Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - Siret Ansiklopedisi 5.1 - 5.Cilt

BİRİNCİ BÖLÜM... 1

HZ. MUHAMMED'İN SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM... 1

GETİRDİĞİ YENİ VE GÜÇLÜ HAREKET. 1

Giriş. 1

KISIM 1. 1

ÖNCE ANLAYIŞLARDA BAŞLAYAN İNKILÂB.. 1

Kaynak. 2

Mantığın Değeri 3

Uygulama İle İlgili Faydalar 3

Gaye. 3

Gelişme. 3

Gelecek Nesillerin Vazifesi 3

İnkâr Edilemeyen Gerçek. 3

Uygulamaya Açık Bir Teklif. 3

Sîret Çalışmalarına Yeni Bir Yaklaşım.. 3

Tarihî Geçmişiyle Avrupa'da Din. 3

İslâm Nizâmı 3

KISIM 2. 3

YENİ HAREKET VE KALICI INKILAB.. 3

KISIM 3. 3

HZ. MUHAMMED @ TARAFINDAN GETİRİLEN YENİ SAİK.. 3

Tek Manevî Hakikat 3

Tevhidin Manevî Safhası 3

Allah Teâlâ'ya Yakınlık. 3

İman Ve Sosyal Münasebetler 3

KISIM 4. 3

BÜYÜK HAREKET VE MÜKEMMEL İFADESİ. 3

KISIM 5. 3

SÜREKLİ İNKILÂB.. 3

Sosyal Münasebetler 3

KISIM 6. 3

YENİ DÜZEN.. 3

KISIM 7. 3

EŞİTLİK VE ADALET PRENSİPLERİ. 3

İKİNCİ BÖLÜM... 3

Yeni Boyutlarıyla Din. 3

Giriş. 3

KISIM 1. 3

CAHİLİYYE'DE VE İSLÂM'DA DİN KAVRAMI. 3

Din: Kapsamlı Bir Hayat Tarzı 3

Hak Dini Nedir?. 3

ed-Din. 3

el-İslâm.. 3

Bu Hayat Tarzına Olan İhtiyaç. 3

Hayatın Bölge Ve Irklara Göre Bölünebilir Olması 3

Hayatın Zamana Göre Bölünmesi 3

İnsanın İhtiyacı Nedir?. 3

ed-Din Ve Mahiyeti 3

Beşerî Vasıtalar 3

Arzu. 3

Akıl 3

İlim.. 3

Tarih. 3

Sonuç. 3

Kur'ân'in Delilleri 3

Bu İddianın Doğruluğunu Test 3

Cahiliyye İle İslâm Arasındaki Mücadele. 3

Dört Tür Hayat Anlayışı 3

1- Sâf Cahiliyye (Cahiliyyet-i Hassa) 3

2- Çok Dâhlı Cahiliyye. 3

3- Ruhbanlık Cahiliyyesi 3

4- İslâm.. 3

Peygamberlerin Görevleri 3

ed-Din'in Kur'ân'daki Mânası 3

Din Ve Kanun. 3

Din, Hâkimiyet İster 3

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 3

HZ. PEYGAMBER'İN ÖĞRETİLERİNİN UYGULANABİLİRLİĞİ. 3

Giriş. 3

KISIM 1. 3

TAKVA VE FAZİLETİN YENİ ANLAMI. 3

Sadaka Ve Takva. 3

Zekât Ve Sadakayı İnkâr 3

KISIM 2. 3

TEVHİD İLKESİNİN UYGULAMADAKİ TEZAHÜRLERİ. 3

İnsanları Tevhid İlkesine Uymaya Davet 3

Denge (Mîzan) İçin Gerekli Şartlar 3

1- Adalet (Adi veya Kist) 3

2- Eşitlik. 3

3- Haklarda Eşitlik. 3

4- Muamelede Eşitlik. 3

5- Sosyal Değişim.. 3

a- Eşitsizliğin Her Türü Gayritabiîdir 3

b- Hukukullah Ve Hukuku'l-'ibad (Allah'ın ve Kulların Hakları) 3

Namaz (Salât) Ve Zekat 3

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

HZ. MUHAMMED'İN SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM

 

GETİRDİĞİ YENİ VE GÜÇLÜ HAREKET

 

Giriş

 

Hz. Peygamber @, kendisine tâbi olanları eğiterek, onları fazilet ve asaletin üstün vasıflarıyla donattı. İşte bu vasıflar müslümanlara, içinden mükemmeliyet, âlicenaplık, ilim ve hikmet hazineleri fışkıran yeni bir manevî güç sağladı: Hz. Peygamber @, takipçilerine, insanın maddî ve manevî dünyasına yeni yollar açacak, insan hayatında ebedî inkılâb yapacak itici gücü verdi. O ayrıca bu ebedî inkılâbın ruhunu diri tutarak, onu çürümeden ve durgunluktan koruyacak, içtihâd ve ibadet {mübeşşirât) şeklindeki vasıtaları sağladı, tç-tihad, İslâm şeriatına, zaman ve mekâna göre değişen çeşitli ihtiyaçlara cevap verecek esnekliği sağlarken İbadetlerde insanlara, ibadetlerin gerçek ruhunu taptaze muhafaza etmelerini sağladı.

Ne yazık ki, vahyî kaynaklardan ziyade, geçmişteki gelenek ve âdetlere gösterilen yanlış hürmet, müslümanlara itici güç sağlayan yukarıda zikrettiğimiz vasıflarını kaybettirdi.

Bunun sonucu müslümanların taze fikirleri tükenip sosyal sistemleri durgunluğa ve değerini kaybetmeye terkedildİ.

Allah Teâlâ'nın vahyettiği Kitab ve O'nun Hz. Peygamber @ tarafından yapılan tefsiri, insanoğlunun işlerinde sık sık görülen her tür hatadan masumdur. İslâm hukukunun ilâhî kaynağı, onlara evrensel olmalarını, ebedî ve her zaman taze, canlı, geçerli kalmalarını sağlarken, beşerin yapmış olduğu kanunlar sadece zamanının geçici ihtiyaçlarına cevap verip daha sonra geçerliliklerini kaybederler. Başka bir deyişle ilâhî kanunlar zaman, mekân ve millet ayırımı gözetmeksizin bütün insanlara indirilmiştir.

Müslümanları^ yeniden dirilişinin tek yolu, ilâhî prensiplerin ışığı altında sosyal hayatlarını yeniden inşâ etmeleri ve İslâm'ın vahyî mesajından, onun gayesi olan Hak ve şûra esasına dayalı nizâmı geliştirmeleridir.

 

KISIM 1

 

ÖNCE ANLAYIŞLARDA BAŞLAYAN İNKILÂB

 

Hz. Peygamber @ yolunu izleyenlerini, eğitim ve tezkiye sayesinde, dünya uluslarına takva, iyilik ve adalette Örnek olmaları ve onları yönetmeleri için gerekli olan mümtaz vasıflarla donattı. Allah Rasûlü @ bu insanların yardımıyla fazilet, adalet ve takva temelleri üzerine kurulan bir toplum, bir sistem ve bir devlet kurdu. Ve arkasında bütün bu değerli kuralları hayatlarının her alanında uygulayan canlı bir toplum bıraktı.

Hz. Peygamber @'in ilâhî rehberliği insanlara, kendisinden mükemmellik, ilim ve irfan gibi onların hayatlarını, asırlarca çeşitli şekillerde bütün yönleriyle etkileyen mümtaz hazinelerin fışkıracağı, itici gücü ve manevî kuvveti bahşetti. İnsan hayatının sadece manevî ve ahlâkî alanlarında inkılâb yapmakla kalmayıp, devlet anlayışı ve fonksiyonlarını da kökünden değiştirdi. Aynı zamanda devletin yapı ve işleyiş sahasını da değiştiren İslâm, yönetimi, şahısların kafalarını istediğinde uçuran despotlardan alıp, kalbinde Allah korkusu olan ve devlet işlerini idare ederken diğer İnsanlara da danışan kimselere vermiştir. İslâm hukuku, yöneticilerin bütün imtiyazlarını ellerinden alıp, kanun önünde onları diğer vatandaşlarla eşit yapmıştır. Akılcı düşünce ve araştırma ile bilgi elde etme şevki, insana tabiata hükmetmenin ve onu kendi faydası için kullanmanın anahtarlarını vererek hayatında yeni bir dönem açtı.

Bu itici güç, insan ve maddî dünya arasındaki ilişkide önemli bir rol oynadı. Gerçekte bu şevk insanın, tabiatın fizikî güçlerine tamamen hükmetmesinin bir göstergesiydi. Başka bir deyişle o modern teknolojik devrimi önceden gördü. İnsana bu yeni şevk ve itici gücü muhafaza etmesi ve canlı tutması için Allah'a ibadet, itaat ve ona kulluk reçetesi sunuldu. Allah rasûlünün takipçileri, Kur'ân'ın ve sünnet'in ışığı altında ibadetleri dosdoğru yaptıkları müddetçe, sözleri ve işleri birbiriyle ahenk içindeydi ve hayatın bütün sahalarında iyilik, adalet ve itaat müşahade ediliyordu. Bu insanlar şahsî işlerinde faziletin, âlicenâblığın, eşitliğin, doğruluğun ve yardımseverliğin mükemmel örnekleriydi. Devlet işlerinde etkili olmanın araştırma ve ilimde ilerlemenin ve diğer işlerde de mantığı çalıştırmanın timsalleriydiler. İlmin her dalında, yenilik ve icatlarda onlar en önde yarışmaktaydı bu yüzden dünyadaki siyasî ve askerî gücün temeliydiler. Allah'a itaat ettikleri müddetçe, beşerî faaliyetlerin her sahasında büyük bir güç olarak kaldılar. Fakat ibadet ruhu onların işini ve sözlerini terk eder etmez onlar harcanmış bir kuvvet gibi oldular ve kendilerindeki itici güç canlılığını yitirdi. Bu şevk insanları daha çok gözünün açıldığı ve yeni hülyaları gerçekleştirmenin peşinde olduğu, Avrupa'da bir çıkış kapısı buldu.

İslâm, Şeri'at'm canlılığını ve tazeliğini muhafaza etmesi, geçersiz olmaktan ve durgunluktan koruması için içtihad ve ibadet şeklinde iki vasıta sağladı. İçtihad İslâm kanunlarının ve fıkhının gelişmesinde ve esnekliğinde önemli bir rol oynarken, ayrıca bu ilk dönem fıkh ekollerine ve doktrinlerine çeşitli katkılarda bulundu. İbadetler manevî etkilerini müslümanların üzerinde göstererek toplumu fazilet, adalet ve takva yolunda yürümesini sağladı. Muttaki hakimler İslâm kanunlarının zamanın ihtiyaçlarına uygunluğunu sağlarken dürüst insanlar da ibadetlerin manevî ruhunu halk arasında muhafaza etti. Böylece bu faktörler bu itici gücün muntazam ve makul bir şekilde yüzyıllarca devam etmesine yardımcı °ldu. Yüksek ilimlerde, icad ve keşiflerde Kendilerini göstererek, İslâm'ın düşmanlarının bile takdirini kazandılar.

Fakat zamanla taassup, taklid ve diğer ulusla-rı körükörüne izlemek -ki bunlar İslâm tararından kınanmıştır- bütün dünyadaki müslü-nıanların diğer ulusların kanunlarını, hukukî 'e kelamî meselelerini her alanda takip edilecek öğretiler olarak benimsemelerine ve bundan acı çekmelerine sebep oldu.

Bunun gibi, bir çok cahil ve yanlış bilgili insanın doğruluk saflarına katılması, doğu ve batı kaynaklı sufizm ve felsefenin İslâm düşüncesini bulandıran ve karartan yeni fikirlerini İslâm'a soktu. Bunun sonucu, böyle insanlar halka manevî alanda doğru liderliği yapmada yetersiz kaldılar. Bütün bu faktörlerin etkisiyle İslâm toplumları başlangıçta kendilerine Rasûlullah @ tarafından sağlanan şevk ve itici gücü kaybettiler. Tedricen yüzyıllar boyunca gerilediler ve bozuldular. Asıl zarar Bağdat'ın düşmesiyle, İslâm âlimlerinin daha fazla bölünmeden çekinerek, bütün kuvvetleriyle birliği muhafaza etmeye çalışmaları ve İslâm hukukçularının içtihad dahil her türlü yeniliği reddetmeleriyle meydana geldi.

Dr. İkbal'in de ifade ettiği gibi; "Onlar insanların nihai kaderinin, teşkilat ve nizamdan çok, fertlerin güç ve yeteneklerine dayandığını göremediler. Zaten fazlasıyla teşkilatlı olan bir toplumda fertler yok olma derecesine değin ezilmiş olurlar. Fert, çevresindeki bütün sosyal düşüncelerden istifade eder, kültürünü zenginleştirir, ancak kendi gerçek ruhunu, benliğini kaybeder. Böylece, geçmiş tarihe sahte ve münafıkça bir saygı duymak veya geçmişi yaşatmak için yanlış yollara başvurmak bir ulusun çöküşü ve yıkılışını önleme veya böyle bir yıkılıştan sonra bunu tamir çaresi değildir. Günümüz yazarlarından biri haklı olarak şöyle demiştir: "Tarihin verdiği hüküm şudur: Eski ve tesirini kaybetmiş fikirler, onları eskitip yıpratmış olan uluslarda-yeniden asla benimsenemezler."

The Ascent of Man (İnsanın yükselişi) yazarına göre fikirlerin yayılışı yeni bir saika gerektirir. "Hz. İsa'dan 600 yıl sonra İslâm'ın gelişi yeni ve kuvvetli bir saikaydı. Bölgesel bir olay olarak başlayan bu davanın sonucu belirsizdi. Ancak Hz. Muhammed @ 630 yılında Mekke'yi fethetmekle kuzey ülkelerinin fırtınalarını üzerine çekti. Yüz yıl içinde İslâm, İskenderiyye şehrini ele geçirdi. Bağdat'ı bir ilim şehri hâline getirdi ve sınırlarını İsfahan'ın ötesinde İran'a kadar genişletti. Miladî 730 yılında İslâm İmparatorluğunun sınırları, İspanya ve Güney Fransa'dan, doğuda Çin ve Hindistan'a kadar uzanıyordu. Görmeye değer bir kuvvet ve zerafete sahip olan bu imparatorluk zamanında Avrupa, karanlık çağlarını yaşıyordu." (J. Bronowski, s. 165).

Müslüman âlimler İslâm Peygamberi'nin ilk zamanlarında ortaya çıkan bu yeni ve heybetli gücü, uzun zaman muhafaza edebilmek niyetiyle mahvettiler. Dr. İkbal'e göre; "Bir ulusta çöküş ve yıkılış güçlerine karşı yegâne etkin güç, güçlü kişilik ve benlik sahibi fertler yetiştirmektir. Ancak böyle kişiler hayatın derinliğine dalıp özünü bulabilirler. Bunlar gözümüzün önüne öyle ölçü ve standartlar getirirler ki, bunların ışığında, çevremizin hiçbir zaman değişmez mahiyette olmadığını ve yeniden gözden geçirilip düzeltilmesi gerektiği gerçeğini anlamaya başlarız. On üçüncü yüzyılda ve ondan sonra İslâm fakihlerin-de görüldüğü gibi, geçmişe karşı gösterilen sahte ve yapmacık bir saygı ve aşın nizam kurma eğilimi, İslâm'ın asıl ruhuna aykırı idi. Neticede, İbni Teymiyye'nin buna sert tepki göstermesine sebep oldu. İbni Teymiyye 1263'te, yani Bağdat'ın yerle bir olmasından beş yıl sonra dünyaya gelmiş, yorulmak bilmez ve kuvvetli kalem sahibi, ateşli İslâm mücahitlerinden biriydi."

İkbal bunu vurgulamaya şöyle devam eder "İbni Teymiyye'nin öğretileri, Onsekizinci yüzyılda, MacDonald'ın 'çökmekte olan İslâm âlemenin en temiz noktası' olarak tarif ettiği Necd çölünün kumlarında ortaya çıkan, büyük imkânlara sahip bir harekette daha mükemmel ifadesini buldu. Bu gerçekten çağımız İslâm dünyasında ilk hayat belirtisi olarak kabul edilmelidir. Bu yüzyılda, Müslüman Asya ve Afrika'nın hemen hemen bütün hareketlerinde, meselâ Sunusî Hareketi, Pan-İslâmizm Hareketi ve Babi Hareketi gibi hareketlerde dolaylı veya dolaysız olarak bu hareketin etkisi görülür:" (Dr. M. İkbâl, The Reconstruction of Religiotts Thought in islam, ss. 150-152).

Müslümanların bu ruhu yeniden diriltmeleri; onları İslâm'ın ideallerinin farkına vardıracak ve orijinal itici gücü başlangıçta olduğu gibi geri getirecektir. Fakat bu konuyla uğraşmaya başlamadan önce tarihimizin ışığı altında İslâm hukukunun temeli, yapısı ve kaynağı bütünüyle İncelenmelidir.

 

Kaynak

 

İslâm'ın ilk kaynağı Allah tarafında vahyolu-nan Kur'ân-ı Kerim'dir; milletlerarası, aile, medeni, anayasa, ticaret ve ceza hukukunu içerir. Hiçbir müslüman âlimin, hukukçu ya da yönetimin Kur'ân-ı Kerim'de özellikle belirtilen herhangi bir hükmün aksini söylemeye yetkisi yoktur. Fakat bu hükümlerin yorumu ve geliştirilmesi bir çok durumlarda mümkündür. Bütün müctehidler Kur'ân'da belirtildiği gibi Allah'ın kelâmına bağlı kalmak zorundadırlar.

İslâm hukukunun ikinci büyük kaynağı Rasûlullah @'in hadisleridir. Bazı hadisler emir, nehiy ve şeriatın hükümlerini, bazıları ibadetlerin çeşitli şekillerini ve bunlarla ilgili meseleleri izah eder. Böyle hadislerin tamamı Önemce Kur'ân'a yakındır ve gerçekte Kur'ân'a ilave mahiyetini taşır. Sırat-ı müstakim üzerinde devam edebilmek için Kur'ân kadar bu hadisleri de tatbik etmek önemlidir, Kim ki hadisi önemsemez ve ona sırtını dönerse dalâlete düşer ve büyük faydalardan mahrum kalır.

Bunun yanında tamamen fıkhî meselelerle ilgili diğer bir hadis türü vardır. Hz. Peygamber @'in kararlarından hükümler çıkarılırken birçok husus gözönüne alınmalı ve üzerinde hassasiyetle düşünülmeledir. Bu amaçla, Hz. Peygamber'in bazı durumlarda Arapların İslâm öncesi örf ve âdetlerine ne ölçüde dokunmadan bıraktığını bilmek önemlidir. (İslâm'ın adalet ve fazilet prensiplerine aykırı olmayan Örf ve âdetlere dokunulmamıştır). Bazı durumlarda İslâm öncesi Örf ve âdetler Hz. Peygamber tarafından değiştirilmiştir. (Böylelikle sözkonusu örf ve âdetlerin Kur'ân'm hükümleriyle uyumu sağlanmıştır.) Örf ve âdetlerin dinin prensiplerine tamamen aykırı olduğu durumda ise Hz. Peygamber bunları kökünden kaldırmıştır. Bazı durumlarda aynen alınmış, bazı durumlarda da Hz. Peygamber @ tarafından düzeltilmiş olan bu hadisler, İslâm'dan önceki Arabistan'da ne dereceye kadar yürürlükte idiler. Bunu öğren-nıek"güçtür, zira bizim eski ulemamız genellikle İslâm öncesi örf ve âdetlere fazlaca eğil-memektedirler. Bunun gibi, Hz. Peygamber @ açıkça ifadeleriyle tasvip etmiş veya bîr §ey söylemeden kabul ettiğini anlatmış olduğu âdetlerin de, herkes ve her zaman için mi uygulanışı kastedildiğini anlamak da mümkün değildir.

Şah Veliyyullah Dihlevî bu konuyla alâkalı butün noktaları çok güzel bir şekilde mütala etmiş ve birçok şüpheli hususu aşağıdaki şekilde sınıflandırmıştır. Şah Veliyullah'a göre peygamberlerin talim ve terbiye usûlü genellikle öyledir. O peygambere gönderilen şeriat, kendisinin Özellikle indirilmiş olduğu kavmin âdetlerine, geleneklerine, hayat tarzına ve diğer özelliklerine uygun olur. Diğer yandan, herşeyi içine alan ilkeleri benimseyi gaye edinen peygamber, ne başka kavimlere değişik ilkeler açıklayabilir ne de kendi kendilerine hareket tarzı tayin etmelerine izin verebilir. Bîr peygamberin vazifesi, belli bir ulus ve topluluğu eğitip, evrensel bir şeriatı kurmak amacıyla o ulus ve topluluğu bir çekirdek olarak kullanmaktadır. Bu şekilde bütün insan neslinin sosyal hayatının temelini teşkil eden ilkeleri belirtmiş olur. Ve haşır neşir olduğu ulusun belirli örf ve âdetlerinin ışığında bunları özel durumlara uygular. Bu uygulama sonucunda elde edilen şeriat değerleri (yani suç cezalarına taalluk eden ahkâm) bir an-lamd o ulusa mahsustur. Madem ki bu ahkâmm tatbiki kendi başına bir gaye değildir, bunlar gelecek nesillere sıkı bir düzen içinde kabul ettirilemez. Belki bu noktadan hareket eden, İslâm'ın evrensel karakterini bütünüyle kavramış olan İmam Ebu Hanife bu hadisleri hemen hemen hiç kullanmamıştır.. Bilindiği üzere, İmam Ebu Hanife "istihsan" yani "fıkhı tercih" prensibini ortaya koymuştur. Bu husus İmamın, İslâm Hukukunun söz konusu kaynağına ilgili tavrını bir kez daha ortaya koymaktadır. Zamanında, hadisler düzenli bir şekilde toplanmamış olduğu için, Ebu Hanife'nin hadisleri kullanmadığı söylenir. Ancak, Ebu Hanife zamanında hadislerin biraraya getirilmediği yolundaki iddia doğru değildir. Çünkü Mâlik ve ez-Zührî'nin hadis mecmuaları, Ebu Hanife'nin vefatından en az otuz yıl önce meydana getirilmişti. Bu mecmuaların Ebu Hanife'ye ulaşmadığını veya fıkıh yönünden önemi olan hadisleri içermediğini bir an için farzetsek bile, İmam Ebu Hanife, kendisinden sonra gelen İmam Mâlik ve Ahmed İbn-i Hanbel gibi gerekli görmüş olsaydı, kendisi bizzat bir hadisler macmuası çıkarabilirdi. Onun için genel olarak Ebu Hanife'nin tümüyle hukukî nitelikteki hadislere karşı takındığı tavır bence, tamamen doğru ve yerindedir. Her kim mutedil bir serbest fikirle bunları, bir kanun kaynağı olarak hiçbir itiraz ve eleştiri yapmadan kullanmayı emin bir yol olarak kabul ediyorsa, bununla ancak Ehl-i Sünnet'in İslâm Fıkhı sahasının en büyük imamlarından birini takip etmiş olur. Bununla birlikte, şu hakikat de görmemezlikten gelinemez ki, muhaddisler fıkıhta mücerret tefekkür meyline karşı, hakiki meselenin değeri üzerinde ısrar etmekle İslâm şeriatına en büyük hizmette bulunmuşlardır. Bu sebeple, hadis edebiyetı ciddiyet ve titizlikle incelenecek olursa, eğer bu bizzat Hz. Peygamber @'in, Kur'ân-ı Kerîm'in hükümlerini tefsir ettiği ruhu doğrular şekilde alınırsa, Kur'ân-ı Kerîm'de bahsedilen kanunların hayatî değerinin anlaşılmasında büyük yardımı olur. Bunların yalnızca hayatî kıymetini tamamıyla kavramak bile, fıkhın temel kaynaklarını yeniden tefsir etme gayretinde bize çok büyük bir bilgi kaynağı sağlar." (Dr. Muhammed İkbâl, The Reconstruc-tion of Religious Thoughî in islam).

İslâm hukukunun üçüncü kaynağı "icmâ"dır. M. İkbal'e göre, İslâm'daki en önemli hukukî ilke ve metod olmasına rağmen, tatbik edilmeyip sadece bir fikir olarak kalmış ve herhangi bir İslâm ülkesinde ancak nadiren müstakil ve daimi bir müessese hâlini almıştır. Bunun sürekli ve bağımsız bir yasama kuruluşu haline dönüştürülmesi, dördüncü halifeden hemen sonra kurulan mutlak monarşik sistemin siyasî çıkarlarına zıt idi. Emevî ve Abbasi halifeleri, kendileri için belki de bir gün hayli güçlü hale gelebilecek sürekli bir meclis kurmaktansa, içtihad hak ve yetkilerini münferit müctehidlerin eline bırakmayı kendi çıkarları açısından daha uygun buldular. Bununla beraber şu husus da son derece dikkate değerdir: Yeni dünya güçlerinin baskısı ve Avrupa uluslarının siyasî tecrübeleri, bugün müslümanlarm zihnine, icmâ kavramının gerçek değeri ve imkânlarının iyice yerleşmesine vesile olmaktadır. İçtihad kuvvetinin ilgili fıkıh mezheplerinin ferdî temsilcilerinden alınıp, bir İslâm yasama meclisine devrolunması -ki muhalif mezheplerin gelişmesi bakımından, zamanımızda icmamn alabileceği yegâne şekildir- hukukî tartışmalara, ulemadan olmayıp kanunlara son derece vâkıf kimselerin bilhassa olayları çabuk anlama ve kavrama yeteneğinde olanların katılmasını sağlar. Ancak bu şekildedir kİ, fıkıh sistemimizin uyuşuk ruhunu canlandırıp faal hâle getirebiliriz.

Şimdi ortaya şu soru çıkmaktadır: Acaba İc-ma Kur'ân-ı Kerîm'in hükmünü iptal edebilir mi? Müslümanlar için böyle bir soru gereksiz ve yersiz sayılsa bile, Batılı bir eleştirmenin yayımlanan eserinde hayli yanıltıcı bir ifadesi karşısında böyle bir soru sormayı gerekli görüyorum. Bu fikir sahipleri hiçbir kaynak ve delil göstermeksizin "bazı Hanefi ve Mutezile ulemasına göre icmaın Kur'ân'ı ortadan kaldıracağını" iddia etmektedirler. İslâm hukukunda böyle yanlış bir ifadeyi doğrulayacak en ufak bir kayıt yoktur. İddia sahiplerini yanıltan olsa olsa "nesih" kelimesidir. Saha-be'nin icmaına ait tartışmalarda kullanıldığı zaman, bir Kur'ân hükmünü, diğer bir hükümle nesih veya iptal ya da yerine bir diğer hükmü getirmek değil, ancak bu hükmü genişletme veya sınırlandırma yetkisi anlamına gelirdi. Hukukî içtihad şudur ki, Hz. Peygamber @'in ashabı, her halde, kendilerine ayetleri tahsise ve genelleştirmeye hak ve yetkiyi veren şer'î hükme sahiptirler.

Ancak sahabenin belirli bir konuda görüşbir-liğine vardıklarını farzetsek, burada ortaya çıkacak yeni bir soru, gelecek kuşakların bu kararla sınırlı kalıp kalmayacağıdır. Şevkânî bu konuyu ayrıntılı olarak ele almış ve bu hususta çok çeşitli fıkıh mezheplerinin görüşlerini Örnek olarak göstermiştir. Bu konuda verilen kararın emr-i vaki'yi mi, yoksa emr-i kanunî'yi mi ya da hukukî konuma mı ait olduğunu bilmek gerekir. Emr-i vaki'ye gelince, meselâ "muavvizateyn" adıyla bilinen Felâk ve Nas sureleri, Kur'ân-ı Kerîm'İn bir bölümünü teşkil eder mi, etmez mi? sorusu aklımıza gelir ve sahabe bi âyetlerin Kur'ân-ı Kerîm'İn birer parçası olduğu konusunda hemfikirdirler. Bİz bu icma-i hüccet'e bağlı kalmalıyız, çünkü "emr-i vaki"yi ancak sahabe bilecek durumundaydı. Emr-İ kanunî veya hukukî'ye gelince, bu sadece bir tefsir ve tâbir meselesidir, ve Kerhî'nin delilerine dayanarak diyebiliriz ki, daha sonraki nesiller, sahabenin kararlarına yani İcmaina bağlı olamazlar. Kerhî şöyle diyor: "Sahabelerin sünnet veya icmaı, kıyas İle çözümleneyen meseleler için geçerlidir, fakat kıyas yoluyla tayin ve tesbît edilebilen meseleler için bu böyle değildir."

Bu konuda Önemli diğer bîr nokta İslâm meclisinin yasama (teşri1) faaliyeti hakkındadır. Haliyle bu meclis, hiç. olmazsa şimdilik, islâm fıkhının inceliklerinden haberdar olma-yan kimselerden oluşacaktır. Ulema, bir islâm meclisinin önemli bir bölümün teşkil etmelidir. Çünkü ancak bu şekilde meclsları aadkirleriyle kanunların hazırlanmasında yardımcı olabilir. Yanlış yorum ihtimallerini ortadan kaldırmanın tek etkin yolu, İslâm ülkelerindeki mevcut hukuk eğitim siteminde gerekli ıslâhatı yapmaktır.

slam hukukunun dördüncü kaynağı, kanunların hazırlanışmdamukayeseli istidlali kullanma usulünden ibaret olan kıyasdır. İmam Şafi'ye göre kıyas'ın prensipleri sadece içtihadın diğer ismidir. İçtihad kelimesi cehd kelimesinden türetilmiş olup, insanın kabiliyetinin tümünü kullanarak, bütün gücüyle gayret etmesi manasına gelir. Istılahı manasıyla müctehid daha önceki bölümlerde açıklandığı gibi İslâmî hükümlerin uygulanmasında ve tefsirinde şüpheli veya güç bir noktayı (hukukî veya kelâmı bir nokta üzerinde) ilgilendiren meselelerde, Kur'ân ve Sünnet'in ışığı altında, bütün kabiliyetini ve beyninin her noktasını en üst seviyede çalıştırarak bir görüş oluşturan fakihe denir.

 

Mantığın Değeri

 

Şüphe yok ki hukuki veya dini meselelerde olsun mantık yürütmenin ve bağımsız bir muhakeme gücü kullanmanın büyük bir önemi vardır. Kur'ân'da aklı kullanmaya, hayatın çeşitli meseleleri karşısında mantığı kullanarak muhakeme etmeye teşvik eden ve bunu takdir eden birçok ayet vardır.

Kur'ân'ın birçok ayetinde "... ki düşünesiniz" (2: 219); "... düşünesiniz diye..." (2: 266); "... herhalde bunlardan ibret alırsınız" (7: 57); ".. Halâ ibret almaz mısınız" (11: 24); "Kur'âni düşünmüyorlar mı?" (47:24); "aklım kullanan bir toplum için bunda ibret vardır." (16: 67); "düşünen bir topluluk için bunda ibret vardır." (16: 69). Bu ve benzeri birçok ayet insanları düşünmeye, tefekküre ve hayatın meselelerini mantık ile çözmeye gayret e teşvik eder. Ve Allah'ın vermiş olduğu bu nimetten faydalanmayanlar sağır, dilsiz ve kör olarak vasıflanmış, hayvanlara benzetilmiştir: "O inkâr edenlerin durumu tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey İşitmeyen (işittiği sesin manasını anlamayan hayvanlar)a haykıran kimsenin durumu gibidir. (Onlar) sağır, dilsiz ve kördürler, onun için düşünmezler." (2: 171). A'râf sûresinde de aynı husus vurgulanır: "Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki, kalbleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık. Ve işte gafiller onlardır." (7:179). Hac suresinde de şöyle belirtilir: "Hiç yer yüzünde gezmediler mi ki, düşünebilecekleri kalbleri, işitecekleri kulakları olsun. Zira gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalbler kör olur." (22: 46).

Bilginin kaynağı olarak vahiy akıl karşısında çok üstün bir konuma sahiptir. Çünkü her şeye kadir olan ve her şeyi bilen Allah Tâlâdan doğrudan gelmektedir. Gerçek bu meyanda olmasına rağmen, vahiy, insanın aklını kullanarak muhakeme etmesini, kendi hüküm ve tecrübelerini pratiğe dökmesini teşvik eder. Kur'ân-ı Kerîm, ilk müslümanlar arasında akıl ve muhakemenin kuvvetini artırma ve teşvik etmede çok büyük bir rol oynamıştır (meselâ içtihadın ilkeleri gibi).

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akl-ı selim sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbi-miz! Bunu boş yere yaratmadın! Sen yücesin! Bizi cehennem azabından koru!, (3: 190-1).

Rasûlullah Muhammed @, Kur'ân'da hakkında malumat, yol gösterme veya numune olmadığı konularda içtihad yoluyla hüküm vermenin ehemmiyetini belirtmiştir. Bütün fıkıh âlimleri şu hadisi içtihad'ın delili olarak kabul ederler. Rasûlullah @, Muaz'b Cebel'i Ye-men'e vali olarak tayin eftrğî zaman, kendine ulaşacak mesele ve davaları nasıl halledeceğini sorar. Muaz, "Ben davalar ile ilgili hükmü Allah'ın Kitabı ışığı altında vereceğim" der. Hz. Peygamber, "Ya, eğer Kitabullah'ta sana yol gösterecek bir şey yoksa?" diye yeni bir soru yöneltir. Bunun üzeiine Muaz şu cevabı verir: "O zaman ben Rasûlullah'ın sünnetine göre hareket edeceğim." "Ya, Rasûlullah'ın sünneti de kâfi gelmezse?" Muaz, "Öyleyse, ben kendim bir karar vermek için çaba harcayacağım." der. Rasûlullah @ memnun bir şekilde ellerini kaldırarak: "Rasûlünün elçisine, Rasûlünün istediği şekilde yol gösteren Allah'a hamd olsun." der.

Bu hadisten de açıkça anlaşıdığı gibi Hz. Peygamber @, Kur'ân'da ve sünnette bir hüküm bulunmayan konularda hür bir şekilde içtihad edilmesini tasvip ve teşvik etmiştir. Sahabeler de şartların içtihad etmeyi gerektirdiği durumlarda bu prensibi kullanmanın şuûrundaydılar. Yukarıdaki durum aynı zamanda, Hz. Peygamber @'in hayatında bile ondan başkasının, gerektiğinde içtihad edebildiğine delildir. Dört meşhur fıkıh mezhebinin imamının içtihada ancak sahabe devrinin geçmesinden sonra başvurdukları görüşü doğru değildir. Yukarıda açıklandığı gibi, İslâm devletinin sınırları Arap yarımadasının en son sınırlarına ulaştığında, her meselede Hz. Peygamber @'e müracaat etmek imkânsızdı. Böylece daha Hz. Peygamber @'in hayatında içtihada başlanılmıştı. Yöneticiler ve zekat memurları, Kur'ân'da ve Sünnette bulamadıkları meselelerde kendileri karar vermek zorundaydı. Böyle durumlarda bu meseleleri çözüme kavuşturmak için Kur'ân ve Sünnetin ışığı altında içtihad etmişlerdir. İçtİhad, Hz. Peygamber @'in vefatından sonra daha bir revaçta oldu. Özellikle, İslâm'ın intişarı ile Medine devletine yeni katılan topraklardaki halkın çok çeşitli meselelerinde içtihada başvuruldu.

Müslümanların halifesi, İslâm ülkesinin muhtelif bölgelerinde görevlendirilen yönetici ve zekat memurlarına yerli halkın ihtiyaç ve taleplerini karşılamak üzere karar verme yetkisi tanımak zorundaydı. Halife, önemli meselelerde şuraya da danışır, çoğunluğun fikrini veya ittifak edilen görüşü kabul ederdi. Suyutî'nin rivayetine göre, Hz. Ebu Bekir'in önüne bir mesele getirildiğinde, önce Allah'ın kitabına bakardı. Eğer hükmedebileceği bir şey bulursa onunla hükmederdi. Şayet Kur'ân'da hükmedebileceği bir şey bulamazsa ve Hz. Peygamber @'den bu konuda bir hadis işitmiş ise ona göre amel ederdi. Eğer her ikisinde de bir şey bulamazsa, müslüman-lara Peygamber @'den bu konuda bir şey duyup duymadıklarını sorardı. Etrafında bir grup müslüman toplanır ve bu konuda bildiklerini söylerdi. Hz. Ebu Bekir: "Aramızda, Peygamber @'in ne söylediğini hatırlayanları Muhafaza eden Allah'a hamd olsun!" derdi. Fakat halâ bu meseleye bir cevap bulamazsa, 'nsanların en akıllılarını etrafına toplar onlara danışı ve çoğunluğun vardığı karara göre hakket ederdi (History of the Caliphs). Aynı üt>ûl Hz. Ebu Bekir'in yerini alan Hz. Ömer tarafından da izlendi. Hz. Ömer genellikle Sahabe'nin âlimlerine danıştıktan sonra meselelerde hüküm verirdi. Eğer görüşler arasında bir muhalefet varsa, çoğunluğun reyini kabul ederdi. Hz. Ali, Hz. Aişe, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer gibi ashabın önde gelen âlimlerinin görüşlerine özel bir önem verilirdi. Böylece, hükümler, Allah'ın kitabı ve Peygamberin sünnetine zıt olmaması şartıyla verilirdi. Ve önceki fakihlerin kararı Allah'ın kitabına tezat teşkil etmediği müddetçe sonraki fakihler tarafından da uygulanırdı.

Sahabe devrinden sonra bazı meşhur fakihler zamanın ihtiyaçlarına göre İslâm hukukunu tanzim ve tedvin ettiler. İmam Ebu Hanife (Basıa-80 H) İlk defa İslâm hukukunda kıyas (kanun hazırlamada benzer şeyler arasında benzetme yaparak akıl yurütme)m büyük Önemini ortaya koymuştur. İmam Ebu Hanife aynı zamanda adalet (kist ve adi) ilkesini getirmiş ve hükmederken örf ve âdetlerin oynadığı rolü belirtmiştir.

Fakat İmam Mâlik (Medine-93 H) İmam Şafii (Filistin-150 H) ve Ahmed İbn-i Hanbel (Bağdat-164 H) çoğunlukla fıkıh usûlünü hadis üzerine bina ederek mantığa pek yer vermemiştir. Eğer Müslümanlar mantıklarını yerinde ve akıllıca kullansalardı İslâm Ümmeti, son yıllarda içine düştüğü zillet ve çözülmeden kurtulurdu. İmam Ebu Hanife'nin bu ilkeleri bizzat kendi takipçileri tarafından dumura uğratıldı. Onun güzel prensiplerini izlemek yerine, körü körüne imamlarının koymuş olduğu hükümleri taklit ettiler ve içtihada kapılarını kapadılar. Bunun tabiî sonucu olarak İslâm toplumunu sağlıklı gelişimi başarısızlığa uğradı ve bu gelişimin yerini duraklama devri aldı. Bu durum İslâm dünyasında yüzyıllar boyu muhafaza edilmiştir. Beşerî problemler karşısındaki bu gayritabiî tutuma ilk kez İmam İbni Teymiyye, daha sonra Onsekizinci yüzyılda Abdülvahhab itiraz etmiştir. Bu yozlaşan ve zeval bulan hayat felsefesine karşı çıkmışlarsa da, Müslümanlar, İslâm fıkhının bu büyük imam ve âlimini pek dikkate almamışlardır. Bunun bedelini bir yandan geri kalmak ve az gelişmişlikle öderken, diğer yandan da düşmanları tarafından alaya alınmış ve küçümsenmişlerdir.

 

Uygulama İle İlgili Faydalar

 

İslâm şeriatı genel olarak Allah tarafından vahyedilen Kitaba ve Rasûlünün @ tefsirine dayandığından, beşerî hata ve kusurlardan uzaktır. Bu ilâhî kaynak, İslâm şeriatının sağlam ve emin bir temel üzerine bina edilmesini sağlamıştır. Ahlâkî bir yapıya sahip olduğu İçin da insanları cezbetmiştir. Ayrıca müslü-manlara, Allah'ın kendileri için koyduğu hükümlerin sonuçta yine kendi iyiliklerine ve hayırlarına olduğuna inanmaları sebebiyle İslâm şeriatı onlara İç huzuru verir. Bundan dolayı insana daha fazla saygı ve bağlılık telkin eder. Bütün bunların üstünde İslâm şeriatının ilâhî bir orijine bağlı olması onun haklılığını temin eder. Bu da toplumun her ferdine tam bir adaleti sağlar. İslâm, fert ve toplumun haklarını ayrı ayrı herkese emniyet ve güvenlik telkin edecek bir şekilde garanti eder. Çünkü onun yaşamasının temelinde adalet ve herkesin hayrına olması yatar.

 

Gaye

 

Muhammed İkbal; "Kur'ân-ı Kerîm'in hü-kümlerininesas amacı insana Allah ve kâinat ile olan ilişkilerinde yüksek bir bilinç (§uur) kazandırmaktır. Şüphesiz bu kuralların nihâî amacı insanın daha asil bir hayata sahip olmasıdır. Bu hıristiyanlığın aksine İslâm'ın insan toplumunun, devletini, kanunlarını, nizamını ve üretimini koruyup muhafaza etmeye niyet etmiş olmasından ve toplumu anarşinin kollan arasına atmak İstememesi sebebiyledir. Öte yandan İslâm, din ve devlet siyasetini, ahlâkını tek elde birleştirmeyi gerekli görür." (The Reconsîruction of Religious Tho-ugh! in islam).

İslâm'ın amacı, insanlar arasında ayırım yapmadan hepsinin tek Allah'ın kullan olarak yüksek ve mutlu bir hayat sürmeleridir. Bu sebeple fert ve toplumun ıslâhını, insan neslinin huzur ve refah İçinde olacağı ideal bir toplumun -inşâsını öngörür. Bu toplumda, fertler kendi nefislerine, topluma ve Allah'a karşı olan vazifelerini îfâ etmeyi, toplum da mensuplarının saadet ve refahını sağlamayı amaçlar.

Bu Öyle bir toplumdur ki orada kanunlar; bütün üyelerine maddi manevî mutluluk ve refahı garanti etme manasına gelir. Toplumun adâalet, fazilet, kardeşlik, hürmet ve muhabbet gibi iyi hasletleri kazanmasına yardım eder.

Böylece zaman-mekân ve ulus ayırımı yapmaksızın İslâm hukuku, bütün insanlar için gönderilmiştir. Çünkü bütün beşeriyetin hayrını istemektedir.

 

Gelişme

 

İslâm hukukunun asıl kaynağının vahiy olmasına rağmen, kanunları zaman ve mekânın gereklerine göre kendini geliştirmeye muktedirdir. Asırlar boyu İslâm âlimleri ve fakihle-ri birçok yeni meseleye münâsip bir çözüm buldular. Şayet son üç yüzyılda yeni meselelere bir çözüm bulamadılar ve bunun sonucu bir duraklama devresine girdilerse hata sadece âlim ve fakihlere düşmektedir. İslâm şeriatının ve hayat nizamının bu konuda bir eksikliği dahi düşünülemez. Burada şu soru sorulabilir: İslâm hukukunun tekâmülü veya ihyası mümkün müdür? Bonn Üniversitesi Sami dilleri uzmanı Profesör Horten, İslâm felsefesi ve kelâmı konusunda incelemelerde bulunurken aynı soruyu sormuştur. İslâm mütefekkirlerinin sadece dinî sahadaki görüşlerini ircelemiş olan Horten diyor ki, "İslâm tarihi, iki ayrı kuvvetin, yani bir yandan Arî kültür ve bilgisini, diğer yandan da Sâmî dininin kademeli olarak birbiriyle karışması, ahenli bir şekilde birbirine uyması ve karşılıklı derinleşmesi olarak tarif edilebilir. Müslüman daima dinî görüşünü, etrafını çevreleyen halklardan almış olduğu kültür unsurlarına uyacak bir şekilde uyarlamasını bilmiştir. Horten daha sonra diyor ki, 800 yılından 1100 e kadar İslâm'da yüzden fazla kelâmî sistem ortaya çıkmıştır. Bu ise İslâm düşüncesinin esnekliğine olduğu kadar, ilk devir mütefekkirlerinin bitmez tükenmez faaliyet ve çabalarına işaret eden kuvvetli bir delil teşkil eder." Horten şu sonuca varmaktadır: "İslâm'ın özü ve ruhu Öylesine geniştir ki, bunun sınırsız olduğunu söylemek daha doğru olur. Sadece dinsiz ve Allahsız fikirler hariç, etrafında bulunan toplulukların elde edilebilecek bütün görüşlerini benimseyip kendi yapısının bir parçası hâline getirmiş, onların kendine Özgü şekilde ve yönde gelişmelerini sağlamıştır." (Nakleden Dr. Muhammed İkbal, The Reconstruction of Religious Thought in İslam).

islâm'ın hazmedici ruhu, yani başka bir yerden bir şeyi alıp kendinden bir parça haline getirme yeteneği, özellikle hukuk ve adalet alanında kendini göstermiştir. İslâm münekkitlerinden şöyle demektedir: "Muhammedi Şeriatın gelişme tarihini okuduğumuz zaman görürüz ki, bir yanda her çağda İslâm fıkıh âlimleri en ufak bir tahrik üzerine, birbirine çatıp dalâlete düştüklerini ispatlamaya çalışırlarken; diğer yandan da aynı kişiler, gittikçe artan bir fikir birliğiyle, seleflerinin aynı tür anlaşmazlıklarını gidermeye çalışırlar." (M. İkbal, a.g.e.).

Bu İslâm hukukunun bütün yeni fikirleri, sistemleri Özümseyerek, ebedî kalmasından ve ilerlemesinden dolayıdır. İslâm insanlara yeni güçlükler getirmek için değil, cahili gelenek ve âdetlerin onlara yüklediği güçlük, elem ve zahmetleri azaltmak için gelmiştir. Bu açıdan Hz. Peygamber @ hukukumuzun yapısını ve şeklinin ahlâk kurallarını eî-örf kelimesiyle açıklamıştır, örf âdet, alışkanlık, usûl ve adap manalarına gelir. İnsana devamlı tatbik edilişi şekliyle miras olarak gelen, alışkanlık ve âdetlerden doğan herşeye örf denir. Örfler kanun gibi kabul edilir. Örfü genelde din, tarih ve gelenekler vasıtasıyla insanlar kabul etmiş ve üzerinde anlaşmaya varmışlardır. Geleneklerin ve âdetlerin insan üzerinde çok büyük etkisi vardır. İslâm bu etkiyi kabul etmiş ve hukuk sisteminde gelenek ve âdetlere gerekli yerini vermiştir.

Bu da açıkça gösterir ki hukuk halkın âdet, alışkanlık ve geleneklerini hesaba kattığı için, üzerine ulusların inşâ edildiği bütün sistemlerin temelidir. Eğer bir devlet hukuk sisteminin, halkının âdet ve geleneklerinin temsilcisi, zaman ve mekânın değişen ihtiyaçlarına cevap verebilmesini ve ilerlemeye açık olmasını istiyorsa, kanun yaparken halkının âdet ve geleneklerini gözardı edemez. Toplumların örf ve âdetlerine aykırı ve onlara ters gelen herhangi bir kanunun zorla kabul ettirilmesi İslâmî ahlâkın maksadına aykırıdır. Kur'ân birçok vesilelerle örf prensibinin ruhunun insanların faydasına olduğunu açıklamıştır. Bakara suresinde kadının mehri ile ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır: "Onları faydalandırın (bir miktar birşey verin) Eli geniş olan, kendi gücü nisbetince, eli dar olan da kendi kaderince güzel bir şekilde fayda-landırmah (herkes gücü ölçüsünde bir şey vermeli)dir. Bu iyilik edenlerierine bir borçtur." (2: 236). Bakara suresinde, boşanmış kadının muhafazası hakkında şöyle buyurul-maktadır: "Boşanmış kadınların uygun olan geçimlerini sağlamak, (Allah'ın azabından) korunanlar üzerine bir borçtur." (2: 241). Kadının mehri hakkında Nisa suresinde "... velilerinin izniyle onlarla evlenin, meliklerini de güzelce (örfe uygun bir şekilde) (ma'rûf) verin..." (4:25) buyurulmaktadır. Talâk sûresinde, kadınların çocuklara süt vermelerinin bedelinin Ödenmesi hakkında şu ifadeler yer alır: "(Boşadığınız) kadınlar... sizin için (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara ücretlerini verin ve aranızda (ma'rûf) güzellikle konuşup anlaşın..." (65: 6). Yetimlerin buluğ çağana erinceye kadar mallarını koruyan kimselerin ücreti konusunda ise şöyle denilmektedir: ...Büyüsünler diye alıkoyup israf ile tez elden onların mallarını yemeğe kalkmayın. Zengin olan çekinsin; yoksul olan da uygun (ma'rûf) şekilde yesin..." (4: 6).

Buradaki ma'rûf (örf) kelimesi, o toplumdaki genel örflerdeki miktarı makul ve uygun görür.

Fakat burada bir ikaz vardır. Yukarıdaki müsaade, insanların örf ve âdetlerinin âdil ve muteber olduğu müddetçe geçerlidir. İslâm'ın temel ilkeleriyle çelişen her şey bu örflerden arındırılır, ancak âdil ve faydalı olan örf ve âdetler-gelenekler bu toplumun İslâm hukukuna dahil edilir. Meselâ Hz. Peygamber @, Arapların evlilik sözleşmesini (nikâh) devam ettirirken, bu akdin hoş olmayan âdetlerini ortadan kaldırdı. İslâm hukuk sisteminde örfleri gerçek yerine koydu. Böylelikle bu tür bîr eleme, daha sonraları İslâm'ın diğer ülke ve ırklara yayılmasıyla İslâm hukukunun mahallî örf ve âdetlerle bütünleşmesini temin etmiştir. Bu usûl, çeşitli halkları fikir emperyalizminden ve hukukî baskıdan korumak için gerekli görülmüştür. Aynı zamanda bu İslâm hukukunun esnekliğini ve başka topluluklara ayarlanılabilirliğini göstermektedir.

Bu görüşü destekleyen diğer bir faktör de İslâm'ın evrensel olmasıdır. Onun rehberliği, sadece bir ırk, ulus veya bölgeye has olmayıp bütün insanları kapsamaktadır. Bütün insanlığın iyiliği ve refahını öngören İslâm hukuku yüzyıllar boyu insanlara faydalı olmayı amaç edinmiştir (Muhammed Yusuf Musa, a.g.e.). Bu yüzden İslâm hukuku, farklı milletlerin durumlarını, ihtiyaçlarını tabiî bîr şekilde özümler, onlarla bütünleşir; böylece bu ilâhî kanunlar daima taze, dinç kalır aynı saygı ve cazibeyi her zaman telkin eder. İslâm hukuku, Kıyamet gününe kadar beşeriyetin hizmetinde olup onların her çeşit münasebetlerini ve problemlerini çözümlemek üzere gönderilmiştir. Bu yüzden Allah Teala sadece, insanların fıtrî kabiliyet ve eğilimlerinin ilgilendirdiği konularda genel prensipler koymuştur. Bu genel prensipler zaman ve mekândan etkilenmezler, yeni durum ve sistemleri özümle-yip onların genel ve esas yapılarını değiştirmeden onlarla bütünleşecek vasıtaları sağlarlar. Bu yolla İslâm vahyî görünüş ve çeşnisini korurken aynı zamanda yeni ve faydalı fikirleri de kendine katar. Dr. Muhammed İkbâl, "Bu çerçevede dikkat edilmesi gereken önemli nokta Kur'ân'ın dinamik görünüşüdür. Böyle bir yapıyla Kur'ân'ın ideal bir gelişmeye aleyhtar olmasının düşünülemeyeceği açıktır. Sadece şunu unutmayalım ki hayat bir değişim değildir, basit ve kusursuz da değildir. O vasıfları arasında himaye unsurlarım da bulundurur. İnsanoğlu yaratıcı faaliyetlerinden ve enerjisini hayatın yeni alanlarını keşfetmeğe yoğunlaştırırken kendi yayılmacılığından bir rahatsızlık duymaktadır. İleri hareketinde bazen geriye dönüp, biraz da endişeyle beraber, dahilî yayılışıyla yüz yüze gelmekten kendini alamaz. İleri hareketteki insan ruhu, zıt yönde çalışıyor görünen güçler tarafından engellenir. Bu sadece hayatın sırtında, kendi mazisinin ağırlığı ile hareket ettiğini söylemenin başka bir yoludur. Herhangi bir sosyal değişiklik sebebiyle himaye güçlerinin değer ve fonksiyonları gözden kaybedilemez."

Dr. İkbal şöyle vurgulamaya devam eder: "Kur'ân'ın temel öğretilerine organik bir nazarla bakarsak, modern rasyonalizm, mevcut oları kurumlarımıza yaklaşmalıdır. Hiç bir toplumun mazisini bütünüyle reddetmeye gücü yetmez. Çünkü mazi, o toplumun şahsî kimliğini oluşturur. İslâmî bir toplumda eski kurumların ıslahı meselesi daha bir incelik arzetmektedir ve ıslahatçının sorumluluğu Çok ciddî bir yönü içermektedir. İslâm nitelik °larak sınır tanımaz; karşılıklı muhalif birçok güün mensuplarını, beşeriyetin birliğinin son örneğini teşkil edecek şekilde olan bu atomik kütleyi, kendi varlığının şuurunda bîr topluma dönüştürecektir. Bu görev son derece güç bir iştir. Bununla birlikte İslâm'ın iyi tasarlanmış kurumları büyük ölçüde bu işi başarmış, bu farklı grup ve toplumlar arasında müşterek bir idare şuuru uyandırmıştır."

Dr. İkbâl şöyle devam eder: "Böyle bir toplumun gelişiminde; yeme içme, temizlik pislik gibi değişmez ve zararsız sosyal kurallar bile kendine has bir hayat değerine sahiptir. Bu yüzden böyle bir topluma kendine has bir as-liyyet kazandırır; Üstelik çok karışık özelliklere sahip böyle bir toplumda farklı grup ve kuvvetlerin karşılaştığı dahilî ve haricî birliği teminat altına alır. Dolayısıyla bu kurumların tahlilinde bu kurumları ele almadan önce İslâm'ın vücuda getirmiş olduğu tecrübelerin azami önemine vâkıf olmuş olur. Bu yapıya şu veya bu ülkenin menfaati veya faydası açısından değil, insan hayatında zamanla işlenerek ortaya çıkan daha büyük bir hedef açısından bakmalıdır.

İslâm'ın hukukî prensiplerine yeniden dönerek İkbal şöyle demektedir: "İnsan düşüncesine ve kanun yapma faaliyetlerine açık yer vermeyen bu ilkelerin muazzam genişliği, adeta insan düşüncesini bir uyarıcı olarak hareket eder. Daha evvelki fıkıh âlimlerimiz çoğu zaman bu esastan hareket ederek bazı fıkıh sistemlerini geliştirmişlerdir. İslâm tarihi uzmanlarının gayet iyi bildiği gibi, sosyal veya siyasî güç olarak, İslâm'ın zaferlerinden yarısından fazlası bu âlimlerin fıkıhtaki keskin zekâları sebebiyledir. "Romalılarla beraber" der Von Kremer; Araplardan başka kendilerini, üzerinde bu kadar dikkatle çalışılmış, bir kanun sistemine sahip olarak vasıf-landırabilecek başka bir kavim daha yoktur."

 

Gelecek Nesillerin Vazifesi

 

Şimdi şu soru akla gelir: Madem ki önceki nesiller hukuk sistemlerini zamanın ihtiyaçlarına ve durumlarını uygun hale getirmek için uğraşmışlardır, sonraki nesiller de kurumlarının, sosyal ve siyasî yapılarının canlılığını ve geçerliliğini muhafaza için neden bu çalışma-yi devam ettirmesinler? Bu fıkıh ekolleri kesin bir sonucu mu ifade eder? İslâm hukuku sadece bu dört fıkıh ekolüyle mi sınırlandırılmıştır? İçtihada artık gerek yok mudur? Bu ve benzeri sorular düşünenlerin ve samimi müslümanların zihnini kurcalamaktadır. Müslümanların daimi surette bozulması, durgunluğu ve ihtilafları yine kendilerini üzmektedir. Öyle görünmektedir ki sorumlularımız tedrici fakat hızla kötüleşen bu durumumuzu düzeltmek için en küçük bir gayrette bulunmamakta, hatta olanların farkına bile varamamaktadırlar. Meseleyi Kur'ân ve Sünnet açısından mantıkî olarak alırsak, önceki fıkıh âlimlerinin yaptığı gibi, şimdiki müslümanların da kendi hukuk sistemlerini geliştirmesinde hiçbir ahlâkî ve fıkhı engel görünmemektedir. Onlar da bu amaç için atalarının sahip olduğu aynı haklara hâizdir. Daha Önceki fıkhî ekolleri örnek alarak veya bazen ilavelerle, lüzum görüldüğü takdirde bir takım düzeltmelerle Önceki ekollerin üzerine bina ede-. rek, bugünkü müslümanların da kendi hukuk sistemlerini geliştirmelerine hiç bir engel yoktur.

Bu meselede görüşümüz, ne Allah'ın Ki-tab'ında, ne Peygamber @'in sünnetinde veya diğer İslâm hukuku kaynaklarında, Hz. Peygamber @'in özellikle izin vermiş olduğu iç-tihad'ı yasaklayan hiç bir müeyyide olmaması gerçeğine dayanmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi bu hareket tamamen İslâm'ın evrensel ruhuyla uyum içindedir. Dr. İkbâl şöyle belirtmektedir: "Kur'ân'da hayatın ilerleyici bir yaratılış sürecinden ibaret olma öğretisi, her neslin ataları tarafından yol gösterilerek, fakat engel olunmadan kendi sorunlarını yine kendileri tarafından çözümlemelerini gerektirir.

Bütün fıkıh âlimleri ve diğer fıkıh ekollerinin kurucuları Kur'ân'dan ve Sünnet'ten getirdikleri farklı delillerle birbirlerine muhalefet etmişlerdir. Kim bir imamı taklid ederse bu sahihtir, bir imamın görüşünü bırakıp diğerinin veya mezhebin görüşünü taklid etse bu da sahihtir. Hiçbir imamın mezhebini takip etmeyip Kur'ân ve Sünneti takip etse, bu da sahihtir. Gerçekte imamlara tâbi olmak, Hz. Pey-gamber'e itaat ve tâbi olmadaki gibi farz değildir. Zaruri olan ancak Kur'ân'a ve Sünnet'e tâbi olmaktır. Hiç kimse Kur'ân'a ve Sünnet'e tâbi olmadıkça hakiki mü'min olamaz, bu kaynaklardan başka doğru yol ye rehber bulamaz. (İbni Teymiyye, el-Furkân).

Kaldı ki bu fıkıh ekollerinin kurucuları da, hükümlerinin, yorumlarının ve muhakemelerinin, son hükümler olduklarını iddia etmemişlerdir, edemezler de. Ebu Hanife'nin şöyle dediği rivayet edilir. "Delilimi bilmeyen bir kimsenin, benim sözüme dayanarak fetva vermesi doğru olmaz.". Ve yine o bir fetva verdiğinde şöyle derdi: "Bu, Nûman ibn-İ Sâbit'in (kendisini kastediyor) görüşüdür. Bu bizim ulaşabildiğimiz en güzel sonuçtur. Kim bundan daha güzel bir sonuca ulaşırsa, elbette ki ona uymak daha isabetli olacaktır." İmam Mâlik de şöyle derdi: "RasÛluüah @'den başka istisnasız herkesin sözü kabul de, red de edilebilir." Hâkim ve Beyhakî, İmam Şafiî'den şöyle dediğini nakletmişler-dir: "Hadis sahih olduğu zaman, benim mezhebim odur." Başka bir rivayet de: "Benim sözümün, hadise ters düştüğünü görürseniz, siz hadisle amel edin ve benim sözümü duvara çalın." demiştir. Bir keresinde yakın bir arkadaşına: "Ey İbrahim! Her dediğime uymaya kalkma. Kendini de hesaba katarak o konuyu araştır; çünkü bu dindir (sorumluluk ister)." demiştir, o şöyle derdi: "Rasûlullah @'den başka, kalabalık da olsalar, ne insanların görüşü ne kıyas ne de bir başka şey hakkında herhangi bir delil vardır. Allah ve Rasûlüne teslimiyetle itaattan başka bir şey yoktur." İmam Ahmed şöyle derdi: "Allah ve RasûlÜ'nün yanında hiçbir kimsenin sözünün değeri olamaz." Yine o, bir adama şöyle demiştir: "Ne beni, ne Mâlik'i, ne Evzâî'yi, ne Nehaîyi, ne de bir başkasını taklit et! Hükümleri, onların aldığı yerden; Kitap ve Sün-net'ten al!" (Şah Veliyyullah, Hüccetullahi'l-Bâliğa.c. 1)

Aynı görtüşte olan Dr. İkbâl: "Günümüz islâm hukukçularının, değişen hayat şartları ve kendi tecrübeleri ışığında temel hukukî prensipleri yendien yorumlamak istemeleri tamamen yerindedir. Hanefî mezhebi bu tartışmanın sonuçlarını kendine iyice sindirmişti; kendi ilke ve kuralları bakımından tamamen hür olup diğer İslâm fıkıh mezheplerinin hepsinden daha yüksek bir yaratıcı intibak gücüne sahiptir. Ancak bugünkü Hanefî fa-kıhleri, tıpkı İmam Ebu Hanife tenkitçilerinin, müşahhas olaylar üzerine verilen hükümleri ebedîleştirdikleri gibi, kendi mezhebinin ruhuna aykırı olarak İmam Ebu Hanife'nin yolunu ebedileştirmişlerdir. Hanefî mezhebinin temel ilkesi olan kıyas hakkıyla anlaşılıp uygulanacak olursa, İmam Şafiî'nin de haklı olarak ifade ettiği gibi, Kur'ân-ı Kerîm hükümlerinin sınırları içinde, tamamen hür olan içtihadın sadece diğer bir adıdır. İlke olarak önemi de, Kadı Şevkânî'nin de belirttiği gibi, bir çok fakihe göre, Hz. Peygamber @'in saadet devrinde bile caiz görülüyordu. Bu itibarla, içtihad kapısının kapanmış olması, sadece kısmen İslâm'da fıkıh kavramının billurlaş-mış olmasından, kısmen de, özellikle manevî çöküş döneminde, büyük düşününleri putlar haline getiren zihnî tembellik yüzünden meydana gelen bir efsanedir."

Dr. İkbal şöyle devam ediyor: "Eğer daha sonraki fakihler bu efsaneyi savunmuşlarsa, bugünün İslâm'ı, bu zihnî hürriyetin gönüllü teslimiyetine boyun eynıeye mecbur değildir. Serahsî hicrî onuncu yüzyılda haklı olarak şöyle yazmaktadır: "Eğer bu efsaneyi savunanlar, daha sonraki yazarların yolunu tıkayan birçok güçlüklere karşı eski yazarların elinde daha çok kolaylıklar vardı demek istiyorlarsa, bu tamamen anlamsız bir sözdür. Çünkü içtihadın eski fâkihlerden ziyade sonraki fakihlere daha kolay olduğunu görmek için büyük bir anlayışa gerek yoktur. Gerçekten Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber @'in Sünnet'i o kadar toplanmış ve çoğaltılmıştır ki, bugünkü müçtehidin elinde gerektiğinden çok daha tefsir ve tevil malzemesi vardır."

Dr. İkbal şu sonuca varır. "Ümid ederim içti-had konusundaki bu kısa bahis size, ne temel fıkıh ilkeleri, ne de bugün elimizde bulunan fıkıh sistemleri içinde mevcut hareket tarzını haklı çıkaracak bir şeyin bulunmadığını göstermiş bulunuyor. Şimdi İslâm âlemi, derine inen düşünce ve yeni tecrübelerle donatılmış olarak, önlerine açılan yolda, İslâm fıkhını yeniden kurma işini cesaretle ele almalıdır. Bu işin ise sadece günümüz şartlarına uyarlanmasından çok daha ciddî ve önemli olduğu unutulmamalıdır. Batının ve Müslüman Asya halkları tarafından geçirilmekte olan yeni ekonomik tecrübe, İslâm'ın arzettiği derin anlamı ve karşılaşacağı kaderi gözümüzün önüne sermelidir. İnsanlık bugün üç şeye muhtaçtır: Kâinatın manevî bir yorumu, ferdin manevî hürriyeti ve manevî bir temel üzerinde beşeriyetin gelişmesine yön veren evrensel nitelikteki temel prensipler.

Günümüz Avrupası şüphesiz bu temellere dayalı idealist sistemler inşâ etmiştir. Ancak salt akıl yoluyla ortaya konan gerçeğgin, ancak ve ancak şahsî vahiy ve ilhamın doğurduğu o iman ve inanç ateşini yakmaya gücü yetmediği tecrübelerle sabit olmuştur. Salt aklın insanları çok az etkilemesinin, buna karşılık dinin fertleri her zaman yükseltmesinin ve toplumları toptan değiştirip maneviyata sev-ketmesinin sebebi budur. Bu itibarla Avrupa felsefesi, kendi hayat çerçevesinde hiçbir zaman yaşayan bir faktör haline gelememiştir. Bunun neticesi ise, yegane işi, zenginin çıkarına yoksulu sömürmekte olan ve birbirine karşı müsamahasız demokrasiler aracılığıyla kendini arayan sapık bir ego veya benlik olmuştur. İnanınız ki, bugün Avrupa, insanlığın ahlâkî gelişmesinde en büyük engeldir. Diğer yandan, İslâm vahiy ve ilham temellerine dayandığı için hayatın derinliklerinden hitap e-derek, belirgin olan görünüşünü daha da derinleştiren nihai fikirlere sahip bulunmaktadır. Bir müslüman için hayatın manevî temeli iman ve inançtır ki, aramızda en aydın olan kimse bile uğrunda kolaylıkla canını feda edebilir. Bunun dışında, insanoğlunu etkisi altına alacak başka bir vahyin artık gerçekleşmeyeceği yolunda İslâm'ın temel görüşü sebebiyle, dünyanın en büyük hürriyetine sahip kitlelerden biri olmamız gerekir. İslâm öncesi Asya'nın manevî esaretinden çıkmış olan ilk müslümanlar bu temel görüşün gerçek manasını anlayacak durumda bulunmuyorlardı. Ama bugünün müslümanı kendi durumunun ne olduğunu takdir edip, nihai ve temel ilkelerin ışığında sosyal hayatını yeniden kursun. Şimdiye kadar müslümanlığın kısmen tezahür etmiş olan gaye ve hedefleri içinden İslâm'ın son hedefi olan "manevî demokrasiyi" çıkarıp geliştirsin. {The Reconstruction of Religious Thought İn islam).

Bu yol müslümanları yüzyıllarca yaptıkları körükörüne taklitten, kurumlarını, sosyal ve siyasî sistemlerini cehaletin karanlık vadilerine atan taassuptan kurtaracak tek pratik ve gerçekçi, yoldur. Kendilerini icatçı İşlere yöneltecek bir saik bulamadıkları bu bozulma ve duraklama devresinden müslümanlar ancak bu şekilde kurtulacaklardır.

 

İnkâr Edilemeyen Gerçek

 

Şüphesiz ki İslâm hukukunun hükümleri (Şeriat kanunları) Kur'ân ve Sünnette dayanmaktadır. Şimdi, muhtelif fıkıh ekollerinin katkısı olan ayrıntıları ve hassas noktalan hariç tutarak, Kur'ân'ın ve Sünnet'in emirlerini yeniden toplamak kesin ve düzgün bir şekilde Şeriat kanunlarını acilen yeniden tanzîm etmek gereklidir. Mezhepler, İslâm fıkhına ve zamanın ihtiyaçlarının karşılanmasında büyük katkıda bulunmalarına rağmen, ne Kur'ân'ın ne de Sünnetin bir parçası değildirler. Zaten daha Önce de belirtildiği gibi mezhep imamları da böyle olduğunu hiç bir zaman iddia etmemişlerdir. Üstelik ne imamlar ne de onların takipçileri hükümlerine bir kesinlik atfetme mislerdir. Hükümde kesinlik ancak Kur'ân ve Sünnet için geçerli olan bir imtiyazdır. Bu yüzden İlâhî Kanunların evrenselliği yanında, onun bütün şartlarda ve asırlarda insanın fikrî, sosyal gelişmelere ayak uydurabileceğini gösterecek şekilde yeniden biçimlendirilmesi gerekir.

Bu konuda muhtelif mezheplerin Kur'ân nasslannı çeşitli tefsirleri, İslâm şeriatının gelişim tarihini göstermesi açısından çok güzel hizmet edebilir. Bu günümüz âlimlerimize, Kur'ân'daki nasslardan günümüz ihtiyaçlarına uygun hükümler çıkarmalarında yardımcı olabilir. Başka bir ifadeyle, o zaman, şeriatımızı orijinal kaynağından yeniden almış olacağız. (Kanun koyucu bizzat kendisi kullarına Kur'ân'daki nasslarla neyi emretmiş ise) ebediyet ve evrensellik ancak ve ancak Şeriat kanunlarının olduğundan, dereceleri ne kadar yüksek olursa olsun kişi veya gruplar, bu vasfı, Kur'ân'dan çıkarmış oldukları kendi hükümleri için iddia edemezler.

Hanefi, Safi ya da başka bir mezhep gelecekte bu evrensellik vasfını kendileri için iddia edemezler. Bu ancak nasslarda olduğu gibi, Allah'ın kanunlarına ve Sünnete mahsustur. Bütün diğer teşebbüsler, değişen durum, zaman ve mekânlarda ortaya çıkan talep ve zaruretleri karşılamak için ortaya çıktığından ebedî değildir. İslâm'ın dahilî ve evrensel özelliklerini muhafaza etmenin tek yolu, Allah'ın gerçek şeriatını (Kur'ân'da ve sünnette yer aldığı şekilde) geleneksel fıkıhtan ayırmaktır. Şu anda İçinde bulunduğumuz durgunluk ve bozulma devresinden çıkmanın ve son üç veya dördüncü yüzyılda yapılan geleneksel İlavelerle kaybedilen yeni manevî gücü kazanmanın yegâne yolu budur. Müslümanların İslâm'ı ve adıdesinin gerçek manasını anlaması, kültürel durgunluğunu yenip şeriatın İslâm devletinde ve müslüman halk içinde yaşayan bir güç haline getirilmesi ancak bununla mümkündür.

Bu arzu İslâm kanunlarının genel prensipleri için bir iskelet teşkil edecektir. Bu prensiplerden Müslümanlar, beşikten mezara günlük hayatlarım düzenleyecekleri ayrıntılı kanunları tanzimde yaratıcı güçlerini inkişâf ettireceklerdir.

İslâm'ın evrensel düşüncesini günlük hayatta tatbik edilir hâle getirmek veya tercih ederlerse onu tatbik ettirmemek günümüz İslâm nesline düşmektedir (Dr. Muhamrned Esed, The Principles of State and Goverment in İslam, 1980).

 

Uygulamaya Açık Bir Teklif

 

Bütün hayat sistemleri ideolojik olduğu kadar tatbikinde de, baştanbaşa bir kontrole ve onarıma gerek duyar. Aydın sınıfının, hem manevî hem fıkhî alanlarda böyle bir hareketin gerekliliğine, gerçek ve samimi bir şekilde inanmasının yanısıra, vahyin kaynağıyla aramızda bir mesele olmaksızın, bütün sistemlerimizi normal ve sağlıklı temeller üzerine oturtacak, bu işleri yapacak bir arzu duyması gerekir. Çünkü vahiy, dinin rehberliğinde İnsanın gelişmesinde ona yardımcı olan dahilî bir rehberlik kaynağıdır. Bu amaç açısından manevî liderliklerin manevî sistemlerin mahiyeti, yapısı ve metodları üzerinde tahlilî bir şekilde düşünmeleri zarurîdir. Ortadaki durumun, teoride ve uygulamada başarı oranını önceden tahmin etmeli ve Hz. Peygamber @ tarafında Kur'ân ve Sünnet şeklinde vasiyyet edilen manevî gerçeklerle bu durumu karşılaştırmalıdırlar.

Eğer manevî sistemlerinin hem ideolojik alanda hem de pratikte vahiy ve maneviyattan sapmış olduğunu görürlerse, diğer sistemlerden alınmış olan bu bozuk fikir, anlayış ve yöntemleri bir kenara atıp Rehberliğin İlâhi temellerine yeniden dönmelidirler. Bu işlemler sırasında her ne kadar arzu edilmese ve acı verici de olsa takip olunan anlayışlar, çok hürmet gören şeyhlerin metodları, manevî halkaların liderleri tahlil edilmelidir. Hakikati ve Allah rızasını arayanlar için, bu işlemlere, hiçbir merhamet, acıma hissi engel olmamalıdır. Bu maneviyatımızın (Kur'ân ve sünnet) orijinal kaynaklarıyla ilişkimizi koruyabilmemiz için yapılması gerekli bir görevdir. Manevi liderlerin, orijinal kaynağın nurunu, yüzyıllarca bulandırmış ve donuklaştırmış olan bu kiri uzaklaştırmadaki başarılan bütün müslümanların başarısını tayin edecektir. Manevî ve sufiyâne şuurumuzda samimi olarak yeni bir ruhu ve gayreti canlandırıp kuv-vetlendirmedikçe, muhtemelen, ancak "orijinal kaynak"tan gelebilecek olan yüksek çaptaki bu manevî liderliği sağlayamayacaklardır. Ne kendileri mükemmel ölçülere ve takvaya erişebilirler ne de müridlerine güzel amel ve hareketleri telkin edebilirler. İslâm sadece düşünce ve teoriden ibaret olan insan

hayatında fikir ve uygulama alanında rol oynamayan bir maneviyatı tasvip etmez. Gerçekte İslâm maneviyatı Allah'ın izni ile, gerçek olan dünyanın incelenmesinden ve gözlenmesinden gelir. Hakikatler üzerinde çalışmak ve düşünmek ancak insanın zihnini fizikî sınırların ötesindeki âleme yöneltebilir. Fizikî âlem, insan hislerine esas gerçeğin göstergesi durumunda olan sayısız harikuladelikler ve sırlarla doludur. Böylece maddî dünya üzerinde tefekkür etme insanı Yaratıcının büyüklüğünü ve azametini anlamaya sevk eder. Ona hayatında inkılâb yapacak, hayatında yeni bir amaç ve gayret verecek olan bir maneviyat hissini telkîn eder.

İslâm bütün öğretileri vahye dayanan tek dindir. Eğer ibadetler, Hz. Peygamber @'in sahabelere aşıladığı aynı ruhla yapılsaydı şahıslar arasında daha yüce ahlâkî ve manevî özelliklerin büyüyüp gelişmesinde mucizeler gösterebilirdi. Böyle yapılan ibadet insanı Allah'a yaklaştırır ve O'nunla olan ilişkilerinde kuvvetli bir âmili gösterirdi. İnsanın manevî mükemmelliğe ve ahlâkî faziletlere sahip olmasını mümkün kılar, insanlar arasındaki ilişkiyi kökünden değiştirerek toplumu ve sosyal sistemimizi mükemmel ve dayanıklı bir temel üzerine bina edilmesini sağlardı. Kur'ân'm mesajı ortada fakat manevî liderlerimiz ondan yapıcı şekilde faydalanamamaktadırlar. Her yerde açıklandığı gibi Allah'ın kullarına daveti daima açıktır: "Kullarım, sana benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Dua eden, bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. O halde onlar da bana karşılık versin (benim çağrıma uysunlar, bana inansınlar ki, doğru yolu bulmuş olalar." (2: 186); "Rabb'iniz buyudu ki: 'Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluğa tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir." (40: 60). İnsan nerede ve ne zaman İsterse onunla ilişki kurabilir: "Rabb'ini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle, sabah akşam an, gafillerden olma!" (7: 205). Bu davet günün veya gecenin herhangi bir zamanında yapılan duaya icabet için, şartsız ve ilâhî bir vaadi taşır: "İman eden ve sâlih amel işleyenlerin dileklerini kabul eder; lütuf ve kerimnden onlara, daha fazlasını verir..." (42: 26).

Hz. Peygamber <S>, Cibril hadisi olarak bilinen hadislerinde ihsariı açıklarken "Sanki görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görüyor" ifadelerinden anlaşıldığı gibi, kul eğer arzu ve onu yapacak kuvvete sahipse namazlarda Allah ile karşı karşıya gelebilir ve ona kalbini açabilir.

Bütün  bu  fırsatlar,  insanın  zamanın  ve mekânın değişen meydan okumalarına cevap verebilmesi akîdevî ve pratikteki meselelerini çözebilmesi manevî şuurunu ve mükemmelliğini en yüksek seviyede tutabilmesi için sağlanmıştır. Bu fırsat, Allah ile manevî bağı canlı tutacak olan insan enerjisini ve arzusunu yeniden canlandırmayı ve kuvvetlendirmeyi hedef almışlardır. O Allah ki daima canlı ve her şeye kadirdir. Müslüman liderler ibadetlerin gerçek ruhunu taşıdıkları sürece rehberliklerinin gücü ve tazeliği zamanın ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu. Fakat ibadetleri gerçek ruhunu kaybeder kaybetmez Allah ile olan ilişkileri zayıfladı ve müslüman yığınlara gerekli olan doğru rehberliği sağlamada etkisiz kaldılar. Yavaş yavaş müslümanların manevî ve ahlâkî seviyeleri düştü bu düşüş kendini kurumların ve hayat nizamlarının dejenere olup kötüleşmesinde kendini açıkça göstermiştir.

Burada şunu da belirtmeliyiz ki, ibadetsiz gerçek bir İslâmî ruh elde edilemiyeceği gibi, İbadetlerin amaçlarını, hikmetlerini ve pratikteki manalarını anlamadan, görünüşteki şekillerini yerine getirmekle insan yaratılış amacını yerine getirmiş olmaz. Ki Allah insanları dünya üzerinde kendi adına etkili ve yaratıcı bir halifeliği tesis etmeleri için halketmiştir. İnsanın yaratılışından önce, melekler, bu ibadet şekliyle ilgilendiler. Kur'ân bu gerçeğe şu ayetlerle değinir: "Bİr zamanlar Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti. (Melekler:) 'Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi (halife) yapacaksın? Oysa biz seni överek teşbih ediyor ve seni takdis ediyoruz!' dediler. (Rabb-'in): 'Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.' dedi." (2: 30). Böylece Allah meleklere onların, inşanın halifelik'vazifesinin hikmetini ve felsefesini anlayamayacağını açıkça bildirdi. Melekler Rabb'lerinin emirlerini itaat ile ve ihlasla yerine getiriyordu ama bu ibadetleri Allah'ın istediği amaç için yeterli değildi. Allah Teâlâ, meleklerin yaptığı ibadetten daha değişik bir şey İstiyordu. Allah, insanı yarattı, ona kendi isteği ve iradesiyle, meleklerde ve diğer varlıklarda olduğu gibi zorlamaksızın itaat ve isyan olarak kullanabileceği kuvveti verdi.

İslâm'da namaz, oruç ve diğer ibadetler hayatın bir parçası olup onlardan ayrı değildir. Mesela yönetim, yargı, ahş-veriş, savaş ve barış gibi uluslararası olaylar kısacası insanın bütün sosyal kurumları İbadetlerden ayrı değildir. Namazda imamlık yapan aynı zamanda, devlet meselelerinde, mahkeme kararlarında, ticaret işlerinde yönetim ve hukukta söz sahibi olabilir. İslâm, parçaları birbirinden ayrılmayan bütünlükçü ilâhi bir nizadır.

Beşiktan mezara Allah'ın emirlerine ve rızasına uygun olarak yapılan bütün işler bir çeşit ibadettir. Bu İslâm'da zühd ve takva olarak kabul edilir. Bu kitabın sonraki bir bölümünde zikrolunacağı gibi, ibadet bütün kâinat sisteminde insanın genel tutumunu yansıtır. Eğer insan ibadetin bu çeşidine gerçek anlamda riayet ederse, sadece kâinatın iç hukukuna tam bir uygunlukla adalet ve mizan (denge) unsurlarını yerine getirmiş olmaz, aynı zamanda insanın manevî bilincini "diri tutacak, zamanın ve mekânın İhtiyaçlarına göre onu tam kapasitede çalıştıracak olan ibadetin pratik faydalarından da istifade etmiş olur. Manevî liderlerimiz müslümanlara ibadetlerini gerçek manada yapabilecekleri rehberliği sağlayamaz -ibadetlerle, günlük hayattaki meseleleri ve dini oluşturan sistem ve kurumlar arasında irtibat kurumazlarsa; müs-lümanları manen ve ahlaken yükseltecek, sosyal sistemlerini yönetecek ve güç ve motivasyonu aşılayacak yeni ruhu canlandırmaları mümkün olmayacaktır.

Bunun gibi, hukuk uzmanlarımız, modern teknoloji ve sanayinin getirdiği yeni, karmaşık problemleri çözmede usûl ve yaklaşımlarının yapısı üzerinde yeniden düşünmelidirler. Bu âlimlerimiz Kur'ân ve Sünnet'in rehberliğini altında, özellikle şeriatın muhtelif emirlerindeki illet (sebeb) ve mesâlihi (fayda) bulmaya çalışmalıdır. Muhakkak ki Allah Teâla, hikmetini bilemesek de, bütün emirlerini bir hikmet ve güzeliğe bina etmiştir. Fa-Her ne kadar hikmetini bilip-anlamasak da emirler uyulması açısından zorunlu olup, faydalarını ve hikmetini bilmemiz de gerekli değildir. Bununla birlikte hukukçularımız için, şeriatın hükümleri üzerinde doğru şekilde yorum yapabilmeleri, doğru olarak çeşitli durumlarda uygulayabilmeleri ve bu hükmün hikmeti, güzelliği üzerindeki şüpheleri giderebilmeleri İçin şeriatın emirlerinin hikmetini bilmeleri gereklidir. Şeriat hükümlerinin bu büyük faydalarını ve hikmetlerini gören kimseler, bazı toplumlar ve zamanlar için ne kadar kapsamlı ve faydalı olursa olsun beşerî kanunların her çağın insanını faydalandıracak dahili hikmetlere sahip olmadığına kânî olacaktır. Bu sadece Hz. Peygamber @'in şeriatının hak oluşunu tesis etmekle kalmayacak aynı zamanda müslümanlarm imanlarını kuvvetlendirecek ve onlara gönül huzuru verecektir. Hz. İbrahim, Rabbinin ölülere nasıl hayat verdiğini kendine göstermesini niyaz etti: "(Allah): 'İnanmadın mı?' dedi. (İbrahim): 'Hayır (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum.') dedi..." (2: 260).

Şüphe yok ki aklî deliller, samimi ve ciddi hakikat arayıcılarının, meseleleri anlamalarında ve kalplerinin mutmain olmasında büyük rol oynarken aynı zamanda Kur'ân ve Sünnet temelleri üzerinde bir hukuk sistemi tesis etmeye yardımcı olurlar. Bu sistem sadece günübirlik problemleri çözmekle kalmaz, zamanın ve mekânın değişen ihtiyaç ve taleplerine de uygundur, ki bu İslâm gibi evrensel olarak tatbîki mümkün olan temel esasları taşıyan bir sistem için çok önemlidir. Kur'ân'ın evrensel olarak uygulanabilmesi için şeriatın genel prensiplerine ve hikmetine ters düşmemek suretiyle bölgelere göre değişen örf ve âdetlere müsade olunmalı, bu prensipler makul ölçülerde ve doğru yorumlan-malıdir. Bununla birlikte âlimler, amelî meselelerde Kur'ân ve Sünnet'in rehberliğinden ve genel prensiplerden en üst derecede faydalanmalıdır. Âlimler vahiy kaynağından faydalanırken, rehber ve tarihî tecrübeler gibi malzemelere de sahiptirler. Artık bunları makûl ölçülerde, yerli yerinde kullanarak mantıkî ve doğru sonuçlara ulaşmak âlimleri düşmektedir. Somut gerçekler bu şekilde yorumlanırsa günümüzdeki problemlerimize mantıkî, faydalı ve en uygun cevabı bulmakla kalmaz, şu eskimiş ve durgunlaşmış kurumlarımıza hür düşüncenin, akim ve araştırmanın orijinal ruhunu geri getirmiş oluruz.

Bu yolla, Sahâbe'nin Hz. Peygamber @'in hayatından getirmiş olduğu çift yönlü inkılâpçı ruhu kendi hayat sistemimizde yeniden canlandırabiliriz. Bir yandan Allah ile yakın alâkamız şahıslarda din şuurunu kuvvetlendirecek, diğer yandan, günümüz problemlerine akılcı ve analitik bir yaklaşım İslâm'ın aklî ve ideolojik felsefesine, onun evrenselliğine yeni bir yön ve güç verecektir. Bütün bu kuvvetler Allah'ın izniyle, önceki müslümanlara sağlanmış olan yeni saikayı yeniden diriltecektir.

Bu açıdan, şunu belirtmeliyiz ki, hukuk bilginlerimiz somut olaylar ile soyut fikirler arasındaki belirli ilmî dengeyi korumalıdır. Kur'ân'daki evrensel kuralların, Hz. Peygamber @ zamanındaki örneklerin ve kıyasın ruhunu temsil edecek şekilde âlimlerimiz hem akılcı hem analitik yeteneklerini kullanarak bir hukuk sistemi inşa etmelidirler. Bu, yenilerin basit ve kontrolsüz muhakemelerine etkili ve kuvvetli bir engelleme yapar. Aynı zamanda İslâm hukuk sisteminde canlılık ve hareketlilik kaynağı olur. Çift yönlü yasama sistemi Vahyî hakikatlerle akıl arasındaki izdivacın ihtiyaçlarını, ideal bir şekilde karşılar." (Dr. Muhımmed İkbal, a.g.e.).

Adalet ve hakkaniyeti esas alan sistemlerle meclis, "şura"ya seçilen insanları temsil etmeli ve bu şûra her İslâm ülkesinin şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun olmalıdır. Diğer bir meclis de o İslâm ülkesinin ihtiyaç ve şartlarına göre seçilmiş veya tayin edilmiş, hukuk ve din âlimlerini temsil etmelidir. İlk planda bu her İslâm ülkesine kendi hukuk sistemini yapmaya imkân verecek, diğer yandan Kur'ân ve Sünnet temelleri üzerinde her nes-Hn ihtiyaçları karşılanmış olacaktır. Gelecek nesiller de devamlı şekilde karşılaştıkları yeni durumlar ve ihtiyaçlar karşısında hukuk sistemlerini bu prensipler üzerine bina edecek ve geliştireceklerdir. (Mevlâna Abdülme-cîd Deryabâdî, Temeddun-i İslâm, İdare-i Edebiyat-i Delhi).

 

Sîret Çalışmalarına Yeni Bir Yaklaşım

 

Hz. Muhammed @'in peygamberliği iki yönüyle araştırılabilir. Peygamber olarak ve bir insan olarak Hz. Muhammed @. Bununla birlikte o Allah'ın elçisidir. Esas görev ve hedefi İlâhi Vahy'in ışığı altında insanlığa rehberlik etmektir. Bu yüzden bir insan olarak hayatının araştırılması, onun peygamber olarak hayatının araştırılmasına bir tamamlayıcı nokta olacaktır. Gerçekten de, onun çok yönlü hayatı, bütün zamanlar için, Allah'a tam bir itaatkârlığm eşsiz örneğidir. Hz. Peygamber @'in her hareketi, Kur'ân'ın tatbikinin canlı bir örneğidir. Bu yüzden Hz. Aişe'nin, Hz. Peygamber'in ahlâkını soran kişiye şu cevabı vermesi şaşırtıcı olmamalıdır. Hz. Aişe: "Kur'ân'ı okumadın mı?'1 şeklindeki karşı sorusuna müsbet cevap alınca: "Onun ahlâkı Kur'ân'dı" demiştir. Başka bir ifadeyle, onun hayatı tamamen Kur'ân öğretilerinin bir izahıydı. Gerçekten de o yürüyen bir Kur'ân'dı. Eğer birisi Kur'ânda tarif edilen hayat şeklini görmek istiyorysa onun canlı örneğini Hz. Muhammed @'in hayatında görebilir. Şüphesiz o, mükemmel insan hayatının tam bir timsaliydi. İmam Mâlik, Ebû Hureyre'nİn rivaye-tiyle Rasûlullah @'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim." (Muvatta ve Müsned-i Ahmed). Câbir, Rasûlullah @'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah beni ahlâkın güzel vasıflarını mükemmelleştirmek ve güzel amelleri tamamlamam için gönderdi." (Şer-hü's-Sünne). Açıkça Hz. Peygamber @, Kur'ân tarafından öğretilen hayatı tatbik etmek ve göstermek için dünyada bir beşer olarak yaşamak zorundaydı; böylece öğretinin hayattaki uygulamalarında diğer insanlara en mükemmel örneği teşkil edecekti. İşte bu Allah Teâlâmn, niye melekleri değil de insanları peygamber olarak gönderdiğinin asıl sebebidir: "(Ey Muhammed!) Biz senden önce de, kendilerine vahyettİğimiz erkeklerden başkasını (peygamber) göndermedik. Bilmiyorsanız zikir ehline (bilen Kitap ehline) sorun. (Onları) açık delillerle ve Kitablarla (gönderdik), sana da bu zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar." (16: 43-44).

Bu ayetler açıkça Kur'ân öğretilerinin sadece şifâen değil özellikle bir peygamber (ki bu insandır) tarafından tatbikî olarak da izahının Önemini vurgular. Peygamberin kendi denetimi ve rehberliği altında bir İslâm toplumu meydana getirmesi ve bu toplumu Kitabın (Kur'ân) kurallarına göre tesis etmesi gereklidir. Peygamberin bu görevinin burada özellikle belirtilmesi, Allah Teâlâ'nin elçi olarak niye insanı seçtiğinin hikmetine binâendir. Yoksa her şahsa ayrı ayn melekler gönderilebilirdi. Fakat böyle olsaydı Allah'ın Kitab göndermesindeki hikmet ve amacı yerine gelmemiş olurdu. Bu amaç da Kur'ân'ı sûre sûre, âyet âyet sunacak, manasını beyan edecek, zorluklan giderecek, itirazları cevaplayacak mükemmel bir insanı gerektiriyordu. Bunların da ötesinde Kur'ân'a itiraz eden ve muhalif olanlara bu Kİtab'm taşıyıcısına yakışır bir şekilde tavır takınacaktır. Diğer yanda Kur'ân'ı hayatın her alanında rehber kabul edenlere, kendi mükemmel hayat şeklini 1,08:4) gözler önüne sererek, onlara yol gösterecektir ve Peygamber, Kitab'in hükümlerine  insanları fert fert ve toplum halinde eğiterek, diğer insanlara canlı Örnekler sunacaktır. (The Meaning of The Qur'an, c. 4, sh. 74-75).

Bu âyet (16: 43), hem peygamber olarak bir insanın gönderilmesi inancını reddedenlerin öne sürdükleri itirazları, hem de Peygam-ber'in açıma gerek kalmaksızın sadece Ki-tab'ın kabul edilmesi gerektiğini söyleyenlerin görüşünü çürütür. Bu ikinci görüş, taraftarları her neyi Öne sürerlerse sürsünler, bu yukarıda ve ayrıca zikredilen pek çok âyete aykırıdır: "Andolsun ki Allah, müminlere büyük lûtufta bulundu: Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, kendilerini yücelten ve kendilerine Kitâb ve hikmeti öğreten bir elçi gön-derdi."(3: 164, 2: 129). Açıkça Kitab'ın ve hikmetin öğretilmesi, hayatların arındırılması devamlı bir dikkati ve mükemmel bir insanın rehberliğini gerektirir. Bu olmadan istenilen hedefe ulaşılması hemen hemen imkânsızdır. Bu yüzden yalnızca mükemmel bir ahlâk ve mizaca sahip olan bir kimse bu göreve seçilemez .

Kur'ân-ı Kerîm'deki şu âyetler Kitab ve Peygamber göndermenin hikmetini şöyle belirtir: "İnkâr edenler: 'Kur'ân, ona bir defada indirilmeli değil miydi?' dediler. Biz onunla se-nİn kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (parça parça indirdik) ve onu ağır ağır okuduk. Onların sana getirdiği her misâle (her bâtıl soruya) karşı mutlaka biz sana, (o bâtılı yok edecek) gerçeği ve en güzel açıklamayı getiririz." (25: 32-33). Bazı ayetler Hz. Pey-gamber'in beşer olmasını ve Kur'ân'ın kademe kademe vahyini şu şekilde açıklamaktadır:

1- Hz. Peygamber'İn onu hafızasına nakşetmesi ve yazılı olarak sunmaktan çok, kavmine ezberden okuması için.

2- Mesaj ve öğretilerin zihinlerde iyice yer etmesi, tedricen ve değişik zamanlarda, değişik üsluplarla okunulan âyetlerden faydalanmaları için.

3- Tarif etteği hayat tarzının tam bir inanç ve  kanaatle  uygulanması  için.   Eğer Kur'ân'ın hükümleri ve vaaz ettiği hayat sistemi topluca ve bir defada bildirilseydi, istenilen seviyede yaşanması mümkün olmazdı.

4- Hak ve bâtıl arasındaki savaşta Hz. Peygamber @'in ve müslümanlarm yüreklerinin iyice cesaretlenmesi için. Bu da ilâhi rehberliğin ve ümit verici mesajların, ortadaki duruma göre gerekli olarak ve gerektiğinde vahyolunmasını icab ettirmiştir. Şüphesiz, eğer Kur'ân bir seferde gönderilseydi bütün bunlar mümkün olmayacaktı. Bu da, Allah'ın, Peygam-ber'ini risaletle görevlendirdikten sonra, onu her türlü zulmün içinde, düşmanlarının ve direnişlerin karşısında yalnız bırakmadığını gösterir. Çünkü Allah bizzat Peygamber'in mücadelesini izliyor, her kritik durumda, karşılaştığı güçlüklerde, ona yol gösteriyordu.

5- Allah sadece, bir yol gösterici Kitap indirip onun öğretilerini Peygamber'i vasıtasıyla yaymayı istemiyordu. Böyle yapmış olsaydı, kâfirler "Kur'ân neden bütün bir kitap olarak bir defada indirilmedi" şeklindeki karşı çıkışlarında haklı olurlardı. Kur'ân'm vahyetmenin gerçek amacı, küfür, cehalet ve günaha karşı Allah'ın bir iman, takva ve ilim hareketi başlatmayı dilemesiydi. Bunun için de hareketi yürütmek üzere bir peygamber seçmişti. Sonra, Allah bir yandan gerektiği zaman ve gerektiği şekilde hareketin rahberine ve takipçilerine gerekli talimatı göndermeyi ve gerekli yolu göstermeyi kendi üzerine almış ve diğer yandan da itirazları cevaplandırma, muhaliflerin şüphelerini giderme, nazil ettiği âyetleri bizzat tefsir veaçıkiama ile yanlış anladıkları noktalan aydınlatma sorumluluğunu da üstlenmişti. Bu yüzden Kur'ân, Allah tarafında vahyedilen farklı hitap ve kaonuş-malann mesjaı olmuştur. Kur'ân, yalnızca bir kanun ve ahlâkî ilkeler kitabı olmaktan öte, farklı durum ve şartlarda, her durum ve şartın gereğine göre, hareketi her safhasında yönlendirmek için parça parça indirilmiş ilâhi bir Kitapdır. (The Meaning of The Qur'an, c. 8, ss. 191-192).

Bu tartışma, zengin-fakir, iş sahibi-iş gören, yöneten'-yönetilen, kısacası bütün insanların gönül huzuruna ulaşmaları, Hz. Peygamber @'in hayatında, ruhlarını aydınlatacak şeyleri bulmaları için onun beşer olması gerektiğini açıkça gösterir. Peygamber bir insan olmalıdır ki, ancak o zaman bütün beşerî faaliyetler sahasında herkese ömek teşkil etsin. Bu ayrıca peygamberin beşer ve peygamber olarak aslında aynı şeyi ifade ettiğini gösterir. İlahi mesajın tebliğinde, bu iki özellik birbirinden ayrılamaz.

Hz. Peygamber @, bu mesajı insanlara Allah'ın elçisi sıfatıyla tebliğ etti. Hayatı boyunca da bu mesajı başkasından beklenilebilece-ğinden kat kat fazla bir gayret ve dirençle önce kendisi uygulamıştır. Her ne zaman başkalarına yeni bir şey öğretse önce onu kendi uygulayıp, diğerlerine örnek olmuştur.

Hz. Peygamber @'in kendisi bizzat beşer şahsiyetin ve peygamberlik görevinin oluşturduğu bir kurumdu. Ne zaman peygamberlik görevini temsil eden bir şey yapsa ya vahyi insanlara bildirmiş veya onun açıklamasını, tefsirini yapmıştır. Mesela müminlerin çeşitli derecelerdeki dini görevleri (farz, sünnet, haram, mendub), onun verdiği bilgilere görey-di. Kur'ân Peygamber @'in bu görevi hakkında gayet açıktır.

1- "Biz her peygamberi ancak, Allah'ın iz: niyle itaat olunması için gönderdik." (4: 64).

2- "Peygamber'e itaat eden Allah'a itaat etmiş olur." (4: 80).

3- "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin. İşlerinizi (amellerinizi) boşa çıkarmayın." (47: 33).

4- "Allah ve Rasûlü, bir işte karar verdiği zaman, artık mümin bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasûlüne karşı gelirse,  apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (33: 36).

5- "Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir." (59: 7).

6- "Sana biat edenler gerçekte Allah'a biat etmişlerdir." (48: 10).

Bütün bu ayetlerden öğrendiğimize göre Rasûl'e itaat etmek gerçekte peygamberlik müessesesini temsil eden Hz. Muhammed @'e itaat etmektir. Burada Peygamber'in Allah'ın elçisi ve onun bir kurumunun temsilcisi olması dolayısıyla, kendisine bu sıfatla itaat Allah'a itaat olarak kabul edilmiştir. Ve her kim Hz. Muhammed @'in temsil ettiği peygamberlik müessesesine itaat etmezse gerçekte o Allah'a isyan etmiştir. Çünkü Muhammed @ sadece Allah'tan aldığı bilgi ve vahyi bize iletir; kendisinden bir şey ilave etmez: "Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o arzusuna göre de konuşmaz. O('nun bildirdikleri) vahyedilen başkası değildir." (53: 2-4). Dinî meselelerde her neyi söyler veya emrederse bu doğrudan Allah'ın bir emridir. Bu yüzden bize emredilen ruh ve mana ile bunları izlemek gerekir. Böyle meselelerde Peygamber @'in emirlerini gereksiz yere tartışan veya itaat etmeyen gerçek mütnin sayılmaz: "Biz her peygamberi, Allah'ın izniyle, ancak kendisine itaat edilmesi 'Çin gönderdik..." (4: 64). Onlar Rasûlullah @ in hükümlerine karşı gelirken kendilerini  müslüman olarak isimlendirebilirler: ır, Rabbine andolsun ki, aralarında çı- anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp s°nra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir Ak      duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar." (4: 65).

Şunu belirtelim ki Peygamber @'e biat ve itaat Allah'a biat ve itaattir. "Peygamber'e itaat onun şahsına değil, ancak Allah'a itaatin tatbikî şeklidir. Bir rasûle, Allah'tan emir ve talimatları, sayesinde alabildiğimiz tek hakiki vasıta olması sebebiyle itaat edilir. Bundan dolayı, Allah'a ancak Peygamberine itaat etmekle itaat edebiliriz, bunun dışında bir itaat hakîkî değildir. Bunun neticesi olarak, Rasûl'e biat etmemek, onun temsil ettiği Hü-kümdar'a isyan olacaktır." (The Meaning of The Qur'an, c. 2, s. 133). Bir hadislerinde Peygamber @' şöyle buyurmuştur: "Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Ve bana isyan eden Allah'a isyan etmiş olur."

Şüphesiz peygamberlik müessesini ve Hz. Muhammed @'e verilen otoriteyi kabul etmek kişinin müslüman olup olmadığını belirler. Allah'ın tam bir rehberliğiyle onun yaşadığı hayat şekli, 23 yıllık görevi boyunca öğrettiği ve uyguladığı kural ve düzenlemeler bu konuda son otorite manasına gelir. Hz. Peygamber bunu şu sözleriyle dile getirmiştir: "Hiç kimse heva ve hevesini (arzularını) benim getirdiğim yola uydurmadıkça müslüman olduğunu iddia edemez." (Şerhu's-Sünne).

Hz. Peygamber @, müslümanların sadece itaatle değil, canları dahil herşeyden daha çok sevmekle mükellef oldukları bir konumu temsil eder. Gerçekten insanların davranış ve ideallerini sevdikleri şeyler belirler. İnsanlar davranış şekillerini çeşitli şeylere karşı duydukları sevgilerin düzeyine göre ayarlarlar. Hayatı, serveti ve mülkü sevenlere, Allah ve Rasûlü İçin bütün bunları terketmek çok ağır gelir. Böylelerinin gerçek müslüman olması asla beklenemez. Kur'ân böylelerini şu âyetleriyle uyarmıştır: "Yoksa siz, Allah içinizden cihâd eden ve Allah'tan, Rasûlünden ve müminlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyenleri bilmeden, bırakılacağınızı mı sandınız?" (9: 16). İnsanlar iyi ve kötü günde sevdikleri ve destekledikleri kimselerle beraherdirler. Bu yüzden müslümanlardan Allah'ı, dünyevî cazibelerden daha çok sevmeyi seçmeleri istenmiştir. Eğer durum böyleyse, o zaman bu sevgilerini sadece sözle değil, bizzat amelleriyle de ispat etmeleri gerekir: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (3: 31).

Bu ayette Allah'ın sevgisini elde etmek O'nun Rasûlü'nü sevmeye bağlıdır. Biliyoruz ki bunun böyle olması bizim Allah'ı sadece onun Rasûlü vasıtasıyla tanımamızdandır. Bu Rasûl, Allah'ın emirlerini açıklar ve çeşitli durumlarda İlâhi Rehbere uygun bilgiler verir. Bu yüzden Peygamber'i ve onun hayat nizamını sevmek gerçekte Allah'a itaat ve sevgiyle aynı tutulmuştur. Çünkü elçisine itaat etmek ve O'nu sevmekle doğrudan Allah'ı sevmiş ve ona itaat etmiş, kabul ediliriz. Böylece Allah'ı sevmenin derecesi, Hz. Mu-hammed @'e verilen peygamberlik kurumunu sevmekle ölçülür. Gerçekten de Allah'ı sevmenin tek yolu Rasûlü'ne itaat etmektir. Bu bakımdan birisinin Allah'a sevgi ve itaati ancak onun Rasûlü'ne olan itaatiyle açıklanabilir. Bu Allah sevgisini tanımanın tek yoludur.

Bununla birlikte Hz. Peygamber'e ve peygamberlik kurumuyla ilgili iki şeyi birbirinden ayırdetmek gereklidir. Birincisi, Hz. Mu-hammed @'in talimatlarına, Allah'ın temsilcisi olması hasebiyle uyulmalı, hareket ve hükümleri bir görev olarak takip edilmelidir. Bu sıfatıyla Peygamber'in her sözü ve davranışı Dîn'in bir parçası olup, yukarıda açıklandığı gibi çeşitli derecemelerle bütün müslümanla-rm yapması zorunludur. Sadece itaat değil bunun yanında Hz. Muhammed @'in şahsında Peygamberlik kurumuna büyük sevgi göstermek de imanın esasmdandır. Hz. Peygamber @'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Nefsim elinde olan Allah Zül-Celâl'e kasem ederim ki, hiçbiriniz, ben ona, babasından da, evlâdından da [bütün halktan da] daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz." (Buhârî ve Müslim). Abdullah b. Hi-şam'dan şöyle dediği rivayet olunmuştur: Biz bir kere Nebi @ ile beraber bulunuyorduk. Rasûlullah Ömer'in elini tutmuştu. Ömer: "Ya Rasûlullah! Sen bana muhakkak ki, canımdan başka, her şeyden çok sevimlisin" dedi. Rasûlullah: "Hayır (öyle söyleme) hayatım elinde olan Allah'a yemin ederim kİ, ben sana hayatından daha sevimli olmadıkça (imanın kemâle ermez)" buyurdu. Bunun üzerine Ömer: "Öyle ise, şu anda ya Rasûlullah! Muhakkak ki, sen canımdan da sevimlisin" dedi. Rasûlullah @ de: "Şimdi ya Ömer! İmanın kemâle erdi!" buyurdu (Buharı). Bir müslümanın imanı için gerekli olan en önemli şey Hz. Muhammed @'in şahsında Peygamberlik kurumunu sevmesi ve ona uymasıdır. Peygamberlik kurumuna bu sevgi ve saygıyı gösteremeyen aslında gerçek mümin değil, bir münafık ve kafirdir.

İkinci olarak, Peygamber'in insan olması hasebiyle yaptığı amel ve işler yukarıda belirttiğimiz kategoriye girmez. Çünkü bunlar Hz. Muhammed @'in tabiî olarak, şahsî ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı işlerdir. Allah'ın Diniyle alâkası olmadığı gibi bir vahiy ürünü de değildir. Meselâ tirid gibi bazı yiyecekleri bal, sirke ve güzel kokuyu sevmesi gibi (Bu-hari ve Müslim). Hz. Peygamber @ hanımları arasında ihtiyaçları hususunda eşitliği muhafaza etmesine rağmen Hz. Aişe'ye daha fazla muhabbet beslerdi. Bu meseleler Peygamber @'in şahsî tercihi olup Allah'ın dinini ilgilendirmez. Bu yüzden, bu ve benzeri me-selelerdeki uygulama ve sözleri dinin bir parçası olmayıp müslümanlar için de yapılması mecburî değildir. Bununla birlikte bazı insanlar bu meselelerde de onu izlerlerse ne bir zararı ne de dinî önemi vardır. Bu sebeple başkalarını bu meselelerle Hz. Peygamber @'i izlemeye zorlamamalı, izlemeyi kabul etmeyenleri de suçlamamalıdır. Bunları yapıp yapmamak kişiler için bir tercih veya görüş konusu olup bu meselelerde herkes kendi görüşünü uygulamada serbesttir. Müslümanların Allah'ın hükümlerine ve Peygamber'in Sünnetine bağlı kalmak zorunda oldukları meseleler ancak dinî meselelerdir. Yukarıda açıklandığı gibi dini ilgilendirmeyen konularda kendi fikirlerini uygulamakta hürdürler. Rafi' b. Hadîc şöyle rivayet etmiştir: Rasülullah @ Medine'ye gelmişti. Medineli-ler hurma ağaçlarını aşılıyordu. Peygamber sordu: "Ne yapıyorsunuz?" Onlar: "Bunu daima yaparız dediler." Peygamber @: "Belki onu yapmazsanız daha iyi olur" dedi. Böylece Medineliler aşılamaya son verdiler. Fakat o yıl Ürün düştü. Meseleyi Peygamber @'e açtıklarında; "Ben sadece bir beşerim. Dinî bir meselede size bir emir bildİrirsem onu kabul edin. Fakat kendi görüşüme dayanan bir-şey söylediğimde, ben sâdece bir beşer (olarak kabul edilir)im." (Müslim) Bu hadisin açıkça gösterdiği gibi, tecrübe, meslek, bilgi ve uzmanlığın gerektiği ve dinin bir parçası olmayan işlerde müminler kendi fikirlerini uygulamakta serbesttirler. Böyle yapmakla ne dinin bir hükmünü çiğnemiş, ne de günah

işlemiş olurlar.

Üçüncü olarak, Hz. Peygamber @'in sevgisi onun emirlerine ve sünnetine itaat etmekte, onun hayat şeklini izlemekte yatar. Allah ve Rasûlünü seven herkes bu sevgisini onlara itaat ederek göstermelidir. Ki bu Dîni ilgilendiren konularda Peygamber @'in sünnetinin bütün emir ve talimatnamelerine sarılmak manasına gelir. Allah ve Rasûlünü sevdiğini iddia ettiği halde Kur'ân ve Sünnet'İn emirlerine uymayan kimse bu sevgisinde samimi değildir. Allah ve Rasûlünün sevgisi, Allah'ın yoluna sıkı bir şekilde itaat manasına gelir. Bu İtaat Öylesine çok olmalıdır ki, gerektiğinde insan, cam dahil bütün malını, mülkünü, Şerefini Allah ve Rasûlü yolunda feda edebilmelidir. Müminlerden istenen, ölüm tehdidi altında dahi ibadetlerini bırakmayan İmam Hüseyin'inki gibi bir sevgidir.

Dördüncü olarak, Müslümanların bir kısmı, Peygamber sevgisi fikrini hissî sevgiyle karıştırdılar. Onlar bu yanlış olarak İlham edildikleri ve elde ettikleri Peygamber aşkı ve sevgisinde çok ileri gittiler. Kur'ân ve Sünnetin öğretilerinden cahil olmalarından ve yanlış yönlendirilmiş kontrolsüz hisleri (vecd) Allah sevgisinin gerçek önemini baltaladı. Bunun sonucunda da Allah'ın diniyle alâkası olmayan, saptırılmış bir sevgi portresini ortaya koydular. Hz. Peygamber @'in fizikî güzelliğinden ve çekiciliğinden, uzun siyah saç örgülerinden, parlayan gözlerinden, geniş ve nur saçan alnından bahisler açıp, aşk ve veca hâline girdiler. Bu aşkları içinde, Kur'ân öğretilerine oldukça zıt olmasına rağmen, onun gaybı bildiğini, insan ötesinde kuvvetlere sahip olduğunu söylediler: "De ki: 'Ben kendime, Allah'ın dilediğinden başka ne bir fayda ne de bir zarar verme gücüne sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim. Bana kötülük dokunmamıştır. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjde ley içiyim." (7: 188).

Yİne Kur'ân ve Sünnet'İn öğretilerine ters olarak onlar insanların iman ve amel durumlarını göz önüne almaksızın, Hz. Peygamber @'in müstakil bir şefaat gücü olduğunu iddia etmektedirler: "O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez." (20: 109). Ve Duhan suresinde de şöyle Duyurulmaktadır: "O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmaz, yardım da görmezler. Yalnız, Allah'ın merhamet ettiği kimseler bunların dışındadır." (44: 41-42). Yine Kur'ân'm öğretilerine zıt olarak Hz. Peygamber @'in af gücüne sahip olduğunu iddia etmektedirler: "Onlar için ister af dile, ister dileme, onlar için yetmiş defa af dile-sen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah'ı ve elçisini tanımadılar; Allah, yoldan çıkan kavmi doğru yola iletmez." (9: 80). Münâfikun suresinde ise benzer mealde bir âyet zikredilmektedir: "Onlar için mağfiret dilesen de, mağfiret dilemesen de birdir. Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkan topluluğu doğru yola iletmez." (63: 6).

Bu hata içindeki insanların İddia ettiği diğer bir husus da Hz. Peygamber @'in hüküm verme yetkisine sahip olmasıdır. Ne var ki bu iddia da, Kur'ân tarafından desteklenmemekte-dir: "O konuda senin yapacağın bir şey yoktur. Allah, ya tevbelerini kabul edip onları affeder, ya da zâlim olduklarından dolayı onlara azâbeder." (3: 128). Aynı surede yine; "...Bu işten bize bir şey var mı? diyorlardı. De ki: 'Bütün iş, Allah'a aittir'..." (3: 154) buyurulmuştur. En'am suresinde de şöyle Duyurulmaktadır: "De ki: 'Eğer acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş, şimdi (çoktan) bitmiş olurdu... Gaybın (görünmez bilginin) anahtarları O'nun yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez..." (6: 58-59). Kur'ân'da, Hz. Peygamber @'in, insanların kaderini, iman derecelerini, amellerinin çeşitlerine bakmaksızın değiştirebilecek olağanüstü ve anormal bir güce sahip olduğu gibi yanlış fikirleri yalanlayan bunlara benzer birçok ayet vardır. Onlara Peygamber @'in şöyle demesi emredilmiştir: "De ki: 'Ben de sizin gibi bir insanım; ancak bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbİne kavuşmayı arzu ediyorsa sâlih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın." (18: 110). Fussilet suresinde de benzer olarak şu mealde bir ayet yer alır: "De kİ: 'Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana tanrınızın tek Tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık O'na yönelin. O'ndan mağfiret dileyin. (Ona) ortak koşanların vay hâline!" (41: 6).

Ahkâf suresinde zikredilen âyet de şu mealdedir: "De ki: 'Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." (46: 9).

Bu ayet, Hz. Muhammed @'in de bir beşer olduğunu, fakat onun, söz ve uygulamaları ile Allah'ın mesajını insanlığa iletmesi için seçildiğini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak netlikte açıklamaktadır. Hz. Peygamber @ bu risâlet görevini Allah'ın rehberliği altında içtenlikle ve üstün başarıyla tamamlamıştır. Bu mesajın doğruluğunu tek ve eşsiz örneğiyle herkese göstermiştir. Yaşayışımızda onun ahlâkını, fiillerini ve hayat tarzını mümkün olan en güzel şekilde yansıtmak görevimizdir. Bu inanç ve hayat tarzı, İkna edici ve mâkul bir şekilde, tarihî gerçeklere, Sîret ve hadislere dayandırılarak sunulmalı, sadece hislere ve sevgi üzerine bina edilmemelidir.

 

Tarihî Geçmişiyle Avrupa'da Din

 

İslâm din ve devlet işleri arasındaki ayırımı bütünüyle kaldırmıştır. Bununla birlikte bazıları, dinin Allah ile kul arasındaki ilişkinin ismi olduğu; siyasî, iktisadî vb. dünyevî işlerle alâkası olmadığını zannetmektedir. Siyasî, iktisadî vb. meselelerin dünyevî meseleler kabul edilmesi, dolayısıyla bunların din ile bir ilgilerinin olamayacağı, dinin de bunlar üzerinde bir etkisinin olmadığı iddiasmdadı-lar. Aslında bu görüş, muharref Hıristiyanlığın din anlayışıdır. Son üç veya dört yüzyıl boyunca da yavaş yavaş müslümanların sistemlerine sokulmuştur.

Romalıların Etkisi Altındaki Hıristiyanlık: Hristiyanlığın Roma emperyalizmi ve himayesi altında olgunluğa eriştiğinde şüphe yoktur. O döneme gelindiğinde, Yahudilik çökmüş, manasız ve cansız gösteri ve törenler bütünü haline gelmişti. Roma İmparatorlu-ğu'nun bugün Avrupa'da merî'yettekİ hukukun kaynağını oluşturan meşhur kanunları vardı. Roma toplumunun belirli bir düzeni, toplumal bir takım esasları mevcuttu. Hıristiyanlık, sağlam temeller üzerine kurulmuş, köklü sosyal sistemleri olan Roma devletinde, ne kendinde yeni kanun düzenleme ve sistemler sunabilecek, devleti kendi etki ve rehberliği altına sokacak kuvveti bulabildi ne de buna gerek duydu. Kendilerine İsa aleyhisselâmın Peygamber olarak gönderildiği, Arz-ı Mukaddes'in tamamı sadece bir Roma sömürgesi olduğu için, bu şartların zorlaması altında Hıristiyanlık ruhu arındırma ve vicdanı temizleme yoluna koyuldu ve Yahudİlikte bulunan donuk ayinleri, boş görüntüleri eleştirmeye, İsrailoğullarının vicdanına ruh ve hayat üflemeye önem verdi.

Şüphesiz Hıristiyanlık bazı dönemlerde, ruhu arındırmak, maddeden uzak kalmak, sabır ve tahammül konularında gerçekten yüksek bir noktaya ulaşmıştır. İnsanların manivî hayabu açıdan üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. Bunu da elbette ki, kanunlardan soyutlanmış ruhî öğretilerin ruhu yükseltebileceği, vicdanı yüceltebileceği, kalp ve vicdanı arıtabileceği, insanın nefsinden gelen istekleri önleyebileceği, arzularını nasıl yenebileceğini öyle bir gösterdi ki, âhiret düşüncesi, dünyevî ihtiyaçlara galip geldi ve bu alandaki muhayyilesinin kutsal ihtiyaçları onun esas hedefi oldu. Bu amaca erişebilmesi için Hıristiyanlık toplumu ve işlerini, zamanının yönetimine teslim etti. Devlet de algılanan âlemde yeryüzü kanunlarıyla toplumu düzene koyuyordu. Bu arada Hıristiyanlığın kendisi ruh ve vicdan dünyası ile uğraşmakta, ona önem vermekte İdi. Bu durum ise, Kilisenin çizdiği şekil, onun içinde geliştiği özel şartlar ve bu dönem İçerisinde İsrailoğullarının özellikle ihtiyaç duydukları şeyler ile mantıkî bir uyum gösteriyordu.

Hıristiyanlık bu haliyle denizi aşıp Avrupa'ya geçtiğinde, Romalıların putperest-maddeci Grek medeniyetinin mirasçıları olduğunu gördü. Nitekim Avrupanın çeşitli bölgelerinde henüz barbar olan, çok büyük kalabalıklar hâlinde danacık bir toprak parçası için boğuşan, katı, korkunç ve cimri karakterdeki kavimlerle de karşılaşmıştı. Bu bölgelerde yaşayanlar, bir an bile rahatın tadını alamıyor, silahı elinden bırakamıyor, içinde yaşadığı gerçekten sıyrılıp göklerin melekûtuna yükselmek, Hıristiyanlığın nazariyelerine bağlanmak ve yeryüzünün realitesinden kopmak için İmkân bulamıyordu.

Bu insanlar bu dini, hayatlarına elverişli bulmayınca, dini, Allah ile kul arasındaki ilişki olarak gördüler. Bununla birlikte Kilisede birkaç saatlerini kutsal bir atmosferde geçirip rahatlanarak, yeniden sosyal hayatlarının barbarlığına dönmekte bir mahzur görmediler.

Barbarlık dönemlerindeki gibi kılıç yine kanundu. Medenileştikleri zaman da toprak kanunlarının geçerli olduğunu ilan ettiler ve Hıristiyanlık gönülde ve zihinde kaldı, kilisenin dışına çıkamadı. Hıristiyanlık hiç bir zaman dünya hayatını, yüce manevî Hakikatlere bağlayarak, insan hayatının tüm alanlarını kaplayabilecek bir nizamı tesis edemedi. İşte bu noktada Avrupa insanının din ve dünyası arasında bir bölünme meydana geldi. Bu da bizi Avrupanın kısa bir süre için de olsa gerçekten Hıristiyan olmadığı sonucuna götürür. Avrupa'ya girişinden günümüze kadar Hıristiyanlık insanların hayatlarına ve günlük yaşantılarına şekil vermede bir kenarda kalmış, herhangi bir etkide bulunamamıştır.

Şu da bir gerçektir ki, eğer Kilise sosyal, siyasî ve İktisadî hayattan soyutlanmış ise, papazlar, kardinaller, papalar ve bunun gibi "meslek" sahibi din adamları, menfaatlerini koruyamayacak, etkilerini sürduremiyecek-lerdi. Bu yüzden güçlerini kralların ve asillerin karşısında kullanarak halkın desteğini sağlamaktan başka seçenekleri yoktu. Bunun sonucu öyle zamanlar oldu ki, Kilisenin mal varlığı, ordusu ve otoritesi, krallarınkinden aşağı kalmıyordu Bunun tabiî sonucu olarak Kilise ile diğer güçler, Papalar ile Krallar arasında çatışma başladı. Halk çoğunlukla Kilise tarfında yer aldı. Daha sonra bu iki otorite arasında, beklendiği gibi, bir anlaşma oldu. Çünkü halkı kendilerine râm etmek ve büyük çoğunluğu elleri altında bulundurmak noktasında çıkarları birleşiyordu. Bu çıkarlar gerçek hiviyetleriyle maddî ve iktisadî menfaatler, çatışma da aslında otorite sağlamak konusunda olduğu sürece bu böyle oldu.

İşte Avrupa hayatında dinin durumu bu idi. Bundan dolayı denildi ki: "Din, milyonlarca kişiyi zorbalara ve din adamlarına boyun eğmeye sürükler." Çünkü Avrupalıların yanında dinin tek amacı buydu.

Kilise dünyada da, âhirette de insanlara hâkim kutsal bir otorite olarak "endülü-jans"ları (bağışlanma belgeleri) büyük bedeller karşılığında satmakta ve "aforoz" kararları çıkartmakta uzun süre devam etti. İnsanların duygu ve düşünceleri üzerinde de aynı şekilde tahakkümüne devam ediyordu. Bunların arkasından bir de "Engizisyon Mahkemeleri" geliyordu. Bu mahkemeler her başkaldiranı veya sapıklık ve İnkarcılıkla itham edileni öldürüyor veya yakıyordu. Bu durum Rönesans devrine kadar böylece sürdü. Karanlık çağlardan sonra, Kilise artık zihin ve duyguların yavaş yavaş açılmakta olduğunu gördü. Fakat yeni düşünce akımları ve gelişmekte olan ilim karşısında otoritesini kaybetmesi pek kolay olmadı. Bu nedenle cesur ağızları tıkamaya, bilgisizlik ve hurafelerden kurtulmuş, eski ve çürümüş teorilere ters düşan hür fikirleri etkisiz hâle getirmeye çalıştı. Artık bu tarihten itibaren Kilise ile fikir hürriyeti arasında korkunç bir düşmanlık başgösterdi. Kilise göklerin melekûtu ile yetinmek istemeyip yalnızca âhiret konusunda otorite sahibi olmayı kabul etmeyince, almış olduğu kararlara aldırış etmeksizin yapılan serbest araştırmalar üzerine kurulmuş ilim nazariyeleri bilgisizlikten kaynaklanan ve din ile hiç ilgisi olmayan yer, gök ve maddeye ilişkin nazariyeler arasında bir çatışma başladı. İlim ve düşünce adamlarından, Kiliseden tiksinen ve aynı zamanda onu hakir gören, içinde dine ve dîn adamlarına düşmanlık ve kin besleyen bir ne-sİl yetişti.

İşte Avrupalıların hayatında ilim ile din, Kilise ile düşünce arasındaki kesin ilişkiler buradan başlar.

Bundan sonra hayat tekrar yoluna devam etti. Modern ilim semerelerini vermeye başladı. Ondan sanayide büyük bir üretim doğdu, ser-maya büyüdükçü büyüdü. Çalışma alanında birbirinden ayrı iki kitle oluşuverdi: Sermaye sehipleri kitlesi ve çalışanlar kitlesi. Bu her iki kampın arasındaki menfaatler giderek birbirinden ayrılmaya başladı, gerçek otorite de devletin elinden sermaye sahiplerinin eline geçti. Kilise için gerçek otoriteye katılmak kaçınılmaz olduğundan, sermaye sahipleri sınıfına katıldı.

Avrupa'daki bütün din adamlarının aynı safta yer aldıklarını söylemek haksızlık olur. Onlar arasında kuvvet merkezinin nerede olduğunu tesbit edip ona katılan ve çalışan sınıf için dini uyuşturucu olarak kullanan faydacılar olabilir. Bunlar, bu sınıfı, yapmakta haklı oldukları, bir ihtilâlden alıkoyuyor, dünyada adaleti istemekten men ediyor, bunun yerine ona âhireti vadediyorlardı. Fakat Kilisenin ortaya koyduğu şekildeki Hıristiyanlık akidesini anladığı kadarıyla, insanları ona davet edenlerin de bulunması kaçınılmazdır. Böyle bir Hıristiyanlığın özünde zühd, görü-neen hayatı küçümsemek, Rabbin melekûtundan ve gök âleminden gözü ayırmamak ve göklerin melekûtu ile yeryüzünün melekûtu arasında tam bir ayrılık yatmaktadır.

İşçiler hakları için savaşmaya hazırlandıklarında, Kilise kendilerini desteklemeyip bilakis onları kullanınca, Klişeye karşı ayaklandılar ve Dini insanların afyonu olarak ilan ettiler. Materyalizmin liderleri bu görüşlerinde samimi olsun veya olmasın şu bir gerçekti ki, Kilise çalışanların değil, diğer zıt grup olan kapitalistlerin şafuldaydı. İşte komünizm ile din arasındaki apaçık düşmanlık, buradan kaynaklanıyordu. (Seyyid Kutub, islam and SocialJustice).

 

İslâm Nizâmı

 

Diğer yanda İslâm hiçbir imparatorluğun veya kralın hâkimiyeti altında bulunmayan bir yerde doğup gelişti. O, göçebe bir toplum içerisinde yayıldı. Bu toplumda, Roma imparatorluğunda bulunan türden yasalar veya hükümler yoktu. İlk dönemlerinde bu şartların varlığı İslâm'ın hiçbir engelle karşı laşmaksi-zın toplumu oluşturmasını ve o toplum için gerekli kanun ve düzenlemeleri yapabilmesini üzerine almak için daha uygundu. Aynı zamanda İslâm hem toplumun kendisiyle, hem de vicdan ve ruhuyla, günlük hayattaki gidiş ve ilişkilerini düzenlemekle de ilgilenmiş; daha doğrusu bunu üzerine almıştı. İslâm'ın bütün yol göstermelerinde, teşrilerinde din ve dünyayı bir arada bulundurması için böyle bir toplum içerisinde doğması uygundu... İslâm aynı düzen içerisinde yeryüzü ile gök âlemim bir arada ele almak esası üzerine kurulmuştur. O, toplum gerçeğinde yaşadığı gibi, kişinin vicdanında da yaşar, onda pratik hayat, dinî duygudan ayrı değildir; onun bir olan cevheri, özü, görünümleri ve yollan ayrı da olsa, hiçbir zaman birden fazla olmaz.

Başta gelen vazifesi, insan hayatını bir bütün olarak yeni bir kalıba dökmek olan İslâm kendisini günlük hayattan, yani maddî hayattan alıkoyup sadece manevî hayata kesinlikle hasredemez. Aynı şekilde İslâm, tarihî büyüme sürecinde bir an bile olsun, bir imparator veya bir hükümdar korkusuyla çalışma alanının daraltmamıştır. O, Arap câhilİyyeti karşısında dikildiği zamanda bile kendi kendisinin efendisiydi. Cahiliyye, köklü bir takım sosyal şartları ve Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde karşı karşıya kaldığı temelleri sağlam bir sosyal düzeni bulunmaksızın, İslâm'a karşı çıkıyordu.

İslâm'ın çalışma sahası maddî veya manevî, dinî veya dünyevî olsun, beşerî hayatın tümüdür. İslâm, İlk andan İtibaren, mükemmel olarak tabiatım ortaya koymak, vakıalara uygun bir şekilde gerçeğini belirtmek için en uygun bir ortamda doğmuştur. Şüphesiz ki, "Allah, risâletini nerede koyacağını iyi bilir." Kıyamete kadar baki kalacak bu dinin, doğduğu andan itibaren mükemmel bir şekilde uygulanması, Allah'ın onun hakkındaki tak-dirlerİndendir. Ta ki, onda hiçbir şüphe ve "içbir kapalılık bulunmayan bir uygulama, sonra gelecek nesillere örnek olarak kalsın.

Toplumdan uzak kalarak bu din, alması gereken dosdoğru yolda ilerleyemez. Sosyal, hukukî ve iktisadî düzenlerinde onu hâkim kılmadıkça, ona bağlı olanlar da müslüman sayılmaz. İslâm kanunları, onların yasa ve düzenlerinden uzak kaldığı sürece, toplumları "İslâm toplumu" olamaz. Bazı ibadet ve alâmetlerden başka, İslâm adına ellerinde hiçbir şey kalamaz. İslâm yalnızca Allah'a kulluk etmek ve ulûhiyeti yalnız O'na ait kabul etmektir Bunların başında da "hakimiyet" yer almaktadır:

"Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar." (4: 65).

Haşr suresinde: "...Elçi (Rasûl) size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir."(59: 7); Maide suresinde: "...Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte kâfirler onlardır."; ".. .işte zâlimler onlardır."; "...işte fâsıklar onlardır." (5: 44, 45, 47) ifadeleri yer almaktadır.

İslâm ibadetler, muameleler, yasama ve reh-berlîğiyle bölünmez bir bütündür. İbadetler onun yapısı içerisinde ve hedeflerinde sistem ve uygulamalarından ayrı değildir. Meselâ namazın ibadetler arasında özel bir yeri vardır. Kişinin ve cemaatin, aziz ve kadir olan bir İlâh'a yönelmesi anlamını verir. Alınlar yalnız O'nun huzurunda secdeye kapanır. Tek bir kıbleye yönelinir, başka bir tarafa dönülmez. Tek bir hâkimin önünde eşitliğin ifadesidir; namazda herkes O'nun kulu olur. Herkes O'nun önünde eşittir. Lâ ilahe illallah şe-hadetİ de, bu dinin ilk itikadı rüknüdür. Bu nizâm, Allah'tan başkasına fikrî ve amelî bakımdan ibadet etme boyunduruğundan kurtuluş demektir. Böyle bir kurtuluş, herkesin eşit olduğu sâlih ve kerîm bir toplumun gerçekleştirilmesi yolunda atılan ilk adımdır.

Hiçbir araştırmacı, bu dinde toplum düşüncesinin onun hem ibadetlerinde, hem düzenlerinde aynı şekilde ortaya çıktığı ve bütün yapısında güçlü ve apaydınlık bir esas olduğu konusunda asla şüphe etmez. Şayet bazı dönemlerde, bu dindeki ibâdet tarafının daha ağır basması ve bu tarafın sosyal yönden ayrılma veya sosyal tarafının ondan ayrılması için bir takım çabalara şahit olabilirsek; bilinmeli ki bu, o dönemin bir âfetidir, dinin değil. İslâm hakkında bu ifadelerimiz, kendiliğimizden çıkardığuz yeni bir şey veya onun gerçeğinin yeni bir yorumu değildir. Bilâkis, bu bizzat İslâm'ın kendi kendisini açıkladığı, Dasûlullah @'in, O'na samimiyetle bağlı ashabının ve asil menbaına yakın olanların anladığı İslâm'dır.

Cum'a suresinde, şöyle buyurulmaktadır: "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman Allah'ı anmağa koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın, ve Allah'ın lûtfundan (nasibînİ-zi) arayın. Allah'ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz." (62: 9-10).

Farz namazın bir günde ne kadalık bir kısmını doldurduğunu ve geriye kalanın ise çalışmak çabalamak İçin olduğunu hepimiz biliriz. İnsan hayatında namaza ayrılan zaman çok azdır. Gece ve gündüzden arta kalan zaman ise toplum ve hayat içindir. Nebe' suresinde şöyle buyurulmaktadır: "Geceyi (ka-ranlığıyla sizi örten) bir elbise yaptık. Gündüzü de geçim(iniz İçin çalışıp kazanma) zamanı yaptık." (78: 10-11).

İslâm, ibadeti belirli bir takım hareketlerin yapılmasından ibaret saymamaktadır. İbâdet, hayatın tümünün Allah'ın şeriatına boyun eğ-mesİ, hayatın her durumunda insanın Allah'a yönelmesi demektir. Bundan dolayı o, her sosyal hizmetin ve her hayırlı işih "ibadet" anlamını taşıdığını kabul eder. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Dul kadın ve miskin(in ihtiyaçlarını karşılamak) için çalışan, Allah yolunda cihad eden veya gündüzleri oruçla, geceleri namazla geçiren gibidir tutanın derecesi aynıdır." (Buharî, Müslim, Tirmizî ve Neseî). Rasûlullah @, İslâm'ın ruhunu şu iki olayla açıklamıştır.

Enes anlatıyor: "Bir yolculukta Rasûlullah @ ile birlikte idik. Kimimiz oruçlu, kimimiz de oruçsuz bulunuyorduk. Sıcak bir günde, bir yerde konakladık. Elbisesi daha çok olanın güneşten korunması daha fazla idi. Kimimiz de elimizle güneşten korunuyordu. Oruçlular (bitkin) düştü, oruçlu olmayanlar ise kalktılar çadırları kurdular, yolculara su taşıdılar. Rasûlullah @ bunun üzerine buyurdu ki: 'Bugün ecrin tamamını oruçlu olmayanlar, aldı." (Kütüb-i Sitte).

Yine Enes anlatıyor: "Rasûlullah @'in hanımlarının evlerine iç kişi gelip ibadeti hakkında sordular. Onlara, (istedikleri şeyler) haber verilince, azımsar gibi oldular. Dediler ki: 'Biz nerede, Rasûlullah @ nerede! Üstelik onun geçmiş ve gelecek hataları bağışlanmıştır.' Onlardan biri dedi ki: 'Ben bütün gece namaz kılarım.' Diğeri: 'Ben de sene boyunca oruç tutarım.' Üçüncüsü: 'Ben ise kadınlardan uzak duruyorum ve hiç evlenmiyorum.' Rasûlullah @ onların yanına gelip şöyle buyurdu: 'Şöyle şöyle söyleyenler sizler misiniz? bana gelince, Allah'a yemin ederim ki, aranızda Allah'tan en çok korkan ve takva sahibi olanınızım. Fakat oruç tutuyor, iftar da ediyorum. Namaz kılıyor ve dinleniyorum. Evleniyorum da. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." (Buhârî, Müslim ve Neseî).

Bu, getirdiği dinin mahiyetini daha iyi bilen Hz. Muhammed @'in namazı ve orucu küçümsemesi değildir. Fakat bu, getirmiş olduğu dinin ruhunu kavramasının ifadesidir. Hayat için çalışırken akîdesi için de çalışmış olur. Böylece akîde ile hayatı bir arada ele alır. Asla,! manâ âleminde, uzlete çekilmiş olarak, akîdesiyle başbaşa kalmaz

Âbidlik süsü veren ve ölmüş gibi duran bir adamı görüp, elindeki kamçı ile ona vurmasından Ömer b. Hattâb'ın da dini böyle anladığını farkediyoruz. Bu adama Hz. Ömer şöyle demiştir: "Dinimizi gözümüze ölü gibi gösterme, Allah canım alasıca!"

Yine bunun gibi, yanına şahitliğe gelen kimse ile ilgili Hz. Ömer'in yaptıklarından bunu fark ediyoruz. Şahitliğe gelene demişti ki: "Bana seni tanıyan birisini getir." Şahit ona bir adam getirmiş, bu adam da o kişiyi hayırla yâd etmişti. Bunun üzerine Hz. Ömer bu adama dedi ki: "Girip çıktığı yeri tanıyacak kadar yakın bir komşusu musun?" Adam: "Hayır" dedi. Ömer: "Adamın Allah'tan ne derece korktuğunu ortaya çıkaran para ile onunla herhangi bir muamelen oldu mu?" Adam yine, "Hayır" dedi. Bunun Üzerine Hz. Ömer dedi ki: "ihtimal ki sen onu mescidde nıırıldana mırıldana Kur'ân okurken, başını bir aşağı bîr yukarı kaldırıp indirirken görmüş olmalısın." Adam, "Evet" deyince, "Git, sen onu tanımıyorsun" dedi. Öbürüne de: "Haydi git, bana seni tanıyan birisini getir." dedi.

Din'in, ibadetin, amelin, kalbde ve vicdanda gizli olan imanın ve açıkça yapılan fizikî hareketlerin mahiyetinin gerçek manası işte budur. Bu konuda ikinci bir şık yoktur. Kasas suresinde: "Allah'ın sana verdiği şeylerde, âhiret yurdunu da gözet, dünyâdaki payını da unutma." (28: 77); Hacc suresinde de: "...Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, İçlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi..." (22: 40) buyurulmuştur.

Bakara suresinde: "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez." (2: 190); "Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, 0 (kimsenin iyiliği)dir ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere •naiıdı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara, dilencilere ve "°yurduruk altında bulunanlara (köle ve esir) Verdi; namazı kıldı, zekatı verdi. Andlaşma Vaptıkları zaman andlaşmal arını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah'ın azabından) korunanlar da onlardır." (2: 177) buyurulmuştur.

Rasûlullah @ de şöyle buyurmuştur: "Sizden kim bir münker görürse onu değiştirsin..." (Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neşet).

İşte amelde ve itikatta İslâm bunun üzerinde ayakta durur. O halde kutsal konsillerin şekillendirdiği gibi, Hıristiyanlıktaki haliyle din ile dünya arasında ve akîde ile toplum hayatı arasında bir ayrılık yoktur.

İslâm'da ne papaz ve rahip sınıfına benzer bir sınıf ne de Yaratan ile yaratılan arasında bir aracılık vardır. Yeryüzünün neresinde olursa olsun veya denizin ortasında bulunsun, her müslüman tek başına Rabbine kullukta bulunabilir. Araya herhangi bir kâhin veya papazın girmesine gerek yoktur. İslâm nizamında yöneticiler velayet hakkını, başkanlık yetkilerini, ne kendisinde varolduğu kabul edilen "İlâhî Hak"tan, ne de Allah ile insanlar arasında aracı olmaktan alırlar. Bütün güç ve yetkilerin dayanağı doğrudan doğruya İslâm cemaatidir. Nitekim tüm otoriter gücünü de Şeriatı uygulamaktan alır. O Şeriat ki, bildikleri takdirde, onu anlamak noktasında herkes eşittir, herkes eşit olarak onun hükümlerine boyun eğmekle yükümlüdür.

İslâm'da diğer dinlerde anlaşıldığı manada, kendileri olmayınca dinî ayin ve ibadetlerin yapılamadığı, bir din adamları sınıfı yoktur. İslâm'da ancak din âlimleri vardır; fakat onlara bile, halka karşı kullanabilecekleri Özel bir kuvvet verilmemiştir. Yöneticinin de onların üzerinde, kendisinin ortaya koymadığı, bilakis uygulanmasını Allah'ın hepsine farz kıldığı şeriatın uygulanmasından başka hiçbir hak ve yetkisi yoktur. Âhirete gelince, herkesin dönüşü Allah'adır: "Onların hepsi, kıyamet günü O'na tekbaşına gelecektir." (19: 95).

İslâm'da, dîn âlimleri ile halkı ve mallarını yönetmekle görevli yöneticiler arasında herhangi bir çatışma olamaz. Aralarında paylaşamadıkları dünyevî veya uhrevî faydaların varlığı da sözkonusu değildir. İslâm'da biri madî, diğeri ise manevî iki ayrı otoritenin varlığı sözkonusu olamaz. O halde papalarla derebeyler ve krallar arasında olduğu gibi, bunlar üzerinde anlaşmazlık çıkarmayı gerektirecek herhangi bir durum yoktur.

İslâm ne ilmin ne de ilim adamlarının düşmanıdır; bilâkis Allah'ı bilmeye götüren her ilmi, ki sağlıklı her ilim bu gayeye götürür, dinî tâatler arasında yer alan, kutsal bir farz olarak görür. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "İlim talep etmek her müslüman üzerine farzdır." (İbn-i Mâce); "Kİm ilim talep etmek için bir yola giderse, Allah da ona cennete giden bir yolu ona kolaylaştırır." (Müslim, Ebu Davud, Tirmizî ve Neseî. Ayrıntılı bilgi için bkz., Sîret Ansiklopedisi, c. 1, "İnsanlığın Eğiticisi" başlıklı bölüm).

Engizisyon mahkemelerinde olduğu gibi, fikir ve ilim adamlarına yapılan zulüm ve işkencelerin İslâm tarihinde yeri yoktur. Bir takım kişilerin, düşünceleri dolayısıyla cezalandırıldığı çok az olaylar, müslümanlann tarihinde bir istisna sayılır. Bu olaylar da çoğunlukla siyasî bazı renkler taşır ve arkalarında fırkaların eğilimleri yatmaktadır. Bunlar genel olarak İslâmî hayatın açık bir özelliği gibi görülemezler. Üstelik bunlara, islâm'ı anladıkları kabul edilemiyen bazı kimseler sebep olmuştur.

Bu ise hârika ve mucizeler üzerinde yüksel-meyen bir din için tabiî bir şeydir. Çünkü bu din insanın içinde ve dışında yer alan Allah'ın âyetleri ve varlığının delillerini düşünmek ve bunlara dikkatle eğilmek esası üzerine kurulmuştur: "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyıp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde, elbette düşünen bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) deliller vardır." (2: 164). (Ayrıntılı bilgi için bkz., 5. bölüm: "Kur'ân ve Dünya").

Bu takva ile ilmi birbirine sıkı sıkıya bağlayan, ilmi Allah'ı tanımaya ve O'ndan korkmaya götüren bir yol olarak gören ve âlimleri cahiller üzerine yükselten bir din için çok tabiîdir.

"Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar..." (35: 28). Zümer suresinde de şöyle buyurulmaktadır: "Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak İbadet eden, âhiretten korkan ve Rabbinin rahmetini uman gibi midir? De ki: 'Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' Doğrusu anca akl-ı selîm sahipleri öğüt alır." (39: 9). Rasûlullah @ de: "Âlimin âbide üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir." buyurmuştur. (Ebu Davud, Tirmizî, İbni Hibban ve Beyhâkî).

Kâinatın dış alâmetlerini ve insanın benliğini inceleyerek insanı Allah'a götüren gerçek ilim ile İslâm arasında bir çatışma yoktur. Böyle bir ilim ile din arasında bir çatışmaya ve Rönesans döneminde ve sonrasına rastlayan çağlarda kilise ile ilim adamları arasında görülen çatışmaya benzer olaylara, İslâm'ın mizacında da, tarihinde de rastlanamaz.

Bu da bize ne İslâm'ın yapısının ne de tarihinin kendisini toplumdan ve sosyal hayattan ayrı tutulmasına izin vermeyeceğini gösterir. İslâm bizzat sosyal adaleti sağlamak için kurallar ortaya koyar, zenginin servetindeki fakirin hakkını belirler ve iktisadî, siyasî problemlerimizi çözebilmemiz için eşitlik ve adalet üzerine kurulmuş bir nizamı vaaz eder. Ayrıca duyguları uyuşturmaya, insanları, haklarını yeryüzünde bırakıp onları göklerin melekûtunda beklemek için çağırmaya de hiç gerek duymaz; aksine herhangi bir baskı sebebiyle şer'î haklarından vazgeçenleri âhiret-te çetin bir azap ile uyarmakta ve onları "nefislerine zulmedenler" diye adlandırmaktadır: "Nefislerine zulmedenlere, canlarını alırken melekler: 'Ne işte idiniz (dininiz için ne yapıyordunuz)' dediler. (Bunlar): 'Biz yeryüzünde âciz düşürülmüştük.' diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: 'Allah'ın arzı geniş değil miydi ki, onda göç ed(ip gönlünüzce yaşayabileceğiniz bir yere gid)eydiniz?' İşte onların durağı cehennemdir, ne kötü bir gidiş yeridir orası!" (4: 97).

İslâm, müslümanları, haklarını almak için kıtale bile teşvik eder: "Zulme uğradığı (ve hakkım geri almak) için (çarpışırken) öldürülen kimse de şehittir." (Neşet).

Böylece İslâm İnsanın maddî ve manevî faaliyetlerini bir bütün olarak birleştirerek, kapsamlı bir hayat nizamı sunar. "Maddî" ve "manevî" faaliyetler diye bir sınıflandırmanın olmadığını vurgular. Allah rızasını gözeterek yapılan her ibadet ve gayret, Kıyamet gününde karşılığını tastamam görecektir.

Âhİrette başarılı olmanın yolu hem ibadetlerin hem de ticarî münasebetlerin olduğu dünya hayatından geçer. Bütün işlerini Kur'ân ve Sünnetin rehberliğinde yapanlar her iki dünyada da gerçek başarıya ulaşırken, sözüm ona ibadetlerini yerine getiren, fakat ilâhî hayat nizamına isyan edenler ebedî bir sefaletle uyarılmışlardır. (Seyyid Kutub, Social Justi-ce in islam).

 

KISIM 2

 

YENİ HAREKET VE KALICI INKILAB

 

Tarihte, yıpranmış inançlar ve zeval bulmuş fikirlerin, kendini aşındıran toplum içinde bir daha ne kuvvet bulabildiğine ne de daha ulvî bir medeniyetin doğmasına sebep olabildiğine asla şahit olunmamıştır.

Altıncı yüzyılın son çeyreğinde insanlık, ızdı-rap ve acı içinde Mesih'in yolunu gözlüyordu. Tek bir manevî gerçeğe doğru hareket vardı, aynı zamanda Yunanlı mütefekkirler de maddî dünyanın izahının peşindeydiler.

Bu beklenilen ve hasret duyulan önder peygamber Hz. Muhammed @'den başkası değildi. Tek manevî gerçek de İslâm'ın sunmuş olduğu Allah'ın birliği (tevhid) inancından başka bir şey değildi.

Fikirlerin yayılabilmesi için yeni bir itici gücün gerekliliği ifade edilir. Hz. Muhammed @'in, İsa aleyhisselâmdan altı yüzyıl sonra gelişi işte bu yeni ve güçlü saikaydı.

Eski nizamları tâ temelinden sarsan, insanları yeni bir rota üzerinde, yeni bir hızla yola çıkaran Hz. Muhammed'in getirmiş olduğu bu yeni saika neydi?

Şüphesiz göze çarpan en önemli faktör Yaratıcının ve kâinatın birliği fikriydi. İnsanın pratik hayatında imanın ve ahlâkın gerçek değerine işaret eden, içinde yaşadığı insanların hayatlarında bunları görünen bir gerçek yapan Hz. Muhammed @ idi.

Mevcut durgunluğa yenilmesinin sebebi, insan hayatında işte bu yeni düzenin ortaya çıkmasıydı. Bu düzenin temeli insanın Allah'ı idrak etmesidir. Bu hayat felsefesi, günlük hayatlarındaki bütün işlerinde müminlerin Allah'ı unutmadıklarının göstergesi olsun diye onlara maneviyatı tanıttı. Ve bu sıradan insanların günlük hayatlarındaki olağan işlerinde görünür oldu. Bu, yeni düzenin bir mu-cizesiydi. Maneviyat, soyut bir masal olmaktan çıkıp, sayısız şekilde insanlığın hizmetinde harcanan iffetli ve dürüst hayatlarda görünen bir gerçek durumuna girmiştir.

Bu yeni maneviyat anlayışı, toplumda insanların sosyal davranışlarının genel seviyesini artırmıştır. İnsanlığın kültür ve medeniyetini genel olarak bütün alanlarda manevî olduğu kadar madden de zenginleştirerek, insan ilişkilerine yeni boyutlar getirmiştir. Bu anlayış aynı zamanda her çeşit putperestliğe, bütün kapıları kapatmıştır.

Allah'ın birliği (tevhid) anlayışının diğer bir özelliği de, adaletin evrensel olmasıdır. Diğer yaratıkların tersine insanoğlu, kendi iyiliği için kâinatın arta kalan kısmına gönüllü olarak uyması istenmiştir. İnsanoğlunun bir seçim hakkı vardır. Eğer kabul ettiği anlaşmanın âdil hükümlerine teslim olursa refaha erecek ve kâinatın arta kalan kısmı gibi bir ahenk ve muvâzeneden faydalanacaktır. Fakat bu yolu reddedip başka yollara giderse hayat nizamlarında istikrarsızlığın, dengesizliğin acısını çekecek ve mahvolacaktır.

Böylece bu yeni saika insan hayatında daimî bir inkılâbın temelini atmıştır. Eskiden kurulmuş olan kurumlara meydan okumuş, asırlar boyu aziz tutulan gelenek ve göreneklere darbeler vurmuş, porsumuş fikirleri paramparça etmiş ve insanların hayata karşı olan tavır ve davranışlarına köklü değişiklikler getirmiştir. Sadece dinî, manevî ve ahlâkî anlayışları değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda hayatın sosyal, siyasî ve iktisadî sahalarını da etkilemiştir. Kısacası bu yeni saika insan faaliyetlerinin her sahasnı etkisi altına almıştır. Çünkü beşerî meselelerin tümüyle uğraşmış ve sürekli bir medeniyetin temelini atmıştır.

Yeni saika, geçen zaman sürecinde neslinin hayat tarzım, ulusların kaderini bütünüyle değiştiren kuvvetli bir hareketi başlatmış ve beslemiştir. Zaman ve mekân sınırlarını aştığı kadar ırk, kabile, ulus, dil ve sosyal farklılık-

ları de saf dışı bırakmıştır.

Bu anlayışın başka bir yönü de maddenin hakikat dünyasını incelemesidir. Bu da insanın ruhî uyanışına ve maddî anlayışına yeni boyutlar getirmiştir.

Bu inkılâbın devamlılığı, Hz. Peygamber @'e vahyedilen evrensel prensiplerde ve dâhili değerlerde yatmaktadır. Bunlar, inkılâbın vahyî renk ve şeklini muhafazayla birlikte ona yeni fikirlerle işbirliği yapma ve yeni sistemleri özümseme imkânı verirler.

Bu anlayış madde ve mana üzerindeki asırlık tartışmaları da param parça etmiş, onları aym şeyin, birbirlerini tamamlayan ve birbirlerinden tamamen bağımsız olan iki özelliği olarak sunmuştur. Böylece hem bu dünya hem de âhiret için çalışma bütünlüğünü tesis etmiştir. Gerçekten de bu dünyadaki amellerimiz âhiretteki yerimizi ve derecemizi belirleyecektir.

 

KISIM 3

 

HZ. MUHAMMED @ TARAFINDAN GETİRİLEN YENİ SAİK

 

Hz. Muhammed @'in doğduğu zamanda, dünyanın bütün dinî ve sosyal sistemleri, kral ve kabile şeflerinin zâlim yönetimleri altında inleyen insanlığa, hakiki ve faydalı bir rehberlik yapamamış, hatta manevî değerlerini kaybetmişlerdi. İnsanoğlu Doğu ve Batı'da, iki büyük imparatorluğun tasallutu altında son derece sefih bir hâldeydi. Pers ve Roma imparatorlukları neredeyse yeryüzünü paylaşmışlardı. Hâkimiyeti erindeki halkın sosyal, siyasî ve iktisadî bakımdan durumları ise kölelerden pek farklı değildi.

Yunanlılar spekülatif felsefenin tuzağına düştüler ve kendi akıllarının mahkûmları oldular. Onların teorik ve istidlali mantıkları doyum noktasına ulaşmış, fakat hakikatin önündeki engelleri aşacak aklî ve felsefî prensipleri yakalı yamamışlardı. Sonuç, bu kültür ve genelde de İnsanlık için bir çıkmaz sokaktı. Çünkü onlar eski dünyanın akıl hocalarıydı.

"İshak'ın Evi" bile gücünü kaybetmiş insanlığa etkili bir rehberlik sağlamada başarısız olmuştu. Gerçek ilmin nuru, Yahudi geleneklerinin hiyerarşisi ve Yahudi Hukuku arasında kaybolmuştu. İsrailoğulları atalardan kalma "dünyanın önderliği" görevini unutmamakla kalmamış, aynı zamanda bozuk, günahkâr ve muzır bir millet olmuştu. Kur'ân onların bazı kötülüklerine şöyle değinir: "Şu kendilerine Kitab'dan bir pay verilenleri görmedin mi? (Baksana onlar), sapıklığı satın alıyorlar, istiyorlar ki, siz de yolu sapıtasınız." (4: 44). Yine aynı surede şunlar zikredilir: "Onlar ahid-lerini bozdular, Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler ve Peygamberleri haksız yere öldürdüler." (4: p3); "Yahudilerin zulmü sebebiyle, birçok kimseyi Allah yolundan çevirmeleri, yasaklandı hâlde faizi almaları ve haksız yere insanların mallarını yemeleri yüzünden kendilerine (daha önce) helâl kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık; ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.". (4: 160-161). Bakara suresinde onların günahları tekrar şöyle sayılır: "Onlar, hidayet karşılığında sapıklığı satın aldılar da ticaretleri kâr etmedi, doğru yolu da bulamadılar." (2: 16); "Allah'a verdikleri sözü bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar..." (2: 27).

Çok garip ve neredeyse inanılmaz bir şeydir ki, geçmiş peygamberlerin bilgisinin mirasçısı olan ehl-i kitab, Allah'ın yolundan ayrılmakla kalmamış, bu yolu izlemek isteyenlere de engel olmuşlardır. Dünyada fitne ve fesata yol açmada başı çekmişlerdir.

İlgililer ve liderler kendileri yanlış yolu izlerlerse halkın menfaatini kim koruyacak, onları huzur ve aydınlanma ortamına kim yöneltecektir? Bu yüzden cehalete dalmış olan "İs-hak'ın Evi" bozulmuş ve dünyanın mevcut problemlerine doğru çözümü bulamamıştır.

Can çekişmekte olan bu uygarlığa, Hz. İsa'nın gelişiyle bir ümit kıvılcımı parlamıştı. Ne yazıktır ki, İsrail'in kurnaz ve ince entrikaları onun kısa fakat üzücü ve şaşırtıcı hayatındaki Hakikat'm ortaya çıkmasını önlemiştir. Hakikat Hz. İsa'nın takipçilerinden saklı kalmış, onlar da cehâletleriyle ona ulûhiyete ait özelikler atfetmişler ve bu konuda aşın gitmişlerdir. Hz. İsa'nın dünyadaki son günleri hakkında onların cehaletini Kur'ân şöyle dile getirmektedir: "...Oysa onu (İsa'yı) öldürmediler ve asmadılar; fakat (bu iş) kendilerine, benzer gösterildi. Onun hakkında ayrılığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku İçindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu Öldürmediler." (4: 157).

İşin başından doğru yolu kaybeden Hıristiyanlar hiçbir zaman düzelmemişler ve kendilerine has tapınma yollan icat ederek daha da dalâlete düşmüşlerdir: "...İcâdettikleri ruhbanlığı, biz onlara yazmamıştık, yalnız Allah'ın rızasını kazanmak için kendiliklerinden uyguladılar, ama ona gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da yoldan çıkmıştır." (57: 27). Bu ifadelerle Kur'ân-ı Kerîm'de, Hz. Muhammed @'in gelişinden önce Hıristiyanların içine düşmüş olduğu karışıklığa değinilmiştir.

Tarih, Hıristiyanların yanlış akîdeleri ve gayritabiî hayat tarzlarının doğurduğu rezaletlerle doludur. Cazibesini kaybeden sadece dinleri değil, aynı zamanda papaz, rahip ve rahibeler de itibarlarını kaybetmişlerdir. Bu yüzden Hıristiyan âlim ve rahiplerinin bozuk zühd hayatları ve uygulamalarından yaratıcı bir çözüm beklenemez. Gerçeği söylemek gerekirse, inkıraz bulmuş fikirlerin bir daha kuvvet kazanıp, kendilerini eskiten insanlar arasında daha yüce bir medeniyetin doğuma-sına sebep veremiyeceği tarihin hükmüdür.

İnsanlığın acı ve ızdırap içinde Halaskarım ve Mesih'ini beklediği bir zamandı. Yeryüzündeki bütün düşünür ve dindarlar, insanlığın yaygın hastalıklarına çözüm bulabilecek ve evrensel bir düşünceyi sağlayabilecek bir önderi bekliyordu. The Times Atlas of Wo>id His-tory, mümkün bir dünya dini için güzide kişileri araştırmıştır: "Evrensel olduğunu iddia eden muhtemel medeniyetlerin ortaya çıkışı, evrensel dinlerin doğmasını zorunlu kılmıştır. Muhtemel yeni dinler mevcut toplumların gerilim ve manevî kurtuluşa olan ihtiyacına bir cevaptı ve bu din hurafelerle dolu çok tanrıcılığı aşan bir dindi. Tek Manevî Hakikat olduğuna dair bir hareket vardı. Aynı zamanda Yunanlı mütefekkirler maddî dünyayı açıklayacak tek bir ilkenin peşindeydiler. Bunun başka bir görünümü, tektanrıcılığın gelişme-siydi." (The Times Atlas ofWorld History, s. 72).

Bu beklenen ve özlenîlen önder Hz. Muhammed @'den başkası değildi. Tek Manevî Hakikat de İslâm dini tarafından temsil edilen Allah'ın birliği {tevhid) gerçeğiydi. The As-cent of Man adlı eserin yazarına göre; "Çoğu defa fikirlerin yayılışı yeni bir saika gerektirir. İsa'dan altı yüzyıl sonra İslâm'ın gelişi yeni ve güçlü bir saikaydı. Sonucu belirsiz, mahallî bir vak'a olarak başlayan bu olay, Hz. Muhammed'in Mekke'yi 630 yılında almasıyla güney dünyasını da güç ile ele geçirdi. Yüzyıl içinde İslâm, İskenderiyye'yi ele geçirdi. Bağdat'ta muhteşem bir ilim şehri tesis ederek, sınırlarını İran'da İsfahan'ın da ötesine taşıdı. M.S. 730 yılında, Avrupa karanlık çağda yüzerken, İslâm imparatorluğu İspanya ve Güney Fransa'dan Hindistan'a kadar uzandı. Görülmeye değer bir imparatorluk ve zerafetti!" (J. Bronowski, The Ascent of Man, s. 165).

Şimdi sorumuz şudur: Eski sistem ve kültürleri temelden sarsan ve insanlığı yeni bir yönde yeni bir hızla hareket ettiren, Hz. Muhammed (3)'in getirmiş olduğu bu saika nedir? Zamanın çürümekte ve yok olmaya doğru giden felsefelerini dirilten, topluma yeni bir ruh aşılayan, insanlık tarihinin rotasını tamamen değiştiren bu saik neydi? Eski ve çürümüş dünyayı kuvvetlendiren, yeni bir rotada onu büyük bir gayretle tazeleştiren bu itici kuvvet neydi? Dünyanın fani yaratığını tabiatın fizikî güçlerini yenip, insan aklına maddeyi aşıp Allah'ın bu âlemki harika ve sırlarını kavrattıran bu yeni güç neydi.

 

Tek Manevî Hakikat

 

Hz. Peygamber @'in öğretilerini ve uygulamalarını dikkatlice incelediğimizde Yaratı-cı'nın birliğinin (tevhid) ve kâinatın bütünlüğünün en çok göze çarpan şey olduğunu anlamakta asla tereddüte düşmeyiz. Tek tanrı inancı ve imanın insanlık tarihi kadar eski olduğu bir hakikattir, ancak bu, insan hayatında uygulamada hiç bir önemi olmayan sadece dinî bir fikirden ibaret kalmıştır. Ahlâakın ve imanın gerçek değerini ortaya koyan, sıradan insanların hayatında onu görünür bir gerçek yapan ancak Hz. Muhammed @ olmuştur. Hz. Peygamber @, kâinatta Tek Bir Hakikat olduğunu, geri kalan bütün yaratılmışların hem ruhen hem de fiziken O'na bağımlı olduğunu göstermiştir. O yerde ve gökte diğer bütün güçlerin üstündedir: "O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. O'nun nasıl çocuğu olabilir ki? Kendisinin bir eşi yoktur, herşeyi O yaratmıştır ve O her şeyi bilendir. Rabbiniz Allah işte budur. O'ndan başka tanrı yoktur. (O), herşeyin yaratıcısıdır. O'na kulluk edin, O her şeye vekildir. Gözler O'nu görmez, O gözleri görür. O Lâtif, herşeyi haber alandır." (6: 101-103).

İbrahim suresinde şöyle buyurulmaktadır: "Bu, insanlara bir tebliğdir. (İnsanlar) bununla uyarilsınlar; O'nun yalnız tek Tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye (gönderilmiştir)." (14: 52).

Bu, tevhid hakikatinin başka bir yönüdür. Mutlak Manevî Gerçek birdir: akıl ve ilim sahipleri kendi nefislerini (enfüs) ve maddenin dış dünyasını (eflâk) inceleyip gözlemlemeleri sonucu bunu bilmelidirler. Eğer onlar ibret alıcı bir göze ve anlayışlı bir zihniyete sahipse bütün kâinata yayılmış olan Allah'ın alâmetlerini bulabilirler. Kur'ân birçok vesilelerle bunun önemine değinmiştir:

"İşte gerçek Rabbiniz Allah budur. Gerçeğten sonra sapıklıktan başka ne var?. Öyleyse nasıl (hak'tan sapıklığa) çevriliyorsunuz?" (10: 32).

"Sonra o (ca)nlar, gerçek mevlâları olan Allah'a döndü(rülüp götürülürler. Doğrusu hüküm, yalnız O'nundur ve O hesap görenlerin en çabuğudur." (6: 62).

"işte böyle. Çünkü Allah Haktır. O'ndan başka yalvardıkları ise bâtıldır (aslı olmayan şeylerdir). Şüphesiz Allah herşeyden yüce ve her Şeyden büyüktür." (22: 62).

“Gercek hükümdar  olan  Allah  yücedir. ü ndan başka tanrı yoktur. O yüce arşın Rab-bıdir. Allah'la beraber, varlığına hiç bir delili "Sadığı halde başka tanrıya tapanın hesabını Rabbi görecektir..." (23: 116-117).

Kur'ân ayetleri kâinatta tek bir Hakk'ın olduğunda hiç bir şüphe bırakmaz. Bu Hak, hükümranlık sahibi Allah'tdır. Allah'tan başka hiçbir kuvvet yoktur,O son haktır ve gerisi bâtıldır, dalâlettir. İbret alıcı bir göz kendi nefsinde ve fizikî âlemde Tek Bir Gerçeğin (Hakk'ın) olduğuna dair birçok delil bulabilir. Dünya ve âhirette güzellikler ve hayırlar peşi-de olan kimse kendine bu Hakk yolunu seçer. Hakk'tan ayrılmak ise insanı sadece helâka götürür.

Kâinatın düzeni, Yaratıcı, Hâkim, Mâlik ve Rab olan bir tek Allah'ın varlığına delildir. O'nun mülkünde ve hükmünde ortaklan olduğu veya herşeyden üstün bir tanrının yamsıra O'nun mülkünü idare eden küçük tanrılar bulunduğu fikri bütünüyle bâtıldır. Aksi bir durumda kâinatın yönetiminde her an anlaşmazlık çıkacağı ve her birinin tek hâkim olmak için çalışacağı, bunun da daimi bir karışıklığa yol açacağı muhakkaktı: "Allah çocuk edin-memiştir. O'nunla beraber hiçbir tarirı yoktur. Öyle olsaydı her tanrı, kendi yarattığı ile beraber gider, diğerinden üstün olmaya çalışırdı. Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir. O, görünmeyeni ve görüneni bilir; onların ortak koştukları şeylerden yücedir." (23: 91-92).

Aynı sure bütün kâinatta ortaya çıkan birlik ile Yaratıcının birliğini vurgular. Çok büyük ve engin olan kâinat, bütün yıldız ve galaksileriyle insanın anlama ve kavrama kapasitesini aşmaktadır. Bütün bunlar Yaratıcının birliğini açıkça ilan eder: "De ki: 'Biliyorsanız söyleyin, dünya ve içinde bulunanlar kimindir?' 'Allah'ındır' diyecekler. 'O hâlde düşünmez misiniz?' de. 'Yedi göğün Rabbi ve yüce Arşın Rabbi kimdir?' de. 'Bunlar Allah'ındır' diyecekler! 'O hâlde (O'nun azabından) korunmuyor musunuz?' de. 'Biliyorsanız söyleyin, her şeyin melekûtu (mülkü ve yönetimi) elinde olan, koruyup kollayan, fakat kendisi korunup kollan(maya muhtaç ol)mayan kimdir?' de. '(Her şeyin yönetimi) Allah'a aittir' diyecekler. 'O hâlde nasıl büyüleniyorsunuz?' de." (23: 84-89).

Bu ayetlerdeki delillerin de ışığı altında, yaratıcının birden fazla olması aklen savunulamaz. Kâinatın tümündeki zerafeti, göz kamaştırıcı nizamı ve hedef birliğini tefekkür eden kimse; yaratıcının tek olduğunu anlamakla kalmaz, ayrıca bu harika ve güzel âlemin yapıcı ve düzenleyicisinin sahip olduğu muazzam kuvveti, zerafeti ve şerefi idrak eder.

Şüphesiz açık ve hür görüşlü birin verdiği hüküm şu olacaktır: "Gerçek Hükümdar olan Allah yücedir..." (20: 114). Allah herkesin kendisinde huzur ve sükûnet aradığı tartışmasız ve muhâlifsİz tek Hakk'tır ve herkes O'na dönecektir. (2: 156).

Allah, arzulanılan ruhî mükemmelliğe ve ilmî gelişmelere ulaşmamız için ihtiyaç duyduğumuz Tek Manevî Hakikat olmakla kalmayıp, aklın ve madde âleminin işleyişini, amacını açıklayabilecek tek prensibi bulabileceğiniz yegane kaynaktır da. Maddî âlem hakkındaki pek çok soruya tatmin edici cevap vermenin başka bir yolu yoktur. Bundan başka bütün cevap ve açıklamalar, soru soranı daha çok hataya ve Hakk'tan sapmaya yöneltecektir, Hz. Yusuf hapishanede arkadaşlarına haklı olarak şu soruyu sormuştur: "Birbirinden farklı birçok Rabb'ler mi yoksa, en üstün ve karşı konulamaz olan Allah mı iyidir?"

Allah kâinattaki bütün gücün ve hükümranlığın sahibidir: "(Andolsun) ki Tanrınız Bir'dir; göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların Rabbi, doğuların da Rabbidir." (37: 4-5).

Bu ayetler kâinattaki birliğin ağır basan cephesini; yer, gök ve arasındaki yıldızlar, güneş, ay ve herşeyi kuşatan birliği vurgular. En uzaktan en yakına üzerine doğduğu her nokta güneş tarafından aydınlatılmaktadır. Bu Allah'ın birliğinin bir delilidir. Allah her şeyin merkezidir ve tekdir. Başka bir ifadeyle, kâinattaki herşey Allah'ın birliğinin bir tezahürü olup Yaratıcının birliği gerçeğini teyid eder.

Tevhid inancının diğer bir yönü de, "Allah tek olması, dolayısıyla adaletin de tek ayardı olduğunu izhar eder. Çünkü Hakk Tek'dir. Ve gözlerimizden hâdiselere ait çeşitliliklerin mikyası düştüğünde biz onu Tek olarak görürüz. O zaman Tek Hakikat ortaya çıkar. Onlar ne mübarek kişiledir ki, bu Hakk'ı ruhlarında, hayatlarında ve fiiliyatlarında zaten değerlendirmiş olanlardır." (A. Yusuf Ali, The Holy Çur'an, s. 634, not. 1931).

Bunda düşünen kimseler için bir ibret ve ihtar vardır. Eğer onlar insanlığın iyiliğini gerçekten ve samimiyetle istiyorlarsa, fert ve toplum düzenlerinde evrensel adaletin bu prensibini benimsemelidirler. Dünyevi işlerini bile adalet temeli üzerine inşâ etmeyenler, bu maddî gayretlerinde başarıya ulaşamazlar. Hayatın her sahasında kesin bir denge olmalı ve insanlara adalet ile muamele edilmelidir. Aksi takdirde toplum çeşitli baskılar altında parçalanacak, birlik ve beraberliğini muhafaza edilemeyecektir.

Bunun sebebi kâinatın bütün düzeninin adalet ve ahenk üzerine kurulu olmasındandır. Eğer insanoğlu bu evrensel modele uymazsa, kendisi ve bozuk sistemi uzun süre yaşayamayacaktır. Adalet temeli üzerine bina olunmayan sistemler er-geç zeval bulacaktır. Rahman suresinde bu evrensel gerçek şöyle dile getirilir: "Güneş de, ay da bir hesap ile (cereyan et-mekte)dir. Necm (bitkiler, yıldızlar) ve ağaçlar (Allah'a) secde etmektedirler. O, göğü yükseltmiştir, ölçüyü koymuştur. Artık tartıda tecâvüz etmeyin. Tartmayı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın." (55: 5-9). Bu güzel sözlerle açıklanan, insanlığın menfaatine olan yüce bir derstir. Vaaz edilen ders; "İnsanların dünyevî işlerinin tümünde adaletten ayrılmamaları, kendi menfaatleri için adaletsizliğe ve tecavüze sapmamalarıdır. Dünya hayatının gerçek ve pratik bir açıklaması olan bu yegane prensip, mağara ve ormanlarda, Yunanlı filozofların, yolunda hayatlarını harcadıkları ve aradıkları prensibin aynısıdır. Birçok keşiş ve Hint fakiri de aynı prensibi aramıştır.

Dünyada, göklerde ve bütün kâinatta aynı çalışma ve düzenleme modeli görülür. Kâinatta tam bir birlik ve ahenk hâkim olup genel modelden en ufak bir sapmaya rastlanmaz. Kâinatta var olan herşey hayatta kalmak için maddî âlemin muhteşem üstyapısıyla birlikte bu evrensel uyum ve denge modelini benimsemek zorundadır.

Madem ki insan maddî âlemde yaşıyor, o hâlde ondaki evrensel modele uymalıdır. Beşerî sistem ve düzenler kâinatın evrensel sistemiyle ahenk içinde olmalıdır. İnsanoğlu adalet prensibine uyduğu müddetçe, düzen ve sistemleri güçlenir; ne zaman ki aşın gider ve adaletsizliğe saparsa üstünlüğünü ve etkisini kaybeder. Daha âdil ve kâinattaki genel modele daha uygun olan kendi yerini alır. Bu Allah'ın yaratışının bazı kurallara göre olmasından ve belli bir hedefe sahip olmasındandır. Sekülaristlerin ve materyalistlerin iddialarının aksine, yaratılış boş yere değildir: "Göğü, yeri ve ikisi arasındakiler! boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten vay hâllerine o nankörlerin!" (38: 27). Akıl sahibi kimseler bu gerçekten gafil değildirler: "Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: 'Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın. Sen yücesin. Bizi ateş azabından koru!' (derler)." (3: 193). Bu hakikat Enbiya suresinde bir defa daha şöyle ifade edilir: "Biz göğü, yeri ve bunlar arsında bulunanları, eğlence için yaratmadık." (21: 16).

Allah'ın yaratışmdaki sırları ve harikaları düşünen bir kimse bunlar sayesinde Hakk'a ulaşmakta kesinlikle başarısız olmayacaktır. Bunları göremeyenler ancak Allah'ı ve onun alâmetlerini düşünmeyenlerdir. "Kâinatın nizamını yakından gözlemek, aklını kullanan Asanları, bu hayattan sonra cezaları ve mükâfatları ile âhiret hayatının varolduğu fik- götürür. Sistemin kendisi, arka plânında varolan hikmeti açıkça ortaya koyar. Bundan da anlaşılacağı üzere Hakîm (hikmet sahibi) olan Yaratıcı'nın insanı yaratmasının belli bir amacı vardır. Herşeyin insanın kullanımına verilmesi ve Allah'ın, insanı, iyiyi kötüden ayırdedebilecek bir idrak merkezi ile donatmış olması açıkça gösterir ki, Allah insanı bu yaratılış amacına uygun davranıp davranmadığı konusunda hesaba çekecektir. Bunun sonucu, dünyada yaptığı iyilikler nedeniyle mükâfat alacak, kötülükler nedeniyle de cezalandırılacaktır." (The Meaning ofthe Qur'an, c.II.ss. 80-81).

Yukarıdaki ayetler; insanın istediği her şeyi yapmakta hür olduğu, kendi kaderinin efendisi olup kimseye hesap vermiyeceği, kendisine kimsenin vazife veremeyeceği, dünyanın ras-lantı sonucu oluştuğu ve kendi kendine devam ettiği gibi, yeni hayat anlayışlarını yalanlar. Kur'ân bu gibi bâtıl fikirleri yeniden reddeder ve Allah'ın otoritesini öne çıkarır: "Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur. O, hâkimdir, herşeyi bilendir. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! (Kıyametin kopacağı) saati bilmek de O'na mahsustur. Siz O'na döndürüleceksiniz." (43: 84-85).

Yerlerde ve göklerde her ne vuku buluyorsa hepsi Allah'ın ilmi dahilindedir ve hiç bir şey O'ndan gizli kalmaz: "Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir? Bunların hepsi, bir kitabtadır (katında yazılıdır). Bu, Allah için çok kolaydır." (22: 70). Nemi suresinde, "Elbette Rabbin onların göğüslerinin gizlediğini de, açığa vurduklarını da bilir. Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitab'da olmasın." (27: 74-75) ve Se-be suresinde: "Yerin içine gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya çıkanı bilir..." (34: 2) ifadeleri zikredilir.

Kâinatta vuku bulan her şeyden, herkesin yaptığı bütün işlerden ve fiillerden haberdardır: "Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'ân'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman sunda Tevhid inancının muhtelif yönlerini gayet güzel yerinde açıklamakta ve çeşitli şekillerde Allah'ın ihsan ve nimetlerini vurgulamaktadır. Rahman suresinde, insanın her an faydalandığı denizlerde ve karalarda Allah'ın ihsanı ve rahmetinin çok çeşitli yönleri sayılarak, bunlar şu ifadelerle insana hatırlatıl-maktatır: "Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?" (55: 13). A. Yusuf Ali, bu surenin baştan sona ima ettiği meselenin her-şeyin çiftler halinde yaratıldığı, renklerinin, yapılarının, kullanılışlarının farklı olduğu, Yaratıcının ihsanlarında ve bunların yaratılış amacında bir birlik olduğunu belirtmiştir. Fakat bütün bu ihsanları alan şeyler geçip gidecek sadece Allah daima baki kalacaktır. A. Yusuf Ali, bu serinin incelik ve mükemmelliğini Rahman suresi'nîn ışığında şöyle özetlemektedir: "Ey Allah'ın yaratıkları! O'nun hangi nimetlerini inkâr edeceksiniz. Kur'ân'da, insanın zekâsında ve tabiatında kendini gösteren Allah çok lütufkârdır. Muvâzene ve adalet, iyilik ve dikkat kâinatın kanunlarıdır. Balçıktan yaratılmış olan insan, hayatın zînetlerini ve imam bahşeden, bütün, mahluklarına rızkını veren, doğunun ve batının Rab-bini ancak kavrayabilmiştir. Her şey yok olurken O bakidir. O'nun daimi adaleti, ihsân-ı, şerefi ve ebediliği insan istikbalinin ümididir. O zaman Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız." (A. Yusuf Ali, The Hoiy Qur'an,s. 1471).

Tevhid anlayışıyla gerçekleşen Tek Manevî Hakikat, insanın dünyasında .fikrî bir inkılâb yapmış büyük ilim ve görüş sahibi dürüst kadın ve erkekleri meydana çıkarmıştır.

Ebu Yakub b. İshak el-Kindî, Ebû Nasr Fârabî, Ebu Ali Hüseyin İbn-i Sina, Ebu Bekr Muhammed b. Yahya İbn-i Bacce, Ebu Bekr Muhammed b. Abdülmelik İbn-i Tufeyi ve Ebu'l-Velid Muhammed İbn-i Rüşd gibi filozof ve âlimler, Ebu Bekr Muhammed İbn-i Zekeriyya er-Râzî, Abdullah Muhammed ibn-i Câbir el-Battâni, Muhammed ibn-i Musa el-Harizmî, Câbir ibn-i Hayyam, Yakut ibn-i Abdullah el-Hemevî, Ebu Kâmil ve İbrahim İbn-i Sînâ gibi ilim adamları; Muhammed ibn-i Ahmed el-Birûnî, Ebu-1 Hasan Mes'ûdî, İbnu'1-Esîr, Muhammed ibn-i Cerîr et-Taberî ve İbn-i Haldun gibi tarihçiler; Ebu Hanife, Mâlik, Ahmed İbn-i Hanbel ve Şafiî gibi fi-kıhçılar, Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Neseî ve îbn-i Mâce gibi hadisçiler ve Hasan Basrî, Cüneyd Bağdadî, Beyazıd-i Bistâmî, Rabi'a Basrî, İbni'l-'Arabî, el-Gazzâlî, Şah Veliyyul-lah ve Müceddid-i Elf-i Sâni gibi mutasavvıfları bu inanç ortaya çıkarmıştır.

Bu asil insanlara, Allah'ın kâinattaki tezahürlerini müşahede ile Hakk'ı anlama ve kavrayabilme çabası ilham vermiştir. İnsanlığın dikkatini bu tevhid gerçeğine çeken Kur'ân'da şu ifadeler yer almaktadır: "Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kurdet sahibi olduklarım zannettikleri sırada, bi gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hâle getiririz. İşte düşünen bir toplum için ayetlerimizi böyle geniş geniş açıklarız." (10: 24).

Mesele muhtelif durum ve şekillerde sunulmuştur ancak hepsi kâinatın heryerinde ortaya çıkan Tevhid İlkesine işaret etmektedir: "Yeri düzleyen, orada dağlar nehirler var eden, her türlü üründen çift çift yetiştiren, gündüzü geceyle bürüyen de O'dur. Doğrusu bunlarda düşünen kimseler için ibretler vardır." {13: 3). Âl-i Imran suresinde ise şöyle zikredilmektedir: "Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah herşeye kaadirdir. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır." (3: 189-191).

Kur'ân'ın hedeflerinden biri de, gözlemleme ve tefekkür yoluyla asıl Hakk'ı bulabilmesi için, insanın dikkatini maddî âlemdeki sırlara ve harikalara sevketmektir: "(Ey Muhammedi) Sana bu mübarek Kitabı indirdik kî, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar." (38: 29). Müminün suresinde: "Onlar o sözü (Kur'ân'ı) iyice düşünmediler mı?.." (23: 68) ve Muhammed sûresinde: "Kur'ân'ı(n anlamını) düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri(nin) üzerinde kilitleri mi var?" (47: 24) ifadeleri yer almaktadır.

Zümer suresinde: "Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar akıl sahipleridir." (39: 18) buyurulmak-tadır. Böyle insanlar için Kur'ân'ın mesajı gayet açıktır: "Bu, insanlara bir tebliğdir. (İnsanlar), bununla uyarılsınlar; O'nun tek İlâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye (gönderilmiştir)?" (14: 52). (Ayrıntılı bilgi için bkz. Sîret Ansiklopedisi, c. 5, "Kur'ân ve Dünya" başlıklı beşinci bölüm).

 

Tevhidin Manevî Safhası

 

Allah'ın elçisi Hz. Muhammed @ mesajını Hz. Musa ve İsa gibi mucizeler vasıtasıyla değil, Allah'ın, dış dünyadaki tezahürleri ve iç dünyamızdaki (nefis)lerini düşünme ve anlama yoluyla iletmiştir. Yukarıda Allah'ın fizikî âlemde görülen tezahürlerinden kısmen bahsedilmiştir. Burada ise nefs üzerine ışık tutulacaktır. Nefs hakkında bilgi edinmek, Allah'ın bilinmeyen yanlarını açıklar ve O'nun sıfatları hakkında bir bilgi servetini bize ihsan eder. Gerçekten bu Allah'ın sıfatlarına ve O'nu tanımaya bir anahtardır; O'nun hükümranlığına birçok pencereler açar ve maneviyatın gelişmesine vesile olur.

Burada şu da belirtilmelidir ki, maneviyat; Allah'a yakınlıktan, O'nu bilmekten dolayı yüksek seviyede bir haz yarattığından olağanüstü görünmesine rağmen, The Ascent of an at*İ! eseri yazarının da belirttiği gibi; Hı-nstıyanhğın tersine, sade kandan ve şaraptan, :t ve ekmekten ibaret değildir. Gerçekte ma-evıyat pratik bir şey olup, dünya meşguliyetleri ve ticari işlerin kötü anında insanı muhafaza eder. Maneviyatın üzerinde durduğu nokta, insanın kendi çabasıyla Allah'a olan yakınlığım ve beşerî münasebetlerini geliştir-mesidir. Bu tutum, manevî hayatı yaşayan müslümanlarda eşsiz bir manevî güç meydana getirmiştir. Kur'ân, insanı içinde bulunduğu mütevazı ortamdan, manevî kemalâtın zirvelerine çıkarmıştır: "Allah göklerin ve yerin nurudur. O'nun nuru, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. Lamba cam içerisindedir. Canı sanki inciden bir yıldız. Ne doğuya ve ne batıya mensub olmayan bereketli bir zeytin ağacı(nm yağı)ndan yakılır. (Öyle mübarek bir ağaç) ki, nerdeyse ateş değmese de yağı ışık verir! Işığı parıl parıldır. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlara misaller verir. Allah herşeyi bilir." (24: 35).

Allah "nûr" olarak vasıflandırılmıştır, çünkü O'nun mükemmelliği nûr olarak görülebilir. Nurunu ise ancak O'nun arzu ettikleri ve bu kuvveti verdikleri görebilir. Allah'ın yakınlığını arzu eden, Rasûlünün rehberliği altında, O'nun rızasını, dostluğunu ve nurunu arayan kullarına bu ancak O'nun bir lûtfu ve ihsanıdır. Gerçek müminin kalbi, ebedî olarak parlayan Allah'ın nuruyla daima aydınlatılır: "Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!" (89: 27-30).

Böyle insanların görüş ufku genişletilir ve onlar Allah'ın nurunu, O'nun bütün tezahürlerinde görürler. Tabiatın çeşitliliği gözlerinde kaybolur ve bu çokluğun altında yatan Tevhid bunun yerini alır. Onlar Tevhid ruhunu her şeyde görürler ve şöyle seslenirler "Rabbi-miz, senin hakkındaki İlmimizi artır ve bizi itaatkâr ve ihlaslı bir kul eyle!" Böyle insanlar için herşey yaratıcıyı hatırlatır. Onlar çiçeğin güzel kokusunda, sarp bir dağın yamacından çağlayarak akan ırmağın sesinde, sık bir ormanda sonbaharda uğuldayarak esen rüzgârda, fırtınayla yükselen dalgalarda, karanın ve denizin yüzeyinde veya derinliklerindeki her harekette O'nun Varlığı'm görürler. Bütün bunlar onlara Rabb'ferinden taze bir habercidir ve kendilerini Rabb'lerine daha çok yaklaştırır. Bu, insanı daima, her yerde Allah'ı aramaya sevk eden marifetullahiır. Böylece O daha yakından tanınır ve O'nun Varlığı elde edilir.

Bu idrakin başka bir yönü de, Allah'ın rızasına bütünüyle teslim olma arzusudur.Allah'ı seven ve O'nun varlığını arayan kimse yalnız O'na itaat etmelidir. O'nu sevmenin gerektirdiği birinci ve en önemli şey budur. İslâm kelimesi "Allah'ın rızâsına teslim olma" manasına gelir. Bir insan eğer Allah'ın arzusuna kendisini tamamen teslim etmişse, bu insana maddî ve ruhî huzur garantisi verilmiştir. Gerçekten de tam bir huzur ancak Allah'ın emirlerine itaatte yatar.

Thomas Cariyle, Hz. Muhammed @'in tecrübesi ve tebliği hakkında şöyle konuşur: "Allah'ın anlatılamaz özel bir yardımıyla, o her-şeyi apaçık keşfetmişti, artık daha fazla karanlık ve şüphe içinde değildi. Her şeyi görmüştü; bütün putların zavallı birer odun parçası olduğunu, her yerde ve herşeyin üzerinde Tek Allah'ın olduğunu, putların bırakılıp kendisinden başka büyük olmayan Allah'a yönelmenin gerekliliğini görmüştü. O Hakk'tı. İlk olarak bizi yaratmış, şimdi de bize rızık vermekteydi. Biz ve her şey O'nun gölgesinden O'nun ebedî ihtişamını örten bir iğreti elbiseden başka bir şey değildik. 'Allahu Ekber, Allah en büyüktür!' Allah'a teslim olmak lâzımdır. Gerek bu dünyada, gerek ötekinde bize ne yaparsa hepsine razı olmak gerekir. Bizim bütün kuvvetimiz O'na teslim olmaktır. Bize gönderdiği şey ölüm de olsa, ölümden beter de olsa iyi, en iyi şey olarak karşılamamız lâzımdır. Hâsılı kendimizi Allah'a teslim ediyoruz. Goethe der ki: 'Eğer Müslümanlık bu ise, biz hepimiz Müslüman olarak yaşamıyor muyuz?' Evet, aramızdan her kimin hayatında bir parça ahlâk varsa müslüman olarak yaşıyor demektir..." (Thomas Cariyle, On Heroes, Hero-Worship and the Heroic in History, 1911, ss. 290-291).

Cariyle şöyle vurgulamaya devam eder: "Büyük Hakikat karşıda duruyor ve ona gözlerini dikiyor. Ya ona cevap vermek yahut sefil bir surette ölmek lâzımdır. Şimdi, hem de şimdi-yoksa cevap mahşere kalır. Ona bir cevap bulman lâzımdır. İkbâl hırsı mı? Bütün Arabistan bu insana ne verebilir? Yunanlı Herak-lius'un tacı, İranlı Keyhüsrev'in tacı, dünyanın bütün taçları bu İnsan için ne ifade eder? Onun İşitmek ihtiyacında olduğu söz yeryüzüne değil, yukarıdaki Cennete ve aşağıdaki Cehenneme ait olan sözdür. Bütün dünya taçları ve saltanatları bir kaç kısa yıl sonra nerede olacaklardır?... İslâm bütün kavgacı boş grupların (Yunanlılar, Zerdüştler ve diğerleri) başını yemiştir ki, zannederim bunda haklı idi. O bir kere daha doğrudan doğruya tabiatın büyük kalbinden çıkmış bir Hakikatti. Arap putçuluklan, Suriye formülleri, hâsılı aynı derecede gerçek olmayan bütün şeyler bu ateş önünde yanmaya hazır kuru odun yığınları gibi tutuşmağa mahkûmdurlar." (a.g.e., ss. 290, 298).

Böylece, Hz. Peygamber @'in getirdiği Tek İlâh inancından çıkan asîl manevî güç, doğunun ve batının bütün dünyevî ideoloji ve felsefelerini yutmuş, gerçek ve pratik anlamda insanı Hakk ile tanıştırmıştır. Allah'ı bilme ve tanımanın ilmini elde etme yolundaki tehlikeleri kaldırmış ve bu uzun yolu kısaltmiştir. Dünyevî işlerle meşguliyet arasında insanı Allah'a götürecek sade reçeteleri bahsetmiştir.

 

Allah Teâlâ'ya Yakınlık

 

İnsanın fıtratında tabiatüstü bir güce perestiş vardır. Şayet doğru yol gösterilmezse, insan hata yapmaya ve yanlış hayat tarzı seçmeye meyillidir. Tarih, insanın kendi başına Allah'ı ararken dalâlete düşmesinin misalleriyle doludur. Allah'ın yanlış algılanması, O'nun sadece Kahhâr ve Cebbar olarak anlaşılması beşer tarihinde insanı birçok hataya yöneltmiştir, bu da zihinlerde Allah hakkında çok yanlış kanaatler oluşturmuştur. Allah'tan çok korkan insan bu korku ve huşu dolayısı ile kendisinden kuvvetli gördüğü her tür tabiat gücüne tapmaya başlamıştır.

Bazıları dağlara, taşlara veya bizzat yaptıkları putlara tapmaya başlamışlardır. Sonra onlardan, Allah'tan korktukları gibi korkmaya başladılar. Fakat Allah'ı değişik şekillerde arama devamlı olarak insanda mevcut oldu. Bu açıdan insana doğru yol göstermek gereklidir, Kur'ân şu ayetleriyle bu rehberliği teklif etmektedir: "De ki: 'O, Allah birdir. Allah sa-meddir (herşeyden müstağni ve herşey O'na muhtaçtır). O doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur." (112: 1-4).

Bu ayetler Allah'ın birliği yanında O'nun, herşeyden müstağni olduğunu, fakat mahlûklarının varoluşu, beslenişi için Allah'a bağımlı olduğunu da vurgulamaktadır. Hayatın hiç bir basamağında insan Rabbinden bağımsız olduğunu iddia edemez. Bu yüzden izlenecek en doğru yol Rabbine inanması, O'nu tanıması ve O'nunla yakın bir ilişki içine girmesidir. Bu dünyada ve âhirette başarıya ulaşmanın, maddî ve manevî mükemmelliğe erişmenin tek yolu budur. Bir insanı sadece çok tanrılı boş inançlara düşme sefilliğinden ve irtİdat zilletinden kurtarmakla kalmaz, Rabbinin rehberliği altında insana sağlıklı ve yapıcı bir hayat tarzını gösterir. Bunun sonucunda maddî ve manevî olarak, insanın kültür ve medeniyeti yükselir, toplum kadar fertler de Çeşitli faydalara nail olur.

Beşikten mezara insanın tüm hayat nizamını Allah rasülünün Şeriatına uygun hale getirtmede ilk basamak, insan ile tevhîdin tanıştı-nlrnasıdır. Bu, bütün sağlıksız, zararlı, ahlaksız, adaletsiz uygulama ve fikirleri temizlemeye, bunların yerine fert üzerinde ve toplum seviyesinde iyi, adaletli ve doğru prensiplerin yerleşmesine ve halka sevdirilmesine yardım eder. İyi ve güzel ahlâkî özelliklerin halk arasında eğitim sayesinde geliştirilmesi ve desteklenmesi halkın Kur'ân ve Sünnet temelleri üzerinde eğitimi ikinci basamağı teşkil eder.

İnsanlar daha fazla eğitim aldıkça, Allah'ı ve emrettiği hayat nizamını tanıdıkça, Allah İle olan ilişkilerini şahsî planda daha fazla İlerletmeleri kolaylaşır. Çünkü bu, insanları takvaya, ulaştırır. Allah korkusu, iyi amelleri yapmanın bir alışkanlık olduğu ve insanın bunları yapmak için özel bir gayret sarfetme-diği ihsan basamağına götürür.

Bu insanlar Allah'ın hakiki kulları, İslâm'ın gerçek askerleridir. Bütün servetlerini ve hayatlarını İslâm'ın yayılması ve tesisinde sadece Allah Rızası için harcarlar.

Kur'ân böyle insanları şu ayetlerle Övmektedir: "İşlerinde doğru olarak kendini Allah'a veren ve İbrahim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince daha güzel olan var mı?" (4: 125). "...Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır." (7: 56). "...Hiç şüphe yok ki Allah iyilik edenlerle beraberdir." (29: 69).

Kur'ân herkesi şahsî olarak böyle yakın bir ilişkiyi geliştirmeye davet eder. İnsan Rabbini göremese de, O'nun kendisine çok yakın olduğunu, hatta nefsinden bile daha yakın olduğunu vurgular. Her ne zaman birisi Rabbiyle ilişki kurduğunu hissederse, o kimse O'nun daima yakın olduğunu bilmelidir. Eğer insan isterse Rabbiyle konuşabilir: "...Bİz ona şah damarından daha yakınız." (50: 16). Bu, her arzuladığımızda O'na gelmemiz için açık bir davettir. Hiç bir zaman çok geç değildir. Daima Rabbinizi bekliyor bulacaksınız: "Kullarım, sana benden sorar(lar)sa söyle: Ben (onlara) yakınım. Dua eden, bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm. O halde onlar da bana karşılık versin (benim çağrıma uysün)lar, bana inansınlar ki, doğru yolu bulmuş olalar" (2: 186).

 

İman Ve Sosyal Münasebetler

 

Allah ezelî ve ebedî ilmiyle; insanın kendini tanımaya çalışmasını ve Kendisiyle yakın bir ilişkiyi ilerletmesini arzu etti. Çünkü bu inşanı hata ve dalâlete düşmekten koruduğu kadar, fert ve topum olarak da insana, iyiliğin ve güzelliğin kaynağı olmuştur. Böyle yüksek hedeflere sadece Allah rızası için ulaşmaya çalışan insanlar arasında asîl özelikler ortaya çıkar ve gelişir. Bu özellikler onlara toplumun menfaatini, kendi menfaatlerinin önünde tutmalarını sağlar. Ve bu insan davranışların-daki değişiklik sosyal ilişkileri kökünden değiştirir. Irk, sosyal statü, doğum, ulus gibi insanlar arasındaki engelleri kaldırır ve bütün insanları hayatın her sahasında kardeş yaparak onları eşit hâle getirir.

Böylece Allah ile olan yakın irtibat, sosyal ilişkileri çok kuvvetli ahlâkî değerlerin üzerine bina etmeye yardım eder. Bu ahlâkî değerler ortak Allah fikri ile kuvvetlendirilmiş ve onlara dayanılmıştır. Müeyyidesi İlâhî kaynağa dayanmayan ahlâkî fikirler zamanla bütün güçlerini kaybederler ve soyut fikirler hâline gelirler. Çünkü ahlâk kurallarına gerçek gücü ve yaptırımları ancak Allah verir. İnsan ilişkilerine yeni boyutlar getiren, fertlerinin birbirlerine iman halkasıyla bağlı olduğu İslâm toplumunun kuvvet ve birliği ile böyleleri kesinlikle denk olamaz. İnsanlar Allah ile daha ya-km ilişki kurdukça, bu bağ gittikçe kuvvetlenir ve İslâm toplumu "kenetlenmiş bir yapı gibi" (bünyanun-mersus) birlik içinde olur (61: 4). Kur'ân şu ayetle İnsanlara bu ilişkinin faydasını anlatır: "Adını anarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının..." (4: 1)

Kur'ân fert ve toplum İlişkilerindeki İslâm kardeşliğine şöyle işaret ediyor: "Muhammed Allah'ın elçisidir. O'nun beraberinde bulunanlar, kâfirlere karşı sert, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onların rükû ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızâsını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır..." (48: 29). Kur'ân'm bu ayeti sahabeler arasındaki fevkalâde güzel ilişkinin tablosunu sunduğu kadar bunun nedenini de gösterir. Sahabeler kendi aralarında merhametli, nâzik candan kimselerdi. Bunun en güzel misâli, Medine'ye hicretten sonra aralarında aktedi-len kardeşlikti. Âl-i İmrân sûresinin 103. âyetinde bundan bahsedilir. Sahabeler kendi adlarına birşeye sahip değildiler. Bütün dostlukları (hubb-i fillah) veya düşmanlıkları (buğz-ı fillah), sevgi veya nefretleri yalnızca Allah içindi. Bu bir müslümanın imanının ve kişiliğinin en üst mertebesi ve ulaşabileceği en yüksek noktadır. Aşağıdaki hadisler de bu hususu kuvvetlendirmektedir:

Ebu Hureyre'den rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Allah'ın Kıyamet gününde kendi gölgesinde barındıracağı yedi kimseden biri de, birbirini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da buna müstenid olan İki kimsenin herbiridir." (Buharî1).

Abdullah b. Mes'ûd ile Berâ' b. Azib'in mer-fuan zikrettikleri hadise göre, "Hubb-i fillah, imanın yapışılacak en sağlam kulplarından-dır." (Muvvatta).

Enes'den rivayetle Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Her ne zaman iki kimse Allah için severse, elbette ikisinden daha faziletli olanı arkadaşına muhabbeti daha ziyade olanıdır." Allah için düşmanlık ve nefret ederse o imanını tamamlamıştır."

Ebu Rezîn-i Ukaylî'nin rivayetine göre Rasûlullah @ kendisine şöyle buyurmuştur: "Ey Ebu Rezîn! Yalnız kaldığın vakit dilini zikrullah ile kıpırdat. Allah için muhabbet, Allah için buğz et..." (Ebû Davud).

Sosyal ilişkilerdeki bu inkılâb, Allah ile olan yakın İlişkilerinin doğrudan sonucuydu. Birkaç sene önce aynı insanlar çok basit meseleler üzerinde dahi kavga ediyordu ve insan toplumunun en kötü örnekleriydi. Şimdi, Allah'ın emrine itaatle, insan ilişkilerine en iyi örnek olmuşlardı. Onların bütün ilişkileri Allah sevgilerinden dolayı inşa edilmiş veya sertleştirilmişti. Şu ayetler onların imanını ve toplumdaki davranışlarını belirlemiştir: "Ey İnsanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, takva sahibi olası.

Diz." (2: 21).

"Allah'tan sakının ve O'na varıp huzurunda toplanacağınızı bilin." (2: 203).

»...Allah'tan sakının ve bilin ki Allah bütün-yaptıklarımzı görür." (2: 233).

gu ayetler gösteriyor ki herkesin en önde gelen ve en önemli sorumluluğu Allah'a karşıdır. Bütün insanlar O'nun kullarıdır ve böyle olduğu için fert ve toplum olarak O'na karşı sorumludur. Muhlis kullar, toplumda iyiyi ve adaleti teşvik edip kötüyü ve adaletsizliği nehyederek, gayretlerini İlahi Rehber'e uydurmaya çalışacaklardır. Bu sorumluluğun ışığı altında hem toplum hem de fertler tam bir uyum içinde yaşayacaktır: Fert toplumu zenginleştirmeye çalışacak, toplum da mümkün olan en iyi şekilde ferdin menfaatlerini koruyacaktır. Fertlerin ve toplumun uyum ve yardımlaşma içinde çalışması Allah'a karşı olan aynı sorumluluktan kaynaklanmaktadır. Gerçekten de ibadetler vasıtasıyla Allah ile yakın bir ilişki kurmak insanda takva, dindarlık, ihsan gibi yüksek hasletleri doğuracak aynı zamanda bu şahıs diğerlerinin meseleleriyle uğraşacaktır. Bu hayat felsefesi İnsanların görünüşünü tamamen değiştirecektir: Onların değerlerini, fikirlerini, düşünce ve düzenlerini, hatta hayata karşı tutumları bile kökünden değişecektir. Onların bütün İlişkileri, sevgi, iyilik ve adalet üzerine kurulacaktır: "...İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmaym ve Allah'tan korkun..." (5: 2).

Bu ayetler fertlerin toplumdaki yapıcı rolüne •Şaret etmektedir. Fertler İyi ve yüksek ahlâkî idealleri yaymakta müsbet bir rol oynarlar. Vünkü; "Allah yanında en üstün olanınız, günahlardan en çok korunanımzdır." (49: 13) °ylece İslâm toplumunda birinin yerini sos-Val' siyasî veya aile etkisi değil; iman'ı, hayır-' takvada başkalarını geçen amel ve işleri sadece Allah Rızası için insanların faydasına çalıştığı, kardeşliğe dayalı uluslararası bir toplumu tesis eder. Bu da, beşerî ilişkilerin iyilik ve güzelliğinin doğrudan Tek Manevî Hakikat'ı kabul etmeye bağlı olduğu gerçeğinde şüphe bırakmaz. Çeşitli kavimlerden, sosyal ve iktisadî sınıflardan ve renklerden toplumlara ait bu insanları birbirine bağlayan, ortak manevî bağ ve İnsanın Evrensel Kardeşliğinin müşterek temelidir. Bu bağı çekip aldığımızda bütün ortak ilişkiler yere düşecektir.

Gerçekten de insanın fert ve toplum planında huzur ve güven ortamı arayışına verilebilecek en geçerli ve pratik cevap budur. Karşılıklı ilişkileri samimiyet ve şefkat temelleri üzerine oturtan bu inanç dünyadan anlaşmazlıkları, düşmanlık ve rekabeti kaldıracaktır.

Ne kadar çok insan Allah'a yaklaşırsa fert ve toplum planında hayatlarının niteliği o derece artacaktır. Daha çok Allah'ın şuurunda olacaklar, bu da insan ilişkilerine yeni boyutlar getirecektir. Allah'ın neden insanlara bu kadar yakın olduğunu, onları gördüğünü, söyledikleri herşeyi işittiğini ve ondan birşey istediklerinde onu verdiğini, insanlara bildirmesini Rasûlünden istemesinin sebebi budur (2: 186). Tevhid inancının bu yönünün fertler tarafından elde edilmesi ve gerçekleştirilmesi, onların karakter ve diğer insanlarla ilişkilerinde köklü değişiklikler yapacaktır. Toplumun ahlâkî ve manevâ seviyesini büyük ölçüde yükseltecektir. İslâm felsefesinin, Allah ile yakın ilişkinin son amacı da budur.

Bu hayat anlayışı insanın Allah'ın varlığını inkâr ettiğinde muhtemelen düşmüş olduğu birçok hatadan veya O'nu ulaşılması imkânsız sayıp kendi arzularına ya da yanlış anlayışlara tâbi olup dalâlete düşmekten, gönül huzurunu kaybetmekten kurtarır. İnsanlık tarihi hem doğru yolu izleyen, Allah'ın rızasını kazanan doğru insanlarla, hem de Allah'ın Yolunu kabul etmeyip madden ve manen kendilerini mahveden insanların misalleriyle doludur.

Hz. İbrahim'in Rabbiyle olan çok yakın İrtibatına Kur'ân şöyle değinmektedir: "De ki: 'Benim, namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir. O'nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben müslümanlarm ilkiyim." (6: 162-163).

Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun'un Allah ile olan yakın ilişkisine ise şöyle temas edilmiştir: "(Allah şöyle buyurdu:) 'Korkmayın; Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm." (20: 46).

Ve Hz. Muhammed @ arkadaşı Ebu Bekir ile Sevr dağında bir mağarada gizlenirken, Allah ile o kadar yakın ve şahsî bir ilişkiye ulaşmıştı ki, hicretlerini öğrenip peşlerine düşenler kendilerini bulacak diye endişelenen Ebu Bekir'e; "Üzülme, Allah bizimle beraberdir! diyordu..." (9:40).

Namaz, her insan için Allah ile bu ilişkiyi kurabilmenin en etkili yoludur. Çünkü namaz "müminin miracıdır." İnsan fizikî, zihnî ve manevî kabiliyetlerden oluşan üçgenin noksan yönünü (manevi yönünü) namaz ile bulur ve namaz tam bir dengenin kurulmasına yardım eder. Bu şekilde insan ve Rabbi arasında yaratıcı bir diyalog için doğrudan bir hat tesis edilmiş olur. Ve kul gerçekten namazda Rabbi ile bu yaratıcı diyalog içinde olunduğunda "Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz" (1: 5) dediği zaman Allah ile olan ilişkisini, yakınlığını anlar. Sonra teşeh-hüıfde mümin "Benim sözlü, bedenî ve maddî bütün amel ve ibadetlerim yalnız Allah içindir" demekle bu yakınlık zirve noktasına ulaşır. Bu basamakta, Rabbiyle olan diyalogunda, bütün çaba ve gayretlerinin Allah Rızası için olduğunu hissettiği bir noktaya gelir. Burada Rabbinin huzurunda sadece Allah'a kulluk ve ibadet edeceğine söz verir ve bunu teyid eder. Müminin Allah'a yakınlık açısından ulaşabileceği en yüksek nokta budur. Herkesin ulaşması mümkün ve herkese teklif edilmiştir. Artık bu fırsatı değerlendirip Rabbiyle yakın bir ilişkiyi kurmak fertlere düşmektedir. Ve şunda şüphe yoktur: "De ki: 'Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, kulları(nın halleri)ni haber alır, görür. (17:96).

 

KISIM 4

 

BÜYÜK HAREKET VE MÜKEMMEL İFADESİ

 

Hz. Muhammed @ zamanla insanoğlunun hayat tarzını ve ulusların kaderini kökünden değiştiren muazzam bir hareketi başlatmış ve beslemiştir. İnsana sözü verilen İlâhî Rehberlik Hz. Âdem ile başlamıştır (7: 35-36). İlk insan Âdem'den sonra binlerce yıl, İlâhî rehberlik, rasûller vasıtasıyla Hz. Muhammed @'in şahsında ve öğretilerinde en kâmil ve kapsamlı noktaya ulaşmıştır (5:4). Hz. Peygamber @'in öğretileri maddî ve manevî alanlarla İlerleme ve gelişmede yeni ufukları ilham etmiştir.

Daha önce Rabbİyle bağını koparmış, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin karmaşık öğretileri, Yunanlıların akılcı ve diyalektik felsefeleri ile kafası karışmış olan insanlık için bu yeni bir denemeydi. İslâm sade bir Allah fikri, O'nun iyilik ve adaletinin nasıl hayata uygulanacağını göstermiş ve sonra diğerlerinin de yardımıyla hayırlı, muttaki ve âdil bir toplum kurmuştur.

İslâm, dahilî belâlardan kurtarmak üzere insana zorla kabul ettirilmiş bir doğma değildir. Aksine insanlığın evrensel tecrübelerine dayalı akılcı bîr inançtır. İslâm hiç bir kavmi diğerlerine üstün tutmamaktadır; ancak Vahiy dünyanın bütün topluluklarına hitab etmesine rağmen mecburen belli kavimden bir kimse ile gönderilecekti. İslâm, inanç ve dokrrİnlerini insanlığın genel menfaatleri için evrensel olarak uygulanabilecek şekilde sunar. Bu prensipler insanı Rabbinin katında devamlı olarak daha yükseğe çıkarmakla kal-maz, aynı zamanda maddî refaha da götürür, "aşka bir iadeyle, bu büyük hareket, insanın nem madr'en hem manen gelişmesinin işaretidir.

°u dinin başka bir yönü de ölümden sonraki âhiret hayatı dahil, beşikten mezara hayatın bütün alanlarım kapsamasıdır. İnsanla ve bütün meseleleriyle din ilgilenir. Din, dünyada insanın fiillerine bağlı olarak âhiretteki daha yüksek hayatın şuurunu insana vermekle birlikte, bu dünyada onu iyi, doğru ve müreffeh bir hayata yöneltmek ister. Böyle olduğu için sadece ibadet ve Allah'a yakınlığı elde etme meseleleriyle değil, insanın çevresindeki pek çok meseleyle de uğraşır. İnsanların birbirleriyle olan münasebetlere, evlilik, boşanma, mehir, miras, servet dağılımı, işçi ve işveren ilişkileri, fert ve toplumun hayat seviyesini geliştirmeye yardımcı iktisadî ve siyasî meseleler, ki hem maddî hem manevî olabilir; bütün bunlar İslâm' Dininin ilgilendiği alanların kapsamına girer.

İslâm ayrıca savaş ve barışta uluslararası meseleleri de kapsar. İnsanın bütün bu sahalardaki çabaları Allah'a kuvvetli bir iman, O'nun yakınlık ve rızasını kazanmak için yapılacaktır. Gerçekten de fert veya toplum olarak insanların bu dünyadaki gayretlerinin amacı hem bu dünyada hem de âhiretteki hayatın keyfiyetini artırmaktır.

İslâm dini, Kur'ân ve Sünnetin ışığı altında tatbik edildiğinde daimi bir medeniyetin temelidir. Asirlaca süren, çok büyük evrensel değerlere sahip ahlâkî, manevî, sosyal, siyasî ve iktisadî ilkeleri yayan böyle bir toplumun temelini bizzat Hz. Peygamber @ atmıştır. Bu toplum İslâm'ın maddî ve manevî ruhunu, onun evrensel kurallarına bağlı kaldığı müddetçe koruyabilmiş, bu İlkelerden uzaklaşmasıyla da dünyada hem gücünü hem de müke-melliğini kaybetmiştir.

İslâm, İnsanlığı yıkılmadan, bölünmeden ve harap olmaktan kurtarıp onlara huzurlu bir hayatı temin ve daimî bir medeniyeti tesis etmek için Allah tarafından gönderilmiştir. İslâm-insanlık için tek birleştirici temel olan Allah inancına dayalı ve ondan kaynaklanan çok asil ve âlî ahlâki ve manevî prensipler getirmiştir. Allah'ın zâtı ve Allah inancı hariç, bütün insanlığı birleştirecek güç ve kuvvete sahip başka bir temel yoktur. İslâm öyle bir temel tesis etmiştir ki, bu temel insan medeniyetine devamlılık sağladığı gibi, dünyadaki bütün toplulukları davetle kuvvetli ve birleştirici bir güç olmuştur. İslâm, değişik renkleri, ırkları, ulus ve kültürleri müşterek bir kültür potasında eriterek, evrensel bir medeniyetin temelini atmıştır. Tek İlâh, Allah inancını birleştirdiği, çeşitli renklerdeki güzel kokulu çiçeklerin zenginleştirdiği bir bahçe gibi İslâm, muhtelif kültürlerin, sistemlerin ve zevklerin süslediği bir dünya medeniyeti meydana getirebilmeyi amaçlamaktadır.

Daha önce de açıklandığı gibi İslâm, dünya toplumu fikrini 1400 yıl Önce sunmuştur. Şu anda insanlığın takip ettiği helak edici yoldan kurtaracak ve ona medeniyet bahşedecek en büyük güç İslâm'dır. İslâm aynı zamanda bütün ulusları tevhid sancağı altında birleştirebilecek tek güçtür. Diğer inanç ve dinler sadece bir ulusun çeşitli unsurlarını birleştirmede başarılı olabilirken, İslâm bunu sadece teklif etmekle kalmamış aksine, birçok ırk ve ulusları tek kardeşlik çatısı altında fiilen birleştirmiştir.

İnsanlığın İslâm'ın tesir gücünü ve saikasını hissedebilmesi için, onun orijinal felsefe ve nizamının Hz. Muhammed @'e vahyolundu-ğu şekilde takdimine çok büyük ihtiyaç vardır. Günümüz İnsanının karşı karşıya bulurn-duğu çok çeşitli ve karmaşık meselelerini çözebilecek ve evrensel bir medeniyeti teşekkül ettirecek bir dünya felsefesine şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır. Ve İslâm hariç İnsanlığın yeni sorunlarına doğru, etkili ve isabetli çözümler getirebilecek başka bir din yoktur.

Sorumluluk Müslümanların üzerine düşmektedir. Müslümanlar insanlığın bu kötü durumuna işe yarar ve uygun bir çözüm önerebilecek bir durumda mıdır? Bu talebi yerine getirebilirler mi? Cevap hem "evet" hem "hayır"dır. Hayır, çünkü müslümanlann çoğu İslâm'ı hayatlarının her sahasında tam bir nizam olarak kabul etmedikleri için, Allah'ın altında yatan hikmeti ve felsefeyi bilmeden, sosyal, siyasî ve iktisadî hayatlarından İbadet ruhunu dışlayarak sadece kalıplaşmış çeşitli ibadetleri yerine getirmektedirler. Daha öncede açıklandığı gibi İslâm doğmalar ve teorik diyalektik olmayıp, insan faaliyetlerinin her sahasını kapsayan tam bir Hayat Nizamıdır. Bu mana ve anlayışla emir ve hükümleri bütün insan fiillerine uygulanmazsa, bu İslâm değildir. Hayatlarında bizzat İslâm'ı tatbik etmeyen kimselerden, onu başkalarına sunmaları ne beklenebilir ne de kabul edilebilir.

Başkalarına İslâm'ı tebliğ etmeye lâyık olanlar ancak, İslâm'ın her doktrin ve inancına Allah Kelâmı olarak inanan, şahsen ve müştereken hayatlarının tümünde İslâm'ı tatbik eden kimselerdir. Bu haklan olduğu kadar görevleridir de. Böyleleri samimi ve dürüst Hakikat arayıcıları tarafından çok büyük ihtimalle kabul edilecektir.

Gerçekten İslâm insanlığın bütün sorunlarına gerçek çözüm olabilecek bir potansiyele sahiptir. Hz. Muhammed @ görevine başladıktan kısa süre sonra, o zamanki dünyanın nefret ettirici ve çok kötü şartlarını mucizevi bir şekilde değiştirmiştir. İslâm, on-onbeş yıl içinde asırların birikimi kötü âdet ve gelenekleri, cehaleti, hurafelerin ve ahlâksızlığın tümünü toplumun bünyesinden çıkarıp atmıştır. İslâm'ın manevî gücü suni ve insan ürünü her tür inanç ve sistemi yok etmiştir. Bu manevî fetih tarihte eşsizdir.

Bu hususta J. H. Denision şunları belirtmektedir: "Beşinci ve altıncı yüzyılda medenî dünya karışıklıkların içindeydi. Medeniyeti mümkün kılan eski hissî kültürler, ki bunlar insana birlik ve yöneticilere saygı fikrini vermişti, tamamen bozulmuş ve yerini alabilecek yeterli hiç bir şey bulunamamıştır. Görünen şuydu ki; kurulması dört bin yıl alan bu büyük uygarlık dağılmanın eşiğindeydi ve insanlık her kabile ve fırkanın birbirine düşman olduğu kanun ve düzenin bilinmediği barbarlığa gitmekteydi.

Eski kabilevî yaptırımlar değerini kaybetmişti. Hıristiyanlığın getirdiği yeni yaptırımlar ise birlik ve düzen yerine toplumu parçalıyor ve yıkıyordu.. Hristiyanlık yapraklan ve dalları dünyayı kaplamış dev bir ağaç gibiydi... Sendelemekteydi... Özüne kadar çürümüştü... Uygarlığı kurtaracak, insanlığı bir kere daha birleştirecek başka heyecan yüklü bir kültür var mıydı?"

"... Bilinen bütün doğu ve güney dünyalarını birleştirecek sözkonusu kişi bu  insanlar

(Araplar) arasında doğmuştu." (Emotion as the Basis of Civilisation, Londra, 1928, ss. 265-69).

Gerçekten İslâm bir yanda muazzam kudreti ile sistem ve nizamlarına zerafet ve asalet kazandırırken, öte yandan hayatın sosyal, ekonomik ve siyasî alanlarında çok büyük güç ve kudret vermiştir. Diğer din ve hayat nizamlarına oranla İslâm'ın ahlâkî, ekonomik ve siyasî bütün sistemlerinin kuvvetli oluşunun anahtarı işte budur.

Şu anda hüküm süren materyalist ve seküler inanç ve fikirler bütün dünyada İnsanların idealleri olmuştur. Diğer bütün inanç ve dinlerin ayağını kaydırmış ve onları silip süpürmüştür.

Irk ve renk önyargısı dahil Hıristiyanlık sorunların çoğuna geçerli bir çözüm bulmakta tamamen başarısızlığa uğramıştır. Problemlerden kaçan bu akım dünyanın acı ve ızdı-raplarını artırmaktan başka birşey yapamamıştır. Bütün maddî ihtiyaçlarını karşılayan ve lüks bir hayat yaşayanlar gönül huzurunun arkasından koşuyor, fakat onu hiç bir yerde bulamıyordu. Bu şartlarda insana "gönül huzurumu verebilecek tek din İslâm'dı. İnsanın kaybolmuş ruhunu; huzur ve sükûnet bulacağa her türlü ırk, renk ve cinsiyet ayrımının k olduğu, Yaratıcısına geri götürmüştü,  kuvvetin bu mükemmelliği erkekle erkek ve erkekle kadın arasındaki her türlü sUni ayırımı yok etmişti. İslâm'ın evrenselliği ve kardeşlik akıntısı önünde servet, soy ve statü engelleri bile silip süpürülmüştü.

H. A. R. Gibb şöyle diyor: "Batı dünyasında İslâm hâlâ aşırı uçlar arasında dengeyi sağlamaktadır. Hem Avrupa ırkçılığına hem de Rusya'nın devlet baskısına eşit şekilde karşı çıkan İslâm, günümüz Rusya ve Avrupa hayatının ekonomik yönlü saplantılarına yenil-memiştir. Prof. Massignon, İslâm'ın sosyal ahlâkını takdir dolu ifadelerle şöyle özetlemektedir: 'İslâm, toplumda herbir ferdin İmkânlarına göre yardımlaşma ve eşitlikçi bir değere sahiptir. İslâm sınırsız bir borsa, faizle borç vermenin, temel İhtiyaçlara dolaylı vergi koymanın muhalifidir. Ancak babaya ve kocaya Özel mülkiyet ve sermaye işletme hakkını verir. İşte burada kapitalizmin burjuva doktrinleriyle, bolşevİst komünizm arasında orta bir yol takip eder." (Whither islam? Londra, 1932, ss. 378-79).

Şüphesiz, İslâm beşeriyetin problemleri için en mükemmel ve kapsamlı dindir. Çünkü tarih boyunca geçerliliğini koruyarak, vahyo-lunduğu İlâhî rehberliği ile aynen var olan tek din İslâm'dır. Bu yüzden İslâm insana iyiyi gösterecek İlâhî rehberlik gücüne sahip olmakla birlikte, Allah'ın lütuf ve ihsanlarının insanın geniş ilmi tarafından kötüye kullanılmasını önleyecek veya en alt düzeye indirerek, kâinatın kaynakları ve maddî güçleri üzerinde sınırsız bir tasallutu önleyecek kudrete de sahiptir.

Allah'ın birliğinden ilham alan ve ona dayanan manevî ve ahlâkî sistemleri insanın büyük ilmini düzenlemeye ve kontrol etmeye, onun devamlı artan gücüne dikkat etmeye muktedirdir. Eğer insanlar muhtemel tehlikeyi ve Vahye dayalı hayat tarzını (mesela İslâm'ı) göremezlerse, görünmeyen büyüklük ve boyutta bir âfet ve belaya doğru sürüklenmiş olacaklardır.

İslâm, kâinat ve onun Yaratıcısına oranla insan hayatının basit bir açıklamasını verir. İnsan dahil bütün kâinatı tek İlâh, Allah yaratmıştır. O yaratıkları üzerinde her şeyi yapmaya kadirdir, azimdir. Her şey O'nun kanununa tereddütsüz itaat eder. İnsanın hürriyetini, gücünü ve yeryüzünün kaynaklarını nasıl kullanacağını görmek için onu bilgi ve akıl ile dünyaya göndermiştir. Eğer başka yaratıkların yollarına itiraz edip Yaratıcı'sma itaat ederse mükafatlandırılacaktır. Fıtratına ve kâinata ters olmasına rağmen hürriyetini, Allah'ı ve O'nun hayat nizamını inkârda kullanırsa Kıyamet Gününde Allah tarafından cezalandırılacaktır. Allah, insanların doğru yolu kötü ve şeytanî yollardan ayırabilmeleri ve onu takip edip kendi rızasını kazanmaları için elçiler göndermiştir. Bu İmtihanda, sadece Hak Yolu (İslâm'ı) takip edenler kurtuluşa erecektir. Bu imtihan Allah Rasûlü Hz. Mu-hammed @ vasıtasıyla gönderilen, hâlâ orijinal formunu muhafaza eden, doğru ve adaletli işleri garanti eden İlâhî rehberliği kabul edip etmemekten ibarettir (5:71).

Hz. Muhammed @, insanların sadece Tevhide inanmalarını istemiştir ki bu Allah'tan başka ibadet ve itaate lâyık bir ilâhın olmadığını kabul etmek manasına gelir. Hz. Peygamber @, kâinatın bütün boyutlarıyla çalışmakta olan evrensel sistemine insanın sadece teslim olmasını ister. Tevhid ilkesi, insanın küçük bir bölümünü oluşturduğu bütün Yaratılışı kapsar. İnsan bütün bir kâinata karşı gelemez. Kesin ve gerçek bir başarıya ancak kâinatın arta kalan kısmının yaratılışına uygun bir yol seçmekle ulaşabilir. Tevhid ilkesini takip ederek Tek ve Bir olan Allah'ı tanımak, Hz. Muhammed @ vasıtasıyla vahyolu-nan Allah'ın Rehberliğine tâbi olmak insana her iki dünyada başarıyı temin edecektir. Dünyada insanlığı üzmekte ve medeniyetin geleceğini tehdit etmekte olan kötülüklerin ilacı ancak budur. Başka bir yol olmadığı için, insan yaratılışından getirdiği kötü yolları bırakıp Rabbiyle uyuşmalıdır.

Bu insanların zihnî ve fizikî durumlarıı Kehf suresinde şöyle tahlil edilmektedir: "İnkar edenler, benden ayrı olarak, kullarımı kendileri eliler yapacaklarım mı sandılar? Biz kâfirlere cehennemi konak olarak hazırladık. De ki: 'Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi?' Dünya hayatında bütün çabalan boşa gitmiş olan ve kendileri de iyi iş yaptıklarını sanan kimseleri? İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden ve bu yüzden amelleri boşa çıkan, kimselerdir. (Yaptıkları işler tamamen boşa çıktığından) Kıyamet günü onlar için bir terazi kurmayız (veya onlara hiçbir değer vermeyiz.) İnkâr ettikleri, âyetlerimi ve elçilerimi eğlence yerine koydukları için onların cezası cehennemdir. İman edip salih amel işleyenlere gelince, onların konağı da Firdevs cennetleridir. Orada sürekli kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler." (18: 102-8).

İnsan dikbaşlı ve müstağni tutumunu bırakıp Rabbİnin Rehberliğini ararsa, O'nu kendine en hızlı icabet edici ve yardımcı olarak bulacaktır. Çünkü Rabbimizin maksadı insanlığı merhamet ve lûtfuna yöneltmektir, cezalandırmak ve helak etmek değil: "Siz şükreder, inanırsanız, Allah size niçin azabetsin? Allah şükrün karşılığını veren, (herşeyi) bilendir." (4:147). Şüphesiz Allah gafurdur, rahimdir: "(Ey Muhammed!) Ayetlerimize inananlar sana geldikleri zaman: 'Size selâm olsun!1 de. Rabbimiz, kendi üzerine rahmeti yazmış (yaratıklarına acımayı prensip edinmiş)tir. Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar da sonra ardından tevbe eder nefsini düzeltirse, muhakkak ki O, bağışlayan, esirgeyendir."(6: 54). Zümer suresinde de şöyle buyrulur: "(Tarafımdan onlara) de ki: 'Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Size azab gelip çatmadan Rabbini-ze dönün! O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada, size azab gelmezden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun." (39: 53-55).

Allah kullarına karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir. Kulları samimiyetle tevbe edip O'na geldiklerinde, O'nun sonsuz rahmet kapılarını kendilerine açık bulacaklardır. Maile suresinde şöyle buyurulur: "Ey Kitab ehli! Elçimiz size geldi. Kitab'dan gizlediğiniz şeylerin çoğunu size açıklıyor, çoğundan da geçiyor. Gerçekten size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitab gelmiştir. Allah onunla, rızasına uyanları selamet yollarına iletir ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletir." (5: 15-16). Bakara suresinde de şöyle zikredilir: "Allah, İman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlığa sürükler. Onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır." (2: 257).

Allah herşeyi kuşatır ve kâinatta olan herşeyi bilir: "Allah, ki O'ndan başka tanrı yoktur, daima diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin ka-tmda kim şefaat edebilir? Onların işlediklerini ve isteyeceklerini bilir. O'nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır, ( O yüce hükümdar, göklere, yere, bütün kâinata hükmetmektedir.) Onları koru(yup gözet)mek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür." (2: 255).

Bu yüzden insanlar için en isabetli davranış, Rabbine yönelip huzur ve sükûnu elde etmesidir. Çünkü bunu Allah'tan başka temin edecek yoktur: "De ki: 'Allah'ım, (ey) mülkün sahibi! Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini zelîl edersin. Hayır (mal) senin elindedir. Sen her şeye kaadirsin!" (3: 26).

Göklerin ve yerin Rabbinden rehberliği ararsak, bu hakiki rehberlik olacaktır. Çünkü bu rehberlik, geçmişi ve geleceği, kulları için en hayırlı olanı en iyi bilen, bilgisi her şeyi ku- Allah'tan gelmektedir. Başka bir ifadeyle bu rehberlik, evrensel olarak takbike uygun ve en mükemmel yol olacaktır. Kur'ân bunu şu ayetle temin etmektedir: "Bu üstün ve çok merhametli olan Allah'ın indirdiği Kur'ân'dır." (36: 5). Allah'ın Rehberliğinin hata ve kusurdan beri olduğunu, insana bütün durumlarda kesin başarıyı sağlayacağını Allah bu ayetleriyle garanti etmiştir: "Kitab'm indirilmesi, aziz, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır. (Ey Muhammedi) Biz bu Kitab'ı sana hak ile indirdik; sen, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak O'na kulluk et." (39: 1-2).

Hakka suresinde bü teminat şöyle dile getirilmiştir: "Gördükleriniz ve görmedikleriniz üzerine yemin ederim ki, o (Kur'ân) elbette değerli bir elçinin sözüdür. O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! Kur'ân alemlerin Rabbinden indirilmedir." (69: 38-43).

Kâinatın efendisi ve Rabbinden gelen bu garanti sebebiyle Ebedî hayır ve İlâhî rehberliğin evrenselliği hususunda insanın korkmasına ve şüphelenmesine gerek yoktur. Rehberlik, Allah'tan geldiğinden dolayı, insan emir ve yasaklara uyduğu müddetçe hayatının bütün alanlarında refaha kavuşacaktır: "Hatırlayın ki Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz a-zabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti." (14: 7).

Eğer insan İslâm'ın manevî ve ahlâkî yönlerini samimi olarak kabullenirse, bunlar insanın hayatın bütün alanlarında ilerleme kaydetmesini temin edeceklerdir. İnsanı adaletsizlikten ve sapmalardan korumakla kalmayıp soysuzlaşma ve gerileme tehlikelerinden de muhafaza edeceklerdir. Gerçekten de tehlike aşırı bilgi ve işletilmesinden değil, yanlış kullanılmasından ve ortaya çıkan güç ve kaynakların kötüye kullanılmasıdır. Bununla birlikte İslâm nizamı bu kuvvetin makûl ve âdil olarak toplumun bütün fertlerinin menfaatine kullanılmasını sağlayacaktır.

Kısaca, Müslümamn imam, İnsan ile yaratıcısı arasında çok yakın bir şahsî ilişkiyi meydana çıkarır ve insanda ilâhi sıfat ve faziletlerin günlük iş, alışveriş ve toplumdaki davranışlarında tecelli etmesini teşvik eder.

Bu şekilde insan, zayıflıktan ve günahlardan sıyrılıp, toplumda adalet ve iyiliği tesis edecektir. Sıradan insanların, toplumun eşit birer üyesi olarak yaşayabilmeleri ve ilmin amacına hizmet etmesi sağlanmış olacaktır.

 

KISIM 5

 

SÜREKLİ İNKILÂB

 

İslâm peygamberi insanlığa hayatlarında devamlı bir inkılâbın temelini atacak mesajı vermiştir. Hz. Peygamber @ çok eskiden kurulmuş olan kurumlara meydan okumuş, asırlık gelenek ve göreneklere darbe vurmuş eskimiş fikir ve felsefeleri parça parça etmiş, en önemlisi herşeye kaadir ve herşeyi yapmaya gücü yeten Allah fikrini insanlığa tanıtmıştır. Beşer hayatına bu yeni yaklaşım, insanların hayata karşı olan tutumlarına ve hareketlerine kökten değişiklikler getirmiştir. Bu yaklaşım sadece dinî, manevî ve ahlâkî inançları değil, sosyal, siyasî ve iktisadî olmak üzere insan faaliyetlerinin her alanı etkilemiştir.

Bu inkılâbın devamlılığı, şüphesiz Hz. Peygamber @'in bırakmış olduğu evrensel ve ebedî prensiplerde yatmaktadır. Bunun en güzel örneği onun ev hayatında görülmektedir. Rasûlullah @ sıradan bir İnsan gibi ev işlerinin çoğunu yapardı. Elbisesini diker, ayakkabılarını tamir eder, keçileri sağar, bütün alışverişleri bizzat yapardı. Fakir ve kölelerle birlikte oturur, beraber yemek yer ve bunları tevazu içinde yapar, resmiyete önem vermezdi. Sahabeleri arasında ayrım yapmaksızın oturur, kendisi geldiğinde ayağa kalkılmasından hoşlanmazdı. Sahabe, Hz. Peygamber @ için canlarını ve mallarım feda etmeye her an hazırdılar. Hz. Peygamber için yaptıkları en zor iş ve en zahmetli hizmet sahabe için bir şerefti. Buna rağmen, Hz. Peygamber @ sahabeleri bir işle meşgulken görünce onlara katılır, bir amele gibi çalışırdı. Mescid-i Nebevi inşâ edilirken, sahabelerin bu işi yaptıklarını ve onun çalışmasına gerek olmadığında ısrar etmelerine rağmen Hz. Peygamber @ bizzat elleriyle taş taşımıştır. Hendek Savaşında, diğer sahabeler gibi toz içinde kalıncaya dek onlarla beraber hendek kazmıştır. Bedir Savaşında binek azlığından dolayı üç kişi bir deveyi paylaşmış, o da, diğerleri develerini teklif etmesine rağmen üç kişiyle bir deveyi paylaşmıştır. (Şiblî Nu'mani, Siretu'n-Nebi, c. 2).

Tarih, insanlığa devamlı bir hareket ruhu aşılayan şahsiyetin ahlâk ve maneviyat mükemmelliğinden ışıklar veren böyle olaylarla doludur, İnsanlara yeni fikirler aşılayacak ve saikalar verecek bu prensipleri, insanlar kabul ettiği müddetçe onlara ebediyeti göstersin diye uygulamış ve öğretmiştir.

Medine Devletinin fiilen yöneticisi durumunda olduğu halde uzun boylu bir adamın kolayca yetişebileceği alçak tavanlı küçük bir odada yaşamıştır. Bütün ev eşyası bir su kabı ile hurma ağacı yapraklarından örülmüş bir hasırdı. Döşek olarak, uyuduğunda vücudunda derin izler bırakan bu hasırı kullanırdı. {Siretu'n-Nebi, c. 2).

İşte bu, getirdiği mesaj insanlığın tarih akışını değiştiren onlara yeni yön, ideal, hiçbir kavmin daha önce ulaşamadığı yüksekliklere ulaşmak için yeni arzu ve ilhamlar veren Hz. Peygamber @'in günlük yaşantısıydı. Hz. Peygamber'in yaptıkları bunlardı. O içinde devamlı ve sonsuz inkılâb tohumlan bulunan bir ders verdi. Kur'ân ve Sünnette olduğu şekilde onun öğretilerini anlayan ve tatbik edenler fert ve toplum olarak bu daimî inkılâbın faydalarını daima göreceklerdir.

Bu inkılâb zengin, fakır, işçi, köylü ve toprak sahibi, şahsî kabiliyet ve gayretlerine göre herkese eşit fırsatlar tanır. Herkese atalarının semerelerinden, faydalanması için (mesela miras) tam bir fırsat verilmiştir. Toplumda eşitlik ve adalet prensiplerine uygun şekilde her tür tabiî farklılıklar muhafaza edilmiştir. Bu inkılâb en düşük ücretlisine bile özel güvenlik sistemi aracılığıyla insana yaraşır bir hayat tarzını temin etmekle kalmaz, sağlam vücutlu herkese iş imkânı sunar. İktisadi olmayan, zararlı, faiz, kumar, stokçuluk, fakirin zengince sömürülmesi (veya tersi) gibi her tür muameleyi yasaklar. İnsanlar arasında hayrı teşvik eder. Devlet kendi eliyle zenginden zekâtı (senelik birikimlerinden % 2.5 oranında) alıp fakir, miskin ve diğer ihtiyaç sahipleri için harcar. Zekâtın sarf yerleri Kur'ân-ı Kerîm'de tek tek belirtilmiştir (9: 60). Bu kapitalizmin tersine bir uygulama ve anlayıştır.

İslâm inkılâbı insana, insanlar arasındaki tabiî farklılıkların (veya derecelerin) adaletle muhafaza edildiği, fakat komünizmde olduğu gibi devlet baskısının olmadığı yeni bir hayat nizamım tanıtır. İnsanlara çalışma ve teşebbüs hürriyeti, adalet ve örf prensiplerince belirlenen makul bir ücretle birlikte iş temini de garantilenmiştir. Fakat bu hürriyet herşeyin serbest olduğu kapitalizm canavarı gibi değildir. Böylece ferdî hürriyet (22:41, 9:112) ye servet sadece zenginler arasında değil, bütün insanlar arasında dönecek şekilde muhafaza edilir (59: 7). Herkes en iyi şekilde çalışmaya teşvik edilmiştir. Çünkü mükâfatlar insanların gayretlerine göre belirlenecek herkese ameline göre adaletle davranılacak ve karşılığı verilecektir (2:279).

 

Sosyal Münasebetler

 

Hıristiyanlığın ırkî ve kavmî sebeplerle başarısızlığa uğradığı sosyal ilişkilere İslâm, toplumda kökten değişikler ve yeni boyutlar getirmiştir. Müslümanlara iyilik ve Allah'ın yasaklarından sakınma üzerinde yardımlaşmaları, günah ve düşmanlıkta ise yardımlaşma-maları öğretilmiştir (5:2). Diğer insanlara karşı sorumluluklarının bilincinde olması için fertler arasında sosyal bir bilinç geliştirilmiştir. Diğer insanların yaptıklarına aldır-maksızın müslümanların iyi işlerine devam edebilmeleri için sıkı bir eğitim verilmiştir. Bunun sebebi Allah'ın rızası olan amellerde müslümanların beraberce gayret etmesidir (2: 48). Bu amaç için aralarında hayra davet edecek, serden nehyedecek bir cemaati eğitmeleri müslümanlara özellikle vaaz edilmiştir (3:104). Bu onların en Önde gelen işleriydi.

Çünkü onlar Allah tarafından insanlara, iyi ve adaletli davranışlarıyla, güzel bir hayatı gösterme vazifesiyle görevlendirilmişlerdi (3:114). Bu vazife gerçek müslümanlara doğru olma ve başkalarını iyiye davet, kötüden nehiy görevini yüklemiştir (9:71 ve 22:41) Bütün bu vasıflar, Müslümanların daima diğerlerinden önde olduğu ahlâkî eğitim ve öğretimin bir sonucuydu.

İslâm takvayı ve doğruluğu üstünlük ve şeref alâameti sayarak toplumdaki sosyal ilişkilerin seviyesini yükseltmiştir. İnsanlar arasındaki renk, ırk, dil ve ulus farklılıklarının insanların birbirini tanıması için olduğunu, küçümsemesi için olmadığını öğreterek bütün bu farklılıkları ortadan kaldırmıştır (49:13). İslâm insan davranışlarını ve tutumlarını yenileyen ve kökünden değiştiren sosyal farklılıkları ve üstünlükleri belirleyen diğer sistem ve nizamlardan farklı yepyeni Ölçüler getirmiştir. Köle, hizmetçi, yetim ve miskin herkesi kanun önünde eşit hâle getirmiş, beşer yapısı kanunları feshetmiştir. Bu açıdan işçi, fakir herkesin toplumdaki değeri ve itibarı artmıştır ki, en güzel örneği günde beş kez camide yöneten-yönetilen, işçi-İşveren, zen-gin-fakir herkesi Rablerinin Önünde servet, statü ve güçlerini bir kenara bırakarak omuz omuza namaz kılmalarıdır.

Kadınlar da kölelikten kurtarılmış, erkeklerin eşleri olarak onlarla eşit statüye sahip olmuşlardır. Birbirlerine üstünlükleri olmaksızın kadın ve erkeğe karşılıklı haklar ve görevler verilmiştir (2:228). Kolayda ve zorda yollarında başarıyla yürüyebilecekleri şekilde her ikisi de birbirlerine sevgi, merhamet ve şefkat duygularıyla bağlanmışlardır (30: 21). Kur'ân ayrıca cinsiyet bilimi araştırmacılarına yeni bölümler açabilecek, erkek ve kadının fizikî ve cinsî ilişkilerinin derinliklerine değinmiştir (2: 223). Erkek ve kadının karşılıklı ilişkilerinin yakınlığı, evlilik ilişkilerinin hassasiyetine değinen ayetlerle mükemmel şekilde tanımlanmıştır (2:187). Kadın, mîrası erkekle adalet prensibi üzerinde paylaşır.

(4:7). Ve her ikisinden aile münakaşaları durumunda karşılıklı hakemlerle meselelerini halletmeleri istenmiştir (4:35). Fakat her durumda karı ve kocaya meselelerini eşitlik ve adaletle çözümlemeleri öğretilmiştir (2:236).

İslâm ayrıca aile fertlerinin genel olarak sosyal ilişkilerini geliştirecek temelleri atmıştır. Ana ve babaya karşı samimi ve hürmetkar olmak başta gelmektedir. Bütün insanlara her durumda ana-babalarına karşı son derece saygılı ve müşfik olmaları öğretilmiştir. (17:23-24; 31:14 ve 46:15) Buna benzer muamelenin akrabalara da gösterilmesi tavsiye edilmiştir (17:26, 2:83 ve 4:36). Akrabalara karşı cömert olmak ve iyilik yapmak İslâm'da büyük faziletlerden sayılmıştır (16:90). Aynı şekilde hiçbir gelir kaynağı ve desteği olmayan miskin ve fakirlere de cömert olmak tavsiye edilmiştir (17:26, 2:83, 2:177 ve 4:36). Gerçekte İslâm, insana yakın olan, özellikle komşu, hizmetçi ve seyahat esnasında karşılaştıklarına kısaca toplumun bütün üyelerine cömertlikle beraber sevgi ve şefkat İle muameleyi tavsiye eder (2:177; 4:36). Başkalarına nâzik ve şefkatle davranmak ve yalnızca Allah'ın rızâsını gözeterek muhtaç kimselerin ihtiyaçlarını karşılamada cömert olmak her Müslümanın dinî bir görevi addedilmiştir.

Bu ruh, insan ilişkilerine yeni bir boyut kazandırırken, toplumun sağlam temeller üzerine inşasını temin etmektedir. İnsanlar iyi İşlerde birbirlerine ve özellikle toplumun zayıf ve yardımsız kesimine cömertçe yardımcı olurlar. Bu kardeşlik ruhu bütün alanlardaki insan ilişkilerini kuşatır; birbirleriyle karşılaştıklarında selâmlaşırlar. Diğer insanlara gülümseyerek selâm vermek her müminin ahlâkî görevidir (24: 27 ve 24: 61). Genel olarak Müslümanların herkese nâzik ve açık olarak konuşmaları öğretilmiştir. Bu selamlaşmalar ile karşı tarafa manen iyi dilek ruhu yansıtılır. Dünyevî mânada hiçbir şahsî tatmin yoktur. Fakat Allah'ın nazarında olduğu gibi hayatın ve maksatların saflığı ve nezaheti vardır. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, Not: 3043 s. 917). Bu samimi ve muhlisâne kardeşlik hisleri toplumun bütün fertleri arasında birlik, beraberlik ve şefkat ruhunu ortaya çıkarır. Onlar "kenetlenmiş bir yapı gibi saf (61:4) bağlamışlardır. Bu bağlılık, devamlı bir inkılâb ve ilerleme ruhunu meydana getirir.

İktisadî temellerini kuvvetlendirmek için İslâm servetin hayır yolunda harcanmasını teşvik eder, cimriliği ise çirkin görür. Böylelikle hem fakirlere yardım eder, hem de insanların tüketim ve yatırımlarım karşılaması açısından servetin mâkul seviyede akımım ve dolaşımını sağlar (59:7).

Cömertlik ve infâk etme teşvik edilmesine rağmen, savurganlık kötü görülmüş ve iki aşırı uç arasında orta ve dengeli bir yol seçilmesi tavsiye edilmiştir (25:67). Allah'ın gerçek kulları, harcamada bulunurken terazinin göstergesini tam ortada tutarlar. Ne gerekli harcamaların sınırını aşarak israfta bulunurlar, ne de servet biriktirip yığmak için acınacak durumlara düşerler; yalnız tutumludurlar. Hz. Peygamber @'i ve müminleri, zevk ve şehvetlerini tatminde alabildiğine harcayan zenginlerle, paralarını hayırlı yerlere kısan cimrilerden ayıran niteliklerden biri de buydu. İslâm'a göre şunlar israf kabul edilmektedir: a) Gayrimeşrû yerlerde en küçük miktarda da olsa harcamada bulunmak; b) MEşrû yollarda kendi kaynaklarının dışına taşmak, ya da zevki için harcamada bulunmak ve; c) Allah için değil de gösteriş için infakta bulunmak. Diğer yandan, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçları için kendi mevkii ve imkânları ölçüsünde harcamada bulunmamak veya hayırlı işler için parayı kısmak ise cimriliktir. İslâm'ın öngördüğü yol, terazinin göstergesini ortada tutmaktır. Bu konuda Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Yaşayışta itidal üzere olmak hikmet işaretidir." (Müsned-i Ahmed, Taberanî).

Bu âdil denge toplumun her sahada gelişmesinin ve büvümesinin anahtarıdır. Bir yandan çalışan nüfusa iş sağlarken diğer yandan yatırım ve sermayenin metin, fakat makul seviyede muhafazasını sağlar. Şayet sermaye sahipleri servetlerini yatırımdan uzak tutmaya yönelirlerse, fazla para ve servetten alınan zekat bu teşebbüslerini engelleyecektir. Sağlıklı iktisadî temellere sahip devlette, sosyal ilişkilerin daima sevgi ve saygıya dayalı olacağı açıktır. 14oo yıl önce İslâm Peygamberinin getirmiş olduğu daimî inkılâbın bir başka faydası da budur. Peygamber @, cahiliyye döneminin utanç verici, ahlâk-dışı ve muzır yönlerini tasfiyeyle ahlâkî seviyeyi yükseltmiştir. Her türlü gayrimeşrû münasebeti ve fuhşu yasaklamış (17: 32), açık veya gizli bütün muzır faaliyetleri belirlenmiş olan ağır cezalarla cezalandırmıştır (6: 151; 16: 90; 24:2-4). Hatta iftira ve haksız İthamlar dahi İslâm'da cezalandırılan suçlardandır (24: 4-7). İnsanları gayrimeşrû faaliyetlerden, zararlı davranışlardan muhafaza için içki ve kumar da İslâm toplumunda yasaklanmıştır (5: 93). Bu yasaklayıcı tedbirleri destekleyen mantıkî deliller belirtilerek, bu gibi şeylerde faydalı yönler olmasına rağmen zararlarının daha çok olduğu vurgulanmıştır. Genel olarak fert ve toplum bu gibi hareketleriyle geçici faydalara karşılık çok şeyler kaybetmiştir. Bu gibi geçici ve kısa süreli haz ve mutluluklardan sakınmakla insanların gerçek refaha ulaşacakları bildirilmiştir.

Toplumu sağlam temeller üzerine kurmak için Hz. Peygamber @, bu iktisadî ve ahlâkî ıslahatlarla birlikte fert ve toplum seviyesinde bir adalet ve fazilet sistemi kurabilmek için sert tedbirler almıştır. Eğer toplum böylesine sağlam temeller üzerine oturtulmazsa uzun ömürlü olamaz. İlk olarak, insanlar gerektiğinde ana-babasmm ve akrabalarının, hatta kendi aleyhlerine bile olsa, adalet için hakikatin şahitleri olacak şekilde birleştirilmişlerdir (6:152; 4:135). Daha sonra, müslü-manlara düşmanlarına bile Allah rızası İçin adaletle davranmaları büyük bir önemle öğütl.enmiştir. Müslümanlara dost-düşman, akraba veya yabancı, bütün durumlarda herkese adalet ve eşitlikle muamele etmeleri öğretilmiştir (7:29; 16:90). Müslümanlara daima vaadlerine sâdık kalmaları, sözlerini yerine getirmeleri emredilmiştir (5:1). Bu emirler miislüman toplumun adalet ve iyiliği tesis etmesini ve kendi uygulamalarıyla dost-düş-man, zengin-fakîr, güçlü-zayıf herkesin eşit ve âdil bir şekilde nasıl yönetileceğini göstermiş, insanların kendi âdetlerine göre huzur içinde yaşamalarını mümkün kılmıştır.

İslâm Peygamberi @, insanları işte bu tür bir hayat nizamına davet etmiştir. Bu hayat nizamında evrensel insan kardeşliği uygulama alanı bulur; karşılıklı sevgi ve saygı, dayanışma, yüksek ahlâkî ve manevî değerler yerlerini alır. Erkek ve kadının haklan tam bir adaletle ve eşit olarak saygı görür. Ekonomik sistem hem şahısların hem de toplumun menfaatlerine uygun şekilde en yüksek etkinliğe ulaşır. Doğru ve sağlıklı uygulamalar desteklenir. Zararlı, rezil ve ahlâksız hareketler bu toplumda yerilir. Kısaca Araplara daimî inkılâbın devamını ve gelişmesini sağlayacak, gelecek nesillere onun devredilmesini mümkün kılacak bütün kurallar İslâm Peygamberi tarafından tedarik edilmiştir (Ayrıntılı bilgi için bkz., Sîret Ansiklopedisi, c. I ve c. III).

Rasûlullah (S)'in din anlayışında getirmiş olduğu diğer temel ve inkılâbî değişiklik, beşerî fikir ve uygulamaları etkilemiş olan, "din ve dünya hayatı" arasındaki farkın kaldırılmasıdır. Hz. Peygamber @ İslâm'da "uhrevî" ve "dünyevî" diye bir ayırımın olmadığını kesin bir şekilde belirtmiştir. Beşikten mezara Allah'ın rızası ve rehberliği altında harcanmış bir hayat Allah nazarında en büyük faziletlerden biri olarak kabul edilmiştir. Durum böyle olunca inkılâbî bir anlayış insanların tutum ve davranışlarım değiştirmelerinde tarih boyunca çok büyük bir etki yapmıştır.

Bu daimî inkılâb zamanın beşer anlayışına ve eskimiş fikirlerine ebedî bir meydan okuma manasına gelmekteydi. İnsan anlayış ve fikirlerinde İdeolojik olsun tatbikî olsun bu tür bozulmalara daha fazla göz yumulamazdı. Çünkü sırf atalarından kendilerine miras geldiği için bâtıl ve bozuk fikirlere bağlı kalan toplumlar için bu helak demekti. İslâm nesillerin hiçbir mantıkî temele dayanmadan körükörüne izledikleri değer ve inançlara en ufak bir önem vermemiştir. İslâm insanları mantıkî deliller getirmeye davet etmiştir. Onlara aklî deliller getirmekte meydan okumuş getiremeyenleri kendi delillerini dinleyip Hakk'a tâbi olmaya davet etmiştir.

Kur'ân körükörüne inanan, bu tür insanları şöyle zikreder: "Onlara: 'Allah'ın indirdiğine uyun' denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?" (2:170) ve "İbrahim, babasına ve kavmine: 'Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?' demişti. Dediler ki: 'Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.' (İbrahim:) 'Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz1 dedi. Dediler ki: 'Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?' 'Hayır1 dedi 'Sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim" (21: 52-56).

Atalarının âdet ve geleneklerine körükörüne iman edenlere Hak yola gelmeleri istendiğinde: "Onlara 'Allah'ın indirdiğine uyun' dendiğinde: 'Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' derler...." (31:21; 43:22-24).

Hz. Yusuf arkadaşlarına şöyle demişti: "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü uydurma rabler mi daha iyidir, yoksa herşeyden üstün tek Allah mı? Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın adlandırdığı putlardan başka birşey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştİr. Hüküm vermek ancak Allah'a aittir..." (12: 39-40).

Hz. Muhammed @, Mekke kâfirlerine şöyle seslenmişti: "Bunlar (putlar) sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka birşey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiş-tir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rabbleri tarafından yol gösterici gelmiştir." (53:23).

Atalarının veya kendi hevâ ve heveslerini kö-rükörüne takip edenlerin dalâlette olduğu apaçık bir gerçektir. Bütün bunlar eskimiş ve faydasız fikirler olup insana hiçbir şekilde yardım edemez; gerçek ilme ve mantığa dayanan fikir ve sistemlerle de yanşamazlar. Dolayısıyla bu insanlar hakikate rastladıklarında yollarını değiştirirler. Thomas Cariyle şu sözleriyle yegane hayat nizamının kesin başarısını belirtir: "İslâm bütün kavgacı boş tarikatların başını yemiştir ki, zannederim bunda haklı idi. O bir kere daha doğrudan doğruya tabiatın büyük kalbinden çıkmış bir hakikatti. Arap putçulukları, Suriye formülleri, hasılı aynı derecede gerçek olmayan bütün şeyler bu ateş önünde yanmaya hazır kuru odun yığınları gibi tutuşmaya mahkûmdurlar." (Hero Worship and the Heroic in His-tory, Londra, 1911, s. 298).

Kısacası Hz. Peygamber @'İn başlatmış olduğu "daimi inkılâbın" meydan okumasına hiçbir eskimiş fikir, çürümüş felsefe ve bozulmuş sistem cevap veremezdi. Zamanla İslâm bütün bâatıl inanışları, eski ve bozulmuş fikirleri bir kenara süpürüp, kendi yeni felsefesinin kuvvetli akıntısı ve hedefiyle insanı ilmin ve medeniyetin zirvesine çıkarmıştır.

Daimî inkılâbın gücünün, canlılığının ve istikrarının anahtarı Kur'ân ve onun hakikate ve ilmi araştırmaya verdiği önemdir.

 

KISIM 6

 

YENİ DÜZEN

 

Hz. Peygamber @'in gelişiyle meydana çıkan daimî inkılâbın başka bir yönü de mevcut olan bozulma ve durgunluğun yerini alacak "yeni nizam"ın ortaya çıkışıydı. Yeni ni-zam'ın temeli insana şah damarından daha yakın olan Allah'a iman şuurudr.

Müminin hayatına manen tanıtılan hayat anlayışı sayesinde müminin her hareketi Allah'tan haberdar oluşunun göstergesi olmuştur. Bu haberdar oluş sıradan insanların günlük tabiî olarak yaptığı işlerde ve kadın erkek herkesin hayatında görülebilirdi. Tüccarın ticaretinde, çiftçinn haşatında, meyve yetiştir!-cisnin işinde, doktorun tedavisinde, akademisyenin konferansında, kadının çocuk bakımında ve ev işlerinde, kocaların aileleri için iffetli bir hayat ve iş arayışlarında; kısaca herkes kendi davranışlarıyla Hakikatin tatbikî tezahürleri olmuşlardır. Bu Hz. Peygamber @'in getirdiği yeni nizamın bir muci-zesiydi. Maneviyat anlaşılmaz, soyut efsane ve fikrî bir tatmin işi olmaktan çıkmış, sıradan kadın ve erkeklerin günlük hayatlarında görülebilen bir hayat tarzı hâline gelmiştir. İnsanlığın hizmetinde muhtelif şekillerde harcanmış olan iffetli ve muttaki hayatlar onların manevî ulviyetlerinin ve müukemnıeli-yetlerinin tezahürü olmuştur. Onlar gece ve gündüz, işte ve dinlenmede iken hep Rabble-rini hatırlamışlardır: "Onlar, ayakta iken, otururken, yanlan üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) 'Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın! Seni teşbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!" (3:191).

Ve onlar tevazu içinde şöyle seslenirler: "Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi cehenneme koyarsan, artık onu rüsvay etmişsindir. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur. Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, 'Rabbimize inanın!' diye imana çağıran bir dâvetçiyi işittik de iman ettik. Artık bizim günahlaramızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al ey Rabbimiz! Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vâdettiklerini de ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil-rüsvay etme; şüphesiz sen vadinden caymazsın!" (3:192-194).

Onların Allah'a yakınlıktaki dereceleri ve yerleri hakkında ne söyleyebiliriz. Allah ile insan arasındaki bu doğrudan irtibat, ibadet ve namaz sayesinde onların duaları, Allah tarafından kabul edilir ve şu ayetlerle cevaplandırılır: "Birbirinizden meydana gelen sizlerden erkek olsun, kadın olsun, iş yapanın işini boşa çıkarmam." (3:195).

Bu Müslümanların Allah ile olan manevî işlerinin mükemmelliğine bir delildir. Sıradan insanlarla Rabbleri arasında kurulmuş olan bu halka, Hz. Muhammed @'in sâde bir dille onlara vaaz ettiği yüce hayat felsefesinin bir sonucudur. Aydınlık nuruna erişmek için münzevî kimselerin ve keşişlerin yaptığı gibi, çileli ve zor bir hayat yaşamaya, aç ve su-zuz kalmaya gerek yoktur. Hz. Peygamber @ kalblerini Rablerine açıp onunla verimli bir diyalog içine girebilmeyi herkes için kolaylaştırmıştır. Bir güçlük ve aracı olmaksızın insanların Rablerine yakın olmaları, O'na yalvarmaları, O'ndan yardım dilemeleri mümkündür. Rasûlullah @, Allah'ın, kullarına çok yakın olduğunu insanların bilmelerini istemiştir. Bu Allah inancına tamamen yeni bir yaklaşımdı. Artık Allah sadece korku ve huşu ilham eden, insanların kendine ulaşamayacağı onlardan çok uzak olduğu şeklinde düşünülmüyordu.

Bu şekilde insan ve Allah arasındaki ilişkiye şahsî bir temas getirildi. İnsanlar maziye göre kendilerini Allah'a daha yakın hissettiler, kendilerini ona daha fazla bağlı ve resmiyet-siz buldular.

Böylece, kadın, erkek herkes Rabbleriyle şahsî bağlarını kurabilecek ve kabiliyetleri nisbetinde bunu geliştirebileceklerdi. Bu yolda tek sınırlandırma ancak kendi kabiliyet ve çabaları olacaktır. Çünkü Allah tarafından konulmuş bir engelleme yoktur.

Hz. Peygamber @, insan ile Allah arasındaki bağlantıya engel olan bütün dış engelleri ve aracıları ortadan kaldırmıştır. Hz. Peygamber insanın her ne zaman isterse ve ihtiyaç duyarsa Rabbine dua etmekte serbest olduğunu belirtmiştir.

Bu etkenler insan tutum ve davranışlarında büyük değişiklikler yapmıştır. Allah'tan devamlı haberdar ve ona yakın olmak insanı daha önce sosyal ilişkilerini bozan hata ve zaaflardan temizlemiştir. Başka bir deyişle uygulamada bu yeni manevî hayat anlayışı toplumdaki sosyal hareketlerin genel düzeyini yükseltmiş, genel olarak insan ilişkilerine yeni boyutlar getirmiştir.

Allah ile kurulmuş olan bu şahsî yakınlık iki seviye üzerine bina edilmiş ve daha Önce Yaratıcıya ve kâinatın Hükümdarına karşı az görülen İki gelişmeyi yansıtmasıdır. Bunlar bu ilişkinin geniş bir alana yayılması ve Yaratıcıya yoğun bir duygu ve his bağı ile bağ-lanılmasıdır. Bir yanda Yüce, Ebedî ve her şeye Kadir olan Allah, Öte yanda fâni ve âciz olan insan ne kadar zıtlık ve nasıl bir ilişki! Bununla birlikte gerçek şudur ki, insanın hilkati her ne kadar mütevazi ve alçak olsa da bu hiçbir şekilde onun Rabbine yükselişini yavaşlatmaz. Aksine, Allah, insanın iyiliğinin veya kötülüğünün ancak kendi ameline dayandığını açıkça Kur'ân'da buyurmuştur (49:13). Asil bir ailede doğan kimse, kötü amelleriyle kendini alçaltabilir. Bunun yanında, sosyal konumu düşük bir ailede doğan kimse de iyi amelleriyle yüksek bir derece elde edebilir. Üstelik Allah'a itaat edenlere yüksek makamlar ve değer verilmesi ancak Allah'ın lûtfu ve keremidir. Şerre düşüp kendilerine yazık edenler ise ancak kendi kötü hayat tarzlarıyla buna lâyık olmuşlardır.

İnsan tevazu gösterdiğinde ve mağfiret için yalvardığında yüksek derecelere getirilmiştir. Şeytan da aksine kibir yüzünden kovulmuştur (2:34). Kâinatta melekler ve diğer güçlerin tümü insana, bu zayıf yaratığa, itaat etmekle emrolunmuşlardır. Böylece bu zayıf ve mütevazi yaratık Allah tarafından şereflendirilmiş ve ona her türlü yardım vaad edilmiştir. Hiçbir görev, durum ve asalet ona engel olmamıştır. İnsana Rabbi tarafından verilen herşeyin kendi gayret ve çalışmalarına dayandığı bildirilmiştir.

Eğer insan bir şeye gayret gösterirse ona kimse engel olamaz. Başka bir deyişle kâinat madden ve manen Rabbi tarafından insanın hizmetine sunulmuştur. Şimdi mümkün olduğu kadar çok kazanmak insanın elindedir." Ve bu manevî faziletleri yüksek dereceleri ve Allah nazarında yüce makamları elde etmeyi de kapsar.

Bir açıdan, Allah'ın Rasûlüne, insanlara şu tebliğini iletmesini bildirirken resmiyetsiz olmasına rağmen, Allah ile olan ilişki resmî görünür: "(Ey Muhammed!) Kullarım (iba-di) sana beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki, doğru yolu bulalar." (2: 186).

Bu, kâinatın Hâkimi ve Mâliki Yüce Allah'ın kullarına bildirişidir. Allah zâtının, halkın ihtiyaçlarından habersiz ve tabasının kendine ulaşamadığı câhil hükümdarlar gibi düşünül-memesİm bildirmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Siz beni görüp hissedeme-seniz de sizden çok uzak olduğumu zannetmeyin. Hayır, bilâkis, Ben her kuluma o denli yakınım ki, nerede olursa olsun bana dua edebilir ve isteklerini bana iletebilir. Hatta Ben insanların kalplerinin derinliklerinde gizledikleri ve açıklamadıkları dilekleri de duyar, cevap veririm. İşte Ben, sınırsız kâinatın Mâliki ve Hâkimi, bütün güç ve otoritelerin sahibi, burdayım; size o kadar yakınım ki, nerede ve ne zaman isterseniz, gizli ve açık bütün isteklerinizi duyarım, bana yapacağınız herhngi bir dua için hiçbir aracıya ve tavsiyeye gerek yoktur. Bu yüzden kapı kapı sahte ilâhlar peşinde koşmaktan vazgeçin ve Benim davetime uyun. Bana dönün, Bana güvenin, itaatkâr kullarım olun." (Ebu'1-A'la Mevdûdî, The Meaning of the Qur'an, c. I, s. 141).

Metindeki innî karîb "Ben çok yakınım" ifadesi bir gerçeği açıklamaktadır. Çünkü bu insanın Allah'a olan yakınlık ve uzaklığının kendi kalbine, durumuna dayanmasındandır. Eğer bir kimse Allah'a karşı kayıtsız ve ihmalkâr ise ona Allah'tan daha uzak birşey yoktur. Diğer yanda bir başkası da Allah'a karşı çok dikkatli ve kalbini devamlı O'nun zikriyle meşgul tutuyor,Allah'm kendisine olan sonsuz ihsan ve nimetlerine şükrediyorsa, ona Allah'tan daha yakın başka bir şey yoktur.

Kul Allah'ın yakınlığını kazanır ve O'na dua ederse Allah kulun dileklerini kabul eder ve dualarına cevap verir. Tek şart kulun Rabbi-ne tam bir samimiyet ve tevazu ile dua etmesidir. İnsan her ne zaman böyle bir zihin ve gönül hâlinde iken dua etse, kendisine her ne isterse verilir. Bu noktada kul, Rabbinin nazarında manevî mükemmelliğin en yüksek noktasındadır. Bu kadar iyilikler karşısında insanın inanmaması ve Rabbinin hükümranlığına ve gücüne tamamen teslim olmaması hamakatin ta kendisidir. İnsanın İslâm dairesine girdiği, bütün ruhu ve bedeniyle Allah'a güvenip buna muhafaza etmek için herşeyini verdiği an, bütün mutluluklar ve zevkler müslümamndır.

Bu şekilde, kâinatın Hükümdarı Yüce Allah kendisine samimi olarak kul olmaktan ibaret olan açık davetini genişletmektedir. Kendisine samimi kul olunduktan sonra kul hiçbir şey hakkında üzülmesi gerekmeyecektir. Çünkü Allah bu kulunun ihtiyaçlarını ve menfaatlerini gözetecektir. Kul sadece Allah ile olan daoğrudan irtibatı (namaz ve ibadet) esnasında isteğini Allah'a arz edecek ve isteği Allah tarafından yerine getirilecektir. Bu manevî kemalât ve Allah'a yakınlık derecesi İslâm Peygamberi'nin bize verdiği Allah inancına göre her erkek ve kadın için elde edilmesi mümkün olan bîr derecedir.

İnsanın Allah ile olan ilişkisinin diğer bir veçhesi de daha resmiyetsiz ve şahsî oluşudur. Bu durum Mü'min sûresinde şöyle zikredilmiştir: "Rabbiniz: 'Bana dua edin ki size karşılığını vereyim' buyurmuştur..." (40: 60). Bu Allah'tan çok şahsî ve üstü kapalı, insan için sevgi dolu, şahsî bir duygudur. Sanki bu çağrı bir mânada sevenin, sevdiğine özel daveti gibidir. Sanki Allah sevgili kullarına kendisinden her ne isterlerse vereyim diye, gizli bir sevgi ve şefkat sözü göndermiştir. Bu söz, hilkati zayıf ve sefil bjr durumda olan sevgiliye derin bir sevgi ve ilgi ifadesidir. İnsanın bu durumuna üzülmemesi için Rabbi tarafından sevildiğinin ifadesi ve ona teşviktir. Bütün makam ve rütbeler onun elindedir. Allah dilediğinin şeref ve asaletini yükseltir, dilediğini de alçaltır (3:26). Aynı konu kudsî bir hadiste de şöyle dile getirilmiştir: "Ben gizli bir hazineydim; bilinmekli-ğimi diledim." Göründüğü kadarıyla, Allah Teâlâ sanki bir muhabbet rolünü üzerine almış, muhabbetin ateşiyle davetini sevgiliye (insana) uzatmıştır. İnsanın kendine doğru ilerlemesini ve kendine dua etmesini istemiştir. Oradaki herşeyin olması için insanın sadece dua etmesi yeterli olacaktır. Bu hadis-i kudsinin ima ettiği diğer nokta da insan ile Allah arasındaki sevgi ilişkisi fıtrîdir. Bununla birlikte bir âşık edasında başlangıç Allah'tan gelmiştir. Çünkü diğer türlü insan böyle bir muhabbet hissi için ne Allah'ın yüceliğini ve uluhİyyetini anlayabilir ne de O'nun ile böyle şahsî bir ilişkiye girmeye cesaret edebilirdi. Nasıl olur da âciz yaratılışlı zayıf insan kendisi ile kainatın Hükümdarı arasında böyle bir aşk duygusunu düşünebilirdi? Dünyevî bir karşılaştırma ile bunu açıklayacak olursak, durum âdi bir kölenin, üzerinde yaşadığı toprağın kralının kızı için aşktan yanıp kavrulması gibiydi.

Öte yanda, gerçek şöyle görünüyor ki, Allah insan kalbinde ilk olarak kendi muhabbetini yaratmış, sonra da insanı bu duygusunu geliştirmeye teşvik etmiştir. Tarih boyunca insan birçok vesilelerle, Allah'ın rızasını ve yakınlığını kazanmak için servetini, makamını, şerefini akraba ve ailesini kısaca herşeyini feda etmiştir.

İnsan, gerçekten Allah'ı seviyorsa Peygamber @'e tâbi olmakla emrolunmuştur (3:3). Allah iyilik yapanları sevdiği için insana iyilik yapması öğütlenmiştir (2: 195). Allah müttakİleri sevdiği için insana takvayı elde etmesi istenmiştir (3: 76). Allah yolunda ci-hadda insanın sebatkâr ve metin olması istenmiştir, çünkü Allah'ın sabit ve sebatkâr insanları sevdiği belirtilmiştir.

Allah adaleti sevdiği için insana âdil olması emredilmiştir (5:45). Allah nefsini tezkiye edenleri sevdiği için insana kendini tezkiye etmesi emredilmiştir (9:108). Bunlar ve bunun gibi birçok ayetler çeşitli zorluklar, denemeler ve imtihanlardan geçerek Allah'ı gerçekten sevdiğini ispat etmesi için insana açık bir davet ve meydan okumadır. Eğer insan bu imtihanlarda Allah'ı sevdiğini ispat ederse, Allah da muhakkak o kulunu sevecektir.

Bu ilişkinin derinliği günlük ibadetlerin çeşitli bölümlerinde açıkça görülmektedir. Fatiha sûresinin "Ancak Sana kulluk eder ve Senden yardım dileriz" (1:5) mealindeki âyeti insan ile Rabbi arasındaki çok yakın ve samimi münasebetin bir göstergesi durumundadır. Bu sözler kul (abd) ile Efendisi (Rabb) arasında yaratıcı bir diyalogun başlangıcı gibi görünmektedir. Bu kullar Allah ile olan yakın muhabbetin incelikleri ve nezaketinin farkındadırlar; Allah'ın rahmetinde, O'nun ilminde ne kadar ileri gidebileceklerini iyi bilirler. Bu sonsuz bir yolculuktur.

İnsanın Allah ile olan yakın ilişkisindeki manevî dünyasına, sadece bir vecd ve mutluluk ânını yakalayabileceği çok dar bir pencere açılır. Bu teşehhüdün başlangıçtaki sözleriyle şöyle açıklanmıştır: "Söz ve amellerimle yaptığım bütün ibadetlerim ve hayatımın bütün iyi şeyleri yalnız Allah içindir." Allah ile olan bu uzun diyalogtan ayrılırken, insan, Allah'a olan muhabbetinin büyüklüğünü yukarıdaki teşehhüd duasıyla göstermiş olur. Teşehhüd aynı zamanda insanın Allah ile olan yakın ilişkisine ipucu taşır.

Müslümanlar ibadetlerinde fert ve toplum olarak bu mükemmelliğe ulaştıklarında Kur'ân'da bahsedilen "en hayırlı ümmet" vasfına haiz olurlar: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız..." (3:110). Bu sorumlulukla müslümanlar, "belli ve adalet sınırlarını aşmayan, fakat vasat bir yol takip eden bir ümmet olacaklar ve diğer insanlara âdil davranacaklar, ilişkilerini hak ve adalete dayandıran asil bir toplum olacaklardır. Bu ümmet dünya milletleri önünde adaletin, takvanın yaşayan örnekleri olacak, sözleri ve işleri dünya milletlerine dindarlığın, hakikatin ve adaletin gerçek manasını gösterecektir" (The Meaning of the Quf an, c. I, ss. 120-121).

İnsanların Allah ile olan manevî ilişkilerinin etkisi hayatlarının bütün alanlarında görülebilir. İtaat sadece Allah'adır. Allah'ın huzurunda bütün beşerî imtiyazlar, soyluluklar yok olur ve bütün insanlar eşit duruma gelir. Hiçbir kimse muaf tutulmaksızın herkes ibadetiyle Allah'a karşı sorumludur ve O'nun huzuruna bütün müslümanlar eşit olarak omuz omuza aynı safta namaza durur. Allah'ın mülkünde dua bütün müslümanlar için eşitliktir.

Bütün müminler Allah'ın emirlerine itaat ederler. Allah'ın haram kıldığını haram, helâl kıldığını helâl olarak kabul ederler.

Müslümanlar birbirlerini hep aynı şekilde es-Selâmu Aleyküm" diyerek selâmlarlar. Alim-câhil, zengin-fakir, şeyh veya mürid, hiçbir fark gözetilmeksizin selamlaşırlar. Daha muttakî olmak hâriç, başka bir üstünlük derecesi yoktur.

Aynı eşitlîlik diğer beşeri münasebetlerde de geçerlidir. Evlenme, boşanma, medenî ve ceza hukukunda erkek ile erkek veya erkek ile kadın arasında en küçük bir ayırım yoktur, herkes eşit olarak görülür. Yalnız miras konusunda her türlü şartlarda ailenin geçiminden sorumlu tutulan erkek, kadından fazla pay almaktadır. Ekonomik sorumluluklar eşit olduğunda kadın ve erkek eşit miras alır. Mesela ölenin halef ve selefleri yoksa veya çocukları halef bırakmayan anne ile baba eşit olarak miras alırlar (4:12, 19). Sosyal, dinî ve siyasî konularda eşitlik, ekonomik konularda adalet İslâm'ın hükmü ve kanun şeklidir. Ekonomik konularda erkeğin aleyhine olduğu için eşitliğin karşısındadır. Fakat ekonomik sınıflaşmanın mâkul sınırların ötesine geçmemesi için gerekli tedbirleri alır (59:7).

Biraraya gelişlerde İslâm beylere, ağalara ve zenginlere özel bir yer tanımaz, onlar da diğerleriyle kardeş olarak oturur, yemek yerler. İslâm'da avam sınıfı ve soylular sınıfı diye sınıflar yoktur. Müslümanlar bütün meselelerde eşit tutulur. Evlilikte de küfüv (denklik) hâriç, erkek ile kız arasında bir ayrıcalık yoktur. Kadın ve erkek birbirlerine daha kolay uyum sağlayabilmeleri, birbirlerinin alışkanlıklarını, hayat şekillerini kabullenebilmeleri için sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan eşit olmalıdırlar. Karı ile koca arasındaki herhangi bir kültürel veya ekonomik farklılık aradaki uyuşmayı güçleştireceğinden veya bazen imkânsız kılacağından, evlenecekler arasında eşitlik arzu edilir, fakat mecburi değildir. Ancak, bütün insanların eşit olmasından dolayı renk, ırk, ulus gibi bir ayırım yoktur.

Aynı şekilde müslümanların tümü doğumlarında olduğu kadar ölümlerinde de eşit muamele görür. Kız veya erkek bir çocuk doğduğunda kulağına ilk olarak, Rabbinin ismini işitmesiiçin ezan okunur. Aynı şekilde, ölen kadın veya erkeğin .ardından, Allah'tan rahmet dilemek üzere cenaze namazı kılınır. Zengin veya fakir ayırdedilmeksizin cenazeler sâde bir şekilde defnedilir.

Müslümanlar birbirleriyle karşılaştıklarında ilk yaptıkları selamlaşmadır, sonra hâl hatır sorarlar. Her müslümanın cevabı Allah'a şükür sadedinde "elhamdülillah"du. Ve Müslümanlar harikulade, acayip birşey gördüklerinde dudaklarından ilk dökülen sübhanallah sözüdür. Güzel bir işi başaran kimse maşaal-lah ifadesiyle övülür. Bir mümin kusurunu hatırladığında veya birinden bir şey için özür diliyorsa Lâ havle ve la kuvvete İlle billahi'l-aliyy i'l-azîm der. Bir Müslüman büyükçe birşey gördüğünde kendine veya başkalarına telkin için Allahuekber der. Bir Müslüman ölünce de tam bir teslimiyet ve itaat içinde, Inna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Biz Allah içiniz ve O'na döneceğiz) denilir (2:156). Bu, Müslümanın günlük hayatının ve olaylara tepkisinin tabiî şeklidir. Bu teslimiyet ruhu bütün diğer alanlarda da görülür.

İslâm'ın servete çok dengeli bir yaklaşımı vardır. İslâm hiç bir şekilde Hıristiyanlıkta papazlar gibi, Budizm ve Hinduizmde fakirler gibi parayı hakir görmez; fakat bazı Hindu gruplarının yaptığı gibi de paraya tanrıça olarak tapmaz veya kapitalist ve sekülaristle-rinki gibi herşeyî paradan ibaret düşünmez. İslâm bunlar arasında altını vasıta olarak kullanmayı tercih eder; müminlere de ne paranın arkasından koşmalarını ne de ondan nefret etmelerini tavsiye eder. Müslümanların parayı Önemli bir değişim aracı ve geçimi destekleyen önemli bir vasıta olarak algılamalarını ister (4: 5). Bu yüzden para ne israf edilmeli ne de toplum kullanışından geri çekilmelidir (3: 180,47:38).

Bu konuda en münasip izlenmesi gereken yolu Kur'ân şöyle belirtmiştir: "Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur açıkta kalırsın." (17: 29). Furkan sûresinde: "Onlar, sarfettikleri zaman ne israf, ne de cimrilik ederler, ikisi arasında orta bir yol tutarlar." (25: 67) buyurulmaktadır.

Hayata sağlıklı bir yaklaşımı sağlamak için servet ile alâkalı olarak İslâm insanlara bu modeli vermiştir.

İslâm sosyal nizamım kötülüklerden ve laik sistemlerin hastalıklarından korumak için toplumdaki kuvvetli unsurların zararlı faaliyetlerini önlemek için her türlü kötüye kullanmayı ve sömürüyü yasaklamıştır. Mesela faiz, kumar, stokçuluk (ihtimâr) ve karaborsa gibi. Bunlar başkaları pahasına toplumun bir kısmını zenginleştiren, toplumdaki birlik ve beraberliği tehlikeye sokan kötü işlerdir.

İslâm takva ve dürüstlük taraftarı olup, muzı-ra, aşırılığa, ahlâksızlığa giden bütün kapılar İslâm toplumunda kapatılmıştır. Ahlâksız bir hayat yaşamayı destekleyen herşey mesela, uyuşturucu kullanma ve zina haram kılınmış, bu fiilleri işleyenler ağır cezalara çarptırılmıştır. Aynı şekilde toplumda huzur ve güveni sağlamak için İslâm soygun, hırsızlık ve cinayet gibi suçlara ağır cezalar getirmiş, bu yolları kendilerine meslek edinenlere asla merhamet göstermemiştir.

Siyasî sahada Hz. Peygamber @ tarafından getirilen ve uygulanan istişare kurumu ile devletin şeklinde inkılâbı bir eşitlik anlayışı getirilmiştir. Hz. Peygamber @'den bu tür bir devletin temellerini atması bizzat istenmiştir (3: 159). Gerçekten Allah'ın itaatkâr kullarının özelliklerinden biri de işlerini karşılıklı istişare İle yapmalarıdır (42: 38). Bu şekildeki bir yönetim biçimi toplum üyelerinin her birinde bir sorumluluk hissi, karşılıklı güven, yardımlaşma ve saygının gelişmesine zemin hazırlar. Böylece fertlerine, bütün devlet işlerine karşılıklı danışma yoluyla ilgilenen ve bunları kontrol eden, dolayısıyla sorumsuz ve keyfî uygulamalar içindeki yapıyı dışlayan bir toplum tesis eder.

 

KISIM 7

 

EŞİTLİK VE ADALET PRENSİPLERİ

 

Eşitlik ve adalet, İslâm nizamının hayatiyetini ve ruhunu oluşturan ve sistemi kuşatan iki ilkedir. Sosyal, siyasî, iktisadî hayatın her sahasında bu iki ilkenin izleri görülür. Bununla birlikte İslâm, hayatın çeşitli alanlarının icaplarına, görevlerine ve yapılarına göre bu iki kuralı âdil ve mâkul şekillerde kullanır. Bütün sosyal ve siyasî sahalarda, üstün vasıflara haiz olan kimseler hâriç, İslâm şahıslar arasında en küçük bir ayırıma imkân tanımaz; herkes için eşitlik fikrini benimser. Bütün vatandaşların her alanda aynı haklardan yararlanmaları İslâm devleti için temel vasıflardan biridir. Bütün vatandaşlar hukukî, cezaî ve eğitim ile ilgili meselelerde kabiliyetlerine göre eşittirler. Sosyal güvenlik, barınma ve sağlık hizmetlerinden bütün vatandaşlar eşit olarak istifade ederler

İslâm'da vatandaşlara, soyluluk, asalet, ırk ve ulus gibi özelliklerine bakılmaksızın, vasıfla-rina göre eğitim öğretim görmede, iş bulmada eşit fırsatlar verilmiştir. Kanun önünde herkes eşit olduğundan herkes aynı hak ve hürriyetlere sahiptir.

Ekonomik alanda ise İslâm eşitlik yerine adalet prensibini destekler. İslâm toplumda her ferde, kendi örflerine göre normal bir hayat sürebilecek ücreti devletten talep etme hakkını verir. Hiçbir durumda, bazı şahısların geçim şartlarının genel refah seviyesinin altına düşmesine izin vermez. Çalışan sınıfın kazançları ile işveren ve malsahibi arasındaki menfaatleri âdil ve eşit şekilde muhafaza etmek için her adım atılmalıdır. Aynı zamanda ülke çapında asgarî ve azamî seviyenin dikkatlice ayarlanabilmesi için kabul edilebilir en büyük farklılığının haddi aşıp zangini daha zengin, fakiri daha fakir yapmaması için gerekli tedbirler alınmalıdır.

Dikkatli bir gözetim toplumdaki iktisadî sınıflaşmanın adaletli ve eşit olmasına yardımcı olur. İnsanlara kabiliyet ve vasıflarına göre ücret ödenmesine dikkat edilir. Fakat asgarî kazancın zamana göre belirlenmiş olan genel standartların altına düşmemesine dikkat edilir. Bu şekilde toplumda herkes kabiliyet ve vasıflarına göre ücret almış, haksız yere zayıfın tarafı tutularak daha çalışkan ve vasıflı kimseler hayal kırıklığına uğratılmamış olur. Herkes kendi çabalan nisbetinde kazanır ve herkese şahsî kabiliyet ve çabalarının fazla ürünlerini elde tutma hakkı verilir.

Bu nizâm, insanların kazanç kapasitelerine suni ve fıtrata aykırı sınırlamalar getirmez. Aksine daha az nasİpli ve zayıfların menfaatlerine zarar vermediği müddetçe insanların tabiî kabiliyet farklılıklarına göre daha fazla çalışarak daha çok kazanmalarını sağlar. Başka bir ifadeyle, ekonomik sınıflaşma derecelerinin, tabiî sınırlar içinde kalıp haddini aşmaması için İslâm ekonomik sahada tabiî nizâmı muhafaza eder. Kur'ân bu tabiî düzene şöyle değinir: "Allah'ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri hasretle arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah'ın lûtfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir." (4: 32).

Bu ayette Allah, eğer dikkat edilirse, bugünkü problemli sosyal hayata bir çözüm getirecek ahlâkî bir direktif sunmaktadır. Allah Teâlâ, insanlara başkalarının malları için arzu ve kıskançlık duymamaları gerektiğini Öğretmektedir. Çünkü O, bir hikmete bağlı olarak, herkesi aynı yaratmamıştır. Eğer bu eşitsizlik olmasa, hayat çok saçma ve anlamsız olurdu. Allah her şeyin en iyisini bilen olduğundan, birini güzel, diğerini çirkin yaratmıştır. Birine akıcı bir ses, diğerine ise kaba bir ses vermiştir. Birini fizik olarak güçlü, diğerini ise zayıf yapılı kılmıştır. Birine akıl ve beden ile ilgili belli kabiliyetler vermiş, diğerini başka yeteneklerle donatmıştır. Kimini zengin, kimini fakir yapmıştır. Birazcık düşünmek bile insanı, insan kültüründen bütün çeşitliliklerin, bilgi ve hikmete dayanan bu farklılık ve değişikliklere dayandığı sonucuna götürür. Bu sebeple, ne zaman ki insanlar bu farklılıkların arasını açmaya veya onları tamamen ortadan kaldırmaya yeltenseler, toplumda şu veya bu çeşit bir karışıklık ortaya çıkar.

İnsanların, üstünlükleri nedeniyle başkalarını kıskanmaya karşı eğilimleri; hasislik, acımasız rekabet, düşmanlık, sınıf çatışmaları ve buna benzer kötü sonuçlara yol açar. Böyle bir anlayışa sahip kimse, Allah'ın kendisine vermediği şeyi elde etmek için O'nun kurallarına karşı gelir. Bu mânada, Allah, Müslümanlara böyle bir düşünce ve kıskançlıktan sakınmalarını tavsiye etmiştir. Bununla birlikte insan, Allah'ın kendi lûtfundan vermesi için dua etmelidir. Çünkü O, kendisi için hayırlı olan şeyi verir ve O her şeyi bilendir." (Ebu'1-A'la Mevdûdî, The Meaning of the Qur'an, c. II, s. 120).

Tarih boyunca, insanların birbirlerini çeke-memezlİkleri ve kıskançlıkları bu tabiî nizamı bozmalarına sebep olmuş, ortaya çıkan muhtelif felsefeler de durumu iyileştirmek yerine daima daha da kötüleşmesine sebebiyet vermiştir. İnsanın yakın tarihinde hem kapitalizm hem de komünizm bu nizamı kurcalamış, akabinde bu tabiî işleyişi bozmuşlardır. Sonuçta kapitalizmin amacına ulaşamamasından, yetersizliklerinden ve kötülüklerinden insanlık acı çektiği kadar komünizmin de baskıcı ve murakabeci tutumundan acı çekmiştir.

Komünistlerin suni ve sathî olarak oluşturmaya çalıştıkları maddî eşitliğe dayalı devlet şekli şahıslan birçok faziletlerden, hürriyet ve haklardan, ticarî teşebbüslerden mahrum bırakmış, uygulamada da halkın sosyal durumuna hiçbir katkısı olmamıştır. Diğer yanda, kapitalizm, ticarî devleti aşırı derecede desteklemesi sebebiyle tabiî nizamı bozmuş, toplumun alt kesimine vaadettiği iyi şartları gerçekleştirememiştir. Bunların ana sebebi eşitlik prensibinin, bütün beşerî sistemlere mantık ve akıl-dışı yaygmlaştınlmasıdır. Bazı özel sebepler ve hedeflerden dolayı bu iki sistemin eşitlik sloganı yığınlara cezbedici ve güzel görünmüştür.

Durumu bir bütün olarak incelersek, ekonomi alanında bir ayırım gözetmeksizin bu prensibin uygulanması muhtemelen dengeyi bozacak, faydadan ziyade zarar verecektir. Bunun birinci sebebi insanın fıtratına ve toplumda ortaya çıkan tabiî nizamın ruhuna karşı olduğundan arzu edilen eşitliği sağlamanın imkânsız olmasıdır. İkinci olarak; eğer bu eşitliğin zorla ve baskı ile sağlandığını kabul etsek bile, bu durum kısa süre devam edecek insanların tabiî farklılıklarında bulunan güçler bu suni engelleri ortadan kaldırıp tabiî nizamı geri getirecektir.

Tarihî gerçekler böyle denemelerin hep karşısında olmuştur. Kurulu nizama isyan edip ekonomik alanda eşitliği sağlamak isteyenler bile pratikte bunun uygulamasını yapmakta başarısız kalmışlardır. Yaptıkları tek şey sağlıklı, güçlü, kuvvetli insanlara en düşük ücretli iş bulmaları olmuştur. Komünist ülkelerdeki yığınların ekonomik konumlarının tarafsız bir araştırması, onların bu alandaki başarı iddialarını yalanlamıştır.

Gerçekte gerekli olan tek şey daha önce de açıklandığı üzere ekonomik konularda halk arasında, adaletin olmasıdır. İnsanlara kabiliyetleri, eğitimleri ve gayretleri nisbetinde çalışıp hür olarak kazanç sağlayabilme hakkı verilmelidir. Devletin yapması gereken şey ise bütün vatandaşlarına eşit eğitim öğretim ve diğer sosyal hizmetleri ırk, renk, mevki ve ulus gibi farklılar gözetmeden eşit şekilde sunmaktır. Aynı zamanda devlet en düşük ücretin, üzerinde anlaşmaya varılan ülkenin genel standartlarından aşağıya düşmemesine dikkat etmelidir. Asgari ve azami kazanç farklılıkları karşısında da devlet gözünü açık tutmalı, farkın çok aşırı olmasını önlemelidir. Bu şekilde âdil ve insaflı bir ekonomik sistemin uygulanışı ile toplumun birlik ve beraberliğine zarar verilmeden, bütün grupların menfaatleri korunarak İslâm nizamında makul bir ekonomik sistem geliştirilmiş olur.

Bununla birlikte sosyal, siyasî ve inanç ile ilgili meselelerde devletin bütün vatandaşlarına renk, ırk, cinsiyet, ulus gibi farklılıklanna bakmaksızın tam bir eşitlikle muamele etmesi vazgeçilmez temel unsurdur. Çünkü beşerin tümü Kur'ân'da belirtildiği üzere bir ana-babadan meydana gelmiştir. Bu yüzden insanlar sosyal, siyasî ve inanç İle ilgili haklardan faydalanma hususunda eşittirler. Hiçbir kimse, doğuştan kardeş olması hasebiyle diğer insanlara karşı, sosyal, siyasî veya herhangi Özel bir imtiyaz iddia edemez. Üstelik bütün insanlar Allah'ın kulu olup, O'na itaat etmek, şeriatına teslim olmak için yaratılmıştır. Allah'ın bir kulu ile diğer kulu veya bir grup ile diğeri arasında hiçbir farklılık yoktur. Bütün insanlar Ölünce, Allah'ın huzurunda yaptıklarından hesap verecekler ve bunu hiçbir imtiyaz olmaksızın (takva hâriç) şahsî olarak yapacaklardır.

Fert ve toplum olarak bir insana özel bir imtiyaz veya hak tanımak, gayritabiî olmakla beraber, başkaları için haksızlıktır. Nasıl olur da aynı ana babadan gelmiş olan insanoğlu diğerlerine doğumdan, ırkından ve soydan gelen bir üstünlük İddiasında bulunabilir? Fertlere ve toplumlara böyle özel İmtiyazlar ve haklar tanındığında toplumun içine düşmanlık, bölünme ve nefret tohumları saçılmış olur ve ulus birlik ve beraberliğini kaybeder. Bu çatışma zamanla söz konusu toplumun helakine sebep olur.

Hz. Peygamber @'in İlâhî rehberlik altında getirdiği yeni nizam,Mmüslümanların bütün ilmî sahalarda hızla ilerlemesine sebep olmuştur. Fakat ne zamanki çeşitli sahalardaki eşitsizlikler haddi aşmış, tabiî nizam bozulmuş, Müslümanlar yaratıcı güçlerini kaybetmişler yavaş yavaş durgunlaşarak eskitilmiş bir toplum olmuşlardır. Allah'ın kanunu şudur ki asil olsun, seçilmiş olsun her toplum, fert veya toplum olarak yapmış oldukları faaliyetlerin sonuçlarından kaçamazlar. Eğer insanlar tabiî nizamı Rabblerinin talimatlarını hiçe sayarak bozmaya devam ederler, bu faaliyetlerinde inatla ısrar ederlerse, daha önceki kavimlere olduğu gibi, işlerinin akıbetiyle yüzyüze geleceklerdir. Bu toplumlarla ataları arasında, yer ve zaman şartlarına göre değişebilen helak metodları hâriç, aralarında bir ayrım yapılmayacaktır.

Müslümanlar bütün kalpleri ile ve samimi olarak Allah'ın yolunu kabul ettikleri zaman Allah onları çeşitli şekillerde mükâfatlandıra-caktır: "Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler İner. Onlara: 'Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin! Biz dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlan-mzız' derler. Gafur ve rahîm olan Allah'ın ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır." (41:30-31).

Bu âyet, ebedî hayatı kazananların, yegâne Hakikati tanıyan ve onları anlayanlar olduğu, bu insanların imtihan alanı olan dünya hayatlarında da yaşayışlarını sadece İlâhî Hakikate göre şekillendirdiğinin göstergesidir. Bu insanlar manevî yönden diğerlerinden daha huzurlu oldukları gibi, maddî imkânlardan da en üst derecede faydalanacaklardır. Gerçek müslüman bütün güçlükleri sonunda yeneceği, en üst düzeye ulaşacağı bir vaad ve gerçeğin ifadesidir. Bunun sebebi, Müslümanların kendilerinde Allah'ın manevî açıdan diğer toplumların üstüne çıkabilecekleri gücü yaratmış olmasındandır. Aynı zamanda, bu güçle müslümanlar ilmin ve fennin de efendileri olmuşlardır. Kültür ve medeniyetlerinin bu iki yönlü gelişme ve büyümesi Müslümanların sadece refah seviyelerini geliştirmekle kalmaz, aynı zamanda onların diğer toplumlara olan siyasî ve iktisadî üstünlüklerini garantiler. Bu durum Ai-i Imrân suresinde şöyle ifade edilir: "Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz." (3:139).

Üstün özelliklere sahip bir hayat seviyesine, maddî ve manevî üstünlüğe ulaşmanın tek şartı, kâinatın "Merkezî Hakikati" olan Allah Tealâ'ya söz ve amelle kesin bir inançtır

(46:13). Müslümanlar bu yoldan ayrılmadıkça, yeni nizamı devam ettiren güç işte bu inançtır. Fakat Müslümanlar bu inanç seviyesinden düşer, amelleri inançlarım yalanlarsa, maddî ve manevî bütün ilimlerde ve hayatın bütün sahalarında üstünlüklerini kaybederler, sistemleri ve halk bozuşmaya başlar. Bu durum Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle ifade edilmektedir: "Kim beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu. kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz." (20: 124).

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

Yeni Boyutlarıyla Din

 

Giriş

 

Cahiliyye devrinde din hayatın birçok şubelerinden biri veya ona bir ilave olarak düşünülürdü. Bu yüzden, gerçek beşerî kültür ve medeniyet dinin üzerine bina edilemezdi. Çünkü kültür ve medeniyet, hayatı bir bütün olarak içine alır. Her ne zaman bu tür bir dinî anlayış medeniyet ve kültürü etkilemişse, onlara münzevî mizacı ve hayata karşı nefreti aşılamıştır.

Diğer yandan, maddeciliğe dayalı kültür ve medeniyetler de dini etkileyerek onu bozmuşlardır.

Hz. Peygamber @ bu cahilî din anlayışını rasyonel ve uygulanabilir bir din anlayışı ile değiştirmiş, kültür ve medeniyetin temellerini onun üzerine bina etmiştir.

Hz. Peygamber @'in getirdiği din anlayışı, hayatın her sahasını kapsar. Allah ile kul arasındaki ilişkileri incelerken, insanın bu dünyada karşılaştığı meselelere çözüm aramaktan da geri durmaz.

İslâm'daki bu İnanç, İnsanın camiden pazara, sosyal, siyasî ve iktisadî her türlü problemini kapsayacak şekilde hayatına hükmeder.

İslâm coğrafî, ırkî bütün engelleri kaldırır; bütün zaman ve mekânlarda insanlığın sorunlarına cevap vererek evrensel olma vasfını gösterir. İslâm insanların vehim ve tahminlerine dayanmaz. Çünkü insanın bilgisi, gücü ve kaynakları zamana-mekâna göre sınırlıdır. İslâm gerçek (marifetîullah) bilgisine dayanır. Gözlemleme sonucu kazanılan bilgi, tecrübe ve incelemeler bile insanın mükemmel Hayat Nizamı'na ulaşma yolundaki problemlerini çözmeye yardımcı olmaz.

İnsanlık tarihi ve insanın aklî kabiliyetleri; insanın ilâhi rehberlik olmaksızın mükemmel hayat nizamına ulaşamayacağına kuvvetle şahitlik eder. İnsanın Hak yola intisab etmesi her iki dünyada da mükâfata ulaşması, şeytanın ayak izlerinden giderek iki dünyasını da mahvetmemesi için Kur'ân-ı Kerîm, gerçekliğine ve faydalılığına insanları ikna edecek Çeşitli deliller sunmuştur.

Kur'ân'm öngördüğü anlayışa göre dünya hayatı insan için bir imtihan dönemidir. Hak ile bâtıl yollar gösterilmiştir. Allah'ın sayısız peygamberleri tarafından doğru yolu veya bâtılı seçmek tamamen insanın arzusuna bırakılmıştır. İnsanın akıbeti dünyadaki amellerine göre, ömrünün bitiminden sonra ahiretteki yargılanması İle belirlenecektir.

Bu hayat anlayışı; hayatın hengamesi arasında Allah'a doğru ve temiz bir hayat yaşamakla kulluk edilmesi gerçeğini vurgulamaktadır.

İnsan bu şekilde, amellerinin sadece manevî güzelliklerinden değil aynı zamanda maddî faydalarından da istifade edecektir. Bu anlayış, insanın düşünce alanında maddî konularla ilgili meselelerde, kökten değişiklikler yapmış, onlarda manevî değerler hissini oluşturmuştur.

 

KISIM 1

 

CAHİLİYYE'DE VE İSLÂM'DA DİN KAVRAMI

 

Hz. Muhammed @'in, Hak Dini yaymaya başlamasından önce, din (religion) hayatın birçok cephe ve yönlerinden sadece biri olarak kabul ediliyordu. Başka bir ifadeyle din, insanların dünyevî yaşantılarının küçük bir parçasıydı. Dinî işler ve gereklerinin amacı da bunları Öbür dünyada cezadan kurtulmak için bir ruhsat gibi kullanmaktı.

Cahiliyyenin bakışıyla din, Allah ile kul arasındaki özel bir İlişki olarak kabul edilmiştir. Bu anlayışta, Allah, mevcut olan herşey ile İlgilenmez. En yüksek mevkİyi ve kurtuluş derecesini kazanmak isteyenler, hayatın diğer yönlerinden feragat etmeli, kendilerini sadece dine adamahdırlar. Fakat öbür dünyada yüksek mevkiye talip olmayan ve sadece kurtuluşa ermek isteyenlerin, dini, dünya hayatına bir ilave olarak tutması yeterlidir. Allah'ın kendilerinden rahmetini esirgememesini ve dünya işlerinde kendilerine bereket vermesini arzu edenlerin, yalnızca dinî vecibeleri yerine getirmeleri kâfi görülüyordu. Bütün dünyevî uygulamalar devam etmeli, Allah'ı hoşnut etmek için de arada bir dînî merasimler ve âyinler yapılmalıydı. İnsanın kendisi, diğer insanlar, çevresi ve Allah ile olan ilişkisi farklı düşünülüyor, aralarında bir alâka olmadığı kabul ediliyordu.

Cahiliyye döneminin inançları bu şekildeydi. Hiçbir gerçek kültür ve medeniyet bu tür bir inanç üzerine dayandırılamazdı. Çünkü kültür ve medeniyet insanın hayatını bir bütün olarak kapsayan kavramlardır. Bu bakımdan dünya hayatına küçük bir ilave olarak görülen bir şey insan hayatının tümünün üzerine inşa edileceği sağlam bir temel olamazdı. Bu sebepten dolayıdır ki, dünyanın her yerinde ve her zaman din ile medeniyet ve kültür birbirinden ayrı kaldı. Belli ölçülerde birbirlerini etkilediler. Fakat bu etkileme, birbirine zıt ve uyumsuz şeylerin bir araya geldikleri zaman oluşan karşılıklı tesirden başka bir şey değildi. Bunun içindir ke, bu etkileme faydalı ve olumlu sonuçlar doğurmadı.

Her ne zaman din (religion), kültür ve medeniyeti etkilemişse; ruhbanlığa, dünya hayatından nefrete, dünyevî zevklerden kaçınmaya, dünyaya karşı sırt çevirmeye, ferdiyetçiliğe, bencilliğe, insan ilişkilerinde peşin hükme, nefrete ve tutuculuğa sebep olmuştur. Bu etki asla ilerleme ve gelişmeye elverişli değil, tam aksine, maddî kalkınma ve refah yolunu tıkayan, insanlara ilerleme yolunda bir engel teşkil etmiştir.

Diğer yandan, tümüyle maddiyata ve insan nefsinin arzularına bağımlılık esasına dayalı olan uygarlık ile kültür, dini etkilemişse onu bozmuş ve yozlaştırmıştır. Dine, nefsin her türlü çirkinlik, pislik ve itiraz duygularını sokmuş, onu kendi menfaatine kullanmaya çalışmıştır. Nefsin arzu ettiği her türlü günah, fısk ve fücuru, dinî kılıf ile İnsanlara sunmaya çalıştı. Böylece bu sapıklıklar vicdan rahatlığıyla kabul edilebilirdi. Bu etki dolayısıyla bazı dinlerin ibadet törenlerinde, bizzat o din mensuplarının bile normal yaşantılarında günah ve ahlâksızlık olarak nitelendirdikleri utanç verici şehvet gösterileriyle ahlakdışı fiil ve hareketler görülebilir.

Din ile kültür ve medeniyet arasındaki karşılıklı bu etkilenmeyi bir tarafa bırakacak olursak, dünyanın her yerinde, genellikle kültür ve medeniyetin din ve ahlâk-dışı temellere dayandığı kesindir.

Kurtuluşa ermek isteyen din ve iman sahibi kimseler, Öbür dünyada kendi felahlarını düşünerek dünya işlerinden ellerini eteklerini Çekmişlerdir. Dünya işlerini de dine fazla önem vermeyen ve âhireti düşünmeyen insanlar kendi hevâ ve heveslerine göre yürüt-ıeye çalışmışlardır. İnsanların bu düşünce ve ecrübeleri her çağda en mükemmel ve eksik-sız ol^ak halka sunulduysa da sonradan hep yanaş ve kusurlu olduğu anlaşılmıştır. İnsanlar ihtiyaç duyduklarında bazen ilâhlarını memnun etmek için işlerine biraz dindarlık karıştırmışlardır. Din onlar için sadece özel bir konu ve hayatlarının küçük bir parçası olduğu için gerektiğinde giyilen, gerekmediğinde çöpe atılan bir kıyafetti. Yerine göre her türlü zulüm, baskı, ekonomik adaletsizlik, eşitsizlik ve her çeşit sosyal dengesizlik ve ahlâksızlık bir kalkan gibi kullanılabiliyordu. Din bazen yağma, soygun, katliâm ve zulümleri haklı göstermiş, bazen Firavun, Karun ve Sezar gibi kralların vahşetini haklı göstermekle kalmayıp ahlâk-dışı açık ve duygusal uygulamalara da destek çıkmıştır.

 

Din: Kapsamlı Bir Hayat Tarzı

 

Hz. Muhammed @'in Allah tarafından dünyaya peygamber olarak gönderilmesinin gayesi ve hikmeti, yalnızca din ile ilgili cahiliy-yenin yanlış anlayışını ortadan kaldırıp yerine akılcı ve uygulanabilir bir din anlayışını tesis etmek değil, ayrıca bu anlayışa dayalı tam ve mükemmel bir kültür ve medeniyet meydana getirmekti. Rasûlullah @, insanın hayatının sadece küçük bir parçası olan bir dinin gerçek manada bir din olmadığını belirtmiştir. Gerçekten de din hayatın sadece bir parçası değil bilakis hayatın ruhu, yönlendirici kuvveti, hakkı bâtıldan ayırma imtihanı, düşünme şekli, kısacası hayatın tümüdür. Din, hak ile bâtıl arasındaki farklılıkları göstermeli, insanı kötü ve batak yollara düşmekten kurtarıp, hak yolda azim ve sebatla yürümesini, dünyadan âhirete doğru olan tehlikeli yolculuğunda İnsanın başarıyla hedefine ulaşmasını sağlamalıdır.

Hz. Muharnmed @'in getirdiği din, İslâm olarak isimlendirilmiştir. İslâm, insan hayatının küçük bir parçası değildir. Eğer böyle anlaşılırsa Hz. Peygamber @'in gonderilİşindeki amaç kaybedilmiş olur. İslâm hayatın bütün şubeleriyle eşit olarak uğraşır. İnsan İle" Allah arasındaki ilişkiyi incelerken insanın maddî meselelerini de ihmal etmez. Bu ilişkiye de, fizikî âlem ile olan ilişkilerine de aynı Önemi verir. Hz. Peygamber @'in gelişinin asıl amacı insanlara şu hakikati bildirmektir: Hayatın çeşitli sahaları ve çeşitli ilişkiler ayrı şeyler değil bir bütünün aynı değere haiz parçalarıdır ve insanın refahı bu parçaların ahenkli bir şekilde birleştirilmesinde yatmaktadır. Allah ile kul arasındaki ilişki doğru olmadıkça, insanın çevresi ile ilişkisi doğru olarak yürüyemez. Bu ilişkiler birbirlerini hem ıslah eder, hem tamamlar; ikisi beraber dünya hayatını bir başarı alanı yaparlar. Dinin esas amacı bedenen ve zihnen insanı bu dünyada başarıya hazırlamaktır. Bunu yapamayan din, din değildir; yapabilen ise ancak İslâm'dır. Kur'ân'da şöyle denilmesinin sebebi budur. "Allah katında din, İslâm'dır." (3:19).

Gerçekten İslâm, kendine mahsus ve apayrı bir fikir tarzı ve anlayışın adıdır. Bu, hayata bir bakış açısıdır. Metodları bu düşünce ve inanç İle belirlenen özel bir faaliyet şeklidir. Bu tür düşünce ve faaliyet ile kurulması başarılan devlet şekli; din, kültür ve İslâm medeniyetidir. Din, medeniyet ve kültür ayrı şeyler olmayıp üçü bir bütünü teşkil etmektedir. Hayatın bütün problemlerini çözen düşünce ve hayat anlayış tarzı işte budur. Allah'ın insan üzerinde haklan, kendi nefsinin hakları, insanın ana babasına olan görevleri, din kardeşlerine, komşularına ve ticarî ilişkileri olduğu şahıslara karşı görevleri, diğer dinlerdeki insanlara olan tutumu nelerdir? Dünyadaki herşey ve her güç kendi haklarına sahiptir. İslâm bu haklan belirler ve aralarında tam bir dengeyi sağlar. Bİr İnsanın müslü-man olması demek onun adaletinin, bir hakkı diğeri için feda etmeden yerine getireceğinin garantisi demektir.

Bir kere daha ifade edersek; hayatı bu tür algılama ve düşünme şekli, bütün sahalarda insanlar için çok yüksek idealler ve manevî hedefleri tayin eder.

Dİn insandaki merkezî karar verme noktasıdır ve hayatta herşeyin değeri bununla belirlenmelidir. Her şey bu noktanın ölçülerine göre değerlendirilmelidir. Merkezî noktaya ulaşmada insana yardımcı olan herşey alınmalı, bu yolu tıkayan herşey atılmalıdır. Bu nokta ferdî hayatın küçük meselelerinden, sosyal hayatın en büyük meselelerine kadar gözönüne alınmalıdır. Bu merkezî nokta insanın yeme ve içmede izleyeceği sınırları, ticareti, alışverişi, ailesi ile münasebetlerini, sohbet adabına kadar herşeyi belirler. Kısacası doğru yolda devam edebilmek için hayatın bütün meselelerinde bu merkeze danışılmalıdır.

Bu merkez sosyal, siyasî, İktisadî hayatın bütün sahalarında insanın ilerleyebilmesi, onu hedefinden saptıracak yollara düşmemesi, asıl hedefine ulaşabilmesi için, sosyal hayatta şahısların karşılıklı ilişkilerini de belirlemelidir. Bu merkez aynı zamanda insanın başarısına engel teşkil etmeden, hedefine uygun ve yeterli şekilde enerji kaynaklarını nasıl kullanacağını da belirlemelidir. Aynı zamanda bu merkez müslümanlarla kâfirler arasında, dostlukta ve düşmanlıkta, barışta ve savaşta, müşterek çalışmalarda ve anlaşmazlıklarda, galibiyette ve mağlubiyette, bilgi ahş-verişinde ve sanatta, ticarette ve iktisadî işbirliğinde, kısacası dış ilişkilerde tutulan hedeften ayrılmamak için ne gibi usûl ve kurallara dikkat edilmesi gerektiğini tesbit eder. Bu şekilde asıl hedef, insan neslinin, yollarını şaşırmış olan toplulukların, isterlerse veya istemezlerse de, farkında olarak veya olmayarak, fıtra-tın gerektirdiği ve müslümanların seçtiği hedefe doğru yürümelerine yardımcı olmaktır.

Kısaca insanın bütün hayatı, camiden pazara, savaş alanlarından kitle iletişim araçlarının kullanılışına, abdest ve temizlik gibi küçük meselelerden ibadet şekillerine, sosyal, ekonomik, siyasî ve uluslararası ilişkiler gibi büyük sorunlara, ilk eğitimden tabiatın gizli sırlan, uzay ilmi ve astronomi araştırmalarına kadar hayatın bütün çabaları ve fikir ile hareketin bütün alanları bu merkez tarafından yönetilmelidir. Bütün bu sayılanlar öylesine uyumlu ve birbirini tamamlayıcı olmalıdır ki, bir makinede küçük çarkların, parçaların çalışmasıyla nasıl büyük hareketler çıkıyorsa, Öylece toplumda da merkezî bir düzenleme, şuurlu bir ilişki görülmelidir.

Yukarıda anlatılan yeni din anlayışı, bu alanda köklü değişiklikler yapmış ve zihinlerini cahiliyyeye teslim etmiş kimseler tarafından hiçbir zaman anlaşılamamıştır. Hatta günümüz üniversitelerinden mezun olmuş birçok kimse dahi cahiliyye insanı gibi bu inkılâbı anlayışı kavrayamamıştır. Dini hayatın bir parçası olarak görme anlayışı hâlâ çok kuvvetlidir. İlmî araştırma ve tecrübeler, mantıkî eleştiriler bile âdet, gelenek ve önyargı düğümlerini çözememiştir. Birçok insan hâlâ dindarlığı mescidlerin veya mabetlerin bir köşesinde Allah'ı hatırlamak olarak algılamakta ve dinin sadece kilise, cami veya havralarla sınırlı kalması gerektiğini düşünmektedir. Bu açıdan bir çok bilim adamının islam'ı, cahiliyye devrindeki din anlayışı ile değerlendirmesi bizim için bir sürpriz değil-dır- (Ebu'l-'Ala Mevdûdî, Siret-i Servet-i Alefn, c. I, ss. 329-333).

 

Hak Dini Nedir?

 

Kur'ân şu ayetiyle bizi Hakk'a davet eder: "Allah katında din, İslâm'dır." (3:19). Kısa ve sade olarak görülen bu cümlenin basit anlamı şudur: Allah katında en doğru ve en gerçek din, İslâm'dır. Genelde insanların kafasına gelen İslâm fikri ise, onun Arabistan'da 1400 yıl önce doğmuş ve Hz. Muhammed @ tarafından kurulmuş bir dinden başka şey olmadığıdır. Burada dikkat edilirse sadece gayrimüslimler değil, pek çok müslüman, hem de okumuş ve iyi tahsil görmüş kimseler bile, Hz. Peygamber @'i "İslâm'ın kurucusu" olarak tarif etmektedirler. Düşüncelerine göre, İslâm dini kendisiyle başlamıştır. Dolayısıyla da İslâm'ın kurucusudur. Müslümanlar ve gayrimüslimlerin pek çoğu, Kur'ân-ı Kerîm'in yukarıdaki âyetini okuyunca İslâm'ın da diğer dinler gibi bir iddiada bulunduğunu sanırlar. Onlar, nasıl diğer dinler sadece ve sadece kendilerinin "hak" ve diğerlerini "bâtıl" kabul ettiğini düşünürler. Müslümanların çoğu için bu âyet zaten fazla düşündürücü değildir. Çünkü nasıl olsa, Kur'ân-ı Kerîm'in belirttiği gibi, dosdoğru ve hak dine bağlı olduklarını düşünürler. Şayet bu müslümanlardan bazıları biraz daha zihinlerini yoruyorlarsa şüyle düşünüyorlardır: Burada İslâm dini, başka dinlerle mukayese edilmiştir ve Hinduizm, Budizm, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinlerle karşılaştırılarak İslâm'ın hakkaniyeti ispat edilebilir. Ancak, sözkonusu âyetin Kur'ân-ı Kerîm'in çok düşündürücü ve çok önemli bir âyeti olduğunu burada belirtmeliyiz. İslâm'ı gerçek yönleriyle anlamak isteyen herkes ve özellikle dinleri titiz bir şekilde araştıranlar bu âyet üzerinde önemle durmalıdırlar. Bu âyet, şimdiye kadar okunmadığı şekilde okunmalı, incelenmediği şekilde incelenmelidir.

Bu bildirinin esas önemini anlamak için ilk olarak Din ve islâm kelimelerinin manalarını anlamak şarttır.

 

ed-Din

 

Arapçada din birkaç anlamda kullanılır:

1- Hâkimiyet ve güç

2- İtaat ve kulluk

3- Mükâfat ve bedel

4- Metod ve yol

Yukarıda geçen ayette din kelimesi 4. manada kullanılmıştır. Yani din, izlenmesi gereken hayat nizamı, düşünce ve hareket tarzıdır.

Bununla birlikte dikkat edilmesi gerekir ki Kur'ân-ı Kerîm sadece din kelimesini değil, ed-Din kelimesini kullanmaktadır. Manası, "bu bir hayat nizamıdır" yerine "Hayat nizamı budur" demek kadar değişir. Kur'ân-ı Kerîm, İslâm'ı Allah nazarında bir hayat nizamı olarak değil, "gerçek ve en doğru" hayat nizamı, Allah huzurunda davranış ve düşünme tarzı, tek doğru yol olarak belirtir.

Tekrar edersek, Kur'ân din kelimesini sınırlı bir manada değil mümkün olabilecek en ge-nİş manada kullanmaktadır. Hayat Nizamı derken de hayatın herhangi bir bölüm veya sahasını değil, tümünü içine almaktadır. Din, tek bir şahsın izlemesi gereken Hayat Nizamı değil, bilakis toplumun bir bütün olarak takip etmesi gerektiği bir Hayat Nizamı manasına gelir.

İslâm bir kavmin, belli bir ulus veya zamanın değil, her çağda ve bütün insanların ferdî veya toplumsal yaşayışıdır. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerîm'in ed-Dîn kelimesini kullanması, genellikle kabul edilen din anlamında değildir. Yani Kur'ân'ın maksadı; sadece ibadet ve âyin, âhiret, öbür dünya ve Ölümden sonraki hayat ile ilgili inançlar manzumesi olarak bilinen dinler arasında en iyisi İslâm'dır, demek değildir. Batıda yaygm olan din kavramı da Kur'ân'ın amacı ve hedefi değildir. Yani, Kur'ân demiyor ki, İslâm, insanların özel hayatlarının bir parçası olarak bilinen dinler arasında en iyisidir. Kur'ân-ı Kerîm'in anlatmak istediği; Araplar ile dünyanın diğer bölgelerinin insanları için falanca yüzyıla kadar, veya bir başka ifadeyle, sanayi devrimi öncesine kadar kabul edilen hayat tarzları arasında en iyisinin İslâm olduğu gibi manaları taşımamaktadır. Aksine Kur'ân, her çağda, bütün insanlar için takip edilmesi gereken Tek Yol'u vurgulamakta ve bu yolun da İslâm olduğunu ilan etmektedir.

 

el-İslâm

 

Arapça'da İslâm teslim olmak ve itaat etmek manalarına gelir. Bununla birlikte Kur'ân kendi terminolojisi içinde İslâm değil el-İslâm kelimesini kullanmaktadır ki bu Allah'a teslim olmak, O'na itaati arzu etmek, O'nun emirleri karşısında seçim hürriyetini geri çekmek (daha doğrusu fikir ve hareket saplantılarını terk etmek) ve kendisini bütünüyle Allah'a vermek manalarına gelir.

Bu teslimiyet ve itaat, Tabiat Kanunlarına boyun eğmek manasında değildir. Yine başka bir yanlış fikre göre; burada İnsanın kendi muhayyilesi, tasavvuru, müşahadesi ve tecrübeleriyle, Allah'ın arzusu, rıszası ve isteği hakkında çıkardığı herhangi bir kavrama bağlılığını ilân etmesi de kastedilmemektedir. Aksine, Allah'ın insanlara, kendi peygamberleri vasıtasıyla iletmiş olduğu fikir ve hareket tarzını kabul etmek manasına gelir. Kur'ân tarafından tarif edilen İslâm işte budur.

İslâm temeli 1400 yıl önce Hz. Muhammed tarafından atılmış yeni bir din değildir. İnsanın ilk olarak dünyaya gönderildiğinde kendine verilen ve Allah'ın kendisi için Tek Doğru davranış yolu olduğunu bildirdiği, hayat nizamı ve dinin aynısıdır. Bundan sonra çeşitli devirlerde ve çeşitli yerlerde insanların ıslâhı için ortaya çıkan peygamberler aynı ha-kikata, İslâm'a davet etmişler bu davet tüm insanlığa son kez Hz. Peygamber @ tarafından yapılmıştır. Hz. Musa'nın ümmeti onun getirdiğine, kendilerinden pek çok şey ilave ederek bunu Yahudiliğe, Hz. İsa'nın takipçileri de aynı harekette bulunarak bunu Hristi-yanlığa çevirmişlerdir. Aynı şekilde insanlar; İran'da Hindistan'da, Çin'de kendilerine eski peygamberlerin ümmetleri Allah'ın gerçek dinini ve hayat düzenini unutarak karmakarışık din ve inançlar icad etmiş, bunlara değişik isimler vermişlerdir. Fakat Hz. İsa, Musa ve diğer meşhur peygamberler insanlığı ancak İslâm'a davet etmek için gönderilmişlerdir. Kur'ân'ın bu açıdan iddiası açık ve nettir: Allah katında, insan nesli için en doğru ve en gerçek hayat tarzı, Yaradan'ına teslim olmak ve kendilerinin hidayeti için peygamberlerinin getirdiği yolu takip etmektir.

"Şefaat yâ Rasûlullah!"

 

Bu Hayat Tarzına Olan İhtiyaç

 

Dünyaya gelen herkesin belli bir hayat tarzını kabul etme ihtiyacı inkâr edilmez bir gerçektir. İnsan hayatı tabiat tarafından belirlenecek ne bir cansız ağaç, kaya ve ne de kendisine rehberlik için içgüdünün yeterli olacağı bir hayvan veya kuştur. Birçok alanda tabiat kanunlarına dayanmasına rağmen, insan hayatın başka pek çok sahasında hayvanlar gibi takip edebileceği belirlenmiş kuralları bulamaz.

Aksine insan kendi seçimiyle bir hayat şekli benimsemek zorundadır. Tabiatın bir çözüm getirmediği yerlerde, nefsinin ve fizikî dünyanın çeşitli meseleleri karşısında insan bir düşünme tarzına ihtiyaç duyar. Tabiatın karşılayamadığı alanlarda ihtiyaçlarım karşılayabilmesi için şahsî bir davranış şekillen gerekmektedir. Aynı şekilde, insan hedeflerine ulaşmak için, tabiat tarafından tam olarak açıklanmamış aile hayatı, siyasî ve idarî işlerinde, uluslararası ve daha birçok konularda bir fert olarak değil bir grubun ve ulusun mensubu olarak uyabileceği bir rehberliğe ihtiyaç duyar.

Hayatın çok yönlü ve çok çeşitli bu değişik alanlarında belli bir tavır ve tarz benimsemek kaçınılmazdır. Ama unutulmamalıdır ki, adı geçen hayat alanları kendi başına bağımsız ve kalıcı nitelik taşımamaktadır. Bu yüzden bunların birbirinden ayrı ve farklı olduğu da düşünülmemelidir. Dolayısıyla insanın hayatın bu çeşitli yönleri ve alanları için birbirinden farklı yaklaşımda bulunması da düşünülemez. İnsan bunlar için ayrı ayrı yönlere giden yollan takip edemez. Hele bu ayrı yolların ihtiyaçları, işaretleri, durumları, bu yollarda yürüme şekilleri, yolculuk şartları ve varılacak yerler birbirinden çok farklı olursa işler büsbütün karışır. İnsan ve hayatın çeşitli meselelerini anlayabilmek için Öncelikle şunu bilmekte fayda vardır ki, hayat bütün yönleri ve değişik şekillerine rağmen, bir bütündür. Bu bütünün her parçası, her bölümünün, birbiriyle yakın ilişkisi vardır. Bu ilişki öylesine derîndir ki, bunları birbirinden ayıramayız, ko-paramayız. Her parçası diğerini etkiler ve sırasıyla etkilenir. Bütün parçalarda tek bir ruh, tek bir can vardır. Ve bunların hepsi beraber insan hayatını oluşturmaktadır. Bu yüzden, hakikatte insanın ihtiyaç duyduğu şey bir çok gaye ve hedef değil, tek bir amaçtır. Bu tek ve büyük amaç, bütün diğer amaçlardan üstün olup parlak bir yıldız gibi yükseklerde durmaktadır. Küçük, büyük diğer bütün amaçlar bu büyük hedef ve amaç yanında cüzî ve izafî mahiyette olup, bu büyük amaca varıldığı takdirde zaten bunlara da varılmış olur. İnsanın bir çok yola değil, bir tek yola ihtiyacı vardır, ki bu yolda hayatının bütün cepheleriyle dengeli bir şekilde yüce hedefine erişmek için yürüyebilsin.

İnsan düşünme, ilim, kültür, sanat, din, ahlak, sosyal, ekonomi sahalarında, birçok sistemlere değil, saydığımız bütün bu hayat şubelerinin birbirleriyle uyum içinde olan, temelde aynı tabiata dayanan, tatbik edilmeleriyle fertleri ve toplumları en yüksek hedeflere ulaştırabilen tek bir Kapsamlı Sistem'e ihtiyaç duymaktadır. Hayatı birbirinden ayrı sabit şubelere bölmek cahiliyye döneminde belki mümkündü. Fakat devletin rolünün büyük ölçüde genişlediği, hayatın bütün sahalarını kapsayan, en azından etkileyen devlet kurumlarının olduğu günümüzde bu metod hiç de geçerli değildir.

 

Hayatın Bölge Ve Irklara Göre Bölünebilir Olması

 

İnsan hayatını çeşitli sahalara bölmek ne kadar boş ise, coğrafi ve ırkî şartlara göre bölümlere ayırmak da o kadar saçma ve anlamsızdır. İnsanlar dünyanın birçok yerinde, dağlar, denizler, ırmaklar ve daha birçok suni, coğrafî ve siyasî sınırlar yüzünden birbirinden ayrı olarak yaşamaktadır. İnsanların çe-şİtli ırktan ve kavimden geldikleri de bir gerçektir. Kur'ân-ı Kerîm bu duruma şu ayetiyle değinmektedir: "Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerîniin değişik olması O'nun varlığının belgelerindendir." (30: 22).

Bu farklılıklara dayanarak her ulusun ve ırkın farklı hayat nizamlarına sahip olması gerektiğini söylemek yanlış olacaktır. Böyle düşünen insanlar dış şekillerde, görünüş ve engeller arasında kaybolmuş ve bu zahirî çok çeşitlilik içinde insanlığın oluşturduğu temel birliği görememişlerdir.

Kadın ile erkek arasında, iki şahıs arasında hatta aynı ana-babadan meydana gelen iki çocuk arasında bile farklılıklar vardır ama bu herkesin kendine göre bir hayat nizamı tutması gerektiği manasına gelmez. Çünkü cinsiyette, şahsiyette ve ailede kişisel farklılıklar olmasına rağmen, toplumda, ulus, ırk ve ülke kavramlarını oluşturan çok kuvvetli ve sağlam vasıflar vardır. Bu anlayış çerçevesinde bir Ülke veya ulus için bir hayat nizamı mümkün olabilir. Aynı şekilde ırkların, ulusların ve ülkelerin çok çeşitliliğinde, tek bir sisteme ve hayat nizamına tâbi olmalarını gerektirecek çok geniş ve daha kuvvetli temel vasıflar vardır. Şu bir gerçektir ki, ırka ve ülkeye ait farklılıklara rağmen insanlar temel beşerî meselelerde aynı Özellikleri taşır. Bütün insanların uymakta bulunduğu fizikî kanunlar aynıdır. Vücudlannm gelişme süreci aynıdır. Her şahısta onun diğer canlı türlerinden ayıran vasıflar aynıdır. İnsanda bulunan tabiî ihtiyaç ve arzular aynıdır. İnsanı insan yapan bütün kabiliyet ve güçler aynıdır. Beşer hayatında fonksiyona sahip olan bütün fizikî, felsefî, tarihî, kültürel ve ekonomik faktörler temelde hep aynıdır.

Eğer bütün bu saydığımız meselelerde eşitlik varsa, evrensel olan insan için saydığımız insanlığın menfaatine olan kurallarda ırklara, uluslara ve etnik Özelliklere göre niye farklılık olsun.

Uluslar ve ırklar hayatlarını çeşitli şekillerde sürdürebilirler. Fakat bunları bütün şartlar altında hakiki dinin hayat nizamına göre yapmalıdır. Bir ulus için iyi olanın diğeri için kötü veya birisi için iyi olanın diğeri için kötü olabileceği düşünmek mantıksızlıktır.

 

Hayatın Zamana Göre Bölünmesi

 

Bir zaman için iyi olan bir hayat nizamının daha sonraki zamanlar için kötü olabileceği, çünkü her asırda insanların meseleleri ve sorunlarının değiştiği ve bir sistemin haklılığı veya yanlışlığının bu meselelere dayandığı söylenir. İnsan hayatındaki gelişmeden ve insanın geçmişinden, tecrübelerinden bu görüşlerini destekleyici örnekler getirmeye çalışirlar. Basit bir araştırma, bu insanların, beşer hayatının hareketlerini dönemlere ve zaman aralıklarını bölmelerinin doğruluğunu ispatla-yamayacağını gösterir. Bu hareketleri ölçerek zaman aralıklarına bölecek ilmî âletlere sahip değildirler.

İnsanın bir çağda karşılaştığı problemlerin başka bir çağda hemen değişmesi mümkün müdür? Veya bir zaman biriminde ortada olan şartlar başka bir zamanda ortadan kayıp mı olmuştur? Eğer gerçekten beşer tarihi böyle periyod ve sınırlara bölünmüş ise, geçmişteki olanların gelecekte hiç bir yol gösterici ve rolü olmaması gerekir. Buna göre zaman sınırının veya periyodların değişmesiyle insanların başarmış olduğu herşey kaybolma-lıdır. Şartlar, değerler ve kurallar değişeceğine göre insanın bir zaman biriminde kazanmış olduğu tecrübenin gelecekle hiç bir ilgisi ve bundan alınacak bir ders olmaması gerekir. Başka bir ifadeyle, bütün gelişme ve kalkınma sözleri, hayat kanunlarının araştırılması ve tarihî yorumları manasız olur.

Gelişme ve kalkınmadan söz edilirken, meydana gelen değişikliklere konu olan ve bu değişikliklerde kendisini koruyarak sürekli hareket hâlinde olan bir şeyin var olduğu da bilinçsizce kabul edilmiş olunmaktadır. Hayat kanunundan bahsedilirken, bütün bu istikrarsız durumda, değişken belirtilerde, yapılıp bozulan şekillerde, kalıcı ve canlı bir hakikatin, kendine mahsus bir tabiat ve daimî kanunlarıyla var olduğu da kabul edilmiş oluyor. Tarihten misal ve deliller aranırken, tarihin bu upuzun yolculuğunda binbir merhaleden geçmiş, binbir zahmete katlanmış ve milyonlarca yol katetmiş olan bir yolcunun muhakkak kendine özgü bir mizacı ve kişiliğe, huyu ve özelliği olduğu kabul edilmiş oluyor. Bu yolcunun bazı özel ve beklenmedik durumlarda özel işler başarabildiği, bazen bir şeyi kabul ettiği, bazen bir şeyi reddettiği, bazen de yeni bazı şeyler için istekte bulunduğu hükmüne varılıyor. Bu canlı hakikat, bu değişen şartların kalıcı konusu ve tarih yolunun değişmez yolcusu, insanlıktan başka birşey değildir.

Fakat bu seyahatin çeşitli kilometre taşları, durum ve şartlan, menzilleri ve bunlardan kaynaklanan sorunları incelerken, insanlar, yolcunun kendisini unutmaktadırlar. Farklı merhalelerdeki şartların ve değişikliklerin yolcuyu değiştirmediği bir gerçek değil midir? İnsan yaratılışından beri temel olarak aynı kalmıştır. Yapısı aynı, teşekkül ettiği maddeler binlerce yıldan beri aynı, mizacı aynı, kabiliyetleri, Özellikleri, meyilli olduğu şeyler aynı, zayıf ve güçlü olduğu noktalar, olaylara karşı tepkisi, üzerinde etkisi olan kuvvetler, çevresi aynıdır. Bu saydığımız hususlar dünyanın kuruluşundan beri zerre kadar değişmemişlerdir.

Tarih boyunca değişen meselelerin ve şartların insanı değiştirdiğini veya insanın temel ihtiyaçlarında değişiklikler olduğunu kimse iddia edemez. Hatta, insanla birlikte bazı ebedî hakikatlerin de değiştiğini Öne süremez. Gerçek bu iken, insan için dün iyi olanın bugün kötü, dün doğru olanın bugün yanlış, dün değerli olanın bugün değersiz olduğu nasıl iddia edilebilir?

 

İnsanın İhtiyacı Nedir?

 

İnsanlar, fertler ve toplumlar olarak, tarih boyunca insanlığın özü ve bunula ilgili temel gerçekleri anlamada hataya düşmüşlerdir. Bazı gerçekleri abartırken, diğerlerinin hakikatlerini yakalamaktan mahrum kalmışlar, yanlış yollara sapmışlardır. İnsanların çoğu bu yanlış teşhis ve yanlış anlamaya dayanarak zaman zaman kabul ettikleri hayat nizamlarını, zamanla ve tecrübelerle yanlış bularak terketmİş ve yenileri için yerleri boş bırakmışlardır. Bu serüvene bakıp bugün dahi, insanlar için her devirde, sadece o devrin şartlarından ve meselelerinden doğan ve ancak o devrin problemlerini çözebilecek ayrı ayrı hayat sistemlerine ihtiyaç duyulduğu gibi yanlış hükme varılmaktadır. Halbuki bu maceralar ve maceracılığı daha objektif, daha mâkul inceleyecek olursak, çok sayıdaki bu geçici ve istikrarsız hayat nizamlarının her devirde ve her dönemde başarısız kalması ve değişmesiyle insanların sadece zaman kaybına uğradıkları, varacakları hedefin gittikçe uzaklaştığı, yolların tıkandığı, kalkınma ve refah hamlelerinin kösteklendiği ve kısacası, ebedî mutluluklarının bir hayal olduğu neticesine varırız. Aslında insan denen yaratık çok zavallıdır, bu türlü maceralar geçirdiği için de acınacak durumdadır. İnsanın bizzat kendisini ve kendisine bağlı gerçekleri idrak edip evrensel, sürekli, ebedî ve kalıcı ilkelere dayanarak kuracağı bir hayat düzenine şiddetle ihtiyacı vardır. İnsan bu hayat düzeniyle şimdiki ve gelecekteki bütün değişiklikleri rahatlıkla atlatabilir, bu değişikliklerden doğan bütün güçlükler ve problemlerin Üstesinden gelebilir. Hayat yolunda şaşkın ve perişan değil, neşeli ve canlı bir şekilde nihaî hedefine doğru yürüyebilir. İnsanın işte böyle bir dîne veya hayat nizamına ihtiyacı vardır.

İnsanlığın geçmiş tarihi şuna şahitlik etmektedir ki, Allah'ın yardımı olmaksızın insan yolunu bulmakta başarısızlığa uğramıştır. Bütün çabalarına rağmen, insanoğlu ya ırkî ve ulusal temellere dayanan ya da coğrafî ve bölgesel özellikler taşıyan veyahut zamanının ihtiyaçlarına cevap verebilen sistemler edinmiştir. Fakat şu ana kadar hepsi İnsanın devamlı var olan çok çeşitli problemlerini çözmede başarısız kalmıştır.

 

ed-Din Ve Mahiyeti

 

İnsanın şiddetle ihtiyaç duyduğu Hayat Tarzı (ed-Diri) İnsana bütün şartlarda rehberlik yapabilecek, planlarında ve düşüncesinde ona doğru yönü gösterecek ve insanı boş tecrübelerle vakit israfından kurtaracak evrensel temellere dayanmaktadır.

Bunun için gerekli olan ilk şey, insanın bu kâinat ve onun hakikati ve bu kâinatta kendisinin durumunun ne olduğu hakkında tam bilgi (tahmin veya kıyas değil, bilgi) sahibi olmalıdır.

İkinci olarak insan, bu dünyadan sonra da öbür dünyada hayatın olup olmadığı, dünyadaki hayatın, insan hayatının sadece başlangıcı ve bir parçası olup olmadığı ve hayat yolculuğunun doğumdan ölüme kadar mı, yoksa bundan sonra da mı devam ettiğini bilmek (tahmin etmek veya zannetmek değil, bilmek) zorundadır

İnsan ilk olarak hayatının hedefini -ki insan bunun için yaratılmıştır- tayin etmelidir. Her şahsın ve bütün insanlığın amaçları da bu hedefe uydurulması gerekmektedir.

İnsan, aynı zamanda, yolculuğunun her safhasında yüzyüze geldiği problemlerini çözebilecek, teoride ve pratikte uygulanabilen, şahsiyetini Üzerine inşa edebileceği, kendi yapısının özelliklerine uygun olgun ve evrensel kurallara ihtiyaç duymaktadır. Bu şekilde insan, şartlarda ve problemlerdeki değişiklikler yüzünden ortaya çıkan tehlikelere düşmeyecek, disiplinsiz ve fırsatçı biri olmaktan kurtulacaktır.

Bundan sonra, insanın ihtiyaç duyduğu şey, medeniyetin özü ve geniş kapsamlı kurallarıdır ki, bunlar insan medeniyet ve kültürünün bazı ebedî ve değişmez usûlleri için temel teşkil edebilirler. Bu kural ve usûller toplumların tabiî İhtiyaç ve psikolojilerini gözönün-de bulundurduğu için lüzumsuz fazlalık, eksiklik ve aşırılığa imkân bırakmazlar. Bunlar bütün insanların genel eğilimi ve menfaatlerini korurlar. Bunlara bağlı kalınarak, insan hayatının her sahası düzeltilebilir, tamalanabilir ve geliştirilebilir.

İnsanın bundan sonra ihtiyaç duyduğu husus, fertlerin karakteri, toplumların davranışı, fert ve toplumun gayret ve mücadelelerini birleştirip doğru istikamete koyacak, kötü yola girmesini önleyecek bir takım sınırlama ve kısıtlamalardır. Bunlar bir bakıma insanı hayat yolundaki seyahatinde her virajda, tehlikeli yerlerde uyaracak, kendisine yol gösterecek işaret levhalalandır ki ikazına ihtiyaç duyulmaktadır.

İnsanın bazı amellî ve uygulama ile ilgili kural ve usûllere de ihtiyacı vardır. Bunlar mahiyet itibariyle daimî ve.evrensel uygulamaya layık olup ed-Din'de tayin edilmiş olan hayat değerleri, amaçları, ahlâk kuralları, medeniyet kaideleri ve faaliyet sınırlarına insan hayatının daima bağlı kalmasını temin etmelidirler. Şurası açıktır ki, insan kendisi için mükemmel ve evrensel bir hayat nizamını kurabilecek vasıta ve araç gereçlere sahip değildir.

 

Beşerî Vasıtalar

 

İnsan, hayat tarzını (ed-Diri) belirleme ve geliştirmek üzere dört vasıtaya sahiptir. Bununla birlikte İlâhî yardım ile beraber hayat nizamı sunulursa bu vasıtalar hayatı anlamaya, araştırmaya ve tanımaya yardım edecek, bu iskelet üzerine kurulmuş detaylı bir hayat sisteminin kurulmasına imkân verecektir. Bu dört vasıta arzu, akıl, İlim ve tarihtir.

 

Arzu

 

İnsan arzulan güvenilebilir bir rehber midir? Arzular insanı harekete geçiren önemli bir etken olmalarına rağmen, tabiatı itibariyle taşıdığı zaaflar, bunların rehber olmasını imkânsız kılmaktadır. Kendi başına insana yol göstermesi bir yana, bunlar akıl ve ilmi de kötü yola sürüklemiş, olumsuz yönde etkilemişlerdir. Arzular ne kadar terbiye edilirse edilsin, serbest bırakıldığı ve karar hakkı kendilerine verildiği zamanlarda çoğunlukla yanlış karar vermişlerdir. Çünkü kendi tabiatındaki zaaflar sebebiyle arzu ve istekler daima acele hareket etmeye ve kısa yoldan neticeye varmaya yatkındırlar. Bu ister bir ferdin, bir sınıfın veya bir toplumun arzusu olsun, hiçbiri ed-Diriin kurulmasına yardımcı olacak vasıfta değildirb

 

Akıl

 

Plan yapmada, itiraf etmek gerekir ki en etkili ve önemli vasıta akıldır. Akıl muazzam bir kapasite ve yeteneğe sahiptir. Fakat insanı hangi akıl gerçek hayat nizamına {ed-Diri) sahip kılabilir? Hangi şahıs veya şahıslar? Geçmişteki, şu andaki veya gelecekteki insanlar mı? İnsan aklının sınırlı oluşunu da gözönüne alırsak en iyi hayat nizamını kurmada gerçekten ona güvenebilir miyiz? Aklın kararlarının tümü beş duyudan gelen verilere dayanmaktadır. Eğer bu veriler yanlış veya kusurlu ise akıl yanlış ya da kusurlu hükümler verecektir. Duyularm bir veri sağlayamadığı yerlerde ise aklın verdiği hükümler, zan, tahmin yürütme ve çeşitli vehimlerden daha öteye gidemeyecektir. İnsan aklının sınırları işte bunlardır. O zaman bu akıl nasıl en iyi Hayat Nizamını (ed-Din) kurabilir. ed-Dimn kurulmasında karşılaşılan problemlerde çoğu zaman duyuların pek faydası olmamaktadır. O zaman bu sorunlar, hayal, zan ve vehimlerle mi kararlaştırılmalıdır? ed-Dimn kurulmasında gerekli olan ahlâkî değerlerin belirlenmesinde duyular çok yetersiz ve güvenilmez malzemeler ortaya atmaktadır. Bu yüzden doğru ve mükemmel değerleri belirlemede akla güvenemeyiz. Dinin diğer alanlarınada duygular yeterli veriler sağlayamadığı için durum aynıdır. Bu yüzden akıl kapsamlı ve mükemmel bir hayat nizamı kuramaz. Üstelik insanın arzu ve şehvetleri aklın doğru karar vermesini engeller. Onun yollarını tıkar. Aklın verdiği kararlarda ve aldığı verilerde hiç hata yapmayacağını farzetsek bile, akıla, bütün zaaflarıyla beraber, böylesine muazzam ve önemli bir görevde güvenüemez.

 

İlim

 

İlim veya araştırma, gözlem ve tecrübe sonucu-elde edilen bilgileri düşünelim. İlmin dünyada büyük başarı ve önemine rağmen mükemmel Hayat Nizamını (ed-Din) kurmada karşılaşılan sorunların derinliklerine temayüz edecek yeterli güce sahip değildir. Beşerî ilimlerin hakikatini bilenler şunu da İyi bilmektedirler ki, bunlar nihaî meseleler veya nihaî hakikatleri bilmek ve kavramak şöyle dursun, bunların sınırlarına bile ulaşamazlar. Çünkü bu İlimler İnsanların ihdas ettiği ilimler olduğu için kendi varlığında mevcut olan zaaf ve sınırları da aynen taşımaktadır. İnsan, bazı insanüstü ve ulvî gerçeklere varma imkânlarına sahip değildir. Bunları ne doğrudan doğruya gözleyebilir ne de gözlem ve deneye dayanarak "ilmî" veya sağlıklı kararlara varabilir. Sonuç olarak, daha ilk safhada ed-Din veya beşer nizamının kurulması için gerekli olan insanüstü, ilâhî ve ulvî meselelerin Çözümü konusunda fen ilmi yetersiz kalmaktadır.

Şimdi şu soru ortaya çıkar: Ahlâkî değerler, medenî kural ve usûller ile insanların kötü yollara düşmelerinin önlenmesi gibi ed-Dİn'in diğer unsurlarının ilimle belirlenmesi mükün müdür? Biz, hangi kişi veya topluluğun hangi devirde bunu yapacağı meselesini bir tarafa bırakalım, ilmî açıdan böyle bir işi başarmak için vazgeçilmez şartların neler olduğunu ortaya koymalıyız.

Bu şartların ilki, insanın bu dünyada bağlı olarak yaşadığı tabiat kanunlarının bilmektir. İkinci olarak insanın bizzat kendisiyle ilgili bütün ilimleri, yani beşerî ilimleri kavraması gerekir. Üçüncü olarak, tabiat kanunlarıyla ilgili bütün bu bilgiler ve beşerî ilimler birlikte bulunup, mükemmel ve eşsiz bir akıl bunları belli bir düzene koymalı ve bunlardan en isabetli neticeleri çıkarıp insanın ahlâkî değerlerini, medeniyet kurallarını ve kötü yola sapmasını önleyecek sınırları tayin etmelidir.

Bu şartlar ne bugüne kadar yerine getirilebilmiştir ne de bundan sonra yerine getirilmesine imkân vardır.

 

Tarih

 

İnsanlığın geçmişteki tecrübelerinin ve bilgilerinin kaydedilmesi birçok yönlerden insana fayda sağlamasına ve önemli olmasına rağmen insan için ed-Din (Hayat nizamı) kurmada yeterli değildir. Bu tür bilgilerin elde edilişinin doğruluğuna dair birçok sorular vardır. Geçmişin tam bir kaydı ne ölçüde güvenle gelecek nesle ulaşmıştır? Kim veya kimin aklı ed-Dini kuracaktır? Hegel, Kari Marx veya Darwin'in aklı mı? Geçmişin dosyası ya da tarih, geçmişte ve günümüzde ed-Dini kurabilmiş midir, veya bunun için lüzumlu malzemeleri bize sunabilmiş midir? Gelecek için de. tarihin bu konuda bize ümit verecek kayıtlarına şimdiye kadar şahit olamadık.

 

Sonuç

 

İnsan bu sayılan vasıtalarla olsa olsa istikrarsız, sağlıksız, yanlış, geçici, belli bir zamana ait, mahallî dinler geliştirebilir ama bir hayat nizamını (ed-Din) asla kuramaz. Bu iş geçmişte olduğu gibi, bugün de ve gelecekte de imkânsız olacaktır.

Bu yüzden beşer tarihi bir bütün olarak, insan hakkındaki bütün fikir ve teorilerin yanlış olduğuna kuvvetle şahitlik etmektedir. Mesela Allah'ı inkâr eden, dolayısıyla yol göstericiliğini reddeden göürüşler gibi. Fakat Kur'ân tek bir ilâhın varlığını ileri sürmekle beraber onun rehber de olduğunu bildirmektedir. Kâinatta varolan her şeyin ihtiyacını en küçük ayrıntısına kadar düşünen ve doğup büyümeleri için lüzumlu olan her imkânı sağlayan bir Allah'ın, insanın duyduğu bu belki de en büyük ihtiyacı karşılamadığı düşünülebilir mi?

Herşeyi yaratan ve ona değişik yapı, şekil, yetenek, özellik vs. veren Allah'ın herşeye görevini doğru dürüst yapması için rehberlikte bulunduğunu Kur'ân-ı Kerîm bize bildirmektedir: "Rabbimiz, herşeye yaratılışını verip sonra onu doğru yola iletendir." (20: 50).

Allah Teâlâ sadece "Yaratan" (Hâlık) değil, aynı zamanda "Yol Gösteren" (Hâdî)dk. O, mevcutlar âleminde herkese, her şeye tabiatına uygun olarak hidayet vermiştir. Bir karınca, bir sinek, bir örümcek gibi ufacık yaratıkların şekilleri, çalışmaları ve yapılarının ele alınıp incelenmesi gerekir. Milyonlarca, milyarlarca benzer canlılara rehberlik eden Allah insana da rehberlik sağlamaktadır. Bu yüzden insanın isyankâr ve başıboş tutumunu bırakarak alemlerin Rabbi ve Mâliki Allah'a teslim olmalı, O'nun peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği kapsamlı ve mükemmel hayat nizamına (ed-Din) uymalıdır.

Bir tarafta, insanların sahip bulunduğu ve imkânların tarafsız ve ilmî tahlilinden çıkan sonuç vardır, bir tarafta da Kur'ân-ı Kerîm'in bildirdikleri vardır. Mesele, insanın ed-Dirii elde edebilmesi için hangi iki yoldan birini izlemesi meselesi değildir. Çünkü bunun ancak tek yolu vardır. İnsan için bu yolu takip etmekten başka bir yol yoktur. Bu yol insanın ed-Dirie Rasülullah @'in rehberliğinde ula-şabilmesidir.

 

Kur'ân'in Delilleri

 

Kur'ân-ı Kerîm, vaaz ettiği Hayat nizamına insanın gönüllü olarak tâbi olmasını ister ki, insanı ikna etmek için ileri sürdüğü seviyeli ve objektif delillerin başlıcaları şunlardır:

1- İslâm, insanın mizacıyla uyum içinde olduğunu, diğer bütün yolların insnın ve kâinatın mizacına ters olduğunu vurgular: "Allah'ın dininden başka bir din mi arzu ediyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa ister İstemez O'na teslim olmuştur. O'na döneceklerdir." (3: 83).

2- İslâm tek Hak Yol'dur ve adalette yalnız tek yol doğru olabilir: "RabbİHİz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra arşa istivâ eden, gündüzü - durmadan kovalayan gece ile bürüyen, güneşi, ay'ı yıldızları hepsini buyruğuna boyun eğdirerek var eden Allah'tır. Bilin ki yaratma da emir de onun hakkıdır. Alemlerin Rabbi olan Allah yücedir." (7: 54).

3- İslâm Hak Yoldur. Çünkü gerçekler hakkındaki doğru bilgiyi ve Rehberliği ancak O verebilir: "Şüphesiz, yerde ve gökte hiçbir şey Allah'tan gizli kalmaz." (3: 5). Bakara suresinde de: "Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kav-rayamazlar." (2: 255).

En'am suresinde de: "De ki doğru yol Ancak Allah'ın yoludur." (6: 71).

4- İnsan için tek Yol budur. Çünkü onsuz adalet mümkün değildir. Bundan başka insanın her gittiği yol sonunda zulme ve adaletsizliğe çıkacaktır: "Allah'ın sınırlarını kim aşarsa şüphesiz kendine yazık etmiş olur." (65: 1).

Maide suresinde de ayrı ayrı "...Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıklardır." (5:47); "...kâfirlerin ta kendileridir." (5: 44); "...zâlimlerdir." (5: 45) buyurulmaktadır.

Bu delillerin ışığı altında insanın Allah'a teslim olup O'nun yardımını ve rehberliğini dilemesi vaciptir.

 

Bu İddianın Doğruluğunu Test

 

Bazı insanlar: "Bir Allah elçisinin getirmiş olduğu Hayat Nizamının (ed-Dİri) ve insanlığa rehber olduğu iddiasının doğruluğuna nasıl hükmedeceğiz? İlâhî Hayat nizamı ile be-şerinkini birbirinden ayırmamıza imkân verecek ölçü nedir?" derler. Aşağıda; beşer mahsulü düzenlerle, İlahi Nizamı birbirinden ayıracak birkaç önemli ölçü tartışılacaktır.

Bişir düşüncesindeki ilk gariplik, ilâhî düşüncenin sınırsız ve doğru bilgiyi vahyederken, insanmkinin sınırlı olması ve hatadan uzak olamamasıdır. Hangi çağda olursa olsun Allah'tan gelen hiçbir şey deney ve gözlemlerle ispatlanmış bilgileri yalanlamayacaktır. Bununla birlikte ilim ile ilmî kıyas ve ilmi nazariyye aralarındaki mana farklılıklarım birbirinden ayırdetmek gereklidir. Çoğu zaman insanlar ispatlanamamış, doğru olma ihtimali kadar yanlış olma ihtimali de olan nazariyye (teorilere), zan ve tahminlere ilim gözüyle bakmaktadırlar. İnsanlık tarihinde doğruluğu ispatlanabilen teoriler çok azdır.

İnsanın düşünce alanının ikinci zayıflığı, görüş açısının dar ve sınırlı olmasıdır. Diğer yanda, İlâhî Fikir sınırsız bir görüşaçsına sahiptir. İlâhî Kaynak'tan doğan bir esere baktığımızda, yaratıcısının başından sonuna herşe-yi gördüğünü hissederiz. Ezelden bütün kâinatı gördüğü, bütün ebedî gerçekleri bildiği sonucunu çıkarırız. Bu bakımdan en büyük filozof, düşünce ve bilim adamının görüşü bunun yanında bir çocuğun görüşü gibi kalır.

İnsanın düşünme yeteneğinin zayıflığı; akıl, hikmet ve düşüncesinin genellikle, irade, arzu ve hevesin etkisinde kalmaları, hatta onlara bağımlı ve yenik düşmeleridir. Bunun yanında İlâhî ve ulvî fikirde akıl, mantık, himk-met ve zekâ öylesine bağımsız ve objektif şekilde durur ki, hiç bir zaman hislere ve arzulara yenik düşmedikleri hemen belli olmaktadır.

Dördüncü zayıflığı, insan düşüncesinde, taraf tutma menfaatçilikten, insanlar arasında ayırım yapma gibi kötü şeyler açıkça görülebilir. Çünkü her insanın bazı insanlarla alâkalı, bazılarıyla alâkasız olan belli menfaatleri vardır. Diğer yandan, İlâhî Kaynak'tan çıkan Hayat Nizamı bütün bu unsurlardan münezzehtir.

Yukarıdaki ölçülere bakarak, ed-Din olarak isimlendirilen Hayat Nizamının değerlendirilmesi, bir din için lâzım olan mükemmellik, kapsamlı olma özelliklerine sahip olup olmadığı ve beşerî zaaflardan beri olup olmadığı görülür.

Eğer durum müsbet ise niye İslâm'a inanmayalım ve onu fert ve toplum olarak, Kur'ân'ın şu ayetinde de belirtildiği gibi, hayatlarımızda tatbik etmeyelim: "Ey iman edenler! Hep birden İslâm'a girin. Şeytan'a ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınizdır." (2: 208).

Eğer insan İslâm'ı şartsız olarak kabul ederse onun bütün hayatı, düşünceleri, teorileri, kültürü, ilmi, davranış ve çabaları İslâm'a bağlı kalmalıdır. İnsan hayatım kısımlara ayırarak bazısında İslâm'a uymak bazılarında ise İslâm'ı gözardı etmek gibi bir iş yapılmamalıdır. İnsan şunu hatırlamalıdır ki: "Daha önce de tartışıldığı gibi, insan hayatı muhtelif kısımlara bölünemeyen bir bütündür. Bu yüzden ancak bir Din insan hayatında geçerli olmalıdır. Birisinin bağlı olduğu bir Din'i varsa onun evdeki dinî, eğitim ve öğretim dini, meslekî dini, toplum hayatında ve ulusal düzeyde dini, siyaset, ekonomi ve sanat hayatında da dininin aynı olmaması için bir sebep yoktur. Şahsî planda bir Dini yaşayıp, ulusal veya uluslararası düzeyde hayat nizamımızı düzenlerken, aynı dinin diğer birçok yönlerini gözardı etmemiz son derece manasız ve rahatsız edicidir.

Aynı zamanda bu Dinin takipçisi, İslâm'ın dİ-ğer müntesipleri ile yardımlaşmak suretiyle de, diğer insanları ve ulusları Din-i İslâm'a davet etmeli, O'nun hâkim dîn olması için çalışması lâzımdır. Allah korkusu olan bir insan bizzat İlâhi Nizam'ın lütuflarından faydalanırken, diğer insanların yanlış ve kötü sistemler altında ezilmeye terk edilmesine asla göz yumamaz. Takva sahibi bir mümin, bu sebeple maddî, manevî ve bedenî bütün gücünü, İslâm'ı yaymak için kullanmaktan çekinmeyecektir. Şüphesiz, gerçek bir müslümanın yeryüzündeki diğer insanlara İslâm'ı yayması için elinden gelen azami gayreti göstermesi gerekmektedir (Ebul Ala Mevdûdî, Siret-i Server-i 'Alem, c. 1, ss. 344-352).

 

Cahiliyye İle İslâm Arasındaki Mücadele

 

Her sistem kuruluşu İçin muhakkak metafizik bir düşünceye sahip olmalıdır. İnsan ve içinde yaşadığı dünya hakkında açık ve net bir görüş oluşturulmadan hiçbir Hayat Nizamı kurulamaz. Bu dünyada insanın neler yapması, nasıl çalışması gerektiği sorusu, gerçek insanın dünyadaki durumu ve kendisiyle hangi hayat nizamının uyum içinde olmalı sorusuyla yakından ilgilidir. Nihai olarak, medeniyetin üstyapısı bu temeller üzerine kurulacaktır. Her sistemin vücudundaki ruhu ayakta tutan merkezi kaideye göre dökümü yapıldığından, ana kurallardan küçük ayrıntı ve parçalara doğru her nizamın ve Dinin diğerlerinden ayrıldığı, felsefe ve ahlâkî anlayışlar vardır.

 

Dört Tür Hayat Anlayışı

 

İnsan ve yaşadığı dünya hakkında sadece dört metafizik anlayış vardır. Dünyada mevcut olan bütün nizamlar bunlardan birine dayanmaktadır.

 

1- Sâf Cahiliyye (Cahiliyyet-i Hassa)

 

Bu anlayışa göre; kâinat sisteminin tümü tesadüfen var olmuştur ve bu yüzden var oluşunun hiçbir hikmeti, hedefi, gereği ve yükümlülüğü yoktur. Kendi kendine tesadüfen varolduğu gibi birgün hiçbir sonucu olmadan sona erecektir. Hiçbir Yaratıcı veya Rab yok-tur, olsa da varlığı veya yokluğunun insan hayatıyla bir alâkası yoktur. İnsanlar da diğer hayvanlar gibi tesadüfen var olmuştur. Bizi kim yarattı veya niye yarattı, diye bir meselemiz yoktur. Bildiğimiz tek şey insanın yeryüzünde bulunduğu ve tatmin etmesi gereken birçok arzu ve İsteklere sahip olduğudur. Bu arzularını yerine getirebilmek için insan bazı güçlere ve vasıtalara sahiptir. Cahiliye felsefesine göre insanın hayvani arzu ve şehvetlerini tatmin etmekten başka bir amacı, kuvvet ve yeteneklerinin de, arzularını tatmin için en iyi vasıtaları sağlamaktan başka bir faydası olmadığıdır. İnsanın, hayat nizamım kurabilmesi için kendisi üzerinde bir bilgi kaynağı ve rehber yoktur. Bu yüzden tarihî tecrübelere, etrafındaki şartlara, izlere bakarak insan kendi yolunu kendi çözmelidir.

Bu felsefe insanın kendisi hâriç hiç bir güç ve yönetime karşı sorumlu olmadığını savunur. Bu yüzden insan oldukça bağımsızdır, hareket ve davranışlarından dolayı üzerinde kuvvet kullanabilecek, kendinden başka hiçbir güce karşı sorumlu değildir.

Hareketlerinin akıbeti ne olursa olsun hepsi bu dünyayla sınırlıdır ve ahiret yoktur. Bu yüzden neyin iyi, neyin kötü ve neyin faydalı, neyin zararlı olduğu bu dünyadaki sonuçlarına göre kararlaştırılacaktır.

Bütün materyalist ve bencil kimseler her asırda bu tür bir tutumu benimsemişlerdir. Bütün krallar, güçlüler ve zenginler, çok az bir istis-nasıyla, genel olarak bu hayat anlayışını tercih etmişlerdir. Laiklerin (sekülaristlerin) tümü gelişen ve genişleyen, kültür ve medeniyetlerini desteklemek için bu tür bir görüşü vaaz etmişlerdir. Günümüz Batı ülkeleri de aynı görüşe sahiptir. Bütün insanların materyalist olmamasına veya Kıyamet Gününü ve

Allah'ı inkâr etmemelerine rağmen kültür ve medeniyetin bütününde ortaya çıkan ruh materyalist ahlakı yansıtan, Allah'ı ve Kıyamet gününü inkâr ruhudur.

Daha önce de belirtildiği gibi, ister kitaplarda yazılı kalsın, ister insanların zihninde muhafaza edilsin, temelinde maddeci bir ahlâk sisteminin meydana gelmesi bu sistemin mizacıdır. Böyle bir toplumun, düşünce tarzı, ilmi, edebiyatı aynı kafa yapısı ve irtidat ruhuyla bozulur, tüm eğitim-öğretim sistemlerine, fertlerin karakter ve kişiliklerine maddecilik işler. Beşerî ilişkilerin tümü aynı model üzerinde olur; kanun ve kurallar buna göre yapılmaktadır. Böyle bir toplumda bencil, basit ve âdi İnsanlar yetişmektedir. Bunlar sahtekâr, yalancı, dolandırıcı, katı yürekli, acımasız, kötü niyetli ve şeytan sıfatlı olmaktadırlar. Bütün toplumun yönetimi bunların elinde, devlet, hükümet ve liderlik de onların tasarrufunda olmaktadır. Bu ahlâk ve namus kavramından yoksun insanların siyaseti Makya-vel'in gösterdiği usûllere göre yürütülür. Bunların anayasa ve hukuk kitaplarında kuvvetin adı "hak"; güçsüzlüğün, çaresizliğin adı "haksızlıktır.

Kur'ân'da belirtildiği üzere bu cahiliyye sisteminin başka bir özelliği de şudur: Şuayb Peygamber, halkını Allah'a itaata ve kulluğa çağırmış, ticaretlerinde yaptıkları hile ve kötü davranışlarından ötürü onları uyarmıştı. Onlar da şöyle cevaplamışlardı: 'Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı meneden senin namazın mıdır?" (11: 87).

Bu görüş İslâm'a karşı cahiliyyenin zihniyetini açıkça sergilemektedir. İslâm, tek Allah'a itaat edilmesini isterken bu itaatin sadece dinî inanç ve ibadetlerle sınırlı olmadığını, aksine medeniyet, kültür, siyaset, iktisat ve günlük hayatın her yönünü de etkilediğini belirtmektedir. Buna karşı cahiliyye, atalardan gelen örf ve âdetlere önem vermekte, başka herhangi bir şeye dikkat edilmemesini İstemektedir. Cahiliyye, dinin sadece ibadet ve âyinlerden ibaret olduğunu da ileri sürmektedir. Yani din ile dünya işlerinin ayrı olduğu iddiası bundan 3.500 yıl öncesine kadar dayanmaktadır. Hz. Şuayb'ın çağrısını dinlemeyen kâfirler de ticaret gibi görünürde din lie hiçbir alâkası olmayan bîr işe Allah'ın karışmasından hiç hoşlanmamışlar ve atalardan gelen geleneği sürdürmek İstemişlerdi.

 

2- Çok Dâhlı Cahiliyye

 

Dört hayat anlayışından ikincisi çok tanrıcılığa dayanmaktadır. Bu anlayışa göre, kâinat bir tesadüf eseri değil, bir yaratıcının eseridir. Fakat bir değil birden fazla ilâha sahiptir. Bu anlayış ilme dayanmayıp sadece hayal ve zanlara dayandığından çok tanrıcılar arasında hiçbir zaman ilâhlarının uluhiyyeti ve diğer özellikleri hususunda birliğe varılamamıştır. Sanki onlar karanlıkta dolaşmakta ve dokundukları herşeyi ilâh yapmaktadırlar. Bu yüzden, insan, yıldız, cin, ruh, dağ, ağaç gibi şu veya bu zamanda ilâh yapılan şeylerin listesi azalır veya çoğalır. Aşk, güzellik, yaratıcı güç, hastalık, savaş, mutluluk, mutsuzluk ve zenginlik gibi soyut kavramlar da bazen ilâh ilân edilmişlerdir. Birçok hayalî bileşimler, meselâ aslan başlı insan, deniz kızı, dört başlı ejderha gibi, politeistlerin (müşriklerin) tanrıları arasında yerlerini almışlardır.

Her cahil topluluk, mitolojinin etrafında öylesine akla hayale gelmeyen ağlar örmüş, öyle tılsımlar oluşturmuştur ki, bunlara dalmak ve bunların içinden çıkmak bir meseledir. Bunlar, evham, endişe, korku, sevgi ve şehvanî düşüncelerini putlar, heykeller ve tapınaklar ile mimari eserler hâlinde ortaya koymuşlardır. Bazı tek ilâh inancına bağlı topluluklarda ise Allah'ın yanında birçok ilâhlar, danışmanlar, yardımcılar ve ortaklar ihdas edilmiştir. Bu insanlar Allah'a, yardımcı ve ortak kıldıklarının yardımı olmadan ulaşılamayacağını zannetmişlerdir. Bu yüzden bütün olaylar ikincil ilahların kontrolü altında tutulmuştur. Allah inancının bulandığı veya neredeyse yok olduğu yerlerde ise uluhiyyet çeşitli tanrılar arasında bölüştürülmüştür.

Mutlak cahiliyye gibi bu cahiliyye zihniyeti de insanın doğuşundan beri süregelmekte ve cehaletin en kötüsünü simgelemektedir. Peygamberlerin tâlim ve tebligatlarının etkisiyle insan nesilinin bir bölümü birçok ilâh yerine "bir tek İlâh" fikrini kabul etmişlerdir. Bununla beraber şirkin yeni bir biçimini de benimsemişlerdir.Peygamberlerin talimatını doğru anlamayan veya kasıtlı olarak saptıran topluluklar bizzat peygamberlerine tapmaya başlamışlar; evliya, şehid, sâlih, kutub, abdal, derviş, ulema, şeyh gibi bazı din adamlarına kutsallık izafe ederek onları ilâh derecesine çıkarmışlardır. Câhil insanlar, çok tanrılı dinlerin ilâhlarını inkâr ederken, ömürleri boyunca şirke karşı mücadele etmiş ve Allah'ın hükümranlığını yaymaya çalışmış kişileri ilâhlık mertebesine getirmişlerdir.

Diğer yandan, çok tanrılı tapınmanın yerine, mezarlara ziyaret, evliyaların mezarlarında dilek ve isteklerde bulunmaya, adaklar adamaya, kurban kesilmeye, festivaller ve gösterişli yürüyüşler düzenlenmeye başlanmıştır. Ayrıca, herhangi bir objektif tetkik yapılmadan ve ilmî bir gerekçe gösterilmeden, müşriklerin mitolojisine benzer, evliye, derviş ve şeyhlerin hayatı, Ölümü, mucize ve kerametleri, gaipten bilgileri ve geleceği görmeleri konusunda hikâye ve destanlar yazılmıştır. Üstelik istimdad-ı Ruhani, iktisab-i feyz gibi cazip isimler altında Allah ile kullan arasında olan ilişkiler bu insanlara bağlanmıştır. Bu inanç, uygulama sahasında müşriklerdeki gibi, yardımcıların ve danışmanlarının izni ve yardımı olmaksızın ulaşılması ve razı edilmesi imkânsız olan Allah inancına benzer bir durum almıştır. Aradaki fark politeizmde bu ortak, yardımcı ve danışmanlar açıkça ilâh olarak isimlendirilirken, bunlar onları gavs, kutub, evliya ve ehlullah gibi kılıflar arkasında saklamışlardır.

Bu ikinci tür cahiliyye insanlık tarihinde genel olarak birinci çeşit cahiliyye ile işbirliği yapmıştır. Eski zamanlarda, Babil, Mısır, Hindistan, İran, Yunan ve Roma imparatorluğunda bu iki cahiliyye medeniyet ve kültürün birer parçası hâline gelmiş, hatta birbirini tamamlayan unsurlar olmuşlardır. Günümüz Japonya'sında bu iki cahiliyye yanyana hayatiyetini sürdürmektedir. Bu yakınlığın ve yardımlaşmanın bir kaç sebebidir.

a- Şirk cahiliyyesinde insan ile tanrısı arasında yakın bir ilişki bulunmaz, fakat onu kudret sahibi, zarar ve fayda veren olarak kabul eder ve çeşitli âyin ve merasimlerle ondan dünya işlerinde çeşitli amaçlarına ulaşabilmek için onun yardımı ve lûtfunu kazanmaya çalışır. Bu tanrılar Allah'ı temsil etmediği için kendilerinden ahlâkî rehberlik ve hayat sistemi edinmesi konusunda söz sahibi değildirler. Bu yüzden müşrikler kendi şeriatlarını kendileri icat ederler ve böylece aynı cahiliyye hayatı ortaya çıkar. Saf cahiliyye ile çok tanrılı kültür ve medeniyetler arasında fazla bir fark yoktur. İkincisinde tapmak, mabet ve İbadet yerlerinde tapınma ve âyinler yapılırken ilkinde ibadet ve âyinler için ayn yerler bulunmamaktadır. Ahlâk anlayışları ve davranışlar her ikisinde de oldukça benzerdir. Yunanlıların, putperest Romalıların ve günümüz Avrupasının ahlâkî tutumlarının bu derecede benzer olmasının sebebi işte budur.

b- Çok tanrılı (şirk) anlayış, ilim, sanat, felsefe, edebiyat, siyaset ve ekonomiye kalıcı ve İstikrarlı bir temel sunamaz. Bu yüzden politeistler cahiliyye yoluna meylederler ve şirk toplumu Özelliklerini ve şeklini tamamen mutlak cahiliyye toplumundan alır. Aradaki tek fark, müşriklerin hayal gücü, bâtıl fikir ve hurafeleri aşırı derecede gelişmiş; sekülarist-lerin ise, biraz pratik zihniyete sahip olduklarından salt mitoloji ve karmaşık felsefelere pek Önem vermemeleridir. Bununla birlikte. Allah'ın olmadığı bir kâinat bimkecesini çözmeye koyulan laiklerin mantığı da, müşriklerin mitolojileri kadar mantıksızdır. İlmen saf cahiliyye ile politeizm arasında temelde pek farklılık yoktur. Bunun en açık delili günümüz Avrupasının eski Yunan ve Roma'ya karşı olan hayranlığı ve duyduğu yakınlığıdır. Öylesine ki, kendisini onların mirasçısı saymaktadır.

c- Müşrik bir toplum, yapı ve oluşum bakımından cahiliyye toplumundan farklı olmasına rağmen cahiliye kültür ve hayat tarzını kabul etmeye tamamen hazırdır. Müşrikler krallarını tanrı veya tanrılarını kral mevkiine çıkanlar. Buna bağlı olarak bazı ruhanî lider ve din adamları daha alttaki tanrı ve tanrıçalar olarak kabul edilir. Rahip ve keşişlere büyük imtiyazlar tanınır. Kraliyet ailesi ve ruhban sınıfının birleşmesi ve işbirliğiyle halk üzerinde hâkimiyet sağlanır. Böylece din adına büyük halk kitleleri üzerinde baskıcı bir hegemonya kurulmuştur. Diğer yandan mutlak cahiliyye toplumunda bu insanlar ırkçılık, ulusçuluk, emperyalizm, diktatörlük, kapitalizm, komünizm gibi sınıf çatışmaları ve sömürü şeklinde daha değişik yollar tutmuşlardır. Fakat ruh ve kök aynı olduğundan her ikîsi de insanın insana hâkimiyet kurma, insanlığı parçalama ve bölme, aynı toplumu birbirinin düşmanı hâline getirme hususunda aynı derecede başarılı olmuşlardır.

 

3- Ruhbanlık Cahiliyyesi

 

Metafizik ile ilgili üçüncü teori münzevî hafat anlayışı olup fikirleri şöyledir: "Bu dünya /e bedenî varlık insan İçin cezalandırma vası-.alarıdır. İnsan ruhu, bedeninde bir mahkûm gibidir. Vücudun bütün arzu, istek ve şehvetleri bu hapishanenin pranga ve zincirleridir. İnsan dünyaya ne kadar yaklaşırsa o kadar kir ve pisliğe bulaşır ve cezayı hak eder. Tek kurtuluş yolu, dünya işleri ve hayat problemleri ile bütün alâkayı kesmektir. Arzu, istek, ihtiras, zevk ve ihtiyaçlar mümkün olduğu kadar bastırılmak, bedeni ve nefsî ihtiyaçlar sıkı kontrol altında tutulmalı, dünyevî güzellik ve zevkler unutulmalıdır. Ayrıca et ve kemikten doğan bütün kan bağlan, sevgi, nefret ve korku gibi duygular reddedilmelidir. İnsanın düşmanı olan nefis ve beden, kontrol, eziyet, zorluklar ve işkence ile öylesine ezilmeli ve etkisiz hâle getirilmeli ki, ruha hâkimiyet ve üstünlük kuramasınlar. Böylece ruh her türlü pislik ve kötülükten arınarak temizlenecek ve melek özelliği kazanacak, insanı ruha-niyete ve yüksek yerlere götürebilecektir."

Bu anlayış, temelde toplumun aleyhtari olmasına rağmen toplumu ve medeniyeti önemli ölçüde etkilemiştir. Bu hayat anlayışının sonucunda meşhurları Vedantizm, Platoniznı, Yeni Platonizm, Yoga, Mistisizm, Budizm,

ve Hristiyan Ruhbaniliği vb. olan yeni felsefe sistemleri ortaya çıkmıştır. Bu felsefeye bağlı olarak, olumsuz yönleri olumlu yönlerinden-çok bir ahlâk düzeni ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar toplumun inanç, kültür, eğitim, öğretim, sanat, edebiyat ve ahlâkına, insanların günlük yaşantılarına nüfuz etmiş, etkilerinin ulaştığı her yerde afyon, esrar ve zehir gibi hayatın bu alanlarını felce uğratmıştır.

Bu cahili sistem ile daha önce bahsedilen iki cahilî anlayış arasında yakın bağlar vardır. Bunlar üç şekilde yardımlaşmaktadır:

Birinci olarak, ruhbanlık cahiliyyesi, toplumun temiz, dürüst ve İyi karakterli fertlerini dünya işlerinden ayırarak onları uzlete çeker. Böylece meydanın en şerli insanlara kalmasına yol açar. Kötü niyetli ve ahlâksız kişi ve gruplar yeryüzünün rakipsiz sahipleri olup dünyada fitne ve fesadı yaygınlaştırırlar. Çünkü dürüst, iffetli ve takva sahibi kimseler dünyayı terkedip âhirette kendi kurtuluşlarını düşünürlerken, bunlara engel olacak kimse kalmamıştır.

İkinci olarak, bu anlayış halk arasında yanlış sabır ve hoşgörü tutumunu oluşturarak, aralarında bozgunculuk, bedbinlik ve ümitsizlik gibi onları zâlimler için kolay bir hedef yapan tutumları çoğaltır. Kralların, hâkim sınıfın, dinî liderlerin bizzat himayeleri altında niye mistik felsefe ve ahlâkı yaymaya çabaladıklarının sebebi budur. Bu yüzden, tarihin hiçbir döneminde, sömürgecilik, kapitalizm ve Papalığın, bu ruhbanlık ahlâk ve felsefesiyle çatıştığı vâki değildir.

Üçüncü olarak, bu ruhbanlık felsefe insan tabiatına yenik düşünce ya da onun yanında çaresiz kalınca hile ve bahaneler aramaya başlar. Günah çıkarma ve kefaret inancı, insanların bir taraftan serbestçe günah işlerken bir taraftan da cenneti elden bırakmamak için icat edilmiştir. Aynı zamanda cinsî ve şehvanî ihtiyaçları tatmin etmek için aşk-ı mecazî gibi kavramlar ile gayrimeşrû toplu ilişkileri andıran âyinler ihdas edilmiştir. Bazen de dünya işlerinden feragat ve riyazet gibi perdeler altında krallar, hâkimler ve saray mensuplarıyla bağ kurularak işbirliğine gidilmiş; bu manevî hakimiyet Roma Papalığı ve Doğunun kilise ve mabetlerinde rahipler ve rahibeler arasında görüldüğü gibi en kötü şekilde yayılmıştır.

Yukarıda ifade edildiği gibi, bu cahili sistemin diğer iki sisteme etkileridir. Fakat bu sistem peygamberlerin ümmetleri arasına girdiğinde daha farklı neticeler verir. İlk darbesi, bu dünyayı hareket alanı, imtihan yeri ve âhirete hazırlık yeri olmaktan çıkarıp, bir azap yeri ve tuzak yeri sıfatını alır. Görüş açısındaki bu temel değişiklikten dolayı insan dünyada Allah'ın elçisi olarak görevlendiril-diğini,buraya üzerine düşen görevleri yapmak ve dünya meseleleriyle ilgilenmek için geldiğini unutur. Kendisinin bir batağa, bir pisliğe, kötülükler dünyasına atıldığını, bu yüzden dünyanm arzu ve isteklerinden uzak kalıp hayatın itip kakışmasından kaçması gerektiğini düşünmeye başlar.

Bu tutumuyla halifelik yükünü omuzlamak bir tarafa, insan, dünya ve olaylara endişe ve-korku ile bakar, küçük olaylardan bile çekinir hale gelir. Şeriat nizamı, ibadetlerin manası, insanları hayr'a davet edip serden nehyetmek, ki bunlar insanı halifeliğe hazırlayan yükümlülüklerdir, ona manasız gelmeye başlar. Böyle düşünenlerden bazıları kendilerini biraz olsun hayata bağlı hissederlerse de dinî faaliyetlerini kefaret gibi konulara kadar sınırlı tutarlar. Bazı ibadet ve merasimleri yapmak suretiyle bunların dünyadaki günah dolu yaşantısına kefaret olacağını, âheritteki kurtuluşun ancak bunlara dayandığına inanmaya başlarlar.

Bu düşünce yapısı bütün peygamberlerin te-sısi için gönderildiği Hilafet-i İlâhiyye'yi ve farzları yapmaktan ziyade, bir grubun Murakabe (kendi iç âlemine bakma, dalıp kendinden geçme), mükâşefe (İlâhî Nûr'u görme), evrâd (okunması âdet olunan dua-lar), vezâif,   nafile ibadetler,    müstehabât (farz ve vâcİbden başka olarak sevap kazanılan işler) ile uğraşmaya başlamalarına sebep olmuştur. Başka bir grupta ise dinin en sıradan meselelerinde bile sınırları aşarak kılı kırk yaran ve Allah'ın dinine dokunulduğunda hemen kınlıverecek duruma sokan taassup hastalığı yayılmıştır. Böylece bütün vaktini dokunulduğunda hemen kırılacağı sanılan Din fincanını korumak için, basit meseleler üzerinde israf etmişlerdir. Bu da müslüman-larda bıkkınlığa, atâlete, dargörüşlülüğe ve çekingenliğe yol açmış; insanlığın asıl problemlerini, dinin evrensel kural ve kaidelerini kavrayamaz, her değişimden sonra kendilerini dünyayı yönetmeye hazırlayamaz hâle gelmişlerdir.

 

4- İslâm

 

Dördüncü metafizik inanç, peygamberler tarafından sunulan İslâm'dır. İslâm'a göre, küçük bir parçasını oluşturduğumuz şu kâinat kendisini yaratan ve ona şekil veren bir Hükümdarın Hâkimiyeti altındadır. Kâinatın tek idarecisi O'dur. Bunda hiçbir şey ortak değildir ve bütün yaratıklar O'nun Kanun ve Emirlerine uymak zorundadır. Bütün güç ve kudret O'nun elindedir. İnsan O'nun krallığında, kendine sorulmaksızın bir tebâ olarak doğmuştur. Bu hususta kendisine başka bir seçim hakkı tanınmamıştır.

Bu yönetim sisteminde tabiî olarak insanın bağımsızlığına ve sorumsuzluğuna yer yoktur. Diğer canlılar gibi, insanın da doğuştan bir tebâ ve sistemin bir parçası olduğu için Allah'ın emirlerine itaat etmesinden başka bir çaresi yoktur. Başka bir hayat tarzı geliştirme ve kendi görevini tayin etme hakkına sahip değildir. İnsanın görevi Rabbinden gelen rehberliğe tâbi olmaktır. O Hükümdar'ın rehberliği vahiy şeklinde gelir; vahiy ise Allah'ın nebileri veya rasûlleri vasıtasıyla insanlara iletilir.

Bununla birlikte Allah Teâlâ insanı imtihan etmek için çok ince bir yol izlemektedir. Zâtı görülmediği gibi hükümranlığının idare merkezi ve işleyişiyle ilgili yöntemlerini de gizlemektedir. Bundan dolayıdır ki, bu saltanatın başsız ve yöneticisiz olduğu izlenimi alınmaktadır. İnsan sadece kendi mevcudiyetini ve işleyen bir sistemi görebilmektedir. Sınırlı duyulan da bu fabrika içinde kendisinin kime bağlı olduğunu, kime hesap vermesi gerektiğini belirtmekten âciz kalmaktadır. Duyulan, görülen ve dokunulan şeylerden Alemlerin Rabbinin hükümranlığını ve O'na teslim olmaktan başka bir yol olmadığını ortaya koyan herhangi bir İşaret bulamamaktadır. Peygamberler gelmişse de kendilerine vahiylerin geldiğini alelade insanlar görememiş, bİleme-mişir. Bu hususta insanlar zora koşulmamış ve mutlaka peygamberlere itaate mecbur bırakılmamıştır. Ayrıca insana bir ölçüde hürriyet tanınmıştır. İsyan etmek istediği takdirde buna müsaade edilmiş, imkânlar tanınmıştır. Hatta isyan ve rezaletin son haddine kadar gitmesine bile izin verilmiş, başka ilâhlara kulluk etmek istediğinde, onlara tapınmasına, secde etmesine dahi mani olunmamıştır. Kendi   hür   iradeleriyle   başkalarına  tâbi   ve mahkûm olabilmektedirler. Allah'a itaat veya isyan hâllerinde rızıkları kesilmemekte, hayatın bütün nimetlerinden ve bütün imkânlarından istifade edebilmektedirler. Lüks ve israf içinde yaşamalarına imkân tanınmakta, hatta ölünceye kadar böyle yaşamalarına müsaade edilmektedir. Allah'a isyan etmiş, itaatsizlikte bulunmuş hiç kimsenin rızkı, ceza olsun diye kesilmemektedir. Hayatın imkânları sadece isyanından dolayı kimseden geri alınmamıştır. Bunun sebebi, Allah'ın insanlara diğer yaratıklar üzerinde kullanmalarına izin verdiği akıl, mantık, irade ve hürriyeti nasıl kullanacağı konusunda imtihan etmesi içindir.

Bu imtihanın tamamlanması ve sağlıklı bir sonuç verebilmesi için gerçekler insandan gizlenmiştir. Böylece insan aklı ve fikri ile karar verme gücü imtihandan geçirilmektedir. Ona seçme hürriyeti verilmiştir ki, Hakikati görüp, kendi istek ve arzusuyla, bir zorlama olmaksızın O'na tâbi mi olacağı, yoksa nefsinin arzularına uyup yüz mü çevireceğini görmek için İnsan imtihana tâbi tutulmuştur. Eğer insana gerekli güç vasıta ve fırsatlar ve-rİlmeseydi, doğruluğunu veya kabiliyetlerini nasıl kullandığı konusunda onu imtihan etmek imkânı olmayacaktı.

Dünya hayatı bir imtihan dönemi olduğu için ne hesaba çekilme, ne mükâfat ne de cezalandırma vardır. Bu dünyada verilen şeyler iyi amellerimizin bir mükâfatı değil, bu imtihan için bir araç ve vasıta olarak düşünülmeli, aynı şekilde başımıza gelen musibetler de bir ceza olarak değil, dünyanın üzerine kurulu olduğu tabiat kanunlarının tabiî sonuçları olarak anlaşılmalıdır. Amellerimiz için hesap vereceğimiz son yer ve karar zamanı âhiret günündedir. Bu yüzden bu dünyada karşılaşılan nimet veya musibetler İnsanı cezalandırmak veya mükâfatlandırmak için değildir. Bu nimet ve belalar insanın doğruluk veya yanlışlık ve kötülüğüne bir ölçü olamaz. İnsan için esas ölçü âhiretteki akıbetidir. Ancak bu, dünyada cezalandırma veya mükâfatlandırmanın hiç uygulanmadığı manasına gelmez.

Kastedilen, suçluların doğrudan ve derhal ce-zalandırılmamasıdır. Bu sebeple burada yapılan iş ve amellerin geçici sonuzlanna bakılarak hesap verme işleminin tamamıyla bittiği sanılmamalıdır. Çünkü, her ne olursa olsun, en son ve en âdil duruşma âhirette yapılacaktır. İyi ve kötü amellerin asıl muhasebesi bu dünyadaki imtihan süresinden sonradır. Dolayısıyla, dünyada olup bitenler, bazı insanların rahat yaşamaları, bazıların da güçlük çekmeleri, çıkan iyi ya da kötü sonuçlar, amellerin jyi ya da kötü oluşunun birer ölçüsü olamazlar.

Bu dünyadaki hangi amellerimizin âhirette kötü veya iyi sonuçlar vereceği ancak Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği vahiylerden anlaşılabilir. Ayrıntılar ve önemsiz noktaları bir tarafa bırakılırsa, âhirette felah buima veya hüsrana uğramanın ölçüsü şunlardır: İlk olarak insanın akıl, mantık, görüş açısı ve muhasebe kabiliyetiyle Allah'ın hâkimiyetini ve O'ndan gelen hidayeti, Hakiki İlâhî Rehberlik olarak kabul etmesi. İkincisi, gerçeği Öğrendikten sonra kendi isteği ve arzusuyla Allah'ın hâkimiyetine teslim olması ve Şer'î emirlere boyun eğmesidir.

İnsanın yaratılışından beri Allah rasûllerinin insana sunduğu, temelinde dünyevî olayların kapsamlı ve mantıkî açıklamalarının verildiği tek anlayış budur. Burada dünyadaki bütün olayların yorumunu buluruz. Bu görüş hiçbir tecrübe ve gözlemden olumsuz yönde etkilenmez, zarar görmez. Bu anlayış yukarıda bahsedilen cahili sistemlerden temel olarak Çok farklı, ebedî bir düşünce sistemi meydana getirmiştir. Kâinat ve bizzat insanın varlığıyla ilgili bilgi ve verileri belli bir düzene koyar. Bu düzenleme, cahiliyyenîn düzenleme ve yöntemlerinden tamamıyla farklıdır. Sanat ve edebiyatı kendine has metoduyla geliştirir, yönlendirir. Hayata bakışı, yaklaşımı-cahiliyyenin metodlanndan tamamen farklıdır. İslâm insana bütün meselelerinde yeni bir görüş açısı sağlar. Rızik açısından ve ruhen cahiliyye insanının görüş açısı ve amacıyla hiçbir alâkası olmayan yeni bir hayat hedefi tayin eder. İslâm cahili toplumlarınki ile alâkası olmayan ayrı bir ahlâk sistemine sahiptir. Bu ilmî ve ahlâkî temeller üzerine bina edilen sosyal yapı, cahilî toplum ve kültürlerden tamamen farklıdır. Böyle bir toplumu idare etmek için de diğer sistemlerin bütün eğitim öğretim kurallarını reddeden yeni ve farklı bir eğitim, öğretim sistemine gerek vardır.

Kısacası bu medeniyetin ruhu ve özü, "Tek İlâh"ın hâkimiyetini, âhiretin varoluşunu ve insanın Allah'a bağlı ve sorumlu oluşunu kabul etmektedir. Cahiliyye medeniyetlerinin temelinde ise bunun aksine, bağımsız ve hiçbir kuvvete karşı sorumlu olmayan bir ruh tipi mevcuttur. İlâhî Rehberliğin ışığı altında yetişmiş insan türüyle, her yönüyle cahiliyye sistemi içinde yetişmiş insan türü arasında her açıdan farklılıklar olmasının sebebi budur.

Bu yüzden bu temeller üzerine kurulan kültür ve medeniyet bir bütün olarak diğer kültür ve medeniyetlerin sunduğu dünya görüntüsünden en ufak ayrıntılarda bile ayrılır: Yiyecek, giyecek, günlük yaşantı, şahsî karakterler, çalışma hayatı, alış veriş, evlilik, aile hayatı, âdetler, gelenekler, beşerî ilişkiler, ticaret, servet dağılımı, yönetim, devlet düzeni, hükümet yapısı, şûra, yönetici ve liderin durumu, hukuk sistemi, kanun ve kurallar, adlî düzen, emniyet teşkilâtı, vergi sistemi, maliye, gümrük usûlleri, bayındırlık ve kamu hizmetleri, sanayi ve ticaret, haberleşme, ordunun eğitimi, savaş ve barış ile ilgili meseleler, uluslararası ilişkiler ve dış politika. Kısacası insanı ilgilendiren büyük-küçük bütün konularda İslâm farklıdır. İslâm her parça ve ayrıntının kendisini diğer kültür ve toplumlardan ayıran belli özellikleri ve işaretleri olan ayrı bir sistemdir. Başlangıçtan sona İslâm'ın her unsurunda doğrudan Allah'ın hükümranlığına bağlı hususî bir bakış açısı, özel bir hedef ve ahlâk anlayışı mevcuttur. İnsanın hesaba çekilmesi, ceza ve sorumluluğunun nihai sonucu, bu dünya yerine âhirete havale edilmiştir.

 

Peygamberlerin Görevleri

 

Aynı kültür ve medeniyeti tesis etmek üzere, bu dünyaya birbiri ardınca peygamberler gönderilmiştir. Ruhbanlığı temel alan kültür ve medeniyetleri bir tarafa bırakırsak, evrensel nitelikteki diğer bütün medeniyet ve kültürler tabiî olarak iktidar olmayı ve otorite kurmayı ve bütün insan hayatına yön vermey isterler. Devleti olmayan bir nazariyeyi ve hayat tarzını sunmak manasızdır. Soyut nazariye ve ideolojiler tatbik edilmediği sürece bir hayal ve tasavvurdan başka bir şey değildirler. Bunun ise pratik herhangi bir faydası yoktur. Rahiplere ve ruhban sınıfına gelince, bunlar zaten dünya ve devlet işleriyle ilgilenmek istemiyorlar; dünyanın işlerine karışmadan, dünyanın "pis ve kötü" işlerine bulaşmadan, sadece ibadet, tezkiye, nefse eziyet ve dürüst olmakla kurtuluşa ermek istiyorlar. Bu yüzden bunlar ne iktidara taliptir, ne yönetime. Ancak, dünya işlerini yeni bir nizama göre düzenlemek amacıyla gelen birisi insanın kurtuluşunun İslâm'a tâbi olmakta ve onu tatbik etmekte olduğunu bilir. Gerçekler dünyasında bunu yapmanın iktidar sahibi olmadan mümkün olmayacağını da bildiğinden bunlmara sahip olmaya çalışır.

Dünyadaki kültür ve medeniyetlerin tümünde, bütün faaliyetler devletin işleyişini ellerinde tutan grup tarafından düzenlenmekte ve yerine getirilmektedir. Bu grup ilim, sanat, felsefe, edebiyatı ve ahlâkî davranışları yönlendirir, eğitim ve öğretimi düzenler. Kısacası, hayatın her alanını denetimi ve yönetimi altına alabilir. İktidar olup da bir süre sonra iktidarı kaybeden bir medeniyet de tarihe karışır. Ancak müze, kütüphane, arşiv ve harabeleri süslemeye yarar; gerçek mâna ve etkinliğini kaybeder. Kaybolan medeniyetler genellikle yeni medeniyetler tarafından hor görülür ve bunlarla ilişkisi olan her şey yağma ve talana uğrar. Bu gibi durumlarda böyle bir medeniyetin sözü bile edilmez. Bu medeniyeti seven ve buna ilgi duyanlar bile onun geçerliliği konusunda şüpheye düşerler. Böyle bir medeniyetin sözde vârisleri ve temsilcileri, yıldızı parlayan yeni medeniyetin öncü-Ieriyle uzlaşmak, onlara tâviz vermekten kurtulamazlar. Halbuki bir medeniyet iktidarda olunca başka bir medeniyete tâbi olması, ta-mamiyla onun etkisi altında kalması düşünülemez. İktidarda olan bir medeniyet ise başka bir medeniyet ile adalet, eşitlik ve karşılıklı güven ilkeleri üzerine birlikte yaşayabilir. Medeniyetler için şirk veya başka bir ifadeyle ortaklık söz konusu olamaz. Böyle bir şeyin olması, onların zaafına delildir.

Bu yüzden peygamberlerin görevi ve hedefi, Allah tarafından gönderilen İlâhî Nizâm'ı tam olarak yerleştirmek olmuştur. Peygamberler, cahİliyyenin örf ve âdet lerine bağlı insanların inançlarını sürdürmelerine ve sadece şahıslarını ilgilendiren diğer cahilî faaliyetlerine devam etmelerine izin vermişler, ancak İktidar olmalarına asla göz yummamışlardır. Bu câhil insanların, insan hayatını ilgilendiren her şeyi iktidar zoruyla değiştirmelerine ve yönlendirmelerine müsaade etmemişlerdir, etmeleri de düşünülemezdi. Bütün peygamberlerin bütün güçleriyle siyasî inkılâbı gerçekleştirmeye çalışmalarının sebebi işte budur. Bazı peygamberlerin gayretlen bu inkıiâb için bir zemin hazırlamayla sınırlı kaldı, meselâ Hz. İbrahim'in durumu gibi. Bazıları ise bu inkılâbı gerçekleştirmek için fiilen harekete geçtiler, ama görevlerini tanı amlayamadılar. Meselâ Hz. İsa'nın durumu böyleydi. Bazıları da Hz. Yusuf, Hz. Musa ve Hz. Muhammed @ gibi inkıiâb hareketini kesin zafere ulaştırdılar.

 

ed-Din'in Kur'ân'daki Mânası

 

Şûra suresinde yer alan ayet-i kerîme ed-Di-nin mahiyetini açıklar: "Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' dîye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de Din kıldı..." (42:13).

Bu ayette, ne Hz. Muhammed @'in, ne de diğer peygamberlerin kendi başlarına yeni bir dinin kurucuları olmadığı açıkça belirtilmektedir. Başlangıçtan beri tek bir din vardır. Hz. Muhammed @ dahil diğer bütün peygamberler de bunu tebliğ etmişlerdir. Bu hususta ilk isim olarak Hz. Nuh'unki anılmıştır. Bilindiği gibi Nuh peygamber "büyük tûfan"dan sonra insan neslinin ikinci atası olarak bilinmektedir. "Tufan" sonrası insanlığa gönderilen ilk Peygamber sıfatına da sahiptir. Âyet bundan sonra peygamberlik zincirinin son halkası Hz. Muhammed @'den söz etmektedir. Daha sonra da Araplar tarafından imam olarak kabul edilen Hz. İbrahim'den bahsedilmiştir. Sırasıyla Hristiyan ve Yahudilerin kendilerini bağh saydıkları Hz. İsa ve Hz. Musa'dan söz edilmiştir. Bu ayetten Rehberliğin, Dinin sadece bu beş peygambere geldiği anlaşılmamalıdır. Burada söylenmek istenen şey, dünyaya gelen bütün peygamberlerin aynı dîni getirmeleri v^ bu arada, İlâhî şeriatlardan dünyanın geniş çapta faydalanmış olması ve en meşhur beş peygamberin adının örnek olarak gösterilmesidir

Bu bölümde daha önce açıklandığı gibi Kur'ân-ı Kerîm açısından Din, birinin üstünlüğünü Öğrenip ona itaat etmeye başlamanın adıdır. Bu Din veya itaat, Allah'a mahsus olunca, Allah'a itaatte kimseyi ortak etmemek gerekmektedir. İtaat ve kulluk tamamıyla Allah'a has kılınıp, O'nun hidayetine, emir ve talimatına tam uymak gerekmektedir. Allah'a ibadet eden, ona bağlı kalan kişi kendi şan ve şöhreti, makam, mevki ve mükâfatlandırılmasının sadece Allah'tan geleceğine inanmalıdır. İtaatsizliğinin neticesinin, şerefsizlik ve cezaların en ağırı olduğunu anlamalıdır. Hiçbir dilde hiçbir kelime veya kavram bu kadar geniş bir anlama sahip değildir.

Şeriatları ayrı olmasına rağmen bütün peygamberlerden tesis edilmesi istenilen Din aynıydı. Bazı kimseler din kelimesini çok sınırlı anlamda düşünmektedirler. Bunlar, kurulması emredilen dinin bütün peygamberlerin müşterek görevi olduğunu, ama "Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik..." (5: 48) âyeti sebebiyle, "Din"den şer'î emir, kaide ve kurallar değil, sadece Allah'ın birliğine (tev-hid), âhirete, kitaplara, peygamberlere iman ve Allah'a ibadet etmenin kastedildiğini zannetmektedirler. Fakat bu, tamamıyla sathî bir görüştür ki, dinlerin aynı ama şeriatların de-ğişîk olduğuna dair bir âyete dayanarak kabul edilmiştir. Bu, öylesine tehlikeli bîr görüştür ki, düzeltilmediği takdirde ileride, aynen St. Paul'ün geliştirip Hz. İsa'nın ümmetini dalalete düşüren şeriatsiz din kavramı gibi, din ile şeriatın birbirinden ayrılmasına kadar varabilir. Çünkü, Allah'ın emirlerinin sadece "Dİn"İ kurmak, ama "şeriat"ı reddetmek ile ilgili olduğu düşünüldüğü takdirde Müslümanlar da Hıristiyanlar gibi şeriatı önemsiz ve kurulmasını gereksiz bulabilirler. Din sadece bir takım akide ve İnanç ile bazı ahlâk kurallarından ibaret hâle gelir.

Bundan dolayı bu konuda Allah'ın kitabından rehberlik aramak, tahmin ve vehimlere ise aldanmamak gereklidir. Beyyine suresinde: "Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılıp O'nu birleyerek Allah'a kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte doğru Din de budur." (98: 5). Namaz ve zekatın, diğer şeriatlarda başka türlü olmasına rağmen Din'e dahil oluşundan, bu ayet hiçbir şüphe bırakmaz. Hiçbir kimse önceki şeriatlarda da namazın aynı rükunlara ve yapıya başka bir deyişle aynı kıbleye, zamana ve diğer düzenlemelere sahip olduğunu söyleyemez. Aynı şey, zekatın şekli, nisab miktarı, oranı, toplanması ve dağıtılması konusunda da söylenebilir. Fakat gördüğümüz gibi çeşitli çağlarda şeriatlardaki değişiklik ve bu husustaki farklılıklara rağmen hem namaz, hem zekat İslâm Dinine dâhil edilmiştir.

"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan gayrı şeyler adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış ve canavar parçalayarak ölmüş olan hayvanlar -henüz canlan çıkmadan kestikleriniz hâriç-, dikili taşlar (putlar) adına boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar fısktır (insanı yoldan çıkaran kötü şeylerdir). Bugün artık inkâr edenler, sizin dininiz(i yok etmek)den umutlarını kesmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün dininizi kemâle erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim." (5:3).

Bu âyetten de, içinde bahsedilen şeriat kurallarının dinin bir parçası olduğunu görüyoruz. Tevbe suresinde yer alan âyet ise bunu şu ifadelerle teyid etmektedir: "Kendilerine Ki-tab verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve gerçek dini din edinmeyen kimselerle, küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın." (9:29). Bu ayet de göstermektedir ki, Allah'a, âhiret gününe ve Allah rasûlünün getirmiş olduğu helâl ve haramları aynen kabul edip uygulamak da dinin ta kendisidir. Nur suresi bu durumu şöyle belirtir: "Zina eden kadın ve erkeğin herbirini yüzer değnek vurun. Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini konusunda o ikisine acımayın." (24: 2) Yani, ceza hukuku da dinin kapsamına girmektedir.

Bu misaller Kur'ân-ı Kerîm'de şeriatın kesin hükümleri olarak geçmektedir Ancak bunların dışında da dikkat edilirse Allah Teâlâ'nın cehennem ile tehdit ettiği günahlar (zina, faiz alıp vermek, mümini öldürmek, yetim malı yemek ve haksız yollardan başkalarının malını gasbetmek) ve azabına lâyık suçlar olarak tarif ettiği kötülükler (meselâ Lut peygamberin kavminin yaptığı fuhşiyat, Şuayb pey-gamber'n kavminin ticaretteki hileler) de mutlaka dinin kapsamına girmektedir. Eğer Din insanları Allah'ın azabından ve cehennemden kurtarmak için gelmediyse niçin gelmiştir. Aynı şekilde Şeriatın hükümlerine muhalefet etmek kişiye cehennemde yerini hazırladığı için, bu hükümler Dinin bir parçası olarak görülmelidir. Bu yüzden miras ile il-gîli âyetin sonunda şu uyan vardır: "Kim de Allah'a ve rasülüne karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu, sürekli kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azâb vardır." (4:14).

Aynı şekilde, haram edilmiş bazı şeyler (meselâ, kumar ve yalan yere şahitlik gibi) dine (İkame-i Din) dahil edilmezse, demek ki, Allah -hâşâ- bazı lüzumsuz emirler de vermiştir ve bunlara uymamızı amaçlama-mıştır. Bunun gibi, Allah'ın farzettiği ibadetler, meselâ oruç ile hac da, geçmiş şeriatlarda Ramazan orucu olmadığı veya Kabe'yi ziyaret emri sadece Hz. İbrahim'in evlâdı Hz. İsmail'e tâbi olanlara verildiği bahanesiyle, dinin kapsamından çıkarılamaz.

 

Din Ve Kanun

 

Yusuf suresinde (12: 76) Allah'ın Din'il-Me-lik ifadesini kullanması dinin çok kapsamlı oluşunu gösterir. Bu da peygamberlerin dâvasının insanları genel manada dine çağırmak, sadece birkaç dini töreni yerine getirmelerini ve Allah'a ibadet etmelerini sağlamak olduğu görüşünü çürütür. İslâm; kültürün, İlmin, siyasetin, ekonominin, hukukun din ile bir alâkası olmadığı, eğer dinde bu konulara dair bazı hükümler varsa bunları uygulamanın tercihe bağlı olduğu, bunların uygulanışının iyi olduğu kadar beşerî kanun ve kuralların da uygulanmasının bir zararı olmayacağı gibi fikirleri kökünden reddeder.

Bu tamamen insanı yanıltıcı bir din anlayışıdır ve Müslümanların İslâmî bir hayat niza mim kurmada ihmalkâr olmalarına büyük ölçüde bu anlayış sebep olmuştur. Bundan dolayı Müslümanlar küfür sistemlerinden memnun olmakla kalmayıp, bunu bir peygamberin (meselâ Hz. Yusuf un) sünneti gibi düşünerek, küfre âlet ve destekçi konumuna düşmüşlerdir. Ceza hukukuyla ilgili yukarıdaki âyet (4: 2) böyle bir görüşün tamamen hatalı ve geçersiz olduğunu belirtmektedir. Burada Kur'ân-ı Kerîm; namaz, oruç ve haccın Dinin bir parçası olduğu kadar, toplum düzeni ve memleket işleriyle ilgili kanun ve kuralların da Dine dâhil olduğunu belirtmektedir. Bu yüzden Ai-i Imrân süresindeki; "Allah katında din, İslâm'dır. Kendilerine Kitab verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra sadece aralarındaki ihtirasları yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, Allah, onların hesabını çabuk görür." (3: 19) ve "Kİm İslâm'dan başka bir din arzu ederse, ondan asla kabul edilmeyecektir; o âhirette de hüsrana uğramış olanlardan olacaktır." (3: 85) âyetler, Din'e uymanın sadece namaz ve orucu içine almadığı, toplum sistemini de içine aldığını ve bu alanda başka bir sisteme sapmanın Allah tarafından kabul edilmeyeceğini vurgulamaktadır.

Bir "Hac Vekâletnâmesi"nde yer alan tasvirler (H. 951/M. 1544): Hz. Peygamber @'in pabucu.

Şu da belirtilmelidir ki, Allah'ın vahyetmiş olduğu muhtelif şeriatlar arasındaki farklılıkta bir tenakuz yoktur. Bunlar özde ve temelde bir olup sadece gönderildikleri zamana göre değişen ayrmtılardaki farklılıklardır. Meselâ namazı ele alalım. Bütün şeriatlarda namaz farz olmasına rağmen, vakitleri, kıblesi ve rü-kunları farklıydı. Aynı şekilde oruç da farz olmasına rağmen sadece Ramazan ayma mahsus olarak farz kılınmamıştır. Bundan namaz ile orucun dinin ikamesi görevinde yer aldığı, ancak belli bir şekilde namaz kılma ve belli bir zamanda oruç tutmanin, dinin ikamesi görevinde yer almadığı anlaşılmamalıdır. Doğru sonuç şudur: Her peygamberin ümmeti için, o devrin şeriatına göre namaz ile oruç için belirlenen kaide ve kurallara göre o zamanda namaz kılmak ve oruç tutmak, dini ikame etmek demekti. Günümüzde de dini ikame etmek, Hz. Muhammed @'in şeriatında belirlenen kurallara göre bu ibadetleri yerine getirmekten ibarettir. Bunlar dinin parçası olduğu gibi onları yapmak da dinin kendisini ikame etmektir. Kur'ân'ın diğer emir, hüküm ve nehiyleri bu mantıkla değerlendirilmelidir.

 

Din, Hâkimiyet İster

 

Kur'ân-ı Kerîm'in incelenmesi şunu göstermiştir ki, o, nıüslümanlara küfür sistemleri altında yaşayacakları bir hayat nizamı değil, bilâkis kendi devletlerini (iktidarlarını) kurmalarını emretmiştir. Kur'ân kendisine tâbi olanlardan ilim, fikir, ahlâk, kültür, hukuk, siyaset gibi her sahada mallarıyla, canlarıyla, kabiliyet ve bütün güçleriyle mücadele vererek Hak Dini galip ve üstün kılmalarını ister. İnsana hayatını ıslâh edecek, düzeltecek yeni düsturlar verilmiştir ki, bunların büyük çoğunluğu devlet otoritesinin Müslümanların elinde olduğunda bazen sevdirilerek ve teşvikle, bazen de iktidar konumuyla yapılabilecek şeylerdir. Kur'ân vahyolunuşunun sebebini şöyle açıklar: "Biz sana Kitabı hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın gösterdiği biçimde hüküm veresin, hainlerin savunucusu olma!" (4:105).

Kur'ân-ı Kerîm'de zekatın toplanıp dağılmasıyla ilgili öyle hükümler yer almaktadır ki, bunu yapmak yükümlülüğünde olan bir devlet fikrini açıkça yansıtmaktadır (9: 60-103). Kur'ân faizi yasaklamış bu tür muamelelere devam edenlere savaş açmıştır (2: 275-279). Bu ancak ve ancak ülkenin siyasî ve ekonomik idaresinin iman sahiplerinin ellerinde bulunmasıyla mümkündür. Kur'ân-ı Kerîm'de belirtilen, katile kısas uygulanmasına ilişkin hükümler (2:178), hırsızın elinin kesilmesine dair emirler (5: 38) zina ile kazfın cezalandırılmasıyla ilgili kararlar (24: 2-4)$ bütün bu emir ve hükümler Müslümanlara, küfür sistemleri ve kanunları altında bunları tatbik etmeleri için verilmemiştir. Bilakis kâfirlerle kıtal emri vardır (2: 190-216). Ancak, bu emir, müslümanlarm kıtali (cihadı) yerine getirebilmeleri için kâfir düzenlerin ordularında hizmet etmeleri manasına gelmez. Aynı şekilde, Ehl-i Kİtab'dan cizye alınmasına dair hükümler (9: 29), Müslümanların, kâfirlerin tebâsı olarak onlardan cizye alabilecekleri ve onları koruma görevini yerine getirebilecekleri düşüncesiyle yer almamıştır. Bu emirler sadece Medine'de Hz. Muhammed @'e vah-yolunan âyetlerde değil, Mekke'de bulunduğu sırada kendisine indirilen âyetlerde de mevcuttur. Buradan anlaşılıyor ki, Hak Dinin, ta başından beri kâfirlere mağlup ve tâbi olarak değil, hâkim ve üstün olarak tesisi hedeflenmiştir.

Sözkonusu yanlış din inancı, Hz. Muhammed @'itj 23 yıllık peybamberlİğİ süresince başardığı büyük işlerle de çatışmaktadır. İnkârı mümkün olmayan tarihî bir vakıadır ki, Hz. Peygamber @, İslâm'ı tebliğ ve telkin yoluyla sevdirerek, müjdeleyerek yaydığı gibi, muhaliflerini de gerektiğinde silah gücüyle mağlup ederek Arabistan yarımadasında siyasî, iktisadî, ahlâkî, askerî, kültürel, kısacası hayatın her sahasını kapsayan mükemmel ve muazzam bir yönetim düzeni kurmuştur.

Eğer Hz. Muhammed @'İn başarmış olduğu jşi yukarıdaki âyette geçen dini ikame etme emrinin bir tefsiri olarak kabul etmezsek bu ancak şu iki manaya gelir ki, ikisi de yanlıştır: İlk olarak, Hz. Peygamber @'in insanları sadece iman ve ahlâk ile ilgili belli başlı bazı kuralları tebliğ ile görevlendirildiği, fakat bu görevini aşarak bir devlet kurduğunu ve geçmiş peygamberlerin şeriatlerinden farklı çok yönlü ve ayrıntılı, aynı zamanda aşın bir şeriat kurduğu manasına gelir. İkinci olarak, gay-rimümkün şu mana gelir: Allah yukarıda sözü geçen Şûra süresindeki ayetini bildirdikten sonra bu ayette geçen şekildeki dini ikame etme işini Hz. Peygamber @'den geri almış veya bu İşin tamamlanmasından sonra ilk talimatına tamamen aykırı olan İkinci bir bildiri göndermiştir ki bu Mâide süresindeki şu ayettir: "...Bugün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim..." (5: 3).

Daha önce açıklandığı üzere Kur'ân-ı Kerîm'de din kelimesi geniş mânalar yüklü olarak kullanılmaktadır. Bu kelimeden, geniş kapsamlı bir hayat nizamı anlaşılmalıdır. Öyle bir nizam ki, bunda insan, mutlak hâkime itaat ve bağlılığını ilân eder; O'nun koyduğu kaide, kural ve kanunlara göre hayat sürer; O'na itaat ve sadakatinden dolayı mükâfat-landırılmayı, şan ve şeref kazanmayı bekler. O'na itaatsizlikten dolayı zilletten ve cezalandırılmaktan korkar. Bu kelimenin engin manalarına ışık tutması açısından aşağıda birkaç ayet meali verilmiştir:

Enfal suresinde şöyle buyurulmaktadır: "Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!..." (8: 39). Tevbe suresinde "O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir." (9: 33) ve Nasr suresinde "Allah'ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte °lduklarını gördüğün vakit Rabbine hamde-derek O'nu teşbih et ve O'ndan mağfiret dile.

Çünkü O tevbeleri çok kabul edendir." (110: 1-3) ifadeleri yer almaktadır.

Bu ve buna benzer birçok âyet Dinin, inanç, itikat, ibadet, ahlâkı ye diğer bütün sahaları kapsayan bütün ve mükemmel hayat sistemi olduğuna delâlet etmektedir. Enfal süresindeki âyet bütün müminlere fitne ortadan kalkncaya kadar bütün güçleriyle durup dinlenmeden ed-Din (hayat nizamı) Allah'ın oluncaya kadar cihad etmelerini emretmektedir. Tevbe süresindeki ayet ise, Allah'ın peygamberini Hak Dîn ile gönderdiğini ve görevinin İslâm nizamının diğer bütün sistemler üzerine çıkması olduğunu bildirilmiştir. Nasr suresinde sözü geçen son âyet ise; İslâm inkılâbı 23 yıllık devamlı bir çaba ve mücadele ile mükemmelliğe ve başarıya ulaşıp İslâmî sistem, siyasî, sosyal, iktisadî, akidevî, ahlâkî her açıdan tam bir devlet şeklini alıp, Arabistan'ın her köşesinden insanlar

İslâm'a akın akın girmeye başlayınca vahyo-lunmuştur. Bu sûre, İslâm Nizamının yapısını, ruhunu ve Dini ikame (ikamet-i-Din) etmenin hedefini en güzel şekilde yansıtmaktadır. (Ebu'l-'Ala Mevdûdî, Siret-i Server-i 'Alem, c. I, ss. 353-378. [Türkçe çevirisi için bkz., Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber'in Hayatı, Çev. Ahmed As-rar, 2. c, Pınar yay., İstanbul 1983]).

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

HZ. PEYGAMBER'İN ÖĞRETİLERİNİN UYGULANABİLİRLİĞİ

 

Giriş

 

Hz. Muhammed @ tam bir tatbikat adamı idi. Uygulamadığı hiç bir şeyi söylemez ve tavsiye etmezdi. İnsanlara pratik uygunluğu olmayan hiç bir soyut teori ya da ideal ahlâkî kavram vazetmemiştir. Tebliği ve öğretisi somut gerçekleri ve insanların günlük hayattaki meselelerini çözmek için gerekli hayat kanunlarını içermektedir. Öğretisinin tüm ağırlığı pratik ameller ve işlerle ilgilidir.

İlk önce Mekke'de ve daha sonra Medine'de, düşmanlarının tüm güçlerini alt etmesi ve nihayet İslâm Devletini kurması onun insanlık meselelerine pratik yaklaşımının bir işaretidir. Hz..Peygamber @'e göre yeryüzünde insanın gayesi, pratik gaye ve eserleri gerçekleştirmektir. Onun hayat anlayışı içinde salt teorisyenlere ve İdeal ahlâkçılara yer yoktu. Temel iman kavramı bile, amel olmaksızın anlamsız, faydasız ve dayanıksız kabul edilmektedir. Hesap Gününde İnsanın akibetini belirleyecek olan iman ve amelidir. İnsanın akıbeti gayretlerine bağlıdır.

İslâm'da imandan hemen sonra samimi ameller gelir. İbadetin niteliği ve kapsamı İslâm'da uygulamanın önemini gösterir. Dar veya geniş anlamıyla İbadet İslâm'ın tatbikîliğini vurgular.

İslâm'a göre, hiç kimse fiillerinin sonuçlarından iyi de olsa, kötü de olsa kaçamaz. Herkes yaptıklarından bizzat sorumludur.

Hz. Peygamber @, rehberliğinin insanların hayatlarında geçerli ve değerli olduğunu bizzat canlı bir örnek teşkil ederek göstermiştir. Onun bütün hayat mücadelesi getirdiği Dinin bir amel ve eylem Din'i olduğu gerçeğini ispatlayan bir şehadettir. Tatbikî bir din olması nedeniyle İslâm arzulanan sonuçlara ulaşmak için pratik ve gerçekçi yöntemler benimsemiştir. İlk olarak, takipçilerine tam bir vicdan hürriyeti vererek, fikirlerine zorlama olmaksızın inanmalarını ve ifade etmelerini sağlamıştır. İkinci olarak, bütün İnsanların eşit olduğunu Öğretmiştir. Bu eşitlik İslâm toplumunun temel taşıdır ve İslâm mensuplarının yüksek ahlâkî eğitim ve terbiyeden geçirilmesi ile oluşturulmuş ve beslenmiştir. Üçüncü olarak, İslâmî sistem mantığa ve akla önem vererek insanlığın artık olgunluk çağına eriştiğini, hiçbir kavramı ve fikri tartışmaksı-zın kabul etmeyeceğini de göstermiş olmaktadır. Dördüncü olarak, İslâm kadın-erkek herkese ilim tahsilini farz kılmış; taraftarlarının bütün meselelerde hakikati bulma gayesiyle, araştırıcı ve sorgulayıcı bir ruh taşımalarını teşvik etmiştir.

İslâm insanları yüksek değerlere ve yüksek hayat sistemlerine taşımak için, onlara maddi ve manevi nihai kurtuluşlarını sağlayabilecekleri, kültür ve medeniyeti zenginleştirebi-lecekleri; mükemmel ve üstün evrensel uygulama ilkeleri vazetmiştir.

Vahiy kaynaklarından sapmalar Millet-i islâm'ın hayatından yeni fikirlerin ve yeni sâİklerin kaybolması ile sonuçlanmış, bundan sonra bütün sistemleri atâlet ve çöküş sürecine girmiştir.

 

KISIM 1

 

TAKVA VE FAZİLETİN YENİ ANLAMI

 

Hz. Peygamber @, fazilet anlayışına yeni boyutlar getirmiş, insanlığın sosyal sistemler içinde yer alan bütün günlük olayların ve pratik hayatın Önemine, yeni ve geniş anlamına dikkatleri çekmiştir. İslâm'ın, insanları hayatı bütünüyle kabul etmeye ve nimetlerinden faydalanmaya davet ettiğini; hayatı reddetme ve hayatın sorumluluklarından kaçmaya yönlendirmediğini göstermiştir. İslâm manastır hayatını ve insanlardan uzak zühdü teşvik etmez; muttaki bir hayatı ve Allah'ın nimetlerinden uygun ve dengeli şekilde faydalanılmasını öngörür: "Ey Peygamber! Temiz şeylerden yiyin, yararlı iş işleyin; doğrusu Ben, yaptığınızı bilirim." (23: 51). Bu âyet helal şeylerden yemeye davet ederek, aşırı riyazet uygulamalarını reddetmektedir. İnsanları riyazet ve nefsine kölelik arasındaki orta yola çağırmaktadır. Bu, gerçek faziletli insanların riyazet ve inziva içindekiler değil, Allah'ın nimetlerinden şükür içinde yararlanan, şükrünü muttaki ve temiz bir hayat sürdürerek gösterenler olduğuna işaret etmektedir. Bu tarz bir hayatı reddedenlere Kur'ân şöyle sormaktadır: "De ki: 'Allah'ın kullan için yarattığı ziynet ve temiz nzıkları haram kılan kimdir?..." (7: 32).

Bu, insanların hayat sistemlerine sıklıkla soktukları yanlış uygulamaları ve cahilce yolları Kur'ân'ın tipik reddediş şeklidir. Bu âyetle ortaya konan mesele şudur: "Bütün bu temiz, iyi ve güzel pek çok nimeti kulları için yaratan Allahu Teâlâ'dır ve bu nimetlerin o kullara haram kılınması Allah'ın dileği olamaz. Bu nedenle, eğer bâtıl dinî, ahlâkî veya sosyal sistemler bu pak nimetleri insanın gelişme ve derece kazanmasına engel oldukları gerekçesi ile haram veya kerih görürse, bu durum başlı başına bu yasağın Allah tarafından emredil-mediğinin açık delilidir." (The Meaning oj the Qur'an, c. IV, ss. 22-23).

Aktif hayattan çekilmeyi ve İnziva içinde Allah'a sürekli ibadeti teşvik eden hiçbir hayat sistemi Allah'ın Hz. Peygamber @'e ve diğer peygamberlere vahyettiği Dinin bir parçası değildir: "...üzerlerine Bizim gerekli kılmadığımız fakat kendilerinin güya Allah'ın rızasını kazanmak için ortaya attıkları ruhbaniyete bile gereği gibi riayet etmediler..." (57: 27).

Bu âyet, Allah'a ancak bu hayat karmaşası içinde temiz ve muttaki bir yaşantı ile kulluk edilebileceğini açık bir şekilde vurgulamaktadır. Bu âyet aşırı riyazetin gayriislâmi bir fiil olduğunu ve sistemin bir parçası olmadığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıklamaktadır. Münzevî hayat İslâm'da teşvik edilen bir hayat tarzı değildir. "Bu İslâm'ın bütün ahlâkî ve manevî kavramlarına zıttır. Zihnî ve fizikî yetenekler kadar tabiî arzular da Allah'ın nimetleridir. İyi ya da kötü olan onların öz tabiatları değil, ancak bu arzuların uygun veya hatalı şekillerde uygulanışlarıdır. Gerçekte, herhangi bir yeteneğin âtıl bırakılması onun suistimal edilmesi olarak kabul edildiğinden kötü bir fiil sayılmaktadır. İslâm'da evlilik bekârlıktan daha üstün kabul edilmektedir. Çünkü evlilik kişiliğin kemalini, düzenli ve uyumlu bir şekilde gelişmesini sağlayan bir vasıtadır. Kur'ân-ı Kerîm evliliğin böyle bir gelişime yardımcı olması dolayısı ile benimsenmesini tavsiye etmektedir (30: 21), Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur, "Evlilik bizim sünnetimizdİr. Ve ondan kasten kaçınan bizden değildir.'1

Yukarıdaki âyet bu sistemin bir diğer önemli Özelliğine İşaret etmektedir: maddî, manevi ve ahlâkî değerleri besleyerek İslâm, bütün insanî yeteneklerin faydalı ve uyumlu bir şekilde gelişmesine yardımcı olmaktadır. Bu da, Allah insana fıtrî yetenek ve zahiri zenginlik bakımından her ne bahşetti ise, insanın onu kültür ve medeniyetinin zenginleşmesi için yerli yerince ve verimli bir şekilde kullanması gerektiği anlamına gelmektedir.

Yine buna benzer olarak, Kur'ân ibadetin Şeklî özelliklerinin; namaz için kişilerin yüzünü döneceği yönün ve hac farzını eda etmek için gidilmesi gerekli yerlerin sadece manen önemli olduğunu ve bu nedenle tartışma konulan haline getirilmemeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Bunlar, insanlara rehberiyet, onları organize ve disipline etmek gayeleri ile emrolunmuş şeylerdir ve ibadet ruhunun ya da Allah'ın Emirlerine gereğince uymanın aslî unsurları değildirler. Bakara sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Doğu da batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her şeyi kaplar ve her şeyi bİ-lir." (2: 115). Şurası muhakkak ki, Allah doğu veya batı gibi herhangi bir yön veya yerle sınırh olmayan, bütün yönlerin ve yerlerin sa-hibî olandır. Onun bilgisi sınırlı değildir ve bütün zaman ve uzayı kapsayıcıdır. Aynı surede şu âyet de zikredilmektedir: "İnsanlardan birtakım beyinsizler: 'Onları, bulundukları kıblelerinden çeviren nedir?' diyecekler. De ki: 'Doğu da, batı da Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola iletir." (2: 143). Kıble değişikliğinin altında yatan ince manayı kavrayamayan beyinsizler müminlerin zihinlerinde şüphe oluşturabilmek için muhtelif itirazlar üretmeye başladılar. Bu saçma İtirazlara bu âyet kesin bir reddiye olmuştur. Bu âyete göre doğu, batı ve diğer bütün yönler Allah'a aittir ve kıblenin belli bir yöne doğru olması Allah'ın sadece bu yönle sınırlı olduğu anlamına gelmemektedir. İlâhî vahyin rehberiye-tine nail olmuş kişiler böyle dar görüşlü fikirler üretmezler.'1 (The Meaning of îhe Qur'an c. I, ss. 117-120).

Bu dar anlamlı takva, fazilet ve iyilik anlayışı Kur'ân'ın şu âyeti ile iyiden iyiye reddedilmiştir: "Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğuya ve batıya doğru çevirmenizde değildir. Asıl iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere iman eden, malım ona olan sevgisine rağmen, akrabaya, yetimlere, düşkünlere, yoksullara, yolda kalmış olanlara, köle ve esirlere veren, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösteren, zorda, darda ve savaşın kızıştığı zamanda sabır gösterenin iyiliğidir. İşte o doğru olan bunlardır. Allah'tan korkup kötü davranışlardan sakınanlar da bunlardır." (2: 177).

Bu âyet ibadetin zahiri şekilleri üzerinde çok aşırı bir önemle durulmasının yersizliğini göstermekte ve kişinin salt yüzünü doğuya veya batıya çevirmekle iyiliğe ulaşamıyacağı-na işaret etmektedir. Gerçek takvaya bütün ibadetlerin ve sadaka-i cariyelerin O'nun rızasını kazanmak gayesiyle samimi Allah sevgisi ile yapılması suretiyle ulaşılabilinir. Mühim olan sözler ve şekiller değildir. Allah katında gerçekten mühim olan bir işe girişilirken sahip olunan niyettir. Allah'a ihlâsla iman takva ve iyi hareketlerin temelini teşkil etmektedir ve bu çeşit ameller dış etkenler nedeniyle değil, yalnızca Allah sevgisiyle yapılmalıdır.

Aynı ilke hac konusu ile bağlantılı olarak şu âyette dile getirilmiştir: "Sana yeni doğen ayları soruyorlar. De kİ: 'Onlar insanların ve haccın vakit ölçüleridir. İyilik ve taat, evlere arkalarından girmenizde değildir; gerçek iyilik, Allah'tartsakınanın iyiliğidir..." (2: 189).

Kurban ibadetinin özü Hac sûresinde şöyle açıklanmıştır: "Onların etleri de, kanları da Allah'a ulaşmayacaktır; Allah'a ulaşacak olan ancak sizin takvânızdır; böylece Allah bunları emrinize verdi kİ, sizi hidayete erdirmesine karşılık tekbir getirip O'nu yüceltesiniz. Güzel davrananları müjdele!" (22: 37). Üstelik kurban, Allah'ın sembollerindendir (Şiar'ul-lah). Müminlere kurban ibadetinin yalnızca takvayla ve O'nun sevgisiyle ifa edildiğinde kabul edileceği açıkça söylenmiştir.

Sadaka ile ilgili temel ilke ise şu âyette ifadesini bulmuştur: "Sevdiğiniz şeylerden sarfet-medikçe iyiliğe (takvaya) erişemezsiniz..." (3: 92). Bu âyet, ataların asırlık âdet ve gelenekleri tarafından emredilen merasim, örf ve dış görüntülere sıkı sıkıya bağlılık gibi- geleneksel takva ölçü ve göstergelerini tamamen reddetmekte, insanlara "gerçek takvaya ulaşmalarının kendi icatları olan bazı merasimleri yerine getirmekle değil, Allah sevgisiyle ve O'nun kanunlarına hayatın her sahasında uymakla mümkün olduğunu" sarahatle açıklamaktadır. Takva kapısı dünyevî makamları Allah'tan daha çok sevenlere ve Allah sevgisi için kıymetli gördüklerini feda edemeyenlere kapalıdır. Böyle bir kişi gerçek takva ve fazilete erişemez.

Kur'ân-ı Kerîm, Allah'a inanmaksızın zahirî merasim ve âdetleri yerine getirmekle övünenlerin takva iddialarını reddetmektedir. Tevbe sûresinde şöyle buyurulmaktadır. "Hacılara su sağlama görevini, Mescid-i Haramı tamir etme işini, Allah'a ve âhiret gününe İman edip, Allah yolunda cihad edenlerin işleriyle bir mi tuttunuz? Allah katında bunlar aynı değerde olmazlar..." (9: 19). Yine, bu âyet gerçek takvayla onun zahirî şekli arasında insanların ayrım yapabilmesini mümkün kılmak için gerçek takvanın özünü gündeme getirmektedir. "Bir kimsenin Allah katındaki değeri, inançlanndaki samimiyet ve Allah yolunda yapacağı fedakârlıklarla doğru orantılıdır. Onun, doğuştan veya sonradan kazanıl-mış ayrıcalıklara sahip olup olmamasına bakılmaz; şeyh, hoca, müftü vb. gibi kimselerin soyundan gelip gelmemesi bu konuda bir mâna ifade etmez. Aksine, inancında samimiyet ve Allah yolunda fedakârlıklardan uzak olan kimselerin Allah indinde hiçbir değerleri yoktur. Nitekim bu gibi kimselerin, dinen büyük kişilerin soyundan gelmeleri, uzun bir meşayıh ve ulema silsilesiyle mukaddes yerlerin koruyuculuğunu tevarüs etmeleri,özel gün ve yıldönümleri vesilesiyle, sırf gösteriş ve merasim olsun diye bazı dinî âyin ve hareketlerde bulunmalarının Allah katında hiçbir mâna ve değeri yoktur." (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, s. 181).

Takva ve fazilet kavramı toplum içindeki uygulamalarla ilgili hale geldiğinde Kur'ân tarafından daha da derinlemesine ele alınmaktadır. Takvanın bu toplumsal yönü; toplumda servetin daha eşit ve adil dağılımının sağlanmasını ve sıradan insanların ekonomik, sosyal ve kültürel hayatlarının iyileştirilmesini kolaylaştırabileceğinden dolayı, özellikle vurgulanmıştır. Ancak, sadaka verirken, fakirlerin ve düşkünlerin ihtiyaçları, onları inançları ve Karakterleri göz önüne alınmaksızın, karşılanmalıdır. Kişi iyi-kötü, mümin-kâfir ayrımını sadaka verirken yapmamalıdır. Bakara sııreS'ndeki şu âyet sadakanın bu yönüne yeterli aÇiklanıa getirmektedir: "Onları doğru yola yetmek mecburiyetinde değilsin, fakat Allah Kimi düerse doğru yola eriştirir. Başkalarına gittiğiniz malın sevabı size aittir. Hayır ola-ık yaptığınız harcamalar sadece Allah nzası n olmalıdır. Dağıttığınız matın mükâfatı ise, fazlasıyla verilecek ve size haksızlık edilmeyecektir." (2: 272).

Bu âyet müslümanlarm sadaka verme konusunda taşıdıkları bir yanlış anlayışı düzeltmektedir. "İlk önceleri, müslümanlar gayrimüslim yakınlarına ve diğer gayrimüslimlere mâlî yardımda bulunma konusunda tereddüt etmişlerdir. Onlar sadece müslümanlara yapılan yardımların Allah'ın rızasına daha uygun olduğunu düşünmekteydiler. Bu âyet müminlere, kâfirleri hidayete ulaştırmakla sorumlu olmadıklarını hatırlatmaktadır. Onların sorumluluğu Hakkı tebliğ etmekle sona erer. Hidâyet nuruna eriştirmek ya da eriştirmemek Allah'ın dileğine kalmıştır. Bu nedenle müs-liimanlar, sadece hidâyeti kabul etmedikleri için gayrimüslimlerin isteklerini yerine getirmekte tereddüt etmemelidirler. Eğer müminler Allah'ı razı etmek için bir kimsenin ihtiyacını giderirlerse, Allah onlara mutlaka mükafatlarını vericektİr." (Ebul A'la Mevdudi, The Meaning ofthe Qur'an, c. I, s. 197).

İyilik, takva ve fazilet, şeklî ibadetleri yerine getirmekten ibaret olmayıp; inanç ve kişilikleri dikkate alınmaksızın fakir ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmenin de dahil olduğu her türlü faydalı işi ihtiva eder. Kur'ân pek çok vesilelerle Müslümanlara ihtiyaç sahiplerine yardım etmeyi emretmektedir: "Allah'a ve Rasûlüne iman edin ve tasarrufunuza bırakılmış olan mallarınızdan Allah yolunda harcayın. İçinizden iman edip de, Allah yolunda harcayan kimselere büyük mükâfat vardır." (57: 7). Bu âyette, Allah insanlara Kendine inanmayı ve maddi servetlerini fakirlerin ihtiyaçlarına sarfetmek yoluyla güzel amellerde bulunmayı emretmektedir. Diğer bir ifadeyle, fakirlerin ihtiyaçlarım karşılamak, acılarına ve çilelerine merhem olmak sadece müminlerin Allah'a olan imanlarının zahiri bir delili olmakla kalmamakta, fakat içlerindeki Allah sevgisine ve O'nun emirlerine uyarak O'nun rızasını kazanma arzularına da çok kuvvetle şehadet etmektedir. Nisa sûresinde ise şöyle buyurulmaktadır: "Allah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolculara ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah, kibirlenenleri ve övünenleri asla sevmez." (4: 36).

Bu âyet İslâm'ın özünün, akraba ya da yabancı olsun muhtaçlara yardım konusunda pratik fiiller işlemek olduğu konusuna ışık tutmaktadır. Gerçek takva ve iyilik işte bu fiillerdir, tabiî ki yalnızca Allah rızası için ve O'nun emirlerini yerine getirmek gayesiyle yapılır-larsa bu, "Allah'ı ve komşunu sev!" emrinden daha kapsayıcıdır. Çünkü hayvanlar da dahil yakın çevremizdeki bütün yaratıklara karşı vazifelerimizi hatırlatmakta ve duygusallıktan çok fiili kulluğa yöneltmektedir. Böyle hayırlı fiillerin işlenmesi her insanın nefsî arzulan ve kendisi için taşıdığı öncelikli istekleri gözö-nünde bulundurulduğunda daha da Önem kazanmaktadır. Çünkü Allah nazarında her insan, ihtiyaçları bakımından eşit konumdadır. (A. Yusuf Ali, TheHolyQur'an, s. 191).

Aynı konuya Nur süresindeki şu âyetle de değinilmiştir: "İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere, vermemek için yemin etmesinler, affetsinler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız?" (24: 22).

Bu âyet Allah rızası dışında hiçbir şahsi güdü olmaksızın sadaka vermenin iyiliğini vurgulamaktadır. Sadakanın gayesi Allah rızası için fakirlere yardım etmek olduğundan, belli bir şahıstan sâdır olan nefret düşünceleri veya incitici tavırlar yüzünden varlıklı hiçbir kimsenin yardım elini bu kimse veya kimselerden aniden çekmesi doğru bir davranış değildir. Böyle bir davranış sadakanın ruhuna aykırıdır ve takva olarak adlandırılamaz. Bu nedenle, bu âyette bu tip kişilere, Allah'a gerçekten iman ediyorlar ve O'nun rızasını gözetiyorlarsa, şahsî kızgınlık nedeniyle fakirlere yardımı kesmeyip devam ettirmeleri açıkça emredil-mektedir. Yardıma devam etmek, fazilet ve takva sahiplerinin şânındandır. "Gerçek Müslüman, Allah sevgisiyle çalışan kimsedir. Eğer bir kişi Allah'ı içtenlikle ve ihlasla severse, O'nun yolunda eser vermek için tüm kalbini, zihnini, ruhunu vücudunu ve kaynaklarını sarfetmeye çalışır. Böyle, bir kişi Allah korkusundan veya dinin şeklî ibadetlerini yerine getirmekten daha fazlasını gerektirmeyen vazifeleri ifa etmekle tatmin duygusuna ulaşamaz; bu kişi Allah sevgisi için vücudunu, ruhunu ve tüm maddi kaynaklarını sarfetmeye hazır bekler... Gerçek takvanın özü budur." (The Meaning of îhe Qur'an, c. I, s. 149).

Servetlerini Allah'ın rızası için harcayanların faziletleri çok büyüktür. Bu amel, sadece kişinin Allah'a olan inancının göstergesi ve so-nıut delili olmakla kalmayıp, fakir ve düşkünlerin ağır yüklerini hafifleten ve böylelikle toplumu daha sağlam ve sağlıklı temeller üzerine inşa etmeye yarayan bir amel olmaktadır. Gaye, yüce ve şereflidir ancak ulaşması zordur ve büyük fedakarlık ister. İnsanların çoğunluğu ekonomik görüşleri tamamıyla de-ğişmeksizin manevi gayeler için parasal konularda kolayca fedakarlık gösteremezler. "Servet yığmak gayesiyle yaşayan ve öylece de ölen ve herşeyi kar-zarar ölçeği üzerinden değerlendiren materyalistlerden yüce gayeler İçin harcama yapmaları beklenmemelidir. Şerefli bir dava için harcamada bulunuyor gibi görünseler de, onlar bu fiili kendilerine veya çevrelerine nasıl bir faydası olacağını hesapladıktan sonra işlerler. Şurası açıktır ki, böylesi bir tavırla hareket eden kimse, Allah rızası için bir adım dahi atamaz. İnsanların maddî konularla ilgili zihniyetinde köklü değişiklikler yapmak ve onlarda manevî değerlere karşı hassasiyet oluşturmak işte bundan dolayı gereklidir. (The Meaning of îhe Qur'an, c. I, s. 192).

Kur'ân-ı Kerîm'in aşağıda mealini verdiğimiz âyeti bu çeşit manevî tavır oluşturmak ve inşa etmek için verilen eğitimin ve terbiyenin bir parçasıdır. "Mallarını Allah yolunda sarfe-denlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah'ın lütfü geniştir, O her şeyi bilendir." (2: 261). Burada güçlü bir teşvik ve güvenlik garantisi olduğunu görüyoruz. Bu âyet zenginliğinizi Allah yolunda harcadığınızda, nimetleri sonsuz olan ve böylesi amelleri Ölçüsüz şekilde nıükafatlandırabilen Allah'ın hareketinizin karşılığını fazlasıyla ödeyeceği söylenmektedir. Ve O ne harcadığınızı ve hangi niyetle harcadığınızı en iyi bilendir. Bu nedenle maddi fedakarlığınızın mükafatım alamamak gibi bir riskiniz yoktur. Bütün bu amellerin özü ıhlas ve samimiyettir. Eğer bu gibi hayırlar yalnızca Allah için yapılmamış ve içine gösteriş ve ikiyüzlülük karışmışsa boşunadırlar.

Gerçek fazilet ve takva, sadaka ve infakın kendisinde değil veriliş niyetindedir. Bu nedenle, az ya da çok her çeşit sadaka yalnızca Allah rızası için ve ihlasla verilmelidir. Bu gerçekleştiği taktirde, kişi ister kendi ihtiyaçları için sarfetsin isterse yakınlarının, fakirlerin ve düşkünlerin yardımına koşsun, hakiki takva ve fazilete ulaşmış olur. Bakara sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Mallarını Allah yolunda sarfedİp, sonra sarfettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve eza etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katmdadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Güzel bir söz ve bağışlama, arkasını hakaret ve gönül incitme takip eden sadakadan daha hayırhdır. Allah ganîdir, sabır dolu bir şefkate sahiptir." (2: 262-263).

Bu âyet Allah'ın müstağni olduğunu ve sadakaya ihtiyacı olmadığını açıkça ifade etmektedir. O'nun insanlara, sayesinde hayatın yüksek derecelerine ulaşabilecekleri bir yol göstermiş olması, yalnızca insanların faydasınadır; ferdî ya da toplumsal gelişme ve büyümeleri içindir.

O, insanlara Rızasını kazanmak için kendileri ya da başkaları için sarfedecekleri herşeyi ihsan edendir. Bu nedenle, hakiki takvaya erişmek için tek yol başkalarına başka hiçbir niyet gözetmeksizin O'nun rızası İçin sarfet-mektir

"Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını sar-feden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın." (2: 264).

Bu noktada, sadakanın da takvaya erişmek için manen yeterli güce erişmek gayesiyle "nefsi" terbiye etmek olan oruç ibadetine benzediğine işaret edilmelidir. Sadakanın nefs'i kontrol altına almayı mümkün kılarak kişinin Allah'a yakın olmasını kolaylaştıran bir ibadî fiil olduğu bir gerçektir. Bu amel ilk olarak bütün diğer ibadet şekillerinde olduğu gibi, sadaka vermekle asit faydalananın, Allah değil insanoğlu olduğunu gösterir. İkinci olarak, sadakanın en sevimli olanı, kişinin kendi ihtiyaçları dururken daha fakir ve muhtaç olanlara o kişilerden hoşlanmasa dahi kendi İhtiyaçlarını gözardı ederek infak etmesidir ki servetin bu çeşidi en sevgili ve kıymetli olanıdır. İşte bu nedenlerle "nefsi" Hakk'a yakın ve irtibatlı bulunmak yönünden terbiye eden bu çeşit sadakadır. Kişi 'nefsinin1 arzularına set çekmek yönünde ne kadar istekli ise Allah'a yakınlaşması da o kadar kolaylaşır ve "nefsin" arzularına ne kadar ram olursa o derecede Allah yolundan uzaklaşır. (Emin Ahsen Islahî, Tedebbur-i Qur'an, c. I, s. 573).

 

Sadaka Ve Takva

 

Sadaka ve takva birbirleriyle çok yakın ilişkidedirler. Muhtaç olanlara yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek sadaka vermek kişinin Allah'a olan imanının zahiri bir göstergesidir. Bu, kişide fazilet ve takva duygularının gelişmesini sağlar. Hz. Peygamber @, "Sadakanın kişinin Allah'a iman edip etmediğinin delili" olduğunu buyurmuştur. Yukarıda açıklandığı üzere (2: 261), rızası için infak eden kullarına Allah çok daha fazlasını bahşeder ve böyle insanlara nimet ve rahmetinden sınırsız bağışta bulunur. İnfak hayır sahibinin samimî niyeti ve Allah'ın sınırsız rahmet ve liitfuyla sürekli çoğalan bir iyiliktir. Bir kişi bu dünyada bir kardeşinin sıkıntısını giderİrse Allah da onun bu dünyadaki ve âhiretteki sıkıntılarını giderir. Diğer insanların yüklerini hafifletmek Allah katında çok yüce bir fazilettir. O, bu davranışı her iki dünyada da cömertçe mükafatlandırır. Hem bu dünyada maddî ve manevî mutluluğunu artırır ve hem de Hesap Gününde mükâfatların en iyisini verir. Bu Hz. Peygamber @'in bir hadis-i şerifi ile de tas-diklenmiştİr, "Kim bir müminin bu dünyadaki bir sıkıntısını giderirse Allah da Hesap gününde onun sıkıntılarını giderir. Her kim muhtaç bir kişinin yükünü azaltırsa, Allah da onun bu dünyadaki ve âhiretteki yükünü azaltır. Her kirn bir Müslümana kalkan olursa, Allah da ona bu dünyada ve âhirette kalkan olur. Bir kul kardeşine yardım ettikçe Allah da ona yardım eder." (Müslim).

Hadis, maddî ve diğer tür sıkıntılar içinde olan kişilere ihtiyaçlan konusunda yardımcı olmanın Allah katında çok faziletli bir amel olduğu ve O'nun tarafından layıkıyla müka-fatlandırılacağı genel kuralını vurgulamaktadır. Zaviyat sûresi bu konuya açıklık getirmektedir: "Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi." (51: 19). Mearic sûresinde ise "mallarında isteyen ve istemekten haya eden kimseler için" (70: 24-25) ifadeleri mevcuttur. Geniş anlamıyla sadaka zenginlerden fakirlere ulaşan her türlü yardım şeklini içermektedir.

Muttakiler ve muhsin olanlar (Allah'tan sakınanlar ve İyilik yapanlar) Allah'ın haklarına riâyet ettikleri kadar kulların haklarına da riâyet edenlerdir. Onlar servetlerinde yalnızca kendi 'nefislerine' değil fakir ve muhtaçlara da hak tanırlar ve onu verirler. Sahip oldukları servetin tamamının mutlak olarak kendilerinin olduğunu hiçbir zaman düşünmezler ve Allah'ın kendilerine ihtiyaçlarının üzerinde bahşettiği şeylerin kendilerine başkaları adına emanet olarak verildiğinin idrakindedirler. Bu emanet muhakkak aslî sahiplerine döndürül-melidir. Ve eğer bu emanet sahibine döndü-rülmezse bu bir ihanet ve iman noksanlığıdır. Bütün ihanetler ise Hesap Gününde sorgulanacaktır. (Tedebbür-i Qur'an, c. VI, s. 594).

Takva ve ihsan ehli, diğer insanlara sadaka niyetiyle değil, fakat haklan olan şeyleri vazife icabı onlara geri ödüyormuşcasına iyilik yaparlar. Ayrıca, onların maddî yardımları yalnızca kendilerine başvuranlarla sınırlı değil, evrenseldir. Bir kimsenin maişet temininden mahrum ve düşkün olup utancından yardım isteyemediğini anlayınca hemen ona yardım etmeye bizzat koşarlar; yetim, dul veya çaresiz kimseler onların taşkın cömertliğinden istifade ederler. Onlar bütün bunları ihtiyaç içindeki insanlara karşı Allah rızası için vazifelerini yerine getirmek olarak görürler. Şahsı ve malıyla bütün insanlara ve hayvanlara, bir sadaka olarak değil de bir vazife bilinciyle, hakkı olana hakkını teslim etmek düşüncesiyle yardım etmek gerçek takvanın özü ve esası, muttakiliğin ve muhsinliğin işaretidir. (Tefhim-ülKur'ân, c. 5, ss. 139-140).

Yukarıdaki âyetler infakın bir diğer yönüne de işaret etmektedirler: zenginler yardım isteyip istememelerine bakmaksızın gerçek ihtiyaç sahiplerini arayıp bulmak zorundadır. İhtiyaç içinde olup da isteyemeyenleri bulmalıdır ki onlara ait bir emanet olarak elinde tuttuğu serveti ihtiyaç anında aslî sahiplerine verebilsin. Sadaka ve infak müessesesinin ardındaki ruh budur ve bu anlayış her sağlıklı, istikrarlı ve müreffeh toplumun, kültür ve medeniyetin temelleri üzerine oturabileceği gerçek iyilik ve takva anlayışıdır. İyi insanların bir diğer niteliği de şöyle tarif edilmektedir: "Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksulla, yetime ve esire yedirirler. 'Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbİ-mizden korkarız' derler." (76: 8-10).

Bu âyetler iyi ve muttaki kimseleri hayırlı ve faydalı amellere sevkeden gerçek nedenleri ifade etmektedir. Bu sözler onların infak etmelerinin içsel hareket noktasını açıklar. Muttakiler muhtaçlara onlardan mükafat ya da teşekkür beklediklerinden değil, Allah rızası için yardım ederler. Gerçek takva ihtiyaç ve zorluk İçindeki kişilere yardım etmektir. Ancak Kur'ân'ın bu âyetlerinde belli bir intak (ve fazilet) şeklinden bahsedilmektedir; o da fakır ve muhtaçları doyurmak. Bu âyet, tatmin edilmediğinde kişiler üzerinde büyük zarar ve ızdirap izleri bırakacak olan hakiki ve acil ihtiyaçlara dikkat çekmektedir. Bundan dolayı, giderilmesi Allah katında büyük bir fazilet olan, insanların âcil ihtiyaçlarının üzerinde özellikle durulmuştur.

Beled sûresinde aynı tür infak fikrî şu sözlerle ifadesini bulmuştur: "Ona İki de yol gösterdik. Yine de o, sarp yokuşun üstesinden gelemedi. Bilir misin, o sarp yokuş nedir? Köleyi kölelikten kurtamak, veya açlık gününde akrabadan olan bir yetimi, ya da zavallı bir yoksulu doyurmaktır." (90: 10-16).

Bu âyetlerde, "sarp yokuş, infak ve bencilce olmayan sevgi yolu olarak tanımlanmış, ve anlamamız için üç misâl verilmiştir: (1) Köleleri azad etmek; (2) Yetimi doyurmak; (3) Zavallı bir yoksulu doyurmak... Muttaki kimseler, kadm-erkek herkesi her türlü esaretten, kendini tehlikeye atmak pahasına da olsa kur-tanr. Akraba ya da yabancı, sefalet içinde yüzen ve hayatın güzel nimetlerinden mahrum kalan herkes, müminlerden yardım görür. Böyle infak içinde olmak imanın zor bir imtihanı olup her türlü fazilete götüren yoldur." (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, s. 1739). Bu âyetler "nefse" hiç de hoş gelmeyen, ancak insanları yücelten sadaka ve infakı göstermektedirler. Kişi bu tarz fedakârlıklar yapabilmek için "nefsiyle" çok sıkı bir mücadele içinde olmalıdır. Bu fedakârlıklar bir köleyi azad etmeyi ya da onu hürriyetine kavuşturmak için sahibine ücretini Ödemeyi, veya bir fakirin borçlarını ödemeyi veya muhtaç bir akrabayı ya da zavallı bir yoksulu doyurmayı ihtiva eder. Böylesi amellerin bu dünyada kişiye doğrudan kazandırdığı maddî bir karşılık yoksa da ahlâkî mükemmelliğe ve takvanın zirvelerine giden yol bu "sarp yokuştan" geçmektedir.

Bu âyetlerde bahsi geçen iyi ameller Hz. Rasûluüah @'e göre de büyük mükemmellik ve üstünlük işaretleridir. Ancak insanların, Allah'ın kendilerine bahşetmiş olduğu anlama, algılama, konuşma ve hidâyet gibi büyük nimetlerine karşı nankörlük göstermeleri; onları, Allah rızasını kazanmak ve O'na ibadet eden sevgili kullan arasına girmek için gereken diğer insanlara iyilik ve hizmet etmek gibi, sarp yokuşlardan geçmeye gayret etme sorumluluğunu görmezden gelmeye ve inkâra sürükler. Mal sevgisi ve manevî zayıflıkları onların bu vazifeye atılmalarına engel teşkil eder, ve onlar mallarının kurmuş olduğu tuzaklara yakalanırlar. Bu vazife çok güçtür; insanlardan büyük fedakârlıklar ister. Bu nedenle de "sarp yokuş" olarak isimlendirilmiştir. Şurası muhakkak ki, bütün yüce vazifeler nefse ağır gelir; çünkü, onları yapmak nefs için hayatın hazır ve kolay nimetlerinden vazgeçmek anlamına gelir ki, o da bunu aşırı derecede zor bulur. Diğer yandan, şehevî ve bayağı zevkler peşin nimetler sunduğu için çekicidirler, ve "nefs" kendisi için bunları takip etmeyi daha kolay bulur. İnsan davranışı ile ilgili aynı hakikati Hz. İsa şu sözlerle ifade etmiştir: "Takva yolu dar, takipçileri azdır; şer yolu geniş, takipçileri ise çoktur." Hz. Muhammed @ bunları şu hadisiyle Özetlemiştir: "Cennet zorluklarla çevrelenmiştir." (Tedebbür-i Qur'an, c. VIII, ss. 375-376).

 

Zekât Ve Sadakayı İnkâr

 

Zekât ve sadaka konusunda olumsuz bir tavır almak, gerçekte, Allah Teâlâ'ya nankörlük demektir. Fakir ve muhtaçlara gurur ve kibir içinde tepeden bakan, onların ihtiyaç ve zorluklarını görmezden gelenler, Allah'a da inanmazlar. Bu gibiler nankörlükleri ve kibirleri yüzünden Cehennem'in dibini boylayacaktırlar: "Çünkü, o yüce Allah'a inanmıyor, yoksulu doyurmaya da teşvik etmiyordu. Bu se-yüzden bugün burada, onun bir tek yakın dostu yoktur. Günahkârların yiyeceği olan kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur." (69:33-37).

gu günahkârlar ve onların cehennemdeki bekçileri arasında geçen konuşmalar, onları cehenneme neyin getirdiğine, infak ile gerçek takva arasındaki ilişkinin ne olduğuna ışık tutmaktadır. Bu konuşma Kur'ân'da şöyle tasvir edilmektedir: "Günahkârlara, 'Sizi bu ateşe sürükleyen nedir?' diye sorarlar. Onlar: 'Biz namaz kılanlardan değildik, yoksulu doyurmuyorduk, bâtıla dalanlarla birlikte dalıyorduk ve hep böyle ölüm gelinceye kadar hesap gününü inkâr ediyorduk!' derler." (74: 41-47).

Bu âyetler aksine gücü yettiği halde açlık ve çaresizlik içinde olanı doyurmayan ve yükünü hafifletmeyenin büyük bir günah içerisinde olduğunu göstermektedir. Bu günahın büyüklüğünün işareti iyi amelleri olan bir insanın dahi bu vazifeyi yapmadığmda cehennem ateşi İle tehdit ediliyor olmasıdır. Çünkü bu tavır, onların Allah'a isyanının ve O'nun insanlara gönderdiği Hayat nizamını inkârlarının bir yansımasıdır. Onların zayıf ve aç insanlara yardımı reddetmeleri bu dünyada başıboş yapmak istediklerinin ve hiç kimsenin kendi işlerine karışmasına hoşgörüyle bakmayacaklarının açık delilidir.

Bu insanlar namaz kılmadıklarım ve yoksulu doyurmadıklarını Hesap Gününde kendileri itiraf edeceklerdir. Bu noktada Dİn'in en Önemli iman mevzuunun Tevhid olması gibi en önemli amelinin de namaz olduğunun belirtilmesi yerinde olacaktır. Her peygamber kendine inananları Önce bu amele davet etmiştir ve bir toplumda dinin gücü bu amelin yerleşip yerleşmemesine bağlıdır. Ameller içinde infak namazdan sonra ikinci önemli yeri işgal eder. Ve bütün iyi ameller bu ikisinin üzerine inşa edilir. Namaz kişinin Allah *te olan ilişkisini, infak ise insanlarla olan Viskisini sağlamlaştırır. Ve Dinin yapısı bu *ki unsurun uygun konumlarda tesis edilmiş °lnıasına bağlıdır. Bu iki unsurdan birini tah-rıP eden Dinin öz yapısını tahrif etmiş olur. ^te bu sebeple namaz kılmayan, fakir ve muhtaçları doyurmayan kişiler cehennem ateşine gitmişler ve orada cehennem bekçilerine başlarına gelenin bu ibadetleri ihmal etmeleri yüzünden olduğunu söylemişlerdir.

Kur'ân Fecr sûresinde fakirleri ve yetimleri doyurmayı, onlara yardımda bulunmayı ve genelde topluma hizmeti inkâr etmenin günahkârları cehenneme sürükleyen en büyük sebeplerden olduğunu şöyle vurgulamaktadır: "Hayır, yetime karşı cömert davranmıyorsu-nuz. Birbirİnizde yoksulu yedirme sevgisi uyandırmıyorsunuz; mirası, hak hukuk demeden yiyip de yiyorsunuz; malı da sevdikçe seviyorsunuz." (89: 17-20). Ve yine Maun sûresinde şu âyetleri okumaktayız. "Dini inkâr edeni gördün mü? Yetimi kakıştıran, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen işte odur. Vay o namaz kılanların hâline ki, namazlarını gereği gibi kılmıyorlar; sadece gösteriş yapıyorlar ve kimseye en basit bir yardımda bulunmuyorlar." (107: 1-7). Kur'ân-ı Kerîm'de-ki bu âyetlerin kısaca gözden geçirilmesi bile İlâhi hidâyeti reddeden, zayıf ve fakir insanların haklarını görmezden gelerek başıboş bir yol tutan kimselerin tavır ve tutumlarını sarahaten açıklamaktadır. Aşağıdaki noktalar özel dikkat gerektirmektedir:

1- Bu âyetlerin esas gayesi, yetim ve yoksulu İtip-kakacak kadar katı kalpli ve acımasız olan insanların kötü akıbetlerine işaret etmektir. Böyle acımasız ve zalim bir insandan hiçbir iyilik beklenemez.

2- Âhireti inkâr eden kimseler, Allah rızası için infak etmek, insanlığa hizmet etmek veya yetim ve muhtaçlara şefkat göstermek gibi güdülerden tamameden yoksundurlar. Eğer böyle bir insan bir harcamada bulunursa, ya bencil güdüleri için ya da gösteriş  için  sarfeder.  İhlasla ve fedakârâlıkla infak, âhirete kalben derîn inancı olan kişiler tarafından yapılabilir. Leyi sûresinde bu gerçeğe şu âyetlerle temas edilmiştir: "Elinde bulunandan verenin, Allah'a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah'ın birliğini doğrulayanın işlerini kolaylaştırırız. Ama, cimrilik eden, kendini Allah'tan müstağni sayan, en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız." (92: 5-10). Bu yetimi itip kakan, onu gözetmeyip hakkını yiyenlere atıftır (89: 17). Bir toplumdaki kokuşmanın işareti, orada zayıfların gözardı edilmesi, açlık ve perişanlık içinde çile çekmeye terkedilmesi-dir. İlk halife Hz. Ebu Bekir, seçildikten sonra Müslümanlara yaptığı ilk konuşmasında bu konuya işaret etmiştir. "Hakkını alana dek içinizde en zayıf olan benim katımda en güçlüdür ve diğerlerinin haklarını ondan alana dek içinizdeki en güçlü benim katımda en zayıftır!" Bundan dolayı toplumdaki her ferdin güçsüz kimselere kalben saygı ve sevgi duyması ve onlara haklarını vermeyi vazife telâkki etmesi gereklidir. Fert ve toplum olarak her Müslümanın vazifesi, fakirleri desteklemek ve haklarını yerli yerince dağıtmaktır. Gerçek takva budur.

3- Aynı şey Maun süresinin bir âyetinde (107: 3) olumsuz yönüyle ele alınmaktadır ve âhireti inkâr eden bir kimsenin yetimleri de İtip-kakacağını ve ondan, insanları, fakir ve muhtaçlara yardım etmeye teşvik hareketi beklememesi gerektiği söylenmektedir. Hasis insanların sadece yetim ve muhtaçlardan yardımlarını esirgemekle kalmayıp, diğer insanları da böylesi hayırlar ve iyi amellerden alıkoymaya çalıştıklarına da İşaret edilmiştir. Gerçekte, bu tarz davranışlar onlarda alışkanlık halini almış daimi bir tavırdır ve onlar kötü bir fiil işliyor olduklarının farkına bile varmazlar. Zayıf ve çaresiz olan yetim ve muhtaçların haklarını gaspet-mekte yanlış bir şey olmadığını düşünürler.

Böyle kimselerin merhametsiz tavırlarını tasvir eden ilginç bîr olay Kadı Ebu Hasan el-Maverdî'nin Alemü'n-Nübüvve adlı eserinde yer almaktadır. Ebu Cehil bir yetimin vârisiydi. Bu çocuk bir gün çıplak halde Ebu Cehil'ia yanına giderek, babasının bıraktığı maldan kendisine yardım etmesi için ricada bulundu. Fakat zâlim adam onu dinlemedi bile. Yetim, üzgün olarak geri döndü. Kureyş'in ileri gelenleri, fesatlık olsun diye, çocuğa bu durumu Hz. Muhammed @'e şikâyet etmesini ve Muhammed @ talep ederse Ebu Ce-hil'den parasını alabileceğini söylediler. Çaresiz çocuk Ebu Cehil ile Hz. Muhammed arasındaki ilişkiyi bilmiyordu. Yine, Kureyş'lilerin bu fesatlığından da habersiz olan çocuk doğrudan Hz. Muhammed @'e gitti ve durumunu arzetti. Rasûlullah @ hemen kalkarak çocukla birlikte Ebu Cehil'in yanına gitti. Ebu Cehil Hz. Peygamber @'i karşıladı. Rasûlullah @ "bu çocuğun hakkını ver!" dedi. Ebu Cehil hemen çocuğun malını teslim etti. Olup biteni izleyen Kureyşliler, Ebu Cehil'in bu uysal davranışına çok şaşırdılar. Hep birlikte ona giderek bu beklenmedik hareketinin sebebini sordular. O da Allah'a yemin ederek dinini terketmediğini, ancak Hz. Muhammed @'in sağ ve solunda birer mızrak gördüğünü, talebini kabul etmediği taktirde kendisine saplanacağını zannettiğini ifade etmiştir.

4- Maun (107: 1-3) ve Fecr sûrelerinin (89: 17-20) bu âyetlerinde Kur'ân âhireti inkâr etmenin insanlar arasında meydana getirebileceği ahlâkî tefessüh çeşitlerine iki bariz örnek vermiş olmaktadır. Ayetlerin gerçek gayesi, âhirete İman etmeyerek yetimleri kakıştırmak ve diğerlerinin yoksul ve muhtaçları doyurma arzularına engel olmak gibi İki kötülüğü işleyen İnsanları, yalnızca eleştirmek ve kınamak değildir, âyetler, pek çok kötülüğün bu tavırların sonucu olarak ortaya çıktığına ve bu iki kötülüğün, her aklı başında ve selim fıtratlı insan tarafından en acımasız menfur ve sapkın ahlakdışı fiiller olduğu kabul edilebilecek iki somut Örnek olduğuna İşaret etmektedirler. Kötü insanların Allah'a döneceklerine ve O'na hesap vereceklerine gerçekten İmanları olsaydı, yetimlerin servetlerini harcamak, onları itip-kakarak tedirgin etmek; fakir ve muhtaçları beslemeyip bunu yapacak İnsanları da bu fiilden alıkoymak gibi günahları işlemeyecekleri de hatırlanmalıdır. Müminlerin nitelikleri Beled sûresinde: "Sonra, iman edip birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır." (90:  17) ve Asr $üresmde:"Ancak iman edip iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunların dışındadır." (103: 3) âyetleri ile tarif edildiği gibidir.

5- Kur'ân-i Kerîm, komşu ve arkadaşlarının sıradan ihtiyaçlarını bile karşılamayan bir diğer çeşit insandan da bahsetmiştir. Onlar ikiyüzlülerdir, her şeyi gösteriş için yaparlar ve namazlarında bile ihmalkârdırlar. Bu ibadetin yerine getirilmiş olup olmamasına çok önem vermezler. Bu insanlar hiç bir zaman Allah Rızası için ih-lasla bir iş yapmazlar, sadece diğerlerine gösteriş yapmak, onların övgü ve takdirlerini kazanmak gayesiyle iyilik yaparlar. İşte bu tip insanlar topluma faydalı olabilecek hiçbir güzel amelde bulunmazlar. Kibrit, tuz, şeker, yorgan, tartı, tabak-ten-cere gibi basit şeyleri dahi komşularına ve arkadaşlarına ödünç olarak vermekten kaçınırlar.

Maun kelimesi insanlara faydalı ufak, değersiz, sıradan şeyler anlamına gelir. Böyle şeyler komşular arasında sürekli istenir, Ödünç alınıp verilir; bu olayın zenginlik veya fakirlikle alakası yoktur. Zaman zaman, her ailede bu tip şeyler tükenebilir ve kapı komşusundan talep edilebilir. Bu nedenle bu değersiz şeyleri ödünç vermede cimrilik etmek ahlaken kötü bir davranış olarak kabul edilir. Genellikle, komşular bu tip eşyaları değer kaybına uğratmaksızın geri getirirler.

Bundan dolayı, bu âyet, âhireti inkârın insanları, komşularına en değersiz şeyleri ödünç vermek gibi fiillerden bile kaçınacak derecede başkalarına karşı en ufak fedâkârlıktan uzaklaştıran bir dar görüşlülük kalıbı içine soktuğuna İşaret etmektedir. Böyle insanlardan İşe yarayacak hiç bir yüce amel beklenemez. Diğer insanlara iyilik yaparak fazilet kazanacak güçleri yoktur. Bu namazın gerçek Özünün Allah'a şükrü ifade etmek olduğunu da göstermektedir. Allah'ına lütufkâr olan kişi hırslı ve hasis olamaz, bilakis cömert ve vericidir. Ve diğerlerini Allah'ın kendine olan nimetlerine haklarını verir gibi ortak eder. Bu duygu onlarda öyle hâkim bir durum kazanır ki, diğerlerine yardım etmek uğruna kendi ihtiyaçlarını giderememekten zevk ve haz alırlar. Hikmet ve Din'in özü açısından, var olması en önce gerekli olan şey Allah'a olan şükran hislerini ifadeyi hareketler vasıtasıyla belirten namazdır. Daha sonra namaz sadaka ve hayır için bir vasıta haline gelir ve Dîn'İn bütün sistemi bu ikisi üzerine oturtulmuştur. (Tedebbür-i Kur'ân, c. VIII, ss. 583-585); Tefhim-ül Qufan, c. VI, ssh. 482-486).

Kur'ân'ın bu âyetleri İslâm'da gerçek takvanın pek çok pratik yönüne işaret etmektedir. Vurgu daima, Din'in teorik ve ideolojik yönlerinden ziyade uygulama kısmı üzerinedir, Çünkü Din'in teorik kısmı imanın temelidir, ancak iman'ın gücüne delil olanlar görünenler ve dışta bulunanlardır. İnsanlar imanlarını amelleri ile ifade etmiyorlarsa, böyle bir iman zayıftır ve ikna edici değildir. İslâm'da böyle bir imanın değeri yoktur, çünkü o Din'in gerçek gaye ve hedefi olan hayırlı amellerin gerçekleşmesini sağlayamaz. İslâm teorik bîr inanış ve birkaç kişinin zihnî kabiliyetini ortaya koyan bir lüks değildir, bilakis hayatın bütün yönlerini ve insan fiillerinin her sahasını kapsayan bir sistemdir. Bütün emir ve tavsiyelerinin somut sonuçlarının insanların hayatlarında uygulamalı olarak ortaya çıkmasını ister. Allah'a inandığını İddia eden ancak gurur ve kibirle yetimi itip kakan ve yoksulların doyurulmasını teşvik etmeyen bir kişi (107: 1-3) bir mümin değil bir münafıktır, çünkü eğer bir inancı varsa hareketi inancıyla çelişmektedir. Yine bunun gibi namaz kılan ancak komşu ve arkadaşlarının en basit ihtiyaçlarını bile karşılamayan kimse de (107: 4-7) inancıyla çelişkili bir harekette bulunmaktadır.

Dinin amelî icaplarını ve taleplerini görmezden gelen kimseler imanlarından bir fayda görmezler; çünkü, amellerle desteklenmeyen bir imana ya güvenilmez, ya da o iman hiçbir meyva vermez. Diğer bir ifadeyle, İslâmda gerçek takvaya yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek insanların faydasına ve hizmetine yönelik hayırlı ameller işlemekle erişilebilinir.

İslâm'da takva ve faziletin özü budur. Gerçek takvaya kavuşmak isteyenler bunu insanlara hizmette, muhtaç ve fakirlere yardım ve destekte aramalı, bunu hiçbir maddi menfaat karşılığı değil yalnızca Allah rızası için yapmalıdırlar. Böyle ameller toplumu çok sağlıklı ve güçlü temeller üzerine inşa eder; onun güvenlik ve istikrarının teminatı olur. Ve insanlığın bu gücünün temelini de hayırlı ameller teşkil eder.

Bu çeşit takvada amelin önemine Allah'ın, Elçisine bu tür hayırları işlemeyi emrettiği şu âyetlerde değinilmektedir: "Öyleyse sakın yetimi sızlatma ve el açıp isteyeni de kabaca azarlama. Ama, Rabbinin nimetini anlatıp açıkla!" (93: 9-11). Hz. Peygamber @'e bu âyetlerde yetimlere karşı müşfik olması, servetini fakirlerle ve ihtiyaç sahibi oldukları halde istemeyenlerle paylaşması açıkça emre-dilmektedir. Bu İnsanların ihtiyaçlarını karşılamada gösterilecek ihmal ve dikkatsizlik tamiri İmkansız toplumsal hasarlara yol açar. Bu nedenle Hz. Peygamber @ vasıta kılınarak müminlere toplumun zayıf ve güçsüzlerinin ihtiyaçlarına daima en önemli ve âcil mesele olarak bakmaları tavsiye edilmiştir; İslâm'da gerçek takva ve faziletin bu noktada olduğuna işaret edilmiştir. Cehennem ateşine atılan bir kişinin işlediği suçların en başta geleni ise fakir ve muhtaçların haklarını gözet-memesidir. (69: 33-34).

Takva ve faziletin bu yönü sağlıklı bir İslâmi sistem oluşturulmasında öyle önemlidir ki, Allah Teâlâ müminlere bu tip meselelerde müslüman kardeşleriyle daima işbirliği içinde olmalarını emretmiştir. "...Bir de iyilik ve takvada yardımlasın; günah ve düşmanlıkta işbirliği yapmayın ve Allah'tan korkun; şüphesiz ki, Allah'ın cezası çok şiddetlidir." (5: 2).

 

KISIM 2

 

TEVHİD İLKESİNİN UYGULAMADAKİ TEZAHÜRLERİ

 

Tevhid ilkesi bütün kâinatta hüküm sürmekte olup, yeryüzünü ve diğer âlemleri saran kevnî kanunların işleyişi ve bu işleyişteki disiplin, denge, birlik ve dayanışma da bu durumu tes-bit ve teyid etmektedir. Bu ilke insanoğlunun dünya ve âhiretteki geleceğini şekillendiren ve tesbit eden çok derin ve önemli pratik anlamları içermektedir.

Hz. Peygamber @, "Ben ancak sizin gibi bir insanım; bana sadece ilâhınızın tek bir İlah olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbinin huzuruna güzel bir suretle çıkmayı arzu ediyorsa sâlih amel işlesin ve Rabbİne ibadette kimseyi ortak koşmasın!" (18: 110) demesi emredilmektedir. Bu onun tarafından dile getirilen İnkılâbı bir bildirge idi. Bu bildirge Allah'tan başka her türlü hâkimiyeti, kanunu, itaat edilecek müesseseyi kesin ve şartsız bîr şekilde dışlıyordu. Hz. Peygamber @ de herhangi bir insan gibiydi. Yalnızca, Allah @ onu, İlâhî Vahyi kullarına rehber, uygulayıcı, öğretici ve örnek olarak ulaştırması için seçmişti.

Mümin sûresinde şu âyetlere yer verilmektedir: "De ki: 'Sizin Allah'ı bırakıp da kulluk ettiklerinize kulluk etmek bana yasak kılınmıştır. Zira bana Rabbimden belgeler gelmiştir. Ben kendimi âlemlerin Rabbine vermekle ernrolundum." (40: 66). Ve Fussilet sûresin-de şöyle buyurulmaktadır: "Onlara söyle; 'Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana, 'lâhınızın tek br İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin; ortak koşanların vay hâline!" (41: 6). Hz. Muhammed @'in yaptığı ilk şey insanların zihinlerini Allah ile ilgili yanlış anlayışlardan, yanlış fikir, algılama ve düşüncelerden arındırmak oldu; O'nun sıradan insanlardan çok yüce ve kendisine ortaklar veya aracılar vasıtasıyla ulaşılamayacak bir varlık olduğunu anlattı. Allah ile kullar arasında vasıtalar ihdas eden pek çok yanlış felsefe, dinlerin aslının bozulmasına ve insanların çeşitli putlara tapınmaya başlamasına yol açtı.

Hz. Peygamber @ Allah kavramını sıradan insanların bile anlamasını sağlayacak bir sa-rahet ve bedahetle anlattı ve böylece Allah bir dogma veya zihnin ürettiği bir kavram olarak algılanmaktan çıktı. Artık O, kendisinden yanhzca korkulması gereken tabiatüstü bir şahsiyet değildi.

Bilakis, Hz. Peygamber @ Allah ile kullan arasında yakın ve samimi ilişki kurulmasına yardımcı oldu. Hz. Peygamber insanlara Rab-lerinin kendilerine çok yakın olduğunu ve ne zaman O'na yönelirlerse o zaman hazır ve kendilerini dinlemeye istekli olduğunu tebliğ etti.

Hz. Peygamber @ Allah'ın "Rabbiniz dedi ki: 'Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim..." (40: 60) çağrısını tebliğ etmiştir.

Kur'ân'da şöyle buyurulmaktadır: "Ey Muhammedi Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim..." (2: 186).

Bu ve pek çok benzeri âyetler Allah'ın kullarına olan yakınlığını ve O'na gece gündüz duada bulunmalarını ve dileklerini doğrudan O'na iletmelerini açıkça ifade ederler; çünkü Allah ve kulları arasında hiçbir engel yoktur.

O'nun kapıları, yardımını istediklerinde, diledikleri vakit kullarına açıktır. Bu herkese açık bir davettir. Bu imkânı kullanıp O'na dua etmek kullara kalmıştır.

Bu tarz bir Allah inancı insanla Rabbİ arasında çok yakın ve samimi bir ilişki tesis edilmesine yardım eder ve dolayısıyla insanların toplum hayatında yüksek karakterli ve haysiyetli olmalarını sağlar. Bu ilişki, gerçekte, dünyada iyilik, takva ve adalet sistemini tesis etmek, saldırgan, baskıcı ve kokuşmuş güçleri altetmek için, İslâm askerlerine çok gerekli olan karakter İnşası ve şahsiyet gelişiminde -Dr. Muhammed İkbal'in hadisi- merkezî bir rol oynar.

Hz. Peygamber @'in tebliğ ettiği Tevhid inancının bir diğer yönü de insanları, maddî dünyanın güçleri hakkında araştırma, gözlem ve düşünmeye sevketmesi ve bu güçleri insanoğlunun genel iyiliği için faydalanılabilecek şekilde yönetmek ve kontrol etmek gayesiyle, en üst çabayı göstermeye teşvik etmesidir.

Hz. Peygamber @ Allah'ın Halifesi olması sıfatıyla, insanoğlunun yeryüzünün altındaki ve Üstündeki mevcut potansiyel kaynakları bilme; araştırma ve kullanma hak ve vazifesinin üzerinde de durmuştur. Bu anlayış yeni ilim ve fen sahalarına kapı aralamış; bilginin bütün alanlarında yeni keşif ve icatlara yol açmış; böylece insanlar tabiatın fizik güçleri üzerinde kontrol ve iktidar sahibi olarak kültür ve medeniyetlerini zenginleştirmişlerdir. Fizik dünya hakkında bilgi sahibi olması insanlara bu faydaları sağlamanın yanı sıra onların Allah'ın âyetlerini daha iyi anlamalarına da yardımcı vazifesi görmektedir.

Hz. Peygamber @'in tebliğ ve rehberliğinin üçüncü yönü şudur: İnsanların kâinatın geri kalan kısmıyla uygunluk gösteren doğru ve dengeli bir hayat sistemi teşkil etmelerine yardımcı olmak ve böylece yeryüzü sakinlerini gerçek huzur ve selâmet ortamına kavuşturmak.

 

İnsanları Tevhid İlkesine Uymaya Davet

 

Kur'ân'ın aşağıdaki âyetleri, insanoğlunu, hayat sisteminin gelişmesi, ilerlemesi ve refaha kavuşması için kesinlikle hayati önem taşıyan istikrar ve dengeye sahip olmak yolunda kâinatın tüm diğer varlıklarıyla uyum içinde davranmaya davet etmektedir.

"Güneş ve ayın hareketi bir hesaba göredir. Bitkiler ve ağaçlar uyup O'nun buyruğuna boyun eğerler. O. göğü yükseltmiştir, tartıyı koymuştur. Artık tartıda tecavüz etmeyin. Tartmayı doğru yapın, tartıyı eksik tutmayın." (55: 5-9).

Bu âyetler Tevhid ilkesinin kâinattaki yüceliğine, büyüklüğüne ve bunun sonucu olarak kâinatın bütün sistem ve unsurlarındaki özgün denge, disiplin, nizam ve istikrara dikkat çekmektedir. Her şey kendisi için hazırlanmış ve hesap edilmiş olan seyrini takip eder ve onların hiçbiri bu düzenden bir sapma göstermez. Hepsi Yaratıcıları ve Hâkimlerinin emriyle Tevhid ilkesine bağlıdırlar ve hiç birinin buna karşı çıkma gücü yoktur.

Ancak, insanın durumu farklıdır, insana hareket özgürlüğü verilmiştir. O yukarıdaki âyetlerde verilen öğütleri tutmak; istikrar, güvenlik ve refah istiyorsa hayat sisteminde âyetlerde anlatılana benzer bir denge kurmak seçeneğinde tamamıyla kendi tercihi ile baş-başa bırakılmıştır.

Diğer yandan, bu yolu tamamen reddedebilir ve kendi isteği doğrultusunda bir başka yol seçebilir; fakat eğer Öyle yaparsa, yeryüzünde gelişme ve refaha kavuşma için bir ön şart olan denge ve İstikrara hayat sistemi içinde asla ulaşamaz.

İnsanoğlu diğer yollarla geçici refah ve ilerlemeye kavuşabilir. Ancak bu dengesizlik durumu nedeniyle çelişen çıkarlar çevresini kuşatır; tüm kâinattaki dengenin aksine olan bu durum eninde sonunda ona ve tüm hayat sistemine sınıf çatışması, karşılıklı düşmanlıklar, baskı, adaletsizlik, kaos ve karışıklık ortamı vasıtasıyla zarar verip, tahribat yapar.

Bu kuvvetli uyarı insanoğluna, kâinattaki denge ve istikrar durumunun tamamen kâinattaki bütün unsurların Tevhid İlkesine boyun eğmesine bağlı olduğunu hatırlatır. Güneş, ay ve yıldızlar kendileri için tespit edilmiş yörüngelerden biraz sapsalar bütün kâinatın düzeni bozulur ve istikrar ve dengesi tahrip olur.

Kâinatın bir parçası olan insan da hem Tevhid'den başka yollara uyup hem de hayatındaki normal dengeyi sürdürmeye devam edemez. Hayatında doğru dengeyi tutturması için içinde yaşadığı genel sistemle uyum göstermesi gerekmektedir. Bunu kabule kâinattaki diğer unsurlar gibi zorlanmadığı bir hakikattir; ona seçme özgürlüğü verilmiştir. Eğer kâinatın geri kalanının yaptığı gibi Tevhid ilkesine boyun eğerse, bunun meyvelerini toplar; istikrarı, dengeyi ve refahı temin eder.

Tevhid ilkesine karşı gelip, bu evrensel ilkeyi kâinatın geri kalan unsurlarının zıddına ihlal eder etmez; insanoğlunun kendi içindeki değişik unsurlar kendi nisbi haklan ve çıkarları için çatışmaya başlar. Bu durum insanoğlunun hayatının huzur ve istikrarını yok ederek tüm insanlık sistemlerinin gelişme ve refahını tehlikeye atar.

Din-ül İslâm evrensel ilkelerini ve ebedi değerlerini Tevhid kavramından alır. Allah'ın Elçisi insanları değişen değerleri ve hayat sistemlerini içselleştirebilmeleri ve özümseye-bilmeleri konularında eğitip, terbiye etmek gayesiyle kendi şeriatı ile gelmiştir. Onun şeriatında insanoğlu, hem kâinata hakim Tevhid ilkesi uyarınca Aliah ile yakın ilişkide bulunabilir, hem de hayat sistemlerini yer ve zaman bakımından değişen durumlara uyumlu şekilde tutabilir.

Hz. Peygamberin @ vefatı ile birlikte peygamberler devri sona erdiğinden O'nun ümmeti hayat sistemlerini zaman ve yer değişikliklerinin taleplerine ve ihtiyaçlarına uygun olarak değiştirebilmek için mubaşirat (manevi sezgi) ve içtihad şeklindeki özel yöntemlerle donatılmıştır.

Müslümanlar bu yöntemleri gerektiği şekilde kullandıkları, Vahiy ve sünnet kaynaklarından ilham ve rehberlik aldıkları sürece, hayat sistemlerinin çeşitli unsurları arasında doğru dengeyi bulabilmişlerdir. Bu denge onları yeni fikirlere, bilgilere ve fenlere karşı arzulu ve daima dinamik tutmuştur. Ancak Din'in özünü kaybettikten sonra daha önce yaşamış insanları ve onlardan sonra gelenlerin oluşturdukları gelenekleri taklit başlamıştır ki; bunlar hepsi vahiyden bir kısım değil insanların kendi kanaatleri idi ve müslümanlara zaman ve mekânın değişen şartlarına uyumlu değişiklik imkânlarını vermemekte idi.

Bunun sonucu olarak sadece Müslümanların Allah ile olan şahsi bağları kopmakla kalmamış, aynı zamanda onların hayat sistemlerinin dengesi (mizanı) de bozulmuştur. Böylece yeni fikirlerin, yeni akımların ve yeni bilimlerin akışı da engellenerek bütün hayat sistemlerinde tefessüh ve durgunluk başlamıştır.

 

Denge (Mîzan) İçin Gerekli Şartlar

 

Rahman sûresinin daha önce alıntılanan âyetleri fizik dünyadaki sıkı disipline, nizam ve dengeye (mizan) İşaret etmekte ve insanları dünyada ve âhirette ebedi barış, güvenlik ve emniyeti sağlamak gayesiyle kendi hayat sistemlerinde de bu dengeyi tesis etmeye davet etmekte idi. Şimdi bu dengenin (mizan) temel muhtevasını açıklamak için gayret sar-fedilecektir.

 

1- Adalet (Adi veya Kist)

 

Adalet, bir sistemin bütün bileşenleri arasındaki mükemmel dengeyi temsil eder. Böylece her unsur bütün diğer  unsurların istikran ve iyiliği için çalışır ve fonksiyonlarının gerektirdiği uygun rolü hakkınca üstlenir.

Kâinatın unsurları arasındaki bu adalet (veya denge) onun istikrarının ve sekteye uğramadan işleyişinin garantisidir. İnsanoğlu sosyal, siyasî, ekonomik ve diğer faaliyet sahalarında maddî dünyanınkine benzer adalet ilkesini benimserse hayat sistemleri selâmet ve istikrara kavuşabilir. Bu sayede tefessüh, istismar, saldırganlık ve baskı; mutlak adalet ve eşitlik ilkesi temel alınarak ortadan kaldırıldığından toplumun değişik unsurları arasında barış ve uyum teminat altına alınmış olacaktır.

Gerçekte beşerî sistemlerin sorunsuz ve huzurlu işleyişini tahrip eden ve toplum içindeki değişik grup ve unsurları birbirleriyle kendi çıkarlarını korumak için mücadele, çatışma

ve düşmanlıklara sokan eşitsizlik ve adaletsizliklerdir. Bu eşitsizlik sonunda huzurlu hayatın sona ermesine ve insanların tüm sosyal hayatının çökmesine yol açar.

Bu sebeple Rasûlullah @'in ana görevinin yeryüzünde adalet ve eşitliğin sağlandığı bir sistem kurmak olması şaşırtıcı değildir. Bu sayede sıradan insanlar saldırı ve baskı olmaksızın barış içinde yaşayabilirler: "Biz peygamberlerimizi açık ve kesin delillerle gönderdik; onlarla beraber Kitab ve ölçü de indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler..." (57: 25).

Bu âyet Allah Elçilerinin temel vazifelerini açıkça belirlemektedir. Onlar, insanların hayat sistemlerini mutlak adalet üzere kurmalarına yardımcı olmak üzere gönderilmişler; insanların kendi aralarında hiçbir ayrım gözetmemelerini sağlamaya çalışmışlardır. Diğer bir ifade ile, insan kültür ve medeniyetini her türlü ifrattan, tiranlık ve baskıdan korumak, insan hayatının her sahasında, eşitlik ve adalet ilkelerine dayalı doğru dengeyi kurmak göreviyle gönderilmişlerdir.

Allah elçilerinin bu rehberlik ve yol gösterişlerine uyumlu hareket etmek İnsan toplumları için şüphesiz barış ve refahın garantisidir. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Stret Ansiklopedisi, c. III, "Adalet ve Eşitlik" başlıklı kısım).

 

2- Eşitlik

 

Eşitlik, adaleti sağlamak için şarttır; çünkü ayrımcılığın ve kayırmacılığın bulunduğu yerde adalet olmaz. Allah'ın şeriatı erkekle erkek veya erkekle kadın arasında hiçbir sebepten dolayı ayrımcılık ve kayırmacılık yapmaksızın bütün insanlar arasında mutlak eşitliği emretmektedir.

Kur'ân-ı.Kerim'de şöyle buyıırulmaktadır:

"Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi kavimlere ve cemiyetlere ayırdık. Allah katında en değerli ve şerefliniz, Allah'tan en çok sakınanınızdır. Allah bilendir, herşeyren haberdardır." (49: 13).

Bu âyet bütün insanların aynı ana-babadan meydana gelmiş olmaları dolayısıyla eşit olduğunu açıkça tesbit ve ilan etmektedir. Böylelikle herhangi bir kişi ya da gruba karşı üstünlük taslamayı veya ayrımcılık yapmayı kesinlikle dışlamış olmaktadır. Bu tarz iddialar için hiç bir mantıkîve akılcı temel yoktur; erkekle erkek veya erkekle kadın arasında herhangi bir sebepten dolayı ayrımcılık yapmak gayritabii ve hakikate aykırıdır.

Ayrıca, bütün insanlar Allah'a kul olmaları (abd) dolayısıyla zaten eşittirler.

Hepsi Allah tarafından yaratılmışlardır ve yalnızca O'nun kullarıdırlar. Böylelikle hayatın bütün alanlarında eşittirler ve eşit haklara sahiptirler. O'na kullukta ve ibadette, bütün insanlar eşittirler ve O'nun önünde bir ırk ve bir topluluk olarak aynı seviyede durmaktadırlar. Hiç kimse özel imtiyaz ya da üstünlük talep edemez.

Araf sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Rab-bin insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. Onlarda: 'Evet, şahidiz!' demişlerdi." (7: 172). Benzer şekilde şu âyetleri görmekteyiz: "Doğrusu Tevhid dini olan Müslümanlık bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim, artık bana kulluk edin!" (21: 92 ve 23: 92).

Bu eşitlik kavramı insanoğlunun bütün fertlerine eşit şartlar bağışlayarak renk, inanç, ırk ve cins bakımından hiçbir ayrımcılığa açık kapı bırakmaz. Eğer bir yerde ayrımcılık varsa, o insan yapısıdır, ilâhî bir emir değildir, bu nedenle de derhal takbih edilmeli ve ortadan kaldırılmalıdır.

Bu tür bir ayrımcılık gayritabiî ve suni olup temel tevhid ilkesine aykırıdır. Çünkü ayrımcılık sosyal hayatın denge (mizan) ve istikrarını tehlikeye atar.

İslâm eğer bir üstünlük ve ayrıcalık tanıyorsa bu da ancak ve ancak hak ediş üstünlüğüdür. Allah'tan sakınan ve O'nunla yakın ilişki ge-liştirebilen kişiler takva derecesine erişirler, ve Allah katında da yüksek derecelerle mükafatlandırılırlar.

Ancak, onlar da toplumsal hakların paylaşılması konusunda eşittirler. Bu konuda üstünlükleri ve Öncelikleri yoktur.

Tevhid ilkesi bütün erkeklerin ve kadınların kanun Önünde eşit tutulmasını da emreder, onlar arasındaki herhangi bir ayrıma karşıdır. Bu, İslâm'ın (Kanun koyma usûlünün) en esas gerekliliğidir. Hz. Peygamber @'in üzerinde çok durduğu insanlık haysiyeti de insanların her türlü faaliyet sahasında bütün erkeklerle kadınlar arasında eşitliği gerektirir. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Sîret Ansiklopedisi, c. III, "Temel İnsan Haklan" başlıklı kısım).

 

3- Haklarda Eşitlik

 

Bütün insanların hayatın her sahasında ve her şart altında ayrım yapılmaksızın eşit haklara sahip olması gereği, Tevhid ilkesi çerçevesinde olup, adalet ve eşitliğin hayatî unsurudur. Sosyal, siyasî, dinî haklardan yararlanma konusunda yönetici ile yönetilen, işveren ile İş-Çİ, zengin ile fakir, erkek ile kadın arasında hiçbir ayrımın olmaması gerekir. Herkes hiçbir engel ve kısıtlamaya tâbi tutulmaksızın bu haklardan faydalanmalıdır.

Bu haklardan birinin, herhangi bîr kesime taranmaması, Tevhid ilkesinin de tanınmaması anlamına gelmektedir.

 

4- Muamelede Eşitlik

 

Yukarıdaki ilkenin uygulamada doğurması

gereken mantıkî sonuç: bütün vatandaşlara, hayatın bütün sahalarında, hiçbir kısıtlama koymaksızın eşit muamele edilmesi gerekliliğidir. Bu eşit muamele kavramı şunları da gerektirir: (a) Sosyal ve siyasî mevkilerine ve etkilerine bakmaksızın her ferdin eğitim, öğretim, İstihdam ve devlet hizmetlerinden istifade fırsatı bakımından eşitliği; (b) Zengin-fakir, büyük-küçük, işçi-işveren ayrımı yapılmaksızın bütün sahalarda eşit muamele; (c) İslâm devletinin her ferdine maişet hakkının verilmesi. Devletten makul bir hayat sürmeyi talep etme ve makul bir maaş alma, her vatandaşın doğmuş olmasından kaynaklanan bir haktır. Bu hak dolaylı olarak toplumsal servetin devletin bütün fertleri arasında eşit dağıtılmasına bir çağrıdır. Böylece ülkenin servetinin en üst düzeyde dolaşımının sağlanmasını ve servetin mümkün olduğunca, birkaç kişinin elinde toplanmamasını önermektedir (59: 7); (d) Bu ilke, toplumun ve devletin istikran için, millî menfaatlerin sözkonusu olduğu durumlarda halk ile istişare sürecinden geçilerek karar verilmesini de öngörür. Bu danışma bütün konularda Kur'ân'da öngörüldüğü (42: 38) ve Hz. Muhammed @'in de hayatında uyguladığı gibi gerçek anlamda bir istişare olmalıdır.

 

5- Sosyal Değişim

 

Toplumun bütün fertleri İçin hayatın bütün sahalarında mutlak eşitlik gerektiren ve herkesin kanun önünde eşit haklara sahip olmasını savunan, kâinattaki Tevhid kavramı ve onun Tevhid ilkesi, toplumdaki ayrımcılığa, adaletsiz bölüşüme ve derece farklılıklarına tahammül göstermez. Bu nedenle, toplumu kâinatı saran Tevhid İlkesinin temel gereklerine uyumlu hale getirmek üzere, tamamıyla yeni boyutlarda, Özgün ve eşi olmayan reformlar tavsiye eder.

 

a- Eşitsizliğin Her Türü Gayritabiîdir

 

İslâm, bütün eşitsizlik çeşitlerinin gayri-tabii olduğunu, sağlıklı ve gelişme içindeki bir toplumun Özvarlığım tehdit ettiğini vurgular; bu nedenle de buna hiç bir durumda müsaade edilmemelidir. Eşitsizlik, bir toplumun bünyesinde, onu tedricen yiyen ve nihayet tamamen tahrip eden kanser gibidir.

Bu nedenle Müslümanların önde gelen vazifeleri aralarında eşitsizliğin hiçbir şekil ve emaresinin kalmamasını sağlamaktır. Aksi takdirde bir diğer önemsiz görünen durumdan kaynak alarak toplumun diğer sahalarına sinsice yayılır ve böylelikle toplumda tamiri mümkün olmayan hasarlara yol açar.

Nuh sûresinde bu tehlikeye şöyle işaret edilmiştir: "Ve Nuh sonunda: 'Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yuva kuran bir kimse bırakma; çünkü onları bırakırsan, kullarını saptıracak ve sadece günahkâr ve inançsız kişiler doğuracaklardır!" dedi." (71: 26-27).

Hz. Nuh, Allah'tan, yeryüzünde karmaşa, kötülük, saldırganlık ve zulmü yaygınlaştıran, hayatı sıradan insanlar için çekilmez hâle getiren kimseleri yok etmesini istemiştir. Eğer bu mücrim insanlar sağ kalırlarsa, baskı ve zülüm tohumlarını diğer insanların arasîna da ekeceklerinden yeryüzünde eşitlik ve adaleti ayakta tutmanın imkânı kalmazdı.

Bu zulüm ve baskı hâli Şeytan'm askerleri tarafından oluşturulduğu vakit, hayat (halk) sıradan insanlar için eziyetli ve tahammül edilemez hale gelir. Ayrımcılık ve adaletsizlik zengin ve fakir arasındaki mesafeyi tedricen genişletir ve karşılıklı düşmanlık ve çatışmaya yol açarak birlik ve dayanışmayı bozar ve toplumun yıkımını kolaylaştırır.

Aşağıdaki âyet toplumu ifsad edip yıkan aynı eşitsizlik durumuna işaret etmektedir: "Bir şehri yok etmek İstediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz." (37: 16).

Bu âyet tarihin yalın gerçeklerinden bahsetmektedir: Günümüzde milletler zayıflara karşı saldırıda ve eşitsiz muamelelerde bulunmaktadırlar; böylece kendi sonlarını hazırlayacak tohumları ekerek, kendi yaptıklarının feci sonucuna bilmeden yaklaşmaktadırlar.

Bu gerçeğin ışığında, Allah Kur'ân-ı Ke-rim'de çeşitli vesilelerle ve çeşitli ifadelerle İnsanlara bu kötülüğü hatırlatmakta, onlara diğer insanlarla olan ilişkilerinde adaleti ve hakkı üstün tutmalarını, gayriadil ve eşit olmayan uygulamalardan kaçınmalarım tavsiye buyurmaktadır.

 

b- Hukukullah Ve Hukuku'l-'ibad (Allah'ın ve Kulların Hakları)

 

Kur'ân, Müslümanlar'a samimiyetle, dikkatle .ve incelikle riâyet etmeleri gereken Allah'ın ve kullarının haklarını defalarca tekrarlamaktadır. Ve bu haklar daima birlikte zikredilmektedir: Önce Allah'ın hakları ve sonra ya-nında O'nun kullarının hakları.

Bu iki hakkın daima yan yana, aynı sırayla zikredilmesinin önemi ve anlamı büyüktür: Bu durum insanların değişik grupları arasında gerekli dengeyi (mîzari) sağlamada eşitlik ilkesinin büyük önemine ve insanlar arasında gayriadil derecelendirmeler yapmanın tehlikelerine ışık tutmaktadır.

Bu sıralama insanlara Allah'ın ve kullarının haklarının birbirini tamamladığını hatırlatmaktadır. İkincisi olmadan ilkini kabul etmek anlamsız ve saçma olacaktır. Bu durum kişinin öz inancı ile çelişkide olması demektir ve ilki olmadan ikincisini kabul etmek de dayanaksız ve neticesiz olacaktır. Çünkü Hakînvi Mutlak olan inkâr edilip, O'nun kuluna derece verilmiş olmaktadır.

Böylece önce fakir ve muhtaçları doyurmak yoluyla insan ilişkileri arasında bozulan dengeyi düzeltmeksizin, Allah'ın Hoşnutluğunun ve katında makbuliyetin kazanılamayacağını da göstermektedir. Diğer bir ifadeyle Allah'ın hakkına riâyet O'nun kullarının haklarına riâyet vasıtasıyla gerçekleşir.

Burada yine Allah'ın haklarına riâyet etmenin insanları, diğer insanlara borçlu oldukları hak ve vazifeleri öğrenmeye ve onları yerli yerince ifa etmeye hazırlıyor olduğuna da işaret vardır. Allah'ın kendine ait hakları gözetmek ve korumak için başkalarına ihtiyacı yoktur. O bunlardan çok müstağnidir ve hiç kimse O'nun için birşey yapamaz. Kul hakları yanında Allah'ın kendi haklarını da zikretmesi, insanları, kendilerinden daha zayıf ve daha kötü durumdaki insanlara yardım etmeye yöneltmek, böylece sadece bozuk sosyal sistemlerini düzeltmekle ve sistemin geleceğini garantilemekle kalmayıp, Allah'ın rızasına da erecekleri konusunda eğitmek gayesine matuftur.

Kur'ân'da yer alan ibadet, zekat ve infak fi sebilillah kavramları dikkatle incelenirse bu konu daha da açıklığa kavuşacaktır.

 

Namaz (Salât) Ve Zekat

 

Bu iki kelime Kur'ân'da daima birlikte zikredilir. Ve zikredildikleri her yerde aşağıdaki anlamları taşırlar. İlk olarak, salât bir kişinin manevi ve ahlâkî mükemmelliği ve kişinin ilerlemesi anlamındadır; zekat ise kişinin malını fakirlere ve muhtaçlara haklarım vermek yoluyla manen temizlemesi anlamına gelir. ikinci olarak, salât faydasını fizik temizlik ve saflık olarak gösterir, zekat ise onu alan kİşi-ye fayda verir. Üçüncü olarak salât bir eşitlik dersi vermektedir ve zekât zenginlerin mallarından bir kısmını fakirlere aktararak servet eşitsizliğini fiilen ortadan kaldırır. Dördüncü olarak, salât ve zekat bütün bu anlamları en geniş şekilde bir arada ve bir anda kapsayan bir şekilde kabul edilebilir. Bundan dolayı bu iki terim birbirini tamamlayıcıdır ve uygulamada birbirlerinin anlamlarını ve Önemlerini kuvvetlendirici etkileri vardır.

İslâm'ın şartlarım yerine getiren insanlar gerçek müminler ve bu inancın şahitleridirler: "Onlar gaybe inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarf ederler... Saadete erişenler bunlardır." (2; 3, 5). Bu âyetler çok anlamlıdır ve temel bir gerçeğe işaret ederler: Allah'a yakın olmaya ve O'nun rızasını kazanmaya çalışanlar, daima O'nun emirlerine itaat edenler ve servetlerini gece-gündüz fakirler ve muhtaçlar için harcayanlardır. Onlar bilmektedirler ki, toplumun talihsiz fertleri aç ve çıplak kaldıkça, yani bütün toplumu yıkacak olan zengin ve güçlülerin eşitsizlik, aşırılık ve zulümleri devam ettikçe, namazları ve zikirleri onlara birşey kazandırmaz. Bu nedenle onlar servetlerini fakir ve muhtaçların durumlarının iyileştirilmesi uğruna harcamaya namaz (salât) ve Allah'ı zikretmek kadar önem verirler. Eğer bütün bir toplum fakirlere ve muhtaçlara karşı yanlış uygulamalar, zulüm ve ayrımlarla doluysa o zaman yalnızca Allah'ı zikretmek ve anmak fayda vermez.

Bu durum şunu açıkça göstermektedir ki, ekonomik sahadaki eşitsizliklerin bir sonucu ve açık bir işareti olan sefalet, ciddi bir toplumsal felaket olup, toplum İçin bir kara lekedir. Bu nedenle de kesinlikle hiçbir şartta hoş-görülmemelidir. Sosyal ve siyasî mevkilerinin meyvelerini milyonlarca Müslümanın sıkıntı İçinde bulunduğunu bildikleri halde dev-şirip, sonra da Müslüman olmaktan gurur duyduklarını söyleyenler Kur'ân'ın aşağıdaki âyetlerini unutmamalıdırlar.

Kıyame sûresinde mealen şu ifedeler yer almaktadır:: "O inanmamış, namaz da küma-mıştı, bilâkis İnkâr etmiş, yüz çevirmişti. Sonra da kasıla kasıla yakınlarına gitmişti. Sana yazıklar olsun yazıklar! Daha ne olsun sana, yazıklar olsun yazıklar! İnsan, başıboş bırakılacağını, sorumlu tutulmayacağını mı sanır?" (75: 31-36)Maun sûresinde ise şöyle hitap edilmektedir: "Ey Muhammedi Dîni yalan sayanı gördün mü? Yetimi kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur. Vay o namaz kılanların haline ki: Onlar