberleme yoluna gitmişlerdir. Kanaatimizce bu olgu, yüce Kitab'ın muhteviyatına aykırıdır. Eğer Kur'ân bir hidayet Kitabı ise, bizim için, muhteviyatını ve bize emrettiğini bilmek zaruri değil midir? Bizlere emredilenlerin ne olduğunu, O'nun dediğini anlamadan nasıl bileceğiz? Kur'ân'ı anlamak için sadece Arapça bilmek yeterli değildir. Eğer Arapça bilmek yeterli olsaydı, bugünün Arapları Kur'ân ve onun gerektirdiği tatbikat konusunda uzman olurlardı ve uygulamaları Kitabın öğrettiklerini yansıtırdı. Arap dünyasında hüküm süren kargaşalığa üstün körü bir bakış atmak, onların Yüce Kitabın bahsettiği Mutlak Hakikati anlamaktan ne kadar uzak olduklarını göstermeye yeter.
Kur'ân'ın, insanın kalbini cezbedebilmesi için gerekli olan şartların neler olduğunu detaylı olarak açıklamanın yeri burası değildir. İnsanın dahilî safiyetinin tabiatıyla ilgili büyük bir disiplin ve bunu insanlığa açıklayan Tanrı'ya büyük bir bağlılık gereklidir. Arapça bilmenin faydalı olabilmesinden önce, Arapça bilmenin gerekli olduğu doğrudur ve ne kadar iyi Arapça bilirsek o kadar iyi olacaktır; ama, Arapça bilgisi, onun cümle yapısı, grameri ve kelime anlamlarındaki ince farklılıkların bilinmesi ile karıştırılmamalıdır. Kur'ân Arapçasının sadeliği onun mucizevî yönlerinden biridir; bu yüzden de bilgiçlik taslayanlar onu basit-sıradan (!) bulmaktadırlar.
Allah'ın varlığına ve Muhammed'in Resul olduğuna inanmamız için en iyi kanıt Kur'ân'dır. Kur'ân aynı zamanda bir Umut Kitabıdır, şöyle ki, bizi affeden ve kendi ahmaklığımızdan bizi koruyan Tanrı'nın tasvirini bize vermektedir.
İslâm, kanaatime göre, dinî inanış ve amelin merasim yönü diyebileceğimiz tarafıyla pek ilgili değildir. Onun tarafından merasim olarak gösterilen ancak müminin kendi isteğiyle bu merasimleri yerine getirmesi ve onlardaki sembolik özelliğin idrakinde olması yoluyla tatbik edilmesi anlamlıdır. Eğer dinî tatbikat, niye teşvik edildiği bilinmeden teşvik edilirse hiçbir anlamı olamaz. Dua etmeden, Hacca gitmeden ya da oruç tutmadan önce bir Müslüman niye; etmek (yani bilinçli bir amaç ortaya koymak) zorundadır, ya da din tarafından buyurulan herhangi bir amel sözkonusu olunca, niyet etmek terimiyle anlaşıan bu ruh halini şuurlu olarak ortaya koymadan amel (eylem) olamaz; çünkü, Peygamber'İn dediği gibi, uygun bir niyet olmadıktan sonra amel olamaz. Gerçekten, Peygamber, dinin emirlerine göre hareket ederken, bu konuda oluşturulan şuurlu bir niyetin, onun yerine getirilmesinden daha önemli olduğunu özellikle belirtmiştir. Bütün bunlar, İslâm'ın çerçevesinde bir tatbikatın ancak şuurlu bir mümin için mümkün olduğunu gösterir: mekanik bir eylem olarak merasim boşunadır. İslâm'da, Allah'a ibadet etmek ve O'nun Kanununu yerine getirmek için yapılan herşey şuurlu olarak yapılmalıdır. Eğer bu doğruysa, yerine getirmesi gereken dini tatbikatın ve oldukça açık, berrak ve çarpıcı bir şekilde inandığı Kitap'ta dile getirilen anlam ve değerlerin ne olduğunu bilmeyen bir kişi nasıl Müslüman olabilir.
Kitabın ruhu, İslâm dünyasının nefsine işlesin ve Müslümanları bütün dünya için taklit edilecek bir örnek hâline getirsin. Bütün erkek ve kadınların bu konudaki şahsî gayretleri ve daha geniş toplulukların çabalan doğru yönde atılmış bir adım ve Peygamber'İn vazifesiyle ahenk içinde olacaktır. Müslüman olarak Cenab-ı Hakk'ın kulluğuna girmiş bulunuyoruz; 1400 yıl önce, insanlığı, ona musallat olan kötülüklerden ve onu felç eden cehaletten kurtarmak üzere Peygamber @ tarafın-
dan ortaya çıkarılan inkılâb ve dünya hareketinin gerçekleşmesi İçin çalışan birer asker olmak isteyenler büyük bir şerefe lâyıktır. Kur'ân'da Peygamber'e atfen belirtilen, İnsanların fevc fevc Cenab-ı Hakk'ın yolunda yürüyeceği ifadesi Müslümanların çabalarıyla gerçekleşecektir. Bu, Peygamber @'i sevdiğini iddia eden ve onu bize uyarıcı ve yol gösterici olarak gönderen Rafcbimize dua edenler için en yüce görevdir, (islam in the Modern World, Lahor 1975, sh. 141-167).
KISIM 4
NUH PEYGAMBER, GEMİSİ VE TUFAN
Hz. Nuh, daha önce de belirtildiği gibi, Âdem aleyhi s selâmdan sonra Allah'ın ilk büyük el-çisidir. Kur'ân'daki kısa atıflar ve Kitab-ı Mukaddes'teki detaylı bilgilerden Hz. Nuh kavminin bugün Irak olarak bilinen ülkede yaşamış olduğunu öğreniyoruz. Aynı husus, Kİtab-ı Mukaddes'ten daha eski Bâbil arkeolojik kazılarında bulunan kitabelerde de teyid edilmiştir. Bunlar, Kİtab-ı Mukaddes ve Kur'ân'da nakledilmiş olan benzer kıssayı anlatır ve olay yerini Musul'a yakın bir mevkide tesbit ederler. Bunun ötesinde, çok eski zamanlardan beri gelen Kürt ve Ermeni rivayetleri de, Nuh aleyhisselâm'ın gemisinin, aynı bölgenin bir yerinde karaya oturduğunu İfade eder. Bu kıssalar, aynı zamanda, Ağrı Dağı yakınlarında geçen Nuh'un gemisi İle ilgili bazı kalıntılara da işaret eder. Hatta Nahcİvan şehri yerlileri bugün bile, şehrin Nuh Peygamber tarafından kurulmuş olduğunu iddia ederler.
Yunan, Mısır, Hint ve Çin edebiyatlarında da, Hz. Nuh'un kıssasına benzer rivayetler vardır. Bunların dışında Burma, Malaya, Doğu Hİnt Adaları, Avustralya ve Yeni Gine'nin yanısıra Avrupa ve Amerika'nın bazı bölgelerinde anlatılagelmiş olan rivayetler de o kıssaya çok benzemektedir. Bütün bunlar, bu kıssanın, Hz. Adem'in bütün çocuklarının, dünyanın dört bir yanma daha dağılmadan önce hep beraber, birlikte aynı bölgede geçirdikleri dönemle alâkalı olduğunu gösterir. Bundan dolayı, kendi tasavvurlarıyla karışmış ve olayın gerçek hikâyesini unutmuş olmalarına rağmen, her milletin eski tarihlerinde "Tufan" ile ilgili atıflara rastlamak mümkündü (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh.38-39)
Öyle görünüyor ki, Nuh'un ailesindeki iman edenlerin ve Allah'ın merhamet edip kurtardığı kişilerin dışında, Nuh Peygamber'in nesli olduğu gibi Tufan'da yok edilmiştir (Kur'ân-ı Kerîm, İsrâ sûresi [17]: 3 ve Meryem sûresi [19J: 58; Kiîab-ı Mukaddes, Tekvîn, 6: 18, 7: 7-9 ve 9: 19).
Kur'ân'a göre Gemi, doğu Anadolu'da Cezi-re-i İbni Ömer olarak anılan bölgenin kuzey doğusunda bulunan Cudi Dağı'nm üzerine oturmuştur. Fakat Kitab-ı Mukaddes'e göre Geminin oturduğu yer Ararat (Ağrı) Dağıdır. Kadîm tarihler de Geminin oturduğu yerin Cudi Dağı olduğunu teyîd etmektedirler. Sözgelimi, Milattan önce 250 yıllarında yaşamış olan Babİl'in dinî lideri Berasus, Keldanilerle ilgili tarihinde, Hz. Nuh'un gemisinin Cudi Dağı üzerine oturduğunu belirtir. Aristo'nun talebesi Abydenus ise, aynı rivayeti teyid etmekle kalmaz, aynı zamanda kendi çağındaki birçok Iraklının geminin parçalarına sahip olduklarını, bu parçalan batırdıkları suları da hastalara şifalı su olarak içirdiklerinİ yazar.
Şimdi meseleyi yeniden değerlendirelim: Burada zikredilen Tufan bütün dünyayı kapsamış mıdır ya da bu olay yalnızca Nuh'un yaşadığı bölgede mi olmuştur? Bu, şimdiye kadar halledilmemiş bir sorudur. Kitab-ı Mukaddes ve İsrailİyata bakarsanız Tufan arz çapında olmuştur (Tekvin 7: 18-24). Fakat Kur'ân-ı Kerim'de böyle bir ifadeye rastlanmıyor. Ancak, İnsan ırkının tümünün Tufandan sonra Nuh Peygar ber'in ve onunla birlikte gemide bulunanların soyundan geldiği belirtilmiştir, ama bu, illa da Tufan'ın dünya çapında olduğunu düşünmemizi gerektirmez. Bu meseleye şöyle bir açıklama getirilebilir: Tarihin o döneminde insanların yerleşik olduğu yegane bölge Nuh Peyamber'in yaşadığı bölgeydi ve Tufan'dan sonra gelen kuşaklar zamanla dünyanın diğer bölgelerine dağılmışlardır. İlkin, Tufan'ın Dicle ve Fırat bölgesini kapsadığı konusunda deliller mevcuttur. Bu, tarihi gelenekler, arkeolojik kalıntılar ve jeolojik delillerle teyid edilmektedir.
Ancak bu tür delilleri dünyanın diğer bölgelerinde bulmak ve Tufan'ın evrensel olduğunu ispatlamak mümkün değildir. Ayrıca Amerika ve Avustralya gibi birbirinden çok uzak yerlerdekiler dahil hemen bütün yeryüzü sakinlerinin geleneklerinde, bir zamanlar yeryüzünde büyük bir tufanın koptuğu yolunda rivayetler vardır. Bunlardan çıkarılacak yegane sonuç, insanların atalarının bir zamanlar yeryüzünün belli bir bölgesinde yaşıyor olduklarıdır. Demek ki bu olaydan sonra dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmışlar ve tufana dair rivayetlerini de beraberlerinde götürmüşlerdir, (The Meaning of the Quf an, c. V, sh. 85-86).
KISIM 5
ÂD KAVMİ VE YAŞADIKLARI BÖLGE
Sami ırkının ilk kuşağı Arabistan'ın ilk ahalisi olarak bilinmektedir ve onların en eski en tanınmış kavimleri Âd, Semûd, Lahm, Cürhüm ile Cedis ve Tasm kabileleridir. Değişik sebeplerden ötürü bunlar başka topraklara göç etmişlerdir. Arabistan, Babil ve Mısır'da güçlü krallıklar kurmuşlardır. Avrupalı arkeologlar Samilerin değişik kollarını farklı olarak adlandırmamışlardır, hepsine Sami demektedirler. Araplar ise Samilere değişik adlar vermiştir. Onlara göre Sami ırkları Şem (ya da Sam)'in oğlu Aran'dan gelmişlerdir; onlardan Ümem-i Bâide (yok edilen ümmetler) olarak bahsederler, çünkü onlar göçten sonra kimliklerini kaybetmişlerdir. Bazıları onlara Ara-bul-Aribe saf Arap ya da karışmamış Arap demektedir. Yahudiler ve bazı başka topluluklar onlara yalnışlıkla Amalekitler demiştir. Ad, bu ırkın ilk ve en güçlü kavmiydi ve dünyanın bilinen bütün medenî bölgelerine hükmediyorlardı; krallıkları Mısır ve Babil'i kapsamaktaydı (Sedles, History ofArabia).
Ad kavmi Nuh aley his selâmın soyundandır. Onlar Nuh oğlu Sam (ya da Şem)'in İrem adlı oğlundandırlar. Arabistan'ın yerleşmeye en elverişli ve verimli bölgesinde, Yemen ve Hadramût çevresinde yaşamışlardır ve Fars Körfezi kıyılarından Mezapotomya'ya geçmişlerdir (İbni Kuteybe, Ma'arif).
S. Laing'e göre, Âd halkının başkenti Ye-men'di, Fars Körfezi kıyılarından ve Irak'a kadar uzanıyordu. Buradan çok uzak beldelere, rahat ve güvenlik İçinde gidebilirlerdi (Human Origins). Arabistan'dan başka yerlere gitmek için en çok tercih ettikleri Irak yoluydu. Ve Arabistan'da hiç nehir olmadığından Ad ve soyları komşu bölgelere sıkça giderdi. Genellikle göç ettikleri yerler Babil, Suriye ve İran idi. Babil, Mısır ve İran'a ait eski gelenekler bunu doğrular (İbni Kuteybe, Kitabû''l-Ma'arif; İbni Haldun, Kitaba'l-İber, c. II; İbnu'n-Nedîm, Fihrist ve Taberî, Tarik).
Tevrat da, İbrahim peygamber devrinden önce İsraillilerin atalarının Bâbil'de yaşadıklarını söylemektedir (Tekvin, 10:7-32). Alman tarihçi Duncker, Kitab-ı Mukaddes'teki terimin Güneyde yaşayan meselâ Habeşistan ve Nabatiler gibi kavimlerin hepsini kapsadığı yorumunu yapmaktadır. Bu arada Güney Arabistandakİ Arapların da, Babil'i kuran ve Fars Körfezi çevresinde yaşayan Cûş oğullarına bu şekilde hitap ettikleri bilinmektedir (History ofAnüquity, c. I).
Bâbil'in kayıplara karışan medeniyeti konusundaki arkeolojik bulgular, Bâbil'de bulunan kitabelerden edinilmiştir. Bu kitabelere göre, Babil bölgesinde Sami ve diğer ırklar yaşamıştır. Ancak, Semitik olmayan kitabeler Samilere ait olanlardan daha eskidir, ki bu, Sami olmayan ırkların Samilerden Önce bu bölgede yaşadıkları manasına gelir. Aynı kitabeler, İvI.Ö. 4-000'e kadar Sümer dilinde Semitik kelimelerin olmadığını gösterir. Bu da, Sü-merlerin, çok daha sonraları (aşağı yukarı M.Ö. 4000'den sonra) bu bölgeye gelen Sa-milerden önce burada yerleşmiş olduklarını gösterir. Ancak ondan sonra Sümer dili Semi-tik kelimeler ihtiva etmeye başlamıştır ve M.Ö. 3500 civarında, Sümer dili bütünüyle değişmiştir ve neredeyse tamamen Semitik bir biçim almıştır. Bu ise yeni gelen Samile-rin büyük etkisini gösterir. Bütün bunlar açıkça Bâbİl'de önce Sümer ve Akatların meskûn olduğunu ve Samilerin sonradan Arabistan'dan bu bölgeye geldiklerini gösterir.
Bu tarihî ve arkeolojik bulgulara dayanarak, Âd kavminin ilk büyük topluluk olduğunu ve en eski medeniyeti meydana getirdiğini, aynı zamanda da Babil, Suriye, Mısır, hatta Yunanistan'da yaşayan toplulukları etkilediğini söyleyebiliriz.
Âd kavmi Allah'a İnanmazdı (7: 65, 11: 57, 26: 135, 41: 16, 46: 24-25 ve 69: 6-8), gururluydu (41: 15, 26: 132-135), fakir ve güçsüzlere zulmedip saldırırlardı (26: 130). Allah da onları yok etti.
Tevrat'a göre Peygamber Hud bütün îbranile-rin atasıdır. Aden yakınlarında bulunan, ikinci Âd'a ait (Peygamber Hud ile ilgili felaketten kalan) bir kitabede Peygamber Hud'un ismi geçmektedir; aynı zamanda Birinci Ad denilen Peygamber Hud'un halkının nasıl Allah'ın gazabından kurtulduğu orada yazılıdır; cezalandırılmışlardır, çünkü Allah'ın emirlerine karşı gelmişlerdir.
Âd, en eski Arabistan kabilelerinden birisidir. Bu kavmin kıssaları çok iyi bilinmekte ve ülkenin her yerinde anlatılmaktaydı. Onların güç ve kuvvetleri ve zenginlikleri hakkındaki hikâyeler çok meşhur hâle gelmiş ve sonuçta kökünden helak edilişleri de ibret alınacak bir örnek olarak anlatılmıştır. Onların bu kötü şöhretleri, isimlerine benzeyen yeni kelimelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Meselâ her eski şeye "âdS" denir ve arkeolojik kalıntılara da "âdiyyât" diye isim verilir oldu. Hiçbir izleyeni ve sahibi kalmamış ve bu yüzden çoraklaşmış araziye de "âdîu'l-arz" denilmektedir.
Eski Arap şiirinde bu kavim sık sık geçer Arap kavimleri nesep uzmanları, yok olmuş nesilleri kesilmiş ilk Arap kabilesi olarak Âd kavmini zikrederler. Günün birinde Âd kavmin yaşamış olduğu topraklarda oturan Benî Zahl b. Şeyban adında birinin Hz. Peygamber @'in yanına geldiği ve çok eski zamanlardan beri Âd kavmi hakkında anlatılagelmiş hikâyeler naklettiği rivayet edilmiştir.
Kur'ân'a göre Âd kavmi, etrafı Hicaz, Yemen ve Yemame ile çevrilmiş olan Ahkâf adındaki bölgede otururdu. Burasını merkez tutarak, Yemen,' Umman ve Hadramût'tan Irak'a kadar uzanan çok geniş bir alana hâkimiyetlerini kurmuşlardı.
Tarih yönünden kalıntıları oldukça eski olmasına rağmen Güney Arabistan'da Âd kavmine atfedilen bazı kalıntılar hâlen vardır. Hadramût'un bir bölgesinde Hz. Hud'a ait olduğu söylenen bir mezar mevcuttur. 1.837'de İngiliz donanmasında görevli James R. Wel-lested, Hısn-ı Gurab yakınında Hud peygamberden bahseden bir levha bulmuştur. Dahası, levhadaki yazı, burada yaşamış olanların Hz. Hud'un şeriatını takip edenler olduğunu da gösteriyordu (The Meanİng of the Quran, c. IV, sn. 41.)
Kur'ân'a göre Hud'un halkı feci bir fırtına tarafından yok edilmiştir. Fırtınanın vadiye doğru ilerlediğini görünce önceleri bunun yoğun bulutlar olduğunu, onlara kuvvetli bir yağmur geleceğini sanıp sevinmişlerdi; ama gerçekte bu Allah'ın Gazabı'ydı. Fırtına sekiz gün ve yedi gece sürdü ve herşeyi yok etti. İnsanlar saman gibi sürüklendi ve kızgın rüzgara maruz kalan herşey çürüdü. Bu hain kavime mensup en son kişi akıbetini bulmadan da fırtına dinmedi. Onların korkunç kaderini anlatmak üzere yalnızca evlerinin kalıntıları geriye kaldı ve bugün onlar bile yok olmuştur. Bütün Ahkâf bölgesi korkunç bir çöl haline geldi (The Meanİng of the Quran, c. VIII, sh. 253).
Eski zamanlarda bu toprakların en güçlü halkı Âd kavmi olarak bilinirdi.
Ahkâf, hikf'm çoğul şeklidir ve dağ kadar olmasalar da, uzun kum tepeleri anlamına gelir. Fakat ıstılah olarak Arabistan çölünün güneybatısına tekabül eder. Oraya Rubul-Hali denir. Bugün ise bu bölgede kimse yaşamamaktadır.
İbn İshak'ın rivayetine göre, Âd kavminin yurdu Umman'dan Yemen'e kadar uzanmaktaydı. Kur'ân bunların asıl yurdunun el-Ahkâf olduğunu belirtmiştir. Buradan çıkarak civarındaki ülkelere ve zayıf ülkeler üzerine hâkimiyet kurmuşlardı. Bugün bile Güney Arabistan'da yaşayan topluluklar, bu bölgede bir zamanlar Âd kavminin yaşadığını bilmektedirler. Şimdiki el-Mukalla şehrinden 125 mil kuzeyde Hadramût taraflarında bir makam vardır. Burada Hz. Hûd'un mezarının olduğuna inanılır. Kabr-İ Hûd adıyla meşhurdur. Her yıl Şaban ayının on beşinde Arap yarımadasının değişik yerlerinden binlerce kişi burada toplanarak bir merasim düzenlerler. Her ne kadar tarihî olarak bu mezar ispatlan-mamışsa da burada bir kabrin inşâ edilmiş olması ve güney Arabistan halkının çoğunun oraya rağbet etmesi, mahallî rivayetlere göre, Ad kavminin yurtlarının buralar olduğunu ispatlamaktadır. Bunun dışında yöre halkı Hadramût'ta bulunan bir çok harabeyi bu güne kadar dârul-Ad (Âd kavminin evleri) olarak anmaktadır.
Günümüzde bu bölge tümüyle terkedilmiş bir kum çölüdür ve içerlerine girmeye kimse cesaret edememektedir. 1843 yılında Bavyera'lı bir asker bunun güney kenarına kadar ulaşmıştı. Bu şahıs anlatıyor: "Hadramût'un kuzeydeki yüksek tepelerinden aşağıya bakınca bu çöl sanki 300 metre kadar aşağıda gözüküyordu. Yer yer beyaz kısımları vardı ki, eğer onlara bir şey düşerse, o kumun içinde mahvolur gider ve tamamen çürürdü. Arabistan bedevileri bu bölgeden çok korkarlar ve hiçbir surette oraya gitmeye yanaşmazlar. Bir kere hiçbir bedeviyi razı edemeyince yalnız başıma gittim. Buranın kumu âdeta toz gibi çok incedir. Ucuna ip bağlı bir şakülü uzaktan fırlattım. Beş dakika içerisinde kumun içine gömüldü. İpin uç kısmı ise çürümüştü." (Taf-heem al-Qur'an, c. IV, sh. 613-615. Daha fazla bilgi için bkz.: Harold Ingrams, Arabia and Isles; Philby, The Empty Quarter, R. H. Kirnan, The UnveİHİng of Arabia).
KISIM 6
SEMÛD (YA DA İKİNCİ ÂD) KAVMİ
Semûd, Arabistan'ın bir başka büyük kavmiydi. Âd'tan sonra bu halk Arabistan'ın en tanınmış kavmidir. Kur'ân'ın inmesinden önce onların hikayeleri Arapların arasında çok yaygındı. İslam öncesi Arabistan'ın şiir ve hitabelerinde Semûd ismine sık sık rastlanır. Asur kitabelerinde, Yunanistan, İskender ve Roma hakkında yazılan tarih ve coğrafya kitaplarında da Semûd isminden bahsedilir. Semûd'a ait bazı kalıntılar Hz. İsa zamanına kadar gelmiştir. Bazı Roma'lı tarihçilerin ifadelerine göre, bu kavim Roma ordusuna katılmış ve Nabati-lere karşı savaşmıştır.
Semûd kavminin, bugün el-Hİcr olarak bilinen, Arap yarımadasının kuzeybatı bölgesinde yaşadığı tarihî kayıtlarda sabittir. Başkenti Medayin-i Salih'ti; bugünün Hicaz demiryolunda Medine ve Tebük arasında bir tren istasyonudur. Eski ismi el-Hicr'dir. Bu kavmin tepe ve yamaçlara oydukları taş evler bugün bile büyük bir alana yayılmış haldedir. Bu ölü şehre, şöyle bir üstünkörü bakıldığında, nüfu-susunun o zamanlar takriben beşyüzbin civarında olduğu tahmin edilebilir.
Kur'ân-ı Kerîm'in inişi sırasında, Hicaz'dan gelen kervanlar Semûd kavminin harabeleri arasından geçmekte idi. Rasûlullah @, Tebük savaşma hazırlık sırasında bu harabelere doğru işaret ederek ashabına, buranın İbret verici manzarasını göstermiş ve tarihî eserlerden ne gibi ders alınması gerektiğini söylemiştir. Ashabına, Hz. Salih'in dişi devesinin su içtiği kuyuyu göstererek onların da bu kuyudan su içmelerini söylemiştir. Daha sonra bir tepe geçidini göstermiş ve Salih peygamberin devesinin su içmek için kuyuya bu geçitten geçtiğini anlatmıştır. O geçit halen Feccu"n-Na-ka (dişi devenin geçidi) diye anılır. Daha sonra harabeler arasında bir gezinti yapmak isteyenleri bir araya toplayarak, şöyle söylemiştir: "Burası, Allah'ın azabının başlarına indiği, helak ettiği bir kavmin bölgesidir. Bu yüzden, buradan olabildiğince nefret ve tiksinti ile geçin. Burası eğlenilecek bir yer değil, aksine hüzünlenecek, matem tutulacak bir yerdir." Semûd halkı, tepeleri oyarak büyük evler yapardı; bunların bir kısmı hâlâ olduğu gibi Medayin-i Salih'te bulunmakta olup o insanların mühendislikte ulaştıkları üstün dereceleri göstermektedir.
Sina Yarımadasının yaygın mahallî geleneklerine göre; Allah, inanmayanlara gönderdiği gazaptan, Salih ve iman edenleri kurtarıp burada emniyete vardırmıştır. Hz. Salih'in adına dikilen cami Cebel-İ Musa'nin yakınındaki tepede bugün bile durmaktadır. Kendi kavminin yok edilişinden sonra Peygamber Salih ve-mü'minler buraya sığınmışlardı. (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. V, sh. 97).
Mevlânâ Ebu'1-A'la Mevdûdî'ye göre, Semûd halkı, Âd'ın yok edilmesinden sonra kudret ve şana erişmiş, medeniyette seleflerini takip etmiştir. Onlarda da hayat seviyesi gittikçe yükselmekte, fakat insanlık değerleri o oranda düşmekte, darbe üstüne darbe yemekteydi. Bir yandan vadilerde büyük binalar ve tepelerde güzel evler inşaa ettiler -Hindistan'daki Eloa ve Ajanta'daki gibi- diğer yandan da putperestliğe kapıldılar ve bütün bölgede terör ve zülüm uyguladılar. En kötü insanlar, memleketin liderleri ve hâkimleri oldu. Bu yüzden Hz. Salih'in açıkladığı Hakikate, yalnızca aşağı tabakadan güçsüz ve zayıf kimseler ilgi gösteriyor; yönetici ve varlıklılar sınıfı onu dinlemiyor ve inanmamakta diretiyordu. (The Meaning ofthe Qur'an, c. VIII, sh. 253-254).
Bu vahşi ve tehditkâr insanlar Allah'ın işaretlerini hiçbir surette dikkate almadılar. Ve Allah'ın koyduğu zaman sınırı geçince, onlar, feci bir depremi takip eden korkunç bir patlama ile yok edildiler (7: 78, 15: 83-84, 54: 31).
Semûd kavmi, Âd'ın yok edilişinden sonra kudret ve şan sahibi oldu. Onlar Birinci Ad'in halefleriydi ve Hz. Hûd ile birlikte felaketten kurtulanlardan geliyorlardı. Bu halk kuzeybatı Arabistan'da yaşardı. Burası genellikle Vadii'1-Kura (Yakut, Mu'cem) veya Arap Petra'sı olarak bilinirdi. Burası Medine ve Suriye arasında bir bölgedir. Kur'ân'da geçen de (Vadi) bu isimdir. Semûd kavmi Âd'lılann yeğenleriydi, görünürde aynı ırkın daha genç bir nesli. Onların kıssaları da eski Arap gelenklerinde geçer; onlara göre ataları Semûd, Abir (Aram'ın kardeşimin oğluydu; o da Nuh'un oğlu Şam'ın.
Hem kayalık (hicr) (15: 80) hem de geniş, verimli vadilere sahip olan bir arazide yerleşmişlerdi. Bunlar, Medine'den başlayan ve ortasından Hicaz demiryolunun geçtiği Kura vadileridir. Cebel-i Hicr, Medine'nin 180 km. kuzeyinde, Kura vadisi de Suriye yolundadır. Hz. Peygamber @, hicretin dokuzuncu yılında ashabım, Medine'nin 400 km kuzeyindeki Tebük'e, Romalı kuvvetlere karşı sevkettiğin-de, Semûd harabelerine rastladılar. Son zamanlarda ortaya çıkarılan Maan yakınlarındaki kaya şehri Petra, belki de Semûd'un eseridir, ancak mimarisinde Mısır ve Greko-Ro-men tarzı görülür. Avrupalılar buna Nabati kültürü demektedirler. Nabatiler Semûd'un halefleriydi. Semûd halkı ismen Asur Kralı Sargon'a ait M.Ö. 715 tarihli bir kitabede geçer ve onlardan Arabistan'ın ortadoğusunda yaşayan bir kavim olarak bahsedilir. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, not 1043, sh. 360).
1880'lerde, kuzeybatı Arabistan'ı gezerek Necd çölünü geçen C. M. Doughty, Arabia Deserta adlı eserinde şunları yazmaktadır: "Medayin-i Salih, Suriye-Hicaz yolunun istasyonlarından biridir ve Medine'nin 180 km. kuzeyindedir. Aynı zamanda da tarih öncesi altın ve tütsü (buhur) yolunda, Yemen ve Mısır ya da Suriye arasında önemli bir konak yeridir. Kutsal tarihte Peygamber Salih'in gönderilmiş olduğu Semûd halkına ait kalıntılardan bahsedilir. Medayin-i Salih'in kuzey ve kuzeybatı yönünde üç adet harrat uzanmaktadır. Bunlar, lav ile kaplı volkanik arazidir ve Tebük'e kadar uzanır."
Aynı kişi Medayin-i Salih'in görüntüsünü şu şekilde dile getirir: "Sonunda, alacakaranlıkta seyahat ederken, kumlu bir sırt ve kumlarla karışık taşların arasından dik olarak inilen bir mevkiye vardık." Rastladıkları yer çok ünlüdür: Mebrek-en-Naka (Hz. Salih'in devesinin diz çöktüğü yer). "Kısa, fakat oldukça dik bu yer, Hicr vadisine bakmaktadır. Orası Medayin-i Salih'tir. Güneşin nereden doğacağını vadinin görmeye değer peysajı gösteriyor. Etrafta birçok uçurum mevcut, kumlu taştan oluşmuş. Bunlar şehir surlarını andırmakta, fantastik kuleler ve saray yapılan gibi biçimler de var. Ve bütün bunların üzerinde kum tepeleri gezinmektedir. Yer kumdan ibaret ve çöl çalılıkları bol miktarda yaşayabilmekte. Ayrıca bazı volkanik oluşumlar görülüyor. Batıda, kapkara bir sıradağ; işte Harrat, korku verici." (Nakleden, A. Yusuf Ali, a.g.e., sh. 975-976).
Hicr ve Medyen'de, Akabe Körfezi boyunca ve Petra'da mimari, sıradan bir gözlemci için benzerlik arzetmektedir; halbuki hepsinin stil ve mimari tasarımları açısından gösterdikleri farklılıkların İncelenmesi, bunların ne aynı zamanda ne de aynı halklar tarafından yapılmadığı tesbitine yol açacaktır. İngiliz oryantalisti Doughty, el-Hicr'de bulunan kalıntıların, Semûd tarafından değil de Nabatiler tarafından yapıldığını Öne sürmüştür. Aynı yerleri ziyaret ederek iki mimarîyi karşılaştıran EbûTl-A'lâ Mevdûdî ise şu fikirdedir: "Kayaları oyarak ev yapma sanatı Semûd ile başlamış ve binlerce yıl sonra, M.Ö. birinci ve ikinci yüzyılda bu sanat Nabatîler tarafından bir hayli geliştirilmiştir. Bu sanat, Petra'dan yediyüz yıl sonra yapılan Elora mağaralarında zirveye ulaşmıştır." (The Meanİng of the Qur'an, c. VIII, sh. 255).
Nabatîler tarihî açıdan incelenebilir. Çünkü onlara ait kitabelerde tarih belirtilmiştir. Semûd ise eski ve tarih-öncesine ait bulunmaktadır. Zira onların eserleriyle ve dönemleriyle ilgili gerçek bir kayıt yoktur. Ancak, meselâ Mebrek en-Naka (Salih'in devesinin diz çöktüğü yer) ve Bi'r û'l-Naka (devesinin su içtiği yer) gibi mahallî tasvir ve gelenekler Arap halkının ve Peygamberleri Salih'in hâtırasını yaşatmaktadır." (A. Yusuf Ali, a.g.e., sh. 976).
Semûd'un Âd kavminden sonra geldiğim bilmemize rağmen tarihteki dönemini tam belir-leyemiyoruz. Görünüşte hem Âd hem de Semûd tarih öncesine aittir ve hiçbir gerçek kanıt yoktur elimizde ki onların tarihte ortaya Çıktıkları dönemi kesin olarak belirleyelim. Emin olarak, yalnızca, bu iki kavmin Hz. İsa ve Hz. Musa'dan birkaç bin yıl önce yaşamış olduklarını, ayrıca bazı Arap-olmayan kaynakların bunlardan bahsettiklerini söyleyebiliriz. Meselâ, Âsur kralı II. Sargon (M.Ö. 710)'a ait bir kitabede, Âsurluların hâkimiyetleri altına aldıkları doğu ve orta Arabistan kabilelerinin yanısıra bu iki halkın da bahsi geçer. Ayrıca Aristo, Ptolemeus ve Plinius eserlerinde sözkonusu etmişlerdir. Plinius, Semûd halkının, Domatha ve Hegra'daki yerleşimlerine değinir ki, adı geçen yerler günümüzde el-Cevf'deki Dûmetu'l-Cendel ve Hicr ile el-Ula'nın kuzeyinde Hicaz demiryolu istasyonu olması mümkündür (Taberi, Tarih; Mes'ûdî'ye dayanarak Urdu Encyclopaedia of islam, c. VI, Lahor, 1952).
İslami Okul Okulların En Önemlisi